Yorgunluğa, uykusuzluğa, öfke nöbetleri ile baş etmeye ve hayal kırıklıklarına alışıktır.

Ebat: px
Şu sayfadan göstermeyi başlat:

Download "Yorgunluğa, uykusuzluğa, öfke nöbetleri ile baş etmeye ve hayal kırıklıklarına alışıktır."

Transkript

1 PINAR KAHRAMAN KÜÇÜKARAS KELİMELERİN ÖTESİNDE Bir Otizm Hikâyesi Pınar Kahraman Küçükaras, 1972 doğumludur, 1990 Kadıköy Anadolu Lisesi, 1994 İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 8 yıldır otizm talihsizliğiyle uğraşmaktadır. Birincisi eşi olmak üzere, üç hiperaktif çocuklu, çalışan annedir. İnternet bağımlısı amatör otizm araştırmacısı ve amatör özel eğitimcidir. Yorgunluğa, uykusuzluğa, öfke nöbetleri ile baş etmeye ve hayal kırıklıklarına alışıktır.

2 Kızıma, oğluma ve eşime, Ve hayatın bir on sekiz yıl daha sonra bizi alıp götüreceği yere...

3 TEŞEKKÜR Aileme, Annelerime, babalarıma ve kardeşlerime... Şanslıyım, hepsinden ikişer tane var. Ben onları ihmal etmiş olsam da, gülümseyerek arayıp, Canım, nasılsın? diyen teyzelerime, dayılarıma ve halalarıma Dostlarıma, Beni her yorulduğumda sarsıp tekrar mücadeleye döndüren, hepimizin akılhocası, aklımın almadığı kadar azimli, Nevin Cıva Penny ye, Herkesin iyilik meleği, dert ortağım, bıkmaz usanmaz araştırmacı Su Ünal a, Bu belayla nasıl sabır ve zerafetle uğraşılacağını öğreten dostum Deniz Alptekin e, Pozitifliğin bulaşıcı olduğunun ispatı Ceylan Duran a, artık doğru düzgün bunalıma bile giremiyorum sayende Anti-depresanım Berrin e ve eşi örnek baba Mustafa Öztürk e, Kadıköy Anadolu 90 tayfasından derdimi anlayanlara, ama en bi en Burak Akkul a, Sonradan edindiğim kardeşlerim Emel ve Murat Danışman a, Hayatımızın zorluklarını anlayıp Ömer imizi içtenlikle seven, bizi bu yolun başından beri destekleyen patronlarıma, Ömer in bisküvi aramak için çekmecelerini altüst etmesine ses çıkarmayan anlayışlı mesai arkadaşlarıma ve onunla başetmekte benden bile becerikli ağabeyi Gürsel Yılmaz a, Yazarken her saçmaladığımda Bu kadar karanlık yazacaksan, o çok istediğin vampir hikayesine başla bari, diyen, her an derdimi dinlemeye hazır ağabeyim Hasan Tümerkan a, İlk baskıyı kalbiyle okuyan Ayşe Arman a, Bu yolculukta karşımıza çıkıp sabır ve sevgiyle hayatımızı değiştiren tüm profesyonellere, Büyük ailem un tüm üyelerine

4 Bu kitapta yazılanlar hiçbir şekilde tıbbi tavsiye değildir. Söz konusu tedavilere mutlaka doktor kontrolünde başlanması gerekir. Bir annenin, inşası yeni bitmiş koca bir gemiyi elleri ile bir başına okyanusa indirme mücadelesidir bu. Sonunda gemi okyanusa iner mi? Evet iner... OTİSTİKOĞULUN diğer çocuklar gibi yüzebilmesinde, Onun ağzından dökülen ilk hecelerde, Onun giydiği ilk okul önlüğünde, Evet, bu gemi SUYA iner. Pınar Küçükaras, bu geminin çoktan OKYANUSTA olduğunun farkında değilse bile ben farkındayım. Çünkü Pınar ve onun gibiler sayesinde artık otizm olguları, annelerinin teşhisleri ile erkenden başvuruyor ve olağanüstü olumlu sonuçlar elde ediliyor. Üstelik bu çocuk otistikse bileklerini kesen nörologlara, psikiyatristlere rağmen... Doç. Dr. Sabiha Paktuna Keskin

5 BİRİNCİ BÖLÜM Bu, bizim hikâyemiz ve ana teması otizm. Çocuğu otizmli diğer anne babalar gibi, bizim hayatımız da sekiz yıldır bu kelimenin etrafında dönüyor. Otizm; neden kaynaklandığı tam olarak bilinmeyen, kesin tedavisi olmayan ve hayat boyu süren bir engellilik hali. Ben de burada bir başarı hikâyesi anlatacak durumda değilim henüz, ama en azından bugüne kadar elde ettiğim bilgiyi ve deneyimi paylaşmak istiyorum. Bu kelimeyi bir doktorun ağzından ilk duyduğum andan, kabullenip mücadele etmeye başlayana kadar onun hakkında duyduğum ya da okuduğum her şey kalbime batan cam parçaları gibi gelirdi bana. Şimdi sekiz yıl sonra geriye dönüp baktığımda hangisinin daha zor olduğuna karar veremiyorum; bu derde sahip olduğumuzu kabullenmek mi, yoksa mücadeleye devam etmek mi? Eğer siz de otizmli bir çocuğun ebeveyni iseniz, eminim yazdığım çoğu durumda benim yaşadıklarımı yaşamışsınızdır. Biliyorum, hepimizi en çok çaresizlik üzüyor. Tıp bize yüzde yüz bir çözüm öneremezken, elimizdeki yöntemlerin çocuklarımızı tamamen iyileştirmeye yetmeyeceğini bile bile çabalamak çok zor. Benim de en çok tıkandığım yer burası oldu. İşte bunun için yazıyorum zaten; tamamen çaresiz olmadığımızı hatırlatmak için Hepimiz gibi benim de kabullenmem biraz zaman aldı. Önce kendimi topladım, sonra Ne yapabilirim? diye araştırmaya başladım ve yola koyuldum. Zaman zaman yoruldum, hatta bıktım. Yolumuzun ne kadar uzun ve zorlu olduğunu fark ettiğimde yaptıklarımın işe yarayacağından şüphe ettim, her şeyi bırakmak istedim, birkaç kere de bıraktım. Sonra tekrar kendimi topladım, devam ettim. Bu yazdıklarımı bir yolculuk olarak görüyorum çünkü sekiz yıl önce başladığım nokta ile bugün geldiğim yer arasında büyük farklılıklar var. Bu farklılık çoğu aile için yeterli görünmeyecektir, benim için de değil. Önümüzdeki yol hâlâ çok uzun ve hedefe varıp varamayacağımızdan şüpheliyim. Ne var ki, artık eskisi kadar zorlu değil.

6 İlk çocuğumuz Ömer, dördüncü evlilik yıldönümümüzde doğdu. Benim zaten öyle yıldönümü saplantım filan yok, ilk üç yılda bile iki kere unutmuştum. O günden sonra da yıldönümümüzün pabucu dama atıldı tabii ki, şimdi Ömer in doğum gününün yanında lafı bile edilmiyor. Her anne baba aynı şeyi yaşar mı, bilemiyorum; Ömer dünyaya geldiğinde biz biraz şaşkındık. İkimiz de pek hazır değilmişiz sanırım. Çocuklar doğana kadar klasik bir ev düzenimiz olmamıştı, evliliğimizin ilk üç yılında doğru düzgün yemek bile pişirmemiştim. On beş yıl geçmiş olmasına rağmen, hâlâ iyi ev hanımı tanımına uygun olduğumu sanmıyorum. Hep başka hedefler için hazırlanmıştım. Bir gün anne olmayı istiyordum tabii, ama yirmi üç yaşında aklımın ucundan bile geçmiyordu. Bu yüzden hamile olduğumu öğrendiğimde biraz tepetaklak hissettim kendimi. Bebeğin plasentası rahime yapışık olduğu için doğum başlamadan sezaryen yapılması gerekiyordu, bu yüzden Ömer dokuz ayını tamamlamasına yaklaşık iki buçuk hafta kala dünyaya geldi. Bir bebeğin doğumunu hastanede yedi kişi birden bekler mi? İki ailenin de ilk torunuysa bekler işte. Doğum yapacağım gün, bir ay öncesinden belliydi ama o gün geldiğinde yine de herkesin heyecandan eli ayağı titriyordu. Doğuma girmeden yarım saat önce, babamla eşim odamda volta atmaya başlamışlardı bile. Doktorumun başıyla onları gösterip bana Seninkilerin haline bak, der gibi gülümsediğini hatırlıyorum. Ameliyathaneye giderken ben gülüyordum, onların yüzleri ise biraz ifadesiz. Güya bana heyecanlı olduklarını göstermeyecekler. Gülüyorum, ne de olsa kurtuluyorum artık; hamilelik ki hem de en sıkıntılısından, bitiyor. Birazdan bebeğimin yüzünü göreceğim. Hamileliğimin başından beri korku peşimi bırakmamıştı. Üçüncü ayda başlayan kanamalar ve düşük tehlikesi kâbusum oldu. Düşük tehlikesini atlattıktan sonra da başka sıkıntılar yaşadım. Ömer yapışık olduğu için kendini sağ böbreğimin üstüne park etmişti, yer değiştiremiyordu. Muayene olduğum ürolog Böyle giderse böbreğini çürütebilir, operasyonla bebekle böbrek arasına küçük tüpler yerleştirebiliriz, dedi, ameliyatta bebeğimin başına bir şey gelir diye korktum İki böbreğim var, deyip kabul etmedim. Kanamalar hamileliğimin sonuna kadar devam etti. Hipogliseminin ne olduğunu yine o zaman öğrendim; şeker dengesizliğim vardı. Yedinci ayda değişik bir cilt reaksiyonu göstermeye başladım, ne olduğunu anlayamadık. Zaten hamilelik insanın psikolojisini çarpıtmaya yeter, bir de üstüne bu sorunlar eklenmişti. Her kanamada biraz daha korkuyordum. Aklım hep bebeğimdeydi; Acaba sağlıklı doğacak mı? Mecburen işten rapor almıştım, sürekli yatak istirahatindeydim, başka ne düşünebilirdim ki? Aylarca içimden Dayan oğlum, dedim. Dayan, güçlü ol! Yüzünü görmek istiyorum. Bana benziyorsan zaten inatçısın demektir. İnat et, tutun. Ömer dayandı, tutundu ve doğdu... Bembeyaz, tombik bir bebek. Çok güzel ve en önemlisi sağlıklı. Parmaklarını saymadım, tam olduğunu biliyordum. Doğum sonrası muayenesini sordum; tüm veriler iyiydi. Kâbus bitmişti. Oğlumun yüzünü görmüştüm ve Allah dualarımı kabul etmişti; bebeğim sapasağlamdı. Sağlıklı olduğuna ne kadar sevinmiştim anlatamam.

7 Oysa erken sevinmişim. Yıllarca otizmin, yolumuzun üstüne kurulup bizi beklediğini bilmedim. O kelimeyi duyduğum andan itibaren de her şey değişti. ******************* Ne zaman Ömer in ilk çocukluğunu hatırlasam pişmanlıklarım içimi kemirmeye başlıyor. Bilseydim o çok gerekli diye diretilen aşıları yaptırmazdım. Asla süt içirmez, buğday içeren hiçbir şey yedirmezdim. Susacağını bilseydim, konuşmasının tadını çıkartırdım.söylediği her kelimeyi filme kaydederdim. Bu geçişi anlatmak çok zor Bir buçuk yaşına kadar tamamen sağlıklı görünen, her şeyiyle normal gelişen, zamanında konuşmaya başlayan bir çocuktu. Hep gülerdi, oyuncuydu. Bir yıl sonra ise adını söylediğimizde bakmıyordu. Gülmüyordu. Normal oyun oynamıyordu. Bir iki şeye takılmıştı, bütün hayatı onların üzerine kurulu gibiydi; ayıcığı, biberonu, arabaları ve televizyon. Yürümeye başlayan her sağlıklı çocuk keşfetme merakı yüzünden annesinin canını çıkarır ya; bebekken her gün yeni bir şeye bakmak isteyen Ömer, iki yaşından sonra keşfetme isteğini kaybetmişti. Hepimizden kaçıyordu. Sevmeye çalıştığımızda ağladığı bile oluyordu, çok zor durdurduğumuz, çoğu zaman çaresiz kaldığımız ağlama krizleri başlamıştı. Dünyayla arasına kocaman bir duvar örmüştü, hep orada kalmak istiyordu. En büyük gereksinimi sevdiği birinin kucağında güvende olmaktı. Her şeyden korkuyor gibiydi. İnat edip doğmuştu ama devamını getirmek istemiyordu sanki. İnat deyince İnatçılık meziyet mi? Kararlılık meziyet tabii ki ama dozunu kaçırınca inatçılık onun yerini alıyor, onun da meziyet olduğundan hiç emin değilim. Biraz inat biraz da kendine güvenin karışımı, dışarıdan bakınca çok da akla yatmayan birçok karar aldım bugüne kadar. Mesela yirmi yaşımda, üniversite öğrencisiyken, evlendim. Çok da iyi yaptım; harika bir okul hayatım oldu. Annem okulun son iki yılında her sabah uyandırıp derse yollayabilmek için işkence edemedi, ben de okula gitmedim. Her dönem ilgimi çeken bir iki ders oluyordu, onları kaçırmıyordum ama hepsi o kadar. Öyle kolay bir bölüm de değil, İktisat Fakültesi nde Uluslararası İlişkiler okuyorum. El âlem dönemde yedi sekiz ders alırken biz on üç on dört, bazen on altı ders alıyoruz. Aman, zor olsun ne olacak? Lise boyunca okuldan kaçmak için her fırsatı kullanmışım, son iki yıldır annemle her sabah kahvaltı niyetine Niye okula gitmiyorsun? sohbeti yapmışız. Bazı günler ben kazanmışım, bazı günler yenik düşüp kös kös okula gitmişim. Özgürlük elime geçmişken bırakır mıyım? Birkaç hafta sonra annemin nöbetini eşim devraldı ama sabrı yetmedi, ilk dönemin sonunda Ne halin varsa gör, deyip bıraktı. Sanırım okulu bitiremem diye endişeleniyor. Bitiremezsem sorumlusu o olacak, kolay mı? Son

8 dönem herkes çalıştığı işten çıkıp tüm vaktini okula verirken ben part-time bir işe başlıyorum. Mantığın sesi sınıf arkadaşım Murat yine üç ayda bir yaptığı, neredeyse geleneksel Delirdin mi ya? konuşmalarından birini çekiyor bana, ama olsun, iş çok eğlenceli. Sonunda bölüm birincisi olarak mezun oluyorum ki öncelikle ailemi biraz da okulu şaşırtıyorum. Hocaların çoğu kim olduğumu bile bilmiyor. Zaten sınıfta üç tane Pınar var. Görüştüğüm hocalar da en yüksek notları alan Pınar ın, bu dizleri yırtık jeanlerle dolaşan, dağınık saçlı, arada bir, o da belli ki ders notu toparlamak için gözüken dalgacı olamayacağı kanaatindeler. Okul bitti ya, sırada iş bulmak var. Hayatımdaki asıl mantığın sesi, hiçbir zaman hiçbir sorumluluğunu boşlamamış adam, eşim. Ne işi kızım? Birkaç ay dinlen, zaten hayatın boyunca koşturacaksın. diyor. Olur mu? Yazın bir ayda sıkılıyorum. Bütün arkadaşlarım tatilde, ailem yazlıkta, kardeşim yurtdışında, eşim işte. Yine biraz inattan herhalde, benim derhal işe başlamam lazım. Birkaç sınavdan sonra 1 Ağustos ta o dönemin önemli bir bankasında Management Trainee olarak işe başlıyorum. Tabii ki zaman eşimi haklı çıkarıyor. O gün bugündür hep bir koşturmacam var; önce Krediler, sonra İnsan Kaynakları Uzmanı olarak, ardından da Reklam ve Pazarlama Yöneticisi olarak. Ama hayatın kariyer planı yok; şimdi hiç tahmin etmediğim yeni bir işim var: Otizmli çocuk annesiyim. Bebek bakmak kolay mı? Ömer le ilk sekiz günümüzü hastanede geçirdik. O çok sağlıklıydı, erken doğmasına rağmen üç buçuk kilonun üstündeydi ama ben zor bir doğum geçirmiştim. Doğum sırasındaki aşırı kanama devam ediyordu. Ayağa kalkmam neredeyse iki ayımı aldı. Önce annem kendi evinde baktı bize. Sonra da bizim evimizde ikinci annem. İkinci annem eşimin annesi; aramızdaki ilişkiyi hiç kayın...-gelin ilişkisi olarak görmediğimiz için bu kelimeleri kullanmayız. Şimdi açıklayıcı olmak için k. ile başlayan kelimeyi yazarsam kitap basıldığında başımı fena halde derde sokmuş olurum. Anneler genelde hamileliklerinde bebeklerine nasıl bakacaklarına karar vermiş olurlar. Bebeğe süt mü verecek, mama mı? Süt verecekse dört saatte bir mi emzirecek, bebek her istediğinde mi? Kucağına mı alacak, yatağında mı uyutacak? Ben kararımı bebekten yana kullanmıştım. İşten altı ay ücretsiz izin aldım. Eh işim zaten bebek olmuş, tabii ki onun canı her istediğinde süt vereceğim, her canı sıkıldığında kucağıma alacağım, kucağımda uyutacağım. Ama Ömer kolay bir bebek değil. Çok iştahlı tamam ama diğer yandan sürekli gaz sancısı çekiyor ve hiçbir zaman kolay uyumuyor. Bir türlü Ömer e yetişemiyorum. Eşim terfi edeli bir yıl olmuş, işinin çokluğu bahanesiyle pek ortada yok, bir de Bebek geldi, benim değerim düştü. Evdeki sandalyeden farkım yok, niye benimle ilgilenmiyorsun? gibi kıskançlık krizleri de var. Mecburen onu denklemden çıkarıyoruz. Pek de yalnız sayılmam aslında; annelerim var. Ömer le birlikte bir de Gülbahar Hanım hayatımıza girdi. Sekiz yıl bize annelik yaptı. O dönemde haftada bir iki gün o da geliyor, Ömer e bakmasa bile diğer işleri toparlıyor. Babam ne zaman bir bahane uydursa bizde. Yine de Ömer e yetişmekte zorlanıyoruz. Tamam, tecrübesizlik dizboyu, ben o yüzden beceremiyorum. Hadi annemlerle de bir sürü fikir ayrılığımız var. Panason asla veremeyiz,

9 rezene çayı lazım. Bakın kitaplarda ne yazıyor. Gazı öyle çıkartılmaz. Yıkamadan önce dereceyle banyo suyunun ısısını ölçmem gerek, pişik kremi çinkolu olmalı. Ay asla sterilize edilmemiş kullanamam. D vitamini gecikti, gibi bir sürü tantana yapıp onları şaşkına çeviriyorum, onlar da bu yüzden yeterince etkili olamıyorlar. Ama sonuç ortada; Ömer çok zor bir bebek. Kendi oğlu da otizmli olan Amerikalı doktorumuz oğlunun bebeklik ve ilk çocukluk dönemini anlatırken, İki çocukluk bakım istiyordu diye yazmış kitabında. Bizim ki de aynen öyle. İlk üç ay çok güzel kilo aldı, boy attı. Gelişim istatistiklerinin üstünde gidiyor. Babam adını Kavun taktı. Amcası ise Limon diyor, çünkü Ömercik sarışın. Dördüncü ayında sağlık sorunlarımız hafiften başladı. Sütüm bizim limonun iştahına yetmeyince mama takviyesine başladık ve sonuç Ömer in boynuyla göğüsünün yarısını kaplayan, kocaman ve ona acı veren bir kızarıklık oldu. Zaman zaman beyaz oluyor. Cildi pulpul. Bebeğim hep ağlamaklı, geceleri iki saat uyuyup ağlayarak uyanıyor. Bir dermatoloğa başvuruyoruz, önerdiği kremler her uygulayışımızda durumu bir iki saat için kurtarabiliyor sadece. Bir başka uzmana götürüyoruz, bu seferki ilaçlar daha iyi geliyor. İz kayboldu ama cildinin kuruluğu devam ediyor. Bir zaman sonra katı gıdalara başladığımızda durum tekrarlıyor. Üstüne kabızlık sorunu da eklendi. Pediatristimiz Ömer in süte ve buğdaya allerjisi olabileceğini ancak bu yaşta bunu testlerle kesin olarak saptayamayacağımızı söyleyince mamasını değiştirip, ek gıdalarını buğdaysız seçiyoruz; durum düzeliyor. Allerji belirtileriyle aynı zamanda bir de orta kulak enfeksiyonu başladı. İlk antibiyotiğini dört aylıkken aldı. Kulak ağrısı üç ay hemen her gece pusuya yatan düşman gibi peşimizdeydi. Üç saat rahat uyusa, o da bir ihtimal, dördüncü saat ağlamaya başlar, küçücük elleriyle kulaklarını tutardı. Yapılan araştırmalarda otizmli çocukların çoğunun bebekliklerinde orta kulak enfeksiyonları, gıda alerjileri, kabızlık ve onu takip eden ishal dönemleri gibi sindirim sistemi sorunlarının ortak olduğu görülmüş. Konunun uzmanları, otizm tanısını alan çocukların içinde bu belirtileri gösteren bir alt grup olduğu konusunda hemfikirler. Allerjik cilt reaksiyonları ve orta kulak enfeksiyonları aynı zamanlarda ortaya çıkıyorlar çünkü ikisi de aynı rahatsızlığın belirtisi. Buğday ve süt proteinini tolere edemeyen bu çocuklar, söz konusu besinleri dışlayan bir diyete başladığında normale doğru daha hızlı bir gelişme gösteriyorlar. Normale doğru hızlı gelişme bir yana, bana göre her şeyden önemlisi çocukların diyete başladıklarında sağlıkları için çok zararlı olabilecek etkenlerden uzaklaştırılmış olmaları. Çünkü ciddi yiyecek toleranssızlıklarına rağmen diyet yapmayan kişilerin ileride karaciğer kanserine yakalanma riski olduğu da gerçek.* Türkiye deki bazı uzmanların bu araştırmaları göz ardı etmeleri bana çok doğru gelmiyor. Otizmin artık çok bilinen ve yaygın biçimde uygulanan biomedikal tedavi yöntemleri var ve diyet de bu yöntemlerden biri. Hatta bu yöntemlerin bir araya gelerek bir bütün oluşturduğunu da söylemek mümkün. Uzmanlık alanım tıp değil, bu yüzden bu konuda çok kesin ifadeler kullanırsam tepki çekeceğimi biliyorum. Yine de, tepki çekme pahasına da olsa bildiklerimi anlatacağım çünkü amacım otizmin artık on yıl önceki kadar çözümsüz olmadığını ailelere göstermek. Elli yıl önce inanıldığı gibi, otizmin tamamen psikolojik sebeplerden kaynaklanmadığını biliyoruz. Tek yumurta ikizlerinin sadece birinin otistik olduğu vakalar da olduğu için otizmin sebebini salt genetik nedenlere yüklemek mümkün değil. Bu rahatsızlığın sebebi, genetik bir yatkınlığı takip eden çevresel faktörlerle tanımlanıyor. Otizm vakalarında doksanların ikinci yarısından itibaren görülen olağanüstü artış da bu çevresel faktörlerin önemini vurguluyor bence.

10 Otizm hızla yaygınlaşırken (doksanların sonunda her beş yüz doğumdan birinde görüldüğü düşünülürken son yıllarda bu oranın iki yüz ellide bir olduğu saptanmış. Bu artışın daha kolay tanı konulmasına bağlanmasının yanı sıra, artan olumsuz çevresel faktörlerin genetik yatkınlığı tetikleyerek otizmin görülme sıklığını arttırdığı da düşünülmekte**) çare arayışları da artıyor. Bu araştırmaların ve onların ışığında başlanan tedavilerin çoğu en fazla on beş yıllık geçmişe sahip, bu yüzden de alternatif yöntemler olarak görülüyorlar. *Biological Treatments for Austim and PDD: William Shaw ** 2007 Aralık itibari ile yine California da yapılan araştırmanın sonucu her 166 çocukta 1 çocuğun otizm spektrumunda yer aldığı yönündedir. Maalesef bu kitabın ilk baskısının yapıldığı 2005 yılından beri, otizmin görülme sıklığı artmaya devam etmiştir.

11 Kelimelerin Ötesinde Kelimelerini elinden alsaydım Beni sevdiğini nasıl söylerdin? Kalbimin parçalandığını görseydin Beni nasıl teselli ederdin? Ömer in altıncı ayında evimiz artık eskisi kadar kalabalık değil. Yavaş yavaş herkes kendi düzenine geçti. Biz de allerji dönemini atlattık, biraz daha rahatız. Gerçi Ömer sürekli kucakta olmak istiyor. Hep birilerinin onunla oynamasına alıştı kerata. Her oyuncağı çabuk tüketiyor. Mamasını hazırlayabilmek için bile eline yeni bir oyuncak vermem lazım. Bu taktikle bile en fazla yarım saat oyalanıyor. Asıl sorunumuz yine uyku. Öğlen uykusu belki bir saat, gece uykusu hep parçalı. Uyutabilmek için kucağımızda gezdirmeye başladık. Bir saat dolaştırdıktan sonra bir ihtimal uykusu geliyor. Üç saat sonra cin gibi ayakta. Yeni baştan süt, mama, bez, oyun falan hadi bakalım sabahın beşinde bir daha. Henüz farkında değiliz ama bu kucakta dolaştırma alışkanlığı sonra başımıza büyük iş açacak. Eşim babalığa alıştı. Şimdi oğlunu kucağından bırakmak istemiyor. Hâlâ Ben asla altını değiştirmem şeklinde prensipleri var ama bu da geçecek. Her akşam Ömer in banyosunu beraber yaptırıyoruz çünkü ben kendi başıma beceremiyorum. Ömer suya bayılıyor ama banyosu bittiğinde yaygarayı basıyor. Ben giydiriyorum, babası şaklabanlık yapıyor, sonunda yarım saat sonra bizimkinin ağlaması kesiliyor. Ömer in Gülbahar la da arası iyi ama asla onunla yemiyor ya da uyumuyor. Bir gün Gül dayanamayıp Ben böyle bebek görmedim Pınar Hanım, dedi. Benim bildiğim her bebek annesinin yanında uyur. Sen şunu al bir yanına yatır, biraz pışpışla, ninni söyle. Çok fena şımarttınız, hep oyun istiyor. Doğru ya. Bu çocuğa ninni söylemek lazım. Bu kadar yıl şan dersi almıştım, şimdi işe yarasın bakalım. Ama ne söyleyeceğim? E bebeğim e beni açmıyor. Bon Jovi söyleyecek halim de yok. Bir de klasiklere bakalım. Oldu işte bunu beğendi; Frank Sinatra nın Something Stupid i. Ama adam bunu ninniden saymıyor, tam tersi eğlenmeye başladı, gülerek kollarını çırpıyor. Tamam, bunu banyo sonrası şarkısı yapacağız. Ninnisi ne olacak peki? Bir ninni buldum sonunda ama sonra ne zaman o şarkıyı duysam ağladım. Şarkının adı More Than Words yani Kelimelerden öte. Üç yaşından sonra hayatımız bu şarkıdaki gibi oldu. Ömer sözcüklerini kaybetti ama konuşmadan sevgisini gösterdi. Onun için ağlarken yanıma gelip beni teselli etti. Yıllarca Anne diyemedi ama yanımda sakinleşti. Tabii ya. Bize biraz müzik lazım Kaptırmışım kendimi anneliğe, hem kendimi hem de etrafımı deli ediyorum. Şu CD leri bir karıştıralım. Yok yok, daha iyisi MTV. İkimize de iyi gelecek. Gerçekten Ömer müziğe bayılıyor -kimin oğlu?-. Üstelik öyle uyduruk bir şeyleri kabul etmiyor. Zevkli olacak kerata Ufacık bebekle birlikte rock dinliyoruz. Babam Bebeğe klasik müzik dinletilir, bunu da kendine benzeteceksin. diyerek karşı çıkıyor. Ömer yedinci ayında kendine MTV den bir şarkı seçiyor. O çaldığında sebze çorbasını bile içirebiliyorum. Allah tan şarkı çok popüler, günde on kere rastlıyoruz ama bunu da rutine çevirdik; Ömer e yemek

12 yedirebilmek için Hanson dinletmek gerekiyor. Onu bulamazsam reklam izletiyorum. Bu iş böyle olmaz, deyip çocuk programlarına geçiyorum. Oradan da bir favori seçti; Blue nun İpuçları. Öğlen yemeklerini bu programa endeksledik. Yine farkında değilim ama televizyonda sınırlı bir zevke sahip olmak, özellikle hızlı kurgulu video klip, reklam gibi görüntülere düşkün olmak otizmli çocukların çoğunun ortak huyu. Uzmanlar ilk olarak çocuğu televizyondan uzaklaştırmayı tavsiye ediyorlar çünkü televizyon çocuğun kendi dünyasına çekilebilmesi için en uygun araç haline geliyor. Bu sayede iyice etrafından kopuyor, iletişim ihtiyacı duymamaya başlıyor. İlk çocukluk döneminde televizyona düşkünlüğün şekli hemen her çocukta aynı olunca aradaki ince sınırı geçtiğimizi biz anneler pek anlamıyoruz. Diğer yandan da bir türlü avutamadığımız çocuğun yarım saat oyalanması bize o kadar iyi geliyor ki, sorgulamıyoruz bile. Ben pek iyi hissetmiyorum kendimi. Evde yapacak bir sürü iş buluyorum, her tarafı dezenfekte ediyorum. Şimdi daha az anne sütü alıyor ya, artık kendi bağışıklığımı Ömer e veremiyorum diye mikropla karşılaşmamasını sağlamam lazım. Her zaman yaptığım gibi buna da kendimi kaptırıyorum, herkesle aram açılıyor. Kurallarıma uymayanlara katlanamıyorum. Eve ayakkabı ile girilmeyecek. Herkes gelir gelmez elini yıkayacak. Mutlaka kıyafet değiştirilip gelinecek, kimse bütün gün işte giydiği kıyafetle bebeği kucağına almayacak. Kurallar listesinin sonu gelmiyor. Madem bir iş yapıyorum, mükemmel olması lazım. Bütün bu sıkıntının asıl sebebi işe dönemeyeceğimi anlamış olmam. Ömer öyle başkasına emanet edilecek gibi bir bebek değil. Değişik ritüelleri var. Mesela öğlen uykusuna sadece babaannesi kucağında gezdirirse yatıyor, beni bile reddediyor. Şimdi yemek de iyice sorun olmaya başladı. Sebzeyi asla yemiyor. Aslında yeni ne verdiysek reddetmeye başladı. Anne sütünü de pek almıyor. Formül mama ve meyve ile geçiriyor gününü. Doktorumuz Buğdayı bir daha deneyin deyince bisküviye başladık. Eline aldığı her yiyeceği önce kokluyor. Bisküviyi de önce kokladı ve beğendi. Allerjik reaksiyonlar eskisi kadar çok olmayınca devam ediyoruz. Ve zor karar, ücretsiz iznim bitiyor, işe dönemeyeceğim kesinleşti. Müdürümü arıyorum, Peki ne zaman dönersin? Bir Pınar kolay yetişmiyor diyor. Teşekkür ederim, ben de işe başlamak için sabırsızlanıyorum. Bu yazı bir atlatayım, bir yaşından sonra işim kolaylaşır herhalde. Şimdi canım gerçekten sıkılıyor işte. Yaptığım bir sürü işin arasında dişe dokunur bir şey yok. Neyse ki Ömer canımın sıkılmasına izin vermiyor. Yedinci ayının sonunda destekle ayağa kalkmaya başladı, hep hareket etmek istiyor, emeklemeye çalışıyor. Takip eden aylarda o kadar hareketlenecek ki bana nefes aldırmayacak.

13 Hafiften çalışmaya başladım ama Zeynep yolda Bu arada hafiften çalışmaya başladım. Eşim kendi departmanına yeni bir mühendis alacak. Son iki denemesi pek iyi gitmemiş, Hadi bu ilanı sen ver, mülakatları da sen yap, ben bu işi beceremiyorum galiba, deyince bana gün doğuyor. Ömer i bir numaralısına yani babaannesine bırakıp beraber işe gidiyoruz ama Limon bana küsüyor. Kapıdan girdiğimizde babasının kucağına atlıyor, benim yüzüme bile bakmıyor. Telafi etmeye çalışıyorum, hani çok zaman değil kaliteli zaman önemli ya, yine de pek olmuyor. Babaannemiz yazlığa gidince imdada Gülbahar ın kızı Nazlı yetişiyor. Nazlı o zaman on dört yaşında. Nasıl olsa okul tatil, Ömer i yine küstürmemek için Nazlı yı da alıp haftada bir iki gün beraber işe gidiyoruz. Şirketin kocaman bir bahçesi var, ben mülakat yaparken Nazlı Ömer i bahçede gezdiriyor. İşe ara verdiğimde bizimkileri hiçbir zaman yerinde bulamıyorum çünkü birileri Ömer i kapıp gezmeye çıkmış oluyor. Gruptaki başka bir şirketin genel müdürü olan genç hanım (Ömer den bir ay küçük bir oğlu var, o da işe yeni döndü sayılır), Ömer i getirdiğin gün doğru düzgün çalışamıyorum, saat başı yanına geliyorum, diyor. Kızlar Ömer i eğlendirmenin yolunu bulmuşlar: Her odada kocaman akvaryumlar var, beraber balıklara bakıyorlar. Bizim departmanın mülakatları bitti ama grup şirketleri yoğun bir dönemde. Diğer müdürler de kendi mülakatlarını yapmamı rica edince basbayağı çalışmaya başlıyorum. Bir ay sonra da grubun İnsan Kaynaklarını üstleniyorum. Ne kadar özlemişim çalışmayı. Ama küçük bir sorun var, sabahları yataktan bir türlü kalkamıyorum, başım dönüyor. Hiç iştahım yok. Yoruldum deyip önemsemiyorum ama on beş gün falan geçmiş, hamile olabilirim, doktora gitmem lazım. Eşim de ben de öğrenmeye cesaret edemiyoruz. O kadar komplikasyondan sonra belki de bu bebeği taşıyamam. Ömer in yüzünü gördükten sonra bebek aldırmak fikrinden ikimiz de nefret ediyoruz. Sonunda doktora gidiyoruz ve güzel habere seviniyoruz; hamileyim ve aldırmak zorunda değilim. Geçen sefer bebek haberini duyar duymaz gülümsemeye başlayan bizimkiler bu sefer ne diyeceklerini bilemiyorlar. Sanırım yüzlerindeki ifadeyi en iyi anlatacak tanım hafif şok. Kimse ikinciyi bu kadar çabuk beklemiyordu. Bana fark ettirmemeye çalışıyorlar ama sevinçten çok bir Eyvah, yine mi? ruh hali hâkim. Hayatta hiçbir şey tesadüf değil. Ömer henüz dokuz aylıkken bu bebek bizim için çok erkenmiş gibi görünüyor ama şimdi biliyorum ki Ömer in otizmli olduğunu duyduktan sonra kesinlikle ikinci bir bebeğe cesaret edemezdim. Zeynep gelip hayatımızı şenlendirdi. Oğlumuzun rahatsızlığına üzüldüğümüzde kızımızın sağlığında teselli bulduk. İkinci hamileliğimi, son ayına kadar çalışarak geçirdim. Eşimle aynı işyerinde çalışmam da bize iyi geldi çünkü ilk annelik ve kıskançlık krizleri içinde tartışması bol bir dönemden geçiyorduk, mecburen işyerinde ateşkes ilan ediyorduk. İlk birkaç ay yine ufak tefek sıkıntılarım vardı ama ilk hamileliğimle kıyas kabul etmeyecek kadar küçük sıkıntılardı bunlar. Daha hareketliydim, kanamalarım azdı, kendimi sağlıklı hissediyordum. Bebeğim sağlıklı doğacak mı? diye endişelenmedim hiç. Sadece Ömer i kucağıma alamadığıma üzüldüm.

14 Bu kız bir melek Doktorum son ayımda İkinci doğumda daha heyecanlı olabilirsin, bu çoğu annenin ortak tepkisi, demişti, ben yine doğuma gülümseyerek girdim. Bizimkilerse birincideki sıkıntıların etkisinden sıyrılamadıkları için bu sefer ifadesiz değillerdi, hepsi, özellikle de annem, endişeden bembeyazdı. Bu kadar sakin olacağımı doktorum da beklemiyormuş, doğumdan sonra söyledi. Zeynep de Ömer gibi iki buçuk hafta önce doğdu. Yüzünü gördüğümüzde şaşırdık çünkü Ömer in kırmızı suratlı kopyası gibi bir şey. O da tombik, ama saçlı. Adını böcek göz koydum çünkü siyaha yakın gözleri var ve o minnacık haliyle gözlerini bana dikip bakıyor. İkimiz de iyiyiz, dördüncü gün hastaneden ayrılıp eve geldik. Zeynep yol boyunca uyudu, eve gelince yine uyudu. Daha on günlük değilken beş saat bile uyuduğu oluyordu. Eşim de ben de inanamadık, çünkü ikinci bir canavar bekliyorduk. Kardeşini eve getirdiğimizde Ömer tam bir buçuk yaşındaydı. Yeni bebeğe çok şaşırdı. Gidip gelip Zeynep in yatağına başını yaslıyor, şaşkınlıkla kardeşini seyrediyordu. Beni evde gördüğüne önce sevindi, ne de olsa annesinden ilk defa ayrılmış, üstelik dört gün onun için hiç de az bir süre değil. Herhalde onunla boğuşmamı bekliyordu ama benim durumum malum; ancak yanıma gelirse öpüp okşayabiliyorum o kadar. O da yataktan çıkmamamı kabullenemedi, sanırım bebek yüzünden onunla ilgilenemediğimi de anladı çünkü Zeynep benim odamda yatıyor. Ömer in mutsuzluğu yüzünden belli. İlk gün evdeki büyükler bile onu avutamadı, ağlamadı ama somurtarak dolaştı durdu. Bu dönemde komik bir konuşma kalıbı tutturdu. Her kelimenin ilk hecesini söylüyor. Teddy ayıcığının adı Te, kendi adı Öm. Altıya kadar sayıyor ama canı isterse. Anneannesi ile dedesi ona ilk bisikletini getirdiklerinde Ömer ilk üç kelimeli cümlesini söylüyor: Ağaba çok güzel. Zeytine zey dediği için Zeynep e ne diyeceğini merak ediyoruz. Çözüm kolay, bundan sonra Ömerce de Zeynep Zey, zeytin tin. Birkaç gün içinde bebeğin çok uyuduğunu fark etti. Ben ne zaman Zeynep in yanındaysam kendi battaniyesini getirip Zeynep in üstüne örtüyor ve Uyu diyor. Bir gün babası Zeynep e güzel kız deyince, Ömer çiğkin dedi, şaşırdık, meğer Gül nazar değmesin diye Ömer i çirkin diyerek seviyormuş. Bir de anahtar kelimesi var; Aç. Her şeye uyuyor, kapıyı aç, cd çaları aç, televizyonu aç, oyuncağı çalıştır. Her bebek gibi anne, baba, dede diyor. Anneanne nannane oluyor ama babaanneye adıyla sesleniyor; Aysel. Bebeklerimin ortak bir huyu varmış; ikisi de pusete konulmayı istemiyorlar. Çocuğum ne olur şu bebek arabasında dursanız sanki? Artık dışarıya çıktığımızda Zeynep kanguruda kucağımda, Ömer in eli elimde dolaşıyoruz. Kucağımda bebekle Ömer in peşinde koşarken belim kopuyor çünkü Ömer çok hareketli. Hatta o kadar hareketli ki, takip etmekte zorlanıyorum. Minicik bebeği mi koruyacağım, Ömer i mi? Zeynep in doğduğu yaz ikisini de alıp babaannemize tatile gidiyordum, uçak bir saat rötar yaptı. Benim işim hep ters gidecek ya, takip eden birkaç uçak daha kalkmadı, havaalanında adım atacak yer yok ama kerata oturmayı reddediyor. Ben yine Zeynep kucağımda, Ömer elimde, sırtımda biberonların, bezlerin olduğu çanta, beyefendiyi avutmak için terminalde dolaşırken elimi bıraktığı gibi kayboldu. Polislerle birlikte dört koldan

15 arayarak bulduk. Oyuncak satılan bir dükkâna girmiş, arabaları tezgâhtan çıkartmaya başlamış. Daha iki yaşında bile olmadığı için tezgâhın arkasında kaybolmuş, dışardan bakarken görmemişiz. Üç yaşına gelene kadar bunun gibi bir sürü kovalamaca maceramız oldu. Her seferinde sinirlerim altüst oluyor. Arkadaşlarımızın evine kesinlikle bizi uğraştırmadan girmiyor, çıkana kadar da ağlıyor. Alışır diye düşündük, yanımıza hoşlandığı oyuncaklarını aldık, gittiğimiz yerde verdik ama hiçbir seferinde işe yaramadı. Eşimle mecburen çocukların bakımını paylaştık; ben bebeğin peşindeyim, eşim Ömer in. Artık öyle Ben altını değiştiremem falan kalmamış. Hangimiz hangi işe yetişirsek onu yapıyoruz. Ömer de tam bir fırtına. Zeynep in bütün eşyalarını yere atıyor, nerde Zeynep in neyi varsa darmadağın ediyor. Kıskançlığını anlıyoruz ama benim elimden daha fazlası gelmiyor, babası benim eksikliğimi telafi etmeye çalışıyor. Günlük koşuşturmacamız yüzünden Ömer le benim ilişkim kötü bir döngüye girdi. Zaten kıskançlıktan benden uzaklaşmaya başlamıştı, bu mecburi iş bölümü Ömer le aramızı biraz daha açıyor. Ve bu arada bir yerde, konuşmaktan vazgeçiyor. Ne zaman, nasıl, hatırlamıyorum. İki yaşına geldiğinde Ömer, o bildiğimiz Ömer değil artık.

16 Bir şeyler yanlış gidiyor Giderek içine kapanıyor. En ufak değişiklik onu rahatsız etmeye başladı. Süt içebileceği yaşa gelmesine rağmen kardeşinin içtiği mamayı kıskanmasın diye formül mama vermeye devam ediyorum. Uyandığında maması iki üç dakika içinde elinde değilse yaygara kopuyor ve o gün her şey ters gidiyor. Oyunları değişti. Eskiden beraber oynardık. Bir buçuk yaşındayken alfabe kartlarının birkaçını hemen öğrenmişti, üç dört kartı yere koyup A yı ya da B yi getir dediğimizde doğru kartı getirir ve mutlu olurdu, şimdi bizi oyununa asla dâhil etmiyor. Top atıp tutamıyoruz bile. Kucağında Teddy si, elinde biberonu ortalıkta dolaşıyor. Olmazsa olmaz televizyon programları var. Blue nun İpuçları hâlâ devam. Hatta gün içinde nefes alabildiğim iki yarım saat var. Biri bu, diğeri de Teletubbies zamanı. Bir de arabaları var, onlara bayılıyor. Yalnız herhangi bir araba değil, tek bir modelden bir sürü var. Reklamını beğendi diye bir Ford Ka modeli almıştık. Şimdi arabalar hep Ford Ka olmalı. Kırılıyor, yeni bir tane alıyoruz. O kırılınca bir tane daha. Sanırım her rengi var evde. Zeynep i çok seviyor. Kıskandığı için kardeşine kötü davranmasını bekliyordum, yanıldım. Sadece bana kötü davranıyor. Zeynep in yanına gidip incitmekten korkarcasına yavaşça yanağını okşuyor. Zeynep de ona karşılık verirse çok mutlu oluyor. Hâlâ bu davranışı aynı, Zeynep onun birtanesi. Dışarı çıkmayı çok seviyor ama eve dönmekten nefret ediyor. Arkadaşlarımız o kadar çok ağlama krizi gördüler ki onlar bile yavaştan Pınar, Ömer niye bu kadar ağlıyor? demeye başladılar. Bu değişikliklerin kıskançlıktan kaynaklandığını düşünerek Ömer le daha fazla ilgilenmeye çalışıyoruz. Çocuk doktorumuza soruyoruz, o da normal geliştiğini söylüyor. Doktorumuzun tavsiyesi ile bir çocuk psikoloğuna başvuruyoruz. Regresyonu (geri dönüşü) onaylıyor ama o da kardeş kıskançlığına bağlıyor. Ben de titizliğimle tanındım ya, herkes abartığımı düşünüyor. Biraz daha deneyelim bakalım. Uyku sorunu aynı. Öğlen uykusunu neredeyse unuttuk artık, bütün gün peşindeyiz. Evden çıktığımızda bize kök söktürüyor ve hep dışarda olmak istiyor. Eve döndüğümüzde de çığlığı basıyor. Arabadan zorla indiriyoruz. Değil apartman, bütün sokak bizim eve döndüğümüzü anlıyor. Bazen saatler süren ağlama krizini göze alamadığımız için gece on, on bire kadar dışarda oyalanıyoruz ve ikisini de arabada turlayarak uyutuyoruz. Uyuduklarından iyice emin olana kadar arabadan çıkmıyoruz çünkü merdivende uyanabilirler. Böyle bir uyku alışkanlığı benim bildiğim bizden başka kimsede yok. İki buçuk yaşında hâlâ babasının kucağında dolaşarak uyuyor. Farklı olan tek şey kucakta dolaştırılma süresi, bazen bir hatta iki saat kadar dolaştırmamız gerekebiliyor. Zeynep uyuyorsa biraz nöbeti ben devralıyorum ama birinci tercihi baba. Yeterince dolaştırılınca yatmaya ikna oluyor, ama mutlaka babasıyla yan yana yatmalı. İyice uykuya dalana kadar eşim Ömer in yanından ayrılmıyor çünkü Ömer kalktığını hissederse çığlığı basıyor ve sakinleşene kadar tekrar kucakta dolaştırmamız gerekiyor. Bu dönemde onun ağlama krizleri bizim hayatımızı yavaş yavaş şekillendirmeye başlıyor. İkimiz de o kadar yorgunuz ki, karşı koymuyoruz. Bir an önce uyusun diye onun istediği gibi davranıyoruz. Babaannemiz bize geldiği zaman sevinçten deli oluyorum, çünkü Ömer onun dibinden ayrılmıyor. Hatta babaannesi kucağında sallayınca bir yıldır bıraktığı öğlen uykusuna bile hayır demiyor. Başından beri Ömer in babaannesiyle ilişkisi hepimizle olan ilişkisinden farklıdır. Hiç

17 değişmedi, o bir numaralısı ya, her an her yerde babaannesi için hepimizi satar, yüzümüze bile bakmaz. Annemle babam endişelenmeye başladılar. Babaanneyle diğer dedemiz konduramıyorlar. Ben elimde bir sürü çocuk gelişimi kitabı ne olduğunu anlamaya çalışıyorum ama nafile. Zekâ gelişimi ile ilgili göstergeleri konuşma dışında tamam, bazı konularda ileri bile. Görsel ve işitsel hafızası çok iyi. Ömer her şeyi zamanında yapmış, agulaması, oturması, emeklemesi, yürümesi, konuşmaya başlaması hepsi tamam. Sebep psikolojik olabilir gibi görünüyor. Bu dönemde çoğu annenin karşısına çıkan ve onları doğru düzgün bir teşhisten alıkoyan mit benim de karşıma çıkıyor; erkek bebekler geç konuşur. Bazen gözümüzün önündeki gerçeği değil, inanmak istediğimiz şeyi seçiyoruz. Oysa geç konuşan erkek bebeğin farklı iletişim yollarını denediğini, göz kontağından kaçmadığını, otizmli bebeklerin ise bunları yapmadığı gibi büyük sıklıklarla öfke nöbetleri geçirdiğini ya da tamamen içine kapandığını gözardı etmemek gerek. Tabii ki ilk bebeğini büyüten bir annenin bunlardan haberdar olmasını beklemek mümkün değil. Önceki jenerasyonun da bu beladan neredeyse bi haber olduğunu da kabul etmek lazım. Otizm son 20 yılın epidemisi. O yüzden annelerimizin-babalarımızın konduramaması erkek bebek geç konuşur diyerek bizi geciktirmeleri doğal. Lanet şartların hepsi bizim aleyhimize çalışıyor! İki buçuk yaşında formül mamayı bırakıp süte başladık. Süte bayıldı ama şimdi de sadece süt içmek istiyor. Günün çoğunda elinde bir biberon süt ve Teddy si, televizyon karşısında yatıyor. Ayağa kalktığında yine fırtına gibi. Hâlâ çok güzel bir çocuk, sokaktayken güzelliğiyle etrafındakilerin ilgisini çekiyor ama çok az gülüyor. Ne yaptık da bu çocuğu bu kadar mutsuz ettik? Otizm yolumuzu kesmiş bile Üç yaşına bir ay kala annemlerle birlikte Ayvalık tayız. Eşim hafta sonu gelecek. Ömer in yazlıkta tek sevdiği şey bahçedeki çiçekleri yolup, yapraklarını küçük parçalara ayırmak. Yanında olduğumuzun farkında mı değil mi, anlayamıyoruz bile. Her gün biz tenis oynarken Zeynep ve sitedeki diğer bir çocuk kortta toplarla oynuyorlar. Ömer ise her gün aynı banka oturuyor, elinde birkaç yaprak ya da yanından ayırmadığı arabaları, yerinden kalkmıyor bile. Topla oynatmaya çalışıyoruz ilgilenmiyor. Bir gün annem Korttan yavaşça çıkıp çiçeklerin arkasına saklanalım. Bakalım bizi göremeyince ne yapacak? diyor. Normal bir çocuk ne yapar? Bir yerde yapayalnız kalınca ağlamaz mı? Anne diye bağırmaz mı? Kapıdan dışarı çıkıp aramaz mı? Ömer bizim çıktığımızı birkaç dakika sonra fark ediyor. Bu bile garip aslında, çünkü sesler kesilince yalnız kaldığını hemen anlaması lazım. Fark ettiğinde ürkek bir ifadeyle bakınıp kortun kapısına kadar geliyor, sonra daha da mutsuz bir ifadeyle hatta çaresizlikle gidip aynı banka oturuyor, başını öne eğiyor. Bu halini hatırladığımda hâlâ gözlerim dolar. Hiçbirimiz bunu beklemiyorduk. Gece yarısına kadar konuşuyoruz, Ömer in yaptıklarını ve yapmadıklarını tartışıyoruz. Hafta sonu eşim geldiğinde annem de babam da ayrı ayrı, bu sefer bir çocuk psikiyatristine gideceğiz diyorlar. İlk defa eşimin benim aileme sesini yükseltiğini görüyorum; Tamam gideriz ama Ömer in bir şeyi yok, siz kuruntulanıyorsunuz.

18 İstanbul a dönünce lisedeki edebiyat öğretmenimi arıyorum. Eşi psikiyatrist, bize bir uzman tavsiye eder mi acaba? Eşi hemen beni arıyor birkaç isim veriyor ama tanıdığı bir doktor hanımı özellikle tavsiye ediyor. Ve 4 Ekim de Marmara Üniversitesi nde randevumuz var. Annemle babam Zeynep le arabada bekliyorlar, ben Ömer i alıp yukarı çıkıyorum. Doktor hanıma doğumundan itibaren her şeyi anlatıyorum. Ömer de yanımızda oyuncakları karıştırıyor, her zaman yaptığı bize değişik gelen davranışlarını tekrarlıyor. Doktorun kulağı bende, gözü Ömer de. Yaklaşık bir saat sonra son derece hassasiyetle cümlesine başlıyor. Anlattıklarınızdan tek bir sonuç çıkarabiliyorum. Umarım yanılıyorumdur ama galiba otizm. Bi dakka ya? Nerden çıktı bu şimdi? Otizm, hani şu Yağmur adam gibi? İyi de doktor niye Umarım yanılıyorum diyor? Bu kadar mı kötü? Bir doktorun teşhisinin yanlış olmasını istemesiyle ne zaman karşılaştık şimdiye kadar? O kelimeyi duyduğumda gözlerimin yuvalarından fırladığını hissettim. Kardeş kıskançlığı, yeterince psikolojik destek görmemiş, şöyle birkaç terapi ile toplarız durumu, gibi bir şey bekliyordum. Doktor sorunun bu kadar basit olmadığını, Ömer in yaşına uygun ve düzgün oyun kuramaması ile ve ritüelistik, yani tekrarlayan davranışlarıyla açıklıyor. Ne yapacağız şimdi? Gelişim testleri var, bir de konuşmayı bıraktığı için işitme testlerini yapmak lazım. O kadar çok olasılık var ki. Doktor çocuktaki sonradan gelişen işitme kaybının da otistik davranışlara sebep olabileceğini söylüyor. Keşke böyle olsa ama gayet iyi biliyorum ki Ömer çok iyi duyuyor. Bir kola kutusunu açtığımızda, kola içmek için koşa koşa öbür odadan geliyor. Hatta o kadar iyi duyuyor ki, şeker kâğıdının hışırtısını bile tanıyor. İleride ne olacak? diye sormuyorum. Soracak gücüm yok. Ömer i kucağıma alıp ağlayarak aşağı iniyorum. Ertesi gün Ömer in üçüncü doğum günü. Arkadaşlarımızı önceden çağırmışız. İkisi, Özlem le, Fulya, doktor randevumuzdan haberli. Telefona sarılıyorum, beraber ağlıyoruz. Ertesi gün Ömer doğumgünü pastasının önündeyken Özlem i gördüğümü hatırlıyorum, gözleri dolmuş yavaşça Ömer in sırtını okşuyor, belli ki içinden dua ediyor. Aynı hafta benim Gerek yok, iyi duyduğunu biliyorum. diye diretmeme rağmen babam hemen işitme testlerinin randevusunu aldı ve yine Marmara Üniversitesi ne gittik. Hastanede beklerken Ömer yine durmadı. Hep kucağımda ama tepiniyor. Bir saatten fazla sıranın bize gelmesini bekledik. Test odasına girdiğimizdeyse ağlama krizi artarak devam ediyordu. Kan ter içinde test odasından çıktığımızda testleri yapan doktor hanım Duyduğu kesin ama testleri tamamlayamadık. Yalnız işiniz çok zor, dedi. Hemen eğitime başlayın. Gelişim testlerinin yapılmasını beklemeyin çünkü kaybedecek vaktiniz yok. Hikâyeye iki dakika ara vereceğim. İşte bu iki harika doktor bizim için çok önemli bir şey yaptı. Türkiye deki (özellikle 90 lardaki) geleneksel yaklaşım olan Önce testleri tamamlayalım, aileye alıştıra alıştıra söyleriz demek yerine, ilk görüşmede otizmden şüphelendiklerini söylediler ve en önemlisi bana Vakit kaybetme, eğitime başla, testleri de bu arada yaparsın, dediler. Geleneksel yaklaşımı benimseyen doktorların bu süreçteki bir zorlukla ilgili haklarını teslim etmek istiyorum; otizmin teşhisinin çok zor olduğu ve bu kararın hemen verilmemesi gerektiği konusunda haklılar. Ama bir de aile tarafından bakalım meseleye. Teşhisi duymamışsınız, benim biraz önce anlattığım mitler ve kabullenmeme çamurunun içinde debeleniyorsunuz. Başvurduğunuz doktor sizi uyarmak yerine testleri yapalım, birkaç ay takip edelim diyor. Zaten sen kuruntulanıyorsun, çocuğun bir şeyi yok, diyen ailenin aklına uyup bir şey yokmuş

19 işte, diyerek bir daha o doktora gitmeyebilirsiniz. Ne oldu? Her şey tepetaklak. İkinci kere doktora gidene kadar kim bilir kaç ay kayıp. Hadi tut ki doktora gittik ve testlere başladık; Testler kolay bir süreç mi yani? 3 ay kayıp. 2 3 yaşlarında otizmli bir bebek için geri getirilemeyecek 3 ay ne kadar önemli biliyor musunuz? (Tabii ki biliyorlar.). Tamam, bir de doktor açısından bakalım; aileye ilk görüşmede otizmden şüphelendiklerini söylediler ve Vakit kaybetmeyin hemen özel eğitime başlayın, şu eğitim merkezine gidin, dediler. Anne-babaanneanne-babaanne-dedeler, ailede kim varsa, hepimizin yaptığı gibi bayıldı, fenalık geçirdi, hatta deliler gibi ağlamaya başladı ama diğer yandan eğitime de başladı. Testler yapıldı, çocuk özel eğitimde birden beklenilmeyen bir biçimde gelişti, belirtilerini kaybetti. Yani teşhis yanlış çıktı. Aile bu durumda ne kaybeder? Hiçbir şey. Boş yere üzülürler belki ama zaten otizme yakın belirtiler gösteren çocuğun psikolojik desteğe ihtiyacı vardır, belki de yanlış ebeveynlik tarzı söz konusudur. Özel eğitime başlayarak aile yanlış uygulamalarından haberdar olur, çocuğun gelişimi için zaten gerekli olan destek verilir ve mutlu sona ulaşılır. Ya da başka bir olasılıktan bahsedelim, biraz önce bana sunulmuş olan senaryolardan biri gerçekleşti; çocuğun işitme kaybı var ve bu yüzden otistik sayılabilecek bir regresyon sergiliyor. Testlerle bu ortaya çıktı. Yine aile hiçbir şey kaybetmedi, aksine kazandı. İlk senaryo çok sevdiğim bir çiftin başına geldi, oğullarının konuşmaması ve düzgün oyun oynayaması sebebiyle bir doktora başvurdular, doktor otizm ihtimali var dedi, hemen özel eğitime başladılar ve çok yoğun özel eğitimle geçen birkaç aylık bir dönem sonucunda teşhisin bu olmayacağı ortaya çıktı, bu arada da o dünya tatlısı minnoş özel eğitimden büyük fayda gördü ve belirtiler ortadan kalktı. Arkadaşlarım doktora teşekkür ettiler. Tersi de söz konusu olabilir; yaşadıkları üzüntünün etkisiyle o doktor oğlumuza otizm teşhisi koydu, halbuki değilmiş. Boş yere ne kadar üzüldük, diyecek aileler de çıkabilir. Ama eminim ki hastalarıyla iyi iletişim kuran her doktor, çok emin olmadığı durumlarda otizmin de olasılıklar içersinde yer aldığını, teşhisin doğru olup olmadığını birkaç ay içersinde net olarak anlayacaklarını çok doğru bir biçimde anlatıp, aileyi gerektiği biçimde alarme ederek bu durumun üstesinden gelebilir. Burada şimdi anlattığım örneğin çok ötesinde, otizm teşhisini almaya çok yakın olduğu her halinden belli bir çocuğun ailesini hazır görüşüyorken, aile doktora başvurmuş yardım talep ediyorken gerektiği biçimde uyarmamak, alıştırarak söyleyebileceğini düşünerek bu kelimeyi telaffuz etmemek, özellikle Türkiye şartlarında doğru değildir. Neyse ki artık bu yaklaşım geride kaldı diyebiliriz. Şimdi doktorlarımız, bence artık azınlıkta kalan bir grup haricinde, otizmden şüphelendikleri an aileyi uyarıyorlar ve hemen harekete geçmelerini sağlıyorlar. Doktorumuz işitme testinin hemen ardından ilk olarak Çağdaş Terapi Merkezi nin adını verince hastaneden çıkar çıkmaz oraya gitmeye karar verdik. Yoldan aradık, terapistlerin o gün müsait randevuları yokmuş. Babam Yine de geliyoruz. Nerede olduğunuzu öğrenelim, ilk randevumuzu alalım, dedi. Terapi merkezi Etiler de küçük bir daire. İçeri girdiğimizde yine terapist bir hanım Cafer Bey in sonraki randevusu iptal oldu, sizinle görüşecek deyince beklemeye başladık. Ömer oyun odasına daldı, babam da peşinden gitti. Aynı terapist hanım beni mutfağa çağırdı. Oturun biraz sakinleşin, size bir çay hazırlamamı ister misiniz? deyip bir sigara ikram etti. Sigarayı alırken ellerimin titrediğini gördüm. Demek ki halim dışarıdan belli oluyor. Ve Cafer Bey le ilk randevumuza başlıyoruz. Önce Ömer in dosyası için bilgi alıyor. Bana Annesi misiniz? diye sorduğunda öfkemden kızarıyorum. Ablası olacak halim yok ya! Bir şey söylemeden devam ediyorum ama içimden köpürüyorum çünkü asıl sıkıntım bu. Ömer beni çoğunlukla reddediyor. Sadece ihtiyaç duyduğunda bana sığınıyor. Annesi misiniz? denince yeterince annesi olamamışım suçluluğunu tekrar yaşıyorum aslında.

