Refik Halid Karay _ Nilgün _ Birinci Cilt - Türk Prensesi Türk Edebiyatının en güzel romanlarından olan Refik Halid Karay'ın TÜRK PRENSESİ NİLGÜN

Ebat: px
Şu sayfadan göstermeyi başlat:

Download "Refik Halid Karay _ Nilgün _ Birinci Cilt - Türk Prensesi Türk Edebiyatının en güzel romanlarından olan Refik Halid Karay'ın TÜRK PRENSESİ NİLGÜN"

Transkript

1 Refik Halid Karay _ Nilgün _ Birinci Cilt - Türk Prensesi Türk Edebiyatının en güzel romanlarından olan Refik Halid Karay'ın TÜRK PRENSESİ NİLGÜN MAPA MELİKESİ NİLGÜN NİL GÜN'ÜN SONU Romanlarını bir arada takdim eder. Dizgi ve baskı : SÜMBÜL BASIMEVİ İSTANBUL REFİK HALİD KARAY NİLGÜN Roman ÜÇÜNCÜ BASKI 6 İNKILÂP ve AKA KİTABEVLERİ YAZARIN YAYINLANMIŞ ESERLERİ Roman İstanbul'un Bir Yüzü

2 Yezidin Kızı Sürgün Türk Prensesi Nilgün Mapa Melikesi Nilgün Nilgün'ün sonu Bu, Bizim Hayatımız Dişi Örümcek Yılın Sevgilisi Bugünün Saraylısı Kadınlar Tekkesi îki Cisimli Kadın Karlı Dağdaki Ateş Sonuncu Kadeh Yeraltında Dünya Var Hikâye Memleket Hikâyeleri Gurbet Hikâyeleri Hiciv ve Mizah Ago Paşanın Hatıratı Hatırat Minelbab İlelmihrab = Bir arada YAYINLANACAKLAR Roman Yüzen Bahçe Ayın Ondördü Ekmek Elden, Su Gölden Hiciv ve Mizah Kirpinin Dedikleri Deli Sakın Aldanma, İnanma, Kanma Kronik Bir İçim Su Bir Avuç Saçma Ay Peşinde İlk Adım Çete Anahtar Dört Yapraklı Yonca Guguklu Saat Tanıdıklarım Üç Nesil - Üç Hayat Makyajlı Kadın Tanrıya Şikâyet Birinci Cilt TÜRK PEENSESİ NİLGÜN BİRİNCİ KISIM

3 I TALYAN'ların Habeşistan'a sevkiyat yaptıkları sırada idi; 936 senesinde... Faşist askerle dolu bir İtalyan vapurundayım: Ma-otla işleyen 22 bin tonluk, 24 mil süratinde bembeyaz Conte Verdi dmdaki bir yolcu vapuru... Doğu'ya gidiyorum. Niçin? Ben kimim?.. Sizlere bunu şimdi söylemeyeceğim. Yazıma ifşaatla başlama-ıalıyım. Önceden izahat vermemekle beraber öyle tahmin ediyorum i hikâyem ilerledikçe şahsiyetim kendiliğinden belirecek. Hüviyetime ait olan kısmı az çok örtülü geçmek istememin se-ebi, okuyucuları meraka düşürmek gibi bir roman tekniğine daanmıyor. Birdenbire açığa vurmak hoşuma gitmiyor. İşime gel-ıiyor da diyebilirim. Şayet kısım kısım, yahut sonuna doğru hepmeydana çıkarsa pekâlâ! Olacağın önüne geçilmez. Neyse, sadede gelelim: İkindi üzeri dört yolcu briç oynuyor; ben seyrediyorum. Bü-ük kumarı sevdiğimden böylelerine katılmanı. Yanıma yaklaşan teward, (*) tepsi içinde bir kâğıt uzattı; usulca, âdeta sıkılarak sıldadı: «Ekonomika» yolcularından bir kadın sizi görmek için şid-etle ısrar ediyor. Eski harflerle eciş bücüş yazılmış olan pusulaya göz attım: «Şehzade merhum Rükneddin Efendi Hazretlerinin kerimeleri metlû Nilgün Sultan zatıâlileriyle görüşmek arzu buyuruyorlar, eşrijinizi istirham ederim.» Teyzesi Dübeşte I H) Kamarot NİLGÜN

4 Bunlar da kim? İlk aklıma gelen şu oldu: Darda kalmışlar; benden yardım isteyecekler. Sonra düşündüm: Nereye gidiyorlar? Bu vapur İtalyan askerlerini Musavva iskelesine boşaltınca doğruca Bombay, sonra Seylân Adasında Kolombo'ya uğrayıp Singapur'a, oradan Hong - Korıg'a gidecek... Uzakdoğu!.. Garip şey... Avrupa'da, Mısır'da, Suriye'de barınacak yer kalmadı mı? Yanlarında erkek olmadığı mektuptan ve kadının bizzat Steward'a müracaatından anlaşılan Sultanla teyzesi turist mevkiinde seyahat zorluğuna katlandıklarına göre, Hint, Çin, Cava taraflarına elbette muayyen bir maksat için gidiyorlar. Bir anda kafamdan bunları geçirdim; ayağa kalktım. İkindi üzeri Kızıldeniz ortasında aklınızdan memnun olmanız epeyce güçtür... Hangi mevsimde ve hangi ayda bulunursanız bulununuz, aynı vaziyet; beyin pelte, pıhtı gibidir. Mevsim ve ayların orada ne ehemmiyeti var? Hepsi birbirinden farksız. Hava daima sıcak, boğucudur. Denizi su mefhumuna uyar renkte, seste ve şekilde göremezsiniz. Üstünde olduğunuz halde altında imişçesine gece gündüz ağırlığını taşırsınız. Dumanlana dumanlana kaynar bir lâv tabakası... Gemiye nasıl sıvaşmadığına ve teknesini nasıl eritmediğine şaşarsınız. Gökyüzü de denizin eşidir. Mavilik aramayınız. Zaten Kızılde-niz'de nereye bakılsa ekseriya bir tek renkle karşılaşılır: Çürüme-ğe yüz tutmuş kurşun kubbeler rengi... Sahile yakın da geçseniz toprak, kurşun tabakasından ibarettir; bir

5 tutam yeşillik ve bir avuç gölgeye rastlamamak şartiyle. Steward'a işaret ettim; salondan çıktık... Onun «Ekonomika» dediği mevki, bu vapurlarda cumhur cemaat ucuza seyahat eden yolculara mahsus yerdir. Tuğla harmanlarının sıcağı... Vapurun etrafına beyaz keten örtüler çekildiği halde gölgelikte olduğum hissini duymuyordum. Kızıldeniz'in gölgesi de kurşunîdir, tesirsizdir. Gölgelik bir göz bağcılığıdır; içinde bulunduğunuz zaman hafif loşluğunu görür, TURK PREJNSüSi fakat rahatlığını farkedemezsiniz. Hattâ gölgenin ayrı bir tazyiki vardır; ağır bir kumaş sırtlamış gibi... Şunu söyleyeyim ki Sultan Hazretlerinin teyzeleri Dübeşte Hanımefendiyle mülakata etiketsiz gidiyorum. Beyaz pantolon ve kısa kollu, yakası açık bembeyaz bir gömlekle... Sordum: Nerede? Efendim zahmete katlanacak... Kendisinin buraya çıkması usulden olmadığına göre turist kısmına kadar size yol göstereceğim. O önde, ben arkada yürüyoruz. Kendi kendime diyorum ki: Vah vah! Osmanlı hanedanından biri, bir Sultan şu vapurun içinde bir çeşit mahpus... İstediği tarafa gidemiyor. Sırf parası olmadığı için paralı bir takım adamların yanına sokulabilmek hakkından mahrum edilmiş vaziyette... Fena yapıldı bu iş. Çoluk çocuğa ilişmemeliydiler; yahut bütün hanedan servetine el koyarak gelirini bir barem dahilinde her ay kendilerine göndermeliydiler. Çoğu sefil, perişan oldu Merdivenleri iniyoruz.

6 Evet, diye söyleniyorum, perişan oldular, çil yavrusu gibi etrafa dağıldılar, yerlere serildiler, ayaklar altında çiğnenenler var. Kaç tanesini ne düşkün halde gördüm, ne berbat, ne üzücü halde!.. Bir takım sahneler gözümün önünden geçiyor; Fransa'da İtalya'da, Suriye ve Lübnan'da, biraz da Mısır'da karşılaştığım sahneler... Çok gezen, memleket memleket dolaşan bir adam olduğum için o sahneleri benim kadar gören azdır. Hele bir tanesini aklımdan hiç çıkaramam: Paris'te idim; bir ev tutmuş, rahatıma bakıyordum, günün birinde kapı çalındı, aralık yapıp baktım. Loşlukta iyi seçemediğim bir erkek. Fransızca: Ne istiyorsunuz? diye sordum. Türkçe cevap aldım: Tanımadınız, tanılacak halim yok a... Yol verdim; girmekte tereddüt ediyordu. Utanırca kekeledi: Ben, Hayrullah NİLGÜN Hayrullah? Evet, Hayrullah... Kanhca'dan Hayrullah... Yine hatırlamadığımı görünce yavaşça ilâve etti: Sultanzade Hayrullah... A, diye haykırdım, siz misiniz? Sen misin? Buyur, buyur! Şimdi açtığım kapıdan aksetmiş ışık altında onu iyice görüyordum. Hayrullah idi, muhakkak... Lâkin kendisi söylemeseydi tanımam imkânsızdı. Evvelâ kıyafeti beni şaşırttı: üzerinde işçi tulumu, başında muşamba kasket vardı. Sonra bütün çehreden kala kala iri kirpikli yeşil, şahane gözleri kalmıştı. O kadar!.. Kıvırcık, hattâ büklüm

7 büklüm sarı saçları nerede? Kasketini çıkarınca gördüm: Dazlak bir baş. Ne çabuk olmuş bu yıkım? İçeriye girmesi için ısrar ediyorum. Hayır, diyor, kıyafetim fena., iki kelime söyleyip gideceğim. Senli benli konuşamıyorum artık., sefalete düşen eski varlıklılara karşı insan düşünmeden tekellüflü oluyor. Yok, geliniz, biraz oturunuz; dinlenirsiniz. Kabul etmiyor. Zira belli ki halini teşhirden utanıyor. Ayrıca ezilmiş artık; eski benliğinden eser yok. Ayak takımından olup gitmiş. Nedir emriniz? Ayak takımından olmuş; fakat henüz ar damarı patlamamış. Söyleyemiyor. Ben yardım ettim: Beş yüz frank yetişir mi? Kansız çehresi sevinçten mi, utandığı için mi? önce al al oldu, sonra mor ar di: Çok bu... yüz frank isteyecektim. «Giriniz!» diye âdeta yalvarıyorum. Dinlemiyor. Döndüm, çantamdan parayı çarçabuk, içindekileri masaya dökerek, seçtim, getirdim. Aldı; ne el verdi, ne teşekkür etti; merdivenlere seğirtti; gitti. Gitmedi, hırsızlık yapmışçasma kaçtı. Çocukluğumuzda beraberce Boğaziçi'nin altını üstüne getirirdik; bir devir sıkı fıkı arkadaşlık etmiştik. Sandallarına, atlarına, arabalarına binerdim. Koruda ava çıkar, Göksu'da tiyatroya gider, körfezde lüfer avlardık. Yanımızda lalalar, haremağaları, dalkavuklarla... Merdivenleri inmekte devam ediyorum.

8 Aşağıdan uğultu halinde konuşmalar geliyor; İtalyanca konuşmalar... Galiba üçüncü sınıf kamaralar askerlerle dolu... Evet, efendim, küçük zabitler, çavuşlar ve onbaşılar orada seyahat ediyorlar. Bir miktar da sivil yolcu var... Nilgün Sultan da bunlardan biri... Dip tarafta yalnız uğultu değil, rüzgâr da var. Rüzgâr? Bu kelime Kızıldeniz'de demin bahsettiğim gölgelik gibi mefhumunu tarriamiyle kaybetmiştir. Hele bir Boğaziçi, bir Marmara çocuğu için... Yüzüme vuran rüzgâr vantilatörlerden geliyor. Sıcaklığına ilâveten insan soluğu, yarı bozuk peynir, keçi sütü kokan ve etrafa teke kılları savurduğu sanılan bir rüzgâr! Maamafih her taraf tertemiz, bembeyaz, yağlıboya... Bir hastahane pavyonunu andırıyor. İşte faşist ordusunun çavuşları; onlar da temiz... hem çoğu ne kadar genç, güzel delikanlı! Delikanlıdan ziyade bu çağa girmeğe hazır çocuklar. Delikanlılık çağına girmek kaçta kaçına müyesser olacak? Habeşistan'a sefer, dönüş ihtimali az bir yolculuktur. Duş altından yeni çıktığı anlaşılan bir asker, kamara camını ayna yerine koymuş, saçını tarıyor. Ben onu, yarın o saçlardan yakalamış bir Habeş'in elinde, gırtlağına aynadan daha ışıklı bir bıçağın süründüğü vaziyette görüyorum; bakamıyorum. Hak Habeşli'de... Hakkını tanıyorum, lâkin küçük faşiste acıyorum. Steward yolunu değiştirdi, askerlerin işgal ettikleri bölmeleri geçtik; dar bir koridordayız; kamara kapılarından biri

9 açıldı; bir kadın başını uzattı ve hemen geri çekildi. Durduk. 12 *»- *» - -» -»» - * 1Mİİ-.UUJN İşte o kadın karşımda. Ancak kırklık... Hem de endamlı, eni konu güzel, camii yıkılmamış mihraplardan. Nilgün Sultan bu mu? Aman, beyefendi, sizi büyük zahmetlere soktuk; mahcubuz, vallahi... Fakat Nilgün'e söz geçiremedim ki... Yeltendikçe işveli konuşuyor. Demek Dübeşte Hanımla karşılaşmıştım. Üzerinde beyaz ketenden bir etek ve incecik bir bluz. Tam baş ucumuzda yanan ampul, ışığını kadının açık yakalı göğsü üstüne döküyor. Değme genç kızda böylesine rastlamak güç. Sıcak, kapalı yerlerde, hele ikindi üstü erkek, kadın hakkında daima müsamahalı, daima iştahlıdır. Konuşmasına devam ediyor: Bir dakika bekleteceğim, Nilgün hemen teşrif buyuracağınızı ümit etmiyordu; yatıyordu. Maamafih ziyanı yok, girelim!.. Sultan büsbütün yabancı bir adamı, velevki vatandaşı olsun, yatağında mı kabul edecekti? Durakladığımı gören Dübeşte Hanım tekrarladı: Girelim. Bir doktor olsaydınız girmeyecek miydiniz? Zavallı zaten hastadan farksız; sıcağa tahammül edemiyor. «Peki, öyleyse, kusur bende değil» manasına gülümseyerek bir yüz hareketi yaptım. Kapı açıldı. Hoş, benim de ceketsiz ve kolsuz gömlekle gelişim lâubalilikti ya! Sıcak, lâubaliliğe yol açar, lâubaliliğe ve tabiîliğe... Şu var ki Nilgün Sultanınki kadar değil.

