BOZKİIRI. 3-Ato(it

Ebat: px
Şu sayfadan göstermeyi başlat:

Download "BOZKİIRI. 3-Ato(it

Transkript

1 BOZKİIRI 3-Ato(it<s~S9? BİZ DE AT OYNATIRIZ, DUR HELE MEYDAN OLSUN...

2 BAŞYAZI Günümüz Türkiye'sinde, Türk toplumunun meseleleri eğer gün geçtikçe artış kaydediyor ve meselelere bir çözüm yolu bulunamıyorsa, bunun sebeblerini çok önceki devirlerden gelen gayri millî düşünce ve akımlarda bulabiliriz. Beşbin yıllık Türk "[ tarihinde, büyük önder Atatürk'ün Türk gençliğine hitabesinde ifade ettiği gibi «Gaflet, dalalet ve hattâ hiyanet içerisinde» bulunan birçok yönetici örneği bunun tipik bir misalidir. 17. yüzyıldan beri Batı kültürünün Türk toplumunda açtığı derin yaralar neticesinde kozmopolit bir neslin içersinde her dönemde Türk Devletine, Türk Milletine ve Türklüğe sahip çıkan bir avuç idealist, vatansever sayesinde Türklük idame etmiştir. Geri kalmış diye nitelenen Türkiye'de bugün sosyal ve ekonomik meseleler yığınladır. Türk toplumunda insanca yaşama düzeyine erişmiş kitle genel nüfusun çok küçük bir bölümünü teşkil etmekte ve bir avuç mutlu azınlık halka rağmen israf içerisinde yaşamaktadır. Anadolu'da doktorsuzluktan, yolsuzluktan, öğretmensizlikten insanlar acı içinde kıvranırken, bunun istismarını yapan ve Türklüğün son bağımsız kalesi Türk Devletini yıkmak isteyen komünistler Türkiye'yi 12 Mart'a getirmişlerdir. Kökü dışarda bir takım ideolojiler Türk toplumu içersinde at oynatırken, Türkiye için komünizmin en büyük bir tehlike olduğu defalarca yöneticilere ve Türk Milletine duyuran ülkücü - milliyetçi gençlik olmuştur ve ne kadar da haklı oldukları ortadadır. Üniversitelerde 17 milliyetçi - ülkücü genç vücutlarını komünist kurşunlarına siper edip şehit düşerken bir takım gafiller olayları ters bir açıdan değerlendirmiş ve milliyetçi gençleri «faşist, aşırı sağcı» olarak göstermek istemiştir. Ve Türkiye bu hengâme içerisinde, 12 Mart'a gelmiş şerefli Türk Silâhlı Kuvvetleri her zaman olduğu gibi Türk Dev-! leti ve Türklük üzerindeki tehlikeleri sezinleyerek komünist harekete dur demiştir. Bir yılı aşkın bir zamandır Türk Silâhlı Kuvvetlerinin Türkiye'de yaptığı tasarruflar Türk Milletince alkışla karşılanmaktadır. Ancak hâlâ bir takım kişi ve grupların olayları çıkarları açısından değerlendirmek istedikleri görülmektedir. Gaflet, dalâlet ve hattâ hiyanet içerisinde bulunan bu gibilerin, Türk Devleti ve Türklüğün geleceği ile ters düşen bu tutumları tehlike arzetmekte olup, Sıkıyönetim Komutanlıklarının böylesine kulağı sağır ve gözleri görmezlere verdiği cevaplar bu gerçeği ifade etmektedir. Tanrı Türk'ü korusun. BOZKURT

3 2 Bir Yıldönümü Münasebetiyle 3 MAYIS Mehmet KOCABAŞ DÜNYANIN HİÇ BİR YERİNDE, KENDİ DEVLETİNİ BÜ YÜTMEK İSTEYENLERE «VATAN HAİNİ» DENİLMEMİŞTİR. BİZ ZİYA GÖKALPTN MEHMET EMİNİN ŞİİRLERİYLE BES LENDİK. HARİTALARDA IRKIMIZIN YAŞADIĞI YERLERE BAKTIK. MİLLETİMİZE FENALIK EDENLERİ TARİHTE OKU DUK VE MİLLÎ KİNİ ATEŞTEN DAMGALAR GİBİ KALBİMİZE YAZDIK [1]. ATSIZ 26 YIL ÖNCE Büyük Türk sosyologu Ziya Gökalp ve devlet adamı Atatürk'ün vefatları ile hissedilen içtimaî idarî ve millî mefkure sahalarındaki boşluk, kısa zamanda genişlemiş, fırsatı ganimet bilen, şecere ve seciye sabıkalarını artık gizlemeğe bile lüzum hissetmeyen Türklük düşmanları, devlet çarkını, bilhassa Türk maarif camiasını istedikleri gibi kullanmağa başlamışlardı yılının ilk aylarında kalemine sarılan ORHUN'un başyazarı Türkçü öğretmen sayın N. Atsız Bey, zamanın başvekiline durumu izah ediyor, H.A. Yücel'in ve etrafmdakilerin komünist faaliyetlerine dikkati Çekiyor, devlet ve hükümet yetkililerine cesurca sorular tevcih ediyordu. Arka arkaya yayınlanan bu iki açık mektup, o zamanın politik şartları içinde büyük bir cesaret meselesi idi ve kısa zamanda büyük akislere yol açtı. Nihayet beklenen oldu: Komünistlerden Sabahattin Âli'ye açtırılan bir hakaret dâvası ile ilgili olarak Atsız, Ankara'ya çağırıldı. Asıl olanlar bundan sonra oldu. Binlerce yüksek tahsil genci Atsız'ı çiçeklerle karşı-

4 ladı; Ankara sokakları, ilk defa böyle bir tezahürata şahit oluyordu. Ertesi gün (3 Mayıs 1944 mahkeme salonlarına kadar uzayan bu gençler en açık sloganlarla komünistleri tel'in ediyor, siyasî iktidarın bütün baskı tedbirlerine rağmen, harbiyelilerin ve sivil halkın da iştirak ettiği bu izdihamla başkent yerinden oynuyordu. Gençlik, bir ideal ve ülkü meş'alesi gibi ele, avuca sığmıyordu. Gayri mevkuf olarak mahkemeye çağırılan Atsız Bey aniden tevkif edildi. Askerî ve sivil yüzlerce talebe kıyasıya dövülerek dağıtıldı ve bir çoğu tevkif edildi. Diğer taraftan bütün incelikleriyle hazırlanmış bir plân tatbikat safhasına konarak ne kadar Türkçü münevver varsa hepsinin tevkifine girişildi. En menfur niyetlerle, en âdi şantajlarla ve en insafsız işkenceler altında sadece ve sadece Türkçü oldukları için tevkif edilen Alparslan Türkeş (Piyade üsteğmeni), Fazıl Hisarcıklı (Ulaştırma asteğmeni), Zeki Sofuoğlu (Topçu asteğmeni), Nurullah Banman (Piyade teğmeni), Fethi Tevetoğlu (Dr. üsteğmen), Hasan Ferid Cansever (Dr. yüzbaşı), Dr. Mehmet Külâhlıoğlu (O zamanlar tıbbiye öğrencisi idi), Reha Oğuz Türkkan, Orhan Şâik Gökyay (Şair), Zeki Velidi Togan (Türk Tarihi Profesörü), Hikmet Tanyu (İlim adamı), Hamza Sadi Özbek (Öğretmen), Cemal Oğuz öcal (Öğretmen - şâir), Said Bilgiç (Hukukçu), O. Yüksel Serdengeçti ve Necded Özgelen... Ancak ve ancan esir kamplarında eşine rastlanabilecek muamelelerle senelerini doldurdular ve Türkçülüğün tarihî imtihanını hem siyasî paye vurguncularına karşı, hem de Türk askerî mahkemesinin adaleti önünde başarıyla verdiler [2]. 3 BUGÜN Türk gençliği şunu iyice bilmeli ve unutmamalıdır ki, kısaca bahsettiğimiz şu yakın tarihimize ait acı hâtıra, Türk milletinin tarih boyunca yaşama mücadelesinde nelere katlandığını gösteren sonuncu sayfadır ve bu sayfa henüz kapanmamıştır. Lord Beaconsfield'in dediği gibi: «Fena bir idare, sürekli bir bakımsızlık, içli dışlı ihtiraslar bu asil milleti belki hasta gösteriyor, lâkin o, canlı yaşamıya kaabiliyetli olduğunu her fırsatta hayrete değer bir bahadırlıkla ispat etmekten geri kalmıyor [3]. Uğradığımız ihanet hareketleri bizi yıldırmamalıdır. Yaşamak isteyen her millet, kendisine uzun vadeli bir millî parola seçerken, meselâ burnumuzun dibinde elenizm, onun yanıbaşında arz-ı mevud, diğer tarafta pan-slavizm ve onların ileri karakolları her köprü başında karşımıza çıkarken, Türk milliyetçiliğine Turancılık diyen ve hattâ Turancılığı suç sayan zihniyet mensupları, olsa olsa Türk düşmanı olabilirler ve düş-

5 4 mana kızılmaz. Düşmana cevap verilir. «... yalnız Türkleri değil, onların tarihlerini de yenmek lâzım.» diyen düşman (Rus generali Çernayev) ne yapacağını, ne kadar iyi biliyorsa [4] Türk gençliği olarak bizim de hedeflerimizi iyi tesbit etmemiz gerekir. Bir yandan dahilî ve haricî düşmanlarımıza karşı dururken diğer yandan süratle tarihî, sosyolojik kültürel bünyemizi tetkik edip dil, edebiyat, resim, mimarî, musiki, hukuk, felsefe, mantık, ahlâk, örf, âdet, gelenek, kıyafet, folklor, içtimaiyat, pedegoji ve mitoloji gibi... burada sadece adını sayarak geçtiğimiz mensubiyet unsurlarının Türk milleti açısından temel esaslarını tesbitle ihyasına çalışmamız ve bunların her birisini başlıbaşma ihtisas sahaları haline getirmemiz zaruridir. Keza sosyo-ekonomik bir gerçek olan millet varlığı, yaşayabilmek için iki problemle karşı karşıyadır: Bunlardan birincisi diğer dünya milletlerinin ekonomik ve teknik seviyesinden geri kalmamak, ikincisi ise içte sosyal adaleti sağlamaktır. Bunlar da ancak milliyetçi bir iktidarla mümkündür. Bugün DOKUZ IŞIK prensipleriyle hülâsa edilen milliyetçi sistemimiz; sefalete, istismara ve Türk milletinin tarihî çilesine «paydos» demek üzere yola çıkmış ülkücülerin bir rehberidir. [1] H. N. Atsız (3 Mayıs Türkçüler Günü Antolojisi, I. Cilt, 77 Ankara ) [2] Daha geniş bilgi için bk; 1944 Milliyetçilik Olayı - Alparslan Türkeş, İst [3] Tarihte Türkler İçin Söylenmiş Büyük Sözler - M. Turhan Tan (Semih Fethi). Sayfa: 53, İst [4] Aynı eser, Sayfa: 56.

6 MİLLÎ HEDEFLER Alparslan TÜRKEŞ Tarihin en eski çağlarından beri milletler arasında devamlı bir mücadele ve yarışma vardır. Her millet kendi varlığını yükseltmek ve diğer toplumlar üzerinde hâkim kılmak için amansız bir çaba gösterir. Milletler arasındaki bu mücadeleden habersiz bulunmak, hayatın katı gerçeklerini bilmezlikten, görmezlikten gelmek olur. Medeniyetin ve tekniğin çok ileriye gittiği iddia edilen çağımızda milletlerin birbiri arasındaki üstünlük, kuvvet ve refah mücadelesi eskiden olduğu gibi bütün şiddetiyle devam etmektedir. «Hak kuvvetindir...» ilkesi dünyanın var olduğu gündenberi milletler arası münasebetlerde hükmünü yürüten tek ilke olmuştur. İnsan hakları beyannamesine ve Birleşmiş Milletler Anayasasına rağmen 1971 yılı Aralık ayı içerisinde Pakistan'ın uğradığı ağır taarruz ve tecavüzler bunu acı bir şekilde tekrar gözler önüne sermiştir yılında Çekoslovakya'nın ve 1956 yılında Macaristan'ın başına gelenler de içinde bulunduğumuz katı gerçeklerin canlı delilleridir. Milletler arasındaki mücadele şuurundan mahrum olan toplumlar başkalarının boyunduruğu altına düşerler. Bu gerçekleri göz önünde bulundurarak Türk Milletinin haklarını korumak ve daima saydırabilmek için kuvvetli olmaya ve kuvvetli olmanın yolunu bulmaya mecburuz. Yeryüzünde insanlar, millet toplulukları halinde yaşamaktadırlar. Her milletin kendine göre özellikleri, yaşayışı ve dünya görüşü vardır. Bu değişik toplulukların faaliyetlerinin sonucunda, Dünya'yı renklendiren çeşitli kültürler ve medeniyetler meydana gelmektedir. Bir toplum için başka topumları körü körüne taklit etmek çok tehlikelidir. Her milletin kendine mahsus manevî inançları, âdetleri, millî kültürü, millî bir dünya görüşü olması gereklidir. Bunlar olmadığı takdirde veya eskimiştir ithamiyle yıkılıp tahrip edilerek yerlerine yenileri konulmadığı takdirde, o toplum tehlikeli bir inanç ve fikir boşluğuna yuvarlanmış olur. Milletler yabancı kuvvetlerin orduları ve diğer maddî güçleri tarafından yok edilmeden önce manevî ve fikrî güçleri tarafından esaret altına alınırlar. Böyle bir duruma düşen toplumun esir ve yok olması kesin bir hale gelir. Milletlerin kuvvet kaynağını teşkil eden ve toplumları yükselten ana ilkeler gayet özet olarak şöyle sıralanabilir: 1 Yüksek, sağlam, manevî inanç ve sağlam ahlâk sahibi olmak. 2 Kuvvetli millî şuur ve milliyetçilik ruhu taşımak. 3 îlim ve teknikte en yüksek seviyeye ulaşmak. 4 Sanayide ve tarımda modern, kitle halinde çok üretim yapabilmek. İşte ilk bakışta basit gibi görünen bu ilkeler milletlerin kudretli olmaları, refah ve mutluluğa ermeleri için biricik çıkar yolu göstermektedirler. Türk milleti ikiyüz yıldan beridir bu ana meselelere eğilecek yer-

7 6 de, hakikî yükselişle hiç ilgisi olmayan taklitçilik ve şekilcilikle ilgili bulunan âdi didişmelere, kendisini kaptırmıştır. Türk aydınları ve Türk yöneticileri için batılı ülkelerin sığıntısı olmak bir ideal olarak benimsenmiştir. Türk milleti için bundan daha korkunç bir felâket düşünülemez. Batıda görülen gelişmeleri almak ve fakat millî kültür ve medeniyetimizi yaratmak ve hiç kimsenin sığıntısı olmamak düşüncesi bizim için benimsenecek yol olmalıydı. 3 üncü Selim zamanından beri kalkınma çabalarına girişilmiş olmakla beraber, bugüne kadar bir sonuca ulaşılamamıştır. Aksine olarak Türk milletinin temel sosyal ve ekonomik konularına, sorunlarına inmeyen kısır didişmeler yüzünden devamlı felâketlere ve yıkıntılara uğramış bulunuyoruz. Milletimizin sağlam bir adalet düzenine dayanan sarsılmaz bir nizama ve hummalı çalışmalara ihtiyacı vardır. Türkiye'nin yükselişi dışardan ithâl edilen fikirlerle olamaz. Hiç bir yabancı, Türk milletinin menfaatlerini, Türk milletinin kendisi kadar düşünemez. Bugün yurdumuzda dışardan ithâl edilmiş bulunan komünizm, faşizm veya kapitalizm fikirleriyle Türk milleti yok edilmek isten-, mektedir. Türk gençleri yabancıdan gelen ve Türk milletinin değil, başkalarının menfaatini temin etmek için yurdumuza sokulan yıkıcı fikir akımlarına karşı şahlanmalıdır. Dâvalarımızın çözümü kendimize dönmek, sarsılmaz bir birlik hâlinde elele vermek ve geceli, gündüzlü çalışmaya girişmekle mümkündür. Toprak bütünlüğümüzü, devletimizin ve milletimizin bölünmezliğini hedef almış olan hainane faaliyetlere karşı Türk milleti olarak ayağa kalkmalıyız. Türk gençliği için, millî vazifenin ilk şartı olarak milliyetçilik ve Türkçülük gelmektedir. Bozkurtlar olarak, 9 Işıkçılar olarak gençlerimizi yeni büyük bir savaş beklemektedir. Bozgunculuğa, tembelliğe, ahlâksızlığa, cehalete, yalancılığa karşı büyük bir savaş... Türklüğü inkâr eden, Türk milletinin birliğine ve bütünlüğüne karşı çıkan komünizme, bölgeciliğe, mezhepçiliğe ve diğer her çeşit bölücülüğe karşı amansız bir savaş... îşte bunun için milliyetçi hareketi başlatmış olduk. Milliyetçi hareket, ülkücülüğü ve gerçekçiliği birlikte yoğurarak yeni ufuklara doğru Türk milletinin kanatlanışını öngörmektedir. Gayemiz, Türk milletini insanca ve ilmî usûllerle en kısa yoldan, kendi gücü ile ayakta durabilecek, kuvvetli, refahlı, mutlu; hak ve şereflerine sahip bir toplum haline getirmek ve modern milletlerin en ön safına geçirmektir. Gayeye ulaşma yollarımız ise, Türk milletini uyandırma, ona yeni bir yaşama gücü ve hızı verme, millî tarihe ve Türklük şuuruna dayanan, modern ilmî ve yüksek ahlâkı önder kabul eden yeni bir yaşama felsefesi ile doldurarak çalışmaya ve harekete sevketmedir. Vatandaşlarımıza içten ve dıştan çevrili bulunduğumuz tehlikeleri anlatma ve yurdumu-

8 zun kurtuluş ve yükseliş dâvasını halka maletme sureti ile büyük hamleyi gerçekleştirmedir. Gayeye ulaşabilmenin diğer yollarından birisi ise; millete önderlik edecek olan aydınları yetiştirme, onları halk sevgisi ile doldurarak kişisel bencillikten uzak halk gibi, halkla beraber yaşayarak halk için çalışan insanlar durumuna getirmek ve böylece halk ile aydını kaynaştırmaktır. Dünya üzerinde yaşayan milletler ailesinin en şerefli, en büyük üyelerinden birisi olan Türklüğün yaşayabilmesi, yükselebilmesi, güçlü ve mutlu olabilmesi için yeni bir mücadeleye atılması gerekmektedir. Bu mücadele vatandaşlarımız arasında lekesiz ve gölgesiz tam bir adalet ve hak düzeni kurulması mücadelesi olacaktır. Bu savaş geriliği, bilgisizliği, yoksulluğu yoketme savaşı olacaktır. Bu savaş başkalarının pazarı olmaktan, başkaları tarafından sömürülmekten, başkalarından yardım dilenmekten kurtulmanın savaşı olacaktır. Bu savaş bizi sarmış bulunan ekonomik, sosyal, siyasî ve manevî her çeşit tutsaklık zincirlerini parçalama savaşı olacaktır. Her türlü art düşüncelerden ve ön yargılardan kurtularak, insan sevgisini ve insan haysiyetine karşı derin saygıyı esas alan, her hal ve şartlar içinde haksızlığa boyun eğmeyen asîl bir baş kaldırma hareketi olacaktır. İnsanlık âlemi içinde ne uşak olmayı, ne de başkalarını uşak olarak kullanmayı kabul etmeyen şerefli bir Bayrağın taşıyıcısı olma hareketini geliştireceğiz. Türk milletine çağlar üzerinden bir sıçrama yaptırarak onu ilimde, teknikte, yüksek manevî değerlere sahip olmada, en yükseğe çıkarmanın savaşını vereceğiz. Bizi anlamayanlar, anlamak istemeyenler vardır ve daima olacaktır. Dar Dünya'ları içinde bencilliğe dayanan çıkarlarının kölesi olan ruhlar bize düşmanlık etmeğe devam edeceklerdir. Kıskançlığın, hasedin, sahteciliğin, yalancılığın, alçaklığın çirkefi içinde beslenen kimselerin aleyhimizde her çeşit faaliyeti yanmaları olağandır ve buna devam edeceklerdir. Milliyetçi Hareketçiler, Dokuz Işıkçılar. Ülkücüler, sizler böyle yanlış yolda olanların da kurtuluşu, iyiliği ve uvandırılması için iğrenmeden, tiksinmeden, ürkmeden ve korkmadan vakarınızı ve inançlarınızı taze tutarak çalışacaksınız. Biz Türk Milliyetçileri, Ülkücüleri olarak Türk Milleti için en güzeli, en iyiyi, en yükseği sağlamak üzere her engeli asarak ve hicbirseyden yılmayarak ileriye atılmalıyız. Elimizde hedefe ulaşmak için harcavabileceğimiz fazla zaman yoktur. Dünva'nm en zengin toprakları üzerinde, en önemli bîr bölgede, tarihin gördüğü en güçlü devletleri kurmuş ve en şanlı orduları yürütmüş olan bir mîlleti, yoksul, geri, teşkilâtsız, bakımsız perişan ve dağınıklık içinde kendi haline bırakmayacaklarını hatırdan çıkarmamalıyız. Davranmalıyız, elele verip omuz omuza sahlanmalıyız. Yokluktan bahsedenlere inanmamabvız. İmkânsızlık ve yokluk insanların her zaman yoketme ve muktedir oldukları düşmandır. Yeni bir Türk mucizesi doğmalıdır... Doğacaktır. Belki yarın, belki yarından da yakın. 7

9 8 F- - - * v»» - '-",'"' 4"',, ' Resim 1 BOR Dr. EMEL ESİN Uzun târihlerinin muhtelif safhalarında, komşu büyük imparatorlukların askerî baskısından dağlara sığınmak mecburiyetine düşen, hürriyet ve istiklâle meclûb Türklerin türeyiş efsânesinde, böri (kurd), boyunduruğa girmiyen bir yaratılışın timsâlidir. Şimalî Chou (M ) devri Çin târihi (1) Türklerin menşei hakkında şöyle demektedir: «Rivayetler muhteliftir, fakat hepsi şu noktada birleşir: Gök-Türkler bir dişi böriden türemişdir». Sui devri (2) ( ) târihi ise Gök-Türklerin türeyiş efsânesini anlatırken,

10 9 bunları târihî olayların ışığında tefsir etmekde ve böylece modern tarihçilere (3) öncülük etmektedir. Sui tarihçisinin işaret ettiği olaylar (4). M. Beşinci yüzyıla âiddir. Bu devirde Tsü-k'ü Hunları Sarı Irmağın Batısından Turfana uzanan büyük bir devlet ve sanat eserleri ile temayüz eden bir Buddhist medeniyet kurmuşdular. Sui târihi, Gök-Türklerin hakan boyu A-shi-na'ların da bu Buddhist Tsü'k'ü çevresinde bulunduklarını kayd eder. Bazı araştırıcılara (5) göre Çin târihlerinde geçen A-shi-na adı kurd anlamına Çina kelimesinden muharref idi. Sui devri târihî A-shi-na'ların hikâyesini şöyle anlatır: «Gök-Türklerin ecdadı P'ing-Liang'da yaşayan muhtelif «Hu» (Çinli olmıyan) cinslerden karışık bir boy idi. Bu boyun adı A-shi-na idi... Bir rivayete göre Gök- Türklerin ecdadı Batı denizi illerine hâkimdi». Söz konusu coğrafî çevre, P'ing-Liang (35 Şimal Doğu), King ırmağı vadisi bugünkü Kansu ve o devirde (6) «Batı Denizi» adı verilen ve bugünkü Kansu'- nun başlıca kısmından şimale, Ötüken iline doğru giden yolda, Etsin-göl ırmağının akdığı tuzlu göller ve bataklıklara (Gaşin-nor, Soyo-nor) işaret etmekdedir. Bu illerin batısında Turfan havzası bulunmakda idi. Sui târihî, yine efsâne ve târihi birbirine karışdırarak, devam eder: «Tabgaç Fağfuru T'ai Wu-ti Tsü-k'ü Hunlarını (M. 444'de) mağlûb edince, beşyüz aileden müteşekkil A-shi-na boyu kaçdı». Tsü-k'ü Hunları ve A-sh-na'ların, Çinlilerden kaçarken, Gobiyi aşarak, büyük zahmet ile ve çok kayıb vererek Turfana doğru ilerleyişlerinin, orada bir devlet kuruşlarının, Buddhismi Turfan iline yayan âbideler bina edişlerinin ve Turfandan da Çinlilerin Ju-ju adını verdiği boy tarafından M. 460'da tard edilişlerinin hikâyesi, (7) bu sefer, Sui tarihçisi (8) tarafından efsânevî bir ışıkda nakl edilmekde ve olay yine Etsin-gölün munsabı bataklıklarda başlamak üzere, anlatılmakdadır: «Erkek veya kadın, yaşlı veya genç, istisnasız olarak hepsi, (düşman devletin askeri tarafından) öldürülmüşdü. Bir küçük oğlan çocuk hayatta kalmışdı. Ona acıdılar ve onu öldürmediler. Fakat ayaklarını ve ellerini keserek onu orada bulunan büyük bataklığa attılar. Bataklıkda bir dişi böri yaşıyordu. Dişi böri çocuğa yiyecek et getirirdi. Et yiyerek çocuk ölümden kurtuldu. Sonra dişi böri ile münâsebeti oldu ve dişi böri gebe kaldı. Komşuları olan (düşman) devlet bir adam yollayarak çocuğu öldürdü. Yanındaki böriyi de öldürmek isteyince, o anda, dişi böri sanki rûhânî bir hüvviyet aldı. Kendini ilk önce «Batı Denizinin» (Etsin-göl munsabı göller bölgesinin) doğusunda, sonra Turfanın şimal-batısmda bir dağda buldu. Dağın eteğinde bir mağara vardı. Dişi böri mağaranın içine girince, orada bir çayırlık buldu, îkiyüz li (yetmiş km) kadar genişlikde idi (Şimalî Chou târihine (9) göre çayır dağ silsileleri ile çevreli idi. Burası Altay dağlarına işaret eder). (Bu çayırda) dişi böri on çocuk dünyaya getirdi. Birinin adı A-shi-na idi. (Börinin çocuklarının) en akıllısı olan A-shi-na hakan seçildi. Hakan ordusu kurdular ve önüne bir direk tepesinde böri başı tasviri dikdiler. Aralarından, «A-hien» (?) Şad (Türk askerî rütbe-

11 10 Resim 2

12 11 Şimalî Chou târihi, yine yarı efsâne, yarı târih ilaylarını nakle devam eder: «Bir kaç yüz aile olmuşlardı.. Hep beraber mağaradan çıkdıkları zaman, Ju-ju'- lerin hizmetine girdiler (Ju-ju'ler tarafından 460'da Turfandan tard edilip A-shi-na'- larm Altaya sığınışlarına işaret). (10) Altın Dağın (Altay: Türkçesi Altın Yış) (11) cenûb eteklerinde yaşarken demircilik ederlerdi... (Gök-Türkleri mağaradan çıkardığı rivayet edilen efsânevî şahıs) «A-hien» Şadın torunu Bumin oldu». Artık efsâne âlemi arkada kalmış ve târîh temâmen belirmiş bulunmakdadır. Bumin Hakan Gök-Türk devletinin kurucusudur. Bumin (öl. 552) ve haleflerinden Mukan ( ) Ju-ju'ları, Heftalitleri ve Çinlileri mağlûb ederek, bütün İç Asyayı kaplayan ve Sarı Denizden Kara Denize uzanan muazzam bir devlet kurdular (552'den evvel-740). (12) işte, Ara-Hangay silsilesinde, Buguta'nm on km batısında bulunan hükümdar mezarlığı Bumin (Öl. M. 552), Mukan ( ) ve Taspar ( ) gibi ilk Gök- Türk hakanlarının gömüldüğü yerdir. (13) Mezar taşlarının üstündeki sogdca yazılarda, Gök-Türk devletinin yükseliş hikâyesini ve Burkan (Buddha) dîninin Mukan ile Taspar tarafından kabul edilerek, devletin merkezinde Buddhist bir mabed yaptırıldığını anlatır. Zirveye varan Gök-Türk devletinin hakanları, destanlarını anlatan taşa Hakan tamgasmı basarken, âbidenin tepesine, M. 444'deki felâketin efsaneleşmiş tasvirini koydurtmağı unutmamışlardı (res. 1): elleri ve ayakları kesilmiş olarak hayatda kalan son Türk çocuğu, diz çökmüş, elsiz kollarını yere dayayarak, başını eğmiş, onu vücûdu ile koruyan dişi börinin altına sığınmışdır. Târihimiz için pek önemli bir buluş olan Buguta âbidesi, stilistik bakımdan da ip uçları vermekdedir. Gök-Türk Hakanlarının tamgası ile birlikde duran böri ve çocuk tasviri, iptidaî, fakat kendine öz, vecîz ve hissî yönü olan bir uslûbdadır. Naturalist bir temayül duyulmak ile beraber, böri şekli epiy eski bir mâzîye işaret eder şekilde gelişmiş, sadeleşmiş, öngün olmak safhasına varmışdır. Bu bakımdan, efsânenin M. Beşinci yüzyıldan daha eski olduğu hâtıra gelir. Gök-Türk Hakanlarının mezar taşı üstündeki böri şeklinin başı, Mîlâd etrafında târîhlendirilen Noin-ula kurganında bulunmuş, bayrak direği üstüne dikilen böri başı tasvirine (14) benzer. Noin-ula böri başı ise Ordos ve Sibirya eserlerinde Mîlâddan önceki bin yılda görülen kurd ikonografisini hatırlatır. Türklerden Uygur boyunun da türeyiş efsânesi böri ile ilgili idi. (15) Hun Shan-yü (hükümdar) sünün en küçük kızı semavî bir şahsiyet olup bir dağın eteğindeki mağarada yaşayan erkek bir böriden hâmile kalarak, Uygurların da dâhil olduğu Toles Türklerinin ecdadını doğurmuşdu. M. VIII. yüzyılda, Uygur Hakanlarının da bayrak direği üzerinde böri başı tasviri buiunmakda idi. (16) Bu bayrağa merasim ile saygı gösterildiğini Çin târihi kayd eder. Prof. Von Gabain, M. VIII-XII. yüzyıllardan Uygur duvar resimlerinden birinde (res. 2) böri başlı bayrağın tasvirini bulmuşdur. Uygur resmindeki böri başı,

13 12 M. VIII.-IX. yüzyıllarda Orta Asya üslûbunda, çok maharet ile tasvir edilmiş, naturalist bir veçhededir. Bayrağın önünde duran şahıslar, kuşları havaya salarak, mâhiyeti anlaşılmayan bir merasim icra etmekdedirler (res. 2). M. 732'de, yâni Buguta âbidesinin yapılışından ikiyüz yıl kadar sonra, Kül Tiginin mezar taşının türkçe yazılı doğu cebhesine, Hakan soyundan bir sanatkâr olan Yoluğ Tigin, yine A-shi-na Hakan soyu damgasını basarak bir öngün hakkediyordu. (17) Fakat bu öngün artık Bugutadaki gibi (res. 1) tam naturalist olmasa bile, yine de böri olduğu anlaşılan bir şekil değildi. M. 732'de Gök-Türk Hakan damgasının yanında yer alan öngün, gök timsâli mukavves ejder vücûdu ile, Kuşan ve Çin tesirleri kayd ediyordu. Bu gelişme, Uygur böri-başlı bayrağı münâsebeti ile kayd edildiği gibi, Türklerin artık Göçebe san'atmdan ayrılıp Asya yerleşik medeniyetlerinin geleneklerine intibak etmeğe başladıklarına işaret eder. 1 Liu Mau-tsai, Die chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost-Türken (Wiesbaden 1958), s. 6, Ibid., s S. G. Klyaştornıy - V. A. Livşitz, «Sogdiyskaya nadpis' iz Buguta», Stranı i narodı Vostoka, X (Ak. Nauk, Moskova 1971). 4 Yuk. not 1 ve O. Franke, Eine chinesische Tempelinschrift aus Idikutshahri. Turfan (Berlin 1907) ve id., Geschichte des chinesischen Reiches (Berlin 1925). indeks, s.v. «Tsü-k'ü». Tsü-k'ü sanat eserleri: A. C. Soper, «Northern Liang and Northern Wei in Kansu», Artibus Aside (Ascona 1958). A-shi-na'larm erken târihi ve Tsü-k'ü san'atı hakkında yine bkz. E. Esin, «Gök-Türklerin ecdâdından Tsü-k'ü Meng-sün (M ) devrinde sanat», Türk Kültürü 100 (Ankara Şubat 1971). 5 O. Pritsak, «Kara-hanlılar», İslâm Ansiklopedisi (İstanbul 1955). 6 Klyaştornıy - Livşitz (yuk. not 3'deki kaynak), s. 126, not 2. 7 Yuk. not 4'deki kaynaklar. 8 Yuk. not 2'deki kaynak. 9 Yuk. not l'deki kaynak. 10 Yuk. not 4'deki kaynaklar. 11 N. Orkun, Eski Türk yazıtları (İstanbul ), adlar indeksi. 12 Klyaştornıy - Livşitz. 13 Ibid. 14 S. I. Rudenko, Die Kultur der Hsiung-nu und die Hügelgraeber von Noinula (Bonn 1969), lev. XXXII/2, XXXIV, Lm. 15 Uygurların da mensûb bulunduğu Töles Türklerinin böri ile ilgili türeyiş efsânesi: B. ögel, «Doğu Türkleri hakkında vesikalar ve notlar», Belleten XXI/81 (Ankara, Ocak 1957). 16 C. Mackerras, The üighur Empire (Canberra 1968), s. 4 (M. 756 olayı). 17 E. Esin, «ötüken illerinde M. VIII. yüzyıl Türk âbidelerinde sanatkâr adları», Türk Kültürü el-kitabı cild II a, îslâmiyetten önceki Türk sanatı hakkında araştırmalar (Millî Eğitim Basımevi 1972). lev. Via.