20 Takip eden üç yıl boyunca uzman psikolog Cafer Çataloluk bu yolda bize ilk ve en önemli desteği verecek. Görüşmenin sonunda babam Nasıl bir yol izleyeceksiniz? diye soruyor.cafer, Çocuğa kendimi sevdiremezsem hiçbir şey yapamam, birkaç seans onu alıştırmaya çalışacağım diye cevaplıyor. Haftada üç ya da dört seans özel eğitime karar veriyoruz ve hemen o hafta derslere başlıyoruz. İyi de Ömer yine içeri girmiyor. Daha Etiler e geldiğimiz anda ağlamaya başlıyor. Seans odasında kırk dakika yine ağlıyor. Ne yapacağız? Bunlar ilk seanslar, biraz çocuğa süre tanıyın, birkaç görüşme sonrasında alışacak. Gerçekten de beşinci seanstan sonra ağlamalar kesiliyor. Yavaştan oynamaya başlıyorlar. Onlar oynuyorlar ben Cafer i soru yağmuruna tutuyorum. Neyi amaçlıyoruz? Ne kadar eğitim alması lazım? Tekrar konuşmaya başlar mı? Sorularım o kadar çok ki. Görüştüğümüz uzmanlar biraz tutuk cevaplar verip sinirimi bozuyorlar. Kendim öğrenmeliyim. Fulya yla birlikte kitap aramaya gidiyoruz. Otizm başlıklı bir kitap buluyoruz sonunda, beraber arkasını okuyoruz: Otizm hayat boyu süren bir özürlülük halidir. İşte bu, bu bizim kaderimiz. İşte aklımda canlandırdığım, hayalini kurduğum Ömer i bu saniyede kaybediyorum. İşte bu cümleyi okuduğum anda dünya olanca ağırlığıyla üzerime yıkılıyor. Dahasını okuyamıyorum, çoktan ağlamaya başlamışım. Fulya ya bakıyorum o da ağlıyor. Kitabı almadan çıktığımızı, dükkânın önünde birbirimize sarılıp ağlamaya devam ettiğimizi hatırlıyorum. Bir zaman sonra kendimizi toparlayıp tekrar kitapçıya giriyoruz. Kitaplar, okurken elimi de beynimi de yakıyor sanki. Zaten topu topu iki üç tane kitap var. Soluk almadan hepsini okudum. Hepsinin ortak fikri, otizmin neden kaynaklandığı bilinmeyen, kesin bir tedavisi bulunmayan ve istisna denilecek kadar az görülen vakalar haricinde hayat boyu süren bir rahatsızlık olduğu. Uzmanların neden tutuk cevaplar verdiğini şimdi anladım; otizm öyle kolay başa çıkılacak bir nane değil. Bir-iki hadi bilemedin üç engelle uğraşmayacağım. Çocuğumu ve beni tahmin edemeyeceğim kadar çok engel bekliyor. Neden olduğunu bilmedikleri gibi, nasıl tedavi edileceğini de tam olarak bilmiyorlar. Başımıza gelen derdin büyüklüğünü alıştırarak söylemeye çalışıyorlar. Peki, ne yapmalıyım? Bunun cevabı bütün kitaplarda aşağı yukarı aynı, özel eğitim ama doğru özel eğitim olağanüstü bir yoğunlukla bile uygulandığında bir çocuğun otizm teşhisinden kurtulmasının garantisi yok. Sorularım bitmiyor yine. Neden otizm? Niye Ömer farklı? Bu genetik bir rahatsızlık mı? Sonradan mı oldu? Bazı kaynaklarda yazdığı gibi yaşadığı şey psikolojik bir travma mı? Asıl önemlisi Ömer kitaplardaki tariflere pek uymuyor. Gerçekten otistik mi? Önce Ömer in doktorunu arıyorum. Ömer i bir yaşından beri takip eden doktorumuz Seyrani Türkarslan, anlattıklarıma üzülüyor, sesinden belli. Ama Ömer in konuşmadaki ya da davranışlarındaki problemlerini otizm tanımı içinde görmüyor. Birkaç otistik hastam oldu, acıyı hissetmezler, aşı yaptığımı anlamazlar bile, Ömer başından beri normal gelişiyor, etrafındaki her şeyin farkında o yüzden otizmden şüphelenmedim ama beraber araştıralım. diyor. (Seyrani Bey de bizim en büyük destekçilerimizden biri oldu. Kaç kere umutsuzluğa kapıldıysam hepsinde beni yeniden yüreklendirdi, yaptıklarımı onaylayıp onaylamadığını her zaman açıkça söyledi, en önemlisi geleneksel yaklaşımlara saplanmayıp araştırmaya devam etmemi sağladı.) Şimdi teşhisi kesinleştirmek için doktor doktor gezme zamanı başlıyor. Randevular alınıyor. Ben sabırsızım, bekleyemem. Kitaplardan öğrenemediğimi internetten öğrenirim belki. Ve internet geceleri başlıyor. (Bu internet geceleri sekiz yıldır dur durak bilmeden sürüyor. Artık günlük

21 mesaim haline geldi. İşin doğrusu, Ömer in tedavisi ile ilgili yaptığım her şeyi buradan öğrendim, hâlâ tüm araştırmaları okumaya çalışıyorum.) İlk aradığım cevap, teşhis doğru mu? Keşke bu sorunun cevabını bulmak kolay olsaydı. Böylece biz, yani otizm aileleri, bizim için son derece kritik olan erken çocukluk döneminde zaman kaybetmezdik. Bir doktorun koyduğu teşhisi diğerinin yanlışlamasıyla içine sürüklendiğimiz belkilerle, keşkelerle uğraşmazdık. Ama ne çare? Otizm teşhisi bir laboratuvar testi ile konulmuyor ki. Çocuğun davranışları gözlenerek, aileye sorular sorularak yapılan testlerde otizm yelpazesinin neresindesiniz, ancak onu görüyorsunuz. Otizm Yelpazesi (Spectrum) en ağırından en hafifine otistik belirtiler gösteren tüm hastaları kapsıyor. Çocuk doktorumuzun dediği gibi acıyı hissetmeyen, etrafındaki değişiklikleri algılayamayan bireylerin yanı sıra, dâhi derecesinde yüksek zekâ seviyeli tamamen normal konuşabilen, sadece hafif sosyal davranış sapmaları gösteren bireyler de bu tanıya dâhil oluyor. Ve evet teşhis maalesef doğru. Autism Research Institute (Otizm Araştırma Enstitüsü) ün web sitesinde bir test var. Elimden geldiğince objektif cevaplamaya çalışıyorum; sonuç orta seviyede otistik çıkıyor. Randevularımıza gitmeye başlıyoruz. Çok ünlü ve tecrübeli bir doktor Bu çocuk otistikse bileklerimi keserim, diyor. Neden böyle düşünüyorsunuz? Çünkü ona dokunmama izin veriyor, içinde bulunduğu ortamı algılıyor.öğrettiğim oyunu tekrarlıyor. Peki, ama neden farklı ve ne yapacağız? Eğitim. Bir de şu tıbbi testleri tamamlayalım. Genetik testler için kan alınıyor. Sonucun gelmesi bir ay. Ölüp ölüp diriliyorum. Doktor Fragile X olasılığı var, başka rahatsızlıklar da olabilir mutlaka genetik testleri görmeliyiz dedi, şimdi olası her hastalığı internetten araştırıp okuyorum, anne karnındayken yapılan genetik testleri çıkartıyorum, yine doktorlarla konuşuyorum, beklemekten çıldıracağım. Şükürler olsun ki sonuç temiz çıkıyor. EEG yani beyin elektrosu çekilmeli; dört kere deniyoruz olmuyor. Sonuncusunda doktor bir saat önce uyku ilacı veriyor. Arabada turlayıp uyutmaya çalışıyoruz. Üstelik uykusunu tam almasın diye sabah altıda kaldırmışız ama uyumak ne kelime? Ömer bir saatin sonunda yine cin gibi. Aynı gün ikinci denememizde yine daha öncekilerde olduğu gibi ağlayıp çırpınarak elektrotların başına yerleştirilmesine izin vermiyor, biz de daha ileri bir tarihe ertelemek zorunda kalıyoruz. Eğitim yılının başında özel bir yuvaya başlamıştı. Aynı okullardan mezun olduğumuzdan mıdır bilemiyorum, okulun sahibi Ayşe Hanım la daha ilk görüşmemizde aynı frekansta olduğumuz belliydi. Ömer in üç yaşında olmasına rağmen düzgün konuşamadığını, iletişim kurmaktan kaçındığını ve normal oyun alışkanlığının olmadığını Ayşe Hanım a anlatmıştım ve bu konuyu araştıracağımızı söylemiştim. Çocuklarımı bu okula gönderdiğim üç yıl boyunca, tıpkı ilk günde olduğu gibi hep olumlu bir yaklaşımla karşılaştım. (Şanslıydım, maalesef çoğumuz ilk seferde doğru yuvayı bulamıyoruz.) Ömer daha okula ilk gittiği günden itibaren ona göre kocaman özgürlük alanları olan oyun odalarına bayılmıştı, hiç ağlamadı. Çoğunlukla asık suratlı ya da üzgün görünen oğlum, okulun sokağına geldiğimiz anda değişiyor. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle günde bir iki saat yuvaya gidiyor ama sınıfa katılmaya karşı direniyor. Kötü haberi okuldaki birinci ayımızda aldık. Ayşe Hanım ile durumu konuştuğumuzda normal gelişen çocuklarla bir arada olmasının faydası olacağını düşünüp okula devam etmesine ancak öğretmenlerin Ömer e çok fazla müdahale etmemesine karar veriyoruz. Zaten bireysel terapide

22 zorlanıyor, hiç değilse bir saatlik mutluluğunu bozmayalım. Üstelik benim de o bir saate ihtiyacım var. Ben artık pek ben değilim. İki ayda altı yedi kilo verdim. Yemeğin fikri bile midemi bulandırıyor. Günümün çoğunda elimde kahve sigara. Ancak karnım guruldadığında, o da ayakta kalmak için bir şeyler yiyorum. Geceleri ya araştırıyorum ya ağlıyorum. Eşim daha sakin çünkü Ömer in otizmli olduğuna inanmıyor. İki ay içinde bir sürü doktor çok farklı şeyler söyledi, Otistik değil diyen doktora inanmayı tercih ediyor. Her şeyi başlatan babam da değişti, asla konduramıyor. Eşimin ailesi en baştan Hiçbir şeyi yok, boşuna doktora gidiyorsunuz, tavrındaydı şimdi herhangi bir şüphe duymadıkları gibi bir de bana kızıyorlar. Aslında herkes travma sonrasında gösterilen ilk davranışı sergiliyor, kolektif olarak reddediyorlar. Kimimiz daha çabuk, kimimiz daha geç çıkıyoruz reddetme safhasından. Ben sonraki bir aşamaya geçmişim, yas tutar gibi ağlıyorum. Hâlâ herkesle tartışarak eğitime gidiyoruz. Kimse gerekliliğine inanmıyor ama benim üzüntüme de karşı duramıyorlar. Asıl tantana birinci ayın sonunda Ömer in terapisti haftada bir seansı sadece bana ayırdığında kopuyor. Ne gereği var? Senden mi kaynaklandığını düşünüyor? Hadi bir iki görüşmeyi anladık, niye düzenli haftada bir gün? Özellikle bu Senden mi kaynaklanıyor? beni kahrediyor. Hamileliğim boyunca bebeğime zarar gelmesin diye inanılmaz çaba harcadım, asla doktorumun sözünden çıkmadım. Doğduğu andan itibaren her şeyiyle korkunç bir titizlikle ilgilendim. Bu tutum önceki jenerasyona değişik geldi tabii. Şimdi çocukta bir rahatsızlık ortaya çıkınca günah keçisi hazır; Senin yüzünden böyle oldu. O dönemde aptal gibi herkese bunun benimle bir ilgisi olmadığını anlatmaya çalıştım, halbuki derdimi anlatmaya çalışmaktansa kulaklarımı kapatmalıymışım, daha az yıpranırdım. Herkese olası sebeplerin neler olduğunu gösteren kitapları verdim, tahmin edin ne oldu? Az biraz okudular ama metinlerden sadece kendi duymak istediklerini seçtiler. Hamileliğinde çok ultrasona girdin o yüzden oldu, çocuğun süte allerjisi varmış senin sütün yaramadı, etrafı dezenfekte ederken çocukla ilgilenmedin, ikinciyi erken doğurdun çocuk kıskançlığından sana küstü gibi sebepler öne sürdüler, tüm itirazıma rağmen bir süre bunlara inanmaya devam ettiler. Bu, bize özel bir durum değil, tanıdığım her ailede bu durum farklı versiyonları ile yaşanmış. Türk ailesinin genel davranış kalıbı mıdır nedir, reddetme aşaması geçildiğinde anneyi suçlama aşamasına giriyoruz. Şimdi biliyorum ki kimse bunları beni sevmediği ya da bana eziyet etmek istediği için yapmadı. Tam tersi, hepsinin beni ne kadar çok sevdiğinden eminim. Hiç beklemedikleri bir anda gayet normal hatta üstün zekâlı görünen torunlarının ya da yeğenlerinin otizmli olduğunu ve hayatı boyunca da otizmli kalacağını öğrenmenin şokuyla böyle davrandılar. Bu ilk şok geçtiğinde herkes elinden geldiğince bizi destekledi. Bireysel terapiye başlayacağım zaman herkese tek tek anlatacak gücümün olmadığını görünce ilk defa her şeyi anlatmamayı seçip, işin içinden benim seanslarıma Ömer i nasıl eğiteceğimi öğrenmek için gittiğimi söyleyerek çıktım. Aslında bu seanslar aile destek seansları, isterseniz çocuğunuz eğitimini de konuşabilirsiniz tabii ama asıl amacı teşhis sonrasında annenin depresyona girmesini engellemek. Çocuğun en fazla destek alacağı kişinin sağlam olması lazım, yoksa iyileşme şansı azalıyor. Otizmli bir çocuğa bakmak, eğitmeye, iyileştirmeye çalışmak demiyorum, sadece bakmak bile insanı yavaş yavaş tüketen bir iş. İnsan gibi bir sosyal hayatınız yok, kimseyle görüşemiyorsunuz, çocukla alışverişe bile çıkılmıyor. Ağlama krizlerinin sonu gelmek bilmiyor.

23 Bazı çocuklar bu krizlerde kendilerine zarar veriyorlar. Çoğu kafasını duvara ya da yere vuracak kadar hiddetleniyor. Peki ya Ömer? Ömer de aynı. Bu aralar kafasını yere vurmaya başladı. İstediği bir şeyi yapmayınca önce ağlamaya başlıyor sonra da buna. İçim parçalanıyor. Hiç ağlatmamaya çalışıyorum. Bir gün seansa giderken yolda uyuya kaldı. Arabadan inerken uyandı, binaya girmek istemiyor. Zorla içeri girdik, ağlamaya başladı. Seans odasında ağlama krizinde artık ve sonunda tam oldu, kafasını yere vurmaya başladı. Eğildim, yerden alıp dışarı çıkaracağım Cafer, Bırak, dedi. Nasıl bırakırım? Çocuk beyin kanaması geçirecek, alıp gidiyorum şimdi. Hayır, bırak. Birazdan vazgeçecek. Ben oğlumu tanırım vazgeçmeyecek. Hayır, gidiyorum. İçimden Sen kim oluyorsun? diyorum. İstersem getiririm, istersem giderim. Bugün gidiyoruz ve bir daha buraya hiç gelmeyeceğiz. Cafer, Ömer i yerden almak için uzattığım elimi bileğimden kavradı ve çok kesin konuştu: Çocuğun kötülüğünü istemiyorum, dinle beni. Şimdi yerden alırsan kafasını yere vurduğunda her istediğini yaptırabileceğini ispatlayacaksın. Şimdiye kadar hep engellemişsin, bir kere bekle. Senin iradenin daha güçlü olduğunu görünce bir daha kafasını vurmayacak. Zaten yine titriyordum, yürüyecek gücüm yok, oturdum. Esen rüzgârdan koruduğum bebeğimin yarım saat yerde bağırmasını, kafasını yere vurmasını ağlaya ağlaya izledim. Her vurduğunda onu kucakladığım gibi dışarı koşmak istedim. Cafer kendine zarar gelmesini engellemek için Ömer in yanında tetikte duruyordu. O yarım saat bana ne anlattı, nasıl o koltukta kalmamı sağladı hatırlamıyorum. Neden sonra Ömer sakinleşti, içini çeke çeke yanıma doğru geldi. Sırtını bacaklarıma yaslayarak oturdu. Seansın sonunda Ömer in en sevdiği köpük oyununu oynadılar ve çıktık. Çıkarken Ömer gülümsüyordu ve bir daha hiç kafasını vurmadı. Benim seanslarım Ben de sonunda terapiye başladım işte. Nasıl ihtiyacım var üzüntümü anlatmaya. Üstelik otizm hakkında o kadar çeşitli ve bir o kadar da karışık bilgi var ki, neyin ne olduğunu bilen biriyle tartışmam lazım. Asıl önemlisi kendimi o kadar kötü hissediyorum, günlük mücadelemin yorgunluğuna ve bu yorgunluğun sonucunda belki de hiçbir şey kazanamayacağım gerçeğine o kadar zor dayanıyorum ki artık ölmek istiyorum, tutunamıyorum ama bunu bir tek terapistime anlatabiliyorum. Hafta sonları yine aynı merkezde diğer ailelerle birlikte iki saatlik bir grup terapisine gitmeye başladım. Aşağı yukarı herkesin çocuğu otizmli ama bazıları durumu daha iyi göğüslüyor. Bakıyorum ki onlar teşhisi duyalı birkaç yıl geçmiş, otizmle yaşamaya alışmışlar. Bir anne Ben artık ağlamıyorum. diyor. Bu ben artık ağlamıyorum, durumu benim için o kadar uzak görünüyor ki o an. Her gün saatler boyu ağlıyorum. Bu işin altından nasıl kalkacağımı, oğluma gerektiği gibi bakıp bakamayacağımı, onu iyileştirmeye gücümün yetip yetmeyeceğini, bu lanet şeyin neden bizim başımıza geldiğini, bir sonraki öfke nöbetine dayanacak gücümün olup olmadığını bilmiyorum. Nereye dönsem bir başka çeşit çaresizlik çıkıyor karşıma. Artık oğlum otizmli, artık oğlum hayatı boyunca belki de henüz bilmediğim kadar büyük engellerle savaşmak zorunda. Üstelik tedavisi yok. Ağlamayım da ne yapayım?

24 Ben grubun mikrobu olmayı seçtim. Otizmle nasıl yaşarım ı öğrenmek istemiyorum ki, ölmek istiyorum. Onun için konuşma ne zaman nasıl daha iyi başa çıkarıza gelse bir mikropluk yapıyorum. Gruba gitmeden de yapamıyorum çünkü ne yaşadığımı bilen başka tanıdıklarım yok. Bir gün Cafer günün oyununu anlatıyor. Bu halı bir filika. Hepiniz batan bir gemiden kurtulmuşsunuz ama filikayla sadece bir kişi sahile ulaşabilir. Onun için niye yaşamanız gerektiğini tartışacaksınız. Kaybedenler kendi isteği ile filikadan atlayacak, kazanan yaşayacak. Oyunu duyar duymaz Ben burda ölürüm. dedim. Artık ağlamadığını söyleyen annelerden biri Ben kazanırım. diyor. Gidip halıya oturuyoruz. Herkes aşağı yukarı aynı şeyi söylüyor; Ben yaşamalıyım, çocuğuma kim bakar? Ben Çocukları Neşe ye emanet edelim, o artık atlatmış, hepimizin çocuğuna bakar. deyip ilk atlıyorum. Bir kişi hariç herkes fikri benimsiyor ve atlıyor. Sonuncu kocasının harap olacağını düşünüyor. Dayanamayıp Kocan atlatır, önemli olan çocuğunu sağlam bir yere bırakman. Hem herkesin çocuğuna birden bakabilir misin? deyince Cafer sinirli bir sesle Pınar, sen ölmemiş miydin? diyor. Tabii sinirlenecek, bir saatlik oyun taş çatlasın on beş dakikada bitecek nerdeyse. Üstelik amacına da ulaşamamış, kimse hayatının ne kadar değerli olduğunu diğerlerine anlatmamış. Sonuncu da atlıyor ve Neşe kazanıyor. İki gün sonra benim özel seansımda Cafer yine sinirli. Oyunu aslında sen kazandın. diyor. Kimsenin neden yaşaması gerektiğini anlatmasına izin vermedin, kimin kazanacağını seçip oyunu ayarladın, çünkü neden yaşaman gerektiğini düşünmek istemiyorsun. Öyle ben burda ölürüm falan yok! Hayat devam ediyor, ölmeyi düşünerek hiçbir şeyden kurtulamazsın. İyi de hayat gün geçtikçe zorlaşıyor. Çocuğumun hiçbir zaman tam olarak iyileşemeyeceğini öğrendim. Şimdiden zor, büyüdükçe hiç başa çıkamayacağım. Kimse derdimi doğru düzgün anlamıyor. Niye yaşayayım ki? Umut ışığı Araştırmaya devam ederken Autism Research Institute un web sitesinde yeni araştırmalar ve bu tedavilerden elde edilen olumlu sonuçlar gördüm. Üç yöntemden bahsetmişler. Biri vitamin tedavisi; yüksek dozda B6 vitamininin normale doğru gelişime faydası olduğundan söz ediliyor. Diğeri Sekretin. Sekretin bir pankreas enzimi. Bu enzim verilen çocuklarda çok hızlı gelişme görülmüş. Üçüncüsü ise diyet. Vitamin ve sekretin tedavisini yapmayı hemen aklıma koydum bile. Ama diyetle ilgili metni okurken kalbim heyecandan yerinde durmuyor. İşte bu! Bu mutlaka Ömer e iyi gelecek! Bu teori (Opioid Excess Theory) henüz yeni. Özetle buğday ve süte allerjisi olan çocuklar, bu iki besinin ve her çeşit türevinin proteinlerini tam olarak sindiremiyorlar. Hemen hepsinde Geçirgen Bağırsak Sendromu var. Yani tam olarak sindiremedikleri proteinler peptid halindeyken bağırsaklardan kana geçiyor. Sonuç olarak kandaki peptidler kan-beyin bariyerini geçip, bir çeşit morfin oluşumuna sebep oluyorlar (dermorphin). Çocuklar da bu morfin yüzünden dünyaya kapılarını kapıyorlar, otistik belirtiler göstermeye başlıyorlar. Çocuğun bu tanıma uyup uymadığını anlayabileceğimiz bir laboratuar testi de var. İdrarda dermorfin olup olmadığını araştırıyorlar. Metnin sonunda bir okuma listesi verilmiş. Hemen kitapları sipariş ediyorum. Ben çocuğumun buğday ve süte allerjisi olduğunu zaten biliyorum. Bebekken aylarca allerjiyle uğraştık. Teori tekrarlayan orta kulak enfeksiyonlarını, kabızlığı da belirtilerin içinde saymış. Ömer bu tabloya tam uyuyor.

25 Kitaplar geliyor, bir tanesini bu teoriyi üreten anne baba yazmış. Otizmli bir oğulları var. Baba Johnson&Johnson da kimya mühendisi. Çocuğun uyuşturulmuş gibi davrandığından şüphelenince çalıştığı şirketin de imkânlarını kullanarak idrarında morfin aramaya başlıyorlar; insan vücudunun üretmediği ve en kuvvetli morfin çeşitlerinden birinin, dermorfinin varlığını ispat ediyorlar. Başka çocuklardan alınan numunelerde de aynı sonuçlar çıkınca araştırma büyüyor. Ve doktorlarla birlikte bu teoriye varıyorlar. Diğer kitapta, yine otizmli bir çocuğun annesi bu diyetle nasıl yol aldıklarını anlatıyor. Bir iki gün içinde eşimle kararımızı veriyoruz; GF/CF (Gluten Free/Casein Free) diyetine başlayacağız. Gluten buğday, Casein süt proteinin adı. Ama nasıl? Kitaplar bize yol göstermeye yeter mi? Testler Amerika da yapılıyor, Amerika ya mı gitmek lazım? Tam o günlerde Ömer in doktoru beni arayıp diyetten bahsediyor ve İstanbul da bunu uygulamaya başlayan bir doktor arkadaşının adını veriyor. Seyrani Bey de onayladı ya, beni kimse tutamaz. Hemen yeni doktorumuzdan randevu alıyoruz. İsmi Sabiha Keskin. Bu arada Cafer in tavsiyesi ile başka bir çocuk psikiyatristine daha gösterdik Ömer i. Prof. Dr. Mücahit Öztürk, ilk randevumuzun sonunda Teşhis doğru, otizm ama çok ağır bir tablo değil. Birkaç sebeple şanslısınız. Normal gelişen bir kardeşinin olması çok iyi çünkü ona model olacak. Bakın şimdi Ömer kendi kendine camdan bakmaya devam edecekti, ama kardeşi onu çekiştirip kendi dünyasından çıkarıyor. Çocuğunuzun zekâ seviyesi yüksek. Bu durumda mutlaka çok uğraşacaksınız ama tünelin sonunda size umut ışığı görünüyor. dedi. Bir de o andan itibaren prensip edindiğimiz sözünü ekledi; Ömer in hayatı gül bahçesi olmalı, üzerine titreyin, hiçbir şeyi ağlatarak öğretmeyin. Hep mutlulukla öğrenmeli. Doç. Dr. Sabiha Keskin le ilk randevumuzda, Sabiha Hanım, Ömer için istediğimiz tedavilerin gerekliliği açıkladı. Laboratuar testleri için test kitlerini ve gönderilecekleri adresleri verdi. Kan, idrar ve saç numunelerinin Amerika ya gönderilmesi için gerekli raporları yazdı. Hemen o görüşmede Ömer in bebekken belli gıdalara gösterdiği reaksiyonları gözden geçirince test sonuçlarını beklemeden diyete başlamaya karar verdik. Şimdi doğru yerdeyiz, biliyorum. Bu diyet buğday ve sütün tüm türevlerini beslenme programından çıkartmayı gerektiriyor. Yasaklılar listesinin en önemlileri ekmek, süt, yoğurt, margarin, peynir, bulgur, irmik, maya, makarna, yufka ve diğer tüm unlu gıdalar, tüm çikolata ve gofretler. Ayrıca katkı malzemesi içerdiği için cipsler de yasak. Kırmızı eti, üzüm ve incir gibi bazı meyveleri de gluten ya da casein içerdikleri için değil, diyetin işleyişini kolaylaştırmak için yememesi lazım. Katkı maddesi içeren tüm yiyecekleri dışlamayı göze aldığımızda evin mutfak düzeni kökten değişiyor. GF/CF diyete yeni başlayacak ailelere günlük beslenme düzeninden önce sütü, bir hafta sonra da buğdayı çıkarmalarını öneririm. Bu arada da anneler buğdaysız tarifleri deneyerek araştırma yapmaya fırsat bulurlar. Ben böyle yapmadığım için çok zorluk çektim. Ömer ilk altı gün neredeyse hiçbir şey yemedi üstelik zaman zaman kustu. Altınca gün artık sadece yatıyordu, hareket enerjisi kalmamış gibiydi. Sadece uyuduğunda pirinç unuyla yaptığım muhallebiye benzeyen bir mamayı içirebiliyordum. O da pek besleyici sayılmazdı ama hiç değilse açlığını biraz giderir diye düşünüyordum. Özellikle kusmaya başlayınca endişelendim. Sabiha Hanım telefonda Merak etme, vitaminlerle destekliyoruz, yeterince sıvı alıyor, sakın bırakma, dedi. Yedinci günde inadı kırıldı ve pilav yedi. (Yine otizmin bir özelliği, özellikle küçük yaştaki otizmli çocuklar duyusal farklılıklarından kaynaklanan zorlukları ve rutinlerinden ayrılmak istemedikleri için son derece sınırlı sayıda yiyecekle beslenirler. Üstüne üstlük Gluten ve Caseine toleranssızlığı olan çocuklar, bu sınırlı yiyecek seçiminin de ötesinde bu maddeleri

26 içeren yiyeceklere morfin bağımlılığı gibi bağımlıdırlar. Sadece bunları yemek isterler. Bu yiyecekleri almadıkları ilk günler korkunçtur. Bağımlılıkları hemen hepsini çığırından çıkarır. Bizim de ilk haftamız tam bir felaketti. Bu ilk dönemi kolay atlatmak ve eğer varsa diyetteki kaçakların morfine dönüşmesini engellemek amacıyla Sabiha Hanım, Ömer e bir süre için morfin reseptör blokeri verdi.) Elinizden bu kadar çok malzeme alınınca çocuğun beğenebileceği bir yemek yapmak çok zorlaşıyor. Ömer bizim alıştığımız anlamda yemek yiyen bir çocuk olsa sorun bu kadar büyük olmayacak. İki yaşından beri sebze, meyve yemedi. Hâlâ da hiçbir sebze yemeğini yemez. Yumuşak hiçbir yiyeceği kabul etmiyor. Birkaç kere uykusunda biberonla çorba içirdim, uyanıp kustu. Yani sorun davranışsal değil, büyük ihtimalle duyusal (tactile). Ben de nişasta ile kurabiye falan yapmaya çalışıyorum. Günde üç dört farklı karışım deniyorum, Ömer belki bir tanesini beğeniyor. O dönemde glutensiz gıdalar marketlerde satılmadığı için, Ömer e sunacağım hemen her şeyi benim pişirmem lazım. Bir iki haftada buğday unu ve süt kullanmadan tatlı ve tuzlu birkaç çeşiti doğru düzgün pişirebilir hale geliyorum. (Zaten yemekten, kurabiyeden anlamayan bir anneyim. Hayatımda kaç kek yaptım ki hangi malzemeyi çıkarıp hangisini ekleyince nasıl sonuç veriyor bileyim. Elim ayağıma karışıyor.) Diyetle birlikte Ömer in günlük yemeği fındık büyüklüğünde kesilmiş kızarmış tavuk, benim yaptığım kurabiyeler ve ekmekler, biraz kuruyemiş ve pirinç sütüne indirgendi ama doktoru vitamin ve mineral takviyesini Ömer in beslenmesine göre ayarladı. Başlangıçta biraz kilo verdi. En çok da süt içemediğine üzüldü. Ömer görüp de istemesin diye biz de aynı diyete başladık çünkü ben oğlumu biliyorum, evde bir parça ekmek olsa, nereye saklarsak saklayalım mutlaka bulur ve yer. Tırım tırım aranıyor. Zeynepçik iki yaşında, sütü istisna, o da aynı diyette. Bir tek Ömer in peynir ve yoğurtla hiç ilgisi olmadığı için onları buzdolabında tutabiliyoruz. Gidip gelip elime Zeynep in biberonunu tutuşturuyor. Buzdolabından sütleri çıkartıp, yere diziyor. Sürekli Süt içersen alerji olursun. diyoruz ya, bir de baktım kendi kendine sütlere aji diyor. Tabii ki sütün yerine bir şey koymamız lazım. Sütü bir kenara bıraktım, yavrucuk biberonuyla oyalanmaya o kadar alışık ki, kardeşi içerken üzülüyor. İkinci hafta Amerika da yaşayan teyzemiz bize pirinç sütü buluyor. (Caseinsiz bebek mamaları henüz piyasada yok.) Ama malesef Ömer pirinç sütünü kabul etmiyor. Off ya, yine mi hayal kırıklığı? Nasıl mutlu olmuştum bu pirinç sütüne oysa. Bir şekilde bu çocuğu beslemem lazım deyip gece uyurken biberon vermeyi beceriyorum. Baktım oluyor, gündüz içiremediğim ilaçlarını da bu süte katıyorum. (Şimdi sekiz yaşında olmasına rağmen ilaçlarını yine bu yolla uykusunda içiriyorum.) Tüm bu zorluğa rağmen büyük bir mutlulukla diyete başlamıştım. Tedavisi yok denilirken, aralık bir kapı bulmuşum, niye mutlu olmayayım? Ama etrafımdan beklediğim tepkileri almayınca şaşırdım. Bu tedavi yöntemi özellikle Can boğazdan gelir düşüncesindekilere anlamsız geliyor. Anlıyorum onları ama bir de onlar beni anlasa! Çocuğun konuşmaması ile buğdayın ya da sütün ne ilgisi var? Yine Pınar kendini kaptırdı diye düşünüyorlar, tahmin edebiliyorum. Ben de o kadar kararlıyım ki, bana Hadi hayırlısı, inşallah iyi gelir den başka bir şey söyleyemiyorlar, bir yandan da torunlarının çektiği zorluğu görüp üzülerek diyet hevesimin geçici olacağını, belki de dayanamayıp bırakacağımı umuyorlar. İlk günler eşimin dışında sadece annem destekledi beni, zaten Ömer in formül mamayı bırakıp süte geçtikten sonra daha kötüleştiğini söylüyordu, diyete başladığımıza en çok o seviniyor. Babam diyetin fikrinden bile nefret ediyor. O kadar üzülüyor ki ben fark edene kadar birkaç kere Ömer e gizli gizli bir şeyler yedirip bozgunculuk yapıyor.

27 Öyle böyle bir ay geçiyor. Ömer deki değişiklik o kadar belirgin ki tüm aile diyetin gerekliliği konusunda hemfikir. Artık gülümsüyor, daha oyuncu oldu. Gözlerinin altındaki morluklar ve yüzünün sarı rengi kayboldu. Çişi eskisi gibi bir garip kokmuyor. Elinde biberon uyuşuk uyuşuk yatmıyor. Ağlama krizleri devam ediyor ama biraz şiddeti azaldı mı ne? Test sonuçları da tahminimiz gibi geliyor, buğday, süt, peynirin tüm çeşitleri, patates ve turunçgilleri tolere edemiyor ama soya, pirinç, mısır ve yoğurda alerjisi yok. Bu durumdan Zeynep in etkilenmemesini sağlamaya çalışmak oldukça zor oldu. Yavrucuk alıştığı şeyleri evde bulamıyor. İlk yıl Ömer terapideyken babaannesi ile dedesi Zeynep i alışverişe götürüp istediklerini aldı. Ben de haftasonları Ömer i eşime burakıp kızımla pastaneye gittim. İki yaşındaki çocuğun doğru düzgün pasta yediği yok ama evde olmayınca tutturuyor. Bir gece Zeynep uykusunda ağlamaya başladı. N oldu bebeğim? Pasta diye ağlıyor. Tamam yavrum, gider alırız. Susacağına ağlaması arttı. Anne, Ömer pasta yiyor. Bebeğimin kâbusu Ömer in diyeti bozmasıymış. Neler yükleniyor yavrucuk küçücük yaşında. Zeynep, Ömer in neleri yememesi gerektiğini herkesten çabuk öğrendi. İkinci dönem Ömer le aynı yuvaya gitmeye başladılar. Okula tüm listeyi vermiş olmama rağmen, öğretmenler emin olamazlarsa Ağabeyin bunu yiyebilir mi? diye Zeynep e soruyorlardı. Akşam bana doğrulattıklarında da görüyorduk ki Zeynep in cevabı her zaman doğruydu. Neredeyse beş yıldır bu diyetle yaşıyoruz. Zaman zaman Ömer in tolere edemediği gıdalar değişiyor ama küçük keçi diyet yaptığı fikrine alıştı. İlk yıl yasaklı yiyecekleri görünce üzülür diye marketlere götürmedik. Sonra alışverişe giderken en çok sevdiği yiyeceklerin diyete uygun benzerlerini yanımda taşımaya başladım. Markette çikolata isteyince, bitter draje verdim. Bisküvi istediğinde pirinç kurabiyesi. Zamanla neyi yemeyeceğini öğrendi ve o yiyecekleri gördüğünde de hiç tutturmadı. Son testlerinde buğday ve sütü tolere edebildiğini gördük ama temkinli olmak için arada bir, o da çok engelleyemeyeceğim durumlarda, yemesine izin veriyoruz. Herkes titizlikle listeyi takip ediyor. Ömer alerjisi olan bir şey yediğinde ilk önce kulakları kızarır. Şimdi babaannesi biraz kulaklarının kızardığını görse hemen Bu çocuk yine ekmek mi yedi? Okulda yanlış mı yediriyorlar, gidip kontrol ediyor musun? diye beni sorguluyor. Bireysel terapiye devam Otizmli çocukların eğitimi, özellikle başlangıç aşamasında, kolay sonuç veren bir çalışma değil. Herşeyden önce çocuğun eğitim aldığı fikrine alışması gerekiyor. Terapisti ile arasındaki bağ geliştikçe eğitim daha verimli olmaya başlıyor. Ömer in durumunda, kendini aşağı yukarı her şeyden izole etmeye çalışan bir çocuk için bireysel eğitimde ilk adım ona kendi dünyasının dışında da güzel şeyler olduğunu ispat edebilmekten geçiyor. Bireysel eğitim, terapistin çocukla birebir ilgilendiği seanslar anlamına geliyor. Cafer, Ömer le kendi seanslarını eğitime hazırlık aşaması olarak gördüğünü açıkladı. Ömer e bir şey öğretmek amacında değiliz henüz. Öncelikle Ömer i terapi merkezine geldiğinde bir saat eğitim odasında olacağı ve terapistin onun dünyasına müdahale edeceği fikrine alıştırmayı amaçladığını anlattı.

28 Haftada üç gün görüşmeleri, süreci hızlandırıyordu. Her seans Ömer in Cafer e biraz daha alıştığını görebiliyordum. Bu arada Ömer in neler yapabildiği de test ediliyordu. Doğrusu başlangıcımız hiç iyi değildi. Ömer ilgisi çok sınırlı olan bir çocuktu ancak bir iki avantajımız vardı ki en önemlisi ona dokunmamızdan kaçmıyordu, onu seven insanı anlayıp yaklaşıyordu. Zaman zaman tekrarladığı bir davranıştır, Ömer terapiye mutlaka elinde bir şeylerle geliyordu. Bir şeyler diyorum çünkü bunlar bazen oyuncak olmuyordu. Bir gün ne yaptıysam elinden diş macununu alamadım. Bazen şampuan, parfüm kapaklarına takıyordu kafayı, hadi bakalım elimizde şampuan kapakları. Elinde tuttuğu objeler hep elinde olmak zorundaydı, cebine koyması, bir poşette taşıması gibi bizi rahatlatacak çözümleri kabul ettiremiyordum. Tabii bu seanslarına da yansıyordu. Elindekileri seansta da bırakmıyor bu yüzden faaliyetlere geçmiyordu. Cafer de çözüm mü yok? Bir seansın başında masaya tıraş köpüğü sıktı ve Ömer in merak edip köpüğe yaklaşmasını sağladı. Ömer önce korkarak dokundu, sonra köpüğü beraber masaya yaydılar. Bizimki beş dakika sonra elindekileri bıraktı. Ömer in ellerini köpükle ovdular, sonra köpüğü odadaki aynaya sürdüler. Ömer kahkahalar atarak köpükle aynada şekiller çizdi. İlk birkaç ay köpükle oynamak Ömer in seanslarının kurtarıcısı oldu. Limon ne zaman mızmızlansa köpüğe geçiyorlardı. Bu seanslar sırasında ben hep yanlarındaydım. Çocukla evde en çok ilgilenen kişinin seanslarda ne yapıldığını, çocukla nasıl iletişim kurulduğunu öğrenmesi çok önemli, çünkü eğitim evde sürdürüldüğünde daha verimli oluyor. İstediğiniz kadar çok ders aldırın, ailenin tavrı ile terapistin tavrı arasında tutarsızlık varsa çocuklar kararsızlığı hemen fark edip suiistimal etmeye başlıyorlar. Cafer hemen her hareketinin arkasındaki amacı anlatıyordu. İlk bir iki ayın sonunda benim seanslarımda da artık Ömer in eğitimini, kısa ve uzun dönemli hedeflerini konuşur olmuştuk. Benim seanslarımın ne kadar faydalı olduğunu birkaç yıl sonra daha iyi fark ettim. Çocuğumun farklı olmasını kabullenmiştim, bu sayede sosyal sıkıntıların üstesinden daha kolay geldim. Ömer dışarıda dikkat çeken bir şeyler yaptığında, Etraftakiler ne der? endişesi taşımıyordum. Etraftakiler çocuğum saatlerce ağlarken ya da kafasını yere vururken yanımda mıydı sanki? Onların bizi yargılamaya hakkı yoktu. Yargılasalar bile ben umursamamaya kararlıydım. Sorunlarım bununla sınırlı değildi; hayatımız bu kadar zorlaşmışken dönem dönem çok bunalıyordum, beni ve en önemlisi Ömer i tanıyan bir uzmana bunları anlatabilmek çok rahatlatıcı bir çözümdü. Ömer dün gece yine uyumadı dediğimde terapistim o uyumamanın gece boyunca evin altını üstüne getirmek, yarım saat arayla bir şeyleri hatta bazen imkânsız olan şeyleri tutturmak, belki ağlamak, sürekli kucakta taşınmayı istemek olduğunu biliyordu. Ömer i sosyal ortama alıştırmak için daha fazla uğraşmaya karar verdik. Kış dönemiydi o yüzden en uygun yer alışveriş merkezleri oldu. (Bakırköy civarındaki tüm alışveriş merkezleri bizi gayet iyi tanır.) Hatta Ömer e koş ve dur komutlarını Galleria nın alt katında öğrettim. Trafik olmayan o kadar büyük bir alanı başka nerede bulacağım? Koş! deyince el ele koşuyoruz ve Dur! deyince de duruyoruz şimdilik. Bir ay sonra Yakala ya geçtik, Ömer e önce beni, sonra kardeşini kovalamasını öğrettim. Tabii eşim o sırada yanımızdaysa bizi tanımıyormuş gibi yapıyordu. Ömer merdivenden inerken iki ayağını da aynı basamakta bir araya getiriyor ve duraksıyor. Zaten yüzündeki ifadeden düşmekten korktuğunu anlamamak imkânsız. (Sonradan öğrendim, yerçekimini bizden çok daha güçlü hissederlermiş.) Üyesi olduğumuz spor kulübünün girişinde kırk elli basamaklık geniş bir merdiven var, nasıl olsa kalabalık değil, kaçacağı yer de yok. Ben önce on basamak kadar aşağıda durup çağırıyorum Ömer i, kulübe gittiğimiz her gün aramızdaki mesafeyi biraz daha açıyorum. Tekrarladıkça Ömer in güveni yavaş yavaş yerine geliyor.

29 Ömer le ben yalnız değiliz, bir de küçük böcek Zeynep var yanımızda, o da Ömer in tüm alıştırmalarını bizimle birlikte yapıyor. Kulüpte yavaş yavaş tanınmaya başladık. Eminim dışarıdan çocuklarına yaramazlık öğreten anne görüntüsü veriyorum. Koş, şimdi dur, hadi kardeşini yakala, beni yakala, yine koş, hızlı koş, yavaş yürü... gibi bir muhabbetimiz var. Ömer in farklı bir çocuk olduğu dışarıdan belli olmuyor. Yerinde duramayan, şımartılmış bir velet gibi. Eh yerinde duramayan çocuğa koşmasını söyleyen, hatta iki çocuğuyla birlikte bahçede koşan bir anne de pek normal değil! Halbuki ben onun kontrolüm altında koşmasını sağlamaya çalışıyorum. Nadiren de olsa bazılarının gözünü bize diktiğini görünce savunmam hazır; onlar gözünü kaçırana kadar ben onlara bakıyorum. Bu arada otizmli çocuklar için geliştirilmiş eğitim tekniklerini okumaya başladım En önemlisi Profesör Lovaas ın bir Amerikan Üniversitesinde geliştirdiği (UCLA) Uygulamalı Davranış Analizi (A.B.A -Applied Behavior Analyasis). A.B.A çocuğa öğretilmesi gerekenleri ve bırakmasını arzuladığınız davranışları bir ödüllendirme cezalandırma sistemi içerisinde şekillendirmeyi amaçlıyor. Otizmli bir çocuğa basit bir faaliyeti, örneğin makasla kâğıt kesmeyi öğretmek için, önce bu faaliyeti parçalara bölüp en başından öğretmeye ve her doğru davranışı ödüllendirmeye başlıyorsunuz. İlk adım makası doğru tutması, doğru tutuğu zaman hemen ve çocuk için çok değerli olan bir şeyle ödüllendirilmesi gerek. Sonra parmaklarıyla makası hareket ettirmesi ve yine ödül. Yanlış yaptığındaki cezası bizim anladığımız anlamda bir ceza değil, ödülünü vermemek yani yoksunluk da ceza olabilir, çoğunlukla elimdeki şekeri gösterip Bir daha yap, doğru yapınca şeker alacaksın. diyorum. Hatta en etkilisi şekeri benim yemem, kıskançlığından mutlaka ikinciyi doğru yapıyor ama her şeyin bir bedeli var; Ömer i kıskandırmak için yediğim şekerler yüzünden iki ayda üç kilo aldım. Her adımda yüzde kaç doğru yaptığını not edip, yüzde sekseni geçtiyse ikinci adıma geçiyorsunuz. İşin detaylılığını anlatmak için makasla kesme örneğini tamamlayacağım; bir sonraki adım makası kâğıda doğru yanaştırmak, yardımla ne şekilde olursa olsun kesmek, yardımla küçük şeridi enine düz kesmek, yardımsız (siz kâğıdı tutmadan) kesmeyi öğrenmek, basit bir şekli kesip çıkartmak ve en son karmaşık bir şekli kesip çıkartmak. Nihai amaca aylar sonra ulaşabilirsiniz. A.B.A. yönteminin genel prensibini, yani doğru davranışı ödüllendirip uygun olmayan davranışı ödülden yoksun bırakmayı tüm hayatınıza yayıp kararlılıkla uyguladığınızda sonuç almaya başlıyorsunuz. Ömer terapi merkezine ağlamadan girerse bir şeker kazanıyordu, sonra aynısı eğitim odası için geçerli. Rüşvete alıştıysa ödülsüz bırakmak mümkün değil artık, o yüzden ceplerim çantalarım çeşit çeşit şekerlerle dolu. Zaman içinde ödülleri de azaltmaya başlamak gerek. İkinci hafta şekeri çalışma odasına girdiğinde alıyor. Bir iki hafta sonra artık terapi merkezine girince şeker falan yok, ödülü Aferin oğluma ve bir öpücük. Davranış yerleştiğinde maddi ödüllerden sosyal ödüllere geçmeye başlıyoruz çünkü öğretecek daha çok şey var. Her yaptığına bir şeker verdiğimizde şekerin değeri kalmamaya başlıyor artık, oysa en çok sevdiği maddi ödülü daha zor ya da Ömer in kabul etmekte zorlandığı davranışlara saklamamız lazım. Bu yöntemle Ömer arkadaşlarımızın evine girmeyi de kabul etti. Kapıyı açanın elinde şeker ya da cips (biraz diyeti bozuyoruz mecburen ama başka çare yok, yaptıracağımız iş Ömer için ne kadar zorsa ödülün de o kadar değerli olması lazım) Ömer içeri girince, fazla değil, sadece bir tane kazanıyor. Gitmesini istediğimiz odaya gidince bir tane daha, on dakika uslu oynayınca bir tane daha. Bir zaman sonra bu davranışları genelliyor, ödüllendirdiğimiz davranışlar Ömer in kolaylıkla yaptığı, alışkanlık haline getirdiği davranışlar olmaya başlıyor. Ama yol o kadar uzun ki. Bu çocuk daha kaşık çatal tutmuyor. Beklemesi gereken durumlarda ağlamaya başlıyor. Eve girmesi eskisine göre daha az olmasına rağmen hâlâ sorunlu. Tuvalet eğitimine başlamaya cesaretim yok, altını bağlamaya devam ediyorum. Düzgün oyun

30 oynamıyor, oyuncaklarını fonksiyonları için kullanmıyor. Cafer le on beş günde bir hedeflerimizi ve sonuçlarını gözden geçiriyoruz. En basitlerden başladık, bir yandan da daha zor görünmesine rağmen Ömer in yaptığını bildiğimiz davranışları da hedeflerimize alıyoruz. Normal gelişen çocuklar bizim uğrunda çabaladığımız şeyleri kendiliğinden öğreniyorlar. En önemli araçları ise taklit. Zeynep e makasla kesmesini öğretmek için birkaç kere model olmam yeterliyken, Ömer e her gün en az on kere en başından en son geldiğimiz yere kadar tüm adımları tekrarlayarak alıştırma yaptırmalıyım. Zeynep in öğrenme hızı bana mucizevi geliyor. Ömer gelişmeye başlayınca ailenin eğitime karşı tavrı da değişmeye başladı. Artık Ne gereği var? ı tartışmıyoruz ama bu sefer tartışma şekil değiştiriyor: Daha ne yapacağını öğrenemedin mi? Bu kadar sık götürmek zorunda mısın? a cevap yetiştirmeye başlıyorum. Lovaas yöntemi haftada otuz hatta kırk saatlik eğitim sonucunda yüzde altmış oranında neredeyse fark edilmeyecek kadar az otistik davranış seviyesine ulaşan çocukları rapor ederken bizim haftada üç dört saatimiz devede kulak. İstanbul da bir çocuğa bu kadar yoğun eğitim veren bir terapi merkezi yok. Zaten özel seanslar o kadar pahalı ki haftada kırk seans eğitim aldırmak her babayiğidin harcı değil. Bizim için de olasılık dışı. Ailenin maddi imkânı yeterli bile olsa, eğitime ihtiyacı olan çocuk sayısı o kadar fazla ki, eğitim merkezlerinin sınırlı sayıdaki elemanlarının zamanlarını daha az çocuğun eğitimine ayırmaya gönülleri razı olmuyor. Aradaki farkı kapatmak hep annelerin görevi. Eğer çocuğunuzun seanslarını iyi takip edebiliyorsanız, eve gelip tekrarlayabiliyorsunuz. Yine bu da o kadar kolay değil; biz anneyiz, profesyonel değiliz ki. Çoğu zaman duygularımız işe karışıyor, yeterince kararlı olamıyoruz. Bazen de yorgunluğumuzdan dayanamayıp çocuğun istediği gibi davranmasına izin veriyoruz. Kararlılığın dozunu kaçırırsak çocuğumuzla aramızdaki duygusal bağı zedeleyebiliyoruz, bu özellikle ilk günlerde çocuğun yeterli yoğunlukta eğitim almamasından daha kötü çünkü otizmli çocukların anneye güven duyma ihtiyaçları normal gelişen çocuklardan daha fazla. Allahtan Ömer le seanslarını tekrarlarken eğlendiğimiz, Zeynep i de aramıza katarak işi oyuna çevirdiğimiz bir denge tutturabiliyoruz. Oyunla öğretmek için önceki kurallarımızın bazılarını yıkıyoruz. Ömer kalem tutmayı sevmiyor, Zeynep duvara yazmaya bayılıyor. Kardeşinin model olmasından faydalanmak için Zeynep in duvara yazmasına izin verdim. Biz de Ömer le elimizde kalem Zeynep in yanında duvara ya da yerdeki seramiklere resim çiziyoruz. Tabii birkaç ay içinde evde çizilmemiş duvar kalmıyor. Köpük oyununu eve de taşıdık. Geniş bir holümüz var, yere çarşaf serip küçük oyun masalarını hole çıkartıyorum. Masalara tıraş köpüğü sıkıp oynamaya başlıyoruz, sonra doğru banyoya. Kum havuzunda oynatmak da lazımmış çünkü kumun cildine değmesi duyu bütünlemesi açısından iyi bir uyaran. Kış olduğu için parka götüremedim çünkü çocukların hastalanmasını göze alamadım, zaten parklardaki kum havuzları fayda getireceğine hastalık getirir diye düşünüyorum, çünkü hemen hepsinde kumdan çok pislik var. Cafer Eve birkaç torba kum getirirsin diyor ama yine aynı temizlik kaygısıyla benim içim razı değil. Ben de dört beş paket bulabildiğim en ince köftelik bulguru bir leğene doldurup kum havuzu yaptım. Bir gün köpük, bir gün kum (yani bulgur) oynuyoruz. Ardından yine banyoya. Oyunlardan sonra çıkan temizlik işini burada anlatmayacağım. Bu arada elimde değil, ev işini tamamen boşladım. Gül daha çok gelmeye başladı, ev ona emanet ama o kadar dağıtıyoruz ki o bile zor başa çıkıyor. Yemek işimiz diyetten beri çok karıştı, ben ancak çocukların yemeğini pişiriyorum. Üstelik ikisi aynı şeyi yemez kerataların. Gece uyku alışkanlığımız iyice garipleşti. Kardeş değiller mi? Zeynep de uykusuz artık. Saatlerce uyutmaya çalışıyorum, masal anlatıyorum bazen şarkı söylüyorum. Bir yandan olan bitenden etkilenmemesi için elimden geldiğince bir şeyler anlatmaya çalışıyorum

31 ama pek başarılı değilim bu konuda. Çoğu zaman sabrım tükenmiş oluyor, uyusun diye gözünün içine bakıyorum. Ömer le seansa gittiğimiz günlerde Zeynep i babaannesi ile dedesi alıp kendi evlerine götürüyorlar, eşim de iş dönüşü gelip alıyor. Bu sayede Zeynep kendine iki oyun arkadaşı buldu; dedesi ve amcası. Küçücük eliyle dedesinin bir parmağını tutup tüm oyunlarına katıyor. Amcasıyla da iş dönüşü boğuşuyorlar. Okan, Zeynep i kucaklayıp zıplatmaya, döndürmeye başlayınca bizimkinin keyfi yerine geliyor. Nasıl olduysa çocuklar büyükannelerle dedeleri paylaştılar. Ömer in favorisi babaanne ile benim babam. Zeynep de anneanne ile öbür dedemizi seçti, kimse kimsenin oyun arkadaşına pas vermiyor. Evin yeni hali pek alışılageldik değil, her yer oyuncak dolu çünkü hepsini eğitim malzemesi olarak kullanıyoruz. Sadeliği sevdiğim için evde pek aksesuarımız yoktu ama olanları da kaldırdık, bütün odalardan ıvır zıvır oyuncak fışkırıyor. Doğal olarak eve misafir kabul edemiyoruz. Zaten sosyal hayatımıza ayıracak vaktim de yok. Bir köşede bir oyun oynuyoruz, Ömer in ilgisi geçer geçmez başka malzemeler çıkartıp diğer oyuna başlıyoruz. Kestiğimiz kâğıtlar yerde kalıyor, eve saçılmış oyuncakları ancak çocuklar yattıktan sonra, o da ikisinden birinin yanında uyuyakalmamışsam, toplayabiliyorum. Ev gibi ben de dağıldım. Oldum olası söz geçiremediğim kabarık saçlarım vardı, şimdi daha da dağınık. Kıyafetim üniforma gibi, bir kot pantolon üstüne mevsimine göre ya kazak ya tişört. Ütü yapmayı çoktan unuttum, Gül ne ütülerse ona razıyız. Bu halime en çok babam gıcık oluyor, işe döpiyesle giden kızına alışmış tabii. Bir gün elinde yedi sekiz tane kazakla geldi. Pembe, mavi, kırmızı, ne renk ararsan var. Baba ben siyah seviyorum. Ben sevmiyorum, bunları giyeceksin. Renklen biraz, git saçını kestir, makyaj yap. Bu ne hâl ya? Hep yorgunum. Ama artık ümidim var.