10 Zira onu yatakta gecelikle buldum. Yalnız, omuz ve göğüs çıplaklığını örtmüş olmak için pembe renkli bir ipek eşarpa sarılmış vaziyette... Kımıldanmadı; tuhaf tuhaf gülümsüyordu. Şımarık, adetâ arsız, belki de küstah bir gülümsemeyle! Bu gülümsemeye çocuksu, saf da denilebilirdi. Birden hüküm veremedim. Beni, yine çocuk meraklılığı ve saffeti ile bir süzüyor, baştan aşağı, ağzını açmağa lüzum görmeden, hakkı imiş, ne yapsa olur, mubah görülürmüş gibi enine boyuna bir tetkik ediyordu ki... Katıla katıla gülecek diye korktum. Çılgının biri! Ama ne tatlı, ufacık tefecikliği içinde ne şeker, ne cici, ne iç TÜRK PRENSESİ NİLGÜN 13 açıcı bir çılgın. Sadece yüzünü görüyorum. Belki de sandığım kadar ufak tefek değil. Ayağa kalkınca, karşımda ince, fakat boylu boslu bir vücut bulmam da ihtimal dahilinde. Yatakta iken bunu kestirmek güç. Teyze hanım ona hakikaten bir hasta ve bilhassa bir çocukmuş gibi yarı azar, yarı muhabbet dedi ki: Yavrum bir şey söylesene! Beyefendi ricamızı kabul buyurdu da tâ buralara kadar geldi. Ben mırıldanıyorum: Zarar yok, efendim, zarar yok! Nasıl isterlerse... Ağzımdan çıkan bu sözlere kendim de şaştım. Hiç de mazur görmek ve Sultan hanımın kaprisine boyun eğmek niyetinde değildim. Hattâ bir ân, dönüp kamaradan çıkıvermeği bile

11 düşünmüştüm. Yapamadım: hâlâ yapamıyordum. Bana acaip bir tutukluk arız olmuştu. Yılan gözleri karşısında tavşanın başına gelen hal, sanki! Yoksa bu kesikliği kamaranın havasına sinen koku mu veriyor? Fazla keskin bir muz ve eter rayihası. Ha, tanıdım: Tırnak cilâsı kokuyor; Sultan'm tırnakları şıkır şıkır. Cila şişesini de dikkat ettim yanındaki masacığm üstünde, fırçasını cama yapışık açık bırakmış- Müsrif, dağınık, pervasız bir mahlûk. Yirmisinde var mı? Ancak. Genç kızlar yatakta, olduklarından fazla körpe görünürler. Belki yirmi iki, yirmi üç yaşında. Nihayet sesi çıktı: Safa geldiniz. Mil mersi! Ses nefis; kelimeler bayağı. Terbiye alamamış bu kızcağız. Alamaz da... Kendini bir beğeniyor ki, beğendiğini öyle belli ediyor ki! Dübeşte Hanım bir tabure uzattı: Lütfen oturmaz mısınız? Güneş öte yana geçtiği için bu saatte kamaramız nisbeten az sıcaktır. Cehennemin dibidir. Katran kazanına düşmüş böceklere döndük! Sultan öyle dedi ve eşarpınm ucunu çekip «püf püf» yaparak 14»»^^.e* NİLGÜN yelpazelenmeğe koyuldu. Malûmat taslamak için olacak, ilâve ediyordu: - Dante buralara gelseydi «L'Enfer»'ini (*) daha iyi yazardı. Tahammül edilmez bu kıza! Dişlerimi sıktım ve teyzeye dönerek sordum: Ne konuşacağız efendim?

12 Nilgün'e kıymet vermediğimi anlatmak için ötekine hitap etmiştim. Fakat Sultan cevap verdi: Ben de pek iyi bilmiyorum. Konuşayım dedim işte! Bu kadarı fazla idi. Ağzımı açacaktım, Dübeşte imdada yetişti. Ha, bir de şu olmuştu: Nilgün Sultan'm eşarpı omuzlarından kaymıştı. Müşkül bir vaziyet karşısındayız da, efendim... Vapurda tek vatandaşımız sizsiniz. Kime meramımızı anlatabiliriz? Tamam; tahmin ettiğim gibi... İş para talebine dayanacak. Hem içimde, deminden beri bir şüphe hâsıl olmuştu. Bunlar ne Sultan, ne saraylı. İki avantüriyer; belki de basbayağı dolandırıcı. Zaten ben Şehzade Rükneddin Efendi diye birini pek hatırlamıyorum. Hoş, hanedanın hepsinin de tanımam. Öyle bir çok Efdalüddin'ler, Mükrimüddin'ler vardır; işitiriz. Bakalım, böyle bir zat mevcutsa bile Nilgün onun kızı mıdır? Olamaz. İşin içinde iş var ve işi çeviren Dübeşte. Dübeşte, eline geçirdiği şirin, fakat görgüsüz bir kızı Sultan yerine koyarak gezdiriyor. Geçim yolunu bulmuş! Ayıp şey... İlk fırsatta bu rezaletin devamına mâni olmalıyım. Çatık kaşla bu sefer Nilgün'e bakıyorum. Çok zeki., zihnimden geçenleri okuyordu. Teyzesine dedi ki: Beyefendi bizi gözüne kestiremedi. Evvelâ, kendisinden para isteyeceğimizi sandı; sonra da hüviyetimiz hakkında şüpheye düştü. İkisinde de aldanıyor. Bana dönerek devam etti: (*) Cehennem. TÜRK PRENSESİ NİLGÜN 15

13 Aldanıyorsunuz, Beyim... Para meselesini aklınızdan çıkarın. Ya ötekini? Böyle demedim tabiî., gözlerim sordu. Ötekini de! Ben sizin çocukluk arkadaşınız Sultanzade Hayrullah'ın büyük anası Selime Sultan'la kardeş çocuğuyum. Babam yaşasaydı şimdi dördüncü veliaht olacaktı. Hiddetlenmemişti; gülümsemesi daima (yerinde. Dişleri ta?e cilalanmış tırnaklarından daha parlak., demin saf, çocuksu olan tebessümü artık alaycı, çapkın... seyrine doyulmuyor. Ömrümde o kadar manalı, cazibeli, sihirli tebessüm görmemiştim. Gözlerimi ayır army ordum. Aman Yarabbi! Tebessüm ne büyük kuvvetmiş. Bunun da farkına vardı: Teyze, dedi, Bey de gülüşümü beğendi! Gülümsemeği bırakarak gülmeğe başladı. Ben de gülüyordum. Dübeşte Hanım da... Birdenbire hepimiz çocuklaşıvermiştik. Sıcağı duymuyordum ve aklımdan geçirdiklerim için nezaketen olsun özür dilemeğe lüzum hissetmiyordum. Ama henüz inanmış değildim. Gülmek bizi yordu, terletti. Nilgün, tekrar eşarpiyle yelpazelenmek lüzumunu duymuş olacaktı ki, elini omuzuna götürmüştü. İpek kumaşın çoktan kayıp kenara düştüğünü anladı; lâkin tekrar örtünmeğe ihtiyaç görmedi. «İşte, tanıştık, ahbap olduk. Hacet kalmadı...» der gibi de yatağından fırlayıp dizlerime sürünerek, belki de omuzuma elini basarak kalkar, kamarada kimseyi adam yerine koymayan bir fütursuzlukla geceliği yarı açık dolaşabilirdi. Onu bir Osmanlı Prensesi diye kabul edemezdim. Önüme bir yığın vesika, höccet, tasdikname koysa bile!

14 Affedersiniz, Sultanım, bu vapurda işiniz ne? Nereye gidiyorsunuz, ne yapmağa? Ticaret maksadiyle mi seyahate çıktınız? Esprimin yavanlığı, söz ağzımdan fırladıktan sonra dikkatime çarpmıştı. Nilgün çıplak omuzlarını hafifçe oynatmakla iktifa etti ve gayet ciddiyetle şu kısa cevabı verdi: Evlenmeğe gidiyorum. Dübeşte Hanım da teyit lüzumunu duydu: 16 NİLGÜN Evet, izdivaç maksadıyle gidiyoruz. Nilgün gülümsüyor. Hattâ beklemediğim bir mahcubiyetle gözlerini önüne eğmiş vaziyette. Şaşkmcasına yüzüne baka kalmışım. Nasıl şaşmayabilirim ki bu Osmanlı Prensesiyle evlenecek o-lan adam her kimse evvelâ Uzakdoğu'da bulunuyordu; sonra onu üçüncü mevkide seyahat ettirmek suretiyle yanına getirtiyordu. Demek ki geçimi j'olunda bir koca değildi. Neden gidiyor, nasıl bir mecburiyetle? Düşüncemi sözlerimle gizledim: Âlâ, dedim, tebrik ederim; hayırlı olsun! Daha olan bir şey yok. Ne gibi? Yâni evlenmek niyetiyle yola çıktım ama kiminle evleneceğimi henüz bilmiyorum. Daha açık söyleyeyim: Eş atamağa gidiyorum. O, şaşkınlığımı tuhaf bulduğunu tatlı gülümsemesiyle anlatmak istiyordu. Beni hüzün kaplamıştı. Dübeşte Hanıma döndüm, tenkitkâr bakışlarımla sessizce, fakat belâgatle teyzeye hitap ettim; gözlerim: Haydi, şu kız delişmenin biri... sen, kırkını bulmuş bir kadın nasıl oluyor da böyle bir macera peşinde onu cehennemin bucağına sürüklüyorsun? Ayıp!

15 Diyordu, Lâkin birdenbire aklım başıma geldi; Nilgün'ün Prenses ve Dilbeste'nin hakikî teyzesi olması şartıyle ayıplamamda haklı olabilirdim. Yoksa, iki sergüzeştçi kadının yaptıklarına, yapacaklarına kayıtsız kalmam lâzım gelirdi. Ayıplamağa kalkışmakla inanmadığım hüviyetlerini zımnen tasdik etmiş olmuyor muydum? Budalalık istemez : Allah kısmet açıklığı versin, iyi şanslar temenni ederim. Dedim ve ben de manalı yapmağa çalışarak gülümsedim; tabureden kalktım. Tam bu sırada kapıya vuruldu. Dilbeste'nin telâş alâmeti göstermesine Prenses ehemmiyet vermedi; seslendi: TÜRK PRENSESİ NİLGÜN 17 Entrez! (*) Körpe bir İtalyan askerinin içeriye kafasını uzattığını gördük. Asîl hatlı bir çehre. Nilgün sevindi; gözlerinin içi gülerek İtalyanca ona birşeyler söyledi. Anlayabildiğim kadarı şu mânaya geliyordu: Yarım saat sonra hazırım... Geciktiğimi affediniz! Delikanlı çekildi. Nilgün: Yazık şu gençlere, diyordu, ölüme gidiyorlar. Azrail eğer bir çehreye sahipse bu, Habeş askerinden daha korkunç olamaz herhalde... biçare çocukları azıcık oyalamak için ne mümkünse yapıyorum. Beraber hoş vakit geçiriyoruz; şiirler okuyoruz, eğlenceler tertip ediyorum; dans ve çalgı... hepsi oluyor. İyi ediyorsunuz... Elbette iyi yapıyorum. Bana tapıyorlar. Gidiyor musunuz? Evet. Yukarıda bekleyen ahbaplarım var. Ama daha bir şey konuşmadık.

16 Öyle... konuşmadık. Lâkin yarın, öbür gün, münasip bir saatte tekrar ziyaretinize gelirim. Dübeşte söze karıştı: Nilgün birinci mevki bir kamaraya nakletmek istiyordu. Musavva'dan evvel boş yer yokmuş... Peki? Lüks bir kamara olduğunu haber aldık... İlle oraya geçecek- Kendisine lâyık yer böylesidir. Alay ediyordum ama güya karşımdakine belli etmemek için asık suratla söylüyordum. Nilgün'ün gözleri ilk defa gözlerimin içine dikildi, sabit kaldı. O zamana kadar göz göze gelmeden, bakışmadan konuşmuştuk. Evvelâ gözlerim, az sonra şuurumun ufukları, derinliği, kıyısı, köşesi, bütün benliğim, maddî ve manevî varlığım, tamamım, ismini tâyin edemeyeceğim renkteki bu ışıklı nemle aydınlanmış gibi oldu. Ama nasıl bir aydınlık? Nasıl bir renk? (* ) Giriniz. F.: 2 18 NİLGÜN Bu aydınlığın da, rengin de ismi yoktur; tarifi yapılamaz. En fazla, yağmurlu akşamlarda tramvay tellerindeki elektrik mavisi kıvılcımları hatırlatıyor. En sevdiğim rengi ve aydınlığı... Vücudumu «hararet» diyemeyeceğim; zira sıcak memleketlerde gezenler o kelimenin ne kadar tatlı söylense bir zevke delâlet edemeyeceğini bilirler hoş bir buğu kaplamıştı. Dumanı görünmeyen erimiş, hiç olmuş, yine de mevcut bir tütsü ki rengi ancak güzel hülya renklerini andırıyor.

17 Güzel hülyalarımızdaki renkler hakkında bir fikir edinmiş misiniz? Meselâ dünya yeşili hülya yeşiline benzemez. Onu sadece görmezsiniz; aynı renge girmiş gibi olursunuz. Ben de şimdi bu halde idim; Nilgün'ün gözleri renginde idim. Ama hangi renktir bu? Belki gökyakut... içine bazan zümrüt, bazan firuze rengi karışan, gölgeler dolup yine açılan bir gökyakut! Bakışıyoruz. Birdenbire eği)sem ve Dilbeste'yi, unvanları, izzetinefsimi, terbiyemi hiçe sayarak o gözleri öpüversem mi? Öpsem, öpsem mi? Öpsem ne olur ki? Yarın bu saatte beklerim, yarın muhakkak! Muhakkak gelirim. Nilgün öyle söyledi; ben kat'î lisanla bu cevabı verdim. Bir yemin etmediğim kaldı: Vallahi gelirim, billahi! Demediğim... Habeşistan'ı fethe giden İtalyan askerlerinin çalgı ve şarkı sesleri arasından kaçarcasına koşarak koridorları geçtim; merdivenlere saldırdım. Kararlar alıyor, hükümler veriyordum: Bir daha yanlarına gitmem. Pek bayağı, âdice düzenbaz, çok aşağı tabakadan kadınlar... ne söyledilerse yalan. Olgun bir fahişe körpe bir kızı sermaye yapmış, pahalıya satmak için bir unvan takarak onu hakikatin meydana çıkması imkânsız uzak bir yerlere götürüyor, uzak ve parası, meraklısı bol diyarlara! Zaten oralarda TÜRK PRENSESİ NİLGÜN 19 Türk kadını rağbettedir, üstelik Sultan diye de sürülür, yutturu-lursa altın madeni, inci tarlası!