14 13 Demokrasi ve Millet AHMET KABAKLI DEMOKRASİ, MİLLET kavramının unsurlarından biridir. Yani tıpkı: Dil, Din, Irk, Tarih, Vatan, Devlet, Ahlâk, Zevk, İktisadî menfaat birliği gibi bir unsur. Hem ayırdedici hem de tamamlayıcı bir esaslı unsur. Biliyoruz ki millet, tek başına ne din birliği, ne dil birliği, ne müşterek bir tarih şuuru, ne de bir ülkenin sınırları içinde bağımsız devlet kurmuş olmaktır. Bunlar ve iktisadî unsurlar yalnız başlarına milleti meydana getiremezler; ancak unutulan bir nokta vardır: Bu maddî - manevî unsurların herhangi birinden mahrum millet de olamaz. Yeryüzünde var olan bütün milletler; yukarda sayılan unsurların ya hepsine yahut büyük bir kısmına dayanan maddî - manevî topluluklardır. O halde bu unsurların birini veya birkaçını inkâr eden, bunları önemsiz sayan veya yıkmaya, küçümsemeye, horlamaya çalışan kişi milliyetçi olamaz. Pek tabiî yukarıda sayılan dil, din, ırk, tarih, vatan, devlet, millî ahlâk, millî zevk, kurtarıcı ve birleştirici iktisat gibi unsurların millet kavramını meydana getirdiklerini kabul etmek, sadece başlangıçtır. Asıl milliyetçilik ise bu unsurları, kendi milletimiz bakımından teşhis etmek, araştırmak, korumak, yaymak, sevdirmek; bunların mücadelesini yapmak hattâ can pahasına savunmaktır. Marks'çı sosyalistler «millet» kelimesini unutturup onun yerine «halk» mefhumunu koymak istemişlerdir. Bunun sebebi, açık bir mazi düşmanlığı ile birlikte, yukarıda sayılan unsurları inkâr etme gayretine dayanır. Oysa halk ve millet kavramları arasında elle tutulur ayrılıklar vardır. Paul Bastid, 2. Fransız Kurucu Millî Meclis'inin 2 Ağustos 1946 tarihli oturumunda bu ayrılıkları, veciz dille belirtmiştir: «Millet, gözle görülmeyen manevî bir varlık, halk ise teker teker sayılabilen fertlerin meydana getirdiği bir topluluktur. Millet, geçmişi ve geleceği de içine alır. Halk ise, hâlen yaşamakta olan nüfusu ifade eder. Millet, tarihi devam ettirme fikri, nesiller arasında sürekli dayanışma, maddî manevî büyük cemiyet menfaatlerine mirasçı olma şuurudur.» Milletin Unsuru Olarak Demokrasi: Demokrasi de, dil, tarih, din, vatan vs. gibi MİLLET kavramının maddî - manevî şartlarından biri midir? Şimdi onu araştıralım. Biz, bu soruya «evet» cevabını veririz. Çünkü İstiklâl ve Hâkimiyet (bağımsızlık ve egemenlik) bir devletin nasıl vazgeçilmez iki temeli ise

15 14 Hürriyet ve Demokrasi de, çağdaş milletin yaşama unsurları demektir. Başka bir deyişle: Millet, dış âleme karşı bağımsızlığı ile, içerideki otoriteye nazaran da hürriyeti ile ayırdedilir. «Milletin hukukî şahsiyeti kazanması» diye tarif edilen Devlet de, ancak milletin hür iradesiyle meydana geldiği zaman meşrudur. Sonuç şudur: Demokratik idareyi sağlamamış bir topluluğa, günümüzde millet denemeyeceği gibi bir kişi, zümre veya sınıf tarafından, halkın rızası ve iradesi hilâfına kullanılan otoriteye de çağdaş devlet denilemez. Demokrasi'yi, Çağdaş milletin hem ayırdedici, hem tamamlayıcı unsuru saymamızın asıl sebebi ise: baş tarafta saydığımız (dil, din, vatan, tarih, ahlâk vs.) unsurları, milletin ancak demokrasi sayesinde millî irade vasıtasiyle koruyabilmesi, yaşatabilmesi, savunabilmesidir. Ancak demokrasi ikliminde millet, kendini idare eden «hukukî teşkilâta» (devlete) ve onun cüzleri olan yasama - yürütme - yargı organlarına kendi değerlerini kabul ettirebilir. Varlığını, kanun, hükümet, basın, eğitim gibi aracılarla sürdürür, kabul ettirir ve korur. Marks'çı sosyalistlerin millî iradeye, «hâkimiyet milletindir» vecizesine ve «sandıktan çıkma» oy sistemine neden düşman oldukları da böylece ortaya çıkmaktadır. Çünkü, bu sistemi ciddî olarak ele geçiren millet, kendisini yaratan maddî manevî unsurları, bizzat kendi hukukî şahsiyeti olan devlet vasıtasiyle korumak, yaşatmak ve devam ettirmek kudretini ele geçirmiş demektir. Meselâ: Devrimcilik! Lâiklik! gibi bahanelerle, bin yıldan beri onu ayakta tutan İslâm dininin tezyif edilmesine, yine Orhun kitabelerinde (1200) yıldan beri, en yüksek edebî seviyeye ulaştırdığı Türkçemizin, rastgele insanların rastgele hevesleri ve türlü maksatları ile bozulup soysuzlaşmasına izin vermeyecektir. Demokrasi vasıtasiyle ecdadını ululayacak, Anadolu'nun, İstanbul'un fethi gibi zaferlerini kutlayacak; millî zevkin karalanmasını önleyecek; ahlâk ve geleneklerine göre yeni nesiller yetişmesini sağlayacak... Hülâsa, şu kadar bin senelik millet hayatını, her çağın gereklerine ve ilmin verilerine uydurarak, bir ahenk içinde sürdürecektir. Bu yapıcı, onarıcı, ahenk sağlayıcı unsurların hepsine (gayeleri, görevleri, kasıtları icabı) düşman olanların millî iradeye ve onun idare usulü olan demokrasiye düşman olmaları, «oy» sisteminden hoşlanmayıp bir sürü gibi gördükleri halkı, millet olmak dışında öldürücü zulme ve yabancı devlet esirliğine doğru sürüklemek istemeleri gayet olağandır.

16 Millî İradeyi Yerine Getirmek : Fakat yukarıda gördük ki millet, manevî bir varlıktır. Onun yaşayan maddî gövdesine halk, teşkilâtlanmış hukukî şahsiyetine de devlet adı verilir. Onun istek ve arzuıarı ise ancak okumuş ve cemiyetin iş-bölümü basamaklarında mevki almış evlâtları tarafından sezilir, yorumlanır, ve tatbik alanına konur. Böylece, demokrasi nasıl millet kavramının bir unsuru ise, aynı şekilde onun iyiye, müsbete kullanılması da ancak millî şuura sahip aydınlar tarafından sağlanabilir. Öğretmenler, hâkimler, subaylar, gazeteciler, milletvekilleri ve bütün düşünce adamları halkın kalkınma, ahlâk, zevk, din, dil ve felsefe ideallerini araştıracaklar; milletin mazide yaşattığı ve gelecekte yaşatmak istediği ülküleri de sezeceklerdir. Demokratik idareye ancak o değerleri koruyucu bir istikamet verecektir. Bunun yolunu Ziya Gökalp bize söylemiştir: TAHRİŞ ve TEHZİP, başka deyişle HALKA DOĞRU, GARBA DOĞRU... Demek oluyor ki halka doğru gitmenin yolunu yordamını öğreneceğiz sonra ondan aldığımız millî değer ve unsurları çağdaş ilmin usulleriyle işleyip günümüze uygun ve mamul bir hale getireceğiz. Demokrasiyi ve milleti yaşatacak değerleri esasen, onun kıymet hükümleri, edebiyat, lisan, hukuk, ahlâk, zevk, felsefe, iktisat malzemesi arasında bulacağız. Onlardan yeni ve ileri değer manzumeleri yaratmak görevi de bize ait olacaktır. Böylece hem aydınlar, millî harsla düzelip kurtulmuş, hakikî Türk aydını seviyesine ulaşmış bulunurlar; hem de halkın istihsal gücüne, emeğinin iyiye kullanılmasına, müşküllerinin çözümüne, veriminin artmasına yardım etmiş bulunurlar. Böylece tâ Selçuk devletinin kuruluşundan beri, başlıca geri kalma sebebimiz olan halk-aydm ayrılığı önlenir. Halk, kendi değer ve hünerlerine yabancı olmayan, onları benimseyen aydını sever. Aydın da hiçbir yabancılık hissi duymaksızın, ona yol göstermek, önder olmak imkânını bulur. Kısacası halktan ahlâk, sanat, dünya görüşü, maneviyet edinen münevver, ona ilmin, bilginin, görgünün elle tutulur sonuçlarını götürmüş olur. Bütün aydınlar arasında bu şerefli kaynaşmayı sağlamaya en fazla lâyık olan hazır olanlar: öğretmenler, din adamları, ziraatçılardır. Bir milletin harsı (millî kültürü) bilinmekle, ona ne kadar faydalı olunabileceğini canlı misallerle açıklayalım. Bu konuda üç büyük insan örneği verilebilir: Bizden Mehmet Akif, Hind milletinin kurtarıcısı Gandhi ve Fin destanı Kalevala'nm yapıcısı Doktor Elias Lönnrot. Mehmet Akif, halkımızın değerlerini, dilini, imanını, ilim ve fen iştiyakını en iyi bilen bir şair-düşünür olarak yurdun karanlık günlerinde, 15

17 16 hemen millet Öncüsü oluvermiş kütleleri bütün Anadolu'da peşine takıp onlara iman ve ümit ışığı saçmıştır. Millet, kendi evlâdını tanımış, kendi sesine kulak vermiştir. Akif'in açtığı din ve milliyet bayrağı ufuktan ufka dalgalanmıştır. Böylece Akif, halkımıza en fazla, tesir eden aydın olma şerefini hâlâ kendinde taşımaktadır. Kurtuluş Savaşında, ondan çok daha fazla iddialı olan sanatçıların yarı yolda kalmaları ve Akif'in her mâhasiyle İstiklâl Şairi zirvesine yükselişi, tesadüfün değil, onun Türk halkının harsı ile harslanması, kendi deyişiyle «Fazilet»! halktan edinmiş olması meselesidir. Akif, bunu kısaca söyler : «Çünkü milletlerin i'lâsı için evlâdım Ma'rifet, bir de fazilet iki kudret lâzım.» Ma'rifet» dediği Batı medeniyeti ve ilimdir. Fazilet dediği: din, ahlâk, dil, felsefe, hukuk, zevk vs. dir. Mahatma Gandhi, olgunluk çağma ulaşır ulaşmaz Hind halkının inandıklarına inanmadıkça, hattâ onlar gibi kendi emeğiyle çalışıp yaşamadıkça ve halk gibi giyinip kuşanmadıkça Hintlilere lider olunamayacağına karar verdi. Kendilerinden biri olarak bu halkı kurtaracaktı. Halkı aldatmayacak, ümitsizliğe düşürmeyecek ve kırmayacaktı. Kurtuluşa giderken ne kapitalizmin kaypak metotlarını ne sosyalizmin vahşi direnişlerini kullanacaktı. İngiliz okullarına, yabancı mallarına, yabancı süslerine boykot edecekti. Hind halkının kendi kumaşlarını dokuması için Hindlilerin «çarka» dedikleri ufacık bir çıkrık modeli yaptırdı. Bir fabrika, bundan milyonlarca imal etti. Başta Gandhi olduğu halde, zengin fakir her evde, her kulübede bu çıkrığın sesleri duyuldu. Kongre âzalarının, profesörlerin, zengin sınıf kızlarının da hünerli çıkrık dokuyucuları olduklarını duymak köylüleri heyecanlandırdı. Bir millete mensup olmanın gururu kalblerini doldurdu. Onlar artık bakımsız çamurlu köy evlerinde yüzüstü bırakılmış zavallılar değillerdi. İşte kendileri gibi çalışan, düşünen, yaşayan liderleri vardı. Çıkrık sesleri vatanın bütün şehirlerini tutarak millî kurtuluşun bir sembolü oluyordu. Hindistan halkı Gandhi'ye baktıkça ecdat dinlerini, eski ilâhlarını hatırlıyorlar: «Kirişna hazretleri kendi halkını işte böyle ziyaret ederdi. Buddha hazretleri, işte böyle fakir halkın arasında dolaşırdı.» diyorlardı. (Kılıçsız Mücahit Gandhi, 1961, sayfa 186) Fin destanı Kalevala'nın yapıcısı Dr. Elias Lönnrot'a gelince, fakir bir köy terzisinin oğlu, cevherli bir araştırıcı idi. «Tesbit ettiği notlara dayanarak büyük değer taşıyan bir yurt hizmetini yerine getirdi. Mesleği olan doktorluğu da bir yana bırakarak yıllarca bir köyden başka köye taşındı. Hayatta kalmış olan halk ozanlarının arasında dolaşarak onların hafızasında yaşayan ve nesiller boyu ağızdan kulağa aktarılmış bulunan,

18 Kültür Emperyalizmi 17 Doç. Dr. NECMETTİN HACIEMİNOĞLU Emperyalist milletler diğer milletler üzerinde hâkimiyet kurmak için şu üç yola başvururlar: 1. Askerî istilâ, 2. İktisadî hâkimiyet, 3. Kültür hâkimiyeti. Bunlardan birincisi olan askerî istilâ hemen hemen terkedilmiştir. Çünkü çağımız şartlan bir devletin silâh zoru ile toprak kazanmasına müsait değildir. Böyle bir teşebbüs, istilâcı devleti hem büyük maddî kayıplara uğratıyor, hem de onu bütün dünya nazarında suçlu ve barbar mevkiine düşürüyor. Meselâ Rusya'nın Macarsitan ve Çekoslovakya üzerinde denediği askerî istilâ hareketi, bütün dünya milletleri tarafından tepki ile karşılanmıştır. Onun için büyük emperyalist devletler, çok mecbur kalmadıkça, artık bu yola baş vurmuyorlar. Sanayileşmiş ve zengin Batı ülkelerinin 19. asırdan itibaren başlattıkları ikinci yol ise, nüfusça kalabalık, ham madde bakımından zengin fakat ilim ve teknikte geri kalmış ülkeleri iktisadî hâkimiyet altına almaktı. Bu metot da emperyalist devletler tarafından uzun müddet başarı ile uygulandı. Ancak, son yıldan beri en küçük ve geri bir ülkede dahi bir uyanma, bir kıpırdanma görüldü. Böylece anlaşıldı ki iktisadî hâkimiyet yolu ile de bir milleti uzun müddet sömürmek mümkün olmayacaktır. O zaman emperyalist devletler daha emin ve daha sinsi bir istilâ vasıtası aradılar ve buldular: Bu, kültür hâkimiyeti yolu idi. Bilhassa hıristiyan ve musevi kültürüne dayanan ve Yahudi sermayesi ile beslenen Batı medeniyeti, bu yol ile, bütün Şark'ı ve İslâm dünyasını abluka altına aldı. Az gelişmiş Şark milletlerinin yönetici kadroları Batının bu sinsi oyununu sezemedikleri için ülkelerinin kapılarını, yabancı kültüre, ardına kadar açtılar. îşte, Türkiyemiz de son bir asırdan beri Batının bu kültür istilâsına maruz kalan ülkelerden biri olmuştur. Hem de, diğer Şark ülkelerine nisbetle hiç mukavemet göstermeden. Adeta, davet ederek, isteyerek! Bunun, memleketimizi kurtacağını sanarak! Bugün içinde kıvrandığımız türlü buhranların kaynağı, asıl sebebi, işte bir asır önce başlayan o yabancı kültür istilasıdır. Çünkü bizi millî şahsiyetimizden, kökümüzden ve kendi kendimizden koparmıştır. Aydın zümreyi, her türlü dış tesire açık ve yatkın hâle getirmiştir. Onu Türk halkından koparıp, millete yabancılaştırmıştır. Millî meselelere karşı ilgisiz hâle getirmiştir. Bugünün Türk aydını çoğunlukla «dünya vatandaşı> karakterine sahipse, gene bu yüzdendir. Bu aydınlar, devlet konser salonunu Itrî için tertiplenen bir konsere açmaz. Ama İspanyol gitarcısı Rodrigo Türkiye'ye geldi diye, onun şerefine resmî merasim ve konserler hazırlatırlar. Bilindiği gibi millete şahsiyet veren ve onu diğer milletlerden kesin çizgilerle ayıran manevî değerler manzumesine millî kültür diyoruz. Bu manzumenin içinde dil, edebiyat, musiki ve bütün güzel san'atlar vardır. Din, ahlâk, gelenek, görenek, örf, âdet ve bütün bir inanç sistemi vardır. Giyim - kuşam, eşya, âlet ve bütün bir yaşama tarzı vardır. Terbiye, nezaket, hürmet, zevk eğlence, oyun ve spor gibi bütün bir duygu dünyası, muaşeret âdabı vardır. Millî kültür manzumesini teşkil eden bu unsurların tamamı bir milleti yaşatan ve ayakta tutan en sağlam bağlardır. Görülmez sihirli temel direklerdir. Ne askerî güç, ne de iktisadî üstünlük kültürsüz bir

19 13 milleti uzun müddet yaşatamaz. Zira bu maddî zenginlikler bir gün mutlaka bitecektir. Ama eğer o cemiyetin millî kültürü canlı ise, millet hayatiyetini devam ettirecektir. Ancak, bir zincirin halkalarını andıran bu millî kültür unsurları tamamen veya kısmen kaybolursa, o takdirde millet denen maddî ve manevî varlıktan da eser kalmaz. Şirazesinden kopan bir kitabın yaprakları gibi, milleti teşkil eden maddî unsurlar da, birer birer uçup gider. Hem de en hafif bir rüzgârla! O zaman emperyalist devlet kolayca gelip yerleşir ve asıl emeline nail olur. Kendine has kültürü olmayan milletin şahsiyeti olmaz. Şahsiyetsiz cemiyetlerin de manevî gücü ve ülküsü bulunmaz. O zaman da başkalarının hâkimiyetine girer. Esefle belirtelim ki, bugün büyük şehirlerde yaşayanlarla, aydın dediğimiz zümrenin çoğu bizim millî kültürümüzün temel unsurları ile olan bağlarını koparmıştır. Bir yandan okullarda uygulanan gayri millî eğitim sisteminin tesiri ile, bir yandan da radyo sinema, gazete, kitap gibi propaganda vasıtaları ile reklâm edilen yabancı kültür, Türk'ün binlerce yıllık manevî dünyasını, zevk ve duygu dünyasını, inançlarını ve yaşayış sistemini yıkmış, alıp götürmüştür. Bugün kaç tane aydın ve milleti idare etme mevkiinde bulunan kimse gösterilebilir ki, her bakımdan bir Türk gibi düşünsün, yaşasın ve davransın. Hangimiz, millî edebiyatımızı biliyor, okuyor ve seviyoruz? Hangimizin evinde millî musikîmiz çalınıp dinleniyor? Hangi aydınımızın evi Türk usulü döşenmiş ve süslenmiştir? Kaç aydın vardır ki, ailesinin kuruluşu ve nizamı eski Türk aile geleneğine uysun. Ailenin fertleri arasındaki saygı ve sevgiye dayanan disiplin ruhu evin manevî huzurunu teşkil etsin. Misafir Türk usulüne göre ağırlansın; ziyaretler, dostluklar, geleneklerimize uygun olsun. Devlet büyüklerinin verdiği resmî kabullerin Fransa veya Amerika'dakinden farkı var mı? Düğünlerimizde, gezilerimizde millî oyunlarımız çalınıyor mu? Dinî bayramlarımız bile Hıristiyanların paskalyasına benzetilmiyor mu? Çeşidi, zenginliği ve lezzeti ile dillere destan olan Türk mutfağından eser kalmış mıdır? Hiçbir şey yapamasak, yemeklerimizin adını ve servis şeklini değiştirmiyor muyuz? Hani o Türk terbiyesi, Türk misafirperverliği? Büyüğe saygı, hocaya saygı? Yaşlıya, hastaya, zayıfa ve garibe yardım? Komşunun, kocası askerde, oğlu gurbette olanların işine - gücüne koşma? Her erkeğin, her delikanlının, köyün ve mahallenin namusundan, can ve mal emniyetinden kendisini sorumlu tuttuğu içtimaî birlik anlayışı nerede? Ya ticaret ahlâkımız? Ya meslekî dayanışma ve disiplinimiz? Bir Yahudiden farkımız kaldı mı? Bu sözle, tabiî ki Yahudinin kendi soydaşına değil, bilhassa yabancılara karşı gösterdiği an'anevi ahlâksızlığı kast ediyoruz. Evet, hepsini bir çığ gibi, bir sel gibi gelen yabancı kültür alıp götürmüştür. Tarihimizi 19 Mayıs 1919'dan başlatma, vatanımızı biraz daha küçültme, milletimizi sun'î bölünmelerle biraz daha parçalama gayretleri de, gene bu yabancı kültür istilâsının bir neticesidir. Türkiye, Türklüğün dünya Türklüğü ile bağını ve ilgisini koparmak gayesini güden uydurma dilcilik ve tasfiyecilik hareketi de yabancı kültür istilâsının bir başka şeklidir. Bütün orta dereceli okulları yabancı dil ile öğretim yapan kolejler haline getirme gayretleri, ve bazı üniversitelerde öğretim dilinin İngilizce olması gibi acaiplikler de kültür emperyalizminin bir başka marifetidir. Tabiî meselenin en hazin tarafı da, bütün bunların ilericilik adı ile, devlet tarafından uygulanmasıdır. Bizim yapabildiğimiz de, şimdilik, sadece Bilge Kağan'ın meşhur emrini tekrarlamaktır: EY TÜRK TİTRE VE KENDİNE DÖN!.. Bu kendimize dönüşü sağlayamazsak, bizi Amerika ve Rusya gibi büyük devletler değil, israil ve Yunanistan gibi minnacık devletler bile esir edebilirler. Zira millî kültürünü terk etmiş bir cemiyet, hafızasını kaybetmiş bir insana benzer. Kendisi-

20 20 Milliyetçiliğimizin «Toplumcu» Vasfından Ne Anlamalıyız? Doç. Dr. MEHMET ERÖZ Sadece bir zümre, sınıf ve tabakanın değil, milleti teşkil eden bütün fertlerin, sosyal sınıf ve tabakaların refaha ermeleri, millî gelirden daha âdil pay almaları, sosyal güvenliklerinin teminat altına alınması, mülkiyet anlayışında Türk'e has görüş demek olan «Toplumculuk» Türk milliyetçiliğinin ayrılmaz bir parçası, tamamlayıcı bir unsurudur. Kelime mânası itibarile «cemiyetçilik», «cemiyet endişesi», «kitlelerin, halkın, milletin refahı» anlamlarına gelen «Toplumculuk» un, bencil duyguların yön verdiği liberaiist zihniyetle bağdaşmasına imkân yoktur. Onun için, ikisi arasında mukayese yapmağa bile lüzum yoktur. Toplumculuğun iyice anlaşılması için, onu, sosyalizm, faşizm, nasyonal sosyalizmle kıyaslamak ve ondan sonra ne olduğunu belirtmek iyi olacaktır. Toplumculuk ve Sosyalizm. Sombart, sosyalizm kelimesinin ilk defa «içtimaî mesele» anlamında, İtalya'da kullanıldığını söyler. Bu ilk şekli ile kullanılan sosyalizm, cemiyet endişesi mânasına gelerek, bir «toplumcu» vasıf gösterebilir de, sosyalizmin bu türlüsünden bahseden Engels, bunun «bir burjuva hareketi» olduğunu, ancak «komünizmin işçi sınıfı hareketi» olduğunu söyler. Marks, her iki terimi de kullanmış, kendisinden önceki sosyalistlere «ütopist = hayalci» demiş ve kendi sosyalizmine «ilmî (bizimkilerin deyimi ile «bilimsel»)» sıfatını yakıştırmıştır ile 1917 yılları arasında komünizm ve sosyalizm aynı mânaya gelmeye başladı. Hattâ komünzm kelimesi kaybolarak, yerini «sosyalizm» e bıraktı de Bolşevizmin Rusya'da iktidarı almasıyla, iki terim arasındaki eski fark yeniden ortaya çıktı. İlmî sosyalizm adı verilen, sonunda komünist bir düzen kurmayı arzulayan Marksizm, ilk yapılacak işin, sosyalistlerin ilk vazifesinin ferdî mülkiyeti yıkmak, mülkiyet düzenini tahrip etmek olduğunu söyler. Ütopist dedikleri sosyalistler de, bu hususta Marksistlerle birleşir ve ferdî mülkiyetin kaldırılmasını isterler. Hattâ içlerinde Eflâtun ve Campanella gibileri aile müessesesine bile düşman idiler. Eflâtun, ömrünün sonunda bu fikirlerinden dönmüştür. Diğer sosyalistler de, ferdî mülkiyeti ortadan kaldırmada Marks'tan farklı düşünmüyorlardı. Farkları, kollektif mülkiyete, «sulh yolu ile mi», «ihtilâl ile mi? varmalı», düşüncesinden doğuyordu. Bir de, Marksizmin tarihî ve diyalektik materyalizminin hepsinde müşterek fikir olmayışı, diğer farkı teşkil eder. Bunun dışında, revizyonistler, çeşitli sosyalist doktrinler ve bazı sosyal demokratlar arasında, birçok hususta fikir birliği görülür. Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi, sonradan «Bolşevik», daha sonra da «Komünist» adını almıştır. Alman Sosyal Demokratlarının, Lenin'den akıl danıştıkları ve talimat aldıkları bilinmektedir. Gerçi İsveç Sosyal Demokrasisi, Marksizm - Leninizmin tesirinden uzak, bir orta yol takip etmektedir. Ekim 1966 da Brighton'da yapılan İngüiz İşçi Partisi Kurultayında, Parti Başkanı ve o zamanki İngiliz Başbakanı Mr. Wilson, ingiltere'nin iktisadî ve içtimaî meselelerine, Highgate Mezarlığında gömülü olan Marks'ı kasdederek Highgate Mezarlığında çare arayanlara şiddetle çattı. Wilson'un hedefi İngiliz İşçi Partisi içindeki Marksistlerdi. İngiliz İşçi Partisi, ne kadar sosyal demokrat olursa olsun, sınıf mücadelesinden ne kadar uzak bulunursa bulunsun, gene de kendi içindeki Marksistlerin tesirine maruzdu. Öyle olmasa bile, yerli yersiz devletleştirmelere, kamulaştırmalara gidişin altında yatan gaye, eninde sonunda ferdî mülkiyetin kaldırılmasıdır. Esasen iktisat ve sosyoloji edebiyatında da «Sosyalizm» den, «Istih-