32 BÖLÜM II Yeni dostlarım Teşhis konulmasından sonraki ilk dönemi herkes gibi çok karmaşık duygularla yaşadık. Herkes gibi diyebiliyorum çünkü artık genelleme yapabilecek kadar çok otizmli çocuğu olan arkadaşım var. Çoğuyla aynı eğitim merkezlerine ya da doktorlara giderken tanıştım, bir bölümüyle de telefonda ya da internette. Sanırım çözümü zor olan diğer rahatsızlıklar için de aynı durum söz konusudur, otizmli çocukların annelerinin arasında yazılı olmayan bir anlaşma var; herkes elinden geldiğince birbirine yardımcı olmaya çalışıyor. Hiç tanımadığım biri bile bir yerden telefonunumu bulup aradığında, saatlerce konuşabilecek kadar çok ortak konumuz var; çocuğunuz hangi eğitimleri alıyor, haftada kaç saat, aldığı eğitimin kalitesinden memnun musunuz, hangi doktorlara gidiyorsunuz, hangi ilaçları kullanıyorsunuz, şu ilaç sizde şöyle bir yan etki yaptı mı diye uzayıp gidiyor konular. Otizmin içerisinde bulunduğu spektrumun adı Yaygın Gelişimsel Bozukluk tur (Pervasive Developmental Disorder). Bu isim bile kendi başına ne kadar çok sorunumuz olduğunu açıklamaya yeterli. Sadece bir değil, otizmli bireye göre değişken olmakla beraber, birçok alanda düzgün gelişemeyen çocukların anneleriyiz biz. Bu melekler hemen her şeyi bizden çok daha farklı algılıyorlar, hepsi tüm uyaranlara karşı çok hassas. Bazı kaynaklar otizmli çocukların tüm duyularının bizden çok daha fazla gelişmiş olduğunu ve bu kadar çok uyaranla başa çıkamadıkları için içlerine kapanıp, değişiklikten kaçtıklarını anlatır. Anneler de çocuklarının hassasiyetlerinin bir bölümünü anlayıp hayatlarını ona göre inşa etmeye başlar. Çocukların çoğu ışığa, sese, kokuya ve dokunmaya karşı çok hassastır ve en küçük değişiklik bile bazı çocukları çok tedirgin eder. (Bir dostumun kızı yanında oturanın ne marka şampuan kullandığını anlar ve sevmediği kokulara anında tepki gösterir, Ömer alıştığı bir yemekte salçanın ya da yağın markasının değişik olması kadar küçük bir değişikliği bile kokusundan anlar. Bildiğim tüm çocuklar bebek ağlamasından nefret ederler, yakından geçen uçaktan çok korkarlar, birçoğunun dokunamadığı yiyeceklerin sayısı yiyebildiklerinin birkaç katıdır.) Bu çeşitlilik annelerin en önemli ortak konusunu oluşturur; başa çıkma yöntemleri. Çünkü başa çıkma yöntemleri hakkında kitaplarda yazılanlar ya da uzmanların önerdiği yollar genellikle pratiğe zor geçirilir, biz de deneye yanıla kendimize özel çareler üretmeye başlarız. Diyete ilk başladığımızda Sabiha Hanım özellikle yemek tariflerinde bana yardımcı olacağını söyleyerek bir başka hastasının telefonunu verdi, bu çok tatlı hanım da ilk görüşmemizde bizi evine davet etti. Fulya yla birlikte Ömer i de alıp evine gittiğimizde Ömer için pastanede yapılmış kadar güzel top kekler hazırlamıştı. Bir saat kadar dertleştik, kendi geliştirdiği tarifleri verdi, ayrılırken beni bir daha şaşırttı; aslında Ömer için kocaman bir kutu kek yapmıştı. Unsuz kek yapmak kolay değil, belki ilk günler tutturamazsınız; bunlar elinizin altında bulunsun. Bana tarifleri telefonda da verebilirdi ama o daha fazlasını yapmayı seçmişti. Glutensiz yiyecekler marketlerde satılmaya başlayalı taş çatlasın iki yıl oluyor, bu yüzden Ömer in severek yediği diyete uygun yeni bir yiyecek benim için altın değerindeydi. Ben de mümkün olduğunca

33 tariflerimi paylaşmaya çalışıyorum. Zaman içinde diyet kurabiye ve ekmek ustası oldum, haftada birkaç gün Ömer in sınıf arkadaşları için kurabiye yapıyorum ama Normal bir kek yap, deseniz sonuç çok amatörce olur. Yine aynı dönemde bir gün eşimin kuzeni aradı; Pınar mutlaka tanışmanı istediğim bir arkadaşım var, onun kızı da otizmli ve Ömer le aynı yaşta. Böylece Gülsüm le tanıştık. Gülsüm ün girişkenliğinden olsa gerek, çabuk anlaştık. İlk buluşmamızda benim elimde iki büyük dosya dolusu makale ve deney sonuçları vardı, ondaysa bir tek ama çok önemli bir bilgi; kızının devam ettiği terapi merkezi yaz başında haftada on beş saatlik bir grup terapisine başlayacaktı. Vakit kaybetmeden İçgörü Danışmanlık Merkezi ni aradım ve merkezin sahibi psikolog İnci Vural dan ilk randevumuzu aldım. İnci Hanım, Ömer in gelişim seviyesini belirlemek amaçlı birkaç seanstan sonra bizi sonbaharda grup terapisine dâhil edebileceğini söyledi, aradaki zamanda da İçgörü de bireysel eğitim seanslarına devam edecektik. Grup terapisi çok zor iş. İki çocuğa bir öğretmen düşmesine rağmen bizimkileri ortak kurallar çerçevesinde hareket ettirebilmek için çelik gibi sinirlere sahip olmak lazım. Veletler öğretmeye çalıştığınızı yapmamak için direnirlerken, yanındaki çocuk kötü bir şey yapsın mutlaka öğreniveriyorlar. Hepsinin ayrı ayrı saplantıları var. Sese karşı çok hassas olan bir çocuk sürekli kulaklarını kapatıyorsa, bir bakıyoruz diğerleri de kulaklarını kapatmaya başlamış. Biri ağladı mı hepsinin çivisi yerinden oynuyor. İşe bir de velilerin farklılıkları katılıyor, tabii ki herkes çocuğu için en iyisini istiyor ama bazen zor çözümlenen sorunlar başgösteriyor, böyle olunca terapistlerin üzerindeki yük daha da artıyor. Berrin, Aylin ve Zeynep le, İçgörü de tanıştım. Allah biliyor, ilk gün Ben bu kadınlarla asla anlaşamam iyisi mi pek ortalıkta gözükmeyeyim, demiştim. Aslında hepimiz aynı şeyleri düşünmüşüz, hiçbirimiz bugünkü hâlimizi tahmin edemezdik çünkü dışarıdan bakınca birbirimizden çok farklı görünüyorduk. Zaman içinde bu farklılıkların asıl benzerliklerimizle karşılaştırıldığında nokta kadar kaldığını fark ettik. Kimin süslü, kimin hippi olduğu ya da kimin ayrıntıcı, kimin pratik olduğu önemli değildi. Dördümüz de var gücümüzle çocuklarımız için çabalıyorduk ve bu uğurda yaptığımız her şeyi diğerlerine de fayda getirmesi umuduyla paylaşıyorduk. Annem bireysel terapide geçirdiğim zamanı ve kısa bir dönem kullandığım anti-depresanları kastederek Berrin sana her şeyden iyi geldi, der; bu kız ne düşündüğünü asla saklamaz, çabuk sinirlenir ve anında tepkisini gösterir. Tarzımız neredeyse taban tabana zıt. Bunların yanı sıra da tanıdığım en iyi yürekli insanlardan biridir. İçgörü ye gitmeye başladığımız ilk günler beni çok şaşırtıyordu. Berrin le mecburen her gün birlikteydik çünkü çocuklar günde üç saat İçgörü ye geliyordu ve sadece yakın çevre için bir okul servisi vardı. Biz de sabahtan öğlene kadar beraber bekliyorduk. O üzülünce yemeğe vururmuş kendini, bense hiçbir şey yiyemem, her gün Nişantaşı nda üç saat beklemek zorundayız, en az iki kafeye gidiyoruz. O tatlı yiyor ben her zamanki gibi kahve, sigara. Dördüncü gün dayanamadı; Eğer böyle bir şey yemeden karşımda uyuz uyuz oturacaksan ayrı kafelere gidelim, sinir oluyorum. Daha tanışalı kaç gün olmuş, açıksözlülüğün de bir sınırı vardır yahu! Hiçbir şey tek taraflı değil tabii, ben de ona az çektirmedim. Gittiğimiz her yerde en fazla yarım saat oyalanabiliyorum, sıkıntı basıyor, duvarlar üstüme üstüme gelmeye başlıyor (otistik çocuğun hiperaktif annesi!). Hadi kalk yürüyüşe çıkalım. Dur daha yeni geldik, falan anlamıyorum, artık ezberlediğimiz vitrinlere baka baka yürüyüşe çıkıyoruz. Birbirimize yakın semtlerde oturuyoruz, Berrin in arabası var, ben ehliyetini kimlik olarak kullananlardanım; okul çıkışı bizi eve bırakıyor. Bazen Süleyman la (nam-ı diğer Süloş) Ömer çıt çıkarmadan eve geliyorlar ama çoğunlukla dönüş yolu vukuatsız olmuyor.

34 Aylin in oğlu Cem ve Zeynep in kızı Yasemin okula servisle geliyorlar, onlarla da, daha az görüşmemize rağmen, kaynaşmaya başlıyoruz. Yasemin oğlanlardan iki yaş büyük, bizim canavarlarsa dört yaşında. Hepimizin en kötü dönemleri çünkü hâlâ tuvalet eğitimi, yemek alışkanlığı gibi iki devasa sorunumuz var. Üçünün de bir başlarsa bitmeyen ağlama krizlerine, uykusuzluklarına, kendi huzursuzluklarımız ekleniyor, doğal olarak darmadağın görünüyoruz. Okulun ilk günü beşimiz bir kafede otururken, birbirimize yabancı olmamıza rağmen ilk teşhis hikâyelerimizi anlatmıştık. İlk yıl hep sıkıntıdan konuşurduk. Bir zaman sonra birbirimizin çocuklarını öyle benimsedik ki birine bir şey olsa diğer anneler kendi çocuğunun başına gelmiş gibi üzülüyordu, öyle olunca kimse kimseyi teselli edemez haldeydik. Dört yılı geçti, eskisinden de daha sıkı dostuz. Sabah kahvesi yerine geçen telefon konuşmalarımızla güne başlıyoruz. Üzüldüğümde, sevindiğimde, ne olursa olsun fark etmez anlatacak bir şeylerim varsa ilk onları arıyorum. Artık gittiğimiz yerlerde Niye bunların hepsi birden ağlıyor? diye bakmıyor etrafımızdakiler. Bazen Niye bu kadar çok gülüyorlar? diye baktıkları olabiliyor. Öyle dağınık görünmek falan da yok artık. Öldürmeyen bela insanı daha güçlü yapar, derler ya, şimdi her şeye karşı daha güçlüyüz sanki. Sanırım o en zor iki yılımızda yaşadıklarımız bize nasıl daha sağlam olabileceğimizi öğretti. O dönemdeki yalnızlıklarımız daha çok bir arada olmamızı sağladı, biraz da bu sebeple birbirimizin farklılıklarına aldırmadık. Niye bu kadar çok etkilendiğimizi, nerede olduğumuzu hiç umursamadan ağladığımızı biraz açıklamam gerek galiba. Otizm genel kanının aksine zihinsel bir engellilik hali değildir, bir fizyolojik rahatsızlıklar bütünüdür ve bu rahatsızlıkların belirtileri zihinsel bir engel gibi görünür. Bazı çocuklar etrafındaki bütün olan biteni bilirler, duygusal gelişimleri yeterlidir ama onları yetersizmiş gibi gösteren bir kafeste yaşamak zorundadırlar, bu yüzden de konuya yabancı insanlar tarafından yanlış algılanırlar. Otizmli küçük bir çocuğun gelişimine özel eğitimle müdahale edilmediğinde, kendi başına hayatta kalabilme becerisinden mahrumdur çünkü hayatın hemen her alanında yetersizliği vardır. En büyük sorun iletişim becerisinden yoksun olmasıdır. Otizmli bir çocuğun konuşamaması, duyamadığı ya da başka bir fiziksel rahatsızlığı olduğu için konuşamayan bir çocukla aynı değildir çünkü tek engeli konuşamamak olan çocuklara, okumayazma, dudak okuma ya da bilgisayar gibi hayatını kolaylaştırıcı bir gereci kullanmayı öğretmek mümkündür. Konuşamadığı halde diğer yönleriyle normal gelişen bir çocuk iletişim kurmanın diğer yollarını dener. Hiçbir şekilde iletişim isteği duymayan, kimsenin gözüne bakamayan, konuşulanları duysa da dinlemeyen otizmli bir çocuğun iyileşme yolu daha dikenlidir. Bizimkilerin çoğu öğrenmeyi bilmezler, halbuki hayatta kalmanın anahtarı öğrenebilmektir. İlk çocukluğun en önemli öğrenme yolu taklitken, otizmli çocukların çoğu, çok erken yaşta içine kapandığı için taklit becerisinde yetersizlikler gösterir. Öğrenme isteksizliğini, taklit yetersizliğini ve belki bunlara eklenen bazı fiziksel yetersizlikleri aşıp öğrendiklerini de genellemede zorluk çekerler. Bu yüzden öğrendikleri her bilgiyi ya da beceriyi, kullanılması olası tüm hallerde kullanabilmelerini sağlamak gerekir. Özel eğitimde öğrendiklerini hayata geçiremiyorsa, çabalarınız boşa gider. Aklınıza gelebilecek hemen her şeyin sebep-sonuç ilişkisini ayrı ayrı öğretmek zorunda kalabilirsiniz. Üstelik biz bunları yapmaya çabalarken onlar ağlar, sinir krizi geçirir, kendini ısırır, kafasını duvarlara vurur... Bakarken yüreğimiz parçalanır. Ama en çok İleride ne olacak? diye düşünürken parçalanır yüreğimiz. Ben ölünce bu çocuğa kim, nasıl bakacak? Kendi kendine hayatını sürdürebilecek mi? Ona kendine yetmesini öğretebilecek kadar yaşayacak mıyım?

35 Sen hep böyle beş,ben hep böyle otuz, Sevdiğin ağaçların gölgesinde,korktuğun seslerden uzak, Uzansak, Uyanmasak Yeterince yaşayamamaktan korkarken, ölmenin yeni bir şeklini istemeye başladım. Yalnız değilmişim, sadece birkaç kez telefonda konuştuğum bir anne, daha ben ne hissettiğimi anlatmadan Her gece, sabaha çıkmayalım diye dua ediyorum, dedi. Öyle ağrı, sızı çekmeden bir anda olsun bitsin. Ben bu çocuğu arkamda bırakamam. Yine bir başka anne kitabında O dönemde kızımla arabada giderken, direksiyonu karşıdan gelenin önüne kırıvermek geliyordu içimden, diye yazmış. Kolay anlatılacak şeyler değil, belki bir ya da iki kişiye söyleyebildim hissettiklerimi. Aylin Zeynep e bak, dedi, ben böyle hissedince Can a bakıyorum. Ben de hep Zeynep e baktım, onun küçücük yüzüne, yüzünü aydınlatan gülümsemesine bakıp avundum, bir zaman sonra da bu dönemi atlattım. Birkaç yıl içimdeki sesi duymamak için kendi gürültümü yanımda taşıdım, yalnız gittiğim her yere walkmanimi götürdüm ve hiç kulağımdan çıkarmadım. Başımı yastığa koyunca düşünmemek için televizyonun karşısında uyuyakalmayı seçtim. O günlerden bu alışkanlık yapıştı üzerime, hâlâ televizyonum açık uyuyorum. Bu çocuklar bir âlem! Otizmli çocukların hepsi çok güzeldir, hem de öyle böyle değil, dönüp Ne tatlı çocuk! diye bir daha bakacağınız türden güzeldir. Sabah Ömer i okula bırakırken hangisini seveceğimi bilemiyorum. Çoğunlukla kendilerini sevdirmiyorlar. En çok Cem e yaklaşabiliyorum. Süloş beni hiç takmıyor. Yasemin mümkün değil, kaçıyor. Bir de komik keratalar. Bilgiyi bizden farklı işledikleri ve farklı genelledikleri için, şaşırtıcı yaklaşımları var. İçgörü nün bahçesinde beraber çocukların okuldan çıkmasını bekliyoruz. Yasemin yanıma gelip Sen Ömer in annesi misin, ablası mısın? dedi. Genç görünüyorum, böyle spor giyiniyorum çocuk beni anneliğe yakıştıramadı dedim içimden, biraz da mutlu oldum. Sonra Yasemin, Berrin e gidip aynı soruyu sordu, sonra da Aylin e, sonra başka bir anneye. Meğerse parkta oynarken bir çocuk gelip Yasemin in annesine bu soruyu sormuş. O da bunu arkadaşının annesine söylenecek ilk şey olarak kabul etmiş. Süloş annesine inanılmaz düşkün, bir saniye dibinden ayrılmıyor. Bir gün Berrin ağır bir grip geçirirken Süleyman ağlaya ağlaya babasının yanına gitmiş; Babaaa, bu anne bozuldu, yenisini alalım. Oğlum annenin yenisi olmaz. Sakinleşeceğine daha fazla yaygara koparmaya başlamış; Anne bozuuk, pilini değiştirelim. Yine çocukları bekliyoruz, hava kar kış. Aylin Sen Ömer e külotlu çorap mı giydiriyorsun? dedi ama sesinde hafiften bir kızgınlık var. Nereden anladın? Cem dün okulda görmüş herhalde, gece boyunca çoraplarına asılıp Çek, çek diyerek ağladı. Bir daha ikinci bir eşofman falan giydir, bütün gece çorap uzatmakla uğraşamayacağım.

36 Aynı yıl okul dönüşü Ömer le eve gelirken, yanımızdan bir büyükanneyle Ömer yaşında bir oğlan çocuğu geçiyordu. Ömer dört yaşındayken yanındaki hiçbir çocuğu umursamazdı ama durdu, çocuğa baktı sonra da sarıldı. Çocuk da Ömer e sarıldı, biz de büyükanneyle bekledik. Hanım Sizinki konuşuyor mu? diye sorunca afalladım çünkü karşılaşalı taş çatlasın iki dakika olmuş. Hayır, dedim. Benim torunum da konuşmuyor, otistik diye devam etti. Artık ne kadarı tesadüf bilmiyorum ama bu iki çocuğun hiç birbirini tanımazken durup sarılmaları, göz kontağı kuramazken birbirlerinin gözlerine bakmaları bizi çok etkiledi. Eğitimde yine daha önce anlattığım ödüllendirme yöntemi devam ediyor, Ömer in terapistiyle o günkü programında Ver sözcüğü varmış. Masada karşılıklı oturuyorlar, terapist cipsi Ömer e gösteriyor, bizimki Ver derse o cipsi kazanacak. Evde kendiliğinden ver sözcüğünü kullanıyor, burada amaç kullandığı sözcüğü genellemesi. Ama keçi Ömer konuşur mu hiç? O inat edip söylemiyor terapisti de cips poşetini kucağında tutmaya devam ediyor. Cipsleri alamayınca kalkmış terapistinin yanına gitmiş, başını onun omzuna yaslamış, birkaç dakika şirinlik yapınca terapisti gardını düşürüp Ömer i sevmek için dönmüş, velet de cips poşetini alıp kaçmış. Şimdi yeni bir adı var; Fırsatçı Ömer. Evde asla Ömer den bir şey saklayamıyoruz. Mesela marketten iki şişe gazoz aldığımızı gördü ve biz de bir şişesini ertesi gün için sakladık, evin altı üstüne geliyor ve gazoz bulunuyor. Evde her şeyden ne kadar var diye stok envanteri tutuyor aklında. İstediğimiz kadar bitti diyelim, inanmıyor. Arama faaliyetlerini durdurabilmek için boşlarını göstermemiz lazım. Ömer mutfaktayken elinden bir şey kaçırıp başka bir odaya götürsek ilk boş kaldığı an sanki o saklamış gibi başka hiçbir yere bakmadan buluyor; sürekli yer değiştiriyoruz, yine de sonuç fark etmiyor. Meğerse hangi dolabın kapağının açıldığını sesinden anlıyormuş kerata. * * * Tanı konulalı bir yıl oldu, artık ailedeki herkes ne yapılması gerektiğinde hemfikir. Hep beraber uğraşıyoruz. Ben Ömer in peşindeyim, anneanne ile babaanne de nöbetleşe Zeynep le ilgileniyorlar. Yoğun bir ders programımız var, Zeynoş u da her gittiğimiz yere götüremediğim için büyükannelere bırakıyorum. Akşam eşim gelince bu sefer Ömer onda, Zeynep bende. Şeker dengesizliğim arada bir beni nakavt ediyor, ayda bir iki gün yataktan çıkamıyorum, işte bütün dinlenebildiğim o kadar. İçgörü ile birlikte Cafer e gitmeye de devam ediyoruz. Cafer bu bir yıl içinde ailenin hemen hepsi ile tanıştı.kısa görüşmelerle bile olsa, herkese Ömer e ne kadar çok emek vermemiz gerektiğini anlattı. Kişiliğinden mi yoksa işini iyi yapmasından mı bilemiyorum, bir yılın sonunda kimse Ömer in eğitimini sorgulamıyor artık. Bu arada benim de yeni kurallarım var. İkinci bir emre kadar, otizmle ilgili herhangi bir kitap ya da doküman okumam, internette araştırma yapmam yasak; Cafer Bey in emri. İçgörü de düzeniniz iyi, doktorlarınızı buldunuz, tedavilere başladınız, daha neyi araştıracaksın? Bundan sonra işin sadece annelik. Ömer i derse getir, yedir, içir, yıka, uyut. Başka sorumluluk alma. Kendine zaman ayır, günde üç saatin var, başka bir şeyle uğraş. Peki patron. Ama neyle uğraşacağım? Önce evimi boyadım, kalem tutma alıştırmalarımız yüzünden bütün duvarlarımız rengârenkti ve baktıkça sinirim bozuluyordu. Yavaştan almama rağmen bir ayda bitti. (Bu arada Ömer iki kere boya kovasının içine daldı, ortalığı duman etti ama her şeyin bir bedeli var!) Şimdi ne yapacağım ki? Çevirmen bir dostumuz Hadi bana şu

37 romandan bir on sayfa tercüme et, bakalım bu işi yapabiliyor musun? dedi, yaptığım işi beğenince çalıştığı yayınevinin sahibi ile tanıştırdı, ben de İngilizce bir romanı tercüme etmeye başladım. Aslında Hasan Bey sadece bana iş bulmakla kalmadı, bazı günler neredeyse hiç çalışamadığım ya da çalışsam da yaptığım iş bir şeye benzemediği için benim yarım kalan metnimi de toparladı ve bayağı bir gecikmeyle de olsa sonunda romanı çevirip yayınevine teslim ettik. Ve tabii Cafer söylediklerinde haklı çıkmıştı; çalıştığım zamanlar benim kendimi tekrar bulmama yardımcı oluyordu. Grup terapisi bir çözüm ve sorun demetiydi. Ömer için çok önemli bir okula alıştırma ve sosyalleşme aracıydı ama diğer yandan bizi çok zorluyordu. Sabah erkenden evden çıkmamız lazım, Zeynoş u o saatte kime bırakacağım? Yine aynı yuvaya başlattım ama benimki kıyametleri kopardı. Birkaç ay hangi okulu denediysek hepsinde saatlerce ağladı ve hiçbirine alışamadı. Ancak onu okula ben bırakırsam ve okuldan alırsam, zorlanarak da olsa gitmeyi kabul ediyordu. Asıl mesele okula gitmek zorunda kalması değildi, benim Ömer le gitmemden nefret ediyordu. İlk aylar denedim, ağlamasının geçeceğini umdum ama olmadı. Ben de denemekten vazgeçtim. Gül ün bizde olduğu günler sessizce evden kaçtım, diğer günler babaannemiz her sabah sekizde bize geldi; durum kolektif sinir harbi. Çünkü benim evde olmadığımı görünce de yaygaraya başlıyormuş. Ne yapsın çocuk? Haklı aslında ama benim de başka çarem yok. Bir de Ömer in hastalıkları başladı, bağışıklık sistemi zayıf olduğu için haftanın en az iki günü ateşi çıkıyordu, okula gidemiyorduk. İyi olduğu günlerdeyse okula giderken hep kucakta taşınmak istiyordu, her gün Ömer kucağımda üç kat merdiven inip çıkıyordum, sonunda ayak bileğimde üç kemik birden yerinden kaydı, o da yetmedi iki tanesi de çatladı. Bir gün Ömer kucağıma zıplayınca bir de kaburga kemiğim kırıldı, tam oldu. Böyle hastalık, sakatlık, iki çocuktan günlük ağlama düeti falan o yılı geçirdik ama hepimizin sinirleri altüst oldu. Yine de Ömer yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Diğer çocukların bir bölümündeki hızlı gelişimi biz Ömer de göremedik ama en azından hiç geriye gitmedi. Dördüncü yaşında eve girmeme krizlerimiz bitmişti. Yapma dediğimizde anlayıp yaptığı şey her ne ise bırakıyordu. Sokakta elimizi bırakıp kaçmıyordu. Bir iki kelime söylemeye başlayınca Artık konuşacak diye ümitlendim ama arkasını getirmedi. Bazen daha önce ondan hiç duymadığımız bir kelimeyi söyleyebiliyordu, sevinçten deliye dönüyordum, ama o kadar işte. Bana da hayal kırıklıkları kalıyordu. Eğitime başladığımız her yeni terapistle, tedavisine eklediğimiz her yeni ilaçta, kimseye söylemesem de, konuşacağını umuyordum. Burada herkesi tek tek saymadım; o dönemde de birçok yeni terapistimiz oldu. Konuşma terapisinde ilk olarak sözcükleri resimlere eşlemeyi öğretmeye başladık sonra da sadece yazıları tanımasını sağladık. İki hafta içinde on altı sözcüğü öğrenince terapisti Ömer benim bugüne kadar gördüğüm en hızlı öğrenen çocuk, dedi. Umutlandım tabii, kim umutlanmaz ki, ama olmadı işte. Ömer sözcükleri öğrense de hiçbirini seslendirmedi. Sinir bozucu ufak tefek şeyler Bunlardan bizde çok var. Nasıl olmasın ki? Hayat normal dediğimiz ortalama üzerine kurulu. Ömer o normal tanımına dâhil değilken biz de sinir bozukluklarından kendi payımıza düşeni fazlasıyla aldık. Rahatsızlığı dış görünüşünden belli olmadığı için etraftaki insanlara göre o yaramaz, hatta şımarık, ben de çocuğuna terbiye verememiş anneyim. Aslında bizi

38 tanımayanların durumu fark edememeleri bir yandan da beni sevindiriyor. Ömer dört beş yaşındayken en sinir bozucu durum alışveriş merkezlerinde kuyruktayken beklemekten sıkılınca çığlığı basması ya da ağlamaya başlaması. Arada bir de olsa kendi kendine homurdananlar, dayanamayıp Ömer e Uslu dur, bak kızıyorum, falan diyenler çıkıyor. Ben de derin bir nefes alıp bir şey söylemeden savuşturucu bakışlarımı kullanıyorum. Bazen de tam tersi oluyor, bazı anneler sırasını veriyor ya da Ömer i tatlılıkla avutmaya çalışıyorlar. Birkaç yıl önce, her zaman gittiğimiz çocuklar havuzunda Ömer kenarda oturan bir çocuğun elindeki oyuncağa dokundu. Çocuk da o oyuncağı tutup Ömer in sırtına vurdu. Yanımızda Ömer in İçgörü den öğretmeni Özlem de var, Hadi ses çıkartmayalım başkasının oyuncağına dokunmamayı öğrensin, dedik. Bizimki ağlaya ağlaya havuza girdi. Bir dakika içinde kadının biri gelip Ömer e bağırmaya başladı. Çocuk azarlanmaya alışık değil ona komik geldi, kadın bağırdıkça Ömer onun yüzüne bakıp gülüyor. O ise Ömer in üzülmesini ya da Tamam, bir daha yapmam, demesini bekliyordu herhalde biz yanına gidene kadar hırsından havuza girip Ömer in yüzüne su atmaya başlamıştı bir yandan da Çocuğumun yanına gelirsen öldürürüm seni, diye bağırıyordu. Ben yanlarına gidip Kimi öldürüyorsun? Oğluna bir zarar mı verdi? Hem bir baksana bu çocuk seni anlıyor mu? dediğimde Özür dilerim, diye kekelemeye başladı. Normal bir çocukmuş, kocamanmış, yüzüyormuş, hatunun aklına özürlü (hem de özürlü, bu özür neye ya da kime karşıysa) olduğu gelmemiş. Ben şimdi n apayım? Bu cehaletle baş edebilme şansım olmadığı için çocukları Özlem e bırakıp gittim biraz dolaştım. Diğer anneler bizi yıllardır tanıyorlar, hiçbiriyle arkadaş değiliz ama selamlaşıyoruz. Kimse gelip bir şey söylemedi ama gün boyunca kadını kötü kötü süzdükleri için o da bir daha havuza gelemedi. Bu diğer anneler, yani aynı kulüpte çocuk büyüttüğümüz hanımlar, birkaç yıldır sessiz meleklik yapıyorlar bize. Ömer yedi yaşına kadar havuza girmekten korktu ama merdivenlerinde oturmayı seviyordu. Havuzda Ömer e bakmak başlı başına iş, her an her şeyi yapabilir. Bir saniye yalnız bıraksam hemen beş metre uzaktaki iskeleye koşuyor, denize düşmesi işten bile değil. Bir de ufacık Zeynep var, ikisinin de altları bezleniyor, bir ona bir öbürüne koşuyorum o yüzden havuzun merdivenine en yakın iki şezlong benim için en uygun yer. Havuz saat birde açılıyor ve her gün tıklım tıklım. Bizse ancak dört gibi gelebiliyoruz. Önceki sene, istisnasız her gün o iki şezlongu boş bırakıyorlardı. Tek sıkıntım dışarıda olup bitenler değildi ki. Bir de evdeki tantanalar var. Zeynepçik bu kargaşanın içinde kaybolmamak için olsa gerek, iyice huysuz bir velet oldu çıktı. Yeni adı Muhalefet Zeynep çünkü her şeye Hayır diyor. Hatta reddetmeyi öylesine otomatiğe almış ki, bir gün Çikolata ister misin? diye sordum, önce her zamanki kesin ses tonuyla Hayır dedi sonra da telaşla Yok, evet. Beraberken beni bir saniye bile yanından ayırmıyor, ayrılmak zorundaysam çığlık çığlığa tepinmeye başlıyor. Çocuklar genelde büyüyünce ne olacağını anlatır, benim kızım birisi sorunca Ben büyümek istemiyorum! diye tepiniyor. Çünkü büyüyünce insan annesinin evinde oturmuyormuş, onun için büyümeyecekmiş. Bence en komiği de ne zaman tuvalete girsem, Zeynep in banyonun kapısının önünde kendini yere atıp ağlamaya başlaması. Şimdi komik geliyor, ama o zaman sinirimden ne yapacağımı bilemiyordum. Ömer in muayenesi için Zeynep le birlikte doktora gittiğimiz bir gün, Sabiha Hanım oyun odasında Ömer in davranışlarını gözlerken Aslında Zeynep de sorunlu bir çocuk, dedi. Zekâ seviyesi yaşına göre çok yüksek. Sen Ömer deki sorunun büyüklüğüne alıştığın için Zeynep i dert etmiyorsun ama bunda da işin zor. Bir bu eksikti! Ömer in eğitimini evde takip eden bir psikolog da aynı şeyi söyledi. Çocuklarınız iki uç noktada, yine de iyi başa çıkıyorsunuz. Ne bileyim iyi mi başa çıkıyorum? Dişimi sıkıp duruyorum işte.

39 Zeynep i en güzel meşgul edecek şey ona iki beden büyük gelecek bir bilgi. Mesela güneş sistemi bizi bir ay oyaladı. Daha üç yaşında değil, gezegen, yörünge, uydu, dünya nasıl dönüyor falan derken huysuzluk krizlerini biraz yavaşlatabiliyorum. Bunu bitirince başka bir şeye geçiyoruz. Dünya haritası elinde dolaşıyor, önce babasının gittiği ülkeleri ezberliyor, yetmeyince diğerlerini. Sonra da bize anlatıyor; Adalar Japonyalardan oluşur. Sonunda kurtarıcımızı bulduk; bilgisayar. ( Çocuğum kapat şu bilgisayarı, ödevini yap, safhasındayız şimdi.) Dört yaşında Ömer in altının bezleniyor olması benim için sorun değil ama abuk sabuk baskılara maruz kalıyorum. Nedense büyükler durumu kabullenemiyorlar. Arkadaşlarımın yaşadıklarını görünce, Ömer kendi kendine bezinden rahatsız olana kadar müdahale etmemeye karar verdim ama kimseye anlatamıyorum ki. İlla başlarına gelecek öyle anlayacaklar. Gerçekten de Ömer beş yaşına girmeden önceki yaz Bez istemiyorum sinyallerini verince bir haftada günlük tuvalet eğitimini tamamladım ama o güne kadar eğitmenleri dâhil herkese derdimi anlatmaktan içim eridi. Eşimin iş seyahatlerinin çok olması da başka bir problem çünkü benim canavarlar öyle yataklarına yatıp uyumuyorlar. Kucakta uyutma faslı devam ediyor, Zeynoş da mutlaka benimle yatacak. Zaten sabah kaçta kalkarlarsa kalksınlar, gece birden önce uyumazlar, babaları olmayınca beni paylaşamıyorlar, uyku saatimiz gece üç oluyor. Bazı geceler sabaha kadar Ömer hiç uyumuyor, Zeynep de sabah en geç dokuzda kalkıyor, bense iki saat uykuyla tekrar ayaktayım. Sanırım aynı yaz, eşim yine bir haftalık bir seyahatte, Gül yıllık izninde, annemler yazlıkta, yani gelip de beni iki saat uyutacak bir Allah ın kulu yok. Üçüncü ya da dördüncü gece, en son saatin beş olduğunu hatırlıyorum, Ömer yine ayakta ama ben dayanamayıp uyuyakalmışım. Ömer altıya doğru beni uyandırdı, televizyondaki bir şeyi beğenmemiş, değiştireyim diye elime kumandayı tutuşturdu sonra koşa koşa mutfağa gidip yere yattı. Mutfaktaki gaz kokusu korkunçtu. Buzdolabının üstündeki çikolata tozunu almak için tezgâha çıkmış (Ne olduğunu anladım çünkü çikolata kutusu yerde) ve ayağıyla ocağı açmış. Herhalde gazın sarhoşluğu onu çekmiş olmalı bir de yere yatıyor. Allah ım ben ne aptal kadınım! Çocuklar doğmadan önce Gerek yok, diyerek mutfağın kapısını çıkartmıştım. Benim aptallığım yüzünden o gece ölüyorduk. Ömer i kucaklayıp dışarı çıkardım, uyandığımda fark etmemiştim ama gaz evin hemen her yerini sarmış. Zeynep i dakikalarca uyandıramadım. Bütün pencereleri açtım, çocukları pencerenin pervazına çıkardım, titremem belki bir saat sonra geçti. Böyle travmalar iz bırakıyor insanda. Hâlâ eşim seyahatteyken çocuklar uyusa bile ben saatlerce uyuyamam, her gece Ömer uyanıp kendi başına bir iş karıştırmasın diye mutlaka banyoyla mutfağın kapılarını kilitlerim. Büyümeyen bebeğim Yavrum büyüse de bebek kalıyor. Şimdi sekiz yaşında, hem uzun boylu hem de yapılı olduğu için dışarıdan on yaşındaymış gibi görünüyor ama o yüzündeki masumiyet yok mu? O ifade hiç değişmedi, sanırım hep de onunla kalacak. Hâlâ annesinin tenine ihtiyaç duyan yeni doğmuş bebek gibi bana sokuluyor, yüzünü boynuma yapıştırıyor. Uykusunda azıcık uyanır gibi olsa beni arıyor, hatta yanında değilsem kalkıp yarı açık gözleriyle gelip sarılıyor. Yan yana otururken ona dokunmuyorsam ya bana yaslanıyor ya da kucağıma oturuyor. Biri, kim olursa olsun, onu

40 sevdiğinde gözlerindeki o ışıltıyı anlatamam. Ömer i yeni tanıyan her terapist bize Çok mutlu bir çocuk, hep kabul görmüş, çok sevilmiş, dedi. Mutlu bir çocuk olduğunu biliyorum. Belki onu koşulsuz kabul ettiğimiz için bugün, çoğu otizmli çocuktan farklı olarak, çok sevecen ve sokulgan. Belki bu yüzden kendine ya da dışarıya karşı saldırgan davranışı yok denecek kadar az. Bunları düşününce kendime dair şüphelerim azalıyor ama elimde değil, yaşıtlarından geride olduğu için üzülüyorum, yaptıklarımın yeterli olmadığını fark edip kahroluyorum. Belki onu bu kadar kabul edeceğime daha fazla zorlamalıydım. Bilmiyorum ki, nasıl bileceğim? Oysa hiçbir zaman diğer çocuklara tamamen yetişmesinin hayalini kurmadım. Öyle Mutlaka okula gidecek, bir işi olacak, gibi hayallerim yok. Ayakta kalabilmesini istiyorum; derdini anlatabilecek kadar konuşşun, okuma yazma öğrensin, alışveriş yapabilecek kadar hesap yapabilsin, evde kendini oyalayabilecek bir ilgi alanı olsun yeter. Hepsi bu işte. Bunları yapabilsin ki ben de rahat uyuyabileyim, günü geldiğinde rahat öleyim. Biliyorum, hayatta başımıza gelen her şeyin bir sebebi var. Bir zaman sebebin ne olduğunu düşünüp durdum. Bu benim için bir cezaysa, onun suçu neydi ki? O daha yeni doğmuş bir bebek, hayatının her günü böyle mücadele etmek zorunda olması adil mi? Şimdi bunun benim için ceza değil ödül olduğunu düşünüyorum. Bu kolu kanadı kırık melek, onu horlayacak, yaptıklarına dayanamayıp bağırıp çağıracak, belki de dövecek birilerine değil, bize geldi. Beni değiştirdi, babasını değiştirdi; bir yandan kırıldık, diğer yandan güçlendik Artık kişisel başarılarımızla övünmek bizim için o kadar kolay değil çünkü bunları hiçbir zaman yapamayacak bir çocuğumuz var. Diğer yandan da milletin dert ettiği o ufak tefek şeylere gülüp geçebiliyoruz. Bu başıma gelmeseydi ben şimdi deli gibi kariyeri peşinde koşan, egosu kendinden büyük, küçücük şeylere saplanıp kendine dert edecek konu arayan şımarık kızın biraz akıllanmış hali olurdum en fazla. Ne büyük bir yanılgıymış kendine katıksız güvenmek, her şeyi kontrol edebileceğini sanmak! Farklı bir çocuğa sahip olmak ister istemez bir eksiklik duygusu yaratıyor; o eksik ya, bazen ben de eksiğim. Ama yok ben eksilmedim, çoğaldım; artık her şeyi yapabilecek kadar yeterli olmamanın da ne olduğunu anlayabiliyorum. Ne düşünürsem düşüneyim, kendimi onun yerine koyduğumda yine o cam parçaları kalbimi buluyor. Onun hayatı ne kadar zor! Biz ki elimizde bu kadar imkân varken, kendimizi anlatamamaktan şikâyet ediyoruz. Hepimizin ortak sıkıntısı anlaşılamamak. Ya o? Benim bir türlü büyüyemeyen bebeğim, o ne yapsın? Her yeni gün hayat bir şeyleri diretiyor ona. Dünyayı bizim gördüğümüz gibi görmesi için onu zorlayıp duruyoruz, Beni rahat bırakın, bile diyemiyor. Bize yanlış gelen, onunsa ihtiyaç duyduğu ufak tefek takıntılarını yok etmek için uğraşıyoruz. On sekiz yaşında otizmli bir genç akrabalarına yazdığı bir mektupta Sofrada düzgün oturamadığım için bana kızmayın. Bir sürü yemek kokusunu aynı anda almaya dayanamıyorum, onun için gezinerek yemem lazım, diye yazmış. Geçen yıl bu mektubu okuyana kadar Ömer in neden masada oturamadığını anlamadım. Bir lokma yiyip mutfakta bir tur koşmasını hareketliliğine verdim, hatta Ben kuralsız davrandım, yeterince kararlı olmadığım için onu masaya oturtamıyorum, diye düşünüp onu zorlamaya başladım. Oturduğu yerden çıkmamasını sağlamak için masayı ittim, iki kenarına sandalyeler koydum. Halbuki o yemek kokusuna tahammül edemiyormuş. Bu, günlük hayatımızın ne kadar küçük bir parçası aslında. Demek ki her şey, bizden farklı yaptığı her şey, bizim anlayamadığımız bir sebepten kaynaklanıyor. Biz ona kendi kurallarımızı dayatmaya devam ediyoruz, o ise önce karşı çıkıyor, beceremezse boyun eğiyor. Ne kötü bir bakış açısı bu değil mi? Ne yapmalıyım? Onun incinmesini engellemek için istediğini yapmasına izin mi vermeliyim? Mutluluğunu bozmamak için müdahale etmemeli miyim? Yapamam ki? Hayat asla onu bizim yaptığımız gibi kabul etmeyecek, korumayacak.

41 İnsanlar onun yüzündeki masumiyeti değil, yetersizliği görecekler. Şimdiden adı o otistik çocuk olmuş bile. Yaptığı her şey diğer çocuklardan farklı görünüyor, çünkü neyi yapamadığını bildiği için yeni bir şeyi başardığında çok büyük bir keyif alıyor. Yıllarca havuza atlayan çocukları kenardan izledi durdu. Geçen sene iki çocuk Ömer i eğlendirmek için onun iki yanından havuza atlarken bizimki hem eğleniyordu hem de kıskanıyordu. Bu sene suya atlamayı öğrendi ya, saatler boyu, aralıksız ve her seferinde sevinç çığlıkları atarak atlıyor. Vücudunu yaşıtları gibi kontrol edemediği için fok balığı gibi dalıyor, tabii ki çocuklar ondaki farklılığı anlayacaklar. Bir çocuğun Anne bak, o otistik çocuk gibi atlıyorum, dediğini duydum, annesi benim yakında olduğumu görünce oğluna kaş göz etti, bense duymamış gibi davrandım. Ne yaparsak yapalım, ne kadar gelişirse gelişsin, farklılığını tamamen ortadan kaldıramayacağımızı biliyorum. Umarım yetersizlikleriyle eğlenen insanlarla karşılaşmaz. * * * Ömer in dördüncü yaşında başladığımız grup terapisini eğitim yılının sonuna kadar tamamlayamadık. Hepimiz bu koşuşturmacadan kötü etkileniyorduk ama yarım bırakmamıza en büyük sebep Ömer in tekrarlayan hastalıklarıydı. Mart ayında İnci Hanım la konuşup grup terapisini haftada üç güne düşürdük, yine olmadı. Biz de evde devam etmeye karar verdik. Ömer o yazdan beşinci yaşına kadar haftada üç ya da dört saat özel eğitim aldı, terapisti her dersin sonunda bana ödevlerimizi veriyordu. Biz de -bu biz, üçümüz oluyor- günde en az üç bazen beş saat ders çalışıyorduk. Zeynep in zaten yuvaya gitmeye hiç niyeti yok, hep beraber evde olalım, belki kızımın huysuzluklarına da çözüm bulmuş oluruz diye düşündüm. Eminim Zeynep benimle bu kadar çok birlikte olmaktan duygusal olarak faydalanmıştır, ama ben o yılı delirmeden nasıl tamamladım bilemiyorum. Yine üç ayrı terapistimiz vardı, Cafer le görüşmeye devam ediyorduk. Ömer i eskisi kadar sık görmüyordu ama bana belirlediğimiz hedeflere ulaşmak konusunda destek veriyordu. Bir terapist de Ömer i evde görerek benim çalışmalarımın nasıl gittiğini denetliyordu. Üçüncü koldan da konuşma terapisine, bir de Sabiha Hanım ın uyguladığı tedavilere devam ediyorduk. Evdeki hal yine felaketti. Üzerime iki tane iş almıştım, çocuklarıma bakmak ve ders çalıştırmak. Sadece bu ikisine bile zor yetişiyordum. Eğer dersteysek çalan telefonlara bile cevap vermiyordum, çünkü o dönemde Ömer i masaya oturtabilmek bile önemli bir işti. Masadan kalkmasını fiziksel olarak engellemem gerekiyordu. Çalışma masasını kanepenin önüne koymuştum. Ömer i duvarla kanepe arasına oturtup, boş kalan yanına da ben oturuyordum. Bütün ders malzemelerini yanımıza yığıyordum. Ömer bir oyunu bitirince, ki bu en fazla beş dakika sürüyordu, o malzemeyi Zeynep e verip yeni bir faaliyete geçiyordum. Her kırk dakikada bir yirmi dakika ara, ardından yirmi dakika kovalamaca, sayıyla zıplama gibi fiziksel aktivite ödevleri, onun ardından da tekrar masabaşı. Terapistlerin çizdiği hedeflerin yanı sıra, en çok Behavioural Intervention for Young Children with Autism (Otizmli Küçük Çocuklar için Davranışsal Müdahale ) isimli kitaptan faydalandım. Bu kitap yine A.B.A. yöntemi ile uygulanacak alıştırmaları ve nasıl yapılmaları gerektiğini anlatıyor, çocuğun gelişim seviyesini belirlemeye yarayan tablolar da var. Bu tablolar sayesinde hedefleri de kendi başıma oluşturabiliyordum. Çok memnunum ki artık bu işlevi üstlenen Türkçe kaynaklar da var. Bildiğim hepsini kitabın sonunda listeledim.

42 Daha önce söylediğim gibi, otizmli bir çocuğa önce öğrenmeyi öğretmek gerekir. Bir sonraki adımsa kolaydan zora, karşısına çıkan her şeyi öğretmektir. Alıştırmalarımız öz bakım, ince ve kaba motor becerileri, akademik beceriler ve konuşma terapisi ödevlerini kapsıyordu. Öz bakımda henüz Ömer in üstlenebileceği fazla bir şey olmadığı için ilk hedefimize kendi başına giyinip soyunmasını almıştık. Tabii her şey birbirine bağlı, ince motor becerilerinde, yani ellerini kullanarak yapması gereken aktivitelerde yeterince iyi olmadığı için düğme iliklemesi mümkün değildi. O yüzden eşofman, tişört gibi basit kıyafetleri giyip çıkarabilmesini hedefledik. Kerata üstündekileri çıkartmayı çok kolay becerdi ama ona göre elbiseleri çıkartmak banyo yapmak anlamına geldiği için çıkarttıklarımızı tekrar giymiyordu, doğru küvete koşuyordu. İşine yarayan bilgiyi çok kolay öğreniyor; suyla arası çok iyi olduğu için küveti tıkayıp, sıcak suyla doldurabiliyordu. Ben de her canı istediğinde yıkanmasın diye küvetin tıkaçlarını ortadan kaldırdım. Ertesi gün bir baktım ki bizimki sabunları ezerek küveti tıkamış ve yine banyosunu hazırlamış. Kaba motor becerileri, büyük vücut hareketlerini kapsar. Ömer bu konuda başından beri şanslıydı, yaşından ileri bir fiziksel gelişimi ve dengesi vardı ama yeterli değildi. Biz yine de kaba motor becerilerini çalışmak zorundaydık çünkü bu ona talimatları yerine getirmesini öğretmenin daha kolay bir yoluydu. Diğer yandan anladığı kelimelerin sayısını arttırmaya da yardımcıydı. Bu sayede eğil, kalk, otur, zıpla gibi fiillerle birlikte vücudun parçalarını da sürekli tekrarlıyorduk. Hiçbir fiziksel engeli olmamasına rağmen bize göre çok basit görünen başını salla, kollarını kaldır, ayaklarına dokun gibi talimatları bile yerine getirmesini sağlamakta çok zorlanıyordum. Sanırım talimatların içindeki her kelimeyi anlamıyordu. Her hareketi önce ben yapıyordum, sonra, eğer iyi günündeyse, Zeynep i Ömer in karşısına getiriyordum. Ufaklık hareketleri yaparken ben de Ömer e fiziksel olarak yardım ediyordum. Başlangıçta çok direndi ama bu hareketleri eğlenceli bir hale getirdik. Çocukların sevdiği bir müziği açıp, alıştırmaları hızlı hızlı yaptırıyordum. Doğru alıştırmanın ödülü de üçümüzün el ele tutuşup zıplamasıydı. Böyle hareketli geçen bir yarım saatin ardından biraz yorulurlarsa, hemen birer bardak su içirip masaya oturtabiliyordum. Yaz gelince ilk defa üçümüz birlikte kulübün havuzuna gitmeye başladık. Çocuklar havuzu ayrı bir yerde olduğu için beraber yüzmemiz mümkün değil, zaten benim çocuklarım da korkak; ancak havuzun etrafında koşuşturuyorlar, biraz da kenarda oturup suyla oynuyorlar. Böyle olunca çok çabuk sıkılıyorlar. Bir saat havuzdaysak, yarım saat de çocuk parkındaydık. Hem kalabalıkta zorlandığım için hem de çocukları güneşin zararlı etkisinden koruyabilmek amacıyla kulübe akşamüstü gidiyorduk. Evde olmaktan çok bunalmıştım, öyle bir saat kulüpte oyalanmak bana yetmiyordu, ben de dönüşte çoçukları eve yürütmeye başladım. Onların hızıyla kırk dakika yürüyorduk. Eve döndüğümde ikisinin elini de sıkı sıkı tutmaktan ve omzumdaki kocaman çantadan kollarım kopmuş oluyordu ama böylece biraz yorulumuş oluyorlardı ve dönüşte evde fırtınalar kopartmak yerine akşam on gibi uyuyorlardı. Evde geçirdiğimiz dönem her ne kadar benim için yıpratıcı olduysa da Ömer in bazı problemlerini daha rahat geride bırakmamıza sebep oldu. Rutinimizin tekrarlayan hastalıklarla bölünmemesi Ömer için önemli bir kazançtı, aynı zamanda okula giderken yolda harcadığımız iki saati de kazanmıştık, böylece çalışmalarımız daha verimli hale gelmişti. Bu dönemde Ömer ders çalışması fikrine iyice alıştı, basit talimatları yüzde yüz yerine getirmeye başladı. Hatta iki adımlı talimatlara bile geçtik. Günlük tuvalet eğitimini kolaylıkla tamamladık. Beşinci yaşında konuşma gecikmesinin yanı sıra Ömer in en önemli sorunu bir türlü önüne geçemediğimiz hareketliliği ve uykusuzluğuydu. Aslında hınzırlığını da bu listeye eklemem lazım galiba, eline fırsat geçerse şampuanları küvete boşaltmak, kendini ve etrafını kreme bulamak, mutfakta su

43 şişelerini yere boşaltıp içinde debelenmek gibi beni çileden çıkartan yaramazlıkları vardı. Benim boş anımı kolladığı ve çok da seri hareket ettiği için çoğu zaman bunları engelleyemiyordum. Bunları engeleyebilmenin yolu Ömer i uyanık olduğu tüm zaman boyunca meşgul etmekten geçiyordu. Canı istemezse ders çalışmamak için de çareler bulabiliyordu. Maalesef aklı hep şeytanlığa çalışır, bu huyu hiç değişmedi. Mesela kalemlerin ucunu ısırıp kopartıyordu, ben kalemi açarken kaçmaya çalışıyordu. Tükenmez kalemleri parçalamayı öğrenmişti, uçlarını açıp içindeki tüpleri çıkartıyor, yeterli vakti varsa bununla hiç uğraşmayıp kalemleri pencereden dışarı atıyordu. Kitaplar havada uçuyordu. Yapboz kutusuna vurup parçaları dağıtıyordu. Ben de bu hem yaptıklarının bizi etkilemesine izin vermemek hem de kimin patron olduğunu göstermek için dağıttıklarını ona toplatmaya başladım. Bu da eğitimin bir parçası haline geldi çünkü Yerdeki yapbozları al, şu kutuya koy, dediğimde iki bazen üç adımlı bir talimat vermiş oluyordum. İlk zamanlar her bir parçayı tek tek beraber toplamamız gerekiyordu. Ne yapmasını gerektiğini anlamadığından değil tembelliğinden tabii, ama ben kararlı davranınca kolay öğrendi. Hatta sonunda çekeceği sıkıntıyı öğrendiği için ders malzemelerimizi yere atmaktan vazgeçti ama kalemlerle savaşmayı sürdürdü. Yavaş yavaş ilerliyordu. Geriye gittiği ya da durduğu bir dönem hiç olmamıştı ama onun kadar eğitim alan yaşıtı çocukların çoğu Ömer den daha hızlı gelişiyor diye düşünüyordum, bardağın boş kısmına bakıyordum. Aslında hep yanında olduğum için bazen ben ilerlemeleri göremiyormuşum. Bir gün terapistimiz bana Fark ettiniz mi? Ömer bir aydır parmak ucunda yürümüyor, dediğinde afalladım. Parmak ucunda yürümek otizmli çocukların çoğunda görülür, hatta otizmin varlığına işaret eden en önemli belirtilerden biridir. Ömer de uzun süredir parmak ucunda veya ayaklarını sürüyerek yürüyordu ve normal yürümeye başlaması çok önemli bir gelişmeydi, üstelik iyi yolda olduğumuzun da işaretiydi. Terapistlerimiz ve doktorlarımız gidişatın yavaş da olsa olumlu olduğunu söylerek beni yüreklendirdiler. Beşinci yaşında diğer çocuklarla ilişki içinde olmamasının önemli bir eksiklik olduğunu düşünerek tekrar yuvaya gitmesine karar verdik. İkisini de önceki sene beraber gittikleri semtimizdeki yuvaya yazdırdım. Ömer sadece serbest oyun saatlerinde yuvaya gidiyordu, Zeynep ise yarım gün okuldaydı. Ben de günde bir buçuk saat de olsa biraz nefes alabildiğim bir zamana kavuştum. Okulun ilk ayında hem okula bilgi vermek hem de Ömer i okulda gözleyebilmek için terapistlerimiz tek tek okulu ziyaret etti. Zaten okul da Ömer i iyi tanıyordu ve çok benimsemişti, her soruna son derece profesyonelce yaklaşıyorlardı. Sıkıntılarımız varsa da beraber çözebiliyorduk. Bu sebeple yıl boyunca terapistlerimizin yardımına hiç ihtiyaç duymadılar. Zeynep de okulda çok farklıydı. Öğretmeni Ne zaman yeni bir faaliyete geçecek olsam onay almak için yüksek sesle Zeynep e soruyorum çünkü hiç Hayır, demiyor. Her zaman cevabı Evet, dedi. Bir dakika benim kızım Zeynep ten mi bahsediyorsunuz? demek zorunda kaldım. Benim Muhalefet Zeynep, okulda hiç Hayır demiyormuş, başımıza taş yağacak! Okulun ikinci ayında canımı sıkan bir şey oldu. Sene başında okulda tam gün çalışmaya başlayan genç bir pedagog hanım vardı. Okulun sahibi, bir görüşmemizde bu pedagog hanımı, tek sebebi bu olmamakla beraber, Ömer ile ilgili yanlış bilgi verdiği için işten çıkarttığını söyledi. Bir gün bu hanımla Ömer oyun odasında yalnızken Ömer bağırarak ağlamaya başlamış, Ayşe Hanım da ne olduğunu anlamak için odaya girdiğinde cevap olarak Hiçbir şey olmadı, otistik çocuklar sebepsiz yere ağlarlar ı duyunca bu bardağı taşıran son damla olmuş. Ayşe Hanım Ben bu çocuğu iki yıldır tanıyorum, asla sebepsiz ağlamaz, otizmli olması her şeyin cevabı olamaz, diyerek pedagog hanımı işten çıkartmış. Gerçekten de Ömer asla sebepsiz yere ağlamaz. Bunu Ömer le biraz zaman geçiren herkes bilir. Aslında bu tüm otizmli çocuklar için geçerlidir. Bence

44 üniversitelerdeki ders kitaplarında hâlâ otizmli çocukların sebepsiz yere ağlayabildikleri ya da güldükleri yazıyorsa bu da çok büyük bir hatadır. Çünkü otizmli çocukların yaptığı her şeyin onlara göre çok önemli sebepleri vardır, bunun ne olduğunu anlayamamış olmak yanındaki yetişkinin başarısızlığıdır. Oyuncaklarının yerinin değişmiş olmasına kızabilir, mutfaktan gelen yemek kokusuna, yanında ağlayan çocuğa, fön makinesinin ya da elektrik süpürgesinin sesine tahammül edemiyor olabilir, giysilerinden rahatsız olmuş olabilir ama mutlaka bir sebebi vardır. Bu sebeplerin bize göre önemsiz derecede küçük olması, sebepleri göz ardı etmemizi haklı çıkartmaz. Çünkü otizmli çocukların hayatları bu ufak tefek şeyler üzerine kuruludur. Onlar için sıraladıkları oyuncakların yerlerinin değiştirilmesi benim evimin altüst olması ile aynı şeydir. Ayşe Hanım ın Ömer i iyi tanımasına ve etiketlere takılmadan öğrencisini ön planda tutmasına sevindim, ama yaşanan tatsızlığa da üzüldüm. Bunun dışında okul her anıyla bizim için çok iyiydi. Okulun tüm personeli Ömer i sahiplenmişti. İşin güzel tarafı aynı yakınlığı velilerde de hissedebiliyordum. Çoğunlukla bizimkilerin okul hikâyeleri bu kadar güzel olmuyor, normal gelişen çocukların çoğunlukta olduğu bir okulda okul yönetimiyle iyi bir ilişki tutturulsa bile veliler sorun çıkarabiliyorlar. Mutlaka okulun tutumu önemli, farklı öğrencisini diğer öğrencileri olumsuz etkilemediği süre boyunca kararlılıkla destekleyen, sorun çıktığında anında çözüme yönelen profesyonel yaklaşımın karşısında velilerin bu çocuğu istemiyoruz, diyebilmesi mümkün değil ama maalesef hep böyle olmuyor. Okul dönüşü ders programımız aynı hızıyla devam ediyordu, hatta çocuklar okulda rahatlamış oldukları için daha az itirazla günlük programımız tamamlıyorduk. Yine de Ömer beş yaş için oldukça gerideydi. Normal gelişen çocuklarla kıyaslamayı zaten bırakmıştım ama tanıdığım aynı yoğunlukta eğitim alan diğer otizmli çocukların arasında da geriden geliyordu. Uyku sorunu hâlâ korkunçtu. Kasım ayında tüm uyku düzeni altüst oldu, sabah beşe altıya kadar uyumuyordu. Gece uyuyabilsin diye uyandırıp okula yolluyordum, akşamüzeri dayanamayıp iki saat uyuyunca gece yine aynı şekilde devam ediyordu. Zeynep in normal uyku düzeni de bu duruma eklenince ben günler, haftalar boyunca canlı cenaze gibi ortalıkta dolaşır oldum. Hem bu durumu konuşmak için hem de genel gidişatı başka bir uzmanla daha gözden geçirebilmek için o güne kadar gitmediğimiz bir doktordan randevu aldık. Doktor Ömer i bir saat gözleyip, dosyasını inceledikten ve benimle görüştükten sonra Uyku problemini çok kolay çözeriz ama bugüne kadar tedavisinde tamamen doğru bir yol izlenmiş, aşağı yukarı gerekli her şeyi yapmışşınız. Bana niye geldiniz? diye sordu. Ben de Bunu sizden duymak için galiba. dedim. Bir onay daha almak beni rahatlatmıştı. Uyku sorununun ne olduğunu tam olarak anlayabilmek ve epilepsi olasılığını da araştırmak için yaptırmadığımız tek tetkik olan EEG çektirmemiz gerektiğini söyledi. Bu sefer elektrotları başına yerleştirmek için Ömer le savaşmamız gerekmeyecekti çünkü uyku EEG si çektirecektik. Ertesi gün bir uyku kliniğinden randevu aldık. Gece yine üç dört saat uyumuştu, gündüz uyumasını engelleyebilmek için bütün gün dışarıda dolaştırdım. Nasıl becerdim bilmiyorum ama dört saati aynı alışveriş merkezinde geçirdik. Hep beni bulur ya, biz oradayken üst katta silahlar konuşmuş, güvenlikçilerden duyunca koşa koşa başka bir yere gittim, sonra da uykusuzluktan ve yorgunluktan iyice sersemlemiş bir durumda kendimizi uyku kliniğine attık, babasıyla orada buluştuk. Ömer evde olmadığı için yerini yadırgadı. Babası bir saat kucağında dolaştırdıktan sonra ancak uykuya dalabildi. Uykunun her evresinin görüntülenebilmesi için elektrotların uykuya dalmadan başına yerleştirilmesi gerekiyordu ama başaramayacağımızı görünce vazgeçtik. Velet uyuduktan on dakika sonra bile teknisyen zorlukla elektrotları yerleştirebildi çünkü bizimki fark ederse yarı uyur haliyle bile kafasındakileri hemen söküp atıyordu. Gece dörtte uyandı, biz de çıkmak zorunda kaldık. İlk defa döngüyü biraz olsun kırabildik diye uyumasını engellemek için sabahın sekizinde yürüyüşe çıkardım. Tabii ben