18 Oh! Yukardayım, genişliğe kavuştum. Deniz ve gök hep kurgun renginde ve kurşun kaplı kubbe hareketsizliğinde ama daha rahat nefes alıyorum.. Hayır, «nefes almak» yanlış bir söz... Daha. rahat soluyorum. Kızıldeniz'de teneffüs soluk şeklindedir. Bara girdim. Bir Tennt's birası ısmarladım. Bu, gayet berrak, gayet açık renkli, köpüğü, her biramnkinden daha beyaz, daha nazenin bir İngiliz içkisidir. Buğulu bardağı ellerimin içine alıp tuttum; pencereye uzatıp baktım; serinliğe benzer bir şey duyuyorum. Bundan sonra herkesin anladığı mânada serinlik duymak bana kimbilir ne zaman müyesser olacak? Vapurda kırk bir buçuk milleti temsil eden yolcular kaynaşıyor. Tabiî İtalyanlar başta... Fakat Alman da çok, Çinli, Japon, Hintli, Cavalı da var. İngiliz'siz hangi vapur gördünüz? Güzel kadınların az olmasından başka eksiğimiz yok. Yarın, dediğini yapar, lüks kamarayı tutarsa Nilgün aramızda güzel kadın mı sayılacak? Bunu düşünüyorum. Tayin edemiyorum. Zira ondan bende kalan intiba tabiatiyle bir şekil alamıyor. Sadece gülüşü, göz göze geldiğimiz zamanki renkli ışık, iki yuvarlak omuz aklımda kalmış. Endamını ve umumî heyetini görmemiştim ki... bücür bir şey olabilirdi. Hanedandan da öylelerini tanımıştım; yerden yapma, sıska, hemen hemen rüküşhanıtn denilecek kızlar Onların da yüzleri, gözleri hiç fena değildi; vücut züğürdü idiler. Fakat büsbütün görgüsüz, vekarsız sayılmazlardı. Nilgün güzel, zeki de olsa sosyetede yer alacak terbiyeden mahrumdu. Birden ürktüm:

19 Ya, yukardaki kamarayı tutunca acaip kıyafetlerle meclisimize katılır, afur tafur yemek salonuna girer, münasebetsizlikler ederse? Bu kızın giyim kuşam nedir bildiği yok. Kâfi ve muvafık elbiseleri bulunmadığı da belli. Rezil edecek kendisini... beni de! Gözümün önüne geldi: Meselâ akşam yemeğine allı dallı bir sabah elbisesiyle oturuyor! Masa başında kendisini idare edebile Jf»» NİLGÜN cek, çatalını düşürmeden, kadehini kırmadan, örtüye dökmeden bu işin içinden alnının akıyla çıkabilecek miydi? Çok şüpheli, çok! Tabağa vurarak garsonu çağırması, tiz sesiyle konuşması, çm-latıcı kahkahalarla gülmesi beklenebilir. Yolcular birbirlerine: Kimdir bu? Diye soracaklar. Bir Türk Prensesi! diyerek söyleşecekler. Rezalet! Asıl rezalet bana musallat olması... Eminim hep yanımda vakit geçirecek. Belki de koluma girerek, eteğimden çekerek, omuzuma vurarak... evet rezalet? Nereye kaçabilirim? İyisi surat etmek, daha olmazsa azarlamak, sırnaşırsa dehlemek... Teyzesine açıkça anlatmalı: Tanışmamış olalım. Biranın ikinci bardağında mühim bir nokta zihnime takıldı. Beni nerden biliyorlardı? Biliyorlardı: zira Nilgün, Sultanzade Hayrullah ile çocukluk arkadaşı olduğumuzu söylemişti... Tuhaf şey... bu nu bilmek için hanedandan bir kısmını yakından tanımak, ayrıca benim hakkımda da malûmat sahibi olmak gerekir. Öyle olmasa vapurda bulunduğumu nereden anlayacaklar? Defterde

20 yazılı ismim, büsbütün yabancı için bir mâna ifade etmez- Sakın Nilgün gerçekten hanedana mensup olmasın? Daha fena, diye mırıldandım, üzüntüm ve mahcubiyetim artacak. Bir belâya çattım ki... inşallah üçüncü mevkide kalırlar. Lüks kamara çok pahalıdır; o fedakârlığı göze alamazlar; zaten paraları da muhakkak kıt; koca çıkıncaya kadar idare etmeleri lâzım. «Koca çıkıncaya kadar?..» Gülümsemekten kendimi alamadım. Barmen beni neşelenmiş sandı ve üçüncü birayı doldurmak için yüzüme teşvik edici bir tavırla baktı. Peki... Dedim. Deminki mülakatın tesirinden kurtulamıyordum. Kim olsa kurtulamaz. Nilgün, Prenseslik iddiasında bulunmasaydı bile o sahne yine tuhaftı, acaipti, kolay unutulamazdı. İlk göreceği erkeği, geceliği sırtında yatakta kabul eden bir kız. Omuzundaki eşarpla «püf püf» diye sesler çıkararak yelpazelenmesi, tok ve saf-casma konuşması, zihnimden geçenleri cin gibi sezmesi... Çok tuhaftı, çok garipti... Böyle mırıldanıyordum. Sahte Prenses, İstanbul'da yanma alıp Küçüksu'ya gitmek, oradan sütlü mısır veya kâğıt helvası dişleyerek Göksu içersine doğru kolkola yürümek için hoş bir kızdı, kenar kızı... Paris'te buluşsaydık nehir kıyısı lokantalarında parmaklarımızı sürmekten çekinmeyerek balık tavası yer, şarap içer, sarhoş olur, otlar üstüne yatar, sızardık. Sonunda belki de" saç saça, baş başa gelir, ayrılırdık. Ama burada? Neuz-i billâh! Zevkinden de, şerrinden de sakınmalı.

21 Acaba nerede inecekler? Her halde Müslüman zenginlerin, prenslerin kaynaştığı malûm diyarlardan birine... Belki de benim gideceğim yere... Zira bu vasfı en ziyade o şehir haizdir. Bir kere daha konuşsana da meraktan kurtulsam mı? Bereket, ahbap olduğum yolcularla sohbete daldık ve epeyce heyecanlı mevzular üzerinde münakaşa ettik de Nilgün'ü unuttum. Büsbütün mü unutmuştum? Hayır, arasıra kafamda bir şey duyuyordum, bir dalış, kısa süren bir kayma. Bu, beynimin iç geçir-mesiydi; iç geçirmeğe benzeyen hatırlamalar vardır. Nilgün'e rastlayışımın bir tesiri de bana çoktan beri aklımdan geçirmediğim Osmanlı hanedanını düşündürmek oldu. Taze sultanlardan, hanım sultanlardan geçim sıkıntısına uğrayanlar hep böyle, diyar diyar evlenme peşinde mi koşacaklar? Onlara lâzım gelen hayat bilgisini ve cemiyet terbiyesini vermeyen bizlerdik; görgüsüzlük içinde yetişmelerine aldırmamıştık. Filvaki bir kısmı esasta varlıklı olduklarından iyi kötü tutunabileceklerdi ama içlerinde, ellerinden yakalanıp yeni emekleyen çocuklar gibi yürütülmezse şu koca dünyada düşmeden yol alamayacaklar da epeyce vardı. Şimdi aşağıda mandolin seslerine uyarak İtalyan küçük zabit -leriyle sarmaş dolaş danseden, belki de tepine tepine Çarliston oynayan Nilgün eğer gerçekten hanedandan ise o bedbahtlar kafilesinden bir numune değil miydi? Nilgün, daha ziyade İstanbul'un çocukluğumda bazı akrabalarımızı ziyaret için gittiğimiz, birkaç gece misafir kaldığımız şehir etrafı mahallelerinde tanıdığım komşu kızı tiplerini gözümün önüne getiriyor. Tamamiyle onlara benzediğinden dolayı mı? Hayır. Bizim

22 o zamanki komşu kızları şüphesiz kendilerine göre terbiyeye, bir ahlâk göreneğine bağlıydılar; çoğu arsızlık, hele hayâsızlık etmezdi. Ama birdenbire, bir lâübalî oluverişleri vardı ki bu hal tıpkı Prensesin tarzına uyardı. Ah o mahalleler ve evler! Sokak cephesinden manzaraları belki kasvetliydi. Ahşap, kara a-. _,yüzlü, çarpuk çurpuk, birbirlerine yaslanarak ancak tutunabilen, P\ birbirlerine koyunlar gibi sokularak uyuklayan, sessizce geviş getirdikleri sanılan bu, takati tükenmiş evlerin arka tarafları hep bahçelikti. Küçücük bahçeler... İyi geçinenler yahut ikide bir dargınlık çıkarıp yine çarçabuk, bir kandil, bayram, sünnet düğünü, nikâh, ölüm, kaza, hastalık vesilesiyle barışıveren o komşular arasında yemiş hediyesi âdetti. Mevsiminde, bahçesindeki meşhur karadutfen bizimkiler gönderir, zamanı gelince yandaki evden onlara bir tepsi kayısı yollanırdı. Erik, incir, nar, kızılcık, ayva... oralarda hepsi ve en iyisi olurdu. Hünnap, üvez ve muşmulanın âlâsını yine o bahçelerde yemiştim. Hünnap ağaçlarına bayılırdım. Sonra her bahçede asma ve çardak vardı. Makaralı kuyulardan bol bol su çekilir, yerler daima rutubetli dururdu. Islak ve çürük toprak kokusunu şimdi duyar gibi oluyor, çardak gölgesinin hasretini çekiyorum. Ne serinlikti o? Su içindeydik; insanları da ayak taraflarından kökleri mevcutmuşçasına beslediğine, keyiflendirdiğine, ıslak tuttuğuna inanacağım bir serinlik! Vapurumuz Mendep, Boğazına doğru giderken yaş toprak ile çardak bölgesi, Cenneti

23 tarife yeter; Kevser ve huri lüzumsuz. Çıkrıklı kuyuda su tabakasına çarpan gaz tenekesinin çıkardığı evvelâ sert ve cumburtlu, sonra tok ve boğuk sese, o «gulu gulu» ya kulak vermiş haldeyim, şimdi... işitemiyorum. İşittiğim pervanenin lâv sathını yarmağa çalışan zahmetten bitkin gümbürtüsüdür. Ne diyordum? Evet, bu mahallelerde hemen hemen her ev ka- fesli arka pencerelerinden birbirinin bahçesini görürdü. Lâkin erkekler işe yahut kahveye gitmedikçe kadınlar oralara ayak bas- mazdı. İş saatinde, yâni sabahtan akşam vaktine kadar erkeğin hasta olmadıkça evde kalması ayıp sayıldığı için kadın artık iç bahçelerde sere serpe gezebilirdi. Maamafih erkek başlarının sezildiği pencereler de büsbütün yok değildi. Yaşlı ve evde çalışan erkekler... meselâ bizim misafiri olduğumuz teyzemizin kocası hattat Avni Efendi, tefsir-i şerif yazdığı için mübarekleşmiş Hacı Zühtü Hoca, Kur'an-ı Kerîm kab-' lan yapan mücellit Ruhî Baba gibi... Hattat Avni Efendi, kâğıt üzerine yazı yazmayı sevmezdi. Bir dut veya incir yaprağını küçücük deliklerle işleyerek faraza bir (Maşallah) tasvir eder, yahut hurma çekirdeğine (Fatiha) yerleştirirdi. Fakat asıl hüneri, ihtisası (Kul hü vallahi)'nin tamamını, yâni (İhlâs Sûresi)'ni pirinç tanesine sığdırmaktı. Bunu bir ayda yazar, yarım altına satardı. Güllâç üstüne yazı yazdığı da olurdu. Her üçü de köşe minderine bağdaş kurmuş vaziyette çalışırlardı. Yazın, başlarında takkeleri, sırtlarında haydarî hırkaları,

24 hemen hemen yerlerinden kımıldamadan! Biz kışın o taraflara uğramazdık. Mücellit Ruhî'nin ciltleri san'at eserleriydi; bunu sonradan anlamıştım ama çocukluğuma rağmen o zaman da sezmiştim. Babama, bir Kuran'ı altı parçaya bölerek her birine ayrı cilt, her cilde ayrı bir kap yapmıştı. Ciltler, baş taraflarından birer kulak çekilip açılarak bu kablara sokulurdu. Türbe yeşili renginde deri üstüne mihrap biçimi altın yaldızlı nakışlarla bezenmişti. Derilerin kokusunu bile unutmamıştım: Bildiğimiz iyi sepilenmiş sahtiyanın ödağacı ve buhur dumanı sinmiş kandil akşamları rayihası! Babam Ramazanda hergün bu ciltlerden birini kabiyle" paltosunun iç cebine yerleştirir, cami cami dolaşarak hatim indirirdi. Taşıması kolaydı; az yer tutardı. Sıra sıra rafta duruşları da hoştu, doğrusu... Ayrıca bir kabda saklı bulunmaları da Allah Kelâmına başkaca bir hürmet teşkil ediyordu. Müfessir Zühtü Hoca, ayrı ve sağlam kab içinde bulundukça Kur'an-ı Kerîm'in yanda taşınmasında mahzur-u şer'i olmadığını söylemişti. Babam onlarla övünür, camide açarken etraftakilerin bakıp görmesini istediğinden gayet ağır hareket ederdi. Tavırları aklımda yer edip kalmış ki aradan otuz sene geçtiği halde bugün oluyormuş gibi gözümün önünde... O mahallede erkekler işlerine gider gitmez erkeklerin bir kısmı devlet dairelerinde memur, bir kısmı da kavaf, saraç, nalıncı, peştemalcı gibi esnaftı; aralarında gelin elbisesi, teli, tacı, yapıştırması, askısı kiralayan zengin bir yağlıkçı da vardı bahçe kapıları açılır, kadınlar ve kızlar

25 takunyelerini tıkırdatarak dışarıya uğrarlardı. i Çoğu evin siftah işi sileceklerle, hamam havlularını ipe asmak, kurutmak. Erkenden bir gusulhane sonu faaliyeti olmayan ev nadirdi. Galiba kadınlar onunla, ipe serilen takımlarla övünür-lerdi de! Zira tombul tazelerin bu vazifeyi yaparken tuhaf bir hal aldıklarını, kaşlarını çatmalarına rağmen memnun göründüklerini ve kalçalarında bambaşka bir oynaklık olduğunu görürdüm; anlamazdım. Neden sonra hatırlamalarım arasında sebebini keşfettim. Şimdi yeniden zihnimde canlandırmam da galiba hep su ile alâkalı oluşundan... Kuyu çıkrıkları, tulumbalar harekete geçerdi. Taşlıklara, bahçeciklere, geceleyin keyfince dinlenmiş, durulmuş serin sular kova kova dökülürdü. Maltataşı döşeli avlulara da... Bazı evlerde tahtalar da uğulurdu. Her taraf ıslanır, yaş tahta ve toprak kokusu etrafa yayılırdı. Çocukların o esnada ayak altında dolaşmasına cevaz olmadığından bizler odada mahpus tutulurduk. Kuşluk vakti faaliyet sona erer, mutfak işlerine sıra gelirdi. Hep gölge, nem, serinlik içinde ve kâfi bir güneş altında... Sıcaktan en fazla bunaldığımız saatteyiz: Güneş batmak üzere. Zannetmeyiniz ki güneşin batışı Marmara'daki bir lodos gurubu kadar renkli, şa'şaah olacak... bilâkis! Güneş, çekmeyen ocaktaki bir kütük parçası gibi tüte tüte sönerek öbür tarafa kayıp gidecek. Nilgün Sultan'm «püf püf!»leri aklıma geldi. Üst kat salonlarda ve uzandığı hasır şezlonglarda da mı amiyane hareketleri tekrarlayacak? İtalyan Koloneli, İngiliz majoru, Amerikan konsolosu, Alman bilgini,

26 Oxford'tan dönen genç Hint Racası, Mısır Üniversitesini bitirmiş Cavalı Prens ile konuşurken de mi? Belki de daha ilerisine gidecekti: Göğsünü aralıyarak içeriye doğru üfleyecekti. Bahsettiğim, mahallenin bir kızı «Aman, ne sıcak, ne sıcak!» der, öyle yapardı. Adı Şükûre idi; ben «Aşure» çağırırdım; kızar, üstüste koyduğu yüksük ve kına yakılmış serçe parmaklarını uzatarak: Bir daha söylersen boz! Tehdidinde bulunur, yâni darılacağını anlatırdı. Darılırdı da..-dargın ayrıldığımız olurdu. Bir sene sonra tekrar gelişimizde yine dargın bulurdum; siftinirdim de ben barışırdım. İçimde öyle bir his var ki Nilgün'le de yolculuğumuzda böyle olacak! Peki ama zihnim Dilbeste'yle neden meşgul değil? Azıcık geçkin ama asıl güzel kadın o... Hem bir İskandinavya güzelini andırıyor. Gözleri menekşe renginde, teni şeffaf, kanı gürbüz, boy uzun, endamı ince. Tuhafı şivesi de acaip... belli belirsiz Anglo-Sakson aksanı! Acaba ben mi yanılıyorum da Kafkas şivesini yanlış tefsir ediyorum? Vapurun birinci süvarisi Senyor Guido Garjoulo karşımda. İn-gilizcemi beğenen bu Cenova'lı denizci Atatürk'ün Habeş meselesinde İtalya'ya karşı İngiliz siyasetini tutmasına pek kızıyor; belli! Telsizden aldığı taze haberleri verdi. Fikrini açıkça bildirmeği bir yolcu gemisi kaptanı olduğu için muvafık bulmuyor; bitaraf olmağa gayret ediyor. Lâkin bir Akdeniz ve Lâtin çocuğu ne kadar çalışsa ve Kuzey milletlerine benzemeğe uğraşsa hislerini yine gizleye mez.