21 sal vasıtalarının kollektifleştirildiği bir sistem» diye bahsedilir. Bu gayenin ihtilâlle tahakkuk ettirilip ettirilmemesi, sosyalizmleri birbirinden ayırır. Sosyalizmin bir basamak ötesi komünizmdir ki, burada istihlâk vasıtaları da kollektifleştirilir ve insanların yiyecek, içecek, giyecek ve diğer ihtiyaçları bir tayın sistemine bağlanır. İnsanların iştahlarına, zevklerine, istek ve arzularına böylece gem vurulduktan sonra, düşüncelerine de yön verilir ve nasıl düşünmeleri gerektiği, komünist idareciler tarafından öğretilir. Bütün insanî, dinî, millî ve manevî değerleri yıkılmaya çalışılarak, milliyetsiz, dinsiz, maneviyatsız, yıkıcı proleterler yaratılmaya çalışılır. Beyinler böylece yıkanmak vicdanlara mühür bağlatılmak, insanlık sona erdirilmek istenir. Millî şerefler («Ulusal Onur» değil) ayaklar altına alınır, milletler yıkılır, istiklâller ve hürriyetler sona erer. Bunların burjuva kalıntısı olduğunu söyleyerek, insanların isyanını bastırmağa çalışırlar. İnsanlığın karşı karşıya bulunduğu büyük bir faciadır bu. Ferdî mülkiyet, insaf ölçüleri içinde kalındığı takdirde, insanların şahsiyet, hürriyet ve şereflerinin teminatıdır. Yalnız bir iktisadî sistem olmayıp, topyekûn bir dünya görüşü olan Marksizm - Leninizm, yalnız mülkiyet düzenini, iktisadî sistemi yıkmakla kalmıyor, insanlığın neyi var neyi yoksa hepsini yıkıyor. Sosyalizm bunlardan sadece birincisini, sulh yoluyla, uzun vadede yıkmağa çalışırsa, komünizmden az mı tehlikelidir ve komünizme basamak teşkil etmez mi? İktisadî bakımdan zayıf olan sınıf ve tabakalar için, yaşama teminatı ve sosyal güvenlik imkânları getiren Batı Avrupa sosyal adalet telâkkileri, sosyalizm ve komünizmle gerek terim, gerek muhteva bakımından birçok hususlarda içiçe_. yanıltıcı, şaşırtıcı bir görünüşte bulunduğundan, insanlığın ve bilhassa az gelişmiş ülkelerin, kapitalizmin pençesinden kurtulur ve iktisadî kalkınmalarını tahakkuk ettirir ve vatandaşlarına insanca yaşama imkânları temin etmeye çalışırken, takip ettikleri iktisadî ve içtimaî sistemlere «Sosyalizm» admı vermekten, yukarıda sıraladığımız sebeplerden ötürü, şiddetle sakınmaları lâzımdır. Bizim bu iktisadî ve içtimaî sisteme vereceğimiz isim «Toplumculuk» tur. Mahiyetini daha geniş olarak aşağıda açıklayacağız. Buraya kadar «Toplumculuk» un, «Sosyalizm» olmadığını göstermek için çalıştık. Nazizm - Faşizm ve Toplumculuk. Domuz eti yiyen, paskalya yortuları, faşingler yapan, Hristiyan olan, bambaşka kültür ve sosyal yapılara sahip bulunan Alman ve İtalyan milletlerine dayanan, onların en üstün ve medenî ırkları teşkil ettiğini ve insanlığın efendisi olduğunu ileri süren, saldırgan bir milliyetçilik anlayışını temsil eden ve Türkiye'ye bile göz diken, Alman ve İtalyan milliyetçilikleri, iktisadî, içtimai ve siyasî sistemleri demek olan Nazizm ve Faşizmle. Türk milliyetçiliğinin ve onun en acık hususiyeti olan «Toplumculuk» un hiç bir bağı, benzerliği, ilgisi olamaz. Türk toplumculuğu ne demektir? Türk toplumculuğu, Türk ve İslâm kaynağından gelme bir zihniyet ve dünya görüşüdür. Ziya Gökalp, Türklerin hürriyeti ve yardımlaşmayı sevdiklerinden ötürü, hem ferdiyetçi (liberalist - kapitalist), hem de iştirakçi (komünist - kollektivist) olamıyacaklarını, Türklerin «Dayanışmacı - Tesanütçü» olduklarını söyler. Gerçekten, Hunlar, Göktürk ve Uygurlar'dan, Selçuklu, Osmanlı ve günümüz Türklüğüne kadar, bütün Türk uruk ve boyları, ferdî mülkiyetle, kamu mülkiyetini öyle güzel bağdaştırmış, yaylakları, mer'alan bütün boyun istifadesine sunarken, kışlakları ferdî mülkiyet konusu yapmıştır. Şölenler, toylar, yağmalı toylar, ülüş'ler, başak'lar, imece'lerle, gelir dağılımının âdil olmasına çalışır, içtimaî yardım şuurunu kuvvetlendirirken, îslâmî kaynaktan gelen «Zekât ve sadaka» müesseseleri ile bu ruhu asrımıza bile örnek olacak hale getirebilmiştir. Mesele bu ruhu tekrar diriltmek, Türk'ün bu «Toplumcu» vasıf ve anlayışını ihya etmektir. Kanunların, toplumcu zihniyetin kazandıracağı hukukî mevzuatın ortaya 21

22 22 koyacağı, sosyal sigortalar, sosyal güvenlik tedbirleri, fertlerin hukukî mükellefiyetleridir. Bunların yerine getirilmesi cemiyeti elbette refaha erdirecektir. Hayırlı hususî teşebbüsle bir arada çalışan ve ihracatın ve ithalâtın çoğunu yapan kooperatifler ve kendi istihsalini kendisi ihraç eden devlet kesimi, kendi yatırım ihtiyaçlarını kendisi ithal eden devlet sektörünün örnek olduğu «Toplumcu», milliyetçi iktisat düzeni de, sosyal güvenlik tedbirlerine ait mevzuat da «Toplumculuk» u tam ifade edemez. Toplumculuk bunları da bünyesinde taşıdığı gibi, Türk ve İslâm kaynaklarından doğan gelenekleri de ihtiva etmektedir. Varlıklı kimselerin, hukukî vecibelerinin ötesinde yapacakları yardımlar, sınıf ahengi yaratacaktır. Zekât, sadaka, ülüş, başak, doğum, düğün, dinî günler ve ölüm hallerinde verilen ziyafetler, lokmalar, hayırlar; diş kiraları», Türk «Toplumculuk» unun unsurlarıdır. Hayatın mânasını hasis menfaatlerini tatminde hudutsuz bir kâr hırsında görmeyen, millî kültürün verdiği bir toplumcu - dayanışmacı ruhla hareket edenler için, bu, diriltilmiş bir Türk dünya görüşü olacaktır. «Toplumculuk» u, dokuz şiarından biri olarak ele alan büyük bir milliyetçi lider, onu üç başlık altında şöyle ele almaktadır: «I Özel Teşebbüs: burada, özel teşebbüsün destekleneceği, işverenle işçinin haklarının karşılıklı olarak korunacağı ve «iki tarafın münasebetlerinin milletin zararına olmayacak şekilde kontrol, tanzim ve nezaret altında bulundurulması» nm şart olduğu kaydediliyor. II Küçük Sermayelerin Birleşmesi: «ayrı ayrı kimselerin elinde bulunan küçük tasarruflar, meselâ on bin kişinin, yirmi bin kişinin katılıp birleşmesiyle büyük sermaye haline gelir ve bu sermaye büyük tesislerin kurulmasını sağlar... Halkı buna teşvik etmek, alıştırmak, cesaretlendirmek ve organize etmek, önayak olmak devletin görevleri arasında olacaktır. Bundan gayri olarak yapılması icabeden birçok büyük işlerin ayrıca yine devlet eliyle bizzat ele alınarak başarılması gerekir... Atom, füze araştırmaları ve ilmî araştırmalar gibi büyük organizasyon isteyen, büyük masraflar isteyen (işler) tamamiyle devletçe ele alınıp planlanması ve sür'atle başarılması esasını içine alan bir görüşü tutuyoruz», in Sosyal Yardım ve Güvenlik Teşkilâtı: Bu da, Türk milletini içine alacak bir sosyal yardımlaşma ve güvenlik teşkilâtı meydana getirmek görüşüdür. Türk milleti bugün sosyal bakımdan organize edilmemiş, dağınık bir durumdadır. Eskiden onun bir takım sosyal bağları, sosyal kuruluşları vardı. Bunlar dağıldı, yıkıldı. Meselâ eskiden vakıflar vardı, mahalle heyetleri vardı. O günün şartlarına göre, zamana uygun düşecek bir takım sosyal ve ekonomik organizasyonlar vardı. Loncalar vardı, loncaların da aynı zamanda sosyal fonksiyonları vardı. Bunlar zamanla yok oldular, kalktılar. Bugün milleti tekrar organize etmek lâzım geliyor. Bunların en başında gelen islerden birisi de bütün halkı içine alacak bir sosyal yardımlaşma ve sosyal güvenlik teşkilâtı kurmaktır. Yani Türkiye içerisinde hiç kimse sahipsiz, yardımsız, himayesiz, desteksiz, işsiz kalmamalı, kalmak korkusuna düşmemelidir. Bir ailenin reisi mi öldü, çocukları, ailesi mutlaka bu teşkilât tarafından derhal himaye edilmelidir... Bövle bir organizasyon olmaksızın, cemiyette büyük haksızlıklar meydana gelir, büyük facialar meydana gelir ve böyle bir durum milleti sıhhatli olmaktan çıkarır... Ayrıca sağlık ve adalet güvenliği» sağlanmalıdır (1). Gömülüyor ki, bizim sosyalizm ve komünizmden sosyal adalet ve insanlık dilenmeğe ihtiyacımız yoktur. Binlerce yıl önce biz bunu biliyor ve yapıyorduk. Bizim «Toplumculuğumuz» en yüksek dayanışmayı, en yüksek sosyal adaleti temin edebilecek bir.anlayıştır. (1) Alparslan Türkeş, Millî Doktrin - Dokuz Işık, İstanbul, 1972, Ergenekon Yayınlan, sf

23 23 Ve Millî Birlik Ananesi Dr. MUSTAFA KAFALI «İnsanlara hürriyet milletlere istiklâl» düsturunun benimsendiği bir asırda yaşamaktayız. Dün gibi yakın bir zamanda sömürge durumunda olan bir çok Afrika milleti veya topluluğu, bugün istiklâllerini elde ederek müstakil devletler hâline gelmişlerdir. Ancak 120 milyona yaklaşan ve sayısı itibariyle, dünyanın kalabalık milletleri arasında yer alan Türk milletinin yalnızca 36 milyonluk kısmı, Türkiye'de hürriyet ve istiklâline sâhibdir. Ancak Türk milletinin geriye kalan büyük kütlesinin hâlen esaret çemberi içinde bulunuşu, medenî dünya anlayışına ve onun düsturuna tezat teşkil etmektedir. Türk milleti için bu vaziyet ne kadar elem ve ıztırab kaynağı ise medenî dünyanın hürriyet ve istiklâl vadeden düsturu yanında utanç verici misâl olarak kalmaktadır. İki bin yıllık bir fasıladan sonra Yahudiler'e bol keseden vatan bağışlayan medenî dünya, Türkler'in binlerce yıllık vatanlarında düşman istilâsına uğraması karşısında hissiz kalmaktadır. İstilâya uğradığı günlerden bu güne kadar Rus ve Çin müstevlisine karşı, her nevi baskı ve şiddet hareketlerine rağmen sayısız ayaklanmalar ile karşı koymağa çalışan soydaşlarımız, onların silâh ve sayı üstün-

24 24 lüğüne kendilerinin verdikleri büyük kayıplara rağmen hâlâ mücadelelerinde devam etmektedirler. Esarete duçar olan Türkler'in 60 milyona yakın büyük kütlesi Rusya'nın hâkimiyeti altındaki Türk vatanında, 15 milyonluk diğer bölümü ise Çin'in istilâsı altında olan Doğu Türkistan topraklarında yaşamaktadır. Yâni tarihî Türk yurdu Rusya ve Çin arasında taksim edilmiştir. Çin, Doğu Türkistan adına bile tahammül edemeyerek bu bölgeye Sinkiyang adını verirken; Rusya, bu büyük lokmayı yutabilmek için Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan adları ile sözde birtakım Cumhuriyetlere bölmek sureti ile hükmetme yolunu tutmuştur. Ayrıca sözde dahi olsa varlıklarını kabullenmeğe yanaşmadığı bazı bölgeleri ise Başkırt, Tatar, Çuvaş, Tannu - Tuva, Yakut muhtar bölgeleri adları ile gönlünce tanzim etmiştir. Muhtar bölge olarak düzenlediği bu bölümleri Türk vatanının içinde sanki adacıklar haline getirip aralarındaki her nevi bağlantıyı kesmeğe çalışmıştır. Ara bölgelerde de kesiksiz olarak devam eden Türk toplulukları ise esas Rusya'nın kendi toprakları ve sakinleri olarak gösterilmekte ısrar edilmektedir. Ayrıca Türkistan'ın tabiî hudutları dahilinde olan Afgan Türkistanı'nda 4 milyon, İran Türkmenistanı'nda 1 milyon ve Azerbaycan'ın İran bölümünde 5 milyon ve İran içerlerinde ayrıca 1 milyon Türk nüfus yaşamaktadır. Yine Türkiye'nin devamı olan Irak'ın kuzey bölgesindeki 1 milyon Kerkük Türk'ü ile hududumuza yakın bölgede oturan 200 bin Suriye Türkmeni, büyük Türk kitlesinin tabiî devamı mahiyetindedirler. Ayrıca günümüzün en canlı mevzuları arasında olan 120 bin Kıbrıs Türk'ü ile Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya'da bulunan 2 milyon Balkan Türk'ü hep ana vatan Türkleri'nin devamından ibarettir. Ancak Balkan Türkleri, yüz seneden beri devam eden katliâm ve göç dolayısıyle bulundukları bölgelerde azınlık durumuna düşürülmüşlerdir yılında Ruslar'm istilâ ettikleri Kırım Hanlığı bölgesinde devamlı surette tatbik edilen katliâm ve tehcir politikasının neticesi olarak bugün Kırım Türklüğü malesef yok olmuş vaziyettedir. Rus istilâsından itibaren kısmen Türkiye'ye hicret eden Kırım Türklerinin geriye kalan büyük bir kısmı, Ruslar tarafından zaman zaman yapılan katliâmlar neticesinde yok edilmiş, yarım milyon kadar olan son bakiyesi de II. Dünya Harbinin sonunda Sibirya'ya sürülmüşlerdir. Aynı akıbet Kuzey Kafkasya'da oturan Karaçay, Balkar, Kumuk ve Dağıstan Türklerinin de başına

25 gelmiş, vatanlarını kaybederek tehcire uğramaktan kurtulamamışlardır. Rusya, böylelikle, İtil (Volga) ırmağının batısındaki Türk nüfusu yok etmeğe muvaffak olmuştur. Bütün bu tatbik edilen vahşet politikasına rağmen İtil ırmağının doğusunda kalan Asya topraklarında ise, Türkler, hâlen nüfusun aslını teşkil etmekte ve yapılan devamlı Rus iskânına rağmen Ruslar azınlıkta bulunmaktadırlar. Yakın bir gelecekte bütün Türk illerinin en tabiî hakları olan istiklâl ve hürriyetlerine kavuşacaklarına kuvvetle inanmaktayız. Çünkü oturdukları toprak insanlık var olalıdan beri kendi vatanlarıdır. Atalarından kalan vatanlarında hâlen nüfusun ekseriyetini teşkil etmekteler ve bunlara ilâveten şuurlu olarak mücadelelerini sürdürmektedirler. Bugün haklarında diğerlerine nazaran en az bilgiye sahib olduğumuz Yakutlar dahi «Çolpan» (Çoban Yıldızı) adı ile bilinen millî hareketleri ile Ruslara karşı diğer Türkistan Türkleri'nin mücadelesine iltihak etmişlerdi yılları arasında vücut bulan bu Türkçü hareketin ruhu, esas kütleden uzak kaldıkları için hâlen Şamanist olan Yakutlar'm inanış, kültür ve her nevi farklılaşmayı ortadan kaldırarak Türkistandaki ana Türk kütlesi ile birleşme ve onlara benzeme şeklinde ortaya çıkmaktaydı. Bu millî hareket bugün de ölmüş değildir. Ancak hareketin önderleri olan Yakut münevverlerinden seçkin bir topluluk Ruslar tarafından yok edilmişlerdir. Ruslar şiddetle bastırdıkları hareketin mânasını çok iyi bilmekteydiler. Çünkü Orta Asya veya Türkistan'da oturan müslüman Türk ile Sibirya'da oturan Yakutlar ve diğer Türk topluluklarının birleşmesi neticesinde din farkı da ortadan kalkınca meydana çıkacak olan yapı, haliyle onu ürkütmüştü. Türkler'in doğuda Kadırgan Dağları'ndan batıda Tuna havzasına kadar tarih boyunca birçok defalar birleştiren köklü bir ananeye sâhib olduklarını biliyorlardı. Bunun için de Türklerdeki bu birlik ananesinin yeni bir daha tekerrür hali, dâima, Rusya için korkulu hayal olmaktan uzak kalmamıştır. Bu bakımdan Rusya, dâima Türkiyedeki Türk milliyetçiliğinin de düşmanı olmakta devam edegelmiştir. Dolayısıyle memleketimizdeki uşakları vasıtasıyle yıllardan beri Türkçülük cereyanını baltalayabilmek için bu kudsî hareketin ütopya olduğu yolunda menfî propaganda yapılarak bazı safdil çevrelerde yanlış kanaatler uyandırılmağa çalışılmıştır. Bütün bu yanıltma ve engellemelere rağmen Türk gençliği, soydaşları hakkında gün geçtikçe daha muhtevalı bilgiye sâhib olmakta ve bunları öğrenmeyi kendine vazife saymaktadır. Bunun neticesinde de esir soydaşlarının veya kardeşlerinin istiklâllerini elde etmelerini dilemek, onun için en ulvî arzu haline gelmektedir. Bu içten gelen en medenî ve insanî temenniye, karşı çıkmanın ise ne kadar ruhsuz Ve mânâsız hareket olduğunu izah etmek dahi lüzumsuzdur. 25

26 26 Azerbaycan'ın Millî Duygusu Prof. Dr. A. CAFEROĞLU Hâkim rejime ve hâkimiyyet idaresine ne türden ad verilirse verilsin, millî duygu kendi yolunda azimle yürüyecek ve idealinin gerçekleşmesi için mücadelesine, bütün kuvvetiyle devam edecektir. Azerbaycan toplumunda ve topraklarında bu mücadele daima millî hürriyete ve istiklale müteveccih olmuştur. Mücadeleyi bütün yaşantı cephelerinde yürütmüştür. Bilhassa hürriyetin ve istiklâliyetin düşmanı rejime karşı çok sert ve kanlı olmuştur. Azerbaycan Türkü bu hayat ve memat mücadelesine yüzyılımızın başlarında hazırlıklı ve çok ağır bir bagajla girişmiştir. Yabancı hâkimin gözüyle oldukça geri, Doğu ülkelerine nisbetle ise oldukça müterekki ve kültürlü sayılan Azerbaycan halkı, millî duygusunda bir birlik halinde, mücadelesini yürütmüştür. Konuyu zengin halk ve klâsik edebiyatında, gerçek bir kültür duygusu olarak, yerleştirmiş, Azerbaycan edebiyatına hürriyet ve istilâliyet endişesini kazandırmıştır. Bu bakımdan Azerbaycan edebiyatı, şaşmaz bir ideoloji yürütmüştür. Kafkasya halklarını hangi milletten olursa olsun, kendi etkisi altına almıştır. Azerbaycan millî duygusunun Ermeni ve Gürcü edebiyatlarında da yer alması, işbu haklı millî savaşın bir neticesi olmuştur. Azerbaycan Türkü kendi millî duygusu hatırına kendi kültür çevresinde iki biribirine zıd ceryanlarla da savaş yürütmüştür. Memlekette eskiden beri yerleşmiş bulunan İran kültürü ile yeni türeme kozmopolitler ideolojisi bu savaşın, daha doğrusu mücadelenin başında gelmekteydiler. Hele eski yerli Türk aydın kuşağının skolastik düşünce tarzı, dili, memleketin en muteber fikri mesabesinde idi. Yıllaıca hâkimiyet kurmuş olan bu fikir harekâtına karşı, yeni ve modern kültür anlayışı ile mücadeleye girişmek gerekirdi. Azerbaycanın, çok kısa bir zaman içerisinde ekonomik yönden, dev adımlarla gelişmesi, ister istemez Azerbaycan sınırlarını aşmış, dünya ekonomik münasebetlerde ve ilişkilerde Azerbeycana mümtaz bir mevki kazandırmıştır. Artık Avrupa da Azerbaycanın kültür ilerlemesine destek olmaya başlamıştır. Kötü niyetli kimseler nedense bu kültür değişimini yalnız hâkim devlet rejimine bağlamaktadırlar. Halbuki yüzyılımızın başlarına doğru Azerbaycan ekonomik hayatında dev kadar kuvvetli sayılan Avrupalı «Nobel» petrol şirketi, Azerbaycana yalnız parasıyle değil, bir de kültür varlığı ile gelmiş, sevilmiş ve takdir edilmiştir. Bu da olmazsa, kendi adı ve varlığı ile Azerbaycan toplumunun, çeşitli dallrrına bir şeyler katmıştır. Azerbaycanın başkenti Baku bin yıldan bu yana petrolü ile ür salmış, Azerbaycanın can damarı olmuştur. Daha Hanlıklar devrinde bir çok Avrupa ve Asya tüc-

27 carlarına uğrak vazifesi görmüştür. Rus, Polonya, Alman, Fransız ve saire gibi Avrupalı tüccarlarla, Hindistan, Pakistan, Iran; Arabistan ve saire gezgin ve tacirleri de Azerbaycamn Baku'sunu Şirvan'ını, Gence'sini tanımış ve Azerbaycan Türkünün varlığını ve millî duygusunu öğrenmiştir. Milletlerarası ticaret âlemine kaynak olan Azerbaycanla birlikte Azerî Türkü de bu yabancı akınından bir çok şeyler, görmüş, öğrenmiştir. Bu etkiyle yetişen ve millî duyuyu değerlendiren Azerbaycan toplumu bu saha rnübarizcilerine, bir minnet borcu olarak «M illetperest» adını vermiştir. Azerbaycan kültür ve edebiyatını, geliştiren bu milletperest zümresi, durmadan millî duyguyu ayakta tutmayı başarmış, eserini millî Azerbaycan Cumhuriyetinin ilânında görmüş ve bulmuştur. Bu yeni vatanperver kuşak, açık söylemek gerekirse, körü körüne bir şovenist zümre olmamış, millî harsını, Avrupa kültürü ile bağdaştırmasını bilmiştir. Azerbaycana yeni bir insanseverlik duygusunu da aşılamıştır. Millî Azerbaycan duygusunun ve felsefesinin geniş halk içerisinde tutunması ve gerçekleşmesi zanedildiği gibi kolay olmamıştır, tran, Türkiye, Rusya ve dolayısiyle Avrupa medeniyetleriyle ilişkide bulunan Azerbaycan toplumu, elbette bu ağır kültür yükü altında ezilmeden hayata kavuşmak azminde, hattâ mecburiyetindeydi. Herbirinin memleket içerisinde kurduğu bir takım kültür müesseseleri bir hamlede kalkamazdı. İranın din taassubu ile kurduğu «Mollahanalar» yanında Rusyanin kırık dökük «Şkola»ları, memleket aydınları için birer kültür mahreci sayılırdı. Çeşitli baskılar altında bu müesseseler, elbette tesirsiz kalamazdı. İran dili bir zamanlar memleketin âdeta resmî dili sayılmıştır. Rus dilinin ağırlığı geniş halk için zor kabul edilir bir kültür vasıtası idi. Avrupada tahsil gören aydınlar ise memleket için büsbütün yabancı sayılırdı. Toplum bir fikir ve kültür etkisi hercü merci içerisinde kıvranmakta ve yerinde saymaktaydı. Bütün bunlar millî duyguya dayanan bir hars formülü içerisinde yoğrulduktan sonra, ancak geniş halk tabasına sunulacaktı. İşte Azerbaycan «Milletperestleri» bu ağır formülü elde ederek Azerbaycanı kendi millî duygusuna ve harsına kavuşturdu. Asıl bundan sonradır ki, dinî edebiyat yanında, geniş ve modern bir Azerbaycan edebiyatı doğdu. Yüz yıl önce Azerbaycan topraklarında, bütün Doğuda rastlanmayan birçok hars reformlarına girişildi. Zerdabi ile Rusya Türk basının müjdecisi olarak «Ekinci» gazetesini çıkardı. Arkasından bu işe İsmail Kasprahyı sürükledi. Mirza Feth - Ali Ahundzade, Azerbaycan tiyatrosu hayatını kurdu. Tiyatro eserleri yazdı, oynattı. Türkiyeye gelerek Lâtin harflerinin kabulünü teklif etti. Edebiyat yeni bir akınlar içerisinde gelişmeye yüz tuttu. Hacıbeyîi kardeşler sayesinde Azerbaycan opera ve operetleri, Celil Mehmetkuluzade sayesinde mizah edebiyatı, Azerî sinesinde en güçlü yerini buldu. Ünlü mizah şairi Sabir'le Azerbaycan neşesi yerine getirilmiş oldu. Yüzyılımızın başına doğru nihayet Azerbaycan toplumu Türkiye ile de en iyi kültür münasebetine başlayarak Türkiye kültürü ve harsı etkisini canla başla sezmeye başladı. Yakın Doğunun iki kültürü Türk halkı, birbirini harsça tamamlamaya koyulmuşlardır. Millî Azerbaycan duygusu, bu suretle Azerbaycamn hayatiyatını arttırarak ona kültür alemindeki yerini bulmayı temin etti. Zaten bir milletin yaşaması da bu millî duygusunun gerçekleşmesi ile kabildir. 27

28 28 AZERBAYCAN Azerbaycan ey gözel diyar Anamın mehriban gucağı sen sen Gönül terlanının uçup konduğu Onun çok sevdiği putağı sen sen Ne oiur gönlüm piyâle olsa Hürriyet dünyada şelâle olsa Onun gaynadığı bulağı sensen Sensen andığım, sensen yandığım Menîm bu dünyada arkalandığım Yeter aluşduğum yeter yandığım Eskimin gelbimin sorağı sensen. ALI EKBER SABIY

29 İktisadi Gelişmede Araştırmanın önemi 29 Asist. Enis ÖKSÜZ Araştırma; insan zekâ ve idrakinin yeni gerçeklere ve yaratışlara ulaşma çabasıdır. Endüstriyel, teknolijik, iktisadî ve sosyal konularda gelişmeyi destekliyen ve hızlandıran en önemli unsurdur. Bu bakımdan Türkiye'de iktisadî, sosyal ve kültürel kalkınmanın kapsadığı alanlardaki problemlerin Türkiye'nin şartlarına uygun çözüm yollarının bulunmasında araştırma önemli olacaktır. îşi yapanın insan olduğunu gözönüne alacak olursak, aranılan nitelikteki işgücünün yetiştirilmesi, araştırıcı ve teknik bilginin arttırılması için eğitimin ona kaynak olacağı muhakkaktır. Fakat ileri memleketler araştırmacı yetiştirme işlerini sadece üniversitede öğretim faaliyeti ile birlikte yürütmeyi yeterli görmediklerinden, araştırma konseyleri kurulması, araştırma faaliyetlerinin geliştirilmesi, ve bunlara istikamet verilmesi, araştırıcı insan gücü potansiyelinin gelecekteki ihtiyacı karşılayacak şekilde geliştirilmesi, toplam harcamalar içinde araştırmaya ayrılan kısımların arttırılması gibi meselelerle de ilgilenmeye başlamışlardır. Bu gelişmeler olurken hangi rejim içinde olurlarsa olsunlar her devlet araştırma faaliyetlerine geniş ölçüde katılmıştır. Araştırmanın ekonomik gelişmeye tesir derecesinin ne olduğu bir çok memleketler gibi Türkiyede de henüz tesbit edilememiştir. Bununla beraber A.B.D.'de ekonomik gelişmenin %50 sinin emek ve sermaye artışına, %50 sinin de prodüktivitedeki artışa bağlı olduğu ve ilmî araştırma için harcanan her 100 doların dolar gelir sağlamakta olduğu DPT Ö.Î.K. araştırma raporunda yer almış bulunmaktadır. Söz konusu raporda; bazı memleketlerde araştırma ve geliştirme harcamalarının durumunu şu şekilde görmek (A.G.) hakkında daha aydınlatıcı bir fikir verecektir (1962). Bat» ABD Fransa Almanya İngiltere A.G. Harcamaları milyon dolar Nüfus (milyon) Fert başına A.G. harcamaları dolar olarak Diğer taraftan bu memleketlerdeki A.G. de çalışan eleman sayısına da bir bakacak olursak bu konuya verilen ehemmiyet daha açık bir şekilde ortaya çıkar. Batı ABD Fransa Almanya İngiltere A.G. de çalışan Personel (1000) 1.159,5 111,2 142,2 211,1 Nüfus içindeki oranı (binde) 6,2 2,4 2,6 4,0 Türkiyede ise 1964 yılında araştırmacı bulunmaktadır. Buna göre araştırmacı personel onbinde 1,3 oranındadır. ' Türkiyede de diğer az gelişmiş ülkeler gibi A.G. harcamalarının G.S.M.H. ya oranı çok düşüktür. Aynı zamanda çok yönlü millî bir araştırma politikası da yoktur. Toplam araştırma harcamaları G.S.M.H.'nın binde 3.7-4'ü kadardır. Halbuki gelişmiş memleketlerde bu rakamın başında yüzdeler vardır. Memleketimizdeki A.G. harcamalarının yüzde 86'sı kamu sektöründe, yüzde 12'si yüksek öğrenim sektöründe ve ancak yüzde 2'si özel sektörde yapılmaktadır yılında birinci sınıf araştır-

