İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ İSLAM İNANÇ ESASLARI

Ebat: px
Şu sayfadan göstermeyi başlat:

Download "İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ İSLAM İNANÇ ESASLARI"

Transkript

1 HEDEFLER İÇİNDEKİLER İSLÂM HUKUKUNUN KAVRAMSAL ÇERÇEVESİ VE TEMEL ÖZELLİKLERİ Bir sosyal düzen kuralı olarak hukuk Kavramsal çerçeve (Fıkıh, şerait, İslâm hukuku) İslâm hukukunun özellikleri İslâm hukukunun diğer hukuk düzenleriyle ilişkisi İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ İSLAM İNANÇ ESASLARI Prof.Dr. Ahmet YAMAN Bu üniteyi çalıştıktan sonra; Sosyal düzen kurallarını ve hukukun önemini Fıkıh teriminin kavramsal çerçevesini İslâm hukukunun amacını ve temel özelliklerini İslâm hukukunun başka hukuk sistemleriyle ilişkisini ve onlarla etkileşim içinde olup olmadığını öğrenmiş olacaksınız. ÜNİTE ÜNİTE 10 1

2 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri GİRİŞ BİR SOSYAL DÜZEN KURALI OLARAK HUKUK Hayatı belli bir düzen içinde sürdürebilmek için kendi cinsiyle bir arada yaşamak zorunluluğunda olan insan, bu zorunluluğun gereği olarak oluşan toplumsal hayatı düzenleyen kurallara ihtiyaç duyar. Beraber yaşamayı düzenleyen ve bunun için toplumsal düzen kuralları olarak adlandırılan bu kurallar genellikle din, ahlâk, hukuk, örf-adet ve görgü kuralları biçiminde sıralanırlar. Ahlâk, örf-adet ve görgü kuralları bu düzeni sağlamaya yardımcı olsa da hem insan ve toplum hayatının bütününü kuşatıcı olmamaları hem de maddî yaptırım gücünden yoksun bulunmaları nedeniyle bunu tam olarak gerçekleştiremezler. İşte kişi-kişi, kişi-eşya, kişi-toplum ve toplum-toplum ilişkilerinin gereği olarak ortaya çıkan hakların ve sorumlulukların belli bir yaptırıma bağlı sosyal düzen kuralları haline getirilmesi ihtiyacı, hukukun (geniş anlamda fıkhın) kurumsal bir yapı olarak doğmasını sağlamıştır. Genellikle benimsenen ayırıma göre İslâmî hükümler itikâdî, amelî ve ahlâkî olmak üzere üçe ayrılmaktadır. İnanç esaslarıyla ilgili hükümler itikat, bireysel, toplumsal ve toplumlararası ilişkileri düzenleyen hükümler amel, tutum ve davranışların ideal şekillerde oluşması için öngörülen hükümler ise ahlâk çerçevesine dâhil edilmiştir. Kâmil bir müslümanın bu çerçeveleri bir bütün halinde benimseyip uygulaması esastır. Bununla birlikte hem mahiyet farklılığı, hem sistematize etme isteği hem de buna bağlı olarak öğrenme ve öğretme kolaylığı sağlaması sebebiyle bu üç çerçevenin içerikleri zamanla bağımsız bilim dalları altında incelenmiş, amelî olanları fıkıh ilminin konusunu oluşturmuştur. Şu halde fıkıh bireysel, toplumsal ve toplumlararası hayata ilişkin amelî yani eyleme bağlı İslâmî hükümleri tespit eden ve yorumlayan ilim dalının genel adıdır. Müslüman birey ile Allah arasındaki kul-rab iletişimi anlamına gelen ibadetler ile bireyin ve toplumun siyasî, iktisadî ve hukukî eylemlerini düzenleyen kurallar (muâmelât) ve bunların özel kaynaklardan çıkarılma yöntemlerini ifade eden fıkıh usûlü bir bütün halinde bu ilmin çerçevesini çizmektedir. Fıkıh, günümüzde daha çok İslâm hukuku olarak adlandırılır olmuştur. Batı dillerinden iktibasla yerleşen bu kullanım, aşağıda açıklanacağı üzere her ne kadar ibadet konularını dışarıda tutması ve ictihadlar sonucu oluşan hukuk birikiminin bütünüyle kutsallaştırılması gibi yanlış algılamalara sebep olması yönüyle eleştirilse de, İslâm ın bir hukuk boyutu olduğunu göstermesi açısından dikkati çekmektedir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 2

3 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri KAVRAMSAL ÇERÇEVE Bu başlık altında İslâm hukukunu ifade eden fıkıh teriminin tanımı yapılacak, ilişkili olduğu diğer terimler tanıtılacak ve İslâm hukuku tamlamasının kavramsal çerçevesi çizilecektir. Fıkıh Terimi Sözlükte bir şeyi iyice anlamak, derinlemesine kavramak ve ayrıntısıyla bilmek anlamına gelen fıkıh kelimesi fekıhe-yefkahü fiilinin masdarıdır. Böyle incelikli ve nitelikli bir anlama-kavrama becerisine sahip olan kimseye de fakîh (çoğulu: fukahâ) denmektedir. Kelime bu sözlük anlamıyla gerek Kur ân da (bk. en- Nisâ 4/78; Hûd 11/91; el-isrâ 17/44; el-kehf 18/93; Tâhâ 20/28) gerek hadislerde (Buhârî, İlim ;10; Vudû,10; Tirmizî, İlim, 19) pek çok defa geçmiştir. Fıkıh kelimesi daha sonraları bu sözlük anlamıyla bağlantılı olarak İslâm ın birey ve toplum hayatına ilişkin dinî-hukukî hükümlerini bilmek anlamında özelleşecek ve bu alanla ilgilenen ilim dalının da özel adı olacaktır. Fıkıh kökünden türeyen kimi fiillerin bazı ayet ve hadislerdeki kullanımları, kelimenin ileride kazanacağı terim anlamına zemin teşkil edecektir. İnananların hepsinin topluca sefere çıkmaları uygun değildir. Öyleyse her topluluktan bir kısmı savaşa çıkarken, bir takım da din hususunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak için (li yetefakkahû fi d-dîn) çalışmalı ve savaşa gidenler geri döndüklerinde kötülüklerden sakınmaları ümidiyle onları uyarmalıdır (et-tevbe 9/122) ayeti, özel olarak dinde derinlikli bilgi sahibi olmaya vurgu yapmaktadır. Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.s) ın Allah bir kimsenin iyiliğini dilerse onu dinde ince anlayış sahibi kılar (yüfakkıhhü fi d-dîn) sözüyle, bazı sahabîlere yaptığı Allahım, ona dinî konularda derin kavrayış yeteneği bahşet (fakkıhhü fi d-dîn) duasında, fıkıh kelimesinin bu görece özel anlamı açıkça görülmektedir. Fıkıh kelimesi İslâm ilim geleneğinde bu sözlük anlamıyla bağlantılı olarak farklı içerikleri tanımlamak için kullanıla gelmiştir. Başlangıçta az önce geçen ayet ve hadislerdeki kapsamlı anlamına paralel olarak bütün dinî hükümlere ilişkin nitelikli bilgiyi ifade etmek üzere kullanılmıştır. Ebû Hanîfe ye (ö. 150/767) nisbet edilen Fıkıh kişinin haklarını ve yükümlülüklerini bilmesidir (el-fıkhü ma rifetü nnefsi mâ lehâ ve mâ aleyhâ) şeklindeki tanım bu geniş kapsamı göstermektedir (bk. Ebû Hanîfe, el-fıkhü l-ebsat, s. 40). Nitekim o, bu geniş açılımlı fıkıh ilmini kendi içinde derecelendirmiş; her şeyin temeli olan inanç esaslarını ilgilendiren kısmına el-fıkhü l-ekber adını vermiştir. İç arınmayı, manevî gelişmeyi ve güzel ahlâkı yerleştirmeyi amaçlayan hükümlere ilişkin bilgi de bazıları tarafından el-fıkhü l-bâtın diye anılmıştır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 3

4 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri Dinî bilgilerin konularına ve içeriklerine göre ayrıştırılmaya başlandığı hicrî II. (mîlâdî VIII.) yüzyılın ortalarından itibaren fıkıh terimi, özellikle şer î-amelî alanı ilgilendiren, bir başka deyişle ibadete ve geniş anlamıyla hukuk kurallarına ait bilgiyi ve müctehitlerin zihnî çabalarıyla üretilen bu bilginin incelendiği ilim dalını ifade etmek üzere kullanılır olmuştur Bugün bizim de kullandığımız biçimdeki terim anlamını o tarihlerde kazanan fıkıh kelimesi, bağımsız bir ilim dalını ifade etmek üzere şöyle tanımlanmıştır: Tafsîlî delillerden istinbât edilen şer î amelî hükümlere ilişkin bilgiler bütünüdür. (Bağdâdî, I, 45) Tarifte geçen tafsîlî delil her bir konuyla ya da olayla doğrudan ilgili somut ve ayrıntılı delil, istinbât ise bu delillerden ictihad yoluyla hüküm çıkarmak anlamına gelmektedir. Tarifte belirtilen şer î-amelî kaydıyla akıl ve duyu organları ile elde edilen bilgiler ile akâid ve ahlâk alanını ilgilendiren bilgiler dışarıda bırakılmıştır. Yine tarifte belirtilen istinbât edilen kaydıyla, Kur ân ve Sünnet in yorum kabul etmeyecek açıklıktaki beyanlarına dayanan ve dolayısıyla dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şer î-amelî hükümler kapsam dışında tutulmuştur. Şu halde fıkıh, ibadetlere ve toplum hayatının gerektirdiği bütün hukukî, idarî, siyasî ve ekonomik konulara ilişkin olarak müctehidlerin ana kaynaklardan zihni çabalarıyla çıkarttıkları somut kurallar bütünüdür. Terim düzeyindeki bu berraklaşmadan dolayıdır ki, Ebû Hanîfe ye atfedilen yukarıdaki kapsamlı fıkıh tarifine daha sonraları amelen kaydı eklenmiştir. İşte bugün fıkıh dendiği zaman, bu kullanıma paralel olarak, kaynaklardan hüküm çıkarabilme gücüne ve yetkisine sahip uzman fakihler (müctehitler) tarafından dinin ana kaynaklarına ve yardımcı yöntemlere bağlı kalarak çıkarılmış olan ve ibadetlerle birlikte gerek bireysel gerek toplumsal hayatı düzenlemeyi amaçlayan sistematik hukuk kuralları kastedilmektedir. Fıkıh ilmi ilk planda fürû-ı fıkıh (fürûu l-fıkh) ve usûl-i fıkıh (usûlü l-fıkh) olmak üzere ikiye ayrılır. Fıkhın dalları ve bölümleri anlamına gelen fürû-i fıkıh, şer î delillerden elde edilen fıkhî hükümleri sistematik bir tarzda ele alan kısmını ifade eder. Mükellefin hem Allah, hem eşya hem de birey ve toplum ile olan çok boyutlu ilişkiler ağını kapsayan bu geniş fürû-ı fıkıh çerçevesi zamanla kendi içinde bölümlere ayrılmıştır. Allah a yönelik kulluk görevleri ile haram ve helaller ibâdât genel başlığı; hukuk, siyaset ve ekonomi ile ilgili olanlar da muâmelât genel başlığı altında incelenmiştir. İleride İslâm hukukunun sistematiği başlığında ayrıntılı olarak ele alınacağı üzere bu genel başlıklar da ayrıca bölünmüş ve özgün bir kavramsallaştırma ve sistemleştirmeye gidilmiştir. Fıkhın kaynakları ve temelleri anlamına gelen usûl-i fıkıh ise bu hükümlerin kaynaklarını yani delillerini ve bu delillerden hüküm elde etme yollarını inceleyen kısımdır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 4

5 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri Fıkıh Teriminin Şeriat ve İslâm Hukuku Kavramlarıyla İlişkisi Kavramsal çerçeveyi bitirmeden önce fıkıh-şeriat ilişkisi ile fıkıh-islâm hukuku farkı bağlamında iki noktaya işaret edilmesi yerinde olacaktır. Sözlükte geniş cadde, doğru yol, su yolu, apaçık ve görünür olma gibi karşılıkları bulunan şer kökünden gelen şeriat (eş-şerî a) kelimesi dinî literatürde birisi dar diğeri geniş olmak üzere iki anlamda kullanılmaktadır. Geniş anlamdaki şeriat kelimesi, din ve millet kelimeleriyle de eş anlamlı olarak, Kur ân ve Sünnet in açık buyruklarına dayanan ve Allah ın bu iki kaynak aracılığıyla bildirip de dinden olduğu zorunlu olarak bilinen itikâdî, ahlâkî ve amelî hükümlerin tamamı anlamına gelmektedir. Bu bakımdan şu ayet-i kerîmede görüleceği üzere dinî hükümler bütünü şeriatı oluşturur: Sonra seni de dinde ayrı bir şeriat sahibi yaptık. Artık sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma! (el-câsiye 45/18) Dar anlamdaki şeriat kelimesi ise sadece bir peygamberin öğretisinde yer alan amelî-hukukî hükümleri ifade eder. Hz. Musa (a.s) ın Şeriatı, Hz. Muhammed (s.a.s) in Şeriatı, önceki şeriatlar gibi kullanımlarda bu anlam kastedilir. Dinin inanç ve ahlâk esasları aynı kalıp, amelî-hukukî hükümler peygamberden peygambere değişiklik gösterebileceğinden ve Allah tarafından neshedilip değiştirilebileceğinden dinin tek, şeriatların çeşitli olduğu söylenmiştir (Ebû Hanîfe, el-âlim ve l-müteallim, s ). Görüleceği üzere bu dar şekliyle şeriat kelimesi sadece amelî hükümler anlamına gelmektedir ve bu yönüyle fıkıh kelimesiyle müteradif olmaktadır. Bu anlam birliği sebebiyledir ki, fıkhî hükümlere aynı zamanda şer î-amelî hüküm de denir. Buradaki şer îlikten maksat, söz konusu hükmün ya dinin ana kaynakları olan naslarda yer aldığını belirtmek ya da ictihad ederek o amelî hükmü elde eden fakihin bunu dinin ana kaynaklarına müracaatla gerçekleştirdiğini vurgulamaktır. Her ikisi de sonuç itibariyle şeriatı oluşturan bu hükümlerden bizzat naslarda somut olarak açıklananına şer i münezzel (indirilen şeriat), müctehitler tarafından tesbit edilenine ise şer i müevvel (yorumlanan şeriat) denmiştir. Günümüzde daha çok Batı dillerinden iktibasla kullanılan İslâm hukuku tamlamasına gelince bununla fıkıh arasında da tam bir uyum yoktur. İslâm hukuku tabiri fıkhın en önemli konusu olan ibadetleri içermediği gibi, günümüz hukuk literatüründe sübjektif ahlâk kuralları olarak isimlendirilen kişinin kendisine dönük ödevleriyle de çok ilgilenmez. Söz gelimi intihar, ölüm orucu, tedaviyi reddetme gibi başkasını ilgilendirmeyen kişisel tercihler fıkhın kapsamına girdiği ve bunlara haram hükmü verildiği halde hukuk ilmince gündeme alınmaz. Diğer taraftan İslâm Hukuku tamlamasındaki İslâm kaydı, bu hukukun/fıkhın oluşumundaki insan- Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 5

6 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri müctehid faktörünü de gizlemektedir. Oysa fıkıh, Müslüman hukukçuların, önlerindeki ana kaynakları yani Kur ân ve Sünnet i, fıkıh usûlü ilkeleriyle yorumlayarak ulaştıkları zihnî sonuçlardır. Bu sonuçlar birer ictihattır ve ictihad da gelenekteki genel kabulüyle ilahî iradeyi tesbit yönündeki zandır. Böyle olduğu içindir ki fıkıh mirası kutsal, tartışılamaz ve değiştirilemez değildir. Aslında müslüman toplumların hukuku demek olan bu sonuçlara İslâm kaydının konulması, her ne kadar kaynağının ilahî oluşu ve müctehitlerin yorumlama çabalarının imânî bir temele oturması dolayısıyla kabul edilebilir gibi görünse de sonuçta, geneli itibariyle beşerî olan fıkıh birikiminin bütünüyle kutsallaştırılması gibi yanlış algılamalara sebep olabilmektedir. İslâm hukuku kavramının fıkıhtan daha dar kapsamlı oluşunun bir başka göstergesi de onun sadece emredici (mesela yap, yapma, sahihtir, bâtıldır, vâciptir, haramdır gibi) ve cevaz verici (mesela geçerlidir, helaldir, mubahtır gibi) kuralları içeriyor oluşudur. Oysa fıkıh bunların yanında bir de tavsiye edici ve en yaraşır olana irşad edici (mesela menduptur, müstehabtır, mekruhtur, yakışmaz gibi) kurallara da sahiptir. Şu halde fıkıh ile İslâm hukuku hem içerik, hem kaynak hem de kural türleri açısından farklılık arz etmektedir. İslâm hukuku nitelemesinin büyük fıkıh dairesi içindeki küçük hukuk dairesini temsil ettiği söylenebilir. Bununla birlikte günümüzde bu incelikler çok düşünülmeksizin fıkıh ile İslâm hukuku kavramları birbirlerinin yerine kullanılabilmektedir. İşte bu yaygınlığı dolayısıyla elinizdeki kitapta da zaman zaman böyle davranılacaktır. İslâm Hukukunun Amacı İnsan hem manevî-vicdanî hem de maddî-bedenî boyutları olan bir varlıktır. Bu özellikleri onu birçok ihtiyaçla karşı karşıya bırakmış, hemcinsleriyle ilişkiye zorlamış; ihtiyaçlar kurumları doğurmuş, haklar ve yükümlülükleri gündeme getirmiştir. İslâm hukuku işte bu hak ve yükümlülüklerin fıtrata yani insanın doğasına uygun bir şekilde belirlenip gereklerinin hakkaniyete ve adalete uygun olarak yerine getirilmesini hedefleyen bir hukuk sistemidir. Ebû Hanîfe nin yukarıda yer verilen fıkıh tanımı aynı zamanda onun bu amacına da veciz bir biçimde işaret etmektedir. Biraz daha açarak söylersek, insan hayatının her boyutuyla ilgilenen İslâm, onun rûhî-vicdanî açıdan olgunlaşmasını temin etmek için ibadet hükümlerini getirmiştir. Bunun yanında maddî yönünü geliştirmek amacıyla da sosyal hayatını en uygun tarzda düzenleyeceği kuralları öngörmüştür. Böylece yaşanılan gündelik hayatın hiçbir boyutu ihmal edilmemiştir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 6

7 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri İslâm ın sosyal hayatla ilgili norm ve önerileri ile fakihlerin bunları esas alarak ortaya koydukları fıkhî hükümlerin nihaî amacı, bireyin yaratılış değerlerine uygun, adalet ve hakkaniyet esaslarına bağlı, sağlık, huzur, güven ve barışı hedefleyen bir dünya kurabilmektir. İslâm bilginleri, bu bahsedilen amacın şu beş temel ve vazgeçilemez değeri (el-makâsıdü l-hams) korumakla sağlanabileceğini söylemişlerdir: Can, din, ırz, akıl ve mal. Canı korumak, hayat hakkı ve beden bütünlüğünü, dini korumak rûhîmânevî bütünlüğü, ırzı korumak nesil ve kişilik güvenliğini, malı korumak mülkiyet ve pazar güvenliğini, aklı korumak ise sağlıklı düşünmeyi sağlayacaktır. Genel hatlarıyla ifade ettiğimiz hedefleri daha somut bir biçimde sıralayacak olursak İslâm hukuku, Fıtrat/yaratılış kuralları doğrultusunda kişilerin haklarını ve sorumluluklarını belirlemeyi, Bunun bir gereği olarak kişinin Allah a, kendisine, diğer bireylere ve topluma yönelik ödevlerini açıklamayı, İnanç temeline dayalı ve dolayısıyla yaptırım gücü yüksek kurallar koyarak sosyal düzeni sağlamayı, Adaleti ve hakkaniyeti gerçekleştirmeyi, Hukuk ahlâk bütünlüğünü sağlamayı, Hukuka saygılı bireyler yetiştirmeyi amaçlamaktadır. İSLÂM HUKUKUNUN ÖZELLİKLERİ Bir sosyal düzen kuralı olması yönüyle İslâm hukuku daha doğru söylemiyle fıkıh, diğer düzen kurallarıyla bazı ortak özelliklere sahiptir. Bunun yanında kaynak, yöntem, içerik, yaptırım, amaç vb. açılardan kendine özgü niteliklere sahiptir. Bunların belli başlılarını burada ele alacağız: Dine Dayalı Olması Fıkhın en önemli özelliği onun ilâhî iradeye dayanması yani dinin temel kaynaklarından elde edilmiş olmasıdır. Dinden maksat doğal olarak İslâm, temel kaynakları ise kısaca vahiy olarak isimlendirdiğimiz Kitap (Kur ân-ı Kerîm) ve Hz. Muhammed in (s.a.s) sahih sünnetidir. Fakihler hukuku ilgilendiren olay, işlem ya da sorunların hükümlerini öncelikle bu iki kaynaktaki belirlemelerde ararlar. Konuyla doğrudan ilgili bir dinî Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 7

8 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri metin (nas) bulurlarsa -ki biz buna yukarıda tafsîlî delil adını vermiştik- bunu uygularlar. Eğer böyle doğrudan bir düzenleme bulamazlarsa konunun Kitap ve Sünnet teki benzer hükümlerine kıyaslamalar yaparak, bu da mümkün olmazsa yine bu iki kaynağın genel hükümlerini ve nihaî amaçlarını (makâsıdü ş-şerî a) çerçeve kabul edip bunun dışına taşmayacak bir yorumlama faaliyeti yani ictihad ile sonuca ulaşırlar. Fıkhın hem kaynak hem de bakş açısı ve hedef yönüyle taşıdığı bu ilâhîlik niteliği birçok ayet ve hadis tarafından da vurgulanmıştır: Allah ve Elçisi bir konuda hüküm verdikten sonra artık inanmış bir erkek ve kadının kendileriyle ilgili konularda tercih serbestisi yoktur; Allah'a ve Elçisi'ne isyan eden kimse, apaçık bir sapkınlığa düşmüş olur. (el-ahzâb 33/36). Biz sana hakikati ortaya koyan bu Kitab ı indirdik ki, insanlar arasında Allah ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma! (en-nisâ 4/105). Sana da o Kitab ı (Kur an ı) hak, önündeki kitapları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik. Artık, Allah ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelmiş olan hakikati terk ederek onların arzularına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik Aralarında Allah'ın indirdiği ile hüküm ver ve onların arzularına uyma! Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et! (el-mâide 5/48-49). Hz. Peygamber (s.a.s) ile Muâz b. Cebel (r.a.) arasında geçen şu konuşma fıkhın ilahî kaynaklı oluşuna işaret etmektedir. Hz. Peygamber onu Yemen e vali ve yargıç olarak atadığında şunu sordu: - Orada neye göre hüküm vereceksin? - Allah ın Kitabı na göre. - Allah ın Kitabı nda bulamazsan ne yapacaksın? - Elçisinin Sünneti ne göre çözümlerim. - Onda da bulamazsan? - Kendi görüşümle ictihad ederek meseleyi çözerim. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 8

9 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri Aldığı cevaplar karşısında Resul-i Ekrem Peygamberinin elçisini Peygamberinin beğendiği bu cevabı vermeye muvaffak kılan Allah a hamd olsun cümlesiyle memnuniyetini dile getirmiştir (Ebû Dâvûd, Akdıye, 11). Fıkhın bu özelliği onun bütünüyle ilahî ve dolayısıyla kutsal bir hukuk düzeni olduğu izlenimini uyandırmamalıdır. Fıkıh, hemen aşağıda ayrı bir özellik olarak öne çıkarılacağı üzere büyük ölçüde müctehid fakihlerin yorumlama faaliyetinin bir ürünüdür ve bu yönüyle beşerîdir. Burada söylenmek istenen şey, işte bu beşerî yorum faaliyetinin bağımsız olmadığı, aksine Kur ân ve Sünnet in gerek somut-tikel kuralları ve gerek soyut-tümel maksat ve ilkeleri ile kayıtlı oluşudur. Kısaca ifade etmek gerekirse Kanun Koyucu (Şâri ) Allah tır ve onun izin verdiği ölçüde Peygamberidir. Fakihlerin görevi bu iki kaynağa dayalı olarak hukukî boşlukları doldurup ihtiyaç duyulan hükümleri tespit etmektir. Fakihlerin İctihadlarıyla Gelişmiş Olması Hukuk, siyaset ve ekonomi alanını ilgilendiren vahiy çözümlemelerinin sınırlı sayıda olduğu bilinmektedir. Hayat gelişerek devam ettikçe özel ya da kamusal ihtiyaçların artıp çeşitleneceği, çıkar çatışmalarının yeni boyutlar kazanacağı ve daha önce hiç bilinmeyen yeni sorunların ortaya çıkabileceği gerçeği bu sınırlılığı izah etmektedir. Zira her bir olay ya da işlemle ilgili bir hüküm konacak olsaydı buna ne son peygamberin ne de sonrakilerin hayatı yeterdi. Hal böyle olunca Kanun Koyucu, az sayıdaki bazı alanları ayrıntılarıyla açıklarken birçok alanı genel hükümlerle belli bir çerçeveye alarak düzenlemiş, ihtiyaçlar doğrultusunda içinin doldurulmasını yetkili kimselere yani müctehidlere bırakmıştır. Nitekim 6236 ayet içinde yaklaşık beş yüz kadarı; binlerce hadisten yine yaklaşık iki bin kadarı amelî alanla ilgilidir. Bunların da bir kısmı yoruma kapalı (delâleti kat î) iken büyük kısmı yoruma açık (delâleti zannî) bulunmaktadır. Hadisler için bir de sıhhat meselesi (sübûtta zannîlik) söz konusudur. İşte hem nasların sınırlı oluşuna karşılık olayların sınırsızlığı, hem de kaynakların yoruma açıklığı İslâm hukukunun, hüküm çıkarma konusunda yetkin hukukçuların elinde gelişmesi sonucunu doğurmuştur. Fıkhın onda dokuzunun beşer sözü olduğu yönündeki nitelemeler bu gerçeği dile getirmektedir. Bazı yazarlar da bu özelliği Fıkıh, hukukçuların hukukudur cümlesiyle anlatmaya çalışmışlardır. Müctehidler önlerindeki sınırlı malzemeyi kullanarak dokuzuncu ünitede ayrıntılı olarak ele alınacak olan şu üç yoldan birisiyle hukukî sorunları çözümlemeye, bir başka ifadeyle şer î-hukukî hükme ulaşmaya çalışmışlardır: Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 9

10 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri Beyan İctihadı: Dinî metinlerin yani nasların ne demek istediğini, hangi hükmü koyduğunu bizzat nassın kendisini dil ve yöntembilim (usûl) kuralları doğrultusunda inceleyerek tesbit etmek. Mesela Başınızı meshedin! ayetinden (el-mâide 5/6) başın ne kadarının ve ne şekilde meshedileceğinin çıkarılması gibi. Kıyas İctihadı: Naslarda açıkça belirlenen bir hükmün (asıl) somut gerekçesini (illet, menât) bulup, sonradan gündeme gelen ve aynı gerekçeye sahip olduğu anlaşılan şeye ya da olaya (fer ) aynı hükmü uygulamak. Mesela Kur ân da yasaklanan hamrın hükmünü, sarhoş edicilik ortak gerekçesine dayanarak rakıya vermek gibi. Maslahat İctihadı: Doğrudan çözümü veya benzerinin hükmü naslarda bulunmayan yeni hukuk problemlerini dinin genel hedefleri (makâsıdü -şerî a) ve insanların ya da toplumun yararı (maslahat) düşüncesi ekseninde çözümlemek. Mesela toplu halde işlenen bir kasıtlı cinayette, eylemleri farklı düzeylerde olsa da cinayete karışanların tamamını kısas ile cezalandırmak gibi. Siyasî otoritenin zaman zaman kimi yönlendirmeleri ve beklentileri olsa da fıkıh, esasen uzman fakihlerin bireysel veya toplu ictihadlarıyla geliştiği için devlet güdümlü bir fıkıhtan söz edilemez. Dolayısıyla Emevî, Abbasî, Osmanlı veya Cumhuriyet fıkhı gibi nitelemeler bilimsel ve tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz. Bu isimlendirmeler fıkhın mahiyeti için değil, olsa olsa fıkıh tarihinin evrelerini takip için anlamlı olabilir. Meseleci Yönteme Sahip Olması Naslardaki amelî hükümler başlangıçtan itibaren tek tek meseleleri hedef alarak konulmuştur. Diğer taraftan Hz. Peygamber den (s.a.s) itibaren oldukça uzun bir dönem İslâm hukukçuları ilmî mesailerini, karşılaştıkları veya kendilerine intikal ettirilen hukukî problemlerin çözümlerini bulmaya sarf etmişlerdir. İslâm dininin süratle yayılması ve her geçen gün yeni insanların ve bölgelerin bu hukukun çerçevesine girmesi, hukukçuların özellikli olarak çevrelerinde meydana gelen yeni problemlerle meşgul olmalarını gerektirmiştir. Bu durum, hukukun meseleci (kazuistik) bir metotla doğması ve gelişmesini de beraberinde getirmiştir. (Aydın, s. 67). Benzer nitelikteki hukukî olay ya da işlemleri genel bir kural halinde kuşatacak, teorisini belirleyecek bir yöntem (soyut/mücerred yöntem) yerine her bir tikel meselenin ayrı ayrı ele alınıp çözümlenmesi yöntemi demek olan kazuistik yöntem, aslında diğer birçok hukuk sisteminde de benimsenmiştir. Hicrî II-IV. (mîlâdî VIII-X.) yüzyıllar arasında fıkıh mezheplerinin belirginleşmesini takip eden süreçte kazuistik hukuk üretimi yanında, benzer meselelerin ortak yönlerini, ana esaslarını, amaç ve gerekçelerini gözetip Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 10

11 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri bunlardan küllî kâide diye isimlendirilen genel ilkelere ve teorilere ulaşma çabaları da sergilenmeye başlamıştır. Bununla birlikte XX. yüzyıla gelinceye kadar kazuistik yöntem hâkimiyetini sürdürmüştür. Bu yüzyılda hak, ceza, akit, haksız fiil, mülkiyet, ehliyet, şahsiyet vb. ana konulara ilişkin genel teoriler geliştirilmeye çalışılmıştır. Çift Yönlü Bir Yaptırım Gücüne Sahip Olması Kişilerin hukuk düzeninin kendileri için öngördüğü yükümlülükleri yerine getirmemesi durumunda kamu otoritesi harekete geçer ve o kişiyi ödevini yapmaya yani hukukun gereğini yerine getirmeye zorlar. İşte bu zorlama araçlarına yaptırım/müeyyide denmektedir. Beşerî hukuk sistemleri kaynak anlayışları ve sahip oldukları dünya görüşü sebebiyle tek yönlü bir yaptırım gücüne sahiptirler: Devlet otoritesine bağlı maddîdünyevî yaptırım. Maddî yaptırım araçları genellikle ceza, zorla icra (aynen teslim veya kıymetinin ödenmesi), tazminat (zararın karşılanması), hükümsüzlük (yapılan işlemin geçerli olmaması) ve iptal (yapılan işlemin yok sayılması) olarak tasnif edilir (Bilge, s.31-32). İslâm hukuku da dünyevî bir sosyal düzen kuralı olması yönüyle böyle maddî yaptırımlara sahiptir. Fakat o, âhiret inancını da içeren dinî bir temele dayanması yönüyle ayrıca manevî-uhrevî bir yaptırım gücünden destek alır. Dolayısıyla o sadece akla değil, vicdana ve gönle de hitap eder. İhmal edilen ödevlerin, yapılan haksızlıkların, çiğnenen kuralların sadece bu dünyada değil, öteki dünyada da sorulacağı inancı, hukuka olan saygıyı artırır. Diğer taraftan iyi niyetin ve buna bağlı iyi davranışın âhirette ayrıca ödüllendirileceği bilgisi kişiyi, hukukun gereğini gönüllü olarak yerine getirme yönünde güdüler. Hem temelde dinî karakterli oluşu hem de maddî ve manevî olarak çift yönlü bir yaptırıma sahip bulunması fıkhî hükümlerin nihaî meşruiyet açısından diyânî ve kazâî şeklinde ikili bir ayırıma tabi tutulmasını sağlamıştır. İç irade, esas niyet ve amaç ne olursa olsun bir işlemin hukukun aradığı şekil şartlarına uygun olması ve somut delillerle isbat edilebilmesi halinde o işlemin hukukî ve dünyevî açıdan geçerli olduğu söylenir ki, buna kazâî hüküm denir. Fakat bu işlem ya da hüküm, iç iradeyi ve asıl niyeti bilen Allah katında geçerli sayılmayabilir. İşte somut olarak takip edilemeyen bu ikinci boyut diyânî diye isimlendirilir ve buna bağlı hüküm de diyâneten kaydını alır. Bir başka ifadeyle iç irade dışa yansıyandan farklı olup esas niyet de başka olduğunda böyle bir işlem zâhire göre kazâen geçerli sayılsa da diyâneten aynı sonucu doğurmaz. Söz gelimi bir kişi kısa bir süre beraber yaşamak sonra ayrılmak amacıyla normal bir evlilik yapsa ve bu niyetini gizleyip hiç açıklamasa yaptığı evlilik kazâen Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 11

12 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri geçerli olur ve nikâha bağlı hükümler uygulanır. Fakat bu kişinin niyeti bozuk ve dinî değerlere ters olduğu için aynı akit diyâneten geçerli değildir ve uhrevî sorumluluğu doğurur. Hz. Peygamber in (s.a.s) Sizler davalarınızı bana getiriyorsunuz. Belki biriniz (haksızken) delilini ötekinden daha düzgün ifade eder ve ben de duyduklarıma göre (doğru zannederek) onun lehine hüküm verebilirim. Kardeşinin hakkından kimin lehine bir şey kesip vermişsem sakın onu almasın. Zira ben (zâhire göre verdiğim) bu hükümle ona ancak ateşten bir parça kesmiş olurum. (Buhârî, Ahkâm, 20; Müslim, Akdıye, 3)) buyruğunda yansıması görülen bu ayırım, dinî-hukukî kuralların gücü üzerinde, vicdanların eğitilmesinde, hukuka saygının aynı zamanda bir kulluk görevi olarak algılanmasında da etkili olmaktadır. Ahlâkla Bütünleşmiş Olması Beşerî hukuk teorisyenleri genellikle ahlâk ile hukukun birbirinden ayrı alanlar olduğunu söylerler. Onlara göre hukuk dış, ahlâk ise iç eylemlerle ilgilidir; hukuka uygunluk (legalite) ile ahlâka uygunluk (moralite) birbirinden ayrıdır; hukukun yürürlük kaynağı dışta, ahlâkın ise içtedir; keza hukukta sorumlu olunan makam dışta, ahlâkta ise içtedir. (Aral, s ). İslâm hukukçularına göre ise kesin hatlarıyla ahlâk-hukuk ayırımından bahsetmemiz mümkün değildir. Aksine fıkıh ile ahlâk bütünleşik bir yapı arz ederler. Nitekim menfaatler çatışmasını devlet yaptırımıyla cebren çözen hukukun, asgarî ahlâk olduğu, ahlâka dayandığı bilinen bir gerçektir. Abdullah b. Zübeyr in (r.a.) Allah, ancak insanların ahlâkı hakkında vahiy indirmiştir tespitinde (Buhârî, Tefsîru Sûrati l-a râf, 5) bu gerçekliğin ipuçlarını bulmak mümkündür. İslâm hukukunun ahlâktan bağımsız olmadığını onun idelerinin yani temel fikirleri ve hedef gayeleri olan adalet, hakkaniyet, hakikat ve hürriyetin aynı zamanda birer ahlâk kavramı olmalarıyla da temellendirebiliriz. Daha açık bir söylemle, fıkhın temin etmeye çalıştığı adalet, hakkaniyet, özgürlük, düzen, emniyet, vicdan bütünlüğü, iyiliği gerçekleştirme, kötülüğü giderme, erdem, mutluluk, insan haysiyeti, eşyayı ve mülkiyeti koruma vb. değerler hep ahlâkî içerik taşıyan değerlerdir. Fıkıh, işte bu değerleri somut ilişkiler ağında gerçekleştirmeyi amaçlayan normatif bir kurumdur. Bu bağlamda Kur ân a baktığımızda hukukun hedef gayelerinin, pratik ve somut hukuk kurallarının bildirilmesinden önce, vahyin ilk geliş aşamasından itibaren belirlendiğini görüyoruz. Adalet, ihsan, iyilik, af, sabır, şükür, ahde vefa, kötülüğü en güzel biçimde giderme gibi emirler ile haksızlık, fuhuş, kötülük, taşkınlık, ahde vefasızlık, ölçü ve tartıda hile yapma, bilgisizce hüküm verme, yeryüzünde fitne çıkarma, haksız yere cana kıyma gibi yasaklar Mekke döneminin, Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 12

13 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri iman vurgusu yanında sık dile getirilen mesajlarıdır. Böylece ahlâk altyapısına bağlı, meşrûiyetini ve kuvvetini oradan alan bir hukuk düzeninin de temelleri atılmış oluyordu. Söz konusu uygulama bize, gerek ferdî gerek mâşerî vicdanda var olan etik değerlerin hukukun temelini oluşturduğunu; hukukun aslında, ahlâkın öngördüğü soyut ilkeleri somutlaştıran bir özelliğe sahip bulunduğunu bir kez daha göstermektedir. (bk. Kıllıoğlu, s.147,150,244). Canlı ve Gelişmeye Açık Olması İlahî vahye dayanıyor oluşu ve vahyin de Resul-i Ekrem in vefatıyla birlikte kesilmiş olması fıkhın sanki değişemez ve dolayısıyla gelişemez bir hukuk sistemi olduğu izlenimini uyandırmaktadır. Hukukun değişmezliği onun belli bir aşamadan sonra donmasını, değişen zamanın ve toplumun ihtiyaçlarını karşılayamaması sonucunu da beraberinde getirir. Oysa hukukun asla değiştirilemeyecek sâbiteleri olması yanında, sürekli gelişen ve değişen hayatla uyumlu olmasını ve bu değişime göre kendi yöntem, sistem, ilke ve mantığı bağlamında gelişmesini sağlayacak esnek bir yapıya da sahip olması gerekir. Değişmezlik ile esneklik dengesini kuramayan hukuklar zaten hem felsefî geçerliliğini hem de sosyolojik yürürlüklerini kaybederler. Bu açıdan İslâm hukukuna bakıldığında onun asla değiştirilemeyen kurallarının bulunduğu bir gerçektir. Bu özellik onun dinî bir temele dayanıyor oluşundan, dinin de din olması yönüyle inananlarınca her yer ve zamanda geçerli kabul edilen inanç, ilke ve davranış modellerine sahip olması niteliğinden kaynaklanmaktadır. İnsanı bir başka insandan çok onu yaratan daha iyi bileceğinden insanın değişmez doğasına (fıtratına) en uygun hükümleri de Yaratıcının koyabileceği, herhalde yadsınamaz. İbadetler ile haram-helallere ilişkin kurallar bu çerçeveye dâhildir. Diğer taraftan mahiyetinde bulunan bazı özellikler İslâm hukukuna kendi içinde yenilenme, kurallı değişme, hayatı okuma ve canlılığını sürdürme yeteneğini kazandırmaktadır. Ona bu kimliği kazandıran niteliklerin başında şunlar gelmektedir: Kur ân ve Sünnet in birçok alanı ayrıntısıyla değil ilkesel olarak düzenlemiş olması, Bu iki temel kaynağın pek çok noktada bilinçli bir suskunluğu tercih etmesi, Yine bunların hükmü ifade biçimlerinin (delâlet) müctehidlere yorum yapma imkânı vermesi, Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 13

14 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri Hüküm çıkarma yollarının çok çeşitli olması, Sosyal hayatla ilgili hükümlerinin (muâmelât) akıl ile gerekçelendirilebilir (muallel) oluşu dolayısıyla rasyonel değerlendirmelere imkân tanıması, Dinin temel değerleriyle çatışmayan örf, âdet ve kabullenişlere değer vermesi, Bireysel ve toplumsal yarar (maslahat) düşüncesini önemsemesi, Olağanüstü durumları ayrı bir kategoriye yerleştirip gerektiğinde hükümlerin askıya alınması veya hafifletilmesi sonucunu doğuran zaruret ilkesine yer vermesi, Meşakkat-güç dengesini gözetip kolaylaştırma ilkesine yer vermesi. Özgün Bir Sistematiğe Sahip Olması Fıkhın önemli bir özelliği de onun, başka hukuk sistemlerinde bulunmayan özgün bir sistematiğe sahip oluşudur. Ayrıntıları bağımsız bir ünitede ele alınacağı için burada şu kadarını belirtmekle yetinelim: İnsanın yaratılış amacı Allah a kulluk olduğu için fıkıh edebiyatında öncelikle insanın Yaratıcısına karşı yükümlülüklerine yani ibadetlere yer verilir. Genellikle ilmihâl diye bilinen bu kısmın ardından alış-verişten evlenmeye, buluntu eşyadan ipoteğe, yargılama usûlünden uluslararası ilişkilere dair hükümleri içeren muâmelât konuları gelir. Bunu kanunun suç saydığı ve toplum ya da kişi haklarının ihlali sonucunu doğuran eylemler ile bunlar için öngörülen cezaları düzenleyen ukûbât bölümü takip eder. İnsan hayatı ölümle sona ereceğinden sistematik de vasiyet ve miras konuları ile tamamlanır. İSLÂM HUKUKUNUN DİĞER HUKUK DÜZENLERİYLE İLİŞKİSİ Buraya kadar yer verilen bilgiler İslâm hukukunun bağımsız ve kendine özgü bir hukuk düzeni olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bazı oryantalistler ve araştırmacılar kimi benzerliklerden hareketle kendisinden önceki hukuk sistemlerinin İslâm hukuku üzerinde etkili olduğunu iddia etmişlerdir. İslâm hukukunun tarih sahnesine çıkmasından önce dünya üzerinde belli başlı üç hukuk düzeni bulunuyordu: Roma hukuku, Yahudi/İsrail hukuku ve Sâsânî/İran hukuku. Söz konusu iddia sahipleri bunlar arasında özellikle Roma ve Yahudi hukuklarının fıkha etki ettiğini söylemişlerdir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 14

15 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri Zerdüştlük diye de bilinen Mazdeizm e yani Hayır Tanrısı ve Şer Tanrısı ismiyle iki ayrı ilah anlayışına dayanan ve putperest bir karakter taşıyan İran hukukunun tevhîdi esas alan fıkıh üzerinde etkili olamayacağı açıktır. Büyük semâvî dinlerden biri olan Yahudiliğin İslâm hukuku üzerindeki etkisine gelince bu konuda şunlar söylenebilir: Yahudi hukukunun, birincisi Tevrat (Ahd-i Atîk), ikincisi Yahudi âlimlerinin yorumlarından oluşan Talmûd olmak üzere iki kaynağı bulunmaktadır. Tevrat taki bazı hükümlerin Kur ân ve Sünnet teki düzenlemelere benzerliği yadırganacak bir durum değildir. Çünkü Tevrat sonradan tahrîf edilse de kaynağı itibariyle Hz. Musa ya indirilen vahye dayanmaktadır. Dolayısıyla aradaki bazı benzerlikler konusunda yapılabilecek en tutarlı yorum, o konulardaki ilâhî iradenin tarih içinde aynı şekilde tecelli etmiş olmasıdır. Söz gelimi kadınların başlarını örtmeleri, kasıtlı adam öldürme ve yaralamalarda kısas cezası, faiz yasağı, domuz etinin yenmemesi, evlilikten doğan belli derecelerdeki akrabalığın evlilik engeli sayılması, faili meçhul cinayetlerde cesedin bulunduğu mahalle sakinlerinin sorumluluğu gibi pek çok örnekte olduğu üzere benzerlikler her iki hukuk düzeninin de aynı ilâhî kaynaktan beslenmesi ile açıklanabilir. Dolayısıyla burada bir etkilenmeden değil, kaynak ve amaç birliğine bağlı bir devamlılıktan söz etmek daha doğru olacaktır. Kaldı ki benzerliklerin sayısı da sınırlıdır (bk. el-mâide 5/48; eş-şûrâ 42/13). Yorumlarla ve tahrîflerle oluşan Talmûd hukukuna gelince bunun dışarıda bırakılıp aynı kapsamda değerlendirilemeyeceği açık bir konudur (bk. el-en âm 6/50; el-a râf 7/203; el-câsiye 45/18). Oryantalistlerin İslâm hukukunun başka hukuk sistemlerinden etkilendiği hatta onlardan iktibaslarla oluşturulduğu yönündeki tutarsız iddiaları daha çok Roma hukuku ekseninde ortaya atılmıştır. Bütünüyle insan ürünü olan Roma hukuku MÖ VII. yüzyılda oluşmaya başlamış ve MS VI. yüzyıla kadar gelişmesini sürdürmüştür. Bugünkü Kara Avrupası ve dolayısıyla günümüz Türk hukukunun da temelini oluşturan Roma hukuku, Doğu Roma İmparatoru I. Justinian ın MS 534 yılında Corpus Juris Civilis isimli hukuk külliyatını yayımlamasıyla büyük oranda tamamlanmıştır. Gerek tarihî geçmişi gerek coğrafî dağılımı bakımından o günün dünyasının en büyük hukuk sistemi sayılan bu Roma hukuku acaba Müslümanların hukuk düşüncesini gerçekten etkilemiş olabilir mi? Bu soruyu ve öncesindeki iddiaları büyük bir titizlikle inceleyen Müslüman ve gayri Müslim birçok bilim insanı, pek çok delile dayanarak bunun imkânsızlığını ve yanlışlığını ortaya koymuştur. İslâm hukukunun Roma hukukundan etkilenmediğini, aksine özgün bir hukuk düzeni olduğunu ortaya koyan bu delillerin bir kısmı şunlardır: Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 15

16 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri İslâm kanunlarının en son kaynağı olan Hz. Peygamber, ne Yunanca, ne Latince ve hatta ne de Süryanice biliyordu. Bu itibarla o devrin Roma hukuku ile doğrudan doğruya temasa geçmesine imkân yoktu. Diğer taraftan O (s.a.s), bütün hayatını doğduğu memlekette kendi kavmi arasında geçirmişti. Bizans a olan seyahatleri bahis konusu edilmeye bile değmez; zira ilkinde henüz sekiz yaşındaydı, yirmi beş yaşındaki ikincisinde ise sadece on beş gün kalmıştı. Ashab arasında Roma hukukunu bilenler olduğuna dair hiçbir haber yoktur. İslâm hukuku, ilk aşamada, tabiî olarak doğduğu muhitin yani Mekke ve Medine nin örfüne dayanıyordu. Oysa Roma hukukunun bu şehirlere nüfuz ettiğini gösterecek bir iz yoktur. Sünnîsiyle Şîîsiyle bütün fıkıh mezhepleri, Hicaz, Irak ve benzeri gibi Bizans a ait olmamış bölgelerde doğmuştur. Mantıkta, felsefede, coğrafyada, tıpta ve skolastik teolojide görülen örneklerin aksine, İslâm hukukunun başlangıç safhasında, ne Yunanca ne de Latinceden alınmış bir tek fıkıh ıstılahına tesadüf edilemez. Yine diğer ilim dalları için vaki olanın aksine, İslâm hukukunun teşekkül ve gelişimi sırasında, Roma hukuku eserlerinin Müslüman dillerine tercüme edildiğini gösteren herhangi bir kayda rastlanmamıştır. Söz konusu iki hukuk sistemi arasında temelde de büyük farklılıklar vardır. Şöyle ki: Roma hukukunda, dînî inanç ve ibadetlere dair hükümler yoktur. Roma hukukundaki, şahıs, eşya ve kaza şeklindeki üçlü bölümleme, hiçbir fıkıh ekolünde görülmemiştir. Roma medenî kanunun temeli, baba hâkimiyeti iken, fıkıh, ferdî sorumluluk esasını getirmiştir. Romalılar için kanun, halk iradesinin ifadesiyken, İslâm hukuku aslî kanun koyucu olarak Allah ı kabul eder. Tam bir formaliteler düzeni olan Roma hukuku yanında fıkıh sade bir hukuk mantığı ve prosedürüne sahiptir (bk. Hamîdullah, s. 240, ). Görüleceği üzere Roma hukuku da dâhil olmak üzere diğer hukuk sistemlerinin İslâm hukuku üzerinde zikre değer bir etkisi bulunmamaktadır. Kurumsal düzeydeki siyasî ve idarî bazı benzerlikler, doğal ihtiyaçların ortak akılla çözümlenmesinden başka bir anlam ifade etmezler. Üniteyi bitirmeden önce son olarak Câhiliyye dönemi hukuk anlayışı ile fıkıh arasındaki ilişkiye değineceğiz. Bilindiği üzere İslâm ın gelmesinden önce Arabistan da yaşanan döneme, bu dönemde hâkim olan inanç, kültür, örf-adet ve hukuk kurallarını da ifade etmek üzere Câhiliyye denmektedir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 16

17 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri Merkezî bir devlet yapılanmasına sahip olmayan ve kabileler halinde yaşayan Câhiliyye toplumunda yetkili kişi ya da organlar eliyle belirlenmiş hukuk kuralları bulunmuyor; toplumsal düzen kabilelerce benimsenen örf-adet kurallarına göre sağlanıyordu. Kuralların yaptırımı da kabilenin gücü ve toplumsal baskıyla orantılıydı. Söz konusu kuralların bir kısmı son derece yüksek bir ahlâk ve fazilet anlayışına dayanırken bir kısmı da akıl ve insanlığın asla kabul edemeyeceği bir seviyede bulunuyordu. İşte böyle bir toplumsal düzleme gelen İslâm, kendisinin onaylayacağı ahlâk ve fazilet esasına dayanan Câhiliyye uygulamalarını aynen benimseyerek ibkâ etmiş, böyle olmayanları ise bütünüyle reddederek ilgâ etmiştir. Anlaşmazlıkların veya haksızlıkların bir komisyon aracılığıyla giderilmesi, öldürme ve yaralamalarda diyet ödenmesi, gerektiğinde gusül yapılması, emek-sermaye ortaklığı demek olan müdârebenin uygulanması ibkâ edilenlere; üvey anne ile evlenebilme, evlâtlık edinebilme, hayvanların henüz doğmamış yavrularını alıp-satma ve faiz ilgâ edilenlere örnek olarak hatırlanabilir. Câhiliyye kuralları karşısındaki bu iki temel tavır yanında bir üçüncüsü ıslâh yani düzelterek kabul etme yaklaşımıdır. Özü itibariyle kabul edilebilir ama ayrıntılarında bozukluklar olan bazı Câhiliyye uygulamaları İslâm tarafından en uygun biçime kavuşturularak düzeltilmiş ve bu son haliyle hukuk düzenine dâhil edilmiştir. Söz gelimi aynı anda sayısız kadınla evli olabilmeyi hem sayısal hem de niteliksel bir sınırlandırmaya tabi tutmuş, boşanmalarla ilgili kuralları düzeltmiş, miras paylaşımındaki haksızlıkları gidermiş, hac ibadetini ıslâh etmiştir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 17

18 Özet İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri Beraber yaşamayı düzenleyen toplumsal düzen kuralları genellikle din, ahlâk, hukuk, örf-adet ve görgü kuralları biçiminde sıralanırlar. Bunlar içinde her bir kuralıyla maddî yaptırıma sahip olanı hukuktur. Hukuk İslam geleneğinde fıkıh terimi ile ifade edilmiştir. Fıkıh, ibadetlere ve toplum hayatının gerektirdiği bütün hukukî, idarî, siyasî ve ekonomik konulara ilişkin olarak müctehidlerin ana kaynaklardan zihni çabalarıyla çıkarttıkları somut kurallar bütünüdür. Günümüzde İslam hukuku dendiğinde fıkhın ibadetler dışındaki içeriği kastedilmektedir. İslam hukukunun amacı, bireyin yaratılış değerlerine uygun, adalet ve hakkaniyet esaslarına bağlı, sağlık, huzur, güven ve barışı hedefleyen bir toplumsal düzen kurmaktır. İslam hukukunun temel özellikleri onun dine dayalı olması, fakihlerin ictihadlarıyla gelişmiş olması, kazuistik yönteme sahip olması, dünyevî ve uhrevî olarak çift yönlü bir yaptırım gücüne sahip olması, ahlâkla bütünleşmiş olması, canlı ve gelişmeye açık olması ve kendine özgü bir sistematiğe sahip bulunmasıdır. İslam hukuku kendisinden önceki Yahudi, Roma ve Câhiliyye hukuku gibi hukuk sistemlerinden etkilenmemiş, kaynak, yöntem, içerik ve sistematik olarak orijinal bir hukuk sistemidir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 18

19 Ödev İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri İslam hukukunun temel özelliklerinden birisini seçerek bu özelliğin bildiğiniz herhangi bir hukuk sisteminde bulunup bulunmadığını 200 kelimeyi aşmayacak şekilde yazınız. Hazırladığınız ödevi sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan ödev bölümüne yükleyebilirsiniz. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 19

20 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri DEĞERLENDİRME SORULARI Değerlendirme sorularını sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan bölüm sonu testi bölümünde etkileşimli olarak cevaplayabilirsiniz. 1. Aşağıdaki kavramlardan hangisi fıkıh ilmiyle doğrudan ilgili değildir? a) İctihad b) İtikat c) İlmihal d) Muâmelât e) Ukûbât 2. Aşağıdakilerden hangisi maddî yaptırımı olan bir sosyal düzen kuralıdır? a) Örf b) Görgü c) Hukuk d) Ahlâk e) Adet 3. İslâm ın bireysel, toplumsal ve toplumlararası ilişkileri düzenleyen hükümleri aşağıdakilerden hangisiyle isimlendirilir? a) Amelî b) Ahlâkî c) İtikâdî d) İbadet e) Muâmelât Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 20

21 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri 4. Aşağıdakilerden hangi fıkhî kuralların çıkarıldığı kaynak ve yöntemleri inceleyen bir bilim dalıdır? a) Fıkıh b) Fıkıh usûlü c) Fıkh-ı ekber d) Fıkh-ı bâtın e) Fürû-ı fıkıh 5. Aşağıdaki cümlelerden hangisi tafsîlî delil kavramını tanımlamaktadır? a) Kur ân ve Sünnet in yorum kabul etmeyecek açıklıktaki beyanlarıdır. b) Delillerden ictihad yoluyla hüküm çıkarmaktır. c) Akıl ve duyu organları ile elde edilen bilgilerdir. d) Her bir konuyla ya da olayla doğrudan ilgili somut ve ayrıntılı delildir. e) Kur ân ve Sünnet in yoruma açıkbeyanlarıdır. 6. Aşağıdakilerden hangisi İslâm hukukunu diğer hukuklardan ayıran bir özellik değildir? a) Dine dayalı olması. b) Devlet gücüyle oluşmuş olması. c) Uhrevi yaptırım araçlarına sahip olması. d) Kendine özgü bir sistematiğe sahip olması e) Ahlâkla bütünleşmiş olması. 7. İslâm hukukuyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır? a) Bütünüyle kutsal ve değiştirilemez bir hukuktur. b) Müctehidlerin çalışmalarıyla gelişmiştir. c) Kazuistik bir yönteme sahiptir. d) Düzenleme alanı beşerî ilişkilerle sınırlı değildir. e) Yahudi ve Roma hukukundan etkilenmemiştir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 21

22 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri 8. Aşağıdaki özelliklerden hangisi fıkhın canlı bir hukuk sistemi olduğunun göstergesidir? a) Şu anda toplumda uygulanıyor oluşu. b) İlâhî iradeye dayanıyor oluşu. c) Muâmelât hükümlerinin aklî değerlendirmelere imkân tanıması. d) Çeşitli yaptırım araçlarına sahip olması. e) Zengin bir literatüre sahip olması. 9. Aşağıdaki yargılardan hangisi doğrudur? a) Fıkıh ve İslâm hukuku her bakımdan aynı anlama gelmektedir. b) Fıkıh ve şeriat farklı içerikleri olan iki terimdir. c) İslâm hukuku kavramı ibadetleri de içerir. d) Fıkıh beşerî, İslâm hukuku ilâhî bir niteliğe sahiptir. e) Fıkıh ibadetlerle ilgilenirken İslâm hukuku muâmelât ile ilgilenir. 10.Ebû Hanîfe ye atfedilen fıkıh tanımı aşağıdakilerden hangisidir? a) Kişinin haklarını ve yükümlülüklerini bilmesidir. b) Dinî hükümlere ilişkin nitelikli bilgidir. c) Tafsîlî delillerden istinbât edilen şer î amelî hükümlere ilişkin bilgiler bütünüdür. d) Nefsin kendisini bilmesidir. e) Kişinin amelî açıdan haklarını ve yükümlülüklerini bilmesidir Cevap Anahtarı 1-b,2-c,3-a,4-b,5-d,6-b,7-a,8-c,9-b,10-a Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 22

23 İslam Hukukunun Kavramsal Çerçevesi ve Temel Özellikleri YARARLANILAN KAYNAKLAR Aral, Vecdi, Hukuk ve Hukuk Bilimi Üzerine, İstanbul Aydın, Mehmet Akif, Türk Hukuk Tarihi, İstanbul Bağdâdî, el-fakîh ve l-mütefakkih, Beyrut Bilge, Necip, Hukuk Başlangıcı, Ankara Ebû Hanîfe, el-âlim ve l-müteallim, İmam-ı Azam ın Beş Eseri içinde, çev. Mustafa Öz, İtanbul Ebû Hanîfe, el-fıkhü l-ebsat, İmam-ı Azam ın Beş Eseri içinde, çev. Mustafa Öz, İtanbul Ebû Hanîfe, el-fıkhü l-ekber, İmam-ı Azam ın Beş Eseri içinde, çev. Mustafa Öz, İtanbul Hacvî, Muhammed, el-fikru s-sâmî fî tarîhi l-fıkhi l-islâmî, Beyrut, 1995 Hamîdullah, Muhammed, İslâm Hukuku Etütleri, İstanbul Karadâvî, Yusuf, İslâm Hukuku: Evrensellik-Süreklilik (çev.y.işıcık-a.yaman), İstanbul Karaman, Hayreddin, Fıkıh, DİA, XIII, Karaman Hayreddin, İslâm Hukuk Tarihi, İstanbul Kıllıoğlu, İsmail, Hukuk Ahlâk İlişkisi, İstanbul Schacht, J., İslâm Hukukuna Giriş (çev. M.Dağ-A.Şener), Ankara Şelebî M.Mustafa, el-medhal fi'l-fıkhi'l-islâmî, Beyrut Türcan, Talip, İslâm Hukukunda İki Farklı Geçerlilik Alanı: Kazâî ve Diyânî Hüküm Ayırımı, 1.İslâmî İlimlerde Terminoloji Sorunu Sempozyumu, Ankara 2006, s Yaman, Ahmet, İslâm Hukukunun Oluşum Süreçlerinde Siyaset Hukuk İlişkisi, Konya Zerka Mustafa, el-fıkhü l-islâmî fî Sevbihi l-cedîd: el-medhalü -l-fıkhiyyü l-âm, Dımaşk Zeydan, Abdülkerim, el-medhal li Dirâseti ş-şerî ati l-islâmiyye, Beyrut Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 23

24 İSLÂM HUKUKUNUN KAYNAKLARI Prof. Dr. Ahmet YAMAN İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ Prof. Dr. Abdurrahman HAÇKALI ÜNİTE 2

25 İslam Hukukunun Kaynakları GİRİŞ İslam hukuku hükümlerinin bir kısmını doğrudan ifade eden ve bu hükümler çerçevesinde hukukun oluşmasında esas alınan temel ilkeleri içeren kaynaklar İslam hukukunun kaynakları olarak ifade edilmektedir. Bu ünite çerçevesinde, başlıca kaynaklar olan Kur ân, Sünnet, İcmâ, Sahâbîlerin Fetvâları, Bizden Öncekilerin Şerîatleri ve Örf hakkında bilgi verilecektir. Her ne kadar kaynak kavramı, bir bilim dalına ait edebiyat ve literatürü ifade etse de, bu ünitede, İslâm hukuk edebiyatı değil, İslam hukuku hükümleri için menşe ve menba anlamında olan ve gelenekte delil kapsamında ifade edilen kaynaklar konu edilecektir. İslam hukukunun yapısını tanımamızı, hükümlerin temeline inebilmeyi, var olan hükümleri değerlendirebilmeyi, yeni hükümler için esas alınabilecek temel hükümlerin neler olduğunu görmeyi sağlayan kaynaklar, İslâm hukuku için varoluşsal öneme sahiptir. GÜNÜMÜZ HUKUK BİLİMİNDE KAYNAK KAVRAMI Kaynak kavramı, bir şeyin ilk çıktığı, ilk kaynadığı yer ve menba anlamlarına gelir. Dolayısıyla günümüz hukuk biliminde hukukun kaynağı denildiğinde, hukuk kurallarının nereden ve nasıl ortaya çıktıkları anlaşılır. Bunun yanında hukukun kaynağı kavramı, hukûkî hükümlerin nerelerde bulunduğunu ve somut olarak ne şekilde tezâhür ettiğini de ifade eder. Günümüz hukuk biliminde hukukun kaynakları denildiğinde, genel anlamda, şu hususlar anlaşılmaktadır: Yaratıcı Kaynaklar: Hukuku hukuk yapan, onu yaratan ve hukuk kurallarını meydana getiren güç demektir. Günümüzde demokratik ülkelerdeki yasama meclisleri bu anlamda hukukun kaynağıdır. Bazı hukuk kuralları özellikle de yazılı olmayan hukuk kuralları, bir otorite tarafından değil, fakat sosyal yaşamın bir gereği olarak, örneğin çalışma, ticaret ve ekonomik hayatın bir gereği olarak ve devamlı tekrarlanma sonucunda meydana gelmişlerdir. Bu anlamda örf ve adetler de hukukun doğrudan kaynakları arasında sayılır. Bilgi kaynakları: Hukuk kurallarının nerelerde bulunduğunu ifade eden kaynaklardır. Hukuk hakkında bilgi sağlayan her şey bu manada hukuk kaynağıdır. Ayrıca hukuka dair sistematik eserler de hukukun bilgi kaynaklarını oluştururlar. Yürürlük kaynakları: Anayasa, kanun, kararname, tüzük ve yönetmelikler gibi, hukukî hükümleri gösteren kaideler, hukukun yürürlük kaynağını Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 2

26 İslam Hukukunun Kaynakları oluştururlar. Bunlar, hukuk kurallarının dışa karşı göründüğü şekillerdir. Örneğin ticaret hukuku için ticaret kanunu bir yürürlük kaynağıdır. İSLÂM HUKUK BİLİMİNDE KAYNAK KAVRAMI İslâm Hukuk Biliminde (Fıkıh Usûlü) kaynak kavramı nın ifade ettiği anlam günümüz hukuk biliminden farklıdır. İslâm hukukunun ilâhî kökeni, İslâm hukuk biliminin orijinalliği ve insanlık tarihi boyunca hukuka dair ortaya konulan ilk bilim olması hasebiyle günümüz hukuk biliminden farklılıklar taşıması gayet doğaldır. Konumuz olan hükümlerin kaynağı meselesinde de durum böyledir. İslâm hukuku açısından bakıldığında hukukun/hükümlerin kaynağı konusunu temelde iki kısımda incelemek gerekir. İslâm hukukunda hüküm koyma yetkisinin sahibi, İslâm hukuku hükümlerini ihtiva eden ve müçtehitlerin bir meselenin hükmünü araştırırken ve ortaya koyarken (ictihat ederken) başvurdukları ve esas aldıkları kaynaklar ve deliller. İslâm Hukukunda Hüküm Koyma Yetkisi İslâm hukuku açısından bakıldığında öncelikle hüküm koyma yetkisinin sahibi ve mercii konusunun aydınlatılması gerekir. Bu, aynı zamanda yukarıda hukukun kaynaklarına dair yapılan ayırımda birinci sırada yer alan yaratıcı kaynak maddesine İslâm hukuku açısından verilecek cevabı da ortaya koyar. Menşe Anlamında Kaynak Dinî/şer î hüküm, aslında, Allah ın bir şeye dair hükmü demektir. Dolayısıyla hüküm koyma yetkisinin ona ait olduğu da, böylece anlaşılmaktadır. Bu anlamda İslâm hukukunun kaynağı Allah ın iradesi olup, Kur ân, Sünnet ve diğer kaynaklar Allah ın iradesine/hükmüne ulaşılan kaynaklar ve delillerdir. İslâmî literatürde konumuzla doğrudan ilgili kavram Şâri kavramıdır. Şâri kavramı, hüküm koyma yetkisine sahip olan anlamında sadece Allah Teâlâ yı ifade eder. Ancak mecâzî anlamda olmak üzere, şer î hükümleri tebliğ görevi sebebiyle Hz. Peygamber için de kullanılmıştır. Konuyla ilgili diğer bir kavram el-hâkim kavramıdır. Bu kavram da, hüküm koyan anlamına gelmekte ve eş-şâri kavramı ile aynı anlamı ifade etmektedir. Nitekim şu âyet-i kerîmelerde bu anlamda kullanılmıştır: Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 3

27 İslam Hukukunun Kaynakları Hüküm ancak Allah ındır. O hakkı anlatır ve hüküm verenlerin en hayırlısı odur. (En âm, 6/57) Yoksa onlar câhiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, Allah tan daha iyi hüküm koyan kimdir? (Mâide, 5/50) Müçtehitlerin ictihat ederek ortaya koydukları hükümler ictihâdî hükümlerdir. İslâm hukuku hükümleri ya da İslâmî hükümler denildiğinde iki farklı hüküm türünün bir arada kastedildiğini unutmamak gerekir. Çünkü İslâm hukuku hükümleri, temelde ikiye ayrılır: Vahiy yoluyla bildirilen hükümler. Bu hükümlere dayanılarak çıkartılan ictihâdî hükümler. Vahiy yoluyla bildirilen hükümler Kur ân ve Sünnette yer alırlar. Bu nedenle bu ikisi, İslam hukukunun iki asıl kaynağıdır. İctihâdî hükümler ise, müçtehitlerin bu iki kaynakta yer alan hükümleri esas ve dayanak alarak ve yorumlayarak kendi ictihatları sonucu ulaştıkları hükümlerdir. Onların bu hükümlerle ilgili yürüttükleri bu yorum faaliyetinin adı ictihaddır. (İctihad ünitesine bakınız) Konuyla ilgili olarak tartışılan bir hususa temas etmekte yarar vardır. Bütün İslâm âlim ve ekolleri, hüküm koyma yetkisinin Allah Teâlâ ya ait olduğu hususunda hemfikirdir. Ayrıca, onun hükümlerinin vahiy/peygamber yoluyla bilinebileceğinde ve insanların Peygamberin getirdikleriyle yükümlü ve mükellef olduğunda görüş birliği içerisindedirler. Ancak, bunun yanında, Şâri in hükümlerinin sadece vahiy yoluyla mı bilineceği, vahiy gelmese bile aklın bu hükümleri bilmesinin ve buna dayalı olarak insanların âhirette sorumlu olmalarının söz konusu olup olmayacağı hususu da tartışılmıştır. Konu, hem Kelam ilmi hem de Fıkıh Usûlü ilminde Husün-Kubuh meselesi adı altında incelenmiştir. Kısaca ifade edecek olursak, insanın fiillerinin iyi ya da kötü olduğuna dair aklen ulaşılan sonuç, âhirette de sevap ve cezanın bu sonuca göre olacağı hususunda bağlayıcı mıdır? sorusu, konunun özünü oluşturur. Bazı Mu tezîlî âlimlere göre, hukukî hükümlerin taalluk ettiği fiillerin birtakım vasıf ve neticeleri vardır ve bu vasıf ve neticeler söz konusu fiilleri zararlı ya da faydalı yapar. Bu da o fiil ile ilgili iyi ya da kötü şeklinde bir değerlendirmede bulunulmasını mümkün kılar. Bu neticeye göre de kişi âhirette sorumlu olur. Yani akıl, iyiliği bilinen fiilin emredilmiş, kötülüğü bilinen fiilin yasaklanmış bulunduğunu Allah'ın hükmü olarak kavramış olur. Eş'ârîler, vahiy olmadan, yani Allah'ın gönderdiği kitapları ve peygamberleri olmadan hükümlerin sırf akıl ile bilinmesinin mümkün olmadığını ileri sürmüşlerdir. Zira akıl daima farklı ve çelişik hükümler vermektedir. Bir kısım akıllar bazı fiilleri Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 4

28 İslam Hukukunun Kaynakları güzel bulurken diğer akılların aynı fiilleri çirkin gördüğü, hatta aynı kişinin aklının bile bir fiil hakkında farklı zamanlarda değişik hükümler verebildiği, ayrıca aklın hükmüne örf, âdet, alınan eğitim, hevâ ve heves gibi başka faktörlerin de etki ettiği bilinmektedir. Tarih boyunca, insanların peygamber bulunmayan dönemlerde ve yerlerde sürekli hak yoldan ve doğru hükümlerden saptığı bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla salt aklın, Allah ın hükümlerini bilebileceğini ve insanların bununla sorumlu tutulacağını söylemek isabetli değildir. Dini anlamda iyi ve kötü ahretteki karşılığına bakılarak ifade edilebilir. Mâtürîdîler'e ve bir kısım Ca'ferîler'e göre insana ait fiillerin iyilik ve kötülüğü gerektirecek birtakım sonuçlan vardır ve akıl bu sonuçlara dayanarak bir işin iyi veya kötü olduğuna hükmedebilir. Ancak bu görüş sahipleri de, şer î hükümlerin, aklın bu değerlendirmesi doğrultusunda olması gerektiğini kabul etmezler. Zira akıl ne kadar kâmil olursa olsun hata edebilir, ayrıca bazı fiiller akıl ile idrak edilemez. Şu halde onlara göre akıl, hükümlere kaynak teşkil etmede yeterli değildir ve hükümlerin kaynağı vahiydir. Görüldüğü gibi bu tartışma aklı kabul ya da inkâr hususuyla ilgili değildir. Zira vahiy yoluyla gelen hükümlerin muhatabı, yani onları anlayacak ve uygulayacak olan akıldır. Ayrıca vahiy yoluyla bildirilen hükümleri esas alarak hükmü bildirilmeyen meselelerin hükümlerini ortaya koyacak olan da akıldır. Bu tartışmaların pratik sonucu, peygamberlerin davetinin ulaşmadığı insanların dinî ve hukukî sorumlulukları konusunda ortaya çıkmaktadır. Mu'tezile'ye göre bu insanlar iyiliği ve kötülüğü aklen kavranan konularda sorumlu, Eş'arî ve Mâtürîdîler'e göre ise sorumlu değildir. Ancak Mâtürîdîler, bunların yalnızca Allah'ı tanıma ve bulma sorumluluğu taşıdıklarını belirtmişlerdir. (Geniş bilgi için bk. Akgündüz, 1997, s ; Çelebi, 1999, s ) İSLÂM HUKUK BİLİMİNDE KAYNAKLAR İslam Hukuk Biliminde kaynak kavramı ifadesi, doğrudan, şer î hükme ulaşmamızı sağlayan deliller konusuna atıfta bulunur. Şer î bir hükmün mutlaka şer î bir delile dayanılarak ortaya konulması, ilk günden itibaren bütün Müslümanların titizlikle üzerinde durdukları ve hükmün meşruiyetini sağlayan temel unsur olarak kabul ettikleri bir husustur. Dolayısıyla konu, İslâmî ilimler içerisinde Fıkıh Usûlü nün/islam Hukuk Bilimi nin ana konusudur. Bilindiği gibi Fıkıh Usûlü ilmi, şer î amelî hükümlerin, kaynaklarını/delillerini ve bu kaynaklardan hükmün nasıl çıkarıldığını gösteren kâideleri konu edinir. İslâm Hukuk Biliminde kaynaklar konusu delil kavramı çerçevesinde incelenmiştir. Delil kelimesi sözlükte, bir işi ve durumu gösteren, ona işaret eden, yol gösteren ve rehber anlamlarına gelir. Fıkıh Usûlü ilmi açısından Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 5

29 İslam Hukukunun Kaynakları tanımlayacak olursak, delil, kat î olsun zannî olsun şer î amelî hükme ulaştıran şeydir. (Bardakoğlu, 1994, s , Kahraman, 2010, s ) Bu anlamıyla delil kavramı, hem hükümlerin kaynakları hem de kaynaklardan hüküm çıkarma yollarını (metotlarını) içermiş olmaktadır. Kaynak ve delil manasına yaygın olarak kullanılan diğer kavramlar el-asl/elusûl, el-hucce/el-hucec ve masdar/mesâdır terimleridir. İslâm hukukunun kaynakları konusunun daha iyi anlaşılabilmesi için, şer î deliller konusunun kaynaklar ve kaynaklardan hüküm çıkarma yol ve metotları şeklinde ikiye ayrılarak incelenmesi daha uygundur. Ancak biz, konuya giriş sadedinde deliller/el-edilletu ş-şer iyye hakkında klasik literatürde sıralandıkları halleriyle kısaca bilgi verecek ve hüküm çıkarma metotlarını İctihad ve Fetvâ ünitesine bırakarak sadece kaynaklar konusunu işleyeceğiz. İslâm hukukunda kaynaklar konusu, daha önce de belirttiğimiz gibi, Fıkıh Usûlü eserlerinde el-edilletu ş-şer iyye/şer î Deliller başlığı altında incelenmiştir. Fıkıh usûlü ilminde kaynaklar, delil kavramı ile ifade edilmiştir. Şer î delillerin sayısı, bakış açısına göre farklılaşır. Her ne kadar bu delillerin sayısını ondokuza ve hatta otuz altıya kadar çıkaranlar olsa da, genellikle kabul gören ve çağımızda yapılan Fıkıh Usûlü çalışmalarında da benimsenen sıralama şu şekildedir: Kitâb, Sünnet, İcmâ, Kıyas, Sahâbîlerin Fetvâları, Bizden Öncekilerin Şer îatleri, İstihsan, İstislah, Örf, Seddi Zerîa, İstıshâb. (Ebû Zehra, 1997, s ; Hallâf, 1973, s. VIII-IX; Karaman, 2010, s. 89 vd.; Kahraman, 2010, s ) Bu deliller de kendi arasında, Aslî deliller Fer î Deliller olmak üzere iki kısma ayrılır. Aslî deliller Kitab, Sünnet, İcmâ ve Kıyastır. Fer î delil kavramı, aslî delillere bağlı ve ikinci dereceden delilleri ifade eder. Bunların başlıcaları şunlardır: Sahâbîlerin Fetvâları, Bizden Öncekilerin Şer îatleri, İstihsan, İstislah, Örf, Seddi Zerîa ve İstıshâb. Bu delillerden Kur ân, Sünnet, İcmâ, Sahâbîlerin Fetvâları, Bizden Öncekilerin Şer îatleri ve Örf, menba anlamında kaynaktırlar. Yani bunlar, çeşitli meselelerin hükümlerini ihtiva ederler. Dolayısıyla bu ünitede bu kaynaklar hakkında bilgi verilecektir. Kıyas, İstihsan, İstislah, Seddi Zerîa ise kaynaklardan hüküm çıkarma yöntemidirler. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 6

30 İslam Hukukunun Kaynakları İstıshâba, kaynaklarda bir meselenin hükmü bulunmayıp ictihat ile de çözüme ulaşılamadığı durumlarda başvurulur. İstishâb, değiştirici bir delil ortaya çıkmadıkça, bir şeyin öteden beri süregelen halinin/hükmünün devamına karar vermektir. Dolayısıyla bunlar hakkında İctihad ve Fetva ünitesinde bilgi verilecektir. İslâm hukukunun kaynaklarına dair ilk somut ifadeleri, Muaz Hadisi olarak meşhur olan rivayette bulmaktayız. Buna göre; sahabeden Muaz b. Cebel in Yemen e gönderilirken Hz. Peygamber ile aralarında geçtiği rivâyet edilen şu konuşma, aynı zamanda ilk dönemden itibaren Müslümanların uygulamasını ve kabulünü gösterir: Ya Muaz, bir mesele ile karşılaştığında ne ile hükmedeceksin? Allah ın Kitabı ile hükmedeceğim. Şâyet meselenin hükmünü onda bulamazsan ne ile hükmedeceksin? Allah Resûlünün sünneti ile hükmedeceğim. Ya onda da meselenin hükmünü bulmazsan ne ile hükmedeceksin? İctihat ederim ve meseleyi hükümsüz bırakmam. Hz. Peygamber, onun bu cevabından hoşnut olduğunu ifade etmiştir. ( Ebû Dâvûd, Akdıye, 11; Tirmizî, Ahkâm, 3; İbn Mâce, Menâsik, 38) Bunun yanında, özellikle Sahabenin, bir meselenin hükmünü araştırırken önce Kur ân a, sonra Sünnet e başvurdukları, bunlarda hükmü bulunmayan meseleleri ise istişare ve ictihat ile hükme bağladıkları hususunda görüş birliği vardır. Devam eden asırlarda da İslâm âlimlerinin genel tavrının bu yönde olduğunu söyleyebiliriz. Bu genel bilgilerden sonra İslâm hukukunun kaynaklarını inceleyebiliriz. Ancak, yukarıda belirttiğimiz gibi, İslâm hukukunun kaynaklarının Kurân, Sünnet, İcmâ, Sahâbîlerin Fetvâları, Bizden Öncekilerin Şer îatleri ve Örf şeklinde ele alacağımızı ifade etmeliyiz: KİTAB: KURÂN-I KERİM Tanımı İslam hukukunun birinci ve asıl kaynağı Kur ân dır. Aslında tariften âzâde olmakla beraber, Fıkıh Usûlcüleri Kitâb/Kur ân ile ilgili tarifler yaparlar. Bunlardan biri şudur: Kur ân, Hz. Muhammed (s.a.s) e vahiy yoluyla Arapça olarak indirilmiş, Mushafta yazılmış, bize kadar tevâtür yoluyla nakledilmiş Allah kelâmıdır. (Şaban, 1996, s. 51) Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 7

31 İslam Hukukunun Kaynakları Kur ân, mushaf haline getirildikten sonraki tasnifi ile Fatiha Sûresi ile başlayıp Nâs Sûresi ile sona erer. Kur ân da 114 Sûre vardır. Ayetlerinin sayısı ise, besmelenin her sûreye dâhil olup olmaması, âyetlerin başlangıç ve bitiş yerlerindeki ihtilaflar gibi nedenlerden dolayı farklı sayılarda tespit edilebilmektedir. Bazı âlimlerin tek cümle ve tek âyet saydığı âyetler, diğer âlimler tarafından ikiye bölünüp iki âyet gibi görülebilmektedir. Dolayısıyla sayım sistemine göre değişmekle beraber Kur ân ın âyet sayısını 6204, 6236 gibi rakamlarla tespit edenler vardır. Kur ân ın Özellikleri Kur ân lafız ve mana olarak Allah katından indirilmiştir. Lafzının ve manasının Allah katından olması özelliği ile Kur ân, hem kudsî hem de nebevî hadislerden ayrılır. Kur ân a vahy-i metlüv denmesinin nedeni de budur. Gerek Hz. Peygambere manası vahyedilen kudsî hadisler, gerekse, Kur ân dışında ona gelen vahiyler, Kur ân sayılmaz ve Kur ân ile ilgili hükümlere tabi olmaz. Kur ân ın rukünleri nazm ve manadır. Yani Kur ân nazmı/lafzî ibaresi ve manasıyla Kur ân dır. Bu nedenle onun lafızlarının yerine konulan başka lafızlar Kur ân olmaz (Bilmen, I, 46). Kur ân ın hakikati ve tesiri ancak nazmı ile tecelli eder ve dinî hükümler ancak lafız ve manasının bir arada değerlendirilmesiyle elde edilebilir. Kur ân Arapça nazil olmuştur: Bu nedenle, Kur ân ın başka dillere yapılan tercümelerine Kur ân denmez ve onlardan, Kur ân dan hüküm istinbat eder gibi istinbatta bulunulmaz. Kur ân ın, Arapça olması onun ayrılmaz bir vasfı olduğu için, namazda meal ya da tercümelerinin okunması, namazın ruknü olan kıraat şartını yerine getirmez. Bu hususta âlimlerin ittifakı vardır. Ancak Arapça okuyamayan şahısların namazda Kur ân meali ile yetinebileceklerine dair bir görüş Ebû Hanîfe ye nisbet edilmektedir (Konuyla ilgili tartışmalar için bkz.: Okur, 2002,s ). Arapça olması, Kur ân ı diğer kutsal kitaplardan ayıran özelliklerinden biridir. Onlar Arapça nâzil olmadığı gibi, Arapça ya tercümeleri de Kur ân sayılmaz. Kur ân tevatür yoluyla nakledilmiştir: Kur ân-ı Kerim yalan, bozulma, tahrif edilme, kendisine herhangi bir şey ilave edilme veya herhangi bir şey çıkarılma ihtimali olmayacak şekilde Hz. Peygamber den alındığı haliyle bütün âyet ve lafızları tevâtür yoluyla bize kadar ulaşmıştır. Kur ân, Hz. Peygamber döneminde insanlar tarafından ezberlenmiş ve muhtelif yazı malzemesi üzerine kaydedilmiştir. Hz. Ebû Bekir Döneminde Mushaf haline getirilmiş ve Hz. Osman döneminde bu Mushaf çoğaltılarak başlıca bölge merkezlerine gönderilmiştir. Mushaf; Kur ân ı Kerim i ihtiva eden sahifeler, Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 8

32 İslam Hukukunun Kaynakları demektir (Geniş bilgi için bkz. Yıldırım, 1989, s ). Kur ân, bu şekilde yazılı naklin yanında, Hz. Peygamber den sonra her asırda sayısız insan tarafından tamamıyla ezberlenmiş ve hafızadan hafızaya nakledilmiştir. Bu nedenle Kur an ın nakli, yalan üzerinde ittifak etmeleri imkânsız olan sayısız kişi tarafından gerçekleştirilmiştir. Kur ân mu ciz bir kelâmdır. Yani insanlar onun benzerini getirmekten acizdirler. Kur ân ın mu ciz olması bir çok açıdandır. Kur ân ın belâğatı ve nazmı, geçmiş ve gelecekle ilgili gaybî haberler vermesi ve insanın bireysel ve toplumsal manada en ileri düzeyde inkişafını sağlayacak inanç, amel ve ahlak hükümlerini ihtiva etmesi mucize olmasının birkaç yönüdür. Kur ân ın Kaynaklar Arasındaki Yeri Kur ân, diğer kaynakların da aslıdır. Kur ân, Hz. Peygamber (s.a.s), sahabe ve sonra gelen bütün Müslümanların ittifakıyla İslam da hükümlerin ilk ve bağlayıcı kaynağıdır. Onda mevcut hükümle amel İslam ın gereğidir. Onun kesin delil oluşunun dayanağı Allah kelâmı olmasıdır. Allah kelâmı oluşunun delili ise, hem Kur ân ın kendisinin mucize olması, hem de Hz. Peygamber in gösterdiği diğer mucizelerdir. Kur ân ın Allah kelâmı olduğunun sabit olması, kendisine uyulmasını gerektirmektedir. Kur ân, aynı zamanda, diğer kaynakların ve delillerin de aslıdır. Diğer delillerin hiç birisi ona aykırı olamaz ve onlarla istidlâl edilerek ortaya konan herhangi bir hüküm onunla çelişemez. Ancak Kur ân ın vahyedilmiş olması, onun açıklanmasının öncelikle vahyedildiği kişi, yani Peygamber tarafından yapılmasını zorunlu kılar. Bu aynı zamanda bizzat Kur ân ın ifadesidir: Kendilerine indirileni insanlara açıklayasın diye ve onların da tefekkür etmeleri için sana bu Kur ân ı indirdik. (Nahl, 16/44) Dolayısıyla, Kur ân ın anlaşılması ve uygulanması Hz. Peygamber tarafından ortaya konulmuştur. Bu nedenle, Kur ân ve Sünnet birbirinden bağımsız iki ayrı kaynak ya da delil olarak görülmemelidir. Bu açıdan Sünnet, ileride temas edeceğimiz gibi, Kur ân ın Hz. Peygamber tarafından anlaşılma ve uygulanma biçiminin adı olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, hüküm istinbatında bulunurken, gerek sahabe ve gerekse sonraki âlimler, Kur ân ı Hz. Peygamberin açıklama ve uygulamaları ile birlikte değerlendirmişlerdir. SÜNNET İslâm da hükümlerin ikinci kaynağı Sünnet tir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 9

33 İslam Hukukunun Kaynakları Hz. Peygamber in bir insan olması açısından yapmak durumunda olduğu fıtrî davranışları Sünnet sayılmaz. Fıkıh Usûlü terimi olarak, Sünnet; Hz. Peygamber in söz, fiil ve takrirleridir. Bazı âlimler, bu tanıma, tabiî/fıtrî/cibillî olmayan kaydını koymuşlardır. Bu durumda, Hz. Peygamber in bir insan olması hasebiyle doğal olarak işlediği fiilleri Sünnet kapsamına girmez. Ayrıca Kur ân lafzı ve manasıyla vahyedildiği için, Hz. Peygamber (s.a.s) in ağzından çıkmış olsa da Sünnet e dâhil değildir. Özelde Hz. Peygamber in söz, fiil ve takrirlerini ifade etse de, daha genel anlamda sünnet kavramının sahabenin uygulaya geldiği şeyleri kapsayacak şekilde kullanıldığı da görülür. Sünnetin Nevileri Yapısı Bakımından Sünnetin Nevileri Yukarıda verdiğimiz tanımdan da anlaşıldığı gibi sünnetin üç nev i vardır: Kavlî Sünnet: Bunlar Hz. Peygamberin sözleridir. Mesela şu hadisi şer îfler bunun örneğidir: Mü min, elinden ve dilinden insanların güvende oldukları kişidir. (Tirmizî, Îman, 12; Nesâî, İman, 8) Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yasaktır (İbn Mâce, Ahkâm 17; Mâlik, Muvatta, Akdıye, 31) Fiilî Sünnet: Fiilî sünnet, Hz. Peygamber in fiilleridir. Onun teşrî amaçlı fiilleri, farz, vâcip, mendup veya mübahlıktan birine delâlet eder. Hz. Peygamber in terklerinin, yani bir şeyi yapmamasının fiil sayılıp sayılmayacağı tartışılmıştır. Ancak çoğunluğa göre terk, fiil sayılmamaktadır. Takrîrî Sünnet: Hz. Peygamber in, Müslümanların yaptığı ya da söylediği bir şeyden haberdar olduğu halde bunu reddetmemesi ve sükût etmesidir. Ancak bunun bir şartı vardır. Hz. Peygamber in sükût ettiği bu davranışın yasak olduğu daha önceden bilinmemelidir (Bilmen, I, 134). Yasak olduğunu daha önce beyan buyurduğu bir husustaki sükûtu ikrar sayılamaz. Onun bu tutumunun sünnet olarak kabul edilmesi şu esasa dayanır: Hz. Peygamber İslâm ı öğretmek ve ona aykırı hususları insanlara bildirmek üzere gönderilmiştir. İslâm a aykırı olan bir şey söylendiği veya yapıldığı zaman, onu düzeltmek Hz. Peygamberin görevidir. Resûlullah (s.a.s) İslâm ın reddettiği ve batıl olan bir şey hakkında sükût etmez. Eğer bir şeyi duyduğu veya gördüğü zaman onu reddetmemişse, bu, o fiil ya da sözün meşru ve mübah olduğunu gösterir. Meselâ, Hz. Peygamber, kabir başında ağlayan bir kadına rastlamış, ona Allah tan kork ve sabret buyurmuştur (Buhârî, Cenâiz, 32). Bu olayda Hz. Peygamber, kadını kabir başında gördüğü halde bunu men etmemiştir. Bu durum, erkekler gibi, kadınların da kabir ziyaretinde bulunabileceklerini gösterir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 10