27 Ayrıldık. Az sonra döndü: Vapurumuzda bir Osmanlı Prensesi bulunduğundan haberdar mısınız? Evet. Kısa kesmek istedim ama hemen fikrimi değiştirdim. İzahat vermek daha doğru ve benim için de ilerde hayırlı olurdu: Görüşmek arzu etmişlerdi; bugün tanıştım. Azıcık konuştuk. «Osmanlı», «Türk» mânasına da gelir mi? - Bir milleti anlatmak için gelmez; İmparatorluğun çeşitli milletlere mensup unsurlarını ve o devleti anlatır. Lâkin burada «Osmanlı», «Osmanoğlu», demesine bir aile, bir soy adıdır. Hemen hemen «Bourbon», «Hohenzollern», «Habsburg», «Romanof) gibi yahut farzediniz bir «Tudor», bir «Stuart». Teşekkür ederim, Sir. Kaptan benimle «sir - sör» unvanı kullanarak İngilizce konuşur. Zira kartımdaki ismimin sonunda, Doğu memleketlerinde Türklüğümü gösteren bir alâmet bulunsun diye «Bey» kelimesini koyarım; bu, onun için asalet unvanı gibi bir şey... Dedim ki:...fakat bilmem ki genç Hanım, gerçekten Osmanlı hanedanından mı? Yüzüme tuhaf bakışından çekindim, ilâve ettim: Çoğunu, hepsini tamımam da... Pasaportu tamamiyle yolundadır. İngiliz vizesi de var; «Prenses» olarak tasdik edilmiş. Yanındaki hanım için böyle bir kayıt yok. Paralı olmamaları bir şey ifade etmez. Elbette... Kendisini asaletine lâyık şekilde ağırlamak fırsatını bulamadığıma müteessirim...

28 Haklısınız. Uzaklaştı. İtalyan kaptanı yeni Türk rejiminin memleketten çıkardığı hanedana hürmet göstermek suretiyle Atatürk'ten hıncını almak niyetinde! Son sözünde âdeta bir ayıplama sezmiştim. «Siz zengin adamsınız; fedakârlık ederek onu yukarı aldırmanız lâzımdır» dercesine... Ben, aksine aşağıda kalmasına, bu tarafa burnunu bile göstermemesine taraftardım. Para meselesi değil.-. Taşıdığı unvanı düşürülmüş görmek korkusu. Yarın behemahal onlarla konuşmalı, lüks kamaraya taşınmaları ihtimalini önlemeliyim. Keşke Dübeşte, Prenses olsaydı yahut velev sahi, velev yalan o unvanı taşısaydı.. Çok iyi idare edeceğine, iyi tesir bırakacağına emindim; iki kat elbise ile dahi... Hoş onun da bir kusuru gözümden kaçmamıştı: Fazla erkek-cile benziyor, durgun ve ağır hali altında azgın bir dişilik sakladığı seziliyordu. Bana, bütün vücudumda dolaştığını elleriyle yokluyor-muşçasına hissettiren öyle bakışları vardı ki... Sırtım kendisine çevrili olduğu zaman bile bu bakışların her tarafımda çırpınıp gezindiğini duyuyordum. Çiçeğe konmadan önce bal arısının çırpınışı gibi! Çiçeklerin o vaziyette kalınca ürperip ürpermediklerini bilmem; fakat ben sırtımda ürpermemsi şeyler, hafif, ısırıcı temaslar duymuştum. Beyaz tenine uymayan, daha çok esmer kadınlarda rastlanan bir «göz açgözlüğü!» Nilgün'ünkilerde o hal yoktu. Nükte, şaka, alay, çocuksu, kurnazlık ve sizi kavradığı zaman da muhitinizin rengini gökyakuta çeviren sihirli bir renkle dolu idi. Zavallı!

29 Derinliğine bir şefkat, bir acıma ruhumu kapladı. Garip bir hisle felâkete doğru gittiğini, kendisinin de bunu bildiğini, işi hırçınlığın bir şekli olan delişmenliğe vurduğunu anlıyordum. Belki de bu acıma ve bu his, birinci süvarinin pasaport hakkında verdiği teminattan ileri geliyordu. Osmanlı Prensesi olduğunu tastik eden İngiliz vizesi... Kolay elde edilemez; İtalyan kaptan da İngiliz aleyhtarlığına rağmen buna şiddetle güvenmektedir. Geçici politika cereyanları asırlardanberi kökleşmiş kanaat-ları sarsamıyor. Yarın Prenses Nilgün'ü tekrar göreceğim; «Muhakkak ge1" rim» demiştim; gitmeliyim. Bu sefer merdivenleri tek başıma iniyorum; inerken de kendi kendime diyorum ki: İnşallah giyimli bulurum; salonun bir köşesine çekilir, rahat rahat konuşur; boyu poşu hakkında da bir fikir hasıl ederim. Bakalım, yepyeni ne marifetler gösterecek, ne tuhaflıklar, ne aca-iplikler yapacak? At cambazhanesinde fevkalâde eğlendirici bir numara seyrine gidiyormuşum gibi şimdiden içimde neşe var. Dün gece sıcaktan, belki biraz da o kızla teyzesinden dolayı rahat edememiştim. Kafam, yatağımın başucundaki vantilatör gibi, aynı uğultu ile durmamacasma işledi. Rüya ile hülya arası neler görmedim, ne münasebetsiz şeyler! Serin bir denizde bulunsaydık elbette böyle olmazdı. Mütemadiyen teri emiştim; sırıksıklam kesilen yatağımı ikide bir çeviriyor, ikide bir havluma yüzümü siliyordum. Boynuma talk sürmek için de kalktığım oldu. Zira ter cildimi tahriş ediyor; yine terden gözlerimin yanması ayrı

30 bir azab. Çarşı hamamlarında göbek taşına terlemek için uzandığım zaman da yanardı. «Ekonomika» kısmı bugün sessiz. Herkes kamarasında, yarı çıplak kalmayı tercih etmiş olacak. Askerler de öyle... kendilerinden geçmiş bir halde uyukluyorlar galiba... Yalnız hamam dairesinde su şakırtıları: bunalan gidip duşun altına giriyor, herhalde. 32 numaralı kamaraya giden koridorun dönemecindeyim. Loşluk arasında, kenara dayanmış ve birbirine sarılmış iki vücut far-kettim. Evet, yanılmıyorum, iki vücut. İki erkek mi? Ayak seslerimden irkilip ayrıldılar. Rezaletin daniskası: Bunlar Nilgün ve dün kamaraya başını uzatan İtalyan askeri! Ters yüzüme hemen döndüm; merdiveni buldum; ilk basamağa ayağımı atmıştım, pantalonumun kemerinden biri yakaladı, çekti, durdurdu. Kim olabilir ki? Nilgün'dür. Evet, Nilgün'dü. Bırakmam! Rica ederim... her şeyin bir haddi var. Ama sizin hususî hayatıma karışmağa hakkınız yok. TÜRK PRENSESİ NİLGÜN 29 Ona hiddetle mi, nefretle mi, tiksinme içinde bir acıma ile mi baktım, farkında değilim. Başka bir nokta, öfkeme rağmen bütün dikkatimi çekmişti: Nilgün uzun boylu idi; gayet biçimli, ne zayıf, ne dolgun, harikulade güzel vücutlu bir kız. Gözlerimi ayırmayarak bakmakta devam ediyordum: Bilhassa Birinci Dünya Harbi sonrası modasına uygun kısacık eteği altından boylu boyuna görünen bacakları güzelden ziyade yüksek cins, halis kan, su

31 katılmamış asîl pek nadir rastlanan kişizadelik-te... kızı öyle bir yükseltiyor, arz ve takdim ediyordu ki belki de onu, olduğundan fazla uzun boylu gösteren de bunlardı. Ayağımı basamaktan indirdim. Değil mi, ama? Hayatıma karışamazsınız. Ne akrabayız, ne nişanlı, ne karı koca....fakat taşıdığınız isim, unvan? Buradakiler beni sadece turist olarak tanıyorlar. -...Yarın, unvanınızla yukarıya çıktığınız zaman ne olacak? Büsbütün başka biri olacağım. Yine gülümsüyor. İnsan uzun müddet kızamıyor bu tatlı sapığa. Bambaşka biri olacakmış! Kolay sanki mahalle kızının bir yer değiştirmekle yüksek sosyete kadınına dönmesi... dayanamadım: Siz ne yaptığınızı, ne yapacağınızı bilmiyorsunuz! Dedim. Gülümsemesini mânalaştırarak cevap verdi: İyisini biliyorum. Geliniz, hazır teyzem kamarada uyurken biz salona geçelim. Bomboş. Daha serbest konuşuruz. Nilgün, anladım ki yalnız kendisi istediği vakit karşısındakini gözlerinin gökyakutluğulu içine alıyor. O gözler her zaman aynı kuvvette değil. Lüzum gördükçe, sihirbazlık olarak fosforlu ışığını kullanmaktadır. Şimdi bunlar sadece elaya çalan, alelade, fakat cilâsı henüz kurumamış, el sürülürse çizilir, silinir hissini veren taze gözlerdir. Salona girdik. Ne yapayım? Öfkem geçmemişti ama Prensesin hoşluklarını, delişmence söyleyişlerini kaçırmak şu eğlencesiz vapurda ve şu ölü saatte fazla bir ağırbaşlılık olur, işi lüzumun

32 30 NİLGÜN dan fazla ciddîye aldığıma delâlet ederdi. Nilgün'ü olduğu gibi kabul lâzım... Düşündüm, taşındım, yanımızdaki 28 İngiliz lirasını gözden çıkarıp üst kata nakledeceğim. Bu, cebimizde kalan son paradır. Toputopu 28 lira! E, yok, bu kadarı cinnet! Kız yanaklarına iki şamar hak ediyor. Ellerimi zor tutuyorum. Bir, birine; bir öbürüne... oh! ne iyi olurdu. Hüngür hüngür, katıla katıla bir ağlamadır tutturur, sonra rahat eder, açılır, tekrar gülümsemeğe başlardı. Ben ki buraya nasihat vermek için gelmiştim. Dinleyecek kim? Susup duruyorum....demin vapur komiserinıe teyzemi gönderdim. İ oldu, bitti. Bir şey demekliğim icabediyor. Söz bulamıyorum. Nilgün çocuksu değil; zirzoptan, hoppadan, delişmenden üstün... âdeta deli; tipik bir ruh hastası. Sultanzade Hayrullah da böyle idi; cebindeki parayı harcamadan içi rahat etmezdi. En iyi arkadaşlarımdan Mısırlı Prens Ali vardı ki, ayda bir kendisine gönderilen iki yüz lirayı o gece, postadan alır almaz gazinolarda, barlarda, yabancı kadınlar ve erkeklerle yer, tüketir; geri kalan günlerini odasında kapanarak yarı aç, yarı tok, felsefî eserler okumak, vecizeler yazmakla geçirirdi. Nilgün de o hastalardan... Hattâ bu hali bana Osmanlı hanedanına mensup olduğunun bir ispatı gibi geliyor. Hoş, bütün Gotha almanağı bir ruh hastaları listesi sayılmaz mı? Yabancı hükümdarlarla soyları sopları

33 arasında akıl muvazeneleri bozuk olanlar bizimkine kıyas edilince daha geniş ve şümullü yer tutar. Mühim bir kısmı akıllı delilerdir. İngiltere'nin en büyük hükümdarı Kraliçe Elisabeth bile anlayışımca bir nevi hasta idi. Tarihçiler Osmanlı Hanedanında şuur bozukluğunun «velî> lâkabı taktığımız Beyazıd II. ile başladığına galiba dikkat etmemişlerdir. Veli, Deli, Yavuz ve saire hepsi bir kapıya çıkar. Tabiîdir ki psikiatr gözüyle bakınca... Genç Nilgün o yaşlı kütüğün bir sürgünü, bir filizi!.. TÜRK PRENSESİ NİLGÜN 31 Ama ne körpe bir filiz... Onun söylediklerine aldırmamış görünerek sordum: İsminiz «Nilgün» mı, «Nilgün» mü? Doğrusu Nilgün, yani «çivit renkli» ama Nilgün olunca biraz Türkçeleşiyor; hem söylemesi çok kolaylaşıyor. Kolay, kıvrak, bana da uygun! Tamamiyle! Gülgün de olabilirdi. Fazla pembeleşirdim, istemem. Telâffuz ederken karşımdakilerin dudaklarını büzmesini seyretmek de canımı sıkardı. Zaten teyzem beni kısaca «Nil» diye çağırır. Nil? Ben de zihnimden geçirirken sanırım onu bu isimle çağıracağım. Sırası gelmişken sordum: Teyze Hanımefendi evli değil mi? Üç kocadan boşandı; şimdi dul. Siz evlisiniz, bir İngilizle... biliyorum. Beni iyi bildiğinizi! anladım. Bunları hep Prens H'ay-rullah'tan mı öğrendiniz? Ne olursa olsun, ister hakikî prenses, ister evlâtlık... Nil'in tasvirini yaptığım mahalledeki çocukluk sevgilim Şükûre'ye

34 benzeyen tarafı çok; mücellit Ruhî Baba'nın torunu Şükûre de esrarengiz görünmeğe, insanı merakta bırakmağa, merakta kalmamdan zevk almağa düşkündü. Muhtelif vesileler icat eder, sözünü tamamlamaz, gözlerim açılmış, sabırsız ve sinirli halde beklememe aldırmaz, gülerdi. Şükûre bugün Ankara'da zamanın büyüklerinden birinin karısı olmak dolayısıyle yüksek mevki sahibi, sosyete kadını, refah içinde... Kızını Londra'da gördüm; kolejden çıkmış, kurumlu, saçları platine, soğuknevâ bir mahlûk... diplomat zevcesi. Anasını küçüklüğünden tanıdığımı ihtiyatsızca söyleyince suratını astı ve: Ya... öyle mi efendim?.. Dedi ve başını öte yana çevirdi. Halbuki büyük babası mücellit Ruhî Baba bir sanatkârdı; zenginleşen soyu sopu onun eserlerini toplayıp salonlarındaki vitrine dizmeli, övünmelidirler. "Mirî NİLGÜN 32 miran» rütbesinden sivil paşa unvanını almış bir mürtekip kaymakam olsaydı «paşa babamız» diye asalet taslarlardı. Şükûre'nin gözlerini hatırlamağa çalışıyorum, bulamıyorum. Saz benzi, azıcık yanmağa başlamış mısır püskülü renginde saçları ve yeni giydiği haşır haşır basma entarisinin kirişli teması... işte hâtıram bu kadar. Ponponlu mercan terliklerini de görüyorum. Köpek ulursa hemen ayaklarından çıkarır, güllü frenk keçesinin üstüne ters kapatırdı. Frenk keçesi? Onlara bu isim verilmiş; Avrupa'dan gelir, arşınla satılır, odalara siyah başlı çivilerle mıhlanırdı. Yün yerine kenevirden dokunduğu için az zamanda tüyleri