30 30 maçı sayısı 1546 olup bunun 611'i tarım, 198'i mühendislik, 206'sı temel bilimler ve 531'i tıp konularında çalışmaktadır. Ekonomik ve sosyal ilimlerle ilgili araştırmacılar konusunda esaslı bilgi yoktur. Burada iktidarların büyük bir ihmalkârlık içinde olduğunu söylemek herhalde yanlış olmasa gerek. Hızlı kalkınma mecburiyetinde oian memleketimizde kaynakların kıt olması, belki büyük oranda A.G. harcamalarına pay ayırmaya mânidir. Fakat şimdiki vaziyette memnun edici değildir. Bu bakımdan milletlerarası ilmî ve teknik araştırmaların neticelerini en kısa zamanda tercüme edecek ve hemen yayınlayabilecek şekilde bir organizasyona gidilmesi çok faydalı olacaktır. Bilhassa Türk asıllı olup da çegitli sebepler yüzünden başka ülkelere giden vatandaşlarımızdan memleketleri içinde düşünmeleri ve fikirlerinden istifade edilmelerinin temini için münasebet tesis edilmesi herhalde daha faydalı bir yol olacaktır. Japon ve Yunan ilim adamlarına verilen millî terbiyenin dışardan bol miktarda ihsan getirmediğini iddia etmek güçtür. Onun için millî kültüre değer vermek ve iddiacı bir nesil yetiştirmek herhalde araştırmacılara daha çok enerji ve çalışma arzusu verecektir. Türkiyede G.S.M.H. artış hızından daha çok yükselen eğitim masrafları artış hızı istenilen neticeyi verememektedir. Bunun başta gelen sebepleri arasında, herhalde siyasî iktidarların ve üniversitelerin ekonomik ve sosyal araştırmalardaki ihmali yanında bilhassa millî kültürün dejenere edilmesine göz yummak ve onun hedefsiz şekilde bırakılmış olmasının önemli bir payı vardır. Batılılaşma ile anlaşılması icap eden gerçek Batı medeniyeti yanında, kültür değişmelerinin tekâmül olması icap ederken bu, kültür bozulması şeklinde oluyor. Bu durum ise elbette bir Japon mucizesi meydana getirmekten uzaktır. Çünkü aşağılık duygusu sorumsuzluk yaratmakta ve millî kaynaşmayı da zayıflatmaktadır. Milletlerarası bilimsel ve teknik dayanışmada, bilhassa, aynı bölgede veya yakın bölgede kalkman memleketler arasında müşterek araştırma müesseseleri kurulması daha faydalı tahliller yapmaya fırsat verir. Aynı zamanda müşterek dertler daha ciddî bir çalışma temposu vereceğinden az zamanda çok iş yapmayı da sağlıyabilir. Türkiyemiz de bu konuda büyük bir alâkasızlık ile karşı karşıya bulunmaktadır. İkinci beş yıllık plânda ekonomik ve sosyal gelişmenin gerektirdiği araştırmaların artacağı kabul edilmiştir. Bunun için dönemindeki G.S.M.H. içindeki binde 3,8 olan araştırma masrafları payı dönemi için binde 6 olarak kabul edilmiştir. Miktar olarak bu 3,125 milyon liradır. Yine birinci beş yıllık plândaki toplam araştırma harcamalarının %14,8'i bilimsel ve teknolojik araştırmalara ayrılmışken ikinci beş yıllık dönemde bu oranın %15'e çıkarılarak 500 milyon liralık masraf yapılacağı kabul edilmiştir. Birinci dönemde araştırma masraflarının %30'u personel masraflarına gittiğinden ikinci dönemde de bu oran kabul edilmiş ve ilâve (Doktora seviyesinde) 1500 araştırmacı yetiştirilmesi de plânlanmıştır. Bugün için memleketimizde en çok ihtiyaç duyulan ve yokluğu hissedilen araştırmalar, makro ekonomik seviyede ve bir istihsal prosedürünün başlayışından bitişine ve pazarlamasına kadar olan bütün safhaları kapsayan araştırmalardır. Yetişecek elemanların buna göre yetiştirilmesinin iyi planlandığını söylemek güçtür. Meselâ yurt dışına gönderilen kimseler kendi başlarına doktora hocası ve fakülteleri aramakta, bulduğu bir yere girmektedir, istatistik için gidip muhasebeci dönecekler olduğu gibi arzu edilenden başka türlü sahalarda yetişip geleceklerdir. Bu bir bakıma senelerdir devam eden kaynak israfının devam edeceğine işarettir. Bugün memleketimizde hemen ele alınması gereken tedbirler şunlardır: 1) Araştırma faaliyetleri ve müesseseler arasında iyi bir koordinasyon kuru-

31 3i larak DPT bünyesinde bir üst kuruluş meydana getirilmelidir ki memleketimizde yapılan araştırmalardan toplu bir malûmat elde edilebilsin. 2) Yüksek kapasiteli araştırmacıların yetiştirilmesine lüzumu kadar önem verilmelidir. 3) Araştırma faaliyetinde yeteri kadar ilmî disiplinler temsil edilmediğinden, araştırmacılar bilhassa temel disiplinlerin desteğinden mahrum bulunmaktadırlar. Bu konu ihmalden kurtarılmalıdır. 4) Araştırma personelinin maddî imkânsızlıkları gözönüne alınarak, dışarda aşırı derecede yüklü iş almasının önüne geçilmelidir. 5) Araştırma malzemesi yetersizliği ve kullanılma dağılımı yeniden ele alınmalıdır. 6) Bilhassa üniversite ve yüksek okullarda istihdam edilenlerden teorik tezler dışında Türkiye'nin ekonomik, sosyal ve kültürel problemleri ile ilgili konularında da çalışmalar yapmaları istenmelidir. Lüzumsuz ve lüks israfın bu yönde değerlendirilmesi bir ölçüde müsbet yönde yer bulacaktır. Hattâ talebelere de vazifeler vererek bu tip işlere sokmaya gayret etmekte büyük fayda vardır. 7) Milletlerarası teknik yardım ve kadro anlaşmalarından iyi istifade edilmesine çalışılmalıdır. 8) Bunların hepsinin üstünde araştırma kurumlarının üst seviyesinde bulunan kimseleri araştırmanın önemine inandırmak veya inananları bulmak için gayret edilmelidir. Bilhassa bu gibi yerlerde milliyetçi aydınlara gerek yönetici olmaları gerekse daha iyi yetişmeleri bakımından imkânlar hazırlama ve fırsat verme yoluna gidilmelidir. İstifade edilen kaynaklar: Birinci ve ikinci beş yıllık kalkınma plânları. DPT araştırma raporu. Millî Doktrin, Dokuz Işık, Alparslan Türkeş, İstanbul, Milliyetçi Eğitim Sistemi Doç. Dr. N. Hacıeminoğlu İstanbul, 1972 (16. sayfadan devam. A. Kabaklı) asırların folklor hazinesi, çeşitli, zengin ve büyük değer taşıyan Fince eseri ilk defa kâğıt üzerine geçirdi. Orman ve gölgelerin ötelerindeki köyler ne kadar uzaklarda ve ne kadar tenhalarda idi iseler ozanların buralarda naklettikleri şiirli deyişler o kadar canlı o kadar arı idi. Lönnrot, duyduklarının hiçbirini ihmal etmeden topladı. Böylece Kalevala, dünya edebiyatının en büyük destanları arasındaki yerini aldı... Bu destanla Fin halkı uyandı. Kalevala sayesinde millete sevinç veren manevî değerlere, tarihe, hünerlere ve bir Fin Dili'ne sahip bulunduğunu öğrendi. Kalevala, Finlilere bir millet olarak yaşama hakkının belgesini vermiş oldu. Millet yeniden meş'alesine kavuşmuşcasma, bunu takip ederek daima güçlenen bir kalkınmaya ve ilerlemeye doğru yöneldi... Kalevala millî şuuru uyandırdı. Bu misalleri vermekten maksadım demokrasiye kavuşan çağdaş milletlerde kurtarıcı dâhiler, müncîler, tepeden kumanda ediciler, şefler devrinin kapanmış olduğunu fakat her aydının halkı tanımak, ilmi benimsemek suretiyle memlekete kendi ölçüsünde (Bazan Akif inki ve Lönnrot'- unki gibi büyük ölçülerde) hizmet edebileceğini göstermektir.

32 32 PARİS AKŞAMLARI 1947 yılı sonbaharında Paris'te Sen nehri kıyısında bir ceset bulunmuştur. Üstünden çıkan evraktan Kırımlı bir Türk olduğu, İkinci Dünya Savaşı'nın badirelerine kapılarak yurdunu kaybettiği; savaş sonunda Paris'te kaldığı ve çok fakir bir hayat sürdüğü anlaşılmıştır. Aşağıdaki şiir onun cebinden çıkan şiirlerden biridir. Azerbeycanlı Mehmet AĞAOĞLU'na Bu kent her şeyiyle bana yabancı, Caddeler, binalar, bütün insanlar... Öyle hasretim ki ezan sesine Ararım çevremde minare, cami Lâkin, takılırım çan kulesine Her, semtin muhteşem kilisesine Yâd'el elemleri sarar içimi. Uzaklarda yurdum, burdan çok uzak Her mevsim güneşli, masmavi göklü, Camii, kubbeli, kümbetli köşklü Ozanlı, garipli, kervansaraylı Hele insanları alpli, giraylı Yok haber onlardan, baba evinden Bu yüzdendir halim kopuk bir yaprak Her şey çok uzakta benden çok uzak Gözlerim daima engine dalar İsterim ki her an anayurdumda Dağları dumanlı, yaslı Kırım'da, Duvarında mavzer ve KUR'AN olan Ataocağında bizim konakta Bir bakır sinili sofra başında îftar beklenilsin, dua edilsin Ve sessiz, sedasız yemek yenilsin Sonra şadırvanda abdest alınıp Hep birlikte teraviye gidilsin. Uyansam her sabah ezan sesiyle, Görsem Ayşe'ciği su testisiyle Ninemi yaşmaklı namaz kılarken Dinlesem dedemi KUR'AN okurken Başımı huşûyla yastığa koysam Sonra toparlanıp yola koyulsam. Yahut günün şavkı vururken camdan Heybetli sesiyle çağırsa babam. Annem de kalk yavrum, aslanım dese Tutup elleriyle omuzlarımdan O müşfik haliyle sarılsa, öpse... Semaver kaynarken ocak başında, Dünya Türklüğünden, Türk tarihinden BOZKURT'tan, TURAN'dan sözetse dedem Sonra Türklük için eylese niyaz, Gözlerinden akan yaşını görsem. Evet yurdum uzak burdan çok uzak Bir ferahlık yahut birşey umarak Düşerim yollara akşam üstleri Hep böyle çaresiz yıllardan beri Her zamanki gibi yorgun ve bitkin Artırıp yükünü hasta kalbimin Her an heyecanlı, gözlerimde yaş Görmek ümidiyle bir Türk, bir dildaş Dolaşırım Paris caddelerini, Yorgun akan SEN'i, köprülerini.. Bir karakış vakti SEN kıyısında, Kafamın içinde Türklük ülküsü Ruhumu kavuran özyurt hasreti Böyle göçeceğim ebediyete. Donmuş cesedimi bulup çöpçüler Defnedilmek üzre götürecekler Kimim ben ve neyim, ne bilecekler. Buğra ALPGÎRAY

33 TURAN Nabızlarımda vuran duygular ki, târihin Birer derin sesidir, ben sahîfelerde değil, GÜ7Îde, şanlı, necîb ırkımın uzak ve yakın Bütün zaferlerini kalbimin tanîninde, Nabızlarımda okur, anlar, eylerim tebcil. Saiıifelerde değil, çünkü Atillâ, Cengiz. Zaferle ırkımı tetvîc eden bu nâsiyeler, O tozlu çerçevelerde, o iftira-âmîz Muhit içinde görünmekte kirli, sermende; Fakat şerefle nümâyân Sezar ve İskender! Nabızlarımda evet, çünkü ilim için müphem Kalan Oğuz Han'ı kalbim tanır tamâmiyle; Damarlarımda yaşar sân ü ihitişâmiyle Oğuz Han: İşte budur gönlümü eden mülhem: Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan Vatan, büyük ve müebbed bir ülkedir; TURAN Prof. Dr. Mehmet KAPLAN (ZIYA GÖKALP) Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı kitabında, kendi fikrî gelişmesini anlatırken Turan manzumesinden de bahseder ve bu şiir hakkında şöyle der : «Ben lisan meselesini kâfi görmeyerek, Türkçülüğü bütün mefkureleri, bütün programı ile ortaya atmak lâzım geldiğini düşündüm. Bütün bu fikirleri ihtiva eden Turan manzumesini yazarak Genç Kalemlerde neşrettim. Bu manzume tam zamanında intişar etmişti. Çünkü Osmanlıcılıktan da, İslâm İttihadçılığmdan da memleket için tehlikeler doğacağını gören genç ruhlar, kurtarıcı bir mefkure arıyorlardı. Turan manzumesi bu mefkurenin ilk kıvılcımı idi. Ondan sonra fütemadiyen bu manzumedeki esasları şerh ve tefsir ettim.» Turan manzumesini anlamak ve değerlendirmek için, onu Gökalp'm yaptığı gibi, yazıldığı devrin havası için de ele almak lâzımdır. Bu şiir, 1911 yılında Selânik'de basılan Genç Kalemler dergisinde neşrolunmuştur. Ömer Seyfeddin ile Ali Canib'in çıkardıkları dergi, başlangıçta sadece osmanlıcaya karşı halkın konuştuğu türkçeyi yazı dili yapma dâvasını güder. Türkçülük veya Turancılık iddiasını taşımaz. Bu itibarla gerçekten de Genç Kalemler'e geniş manâsıyla Türkçülük fikrini ve Turancılık mefkuresini sokan Gökalp'dir ve bu manzume, Gökalp'm Türk kültür tarihine şekil veren ideolojisinin kaynağı vazifesini görür.

34 34 Fakat manzumeyi tahlil edince, kendisinin söylediği gibi, Gökalp'm sonradan geliştirdiği bütün fikirleri burada bulmak mümkün değildir. Turan manzumesi, esas itibariyle Batı'nm Türklük karşısında aldığı tavra karşı isyan duygusuyla yüklüdür. Bu şiirde, İttihad-ı İslâm veya Osmanlıcılık'ı açıkça reddeden bir fikre de rastlanılmaz. Fakat manzume, gizli bir tohum halinde, Türklük dışındaki bütün ideolojilere karşı çıkmaya elverişli bir davranışı ifade eder. Manzumenin gücü, Gökalp'm kendi içinde kuvvetle hissettiği millî gurur ve milli benlik duygusundan ileri gelir. Daha sonra millî vezin diye hece veznini müdafaa edecek olan Ziya Gökalp, bu son derece millî manzumesini aruz vezni ile yazmıştır. Manzumede «tanîn, tebcil, tetvîc, nâsiye, iftira-âmiz, sermende, mülhem» gibi Servet-i Fünunculardan gelen Osmanlıca kelimeler de vardır. Şiirin şekil ve sentaksı da Servet-i Fünûnculara, Fecr-i Aticilere has bir özellik taşır. Manzumenin müessir olmasında, o neslin hoşlandığı şekil ve üslûpta yazılmasının rol oynadığına kaniim. Bu şiirin muhteva bakımından en önemli yönü, Gökalp'm kendi Ben'i ile millî tarih arasında sıkı bir münasebet kurmasıdır. Daha ilk şiir cümlesinde şu mühim fikir ortaya konuluyor: Ferdin içinde duyduğu hisler, tarihin derin birer sesidir. Ferdin içinde yaşayan hisler tarihten gelir. «Ben», tarih ve toplumun ifadesidir. Gökalp bu fikri daha sonra, fertle milleti birleştiren, kendisinin «içtimaî tasavvuf» dediği, «sosyal mistisizm» şekline sokmuş ve «Ben, sen yokuz, biz varız.» mısraı ile özetlemiştir. Bu fikre göre tarih, asırlar öncesi kollektif ruh, bugünün insanlarının içinde devam eder. Bunun için insanın kendi duygularına eğilmesi lâzımdır. Mistikler Tanrı'yı nasıl insanın gönlünde bulurlarsa, Gökalp de ayni görüşü sosyal plâna aktararak, tarih veya millîî ruhu ferdin benliğinde, kanında, nabızlarında buluyor. Burada bahis konusu olan tarih, akıl ve ilim ile değil, his ile idrak edilen bir tarihtir. Batılılar kendi kahramanları Sezar ve İskender'i göklere çıkardıkları halde, Atilla ve Cengiz'i kötü görürler. Bu hissî bir davranıştır. Kahramanlık bakımından Atillâ ve Cengiz, Sezar ve İskender'den daha aşağı çapta şahsiyetler değillerdir. Batılıların Sezar ve İskender'i büyük görmeleri kendileriyle onları birleştirmelerinden dolayıdır. Böyle olunca Türk'ün de Atilla ve Cengiz'i, «Zaferle ırkını tetvîc eden bu nâsiyeler» i yüce görmeğe, tebcil etmeğe hakkı vardır. Ziya Gökalp'm Türk'ü hakîr gören Batı'ya karşı millî tarihe sahip çıkması ve onunla öğünmesi, tesiri bugüne kadar gelen bir davranışın ifadesi olarak dikkate değer. Türkçülerin, Osmanlı ve Selçuklulardan önceki Türk tarihine değer ve ehemmiyet verdikleri malûmdur. II. Meşrutiyet devrinde gelişen bu tarih görüşü, Cumhuriyet devrinde Atatürk tarafından da benimsenmiş ve çok zengin, ilmî bir araştırma konusu olmuştur. Yahya Kemal'in söylediği gibi, 1071'den öncesi, Türkiye Türkleri için «kable'ttarih» sayılsa da, Anadolu'yu feth eden Türklerin Orta-Asyadan geldikleri ta-

35 rihî bir gerçek olduğuna göre, Orta-Asya'da geçen binlerce yıllık tarihin de millî tarih çerçevesi içinde mütalâa edilmesi gayet tabiidir. Anadolu Türk tarihi, bir ucu Hiyung-Nu'lara, hattâ daha öncelere uzanan büyük Türk tarihinin bir safhasıdır. Irk, dil, sözlü kültür, çeşitli örf ve âdetler, iradeli insan tipi ve cihangirlik ideali, göçlerle beraber Anadolu'ya Orta-Asya'dan gelir. Damarlarımda yaşar şân u ihtişâmiyle Oğuz Han... mısraı, tarihî süreklilik fikrinin hissî bir ifadesidir. Selçuklu ve Osmanlı Türkleri de, kendilerini Oğuz Han'ın torunu olarak hissediyorlardı. Cumhuriyet devrinde Oğuz Han miti, edebî eserlerde ve ilmî araştırmalarda devam etmiştir. Gökalp bu şiirinde, Türk tarihini Orta-Asya tarihine bağlamakla, İttihad-ı İslâm ve Osmanlıcîlık'tan farklı bir Millî Benlik, yeni bir sosyal şahsiyet fikrini de ortaya atmış bulunuyordu. Osmanlı Devleti'nin çöküş ve dağılma yıllarında, ezilmiş olan Türklerin böyle yeni bir tarih görüşüne dayanan aktif bir Millî Benlik şuurunu benimsemelerinin muazzam tesiri olmuştur. Bununla beraber insaflı davranmak için şunu ilâve edelim ki, 1899 yılında Mehmed Emin Yurdakul Ben bir Türk'üm, dinim, cinsim uludur mısraı ile bu yeni Millî Benlik fikrine öncülük etmişti. Cumhuriyet devrinde de Mustafa Kemal Atatürk : Ne mutlu Türk'üm diyene! sözü ile aynı inancı devam ettirir. «Turan» mansumesinin son beyti, adeta sonradan ilâve edilmiş gibidir. Burada âni bir geçiş vardır. Şâir bu son beyit ile önceki mısralar arasında bir bağlantı kurmamıştır. Türk tarihini bir bütün olarak görmek, Atilla, Cengiz ve Oğuz'u benimsemek ve yüceltmek ile Turancılık arasında zarurî bir münasebet yoktur. Atatürk, Türk tarihini bir bütün olarak kucaklamakla beraber Turancı değildir. Türk tarihini en eski çağlarına kadar götürmeyi ilmî şekilde müdafaa etmek mümkündür. Yabancı türkologlar da Türk tarih ve kültürünü bir bütün olarak görürler. i İv Milliyetçi Lider Alparslan Türkeş'in portesi kazılmıştır. # 35 I İsteme adresi : I H. HÜSEYİN EMİROĞLU i Maşuklar Cad. No: 55 Kat 1 D. 2 Beşiktaş - İST. i t Ödemeli 10 adetten az olmamak şartıyle 6. TL. sidir. T

36 Demokrasimizin Çıkmazları Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN 1839 Tanzimat hareketinden sonra Batıyla kurulan biçimsel temas aynı zamanda toplumsal, siyasal, kültürel ve ekonomik alanlarda bir takım değişmelerin de başlangıcı oldu. Bu dönemde devlet artık «hücum» aşamasını bırakmış, «kabuğuna çekilme» denilen bir duruma gelmiştir. Bu nedenle batılılaşma «doğrudan değişme» denilen bir çeşit zorlayıcı şartların ürünü olarak ortaya çıkıyordu. Özellikle toplumsal ve siyasal alanlarda Batı modeli fikir akımları rahatlıkla toplumumuzu etkileyebiliyordu. İlkin devlet biçimi, hürriyet, eşitlik ve kardeşlik kavramları işlendi ve 1908 Meşrutiyet hareketleri bu gelişimin doğal bir sonucu olmuştur. Artık yüzyıllar boyunca benimsenmiş bulunan monarşi yönetimi yerini «Meşrutiyet» sistemine terkediyordu yılında Cumhuriyetimizin kurulmasıyla Türk toplumu yeni bir aşamaya ulaşıyordu. Bu siyasal değişmeler aynı anda toplum yapısını da etkiliyordu. Nihayet 1945 yılında çok partili demokratik rejime yöneldik yılları arasında girişilen birden fazla partiler teşebbüsünün nedenleri ve başarısızlıkları değerlendirilmeden yine dış etkenler ve baskılar sonucu 1945 yılında Batı modeli demokrasiyi biçimsel olarak kabul ettik. Oysa ki bu demokrasi Batı'mn ekonomik, kültür ve toplum yapısının dengeleşmesinin bir sonucu idi. Siyasal rejimler ile ekonomik sistemler arasında vazgeçilmez ilişkiler vardır. Kapitalist sistemin sonucu olan bu demokrasi aslında liber düşüncenin de bir ürünüdür. Bunun gibi Batıda dinsel yaşantı da ekonomik ve toplumsal ahlâkı yaratmıştır. Max Weber «Protestan ahlâkı ve kapitalizm zihniyeti» adlı ünlü eserinde bu gerçeği kanıtlarıyla ortaya koymuştur. O halde Batı'da dinsel, ekonomik ve sosyal nedenler yeni bir düzenin, demokrasinin, kökleşmesini de sağlıyordu. Türk toplumu ayrı ayrı incelendiği takdirde bu üç unsur ferdiyetçi olmaktan ziyade umumcu bir karakteri yansıtıyordu. Bu gerçek aynı zamanda iki toplum arasındaki önemli yapısal farklılaşmayı da gösterir. Kısacası 1945 yılından sonra benimsenilen «çok partili bir siyasal rejim» toplumumuza âdeta monte edilmiş gibiydi. Çünkü, benimsenilen model ile uygulanılan toplum arasında sosyo - kültürel ve psikolojik bağlar tesis edilememiştir. Böyle bir kökleşme ve gelenekleşme sürecinden yoksun olan toplumumuz çok partili siyasal ortamda, kabile yaşantısını andıran bir hizipleşme içine itilmiştir. Demokrasinin temel mekanizmasını teşkil eden çatışma ve anlaşma ilkesi, toplumumuzda sürekli olarak tek istikamette yani çatışma biçiminde işlenmiş ve demorasinin dejenerasyonuna gidilmiştir. Türk Silâhlı Kuvvetlerinin, siyasal rejimin kokuşması ve vatandaş ahlâkını bozması karşısında, 25 yıl içinde iki kez yerinde ve haklı müdahaleleri de bu gerçeği doğrulamaktadır. Bu şartlar içinde demok-

37 ratik rejimin rayına oturtulması ve ortaya çıkacak yeni sapmaların önlenmesi için alınması gereken tedbirler neler olmalıdır? Bu soru Türk aydının şu anda önemle üzerinde durması gereken bir husustur. Demokratik rejim, yukarıda belirttiğimiz gibi, bir toplumdan diğerine monte edilerek kurulamaz. Hiç değilse «alıcı» durumunda olan toplumun bu yeni sistemin en az zararla işleyebilmesi için bir takım «yerli» unsurları bünyesinde canlandırması gerekir. Bu durumu bir benzetme ile şu şekilde açıklayabiliriz: Bugün tıp sahasında organ nakli denilen bir tedavi tekniğiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Bu operasyon verici ile alıcı arasındaki organ nakline dayanır. Fakat bu tedavi sisteminde bugün tıp otoritelerini düşündüren en önemli nokta, yabancı bir organa karşı «alıcının» reaksiyonudur. Bu sorun önlenildiği takdirde farklı insanların organlarının nakli hususunda öemli bir aşamaya ulaşmış olacağız. Aynı şey siyasal rejimimiz için de düşünülebilinir. Batı modeli demokratik sistemi toplum yapımıza uygularken ortaya çıkan reaksiyonları giderici tedbirleri de yine kendi bünyemizde aramamız ve bulmamız gerekir. Batı ülkeleri dışında ve hattâ Batı'da demokratik rejimin yerleşmesi sorunu öyle kolaylıkla çözümlenmiş değildir. Bir Doğu ülkesi olmasına rağmen Japonya parlâmentarist sistemi, Batıyla köklü temasa geçtiği 1867 yılından itibaren kendi sosyal ve kültürel koşullarına göre yoğurarak, gerçekleştirmeyi başarabilmiştir. Bu uygulamada: a) Japon ideali ve b) Japon toplum yapısı çimento rolünü oynamıştır. Bunlardan ilki yani Japon ideali Tokugawa döneminde «ülkeyi zengin kılmak» ve «orduyu güçlendirmek» gibi iki slogana dayanıyordu. Bunun gibi Meiji döneminin başlangıcında ise «uygarlık ve aydınlanma», bu dönemin sonunda ise «kendiniz için bir şeyler yapınız» sloganları kullanıldı. Böylece Japon toplumunun kalkınmasında ve siyasal rejimin düzenli iş'emesinde bu tür ideolojiler temel sloganlar olarak, aydınlar tarafından sürekli olarak topluma aşılanmıştır (1). Bu sloganlar aynı zamanda bir tarafta muhafazakâr diğer taraftan da liberaller olmak üzere iki görüş tarafından temsil ediliyordu. Liberaller «uygarlık ve aydınlanma» ile «kendiniz için bir şeyler yapınız» idealini; muhafazakârlar ise «ülkeyi zengin kılmak» ve «orduları güçlendirmek» sloganlarını benimsiyorlardı. Fakat bu iki blok, örneği hiçbir toplumda görülmeyecek şekilde Japonya'yı uluslararası bir düzeye ulaştırmada birleştiler. Çağdaş demokrasinin özü olan çatışma ve anlaşma bu suretle gerçekleşiyordu. Demokrasiyi sınıf çıkarları açısından yorumlayan ve çoğunlukla Marksist doktrinin etkisi altında kalan akımların dialektik düşüncesi yerine bir dialoğa ulaşma en güzel örneklerinden birini Japonya'da vermiş olu.yordu. (2). Bu gelişimde Japon toplum yapısının katkısına da önemle eğilmek gerekir. Genellikle münferit gruplara sadakat ve grup çıkarlarını uzlaştırma Japon toplumuna özgü dav- 37

38 33 ranış biçimleridir. Bu suretle siyasal partiler ve işçi sendikaları gibi baskı grupları kolaylıkla iktidar merkezleriyle anlaşmaya yönelme olanağını sağlıyordu. Bunun sonucu olarak alt tabakadan gelen tüccarlar ile yüksek tabakaya mensup olan Samurailer arasında, Avrupa'da örneği görülmeyen, çarpışma yerine dostluk hâkim olmuştur (3). Aslında Japonya'yı bu birleşmeye yönelten nedenler de, tıpkı ülkemizde görüldüğü gibi, Batı ile olan temaslarıdır. Yalnız Japon toplumunda, 1867 yılından itibaren Avrupa ve Amerika'nın güçlü etkilerinin hissedilmesi sonucu, liberaller ve muhafazakârlar bağımsızlıklarının tehdit edildiği kamsıyla, birleşmişlerdir. Hiç sömürge hayatı yaşamamasına rağmen, Japon Milliyetçiliğinin yeniden canlanması bu nedenle olmuştur (4). Türk toplumu Japonya'dan tam 58 yıl önce Batı'yla ilişki kurmasına karşılık, ne kalkınma sorununu ve ne de siyasal rejim buhranlarını çözümleyebümiştir. Bunun en önemli nedeni de toplumumuzun, tarihsel ve kültürel gerçekleri ile Batı'dan gelen yenilikler arasında bir senteze ulaşamamasıdır. Yakın günlere gelinceye kadar ideolojik farklılaşmaların ulusal varlığımızı tehdit eder bir mahfyet arzetmesi, partilerarası çıkar çatışmaları ve devletimizin tehlikeli bir noktaya varması, zengin kültür kaynaklarımızın ve ulusumuzun engin tecrübesinin istenilen şekilde değerlendirilmemesi sonucudur. Bunun için de tarihsel gelişim ve sosya - kültürel nedenlere inmek suretiyle siyasal alternatifler için uzlaştırıcı yeni direnç noktalarını ortaya koymak gerekir. Aksi takdirde çeşitli kanunlarla yüzeyden alman tedbirler kabuk bağlamış yaranın üzerine krem sürmekten öteye bir anlam taşımaz. Kerenski hükümetinin çok kısa zamanda savılamavacak oranda reform kararlarını gerçekleştirmesi yine de Rusya'yı beklenilen sonuçtan kurtaramamıştır. Demokrasimizi ve kalkınma gücümüzü ayakta tutmak istiyorsak tonlumun manevî temellerine inmek zorunluğu vardır. Bu temellerden itibaren kurulacak iskeletin sütunlarından bilhassa dayanışma ruhu Anadolu insanında saflığını sürdürmektedir. Bunu kitle eğitim yoluyla kanalize etmek mümkündür. Çünkü, Millî Mücadele bu dayanışma ruhunun sonucu olmuştur. İzleri halkımızın hafızasından, yaşantısı varlığımızdan silinmemiştir. Millî karakter tipleştirmeleri de aslında, bir ulusun alın yazısına damgasını vuran ve kuşaktan kuşağa geçen yığılmış tarihsel tecrübelere dayanır. Bu nedenle tarihsel yaşantısının önemli bir kesimini «hücum» motifi içinde değerlendirmiş, bir kesimini de «tepki» diyebileceğimiz felâketleri tevekkülle karşılama haleti ruhiyesi, ulusumuzun zengin tecrübe kaynakları olmuştur. Refah ve felâket insanımızın ve toplumumuzun değişmez alın yazısıdır. Onun için biyojenik motifler kadar tarihîlik niteliği olan bu sosyojenik motifleri, dayanışma ruhunu, rasyonel (Devamı sayfa 60 da)