34 İslam Hukukunun Kaynakları Rivâyet Bakımından Sünnetin Nevileri Hadisler, rivâyetleri bakımından Hanefîlere göre mütevâtir hadis, meşhur hadis ve âhâd hadis olmak üzere üç türe ayrılır. Hanefîlerin dışındakilere göre meşhur hadis âhâd hadis kategorisine dâhil olduğu için, iki tür hadis vardır: Mütevâtir hadis ve âhâd hadis. Mütevâtir Hadis: Yalan uydurmak üzere bir araya gelmeleri mümkün olmayacak şekilde insanların Resûlullah (s.a.s) den rivâyet ettiği ve tâbiîn ve onlardan sonraki nesilde de (etbâuttâbiîn dönemlerinde de) aynı şekilde rivâyet edilen hadislerdir (Bilmen, I, 135). Tevatürün, belirtilen üç topluluk döneminde olması şarttır. Bir hadisin mütevâtir olması için râvî sayısının belirli bir miktarda olması şart değildir. Şart, rivâyet edenlerin hepsinin yalanda ittifak etmelerinin mümkün olmamasıdır. Mütevâtir hadis, kat î ve bağlayıcı bilgi ifade eder. Mütevâtir hadisin iki türü vardır: Lafzı mütevâtir hadis (lafzen mütevâtir) ve manası mütevâtir hadis (manen mütevâtir). Lafzen mütevâtir, râvîlerin hem lafzında hem de manasında ittifak ettikleri hadistir. Mesela kim kasıtlı olarak benim adıma yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın hadis-i şerîfi bu tür hadislere örnek olarak gösterilmektedir (Şaban, 1996, s. 75). Lafzen mütevâtirin olup olmadığına dair bazı ihtilaflar bulunsa da, Vay (abdestte yıkanmayan) topukların cehennemde çekeceğine ()hadis-i şerîfi bu şekilde on iki sahabi tarafından nakledilmiştir. Bu tür hadislerin lafzı da manası da mütevâtirdir. Manası mütevâtir hadis, aynı anlamı ve manayı ifade etmekle beraber farklı lafızlarla rivâyet edilen hadislerdir. Dua sırasında ellerin kaldırılmasını ifade eden birçok hadis-i şerîf vardır. Bunlar, Hz. Peygamberin farklı zamanlardaki uygulamalarını ifade etse de hepsi, dua sırasında ellerin kaldırılması hususunda tevâtür derecesine ulaşmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s) den günümüze kadar Müslümanların ortak olarak yapageldikleri şeyler de mütevâtir hükmündedir. Mütevâtir hadisler, sözlü olduğu gibi, amelî olarak da aktarılmıştır. Hz. Peygamber in sünneti ile sabit olup onun zamanından beri Müslümanların, ittifakla uygulayageldikleri şeyler de mütevâtire dahildir. Mütevâtir sayılan sünnetin ekseriyeti bu şekildedir. Namazların vakitleri, rekât sayıları, ezan ve kamet okunması, hac ile ilgili bir çok uygulama ve Şe âir-i İslamiyye olan şeyler böyledir. Bunlar, İslam ümmeti tarafından Hz. Peygamber zamanından beri müştereken uygulanmakta olup nesilden nesile fiilî tevatür şeklinde nakledilmişlerdir. Bunlarla ilgili hem sözlü rivâyet, hem de Müslümanların tevâtür derecesine ulaşan uygulaması vardır ( Mütevâtir haberin türleri hakkında bkz.; Bedir, 2004, s. 132). Mütevâtir Sünnet, sübut açısından kat î olup, itikat, ibadet ve muâmelât konularının hepsinde ittifakla delildir (Bilmen, Kamus, I, 135). Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 11

35 İslam Hukukunun Kaynakları Meşhur Hadis: Meşhur hadis, Hz. Peygamberden birkaç kişinin rivâyet ettiği, sahabe döneminde tevatür derecesine ulaşmadığı halde, ikinci ve üçüncü asırlarda tevatür derecesinde kalabalıklar tarafından rivâyet edilen hadislerdir. Meşhur hadis kategorisi Hanefîlerin dışındakilere göre âhâd hadis sayılır. Mesela mestler üzerine meshin cevazını bildiren hadis ile ameller niyetlere göredir hadisi böyledir. Bazı hadisler, sahabe döneminde birçok kişi tarafında bilinse de, tevatür derecesinde nakledilmemiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) in herkesin gözü önünde yaptığı ibadetleriyle ilgili bazı rivâyetlerin âhâd seviyesinde kaldığını dikkate alırsak, sahabenin mutlaka her duyduğu ya da gördüğü hadis-i şerîfi rivâyet etmediğini anlarız. Bunun bilinen nedenleri de vardır. Hz. Peygamberin Kur ân ile karıştırabilirler endişesiyle, bazı sahabiler dışındakilere hadis yazmayı yasaklaması, Hz. Ömer in tavrında görüldüğü gibi, hadis rivâyetlerinin ümmeti ihtilafa düşürmesi endişesiyle rivâyette oldukça sıkı davranması, bazılarının hata yaparım endişesiyle rivâyetten çekinmesi gibi nedenlerle bir çok sahabi hadis rivâyetinden kaçınmıştır. Bundan dolayı, sahabe döneminde lafzî tevatür derecesine ulaşan hadis sayısı belki az olmuştur. Ancak yukarıda belirtilen nedenlerin yanında, aşağıda açıklayacağımız diğer bazı sebepleri dikkate alan Hanefîlerin meşhur hadis kategorisini ortaya koymaları ve bunu âhâd haberden daha kuvvetli bir delil saymaları, bu açıdan bakıldığında isabetli bir tutum olmuştur. Ayrıca sahabenin âdil oldukları, yani dinî meselelerde bile bile yalan söylemeyecekleri dikkate alınırsa, az sayıda sahabenin rivâyetinin sonraki dönemlerde çok sayıdaki rivâyet gibi kuvvetli bir delil olması gerektiğini kabul etmek gerekir. Meşhur hadis kesin bilgi bildirmezse de, tatmin edici bilgi (ilm-i tuma nîne) ortaya koyar. Mesela, Nisâ sûresi 11. âyeti kerimesinde, miras paylarını bildirdikten sonra bütün bunlar ölenin yaptığı vasıyetin yerine getirilmesi veya borçlarının ödenmesinden sonradır buyurulmuştur. Burada vasıyet lafzı mutlak olup herhangi bir şekilde sınırlandırılmış değildir. Hz. Peygamber in, malın üçte birinin vasiyet edilmesine müsaade ettiğini ve daha fazlasını vasıyet etmeyi menettiğini bildiren meşhur hadis ile, âyetteki mutlak (sınırlandırılmamış) olan vasıyet hükmü, malın 1/3 ü ile sınırlandırılmıştır. Bu tür hadisleri inkâr eden kişi, İslam ümmetinin kabul ile karşıladığı bir haber hususunda ümmeti hatalı görerek su-i zan ve itimatsızlık etmiş olacağından fâsık kabul edilmiştir (Bilmen, I, 135.). Âhâd Hadis: Hanefîlere göre, bir ya da birkaç râvî tarafından rivâyet edilen ve mütevâtir ya da meşhur derecesine ulaşmayan hadislere âhâd hadis denir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 12

36 İslam Hukukunun Kaynakları Hanefîlerin dışındakilere göre ise, mütevâtir olmayan hadislerin tamamı âhâd hadistir. Âhâd hadis kat î bilgi/ilim ifade etmez. Bütün âlimlere göre zannî bilgi ifade eder. Bundan dolayı, âhâd hadis, itikâdî meselelerde delil olmaz. Çünkü itikâdî meselelerde kat î bilgi veren deliller geçerli olur. Amelî konularda kesin bilgi şart koşulmadığı için âhâd hadis bu meselelerde ittifakla delil kabul edilmiştir. Buradaki zan, delile dayanan ve doğru olma ihtimali yanlış olma ihtimalinden yüksek olan bilgi demektir. Müctehitlerin farklı ictihatlara yönelmelerinde önemli etkenlerden biri âhâd hadislerdir. Bundan dolayı usûl eserlerinde bu konu, oldukça ayrıntılı olarak işlenmiştir. Âhâd hadislerin sübûtu (Hz. Peygamber e aidiyeti) zannî olduğu için müctehit âlimlerin her biri, bu hadisleri delil olarak kabul ederken bazı şartlar ileri sürmüşlerdir. Âhâd hadis ile amel etmede mezhep imamlarının ittifakla aradıkları dört şart vardır: Ravînin aklî melekesinin yerinde olması Râvî nin Müslüman olması Râvînin adalet sahibi olması. Adalet, râvînin sîret ve yaşantısının düzgün olup büyük günahlardan kaçınan birisi olması demektir. Yani, râvî, yaşantısında İslâm ın emir ve yasaklarına riâyet eden birisi olmalıdır. Râvîde zabt özelliğinin olması. Zabt, duyduğu hadisi iyi anlamak ve anlamında değişiklik yapmadan nakledebilmektir. Yani râvînin duyduğu hadisi doğru bir şekilde nakledebilmesi demektir. Hanefîler, yukarıda belirtilen şartlara ek olarak, delil olarak kabul edilmesi için âhâd haberin Kitâb ve sahihliği sâbit Sünnete aykırı olmamasını, Rivâyetin sık tekerrür eden ve herkesin bilmesi gereken olaylar ile ilgili olmamasını, Âhâd hadisin yerleşik dînî kaidelere ve esaslara aykırı düşmemesini Râvîsinin, rivâyet ettiği hadise aykırı davranmamış olmasını şart koşarlar (Geniş bilgi için bkz.: Bedir, 2004, s. 137 vd.; Ünal, 1994, s ; Yiğit, 2009; s. 253 vd.). İmam Mâlik ayrıca, âhâd yolla rivayet edilen hadisin Medîne Ehli nin uygulamasına aykırı olmamasını da şart koşar. Bilindiği gibi, Hz. Peygamber ve sahabenin yaşadığı yer olması ve örfün İslam a uygun bir şekilde yerleşmesi nedeniyle İmam Mâlik Medîne Ehli nin amelini dikkate almıştır. Ona göre Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 13

37 İslam Hukukunun Kaynakları Medîne deki uygulama, topluluğun topluluktan yaptığı rivâyet gibidir. Âhâd rivâyet ise bu şekilde gelen uygulamadan daha zayıftır. Sünnetin Kaynak Değeri Kur ân ın anlaşılması, ancak Hz. Peygamberin açıklamasıyla mümkündür. Kitap, Sünnet, Müslümanların İcmâı ve aklın gereğine göre Sünnet, Kur ân dan sonra hükümlerin ikinci kaynağıdır. Hz. Peygamber (s.a.s) in, Kur ân ı tebliğinin yanında onu beyan etmek de görevidir. Kur ân ın anlaşılmasının ilk yolu, Hz. Peygamberin beyanına bakmaktır. Kur ân ın namaz, oruç, hac, zekât gibi getirdiği hükümlerin bir çoğunun mücmel olması ve Hz. Peygamber in beyânıyla uygulanabilir hale gelmeleri, aslında Sünnet in yerini ve önemini ortaya koyma bakımından yeterlidir. Sünnet in Kur ân ı beyânı olmazsa, Kur ân ın bir çok hükmünün Müslümanlar tarafından uygulanabilirliği kalmayacaktır. Bu durum, Kur ân ve Sünnet in bir bütün olduğu yaklaşımında âlimlerin ittifak etmelerini de açıklar. Nitekim İslâmî literatürde Kur ân ve Sünnet metinlerini ifade etmek üzere nas (çoğulu nusûs ) kavramı kullanılmaktadır. Yani nas kavramı hem Sünnet metinlerini ve hem de Kur ân metinlerini ifade etmektedir. Sünnetin, Müslümanlar için bağlayıcı bir kaynak olduğuna ve Müslümanların Hz. Peygamber e itaatle mükellef olduklarına Kur ân da delalet eden pek çok âyeti kerime vardır. Bunların bazıları şunlardır: Kim Resûle itaat ederse Allah a itaat etmiş olur (Nisa, 4/80) Hüküm ancak Allah ındır. O hakkı anlatır ve hüküm verenlerin en hayırlısı odur. (En âm, 6/57) De ki, eğer Allah ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. (Âl-i İmrân, 3/31) Allah ve Resûlü bir işte hüküm verdiği zaman, herhangi bir mü min erkek ve mü min kadının işlerinde (başka bir şeyi) seçme hakları olmaz. Kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa sapmış olur. ( Ahzâb, 33/ 36) Peygamber size neyi verirse onu alın; size neyi yasaklarsa da ondan uzak durun (Haşr, 59/7) Biz sana Kur ân ı, insanlara kendilerine gönderileni açıklayasın diye indirdik... ( İbrâhîm, 16/44) Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 14

38 İslam Hukukunun Kaynakları Hz. Peygamberden itibaren sahabe ve bütün Müslümanlar, herhangi bir şer î meselenin hükmünü araştırırken Kur ân dan sonra Sünnet e müracaat edileceğini kabul etmiş ve uygulama bu yönde olmuştur. Muaz b. Cebel i Yemen e gönderirken Hz. Peygamber ile aralarında geçtiği rivâyet edilen ve yukarıda temas ettiğimiz konuşma da ilk dönemden itibaren Müslümanların, bu yöndeki uygulama ve kabulünü gösterir. Hz. Peygamber (s.a.s) e itaat ve onun Sünneti nin hükümlerin kaynağı olarak kabul edilmesi aklın da bir gereğidir. Zira, aklî deliller, mucizeleri yoluyla onun Peygamberliğine imanı gerekli kıldığı gibi, onun Peygamberlik görevinin gereklerini/sonuçlarını kabul etmeyi de zorunlu kılmaktadır. Aksi halde Peygamberliğin ve Peygambere imanın bir anlamı kalmaz. Sünnet in dikkate alınmaması, Kur ân naslarının birçoğunun anlaşılamaz olarak kalmasını, bir çoğunun yanlış te vil ve tefsir edilmesini netice verir. İslam tarihine dikkatle bakıldığında, sapık mezheplerin, ya Sünnet i dikkate almayarak ya da Sünnet e aykırı yorumlar ileri sürerek ortaya çıktığını görürüz. Bütün bu nedenler, Sünnet in muhafazası ve doğru bir şekilde nakli hususuna hayatlarını ve bütün enerjilerini harcamış bulunan İslâm âlimlerinin çabalarının ne kadar takdire şayan olduğunu açıkça göstermektedir. Teşri Kaynağı Olup Olmaması Bakımından Hz. Peygamber in Söz ve Fiillerinin Kısımları Hz. Peygamber (s.a.s) in yaşamında ve davranışlarında, Müslümanlar için güzel bir örneklik vardır. Ancak onun bütün söz, fiil ve davranışları teşrî, yani bir şeyin dînî hükmünü beyan etme amaçlı değildir. Zira o da bir insandır. Peygamberlik vazifesinin yanında bir insan olarak yaşamını sürdürmek durumundadır. Bu nedenle, sözlerinin ve fiillerinin, onun hangi vasfından kaynaklandığını bilmek gerekir. İslam âlimleri, bu açıdan onun söz ve fiillerini sınıflandırmışlardır (Karaman, 2010, s. 104; Şaban, 1996, s ). Bunları şu şekilde verebiliriz: Bir insan oluşu hasebiyle Hz. Peygamber in fıtrî ve cibillî davranışları: Bir şeyin dînî hükmünü açıklama veya meşru olduğunu gösterme amaçlı olmaksızın, doğal olarak ondan sadır olan şeyler böyledir. Mübah olduğu bilinen yiyeceklerden yemesi, zaman zaman insanlarla şakalaşması, gideceği yere bazen yürüyerek bazen de binekle gitmesi, herhangi bir hüküm açıklama kastı olmaksızın yaptığı ticaret, hastalık tedavisi, harp tedbirleri vb. uygulamaları böyledir. Bunlar, onun mübah hükmüyle yaptığı şeylerdir. Dolayısıyla ümmeti için de bunlar mübah hükmündedir. Bunlara mübahlığın üstünde bir hüküm vermek şer î hükmü değiştirmek olur. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 15

39 İslam Hukukunun Kaynakları Resûlullah efendimize mahsus olduğu bilinen davranışlar: Savm-ı visâl tutması (iftar etmeden oruca devam etmesi), teheccüd namazının ona farz olması gibi hususların ona has olduğu delil ile bilinmektedir. Dolayısıyla böyle meselelerde, onun davranışları ümmeti için uyulması gereken bir teşri kaynağı değildir. Teşrî amaçlı söz ya da fiilleri: Bunlar, bir meselenin dini hükmünü açıklamak üzere söylediği sözleri veya davranışlarıdır. Bunlar farz, vacip, mendûp, mübah, haram ya da mekruh olarak hangi hükme delalet ediyorsa o hükmün kaynağı olur. Getirdiği Hükümler Bakımından Sünnetin Kitaba Göre Yeri Sünnet in, Kitâbın açıklaması ve uygulaması olduğunu belirtmiştik. Sünnet in getirdiği hükümler Kur ân hükümleriyle karşılaştırıldığında, şu dört durum ortaya çıkmaktadır (Ebû Zehra, 1997, s ; Şaban, 1996, s. 96). Sünnet, Kur ân da açık olarak vaz edilmiş hükümlerin tatbikini gösterir ve onlara uygun hükümler getirir. Bu durumda Sünnet, Kur ân daki hükmü teyit etmiş olur. Mesela, Nisâ Sûresi 29. âyette Ey inananlar, mallarınızı haksız yollarla yemeyin, karşılıklı rızaya dayanan ticaret olması müstesna buyrulmaktadır. Hz. Peygamber de Bir Müslümanın malı, rızası olmaksızın başkasına helal değildir buyurmuş ve âyetteki hükmü teyit etmiştir. Yine Hz. Peygamberin ticarete, alım satım vb. akitlere yönelik uygulamaları, bu âyetin tatbiki ve beyânıdır. Sünnet, Kur ân ın, beyânı gereken hükümlerinin beyânını/uygulanacak şekilde açıklanmasını yapar. Bu da farklı şekillerde olur: Sünnet, Kur ân ın açıklama olmadıkça kendisiyle amel edilemeyen hükümlerini açıklar. Mesela, Kur ân da namaz (salât) emredilmiştir. Ancak namaz, Kur ân da açıklanmamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s) namaz vakitlerini, şartlarını, rukünlerini, rekâtlarını ve kılınışını açıklamıştır. Kur ân daki, zekât, oruç, hac gibi hükümler mücmel olup bunları, kendileriyle amel edilebilecek şekilde Sünnet beyan etmiştir. Sünnet, Kur ân da var olan kapsamlı ifadelerin ( âmm) hükümlerini zaman zaman daraltır (tahsîs). Mesela, Kur ân da evlenilmesi haram olan kadınlar sayıldıktan sonra bunların (yukarıda sayılanların) dışındakiler size helal kılındı (Nisâ, 4/24) şeklinde kapsamlı bir ifade kullanılmıştır. Bu âyet-i kerîmelerde hala/teyze ve yeğenin bir nikah altında bulundurulmasının yasaklığı ifade edilmemiştir. Bu şekilde bir nikâhın meşru olmadığı sünnet ile sabit olmuş, ayetin kapsamı daraltılmıştır: Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 16

40 İslam Hukukunun Kaynakları Kadın halası, teyzesi ve kız ya da erkek kardeşinin kızı (yeğeni) üzerine nikâhlanamaz. Eğer bunu yaparsanız akrabalık bağlarını ihlal etmiş olursunuz. Sünnet, Kur ân da hükmü bulunmayan meseleler hakkında hüküm koyar. Ninenin miras hakkı, fıtır sadakası ve vitir namazı ve şuf a hakkının meşru bir hak olduğu gibi birçok hüküm Sünnet ile sabit olmuştur. Kabul edenlere göre Sünnet, Kitâb ın getirdiği bazı hükümleri nesheder. İCMÂ İslam hukukunun kaynaklarından biri de sahabe döneminden itibaren gerçekleşmiş bulunan icmâlardır. İcmâın Anlamı İcmâ kelimesi sözlükte, bir şeyi yapmaya kesin karar vermek ve bir hususta fikir birliği yapmak anlamlarına gelir. Terim olarak icmâın tanımını şu şekilde yapmak mümkündür: İcmâ; Hz. Peygamber(s.a.s) in vefatından sonra herhangi bir dönem müçtehitlerinin, şer î amelî bir meselenin hükmü üzerinde görüş birliğine varmalarıdır. (Dönmez, 2000, ss ) İcmâın meydana gelebilmesi için icmâ edenlerin müçtehit olması ve hakkında icmâ edilen meselenin dînî bir hüküm olması gerekir. Dolayısıyla, şer î olmayan meseleler hakkında icmâ iddiası geçerli değildir. Tıbba, fizik ya da coğrâfî meselelere dair icmâ olmaz. Ayrıca icmâ edilen asırda yaşayan bütün müçtehitlerin bu icmâya katılması gerekir. Sahabenin bir nassın hükmü üzerindeki icmâı bağlayıcıdır. Bilindiği gibi, sahabe döneminde, meydana gelen meselelerle ilgili olarak Kur ân ve Sünnet te hüküm araştırılır ve sahabe arasında istişare edilirdi. Şûrâya katılanlar, bir hüküm üzerinde ittifak ederse bu hüküm uygulanırdı. Sahabe arasında itirazın olmadığı bu tür hükümler hakkında icmâ gerçekleştiği kabul edilmiştir. İslam âlimleri, sahabenin icmâ ettiği konuları öğrenip onlara ittibâ etmişlerdir. Sahabenin icmâının bağlayıcı olduğu hususunda âlimler hemfikirdir. Sahabenin fikir birliği, aslında nasların manaları üzerindeki fikir birliğidir ve dolayısıyla bağlayıcıdır. İslâm ümmeti için önemli olan husus da burada ortaya çıkar. Çünkü sahabenin diğer insanlardan/zamanlardan farklı bir hususiyetleri vardır. Onların hususiyeti, nasların vahyine ve açıklanmasına şahit olmalarıdır. Kur ân onların yaşadığı ortamda nazil olmuş ve onlara tebliğ/beyan edilmiştir. Dolayısıyla onların manası, delâleti ve hükmü üzerinde görüş birliği içerisinde oldukları âyet ya da hadislerin, delâletleri ya da sübutları kesinlik ve katîlik Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 17

41 İslam Hukukunun Kaynakları kazanmış olur. Bu gayet tabiidir. Zira sahabenin hepsinin, bir nassın delâleti hususunda yanılması söz konusu değildir. İcmâın Şartları İcmâın şartlarını kısaca ifade etmek icmâın anlaşılmasını kolaylaştırır. Bu şartları kısaca şöyle ifade edebiliriz: Usulcülerin ekseriyetine göre icmâa katılma ehliyeti sadece müçtehitlere aittir. Yani bu konuda sadece ictihat ehliyetine sahip kimselerin görüşleri itibara alınır. İcmâın Hz. Peygamber in vefatından sonra olması. İcmâ gerçekleşen zamanda yaşayan müçtehitlerin tamamının ittifak etmesi gerekir. Bazılarına göre, icmâya katılan müçtehitlerin görüşlerinden dönmediklerinin kesin olarak bilinebilmesi için, yaşadıkları asrın tamamlanması gerekir. Ancak çoğunluk böyle bir şart aramaz. Usulcülerin çoğuna göre, icmâın şer î bir hüküm üzerinde olması gerekir. İcmâın şer î bir delile dayanması gerekir. İcmâın Kaynak Oluşu İslâm âlimleri, icmâın kat î bir delil olduğunda hem fikirdir. Ancak onlar sahabe asrından sonra icmâ meydana gelip gelmeyeceği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Genel olarak zikredecek olursak, şartlarını muhtevi bir icmâ meydana geldiğinde, bu bütün Müslümanların uyması gereken kesin ve kat î bir delil olur. Bir meselede icmâ varsa ona muhalefet edilmesi ya da icmâın bozulması caiz değildir. Âlimler, sahabenin icmâıyla sonrakilerin icmâını eşit derecede görmemiş ve icmâları kuvvet derecesine göre sıralamışlardır. Genel olarak ifade edecek olursak en kuvvetli icmâ sahabe icmâıdır. Bu husus, icmâın özellikle nasların anlaşılması ve yorumlanması ile yakından ilgili olduğunu göstermektedir. Bu durumda, icmâ, Hz. Peygamber in sünnetinin ve nasları beyanının tespit edilmesi ve değiştirilmeden gelecek nesillere sağlıklı bir şekilde naklini sağlayan bir işlev görür. Hz. Peygamber (s.a.s) in nasları beyanına sahabe muhatap olduğuna göre, onların yanlış üzerinde ittifak etmeleri düşünülemez. Bu, aynı zamanda ez-zikri (Kur ân ı) biz indirdik, onu biz muhafaza edeceğiz âyetinin bir gereğidir. Dolayısıyla onların dînî bir meseledeki ittifaklarının bağlayıcı olacağını kabul etmek gerekir. Bu açıdan, Müslümanların icmâ edilen meselelerde icmâa gayet titiz bir şekilde uymaları, Hz. Peygamber e uymalarının bir gereği olmuş olur. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 18

42 İslam Hukukunun Kaynakları Tarihte ve günümüzde görülen bidatçı ve sapık mezheplerin, icmâ edilen hususlardan uzaklaştıkları ve icmâı dikkate almadıkları görülür. Bu, onların belirgin ortak özellikleridir. Çünkü icmâı dikkate aldıklarında, nasları kendi hevâ ve arzularına göre yorumlayamaz, sapık görüşlerine payanda yapamazlar. İcmâın Türleri İcma sarih icmâ ve sükûti icmâ olmak üzere iki kısma ayrılır. Sarih İcmâ: Bir dönemde yaşayan bütün müctehitlerin bir meselenin hükmü üzerinde ittifak etmeleri ve bunu açıkça ortaya koymaları yoluyla oluşan icmâdır. Böylece o mesele hakkında sözlü ve amelî icmâ meydana gelmiş olur. Mesela, Sahabe müctehitlerinin Medîne de yaşadıkları dönemlerde hakkında ittifak ettikleri şer î meseleler böyledir. Bu türlü icmâ, fakihlerin cumhurunun ittifakıyla şer î bir hüccettir. Sükûtî İcmâ: Herhangi bir asırda, bir ya da birkaç müctehit tarafından ortaya konulan hükme, yeterli bir düşünme süresi geçtiği halde diğer müctehitlerin katıldıklarına ya da reddettiklerine dair beyanda bulunmamalarıyla meydana gelen icmâdır. Görüşünü açıkça ortaya koymayan müctehitlerin de, bu şekilde sükut etmeleriyle açıklanan hükme katıldıkları kabul edilmektedir. İcmâın İşlevi İcmâ edilirken âlimlerin mutlaka bir delile dayandıklarını ifade etmiştik. İcmâ bu delile kat îlik kazandırır. Bunun yanında, tarih göstermiştir ki, sübût ve delâleti kat î naslarla ilgili yanlış tevil ve yorumların önüne geçilmesinde de icmâ, özellikle sahabenin ittifakı önemli bir rol oynamıştır. Dolayısıyla, Hz. Peygamber (s.a.s) in uygulamalarının tespiti ve gelecek nesillere aktarılması hususunda temel bir işlev görür. Bunun yanında icmâ, bir yöntem olarak yeni meselelerin hükümlerinin tespitinde de güvenilir bir yol işlevi görür. Ancak, icmâ, naslar ile ilgili olarak iki temel işlev görür: İcmâ, sübûtu ya da delaleti zannî olan naslara kat îlik kazandırır. İcmâın delâlet ve sübût yönlerinden kat î olan naslarla ilgili yönü: İcmâın senedi kat î bir delil de olabilir. Ancak bu durumda hüküm o kat î delil ile sabit olmuş, icmâ da buna katılmış, o delilin başka bir yoruma ve tevîle ihtimali olmadığını göstermiş olur. Bu şekildeki kat î delilden çıkarılmış olan hüküm üzerinde sonraki dönemlerde ihtilafa yer kalmaz (Bilmen, I, 165; Şaban, s. 116). Mesela, beş vakit namazın farziyyeti naslar ile sabit olduğu gibi, nasların bu farziyyete delâletinde icmâ da vardır. Dolayısıyla bu farziyyette ve beş vakitte ihtilaf ve yoruma mahal kalmamıştır. Aynı şekilde İslâm ümmeti, Hz. Peygamber in açıklamalarına dayanarak, hangi tür hayvanlardan kurban olacağı konusunda görüş birliğine varmıştır. Artık Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 19

43 İslam Hukukunun Kaynakları bundan sonra kimse kalkıp, tavuk, horoz vb. hayvanlardan da kurban olabilir şeklinde bir görüş ileri süremez ve dinimiz açısından böyle bir görüş muteber olamaz. Başörtüsü ile ilgili âyetlerin, kadınların başlarının örtülmesinin farz olduğuna delâlet ettiği hususunda sahabe ve sonraki dönem âlimlerinin icmâı vardır. Bu nedenle, sonradan herhangi birinin, yukarıda bahsedilen âyetlerin başörtüsünün farz olduğuna delâlet etmediğini söylemesi geçerli/doğru bir görüş değildir ve âyetleri kendi hevasına göre yorumlamış olur. İcmâın delâlet ya da sübût açısından zannî olan naslarla ilgili yönü: İcmâ, bu tür naslar üzerinde tahakkuk ettiğinde onlara kat iyet kazandırır. Sahabe devrinde mirasta ninenin altıda bir hisse alacağında, bir kadının halası ve teyzesi ile aynı erkeğin nikâhında bir arada bulunmayacağında icmâ olmuştur. Bu icmâlar, belirtilen hükümleri muhtevi ancak haberi âhâd türünden olan hadislere dayanır. Haberi âhâd ise zannîdir. İcmâ ile bu hadisler, hem sübut hem de delâlet bakımından katiyet kazanmış olur (Zeydan, Fıkıh Usûlü, s., 179). İcmâın Senedi İcmâ konusunun mahiyetinin ve işlevinin anlaşılmasında icmâın senedi konusu son derece önemlidir. İcmâ ehli, bir hüküm üzerinde ittifak ederken, şer î bir delile istinat etmek zorundadır. Zira insanlar, kendiliklerinden hüküm vaz edemezler. Müctehitler, kaynaklara/delillere dayanarak şâri in hükümlerini istinbat ederler. Bu nedenle, müctehitler bir meselenin hükmü üzerinde görüş beyan eder ve icmâ ederken de bir delile istinat ederler. İşte üzerinde icmâ edilen hükmün deliline icmâın senedi denir. Nitekim sahabe-i kiram, ittifak ettikleri hükümlerde bir delile istinat etmişlerdir. Onlar, ninenin alacağı 1/6 oranındaki miras payı hakkında icmâ ederken, Ebû Hureyre nin rivâyet ettiği hadise istinat etmiştir. Yine, baba bir erkek kardeşlerin, öz kardeşler bulunmadığı takdirde onların yerine geçeceğinde icmâ ederken baba bir kardeşlerin de nasdaki kardeşler lafzının şümulüne gireceğini kabul etmiş, böylece her iki icmâda da bir senede dayanmışlardır (Ebû Zehra, 1997, s ). Hükümler, icmâın tahakkukundan sonra, icmâın senedi olan zannî delile değil, icmâa izafe edilir. Yani bu konuda şöyle bir icmâ var denilir. Kitap ve Sünnet naslarının icmâın senedi olabileceğinde âlimlerin ittifakı vardır. Kıyas ve maslahatın icmâın senedi olup olamayacağı ise tartışmalıdır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 20

44 İslam Hukukunun Kaynakları İcmâın İmkanı Fakihlerin çoğunluğuna göre icmâ hem mümkündür hem de gerçekleşmiştir. Örneğin Sahabe yukarıda geçen örneklerin yanında Müslüman bir bayanın Müslüman olmayan bir erkekle evlenemeyeceği ve mehir belirlenmemiş olsa bile nikâh akdinin sahih olduğu gibi meselelerde icmâ etmişlerdir. Ayrıca onlar, harcanan suyun miktarı belli olmamakla beraber müşteri ile hamam sahibi arasında belirlenmiş bir ücretin ödeneceği ve bunun caiz olduğu hususunda icmâ etmişlerdir (Bilmen, I, 167). Dolayısıyla, icmâın vaki olmuş olması, onun mümkün olduğunun kanıtıdır. İcmâın Kaynak Değeri Âlimlerin çoğunluğuna göre sarih icmâ kesin delildir. Yani, hakkında icmâ edilen hüküm kesinlik kazanır ve ihtilaf konusu olmaktan çıkar. Hanefîlerin çoğunluğu ve Ahmed b. Hanbel e göre sukûtî icmâ da kat î icmâ gibi bağlayıcı bir delildir. Ancak sukûtî icmâı zannî bir delil olarak görenler yanında, onu geçerli bir icmâ olarak görmeyenler de vardır. SAHABE GÖRÜŞÜ / FETVALARI Sahabe kavli konusu, sahabilerin ihtilaf ettikleri ve hakkında Kitap, Sünnet ve İcmâda bir hüküm bulunmayan meselelere dairdir. Yani sahabenin ictihat ile ortaya koyduğu fetvalarının, sonrakiler için ne derece kaynak olacağı konusudur. Sahabeden, aralarında ihtilaf olmadan rivâyet edilen, yani ittifak ettikleri hükümler, icmâa dâhil olup, bununla amel edileceği hususunda şüpheye mahal yoktur. Fıkıh usûlünde Sahabe Kavli tamlamasında geçen sahabe nin tanımı hadis ilminde yapılan tanımdan farklıdır. Bu bağlamda Sahabe, Hz. Peygamber (s.a.s) ile uzun müddet bir arada bulunmuş, Kur ân ve Sünnet i öğrenmiş kişiler demektir. Bu şekilde sahabenin tanımlanması, onların ictihatlarının delil olup olmayacağı tartışmasına matuftur. Âlimlerin konuyla ilgili ihtilafı, tâbiîn ve sonraki âlimler açısından sahabînin sırf ictihadıyla verdiği fetvalanın şer'î hüccet sayılıp sayılmayacağı hususundadır. Fakihlerin cumhuruna göre, sahabîlerin şer î konulardaki görüş ve fetvaları birer delildir. Onlar İslâm ı bizzat Hz. Peygamber den den öğrenmeleri hasebiyle hem nasların lafzî anlamlarını, hem manalarını hem de maksatlarını, yani makâsıdu ş-şerî a yı çok iyi öğrenmişlerdir. Dolayısıyla, sahabenin amel ve görüşlerinin, bir nassa ve hususen bir sünnete istinat etmesi yüksek bir ihtimaldir. Bu nedenle, gerek nasların anlaşılmasında, gerekse hakkında nas bulunmayan Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 21

45 İslam Hukukunun Kaynakları meselelerin şer î hükmünün bilinmesinde sahabe görüşünün, şer î bir hüccet olarak kabul edilmesi gerekir. Birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensâr ile onlara güzelce uyanlardan Allah razı olmuştur, onlar da ondan razı olmuşlardır (Tevbe, 9/100) âyeti, sahabenin yolundan gitmeyi övmektedir. Onların görüşlerine uymak da onların yolundan gitmenin bir gereğidir. Ben ashabım için emanım, ashabım da ümmetim için emandır (Müslim, Fedâilu -Sahâbe, 207) hadisi de sahabeye uyulmasını tavsiye etmektedir. ŞER U MEN KABLENÂ (ÖNCEKİ PEYGAMBERLERİN ŞERİATLERİ) İslam Dini, önceki dinleri nesh etmiştir. Fıkıh Usûlünde kaynak olarak kullanılan şer u men kablenâ/bizden öncekilerin şeraitleri ifadesi ile, önceki hak dinlere ait olup Kur ân ve Sünnet te nakledilen hükümler kastedilir. Fıkıh Usûlü eserlerinde, bizden önceki peygamberlerin getirdiği dinlerdeki hükümlerin, Müslümanlar için geçerli olup olmadığı tartışılmıştır. İslam dininin, önceki dinleri nesh ettiği, yani hükümlerinin geçerliğini kaldırdığı konusunda ittifak/icmâ vardır (Bilmen, I, 195). Tartışılan konu, önceki peygamberler ve ümmetleri için geçerli olup Kur ân ve Sünnet tarafından nakledilen ve bizim için de geçerli olup olmadığı belirtilmeyen hükümlerdir. Bu konuda dikkat çekilmesi gereken hususlar kısaca şunlardır: Kur ân ve Sünnet in dışındaki yollarla nakledilen eski şer îatlere dair rivâyetlere hiç bir şekilde itibar edilemez. Kur ân ve Sünnet te nakledilip neshedildiği bildirilen hükümler bizim için geçerli olmaz. Mesela; Yahudilere tırnaklı her hayvanı haram kıldık. Onlara sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları hariç iç yağlarını da haram kıldık. Aşırı gitmelerinden ötürü onları bu şekilde cezalandırdık. Biz, şüphesiz doğruyu söylemekteyiz (En âm, 6/146). Önceki dinlerde olduğu gibi, İslâm da da geçerli olduğu bildirilen ve emredilen hükümler, zaten bizim için de geçerli olmuş olur. Oruç ibadeti böyledir. Ey iman edenler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, kötülüklerden sakınasınız diye oruç size de farz kılındı (Bakara, 2/183) Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 22

46 İslam Hukukunun Kaynakları Âlimler arasında tartıma konusu olan husus, Kur ân ve Sünnet te zikredilip bizim için geçerli olup olmadığına dair bir açıklama bulunmayan hükümler konusudur. Mesela Mâide Sûresi 5. âyette şöyle buyurulur: Tevrat ta onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yazdık. Kim hakkından feragat ederse, bu ona keffâret olur. Allah ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir. Bu âyeti kerimenin ifade ettiği hükümlerin Müslümanlar için de geçerli olup olmadığı hususunda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Ancak, bazı çağdaş âlimler, bu konularda da ihtilafa mahal olmadığını, zikredilen bu hükümlerin bizim için geçerli olup olmadığını gösteren karineler bulunduğunu söyler. Mesela Hz. Peygamber Cana can kısas vardır (Buhârî, Diyât, 6; Müslim Kasâme, 25) buyurmuştur. Dolayısıyla, bu şekilde, yukarıdaki âyetin hükmünün bizim için de geçerli olduğu anlaşılmış olur. Hanefî ve Mâlikî usul âlimleri, önceki ümmetlerle ilgili olarak Kur ân ve Sünnet tarafından olumsuzlanmadan bize nakledilen hükümlerin bizim için de geçerli olacağını ifade ederler. ÖRF VE ÂDETLER Örfün Tanımı Örf kelimesi, lügatte tanınan, bilinen ve iyi anlamlarına gelir. Âdet kelimesi de, bir şeyin alışkanlık olmasını ve sürekli tekrar edilmesini ifade eder. Bazı hukuk kuralları, özellikle de yazılı olmayan hukuk kuralları, bir otorite tarafından değil fakat sosyal ilişkiler, çalışma, ticaret ve ekonomik hayatın bir gereği olarak devamlı tekrarlanma sonucunda meydana gelmişlerdir. Bu anlamda örf ve adet hukuku da hukukun kaynakları arasında yer alır. Örf ve âdetler, toplumdaki davranışları düzenleyen, etkileyen ve yönlendiren bir karaktere sahiptir. Bu nedenle, kanunlar gibi yazılı olmasa da, örf ve âdet kuralları, dayanağını toplumsal vicdan ve toplumsal kabulden alır. Bu nedenle, sözle ve yazıyla ifade edilmese bile örf kuralları, uygulamada insanlar tarafından dikkate alınarak varlıkları gösterilmiş olur. Fıkıh Usûlü ıstılâhında Örf, insanların daima yapageldikleri ve aklı selim sahibi kimselerin reddetmedikleri uygulamalar, sözler ve işlerdir ( Bilmen, I, 197). Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 23

47 İslam Hukukunun Kaynakları Örf, sözlerle ilgili olabileceği gibi, çeşitli uygulamalar şeklinde de tezâhür edebilir. Örneğin bazı söz ve deyimlerin insanlar arasında belirli manalarda kullanılmasıyla sözlü örf oluşur. Dolayısıyla söz kullanıldığında, ilk akla gelen manası örfî mana olur. Mesela mal sözü bazı beldelerde küçük baş hayvan anlamına gelir. Diğer bazı bölgelerde ise, insanların faydalanabildiği her türlü maddî değeri ifade eder. Dolayısıyla mal kelimesinin anlamı, kullanıldığı bölgenin örfüne göre belirlenir. Sözlü örf, insanların anlaşmalarında, yeminlerinde ve diğer sözlü muamelelerinde dikkate alınır ve ona göre değerlendirme yapılır. Bunun yanında, insanların muamelelerinde uygulayageldikleri şeyler de amelî örf olur (Ebû Zehra, Fıkıh Usûlü, s. 234 vd). Mesela, marketlerden ya da bayilerden, alım satımı ifade eden lafızları söylemeden müşterinin malı alarak parayı kasaya uzatması ve satış işleminin tamamlanması örf haline gelmiştir. Böyle durumlarda sözlü ifade bulunmadan satım akdinin tamam olacağını İslâm hukukçuları kabul etmişlerdir. Örfün oluşmasında çok farklı etkenler bulunduğu için, doğrudan bir hukuk kaynağı olarak görülmemiş, daha çok, insanlar arası muamelelerde anlaşmazlıkların çözümünde ve sözlerin anlaşılmasında kendisine müracaat edilen bir veri olarak kabul edilmiştir. Bu şekilde görülmesi örfün önemini azaltmaz. Çünkü hukûkî olayların hemen tamamının yorumlanmasında şu ya da bu şekilde örfe müracaat edilir. Başta satım akdi olmak üzere sözleşmelerde ileri sürülebilen şartların sınırının tayini, yemin ve adak gibi sözlü ifadelerde lafızların anlamlarının ve her türlü anlaşmada kullanılan sözlerin anlam alanının belirlenmesi ve yapılan anlaşmalarda açık bırakılan hususların doldurulması gibi birçok meselede örfün açıklayıcı bir özelliği ve bu manada kaynak değeri vardır. Örfün Delil Olarak Kullanılmasının Şartları Toplumda görülen bir uygulamanın muteber olabilmesi için, hem örf olduğunun kabul edilmesi hem de İslâm ın prensipleriyle çelişmemesi gerekir. Dolayısıyla bir uygulamanın muteber örf olabilmesi için şu şartların bulunması gerekir: Bir şeyin örf olarak dikkate alınabilmesi için uygulamada süreklilik göstermesi gerekir. Bu, örfün sayısal olarak çokluğunu değil, ilgili olduğu olayların çoğunluğunda var olmasını ifade eder. Örfün ne kadar süreden beri uygulamada olması gerektiği hususunda belirli bir sınır tayin edilmemiştir. İstikrar: Örf olan şeyin toplumda genel kanaat haline gelmesi gerekir. Bir şeyin örf olarak kabul edilmesinde insanların çoğunluğunun kanaati esastır. Örf şer î delillere muhalif olmamalıdır. İslâm ın prensiplerine aykırı olan şey, doğru değildir. Bir şey, sırf toplumda yerleşik ve uygulaması var diye iyi ve Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 24

48 İslam Hukukunun Kaynakları doğru olmaz. İslam ın, toplumda yerleşik bulunan yanlışları düzeltmek üzere gönderildiğini bu noktada hatırlamakta yarar vardır. Örfün Türleri Örf geçerli olup olmaması veya genel olup olmaması açılarından kısımlara ayrılır. Geçerlik Bakımından Örf, sahih ve bâtıl olmak üzere iki kısma ayrılır. Sahih Örf: Yukarıdaki şartları taşıyan, diğer bir ifadeyle naslar ile çelişmeyip insanlara fayda sağlayan örfler sahih ve muteberdir. Bu tür örf, yargı ve fetvada dikkate alınır. Fâsid Örf: Naslara aykırı olan veya insanlara zarar veren örf geçersizdir. Haramlar toplumda yaygınlık kazansa da örf olarak muteber olmaz. Mesela, günümüzde kumarın bir çok türü ortaya çıkmıştır. Bunların hiç biri örf olarak geçerlik ve sahihlik kazanmaz. Örf ile nas arasında teâruz olduğunda, nassa itibar edilir. Uygulandığı Bölge Bakımından Genel Örf (Örf-i Âmm): Büyük bölgelere ve Müslümanların geneline yayılan örfler böyledir. Mesela, Hz. Peygamberden, şartla yapılan satış akitlerinin yasaklandığı rivâyet edilmiştir. Hanefilere göre, genel örf haline geldiği için, örften kaynaklanan şartlar bundan istisna edilir. Husûsî Örf (Örf-i Hâs): Belli bir bölgeye, mesleğe, belli bir iş çevresine veya sanat koluna ait olan örfler böyledir. Mesela, çiftçinin ürününü fabrikaya verip belli bir yüzde ile işlenmiş ürün alması bazı bölgelerde uygulanmaktadır. Bu, örf-i hâstır. Bu tür örf, sadece uygulandığı bölgede muteber olur. Bu örfü bilmeyen başka bölge halkları için geçerli olmaz. İslâm Hukuk Metodolojisinde Örfün Rolü Örfün, İslam hukuk metodolojisinde bir kaç farklı açıdan rolü vardır. Âyet ve hadislerin anlaşılmasında, vahiy dönemi Arap diline ait örf ve âdetlerinin yeri vardır. Naslarda yer alan mutlak ve genel ifadeleri müçtehitler, örf ile sınırlandırmış ve tahsis etmiştir. Örfe mebni vârid olmuş hükümler, örfün değişmesiyle değişmiştir. Mesela, Hz. Peygamber, faiz cereyan eden malları açıklarken bunların bir kısmını ölçü ile bir kısmının da tartı ile satıldığını bildirmiştir. Ancak onun amacı bu malların daima bu şekilde alınıp satılması değildir. Bu nedenle bazı âlimler, Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 25

49 İslam Hukukunun Kaynakları hadistekinin aksine ölçü ile satılan şey daha sonra tartı ile satılmasının örf halini alabileceğini söylemiştir. Bu durumda, tartı ile satmaya itibar edilir. İnsanlara ve topluma zarar vermeyen, bilakis fayda sağlayan ve yasaklanmasını gerektiren bir nas bulunmayan örfler, muamelelerde esas alınır ve insanlar arası ihtilaflarda hakem kılınır. Örf ile ilgili prensipler, İslâm hukukunda küllî kaidelere yansımıştır. Bunlardan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye de zikredilen başlıcaları sadeleştirmelerleşöyledir: İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde örf hakem kılınır. Mecelle, madde, 36. İnsanların uygulaması (örf), riayet edilmesi gereken bir delildir. Mecelle, madde, 37. Âdetin delâletiyle lafızların hakiki manası terk edilir. Mecelle, madde, 40. Âdet ancak süreklilik gösteriyorsa muteber olur. Mecelle, madde, 41. Örfen halk arasında bilinen şeyler, akitlerde şart kılınmış sayılır. Mecelle, madde, 43 Ticaret erbâbı arasında örf haline gelmiş şeyler, muamelelerinde şart olarak ifade edilmiş gibidir. Mecelle, madde, 44. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 26

50 İslam Hukukunun Kaynakları Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 27

51 İslam Hukukunun Kaynakları DEĞERLENDİRME SORULARI Değerlendirme sorularını sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan bölüm sonu testi bölümünde etkileşimli olarak cevaplayabilirsiniz. 1. Aşağıdakilerden hangisi, hukûkî hükümlerin menbaı anlamında İslâm hukukunda kaynak değildir? a) İcmâ b) Örf c) Sahabe Kavli d) Kıyas e) Sünnet 2. İslâm da hüküm koyma yetkisinin asıl sahibi anlamına kullanılan kavram aşağıdakilerden hangisidir? a) Müçtehit b) Âlim c) Şâri d) Rabb e) Fakih 3. Hüsün ve kubuh tartışması hangi konuyla ilgilidir? a) İnsan fiillerinin şer î hükmü b) İnsanın fiillerini değerlendirme yetkisi c) İslam hukukunun kaynaklarının geçerliliği d) Eşyanın hukuki statüsünün bilinebilmesi e) İnsan fiillerinin dini anlamda iyi ya da kötü olduğunun bilinebilmesi 4. Aşağıdakilerden hangisi Fıkıh Usûlü ilminde aslî delillerden sayılmamıştır? a) Örf b) Sünnet c) Kıyas d) Kitab e) İcmâ 5. Aslî delillere bağlı ve ikinci dereceden delilleri ifade eden kavram hangisidir? a) İcmâlî delil b) Fer î delil c) Tafsîlî delil d) Zannî delil e) İctihadi delil Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 28

52 İslam Hukukunun Kaynakları 6. Hangi özelliği ile Kur ân, hem kudsî hem de nebevî hadislerden ayrılır? a) Arapça olması b) Lafzının ve manasının vahye dayanması c) Tevâtür yoluyla nakledilmesi d) Yazıya geçirilmiş olması e) Sünnet tarafından açıklanmış olması 7. Hz. Peygamberden birkaç kişinin rivâyet ettiği ancak ikinci ve üçüncü rivayet tabakalarında tevatür derecesinde kalabalıklar tarafından rivâyet edilen hadislere Hanefîler tarafından ne ad verilir? a) Mütevâtir b) Meşhur c) Âhâd d) Zayıf e) Sahih 8. Hz. Peygamberin herhangi bir yemekten hoşlanmamasının dini anlamda sünnet kategorisine dahil olmaması aşağıdakilerden hangisinin gereğidir? a) Bunu emretmemesinin b) Yapılmasının sevap olduğunu belirtmemesinin c) Fıtrî bir tutum olmasının d) Terkinin günah olduğunu bildirmemesinin e) Vacip olduğunu ifade etmemesinin 9. İcmânın dayandığı delile katîlik kazandırmasını ifade eden kavram hangisidir? a) İcmânın işlevi b) İcmânın senedi c) İcmânın müstenedi d) İcmânın sarih olması e) İcmânın sukûtî olması 10. İslâm hukukunun kaynağı olması bakımından örf ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır? a) Örf kelimesi, lügatte tanınan, bilinen ve iyi anlamlarına gelir. b) Örf ve adet hukuku da hukukun kaynakları arasında yer alır. c) Sözle ve yazıyla ifade edilmese bile örf kuralları, uygulamada insanlar tarafından dikkate alınarak varlıkları gösterilmiş olur. d) Örf Şer î delillere muhalif olabilir. e) İnsanlara zarar veren örf geçersizdir. Cevap Anahtarı 1- d, 2-c, 3-e, 4-a, 5-b, 6-b, 7-b, 8-c, 9-a, 10-d Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 29

53 İslam Hukukunun Kaynakları YARARLANILAN KAYNAKLAR Akgündüz, A. (1997), Hâkim, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, XV, , İstanbul. Bardakoğlu, A. (1994), Delil, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul. Bedir, M. (2004), Fıkıh, Mezhep ve Sünnet, İstanbul. Bilmen, Ö. N., Hukukı İslamiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul. Çelebi, İ. (1999), Husün ve Kubuh, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul. Dönmez, İ. K. (2000) İcmâ, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, XXI, ss , İstanbul. Ebû Zehra, M. (1997), İslam Hukuku Metodolojisi, çev. Abdulkadir Şener, Ankara. Hallâf, A. (1973), İslam Hukuk Felsefesi, çev. Hüseyin Atay, Ankara. Kahraman, A. (2010), Fıkıh Usûlü, İstanbul. Karaman, H. (2010), Fıkıh Usûlü, İstanbul. Koca, F. (2005) İslam Hukukunda Kaynak Kavramı ve Kaynaklar Hiyerarşisi Üzerine Bazı Düşünceler, İlahiyat Fakülteleri I. İslam Hukuku Ana Bilim Dalı Eğitim Öğretim Meseleleri ve İslam Hukuk Usûlünün Problemleri Sempozyumu, Çorum. Okur, K. H. (2002), Ebû Hanîfe ve Anadilde İbâdet, İslâmî Araştırmalar Dergisi, Ankara. Şaban, Z. (1996), İslâm Hukuk İlminin Esasları, Çev. İ. Kâfi Dönmez, İstanbul. Ünal, İ. H. (1994), Ebû Hanîfe nin Hadis Anlayışı ve Hanefî Mezhebinin Hadis Metodu, Ankara. Yıldırım, Y. (1989), Kur ân-ı Kerim ve Kur ân İlimlerine Giriş, İstanbul. Yiğit, M. (2009), Ebû Hanîfe nin Usul Anlayışında Sünnet, İstanbul. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 30

54 HEDEFLER İÇİNDEKİLER İSLÂM HUKUKUNDA KÜLLÎ KAİDELER İslâm Hukuku ve Külli Kaideler Küllî Kaidelerin Tarifi Küllî Kaidelerin Genelliği ve İstisnaları Küllî Kaidelerin Ortaya Çıkışı ve Kaynakları Küllî Kaidelerin İslâm Hukukundaki Yeri ve Önemi İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ Prof. Dr. Mustafa BAKTIR Bu üniteyi çalıştıktan sonra İslâm Hukukunda küllî kaideleri anlayabilecek Küllî Kaidelerin tariflerini yapabilecek Küllî kaidelerin ağlebi olmalarını kavrayabilecek Küllî kaidelerin kaynaklarını tespit edebilecek Bazı temel ilkelerin İslâm Hukukundaki önemini değerlendirebileceksiniz. ÜNİTE 3

55 İslâm Hukukunda Küllî Kaideler İSLÂM HUKUKU VE KÜLLÎ KAİDELER İslâm Hukukunun genel prensipleri Küllî kaideler şeklinde ifade edilmiştir. Küllî kaidelerin Kitab, Sünnet ve ilk dönemde yazılan fıkhi eserlerde dağınık bir şekilde mevcut olduğu biliniyor ise de, bu günkü manada ortaya çıkışı hicri IV. asrın başlarına rastlamaktadır. İslâm teşri tarihini inceleyen eserleri gözden geçirdiğimizde, İslâm Hukuk tarihini birkaç devrede ele aldıklarını görmekteyiz. Bu eserlerin hemen hepsinde dikkatimizi çeken bir nokta olmuştur. Rasûlullah (s.a.s), sahabe ve mezheplerin ortaya çıktığı dönemler geniş bir şekilde incelendikten sonra, taklit devri veya fıkhın gerileme devri diye dördüncü bir dönem eklenmekte, fazla tahlil ve izaha girilmemektedir. Bu dönem, İslâmi ilimler sahasında bilhassa Mâverâünnehir ve çevresinde büyük bir inkişafın olduğu, Kerhî, Debusî, Pezdevî ve Serahsî gibi büyük hanefî fakîhlerinin yetiştiği, usûl ve füru sahasında çok değerli eserlerin telif edildiği verimli bir dönemdir. Kanaatimizce İslâm Hukukunda ileri bir merhale olarak kabul edebileceğimiz Küllî kaidelerin ortaya çıkışı ve tespiti de yine bu dönemde olmuştur. Mezhep imamları ve onların talebeleri tarafından verilen binlerce fetvanın sistematize edilmesi ve bir tasnife tabi tutulması yine bu döneme rastlar. Bu dönemde fetvalar o kadar çoğaldı ki, bunları belli kaide ve esaslar altında toplama ihtiyacı kendiliğinden ortaya çıktı. İlk Hanefî usûlcülerinden Kerhî bu işi başlatmış, ondan sonra gelenler de büyük mesafe katetmişlerdir. Nitekim bu sahada yazılan eserlerin mukaddimelerine baktığımızda binlerce meseleyi ezberlemenin mümkün olmadığına temasla, Küllî kaidelerin tespitinin bir ihtiyaç ve zaruretten doğduğu belirtilmiştir. Diğer taraftan bu eserlerin ilk olarak Hanefiler tarafından yazılmış olması oldukça manidardır. Hanefi mezhebi Ebû Yusuf tan başlamak üzere genellikle İslâm devletlerinin resmî mezhebi olmuş ve yüzyıllar boyunca tatbikatta kalmıştır. Dolayısıyla mahkemelerde birçok ihtilaflı mesele Hanefî mezhebine göre karara bağlanmış ve neticelendirilmiştir. Bunun tabii bir neticesi olarak fıkhî mesele sayısı oldukça artmıştır. Bu da kendiliğinden birçok fer î meseleyi belli kaideler altında toplama ihtiyacını doğurmuştur. Mecelle nin başında yer alan "Esbab-ı Mucibe Mazbatasında" da, Hanefî mezhebinde yüzyıllar boyu verilen fetvaların bir araya toplanmasının güçlüğüne temas edilerek Şeriyye Mahkemelerine bile kâdı bulunmakta güçlük çekildiği kaydediliyor. Küllî kaideler, bir ihtiyaç ve zaruretten doğmuş, bazı merhalelerden geçtikten sonra nihaî şeklini almıştır. Burada, Küllî kaidelerin tarifini, ortaya çıkışını ve İslâm Hukukunda ve günümüzdeki önemini ana hatları ile vermeye çalışacağız. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 2

56 İslâm Hukukunda Küllî Kaideler KÜLLÎ KAİDELERİN TARİFİ Küllî kaideler, fıkıh kitaplarının tertip ve tasnifinden sonra ortaya çıktığı için, tarif ve tahlillerine ancak muahhar kitaplarda rastlıyoruz. Bu sahada yazılan ilk eserlerden Kerhî ve Debûsî ye baktığımızda, kaide yerine Asıl tabirinin kullanıldığını görmekteyiz. Bu sahanın ilklerinden Kerhî nin eseri aynı zamanda bu risalenin ismi de diyebileceğimiz şu cümle ile başlıyor: Ashabımızın Kitaplarının Dayandığı Asıllar (Kerhî, s. 80) Cürcâni, Ta rifât ta kaideyi şöyle tarif ediyor: Cüziyyatın tamamını içine alan Küllî bir hükümdür (Cürcâni, s. 114) Mecelle şârihi Ali Haydar Efendi nin tarifinde Küllî kaidelerin biraz daha netleştiğini görmekteyiz: Cüziyyâtın ahkâmının bilinmesi için, o cüziyyâtın Küllîsine veya ekserisine uygun ve muvafık olan hükmü Küllî veya ekseridir. ( Ali Haydar, I,27) Günümüz müelliflerinden Mustafa ez-zerkâ da şöyle tarif ediyor: Kendi konusuna giren hâdiseler hakkında umumi teşriî hükümler ihtiva eden, düstûrî ve kısa cümlelerle ifade edilen Küllî ve fıkhî esaslardır. (Mustafa ez-zerkâ, II, 947) Küllî kaide yerine, bazen Zabıt, Nazariye, Eşbah ve n-nezâir ve Prensip gibi kelimeler de kullanılmıştır. Bunlar arasında bazı mana farklılıkları olmakla birlikte, genel olarak aynı anlama gelmektedir. (Baktır, Eşbah, XI, ) KÜLLÎ KAİDELERİN GENELLİĞİ VE İSTİSNALARI Küllî kaideler için genel anlamında ağlebi tabiri kullanılmıştır. Çünkü bu kaideler, bir meselenin anlaşılmasında, genel kıyas usülleri ile temel fıkıh tefekkürü meydana getirirler. Kıyasta ise her zaman istisnalar mevcuttur. Bu istisnalar genellikle "celbi menfaat ve defi mefsedet" için olduğundan ve insanlardan güçlüğün kaldırılmasını hedef aldığından, İslâm Hukukunun maksat ve gayesine daha uygundur. Bunun en güzel misali de istihsanen verilen hükümlerdir. Bu bakımdan küllî kaidelerin her zaman istisnaları vardır. Ancak yapılan bu istisnalar, ya bir başka kaidenin ruhuna daha uygundur veya hususi ve istihsanî bir hükmü gerektirir. Fakat bu kaidelerin ağlebi olmaları, onların ilmi kıymetlerinden ve İslâm Hukukundaki yüksek mevkilerinden hiçbir şey kaybettirmez. Çünkü bu kaideler olmasaydı, fıkhî hükümler zihinde temel bir esasa dayanmaksızın, görünüşte birbiri ile tearuz etmiş karışık füru meseleler olarak kalacaktı. Aynı zamanda toplayıcı bir Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 3

57 İslâm Hukukunda Küllî Kaideler illet belirmeyecek ve hükümler arasında mukayese imkânı olmayacaktı ( Mustafa ez-zerkâ, II, 949). Ali Himmet Berkî ye göre, her kaidenin istisnası olabileceği gibi bu kaidelerin de istisnası vardır. Fakat bu istisnalar, hukuk mantığına uygun olarak fert ve cemiyetlerin menfaat ve ihtiyaçlarına istinat eden hususiyetlerden doğmaktadır. Aynı zamanda bu istisnalar hukuki birer sebep ve esasa dayanmaktadır. Bunlar da kanunların mantığı ve diğer hükümleri ile halledilir( Berkî, s. 121). Diğer taraftan modern hukukun dayandığı ana prensiplere aşırı şekilde bağlılık hiç hoş karşılanmamış ve şu mahzurları sayılmıştır: Bir prensip, hakikatı görmemiş bir bilginin saplandığı bir kanaat veya yalnız bir hadiseye intibak edebilen bir kaide veya sadece kaideleri anlatmaya yarayan öğretim formülü olabilir. Binaenaleyh prensip haline konmuş bir fikrin sadıkâne tatbiki haksız bir hükme sebep olabilir. Hayattaki sosyal hadiseler girift olduğundan, bir prensip çoğu halde insanın bir cephesine uygun düşebilir. Bu da hadiselere göre farklı prensiplerin tatbikini gerektirir. Bugün bazı fen bilimlerinde kesin kaide ve formüller vermek mümkündür. Hukuk ve benzeri sosyal ilimlerde ise işin içine irade ve niyet girdiği için kesin neticelere varmak zordur. İnsanların anlayış kabiliyetleri, maddi ve manevi tesirlere mukavemetleri, bir hadiseden duydukları zevk ve ıstırap çok farklı olduğundan, aynı prensibin tatbiki herkes hakkında aynı neticeyi vermez. (Belgesay, Kur ân Hükümleri, s. 22, 23) KÜLLÎ KAİDELERİN ORTAYA ÇIKIŞI VE KAYNAKLARI İslâm Hukuku, doğuşundan fıkhî mezheplerin teşekkül asrına kadar, nasların şerh ve tefsiri neticesinde ortaya çıkan ictihadlarla gelişti. Fukahanın şer î kaynaklara istinaden verdikleri bu fetvalar, bir araya toplanarak fıkıh sahasındaki eserler yazıldı. Bu ilk dönemde İslâm Hukuku, bugünkü modern kanunlarda olduğu gibi, umumi esasları konmaksızın füru meseleler tarzında tedvin edildi. Günümüzde modern kanunlar, hukukçular tarafından en detaylı bir biçimde temel esaslarıyla birlikte meriyyete konulmaktadır. İslâm Hukukunun nihai şekli bir anda teşekkül etmemiş, bu süreç birkaç asır devam etmiştir. İşte bu noktadan sonra fukahâ sayıları oldukça fazla olan füru meselelerden bazı kaide ve zabıtların tespitine yönelmişler, böylece tedvinde yeni bir dönem başlamıştır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 4

58 İslâm Hukukunda Küllî Kaideler Diğer taraftan Küllî kaidelerin her birisinin ne zaman ve kim tarafından ortaya konulduğunun tespiti oldukça zordur. Bu duruma göre Küllî kaidelerin genel olarak kaynakları Kur ân-ı Kerim, Hadîs-i Şerifler ve fukahanın ictihadıdır. Kur ân-ı Kerim Kur ân hükümleri mahdut, fakat hadiseler sonsuzdur. Bu bakımdan Kur ân da miras ayetlerinde olduğu gibi, bazı tafsîlî hükümler bulunsa da, ahkam genelde küllî esaslar şeklinde verilmiştir. Dolayısıyla fıkıhtaki küllî hükümlerin ilk ve ana kaynağı Kur ân dır. Her bir kaide için mutlaka bir ayet veya hadis gösterilemeyebilir. Genel olarak küllî kaideler, ayet ve hadislere dayanılarak elde edilmişlerdir. Kur an da küllî hüküm ihtiva eden ayetlerden bazılarını örnek olarak vermek istiyoruz: Sen af yolunu tut, bağışla. Uygun olanı emret, bilgisizlere aldırış etme ( 7 /A raf: 199)...Kimse kimsenin günahını çekmez... ( 17/İsrâ: 15) Erginlik çağına ulaşıncaya kadar yetimin malına en güzel şeklin dışında yaklaşmayın. Ahdi de yerine getirin. Doğrusu verilen ahidde mesuliyet vardır. ( 17/İsrâ: 34) Ey İman edenler akitleri yerine getirin... ( 5/Maide:7) Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse şüphesiz kalbi günah işlemiş olur... ( 2/Bakara: 283)... Allah size kolaylık ister zorluk istemez... ( 2/Bakara: 185) Hadîs-i Şerifler İslâm Hukukunun ikinci ana kaynağı hadislerdir. Sahiheyn de yer alan bir hadiste Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuşlardır: Ben Cevâmiu l-kelim ile gönderildim. ( Buhari, Cihad, 122, Ta bir, 22, İ tisâm, 1). Aynı hadisin bir başka rivayeti de Bana Cevâmiu l-kelim verildi. ( Buhari, Ta bir, 11. Müslim, Mesacid, 5-8, Eşribe, 72) şeklindedir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 5

59 İslâm Hukukunda Küllî Kaideler Cevâmiu l-kelim az lafız ile çok manayı ihtiva eden edebî vecizelerdir. Her ne kadar bu lafızdan muradın Kur ân ayetleri olduğu söyleniyorsa da, hadislerden de bu şekilde olanlar az değildir. Hanbelî mezhebinde en mufassal kavaid kitabını yazan İbn Receb de böyle bir eser yazmış ve kitabına Câmiu l-ulûm ve l-hıkem adını vermiştir. İbn Receb bu eserin mukaddimesinde, İbnü s-salah ın el-ehâdîsü l-küllîye adlı bir eser yazdığını ve bu eserde Medâru d-dîn, yani dinin üzerine bina edildiği veciz Hadisleri bir araya topladığını kaydediyor. Bu eserde yirmi altı Hadis vardır. Nevevî ise bu hadisleri kırka tamamladı ve eseri de Kırk Hadis diye meşhur oldu (İbn Receb, s. 3). Küllî kaide hüviyetindeki hadislerden bazılarını burada vermek istiyoruz: Rasulüllaha (s.a.s) bir çeşit içecek olan "el-bit" ve "el-mizr" in manaları sorulduğunda, Sarhoşluk veren her şey haramdır (Müslim, Eşribe, 70) buyurdular. Burada Hz. Peygamber, bu iki maddenin tek tek hükmünü açıklamamış, genel bir hüküm olarak "sarhoşluk veren her şey haramdır" buyurmuşlardır.... Allah ın kitabında bulunmayan her şart batıldır. ( Buhari, Bey 73. Müslim, Itk, 6,8) Her Müslümanın diğer Müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır. ( Müslim, Birr, 32) Sonradan ortaya çıkarılan her şey bidattır, her bidat da dalâlettir ( Ebû Davud, Sünnet, 6. Tirmîzî, İlim, 16. İbnu Mace, Mukaddime) Her iyilik sadakadır. ( Buhari, Edeb, 33) Üç kişiden mesuliyet kaldırılmıştır. Uyanıncaya kadar uyuyandan, iyi oluncaya kadar hastadan ve büyüyünceye kadar çocuktan. ( Ebû Davud, Hudûd, 16. İbnu Mace, Talak, 15) Çocuk, sahib-i firaşındır, zâniye ye de mahrumiyet vardır. ( Buhari, Bey 3. Müslim, Rada, 10) Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 6

60 İslâm Hukukunda Küllî Kaideler Varise vasiyyet yoktur. ( Suyuti, Camiu s-sağîr (Feyzu l-kadir ile birlikte), Beyrut, 1972, VI, 442) Süt, doğum ve nesebin haram kıldığı her şeyi haram kılar. ( Buhari, Nikah, 20. Ebû Davud, Nikah, 7) Allah Teâlâ, ümmetimden hata, nisyan ve zorlandığı şeyin günahını kaldırdı. ( İbnu Mace, Talak, 16) Diğer taraftan Mecelle nin başında yer alan küllî kaidelerden bazılarının lafız ve mana olarak hadislerden alındığını görmekteyiz. Örnek olarak şunları sıralayabiliriz: a) Mecelle'nin ilk küllî kaidesi olan " Bir işten maksad ne ise, hüküm ona göredir " meşhur niyet hadisinden alınmıştır. Kütübü Sitte' de yer alan hadis şöyledir: "Ameller ( in kıymeti ) ancak niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise, eline geçecek ancak odur..." Buhârî, Bidu'l-Vahy, 1, I, 2, Eyman, 41, Itk, 6, Müslim, İmare, 100, H. No: 1907; Ebû Davud, Talak, 11, H. No : 2201, Tirmîzî, Fedailü'l - Cihad, 16, H. No: 1647, İbn Mace, Zühd, H. No: 4227) İbn Receb' e göre bu hadis, dinin dayandığı temel hadislerden birisidir. (İbn Receb, s. 5) b)mecelle'nin 19. maddesi olan "Zarar ve mukabele bizzarar yoktur" kaidesi de 365) II, (Malik, Muvatta', Mükateb, 13, II, 805, Acluni, Keşf, ) ال ضرر وال ضرار ( hadisinin aynen tercümesidir. c)mecelle' nin 76. maddesi olan "Beyyine müdde i için ve yemin münkir üzerinedir" kaidesi, ( البينة على المدعى واليمين على من أنكر ) (Buhârî, Rehn, 6, III, 116, Tirmîzî, Ahkam, 12, III, 616, İbn Mace, Ahkam, 7, H.No:2321, İbn Receb, s. 294) hadisinin aynen tercümesidir. d)mecelle' nin 83. maddesi "Bikaderi l-imkan şartla müraat olunmak lazım gelir" kaidesi( المسلمون على شروطهم ) (Ebû Davud, Akdiye, 12, H. No:3594, Tirmîzî, Ahkam, 17, H.No : 1352) hadisine dayanmaktadır. e) Yine Mecelle'deki 85. madde "Bir şeyin nef'i zamanı mukabelesindedir" kaidesi,( الخراج بالضمان ) (Ebû Davud, Büyu', 73, H.No: 3508, Tirmîzî, Büyu', 35, H.No:1285, İbn Mace, Ticaret, 43, H.No:2242) hadisinin aynen tercümesidir. f)mecelle' deki 94. madde " Hayvanatın kendiliğinden olarak cinayet ve mazarratı hederdir" kaidesi, Buhari' de yer alan ( العجماء عقلها جبار ), (Buhârî, Diyat, 29, VIII, 47, Tecrid-i Sarih, V, 310, VII, 216) hadisinin tercümesidir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 7

61 İslâm Hukukunda Küllî Kaideler Fukahanın İctihadı Fıkhî mezhepler teşekkül edip müstakil eserler kaleme alındıktan sonra, fıkıh çalışmalarının yeni bir mecraya girdiğini görmekteyiz. İlk zamanlar fetvalar şeklinde tespit edilen meseleler, yeniden ele alınarak bazı esaslara irca edilmiş ve bu temel prensipler, Küllî kaideler adı altında toplanmıştır. Diğer taraftan fıkhî konular kendi içerisinde müstakil olarak değerlendirilmiş ve her birisi için bazı rükünler ve şartlar tespit edilmiştir. Böylece fıkhî meseleler dağınık malzeme yığını olmaktan çıkmış, belli bir sisteme oturtulmuştur. İslâm Hukukçuları, Küllî kaidelerin tespitinde sadece ayet ve hadislerden istifade etmekle kalmamışlar, Kur ân lisanı olan Arapça, Belâğât ve Mantık gibi diğer ilimlerden de istifade etmişlerdir. Bazı kaideler lafız olarak naslardan alınmamışsa da, muhtevaları ayet ve hadislerden süzülmüştür. Mesela; Mecelle nin 36. maddesi olan Âdet, muhakkemdir. kaidesini ele aldığımızda, aynı mealde bir ayet veya hadis bulamayız. Fakat fukaha, nasların genel muhtevasından istifade ederek bu kaideyi koymuşlar, tatbikatta da çokça kullanmışlardır. Hatta belli şartları taşıyan örf ve adet, fıkhın kaynakları arasında sayılmış ve üzerine hüküm bina edilmiştir. Başlangıçta fıkıh kitaplarında fürû meseleler arasına serpiştirilmiş halde bulunan bu temel ilkeler birkaç asır sonra müstakil kitaplarda toplanıp değerlendirilmiştir. Birbirine benzeyen ferî meselelerin temel bir kaide altında toplandığı bu kitaplara genelde "Eşbâh ve'n-nezâir" ismi verilmiştir. Eşbah kitaplarında fürû ile karışık bir şekilde toplanan bu ilkeler, zamanla daha da netleştirilip, müstakil kavâid kitaplarında bir araya getirilmiştir. Böylece her amelî mezhebe ait usûl ve fürû konularını ihtiva eden kavâid kitapları yazılmıştır. Ancak, Mecelle'nin telifinden sonra, kavâid üzerine yapılan çalışmalar genelde Mecelle'nin başındaki 99 küllî kaide üzerinde yoğunlaşmış, telif edilen eserlerde bu temel ilkeler esas alınmıştır. Son dönemde yazılan kavâid kitaplarının çoğunluğunun Mecelle'nin küllî kaidelerinin şerh ve izahı tarzında yapıldığını görmekteyiz. KÜLLÎ KAİDELERİN İSLÂM HUKUKUNDAKİ YERİ VE ÖNEMİ Küllî kaideler sahasında el-furûk adlı meşhur eserin müellifi Karafî, bu kaideleri şöyle takdim ediyor: Bu kaideler fıkıhta oldukça mühimdir, faydaları Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 8

62 İslâm Hukukunda Küllî Kaideler çoktur. Bunları ihatadaki gücüne göre fakîh, büyür ve şerefi artar. Fıkhın güzelliği bu kaidelerle ortaya çıkar ve bilinir. Fetva usülleri bunlarla anlaşılır. (Karafî, I, 3) Karafî, Küllî kaidelerin füru meseleleri anlayıp öğrenmedeki rollerini şu cümlelerle ifade ediyor: Kim ki, füru meseleleri, Küllî kaideler olmaksızın cüzi benzerliklerle elde etmeye başlarsa ona göre füru meseleler karışır ve tenakuzlar meydana gelir. Artık onun zihni bu meselelerle karışır ve çıkmaza girer. Bundan dolayı da gönlü daralır ve başarmaktan ümidini keser. Artık sayısız cüzî meseleyi ezberlemeye ihtiyaç duyar. Böylece ömrü biter, tükenir de istediği şeyleri yerine getiremez. (Karafî, I, 3) Karafî, İslâm fıkhını bu kaidelerle öğrenenlerin ise yukarıdaki tehlikelere düşmeyeceklerini ifade ile şöyle diyor: Fakat kim fıkhı, bu kaidelerle öğrenirse füruat bu Küllîyelerin içinde mevcut olduğundan, cüzî meselelerin çoğunu ezberlemeğe ihtiyaç duymaz. Başkasına göre tenakuz teşkil eden bir mesele, ona göre uygun ve doğru olur. Çok uzakta olanlara bile cevap verir ve zihne yaklaştırır. En kısa zamanda maksadı hasıl olur. ( Karafî, I, 3) Yine bu sahada eser yazan müelliflerden Suyûtî de şöyle diyor: Eşbah ve n- Nezâir ilmi, büyük bir ilimdir. Fıkhın özüne, kaynaklarına ve asıllarına ancak bu kaidelerle muttali olunabilir. Bu kaidelerle fıkhın anlaşılması ve elde edilmesinde maharet kazanılır. Fıkhî hükümleri ilhak ve tahriç, hükmü zikredilmeyenlerin bilinmesi, zamanın geçmesiyle nihayete ermeyen vakıa ve hadiselerin hükümlerinin verilmesi de ancak bu kaidelerle mümkün olur. Bunun için de bazı şâfii fakihleri dediler ki, fıkıh, Nezâiri yani birbirine benzeyen meseleleri bilmektir. ( Suyûtî, el-eşbâh ve n-nezâir, Mısır, tsz., s. 6) Mecelle nin 1. Maddesinin izahı sadedinde Küllî kaidelerle ilgili olarak şöyle denmektedir:... Ancak muhakkikkîn-i fukahâ mesâili fıkhiyyeyi birtakım kavâidi Küllîyeye irca etmişlerdir ki, her biri nice mesâili muhît ve müştemil olarak kütüb-ü fıkhiyyede müsellemâttan olmak üzere bu mesâilin ispatı için delil ittihaz olunur. ( Mecelle, md., 1) Son asırda yetişen alimlerimizden Zâhidü l-kevserî de, Makâlât adlı eserinde bu kaidelerin önemini şöyle vurguluyor: Kavâid, füru ile usûl arasında bir vasıtadır. Her ne kadar son zamanlarda onların tedrisi ihmal edilmiş olsa da, bu kaidelerin fıkhı öğrenmede ve öğretmede çok büyük ehemmiyetleri vardır. Küllî kaidelerin önemi ile ilgili olarak zamanımızda yaşamış birkaç alimin de görüşlerini vermek istiyoruz. Eserlerinde İslâm Hukuku ile modern hukuku mukayeseli bir şekilde ele alan Ali Himmet Berkî ye göre, küllî kaideler İslâm Hukukunun âyinesi mesabesindedir. Küllî kaideler İslâm Hukukunun ne derece makul ve muhkem Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 9

63 İslâm Hukukunda Küllî Kaideler esaslara dayandığını gösteriyor. Öyle muğlak ve karışık hadiselere tesadüf olunur ki, insan bunların hukuki mahiyetlerini anlamak için günlerce düşünmek zorunda kalır. İşte böyle güç bir hadiseyi tahlilde küllî kaidelerden büyük istifadeler edilir( Berkî, Hukuk Mantığı ve Tefsir, Ankara, 1948, s., 120). Belgesay a göre de hukuki prensipler, hâkimin işini kolaylaştırır, verdiği hükümlere güveni arttırır ve onları hatadan korur. Bir hadise hakkında verilecek bir hüküm, bir prensibe dayanmazsa, taraflar arasındaki çekişmenin sonu gelmez. Herkes kendi şahsi temayül ve menfaatine uygun gördüğü noktada ısrar eder. Şayet önceden bir prensip tespit edilirse, bu tartışmaya mahal kalmaz. Prensipsiz kanunlar, birbirine zıt hükümlerle içinden çıkılmaz hâle gelir. Hâkimlerin subjektif tesirlerinden kurtulabilmek için, hüküm vermede esas alınacak kaidelerin objektif olarak tespit edilmesi gerekir( Belgesay, Kur ân Hükümleri, s. 25). Belgesay, Mecelle nin Küllî kaidelerine de temas ederek şöyle diyor: Bugünkü hukukun önemli bir kısmı Mecelle nin müsellemâttan addettiği kaidelere dayanır. Binaenaleyh, Mecelle nin doksan dokuz maddesini yeni hukuk prensiplerinin ve felsefi mülahazaların ışığı altında tetkik ve izah, bu hukukun da çabuk kavranması ve öğrenilmesi bakımından büyük faydalar sağlayacaktır. (Belgesay, Mecelle nin Küllî Kaideleri ve Yeni Hukuk, İst., Hukuk Fak., Mecmuası, İstanbul, 1946, c. XII, sayı, 2, 3, s. 564). Son devir usulcülerden bazıları, Küllî kaideleri, fıkhın müstakil feri delilleri arasında saymışlardır. Ebu Said el-hadimi, Mecami de delillerin sayısını çoğaltıyor ve Küllî kaideleri de mustakil delil olarak ilave ediyor (Hadimi, s. 16.). İzmirli İsmail Hakkı da, İlmi Hilaf adlı eserinde, Küllî kaideleri mustakil delil olarak saymıştır. (İzmirli, s. 191) Ancak, tatbikata baktığımızda, Küllî kaidelere hüküm bina edilmediğini, hüküm zikredildikten sonra meselenin hikmet ve illetini açıklama babında verildiğini görüyoruz. Nitekim Osmanlı mahkemelerinde bir kanun maddesi gösterilmeden yalnız Mecelle nin Küllî kaidelerine dayanılarak verilen hükümlerin temyizde bozulduğu kaydedilmiştir (Muhammed Rıfat Bey, s. 2). Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 10

64 Özet İslâm Hukukunda Küllî Kaideler İslam Hukukunda genel hükümler ihtiva eden küllî kaideler zaman içerisinde belli bir ihtiyaçtan doğmuştur. Özellikle hicri 4. asırdan itibaren iyice çoğalan ve ciltlere sığmayan fıkhî meselelerin belli kaideler altında toplanıp sistematize edilmesi bir zaruret haline gelmişti. Dün olduğu gibi bugün de fıkhî meselelerin doğru değerlendirilmesi ve hukuk formasyonunun kazanılması için bu temel kurallara ihtiyaç vardır. Nitekim bu kaidelerin çoğunun dünya hukuk literatürüne de girdiği ve pozitif hukuk sahasında da kullanıldığı görülmektedir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 11

65 İslâm Hukukunda Küllî Kaideler DEĞERLENDİRME SORULARI Değerlendirme sorularını sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan bölüm sonu testi bölümünde etkileşimli olarak cevaplayabilirsiniz. 1. Aşağıdakilerden hangisi Hanefilerde ilk usûl kitabı yazanlardan değildir? a) Kerhî b) Debûsî c) Pezdevî d) Serahsî e) Karâfî 2. Mecelle nin başında yer alıp, Mecelle nin yazılış sebeplerini açıklayan metnin adı aşağıdakilerden hangisidir? a) Mecelle nin Girişi b) Genel Hükümler c) Esbâb-ı Mucibe Mazbatası d) Genel İlkeler e) Fıkhın tarifi 3. Küllî Kaidelerin ağlebi olmaları aşağıdakilerden hangisidir? a) Küllî kaidelerin bazı istisnalarının olması b) Mezheplere göre farklılık arz etmesi c) İslâm ın ilk döneminde ortaya çıkması d) Muamelat ile ilgili olmaları e) Sadece müctehidlerin kullanabilmesi 4. Aşağıdaki tabirlerden hangisi Küllî kaide karşılığı olarak hiç kullanılmamıştır? a) Eşbâh b) Nezâir c) Hüküm d) Prensip e) Zâbıt 5. Aşağıdakilerden hangi Küllî kaidelerin kaynağı sayılmaz? a) Kur ân-ı Kerim b) Hadisi Şerifler c) Füru Fıkıh Kitapları d) Usûlü Fıkıh Kitapları e) Halkın Uygulaması Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 12

66 İslâm Hukukunda Küllî Kaideler Cevap Anahtarı 1.e,2.c,3.a,4.c,5.e Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 13

67 İslâm Hukukunda Küllî Kaideler YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER KAYNAKLAR Ali Haydar Efendi, Dureru l-hukkâm, İstanbul, Baktır, Mustafa, "Kaide" Maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, Baktır, Mustafa, Eşbah ve n-nezair Maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, Belgesay, M. Reşid, Mecelle nin Küllî Kaideleri ve Yeni Hukuk, İst., Hukuk Fak., Mecmuası, İstanbul, Belgesay, Mustafa Reşit, Kur ân Hükümleri ve Modern Hukuk, İstanbul, Berkî, Ali Himmet, Hukuk Mantığı ve Tefsir, Ankara, Berkî, Ali Himmet, Hukuk Tarihinde İslâm Hukuku, Ankara, Cürcâni, Ali b. Muhammed, et-tarîfât, Mısır, Hadimi, Ebu Said, Mecamiu l-hakayık, İstanbul, İbn Receb, Camiu l-ulûm ve l-hikem, Beyrut, tsz. İzmirli İsmail Hakkı, İlm-i Hılaf, İstanbul, Karafî, Ahmed b. İdris, el-fürûk, Beyrut, tsz. Kerhî, Ebu l-hasen, Risaletün fi l-usûl (Te sîsü n-nazar ile birlikte), Mısır, tsz. Kevserî Muhammed Zâhid, Makalât, Humus, Mecelle. Miras, Kamil, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, 2. Baskı, Ankara, Muhammed Rıfat Bey, Tevâfukât-ı Kavaid-i Küllîye, İzmir, 1313, s. 2. Mustafa ez-zerkâ, el-fıkhu l-islâmî, Dımışk, Suyuti, Camiu s-sağîr (Feyzu l-kadir ile birlikte), Beyrut, Suyûtî, Celalüddin, el-eşbâh ve n-nezâir, Mısır, tsz. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 14

68 İÇİNDEKİLER İSLÂM HUKUKUNUN TARİHSEL GELİŞİMİ Hz Peygamber döneminde fıkıh Sahabe döneminde fıkıh Emeviler ve Abbasiler döneminde fıkıh Hicaz ve Irak ekolleri Ehl-i Hadis ve Ehl-i rey İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ Doç.Dr. Hüseyin ESEN ÜNİTE 4