35 aşınır, ip kanaviçesi meydana çıkardı. Silindiği vakit etrafa ıslak halat kokusu yayılır, bana Boğaziçi iskelelerini hatırlatırdı. Deniz suyunu içtikten sonra çöreklenip güneş karşısında bir vapur daha gelinceye kadar uykuya yatan halattan boa yılanlarını... Ben bunları bir lâhzada düşünmüştüm. O sözünü kesmemişti:... Karınızı da, sizi de bir yıl evvel Mısır'da Heliopolis otelinde görmüştüm. Bir suvarede... Nasıl oldu da ben sizi göremedim? Görseniz de hatırlayamazsmız. O sene hem sarışındım, hem de tombul bir kızcağızdım. Manasız, şahsiyetsiz, utangaç bir şey... bu sefer, yani geçen gün Port-Sait'ten vapura binerken yukarıda, küpeşteye dayanmış, giren yolcuları seyrediyordunuz. Pek ehemmiyet verip bana dikkatli bakmadınız bile... dalgın, âdeta mahzundunuz da... Halbuki bilmediğiniz yerlere gitmiyordunuz. Yoksa bu karınızdan da ayrıldınız mı? Benimle bu kadar meşgul olmuş bulunması üzerimde küçük bir memnuniyet hasıl etmişti ki Nilgün'e bir yakınlık duymağa başlamıştım. O tesirle ve tatlılaştığını kendimin de işittiğim bir sesle dedim ki: Güzel Sultanım, yanınızdaki bütün parayı harcamak doğru mu? Musavva'dan sonra bu turist yahut ekonomika kısmında pek az yolcu kalacak. Ben de sık sık ziyaretinize gelirim. Gerçi sizin karaya beş parasız inmemeniz için elimden gelen nâçiz hiz- TÜRK PPtENSESİ NİLGUN 33 meti yapabilirim ama lüks kamara sefası o fedakârlığa değmez. Siz, asıl İtalyan

36 askerleri vapurdan çekilip gidinceye kadar yukarıda bulunmalıydınız. Deminki sarılma sahnesini hatırladığım için son cümlede sesim de, bakışım da sertleşivermişti ki Nilgün: Düşünmeyin o şeyi, diye sesime ve bakışıma cevap verdi, koketri değil, bir vazife idi. Beni bir kere kucaklarsa ölmeden memleketine döneceğine inanıyordu, esirgeyemedim... Hoppala! Sarılıp öpüşmeği de ne kadar hafiften alıyor ve ne hiçten sözlerle kandırılıyor! Nil'i elde etmek her çapkının başaracağı işlerden... karısı olsa insanı öldürür bu kız... hem de şu akla, hayâle sığmaz cevapları çocuk saflığiyle vere vere, masum edala-rıyle! Farketmiyor mu münasebetsizliklerini? O zekâ ile anlamaması imkânsız. Mahsus yapıyor. Hattâ bana koridor sahnesini isteyerek ve ayak seslerime kulak vererek mahsus hazırladı. Ne gibi bir maksatla?.. -. Ellerimi şikâyet ve şaşkınlık ifade eden bir hareketle yukarı kaldırdım, başımı sağa sola salladım. Susmuş, halimi hayretle seyrediyordu; «nedir bundaki acaiplik?» dercesine... Düzenbaz! İçimden dört, beş kere o kelimeyi tekrarladım. Dilbeste'nin uyumuş olması da uydurma! Kızla başbaşa kalmam için beraberce düşünmüşler; hep düzen. Düzenbazlar! Benden ne beklediklerini, beni neye âlet etmek istediklerini anlasam... Nilgün, tekrar konuşuyor: Size kendimi kolay tanıtıp ısındıramayacağım. İçiniz vesvese dolu, aldatılmak korkusu bir cins ruh hastalığıdır; kurtulunuz bundan! Benim

37 hallerim karakterimin icabıdır. Herkesinkine benzemediğimi biliyorum ama... Omuzlarını silkti. Bu omuzlar ince delikli kumaştan bir buluz altında. Sutyeninin ve kombinezonunun birbirine zıd renkteki brötelleri biri leylâkî, öbürü kavun içiydi! gözleri çekiyor. İntizamsız sağa sola kaydıklarından düzeltmek ihtiyacını da duyuyorum. Bu derece ihmalkâr giyinilir mi? Karşımda ayak ayak F.: 3 34 yyy»»»» W» üstüne atmış öyle bir oturuş ki... çoraplarını muhakkak burup diz kapakları üzerinden sıkıştırmış olarak tutturmuştur. Evet, tam dediğim gibi... Galiba hanedandan birkaç zengin, aralarında para toplayıp Nilgün'ü başlarından savmışlar. Tâ Uzak Doğu'ya... Münasebetsizliklerinden kurtulmak için! Kendimi tutamadım: Yukarıda, dedim, daha itinalı giyinmeniz ve daha ağır başlı hareket etmeniz sizi sıkmayacak mı? Bir güldü, bir güldü... gülmekten gözleri yaşaracak nerdeyse, alay da ediyor: Ömürsünüz, vallahi... pek hoşsunuz. Sizi kardeşim gibi seveceğim; şimdiden seviyorum zaten. Ömür adam billahi! Ömür, ömür, pek tatlı! Masaya dayadığım elimi de bu esnada hafif hafif okşuyor. Okşamak yetmedi; tuttu; sıkıyor. Keşke gelmeseydim! Sözlerimde gülünecek, alaya alınacak ne var? ' Üzülmüş göründü; cevap vermiyor; yahut cevabını arıyor. Az sonra kendi kendine söylenircesine:

38 Fena ediyorum, dedi, bana dost olacak iyi insanları gücendiriyorum. Ağlayacak şimdi de... Bir öfkelendiren, bir kendisine açındıran Nilgün'le ahbaplık için sinirlerin çok sağlam olması lâzım. Bu defa ben onun elini tuttum. İnce ve uzun parmaklı, oldukça büyük, fakat kibar eller. Yok, diyorum, gücenmedim. Sizi mümkün olduğu kadar mazur görmeğe karar verdim. Söyleyiniz, seyahatinizin çok riskleri olan bir avantüre benzediğini elbette anlıyorsunuz. Beni dinlerseniz kamaranızı değiştirmekten vazgeçiniz. Olamaz artık. Ben komiserle, kaptanla konuşurum. Kararım karardır. Hem, sizin hayatınız hep «avantür» içinde geçmedi, geçmiyor mu? Nasihat yerine ders verseniz daha iyi edersiniz. Elini bıraktım, ayağa kalktım. Nilgün ağlıyor. Güzelce bir kadının ağlaması beni bitirir. Tek «fetişist» olduğum nokta budur: TÜRK PREJNbüöI İNİİAİUJN - -» 35 Cinsî bir zevk benliğimi kaplar, kendimi güç zaptederim. Filvaki bu zevkim, kadını bilhassa ağlatacak derecede, sadizm şeklinde değildir. Avucumdaki eli öpmek arzusuna hâkim olamadım; dudaklarıma götürürken Prenses birden elini çekti, yerinden fırladı, haysiyetine dokunulmuş, büyük bir hakarete uğramışçasına: Rica ederim, diye bağırdı, hürmetsizliğe gelemem! Daha demin İtalyan çavuşuyla sarmaş dolaş halde yakalamıştım onu... Seni gidi aşifte! Şamar değil adamakıllı dayak istersin!

Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000)

Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000) Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000) 14.08.2014 SIRA SIKLIK SÖZCÜK TÜR AÇIKLAMA 1 1209785 bir DT Belirleyici 2 1004455 ve CJ Bağlaç 3 625335 bu PN Adıl 4 361061 da AV Belirteç 5 352249 de

Detaylı

de hazır değilken yatağıma gelirdi. O sabah çarşafların öyle uyandırmıştı; onları suratıma atarak. Kız kardeşim makas kullanmayı yeni öğrendi ve bunu

de hazır değilken yatağıma gelirdi. O sabah çarşafların öyle uyandırmıştı; onları suratıma atarak. Kız kardeşim makas kullanmayı yeni öğrendi ve bunu İgi ve ben Benim adım Flo ve benim küçük bir kız kardeşim var. Küçük kız kardeşim daha da küçükken ismini değiştirdi. Bir sabah kalktı ve artık kendi ismini kullanmıyordu. Bu çok kafa karıştırıcıydı. Yatağımda

Detaylı

"Satmam" demiş ihtiyar köylü, "bu, benim için bir at değil, bir dost."

Satmam demiş ihtiyar köylü, bu, benim için bir at değil, bir dost. Günün Öyküsü: Talih mi Talihsizlik mi? Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir adam yaşıyormuş. Çok fakirmiş. Ama çok güzel beyaz bir atı varmış. Kral bu ata göz koymuş. Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir

Detaylı

edersin sen! diye ciyaklamış cadı. Bunun hesabını vereceksin! Kadının kocası kendisini affetmesi için yarvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları

edersin sen! diye ciyaklamış cadı. Bunun hesabını vereceksin! Kadının kocası kendisini affetmesi için yarvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları RAPUNZEL Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş. Bir gün pncereden komşu evin bahçesindeki

Detaylı

Soðaným da kar gibi Elma gibi, nar gibi Kim demiþ acý diye, Cücüðü var bal gibi

Soðaným da kar gibi Elma gibi, nar gibi Kim demiþ acý diye, Cücüðü var bal gibi BÝRÝNCÝ BÖLÜM 1 Dünya döndü Son ders zili çalýnca tüm öðrenciler sevinç çýðlýklarý atarak okulu terk etti. Ýkili öðretim yapýlýyordu. Sabahçýlar okulu boþaltýrken, öðleci grup okula girmeye hazýrlanýrdý.

Detaylı

Ben gid-iyor-muş-um git-mi-yor-muş-um. Sen gid-iyor-muş-sun git-mi-yor-muş-sun. O gid-iyor-muş git-mi-yor-muş. Biz gid-iyor-muş-uz git-mi-yor-muş-uz

Ben gid-iyor-muş-um git-mi-yor-muş-um. Sen gid-iyor-muş-sun git-mi-yor-muş-sun. O gid-iyor-muş git-mi-yor-muş. Biz gid-iyor-muş-uz git-mi-yor-muş-uz ÜNİTE 4 Şimdiki Zamanın Rivayeti Ben gid-iyor-muş-um git-mi-yor-muş-um Sen gid-iyor-muş-sun git-mi-yor-muş-sun O gid-iyor-muş git-mi-yor-muş Biz gid-iyor-muş-uz git-mi-yor-muş-uz Siz gid-iyor-muş-sunuz

Detaylı

tellidetay.wordpres.com

tellidetay.wordpres.com Peşin Alınmış Ücret Gecenin oldukça ilerlemiş bir vaktinde özel bir kliniğin önünde duran taksiden üç kişi indi. Şoför yarı baygın yaşlıca bir adamın bir koluna aynı yaşlarda görünen hanımı ise diğer koluna

Detaylı

Gülmüştü çocuk: Beni de yaz öyleyse. Yaz ki, kaybolmayayım! Ben babamı yazmamıştım, kayboldu!

Gülmüştü çocuk: Beni de yaz öyleyse. Yaz ki, kaybolmayayım! Ben babamı yazmamıştım, kayboldu! Kaybolmasınlar Diye Mesleğini sorduklarında ne diyeceğini bilemezdi, gülümserdi mahçup; utanırdı ben şairim, yazarım, demeye. Bir şeyler mırıldanırdı, yalan söylememeye çalışarak, bu kez de yüzü kızarırdı,

Detaylı

yuvarlak masa yeşil erik üç kalem ihtiyar adam

yuvarlak masa yeşil erik üç kalem ihtiyar adam VARLIKLARIN ÖZELLİKLERİNİ BELİRTEN KELİMELER yuvarlak masa yeşil erik üç kalem ihtiyar adam şu otobüs birkaç portakal Yuvarlak masa : Yuvarlak sözcüğü varlığın biçimini bildiriyor. Yeşil erik : Yeşil sözcüğü

Detaylı

KOKULU, KIRIK BİR GERÇEĞİN KIYISINDA. ölüler genelde alışık değiliz korkulmamaya, unutulmamaya... (Özgün s.67)

KOKULU, KIRIK BİR GERÇEĞİN KIYISINDA. ölüler genelde alışık değiliz korkulmamaya, unutulmamaya... (Özgün s.67) KOCAER 1 Tuğba KOCAER 20902063 KOKULU, KIRIK BİR GERÇEĞİN KIYISINDA... Hepsi için teşekkür ederim hanımefendi. Benden korkmadığınız için de. Biz ölüler genelde alışık değiliz korkulmamaya, unutulmamaya...

Detaylı

A2 DÜZEYİ A KİTAPÇIĞI NOT ADI SOYADI: PASAPORT NO:

A2 DÜZEYİ A KİTAPÇIĞI NOT ADI SOYADI: PASAPORT NO: A2 DÜZEYİ ADI SOYADI: PASAPORT NO: NOT OKUMA 1 KARADENİZ TURU Metin Bey: Merhaba! Görevli: Merhaba efendim, buyurun! Nasıl yardımcı.(1)? Metin Bey: Ben bu yaz ailem ile bir tura çıkmak istiyorum. Bana

Detaylı

Engin arkadaşına uğrar, eve gelir duşunu alır ve salona gelir. İkizler onu salonda beklemektedirler.

Engin arkadaşına uğrar, eve gelir duşunu alır ve salona gelir. İkizler onu salonda beklemektedirler. ENGİN VE İKİZLER ALIŞ VERİŞTE Hastane... Dr. Gamze Hanım'ın odası, biraz önce bir ameliyattan çıkmıştır. Elini lavaboda yıkayarak koltuğuna oturur... bu arada telefon çalar... Gamze Hanım telefon açar.

Detaylı

ABLA KARDEŞ Gerçek bir hikayeden alınmıştır.

ABLA KARDEŞ Gerçek bir hikayeden alınmıştır. SOKAK - DIŞ - GÜN ABLA KARDEŞ Gerçek bir hikayeden alınmıştır. Batu 20'li yaşlarında genç biridir. Boynunda asılı bir fotoğraf makinesi vardır. Uzun lensli profesyonel görünşlü bir digital makinedir. İlginç

Detaylı

Bir akşam vakti, kasabanın birine bir atlı geldi. Kimdir bu yabancı diye merak eden kasabalılar, çoluk çocuk, alana koştular. Adam, yanında atı,

Bir akşam vakti, kasabanın birine bir atlı geldi. Kimdir bu yabancı diye merak eden kasabalılar, çoluk çocuk, alana koştular. Adam, yanında atı, Bir akşam vakti, kasabanın birine bir atlı geldi. Kimdir bu yabancı diye merak eden kasabalılar, çoluk çocuk, alana koştular. Adam, yanında atı, elinde boş bir çuval, alanın ortasında öylece dikiliyordu.

Detaylı

Dersler, ödevler, sýnavlar, kurslar... Dinlence günlerinde bile boþ durmak yoktu. Hafta sonu gelmiþti; ama ona sormalýydý.