39 Folklor ve Folklorculuk Sadi Yaver ATAMAN İnsanlar vardır ki, yaşadıkları çağın gidişinde ve çarkın dönüşündeki renkli ve ahenkli hayatı seziş kuvvetine ve acı tatlı hâtıralara bağlı bir düşünce dünyasına sahiptirler. Bu, bir hizmet ve araştırma şuuruna bağlı olduğu zaman daha da önem kazanır. Tarih ve Folklor, bu hâtıraları yaşatan kaynaklardır. Bu kaynakları bulandırmadan nesillere aktaranlar da, Tarih ve Folklor babalarıdır. Bence, Folklor araştırma metodunun şekle ve esasa ait sorumluklarına bağlı özellikleri arasında önemli sayılması gereken bir yanıda, bu gerçek tarih ve folkor babalarını bulup konuşturmaktır. Memleketin dört bucağında folklor, o bölgenin renkli ve ahenkli hayatı demektir. Ve bu hayat içinde yaşamış hizmet ve araştırma şuuruna sahip tarih ve folklor babaları hatıra gelir. Çünkü, bölgelerin folklor niteliği taşıyan konularını kolayca ayıredebilmek, önce bunları tanımakla mümkündür. Her şeyden önce iş, Türk folklorunun disiplinli, metodlu ve bilgili bir araştırma sistemine bağlanmasıdır. Ve yine her şeyden önce, folklor sevgisi her aydın memleket çocuğunun yüreğinde şuurlu ve millî bir heyecan kaynağı olmalıdır. Bence folkloru sevmek, yurdu ve insanlarını daha çok sevmek demektir. Hepimizin ayrı ayrı sahip olduğumuz bilgi, tecrübe ve gayretlerimiz çerçevesi içinde, mesuliyetini taşıdığımız folklorculuğun ötesinde, hattâ üstünde, ortak çalışmalara ihtiyacımız olduğunu kaydetmek isterim. Bu ortak çalışmalar, devletin yardımı ile elbette kolaylaşacaktır. Olmasa da ortak çalışmalarla dâva yine de sağlam ve güvenilir esaslara dayanarak gerçekleşme yoluna girecektir. Yıllarca, devletin yanı başında, ama ondan hiç mi hiç yardım görmeden ve beklemeden, kendi dar imkânları ile folklor dâvasına hizmet etmiş âşıklar vardır. İtiraf etmek gerektir ki, bütün bu çalışmalar (araştırma, yayma, tanıtma, değerlendirme ve yeni araştırmalara zemin hazırlanması gibi) araştırma şuuruna bağlı bir sistemle gerçekleştirilememişse. devletin bu millî dâvaya gereken ilgiyi göstermemesindendir. Mesuliyet mevkiinde olanlara düşen en önemli vazife, herşeyden önce, kendi öz varlıkları ve imkânları ile çalışmalarda bulunan gerçek değerleri (folklor âşıklarını) bir araya toplayarak, bunları zorluklar içinde bırakan malî ve maddî yetersizliklerin baskısından kurtarmak, hele manevî ve fikrî bir bağlılık kurarak ortaklaşa çakışabilecekleri bir kaynaşma merkezine bağlamaktır. Bu merkez elbetteki, folklor çalışmalarını gereği şekilde organize edebilecek bir kurum olacaktır. İşte Millî Folklor Enstitüsü, ilk ağızda bunun için kurulmuştur. Resmî yetkisi ve tahsisatı olma-

40 40 dığı halde, memleketimizin folklor hareketlerini ve çalışmalarını bir çatı altında toplayarak ve kontrol ederek en iyi organizasyon kurmaya çalışan Türk Folklor Kurumu, özellikle aydın gençliğimizin boş zamanlarını değerlendirmekde ve gençlerimizin zevkte ve kültürde üstün seviyeye ulaşmalarında ve millî heyecanlarının gelişmesinde değer ölçü olabilecek bir çalışma sistemi kurmuş bulunmaktadır. Bir amacı da millî sanatın ve zevkin yaratılmasında halk kaynaklarından faydalanmanın önemini kavrayabilecek, halk topluluklarının yaşayan maddî ve manevî kültür hayatının gizli kalmış gerçek değerlerini araştırıp meydana koyabilecek aydın gençlik yetiştirmeyi amaç olarak programlaştırmıştır. İşe gerçek yönelişte sakınılması gereken en önemli bir noktaya, yüreği yanmış, bir folklor âsıkı olarak burada da değromek is&gcovuaau Töızûe, maaleseî öteûenberi soysuzlaşmak istidadı gösteren alışkanlışma ve hizmet imkânından mahrum etmiştir. Bu cennet yurt, lâyık olduğu seviyeye ulaşamamışsa en çok bu yüzden olmuştur. Suyun başında olanlar, ustalıkla, beceremivecekleri işlerin başına geçirilmişler ve bu aksaklıkların başlıca kaynağını teşkil etmiştir. Memleketin dört bucağını görmüş, adım adım araştırarak, yurdu ve insanlarını yakından tanımış bir memleket evlâdı olarak, her yerde gördüm ki, çeşitli kaynaklar, değerler bu yüzden körleşmiş (göze) ler kurutulmuş, yurt cennetinin binbir çeşit güzellikleri zevksizliğin, ihmâlin, bilgisizliğin oluruna terkedilmiştir. &enım görüşüme ve anlayışıma göre, gerçek folklorculukda, sâdece bilimsel konuları kavramış, metod ve usûle ait her şeyi öğrenmiş olmak yeterli değildir. Milletin soyluluğunu, halkının huyunu, mizacını, ahlâkını, dilini, dinini, inançlarını, çeşitli eğilimlerini yakından bilen bir kişiliğe sahip olmanın önemini kavramış olmak vardır. Bilindiği gibi, folklorun kaynağı köylerdedir. Şu halde gerçek folklorcu, her şeyden önce, köyü ve köylüyü iyi tanıyacak, bulunduğu çevreye çabuk ve kolaylıkla yamanmasını bilecek, yadırgatacak hareketlerden sakınacak, zararlı gördüğü hallerde bile, uyarıcı yardımlarını ürkütmeden, inciltmeden yapacaktır. Sofrasında, sırı dökülmüş, kalayı gitmiş aynı kaba kaşık atmaktan çekinen folklorcuyu köylü yadırgar. Türkmen sofrasında alaza pişmiş kanara bağırsağını yemeğe tiksinen, kara çadırda mutaflık Karakeçi kılından, Deve tüyünden dokunmuş çul ve kilim üstünde dalıyor diye yatamıyan folklorcuya, Türkmen uluları zırnık vermez. öyle dağ köyleri vardır ki, halkı köyüne gelen her yabancıyı tahsildar sanarak köşe bucak saklanmaktadır. Edremitin Kaz dağı köylerinden birinde, parti kongresine gelen bir heyetin: Kongreye geldik, varın muhtara söyleyin gelsin, köylüyü toplasın,

41 sözünü, köylüler: Kunduraya geldik, anlayarak: Amanın şehirliler gelmiş, kunduralarımızı toplamaya, diye ayakkabılarını sakladıklarına bizzat şahit olmuşumdur. Bir gerçektir ki, folklorun yaygın eğitimle sıkı bir bağlantısı vardır. Millî eğitimin, millî kültüre dayandığı gerçeği karşısında, folklor canlı gelenekler halinde yaşayan özbenliğiyle, kişileri topluma bağlayan bir millî kültür hazinesi olduğuna göre de, geniş kadrosu içinde nesi varsa bunları araştırmakta fayda vardır. Sözgelimi, bir müzik folklorcusu, yapacağı araştırmada, insan ve tabiat güzelliklerini en iyi şekilde yansıtan halk müziğini, sahip olduğu değer ölçüsünde ele alarak, millî ve üniversel değerleriyle tesbit edebilmesi için, bir kere bu müesseseyi derinliğine tanıması gerekir. Meselâ, bağlama çalmasını bilmiyen bir müzik folklorcusu, bağlamayı sâdece ölçüp biçmek ve tarifini yapmakla yetinirse, özüne has yapısı ve üslûbu ile, tonal özelliklerini mukayese edebilecek bilgiye sahip değilse, güvenilir bir sonuç veremez. Bölge özelliklerini bilmeyen, türkülerin ve oyunların yakılmasını ve yapısını etkileyen olayları, üslûp, tavır, dil, ahenk, fonetik, şive gibi gerçek kreteryumlarmı tesbit edebilecek bir seziş kuvvetine, bilgiye, anlayışa ve tecrübeye sahip değilse istediği kadar müzik bilsin, araştırma ve derlemelerinden çıkan sonuçlar, itimâda değer değildir. Örneklerini çok görmüşüzdür. Bir çok müzik öğretmenlerinin notaya aldıkları türküler bize bu düşünce ve endişede ne kadar haklı olduğumuzu göstermiştir. Bu, folklorun her sahasında ve branşında böyledir. Anadoluyu yer yer dolduran sayısız uygarlıklar vardır. Bu toprak ve kültürün sahipleri kimlerdi? Ne yapmışlardır, bunların bıraktığı eserler, izler, yankılar nedir?.. Bu itibarladır ki, gerçek folklorcu, işine yarayacak kadar tarihçi, coğrafyacı, edebiyatçı, dilci, hukukçu, müzikçi ve diğer bilim kolları ile ilgili bilgilere sahip olacak, hattâ osmanlıcayı bilecek, insan faaliyetlerini, fikrî ve manevî tezahürlerini, maddî ve materyalist hareket unsurlarını kontrol edebilecek, özellikle bilimsel bir halkçılık, dilin tabakalanması, argonun yeri (gizli dil) benzerlerin ve değişikliklerin ayrımı, yerli ve yabancı unsurların ayırdedilebilmesi gibi çeşitlilik gösteren konuları kavrayabilecek kapasiteye sahip olacaktır. Görülüyor ki, konu alabildiğine yüklüdür. Bizde hâlâ aydın toplulukla arasında bile, folklor deyince sadece türküler ve oyunlar bahis konusudur. Bağlama çalıp türkü çağıranlara, oyun oynayanlar folklorcu denilmektedir. Aslında bu, folklor dediğimiz halk kültürünü gerçek değerleriyle tanımamaktan ileri gelmektedir. Yukardan beri özetlemeye çalıştığım noktaların ışığı altında, öyle sanıyorum ki, Folklor ne demektir? Folklorcu kime derler, nasıl çalışmalıdır? Azçok bir fikir vermiş olacaktır... 41

42 Türklerde Eğitim (Müslümanlıktan Evvelki Devir) NAHİT DİNÇER Eğitim, insan yetiştirme işidir. İnsanın yetiştirilmesinde gözönünde bulundurulan hususlardan bazıları, yetişmekte olanın kültür, diğer yönden belirli bir doğrultuda bilgi ve tecrübe sahibi olmasını temin etmektir. Eğitimde insanın ruhen olgunlaşması, bedenin gelişmesi ne kadar Önemliyse, zihnin tekâmülü de o nisbette önemli olan konulardan biridir. Zihnin eğitiminde en önemli nokta, en fazla sakınılması gerekli nokta, zihnin bir takım hareketsiz, atıl bilgilerle doldurulmasıdır. Oysa zihnin eğitiminde, faydalı hale gelebilecek bilgilere ve fikirlere yer verilmelidir. Atıl fikirlerle doldurulmuş kafalar, insana fayda yerine zarar verir. Böyle bir eğitim sisteminin bozukluğu, bozuklukların en kötüsüdür. Ne yazık ki, hâlen Türkiyemizde uygulanmakta olan eğitim sisteminde, bu bozukluk vardır ve bütün şiddetiyle devam etmektedir. Öğrenciye çok sayıda ve çeşitli konu öğretmekten ziyade, az, fakat lüzumlu konuları öğretmek gerekir. Ama öğretilenler, bugün olduğu gibi dört buçuk numaralık bilgi sınırı içinde kalmamalı, tam ve iyi öğretilmelidir. Bu şarttır. Dört buçuk numaralık bilgi, gölge bilgidir; aslında, istenilen bilgi değildir ve çok kısa zamanda unutulmağa mahkûm bir bilgi kırıntısıdır; faydasızdır. Konumuz olan Orta-Asya Türk'ü, yâni Stepte yaşıyan Türk, ister adı Hun olsun, ister Gök-Türk olsun, ister Selçuk, ister Kayı olsun, gençlerin kafalarını faydasız bilgi ile doldurmamışlardır. Onlar, gençlere, pratiğe yönelmiş, lüzumlu ve faydalı bilgiler verirlerdi. Genç, hayata, zihnen, bedenen ve ruhen zinde olarak hazırlanırdı. Onun için vücudu çevik, kafası dinç ruhen sıhhatli Türk nesilleri böyle yetişmişti. Onlar, hazır olan hali anlıyarak yetişirlerdi. Hali anlamak demek, geçmişi bilmek, geleceği hazırlamak demektir. Çünkü hal, hem mazidir, hem de gelecektir. Bu bakımdan Türkler, maziyi, hali iyi kullanmak ve geleceği yapabilmek için öğrenirlerdi. Destanlar onların bilgi kaynağı, hareket noktası idi. Türk ailesi, Türk cemiyet düzeni, Türk ahlâk ve âdetlerinin bir aynası Türk destanlarıdır. Bu bir hayat yolu, cemiyeti düzenliyen, güden, canlı düşüncelerin toplamıdır. Türkler için, eğitimin bir tek esas konusu vardı, o da, bütün görünüşleriyle hayattı. Çünkü onlar, hayatın içinde, tabiatın kucağında, tabiat içinde doğmuş, tabiatla mücadele içinde bulunan tabiatı yenmeğe çalışan insanlardı.

43 Her Türk ailesinde, geniş bir tabiat bilgisi vardı. Bunun için, bilgileri gerçekti ve gerçeğe dayanıyordu. Tabiat düzenine göre, işliyen bir mantıkları ve gene tabiat düzenine göre kurulmuş bir cemiyet nizamları vardı. Hisleri, düşünceleri tabiata dayanıyordu ve bundan dolayı onlar gerçekçi idiler. Türk, ateşte demire şekil vermesini bilmiş, o gün kullanılan ve geçerli madde olan demire hâkim olduğu gibi, adale kuvvetinin en güçlüsü ve o gün için en sür'atli vasıta olan ata da hâkim olmasını bilmiştir. Böylece Türk, yaylada, site medeniyetinin dışında, ondan farklı yepyeni bir medeniyet meydana getirmiş, onu tekâmül ettirmiştir. Madencilik, at medeniyeti, silâh san'atı, ticarî nakliyatçılık, hayvancılığın getirdiği saraçlık bu medeniyetin geliştirdiği tekniklerdi. Her teknik faaliyet bir kültürle, her kültür hareketi bir teknik faaliyetle birlikte gelişir. Bunlar arasında bir denge mevcuttur, işte Türkler, yaylada, kendilerine hâs bir kültür ve tekniği geliştiren insanlardı. Bu sebeple onlar, kendi kültürlerinin insanlarını yetiştirmişlerdi ve bu insanları nasıl yetiştireceklerini biliyorlardı. Konumuzu, Türk eğitimine tahsis etmemizin sebebi, çok eski olan mazimizi eğitim yönünden dile getirmek, Millî Eğitimde reform hareketlerinden bahsedilen şu günlerde, hiç olmazsa, maziden ilham alınarak istikbale bakmak imkânlarını hazırlayabilmek içindir. Bugün en çok muhtaç olduğumuz şey, Türk kültürünün ne olduğunun ve ne olmadığının bilinmesidir. Çünkü, kültürle, teknik arasındaki dengenin bir cemiyette bozulması, o cemiyetin şahsiyetini zedelemekte ve cemiyet, şahsiyetini kaybetme durumuna düşmektedir. Türk cemiyet felsefesinin ve bu cemiyet felsefesine bağlı Millî Eğitim'in temel prensiplerinin orijinal bir hüviyete kavuşabilmesi için Türk milliyetçiliğinin bünyesine uygun düşmesi şarttır. Millî şahsiyetini korumak zorunda olan milletler, medeniyetle kültürlerini karıştırarak gönderen yabancıların, yenilik diye gönderdiklerine dikkat etmek zorundadırlar. Kültür ve medeniyetin karıştırılarak gönderildiği yeniliği olduğu gibi almak yerine, onu bozmak, yabancı kültürü atmak, yerine kendi kültürünü koyarak, yeni bir terkibe ulaşmak, yeni baştan, yeni birşey yaratmak millî şahsiyeti olan milletler için zarurî olan bir yoldur. Medeniyet alıyorum diye yabancı kültürleri alan milletler muhakkak zehirlenirler. Biz bu yazımızda biraz da panzehiri arıyoruz. Türk toplumunun sosyal yapısı: Türk toplum yapısını anlıyabilmek için Hun devletine dönmek ve oradan başlamak gerekiyor. Çünkü, Orta-Asya kavimlerini bir bayrak altında toplıyan Hunlardır. Türk-kültür tarihi bakımından Hunlarm önemi büyüktür. Mete'nin kurduğu bu siyasî ve aynı zamanda kültürel bir- 43

44 44 lik beş asır devam etmiştir. Kabileler arasındaki sosyal birlik ve dil birliği bu devirde gerçekleşmiştir. Eski Orta-Asya'nm bölgesel kültür alanları yerine, büyük Hun medeniyeti geçmiştir. Hun'lar esas itibariyle göçebe idiler. Büyük HUN Devletini meydana getiren atlı-göçebe kabileler arasında çok sıkı bir cemiyet ve aile disiplini mevcuttu. Her aile çocuğunu asker yetiştirmek, her kabile de askerlerini iyi yetiştirmek mecburiyetinde idi. Bunun için Hun devleti profesyonel muhariplerden teşekkül etmiş bir topluluktu. Siyasî ve sosyal hayatları buna göre teşekkül etmişti. Bunun sonucu inkişaf eden kabiliyet, askerlik ve devlet kurma~ kabiliyeti idi. Tarihin karanlık devirlerinden beri devam edegelen bu hal, Türklerde devlet kurmayı fıtrî bir kabiliyet haline koymuştu. Bu sebepledir ki Türkler, tarih sahnesine muntazam devletler kurmuş olarak girmişlerdir. Muhtelif kabilelerin sosyal hüviyetlerini korumak suretiyle tek bir başbuğ etrafında toplanmasından il'ler meydana gelmekte idi. İl'i idare eden başbuğa Han denirdi. Kudretli bir han, diğer kabileleri hâkimiyeti altına alarak imparatorlukların kurulmasına sebep olurdu. Bu durumda imparatorluk, il'lerden meydana gelen bir konfederasyon halinde idi. Bu yolla teşekkül eden imparatorluklar devlet reisinin mensup olduğu kabilenin veya soy'un adını alırdı. Bu sosyal yapı başbuğlarda sevk ve idare ve kumandanlık vasıflarını geliştiriyordu. Başbuğ, itaat edilen insandı. Her ne kadar kurultay denilen bir meclisleri varsa da, bu mecliste başbuğun fikri son sözü teşkil eder, onun iradesi üzerinde münakaşa edilmezdi. Müslümanlıktan evvelki Türklük âleminde hükümdar, Tanrı tarafından insanları idareye memur harikulade bir kimse idi; ilâhî bir kudrete sahipti. Bu sebeple mukaddes telâkki edilir ve bu kudsiyet kan rabıtaları dolayısıyle bütün hanedan fertlerine teşmil edilirdi. Hanedan üyesinden her biri, ceddinden bu ilâhî kuvveti tevarüs ettiği için hükümdar olmak kabiliyeti ve hakkına malikti. Bu hal, müslüman Osmanlılarda da aynen devam etmiştir. Osmanlılarda padişah kellesi alınır, fakat hiç kimse, saltanat iddiasına kalkamazdı. Sebebini bu noktada aramak gerekir. Türk şehzadeleri, daha çocuk denecek yaşta bir ülkenin askerî genel Valiliğine getirilir ve o ülkeyi yarı müstakil olarak idare eder, idare etme ve hükümdarlık san'atmı bilfiil öğrenirdi. Osmanlılarda Kanunî devrine kadar şehzadeler Valiliklerde yetişirlerdi. Hanedan üyelerinden hangisinin hakan olacağı bir kaideye bağlanmadığından, en güçlü şehzade, hakanlık mevkiine yükselir, bu hal iç çekişmelere, şehzade kavgalarına ve iç savaşlara yol açar ve devleti zaafa uğratırdı. Türk toplumu, aristokrat bir toplumdu. Büyük askerî makamlar asil ailelerin inhisarında idi ve babadan oğula geçerdi. Ancak, bu makamlara

45 lâyık olabilmek için, bir kahramanlık göstermek şarttı. Türk toplumundaki aristokrasiye askerî aristokrasi demek daha doğru olur. Cemiyet top-yekûn asker olunca, kurulacak aristokrasi de elbette ki, askerî aristokrasi olacaktı. Türk toplumunun istediği fert tipi: Yaşadıkları tabiî çevrenin sonucu ve sosyal bünyenin icabı Türk çocuğunda şu vasıfların bulunması ve gelişmesi istenmekteydi : Çok dayanıklı bir bedene malik olmalıydı. Cesur ve mücadeleci olup, korku nedir bilmemeliydi. Kuvvetli, çevik ve dinamik olmalıydı. Türk çocuğu ebeveyn tarafından nazlı büyütülmez, bilâkis vücudun sertleşmesine önem verilirdi. Cemiyet ve aile disiplini vardı. Bunun sonucu, çocukların disipline riayetkar olmaları istenir ve buna göre yetiştirilebilirlerdi. Stepte yaşıyanlar top-yekûn muharip oldukları için çocuklar da muharip olacak şekilde yetiştirilirler, askerî eğitime tâbi tutulurlardı. Batı sitelerinde görüldüğü gibi şahıs köleliği olmadığından Türk çocukları kendi işlerini kendileri yaparlardı. Askerî eğitim sonucunda gelişen kabiliyet, devlet kurma ve teşkilâtçılıktı. Ordu atlı olduğundan, her Türk'ün ata binmeyi bilmesi gerekirdi. At hız demekti. Her Türk'ün sür'atli olması gerekirdi. Bu sür'at kararlara da müessirdi. Değerine inanılan başbuğa itaat şarttı. Türk toplumu askerî aristokrasiyi andırdığından çocuk babanın yerine geçerdi. Ancak böyle bir geçiş için kahramanlık göstermek, o mevkii idare edecek kabiliyeti ortaya koymak şarttı. Kız çocukları, ismetli ve iffetli idiler. Türk toplumunda fuhuş yoktu, ırza tecavüzün cezası ölümdür. Türk çocuğu yalan söylemez, sözünü tutar, ahdine vefa gösterir, âcizlere el uzatırdı. TÖRELER VE YASALAR : Daimî ordu halinde yaşamak Türkleri erkenden çok küçük yaştan disipline alıştırmıştı. Bu alışkanlık Türklerde kanun ve nizam fikrinin çok erken uyanmasına ve gelişmesine sebep olmuştu. Atalarımız, nizam ve kanun mefhumlarını töre ve yasa tabirleriyle ifade ediyorlardı. Töre, sarih veya zımnî bir surette halk tarafından kabul olunmuş hayat kaideleri idi. Bu kaideler üç şekilde meydana gelmişti: 1) Âdet ve an'ane şeklinde yavaş yavaş teessüs etmiş kaideler, 2) Hanların millet tarafından kabul görmüş emirleri, 3) Kurultaylarda alınmış olan kararlar, Yasa'lar disiplini temin eden esaslardır. Bunlar bir nevi ceza kanunu mahiyetinde idi. Yasa, hükümleri sıkı ve uygulanması kat'î ve geneldi. Hunlarda cürümler, ağır ve hafif suçlar diye ikiye ayrılıyordu. Memlekete ihanet, harpte ordudan kaçmak, haksız yere adam öldürmek gibi suçlar ağır suçlardı ve cezaları idamdı. Hafif suçların cezaları, suçun cinsine

46 4ü göre uzun veya kısa müddetli hapis veya dayaktı. Mahkeme usulü de çok seri idi. Hiç bir sanık on günden fazla tutuklu olamazdı. Böylece, kanun adına, hareket eden bir devlet bulunduğu için, diğer milletlerde görülen kan gütme dâvaları intikam alma âdetleri eski Türk cemiyetlerinde yoktu. Cürümleri cezalandırmak devletin görevi idi. Töre ve Yasa'ya itaat, başta han olmak üzere bütün Türklere hâkim bir duygu idi. Türk hanı emretmeği, Türk halkı da itaat etmeği biliyorlardı. Bu emir ve itaatta hâkim olan zihniyet vazife duygusuydu. Yoksa tahakküm ve insanı alçaltan bir baş eğme değildi. Türk toplumunun yapısı, bu yapının istediği fert tipi, yasa ve töreler Türk toplumunun ğitimine tesir eden faktörlerdi. ESKİ TÜRKLERDE EĞİTİM : Konumuz olan müslümanlıktan evvelki Türklerde gençlerin eğitimine önem verilirdi. Çocukları, daha küçük yaştan itibaren avcılığa, ata binmeğe, ok atmağa alıştırılırlardı. Yetişkinlerde avlar, bugünün harp manevraları mahiyetinde idi. Çocuklar, delikanlı olunca harbe giderlerdi. Eski bir Çin tarihçisi «Türkler harpte ölmekle iftihar ederler, hastalıkla yatakta ölmeyi ayıp sayarlardı» diyor. Çocuk, büyüyüp bir kahramanlık göstermedikçe, ona isim verilmezdi. Göçebe Türklerde aile, bir ortak babanın hâkimiyeti altında toplanmış kalabalık bir topluluktu. Fert bütün hayatı boyunca aile topluluğu içinde çalışır, buna karşılık yine bütün hayatı boyunca topluluk tarafından beslenir, evlendirilir, bakılır, korunurdu. Bu bakımdan ferdin eğitimi aile tarafından yerine getirilmiş oluyordu. Eğitim, fertte, kendini topluma verme duygusunu geliştiriyordu. Fert topluluğun, nesilden, nesile aktardığı gelenekleri temel olarak alır, bu yolla eğitilirdi. Fakat, diğer taraftan çocuklar, Oğuz töresini öğrenmek, şölenlerde ozanların kopuz çalarak terennüm ettikleri millî destanları bellemek suretiyle de eğitiliyorlardı. Eğitim genellikle, okul ve öğretmen yoluyla yapılmıyor, çocuk cemiyetten mekanik olarak yapması gerekli şeyi öğrenmek suretiyle eğitiliyordu. Devletin yasaları ve töreleri de birer eğitim vasıtası idi. Türklerde yazı vardı ve ileri durumda idi. Fakat bu yazı çocuklara nasıl öğretiliyordu? Ne derece yaygındı? Bunlar hakkında sarih bir bilgiye rastlıyamadım. Türklerin orduları sayı üzerine tertip ve teşkil etmeleri, onlarda matematik bir kafanın ve düşüncenin mevcudiyetini gösterir. Hunlar zamanında, Gök-Türkler zamanında yapılan sulama kanalları, Türklerin matematiği gayet iyi bildiklerini gösteriyor. Bu olaylar da, yazı yoluyla, zihnî eğitimin yapıldığını göstermektedir. Kız çocuklar ise ev ihtiyacı için lüzumlu olan şeyleri öğrenirlerdi, inekleri, koyunları sağmak, güneşte et kurutmak, yemek pişirmek v.s., evi tertip ve intizamda tutmak kadınların, kız çocukların vazifesi idi. Ancak, kızlar da erkekler gibi ata binmesini, kılıç kuşanmasını, ok atmasını bi-

47 lirlerdi. Dede Korkut hikâyelerinden Kanlı Kocaoğlu Kanturalı hikâyesinde delikanlı babasından şu vasıfları taşıyan kız istemektedir: «Baba, ben yerimden doğrulmadan o doğrulmuş olmalı. Ben Karakoç atıma binmeden o binmiş olmalı. Ben kanlı kâfir eline varmadan o varmış, bana getirmiş olmalı.» Kızlar, aynı zamanda eşlerine sadık ve onlara hayat boyunca bağlı birer zevce olarak yetiştirilirlerdi. Böyle yetişen Türk gencinin bir hayat felsefesi vardı. Bu felsefenin kaynağı, filozofların yazılı kitapları değildi. Bu bir hayat felsefesiydi. Kaynağını, zevk ve şehvetten, garaz, kin ve menfaatten, bencillikten değil, kâinat çapında bir oluştan almaktaydı. Türk gencinde, kendinden evvel milletini sevme, kendini milletine verme, başbuğunu sevme, büyüğüne saygı, eşitlik, alçak gönüllülük, tok gözlülük, sadelik, yiğitlik, cömertlik, cesaret duyguları gelişmiş bu duygular onun karakterini yapmıştır. Bunlar, onun vicdanında şuursuz ya da şuurlu olarak yaşamış ve yaşıyacaktır. însan modelimiz bizde, bizim tarihimizdedir. Taklid edeceğimiz kişiler, kendi ulularımızdır. «Ey Türk milleti. Su gibi akıttığın kanma, dağlar gibi yığdığın kemiklerine lâyık ol.» (1) 47 (1) Faydalanılan eserler : 1) Zuhuri Danışman. Osmanlı İmparatorluğu Tarihi cilt 1. 2) Sosyoloji - İsmail Hakkı Baltacıoğlu. 3) Mehmet Ali Şevki - Osmanlı Tarihinin Sosyal Bilimle Açıklanması. 4) Nafi Atuf Kansu - Pedagoji tarihli 1939 baskısı. 5) Cengiz Dağcı - Genç Temuçin. 6) Rıza Nur - Türk Tarihi. 7) Ziya Gökalp - Türk Medeniyeti Tarihi. 8) Dr. Halil Fikret Kanat - Terbiye ve Tedris Tarihi - cilt 1. ikinci baskı. 9) Yılmaz Öztuna - Türkiye Tarihi cilt 1. 10) Mustafa Necati Sepetçioğlu - Yaratılış ve türeyiş. Bin Temel Eser 11) Bilinmiyen İç Asya - Bin Temel Eser. İki cilt. 12) Bahaettin Ögel - İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi. 13) Şemsettin Günaltay - Lise kitapları tarih, cilt I ve cilt II ) Mustafa Necati Sepetçioğlu - Kilit - Roman. 15) Emine Okçu Işmsu - Aktopraklar - Roman. 16) Kitabı Dede Korkut - Orhan Saik Gökyay. Remzi Kitabevi 1963 baskısı. 17) Türk Mitolojisi, cilt 1-2 Bahaettin Ögel - Bin Temel Eser. 18) İsmail Hakkı Baltacıoğlu - Türke Doğru.