69 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi GİRİŞ Bu ünitede fıkıh ilminin Hz. Peygamber (s.a.s) döneminde doğuşu, ardından sahabe ve tâbiûn nesilleri boyunca yaşanan gelişim süreci, bu arada oluşan Hicaz ve Irak ekolleri, ehl-i rey ve ehl-i hadis ayrımı konuları ele alınacak ve fıkhın tarihsel gelişimi, mezheplerin ortaya çıkış aşamasına kadar getirilecektir. HZ. PEYGAMBER (S.A.S) DÖNEMİNDE FIKIH Hz. Peygamber (s.a.s) dönemi, fıkıh ilminin doğup ortaya çıktığı ve vahye dayanan fıkhî konuların tamamlandığı dönem olması açısından fıkıh dönemlerinin en önemlisidir. İslâm dininin ortaya çıkışı ve hükümlerin tamamlanması yaklaşık yirmi üç yıllık bir süreye yayıldığından, Hz. Peygamber dönemini, yaşanan sürecin genel özellikleri bakımından kendi içinde taksim ederek ele almak uygun olacaktır. Fıkıh ilmi bakımından Hz. Peygamber dönemi, Mekke ve Medine dönemi olarak ikiye ayrılmaktadır. Mekke Dönemi Hz. Muhammed e peygamberlik görevinin verildiği 610 yılından, Medine ye hicretin gerçekleştiği 622 yılına kadar geçen yaklaşık 13 yıllık süre Mekke dönemi olarak adlandırılmaktadır. İslâm hukukunun birinci kaynağı olan Kur an-ı Kerim Mekke de parça parça inmeye başlamış olmakla birlikte, bu dönemde inen ayetlerin sayısı, daha sonra Medine döneminde inenlere nispetle oldukça az ve konular itibariyle de ağırlıklı olarak tevhid inancını ve güzel ahlakı yerleştirmeye yöneliktir. Mekke dönemi, Müslümanların baskı altında olduğu, toparlanıp bir güç olarak ortaya çıkamadıkları bir dönemdir. Zaten bu dönemin önemli bir kısmı, gizli davet şeklinde geçmiştir. Bu sebeple Mekke döneminde Müslümanların ötekilerle ilişkilerde ortaya koydukları tavır, baskıcı gayrimüslim idare altında azınlık statüsüyle ve daha çok bireysel olarak nasıl davranılması gerektiğine örnek olmaktadır. Mekke döneminin sonlarına doğru bazı Müslümanlar Habeşistan a hicret gerçekleştirmişler, gittikleri yerin yöneticisi olan Necâşî ve halkı tarafından iyi karşılanıp onlarla dostane ilişkiler kurmuşlardır. Müslümanların bu tecrübesi de dost gayrimüslim topluluk içinde azınlık bir topluluk statüsüyle nasıl ilişki kurulması gerektiğine dair örnek olmaktadır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 2

70 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi Mekke döneminde bazı ibadetler ve hukukî muamelelerle ilgili ayetler varsa da, bunlar hem sayı açısından az hem de ayrıntıları belirtilmemiş genel hükümler niteliğindedir. Mesela bu dönemde inen ayetlerde zekâttan bahsedilmekle birlikte, bunun kimlerden ve ne ölçüde alınacağı gibi ayrıntılar, Medine döneminin ikinci yılında belirlenmiştir. Medine Dönemi Mekke de çeşitli baskılara maruz kalan ve bir türlü topluluk olarak varlık ortaya koyamayan Müslümanlara nihayet hicret izni verilmesiyle, Müslümanlar Yesrib/Medine ye göç etmişlerdir. Müslümanlar burada çok daha kalabalık, komşu topluluklar tarafından tanınan ve teşkilatlanma aşamasına gelmiş bir grup halindeydiler. Böyle bir topluluğun siyasetini ve sosyal hayatını düzenleyecek kurallara ihtiyaç bulunmaktaydı. Nitekim ilerleyen zamanda sosyal hayatın diğer alanları yanında, uluslararası ilişkiler ve aile gibi konulardan miras ve cezalara kadar, dînî ve hukukî alanı düzenleyen hükümler konulmaya başlanmıştır. Bu hükümler ya Kur an-ı Kerim veya Sünnet tarafından konulmaktaydı. Hz. Peygamber Döneminde Fıkhî Hükümlerin Konulma Şekli Dînî ve sosyal hayatın kurallarını belirleyen hükümler iki şekilde konulmaktaydı: Günlük hayatın akışı içinde bazı olaylar yaşanıyor ve sahabe bunların çözümü için Hz. Peygamber e başvuruyordu. Yani olay veya sorudan hareketle bir hüküm konulması süreci yaşanmaktaydı. Böyle durumlarda ya Hz. Peygamber in emir ve uygulamalarıyla (sünnet) sorun çözülüyor veya konuyla ilgili ayet nâzil oluyordu. Hz. Peygamber in sünnetine dayanan çözümler, kendisine Allah tan gelen vahiy olabildiği gibi, onun ictihadına dayanan hususlar da olabiliyordu. Belirli bir ayet veya ayet grubunun inmesine sebep olan olay ve sorulara, esbâb-ı nüzûl (ayetlerin inme sebepleri) denilmektedir. Kur an-ı Kerim de senden soruyorlar ifadesi, yes elüke veya yes elûneke şeklinde on beş yerde geçmekte ve bunlardan ayın şekilleri, infak, haram aylar, içki ve kumar, yetimler, kadınların aybaşı hali, helal yiyecek ve içecekler ve ganimetler ile ilgili olan dokuz tanesi doğrudan fıkıhla ilgili bulunmaktadır. Ayrıca senden fetva/açıklama istiyorlar ifadesi, yesteftûneke şeklinde, biri miras hukuku diğeri de kadınlarla ilgili olmak üzere iki yerde geçmekte ve her ikisi de fıkıh kapsamında bulunmaktadır. Ayrıca Hz. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 3

71 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi Peygamber in çeşitli olay veya sorular üzerine ortaya koyduğu, gerek vahye gerekse kendi ictihadına dayanan oldukça çok sayıda hüküm bulunmaktadır. Herhangi bir olay yaşanmadığı ve soru sorulmadığı halde, hüküm koyucu olan (şâri ) Yüce Allah veya Hz. Peygamber tarafından zamanı geldikçe doğrudan hükümler konulmaktaydı. Yani İslâm dini, sadece muhataplarının sorularına cevap verme ve onların sorunlarını çözme şeklinde hükümler getirmemiş, oluşturmak istediği ideal topluma doğru değişim ve dönüşümü sağlamak üzere yeri ve zamanı geldiğinde doğrudan düzenlemelere gitmiştir. İdeal toplumun özellikleri ve bu uğurda yapılacak düzenlemelerin şekli ve zamanlamasına dair her zaman muhataplardan soru gelmesi veya ilgili bir olayın yaşanmasının beklenmesi, elbette mümkün ve mantıklı değildir. İşte bu sebeple her şeyi bilen ve hikmet sahibi olan Yüce Allah kulların dünyevî ve uhrevî maslahatına olmak üzere birtakım fıkhî hükümleri doğrudan vazetme yoluna gitmiştir. Müslümanların kendi aralarında danışma (şûra) ile karar vermeleri, zekât nisapları ve sarf yerleri, evlenme ve boşanmayla ilgili hükümler, miras taksimi, suçlar ve cezalarla ilgili hükümler bu kısma örnek olarak zikredilebilir. Hz. Peygamber Döneminde Fıkhî Hükümlerin Genel Özellikleri İslâm dininin fıkhî hükümleri koymaktaki amacını, yaratılış amacı olan Yüce Allah a kulluk etmek olan müminler için, gerek bireysel gerekse toplumsal olarak iyilik, güzellik, mutluluk ve huzuru sağlamak ve onları zararlı ve kötü olan şeylerden uzak tutmak şeklinde ifade edebiliriz. Bu husus fıkıh dilinde celb-i menfaat, def-i mefsedet yani faydalı olanın elde edilmesi ve kötü olanın bertaraf edilmesi şeklinde temel bir ilke olarak ifade edilmektedir. Kısaca maslahata riayet veya maslahat ilkesi olarak da söylenebilir. Hz. Peygamber döneminde vazedilen fıkhî hükümlere bakıldığında, maslahat ilkesinin çeşitli görünüşleri olan şu hususlar karşımıza çıkmaktadır: Tedrîc, kolaylık ve nesih. Şimdi bunları açıklayalım: Tedrîc Tedrîc, hükümlerin birden ve son haliyle değil, derece derece yani aşamalı olarak konulması demektir. Gerek Kur an-ı Kerim gerekse sünnet kaynağı, yaklaşık yirmi üç yıl süren bir zaman dilimine yayılarak peyderpey Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 4

72 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi hükümler getirmişlerdir. İslâm ın getirdiği düzenlemeler tabiri caizse taş taş, tuğla tuğla, basamak basamak üst üste dizilip konularak bir bina oluşturmuştur. Böyle bir yol izlemekteki amaç, parça parça hükümlerin kolayca öğrenilip kavranması, gönüllerde benimsenmesi ve hayatta tatbik edilerek kalıcılığının sağlanmasıdır. Şüphesiz insan tabiatı bir düzenden başka bir düzene geçiş yapabilmek için bir uyum, geçiş ve hazmetme süreci yaşama ihtiyacı hisseder. Sosyal hayatı düzenleyen kuralların bir bütün halinde ve bir defada indirilmiş olması, elbette birçok karışıklığa ve karmaşaya sebebiyet verecektir. Böyle tepeden inmeci, toplumlara zorla dayatılan, insanlardan ani değişim ve dönüşüm isteyen sistemlerin başarılı olmadığı ve bir süre sonra gelen tepkiler üzerine yürürlükten kaldırıldığı müşahede edilmektedir. İslâm ın fıkhî hükümlerdeki tedrîcini de zaman içinde tedrîc ve hükümler içinde tedrîc olmak üzere iki kısımda ele almak gerekmektedir: Zaman içinde tedrîc: Hükümlerin bir anda ve toptan gelmesi değil, zamana yayılarak peyderpey gelmesidir. Nitekim vahye dayanan hükümler yaklaşık yirmi üç yıla yayılmıştır. Hükümler içinde tedrîc: Hükümlerin bir kerede ve son haliyle gelmesi değil, öncekini tamamlayıcı ve bütünleyici tarzda aşamalı olarak gelmesidir. Nitekim birçok hüküm önce insanların akıl ve vicdanlarına hitap edilerek onların zihnen ve ahlaken önceden hazırlanması sonucunda vazedilmiştir. Mesela içkinin nihai olarak yasaklanmasından önce, sarhoşluk veren içeceklerin kötülüğüne işaret eden, içkideki kötülük ve zararın faydasından daha çok olduğuna vurgu yapan ve sarhoşken namaz kılmayı yasaklayan ayetlerin gelmiş olması, bu konuda toplumun belirli bir hazırlama sürecinden geçirildiğini göstermektedir. Yine günlük namazlar, önceleri sabah ve akşam olmak üzere iki vakit olarak kılınmaktayken, daha sonra beş vakit olarak hükme bağlanmıştır. Zekât önceleri bir farz olarak değil gönüllüler için bir tavsiye ve teşvik şeklinde ve hangi mallardan ne miktarda alınacağı ve nereye harcanacağı hususları belirtilmeksizin ifade edilmişken; zamanla zekâtın bir farz olduğu, zekâta tabi mallar, nisap miktarları ve sarf yerleri açıklanmıştır. Mekke döneminde karşı tarafın zulüm ve baskılarına karşı sabır ve af yolları tavsiye edilmişken, belirli bir noktadan sonra hicret kararı verilmiş, yeterince güçlü bir toplum oluştuğu kanaati hâsıl olunca savunma savaşına izin verilmiş (Hac, 22/39) ve nihayet iyice teşkilatlanıp güçlendikten sonra bütün yeryüzünde fitne sona erinceye ve din bütünüyle Allah ın oluncaya kadar savaşılması emredilmiştir (Bakara, 2/193; Enfâl, 8/39). Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 5

73 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi Kolaylık İslâm dininin hükümleri koyarken gözettiği önemli ilkelerden biri de kolaylık ilkesidir. Kur an-ı Kerim de Yüce Allah ın kulları için kolaylık dilediği, zorluk dilemediği (Bakara, 2/178, 185), ağırlaştırmak değil hafifletmek istediği (Nisâ, 4/28) vurgulanmaktadır. Hz. Peygamber de Kolaylaştırın, güçleştirmeyin; müjdeleyin nefret ettirmeyin (Buhârî, Cumu a, 8) buyurmuş ve ümmetine zorluk olmasın diye bazı hususları emir buyurmamıştır. Bu tür kolaylaştırmalara örnek olarak her namaz vaktinde misvak kullanma mecburiyetinin getirilmemesi ve yatsı namazının daha geç vakit olan gecenin üçte biri geçinceye kadarki zamana tehir edilmemesi gösterilebilir (Ebû Dâvud, Tahâret, 25; Tirmizî, Tahâret, 18). İslâm dini birçok fıkhî hükümde geçerli olmak üzere yolculuk, zor durumda kalma (zaruret), cebir ve tehdit altında olma (ikrah), yanılma, hata, unutma ve uyku gibi hususları, kolaylaştırıcı ve hafifletici sebepler olarak kabul etmiştir. İslâm ın kolaylık kapsamında değerlendirilmesi gereken bir özelliği de, emirler ve haramlar açıklandıktan sonra, dinî-hukukî alanda bilinçli boşluklar bırakmış olmasıdır. Yani şâri, bilinçli olarak bazı konuların emir veya yasak olup olmadığını açıklamayarak mubah alanı oldukça geniş bırakmış ve insana tercihler sunmuştur. İnsana bu kadar geniş serbestlik ve tercih imkânının verilmesi de bir tür kolaylaştırmadır. Bu husus bir hadiste şöyle ifade edilmektedir: Hz. Peygamber buyurdu ki: Allah bir kısım farzlar koydu, siz bunlara riayetsizlik etmeyin. Bir kısım da sınırlar koydu,bunları aşmayın. Bazı şeyleri de haram kıldı, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri de (farz, sınır, haram diye belirtmeden) bırakmıştır. Bunları, unutarak bırakmış değildir. Öyle ise onları (farz mı, haram mı diye didikleyip) araştırmayın." (Dârekutnî, Sünen, V, 325) Nesih Nesih, sonradan gelen bir hükmün öncekini kaldırması demektir. Sadece vahyin gelmeye devam ettiği Hz. Peygamber dönemine has olmak üzere bazı ayet ve hadislerde nesih söz konusu olmuştur. Bu bakımdan nesih ile dar anlamda tedrîc arasında önemli fark bulunmaktadır. Dar anlamdaki tedrîcde önceki hükmü tamamlama ve bütünleme amacıyla, öncekiyle çelişmeksizin aşamalı bir geçiş; nesihte ise sonra gelen hükmün Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 6

74 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi öncekiyle çelişmesi ve her ikisiyle birlikte amel etmek mümkün olmayacağından önceki hükmün yürürlükten kalkması söz konusudur. Tedrîc çok genel anlamda düşünüldüğündeyse, neshin de bir tür tedrîc olduğu sonucuna varılabilir. Neshin de kolaylaştırma, fert ve toplumu yeni duruma hazırlama gibi yönleri bulunmaktadır. Nesih söz konusu olan hükümlerde Hz. Peygamber in hayatındaki en son düzenleme esas alınır. Hz. Peygamber den sonra artık vahiy alma dönemi bittiğinden, hükümlerde nesihten de bahsedilemez. HZ. PEYGAMBER DÖNEMİNDE FIKIH Hz. Peygamber (s.a.s) dönemi vahyin tamamlandığı, dinin kemale erdirildiği (Mâide, 5/3) dönem olduğundan, fıkıh ilmi açısından da bu dönem temellerin atıldığı ve iskeletin kurulup tamamlandığı dönemdir. Fıkhın iki temel kaynağı olan Kur an-ı Kerim ve Sünnet, bu dönemde tamamlanmıştır. Gerek Hz. Peygamber in gerekse sahabenin kendi değerlendirmelerine dayanan ictihatları da olmuştur. Sahabe, Hz. Peygamber den uzak kaldıkları zaman bir konuda Kur an ve Sünnet te hüküm bulamadıkları zaman ictihat ederek karar verir ve daha sonra ilk fırsatta durumu Hz. Peygamber e arz ederek onun onayına sunardı. Hz. Peygamber in onayladıkları olduğu gibi, isabetli bulmayıp doğru hükmü açıkladığı olaylar da olurdu. Hz. Peygamber döneminde, hükümlerin kaynakları ve bu kaynaklardan nasıl çıkarıldığını gösteren fıkıh usûlü ilmi ile bizzat farz, haram, mekruh, şart ve rükün gibi cüz î/tikel hükümlerin yer aldığı füru-ı fıkıh ilmi ayrı ayrı ele alınacaktır: Hz. Peygamber Döneminde Fıkhın Kaynakları (Fıkıh Usulü) Bu başlık altında, fıkıh usûlü eserlerinde yer alan Kur an, Sünnet, icmâ, kıyâs, şer u men kablenâ gibi delillerin Hz. Peygamber dönemindeki durumu ele alınacaktır. Kur an-ı Kerim Bilindiği üzere İslâm hukukunun ana kaynağın Kur an-ı Kerim dir. 610 yılında nazil olmaya başlayan Kur an, inanç (akaid) ve ahlak konuları yanında fıkıh ilminin temel konuları olan taharet, namaz, oruç, zekât, evlenme, boşanma, nafaka, çocuğun emzirilmesi, alışveriş, kiralama, rehin, miras, suçlar ve cezalar gibi birçok konuda hükümler getirmiştir. Ayrıca Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 7

75 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi adaletli olma, bilene sorma, danışarak karar verme, haksızlık etmeme gibi birtakım soyut hukukî ilkelere de yer vermiştir. Bu hükümler ya sorulan bir soru veya yaşanan bir olay üzerine gelmiş veya herhangi bir olay olmaksızın Allah Teala nın takdiri ile bildirilmiştir. İnen hükümler Hz. Peygamber tarafından açıklanarak tebliğ edilmiştir. Kur an ayetleri peyderpey geldiği için duruma göre deri, kemik ve çeşitli kâğıt türü malzeme üzerine yazılmıştı. Hz. Peygamber hayattayken Kur an ın tamamı hem yazılmış hem de birçok hafız tarafından ezberlenmişti. Hz. Ebûbekir in halifeliği zamanında çeşitli parçalar üzerindeki yazılar bir araya getirilerek mushaf oluşturuldu. Hz. Osman döneminde de bu mushaftan çoğaltılan nüshalar zamanın önemli merkezlerine gönderildi. Kur an daki fıkhî hükümleri ihtiva eden ahkâm ayetlerinin sayısı konusunda faklı rakamlar verildiği görülmektedir. Mesela İbnü l-kayyim (ö. 751/1350) gibi doğrudan hüküm ifade eden ayetlerin sayısını yüz elli olarak verenler bulunduğu gibi; istidlâl (çıkarım) yoluyla hüküm ifade edenleri de dâhil ederek sayıyı beş yüze çıkaranlar da olmuştur. Fıkıh usûlünde yer alan çeşitli delalet (anlamı ifade) yöntemleri ile hüküm ifade eden ayetler de işin içine katılacak olursa, bu sayıyı daha da artırmak mümkündür. Mesela Mâlikî âlimlerden İbnü l-arabî (ö. 543/1148), ahkâm ayetlerini ele aldığı Ahkâmu l-kur ân adlı eserinde yüz beş sûreden 864 ayet üzerinde durmuştur. Kur an-ı Kerim in ayetleri içinde nesih bulunup bulunmadığı konusu ise oldukça tartışmalı bir konudur. Öncelikle nesih kavramının anlamı üzerinde görüş birliği bulunmamaktadır. Zira bazıları neshi, dar anlamıyla, birbiriyle çelişen iki ayetten, sonra geleninin öncekinin hükmünü kaldırması şeklinde anlarken; bazıları ise çerçeveyi daha geniş tutarak tahsis ve takyid gibi işlemleri de nesih kapsamında değerlendirmiştir. İkinci görüşe göre Kur an da neshe konu olan ayetlerin sayısı oldukça artmaktadır. Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur an da neshin hem aklen caiz olduğu hem de fiilen vâki olduğu konusunda ittifak ettikleri söylenebilir. Oldukça cılız bir görüş neshi sadece aklen caiz görmüş fakat fiilen vâki olduğunu kabul etmemiştir. Dar anlamda neshi kabul edenlerin de kaç ayetin mensuh olduğu konusunda farklı rakamlar verdikleri görülmektedir. Mesela İbnü l-arabî ve Suyûtî (ö. 911/1505) gibi âlimler yirmi mensuh ayet rakamını verirken Hacvî (ö. 1956) on iki, Şah Veliyyullah da (ö. 1176/1762) beş rakamını vermektedir. Nesih konusundaki farklı bakışların, konuyu ele alan müctehidin bilgi birikimi, kabiliyeti ve bakış açısına göre farklılık arz Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 8

76 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi ettiğini belirtmiştik. Kesin olan şudur ki Hz. Peygamber den sonra artık vahiy kesildiğinden, onun vefatından sonra gerek Kur an gerekse Sünnet hükümlerinin başka bir kaynak tarafından neshi söz konusu olamaz. Sünnet Sünnet, Hz. Peygamber in ümmet için örnek teşkil eden fiilî, kavlî veya takrîri bütün davranışlarını ifade eder. Hz. Peygamber kendisine nazil olan ayetleri açıklayarak duyuruyor; emir, nehiy veya tavsiyeleri bizzat kendisi yaparak somut örnek oluyor ve Kur an ın verdiği yetkiyle yeni hükümler koyuyordu. İşte onun bütün bu tasarrufları Sünnet olarak kabul edilmiş ve fıkhi hükümlerin ikinci kaynağını oluşturmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s), Kur'an ayetleri ile karıştırılmasını engellemek için başlangıçta hadislerin yazılmasını yasaklamıştır. Bununla birlikte güvendiği bazı arkadaşlarına yazma izni vermişti. Zaman içerisinde Kur an hükümleri iyice belirginleşip sünnetle karıştırılma ihtimali ortadan kalktıktan sonra o, dileyen herkesin yazmasına izin vermiştir. Kur an ile sünnetin birbirini neshedip etmediği konusu tartışmalı olmakla birlikte, sünnetin kendi içinde neshe uğradığı yani zaman içinde bazı sünnetlerin hükmünün kaldırılarak yine sünnetle yeni hükümler getirildiği hususu, ittifakla kabul edilmiştir. Çünkü bizzat Hz. Peygamber, sünnetle sabit olan bazı hükümlerin değiştiğini açıklamıştır. Önceleri kabir ziyareti yasaklanmışken sonra buna izin verilmesi (Tirmizî, Cenâiz, 60); kurban etlerinin üç günden fazla bekletilmesi yasaklanmışken sonradan süre sınırlamasının kaldırılması (Tirmizî, Edâhî, 14) gibi hükümler örnek olarak zikredilebilir. Fıkhî hadislerin sayısı oldukça fazla olup binlerle ifade edilmektedir. Mesela İbnü l-kayyim in verdiği rakama göre, doğrudan fıkhî hüküm bildiren, hükümlerin ayrıntılarını açıklayan, kayıt ve şartları bildiren hadislerin sayısı toplamda dört bin civarındadır. Bu sebeple fıkıh ilminin büyük ölçüde sünnet kaynağına dayandığı ve sünnete dayanmayan bir fıkıh ilminin mümkün olamayacağı anlaşılmaktadır. İctihad İslâm âlimleri Hz. Peygamberin ictihad ederek bir hükme ulaşmasının caiz olup olmadığını tartışmışlardır. Bazıları onun her söylediğinin vahye dayandığını beyanla ictihad etmesine gerek olmadığını söylemişlerdir. Diğer bazıları ise sünnetin önemli bir kısmının vahye dayanması yanında; Hz. Peygamberin kişisel bilgi ve değerlendirmelerine Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 9

77 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi dayanan bir kısmının da var olduğunu ifade etmişlerdir. Ancak Hz. Peygamberin ictihadı, Yüce Allah ın kontrolü altında olmuştur. Hz. Peygamber hem bizzat kendisi ictihad etmiş hem de sahabeyi, hükmünü Kur an ve sünnette bulamadıkları konularda ictihad etmeye teşvik etmiştir. Ashabın ictihadı da Hz. Peygamberin kontrolü altında olmuştur. Bu dönemde başta kıyas ictihadı olmak üzere, istidlâl (mantıkî gereklilik ve istıshâb), istihsân ve maslahat ictihadlarının yapıldığı görülmektedir. Ancak ictihad kavramının sınırlarının belirlenmesi, çeşitlerinin tespiti ve ilgili diğer kuralların bilimsel disiplin hallinde ifadesi daha sonraki dönemlere aittir. Diğer Kaynaklar Hz. Peygamber döneminde fıkhın Kur an, Sünnet ve ictihad dışında başka bazı kaynakları da bulunmaktadır. Bunların başında, daha sonra usûl-i fıkıh ilminde şer u men kablenâ diye isimlendirilecek olan önceki ilahî dinlere ait hükümler gelmektedir. Hz. Peygamber in bazı konularda bu tür uygulamalarda bulunduğu bilinmektedir. Mesela Âşûrâ gününün Yahudilerce kutsal sayılarak oruç tutulduğunu görünce bunun sebebini sormuş, onların Allah bugün Hz. Musa yı kurtardı demeleri üzerine, Biz Musa ya onlardan daha yakınız buyurarak Âşûrâ günü oruç tutmuş ve bunu ümmetine tavsiye etmiştir (Müslim, Sıyâm, 19). Ancak Yahudilere benzememek için bir gün öncesi veya sonrasıyla birlikte tutulması uygun görülmüştür. Bu tür rivayetlerde önemli nokta şudur: Ümmet açısından bu tür hükümlerin kaynağı Hz. Peygamberin sünneti olup şer u men kablenâ değildir. Çünkü Hz. Peygamber yapınca bu sünnet haline gelir ve sünnet, şer u men kablenâdan çok daha üst bir delildir. Asr-ı saadette bir delil olarak icmânın varlığından söz edilemez. Zira icmâ, Hz. Peygamber in vefatından sonraki herhangi bir dönemde yaşayan müçtehitlerin bir fıkhî hüküm konusunda görüş birliğine varmalarıdır. Bu anlamıyla icmânın, Hz. Peygamber döneminde söz konusu olması düşünülemez. Çünkü ondan daha üst bir delil olan sünnet delili mevcuttu. Hz. Peygamberin kavlî, fiilî veya takrîrî sünneti karşısında, Peygambere rağmen icmâ söz konusu olamazdı. Hz. Peygamber Döneminde Fürû-I Fıkıh Fürû-ı fıkıh tabiri, fıkıh ilminin kapsamına giren bütün konuları, yani ibadetler, muameleler ve cezaların hepsini ifade eder. Fıkıh kitaplarında Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 10

78 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi bunların nasıl yapılacağı ve şartları gibi ayrıntılı bilgiler yer almaktadır. Hz. Peygamber döneminde fürûa dair ahkâmın ortaya çıkışını da Mekke ve Medine dönemi olmak üzere ayırarak ele almak gerekmektedir. Mekke Döneminde Fürû Mekke döneminde fıkhî hükümlerin az olduğundan bahsetmiştik. Bu dönemde konulan fıkhî hükümlerden bazılarının tarihi tam olarak bilinmekte, bazılarınınki ise bilinememektedir. Mekke döneminde konulan bazı hükümler şunlardır: Câhiliye devrindeki âdet üzere kulağı yarılıp salıverilen ve putlara adak yapılan develerin, putlar için kesilen erkek koyunların ve sırtı yüke haram kılınan develerin etlerinin haram sayılması geleneği kaldırılmıştır (Mâide, 5/103). Kesilirken Allah ın adı anılmayan hayvanın etinden yemek yasaklanmıştır (En am, 6/121). Leş, akıtılmış kan, domuz eti ve Allah tan başkası adına kesilmiş (murdar) hayvanın etinin haram kılınmıştır (En am, 6/145). Beş Vakit Namaz: Hz. Peygamber önceleri sabah ve akşam olmak üzere ikişer rekat namaz kılardı. Hicretten yaklaşık bir buçuk sene önce yaşanan Miraç sırasında beş vakit namaz farz kılındı. Cebrail (a.s.) gelerek Hz. Peygambere, beş vaktin başlangıç ve bitiş zamanlarını öğretti (Müslim, Mesacid, 176) Abdest, Gusül ve Necasetten Tahâret: Mekke de ilk zamanlarda inen ayetlerden biri olan Elbiseni temizle ayeti (Müddessir, 74/4), necasetten taharet olarak anlaşılmıştır. Câhiliye Arapları cünüplükten dolayı yıkanma geleneğine sahipti. Hz. Ömer in Müslüman olması sırasında kız kardeşinin ona gusletmedikçe Kur an sayfalarına dokunamayacağını söylemesi, henüz Mekke döneminin başlarında bu hükmün bilindiğini göstermektedir. Bazı âlimlere göre O Kur ân a ancak temiz olanlar dokunur (Vâkıa, 56/79) ayeti bu hükmü ifade etmektedir. Abdestin ne zaman farz kılındığı konusundaysa iki görüş bulunmaktadır: İbn Abdilberr e (ö. 463/1071) göre Hz. Peygamber hiçbir zaman abdestsiz namaz kılmamıştır. Abdest Mekke döneminde bilinmekteydi. Fakat bu konudaki son düzenleme, Medine de inen ayetle (Mâide, 5/6) yapılmıştır. İbn Hazm a (ö. 456/1064) göreyse, abdest ayeti Medine de indiğine göre, abdest de Medine de farz kılınmıştır. Ehli sünnet âlimlerince tercih edilen görüş birincisidir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 11

79 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi Cuma Namazı: Akabe beyatlarından sonra Müslümanlar Medine de çoğalmaya başlayınca Mus ab b. Umeyr veya başka bir rivayete göre Es ad b. Zürâre nin talebi üzerine Hz. Peygamber ona Medine yakınlarında Cuma namazı kıldırma izni vermiş ve böylece ilk Cuma namazı Hz. Peygamber henüz Mekke den hicret etmeden kılınmıştı. Hz. Peygamber (s.a.s) in kıldırdığı ilk cuma namazı ise hicret esnasında, Medine yakınlarındaki Rânûnâ vadisinde Sâlim b. Avf kabilesini ziyaretleri sırasındadır. Medine Döneminde Fürû Fıkhî hükümlerin büyük çoğunlukla Medine döneminde konulduğunu belirtmiştik. Konuyla ilgilenen araştırmacıların yaptığı bir listeye göre, önemli hükümlerin Medine döneminin hangi yılında konulduğunu gösteren kronolojik sıra şöyledir: Birinci yıl: 1. Hutbe, 2. Ezân, 3. Nikâh, 4. Cihad, 5. Belediye nizamı: Ölçü ve tartıyı düzgün yapmayı emreden ayetler. İkinci yıl: 1. Ramazan orucu, 2. Bayram namazları, 3. Fıtır sadakası (fitre), 4. Kurban, 5. Zekât, 6. Kıblenin Mescid-i Aksa dan Kâbe ye değiştirilmesi, 7.Ganîmetler ve taksimi. Üçüncü yıl: 1. Miras hükümleri, 2. Boşanma hükümleri. Dördüncü yıl: 1. Yolculukta namazın kısaltılması ve korkulu durumlarda namaz, 2. Recm cezası, 3. Arâzi ıktâ ı (mülkiyetini vermek), 4. Teyemmüm ile ilgili tamamlayıcı hükümler ve ay tutulması sebebiyle namaz (husûf), 5. İffete iftira cezası (haddu l-kazf), 6. Örtünme ve içeri girerken izin isteme. Beşinci yıl: 1. Yağmur duası namazı, 2. Îlâ (hanımına yaklaşmama yemini) ile ilgili hüküm. Altıncı yıl: 1. Uluslararası barış anlaşması imzalama, 2. Alkollü içkilerin ve şans oyunlarının yasaklanması, 3. Zıhâr (hanımını öz annesine benzeterek kendine haram kılma) ile ilgili hükümler, 5. Vakıf, 6. İsyân ve haydutluğun cezası. Yedinci yıl: 1. Evcil eşek etinin yasaklanması, 2. Zirâî ortaklık. Sekizinci yıl: 1. Mekke nin kutsallık ve dokunulmazlığı, 2. Kısas, 3. Alkollü içki satışının yasaklanması, 4. Süreli evlenmenin (müt a nikahı) yasaklanması, 5. Hukuk karşısında eşitliğin ilânı, 6. Kabir ziyaretine izin verilmesi. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 12

80 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi Dokuzuncu yıl: 1. Çıplak tavafın yasaklanması, 2. Mülâ ane (Kocanın kendi eşine zina isnadında bulunması üzerine mahkemede lânetleşerek ayrılmaları). Onuncu yıl: 1. İnsan haklarının ilanı: Veda haccında Hz. Peygamber başta temel hak ve özgürlükler olmak üzere bazı konuları ilan etti, 2. Vasıyet, neseb, nafaka ve borçla ilgili hükümler, 3. Cezanın şahsîliği prensibi, 4. Vasiyetin malın üçte biriyle sınırlandırılması, 5. Faizin yasaklanması ve akitlerde serbestlik ilkesinin benimsenmesi. Yaklaşık yirmi üç yıllık bir sürede yukarıda ana başlıklar halinde sıraladığımız hükümler ve diğerleri topluma ilan edilerek uygulamaya konulmuştur. Böylece artık kıyamete kadar geçerli olmak üzere dinin kemale erdirildiği ve tamamlandığı ilan edilmiştir: Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm a razı oldum. (Maide, 5/3). Hz. Peygamber Döneminde Kazâ (Yargılama) Hz. Peygamber, Yüce Allah ın elçisi olarak dini insanlara tebliğ etme ve devlet başkanlığı gibi görevleri yanında hukukî davaları da karara bağlayarak yargılama (kazâ/muhâkeme) görevini de yürütmüştür. Uzak yerlere dini öğretmek için görevlendirdiği bazı sahâbîlere kazâ görevi de vermiştir. Bu kişiler arasında Hz. Ali, Muâz b. Cebel, Ma kıl b. Yesâr gibi isimler bulunmaktadır. Yine Medine de kendisine getirilen bazı davaların görülmesini yanında bulunan bazı sahâbîlere havale etmiştir. Mesela Ukbe b. Âmir ve Huzeyfe b. el-yemân bunlar arasındadır. Bu dönemde davalar genellikle mescitte görülürdü. Hz. Peygamber in çeşitli davalarda verdiği kararları toplayan müstakil kitap çalışmaları vardır. Hz. Peygamber Döneminde İftâ (Fetva Verme) İftâ, soru üzerine bir konu hakkında dinî görüşün bildirilmesidir. Yapılan açıklamaya ise fetvâ denir. Hz. Peygamber (s.a.s) kendisine sorulan dinî soruları da cevaplamış ve insanların sorunlarını çözmüştür. Hz. Peygamber hayattayken, onun bulunmadığı yerlerde fetvâ veren sahâbîler de olmuştur. Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Ubeyy b. Ka b, Muâz b. Cebel, Zeyd b. Sâbit, Abdurrahman b. Avf, Ammâr b. Yâsir, Huzeyfe b. el- Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 13

81 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi Yemân, Ebû d-derdâ, Abdullah b. Mes ud ve Ubâde b. es-sâmit bunlar arasındadır. SAHABE DÖNEMİNDE FIKIH Hz. Peygamber (s.a.s) in 11/632 yılında vefatından sonraki döneme sahabe dönemi denilmektedir. Bu dönem, fıkhın gelişme çağı olarak nitelendirilir. Fıkıh ilminin tarihsel gelişimi bakımından sahabe döneminin ne zaman sona erdiği konusunda iki farklı görüş ileri sürülmüştür: Siyasi yönetim açısından bakan bir görüşe göre sahabe dönemi, râşid halifeler döneminin bitimiyle 41/661 yılında biter. Sahabe neslini dikkate alan başka bir görüşe göre ise sahabe dönemi, sahabe neslinin dünyadan göç ettiği yaklaşık hicrî ikinci asrın başlarına kadar devam eder. Râşid halifeler dönemi 11/632 yılında Hz. Peygamberin vefatının hemen ardından Hz. Ebubekir in halife olarak seçilmesiyle başlayıp 41/661 tarihinde Hz. Hasan ın hilafeti Hz. Muaviye ye teslim etmek üzere ayrılmasına kadar devam eder. Hz. Ebubekir, hilafeti sırasında İslâm dininden çıkan mürtedlerle savaşmak zorunda kalmıştır. Bunlardan bazıları, namaz kılarız ama zekât ödemeyiz diyerek devlete başkaldırmışlardı. Hz. Ebubekir in onlar için söylediği şu sözler çok manidardır: Allah a yemin olsun ki namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlarla savaşacağım. Çünkü zekât malın hakkıdır. Yemin olsun ki, daha önce Hz. Peygamber e ödedikleri bir deve yularını bile bana vermezlik ederlerse, onlarla savaşırım (Buhârî, Zekât, 1). Hz. Ömer dönemi, devlet teşkilatlanmasının mükemmelleştiği, özellikle fetihler sonucu gündeme gelen birçok yeni gelişmenin ve hukukî sorunun hükme kavuşturulduğu dönem olmuştur. Yargılama, arazi ve vergi hukuku alanındaki gelişmeler, divan teşkilatı ve âkıle sistemindeki yenilikler burada hatırlanmalıdır. Hz. Osman ın şehit edilmesinden sonra Müslümanların çok büyük çoğunluğu Hz. Ali ye bey at ederek onu halife seçmekle birlikte, o zaman Şam valisi olan Hz. Muâviye bey at etmeyerek onun halifeliğini tanımamıştır. Hz. Ali nin halifeliği sırasında çıkan kargaşalar içinde temelde imâmet/hilâfet meselesindeki farklı yaklaşımlar olmak üzere itikadî ve fıkhî açıdan iki grup ortaya çıkmıştır ki bunlar hâricîler (havâric) ve şîîlerdir (Şîa). Hâricîler, Allah ın ne dünyada ne de ahirette görülebileceği, haktan ayrılan imamı azletmek için isyan etmek gerektiği, ehl-i kıbleyi kâfir sayma Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 14

82 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi (tekfîr), İslâm ın imandan bir parça olduğu, Kur ân ın mahlûk olduğu, Hz. Peygamber in günahkârlara şefaatini inkâr etme, büyük günah işleyenin cehennemde ebedî kalacağı gibi daha çok itikadî olan görüşleriyle ön plana çıkmışlardır. Şîa da başta hilafetin Hz. Ali nin hakkı olduğu ve kendilerinin onun destekçileri oldukları iddiasıyla ortaya çıkmış, zamanla kendi aralarından bazı gruplar Hz. Ali nin peygamberliğini iddia edecek derecede ileri gitmişlerdir. Şîa, sadece ehlibeyt kanalıyla gelen hadisleri kabul etmek, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Aişe gibi ashab hakkında çirkin konuşmak, imamlarının masumiyetine inanmak, müt a nikâhını caiz görmek, kadınla ters ilişkiyi mubah görmek, din adamlarına humus adı altında bir vergi ödemek, abdestte çıplak ayağı yıkamayarak üzerine mesh etmek gibi görüşleriyle büyük çoğunluktan ayrılmıştır. Müslümanların çok büyük çoğunluğu ise Hz. Peygamber in izinden ayrılmayarak ve onun sünnetini ayırım yapmadan takip ederek aşırı uçlara sapmadan doğru ve orta yoldan ilerlemeye devam etmiş ve zamanla bu geniş ve ana damara, diğer aşırı ve yanlış yolda olan gruplardan ayırmak amacıyla, Ehli sünnet denilmiştir. Sahabe Döneminde Hüküm Kaynakları Sahabe, hüküm kaynakları olarak Kur an-ı Kerim ve Hz. Peygamberden intikal eden sünnete başvurmakla birlikte, bu ikisinde çözümünü bulamadıkları zaman re y denilen bir tür ictihad ile bir sonuca ulaşmaya çalışıyorlardı. Ancak artık Hz. Peygamber (s.a.s) aralarında bulunmadığından, yaptıkları ictihadları Hz. Peygamber in onayına arz etme imkânından mahrum kalmışlardı. Bu sebeple aralarında farklı görüşler zuhur etmiş ve ihtilaflar baş göstermişti. İhtilafları mümkün olduğu kadar azaltmak ve özellikle kamu hukuku alanında birlik ve istikrarı sağlamak amacıyla Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer, ashabın ileri gelenleriyle istişare ediyor, görüşlerini soruyordu. Hatta sırf istişarede bulunmak amacıyla Medine den ayırmadıkları bir sahabe heyeti bulunmaktaydı. Bu şekilde ittifakla ulaşılan sonuçlar daha isabetli görülüyor ve onlara karşı çıkılmıyordu. Onların bu uygulamaları bazı âlimler tarafından şura ictihadı olarak adlandırılmaktadır. Bu devirde re y olarak bilinen ictihad, sonraki dönemlerde istihsân, kıyâs, istıslâh gibi adlarla anılır olmuştur. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 15

83 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi İctihad ve İftâ Bakımından Sahabe Bazı âlimler bütün sahabenin ictihad edecek ve fetva verecek derecede müctehid olduklarını iddia etmişlerse de bu sadece onlara olan saygı ve güven duygusunun bir ifadesi olarak görülmektedir. Gerçekte dinî konularda görüş bildirip fetva verdiği bilinen sahabe sayısı oldukça sınırlıdır. Genel kabule göre, fetva verdiği bilinen ve bundan menedilmeyen sahabeye müctehid denir, fetva verdiği bilinmeyenlerin müctehid oldukları iddia edilemez. Verdikleri fetva sayısı bakımından sahabe üç gruba ayrılmaktadır: Birinci grup: Fetvaları bir büyük kitap olacak kadar çok olan sahâbîler; İbn Abbas, Ömer, Ali, İbn Mes ud, İbn Ömer, Zeyd b. Sâbit ve Aişe bunlardandır. İkinci grup: Fetvaları bir küçük kitap olacak kadar çok olan sahâbîler; Ebubekir, Osman, Ebû Musa, Muaz, Selman el-fârisî, Câbir b. Abdillah, Muaviye b. Ebî Süfyan ve Ümmü Seleme gibi sayıları yirmi kadar olan sahabe bu grupta yer alır. Üçüncü grup: Çok az sayıda fetva vermiş olan sahabedir ki bu sahâbîlerin sayısı yaklaşık yüz yirmi kadar olup hepsinin verdiği fetvalar toplandığında ancak bir kitap meydana gelir. Görüldüğü üzere fetva verdiği bilinen sahabe sayısı yaklaşık yüz elli civarındadır. Hz. Peygamber in veda haccında yaklaşık yüz bin sahâbî bulunduğu bildirildiğine göre, fetva veren sahabe sayısının toplam sahabeye oranının oldukça düşük olduğu görülmektedir. Sahabe döneminde halkın grup halinde herhangi birine bağlanıp onu takip etmeleri durumu henüz ortaya çıkmadığı için, sahabe döneminde henüz fıkhî mezheplerden bahsedilememektedir. Sahabenin ictihad ve fetvaya dair ilkelerini şöylece özetlemek mümkündür: Sahabe ictihad yapmış ve bunu teşvik etmiştir. İctihad ile ulaştıkları sonuçları kesin görmeyerek bunları, naslarla sabit olan kesin hükümlerden ayırmıştır. Uygulama gerekliliği bulunduğunda ictihad yapmış, nazarî/farazî ictihad faaliyeti henüz başlamamıştır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 16

84 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi Zamana ve şartlara göre değişebilen hükümlerde, gerektiğinde şartlara göre farklı uygulamalara gitmiştir. Hz. Ömer in bazı uygulamaları buna örnektir. Nasların meşru ve mubah kıldığı bazı şeyleri, kötülüğe yol açması endişesi olunca sınırlama yoluna gitmiştir. Ehl-i kitap kadınlarla evlenmeye hoş bakılmaması buna örnektir. Maslahat ilkesini dikkate alarak hüküm vermişlerdir. Kur ân ın Mushaf haline getirilmesi, fiyatların kontrolü ve Cuma için ikinci ezan okunması buna örnektir. Sahabenin İhtilaf Sebepleri Sahabenin ihtilaf sebeplerini şöylece sıralayabiliriz: Medine den uzak kalan sahabenin bazı konulardan habersiz kalması. Hz. Peygamberin (s.a.s) bazı hadislerinin sağlam bir kaynakla onlara ulaşmamış olması. Ayet veya hadisleri farklı anlamaları. Yanılma veya unutmaları. Zahiren çelişkili gibi görünen ayet ve sünneti farklı şekilde uzlaştırmaları. Fıkıh Açısından Sahabe Döneminin Özellikleri Fıkıh açısından sahabe döneminin özelliklerini şöylece özetleyebiliriz: İslâm devletinin sınırları genişlediği ve farklı kültürlerle karşılaşıldığı için yeni meseleler ortaya çıkmış ve bunlar ictihadla çözülmüştür. Henüz meydana gelmemiş olaylar hakkında nazarî/farazî ictihad yapılmamıştır. Özellikle râşid halifeler döneminde fıkıh yönetime değil, yönetim fıkha tabi oluyor, şura ve istişareye önem veriliyordu. Fıkhî hükümler herkesi bağlıyor, yönetimin fıkha uymayan tasarruflarına halk serbestçe karşı çıkıyor ve görüşünü beyan ediyordu. Özellikle Hz. Osman zamanına kadar şura heyetiyle istişare edildiği için kararlar genellikle ittifakla alınıyor, az sayıda farklı görüş bulunsa Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 17

85 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi da bu durum taassup ve ayrışmaya sebebiyet vermiyordu (bu konularda bk. Hayreddin Karaman, İslâm Hukuk Tarihi, İstanbul 1999). Sahabe Döneminde Fıkhın Yazılması (Tedvîn) Şarkiyatçıların ısrarlı inkârlarına rağmen son zamanlarda yapılan araştırmalar, diğer temel İslâm ilimlerinde olduğu gibi fıkıhta da tedvinin Hz. Peygamber devrine kadar uzandığını ortaya koymuştur. Gerçi bugünkü manada fıkıh risalelerinin yazımı sahabe devrinin sonlarında başlamış ve Emevîler döneminde gelişmiş ise de bu risalelere ve daha sonraki dönemlerde yazılacak kitaplara kaynaklık eden fıkıh yazıları daha önceden başlamıştır. Fuat Sezgin bu gerçeği ortaya koyan bazı önemli örnekler tespit etmiştir. Urve b. Zübeyr e ait yazmalar, Hz. Ebubekir, Ömer in ve Ali nin bazı yazılı talimatları bunlar arasındadır. EMEVİLER DÖNEMİNDE FIKIH Hz. Peygamber in torunu Hz. Hasan ın, babası Hz. Ali den sonra devraldığı hilafeti, İslâm birliğini sağlamak ve iç savaşı önlemek amacıyla 41/661 tarihinde Hz. Muaviye ye teslim etmek üzere bırakmasıyla Râşid halifeler dönemi kapanmış ve Emevîler dönemi başlamıştır. Bu dönemde ve özellikle halife Ömer b. Abdülaziz zamanında fıkıh ilminin en önemli ikinci kaynağı olan hadislerin toplanması ve sonraki nesillere aktarılması konusunda gösterilen gayretler göze çarpmaktadır. Aynı zamanda çeşitli maksatlarla hadis uydurma hareketi de başlamıştır. Diğer taraftan Emevî yöneticilerin çoğunun dinî hükümlere riayet konusunda hassasiyet göstermeyerek dine aykırı birtakım tavırlar içine girdiklerini gören sahabe, büyük ölçüde idarecilerin olumsuz tavırlarına bir tepki olarak, Medine merkez olmak üzere Hicaz bölgesinde daha çok sünnetin tespitine ağırlık vermiş, uygulanan fıkıhtan ziyade, Kur an ve sünnet temelinde nazarî/farazî fıkhî hükümlerin tesisine yönelmiştir. Velhasıl bu dönemde fıkhın özellikle kamu alanına dair ahkâm bakımından hayattan koptuğu ve ahkâmın teorik boyutta tetkikine doğru bir yöneliş görülmektedir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 18

86 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi HİCAZ VE IRAK MEDRESELERİ Sahabe fetihler, dini tebliğ ve ilim yolculukları gibi sebeplerle etrafa dağılmış ve bazı merkezlerde ilim halkaları oluşmuştu. Bu dönemde ilim merkezi olarak Hz. Peygamber den beri merkez olan Medine den sonra Kûfe, Mısır, Şam ve Kuzey Afrika dikkat çekmekteydi. Hz. Peygamber döneminden beri Medine de kalan ve sonraki nesle İslâm ı aktaran sahabe arasında Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Zeyd b. Sabit, Aişe, Ümmü Seleme, Hafsa ve Hz. Peygamber in diğer hanımları, Abdullah b. Ömer, Talha b. Ubeydillah, Ebû Hureyre gibi sahâbîler bulunmaktaydı. Hz. Ali de hilafeti Kûfe ye taşıyıp oraya gidinceye kadar Medine de kalmıştı. Mısır a yerleşenler arasında Zübeyr b. el-avvâm, Ebû Zer, Amr b. el- Âs ve Abdullah b. Amr vardı. Kuzey Afrika da Ukbe b. Âmir, Muaviye b. Hudeyc ve Ebû Lübâbe gibi zevat bulunuyordu. Kûfe ye yerleşenler arasında İbn Mes ud, Sa d b. Ebî Vakkâs, Ammâr b. Yâsir, Ebû Musa l-eş arî, Muğîre b. Şu be, Enes b. Mâlik, İmrân b. Husayn ve Hz. Ali gibi sahabe bulunuyordu. Bu merkezlere yerleşen sahabe, bulundukları yerde bir çekim merkezi oluşturmuş, İslâm ı öğretme ve yeni nesilleri yetiştirme görevlerini icra etmişlerdir. Zaman zaman merkezler arasında fıkhî görüş farklılıkları olmuş ve tartışmalar yaşanmıştı. Mezkûr merkezler arasındaki en önemli gruplaşma ve ilmi mücadele Medine ile Kûfe arasında olduğundan, bu iki bölge uleması Hicâziyyûn (Hicazlılar) ve Irâkiyyûn (Iraklılar) diye anılır olmuştu. Medineliler, Hicaz kaynaklı bir teyit bulunmadıkça Irak ulemasının rivayet ettiği hadisleri kabul etmiyordu. Hz. Ali zamanında ve sonrasında Irak bölgesinde yaşanan olumsuzluklar, onları böyle bir tavır almaya itmişti. Nitekim şîa ve hâricilerin ortaya çıkışı, Cemel ve Sıffîn olayları, zalim Haccâc ın ortaya çıkışı ve Kerbela olayları bu bölgede yaşanmış, dolayısıyla buranın halkına karşı bir güvensizlik oluşmuştu. Bu sebeple Hicaz uleması, Irak ulemasının hadisine ve fıkhına güvenmediler. Önceleri sahabe döneminde sadece coğrafi farklılık ve üstad farklılığı gibi görünen Irak ve Hicaz medresesi ayırımı, zamanla tâbiûn dönemi ve sonrasında itikadî ve fıkhî yöneliş farklılıklarının ortaya çıkıp yerleşmesiyle, Medineliler için ehl-i hadis = hadis taraftarı veya ehl-i eser= rivayet taraftarı ; Iraklılar için de ehl-i rey = ictihad ve şahsi görüş taraftarı Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 19

87 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi tabirleri kullanılmaya başlanarak, hadis ve rey merkezli gruplaşmaya dönüşmüştür. Her iki grup da Kur ân, sünnet ve sahabe icmâını delil saymakla birlikte, Hicazlıların hadis malzemesi daha çoktu, Medine uygulamasına özel bir önem veriyorlar ve ahkâmı rivayetlere dayandırmaya gayret ediyorlardı. Iraklılar ise Medine uygulamasına özel önem vermezler, hadis malzemeleri nispeten azdır, hadislerin kabulü ve yorumlanması konusunda şüpheli davranırlar, bölgelerinde yeni ortaya çıkan oldukça fazla sayıdaki yeni meseleleri hükme bağlamak için rey ictihadına nispeten daha fazla başvururlardı. Emevîler Dönemi Tâbiûn Fakîhleri Sahabe neslinden son fakîhlerin yaklaşık 100/709 yıllarında vefatıyla ilim, tâbiûn nesline intikal etmişti. Sahabe fakîhlerin neredeyse tamamı Arap olmasına karşın, tâbiûn fakîhler içinde önemli sayıda Arap olmayan ve hatta azatlı kişiler ve onların neslinden gelen (mevâlî) fakihler bulunmaktaydı. Tâbiûn döneminde başlıca ilim merkezleri ve buralardaki ulema şöyledir: Medine: Medîne nin yedi fakîhi diye meşhur olan Saîd b. el- Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Kâsım b. Muhammed, Hârice b. Zeyd, Ebûbekr b. Abdurrahman, Süleyman b. Yesâr, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe nin yanında; Ebû-Bekr b. Muhammed b. Amr b. Hazm, Ebû-Ca fer b. Muhammed b. Ali, Rabî atü r-re y ve ez-zührî. Mekke: Atâ b. Ebî Rebâh, Mücâhid ve İkrime. Basra: Hasenü l-basrî, Muhammed b. Sîrîn ve Katâde. Kûfe: Alkame b. Kays, Şurayh b. el-hâris, Mesrûk b. el-ecda, Abdurrahman b. Ebî-Leylâ, İbrahîm en-nehâ î, Saîd b. Cübeyr ve Hammâd b. Ebî Süleyman. Şam: Mekhûl, Ömer b. Abdülaziz ve Ebû İdrîs el-havlânî. Emevîler Döneminde Fıkhın Yazılması (Tedvîn) Hadis malzemesinin toplanması ve yazılması fıkıh ilminden önce olmakla birlikte, malzemenin konularına göre tasnif edilerek uygun başlıklar altında kitaplaştırılması önce fıkıhta olmuş, daha sonra hadisler de benzer şekilde tasnif edilmiştir. İlk fıkıh kitaplarının Emevîler döneminde, hicri birinci asrın sonu ile ikinci asrın başlarında, tâbiûn nesli tarafından yazıldığı anlaşılmaktadır. Zührî nin fetvaları üç cilt, Hasenü l- Basrî ninkiler de yedi cilt halinde toplanmıştır. Süleyman b. Kays el-hilalî, Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 20

88 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi Kadâte b. Diâme ve Zeyd b. Ali nin bize kadar ulaşan eserleri bulunmaktadır. Ayrıca bu devirde yazıldığı bilinen fakat bize kadar ulaşmayan başka eserler de mevcuttur. ABBÂSÎLER DÖNEMİNDE FIKIH Emevîlerden sonra İslâm dünyasında 132/ /1258 yılları arasında Bağdat merkezli Abbasîler hâkim olmuş ve bu dönemin başından itibaren 350/961 yılına kadar geçen yaklaşık iki yüz yıllık zamanda, tâbiûn ve etbâuttâbiîn / tebe-i tâbiûn neslinden yetişen ulema tarafından fıkıh ilmi olgunlaştırılıp tedvin edildiği ve fıkhî mezhepler oluştuğu için bu döneme fıkhın olgunluk dönemi denilmiştir. Abbasîler, Emevîlerin baskıcı düzenine son vermek, hilafeti hakkı olana iade etmek ve Râşid halifeler dönemini ihya etmek davasıyla iktidara gelmişlerdi. Bu sebeple Abbasîler dönemi nispeten daha olumlu bir dönem olmuştur. Buna rağmen, fıkhî mezheplerin ilkinin kurucusu olan Ebû Hanife, kendisine teklif edilen görevi kabul etmediği için, hem Emevîlerin hem de Abbasîlerin şiddet ve baskılarına maruz kalmıştır. Diğer taraftan onun öğrencisi olan Ebû Yûsuf, halife Harun Reşîd tarafından kâdı lkudât=baş yargıç olarak tayin edilmiş, bütün hukukî ve fetvaya dair işlerde onun sözü geçerli olmuş ve böylece Hanefî mezhebi, resmî mezhep olmasa da, bu yolla gelişip yayılma fırsatı bulmuştur. Bu dönemde fıkıh bakımından dikkat çeken hususları şöyle özetleyebiliriz: Halifeler genellikle davranış ve icraatlarını dine dayandırmak arzusundaydı. Kur an ve sünnet kaynağından sonra, sahabenin söz ve davranışları ve ardından tâbiûn neslinin görüş ve ictihadları, kaynak olarak fıkıh malzemesi içine dâhil edilmiştir. Çok sayıda büyük fıkıh bilgini bu dönemde yetişmiş ve fıkıh mezhepleri bu dönemde kurulmuştur. Irak fakihlerinde Hanefîler sadece yaşanan olaylar hakkında değil, henüz yaşanmamış farazî olaylar hakkında da ictihad edip görüş bildirmiş hatta hayatta vukuu çok nadir olan bazı konularda dahi görüş açıklamışlardır. Onların bu tavrı, diğer mezhepler tarafından da takip edilmiştir. Farazî meselelerin ele alınışı, Hanefî ictihad usulü ve Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 21

89 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi fıkıh sistematiğinin ne kadar sağlam ve çözüm üretmeye elverişli olduğunu gösterme gayreti olarak yorumlanmaktadır. Farklı kültürlerden çok sayıda kişinin İslâm a girmesiyle, onların getirdiği örf ve adetlerin süzgeçten geçirilerek bazılarını ıslah, bazılarını ise reddetme zarureti ortaya çıkmıştır. İlim merkezleri arasındaki seyahatlerin artmasıyla bölgeler arasındaki görüş farklılıkları birinden diğerine aktarılıp tartışılmış, farklı mezheplere mensup âlimler birbirlerinden ilim alma ve kendi metotlarını gözden geçirme fırsatı bulmuştur. Yapılan tartışmalar, belli okullara mensup müctehidlerin ictihad usullerini sistemli olarak kaleme almalarına ve böylece fıkıh usulü ilminin doğmasına sebep olmuştur. Mezheplerin Doğuşu Abbasîler döneminde fıkhî mezheplerin doğuşunu hazırlayan sebepleri şöyle özetlemek mümkündür: Önceleri fıkhın sadece belirli konularında ictihad edilirken, bu dönemde fıkhın bütünü üzerinde ictihad edilmiş, böylece meseleler arasındaki bağlantıları tespit ve sistem kurma işlemi gerçekleşmiştir. Yapılan ictihadlar, fıkhın bütün konularıyla birlikte kitap haline getirilmiş ve böylece görüşlerin toplu halde görülüp öğrenilmesi imkânı ortaya çıkmıştır. Önceleri Irak ve Hicaz bölgesi şeklinde başlayan ayırım zamanla metot ve yaklaşım farklılığı olarak ehl-i hadis ve ehl-i rey ayırımına dönüşmüş ve yapılan tartışmalar fıkhı geliştirmiştir. Mezhep kavramı, müctehidin ictihad ederken takip ettiği usul ve bu usule göre yaptığı ictihad ve verdiği fetvaların toplamını ifade etmektedir. Bir ictihadın mezhep olarak tanımlanabilmesi için, takip edilen bir usulünün olması ve bu usule göre ulaşılan fıkhî ahkâmın kendi içinde tutarlı ve sistematik bir tarzda bulunması gerekir. Bu dönemde belirli bir mezhebe bağlı olmak gerekmediği gibi diğer mezheplerden de istifade edilmekteydi. Halk açısından mezhep, danışıp fetva sorduğu müçtehidin mezhebi idi. İsteyen istediği müçtehide gidip sorabilir, ondan ilim öğrenebilir ve onun fetvalarını takip edebilirdi. Bu dönemde mezhep ortaya koyan ulemanın en meşhurları şunlardır: Hasenü l-basrî, Ebû Hanîfe, Evzaî, Süfyân es-sevrî, Leys b. Sa d, Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 22

90 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi Mâlik b. Enes, Süfyan b. Uyeyne, Muhammed b. İdris eş-şâfiî, İshak b. Râhûye, Ebû Sevr, Ahmed b. Hanbel, Davud ez-zâhirî, İbn Cerîr et-taberî. Söz konusu bu mezheplerin çoğu, zaman içinde takipçilerinin azalıp yok olması, usul ve görüşlerinin benimsenmemesi, üsluplarının sert oluşu gibi sebeplerle tarihte kalarak varlığını devam ettirememiştir. EHL-İ HADİS VE EHL-İ REY AYIRIMI Ehl-i hadis (ehl-i eser) ve ehl-i rey şeklindeki ayrışma neticesinde, genel kabule göre ulema şu dört grup içinde mütalaa edilmiştir: Aşırı reyciler: Daha çok Kur an ve reye dayanan, bunun yanında sünneti yeterince dikkate almayanlardır. Basra mu tezilesi ve hâricîler bu grupta sayılmıştır. Mutedil reyciler: Kur an ve reye dayanmakla birlikte sünneti de hüccet kabul eden fakat hadisin kabulünde titizlik göstererek rivayetinden çekinen, buna karşılık kıyâs, istihsân ve maslahat gibi metotlara çokça başvuran ve farazî meseleler üzerinde de duranlardır. Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Muhammed eş-şeybânî, Mâlik b. Enes, İbn Ebî Leylâ, Rabî atü r-re y, Süfyân es-sevrî ve Osman el-bettî bu grupta sayılmıştır. Aşırı eserciler: Kur an dan sonra Hz. Peygamber in sünnetini hüccet kabul etmekle birlikte, rey ictihadını ve buna bağlı olan kıyas ve istihsan gibi metotları, sahabe ve tâbiûn fetvalarını hüccet olarak kabul etmezler. Bazı Mu tezile imamları ve Zâhiriye mezhebinin imamı Dâvûd ez-zâhirî bu grupta sayılmıştır. Mutedil eserciler: Kur an ve hadis yanında sahabe ve tâbiûn fetvalarını da hüccet kabul ederler, rey ve kıyasa karşı çıkmamakla birlikte onlara nadiren başvururlar ve farazî meseleler üzerinde durmazlar. Hadisçiler genellikle bu grup içinde değerlendirilmektedir. Leys b. Sa d, Süfyan b. Uyeyne ve Ahmed b. Hanbel bunlardandır. Bu tür kategorik tasnifler, ana yaklaşımlar konusunda bir fikir verme bakımından faydalı olmakla birlikte, genelleme yaklaşımı sebebiyle bazı müctehidlerin hangi grupta yer aldığı hususu tartışma konusu olabilmektedir. Mesela İmam Şâfiî nin ve Mâlik in hangi grupta yer aldığı hususu tartışmalıdır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 23

91 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi Abbasîler Döneminde Fıkhın Yazılması (Tedvîn) Daha önce yazılan bazı hadis ve fıkıh kitapları dışında, bu dönemde İslâmî ilimlerin her alanında oldukça verimli çalışmalar yapılmış, eserler kaleme alınmıştır. Kütüb-i sitte olarak bilinen meşhur altı hadis kitabı olan Buhârî, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî, İbn Mâce ve Nesaî oluşturulmuştur. Fıkıh ilmi açısından İmam Mâlik in el-muvatta, İmam Muhammed in el-mebsût (diğer adıyla el-asl), İmam Ebû Yûsuf un el-harâc, İmam Şâfiî nin el-ümm adlı eserleri önemlidir. Halife Mansûr ve Harun Reşîd in, İmam Mâlik in hadis, tabiûn fetvaları ve kendi değerlendirmelerini içeren el- Muvatta adlı eserini, ülkede birlik ve istikrarı sağlayacağı gerekçesiyle kanunlaştırma teklifi, İmam Mâlik tarafından, hadislerin bütününü içermediği ve ictihad hürriyetine aykırı olduğu gerekçesiyle kabul edilmemiştir. Bu teşebbüsten sonra miladi on dokuzuncu yüzyılda Osmanlı nın son dönemindeki Mecelle ye kadar fıkhın kanunlaştırılması söz konusu olmamıştır. Arada geçen yaklaşık bin yıllık süreçte İslâm coğrafyasının çeşitli yerlerindeki mezhepler, hukukî birlik ve istikrarı sağlayarak bir tür kanun görevi ifa etmişlerdir. Fıkıh usulü ilminin doğuşu ile reddiye ve ihtilaflar şeklinde yazılan kitapların ortaya çıkışı da bu dönemde olmuştur. Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed in fıkıh usûlüne dair eser yazdığı rivayet edilmiş ise de, bize kadar ulaşan ilk fıkıh usûlü eseri İmam Şâfiî nin er-risâle adlı eseridir. Fıkıh Kavramlarının Yerleşmesi Müctehidlerin kendi usullerini oluşturup buna göre fıkhî hükümleri açıklamaya başlamalarıyla, her müctehidin gerek fıkıh usulü gerekse fürû-ı fıkıhta kullandığı terim ve kavramlar netleşmeye ve yerleşmeye başlamıştır. Buna göre farz, vacip, sünnet, mendub, müstehab, haram, mekruh, şart, rukün, kıyas, illet gibi birçok kavram, her müctehidin ona yüklediği anlama göre içi dolu ve sabit anlamlı hale gelmiştir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 24

92 Ödev İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi Emeviler ve ya Abbasiler döneminde fıkhın durumunu araştırarak 200 kelimeyi aşmayacak şekilde yazınız. Hazırladığınız ödevi sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan ödev bölümüne yükleyebilirsiniz. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 25

93 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 26

94 Özet İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi Fıkıh ilmi Hz. Peygamber zamanında doğmuş,sahabe döneminde gelişmiş, Abbasiler dönemindeyse olgunluk çağına ulaşmıştır. Mekke döneminde inen ayetler ağırlıklı olarak tevhid inancının ve güzel ahlakın yerleştirilmesine dair olup bu dönemde fıkhî hüküm bildiren ayetler çok azdır. Medine'ye hicretten sonra güçlü bir topluluk oluşturan islam toplumunu düzenleyen hüküm ayetleri peyderpey inmeye başlamıştır. Fıkhî hükümler bazen bir soru veye olay üzerine bazen de doğrudan şari' tarafından bir düzenleme şeklinde konulmuştur. Hz. Peygamber döneminde hükümlerin genel özellikleri tedriç, kolaylık ve nesihtir. Kur'an- ı Kerimden sonra sünnet, fıkhî hükümler için ikinci ve malzemesi çok olan bir kaynaktır. Sünnete dayanmayan bir fıkıhtan bahsedilemez. Hz. Peygamber döneminde ictihad edip fetva veren ve yargılama faaliyetinde bulunan çok sayıda sahabî bulunmaktadır.ancak bu faaliyetler Hz. Peygamberin onayına arz edilmekteydi. Onun vefatından sonra sahabe yeni olayları ictihadla çözmeye devam etmiş fakat artık ona imkanı ortadan kalkmıştır. Emeviler döneminde fıkhın özellikle kamu alanına dair ahkâm bakımından hayatttan koptuğu ve ahkamın teorik boyutta tetkikine doğru bir yöneliş görülmektedir. Hicaz ve Irak uleması tabirleri de bu dönemde ortaya çıkmış fakat zamanla ilke ve yöntem farklılığı temelinde ehl_i hadis ve ehl_i rey ayrımına dönüşmüştür. Abbasiler döneminde büyük müctehidler yetişmiş ve mezheplar kurulmuştur. Bu mezheplaerden ancak bir kısmı günümüze kadar gelebilmiştir. Fıkıh usulü ilminin ortaya çıkması ve fıkhî kavramların yerleşmesi de bu dönemde olmuştur. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 27

95 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi DEĞERLENDİRME SORULARI Değerlendirme sorularını sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan bölüm sonu testi bölümünde etkileşimli olarak cevaplayabilirsiniz. 1. Hz. Peygamber in Mekke dönemi hakkında aşağıdakilerden hangisi yanlıştır? a) Müslümanların baskı altında olduğu, toparlanıp bir güç olarak ortaya çıkamadıkları bir dönemdir. b) Bu dönemin önemli bir kısmı, gizli davet şeklinde geçmiştir. c) Mekke döneminde inen ibadetler ve hukukî muamelelerle ilgili ayetler çok ayrıntılıdır. d) Habeşistan a hicret, dost gayri müslim topluluk içinde azınlık bir topluluk statüsüyle yaşama örneğidir. e) Bu dönemde inen ayetler ağırlıklı olarak tevhid inancını ve güzel ahlakı yerleştirmeye yöneliktir. 2. Hz. Peygamber döneminde fıkhî hükümlerin konulma şekliyle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır? a) Bazen sahabenin sorusu üzerine, hükmü açıklayan ayet geliyordu. b) Sahabenin bazı soruları hakkında ayet inmiyor, Hz. Peygamber kendi kararıyla meseleyi çözüyordu. c) Kur an daki ayetlerin çoğunluğu sorulan sorular üzerine inmiştir. d) Yaşanmış ilgili bir olay olmadan doğrudan hüküm ayeti gelebiliyordu. e) Hüküm bildiren ayetler genellikle Medine de inmiştir. 3. Aşağıdakilerden hangisi Hz. Peygamber döneminde fıkhî hükümlerin genel özelliklerinden değildir? a) Kolaylık b) Nesih c) Bazı hükümlerin aşamalı olarak gelmesi d) Tedriç e) Değişmezlik (sebat) 4. Ahkâm ayetleri hakkında aşağıdakilerden hangisi söylenemez? a) Ahkâm ayetlerinin sayısını 864 olarak ifade edenler vardır b) Hangi ayetin ahkâm ayeti sayılacağı hususunda müçtehidin bilgi birikimi ve kabiliyeti de etkilidir. c) Ahkâm ayetlerinin sayısını yüz elli olarak ifade edenler vardır. d) İtikadî hükümleri ihtiva eden ayetlere ahkâm ayetleri denir. e) Kur an ın bütün ayetlerini potansiyel ahkâm ayeti olarak değerlendirmek uygundur. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 28

96 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi 5. Sünnet hakkında aşağıdakilerden hangisi söylenemez? a) Bize aktarılma biçimine göre sünnet, mütevâtir, meşhur ve âhâd olarak üçe ayrılır. b) Fıkıh açısından hadisin sağlamlık veya zayıflığı önemlidir. c) Fıkıh ilminde âhâd haberler hüküm kaynağı olarak kullanılamaz. d) Fıkıh ilminde, akâid ilmindeki gibi kesinlik şartı aranmaz. e) Fakihler hadisçilerin, bir hadisin sıhhatine dair verdiği bilgiyi dikkate alırlar. 6. Sünnet hakkında aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır? a) Sünnet, Kur an da anlamı kapalı bulunan hususların açıklamasını yapar. b) Sünnet, Kur an daki hükümlere tamamlayıcı mahiyette ilavelerde bulunur. c) Sünnet, Kur an ın değinmediği hususlarda ilkten hükümler koyar. d) Çelişki iddiası mütevâtir veya meşhur hadislerde olmaz ancak âhâd haberlerde mümkündür. e) Ahkâm hadislerinin sayısı toplamda dört yüz civarındadır. 7. Ramazan orucu, bayram namazı, kurban ve zekât gibi ibadetler ne zaman konulmuştur? a) Mekke döneminin birinci yılında. b) Miraç gecesinde. c) Hicret sırasında. d) Medine döneminin ikinci yılında. e) Medine döneminin birinci yılında. 8. Fıkhın olgunluk çağı olarak bilinen, büyük müctehidlerin yetiştiği ve mezheplerin oluştuğu dönem hangisidir? a) Medine dönemi. b) Emeviler dönemi. c) Abbasiler dönemi. d) Râşid halifeler dönemi. e) Ömer b. Abdülaziz dönemi. 9. Aşağıdakilerden hangisi Şîa nın Ehli sünnetten farklı olarak benimsediği fıkhî hususlar arasında sayılamaz? a) Müt a nikâhını caiz görmek. b) Kadınla ters ilişkiyi mubah görmek. c) Abdestte çıplak ayağı yıkamayarak üzerine mesh etmek. d) Hz. Ali ve Hz. Hüseyin i sevmek. e) Din adamlarına humus adı altında bir vergi ödemek. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 29

97 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi 10. Bize kadar ulaşan ilk fıkıh usulü eseri ve yazarı hangisidir? a) Ebu Hanife el-fıkhü l-ekber b) İmam Muhammed el-mebsût c) İmam Şâfiî er-risâle d) İmam Malik el-muvattâ e) İmam Gazali el-mustasfâ Cevap Anahtarı 1.c, 2.c, 3.e, 4.d, 5.c, 6.e, 7.d, 8.c, 9.d, 10.c Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 30

98 İslâm Hukukunun Tarihsel Gelişimi YARARLANILAN KAYNAKLAR Akyüz, Vecdi, Dört Mezhep İmamı, (1999), İstanbul. Ansay, Sabri Şakir, Hukuk Tarihinde İslâm Hukuku, (1958), Ankara. Aydın, M. Âkif, Türk Hukuk Tarihi, (1999), İstanbul. Aziz Azme, İslâm Hukuku: Sosyal Ve Tarihi Bağlamı İçinde (Çeviri: Fethi Gedikli, 1992),İstanbul. Bardakoğlu, Ali, Fıkıh, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 13, Ankara. Berki, Ali Himmet, Hukuk Tarihinde İslâm Hukuku, (1955), Ankara. Bilmen, Ömer Nasuhi, Hukuk-ı İslâmiye ve Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu, (t.y.) İstanbul. Cin, Halil- Akgündüz, Ahmet, Türk İslâm Hukuk Tarihi: Kamu Hukuku Özel Hukuk, (1990), İstanbul. Ebû Zehra, Muhammed, Ebû Hanîfe (Çeviri: Osman Keskioğlu, 1966), İstanbul. Ebû Zehra, Muhammed, İslâm da Fıkhî Mezhebler Tarihi (Çeviri: Abdulkadir Şener, 1974), Ankara. Hudarî, Muhammed, İslâm Hukuku Tarihi (Çeviri: Haydar Hatipoğlu, 1974), İstanbul. Karaman, Hayreddin, İslâm Hukuk Tarihi, (1999), İstanbul. Keskioğlu, Osman, Fıkıh Tarihi ve İslâm Hukuku, (1999), Ankara. Koca, Ferhat, İslâm Hukuk Tarihinde Selefi Söylem: Hanbeli Mezhebi, (2002), Ankara. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 31

99 HEDEFLER İÇİNDEKİLER İSLÂM HUKUK MEZHEPLERİ İslâm Hukuk Mezhepleri ve Kurucuları Mezhep İmamları ve Hayatları Mezhep İmamlarının İctihad Usûlleri Yaşamayan Mezhepler Sünnî Olmayan Mezhepler Mezheplerin Yayılmasının Sebepleri Günümüzde Fıkıh Mezheplerinin Bölgesel Dağılımları İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ Bu üniteyi çalıştıktan sonra Mezhep kavramını tanımlayabilecek, Mezhep kurucularının ictihad usûllerini öğrenebilecek, İslâm Hukuk Mezhepleri arasındaki farkları, anlayıp nerelerden kaynaklandıklarını anlayabilecek. ÜNİTE 5

100 Mezhep İmamları Ve Hayatları GİRİŞ İslam hukuk mezhepleri daha meşhur ifadesiyle fıkıh ekolleri Hz. Peygamber in (s.a.s) sahabesinin yetiştirdiği tâbiûn adı verilen fakihlerin Kur ân ve Sünnet i anlamaya çalışarak oluşturdukları fıkhî ekollerin ilk oluşumlarıdır. Tâbiûn döneminin son zamanlarında ulema, bölgesel olarak Hicaz ve Irak ekolü tarzında iki kategoriye ayrılmış, daha sonra âlimlerin bilgi kaynakları, yetişme uslûp ve üstad farklarından kaynaklanan Rey ve Hadis ekolleri ortaya çıkmıştır. Söz konusu ekollerden sonra müctehit imamlar döneminde İslam hukuk mezhepleri, belli isim ve ictihad teknikleriyle daha belirgin olarak hukuk tarihindeki yerlerini almışlardır. Bu mezhepler arasında Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî gibi meşhur sünnî olanların yanında hâricî ve şiî gibi sünnî olmayan mezhepler de ortaya çıkmıştır. Sünnî mezheplerin bir kısmı tarihî süreçte, müntesiplerinin kalmaması ve başka diğer sebeplerle canlılığını kaybetmiş, dört meşhur mezhep ise günümüze kadar eser ve müntesipleriyle varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bu noktada meşhur mezhepleri ve ilk kurucu imamlarını tanıyacağız: MEZHEP İMAMLARI VE HAYATLARI Ebû Hanîfe (ö.150/767) Ebû Hanîfe nin adı Numan b. Sâbit tir. Dedesi Zûtâ İran'dan köle olarak Irak'a getirilerek sahibi tarafından hürriyetine kavuşturulmuş bir kişidir. Babası Sâbit ise hür ve müslüman olarak doğmuş, küçüklüğünde Hz. Ali'yi görmüş ve onun, gerek kendisi ve gerekse nesli için yaptığı hayır dualarına mazhar olmuştur. Ebû Hanîfe hayatının ilk dönemlerinde ticaretle uğraşan ve daha sonra kendini ilme verip ticareti ortaklarıyla devam ettiren zeki bir insandır. Kendisi tâbiûn âlimleri ile görüşmüş ve onlardan ilim ve feyiz almıştır. Bu bakımdan kendisi üçüncü nesle (tebei tâbiîn nesline) mensuptur. Sahabeden bazıları ile görüşüp görüşmediği ve bu sebeple tâbiûndan sayılıp sayılmayacağı konusu tartışılmıştır. Tercih edilen görüşe göre ashabdan bazılarını kendisi küçük yaşta iken görmüştür, ancak onlardan doğrudan hadis rivayet etmemiştir. Tâbiûndan olan üstadları arasında kendisinden en çok istifade ettiği şahıs Hammâd b. Ebî Süleyman'dır (ö. 120/737). Bu zatın derslerine tam on sekiz yıl devam etmiştir. Son Emevî halifeleri ile Abbasîlerden Mansur ona baş kadılığı teklif etmelerine rağmen o ısrarla bunu kabul etmemiş bu sebeple de zindana atılmıştır. Daha sonra Bağdat'ta hapishanede iken vefat etmiştir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 2

101 Mezhep İmamları Ve Hayatları Ebû Hanîfe'nin bu vazifeyi kabul etmemesinin sebebi, devlet yönetimini gasbeden ve hilafeti saltanata çeviren yöneticilere karşı bir pasif direnişte bulunmak ve böylece halka mesaj vermektir. Mezhep fıkhının metodoloji, doktrin ve sistematiğinin oluşmasında en büyük pay, hiç şüphesiz Ebû Hanîfe nindir. Çağdaşı olan müctehid âlimlerden İmam Mâlik onun hakkında : Ebû Hanîfe öyle bir kişidir ki, sana şu direğin altından olduğunu iddia etse isbat edebilir" demiştir. İmam Şâfiî "Bütün insanlar fıkıhta, Ebû Hanîfe'nin aile fertleri sayılır" sözüyle onun fıkıh ilmindeki konumuna işaret ederken, İbnü'l-Mübarek de Fıkıh'ta Ebû Hanife gibisini görmedim, ondan daha dindar birini de görmedim" demiştir. Ebû Hanîfe nin sayısız fıkhî ictihadları ve çözümleri vardır, bunlar onun zekâsına ve meseleleri çok seri anlayışına delâlet etmektedir. Ebû Hanîfe'nin, imlâ (öğrencilerine not aldırma) yoluyla da olsa bir kitap yazıp yazmadığı konusu tartışılmıştır. En azından el-fıkhu'l-ekber ve Müsned'in ona ait olduğuna dair deliller vardır. Bunlardan başka risale adı verilen küçük hacimde eserleri olduğu da rivayet edilmektedir. Ebû Hanîfe nin sahabeden üstadları Hz. Ali ve Abdullah b. Mesud; tâbiînin büyüklerinden üstadları ise Şurayh, Alkama b. Kays, Mesruk b. Ecda, Esved b. Yezid, Âmir b. Şerahîl eş-şâ bî, İbrahim Nehaî, Hammâd b. Ebî Süleyman dır. Hanefî mezhebi, Irak rey fıkhını metodolojik ve doktrinel açıdan Ebû Hanife nin kendi rengini verip sistemleştirdiği, tarihî süreç içerisinde öğrencilerinin bu sistemi kaydedip geliştirdikleri ve yaydıkları dinî nitelikli sosyal bir olgudur. Mezhep fıkhının metodoloji, doktrin ve sistematiğinin oluşmasında en büyük pay, hiç şüphesiz Ebû Hanîfe nindir. Sahabeden Abdullah b. Mes ûd ile başlayan, tâbiûn fakihleri ile belirginleşen, İbrahim en-nehaî ile usûl ve yöntemi belli ölçüde berraklaşan, Hammâd ile tecrübî ve nazarî olarak sınanan ve başarı ile uygulanan Irak rey ekolünün artık iyice ortaya çıkmış olan usûl ve yöntemi, İmam Ebû Hanîfe tarafından benimsenerek geliştirilmiştir. Ebu Hanîfe nin ilim dünyasına bıraktığı en önemli kazanımlardan birisi, Muhammed Hamîdullah ın (ö.2002) fıkıh akademisi tabirini kullandığı ictihad şûrası dır. O derslerinde takrir metodunu değil, istişare ve müzakere usûlünü tercih etmiştir. Ebû Hanife kendi usûlünü şöyle açıklamaktadır. "Rasûlullah'tan (s.a.s) gelen hadisler baş üstüne, sahabeden gelenleri seçer birini tercih ederiz, fakat toptan terk etmeyiz. Bunlardan başkalarına ait olan hüküm ve ictihadlara gelince biz de onlar gibi ilim adamlarıyız." Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 3

102 Mezhep İmamları Ve Hayatları Ebû Hanife başka bir ifadesinde: Allah'ın kitabındakini alır kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullah'ın, güvenilir âlimlerce nakledilen malum ve meşhur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam Allah Rasûlü nün ashabından dilediğim kimsenin görüşünü alırım, fakat iş İbrahim, Şa bî, Hasan, Atâ... gibi (tâbiûndan olan) zevata gelince ben de onlar gibi ictihad ederim." demektedir. Ebû Hanîfe nin öğrencileri her zaman kendisini minnet ve hürmetle anmışlardır. Kendisi üstadı Hammâd ın ders halkasına varis olduktan sonra otuz yıl boyunca ders okutmaya devam etmiş ve bu süre içinde kırkı müctehid seviyesinde olmak üzere binlerce öğrenci yetiştirmiştir. Ebû Hanîfe nin Önde Gelen Öğrencileri 1. Ebû Yusuf, Irak bölgesinin fakihidir. 113/731 yılında Kûfe'de doğdu. Önce hadis okudu ve "hadis hâfızı" oldu. Sonra Ebû Hanîfe'nin talebeleri arasına katıldı, onun usûlünü benimseyerek "mutlak müctehid" mertebesine ulaştı ve Abbasî halifelerinden Harun Reşîd'in baş kadısı (kâdı'l-kudât) oldu, 182/798 yılında vefat etti. 2. Muhammed Şeybânî Kûfe'de yetişip sonra Bağdad'a geçti ve Rakka kadısı oldu. Harun Reşîd ile beraber gittiği Rey'de 189/805 yılında vefat etti. Aynı gün Kisâî de vefat etmişti, zamanın halifesi : "Bugün Rey' şehrinde Arapça ve Fıkıh defnedildi" diyerek kaybın büyüklüğünü ifade etmiştir. Ebû Hanîfe'nin vefatında 18 yaşlarında olan Muhammed daha çok Ebû Yusuf'tan ders okumuş ve daha hocası hayatta iken kendisi de üstad olmuştur. İmam Şâfiî kendisinden çok istifade ettiğini ve ondan aldığı bilgi ile bir deve yükü kitap yazdığını ifade etmiştir. İmam Muhammed de İmam Mâlik'ten üç yıl kadar ders okuyarak istifade etmiştir. 3. Züfer b. Hüzeyl, Kûfelidir. O da önce hadisçi iken Ebû Hanîfe'ye talebe olduktan sonra reyci olmuş, hatta talebenin bu konuda en başarılısı sayılmıştır. Kendini dünyevi işlerden daha çok ilim ve ibadete vermiş bir kişidir. 158/775 yılında vefat etmiştir. 4. Hasen b. Ziyâd Lü lüî, önce Ebû Hanîfe, sonra da iki büyük öğrencisinden ders görmüştür, ancak üstadlarının derecesine gelememiştir. 204/819 yılında vefat etmiştir. Mezhebin Önemli Kitapları: Ebû Hanîfe ye nisbet edilen akaid ve kelâm ile alakalı kitaplar bize kadar intikal etmiş ise de fıkıh konusunda bilinen bir eseri yoktur. Kendisine nisbet edilen Müsned ler talebe ve tâbîleri tarafından tedvîn edilmiştir. İlimler tarihçisi İbnü n-nedîm el-fihrist adlı eserinde Ebû Hanîfe nin talebesi Ebû Yûsuf'e ait birçok kitap ismi veriyorsa da bugün elimizde onun şu birkaç kitabı vardır: Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 4

103 Mezhep İmamları Ve Hayatları Kitabu l-harâc; Ebû Yusuf un en önemli eseridir. Zamanın halifesi Harun Reşîd e ithafen yazılmıştır. Kitabu l-harâc, idâre, mâliye/vergi gibi kamu hukuku konularını ihtiva etmektedir. Birçok dile çevrilmiş olan bu eserin Hanefî mezhebinin ilk dönem kitaplarından olma özelliği ve kıymeti tartışılmazdır. İhtilâfu Ebî Hanîfe ve İbni Ebî Leylâ: Ebû Yusuf bu eserinde kendi hocası Ebû Hanîfe ile hocasının çağdaşı olan Kûfe kadısı İbn Ebî Leylâ arasındaki ihtilaflı konuları ele almaktadır. el-âsâr: Hocası Ebû Hanîfe den rivayet ettiği ahkam hadislerini içeren bir kitaptır. er-reddü alâ Siyeri l-evzâ î: Şam bölgesinin müctehidi olan Evzâ î nin Devletler Hukukuna ilişkin görüşlerini eleştiren bir kitaptır. Ebû Hanîfe nin talebelerinden olan İmam Muhammed eş-şeybânî, hem Ebû Yusuf dan daha çok eser yazmış, hem de zamanımıza bu kitaplarından çoğu intikal etmiştir. İmam Muhammed "hanefî mezhebinin nâkili" olarak da şöhret kazanmıştır. Başlıca eserleri; el-asl yahut el-mebsût, el-câmi'u's-sağîr, el-câmi'u'l- Kebîr, es-siyeru's-sağîr, es-siyeru'l-kebîr ve ez-ziyâdât tır. Buraya kadar zikredilen bu altı esere "zâhiru'r-rivâye" denir. Çünkü bunlar İmam Muhammed'den tevatür veya şöhret yoluyla nakil ve rivayet edilmiştir. Zâhiru'r-rivâye kitapları Hâkim Şehîd Mervezî (ö. 334/945) tarafından el-kâfî adıyla özetlenmiş, daha sonra bu eser de Hanefî fakihlerinden İmam Serahsî (ö. 483/1090) tarafından el-mebsût adıyla otuz cilt halinde şerhedilmiştir. İmam Muhammed'in zâhiru r-rivaye adlı eserlerine nisbeten rivayet yolu onlar kadar sağlam olmayan kitaplarına da "nâdiru'r-rivâye" denir. Bunlar; Rakkıyyât (Rakka kadısı iken kendisine gelen mesâil), Keysâniyyât (el-keysânî rivayeti), Cürcâniyyât, Hârûniyyât, Hiyel ve Mehâric ile Ziyâdâtü z-ziyâdât tır. Hanefî mezhebinin önemli kaynakları arasında sayılacak kitaplardan bazıların şunlardır: Ebû Ca'fer Tahâvî (ö.321/933): el-muhtasar ile Şerhu-Me'ânî'l-Âsâr Ebû l-hasen el-kerhî (ö.340/951): er-risale fî l-usûl Cessâs (ö. 370/980): el-fusûl fî l-usûl ile Ahkâmu l-kur ân Debûsî (ö. 430/1038): Takvîmu l-edille ile el-esrâr Serahsî (ö. 483/1090): el-mebsût ile Usûlü s-serahsî Kâsânî (ö. 587/1191): Bedâi u s-sanâi Merğînânî (ö.593/1197): el-hidâye Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 5