45 olduğum yerde sallanıyordum ama o başka! Ertesi gün sonuçları aldık; Ömer in problemi uykusunun tüm evrelerini tamamlayamamasıydı. Uykusu yüzeyseldi, verimli olmadığı için Ömer i olumsuz etkiliyordu ama daha önemli bir sonuç vardı; EEG sinde her ne kadar belirli bir nöbet görülmese de epilepsiye yakın bir aktivite görülüyordu. Doktoru antiepileptik bir ilaç başlattı. Ama her zamanki gibi keçi Ömer ilacı içmedi. Öyle Hadi oğlum iç, sana çikolata veririm, gibi rüşvete dayalı ABA yöntemleri falan asla sökmedi. Bir buçuk yaşındayken bir şişe ateş düşürücü ilacı başına dikmişti, biz de kucakladığımız gibi hastaneye götürmüştük, acil serviste doktorlar boğazını irrite ederek kusmasını sağlamaya çalıştılar; çok etkilendi, gün boyunca ağladı. O günden beri hiç ilaç içiremedim. İki kişi hatta üç kişi tutup içirmeye çalıştık olmadı. Epilepsi olasılığı da varken, haykıra haykıra ağlamasına ya da öfke nöbeti geçirmesine sebep olmak istemedim. Her gün başka çeşit bir kandırmaca ile ilacını vermeye çalıştım, meyve suyuna ya da kolaya kattığımda mutlaka kokusundan anladığı için içmeyi reddediyordu. Bir kaşık şurubu dört beş parçaya bölerek içeceğine karıştırıyordum, en başarılı olduğum gün yarısını içirebilmiş oluyordum. Görüşmeye devam ettiğimiz diğer doktorlara da Ömer in EEG sonuçlarını gösterip, başladığımız epilepsi tedavisini anlattığımda aynı uzmanlık alanındaki üç doktordan üç ayrı görüş duymuş oldum. İlk doktor epilepsiyi çok olası görmedi ama epilepsi olasılığı olmasa da ilacı Ömer için uygun bir sakinleştirici olarak gördü ve İlacı içirmek için onu çok zorlamayacaksan aynı şekilde devam et, dedi. Bir diğer doktor Şu EEG benim çocuğumun olsa yırtar atarım, buradaki öyle büyük bir anomali değil, dedi. Antiepileptikler önemli yan etkisi olan ilaçlardır, bu kadar küçük bir olasılık için ben asla bu ilaçları vermem. Buyrun buradan yakın! Delireceğim. Üç uzman da epilepsi olasılığının çok büyük olmadığında hemfikirdi aslında. Bu beni biraz rahatlattı rahatlatmasına ama engelleyici tedavileri uygulamazsak ergenlik döneminde epilepsi nöbetleri geçirme olasılığının da olduğunu biliyordum. Ne olduğundan çok ne yapmamız gerektiği önemliydi. Üç ayrı görüşle karşılaşınca EEG raporu elime geçer geçmez doktor arkadaşlarımın da yol göstermesiyle otizm teşhisi altında bu çeşit bir anomalinin de tabloya eklenmesinin ne demek olduğunu ve tedavi yönteminin ne olması gerektiğini araştırmaya başlamıştım. Bu konudaki bilgi yetersizliğimin farkındayım, ve vardığım sonuçları çok da ciddiye almadım. Ama uzmanların görüşleri böyle çelişikken ve ben de ne yapacağımı bilemezken oturup kendi kendimi yemek yerine bir şeyler yapmak zorundaydım. Ulaştığım her kaynakta regresif otizm ve spesifik olarak Ömer de gözlendiği şekliyle epileptiform EEG belirtileri bir arada olduğunda, Landau Kleffner Sendromunun olasılık içerisinde yeraldığını gördüm. Landau Kleffner Sendromu, diğer adıyla epileptiform aphasia çok nadir olarak görülen bir nörolojik bozukluk. Sadece çocukluk çağında görülüyor. Genel karakteristiği ani ya da yavaş konuşma kaybı (aphasia) ve anormal electro-encephalogoram(eeg). Genellikle üç ile yedi yaş arasındaki çocuklarda görülüyor. Bu sendrom beynin konuşmayı ve konuşulanları anlamayı kontrol eden kısmını etkiliyor. Genellikle normal gelişmeye başlamış olan bu çocuklar, gözle görülür bir sebep olmamasına rağmen önce konuşulanları anlama ve ardından da konuşma yetilerini kaybediyorlar. Bu sendromun etkilediği bireylerin çoğunda epilepsi nöbetleri görülmesinin yanı sıra nöbet geçirmeyen hastalar da var. Çok zor tanı konuluyor, otizmle, yaygın gelişimsel bozuklukla, duyma engeli, öğrenme gecikmesi, mental rötardasyon ya da çocukluk şizofrenisi ile karıştırılabiliyor.* Ömer in gelişmesinin yeterli olmadığını gördüğümüz için, eşimle bir zamandır yurtdışında tedaviye devam etmeyi düşünür olmuştuk. Yanlış anlaşılmak istemiyorum, bu bizim doktorlarımızı yetersiz gördüğüm için verdiğimiz bir karar değildi. Çocuğumuzu iyileştirebilmek

46 için elimizden gelenin en iyisini yapmak istiyordum. Henüz tedavisi yok denilen bir hastalık söz konusuyken, eşim de ben de en küçük umut ışığının ardından dünyanın diğer ucuna gidebilirdik, hâlâ da gideriz. Bu sefer de Almanya da yaşayan teyzem bizim için yine tanınmış bir nöroloji uzmanından telefon randevusu aldı. İlk görüşmemizde kısaca Ömer in durumunu anlattım ve doktora Ömer i ne zaman görmek istersiniz? diye sordum. Doktor önce Ömer in dosyasını göndermemi istedi ve tetkikler üzerinde bir daha telefonda görüşmemizi önerdi. Dosyayı aldığında ise Aradığım tüm tetkikler dosyasında var, hepsi de yeni tarihli, bence Almanya ya gelmenize gerek yok, diyerek vardığı sonucu anlattı. Ömer deki epileptiform anomalinin bu haliyle Landau Kleffner Sendromu nun belirtileri ile tam olarak örtüşmediğini söyledi. EEG de aynı çeşit anomalinin görünüyor olmasına rağmen Landau Kleffner e işaret edebilecek kadar büyük boyutta değildi. Ancak çocuğunuz şimdi beş yaşında, konuşmasını iki yaşında yitirmiş. O dönemde bir nöbet geçirmiş olma olasılığını göz ardı etmemeliyiz, diyerek o da anti epileptik ilaçları önerince bire üç çoğunluğun kararına uyarak ilaca devam etmeye karar verdik, birkaç ay keçiye ilaç içirmek için debelenip durdum. Başarısızlıklarım başarılarımdan üç dört kat fazla olunca bir süre sonra istemeye istemeye denemekten vazgeçtim *www.isn.net/~jypsy/lks.htm

47 AUDITORY INTEGRATION TRAINING (İşitsel Bütünleme Eğitimi) Auditory Integration Training kısa adıyla AIT, Fransız tıp doktoru Guy Berard ın uzun yıllar süren bir çalışma sonucu geliştirdiği bir yöntem. Hiperaktivite, depresyon, disleksi (okuma güçlüğü) ve bunların yanı sıra otizmin getirdiği sorunlara çözüm getirebilen bu yöntem, yine Dr. Berard ın buluşu olan audiokinetron adlı bir cihazın modüle ettiği bir müzik parçasının hastaya dinletilerek beyne ulaşan, hastaya uygun frekanslardaki ses dalgalarının, beynin gerekli bölgelerini uyarmasını içeriyor. Çeşitli frekanslar beynin ilgili bölümlerine bu müziğin içinden kamufle edilerek yollanıyor. Beyne ulaşan bu ses dalgaları beynin bazı bölgelerini uyarıyor ve tüm frekans eşiklerini eşit düzeye getirerek aşırı duyarlılık, asimetrik ya da ağrılı algılamayı ortadan kaldırıyor ya da minimuma indiriyor ve bu merkezlerin kapasite kullanımını arttırıyor.* İşitsel eğitim günde iki kez yapılan otuzar dakikalık seanslarla iki haftada gerçekleştiriliyor. Toplamı on saat olan yirmi seansta tedavi tamamlanıyor. Tedavinin etkileri ise on beş gün ile altı ay içinde görülebiliyor. Otizmli bireyler için dokuz ay, diğer rahatsızlıklar için ise altı aylık ara ile tedavinin birkaç kez tekrarlanması gerekiyor. Maalesef özellikle otizm söz konusu olduğunda İşitsel Bütünleme nin hedeflerine yüzde yüz ulaşması söz konusu değil. Yine de bu yöntemin uygulandığı rahatsızlıkların yüzde yetmişinde çeşitli oranlarda fayda gören birçok hasta olduğu gözönünde bulundurulduğunda, AIT de mutlaka denenmesi gereken tedavi yöntemlerinden biri. Otizmin tedavisinde de oldukça yoğun bir biçimde Dr. Berard ın eğittiği uzmanlar tarafından uygulanıyor. Ben AIT yöntemini ilk defa Autism Research Institute ün web sitesinde görmüştüm. Yöntemi uygulayan doktorların listesinde bir Türk doktorun olduğunu gördüğüme çok sevindim. Okuduklarımdan bu yöntemi denememiz gerektiğine karar verdim ama bu kadar hızlı bir temponun içerisindeyken tedavi için gerekli o on günü bir türlü bulamadım. Sabiha Hanım la bir görüşmemizde bu konuyu açtım, Yüzde yüz destekliyorum, Auditory ve Sensory Integration mutlaka girişmemiz gereken tedaviler, diyerek düşüncesini belirtti. Aşağı yukarı aynı günlerde bu tedaviyi Amerika da uygulamış olan bir anne ile tanıştım. Çocuğunun hareketliliğine ve dikkat eksikliğine önemli ölçüde çare olduğunu, söylenenleri anlamasını arttırdığını anlattı. Tesadüf bu ya, hemen ertesi gün o zaman AIT i Türkiye de uygulayan tek doktor olan Murat Güvençer bir televizyon programında yöntemi detaylı bir biçimde anlattı. Denemezsem neler kaçırabileceğimi görünce hemen aynı gün randevularımızı aldım. Bu, on günlük tedavide gün içerisindeki iki seansın en az iki-üç saat ara ile tekrarlanması gerekiyor. Ömer beş yaşındayken muayenehanelerden o kadar bıkmıştı ki, ilk gün ikinci seansa geldiğimizde ortalığı ayağa kaldırdı. Zaten ilk seansta da kulaklıkları takmamak için çırpındı durdu. Annemle birlikte gitmiştik, ben Ömer i kucağımda tutup hareket etmesini engellemeye çalıştım, annem kulaklıkları atmasını engelemeye çalıştı ama bizimki o kadar hareketli ki ilk seansta yarısını bile dinletemedik. Kaba kuvvet de kullanmak istemiyoruz çünkü altı ay sonraki ikinci bölüm tedaviyi de düşünürsek adamı otuz dokuz seans daha buraya getireceğiz. Bir kere kötü olduğuna karar verirse her seansta çırpınmaya başlar, biz de doğru düzgün verim alamayız. Masadan kalkmamasını sağlamak için yine rüşvetimizle gelmiştik; şekerler, sakızlar, otomobil dergileri, birkaç sayı National Geographic ve süper market bültenleri. Ama karşı koyduğunda bunları gözü görmüyor. Bir an önce kurtulmak için çabalıyor. Aynı günün ikinci *www.muratguvencer.com

48 seansında daha apartmana girdiği an başına neler geleceğini bildiği için merdivenlerde ağlamaya başladı, aşağı inmemiz için annemle beni çekiştirdi ama biz tınmayınca mecburen yukarı çıktı. Murat Bey i beklerken dergilerini Ömer in masasına yaydım. Market bültenlerinin aynı sayılarından birkaç tane getirmiştim çünkü aynı sayfaları açıp sevdiği ürünleri eşlemekten çok hoşlanıyor. Yine çikolataları eşlemeye başladı. Bu bitince National Geographic e geçti. Birbirini takip eden sayılarda aynı markaların hep aynı sayfaya ilan verdiğini keşfetmiş, onları eşliyor. Murat Bey odaya girdiğinde hemen elleriyle kulaklarını kapattı ama üçümüz de gülümseyerek ve acele etmeden davranınca kulaklıkların takılmasına izin verdi. En büyük sürpriz şimdi geliyor; ikinci dakikanın sonunda büyük bir mutlulukla müziği dinlemeye başladı. Kahkahalar atıyor, müziğin ritmiyle ayaklarını sallıyor. Otuz dakikanın sonunda kulaklıkları çıkartmak istemedi bile. İşte bunu hiç beklemiyordum; çünkü oğlumun yarım saat ayağa kalkmadan aynı masada oturabilmesi pek alıştığım bir durum değil. Seansın sonunda Murat Bey, Ömer in AIT den bu kadar çok hoşlanmasının buna ihtiyacı olduğuna işaret edebileceğini söylediğinde mutluluğum ikiye katlandı. Daha en başından bu tedavinin işe yarayacağından emin gibiyiz. Ömer beni bazen çok şaşırtıyor. Bu on gün tahmin ettiğimden zorlu geçti ama zorluk seanslarda değil arada geçen zamandaydı. İki seans arasında eve gidip gelmemiz birkaç yönden pek olası değil, birincisi Murat Bey in ofisi ile bizim evimiz epeyce uzak. Eve gitsek on beş-yirmi dakika oturup tekrar yola çıkmamız lazım. İkincisi ise Ömer eve girerse onu tekrar çıkartmak çok zor olabiliyor. Ben de nasıl olsa gezmeyi seviyor diyerek Ömer i her gün başka bir alışveriş merkezine götürdüm, mevsim kış olduğu için başka alternatifimiz de yoktu. Üçüncü günden sonra sıkıldı. İki seans arası beklemek bu tedavinin en zor kısmı haline geldi. Yirmi seanslık ilk terapiyi bitirdiğimizde Ömer in sese karşı aşırı hassasiyeti azalmış görünüyordu. Bunun en çarpıcı örneği artık saçını fön makinesi ile kurutmamıza izin vermesiydi. Diğer yandan da bir sakinlik gelmiş gibiydi. Uyanık olduğu her saniye hoplayıp zıplayacağına, bazı zamanlar kendi isteğiyle ve eskisinin iki katı süreyle oturup dergilere bakmaya, arabalarıyla oyun kurmaya başladı. Bir de kendi kendine anlamsız sesler çıkartmaya başladı. Bu dışarıdan bakan için kötü bir gelişmeymiş gibi görünebilir çünkü konuşmaya çalışmadığı sürece Ömer in rahatsızlığı yabancı biri için fark edilir değilken bu sayede çok belirginleşmişti. Ancak bize göre bunlar Ömer in konuşma denemeleriydi. Kullanmadığımız her kas zayıflar, aynı şey konuşma için de geçerlidir. Beş yaşında hiç konuşmayan bir çocuğun kullanmadığı dil, dudak ve yanak kaslarında da zayıflama olması kaçınılmazdır. Hatta engellenmeye çalışılmazsa bu tembellik kalıcı hale gelebilir ve çocuk kognitif yeterliliğe ulaşsa bile bu sefer tembelleşen kasları yüzünden konuşamayabilir. Ömer in gittiği konuşma terapileri çoğunlukla farkında olmadığı kaslar varsa bunları ona öğretmek ve ağız kaslarının tembelleşmesini engellemek amacındaydı. Şimdi Ömer in kendi kendine sesleri denemeye başlaması otizme karşı bir sayı daha aldık anlamına geliyordu. İşitsel Bütünleme Eğitiminin faydaları hemen ortaya çıkmıyor. Seanslardan iki ay sonra da gelişmeler görülebilir. İlk yirmi seanstan bir ay sonra Ömer in söylediklerimizi de daha iyi anladığını fark ettik ama birçok tedaviyi bir arada sürdürdüğümüz için bu kognitif gelişmeyi tek başına AIT ye mal edemem diye düşünüyorum. Benim işim iğneyle kuyu kazmak, bir tedaviden binde bir oranında fayda göreceğini bile bilsem yine de devam ederim ki AIT nin faydası da öyle gözardı edilebilecek kadar küçük değil. Onun için ikinci yirmi seansı da yaz sonunda tamamladık. Bu sefer yaz, seanslar arasında parka götürürüm Ömer e de bana da iyi gelir, diyordum. Maymun olsam ağaçtan düşerim. İki hafta boyunca gökyüzü yarıldı sanki, İstanbul u sular seller götürdü. İkinci yirmi seans birincisinden de beter geçti.

49 Homeopati Birkaç arkadaşımın bana söz geçiremedikleri zaman en son çare olarak başvurdukları bir yoldur; bir konuda ikna olmuyorsam bıktırıncaya kadar baskı yapmaya devam ederler. Ben de bir zaman sonra ikna olmamışsam bile baskıdan kurtulabilmek için Tamam, derim, sonunda da yola gelirim. Homeopatiye de böyle başladık. Eşimin işi dolayısıyla tanıştığım Mısırlı bir hanım, Ömer in teşhisini duyduğu andan itibaren Kahire de bir üniversitede farmokoloji kürsü başkanı olan bir homeopatla görüşmemizin faydalı olacağını söyleyip duruyordu. Homeopati hakkında hiçbir bilgim yoktu, hafiften araştırdığımda Fransa ve İngiltere haricinde hiçbir ülkede tıbbi tedavi kapsamında sayılmadığını, alternatif tedavi yöntemlerinden biri olduğunu gördüm ve öncelikli olmadığına karar verdim. Her görüşmemizde Amany konuyu tekrar açıyordu ben de İnşallah seneye okul tatil olunca geliriz, gibi oyalayıcı yanıtlar veriyordum. Aslında boş konuşmadığını biliyordum çünkü onun da otizmli bir yeğeni vardı. Bu sayede otizmli çocukları olan başka annelerle de tanışmıştı. Dr. Saeed le tanışıklığı da buradan geliyordu. İki yıl boyunca her görüşmemizde Dr. Saeed in bu çocuklarda aldığı iyi sonuçlardan bahsetti durdu, ben de her seferinde Zamanım yok, bahanesini ileri sürdüm. İkna olmadığımı biliyordu, baskı yöntemine geçti. Çocukların ikisinin de o dönem okula gitmediğini öğrendiği andan itibaren, homeopati ile ilgili bulduğu ne varsa fakslayarak bombardımana başladı. Homeopatinin tarihçesinden yöntemin nasıl işlediğine kadar çeşit çeşit doküman gönderiyordu, okuduğumdan da emin olmak için haftada bir telefon ediyordu. Hem öğrendiklerimden etkilendiğim için, hem Dr.Saeed in sadece homeopat değil aynı zamanda tıp doktoru olması sebebi ile ama asıl önemlisi Amany nin uyguladığı düzenli baskıya dayanamadığım için üç hafta sonra pes edip Tamam, geliyorum, dedim. Evdekiler bensiz nasıl idare ederler diye endişe ettiğim için birbirine en yakın iki uçuşu seçtim. Amany gizemli kadın, artık kontrolü eline aldı ya hiçbir şeye karışmama izin vermiyor. Gitmeden önce Hangi otelden yer ayırtacağım söyler misin? diye sorduğumda Sen her şeyi bana bırak, benim misafirimsin dedi; nerede kalacağımı bile bilmiyorum. Belirsizlikler beni oldum olası ürkütmüştür. Bu yüzden içimde bir isteksizlik var. Uçak Kahire ye indiğinde Ne yaptım ben? dedim kendi kendime, çünkü havaalanı korkunç bir yer. Etraftaki özensizliği, koridorların kirliliğini gördüğüm anda bu adamların ilk izlenime verdiği değer buysa kim bilir şehir nasıl? diye düşünüp aynı uçakla geri dönmemek için kendimi zor tuttum. Neyse Amany her zamanki yarım saatlik rötarıyla gelip beni havaalanından aldı. Hoş bir otelde yer ayırtmış, önce eşyalarımı bırakmak için otele gittik. Sırf onların ilk izlenimi kötü olacak değil ya, resepsiyondaki görevli Hanımlara ait katta mı kalmak istersiniz? diye sorduğunda Fark etmez, cevabını alınca gözlerini kocaman açıp ayıplar bir ifadeyle bana baktı. İyi de bu sorunun tek bir uygun cevabı varsa niye soruyorsunuz ki? Dr. Saeed le randevumuz akşam dokuzdaymış, Amany illa ki beni kulüplerine yemeğe götürecek diye şehrin öteki tarafına gittik ve doğal sonuç, randevumuza geç kaldık. Artık anladım, bu kadın geç kalmayı hiç umursamıyor. Doktorun evine ulaştığımızda saat dokuz buçuktu, tanışmaydı, ikramdı derken ancak saat onda konuşmaya başladık. Klasik Homeopatinin kurucusu Samuel Christian Hahnemann ( ). Hahnemann o günün genel geçer kabul edilen tıp uygulamaları yerine, daha insani bir yöntem olan homeopatiyi geliştirmiş. Hastaların hastalık sebebinden kurtulmasına çalışmak yerine, insan vücudundaki hastalığı yenmeyi sağlayacak gücü destekleme prensibinden yola çıkmış.*

50 Homeopatik remediler (ilaç sözcüğü yerine remedi kullanılıyor çünkü homeopatik ilaçlar ilaç sayılmayacak kadar büyük ölçüde seyreltilmiş maddelerden yapılıyor) üç prensipten yola çıkan bir tıbbi tedavi yöntemini oluşturur. 1- Benzer benzeri tedavi eder; soğuk algınlığınızın belirtileri belirli bir maddenin sebep olduğu zehirlenmenin belirtileri ile aynı ise homeopatik remedide o madde kullanılır. 2- Minimum Doz: Remediler çok büyük oranda seyreltilmiştir. 1,000,000,000,000 ünite suyun içinde sadece bir ünite remedi maddesi vardır. (Maddenin kendisi değil moleküler izi kalır.) Bu sebeple de yan etkisi yoktur. Sürdürülen ilaç tedavilerine ek olarak da uygulanabilir. 3- Tek remedi: Belirtiler ne kadar çok ya da karmaşık olursa olsun, sadece tek bir remedi kullanılır. Benzer prensipler allerji tedavisi ve aşılar için de kullanılır. Allerjen maddeden ya da hastalığı sebep olan virüsten küçük bir oranda verilerek bağışıklık sisteminin bu virüse ya da allerjen maddeye hazırlıklı olması sağlanır. Ancak bu tedaviler ve aşı ile homeopati arasındaki fark, homeopatik remedilerin aşılardan çok daha seyreltik olmasıdır.** Bir homeopatla yapılan ilk görüşme, doktor görüşmesi ile psikolog görüşmesi arası bir şeydir. Homepat hem tıbbi sorulara hem de bu sorunlarla ilgili danışanın hissettikleri ile ilgili sorulara cevap ister. Homeopati sorunun sebebinden çok sonucu ile ilgilenir. Homeopat hastanın tüm şikâyetlerini not ederken belirtileri listeler. Homeopatik ilaçlar belirtilere göre tanımlanmıştır, bu listelenen belirtilere iyi gelecek ilaçlar seçilerek tedaviye başlanır. Herhalde Amany benim bu yöntemi kullanmak için tam ikna olmadığımı da anlatmış ki, doktor söze homeopatiyi açıklayarak başladı. Otizmli bireylerde uyguladığı ilaçları ve hangi sorunlara iyi geldiklerini açıkladı. Ben de aklımdaki tüm sorulara cevap bulabildiğim için gönül rahatlığıyla Ömer i anlatmaya başladım. *www.skepdic.com/homeo.html **www.abchomeopathy.com

51 Dr. Saeed iki saat süren bir sorgulamadan sonra Ömer için uygun homeopatik remedileri belirledi. Sırayla kullanmam gereken on küsür remedi hazırlayacak. Doktor bu remedileri hazırlamak için görüşmemize ara verdiğinde ne kadar yorulmuş olduğumu fark ettim. Her şeyi en başından yeni bir doktora ya da terapiste anlatmak kadar beni ruhen yoran başka bir şey yok. O günleri geride bırakmak ve hiç arkama bakmamak istiyorum. Şimdi yaşadıklarımızı yazarken de zaman zaman aynı ruh hâli yakama yapışıyor ama bu birinin gözlerine bakarak anlatmakla aynı şey değil. Yazarken sesim titreyecek, gözlerim dolacak gibi endişelerim yok, çok etkilenirsem ağlıyorum, nasıl olsa kimse görmüyor. Oysa birine anlatırken olduğumdan daha güçlü görünmek için kendimi zorluyorum. Doktorun sorularına cevap verirken bir tek yerde zorlandım, Çocuğunla sosyal hayatınız nasıl? Diğer insanların tepkileriyle nasıl başa çıkıyorsun? Olmadık bir yerde bir şey yapsa utanır mısın? diye sordu. Asla utanmam, aksine o benim gururum. Her gün yeni bir şeyle mücadele ederek olduğu yere geldik, dedim ama ne kadar göstermemeye çalışsam da gözlerim doldu bir kere. Doktor duygulandığımı göstermekten hoşlanmadığımı anlamış olsa gerek, Lüfen rahat ol. Şimdiye kadar bu koltukta oturup da çocuğunu anlatırken ağlamayan tek hastam sensin, ağlamamak için kendini zorlamana gerek yok, dedi. Beni teselli etmek için olsa gerek Tanıdığım çocuğu otizmli tüm anneler çok güçlü kadınlar, diye devam etti. Dur durak bilmeden mücadele ediyorlar. Sadece çocuğa bakmak insanın yüreğini tüketir, siz bir de çaresi olmayan bir hastalığın tedavisinin peşinden koşmak zorundasınız. Ömer in ilaçlarını hazırladıktan sonra Buraya kadar gelmişsin, senin sağlık problemlerin de varsa görüşelim mi? diye sorduğunda saat gece yarısını çoktan geçmişti. Benim görüşmemi de tamamlayıp sabaha karşı üç buçukta doktorun evinden ayrıldık. Dışarı çıktığımızda ürktüm. Arabamız birkaç sokak ilerideydi, sabaha karşı sokakta dolaşan tek kadın biziz, türbanlı da değiliz. Korkudan mı, çöl ikliminin gece ayazından mı bilmiyorum, arabaya bindikten sonra bile titriyordum. Oteldeki ilk izlenimimi de tamamladım; görüşmede tahmin ettiğimden daha çok yorulmuşum, sersem gibiyim. Otelin lobisinde dolaştım ama asansörleri bulamadım. Sabahın dördünde resepsiyona gidip asansörlerin yerini sorduğumda eminim sarhoş olduğuma kanaat getirmişlerdir. Ertesi sabah hemen arkadaşlarımı arayıp öğrendiklerimi kısaca anlattım. Şimdi baskı yapma sırası bende. Hepsine aynı şeyi söyledim; Yan etkisi falan yok, diğer ilaçlarla beraber kullanabileceğiz. Hepimiz birden başlıyoruz. Döner dönmez burada Ömer i takip eden doktorlarımıza homeopatik ilaçları da kullanıp kullanamayacağımızı sordum. Sanırım sadece kendi tedavilerini etkilemeyeceğini bildikleri için bu yöntemi onayladılar, homeopatiden pek bir fayda beklemediklerini gördüm. Ben de elimdeki ilaçlarla sürdürebildiğim kadar bu yöntemi uygulamaya devam ettim. Ömer in homeopatik remedileri aldığı süre boyunca olumsuz bir etki gözlemedim, hareketliliğini kontrol etmemize yardımcı olduğunu söyleyebilirim. Dikkatinin süresinde ve kalitesinde de gözle görülür bir artış vardı. Ama bu iyiye gidişi tek başına homeopatiye mal etmem yine mümkün değil çünkü uyguladığımız tedavilerin hangisinin daha olumlu bir sonuç verdiğini birbirinden ayırmam imkânsız. Ömer o dönemde her zamanki gibi diyete ve diyetin yanı sıra aldığı destekleyici ilaçlara devam ediyordu, özel eğitiminde de daha verimli sonuçlar aldığımızı görüyorduk. EEG sonrasında uykusunu da ilaçla (daha doğrusu doğal uyku hormonu olan melatonin takviyesiyle) kontrol altına almıştık, zamanında ve iyi uyumak da Ömer i olumlu etkiliyordu, ilk yirmi seanslık AIT yi tamamlamıştı. Bütün bunlara ek olarak da homeopatiye

52 başlamıştık. Bir yöntemin ya da ilacın diğerlerinden daha üstün olup olmadığını tam olarak anlayabilmek için bütün diğer tedavileri bir süre için bırakmak, bu tedavilerin bırakılmasından sonraki ilk dönemde çocuktaki olumlu olumsuz tüm değişiklikleri gözleyip, bırakılan tedavilerin çocuk üzerindeki etkilerinin ortadan kalktığına kanaat getirdikten sonra yeni yönteme başlayarak etkinliğini ölçmek gerek. Zaman hızla akıp giderken böyle bir denemeye girişmek mümkün değil. Uzmanlar bunun yerine, olumlu sonuçları olduğuna emin olduğumuz bir yöntemi bırakmadan ikinci yöntemi eklememizi öneriyorlar. Otizmin karmaşık bir sorunlar bütünü olduğu gözönüne alındığında da en mantıklı yol bu çünkü çoğu zaman bu tedaviler bir araya geldiklerinde daha etkili olabiliyorlar. Ömer için homeopatinin kendi başına yeterli bir tedavi yöntemi olduğunu ve artı değerinin çok önemli olduğunu söyleyemem. Her ne kadar bu tedaviyi sürdürmek istediysem de, homeopati elimde yeterli bilgi olmadan tek başıma yürütebileceğim bir yöntem değil. Çok yakından ve hassasiyetle takip edilmesi gereken bir süreci içeriyor. Görüştüğümüz homeopat başka bir ülkede yaşarken yeterli sıklıkta bilgi alışverişinde bulunmak pek mümkün olmadı. Türkiye de de güvenebileceğim bir isimle de karşılaşmadım. Yine de homeopatinin alternatif bir tedavi yöntemi olduğu öne sürülerek gözardı edilmesine karşıyım. Dünya Sağlık Örgütü nün homeopatinin geçerli bir tedavi yöntemi olduğunu onayladığını da unutmamak gerek. İnternette mesajlaştığımız yurt dışında yaşayan annelerin bir bölümünden homeopati ile çok iyi sonuçlar aldıklarını öğrendim. Hatta otizmli oğlunun sadece üç yaşında başladıkları homeopati tedavisi ile iyileştiğini savunan bir yazar var; Amy Lansky, Stanford Üniversitesi nde doktorasını yapmış, NASA da bilimsel araştırmada çalışmış bir anne. Bu altyapıyla, homeopatiye de bilimsel olarak yaklaştığını kabul etmek gerekiyor. Kitabının adı İmpossible Cure, The Promise of Homeopathy (İmkânsız Tedavi, Homeopatinin Vaat Ettikleri). İşin doğrusu ben Amy Lansky kadar yürekli değilim; diğer her şeyi bırakıp sadece homeopati uygulamayı aklımın köşesinden bile geçirmem. Bunu sadece homeopati için değil, hiçbir yöntem için yapmam çünkü çocuğumun diğer yöntemlerden alacağı faydayı engellemekten korkarım. Şimdi otizmde homoepatik tedavileri incelediğim zaman kaynakların dört yıl öncesine göre çok çeşitlenmiş olduğunu görüyorum. Üstelik kaynaklar çeşitlenmekle kalmamış, otizmli bireylerde karşılaşılan belli başlı belirtilere uygun homeopatik reçetelerin yanı sıra, Gluten ve Casein diyeti, ağır metal atımı gibi yoğun bir biçimde uygulanan tedavi yöntemlerini destekleyici reçetelere de internet üzerinden ulaşmak mümkün. Çoğu aile bu sayede sürekli olarak bir homeopatla görüşmeye gerek kalmaksızın, destekleyici homeopatik yöntemleri sürdürdükleri diğer tedavi yöntemlerine ekleyebiliyorlar. Şu an takip ettiğim ilaçları bir düzene koyduğum zaman tekrar homeopatiye başlamayı öncelikli planlarıma dâhil ettim. Benim Mısır a gittiğimi nereden duyduğunu hâlâ bilmiyorum ama döndükten bir iki ay sonra daha önce tanışmadığım bir anneden bir telefon aldım. Melda o zamandan beri başımın belası! Çünkü Melda dan başka Amany nin uyguladığı baskı yöntemini bana karşı bu kadar ustalıkla hayata geçirebilen bir arkadaşım daha yok. Mesaj atar, günde iki kere telefon eder, internette bulduklarıyla bombardımana başlar üstelik aylar geçse de vazgeçmez ama aklını bir tedaviye taktıysa mutlaka beni de işin içine çeker. Kendi de itiraf etti, tek başına girişmekten çekindiğinde bana baskı yapmaya başlıyormuş. Olsun, onun sayesinde Ömer in hayatında çok şey değişti. İlk tanışmamızda da aynı şeyi yaptı. Biz de homeopatiyi öğrenmek istiyoruz, doktoru bir seminer için buraya davet edemez miyiz? diyerek söze başladı. Melda OYAD ın (Otistik Çocuklarla Yaşam Derneği) kurucularından biri. Bu dernek okul çağına gelen otizmli çocuklarına uygun bir okul bulamayacaklarını görerek bir araya gelen veliler tarafından kurulmuş. Dört yıldır çok da organize bir biçimde çocuklarının tam gün eğitimini sağlıyorlar. Ben zaten elimdeki bilgiyi

53 Toplantıları biraz daha genişlettik, Ömer in devam ettiği başka bir terapi merkezinde de bir seminer daha yapıldı. Ama daha önce de anlattığım sebeplerle, hiçbirimiz homeopatiden yeterince faydalanamadık.

54 BÖLÜM III Okul hikâyeleri Bu okul meselesi bizim en büyük sorunumuz. Çocuk altı yaşına gelene kadar nasıl olsa bir yol bulup eğitimini sağlayabiliyoruz. Bu yaşlarda çoğunlukla özel eğitimin en yoğun döneminde oldukları için mutlaka bir okula vermek de gerekmeyebiliyor. Ya da agresyon ve uyum sorunu çok büyük değilse özel yuvalara, anaokullarına gidebiliyorlar. Gerçi bu özel okullar da bazen çözümden çok sorun getiriyor. Ne olduğu ve nasıl tedavi edilmesi gerektiği bilinmeyen bir rahatsızlık söz konusu iken, konunun uzmanları bile yüzde yüz bilgi sahibi değilken, öğretmenlerin ve okul yöneticilerin otizm hakkında donanımlı olmalarını beklemek olası değil. Ama bu kadarı da olmaz ki! Çoğu aile çocuklarını özel yuvalara yazdırırken sürekli görüştükleri terapistlerin telefonlarını da okula veriyor, Sorun çıkarsa gecikmeden haber verin birlikte çözelim, diyor ama olur mu? Okullar her şeyi herkesten daha iyi bilir! Kimseye danışmadan kendi bildiklerini yapmaya devam ediyorlar. Öğretmenler ders kitaplarında otizm hakkında okudukları, doğruluğuna da şüpheyle yaklaştığım, en fazla iki sayfalık yazıyla kendilerini uzman sanıyorlar. Tabii ki bu bütün yuva öğretmenleri için geçerli değil, önce veliyi dinleyen, etiketi değil durumu ön planda tutan sağduyulu öğretmenlerimiz de var ama maalesef azınlıktalar. Çoğu zaman otizmli çocuğun okulda karşılaştığı sorunların tek bir doğru çözümü vardır ve bunun yerine başka bir şey uygulanırsa ailenin ve terapistlerin yıllarca uğraşarak elde ettiği başarıları yerle bir etmek çok kolaydır. Ama gel de anlat bakalım! Mesela ağlama krizleri ya da öfke nöbetleri. Asıl beceri çocuğu öfke nöbetine sokmamak ama diyelim ki engelleyemediler ve çocuk ağlamaya başladı. Eğer time out dediğimiz yöntem yerine, yani kriz geçene kadar çocuğu güvenli bir yerde tutup ağlamalar bittikten sonra istediğini yerine getirmek yerine, hemen susması için istediğini yaparlarsa en az iki yıllık emek boşa gider. Çocuk ağlayınca ne kadar güçlü olduğunu yeniden keşfeder ve sonraki krizlerde doğru olan uygulansa bile bir kere de olsa istediğini elde etmiş olduğu için her seferinde daha şiddetli ağlamaya hatta belki kendine zarar vererek istediğini yaptırmaya çalışır. Çok önemli başka bir konu da yine aynı temeldendir. Otizmli çocukla ne zaman ilgilenilmesi gerektiği çok önemlidir. Öğretmenler kendi kendine oynarken sorun çıkartmıyor diye çocuğu rahat bırakıp, en ufak yaramazlığında onunla ilgilenmeye başlıyorsa bu tutum yaramazlıkları pekiştirmeye başlar. Diyelim ki okul çocuğa doğru bir biçimde yaklaştı ve bu tip sorunlar yaşanmıyor, yine de velilerden birinin çıkıp Ben bu çocuğu bizim sınıfımızda istemiyorum, deme olasılığı her zaman vardır. Böylesine açıklıkla dile getirilmese bile yapılan imalar anneyi kahretmeye yeter. Ama anne bunları da göğüslemek zorundadır. Çünkü bizim veletler en çok okul gibi yapılandırılmış eğitim ortamından fayda görürler. Özellikle erken yaşlarında normal gelişen çocukları model alabilmeleri çok önemlidir, bu sayede iletişim becerilerinde büyük artışlar gözlenebilir. Okul öncesi yaşlarda, normal gelişen çocuklar da, arkadaşlarının farklılığı kendilerine basitçe bir dille açıklandığında kolaylıkla otizmli çocuğu kabullenebilirler. (Ömer in gittiği okulda, okulla birlikte aldığımız karar, diğer çocuklara Ömer sizi iyi duyamıyor. Duymadığı için de sizin gibi konuşamıyor. Ona bir şey söyleyecekseniz yanına gidin, gözüne bakarak konuşun, onunla oynamak istiyorsanız elini

55 tutarak oyuna götürün demekti) İşin öbür yanına bakarsak, normal gelişen çocukların kendileri kadar yetkinlikle hareket edemeyen bir sınıf arkadaşlarının olması onlar için de önemli bir kazanımdır. Doğru yürütüldüğünde iki taraf için de faydalı bir alışveriştir ama dengeleyici unsurun yani okul yönetiminin akıllı davranması ve ihtiyaç duyduklarında Biz bu işi biliriz, demektense yardım alabilmeleri gerekir. Dediğim gibi okul öncesi yaşları düşe kalka atlatırız ama asıl sorun ilköğretim yaşına gelindiğinde başlar. 30/05/1997 tarihli ve 573 sayılı Özel Eğitim Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ye göre, özel eğitime ihtiyaç duyan çocukların ilköğretim hakkı garantiye alınmıştır ama şu anki uygulama mevzuatın gerekliliklerini yerine getirmiyor. 17/12/1999 tarihli Milli Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğü nün Otistik Çocuklar Eğitim Projesi ne göre, bir yerleşim merkezinde otistik tanısı almış üç çocuk varsa uygun eğitim ortamı hazırlanarak bağımlı OÇEM (otistik çocuklar eğitim merkezi) açılır. Bağımlı OÇEM de en çok üç dershane ve en fazla dokuz öğrenci bulunur. Bu ölçünün üzerinde bir talep olması halinde yeni bağımsız OÇEM açılması yoluna gidilir. Bağımsız OÇEM Eğitim Uygulama Okullarının açılış esaslarına uygun açılır. Bağımlı ve bağımsız otistik çocuklar eğitim merkezleri Rehberlik Araştırma Merkezinin araştırma ve incelemeleri sonucunda yapacağı teklife göre Bakanlıkça açılır ve kapatılır.* Yani Milli Eğitim Bakanlığı, sadece bir yerleşim merkezinde üç otizmli çocuğun bulunması şartına dayanarak kendi okullarından birinde bir otizm sınıfı açmakla yükümlüdür. Ancak bu sınıflar için gerekli kadronun ve fiziki şartların yeterli olmaması ve ailelerin de bu haklarını gerektiği şekilde talep etmemeleri sebebi ile OÇEM projesi yeterince yaygınlaşamıyor. * Miili Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğü SAYI: B.08.ÖRG /4040 KONU: Otistik Çocuklar Eğitim Projesi Hepimizin okul hikâyeleri birbirinden beter. Karşılaştığımız sorunları Yasemin in okulda geçirdiği ilk iki yılla örneklemek istiyorum. Yasemin bizim oğlanlardan çok farklı ve çok da iyi gelişmiş bir çocuk. Çok güzel konuşuyor. Üç dört yaş civarında bilgisayarda oynarken kendi başına okumayı öğrenmiş. Çocukların zekâ seviyelerini belirlemek için kullanılan çok önemli bir gösterge çizdikleri resimlerdeki detaylılıktır. Yasemin dahi derecesinde detaylılıkla resim çiziyor. Üstelik resim çizmeye kendini kaptırdığında dünyayı gözü görmüyor, bizimkilerin aksine, saatlerce resim çizerek, çizdiklerini kesip başka kâğıtlara yapıştırarak kendini oyalayabiliyor. Hareketlilik Yasemin in okula gitmesini engelleyecek bir sorun değil. Tam tersine yavaş hareket eden bir çocuk. Normalden yavaş olması iyi bir şey değil tabii. Gittiği bir Duyu Bütünlemesi uzmanı Yasemin in yerçekimini bizden kat be kat fazla hissettiğini, bu yüzden kendini sıkarak ve endişe ile hareket ettiğini açıklamıştı. Ailesi de bu sorunun üzerinde çalışıyor ama onu sınıfta tutmakla yükümlü olan öğretmen için köpekbalığı gibi dönüp duran bir çocuktansa yavaş hareket eden bir çocuk daha avantajlıdır. Çok güzel talimat alıyor. Annesi işlerini kendi başına halledebilmesi için çok uğraştı üstelik başarılı da oldu. Bize göre çok kolay okula adapte olabilecek bir çocuk, çünkü en büyük eğlencesi ders çalışmak. Farklılıkları da var ama başa çıkılmayacak şeyler değil; örneğin yeni öğrendiği konular hakkında çok konuşur, hep aynı şeyleri sorar. Kokulara karşı çok hassastır. Kelimelerle değişik bir ilişkisi var, duyduğu cümleler, kelimelerin anlamlarından değil söylenme biçiminden dolayı ona değişik gelebilir; bizimki de bir kahkaha atar, birkaç gün o cümleye takılır.

56 Birinci sınıfa bir özel okulda başladı. Annesi okula karşı çok açık davrandı. Hem okulun yöneticileriyle hem de okulda görevli pedagogla detaylı görüşmeler yaptı. Çocuğunun ne kadar çok emekle buraya geldiğini anlattı. Her zamanki şey oldu, Zeynep anlattıkça kızının üzerindeki etiket büyüdü. Biz otizm kelimesini kullanma, başka terimlerle açıkla demiştik, ama Zeynep Olsun, yılın ortasında okulsuz kalmaktansa, her şeyi olduğu gibi anlatayım. Neyle karşılaşacaklarını bilsinler, dedi. Okul Yasemin i iki testten geçirdi. Akademik becerilerinin normalin çok üzerinde olduğunu gördü. Davranışlarındaki farklılığın etrafını etkilemekten çok, kendine dönük olduğunu görünce de okula aldılar. Zeynep okula En ufak sorunda her çeşit desteği vermeye hazırım, dedi, İçgörü de başından beri Yasemin in eğitimini takip eden İnci Hanım ın telefonlarını verdi. İnci Hanım daha okul görüşme talep etmeden okulla görüştü, o da Zeynep in söylediklerini tekrarladı. Ve Yasemin bir yıl okula gitti. Biz Aman Allah bozmasın, hep böyle gider inşallah, diyoruz. Çünkü okuldan tek bir şikâyet yok. Zeynep okul çıkışında öğretmeniyle görüşüyor, veli toplantılarına gidiyor, çıt yok. Mayıs geldiğinde Zeynep okulun bir sonraki senenin taksitlerini içeren bilgi mektubunu Yasemin e vermediklerini fark edip okulun sahibi ile görüşmeye gidiyor. Bir yıl boyunca çocuğum hakkında tek bir şikâyet duymasam ben de bunun masum bir hata olduğunu düşünürüm. Oysa okul Yasemin i istemediğine karar vermiş. Peki sebep? Derste bir iki kere ayağa kalkıp sınıfta tur atıyormuş, Otur deyince oturuyormuş ama olsun sınıfın düzenini bozmaktaymış. Sınıfındaki eğitim malzemelerini bulunduğu raflardan indirmeden kendine göre bir sıraya diziyormuş. Bazen dersten kopup gülüyormuş ya da takıldığı şeyleri ısrarla soruyormuş. Buradaki kötü niyeti anlamamak mümkün değil. Zeynep Madem böyle sıkıntılarınız vardı, niye bana anlatmadınız ya da neden İnci Hanım ı aramadınız? diye soruyor. Bunlar son derece küçük ve çok kolay engelleyebileceğiniz davranış sapmaları, belki öğretmeninizin Yasemin e karşı tutumu doğru olmadığı için bunları tetikledi. İnci Hanım la görüşüp nasıl davranması gerektiğini öğrenebilirdi. Okulun asıl niyeti burada ortaya çıkıyor. Önce hiç kimseye danışmalarına gerek olmadığını savunuyorlar, sonra asıl sebebi söylüyorlar; Biz otizmli çocukları artık okulumuza almayacağız. Kendi istekleriyle okula kayıt ettikleri bir çocuğu bu sebeple okuldan çıkartmaya hakları yok. Üstelik sorun diye saydıkları şeyler de palavra! Her şey otistik kelimesinde bitiyor. Zeynep bunu çok iyi biliyor çünkü okulda yine küçük yaşında otizm tanısı almış başka bir çocuk daha var. O da Yasemin gibi iyi gelişmiş bir çocuk. Diğerlerinden farkı, onun annesi çocuğunun hiçbir şeyi yokmuş gibi davrandı. Okulun sahibi kendini haklı çıkartabilmek için sadece Yasemin i değil tüm otizmli ya da hiperaktif çocukların okuldan alınmasını istediklerini söylüyor ve okuldan çıkarttığı çocukların adını Zeynep e veriyor. Annesinin otizmli olduğunu söylemediği çocuğun adı listede yok. Çünkü onun davranış sapmalarını otistik bozukluk değil, yaramazlık olarak değerlendiriyorlar. Zeynep tabii ki bu çocuk hakkında hiçbir şey söylemiyor, onu ele vermiyor ama bir ders almış oluyor. Zeynep in o günkü halini unutmam mümkün değil. Berrin in oğlunun İçgörü deki eğitimini tamamlamış olmasını kutlamak için öğlen yemeğine çıkmıştık. Önceki sene de aynı şeyi Yasemin için yapmıştık. Artık bu bizim geleneksel kutlama yemeğimiz olmak üzere. Hava güneşli, hepimizde bir mutluluk var. Süleyman bizim için sadece arkadaşımızın oğlu değil ki, bizim de oğlumuz olmuş artık. Onun ve ailesinin başarısına hem onlar adına seviniyoruz, diğer yandan da kendimiz için umutlanıyoruz. Aylin le ben Seneye de Ömer le Cem için geliriz inşallah, derken Zeynep yüzünde donuk bir ifadeyle geldi. Giyinmiş, süslenmiş. Hepimiz gibi o da bugünü çok önemsiyordu ama beti benzi atmış. Onu böyle görmeyi hiç beklemiyordum Yolda kaza falan mı yaptılar? diye düşündüm. Zeynep bir çırpıda okulda yaşadıklarını anlattı ve masada karar verdi; Yasemin seneye nereye giderse gitsin Zeynep asla otizm kelimesini ağzına bile almayacak. Terapi gördü, falan demek de yok. Hatta en iyisi aptalı oynamak, Bu

57 çocuk biraz farklı ama çok zeki bakın kendi kendine neler yapabiliyor, demek en iyi taktik gibi görünüyor. Bir sonraki sene bu taktikle Yasemin i semtindeki bir devlet okuluna yazdırdı. Nasıl olsa çocuğun akademik açıdan bir eksiği yok. Yalnız bu sefer okulu yakın markaja almak için sınıf annesi oldu. Hamile olmasına rağmen üşenmedi, yorulmadı her gün okula gitti. Çocuğu şeker hastası olduğu için sürekli okulda olmak zorunda olan bir başka anne ile birlikte sınıf öğretmeninin neredeyse asistanlığını yaptı. Sadece kendi çocuğuyla değil, gerektiği zaman sınıftaki her çocukla ilgilendi. Doğum yaptıktan sonra da kendi yerine Yasemin e yardımcı olması için bir abla buldu, onu okula gönderdi. Yıl boyunca Yasemin en çok öğretmeninin verdiği ödevleri yaparken zorlandı çünkü öğrendiği bir şeyi yazarak tekrar etmek bu çocuk için zulümdü ama Zeynep le eşi bir gün aksatmadan Yasemin e ödevlerini tamamlattılar. Bazı şeyleri engellemek mümkün değil; Yasemin in farklı olduğunu öğretmeni de okul da anladı, sorular sormaya başladılar ama bu sefer bizimkiler önceki yıl yaptıkları gibi kartları açık oynamadılar. Okulun tavsiyelerini dinlemekle yetindiler, bu arada da hafta sonları özel eğitime devam ettiler. Sonra bugüne kadar başımıza gelen en sinir bozucu şeyi yaşadılar; Zeynep bir gün öğle tatilinde okulun kapısında hiçbir görevli olmadığını fark etmiş, Yasemin sınıfta da, bahçede de yokmuş. Kapıda nöbetçi olmayınca dışarı kaçmış. Zeynep binbir panik, Yasemin i dışarıda bulur bulmaz soluğu müdürün yanında almış. Neden kapınızda nöbetçi bir görevli yok? deyince müdür Bizim öğrencilerimiz dışarı çıkmamaları gerektiğini bilir, sizin çocuğunuz hasta. Ona sahip çıkmak okulun görevi değil, demiş. Yazık bütün o paniğine, sinirine ve okulu yönetecek yetkinlikte olması gereken bu müdürün umursamazlığına rağmen Zeynep işi büyütüp çocuğu okulundan etmemek için tartışmamış. İtiraf ediyorum, ben kendimi tutamazdım. Aynı hafta okul yine kapıya kimseyi koymamaya devam etmiş, maalesef bu sefer de başka bir çocuk kaçmış ve okulun dışında yaralanmış. Park eden bir araba ile çöp konteynırının arasına sıkışmış. Allah tan çocuğa bir şey olmamış ama bu sefer ki sonuç farklı. Velisi yüzde yüz haklı sebeplerle okulu ayağa kaldırmış. Bu veliye Zeynep e yaptıkları gibi Bizim çocuklarımız dışarı çıkmaz, siz kendi çocuğunuzu eğitememişsiniz, diyememişler. Aksine bin kere özür dileyip hemen kapıya bir nöbetçi dikmişler. İlkokul çocuklarının hepsinin okul tarafından olabilecek en yüksek seviyede korunması gerekir. Tehlikeyi algılamayan bir çocuk daha da korunmaya muhtaçtır. Ama yok, okul farklı çocuk için parmağını bile kıpırdatmaz, çocuğun başına bir şey gelme olasılığında da kendini sorumlu görmez. Belki bu durum sadece o okul için ya da o müdür için geçerli olabilir. Her yöneticinin bu kadar duyarsız olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Bu olay dışında Yasemin in ikinci yılını kazasız belasız atlattılar. Yasemin gayet iyi bir karne ile sınıfını geçti. Bu sefer burada devam ederler derken yine aynı şey başlarına geldi. Okul kanun manun saymadı, Yasemin in sınıf öğretmeninin diğer öğrencileriyle oluşturduğu düzeni bozduğu gerekçesiyle okuldan alınmasını istediklerini söylediler. Zeynep istese kanuni yollara başvurabilirdi. Çocuğun Milli Eğitim Rehberlik Araştırma Merkezleri tarafından verilmiş, normal bir sınıfta karma eğitime devam edebileceğine dair bir raporu varken, hiçbir okul bu sebeple öğrenci atamaz. Ama Zeynep le eşi ısrar etmekte fayda görmediler, çünkü okulla ilişkileri bir kere bozulmuştu, onlar da bu okulun çocukları için doğru yer olmadığını anlamışlardı. Yasemin şu an onun gibi çocukları kabul eden bir özel okulda eğitimine devam ediyor. Şimdilik (Allah tan!) bir sorun yok.