48 'nin Türkiye'sinde bir aile daha karanlık bakıyordu, yarınlara... Bir yaşındaki Aşkın, 6 yaşındaki Ahmet, 10 yaşındaki Ali, 13 yaşındaki Salih, 15 yaşındaki Sabahat umutsuzdular Güçsüzdüler Ve de 1972'nin Türkiye'sinde, Adalarda, Boğazda yüksek apartmanların teraslarında viski kadehini kaldıranlar varken, bunlar yaşayabilmek savaşını veriyorlardı.., daha karanlık bakıyordu, yarınlara YAŞAR OKUYAN 1972'nin Türkiye'sinde insanlar vardı, aç sefil 'nin Türkiye'sinde kişiler vardı, mutsuz umutsuz... Ve 1972'nin Türkiye'sinde nice aile yarınlara karanlık bakıyordu...

49 Ve işte Osman Geçer, 1972'nin Türkiye'sinde yaşıyan, daha doğrusu yaşamak savaşı veren bir vatandaştı... İstanbul'un Yalova'sında bir köyde otururdu.. Elmalık idi oturduğu köyün adı... Her gün Osman Geçer, Elmalık köyünden Yalova'ya kadar olan yolu bazan yaya, bazan bir at arabayla kateder, iskeleden vapura binerek Büyük Ada'ya giderdi.. Eğlenmeye değildi, Osman Geçer'in her gün köyünden 15 kilometre yolu katedip Yalova iskelesine gelişi ve oradan da vapura binip Büyük Ada'ya gidişi.. Ekmek parası içindi. Bir yaşındaki Aşkın, 6 yaşındaki Ahmet, 10 yaşındaki Ali, 13 yaşındaki Salih ve 15 yaşındaki Sabahat içindi, çektiği bunca kahır. Bu beş yavrunun nafakası içindi didinmesi... Ve onikinci ayın onüçünde 1971 iken tarih, yine Osman Geçer, yaya sabah erken köyünden yola düşmüştü... Yalova vapur iskelesine gidecek, vapura binecek ve Büyük Ada'ya inip çalışmakta olduğu Belediye Temizlik İşlerinde diğer arkadaşları ile villâların, konakların, yüksek katlı apartmanların yollarını süpürecek, çöplerini alacaktı... Büyük Ada'daki Rum, Yahudi ve Ermenilerle bir avuç mutlu azınlığa bakacak ve de «Batı Trakya'da benim ırkdaşım horlanırken, işkence altında inlerken bunlar burada bey gibi yaşıyorlar» diye aklından geçirecekti belki de, bilmem kaç yüz doksanikinci kez... Fakat acı bir kader onu yoldabekliyordu.. Tam köy yolundan İzmit - Yalova ana asfaltına kavuşmuştu ki, hızla geçen bir araba üzerinden geçiverdi Osman Geçer'in. Ve hemen ruhunu Allah'a teslim ederken Osman Geçer, geriye de ailesi ile beş yetim yavruyu da bırakıyordu... Çarpan araba ise hızla olay yerinden uzaklaştığı için kimin ezdiği de bilinmiyordu, vatandaş Osman'ı... Kimbilir ezen mutlu azınlıktan biriydi belki de... Yanındaki esmer güzelinin oynak hareketlerinden önünü görememişti, belki de, bir an... Ve 1972'nin Türkiye'sinde Osman Geçer'in ailesi Belediye'de biriken kıdem maaşını, Sosyal Sigortalardan iş kazasında ölenlere verilecek tazminatı almak için müracaat ediyordu ilgili yerlere... Aradan günler, haftalar, aylar geçiyor bir netice çıkmıyordu.. Ve Osman Geçer'in ailesi Aşkm'a, Ahmet'e, Ali'ye, Salih'e, Sabahat'a köy yerinde, bakmaya çalışıyordu... Umutsuzdular... Karanlık bakıyordular, yarınlara... Bütün ümit ışıkları bu yerlerden alacakları bir kaç kuruş parada idi. Bu paralarla geçimlerine bir yön vermekti, düşünceleri.. Gel gör ki, evraklar daireden daireye, masadan masaya gönderiliyor, bir netice çıkmıyordu. Ve 1972'nin Türkiye'sinde köyde bir aile daha kaderiyle başbaşa bırakılmıştı... Bir yaşındaki bebe Aşkın, 6 yaşındaki Ahmet, 10 yaşındaki Ali, 13 yaşındaki Salih, 15 yaşındaki Sabahat karanlık bakıyordu, yarınlara... Ve de, bir kaç kuruş almak için verdikleri dilekçeler imzadan imzaya, masadan masaya, daireden daireye taşınıyordu.. 49

50 Millî Türk Tiyatrosu Özlemi HİLMİ KURTULUŞ Tiyatro tarihi araştırılınca görülür ki, başlangıcından bugüne kadar her memlekette tiyatro, öğretim ve eğitimde kuşkusuz olarak seçilen bir yoldur. Yani tiyatro bir bakıma okul oluyor, okul olarak düşünülmesi gerekiyor, ı Yer yüzünün hiç bir okulunda, o okulun bağlı olduğu memleketin ve milletin varlığına millet bütünlüğüne aykırı şeyler öğretilmez. Nihilist ve anarşist bir bencillik kurnazlığı içinde yıkıcı bir öğretim metodu tatbik edilmez, iyi, güzel ve faydalının dışında ne olursa olsun ters yüz geri çevrilir. Tiyatroda bu saydığımız titizliklerin tatbik edilmesi gerekir. Yoksa yarma sahip olalım derken bugün elden gider. Bir başka korkunç yön de; bugünkü Türk tiyatrosunda kayıtsız ve şuursuz bazı lâubalilik ve bayağılıkların öne sürülmesiyle doğacak çelişikliğin gülünçlüğü ve tiyatro sevgisinin birden ve gürültülü bir şekilde yıkılması olabilir. Trajedia'nın putperest Yunanda nasıl doğduğunu ve geliştiğini bilen gerçek tiyatro severlerin, bu gerçeği unutmalarına da imkân yoktur. Böyleyken yarının Türk tiyatrosunu düşünebilecek kadar geniş ufuklu tiyatro yazar ve yöneticileri, nasıl oluyor da bugünü ve seyircisini, bir tapınak kutsallığı veya bir okul ciddiyeti taşıması gereken tiyatroyu, tiyatro dışı amaçlar uğruna insafsızca, hayasızca âlet ediyorlar. Türk'ün üç bin yıllık bir tiyatro geleneği var. Dinsel törenler, bu törenlerde samanların davranışları; tek tek bazen topluca bazı hallerde ritmik nizamî ikililer üçlüler halinde okunan ilâhiler; dua okunuşları ve birden değişen ferdî hareketler ne kadar dinî olursa olsun bir tiyatro görünümü arzediyor. Bitmez tükenmez akınlar ve savaşların da yok edemediği, halkda yerleşmiş ve bugün folklorik diye vasıflandırılan bir kısım allegorik tabloların da bu meyanda mütalâa edilmeleri gerekmektedir. Meddahı, âşık kahveleri, saray fasıl toplantıları, perde ve orta oyunlarını Türk tiyatrosu olarak kabul etmek hiç bir zaman imkânsız görülmemeli, Türk tiyatrosuna bir dün olarak eklenmeli ve yarma gidecek bir Türk tiyatrosu, bu gününü başarıyla yaşatabilmek için, kendine böyle bir dün'ü çıkış noktası olarak seçmeliydi. Fakat birdenbire kopan bir furya, daha sonra panislavizm'in menfaatma ve dünya egemenliği uğruna, bütün dünleri öldürücü oldu ve dün, korkulu bir düş haline gelince feda edilmesinde bir sakınca görülmedi.

51 Bilmiyorum dünya'da mazisini unutan bizden başka bir millet var mı? İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar iki yüz, üç yüz yıl önceki eserleri ni rahatlıkla temsil ederlerken biz Karagöz'ü Orta Oyununu unuttuk... Başka milletler kendine mal etti. Milletler, her canlı gibi gıdaya muhtaçtır. Milletler beslenmedikçe her canlı gibi solar, kurur, yok olurlar... Milletlerin gıdaları geçmişleridir, tarihleridir. Son ikiyüz yıldır tarihimize gölge düşürülmek istendiği açıktır. Aslında Türklerin Anadolu'ya geçişleriyle Haçlılar, Türkleri Anadolu'dan söküp atmağa çalıştı durdu. Haç'm Hilâl'e beslediği kin ve melanet durdu mu? Hayır bugün aynı gaye sanat maskesi altında sürüp gitmektedir. Bu hususta en tesirli silâh da sinema ve tiyatrodur. Bugün Türk tiyatrosuna hizmet ediyoruz diye iddia edenler aslında bir takım zararlı ideolojilere hizmet etmektedir. Yazarı, yöneticisi ve sanatçısının bir çoğu çıkarcıların tipik misalidir. Kendilerini «insanca yaşama savaşında yoksul ve bozuk bir ülkenin bir sanatçısı» diye tarif ederken ve yine kendilerini «Günden güne sefalet bataklığına gömülen, sömüren ve sömürülenlerin gittikçe çoğaldığı bir ülkenin gerçeklerini tiyatro olarak sahneye çıkartıyoruz» diye avuturken büyük bir utanmazlık içinde olduklarını bildikleri halde yalan söylemekten çekinmemektedirler. Esas gaye, yaşama kanallarını tıkayarak, bu güzelim yemyeşil yurdu çorak, kıpkızıl hale sokmakdır. Ama sahnelenen her sol hezeyanda... Rusların Katin ormanlarında öldürdükleri binlerce Polonyalıyı, egemenliğine kavuşmak isteyen Macar ve Çekoslovak halkının tanklar altında çiğnenişlerini biraz daha hatırlamamıza sebep olmaktadır. Sanat ve sanatçı ancak hürriyet varken var olur. Evet! Tiyatronun (T) sinden haberi olmayanların tiyatro adı altındaki saçmalıklarını senelerce seyrettik. İnanıyoruz ki : Nazım Hikmet'lerin, Brecht'lerin sululuklarının kopyelerini sahnelere çıkarmak isteyenler karşılarında inançlarına sadık, millî, gerçek Türk tiyatrosunu bulacaklardır,»o*»» <»<>»» #» I ALPARSLAN TÜRKEŞ D O K U Z I Ş I K I I (Genişletilmiş 6. baskı) i Ergenekon Yayınevi, Milliyetçi Lider Alparslan Türkeş'in Tür- T I kiye'nin sosyal, politik, kültürel ve ekonomik meselelerine çözüm 4 yolları getiren bu değerli doktrin eserini bütün ülkücülerin istifa- I desine sunar. I S Bu eseri ERGENEKON YAYINEVİ, Beyazsaray 41 - Beyazıt, T İstanbul adresinden 7,5 lira karşılığında temin edebilirsiniz. I öl

52 Türk'e Yönelen Bir Kontrol NECDET SEVİNÇ Anadolu'ya tıpkı bir çekirge sürüsü gibi yayılan binlerce Amerikan jipinin, kadınlarımızın doğurma kabiliyetini dumura uğratmak için uykuyu yitirdiği ve devlet müesseselerinin, Amerikan arzuları istikametinde hareket ederek, tarihin önünde hürmet ve saygıyla eğildiği Türk kadınını kısırlaştırmak gayesiyle hovardaca para yediği bir dönemde, doğum hürriyeti adına haykıranları fanatik ya da faşist olmakla itham etmek ve bebeklerimizin mama parası üzerinde hasis bir yahudi muhasebesi yürüterek önümüze şişirilmiş rakamlar dikmek kolaydır. Zor olan, mertçe olan, erkekçe olan, Türk Milleti'nin fecî bir ahlâk buhranına sürükleyen tasarrufların hesabını vermek ve bir idareci olarak yönettiği toplum içinde polisin, muhafızın, fedainin refakatine lüzum görmeden açık alınla dolaşabilmektir. Biz Türkiye'de böyle bir devlet memurunun varlığını zannetmiyoruz. Çünkü, şimdiye kadar yönetimi devralan herkes, kendini devlet adamı olarak takdim etmesine rağmen, devlet memuru olmaktan kurtulamamış ve istikbale matuf tatbikatlara girmek yerine mevcudu muhafaza etmenin derdine düşmüştür. Bunun, bir noktada zekâ ve kapasite meselesi olduğu iddia edilebilir. Doğrudur da... Fakat kendinde bir devleti yönetecek zekâ, ve milleti kıyamete kadar dimdik ayakta tutabilecek dinamizmi getirme kabiliyetini görmeyen anadan doğma hımbılların, tantanalı törenlerle idareyi devralması en azından caniyane bir harekettir. Statü icabı aynı hımbılların haysiyetini korumakla görevlendirilen Savcılar müsterih olsunlar. Hesabımız bugünkü hükümetle değil bizim... Biz, cihanşümul devletimizi bir eyalet haline getiren ve mevcudiyetiyle insanlığa şeref üstüne şeref kazandıran yüce Türk'ü, dünkü at uşaklarımıza muhtaç eden beynelmilel bir felsefe ile döğüşüyor, ona meydan okuyor ve kim bu felsefenin adamı ise onun yakasını pençeliyoruz...

53 Birinci 5 yıllık kalkınma plânı ile birlikte uygulanmaya başlanan doğum kontrolü ve gençliğin özdeğerlerimize cephe alan düşman akımlara karşı müdafaasız bırakılması yüzkarası bir tablo çıkarmıştır karşımıza... Battıkça utandığımız, baktıkça irkildiğimiz ve baktıkça kahrolduğumuz bu tabloda; cemiyet hayatı ve ahlâk anlayışımızın nasıl, nasıl sarsıldığını görüyoruz. Bu şahadetin azim ve irademizi çelikleştirmesi ve bizi mücadelenin prensiplerine bir din gibi sarılmaya mecbur edişi, hattâ tavize, ihanetle aynı mânayı verişi bir yana. Biz çeşitli kalkınma ve reform martavallarıyla, Türkiye'yi boşanma facialarının en çok rastlandığı ülkeler arasına düşüren sümüklüleri arıyoruz. Son 35 yılda bütün tesadüfi yaşamalara rağmen, Türk Milleti'nin nüfusu iki kat artmış, fakat bu oran boşanma konusunda 4,5 misli yükselerek, Türkiye'yi sosyal ahlâk bakımından türedi Moritanya'nın bile gerisine düşürmüştür. Yani Türkiye'de 35 yıl önce yüz çiftten altısı boşanıyorsa, bugün bu rakam aynı yüz çift için 27'ye yükselmiştir ki, bunun bir müddet daha böyle devam etmesi, cemiyetimizin ahlaken sükutu demektir. Devlet İstatistik Enstitüsü bültenlerine göre boşanmaların %50'si çocuksuz ailelerde görülmektedir ki, bu sonuç, kadınlarımızı kısırlaştırmaya uğraşanların nasıl bir cinayet işlediklerini gösterdiği gibi, Devlet Plânlama Teşkilâtının da Türk Milleti'ne kontra gittiğini isbatlamaktadır. Çünkü doğum kontrolünü plânlayan da, boşanmaların en çok çocuksuz ailelerde görüldüğünü bültenlerine geçiren de aynı Devlet Plânlama Teşkilâtı'dır. O halde Devlet Plânlama Teşkilâtı uzmanlarının, önlerine gelen rakamları değerlendirmekten âciz, istidacı tipli adamlar olduğunu söylemek, sanırımki onurlarını zedelemeyecektir. Bunun aksi iddia ediliyorsa, plânlama teşkilâtında casus avına çıkmak lâzımdır. Gene Devlet Plânlama Teşkilâtı bültenlerine göre, boşanmalarda ikinci ve üçüncü derecedeki sebep terk ve maalesef zinadır. Ve tabiî 35 yıl öncesine nazaran bugün, terk ve zina da azalacağı yerde 4,5 misli artmıştır. Şu şartlar altında iktidarların, değil millî birlik ve toprak bütünlüğünü korumak, kadınlarımızın namusunu korumaktan bile âciz olduklarını söylemek her halde sakat bir kanaat olmayacaktır. Yanlış anlaşılmasın, her kadına bir polisin refakat etmesini tavsiye edecek veya bekâret kemerinden bahsedecek kadar ahmak değiliz. Fakat hükümetlerin ahlâk anlayışı, fahişe adedini 35 yılda 4,5 misli arttıracak kadar ahmakçadır. 53

54 54 Tedbirleri sıralmak lüzumunu duymuyoruz. Yalnız bu gayri millî düzenin Türk kızlarına nasıl bir âkibet hazırladığını belirtmek isteriz. Çünkü sıralasak da kulak asmayacaklardır. Doğum kontrolüne gelince. Kendimizi aldatmayalım. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı ile Devlet Plânlama Teşkilâtı da kendini aldatmasın. Nüfus artışı Türk düşmanlarının iddia ettiği gibi, şimdiye kadar ciddî bir uygulamasına şahit olmadığımız kalkınma hamlemize meydan okuyacak oranda değildir. Tarih şimdiye kadar nüfuslu ilerleme arasında bir tek ilgi tesbit etmiştir, o da kalabalık insan toplumlarının millî kalkınmayı tazyik eden önemli bir faktör olduğudur. Eğer Türk Devleti ebleh iktidarların elinde %2,5 nisbetindeki nüfus artışını besleyemeyecek kadar sembolik bir siyasî teşkilât haline getirildiyse, değil doğum kontrolüyle yıkılışın önüne geçmek, kadınlarımızın çocuk yapması kat'î surette yasaklansa bile çöküşe mâni olunamayacaktır. Kaldı ki hem Türk topraklarının insan emeğine muhtaç olduğunu söylemek,, hem de o insanın doğmasına engel olmak devlet anlayışıyla telif edilecek bir davranış değildir. Doğum kontrolü; her biri ayrı bir sapık ideolojinin karasevdalısı olan ekonomistler tarafından ortaya atıldığında, devleti idare etmenin vaziyeti idare etmek demek olmadığını kavrayan ülkeler, nüfus plânlamasını kendi ülkelerindeki etnik gruplar üzerinde tatbik ederek asimilasyon politikasını kolaylaştırmışlardır. Meselâ Sovyetler Birliği, Ruslarla meskûn bölgelerde doğumu teşvik ederken, Türkistan ( Azerbaycan, İdil - Ural, Özbekistan ve diğer esir Türk ellerinde mecburî aile plânlamasına yönelmiştir. Profesör Dr. Şövalye İmre Toth'un açıklamasına göre, Sovyetler, yalnız Macaristan'da bir yılda 200 bin Macarı ana rahminde katletmişlerdir. Demirperdenin diğer ülkeleri de bu canavarlıktan yakasını kurtaramamıştır. Ve Sovyetler bu tatbikatı, Amerika'dan önce aya ulaşmak için, yeni Rus kalkınmasına güç kazandırmak gerekçesiyle yapmamışlardır. Eğer Türkiye'de böyle bir nüfus plânlaması yapılacaksa, bunun en hararetli taraftarı olacağımı iftiharla ilân etmek isterim. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı facianın farkında mı bilmiyorum, biz tetkiklerimiz sonunda şunu anladık ki, Türkiye'de, yabancı uzmanların (!) tavsiyelerine uygun olarak yürütülen doğum kontrolü, doğrudan doğruya Türk'ü hedef almıştır sayımına göre Türkiye'de 2 milyon 913 bin 355 kişi kendi ifadeleriyle Türkçenin dışında başka bir dil kullanmakta, bunların 2 milyon 674 bin 978'i onbinden az nüfuslu yerleşme merkezlerinde barınmak-

55 tadırlar. Doğum kontrolü nüfusu onbinden az olan şehir ve kasabalarda tatbik edilmediğine, edilse bile tasvip görmediğine göre, Türkiye yakın bir gelecekte yeni bir buhranla karşı karşıya kalacaktır. Devlet Plânlama Teşkilâtı, Türkiye'de bir aylık doğum kontrol hapı satış miktarının 500 bin kutu olduğunu hesaplamıştır. Yani her ay en az 500 bin Türk anasının çocuk yapması önlenmekte, fakat bizim ülkemizde bizden rahat yaşayan azınlıklar her şey gibi üremeye devam etmektedirler. Türk kadınının doğurmasını önlemek için tam 215 aile plânlaması kliniği açılmış, devlet binlerce kişiye maaş bağlamıştır. Bu manzara karşısında Devlet Plânlama Teşkilâtı ise şöyle bir tavsiye ile sahneye çıkmaktadır: a) Gebeliği önleyici bilgilerin yayılması ve gebeliği önlemekte kullanılan ilâç ve araçların ithal ve satışını yasaklayan kanun hükmünü kaldırmak. b) Sağlık hizmetinde çalışan personele nüfus plânlaması ile ilgili olarak gereken bilgileri vermek. c) Bu kimseleri, gerekli bilgiye ve parasız dağıtımı söz konusu olduğu hallerde malzemeyi isteyenlere vermekle görevli kılmak. ç) Gerekli ilâç ve araçların ucuza ithali, yurt içinde imâli ve muhtaç olanlara parasız dağıtılması imkânlarını araştırmak (1). ikinci 5 yıllık kalkınma plânına göre her sene doğurma çağındaki kadınlarımızın %5'inin aile plânlaması yapanlar arasına katılması sağlanacak, böylece 1972 sonuna kadar Türk kadınlarının yarısı kontrole tâbi tutulacaktır. Kaldı ki Türkiye'de her yıl, her üç doğumdan birine tekabül eden 500 bin düşük yapılmakta ve gene her yıl bu yüzden 100 bin anne ölmekte veya sakat kalmaktadır. Böylesine garip bir doğum kontrolü tatbikatının meselâ 20 yıl devam etmesi, yabancı plânlama uzmanlarının arzu ettiği etnik grupların kuvvetlenmesi ve yeniden teşkilâtlanması demektir. Bu ise siyasî bütünlüğümüzün devamlı bir tehdit altında bulunması mânasına gelir. Kaldı ki hap yapmakta kullanılan malzemenin %98'ini yabancı ilâç firmaları, dış ülkelerdeki merkezlerinden ithal etmekte, 10 dolarlık maddeyi 450 dolara getirterek döviz kaçakçılığının kompetanlığmı yapmaktadırlar. Yani mesele nereden bakılırsa bakılsın Türk'e yönelmiştir. 55 (1) Lütfen dikkat ediniz, parasız dağıtılacak ilâç, aspirin veya kinin değildir.

56 AĞIT Ağlayın parmakları nûr sulardan kınalı kızlarım Ağlasın Meraga göklerinden, Meraga'ya bakıp yıldızlarım Yollara Kürşat'lar uzanmış ölü, Ağlasın Ak Ülke, ağlasın Süt Gölü. Yiğitlerim uyur gurbetlerde, Kimi Semerkant'ta bekler beni, kimi Câberde Câber yok, Tiyanşan yok, Aral yok, ben nasıl varım? Şu yakın suların kolu neden bükülmez. Araş niçin, Fırat niçin, Dicle niçin Benden doğar, bana dökülmez? Ben ki ateşle konuşurdum, selle konuşurdum. Hil'le Tuna'yla, NiPle konuşurdum. «Sangoryas»ı Sakarya yapan «Ikonyum»u Konya yapan Dille konuşurdum. Arif Nihat ASYA ÇAĞRI Uyanın hey, duman sardı dağları Parçalayın tuzakları ağları... At binelim aşmak için çağları! Tanrıdağ'da DOKUZ IŞIK yansın hey Bütün dünya bozkurtları ansın hey! Bilge Han'dan pusat iste, pul iste! Alptekin'den yürek iste, kol iste! Kafkaslardan, Tunalardan yol iste! Tanrıdağ'da DOKUZ IŞIK yansın hey Bütün dünya bozkurtları ansın hey! Bir yumruğun üç kıt'ayı düzlesin! Yüce beyler önünde diz dizlesin! Gelin kızlar yiğitleri gözlesin! Tanrıdağ'da DOKUZ IŞIK yansın hey Bütün dünya bozkurtları ansın hey! Yeni baştan ERGENEKON'u delelim. Silkinelim kendimize gelelim Davran artık, davran arslan yelelim! Tanrıdağ'da DOKUZ IŞIK yansın hey Bütün dünya bozkurtları ansın hey! AHMET UĞURALP

57 Ülkücü Türk Gençliğine Yağmur GÖKÇE Bu satırlar, fikir alanının maksatlı olarak boş bırakıldığı ve okumuş çocuklarının, millî şuur yoksunluğu yüzünden kolayca saptırılabildiği bir ülkede, uyku halini üzerinden bir türlü atamamış bir nesli uyarmak için yazılmıştır. Bu ülkede gerçekleri görebilecek aklı s-elim ve kültüre sahip bir kısım halk, maddî imkânlarının sınırlı olması sebebiyle görüşlerini duyuramamaktadır. Bir zümre ise, her türlü yayın gücüne sahiptir, fakat bu imkânını gerçekleri gizlemek için kullanır. Manevî değerleri yüksek bir grup ise azınlıktadır ve teşkilâtsızdır. Böyle bir ortamda millet zararına her türlü silâhı denemek, demagojiyi üstün kılmak mümkündür ve mümkün olmuştur. Bütün kuruluşları soysuzlaştırma çabasına hedef tutulmuş bir millet ve bu millet tarafından herşeye rağmen ayakta tutulan bir DEVLET. Gençliği, üniversitesi, adalet mekanizması, basını, diğer yayın organlarıyla, herşeyi ile, bütün varlığı ile en şiddetli zehirlerin, mikropların baraj ateşine tutulmuş bir cemiyet. Tarihi, edebiyatı, musikisi ve diğer san'at kollarıyla, bütün manevî değerleriyle yok edilmiye çalışılan, kendini yiyip bitirecek hale getirilen bir millet. Birlik olduğu zaman bir türlü kökünden sökemedikleri, her budamada daha gür filizler veren, her devleti yıkıldığında birkaç devlet kuran, içinden vurulduğunu çok zaman sonra, çok kayıptan sonra anlıyabilecek kadar iyi niyetli olan, aydınlarım diye bağrına bastığı evlâtlarından ihanet gören ümitsiz, kırgın, küskün, içine dönük bir millet. İlmî açıdan iyice araştırılmış olan konular üzerinde yeniden tartışma yoluna gidilmiyecektir. Çünkü, inandırmıya çalışma zamanı geçmiştir. Artık inançlı kimselere seslenme zamanıdır. Çıkış yolu tektir ve ileridedir. Geri dönüş yoktur; geride kalmış değerlerimizi bile ileride aramak ve yeniden yapmak zorunluluğu vardır.

58 58 Ülkücü gençler! Memleketçi aydınlar! Anadolu'nun düşünen ve kahır çeken evlâtları! Türklük gururunu duyan ve bunu şuurlu olarak duyan, haysiyetli bir milletin çocukları! Biz ışık yakıyoruz, ışık tutuyoruz. Siz göreceksiniz, siz düşüneceksiniz ve siz hüküm vereceksiniz. Size duruşu olmıyan, dönüşü olmıyan bir yol gösteriyoruz. Hükme varırken bilgi, inanç ve sağduyunuzu kulla hin. Başka hiçbirşeye ihtiyaç yoktur. Hele bilgiç geçinen yılanların ilâç diye sundukları zehirlere hiç.. Kendiniz araştırın, kendiniz bakın ve görün. En iyiyi ve doğruyu bulacaksınız. Çünkü bilgilisiniz, şuurlusunuz, imanlısınız. Ülkücüsünüz. Sizler, tarih boyunca defalarca yıkılan putları her vesile ile dirilten ve sonra da tapanlardan değilsiniz. Sizler, maddenin esiri olmıya değil, ona hâkim olmıya geldiniz. Yalnız hak ve onun ışığı olan hakikat yolundasınız. İstemeseniz de ruhunuzun yapısı, soyunuz ve soyluluğunuz sizi bu yola itiyor. Gerçek sizin elinizden, siz gerçekten kurtulamazsınız. Kapılar aralandığında bakın neler çıkacak, güneş doğduğunda bakın şekiller nasıl değişecek. Dost olana dost, barışçı olana barışçı olmasını elbette bileceğiz. Fakat artık, bu milletin kanını emenlerin karşısında gaflet yok. Çünkü Türklüğü yaşatmak zorundasın. ** * Bu milletin, bu feragatli insanların duygularını senelerce istismar edenler, onu hem maddeten hem manen soyanlar cüretlerini bu halkın müsamaha ve merhametinden, insanlık dışı davranışlarını da korkunç tamah ve hırslarından almaktadırlar. Kendilerini her zaman kurtarabileceklerini düşünmeleri, sömürücü ruhlarının onlara verdiği alçakça ve zavallıca bir gaflettir. Zira bunlar kendilerine karşı çıkılmayışını üstün kurnazlıklarıyla baş edilemiyeceği anlamında kabullenmektedirler. Aslında onların bu zihniyetine hak verdirecek şekilde senelerce meydanı boş bulmuşlardır. En ufak bir insanlık duygusundan bile mahrum bu kimseler, halk arasında kendi zulümlerine âlet olabilecek ahlâk düşkünlerini ve korkakları bulabilmişlerdir. Maddî yoksulluk, çeşitli mahrumiyetler ahlâk bozulmasını kolaylaştırmış ve devamlı propaganda ile başkalarının ıstırabı bahasına, aşırı kazanç, bir başarı olarak gösterilme yoluna gidilmiştir. Türk Milleti'nin dış düşmanları bu kampanyayı bulunmaz bir fırsat olarak her yönden desteklemişlerdir. Kendileri için bu kadar ucuza malolmuş bir şer hareketi daha yoktur. Bir yandan topluluğu millet yapan vasıflar dejenere edilip ortadan kaldırılırken, diğer yandan soygun-

59 culuk, iş hayatında ilerleme olarak belirtilmiş ve faziletli olmakta direnenler başarısız kimseler olarak tanıtılmıştır. Bütün bunlara rağmen halkın bu kadar dayanabilmesi gerçekten övülmeye lâyıktır. Düşününüz ki muazzam bir malî destekle, bir milletin an'ane, örf ve ahlâkı yıkılmıya çalışılıyor. Bütün saldırgan güçler içerde ve dışarda işbirliği halindeler. Anadolu'nun Birinci Dünya Harbinden sonraki müşterek işgali gibi bu defa da Türk halkının beyin ve ruhu istilâ edilmekte, karşı koyan vatanperverler derhal ezilmiye çalışılmakta, bir araya gelerek teşkilâtlanmaları da önlenilmektedir. Bir liderin, bir halk adamının ortaya çıkarak kitleleri sürüklememesi için her tedbir önceden alınmakta ve bu kirli gayelerine, ruhsuz, basiretsiz, taklitçi ve kısır devlet adamlarını da âlet edebilmektedirler. Hattâ bazı zavallıları çok defa âdi bir menfaat karşılığı kendi kirli emelleri için kullanabilmektedirler. Onlar ki milliyetçi bir lideri halk nazarında kötülemek için yalnız bağlı oldukları parti ve cemiyetlerin değil, ayni zamanda devletin imkânlarını bile faaliyete geçirirler. Bir yabancı devletin hoşuna gitmek, bir beynelmilel cemaatin gönlünü almak için millî değerlerini ve halk adamlarını çekinmeden, utanmadan, Allah'tan korkmadan harcarlar. Milliyetçilerin güçlenmemesi için komünistlerin teşkilâtlanıp onlara saldırmasını bile sevinçle karşılıyacak kadar ruhsuz ve şuursuzlaşmışlar, alçalmışlardır. Herşeye rağmen Türklüğün mutlu günleri gelecektir. Tanrı Türk'ü korusun. 59 l T Ö R E DEVLET ] Ö T Ü K E N < l O C A K i î TÜRK EDEBİYATI! I TÜRK KÖYÜ T Okuyunuz, okutunuz, yaşatınız i

60 60 (Baştarafı 38. sayfada) bir biçimde bilinçlendirmek ulusal birliğimizi sağlamamız için elzemdir. Nitekim aynı gelişim, klâsik demokrasinin çıkmazlarını önlemek için Batı ülkelerinde de destek görmektedir. UNESCO'nun hazırladığı bir raporda: «Her insan ancak toplum (Community) üyeliğinin sağladığı özelliklere göre zihinsel ve duygusal yaşantısını sürdürebilir. Bu temel ihtiyaçların tatmin edilmemesi halinde fertler bir takım ruhsal hastalıklara ve saplantılara sürüklenir (5). «Devletin malı deniz, yemeyen domuz» biçiminde kötüye kullanılmış bir ferdî mentaliteyi, toplumun yararına işleyebilecek bir kimliğe sahip kılmak ancak toplum bilincine saygılı olmakla mümkündür. Bu toplumsal dayanışma yanında yine Gökalp'in deyimiyle, toplumsal ülkücülük veya toplumsal halkçılık önemle üzerinde durulması gereken ikinci hususu teşkil eder. Atatürk Milliyetçiliğinin kaynağını teşkil eden bu toplumsal halkçılık Türk ulusunun tüm refah ve mutluluğu için çalışan ve sadece Türk kokan bir ülke yaratmak için bir itici güç, dinamo olacaktır. Nasıl benzini tükenen bir araba hareket edemezse, ülküsünü yitiren bir toplumdan da istenilen dinamizma beklenilemez. Kuruluşundan bugüne kadar içinden bir kırmızı şerit gibi geçen dayanışma ruhu ve toplumsal halkçılık ülküsü, buna modern anlamda halkçı milliyetçilik de denilebilinir, toplumumuzun iskeletini teşkil eden sütunlardan sadece iki tanesidir. Bir defa bu sütunlar temellerden itibaren kurulup, iskelet teşkil edildikten sonra, yani toplumumuz dayanışma ve toplumsal ülkücülükle yeni bir asamaya ulaşırsa, artık betonlasmış olan yapıyı ayakta tutmak için bu iskelete ihtiyaç yoktur. Bu nedenle yasalar yerine toplum gerçeğine yönelmek ve niteliğine uygun yapımsal biçimi saptamak gerekir. SONUÇ: Siyasal rejim ve kalkınma biçimleri insan faktörüne dayanır. Bunun için de insanı besleyen ve onu döl yatağını teşkil eden toplum yapısını anlamamız gerekir. Toplumumuz dayanışma ve fedakârlık istemektedir. Onun bu nitelikleri tarihsel gelişimin bir sonucudur. Demokrasim 1 zin çıkmazları ve kalkınmamız ancak bu çimento haysiyetini taşıyan gerçeklere dönmekle mümkündür. Bir tarafta mutlu bir azınlık diğer tarafta mutsuz bir çoğunluğun iç içe yaşadığı bir tezatlar ülkesinde gerçek çözüm yolu aydınının kendi değerlerine ve toplumuna saygı duymasıyla başlar. (1) John W. Bennett, Tradition, Modernity and Communalisnı in Japan's Modernization, the Journal of Social İssues, vol. XXIV, No: 4, October 1968.