104 Mezhep İmamları Ve Hayatları Bu önemli eserleri yanında Hanefî mezhebinin Mutûn-i Erbaa yani dört metin adı verilen ve mezhep içerisinde muteber sayılan eserleri de şunlardır: Tâcüşşerîa el-mahbûbî (ö. 673/1274), el-vikâye Abdullah el-mavsılî (Ö.683/1284), el-muhtâr İbnüssââti (ö. 694/1294), Mecmau l-bahreyn Ebu l-berakât en-nesefî (ö.710/1310), Kenzü d-dekâık Mâlik b. Enes (ö.179/795) Mâlikî mezhebinin kurucusu olup tam ismi Ebû Abdullah Mâlik b. Enes b. Mâlik el-yemenî dir. Dedeleri Yemen valisinden gördüğü zulüm üzerine Medine ye gelip yerleşmişlerdir. İmam Mâlik Medine de dünyaya gelmiştir. Başta hadis olmak üzere fıkıh, tefsir, kozmografya dallarında ilim tahsil etmiştir. Kendisinden bin üç yüzden fazla kişi hadis veya fıkıh öğrenmiştir. Kendisini ilme vermiş bir aile muhitinde büyümüş olan Mâlik, önce Kur an ı hıfzetmiş, daha sonra hadis ezberlemeye başlamıştır. Hocaları arasında muhaddis ve kıraat ehlinden Abdurrahman b. Hürmüz, İmam Zührî ve Medine nin büyük âlimlerinden Rebîatürre y gibi zevat vardır. Fıkhî melekesinin gelişmesinde ve usûlünün şekillenmesinde rey taraftarı olan hocası Rebîatürr ey in büyük tesiri olmakla birlikte, kendisinin hadis ve esere bağlılığı ve hocasının selef in görüşlerine muhalefeti sebebiyle son zamanlarda onun meclisini terk etmiştir. Hadis rivayeti konusunda gösterdiği titizliği fetva konusunda da göstermiştir. Fetva verme konusunda acele etmemiş söz konusu olan bir problemi iyice araştırıp, detaylı bilgi edindikten sonra fetva vermiştir. Helal ve haramla ilgili konularda söz söylemenin zor olduğunu ifade etmiş, mecbur kalmadıkça bu konularda hüküm vermemiştir. İmam Mâlik "el-emru'lmuctemâ 'indenâ" tabiriyle sık sık icmâdan bahsederek bunu bir delil olarak kabul etmiştir. İmam Mâlik, Hicaz hadis ekolünü belli bir sisteme kavuşturmuştur. Mezhebin kuruluşunun tamamlanmasında ve yayılmasında onun ortaya koyduğu çaba ve eserler kadar talebelerinin de katkıları olmuştur. Ayrıca mezhep fıkhının tedvîn edilmesinde talebelerin kadılık makamlarında bulunmaları ayrı bir önem arzetmiştir. İmam Mâlik ictihadda takip ettiği usûlü yazı ile bizzat tesbit etmemiştir. Ancak "Muvatta'" adlı eserindeki bazı sözleri ve öğrencileri tarafından derlenen "Müdevvene" adlı eserdeki ictihadları, mensuplarına onun usûlünü tesbit etme imkanını vermiştir. Buna göre İmam Mâlik ictihadında ilk kaynak olarak Allah ın kitabına müracaat eder. Bunda bulamadıklarını Hz. Peygamber in sünnetinde arardı. İmam Mâlik "el-emru'l-muctemâ 'indenâ" tabiriyle sık sık icmâdan bahsederek bunu bir delil olarak kabul etmiştir. Bazılarına göre Mâlik Ehl-i Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 6

105 Mezhep İmamları Ve Hayatları Hadis ten sayılmasına rağmen istinbatlarında reye de geniş yer vermiştir. O ictihad ederken delil olarak amel-i ehli Medine adı verilen Medine ehlinin uygulamalarına da ayrıca bir önem vermiştir. Mâlikî mezhebinin temel karakteristiğini üç temel özelliğe bağlamak mümkündür. Ehl-i Hicaz fıkhının devamı olması, Medine de yerleşmiş olan uygulamayı kaynak kabul etmesi ve maslahata esaslı bir yer vermesi. Diğer mezhepler gibi bu mezhep de meseleci bir karaktere sahiptir. İmam Mâlik in kendi eseri Muvatta olup üzerine birçok şerhler yapılmıştır. Bu eser aynı zamanda temel hadis kaynaklarındandır. Mâlikî mezhebinin ikinci temel kaynağı sayılan el- Müdevvenetü l-kübra Sahnûn ismiyle tanınan Abdüsselam b. Said et-tenûhî (ö. 240/854) tarafından kaleme alınmıştır. Bu mezhebin diğer meşhur eserlerinden bazıları ise şunlardır: İbn Ebî Zeyd el-kayrevânî (ö.386/996), Kitâbü r-risâle el-bâcî (ö.480/1086), el-müntekâ Şerhu l-muvatta Sîdî Halîl (ö. 767/1365), Muhtasaru Halîl Haraşî (ö. 1101/1689), el-haraşî alâ Muhtasar Sîdî Halîl İmam Şâfiî (ö.204/820) Şâfiî mezhebinin kurucusu olan Muhammed b. İdrîs eş-şâfiî nin soyu Kureyş kabilesine dayanır. Gazze'de doğan İmam Şâfiî iki yaşında iken Mekke'ye getirilmiştir. Küçük yaşlarda Kur an-ı ezberleyen Şâfiî Mekke de Müslim b. Halid ez- Zencî ve Süfyan b. Uyeyne den fıkıh ve hadis öğrendi. Genç yaşlarından itibaren fetva vermeye başladığı rivayet edilmektedir. Yirmi yaşlarında Medine ye gelip İmam Mâlik ten Muvatta yı okuyup ezberledi. Dokuz yıl kadar İmam Mâlik in yanında kalıp onun vefatından sonra Yemen e gidip orada kadılık görevinde bulundu. Yemen idaresindeki bazı zalim valiler sebebiyle orayı terk edip Bağdat a gitmiştir. Burada iki sene kalan İmam Şâfiî, İmam Muhammed eş-şeybânî den Irak fıkhını öğrendi. Kendi ifadesine göre İmam Muhammed eş-şeybânî den bir deve yükü ilim öğrenmiştir. İmam Şâfiî başta Ahmed b. Hanbel, İshak b. Râhûye, ez-za ferânî, Ebû Sevr, Davûd b. Ali ez-zâhirî, İbn Süreyc, Buveytî, Müzenî olmak üzere birçok talebe yetiştirdi. Kendisi "el-kavlu'l-kadîm, el-mezhebu'l-kadîm" diye anılan ictihadına dayalı kitaplarını imlâ yoluyla telif etti. H. 198 yılında yeni Mısır valisinin oğlu ile birlikte Mısır'a gitti. Burada iftâ ve tedrîs yoluyla kendi mezhebini yaydı ve "elkavlu'l-cedîd, el-mezhebu'l-cedîd" diye anılan yeni mezhebini, bir başka ifadeyle eskiye nisbetle değişen ictihadlarını aksettiren eserlerini yazdı. İctihad usûlünü bizzat kaleme almış başka imamlar varsa da bu konuda kitabı bize kadar ulaşan ilk isim, İmam Şâfiî'dir ki, onun er-risâle si, Mısır'da iken Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 7

106 Mezhep İmamları Ve Hayatları yazdığı ve fıkıh usûlü alanında bize kadar ulaşan ilk "usûl" kitâbıdır. Diğer bir eseri olan el-ümm, o devirde eşi yazılmamış bir fıkıh kitabıdır. Eserlerinin çeşitli yerlerindeki açıklamalarından onun ictihad usûlü şöyle anlaşılmaktadır: Şer î hüküm önce Kur an ın naslarına ve Rasûlullah'ın sünnetine müracaatla çıkarılır. Bunlarda açıkça bulunmayan konular ise delâlet yoluyla ve ictihadla elde edilir. İctihadın en önemli şekli de kıyastır. Şâfiî mezhebinin meşhur bazı âlim ve eserleri şunlardır: Müzenî (ö.264/877), el-muhtasar; Şirazî (ö. 476/1083) el-mühezzeb; İmamü l-harameyn el-cüveynî (ö. 478)1085) el-burhân fî Usûli l-fıkıh ile Nihâyetü l-matlab; Gazzâlî (ö.505/1111) el-mustasfâ ile el-vasît; Fahreddin Râzî (ö. 606/1209) el-mahsûl,, İmam Nevevî (ö. 676/1277) el-minhâc ile el-mecmû ; Şirbînî (ö. 977/1570), Muğni l-muhtâc Şerhu l-minhâc. Ahmed b. Hanbel (ö.241/855) Ahmed İbn Hanbel 30 binden fazla hadisi ihtiva eden Müsned adlı eserini yaklaşık 280 kadar hocadan aldığı rivayetlerden oluşturmuştur. Ahmed b. Hanbel, Bağdat'ta dünyaya gelmiştir. Küçük yaşlarda ilim tahsiline başlayarak Kûfe, Basra, Mekke, Medine, Yemen, Şam, Mağrib, Horasan gibi bölgelere giden Ahmed b. Hanbel, buralarda yaşayan âlimlerden ders alarak muhaddislerden hadis öğrendi. Geçimini babasından miras kalan dokuma atölyesinin kirasıyla sağlamaya çalışarak kira gelirinin yetmediği zamanlarda bazen işçilik yaparak, bazen de yazı yazarak geçimini temin etti. En sıkıntılı zamanlarında bile halifelerin ihsanlarını kabul etmemiş, izzet ve şerefiyle yaşamasını bilmiştir. Küçük yaşında Kur an ezberledikten sonra on beş yaşında iken hadis tahsiline başladı. Kaynaklarda onun ilk tahsilinin fıkıh olduğu ifade edilmektedir. Zira Bağdat ta kaldığı dönemde ilk hocaları arasında Ebu Yusuf vardır. Daha sonra İmam Şafiî ve diğer âlimlerden ders almıştır. Ahmed İbn Hanbel 30 binden fazla hadisi ihtiva eden Müsned adlı eserini yaklaşık 280 kadar hocadan aldığı rivayetlerden oluşturmuştur. Ahmed İbn Hanbel ilim yolculuğunda öğrendiği hadisleri sadece ezberlemekle kalmıyor, hadislerin ihtiva ettiği fıkhî incelikleri de kavrayarak sahabe ve tabiîn fetvalarını toplamaya özen gösteriyordu. Onun ders aldığı hocalarından bazıları Ebu Yûsuf, İmam Şafiî, Hüşeym b. Beşir, Veki b. Cerrah, Süfyan b. Uyeyne, Abdürrezzak es-san ânî dir. Döneminin idarecilerinin zorla kabul ettirmeye çalıştıkları kimi görüşlere karşı koymuş, bunun karşılığında işkence ve eziyetlere maruz kalarak Halife Mu tasım zamanında yıllarca hapsedilmiştir. Dört imam içinde usül ve fetvalarını yazmaktan en çok çekinen âlim Ahmed b. Hanbel'dir. O yalnız hadisleri toplayıp ayırmaya önem vererek bunu kendisine gaye edinmiştir. İşte bu sebeple onun da ictihad usûlü, talebelerinin toplayarak nakil ve neşrettikleri fetvalarıyle ortaya çıkarılmıştır. Bu nakillere göre Ahmed b. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 8

107 Mezhep İmamları Ve Hayatları Hanbel, ictihad ve fetvalarında Kitab, Sünnet, sahabe görüşü, tâbiûn fetvası, kıyas ve ıstıshab delillerine dayanmıştır. Bu mezhebin önemli eserleri arasında şunlar sayılabilir: Hırakî (ö. 334/945), el-muhtasar; İbn Kudâme (ö.620/1223), el-muğnî; İbn Teymiyye (ö.728/1328), Mecmûatü l-fetâvâ; Buhûtî (ö.1051/1641), Keşşâfü l-kınâ an Metni l-iknâ. Yaşamayan Sünnî Mezhepler Bu mezhepler Kur an ve sünnete bağlı olarak mezhep görüşlerini ortaya koyarak belli bir dönem insanlar tarafından benimsenmiş fakat birçok sebebe bağlı olarak uzun süre varlıklarını devam ettirememişlerdir. Daha sonraki dönemlerde mezhep müntesipleri üstadlarının usûl ve anlayışlarını devam ettirmek istemişlerse de dört büyük mezhep âlimlerinin hem talebe hem de telif bazındaki gayretleri nisbetinde bir başarı elde edememişlerdir. Bu mezhep imamlarının bir kısmının eserleri günümüze kadar gelmiş olup fıkıh eserlerinde haklarında bilgiler mevcuttur. Bunlardan bazıları hakkında kısaca bilgi vermeye çalışacağız. Hasan-ı Basrî Mezhebi (ö. 110/728) Kurucusu Hasen b. Yesâr olup, Medine'de Hz. Ömer'in hilâfetinin son yıllarında doğdu, Hz. Ali nin himayesinde çocukluğunu geçirerek sahabeden hadis öğrendi. Hasan Basrî büyük bir âlim ve aynı zamanda fakihtir. Kendisi birçoğu Bedir gazisi olan sahabeyle görüşmüştür. Bunlar arasında Enes b. Mâlik ilk sırada yer alır. Hasan Basrî, Hz Ali nin halife olmasının ardından ailesiyle birlikte Basra ya giderek ömrünü burada geçirdi. Yetiştirdiği talebeleri arasında Eyyüb es-sahtiyânî, Katâde b. Diâme, Mâlik b. Dînar gibi âlimler vardır. Hasan Basri nin fıkıhta takip ettiği usul, eskiyi bilmek, sahabenin icmâ ettiği konularda onlara uymak, ihtilaf ettikleri konular üzerinde durarak bunları yeniden incelemek ve fıkhî meseleleri ele alırken geçmişten gelen bilgi birikiminin yanında mevcut şartları da göz önüne alarak en iyiyi ortaya koymak şeklinde özetlenebilir. Evzâî Mezhebi (ö.157/774) Kurucusu Ebû Amr Abdurrahman b. Muhammed, Dimaşk'ta doğdu. Atâ b. Ebî-Rabah ve Zührî gibi muhaddislerden hadis öğrendi. Kendisinden de birçok hadis bilgini rivayette bulundu. Kendisi Dımaşk ta ilk tedvin ve tasnif faaliyetinde bulunan kişi olarak tanınır. Evzâî nin, Müsnedü l-evzâî, Kitabu s-sünen fi l-fıkh, Kitabu l- Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 9

108 Mezhep İmamları Ve Hayatları Mesâil fi l-fıkh adlı eserlerinin olduğu kaynaklarda zikredilmektedir. İmam Şâfiî nin el-ümm adlı eserinin bir bölümünde Kitabu Siyeri l-evzâî bulunmaktadır. Kendisine mahsus ictihad usulü, rey ve fetvaları bulunan Evzâî h. IV. asrın ortalarına kadar tâbileri olan bir mezhep imamıydı. Mezhebi, Suriye, Irak, Hicaz, Mısır, Mağrib ve Endülüs te yayılmıştır. Evzâî nin ehl-i hadis ve ehl-i re y arasında bir fıkıh metodu takip ettiği kabul edilmiştir.evzâî re y ve kıyasa çok sık başvurmamışsa da hadisçiler gibi bundan uzak kalmamış, daha çok hadise bağlı kalmakla birlikte nassın bulunmadığı yerlerde re ye başvurmaktan çekinmemiştir. Sevrî Mezhebi (ö.161/778) Kurucusu Ebû Abdillah Süfyân b. Saîd Sevrî, Kûfeli olup müstakil bir müctehiddir. İbn Teymiyye, tâbiîn asrının dört imamından birinin Süfyan-ı Sevrî olduğunu söyler. Kendisi re yi kullanmakla birlikte onun daha çok hadise öncelik verdiği bilinmektedir. Bu yüzden o mürsel hadisleri de delil olarak kullanırdı. Önceleri Sevrî mezhebinde fetva veren bazı âlimler bulunduğu halde mezhebi iki asırdan fazla yaşamamıştır. Diyaneti, zühdü, takvası ve güvenilir oluşu konusunda halkın ittifakı vardır. Kendisine ait görüşleri hilaf kitaplarında, Ahkâmu'l- Kur'an türü eserlerde ve Sünen şerhlerinde zikredilmektedir. VII. Yüzyılın ortalarında tedvin ve tasnif faaliyetleri başladığında Kûfe de bu işi yapan ilk kişi Sevrî dir. Kaynaklarda kendisinin el-camiu l-kebir, el-camiu s-sağır, Kitabu l-ferâiz gibi eserlerinin olduğundan bahsedilmektedir. Zamanın halifesinin kadılık vazifesini kabul etmediği için onun gazabına uğramış ve kalan ömrünü gizlenerek geçirmiştir. Leys b. Sa d Mezhebi (ö.175/791) Mezhebin kurucusu Ebu'l-Hâris el-leys b. Sa'd Mısırlı olup Hicaz ekolünü temsil eden fıkıh âlimlerindendir. İmam Mâlik kendisinden çok istifâde etmiştir. İmam Şâfiî, Leys b. Sa d hakkında O, Mâlik ten daha kuvvetli bir fıkıhçı idi, fakat arkadaşları onu ayakta tutmadılar demiştir. Faziletli ve hayırsever bir kimse olduğu ve yıllık geliri binlerce altın olduğu halde çok dağıttığı için zekât ile mükellef olmadığı kaynaklarda ifade edilmektedir. Leys b. Sa d görüşlerini kitap haline getirmediği gibi öğrencileri de böyle bir görevi yerine getirmemişlerdir. Bu yüzden onun görüşlerini hilaf ve ihtilafu l-fukaha eserlerinde bulmaktayız. İmam Mâlik in bazı konularda Medine halkının amel ettiği görüşlerine aykırı fetva verdiği ni öğrenmesi üzerine Leys i ikaz etmek üzere kendisine yazdığı mektubu ile Leys in Mâlik e yazdığı cevabi mektubu kaynaklarda bulunmaktadır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 10

109 Mezhep İmamları Ve Hayatları İbn Şübrüme Mezhebi (ö.144/761) Mezhebin kurucusu Ebû Şübrüme Abdullah b. Şübrüme ed-dabbî kaynaklarda Ebû Hanife nin akranı olarak zikredilmektedir. Babası Şübrûme'nin Cemel Vak'ası nda Hz. Ali'yi gördüğü ve İbn Mes'ûd'dan hadis rivayet ettiği belirtilmektedir. İbrahim en-nehaî, Hammâd b. Ebû Süleyman ve Âmir b. Şerâhil eş-şa'bî gibi Kûfe'nin önde gelen âlimlerinden fıkıh tahsil eden İbn Şübrüme, Ca'fer es-sâdık'ın meclisinde beraber bulunduğu Ebû Hanîfe'den, ayrıca Rebîatürre'y'den istifade etmiştir. Enes b. Mâlik, Şa'bî, Ebû Seleme b. Abdurrahman, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe, İbrahim en-nehaî, Salim b. Abdullah b. Ömer, İbn Sîrîn, Nâfi', Atâ b. Ebî Rebâh ve İbnü'l-Münkedir gibi birçok âlimden hadis rivayet etmiştir. İbn Şübrüme zamanının en büyük fakihlerin olup fıkıh ekollerinden olan ehl-i re ye mensubiyetiyle birlikte Irak ekolünün temel anlayışını savunurdu. İbn Şübrüme, fikirlerine ihtilâfü'l-fukahâ türü eserlerde yer verilen sayılı müçtehidlerden biri olmakla birlikte görüşleri etrafında bir mezhep teşekkül etmemiştir. Gerek rivayet ettiği hadisler gerekse fıkhî konulara ilişkin görüşlerinin diğer büyük müctehidlerinki kadar fazla olmamasında, yürüttüğü resmî görevlerin etkisi bulunmaktadır. Fıkha dair görüşleri daha çok kadılık yaptığı süre içinde ortaya çıkmış, bunların önemli bir kısmını İmam Şâfiî nin üstadlarından olan Vekî Ahbârü'lkudât adlı eserinde kaydetmiştir. İbn Ebî Leylâ Mezhebi (ö.148/765) İbn Ebî Leylâ, davalara Kûfe meclisinde bakardı. Ebû Hanîfe, İbn Ebî Leylâ nın kadı olarak verdiği hükümleri öğrencileriyle ders halkasında tartışır, gerektiğinde tenkit ederdi. Asıl ismi Muhammed olan İbn Ebî Leylâ, Kûfe de doğmuştur. Tâbiinden meşhur Abdurrahman b. Ebî Leylâ nın oğludur. Yusuf b. Ömer tarafından 122 yılında kadılık görevine getirilen İbn Ebî Leyla bu görevini vefat edesiye kadar hem Emeviler hem de Abbasiler döneminde 33 yıl sürdürmüştür. Ebû Hanîfe nin çağdaşı olup rey ehlinden kabul edilmektedir. Kendisi uzun süre resmî görev yaptığından dolayı düzenli bir ders halkası ve öğrenci grubu olmamıştır. İbn Ebî Leylâ, davalara Kûfe meclisinde bakardı. Ebû Hanîfe, İbn Ebî Leylâ nın kadı olarak verdiği hükümleri öğrencileriyle ders halkasında tartışır, gerektiğinde tenkit ederdi. İctihatlarında Kur an, Sünnet, icmâ, kıyasın yanı sıra ileri dönemde istihsan, ıstıshab, sahabi kavli, örf, maslahat gibi terimlerle ifade edilip belli bir içerik kazanacak olan fıkhî istidlal metod ve delillerine de sıkça başvuran İbn Ebî Leylâ bu özelliğiyle döneminde ehl-i reyin önde gelen simalarından biri sayılmıştır. Ancak İbn Ebî Leylâ nın kadılık görevi sebebiyle daha çok dava konusu olmuş günlük olaylarla ilgilenmesi Ebû Hanîfe gibi mevcut ve muhtemel fıkhî problemleri tartışıp bunlar etrafında bir hukuk doktrini oluşturmasına imkan vermemiştir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 11

110 Mezhep İmamları Ve Hayatları Kaynaklarda İbn Ebî Leylâ ya el-ferâiz ve el-firdevs adlı iki eser nisbet edilmekteyse de bu eserler günümüze kadar ulaşmamıştır. Onun fıkhî görüşlerinin bir kısmını Ebu Yusuf İhtilafu Ebî Hanîfe ve İbn Ebî Leylâ isimli kitabında zikretmiştir. İshâk b. Râhûye Mezhebi (ö.238/853) Mezhebin kurucusu Ebu Yakub İshak b. İbrahim et-temimî el Hanzalî, Merv şehrinde dünyaya gelmiştir. İlk tahsilinden sonra yirmili yaşlarında Irak, Şam, Hicaz, Yemen gibi ilim merkezlerinde Vekî b. Cerrah, Abdurrrahman b. Mehdî, Süfyan İbn Üyeyne gibi âlimlerden hadis rivayetinde bulunmuştur. Kendisinden Ahmed b. Hanbel, Abdürrezzak b. Hemmâm, Buhari, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî, Nesâî gibi zevat rivayette bulunmuşlardır. Davud ez-zâhirî, İbn Kuteybe kendisinden ders almıştır. İbn Hacer onun hakkında Fıkıh ve hadiste müminlerin emiridir, Şâfiî ile bazı meselelerin münakaşasını yapmıştır demiştir. Tahsilini tamamladıktan sonra Nisabur a dönen İbn Râhûye ömrünün sonuna kadar burada öğretimle meşgul oldu ve Nisabur da vefat etti. Zâhiriyye Mezhebi Zahiriyye mezhebinin kurucusu İmam Ebu Süleyman Davud b. Ali (ö. 270/884) fıkıh tahsilini Şâfiî'nin talebelerinden yapmış ve onun yanından ayrılmayan birçok arkadaşıyla görüşmüştür. O, İmam Şafii'ye son derecede hayranlık duyardı. Hattâ İmam Şafiî hakkında ilk biyografik eser yazan âlimdir. Dâvûd, Şâfiî'nin fıkhını tahsil ederken hadisle de meşgul olmuştur. Çağının birçok muhaddislerinden hadis dinlemiş ve onlardan rivayetlerde bulunmuştur. Memleketi olan Bağdad'ta oturan muhaddisleri dinlediği gibi, başka âlimlerden de istifade etmek için seyahatler ederek rivayet ettiği hadisleri kitaplarında toplamıştır. Zâhirî fıkhını ortaya attığı zaman rivayet etmiş olduğu hadislerden geniş ölçüde faydalanmıştır. Davud'un nasların zâhirine büyük bir önem veren Şâfiî fıkhının tesirinde kalışı ve çağındaki hadis rivayetinin çok oluşu, onu yalnız naslara yöneltmiştir. Şâfiî ye göre ictihad, ya bir nassa dayanmalı yahut da mevcut bir nas üzerine hamledilmelidir. İşte Dâvûd ez-zâhirî, bu düşünceyi daraltarak Şâfiî'den uzaklaşmış ve şeriatı yalnız naslardan ibaret saymıştır. Ona göre, şeriatta re'y'in bir yeri bulunmadığı gibi İslâmî ilimler de ancak naslarla olur. Davud ez-zâhirî nin çeşitli sahalarla ilgili pek çok kitap yazdığı kaynaklarda zikredilmektedir. 150 eserinin adı İbn Nedim tarafından el-fihrist te ifade edilmektedir. Bunların önemli bir kısmı furû fıkıh ve usûlü fıkıhla ilgilidir. Bu Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 12

111 Mezhep İmamları Ve Hayatları mezhebin bugün elimizde bulunan en temel kitabı, mezhebin ikinci kurucusu konumunda olan İbn Hazm ın (ö. 456/1063) el-muhalla adlı eseridir. Taberî Mezhebi (ö. 310/922) Adı Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr et-taberî, Taberistan'ın Âmul şehrinde dünyaya geldi. Fıkıh, hadis, tarih, dil, tefsir ve kırâat ilimlerinde otorite olmuş âlimlerdendir. İlk tahsilini doğduğu şehirde yaptı. Yedi yaşında hafız olup dokuz yaşında hadis ezberlemeye başladı. İlim tahsili için Rey, Basra, Kûfe, Medine, Suriye ve Mısır gibi şehir ve ülkeleri dolaştıktan sonra, hilâfet merkezi olan Bağdad'a yerleşti. Kaynaklar onun hocaları ve talebeleri için uzun bir liste vermektedir. Kaynaklar onun, Cerîriyye adında sonraları ortadan kalkmış olan bir mezbebin imamı olduğunu kaydeder. Onu Râfizlikle itham edenler de Hanbelî mezhebi mensuplarıdır. Muhtemelen onların bu tavrı Taberî'nin Ahmed İbn Hanbel'i bir fıkıh imamı değil de hadis âlimi olarak kabul etmesine kızdıklarından olmalıdır. Kaynaklar Taberî'nin, Ahmed b. Hanbel'den ilim almak üzere Bağdat'a geldiğini ve fakat ancak onun vefatından sonra Bağdat'a ulaşabildiğini, bunun üzerine memleketine dönmeyerek Basra'da tahsiline devam ettiğini belirtmektedir. Bu yüzden iki imam arasında herhangi bir husumet olmadığı gibi Taberî, İmam Ahmed İbn Hanbel'in değerini ve mertebesini inkâr etmiş de değildir. Taberî, Bağdat'da vefat etmiş ve muhaliflerinin çokluğu sebebiyle, ölümü gizli tutularak geceleyin vefat ettiği eve defnedilmiştir. İmam Taberî'nin te'lif ettiği eserlerin birçoğu kaybolmuş ve zamanımıza kadar ulaşamamıştır. SÜNNÎ OLMAYAN MEZHEPLER Sünnî ve gayrisünnî mezhebler taksimi daha çok itikad ve iman mevzuunda kullanılmaktadır. İtikâdî mezhebler tarihine ait kitaplarda bunların inanç ve dayanaklarına göre birçok kısımlara ayrıldığını görebiliriz. İşte bu gayrisünnî mezheblerden bazılarının fıkıh ve amel sahasında da değişik prensipleri, usul ve ictihadları vardır. Burada Havâric, Zeydiyye ve İmâmiyye (Ca feriyye) başlıkları altında zikredilen mezhebler hakkında kısaca bilgi verilecektir. Havâriç Sıffîn savaşında ortaya çıkan hakem olayı üzerine bunu kabul ettiği için Hz. Ali'ye karşı çıkan, anlaşmayı bozarak tekrar savaşmasını isteyen ve kabul ettiremeyince de ondan ayrılarak "Hüküm Allah'ındır, ondan başkası hakem olup hüküm veremez" diyerek Harûrâ' denilen yere çekilen gruba "Havâric" ve Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 13

112 Mezhep İmamları Ve Hayatları "Harûrîyye" denmiştir. Siyasî sahada halifenin seçimle iş başına gelebileceğini, burada soy, verâset vb. hususların rolü olamayacağını, halîfe kıl ucu kadar Kur'an yolundan ayrılırsa derhal azledileceği ve mürted sayılacağını, şerîate aykırı hususlarla zaman ve imkan gözetmeden mücadele edilmesi gerektiğini savunan görüşleri siyasi alanda olan bazı fikirleridir. Bunların fıkıh sahasındaki bazı görüşlerine göre taharetin tamam olabilmesi için lisanın da yalandan ve batıl sözlerden arınması gerekmektedir. Ayrıca söz taşımak, kin ve düşmanlık, çirkin (fâhiş) sözler de diğer maddî pisliklerin abdesti bozduğu gibi abdesti bozmaktadır. Zeydiyye Kurucusu Hz. Hüseyin nin torunu olan Zeyd b. Ali dir (ö.122/746). Mutedil bir mezheb olan Zeydiyye ehl-i sünnet anlayışına yakındır. Hz. Ebu Bekir ve Ömer in halifeliğini kabul etmekle birlikte Hz. Ali yi hilafete daha layık görürler. Zeyd b. Ali nin bizlere kadar ulaşan fıkıh ve hadis konusundaki eseri el-mecmû dur. İmamiyye (Ca feriyye) Kurucusu Cafer Sadık b. Muhammed Bakır dır (148/765). Hicrî 80 yılında Medine'de doğdu ve gerekli ilimleri oradaki âlimlerden tahsil ederek mutlak müçtehid mertebesine ulaşmıştır. Aralarında Ebû Hanife'nin de bulunduğu birçok kimse ondan istifade etmiştir. 68 yaşında iken Medine'de vefat etmiştir. İmamın günahsız olması ve tayin şekli meselesine verdikleri büyük önemden dolayı "İmamiyye", İmam Cafer'e mensubiyetlerinden dolayı da "Ca feriyye" denmiştir. SÜNNİ MEZHEPLERİN YAYILMASININ SEBEPLERİ Mezheblerin İslam dünyasında tutunması yerleşmesi ve yayılmasının siyasi, içtimai, iktisadi birçok sebepleri vardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz: 1- Mezheb imamlarının devlet büyükleriyle olan ilgisi; mesela Abbâsîler'den Harun Reşîd zamanında Ebû Yûsuf'un kâdı'l-kudât (baş kadı) tayin edilmiş olması Hanefî mezhebinin yayılmasında önemi bir etken olmuştur. 2- Mezhebin Hac yolu üzerinde bulunması. Kuzey Afrika kıyılarında oturan Müslümanlar hac maksadıyla sefer ettiklerinde yolları Medine'ye uğramış, İmam Mâlik ve tâbileriyle temasa geçerek bu mezhebi benimsemişlerdir. 3- Mezheplerin medeniyet ve kültür seviyesine uygunlukları onların insanlar tarafından kabul görmesi konusunda ayrı bir avantaj olmuştur. 4- Güçlü ve itibarlı âlimler tarafından benimsenmesi de mezheplerin yayılmasında önemli etken olmuştur. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 14

113 Mezhep İmamları Ve Hayatları GÜNÜMÜZDE FIKIH MEZHEPLERİNİN BÖLGESEL DAĞILIMLARI Mezheplerin ortaya çıkış ve yayılışlarından günümüze kadar İslam dünyasının toplumsal ve siyasi hayatında büyük değişiklikler olmuş, yeni yeni ülkeler doğmuş, büyük göçler olmuş, bu arada mezheplerin bölgeleri de kısmen değişmiştir. Buna göre günümüzde mezheplerin yayılma bölgeleri şöyle bir görünüm arz etmektedir. Hanefî Mezhebi: Hanefî mezhebine mensup Müslümanların coğrafi yerler olarak dağılımları şöyle sıralanabilir. Türkiye, Balkanlar, Arnavutluk, Bosna- Hersek, Lehistan, Ukrayna, Kırım, Azerbaycan, Dağıstan, Kafkasya (çerkezlerin mühim bir kısmı), Kazan, Ufa, Ural, Sibirya ve Türkistan Türkleri, Çin, Mançurya, Japonya, Afganistan, Horasan, Hindistan, Keşmir, Pakistan. Kısmen Yemen, Aden, Hicaz, Mısır ve Filistin, az miktarda da Suriye, Irak, Cezayir ve Tunus'ta da hanefîler mevcuttur. Şafiî Mezhebi: Mısır, Suriye, Hicaz ve Filistin'de Şâfiîler çoktur. Filipin, Cava, Sumatra ve Siyam Müslümanları ekseriyetle Şâfiîdir. Dağıstan, Orta Asya'nın kuzeyi ve Doğu Afrika'da bu mezheb yaygındır. Yemen, Aden, Irak, Hindistan ve Doğu Anadolu'da da Şâfiîler vardır. Mâlikî Mezhebi: Mâlikî mezhebinin yayıldığı yerler şuralardır. Libya, Tunus, Cezayir, Fas, Sudan, Afrika sahillerin çoğunluğu. Irak, Suriye, Hicaz ve yukarı Mısır'da da Mâlikî mezhebine mensup insanlar bulunmaktadır. Hanbelî Mezhebi: Başta Hicaz olmak üzere Irak, Suriye, Filistin ve Mısır'da Hanbelîler bulunmaktadır. Şiî-ca'ferîler: İran ın resmî mezhebidir. Irak, Suriye, Azerbaycan'da oldukça çok, Hatay ve Kars'ta az miktarda Şîî-ca'ferî vardır. Zeydîler: Daha çok Yemen bölgesinde yaygındır. Bir bakıma Yemen'in resmî mezhebi zeydîliktir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 15

114 Özet Mezhep İmamları Ve Hayatları İslam Hukuk Mezhepleri Kur an ve Sünnetin yoruma açık nasslarının ictihat seviyesine ulaşmış İslam alimlerince belli bir usul ve prensipler doğrultusunda yorumlanması sonucunda hicri 2. Asrın başlarından itibaren ortaya çıkmış ekoldür. Hukuk tarihi bakımından tâbiin ve tebeu t-tâbiin neslini içine alan bu devrede başta Hicaz ve Irak ekolü olmak üzere çeşitli bölgelerde ve merkezlerde devam eden re y, fetva ve tedris faaliyetleri bu dönemde sistemli ve doktriner hale gelmiştir. Önce Kûfe de Ebu Hanife ve öğrencilerinin ehl-i rey fıkhını, sonra da Medine de İmam Mâlik in ve öğrencilerinin ehl-i hadis fıkhını zenginleştirerek ekolleştiği görülmektedir. Bu ilim halkalarının belli bir fıkıh eğitimi ve faaliyetini tetikleyen ekolleşmeler Sünni ve Sünni olmayan mezhepler olarak şekillenmiştir. Sünni olan fıkhî mezheplerin başlıcaları Hanefî, Şafiî, Mâlikî ve Hanbeli gibi varlığını günümüze kadar devam ettirenlerin yanında Evzâî, Taberi, Sevrî gibi müntesibi kalmayan mezhepler de hukuk tarihinde yerlerini almışlardır. Sünnî olmayan mezhepler ise Havariç, Zeydiyye ve İmamiyye gibi mezheplerdir. Mezheplerin yayılması ve müntesiplerinin artmasında mezhep kurucusunun ilmi derinliği ve diğer kabiliyetlerinin yanında mezhebin öğrencilerinin ve görüşlerini nesiller boyu aktaran tedvin ve telif faaliyetlerinin de ayrı bir önemi vardır. Buna ilave olarak hukuk ekollerinin yaygınlaşmasında dönemin mevcut siyasi iktidar sahiplerinin sahip olduğu görüşlerin de önemini vurgulamak gerekmektedir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 16

115 Mezhep İmamları Ve Hayatları DEĞERLENDİRME SORULARI Değerlendirme sorularını sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan bölüm sonu testi bölümünde etkileşimli olarak cevaplayabilirsiniz. 1. Hanefî Mezhebi kurucusu Ebû Hanife hangi nesilden sayılır? a) Sahabe b) Tâbiîn c) Tebei Tâbiîn d) Müteahhirin e) Muhadramun 2. Ebû Hanife nin en çok istifade ettiği üstadı kimdir? a) İbn Ebî Leylâ b) Alkama bin Kays c) Katâde b. Diâme d) Hammâd b. Ebî Süleyman e) İbrahim en-nehaî 3. Ebû Yusuf un eseri aşağıdakilerden hangisidir? a) Muvatta b) Kitabu s-siyer c) Mebsût d) Müsned e) Kitabu l-harac 4. Aşağıdaki eserlerden hangisi mütun-ı erbaa dan değildir? a) Hidâye b) Muhtar c) Kenz d) Vikâye e) Mecma Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 17

116 Mezhep İmamları Ve Hayatları 5. Hicaz hadis ekolünü belli bir sisteme kavuşturan müctehid kimdir? a) Şeybânî b) İmam Mâlik c) Züfer d) Müzenî e) Bâcî 6. Yemen in resmi mezhebi aşağıdakilerden hangisidir? a) Mâliki b) Şafiî c) Zeydiyye d) Hanbeli e) Hanefî 7. Kâdı l-kudât terimi aşağıdakilerden ne anlama gelir? a) Kazasker b) Baş kadı c) Halife d) Vezir-i A zam e) Nâib 8. El-Muhalla adlı eser aşağıdaki fakihlerden hangisine aittir? a) Ebu Bekir Râzi b) Taberî c) Şîrâzî d) İbn Hazm e) Davud-u Zâhirî Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 18

117 Mezhep İmamları Ve Hayatları 9. İbn Nedim in eseri aşağıdakilerden hangisidir? a) Siyerü l-kebîr b) Müsned c) Fihrist d) Muvatta e) Risâle 10. Mâlikî mezhebinin temel karakteristik özellikleri aşağıdakilerden hangisidir? a) İstihsanı çok kullanmış olmaları b) Medine de yerleşmiş olan ameli kaynak kabul etmesi c) Ehl-i re y olmaları d) Kıyas delilini kabul etmemiş olmaları e) Maslahata esaslı bir yer vermemeleri Cevap Anahtarı 1.c, 2.d, 3.e, 4.a, 5.b, 6. c,7.b, 8.d, 9.c, 10.b Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 19

118 Mezhep İmamları Ve Hayatları YARARLANILAN VEYA BAŞVURULABİLECEK KAYNAKLAR Bakkal, Ali, İslam Fıkıh Mezhepleri, İstanbul, Derânî Abdullah, el-medhal lifıkhi l-islamî, Riyad, Erdoğan, Mehmet, Fıkıh İlmine Giriş, Eskicioğlu, Osman, Fıkıh Tarihi ve İslam Hukuku İbn Hacer Heytemî, el-hayratü l-hısân fî Menakıbi Ebî Hanife, Beyrut, İzmirli, İsmail Hakkı, İlm-i Hılâf, İstanbul, Karaman, Hayrettin, İslam Hukuk Tarihi, İstanbul, 1989 Kılıçer, Esat, İslam Fıkhında Rey Taraftarları, Ankara, Kevseri, Zahid, Fıkhu Ehli l-irak ve Hadisühum, Beyrut, tsz Leknevi, Abdulhayy, el-fevaidü l-behiyye fî Tabakati l-hanefiyye, Beyrut,1998 Mekki, Ahmed/Kerderî, Muhammed, Menakıb Ebî Hanife, Beyrut, M. Es'ad Mahmud Seydîşehrî, Târîh-i İlm-i Hukuk, İstanbul, Medkûr, Muhammed Sellâm, el-medhal, Kahire, 1964 Saymeri, Ebu Abdullah Hüseyin b. Ali, Ahbaru Ebî Hanife ve Ashabihi, Beyrut,1974 Zeydan, Abdülkerim, İslam Hukukuna Giriş, (Çev: Ali Şafak), İstanbul, Zerkâ, Mustafa Ahmed, el-fıkhu'l-islamî fî Sevbihi'l-Cedîd, Şam, Yusuf Kamil, el-medhal İlâ Teşrii l-islamî, Beyrut, Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 20

119 HEDEFLER İÇİNDEKİLER İSLÂM HUKUKUNUN SİSTEMATİĞİ VE LİTERATÜRÜ İslâm Hukukunun Sistematiği İslâm Hukuku Literatürü Fıkıh Usûlü Literatürü Fürû Literatürü Fıkıh İlminin Alt Dalları ile İlgili Literatür İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ İSLÂM İNANÇ ESASLARI Prof. Dr. Ahmet YAMAN Bu üniteyi çalıştıktan sonra; İslâm hukukunun kendine özgü sistematiğini İbâdât, muamelât ve ukûbât terimlerini tanıyacak İslâm hukukunun belli başlı usûl ve furû literatürü ile Alt dallarına ilişkin temel eserleri ve yazarlarını öğrenmiş olacaksınız. ÜNİTE ÜNİTE 10 6

120 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü GİRİŞ Kitabımızın ilk ünitesinde İslâm hukukunun özelliklerini sayarken onun kendine özgü bir sistematiğe sahip olduğunu görmüştük. Sistematikten kasıt, mahiyetleri ve özellikleri itibariyle birbirine benzeyen ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarını belli bir mantığın ürünü olan bir ayırıma tabi tutup düzenli bir şekilde sunmaktır. Bir başka ifadeyle hukuk kurallarını belli bir mantığa göre düzenleyip konuları sınıflamak ve sonra onları ele alış tarzı sistematik kelimesiyle anlatılmaktadır. İçeriği, özellikleri, kaynakları yönüyle orijinal bir yapısı olan İslâm hukuku, sistematiği açısından da ayrı bir özgünlüğe sahiptir. Fakihlerin bu sistematiği takip ederek yazdıkları eserlerle çok zengin bir furû literatürü meydana gelmiştir. Yine ilk ünitede belirtildiği üzere mükellefin hem Allah, hem eşya hem de birey ve toplum ile olan çok boyutlu ilişkiler ağına ilişkin hükümleri kapsayan bu fürû eserleri yanında usûl-i fıkıh eserleri de kaleme alınmıştır. Bu iki temel literatür türü yanında gerek furû gerek usûlün alt türlerine dair pek çok kitap yazılmıştır. Bu ünitede önce günümüz pozitif hukuk sistematiği ile karşılaştırarak fıkhın özgün sınıflama ve inceleme tarzını tanımaya çalışacağız. Ardından mezheplere göre fıkıh literatürünü görecek belli başlı klasik eserleri öğreneceğiz. İSLÂM HUKUKUNUN SİSTEMATİĞİ Bilindiği üzere İslâm hukuku, önce usûlü l-fıkh ve fürûu l-fıkh olmak üzere iki ana kola ayrılır. Yaşanan hayatla ilgili şer î-amelî hükümlerin kaynaklarını ve bunlardan elde ediliş yöntemlerini konu edinen dalına usûlü l-fıkh dendiğini öğrenmiştik. Bu kaynak ve yöntem bilgisiyle elde edilen somut amelî hükümler bütünü de fürû olarak adlandırılmıştı. Kaynak ve yöntemin asıl (gövde-temel), buna bağlı tespit edilen hükmün fer (dal-ayrıntı) oluşu bu isimlendirmelerin mantığını ortaya koymaktadır. Fıkıh insan ve toplum hayatının bütün yönlerini kuşatan, sadece maddî ve bedenî değil aynı zamanda manevî ve rûhî boyutları da içeren bir kapsama alanına sahiptir. İşte bu çok boyutlu özelliği onun sistematik yapısı üzerinde belirleyici olmuştur. İslâm hukuku veya fıkıh dendiği zaman akla ilk planda fürûu l-fıkh alanı gelir. Genel fıkıh eserlerinde incelenen fürû konuları ibâdât ve muâmelât olarak iki ana bölüme ayrılmıştır. Her ne kadar bölüm başlıkları olarak bu kavramlar fıkıh Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 2

121 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü eserlerinde kullanılmasa da mükellefin Allah a yönelik görevleri yani ibadetleriyle ilgili hükümler ibâdât; hukukî nitelikli sosyal ilişkileri düzenleyen hükümler ise muâmelât bölümünü oluştururlar. Gündelik hayatta aynı şekillerde ve sık karşılaşıldığı için âdât da denen muâmelât alanı, borç ilişkilerinden evliliğe, uluslararası ilişkilerden yargılamaya, ticaretten mirasa, ceza hukukundan eşya hukukuna çok çeşitli bir içeriğe sahiptir. Böyle olduğu içindir ki, muâmelât terimi de zamanla daraltılmak zorunda kalmıştır. Süreç içerisinde ceza hukuku ile ilgili olanlara ayrı bir genel başlık bulunmuş ve bunlara ukûbât denmiştir. Klasik fıkıh eserleri böyle genel bir sınıflama ile işte bu üç alana ayrılmıştır. Daha sonraları aile hukuku ile ilgili hükümler münâkehât ve müfârakât, yargılama ile ilgili olanları mürâfaât veya muhâsemât, miras hukuku ile ilgili hükümler terikât bahisleri olarak isimlendirilmiştir. XIX. yüzyılda gerçekleşen kanunlaştırma hareketlerinden sonra muâmelât terimi artık daha çok mâmelek yani mal varlığıyla ilgili hükümleri, bir başka deyimle mâlî muâmelâtı ifade eder hale gelmiştir. Son yüzyılda tercih edilen isimlendirmelere göre ise şahıs, aile ve miras hukuku bir bütün halinde ahvâl-i şahsiyye (el-ahvâlü ş-şahsıyye), borçlar hukuku ukûd ve iltizâmât, ceza hukuku cinâyât, anayasa hukuku düstûr veya nizâmül-hükm terimleriyle ifade edilmeye başlanmıştır. Burada şu noktayı belirtmeliyiz ki, hem klasik dönemlerdeki ibâdât - muâmelât - ukûbât sacayaklı ayırımın hem de yukarıdaki ilk modern ayırımın fıkhın tamamını ifadede yeterli olmadığı söylenebilir. Nitekim hukuk alanlarının gelişimiyle bağlantılı olarak daha incelikli ayırımlarının yapılması, zaman içinde ortaya çıkan ya da özelleşen hukuk kurallarının bulunması sistematiğin detaylandırılmasını gerektirmiştir. Fakat klasik dönemlerde hukuk kurallarına genel bakışın ve onları en belirgin ortak özelliklere göre sınıflamanın benimsendiği gerçeği dikkate alındığında ibâdât muâmelât - ukûbât şeklindeki yerleşik üçlü ayrımın mantıklı bir bütünlük arz ettiği de görülür. Burada hem bir sistematik karşılaştırma imkânı vermesi hem de İslâm hukukundaki kavramsal ya da terimsel karşılıklarını nisbeten izleyebilmek amacıyla, günümüz pozitif hukuk sistematiğini vermekte fayda olacaktır. Temeli Roma hukukuna dayanan modern sistematik, tarafların kimliğine göre kamu hukuku ve özel hukuk olarak iki ana kola ayrılmaktadır. Taraflardan birinin ya da her ikisinin kamu otoritesi yani devlet olduğu hukukî ilişkiler kamu hukuku, eşit kişiler arasındaki hukukî ilişkiler ise özel hukuk alanında ele alınmaktadır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 3

122 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü Kamu otoritesine atıfla âmme hukuku da denen kamu hukukunun alt dalları şunlardır: Anayasa hukuku, İdare hukuku, Ceza hukuku, Yargılama hukuku, Mâlî (Vergi) hukuk, Devletler genel hukuku, İş hukuku, Şahıslara atıfla husûsî hukuk da denen özel hukukun alt dalları ise şunlardır: Medenî hukuk (a. Şahıs, b. Borçlar, c. Eşya, d. Aile, e. Miras), Ticaret hukuku, Devletler özel hukuku (a. Vatandaşlık, b. Yabancılar, c. Kanunlar ihtilafı), Fikir hukuku. Fark edileceği üzere İslâm hukukunun sistematiği günümüz pozitif hukukunda benimsenen özel hukuk - kamu hukuku ayırımından çok daha gerçekçidir. Zira özel - kamu ayırımında devlet eksenli bir bakış varken ibâdât muâmelât - ukûbât sacayaklı sistematik mükellef/birey merkezli bir bakışa göre oluşmuştur. Bu sebepledir ki, yapıyı oluşturmada insanın yaratılıştan sahip olduğu nitelikleri, onun dünyadaki varoluş gayesini ve toplumsal ilişkilerin doğasını esas alır. Buna göre önce bireyin manevî olarak olgunlaşmasını ve gönüllü olarak mükellef hale gelmesini hedefler. Onun için önce temizlikten (tahâret) başlayarak ibâdât konularını ele alır. Ardından onun toplumsal ilişkilerine yani muâmelât alanına geçer ve aile (nikâh) ya da borçlar hukuku (bey ) ile bu alanı başlatır. Sonra hukuk dışılıkların ve suçların ele alındığı ukûbât yani ceza hukuku konularına değinilir. Sistem tıpkı insan hayatında olduğu gibi genellikle vasiyet ve miras hukuku (ferâiz) ile tamamlanır. Bu sistematiği takip eden fıkıh eserlerinde konular Kitab ana başlığı altında Bab ve Fasıl alt başlıklarıyla incelenir. Söz gelimi Kitâbu s-salât (Namaz) ana başlığı altındaki Bâbü l-cenâiz (Cenazeler) alt başlığı ve bunun da altındaki Faslü n fi t-tekfîn (Kefenleme) kısmı veya Kitâbü t-talâk (Boşama) ana başlığı altındaki Bâbü l-idde (İddet) alt başlığı ve bunun da altındaki Faslün fî Müddeti l-haml (Hamilelik Süresi) kısmı gibi. İlgili hükümler söz konusu başlıklar altında meseleci Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 4

123 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü bir yöntemle tek tek sıralanmış, konunun önemli noktaları fer î meseleler üzerinden aydınlatılmaya çalışılmıştır. Bu noktada üçlü klasik sistematiği muhtevalarıyla birlikte yakın plana almak uygun olacaktır: İbâdât Allah a yönelik saygımızı ve kulluk görevlerimizi yani onun buyruklarına karşı boyun eğişimizi simgeleyen düzenli davranışlar anlamındaki ibadet kelimesinin çoğulu olan ibâdât alanında şu ana konular incelenir: Tahâret (temizlik), Salât (namaz), Zekât, Savm (oruç), Hac, Eymân (yeminler), Zebâih (hayvan kesimi), Udhıyye (kurban), Eşribe ve At ime (helal veya haram olan içecek ve yiyecekler), Sayd (av ve avcılık), Hazr ve İbâha veya bazı eserlerde İstihsân ya da Kerâhiyye (helal veya haram tutum, davranış ve eşya). Muâmelât Bu terim, günlük hayattaki insanî veya sosyal ihtiyaçlarla ilgili hukukî işlem ve bu işlemi tesis etmeye yönelik irade beyanı diye tanımlayabileceğimiz muâmele kelimesinin çoğuludur. Muâmelât alanı çok geniş olduğu için bu çatının altına giren konuları, yukarıda taksim ettiğimiz şekliyle dörde ayırarak vermek daha öğretici olacaktır: Münâkehât ve Müfârakât: Evlenme ve ayrılmalara yani aile hukukuna ilişkin hükümler şu ana başlıklar altında serpiştirilmiştir: Nikah, Talâk, Radâ (süt akrabalığına bağlı hükümler), Mâlî muâmelât: Malla ilgili olan akitler ve diğer işlemler yani borçlar ve eşya hukukuna ilişkin hükümler şu ana başlıklarda incelenmiştir: Bey (satım akdi), İcâre (kiralama), Şüf a (önalım), Kısmet (ortak malların taksimi), İhyâü l-mevât (ölü arazilerin kullanıma kazandırılması), Rehn (rehin ve ipotek), Şerike (şirketler, ortaklık) Mürâfaât veya Muhâsemât: Anlaşmazlıkları mahkemeye intikal ettirip davada taraf olma anlamına gelen bu terimler günümüzde yargılama hukuku diye bilinen alanı ihtiva ederler. Şu ana başlıklar bu bölümde ele alınırlar: Edebü lkâdî (yargılama süreçleri ve usûlü), Şehâdât (tanıklıklar), Da vâ, İkrâr, Sulh Terikât: Ölünün geride bıraktığı mal varlığı anlamındaki terike veya tirke kelimesinin çoğulu olan terikât miras hukukunu karşılamaktadır. Vesâyâ (vasiyetler) ile Ferâiz (miras hisseleri) bölümleri bu alanın iki temel konusunu teşkil ederler. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 5

124 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü Muâmelât alanı içinde olmasına rağmen içerikleri dolayısıyla bu dörtlü gruplandırmadan birisine sokulamayan başka bazı ana başlıklar da bulunmaktadır. Günümüzdeki modern hukuk taksimatına göre daha çok şahıs hukukunu ilgilendiren bu başlıkları da şöyle sıralayabiliriz: Hacr (sözlü tasarrufları kısıtlamak), Mefkûd (kendisinden haber alınamayan kişi), Me zûn (akit yapma izni verilmiş olan kısıtlı), İtâk (köle azad etmek), Mükâteb (özgürlük sözleşmesi yapılan köle), Müdebber (bir tür özgürlük sözleşmesi yapılan köle), İkrâh (tasarrufta bulunmaya zorlamak), Hunsâ (çift cinsiyete sahip kişi), Vakf. Ukûbât Ceza anlamındaki ukûbe kelimesinin çoğulu olan ukûbât, kanuna göre suç sayılan eylemleri, bunlara verilecek cezaları ve bu cezaların uygulanma biçimlerini ele alan ceza hukukuna karşılık gelmektedir. Cinâyât (müessir fiiller yani adam öldürme veya yaralama suçları), Kısâs, Diyât (diyetler), Hudûd (had suçları ve cezaları), Me âkıl (âkıle sistemi), Siyer (devletlerarası ilişkiler ve savaş hukuku). Genel bir karşılaştırma yapmak gerekirse murâfaât veya muhâsemât konuları dışında kalan muâmelât alanının özel hukuka, ukûbât alanının kamu hukukuna denk düştüğü söylenebilir. İSLÂM HUKUKU LİTERATÜRÜ İslâm hukuku bilim dalının ilk planda usûlü l-fıkh ve fürûu l-fıkh olarak ikiye ayrıldığını, daha sonra bunların da kendi içinde çeşitli alt dallara bölündüğünü yukarıda söylemiştik. Bu ilim dalıyla ilgili eserler ilk yüzyıldan itibaren kaleme alınmaya başlamış, ikinci yüzyılda fıkıh mezheplerinin yavaş yavaş belirginleşmesiyle büyük artış göstermiş ve yukarıda özetlenen sistematiğin de yerleşmesiyle birlikte profesyonel bir nitelik kazanmıştır. Bir adım sonra da özelleşen ve bağımsızlaşan fıkıh alanlarına dair eserler yazılmaya başlanmıştır. Öyle ki, İslâmî ilimler içinde en fazla literatür alanına ve dolayısıyla eser sayısına sahip olan ilim, fıkıh olmuştur. Burada mezhep ve alan ayırımı yaparak bu zengin literatürün yıldızlarını tanımaya çalışacağız. Fıkıh Usûlü Literatürü Fürû hükümlerin kaynakları ve çıkarılış yöntemleriyle ilgilenen fıkıh usûlü literatürü genellikle benimsenen tasnife göre üç ayrı metotla yazılmıştır. Belli başlı eserleriyle bu üç metot şunlardır: Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 6

125 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü Fukahâ Metodu (Hanefî Metodu): Mezhebin fürû hükümlerinin mantık tutarlılığını ve çıkarılış yöntemini ortaya koyma amacı taşıyan, bu sebeple fürûun ön planda tutulduğu metottur. Cessâs (ö. 370/980), el-füsûl fi l-usûl Debûsî (ö. 430/1038), Takvîmü l-edille Pezdevî (ö. 482/1089 ), Kenzü l-vüsûl ilâ Ma rifeti l-usûl (Usûlü l-pezdevî) Serahsî (Ö. 483/1090), Usûlü s-serahsî 1 Alâaddin es-semerkandî (ö.539/1144), Mîzânü l-usûl fî Netâici l-ukûl Ebu l-berakât en-nesefî (ö.710/1310), Menâru l-envâr ve şerhi Keşfü l-esrâr Abdülazîz Buhârî (ö. 730/1329), Keşfü l-esrâr an Usûli l-bezdevî Mütekellimûn Metodu: Fürûyu göz önüne almaksızın ve onunla tutarlılığı sağlama gayreti olmaksızın usûl kurallarını teorik bir çalışmayla tespit etmeyi amaçlayan bir yöntemdir. Hanefîler dışındaki fakihler tarafından benimsenmiştir. Kâdî el-bakıllânî (ö.406/), et-takrîb ve l-irşâd Kâdî Abdülcebbâr (ö.415/1024), el-umd (veya el-umde) Ebu l-hüseyn el-basrî (ö.436/1044), el-mu temed İbn Hazm (ö. 456/1063), el-ihkâm fî Usûli l-ahkâm Cüveynî (ö.478/1085), el-burhân Gazzâlî (ö. 505/1111), el-müstasfâ Fahreddin Râzî (Ö.606/1209), el-mahsûl Âmidî (ö. 631/1233), el-ihkâm fî Usûli l-ahkâm metottur. Memzûc Metot: Her iki yöntemin öne çıkan yönlerini birleştiren karma bir İbnü s-sââtî (ö. 694/1294), Bedîu n-nizâm Sadru ş-şerîa (ö.747/1346 ), Tenkîhu l-usûl ve şerhi et-tavdîh İbnü s-sübkî (ö.771/1369), Cem u l-cevâmi Molla Fenârî (ö.834/1431), Fusûlü l-bedâi 1 Debûsî, Pezdevî ve Serahsî nin bu üç eseri Hanefîler nezdinde el-erkânü s-selâse yani üç ıtemel usûl eseri olarak nitelendirilmektedir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 7

126 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü Molla Hüsrev (ö.885/1480), Mirkâtü l-vüsûl ve şerhi Mir âtü l-usûl Kemal İbnü l-hümâm (ö.861/1456), et-tahrîr Fürû Literatürü Fürû kelimesinin, mükellefin hem Allah, hem eşya hem de birey ve toplum ile olan çok boyutlu ilişkiler ağını kapsayan ve fıkıh usûlü aracılığıyla şer î delillerden elde edilen fıkhî hükümler anlamına geldiğini öğrenmiştik. İslâm hukuku ya da fıkıh dendiği zaman ilk adımda hatıra gelen ve en çok eser verilen alan budur. İslâm ın günlük hayata akseden yönü ve toplumsal hayatı düzenleyen kuralları olunca fürûun bu denli geniş literatüre sahip olması tabiîdir. Bu alandaki eserlerin çok kaba bir sınıflamayla 1. Metinler ya da muhtasarlar, 2. Şerhler ve hâşiyeler, 3. Nevâzil veya vâkıât ya da fetvâ kitapları şeklinde üç türde kaleme alındığını söyleyebiliriz: Muhtasar da denen metinler, mezhebin fürû hükümlerini yukarıda anlatılan sistematiğe uygun bir tarzda sıralayan, bunu yaparken delil ya da gerekçelere yer vermeyen ve diğer ekollerle tartışma yapmayan yalın eserlerdir. Şerhler bu metinleri açıklamak, görüşlerin dayanaklarını sunmak ve yer yer diğer mezheplerle karşılaştırmalar yapmak amacını taşırlar. Hâşiyeler ise şerhlere bazı ilaveler yapan kitaplardır. Toplumun önüne yeni çıkmış (nâzile) olaylar (vâkıa) anlamındaki nevâzil ve vâkıât türüne gelince adından da anlaşılacağı üzere bunlar, önceden bilinmeyen, dolayısıyla kitaplarda çözümlenmeyen yeni meseleleri içermektedir. Aşağıda önce meşhur fıkıh mezheplerinin çokça kullanılan temel metin ve şerhlerini yani genel fürû eserlerini tanıyacak sonra da bağımsız bir karakter taşıyan bazı fürû alanlarına ait literatürden örnekler sunacağız. Hanefî Mezhebi Temel Metinler/Muhtasarlar Muhammed b. Hasen eş-şeybânî (ö. 189/804), el-asl (el-mebsût); el- Câmiu l-kebîr Tahâvî (ö.321/933), el-muhtasar Hâkim Şehîd el-mervezî (ö.334/945), el-muhtasaru l-kâfî Kudûrî (ö.428/1036), el-muhtasar (el-kitâb) Tâcüşşerîa el-mahbûbî (ö. 673/1274), el-vikâye Abdullah el-mavsılî (Ö.683/1284), el-muhtâr Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 8

127 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü İbnüssââti (ö. 694/1294), Mecmau l-bahreyn Ebu l-berakât en-nesefî (ö.710/1310), Kenzü d-dekâık Bu son dört metin Hanefîler arasında el-mütûnü l-erba a diye isimlendirilmiştir. Şerhler ve Hâşiyeler Serahsî (ö.483/1090), el-mebsût (Hâkim eş-şehid in el-kâfî sinin şerhidir) Alâaddîn es-semerkandî (ö.539/1144), Tuhfetü l-fukahâ (Kudûrî metnine dayanmaktadır) Kâsânî (ö.587/1191), Bedâiu s-sanâi fî Tertîbi ş-şerâi (Tuhfetü l-fukahâ ya dayanmaktadır) Merğînânî (ö.593/1196), el-hidâye Şerhu Bidâyeti l-mübtedî Abdullah el-mavsılî (Ö.683/1284), el-ihtiyâr li Ta lîli l-muhtâr Kemal İbnü l-hümâm (ö. 861/1456), Fethu l-kadîr (el-hidâye nin şerhidir) Fahreddin ez-zeylaî (ö. 743/1343), Tebyînü'l-Hakâık Şerhu Kenzi d-dekâık İbn Nüceym (ö.970/1562), el-bahru r-râık Şerhu Kenzi d-dekâık Molla Hüsrev (ö.885/1480), Düreru l-hukkâm Şerhu Ğureri l-ahkâm İbn Âbidîn (ö.1252/1836), Reddü l-muhtâr ale d-dürri l-muhtâr (Timurtâşî nin Tenvîru l-ebsâr ı üzerine Haskefî nin yazdığı ed-dürrü l- Muhtâr isimli şerhin hâşiyesidir) Şâfiî Mezhebi Temel Metinler/Muhtasarlar İmam Şâfiî (ö.204/819), el-üm 2 Müzenî (ö.264/877), el-muhtasar İbnü l-mehâmilî (ö.415/1024), el-lübâb fi l-fıkh (Lübâbü l-fıkh) Şîrâzî (ö.476/1083), et-tenbîh Şîrâzî (ö.476/1083), el-mühezzeb 2 Yukarıda yaptığımız metin ve muhtasar tanımına uymamakla birlikte Şâfiî mezhebinin en temel ve özgün kitabı olması dolayısıyla bu başlık altında zikredilmiştir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 9

128 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü Gazzâlî (ö.505/1111), el-vecîz Ebû Şücâ (ö.500/1107 den sonra), Metnü l-ğâye ve t-takrîb Nevevî (ö.676/1277), Minhâcü t-tâlibîn Şerhler ve Hâşiyeler Mâverdî (ö.450/1058), el-hâvi l-kebîr (Muhtasaru l-müzenî nin şerhidir) Cüveynî (ö.478/1085), Nihâyetü l-matlab fî Dirâyeti l-mezheb Râfiî (ö.623/1226), Fethu l-azîz fî Şerhi l-vecîz Nevevî (ö.676/1277), el-mecmû Şerhu l-mühezzeb 3 Nevevî (ö.676/1277), Ravdatü t-tâlibîn Şirbînî (ö.977/1570), Muğni l-muhtâc ilâ Ma rifeti Meâni l-minhâc Ramlî (ö.1004/1596), Nihâyetü l-muhtâc ilâ Şerhi l-minhâc Mâlikî Mezhebi Temel Metinler/Muhtasarlar İmam Mâlik b. Enes (ö.179/795), el-muvatta 4 Sahnûn (ö.240/854), el-müdevvenetü l-kübrâ 5 İbn Habîb (ö.238/853), el-vâdıha fi s-sünen ve l-fıkh Utbî (ö.255/869), el-müstahrace mine l-esmi a (el-utbiyye) İbnü l-mevvâz (ö.269/883), el-mevvâziyye 6 3 Nevevî nin ömrü yetmediği için Bâbü r-ribâ dan sonrasını Takıyyüddin es-sübkî ve Muhammed Necîb el-muti î tamamlamıştır. 4 Bizzat İmam Mâlik tarafından yazıldığı ve kendi görüşlerini birinci elden verdiği için buraya kaydedilmiştir. 5 Bu hacimli eser de yukarıda yaptığımız metin ve muhtasar tanımına uymamakla birlikte Mâlikî mezhebinin en temel ve özgün fıkıh kitabı olması dolayısıyla bu başlık altında zikredilmiştir. 6 Bu son dört eser, Mâlikîlerce çok muteber sayılmış ve literatürlerinde el- Ümmehâtü l-erba a (dört ana kitap) diye isimlendirilmiştir. Fakat ne yazık ki, el-utbiyye ve el-mevvâziyye henüz neşredilememiştir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 10

129 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü İbn Ebî Zeyd el-kayrevânî (ö.386/996), Kitâbü r-risâle İbnü l-cellâb (ö. 378/988), et-tefrî (Muhtasaru l-cellâb) İbn Abdilber (ö. 463/1071), el-kâfî fî Fıkhi Ehli l-medîne el-mâlikî Sîdî Halîl (ö. 767/1365), Muhtasaru Halîl Şerhler ve Hâşiyeler İbn Ebî Zeyd el-kayrevânî (ö.386/996), en-nevâdir ve z-ziyâdât (el- Müdevvene ye dayanmaktadır). el-bâcî (ö.480/1086), el-müntekâ Şerhu l-muvatta İbn Abdiber (ö. 463/1071), el-istizkâr li Mezâhibi Fukahâi l-emsâr ve Ulemâi l-aktâr (el-muvatta ın şerhidir) İbn Rüşd el-kebîr (ö.520/1126), el-mukaddimâtü l-mümehhidât ile el-beyân ve t-tahsîl Karâfî (ö. 684/1285), ez-zehîra fi l-fıkh Mevvâk (ö. 897/1492), et-tâc ve l-iklîl (Muhtasaru Halîl in şerhidir) Haraşî (ö. 1101/1689), el-haraşî alâ Muhtasar Sîdî Halîl Derdîr (ö. 1201/1786), eş-şerhu l-kebîr alâ Muhtasari Halîl Desûkî(ö. 1230/1815), Hâşiyetü d-desûkî ale ş-şerhi l-kebîr Hanbelî Mezhebi Temel Metinler/Muhtasarlar Ahmed b. Hanbel (ö.241/855), el-mesâil 7 Ebû Bekr el-hallâl (ö.311/923), el-câmi li Ulûmi l-imâm Ahmed 8 Hırakî (ö. 334/945), el-muhtasar Ebû Ya lâ el-ferrâ (ö.458/1066), Kitâbü r-rivâyeteyn ve l-vecheyn İbn Kudâme (ö.620/1223), el-umde 7 Kendisine sorulan sorulara verdiği cevapların oğulları ve öğrencileri tarafından derlenmesiyle oluşmuştur. 8 Matbu olarak mütedâvil değilse de mezhebin bilinen ilk müstakil fıkıh eseri olduğu için burada anılmıştır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 11

130 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü İbn Kudâme (ö.620/1223), el-mukni İbn Kudâme (ö.620/1223), el-kâfî İbn Müflih (ö.884/1479), el-fürû Haccâvî (ö.968/1560), el-iknâ li Tâlibi l-intifâ Şerhler ve Hâşiyeler İbn Kudâme (ö.620/1223), el-muğnî (Muhtasarü l-hırakî nin şerhidir) İbn Kudâme el-makdisî (ö.682/1283), eş-şerhu l-kebîr (el-mukni in şerhidir.) İbn Teymiyye (ö.728/1328), Şerhu l-umde fi l-fıkh ile Mecmûatü l-fetâvâ İbn Müflih (ö.884/1479), el-mübdi fî Şerhi l-mukni Merdâvî (ö.885/1480), el-insâf fî Ma rifeti r-râcih mine l-hılâf (el-mukni in şerhidir.) Mer î b. Yûsuf el-kermî (ö.1033/1624), Ğâyetü l-müntehâ (Haccâvî ile İbnü n-neccâr ın eserlerinin şerhidir) Buhûtî (ö.1051/1641), Keşşâfü l-kınâ an Metni l-iknâ Meşhur dört mezhebin dışında da fıkıh literatürüne çok ciddi katkılar yapılmıştır. Bunlardan günümüzde tedavülde olan bazılarını tanımak yerinde olacaktır: Ca ferî Mezhebi Küleynî (ö.328/940), el-kâfî fi l-fürû İbn Bâbeveyh (ö.381/911), Men lâ Yahduruhü l-fakîh Tûsî (ö.460/1067), Tehzîbü l-ahkâm Tûsî (ö.460/1067), el-istibsâr 9 Muhakkık el-hıllî (ö. 676/1276), Şerâiu l-islâm Zeydî Mezhebi Zeyd b. Ali (ö.122/746), el-mecmû fi l-fıkh 10 9 Bu dört eser Ca ferîler tarafından el-kütübü l-erba a olarak isimlendirilmiştir. 10 İmam Zeyd e nisbeti tartışmalı olmakla birlikte mezhepte çok muteber sayıldığı için burada kaydedilmiştir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 12

131 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü Ahmed b. Yahyâ el-murtazâ (ö.840/1436), el-bahrü z-zehhâr Şerâfeddin el-haymî (ö.1221/1806), er-ravdu n-nadîr Şevkânî (ö. 1250/1834), es-seylü l-cerrâr Zâhirî Mezhebi İbn Hazm (ö. 456/1063), el-muhallâ bi l-âsâr Hâricî İbâdî Mezhebi Âmir b. Ali eş-şemmâhî (ö. 792/ ), Kitâbü'l-Îzâh Abdülazîz es-semînî (ö. 1223/1808), Kitâbü'n-Nîl Ettafeyyiş (ö.1914), Şerhu Kitâbi n-nîl ve Şifâi l-alîl Fıkıh İlminin Alt Dalları ile İlgili Literatür Genel görünümüyle usûl ve fürû şeklinde ikiye bölünen fıkıh ilmi daha incelikli ve ayrıntılı bir yaklaşımla alt disiplinlere ayrılmıştır. Burada bu alt disiplinlerden bazılarına ait kimi meşhur eserleri tanıyacağız. Ahkâm Âyetleri Literatürü Doğrudan veya dolaylı olarak amelî hüküm içeren Kur ân ayetlerinin tefsirini amaçlayan eserlerdir. Cessâs (ö.370/980), Ahkâmu l-kur ân İlkiyâ el-herrâsî (ö. 504/1110), Ahkâmu l-kur ân İbnü l-arabî (ö. 543/1148), Ahkâmu l-kur ân Kurtubî (ö. 671/1273), el-câmi li Ahkâmi l-kur ân Ahkâm Hadisleri Literatürü 11 Fıkhî hüküm içeren Sünnet-Hadis rivayetlerini derleyip inceleyen eserlerdir. Ebû Yûsuf (ö.182/798), el-âsâr Tahâvî (ö.321/933), Şerhu Meâni l-asâr 11 Kütüb-i Tis a dışında kalan bazı meşhur eserlere işaret edilecektir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 13

132 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü Beyhakî (ö. 458/1066), es-sünenü l-kübrâ İbn Abdilber (ö. 463/1071), et-temhîd Zeylaî (ö. 762/1360), Nasbu r-râye lî Ehâdîsi l-hidâye İbn Hacer (ö. 852/1449), Bülûğu l-merâm Şevkânî (ö. 1250/1834), Neylü l-evtâr Zafer Ahmed et-tehânevî (ö.1974), İ lâü s-sünen Harâc Emvâl Literatürü İktisadî konulara da değinmekle birlikte özellikle kamu mâliyesi yani bütçe ve vergi hukuku ile ilgilenen eserlerdir. Ebû Yûsuf (ö.182/798), Kitâbü l-harâc Yahyâ b. Âdem (ö. 203/818), Kitâbü l-harâc Ebû Ubeyd Kâsım b. Sellâm (ö. 224/838), Kitâbü l-emvâl İbn Zencûye (ö. 251/865), Kitâbü l-harâc İbn Receb (ö. 795/1393), el-istihrâc li Ahkâmi l-harâc Ahkâm-ı Sultâniyye Literatürü Devletin yönetimi, merkezî ve mahallî teşkilatlanması, mâlî ve kazâî yapısı, diğer devletlerle ilişkileri ve devlete yönelik suçlar gibi kamu hukuku alanını inceleyen eserlerdir. Bir başka ifadeyle içeriğini anayasa, idare ve kısmen ceza, devletler ve yargılama hukuku konuları oluşturur. Mâverdî (ö.450/1058), el-ahkâmu s-sultâniyye ve l-vilâyatü d-dîniyye Ebû Ya lâ el-ferrâ (ö.458/1066), el-ahkâmu s-sultâniyye Cüveynî (ö.478/1085), Ğıyâsü l-ümem fî İltiyâsi z-zulem İbn Teymiyye (ö.728/1328), es-siyâsetü ş-şer iyye İbn Kayyım el-cevziyye (ö.751/1350), et-turuku l-hukmiyye Nevâzil ve Fetâvâ Literatürü Mezheplerin istikrar bulmasından sonra ortaya çıkan yeni meseleleri, yazıldığı çağ ve toplumdaki hukukî sorunları çözümlemeyi amaçlayan eserlerdir. Ebu l-leys es-semerkandî (ö. 373/983), Kitâbü n-nevâzil Ahmed el-keşşî (ö.550/1156), Mecmeu n-nevâzil ve l-havâdis ve l-vâkıât Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 14

133 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü Venşerîsî (ö. 914/1508), el-mi yârü l-mu rib Takıyyüddîn es-sübkî (ö.756/1355.), el-fetâvâ İbn Hacer el-heytemî (ö.974/1567.), el-fetâva l-kübrâ Ebussuûd (ö. 982/1574), Fetâvâ-yı Ebussuûd Çatalcalı Ali Efendi (ö. 1103/1692), Fetâvâ-yı Ali Efendi Kavâid ve Davâbıt Literatürü İbadetler ile beraber hukukun her şubesinden kapsamına giren konularla ilgili olarak çoğu zaman geçerli ve çoğu kişiyi kuşatan genel ilkelere kavâid (tekili: kâide) denmektedir. Hukukun sadece belli bir alanıyla ilgili olan ilkeler ise davâbıt (tekili: dâbıt) diye isimlendirilmiştir. Fıkıh kâide ve dâbıtaları, birbirine benzer hükümlerin bütününden çıkarılmış ortak noktalardır. Bunlarla ilgili geniş bilgi ilgili ünitede verilmiştir. Ebu l-hasen el-kerhî (ö.340/952), Usûlü'l-Kerhî Ebu Zeyd ed-debûsî (ö.430/1039), Te'sîsü'n-Nazar Karâfî (ö.684/1285), Envâru'l-Burûk fî Envâi'l-Furûk (el-furûk) Tâceddîn İbnü s-sübkî (ö.771/1369), el-eşbâh ve'n-nazâir Süyûtî (ö. 911/1505), el-eşbâh ve'n-nazâir İbn Nüceym (ö.970/1562). el-eşbâh ve'n-nazâir Hılâf - Hılâfiyât Literatürü Mezhepler arasındaki görüş farklılıklarını, bunların dayanaklarını ve fakihlerin ihtilaf sebeplerini ele alan kitaplardır. Ebû Abdullah Mervezî (ö. 294/906), İhtilâfu l-ulemâ (veya İhtilâfu l-fukahâ) Taberî (ö.310/923), İhtilâfu l-fukahâ Cessâs (ö.370/980), Muhtasaru İhtilâfi l-ulemâ (Tahâvî nin İhtilâfu l- Ulemâ sına dayanmaktadır.) İbn Rüşd el-hafîd (ö.595/1198), Bidayetü l-müctehid ve Nihâyetü l-muktesıd Sıbt İbnü l-cevzî (ö.654/1256), Îsâru l-insâf fî Âsâri l-hilâf Dımeşkî (ö. 727/1327), Rahmetü l-ümme fî İhtilfi l-eimme Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 15

134 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü Edebü l-kâdî veya Edebü l-kadâ Literatürü Yargılama hukukuyla ilgilenen fıkıh edebiyatı türüdür. Hâkimlerin yetki ve sorumlulukları, yargılama usûlü, adliye teşkilatı ve mahkeme süreçleri ana konularını teşkil eder. Mahkeme kayıtları, gerektiğinde mahkemede de dikkate alınacak resmî belgelerin tanzimi ve noterlik ile ilgili kuralları belirleyen şurût ve sicillât ilmini ve literatürünü de bu kapsamda değerlendirmek mümkündür. Hassâf (ö. 261/875), Edebü l-kâdî Tahâvî (ö. 321/933), eş-şurûtu l-kebîr İbn Ferhûn (ö. 799/1397), Tebsıratü l-hukkâm Tarablûsî (ö. 844/1440), Muînü l-hukkâm Hıyel ve Mehâric Literatürü İnsanların günlük hayatta yüz yüze geldiği veya kendi tasarruflarıyla sorun haline getirdikleri bazı konuları, hukukun çerçevesi içinde kalarak ve onun şekil şartlarını koruyarak çözümleme yollarını gösteren türdür. Burada, görünürde hukuka uyma ama gerçekte onu çiğneme anlamındaki kanuna karşı hîlenin kastedilmediği bilinmelidir. Esasen hıyel (tekili: hîle) ve mehâric (tekili: mahrec) kelimeleri de çare, çözüm ve çıkış yolu anlamına gelmektedir. Muhammed b. Hasen eş-şeybânî (ö. 189/805), el-mehâric fi l-hıyel Hassâf (ö.261/875), Kitâbü l-hassâf fi l-hıyel Saîd b. Ali es-semerkandî (ö.483/1090), Cennetü l-ahkâm ve Cünnetü l- Hısâm fî l-hiyel ve l-mehâric Fıkıh Terim ve Kavramları Literatürü Ömer en-nesefî (ö.537/1142), Tılbetü t-talebe fi l-istılahati l-fıkhiyye Mutarrizi (ö.610/1213), el-muğrib fî Tertibi'l-Mu rib Kasım el-konevi (ö.978/1570), Enisü l-fukaha fî Ta rifati'l-elfazi'l-mütedavile beyne'l-fukaha Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (ö.1942), Alfabetik İslâm Hukuku ve Fıkıh Istılahları Kamusu Kanunlar ve Kararnâmeler İslâm dünyasında XIX. yüzyılın ikinci yarısında başlayan kanunlaştırma hareketleri ile ortaya konan şer î kanun metinlerini yepyeni bir fıkıh edebiyatı türü Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 16

135 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü olarak değerlendirmek yerinde olacaktır. Daha önceki padişah kanunnameleri, fıkıh değil siyaset ürünü olduğu ve kimi örfî ve laik hükümler de içerdikleri için fıkıh eseri olarak değerlendirilemezler. Arazi Kanunu (1858) Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye ( ) Hukûk-ı Aile Kararnâmesi (1917) Usûl-i Muhâkeme-i Şer iyye Nizamnamesi (1917) Tabakâtü l-fukahâ Literatürü Mezhep içinde yetişmiş önemli fakihlerin hayatlarının anlatıldığı ve eserlerinin listesinin verildiği kitaplardır. Bu tür kaynaklar bir anlamda her bir mezhebin kitabın yazıldığı zamana kadar olan tarihçesini anlatırlar. İbn Ebî Ya lâ el-ferrâ (ö.526/1131), Tabakâtü l-hanâbile Abdülkadir Kuraşî (ö.775/1373) el-cevâhiru l-mudıyye fî Tabakâti l- Hanefiyye İbnü s-sübkî (ö.771/1370), Tabakatü ş-şâfiiyyeti l-kübrâ İbn Ferhûn (ö.799/1397), ed-dîbâcü l-müzheb fî Ma rifeti A yâni Ulemâi l- Mezheb (Mâlikî) Abdülhay el-leknevî (ö.1304/1886), el-fevâidü l-behiyye fî Terâcimi l- Hanefiyy Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 17

136 Özet İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü İslam hukukunun sistematiği kendine özgüdür. Konular, her ne kadar fıkıh eserlerinde açık isimleriyle kullanılmasa da ibâdât, muâmelât ve ukûbât genel çatısı altında tasnif edilir. Temeli Roma hukukuna dayanan pozitif hukuk ise kamu hukuku ve özel hukuk diye sınıflandırılır. İslam hukuku çok zengin bir literatüre sahiptir. Her bir mezheb içinde pek çok usûl ve furû eseri kaleme alınmıştır. Furû eserleri genel olarak metin (muhtasar), şerh-hâşiye ve vâkıâtnevâzil biçiminde üç kategoriye ayrılabilir. Bu iki temel alan yanında fıkhın alt dallarına (mesela, harâc, nevâzil, hiyel, kavâid, hılâf, edebü l-kâdî gibi) ait birçok eser bulunmaktadır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 18

137 Ödev İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü İslam hukukunun kendine özgü sistematiği üzerindeki düşüncelerinizi 200 kelimeyi aşmayacak şekilde yazınız. Hazırladığınız ödevi sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan ödev bölümüne yükleyebilirsiniz. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 19

138 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü DEĞERLENDİRME SORULARI Değerlendirme sorularını sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan bölüm sonu testi bölümünde etkileşimli olarak cevaplayabilirsiniz. 1. İslâm hukukunun iki ana kolu aşağıdaki seçeneklerden hangisinde doğru olarak verilmiştir? a) Usûl-Muhtasar b) Usûl-Nevâzil c) Furû- Muhtasar d) Usûl-Furû e) İbâdât-Ukûbât 2. Şer î-amelî hükümlerin kaynaklarını ve bunlardan elde ediliş yöntemlerini konu edinen fıkıh dalı şağıdakilerden hangisidir? a) Usûlü l-fıkıh b) Furûu l-fıkıh c) Muâmelât d) Edebü l-kadâ e) Kavâid 3. Aşağıdaki cümlelerden hangisi muâmelât terimini tanımlamaktadır? a) İslâm hukuku normlarına genel olarak muâmelât denir. b) İslâm hukukunun ceza ile ilgili normlarına muâmelât denir. c) Hukukî nitelikli sosyal ilişkileri düzenleyen hükümlere muâmelât denir. d) Amelî hükümlerin kaynaklarını bir bütün olarak muâmelât denir. e) Kamu hukukunu ilgilendiren kurallar bütününe muâmelât denir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 20

139 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü 4. Aşağıdaki terimlerden hangisi miras hukuku ile ilgilidir? a) Mufârakât b) Münâkehât c) Murâfaât d) Terikât e) Muhâsemât 5. Aşağıdaki terimlerden hangisi borçlar hukuku ile doğrudan ilgilidir? a) Ukûd b) Ahvâl-i şahsiyye c) Şuf a d) Ferâiz e) Harâc 6. Seçeneklerin hangisi Hanefîlerin temel eserlerinden birisidir? a) el-üm b) el-muvatta c) Muhtasaru Halîl d) Kenzü d-dekâık e) el-muğnî 7. Aşağıdakilerden hangisi Hanefîlerin el-mütûnü l-erba a sından biridir? a) er-risâle b) el-muhtâr c) el-kâfî d) el-kitâb e) el-mebsût Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 21

140 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü 8. Aşağıdakilerden hangisi Şâfiî literatürüne önemli katkıda bulunmuş fakihlerden biridir? a) İbn Abdilber b) Cüveynî c) Tahâvî d) Şâtıbî e) İbn Kudâme 9. Mezheplerin istikrar bulmasından sonra ortaya çıkan yeni meseleleri, yazıldığı çağ ve toplumdaki hukukî sorunları çözümlemeyi amaçlayan eserlerin tür adı nedir? a) Hiyel b) Kavâid c) Furû d) Tabakât e) Nevâzil 10. Mezhepler arasındaki görüş farklılıklarını, bunların dayanaklarını ve fakihlerin ihtilaf sebeplerini ele alan eserlerin tür adı nedir? a) Kavâid b) Hılâf c) Usûl d) Ahkâm e) Mehâric Cevap Anahtarı 1-d, 2-a, 3-c, 4-d, 5- a, 6-d, 7-b, 8-b, 9-e, 10-b Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 22

141 İslâm Hukukunun Sistematiği ve Literatürü YARARLANILAN KAYNAKLAR Aydın, Mehmet Akif, Türk Hukuk Tarihi, İstanbul Bilge, Necip, Hukuk Başlangıcı, Ankara 1987 Bilmen, Ömer Nasuhi, Hukukı İslâmiyye ve Istılâhâtı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1985 Hamîdullah, Muhammed, İslâm Hukuku Etütleri, İstanbul İbn Kudâme, Muvaffakuddin, el-muğnî, Beyrut1984 İmre, Zahit, Medeni Hukua Giriş, İstanbul 1980 Karaman Hayreddin, İslâm Hukuk Tarihi, İstanbul 1999 Karaman, Hayreddin, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1986 Schacht, J., İslâm Hukukuna Giriş (çev. M.Dağ-A.Şener), Ankara 1986 Serahsî, el-mebsût, İstanbul1983 Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi: Fıkıh, Hanefî Mezhebi, Hanbelî Mezhebi, Mâlikî Mezhebi, Muâmelât, Şâfiî Mezhebi maddeleri Zerka Mustafa, el-fıkhü l-islâmî fî Sevbihi l-cedîd: el-medhalü -l-fıkhiyyü l-âm, Dımaşk 1967 Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 23

142 HEDEFLER İÇİNDEKİLER KANUNLAŞTIRMA VE MECELLE Kanunlaştırma Nedir? Kanunlaştırma Yöntemleri İslâm Dünyasından Mecelle ye Kadar Kanunlaştırma Mecelleyi Hazırlayan Sebepler Mecelle nin Hazırlanışı Mecelle Üzerine Yapılan Çalışmalar İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ İSLÂM İNANÇ Prof. ESASLARI Dr. Mustafa BAKTIR Bu üniteyi çalıştıktan sonra; Kanunlaştırmayı anlayabilecek Kanunlaştırma yöntemleri hakkında bilgi sahibi olabilecek Özellikle İslâm Dünyasındaki kanunlaştırma teşebbüsleri hakkında bilgi edinebilecek Mecelle nin hazırlanış sebeplerini anlayabilecek Mecelle üzerine yapılan çalışmaları görebilceksiniz. ÜNİTE ÜNİTE 10 7