Dersler, ödevler, sýnavlar, kurslar... Dinlence günlerinde bile boþ durmak yoktu. Hafta sonu gelmiþti; ama ona sormalýydý. Dersler, ödevler, sýnavlar, kurslar... Dinlence günlerinde bile boþ durmak yoktu. Hafta sonu gelmiþti; ama ona sormalýydý. Üstüne, günlerin yorgunluðu çökmüþtü. Bunu ancak oyunla atabilirdi. Caný oyundan

Detaylı

zaferin ve başarının getirdiği güzel bir tebessüm dışında, takdir belgesini kaçırmış olmanın verdiği üzüntü. Yanımda disiplinli bir öğretmen olarak bilinen ama aslında melek olan Evin Hocam gözüküyor,

Detaylı

ÖZEL GÜNLER. Doğum günü/kadınlar günü/anneler günü/babalar günü/sevgililer günü/ Öğretmenler günü

ÖZEL GÜNLER. Doğum günü/kadınlar günü/anneler günü/babalar günü/sevgililer günü/ Öğretmenler günü ΕΘΝΙΚΟ & ΚΑΠΟΔΙΣΤΡΙΑΚΟ ΠΑΝΕΠΙΣΤΗΜΙΟ ΑΘΗΝΩΝ ΤΜΗΜΑ ΤΟΥΡΚΙΚΩΝ ΣΠΟΥΔΩΝ ΚΑΙ ΣΥΓΧΡΟΝΩΝ ΑΣΙΑΤΙΚΩΝ ΣΠΟΥΔΩΝ Μάθηµα : ΤΟΥΡΚΙΚΗ ΓΛΩΣΣΑ II ΔΕΞΙΟΤΗΤΕΣ ΣΤΟΝ ΠΡΟΦΟΡΙΚΟ ΛΟΓΟ (70005Γ) ÖZEL GÜNLER Aşağıdaki önemli günlerden

Detaylı

Bir gün Pepe yi görmeye gittim ve ona : Anlayamıyorum her zaman bu kadar pozitif olmak mümkün değil, Bunu nasıl yapıyorsun? diye sordum.

Bir gün Pepe yi görmeye gittim ve ona : Anlayamıyorum her zaman bu kadar pozitif olmak mümkün değil, Bunu nasıl yapıyorsun? diye sordum. PEPE NİN HİKAYESİ Pepe, herkesin olmak isteyeceği türden bir insandı. Her zaman neşeli olup, her zaman, söyleyeceği pozitif bir şey vardı. Birisi istediğinde hemen gidiyor, daima : Daha iyisi olamaz! diye

Detaylı

ΣΔΛΙΚΔ ΔΝΙΑΙΔ ΓΡΑΠΣΔ ΔΞΔΣΑΔΙ. ΔΙΑΡΚΕΙΑ: 2 ώρες ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ: 24 Μαΐοσ 2011 ΣΟ ΔΞΔΣΑΣΙΚΟ ΓΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΣΔΛΔΙΣΑΙ ΑΠΟ 6 (ΔΞΙ) ΔΛΙΓΔ. Τπογραφή καθηγητή:

ΣΔΛΙΚΔ ΔΝΙΑΙΔ ΓΡΑΠΣΔ ΔΞΔΣΑΔΙ. ΔΙΑΡΚΕΙΑ: 2 ώρες ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ: 24 Μαΐοσ 2011 ΣΟ ΔΞΔΣΑΣΙΚΟ ΓΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΣΔΛΔΙΣΑΙ ΑΠΟ 6 (ΔΞΙ) ΔΛΙΓΔ. Τπογραφή καθηγητή: ΚΥΠΡΙΑΚΗ ΔΗΜΟΚΡΑΤΙΑ ΤΠΟΤΡΓΔΙΟ ΠΑΙΓΔΙΑ ΚΑΙ ΠΟΛΙΣΙΜΟΤ ΓΙΔΤΘΤΝΗ ΜΔΗ ΔΚΠΑΙΓΔΤΗ ΚΡΑΣΙΚΑ ΙΝΣΙΣΟΤΣΑ ΔΠΙΜΟΡΦΩΗ ΣΔΛΙΚΔ ΔΝΙΑΙΔ ΓΡΑΠΣΔ ΔΞΔΣΑΔΙ ΜΑΘΗΜΑ: ΣΟΤΡΚΙΚΑ ΕΠΙΠΕΔΟ: A ΔΙΑΡΚΕΙΑ: 2 ώρες ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ: 24 Μαΐοσ 2011

Detaylı

ŞAHISLAR: Anne:Zişan, Baba:Orhan, Abla:Fehiman, Abla:Güzin, Abi:Osman, Küçük Kardeş:Fikret

ŞAHISLAR: Anne:Zişan, Baba:Orhan, Abla:Fehiman, Abla:Güzin, Abi:Osman, Küçük Kardeş:Fikret ŞAHISLAR: Anne:Zişan, Baba:Orhan, Abla:Fehiman, Abla:Güzin, Abi:Osman, Küçük Kardeş:Fikret (ZİL ÜSTÜSTE ÇALAR) Fehiman:Kimooo? Güzin:Benim abla. (KAPI AÇILIR) (Heyecanlı)Müjdemi ver müjdemi ver. Fehiman:(Heyecanlı)Mektup,mektup

Detaylı

NURULLAH- Evet bu günlük bu kadar çocuklar, az sonra zil çalacak, yavaş yavaş toparlana bilirsiniz.

NURULLAH- Evet bu günlük bu kadar çocuklar, az sonra zil çalacak, yavaş yavaş toparlana bilirsiniz. Bozuk Paralar KISA FİLM Yaşar AKSU İLETİŞİM: (+90) 0533 499 0480 (+90) 0536 359 0793 (+90) 0212 244 3423 SAHNE 1. OKUL GENEL DIŞ/GÜN Okulun genel görüntüsünü görürüz. Belki dışarı çıkan birkaç öğrenci

Detaylı

ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ

ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΤΕΛΙΚΕΣ ΕΝΙΑΙΕΣ ΓΡΑΠΤΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ ΣΧΟΛΙΚΗ ΧΡΟΝΙΑ : 2014 2015 Μάθημα : Τουρκικά Επίπεδο : Ε1 Διάρκεια : 2 ώρες

Detaylı

ÇiKOLATAYI KiM YiYECEK

ÇiKOLATAYI KiM YiYECEK ÇiKOLATAYI KiM YiYECEK Geçen gün amcam bize koca bir kutu çikolata getirmişti. Kutudaki çikolataların her biri, değişik renklerde parlak çikolata kâğıtlarına sarılıydı. Mmmh, sarı kâğıtlılar muzluydu,

Detaylı

ISBN : 978-605-65564-3-2

ISBN : 978-605-65564-3-2 ISBN : 978-605-65564-3-2 1 Baba, Bal Arısı Gibi Olmak İstemiyorum ISBN : 978-605-65564-3-2 Ali Korkmaz samsun1964@hotmail.com Redaksiyon : Pelin GENÇ Dizgi/Baskı Kardeşler Ofset Matbaacılık Muzaffer Ceylandağ

Detaylı

A1 DÜZEYİ B KİTAPÇIĞI NOT ADI SOYADI: OKUL NO:

A1 DÜZEYİ B KİTAPÇIĞI NOT ADI SOYADI: OKUL NO: A1 DÜZEYİ ADI SOYADI: OKUL NO: NOT OKUMA 1. Aşağıdaki metni -(y/n)a, -(n)da, -(n)dan, -(y/n)i ve -(I)yor ekleriyle tamamlayınız. (10 puan) Sevgili Ayşe, Nasılsın? Sana bu mektubu İstanbul dan yazıyorum.

Detaylı

Ramazan Manileri // Ramazan Manileri. Editors tarafından yazıldı. Cuma, 25 Eylül 2009 17:55

Ramazan Manileri // Ramazan Manileri. Editors tarafından yazıldı. Cuma, 25 Eylül 2009 17:55 Ramazan Manileri // Ahmet ağa uyursun uyursun Uykularda ne bulursun Kalk al abdest, kıl namaz Sabahleyin cenneti bulursun Akşamdan pilavı pişirdim Gene karnımı şişirdim Çok mani diyecektim ama Defteri

Detaylı

Hazırlayan: Saide Nur Dikmen

Hazırlayan: Saide Nur Dikmen Yayın no: 169 VEFA VE CÖMERTLİK ÖYKÜLERİ Genel yayın yönetmeni: Ergün Ür İç düzen: Durmuş Yalman Kapak: Zafer Yayınları İsbn: 978 605 5523 15 2 Sertifika no: 14452 Uğurböceği Yayınları, Zafer Yayın Grubu

Detaylı

ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΤΟ ΕΞΕΤΑΣΤΙΚΟ ΔΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΤΕΛΕΙΤΑΙ ΑΠΟ ΕΞΙ ( 6 ) ΣΕΛΙΔΕΣ

ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΤΟ ΕΞΕΤΑΣΤΙΚΟ ΔΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΤΕΛΕΙΤΑΙ ΑΠΟ ΕΞΙ ( 6 ) ΣΕΛΙΔΕΣ ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΤΕΛΙΚΕΣ ΕΝΑΙΕΣ ΓΡΑΠΤΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ ΣΧΟΛΙΚΗ ΧΡΟΝΙΑ 2011-2012 Μάθημα: Τουρκικά Επίπεδο: 1 Διάρκεια: 2 ώρες Ημερομηνία:

Detaylı

ÖN OYUN Yer, ağustos böceklerinin yuvası. Cici ve Mimi aynanın karşısında son hazırlıklarını yapmaktadır.

ÖN OYUN Yer, ağustos böceklerinin yuvası. Cici ve Mimi aynanın karşısında son hazırlıklarını yapmaktadır. ÖN OYUN Yer, ağustos böceklerinin yuvası. Cici ve Mimi aynanın karşısında son hazırlıklarını yapmaktadır. (Şapkasını takar.) Nasıl oldu Mimiciğim? Ay çok hoş! (Saçlarına taktığı çiçekleri gösterir.) Ne

Detaylı

BARIŞ BIÇAKÇI Aramızdaki En Kısa Mesafe

BARIŞ BIÇAKÇI Aramızdaki En Kısa Mesafe BARIŞ BIÇAKÇI Aramızdaki En Kısa Mesafe BARIŞ BIÇAKÇI 1966 da Adana da doğdu. Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte Ocak 1994 ve Ekim 1997 de iki şiir kitabı yayımladı. İletişim Yayınları nca

Detaylı

ΤΕΛΙΚΕΣ ΕΝΙΑΙΕΣ ΓΡΑΠΤΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ ΤΟ ΕΞΕΤΑΣΤΙΚΟ ΔΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΤΕΛΕΙΤΑΙ ΑΠΟ ΕΠΤΑ (7) ΣΕΛΙΔΕΣ

ΤΕΛΙΚΕΣ ΕΝΙΑΙΕΣ ΓΡΑΠΤΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ ΤΟ ΕΞΕΤΑΣΤΙΚΟ ΔΟΚΙΜΙΟ ΑΠΟΤΕΛΕΙΤΑΙ ΑΠΟ ΕΠΤΑ (7) ΣΕΛΙΔΕΣ ΚΥΠΡΙΑΚΗ ΔΗΜΟΚΡΑΤΙΑ ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΤΕΛΙΚΕΣ ΕΝΙΑΙΕΣ ΓΡΑΠΤΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ ΜΑΘΗΜΑ: ΤΟΥΡΚΙΚΑ ΕΠΙΠΕΔΟ: B ΔΙΑΡΚΕΙΑ: 2 ώρες ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ:

Detaylı

Başarı Hikayelerinde Söke Ekspress Gazetesi ve Cumhuriyet Ofset Matbaasının sahibi, 1980 yılından bu yana üyemiz olan Yılmaz KALAYCI ya yer verdik.

Başarı Hikayelerinde Söke Ekspress Gazetesi ve Cumhuriyet Ofset Matbaasının sahibi, 1980 yılından bu yana üyemiz olan Yılmaz KALAYCI ya yer verdik. Başarı Hikayelerinde Söke Ekspress Gazetesi ve Cumhuriyet Ofset Matbaasının sahibi, 1980 yılından bu yana üyemiz olan Yılmaz KALAYCI ya yer verdik. Sizi tanıyabilirmiyiz? 1953 Söke doğumluyum. Evli, 2

Detaylı

Yüreğimize Dokunan Şarkılar

Yüreğimize Dokunan Şarkılar On5yirmi5.com Yüreğimize Dokunan Şarkılar Gelmiş geçmiş en güzel Türkçe slow şarkılar kime ait? Bakalım bizlerin ve sizlerin gönlünde yatan sanatçılar kimler? Yayın Tarihi : 6 Ocak 2010 Çarşamba (oluşturma

Detaylı

Anne Ben Yapabilirim Resimleyen: Reha Barış

Anne Ben Yapabilirim Resimleyen: Reha Barış Anne Ben Yapabilirim Resimleyen: Reha Barış MERAKLI KİTAPLAR 3. B A S I M Çocuklarla İlgili Her Türlü Faaliyette, Çocuğun Temel Yararı, Önceliklidir! 2 Süleyman Bulut Anne Ben Yapabilirim 4 Süleyman

Detaylı

þimdi sana iþim düþtü. Uzat bana elini de birlikte çocuklara güzel öyküler yazalým.

þimdi sana iþim düþtü. Uzat bana elini de birlikte çocuklara güzel öyküler yazalým. Kaybolan Çocuk Çocuklar için öyküler yazmak istiyordum. Yazmayý çok çok sevdiðim için sevinçle oturdum masanýn baþýna. Yazdým, yazdým... Sonra da okudum yazdýklarýmý. Bana göre güzel öykülerdi doðrusu.

Detaylı

Örnek alınacak en güzel insan Hz. Muhammed hayatı boyunca görüntüsüne ve hareketlerine dikkat etmiştir.

Örnek alınacak en güzel insan Hz. Muhammed hayatı boyunca görüntüsüne ve hareketlerine dikkat etmiştir. Örnek alınacak en güzel insan Hz. Muhammed hayatı boyunca görüntüsüne ve hareketlerine dikkat etmiştir. Görünümü Elbiseleri Hz. Peygamber çeşitli renk ve desenlerde elbiseler giymiştir. Ancak daha çok

Detaylı

Helena S. Paige Çeviri Kübra Tekneci

Helena S. Paige Çeviri Kübra Tekneci Bir Kız Bara Girer Ve... Helena S. Paige Çeviri Kübra Tekneci 4 Bir Kız Bara Girer Ve... Bütün kadınlar bir iç çamaşırından çok fazla şey beklememeleri gerektiğini bilirler. Çok seksi olmak istiyorsanız,

Detaylı

Melih Güler. - şiirler - Yayın Tarihi: 11.9.2011. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

Melih Güler. - şiirler - Yayın Tarihi: 11.9.2011. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat - şiirler - Yayın Tarihi: 11.9.2011 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir.

Detaylı

Küçüklerin Büyük Soruları-3

Küçüklerin Büyük Soruları-3 Küçüklerin Büyük Soruları-3 Yayın no: 185 ALLAH IN GÜZEL İSİMLERİNİ NEDEN ÖĞRENMELİYİM? Genel yayın yönetmeni: Ergün Ür İç düzen/kapak: Zafer Yayınları Isbn: 978 605 4965 09 0 Sertifika no: 14452 Uğurböceği

Detaylı

> > ADAM - Yalnız... Şeyi anlamadım : ADAMIN ismi Ahmet değil ama biz şimdilik

> > ADAM - Yalnız... Şeyi anlamadım : ADAMIN ismi Ahmet değil ama biz şimdilik KISKANÇLIK KRİZİ > > ADAM - Kiminle konuşuyordun? > > KADIN - Tanımazsın. > > ADAM - Tanısam sormam zaten. > > KADIN - Tanımadığın birini neden soruyorsun? > > ADAM - Tanımak için. > > KADIN - Peki...