58 Yeniden grup terapisi Ömer altı yaşına girdiğinde tekrar İçgörü nün grup terapisi programına başladık. Arkadaşlarım grup terapisini bırakmamışlardı, bizim evde geçirdiğimiz bir seneyi kayıp olarak görüyorlardı. Ancak İnci Hanım, Ömer i gördükten sonra Geçen seneyi hiç de boş geçirmemişsiniz, dedi. Tam tersine epeyce gelişmiş. Tuvalet sorunu kalmamış, daha iyi talimat alıyor, göz kontağı daha iyi. Artık ağlayıp sızlanmıyor, geçen sene çalışmamak için kendini hamur gibi bırakırdı, ayakta durmasını sağlayamazdık. Şimdi hem çok mutlu hem de derse katılıyor. Her zamanki gibi Ömer in gelişmesinde çok büyük sıçramalar yok, bu yüzden geliştiğini pek göstermiyor ama her yıl bir öncekinden daha iyi. Bu sefer daha yüksek fonksiyonlu çocukların olduğu üst sınıfa gidecekti. Ömer in sınıfından sorumlu özel eğitim uzmanı Tolga Canay dı. Bizimkinin Tolga ile arası daha önceki seneden beri iyiydi, o zaman kendi sınıfından sıkıldığında, tuvalet bahanesiyle kaçıp Tolga nın sınıfına sığınıyordu. Bu yüzden öğretmeninin peşinden ayrılmayacağını tahmin etmiştim, yanılmamışım. Ömer in altıncı yaşındaki eğitim programı haftada on beş saat grup, iki saat konuşma terapisinden oluşuyordu. Her iki çalışmadan aldığımız ödevleri de günde bir iki saatlik bir çalışmayla evde tamamlıyorduk. Haftada minimum yirmi saat, Lovaas standardına erişemese bile, çok da kötü sayılmazdı. Tolga Ömer le en iyi ilişki kuran eğitimcilerimizden biridir. Bu sayede de Ömer e büyük faydası oldu. Haftada iki gün grup terapisinden sonra konuşma terapisine kalıyordu, ben de hava soğuk olduğunda öğlen yemeğini İçgörü de yediriyordum. Ne zaman sınıfına girsem Ömer ördek yavrusu gibi Tolga nın peşindeydi ve hep gülümsüyordu. Öğretmeninin her sözünü dinliyordu, bazen gözlerime inanamıyordum. İnci Hanım la periyodik olarak Ömer in gelişimini gözden geçiriyorduk, sorunlu davranışları azaltmak için hedeflerimize dâhil ediyorduk. Tolga, benim o zamana kadar çok üstünde durmadığım bazı sorunlara da pratik çözümler getirdi, örneğin Ömer saçını çok zor kestiriyordu. Başkasının kesmesine asla yanaşmadığı için saçlarını kesmek de benim işimdi. Tolga da düzenli olarak Ömer in başına masaj yapmayı önerdi. O okulda beş dakikasını buna ayırıyordu, evde de ben devam ediyordum. Tıraş makinesinin sesine ve titreşimine alışmasını sağlamak için masaja hafif titreşim veren bir oyuncağı da kattık. Eskiden saçı kesilirken babasının kucağında çığlık çığlığa ağlayan Ömer, iki ay sonra ağlamayı bıraktı. Hâlâ saçını kesmemden hoşlanmıyor ama artık eşim Ömer i tutmuyor sadece kesilen saçın yüzüne yapışmasını engellemek için yanında duruyor. Asıl görevi Ömer i teselli etmek. Sırası gelmişken Aylin in Cem in saçını problemsiz kestirmesi için bulduğu yolu anlatacağım; çocukların kıyafet baloları için kullandığı naylon peruklardan bir tane alıp peruğu takmış. Makası Cem e verip peruğu kesmesini sağlamış. Şimdi her saç tıraşından önce aynı şeyi yapıyorlarmış. Cem önce annesinin başındaki peruğu kesince, kendi saçının kesilmesine itiraz etmiyormuş. Düşününce çocukların saçlarının kesilmesine bu kadar çok tepki vermelerinin sebebi süreci kontrol edememelerinden kaynaklanıyor gibi görünüyor. Bu peruk çözümü de çocuğun güven kazanabilmesi için mükemmel bir fikir. Bu yıl diyete başlamamızın üzerinden üç yıl geçti. Yeni test sonuçlarında Ömer in süte toleranssızlığının kalmadığını, buğdaya karşı toleransının da önemli ölçüde arttığını gördük. Bunlar çok önemli gelişmelerdi. Bu süre içerisinde diyetten aldığımız verimi arttırmak amacıyla antibiyotik almasını engelleyebilmek için elimden geleni yapmıştım. Ömer gibi sindirim sistemi yeterli çalışmayan çocuklara verilen her antibiyotik, uyguladığınız tedavinin boşa gitmesine

59 sebep olur çünkü zaten dengede olmayan bağırsak florasını bozar, bağırsakların iyileşmesini engeller. Bu da diyete devam demektir. Çünkü tam parçalanamayan proteinlerin Geçirgen Bağırsak Sendromu sebebi ile kana karışması, dermorfine kadar giden sürecin ilk sebebidir. Antibiyotiklerden uzak durabilmek için iki yolum vardı. Probiyotik ve colostrum gibi destekleyici ilaçlar ve temizlik. Yeni doğmuş bebeğe bakarcasına bir temizlik anlayışıyla büyüttüm çocuklarımı. Herkes titizliğimden yaka silkti. Nereye giderlerse gitsinler eve dönüşümüzde mutlaka çocukları yıkıyordum, hiçbir kıyafetimizi ikinci kere giymiyorduk, yıkayamadığım paltoları da dezenfektanlı bir deterjanla siliyordum. Veletlerin gribe yakalanmalarını engelleyebilmek için mümkün olduğunca kalabalıklardan kaçıyordum. Bu temizlik ritüeli zaman içerisinde günümün ikinci en önemli bölümü haline gelmişti. Tek yan etkisi de yorgunluk değildi. Artık evimin dışındaki her yer bana pis geliyordu. Hiçbir yerde rahat edemiyordum. Deterjan allerjisinden ellerim acıyordu. Temizlik eldiveni de kullanamıyordum, beşinci dakikada önce bileklerim, ardından ellerim yanmaya başlıyordu. Davranışımın giderek normalin ötesine kaydığını görüyordum ama kendimi engelleyemiyordum. Zaman içerisinde Bu her yer pis saplantısının üstesinden geldim, ama temizlik anlayışımın normale döndüğünü söylersem yalan söylemiş olurum. Yine de sonuç Ömer açısından iyi oldu. Üç yıl içerisinde sadece iki kür antibiyotik aldı. Bu sayede de iyileşme sürecini engellememiş olduk. İçgörü de Ömer den başka diyet yapan çocuk yoktu, istemeye istemeye diyetten fedakârlık yapmak zorunda kaldım. Grup terapisi sırasında bir kere beraber yemek yiyorlar. O öğünde okulun geneline uymasına razı oldum. Ömer in okula götürmesi için diyet yemekleri hazırlamak benim için sorun değildi ama Ömer in diyetini takip etmenin öğretmenler için sorun olacağını biliyordum, bir seçim yapmak durumunda kaldım. Önceki sene sınıfındaki beş çocuktan üçü diyet yaparken, her iki grubun da birbirinin yiyeceklerini kıskanmasını önlemek için her sabah bir tepsi kurabiye pişirip okula getiriyordum. Bu sene sınıf daha kalabalıktı, kendi başıma yetişmem mümkün görünmüyordu. Diğer yandan İçgörü ye giden çocukların çoğu bir süre diyet yapmışlardı. Diyetlerinin yeterince iyi kontrol altında tutulmamasından mı, yoksa annelere zor geldiğinden dolayı mı bilemeyeceğim, hepsi söz birliği yapmış gibi Diyet bize iyi gelmedi, deyip işin içinden çıktılar. Bu sebeple İçgörü nün diyete karşı genel yaklaşımı pozitif değildi. Yine açık sözlü davranacağım, üstüne alınacaklar için üzgünüm; bilimsel yöntemlere başvurmadan, biraz öyle biraz böyle parçalarla yapılan tedavilerin işe yaramadığını söylemek kendini kandırmaktır. Çocuğun Gluten ve Casein diyetine girmeye ihtiyacı olup olmadığının saptanması, tedaviye başlandığında da periyodik olarak kontrol edilmesi gerekir. Bunun için de çocuğun idrarının test edilmesi yeterlidir. Maalesef bu test hâlâ Türkiye deki laboratuarlarda yapılmıyor ama Norveç teki bir üniversite veri toplayabilmek için bu testleri yıllarca ücretsiz olarak yaptı, aileler sadece numunelerin yol parasını ödediler. Diyetin faydalı olabileceği bilgisine ulaşan herkes bu testlerin nerede yapılabileceğinden haberdardı. Ama çoğunluk test yaptırmadan diyete başladı. Hiç değilse başladılar, diyeceğim ama kazın ayağı öyle değil. Neredeyse yirmi kişiden aynı bahaneyi duydum: Eğer gerçekten ihtiyacı olduğunu öğrenirsem, diyeti yapamadığımda pişmanlıktan kendimi yerim. Hiç öğrenmeyeyim daha iyi. İnsan kendi rahatı ile çocuğunun sağlığı arasında bir seçim yaptığında nasıl kendi rahatını seçer? Anlamadım, anlamayacağım da. Başlamayanları bir kenara bıraktım. Diyeti duyanların büyük bir bölümü testleri yaptırmadan körü körüne başladılar. Belki de gerçekten bazı çocukların diyet yapmaya ihtiyacı yoktu, bilmiyoruz. Yine bu deneyip bırakan annelerin çoğu Ufak tefek kaçaklara izin veriyorum kampındaydı. Bu ufak tefek kaçaklar Çocuğum şu aldığın morfini biraz azaltalım, merak etme sen yine idare edecek kadar uyuşturursun kendini demekle aynı şey. Yarım

60 yamalak yapılan diyet eğer enzimlerle ya da morfin reseptör blokeri gibi ilaçlarla desteklenmiyorsa hiç yapılmasın daha iyi çünkü bu hâliyle bir işe yaramaz. Bir de yüksek beklenti problemi var. Bir grup anne benim gibi diyete dört elle sarıldı, ama bu tedaviden mucizeler bekledi. Üç beş ay geçtikten sonra Konuşması artmadı, hâlâ otistik belirtileri devam ediyor, gibi sebepler öne sürerek onlar da diyeti bıraktılar, hâlbuki hiçbir tedavi yöntemi bize mucizevi iyileşmeler sunamaz. Bu kabullenmemiz gereken ilk gerçeklerden biri. Bütün bunlar bir araya gelince Gluten ve Casein diyeti İstanbul da palavra muamelesi görmeye başladı, kabak da benim gibilerin başına patladı. Terapi merkezleri neredeyse Diyet yapıyorsa grup terapisine kabul edemeyiz, aşamasına geldiler. (Oysa şu an DAN -Defeat Autism Now- doktorlarının hepsi istisnasız olarak bu protokolü işletiyorlar. Çocuğun diyete başlamasının üzerinden birkaç ay geçmeden, ağır metal atımı gibi çok önemli tedavilere başlamıyorlar.) Bugüne kadar anlaşamadığım özel eğitimci yok gibidir, ama bu yıllarda karşıma çıkan bir hanım var ki bir türlü yıldızımız barışmadı çünkü evine gittiği her aileden diğerlerine laf taşıyor, uzmanlık konusu olmayan alanlarda ahkâm kesiyor. Benim için Herkes denedi işe yaramadığını gördü, bir tek diyet delisi Pınar kaldı, demiş. Bunu söyleyince bir daha bizimle çalışamadı ama Ben çok biliyorum saplantısı yüzünden eminim birçok çocuğun tedavisini engellemiştir. Her şeyden önce uzmanlığı eğitim alanında olan bir kişinin danışanlarına tıbbi tedavilerle ilgili fikir beyan etme hakkı yoktur. Aileler onların alanının dışındaki bir tedavi hakkında fikirlerini sorarsa söylemeleri gereken tek şey vardır; Bu benim konum değil, doktorunuzla görüşün. İstisnalar yok mu? Tabii ki var, yıllardır aynı kararlılıkla diyet yapan bir sürü tanıdığım var. Mesela OYAD ın kurucusu ailelerin hepsi firesiz diyete devam ediyor. Zaten bu tedavinin zorluğu en başında. İlk yılı atlatan rahatlıkla devam ediyor. Bir süre sonra hepimiz alışıyoruz, işin kolay yollarını öğreniyoruz, çocuklar eskisi gibi yiyemeyecekleri şeyler için kendilerini yerden yere atmıyorlar. Diyet bizim için eziyet olmaktan çıkıyor. Ömer den örnek vereceğim; bu hafta sonu babamla birlikte bir markete gitmişler. Babam özellikle Ömer in ne yapacağını görmek için kola, şeker, çikolata, bisküvi ve cips standlarının önünden oyalanarak geçmiş. Bizimki bir tanesine bile elini uzatmamış. Alıştım artık Teşhisin üzerinden üç yıl geçti, artık ilk yıl yaptığım gibi ağlamıyorum. Çocuğumun otizmli olmasına alıştım. Hayatım hâlâ çok zor. Ömer in hareketliliği ve hınzırlığı sabır taşını çatlatacak cinsten. Bir de her şey Ömer le bitmiyor ki; eşime ve kızıma da normal bir ev düzeni sağlayabilmem gerekiyor. Zeynep gibi tüm kardeşler bu garip hayat stilinden çok etkileniyorlar. İnci Hanım bizden hep aynı sorunları duyunca, otizmli çocukların kardeşlerine özel bir program başlattı. Zeynep in yaşı ortalamadan küçük olduğu için kardeş destek grubuna katılamadı. Ben de Zeynep in sorunlarını Cafer le yaptığımız görüşmelere taşıdım. Üçüncü yılımda hâlâ bana ait destek seanslarına devam ediyorum. Bu süre içinde birçok büyük sorunu arkamızda bıraktık, Ömer in farklılığını kabullendim, evliliğimdeki sorunlarla yüzleştim. Kimsenin evliliği istisna değil, o güne kadar idare edilmiş sorunlar böylesi zor bir dönemde su yüzüne çıkmaya başlıyor. (Amerika da çocuğu otizm teşhisi almış çiftlerin boşanma oranı %87. Bizde böyle bir araştırma yok bildiğim kadarıyla. Ama genelleyebilecek kadar çok örneğiyle gördüğüm kadarıyla boşanmasak da aynı evin içinde ayrı hayatlar yaşıyoruz maalesef) Eşim

61 benimle birlikte seanslara katılmayı kabul etmediği için bu süreç biraz yavaş işledi, ama öyle böyle derken bir denge tutturabilmeyi başardık işte. Sadece eşimin değil, aileden kimsenin seanslara katılmasını sağlayamadım, işin doğrusu ilk yıllar kimse benim söylediklerime kulak asmıyordu. Cafer de daha uzun sürecek ama bana göre altın değerinde bir prensip üzerinden çalıştı: Kimseyi değiştiremeyiz, üzerinde çalışabileceğimiz tek şey senin nasıl hissettiğin, nasıl tepki verdiğin. Her şey senin hayata karşı duruşunda biter. Sana gelen darbeye nasıl cevap verdiğin bir sonraki darbenin şeklini değiştirir. O güne kadar güçlü olmanın sert durmak olduğunu sanıyordum, oysa bazen bükülebilmek de gerekiyormuş. Beni çok sarsan bir şey olmadığı sürece seansların konusu çocuklar. Ömer le ilgili en büyük sorunum konuşamıyor olması. Altı yaşında neredeyse sınırdayız, çünkü her geçen gün Ömer in konuşacağına dair olasılığımız azalıyor. Ne kadar zor gelse de konuşamayabileceği fikrine alışmaya çalışıyorum; olmuyor işte, bunu kabullenemiyorum. Çoğu zaman içimdeki ses aynı dizeleri tekrarlayıp duruyor; I didn t come this far to throw the towel in, I didn t work this hard to walk away Bu kadar yolu vazgeçmek için gelmedim. Anneler ve babalar işbaşında Dünyadaki hemen hemen bütün otizm kuruluşlarının otizmli çocukların aileleri tarafından kurulmuş olması tesadüf değil. Bu rahatsızlık bildiğimiz hiçbir kalıba sığmıyor. Otizmli çocuklar zihinsel engelli çocuklarla bir arada eğitime alındığında sonuç hiç parlak olmuyor çünkü öğrenme modelleri tamamen değişik. Bizimkiler de çok sayıda tekrardan fayda görüyorlar ama duyusal sıkıntılarını ya da üstünlüklerini görmezden gelen bir eğitim modeli onlar için faydadan çok zarar getirebilir. İçinde bulundukları eğitim alanlarının da otizmli bireylere özel dizayn edilmiş olmasında yarar var. Eğitim kuruluşları bir yana, otizmin tedavi edilmesi yolundaki en büyük adımlar yine otizmli çocukların ebeveynleri tarafından atılmış. Autism Research Institute un ve Defeat Autism Now hareketinin kurucusu Dr. Bernard Rimland yine otizmli bir çocuğun babası. Biz bugünün anneleri Dr. Rimland e çok şey borçluyuz çünkü onun araştırmalarından önce, çocuğun otizmli olmasının sebebinin annesi olduğu düşünülerek, çocuk annesinden ayrılıp bir enstitüye yatırılırmış. Varılan bu yanlış sonucu o dönemde içinde bulunulan ortamla birlikte değerlendirmek lazım. Otizm kelimesinin tıp literatüründe yer alması 2. Dünya Savaşı nın hemen ertesine rastlıyor. Benzer belirtileri gösteren çocukların çoğunun varlıklı ve entelektüel ailelerden geldiğini gören doktorlar, bu çocukların, bebeklerine kırsal kesimlerde yaşayan geleneksel anneler gibi sevgi veremeyen, entelektüel, onların deyimiyle buzdolabı, anneler yüzünden yaşadıkları travma sebebi ile içine kapandıklarına kanaat getirmişler. O dönemde tüm dünyada yaşanan ekonomik sıkıntılar dolayısıyla, otistik belirtiler yüzünden çocuklarını tedavi ettirmeye çalışan ailelerin büyük çoğunlukla varlıklı aileler olduğu gerçeği gözardı edilmiş. Oysa otizm sosyal ya da ekonomik hiçbir sınır tanımıyor.* Diğer yandan otizmli çocukların annelerinin çocuklarıyla olan ilişkilerinin normal gelişen çocuklarla kurulan ilişkiden daha farklı olduğu da bir gerçek. Ama ilişki iki yönlü bir süreç, buradaki fark annenin sevgi gösterememesinden öte, çocuğun verdiği tepkilerin değişikliğinden kaynaklanıyor. Çocuğun içe dönüklüğü, hareketliliği ya da aşırı hareketsizliği, çoğu durumda öfke nöbetleri annenin

62 davranışını şekillendirmeye başlıyor. Aksinin doğru olduğu, yani çocuğun psikolojik travma sebebi ile otistik belirtiler gösterdiği istisnai durumlarda iyileşme süreci, fizyolojik sebeplere dayalı otizm vakalarında olduğu kadar uzun ve zorlu değil. Dr. Rimland otizmin biyolojik temellerini bilimsel olarak ortaya koyan ilk uzman. Bu dönüm noktasından sonra da çalışmalarını yeni tedavi yöntemlerini geliştirmeye ve elde ettiği bilgiyi yaymaya yöneltmiş. Defeat Autism Now (DAN) yine çoğu otizmli çocukların ebeveyni olan doktorların bir araya geldiği, otizmin biyolojik sebeplerini araştırmayı ve uygun tedavi yöntemlerini bulmayı hedefleyen bir hareket. Bugün bazı DAN protokolleri maalesef hâlâ alternatif tedavi yöntemleri olarak değerlendiriliyorlar. (Unutmamak gerekir ki penisilin de bir zamanlar alternatifti!) DAN in 2004 yılı kampanyasının adı Autism is Treatable (Otizm Tedavi Edilebilir) Ekim ayında, Los Angeles da yapılan toplantılarda neredeyse tamamen iyileşmiş yirmi dört çocuk, herhangi bir şüpheye yer bırakmamak için tedavi öncesinde çekilmiş detaylı görüntüleriyle birlikte dünyaya tanıtıldı. Bence artık hiçbir doktorun DAN protokollerine gözlerini kapayarak geleneksel yöntemlerle otizm tedavisi uygulaması pek mümkün değil. Bu kampanya, benim şimdi bu satırları yazıyor olmamın da asıl sebebi. Türkiye de bu bilgiler maalesef DAN protokolünü uygulayan az sayıda doktorumuzun hastalarından, İngilizce bilen ve düzenli olarak yeni tedavileri takip eden ailelerden ve onların arkadaşlarından başka kimseye ulaşmıyor. İşin ilginç yanı, Türk bilim adamları tarafından bizim üniversitelerimizde yapılmış bazı çalışmalar DAN protokollerine dayanak olabiliyorlar ya da bu protokollerin haklı sebepleri olarak gösterilebiliyorlar *Bugünün en iyimser istatistiği; yeni doğan her iki yüz elli çocukta bir çocuğun otizmli olduğu gözönüne alınırsa her an herkesin başına gelebilecek kadar büyük bir olasılıktan, neredeyse bir salgın dan bahsediyoruz. Üstelik bir bebeğin otizmli olup olmadığını anne karnındayken anlayabileceğimiz bir teknolojimiz yok. Zaten bu salgın teorisi de doğuştan değil, sonradan gelişen otizmi kaynak alıyor. Genetik olarak, bugünkü yaşamımızın yan etkileri diyebileceğimiz çevresel faktörlere karşı zayıf olan çocuklar, en geç iki yaşından sonra otistik belirtiler göstermeye başlıyorlar. Bu gerçeği de hesaba katarsak anne karnındaki bebeğin ileride otistik belirtiler gösterip göstermeyeceğini belirleyebilmek daha da karmaşık bir iş haline geliyor Aralık itibari ile yine California da yapılan araştırmanın sonucu her 166 çocukta 1 çocuğun otizm spektrumunda yer aldığı yönündedir. Maalesef bu kitabın ilk baskısının yapıldığı 2005 yılından beri, otizmin görülme sıklığı artmaya devam etmiştir. Otizmin tedavisine katkıda bulunan ebeveynlerin hepsini burada yazmak mümkün değil. En önemli katkıyı yapanlar arasında Alan ve Karyn Seroussi çiftini saymam gerektiğine inanıyorum. William Shaw un otizmli çocukların idrarında bulduğu mantar kalıntılarından yola çıkarak, Geçirgen Bağırsak Sendromu sebebi ile kana karışan peptidlerin (proteinlerin sindirim sisteminde parçalanmış hali) bu çocukların vücudunda dermorfine dönüştüğünü buldular*** ve bu sayede binlerce çocuğun yazgısını değiştirdiler. Yine otizmli bir çocuğun babası olan Dr. Jeff Bradstreet, doksanların başından itibaren değişmeye başlayan yeni aşı programı ile birlikte korkunç denilebilecek oranda artmaya başlayan otizm vakaları ile thimerosal (aşıların steril kalabilmesi için eklenen cıva içeren bir madde) içeren aşıların arasındaki bağlantıyı, bu aşıların,

63 özellikle MMR (karma aşının) negatif etkilerini, kendi çocuğunda bulduğu kanıtlardan yola çıkarak 2001 de Amerikan Senatosu na verdiği ifadede dile getirdi. Yenidoğanlara uygulanan aşı programının değiştirilmesi ve thimerosalın hiçbir aşıda kullanılmaması için önemli bir lobi faaliyeti yürütmeye başladı.**** Otizmli bir torunu olan nörolog Dr. Jacquelyn McCandless, uzun zamandır otizmli çocuklarda faydalı olduğu bilinen B vitaminin, dramatik denebilecek kadar çabuk gelişmelere yol açan bir yöntemle (B12 metylcobalamin- iğneleri) kullanılmasını başlattı.***** Bu listeye son olarak Dr. Rachid Buttar ı ekleyebilirim. Dr. Buttar otizmli oğlundaki cıva zehirlenmesini tedavi etmek için başladığı yeni bir protokolle (transdermal DMPS), ağır metal zehirlenmelerinin tedavisinde yeni bir dönem başlatmış oldu.****** Ebeveynlerin kurduğu özel eğitim kurumlarının ya da otizm okullarının da, sadece o kurumlara devam eden çocuklara değil, uzun dönemde tüm otizm ailelerine faydası var. Yoğun bir biçimde yürütülen aileler arası dayanışma sayesinde bilgi kolaylıkla yayılıyor. Ayrıca bu kurumların başarısı örnek alınarak daha fazla sayıda eğitim kurumları oluşturuluyor. Türkiye de de bu amaçla kurulmuş ve eğitim alanında faaliyetlerini yürüten çeşitli dernek ve vakıflar var. Hemen hepsi yine otizmli çocukların ebeveynleri tarafından kurulmuş organizasyonlar. Kitabın sonundaki adres listesinde otizmle ilgili faaliyet gösteren dernek ve vakıfların irtibat bilgilerini bulabilirsiniz. (Umarım listeye dâhil etmediğim bir organizasyon kalmamıştır.) *** Unravelling the Mystery of Autism: Karyn Seroussi **** ***** Children with Styarving Brains, A Medical treatment Guide for Autism Spectrum Disorder, Jaquelyn McCandless, MD ******www.drbuttar.com Bu vakıflardan biri ile Tohum Vakfı yla farklı bir gönül bağım var. İçgörü den dostum Aylin, vakfın kurucu başkan yardımcısı. Aylin in işin en başından itibaren nasıl çabaladığını ve kurumun hedeflerine nasıl birer birer ulaşmaya başladığını çok iyi biliyorum. Tohum Türkiye Otizm Erken Tanı ve Eğitim Vakfı, genelin aksine otizmli çocukların aileleri tarafından kurulmamış. Vakfın Başkanı Mine Narin ve diğer kurucu üyeler Türkiye de bu konuda çalışan sivil toplum örgütlerinin yeterli olmadığına inandıkları için bu vakfı hayata geçirmişler. Ama vakfın istisnai olduğu tek yönü bu değil, örneğin uğraş terapisini profesyonel biçimde Türkiye de uygulayan ilk kurum Tohum Vakfı. Biraz vakfın kuruluş hikâyesine değinmek istiyorum. Aylin le tanıştığımız ilk yıl Türkiye de yaşayan her otizm annesi gibi biz de, henüz önümüzde zaman olmasına rağmen önce çocuklarımızın gideceği bir okulun ve yetişkinliklerinde güvenle yaşayabilecekleri bir kurumun olmamasını kendimize dert edinir dururduk. Aylin çoğumuzdan farklı olarak harekete geçmeye karar verdi. Cem in teşhisinin konulduğu yıl oğlunu alıp Amerika ya gitmiş ve oradaki sistemin ne kadar farklı olduğunu görmüştü. Hayattaki her tesadüfün büyük bir planın parçası olduğuna inanıyorum. Aynı yıllarda Aylin in üniversiteden arkadaşı Mine Narin, bir sivil toplum örgütü

64 kurmak için araştırmalara başlamış. Amerika da otizmi uzmanlık alanı edinmiş bir kurumda gördüğü otizmli çocuklardan ve kurumun Uğraşı Terapisi çalışmalarından çok etkilenince, bu yöntemi Türkiye ye getirebilmek için tanıdığı uzmanlarla toplantılar yapmaya başlamış. Mine Hanım la Aylin in ortak tanıdığı olan bir doktor iki arkadaşın bu toplantılarda tekrar bir araya gelmelerine aracı olmuş. Bu ilk görüşmenin ardından bir yılı aşan bir araştırma döneminden sonra, uzmanlık alanı özel eğitim olan bir vakıf kurmaya karar vermişler. Tohum Vakfı 2003 yılında faaliyetine başladı. Benim gördüğüm en profesyonel hizmeti veren özel eğitim kurumu. Vakıf sadece özel eğitim hizmeti sunmakla kalmayıp, otizmli çocukların erken tanı alabilmesi için geniş çaplı bilgilendirme çalışmaları yürütüyor. Bu alanda çalışacak üniversite öğrencilerinin staj programları dâhilinde yetişmesini sağlıyor. Teşhis için dünyada kullanılan ölçeklerin Türkiye de de aynı işlerlikle uygulanabilmesi için bu ölçekleri Türkçeye ve Türk kültürüne uyarlıyor. Vakıfta otizmle ilgili en önemli yayınların hepsini bulabileceğimiz bir kütüphane oluşturulmuş. Yaklaşık bir yıldır süren bir çeviri çalışması sonucunda, çok yakında bu kitapların arasından seçtiklerini Türkçeye kazandıracaklar. BÖLÜM IV İşin rengi değişiyor Sanırım üçüncü yılımızdaydı, Cafer bir seansımızda Ömer in hedeflerini gözden geçirirken Bugüne kadar Ömer in yapabileceğine inandığın her şeyi yapmasını sağladık, dedi. Benim asıl işim seni hazırlamak oldu. Neyi hedeflediysek önce nasıl yapacağını tartıştık. Her büyük hedefte kendini başarabileceğine inandırman zaman aldı. Ama yapabileceğimize ikna olduğun zaman iki hafta geçmeden Tamam, Ömer bunu da yaptı, diyerek geldin. Hiç bu açıdan bakmamıştım. Düşününce anladım ki Cafer doğru söylüyordu. Okula yanında ben olmadan gidebileceğine, oyun parkında sürekli elini tutmanın gerekmediğine, cam bardağa yardımsız su doldurabileceğine, günlük tuvalet alışkanlığını edinebileceğine ve bunlar gibi aslında Ömer in büyüdüğünün ve gelişmeye başladığının işareti olan her şeye önce benim ikna olmam gerekmişti. Cafer hedeflerimizi oluşturduğumuz ve gerçekleştirdiklerimizi de not ettiğimiz tabloları açtı. Bu çocuk, şunu yapabiliyorsa bunu da yapabilmeli, diyerek tüm listeyi Ömer in fiziksel ve zihinsel yeterlilik seviyesine göre yeniden gözden geçirdik. Bazı seanslardan yenik düşmüş bir boksör gibi çıkarım, bu, o seanslardan biriydi. Durup düşünmem, niye yanlış yaptığımı anlamam gerekiyordu. Bir yandan Ömer in kendi ayakları üzerinde durabilmesini sağlayabilmek için didinip dururken, diğer yandan gelişmeye ayak diremem birbiriyle çelişen iki durumdu. Değişikliğe karşı gelirken Ömer i de kendimi de korumaya çalıştığımı düşünüyordum. Onun iyice hazır olmasını sağlamadan harekete geçip, ona ağır gelecek bir beklentiyle hareket etmemeye çalışıyordum, oysa beklentilerimi düşük tutuyormuşum. Cafer bir zaman sonra da Ömer le kurduğum ilişkinin simbiyotik olduğunu, böyle devam edersek birbirimize zarar vermeye başlayabileceğimizi söyledi; Artık ikinizi bağlayan bir göbek bağı yok, yapışık yaşamak zorunda değilsiniz. Çocuğun senden uzaklaşmasına izin vermezsen ileride yeterli bir güven duygusu oluşturmasını engelleyeceksin. Biraz oğlunun peşini bırak. İkinci nakavt! Ama bu sefer sorgulamadım. Bugüne kadar Cafer her söylediğinde haklı çıkmıştı. Üstelik attığımız her yeni adımda önce

65 benim buna hazır olmamı sağlamıştı. Bana yine Peki patron, demekten başka bir seçenek kalmamıştı. Hemen aynı seansta Ömer in tek başına neleri yapabileceğine odaklandık. İlk hedefler yine en basitleriydi. Banyo yaparken vücudunu sabunlaması, saçını şampuanlaması, çıktığında kendi başına kurulanıp pijamasını giyebilmesi, yemek masasını hazırlamaya yardım etmesi, yemeğini tabağına kendi koyması, kirli çamaşırlarını makineye koyması, yıkanmış çamaşırları asmaya yardım etmesi, yere bir şey döktüğünde silmesi, oyuncaklarını uygun gruplar halinde toplaması gibi önce kendi sorumluluğunu almasını içeren işlerle başladık. Ömer ilk hafta biraz afalladı. Bunları bugüne kadar hep başkaları yapmıştı onun için. Yavaş yavaş ikimiz de bu sürece alışmaya başladık. Böcek Zeynep zaten dünden razı çünkü tam da kişiliğini kendine ve çevresindekilere ispat etme yaşında. O da bizimle beraber oyuncak toplamaya başladı. En çok mutfak işlerinden hoşlanıyor. Bu kendi sorumluluğunu üstüne alma konusunda Cafer in, Tolga nın ve İnci Hanım ın gösterdiği hedefleri tam olarak uygulamadığımı da itiraf etmem lazım. Bazen aceleden, bazen de o gün sabrımın yetmeyeceğini bildiğimden Ömer in programını savsakladım. Her savsakladığımda da ebelendim, özellikle Tolga, Ömer i her gün gördüğü için beni gördüğü ilk an Pınar Hanım, yine Ömer e yemeğini siz yediriyorsunuz bugünlerde, deyip yakaladığı kaçamakları yüzüme vuruyordu. Ben de mecburen söz dinlemeye çalışıyordum. Ömer in altıncı yaşına denk gelen eğitim yılını İçgörü de tamamladık. Bir aylık bir tatilden sonra yeni seneyi konuşmak için İnci Hanım la görüşmeye gittim. İnci Hanım Size çok güzel bir haberim var. Bu sene grup terapisini yapmamaya karar verdik, dedi. Ben kendi kendime Ama nasıl olur? Bu haberin nesi güzel? derken İnci Hanım Aynı programı evinizde uygulayacağız. Ömer için de Özlem i seçtim, diye sözünü tamamladı. Nasıl sevindiğimi anlatamam. Bu uygulamanın bir değil, birçok artısı olacağı şimdiden belliydi. Ömer in öğretmeni ile evde çalışacak olması benim ev hayatımızla ilgili çok önemli bir destek almam demekti. Oğlum yine yolda kaybettiği iki saati kazanmış olacaktı. Öğretmeninin Özlem Şenyörük olacağını duymak beni çok mutlu etmişti çünkü Özlem i İçgörü deki ilk yılımızdan tanıyorum; sınıfın pozitif enerji kaynağıydı. Özel eğitimi kendine meslek edinmiş gençlere, birlikte çalışmış olmasak bile sempati duyuyorum çünkü on sekiz yaşımdaki kendi halimi onlarla kıyaslıyorum. Özel eğitim benim aklımın ucundan bile geçmezdi. Bu kadar çok sabır ve özveri gerektiren bir alanı iş edinmeyi on yedi-on sekiz yaşında düşünen gençler, mutlaka çocukları çok seven, hayatın onların karşısına çıkardığı engellerde bu çocukların yanında olabilmeyi isteyen insanlar. Onların çocuğuma verdiği emekten, gösterdiği sabırdan ve bizim hayatımıza katkılarından etkilenmemem imkânsız. İnci Hanım, Cafer, Tolga ve Özlem, birlikte çalıştığımız süre içinde, benim profesyonel ilişkimizin ötesinde duygu bağı kurduğum insanlar. Aynı yıl bu listeye bir de Yeşim eklendi. Yeşim Kaygusuz, Tohum Vakfı nın özel eğitim uzmanı. İşini son derece iyi yapmasının yanı sıra o da Özlem gibi inanılmaz derecede sevgi dolu. Gülümsemesiyle girdiği odayı aydınlatıyor. Benim keçi yedi yaşına girdiğinde yeni eğitim programımız, haftada on beş saat Özlem le evde, iki saat Yeşim le Tohum Vakfı nda bireysel terapi ve yine haftada bir saat konuşma terapisinden oluşuyordu. İnci Hanım, Ömer in çalışma ortamını düzenlemek, eğitim malzemelerinin yeterliliğini sağlamak ve evde uygulamamız gereken yeni kurallarımızı oluşturabilmek için, ilk hafta bize geldi. Bunun ardından Özlem in haftalık raporlarına ve Ömer le çalışmalarını kaydettiği çekimlere dayanarak, aylık toplantılarla ev programımızı kontrol etti. Çok verimli bir yıl geçirdiğimizi söylemem lazım. Bu özel eğitim programına bir de okul ekledik. Programımızı aksatmamak için yıllardır sevgi ve hoşgörüyle Ömer i kucaklamış olan İkibin Anaokulu yerine, evimize çok yakın olan bir başka okulu seçtik. Ömer öğleden sonraları bu okulun serbest oyun

66 saatine gitmeye başladı. Okula Ömer i tanıtabilmemiz zaman aldı. Maalesef, Ömer in okul saatinde yanında olması için tuttuğumuz yardımcımız tüm iyi niyetine rağmen bu konuda çok becerikli değildi. Bu da sürecin uzamasına sebep oldu ama en azından Ömer, gün içerisinde normal gelişen çocuklarla bir arada olduğu, enerjisini faydalı bir faaliyete yönlendirebildiği bir iki saat daha edindi. Doktorlarımızla yaptığımız periyodik görüşmelerimiz de beklediğimiz gibiydi, ileri doğru atılmış müthiş adımlarımız yoktu ama yavaş olmasına rağmen istikrarlı bir gelişimi sürdürüyorduk. Dr. Mücahit Öztürk, Ömer in duygusal gelişiminin tahmin ettiğinden daha iyi gittiğini, neredeyse yaşını yakaladığını söyledi ve eğitimden aldığı faydayı arttırabilmek için Ömer in hareketliliğini kontrol altına alacak ve dikkatini arttıracak bir ilaç tedavisine başladı. Bana Peki siz nasılsınız? Kolay başa çıkabiliyor musunuz? diye sorduğunda çoğunlukla sabırlı davranabilmek için kendimi zorladığımı, zaman zaman sinirimi kontrol altında tutamadığımı anlattım. Böyle durumlarda eğer sabrımı kaybetmiş çığlık çığlığa bağırıyor değilsem, kendimi mutfağa kapatıp, yatışmayı bekliyordum. Ömer in kuralsızlığı Zeynep in de hayat biçimi olmuştu. Çifte standart uygulayamıyordum çünkü Zeynep, Ömer in yaramazlıklarına daha hoşgörülü yaklaştığımı anlamıştı. Bir gün yanıma gelip Anne, sen Ömer yaramazlık yapınca onunla güzel sesinle konuşuyorsun, ben yaramazlık yaparsam bana bağırıyorsun, dediğinde Yavrum Ömer hasta olduğu için senin gibi doğruyu yanlışı ayıramıyor, bilmeden yapıyor. Ona bağırırsam hiç anlamayacak. Ama sen kendi kurallarını biliyorsun, dedim. Keşke ben de hasta olsaydım, diye cevap verdi, içim parçalandı. Yanlış olduğunu bile bile mecburen Zeynep e de benzer biçimde davranmaya başladım. Zaten kerata beni parmağında oynatıyor, iyice çivisi yerinden çıktı. Bazen çıldıracak gibi oluyorum, ikisi de son derece kuralsız ve hareketli çocuklar. Kimse bir kenarda oturup on dakika oyun oynamayı bilmiyor. Evin içinde iki tane Tazmanya Canavarı dönüp duruyor. Zaten evin haricinde bir hayatım yok, her gün birbirinin aynı. Sabahın köründen itibaren bir saniye oturmadan koşturup duruyorum. Artık terapi seanslarının da derdime çare olmayacağına inanmaya başladım çünkü bu mücadeleyi çoktan kabul ettim. Mücahit Bey e bu detaylılıkta anlatmama gerek yok, neler olduğunu diğer ailelerden de biliyor. Size de bir ilaç başlayalım, sabırlı olmanıza yardımcı olur, dedi. Sakinleştiriciye alışmam biraz zaman aldı, bu ilaçların tam olarak işlemeye başlaması için en az bir- bir buçuk ay gerekirmiş. İki ay sonra daha sakindim. En azından uykusuzluk sorunum hafiflemeye başladı. O kötü dönemi atlattıktan sonra da, ki bu birkaç ay sonrasına denk geliyor, sakinleştiricileri bıraktım. Aynı yıl Zeynep birinci sınıfa başlayacağı okulun anasınıfına yazıldı. Disiplinsiz olduğunu bildiğimiz için sabahları yataktan kalkmakta zorlanacağını düşündük, öğlenci olmasına karar verdik. Zeynoş çeşit çeşit tantana ve kaprisle birlikte hazırlık sınıfına gitmeye başladı. Halinden hiç memnun değildi. Her gün yeni bir ağlama bahanesi buluyordu. Öğretmenine kardeşinin rahatsızlığından nasıl olumsuz etkilendiğini anlattım, sorunlarımızı çok iyi biliyordu. Onun da otizmli bir yeğeni varmış (ne kadar çokuz inanılır gibi değil) üstelik çocuk İstanbul da yaşamadığı için zaman zaman yeğenini yanına alıp tedavisini üstleniyormuş. Zeynep in farklılığını son derece anlayışla karşıladı. İlk ayın sonunda Özlem ve Ömer in okul ablası Zeynep beni evden kovdular! Özlem her zamanki gibi gözlerinin içi gülerek Pınar Hanım, gidin kendinize vakit ayırın. Biz burada iki kişiyiz, size ihtiyacımız yok, bundan faydalanın. Biraz nefes almış olursunuz, dedi. İyi de nereye gideceğim? Öyle arkadaş toplantıları olan bir kadın değilim ki ben. Zaten bir saat sonra bunalırım, durduğum yerde duramam. Kendimi bildim bileli sinema hastasıyım, tek başıma filme gitmek benim için daha bile iyi. Zaten kimseyle konuşacak halim yok, yanıma arkadaş falan istemiyoruym. Ben de haftada bir, hadi bilemedin iki gün filme gitmeye başladım; ilaç gibi geldi.

67 Ama her gün de sinemaya gidilmez ki. Evde olduğum günler Özlem, Ömer siz evde olunca beni dinlemiyor, demeye başladı. Gerçekten de velet sabun gibi Özlem in elinden kayıp benim kucağıma atlıyordu. Neden en başta aklıma gelmemiş bilmiyorum, Hazır fırsatım varken spor yapayım bari, deyip kulübe gittim. Spor hocası Ne çalışmak istersiniz fitness mı, step mi? diye sorduğunda Kick boxing öğretiyor musunuz? cevabını beklemiyordu tabii. Tipimden belli olmuyor ama bir kum torbasını yumruklayıp tekmelemek geliyor içimden. Ancak bu sayede sinirimi boşaltırmışım gibi geliyor. Spor hocası da gülerek Kick boxing yok ama fitnessa yazılın, salonda bir kum torbamız var, biraz da onunla çalışırız, dedi. Zaten nasıl yumruk atacağımı biliyorum (lisede öğrendim). Spor salonunda her boş kaldığımda gidip kum torbasına üç beş yumruk sallamaya başladım. Doğru tahmin etmişim, iyi geldi. Özlem in komplolarını anlatmazsam olmaz. O da bir iki ay içinde Cafer in çözüm bulmak için bana anlattığı statükocu tavrımı anlamıştı çünkü Ömer in şunu da yapması lazım, dediğinde ben Özlem e katılmak yerine kendi bahanelerimi öne sürmeye başlıyordum. Mesela Dişlerini kendisi fırçalasın, dediğinde, Diş macununu yutuyor, suyla oynuyor, fırçasını atıp kirletiyor ya da sonra fırçayı elinden alamıyorum gibi türlü sebeplerle Özlem i vazgeçirmeye çalışıyorum. Asıl neden daha fazla yorulmaktan korkmam. Bütün günüm ıvır zıvır ev toplamakla geçiyor. Dört yıl önce yerinden kayan bileğim ve istisnasız her yıl bir yenisini eklediğim kemik çatlaklarım yüzünden ayakta durabilmek için sürekli ağrı kesici içer oldum. Başıma yeni iş çıkartmak istemiyorum. Özlem baktı ki bende iş yok, bana haber vermeden kararlarını uygulamaya başladı. On-on beş gün arayla Pınar Hanım, bakın Ömer ne yapıyor? diye beni çağırıp keçinin yeni marifetlerini gösteriyordu. Bana da teşekkür etmek kalıyordu. En büyük komplosunu sona saklıyorum, zamanı gelince anlatacağım. Neurofeedback yöntemiyle tanışıyoruz Sabiha Hanım, Ömer in altı yaşındaki muayenesinde gelişiminden hiç memnun olmadığını söyledi. Duyduklarıma inanamadım, çünkü bunu beklemiyordum. Doktorlarımızın her ne kadar yavaş olsa da düzenli gelişimimizden memnun olduğunu duymaya alışmıştım. Bu da bana yetiyordu. Mucizeler ummamam gerektiğini çoktan öğrenmiştim ve bu tecrübe kötü bir şey değildi. Beni hayal kırıklıklarından koruyordu. Ama unutmaya başladığım şeyler de vardı. Eskisi kadar atılgan değildim. Kabullenme ile boyun eğme arasındaki sınırı geçmeye başlamıştım. Her ne kadar yeni tedavileri internetten takip etsem de, uygulayacak cesareti bulamıyordum. Hâlâ sadece diyetle ve diyeti destekleyen vitamin, mineral takviyeleriyle devam ediyorduk. Sonunda yüzüme tokatı yedim, Sabiha Hanım Bu çocuk senin elinde çok daha iyi bir yerde olmalıydı, dedi. Önce kızdım, yine günah keçisi olmuştum. Tüm hayatımı ona adadım, daha ne yapacağım, diye düşündüm. Bir zaman sonra haklılığını anladım. Ben güzel güzel Ömer in eğitimini hale yola koymuşken başımın belası Melda, yine bir şeylere taktı kafayı. Autism-nf diye bir internet grubundan söz ediyor. Bir iki kere unuttum, çok kızdı. Gruptan aldığı mesajları bana yollamaya başladı. Okudum ama çok da ilgimi çekmedi ama öyle böyle değil, Melda tam cephe saldırıyor. Söylediği de şu; Bak adamlar ne kadar iyi yol almışlar. Bunu hiçbirimiz yapmadık. Mutlaka denememiz lazım. Sen tek başına denesen olmuyor mu?

68 Yok. Olmuyor. Sen daha bilgilisin, bir incele bakalım. Ancak bir ay direnebildim, sonunda a üye oldum. Grubun üyeleri otizmin tedavisi amacıyla neurofeedback yöntemini uygulayan doktorlar ve aileler. Başı çeken iki kişi var; Dr. Hershell Toomim ve Dr. George Von Hillsheimer. Dr. Toomim HEG yöntemini bulmuş ve başarıyla uyguluyor. Dr. Von ise EEG yönteminin ilk uygulayıcılarından. Daha gruba yeni üye oldum, şu şu özelliklerde bir oğlum var. Ne önerirsiniz? diye bir mesaj attım. Onlarca cevap geldi. Bu iki doktor benim için gruba yazdıkları mesajların yanı sıra, son derece açıklayıcı özel mesajlar da gönderdiler. Basitleştirerek de olsa Neurofeedback yöntemi hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. EEG Neurofeedback bireyin kendi beyin dalgalarını kontrol edebilmesine olanak sağlayan bir öğrenme stratejisinden yola çıkar. Neurofeedback ile beyin dalgalarının karekteristiğini gören birey, onları kontrol etmeyi, gerektiğinde değiştirebilmeyi de öğrenebilir. Neurofeedback beynin uygun biçimde çalışmaması sonucu görülen hemen hemen tüm rahatsızlıklar için uygulanabilir. Bunların arasında ADHD (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu), öğrenme güçlükleri, uyku bozuklukları, migren, depresyon, küçük beyin hasarları, medikal olarak kontrol edilmeyen nöbetler ve cerebral palsy sayılabilir. Tedaviye başlamadan önce ilk EEG sonuçları incelenir ve hastanın problemleri hakkında bir görüşme yapılır. Beyin haritası çıkarıldıktan sonra hastaya göre değişen süreli seanslarla neurofeedbacke başlanır. Kafatasına ve kulak memelerine takılan küçük elektrotlar beynin elektrik dalgalarını bir bilgisayar ekranına yansıtır. Bilgisayar ekranındaki görüntü çocuğun beyin dalgaları ile kontrol ettiği bir oyundur. Dikkat ettiğinde puan kazanır, dikkati başka yöne kaydığında ise puan kaybeder.* HEG ise aynı prensibi elektriksel aktivite yerine ısı üzerinden uygulayan bir yöntemdir. ** *www.drbiofeedback.com/sections/biofeedback/biofaq.html **www.biocompresearch.org Bunları öğrendikten sonra Melda yla bu yöntemi denemeye karar verdik. Neurofeedback i Türkiye de de başarıyla uygulayan bir doktor var; Dr. Tanju Sürmeli. İçgörü de çocuğu Tanju Bey in hastası olan bir anneyle tanıştım o da oğlundaki dramatik değişimden söz ediyor, anlatırken gözlerinin içi gülüyor. Bu kadar insan birden yanılıyor olamaz. En azından Fırsatım varken niye yapmadım? diye pişmanlık duymamak için bu yöntemi deneyeceğim.* Her zaman olduğu gibi o günlerdeki tek araştırma konum bu değil. Biomedikal tedavi yöntemlerinde de yıllardır görmediğimiz bir hareketlenme var. Ben de yeni tedavileri denemek istiyorum ama diğer yandan olası yan etkilerinden korkuyorum. Ya daha kötüye giderse? Eşime konuyu açtığımda hiç beklemediğim bir karşılık aldım; Al Ömer i Amerika ya git. Bu çocuk bu haliyle istediğimiz seviyeye gelemeyecek, biliyoruz. Kaybedeceğimiz hiçbir şey yok.

69 Birkaç gün ne yapmalıyım diye düşündüm, arkadaşlarımla konuştum, benimle birlikte Amerika ya gitmeyi isteyenler de olunca gruba Amerika da NF e başlamak isteyen Türk anneler başlıklı bir mesaj attım. Mesajımda tedavinin ilk aşamasını Amerika da tamamlamayı planladığımızı ve bu arada da satın alacağımız basit NF cihazlarını evimizde uygulayabilmek için eğitim almak istediğimizi yazmıştım. Gruptaki hemen her uzmandan davet mesajları geldi. İş kimle çalışacağımızı seçmeye ve seyahati planlamaya kalmıştı. Şimdi Özlem in büyük komplosuna geliyorum. Ömer in tuvalet eğitiminden söz ederken atladığım bir nokta var. Velet tüm kontrolünü edinmişti ama klozete oturmayı reddediyordu. Onun için de kakası geldiğinde odasına gidip bir bebek bezi alıyor ve altını bağlatıyordu. Hangi saatte yapacağını bile bilirdim, o saatte evde değilsek asla yapmazdı. Özlem o yıl Ömer in birkaç dersini anneannesinin evinde verdi. Annem Özlem i kendi kızıymış gibi seviyor. Bir gün konuşurken Ömer in bu huyunu unutturmaya karar vermişler. Annem ne planladıklarını anlatınca Anne dönüşe bırakalım, şimdi hiç değilse ne zaman ne yapacağını anlıyorum. Beni yollarda rezil edeceksiniz, dedim. Ama beni dinlerler mi hiç? Amerika ya gitmemize birkaç hafta kala Özlem uğraşıp Ömer i tuvalete oturtmaya alıştırdı. Şimdi Ömer altının bağlanmasını kabul etmiyor, ama tuvaletini de tam yapamıyor. Yandım ki, ne yandım. *www.yasamsaglik.net Gideceğim belli olunca Sabiha Hanım la görüşüp bu konu hakkında fikrini almak istedim. O da Bu hafta diyete yeni başlayan bir grup anneyle toplantım var. Melda yla gelin, katılın. Bitince konuşuruz, dedi. Hayatın tesadüfleri ile ilgili fikrimi zaten biliyorsunuz, tekrar etmeyeceğim. O toplantıda (çoğunluğun bildiği internet ismi ile) Su Ünal ile tanıştım. Bugüne kadar ne zaman yeni tedavileri anlatmaya başlayacak olsam arkadaşlarım Hocam, alt yazı geçin. Ne dediğinizi anlamıyoruz, derdi. İlk defa onların ne hissettiklerini anladım. Suna otizmle ilgili ne kadar araştırma varsa hepsini yalayıp yutmuş. Beni de kendi gibi iyi biliyor kabul etti ya çoğu şeyi detayına girmeden anlatıyor, hiçbir şey anlamıyorum. Toplantı bitince Sabiha Hanım İmkânınız varsa hiç tereddüt etmeden gidin, dedi. O da bu konuyu araştırmış ve bizim gibi Fayda faydadır, gözüyle bakıyor meseleye. Tamam, karar verdik gidiyoruz. Karar verdik ama millet beni gaza getirdi, kendi işin içinden sıyrıldı. Bir ayın sonunda belli oldu ki ben tek başıma gidiyorum. Çocuğumun hayatında yeni bir kapı açılıyor diye sevindiğim için kimseye Sattınız beni, diye kızamadım çünkü bu kararı vermeme onlar sebep oldu. Melda peşimi bıraktı çünkü onun istediği oldu; nasılsa öğrendiğim her şeyi getirip onun önüne yığacağım. Bu sefer Suna başladı. Önce Dr. Mc Candless ın Children with Starving Brains kitabını okumamı istedi. Dr. Mc Candless psikiyatri uzmanı. Torununun otizmli olduğunu öğrendikten sonra onu iyileştirmek için başladığı araştırmalar sonucu bir sürü yeni bilgi ve protokole ulaşmış. Dr. Neurobander ile birlikte otizmli çocuklar için metylcobalamin (MB12) protokolünü geliştirmiş. Kitabın satışları o kadar hızlı ki ancak bir sonraki baskısı için ön sipariş verebildim. Suna da kendi kitabını getirip bana verdi. Mc Candless ın kitabında önemle altını

70 çizdiği nokta, otizmin inanıldığı gibi zihinsel bir rahatsızlık olmadığı. Bu çocukların şimdiye kadar tedavi olarak gösterilen davranışsal ve psikiyatrik yaklaşımların yanı sıra ciddi anlamda biyolojik tedavilere ihtiyaç duyduğunu kanıtlarıyla anlatırken, bu tedavilerle ulaşılan olumlu sonuçları da örnekliyor. Benim için sonuna kadar açık, pırıl pırıl parlayan bir pencere. Okuduğum her yeni bölüm daha yapmamız gereken ne kadar çok şey olduğunun ispatı. (Bu çok değerli kitap, geçtiğimiz yıl Türkçe ye çevrildi. Okuma listesinde detaylı bilgiyi bulabilirsiniz.) Suna, Mc Candless in üyesi olduğu internet gruplarının adresini verip üye olmamı istedi, dediğini yaptım. Grupta konuşulanlar benim sürekli takip ettiğim kurumların ve grupların yazışmalarından farklı ve çok heyecan verici. Bu tedaviler sayesinde çocuklarında kısa zamanda görülen gelişmeleri anlatan bir sürü aile var. Suna ile hızlı bir yazışmaya başladık. Birkaç gün içinde Madem gidiyorum, bu tedavilere de başlayacağım dedim. Bu yeni tedaviler için Amerika ya gitmemin asıl sebebi ilaçlar. Çünkü bu ilaçlara Türkiye den ulaşmak mümkün değil. Tedaviler Amerika da da FDA (Food and Drug Administration, Sağlık Bakanlığı gibi çalışan yiyecek, ilaç ve tedavilerinin onayını veren kurum) tarafından onaylanmamış henüz. Bu yüzden ancak Amerikalı bir doktorun reçetesi ile satın alınabiliyor. Diğer yandan bu tedavilerin gerektirdiği laboratuar testlerini burada yaptırmak için numuneleri yine Amerika ya göndermemiz gerekiyor. DAN doktorları arasında gitmeyi istediğim bir isim var; Dr. Jeff Bradstreet. Dr. Bradstreet i seçmemin en önemli sebebi Sabiha Hanım la birlikte çalışmış olmaları. Böylece Amerika da başlatacağımız tedaviyi rahatlıkla Türkiye de sürdürürüz diye düşündüm. Benim gibi düşünüp Dr. Bradstreet e giden ve çok iyi sonuçlar aldığını söyleyen bir aile ile de tanışmıştım, o yüzden hangi DAN doktoruna gideceğimi hiç sorgulamadım. Almak istediğim Neurofeedback eğitimi için ise ondan fazla seçeneğim vardı. Önce ikinci doktorumuzun Dr. Bradstreet e yakın bir şehirde olması gerektiğini düşündüm ama sonra Önemli olan kime gideceğimizin içimize sinmesi, uzak da olsa bir şekilde gideriz, diyerek adreslerini gözönünde bulundurmadan NF uzmanları ile görüşmeye başladım. Dr. Toomim le görüşmemizin çok önemli olduğunu düşünüyordum. Tayland daki çalışmanın detaylarını okudukça, HEG ye mutlaka başlamamız gerektiğine inandım. Ama Dr. Toomim e gidersek öğrenmek istediklerim yarım kalacak çünkü EEG yöntemini bana öğretemeyeceklerini, istersem benim için California da tanıdıkları bir EEG uzmanı ile bağlantı kurabileceklerini yazdılar. Bir yandan NF uzmanları ile görüşürken diğer yandan autism-nf grubuna gelen tüm yazışmaları okumaya başladım. Bir anne oldukça ağır derecede otizmli olan on yaşındaki oğlunun ilk üç nf seansından sonra çok kötüye gittiğini yazıp listedeki uzmanlardan yardım istedi. Çocuğun zaten var olan saldırganlığı artmıştı. Hem kendine hem de çevresindekilere zarar vermeye başlamıştı. Annenin mesajlarından çok çaresiz olduğunu anlamamak mümkün değildi. Yine biri hariç tüm uzmanlar görüşlerini belirterek yardım etmeye çalıştılar. Bir tek Dr. Von Hastanın dosyası doktora değil hastaya aittir. Hemen dosyanı al ve çocuğunu bana getir. Sana yardım edebileceğime inanıyorum yazdı. Diğer doktorlar bu son derece zor başa çıkılan, ilerlemiş yaşı ve artık kemikleşmiş davranışsal bozuklukları yüzünden daha da zor görünen çocuğun tedavisine başlamaya çekinirlerken bir tek Dr. Von bunu üstlenebilmişti. Böylece kararımı verdim. Dr. Von a gidiyoruz. Dr. Toomim e bu kararımı bildirdiğimde Çok sevindim, dedi. Von eski bir arkadaşım, HEG yi başından beri başarıyla uyguluyor. Bu kadar sorunlu çocukla uğraştı, sonuç alamadığı tek bir hastası yok. Üstelik çocuklarla çok iyi anlaşır. O güne kadar Dr. Von un adresine bakmamıştım, Disney World e yakın olduğunu yazdığı için California da olduğunu

71 düşünüyordum. Oysa Orlando daymış, yani Dr. Bradstreet le komşu şehirde. Adam iki yöntemi de uyguluyor, çok başarılı, çocuklarla arası iyi, Bradstreet e yakın. Daha ne isteyeyim ki? Dr. Von la telefonda görüşüp bir ay boyunca sürecek eğitim programı ve Ömer in seansları için Orlando da geçireceğimiz her güne iki saatlik randevu aldım. Dr. Bradstreet in başvuru formlarını doldurdum, Ömer in dosyasını gönderdim ve ondan da on beş gün arayla ikişer saatlik iki randevu aldım. Bu on beş gün ara bize test sonuçlarını alıp, hangi tedavileri uygulayacağımızı kesinleştirmek için gerekli. Gitmeden önce Sabiha Hanım, Ömer i tekrar muayene etti. On saatlik uçuş beni çok ürkütüyor. Uçuş sırasında mutlaka uyuması lazım yoksa yolculuğu uçaktaki herkes için cehenneme çeviririz. Çok emin değilim ama sanırım böyle bir öfke nöbetinde pilotun en yakın yere inip bizi uçaktan atma yetkisi bile var. Zaten önce benimle gelmeye karar veren arkadaşlarım, uçuşun uzun olmasından ve çocuklarını uçakta zaptedemeyeceklerinden korkarak vazgeçtiler. Sabiha Hanım uçuş için iki alternatif sundu. Birincisi sakinleştirici bir iğne. Dönüş için de ikinci iğneyi bize verecek, biz de yakındaki bir klinikte yaptıracağız. Ama aktarmalar için iğne yaptırabilmemiz mümkün görünmüyor, çünkü vakit çok kısıtlı. Bunu beraber gözden geçirince Merak etme, sen bir ay önce Ömer i uçacağına hazırlamaya başladın. Büyük bir sorun çıkaracağını sanmıyorum, deyip ikinci opsiyonu anlattı; uzun zamandır Ömer e verdiği melatonin (uyku hormonu) dozunu uçakta tekrarlayabileceğimi söyledi. Ateşlenmesi ya da hâlâ peşimizi bırakmayan orta kulak enfeksiyonunun uçuş sebebi ile tekrarlaması ihtimaline karşı ağrı kesicilerimizi ve antibiyotikleri yazdı. Yanıktan böcek sokmasına kadar hemen her olasılığa karşı hazırlandık çünkü Amerika da bizim burada reçetesiz almaya alıştığımız ilaçların hiçbirini önce bir doktora gitmeden almamız mümkün değil. Dr. Bradstreet Melbourne de, biz ise günlük randevularımızdan dolayı Dr. Von a yakın olmak için Orlando da kalacağız, ha deyince Bradstreet e gidemeyiz. Eşim bizimle gelmeyecek çünkü bizim yolculuğumuz onun dört yıldır hazırlandığı Almanya da yapılan bir fuara denk geldi, üç hafta Almanya da olacak. Babaannemiz ile dedemiz bizimle Orlando ya geliyor. Onların bu kararını duyduğuma çok sevindim çünkü tek başıma Ömer le idare edemeyeceğimi düşünüyordum. Yalnız gitseydim Zeynep i zaten yanıma alamayacaktım. Babaanne ile dedemiz varken Zeynoş u da götürsek mi diye çok düşündüm ama sonunda Zeynep i anneme bırakmaya karar verdik, ben Dr. Von la eğitimdeyken annemle babamdan hem Ömer e hem de Zeynep e bakmalarını isteyemem çünkü bir iki gün idare edebilirler belki ama bir ay iki çocuğun sorumluluğuna katlanabileceklerini sanmıyorum. Uçak biletlerimizi aldım. New York a indiğimizde Orlando uçağına iki saat içinde yetişemeyiz diye ilk gece New York ta kalacağız. Internetten otelleri araştırmaya başladım. New York da havaalanının yakında küçük bir oteli ilk arayışımda buldum. Mayıs Florida nın en güzel zamanı olduğu için Orlando da istediğimiz gibi bir yer bulmak kolay olmadı. Binlerce otel var ama hangi otele baksam oda yok. Bir hafta uğraştıktan sonra Disney World e çok yakın ama Dr. Von un ofisine epeyce uzak bir otelde iki yatak odalı, tam mutfaklı bir suiti hem de çok iyi bir fiyata tuttum. Ev kiralasak daha pahalıya gelirdi. Otelin hemen yanında bir de süpermarket var, bu iş de tamam. Hazırlanmam yolculuğumuzdan daha zor oldu. Zeynep benden bir ay ayrı kalacağına çok üzüldü, onu bu fikre alıştırabilmek için çok uğraştım. Aylin de birkaç yıl önce aynı yolculuğa çıkarken Cem in ikizini, Can ı İstanbul da bırakmıştı. Bir gün Zeynep e onun da aynı şeyi yapmak zorunda kaldığını anlattı, Zeynoş yalnız olmadığını anlayınca daha kolay ikna oldu ama bu sefer de bu yolculuğa büyük ümit bağladı. Anneciğim, Ömer dönünce benim gibi olacak, değil mi? demeye başladı. O kadar iyileşemeyeceğini ama mutlaka daha iyi olacağını anlattım. Belki

72 Ömer gelince konuşur, biz de oyun oynarız, diyerek sevindi. Ah yavru kuş, keşke dediğin gibi olsa! Herkese ayrı ayrı birer aylık çanta hazırladım. Yola çıkmadan önceki gece Zeynoş un eşyalarını alıp anneme gittik. Vedalaşırsak ikimizde çok üzüleceğiz diye Zeynep i uyutmadan eve dönmemeye karar verdim. Minnoş ertesi gün gideceğimizi biliyor, çok etkilendiği için kolay kolay uyuyamadı. O uykuya dalana kadar yanında yattım. Eve geldiğimizde saat gecenin ikisiydi. Son dakika hazırlıkları derken ben hiç uyumadan uçağa bindim. Ömer i uçakta uyuması daha kolay olsun diye eve gelmeden uyutmadık, üç dört saat ancak uyumuştu. Kerataya havaalanında önce iyi bir yemek yedirdim sonra da Gaba (bir çeşit sakinleştirici suplement) ve melatonin verdim, o da uçağa biner binmez uyuyakaldı. Normalde melatonin onu rahatlıkla bir sekiz saat idare ediyor, bir de önceki gecenin uykusuzluğu var, herhalde New York a kadar uyanmaz derken inişe dört saat kala çığlık çığlığa uyandı. Etrafına bakınıp hareket edemeyeceği bir yerde olduğunu hatırlayınca o güne kadar hiç yapmadığı bir şey yaptı; bana saldırdı. Kafa atıyor, ısırıyor. Aklını yitirmiş gibi beni parçalamak istiyor. Birkaç dakika sonra ne olduğunu anlayabildik, çünkü kulaklarını tutup Acıyor diye ağlamaya başladı. Orta kulak problemi uçakta tekrarlamıştı, yavrum çok acı çekiyordu. Ağrı kesici verdim. On-on beş dakika içinde etki etmesi lazım ama ağrısını kesti mi kesmedi mi anlayamıyorum çünkü tepinmeye devam ediyor. Hani çok sinirlenince, sebep ortadan kalksa bile bir türlü sakinleşemeyiz ya, Ömer de öyle bir şey yaşıyor galiba. Bir kere tahammül sınırını aştı, artık ağrı azalmış olsa bile Ömer i yatıştıramıyoruz. Ağrı kesicinin üstünden biraz zaman geçmesini bekleyip Sabiha Hanım ın acil durum reçetesini uyguladım; önce Gaba verdim. Yarım saat sonra tekrar melatonin verip uyutmaya çalışacağım. Arkamızdaki koltukta oturan bir bey yanımıza gelip Ömer e baktıktan sonra Ben çocuk doktoruyum, arkadaşım ise gelişim nöroloğu. Yapabileceğimiz bir şey var mı? diye sordu. Arkadaşının yanında sakinleştirici bir ilaç varmış, Ömer e o ilaçtan küçük bir doz vermeyi teklif ettiler, ben teşekkür edip bizim acil durum planını açıklarken çok kendimden emin konuşmuşum herhalde, önce Doktor musunuz? diye sordular. Sonra da Tamam siz gereğini yapmışsınız, melatoninden sonra ne yapacağını bekleyelim, inşallah sakinleşir, dediler. İlaçlar Ömer i uyutmadı ama bir süre sonra tepinmesi kesildi. Yine de kulaklarını tutup ağlamaya devam etti. Hostesler gidip gelip Ömer için ne yapabileceklerini soruyor Bekleyeceğiz, diyorum. Kabin amiri gelip Benim çocuğum da uçarken kulak ağrısı çeker, size birkaç sıcak havlu getireyim, benimkine iyi geliyor, dedi. Gerçekten kompres işe yaradı. Biraz daha sakinleşince babaannesiyle birlikte yiyecekle ve her zamanki gibi dergilerimizle Ömer i oyalamaya başladık. ABA (Applied Behavior Analysis) ikimizin de kanına işlemiş, zor oldu ama sonunda keçiyi koltukta oturup oyuncak ve dergi resimlerini eşlemeye ikna ettik. Nörolog olan hanım Bir saattir belki yardıma ihtiyacınız olur diye sizi izliyorum, her davranışınız çok profesyonel dedi. Ben koyu kumralım Ömer sarışın, hosteslerle de İngilizce konuştuğumuzu görünce babasının Amerikalı olduğunu, bizim de özel eğitim bilgimizi Amerika da edindiğimizi düşünmüş. (Veletin sarışınlığı hâlâ arkadaşlarımız arasında espri konusu olmaya devam ediyor, halbuki iki dedesi de sarışın ve renkli gözlü.) Tedavisi için ilk defa gittiğimizi duyunca şaşırdı. O da otizmin tedavisindeki yeni kıpırdanmadan haberdarmış. İninceye kadar biraz sohbet ettik. New York a indiğimizde Ömer cin gibiydi ve mutluydu, bense hiç uyumadan otuz sekinci saatime girmiştim. Otele yerleştik. Babam Ben uyuyacağım, deyip odaya çekildi. Benim Ömer e yemek yedirmem lazım. Biraz uzak da olsa yürüyüş mesafesinde bir Burger King varmış ama o kadar halsizim ki Ömer i elinden tutup yürütmeye cesaret edemedim. Şehrin dışında olduğumuz için yoldan taksi çevirmek mümkün görünmüyor, otelden bize bir taksi bulmalarını rica ettik, en