143 Kanunlaştırma ve Mecelle KANUNLAŞTIRMA NEDİR? Kanunlaştırma, hukuk kurallarının yazılı bir şekilde tespit edilmesidir. Bu manada yetkili merciler tarafından uyulması mecburi yazılı hukuk kurallarının hazırlanması bir kanunlaştırma sayılmıştır. Yeni bir kanun yapma diyebileceğimiz bu yönteme, taknîn ismi de verilmektedir. Bu genel anlamın yanında daha dar ve özel manada kanunlaştırma şöyle tanımlanmıştır: Dağınık bir halde mevcut olan yazılı ve yazısız bütün hukuk kurallarını sistemli olarak birleştirmek ve bir kanun haline getirmektir. Batı dillerinde kanunlaştırma karşılığı olarak Codification tabiri kullanılmaktadır ki, aslı latince Codex tabirinden gelmektedir. Yazılı hukuk kuralı koyma manasındaki kanunlaştırma faaliyeti, yeni bir şey olmayıp çok eski zamanlarda da örnekleri bulunmaktadır. Mesela Roma nın On İki Levha Kanunu, Babil in Hammurabi Kanunu, Hz. Musa nın On Emri örnek olarak verilebilir. Diğer taraftan Cermenler in, Fransızlar ın ve eski Türkler in de çeşitli konular hakkında yazılı kanunları vardı (Velidedeoğlu, s , Bilge, s. 85). KANUNLAŞTIRMA YÖNTEMLERİ Kanunlaştırma, bir memleketin kendisine ait olan hukuk kurallarını büyük bir kanun mecellesi halinde bir araya toplamayı ifade etmektedir. Bu faaliyet, yerli bir kanun yapma, dağınık haldeki hukuk kurallarını bir araya toplayıp meriyete koyma ameliyesidir. Resepsiyon ise başka bir milletin kanunlarının diğer bir millet tarafından kendi hukuku olarak aynen alınıp kabul edilmesidir. Buna İktibas da denilmektedir tarihinde İsviçre Medeni Kanunu nun Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından aynen alınıp iktibas edilmesi Resepsiyon un en tipik bir örneğidir (Bilge, s. 88). Modern hukukta kanunlaştırmanın XVIII. yüzyılda başladığı kabul edilmektedir. Bundan önce de Bizans, Almanya, Fransa ve İsviçre gibi bazı memleketlerde kanunlaştırma teşebbüsleri olmuştur. Türklerde kanunlaştırma, genellikle Osmanlı Devleti zamanında, 1839 da Gülhane Hatt-ı Hümayunu nun okunması ve Tanzimat ın ilanı ile başlatılır. Bu süreç, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti nin ilanı ile de devam etmiştir. Bu dönemde bazı kanunlar Batı dan iktibas edilip yürürlüğe konmuştur. Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinden başlayarak çeşitli konularda, mahallî ve genel olmak üzere kanunnameler çıkartılmış ve yürürlüğe konulmuştur. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 2

144 Kanunlaştırma ve Mecelle İSLÂM DÜNYASINDA MECELLE YE KADAR KANUNLAŞTIRMA İlk Osmanlı Medenî Kanunu sayılan Mecelle, sadece Türk-İslâm Hukuk tarihinde değil, İslâm Hukuk tarihinde de ilk kanun olma özelliğini taşımaktadır. Bu alandaki ilk teşebbüsler, II. Abbasi Halifesi Mansur döneminde başlamıştır. Bu dönem, henüz fıkhî mezheplerin oluşmadığı, İslâm Hukukçuları tarafından farklı ictihad ve görüşlerin ortaya konduğu bir zamandır. Mahkemelerde uygulanacak müşterek bir kanun yapma ve hukukta birliği sağlama ihtiyacı bu dönemde hissedilmiştir. Bu ihtiyaç, devrin ileri gelen şahsiyetlerinden İbnu l-mukaffa tarafından bir risaleyle halifeye iletilmiştir. Bunun üzerine halife, devrin büyük hukukçusu ve Maliki Mezhebi nin kurucusu olan Malik b. Enes ten bir kitap yazmasını istemiştir. Fakat İmam Malik, Hz. Peygamber (s.a.s) in hadislerini ve kendi fetvalarını ihtiva eden Muvatta adlı eserinin, bir kanun metni gibi uygulanmasını kabul etmemiştir. İslâm Dünyasındaki bu ilk kanunlaştırma teşebbüsü akîm kalmış, İslâm Hukuku farklı mezheplerle gelişmesini sürdürmüştür. Daha sonraları Halife Harun Reşit de aynı teklifi tekrarlamışsa da, İmam Malik bunu da kabul etmemiştir (Aydın, s ). Delhi Türk Sultanlarından III. Fîruz Şah Tuğluk un hükümdarlığı döneminde muhtemelen H. 777/1375 de kaleme alınıp Tatar Han a takdim edilen el-fetavâ t- Tatarhâniyye, yarı resmi bir tedvin olup mahkemelerde uygulamaya konulamamıştır. Bu alandaki diğer önemli bir teşebbüs de Babur Hükümdarı Sultan Evrengzib Alemgir in emri ile telif edilen el-fetavâ l-hindiyye veya el-fetavâ l-alemgiriyye adlı eserdir. Evrengzip, adaletin tevziinde etkinliği artırmak için fıkıh kitaplarında dağınık halde bulunan kuvvetli görüşlerin kaza ve fetvaya esas olmak üzere tasnif ve düzenlemesini emretmiş ve bu maksatla bir heyet oluşturmuştur yılları arasında sekiz yıllık bir çalışma sonucu eser tamamlanmış ve sultanın emri ile devletin resmi makamlarınca uygulamaya konulmuştur. Ancak hukuk tarihçileri tarafından tam bir kanunlaştırma olarak da sayılmamaktadır. Eserin sistematiği bir kanun tarzında olmayıp klasik bir fıkıh kitabı tertibindedir. Ancak Hanefi Mezhebi nin muteber görüşlerini bir araya getiren önemli bir kaynaktır (Özel, II,365, Aydın, s. 60). Osmanlı Devleti nde kanunlaştırmanın genellikte Tanzimat la başlatıldığına yukarıda işaret etmiş idik. Zira daha önceden Fatih ve Kanuni dönemlerinde çıkarılan Kanunnâmeler, genellikle örfî hukuk sahasını düzenleyen hukukî metinlerdir. Bu bakımdan Mecelle, Türk-İslâm Hukuk Tarihindeki ilk kanunlaştırma olarak kabul edilmiştir. Bu bakımdan Mecelle oldukça önemli bir eserdir. İslâm Dünyasındaki diğer kanunlaştırma faaliyetleri, genelde Mecelle nin açmış olduğu çığırdan devam etmiştir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 3

145 Kanunlaştırma ve Mecelle Osmanlılar döneminde, Mecelle öncesinde Hanefi Mezhebi nin sahih görüşleri ile fetva veriliyor ve bazı Hanefi fıkıh kitapları esas alınıyordu. Fatih döneminde Molla Hüsrev in Dürerü l-hükkâm fî Şerhi Gureri l-ahkâm adlı eseri, daha sonraları da İbrahim Halebi nin Mülteka l-ebhûr adlı eseri esas alınıyordu. Bu iki eser resmi bir hüviyet kazanmıştı. Verilen hükümler bu iki esere dayanmakla birlikte, gerektiğinde diğer fıkıh ve fetva kitaplarına da müracaat ediliyordu. Ancak bu eserler, Padişah fermanı ile öncelikle müracaat edilmesi gereken hukuk kodu olarak kabul edilmiştir. Özellikle İbrahim Halebi nin Mülteka sı Mevkufât adıyla tercüme edilmiş ve 1648 de resmi hukuk kodu MECELLE Yİ HAZIRLAYAN SEBEPLER Tanzimat, Osmanlı Devleti nin hukukî, idarî, askerî ve sosyal yapısında köklü değişikliklere sebep olmuştur. Hukukî değişikliklerin en önemlisi de kanunlaştırma hareketlerinin başlamasıdır. Bu dönem, Batıda büyük kanunlaştırma hareketlerinin olduğu bir zaman dilimidir. Hukukî sahadaki bu hareketlilik Osmanlı Devleti ne de tesir etmiştir. Bu dönemde hazırlanan kanunların en önemlisi, hiç şüphesiz Mecelle dir. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye diye anılan bu kanun mecmuasının hazırlanmasına tesir eden sebepleri şu şekilde sıralayabiliriz. Batı nın Etkisi Mecelle nin hazırlanmasında en önemli sebeplerden birisi, Batılı devletlerin baskısıdır. Osmanlı Devleti, XVI. yüzyılın ikinci yarısına kadar dünyanın en büyük ve ileri devletlerinden birisi idi. Osmanlı Devleti nde Türk-İslâm kültürünün üstünlüğü düşüncesi hâkim idi. Ancak çeşitli sebeplerle Osmanlı Devleti eski ihtişamını kaybetmeye başladı. Osmanlı Devleti geriye doğru giderken, Batı kendisini yenilemiş ve büyük bir ilerleme kaydetmiştir. Bazı ilim ve devlet adamlarının gayret ve çabaları bu geriye gidişi durduramamıştır. Özellikle batıdaki sanayi ve teknoloji sahasındaki ilerlemeler, Osmanlı yı iyice geri bırakmış, bunun sonucu olarak da Batı nın üstünlüğü fikri kabul edilmiştir. Tanzimat Fermanı na kadar gizli olan Batı nın etkisi, bu ferman ve kanunlaştırma hareketleriyle açıkça görülmeye başlamıştır. Hatta bu fermanın Batılı devlet adamlarına danışılarak düzenlendiği de bilinmektedir. Reşit Paşa ve Âli Paşa gibi bu dönemin önemli devlet adamları, Batılılaşmanın heyecanlı birer taraftarıydılar. Bu dönemde Batı dan bir medeni kanun iktibas edilmesi ve Osmanlı ya uyarlanması fikri açıkça söylenmeye başlanmıştı. Mecelle den önce de 1850 tarihli Ticaret Kanunu, Fransız Ticaret Kanunu ndan büyük ölçüde iktibasla hazırlanmıştı. Ayrıca bu yeni düzenlemelerde gayrimüslim azınlıklara tanınan haklar yine Batılı devletlerin baskıları sonucudur. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 4

146 Kanunlaştırma ve Mecelle Yeni Mahkemelerin Kurulması Tanzimat tan sonra, tek hâkimli klasik Osmanlı mahkeme sistemi geniş ölçüde terk edilerek yargılamayı toplu bir hâkim heyetinin yaptığı yeni bir adlî teşkilat kurulmaya başlanmıştır. Bu alandaki ilk teşebbüs, klasik Osmanlı mahkemelerinin yanı sıra ticaret mahkemelerinin de kurulmasıdır. Bu mahkemeler genelde on dört üyeden oluşmakta olup, başkanın dışındaki üyelerin yedisi Osmanlı tebası, yedisi de Osmanlı ülkesinde yaşayan yabancı tüccarlardan oluşmaktaydı. Bundan sonra farklı isimlerde yeni mahkemeler kuruldu ve bu mahkemelerin üyeleri arasında gayrimüslim tebadan hakimler de yer almaya başladı. Bütün bu mahkemelerde görev yapanlar için acilen bir medeni kanuna ihtiyaç hissediliyordu. Zira bu mahkemelerdeki üyelerin Dürer ve Mülteka gibi klasik Arapça fıkıh kitaplarından istifade ile hüküm vermeleri mümkün değildi. İşte yeni kurulan bu nizamiye mahkemelerinin hâkimlerinin anlaşılabilir bir medeni kanun ihtiyacı, devrin hukukçularını böyle bir kanun hazırlamaya zorlamıştır. Hâkimlerin Yetersizliği Osmanlı Devleti nin son dönemlerinde, medreselerdeki eğitim zayıflamış, İslâm hukukuna vakıf yeterli sayıda hukukçunun yetişmesi güçleşmişti. Zira fıkıh kitaplarında ve fetva mecmualarında aranan hükmün bulunması ve davaya uygulanması, iyi bir hukuk birikimini gerektiriyordu. Bu dönemde, bu hukukî donanıma sahip kimselerin sayısı oldukça azdı. Nitekim Mecelle nin hazırlanış sebeplerini tahlil eden Esbâb-ı Mucibe Mazbatası nda da bu hususa temas edilmekte, nizamiye mahkemelerine aza bulmak şöyle dursun, şerî mahkemelere yeterli hâkim bulmakta bile müşkilât çekildiği, açık bir şekilde belirtilmektedir. Yeni kurulan nizamiye mahkemeleri hâkimlerin fıkıh kitaplarından istifadede yeterli olmamaları, Türkçe ve açık bir dille yazılan Mecelle gibi bir eserin telifinde önemli bir rol oynamıştır. Hanefi Mezhebi nin Genişliği Osmanlı Devleti nin resmî mezhebi olarak kabul edilen Hanefi Mezhebi, amelî mezhepler içinde en çok yayılan bir mezhepti. Bunun sonucu olarak da zengin bir hukuk malzemesi ortaya çıkmıştı. Bir devlet mezhebi olarak sürekli uygulamada kalan Hanefi Mezhebi ndeki farklı görüş ve fetvalar oldukça fazla idi. Uygulamadaki birlikteliği sağlamak için özellikle Hanefi Mezhebi nin sahih görüşleri (Esahh-ı Akvâl) ile hükmedilmesi esası getirilmişti. Zira bu kadar geniş uygulama alanı bulan bir mezhebin görüşleri arasında hukukî bir kargaşaya meydan verilmemesi için bazı kaide ve kurallara uyma zorunluluğu getirilmişti. Nitekim bu temel kurallar, Resmü l-müftî adı altında yazılan eserlerde toplanmıştır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 5

147 Kanunlaştırma ve Mecelle Hâkimlerin işlerini kolaylaştırmak için her birinin müracaat edip hüküm verebileceği bir kanun metnine ihtiyaç vardı ki bu metin Mecelle olmuştur. Yine Mecelle nin Esbab-ı Mucibe Mazbatası nda, hazırlanış sebeplerinden birisi olarak bu hususa temas edilmektedir. İktisadî ve Sosyal Gelişmeler Tanzimat öncesi ve sonrası iktisadî ve sosyal hayatta köklü değişiklikler olmuştur. İşte bu değişiklikler, yeni bir medeni kanuna ihtiyaç hissettirmiştir. Mecelle nin hazırlanışında prensip olarak Hanefi Mezhebi ndeki kuvvetli görüşler alınmakla birlikte, durum ve şartlara göre zayıf olan fetvalar da alınmıştır. Ancak Hanefi Mezhebi dışındaki diğer amelî mezheplerden istifade yoluna gidilmemiştir. Sonradan çıkarılan 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnâmesi nde, bu prensip terk edilmiş, ihtiyaç duyulan bazı meselelerde diğer mezheplerin görüşleri de tercih edilmiştir. Zamanın Değişmesiyle Hükümlerin de Değişmesi Sosyal hayattaki değişim ve gelişmeler, bazı hukukî değişiklikleri de beraberinde getirmektedir. İslâm hukukunun aslî kaynakları Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas olmakla birlikte, İstihsan, Mesalih-i Mürsele ve Örf gibi bazı ferî delillere itibar edilerek içinde bulunulan çevrenin sosyal ve iktisadî şartlarının etkisi göz ardı edilmemiştir. Sosyal hayattaki değişim, ahkamda da değişimi gerekli kılmıştır. Nitekim bu husus Mecelle de ihmal edilmemiş, doksan dokuz küllî kaidenin içinde otuz dokuzuncu kaide olarak yerini alarak: Ezmânın tagayyuru ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz. Denilmiştir. Ancak Mecelle nin Esbâb-ı Mucibe Mazbatası nda bu değişimin nasıl olacağı şu şekilde ifade edilmiştir: Kaldı ki asırların değişmesiyle örf ve âdete dayanan fıkhî meseleler de değişiklik gösterir Bu ifadeden anlaşılıyor ki zamanla değişebilen hükümler, örf ve adet üzerine bina edilen hükümlerdir. Kur an ve Sünnete dayanan temel hukukî prensiplerde böyle bir değişim söz konusu değildir. Zamanla değişen ve değişmeyen hükümlerin tespiti ve ona göre hüküm verilebilmesi için Mecelle gibi yeni bir kanun metnine ihtiyaç duyulmuş ve gereği yerine getirilmiştir. MECELLE NİN HAZIRLANIŞI Tanzimat tan sonra, yeni bir medeni kanun hazırlama fikri, Osmanlı devlet adamlarını uzun süre meşgul etti. Yerli ve millî bir kanun yapma eğiliminde olanların teşebbüsüyle, Metn-i Metin adında bir kanun hazırlamak için bir Cemiyet-i İlmiye teşkil edilmiş ve bu görev onlara verilmişti. Ancak bu heyet bir müddet çalıştı ise de bir sonuç elde edemeden dağılmıştır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 6

148 Kanunlaştırma ve Mecelle Bu arada yabancı bir ülkenin medenî kanununu alma fikri ortaya atıldı. Bazı Osmanlı devlet adamları da Fransız Kod Sivil inin (Code Civile) iktibas edilmesini teklif ettiler. Bu düşüncede olan devlet adamlarının başında Sadrazam Âli Paşa ve Ticaret Bakanı Kabûlî Paşa geliyordu. Fransa da özellikle İstanbul daki büyük elçiliği vasıtası ile bu işi organize etmekte idi. Diğer taraftan Ahmet Cevdet Paşa nın başı çektiği bir grup devlet adamı ise yabancı bir ülkenin medenî kanununun alınmasına karşı çıkıyorlardı. Nitekim Ahmet Cevdet Paşa nın da taraftar olduğu kendi hukukî birikimimize dayalı bir tedvinin yapılması fikri ağır bastı ve böylece Mecelle nin hazırlanmasına karar verildi. Ahmet Cevdet Paşa nın başkanlığında bir heyet teşkil edilerek Mecelle nin telifine başlandı. Mecelle cemiyeti yoğun bir çalışma ile Mecelle nin başındaki yüz maddelik Mukaddime ve Kitabu l-büyu u hazırladılar. Hazırlanan bu metin, öncelikle Şeyhülismalmığa ve ileri gelen hukukçulara takdim edildi. Gelen tenkitler doğrultusunda gerekli düzeltmeler yapıldı. Bu ilk kitap padişaha arz edilmiş, 8 Muharrem 1286 da (20 Nisan 1869) padişahın tasdikiyle kanunlaşarak yürürlüğe girmiştir. Mecelle nin Esbâb-ı Mucibe Mazbatası, fıkhın tarifi ve doksan dokuz küllî kaideyi ihtiva eden Mukaddime yi ve ilk kitap olan Kitabu l-büyu u hazırlayan Mecelle cemiyetinde şu üyeler bulunmaktaydı: Divân-ı Ahkâm-ı Adliyye Nazırı Ahmet Cevdet Paşa, Evkâf-ı Hümâyûn Müfettişi Seyyit Halil, Şurayı Devlet azasından Seyfettin, Divân-ı Ahkâm-ı Adliyye azasından Seyyit Ahmet Hulusî ve Seyyit Ahmet Hilmi, Şurâyı Devlet azasından Mehmet Emin ve Mecelle Cemiyeti azasından İbn-i Abidinzâde Alaaddin. Mecelle bir bütün olarak hazırlanıp neşredilmemiş, her kitap hazırlandıkça padişahtan irade-i seniyye alınarak yürürlüğe konulmuştur. Mecelle on altı kitap yaklaşık sekiz yılda hazırlanıp padişahın oluru ile yürürlüğe girmiştir. Bu eserde yer alan on altı kitap sırasıyla şunlardır: Büyu, İcâre, Kefâlet, Havâle, Rehn, Emânât, Hîbe, Gasb ve İtlâf, Hacr, İkrah ve Şuf a, Şirket, Vekâlet, Sulh ve İbrâ, İkrar, Dava, Beyyinât ve Tahlif, Kaza. Bu arada Ahmet Cevdet Paşa da Divan-ı Ahkâm-ı Adliyye nazırlığından ve Mecelle Cemiyeti başkanlığından azledilmiştir. Ancak Ahmet Cevdet Paşa olmaksızın bu işin yürümediği anlaşılarak yeniden Mecelle cemiyeti başkanlığına getirilmiştir. Onun yokluğunda hazırlanan Kitabu l-vedîa gibi bazı bölümler, oldukça zayıf kalmış, sonradan Ahmet Cevdet Paşa tarafından yeniden kaleme alınmıştır. Yukarıda saydığımız cemiyet üyelerinden zamanla ayrılanlar olduğu gibi, yeni eklenenler de olmuştur. İsviçre Medeni Kanunu nun tercüme edilip 1926 da yürürlüğe girmesiyle, Mecelle nin uygulanmasına son verilmiştir. İsviçre Borçlar Kanunu da tercüme edilerek meriyete konulmuştur. Osmanlı Devleti döneminde büyük tartışma ve gürültülerle hazırlanıp uygulanan Mecelle, böylece tarihe mal olmuştur. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 7

149 Kanunlaştırma ve Mecelle Osmanlı Devleti nin haricindeki birçok ülkede son zamanlara kadar Mecelle nin uygulanmakta olduğunu görmekteyiz. Mecelle, Lübnan, Mısır, Suriye, Ürdün, Irak, Balkan ülkeleri ve İsrail gibi eski Osmanlı topraklarında bazı ufak değişikliklerle son yıllara kadar uygulanmıştır. MECELLE ÜZERİNE YAPILAN ÇALIŞMALAR Abdüssettar Efendi (ö.1304/1886) Aslen Kırımlı olup uzun müddet İstanbul da Mekteb-i Hukukta müderrislik yapmıştır. Mecelle nin 13, 14, 15 ve 16. kitaplarının hazırlanmasında heyette aza olarak çalışmıştır. Mekke-i Mükerreme mollalığına tayin edilmiş, haccını ifa ettikten kısa bir müddet sonra Taif'te vefat etmiştir. Fıkıh sahasında derin malumatı olan Abdüssettar Efendî nin zamanın Şam müftüsü Mahmut Hamza Efendî ile fıkhî mevzularda karşılıklı yazışmaları vardır. Mecelle nin kaidelerini şerh ettiği Teşrihu'l-Kavâidi'l-Küllîye si İstanbul da 1301 de basılmıştır. Ayrıca Mecelle nin baştan 700 maddesini de şerh etmiş, bu da basılmıştır. Medhal-i Fıkıh adlı Türkçe eseri de matbudur. Mecelle nin ilk şerhlerinden olan Teşrih i için Ahmet Cevdet Paşa Arapça bir takdim yazmış ve bu takdimde Mecelle nin kaynaklarının ekserisini toplamıştır (Ebû'l-Ulâ Mardin, s ). Mes'ud Efendi ( ö.1310/1892) Aslen Kayserili olup kendi memleketinde bir müddet müftülük yaptıktan sonra İstanbul a gelmiştir. Mecelledeki maddelerin kaynaklarını gösteren Arapça olarak kaleme aldığı Mir at-ı Mecelle adlı eseri meşhurdur. Ebû'l-Ulâ Mardin, onun hakkında şöyle diyor: Mecelle nin kaynakları ile ilgili olarak Kayseri müftüsü asrımızın füzelâsından Mes'ud Efendî nin Mecelle Cemiyeti tarafından dahi tetkik ve takdir edilmiş bulunan Mir'at-ı Mecelle adlı kitabına müracaat edilmelidir (Ebû'l-Ulâ Mardin, s. 169). Nitekim eserin başında da şerhin kaynakları verildikten sonra, Mecelle Cemiyeti tarafından tetkik edildiğini ve fevkalâde bulunduğu kaydediliyor. Müellif eserinin başında, Mecelle de bulunan meselelerin asıllarını görmek isteyen ehli ilme kolaylık olması ve fetva için de bir kaynak olarak müracaat edilmesi için kaleme aldığını belirtiyor ve eserini II. Abdülhamid'e takdim ediyor. Mecelle nin kaynakları ile ilgili ilk eser olduğu ve Arapça olarak da kaleme alındığı için bütün İslâm Âleminde hüsnü kabul görmüş ve ilk olarak İstanbul da 1302 de basılmıştır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 8

150 Kanunlaştırma ve Mecelle Âtıf Efendi (ö.1316/1898) Evkaf-ı Hümayun idare meclisi reisi ve Mekteb-i Mülkiye-i şahane de Mecelle ve Kanunu Arazi muallimi Kuyucaklızade Âtıf Muhammed Efendî nin Mecelle şerhi de en çok meşhur olanlardan birisidir. Atıf Efendî nin Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye Şerhi ve Kavâid-i Fıkhîyye nin İzahı adlı bu eseri 1339 da İstanbul da basılmıştır. Bu şerhte müellif kaideleri geniş bir şekilde izah eder ve zaman zaman diğer Mecelle maddelerine atıflarda bulunur. Mecelle şerhini şirketler kitabına kadar getirebilmiştir. Bundan başka ders olarak okuttuğu Arazi Kanunnamesi şerhi de 1319 da İstanbul da basılmış ve epeyce meşhur olmuştur. Süleyman Hasbî Efendi (ö.1327/1909) Kendisi bir müddet şerî hakimlik ve müftülük yapmış, sonradan saray kâtipleri arasına girmiştir. Mecelle nin küllî kaidelerini izah ve şerh eden Tafsîl adlı eseri 1299 da İstanbul da basılmıştır. 258 sahifelik bu eserinde müellif, küllî kaidelerin ayet ve hadislerden kaynaklarını veriyor. Misal olarak verdiği fürû meseleleri, bazen kaynak kitaplardan Arapça ibareleri ile aynan naklediyor. Bu bakımdan diğer şerhlerden farklılık arz ediyor. Ali Haydar Efendi (ö.1355/1936) Temyiz-i Hukuk Mahkemesi reisi ve Mekteb-i Hukuk (İstanbul Hukuk Fakültesi) ta Mecelle hocalığı yapmıştır Daha sonraları fetva eminliği ve Adliye Nazırlığı yapmıştır. Mecelleyi Dureru'l-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm adı ile şerh etmiştir. Mecelle nin başındaki küllî kaidelerin şerhi ise, müstakil bir kitap olarak basılmıştır. Dureru'l-Hukkâm, Mecelle nin en mufassal ve en meşhur şerhidir. Gerek İstanbul ve Anadolu da, gerekse bütün İslâm Âleminde haklı bir şöhrete sahib olmuştur. Dört büyük ciltlik bu eser, Fehmi el-hüseyni tarafından Arapçaya tercüme edilmiş ve Hayfa, Gazze ve Kahire de defalarca basılmıştır. Son dönemlerde Arapçaya tercüme ihtiyacı duyulan en çok istifade edilen ve aslı Türkçe olarak kaleme alınmış nadir eserlerden birisidir. İslâm Âleminde muamelatla ilgili olarak yapılan çalışmaların büyük bir kısmında Ali Haydar Efendî nin Dureru'l-Hukkâm'ı en önemli kaynaklar arasındadır. Mansurîzâde Mehmet Said Bey Mehmet Said Bey, Tatbikat-ı Mecelle adlı eserinde, Büyu kitabından başlamak üzere, Mecelle nin bütün bahislerini küllî kaidelere tatbiki cihetine gitmiştir. Müellif, kitabın başında Mecelle nin hiçbir meselesi haric kalmamak şartıyla küllî kaidelere tatbikin yapılacağını söylüyorsa da, ne kadarını ikmal edebildiğini bilmiyoruz. Sadece Büyu kitabı bu şekilde bitirilmiş ve 1328 de İstanbul da basılmıştır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 9

151 Kanunlaştırma ve Mecelle Gelibolulu Mehmet Rifat Bey Dava vekillerinden Gelibolulu Mehmet Rifat Bey in Tevafukat-ı Kavâid-i Küllîye adlı eseri, fürû meselelerin küllî kaidelere nasıl tatbik edileceğini göstermek için yazılmıştır. Müellifin Mukaddimede kaydettiğine göre, bazı mahkemelerde kanun maddesi bulunmaksızın, küllî kaidelere dayanılarak kararlar verilmekte ve bu kararlar da temyiz mahkemesince bozulmaktadır. Yine müellifimize göre, küllî kaidelerden istifade, lüzumlu ise de, bunların kanun maddelerine tatbiki oldukça zordur. Ayrıca tecrübe ve tetebbuatı gerektirmektedir. Onun için de müellif böyle bir eser yazma cihetine gitmiştir. Eserde Mecelle nin doksan dokuz küllî kaidesinin her birisine tekabül eden ilgili diğer Mecelle maddelerini de gösterilmiştir, Kitap 1313 de İzmir de basılmıştır. Ahmet Şükrü Sivas mebusu Ahmet Şükrü tarafından Tevşih-i Kavâid-i Fıkhîyye adı altında kaleme alınmıştır. Mecelle nin doksan dokuz küllî kaidesinin fürûdan misaller verilerek şerh ve izahları yapılıyor. Daha çok mübtediler için yazılan eser, 1327 de İstanbul da basılmıştır. Ahmet ez-zerka Ahmet b. Muhammed ez-zerka 1285/1868 de Haleb de doğmuş ve orada yetişmiş alimdir. Mustafa ez-zerka nın babasıdır. Mustafa ez-zerka nın bahsettiğine göre, babası uzun yıllar küllî kaideleri ders olarak okutmuş ve bütün şerhlerini de gözden geçirmiştir. Hatta Ali Haydar Efendî nin Mecelle şerhi o zaman daha arapçaya tercüme edilmediği için İstanbul dan Türkçe nüshasını getirtmiş Türkçe bilenler vasıtasıyla bu eserden de istifade etmiştir. Müellif kendinden önceki şarihlerin yazdıklarını olduğu gibi kabul etmez. Tetkik eder, tartışır, ondan sonra neticede kabul veya reddeder. Ayrıca kabul veya red sebebini de açıklar. Müellif, küllî kaidelerin tedrisine ve bu şerhe ömrünün son yirmi yılını vermiştir. Bu zaman zarfında, kaynak kitaplarda küllî kaidelerle ilgili ne bulmuşsa, değerlendirmiş ve bu kitabına almıştır. Bu bakımdan bu şerh daha önceki şerhlerin hiçbirinde bulunmayan hususiyetler taşımaktadır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 10

152 Özet Kanunlaştırma ve Mecelle Kanunlaştırma, dağınık bir halde olan hukuk kurallarının, yazılı bir kanun metni halinde toplanıp meriyete konulmasıdır. Daha önce elde bazı yazılı hukukî metinler olmakla birlikte, kanunlaştırma Batıda XVIII. yüzyıldan itibaren başlamıştır. İslam dünyasında ise, amelî mezheplerin yeni ortaya çıktığı dönemlerde bazı teşebbüsler olmuşsa da, modern manada bir kanunlaştırma ancak Mecelle ile gerçekleşmiştir. Fetevâyı Tatarhâniyye ve Fetevâyı Hindiyye gibi eserler bu gaye ile telif edilmiş ise de sistematik ve uygulama açısından tam bir kanunlaştırma sayılmamıştır. Osmanlı Devleti nde Molla Hüsrev in Dürer i ve İbrahim Halebî nin Mülteka sı fetva ve kazada iki önemli kaynak olarak kabul edilmekle birlikte, yine de kanunlaştırma olarak kabul edilmiyor. Büyük Osmanlı hukukçusu ve devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa nın gayretleriyle Mecelle Cemiyeti kurulmuş ve sekiz yıllık bir sürede Mecelle nin on altı kitabı kaleme alınıp padişahın onayı ile meriyete konulmuştur da İsviçre Medeni Kanunu tercüme edilip uygulandıktan sonra da Mecelle meriyetten kalkmış ve tarihteki yerini almıştır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 11

153 Kanunlaştırma ve Mecelle DEĞERLENDİRME SORULARI Değerlendirme sorularını sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan bölüm sonu testi bölümünde etkileşimli olarak cevaplayabilirsiniz. 1. Aşağıdaki tabirlerden hangisi kanunlaştırma karşılığı olarak kullanılmaz? a) Taknîn b) Codificaiton c) Reception d) İktibas e) Tercüme 2. Aşağıdakilerden hangisi İslâm Dünyasında ilk kanunlaştırma örneklerinden sayılmaz? a) Muvatta b) Dürerü l-hükkâm c) el-mebsût d) Mülteka e) Fetavayi Hindiyye 3. Aşağıdakilerden hangisi Mecelle yi hazırlayan sebeplerden birisi sayılmaz? a) Batının etkisi b) Osmanlı Devletinin genişlemesi c) Yeni mahkemelerin kurulması d) Hakimlerin yetersizliği e) Hanefi mezhebinin genişliği 4. Aşağıdakilerden hangisi Mecelle heyetinde üye değildir? a) Ebu l-ula Mardin b) Ahmet Cevdet Paşa c) İbn Abidinzade d) Ahmet Hilmi e) Seyyit Halil Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 12

154 Kanunlaştırma ve Mecelle 5. Aşağıdakilerden hangisi Mecelle nin en meşhur şerhi olarak kabul edilmiştir? a) Zahiru r-rivaye b) Ruhu l-mecelle c) Tatbikat-ı Mecelle d) Dürerü l-hükkâm e) Tevşîhi Kavâdi Fıkhıyye Cevap Anahtarı 1.e,2.c,3.b,4.a,5.d Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 13

155 Kanunlaştırma ve Mecelle YARARLANILAN KAYNAKLAR Abdüssettar Efendi, Teşrîhu'l - Kavâdi'l -Külliye, İstanbul, Ahmet ez - Zerka, Şerhu l- Kavâidi'l - Fıkhiyye, Beyrut, Ahmet Şükrü, Tevşîh - i Kavâid - i Fıkhiyye, İstanbul, Akgündüz, Ahmet, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, İstanbul, Ali Haydar, Dureru l-hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, 3. baskı, İstanbul, Atıf Bey, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye Şerhi, İstanbul, Aydın, Mehmet Akif, İslâm ve Osmanlı Hukuku Araştırmaları, İstanbul, Baktır, Mustafa, Mecelle nin Küllî Kaideleri ve Ahmet Cevdet Paşa, Ahmet Cevdet Paşa Sempozyumu, Ankara, 1997, s Bilge, Necip, Hukuk Başlangıcı Dersleri, Ankara, Ebu l-ulâ Mardin, Medenî Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa, İstanbul, Gelibolulu M. Rifat, Tevafukat-ı Kavaid-i Külliye, İzmir, Gözübenli, Beşir, Türk Hukuk Tarihinde Kanunlaştırma Faaliyetleri ve Mecelle, Ahmet Cevdet Paşa Sempozyumu, Ankara, 1997, s Gür, A. Refik, Hukuk Tarihi ve Tefekkürü Bakımından Mecelle, İstanbul, Kaşıkçı, Osman, İslâm ve Osmanlı Hukukunda Mecelle, İstanbul, Koca, Ferhat, el-fetava t-tatarhaniyye maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1995, XII, Mansurizade Mehmed Said, Tatbikat-ı Mecelle, İstanbul, Mecelle (Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye), İstanbul, Mes'ud Efendi, Mir'at-ı Mecelle, İstanbul, Özel, Ahmet, el-âlimgiriyye maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1989, II, Öztürk, Osman, Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle, İstanbul, Süleyman Hasbi Efendi, Tafsîl, İstanbul, Velidedeoğlu, Hıfzı Veldet, Kanunlaştırma Hareketleri ve Tanzimat, Tanzimat I, İstanbul, 1999, s Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 14

156 HEDEFLER İÇİNDEKİLER HÜKÜM TEORİSİ Hüküm ve Çeşitleri Teklîfî Hükmün Kısımları Vad î Hükmün Kısımları El-Hâkim ve El-Mahkûm Aleyh İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ Doç. Dr. Tevhit Ayengin Bu üniteyi çalıştıktan sonra; Hükmü ve çeşitlerini tanımlayabilecek, Teklîfî hükümlerin bağlayıcılık dereceleri arasındaki farkı gösterebilecek, Vad î hükümleri ve mükellefin fiilleriyle bağlantısını açıklayabilecek, Sahih, fasit ve batılın ibadet ve muamelâtta kullanım farklılıklarını seçebilecek, Aklî hükümleri anlamadaki yetkinliği konusunda değerlendirme yapabilecek, Hükmün muhatabı olan insanın ehliyeti konusundaki tartışmalara katkı sağlayabileceksiniz. ÜNİTE 8

157 Hüküm Teorisi GİRİŞ Toplumsal düzeni ve adaleti sağlayan birtakım kurallar bulunmaktadır. Bunlar; hukuk kuralları, ahlâk kuralları, din kuralları ile örf ve âdetlerdir. Bağlayıcılık oranları birbirinden farklı olan bu kurallar, bir bütün olarak toplumsal hayatın bir düzen ve âhenk içerisinde sürmesine katkı sağlamaktadırlar. Ünitemizin konusunu teşkil eden Hüküm Teorisi, bu toplumsal düzen kurallarının tümü ile bir biçimde bağlantılıdır. Çünkü hüküm; hukuk, din, ahlâk ve örf-âdetin merkezi kavramlarından birisidir ve bu sosyal kurumların ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Hukuk, büyük oranda kanunlardan yani kanunların içerdiği hükümlerden oluşmaktadır. Din, insanlara yapmaları veya kaçınmaları gereken hükümleri öğretmekte ve bunlara göre yaşamalarını talep etmektedir. Ahlâkî hükümler de insanların vicdanına seslenerek bireysel ve sosyal hayatın sorunsuz ya da daha az sorunlu bir tarzda sürdürülmesine katkı sağlamaktadır. Örf ve âdet kapsamındaki hükümler de temel değer ve kabullere aykırı olmayan uygulamaların bağlayıcılığına işaret etmektedir. Yukarıda değindiğimiz hükümlerin tümünün bağlayıcılık derecesi aynı değildir. Bazısı öneri düzeyinde olabilirken, bazıları arkasına değişik yaptırım güçlerini alarak farklı oranlarda bağlayıcılık kazanmaktadır. KAVRAMSAL ÇERÇEVE İslâm a göre dinin ana çerçevesini Allah belirlemiştir. Bu durum hukuk alanında da geçerlidir. Dolayısıyla İslâm hukukunun nihâî amacı vahyin içerisinden Allah ın muradını tespit etmektir. Vahyin somutlaşmış biçimi olan Kur an içerisinde yer alan hükümleri tespit edip yorumlama ve kategorize etme tarihten günümüze usûlcülerin ve fukahanın araştırma alanlarının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Kur an da yer alan hükümler çoğunlukla, emredilen veya yasaklanan şeylere işaretle, helal ve haram temelinde ele alınmıştır. Zamanla emredilen veya yasaklanan şeyler fıkıh âlimlerince ahkâm-ı hamse adı altında beşli taksime dönüştürülmüştür. Bunlar: vâcib, mendub, mübah, haram ve mekruh tan ibarettir. Bu detaylandırmanın daha sonra değineceğimiz gibi birtakım metodolojik temellerinin varlığı yanında, bütün beşeri davranışları hüküm altına alma ve bu tasnif çerçevesinde değerlendirme düşüncesinden kaynaklandığı söylenebilir. Hüküm teorisi, birçok ana başlığı içerisine alan çok yönlü bir konudur. Fıkıh usûlünün en merkezî kavramlarından ve adeta onun varlık nedeni olarak değerlendirilebilecek olan hüküm teorisi, şu ana başlıklar atlında ele alınmaktadır: Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 2

158 Hüküm Teorisi Hüküm ve çeşitleri El-Hâkim (Hüküm koyan) El-Mahkûm fîh (Hükme konu olan fiiller) El-Mahkûm aleyh (Hükmün muhatabı, mükellef) HÜKÜM VE ÇEŞİTLERİ Bilindiği gibi fıkıh, amelî konuları incelemektedir. Dolayısıyla hüküm kavramı hakkındaki vurgularımız, fıkhın genel yapısına uygun olarak, şer î amelî hükümlerle sınırlı olacaktır. Fıkıh usûlü kaynaklarında hüküm; Şâri in mükelleflerin fiilleri ile alakalı hitabı veya Şâri in, kulların fiillerine ilişkin hitabının eseri (sonucu, tezâhürü) şeklinde tanımlanmaktadır. Zamanla bu tanım geliştirilerek; Şâri in iktiza, tahyîr ve vaz bakımından mükelleflerin fiilleriyle alakalı hitabı veya hitabının eseri şeklini almıştır. Hanefi yöntemine (buna fukaha yöntemi de denir) göre fıkıh usûlü eserleri kaleme alanlar, Şâri in hitabının sonucunu, mütekellimin yöntemine göre usûl eseri yazanlar ise, hitabın bizzat kendisini hüküm olarak tanımlamışlardır. Buna göre mütekellimler açısından mesela Şâri in Namazı dosdoğru kılın [Bakara, 2/43] ayetinin bizatihi kendisi hüküm olarak değerlendirilirken, Hanefiler için bu hitabın insanların fiilleri üzerindeki eseri yani namazın vâcib olması hüküm olarak anlaşılmaktadır. Fıkıh usûlünde hükümler; teklîfî hükümler ve vad î hükümler olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Teklîfî Hüküm İbadetler ve muamelat konularının bazılarında olduğu üzere teklîfî hükmün sonuçlarından bazıları hem dünyevî hem de uhrevî hayatı birlikte ilgilendirmektedir. Teklîfî hüküm, Şâri in mükelleften bir şeyi yapmasını veya yapmamasını istemesi yahut yapıp yapmama arasında serbest bırakmasıdır. Bu tür hükümlere, teklîfî hüküm denmesi, bunların doğrudan mükellefin fiilleriyle alakalı olmasından kaynaklanmaktadır. Teklîfî hükümlerin insanların fiillerini ilgilendirmesi, bu tür taleplere konu olan eylemlerin uzantısının sadece dünyevî olmasını gerektirmez. İbadetlerde ve bazı muamelat konularında olduğu üzere teklîfî hükmün sonuçlarından bazıları hem dünyevî hem de uhrevî hayatı birlikte ilgilendirmektedir. Bu tanımın içerisinde yer alan yapıp yapmama arasında serbest bırakma (ibaha) nın da hüküm kategorileri arasına alınması şeklî bir değerlendirmedir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 3

159 Hüküm Teorisi Çünkü yapıp yapmama arasında özgür olmak, doğrudan hükümle bağlantılı değildir. Eğer Şâri mükelleften bir şeyin yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda talep etmişse, bu durum o eylemin yapılmasının vâcib olduğunu, bu tür hitabın da vücub ifade ettiğini göstermektedir. Eğer yapılma talebi kesin ve bağlayıcı tarzda geçekleşmemişse, bu durum o eylemi yapmanın mendub, o tür hitabın da nedb anlamına geldiğine işaret etmektedir. Yine Şâri, mükellefin bir şeyden kaçınmasını kesin ve bağlayıcı bir biçimde talep etmişse, o eylemi yapmanın haram olduğunu, bunu ifade eden hitabın da tahrime delalet ettiğini göstermektedir. Ancak Şâri bir şeyin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda istememişse kaçınılması istenen bu fiile mekruh, ifadeye de kerâhe denir. Vad î Hüküm Vad î hüküm Şâri in, bir şeyi diğer bir şey için sebep, şart yahut mâni kılmasıdır. Bunlara vad î hüküm denmesi, Şâri in bu hükümlerle şart, sebep ve mâni arasında bir ilişki kurmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla vad î hüküm kendisi gerçekleştiğinde başka bir şey de gerçekleşmektedir. Mesela, Ramazan ayının hilâlinin görülmesinden sonra mükelleflere orucun farz olması (sebep), namaz ibadetinin geçerli olması için abdestli olmanın gerekli olması (şart) ve mirasçısını öldürenin mirastan mahrum bırakılması (mani) gibi durumlar meydana gelmektedir. Dolayısıyla Ramazan hilâlini gören ve şer î mazereti olmayan bir müslüman oruca başlamakla sorumlu hale gelmektedir. Şâri, Ramazan ayının hilâli ile oruç arasında bir bağlantı kurmaktadır. Ayrıntılarına teklîfî hüküm konusu incelendikten sonra yer verilecektir. TEKLÎFÎ HÜKMÜN KISIMLARI Yukarıda dile getirdiğimiz gibi teklîfî hükümlerle mükelleften bir şeyi yapması veya yapmaması talep edilmekte ya da yapıp yapmama arasında serbest bırakılmaktadır. Yapma veya kaçınma taleplerinin bağlayıcılık dereceleri birbirinden farklı olabilmektedir. Sözgelimi hükmü vâcib olan bir fiille, hükmü mendub olan bir fiilin talebindeki bağlayıcılık dereceleri aynı değildir. Bağlayıcılığın farklı oluşunda değişik faktörler etkili olmaktadır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 4

160 Hüküm Teorisi Vâcib Hanefilerle diğerlerinin vâcib kavramını farklı anlamda kullandıklarına dikkat ediniz. Vâcib, Şâri in yapılmasını kesin ve bağlayıcı bir şekilde istediği fiiller için kullanılan bir usûl terimidir. Yapma talebinin kesin ve bağlayıcı oluşu, o talebi içeren ifadelerden ve nasslarda terk edenler için işaret edilen cezalardan anlaşılmaktadır. Dolayısıyla mükellefin bu tür davranışları yerine getirmemesi, din ve hukuk karşısında onun sorumlu oluşunun ve buna bağlı olarak cezalandırılmasının sebebidir. Usûlcülerin çoğunluğuna göre sadece kat î delille değil, zannî delille de bir fiilin vâcib olduğu anlaşılabilir. Hanefilerle diğerlerinin vâcib kavramını farklı anlamda kullandıklarına dikkat ediniz. Vâcib olan bir fiili yerine getirmiş olmaktan dolayı mükellefler sevap kazanmış, terk etmeleri sebebiyle de günah işlemiş olurlar. Öte yandan kat î delile dayanan vâcibi inkâr etme, bir tür o delilin kaynağını yok sayma anlamına geldiğinden, inkâr edenlerin bu davranışı itikat açısından küfrü gerektiren bir eylem olarak değerlendirilmektedir. Yukarıda tanımı verilen vâcib kavramı usûlcülerin çoğunluğunun görüşünü yansıtmaktadır. Hanefi fukahası vâcib terimini usûlcülerden farklı anlamda kullanmışlardır. Hanefiler Şâri in kesin ve bağlayıcı tarzda mükelleften yerine getirmesini istediği fiilleri kendi içerisinde farz ve vâcib şeklinde iki kısımda değerlendirmişlerdir. Hanefîlere Göre Farz Vâcib Ayırımı Hanefiler tarafından ifade edilen zannîlik delilin şüpheli olduğu anlamında değil, kat î derecesine ulaşamamış olması anlamındadır. Hanefilere göre farz ve vâcib, bir fiilin kesin bir şekilde istenmiş olması noktasında birleşir. Kavramsal farklılığın dayanağı, yerine getirme talebinin dayanağını oluşturan nassın sübut ve delâletindeki kat îlik ve zannîlikten kaynaklanmaktadır. Kur an metninin tamamı ile hadislerden mütevâtir olanlar sübut açısından kat î olan nasslardır. Bu nasslarda yer alan ve mükelleften ifası istenen talepler manaya delalet açısından da kat î ise Hanefiler bunları farz hükmü kategorisinde değerlendirmektedir. Örneğin Namaz kılınız! ayeti, sübut ve manaya delalet olarak kat î olduğundan, namaz kılmanın hükmü farzdır. Hanefilerce vâcib, sübutu zannî olan delillerden veya delilerde yer alan ifadelerin manaya delaletindeki zannîlikten anlaşılan ve farzın bir alt kategorisi olarak değerlendirilen bir terimdir. Örneğin, âhad haber ile sabit olan ve namazda Fatiha Suresinin okunmasına işaret eden Fatihatü l-kitabı (fatiha sûresi) okumayan kimsenin namazı yoktur [Buhârî, Ezân, 94, Müslim Salât, 298] hadisi, namazlarda Fatiha Suresinin okunmasının vâcib olduğuna delalet etmektedir. Kurban kesmeye işaret eden Kevser Suresindeki و ان ح ر ifadesi manaya delaletindeki Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 5

161 Hüküm Teorisi zannîlik sebebiyle Hanefilerce kurban ibadetinin farz değil, vâcib olduğuna delil olarak kullanılmaktadır. Benzer gerekçeler vitir ve bayram namazları için de geçerlidir. Burada zannî oluş veya zan ifade ediş, delilin veya anlamın şüpheli oluşu anlamına değildir. Aksine bu kullanım kat îlik derecesine ulaşmadığını gösteren metodolojik bir durumdur. Farz olan bir talebin kesin olarak yerine getirilmesi gereklidir. Bu sebeple bu tür talepleri yerine getirenler sevabı hak ederler ve terk edenler de cezaya maruz kalırlar. Kat î delile dayanan bir hüküm olmasından dolayı farz hükmünü inkâr küfür olarak nitelendirilmektedir. Bir fiilin hükmünün farz veya vâcib oluşu, bağlayıcılık hususunda bir farklılığa sebep olmamaktadır. Her iki hükmü içeren fiil de mükellef tarafından yerine getirildiğinde sevap, terk edildiğinde günah ve ceza ile karşılık bulmaktadır. Çünkü amel noktasında farzla vâcib arasında farklılık söz konusu değildir. Vâcibin Kısımları Vâcib, farklı özellikleri dikkate alınarak birkaç ana başlık altında incelenmektedir. Benzer nitelikteki vâciblerin aynı başlık altında değerlendirmekle, o tür vâciblerin tabi oldukları hükümler bir arada incelenmiş ve konunun gereksiz uzatılmasına imkân verilmemiş olur. Vâcib genel olarak şu ana başlıklar altında incelenmektedir: Edâsının vaktine göre vâcib Edâsı istenen şeyin miktarının belirlenmiş olup olmaması açısından vâcib Yapması istenen kişi ya da kişiler açısından vâcib Edâsı istenen fiilin belirlenmiş olup olmaması açısından vâcib Edâsının Vaktine Göre Vâcib Edâsının vakti açısından vâcib; mutlak ve mukayyed olmak üzere iki kısımda değerlendirilmektedir. Mükellefin zimmetinin sorumluluktan kurtulması için bu tür vâciblerin belirlenmiş olan vakitler içerisinde edâ edilmesi gereklidir. Şâri in edâsı için belirli bir zaman dilimi belirlemediği vâciblere, mutlak vâcib adı verilmektedir. Mükellef bu tür vâcibi istediği vakitte edâ edebilir. Geciktirmekten dolayı mükellefin günaha girmesi söz konusu olmasa da, ömrünün ne zaman sonlanacağını bilmediği için imkân bulunduğu anda istenmiş olan fiili yerine getirmesi daha uygun olacaktır. Bu tür vâcibi en güzel açıklayan örnekler, Ramazan ayında tutulmayan oruçların kazası, vakit belirlenmemiş adaklar (gayrimuayyen nezir) ve keffaretlerdir. Kazaya kalmış oruçları Ramazan ayından sonra herhangi bir zaman içerisinde kaza etmek mümkündür. Ancak sorumluluktan bir an önce kurtulmak için, ilk fırsatta kaza yapmak daha makul ve mantıklıdır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 6

162 Hüküm Teorisi Edâsı için Şâri in vakit tayin ettiği vâciblere, mukayyed vâcib (kayıtlanmış vâcib) adı verilmektedir. Meşru bir gerekçe olmadan bu tür vâcibler, belirlenen vakitten önce veya sonra edâ edilemezler. Ramazan orucu ve beş vakit namaz bunun en açık örneklerindendir. Mükellefin zimmetinin sorumluluktan kurtulması için bu tür vâciblerin belirlenmiş olan vakitler içerisinde edâ edilmesi gereklidir. Mükellef oluş hem fiilin bizzat kendisi ve hem de fiilin o vakit içerisinde edâ edilmesiyle ilişkisi sebebiyle, meşru bir mazereti olmadan vaktinde yerine getirilmeyen mukayyed vâciblerden sorumlu olur. Mukayyed bir vâcib, istenilmiş olan vakit içerisinde rükün ve şartlarına uygun yani sahih bir şekilde noksansız olarak yerine getirilirse edâ, aynı vakit içerisinde noksan olarak ifa edilen fiil yeniden ifa edilirse iâde, vaktinden sonra yerine getirilirse kazâ şeklinde isimlendirilmektedir. Mukayyed vâcib kendi içerisinde üç alt başlıkta değerlendirilmektedir: Muvassa, mudayyak ve zü ş-şebeheyn vâcib. Sonuncusu çok ayrıntı olduğundan ona değinilmyecektir. Muvassa vâcib, geniş zamanlı vâcib demektir. Kendisi için belirlenmiş olan vakitte hem kendisi hem de aynı cinsten başka bir vâcibin edâ edilmesi mümkündür. Örneğin öğlen namazı için vakit olarak belirlenen zaman dilimi içerisinde hem öğlen namazı hem de başka bir namaz kılınabilir. Öyleyse mükellef hangi namazı kıldığını niyetinde belli etmesi gereklidir. Muvassa vâciblerde niyet edilirken kılınmakta olan namazın hangi namaz olduğu belirlenmezse namaz geçerli olmaz. Mukayyed vâcib, dar zamanlı vâcib anlamına gelmektedir. Vakit, sadece bir vâcibe aittir. Dolayısıyla mudayyak vâcibte belirlenen zaman içerisinde aynı cinsten bir başka ibadetin yerine getirilmesi mümkün değildir. Bu tür vâcibe Ramazan orucu örnek gösterilebilir. Ramazan ayı içerisinde sadece farz olan Ramazan orucu tutulabilir. Bir günde iki oruç tutmak mümkün olmadığı için Ramazan ayı içerisinde tutulan oruçlarda sadece Ramazan orucuna niyet ettim demek niyet açısından yeterlidir. Hatta Ramazan ayında mukim olanların nafile oruca niyetleri bile farz olan oruç yerine geçer. Edâsı İstenen Şeyin Miktarının Belirlenmiş Olup Olmaması Açısından Vâcib Miktarının belirlenmiş olup olmaması açısından vâcib; muhadded ve gayri muhadded olmak üzere iki kısma ayrılır. Muhadded vâcib, miktarı önceden belirlenmiş vâcib demektir. Zekat miktarları, namazların vakitleri ve rekatları, diyetler, satın alınan bir malın belirlenmiş parasal karşılığı muhadded vâcibe örnek gösterilebilir. Bu tür vâcib, Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 7

163 Hüküm Teorisi mükellefin zimmetine bağlıdır ve mükellef bunları yerine getirmedikçe sorumlu olmaktan kurtulamaz. Dolayısıyla sorumlu oluşta hâkim kararına ve karşılıklı rızaya ihtiyaç yoktur. Örneğin satın alınan bir malın karşılığı olan borcun ödenmesinin hukuken geçerli sayılması için ayrıca hâkim kararı ya da akit sonrasında karşılıklı rıza aranmaz. Muhadded vâcibde geçerlilik ve yürürlük için kişinin rızasına ve hâkim kararına ihtiyaç yoktur. Muhadded vâcibte geçerlilik ve yürürlük için kişinin rızasına ve hâkim kararına ihtiyaç yoktur. Gayri muhadded vâcib, miktarı tayin edilmemiş vâcib anlamına gelmektedir. Allah yolunda infak etme, fakirlerin ihtiyaçlarını karşılama gibi önceden miktarı tespit edilmeyen hususlarda ölçü, ihtiyacın miktarına ve hayır yapacak olan kişinin maddi gücüne bağlıdır. Zenginle, aşırı zenginin infak ve tasadduk miktarları birbirinin aynı olmayabilir. Yapması İstenen Kişi ya da Kişiler Açısından Vâcib Yapması istenen kişi veya kişiler açısından vâcib; aynî ve kifâî olmak üzere iki kısma ayrılır. Farz-ı ayın da denilen aynî vâcib, her mükellefin yerine getirmesi gereken talepler için kullanılmaktadır. Beş vakit namaz, oruç, hac vb gibi şartlarını taşıyan her bir mükellefe sorumluluğu yüklenen talepler için kullanılan ayni vâcibte başkalarının, örneğin babasının veya annesinin benzer ibadetleri yapmış veya yapıyor olması dinen mükellef sayılan Müslümanlardan sorumluluğu kaldırmamaktadır. Çünkü bu tür vâciblerin kategorize edilmesinde ana ilke, talep edilen fiilin yanında mükellefin bizatihi kendisidir. Namaz sorumluluğu, ancak namaz kılmakla ve o namazı bizzat sorumlu olanın kılmasıyla yerine getirilmiş olur. Farz-ı kifâye de denilen kifâî vâcib ise, mükellef olanlardan fert olarak değil, mükellef olanlar bütünü olarak yerine getirmeleri gereken talepler için kullanılmaktadır. Dolayısıyla fert olarak bir mükellef bu tür farzları yerine getirmemekten ötürü sorumlu olmasa da mükellef olanlar bir bütün olarak bu talepleri terk ederlerse sorumluluktan kurtulamazlar. Burada amaç, talebin yerine getirilmesidir. Yerine getiren kişinin kim olduğu önemli değildir. Dolayısıyla bir kişinin talebi yerine getirmesiyle o farz ile hedeflenen yarar yerine getirilmiş olduğundan toplumun diğer fertlerinden sorumluluk düşmüş olur. Kifâî bir vâcibi yerine getirebilecek nitelikte tek bir kişinin bulunması durumunda farz-ı kifâye, farz-ı ayna dönüşür. Örneğin dinen yasak sayılan bir olayı görüp, onu düzeltme imkânına sahip birisi, olaya sadece kendisi tanık olmuşsa ona müdahale etmesi veya kendisinden başka hastaya müdahale edecek başka bir doktorun bulunmaması durumunda hastayı gören veya hasta kendisine getirilen doktor hastayı en iyi şekilde tedavi etmesi farz-ı ayın kapsamında değerlendirilir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 8

164 Hüküm Teorisi Edâsı İstenen Fiilin Belirlenmiş Olup Olmaması Açısından Vâcib Bu yönüyle vâcib muayyen ve muhayyer olmak üzere iki kısma ayrılır. Muayyen vâcib Şâri in farklı seçenekler arasından seçim hakkı tanımadığı, edâ edilecek olan fiili tam olarak belirlemiş olduğu vâcib için kullanılan bir kavramdır. Mükellefin zimmetinden sorumluluğun düşmesi, taayyün eden şeyin edâsı ile mümkün olmaktadır. Mesela, namaz sorumluluğu ancak namazı kılmakla düşer. Namazla sorumlu olan, namaz yerine başka bir ibadet yapmakla, örneğin namaz yerine sadaka vermekle bu sorumluluktan kurtulamaz. Aynı durum kurban ibadeti için de geçerlidir. Yine başkasına ait bir malı gasp eden birisi, gasp edilen mal mevcutsa, hukuken bu sorumluluktan ancak, o malı iade etmekle kurtulmuş olur. Mal mevcutken farklı bir şey önerilemez. Muhayyer vâcib ise, Şâri in, alternatifler içerisinden seçme hakkı tanıdığı vâcib için kullanılan bir terimdir. Muhayyer vâcibte önceden belirlenmiş şeyler arasından seçim yapılmaktadır. Üzerine yemin keffareti gerekenler; [Maide, 5/89] on fakiri doyurmak veya on fakiri giydirmek ya da bir köleyi hürriyetine kavuşturma seçeneklerinden birisini tercih edebilir. Mali imkânları elverenler bu üç alternatiften birisini tercih edebilirken, mali imkânları kısıtlı olanlar, üç gün ardı ardına oruç tutmakla bu sorumluluktan kurtulmuş olurlar. Mendub Mendubların yapılmaması durumunda ceza yoktur ancak medublar bir bütün olarak terk edilmezler. Mendub, Şâri in yapılmasını mecbur etmediği ve terk edeni kötülemediği ancak yapılmasını özendirdiği fiilleri ifade için kullanılan bir terimdir. Mendub, bağlayıcı olmayan bir tarzda istenmiş olduğundan terk edene ceza öngörülmemiştir. Ancak mendub olan şeyleri yerine getiren kişilerin sevap kazanmış olması özendirici bir durum olarak değerlendirilmektedir. Mendub aynı zamanda; sünnet, nâfile, müstehab, tatavvu, ihsân ve fazilet olarak da isimlendirilmektedir. Bunların tümü mendub kavramına işaret eden ve yakın anlamlara gelen kelimelerdir. Bunların tümünde zorunlu bir tarzda olmasa da fiilin işlenmesinin terk edilmesinden üstün olduğu ve yapılmasının tercih edildiğin anlamı vardır. Bu yönüyle anlam olarak birbirlerine benzemektedirler. Mendub kendi içerisinde üstünlük açısından derecelendirilmektedir. En üst derecesi Müekked Sünnet denilen Hz. Peygamber (s.a.s) in peygamberlik sonrası sürekli yaptığı, çok az terk ettiği mendublardır. Örneğin Hz. Peygamber, sabah namazının sünnetini nadir olarak terk etmiş, onu sürekli olarak kılmaya çalışmıştır. Bunun bir alt derecesi ise gayri müekked sünnet denilen, Hz. Peygamber tarafından bazen yapılıp bazen terk edilen menduplardır. Bunun bir alt derecesini ise adına fazilet, edeb, müstehab diyeceğimiz menduplar oluşturmaktadır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 9

165 Hüküm Teorisi Mendup konusunda şu hususun sürekli olarak dikkate alınması gerekmektedir. Menduplar bir bütün olarak terk edilemezler. Çünkü bunlar farz ve vâcibleri hatırlatmakta ve onların daha kolay bir biçimde yerine getirilmesine yardımcı olmaktadır. Özellikle şahsi planda sorumluluk içermese de ezan gibi namazı hatırlatan ve ona çağıran bir mendubun toptan terk edilmesi kabul edilemez bir durumdur. Haram Kelime olarak bir şeyin bir kimseye yasak olması veya yasaklanan ya da helal olmayan şey manasına gelmektedir. Usûl terimi olarak haram, Şâri in kesin ve bağlayıcı bir biçimde mükelleften yapmamasını istediği fiiller için kullanılan bir kavramdır. Uzak durma talebinin kesin ve bağlayıcılığı, mükellefin yasaklanan şeyden mutlak ve mecburi olarak kaçınmasını gerektirmektedir. Haram, yasak talebinin en ileri noktasını teşkil etmektedir. Bu sebeple haramı işleyen Şâri in yasağını çiğnemiş ve günahkâr olmuştur. Öte yandan bir şeyin haram olduğunun bilincinde olarak o şeyden uzak duranlar da övgüye mazhar olur ve sevap kazanırlar. Usûl alimlerinin çoğunluğu sübutu kat îlerin yanı sıra âhad haber gibi sübutunda zannîlik olan nassların da haramlık ifade edeceği görüşünü benimsemişlerdir. Hanefiler ise bir şeyin haram oluşunu belirleyen nassın sübut açısından kat î olması gerektiği görüşündedirler. Hanefilerin zannî-katî farklılığından kaynaklanan haram-tahrimen mekruh ayırımına daha sonra değinilecektir. Bir şeyin haram oluşu birkaç şekilde anlaşılmaktadır. Bunların başında haram kılındı şeklinde Türkçeye çevirebileceğimiz hurrimet (ح ر م ت ) kelimesi gelmektedir. Bu kelime yapısı itibariyle haram olma anlamına gelmektedir. Bu hususa şu ayetler örnek gösterilebilir: ح ر م ت ع ل ي ك م ال م ي ت ة و ال د م و ل ح م ال خ ن ز ير و م ا أ ه ل ل غ ي ر ه للا ب ه و ال م ن خ ن ق ة و ال م و ق وذ ة و ال م ت ر د ي ة و الن ط يح ة و م ا أ ك ل الس ب ع إ ال م ا ذ ك ي ت م و م ا ذ ب ح ع ل ى الن ص ب و أ ن ت س ت ق س م وا ب األ ز ال م... Ölü, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına kesilenler, -canları çıkmadan önce kesmemişseniz, boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş olanları- dikili taşlar üzerine boğazlananlar ile fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı [ Mâide, 5/3 ] Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 10

166 Hüküm Teorisi ي ا أ ي ه ا ال ذ ين آم ن وا إ ن م ا ال خ م ر و ال م ي س ر و األ نص اب و األ ز ال م ر ج س م ن ع م ل الش ي ط ان ف اج ت ن ب وه ل ع ل ك م ت ف ل ح ون İçki, kumar, [tapınma amaçlı yapılan] dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden birer murdardır. Bunlardan kaçının [Mâide, 5/90] ح ر م ت ع ل ي ك م أ م ه ات كم و ب ن ات ك م و أ خ و ات ك م و ع م ات ك م و خ اال ت ك م... Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz halalarınız, teyzeleriniz size haram kılındı [ Mâide, 5/3 ] Helal kelimesinin olumsuzluk kalıbında helal değildir şeklinde kullanılmasından da bir şeyin haramlığı hükmü çıkarılmaktadır. ال ي ح ل م ال ام ر ىء م سل م إاله بطيب م ن ن فس ه Razı olmadıkça bir Müslümanın malı bir başkasına helal değildir. [ Ahmed b. Hanbel, V, 72] Haram kılma anlamını iptal edici bir delil bulunmaksızın mutlak olarak gelen nehiy sigaları da haramlık yani tahrim ifade etmektedir. Bu konudaki şu ayet zinaya yaklaşmanın dahi haram olduğuna delalet etmektedir. و ال ت ق ر ب وا الز ن ى إ ن ه ك ان ف اح ش ة و س اء س ب يل Zinaya yaklaşmayın, o çirkin bir iş ve kötü bir yoldur. [ İsra, 17/32 ] Bir işi yapmaktan kaçınmanın kesin bir sorumluluk olduğuna işaret eden kaçının واجتنبوا ifadesinden de haram hükmü çıkarılmaktadır. Nassların faillerine ceza öngördüğü fiilleri işlemenin hükmü de haramdır. Bu tür düzenlemeler, o fiillerin haram olduğuna delalet etmektedir. Aşağıdaki ayette zina iftirasının haram olduğu gösterilmektedir. و ال ذ ين ي ر م ون ال م ح ص ن ات ث م ل م ي أ ت وا ب أ ر ب ع ة ش ه د اء ف اج ل د وه م ث م ان ين ج ل د ة Namuslu kadınlara zina isnadıyla iftira atan ve sonra bu konuda dört şahit getiremeyenlerin her birisine seksen sopa vurun. [Nûr, 24/4] Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 11

167 Hüküm Teorisi Haram Çeşitleri Haram kılınan şeylerde bireysel ve toplumsal bir takım zarar bulunmaktadır. Bu zarar bazen yasaklanan şeyin bizzat kendisinde bazen de özünde zarar bulunmasa da beraberinde bulunan, ona bitişen bir vasıf sebebiyle bulunabilmektedir. Liaynihi (lizatihi) Haram Bir şey, bizzat kendisindeki bir zarar ya da kötülük sebebiyle yasaklanmışsa bu tür yasaklara liaynihi haram ismi verilmektedir. Zina, haksız olarak cana kıyma, murdar hayvan eti yeme veya satma, hırsızlık gibi hususlar aslı itibariyle zararlıdır ve yasaktır. Özü itibariyle yasaklanan bu fiilleri mükellefin yapması helal değildir. Yapanlar kınanır ve cezalandırılır. Bir fiili haram olduğunu bilmeden işleyenler, yaptıkları fiil kul hakkını ilgilendirmiyorsa sorumlu olmazlar. Ancak haram bir fiil işleyip bu yolla haksız kazanç sağlayanların sorumluluktan kurtulmaları haksız kazancı sahiplerine iadeleri ile mümkündür. Lizatihî haram, hukuki sebep olarak kabul edilemez. Hukuki sebep olamayan bir şeyin hukuki sonuç doğuramayacağı açıktır. Dolayısıyla lizahihî haram kapsamına giren hukuki işlemler hukuki sonuç doğurmazlar. Örneğin hırsızlık lizatihî haramdır ve hukuki sonuç doğurmaz. Dolayısıyla hırsızlıkla ele geçirilen mallar, hırsızın mülkiyetinin bir parçası olamaz. Benzer şekilde, mesela zina nesebin oluşmasına, taraflar arasında miras ilişkisinin meydana gelmesine ve aile hayatı yaşamaya hukuki sebep teşkil etmez. Çünkü nesebin sübutu, miras ilişkisinin oluşması ve tarafların birbirine helal oluşu şeklindeki sahih bir nikâh akdinin sonuçları bu tür haram bir ilişki ile gerçekleşmiş olamaz. Zaruret durumu bazen lizatihi haram olan şeylerden bazılarını mubah hale getirebilir. Mesela murdar hayvan etini yemek aslı itibariyle haramdır. Ancak yenmediğinde ölüm tehlikesiyle karşılaşmak kaçınılmaz olursa bu durumda ölmeyecek miktarda ondan yemek vâcib hale gelir. Buradaki temel yaklaşım şudur: Liaynihi haramlar; dinin, canın, aklın, ırzın ve malın korunmasına aykırı olan ve kendisinde bunlar için zarar bulunmasından dolayı yasaklanan durumları ifade etmektedir. Canın korunması zaruridir. Onu korumak için haramı mubah kılmak zorunlu hale gelir. Ayrıntılarına ünitemizin ilerleyen kısmında değinilecektir. Ligayrihi Haram Kısaca başkası sebebiyle haram diyebileceğimiz Ligayrihi haram, özünde zarar ve kötülük bulunmamasına ya da faydası zararından daha fazla olmasına rağmen, haram kılınmasını gerektiren bir şeyle beraberliği sebebiyle yasaklanan fiiller için kullanılan bir usûl terimidir. Mesela oruç tutmak aslı itibariyle meşrudur. Ancak bu orucu Ramazan bayramının ilk günü veya Kurban bayramının ilk üç gününde tutmak haram kılınmıştır. Aynı şekilde gasp edilen arazide namaz kılmak, Cuma namazı vaktinde alışveriş yapmak, riba içeren bir alım-satım akdi gibi haram Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 12

168 Hüküm Teorisi oluşu kendisi dışındaki bir sebepten kaynaklanan şeyler, haramın bu çeşidine örnek olarak gösterilebilir. Namazın kendisi kötülük ve zarardan uzaktır. Ancak fiilde zarar ve kötülük meydana getiren bir başka şey helal, meşru ve emredilen bir ibadetle bir arada bulunaktadır. Bu tür haramın hükmü konusunda görüş ayrılığı bulunmaktadır. Hukukçuların çoğunluğuna göre işlenen fiil tamamen geçersiz olmaz ve kendisine bazı hukuki sonuçlar bağlanır. Mesela gasp edilmiş bir arazide kılınan namaza baktığımızda namazın aslı itibariyle istenen bir ibadet olduğunu görürüz. Ancak arazinin gasp edilmiş olması açısından namaz haram bir eylemle bir araya gelmiştir. Gasp olmadan namaz ve namaz olmadan da gasp mümkün olduğu için haram fiil, ameli ya da namazı tamamıyla geçersiz hale getirmemektedir. Mu tezile alimlerinden bir kısmı, Ahmed b. Hanbel ve arkadaşları ile bazı İslâm bilginleri mükellefin aynı anda hem mükafat hem de cezaya uğramasının uygun olmayacağından hareketle gasp edilen arazide namazın geçersiz olduğunu düşünmektedir. Bu görüş sahipleri ayrıca fiilin beraberindeki fesat yönünü, aslen meşru olma yönünden daha güçlü gördüklerinden bu tür fiillerin geçerli olmadığını savunmuşlardır. Bir fiili haram olduğunu bilmeden işleyenler, yaptıkları fiil kul hakkını ilgilendirmiyorsa sorumlu olmazlar. Ancak haram bir fiil işleyip bu yolla haksız kazanç sağlayanların sorumluluktan kurtulmaları haksız kazancı sahiplerine iadeleri ile mümkündür. Ayrıca haram bir fiil işlemiş olmaktan dolayı Allah tan af dilemeleri gerekmektedir. Mekruh Sözlükte kötü görmek, sıkıntı, zorluk gibi anlamlara gelen mekruh, bir usûl terimi olarak Şâri in yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiiller için kullanılmaktadır. Diğer bir ifadeyle mekruh yapılmaması yapılmasından daha iyi olan fiilleri ifade etmektedir. Bir şeyin mekruh oluşu değişik gerekçelerden anlaşılmaktadır. Bunlar: Kesin yasak anlamına gelmeyecek tarzda kerâhe (كراهة) lafzının kullanılmış olması. Hadiste geçen كره ifadesi كراهة kelimesinin kökünden türemiştir. إن للا يكر ه ل ك م ق يل و ق ال و ك ث ر ة الس ؤال و إض اعة الم ال Allah sizin dedikodu yapmanızı, çok soru sormanızı ve malı mülkü ziyan etmenizi mekruh kılmıştır [Ahmed b. Hanbel, II,327]. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 13

169 Hüküm Teorisi Yasaklayıcı bir siga kullanılmış olmasına rağmen, mekruh oluşunu gösteren bir karinenin varlığından dolayı fiilin haram sayılamaması. ال ج م ع ة ف اس ع و ا إ ل ى ذ ك ر للا و ذ ر وا ال ب ي ع ي ا أ ي ه ا ال ذ ين آم ن وا إ ذ ا ن ود ي ل لص ل ة م ن ي و م Ey inananlar Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında derhal namaza koşun ve alışverişi bırakın. [Cumua,62/9 ]. Ayette alışverişi bırakın ifadesi aslında alışveriş yapmayın anlamına gelmektedir. Bu, Cuma namazı sırasındaki alışverişin yasak oluşunu gösteren bir ifadedir. Ancak burada bu ifadenin haram değil, mekruh hükmünün çıkarılmasına daha uygun olduğunu gösteren bir delil bulunmaktadır. O da alışveriş yasağının bizzat alışverişin kendisine değil, Cuma namazının edâsını engellemesi gerekçesine bağlı olmasından kaynaklanmaktadır. Şâri in bir fiilin yapılmamasını özendirmesi. Hz. Peygamber (s.a.s) in şu hadisi mehrin kolaylaştırılmasını özendirmektedir: خير النكاح أيسره Mekruh olan bir fiilin işlenmesi fukahanın çoğunluğuna göre cezayı gerektirmese de bu davranış kınanmayı gerektiren bir durumdur. Nikâhın (mehrin) en iyisi en kolay olanıdır [Ebû Dâvud, Nikâh, 31] Dolayısıyla bu özendirici ifadeye rağmen aşırılığa gitmek mekruhtur. Mekruh olan bir fiilin işlenmesi fukahanın çoğunluğuna göre cezayı gerektirmese de bu davranış kınanmayı gerektiren bir durumdur. Allah rızasını gözeterek mekruhlardan uzaklaşan müslümanlar bu niyetlerinin karşılığı olarak sevap kazanmış olurlar. Yukarıda genel hatlarıyla yaptığımız açıklama büyük oranda cumhurun görüş ve anlayışını yansıtmaktadır. Hanefîler mekruhu, tahrimen mekruh ve tenzihen mekruh olmak üzere iki kısma ayırmışlardır. Tahrimen mekruh Şâri in yapılmamasını kesin ve bağlayıcı bir tarzda istediği bir fiildir. Ancak bu talep zannî bir delille örneğin âhad haberle sabit olduğu için bu fiilin hükmü haram değil, haramın bir alt derecesi sayılabilecek olan mekruhtur. Hz. Peygamber (s.a.s) başkalarının pazarlığına müdahil olup yeni teklif vermeyi, başkasının evlenme teklifi yaptığı kişiye evlenme teklifi götürmeyi yasaklamıştır. Ancak bu yasak âhad haberle sabit olduğu için bu tür davranışların hükmü haram değil tahrimen mekruh sayılmaktadır. Tahrimen mekruh harama yakın bir hüküm olduğundan bu tür mekruhları işlemek kınamayı ve cezayı gerektirmektedir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 14

170 Hüküm Teorisi Tenzihen mekruh ise Şâri in yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiilleri ifade eder. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: م نأ ك ل ه ذ ه الب ق ل ة ف ل ي ق ر ب ن م س ج د ن ا ح ت ي ي ذ ه ب ر يح ه ا يعن ي الث وم Kim şu sebzeden yani sarımsaktan yerse kokusu gidinceye kadar mescitlerimize yaklaşmasın [Buhâri, Ezan, 160] Ancak burada kesin ve bağlayıcı bir yasaklama söz konusu olmadığından mescitlere bu şekilde girmek tenzihen mekruh sayılmıştır. Tenzihen mekruhun işlenmesi cezayı gerektirmese de kınamayı gerektirir. Allah rızası için tenzihen mekruh olan bir fiilden uzak olan ise sevap kazanır. Fakihlerin çoğunluğu fiilin yapılmaması konusunda terk talebinin zannî olmasına göre değil, kesin ve bağlayıcı olup olmaması esasına göre bir ayrım yapmışlar, kesin ve bağlayıcı bir tarzda yapılmaması istenen fiillere haram, ancak kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda yapılmaması istenen fiillere de mekruh demişlerdir. Hanefiler ise farz-vâcib ayrımına benzer bir şekilde haram-tahrimen mekruh ayırımı yapmışlardır. Kat î nasslarla yasaklanan fiiller haram, zannî nasslarla yasaklananlar ise tahrimen mekruh olarak adlandırılmaktadır. Buna göre fakihlerin çoğunluğu Hanefîlerin tahrimen mekruh kabul ettiği fiilleri haramın, tenzihen mekruh kabul ettiği fiilleri ise mekruhun kapsamında telakki ederler. Mubah Sözlükte serbest bırakılmış izin verilmiş ve yasağı kaldırılmış anlamlarına gelen mubah, usûlde; Şâri in mükellefi yapıp yapmama arasında serbest (muhayyer) bıraktığı fiilleri ifade etmektedir. Dolayısıyla yapılmasıyla yapılmaması arasında hukuk açısından bir fark bulunmadığından işleyen ya da terk eden için sevap veya günah söz konusu değildir. Mubah yerine helal kelimesi de kullanılmaktadır. Bir şeyin mubah kılındığı farklı yollardan anlaşılır. Bunlar: Şâri in bir şeyin helal olduğunu ifade eden nassı. ال ي و م أ ح ل ل ك م الط ي ب ات و ط ع ام ال ذ ين أ وت وا ال ك ت اب ح ل ل ك م و ط ع ام ك م ح ل ل ه م Bugün size bütün iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helaldir, sizin yiyecekleriniz de onlara helaldir. [Mâide, 5/5]. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 15

171 Hüküm Teorisi Şâri in günah, vebal, sıkıntı bulunmadığını işaret eden nassları. Aşağıdaki ayetler sırasıyla bu hususlara işaret etmektedir. ف م ن اض ط ر غ ي ر ب اغ و ال ع اد ف ل إ ث م ع ل ي ه Fakat kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa kimseye saldırmamak ve haddi aşmamak şartıyla onun üzerine günah yoktur. [Bakara, 2/173] و ال ج ن اح ع ل ي ك م ف يم ا ع ر ض ت م ب ه م ن خ ط ب ة الن س اء أ و أ ك ن نت م ف ي أ نف س ك م Vefat iddetini bekleyen kadınları nikahla isteyeceğinizi çıtlatmanızda, yahut böyle bir arzuyu gönüllerinizde saklamanızda size vebal yoktur.[bakara, 2/235] و ال ع ل ى األ ع ر ج ح ر ج و ال ع ل ى ال م ر يض ح ر ج Tek tek mubah olan davranışlar düşünüldüğünde onların yapılması ya da yapılmaması arasında fark yoktur. Ancak mubah olan şeyler toptan terk edildiğinde bazen günah kapsamına girer. Âmâya göre sıkılacak bir şey (zorluk) yoktur. Topala göre sıkılacak bir şey (zorluk) yoktur [Nur, 24/61] Kendisinden vâcib değil mubahlığın anlaşılmasını sağlayan karinenin bulunduğu emir sigası. İhramdan çıktığınız zaman avlanın [Mâide, 5/2] و إ ذ ا ح ل ل ت م ف اص ط اد وا Bu ayet hac ihramından çıkanların avlanmalarının vâcib değil mubah olduğunu işaret etmektedir. İhramlı iken avlanmak yasak olduğundan bu emir sigası yeni bir emir değil, izne yani mubah oluşa işaret etmektedir. Eşyada aslolan mubahlıktır genel ilkesi. Bir şey emredilmemiş ya da yasaklanmamışsa bu ilkeye göre yapılıp yapılmaması arasında fark yoktur. Tek tek mubah olan davranışlar düşünüldüğünde onların yapılması ya da yapılmaması arasında fark yoktur. Ancak mubah olan şeyler toptan terk edildiğinde bazen günah kapsamına girer. Yeme içme gibi. Yeme içme vakitleri ve çeşitleri açısından mükellefin seçim hakkı bulunsa da bunları toptan terk etmek yasak kapsamına girer. İnsan hayatının devamı yeme içmeye bağlıdır. Bu sebeple toptan terk edilemez. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 16

172 Hüküm Teorisi Azimet ve Ruhsat Azimet Sözlükte, bir şeyi ısrarla isteme, kesin olarak kastetme ve kesin karar verme anlamına gelen azimet, fıkıh usûlünde, Yüce Allah'ın, mükelleflerin hepsi için bütün durumlarda bağlayıcı genel bir kanun olmak üzere ilk baştan koyduğu hükümleri ifade etmek için kullanılmaktadır. Tanımdan anlaşıldığı üzere azimet, normal hallerinde bütün mükellefler için ilkten konulmuş bir hükümdür. Meselâ namaz, genel tarzda konulmuş bir hükümdür ve mükellef olan herkes için ve bütün durumlarda bağlayıcıdır. Oruç, zekât, hac ve Allah'ın kullarını mükellef kıldığı diğer dinî görevler de böyledir. Aynı şekilde, şarap içme, ölü eti ve domuz eti yeme, zina ve haksız yere cana kıyma gibi haramlar da birer azimet hükmüdür. Azimet farz, vâcib, haram, mekruh ve mubah gibi bütün teklîfî hükümleri içerisine alan genel bir kavramdır. Ruhsat Özrün bulunmaması ruhsat sonucu geçici olarak çıkan hükmü kaldırır ve eylemi asli hükmüne dönüştürür. Ruhsatın kelime anlamı kolaylıktır. Usûl terimi olarak ruhsat Allah'ın, kulların özürlerini ve ihtiyaçlarını gözeterek koyduğu istisnai hükümler anlamına gelmektedir. Bazı alimler tanımı biraz daha detaylandırıp, haram kılan sebebin bulunmasına rağmen, acizlik ve özür sebebiyle Şâri in mükellefin fiiline tanımış olduğu genişlik ve müsamaha olarak tanımlamaktadırlar. Buradan hareketle özrün bulunmamasının, eylemi asli hükmüne dönüştüreceği sonucuna ulaşılmaktadır. Mesela Şâri sefer halinde oruç tutmamayı mükelleflere kolaylık olsun diye meşru kılmıştır. Orucun tutulmaması ruhsattır. Mükellef bu kolaylığı kullanmaktan dolayı günah işlemiş olmaz. Sefer halinin bulunmaması durumunda asli hüküm geri döner ve mazeretsiz oruç tutmamanın hükmü olan haramlık sabit olur. Şu halde azimet, genel ve temel hüküm; ruhsat ise istisnaî (özel) hükümdür. Azimette genel ve normal durum, ruhsatta normalin dışında özel durum (özür, ihtiyaç ve zaruret durumu) söz konusudur. Ruhsatın Çeşitleri ve Hükümleri Zaruret Halinde Haramı İşleme Ruhsatı Zaruret halinde haram olan bazı fiiller mubaha dönüşür. Bu şekilde mubaha dönüşen haram hükmü için iki durum söz konusu olmaktadır. Haram hükmünün ortadan kalkmamasına rağmen, geçici olarak ve tercihe bağlı olarak mubaha dönüşme Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 17

173 Hüküm Teorisi Haramlığın tamamen ortadan kalkıp yerini mubahın alması İslâm ı inkâr anlamına gelen sözleri söylemek normalde haramdır. Zaruret halinde bu hüküm mubaha dönüşebilmektedir. Ancak bu dönüşüm geçici ve tercihe açık bir durumdur. Kişi isterse azimete uygun da davranır ve buradan gelebilecek tehlikeleri göğüsler. Bu tavrından dolayı günah işlemediği gibi sevap da kazanmış olur. Burada haram hükmü bulunmasına rağmen ruhsata uygun davranış tercihe bırakılmıştır. Haramın tamamen mubaha dönüşmesi ilkesine, dinen yenilip içilmesi haram olan şeylerin zaruret halinde yenmesinin veya içilmesinin zorunlu oluşunu örnek olarak gösterebiliriz. Kişinin hayati tehlikesinin varlığı kaçınılmaz hale geldiği durumlarda haram olan şeylerin yenmesinin hükmü mubaha dönüşür. Canı koruma İslâm'ın ana hedeflerinden birisidir. Bu dönüşüm haramı tamamen ortadan kaldırdığı için, zaruret miktarı kullanımı mubah olmanın ötesinde bir zorunluluğa da dönüşmüş olur. Dolayısıyla bu noktada mükellefin yememe veya içmeme tercihinde bulunma hakkı ortadan kalkmıştır. İslâm ı inkâr manasına gelebilecek sözlerin zaruret halinde söylenmesiyle alakalı Kur an da şu ayet yer almaktadır: م ن ك ف ر ب ا ه لل م ن ب ع د إيم ان ه إ ال م ن أ ك ر ه و ق ل ب ه م ط م ئ ن ب اإل يم ان و ل ك ن م ن ش ر ح ب ال ك ف ر ص د را ف ع ل ي ه م غ ض ب م ن ه للا و ل ه م ع ذ اب ع ظ يم. kalbi iman üzere sabit olduğu halde zorlanan müstesna, her kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr eder ve kendi göğsünü küfre açarsa işte onlara Allah'tan bir gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır [Nahl, 16/106]. Mükellef kendi halini en iyi değerlendirme hakkına sahip olduğu için sefer veya hastalık halinde oruç tutma veya orucunu kazaya bırakma arasında tercihte bulunması en sağlıklı yaklaşım olacaktır. Hayatın korunması kadar dinin korunması, onun şeref ve izzetinin dile getirilmesi de önemlidir. Bu sebeple bu hususta tercih mükellefin kendisine bırakılmıştır. Mükellef azimete uyarak canını feda etme veya ruhsatı dikkate alarak içindekini gizleyip sözlü olarak normalde haram olan sözleri söyleyip canını kurtarma arasında tercih yapabilir. Hayatın korunması zaruridir. Açlık ve susuzluk dolayısıyla ölüm tehlikesi geçirenler dinen haram sayılan şeyleri kullanabilirler. Ancak bu kullanım zaruret miktarı ile sınırlıdır. Yüce Allah yenilip içilmesi haram olan şeyleri sıraladıktan sonra canın korunmasını sağlayan istisnaya şöyle işaret etmektedir. Yukarıda değindiğimiz gibi birinci örnekte mükellefin tercih hakkı bulunmasına rağmen ikincisinde böyle bir hak söz konusu değildir. Dolayısıyla bu durumda ruhsata göre amel etmesi vâcibdir. Aksi halde günah kazanmış olur. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 18