61 » -» o-4»«> <» <><»-a» oo-»<»»»<>,»»» ^»»» < TRANSMİSYON TİCARET Hamit Tavukçuoğlu Transmisyon milleri, yatakları her çeşit vasıflı takım çelikleri ve çeşitli imalât çelikleri ile sanayi malzemeleri Karaköy, Tersane Caddesi No İstanbul Tel: AĞEÇ FİLM İFTİHARLA SUNAR " KAFDAĞINI TERKEDENLER KUTLUĞ YAYINLARI sunar: t Dr. RIZA N U R'un aranan eseri TÜRK TARİHİ 1. cildi 15 Mayısta bütün kitapçılarda. P.K Sirkeci - İSTANBUL

62 X JPgtJİLCSAflB Sermayesi: TL. A.. 8^. Ref. No. S a Dokuz Işıkta EĞİTİM SİSTEMİ Töre - Devlet Yayınlarında ÇIKTI

63 Normal gıda tkuvvet r ii A.Ş. KURUCUSU: M. NURİ ÇAPA 1915 BEŞİKTAŞ. YILDIZ AŞARİYE CAD. 34 İSTANBUL TEL

64 ONLARA IZDIRABI KANINA KAT DA GÖZ KIRPMADAN İÇ! VARSIN, GÜLSÜN ARDINDAN NE ÇIKAR BİR İKİ PİÇ! BU VARLIK DÜNYASINDA YALNIZ SENİN HİÇ Mİ HİÇ BİR ŞEYİN OLMAYACAK... HATTA MEZAR TAŞINDA... YAZI KADROSU Alparslan TÜRKEŞ Prof. Dr. Mehmet KAPLAN Prof. Dr. Ahmet CAFEROĞLU Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN Doç. Dr. Mehmet ERÖZ Doç. Dr. Necmettin HACIEMİNOĞLU Dr. Emel ESİN Enis ÖKSÜZ Şerafettin TOPERİ Ahmet KABAKLI Nahit DİNÇER Sadî Yaver ATAMAN Necdet SEVİNÇ Yaşar OKUYAN Hilmi KURTULUŞ Mehmet KOCABAŞ Yağmur GÖKÇE BOZKURT : Sahibi : M.H.P. İst. İl. Teşkilâtı adına Bahaettin ERMAN Yazı İşleri Müdürü: Mesûde ATILGAN İdare yeri: Erçevik İş Hanı No. 144/403 Divanyoîu - Sultanahmet Yazılan yazılardan yazı sahipleri mes'uldür. Dizgi ve Baskı: Dizerkonca Matbaası Kapak Baskısı: Cem-zi Matbaası Fiatı: 500 Kuruş. Basıldığı tarih : 3/5/1972

65 * Ey Türk! Üstte gök çökmedikçe Altta yer delinmedikçe Senin ilini ve töreni Kim bozabilir? (Bilge Kağan 8. Asır.) TÜRKLERİN DEVLET FELSEFESİNE GÖRE HÜKÜMDAR NASIL OLMALIDIR Halk için beyin cesur ve kahraman olması iyidir; büyük işleri ancak bu meziyetler ile karşılamak mümkündür. Tecrübeli, sözünü düşünerek söylemiş olan Ötüken beyi ne der, dinle. Halk için beyin çok seçkin olması lâzımdır; özü, sözü doğru ve tabiatı güzide olmalıdır. Bilgili, akıllı, halka muamelesi iyi, cömert, gözü tok ve gönülü zengin olmalıdır. Her türlü iyiliğe el uzatmalı; haya sahibi, yumuşak huylu ve asîl tabiatlı olmalıdır. Böyle bir bey halka lâyık, büyük bir bey olur ve bu beyden de iyi bir hanedan yetişir. İnsan her işe başlarken, bilgi ile başlar ve akıl ile sona erdirir. Bey halkı bilgi ile elinde tutar; bilgisi olmazsa, akh işe yaramaz. Beyler işlerinde yanıhrlarsa, ey devletli hükümdar, onların beyliği hastalanmış demektir; tedavi etmelidir. Beylik hastalığının ilâcı akıl ve bilgidir; ey yumuşak huylu, onu akıl ile tedavi et. Bey bilgili, akıllı ve zekî olmalıdır; beyliğin hastalığına ancak bunlar ile bir çâre bulunabilir. Bilgili, akıllı ve hakîm hükümdarın her iki dünyada da makamı yüksek olur. Her iki dünyayı bulan insan çok mes'ûd olur ve bütün saadetlerin başında bulunur. (Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig adlı kitabından. 11. asır) YÜZDE YÜZ TÜRK OLDUĞUN GÜN CİHAN SENİNDİR. ATSIZ

66

Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000)

Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000) Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000) 14.08.2014 SIRA SIKLIK SÖZCÜK TÜR AÇIKLAMA 1 1209785 bir DT Belirleyici 2 1004455 ve CJ Bağlaç 3 625335 bu PN Adıl 4 361061 da AV Belirteç 5 352249 de

Detaylı

DEMOKRASİ VE SAYDAMLIK ENSTİTÜSÜ www.dse.org.tr

DEMOKRASİ VE SAYDAMLIK ENSTİTÜSÜ www.dse.org.tr DEMOKRASİ VE SAYDAMLIK ENSTİTÜSÜ www.dse.org.tr YENİ ANAYASA DEĞİŞİKLİK ÖNERİLERİMİZ (TCBMM Başkanlığı na iletilmek üzere hazırlanmıştır) 31.12.2011 İletişim: I. Anafartalar Mah. Vakıf İş Hanı Kat:3 No:

Detaylı

Kütahya Gazeteciler Cemiyeti Ziyareti:

Kütahya Gazeteciler Cemiyeti Ziyareti: Türk Ocakları Genel Merkezi Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Efendi BARUTCU, Türk Ocakları nın 100 üncü kuruluş yıldönümü kutlamaları çerçevesinde, Sönmeyen Ocak Türk Ocakları ve Türkiye nin Geleceği konulu

Detaylı

Vakıfların toplumsal yaşamımızdaki hizmetlerini şöyle sıralayabiliriz. 1. Dini hizmetler. 2. Sağlık hizmetleri. 3. Eğitim ve öğretim hizmetleri

Vakıfların toplumsal yaşamımızdaki hizmetlerini şöyle sıralayabiliriz. 1. Dini hizmetler. 2. Sağlık hizmetleri. 3. Eğitim ve öğretim hizmetleri Bir hizmetin sürüp gidebilmesi için, kişilerin kendi istekleriyle bağışladıkları para ve mülklere Vakıf denir. Bağışlanan mülklerin, eserlerin geleceğe sağlıklı kalabilmeleri korunmalarına bağlıdır. Geçmişin

Detaylı

İLK TÜRK DEVLETLERİNDE HUKUK

İLK TÜRK DEVLETLERİNDE HUKUK İLK TÜRK { DEVLETLERİNDE HUKUK Hukuk Anlayışı Hukuk fertlerin bir arada barış ve güven içinde yaşamasını sağlamak amacıyla oluşturulan hak ve kanunların bütünüdür. Bir devletin uzun ömürlü olabilmesi için

Detaylı

ULUSAL VEYA ETNİK, DİNSEL VEYA DİLSEL AZINLIKLARA MENSUP OLAN KİŞİLERİN HAKLARINA DAİR BİLDİRİ

ULUSAL VEYA ETNİK, DİNSEL VEYA DİLSEL AZINLIKLARA MENSUP OLAN KİŞİLERİN HAKLARINA DAİR BİLDİRİ 209 ULUSAL VEYA ETNİK, DİNSEL VEYA DİLSEL AZINLIKLARA MENSUP OLAN KİŞİLERİN HAKLARINA DAİR BİLDİRİ Birleşmiş Milletler Genel Kurulu nun 20 Aralık 1993 tarihli ve 47/135 sayılı Kararıyla ilan edilmiştir.

Detaylı

Milli Devlete Yönelik Tehdit Değerlendirmesi

Milli Devlete Yönelik Tehdit Değerlendirmesi Milli Devlete Yönelik Tehdit Değerlendirmesi tarafından tam algılanmadığı, diğer bir deyişle aynı duyarlılıkla değerlendirilmediği zaman mücadele etmek güçleşecek ve mücadeleye toplum desteği sağlanamayacaktır.

Detaylı

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu v TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu ÖNSÖZ Yirmi birinci yüzyılı bilgi teknolojisi çağı olarak adlandırmak ne kadar yerindeyse insan hakları çağı olarak adlandırmak da o kadar doğru olacaktır. İnsan

Detaylı

Yrd. Doç. Dr. Ali GURBETOĞLU İstanbul Ticaret Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi

Yrd. Doç. Dr. Ali GURBETOĞLU İstanbul Ticaret Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Eğitim Tarihi Yrd. Doç. Dr. Ali GURBETOĞLU İstanbul Ticaret Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi İslam Öncesi Türklerde Eğitimin Temel Özellikleri 2 Yaşam biçimi eğitimi etkiler mi? Çocuklar ve gençlerin

Detaylı

Y.Selçuk TÜRKOĞLU Bursa Milletvekili Aday Adayı. Biz Bir Ekibiz Ekibimiz Milletimiz

Y.Selçuk TÜRKOĞLU Bursa Milletvekili Aday Adayı. Biz Bir Ekibiz Ekibimiz Milletimiz Y.Selçuk TÜRKOĞLU Bursa Milletvekili Aday Adayı Biz Bir Ekibiz Ekibimiz Milletimiz MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ Bursa Milletvekili Aday Adayı Türk Milleti karar arifesindedir. Ya İkinci Endülüs, ya da yeniden

Detaylı

1.Birlik ilkesi: İslam inancına göre bütün varlıklar, bir olan Allah tarafından yaratılmıştır.

1.Birlik ilkesi: İslam inancına göre bütün varlıklar, bir olan Allah tarafından yaratılmıştır. İnsanın toplumsal bir varlık olarak başkaları ile iyi ilişkiler kurabilmesi, birlik, barış ve huzur içinde yaşayabilmesi için birtakım kurallara uymak zorundadır. Kur an bununla ilgili ne gibi ilkeler

Detaylı

Atatürk ün Kişisel Özellikleri. Elif Naz Fidancı

Atatürk ün Kişisel Özellikleri. Elif Naz Fidancı Atatürk ün Kişisel Özellikleri Atatürk cesur ve iyi bir liderdir Atatürk iyi bir lider olmak için gerekli bütün özelliklere sahiptir. Dürüstlüğü ve davranışları ile her zaman örnek olmuştur. Gerek devlet

Detaylı

Göç yani hicret dini bir vazifedir.insanların dinlerini daha iyi yaşamaları,hayatlarını devam ettirebilmeleri için göç bir ihtiyaçtır.

Göç yani hicret dini bir vazifedir.insanların dinlerini daha iyi yaşamaları,hayatlarını devam ettirebilmeleri için göç bir ihtiyaçtır. TÜRKİYE'DEKİ GÖÇLER VE GÖÇMENLER Göç güçtür.hem güç ve zor bir iştir hem de güç katan bir iştir. Göç yani hicret dini bir vazifedir.insanların dinlerini daha iyi yaşamaları,hayatlarını devam ettirebilmeleri

Detaylı

İş ve Meslek Bakımından Ayırım Hakkında Sözleşme 44

İş ve Meslek Bakımından Ayırım Hakkında Sözleşme 44 İş ve Meslek Bakımından Ayırım Hakkında Sözleşme 44 Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından toplantıya çağırılarak 4 Haziran 1958 de Cenevre de kırk ikinci toplantısını yapan, Milletlerarası

Detaylı

11.SINIF TÜRK EDEBİYATI DERSİ KURS KAZANIMLARI VE TESTLERİ

11.SINIF TÜRK EDEBİYATI DERSİ KURS KAZANIMLARI VE TESTLERİ EKİM AY HAFTA DERS SAATİ KONU ADI YENİLEŞME DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI TANZİMAT DÖNEMİ EDEBİYATININ OLUŞUMU KAZANIMLAR.Osmanlı Devleti ni güçlü kılan sosyal, siyasi düzenin bozulma nedenlerini.batı düşüncesine,

Detaylı

Makamınız için en iyi ATATÜRK portreleri YETKİLİ TEDARİK FİRMASI

Makamınız için en iyi ATATÜRK portreleri YETKİLİ TEDARİK FİRMASI Makamınız için en iyi ATATÜRK portreleri YETKİLİ TEDARİK FİRMASI C umhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK ün her zaman en kaliteli fotoğraflarından oluşan arşivimizi, en gelişmiş baskı teknikleri

Detaylı

T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük MİLLİ EKONOMİ VE BAŞKENT ANKARA

T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük MİLLİ EKONOMİ VE BAŞKENT ANKARA 1 Bir ülkede üretim, dağıtım, tüketim etkinliklerinin bütününe ekonomi denmektedir. Bir ülkenin kendi kendine yetebilmesi, ekonomik olarak bağımsız olması çok önemlidir. 2 Osmanlı Devleti 1911 yılından

Detaylı

Türklerin Anayurdu ve Göçler Video Ders Anlatımı

Türklerin Anayurdu ve Göçler Video Ders Anlatımı Türklerin Anayurdu ve Göçler Video Ders Anlatımı III. ÜNİTE TÜRKLERİN TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞI VE İLK TÜRK DEVLETLERİ ( BAŞLANGIÇTAN X. YÜZYILA KADAR ) A- TÜRKLERİN TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞI I-Türk Adının Anlamı

Detaylı

09.01.2016 fatihtekinkaya@hotmail.com

09.01.2016 fatihtekinkaya@hotmail.com Fatih TEKİNKAYA Sosyal Bilgiler Öğretmeni ANAYASALARIMIZ Teşkilat-ı Esasi 1921 Anayasası 1924 Anayasası 1961 Anayasası 1982 Anayasası Türkiye Cumhuriyeti Anayasası MADDE 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

Detaylı

AVCILIK. İnsanlığın tarihi kadar eski bir fenomen ve bir faaliyettir.

AVCILIK. İnsanlığın tarihi kadar eski bir fenomen ve bir faaliyettir. AVCILIK İnsanlığın tarihi kadar eski bir fenomen ve bir faaliyettir. Avcılık İnsanlığın tarihi kadar eski bir fenomen Avcılık eskiden; İnsanın kendisini korumak, Karnını doyurmak, Hayvan ehlileştirmek,

Detaylı

Ü N İ T E L E N D İ R İ L M İ Ş Y I L L I K D E R S P L A N I

Ü N İ T E L E N D İ R İ L M İ Ş Y I L L I K D E R S P L A N I Ş U B A T 25.02.203 / 0.03.203 8.02.203 / 22.02.203 Tel : 0 26 39 59 38 Faks : 0 26 334 96 96 http://pamem.meb.k2.tr ÖĞRETİM YILI : 202 / 203 İN ADI : DİN KÜLTÜRÜ VE MESLEK AHLAKI ÖĞRETMENLERİ : YAVUZ

Detaylı

Yeni bir dönem açılıyor: Mali çöküş, depresyon, sınıf mücadelesi

Yeni bir dönem açılıyor: Mali çöküş, depresyon, sınıf mücadelesi Yeni bir dönem açılıyor: Mali çöküş, depresyon, sınıf mücadelesi Devrimci Marksizm Yayın Kurulu Uzun vadede bu felâket konusunda suçun nasýl daðýtýlacaðý çok þeyi belirleyecektir. Ýþte bu, önemli bir entelektüel

Detaylı

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasından:

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasından: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasından: Mevduatın Vade ve Türleri ile Katılma Hesaplarının Vadeleri Hakkında Tebliğ (Sıra No: 2002/1) (29 Mart 2002 tarih ve 24710 sayılı Resmi Gazete de yayımlanmıştır)

Detaylı

ANAYASA DERSĐ (41302150) (2010-2011 GÜZ DÖNEMĐ YILSONU SINAVI) CEVAP ANAHTARI

ANAYASA DERSĐ (41302150) (2010-2011 GÜZ DÖNEMĐ YILSONU SINAVI) CEVAP ANAHTARI ANAYASA DERSĐ (41302150) (2010-2011 GÜZ DÖNEMĐ YILSONU SINAVI) CEVAP ANAHTARI ANLATIM SORULARI 1- Bir siyasal düzende anayasanın işlevleri neler olabilir? Kısaca yazınız. (10 p) -------------------------------------------

Detaylı

SURİYE TÜRKMEN PLATFORMU I. TOPLANTISI ONUR VE ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ SONUÇ BİLDİRİSİ

SURİYE TÜRKMEN PLATFORMU I. TOPLANTISI ONUR VE ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ SONUÇ BİLDİRİSİ SURİYE TÜRKMEN PLATFORMU I. TOPLANTISI ONUR VE ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ SONUÇ BİLDİRİSİ Bismillairrahmanirrahim 1. Suriye de 20 ayı aşkın bir süredir devam eden kriz ortamı, ülkedeki diğer topluluklar gibi

Detaylı

10.SINIF TÜRK EDEBİYATI DERSİ KURS KAZANIMLARI VE TESTLERİ

10.SINIF TÜRK EDEBİYATI DERSİ KURS KAZANIMLARI VE TESTLERİ EKİM AY HAFTA DERS SAATİ KONU ADI KAZANIMLAR TEST NO TEST ADI 1 EDEBİYAT TARİHİ / TÜRK EDEBİYATININ DÖNEMLERE AYRILMASINDAKİ ÖLÇÜTLER 1.Edebiyat tarihinin uygarlık tarihi içindeki yerini.edebiyat tarihinin

Detaylı

Osmanlı dan Cumhuriyet e Adım Adım!

Osmanlı dan Cumhuriyet e Adım Adım! Osmanlı dan Cumhuriyet e Adım Adım! Eskiden devletimizin adı Osmanlı Ġmparatorluğu idi. Başımızda padişah vardı. Egemenlik haklarımız padişahın elindeydi. Başkentimiz Ġstanbul du. 19 Mayıs 1919 da Mustafa

Detaylı

"Satmam" demiş ihtiyar köylü, "bu, benim için bir at değil, bir dost."

Satmam demiş ihtiyar köylü, bu, benim için bir at değil, bir dost. Günün Öyküsü: Talih mi Talihsizlik mi? Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir adam yaşıyormuş. Çok fakirmiş. Ama çok güzel beyaz bir atı varmış. Kral bu ata göz koymuş. Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir

Detaylı

Cumhuriyet Halk Partisi

Cumhuriyet Halk Partisi 1 Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu: Gezi Parkından dünyaya yansıyan ses daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi sesidir. Tarih : 15.06.2013 Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu Türkiye de görev yapan yabancı

Detaylı

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK TARİHİ TEST

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK TARİHİ TEST İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK TARİHİ TEST TANER ÖZDEMİR DETAY TARİHÇİ TÜRK TELEKOM NURETTİN TOPÇU SOSYAL BİLİMLER LİSESİ TARİH ÖĞRETMENİ İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK TARİHİ TEST 1 1) Türklerin Anadolu ya gelmeden önce

Detaylı

Tefsir, Kıraat (İlahiyat ve İslâmî ilimler fakülteleri)

Tefsir, Kıraat (İlahiyat ve İslâmî ilimler fakülteleri) ARAŞTIRMA ALANLARI 1 Kur an İlimleri ve Tefsir Kur an ilimleri, Kur an tarihi, tefsir gibi Kur an araştırmalarının farklı alanlarına dair araştırmaları kapsar. 1. Kur an tarihi 2. Kıraat 3. Memlükler ve

Detaylı

ATATÜRK İLKE VE İNKILAPLARI. HAZIRLAYAN: Cihan YALVA İnsan Kaynakları Şube Müdürlüğü

ATATÜRK İLKE VE İNKILAPLARI. HAZIRLAYAN: Cihan YALVA İnsan Kaynakları Şube Müdürlüğü ATATÜRK İLKE VE İNKILAPLARI HAZIRLAYAN: Cihan YALVA İnsan Kaynakları Şube Müdürlüğü Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı ve yüce bir toplum halinde yaşatır ya da onu köleliğe ve yoksulluğa

Detaylı

TEŞKİLATLANMA VE KOLLEKTİF MÜZAKERE HAKKI PRENSİPLERİNİN UYGULANMASINA MÜTEALLİK SÖZLEŞME

TEŞKİLATLANMA VE KOLLEKTİF MÜZAKERE HAKKI PRENSİPLERİNİN UYGULANMASINA MÜTEALLİK SÖZLEŞME TEŞKİLATLANMA VE KOLLEKTİF MÜZAKERE HAKKI PRENSİPLERİNİN UYGULANMASINA MÜTEALLİK SÖZLEŞME Bu sözleşme, ILO'nun temel haklara ilişkin 8 sözleşmesinden biridir. ILO Kabul Tarihi: 18 Haziran 1949 Kanun Tarih

Detaylı

KKTC de EĞİTİM ve ÖĞRENİM. GÖRÜŞLER ve ÖNERİLER

KKTC de EĞİTİM ve ÖĞRENİM. GÖRÜŞLER ve ÖNERİLER KKTC de EĞİTİM ve ÖĞRENİM GÖRÜŞLER ve ÖNERİLER Prof.Dr. Ufuk TANERİ, IOM, HE 2003-03-14 Eğitim-Öğrenim Doğuş anı ndan başlayıp Ömür Boyu süren bir Süreç, yüzyılımız ve gelecek nesiller beklentilerinin

Detaylı

Niye Bilge Kağan?, Bilge Bir İsim midir?

Niye Bilge Kağan?, Bilge Bir İsim midir? "Bilge" sözü Bilge Kağan'ın öz adı değil; yalnızca unvanı idi. Eski Türk devlet anlayışına göre iyi bir kağanın başlıca iki özelliği olmalıydı. Her şeyden önce "bilge" yani bilgili olması gerekti. Niye

Detaylı

HOCAİLYAS ORTAOKULU. ÜNİTE 1: Bir Kahraman Doğuyor T.C. İNKILÂP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK-8

HOCAİLYAS ORTAOKULU. ÜNİTE 1: Bir Kahraman Doğuyor T.C. İNKILÂP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK-8 1/11 ÜNİTE 1: Bir Kahraman Doğuyor 1. Batıya Erken Açılan Kent Selanik 1.Atatürk ün çocukluk dönemini ve bu dönemde içinde bulunduğu toplumun sosyal ve kültürel yapısını analiz eder. 2. Mustafa Kemal Okulda

Detaylı

BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR

BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR ÖTÜKEN Ârif Nihat Asya BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR Şiirler: 1 BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR Servet Asya ya Armağanımdır. DESTAN O zaferler getiren atların Nalları altındanmış; Gidişleri akına, Gelişleri akındanmış.

Detaylı

Şimdi fazla ileri gitmiş bu gerici diktatörlüğü terbiye etmek, mümkünse biraz değiştirip halka kabul ettirmek istiyorlar.

Şimdi fazla ileri gitmiş bu gerici diktatörlüğü terbiye etmek, mümkünse biraz değiştirip halka kabul ettirmek istiyorlar. Boyun eğmeyenler bu yana BU DÜZENİ SIFIRLA AKP eliyle sürdürülen gerici diktatörlük Türkiye'nin kaderi değildir. Bu diktatörlük bir kaza veya arızanın sonucu ortaya çıkmış da değildir. Sömürü düzeni kendini

Detaylı

DERSİMİZİN TEMEL KONUSU

DERSİMİZİN TEMEL KONUSU DERSİMİZİN TEMEL KONUSU 1 1. TÜRK HUKUKUNUN TEMEL KAVRAMLARINI TANIMAK 2. TÜRKIYE DE NELER YAPABİLİRİZ SORUSUNUN CEVABINI BULABİLMEK DERSİN KAYNAKLARI 2 SİZE GÖNDERİLEN MATERYAL: 1. 1982 Anayasası: https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa_2011.pdf

Detaylı

Aynı kökün "kesmek", "kısaltmak" anlamı da vardır.

Aynı kökün kesmek, kısaltmak anlamı da vardır. Kıssa, bir haberi nakletme, bir olayı anlatma hikâye etmek. Bu Arapça'da kassa kelimesiyle ifade edilir. Anlatılan hikâye ve olaya da "kıssa" denilir. Buhâri, bab başlıklarında "kıssa"yı "olay" anlamında

Detaylı

İSTİKLÂL MARŞI'MIZ. Her milletin bir milli marşı var fakat bizimkisi ayrı. Bizimkisi İstiklal Marşıdır, başka yazılamaz gayrı.

İSTİKLÂL MARŞI'MIZ. Her milletin bir milli marşı var fakat bizimkisi ayrı. Bizimkisi İstiklal Marşıdır, başka yazılamaz gayrı. İSTİKLÂL MARŞI'MIZ Her milletin bir milli marşı var fakat bizimkisi ayrı. Bizimkisi İstiklal Marşıdır, başka yazılamaz gayrı. Kimisi yazılmış bilmem hangi krala; lorda, barona. Küçümsemem ama, benzetirim

Detaylı

TÜRKLERDE BİLGİ-BELGE VE ARŞİV TARİHİ

TÜRKLERDE BİLGİ-BELGE VE ARŞİV TARİHİ TÜRKLERDE BİLGİ-BELGE VE ARŞİV TARİHİ Türk arşivciliğinin tarihi çok eskilere dayanır. Uygur Türklerinin şehirlerinde zengin kütüphaneler ve arşivlerin olduğu tespit edilmiştir. Selçuklularda da resmi

Detaylı

İnsanların birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerini düzenleyen kurallara hukuk denir. Hukuk kurallarını koyan, uygulanıp uygulanmadığını

İnsanların birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerini düzenleyen kurallara hukuk denir. Hukuk kurallarını koyan, uygulanıp uygulanmadığını İnsanların birbirleriyle ve devletle olan ilişkilerini düzenleyen kurallara hukuk denir. Hukuk kurallarını koyan, uygulanıp uygulanmadığını denetleyen en yüksek organ ise devlettir. Hukuk alanında birlik

Detaylı

BÜLTEN İSTANBUL AZİZ BABUŞCU. FİLİSTİN MESELESİ 2 5 te B İ L G İ NOTU. Öğretmenler ile öğrenciler yıllar sonra bir araya geldi

BÜLTEN İSTANBUL AZİZ BABUŞCU. FİLİSTİN MESELESİ 2 5 te B İ L G İ NOTU. Öğretmenler ile öğrenciler yıllar sonra bir araya geldi 2 de Öğretmenler ile öğrenciler yıllar sonra bir araya geldi AK Parti İstanbul İl Kadın Kolları nda AK Öğretmenler ile öğrenciler yıllar sonra bir araya gelmenin mutluluğunu yaşadı. 8 de YIL: 2012 SAYI

Detaylı

T.C. HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ TÜRKİYAT ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ TEZLİ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI TÜRKİYAT ARAŞTIRMALARINDA YÖNTEM VE TEKNİKLER SEMİNERİ

T.C. HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ TÜRKİYAT ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ TEZLİ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI TÜRKİYAT ARAŞTIRMALARINDA YÖNTEM VE TEKNİKLER SEMİNERİ T.C. HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ TÜRKİYAT ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ TEZLİ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI TÜRKİYAT ARAŞTIRMALARINDA YÖNTEM VE TEKNİKLER SEMİNERİ KONU: ESKİ TÜRKLERDE KALIN VE KALININ HUKUKİ DURUMU HAZIRLAYAN

Detaylı

Menümüzü incelediniz mi?