73 yakındaki alışveriş merkezine gideceğiz. Onlar da taksi bulamayacaklarını ama bir kiralık araba servisi ile görüşebileceklerini söylediler. Yarım saat bekledikten sonra araba geldi. Şöför Sizi bırakırım ama geri götürmek için bekleyemem, böyle talimat almadım, deyince çok sinirlendim çünkü otele ne istediğimizi anlatmıştım, ama sinirimi gösterecek halim yok. Adamı on dakikada zor ikna ettik. Şirketini iki kere aradı, beklemek için de yol parasının iki katını alacağını söyledi, bizi bıraktığı zaman tüm parayı vermezsek beklemeyeceğini söyleyince bu sefer annem endişelendi. Bu bizi burada bırakıp gidecek, demeye başladı. Adamla anlaştım, annemle anlaşamıyoruz. Kendine göre haklı olduğunu biliyorum, otelin bilmemkaç kilometre uzağında, New York un kenar mahallesi bir yerde ortada kalacağız diye korkuyor. Alışveriş merkezinin yanında bir polis istasyonu gördüm, otoparkın bir bölümü polis arabalarına ayrılmış Merak etme anne, o çekip giderse en kötü ihtimal polislerle konuşup bir yol buluruz, deyip arabadan indim. Ömer in yemeğini yedirdik, (bir problemi daha geride bıraktık anlamına geliyor). Kerata alışveriş merkezlerini sever zaten, dolaşmak da hoşuna gitti. Döndüğümüzde şoför bizi bıraktığı yerde bekliyordu. Otele gelince Ben artık ayakta duramayacağım deyip uyudum. Annem bir iki saat Ömer le ilgilenmiş ama Ömer bu hiç yerinde durur mu? Sabahın üçü müydü neydi, beni uyandırdı. Bir saat odada oyaladım, baktım olacak gibi değil lobiye indik. Yarım saatte orada da suyumuz ısındı. Hadi bakalım dışarı. Otelin bahçesi falan yok. Şehirlerarası yolda bir kamyon parkının hemen yanında. Ama Ömer e laf dinletmek mümkün mü? Sabahın beşinde biz sokaktayız. Kahire den sonra hiç bu kadar ürkmemiştim. Neyse ki kahvaltıyı çok erken servis ettiler. Babamla annem az çok uykularını almışlar ama ben sersem gibiyim. Ömer in kahvaltısını hazırlarken mikro dalgayı bir yerine iki dakikaya ayarlamışım, farkında bile değilim. İki dakika sonra restoranda korkunç bir duman! Yangın alarmı çalmaya başladı. İnsanlar birer birer odalarından iniyorlar, hem de pijamalarla bornozlarla! Nasıl utandım anlatamam. Otelin görevlileri ne olduğunu anlayınca gelmesinler diye itfaiyeye haber verdiler ama itfaiye alarm çaldığı anda yola çıkmış, beş dakika sonra tam teçhizatlı itfaiyeciler otele girdi. Allahım yer yarılsa da içine girsem! Resepsiyon görevlileri iki günlük uykusuzluğun üstüne kaç saattir deli dana gibi Ömer in peşinden koştuğumu biliyorlar. Önce onlarla konuştum sonra da otelin müdüründen özür diledim. Anlayışlı davrandılar. Böyle hoş(!) bir günaydından sonra daha iki saat vaktimiz olmasına rağmen mecburen otelden ayrılıp havaalanına gittik. Ömer in üç saat uslu durduğu nerede görülmüş? JFK de beklediğimiz gibi holün altını üstüne getirdi. Bakalım bu uçuşta ne yapacak? Korktuğumuz başımıza gelmedi. Onu pencere kenarına oturtmuştum. Kalkışa kadar ki motor gürültüsünden yine ürktü, bana yapıştı ama sonra uçmak hoşuna gitti. Yol boyunca dışarıyı izledi. İnmeye yaklaşırken gördüğü manzaraya bayıldı. Havaalanında babamla annem eşyalarımızı almak için beklerken Ömer in öğlen yemeğini yedirdim. Kiraladığımız arabayı alıp yola çıktık. Kerata yolda uyuyakaldı, otele geldiğimizde de uyumaya devam etti. İyi de oldu, annem eşyaları boşaltırken ben de mutfak alışverişine çıktım. Eşime kalsaydı Ömer i alıp tek başıma yola çıkacaktım, annemle ben iyi ki onu dinlememişiz. Ertesi gün Dr. Von la konuşup ilk randevumuza gelemeyeceğimizi söyledim. Tahmin ettiğimizden çok yorulmuşuz. Ömer de havuzu gördü ya, dışarı çıkmak istemiyor. Ben de onu ağlata ağlata havuzdan alıp Dr. Von a götürmek istemiyorum çünkü kötü başlarsak kötü gider. Dr. Von un ofisine giderken yolda annemle babama İnşallah temiz bir yerdir, dedim. Çünkü telefon konuşmalarımızın birinde Dr. Von emekli olduktan sonra küçük bir ofiste tek başına çalıştığını söylemişti, elimde değil endişeleniyorum. Tabii ki korktuğum başıma geldi (her zaman öyle olur) Dr. Von un iki odalı bir ofisi var, en az on tane neurofeedback cihazının bağlı

74 olduğu bilgisayar sıralanmış. Cihazlara gözü gibi baktığı belli ama masası, kitap dolapları tam bir keşmekeş, halılar birkaç gündür süpürülmemiş. Her geldiğimizde gıcık olacağım, belli oldu. Dr. Von, yetmiş yaşında ve şeker gibi bir adam. Diğer hastalarıyla ilişkisini gözledim, çocuklarla da annelerle de arası çok iyi. Hemen babamla sohbet etmeye başladılar bile. İlk gün için Ömer in tedavisine başlamak yerine bana yöntem hakkında genel bilgi vermeyi tercih etti. Böylece Ömer in seansları sırasında her yaptığını bana anlatabilecek ve benim daha kolay öğrenmemi sağlayacak. Annemle babama Ömer i götürebilecekleri oyun parklarını tarif etti. Bizimkiler de arabaya atlayıp gittiler. İlk olarak tipik bir Nf seansını benim üzerimde uyguladı ve yıllardır espri olsun diye söylediğim bir şeyin doğru olduğunu öğrendim; hiperaktifmişim. Neden kuaförde iki saat oturup saçımı boyatamadığım belli oldu. Ömer in ilk seansı tahmin ettiğimden daha kolay geçti. Önce Dr. Von a alışsın diye hiçbir şey yapmadık. Dr. Ömer in yanına oturup onu biraz sevdi. Engelliyor mu diye görmek için başına dokundu, saçıyla oynadı. Ofisindeki oyuncakları getirdi. Bizim keçi doktorla oynamaya başladı. On dakika sonra Şimdiye kadar böylesine mutlu otizmli bir çocuk daha görmedim, çocuğunu yetiştirirken çok iyi bir iş çıkartmışsın, dedi. Başına elektrotların yapıştırılmasına beklediğimiz gibi karşı çıktı ama ben her zamanki şeker-çikolata rüşvet çantasını yanıma almıştım. En küçük başarısını ödüllendirdim. Yarım saat sonra birinci seansına hazırdı. Ömer in bağlandığı ilk cihaz, hasta uygun elektrik seviyesini sağladığı zaman sesle birlikte monitörde kocaman ve renkli bir daire çıkartıyor. Ömer bu dairenin görünmesini sağladığında yine ödüllendirdim. Birkaç dakika içinde ne yapması gerektiğini kavradı. On dakika cihaza bağlı kalmasını sağlayabildik. Kabloları yolmaya başlayınca veleti azad ettik, ok gibi odadan dışarı fırladı. Dönüşte otele yakın bir fast food restoranında öğle yemeğini yedirip ardından Ömer i havuza indirdim. Çocuk havuzu yine küvet kadar. Bizim keçiyi kesmiyor. İlk defa büyükler havuzuna girmek istedi. Bu önemli bir gelişme çünkü daha önce gittiğimiz tatillerde bizimle birlikte yüzmeyi reddetmişti. Bebeğim büyüyor galiba. Beraber havuza girdik. Baktı ki ayaklarını zor da olsa havuzun bir bölümünde yere basabiliyor, bir daha çocuk havuzunun yanından bile geçmedi. Üçüncü gün öğlen yemeğini odada yeriz diye düşünmüştük ama Ömer -adam yolları ezberliyor ya-, bir gün önceki restoranın sokağına yaklaştığımızda, restoranın orada olduğuna dair hiçbir işaret olmamasına rağmen arka koltuktan öne atladığı gibi direksiyonu sağa kırmaya çalıştı. O günden sonra öğlen yemeklerimizi mecburen hep aynı yerde yedik. Ömer in seanslarının ilk haftası bittiğinde tek problemimiz Ömer in tuvalet alışkanlığı; bebek bezlerini yanıma almıştım ama artık klozete oturmaya alışmış, yeniden altının bağlanmasını kabul etmiyor. Günler geçiyor, bizimki kıvranıyor, her seferinde en az on dakika klozete oturuyor ama yapmıyor. Dışarıdayken bir kaza yapacak diye ödüm kopuyor. Havuza indireceğim, Ömer kıvranmaya başlayınca mecburen odada kalıyoruz. İçimden Özlem le anneme selam gönderiyorum tahmin ettiğiniz gibi! Üçüncü gün bir laksatif verip sorunu çözdük, ama her gün aynı nakarat. Bir daha kendi yapmak zorunda kalıncaya kadar ilaç vermemeyi kararlaştırdım. Belki yapmak zorunda kalınca korkusunun üstesinden gelir. Bu sefer dört gün tuttu. Her seferinde tuttuğu süre biraz daha kısaldı ama özellikle ilk on beş gün Aysel annemle birlikte yarım saatlik nöbetlerle Ömer in tuvaleti ile uğraşmak zorunda kaldık. İkinci hafta Ömer havuzda yüzen yaşıtlarını gözlemeye başladı. Bu yeni bir şey, daha önce etrafındaki çocuklar pek umurunda olmazdı. Havuzun içindeyken ya da kenarında otururken suya atlayan çocukları gözünü bir saniye ayırmadan izliyor. Sonunda dayanamadı beni havuza soktu, ellerini bana uzattı. Ben elini tutunca gülümseyip kendini suya bıraktı. Yüzeye çıkınca havuzdaki herkesin yüreğini hoplatan bir sevinç çığlığı attı. Koşa koşa tekrar kenara çıktı yine atladı. Ertesi gün ben elini tutmasam da atlıyordu ama bir şartla, mutlaka annesi ya da dedesi

75 havuzda olacak. Atladığı zaman başını suyun içine sokma korkusunun da üstesinden geldi. Havuzda Ömer in boyunu geçen yer çok belirgin. İki köşede de boyu geçen yere denk gelen birer palmiye ağacı var. Ömer ilk defa o yöne gittiğinde ayaklarının orada yere değmeyeceğini anlamasını sağladım sonra da Ağaçları geçmeyeceksin, dedim. Eşşek sıpası, canı istediği zaman ne kadar çabuk öğreniyor; bir daha tekrar etmeme hiç gerek kalmadı. Daha sonra bir günümüzü kendimize ayırıp Disney World e gittik. (Ömer den çok biz eğlendik, galiba). Bazı şeylerden çok hoşlandı, bazılarından korktu. Hızdansa sesten daha çok korkuyor. On dakika süren üç boyutlu bir çizgi film var (izlediğim en güzel film!). Görüntüyü sinemaya verilen koku, su ve rüzgâr gibi efektlerle de desteklemişler, bazen biz bile irkiliyoruz. Özellikle Donald Duck ın uçtuğu ve düştüğü sahneler korkunç hızlı. Ömercik düşüş sahnesinden çok korktu. Hemen gözlüğü attığı gibi gözlerini kapadı. Sahne bitince yine gözlüğünü taktırdım. Bir de final sahnesinde yerinden sıçradı, çünkü bu sahnede Donald üstümüze uçup arkamızdaki duvara kafa üstü saplanıyor. Müthişti, keratanın tepinmeyeceğini bilsem tekrar sıraya girip ikinci defa filmi izlerdim. Bütün günü Magic Kingdom da geçirdik. Günün sonunda muhteşem bir havai fişek gösterisi var. Binlerce insan saat dokuz gibi parkın meydanında toplanıp gösteri için iyi bir yer kapmaya çalışıyor ama herkes yorgunluktan harap olmuş durumda. Annelerle babalar bitmiş ama veletler sanki hiç otuz küsür derece sıcakta güneş tepelerinde bütün gün parkta dolaşmamışlar. Onlar koşturmaya devam ediyorlar. Bir baba çocuğunun pusetinin yanında yere yatmış, başının altında yastık niyetine bir kazak bile yok, kaldırımda uyuyor! Aslında çimlerde birazcık yer bulsam ben de uzanacağım. Neyse ki havai fişek gösterisi çok güzel, beklediğimize değdi. Bittiğinde yorgunluktan ayaklarımızı sürüye sürüye parktan çıktık. Akşamüstü sorunlu olan bileğimi de burkmuştum, ağrı kesicilere rağmen adım atacak halim yok. Biz taksi beklerken saat on bir, Ömer uyku saatini çoktan geçirmiş ama elimden tutup benimle kovalamaca oynamaya çalışıyor. Çocuğum ne zaman yorulursun sen ya? Yeni DAN Uygulamaları Dr. Bradstreet e gitme günümüz geldi. Randevumuz saat ikide, her zamanki yerde Ömer in öğlen yemeğini yedirip yola çıktık. Artık hamburger yemekten kusacak hale geldiğimiz için biz kendi yemeklerimizi mutfağımızda pişiriyoruz Amerika da testler bize göre daha pahalı olduğu için Sabiha Hanım biz yola çıkmadan önce Bradstreet in isteyeceği testlerden Türkiye de yapılanların hepsini tamamlattı. Doktor önce Ömer in genel muayenesini yaptı. Ardından bir saat kadar dosyası üzerinden ve hangi tetkiklerin yapılması gerektiğinden konuştuk. Epilepsi olasılığı hep aklımda onun için bir de EEG randevusu almıştım. Velet başına üç dört tane elektrot yapıştırılmasına alıştı ama bu tetkik için yanlış hatırlamıyorsam üzerinde altmıştan fazla elektrot bulunan bir bone giymesi gerek. Boneyi giyince her bir elektrotun sabitlenebilmesi için hepsinin içine yapıştırıcı bir jel sıkılıyor. Ömer bu işlem tamamlanana kadar kucağımda tepinip durdu. EEG yi yine kendi çocuğu da otizmli olan başka bir doktor Rich çekecek. Babaannemiz de yanımızda. Bone sabitlenince Bradstreet EEG odasına gelip durumuzu kontrol etti. Ömer e göre kötü adam sensin, çocuk sen burada oldukça huzursuz olacak, deyip Rich i dışarı çıkardı. Rich çıkınca küçük adam biraz rahatladı ama kıvranmaya devam ediyor. Onu kurtarsın diye babaannesine bakıp ağlamaya başladı. Ben Ömer le boğuşmaktan farkında değilim, annem zaten hafiften ağlıyormuş. Ömer ellerini uzatınca o da torununa doğru bir hamle yaptı. Bradstreet annemi de dışarı çıkardı. On dakika sonra boneyi

76 başından çıkarıp babaannesine teslim ettik ve tekrar tedavileri konuşmaya başladık. Doktor Bradstreet ağır metal atımı tedavisinin başlangıcı olarak Ömer e yüksek dozda C vitamini içeren bir serum vereceğini söyledi. Yapılması gereken testler için Ömer den kan almak lazım ki bu resmen ölüm. Velet her seferinde o kadar kıpırdanıp ağlıyor ki damarına girmek çok zor oluyor. İstanbul daki testler için dört kişi birden Ömer i tutmamız gerekmişti. Hele ki şu son EEG krizinden sonra nasıl yaparız bilemiyorum. Doktor daha önce kullandıklarımızdan bir sakinleştirici verdi. Bizimkiler otoparkta. İlacı alıp yanlarına gittim, Ömer e içirdik. Annemle babam da Ömer i bir saat kadar arabada dolaştırdılar ki, ilaç bu süre içerisinde etkisini gösterebilsin. Konuştuğumuz saatte Ömer i arabadan almaya gittiğimde annem Ben de geleceğim, dedi. Eğer kendinize güveniyorsanız gelin, diye cevap verdim. Kan alacaklar, serum bağlayacaklar. Siz bu halini daha önce görmediniz. Haykıra haykıra ağlayacak. Yine doğru tahmin. Sakinleştirici Ömer e sinek vızıltısı gibi gelmiş. Önce kan alınacak. Hemşire beni koltuğa oturtup Ömer i kucağıma almamı istedi. Bacaklarımı Ömer in üstüne atıp, onu olabildiğince hareketsiz tutmaya çalıştım. İki hemşire Ömer in kolunu tuttu, Dr. Rich de kan örneğini aldı ve serumu taktı. Serum küçük bir torba, bana yıllar geçmiş gibi geldi ama herhalde verilmesi yirmi dakikayı bulmamıştır. Serumu çıkarınca ilk metylcobalamin iğnesini de yaptılar. Bradstreet Bundan sonraki iğnelerini sen yapacaksın, dedi. Yok ben beceremem, falan derken Mecbursun, bu iğneyi tamamen iyileşti diyene kadar her gün yapmak zorundayız. Her gün hastaneye götüremezsin. Çocuğun diyabetli olsaydı ne yapacaktın? Bunu da öyle düşün. Merak etme ben sana yardım edeceğim diye cevapladı. Hemen Ömer in üstünde iğneyi nereye vurmam gerektiğini gösterdi. Aysel annem çok beceriklidir, o iğne yapmayı biliyor. Rahmetli anneanne zamanında bir hemşire arkadaşından iğne yapmayı öğrenmiş. Bir gün bütün kızlarını yanına toplayıp İleride çoluğunuz çocuğunuz olacak, öğretmensiniz mecburi hizmete gideceksiniz. Hepiniz iğne yapmayı öğreneceksiniz, demiş. Hepsinin eline su dolu enjektörler vermiş, bir minderin üstünde alıştırma yaptırmış. Ben anneme güveniyorum. Nasıl olsa on beş gün daha birlikte kalacağız. İlk iğneleri o yapar, ben de bu sürede öğrenirim. Ömer in iğnelerinin siparişini verdik, doktorun test sonucunu beklemeden başlatacağı ilaçları aldık. Ben işlemlerimizi tamamlarken, bizimkiler yine otoparktaydı. Dışarı çıktığımda elim ayağım titriyordu. Ne zaman zorlansam migrenim tutar, klinikte fark etmedim ama o da başlamış. Sigara içtiğimi iki babam da bilir ama yanlarında içmem. Kendimi o kadar kötü hissediyordum ki ilk defa Baba şurada bir sigara içebilir miyim? dedim. Akşam Ömercik erkenden uyudu. Yavrum çok hırpalanmış. Biz de etkilenmişiz, ne annemin ne de benim gözümüze uyku girmiyor. Babamla Ömer i uyandırmamak için birer çay alıp balkonda sohbet etmeye başladık. Hangi tedaviden ne beklememiz gerektiğini ve Bradstreet in Ömer hakkında söylediklerini anlatıyordum ki odadan bir çığlık geldi. Ömer uyuyalı iki saat olmuş, melatonin alırken sebepsiz yere uyandığı vaki değil. Uyanması için hiçbir sebep yok ama bizimki gözleri kapalı çığlık çığlığa ağlıyor. Sevip sakinleştirmek için yanına gittim olanca gücüyle bana saldırdı. Herhalde o gün yaşadıklarını rüyasında gördü. Hepsinin sebebi de benim. EEG çekilirken de, serum verilirken de onu kucağımda tutup doktorlara yardım ettim. Beni suçluyor olmalı. En güvendiği annesi başkalarının ona dokunmasına, canını yakmasına izin verdi. Bu travmatik değilse ne travmatik? Belki yarım saat beni parçalamaya çalıştı. Yakaladığı yerimi ısırıyor. Eski yöntem işe yarar belki diye düşünüp sırtıma aldım odanın içinde gezdirmeye başladım. Hem sırtımda kalmak istiyor, hem de on dakika geçmeden kafa atmaya ve ısırmaya tekrar başlıyor. Hemen ilaçlarını tekrarladım. İki saat oldu. Tam artık sakinleşti derken tekrar başlıyor. Annemle babam müdahale etmeye çalışınca daha da kötüleştiği için tek başıma

77 uğraşıyorum. Onlar da yandaki odada çaresiz bekliyorlar. Ben bir yandan Ömer le boğuşuyorum, diğer yandan da başka bir sebebi var mı diye düşünüyorum. Serumun ya da ilaçların bir yan etkisi mi bu acaba? Saat çok geç olmasa Dr. Bradstreet i cep telefonundan arayacağım ama gecenin yarısını çoktan geçmiş. Otelden şikâyet gelecek diye de korkuyorum. Allahtan en üst kattayız ve köşe odalardan birindeyiz. Sadece iki oda komşumuz var hiç değilse. Yoruldum, kollarım, sırtım ve yüzüm Ömer in ısırıklarından acıyor. Odanın yere kadar inen büyük camları var. Bir an Ömer sırtımdayken kafa üstü o cama dalıp aşağı atlamak geldi içimden. Bir saat daha böyle geçti. Ömer benimle birlikte kendini de hırpaladı. Artık iyice yorulmuş, ilaçlar da gerektiği zaman uykusunu getirmiş olmasa da onu etkilemiş olmalı. Bu sefer babaannesinin yanına gelmesine kızmadı. Annem de Ömer i kucağına alıp bana Dışarı çık dedi. Otelin bahçesinde kimse yok, ağlaya ağlaya oturdum, bekledim. Ömer in uyuduğundan iyice emin olana kadar odaya çıkmadım. Ertesi gün doktoru aradığımda ilaçların böyle bir yan etkisinin olmasının mümkün olmadığını öğrendim. Bradstreet de ilk düşüncemizi doğruladı, Büyük ihtimalle klinikte yaşadıklarından etkilenmiştir. Bugün neurofeedback seansınızı iptal et, biraz gezin çocuk da rahatlasın, dedi. Ömer i seansa götürmedik ama ben her zamanki saatte Dr.Von un ofisine gittim. Von beni görünce endişeyle Çocuğum, sana ne olmuş böyle? dedi. Anlattım. (Dr. Von bir psikolog. Üniversitede çalıştığı yıllarda yolu Dr. Rimland ile kesişmiş. O günden beri otizmli çocuklarla çalışıyor. Hatta bizimkilerin çoğunda görülen sindirim sistemi problemlerine yardımcı olabilmek için, öğrenciliğinden yıllar sonra tekrar okula başlayıp beslenme uzmanı olmuş.) Kimsenin yanında kolay kolay ağlayamam, o gün bana ne oldu bilmiyorum oturup bir güzel ağladım. Dr. Von beni dinleyip teselli etti. Sonra da ofisten kovdu; Git bir sigara iç. On dakika sonra derse başlıyoruz. Ama benim kafam dersi kaldıracak gibi değil, onun yerine başka bir işi aradan çıkardım. Dr. Von la birlikte satın almaya karar verdiğim EEG ve HEG cihazlarını sipariş ettik. Takip eden günlerde pek bir vukuatımız olmadı. Kızımı çok özledim, tek derdim o. Neredeyse her gün Zeynep i aradım. Birkaç dakika da olsa sesini duymak beni rahatlatıyor. Biliyorum Zeynoş anneannesinin yanında çok mutludur. Babamla kardeşim de onu mutlu etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Yalnızlık çekmesin diye amcası ve yengesi de her fırsatta annemlere gidip Zeynoş la ilgileniyorlar. Bütün bunları biliyorum ama yine de üzülüyorum. Odaya Zeynep in bir resmini astım. Gece yalnız kaldığımda resme bakıp duruyorum. Süt dişlerini değiştiriyordu, Orlando ya gittiğimiz hafta üst ön dişlerini düşürmüş. Son hafta Anne yeni dişlerim çıktı, beni dişsiz göremeyeceksin, dedi. N apalım? Bunu kaçırdım işte. Ne zaman ondan ayrı olduğuma üzülsem gidip Zeynep için alışveriş yapmaya başladım. Öyle büyük şeyler de değil, kalem, çıkartma, onun hoşuna gideceğini bildiğim ıvır zıvır ne varsa topluyorum. Ömer her gün yüzmesini geliştiriyor. Yine havuzun kenarında diğer çocukları izlerken, balıklama dalan bir çocuk dikkatini çekti. İzlediği çocuk da, her dokuz-on yaş veleti gibi atlar atlamaz havuzdan çıkıp bir daha dalıyordu. Bizimki on dakika sonra havuza girip hemen başını suya daldırdı. Birkaç denemeden sonra suyun altında biraz ilerlemeyi başardı, gözlerime inanamadım. İki gün içinde sipariş ettiğimiz metylcobalamin iğneleri geldi. Ömer in iğnesini uykudayken yapmamızın en kolay yol olacağını düşündük. O uykuya daldıktan bir ya da bir buçuk saat sonra önce ben her zamanki biberon yöntemi ile ilaçlarını içiriyordum, annem de iğnesini yapıyordu. Annem ilaç işi bitene kadar uyanık kalamadığı için gece bir gibi onu uyandırıyordum. Üçüncü gece bir cesaret geldi, Ben bu işi yaparım, dedim. En küçük insülin enjektörünü kullanıyoruz. İlacın günlük dozu da son derece az. Böyle olunca iğne yapmak normalden daha kolay. İğneyi

78 hazırladım, Ömer i çevirdim, derin bir nefes aldım ve oldu işte. Hissetmedi bile. Ertesi sabah annem Dün gece uyuyakaldın galiba, dedi. Ne yaptığımı öğrenince şaşırdı. O günlerde Ömer in ateşi yükseldi. Az bir şey yükselmesine alışığım ama bu sefer ki kötü. Elimde değil endişeleniyorum, çocuk yerinden kıpırdayamıyor, sürekli ağlıyor. Hep içimde bir korku; ya bu verilen serumun ya da diğer ilaçların bir yan etkisiyse? Gece boyunca uyumadık. Sabah ilk iş Bradstreet in ofisini aradım. Dr. Rich ten randevu alıp Melbourne e gittik. İstanbul dan getirdiğimiz ilaçları da yanıma almıştım. Rich elimdeki antibiyotiği Ömer in durumuna göre biraz hafif buldu ama uykusunda bile olsa başka bir antibiyotik veremeyeceğimi anlatınca Tamam, üç gün bunu ver. Bir de çift doz probiyotikle destekleyelim, dedi. İkinci gün Ömer biraz daha iyiydi ama ancak üçüncü gün ayağa kalktı. Sonraki hafta test sonuçlarımızı almak için tekrar Dr. Jeff Bradstreet in kliniğine gittik. Bu kliniğin bir özelliği de orada çalışan tüm tıp ve ofis görevlilerinin ailelerinde otizmli çocuklar olması. Ayrıca kliniğin çok sayıda hastası olması sebebiyle de çok tecrübeliler. Ömer le doktora gitmek benim için çok sıkıntılı bir iştir ama bu klinikte ikimiz de rahatız. Ömer e bu sefer ona dokunmayacaklarını olabildiğince anlattım. Kapıda içeri girmemek için beni çekiştirmesini bekliyordum ama yapmadı. Bekleme odasında biraz endişeli görünüyor ama hepsi o kadar. Dr. Bradstreet, Ömer i görmesinin gerekmediğini söyleyince keçiyi dedesiyle arabaya gönderdim. Mutluluktan dedesinin eline yapışıp hoplaya zıplaya bir gidişi var ki, bayıldım. İlk olarak yiyecek toleranssızlığı ile ilgili test sonucunu konuştuk. Bradstreet sonucu eline alıp Hem iyi, hem de kötü haberlerim var, dedi. İyi haber, Ömer buğday ve süt allerjilerinin üstesinden gelmişti. Kötü haber, GF/CF diyetindeyken çokça yediği tüm besinlere karşı allerji geliştirmişti. Bu besinler soya, her çeşit maya, tüm kırmızı meyveler, patates, zeytin, zeytinyağı, ayçiçekyağı, pamukyağı, kırmızı et, tavuk ve pirinç. Özellikle pirince inanamadım. Beş yıldır süt yerine haşlanmış pirinçten yapılmış bir süt muadili içiriyordum. Soyaya da allerjisi olduğuna göre soya sütü vermem de imkânsız. Doktor Artık yağsız süt verebilirsin, dedi. Hatta yavaş yavaş buğdaya da başla. Ama mutlaka yanında enzim ver. Ömer gibi ben de bir sevinç çığlığı mı atsam? Buğdaylı ve süt ürünlerini içeren gıdaları yiyememesi tüm hayatımızı etkiliyordu. Artık özgür sayılırız. Ömer in allerjisi olan gıdalar arasında ne olduğunu bilmediğim birkaç katkı maddesi vardı ama şimdi doktora soracağıma otelde internetten bakarım deyip geçtim. Diğer testlerde de iyi ve kötü sonuçlar vardı. İyi sonuçlardan birine göre immunglobulin tedavisine ihtiyaç duymadığımızı öğrendim. Yine MTHFR genetik araştırması da rahatsızlığının bu sebepten kaynaklanmadığını gösteriyordu. Kötü haber EEG sonucundaydı, epileptiform aktivite burada da tekrarlanmıştı. Bradstreet EEG sırasında Ömer in çok sinirli olmasının, zaman zaman tepinmesinin de buna yol açmış olabileceğini, yine de epilepsi olasılığını aklımızdan çıkartmamamız gerektiğini anlattı. Peki, ne yapacağız? Tekrar ilaç tedavisine mi başlayacağız? Hayır. Çünkü Ömer nöbet geçirmiyor, sadece nöbet olasılığı sınırında dolaşıyor. Yapacağın en iyi şey her gün kararlılıkla neurofeedback seanslarını uygulamak. Periyodik olarak seans bilgilerini bana da gönder, gözden geçirip, yapman gereken ekstra bir şeyler varsa sana yazarım. Asıl sabırsızlıkla beklediğim test sonucu, ağır metal zehirlenmesi ise henüz çıkmamıştı. Üç gün sonra yola çıkıyorduk, sonucu buradayken almamız mümkün görünmüyordu. Doktor Önemli değil, sonucu alınca konuşuruz. Gidince Dr. Sabiha ile görüş. Bana bir telefon açsın, elimizdeki bilgiyi paylaşalım, dedi.

79 Otele gider gitmez bilgisayarın başına kuruldum. Ömer in allerjik reaksiyon gösterdiği katkı maddelerinden biri olan MSG (Mono sodyum glutomat) zaten şüpheli görünen bir maddeydi. MSG kendi başına yiyeceğe tat veren bir madde değil. Yiyen kişinin daha fazla tat almasına sebep oluyor. Ömer in buna verdiği reaksiyon da o kadar yüksek ki mutlaka uzak durması lazım. Lanet şey hemen her şeyin içinde var galiba. İnternetten öğrendiğim kadarıyla tüm fast food ürünlerinde kesinlikle var. Diğer şüpheli besinler listesinde cipsleri, krakerleri ve kuruyemişi de saymışlar. (Gerçi bizim paketlenmemiş kuruyemişlerde böyle bir madde yok.) Bir de etylen glycol diye bir madde var. Ömer in buna gösterdiği reaksiyon MSG den de fazla. Ama bu bir yiyecek maddesi değil, bazı parfümlerde (özellikle ucuz parfümlerde), buzdolaplarında ve antifrizde kullanılıyormuş. Kafam karıştı. Testi yapan SAGE laboratuarı ile konuşmaya karar verdim. Cevap veren kişi Etylen glycolun yiyecek maddesi olmadığını söyledi. Peki o zaman niye test ediyorsunuz? Cevap; Bilmiyorum. Bu işin üstüne biraz daha gitmek lazım galiba. MSG süphelilerinin neler olduğunu bulunca elime kâğıdı kalemi alıp hemen otelin yanındaki markete gittim. Ömer in sevdiği ne varsa, hepsinin içindekileri yeni diyet listemize göre gözden geçirdim. O gün öğrendiğim yeni bir şey var. Aynı markalar Türkiye deki ambalajlarına yiyeceğin içerdiği maddeleri yüzde yüz listelemiyorlar. İçindekiler listesini Türkiye deki haliyle ezbere bildiğim bazı yiyecekler var. Mesela Türkiye de cipslerde patates ya da mısır, bitkisel yağ, tuz ve baharat katkısı yazar. Halbuki Amerika da birebir tüm katkı maddelerini yazmak zorunda. Böyle olunca aynı cips için bu sefer patates, ayçiçek yağı % şu kadar, pamuk yağı % şu kadar, baharat listesi, MSG ve tuz yazıyor. İyi ki burada bakmışım. Türkiye de baksam hepsi zararsız deyip yedireceğim. Bir saatin sonunda ortaya çıkan şu: Ömercik evde pişirilmemiş tek bir şey yiyemez. O Artık özgürüz, diye atmak istediğim sevinç çığlığı artık boğazımda bir yumru. Marketten çıktım, başım önümde ayaklarımı sürüye sürüye odaya gittim. Yolda vurabileceğim gibi bir taş falan bulsam okkalı bir tekme savurmak geliyor içimden. Annem beni görür görmez Ne oldu? diye sordu. Anlatınca, beni teselli edebilmek için Beş yıldır diyet yapıyorsun. Çoktan alıştık. Bu seferki daha kötü ama n apalım canım, buna da alışırız, dedi. Ertesi gün test sonuçlarını alıp Dr. Von a gösterdim. Diğerlerini önemsemedi ama Etylene Glycol ne biliyor musun? diye sordu. Yapay vanilya. Hadi ya! Şimdi mahvolduğumun resmidir. Dondurmayı, meyveli yoğurdu ve çikolatayı da kaybettik. Etylene Glycol yapay vanilyanın üretimi sırasında işleme giren bir maddeymiş aslında ama vanilyada iz bırakırmış. Bunu da duyunca son darbeyi yemiş oldum. Nasıl görünüyorum bilmiyorum ama Dr. Von ne hissettiğimi anlayıp Bilgi senin gücündür, üzülme, dedi. Bunları öğrenmeseydin, boşu boşuna uğraşacaktın. Şimdi hiç değilse ne yapman gerektiğini biliyorsun. Nasıl üzülmeyeyim? Bu çocuk bir gofret bile yiyemez. Bir yandan sosyalleştirmeye çalışacağız, öte yandan kısıtlayacağız. Epilepsi olasılığı da kesinleşti. Bin çeşit ilaç vermemiz lazım, bir tanesini bile içmiyor. Bu kadar işi birden nasıl üstleneceğim? Dr. Von her zamanki anlayışlı dede tavrıyla Sabretmek için doğmuşsun çocuğum, dedi. Tek yapacağın şey bu, sabredeceksin ve uğraşmaktan vazgeçmeyeceksin. Biz sana yardımcı olmaya çalışacağız ama asıl görev senin. Dönüşte bu sefer de vanilya için ikinci market turuna çıktım. Ömer in yiyebileceği bir tane dondurma, bir de meyveli yoğurt belirledim. Hiç yoktan iyidir.

80 ************** Dr. Von son gün İki şeyi yapmazsan sana çok kızarım, dedi. Bir, bu kadar uğraşıp öğrendiğini düzenli olarak çocuğuna uygulamazsan, iki, bana arada bir nasıl olduğunuzu yazmazsan. Evdeki NF seanslarımız hep teknik sebeplerle kesintiye uğruyor ama o gün söylediklerini yapıyorum. Zaten bir ay Dr. Von a yazmazsam ondan Çocuğum yine nereye kayboldun? ya da Hayatta mısın? başlıklı bir mesaj alıyorum, gel de yazma! Dönüşte Ömer, Orlando havaalanını tanıdığı için uçağı beklerken çok eğlendi. İlk gün yemek yediği yere beni çekiştire çekiştire götürdü. O gün girdiğimiz mağazalara girip kahkahalar attı. (Bu Ömer in Ben burayı hatırlıyorum, deme yolu.) Uçakta bir saat beklemek zorunda kalınca New York a rötarlı indik. İstanbul aktarmasına ne olduğunu sordum, görevli Hadi ya bir de İstanbul mu vardı ifadesiyle bir saniye düşünüp, Koşun, yetişebilirsiniz, dedi. Gitmemiz gereken kapı terminalin tam ters tarafında. Dakikalarca koşturduk. Annemlerle Ömer i koşturmak beni çok rahatsız ediyor, tansiyonları yükselecek, çarpıntı tutacak diye ödüm kopuyor. Bir de Ömer ağlamaya başladı ama duramıyoruz. Az kaldı yavrum, üzülme diyerek elinden tutup benimle koşmasını sağladım. Yavrukuş perişan görünüyor, meğer tuvalete gitmesi lazımmış! Bir yandan koşuyoruz, diğer yandan da önümüze çıkan her tuvalete girip müsait mi diye bakıyoruz. Hepsinde kuyruk var. Her seferinde içimden küfürü basıp koşmaya devam ediyorum. Sonunda aktarmayı yakaladık ama kapı açılmış, tuvalet bulamadan sıraya girmek zorunda kaldık. Sıra numaramıza göre bizi uçağa en son alıyorlar. Ömer hem koşmaktan hem de tuvaletini kaçırmamaya çalışmaktan kıpkırmızı. Elimi göğsüne götürdüm, kalbi çok hızlı atıyor. Zaten noradrenalini yüksek en ufak bir heyecanda çarpıntı yaşamaya başlıyor. Bir an önce uçağa girmek zorundayım. Kapıda görevli kıza rica ettim Hayır, sırayı bozamam dedi, Durumu anlattım, Mümkün değil, diye cevap verdi. Eh şimdi sesimi yükseltme vakti geldi. Suratsız ifademi takınıp açtım ağzımı yumdum gözümü Rötarı biliyorsunuz, ikisi de sizin uçuşunuz. İki kapı arasında dünyanın mesafesi var, bizi terminalde koşturmak yerine, bir araç vermeliydiniz. İki yaşlı insanla bir çocuk bu kadar koşturmuşuz, umrunuzda değil. Şimdi oğlumun bir an önce uçağa girmesi lazım. İstiyorsan yetkilinle konuş ama bunu çöz, dedim. Baktı ki çok kararlıyım, Geçin, demek zorunda kaldı. Ömercik i tuvalete zor yetiştirdim. Altına kaçırmasın diye kendini zorlamaktan mahvolmuş çocuk. Uçak harekete geçtiğinde ancak koltuklarımıza gidebildik. Bizimkilere tuvalet düzenimizi değiştirmeyin demiştim ama beni kim dinler? Ah anne ya, ne olurdu işime karışmasaydın? Ömer i yine pencere kenarına oturttum. Mutlulukla dışarıyı izledi. Hiç beklemiyordum ama uçakta servis edilen yemeği yedi ve esnemeye başladı. Hemen ilacını verdim. İstanbul a inene kadar uyudu. Ömer evde de uyumaya devam etti. Akşam babasını gördüğünde kucağına atladığı gibi yapıştı. Minnoş Zeynep de günlerce benim kucağımdan inmedi. Bence en güzel sahne Ömer in Zeynep i ilk gördüğü an. Kardeşine sarıldı, Zeynep çekilene kadar da onu bırakmadı. Gidip gelip Zeynep in dibine giriyor ve yüzüne bakıyor. Zeynep izin verirse, yavaşça kardeşinin yüzünü okşuyor. Haziran başındayız. Kulüpte havuzu doldurmuşlar ama hava soğuk sayılır. Ömer her gün yüzmeye alışmış. Kulübe gider gitmez tişörtünü çıkardığı gibi üstündeki şortla havuza atladı. Eşime Ömer yüzüyor, demiştim ama bu kadarını o da beklemiyordu herhalde. Duygularını kolay kolay kelimelere dökemez. Biraz havuzun yanında durup gülümseyerek oğlunu seyretti. Sonra da gelip beni öptü. Ömer yüzer de Zeynep durur mu? Ben de yüzmek istiyorum. Mayomu getirin. diye ağlamaya başladı. Babası eve gidip mayoları getirdi. Artık hava soğukmuş değilmiş kimsenin umrunda değil! Havuz kapanana kadar yüzüyorlar.

81 On beş gün sonra yavaş yavaş herkes havuza inmeye başladı. Ömer bir yıl içinde çok güzel boy atmış, yedi kilo almış. Artık eskisi gibi ağlamaklı ve mızırık değil. Adam gibi söz dinliyor. Bir de yüzüyor ki, üç yıldır kenarda oturan çocuktan kimse bunu beklemiyordu. Daha önce konuşmadığımız hanımlar bile yanıma gelip Ömer i çok iyi gördüm, aman nazar değmesin. Ne yaptınız da bu kadar gelişti? diyorlar. Benim keyfime diyecek yok tabii. Geçen sene yine havuzda tanıştığımız Sabiha Teyze, beni gördüğünde yüzünde bir şaşkınlık ifadesi ile koştura koştura geldi. Mutluluktan gözleri dolmuş. Pınar, uzaktan baktım. Bu çocuk Ömer olamaz, bu kızın başka bir oğlu daha mı vardı? diye düşündüm. Bu kadar değişebileceği aklıma bile gelmezdi. Yavrum, harika olmuş, maşallah dedi. Orlando ya gitmeden önce Özlem le anneme Ömer in tuvalet eğitimini kastederek İnşallah size karşı çıktığım için utanırım, gelip sizden özür dilerim, demiştim. Ömer yolculuk boyunca bana çok çektirdi ama dönüş yolunda yaşadığı sıkıntıdan mı, yoksa bir ay içinde korkusunu yendiğinden mi bilemiyorum, döndüğümüz günden itibaren bir daha bu konu hakkında hiçbir problemimiz olmadı. Bana da Sizin yüzünüzden az çekmedim ama, diye söze başlasam da, özür dilemek düştü. Temmuz a kadar Özlem le çalışmaya devam ettik. Özlem in gelecek sene çalışma programını değiştireceğini biliyorum. O da Ömer in okula başlayacağını biliyor. Bir daha birlikte çalışamayacağımız aşikâr. Son gün çok zor vedalaştık, ikimizin de gözleri doldu. Kulüpten çıkarken defalarca dönüp bize baktı, Ömer e el salladı. (Şimdi arada bir de olsa telefonlaşıyoruz. Artık o da anne; dünya tatlısı bir oğlu var. Adı Ömer.) En sonunda Ömer in tüm test sonuçları geldi. Tahmin ettiğimiz gibi ağır metal zehirlenmesi vardı. İlk sonuç cıvadan çok kurşun zehirlenmesini gösteriyordu. Dr. Bradstreet le konuştuğumda hemen Dr. Buttar ın oğlu için geliştirdiği protokole başlamamızı önerdi. Huyum kurusun, öyle ha deyince yeni bir tedaviye başlayamam. Bir ay bu protokolle ilgili ne bulduysam okudum. Gördüm ki, TD-DMPS tedavisi diğer metal atımı protokollerinden daha az yan etkili ve çok da başarılı. İlaçların siparişini verdim ama tedaviye başlamamız sonbaharı buldu. Bu arada arkadaşlarımın bir bölümü de bizden cesaret alıp bu tedavilere başladılar. Dr. Sabiha Keskin hepimize destek oldu. Şimdilik hep beraber aynı protokolleri uyguluyoruz. Okula başlıyoruz Sonbahar geldi çattı, Ömer i hangi okula vereceğimi bilemiyorum. OÇEM Programına bağlı devlet okullarının iyi çalışanlarında yer yok. Az öğrencili olan iki okul ise bu sene kapatılmış, öğrencileri diğer okullara verilmiş. Sonunda Ömer i kabul edecek bir OÇEM okulu buldum, eşimle okulu görmeye gittik. Okul şehrin dışında bir köyün içinde. Yolu o kadar bozuk ki bir yağmur yağsa çocuklar asla okula ulaşamazlar. Bu olmaz, dedik ama hangisi olacak ki? OYAD ya da TODEV gibi iki seçeneğim daha var ama onlar Anadolu yakasında. Eşim İstersen karşıda küçük bir ev tutalım, dedi ama istemiyorum. Çünkü biliyorum ki hafta içinde karşıya gelemeyecek. Çocukları babalarından ayırmak en son çaremiz olmalı. Okuldan dönüşte Berrin e uğradım. Tesadüf Aylin de oradaymış. Benim yüzümden düşen bin parça N oluyor kızım? Ne bu halin? diyerek karşıladılar. Sıkıntımı anlattım. Artık okul dosyasını kapatıyorum. N apayım, eve öğretmen tutarım. İkimiz nöbetleşe Ömer e bakarız,

82 dedim. (Zeynoş bu sene birinci sınıfa başlayacak. Zaten sürekli ihmal ettiğim kızımla hiç değilse bu sene ilgilenebilmek için Ömer in sorumluluğunu biraz devretmem lazım.) Berrin Saçmalama, dedi. Aylin, Şurada seni evire çevire döverim. Topla kendini. Dünyanın öbür ucuna gidebiliyorsun da, bir okul mu bulamayacaksın? dedi. En kötü ihtimal Ömer e bir anaokul öğretmeni buluruz. Çocukla birlikte derse girer. Durumunu anlayan bir özel okulla da anlaşırsın. Ne kendini hırpalıyorsun? Normal gelişen çocukların gittiği özel okulları iki sebeple hiç araştırmamıştım, öncelikle Ömer in özel eğitime bile ancak uyum sağlayacağını düşünüyordum. Yasemin örneğini biliyorsunuz, bu okullar Yasemin kadar iyi durumda olan bir çocukla bile uğraşmak istemiyorsa Ömer gibi saniye yerinde duramayan bir veleti nasıl kabul edecekler? Bunları göz önünde bulundurduğumda Ömer in asıl eğitimin yine benim sorumluluğum olduğunu düşünerek yine haftada en az on beş saat için bir özel eğitim uzmanı tutmayı diğer yandan da okula alışabilmesi için OÇEM programına yazdırmayı planlamıştım. Ev programı özel okul taksitlerinden de pahalı, böyle olunca mecburen devlet okulunu seçmek zorundayım. Bunu söyleyince Berrin benim gözden kaçırdığım bir şeyi hatırlattı. Düşündüğün gibi olmaz. Çocuk yazın bütün gün sokakta olmaya alıştı, öğretmeniyle de olsa evde durmak istemeyecek, mecburen dışarı çıkartacaksın. Yoluydu, yemeğiydi, oyuncağıydı derken boşu boşuna bir sürü para. Sonra on gün içinde gittiği her yerden sıkılacak, seni tırmalamaya başlayacak. Doğru söylüyor. Bir de özel okullara bakalım. Tam gün okulda olursa ev programını iptal ederim. Tüm arkadaşlarım sıkıntımı biliyorlar ya, birkaç gün sonra Suna arayıp Haydi, Ömer i Elit Gençler e yazdıralım, dedi. Okul hakkında çok bir şey bilmiyorum ama evimize yakın. Bir yıl otizmli ve dikkat bozukluğu olan çocuklar için bir özel alt sınıf kurmuşlar. Sabiha Hanım bu sınıfın kurulabilmesi ve bu sınıfta yeterli ölçüde gelişen çocukların karma eğitime geçebilmeleri için okula destek olmuş. Suna ya Yer kalmamıştır, hiç ümidim yok, dedim. Okulu aradığımda Özel Eğitim Bölümü Başkanı Jale Sezgin le görüştüm, Ömer i anlattım. Gelin tanışalım, Ömer i de görelim, dedi. Ertesi güne randevulaştık. Önce Jale Hanım la tanıştık. Yıllarını bizim çocuklarımıza vermiş. Bir sınıf dolusu otizmli çocuğun her şeyiyle ilgilenip, gelişmelerine katkıda bulunup yine de gülümseyebilmek herkesin harcı değil. İnsan bu işi ancak sevgiyle yapar. Jale Hanım bizi okulun sahibi ve müdiresi Ersin Özkan Hanım la tanıştırdı. Okul olarak bizim davamızı o kadar sahiplenmişler ki, çocuklarımız için gerekli her şey düşünülmüş. Öz bakım ihtiyaçları için yardımcı olacak ayrı bir sınıf görevlimiz bile var. Biri ikisi hariç tüm çocuklar diyet yapıyor. Günlük programın bir saatini duyu bütünlemeye ayırmışlar. Çocuklar iki sınıfta eğitim görüyorlar. Birincisi özel eğitim sınıfı, ikincisi ise bizimkilere ait, daha yavaş bir müfredatla ilerleyen birinci sınıf. Birinci sınıfı geçen çocuklar, normal gelişen çocukların sınıflarında karma eğitime başlıyorlar. Ersin Hanım mezun ettikleri ya da ortaokul yaşında meslek okullarına gönderdikleri öğrencilerini gururla anlattı. İçimden benim oğlum da bu çocuklardan biri olur inşallah dedim. Ömer in durumunu da görüştük. Jale Hanım Özel alt sınıftan başlatalım, dönem içinde durumunu tekrar gözden geçiririz, dedi. Biz de hemen Ömer i başlattık. Okullu olduk! İnanılır gibi değil. Hemen gidip oğlumun formasını aldım. Bir gün onu formayla göreceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Eylül ve Ekim çok kolay geçmedi. İki çocuğum da aynı anda okula başlayınca bir ona bir buna koşturup durdum. Ömer okula çok kolay alıştı. Sabah Okula gidiyoruz diye uyandırdığımızda hâlâ sevincinden ne yapacağını bilemiyor. Ama Minnoş öyle değil. Gitmemek için binbir çeşit bahane buluyor. Allah tan öğretmeni çocuk psikolojisinden çok iyi anlıyor. Bize Hiçbir şey için

83 baskı yapmayın, bu daha ilk yılları. Çocuk en başından okul hakkında olumsuz düşünmeye başlarsa, ileride bunu değiştirmekte zorlanırız. Okula gelmek mi istemiyor, ödev mi yapmıyor? Hepsi benim sorumluluğum. Bana söyleyin, zaman içinde çözeriz, dedi. Dediğini de yaptı. İkinci dönem Zeynoş un mızırıklığı bitti. Şimdi Şimdi Ömer sekiz buçuk yaşında. İkinci dönem özel eğitim alt sınıfından ayrılıp, birinci sınıfa başladı. Birinci sınıf programını tamamen takip edemediği için bazı dersler de eski sınıfına geri dönüyor ama olsun. Seneye birinci sınıfın kayıtlı öğrencilerinden olacak. Geçen yaz Tohum Vakfı nda Yeşim le başladıkları okuma yazma çalışmalarına yine vakıfta devam ediyor. Tam gün okulda olduğu için, özel eğitime çok az vakit ayırabiliyoruz ama yaz tatilinde bu açığı kapatmayı planlıyoruz. Yine Tohum Vakfı nda duyu bütünleme seanslarına gidiyor. Talimat almasında, davranışlarında, el-göz koordiasyonunda, genel dengesinde ve konuşmasında gözle görülür bir artış var. Bu sene Ömer i ilk defa gözleyen bir özel eğitim uzmanı, Anladığım kadarıyla Ömer otizmin tipik belirtilerinden yavaş yavaş kurtulmaya başlamış, dedi. Söylediği her kelime bizim için dünyalara bedel. Beni çok mutlu eden birkaçını yazacağım; Zeynep, Ömer e çok kızıyor. Çocuk haklı çünkü Ömer ona bir türlü rahat vermiyor. Zeynep de kafasının tası atınca Ömer e Kötü çocuk, diyor. Yavrum, yapma, etme. Ömer i üzersin. Yok. Kötü çocuk demeye devam. Bu yaz ilk Kötü çocuk lafını duyunca Ömer bağıra bağıra ağlamaya başladı, eskiden tınmazdı bile. Üzüleyim mi, sevineyim mi bilemedim. İkinci kötü çocuğa dayanamayıp cevap verdi. Kötü değilim. Haftasonu elektronik bir kapı açılmayınca elleriyle kapıyı zorlayıp açmaya çalıştı. Yapamayınca Olmuyor, dedi. Dün Ömer in odasında bilgisayarın başındaydık. Telefon çaldı ama ne Zeynep ne de babası televizyon keyiflerini bölmek istemiyorlar. Yapacağına pek olasılık vermeden Ömer, git telefonu aç, dedim. Keçi fırladığı gibi telefonu açıp Alo dedi. Sonra telefonu açık bırakıp yanıma geldi. Ne yaptığını bana anlatmak için elini kulağına götürüp tekrar Alo dedi. Arayan yengesiymiş, veletlerin sesleri de benzediği için telefonu Zeynep in açtığını sanmış. Geçenlerde Zeynep in çikolatalarından birini aşırmış. İkincisini alabilmek için Yedim ben, yeni ver, dedi. Okulda son derece uyumlu, bir kez olsun sorun çıkartmadığı gibi öğretmenlerinin söylediğine göre çok kolay öğreniyormuş. Beş yıl aradan sonra ilk defa saçının kuaförde kesilmesine izin verdi. Üstelik hiç de zorlanmadı. Saçını kendi ıslattı, yanımızdakilere gülücükler dağıttı. O kadar rahattı ki, etrafımızdakiler Ömer in farklılığını anlamadılar bile. Geçen yıl taklit becerisi gelişmeye başlamıştı. Bu yıl yüzde yüz taklit edebiliyor. Okuma çalışması için ona verilen heceyi okurken, hecenin yanı sıra öğretmeninin tüm hareketlerini ve mimiklerini de tekrarlıyor. Her zaman olduğu gibi yine çok mutlu. Gözlerinin içi gülüyor. En çok duyduğumuz kelimesi Seviyor. Hangimizi yakalarsa sarılıp gözümüzün içine bakarak bunu söylüyor: Seviyor.

84 Bu kitabı yazmaya başladığımda aklımın ucundan bile geçmezdi; yedi yıl aradan sonra nihayet tekrar çalışmaya başladım. Ufak tefek Eve gelince annemi isterim, protestoları haricinde şimdilik gayet iyi bir düzen tutturduk. Çok hayal kurmamaya çalışıyorum, ama sanki hayallerim gerçek oluyor. Sonra Sonrayı şimdilik düşünmüyorum. Bir yıllık planlar yapmakla yetiniyorum. İki sebebi var; birincisi sonranın çaresizlikleri içimi karartıyor. Olası problemleri dert etmektense, karşıma çıkan problemlerle uğraşıyorum. Gücüm ancak buna yetiyor. İkincisi ise güzel sebep; şu yukarda saydıklarımı Ömer in yapabileceğini rüyamda görsem inanmazdım. Belki sonra bizim için daha da güzel şeyler saklıyordur. Neden şimdiden daha kötüsü için hazırlanayım ki? Yan sayfaya: Otizmli meleklerin yorgun annelerine, Bu melekler kendi kanatlarına kavuşana kadar onların öğretmeni, tercümanı, avukatı, annesi kısacası her şeyi olacağız. Her gün aynı mücadeleye en baştan başlayacağız. Şimdiden yorgunuz, daha da yorulacağız. Henüz oğlumu otizmin pençesinden kurtarabilmiş değilim. Bu hızla giderse hiçbir zaman tamamen iyileşemeyeceğini de biliyorum. Olsun, çabalamaktan vazgeçmeyeceğim. Onun söyleceği bir tek kelime için bin kere daha aynı yolu yürürüm. Ben farklı değilim, biliyorum; hepimiz yürürüz.