174 Hüküm Teorisi Vâcibi Terk Etme Ruhsatı Bazen vâcibin yerine getirilmesinde mükellef için ek bir zorluk bulunduğunda vâcibi terk edebilir. Burada vâcib, mubahlığa dönüşür. Meselâ Ramazan ayında oruç tutmak vâcib olmasına rağmen bu ayda yolcu ve hasta olan mükellef için oruç tutmamak mubahtır. Bu konuyla alakalı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ف م ن ك ان م ن ك م م ر يضا أ و ع ل ى س ف ر ف ع د ة م ن أ ي ام أ خ ر Sizden kim hasta olur veya yolculuk halinde bulunursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde kaza etsin [Bakara, 2/184]. Ruhsatın bu türünün kapsamına giren hususlarda azimete göre davranmanın veya ruhsattan yararlanmanın bir sakıncası yoktur. Mükellef kendi halini en iyi değerlendirme hakkına sahip olduğu için sefer veya hastalık halinde oruç tutma veya orucunu kazaya bırakma arasında tercihte bulunması en sağlıklı yaklaşım olacaktır. Ancak ayetin de işaret ettiği gibi [Bakara, 2/284] oruç tutmak, tutmamaktan daha üstündür. Bu ruhsat çeşidi mükelleften sorumluluğu tamamen kaldırmadığı ve erteleme konusunda tercih yetkisi verdiği için Hanefîler bu tür ruhsata terfih ruhsatı adını vermişlerdir. VAD Î HÜKÜMLER Yukarıda da değindiğimiz gibi vad î hüküm, Şâri in bir şeyi başka bir şeye sebep, şart yahut mani kılmasıdır. Yani Şâri in bir şeyi, asıl amaç olan hükme ulaşmada, sebep, şart ya da mani kılmaktadır. Mükelleften beklenen, vad î hükümle ortaya çıkan hükme uymaktır. Mesela öğlen namazının farz olmasının gerekçesi namaz vaktinin girmiş olmasıdır. Namaz vaktinin başlangıcı ile ilgili Kur an da şöyle buyrulmaktadır: أ ق م الص ل ة ل د ل وك الش م س إ ل ى غ س ق الل ي ل و ق ر آن ال ف ج ر إ ن ق ر آن ال ف ج ر ك ان م ش ه ودا Güneşin batıya doğru dönmesinden gecenin karanlığı bastırıncaya kadar namaz kıl! [İsra, 17/78] Burada amaç güneşin batıya eğilmesi değil, namazın geçerli olması için başlangıç vaktinin belirlenmesidir. Vad î hükümler ve bunların sonuçlarının ilgili olduğu kavramlardan önemlileri aşağıda sıralanmıştır. Bunlar: Sebep Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 19

175 Hüküm Teorisi Şart Mâni Rükun Sıhhat Fesat Butlan Sebep Sebep, kelime olarak, kendisi ile herhangi bir amaca erişilen şey anlamına gelmektedir. Usûl terimi olarak sebep, kendisinin bulunduğu yerde hükmün var olduğu, bulunmadığı yerde de hükmün var olmadığı alamet demektir. Sebep bizatihi kendisi amaç olmayan, asıl amacın ya da hükmün gerçekleşmesini sağlayan bir durumdur. Dolayısıyla eğer sebep varsa hüküm de var, sebep yoksa hüküm de yoktur. Mesela dinen yenmesi haram olan şeylerin mubah hale gelmesinin sebebi zarurettir. Zaruret varsa bu şeylerin yenmesi mubah, zaruret yoksa bunları yemek haramdır. Sebep bazı durumlarda mükellefin fiili olabilirken bazen de onun fiilleri ile doğrudan bir bağlantısı olmayabilir. Mesela orucun kazaya bırakılmasının sebeplerinden birisi, yolculuk halidir. Yolculuğa çıkma veya çıkmama mükellefin karar vereceği ve uygulayacağı bir durumdur. Bu tür sebepler mükellefin gücü dâhilindedir. Aynı şekilde mülkiyetin intikalini sağlayan sebeplerden birisi olan satım akdini yapma veya yapmama mükellefin tercihine bağlıdır. Bu iki örnekte de sebep varsa hüküm var, sebep yoksa hüküm de yoktur. Mükellefin fiili olmayan sebebe, Ramazan ayının girmiş olmasını örnek gösterebiliriz. Daha önce de değindiğimiz gibi, mükellef hakkında Ramazan orucunun farz olmasının sebebi o ayın hilalinin görünmesidir. Ramazan ayının hilalinin görünmesinde mükellefin bir müdahalesi yoktur. Dolayısıyla bu sebebin oluşmasında mükellefin etkisi bulunmamaktadır. Sebep var olunca, sebeplerin sonuçları kendiliğinden oluşur. Mesela akrabalık, mirasa hak kazanmanın sebebidir. Kişinin mirasçı olabilmek için akrabalık dışında bir vasfa sahip olmasına gerek yoktur. Ancak sebebin oluşmasını engelleyen bir mâninin bulunmaması hükmün oluşmasında etkilidir. Mesela din farkı, sebep var olsa da yani akrabalık bulunsa da, sebebe hüküm bağlanmasına engeldir. Yine bu bağlamda şu örnek, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Nikâh akdi, kadının mehir ve nafakaya hak kazanmasının sebebidir. Sebep olan akit gerçekleşince sebebin sonucu olan mehir ve nafaka kendiliğinden erkeğe bir Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 20

176 Hüküm Teorisi sorumluluk olarak yüklenmiş olur. Bunların gerçekleşmesinde erkeğin rızasının olup olmamasının etkisi yoktur. Her illet sebeptir, ama her sebep illet değildir. Sebeple hüküm arasındaki bağlantı bazen akılla kavranabilirken, bazen akılla kavranamayabilir. Çok genel ifade etmek gerekirse, sebeple hüküm arasındaki bağlantı akılla kavranabiliyorsa sebeb denilebildiği gibi onunla aynı anlama gelen illet adı verilmektedir. Ancak akılla kavranamıyorsa buna da sadece sebep denilmektedir. Bu nedenle sebep illeti de içerisine alan daha şemsiye bir kavramdır. Sebep konusunu şu ifadeyle tamamlayalım: Her illet sebeptir, ama her sebep illet değildir. Şart Kelime olarak, hiç ayrılmaksızın beraber bulunan alamet anlamına gelen şart, bir usûl terimi olarak, bir şeyin var olması kendi (şartın) varlığına bağlı olan ancak varlığı o şeyin oluşmasını zaruri kılmadığı halde yokluğu durumunda o da yok olan ve onun hakikatinden bir parça olmayan şeydir. Bu örnekte şey kelimesi yerine namaz, şart yerine de abdest kelimesini koyarsak tanımın anlaşılması kolaylaşmış olacaktır. Namazın varlığı abdestin var olmasına bağlıdır. Ancak abdestin varlığı namazın da var olmasını gerektirmemektedir ve abdest namazın bir parçası yani bölümü değildir. Nikâh akdinde şahitlerin varlığı da bu konuda örnek gösterebileceğimiz hususlardan birisidir. Şartla benzer kavramlar arasında, rükne de kısaca değinmek yararlı olacaktır. Rükün, varlığı hükmün varlığına alamet kılınan şeylerden birisidir. Şarttan farkı sadece rüknün, varlığına sebep olduğu şeyin bir parçası olmasıdır. Örneğin namazda ayakta durma anlamına gelen kıyam, rükündür ve namazın bölümlerinden biridir. Kıyam olmadan namaz geçerli değildir. Şart ve rükün bir şeyin gerçekleşmesi kendilerine bağlı olması noktasında birleşirken, o şeyin parçası olup olmama hususunda birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Mâni Varlığı, sebebe hüküm bağlanmaması veya sebebin gerçekleşmemesi sonucunu doğuran duruma mâni denilmektedir. Tanımdan da anlaşıldığı üzere mâni bazen sebep var olduğu halde sebebe hükmün bağlanmasına, bazen de sebebin gerçekleşmesine engel olmaktadır. Miras bırakanın (mûris) ölmesi pay sahiplerinin mirasa hak kazanmalarının sebebidir. Ancak mirasçılardan birisinin miras bırakanı öldürmesi, sebebe hüküm bağlanmasına engeldir. Dolayısıyla murisini öldüren, mirastan pay alamaz. Sebebin oluşmasını engelleyen maniye nisap miktarı mala sahip olan borçluları örnek verebiliriz. Kişinin zekatla mükellef olmasının sebebi nisap miktarı Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 21

177 Hüküm Teorisi mala sahip olmasıdır. Ancak kişinin nisap miktarı mala sahip olmakla beraber borcunun da olması zekat vermek için gerekli olan sebebin oluşmasına mânidir. Dolayısıyla nisap miktarı malı olan borcu olması durumda zekat vermez. Sıhhat, Fesat ve Butlan İslâm da ibadet ve muamelat alanına giren hususların geçerli olması için kurallarına uygun olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu kuralların tamamının veya bir kısmının bulunmaması halinde ibadet ve muamelat farklı hükümlere tabi olabilmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz rükün ve şartlar bu kuralların temelini oluşturmaktadır. Bir ibadet ya da muamelat rükün ve şartlarına uygun olarak gerçekleştiğinde sahih olarak nitelendirilir. Rükün ve şartlarına uygun olarak gerçekleşmediğinde ise batıl veya fasit olarak adlandırılır. Ancak Hanefîler, sadece rükünlerden birisinin eksik olması halinde batıl hükmü, şartlarından birisinin bulunmaması durumunda fasit hükmü vermektedirler. Burada rükün, bu fiillerin oluşmasını, şart ise din ve hukuk tarafından kabul edilebilir bir tarzda meydana gelmesini sağlamaktadır. Rükün ve şartların bulunmamasının ibadetleri geçersiz hale getirdiği hususunda fıkıh alimlerinin görüş birliği bulunmaktadır. Mesela namazın sahih olması için rükün ve şartların birlikte var olması gerekir. İbadetin batıl olması noktasında rükün ya da şartın bulunmaması arasında fark yoktur. Bilindiği gibi abdest, namazın şartlarından birisidir. Kıyam da rükünlerinden birisi. Abdestsizlik hali ile kıyamın olmaması aynı şekilde ve oranda namazı bozmaktadır. Muamelat konularında rükün ve şartlardan birisinin bulunmamasının sonucu etkilemesi hususunda fakihler arasında görüş ayrılığı bulunmaktadır. Hanefiler muamelatın sonuçlarını etkilemesi açısından rükün ve şart arasında ayırım yapmaktadırlar. Diğer fıkıh alimleri ise ibadet konularında olduğu gibi muamelatta da fark görmemekte ve rükün veya şartlarından birisi eksik olan muamelatın hükmünün batıl olduğunu dile getirmektedirler. Bunlara göre şart eksikliği halinde hükmün fasit olması ile rüknün bulunmaması durumunda hükmün batıl olması aynı sonucu meydana getirir ve her iki durumda da muamelat geçersiz sayılır. Hanefiler ise rükün veya şartın bulunmamasının sonuçlarını yani batıl ve fasidi birbirinden ayırırlar. Batıl hiçbir hukuki sonuç meydana getirmezken, Hanefilere göre faside birtakım sonuçlar bağlanabilir. Dolayısıyla mesela nikâh akdinin rüknü olan icab ve kabul olmadan akit oluşmazken, şartlarından olan şahitlerin bulunmaması halinde fasit halde de olsa akit sakat olarak gerçekleşmiş olur. Bu tür bir nikâhın sonucunda zifaf gerçekleşmişse kadın mehre hak kazandığı gibi ayrıldıklarında iddet bekler ve doğan çocuklarının nesebi geçerli olur. Ancak fasit bir nikâh olduğu için bu kişilerin karı koca hayatı yaşamaları helal olmadığı gibi, kadın nafaka talebinde bulunamaz ve aralarında miras ilişkisi oluşmaz. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 22

178 Hüküm Teorisi EL-HÂKİM Hüküm teorisiyle bağlantılı olarak tartışılan konulardan birisi de el-hâkim konusudur. El-Hâkim kavramı iki anlamda kullanılmaktadır: Hükümlerin menşei anlamında kaynağı Hükmü anlamayı sağlayan yol veya vasıta Birinci anlamda el-hâkim ile kastedilen, hukukun yaratıcı kaynağıdır. İslâm hukukunda hükümlerin yaratıcı kaynağının Allah olduğu konusunda görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Bu anlamda Allah, iradesini vahiy şeklinde insanlara bildirmiştir ve insanlar bu iradeyi vahiy mahsulü olan Kur ân içerisinden çıkarmaya çalışırlar. Vahiy yoksa veya ulaşmamışsa sorumluluk var mıdır, varsa ölçüsü nedir? Vahyin bulunmadığı hususlarda Allah ın hükmü var mı? Aklın verileri hukuki hüküm olarak değerlendirilebilir mi? Bu tür soruları çoğaltmak mümkündür. Kısaca şunu söylemek mümkündür. Bu tartışmalar, eşya ve olayların özünde hüsün ve kubuh yani iyi ve kötü bulunur mu? sorusuna dayanmaktadır. Mutezile mezhebine mensup alimler, eşya ve olayların özünde iyi ve kötünün bulunduğunu, bunu aklın kavradığını ve dolayısıyla o istikamette davranmasının zorunlu olduğunu ve hatta bu davranışa göre dünya ve ahirette karşılık görecekleri ifade etmişlerdir. Eş arî mezhebinin temel görüşü, vahiy olmadan sorumluluk olmayacağı yönündedir. Dolayısıyla, aklın bu konuda bir belirleme yetkisinin olmadığını dile getirmektedirler. Bu konuda orta yolu temsil ettikleri söylenebilecek olan Maturidî alimleri ise; aklın iyi ve kötüyü bilebileceğini ancak sorumluluğun, vahyin gelmesinden sonra gerçekleşeceğini dile getirmişlerdir. EL-MAHKÛM FÎH El-Mahkûm fîh, kısaca hükmün ilgili olduğu şeyi yani hükmün konusunu ifade etmektedir. Diğer bir ifade ile Şâri'in teklîfî veya vad î hüküm kapsamına giren hususlardaki hitabının ilgili olduğu şeylere el-mahkûm fîh denir. Hüküm şayet teklîfî hükümlerden birisiyse hükmün konusu, mükellefin fiillerindendir. Vad î hüküm niteliği taşıyorsa, daha önce de değinildiği gibi, mükellefin fiili olabileceği gibi, onun fiillerinin dışında bir şey de olabilmektedir. Teklifin geçerli olabilmesi için el-mahkûm fîhte bulunması gereken birtakım şartlar vardır. Bunlar; Hükmün mükellef tarafından bilinebilecek özellikte olması gerekir. Allah taleplerini peygamberler aracılığıyla insanlara bildirmesi, peygamberlerin o Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 23

179 Hüküm Teorisi hitabı insanlara ulaştırması gereklidir. Burada bilmekten maksat, bilme imkânına sahip olmaktır. Öğrenmemek ve öğrenmeyi sağlayan kaynaklara ulaşmamak mazeret sayılmamaktadır. Hükmün, mükellefin yapabileceği nitelikte olması gerekir. İnsanlar yapabilmeleri mümkün olmayan şeylerden sorumlu olmazlar. Usûlde teklif mâ lâ yutak câiz değildir şeklinde özetlenen bu ilke, imkânsız olanla sorumlu olmama anlamına gelmektedir. Mesela bir şey aynı anda hem helal hem de haram olamaz. Hükme konu olan fiiller kendi içerisinde; Allah hakkı, kul hakkı ve içerisinde Allah ve kul hakkı birlikte bulunanlar şeklinde üç kısımda değerlendirilmektedir. Allah hakkı, toplum haklarının korunması gayesiyle konulmuş olan hükümleri ifade etmektedir. Bu hakların çok boyutlu yararının ve üst düzey öneminin olması, bunların Yüce Allah ın ismi ile birlikte anılmasına sebep olmuştur. Bunlar; ibadetler, içerisinde ibadet boyutu bulunan maddi sorumluluklar, Müslüman ve gayrimüslimlerden alınan arazi vergileri ve had cezaları içerisinde değerlendirilen suçlar ve cezaları şeklinde sıralanmaktadır. Kul hakları ise birinci derecede insanları ilgilendiren konuları ifade etmektedir. İnsanların mali hakları, mesela borç, diyet, telef edilen malın tazmini gibi öncelikle tarafları ilgilendiren işlemler kul hakları kapsamına girmektedir. İçerisinde hem Allah hakkı hem de kul hakkı birlikte bulunan durumlarda, hangi yön ağırlıklıysa o kısmın hükümlerine tâbi olmaktadır. Allah hakkı ağırlıklı olana; iffetli bir bayana zina iftirasında bulunma eylemi örnek gösterilmektedir. Bu eylemin hem toplumsal hem de bireysel boyutu vardır. Kul hakkı ağırlıklı olana da kasıtlı öldürme olayı örnek verilmektedir. Zina iftirasında Allah hakkı ağırlıklı olduğundan, iftiraya uğrayanın cezayı affetme ve düşürme yetkisi yokken, kasten öldürmelerde maktulün mirasçılarının affı kısas cezasını düşürmektedir. EL-MAHKÛM ALEYH Hükümlerin muhatabı anlamında kullanılan el-mahkûm aleyh, hem fıkıh usûlünde hem de şahsın hukuku içerisinde incelenen kapsamlı bir konudur. El-Mahkûm aleyh kısaca mükellef demektir. Mükellef olmanın ön şartı akılbaliğ olmaktır. Akıl, temyiz yani iyiyi kötüden ayırma gücünün yerleşik hale gelmesi demektir. Ancak akıl kişilere göre değişebilen bir durum olduğu için bunun objektif bir ölçüsü yoktur. Bu sebeple mükellef olmada temyiz gücüne sahip olmanın yanında bülûğa ermenin de gerekli olduğu kabul edilmiştir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 24

180 Hüküm Teorisi Bülûğ erkeklerde ihtilâm veya baba olabilme özelliği ile kızlarda ise âdet görmeye başlama veya anne olma özelliğiyle kazanılan fiziki bir durum olarak yorumlanmaktadır. Bu özellikler bulunmadığında standart oluşturma adına yaş ile bülûğu belirleme yöntemi uygulanmaktadır. Fıkıh alimlerinin çoğunluğu erkek ve kızlarda bu yaşın 15 olduğu görüşündedir. Ebu Hanife bu konuda kızlar 17, erkekler 18 yaşını tamamlayınca hükmen bülûğa ererler görüşü ile diğerlerinden ayrılmaktadır. Ehil olma anlamına gelen ehliyet, mükellef kavramı ile doğrudan bağlantılıdır. Usûlde ehliyet iki kısımda ele alınmaktadır: Vücub ehliyeti Edâ ehliyeti Vücub ehliyeti, haklara sahip olabilme ve borçlar altına girebilme demektir. Edâ ehliyeti ise mükellefin vücub ehliyeti ile sahip olduğu hak ve sorumlulukları hukukun onaylayacağı tarzda ortaya koyabilmesi demektir. Her iki ehliyet çeşidi de nâkıs ve kâmil olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Nâkıs vücub ehliyeti, çocuğun anne karnındaki dönemini ifade etmektedir. Canlı olması vücub ehliyetine sahip olduğunu, annesinden bağımsız bir varlığının olmaması da bu ehliyetin nâkıs yani eksik olduğunu göstermektedir. Çocuk dünyaya sağ olarak geldikten sonra vücub ehliyeti kâmil hâle gelmektedir. Dolayısıyla bebek aleyhine işlenen suçla, yetişkin aleyhine işlenen arasında fark yoktur. Edâ ehliyeti açısından insan hayatını; temyiz öncesi çocukluk dönemi, temyiz çağı ve büluğ devresi olmak üzere üç kısımda değerlendirmek mümkündür. Temyiz öncesi 7 yaşa kadarki dönemi kapsamaktadır. Bu dönemdeki çocuğun kendi adına hukuki işlem yapması mümkün değildir. Onun adına bu işlemleri hukuki temsilcisi yerine getirir. Temyiz dönemi 7 yaşından büluğa erinceye kadarki devreyi kapsamaktadır. Hukuki tasarrufları üç grupta değerlendirilir: Tamamen lehine olanlar Tamamen aleyhine olanlar Lehine ve aleyhine olması muhtemel olanlar Lehine olanlar, velisinin izni olmasa da geçerli, aleyhine olanlar velisi izin verse de geçersiz, muhtemel olanlarsa velisinin onayı ile geçerli, onayı olmadığında geçersizdir. Muhtemel olanlara mevkûf tasarruflar adı verilmektedir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 25

181 Hüküm Teorisi Bülûğ yukarıda değindiğimiz gibi bilinen alametlerle gerçekleşmektedir. Bunlar yoksa yaş ile takdir edilmektedir. Temyiz yeteneğine sahip olarak bülûğa eren kişi kâmil edâ ehliyetine sahiptir ve artık din ve hukuk tarafından mükellef kabul edilmektedir. İman, ibadet ve diğer şer î mükellefiyetlerle ilgili hitabın muhatabıdır. Bu dönemde kişi doğrudan hukuki tasarruflarda bulunmakta ve bunların sonuçlarından sorumlu olmaktadır. Ehliyet konusunda ele alına hususlardan birisi de ehliyeti daraltan veya ortadan kaldıran durumlar dır. Edâ ehliyetine sahip olan birisinin bu ehliyetin sağladığı yetkiyi kullanamamasına veya kısmen kullanabilmesine yol açan bu durumlar; semâvî arızalar ve mükteseb arızalar olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. İrade ve isteğe bağlı olmayan durumları ifade eden semâvî arızalar arasında; cünûn (akıl hastalığı), ateh (akıl zayıflığı), nisyân (unutma), uyku, baygınlık, marazu l-mevt (ölümle sonuçlanan ölümcül hastalık) ön plana çıkmaktadır. Kişinin kendi irade ve isteğiyle gerçekleştirdiği mükteseb arızalar arasında; cehâlet, hata, şaka, sefihlik, sarhoşluk ve ikrah yer almaktadır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 26

182 Özet Hüküm Teorisi Hüküm teorisi fıkhın ve fıkıh usûlünün en merkezî konularından birisidir. Hukukun hükümlerden oluşması, hükümler arasında bağlayıcılık açısından farklılıkların bulunması ve hükümlerin hayatın her alanını kapsaması bu merkeziliğin en önemli dinamiğidir. Fıkıh ilmi yapısı itibariyle ameli hükümlerle yani mükellefin eylemleriyle doğrudan veya dolaylı olarak bağlantısı olanlarla ilgilenmektedir. Bu hükümler; teklîfî hükümler ve vad î hükümler olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Teklîfî hükümler; vâcib, mendub, mubah, haram ve mekruh şeklinde beş kısıma ayrılmaktadır. İlk ikisi Şâri in mükelleften yapmasını talep ettiği, son ikisi yapmamasını istediği, mubah ise yapıp yapmama arasında serbest bıraktığı hükümlerdir. Yapılması veya kaçınılması talep edilen taleplerin bağlayıcılıkları birbirinden farklıdır. Ayrıca azimet ve ruhsat da çoğunluk tarafından teklîfî hükümlerden kabul edilmektedir. Vad î hükümler, sebep, şart, mâni, sıhhat, fesat, butlân gibi kendisi değil sonucu veya sonuçları mükellefin fiilleriyle alakalı olan durumlardır. Hükümlerle bağlantılı olarak ele alınan konulardan birisi olan el-hâkim konusu hukukun yaratıcı kaynağı ve hükmü anlama yolu şeklinde iki açıdan tartışılmaktadır. Fıkıh açısından hükmün kaynağının Yüce Allah olması noktasında alimler arasında görüş ayrılığı yoktur. Hükmü anlama yolları konusundaki görüşleri fıkhın gelişmesine katkı sağlayan tartışmalar olarak görmek mümkündür. El-Mahkûm fîh, kısaca hükmün ilgili olduğu şeyi yani hükmün konusunu ifade etmektedir. Teklîfî hükümlerde el-mahkum fîh mükellefin fiilleriyle alakalı iken, vad î hükümlerde böyle bir zorunluluk yoktur. Dolayısıyla bu tür hükümlerde mükellefin fiillerinin dışında olması da mümkündür. Hükmün konusu olan şeyler; Allah hakkı, kul hakkı ve her iki hakkın iç içe olduğu haklar olmak üzere üç kısma ayrılmaktadır. Hükmün muhatabı olan insanın ehliyeti konusu yaygın olarak Hanefi usûl geleneğine göre yazılan eserlerde incelenmektedir. Ehliyet; vücub ehliyeti ve edâ ehliyeti olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Kendi içerisinde her ikisi de kâmil ve nâkıs olmak üzere iki kısma ayrılır. Anne karnındaki cenin nakıs vücub ehliyetine sahiptir. Doğumdan ölüme kadar her insan kâmil vücub ehliyetine sahiptir. Canlı olarak dünyaya gelen çocuk temyiz öncesi dönemde hukuki temsilcisi aracılığıyla, temyiz döneminde hukuki temsilcinin kontrolünde, büluğ ve sonrasında kendi seçimleriyle edâ ehliyetini kullanır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 27

183 Hüküm Teorisi DEĞERLENDİRME SORULARI Değerlendirme sorularını sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan bölüm sonu testi bölümünde etkileşimli olarak cevaplayabilirsiniz. 1. Aşağıdaki kavramlardan hangisi mendub anlamında kullanılan farklı terimlerden birisi değildir? a) Nafile b) Mubah c) Müstehap d) Sünnet e) İhsan 2. Aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır? a) Teklîfî hükümler mükellefin fiilleri ile ilgilidir. b) Muamelat konularının hem dünyevî hem de uhrevî sorumluluğu vardır. c) Vadî hükümlerin tümü insan fiilleri ile ilişkili değildir. d) Abdestli olma namaz ibadetinin şartlarından birisidir. e) Mendublar bir bütün olarak terk edilemez. 3. Mukayyed bir vâcibin aynı vakit içerisinde yeniden ifa edilmesi durumuna ne denir? a) İfâ b) Edâ c) Kazâ d) İâde e) Tatavvu Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 28

184 Hüküm Teorisi 4. Aşağıdakilerden hangisi ehliyeti daraltan veya ortadan kaldıran semâvi arızalardan birisi değildir? a) Cünun b) Ateh c) Nisyan d) Baygınlık e) Hata 5. Aşağıdakilerden hangisi mükteseb arızalardan değildir? a) Hata b) Sefihlik c) İkrah d) Marazu l-mevt e) sarhoşluk Cevap Anahtarı 1.b, 2.c, 3.d, 4.e,5.d Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 29

185 Hüküm Teorisi YARARLANILAN KAYNAKLAR Akgündüz, A. (1997). Hakim. DİA. XV, ss İstanbul: TDV Yay. Apaydın, Y. (2009). Sıhhat. DİA. XXXVII, ss İstanbul: TDV Yay. Atar, F. (2002). Fıkıh Usulü. İstanbul: İFAV Yayınları. Baktır, M. (1991). Haram. DİA. IV, s İstanbul: TDV Yay.. Bardakoğlu, A. (1992). Butlan. DİA. VI, ss İstanbul: TDV Yay. Bardakoğlu, A. (1995). Ehliyet. DİA. X, ss İstanbul: TDV Yay. Beyânûnî, M. (1998). Hüküm. DİA. XVIII, ss İstanbul: TDV Yay. Boynukalın, N. (2010). Şart. DİA. XXXVIII, ss İstanbul: TDV Yay. Dönmez, İ. (2005). Mubah. DİA. XXX, ss İstanbul: TDV Yay. Dönmez, İ. (2009). Sebep. DİA. XXXVI, ss İstanbul: TDV Yay. Ebû Zehra, M. (2005). İslâm Hukuk Metodolojisi. (Çev. Abdulkadir Şener). Ankara: Fecr Yayınları. İltaş D. (2010). Hüküm Teorisi. Hacı Yunus Apaydın (Ed.). İslâm Hukukuna Giriş (ss ). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi. Kahraman, A. (2010). Fıkıh Usûlü. İstanbul: Rağbet Yayınları. Şa bân, Z. (2000). İslâm Hukuk İlminin Esasları. (Çev. İbrahim Kâfi Dönmez). Ankara: TDV Yay.. Zeydan, A. (1982). Fıkıh Usûlü. (Çev. Ruhi Özcan). Emek Matbaacılık. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 30

186 HEDEFLER İÇİNDEKİLER İCTİHAD VE FETVA İctihadın Anlamı İctihadın Türleri Müctehid ve Müctehidde Aranan Şartlar Fetva İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ Prof. Dr.Abdurrahman HAÇKALI Bu üniteyi çalıştıktan sonra; İctihadın anlam ve önemini kavrayabilecek İctihadın türlerini kavrayabilecek Müctehidde aranan şartları değerlendirebilecek İctiha, taklid, fetva gibi kavramlar arasındaki ilişkiyi analiz edebileceksiniz. ÜNİTE 9

187 İctihad ve Fetva GİRİŞ İslâm hukukunun özünü oluşturan temel değerler vahye, diğer bir ifade ile Kur ân ve onun açıklaması olan Sünnet e dayanır. Ancak, Kur ân ve Sünnet naslarının belirli sayıda, olayların ise sınırsız sayıda olması dikkate alındığında, bütün meselelerin çözümlerinin açık bir şekilde bu iki kaynakta yer alamayacağı anlaşılmış olur. Dolayısıyla hükmü doğrudan açıklanmamış meselelerin, yine Kur ân ve Sünnet esas alınarak çözülmesi, hükümlerinin ortaya konulması gerekir. İslâm, insanların, kendileri için doğru ve güzel olanı gösteren Allah ın hükümlerine riayet etmelerini istemiştir. Bu hükümler, ya doğrudan Kur ân ve Sünnet te yer alır, ya da, ictihad ehliyetine sahip âlimler tarafından yine Kur ân ve Sünnet e dayanılarak ortaya konur. Bu nedenle, ictihad, İslâm ın sürekliliğini ve insanların meselelerini dinî hükümlere göre düzenlemeleri imkânını sağlayan çok önemli ve temel bir işlev görür. İşte, gerek vahiyle bildirilsin, gerekse ictihad ile belirlensin, bu hükümlerin toplamı İslâm hukukunu oluşturur. Hükümleri Ku ân ve Sünnet ışığında ve ictihad yoluyla tespit etme imkânına sahip olan kişilere müctehid denir. Müctehidlerin dışında kalan insanlar, dinî hükümleri müctehidlerden öğrenir ve uygular. Yoksa kendi heva ve arzularını esas almış olurlar. İnsanların müctehidlerin açıklamalarına uymalarına taklid denir. Bunun yanında, müftü veya müctehide bir meselenin hükmünü sormaya istiftâ/fetva sorma, fetva verene müftü ve soruya verilen cevaba da fetva denir. İCTİHAD Sözlükte "çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, ısrarlı olmak, zahmet çekmek" anlamındaki cehd kökünden türer. İctihad terimi, genel olarak kullanıldığında, şer î amelî hükmün tespit edilmesi kastedilir. Bu bağlamda terim olarak ictihad şöyle tanımlanır: İctihad, naslarda açıkça ortaya konulmamış meselelerin şer'î hükmüne ulaşmak için müctehidin elinden gelen çabayı sarf etmesidir. ( Karaman, 2010: 14 vd.; Apaydın, 2000: 432 vd; Haçkalı, 2004: 13 vd.) Hükmün istinbatı anlamının dışında, bu anlamıyla bağlantılı iki anlamı daha vardır: Hükmün yeni olaylara uygulanması da bir tür ictihaddır. Bunlardan birincisi; şer î hükmün olaylarla irtibatını kurup tatbik edilmesine de ictihad denir. İkincisi, belirlenmesi mükelleflere bırakılmış şeylerin belirlenmesine de ictihad denir. Mesela, kıblenin bilinmediği yerde kıblenin tayini, telef edilen bazı Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 2

188 İctihad ve Fetva malların değerlerinin belirlenmesi, bakmakla yükümlü olunan kimselerin nafaka miktarlarının takdir edilmesi ve mahkemelerin bu tür meselelerdeki belirlemelerine de ictihad denir. Bütün bunlardan çıkarılan sonuç şudur: Şer'î hüküm bir mesele ile ilgili hüküm bildiren nas var ise onun anlaşılması ve yorumlanması, hükmü doğrudan ifade eden nas yok ise çeşitli yöntemler kullanılarak şer î hükmün elde edilmesine ictihad adı verilir. Bu yöntemler hakkındaki bilgileri aşağıda vereceğiz. Dolayısıyla ictihad, nasların lafız, mâna ve maksatlarında yer alan şer'î-amelî hükümleri ortaya çıkarmaya yönelik beşerî çabayı ifade eder. Bu çabayı gösteren kimseye müctehid, hakkında ictihad edilen konuya da ictihâdî mesele (müctehedün fîh) denilir. İctihad Faaliyetinin Doğuşu ve Gelişimi Deliller sınırlı, olaylar ise sınırsızdır. İctihad faaliyeti, vahyin başlangıcından itibaren, nas-olgu ilişkisinin kurulması için tabiî bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. İctihad, sınırlı sayı ve kapsamdaki nassın yeni ve farklı olaylara uygulanması yönündeki fikrî çabayı temsil eder. Hz. Peygamber (s.a.s) in şer î meselelerde ictihadda bulunup bulunmadığı âlimler arasında tartışmalı olsa da, hem Hz. Peygamber (s.a.s) in hem de onun döneminde sahabenin ictihadı vâkidir. Onun ictihadını caiz ve vâki görenler, onun vahyin kontrolünde olması nedeniyle, ictihadlarında hata olursa mutlaka düzeltileceğini belirtmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s) in sağlığında sahabenin ictihadını tasvip etmesi, ictihadın meşruiyeti tartışmalarında sonrakiler için önemli dayanak oluşturmuştur. Sahabe döneminden itibaren, kapsamı ve yöntemi konusunda tartışmalar olmakla beraber, ictihad fiilen vardır. İslâm âlimleri de ictihadın farz-ı kifâye olduğu ve hiçbir dönemin bu faaliyetten hâlî olamayacağını belirtmişlerdir. Çünkü şer î hükümlerin uygulanmasının sürdürülmesi ancak ictihad ile mümkündür. İctihad terk edildiğinde, dinî hükümler ile vakıa arasındaki bağlantı kopar. Günümüze ulaşan en kapsamlı ilk fıkıh usûlü eserinin müellifi Cessâs da ilk üç nesil arasında kıyas ve ictihadın caizliği konusunda bir tartışma bulunmadığı tespitinde bulunmuştur. İlk dönemde ictihad için yaygın olarak kullanılan kavram rey dir. Zaman zaman ictihad ile tamlama haline getirilerek rey ictihadı şeklinde de kullanılmıştır. Rey ictihadı ifadesi, özellikle müçtehit imamlar döneminden önceki ictihad faaliyeti için kullanılmıştır. Bu ifadenin, Muaz hadisi olarak meşhur olan Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 3

189 İctihad ve Fetva rivayette geçtiğini belirtmekte yarar vardır (bkz.: İslâm Hukukunun Kaynakları Ünitesi). Bu dönemde henüz ictihadın kuralları yazılı hale getirilmiş değildir. Rey ictihadının, yoruma açık nasların beyanı ve hakkında hüküm bulunmayan meselelerin hükümlerinin tespiti ve hükümlerin Şâri in maksadına uygun bir şekilde uygulanması şeklinde geniş bir kapsamı vardır. Kesin bir hüküm bulunmayan meselelerde, kendi heva ve arzularımıza değil, müctehidlerin ictihadlarına uymak, dini hükme uymanın yoludur. İctihad faaliyetinde esas maksadın, bir meseleye dair şer î hükmü tespit olduğu dikkate alındığında, müctehidin, konuyla ilgili ilâhî iradeyi keşfetme çabası içerisinde olduğunu kabul etmek gerekir. Bir mesele ile ilgili kesin hüküm ancak bu hükmü sağlayan naslar yoluyla bilinebilmektedir. İctihad, kesin hükümlerin bulunmadığı hususlarda gerçekleşmektedir. İctihad ile ulaşılan hükümler zannîdir. Dolayısıyla ictihad ile ulaşılan hükmün, kesin olarak ilâhî iradeyi ortaya koyduğu iddia edilemez. Şer î amelî meselelerde İslâm âlimleri, zaten kesin hüküm şartı koşmamış, zannî delil ve hükümlerle amel edilebileceğini kabul etmişlerdir. Bunun yanında, ehil olmayan kimseler kendi kişisel görüşünü esas alarak bunun şer î hüküm olduğunu iddia edip onunla amel edemez. İctihad, mümkün mertebe dinî hükme ulaşma ve onunla amel etme amacı güder. Şer î hükmü kaynaklarından elde edemeyen ya da ictihad ile ortaya koyamayan kimselerin, bu ehliyete sahip kimselere (müctehidlere) uymaları, şer î hükme uymak içindir ve bu nedenle zorunludur. Dolayısıyla, meşru yollardan dinî hükmü araştırmadan, kimse kendi kişisel istek ve arzularına göre davranıp bunun dinî hüküm olduğunu iddia edemez. İCTİHADIN TÜRLERİ Kaynaklardan hüküm çıkarma anlamında ictihad faaliyeti, aslında nasların anlaşılması, yorumlanması ve uygulanması demektir. Bu faaliyet öncelikle nasların lafızları ve lafızların anlamlarının anlaşılmasını esas alır. Nasların ifadeleri doğrudan meselenin hükmünü ortaya koymadığı durumlarda ise, ictihad, nassın mana ve maksatları üzerinden yürütülür. İctihadı, kısaca, deliller vasıtasıyla şer î hükme ulaşma faaliyeti olarak tanımlarsak, şer î hükme ulaşmada öncelikli yol, bu hükümleri ifade eden naslara (âyet ve hadisler) bakmaktır. Ancak naslar muayyen bir dille (Arapça) ifade edilmiş olduklarından bu dile ait özellikleri içerisinde barındırırlar. Diğer dillerde olduğu gibi, anlamı doğru bir şekilde anlamak ve ortaya koymak için doğal olarak dilin getirdiği birçok özelliği bilmek gerekir. Bu noktada Arapça dil kaideleri önem arz eder. Dolayısıyla ictihad, öncelikle, nasların ifade ettiği hükümlerin tespiti yönünde yapılır. Bunun yanında naslar sınırlı ve olaylar sınırsız olduğu için, bütün Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 4

190 İctihad ve Fetva meselelerin hükümlerinin doğrudan ya da dolaylı olarak naslarda lafzen ifade edildiği söylenemez. Bu nedenle, nasların mana ve maksatları dikkate alınarak da şer î hükmün tespiti yoluna gidilmiştir. Bunun için, başvurulan esas yol Kıyas olmuştur. Hükmü aranan meselede kıyas yapılabilecek bir asıl tespit edilememişse, maksat ve maslahat üzerinden hükme ulaşma yoluna gidilir. İşte bütün bunlar, ictihad faaliyetinin yol ve yöntemlerini ifade etmektedir. Fıkıh usûlünde, kaynaklardan hüküm çıkarma/istinbat anlamında ictihad yöntemlerini üç ana tür içerisinde ifade etmek mümkündür: Nasların lafızları esas alınarak yürütülen ictihad. Buna Beyan İctihadı da denilmektedir. Naslarda hükümlerin dayandığı sebebi-illeti esas alarak yürütülen ictihad: Buna Kıyas İctihadı da denir. Makâsıd İctihadı: Şer î maksatlara ve maslahata riayet edilerek yürütülen ictihad faaliyeti. Bu tür ictihad, bazı âlimler tarafından Kıyas içerisinde görülmüştür. Zira, kıyasa esas alınan illetin maksat ve maslahata göre belirlenebildiği durumlarda, makasıd ictihadı kıyas şeklinde uygulanmış olur. İctihad türlerinin ayrı ayrı ifade edilmesi, kural ve kaidelerinin ortaya konulması ve öğretim içindir. Aslında üç ictihad türü de birbirine bağlı olup müstakil olarak düşünülmemelidir. Nasların lafzî anlamları belirlenirken, İslâm ın gaye ve maksatları da dikkate alınmak zorundadır. Naslara İslâm ın genel prensipleriyle çelişen ve bunlara aykırı anlamlar verilemez. Aynı şekilde bir hükmün illet ve maksadı belirlenirken, nasların açık bir şekilde ifade ettikleri anlamlar ve hükümler ile uyum içerisinde olmalıdır. Bu ictihad türleri bir bütünün parçalarıdır. Dolayısıyla, birbirinden bağımsız veya birbirine aykırı olacak şekilde biri diğerlerinin önüne geçirilemez. Beyan İctihadı Beyan ictihadı, Arapça ifade özellikleri ve dil kâidelerini esas alarak nasların anlam ve hükümlerini tespit etmeyi amaçlar. Bu icftihatta, nasların lafzından hareketle mananın ve hükmün anlaşılmasına çalışılır. Örneğin Nûr Sûresi, 24/4-5. âyetlerinde şöyle buyrulmaktadır: Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup sonra buna dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliklerini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar günahkârların ta kendisidirler. Ancak bundan sonra tövbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 5

191 İctihad ve Fetva Buradaki birinci âyette, iftira edenlerin şahitliklerinin ebediyyen kabul edilmemesi istenmektedir. İkinci ayette ise tövbe edenler istisna edilmektedir. Âlimlerin bir kısmına göre bu istisna, onların şahitliklerinin kabul edilmemesi hükmünü kaldırır. Ancak diğer bir gurup âlime göre, iftira cezasına çarptırılmış bulunan kimse tövbe etse de, ilk âyetin ifadesinin gereği olarak artık şahitliği kabul edilmez. Bu görüşte olanlara göre ikinci âyetteki istisna, sadece, fasıklık sıfatının onlardan kaldırıldığını ifade eder. Dolayısıyla, şahitliklerinin kabul edilmemesi hükmü devam eder. Görüldüğü gibi, burada, âyetlerin ifadelerinden ve dille ilgili olan istisna kuralından hareketle ictihadda bulunulmuştur. Fıkıh usûlü eserlerinde, istinbat kaideleri başlığı altında incelenen meseleler beyan ictihadı konusuna girer. Burada, nasların hükmünün belirlenebilmesi için lafızlar ve lafızların manaya delalet yolları incelenir. Örneğin emir kipinin hangi hükme delâlet ettiği, birden çok ferdi kapsamına alan umum ifadelerin bütün fertleri için kesinlik ifade edip etmediği ve birden çok anlamı olan kelimelerin hangi anlamda kullanıldığı, bir konuyla ilgili birden çok delil bulunması durumunda bunlar ile nasıl amel edileceği gibi hususlar böyledir. Bu konuyu şu şekilde örneklendirebiliriz: Bakara Sûresinin 228. âyeti, boşanan kadınların üç hayız müddeti iddet bekleyeceğini bildirmiştir. Burada boşanan kadınlar lafzı umumidir. Dolayısıyla boşanan bütün kadınlara delalet eder. Ahzâb Sûresinin 49. âyeti ise, zifafa girilmeden önce boşanan kadınların iddet beklemeleri gerekmediği hükmünü getirerek, bu şekilde boşanmış olan kadınları yukarıdaki ayetin kapsamından çıkarmaktadır. Dolayısıyla burada, birinci âyetin genel hükmüyle amel edilmemektedir. Kıyas İctihadı Benzer olaylar aynı hükmü alır. Kıyas, iki mesele arasındaki benzerlikten hareketle hükme ulaşma çabasını ifade eder ve naslarda ifade edilmiş olan hükümlerin dayandığı sebebi-gerekçeyiilleti esas alır. Fıkıh usûlü terimi olarak kıyasın birçok tanımı yapılmıştır. Bunlardan hareketle kıyası şu şekilde tanımlayabiliriz: Kıyas; hükmü nas ile belirlenmiş şer î amelî bir meselenin hükmünü, bu hükümle ilgili ortak illet/ sebep/gerekçeyi taşımasından dolayı naslarda hükmü bulunmayan diğer bir mesele için de geçerli kabul etmektir. Bu tanım çerçevesinde açıklayacak olursak, kıyas işleminde, hükmü bilinmeyen ve araştırılan bir mesele vardır. Bu meselenin hükmünü belirleyebilmek için, onun benzeri olup hükmü bilinen bir başka meseleye bakılır. Hükmü Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 6

192 İctihad ve Fetva gerektirme bakımından iki mesele arasında ortak bir gerekçe (illet/mana/sebeb) var ise her iki meselenin hükmünün de ortak olduğuna karar verilir. İşte bu kıyas işlemidir. Kıyas için âlimler, hükmü ortaya çıkaran, izhar eden ictihat yolu demişlerdir. Zira meselenin hükmü aslında kıyas işleminden önce de vardır. Ancak bu hüküm, kıyasa başvurmadan bilinememektedir. Kıyas yapan kişi, kıyas yoluyla bu hükmü ortaya çıkarmaktadır. (Apaydın, 2002: 532; Kahraman, 2010: 138) Yukarıda yapılan tanım, iki meselenin birbirine benzetilmesi hadisesidir. Ancak Fıkıh literatüründe Kıyas denince bazen İslâm hukukunun genel kuralları/küllî kaideleri de kastedilir. Şek ile yakîn zâil olmaz, Berâeti zimmet asıldır. gibi kurallar bunların en genel olanlarındandır. Bu kurallara veya bunların gereğine de kıyas denilmiştir. Kıyasla ilgili bazı örnekler şunlardır: Mâide Sûresi 90. âyeti kerime ile şarap kesin olarak haram kılınmıştır: Ey inananlar! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir, bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurur: Her sarhoşluk veren şey şaraptır ve her şarap haramdır. Buhârî, Edeb, 80, Müslim, Eşribe, 73. Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır. Ebû Dâvûd, Eşribe, 5. Hadis-i şerifte de belirtildiği gibi, şarabın haram kılınmasının sebebi/illeti sarhoşluk verici olmasıdır. Demek ki sarhoşluk veren şeylerin içilmesi haramdır. Dolayısıyla, günümüzde çeşitli adlarla üretilen ve sarhoşluk verme özelliği bulunan içkiler de, hem hadis-i şerifin kapsamına girmekte, hem de âyetteki şaraba kıyasen haram olmaktadır. Rasûlullah (s.a.s): «Kâtil miras alamaz» buyurmuştur. Âlimler, bu yasağın sebebinin/illetinin vakti gelmeden bir şeyi elde etmede acele etmek olduğunu tespit etmişlerdir. Bazen, mirası alacak olan kişi, bir an evvel mirası elde edebilmek için vârisi öldürmek isteyebilir. Buna teşebbüs etmemesi için, miras hakkından mahrum kılınmıştır. Benzeri bir durum, kendisine vasiyet yapılan şahsın vasiyet Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 7

193 İctihad ve Fetva edeni öldürmesi hadisesinde de mevcuttur. Cumhura göre, kendisine vasiyette bulunulan kişi, bir an evvel vasiyet edilen malı elde etmek için vasiyet edeni öldürmek isteyebilir. Bu durumda miras meselesiyle vasiyet meselesi arasındaki ortak illet nedeniyle her ikisine de aynı hüküm verilir ve kendisine vasiyet eden kişiyi öldüren kimse, katl cezasının yanında, vasiyetten de mahrum edilir. Burada, miras bırakanı öldürmek ile vasiyet edeni öldürmek meselelerinin birbirine kıyas edilmiş olduğu söylenebileceği gibi, küllî bir kâidenin uygulandığını da ifade edebiliriz. Bu da, Kim bir şeyi vaktinden evvel (haksız bir yolla) almaya kalkarsa, almak istediği şeyden mahrum edilerek cezalandırılır kaidesidir. İşte bu tür kaidelerin uygulanmasına da kıyas denilmektedir. Rasûlullah (s.a.s.) «Biriniz diğerinin pazarlığı üzerine pazarlık, dünürcülüğü üzerine dünür gitmesin» buyurmuştur. Bunun illeti müşterinin ve ilk dünürün rahatsız edilmesi, kin ve düşmanlığının ortaya çıkmasıdır. Bu durum satış akdinde olduğu gibi kira ve diğer akidlerde de mevcuttur. Dolayısıyle hükmün illetinde müşterek oldukları için böyle bir davranış diğer akidlerde de yasak olur. Kur'ân-ı Kerîm de Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız zaman hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış-verişi bırakın (Cuma Sûresi, 63/9) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimede Cuma ezanı okunduğu sırada alışveriş yasaklanmıştır. Bu yasağın illeti, Cuma namazı vaktinde yapılan alışverişin, kişinin Cuma namazı kılmasına mani olmasıdır. Cumhura göre bu illet ve mana Cuma namazı vaktinde yapılan kira vb. diğer akitlerde de vardır. Dolayısıyla, bu vakitte yapılan diğer akitler de bu yasak kapsamına girer. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurur: «Hâkim, öfkeli iken iki kişi arasında hüküm vermesin» Buhârî, Ahkâm, 13; Cenâiz, 52) Buna kıyas yapılarak, Mecelle'nin maddesinde şu hükme yer verilmiştir: «Hâkim gam ve keder ve açlık ve uyku gibi sağlıklı düşünmeye engel olabilecek bir durum ile zihni karışık olduğu halde hüküm vermemelidir. Hadiste geçen «öfke hâli» ile, Mecelle maddesindeki «üzüntü, keder, açlık ve şiddetli uyku halleri» arasındaki ortak illet, bu gibi hallerin sağlıklı karar vermeye engel teşkil etme ihtimalidir. Görüldüğü gibi, bu kaidede de, hadisteki illet genelleştirilmiş ve hâkimin sağlıklı karar vermesine engel olacak hallerde, karar vermesi yasaklanmıştır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 8

194 İctihad ve Fetva Kıyasın unsurları, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Kıyas, temelde dört unsurdan oluşur: Kıyasın Unsurları Kıyas ictihadında, illet adı verilen ve her iki meselede de ortak olan nitelik ve mana esas alınır. İki meseleyi bir birine benzetme anlamında Fıkıhta çoğunlukla uygulanan kıyas işleminden bahsettiğimizde kıyasın dört temel unsuru vardır: Asıl: Hükmü nas veya icmâ ile sabit olmuş mesleye asıl denilir. Sarhoşluk veren herhangi bir içeceği şaraba kıyas ederek haram hükmü verdiğimizde şarap burada asıl olmuş olur. Fer : Hükmü kıyas yoluyla araştırılan meseleye fer denir. Mesela, sarhoşluk verdiği için şaraba kıyas edilerek haram kabul edildiğinde bira, fer olmaktadır. İllet: Kıyas işleminin ana unsuru illettir. Naslarda hükmün bağlandığı sebep veya manâya illet denir. Yukarıdaki örneklerimizde, içkinin haram kılınmasının illeti sarhoşluk verici olmaktır. Hüküm (Aslın Hükmü): Şâri in mükelleflerin fiillerine ilişkin vasıflandırmasına hüküm denir. Farz, vâcip, mendûp, mübah, mekruh ve haram gibi. Fıkhî kıyas işleminde hükümden bahsettiğimizde dinî hükümden bahsediyoruz demektir. Dolayısıyla kıyas ile bir meseleden diğerine nakledilen hüküm, şer î hükümdür. Kıyas ve İstihsan Fıkıh usûlünde fer î delillerden biri olarak zikredilen İstihsan delilini de aslında Kıyas yöntemi ile ilgili görebiliriz. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Kıyas denince, zaman zaman bir konuyla ilgili genel kaide ya da yerkeşik kurallar kastedilir. İşte bu yerleşik kurallardan istisnâ edilen bazı meseleler vardır. Genel bir yaklaşımla ifade edecek olursak bir konuda geçerli kuralın gereğinden, bir delile dayanarak bazı meseleleri istisnâ etmeye istihsan denir. ( Bardakoğlu, 2001: XXIII, ; Önder, 2000: 72 vd.) Bazen bir konuyla ilgili kuralı uygulamak, hukuk düzeninin istemediği sonuçlara götürebilir. İşte istihsan, bir konuyla ilgili kural uygulandığında, ortaya çıkan ve hukuk düzeninin istemediği bir durum, adaletsizlik ya da çözümsüzlüğün (ihtiyacı karşılayamama) giderilmesi ve meselenin hakkaniyet ve ihtiyaç ekseninde çözümlenme metodunu ifade eder. Böyle bir istisna, bazen bizzat Şâri tarafından naslarda ortaya konabileceği gibi, müctehidin ictihadıyla ulaşacağı bir değerlendirme de olabilir. Genel kural ya da kıyastan istisnayı gerektiren delile göre istihsanın türleri ortaya çıkar. Buna göre, nas, icmâ, örf, zaruret ve muteber bir maslahat nedeniyle Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 9

195 İctihad ve Fetva istihsan yapılabilir ve istihsan, dayandığı delile göre isimlendirilir: Nas sebebiyle istihsan, zaruret sebebiyle istihsan ve örf sebebiyle istihsan gibi. Örneğin, oruçlu iken yeme ve içme, genel kurala göre orucu bozar. Çünkü yeme-içme, orucun rüknü olan imsakı yok eder. Ancak, unutarak yiyen ya da içenin orucunun bozulması bu kuraldan istisna edilmiştir. Çünkü bu şekilde orucun bozulmayacağını bildiren hadis-i şerif vardır. Bu durumda, sünnet deliline dayanarak kıyas/genel kural terk edilmiş, istisnada bulunulmuştur. İşte bu uygulama nas sebebiyel yapılan bir istihsan uygulamasıdır. Ancak istihsanın, ictihad ile ilgili daha kuvvetli yönü, örf, maslahat ve zaruret nedeniyle gerçekleştiğinde ortaya çıkar. Çünkü bu, doğrudan bir ictihad işlemidir. Nitekim bazı çalışmalarda sadece bu tür uygulamaların gerçekte istihsan olarak adlandırılacağına da dikkat çekilmektedir (Yaman, 2010: ). Kıyasın Meşruiyeti İslâm âlimlerinin tamamına yakını, kıyasın şer î amelî konularda delil olduğunda hemfikirdir. Sadece Mutezileden Nazzâm, Zâhirî mezhebi âlimleri ile bazı Şiî âlimleri kıyasa karşı çıkmışlar ve delil olamayacağını söylemişlerdir. Kıyasın meşru bir delil olduğunu söyleyen çoğunluk, âyet, hadis ve aklî delillerle bunu ispat etmişlerdir. Örneğin Kur ân-ı Kerim de, ibret alınmak üzere eski kavimlere dair bazı olayla anlatılmış ve Ey akıl sahipleri ibret alın (Haşr, 59/2) buyurulmuştur. Bunun anlamı, onların başına gelenlerden ibret alarak yaptıkları yanlışlardan sakının ki aynı şeyler sizin de başınıza gelmesin demektir. Bu ise benzer olayların aynı hükmü alacaklarına dair bir delildir. Hadislerde de Hz. Peygamber in kıyas yoluyla birçok hükmü sahabeye öğrettiğine dair deliller vardır. Mesela Hz. Ömer, bir gün Hz. Peygamber e gelerek, büyük bir hata işlediğini, oruçlu olduğu halde hanımını öptüğünü söylemiştir. Hz. Peygamber ona: Söyle bakalım, oruçlu olduğun halde ağzını su ile çalkalasaydın ne olurdu? diye sormuş, o da bunun zararı olmazdı. diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) İşte hanımını öpmen de böyledir, üzülme buyurmuştur. Ehli Sünnet âlimleri, kıyasın meşru bir istidlal yöntemi olduğunda ittifak etmiş, bu hususta özellikle sahabe uygulamasını örnek almış ve onların ictihadlarının büyük bölümünün kıyasa dayandığını ifade etmişlerdir. Tarih boyunca uygulama da bu yönde olmuştur. Kıyasa karşı çıkan âlimlerin görüşleri, sadece kitaplarda kalan şaz görüşler olma özelliğini aşamamıştır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 10

196 İctihad ve Fetva Makâsıd İctihadı İslâm, getirdiği hükümler ile insanların dünyevi ve uhrevi maslahatlarının temin edilmesini amaçlamıştır. Makâsıd ictihadı metodu, diğer ictihat türleri ile birlikte ve onların devamı olarak, İslâm ın hükümlerindeki genel ve özel gayelerini esas alır. Bu gayeler makâsıdu ş-şerî a kavramıyla ifade edilir. Bu kavram, genel anlamıyla "dinin gayeleri", daha özel anlamıyla da "naslarda yer alan amelî hükümlerin gayeleri" anlamında kullanılmaktadır. Bu gayeler, ya doğrudan naslar tarafından ifade edilmiş ya da nasların tümevarım yoluyla, bir arada değerlendirilmesinden elde edilmiştir. Bu şekilde ulaşılan en genel prensip şudur: İslâm, getirdiği hükümler ile insanların dünyevî ve uhrevî maslahatlarının temin edilmesini amaçlamıştır. Maslahat, İslâm ın hükümleri çerçevesinde faydalı olanın yapılması, zararlı olanın da giderilmesi demektir. İslâm, getirdiği hükümler ile dünyevî ve uhrevî fayda ve zararları, ya bizzat ya da ilke bazında ortaya koymuştur (Şâtıbî, 1990: III, 2; Dönmez, 2003: 79 vd.; Yaman, 2010: 180; Haçkalı, 2004: 20 vd; 85 vd.). Ancak makâsıd ictihadı, soyut bir maslahat fikrine dayanmaz. Aşağıda açıklayacağımız gibi, hükümlerin maksatları genel olarak zarûret, hâcet ve güzelleştirme/olgunlaştırma derecelerindeki maksatlar olmak üzere üç kısma ayrılmış ve makâsıd ictihadının temelini, zaruret derecesindeki maksatlar oluşturmuştur. Bunlar dinin muhafazası, canın muhafazası, aklın muhafazası, neslin muhafazası ve malın muhafazası şeklinde ifade edilmiştir. Bunların yanında makâsıd içtihadı özel hükümlerdeki maksatların dikkate alınmasını da kapsar. Fıkıh usûlü eserlerinde, fer î deliller arasında yer alan İstislâh delili de makâsıd ictihadına dâhildir ve yukarıda ifade edilen İslâm, insanların dünyevî ve uhrevî maslahatlarının temin edilmesini amaçlar fikrine dayanır. İstislâh, muteber olduğuna dair hususi bir nas bulunmayan maslahatın dikkate alınmasını ve ona hüküm bina edilmesini ifade eder. Hakkında doğrudan nas bulunmayan, ancak İslâm ın maksatlarına uygun olan maslahatlara el-maslahatu l-mürsele denmiştir. İstıslah delili, zaman zaman bu şekilde de isimlendirilmiştir (Haçkalı, 2010: 132). Sahabe zamanında Kur ân ın Mushaf haline getirilmesi, önceleri yanlarında zayi olan malları tazmin sorumluluğu olmayan zanaatkârların yanlarında zayi olan malın tazmini ile yükümlü tutulması, devlet için ihtiyaç olduğunda yöneticilerin halka vergi yükümlülüğü getirmelerinin caiz olması gibi meseleler, maslahatı mürsele ile amel edilen örneklerdir. Bütün bu örneklerde, konu hakkında muayyen bir nas olmamakla beraber, Müslüman toplum için var olan faydalar dikkate alınarak ictihadda bulunulmuştur. İslâm âlimleri, öncelikle nasların doğrudan ifade ettikleri hükümleri tespit etmiş ve bunları esas almışlardır. Nasların doğrudan ifade etmedikleri hususlarda ise, var olan hükümlerin illetlerine/gerekçelerine bakarak, kıyas işleminde Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 11

197 İctihad ve Fetva bulunmuşlardır. Eğer mesele kıyas işlemi ile hükme bağlanamıyorsa, bu durumda maslahat ve makâsıdı dikkate almışlardır. Şer î naklî ilim geleneği içerisinde ictihad faaliyeti yüzyıllar boyu bu şekilde yürütülmüştür. Hiçbir zaman, Kur ân ve Sünnet naslarının açıkça ifade ettiği hükümler ihmal edilerek maslahat veya makâsıda başvurulmamış ve maslahat nassın doğrudan ifade ettiği hükmün önüne geçirilmemiştir. Makâsıd ve Maslahatın Türleri İslâm âlimleri, makâsıd ictihadı ile ilgili olarak maslahatları bazı açılardan gruplandırmışlardır. Bunlardan birincisi, maksat ve maslahatların kuvvet ve önemi bakımından taksimidir. Kuvvet ve Önemi Bakımından Maksatlar/Maslahatlar Önem bakımından maslahat ve maksatlar üç ana grup içerisinde yer alır: Dinin muhafazası, canın muhafazası, aklın muhafazası, neslin muhafazası ve malın muhafazası zarûret derecesindeki maksatlardır. Zaruret derecesindeki maksat ve maslahatlar (Zarûriyyât): Zaruret derecesindeki maksat ve maslahatlar, olmazsa olmaz şeklinde ifade edilebilecek maksatlardır. Bunlar ihlal edildiğinde dünyevî ve uhrevî hüsran ortaya çıkar ve birey ve toplum için İslâm ın öngördüğü dünya ve ahiret maslahatları gerçekleşmez. Bunlar beş ana esasta toplanır: Din, can, akıl, nesil ve malın muhafazası ve meşru şekilde gerçekleştirilerek varlıklarının sağlanması. Dinin Korunması: Dinin muhafazasının anlamı, dini inanç ve ibadetlerin doğru olması, doğru anlaşılması ve sürdürülmesidir. Son Peygamber Hz. Muhammed e indirilen Kur ân da dinin esasları belirlenmiş ve onun tarafından detayları açıklanmıştır. Dinin korunmasını, inanç ve ibadet ilkelerinin ortaya konulması ve sapık ve batıl inanç ve fikirlerden korunması şeklinde ifade edebiliriz. Bu, aynı zamanda dinlerin gönderilişinin temel amacını da oluşturur. Canın Korunması: Hayatın korunması ve dokunulmazlığın sağlanması demektir. Haksız yere kimse öldürülemez, hayatı, organları tehlikeye atılamaz. İnsan hayatına yönelik her türlü tehdit ve fiil yasaklanır ve hayatın ve sağlığın korunması prensibi, hukukî yorumun temel prensiplerinden biridir. Canın muhafazası maksadı, canın korunmasını, dokunulmazlığının sağlanmasını ve yaşam için gerekli ihtiyaçlarının karşılanmasını ifade eder. Bu esasa binaen, cana karşı işlenen suçlarda kısas cezaları getirilmiştir. Neslin Korunması: Neslin muhafazası, insan türünün, meşru şekilde devamının sağlanmasını ve namus dokunulmazlığını esas alır. Bunun için nikâh emredilmiş, zina ve iftira cezaları getirilmiştir. Neslin korunması nesebin Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 12

198 İctihad ve Fetva belirlenmiş olarak devam etmesini de kapsar. Belirtilen maksatlara aykırı sonuçlar ortaya koyacak şeyler yasaklanmıştır. Bunun için evlilik meşru kılınmış ve hukukun tanıdığı nikâh akdi olmadan cinsel ilişki yasaklanmıştır. Bunun nedeni, genel olarak aile hukuku diyebileceğimiz konularda da toplumun düzen ve istikrar içerisinde olmasının amaçlanmasıdır. Günümüz toplumlarının özellikle aile ve cinsellik açılarından içerisine düştüğü problemler dikkate alındığında bu prensibin ne denli önemli olduğu ortaya çıkar. Aklın Korunması: İnsanı hukuk, ahlak ve din karşısında sorumlu bir varlık kılan en önemli özelliği aklıdır. Dolayısıyla, aklın korunması esas alınmış ve aklı geçici de olsa gideren şeyler yasaklanmıştır. Bunun için, aklı gideren ve sarhoşluk veren içecek ve uyuşturucular yasaklanmıştır. Mâlî muâmeleler, malın muhafazası maksadı çerçevesinde meşruiyet kazanır. Malın Korunması: Bireysel ve toplumsal yaşamın esaslarından biri de, insan ihtiyaçlarının karşılanmasının esası olan mal ve mülk edinme meselelerinin düzenlenmesidir. Günümüzde, toplumları yönlendiren kapitalizm ve sosyalizm gibi sistemlerin, malî muamelelere bakış ve mülkiyet hakkı esasına dayandığını dikkate alırsak, meselenin önemi ortaya çıkmış olur. Bu maksat mülkiyet hakkı ve malî muamelelerdeki prensipler hususunda esas alınması gereken hükümleri içerir. Bunların başında mülkiyet hakkının dokunulmazlığı vardır. Servetin belirli kişilerde toplanmaması, toplumsal zenginlikten bütün kesimlerin faydalanabilmesi, zayıf ve fakirlerin aleyhine sonuçlar doğuran faiz ve benzeri diğer uygulamaların, hırsızlık, gasp ve haksız mal edinmenin yasaklanması gibi ilkeler diğer başlıca hükümlerdir. İslâm daki bütün hükümler, yukarıda verilen beş esas ile bağlantılıdır. Büyük İslâm âlimi Gazzâlî (v. 505/1111) bu hususta, toplumsal bir düzen sağlamak amacındaki hiçbir hukuk sisteminin bunları ihmal edemeyeceğini ifade eder. İhtiyaç derecesindeki maksat ve maslahatlar (Hâciyyât): Zaruret derecesine ulaşmamakla beraber insanların ihtiyaç duydukları şeyleri ifade eden maslahatlardır. Bunlar karşılanmadığında zorluk ve meşakkat meydana gelir, insanlar sıkıntıya düşerler. İbadet ve muamelelerde tanınan ruhsatlar bu türün örneği olarak gösterilir. Tamamlama ve olgunlaştırma derecesindeki maksat ve maslahatlar (Tahsîniyyât): Bunlar, insana yaraşır güzellikleri ifade eden ve onu düşük ve bayağı durumlardan uzak tutan şeylerdir. Namaz için temiz olmak, infakta bulunurken malın iyi ve güzel olanının tasadduk edilmesi gibi. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 13

199 İctihad ve Fetva Muteber Olup Olmaması Bakımından Maslahatlar Maslahat, İslâm tarafından muteber görülüp görülmemesi bakımından üç gruba ayrılmıştır: Muteber maslahatlar: Meşru olduklarına dair hüküm bulunan maslahatlar böyledir. Farz, vâcip, mendup ve mübah hükümleri taşıyan hususlar muteber maslahatlara örnektirler. Ayrıca, birçok hükmün tümevarım yoluyla incelenmesinden elde edilen dinin, canın, aklın, neslin ve malın muhafazasına yönelik maslahatlar da böyledir. Örneğin, malın muhafazası esasına binaen alım satım akdi meşru kılınmıştır. Bu akitle sağlanan maslahat da meşru bir maslahat olmaktadır. Aynı şekilde, aklın ve şerefin muhafazası için sarhoşluk veren içkileri haram kılmıştır. Demek ki aklın muhafazası muteber bir maslahattır. İnsanların mallarının muhafazası için hırsızlık yasaklanmış, aldatma vb. yollarla başkasının malının alınması haram kılınmıştır. Demek ki meşru yollarla mal elde etmek ve onu muhafaza etmek, kişinin malı üzerindeki mülkiyeti muteber bir maslahattır. İnsanın canı ve sağlığı hükümlerle koruma altına alınmıştır. Canı muhafaza ve buna yönelik şeyler muteber maslahatlardır. Mülgâ maslahatlar: Mülga maslahat, geçerliği olmayan veya geçersiz olduğu bildirilen maslahat demektir. İlk bakışta kişilere faydalı gibi görünmekle beraber dinin yasakladığı hususlar bunun örneğini oluşturur. Mesela, içki satışında, satışı yapan kişi için elde ettiği kâr, bir fayda/maslahat gibi görünür. Ancak içkinin yol açtığı daha büyük mefsedetlerden dolayı bu maslahat yasaklanmış ve içki ticareti meşru görülmemiştir. Aynı şekilde kumarhane işletenler, bundan kazanç elde edebilirler. Ancak ferde ve topluma verdiği daha büyük zarardan dolayı kumar yasaklanmış, yukarıda bahsedilen türden faydaları geçersiz görülmüştür. Dolayısıyla, kimse bu tür geçersiz maslahatı ileri sürerek bunların muteber olacağını söyleyemez. İnanmaya muhtacız, hazırız. Mürsel maslahatlar: Hakkında muteber olduğuna ya da geçersiz kılındığına dair doğrudan hüküm bulunmayan maslahatlardır. Bunların dikkate alınıp alınmayacakları Fıkıh usûlünde tartışmalıdır. Fıkıh usûlünde fer î deliller arasında yer alan İstislâh delili de bu tür maslahatların ne derece dikkate alınacağını konu edinir. Örneğin sahabe zamanında Kur ân ın Mushaf halinde toplanması bunun örneğidir. Bu konuda emredici ya da yasaklayıcı bir nas bulunmadığı ve bu işte İslâm ümmetine yönelik bir fayda bulunduğu için Kur ân ın Mushaf haline getirilmesi meşru görülmüştür. Bir şeye maslahat diyebilmek için İslâm ın genel maksatlarıyla uyum içerisinde olması gerekir. Diğer bir ifadeyle bir şeyin maslahat olarak kabul edilebilmesi için âyet ve hadislerle, İslâm ın yerleşik esaslarıyla ve nasların hepsinin incelenmesinden elde edilen genel ve muteber maksatlarıyla çelişmemesi gerekir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 14

200 İctihad ve Fetva Makâsıd İctihadı ve Sedd-i Zerîa Delili Zerîa, vesîle demektir. Yani, iyi olsun, kötü olsun başka bir şeye vesile olan şeye zerî a denir. Sed ise önlemek, engellemek demektir. Fıkıh usûlünde seddi zerî a, İslâm tarafından yasaklanmış sonuçlara ulaştıran, kötülüğe vesile olan şeylerin engellenmesi demektir. Diğer bir ifade ile mefsedete götüren şeylerin yasaklanmasına seddi zerî a denir. Bilindiği gibi mefsedet, İslâm tarafından kötü görülmüş ve yasaklanmış şeylerdir. Aslında seddi zerî a, makâsıd ictihadına dâhildir. Çünkü iyiliğe vesile olan şey iyi, kötülüğe vesile olan şey de kötüdür. prensibine dayanmaktadır. İnanmaya muhtacız, hazırız. Mahiyeti itibarıyla mefsedet olmadığı halde, yasaklanmış bir sonuca götüren fiiller de yasak olurlar. Mesela, alışveriş yapmak normalde mübah işlerdendir. Ancak, Cuma namazı vakti alışveriş yapılması âyet-i kerime ile yasaklanmıştır, Çünkü yasaklanmasaydı, Cuma namazı kılması farz olan kimseler o vakitte de alışverişe devam eder, zaman zaman Cuma namazını kaçırırlardı. Âlimler, Cuma ezanı okunduktan sonra alışverişin yasaklanmasına kıyas ederek o vakitte diğer muamelelerin de yasak olduğuna hükmetmişlerdir. Çünkü yasaklanmış bir sonuca ulaştırmaktadırlar (Topal, 2007: 23, 95). Sedd-i zerî a prensibini ictihatlarında bütün âlimler kullanmıştır. Kur ân ve Sünnet de bu prensibin meşru olduğuna dair birçok âyet ve hadis vardır: En âm sûresi 108. âyette şöyle buyurulur: Allah tan başkasına tapanlara (taptıklarına) sövmeyin, yoksa onlar da taşkınlık yaparak ve ne söylediklerini bilmeden Allah a söverler... Burada Allah a sövmeye vesile olur diye, müşriklerin tanrılarına sövülmesi yasaklanmıştır. Çoğuna vesile olduğu için, içkinin azı da haram kılınmıştır. Zinaya vesile olabileceği için birbiriyle evlenmesi caiz olan kadın ve erkeğin, hiç kimsenin olmadığı yerde baş başa kalması yasaklanmıştır. MÜCTEHİD İctihad için gerekli şartları taşıyan ve ictihad ehliyetine sahip olan kimselere müctehid denir. Tanımdan da anlaşıldığı gibi müctehid, ictihad faaliyetinde bulunan kişi demektir. İctihadda bulunan kişi, ictihad ederken bir başka müctehidin ictihad usulüne riayet etmeden, kendi usulüne göre ictihadda bulunuyorsa ona mutlak ya da müstakil müctehid denir. Diğer bir ifadeyle, mutlak müctehid, başka Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 15

201 İctihad ve Fetva müctehidlerden bağımsızdır. Sahabeden olan müctehidler ve mezhep imamı olarak kabul edilen müctehidler bu sınıfa girerler. Müctehid, ictihad ederken bir başka müctehidin usulüne riayet ediyorsa, bu tür müctehidlere müntesip müctehid denir. Bu sınıfa giren müctehidler, bir mezhep imamının usulüne göre ictihad ederler. Bu nedenle bunlara mezhepte müctehid de denir. Hanefi mezhebinde Ebû Yusuf ve İmam Muhammed bu sınıftaki müctehidlere örnek olarak gösterilebilir. Müctehidde Aranan Şartlar İşte bu noktada, kimlerin müctehid olduğu, diğer bir ifadeyle, ictihad ehliyetinin şartlarının neler olduğu gündeme gelmektedir. Genellikle benimsenen anlayışa göre müctehid olmanın iki temel şartından birincisi kendisinden hüküm istinbat edilecek olan asıl ve delilleri, yani şer'î hükümlerin temel kaynaklarını bilmek; ikincisi de bu kaynaklardan hüküm çıkarmaya (istinbat) yarayacak olan usûl, kural ve bilgileri kendinde toplamak, yani bu kaynaklardan hüküm çıkarma yollarını bilmektir. Kısaca bu şekilde ifade edilmekle beraber, Fıkıh usulcüleri, müctehidde bulunması gereken şartlar konusunda farklı şartlar ileri sürmüşlerdir. Bu görüşlerin ortak noktalarını aşağıdaki şekilde ifade etmek mümkündür: Şer î delilleri bilmek: Müctehidin şer'î delilleri, yani şer'î hükümlerin aslî kaynakları olan Kur ân ve Sünnet'i ve ayrıca üçüncü kaynak olan icmâya konu olan meseleleri bilmesi şarttır. Kur'ân'ın şer'î hükümlerin asıl kaynağı olduğu ve onu bilmenin gerektiği konusunda görüş ayrılığı yoksa da bu bilginin ölçüsü hususunda farklı görüşler bulunmaktadır. Kur ân ın tamamını bilmenin şart olduğunu söyleyenlerin yanında, şer'î hükümlere dair 500 kadar âyeti bilmenin yeterli olduğunu söyleyenler de vardır. İctihad ehliyeti, hem şer î delilleri, hem de bunlardan hüküm çıkarma yollarını bilmeyi zorunlu kılar. Müctehidin hadisleri bilmesi şartı da benzeri bir yaklaşımla ele alınır. Müctehidin sadece ahkâm hadislerini bilmesini yeterli görenler vardır. Usûlcülerin müctehidde aradığı sünnet bilgisi metin ve sened olarak hadisin bilinmesini kapsar. Hadisin nakledilme yolunun, yani mütevâtir, meşhur veya haber-i âhâd mı olduğunun ve sıhhat açısından durumunun bilinmesi gerekir. Bunun için hadisin hem sened hem de mana açısından eleştirisinin yapılması gerekir. Müctehidin âyet ve hadislerin nâsih ve mensuhlarını (hükmü yürürlükten kaldırılmış olanlarını) bilmesi şartı Kitap ve Sünnet bilgisi kapsamındadır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 16

202 İctihad ve Fetva Müctehidin nasları bilmesi gerekli olduğu gibi icmâ konularını bilmesi de şarttır. Bu, özellikle sahabe döneminde nasların anlam ve hükümleri üzerinde edilmiş olan icmâyı/görüş birliğini bilip, buna aykırı fetva vermemek için zorunludur. Bu nedenle icmâ edilen meseleleri bilmeyen kişinin ictihad edemeyeceği söylenmiştir. Arapça yı bilmek: Müctehidin Arapça'yı bilmesi şartı, şer'î hükümlerin iki temel kaynağı olan Kitap ve Sünnet in Arapça olması sebebiyledir. Bu bilginin asgari sınırı, Arapça yı anlayabilecek, sözün açığını ve kapalısını, hakikatini ve mecazını, özelini ve genelini, doğrudan ya da dolaylı anlamını birbirinden ayırabilecek seviye olup Arap dilcileri ölçüsünde uzmanlaşmak şart koşulmamıştır. Yöntem bilgisi Müctehidde aranan diğer bir şart, bu kaynaklardan hüküm elde etme usûlünü bilmesidir. Naslardan istinbatta bulunma öncelikle dil kaidelerini bilmeye dayanır. Fıkıh usûlü geleneğinde bunun ardından, ictihadın yolu olarak Kıyas görüldüğünden, müctehidin kıyasın şartlarını, hükümlerini, kısımlarını, makbul ve merdud olanını bilmesini şart koşulur. Genel anlamda, şer î delillerden hüküm çıkarmanın kaidelerini konu edindiği için fıkıh usûlünü bilmek de şart koşulmuştur. Aslında Fıkıh usûlünü bilmek, yöntem bilgisini genel olarak içerisine alır. İslâm ın maksatlarını bilmek Kur ân ve Sünnet delillerinin özel ve genel gayelerini bilmek, isabetli bir ictihadda bulunmanın temel şartlarından biridir. Gerek dil kaidelerine dayanarak yürütülen, gerekse kıyas yoluyla yapılan ictihadın İslâm ın gayeleri ile uyum içerisinde olması zaruridir. Diğer şartlar: Sahih bir imana sahip olmak, Usûlü d-din (akâid) ilminin, fürû u fıkıh bilmenin, esbâb-ı nüzul ve esbâb-ı vürûd bilgisinin, içinde yaşadığı toplumu ve âdetlerini tanımanın ve fıtnat ve zekânın ictihad mertebesine ulaşabilmek için şart olduğunu ileri sürenler de olmuştur. TAKLİD Taklid, dini bir konuda, dayandığı delili bilmeden, müctehidin görüşüne uymak, onun görüşüyle amel etmek demektir (Karaman, 2010: 203). Taklid edene mukallid denir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 17

203 İctihad ve Fetva Taklidin nedeni, kişinin, bir konuyla ilgili şer î delillere dayanarak hükmü bilememesi ve ortaya koyamamasıdır. Müslüman, Allah ın hükmüne boyun eğen ve ona uyan kişidir. Allah ın hükmü, ya doğrudan delillere bakılarak ya da deliller dikkate alınarak ictihad yoluyla bilinir. İdeal olan, her müslümanın günlük hayatında uygulayacağı hüküm ve kuralları dinin asıl kaynağından yani Kur'ân ve Sünnet ten öğrenmesidir. Ancak bunun bütün fertler bakımından gerçekleşmesi mümkün değildir. Zira insanların sahip oldukları kabiliyet ve imkânlar, onların dinin hüküm ve esaslarına yeterli bir şekilde vâkıf olmalarına imkân vermez. Dolayısıyla insanlar, şer î hükümleri öğrenmek/bilmek için, bu konuda yetkin kimselere muhtaçtırlar. Kişi, bu şekilde, bir müctehidin ictihadına uyarak şer î hükmü öğrenmiş ve şer î hükme tabi olmuş olur. Burada esas maksat Allah ın hükmüne uymaktır. Mukallidler için bu, müctehide tabi olmakla gerçekleşir. Dolayısıyla müctehide tabi olmak, müctehidin dışındaki kimseler için Allah ın hükmüne uymanın yoludur ve bu bir zaruret ve zorunluluktur. Allah, kimseye gücünün yetmeyeceği bir şeyi yüklemez. Nitekim Kur ân da eğer bilmiyorsanız, bilenlerden sorunuz. (Enbiyâ, 21/7) buyurulmaktadır. Sahabe dönemi ve sonraki dönemlerin hepsinde, şer î hükümleri bilemeyenler, bilenlerden, yani yetkin âlimlerden sorarak onlara uymuşlardır. İnanmaya muhtacız, hazırız. Bir bölgede yaşayan müslümanların, toplumsal istikrar nedeniyle aynı müctehide tabi olmaları, diğer bir ifade ile aynı mezhebe bağlı olmaları da gerekliliktir. Aslında, bu noktadan bakıldığında tarih içerisinde belirli bölgelerde belirli mezheplerin yaygınlaşması ve yerleşmesinin en önemli gerekçesini de görmüş oluruz. FETVA Fetva, bir meselenin dinî-fıkhî hükmünü açıklayan cevap demektir. Fıkhî bir meselenin hükmünü sormaya istiftâ (suâl), fetvayı isteyene müsteftî (sâil), böyle bir meseleyi açıklamaya veya meselenin hükmünü sözlü veya yazılı olarak cevaplandırmaya iftâ, verdiği fetva ile hükmü açıklayana da müftî denir. Kendisine dayanılarak fetva verilen şer'î hükme veya bir hadise hakkında ortaya konulan çeşitli görüşlerden fetva için tercih edilene müftâ bih, müftünün fetva verirken ve müsteftînin fetva isterken bilmeleri ve riayet etmeleri gereken usul ve kaidelere âdâbü'l-müftî (âdâbü'l-fetvâ, resmû'l- müftî) adı verilir. Fetva, hem dinî-hukukî bir konu hakkında dinin asıl kaynaklarında mevcut bilgi ve hükmün açıklanması, hem de hakkında hüküm bulunmayan konularda belli kaynak ve metotlara bağlı kalarak dinî-hukukî hükmün elde edilmesi ameliyesinin genel adı olmuş, Hz. Peygamber döneminden itibaren tarih boyunca Müslümanların dinî hayatının düzenlenmesinde önemli rol oynamıştır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 18

204 İctihad ve Fetva Verilen fetvalar dinin açık ve yerleşik bir hükmünün aktarılması veya açıklanması mahiyetinde ise Şâriin hükmünü beyan olarak görülmüş, Kur'ân ve Sünnet'te, hakkında açık bir hüküm bulunmayan bir konuda dinî hükmün araştırılması mahiyetinde olduğunda ise ictihad olarak değerlendirilmiştir. Fetva ile Kaza (Yargı Hükmü) arasında farklar vardır. Gerek fetva veren kişi, gerekse mahkemede yargılama ve hüküm vermekle görevlendirilen kişi, Kur'ân ve Sünnet'in hükümlerine bağlı olup bu çerçevede hüküm vermekle birlikte kaza (yargı hükmü) ile fetva arasında bazı temel farklar bulunmaktadır. Bunların başlıcalarını şu şekilde sıralamak mümkündür: Fetva vermek, şer'î hükmü açıklamak ve haber vermekten ibarettir. Bu nedenle müftü, kendisinden fetva alıp bununla amel etmeyen müsteftîyi amel etmeye zorlayamaz. Kaza, yargı hükmü olduğu için bağlayıcı nitelik taşır. Bu sebeple taraflar yargı organının hükmü yerine getirmekle yükümlüdürler. Aksi halde hüküm devlet gücüyle icra edilir. Fetva mahiyetindeki cevaplar hem soranı hem de başkalarını ilgilendiren genel bir hüküm mahiyetindedir. Meselâ Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Deniz suyu ile abdest almak caiz midir?" sorusuna verdiği, "Suyu temizdir, ölüsü de (balıkları) helâldir" şeklindeki cevap soruyu soranı ne kadar ilgilendiriyorsa diğer mükellefleri de o kadar ilgilendirir; başka bir kişinin deniz suyu ile abdest almanın caiz olup olmadığını tekrar sormasına artık gerek yoktur. Hâkimin verdiği hüküm ise küllî mahiyette olmayıp ferdîdir, belirli kişileri ilgilendirir. Nitekim kadın sahâbîlerden Hind, kocası Ebû Süfyân'ın cimriliği yüzünden kendisi ve çocukları için yeterince harcama yapmadığından yakınmış. Hz. Peygamber (s.a.s) de ona, kocasının malından örfe göre kendilerine yetecek kadar alabileceğini söylemiştir. Bu izni fetva sayan fakihlere göre kocası tarafından normal geçimi sağlanmayan bir kadın isterse bu fetvadan faydalanabilir. Bunu kazâî bir hüküm kabul eden fakihlere göre ise bir kadının kocasının malından harcama yapabilmesi hâkimden kendisi için alacağı özel hükme bağlıdır. Fetva, şer'î hüküm ve meselelerin tamamını kapsadığından yargılamayla ilgili konularda olduğu gibi ibadette ve benzeri dinî hususlarda da câridir. İbadetlerin kişinin özel hayatına, irade ve sorumluluğuna ait kısımları yargılama konusu olamaz ve bunlar kazâî anlamda hüküm altına alınamaz. Meselâ kadı, "Bu namaz sahihtir, şu namaz bâtıldır" diye hüküm veremez. Yargı devlet otoritesi adına yürütülür. Bu sebeple kendisine kaza görevi tevdi edilmeyen bir kişi müctehid olsa bile hüküm veremez. Fetva ise, ilmî yeterliğe bağlıdır. Müftünün fetvası meselenin dinî yönünü (vicdanî tarafını), hâkimin hükmü ise yargı yönünü ilgilendirir. Birincisi dinî-ilmî, ikincisi hukukî sonuçlar doğurur. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 19

205 İctihad ve Fetva Meselâ bir kimse müftüye gitse ve bir kişiden aldığı borcu ödediğini ifade ederek bu borçtan kurtulup kurtulmadığını sorsa müftü ona borçtan kurtulduğunu söyler. Aynı şahıs kadıya başvursa kadı kendisinden ödediğine dair delil veya şahit ister. Eğer bunları sağlayamazsa kendi ikrarıyla borçlu olduğunu göz önünde tutarak borcunu ödemesini ister ve gerekirse onu ödemeye zorlar. Bu bakımdan müftü fetva verirken sadece Kur'ân ve Sünnet gibi delillere, hâkim ise hem bu delillere hem de şahitlik, ikrar gibi hüccetlere bağlıdır. (Atar, 1995: XII, 487 vd.) Fetva, dinî hükmün açıklanması olduğundan bu görevi yapacak kimsenin birtakım şartlan taşıması ve fetva ehliyetine sahip olması gerekir. Kur'ân ve Sünnet'in genel ve özel hükümleri, ayrıca şer'î delillerden hüküm elde etme metodolojisi konusunda yeterli bilgi ve ihtisasa sahip olmayan kimsenin fetva vermeye kalkışması doğru değildir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 20

206 İctihad ve Fetva Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 21

207 İctihad ve Fetva DEĞERLENDİRME SORULARI Değerlendirme sorularını sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan bölüm sonu testi bölümünde etkileşimli olarak cevaplayabilirsiniz. 1. Müctehidin şer î hükme ulaşmak için elinde gelen çabayı sarf etmesini ifade eden kavram hangisidir? a) Fetva b) Hüküm c) Kazâ d) İctihad e) İstinbat 2. İctihad faaliyeti için aşağıdakilerden hangisi söylenemez? a) İctihad, bir meseleye dair şer î hükmü tespit etmektir. b) Nasların lafız ya da manalarından hareketle hükme ulaşmaktır. c) Müctehidin aklına başvurarak kişisel kanaatini ortaya koymasıdır. d) Bir mesele ile ilgili olarak ilahî iradeyi keşfetme çabasıdır. e) Nasların hükme ulaşmak için yorumlanmasıdır. 3. İctihadın farz-ı kifâye olduğunun ifade edilmesinin dayanağı nedir? a) İctihadı emreden ayet-i kerimenin bulunması b) Kıyas delili c) Şer î hükümlerin uygulanma ve sürekliliğinin bu şekilde sağlanabilmesi d) Sahabe uygulaması e) Müctehid imamların uygulamaları 4. Bir ayetteki emir kipi ifadesinden hareketle o konuyla ilgili hükmü tespit çabası hangi tür ictihada örnek olur? a) Kıyas İctihadı b) Beyan İctihadı c) İstislah ictihadı d) Sedd-i Zerî a e) Makasıd ictihadı Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 22