Detaylı

6. Sınıf sıfatlar testi testi 1

6. Sınıf sıfatlar testi testi 1 6. Sınıf sıfatlar testi testi 1 1. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde soru anlamını sağlayan kelime sıfat değildir? A) Kaç liralık fatura kesilecek? B) Oraya gidip de ne iş yapacaksın? C) Ne kadar güzel konuşuyor

Detaylı

Her hakkı saklıdır. Ticarî amaç ile basılamaz ve çoğaltılamaz. Copyright

Her hakkı saklıdır. Ticarî amaç ile basılamaz ve çoğaltılamaz. Copyright 1 POĞAÇA Ahmet: Merhaba güzel günler, merhaba Şule. Şule: Herkese merhaba. Ahmet: Merhaba Şule! Şule: Herkese merhaba. Ahmet: Ya ben sana Merhaba Şule. diyorum, sen niye Ahmet demiyorsun? Şule: Merhaba

Detaylı

ALTIN BALIK. 1. Genç balıkçı neden altın balığı tekrar suya bırakmayı düşünmüş olabilir?

ALTIN BALIK. 1. Genç balıkçı neden altın balığı tekrar suya bırakmayı düşünmüş olabilir? ALTIN BALIK Bir zamanlar iki balıkçı varmış. Biri yaşlı, diğeriyse gençmiş. İki balıkçı avladıkları balıkları satarak geçinirlermiş. Bir gün yine denize açılmışlar. Ağı denize atıp beklemeye başlamışlar.

Detaylı

Eşeğe Dönüşen Kabadayı Makedonya Masalı (Herşeyin bir bedeli var)

Eşeğe Dönüşen Kabadayı Makedonya Masalı (Herşeyin bir bedeli var) Eşeğe Dönüşen Kabadayı Makedonya Masalı (Herşeyin bir bedeli var) Yazan: Yücel Feyzioğlu Resimleyen: Mert Tugen Ne varmış, ne çokmuş, gece karanlık, güneş yokmuş. Her kasabada kabadayı insanlar varmış.

Detaylı

Güzel Bir Bahar ve İstanbul

Güzel Bir Bahar ve İstanbul Güzel Bir Bahar ve İstanbul Bundan iki yıl önce 2013 Mayıs ayında yolculuğum böyle başladı. Dostlarım, sınıf arkadaşlarım ve birkaç öğretmenim ile bildiğimiz İstanbul, bizim İstanbul a doğru yol aldık.

Detaylı

Adı-Soyadı: Deniz kampa kimlerle birlikte gitmiş? 2- Kamp malzemelerini nerede taşımışlar? 3- Çadırı kim kurmuş?

Adı-Soyadı: Deniz kampa kimlerle birlikte gitmiş? 2- Kamp malzemelerini nerede taşımışlar? 3- Çadırı kim kurmuş? ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkok Benim adım Deniz. 7 yaşındayım. Bu hafta sonu annem ve babamla birlikte kampa gittik. Kampa

Detaylı

MERAKLI KİTAPLAR. Alfabe

MERAKLI KİTAPLAR. Alfabe MERAKLI KİTAPLAR Alfabe Bu kitabın sahibi:... Dinle bir tanem, şimdi sana, bir çocuğun öyküsünü anlatmak istiyorum... Uzun çoooooooook uzun adı olan bir çocuğun öyküsü bu! Aslında her şey onun dünyaya

Detaylı

Ev ve apartmana dair / H.Cahit YALÇIN

Ev ve apartmana dair / H.Cahit YALÇIN "Biz apartmanlara yabancıyız. Bir ailenin hayatında ev ocak en esaslı bir unsurdur. Bir odanın kapısını açtığım zaman, burada babam doğmuştu, bir sofaya çıktığım zaman, burada halam gelin olmuştu, bahçeye

Detaylı

yeni kelimeler otuzsekizinci ders oluyor gezi genellikle hoş geldin mevsim hoş bulduk ilkbahar gecikti ilkbahar mevsiminde geciktiniz kış mevsiminde

yeni kelimeler otuzsekizinci ders oluyor gezi genellikle hoş geldin mevsim hoş bulduk ilkbahar gecikti ilkbahar mevsiminde geciktiniz kış mevsiminde otuzsekizinci ders oluyor gezi genellikle hoş geldin mevsim hoş bulduk ilkbahar gecikti ilkbahar mevsiminde geciktin soğuk geciktim kış geciktiniz kış mevsiminde uç, sınır, son, limit bulunuyor/bulunur

Detaylı

ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATI. Betül Tarıman. Öykü GÖKYÜZÜ PRENSİ PO İLE KÜÇÜK KIZ. 2. basım. Resimleyen: Uğur Altun

ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATI. Betül Tarıman. Öykü GÖKYÜZÜ PRENSİ PO İLE KÜÇÜK KIZ. 2. basım. Resimleyen: Uğur Altun Resimleyen: Uğur Altun Betül Tarıman GÖKYÜZÜ PRENSİ PO İLE KÜÇÜK KIZ ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATI Öykü 2. basım Betül Tarıman GÖKYÜZÜ PRENSİ PO İLE KÜÇÜK KIZ Resimleyen: Uğur Altun Yayın Koordinatörü: İpek Şoran

Detaylı

AVUKAT Skeç-Komedi Tiyatro Metni

AVUKAT Skeç-Komedi Tiyatro Metni AVUKAT Skeç-Komedi Tiyatro Metni (skeç-komedi) HİZMETLİ: (Ortalığı temizler, avukatın masasını temizlerken avukat oturmaktadır.) Vallahi avukat bey çok zekisin avukat yazısının altına Made in Japan yazdırmakla

Detaylı

A1 DÜZEYİ A KİTAPÇIĞI NOT ADI SOYADI: OKUL NO:

A1 DÜZEYİ A KİTAPÇIĞI NOT ADI SOYADI: OKUL NO: A1 DÜZEYİ ADI SOYADI: OKUL NO: NOT OKUMA 1. Aşağıdaki metni -(y/n)a, -(n)da, -(n)dan, -(y/n)i ve -(I)yor ekleriyle tamamlayınız. (10 puan) Sevgili Ayşe, Nasılsın? Sana bu mektubu İstanbul dan yazıyorum.

Detaylı

Doğuştan Gelen Haklarımız Sadece insan olduğumuz için doğuştan kazandığımız ve tüm dünyada kabul gören yani evrensel olan haklarımız vardır.

Doğuştan Gelen Haklarımız Sadece insan olduğumuz için doğuştan kazandığımız ve tüm dünyada kabul gören yani evrensel olan haklarımız vardır. Dersin Adı Tema Adı Kazanım Konu Süre : İnsan Hakları, Yurttaşlık ve Demokrasi : İnsan Olmak : Y4.1.2. İnsanın doğuştan gelen temel ve vazgeçilmez hakları olduğunu bilir. : Doğuştan Gelen Haklarımız :

Detaylı

5 YAŞ VE HAZIRLIK SINIFI EKİM BÜLTENİ

5 YAŞ VE HAZIRLIK SINIFI EKİM BÜLTENİ 5 YAŞ VE HAZIRLIK SINIFI EKİM BÜLTENİ HAZIRLIK SINIFI EKİM AYI ŞARKILARIMIZ OKULUMA BAŞLADIM BİR DÜNYA BIRAKIN SONBAHARIN SESLERİ SEVİMLİDİR HAYVANLAR HOŞ GELİŞLER OLA Her gün erken kalkarım Önce yüzümü

Detaylı

O sabah minik kuşların sesleriyle uyandı Melek. Yatağından kalktı ve pencereden dışarıya baktı. Hava çok güzeldi. Güneşin ışıkları Melek e sevinç

O sabah minik kuşların sesleriyle uyandı Melek. Yatağından kalktı ve pencereden dışarıya baktı. Hava çok güzeldi. Güneşin ışıkları Melek e sevinç O sabah minik kuşların sesleriyle uyandı Melek. Yatağından kalktı ve pencereden dışarıya baktı. Hava çok güzeldi. Güneşin ışıkları Melek e sevinç katıyordu. Bulutlar gülümsüyor ve günaydın diyordu. Melek

Detaylı

http://www.ilkyar.org.tr/izlenimler/140717%20nasil%20destek%20olabilirsiniz.pdf

http://www.ilkyar.org.tr/izlenimler/140717%20nasil%20destek%20olabilirsiniz.pdf ilk yar'larımızın sevgili dostları, ilkyar desteklerinizle giderek büyüyen bir aile olarak varlığını sürdürüyor. Yeni yeni ilk yar'larımızla tanışırken bir taraftan fedakar gönüllülerimizi, ve bir zamanlar

Detaylı

Evimi misafirlerim gidince temizlemek için saatlerce uğraşıyorsam birçok arkadaşım

Evimi misafirlerim gidince temizlemek için saatlerce uğraşıyorsam birçok arkadaşım Yeni evli bir çift vardı. Evliliklerinin daha ilk aylarında, bu işin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anlayıvermişlerdi. Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. Son zamanlarda o kadar sık olmasa

Detaylı

Evlenirken Nelere Dikkat Edilmeli?

Evlenirken Nelere Dikkat Edilmeli? Evlenirken Nelere Dikkat Edilmeli? EVLENİRKEN NELERE DİKKAT EDİLMELİ? Peygamber (sav) Efendimiz den Abdullah ibn-i Ömer RA ın bir hadisini bu münasebetle hatırlayalım, duymuşsunuzdur: (Lâ tenkihun-nisâe

Detaylı

Giovanni dışında bütün örenciler çok çalışıyor. O hiç çalışmıyor ama sınıfın en başarılı öğrencisi. Çok iyi Türkçe konuşuyor.

Giovanni dışında bütün örenciler çok çalışıyor. O hiç çalışmıyor ama sınıfın en başarılı öğrencisi. Çok iyi Türkçe konuşuyor. OKUMA - ANLAMA: ÖĞRENCİLER HER GÜN NELER YAPIYORLAR? 1 Türkçe dersleri başladı. Öğrenciler her gün okula gidiyorlar, yeni şeyler öğreniyorlar. Öğretmenleri, Nazlı Hanım, her Salı ve her Cuma günü sınav

Detaylı

Cümle içinde isimlerin yerini tutan, onları hatırlatan sözcüklere zamir (adıl) denir.

Cümle içinde isimlerin yerini tutan, onları hatırlatan sözcüklere zamir (adıl) denir. ZAMİR (ADIL) Kitapları dolabın diğer rafına koyalım. Bunları dolabın diğer rafına koyalım. Yukarıdaki cümlelerde koyu yazılmış sözcükleri inceleyelim: ilk cümlede "kitap" sözcüğü bir varlığı kar şıladığından

Detaylı

Einstufungstest / Seviye tespit sınavı

Einstufungstest / Seviye tespit sınavı Einstufungstest / Seviye tespit sınavı Dil: Türkçe Seviye: A1/A2 1. Günaydın, benim adım Lavin, soyadım Çeşme. (a) Günaydın ben adım Lavin, soyadım Çeşme. Günaydın benim ad Lavin, soyad Çeşme. 2. Ben doktorum,

Detaylı

İsim İsim İsimlerin Tamamlanmış Hali

İsim İsim İsimlerin Tamamlanmış Hali Aşağıda verilen isimleri örnekteki gibi tamamlayınız. Örnek: Ayakkabı--------uç : Ayakkabının ucu İsim İsim İsimlerin Tamamlanmış Hali Kalem sap Çanta renk Araba boya Masa kenar Deniz mavi Rüzgar şiddet

Detaylı

Zeynep in Günlüğü. Hikaye Yazarı Sevinç DOĞAN ( Türkçe Öğretmeni ) Fatma BAŞA. Kapak Tasarımı ve Sayfa Tasarımı Ahmet ŞAMLI

Zeynep in Günlüğü. Hikaye Yazarı Sevinç DOĞAN ( Türkçe Öğretmeni ) Fatma BAŞA. Kapak Tasarımı ve Sayfa Tasarımı Ahmet ŞAMLI Hikaye Yazarı Sevinç DOĞAN ( Türkçe Öğretmeni ) İmtiyaz Sahibi Adına Ramazan BALCI Okul Müdürü Fatma BAŞA ( Özel Eğitim Öğretmeni ) Kapak Tasarımı ve Sayfa Tasarımı Ahmet ŞAMLI ( Görsel Sanatlar Öğretmeni

Detaylı

Söylemek istemediğimiz birçok şey, söylemek istediğimiz zaman dinleyici bulamaz.

Söylemek istemediğimiz birçok şey, söylemek istediğimiz zaman dinleyici bulamaz. Söylenen her söz, içinden çıktığı kalbin kılığını üzerinde taşır. Ataullah İskenderî Söz ilaç gibidir. Gereği kadar sarf edilirse fayda veriri; gerektiğinden fazlası ise zarara neden olur. Amr bin As Sadece

Detaylı

12.06.2008 16:48 FİLİZ ESEN-BİROL BAŞARAN

12.06.2008 16:48 FİLİZ ESEN-BİROL BAŞARAN 12.06.2008 16:48 FİLİZ ESEN-İROL AŞARAN : Efendim : İyiyim sağol sen nasılsın : Çalışıyorum işte yaramaz birşey yok : Kim yazmış bunu : Kim yazmış bunu Milliyet te : Yani sen sen birşey yollamış mıydın

Detaylı

Bir gün insan virgülü kaybetti. O zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri basitleşince düşünceleri de basitleşti. Bir başka gün ise ünlem işaretini kaybetti. Alçak

Detaylı

Jiggy kahramanımızın asıl adı değil, lakabıdır. Ve kıpır kıpır, yerinde duramayan anlamına gelmektedir.

Jiggy kahramanımızın asıl adı değil, lakabıdır. Ve kıpır kıpır, yerinde duramayan anlamına gelmektedir. Çeviri Deniz Hüsrev Jiggy kahramanımızın asıl adı değil, lakabıdır. Ve kıpır kıpır, yerinde duramayan anlamına gelmektedir. 5 6 BİRİNCİ BÖLÜM Hayatınızı elinizden alınıp klozete atılmış, ardından da üzerine

Detaylı

Eylemlerin, eylemsilerin, sıfatların ve zarfların anlamlarını çeşitli yönden etkileyen sözcüklere zarf denir. Ör. Büyük lokma ye: büyük konuşma. Ör.

Eylemlerin, eylemsilerin, sıfatların ve zarfların anlamlarını çeşitli yönden etkileyen sözcüklere zarf denir. Ör. Büyük lokma ye: büyük konuşma. Ör. Eylemlerin, eylemsilerin, sıfatların ve zarfların anlamlarını çeşitli yönden etkileyen sözcüklere zarf denir. Eylem ve eylemsilerin anlamalarını durum yönünden tamamlayan zarflardır. Eylem ya da eylemsiye

Detaylı

Parlar saçların güneşin rengini bana taşıyarak diye yazıvermişim birden.