85 İkinci baskıya sonsöz, İyi şeyler, kötü şeyler...bir garip ruh halleri.. hard days, good times, blue skies, dark clouds 2. baskıyı yapıp yapmamayı düşündüğüm günlerde Ömer in muayenesi için Dr. Sabiha Keskin e gittik. Yaklaşık bir yıldır Ömer i görmemişti, yaşadığı bademcik sorununun haricinde gelişimini çok iyi buldu. Bademciklerinin ve geniz etinin alınmasını onayladı. Fırsatımız olunca biraz sohbet ettik. Kitabı tekrarlamaya pek niyetli olmadığımı söylediğimde Artık bu senin ödevin haline geldi, bu kitaptan kaçmak yok, dedi. Ekleyecek birşey bulamıyorsan bile söyleyecek birşeyin var; yine birebir yaşadığını yazacaksın. Nörolojik rahatsızlıklarda gelişimin hiçbir zaman yıldırım hızıyla olmayacağını, ne yaptığını bilerek sabırla sürdürülecek uzun bir yolculuk olduğunu söyleyeceksin. Bu bile yeter Evet doğrusu bu; bu dava hiç kapanmayacak. Her yaşın ayrı gereklilikleri var, biz hep geriden gelirken hergün yeni mücadeleler açılıyor önümüzde. Zaman zaman bu dertle uğraşan dostlarımdan da aynısını duyuyorum Biri bitiyor, diğeri başlıyor.. Bir bitse.. Keşke ama biliyorum bitmeyeceğini. Bir saplantı bitiyor diğeri başlıyor. Birşeyi başarıyoruz o bittiği saniye yeni hedefler yükleniyoruz. Yedi yaşındayken beş yaş davranış seviyesine geliyoruz farklılık çok da göze çarpmıyor ama onbir yaşında yedi yaş seviyesindeyseniz tren kaçtı bile. Bir garip ruh halleri bunlardan kaynaklanıyor. Geleceğin dertlerini de takıp peşine, gölgemin üzerinde ikinci bir gölge olarak uzayıp gidiyor. Yorgunluk hiç bitmiyor, uykusuzluk en iyi ihtimalle şiddetini azaltıyor. İkinci gölgenin hükümranlığındaki karanlık ülke beslendikçe besleniyor, hergün sınırlarını genişletiyor. Her ne kadar normal bir hayat sürdürüyor gibi görünsem de görünen gerçek değil. Normal bir hayata sahip insanlar işte çalışır, evde dinlenir. Ben işte dinleniyorum. İşten kaytardığımdan değil, evde sürekli ayakta ve tetikte olmak zorunda olduğumdan. Yaptığımız herşey en fazla dakika dikkat süresi olan hiperaktif bir çocuğun hızına endeksli. Dışarda yemek mi yiyeceğiz, en iyi günümüzde yirmi dakikada bitmesi lazım. Evde bilgisayar mı oynacağız; 10 dakika sonra yeni bir aktiviteye ihtiyaç var. Gecenin yarısına kadar oturmayan, her on dakikada bir farklı birşeyi döküp saçan, ilaçla bile onbir hatta onikiden önce uyumayan bir çocukla her gün yorgunluktan bayılmanın sınırında koşturup duruyoruz. Babasıyla nöbetler halinde bekçilik yapıyoruz (tabii babasının seyahatte olmadığı günlerde). Bu koşturmaya vücudum dayanmıyor artık; en iyi günüm üç ağrı kesiciyle bitiyor, kötü günlerim ise altı hatta yedi. Mesele yorgunlukla kalsa gene iyi. Ömer büyüdükçe farkındalığı neredeyse biyolojik yaşına yakın bir biçimde artıyor ama sınırlılıkları devam ediyor. Başaramadıklarının farkında olmak onu nasıl üzüyor, bakışlarından anlıyorsunuz zaten. Çok etkilendiğinde, isteyip de başaramadığı

86 şeyin ne olduğunu anlatamadığında, fırtınalar kopuyor evde. Bazen küçük bazen de büyük çaplı öfke nöbetleri yaşanıyor. Ben artık öğrendim bunlarla başa çıkmayı, oğlumu nasıl sakinleştireceğimi biliyorum ama yine de her seferinde içim parçalanıyor. Öyle karanlık bir çamur ki içinde debelendiğimiz, öfke nöbetlerinin olmaması da mutluluk getirmiyor bazen. Bir bakıyorum sessiz sakin oturuyor, üzülmüş ama neye üzüldüğünü anlamam mümkün değil. Yapamadığı her ne ise kabullenmiş işte yapamayacağını, karşı durmuyor. Hadi bakalım, bu daha mı iyi sanki? Hangimiz daha çaresiziz, o mu, ben mi? Keşke fırtınalar estirse, bağırsa ağlasa, diyor insan. Yorgunluğu, yılgınlığı, çaresizliği aşsam da pişmanlıklara takılıyorum. Zamanında başlayamadığım tedaviler, yanlış uygulanan terapiler, yanlış insanlar, hepsi üstüste binip kocaman kapkara bir canavar suretinde dikiliyor yolumun üzerinde. Ama hiçbirşey geleceğin gölgesinden daha karanlık değil; Oğlum kendi başına ayakta durabilecek mi? Bu kaçırdığımız treni yakalayamazsak ne olacak? sorularının cevabı herkes gibi beni de kahrediyor. Bu garip ruh hallerini zaman zaman kelimelere döküyorum. Ya da yakın bir dostumun ifade ettiği gibi kusuyorum. Kusmak iyi geliyor, neye niye üzüldüğümü anlıyorum. Neye yanlış tepki verdiğimi, neden olması gerekenden daha çok etkilendiğimi farkediyorum. Kusmanın bir faydası daha var; geriye dönüp okuduğumda neleri atlatmış olduğumu hatırlamak yeni sorunlarımı aşmama yardımcı oluyor. Tevazu göstermeyeceğim; neleri atlatmış olduğum bana ne kadar güçlü olduğumu hatırlatıyor, derin bir nefes alıp bir daha başlıyorum savaşa. O yazıları kitabın bu baskısına eklemeyi ciddi ciddi düşündüm, şimdi vazgeçiyorum. Eklemeyi istememin asıl sebebi aynı gelgitleri yaşadığımızı anlatmaktı. Oysa onları burada bir daha kelimeye dökersem kimseye faydam olmayacağını farkettim. Benzeştiğimiz çaresizlikleri besleyip büyütmeye niyetim yok, onlara rağmen ayakta kaldığımızı hatırlatmak istiyorum. Madem başlığın sırasını terse çevirmiş gidiyoruz, kötü şeylerle devam edeyim bari. Hiç değilse iyi olanlar sona kalsın. İyi şeylere tekrar başlık atacağım, canınız çekmiyorsa bu kasvetli bölümü hiç okumayın. Ömer büyüdükçe sosyal hayatımız zorlaşıyor. Küçükken yaptığında göze batmayan şeyler artık daha çok insanın ilgisini çekmeye başlıyor. Bizi gördüğü bir dakika içerisinde değerlendirecek olan yabancıların bazı tepkilerinin doğru olduğunu çoğunlukla onlara hak verebilecek kadar iyi anlayabiliyorum ama bunların bizim hayatımızı sınırladığı gerçeğini değiştirmiyor benim anlıyor olmam. Bu anladıklarımın listesi kabardıkça dışarıda yapabildiğimiz şeylerin sayısı azalıyor. Ömer her yerde göze çarpan birşey yapacak, ya da böyle birşey yapsa da etraftaki insanlar kötü tepki verecek diye bir kural yok tabii ki ama bu yorgunlukla yeni bir sorunla uğraşacağımıza kabuğumuza çekilmeyi tercih ediyoruz. Bu sene çok sevdiğimiz bir aktiviteden daha olduk; kışın yüzemiyoruz artık. Kimseyle çarpışmayalım, rahat edelim diye hep en sakin saatleri seçmeme rağmen havuzda sorun yaşamaya başladık, ben de vazgeçtim. Çünkü Ömer i kendi başına erkekler soyunma odasına bırakmam mümkün değil, onu da Zeynep le birlikte yanımda tutuyorum. Yazın sorun yok, n olacak havuzun yanında bir havluya sarıp mayosunu değiştirsin, orda aldığı duşla idare eder üstüne yeni bir t-shirt verirsin, oldu bitti işte. Kışın öyle mi? Bir kere kapalı havuzlara kocaman çantalarla girilmiyor, mecburen montunu kazağını ayakkabısını soyunma odasında bırakacaksın

87 (mecburen Ömer le kadınların odasına gideceğim demek bu). İki kişiden Oğlunuz burada olacak yaşı geçmiş bence, lafını duyunca bir üçüncüsüne daha cevap veremeyeceğimi farkettim, artık gitmiyorum. Ömer yanımda kuzu kuzu oturup söylediklerimi anlarken o iki dakika içinde tanımadığım bir kadına daha çocuğumun yaşından farklı geliştiğini anlatmaya niyetim yok. Oysa haftasonumuzun en güzel zamanıydı yüzmek. Herşeyi on dakikada tüketen Ömer in saatlerce ve mutlulukla yapabildiği tek şeydi. Lüksmüş gibi görünebilir, aksine ihtiyaçtı. Havuzda geçirilen bir tam günün bir saatlik özel eğitim maliyetine denk geldiği düşünülürse daha iyi değerlendirilir sanırım. İyi de madem bu kadar gerekliydi, niye vazgeçtin? diyebilirsiniz tabii Topluca kullanılan bir mekanda kendi başına duş almasını, kurulanmasını, giyinmesini, kilitli ya da şifreli dolapları kullanmasını öğretmenin zorluğunu attım bir kenara ama onu kontrol edemediğim bir yerde çocuğumu etrafından nasıl korurum? Vazgeçtim işte. Şimdilik idare ettiğim birşey var ama onun da yakında patlak vermesini bekliyorum. Yine aynı sorun sayılır; bu seferki de dışarıda tuvalete gitmek. Çünkü Ömer i kadınlar tuvaletine götürüyorum. Geçen yıl telefonda bir arkadaşıma sordum oğlanlar biraz daha büyüyünce ne yapacağız bu tuvalet meselesini diye. Önce bir durdu, Nerden buldun bunu şimdi sabah sabah? dedi. İki gün sonra aradı. Baktım o da aynı meseleye sarmış İyi halt yedin hatırlatıp, söylediğinden beri bunu düşünüyorum diyor. Bu kadar büyütülecek bir sorun mu? Evet, maalesef. Çünkü benim oğlum da, otizmli diğer çocuklar gibi, dışarıdan bakıldığında sınırlılığını göstermiyor. Bir iki sene sonra kocaman adamın kadınlar tuvaletini kullanıyor olması mutlaka sorun olacak, biliyorum. Onun sıkıntısını anlamayan birileri saçma sapan konuşup sinirimi bozacaklar birgün. Hatta gün geçtikçe artacak aldığı tepki. Gitsin erkekler tuvaletine demek de her zaman çözüm değil. Temiz ve güvenli olduğunu bildiğim bir yerde bunu yaptırmak kolay. Mesela işyerinde hadi git tuvalete diyebiliyorum ama İstanbul şartlarında büyük çoğunluka mümkün değil bu. Bunun çok basit bir çözümü olabilirdi tabii eğer aklımıza hergün bir yenisini eklediğimiz alışveriş merkezlerine hatta hastanelere engelliler için ayrı tuvaletler yapılması geliyor olsaydı. Maalesef bu uygulama çok az. Buyrun, eve kapanmamız için bir sebep daha. Zaten eskisi kadar güçlü hissetmiyorum kendimi. Berrin in deyişiyle Ruhum kaldırmıyor, yeni mücadeleleri, problemleri. Yeni çözümler üretmiyorum, daha çok yeni korunma-savunma mekanizmaları üretiyorum. Mesela görüşmek istemediklerimle görüşmüyorum. Zaman içerisinde anladım ki bu görüşmek istemediklerimin listesini empati kuramayan tanıdıklarım oluşturuyor.eh n apayım? Anlamayanlara hayatımın gerekliliklerini tekrarlayacak halim yok ya? Görüşmemeyi seçiyorum. Bu sayfadaki Pınar, bir önceki bölümü yazan kadına benzemiyor değil mi? Yılgınlığımın sebepleri bu yukarda saydıklarıma bağlı değil sadece. Bunlar genel sebepler, bir de beni kahreden bir özel sebep var. Yazayım mı, yazmayayım mı diye düşünüp durdum kaç aydır. Sonunda bunu paylaşmam gerektiğine karar verdim. Bu o garip ruh halleri gibi öznel birşey değil. En başından beri yaşadıklarımızı eğrisiyle doğrusuyla anlatırken, bunu atlamam doğru olmayacak. Oysa yazarken tekrar yaşamak hiç içimden gelmiyor. Kitap yayınlandıktan sonra bir süre herşey güllük gülistanlık devam etti. Ömer hiç geriye gitmeden, her yeni mevsimde yeni bir gelişmeyle sürdürdü okul hayatını. Ben de iki çocuğumu birden gayet başa çıkalabilir sorunlarla okula başlatıp, esnek zamanlı da olsa doğru düzgün bir iş hayatına kavuştum sonunda. Tekrar çalışmaya başlamak en önemli dönüm noktalarından biridir

88 benim için; bununla yaşadığım mutluluk bir yana, oğlumun benden bağımsız bir hayata kavuşmasını sağlayabilmiş olmak o güne kadar ki en büyük başarımdı herhalde. Bir süre bu düzeni oturtmakla uğraştık. Kolay olmadı tabii ama iyi planlamayla ve çevremizden gördüğümüz destekle okullu hayatımıza annenin çalışmasını da ekledik. Şanssız olduğumu yazdığımda negatif düşünüp negatifi çekiyorum diye kızan dostlarım var; hadi bir değişiklik yapıp hayatımın güzel tesadüflerinden birini yazayım bari; bu iş, ev ve okullar arası süregiden maratonda yeni bir dostumun verdiği desteği unutmam mümkün değil. Zeynoş un sınıfının velilerinden İpek, benim sınırlı zamanın içerisinde dört parçaya bölünmek zorunda olduğumu farketiğinde, kendi kızıyla birlikte benim cincanın okul sorumluluğunu da yüklendi. İlk üç yıl ödevlerimiz, projelerimiz, toplantılarımız İpek ten sorulur oldu. Ve bu kadar yorgunluğun ardından yıllar sonra ilk defa çocuksuz beş günlük bir tatile gitmeyi kararlaştırdık eşimle. Haketmedik mi yani? Önceki yıllarda çocuklarla çıktığımız iki tatil de o kadar kötü gitmişti ki, uzun zamandır gitmiyorduk zaten.(birincisini ikinci gününde kesmek zorunda kalmıştık. İkincisinden de kavga, gürültü ve bin çeşit huzursuzlukla döndüğümüz için tatil davasını çoktan kapatmıştık.) Onları büyükannelerle bırakabileceğimize kanaat getirdiğimiz an Hadi kaçalım, dedik. İyi hatırlamıyorum ama galiba annemler bizde kalıp çocuklara bakacakları günleri bölüştüler, biz de 2005 in Aralık ayında o çok özlediğimiz tatilimize gittik. Bir güzel gezdik, yirmili yaşlarımızdan beri isteyip de gidemediğimiz konserlere gittik, mutlulukla döndük. Eve geldiğimizde gözlerimize inanamadık; Ömercan bayağı konuşmaya başlamış. Hem de ekolali falan değil, doğru düzgün konuşuyor. Sevinç çığlıkları atmak istiyorum ama Ömer i ürkütmemek için korkumdan birşey yapamıyorum. Allah ım bu ne mutluluk! Oldu işte; hayalini kurmaya bile cesaret edemediğim şey gerçekleşti. Babası ilk gece Ömer i yatırırken Çok güzel konuşuyorsun, dedi. Bizimkinin cevabı Çok güzel konuştum, kukiku. Ardından da kocaman bir kahkaha! Herşeyin ismini söyler oldu. Her söylediğinde de gülmeye devam ediyor. Daha önce yapamadığının bal gibi farkındaydı, şimdi yapabildiğini görmek onu çok mutlu ediyor. Bense bulutların üstündeyim tabii. İçimden Eşek herif diyorum ben gidince konuşacağını bilseydim, bunca yıl sürünmezdim. Kaç kere çıkmıştım tatile şimdiye kadar. İşte tam bu sırada olan oldu. Hangi alanda çalıştığını ya da hangi ülkeden geldiğini yazmayacağım bir terapist hanım geldi İstanbul a.yazmayacağım çünkü diğer çocuklara faydası oldu. Onlara da aynı zararı vermiş olduğunu bilsem kimse tutamaz beni. Ben de salak gibi gittim randevu aldım. Bir dursana, herşeyi yoluna koymuşsun, niye karıştırıyorsun başka bir terapisti? Yıllardır hayalini kurduğun şey gerçek olmuş, niye daha fazlasını arıyorsun?...ne gezer? Biraz çevrenin baskısı, biraz da bunu yapmazsam sonradan üzülür müyüm kuşkusu, gittim aldım randevuyu. İçimde hafiften bir korku da var, Ömer in durumunun çok hassas olduğunu bildiğim için kadınla önceden tanışıp oğlumu anlatabilmek istedim. Seanstan bir gün önce onu İstanbul da ağırlayan grupla birlikte akşam yemeğine çıktım, yemek bitti kahve içmeye götürdüm, Ömer i anlattım. Ben anlattım ama kadın anlamamış. Ertesi gün diğer çocukların ailelerinin söylediğine göre işini iyi yapan ama bana göre yaptığı işe at gözlüğü ile bakan bu terapistin randevusuna gittik. En son randevu bizdik, yorgunluktan mı yaptı bu aptallığı yoksa seanstaki beceriksizliğinden mi, emin değilim. Randevuyu beklediğimiz yerde çay ikram ettiler. Ömer konuşmanın mutluluğuyla gördüğü herşeyi dillendirir durumda. Çayla ilgisi sıfır olmasına rağmen o günden beri neredeyse kurduğu son doğru düzgün cümleyi kurdu seansa girmeden önce; Anne, çay geldi. Seans başladı, Ömer konuştuğunu gösterebildiği için mutluluktan uçuyor. Yalnız değiliz, hep birlikte bilgilenelim diye öğretmenlerimiz de yanımızda. Benim keçi onlara da şov yapacak ya,

89 tek kelimeyle de olsa sürekli birşeyler söylüyor. Terapist Ömer e söz geçiremeyince, susmasını sağlamamızı istedi. Hayır dedim, birkaç gün oldu konuşmaya başlayalı. Kadının İngilizcesi gayet iyi bu arada. Bir önceki gece bilmem kaç saat sohbet ederken fıstık gibi konuşuyordu. Şimdi bu söylediklerimi anlamıyor olması mümkün değil yani. Sanırım o kadar özel eğitimcinin içinde Ömer e istediğini yaptıramamaktan dolayı hiddetlendi. Taktı çocuğun konuşmasına. Sus demeyi de öğrenmiş. Ömer e iki dakika da bir sus diyor, Ömer gülerek konuşuyorum diye cevaplıyor. Girdim araya, tekrar anlattım. Onun takmadığını gören tercümanı derdimi anladı bir de kendi dilinde anlattı, kadın ne nuh ne peygamber. Bana verdiği cevap şu; madem konuşmaya yeni başlamış, bu onun kurallı konuşmasını öğrenmesi için çok iyi bir fırsatmış. Hep istediği gibi davranmasına izin verirsem hata edermişim. Sus deyince susmayı öğrenmesi gerekirmiş. Ah salak kafam, o saniye alıp gitsene oğlunu ordan! Bugüne kadar kimlere, nelere kafa tutmuşsun, Lanet olsun, de, çık git. Daha neyin faydasını bekliyorsun o seanstan? Yapmadım işte, neden bilemiyorum, tutuldum orda. Ve bu artık terbiye sınırını aşmadan hangi sıfatlarla tanımlayabileceğimi bilemediğim kadın atladığı gibi parmağını Ömer in ağzına soktu, Sus diye bağırarak diline bastırdı. Ömer önce neye uğradığını anlamadı güldü. Gülünce bir daha bastırdı. Herşey yarım dakikada bitti zaten. Eminim verdiği zararın büyüklüğünün farkında değildir. O yarım dakikada bu kadar yıl uğraşıp da elde ettiğimiz en büyük başarımızı aldı götürdü. O anda Ömer in tepkisinin bu kadar büyük olacağını tahmin etmemiştim. Kızdım, bağırdım ama iş işten geçmiş meğerse. Ömer birkaç gün içerisinde yine küstü ve konuşmayı bıraktı. Oğlumla birlikte ben de küstüm herşeye. O güne kadar yapılan her araştırmayı okurken, internet grubumuzdaki hiçbir yazışmayı kaçırmazken, hepsini bıraktım gitti. Hatta bu çevrede edindiğim arkadaşlarımla görüşmeyi bile bıraktım. Ne de olsa çalışmaya başlamıştım, zamansızlığım gerçekti ama içimden biliyordum ki otizm hakkında tek bir kelime duymaya dahi tahammülüm kalmamıştı. Okulun veli toplantılarına bile zor dayanır olmuştum. Bir iki gittim, baktım olmuyor, onlara da gitmeyi bıraktım. Toplantılarda sözün otizmin tanımına, hangi tedavilerin en iyi sonuçları verdiğine gelmesine dayanamıyordum, orda otururken duvarlar üstüme geliyordu yine. Yıllardır sonuca ulaşacağımızın hiçbir garantisi olmadan sadece umut ederek uğrunda didinip durduğum şey kendini şöyle bir gösterip birkaç günde avucumun içinden su gibi kayıvermişti. Tepeüstü çakılmıştım yere, sadece kolum kanadım değil, kalbim de unufak olmuştu. Üstelik elimden geleni yapmıştım, denemediğim neredeyse hiçbirşey kalmamıştı. Artık umut bağlayacak yeni birşey yoktu elimde. Bu yüzden duvarlar üstüme geliyordu zaten. Anlayan anladı tabii bende birşeylerin değiştiğini ama neden olduğunu çıkaramadılar. O kadar üzülmüştüm ki, gevezenin dik âlâsı ben, bununla ilgili tek bir şey söyleyemedim arkadaşlarıma. Anlatırsam kendimi toparlayamacağımı biliyordum. Kaçmayı, bastırmayı seçtim. Başıma geldikten neredeyse iki yıl sonra, ne kadar zamandır gitmediğim bir ev toplantısında anlattım, beraber ağladık. Eğer özel eğitim ihtiyacı olan bir çocuğunuz varsa lütfen seçeceğiniz her yeni terapistte son derece dikkatli davranın, nerden mezun olduğunu, uzmanlığını nasıl edindiğini sorun; bilmek hakkımız. Yetkin olmayan terapistlerin yolunda giden şeyleri bir saniyede bozabilecekleri aklınızın bir köşesinde kalsın. Bunun da ötesinde, terapist yetkin olsa dahi eğer seansın iyi gitmediğini düşünüyorsanız, yaptıkları hoşunuza gitmiyorsa kesin seansı. Neyi neden yaptığını sormaya yüzde yüz hakkınız var. Aklınıza yatmıyorsa yaptırmazsınız. Herşeyden önce çocuk sizin çocuğunuz, sizin rızanız olmadan hiçbir şey uygulamaya hakları yok. Ayıp olur, kötü algılar falan diye de düşünmeyin. Siz onun çocuğunuza yaptığı şeyi kötü algılamışsınız, yetmez

90 mi? Yurtdışından büyük bir ünle gelip de bir hadi bilemedin iki saatte çocukları görecek olan terapistlere karşı özellikle temkinli davranmak lazım, ben maalesef kötü yoldan öğrendim bunu. Bir kere hiçbir özel eğitim programının bir ya da iki saatle başarıya ulaşması mümkün değil ki. Hep aynı şeyi söylemiyor muyuz özel eğitimde? İstikrarlı, uzun süreli ve çok tekrarlı olduğu zaman fayda görebiliriz. İşte bu yüzden iki saatte mucizeler yaratmaları mümkün değil. Olsa olsa bir üçüncü göz olabilirler o zaman diliminde, varsa gördükleri eksiklikleri ve yanlışları anlatabilirler. Türkiye de yüzlerce harika terapistimiz var artık; pırıl pırıl, sevgi dolu gençler. Evet tecrübe açısından baktığımızda bu meslek dalında ülke olarak yeterli olduğumuz söylenemez ama bu mesleği seçen gençlerin iyi niyetinin tecrübeden daha çok işe yaradığını defalarca gördüm. Bu yüzden onların tecrübesinin yerine, bizim özel eğitimcilerimizin sevgisini bin kere tercih ederim. Şimdi kaçmadım işte, döktüm içimi. Ağladığımı saklamaya bile çalışmadım, gören gördü, anlayan anladı. Yazmak hiç de kolay olmadı doğrusu. Biraz yazdıklarımın ölçüsünü tutturabilmek kaygısıyla ama en çok da o zamandan beri yakamdan hiç düşmeyen suçluluğun ağırlıyla. Ne kadar suçluyum, bilmiyorum. Tek bildiğim ağlamanın işe yaramadığı. Mücadeleyi bir kenara bırakan, gece başını yastığa koyduğunda ağlamamak için sürekli kendinden kaçan kadın bana benzemiyor. Onun duyguları, alışkanlıkları ne yaparsam yapayım kendime yakıştıramayacağım bir elbise, ya da zorlana zorlana içindeki güzelliği bulmaya çalıştığım ama bir türlü dinlemeye alışamadığım bir şarkı. Her ne ise, bana yabancı birşey, orası kesin. I m not a man of too many faces, the mask I wear is one İyi şeyler Üç yıl önce Belki gelecek bizim için daha da güzel şeyler saklıyordur. Neden şimdiden daha kötüsü için hazırlanayım ki? diyerek bırakmıştım hikâyemizi. Hiç beklemediğimiz bir sürü güzel şey de gerçekleşti bu sürede. Hayatımız bir yandan artan diğer yandan azalan zorlukların toplamı. Galiba bu meretin benim aklımın basmadığı bir dengesi var; sıfır toplamlı oyun teorisi gibi mübarek; Allah ım ben bunları nasıl aşarım? dediğim neler neler uçup gitti hayatımdan, yerine başka zorluklar geldi. O garip denge korunur durumda; ilahi güç sanki beni alıştırdığı zorluk derecesinde tutmak üzere programlıyor herşeyi. Ömer 2004 ün Eylül ünde Elit Gençler Koleji nin özel eğitim programında okula başlamıştı in ikinci dönemindeyiz; okul hayatımız hiç kesintiye uğramadan, her yıl artan verimlilikle ve tam gün olarak devam ediyor. Elit Gençler in uyguladığı özel eğitim ve kaynaştırma programları son derece başarılı oldu. Okulun özel ve karma eğitime aldığı öğrencilerinin yaş grubu ve seviye açısından benzer olmasına çalışılsa da, her çocuğun kendine özgü beceri ya da yetersizlikleri, farklı saplantıları, korkuları, alışkanlıkları ve bir de bunları tekrar zorlaştıran sağlık problemleri olduğunu göz önünde tuttuğunuzda ne kadar büyük bir başarıya imza attıklarını görmek daha kolay olur herhalde. İki yıl önce kurulan ve sadece özel eğitim öğrencilerine hizmet veren Elit Akademi ve karma eğitimin yürütüldüğü Elit Gençler Koleji nin her öğrenciye özel olmak üzere ortaklaşa kararlaştırdığı ve yürüttüğü eğitim programı öğrencilerin hem bireysel hem de grup eğitimi ihtiyaçlarına yüzde yüz karşılık veriyor. Biz de

91 mutlu mesut gidiyoruz okulumuza. Ömer yarım gün karma, yarım gün özel eğitimde kalıyor. Bu süre içerisinde duyu bütünlemesinden özbakıma, akademik çalışmalardan spora kadar oldukça geniş çeşitlilikte bir aktivite programı yürütülüyor; böylece eğitime her açıdan bakıldığı gibi öğrencilerin de okuldan sıkılmaması sağlanmış oluyor. Müthiş bir eğitim kadrosu var iki kurumun da; Ömer in öğretmenlerine ve kurumun görevlilerine gösterdiği sevgiden ne kadar sevgi alıyor olduğunu anlamak çok kolay zaten. Yaz kış demeden aralıksız devam ediyoruz Elit Gençler deki eğitimine. Sıkılmasını beklerdim ama bizim canavar her sabah gülücükler dağıtarak servisine binip okuluna gidiyor. Hem zapt-ı rapt altına alınmış, hem de kurtlarını dökmüş olarak dönüyor. Fırsatım varken bu iki kardeş kurumun yöneticilerine ve öğretmenlerine buradan teşekkür etmek istiyorum. Bunu sadece iş olarak görmediklerini, tüm öğrencilerine yürekten bağlandıklarını çok iyi biliyorum. Bu nasıl bir sevgidir? Benim kendi çocuğuma gücüm yetmezken yirmisine otuzuna birden nasıl bu kadar özenle bakıyorlar, nasıl sabırla eğitiyorlar, inanın aklım almıyor. İkinci bir okulumuz daha var; Ömer, Yaman Özel Eğitim Merkezi nde Cumartesileri ikişer saat bireysel eğitime gidiyor. Aynı Elit Gençler de olduğu gibi burada da tam bir eti de sizin, kemiği de durumu bizimki. O kadar güvenilir bir yer ki (tabii ki bu kurumun sahibi ve özel eğitim uzmanı Ülger Yaman ın kişiliği ile profesyonel yaklaşımından ve müthiş öğretmenlerinden kaynaklanıyor) sanırım bir yıldır okulun kapısından bile geçmedim. Ülger Hanım la telefonlaşmak yetiyor bize. Ömer Cumartesi sabahları koşa oynaya Yaman Özel Eğitim in servisine gidiyor, iki buçuk saat sonra daha da mutlu dönüyor. Eğitimi güvendiğim profesyonellere bırakabilmiş olmak, bir de bunun üstüne çocuğumun gün boyunca sevgi gördüğünü biliyor olmak çok büyük bir rahatlık. Böylece işin geri kalan yönüne eğilebilecek enerjiyi depolayabiliyorum. Evde bir saat ödev yapıyor olmak bile eski hayatımıza göre lüks, çünkü ödevin ne olması gerektiğini, uygun materyali nerede bulacağımı araştırmak zorunda değilim. Artık sorgulamıyorum. Yıllarımı eğitimden tedaviye önüme çıkan her alternatifi sorgulamaya vermişken, bunun omzundan aldığı yük çok büyük. Üstelik benim aklıma hayalime gelmeyecek şeyler öğrenip geliyor keçi. Bu yıl Elit Gençler Koleji nden ilk dönem karnesiyle gelen dvd yi izlerken nasıl mutlu olduğumuzu anlatmam zor. Akademik çalışmalarındaki gelişmelerin yanısıra aslanlar gibi masa tenisi oynuyordu, gözlerimize inanamadık. Hergün düzenli spor yapıyor Elit Akademi de. Tüm tombalaklığına rağmen çok iyi bir fiziksel yetkinliğe ulaştı. Sürekli tekrarlanan denge egzersizlerinin büyük faydası var elbet. Bir bakıyoruz evde düzeneğini kurmuş, kendi başına egzersizleri tekrarlıyor. Kitaplardan ya da minderlerden engelli yürüme parkurları oluşturuyor kendine. Önce aralarından geçerek, ardından üstlerine basarak, bazen iki ayak birlikte üstlerinden atlayarak eğlendiriyor kendini. Hiç birşey bulamazsa evin seramiklerinde kendine parkur yaratıyor, yine oynuyor. Pek önemli görünmese de okulda sistemli ve düzenli materyalla yapılan bir çalışmayı eve kendi başına taşıyabilmesi, evde bulduklarıyla aynı düzeneği kurması düzgün genellediğini hatta yaratıcılığını kullandığını gösteriyor. Hınzırlıkları, ele avuca sığmaz, bir saniye yerinde duramaz hali devam ediyor tabii ama laftan da anlıyor. Kime ne kadar şımarabileceğini bilecek kadar hem de. Hangimizin ne zaman çatlayacağını biliyor. En büyük şımarıklıklar bana ve babaanneye yapılıyor.

92 Karmaşık komutları artık büyük rahatlıkla uygulayabiliyor. En büyük zevki yemek yaptırmak. Bir yandan yapılacak o da daha yapılırken yiyecek tabii. Git yağı getir, salçayı buzdolabına koy, gelirken yumurtayı da al çeşitliliğinde bile olsa yemek işine yardımcı olabiliyor. Aslında yemeği pişirmeyi de biliyor. Krep istiyorsa gerekli ne varsa getirip yığıyor tezgaha. Teflon tavadan tahta spatulaya, yumurtadan mısır ununa herşey orda. Sonra anneyi elinden tut getir mutfağa da pişirsin tabii. Yemekle ilgili birkaç sorunumuz var elbet. Bunu birincil ev aktivitesi haline getirmiş olmasını sevmiyoruz. Şimdiden altmış kilo oldu, dobişin önde gideni. Canı her sıkıldığında yemek yapalım istiyor. Bir türlü aşamadığımız bir de saplantısı var; ne yerse yesin minicik bir parçasını mutlaka elinde tutuyor, oynuyor ve yere atıyor. Eskiden her lokmasının bir parçası yerdeydi, şimdi sınırlayabiliyoruz bu davranışını. Eh bu da birşey. Bu kadar yıldır uğraşıyoruz, sonunda çatal bıçak kullanmasını öğretip davranışın devamlılığını sağlayabildik. Okulunun büyük katkısı var bunda tabii. Artık daha derli toplu yiyor.yine de ilk lokmaya dokunmak ve mutlaka her yiyeceği koklamak ihtiyacı var, bu kadarına izin veriyorum artık. Neden dokunarak seçtiğini bilmiyorum, bir kriteri varsa onu henüz anlayabilmiş değilim ama koku duyusunun bizden çok daha gelişmiş olduğunu biliyorum. Farklı marka yağı ya da peyniri ayırdedip yemeği reddedebiliyor mesela. Ben de onun seçimlerine dikkat ederek hazırlıyorum. Yemekle ilgili en büyük sıkıntımızı aşmak üzereyiz; yıllardır sadece katı gıdaları yiyen, sebzenin tadını bilmeyen, bir yudum çorba içiremediğimiz Ömer, kendi merak ederek geliyor tencerenin başına. Yeni yiyeceklerin tadına bakmaktan çekinmiyor, beğenirse alıp yiyor. Sebze ve tahıl yemeklerinin hepsini ekleyemedik listeye henüz ama bu artan çeşitliliğin faydasını anlatmama gerek yok. En önemli fayda Ömer e ama benim de beyefendiye ayrı yemek hazırlama zorunluluğum sona ermek üzere. Bilgisayara müzik dinlemek dışında ilgi göstermezken, bu yıl yavaştan oyun oynamaya başladık. Yavaş ilerlemeye razıyım, başlangıç da yeter bana. Oğlumu biliyorum, bir kere merak ettiyse devamını getirecek demektir. Yeter ki kapı aralansın, sonrası benim emeğime kalıyor; düzenli ama onu bıktırmayacak şekilde dozu ayarlı tekrar lazım. İnce motor gelişimi yeterli değilken çok zor geliyor mouse hakimiyeti.bir başka sıkıntı da okul öncesi oyunlarının çok basit, genel oyunların ise Ömer e göre çok karmaşık olması. Bu yüzden uygun çeşitliliği bulmakta zorlanıyorum. Azar azar çıtayı yükseltmek gerek. Elini iyi kullanması yetmiyor tabii, sağ- sol tıklamak ne demek, ekran nerden kapanır, oyun nasıl tekrar başlatılır gibi bir sürü bilgi var. Eğer bilgisayarın başında desteksiz kendini oyalayabilirse ikinci adımı atmış olacağız. Sonrası ileri derecede okuma yazma ile birlikte gelecek tabii. Henüz bunu başaramamışken internet kullanıcısı olmasını beklemek için çok erken. Zeynoş a mirasım olan bilgisayara yapışık hayat stilini henüz oğluma satamadım ama başka bir ortak zevkimiz var; müzik. Bizim evde vukuatsız bir akşam, yemekten sonra Zeynep in odasında müzik dinleyerek ve oyun oynayarak bilgisayarın başında geçirilen zaman demek. Herkesin favorileri var tabii ama Pınar ve çocuklarından oluşan klan rockçı. Hatta çocuklarım benden de fena. Ömer in kendine ait bir müzik zevki var, hard rock ve grunge seviyor. Bu janrlar içinde de sevdiği ve sevmediği gruplar var. İşin güzel tarafı müzik zevki aşina olduğu şarkılarla sınırlı değil, duyduğu her yeni şarkıyı dikkatle dinliyor, ilk otuz saniyede kararını veriyor. Sevmediyse o şarkı o odada biraz zor çalınır bir daha. Zaten çalınandan hoşnut değilse çözümü hazır; annesi anında değiştirmek zorunda şarkıyı, Ömer Bey uğraşmazlar öyle değiştirmekle falan. Bizim dinlediğimiz müzikten hoşnut değilse iki numaralı çözüm Ipod. Ipod cepte, kulaklıklar biraz da

93 komik biçimde yerleştirilmiş olarak kulağında bazen bir saat oyalandığı bile olabiliyor, yeter ki sevmediği bir şarkıya rastlamasın. Hâlâ aynı sevgi böceği; gözümüzün içine bakıp gülmesi, gelip gidip mıncıklanmak için yanaşması değişmedi. En sık duyduğumuz kelime yine aynı; seviyor. Biz de seni seviyoruz Ömercan. Çok şanslısın bu kadar sevgiyle sarıp sarmalandığın için. Ama asıl biz şanslıyız sana sahip olduğumuz için. Garip birşey var bu çocukta, ne olduğunu tam olarak adlandıramıyorum; kendini sevdirmeyi o kadar kolaylıkla beceriyor ki şaşırıyor insan. Halbuki yabancı birinin onu sevememesi için bir sürü sebep var. Yerinde duramayan, söz dinlememek için elinden geleni yapan zor bir çocuk.bir de konuşarak kimsenin kalbini kazanma ihtimali yok. Mesela Zeynoş la iki dakika sohbet eden onun ne kadar tatlı bir zilli olduğunu anlar ama Ömercik öyle değil ki. Yine de nasıl oluyorsa, Ömer i yakından uzaktan gören herkes içtenlikle seviyor keratayı. Bir kere gözünüzün içine baksa yeter zaten.annesi olarak bunu söylüyor olmam inandırıcılığını etkiler tabii ama sadece benim fikrim değil bu; öğretmenleri de aynı şeyi söylüyor. İnşallah bu onun zorlu hayatını kolaylaştıran birşey olur ileride de. Bu yıl konuşamamaktan ileri gelen agresyonunu azaltabilmek için PECS e (Picture Exchange Comunication System Resim Değişimi ile İletişim Sistemi) başladık. Beş yaşından beri uğraştığımız ve bir türlü oturtamadığımız bir sistemdi. Bu sefer çok ciddiye alıyorum işi. Yazın okulumuzdan öğretmenlerle birlikte bir eğitime katıldık Yunanistan da. Yunanistan a gitmemizin sebebi PECS eğiticisi olabilmek için sertifika verebilecek tek kuruluşun, bu sistemin geliştiricisi olan Andy Bondy nin kurduğu Pyramid Organization ın en yakın şubesi olmasıydı. Şimdi hem okulda hem de evde doğru bilgiyle donanmış olarak yeni bir başlangıç yapıyoruz. Bugüne kadar yaptığımız PECS çalışmalarının yeterli olmamasının en önemli sebebi doğru uygulanmıyor olmasıymış. Maalesef bu da yanlış yorumlanan terapi yöntemlerinden biri. Konuşmaya zaten isteksiz olan çocuğun resimlerle iletişim kurar hale geldiğinde konuşmayı hepten bırakacağı önyargısı ile hep birlikte bu sistemden geri duruyoruz ama tam tersine konuşmaya yardımcı olduğuna dair daha çok araştırma sonucu var. Uygulamada yapılan yanlışlar Türkiye de yaygın. Çoğumuzun yaptığı gibi PECS i bir aktivite düzenleyicisi olarak kullanmak işin sadece bir bölümü. Oysa bu sistem dahilinde detaylı cümle kurabilmeye kadar gitmek mümkün. Maalesef bir şanssızlığımız var ki o da Türkçe nin sondan eklemli olması, cümle kurma safhasında işleri çok zorlaştırıyor. Bizim Ömer le tecrübemiz, PECS kullanmanın söylediği kelimelerin sayısını gözle görülür biçimde arttırdığı yönünde. Konuşamaması sadece isteksizlikten ileri gelmiyor, bazen kelimeleri bir türlü çıkaramadığını da görüyorum. PECS kartları ikili geri bildirim sağlıyor kullanıcısına, hem istediği nesnenin resmi var, hem de resmin altında nesnenin adı yazılı. Böylece ne söyleyeceğini daha kolay hatırlıyor ve cümlesini toparlıyor. Okumayı öğrenmelerinde de çok önemli bir faydası var; bizimkilerin nesnel algısının farklılığından yola çıkarsak, harfle ifade edilen sembolü ve nesneyi eşleyebilmeleri için PECS yardımcı sistem. Buna bir de görsel hafızalarının güçlülüğünü gözönünde tutatarak bakalım; kartların üzerinde sürekli eşleşmiş halde gördükleri resim ve kelimeleri unutmayacakları kesinleşiyor. Tümdengelimle okumayı öğretmenin bir başka yolu bile sayılabilir PECS. Bütün bunları Ömer in istekliliğiyle birlikte değerlendirdiğimde faydalı olacağına gerçekten inanıyorum. Bundan sonrası benim ayıracağım zamana, vereceğim emeğe kalıyor.

94 Bu yaz başlayacağımız yeni bir çalışma da spor öğretmeni ve otizmli çocuk ve ergen yaşam koçu Bener Erkorur un spor kampında eğitim. Bener öğretmenin benim çok hoşuma giden Sportizm Life adıyla lanse ettiği bu program uzun zamandır bir türlü fırsat bulamadığımız bir çalışmaydı. Gerçekleştirmek için daha fazla beklemeyeceğim; birkaç ay sonra mutlaka başlıyoruz. Ömer zaten dünden hazır, ne zaman birlikte zaman geçirseler öğretmeninin her söylediğini mutlulukla ve harfi harfine yerine getiriyor, hatta yanından ayrılmamak için de elinden geleni yapıyor. Bugüne kadar gözlerimizi yaşartacak kadar büyük başarıyla sürdürülen bu programdan çok umutluyum. Bener öğretmenin hedefi benim de hayalim; oğlumu Özel Olimpiyatlar da görmek istiyorum. Ama herşeyden önce oğlumu mutlu görmek istiyorum. Benim onun neyi yapmasını istediğim değil, onun sevdiği şeyleri yapıyor olması önemli. Onun hayatını kolaylaştıracağına inandığım hedefler belirlemeye çalışıyorum; önceliğim kendini ifade edebilmesinde. PECS le de olsa ne demek istediğini anlatabilmesini, şimdiki sınırlarından kurtulabilmesini istiyorum. Sekiz yıldır yaşadığım her hayal kırıklığı, her seferinde kalbimi paramparça etti. Umutla beklememeyi, gözümün önünde gerçekleşmeye başlayana bile sevinmemeyi öğrendim. Bir de ne kadar hızlı düşersem düşeyim her seferinde üstümün tozunu silkeleyip yola tekrar koyulmayı. Bu maraton bitmeyecek, olsa olsa biraz hız keser belki. Hayatımın gerçeğini çoktan kabullendim, sürekli koşmaya çoktan alıştım. Ama eskisine göre bir avantajım var: Benim kalbim aynı yerlerden kırılmaz artık.

95 Neurofeedback Dr. Tanju Sürmeli Otizm, bir hastalık değil, nörolojik disfonksiyona bağlı bir davranış biçimidir. Tanısı için kullanılan özel bir yöntem veya bir tetkik olanağı yoktur. Gözlem ve aileden alınan bilgilere göre tanısı belirlenebilir. Erken tanı, eğitimin bir an önce başlatılması açısından önemlidir. Erken tanı, ailelerin, bebeklerinin doğumundan sonraki ilk 36 ay olağandışı hareketlerini farketmeleri ve bir uzmandan hemen yardım almaları ile mümkündür. "Olağandışı" kelimesinden kasıt bebeğin çevresindeki insanlara, oyuncaklara karşı ilgisizliği veya uzun zaman tek bir objeye takılmasıdır. Gelişimi normal ilerleyen bir çocukta da otizmin ilk belirtileri görülebilir. Sevecen, sevimli bir çocuk bir anda sessizleşebilir, kendi kabuğuna çekilebilir, saldırgan olabilir, kendine zarar verebilir...ters bir durum var demektir. Aile teşhis ararken yıllar geçebilir. Bazen yakın arkadaşlar ve aile çevresi de anne babayı olumsuz etkileyebilir, problemleri görmezden gelmelerine sebep olabilirler. Örneğin: "Her çocuk farklıdır, "aldırma" veya "Senin çocuğun istese konuşur ama canı istemiyor" gibi problemi örtmeye çalışan sözler sadece teşhisi ve erken yaşta olabilecek müdahaleyi geciktirir. Özellikle dil ve sosyal davranış gelişiminde erken yaştaki müdahalenin çok büyük faydası vardır. Erken dönemde sosyal iletişim ve dil becerileri üzerinde durulur ve bunlar geliştirilmeye çalışılırsa, ilerideki yaşamları için çok büyük faydası olur. Çocukları doğdukları andan itibaren sürekli takip etmekte büyük fayda vardır. En erken belirtiler el-kol hareketlerinde ve taklit alanında kendini belli eder. Uzmanlar otistik çocukların el-kol hareketlerini kullanımlarında sorun yaşadıklarını belirtmektedirler. Otistik çocuklarda göz kontağı yoktur veya çok sınırlıdır. İsimleriyle çağrılınca bakmazlar, bedensel yaklaşımdan, sevilip okşanmaktan hoşlanmazlar. Dış dünyaya kapalıdırlar. Kendi yaşıtlarıyla oynamazlar, ilgilenmezler, reklam ve müzik kliplerine televizyona nazaran daha çok ilgi duyarlar. Otistik çocuklarda aynı zamanda hiperaktivite, dikkat eksikliği ve öğrenme güçlüğü hastalıkları, saldırganlık ve kendine zarar veren davranışlar da görülebilir. Otistik çocuklarda birçok tedavi yöntemi uygulanmaktadır. Bu tedavilerin başında eğitsel terapiler gelmektedir. Çocukların sosyal iletişim, uyum yetenekleri, dil becerileri iyi bir eğitimle geliştirilebilir. Otizmi tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir ancak eğitiminde öncelikle çocuğu topluma kazandırmak, girdiği bir toplumda nasıl davranacağını öğretmek, öz bakım becerilerini kazandırmak önemlidir. Eğitime erken başlandığı takdirde çok iyi seviyelere de gelinebilir. Eğitsel terapi dışında otistik çocuklara diyet tedavisi, müzikle tedavi, immünglobülin tedavisi, konuşma terapisi ve dünyada önemli merkezler ile birlikte bizde de otistik çocukların fayda gördükleri neurofeedback beyin eğitim yöntemi uygulanır. Bu tedavi yöntemlerinin hepsinin çocuğa büyük faydaları olduğu bir gerçektir. Aslında otistik çocukları en iyi hale getirmek bir ekip işidir. Çocuğa uygulanacak tedavinin içinde aile, özel eğitimci, doktor, konuşma terapisti olursa çocuğun gelişimi daha hızlı, tedavinin sonucu daha olumlu olur. Otizm, iletişim ve diğerleriyle sosyalleşmeyi ağır derecede etkileyen gelişimsel bir bozukluktur. Amerikan Pediyatri Akademisi, Kasım 29,2007 de Otizm bir spektrum bozukluk olarak tanımlanır çünkü otizm teşhisi konulanların semptomlarının sayısı ve şiddeti genellikle değişkendir ancak seyrek değildir. Amerika da birçok çocuk doktoru otistik spektrum bozukluğu olan birçok çocuğun tedavisini sağlamışlardır. Çocuk doktorları otistik spektrum bozuklukların erken teşhisinde çok önemli rol oynarlar çünkü aileler için ilk bağlantı noktası onlardır.

96 EEG Biofeedback, Dikkat Eksikliği, Hiperaktivite, Epilepsi, Depresyon, Anksiyete(Sıkıntı Hastalığı) [obsesif-kompulsif bozukluk, genel anksiyete bozukluğu, posttravmatik stres bozukluğu, fobiler], Okuma Bozuklukları ve Bağımlılıkların (Alkol,Uyuşturucu v.b) tedavisinde Amerikan Akademisi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisinin Klinik Tüzük kriterlerine uyduğunu, Harvard Tıp Fakültesinden Dr.Jean A.Frazier, UCLA dan Dr.Sufen Chiu, Brown Tıp Fakültesinden Dr. Laurance M.Hirshberg, A.B.D. hükümetinin en önemli 3 araştırmacıları, Neurofeedback beyin eğitim yönteminin bu hastalıklar için yeterince ispatlanmış ve yayınlanmış bilimsel çalışmalarının mevcut olduğunu, klinisyenlerin hemen her zaman bu tedavi yöntemini ana tedavi yöntemi olarak düşünmeleri gerektiğini, Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Kuzey Amerika Klinik Bilimsel Araştırma Dergisinin Ocak 2005 tarihli vol 14 sayısında vurguladılar. Bu spektrumdaki hemen hemen bütün çocuklarda dikkat problemi ve dürtüsellik mevcuttur. Yine bu spektrumdaki hemen hemen bütün çocuklarda sıkıntı, obsesif-kompulsif (takıntı) semptomlar ve ruh durumu bozuklukları görülür. EEG Biofeedback, bu gruptaki çocuklara ilaç uygulandığında olduğu gibi dikkat ve genel anlamda yönetici fonksiyonlardaki problemleri, sıkıntı ve takıntı semptomlarını ve ruh durumu bozukluklarını hedef alır. Otistik Spektrum Bozukluktaki populasyonla çalışan ve EEG Biofeedback uygulayan klinisyenler arasında EEG Biofeedback in, bu populasyonun önemli bir yüzdesinde önemli faydaları olduğuna dair güçlü bir ortak kanı mevcuttur. Ağır otistik vakalardan, iletişim gücü yüksek otistiklere ve Asperger sendromuna kadar işe yaradığı görülüyor. Bu spektrumdaki hastaların aşağı yukarı %70-80 i bu tedaviden faydalanmaktadır. Faydalanmanın derecesi orta dereceden esaslı bir faydalanmaya kadar gidebilir. Ben de EEG Biofeedback in bu grupta etkili olduğunu göstermek için 22 vakamın istatistiksel sonuçlarını 2005 yılında Amerika ve Avrupa da sundum. Otizm Tedavi Değerlendirme Listesi, aile raporları, klinik gözlem ve QEEG-Veri bankası sonuçları istatistiksel olarak anlamlı gelişmeler gösterdi. Özellikle sosyalleşmelerinde ve dış dünyaya daha duyarlı olmalarında oldukça faydalı oldu, dikkat süreleri arttı, dürtüsellikleri, hırçınlıkları ve takıntıları azaldı. Neurofeedback ile özel eğitim beraber yapılırsa gelişmelerin ve başarının daha fazla olacağına inanıyorum zira ben neurofeedback in etkisini görebilmek için neurofeedback uygulanan çocuklara özel eğitim uygulatmadım. Bu grup ile ilgili daha fazla kontrollü çalışma yapılması gerekir. Neurofeedback uygulandıktan sonra özel eğitime devam eden çocukların, özel eğitimden daha fazla verim aldıklarını gördük. İlaçlarınıda tedavi sırasında ve sonrasında kullandırmadık.ilaç kullanan ailelerin genel kanısı çocuklarının ilaçlarla uyuşturulduğu ve uyutulduğuydu. Neurofeedback tedavisi sırasında çocuklarının çok daha canlı ve dış dünyadan kopmadıklarını belirttiler. Otistik spektrum bozuklukta neurofeedback in etkisi ile ilgili 2 tane kontrollü çalışma mevcuttur ve bu çalışmalar neurofeedback in bu grupta da bilimsel olarak kullanıldığının bir göstergesidir. AAPB( Applied Psychophysiology and Biofeedback) neurofeedback in bu grupta kanıtlanmış ve bilimsel bir yöntem olarak uygulanabileceğini düşünmektedir. Kontrollü çalışmalar : Coben, R., Padolsky, I: Assessment-Guided Neurofeedback for Autistic Spectrum disorder. Journal of Neurotherapy, Vol.11(1) 2007.

97 Jarusiewicz, B.: Efficacy of Neurofeedback for children in the autistic spectrum: A pilot study. Journal of Neurotherapy,Vol.6(4)2002. Dr.Tanju Sürmeli, BCIAC-EEG sertifikalı Psikiyatrist Nörobiofeedback Derneği Başkanı

98 Otizmin Tedavisinde Yeni Ufuklar Otizmin Başlıca Nedenleri Dr. Cem Kınacı Otizm hastalığında kalıtsal faktörler önemli bir rol oynamaktadır. İnsan genleri, çevresel faktörler ve beslenmeden etkilenebilmektedir. Genler bu faktörlere bağlı olarak kapanabilmekte veya açılabilmektedir. Bu durumda genlere sahip olma özelliği aslında oldukça yaygındır ve toplumun yaklaşık %60 ında mevcuttur. Bu nedenle de otizme yatkın olarak doğan çocuklar bağışıklık sistemlerinde yetersizlik, hormonal bozukluk, alerji, sindirim sistemlerinde bozukluklar ve buna bağlı beslenme yetersizlikleri ile dünyaya gelmektedirler. Aynı gerekçelerle bu çocuklarda astım, epilepsi, kalp-damar hastalıkları, kemik erimesi, şeker hastalığı ve çeşitli kanserlere yakalanma olasılığı da yükselmektedir. SAĞLIKLI BARSAK GEÇİRGENLİĞİ BOZULMUŞ BARSAK Özellikle barsak geçirgenliğinde ve barsak enzimlerinde doğuştan gelen bir bozukluk (leaky gut), ağır metallerin yeterince atılamamasından kaynaklanan birikim nedeniyle kazanılmış enzim bozukluğu en sık görülenlerdir. Ayrıca barsak florasında da anormallikler söz konusudur. Bu durum bazı çocuklarda mantar enfeksiyonu gelişmesine neden olabilmektedir. Candida mantarı en sık görülenidir. Tıbbî bir dil ile ifade etmek gerekirse, vücuttan ağır metallerin atılmasını sağlayan glutathione ve bunun yapımında kullanılan cysteine düzeylerinin otistik çocuklarda normalden düşük düzeylerde olduğu saptanmıştır. Ağır metaller normal olarak vücutta glutathione ile bağlanmakta ve safra yoluyla ince barsaklara atılmaktadır. Bu duruma ek olarak bazı vitamin, mineral ve aminoasitlerdeki eksiklikler de söz konusudur ve bu sistemin aksaması, otizme yatkın olarak doğan çocukların beyin, karaciğer, böbrekler, barsaklar, kemik iliği ve kaslar gibi organ ve dokularında zehirleyici etkilere sahip civa, kurşun, arsenik gibi ağır metallerin birikmesine yol açmaktadır. Ağır metaller ile otizmin ilişkisi Beyin yaklaşık % 60 oranında yağ içermektedir. Ağır metallerin yağdan zengin dokuları tercih ettiği göz önüne alındığında sadece bu oran bile toksik ağır metaller ile otizmin ilişkisini daha iyi anlatmaktadır. Yaşam boyunca pek çok kaynaktan ağır metallerin

99 alınması söz konusudur ve sanayileştikçe de bu kaynakların sayısı artmıştır. Motorlu araçların yaydığı egzoz gazları ve kurşun borularla evimize ulaştırılan sular en başta sayabileceğimiz örneklerdir. Pek çoğumuzun dişlerinde bulunan amalgam dolgular, thimerosal içeren bazı aşılar, gebelik sırasında karında çatlaklar oluşmasın diye kullanılan sıkılaştırıcı kremler, güzellik uğruna sürülen kalıcı rujlar, evimizdeki cıvalı termometreler, hastanelerdeki cıvalı tansiyon aletleri, çocuğumuzun zekası gelişsin diye bolca tükettiğimiz deniz ürünleri (özellikle büyük ve dipte yaşayan balıklar), vinil okul çantaları ve ders araçları, tekstil boyaları, duvar boyaları ve daha pek çok ürün bu özel çocukları etkilemektedir. Aslında ağır metallerin verdiği hasarlar sadece otizmle sınırlı değildir. Sağlık Bakanlığı va Tübitak tarafından 2006 yılında düzenlenen Kamu Sağlığı Çalıştayında da belirtildiği gibi guatr ile iyot arasındakine benzer bir ilişkinin diabet ile krom, bakır ile damar elastikliği bozuklukları, civa ile nöropatiler (sinir bozuklukları) ve otizm arasında ciddi bir ilişki olduğu bilimsel araştırmalarca ortaya konmuştur. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Peki neden her çocuk bu ağır metallerden aynı oranda etkilenmiyor? Çünkü doğuştan gelen bir sorunu olmayan çocuklar, bunları vücutlarından atabildikleri için etkilenmiyorlar. Ancak bu çocuklardan hangilerinin özel (her yüzelli çocuktan biri otizme yakın) olduğunu önceden saptamak henüz mümkün olmadığından, alınması gereken önlemler bütün çocuklarımızı kapsamak zorundadır. Vücuttaki ağır metaller saptanabilir mi? Normal şartlarda saç ve idrardan alınan örneklerin özel yöntemlerle incelenmesiyle vücutta ağır metaller saptanabilir. Saç, yavaş gelişen bir doku olduğundan burada biriken ağır metallerin varlığını saptamak vücut hakkında bir fikir verebilir.

Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000)

Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000) Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000) 14.08.2014 SIRA SIKLIK SÖZCÜK TÜR AÇIKLAMA 1 1209785 bir DT Belirleyici 2 1004455 ve CJ Bağlaç 3 625335 bu PN Adıl 4 361061 da AV Belirteç 5 352249 de

Detaylı

Ben gid-iyor-muş-um git-mi-yor-muş-um. Sen gid-iyor-muş-sun git-mi-yor-muş-sun. O gid-iyor-muş git-mi-yor-muş. Biz gid-iyor-muş-uz git-mi-yor-muş-uz

Ben gid-iyor-muş-um git-mi-yor-muş-um. Sen gid-iyor-muş-sun git-mi-yor-muş-sun. O gid-iyor-muş git-mi-yor-muş. Biz gid-iyor-muş-uz git-mi-yor-muş-uz ÜNİTE 4 Şimdiki Zamanın Rivayeti Ben gid-iyor-muş-um git-mi-yor-muş-um Sen gid-iyor-muş-sun git-mi-yor-muş-sun O gid-iyor-muş git-mi-yor-muş Biz gid-iyor-muş-uz git-mi-yor-muş-uz Siz gid-iyor-muş-sunuz

Detaylı

O sabah minik kuşların sesleriyle uyandı Melek. Yatağından kalktı ve pencereden dışarıya baktı. Hava çok güzeldi. Güneşin ışıkları Melek e sevinç

O sabah minik kuşların sesleriyle uyandı Melek. Yatağından kalktı ve pencereden dışarıya baktı. Hava çok güzeldi. Güneşin ışıkları Melek e sevinç O sabah minik kuşların sesleriyle uyandı Melek. Yatağından kalktı ve pencereden dışarıya baktı. Hava çok güzeldi. Güneşin ışıkları Melek e sevinç katıyordu. Bulutlar gülümsüyor ve günaydın diyordu. Melek

Detaylı

ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ

ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΤΕΛΙΚΕΣ ΕΝΙΑΙΕΣ ΓΡΑΠΤΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ ΣΧΟΛΙΚΗ ΧΡΟΝΙΑ: 2013-2014 Μάθημα: Τουρκικά Επίπεδο: Ε3 Διάρκεια: 2 ώρες Ημερομηνία:

Detaylı

ÖZEL GÜNLER. Doğum günü/kadınlar günü/anneler günü/babalar günü/sevgililer günü/ Öğretmenler günü

ÖZEL GÜNLER. Doğum günü/kadınlar günü/anneler günü/babalar günü/sevgililer günü/ Öğretmenler günü ΕΘΝΙΚΟ & ΚΑΠΟΔΙΣΤΡΙΑΚΟ ΠΑΝΕΠΙΣΤΗΜΙΟ ΑΘΗΝΩΝ ΤΜΗΜΑ ΤΟΥΡΚΙΚΩΝ ΣΠΟΥΔΩΝ ΚΑΙ ΣΥΓΧΡΟΝΩΝ ΑΣΙΑΤΙΚΩΝ ΣΠΟΥΔΩΝ Μάθηµα : ΤΟΥΡΚΙΚΗ ΓΛΩΣΣΑ II ΔΕΞΙΟΤΗΤΕΣ ΣΤΟΝ ΠΡΟΦΟΡΙΚΟ ΛΟΓΟ (70005Γ) ÖZEL GÜNLER Aşağıdaki önemli günlerden

Detaylı

Kari m ve eşi Kelly alti sonra çocuk sahi bi olmak i sti yor

Kari m ve eşi Kelly alti sonra çocuk sahi bi olmak i sti yor Kari m ve eşi Kelly alti sonra çocuk sahi bi olmak i sti yor Karim in eşi Kelly altı ay sonra hamile olmak istiyor 1. Karim in eşi Kelly altı ay sonra hamile olmak istiyor Karim in eşi Kelly hamile olmak

Detaylı

zaferin ve başarının getirdiği güzel bir tebessüm dışında, takdir belgesini kaçırmış olmanın verdiği üzüntü. Yanımda disiplinli bir öğretmen olarak bilinen ama aslında melek olan Evin Hocam gözüküyor,

Detaylı

ISBN : 978-605-65564-3-2

ISBN : 978-605-65564-3-2 ISBN : 978-605-65564-3-2 1 Baba, Bal Arısı Gibi Olmak İstemiyorum ISBN : 978-605-65564-3-2 Ali Korkmaz samsun1964@hotmail.com Redaksiyon : Pelin GENÇ Dizgi/Baskı Kardeşler Ofset Matbaacılık Muzaffer Ceylandağ

Detaylı

NURULLAH- Evet bu günlük bu kadar çocuklar, az sonra zil çalacak, yavaş yavaş toparlana bilirsiniz.