208 İctihad ve Fetva 5. İstihsan için aşağıdakilerden hangisi doğrudur? a) İstihsan, konuyla ilgili genel kuralı ve hükmü terk etmektir. b) İstihsan beyan ictihadı türlerindendir. c) İstihsan maslahata göre hüküm vermektir. d) İstihsan kıyastır. e) İstihsan muteber bir delil olarak görülmemiştir. 6. İstıslah delili için aşağıdakilerden hangisi söylenemez? a) İstıslah, hükmün benzer meseleler için geçerli kılınmasıdır. b) İstıslah, mürsel maslahata dayanarak hüküm vermektir. c) İstislah uygulamasında hususi bir nas bulunmaz. d) İstıslah fer î delillerdendir. e) İstislah uygulamasında makâsıd dikkate alınır. 7. Aşağıdakilerden hangisi Kıyasın unsurlarından biri değildir? a) Fer b) Maksat c) İllet d) Hüküm e) Asıl 8. Cuma namazı vaktinde bu namaz kendisine farz olan kimselerin alışveriş yapmaları yasaklanmıştır. Bu vakitte belirtilen kişilerin başka akitler yapmalarının yasak olması hangi yöntem ile ulaşılan bir sonuçtur? a) Makasıd ictihadı b) Beyan İctihadı c) Sedd-i Zeria d) İstıslah e) Kıyas ictihadı 9. Kötülüğe vesile olan şeylerin yasaklanmasını ifade eden delil hangisidir? a) İstıslah b) Sedd-i zerîa c) Kıyas d) Makâsıd e) Maslahat Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 23

209 İctihad ve Fetva 10. İctihat ehliyeti olmayan kişilerin müctehidin görüşüne uymalarına ne ad verilir? a) Fetva b) Takva c) Hüsnü zan d) Taklid e) Hüküm Cevap Anahtarı 1- d,2- c,3- c,4- b,5- a, 6- a,7- b,8- e,9- b,10- d Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 24

210 İctihad ve Fetva YARARLANILAN KAYNAKLAR Apaydın, H. Y. (2000), İctihad, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, XXI, , Ankara. Apaydın, H. Y. (2002), Kıyas:Fıkıh, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, XXV, , Ankara. Kahraman, A. (2010), Fıkıh Usûlü, İstanbul. Atar, F. (1995), Fetva, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, XII, , İstanbul. Bardakoğlu, A. (2001), İstihsan, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, XXIII, , İstanbul. Dönmez, İ. K. (2003) Maslahat, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, XVIII, 79-94, Ankara. Haçkalı, A. (2004), İslâm Hukuk Tarihinde Gayeci İctihat Metodunun Gelişimi, İstanbul. Haçkalı, A. (2010), Şâtıbî de Makâsıd ve Fıkıh Usûlü, İstanbul. Karaman, H. (2010), İslâm Hukukunda İctihad, İstanbul. Önder, M. (2000), Hanefî Mezhebinde istihsan Anlayışı ve Uygulaması, basılmamış doktora tezi, Selçuk Üniversitesi, Konya, Şâtıbî, E. (1990), el-muvâfakât, çev. Mehmet Erdoğan, İstanbul. Topal, Ş. (2007) İslâm Hukuk Düşüncesinde Sedd-i Zerâi, VAN. Yaman, A. (2010) İstihsan Ne Değildir, Makâsıd ve İctihad, Ahmet Yaman (Ed.), ss , İstanbul. Yaman, A. (2010) İslâm Hukuk Felsefesi Açısından Makâsıd İctihadının Ya da Gâî/Teleolojik Yorum Yönteminin İlkeleri Üzerine, Makâsıd ve İctihad, Ahmet Yaman (Ed.), ss , İstanbul. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 25

211 HEDEFLER İÇİNDEKİLER İSLÂM HUKUKUNDA ÖNEMLİ BAZI TERİM VE KAVRAMLAR Sünnet-i Zevâid İstishab Allah ve Kul Hakları İllet ve Hikmet Terimleri İslâm Hukuk Usûlünde Lafızlar Hanefîler Dışındakilere Göre Delâlet Şekilleri Hile-i Şer iyye İlm-i Hilâf İlm-i Şurût İlm-i Ferâiz Siyaset-i Şer iyye el-hazr ve l-ibaha Riba/Faiz İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ Prof. Dr. Tevhit AYENGİN Bu üniteyi çalıştıktan sonra; Allah hakkı ve kul hakkı arasındaki farkı kavrayabilecek, Lafızların fıkıh usûlünde kullanım şekillerini ve önemini açıklayabilecek, Hilâf, şurût ve ferâiz ilimlerinin içeriklerini tartışabilecek, Sünnet-i zevâid, istishâb, hile-i şeriyye, siyaset-i şeriyye, el-hazr ve l-ibâha kavramlarını ve içeriklerini değerlendirebileceksiniz. ÜNİTE 10

212 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar GİRİŞ Bütün ilim dallarının olduğu gibi, hukuk ilminin de kendisine özgü terimleri, kavramları ve konuları bulunmaktadır. Aynı durum İslâm hukuku için de geçerlidir. Geçmişten tevârüs ettiği kavramları, içeriğini yeniden şekillendirdiği eski kavramları ve kendisine özgü yeni terim-kavramlarıyla İslâm hukuku bizlere zengin açılımlar sunmaktadır. Bu terim ve kavramlar olmadan ya da bilinmeden hukuki mevzuların anlatılması ve anlaşılması mümkün değildir. Bu gerekçeyle bu ünitemizde İslâm hukuku ve usûlüne dair bazı konu ve kavramlara açıklık getirmek istedik. Usûl ve furû fıkhın değişik bölümlerine ait bu materyali bir bütünlük içerisinde sunmak mümkün olmadığından, önce fıkıh usûlüne ait konu ve kavramları, ardından da furû fıkhın alanına giren konuları ele almaya çalışacağız. SÜNNET-İ ZEVÂİD Sünnet derecesine göre üçe ayrılır: -Müekked Sünnet -Gayri Müekked Sünnet -Zevâid Sünnet Sünnet kendi içerisinde üstünlük açısından derecelendirilmektedir. En üst derecesi müekked sünnet, bunun bir alt derecesi gayri müekked sünnet bunun bir alt derecesi ise zevâid sünnet denilen Hz. Peygamber (s.a.s.) e ait söz, fiil ve davranışlardır. Zevâid sünnete geçmeden önce müekked ve gayr-i müekked sünnete kısaca değinmek yararlı olacaktır. Müekked sünnet, farz ve vacibin dışında kalan, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in devamlı olarak yaptığı ve sırf bağlayıcı olmadığını göstermek üzere nadiren terk ettiği fiillerdir. Fukahâdan bazıları ise müekked sünneti Hz. Peygamber (s.a.s)'in terk etmeksizin yaptığı ameller olarak anlamışlardır. Sabah, öğle ve akşam namazlarının sünnetleri, abdest alırken ağıza su verme, abdest uzuvlarını üçer defa yıkama gibi uygulamalar bu türdendir. Bu çeşit sünnetlerin diğer bir adı da sünnetül-hüdâ dır. Müekked sünneti yerine getiren kimse sevap kazanır. Terk eden, cezayı hak etmemekle birlikte kınama ve azarlanmaya uğrayabilir. Müekked sünnetleri yerine getirme dini hayatı kemale erdirmeyi ifade eder. Zira bu tür sünnetler çoğunlukla farz ibadetlerde yapılması ihtimal dahilinde olan kusurları telâfi için meşru kılınmışlardır. Bu sebeple sünneti müekkedeleri terk etmek dini hafife almak olarak kabul edilmiştir. Gayri müekked sünnet, Hz. Peygamber (s.a.s)'in bazen yapıp bazen de terk ettiği fiillerdir. Bu gruba giren sünnetleri yerine getiren kimse sevap kazanır, terk eden ise ceza, kınama ve azarlamaya müstahak olmaz. İkindi ve yatsı namazlarından önce kılınan dörder rekatlık namaz ve yoksullara sadaka vermek bu türden olan sünnetlerdir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 2

213 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar Gayri müekked sünnet olan filler tâat niteliğinde olup, bunlara nâfile veya müstehab adı da verilmektedir. Zevâid Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.s.) in bir insan olması itibariyle günlük yaşantısının bir gereği olarak yaptığı, Yüce Allah tan bir tebliğ veya Allah ın dinini açıklama niteliği taşımayan beşeri fiillerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) in yeme, içme ve giyinmede izlediği alışkanlıklar, beyaz elbise giymesi, kına ile saç ve sakalını boyaması gibi davranışları bu türden olan sünnetlerdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) in ibadet olarak değil de âdet olarak devamlı yaptığı şeyler, elbiseleri, oturması, kalkması, iyi şeyleri yapmaya sağdan başlaması, zevâid sünnettir. Hz. Peygamber (s.a.s.) e benzeme niyetiyle ayakkabı ve gömlek giyerken, saç tararken, misvak kullanırken, tırnak keserken, el, ayak yıkarken, mescide girerken, tuvaletten çıkarken, sadaka verirken, yemek yerken, su içerken sağdan başlanır. Bu niyetle sıradan olan bir iş Hz. Peygamber (s.a.s) e tâbi olma niyetiyle yapılmasından dolayı kendisinden sevap elde edilen amele dönüşür. Diğer bir ifadeyle adetler geniş anlamda ibadete dönüşür. Zevâid sünnet, edep ve fazilet olarak da adlandırılmaktadırlar. Mümin, Hz. Peygamber (s.a.s.) e sevgi, saygı ve bağlılığından dolayı, O nun gibi yer, içer ve giyinirse sevaba nail olur. Bu fiilleri terk eden ise kötü bir davranışta bulunmuş olmadığından kınanma ve azarlanmaya müstehak olmaz. İSTİSHAB İstishab, bir şeyin aksine bir delil bulunmadığında, var olduğu şekilde devam ettiğine hükmedilmesidir. İstishab, değişikliğe uğradığına dair bir delil bulunmadığı sürece bir şeyin var olduğu hal üzere kaldığına hükmetmektir. Hakkında hüküm verilecek olan meseleler göz önünde bulundurularak istishab değişik kısımlara ayrılmıştır: İbâha-i Asliyye İstishabı: Bir şeyin, hakkında daha önceden var olan asıl hükmünün devam ettiğine hükmedilir. Bu iki şekilde olabilir: o Helal olan bir şeyin yasaklandığına dair yeni bir hüküm gelmediği sürece onun helal olma niteliği devam eder. Aynı durum haram için de geçerlidir. Mesela; sarhoş etmediği sürece üzüm suyunun helal, sarhoş ediciliği giderilmedikçe içkinin haram oluşuna hüküm verilir. Böylece bu hükmün devam ettiği bildirilir. o Helal veya haram olduğuna dair herhangi bir hüküm bulunmayan şeylerin, Eşyada asıl olan mubahlıktır prensibi gereğince mubah olduklarına hüküm verilir. Ve mubahlığının devam ettiği hükmü sabit kalır. Mesela; yeni çıkan bir yemek çeşidi hakkında haram olduğuna dair bir hüküm verilmediği sürece o yiyecek helal kabul edilir. Çünkü eşyada asıl olan mubah olmaktır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 3

214 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar Berâet-i Zimmet İstishabı: Önceden var olmayan bir durumun aksine delil bulunmadığı sürece yokluğunun devam ettiğine hüküm verilir. Kişi üzerinde dini bir sorumluluğun veya şahsî bir hakkın varlığından söz edebilmek için her bir sorumluluk veya hakkın delil ile ispatı gerekir. Mesela; bir kimse başka birisinde alacağı olduğunu iddia etse fakat bu alacağını ispat edemezse, berâet-i zimmet istishabı gereği davalının borçlu olmadığına hükmedilir. Vasıf İstishabı: Daha önce var olan bir vasfın aksine bir delil bulunmadığı sürece aynen devam ettiğine hükmedilir. Mesela; bir nikâh ile kurulmuş olan evlilik ilişkisinin üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, evlilik bağını ortadan kaldıran bir sebebin meydana geldiğine dair delil bulunmadıkça bu evliliğin devam ettiğine hükmedilir. İstishabın Şer î Bir Delil Oluşu Fıkıh usulü âlimleri istishabın, İslâm hukukunun kaynaklarından birisi olduğunu şu delillerle temellendirmişlerdir: Bir şeyin var olduğu hal üzere devam ettiğini düşünmek, insanın pratikte başvurduğu çok tabii ve açık yöntemlerdendir. Mesela; kaybolan bir kişinin, ölüm haberi gelmediği sürece yakınları onun hayatta olduğunu kabul eder ve bu konuyu değişik yöntemlerle araştırırlar. İslâm ın hükümlerine bakıldığında önceden var olan bir hususun değiştiğini gösteren bir delil olmadıkça aynen devam ettiği görülür. Hz. Peygamber (s.a.s.) Ramazan hilalini gördüğünüzde oruç tutun. Şevvâl hilalini gördüğünüzde açın (bitirin). Şayet hava kapalı olursa, (hilalin görülmesine engel olursa) Şaban ayının günlerinin sayısını otuza tamamlayın. buyurmuştur. Yani Ramazan hilalinin görülmemesi halinde, evvelce mevcut olan Şaban ayının sürdüğünü geçerli saymıştır. Bu istishabın muteberliğine delil olmaktadır. İstishab esas itibari ile yeni bir hüküm koyan şer î bir delil değildir. İstishabın asıl işlevi daha önce var olan bir durumun devamlılığını ve işlerliğini ifade etmektir. İstishab nass olmayan durumlarda başvurulan bir delildir. Dolayısıyla Kitab, Sünnet, icma, kıyas gibi şer î delillerde özel bir hüküm bulunmadığında son başvuru kaynağı konumundadır. İslâm hukuk bilginleri istishaba başvurarak bazı şer î kurallar koymuşlardır. İstishab ile elde edilen başlıca şer î kurallar şunlardır: Değiştiğine dair bir hüküm olmadıkça var olan şey, aynen olduğu şekilde devam eder. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 4

215 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar Eşyada asıl olan mubah olmaktır. Berâet-i zimmet yani suçsuzluk ve borçsuzluk asıldır. Şek ile yakîn zâil olmaz yani varlığı kesin olan bir şey, şüphe ile yok olmaz. ALLAH VE KUL HAKLARI Allah a ait haklar için hukukullah, kul hakları için de hukuku l-ibâd tabirleri kullanılmaktadır. Haklar genel anlamda dört kısma ayrılır. 1. Sırf Allah a ait olan ve içinde kul payı olmayan haklar. Hukuku l-ibâd kapsamında olan hakları hak sahibi dilerse bağışlayabilir ancak, Hukukullah kapsamında olan hakları kimsenin affetme, cezalarında indirme gitme gibi bir hakkı yoktur. Allah hakları, daha çok kendisiyle Allah a yaklaşma, O'nu ta zîm etme ve dininin sembollerini (şeâ ir) ayakta tutma veya toplum yararını gerçekleştirme amacıyla korunması istenen hakları ifade etmektedir. Bunlar, terk eden için tehlikesinin büyüklüğü ve sağladığı yararın kapsamlı olması dolayısıyla Allah a nispet edilmiştir. Sırf Allah hakkı olan hükümler şunlardır: İbadetler: Namaz, oruç, hac, zekât, cihat, iyiliği emretme ve kötülükleri yasaklama, adak, yemin, meşru herhangi bir işe başlarken besmele çekmek gibi. Tam ceza hükümleri: Zina, zina iftirası (kazif), hırsızlık, içki içme, silahlı gasp ve soygun suçlarının cezaları gibi. İbadet niteliği taşıyan ceza hükümleri: Bunlar keffaretlerdir. Yemini bozma, ramazanda bilerek orucu bozma ve hata ile adam öldürme keffareti gibi. İbadet niteliği taşıyan mali sorumluluklar: Toprak ürünlerinden verilmesi gereken öşür gibi. 2. Sırf kula ait haklar. Bu, insanların birbirleri üzerindeki haklarını ifade eder. Kul hakları maddi ve manevi haklar olmak üzere iki kısımda değerlendirilir. Para ve mal ile ilgili olanlar maddî hakları; iffet, şahsiyet ve benzeri durumlarla ilgili olanlar da manevi hakları ifade etmektedir. İslâm dini bütün yönleriyle insan haklarına son derece önem vermiş ve bu hakların gözetilmesini emretmiştir. Her ne suretle olursa olsun bunların çiğnenmesini yasaklamıştır. Kul hakları hak sahibi tarafından istenirse bağışlanabilir. Çünkü kişi, hakları üzerinde istediği şekilde tasarruf yetkisine sahiptir. 3. Allah hakkı ile kul hakkının bir araya geldiği ve Allah hakkının daha fazla olduğu haklar. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 5

216 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar Bu tür haklarda hem Allah hem de kul hakkı bir arada yer almaktadır. Ancak Allah hakkı diğerine oranla daha baskındır. Bunun en tipik örneği kazif, yani bir kişiye zina iftirasında bulunmanın cezasıdır. Kazif, bir yandan toplum içerisinde ispatlanmamış fuhuş kavramının uluorta konuşulmasına neden olduğu için Allah hakkıdır; diğer yandan kişilerin iffet ve şerefini ilgilendirdiği için kul hakkı grubuna girmektedir. Ancak burada Allah hakkı kul hakkına daha galip geldiğinden kulun bu cezayı af etme yetkisi yoktur. 4. Allah hakkı ile kul hakkının bir araya geldiği ve kul hakkının daha fazla olduğu haklar. Bu tür haklarda da hem Allah hem de kul hakkı bir arada yer almaktadır. Ancak kul hakkı daha baskındır. Kasten adam öldürme suçu için öngörülen kısas cezası buna örnek olarak gösterilebilir. Bu ceza bir yandan insan hayatını koruduğu ve toplumun emniyet ve sükûnunu sağlamaya yönelik olduğu için Allah hakkıdır. Öldürülenin akrabalarının öfkelerini dindirdiği ve katile karşı kin ve düşmanlık duygularını söndürdüğü için özel bir haktır ve kula aittir. Ancak bu suçun öldürülen ve akrabalarıyla olan ilgisi toplumla olan ilgisinden daha açık ve daha fazla olduğundan, bu suç için öngörülen kısasta kul hakkı daha baskın kabul edilmiş, dolayısıyla bu haktan vazgeçip geçmeme, yani katili bağışlayıp bağışlamama yetkisi öldürülenin velilerine (akrabalarına) verilmiştir. İLLET VE HİKMET TERİMLERİ İllet İllet, şahıs veya durumların değişmesiyle esaslı bir şekilde değişmeyen ve boyutları belli olan bir sıfat olmalıdır. İllet, hükümlere kaynaklık eden şer î delillerden biri olan kıyasın rükûnlarından birisidir. Sözlükte, bulunduğu yerde değişikliğe yol açan durum demek olan illet, İslâm hukuku terimi olarak ise, hükmün konmasını münasip gösteren durumu genellikle ihtiva eden açık ve munzabıt (istikrarlı) vasıf anlamında kullanılmıştır. Meselâ, yolculukta olanların oruç tutmamalarına müsaade edilmesi hükmünün bu anlamdaki illeti yolculuktur. Çünkü yolculuk: Var olup olmadığına kolayca hükmedilebilen açık bir vasıftır, Şahıstan şahısa, durumdan duruma değişmeyen munzabıt (istikrarlı) bir vasıftır, Hükmün konmasını münasip gösteren durumu genelde ihtiva eden bir vasıftır, zira yolculukta genellikle meşakkat halinin varlığı kabul edilir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 6

217 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar İllette Aranan Şartlar İllet varlığı tespit edilebilecek kadar açık bir sıfat olmalıdır. Gizli olan sıfatlar, asıl hükmün illeti olarak kabul edilerek kıyas yapılamaz. Bu sebeple, hükmün illeti, bilinemeyen gizli bir vasıf olduğu yerlerde Yüce Allah o gizli vasfı gösterecek açık bir sıfatı hükme illet olarak göstermiştir. Meselâ: Sarhoş etme, alkolün haram edilmesi için münasip bir vasıftır. Haram hükmü verilmesi sebebiyle insanların akılları ve bedenleri eza ve zarardan korunarak gelecek mefsedet veya zarar def edilmiş olur. Hırsızlık, hırsızın cezalandırılması hükmünün konulması için münasib bir vasıftır. Çünkü hükmün bu vasfa bağlanması yolu ile insanların malı muhafaza edilmiş olmaktadır. İllet, şahıs veya durumların değişmesiyle esaslı bir şekilde değişmeyen ve boyutları belli olan bir sıfat olmalıdır. Mesela, kendisine mal bırakacak şahsı öldürerek yakınlık bağını koparıp nankörlük etmek, sınırları belli olan ve kişiden kişiye değişmeyen bir sıfattır. Dolayısıyla kıyasa illet sayılabilir. Buna mukabil bir şeyin zorluğu kişiden kişiye, durumdan duruma değişebilir. Bu sebeple zorluk sıfatı kıyasa illet olamaz. Mesela, yolculuk veya hastalık sebebiyle Ramazan orucunun bozulabildiği durumlarda asıl illetin zorluk olduğunu ileri sürmek ve insanın her zora düştüğünde orucunu bozabileceğini söylemek doğru bir kıyas değildir. Çünkü zorluk kişiden kişiye, durumdan duruma değişen sübjektif bir kavramdır. Hükümlerin birbirine kıyaslanmasına illet olamaz. İllet, yalnızca asıl meseleye özgü olmayan, benzeri meselelerde de bulunabilen bir sıfat olmalıdır. Mesela, sarhoş etme, sadece üzüm suyunda değil, diğer maddelerde de bulunabilen bir sıfattır. Buna mukabil yolculuk, sadece misafirde bulunan bir sıfattır. Mukîm bir insanda yolculuk sıfatını arayarak orucunu bozabilmesine hüküm vermek anlamsızdır. İllet, hükme dayanak olmaya yarayan ve insanlar için fayda temin eden bir sıfat olmalıdır. Mesela, sarhoş etmek, kasten öldürmek ve hırsızlık etmek bu tür sıfatlardandır. Buna mukabil asıl meselede bulunan her sıfat, durum veya gerekçe kıyasta hükmün sebebi sayılamazlar. Mesela, içkinin haram oluşunu boğazı tırmalamasına veya insanlar arasında tartışmaya neden olduğuna yahut sıvı oluşuna veya belirli bir renkte oluşuna bağlamak mümkün değildir. Keza kısasta da katilin erkek veya kadın oluşunu illet göstermek, kolun kesilmesine de hırsızın zengin oluşunu veya malı çalanın fakir oluşunu illet göstermek doğru değildir. Hikmet İslâm hukukçularına göre hikmet, hükmün konuluş amacı (makâsıd-ı şâri ) veya bu hükümle sağlanmak istenen maslahat anlamındadır. Yani, hükmün, gerçekleştirmek yahut korumak istediği menfaat ile hükmün bağlandığı vasıf Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 7

218 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar arasındaki uygunluk bağı hikmet olarak adlandırılır. Meselâ yolcunun farz namazları kısaltması ve ramazan orucunu erteleyebilmesi hükmünün amacı ve gerçekleştirmek istediği yarar, bu durumdaki mükellefin sıkıntısını hafifletmek ve kolaylık sağlamaktır. Aklî ve dinî ilkelere göre yapılacak bir değerlendirme neticesinde, bu hükümle hükmün kendisine bağlandığı vasıf olan sefer hali arasında bir uygunluğun bulunduğu açıkça görülür; çünkü yolculuk meşakkat içeren bir durumdur. Bu iki anlam usul âlimleri tarafından daha çok hikmet olarak, bu anlamları genellikle içermesinin yanı sıra açık ve istikrarlı bir vasıf olan sefer hali ise illet olarak nitelenmiştir. Böylece dinî ölçülere göre seferi sayılan kişinin hükmün amacına ilişkin bir incelemeye gerek olmaksızın anılan hükmün kapsamında sayılacağı, fakat doğrudan hükmün amacı ve uygunluk bağına dayanılarak hüküm verilemeyeceği savunulmuştur. İllet ve Hikmet Arasındaki Fark Hikmet ise, gizli bir sıfattır ve değişkendir. Bu nedenle Şâri hikmeti, hükmün varlığını veya yokluğunu gösteren bir alâmet kılmamıştır. Fıkıh usûlü alimleri, illet ve hikmet kavramlarının birbirlerine yakın kavramlar olmalarına rağmen aynı şeyler değil, farklı şeyler olduklarını belirtmişlerdir. Bunlar arasındaki farkları şu şekilde özetlemek mümkündür. İllet, Şâri tarafından, hükmün varlığını veya yokluğunu gösteren bir alâmet kılınmıştır. Çünkü illet açık olan ve değişmeyen sabit bir sıfattır. Hükümlere alâmet olması halinde hükümler belli ve istikrarlı olur. Mesela, Allah Teala şöyle buyuruyor: O, sayılı günlerde sizden kim hasta olur veya yolcu olur da oruç tutamazsa, başka günlerde iade eder... [Bakara, 2/185]. Yüce Allah burada hastalık ve yolculuk sıfatlarını, orucu yiyebilme ruhsatına birer alâmet kılmıştır. Çünkü yolculuk ve hastalık belli şeylerdir ve insandan insana değişmeyen sıfatlardır. Böylece her kim yolcu olursa, Ramazan da orucunu yiyebilir. Fakat yolcu olmayan, hasta olmadıkça orucunu yiyemez. Hikmet ise, gizli bir sıfattır ve değişkendir. Bu nedenle Şâri hikmeti, hükmün varlığını veya yokluğunu gösteren bir alâmet kılmamıştır. Aksi takdirde hükümler değişken ve istikrarsız olurlardı. Mesela, Ramazanda orucu yiyebilmenin hikmeti, zorluktur. Eğer zorluk hükme alâmet kılınsaydı, her iradesi zayıf olan Ramazanda oruç tutma bana zor geliyor der ve orucu tutmazdı. Böylece hükümlere uymada anarşi ve istikrarsızlık olurdu. İSLÂM HUKUK USÛLÜNDE LAFIZLAR İslâm hukukunun temel kaynakları Kur an ve Sünnettir. Bunlar Arapça olduğundan, bu kaynaklarda geçen lafızların hangi manaya delalet ettiklerini, gizlilik ve açıklık derecelerini bilmeden, Şâri in kastettiği asıl manayı anlamak Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 8

219 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar mümkün değildir. Bunun içindir ki usul âlimleri lafızları incelemişler, onları tasnif edip lafızların delalet ettiği manayı bularak hükme bağlamaya çalışmışlardır. Hanefi usûlcüleri delalet ettiği mana açısından lafzı dört ana kategoriye ayırarak ele almışlardır. Bunlar; Konulduğu (vaz olunduğu) mana bakımından lafız. Kullanıldığı mana bakımından lafız. Manaya delaletin açıklık-kapalılık derecesi bakımından lafız. Manaya delaletin şekli bakımından lafızdır. Vaz Olunduğu Mana Bakımından Lafız Vaz olunduğu mana bakımından lafız hâss, âmm ve müşterek şeklinde üç kısma ayrılır. Hâss Tek bir manayı ifade etmek için, bu mananın içerdiği fertleri teker teker göstermek üzere vaz edilmiş lafızdır. Osman, Elif gibi özel isimler; üç, otuz, yüz gibi sayılar; kadın, erkek, insan, hayvan gibi cins isimler; ilim, cehalet gibi mana isimleri ve emir-nehiy sigaları hâss lafza örnektir. Hâssın Hükmü eder. Hâss lafız hangi mana için vaz olunmuşsa o manaya kat î bir şekilde delalet...ج ل د ة ث م ان ين ف اج ل د وه م... (Zina iftirasında bulunup şahit getiremeyenlerin) her birisine seksen sopa vurun [Nûr, 24/4]. Ayetteki seksen ifadesi hâss bir lafızdır. Dolayısıyla bu kelimenin vaz olunduğu mana seksen adettir. Âyetteki seksen sopa vurun ibaresindeki bu kelimenin kırk ya da yüz olarak anlaşılması mümkün değildir. Hâss ın Çeşitleri Hâss dört çeşittir. Bunlar; mutlak, mukayyed, emir ve nehiy den ibarettir. Mutlak: Kesin ve belli olmayan fert veya fertlere delalet eden ve herhangi bir sıfatla kayıtlandığına dair hakkında hüküm bulunmayan lafızlardır. Mesela kitap veya kitaplar, adam ya da adamlar gibi lafızlar birer mutlak lafızlardır. Çünkü bir Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 9

220 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar sıfatla kayıtlanmadıkça adam kelimesinin hangi adama ya da nasıl bir adama delalet ettiğini bilemeyiz. Mutlakın hükmü: Bir nassta mutlak olarak geçen bir lafız başka bir nassta mukayyed olarak geçmediği müddetçe mutlak haline göre amel edilir....اخر ايام من فعدة سفر على او مريض ا كان من و... herkim de hasta veya yolcu ise tutamadığı günler kadarını başka günlerde tamamlasın [Bakara, 2/185]. Ayette ايام günler lafzı mutlak olarak geçmektedir. Yani bu günler lafzı hiçbir sıfatla kayıtlanmadığı ve sınırlandırılmadığı için ramazan ayında hastalık veya yolculuk sebebiyle orucunu tutamayanlar oruçlarını ramazan ayı dışında diledikleri günlerde kaza edebilirler. Mukayyed: Kesin ve belli olmayan fert veya fertlere delalet eden ve herhangi bir sıfatla kayıtlandığına dair hakkında hüküm bulunan lafızlardır. Mesela adam lafzı mutlaktır, ancak imanlı adam dediğimizde adam iman sıfatı ile vasıflandırılarak mukayyed hale getirilmiş olur. Mukayyedin hükmü: Mukayyed bir lafız başka bir âyette mutlak olarak geçmemiş ve kayıtlanmanın kaldırıldığına dair kesin bir delil yoksa mukayyed haline göre amel edilir....يتمآس ا ان قبل من م ت ت اب ع ي ن شهري ن فصيام يجد لم فمن Kimin de (köle azat etmeye) gücü yetmezse eşine dokunmadan önce peş peşe iki ay oruç tutsun [Mücâdele, 58/4]. م ت ت اب ع ي ن kelimesi peş peşe manasındaki شهري ن Ayetteki iki ay manasındaki kelimesiyle kayıtlandırılmıştır. Yani bu iki ay oruç peş peşe iki ay olarak sınırlandırılmış ve orucun ara verilmeden tutulması istenmiştir. Dolayısıyla iki ay ifadesi bu âyette mukayyed olarak geçtiğinden zıhâr kefareti esnasında meşru gerekçe olmadan oruca ara verilmesi kefaretin geçerliliğini engellemektedir. Emir: Bir fiilin yerine getirilmesi talebine delalet eden sözdür. Bu talep de üç şekilde olabilir. Birincisi emir sığasıyla, yani Arapçadaki fiilin emir kalıbında kullanılmasıyla meydana gelir. Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin [Nûr, 24/56] âyetindeki namaz kılın ve zekât verin lafızları gibi. İkincisi başına emir lâmı gelmiş müzari sığasıyla olur. Sizden o aya erişen oruç tutsun [Bakara, 2/185] âyetindeki ف ل ي ص م ه yani Oruç tutsun kelimesi gibi. Üçüncüsü ise haber vermek, hikâye etmek maksadıyla değil de, talep maksadıyla kullanılan haber cümlesidir. Anneler çocuklarını emzirirler [Bakara, 2/233] ifadesindeki emzirme manasındaki Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 10

221 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar lafız gibi. Burada maksat haber vermek değil annelerden çocuklarını emzirmesini istemektir. Emrin Delaleti: Eğer bir nassta emir yer almışsa ve emirden kastedilen manalar biliniyorsa emri delâlet etiği manada anlamak gerekir. Emir Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin [Nûr, 24/56] âyetinde olduğu gibi bazen farza delalet edebilir. Ya da Yiyin, için ancak israf etmeyin [Âraf, 7/31] nassındaki gibi ibahaya (mubahlığa) delalet edebilir. Buradaki yiyin, için anlamındaki emir sigaları vücub ifade etmeyip, mubahlığa delalet etmektedir. Nehiy: Bir fiiliden el çekme, fiili terk etme talebine delalet eden lafızlardır. Nehiy birkaç farklı yolla ifade edilebilir. Arapçadaki nehiy sığasıyla. Allah ın dokunulmaz kıldığı canı haksız yere öldürmeyin [En âm, 6/151] âyetindeki ال ت ق ت لوا öldürmeyin lafzı gibi. Haram تحريم mastarından türeyen kelimelerle. Size anne ve kızlarınızla evlenmek haram kılındı [Nisâ, 4/23] âyetindeki ح ر م ت haram kılındı lafzı gibi. Helal حل mastarından türeyen kelimelerin olumsuz manada kullanılmasıyla. Kadınlara verdiklerinizden bir şey almanız helal değildir [Bakara, 2/229] ال ي حل helal değildir lafzı gibi. Yasak (nehiy) ن ه ي mastarından türeyen kelimelerle. Çirkin işleri, fenalığı ve azgınlığı da yasaklar [Nahl, 16/90] âyetindeki و ي ن ه ى yasaklar lafzı gibi. Bir şeyin yapılmaması talebini gösteren fiillerle. Ve alış-verişi bırakın âyetindeki و ذ ر وا bırakın lafzı gibi. Nehyin Delaleti: Cumhura göre nassta bir fiil nehyedilmişse özel bir karine bulunmadığı sürece tahrim yani haramlık ifade eder. Bir de nehiy fevre delalet eder. Yani bir fiil nehyedilince hemen o anda el çekilmelidir. Ve bu nehyedilen fiil bir daha da tekrarlanmaz ki bu da nehyin tekrara delaletidir. Âmm Tek bir vaz ile tek bir mana için konulan ancak içerisine sınırsız fertleri alan lafızlardır. Ülkenin bilginleri ifadesindeki bilginler lafzı âmma örnek olarak verilebilir. Ülkede o anda yaşayan veya ileride yaşayacak ve bilgin özelliği olan her ferdi içerisine alır. Arap dilinde bir lafzın umum ifade etmesi yani âmm lafız olması değişik yollarla olabilir: Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 11

222 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar ك ل ve ج ميع kelimeleri ile muzâf olarak kullanıldıklarında, muzâf-ı ilehy konumundaki lafızlar umum ifade eder. Herkes kendi kazandıklarına karşı rehindir. [Tûr, 52/21] âyetindeki ك ل herkes lafzı umum ifade eder. (ال) Başına istiğrak (kuşatmak) ve şümul (kapsamak) ifade eden lam-ı tarif gelen kelimeler de umum ifade eder. Müminler gerçekten kurtuluşa ermiştirler. [İsrâ, 17,84] âyetindeki ال م ؤ من ون müminler kelimesinin başındaki lam-ı tarif gibi. İzafetle veya lam-ı tarifle (ال) ma rife yapılan tekil kelimeler de umum ifade eder. Hz. Peygamber in Onun (denizin) suyu temiz, ölüsü helaldir [Ebû Dâvûd, Tahâre, 41] şeklindeki sözünde م ي ت ت ه onun ölüsü lafzı tekil olup izafetle muarref hale geldiğinden umum ifade etmektedir. İsmi mevsullerle de lafzın umum ifade ettiği anlaşılabilir. Yerde ve gökte ne varsa onundur م ا ف ي الس م او ات و ا ل ر ض ) (وهلل âyetindeki ismi mevsul (م ا) yerde ve gökte olan her şeyi kapsamaktadır. Dolayısıyla umum ifade etmektedir. Şart isimleri de umum ifade eder. İçinizden kim ramazan ayına erişirse o orucu tutsun [Bakara, 2/185] âyetindeki ف م ن kim lafzı Ramazan ayına erişen bütün mükellefleri kapsayarak umumiyet ifade etmektedir. İstifham (soru) edatları da umum ifade eder. Kim Allah a güzel bir ödünç verirse [Bakara, 2/245] âyetinde geçen (م ن) kim lafzı gibi. Nefiy veya nehiyden sonra gelen nekre lafızlar umum ifade eder. Hz. Peygamberin Varise vasiyet yoktur [Buhârî, Vasâya, 6.] şeklindeki sözünde geçen و صي ة vasiyet kelimesi nekredir ve nefiyden (آل) sonra gelerek umum ifade etmiştir. Âmm ın Tahsisi Lafızlarda aslolan müşterek olmamaktır. Yani müşterek bir lafız mevcutsa ve bu müşterek lafzı çözecek karineler de yoksa müşterekle hüküm verilemez. Âmm lafızlar bazen tahsis edilir yani hususileştirilerek anlamları daraltılır. Bakara suresi 185. Âyette oruç ile ilgili önce, umumi bir ifade kullanılarak Ramazan ayına erişen oruç tutsun buyrulmuş, herkesin oruç tutması gerektiği ifade edilmiştir. Ancak, âyetin devamında Ancak hasta ve yolcu olanlar da tutamadıkları günleri başka günlerde tamamlasınlar buyrulmuş ve hasta veya seferde olan kimselerin orucu tutmayıp başka günlerde tutabileceği ifade edilmiştir. Böylece herkesin oruç tutması şeklindeki umum ifade eden (âmm) emir bazı durumlar için daraltılıp hususileştirilmiş, tahsis edilmiştir. Müşterek Her biri ayrı vaz yani kelime olarak konuluş ile olmak üzere birden fazla manaya sahip olan lafızdır. Yani aynı yazılışla farklı manalara gelen (sesteş) Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 12

223 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar kelimelerdir. Ayn kelimesi gibi casus, su pınarı, altın, göz manalarının tümü için kullanılabilen kelimeler müşterek lafızlardır. Kelimenin müşterek oluşunda; Arap kabilelerinin aynı kelimeye farklı anlam verişleri, bir kelimenin birden fazla mana arasında ortak bir mana için konulmuş olması veya kelime tek mana için konulduğu halde zamanla mecaz yoluyla başka manalarda da kullanılır hale gelmesi etkili olmaktadır. Müşterek in Hükmü Lafızlarda aslolan müşterek olmamaktır. Yani müşterek bir lafız mevcutsa ve bu müşterek lafzı çözecek karineler de yoksa müşterekle hüküm verilemez. قر وء Boşanmış kadınlar üç kur süresi beklerler. [Bakara, 2/228] âyetindeki kurû lafzı bayanların hem temizlik süresini hem de özel günlerindeki âdet süresini ifa etmek için kullanılabilecek lafızdır. Çünkü müşterektir ve Arapçada her iki anlamda kullanılması mümkündür. Bu sebeple Hanefiler kur kelimesi ile bazı karinelere dayanarak âdet, Şafiiler ise temizlik döneminin kastedildiği görüşündedirler. Kullanıldığı Mana Bakımından Lafızlar Kullanıldığı mana bakımından lafız dört kısımdır. Bunlar; hakikat, mecaz, sarih ve kinayedir. Hakikat: Lafzın konulduğu manada kullanılmasıdır. Hakikat kendi içerisinde; lügavî, şer î ve örfi olmak üzere üç kısma ayrılır. Kelimenin vaz edildiği manada kullanımı lügavî, Şarî in kastettiği manada kullanımı şer î, örfteki kullanımı ise örfi ا لص آلة birinci, ( taş ) ا ل ح kelimesi ج ر hakikat olarak tanımlanmaktadır. Sırasıyla (namaz) kelimesi ikinci ve الدابة (dört ayaklı hayvan) üçüncü hakikat çeşidine örnek gösterilebilir. Hakikatin hükmü: Kendisiyle başka bir şey kastedilmediği sürece hakiki manaya hüküm bağlanır ve hakikat mecaza tercih edilir. Mecaz: Alaka veya bir karineden dolayı konulduğu mananın dışında bir mana için kullanılan lafızdır. Bu alaka iki mana arasındaki benzerlikten olabileceği gibi bu iki şeyin dışındaki bir şeyden de kaynaklanabilir. Eğer iki şey arasındaki benzerlikten olursa buna istiare, benzerlik haricinde olursa buna da mecaz-ı mürsel denir. Elinde kılıç olan bir aslan gördüm cümlesindeki aslan kelimesi mecazdır ve cesur, güçlü adam manasındadır. Mecazın Hükmü: Kelamda aslolan manay-ı hakikidir ancak hakiki manaya hüküm bağlanamıyorsa kelamın i mali ihmalinden evladır kaidesi gereği mecaza göre hüküm verilir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 13

224 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar Sarih: İster hakiki ister mecazi manada olsun çok kullanılmasından ötürü kendisiyle kastedilen mana ikinci bir açıklamaya ihtiyaç duymaksızın anlaşılan lafız demektir. Köye sor ( (واس أ ل ال ق ر ي ة [Yûsuf, 12/82] âyetindeki köye sor ifadesinde kastedilen köy halkına sorulmasıdır. İkinci bir açıklama yapılmadan bu mana açıkça anlaşılabilir. Sarihin hükmü: Söyleyenin niyetine bakılmaksızın gereğinin sabit olmasıdır. Kinaye: Kendisiyle kastedilen mana hemen zihne gelmeyen kapalı lafızlara denir. Sarihten farklı olarak kinayede söyleyen kişinin niyetine bakılır. Erkeğin hanımına dilediğin yere git ifadesi buna örnek verilebilir. Burada kişinin bu sözle neyi kastettiği bilinmedikçe ifadenin anlamı tam olarak anlaşılamaz Kinayenin hükmü: Gereğinin ancak niyete veya halin delaletine göre sabit olmasıdır. Manaya Delaletin Açıklığı ve Kapalılığı Bakımından Lafızlar Lafız, manaya delaletinin açık ya da kapalı olması bakımından iki gruptur. İlki manaya delaleti açık olan lafızlar ki bunlar; zahir, nass, müfesser ve muhkemdir. İkincisi ise manaya delaleti kapalı olan lafızlardır. Bunlar da; hafi, müşkil, mücmel ve müteşabihtir. Manaya Delaletin Açıklığı Bakımından Lafızlar Lafız, manaya delaletinin açık olması bakımında; zahir, nass, müfesser ve muhkem, manaya delaletindeki kapalılık açısından da; hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih kısımlarına ayrılır. Zahir: Manasının anlaşılması için başka bir şeye ihtiyaç duyulmayacak şekilde bu manaya açık olarak delalet eden, tevil ve tahsise açık olan ancak kendisinden çıkarılan hüküm, sözün asıl sevk sebebi, yani söylenme sebebi olmayan lafızdır. Allah alışverişi helal, faizi ise haram kıldı [Bakara, 2/275] âyetinde alışverişin helal, faizin haram kılındığı başka bir karineye ihtiyaç duymadan açıkça anlaşılmaktadır. Ancak şu var ki burada çıkarılan hüküm (alışverişin helal, faizin haram olması) bu âyetin asıl sevk sebebi yani sebeb-i nüzûlü değildir. Âyetin öncesine baktığımız zaman aslında âyetin asıl sevk sebebinin faiz ve alışverişi birbirinden ayırt etmek olduğunu görürüz. İşte böyle lafızlara zahir denir. Aksine delil bulunmadıkça, lafızdan çıkan zahir manaya göre amel etmek gerekir. Nass: Anlaşılması için hiçbir zahiri karineye ihtiyaç duymayan, tevil ve tahsise açık olan ve kendisinden çıkarılan hüküm sözün asıl sevk sebebini teşkil eden lafızlardır. Yukarıda zahir lafız için verilen örnek nass içinde geçerlidir. Zahir ile nass arasındaki fark, nassın âyetin sevk sebebi olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla âyet faiz ve alışverişin farklı oluşunu belirtmek için gönderilmesi yönüyle nass, alışverişin helal ve faizin haram oluşunu bildirmesi yönüyle hem zahir ve hem de nasstır. Nassda da aksine bir delil bulunmadıkça metindeki hükme göre amel etmek gereklidir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 14

225 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar Müfesser: Hükme delaleti açık olan ancak tevil ve tahsise kapalı olan lafızdır. Tefsir edilerek yani açıklanarak farklı yorumlamaların önüne geçilmiştir. Bu yüzden açıklık bakımından zahirden ve nasstan daha kuvvetlidir. Sübut bulmuş bir kazif suçunda iftira atanların Her birine seksen sopa vurun [Nûr, 24/4] âyetindeki seksen kelimesi bu cinstendir. Bu kelime bir sayıdır ve eksik ya da fazlalık ihtimali yoktur. Müfesserin hükmü ise kesin olarak delalet ettiği manaya uygun şekilde amel edilmesidir. Tevil veya tahsise de ihtimali yoktur. Hz. Peygamber (s.a.v.) in vefatından sonra bu tür nassların neshi de söz konusu değildir. Çünkü bir âyet veya hadisi ancak başka bir âyet ya da hadis neshedebilir. Muhkem: Hükme delaleti açık olup tevil ve tahsise açık olmayan lafızdır. Hatta bu lafızlar Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde dahi neshedilemezler. İnanç esaslarıyla alakalı nasslar böyledir. Allah a, meleklere, kitaplara iman gibi. Muhkemin hükmü ise kesin olarak delalet ettiği manasıyla amel etmektir. Bu lafızlar tevil, tahsis ve neshe de kapalıdırlar. Manaya Delaletin Kapalılığı Bakımından Lafızlar Hafî: Manası kendisinden dolayı kapalı olmayıp kendisi dışındaki bir sebepten ötürü kapalı olan lafızlardır. Hafi için ط ر ار (yan kesici) ve ن ب اش (kefen hırsızı) kelimelerini örnek gösterebiliriz. Bu iki eylem de hırsızlığa benzemektedir. Ancak bunlar farklı isimlerle anılmaktadır. Dolayısıyla bunların hırsızlık olup olmadıkları, hırsızlık iseler bunlara hırsızlık cezasının verilip verilemeyeceğini tespit etmek gerekir. Yan kesicilik belirli teknikleri ve kişilerin dalgınlığını kötüye kullanmayı içerdiği için bunlar hakkında hırsızlık suçunun eksiksiz gerçekleştiği hususunda fukahanın ittifakı bulunmaktadır. Anca aynı şeyi kefen hırsızları için söylemek zordur. Burada hırsızlığı maddi ve manevi unsurlarının teşekkülü noktasında fukaha ihtilaf etmiştir. Bu ihtilafın nedeni ن ب اش (kefen hırsızı) kelimesinin hafî bir lafız olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla kapalılığının derinlemesine düşünerek kaldırılması ve çıkan sonuçla amel edilmesi gerekmektedir. Müşkil: Kendisiyle kastedilen manaya ancak kendisini kuşatan karineler üzerinde yoğunlaşarak ve inceleme yapılarak ulaşılan lafızdır. Hafîden daha kapalı bir lafızdır. Müşterek lafızların müşterekliği giderilmeden önceki hali de denebilir. ق ر و ء Boşanmış kadınlar üç kur süresi beklerler. [Bakara, 2/228] âyetindeki kur lafzı bayanların özel günlerindeki hem temizlik süresini hem de âdet süresini ifa etmek için kullanılabilecek lafızdır. Bu manalardan hangisine delalet ettiği hususuna yoğunlaşarak kapalılık giderilmeye çalışılır ve ulaşılan sonuçla amel edilir. Mücmel: Sözün sahibinin bir açıklama yapmadan kendisi ile kastedilen mananın anlaşılamadığı lafızdır. Müşkil lafızlardan daha kapalıdır. Eğer sözü و أ ق يم وا dönüşür. söyleyen ek bir açıklama yaparsa, o zaman mücmel müfessere Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 15

226 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar kelimesinin namaz mı yoksa dua manasına mı geldiği الص ال ة geçen âyetinde الص ال ة Şârîʽ tarafından açıklanmadan bilinemez. Bu lafzın namaz manasına geldiği Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından açıklanmıştır. Mücmel açıklanmadığı sürece onunla amel edilemez. Beyandan sonra gereğiyle amel edilir. Müteşabih: Kendisi ile kastedilen mananın hiç kimse tarafından bilinemeyeceği lafızdır. Kapalılık bakımından en kuvvetli lafızlardır. Bu yüzden müteşabih lafızlar üzerine hüküm bina edilemez. Manaya Delaletinin Şekli Bakımından Lafız Nasslarda geçen lafızlardan hüküm çıkarabilmek için bu lafızların delalet ettikleri manaları bilmemiz gerekir. Üzerine hüküm inşa edilen mana bazen lafzın ibaresi, bazen işareti, bazen delaleti bazen de iktizası ile olur. Bu yüzden lafız manaya dört şekilde delalet eder. Bunlar; İbarenin delaleti, İşaretin delaleti, Delaletin delaleti ve İktizanın delaletidir. İbarenin Delaleti: Lafzın, nassın gelişindeki asıl maksat olan manasına ve bu manaya tabi olan manaya delalet etmesidir. Allah alışverişi helal, faizi ise haram kıldı [Bakara, 2/275] âyetinde asli olan mana faiz ile alışverişin aynı şey olduğunu iddia eden gayrimüslimlere cevap vererek faiz ve alışverişin birbirinden farklı şeyler olduğunu göstermektir. Buna tabi olan hüküm ise faizin haram, alışverişin helal olmasıdır. Yani asli hüküm aradaki farkı beyan iken tebei hüküm faizi haram ve alışverişi helal kılmaktır. İşte lafzın bu asli ve tebei hükümlerden her birine delaleti, ibarenin delaletidir. İşaretin Delaleti: Lafzın, nassın gelişinde asli ve tebei olarak kastedilmeyen ancak, asıl maksat olan mananın işaret edildiği, bununla beraber sözün doğruluğu kendisine bağlı olmayan hükme delalet etmesine işaretin delaleti denir. Emzirmeyi tamamlatmak isteyenler için, anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların dinen ve örfen makul ölçüler içinde yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak çocuğun babasına aittir. [Bakara, 2/233] âyetinden anlaşıldığı üzere çocuğun nafaka ve giyeceği babaya aittir. Bu asli hükümdür ve ibarenin delaletidir. Ancak bu âyetten işaret yoluyla başka hüküm daha çıkartılabilir. Eğer nafaka babaya aitse o zaman işaret yoluyla nesebin de babaya ait olduğu hükmü çıkarılır. Eğer bu yeni hüküm, asli hükme (nafakanın babada olması) zarar vermiyorsa, bu yeni hüküm işaretin delaletiyle çıkarılmış olur ve hukuken geçerli sayılır. Delaletin Delaleti: Sözün, müşterek illet sebebiyle sadece dil unsurları ile ve nassta içtihat ve incelemeye ihtiyaç olmayacak şekilde hükme delalet etmesidir. Daha açık bir ifadeyle, lafız açık bir manaya delalet eder. Bu durum sırf dil kurallarıyla anlaşılır. Çünkü ulaşılan yeni hükümle önceki hüküm arasında illet birliği bulunmaktadır. Onlardan (anne, baba)biri veya her ikisi senin yanında Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 16

227 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar yaşlılık çağına ulaşırsa, onlara öf! bile deme, onları azarlama. Onlara güzel söz söyle. [İsrâ, 17/23] âyetinde anne babaya öf! denmemesi isteniyor. Ancak lisana vukufu olan herkes bu ibareden yasaklanan şeyin sadece öf! demek olmadığını, aynı zamanda onları dövmek, eza göstermek, onları üzmek gibi şeylerin de yasaklandığını anlar. İşte bu yeni hükme, delaletin delaleti ile ulaşılmış olmaktadır. İktizanın Delaleti: Sözün doğru anlaşılması için lafzın ibarede yer almayan manaya delalet etmesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) in; Ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları söz ve fiilleri kaldırılmıştır. [İbn Mâce, Talâk, 16] sözünde asıl kastedilen mana burada zikredilmemiş olan lafızdır. Bu lafız da ث م ا yani günah lafzıdır. Yani kastedilen mana, ümmetten hata, unutma ve zorlandıkları söz ve fiillerin kaldırılması değil, ümmetimden hatanın günahı kaldırıldı şeklindedir. HANEFÎLER DIŞINDAKİLERE GÖRE DELÂLET ŞEKİLLERİ Delâlet, alâmet, işaret, yol gösterme manasına gelir. Usûlcüler, delâleti sözlü olan ve olmayan diye ikiye ayırmışlardır. Istılahta sözlü delâlet, zihnin söylenen sözden konulduğu manaya intikal etmesidir. Sözlü (lafzi) delalet iki kısma ayrılır. Mantûkun (söylenenin) delaleti. Mefhûmun (anlaşılanın) delaleti. Hanefi usûlcülere göre lafız, bir manaya dört şekilde delalet eder ki, bunlar ibarenin delaleti, işaretin delaleti, nassın delaleti ve iktizanın delaletidir. Ancak Hanefi usûlcülerin dışındaki diğer usûl âlimleri manaya delaleti bakımından lafzı iki kısımda incelemişlerdir. Bunlardan biri mantûkun delaleti diğeri de mefhûmun delaletidir. Mantûkun Delaleti Mantûkun Delaleti Hanefi terminolojisindeki ibarenin, işaretin ve iktizanın delaletine karşılık gelir. Mefhûmu l-muvafaka da Hanefîlerdeki nassın delaletini ifade eder. Lafzın sözde zikredilen, işaret edilen ve kendisi ile anlaşılan hükme delalet etmesidir. Mantûkun delaleti Hanefi usûl âlimlerinin taksiminde zikrettikleri ibarenin, işaretin ve iktizanın delaletini kapsar. Mefhumun delaleti Lafzın kelamda sözü geçmeyen, ifade edilmeyen bir şeyin hükmüne delalet etmesidir. Cumhura göre bu iki şekilde olur: mefhumu l-muvafaka, mefhumu lmuhalefedir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 17

228 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar Mefhumu l-muvafaka Kelamda zikredilen lafza verilen hükmün, aralarında bir müştereklik (ortaklık) bulunmasından dolayı kelamda bulunmayan lafız için de geçerli olmasıdır. Mefhumu l-muvafaka Hanefi usulcülerin taksimindeki nassın delaletinin karşılığıdır. ك ر يما ق و ل ل ه م ا و ق ل ت ن ه ر ه م ا و ل أ ف ل ه م ا ت ق ل ف ال ك ال ه م ا أ و أ ح د ه م ا ال ك ب ر ع ند ك ي ب ل غ ن إ م ا Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlılık çağına ulaşırsa, onlara öf! Bile deme, onları azarlama. Onlara güzel söz söyle. [İsrâ, 17/23]. Bu âyette zikredilen lafız أ ف (öf) kelimesidir. Buradan hareketle aralarında müştereklik olan ancak âyette zikredilmeyen lafızlar için de aynı hükmü verebiliriz. Yani bu âyette öf demek yasaklanmışsa öf kelimesiyle ortak yönü bulunan anne babaya hakaret etmek, onlara iyi davranmamak ve onları dövmek de aynı şekilde yasaklanmıştır. Mefhumu l-muhalefe Kelamda kullanılan lafızdan onun manasının tersini hüküm olarak çıkarmaktır. Kelamda zikredilen lafzın hükmüne konan şartlar bakımından mefhumu l-muhalefenin birkaç çeşidi vardır. Bunlardan bazıları; mefhumü s-sıfa, mefhumü ş-şart ve mefhumü l-adeddir. Mefhumü s-sıfa: Bir takım vasıflar ile kayıtlanmış nassın, bu vasfı taşımayan durumlar söz konusu olduğunda aynı hükme bağlanmamasıdır. Hz. Peygamberin; Zenginin, alacaklısını oyalaması zulümdür. Dava edilmesi ve cezalandırılması helâldir sözünde mantûku itibariyle zengin olan şahsın borcunu ödememesi zulüm olarak adlandırılmıştır. Hatta bu fiilinden dolayı zengine ceza verilmesi de caizdir. Mefhûm, muhalefeti ile düşünülürse; fakirin borçlu olduğu zaman borcunu ödememesinin zulüm olmadığı ve bu sebeple cezalandırılmayacağı anlaşılır. Burada kelamda zikredilen lafız zenginlik vasfı ile sınırlandırılmıştır. Zenginlik vasfı olmayınca da hüküm de var olmamış olur. Mefhûmü'ş-şart: Hükmün bir şarta bağlı olduğu durumlarda, şartın bulunmadığı zaman hükmün de geçersiz olmasıdır. Hz. Peygamberin; Bağışta bulunan kişi, karşılık almamış ise, bağışladığı şey üzerinde daha fazla hak sahibidir sözü mantuku ile (zikredilen lafız) düşünüldüğünde, hibe yapan kişinin malını geri alma hakkına sahip olduğu; ancak, bunun karşılık almamış olma şartına bağlandığı anlaşılır. Mefhum, muhalifi ile düşünüldüğünde, karşılık almış olması halinde hibe eden kimsenin hibe ettiği Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 18

229 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar şeyi geri alamayacağı hükmüne delalet eder. Yani şart ortadan kalkınca hüküm de ortadan kalkar. Mefhûmü'l-aded: Hükmün belli bir sayı ile sınırlandırıldığı durumlarda sayının haricindeki durumlarda aynı hükme delalet etmemesidir. Nur suresindeki Zina eden kadın ve erkeğe yüz sopa vurun. [Nur, 24/2] âyeti mantuku ile hükmün yüz sayısı ile sınırlandırıldığına delalet eder. Mefhumu muhalefeti ile düşünüldüğünde yüz sopanın aşılmasının veya eksiltilmesinin mümkün olmadığına delalet eder. Yani sayı aşıldığında aynı hükme delalet etmemiş olur. Mefhum-u Muhalif ile Amel Etme Şartı Mefhûm-u muhalifi kabul edenlere göre, bununla amel edilebilmesi için birçok şart vardır. Ancak hepsinin temel felsefesi şudur: Mantukun hükmü için konulan kayıt, bu hüküm için özel ve anlamlı bir kayıt olmalı, dolayısıyla kayıt kalktığı zaman hüküm de kalkmalıdır. Eğer önemsiz bir kayıt olup böyle bir gayesi yoksa o zaman mefhum-u muhalif dikkate alınmaz ve onunla amel edilmez. HİLE-İ ŞER İYYE Hile, sözlükte; çare, kurnazlık, iyi düşünce, değişmek, maksada ulaşıncaya kadar fikir değiştirmek anlamlarına gelmektedir. Hile, Kur an-ı Kerim de; çare, çıkış yolu, mahreç anlamlarında kullanılmaktadır. Hile-i Şer iyye, davranışları, dış görünüş ve şekil şartları yönünden dinî, hukukî esaslara uygun düşürme ve bu çerçevede bir çözüm üretme, dinî-hukukî çare ve çıkış yolu anlamını ifade etmektedir. Hile-i şer iyye yerine hile kelimesinin çoğulu olan hiyel de kullanılmaktadır. Hiyel, dört tasarruf türü ile ilgili olarak caiz olan ve caiz olmayan şeklinde ele alınmıştır. Hile-i Şer iyye bir davranışı görünüş ve şekil olarak dinî-hukukî esaslara uygun düşürmek demektir. Nikah, alışveriş ve ruhsatlar gibi meşru vasıtaları kullanarak meşru sonuçlara ulaşmak. Namaz kılmamak için içki içip namaz vaktinde sarhoş bulunmak gibi gayrı meşru vasıtalarla gayrı meşru sonuçlara ulaşmak. Başkasının bıçağını çalarak onunla kendi hayvanını kesmek gibi, gayrı meşru vasıtalarla meşru sonuçlara ulaşmak. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 19

230 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar Mal sahibinin veresiye sattığı bir malı aynı kişiden peşin para ile daha ucuza almasını ifade eden bey u l îne ve hulle gibi meşru vasıtaları kullanarak gayrı meşru sonuçlara ulaşmak. Bunlardan birincisi caiz, ikincisi caiz olmayan, üçüncüsü baştan caiz olmayıp ikinci aşamada caiz olan durumu ifade eder, dördüncüsünde ise farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kanuna karşı hilenin üç unsuru söz konusudur; Yapılan muamelenin şekil bakımından kusursuz ve hukuka uygun olması. Kanun koyucunun vaz ettiği normun ruhuna ve maksadına aykırı bir sonuç doğurması. Hile kastı. Borç verdiği kimseden faiz almak isteyenin herhangi bir malı yüz liraya veresiye satıp aynı malı yetmiş beş liraya peşin satın alması işlemini, şekli açısından hukuka uygunluğa örnek gösterebiliriz. Burada şekil yönünden hukuka uygun bir alışveriş işlemi arkasına gizlenmiş, alışverişin meşruiyetine aykırı bir sonuç, yani faiz alma elde edilmiştir. Ancak bu tür muamelelerde böyle bir kasıt yoksa hile gerçekleşmez. Rifaa el-kurazi hanımını boşadığında kadın tekrar Rifaa ya dönebilmek için Abdurrahman Bin Zebir ile nikahlanınca Hz. Peygamber (s.a.v) onun maksadına işaretle fiilen evlilik hayatı yaşamadıkça kocasına dönemeyeceğini ifade etmiştir. Burada hile kastı bulunduğu için evliliğe izin verilmemiştir. Mezhep içtihatlarına baktığımızda onların hile-i şer iyye ile alakalı değişik görüşler ileri sürdüklerini görürüz. Hanefî âlimleri alışveriş, nikâh, talak, ruhsatlar gibi meşru yollarla meşru neticelere ve helale ulaştıran ve günaha düşmekten koruyan hilelerin caiz olduğunu, bir hakkı veya şer î bir hükmü iptal eden hilelerin ise caiz olmadığını belirtmişlerdir. Mesela; Ebu Yusuf, zekatı iptal etmek maksadıyla hileye başvurmanın bir mümin için helal olmadığını vurgulamıştır. Hanefî ve Şafiîler geniş anlamda ele aldıkları hileyi harama düşmemek, yasakları çiğnememek için caiz görürken, Hanbelî ve Malikîler, dar anlamdan hareketle harama götürdüğü, yasakların bu yolla çiğnendiği gerekçesiyle onu reddetmişlerdir. Aslında dört mezhebin imamlarının konuya yaklaşımları incelendiğinde hepsinin hile meselesindeki tavırlarının aynı yönde olduğu görülmektedir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 20

231 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar İLM-İ HİLAF Sözlükte; karşı gelmek, aykırı davranmak, muhalefet etmek, zıtlaşmak gibi anlamlara gelen hilaf, tez ve anti tezden birini benimseme ve diğerine karşı tavır alma anlamı taşır. İlm-i hilâf, bazı dinî ilimlere, özellikle fıkıh konularına uyarlanmış cedel tekniği olarak bilinen ve fıkıh mezhepleri arasındaki ihtilâfları konu edinen ilim dalıdır. İslâm hukuk literatüründe, fakihler arasında ihtilaflı olan meselelerin hükümlerini belli imamlara göre savunma yahut karşı deliller getirmek suretiyle farklı görüşlerin hukuk tekniği açısından tutarsız olduğunu ispata yarayan bir ilmi disiplin olarak bilinir. Bu ilim dalı ihtilaflı pratik meseleler arasında en kuvvetli, en üstün ve toplumun ihtiyaçlarına en uygun olanını tercih etme işini yapmaz. Aksine kendi görüşünün doğru olduğunu ispatlamaya çalışır. İlm-i hilaf kendine has bir konusu, ilkeleri ve amacı bulunan bir ilmin veya tekniğin adı olarak kullanılmakla birlikte fakihler arasında ortaya çıkan görüş farklılıklarını anlatmak için de kullanılmıştır. Bununla birlikte fakihlerin görüş ayrılığını ifade için genellikle hilâf ve hilâfiyât kavramlarının tercih edildiği söylenebilir. Ortaya Çıkışı ve Gelişimi İlm-i hilâfın ortaya çıkış tarihi kesin olarak tespit edilemese de bunun içtihat faaliyetinin durakladığı, bazı iddialara göre içtihat kapısının kapandığı ve işin artık tahrîcden öteye gitmediği zamanlara rastladığı düşünülmektedir. Daha önceleri de mezhepler arasında genel anlamda hilâfiyât olarak adlandırılacak şekilde mezhep imamlarının hareket noktaları ve vardıkları sonuçlar üzerinde çeşitli tartışmalar yapıldığı bilinmektedir. Hilâf ilminin, istinbat edilmiş mevcut hükmü koruma fonksiyonu dikkate alınarak, içtihadın duraklaması ile bu ilminin ortaya çıkışı arasında yakın ilişki olduğu söylenmektedir. Fakat bu durum, âlimlerin hilâf ilmine yönelmesinin arka planını tam olarak açıklamaya yetmez. Yöneticilerin mezhep müntesiplerinin çokluğu ile mezhebin üstün oluşu arasında bağ kurmaları mezhepler arasındaki hilâfiyatın gelişmesine katkı sağlamıştır. Tabiîn döneminde fetva verecek kişilerin, öncekilerin görüşlerini bilmeleri şeklindeki yaygın kanaat, bu ilmin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Hilâf, mezhepler arasında olabildiği gibi aynı mezhebin kendi içinde de olabilmektedir. Bir mezhebin kendi içindeki görüş ayrılıkları el-hilâf beyne'l-ashâb veya hilâfü'l-ashâb tabirleriyle ifade edilmektedir. Meselâ, Hanefîler den Debûsî nin Te sîsü n-nazar ı ve Necmeddin en-nesefî nin Manzûme si mezhep içi hilâfiyata geniş yer veren eserlerdir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 21

232 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar İlm-i Hilafın Genel Özellikleri Mezhep müdafaası esastır, genel olarak objektif bir karşılaştırma yoktur. Karşı görüş sahipleri için muhalif ve hasım gibi isimler kullanılmaktadır. Mezheplerin ortak yönlerinden çok ayrıldıkları noktalar ön plana çıkarılmaktadır. Sadece bir mezhebe dair görüşlerin savunulması, mezheplerin iç tutarlılığını ortaya koymuş ve kurumsal bir bütün olarak ayakta kalmasını sağlamıştır. Günümüzdeki noterlik şurût ilminin sadece belli bir bölümünün karşılığı olabilecek özelliktedir. Fıkıh kavramlarının tanımlanması, çerçevelerinin açık biçimde ortaya konması ve olgunlaştırılmasında önemli katkı sağlamıştır. Mezhebi daha iyi savunabilmek için değişik disiplinlerden istifade edilmiş, başta dil ilimleri ve mantık olmak üzere pek çok ilimden faydalanılarak fıkhın hareket dairesi genişletilmiştir. Savunulan görüşün doğruluğunu ispatlamak amacıyla onun pratik faydaları ve hikmetleri üzerinde de geniş biçimde durulmuş ve bu yolla İslâm hukukunun meselelerinin felsefesi yapılmıştır. Ayrıca bu ilim muhalif mezhepleri daha iyi anlama, muhalifle konuşma ve diyalog kurmanın bir yolu olmuştur. Zamanla mezhep taassubu biraz kırılarak günlük uygulamalarda diğer mezheplerden istifade kapısı aralanmıştır. İLM-İ ŞURÛT Hz. Peygamber yapılan işlemleri yazmaya önem vermiştir. Yaptığı anlaşmaları yazdırmıştır. Ayrıca Kur an-ı Kerim in hem yazmayı tavsiye etmesi [Bakara, 2/282] hem de bizzat kendisinin yazılmış olması yazının güvenilir bir delil olduğunu göstermektedir. Şurût, şart kelimesinin çoğulu olup sözlükte, bir şeyi ilzam ve iltizâm etmek demektir. Şurût ilminde ise şart, insanlar arasında yapılan çeşitli muameleler hakkında, hakları zayi olmaktan korumak amacıyla, yazı yazmayı bilen bir kimse tarafından yazılan belge anlamına gelir. İlm-i şurût ise; ihtiyaç halinde delil teşkil ederek tarafların haklarının koruması için, karşılıklı ilişkilerinin belirli şekil ve üslûp içerisinde kaydedilmesini inceleyen ilim dalının adıdır. Daha genel bir tanımla; belge düzenleme esasları ilmidir. Fıkıh kitaplarında şurût, el-adâle, ta dîl, hıtatü lvesâik, kitâbetü l-vesâik, kitâbetü ş-şurût terimleriyle ifade edilmektedir. İslâm hukukunda şurût belgelerini düzenleyen uzman kişilere ise: udûl, şuhûd, şurûtî, kâtibu ş-şurût, kâtibü l-vesâik, adlü l-kâtib isimleri verilmektedir. Günümüzde şurût ilmi ile uğraşan kişilerin yaptığı işin noterlik olduğu söylenmektedir. Ancak noterlik şurût ilminin sadece belli bir bölümünün karşılığı olabilir. Çünkü şurût işlemlerini yapan kişilerin konumu farklı olabilmektedir. Bunlar: Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 22

233 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar Mahkeme veya kâdînin katibi, mahkeme kayıtlarını tutan kişi. Mahkeme sicillerinden sorumlu kişi (sahibü l-vesaik). Devletin resmî yazışmalarını yürüten kişi (kâtibü r-resâil). Devletin bazı resmî işlemlerini yürüten kişi (divan kâtipleri). İnsanlara istedikleri belgeleri kanun önünde geçerli olacak şekilde yazan kişi (arzuhalci). Hem belge yazan hem de belgelerin hukuka uygunluğu konusunda yetki sahibi olan kişi (noter). Bütün bunların yanında, bir belgedeki kanuni boşluk gibi zayıflıkları tespit edecek şekilde bu işi bilen, bir belgede olması gereken niteliklerden bahseden eserler yazan; yani bu işin teorisi konusunda bilgili olan kişi. Şurût ilmi, şurût belgelerinin yazılıp kaydedilmesi, ilgili hukuki işlemlerin delil ve esaslarının bilinmesini sağlamaktadır. Diğer İslâmi ilimler gibi şurût ilmi de esaslarını Kur ân ve sünnetten alır. Bunun yanında şurût ilminin kaynakları arasında mantık ve kitabet ilimleri de vardır. Şurût ilmi furû fıkhın bir alt dalıdır. Ancak furû fıkhın bütün konuları ile değil, sadece muamelat ile ilgili meselelerde yazıya geçirilecek konularla ilgilenir. Şurût İlminin Faydaları Şurût ilminin faydalarını el-mebsût adlı eserinde Serahsî şu şekilde sıralar: Malların muhafaza altına alınarak zayi olmasının önlenmesi. Taraflar arasında çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilecek tartışma, şüpheye düşme ve haksızlıkların önüne geçilmesi. Anlaşmazlık halinde mahkemede, yazılan belge ile hakların ispat edilerek korunması. Taraflar arasında yapılan muamele ve akitlerin şer'î hükümlere uygunluğunun sağlanması. Nitekim taraflar, aralarında yaptıkları muamelelerde akdi bozabilecek durumları tam olarak bilemeyebilirler. Bu yüzden akdi yazıya geçirmek için bilirkişiye gittiklerinde, belgeyi düzenleyen şurûtî sayesinde böyle hatalara düşmekten korunurlar. İLM-İ FERÂİZ Ferâiz, sözlükte takdir edilmiş, belirlenmiş pay demektir. Farz ile eşanlamlı olan farîza, terim olarak; mükelleften kesin ve bağlayıcı bir şekilde yapılması Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 23

234 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar istenen dinî görevleri ifade ettiği gibi evlenme akdi gereği kadına ödenmesi gereken mehri ve Şâri tarafından belirlenen mirasçıların terikedeki payları için de kullanılır. İslâm miras hukukunun büyük bir kısmını söz konusu paylar oluşturduğundan bu ilim dalına ilmü'l-ferâiz denilmiştir. Zamanla ferâiz denilince genellikle mirasçıların belirlenmiş payları veya bunları ele alıp inceleyen ilim dalı akla gelir olmuştur. İslâm Miras Hukukunda belirli pay sahipleri esas itibariyle Kur an-ı Kerim'de belirlenmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) ferâiz ile ilgili çeşitli açıklamalarda ve örnek uygulamalarda bulunmuş, Ferâizi öğrenin ve öğretin, çünkü ferâiz, ilmin yarısı olup unutulacaktır. Ümmetimden çekilip alınacak ilk ilim de odur. [İbn Mâce, Ferâiz, 1] buyurarak ferâiz ilmini öğrenmeyi teşvik etmiştir. Ashâbu l-ferâiz ve Diğer Mirasçılar Ashâbu'l-ferâiz Ashâbu'l-ferâiz terikeden alacakları hisseleri Nisâ Sûresi 11, 12 ve 176. âyetlerinde beyan edilen mirasçılardır. Bunlar; ölenin kocası, hanımı, babası, babasının babası, anası, babasının anası, anabir kardeşleri, kızı, oğlunun kızı, oğlunun oğlunun kızı, öz kardeşleri, bababir kardeşleridir. İslâm Hukukunda mirasçılar sadece ashâbu'l-ferâizden ibaret değildir. Bunların dışında asabe, zevi l-erhâm ve mevle l-muvâlât da mirasçı olabilir. Ashâbu'l-ferâizden bazı mirasçılar yerine göre asabe olarak da mirasçı olabilmektedir. Meselâ ölenin babası, ölenin oğlu yoksa asabe, varsa ashâbu'lferâizden biri olarak mirasçı olur. Ayrıca ashâbu'l-ferâiz ölüye olan yakınlık derecelerine ve yakınlık kuvvetine göre mirasçı olmakta, bu hususlar mirastaki paylarına da etki etmektedir. Yakın mirasçı varken uzak mirasçı mirastan pay alamamaktadır. Meselâ baba varken erkek kardeş mirastan pay alamamakta; oğul varken de oğlun oğlu pay alamamaktadır. Herhangi bir mirasçının, diğer mirasçılarla beraber veya tek başına bulunmasına, diğer mirasçıların sayılarına ve benzeri durumlara göre değişen pay ve miras durumuna hal denilmektedir. Ashâbu'l-ferâiz için kırk hal tespit edilmiştir. Asabe Asabe, bir kişinin erkek vasıtasıyla kendisine bağlanan erkek hısımları ile böyle kabul edilenlere denir. Ashabu'l-ferâiz paylarını aldıktan sonra geriye kalanı asabe alır. Ashâbu'l-ferâizden kimse yoksa mirasın tamamını asabe alır. Asabe üç kısma ayrılır: Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 24

235 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar Asabe binefsihî (Kendi başına asabe olanlar): Ölen ile aralarına kadın girmeyen erkek hısımlara binefsihî asabe denir. Bunlar dört sınıftır: Furû (Oğul, oğlun oğlu ) Usûl (Baba, babanın babası,,,) Aslın furûu yani baba tarafından erkek kardeşler ve bunların erkek çocukları, Dedenin furûu yani amcalar ve erkek çocukları. Bu sınıflardan birinci sınıf asabe varken ikinci ve diğer sınıflar asabe olamaz ve mirastan pay alamazlar. Ancak baba ashâbu l-ferâizden olarak pay alabilir. Asabe bigayrihî (Başkası sebebiyle asabe olanlar): Başkası sebebiyle asabe olanlar ashâbu l-ferâizden olup yalnız başlarına bulunduklarında asabe olamayan, ancak erkek kardeşleriyle beraber bulunduklarında asabe olabilen kızlar veya kız kardeşlerdir. Bu durumda terikenin ya tamamını ya da kalanını ikili birli bölüşmektedirler. Bunlar da dört sınıftır: Oğul ile beraber bulunduklarında kızlar, Oğlunun oğlu ile beraber bulunan oğlun kızları, Ana-baba bir erkek kardeşle beraber bulunan ana-baba bir kız kardeş, Baba bir erkek kardeşle bulunan baba bir kız kardeş. Bu nevi asabelikte erkek ile kadının derece ve hısımlık kuvveti bakımından eşit olmaları şarttır. Kız, öz erkek kardeşin oğlu ile asabe olamaz, çünkü dereceleri farklıdır. Öz kızkardeş baba bir erkek kardeş ile asabe olamaz, çünkü hısımlık kuvvetleri farklıdır. Derece birliği bakımından tek istisna oğul kızları olup bunlar kendilerinden aşağıdaki oğlun oğlunun oğlu ile asabe olurlar. Asabe mea l-gayr (Başkasıyla beraber asabe): Ana-bababir veya bababir kızkardeşler, kızlar veya oğul kızlarıyla beraber bulunduklarında asabe mea l-gayr olurlar. Yani kızlar ve varsa diğer mirasçılar hisselerini aldıktan sonra geri kalanı bu kız kardeşler alır, eğer birden fazla iseler kalanı aralarında eşit olarak taksim ederler. Zevi l-erhâm Ölenin ne asabe ne de ashâbu l-ferâizden olan kan hısımlarına zevi l-erhâm denir. Bu akrabalar şunlardır: Fürûdan: Kızlarının çocukları ve oğlun kızları, Usûldan: Sahih olmayan dede ve nine yani ananın babası, ananın babasının babası ve ananın babasının anası Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 25

236 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar Baba ve ananın (ashâbu'l-ferâizden ve asabeden olmayan) çocukları: Kız kardeşlerin çocukları, ana-baba bir veya baba bir erkek kardeşlerin oğullarının kızları ve bunların çocukları, ana bir erkek kardeşlerin çocukları ve torunları. Büyükbaba ve büyükannenin (asabe ve ashâbu'l-ferâizden olmayan) çocukları: Hala, ana bir amca, dayı, teyze, dayı ve teyze çocukları, ana-baba bir veya baba bir amcaların ve bunların oğullarının kızları ve bunların çocukları, ölenin ana ve babası ile büyükanne ve büyükbabasının asabe olmayan amcaları ile hala, dayı ve teyzeleri ve bunların çocukları. Ölenin hısımları arasında asabe veya ashâbu'l-ferâizden kimse bulunmazsa zevi'l-erhâmın vâris olup olamayacağı hususunda müçtehitler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefîlere ve Hanbelîlere göre zevi'l-erhâm vâris olur; Mâlikî ve Şâfiîlere göre vâris olmazlar. İkinci gruba göre ölünün asabe veya ashâbu'lferâizden kimsesi yoksa terike devlet hazinesine (Beytülmâl) devredilir. Ancak Mâlikîler hicrî ikinci asırdan, Şâfîîler de dördüncü asırtan itibaren zevi'l-erhâmın vâris olacağına fetva vermişlerdir. Mevle l-muvâlât Muvâlât akdi, hür ve ergin iki şahsın karşılıklı diyet ödeme, vâris olma ve yardımlaşma hususunda sözleşme yapmalarıyla doğan hukukî münasebete denir. İslâm dan önce mevcut olan bu âdet Hanefîlere göre İslâm dan sonra da geçerlidir. Bu akdi yapanlar birbirlerinin mevlâsı olurlar. Ölenin karısı veya kocası haricinde asabe ve ashâbu l-ferâizden ya da zevi l-erhâmdan kimse bulunmazsa muvâlât akdi yapanlar birbirlerine vâris olurlar. Âzâd edilen kölenin mevlâsı onu âzâd edendir. Buna da mevle l-atâka denir. Kölenin, asabe ve ashâbu l-ferâizden vârisi bulunmazsa, onu âzâd eden (mevlâ), ona vâris olur. SİYASET-İ ŞER İYYE Sözlükte, toplumun işlerini yürütmek anlamına gelen siyaset ile dine, şeriata, hukuka uygun anlamlarına gelen şer iyye kelimelerinden oluşan siyaset-i şer iyye kamu otoritesinin, yönettiği topluluğun yararına olacak ve dinin genel ilkelerine ters düşmeyecek biçimde düzenlemeler yapma yetkisini ifade etmektedir. Siyasetin şer iyye sıfatı ile nitelendirilmesi, devlet yönetimi ve yargı ile ilgili düzenlemelerin, şer in yani insanların yararını (maslahat, mesalih) gerçekleştirme olarak formüle edilen temel amacının dışında olmadığını belirtmek içindir. Bu kullanım esasen siyasetin nötr bir içeriğe sahip olduğunu, amaç ve sonuçları Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 26

237 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar itibariyle değişik biçimlerde nitelendirilebileceğini göstermektedir. Nitekim siyaset adil siyaset ve zalim siyaset olarak bir ayırıma tabi tutulmuştur. İslâm hukukunda gerçek anlamıyla kanun koyucu Allah yani ilahi iradedir. Bunun dışındaki yasama kaynaklarına bizatihi kanun/hüküm koyucu nazarıyla bakılmamakta, ancak ilahi iradeye uygun hukuki hükümleri tespit etmeye yarayan kaynaklar olarak bakılmaktadır. O halde siyasetin kaynağı Allah ve ilahi iradeyi tebliğ eden Hz. Peygamber dir. Ancak bu iki kaynak bütün hukuki meselelerin çözümlerini tek tek tüm ayrıntılarıyla ortaya koymamış bunu zamana ve yeni durumlara göre kamu otoritesine bırakmıştır. Siyaset-i şer iyye kapsamında kamu otoritesinin aldığı kararlar, benimsediği hükümler meşruiyetlerini Allah a, O nun Rasulüne ve sizden olan ulü l-emre (emir ve yasaklarına) itaat ediniz [Nisâ, 4/59] âyetinden ve dinin açık hükümlerine aykırı olmamalarından alırlar. İslâm a göre kamu otoritesinin görevleri arasında şer î hükümlerin uygulanması yer alır. Siyaset-i şer iyyeye dayanarak düzenlemeye yönelik yasama faaliyetinin amacı ise, nasslarda ilahi hikmet gereği bırakılan boşlukları toplumun ihtiyaçlarını giderecek biçimde doldurmaktır. Bu tür bir yasama etkinliği ancak nassların hakkında açıkça hüküm koymadığı durumlarda söz konusu olabilir. Kamu otoritesinin yasama faaliyeti her hangi bir konuda gündeme gelen bir soruna ilişkin olarak müçtehitlerin içtihatlarından her hangi birsinin benimsemesi şeklinde de olabilir. Kamusal hayatta birlikteliği ve düzeni temin etmek adına kamu otoritesi bir konuda ortaya konulmuş içtihatlardan delilini kuvvetli bulduğu her hangi birini kanunlaştırır. Böylece halifenin kanunlaştırmasıyla toplumun birlikteliği sağlanmış olur. Şer î siyaset bazen, toplumun genelinin zararına olduğu durumlarda normalde mubah olan konularda dahi sınırlandırma getirme hakkını kamu otoritesine verebilir. Bu türden yasama faaliyetleri de siyaset-i şer iyye olarak adlandırılır. Ve bunun adı fıkıh usûlü literatüründe seddi zeraî dir. Hz. Peygamberin Medine ye ihtiyaç içinde olan bir kafilenin gelmesi nedeniyle kurban etlerinin üç günden fazla saklanmasını yasaklaması bu kabilden uygulamalardır. Kamu otoritesinin toplumun işlerini yürütme görevini yerine getirirken uyguladığı kanunlar (ahkâm) şer iliklerini Kur an ve sünnete aykırı olmamalarından alırlar. Klasik fıkıh kitaplarımızda yer alan şu uygulamalar siyaset-i şer iyye nevinden dikkat çeken örnek uygulamalardır: Siyaset-i şer iyye İslâm hukukuna dinamiklik kazandıran en önemli kavramlardan biridir. Onu değişen zaman ve koşullarda toplumun sorunlarını çözme noktasında kabiliyetli kılan ve işlevselliğini temin eden bir kavramdır. Ancak Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 27

238 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar kamu otoritesinin işleri idare etmesi anlamına gelen siyasetin meşruiyetini şer î olmasından aldığını unutmamak gerekir. Nitekim siyaset kurumu mükelleflerin davranışlarına ilişkin bir düzenleme yapacağına göre yapacağı bu düzenlemeyi yani siyasetini şer î kaynaklara (Kur an ve Sünnet) dayandırmak zorundadır. EL-HAZR-VE L-İBAHA Hazr, sözlükte; haram, yasak, men, haps gibi anlamlara gelmektedir. Hazr kökünden türeyen mahzur, bir fıkıh terimi olarak; mükelleften yapılmaması kesin ve bağlayıcı tarzda istenen fiilleri ifade eder. Ahlak ve hukuk literatüründe; muharrem, mahzur, menhiyyün anh, memnu, mezcurun anh, ma siyyet, zenb, kabih, seyyie gibi çeşitli kelimelerin yasaklanan şey manasında birbirine yakın anlamlarda sıkça kullanıldığı görülmektedir. Kur an-ı Kerim de mahzur terimi şu âyette yasak anlamında yer almaktadır: değildir. Rabbinin lütfu hiç kimseye yasaklanmış م ح ظ ورا ر ب ك ع ط اء ك ان و م ا [İsrâ, 17/20]. Hanefilere göre bir fiilin hazr kapsamına girebilmesi yani yasaklanması veya haram olması için, âyet, mütevatir veya meşhur sünnet gibi kesin bir nass ile sabit olması ve açık bir şekilde haramlığa delalet etmesi gerekir. Bu sebeple, açık bir şekilde delalet etmeyen nass, veya ahad yolla sabit olan hadisle haramlık sabit olmaz. Haramlar da, liaynihi haram ve ligayrihi haram olmak üzere ikiye ayrılır. Kendisinde bulunan kötülük sebebiyle baştan itibaren haram kılınan haramlara liaynihi haram denilir. Zina, hırsızlık, adam öldürme bu türden haramlardandır. Aslında haram olmamakla birlikte başka bir şeyden dolayı haram kılınan fiiller de ligayrihi haramdır. Bayram günü oruç tutmak Cuma vaktinde alışveriş yapmak böyle yasaklardandır. İbaha, sözlükte; açıklanan, açığa konan, salıverilen, helal kılınan gibi anlamlarına gelmektedir. İbaha mastarından türeyen mubah ise mahzurun zıddıdır. Mubah mükellefin yapılması ile terki arasında serbest bırakıldığı hususlardır. Mükellef bu fiilleri terk etmesi halinde kınanmaz ve günah işlemiş sayılmaz. Yemek, içmek, uyumak böyle fiillerdendir. Helal, caiz gibi kavramlar da genellikle aynı manayı ifade etmek için kullanılır. Bir fiilin mubah olduğu, başlıca şu şekillerde anlaşılabilir; Bir şeyin mubah veya helal olduğunun bildirilmesiyle: 5/5]. [Mâide, Size temiz ve hoş olan şeyler helal kılındı. الط ي ب ات ل ك م أ ح ل... Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 28

239 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar Bir fiilin işlenmesinde bir günah veya sakınca bulunmadığının ifade edilmesiyle: Kim de mecbur kalırsa haddi ع ل ي ه إ ث م ف ال ع اد و ل ب اغ غ ي ر اض ط ر ف م ن... aşmamak kaydıyla (yemesinde) ona bir günah yoktur. [Bakara, 2/173]. Bir yasaktan sonra gelen emirle: الص ال ة ق ض ي ت ف إ ذ ا... ال ب ي ع و ذ ر وا للا ذ ك ر إ ل ى ف اس ع و ا ال ج م ع ة ي و م م ن ل لص ال ة ن ود ي إ ذ ا ا ل ر ض ف ي ف انت ش ر وا Cuma namazı için çağrıldığınızda alışverişi bırakın. namazı kıldıktan sonra yeryüzüne dağılın... [Cum â, 67/9-10]. Bir konuda şer î bir yasaklama ve kısıtlamanın olmamasıyla anlaşılabilir. Nitekim İslâm Hukukunda eşyada aslolan ibahadır şeklinde genel bir kaide bulunmaktadır. El-Hazr ve l-ibâha fıkıh kitaplarında haram ve helallerin konu edildiği bölümlere verilen isimdir. el-hazr ve l-ibaha tabiri, fıkıh ve hadis kitaplarında, dinen yasaklanan ve helal kılınan şeylerin işlendiği bölümlere verilen isimdir. Bazı fıkıh kitaplarında bu terkibin yerine kerahiyye ve istihsan tabirleri, bazınlarında da zühd ve vera tabirleri kullanılmaktadır. Fıkıh kitaplarının hazr ve ibaha bölümlerinde; yiyecekler, içecekler, giyim ve kazanç konusunda helal ve haram olanlar, avret mahalli, ihtikar, kumar oyunları, süs aletleri gibi pek çok konu ele alınmaktadır. FAİZ (RİBA) Türkçedeki faiz kelimesi karşılığında Arapçada riba kelimesi kullanılmaktadır. Riba, sözlükte artma, çoğalma, yükseğe çıkma, vücudun serpilip gelişmesi anlamlarına gelmektedir. Faiz kelimesi de sözlükte çoğalma ve dolup taşma anlamında olup riba ile yakın bir anlama sahiptir. İslâm hukukunda ise riba, ödünç işlemlerinde veya alışverişte karşılığı bulunmaksızın alınan hakikî veya hükmî fazlalığa denir. Faizin Hükmü Cahiliye döneminde riba, terim olarak kullanılmaktaydı. Genellikle borçlu borcunu zamanında ödeyemediğinde alacaklı onun vadesini faiz miktarını artırma karşılığında uzatırdı. Bu çeşit kazanç sağlamak cahiliye dönemi Arapları arasında dahi çirkin bir kazanç yolu olarak kabul edilirdi. İslâm dan önceki şeriatlarda da faiz Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 29