Parlar saçların güneşin rengini bana taşıyarak diye yazıvermişim birden. BEYAZIN PEŞİNDEKİ TATİL Geçen yıllarda Hopa da görev yapan bir arkadaşım Adana ya ziyaretime gelmişti. Arkadaşım Güney in doğal güzelliğine bayılıyorum deyince çok şaşırmıştım. Sevgili okuyucularım şaşırmamak

Detaylı

KÜÇÜK KALBİMİN İLK REHBERİNİN BU GÜNÜME UZATTIĞI HAYAT YOLU

KÜÇÜK KALBİMİN İLK REHBERİNİN BU GÜNÜME UZATTIĞI HAYAT YOLU KÜÇÜK KALBİMİN İLK REHBERİNİN BU GÜNÜME UZATTIĞI HAYAT YOLU Nereden geliyor bitmek tükenmek bilmeyen öğrenme isteğim? Kim verdi düşünce deryalarında özgürce dolaşmamı sağlayacak özgüven küreklerimi? Bazen,

Detaylı

tellidetay.wordpress.com

tellidetay.wordpress.com Beterin Beteri Var Mehmet işten çıkarılır. Eve gelip durumu bildirince, hanımı içeri almaz. Gidecek yeri olmadığından Şeyhin dergahına gider. Bu sırada şeyh talebeleriyle sohbet etmektedir. Bu arada börek

Detaylı

alternatif cevabı olabilir fakat anlatmak veya vurgulamak istediğim konu insanların alışveriş merkezlerine ihtiyacı olsun olmasın gitme durumları.

alternatif cevabı olabilir fakat anlatmak veya vurgulamak istediğim konu insanların alışveriş merkezlerine ihtiyacı olsun olmasın gitme durumları. HASTA İŞİ İnsanların içlerinde barındırdıkları ve çoğunlukla kaçmaya çalıştıkları bir benlikleri vardır. O benliklerin içinde yaşadıkları olaylar ve onlardan arta kalan üzüntüler barınır, zaten bu yüzdendir

Detaylı

TÜRKÇE PAMUK DEDE soruları yukarıdaki metne göre cevaplayınız. 1) Aşağıdakilerden hangisi Pamuk dede nin yaptığı işlerden birisi değildir?

TÜRKÇE PAMUK DEDE soruları yukarıdaki metne göre cevaplayınız. 1) Aşağıdakilerden hangisi Pamuk dede nin yaptığı işlerden birisi değildir? ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkok TÜRKÇE PAMUK DEDE Pamuk dede hiç durmadan çalışıyordu. Çünkü o çalışmayı çok seviyordu. Her

Detaylı

DÜZEY B1 Avrupa Konseyi Ortak Dil Ölçütleri Çerçevesinde BÖLÜM 4 SINAV GÖREVLİSİNİN KİTAPÇIĞI. Dönem Kasım 2009 DİKKAT

DÜZEY B1 Avrupa Konseyi Ortak Dil Ölçütleri Çerçevesinde BÖLÜM 4 SINAV GÖREVLİSİNİN KİTAPÇIĞI. Dönem Kasım 2009 DİKKAT ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΕΘΝΙΚΗΣ ΠΑΙ ΕΙΑΣ ΚΑΙ ΘΡΗΣΚΕΥΜΑΤΩΝ ΚΡΑΤΙΚΟ ΠΙΣΤΟΠΟΙΗΤΙΚΟ ΓΛΩΣΣΟΜΑΘΕΙΑΣ Milli Eğitim ve Din İşleri Bakanlığı Devlet Dil Sertifikası DÜZEY B1 Avrupa Konseyi Ortak Dil Ölçütleri Çerçevesinde BÖLÜM

Detaylı

Bu testi yapın, kendinizi tanıyın!

Bu testi yapın, kendinizi tanıyın! Kendini Tanıma Testi Bu testi yapın, kendinizi tanıyın! İnsanlar sizin hakkınızda sandığınızdan farklı izlenimlere sahip olabilir. Gerçekten nasıl algılandığınızı siz de bilmek istemez misiniz? Bu teste

Detaylı

ABDULLAH ALİYE CAN ANAOKULU ÇİÇEKLER SINIFI. Nİsan AYI BÜLTENİ. Sevgİ Kİlİmlerİmİz

ABDULLAH ALİYE CAN ANAOKULU ÇİÇEKLER SINIFI. Nİsan AYI BÜLTENİ. Sevgİ Kİlİmlerİmİz ABDULLAH ALİYE CAN ANAOKULU ÇİÇEKLER SINIFI Nİsan AYI BÜLTENİ Sevgİ Kİlİmlerİmİz BELİRLİ GÜNLER VE HAFTALAR Dünya Kitap Günü (23 Nisan gününü içine alan hafta) Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı (23 Nisan)

Detaylı

Dünyayı Değiştiren İnsanlar

Dünyayı Değiştiren İnsanlar Dünyayı Değiştiren İnsanlar Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim,

Detaylı

Kızla İlk Buluşmada Nasıl Sohbet Edilir? Hızlı Bağ Kurma Teknikleri

Kızla İlk Buluşmada Nasıl Sohbet Edilir? Hızlı Bağ Kurma Teknikleri 1 Kızla İlk Buluşmada Nasıl Sohbet Edilir? Hızlı Bağ Kurma Teknikleri Bugün kızla tanışma anında değil de, flört süreci içinde olduğumuz bir kızla nasıl konuşmamız gerektiğini dilim döndüğünce anlatmaya

Detaylı

5 YAŞ AYIN TEMASI. Cinsiyetim, adım, fiziksel özelliklerim nelerdir? Vücudumuzun bölümleri ve iç organlarımız nelerdir? Ne işe yarar?

5 YAŞ AYIN TEMASI. Cinsiyetim, adım, fiziksel özelliklerim nelerdir? Vücudumuzun bölümleri ve iç organlarımız nelerdir? Ne işe yarar? 5 YAŞ AYIN TEMASI Cinsiyetim, adım, fiziksel özelliklerim nelerdir? Vücudumuzun bölümleri ve iç organlarımız nelerdir? Ne işe yarar? İskelet sistemi nedir? Ne işe yarar? Aile nedir? Aileyi oluşturan bireylerin

Detaylı

Bir sözcüğün zihinde uyandırdığı ilk anlama gerçek anlam denir. Kelimelerin sözlükteki ilk anlamıdır. Bu yüzden sözlük anlamı da denir.

Bir sözcüğün zihinde uyandırdığı ilk anlama gerçek anlam denir. Kelimelerin sözlükteki ilk anlamıdır. Bu yüzden sözlük anlamı da denir. A.SÖZCÜKTE ANLAM GERÇEK (TEMEL) ANLAM Bir sözcüğün zihinde uyandırdığı ilk anlama gerçek anlam denir. Kelimelerin sözlükteki ilk anlamıdır. Bu yüzden sözlük anlamı da denir.

Detaylı

Sevgili dostum, Can dostum,

Sevgili dostum, Can dostum, Sevgili dostum, Her insanı hayatta tek ve yegâne yapan bir öz benliği, insanın kendine has bir kişiliği vardır. Buna edebiyatımızda, günlük yaşantımızda ve dini inançlarımızda çeşitli adlar vermişlerdir.

Detaylı

TEK TEK TEKERLEME. Havada bulut Sen bunu unut

TEK TEK TEKERLEME. Havada bulut Sen bunu unut Havada bulut Sen bunu unut 8 TEK TEK TEKERLEME Öğrendiğim ilk tekerlemeyi hatırlamıyorum ama; çocukluğuma dönüp, baktığımda onlarca tekerleme arasından ikisinin öne çıktığını çok net görüyorum. Bir tanesi,

Detaylı

Hazırlayan: Saide Nur Dikmen

Hazırlayan: Saide Nur Dikmen Yayın no: 163 FEDAKÂRLIK VE DUYARLILIK ÖYKÜLERİ Genel yayın yönetmeni: Ergün Ür İç düzen: Durmuş Yalman Kapak: Zafer Yayınları İsbn: 978 605 5523 09 1 Sertifika no: 14452 Uğurböceği Yayınları, Zafer Yayın

Detaylı

YÜKSEL ÖZDEMİR. - şiirler - Yayın Tarihi: 11.10.2007. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

YÜKSEL ÖZDEMİR. - şiirler - Yayın Tarihi: 11.10.2007. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat - şiirler - Yayın Tarihi: 11.10.2007 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir.

Detaylı

Otistik Çocuklar. Berkay AKYÜREK 7-B 2464

Otistik Çocuklar. Berkay AKYÜREK 7-B 2464 Otistik Çocuklar Otistik olmak normal insan olmaktan çok farklı değildir aslında, sadece günlük ihtiyaçlarını karşılayamıyorlar. Yani bizim kendi başımıza yapabildiğimiz (yemek yeme, kıyafet giyme, oyun

Detaylı

Küçüklerin Büyük Soruları-4

Küçüklerin Büyük Soruları-4 Küçüklerin Büyük Soruları-4 Yayın no: 186 KUR AN OKUMAYI NEDEN ÖĞRENMELİYİM? Genel yayın yönetmeni: Ergün Ür İç düzen/kapak: Zafer Yayınları Isbn: 978 605 4965 07 6 Sertifika no: 14452 Uğurböceği Yayınları,

Detaylı

Budist Leyko dan Müslüman Leyla ya

Budist Leyko dan Müslüman Leyla ya Budist Leyko dan Müslüman Leyla ya Hiroşima da büyüdüm. Ailem ve çevrem Budist ti. Evimizde küçük bir Buda Heykeli vardı ve Buda nın önünde eğilerek ona ibadet ederdik. Bazı özel günlerde de evimizdeki

Detaylı

Siirt'te Örf ve Adetler

Siirt'te Örf ve Adetler Siirt'te Örf ve Adetler Siirt'te diğer folklor grupları gibi örf ve adetlerde ke NİŞAN Küçük muhitlerde görülen erken evlenme adeti Siirt'te de görülür FLÖRT YOK Siirt'te nişanlıların nişandan evvel birbirlerini

Detaylı

İÇİNDEKİLER GİRİŞ BİRİNCİ KİTAP

İÇİNDEKİLER GİRİŞ BİRİNCİ KİTAP İÇİNDEKİLER GİRİŞ Afrika ve Afrikalılar 13 BİRİNCİ KİTAP Bir Yuruba Efsanesi: Dünyanın Yaratılışı 23 Küçük Tanrı Obatala, Beş Parmaklı Beyaz Horoz ve Kara Kaplan 23 Kara Kaplan'la Beş Parmaklı Beyaz Horoz

Detaylı

(22 Aralık 2012, Cumartesi) GRUP A. 2012-2013 Türkçe Ortak Sınavı Lise Hazırlık Sınıfı

(22 Aralık 2012, Cumartesi) GRUP A. 2012-2013 Türkçe Ortak Sınavı Lise Hazırlık Sınıfı 2012-2013 Türkçe Ortak Sınavı Lise Hazırlık Sınıfı AÇIKLAMALAR 1. Soruların cevaplarını kitapçıkla birlikte verilecek optik forma işaretleyiniz. 2. Cevaplarınızı koyu siyah ve yumuşak bir kurşun kalemle

Detaylı

iki sayfa bakayım neler var diye. Üstelik pembe kapaklı olanıydı. Basından izlemiştim, pembe kapaklı bayanlar için, gri kapaklı olan erkekler içindi.

iki sayfa bakayım neler var diye. Üstelik pembe kapaklı olanıydı. Basından izlemiştim, pembe kapaklı bayanlar için, gri kapaklı olan erkekler içindi. Malum ülkemiz son dönemde Globalleşen dünya ile birlikte oldukça sıkıntılı. Halk olarak bizlerde de pek çok sıkıntılar var. Ekonomik sıkıntılar, siyasi sıkıntılar, sabotaj planları, suikast planları. Darbe

Detaylı

PİNOKYO EĞİTİM KURUMLARI MART AYI AYLIK EĞİTİM PROGRAMI 1. HAFTA

PİNOKYO EĞİTİM KURUMLARI MART AYI AYLIK EĞİTİM PROGRAMI 1. HAFTA 1. HAFTA TARİH : 01 MART 2016 04 MART 2016 KONU : YEŞİLAY 1- Yeşilay nedir? Ne işe yara? Faaliyetleri nelerdir? Nefes akciğer yapalım. Vücudumuzu 2- Sigara ve alkolün zararlarını hep birlikte öğrenelim

Detaylı

Hazırlayan: Saide Nur Dikmen

Hazırlayan: Saide Nur Dikmen Yayın no: 168 SAYGI VE HÜRMET ÖYKÜLERİ Genel yayın yönetmeni: Ergün Ür İç düzen: Durmuş Yalman Kapak: Zafer Yayınları İsbn: 978 605 4965 18 2 Sertifika no: 14452 Uğurböceği Yayınları, Zafer Yayın Grubu

Detaylı

TV LERDEKİ PROGRAMLARA ÇIKANLAR KURAN OKUMASINI BİLMİYOR

TV LERDEKİ PROGRAMLARA ÇIKANLAR KURAN OKUMASINI BİLMİYOR Site İsmi : Zaman 53 Tarih: 10.05.2012 Site Adresi : www.zaman53.com Haber Linki : http://www.zaman53.com/haber/14544/camilerin-ayaga-kalkmasi-lazim.html ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Detaylı

Bu kitabın sahibi:...

Bu kitabın sahibi:... Bu kitabın sahibi:... Dinle bir tanem, şimdi sana, bir çocuğun öyküsünü anlatmak istiyorum... Uzun çoooooooook uzun adı olan bir çocuğun öyküsü bu! Aslında her şey onun dünyaya gelmesiyle başladı. Kucakladılar

Detaylı

YIL DEDE'NİN DÖRT KIZI

YIL DEDE'NİN DÖRT KIZI Hafta Sonu Ev Çalışması YIL DEDE'NİN DÖRT KIZI Zaman adlı ölümsüz bir dev vardı. Bir gün Zaman, Yıl Dede'yi dört kızıyla birlikte yeryüzüne indirdi. Kızlar, yeryüzünü çok sevdiler. Hepsi bir yana dağılıp

Detaylı

UFUK GÜRBÜZDAL TURK 102-3

UFUK GÜRBÜZDAL TURK 102-3 UFUK GÜRBÜZDAL 21302411 TURK 102-3 (Ayhan Türker/ Çiçekçi / turkerart.com) BÜTÜN YEMİŞLER DALLARINIZDADIR Çiçekçi bir abi var kireci dökülen binamızın önünde, yaşı binanın kapısından bakınca kırk, kırk

Detaylı

Şiir. Kategori: Şiir Cuma, 23 Nisan 2010 16:15 tarihinde yayınlandı. Gösterim: 4075. 1 / 7 Phoca PDF 1. SEN (1973) Senden, senden, hep senden,

Şiir. Kategori: Şiir Cuma, 23 Nisan 2010 16:15 tarihinde yayınlandı. Gösterim: 4075. 1 / 7 Phoca PDF 1. SEN (1973) Senden, senden, hep senden, Çemberlitaş taki dedesinin konağında büyüyen şair, Amerikan ve Fransız kolejlerinde başladığı ilk ve lise öğrenimini Deniz Lisesi nde tamamladı. İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü nü 1924 te bitirince

Detaylı

TAVŞANCIK A DOĞUM GÜNÜ SÜRPRIZI

TAVŞANCIK A DOĞUM GÜNÜ SÜRPRIZI TAVŞANCIK A DOĞUM GÜNÜ SÜRPRIZI Güneşli bir günün sabahında, Geyikçik uyandı ve o gün en yakın arkadaşı Tavşancık ın doğum günü olduğunu hatırladı. Tavşancık arkadaşlarına her zaman yardımcı oluyor, ben

Detaylı

TOPLANTI BİLGİLERİ MUTLU GÜNLERİMİZ KONUKLARIMIZ

TOPLANTI BİLGİLERİ MUTLU GÜNLERİMİZ KONUKLARIMIZ K.R. RAVINDRAN U.R. Başkanı 2015 16 Canan ERSÖZ U.R. 2430. Bölge Guvernörü 2015 16 Firuz Harbiyeli 3. Grup Guvernör Yardımcısı Hüseyin MURSAL (Başkan) Süleyman ÇOLAKOĞLU (Asbaşkan) Okşan HALEFOĞLU (Kulüp

Detaylı