NURULLAH- Evet bu günlük bu kadar çocuklar, az sonra zil çalacak, yavaş yavaş toparlana bilirsiniz. Bozuk Paralar KISA FİLM Yaşar AKSU İLETİŞİM: (+90) 0533 499 0480 (+90) 0536 359 0793 (+90) 0212 244 3423 SAHNE 1. OKUL GENEL DIŞ/GÜN Okulun genel görüntüsünü görürüz. Belki dışarı çıkan birkaç öğrenci

Detaylı

yemyeşil bir parkın içinden geçerek siteye giriyorsunuz. Yolunuzun üstünde mutlaka birkaç sincaba rastlıyorsunuz. Ağaçlara tırmanan, dallardan

yemyeşil bir parkın içinden geçerek siteye giriyorsunuz. Yolunuzun üstünde mutlaka birkaç sincaba rastlıyorsunuz. Ağaçlara tırmanan, dallardan Karganın Rengi Siyah! Siyah mı? Evet Emre, siyah. Kara değil mi? Ha kara, ha siyah Cenk, bence kara ile siyah arasında fark var. Arkadaşım Cenk le hâlâ aynı şeyi, kargaların rengini tartışıyoruz. Galiba

Detaylı

ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ

ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΤΕΛΙΚΕΣ ΕΝΙΑΙΕΣ ΓΡΑΠΤΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ ΣΧΟΛΙΚΗ ΧΡΟΝΙΑ : 2014 2015 Μάθημα : Τουρκικά Επίπεδο : Ε1 Διάρκεια : 2 ώρες

Detaylı

İŞİTME ENGELLİLERDE EVLİLİKTE DAHA AZ SORUN YAŞIYOR! - Genç Gelişim Kişisel Gelişim

İŞİTME ENGELLİLERDE EVLİLİKTE DAHA AZ SORUN YAŞIYOR! - Genç Gelişim Kişisel Gelişim İŞİTME ENGELLİ GÜL USTABAŞ GENÇ İŞİTME ENGELLİLER NORMAL OKULLARDA KAYNAŞTIRMA EĞİTİMİNE TABİ OLMALI. İŞİTME ENGELLİLERDE EVLİLİKTE NORMAL İNSANLAR GİBİ HATTA ONLARDAN DAHA AZ SORUN YAŞIYOR SORU-- Kısaca

Detaylı

Kızla İlk Buluşmada Nasıl Sohbet Edilir? Hızlı Bağ Kurma Teknikleri

Kızla İlk Buluşmada Nasıl Sohbet Edilir? Hızlı Bağ Kurma Teknikleri 1 Kızla İlk Buluşmada Nasıl Sohbet Edilir? Hızlı Bağ Kurma Teknikleri Bugün kızla tanışma anında değil de, flört süreci içinde olduğumuz bir kızla nasıl konuşmamız gerektiğini dilim döndüğünce anlatmaya

Detaylı

ANKET SONUÇLARI. Anket -1 Lise Öğrencileri anketi.

ANKET SONUÇLARI. Anket -1 Lise Öğrencileri anketi. ANKET SONUÇLARI Anket -1 Lise Öğrencileri anketi. Bu anket, çoğunluğu Ankara Kemal Yurtbilir İşitme Engelliler Meslek Lisesi öğrencisi olmak üzere toplam 130 öğrenci üzerinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya

Detaylı

Almanya'da Yaşayan Trabzonsporlu Taraftarın 61 Plakanın İlginç Azmin Hikayesi

Almanya'da Yaşayan Trabzonsporlu Taraftarın 61 Plakanın İlginç Azmin Hikayesi Almanya'da Yaşayan Trabzonsporlu Taraftarın 61 Plakanın İlginç Azmin Hikayesi Yüksekova ve Cizre nin il yapılacağı duyuldu, 70 küsur ilçe Ben de istiyorum diye ayağa kalktı. Akhisar, Tarsus, Nazilli, Alanya,

Detaylı

"Satmam" demiş ihtiyar köylü, "bu, benim için bir at değil, bir dost."

Satmam demiş ihtiyar köylü, bu, benim için bir at değil, bir dost. Günün Öyküsü: Talih mi Talihsizlik mi? Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir adam yaşıyormuş. Çok fakirmiş. Ama çok güzel beyaz bir atı varmış. Kral bu ata göz koymuş. Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir

Detaylı

ΣΔΛΙΚΔ ΔΝΙΑΙΔ ΓΡΑΠΣΔ ΔΞΔΣΑΔΙ. ΔΙΑΡΚΕΙΑ: 2 ώρες ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ: 24 Μαΐοσ 2011 ΣΟ ΔΞΔΣΑΣΙΚΟ ΓΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΣΔΛΔΙΣΑΙ ΑΠΟ 8 (ΟΚΣΩ) ΔΛΙΓΔ. Τπογραφή καθηγητή:

ΣΔΛΙΚΔ ΔΝΙΑΙΔ ΓΡΑΠΣΔ ΔΞΔΣΑΔΙ. ΔΙΑΡΚΕΙΑ: 2 ώρες ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ: 24 Μαΐοσ 2011 ΣΟ ΔΞΔΣΑΣΙΚΟ ΓΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΣΔΛΔΙΣΑΙ ΑΠΟ 8 (ΟΚΣΩ) ΔΛΙΓΔ. Τπογραφή καθηγητή: ΚΥΠΡΙΑΚΗ ΔΗΜΟΚΡΑΤΙΑ ΤΠΟΤΡΓΔΙΟ ΠΑΙΓΔΙΑ ΚΑΙ ΠΟΛΙΣΙΜΟΤ ΓΙΔΤΘΤΝΗ ΜΔΗ ΔΚΠΑΙΓΔΤΗ ΚΡΑΣΙΚΑ ΙΝΣΙΣΟΤΣΑ ΔΠΙΜΟΡΦΩΗ ΣΔΛΙΚΔ ΔΝΙΑΙΔ ΓΡΑΠΣΔ ΔΞΔΣΑΔΙ ΜΑΘΗΜΑ: ΣΟΤΡΚΙΚΑ ΕΠΙΠΕΔΟ: Γ ΔΙΑΡΚΕΙΑ: 2 ώρες ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ: 24 Μαΐοσ 2011

Detaylı

Otistik Çocuklar. Berkay AKYÜREK 7-B 2464

Otistik Çocuklar. Berkay AKYÜREK 7-B 2464 Otistik Çocuklar Otistik olmak normal insan olmaktan çok farklı değildir aslında, sadece günlük ihtiyaçlarını karşılayamıyorlar. Yani bizim kendi başımıza yapabildiğimiz (yemek yeme, kıyafet giyme, oyun

Detaylı

DEMET İN PAMUK DEDESİ İLE AŞÇI NİNESİ

DEMET İN PAMUK DEDESİ İLE AŞÇI NİNESİ DEMET İN PAMUK DEDESİ İLE AŞÇI NİNESİ Bir yaz mevsimiydi. Demet okulların kapanmasına sevinmiş, evlerinin bahçesinde koşturuyor ve bisiklet sürüyordu. Bisikleti babası ona derslerindeki başarısından dolayı

Detaylı

Giovanni dışında bütün örenciler çok çalışıyor. O hiç çalışmıyor ama sınıfın en başarılı öğrencisi. Çok iyi Türkçe konuşuyor.

Giovanni dışında bütün örenciler çok çalışıyor. O hiç çalışmıyor ama sınıfın en başarılı öğrencisi. Çok iyi Türkçe konuşuyor. OKUMA - ANLAMA: ÖĞRENCİLER HER GÜN NELER YAPIYORLAR? 1 Türkçe dersleri başladı. Öğrenciler her gün okula gidiyorlar, yeni şeyler öğreniyorlar. Öğretmenleri, Nazlı Hanım, her Salı ve her Cuma günü sınav

Detaylı

ALTIN BALIK. 1. Genç balıkçı neden altın balığı tekrar suya bırakmayı düşünmüş olabilir?

ALTIN BALIK. 1. Genç balıkçı neden altın balığı tekrar suya bırakmayı düşünmüş olabilir? ALTIN BALIK Bir zamanlar iki balıkçı varmış. Biri yaşlı, diğeriyse gençmiş. İki balıkçı avladıkları balıkları satarak geçinirlermiş. Bir gün yine denize açılmışlar. Ağı denize atıp beklemeye başlamışlar.

Detaylı

ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΤΟ ΕΞΕΤΑΣΤΙΚΟ ΔΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΤΕΛΕΙΤΑΙ ΑΠΟ ΕΞΙ ( 6 ) ΣΕΛΙΔΕΣ

ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΤΟ ΕΞΕΤΑΣΤΙΚΟ ΔΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΤΕΛΕΙΤΑΙ ΑΠΟ ΕΞΙ ( 6 ) ΣΕΛΙΔΕΣ ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΤΕΛΙΚΕΣ ΕΝΑΙΕΣ ΓΡΑΠΤΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ ΣΧΟΛΙΚΗ ΧΡΟΝΙΑ 2011-2012 Μάθημα: Τουρκικά Επίπεδο: 1 Διάρκεια: 2 ώρες Ημερομηνία:

Detaylı

KÜÇÜK KALBİMİN İLK REHBERİNİN BU GÜNÜME UZATTIĞI HAYAT YOLU

KÜÇÜK KALBİMİN İLK REHBERİNİN BU GÜNÜME UZATTIĞI HAYAT YOLU KÜÇÜK KALBİMİN İLK REHBERİNİN BU GÜNÜME UZATTIĞI HAYAT YOLU Nereden geliyor bitmek tükenmek bilmeyen öğrenme isteğim? Kim verdi düşünce deryalarında özgürce dolaşmamı sağlayacak özgüven küreklerimi? Bazen,

Detaylı

Hani annemin en büyük yardımcısı olacaktım? Hani birlikte çok eğlenecektik? Kardeşime dokunmama bile izin vermiyor. Kucağıma almak da yasak.

Hani annemin en büyük yardımcısı olacaktım? Hani birlikte çok eğlenecektik? Kardeşime dokunmama bile izin vermiyor. Kucağıma almak da yasak. Bu ayki rehberlik bülteni konumuz Kardeş Kıskançlığı hakkındadır. Sizlere çocuğunuza bu süreçte nasıl yardımcı olabileceğiniz ile ilgili önerilerimiz olacaktır. KARDEŞ KISKANÇLIĞI Neler olduğunu hiç anlamıyorum!

Detaylı

İşte sağ kolu, sol kola diken cerrah Dr. Bülent Özçelik

İşte sağ kolu, sol kola diken cerrah Dr. Bülent Özçelik Özel Gaziosmanpaşa Hastanesi... Tam da doğru yere kurulmuş... Her taraf fabrika, her taraf atölye, her taraf işyeri... El cerrahisinde müthiş gelişmiş bir hastane... Çünkü iş kazalarının çok olduğu bir

Detaylı

ΣΔΛΙΚΔ ΔΝΙΑΙΔ ΓΡΑΠΣΔ ΔΞΔΣΑΔΙ. ΔΙΑΡΚΕΙΑ: 2 ώρες ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ: 24 Μαΐοσ 2011 ΣΟ ΔΞΔΣΑΣΙΚΟ ΓΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΣΔΛΔΙΣΑΙ ΑΠΟ 6 (ΔΞΙ) ΔΛΙΓΔ. Τπογραφή καθηγητή:

ΣΔΛΙΚΔ ΔΝΙΑΙΔ ΓΡΑΠΣΔ ΔΞΔΣΑΔΙ. ΔΙΑΡΚΕΙΑ: 2 ώρες ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ: 24 Μαΐοσ 2011 ΣΟ ΔΞΔΣΑΣΙΚΟ ΓΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΣΔΛΔΙΣΑΙ ΑΠΟ 6 (ΔΞΙ) ΔΛΙΓΔ. Τπογραφή καθηγητή: ΚΥΠΡΙΑΚΗ ΔΗΜΟΚΡΑΤΙΑ ΤΠΟΤΡΓΔΙΟ ΠΑΙΓΔΙΑ ΚΑΙ ΠΟΛΙΣΙΜΟΤ ΓΙΔΤΘΤΝΗ ΜΔΗ ΔΚΠΑΙΓΔΤΗ ΚΡΑΣΙΚΑ ΙΝΣΙΣΟΤΣΑ ΔΠΙΜΟΡΦΩΗ ΣΔΛΙΚΔ ΔΝΙΑΙΔ ΓΡΑΠΣΔ ΔΞΔΣΑΔΙ ΜΑΘΗΜΑ: ΣΟΤΡΚΙΚΑ ΕΠΙΠΕΔΟ: A ΔΙΑΡΚΕΙΑ: 2 ώρες ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ: 24 Μαΐοσ 2011

Detaylı

TC KİMLİK NO 1-Adı ve Soyadı. 2-Cinsiyeti. 2-Doğum yeri ve tarihi

TC KİMLİK NO 1-Adı ve Soyadı. 2-Cinsiyeti. 2-Doğum yeri ve tarihi TED MERSİN ÖZEL ANAOKULU 2013-2014 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI ÖĞRENCİ TANIMA ANKETİ ÇOCUĞUN TC KİMLİK NO : 2-Cinsiyeti 3-Doğum yeri ve tarihi 4-Geldiği okul 5-Okula geliş nedeni 6-Velinin Adı-Soyadı ve Yakınlık

Detaylı

Sigaranın Vücudumuza Zararları

Sigaranın Vücudumuza Zararları Sigaranın Vücudumuza Zararları Sigaranın vücudumuza olan zararları ve sigarayı bıraktıktan sonra vücudumuzdaki değişimler burada anlatılmaktadır. Sırt ve Bel Ağrısı: Sigara içmek bel ile ilgili hastalıkların

Detaylı

KİTAP GÜNCESİ VIII. GELENEKSEL KİTAP GÜNLERİ SAYI:3

KİTAP GÜNCESİ VIII. GELENEKSEL KİTAP GÜNLERİ SAYI:3 KİTAP GÜNCESİ VIII. GELENEKSEL KİTAP GÜNLERİ SAYI:3 Issue #: [Date] MAVİSEL YENER İLE RÖPOTAJ 1. Diş hekimliği fakültesinden mezunsunuz. Bu iş alanından sonra çocuk edebiyatına yönelmeye nasıl karar verdiniz?

Detaylı

Uzun Bir Köpek Hakkında Kısa Bir Öykü. Henry Winker. İllüstrasyonlar: Scott Garrett. Çeviri: Bengü Ayfer

Uzun Bir Köpek Hakkında Kısa Bir Öykü. Henry Winker. İllüstrasyonlar: Scott Garrett. Çeviri: Bengü Ayfer Uzun Bir Köpek Hakkında Kısa Bir Öykü Henry Winker İllüstrasyonlar: Scott Garrett Çeviri: Bengü Ayfer 4 GİRİŞ Bu sendeki kitaplar Dyslexie adındaki yazı fontu kullanılarak tasarlandı. Kendi de bir disleksik

Detaylı

ΣΔΛΙΚΔ ΔΝΙΑΙΔ ΓΡΑΠΣΔ ΔΞΔΣΑΔΙ. ΔΙΑΡΚΕΙΑ: 2 ώρες ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ: 24 Μαΐοσ 2011 ΣΟ ΔΞΔΣΑΣΙΚΟ ΓΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΣΔΛΔΙΣΑΙ ΑΠΟ ΔΠΣΑ (7) ΔΛΙΓΔ. Τπογραφή καθηγητή:

ΣΔΛΙΚΔ ΔΝΙΑΙΔ ΓΡΑΠΣΔ ΔΞΔΣΑΔΙ. ΔΙΑΡΚΕΙΑ: 2 ώρες ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ: 24 Μαΐοσ 2011 ΣΟ ΔΞΔΣΑΣΙΚΟ ΓΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΣΔΛΔΙΣΑΙ ΑΠΟ ΔΠΣΑ (7) ΔΛΙΓΔ. Τπογραφή καθηγητή: ΚΥΠΡΙΑΚΗ ΔΗΜΟΚΡΑΤΙΑ ΤΠΟΤΡΓΔΙΟ ΠΑΙΓΔΙΑ ΚΑΙ ΠΟΛΙΣΙΜΟΤ ΓΙΔΤΘΤΝΗ ΜΔΗ ΔΚΠΑΙΓΔΤΗ ΚΡΑΣΙΚΑ ΙΝΣΙΣΟΤΣΑ ΔΠΙΜΟΡΦΩΗ ΣΔΛΙΚΔ ΔΝΙΑΙΔ ΓΡΑΠΣΔ ΔΞΔΣΑΔΙ ΜΑΘΗΜΑ: ΣΟΤΡΚΙΚΑ ΕΠΙΠΕΔΟ: B ΔΙΑΡΚΕΙΑ: 2 ώρες ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ: 24 Μαΐοσ 2011

Detaylı

(22 Aralık 2012, Cumartesi) GRUP A. 2012-2013 Türkçe Ortak Sınavı Lise Hazırlık Sınıfı

(22 Aralık 2012, Cumartesi) GRUP A. 2012-2013 Türkçe Ortak Sınavı Lise Hazırlık Sınıfı 2012-2013 Türkçe Ortak Sınavı Lise Hazırlık Sınıfı AÇIKLAMALAR 1. Soruların cevaplarını kitapçıkla birlikte verilecek optik forma işaretleyiniz. 2. Cevaplarınızı koyu siyah ve yumuşak bir kurşun kalemle

Detaylı

TATÍLDE. Biz, Ísveç`in Stockholm kentinde oturuyoruz. Yılın bir ayını Türkiye`de izin yaparak geçiririz.

TATÍLDE. Biz, Ísveç`in Stockholm kentinde oturuyoruz. Yılın bir ayını Türkiye`de izin yaparak geçiririz. TATÍLDE Biz, Ísveç`in Stockholm kentinde oturuyoruz. Yılın bir ayını Türkiye`de izin yaparak geçiririz. Ízin zamanı yaklaşırken içimizi bir sevinç kaplar.íşte bu yıl da hazırlıklarımızı tamamladık. Valizlerimizi

Detaylı

1) İngilizce Öğrenmeyi Ders Çalışmak Olarak Görmek

1) İngilizce Öğrenmeyi Ders Çalışmak Olarak Görmek 1) İngilizce Öğrenmeyi Ders Çalışmak Olarak Görmek İngilizce öğrenilememesinin ilk ve en büyük sebeplerinden birisi, İngilizce öğrenmeyi ders çalışmak olarak görmek. Çoğu zaman İngilizce iş hayatında başarılı

Detaylı

C A NAVA R I N Ç AGR ISI

C A NAVA R I N Ç AGR ISI C A NAVA R I N Ç AGR ISI Canavar, canavarların hep yaptığı gibi, gece yarısından hemen sonra çıktı ortaya. Geldiğinde Conor uyanıktı. Kısa süre önce bir kâbus görmüştü. Herhangi bir kâbus değil- di bu;

Detaylı

9. Sigarayı bırakma zamanı

9. Sigarayı bırakma zamanı 9. Sigarayı bırakma zamanı 1 9. Sigarayı bırakma zamanı Dünyada 8 saniyede 1 can alan, yılda 4 milyon kişinin ölümüne neden olan, dünyada her 10 erişkinden birinin ölüm nedeni sayılan sigarayı bırakmak

Detaylı

DÜZEY B1 Avrupa Konseyi Ortak Dil Ölçütleri Çerçevesinde BÖLÜM 4 SINAV GÖREVLİSİNİN KİTAPÇIĞI. Dönem Kasım 2009 DİKKAT

DÜZEY B1 Avrupa Konseyi Ortak Dil Ölçütleri Çerçevesinde BÖLÜM 4 SINAV GÖREVLİSİNİN KİTAPÇIĞI. Dönem Kasım 2009 DİKKAT ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΕΘΝΙΚΗΣ ΠΑΙ ΕΙΑΣ ΚΑΙ ΘΡΗΣΚΕΥΜΑΤΩΝ ΚΡΑΤΙΚΟ ΠΙΣΤΟΠΟΙΗΤΙΚΟ ΓΛΩΣΣΟΜΑΘΕΙΑΣ Milli Eğitim ve Din İşleri Bakanlığı Devlet Dil Sertifikası DÜZEY B1 Avrupa Konseyi Ortak Dil Ölçütleri Çerçevesinde BÖLÜM

Detaylı

TABURCUYUZ, YA SONRASI?

TABURCUYUZ, YA SONRASI? TABURCUYUZ, YA SONRASI? Uzm. Hemş. Emel DİLEK Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları ABD Annem, 67 yaşında, Emekli öğretmen, HT hastası, 2002 yılında geçirmiş olduğu beyin ameliyatı sonrası

Detaylı

ΤΕΛΙΚΕΣ ΕΝΙΑΙΕΣ ΓΡΑΠΤΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ ΤΟ ΕΞΕΤΑΣΤΙΚΟ ΔΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΤΕΛΕΙΤΑΙ ΑΠΟ 6 (ΕΞΙ) ΣΕΛΙΔΕΣ

ΤΕΛΙΚΕΣ ΕΝΙΑΙΕΣ ΓΡΑΠΤΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ ΤΟ ΕΞΕΤΑΣΤΙΚΟ ΔΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΤΕΛΕΙΤΑΙ ΑΠΟ 6 (ΕΞΙ) ΣΕΛΙΔΕΣ ΚΥΠΡΙΑΚΗ ΔΗΜΟΚΡΑΤΙΑ ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΤΕΛΙΚΕΣ ΕΝΙΑΙΕΣ ΓΡΑΠΤΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ ΜΑΘΗΜΑ: ΤΟΥΡΚΙΚΑ ΕΠΙΠΕΔΟ: A ΔΙΑΡΚΕΙΑ: 2 ώρες ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ:

Detaylı

Geç Kalmış Bir Yazı. Yazar Şehriban Çetin

Geç Kalmış Bir Yazı. Yazar Şehriban Çetin Bir bahar günü. Doğa en canlı renklerine büründü bürünecek. Coşku görülmeye değer. Baharda okul bahçesi daha bir görülmeye değer. Kıpır kıpır hareketlilik sanki çocukların ruhundan dağılıyor çevreye. Biz

Detaylı

ÇANKAYA ÜNİVERSİTESİ BENİM GELECEĞİM OLDU. Sayın Yurduseven öncelikle bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

ÇANKAYA ÜNİVERSİTESİ BENİM GELECEĞİM OLDU. Sayın Yurduseven öncelikle bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Çankaya Üniversitesi Bilgi İşlem Departmanı nda çalışan ve 2007 Bilgisayar Mühendisliği Bölümümüzden mezun olan Hakan Yurduseven ile bilgilendirici bir söyleşi gerçekleştirdik. ÇANKAYA ÜNİVERSİTESİ BENİM

Detaylı

Budist Leyko dan Müslüman Leyla ya

Budist Leyko dan Müslüman Leyla ya Budist Leyko dan Müslüman Leyla ya Hiroşima da büyüdüm. Ailem ve çevrem Budist ti. Evimizde küçük bir Buda Heykeli vardı ve Buda nın önünde eğilerek ona ibadet ederdik. Bazı özel günlerde de evimizdeki

Detaylı

UYGULAMA 1 1. Aşama Şimdi bir öykü okuyacağım, bakalım bu öykü neler anlatıyor?

UYGULAMA 1 1. Aşama Şimdi bir öykü okuyacağım, bakalım bu öykü neler anlatıyor? ALAY ETME Amaç : Başkalarına saygı duymayı öğrenme.alay etme ile baş edebilme becerisini kazandırma Düzey : 1. sınıf ve üstü Materyal: Uygulama 1 için:yazı tahtası, kağıt, kalem, Uygulama 2 : Kuklalar,oyuncak

Detaylı

TEMEL, İLK 3 YILDA ATILIYOR!

TEMEL, İLK 3 YILDA ATILIYOR! Acıbadem Hastanesi Büyüme ve Ergenlik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz ile, çocuğun doğumundan itibaren vücudunda hangi hormonların ne gibi işlevleri olduğunu, ilk 3 yılın önemini ve ergenlik

Detaylı

Yüz Nakli Doktorları Birbirine Düşürdü

Yüz Nakli Doktorları Birbirine Düşürdü On5yirmi5.com Yüz Nakli Doktorları Birbirine Düşürdü İki kol ve iki bacak nakli yaptığı Sevket Çavdır hayatını kaybedince suçlanan Doç. Dr. Nasır, o günü anlattı. Yayın Tarihi : 29 Mart 2012 Perşembe (oluşturma

Detaylı

Sigara sağlığa zararlı olmasına rağmen birçok kişi bunu bile bile sigara kullanmaktadır. En yaygın görülen zararlı alışkanlıkların içinde en başı

Sigara sağlığa zararlı olmasına rağmen birçok kişi bunu bile bile sigara kullanmaktadır. En yaygın görülen zararlı alışkanlıkların içinde en başı Sigara sağlığa zararlı olmasına rağmen birçok kişi bunu bile bile sigara kullanmaktadır. En yaygın görülen zararlı alışkanlıkların içinde en başı çeken sigara vücuda birçok zarar vermekte ve uzun süre

Detaylı

Çocuğun konuşma becerilerinin akranlarına göre belirgin derecede geri kalmasıdır. Gelişimsel aşamalardan birisidir.

Çocuğun konuşma becerilerinin akranlarına göre belirgin derecede geri kalmasıdır. Gelişimsel aşamalardan birisidir. Konuşma gecikmesi Çocuğun konuşma becerilerinin akranlarına göre belirgin derecede geri kalmasıdır. Gelişimsel aşamalardan birisidir. Aylara göre konuşmanın normal gelişimi: 2. ay mırıldanma, yabancılara

Detaylı

12.06.2008 16:48 FİLİZ ESEN-BİROL BAŞARAN

12.06.2008 16:48 FİLİZ ESEN-BİROL BAŞARAN 12.06.2008 16:48 FİLİZ ESEN-İROL AŞARAN : Efendim : İyiyim sağol sen nasılsın : Çalışıyorum işte yaramaz birşey yok : Kim yazmış bunu : Kim yazmış bunu Milliyet te : Yani sen sen birşey yollamış mıydın

Detaylı

Dersler, ödevler, sýnavlar, kurslar... Dinlence günlerinde bile boþ durmak yoktu. Hafta sonu gelmiþti; ama ona sormalýydý.

Dersler, ödevler, sýnavlar, kurslar... Dinlence günlerinde bile boþ durmak yoktu. Hafta sonu gelmiþti; ama ona sormalýydý. Dersler, ödevler, sýnavlar, kurslar... Dinlence günlerinde bile boþ durmak yoktu. Hafta sonu gelmiþti; ama ona sormalýydý. Üstüne, günlerin yorgunluðu çökmüþtü. Bunu ancak oyunla atabilirdi. Caný oyundan

Detaylı

MERSİN HALK SAĞLIĞI MÜDÜRLÜĞÜ ÇEKÜSH ŞUBESİ ÇOCUK GELİŞİMCİ DAMLA ATAMER

MERSİN HALK SAĞLIĞI MÜDÜRLÜĞÜ ÇEKÜSH ŞUBESİ ÇOCUK GELİŞİMCİ DAMLA ATAMER MERSİN HALK SAĞLIĞI MÜDÜRLÜĞÜ ÇEKÜSH ŞUBESİ ÇOCUK GELİŞİMCİ DAMLA ATAMER BEBEKLİK DÖNEMİNDE (0 3 YAŞ) ERKEN TANI İÇİN KRİTİK DÖNEMLER Bebeklik dönemi, gelişimin en hızlı ilerlediği dönemdir. Çevrelerine

Detaylı

Yönetici tarafından yazıldı Perşembe, 08 Ekim 2009 05:05 - Son Güncelleme Perşembe, 08 Ekim 2009 05:08

Yönetici tarafından yazıldı Perşembe, 08 Ekim 2009 05:05 - Son Güncelleme Perşembe, 08 Ekim 2009 05:08 Söz Dinlemeyen Çocuklara Nasıl Yardımcı Olunmalıdır? Çocuklarda zaman zaman anne-babalarının sözünü dinlememe kendi bildiklerini okuma davranışları görülebiliyor. Bu söz dinlememe durumu ile anne-babalar

Detaylı

Bu kitabın sahibi:...

Bu kitabın sahibi:... Bu kitabın sahibi:... Dinle bir tanem, şimdi sana, bir çocuğun öyküsünü anlatmak istiyorum... Uzun çoooooooook uzun adı olan bir çocuğun öyküsü bu! Aslında her şey onun dünyaya gelmesiyle başladı. Kucakladılar

Detaylı

Sosyal Ajan. Melek mi Şeytan mı? ÖYKÜ. Marka Uzmanı GİZEM. Kokusunda Davet var ÖZKAN

Sosyal Ajan. Melek mi Şeytan mı? ÖYKÜ. Marka Uzmanı GİZEM. Kokusunda Davet var ÖZKAN Sosyal Ajan Marka Uzmanı GİZEM Melek mi Şeytan mı? ÖYKÜ Kokusunda Davet var ÖZKAN Y eni yepyeni bir dergiyle karşınızdayız. Sosyal medyada tanımanız gereken, takip etmeniz gereken kişileri mercek altına

Detaylı

Asker hemen komutanı süzerek cevap vermiş; 1,78! Komutan şaşırmış;

Asker hemen komutanı süzerek cevap vermiş; 1,78! Komutan şaşırmış; Yemek Temel, Almanya'dan gelen arkadaşı Dursun'u lokantaya götürür. Garsona: - Baa bi kuru fasulye, pilav, üstüne de et! der. Dursun: - Baa da aynısından... Ama üstüne etme!.. Ölçüm Bir asker herkesin

Detaylı

Babamın Ardından. Yazar Leyla Hüseyin

Babamın Ardından. Yazar Leyla Hüseyin İçimde bir endişe, bir tedirginlik,bir huzursuzluk, bir korku var...hiçbir şeye odaklanamıyorum, geceleri rahat uyuyamıyorum, gündüzleri ise üzgünüm...halbuki her şey yolunda, üzülecek veya endişelenecek

Detaylı

Müşteri: Üç gece için rezervasyon yaptırmak istiyorum. Tek kişilik bir oda.

Müşteri: Üç gece için rezervasyon yaptırmak istiyorum. Tek kişilik bir oda. TÜRKÇE 12-13: OKUMA - ANLAMA - YAZMA OKUMA - ANLAMA 1: Rezervasyon Müşteri: Üç gece için rezervasyon yaptırmak istiyorum. Tek kişilik bir oda. Duşlu olması şart. Otel görevlisi: Tek kişilik odamız kalmadı

Detaylı

Menümüzü incelediniz mi?

Menümüzü incelediniz mi? by elemeği Menümüzü incelediniz mi? Yılmaz Usta nın hikayesini duydunuz mu? Niçin Nevale? Yılmaz Usta nın hikayesi Bir insan pasta ustası olmaya nasıl karar verir? Yani 1972 yılında Kastamonu da doğduğunuzu

Detaylı

Hasta Hikayeleri. Dr. Sami ÖZTÜRK ve Dr. Ali KUTLU. Bölüm 40. OLGU:1 Karabasan mı yoksa astım mı?

Hasta Hikayeleri. Dr. Sami ÖZTÜRK ve Dr. Ali KUTLU. Bölüm 40. OLGU:1 Karabasan mı yoksa astım mı? Bölüm 40 Hasta Hikayeleri Hasta Hikayeleri Dr. Sami ÖZTÜRK ve Dr. Ali KUTLU OLGU:1 Karabasan mı yoksa astım mı? Uykudan uyandınız, bilinciniz açık ama bir türlü kendinize gelemiyorsunuz. Üzerinize kapkara

Detaylı

Melih Güler. - şiirler - Yayın Tarihi: 11.9.2011. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

Melih Güler. - şiirler - Yayın Tarihi: 11.9.2011. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat - şiirler - Yayın Tarihi: 11.9.2011 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir.

Detaylı

KENDİ İŞİNİZİ YAPARKEN KİMSE YANLIŞLARINIZI DÜZELTECEK CESARETE SAHİP OLAMIYOR.

KENDİ İŞİNİZİ YAPARKEN KİMSE YANLIŞLARINIZI DÜZELTECEK CESARETE SAHİP OLAMIYOR. Osman Serin, Bilgisayar Mühendisliği Bölümümüzün 2007 mezunu. Kendisi, aynı zamanda, Üniversitemizin MBA dalında yüksek lisans öğrencisi Osman Serin ile Üniversitemiz ve otomotiv sektörü hakkında keyifli

Detaylı

Koç Üniversitesi nde ders verme tecrübelerim BURAK ÖZBAĞCI 2013

Koç Üniversitesi nde ders verme tecrübelerim BURAK ÖZBAĞCI 2013 Koç Üniversitesi nde ders verme tecrübelerim BURAK ÖZBAĞCI 2013 2002 yılından beri Koç Üniversitesi nde lisans ve lisansüstü toplam 16 farklı dersi, 35 farklı şubede anlattım. 8-10 kişilik küçük sınıflara

Detaylı

Bir gün Pepe yi görmeye gittim ve ona : Anlayamıyorum her zaman bu kadar pozitif olmak mümkün değil, Bunu nasıl yapıyorsun? diye sordum.

Bir gün Pepe yi görmeye gittim ve ona : Anlayamıyorum her zaman bu kadar pozitif olmak mümkün değil, Bunu nasıl yapıyorsun? diye sordum. PEPE NİN HİKAYESİ Pepe, herkesin olmak isteyeceği türden bir insandı. Her zaman neşeli olup, her zaman, söyleyeceği pozitif bir şey vardı. Birisi istediğinde hemen gidiyor, daima : Daha iyisi olamaz! diye

Detaylı

Evimi misafirlerim gidince temizlemek için saatlerce uğraşıyorsam birçok arkadaşım

Evimi misafirlerim gidince temizlemek için saatlerce uğraşıyorsam birçok arkadaşım Yeni evli bir çift vardı. Evliliklerinin daha ilk aylarında, bu işin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anlayıvermişlerdi. Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. Son zamanlarda o kadar sık olmasa

Detaylı

Aşağıdaki 5 cümlenin hepsine evet demiyorsanız, bu pdf dosyasını incelemek için gereken 3 dakikayı ayırmasanız da olur

Aşağıdaki 5 cümlenin hepsine evet demiyorsanız, bu pdf dosyasını incelemek için gereken 3 dakikayı ayırmasanız da olur Bizden söylemesi Aşağıdaki 5 cümlenin hepsine evet demiyorsanız, bu pdf dosyasını incelemek için gereken 3 dakikayı ayırmasanız da olur. 8-18 yaşları arasında bir çocuğum var.. Bu yaz en az 2 hafta İzmir,

Detaylı

PİNOKYO EĞİTİM KURUMLARI MART AYI AYLIK EĞİTİM PROGRAMI 1. HAFTA

PİNOKYO EĞİTİM KURUMLARI MART AYI AYLIK EĞİTİM PROGRAMI 1. HAFTA 1. HAFTA TARİH : 01 MART 2016 04 MART 2016 KONU : YEŞİLAY 1- Yeşilay nedir? Ne işe yara? Faaliyetleri nelerdir? Nefes akciğer yapalım. Vücudumuzu 2- Sigara ve alkolün zararlarını hep birlikte öğrenelim

Detaylı

Şef Makbul Ev Yemekleri'nin sahibi Pelin Tüzün Quality of magazine'e konuk oldu

Şef Makbul Ev Yemekleri'nin sahibi Pelin Tüzün Quality of magazine'e konuk oldu Şef Makbul Ev Yemekleri'nin sahibi Pelin Tüzün Quality of magazine'e konuk oldu Hayallere inanmam, insan çok çalışırsa başarır Pelin Tüzün, Bebek te üç ay önce hizmete giren Şef makbul Ev Yemekleri nin

Detaylı

MOTİVASYON. Nilüfer ALÇALAR. 24. Ulusal Böbrek Hastalıkları Diyaliz ve Transplantasyon Hemşireliği Kongresi Ekim 2014, Antalya

MOTİVASYON. Nilüfer ALÇALAR. 24. Ulusal Böbrek Hastalıkları Diyaliz ve Transplantasyon Hemşireliği Kongresi Ekim 2014, Antalya MOTİVASYON Nilüfer ALÇALAR 24. Ulusal Böbrek Hastalıkları Diyaliz ve Transplantasyon Hemşireliği Kongresi Ekim 2014, Antalya Motivayon nedir? Motivasyon kaynaklarımız Motivasyon engelleri İşimizde motivasyon

Detaylı

HER ŞEYİN BAŞI SAĞLIK

HER ŞEYİN BAŞI SAĞLIK ΕΘΝΙΚΟ & ΚΑΠΟΔΙΣΤΡΙΑΚΟ ΠΑΝΕΠΙΣΤΗΜΙΟ ΑΘΗΝΩΝ ΤΜΗΜΑ ΤΟΥΡΚΙΚΩΝ ΣΠΟΥΔΩΝ ΚΑΙ ΣΥΓΧΡΟΝΩΝ ΑΣΙΑΤΙΚΩΝ ΣΠΟΥΔΩΝ Μάθηµα : ΤΟΥΡΚΙΚΗ ΓΛΩΣΣΑ ΙV ΔΕΞΙΟΤΗΤΕΣ ΣΤΟΝ ΠΡΟΦΟΡΙΚΟ ΛΟΓΟ (70013 Γ) HER ŞEYİN BAŞI SAĞLIK Sağlıklı bir

Detaylı

Aynı kökün "kesmek", "kısaltmak" anlamı da vardır.

Aynı kökün kesmek, kısaltmak anlamı da vardır. Kıssa, bir haberi nakletme, bir olayı anlatma hikâye etmek. Bu Arapça'da kassa kelimesiyle ifade edilir. Anlatılan hikâye ve olaya da "kıssa" denilir. Buhâri, bab başlıklarında "kıssa"yı "olay" anlamında

Detaylı

TV LERDEKİ PROGRAMLARA ÇIKANLAR KURAN OKUMASINI BİLMİYOR

TV LERDEKİ PROGRAMLARA ÇIKANLAR KURAN OKUMASINI BİLMİYOR Site İsmi : Zaman 53 Tarih: 10.05.2012 Site Adresi : www.zaman53.com Haber Linki : http://www.zaman53.com/haber/14544/camilerin-ayaga-kalkmasi-lazim.html ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Detaylı

Sevgi evlerinde kalan kardeşlerimize konser düzenledik. Huzurevi ziyaretlerimiz ara sıra oluyor,gönül Köprüsü diye bir proje de yer alıyoruz.

Sevgi evlerinde kalan kardeşlerimize konser düzenledik. Huzurevi ziyaretlerimiz ara sıra oluyor,gönül Köprüsü diye bir proje de yer alıyoruz. Hitit Üniversitesi Aktif Yaşam Kulübü olarak,engelli kardeşlerimize farklı eğlenceler düzenledik. Farkındalık programları yaptık, 2 yılda 5 okula kitap yardımında bulunduk. Sevgi evlerinde kalan kardeşlerimize

Detaylı

25. İngilizce Geniş Zaman Konu Anlatımı (Simple Present) (www.konuanlatımı.com)

25. İngilizce Geniş Zaman Konu Anlatımı (Simple Present) (www.konuanlatımı.com) 25. İngilizce Geniş Zaman Konu Anlatımı (Simple Present) (www.konuanlatımı.com) Merhaba. Bugünkü konumuz simple present tense; yani namı değer geniş zaman. İngilizcedeki zamanların içinde en çok kuralları

Detaylı

Kadınların Çalışma Deneyimleri

Kadınların Çalışma Deneyimleri Belkıs Kümbetoğlu: Kadınların Çalışma Deneyimleri Herhangi bir mağazanın, atıyorum işte, özellikle şey, markaların mağazalarına... Gece gidip, işte elimizde cihazla şeyleri, ürünleri sayıyoruz.bunu yapıyoruz

Detaylı

ANOREKTAL MALFORMASYON DERNEĞİ

ANOREKTAL MALFORMASYON DERNEĞİ ANOREKTAL MALFORMASYON DERNEĞİ www.armtr.org Yazan: Billur Demiroğulları Çizen: Yasemin Erdem Kontrol: Özlem Küçükfırat Bilgi (Çocuk Gelişim Uzmanı) Bu hikaye kitabının her türlü yayın hakkı Anorektal

Detaylı

ΕΘΝΙΚΟ & ΚΑΠΟΔΙΣΤΡΙΑΚΟ ΠΑΝΕΠΙΣΤΗΜΙΟ ΑΘΗΝΩΝ ΤΜΗΜΑ ΤΟΥΡΚΙΚΩΝ ΣΠΟΥΔΩΝ ΚΑΙ ΣΥΓΧΡΟΝΩΝ ΑΣΙΑΤΙΚΩΝ ΣΠΟΥΔΩΝ Μάθηµα : ΤΟΥΡΚΙΚΗ ΓΛΩΣΣΑ II ΔΕΞΙΟΤΗΤΕΣ ΣΤΟΝ

ΕΘΝΙΚΟ & ΚΑΠΟΔΙΣΤΡΙΑΚΟ ΠΑΝΕΠΙΣΤΗΜΙΟ ΑΘΗΝΩΝ ΤΜΗΜΑ ΤΟΥΡΚΙΚΩΝ ΣΠΟΥΔΩΝ ΚΑΙ ΣΥΓΧΡΟΝΩΝ ΑΣΙΑΤΙΚΩΝ ΣΠΟΥΔΩΝ Μάθηµα : ΤΟΥΡΚΙΚΗ ΓΛΩΣΣΑ II ΔΕΞΙΟΤΗΤΕΣ ΣΤΟΝ ΕΘΝΙΚΟ & ΚΑΠΟΔΙΣΤΡΙΑΚΟ ΠΑΝΕΠΙΣΤΗΜΙΟ ΑΘΗΝΩΝ ΤΜΗΜΑ ΤΟΥΡΚΙΚΩΝ ΣΠΟΥΔΩΝ ΚΑΙ ΣΥΓΧΡΟΝΩΝ ΑΣΙΑΤΙΚΩΝ ΣΠΟΥΔΩΝ Μάθηµα : ΤΟΥΡΚΙΚΗ ΓΛΩΣΣΑ II ΔΕΞΙΟΤΗΤΕΣ ΣΤΟΝ ΠΡΟΦΟΡΙΚΟ ΛΟΓΟ (70005Γ) DİNLEME İSTEKLER (9) Metinleri dinleyelim

Detaylı

UFACIK TEFECİK KURBAĞACIK

UFACIK TEFECİK KURBAĞACIK Betül Tarıman UFACIK TEFECİK KURBAĞACIK YARATICI OKUMA DİZİSİ Şiir Resimleyen: Yasemin Ezberci Yaratıcı Okuma Dosyası: Nilser Utku 2 BASIM Betül Tarıman UFACIK TEFECİK KURBAĞACIK Resimleyen: Yasemin Ezberci

Detaylı

Verimli Çalışma. Edinilmiş çalışma alışkanlıkları

Verimli Çalışma. Edinilmiş çalışma alışkanlıkları Verimli Çalışma Edinilmiş çalışma alışkanlıkları Bir üniversite öğrencisi olarak sizden beklenilen, bağımsız bir öğrenci olmanızdır. Kimse nasıl çalışmanız gerektiğini sizden daha iyi bilemez, ancak size

Detaylı

Günler süren yağmurdan sonra bulutlar kayboldu. Güneş, ışıl ışıl yüzünü gösterdi. Yıkanan doğanın renklerine canlılık gelmişti. Ağaçlardan birinin

Günler süren yağmurdan sonra bulutlar kayboldu. Güneş, ışıl ışıl yüzünü gösterdi. Yıkanan doğanın renklerine canlılık gelmişti. Ağaçlardan birinin Günler süren yağmurdan sonra bulutlar kayboldu. Güneş, ışıl ışıl yüzünü gösterdi. Yıkanan doğanın renklerine canlılık gelmişti. Ağaçlardan birinin kökünden kahverengi, pırıl pırıl bir şerit uzanıyordu.

Detaylı

Yönetici tarafından yazıldı Pazartesi, 24 Ağustos 2009 04:42 - Son Güncelleme Çarşamba, 26 Ağustos 2009 19:20

Yönetici tarafından yazıldı Pazartesi, 24 Ağustos 2009 04:42 - Son Güncelleme Çarşamba, 26 Ağustos 2009 19:20 Düğünlerde Takılan Sahte Paralar Yüksek eğitimini tamamlamış, babası ticaretle uğraşan, annesi ise bir bankada görevli bulunan bir ailenin tek kızıydı. Okul arkadaşı ile evlenmeye karar vermişlerdi. Damat

Detaylı

Eylemlerin, eylemsilerin, sıfatların ve zarfların anlamlarını çeşitli yönden etkileyen sözcüklere zarf denir. Ör. Büyük lokma ye: büyük konuşma. Ör.

Eylemlerin, eylemsilerin, sıfatların ve zarfların anlamlarını çeşitli yönden etkileyen sözcüklere zarf denir. Ör. Büyük lokma ye: büyük konuşma. Ör. Eylemlerin, eylemsilerin, sıfatların ve zarfların anlamlarını çeşitli yönden etkileyen sözcüklere zarf denir. Eylem ve eylemsilerin anlamalarını durum yönünden tamamlayan zarflardır. Eylem ya da eylemsiye

Detaylı

edersin sen! diye ciyaklamış cadı. Bunun hesabını vereceksin! Kadının kocası kendisini affetmesi için yarvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları

edersin sen! diye ciyaklamış cadı. Bunun hesabını vereceksin! Kadının kocası kendisini affetmesi için yarvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları RAPUNZEL Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş. Bir gün pncereden komşu evin bahçesindeki

Detaylı

Aşşk Kahve ve Laduree

Aşşk Kahve ve Laduree Aşşk Kahve ve Laduree Daha önce adını çok duyduğum; ama bir türlü gidemediğim Aşşk Kahve ye nihayet gitmeyi kafaya koydum. Hafta sonları sahil yolu çok kalabalık olduğundan eşimi ikna edip o yola sokamıyordum.

Detaylı

ANABİLİM EĞİTİM KURUMLARI PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK VE REHBERLİK BİRİMİ REHBERLİK POSTASI 4

ANABİLİM EĞİTİM KURUMLARI PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK VE REHBERLİK BİRİMİ REHBERLİK POSTASI 4 ANABİLİM EĞİTİM KURUMLARI PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK VE REHBERLİK BİRİMİ REHBERLİK POSTASI 4 22 Mart 2013 Sayın Velimiz, Dördüncü rehberlik postamızda sizlerle, Davranış ve Değerler Eğitimi Programı kapsamında

Detaylı

ΤΠΟΤΡΓΔΙΟ ΠΑΙΓΔΙΑ ΚΑΙ ΠΟΛΙΣΙΜΟΤ ΙΓΡΤΜΑ ΓΙΑΥΔΙΡΙΗ ΑΠΟΓΔΤΜΑΣΙΝΩΝ ΚΑΙ ΒΡΑΓΙΝΩΝ ΔΠΙΜΟΡΦΩΣΙΚΩΝ ΠΡΟΓΡΑΜΜΑΣΩΝ ΚΡΑΣΙΚΑ ΙΝΣΙΣΟΤΣΑ ΔΠΙΜΟΡΦΩΗ

ΤΠΟΤΡΓΔΙΟ ΠΑΙΓΔΙΑ ΚΑΙ ΠΟΛΙΣΙΜΟΤ ΙΓΡΤΜΑ ΓΙΑΥΔΙΡΙΗ ΑΠΟΓΔΤΜΑΣΙΝΩΝ ΚΑΙ ΒΡΑΓΙΝΩΝ ΔΠΙΜΟΡΦΩΣΙΚΩΝ ΠΡΟΓΡΑΜΜΑΣΩΝ ΚΡΑΣΙΚΑ ΙΝΣΙΣΟΤΣΑ ΔΠΙΜΟΡΦΩΗ ΤΠΟΤΡΓΔΙΟ ΠΑΙΓΔΙΑ ΚΑΙ ΠΟΛΙΣΙΜΟΤ ΙΓΡΤΜΑ ΓΙΑΥΔΙΡΙΗ ΑΠΟΓΔΤΜΑΣΙΝΩΝ ΚΑΙ ΒΡΑΓΙΝΩΝ ΔΠΙΜΟΡΦΩΣΙΚΩΝ ΠΡΟΓΡΑΜΜΑΣΩΝ ΚΡΑΣΙΚΑ ΙΝΣΙΣΟΤΣΑ ΔΠΙΜΟΡΦΩΗ ΣΕΛΙΚΕ ΕΝΙΑΙΕ ΓΡΑΠΣΕ ΕΞΕΣΑΕΙ ΥΟΛΙΚΗ ΥΡΟΝΙΑ: 2012-2013 Μάθημα: Σοσρκικά

Detaylı

AHMET ÖNERBAY GÖRELE'DE

AHMET ÖNERBAY GÖRELE'DE Portal Adres AHMET ÖNERBAY GÖRELE'DE : www.gorelesol.com İçeriği : Gündem Tarih : 06.10.2014 : http://www.gorelesol.com/haber/haber_detay.asp?haberid=19336 1/3 AHMET ÖNERBAY GÖRELE'DE 2/3 AHMET ÖNERBAY

Detaylı

BİREYSEL EĞİTİM PROGRAMI GÖRÜŞME FORMU

BİREYSEL EĞİTİM PROGRAMI GÖRÜŞME FORMU BİREYSEL EĞİTİM PROGRAMI GÖRÜŞME FORMU Formun Amacı: Bu form çocuğun sağlık durumu, psikomotor gelişimi, özbakım gelişimi, sosyal duygusal gelişimi ve davranışsal özelliklerine ilişkin bireysel gereksinimleri

Detaylı

Zayıflarken Yapılan 5 Hata ve Çözümleri

Zayıflarken Yapılan 5 Hata ve Çözümleri Zayıflarken Yapılan 5 Hata ve Çözümleri Ebru Pelin 10 günde 10 kilo verin... X diyetiyle bu yaza ideal kilonuzda girin... X biberi, Y kapsülü ile ayda 15 kilo verin... Bu ve benzeri iddialarla oluşturulan

Detaylı

ÖYKÜ NÜN GÜNLÜĞÜ GÜNLÜĞÜM

ÖYKÜ NÜN GÜNLÜĞÜ GÜNLÜĞÜM ÖYKÜ NÜN GÜNLÜĞÜ Merhaba arkadaşlar, adım Öykü ilköğretim 2. sınıf öğrecisiyim. Gün içinde düşüncelerimi, duygularımı, hissettiklerimi yazdığım bir günlük defterim var. Günlük defterime bugün not aldığım,

Detaylı

YIL DEDE'NİN DÖRT KIZI

YIL DEDE'NİN DÖRT KIZI Hafta Sonu Ev Çalışması YIL DEDE'NİN DÖRT KIZI Zaman adlı ölümsüz bir dev vardı. Bir gün Zaman, Yıl Dede'yi dört kızıyla birlikte yeryüzüne indirdi. Kızlar, yeryüzünü çok sevdiler. Hepsi bir yana dağılıp

Detaylı

SINAV KAYGISI. Sınav Kaygısının Belirtileri Nelerdir? * Fiziksel Belirtiler

SINAV KAYGISI. Sınav Kaygısının Belirtileri Nelerdir? * Fiziksel Belirtiler SINAV KAYGISI Kaygı, stresli bir durum karşısında hepimizin yaşadığı uyarılmışlık halidir. Ancak kaygının belli bir miktarda yaşanmasının olumlu işlevleri de vardır. Bir miktar kaygı günlük hayatta bizi

Detaylı

Asuman Beksarı. Türkiye nin İlk ve Tek Kadın Karides Yetiştiricisi. Yaşamdan Kesitler Sema Erdoğan. J. Keth Moorhead

Asuman Beksarı. Türkiye nin İlk ve Tek Kadın Karides Yetiştiricisi. Yaşamdan Kesitler Sema Erdoğan. J. Keth Moorhead Yaşamdan Kesitler Sema Erdoğan Türkiye nin İlk ve Tek Kadın Karides Yetiştiricisi Asuman Beksarı J. Keth Moorhead Hiç kimse başarı merdivenlerini elleri cebinde tırmanmamıştır. sözünü Asuman Beksarı için

Detaylı

Bu ses bu vücuttan nasıl çıkıyor, anlamıyorum, borazan

Bu ses bu vücuttan nasıl çıkıyor, anlamıyorum, borazan Doyumsuz Çocuklar Babam televizyon başında saatlerini geçirmekten keyif mi alıyor, yoksa acı mı çekiyor anlayabilmiş değilim. Ne zaman bir şey seyredecek olsa mutlaka yüzünü buruşturur, kızar, söylenir.

Detaylı

DÜZEY B1 Avrupa Konseyi Ortak Dil Ölçütleri Çerçevesinde BÖLÜM 4 SINAV GÖREVLİSİNİN KİTAPÇIĞI. Dönem Mayıs 2010 DİKKAT

DÜZEY B1 Avrupa Konseyi Ortak Dil Ölçütleri Çerçevesinde BÖLÜM 4 SINAV GÖREVLİSİNİN KİTAPÇIĞI. Dönem Mayıs 2010 DİKKAT ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙ ΕΙΑΣ, ΙΑ ΒΙΟΥ ΜΑΘΗΣΗΣ ΚΑΙ ΘΡΗΣΚΕΥΜΑΤΩΝ ΚΡΑΤΙΚΟ ΠΙΣΤΟΠΟΙΗΤΙΚΟ ΓΛΩΣΣΟΜΑΘΕΙΑΣ Eğitim, Hayatboyu Öğrenme ve Din İşleri Bakanlığı Devlet Dil Sertifikası DÜZEY B1 Avrupa Konseyi Ortak Dil Ölçütleri

Detaylı

TEST. 7. Dişer ne zaman fırçalanmalıdır? A. Yemeklerden sonra B. Okuldan gelince C. Evden çıkmadan önce

TEST. 7. Dişer ne zaman fırçalanmalıdır? A. Yemeklerden sonra B. Okuldan gelince C. Evden çıkmadan önce ÖDEV- 3 ADI SOYADI:.. HAYAT BİLGİSİ Tırnaklar, el ve ayak parmaklarının ucunda bulunur. Tırnaklar sürekli uzar. Uzayan tırnakların arasına kir ve mikroplar girer. Bu yüzden belli aralıklarla tırnaklar

Detaylı

SINAV KAYGISI KİTAPÇIĞI

SINAV KAYGISI KİTAPÇIĞI SINAV KAYGISI KİTAPÇIĞI HAZIRLAYAN MUHAMMED PAMUK DİĞER DÖKÜMANLARIMIZI REHBERLİK İÇİN YAPILMIŞ YAZILIMLARIMIZI GÖRMEK İÇİN FACEBOOK GRUBUMUZA BEKLERİZ. LİNK: https://www.facebook.com/groups/teknorehbe

Detaylı

þimdi sana iþim düþtü. Uzat bana elini de birlikte çocuklara güzel öyküler yazalým.

þimdi sana iþim düþtü. Uzat bana elini de birlikte çocuklara güzel öyküler yazalým. Kaybolan Çocuk Çocuklar için öyküler yazmak istiyordum. Yazmayý çok çok sevdiðim için sevinçle oturdum masanýn baþýna. Yazdým, yazdým... Sonra da okudum yazdýklarýmý. Bana göre güzel öykülerdi doðrusu.

Detaylı

ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙ ΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΙΕΥΘΥΝΣΗ ΑΝΩΤΕΡΗΣ ΚΑΙ ΑΝΩΤΑΤΗΣ ΕΚΠΑΙ ΕΥΣΗΣ ΥΠΗΡΕΣΙΑ ΕΞΕΤΑΣΕΩΝ ΠΑΓΚΥΠΡΙΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ 2006

ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙ ΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΙΕΥΘΥΝΣΗ ΑΝΩΤΕΡΗΣ ΚΑΙ ΑΝΩΤΑΤΗΣ ΕΚΠΑΙ ΕΥΣΗΣ ΥΠΗΡΕΣΙΑ ΕΞΕΤΑΣΕΩΝ ΠΑΓΚΥΠΡΙΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ 2006 ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙ ΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΙΕΥΘΥΝΣΗ ΑΝΩΤΕΡΗΣ ΚΑΙ ΑΝΩΤΑΤΗΣ ΕΚΠΑΙ ΕΥΣΗΣ ΥΠΗΡΕΣΙΑ ΕΞΕΤΑΣΕΩΝ ΠΑΓΚΥΠΡΙΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ 2006 Μάθηµα: Τουρκικά Ηµεροµηνία και ώρα εξέτασης: Πέµπτη, 1 Ιουνίου 2006 11:00 13:00

Detaylı

YOL AYRIMI SENARYO ALĐ CEYLAN

YOL AYRIMI SENARYO ALĐ CEYLAN YOL AYRIMI SENARYO ALĐ CEYLAN 2011 PAZARTESĐ SAAT- 07:42 Sahne - 1 OTOBÜS DURAĞI Otobüs durağında bekleyen birkaç kişi ve elinde defter, kitap olan genç bir üniversite öğrencisi göze çarpar. Otobüs gelir

Detaylı

Eskiden Amcam Başkötü ye ait olan Bizim Eski Yer,

Eskiden Amcam Başkötü ye ait olan Bizim Eski Yer, Eskiden Amcam Başkötü ye ait olan Bizim Eski Yer, DEŞŞET ORMANI, YARATIKKÖY Anneciğim ve Babacığım, Mektubunuzda sevgili bebeğinizin nasıl olduğunu sormuşsunuz, hımm? Ben gayet iyiyim, sormadığınız için

Detaylı

HAYAT BİLGİSİ A TEMASI: OKUL HEYECANIM. Gözümüzün rengi Saçımızın rengi Okula gitmemiz Yukarıdakilerden hangisi fiziksel özelliğimiz değildir?

HAYAT BİLGİSİ A TEMASI: OKUL HEYECANIM. Gözümüzün rengi Saçımızın rengi Okula gitmemiz Yukarıdakilerden hangisi fiziksel özelliğimiz değildir? 1. SINIF OKULA YARDIMCI VE SINAVLARA HAZIRLIK A TEMASI: OKUL HEYECANIM TEST-1 1. Gözümüzün rengi Saçımızın rengi Okula gitmemiz Yukarıdakilerden hangisi fiziksel özelliğimiz değildir? A) Okula gitmemiz

Detaylı