Menümüzü incelediniz mi? by elemeği Menümüzü incelediniz mi? Yılmaz Usta nın hikayesini duydunuz mu? Niçin Nevale? Yılmaz Usta nın hikayesi Bir insan pasta ustası olmaya nasıl karar verir? Yani 1972 yılında Kastamonu da doğduğunuzu

Detaylı

İBRAHİM ŞİNASİ 1826-1871

İBRAHİM ŞİNASİ 1826-1871 İBRAHİM ŞİNASİ 1826-1871 Hayatı ve Edebi Kişiliği İbrahim Şinasi 5 Ağustos 1826 da İstanbulda doğdu. 13 Eylül 1871 de aynı kentte öldü. Topçu yüzbaşısı olan babası Mehmed Ağa 1829 da Osmanlı Rus savaşı

Detaylı

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ÎLE FEDERAL ALMANYA CUMHURİYETİ ARASINDA 16 ŞU BAT 1952 TARİHÎNDE ANKARA'DA AKDEDİLMİŞ OLAN TİCARET ANLAŞMASINA EK PROTOKOL

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ÎLE FEDERAL ALMANYA CUMHURİYETİ ARASINDA 16 ŞU BAT 1952 TARİHÎNDE ANKARA'DA AKDEDİLMİŞ OLAN TİCARET ANLAŞMASINA EK PROTOKOL -. '. ' J ı 156 16 Şubat 1952 tarihli Türkiye Batı - Almanya Ticaret ve ödeme Anlaşmalarına Ek 21 Aralık 1954 tarihli Protokollerle Ekleri Mektupların Tasdikine dair Kanun (Resmî Gazete ile ilâm.- 2.II.

Detaylı

TEKNİK EĞİTİM VAKFI SENEDİ. Vakıf senedinin altında isim ve adresleri belirtilen şahıslar tarafından kurulan vakfın adı " TEKNİK EĞİTİM VAKFI" dır.

TEKNİK EĞİTİM VAKFI SENEDİ. Vakıf senedinin altında isim ve adresleri belirtilen şahıslar tarafından kurulan vakfın adı  TEKNİK EĞİTİM VAKFI dır. Tüzük VAKFIN ADI Madde:1 TEKNİK EĞİTİM VAKFI SENEDİ Vakıf senedinin altında isim ve adresleri belirtilen şahıslar tarafından kurulan vakfın adı " TEKNİK EĞİTİM VAKFI" dır. VAKFIN MERKEZİ Madde:2 Vakfın

Detaylı

Sosyal Güvenlik Hukuku 1. Ders

Sosyal Güvenlik Hukuku 1. Ders Sosyal Güvenlik Hukuku 1. Ders Prof. Dr. Murat ŞEN Arş. Gör. Yusuf GÜLEŞCİ Sosyal Güvenlik Kavramı Kişileri, gelirleri ne olursa olsun, belirli sayıdaki tehlikeler karşısında güvence sağlama görevine sahip

Detaylı

OBJEKTİF TARİHİ YORUM METODU İLE OBJEKTİF ZAMANA UYGUN YORUM METODU ARASINDAKİ İLİŞKİ

OBJEKTİF TARİHİ YORUM METODU İLE OBJEKTİF ZAMANA UYGUN YORUM METODU ARASINDAKİ İLİŞKİ OBJEKTİF TARİHİ YORUM METODU İLE OBJEKTİF ZAMANA UYGUN YORUM METODU ARASINDAKİ İLİŞKİ YORUM KAVRAMI Betül CANBOLAT Kanun hükmü, yasama organının tercih ettiği çözümün yazılı olarak ifade edilmesidir. Kullanılan

Detaylı

2014 2015 DERS YILI MEV KOLEJİ ÖZEL ANKARA ANADOLU LİSESİ VE FEN LİSESİ 10. SINIFLAR TÜRK EDEBİYATI DERSİ YARIYIL ÖDEVİ

2014 2015 DERS YILI MEV KOLEJİ ÖZEL ANKARA ANADOLU LİSESİ VE FEN LİSESİ 10. SINIFLAR TÜRK EDEBİYATI DERSİ YARIYIL ÖDEVİ 2014 2015 DERS YILI MEV KOLEJİ ÖZEL ANKARA ANADOLU LİSESİ VE FEN LİSESİ 10. SINIFLAR TÜRK EDEBİYATI DERSİ YARIYIL ÖDEVİ 1. Alp Er Tunga öldi mü Issız ajun kaldı mu Ödlek öçin aldı mu Emdi yürek yırtılur

Detaylı

HATAY BOZGUNCULUĞA VE AYRIMCILIĞA İZİN VEREMEZ!!!

HATAY BOZGUNCULUĞA VE AYRIMCILIĞA İZİN VEREMEZ!!! HATAY BOZGUNCULUĞA VE AYRIMCILIĞA İZİN VEREMEZ!!! Antakya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) Başkan Yardımcısı Remzi Güzel,Yaptığı Yazılı Açıklamada: ''Milli Dayanışma ve Birlik Ruhu Hatay da Bitmez.''Dedi.

Detaylı

YABANCI DİL ULUSLAR ARASI MIDIR? BAŞARILI BİR HAREKETLİLİK İÇİN ÖN ŞART MIDIR?

YABANCI DİL ULUSLAR ARASI MIDIR? BAŞARILI BİR HAREKETLİLİK İÇİN ÖN ŞART MIDIR? YABANCI DİL ULUSLAR ARASI HAREKETLİLİKTE OLMAZSA OLMAZ MIDIR? BAŞARILI BİR HAREKETLİLİK İÇİN ÖN ŞART MIDIR? DOÇ.DR.DİLEK KARAASLAN Süleyman Demirel Üniversitesi it i Erasmus Kurum Koordinatörü 05 Kasım

Detaylı

MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE OSMANLI DEVLET TEŞKİLATI

MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE OSMANLI DEVLET TEŞKİLATI MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE OSMANLI DEVLET TEŞKİLATI II. Mahmut ve Tanzimat dönemlerinde devlet yöneticileri, parçalanmayı önlemek için ortak haklara sahip Osmanlı toplumu oluşturmak için Osmanlıcılık fikrini

Detaylı

Farklı Sistemlerde Kentleşme

Farklı Sistemlerde Kentleşme Farklı Sistemlerde Kentleşme Farklı Sistemlerde Kentleşme Kentleşme ve kent planları farklı ekonomik sistemlere göre değişebilir. Kapitalist ve sosyalist ülkelerin kentleşme biçimleri, (keskin olmamakla

Detaylı

Hükümet in TSK İçinde Oluşturduğu Paralel Yapılar; Cumhurbaşkanı ve AYİM nin Konumu..

Hükümet in TSK İçinde Oluşturduğu Paralel Yapılar; Cumhurbaşkanı ve AYİM nin Konumu.. 28 Nisan 2014 Basın Toplantısı Metni ; (Konuşmaya esas metin) Hükümet in TSK İçinde Oluşturduğu Paralel Yapılar; Cumhurbaşkanı ve AYİM nin Konumu.. -- Silahlı Kuvvetlerimizde 3-4 yıldan bu yana Hava Kuvvetleri

Detaylı

Russell ın Belirli Betimlemeler Kuramı

Russell ın Belirli Betimlemeler Kuramı Russell ın Belirli Betimlemeler Kuramı Russell ın dil felsefesi Frege nin anlam kuramına eleştirileri ile başlamaktadır. Frege nin kuramında bilindiği üzere adların hem göndergelerinden hem de duyumlarından

Detaylı

İSLAM İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI

İSLAM İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI İSLAM İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI Eski adıyla İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) günümüzde nüfusunun çoğunluğu veya bir kısmı Müslüman olan ülkelerin üye olduğu ve üye ülkeler arasında politik, ekonomik, kültürel,

Detaylı

MehMet Kaan Çalen, 07.04.1981 tarihinde Edirne nin Keşan ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Keşan da tamamladı. 2004 yılında Trakya

MehMet Kaan Çalen, 07.04.1981 tarihinde Edirne nin Keşan ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Keşan da tamamladı. 2004 yılında Trakya ÖTÜKEN MehMet Kaan Çalen, 07.04.1981 tarihinde Edirne nin Keşan ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Keşan da tamamladı. 2004 yılında Trakya Üniversitesi, Tarih Bölümü nden mezun oldu. 2008 yılında

Detaylı

KURBAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN. www.odemisto.org.tr. Kurban Bayramınızı en içten dileklerimizle kutlar; sağlık, mutluluk ve. esenlikler dileriz.

KURBAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN. www.odemisto.org.tr. Kurban Bayramınızı en içten dileklerimizle kutlar; sağlık, mutluluk ve. esenlikler dileriz. Kutlu Olsun 5 www..com www.yerelgrup.com www.yerelajans.net ÖDEMİŞ TİCARET ODASI ı en içten dileklerimizle kutlar; sağlık, mutluluk ve www.odemisto.org.tr Üçeylül Mah. Gençlik Cad. No:2 Ödemiş İZMİR 35760

Detaylı

Bu durum, aşağıdakilerden hangisin gösteren bir kanıt olabilir?

Bu durum, aşağıdakilerden hangisin gösteren bir kanıt olabilir? DÜNYA GÜCÜ OSMANLI 1. Anadolu Selçuklu Devleti zamanında ve Osmanlı İmparatorluğu nun Yükselme döneminde Anadolu daki zanaatkarlar lonca denilen zanaat gruplarına ayrılarak yöneticilerini kendileri seçmişlerdir.

Detaylı

TOPLUMSAL TABAKALAŞMA ve HAREKETLİLİK

TOPLUMSAL TABAKALAŞMA ve HAREKETLİLİK TOPLUMSAL TABAKALAŞMA ve HAREKETLİLİK TOPLUMSAL TABAKALAŞMA Ü s t S ı n ı f Orta Sınıf Alt Sınıf TOPLUMSAL TABAKALAŞMA Toplumsal tabakalaşma dünya yüzeyindeki jeolojik katmanlara benzetilebilir. Toplumların,

Detaylı

T.C. İSTANBUL 13. AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI (T.M.K. 10. MADDE İLE YETKİLİ) TUTANAK

T.C. İSTANBUL 13. AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI (T.M.K. 10. MADDE İLE YETKİLİ) TUTANAK T.C. İSTANBUL 13. AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI (T.M.K. 10. MADDE İLE YETKİLİ) ESAS N0:2009/191 03.08.2012 TUTANAK 27.07.2012 tarihli oturumda saat 19.27 sıralarında Mahkeme Başkanı tarafından duruşmanın

Detaylı

Svl.Me.Alev KESKİN-Svl.Me.Betül SAYIN*

Svl.Me.Alev KESKİN-Svl.Me.Betül SAYIN* Svl.Me.Alev KESKİN-Svl.Me.Betül SAYIN* * Gnkur.ATASE D.Bşk.lığı Türk kültüründe bayrak, tarih boyunca hükümdarlığın ve hâkimiyetin sembolü olarak kabul edilmiştir. Bayrak dikmek bir yeri mülkiyet sahasına

Detaylı

İHL'yi Ne Kadar Tanıyoruz?

İHL'yi Ne Kadar Tanıyoruz? On5yirmi5.com İHL'yi Ne Kadar Tanıyoruz? İmam Hatip Liseleri Son günlerin en gözde hedefi Katsayı, Danıştay, ÖSS ve başörtüsüyle oluşan okun saplandığı tam 12 noktası. Kimilerinin ötekileri Yayın Tarihi

Detaylı

İşten Atılan Asil Çelik İşçilerinin okuduğu basın açıklaması: 15/03/2012

İşten Atılan Asil Çelik İşçilerinin okuduğu basın açıklaması: 15/03/2012 15 Mart 2012 Perşembe günü işlerinden atılan Asilçelik işçileri Bursa nın Orhangazi ilçesi cumhuriyet meydanında basın açıklamasıyla İşimizi İstiyoruz talebini dile getirdikleri ve işlerine geri dönene

Detaylı

15 Ekim 2014 Genel Merkez

15 Ekim 2014 Genel Merkez ÇİN Yatırım Fırsatları Paneli 15 Ekim 2014 Genel Merkez İş Dünyamızın Saygıdeğer Mensupları, Değerli MÜSİAD üyeleri, Değerli Basın Mensupları, Toplantımıza katılımından dolayı teşekkür ediyor, Sizleri

Detaylı

İSTANBUL AYDIN ÜNİVERSİTESİ SİYASET AKADEMİSİ ANKARA TÜRKİYE DE SOL GELENEĞİNİ VE SİYASİ LİDERLİĞİ TARTIŞTI

İSTANBUL AYDIN ÜNİVERSİTESİ SİYASET AKADEMİSİ ANKARA TÜRKİYE DE SOL GELENEĞİNİ VE SİYASİ LİDERLİĞİ TARTIŞTI İSTANBUL AYDIN ÜNİVERSİTESİ SİYASET AKADEMİSİ ANKARA TÜRKİYE DE SOL GELENEĞİNİ VE SİYASİ LİDERLİĞİ TARTIŞTI Türkiye nin gündemine damgasına vuran önemli toplumsal ve politik konularının tartışıldığı İstanbul

Detaylı

II. BÖLÜM LK MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLER

II. BÖLÜM LK MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLER İÇİNDEKİLER ÖN SÖZ... V GİRİŞ...1 1. Eğitime Neden İhtiyaç Vardır?...1 2. Niçin Eğitim Tarihi Okuyoruz?...2 I. BÖLÜM İSLAMİYET TEN ÖNCEKİ TÜRK EĞİTİMİ 1. Eski Türklerde Eğitim Var mıdır?...5 2. Hunlarda

Detaylı

Ticaret Tabi Maddeler ve Bu Maddelerin

Ticaret Tabi Maddeler ve Bu Maddelerin Ticaret Tabi Maddeler ve Bu Maddelerin veya Tescili Yönetmelik 8.1.2005 25694 SAYILI GAZETE BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Amaç Madde 1 Bu hangi maddelerin ticaret ve zorunlu en az tespitine ve borsaya

Detaylı

GENÇLİK VE SPOR BAKANLIĞI

GENÇLİK VE SPOR BAKANLIĞI GENÇLİK VE SPOR BAKANLIĞI ULUSLARARASI GENÇLİK KAMPI-TÜRKİYE ORTAK DEĞERLER, ORTAK GELECEK VE GENÇ LİDERLER Gençlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü Gençlik Çalışmaları Dairesi ULUSLARARASI GENÇLİK KAMPI-TÜRKİYE

Detaylı

İçindekiler Sahifo AÇIKLAMA 1

İçindekiler Sahifo AÇIKLAMA 1 İçindekiler Sahifo M E T O T H A K K I N D A AÇIKLAMA 1 - ANKET ALANI : Anketin uygulandığı «Öğrenci gurupları» 3 - Sonu ve Cevapların düzenleniş şekli ^ Konu kategorilerinin teşkili, isteklerin sınıflandırılması

Detaylı

SAMSUN BÜYÜKŞEHIR BELEDİYE BAŞKANI YUSUF ZİYA YILMAZ & SAM-DER Avusturyada yaşayan Samsunlular Derneğinin

SAMSUN BÜYÜKŞEHIR BELEDİYE BAŞKANI YUSUF ZİYA YILMAZ & SAM-DER Avusturyada yaşayan Samsunlular Derneğinin SAMSUN BÜYÜKŞEHIR BELEDİYE BAŞKANI YUSUF ZİYA YILMAZ & SAM-DER Avusturyada yaşayan Samsunlular Derneğinin (kısa adı ile SAM-DER in) davetlisi olarak 2010 yılında kurulduğu dönemde Sam-der e geldim ve büyük

Detaylı

İSLAM KURUMLARI VE MEDENİYETİ

İSLAM KURUMLARI VE MEDENİYETİ DİKKATİNİZE: BURADA SADECE ÖZETİN İLK ÜNİTESİ SİZE ÖRNEK OLARAK GÖSTERİLMİŞTİR. ÖZETİN TAMAMININ KAÇ SAYFA OLDUĞUNU ÜNİTELERİ İÇİNDEKİLER BÖLÜMÜNDEN GÖREBİLİRSİNİZ. İSLAM KURUMLARI VE MEDENİYETİ KISA ÖZET

Detaylı

Bayramın ikinci günü olan 26 Ekim Cuma günü, TAYAD lı Aileler bayramlaşmak için kahvaltıda bir araya geldiler.

Bayramın ikinci günü olan 26 Ekim Cuma günü, TAYAD lı Aileler bayramlaşmak için kahvaltıda bir araya geldiler. İSTANBUL TAYAD lı Aileler Bayram Kahvaltısında Bir Araya Geldiler Bayramın ikinci günü olan 26 Ekim Cuma günü, TAYAD lı Aileler bayramlaşmak için kahvaltıda bir araya geldiler. Kahvaltıdan önce yapılan

Detaylı

Okuma- Yazmaya Hazırlık. Türkçe Dil Etkinlikleri Sanat Etkinlikleri Oyunlar Müzik Ve Ritim. Fen Ve Doğa Etkinlikleri

Okuma- Yazmaya Hazırlık. Türkçe Dil Etkinlikleri Sanat Etkinlikleri Oyunlar Müzik Ve Ritim. Fen Ve Doğa Etkinlikleri Türkçe Dil Etkinlikleri Sanat Etkinlikleri Oyunlar Müzik Ve Ritim Sohbetler *Tatilde neler yaptık? *Hava nedir? Hangi duyu organımızla hissederiz? *Tatildeyken hava nasıl değişimler oldu? *Müzik dendiğinde

Detaylı

5 Dk. Ülke Ile Ilgili Giriş Konuşması. Değerli katılımcılar hepinizi ülkem adına saygıyla selamlıyorum,

5 Dk. Ülke Ile Ilgili Giriş Konuşması. Değerli katılımcılar hepinizi ülkem adına saygıyla selamlıyorum, 5 Dk. Ülke Ile Ilgili Giriş Konuşması Değerli katılımcılar hepinizi ülkem adına saygıyla selamlıyorum, Beşinci yılını dolduran Suriye Krizi, küresel bir meseledir doğudan batıya; güneyden kuzeye hepimizi

Detaylı

Yargıdaki skandallar Kollama-filmindeki Yiğit-in durumunu cazib hale getirmekte, Kurtlar Vadisi Pusu-daki Polat-ın durumuna özendirmektedir.

Yargıdaki skandallar Kollama-filmindeki Yiğit-in durumunu cazib hale getirmekte, Kurtlar Vadisi Pusu-daki Polat-ın durumuna özendirmektedir. YARGI İNTİHAR ETTİ *Sevr-le sınırları tesbit edilen Türkiye,Lozanla geleceği şekilleniyor,elleri kolları bağlanıyordu.şimdiki hukuk ise bunun kollarından biri..ahtapot gibi.. etti *Mailime gelen bir notta;

Detaylı

Kazak Hanlığı nın kuruluşunun 550. yılı dolayısıyla Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümümüzce düzenlenen Kazak

Kazak Hanlığı nın kuruluşunun 550. yılı dolayısıyla Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümümüzce düzenlenen Kazak Kazak Hanlığı nın kuruluşunun 550. yılı dolayısıyla Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümümüzce düzenlenen Kazak Hanlığı ve Kazakistan konulu bu toplantıda Kısaca Kazak

Detaylı

Türkiye'de "Decentralization" Süreci

Türkiye'de Decentralization Süreci Türkiye'de "Decentralization" Süreci 30 Nisan 2013 Bahçeşehir Üniversitesi İlker Girit Ahmet Ketancı Türkiye'de "Decentralization" Süreci Decentralization Prensipleri Türkiye deki Tarihi Süreç Türkiye

Detaylı

DİN VEYA İNANCA DAYANAN HER TÜRLÜ HOŞGÖRÜSÜZLÜĞÜN VE AYRIMCILIĞIN TASFİYE EDİLMESİNE DAİR BİLDİRİ

DİN VEYA İNANCA DAYANAN HER TÜRLÜ HOŞGÖRÜSÜZLÜĞÜN VE AYRIMCILIĞIN TASFİYE EDİLMESİNE DAİR BİLDİRİ 215 DİN VEYA İNANCA DAYANAN HER TÜRLÜ HOŞGÖRÜSÜZLÜĞÜN VE AYRIMCILIĞIN TASFİYE EDİLMESİNE DAİR BİLDİRİ Birleşmiş Milletler Genel Kurulu nun 25 Kasım 1981 tarihli ve 36/55 sayılı Kararıyla ilan edilmiştir.

Detaylı

MEVDUAT VE KATILIM FONLARININ VADELERİ VE TÜRLERİ HAKKINDA TEBLİĞ (SAYI:2007/1)

MEVDUAT VE KATILIM FONLARININ VADELERİ VE TÜRLERİ HAKKINDA TEBLİĞ (SAYI:2007/1) MEVDUAT VE KATILIM FONLARININ VADELERİ VE TÜRLERİ HAKKINDA TEBLİĞ (SAYI:2007/1) (23.07.2015 tarih ve 29423 sayılı Resmi Gazete de yayımlanmış, güncellenen hali) Amaç ve kapsam MADDE 1 - (1) Bu Tebliğin

Detaylı

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bu ders içeriğinin basım, yayım ve satış hakları Yakın Doğu Üniversitesi Uzaktan Eğitim Merkezi ne aittir. Bu ders içeriğinin bütün hakları saklıdır. İlgili kuruluştan

Detaylı

MİLLİ BİRLİK VE BERABERLİK H.A.S. TİC. MES. LİSESİ 1/39

MİLLİ BİRLİK VE BERABERLİK H.A.S. TİC. MES. LİSESİ 1/39 MİLLİ BİRLİK VE BERABERLİK H.A.S. TİC. MES. LİSESİ 1/39 * Milli Birlik ve Beraberlik. - Milli Birliğin Önemi. TAKDİM PLANI MİLLİ BİRLİK VE BERABERLİK - Atatürk ün Milli Birlik ve Beraberlik Anlayışı. -

Detaylı

Bir$kere$güneşi$görmüş$ olan$düşmez$dara$

Bir$kere$güneşi$görmüş$ olan$düşmez$dara$ ilk yar'larımızın değerli dostları, çoktandır ekteki yazıyı tutuyordum, yeni gönüllülerimizin kaçırmaması gereken bir yazı... Sevgili İbrahim'i daha önceki yazılarından tanıyanlar ekteki coşkuyu çok güzel

Detaylı

TARİHİ ADI OCAK. 10 Ocak Gazeteciler Günü ŞUBAT. 19 Şubat Milli Eğitim Vakfı Kuruluş Günü. 28 Şubat Sivil Savunma Günü MART. 1-7 Mart Deprem Haftası

TARİHİ ADI OCAK. 10 Ocak Gazeteciler Günü ŞUBAT. 19 Şubat Milli Eğitim Vakfı Kuruluş Günü. 28 Şubat Sivil Savunma Günü MART. 1-7 Mart Deprem Haftası TARİHİ ADI OCAK Ocak Veremle ayının ilk Savaş haftası Eğitimi Haftası Ocak Enerji ayının Tasarrufu 2. haftası Haftası 10 Ocak Gazeteciler Günü 25 Ocak Dünya Cüzzam Günü 25-31 Cüzzam Ocak Haftası 26 Ocak

Detaylı

2015 KIZILAY Haftası İlköğretim 1.-4. sınıf Takdimci El Kitabı

2015 KIZILAY Haftası İlköğretim 1.-4. sınıf Takdimci El Kitabı Bu el kitabı, 2015 yılı Kızılay Haftası okul etkinlikleri için Türk Kızılayı şube, bölge ve yerel merkezlerine hazırlanmıştır. İlköğretim 1., 2., 3. ve 4. sınıf öğrencilerine yönelik hazırlanan sunumun

Detaylı

Dönem : 4 Topiant, : 3 MİLLET MECLİSİ S. Sayısı : 194'e 2 nci Ek

Dönem : 4 Topiant, : 3 MİLLET MECLİSİ S. Sayısı : 194'e 2 nci Ek Dönem : 4 Topiant, : 3 MİLLET MECLİSİ S. Sayısı : 194'e 2 nci Ek 2 ve 4ncü Maddelerinin Değiştirilmesine, Değişik 60 nci ve Bu Kanuna Bir Ek Madde ile Bir Geçici Madde İlâvesine Dair nın C. Senatosunca

Detaylı

BİREYSELLEŞMİŞ EĞİTİM PROGRAMI (BEP) FORMU

BİREYSELLEŞMİŞ EĞİTİM PROGRAMI (BEP) FORMU BİREYSELLEŞMİŞ EĞİTİM PROGRAMI (BEP) FORMU ÖĞRENCİNİN ADI-SOYADI: BEP HAZIRLAMA :07.10.2011 BEP Birimi Üyeleri: - ÖĞRENCİNİN ŞU ANKİ PERFORMANS DÜZEYİ:.. öz bakım becerilerini yerine getirir... okuma yazmayı

Detaylı

Eylül 2013. Pazartesi / Monday Salı / Tuesday Çarşamba / Wednesday Perşembe / Thursday Cuma / Friday Cumartesi / Saturday Pazar / Sunday

Eylül 2013. Pazartesi / Monday Salı / Tuesday Çarşamba / Wednesday Perşembe / Thursday Cuma / Friday Cumartesi / Saturday Pazar / Sunday Akademik Takvim Eylül 2013 Pazartesi / Monday Salı / Tuesday Çarşamba / Wednesday Perşembe / Thursday Cuma / Friday Cumartesi / Saturday Pazar / Sunday 2 3 4 5 6 7 1 8 Okul Öncesi ve 1. Sınıf Okul Öncesi

Detaylı

PİMAŞ PLASTİK İNŞAAT MALZEMELERİ A.Ş. ESAS SÖZLEŞME MADDE TADİL TASARISI

PİMAŞ PLASTİK İNŞAAT MALZEMELERİ A.Ş. ESAS SÖZLEŞME MADDE TADİL TASARISI PİMAŞ PLASTİK İNŞAAT MALZEMELERİ A.Ş. ESAS SÖZLEŞME MADDE TADİL TASARISI MAKSAT VE MEVZUU Madde 3 : Şirketin maksat ve mevzuu şunlardır. a-) Her çeşit plastik veya esas hammaddesi sentetik olan benzeri

Detaylı

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, Kapitalist Sömürü Sistemini Yıkmak için Örgütlenme ve Mücadelenin adıdır!

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, Kapitalist Sömürü Sistemini Yıkmak için Örgütlenme ve Mücadelenin adıdır! 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, Kapitalist Sömürü Sistemini Yıkmak için Örgütlenme ve Mücadelenin adıdır! Clara Zetkin haklı olarak Kadının özgürlüğünün, tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi, emeğin sermayenin

Detaylı

Türk Mitolojisi ve Türklerde Totemizm DR. SÜHEYLA SARITAŞ 1

Türk Mitolojisi ve Türklerde Totemizm DR. SÜHEYLA SARITAŞ 1 Türk Mitolojisi ve Türklerde Totemizm DR. SÜHEYLA SARITAŞ 1 Totemizm Totemizm totem, mana ve tabu fikirlerine dayanır. Bir klanın n bütün b n fertlerinin kutsal saydıklar kları yaratıklar ve şeyler olan

Detaylı

SORU : CEVAP: SORU: CEVAP:

SORU : CEVAP: SORU: CEVAP: SORU : Yediemin deposu açmak için karar aldım. Lakin bu işin içinde olan birilerinden bu hususta fikir almak isterim. Bana bu konuda vereceğiniz değerli bilgiler için şimdiden teşekkür ederim. Öncelikle

Detaylı

T.C. SİNOP ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLGİLER ENSTİTÜSÜ TARİH TEZLİ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI

T.C. SİNOP ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLGİLER ENSTİTÜSÜ TARİH TEZLİ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI T.C. SİNOP ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLGİLER ENSTİTÜSÜ TARİH TEZLİ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI I. YARIYIL II. YARIYIL Adı Adı TAR 501 Eski Anadolu Kültür 3 0 3 TAR 502 Eskiçağda Türkler 3 0 3 TAR 503 Eskiçağ Kavimlerinde

Detaylı

1. LİDER 2. LİDERLİK 3. YÖNETİCİ LİDER FARKI

1. LİDER 2. LİDERLİK 3. YÖNETİCİ LİDER FARKI YÖNETİCİ-LİDER FARKI VE LİDERLİĞİN YÖNETİMDEKİ ÖNEMİ Ahmet VERAL (Rapor) Eskişehir, 2011 1. LİDER Genel bir kavram olarak ele alındığında lider, bir grubun hedef oluşturma ve bu hedeflere ulaşma ve ilerleme

Detaylı

Havacılıkta İnsan Faktörleri. Uçak Müh.Tevfik Uyar, MBA

Havacılıkta İnsan Faktörleri. Uçak Müh.Tevfik Uyar, MBA Havacılıkta İnsan Faktörleri Uçak Müh.Tevfik Uyar, MBA BÖLÜM 2 Düşünen ve Hisseden Varlık İnsan İkinci Kısım: Sosyal İnsan Geçen Hafta GEÇEN HAFTA Yanlılık BU HAFTA Sosyal Etki Tartışma Issız bir adada

Detaylı

KAMU YÖNETİMİ LİSANS PORGRAMI

KAMU YÖNETİMİ LİSANS PORGRAMI İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ AÇIK VE UZAKTAN EĞİTİM FAKÜLTESİ KAMU YÖNETİMİ LİSANS PORGRAMI ANAYASA HUKUKU DOÇ. DR. KASIM KARAGÖZ ANAYASA KAVRAMI, TANIMI VE SINIFLANDIRILMASI, ANAYASACILIK HAREKETLERİ ANAYASA

Detaylı

Resmi Gazete Tarihi: 08.10.2006 Resmi Gazete Sayısı: 26313

Resmi Gazete Tarihi: 08.10.2006 Resmi Gazete Sayısı: 26313 Resmi Gazete Tarihi: 08.10.2006 Resmi Gazete Sayısı: 26313 Amaç MADDE 1 KENT KONSEYİ YÖNETMELİĞİ BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar (1) Bu Yönetmeliğin amacı; kent yaşamında, kent vizyonunun

Detaylı