240 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar yasaklanmıştır. Kur'an-ı Kerim de Yahudilerin faiz yasağını ihlal etmeleri şu şekilde kınanmaktadır: ف بظ ل م م ن ال ذين ه اد وا ح ر م ن ا ع ل ي هم ط ي ب ات أ حل ت ل ه م و ب ص د هم ع ن س بيل للا ك ثيرا. و أ خ ذهم الر ب ا و ق د ن ه وا ع ن ه و أ ك ل هم أ م و ال الن اس بال ب اطل و أ ع ت د ن ا لل ك اف رين من ه م ع ذ ابا أ ل يما Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları, kendilerine yasaklanmış olduğu halde faiz almaları, insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle önceden kendilerine helal kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara haram kıldık. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık. [Nisâ, 2/ ]. Kur an ve sünnet faize yeni boyutlar kazandırarak onun her çeşidini yasaklamıştır. Allah Kur'an da faizi yasakladığını şöyle dile getirmektedir: Faiz yiyenler, (kabirlerinden) şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar... Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır Allah faizi mahveder (bereket vermez), sadakaları ise çoğaltır (bereketini artırır) [Bakara, 2/ ] Hz. Peygamber (s.a.s.) in faiz yasağına büyük bir titizlikle uyulmasını istediği görülmektedir. Faiz alıp vermenin haram olduğunda Müslümanlar ittifak etmişlerdir. Faiz Çeşitleri Eskiden beri borç faizi insanlar arasında yaygın olarak kullanılmakla birlikte Hz. Peygamber peşin alışverişlerde de faizin cereyan edeceğini belirtmiş, faize farklı bir boyut kazandırmıştır. Bu sebeple faiz çeşitleri İslâm Hukukunda, borç faizi (Vade faizi, ribe'n-nesîe) ve alışveriş faizi (Fazlalık faizi, ribe'l-fadl) olmak üzere iki kısımda incelenmektedir. Alış Veriş Faizi Alışveriş faizi, aynı cins para veya malların birbiriyle peşin mübadelesinde bedellerden birinde fazlalık olması durumunda gerçekleşen faiz işlemine denir. Meselâ yüz gram külçe altın, yüz on gram basılı altın ile peşin olarak değişilirse faiz gerçekleşmiş olur. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma, tuza karşılık tuz cinsi cinsine eşit ve peşin olarak (elden ele) satılır. Malların cinsi değişirse peşin olmak şartıyla istediğiniz gibi satın [Buhârî, Buyu', 74-82; Müslim, Musâkât, ; Tirmizî, Buyu', 23] buyurmuştur. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 30

241 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar Alışveriş faizinde söz konusu fazlalığın mallar arasındaki kalite, işçilik veya ayar farkından kaynaklandığı söylense dahi yapılan işlemdeki faiz ve haramlık ortadan kalkmaz. Meselâ 24 ayar 100 gram altın, 18 ayar 110 gram altınla peşin olarak değiştirilse bu da faiz sayılır. Aynı şekilde 10 kilo kaliteli hurma ile 15 kilo daha az kaliteli hurma peşin olarak değiştirildiğinde de fazlalık faizi meydana gelmiş olur ve bu haramdır. Bu yasak, alış verişe konu malın miktar, kalite ve vasıf itibariyle bilinir olmasını ve değerinin parayla belirlenmesini sağlayarak hem aldanmayı önleme hem de paraya dayalı piyasa ekonomisini canlandırma gibi hikmetlere dayanmaktadır. Borç Faizi Borç faizi; faize konu olan aynı veya farklı cinsten iki malın mübadelesinde bedellerden birinin veya her ikisinin de vadeli olmasına denir. Bedellerin eşit olması halinde dahi yapılan işlem faiz sayılır. Meselâ 100 gr. altın, vadeli 100 gram altın veya gr. gümüş karşılığında satılsa vade faizi gerçekleşmiş olur. Alınan ve verilen miktarların eşit olması halinde ödünç akdinde ise faiz cereyan etmez. Çünkü ödünç akdi, teberru sayılır ve konulan süre bağlayıcı değildir. Bedellerden birinin para, diğerinin mal olması halinde de ister para ister mal veresiye olsun, yapılan alış verişlerde faiz gerçekleşmez. Faize Konu Olan Mallar ve Faizin İlleti İslâm Hukukçuları faizin haram olduğu konusunda görüş birliği içinde olmalarına rağmen hangi malların mübadelesinde faizin gerçekleşip hangilerinde gerçekleşmeyeceği hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüş ayrılığı faizli işlemlerden kaçınılmasını beyan eden hadislerde zikredilen mallara diğer malların kıyas edilip edilmeyeceğine ve kıyas edilecekse yapılan işlemin o mallardaki hangi özelliğe (vasıf) dayanılarak faiz sayılacağına yönelik ayrıntılardan kaynaklanmaktadır. Zahirîler, faiz konusunda kıyas usulüne başvurmaktan kaçınan Osman el- Bettî, Tâvus b. Keysan, Mesrûk b. Ecdâ, Şâbî ve Hanbelilerden İbn Akîl fazlalık faizinin sadece yukarıda zikredilen hadiste geçen altı maddenin peşin veya veresiye işlemlerinde geçerli olduğunu, diğer mallar için bunun geçerli olmadığını ileri sürmüşlerdir. Dört mezhebin de dâhil olduğu âlimlerin çoğunluğu ise faizin sadece bu altı maddeyle sınırlı olmadığını, diğer maddeler için de geçerli olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak onlar, söz konusu malların hangi özelliklerinden dolayı yapılan işlemin faiz sayılacağında ihtilaf etmişler; altın ve gümüşün ayrı, diğer malların da başka bir kategoride ele alınması gerektiğinde ise ittifak etmişlerdir. İki malın Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 31

242 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar değişiminde faizin gerçekleşip gerçekleşmediğini belirleyen bu özelliğe (vasfa) faizin illeti denmektedir. Altın ve Gümüşteki Faizin İlleti Hanefî, Hanbelî, Caferî ve Zeydîlere göre altının altınla veya gümüşün gümüşle mübadelesindeki faizin illeti cins birliği ve her ikisinin de tartılabilen maddeler olmasıdır. Şâfiîlere ve Malikîlerdeki yaygın görüşe göre altın ve gümüşteki illet, semen (bedel, para) olmaktır. Nitekim para deyince akla büyük oranda altın ve gümüşün gelmesi, diğer paraların bunlara kıyas edilmemesi de bunu gösterir. Ahmed b. Hanbel'den de bu yönde bir rivayet bulunmaktadır. Diğer Mallardaki Faizin İlleti Hanefîlere, Hanbelîlere ve Zeydîlere göre altın ve gümüşün dışındaki mallardaki faizin illeti cins birliği ve malların hacim (keyl) veya ağırlık (vezn) ölçüleriyle ölçülüp değerlendirilmesidir. Onlara göre yukarıdaki hadis-i şerifte geçen arpa, buğday, hurma ve tuzdaki faizin illeti cins birliğiyle birlikte hacim ölçüleriyle ölçülebilir olmalarıdır. Bunlara benzeyenler de aynı hükme tabidir. Dolayısıyla nohut, mercimek gibi gıda maddeleri ve hacmen ölçülerek alınıp satılan kireç ve kına gibi diğer maddelerde de cins birliği bulunduğu takdirde faiz cereyan eder. Aynı şekilde altın ve gümüş gibi tartı ile alınıp satılan demir, bakır gibi madenlerde, çimento veya sebze ve meyvelerde de faiz cereyan eder. Mâlikîlere göre hadiste geçen gıda maddelerinde faizin cereyan etmesinin illeti bunların depolanıp saklanabilen gıda maddeleri olmalarıdır. Dolayısıyla depolanıp saklanabilen gıda maddelerinin aynı cinslerinin peşin mübadelesinde bir taraftaki fazlalık faiz sayılır, cinsler ister aynı ister farklı olsun bunların veresiye mübadelelerinde de vade faizi gerçekleşir ve haramdır. İmam Şâfi'nin önceki görüşüne göre altın ve gümüşün dışındaki mallardaki faizin illeti bunların gıda maddeleri olmalarının yanında ölçülebilir veya tartılabilir olmalarıdır. Buna göre ölçü ve tartı ile alınıp satılmayan gıda maddelerinde faiz cereyan etmez. Mezhepte hâkim olan sonraki görüşüne göre ise söz konusu mallarda faizin cereyan etmesinin illeti sadece onların gıda maddeleri olmalarıdır. Dolayısıyla her türlü gıda maddesinin birbiriyle peşin mübadelesindeki fazlalık alış veriş faizi, miktarlar eşit olsa bile veresiye mübadelesinde de vade faizi gerçekleşmiş olur. Gıda maddesi olmayan maddelerde ise faiz cereyan etmez. Buna benzer bir görüş de Ahmed b. Hanbel'den rivayet edilmiştir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 32

243 Özet İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar İslam hukuku; usûl ve furuʽ olmak üzere birbiri ile bağlantılı iki ana bölüme ayrılmaktadır. Her bir bölümde ortak veya bu alanlardan sadece birinde kullanılan konu ve kavramlar bulunmaktadır. Ünite içerisinde ele aldığımız konu ve kavramları şöyle özetleyebiliriz. Sünnet-i zevâid: Hz. Peygamberin sırf bir beşer olması dolayısıyla yapmış olduğu şeyleri ifade için kullanılan bir kavramdır. Bu tür konularda Hz. Peygamber e uyanların sevap kazanacakları, uymayanların günah işlemiş olmayacakları bir gerçektir. Allah Hakkı ve Kul Hakkı: Allah hakkı ile topluma ait haklar kastedilmektedir. Belirli bir fert için değil, toplumun bütünü için, onun menfaati, huzuru ve maslahatı için konmuş olan hükümlerdir. Kul hakkı ise ferde ait özel maslahat, menfaat ve hakları ihtiva eden haklar için kullanılan bir hukuk tabiridir. İllet ve Hikmet: İllet, hükmün konulmasını münasip gösteren durumu genellikle ihtiva eden açık ve munzabıt (istikrarlı) vasıf anlamına gelmektedir. Hikmet, "hükmün konuluş amacı" (makâsıd-ı şâri') veya "bu hükümle sağlanmak istenen maslahat" anlamındadır. Hükümler, hikmetler değil illetler dikkate alınarak oluşturulur. İslam Hukuk Usûlünde Lafızlar: İslam hukukunun temel kaynakları nasslardır. Nasslar da Arapça lafızlardan meydana gelmiştir. Lafızlar; vaz olduğu (konulduğu), kullanıldığı, kullanıldığı manadaki açıklık ve kapalılık derecesi ve manaya delâlet şekli olmak üzere dört bölümde değerlendirilmektedir. Hanefiler Dışındakilere göre Delâlet Şekilleri: Hanefi usûlcülerin dışındaki diğer usûl âlimleri manaya delaleti bakımından lafzı iki kısımda incelemişlerdir. Bunlardan biri mantûkun delaleti diğeri de mefhûmun delaletidir. Mantûkun Delaleti: Lafzın sözde zikredilen, işaret edilen ve kendisi ile anlaşılan hükme delalet etmesidir. Mefhumun delaleti: Lafzın kelamda sözü geçmeyen, ifade edilmeyen bir şeyin hükmüne delalet etmesidir. Hile-i Şeriyye: Hile-i Şer iyye, davranışları, dış görünüş ve şekil şartları yönünden dinî, hukukî esaslara uygun düşürme ve bu çerçevede bir çözüm üretme, dinîhukukî çare ve çıkış yolu anlamını ifade etmektedir. İlm-i Hilâf: İslam hukuk literatüründe, fakihler arasında ihtilaflı olan meselelerin hükümlerini belli imamlara göre savunma yahut karşı deliller getirmek suretiyle farklı görüşlerin hukuk tekniği açısından tutarsız olduğunu ispata yarayan bir ilmi disiplin için kullanılan bir kavramdır. İlm-i Şurût: İhtiyaç halinde delil teşkil ederek tarafların haklarının koruması için, karşılıklı ilişkilerinin belirli şekil ve üslûp içerisinde kaydedilmesini inceleyen ilim dalının adıdır. İlm-i Ferâiz: Şâri tarafından belirlenen mirasçıların terikedeki payları için de kullanılır. İslâm miras hukukunun büyük bir kısmını söz konusu paylar oluşturduğundan bu ilim dalına ilmü'l-ferâiz denilmiştir. Siyâset-i Şeriyye: Kamu otoritesinin yönettiği topluluğun yararına olacak ve dinin genel ilkelerine ters düşmeyecek biçimde düzenlemeler yapma yetkisini ifade etmektedir. Çoğunlukla kısaca siyaset kelimesi ile ifade edilmektedir. el-hazr ve l-ibâha: Hazr, mükelleften yapılmaması kesin ve bağlayıcı tarzda istenen fiilleri ifade eder. İbaha ise mahzurun zıddıdır ve mükellefin yapma ile terki arasında serbest bırakıldığı hususları ifade için kullanılmaktadır. Faiz: Ödünç işlemlerinde veya alışverişte karşılığı bulunmaksızın alınan hakikî veya hükmî fazlalığa denir. İslam Hukukunda, faiz çeşitleri; borç faizi (vade faizi, ribe'n-nesîe) ve alışveriş faizi (fazlalık faizi, ribe'l-fadl) olmak üzere iki kısımda incelenmektedir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 33

244 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar DEĞERLENDİRME SORULARI Değerlendirme sorularını sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan bölüm sonu testi bölümünde etkileşimli olarak cevaplayabilirsiniz. 1. Hz. Peygamberin bir insan olması gereği yaptığı saç taraması, oturması, kalkması gibi fiillere ne ad verilir? a) Müekked Sünnet b) Gayri Müekked Sünnet c) Zevait Sünnet d) Sünnet-i Hüda e) Mütevatir Sünnet 2. Genellikle kabul edilen bir görüşün diğerlerine göre üstün olduğunu savunan ilim dalı aşağıdakilerden hangisidir? a) İlm-i Şurût. b) İlm-i Ferâiz. c) İlm-i Siyaset. d) İlm-i Hiyel. e) İllm-i Hilâf 3. Lafızlar kullanıldığı (vaz olunduğu) mana bakımından sınıflandırıldığında aşağıdakilerden hangisi bu grubun dışında kalır? a) Sarih b) Hâss c) Mutlak d) Mukayyed e) Âmm 4. Zina eden kadın ve erkeğe yüz sopa vurun âyeti aşağıdakilerden hangisine örnek olarak verilebilir? a) Mücmel Lafız b) Mefhûmu l-aded c) Mecaz d) Mefhûmu ş-şart e) İktizanın delaleti Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 34

245 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar 5. Bir kişinin kendisine mirasçı olabilecek erkek hısımlarına ne ad verilir? a) Ashâbu l-ferâiz b) Zevî l-erhâm c) Furû d) Mevle l-muvâlât e) Asabe Cevap Anahtarı 1.c, 2.e, 3.a, 4.b, 5.e Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 35

246 İslâm Hukukunda Önemli Bazı Terim ve Kavramlar YARARLANILAN KAYNAKLAR Apaydın, H. Y. (2009). Siyâset-i Şer iyye. DİA. XXXVII, ss İstanbul: TDV Yay.. Atar, F. (2010). Şürût ve Sicillât. DİA. XXXIX, ss İstanbul: TDV Yay.. Bardakoğlu, A. (1995). Ferâiz. DİA. XII, ss İstanbul: TDV Yay.. Döndüren, H. (1991). Ashâbu l-ferâiz. DİA. III, ss İstanbul: TDV Yay.. Ebû Zehra, M. (2005). İslâm Hukuk Metodolojisi. (Çev. Abdulkadir Şener). Ankara: Fecr Yayınları. Kahraman, A. (2010). Fıkıh Usûlü. İstanbul: Rağbet Yay.. Karaman, H. (1991). Asabe. DİA. III, ss İstanbul: TDV Yay.. Koşum, A. (2003). İslâm Hukukunda Siyaset-i Şer iyye Kavramı. İslâmî Araştırmalar. cilt: XVI, sayı: 3, ss Ankara. Köse, S. (1998). Hiyel. DİA. XVIII, ss İstanbul: TDV Yay.. Özen, Ş. (1998). Hilâf. DİA. XVII, ss İstanbul: TDV Yay.. Özsoy, İ. (1995). Fâiz. DİA. XII, ss İstanbul: TDV Yay.. Şa bân, Z. (2000). İslâm Hukuk İlminin Esasları. (Çev. İbrahim Kâfi Dönmez). Ankara: TDV Yay.. Zeydan, A. (1982). Fıkıh Usûlü. (Çev. Ruhi Özcan). Emek Matbaacılık. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 36

247 HEDEFLER İÇİNDEKİLER İSLÂM KAMU HUKUKUNA GİRİŞ Anayasa Hukuku Devletler Hukuku (Uluslararası İlişkiler) Yargılama Hukuku Mâlî Hukuk (Kamu Maliyesi) İSLÂM HUKUKUNA İSLÂM GİRİŞ İNANÇ ESASLARI Prof. Dr. Ahmet YAMAN Bu üniteyi çalıştıktan sonra; İslâm hukukçularının devlet yönetimine ilişkin yaklaşımlarını Temel insan hakları alanındaki vizyonlarını İslam hukukunun uluslararası ilişkiler kuramını tanıyacak Mahkeme safhaları ve ispat vasıtalarını Kamu maliyesinin temel konularını Vergi hukukuna dair bazı ayrıntıları öğreneceksiniz. ÜNİTE ÜNİTE 10 11

248 İslâm Kamu Hukukuna Giriş GİRİŞ İslâm hukukunun sistematiğini incelediğimiz üniteden hatırlanacağı üzere onun ibâdât muâmelât ukûbât şeklindeki üçlü ayırımına karşılık, modern pozitif hukuk kamu ve özel şeklinde ikili bir ayırıma sahipti. Ceza alanı dışındaki hukuk konularının muâmelât kısmına dâhil olduğu da orada belirtilmişti. İşte bu muâmelât alanının çok geniş olup içinde bulunan bağımsız hukuk konularının ayrı ayrı ele alınmasının bu ders kitabının sınırlı hacmi içinde mümkün olmayacağı gerekçesiyle bunların arasında kamuyu ilgilendiren önemli bahisleri incelemeyi tercih ettik. Bu başlık yani İslâm Kamu Hukuku başlığı, tasnif kolaylığı yanında aynı zamanda sınırlı düzeyde de olsa bir karşılaştırma imkânı verecektir. Kamusal yönü ağır basan, bir başka ifadeyle taraflardan en az birisini devletin oluşturduğu hukuk konuları arasında bu ünitede anayasa, devletler, yargılama ile mâlî hukuk üzerinde durulacaktır. ANAYASA HUKUKU Bu hukuk dalı devletin şeklini, kuruluş ve işleyiş esaslarını, ana organlarını ve bunların görevleriyle yetkilerini, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini düzenler. Bütün bu hususları düzenleyen kanuna da Anayasa denir. Bu terim İslâm dünyasında kânûn-ı esâsî, teşkîlât-ı esâsiyye veya düstûr gibi adlarla anılmıştır. Devlet yönetimini ifade için de el-imâmetü l-uzmâ ve nizâmü l-hükm gibi kavramlar geliştirilmiştir. Anayasa hukukunu ilgilendiren konular genel fıkıh eserlerinde belli bir başlık altında ele alınmamış; yer yer salâtü l-cumu a, kazâ, siyer-cihad, bağy (buğât) başlıklarında değinilmiştir. İslâm hukukunun literatürünü tanıdığımız üniteden hatırlanacağı üzere el-ahkâmu s-sultâniyye ile es-siyâsetü ş-şer iyye isimli eserler devlet başkanlığı ekseninde anayasa konularını da ihtiva ediyordu. Alanın bazı ayrıntılarına da kelâm kitaplarının imâmet bahislerinde yer verilmiştir. Anayasaların dünya hukuk tarihinde bilinen ilk yazılı örneği, Hz. Peygamber in Medine ye hicretinden hemen sonra şehir devletinin gayrimüslim mensuplarıyla birlikte kaleme aldığı Medîne Sözleşmesi dir. Kendisini Sahîfe (sayfa) olarak tanıtan bu metinle devletin unsurları (halk, ülke ve egemenlik) belirlenmiş; devleti oluşturan toplulukların idarî ve adlî yapıları ile sorumlulukları, bunların birbirleriyle ve yabancılarla olan ilişkileri, bireylerin sahip oldukları temel hak ve hürriyetleri belirli esaslara bağlanmıştı. Kur ân ın konuyla ilgili yönlendirmeleri, Medîne Sözleşmesi ile birlikte Hz. Peygamber in bu alandaki Sünneti ve dört râşit halifenin uygulamaları, anayasa hukukunun müslümanlar nezdindeki temel kaynaklarını oluştururlar. Emevîlerden Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 2

249 İslâm Kamu Hukukuna Giriş itibaren tarih boyunca yapılan kimi düzenlemeler ve uygulamalar, ilgili olduğu dönemin tarihsel şartlarıyla değerlendirilir ve dolayısıyla kaynaklık değeri taşımaz. Hatta râşit halifelerden sonra görülen birçok uygulama ve tercihin İslâm ın özgün ve ideal anayasa hukuku anlayışından bir sapma olduğu söylenebilir. Burada aslî kaynaklardan yani Kur ân, Sünnet ve hulefâ-yı râşidîn tatbikatından süzülerek çıkarılan anayasa anlayışının teorik bir özetini sunacağız. Yönetim İslâm, toplumun ve toplumların siyasal kimlik kazanmış biçimi olan devletin yönetimi için belli bir rejim önerisinde bulunmamış, bunun yerine yönetimde esas alınması gereken genel ilkelere işaret etmiştir. Söz konusu temel ilkelerin başlıcaları şunlardır: Genel hâkimiyet Allah a aittir. Yasalar meşruiyetini Kur ân ve Sünnetten alır. Toplum, yetki verdiği temsilcileri aracılığıyla kendisini yönetir. Yönetimin temeli şûrâdır. Hukuk devleti ilkesi esastır. Sosyal adalet gerçekleştirilecektir. Din-vicdan özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlükler teminat altındadır. Devlet ve toplum bütün insanlara açıktır. Buna göre, yönetimde belli bir sınıf ya da zümre değil, bütün bir toplum söz sahibidir (Âl-i İmrân 3/159; eş-şûrâ 42/38). Toplum, yetki verdiği temsilcileri aracılığıyla kendisini yönetir ve gerektiğinde yönetime müdahale eder. Dolayısıyla siyasal iktidarı elinde bulunduranlar mutlak değil, bir taraftan genel ve kalıcı hâkimiyet sahibi Yüce Allah ın buyrukları, diğer taraftan yine aynı buyruklara gönülden inanmış olan halkın iradesiyle sınırlandırılmış bir yetkiye sahiptirler. Bu da sonuçta, herkesi bağlayan ilahî ilkelere ters ya da halkın iradesine aykırı davranmalar söz konusu olduğunda; teknik ifadesiyle adalet ve istikametten sapıldığında yönetimi uyarma ve gerektiğinde değiştirme (azl) hakkının toplumda olduğunu göstermektedir (Müslim, İmâra, 39; Ebû Dâvûd, Cihad, 87). Yönetimin ilahî buyruklarla kayıt altına alınması ve başlıca görevlerinden birisinin de dinin korunması olması (Mâverdî, s.5; Ebû Ya lâ, s.27) İslâm ın teokratik bir yönetim modelini öngördüğü anlamına gelmez. Çünkü teokrasilerde iktidar, doğrudan doğruya Tanrıdan alınır ve hükümdar Tanrının temsilcisi olarak onun adına yönetim erkini kullanır. Oysa müslüman yönetici hiçbir ilahî sıfat ya da yetkiye sahip değildir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 3

250 İslâm Kamu Hukukuna Giriş Modern devlet anlayışında yönetimin yetki alanı içinde değerlendirilen yasama, yürütme ve yargı görevlerine gelince, İslâm geleneği şöyle bir tablo çizmektedir: Yasama Genel ilkeleri koymak ve çerçeve hükümleri belirlemek anlamında küllî yasama yetkisi (emr, hukm, şer, şeri at) birçok Kur ân âyetinin de vurguladığı gibi (mesela bk. Âl-i İmrân 3/154; el-en âm 6/57; el-a râf 7/3,54; er-ra d 13/2) Allah a ve onun gözetimindeki Peygamber e (en-nisâ 4/64-65; el-a râf 7/157; el-ahzâb 33/36; en-nûr 24/63) aittir. Bununla birlikte Kanun Koyucu (Şâri ) bazen ayrıntılara ilişkin hükümler de sevk etmiştir. İşte bu çerçeve içinde kalıp ictihad yani Kur ân ve Sünnet teki hukuk düşünce ve pratiğinden hareket etmek kaydıyla ayrıntılara ilişkin hüküm çıkarma anlamında sınırlı yasama ise, müslüman hukuk bilginlerinin yetkisi dâhilinde olan bir işlemdir. Halkın doğrudan veya literatürde ehlü l-hal ve l-akd diye isimlendirilen temsilcilerinin bey atiyle/onayıyla devlet başkanlığı görevini üstlenenler, mevcut ictihadlardan istifade edebilecekleri gibi, hukukun açıkça düzenlemediği alanlarda dinin genel ilkeleriyle çatışmamak kaydıyla kendi yetkilerini de kullanabileceklerdir (Mâverdî, s.6; Karaman, s ). Yürütme Esas itibariyle iktidarın elinde olan yürütme işlevi dünyevî-beşerî bir özellik taşır. Bununla birlikte, bütün bürokratik uzantılarıyla yürütme organı da dinin genel ilke ve amaçlarıyla kayıtlıdır. Nitekim yerleşmiş bir genel fıkıh kuralına göre Raiyye yani tebea üzerine tasarruf maslahata menûttur, daha açık ifadesiyle ülke ve halk üzerindeki tasarruf, maslahat/yarar ilkesiyle kayıtlıdır (Süyûtî, s.121; Mecelle, md. 58). Şeyhulislâm Ebussuûd Efendi nin (ö.982/1574) aynı düzlemdeki veciz cümlesiyle Nâ meşru olan nesneye emr-i sultânî olmaz. Bütün bunların üstünde Hz.Peygamber (s.a.s) in buyruğuyla sabit olduğu üzere Allah a isyan sayılan yerde herhangi bir yaratılmışa itaat olmaz (Buhârî, Ahkâm, 4; Müslim, İmâre, 39-40). Fakat bunun dışındaki yapılandırma, yetkilendirme, denetleme ve işletme gibi konular, günün gereklerine göre değişebilecek hususlardır. Yürütme bir başka ifadeyle hükümet etme işi, tabiatı gereği kamu görevlilerini yani bürokratik mekanizmaları gerekli kılmaktadır. Fıkıh kaynaklarında vezâret terimiyle karşılanan bu mekanizmalarda iki tür vezirin (bakan veya yüksek bürokrat) görev yapacağı öngörülmüştür. Birincisi sadece müslüman olanların atanacağı tam karar yetkili vezirdir ki buna tefvîz veziri denmiştir. Diğeri ise gayrimüslimlerin de atanabileceği ve ancak uygulamaya yetkili vezirdir ki buna da tenfîz veziri denmiştir (Mâverdî, s.27 vd.) Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 4

251 İslâm Kamu Hukukuna Giriş Yargı Hukuk devleti anlayışının ve toplumda adaleti tesis etme kaygısının zorunlu sonucu olan yargı fonksiyonu ise gücünü ve meşruiyetini yönetimden (devlet başkanından) almakla beraber, karar verme süreci açısından tamamen bağımsız bir karakter taşır. İslâm hukuku hükümlerine göre adaleti tesis etmekle görevli olan yargıçlar (en-nisâ 4/58,134; Sâd 38/26), tam bir görev güvenliğine sahiptirler; sebepsiz yere azledilemezler; fakat verdikleri kararlar da naslara ve yargılama kurallarına aykırılık başta olmak üzere belli sebeplerle temyize açıktır (Ebû Ya lâ, s.70). Mahkemelerin kuruluş ve işleyişi ise toplumsal ihtiyaçlara göre gelişime açık bir husustur (bk. Mâverdî, s ; Ebû Ya lâ, s.62-90). Devlet yapılanmasında ve kurumların sağlıklı işlemesinde devlet başkanı (İmam) merkezî bir rol üstlendiğinden anayasa hukukunu ilgilendiren konular fıkıh literatüründe devlet başkanı merkeze alınarak incelenmiştir. Devlet başkanı, Hz. Peygamber den sonra onun dini koruma ve toplumu yönetme görevine ardıl/halef olduğu için halife ismiyle anılmış; yönetimine de hılâfet denmiştir. İbn Haldûn (ö. 808/1405) gibi bazı bilginler ise, devlet başkanlığı makamında olan kişiye halife denmesinin onun ümmete halef olmasından yani milleti temsil etmesinden kaynaklandığını söylerler. Öyle ya da böyle devletin hılâfet, yöneticinin halife kelimeleriyle ifade edilmesi tamamen tarihî, semantik ve pratik bir tercihtir. Böyle olduğu içindir ki, Hz. Ömer bu kavramlar yerine imâret ve emîru l-mü minîn denmesini istemiştir (Buhârî, Fedâilü s-sahâbe, 8). Temel İnsan Hakları Evrensel bir çağrıya sahip olan İslâm, insanların tek bir kaynaktan (nefs) yaratıldığını, Âdem ve Havva dan türetildiğini dolayısıyla ırk, renk, cinsiyet ve konum farkı gözetilmeksizin tıpkı tarağın dişleri gibi eşit olduklarını bildirmiştir (en- Nisâ 4/1; el-a râf, 7/189; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/411). Bu eşitlik, temel haklar açısından insanlar arasında bir ayırım yapılmamasının da ana gerekçesini oluşturmaktadır. İnsanı diğer bütün yaratılmışlardan üstün tutan İslâm, onun vazgeçilmez haklarını da güvence altına alacak düzenlemeler yapmıştır. İnsan hakları, siyasî idarelerin bir bağışı değil, Yaratıcı nın bir lütfudur. Temel haklar söz konusu olduğunda din ayrılığının bir önemi kalmamaktadır. Bu sebepledir ki, İslâm toplumunda yaşayan gayrimüslimlerin can, mal, inanç ve değerleri müslümanların sorumluluğundadır. Bu sorumluluk, fıkıh dilinde zimmet terimiyle ifade edilmiştir. Burada temel insan haklarından bazılarına değineceğiz: Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 5

252 İslâm Kamu Hukukuna Giriş Yaşama ve Kişi Dokunulmazlığı Hakkı Öncelikle herkes yaşama hakkına, maddî ve manevî hayatı bakımından kişi dokunulmazlığı hakkına sahiptir. Bir cana kastetmek, en büyük suç ve günahlardan biridir (el-mâide 6/32; el-isrâ 17/33). Kasten işlenmesi halinde bir cinayet, sanki bütün insanları öldürmek gibi görülmüş ve karşılığında kısas yani ölüm cezası verilmiştir (el-bakara 2/178; el-isrâ 17/33). Bir gayrimüslimi düşmanca duygularla kasden öldüren müslüman da Hanefîlere göre ölüm cezasına çarptırılır. Çoğunluk ise bu durumda müslüman kâtilin diyet ödeyeceğini söylemiştir. Aynı şekilde kişilerin şeref ve haysiyetleri de, bunlara yönelik tecavüzlere ağır cezalar verilmek suretiyle korunmuştur (en-nûr 24/4). Kur ân ın kişilerle alay edilmesini, onların kötü lakaplarla çağırılmasını hatta arkalarından çekiştirilmelerini bile bu çerçevede ele almış olması (el-hucurât 49/11) İslâm ın kişilik haklarına gösterdiği duyarlılığın anlamlı bir örneğidir. Din ve Vicdan Hürriyeti İnsanın yaşama hakkını böyle bir zemine oturtan İslâm, onun din ve vicdan hürriyetini de koruma altına almıştır. Hak ile bâtılın birbirinden ayrılmış ve hakkın bütün açıklığıyla ortaya çıkmış olduğunu bildiren Kur ân, din seçiminde bir zorlama olamayacağını (el-bakara 2/256), isteyenin hür iradesiyle iman etmeyi, dileyenin de uhrevî sonuçlarına katlanıp küfrü tercih edebileceğini (el-kehf 18/29) söylemiştir. Kendi seçiminden sonra herkes dininin gereklerini rahatça yerine getirebilecek, çocuklarını buna göre eğitebilecek, kamu düzenini ilgilendiren konular dışında inancına göre yargılanabilecektir (el-mâide 5/42; Serahsî, XIII, 137; Yaman, s.79). Hz.Peygamber in (s.a.s) gayrimüslimlerin dinleriyle baş başa bırakılmalarını emretmesi, kendi aralarındaki özel ilişkilerinde onlara inançlarına göre yargılanma hakkını tanıması din ve vicdan hürriyetinin müslüman bilincindeki boyutlarını gösteren başat örnekler konumundadır. Ayrıca o, gayrimüslimlere verdiği birçok eman ve ahid belgesinde, onların mallarına, canlarına, dinî hayat ve uygulamalarına, ailelerine ve mabetlerine bizzat kendisinin kefil olduğunu bildirmiştir. Müslüman iken irtidât edip dinden dönenler sırf bu tercihleri dolayısıyla cezâî takibata uğramazlar; fakat irtidâtlarını müslüman toplum aleyhine bozgunculuk ve fesat unsuru olarak kullanmaları halinde ağır biçimde cezalandırılırlar (Buhârî, Diyât, 66; Ebû Dâvûd, Hudûd, 1; Nesâî, Tahrîm, 6; Kasâme, 14). Mülkiyet Hakkı Temel haklar çerçevesinde ele alınabilecek mülkiyet hakkında da insanlar arasında herhangi bir fark gözetilmemiştir. Birbirinizin mallarını haksız şekilde Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 6

253 İslâm Kamu Hukukuna Giriş yiyip tüketmeyin ve başkalarına ait meşru mallardan hiçbirini bilerek haksızlıkla tüketmek için hukukî hilelere başvurmayın! (el-bakara 2/188) şeklindeki genel kural yanında, nitelikli hırsızlığa el kesmek gibi çok ağır bir ceza verilerek (el- Mâide 5/38) mülkiyet korunmuştur. Hz.Peygamber (s.a.s) de, bütün insanlığın canlarının, mallarının ve namuslarının saygıdeğer olup koruma altına alındığını söylemiştir (Buhârî, Hac, 132; Müslim, Hac, 147). Konuya özel bir söylemle: Hiç kimse kardeşinin herhangi bir eşyasını ciddi ya da şaka yoluyla almasın; bir değneği bile alsa onu hemen iade etsin (Ebû Dâvûd, Edeb, 193; Tirmizî, Fiten, 3) Bir şeyi alan onu sahibine vermediği sürece tazmin etmekle sorumludur (Ebû Dâvûd, Büyû, 90; Tirmizî, Büyû, 39) buyurmuştur. Özel mülkiyetin bir hak olarak tanındığı ve dolayısıyla korunduğunu fakihler de şu genel kurallar ile kayıt altına almışlardır: Gayrın mülkünde tasarrufla emretmek bâtıldır, Bir kimsenin mülkünde onun izni olmaksızın âhar bir kimsenin tasarruf etmesi câiz değildir, Bilâ sebeb-i meşrû birinin malını bir kimsenin ahz eylemesi câiz olmaz, Izdırâr, ğayrın hakkını iptal etmez (Mecelle md. 95, 96, 97, 33). Sosyal Güvenlik Hakkı Bundan maksat özellikle dar gelirli kimselerin temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri ölçüde belli bir imkâna kavuşturulmasıdır. Bir başka ifadeyle sosyal güvenlik, yoksul kimselerin sosyo-ekonomik durumlarını düzeltmektir. İslâm bu yönde gönüllü infak yollarını sürekli teşvik etmekle kalmamış devlet eliyle de bazı tedbirlerin alınmasını öngörmüştür (bk.beşer, s.100 vd.). Bu çerçevede gayrimüslimler de dâhil olmak üzere bütün vatandaşlara, hatta vatandaş statüsünde sayılmayan yabancılara bile devlet bütçesinden kaynak ayrılmıştır. Hz. Ebû Bekir in gayrimüslimlere verdiği Yaşlı biri çalışamaz hale gelir veya bir kaza geçirir ya da zengin iken yoksullaşır da dindaşları kendisine sadaka vermeye başlarsa o kimse İslâm ülkesinde oturduğu müddetçe vergiden muaf olacak ve geçimi devlet hazinesinden sağlanacaktır (Ebû Yûsuf, s ) şeklindeki güvence, konunun uygulamadaki boyutlarını göstermektedir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 7

254 İslâm Kamu Hukukuna Giriş DEVLETLER HUKUKU (ULUSLARARASI İLİŞKİLER) Devletlerarası veya uluslararası ilişkiler, kapsamlı fıkıh eserlerinde genellikle siyer, cihad, kıtâl veya ahkâmü l-muharibîn gibi başlıklar altında incelenmiştir. Ayrıca siyer isimli müstakil eserler ile el-ahkâmu s-sultâniyye ve es-siyasetü şşer iyye literatüründe de konu değişik boyutlarıyla ele alınmıştır. Her biriniz için farklı bir yol ve farklı bir hayat tarzı belirledik. Eğer Allah dileseydi hepinizi bir tek topluluk yapardı. Fakat indirdikleriyle sizi sınamak için (böyle takdir etti) (el-mâide 5/48) âyetinden de anlaşıldığı üzere, insanların farklı siyasî ve sosyal gruplar kurmaları bir yaratılış gerçeğidir. İşte bu siyasî gruplar bir başka deyişle devletler, diğerleriyle ilişki kurmadan tek başına yaşayamazlar. Devletlerarası ilişkileri günlük siyasetin dışında belirli ilkeler çerçevesinde ele alıp ona hukuk formu kazandıranlar müslümanlar olmuştur. Bu alandaki ilk kitapları yazdığı için İmam Muhammed eş-şeybânî (ö.189/805) birçok Batılı uzman tarafından devletler hukukunun kurucusu olarak tanıtılmıştır (Yaman, s. 40). Kur ân ı Kerîm ve Resûl-i Ekrem in Sünneti gibi ana kaynaklar ile Hulefâ-yı râşidîn dönemi uygulamaları ekseninde geliştirilen uluslararası ilişkiler kuramı, son tahlilde İslâm ın yüceliği ve dünya barışı şeklinde özetlenebilecek iki unsur üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla müslümanların uluslararası ilişkilerde takip edeceği siyaset, İslâm ın saygınlığından taviz vermemek duyarlılığıyla yeryüzünde barış ve huzurun sağlanmasına dönük olmalıdır. Böyle olunca Kur ân ın bir fıtrat kuralı olarak öngördüğü teâruf, yani farklı toplulukların, insanlığın ortak çıkarı için beraberce gayret göstermesi hikmeti (el-hucurât 48/13) gerçekleşmiş olacaktır. Birçok âyet-i kerîme yanında özellikle; Artık onlar sizi bırakıp çekilir de sizinle savaşmazlar ve barış teklif ederlerse, Allah onlara saldırmanıza izin vermez (en-nisâ 4/90) Bu yüzden biz İsrailoğullarına bildirdik ki, bir cinâyetin veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmanın cezası olarak işlenmesi dışında, kim bir insanı öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibi olur; kim de bir hayat kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur (el-mâide 5/32) Eğer onlar barışa yönelirlerse sen de barıştan yana ol ve Allah a güven!.. (el-enfâl 8/61) Allah, inancınızdan dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere nezaketle ve adaletle davranmanızı yasaklamaz Allah yalnızca, din hakkında sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dostlukla yaklaşmanızı yasaklar; kim onlarla dost olursa, gerçek zâlimler işte onlardır. (el-mümtehine 60/8-9) Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 8

255 İslâm Kamu Hukukuna Giriş meâlindeki âyetleri, toplumlararası ilişkilerdeki ilkesel tavrın sulh yönünde olduğunu göstermektedir. Söz konusu barış çağrısına rağmen Kur ân, savaşın da bir insanlık gerçeği olduğunu göz ardı etmez. Eğer Allah, insanların bir kısmıyla diğerlerini savuşturmasaydı dünyanın düzeni bozulurdu (el-bakara 2/251) Eğer Allah bazı insanları diğerleriyle savmasaydı manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah ın ismi çokça anılan mescidler yıkılır giderdi (el-hac 22/40) gibi âyetleri onun bu gerçekçi yönünü göstermektedir. Şer î hükümlerin amacı insanların yararını dengeli bir biçimde temin edip adaleti gerçekleştirmek olduğundan Kur ân Bir topluma olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sevketmesin! âyetiyle (el-mâide 5/8) uluslararası ilişkilerde de adalet idesinin hâkim olmasını istemiştir. Bu açıdan bakıldığında savaşın, adalet ve insanlığa hizmet ideallerine dayandığı söylenebilir. Dolayısıyla insanlığı ilgilendiren bir haksızlığı gidermek ve inanç özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırmak amacıyla yapılan sıcak müdahaleler, hedefe ulaşılınca sona erdirilir. İşte bu çerçevede söz konusu olabilecek savaş, en genel ifadesiyle yeryüzündeki fesadı gidermek için meşru kılınmış (el-bakara 2/251); herhangi bir savaş da bu amaçla uyumu oranında meşruiyet kazanmıştır. Kur ân, en geniş anlamda din ve vicdan hürriyetini tanımış, imanın baskı altında gerçekleştirilmesini doğru bulmamıştır (el-bakara 2/256; Yûnus 10/99; el- Ankebût 18/29). Dolayısıyla İslâm, esasen kin ve nefrete yol açan savaşı bir tebliğ aracı olarak öngörmemiştir. Yine Kur ân, sırf konjonktürel gerekler ve dünyevî yararlarla hasmâne duyguları tırmandırmayı doğru bulmamış; İslâm ülkesi ve müslüman varlığını korumak gibi meşru gerekçeleri bulunmayan savaşları kınamıştır (el-bakara 2/205; el-enfâl 8/47; en- Nahl 16/92). İnsanın yaratılış itibariyle masum ve dolayısıyla canına kastedilmesinin haram olduğu hükmünü ilke olarak benimseyen fakihler canlıları öldürmeyi, yerleşim yerlerini yıkmayı ve çevreyi tahrip etmeyi beraberinde getireceği için savaşın özü itibariyle güzel/hasen bir olgu olmadığını belirtmişlerdir (bk. Mevsılî, V, 28; Bilmen, III, 356). Onun içindir ki barış içinde özgürce yaşamak mümkün olduğu sürece savaş asla gündeme gelmemelidir. Bu gerçekliğe rağmen özellikle Batılı yazarlar İslâm ın uluslararası ilişkiler kuramının barış değil, savaş üzerine kurulduğunu ve ötekine karşı şiddeti esas alan bir devletler hukuku anlayışına sahip olduğunu söyleye gelmişlerdir. Bu iddialarının temel dayanaklarının başında da uluslararası toplumun fakihler tarafından dâru l- Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 9

256 İslâm Kamu Hukukuna Giriş harb ve dâru l-islâm şeklinde ikiye ayrılıp İslâm dünyası dışında kalan yerlerin savaş ülkesi olarak nitelendirilmiş olması gelmektedir. Kur ân ve hadislerde geçmemekle birlikte fakihlerin benimsediği bu iki terimin ortaya çıkışının tarihî ve askerî bir arka planı bulunmaktadır. Müslümanlar Medine de bir devlet teşkilatına ve gücüne kavuştuktan sonra komşu devlet ve kabilelerle diplomatik ilişkiler kurulmak istenmişti. Muhatap devletlerin cevapları ilk anlarda genellikle olumsuz olup müslümanlara din ve vicdan hürriyeti tanınmayınca savaş ortamı doğmuştu. Bunun yanında İslâm ın doğduğu andan itibaren en azılı düşmanlarının yaşadığı ve Medine ile sürekli savaş halinde olan bir Mekke vardı. Mekke nin fethinden sonra da müslüman toplumlara karşı düşmanca tavırlar devam etmişti. Bu bağlamda yüzyıllar boyu süren Haçlı seferleri özellikle hatırlanmalıdır. İşte bu tarihî, siyasî ve askerî durum ilk fakihleri dünyayı dâru lharb ve dâru l-islâm şeklinde bir sınıflamaya sevketmiştir. Bu taksim aynı zamanda İslâm hükümlerinin uygulanabildiği yerleri tespit için de elverişli bir çerçeve sunmaktadır. Devletlerarası ilişkilerin doğal niteliği, İslâm hukukunun barışı kural savaşı istisna kabul etme esasına bağlı uluslararası ilişkiler kuramı ve yukarıda sunulan tarihsel arka plan dikkate alındığında uluslararası toplumun şu şekilde sınıflanması mümkündür: A. İslâm ülkeleri (Dâru l-islâm). B. Gayri müslim ülkeler (Dâru l-küfr). Bu ikincisi de İslâm ülkeleriyle ilişkilerinin durumuna göre kendi arasında üçe ayrılır: B1. İlişkileri dostane olanlar (Dâru s-sulh) B2. İlişkileri hasmane olanlar (Dâru l-harb) B3. İlişkileri tarafsızlık ilkesine oturanlar (Dâru l-hıyâd) Bu sınıflama, aynı zamanda İslâm devletler hukukunun temel normunu ortaya koyan şu ayet-i kerîmeyle de uyumludur: Allah, inancınızdan dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere nezaketle ve adaletle davranmanızı yasaklamaz Allah yalnızca, din hakkında sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dostlukla yaklaşmanızı yasaklar; kim onlarla dost olursa, gerçek zâlimler işte onlardır. (el-mümtehine 60/8-9). Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 10

257 İslâm Kamu Hukukuna Giriş YARGILAMA HUKUKU Özel veya tüzel kişiler arasında çıkan uyuşmazlıkların, çekişme ve ihtilafların mahkemelerde çözümlenmesinde takip edilen yöntemleri ve kuralları belirleyen hukuk dalıdır. Ana konusu davaların açılması ve görülmesindeki usûller olduğu için usûl-i muhâkeme, usûl-i murâfa a veya sadece usûl hukuku olarak da adlandırılmıştır. Söz konusu yargılama kuralları fıkıh kitaplarının da vâ, kadâ, edebü l-kadâ veya edebü l-kâdî, beyyinât, şehâdât, ikrâr ve sulh gibi başlıkları altında incelenmiş ayrıca özel bir edebü l-kâdî literatürü de gelişmiştir. Burada önce yargı/adliye teşkilatının eksenini oluşturan mahkemeler ardından davalarda söz konusu olan ispat vasıtaları hakkında kısa bilgiler vereceğiz. Mahkeme Dava konusu olan anlaşmazlıkların duruşma yoluyla çözüldüğü adlî-kazâî kurum olan mahkeme, İslâm toplumlarında başlangıçtan itibaren ilkesel olarak tek hâkimli ve tek derecelidir. Yani davayı gören ve kararı veren tek yargıçtır ve verdiği karar kazıyye-i muhkemedir yani kesin ve bağlayıcıdır; bir üst mahkeme (isti nâf) yoktur. Bununla birlikte ihtiyaca bağlı olarak zamanla çok hâkimli ve dereceli mahkemeler de kurulmuştur (Mecelle md.1802; Atar, s.147 vd.). Hâkim karar verirken önce nasların açık hükümlerine uyar. Hakkında nas bulunmayan veya bulunmakla birlikte yoruma açık olan konularda şayet ictihad yeterliliğine sahipse kendi ictihadına, değilse mevcut ictihadlardan uygun bulduğu birisine göre hüküm verir. Eğer belli bir mezhebe veya ictihada göre hüküm vermek üzere tayin edilmişse onun dışına çıkamaz. Nitekim mezheplerin oluşup yerleşmesinden sonra hâkimler belli bir mezhebe tâbi olarak hüküm tesis etmişler ve takdir haklarını da o mezhebin genel esaslarına bağlı kalarak kullanmışlardır. Taraflar verilen karara ancak usûl açısından yani yargılama kurallarına ve açık delillere aykırılık iddiasıyla itirazda bulunabilirler. Bu durumda karar, baş yargıçlık (kâdı l-kudâtlık) makamında veya onun izniyle kurulan üst mahkemede temyîz edilir. İnceleme sonucunda karar ya onaylanır ya da bozulur ve davanın yeniden görülmesi (isti nâf) sağlanır. Eğer yargıç, olayla ilgili nas veya kanun bulunmadığı için ictihad ederek bir karar vermişse, ictihadlar arasında değer farkı olmadığı ve bir ictihad bir başka ictihadla bozulamayacağı için temyîz mahkemesi, kendi ictihadına uymadığı gerekçesiyle bu kararı bozamaz. (bk. Atar, s. 150, 214; Atar, Mahkeme, DİA, XXVII, 339) Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 11

258 İslâm Kamu Hukukuna Giriş İspat Vasıtaları Dava ancak delil ile ispat edilebilir. Yargılama hukukundaki genel kurallara göre berâet-i zimmet asıldır yani masumiyet karinesi gereği kişi suçsuz ve borçsuz sayılır. Bu yönde bir iddia varsa beyyine müddeî için ve yemin münkir üzerinedir (Buhârî, Rehin, 6; Tirmizî, Ahkâm, 12; Mecelle, md.76). Dolayısıyla iddia sahibi olan davacı, bu son kural gereği iddiasını delil ile ispat etmek zorundadır. İspat edinceye kadar kendisine müddeî, ispat ettikten sonra muhık (haklı veya hak sahibi) denir. Hâkim mahkemeye sunulan delillere göre hüküm verir. Nitekim Hz. Peygamber Siz benim önümde davacı ve davalı oluyorsunuz. Ben sizin sunduğunuz delillere göre karar veriyorum. Olur da biriniz (haksız olduğu halde) kendi delilini diğerine göre daha iyi ortaya koyar ve ben de onun lehine hüküm veririm. Dikkat edin kime böyle bir hüküm vermişsem bilsin ki eline ateşten bir parça vermiş olurum (Buhârî, Şehâdât, 27; Müslim, Akdıye, 4) buyurarak delillerin yargı sürecindeki önemine işaret etmiştir. Mahkemede gündeme getirilen ispat vasıtalarına tarîk, turuku l-kazâ veya esbâbü l-hükm adı verilir. Başlıcaları şunlardır: İkrâr Mükellef bir kişinin başkasına olan borcunu, bir hakkı veya işlediği bir fiili herhangi bir zorlama olmaksızın itiraf etmesidir. Ceza davalarındaki ikrârın mahkemede yapılması şarttır. Kişi ikrârıyla muâheze olunur (Mecelle md. 79) kuralı gereğince itirafta bulunan kişinin aleyhine hüküm verilir. Birçok ayet ve hadis ikrârın aleyhte bir ispat vasıtası olduğunu beyan etmektedir (bk. en-nisa 4/135; el- Bakara 2/282; Buhârî, Hudûd, 28, 30; Müslim, Kasâme. 17). Töhmetten uzak olması yönüyle en kuvvetli ispat vasıtası sayıldığı için ikrârda bulunanın doğruluğu ayrıca araştırılmaz. Diğer deliller başkasını ilgilendirirken ikrâr, kişinin kendisiyle sınırlı olduğu için başkasını etkilemez. Bu özellik şu kâide ile belirtilmiştir: Beyyine hüccet-i müteaddiye ve ikrâr hüccet-i kâsıradır (Mecelle md. 78). Şehâdet Gerek hukuk gerek ceza davalarında olayı gözleriyle görüp şahit olan kimsenin hâkimin huzurunda bunu açık şahitlik lafızlarıyla ortaya koyması en bilinen ispat vasıtasıdır. Birçok ayet ve hadis bunun önemine işaret etmiştir (bk. el- Bakara 2/ ; et-talâk 65/2; Ebû Dâvûd, Akdıye, 12). Yalan şahitlik yapma ihtimali bulunduğu için şahitlerin güvenilirliklerinin mahkemeden önce araştırılması gerekebilir ki buna tezkiye-i şühûd veya kısaca Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 12

259 İslâm Kamu Hukukuna Giriş tezkiye ya da ta dîl denmiştir. Ceza davalarında şart olan tezkiye, hukuk davalarında hasmın isteği üzerine yapılır. Şahitliğin iki boyutu vardır. Birincisi olay ya da hukukî işlem gerçekleşirken ona şahit olmaktır. Bu ilk boyuta tahammülü ş-sehâdet denmiştir. İkincisi, çağırıldığında bu olay ya da işleme ait bilgisini mahkemede açıklamasıdır. Bu ikinci boyut edâü ş-şehâdet diye isimlendirilmiştir. İlk aşama olan tahammül şahitliği için kişinin âkil yani akıl sağlığı yerinde ve temyiz gücüne sahip olması ile hadiseyi bizzat görmesi şartları aranır. Tanıklığın mahkemede edâsı için ise şahidin şu ek şartlara sahip olması gerekir: Müslüman olmak. Gayrimüslimin bir müslümanın aleyhine yapacağı şahitliği geçerli değildir (el-bakara 2/282; en-nisâ 4/41). Gayrimüslimler Hanefîlere göre kendi aralarındaki davalarda şahitlik yapabilirler (Serahsî, XVI, 113). Bâliğ olmak. Temyiz gücüne sahip bile olsa çocuğun tanıklığına itibar edilmez. Hür olmak. Konuşabilmek (Nutk). Fakihlerin çoğunluğuna göre dilsizin şahitliği kabul edilmez. Âdil olmak. Dinî emirlere bağlılık diye özetleyebileceğimiz adaletin ayrıntıları üzerinde ihtilaf bulunmaktadır. Hanefîler adaletin tesbitinde büyük günahlardan kesinlikle uzak kalıp küçüklerinde ısrarlı olmamayı, farzları yerine getirmeyi ve iyiliklerinin kötülüklerinden fazla olmasını ölçü almışlardır. Bu niteliklere sahip olmayanlara fâsık denmiş ve şahitlikleri kabul edilmemiştir (Serahsî, XVI, 121; Kâsânî, VI, 268). Kazif cezası almamış olmak. Namuslu ve iffetli insanlara zina iftirasında bulunmak ve bunun sonucunda kazif cezasına çarptırılmak kişinin tanıklık ehliyetini etkiler (en-nûr 24/4). Hanefîler kâzifin şahitlik ehliyetini ebediyyen kaybedeceğini söylerken cumhur, tevbe etmiş olması halinde bu ehliyete tekrar sahip olacağı hükmünü benimsemiştir. Müttehem olmamak yani davadan bir menfaati bulunmamak. Buna göre mesela alt ve üst soylar (anne-baba, nine-dede; çocuk-torun) birbirleri lehine, karı koca birbirinin lehine, işçiler işveren lehine, kişi düşmanının aleyhine şahitlik yapamazlar. Had ve kısas davalarında erkek olmak. Kadınların psikolojilerini hesaba katarak yanılmayı en aza indirebilmek ve şüpheleri bütünüyle ortadan kaldırabilmek için konusu had ve kısas olan ceza davalarında sadece erkeklerin tanıklıklarına itibar edilir (en-nisâ 4/15; en-nûr 24/4). Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 13

260 İslâm Kamu Hukukuna Giriş Yemin Hukuk davalarında bir ispat aracı olan yemin, sözünün veya verdiği haberin doğruluğu konusunda kişinin Allah adına and içmesidir. Yukarıda geçen hadis gereğince yemin, davacıya değil davalıya yani iddiayı reddedene düşer. Davacı iddiasını ispat edemezse hâkim onun talebiyle davalıdan söz konusu iddianın doğru olmadığına dair yemin etmesini ister. Davalı bu yönde yemin ederse dava düşer. Yeminden kaçınma (Nükûl) Aleyhindeki iddianın doğru olmadığına dair yemin etmesi istenen davalının buna yanaşmaması, fıkıh diliyle nükûlü, Hanefîlerce ikrâr ve itiraf gibi değerlendirilmiştir. Bu durumda hâkim, nikâh, nesep, had ve kısas davaları gibi bazı istisnalar dışında davacının lehine hüküm verir (Serahsî, XVI, 117; XVII, 34). Cumhura göre davalının (müddeâ aleyh) yeminden imtinası, aleyhine hüküm verilmesine gerekçe olamaz. Bu durumda yemin davacıya (müddeî) döndürülür; yemin ederse dava lehine sonuçlanır değilse açtığı davayı kaybeder. Karîne Fakihler apaçık ve neredeyse kesin bilgiye ulaştıran göstergeleri karîne-i kâtı a olarak isimlendirmiş ve bir ispat yolu olarak kabul etmiştir. Bu kabul ve tanım Mecelle de Esbâb-ı hükümden birisi dahi karîne-i kâtı adır. Karine-i kâtı a, hadd-i yakîne bâliğ olan emaredir (md ) cümleleriyle kanunlaştırılmıştır. Klasik örneğe göre, elinde kanlı bir bıçakla bir evden çıktığı görülen kimse, ondan hemen sonra o eve girildiğinde bıçaklanarak öldürülmüş olarak bulunan bir kişinin kâtili sayılır. Yazılı belgeler (el-hucecü l-hattıyye) Tahrife açık olduğu için yazılı veya mühürlü belgeler ancak başka delillerle, özellikle de şahitlerle desteklenmek kaydıyla ispat aracı sayılmıştır (Serahsî, XVI, 92). Üzerinde oynama yapılmadığı ve bozulmadığı kesinlikle bilinen yazılı belgeler hükme dayanak olur. Mecelle nin ifadesiyle Yalnız hat ve hatm ile amel olunmaz. Fakat şüphe-i tezvîr ve tasni den salim ise ma mûlün bih yani medâr-ı hüküm olur, başka vech ile sübûta hâcet kalmaz (md. 1736). Kasâme Fâili meçhul cinayetlerle ilgili özel bir ispat yoludur. Cesedin bulunduğu köy veya mahalle halkından elli kişinin cinayeti işlemediklerine ve işleyeni bilmediklerine dair yemin etmeleridir. Bu yemin üzerine öldürülenin diyetini o yerin mükellef erkekleri müştereken öderler. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 14

261 İslâm Kamu Hukukuna Giriş Hâkimin özel bilgisi (İlmü l-kâdî) Davaya bakan hâkimin, bir cinayeti görmesi, bir ikrârı işitmesi gibi taraflar ve olay hakkındaki şahsi bilgisinin delil olup olmayacağı tartışmalıdır. Hanbelî ve Mâlikîler bunu kabul etmezken Ebû Hanîfe ceza davalarında değil hukuk davalarında ve ancak görev sırasında elde ettiği bilgilerle kayıtlı olmak kaydıyla bunu onaylamıştır. İmâmeyn ve Şâfiîler ise genel anlamda bunu bir ispat yolu olarak benimsemişlerdir (Atar, s. 202; Beroje, s.270). Bu bahsi, yargılama hukukumuzun önemli bir ayrıntısını teşkil eden hukuk davalarında bir şahit ve bir yeminle hüküm vermek konusuyla bitirelim. MÂLÎ HUKUK (KAMU MALİYESİ) Devletin üstlendiği kamu hizmetlerinin yerine getirilmesi için gereken gelirin elde edilmesini ve bunların usûlünce harcanmasını, kamu mallarının kullanımını ve yönetimini düzenleyen hukuk kurallarının bütünü mâli hukuku oluşturur. Kamu gelirlerinin en büyük kaynağı vergilerdir. İşte bu vergilerle birlikte bütün gelirlerin ve giderlerin gösterilmesini ifade eden bütçe, mâlî hukukun ana konularını teşkil ederler. Genel fıkıh kitaplarının zekât, siyer-cihâd ve bu kapsamda ğanâim, harâc, cizye ve uşûr gibi başlıkları altında bazı yönleri ele alınan konu özellikle el-emvâl, el-harâc, el-ahkâmu s-sultâniyye ile es-siyâsetü ş-şer iyye türü kitaplarda ayrıntılı olarak incelenmiştir. Burada kamu harcamalarından sarf-ı nazar ederek belli başlı kamu gelirlerini yani vergi çeşitlerini tanıyacağız. Vergiler ilk aşamada şer î ve örfî olarak ikiye ayrılır. İslâm hukukunun ana kaynakları olan Kur ân ve Sünnet tarafından konulmuş olan vergilere et-tekâlîfü şşer iyye denirken, ihtiyaca bağlı olarak devletin koyduğu ilave vergilere ettekâlîfü l-örfiyye ismi verilmiştir. Bu ikincisi klasik kaynaklarda en-nevâib terimiyle de ifade edilmiştir. Harcama alanları farklı olacağı için şer î vergiler alındığı kişinin dinine göre ikiye ayrılır: Müslümanlardan Alınan Vergiler Bunların başında zekât gelir. Zekât gelirlerini şu şekilde sınıflamak mümkündür: Paraların (nükûd) zekâtı. Ticaret mallarının (urûz) zekâtı. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 15

262 İslâm Kamu Hukukuna Giriş Hayvanların (sevâim) zekâtı. Zirâî ürün (hâric) zekâtı (öşür). Madenlerin ve definelerin (rikâz) zekâtı. Gümrük vergisi (uşûr). Esasında gayrimüslimlerden alınan bu vergi Hz. Ömer tarafından müslüman ithalatçılara da % 2,5 olarak uygulanmıştır (Erkal, s. 168). Zekât dışında müslümanlardan nevâib türü vergiler de alınabilir. Bundaki temel ilke nevâibin konulmasının gerçekten gerekli hale gelmesi ve oranlarının âdil ve makul biçimde tesbitidir. Gayri Müslimlerden Alınan Vergiler Beytü l-mâl denen hazinenin müslüman olmayanlardan savaş yoluyla elde ettiği gelirlere ganimet (çoğulu: ganâim) denir. Ganimeti teknik anlamdaki vergi kapsamında değerlendirmek zordur. Zira vergi, vatandaştan veya yurda emân yani güvence alarak izinli giren yabancıdan (müste men) alınan hazine geliridir. İşte ister vatandaş (zimmî) olsun ister belli bir süre ikâmet izni verilmiş yabancı (müste men) olsun gayri müslimlerden normal toplumsal ilişkiler çerçevesinde bazı vergiler alınır ki bunlara genel olarak fey adı verilir. Başlıca fey gelirleri şunlardır: Cizye Zimmîlerden alınan bir vergidir. İslâm egemenliğini tanıyıp müslümanlarla yaptıkları zimmet antlaşmasına bağlı olarak İslâm ülkesinin (dârülislâm) vatandaşı olarak yaşayan gayrimüslimler, birey olarak zimmî, topluluk olarak ehl-i zimmet (ehlü z-zimme) diye isimlendirilmişlerdir. Baş vergisi (harâcü r-ra s veya harâcü rrikâb) olarak nitelenen cizye, zimmet akdinin zorunlu bir sonucudur (et-tevbe 9/29). Genel güvenliklerinin sağlanması karşılığında alınan bu vergi ile fakihlerin çoğunluğuna göre sadece ergin, akıl ve beden sağlığı yerinde ve ödeme gücü bulunan erkekler mükelleftir. Buna göre küçükler, kadınlar, akıl sağlığı yerinde olmayanlar, körler, kötürüm olanlar, yatalak hastalar, çalışamayacak ölçüde yaşlı olanlar, yoksullar ve çoğunluğa göre din adamları bu vergiyi ödemezler. Ülke savunmasına fiilen katkıda bulunanlar ve devlete yararlılıkları olanlar da cizyeden muaf tutulmuşlardır. Cizye miktarı anlaşmaya ve şartlara göre değişkenlik arz edebilir. Harâc Gayrimüslimlerin arazilerine harâc arazisi, ondan alınan vergiye de harâcü larz ya da kısaca harâc denir. Bu araziyi işleten bir müslüman olsa da alınan vergi harâc kapsamındadır, zira verginin sebebi arazinin kendisi ve kimliğidir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 16

263 İslâm Kamu Hukukuna Giriş Uşûr İki çeşit harâc vergisi vardır: Harâc-ı muvazzafa: Arazi ekilsin ya da ekilmesin dönümü başına senelik belli bir miktar olarak konulan vergidir. Harâc-ı mukâseme: Arazinin yetiştirdiği üründen verimliliğe göre 1/2, 1/3 veya 1/4 gibi ondalık oranlarla alınan vergidir. Bu harâc çeşidi ürüne bağlı olduğu için birden fazla ürün alınırsa vergi de tekrarlar, ürün olmazsa vergi düşer. Dış ticaret yapan gayrimüslimlerden alınan gümrük yani ithalat vergisidir. Hz. Ömer döneminde kurumsallaşan bu vergi o dönemde müslümandan % 2,5; zimmîden % 5, yabancıdan % 10 oranında tahsil ediliyordu. Uşûr vergisinin hangi kalemlerden alınacağı ve oranları devletlerararsı ilişkilere ve ictihada bağlı olarak değişebilir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 17

264 Özet İslâm Kamu Hukukuna Giriş İslâm, devlet yönetimi için belli bir rejim önerisinde bulunmamış, bunun yerine yönetimde esas alınması gereken genel ilkelere işaret etmiştir. Yönetimde belli bir sınıf ya da zümre değil, bütün bir toplum söz sahibidir. Toplum, yetki verdiği temsilcileri aracılığıyla kendisini yönetir. İslâm, insanın vazgeçilmez haklarını güvence altına alacak düzenlemeler yapmıştır. İnsan hakları, siyasî idarelerin bir bağışı değil, Yaratıcı nın bir lütfudur. Temel haklar söz konusu olduğunda din ayrılığının bir önemi kalmamaktadır. İslam Devletler hukuku, İslam ın yüceliği ve dünya barışı şeklinde özetlenebilecek iki unsur üzerine kurulmuştur. Dava ancak delil ile ispat edilebilir. Yargılama hukukundaki genel kuralla göre berâet-i zimmet asıldır yani masumiyet karinesi gereği kişi suçsuz ve borçsuz sayılır. Vergilerle birlikte bütün gelirlerin ve giderlerin gösterilmesini ifade eden bütçe, mâlî hukukun ana konularını teşkil ederler. Gayrimüslimlerden alınan belli başlı vergiler cizye, harâc ve uşûrdur. ÖDEV İslâm hukukçularının temel insan hakları alanındaki vizyonunu günümüz yaklaşımlarıyla mukayese eden 200 kelimelik bir metin yazınız. Hazırladığınız belgeyi göndermek için yandaki ödev gönderme linkini kullanınız. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 18

265 Ödev İslâm Kamu Hukukuna Giriş İslam hukukçularının temel insan hakları alanındaki vizyonunu günümüz yaklaşımlarıyla mukayese eden 200 kelimelik bir metin yazınız. Hazırladığınız ödevi sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan ödev bölümüne yükleyebilirsiniz. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 19

266 İslâm Kamu Hukukuna Giriş DEĞERLENDİRME SORULARI Değerlendirme sorularını sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan bölüm sonu testi bölümünde etkileşimli olarak cevaplayabilirsiniz. 1. İslâm Anayasa Hukukunu aşağıdaki kelimelerden hangisi karşılamaktadır? a) Ukûbât b) Ferâiz c) Kanûn-ı Esâsî d) Kamu hukuku e) Siyer 2. Hukuk tarihinde bilinen ilk yazılı anayasa hangisidir? a) Roma Anayasası b) Medine Sözleşmesi c) Manga Carta d) Teşkilât-ı Esâsiyye e) Hammurabi Kanunu 3. Sosyal güvenlik hakkı ile ilgili olarak hangisi doğrudur? a) Sadece müslüman fakirleri kapsar. b) Sadece gayrimüslim fakirleri kapsar. c) Turistler sosyal güvenlikten yararlanamazlar. d) Vatandaş olmayanlar sosyal güvenlikten yararlanamazlar. e) Sosyal güvenlikten yararlanmada din farkının önemi yoktur. 4. Aşağıdaki terimlerden hangisi Müslümanlarla ilişkileri tarafsızlık ilkesine oturan toplum ya da devleti ifade eder? a) Dâru l-küfr. b) Dâru s-sulh. c) Dâru l-hıyâd. d) Dâru l-harb e) Dâru l-islâm 5. Aşağıdaki tanımlardan hangisi tahammülü ş-şehâde kavramı ile ilgilidir? Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 20

267 İslâm Kamu Hukukuna Giriş a) Hukukî işlem gerçekleşirken ona şahit olmaktır. b) Hukukî işleme ait bilgiyi mahkemede açıklamaktır. c) Şahitlerin güvenilirliklerinin mahkemeden önce araştırılmasıdır. d) Şahitlere yemin verdirilmesidir. e) Şahitlik ehliyetini taşımaktır. Cevap Anahtarı 1.- C, 2.-B 3.-E 4.-C 5.-A Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 21

268 İslâm Kamu Hukukuna Giriş YARARLANILAN KAYNAKLAR Atar, Fahrettin, İslâm Adliye Teşkilatı, Ankara 1979 Atar, Fahrettin, Mahkeme, DİA, XXVII, 339 Beroje, Sahip, Ceza Muhakemesi Hukuku Açısından İslâm İspat Hukuku, Ankara 2007 Beşer, Faruk, İslâmda Sosyal Güvenlik, Ankara 1987 Bilmen, Ömer Nasuhi, Hukukı İslâmiyye ve Istılâhâtı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1985 Ebû Ya lâ, el-ferrâ, el-ahkâmu s-sultâniyye, Beyrut 1983 Ebû Yûsuf, Kitabu l-harâc, Kahire 1396 Erkal, Mehmet, İslâm ın Erken Döneminde Vergi Hukuku Uygulamaları, İstanbul 2009 İbn Ferhûn, Tebsıratü l-hükkâm fî Usûli l-akdıye ve Menâhici l-ahkâm, Riyad 2003 İbn Haldun, Mukaddime, Beyrut 1995 Karaman, Hayreddin, Mukayeseli İslâm Hukuku I, İstanbul 1986 Kâsânî, Bedaiu s-sanai fî Tertîbi ş-şerâi, Kahire 1910 Mâverdî, el-ahkâmu s-sultâniyye, Beyrut ty., Dâru l-kütübi l-ilmiyye Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, (haz.ali H. Berki), İstanbul 1978 Mevsılî, el-ihtiyâr, İstanbul 1987 Özel, Ahmet, İslâm Hukukunda Milletlerarası Münasebetler ve Ülke Kavramı, İstanbul 1982 Serahsî, el-mebsût, İstanbul1983 Süyûtî, el-eşbâh ve n-nezâir fî Kavâid ve Furûu Fıkhi ş-şâfiiyye, Beyrut 1987 Tuğ, Salih, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, İstanbul 1984 Yaman, Ahmet, İslâm Hukukunda Uluslararası İlişkiler, Ankara 1998 Yeniçeri, Celal, İslâmda Devlet Bütçesi, İstanbul 1984 Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 22

269 İSLÂM KÂMU HUKUKU II (CEZA HUKUKU) İSLÂM HUKUKUNA GİRİŞ Doç. Dr. Hüseyin ESEN ÜNİTE 12

270 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) GİRİŞ İslâm ceza hukuku konuları, fıkıh kitaplarının İbâdât (ibadetler), muâmelât (muameleler) ve ukûbât (cezalar) şeklindeki zihni taksiminde, ukûbât başlığı kapsamına girmektedir. Klasik fıkıh kitaplarında suç ve ceza konuları hudûd, kısâs, ta zîr, cinâyât, diyât, ikrâh, cirâh, dimâ gibi başlıklar altında ele alınmaktadır. Bu ünitede İslâm hukukunda suç ve ceza kavramları, bunların çeşitleri, hangi suç için hangi cezanın belirlendiği, İslâm ceza hukukunun genel ilkeleri ve cezayı düşüren durumlar ele alınacaktır. SUÇ KAVRAMI Genel olarak buyruklara uymama anlamındaki suç için İslâm kaynaklarında, cerîme, zenb, ism, ma siyet, isyân, hatîe, lemem, seyyie, fahşâ, münker ve bağy gibi kelimelerin kullanıldığı görülmektedir. Mezkûr kelimeler ve benzerleri, dinin özüne uymayan ve ahlâken tasvip edilmeyen her türlü olumsuz fiil ve davranışı ifade etmek gibi ortak bir anlamda birleşmelerine rağmen, çeşitli bakış açılarına göre aralarında teknik anlamda ince farklar barındırmaktadır. İslâm da suç ve ceza anlayışı, dünyevî ve uhrevî, karşılığında açıkça bir ceza belirlenen veya belirlenmeyen, ahlakî veya hukukî her tür fiil ve davranışı kapsayacak şekilde oldukça geniştir. Bu geniş bakış, İslâm Hukukunun dine dayalı bir hukuk sistemi olmasından kaynaklanmaktadır. İslâm hukukçuları, dünyevî yargı ile ilgili olarak suç kavramını karşılamak üzere cerîme veya cürm kelimelerini kullanmayı tercih etmişlerdir. Yine Arapça olan cinâyet kelimesi ise, genel kabule göre, cerîmeden daha dar bir anlama sahip olup öldürme, yaralama, darp ve çocuk düşürme gibi cana ve organlara yönelik suç fiilleri için kullanılmaktadır. Bazılarına göre, cerîme ve cinâyet kelimeleri eş anlamlıdır. Cinâyet kelimesi fıkıhta, hayvanların verdikleri zarar veya hayvanlara verilen zararı ifade için de kullanılmıştır; Cinâyetü l-behâim, cinâyetü l- acmâ ve cinâyetü l-hayevân gibi tabirler hayvanların zararlı fiillerini; el-cinâye ale l-behâim ve el-cinâye ale l-hayevân gibi tabirler de hayvanlara karşı işlenen suçları ifade etmektedir. Bazı fakihlerin kullandığı cinâyâtü l-ihrâm tabiri de hac ibadetindeki ihrâm yasaklarını ifade etmektedir. İslâm âlimleri suçu farklı şekillerde tanımlamışlardır. Suçun, Mâverdî (ö. 450/1058) tarafından kanunîlik ilkesi temelinde yapılan bir tanımı şöyledir: Allah ın had veya ta zîr ile cezalandırdığı şer î yasaklardır. Bu tanım özellikle hüküm koyucunun yüce Allah olduğu ve karşılığında hukukî ceza konulmayan fiil ve davranışlara teknik anlamda suç denilmeyeceğini vurgulanmaktadır. Kısâs cezası da, cezanın belirli olması açısından had kavramı içinde düşünülmüş olmalıdır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 2

271 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) Çağdaş İslâm hukukçuları suçu şöyle tanımlarlar: Yapılması yasaklanan ve karşılığında ceza öngörülen bir fiili yapmak veya terki yasaklanan ve terk edilmesi halinde ceza öngörülen bir fiili terk etmektir. Suçun maddî unsurunun esas alındığı bu tanım, suçun fiil veya terk şeklinde işlenebileceğine vurgu yapmaktadır. Diğer bir tanım da şöyledir: İslâm hukukunun kanunla yasaklayıp karşılığında ceza takdir ettiği, sorumlu bir kişinin hukuka aykırı bir fiili veya terkidir. İslâm hukukçuları suçları üç kategoride ele almaktadırlar: Had cezası gerektiren suçlar: Suç ve cezası önceden Kur ân veya sünnet tarafından sabit olarak belirlenmiş olup değişime ve hâkimin takdirine kapalı olan suçlardır. Sayıları fakihler arasında tartışmalı olmakla birlikte genel kabule göre yedi tanedir: Serika (hırsızlık), şürb (içki içme), zina, hirâbe (yol kesme, eşkıyalık), kazf (zina iftirası), irtidat (İslâm dininden çıkma) ve bağy (devlete haksız isyan). Had suçlarının belirgin özellikleri; Allah hakkının ağır basması, ispat için kesinlik aranması, mahkeme kararından sonra af veya sulha konu olmamaları, cezalarının diğer suçlarınkinden ağır olması ve şüphe ile düşmesi gibi hususlardır. Kısâs veya diyet gerektiren cinayet suçları: Adam öldürme veya darp ve yaralama gibi müessir fiil suçlarında kul hakkı ağır basmakta, dolayısıyla bunlar hak sahipleri tarafından af edilmeye, sulh veya şefaate konu olabilmektedir. Ta zîr cezası gerektiren suçlar: Suç ve cezası önceden Kur ân veya sünnet tarafından sabit olarak belirlenmeyerek, zaman ve şartlara göre esnek olarak kamu gücünün takdirine bırakılan suçlardır. Had ve kısâs dışındaki bütün suçlar ta zîr suçu olarak değerlendirilir. Ta zîr suçlarının ve cezalarının kamu gücü tarafından belirlenmesi sırasında, keyfiliğe yol açmamak için, genel İslâmî ölçüler ve maslahat ilkesi göz önünde bulundurulur. SUÇ SORUMLULUĞU (CEZAÎ SORUMLULUK) Yüce Allah ın fiil ve davranışlarında hür bıraktığı ve isteyip yapabilme özgürlüğü (irade) verdiği insan, başıboş ve sorumsuz bırakılmamış, fiil ve davranışları sebebiyle değişik açılardan sorumlu tutulmuştur. Bu sorumlulukların alanlarını, girift olmaları sebebiyle tam olarak ayrılamasa da, üç ana kümede toplamak mümkündür: Dinî sorumluluk: İnanan insanın, ahiret ve hesap günü inancına dayalı olarak, yüce Yaratıcı ile arasındaki ilişkiler bakımından sorumluluğudur. İbadetlerin gerektiği şekilde eda edilmemesi, kişisel bazı haramların işlenmesinin veya hukukî suçların ahirete müteallik vebali buna örnektir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 3

272 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) Ahlakî sorumluluk: İnsanın öncelikle kendi vicdanına karşı sorumluluğudur. Kişinin kendisine veya çevresine karşı yaptığı bazı yanlışlar, hukukî bir mahiyet arz etmediği için kovuşturmaya konu olmamakla birlikte, iyi ve erdemli insan davranışıyla bağdaşmadığı için vicdanı rahatsız etmektedir. Ayrıca toplum vicdanı ve ahlakıyla bağdaşmayan davranışlar, toplumun kınaması ve dışlaması gibi müeyyidelerle karşılaşmaktadır. İçtimaî/toplumsal/sosyal sorumluluk: İnsanın, içinde bulunduğu topluma karşı dünyevî sorumluluğudur. Genel olarak kanunî/hukukî sorumluluk, özelde de cezaî sorumluluk bu kısımda yer almaktadır. İslâm dini açısından bu üç tür sorumluluğun neticede tek bir sorumluluğa yani dinî sorumluluğa dayandığı veya en azından diğerlerinin ona tâbi olduğu söylenebilir. Zira Kur ân-ı Kerîm ve sünnete bakıldığında, inanç, ibadet, ahlak ve hukuk konularının iç içe ele alındığı görülmektedir. Cezaî sorumluluk çağdaş İslâm âlimleri tarafından şöyle tanımlanmaktadır: İnsanın kendi ihtiyarıyla, anlamları ve sonuçlarının idrakinde olarak işlediği yasak/haram fiillerin neticelerine katlanmasıdır. Cezaî sorumluluğun cezaî ehliyet ve kusurluluk olmak üzere iki ayağı bulunmaktadır: Cezaî ehliyet: İnsanın sorumluluk altına girerek, bunun gereği olan fiil veya terki ve bu sorumluluğa aykırı hareket ettiğinde öngörülen cezayı üstlenebilme yeterliğidir. Çağdaş hukuk kaynaklarında aynı anlamı ifade etmek üzere isnad kabiliyeti, isnad yeteneği, kusur yeterliği, isnad ehliyeti, cezayı üstlenme ehliyeti ve suç ehliyeti gibi ifadeler de kullanılmaktadır. Cezaî ehliyetin iki şartı vardır ki; bunlar akıl ve buluğdur. Buluğ ergenlik dönemine girmiş olmayı; akıl da, bu yaştaki normal bir insanda bulunan orta seviyede bir aklı ifade etmektedir. Normal gelişimini tamamlayarak buluğa ermiş ve aklî yönden de gerekli olgunluğa ulaşmış kişiler, kural olarak aksi ispat edilinceye kadar- cezaî ehliyete sahip kabul edilir. Cezaî ehliyeti bulunmadığı noktasında bir şüphe varsa, hâkim durumu araştırır ve bir karar verir. İslâm hukuku sadece canlı ve âkil baliğ olup mükellef sayılan insanın, fiil ve davranışları sebebiyle cezaî sorumluluğa muhatap olacağını kabul ettiğinden ölü, çocuk, uyuyan, akıl hastası (Ebû Dâvud, Hudûd 16) ve baygın kimselerin cezaî sorumluluğu yoktur. Tercih edilen görüşe göre, helal yoldan veya bilmeyerek sarhoş edici maddeleri alıp sarhoş olanın da cezaî sorumluluğu yoktur. Hayvanların ve cansız varlıkların da cezaî sorumlulukları yoktur. Kusurluluk: Çağdaş hukuk kaynaklarında kusurluluk şöyle tanımlanır: Kanunda suç olarak düzenlenmiş bir fiilin, cezaî ehliyet bulunan bir kimse tarafından, bilerek ve isteyerek ve fakat en azından bilerek yapılmasıdır. İslâm hukuku, kusura dayanan bir sınırlı sorumluluk anlayışını benimsemiştir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 4

273 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) Kusurluluğun derecesine göre, sorumluluk da değişir; fâilin suç işleme kastının bulunduğu kasıtlı suçlarda daha ağır, suç kastının bulunmayıp ihtiyatsızlık ve tedbirsizlik gibi durumlardaysa daha hafif cezalar söz konusudur. Cebir ve tehdit (ikrâh) (en-nahl, 16/106), unutma, hata veya zaruret (el-bakara, 2/173), kusurluluğu ortadan kaldıran veya azaltan haller olup bu durumlarda cezaî sorumluluk ya bütünüyle kalkmakta veya hafiflemektedir. SUÇUN UNSURLARI Klasik fıkıh kaynaklarında suç genel nazariyesi gibi bir bölüm ve suçun genel unsurları gibi bir başlık bulunmaz. Çünkü fıkıh kitaplarında takip edilen meseleci yöntemin gereği olarak, her suçun özel unsurları o suçu incelerken ayrı ayrı ele alınmış ve bunlar arasında genel hükümler serpiştirilmiştir. Bu sebeple bazı Batılı araştırmacılar, İslâm ceza hukukunda suç genel teorisi bulunmadığı ve hükümler arasında ilişki ve ahenk görülmediği gibi eleştiriler ileri sürmüşlerdir. Hâlbuki mesele, sadece konuları ele alırken takip edilen metot farklılığından ibarettir. Nitekim günümüz İslâm hukuku araştırmacıları, çağdaş hukukta suçun genel unsurları konusunda yapılan tasnifi esas alarak, suçun unsurlarını İslâm hukuku açısından ortaya koymuşlardır. Böylece İslâm hukukunun suç genel nazariyesine sahip bulunmadığını düşünmek şöyle dursun, aksine suçta bazı unsurların aranmasında öncülük ettiğini söylemek mümkün hale gelmiştir. Suçun genel unsurlarının bulunması, özel unsurların da bulunduğu anlamına gelmez. Yani her suç genel unsurları taşımanın yanında, kendine ait bazı özel unsurlara sahip olabilmektedir. Örneğin hırsızlık suçunda çalınan malın muhafaza altında bulunması ve gizlice alınması; zina suçunda cinsel ilişkinin önden olması gibi hususlar, bu suçlara ait özel unsurlardır. Suçun dört genel ve temel unsuruna İslâm hukuku açısından yaklaşım şöyle özetlenebilir: Suçun Kanunî Unsuru Suçun kanunî unsuru, suç sayılan fiillerin ve uygulanacak cezaî müeyyidelerin önceden kanunla belirlenmesi demektir. Kanûnî unsur bakımından had ve kısâs suçlarıyla ta zîr suçlarını ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Had ve kısâs suçlarının Kur ân ve sünnet tarafından belirlenen suçlar olduğu göz önüne alınırsa, bu suçlarda tam bir kanûnîlik ilkesinin geçerli olduğu söylenebilir. Ta zîr suçlarında ise, zaman ve şartlara göre esneklik bulunduğundan, sıkı bir kanûnîlik ilkesinden söz edilemez. Ancak genel ölçüler bakımından birtakım sınırlamalar bulunmaktadır. Ta zîr suç ve Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 5

274 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) cezalarının, kamu gücüne bırakılan yetkiye dayanarak önceden kanunla belirlenmesi halinde, bunlarda da tam bir kanûnîlik ilkesinden söz edilir. Kanunîlik ilkesinin önemli neticelerinden birisi, ceza hükümlerinin geçmişe yürütülmemesi yani kanunun yayınlanıp ilan edilmesinden önce vuku bulan olaylara tatbik edilmemesidir. Kur ân-ı Kerîm de (el-isrâ, 17/15; el-kasas, 28/59) ve sünnette, yasaklama gelmeden önce işlenen fiiller sebebiyle sorumluluk bulunmadığı yönünde birçok ifade bulunmaktadır. Bu ifadeler, İslâm hukukunda başlangıçtan beri kanunîlik ilkesinin bulunduğunu göstermektedir. Suçun Maddî Unsuru Suçun maddî unsuru, kişinin ancak söylediği söz, işlediği fiil veya terk sebebiyle sorumlu tutulabilmesi, kalpte kalan niyetten dolayı sorumlu tutulmamasıdır. Bu konuda çok sayıda nas bulunmaktadır. Mesela Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Yüce Allah, ümmetim, içlerinden geçen fena şeylerle amel etmedikçe veya onu konuşmadıkça, o şey yüzünden onları hesaba çekmeyecektir. (Buhârî, Eymân 15; Müslim, İmân 201). Maddî unsur tabiri, sadece hareketi/fiili değil, neticeyi ve hareketle netice arasındaki illiyet bağını da kapsamaktadır. Böylece illiyet bağı ile bir insan hareketine bağlanan suç fiilinin, fâil veya fâillerini tespit etmek mümkün olmaktadır. Fâil tespit edildiğindeyse, herkesin kendi fiilinden sorumlu olması anlamındaki cezaların şahsîliği ilkesine riayet edilmiş olmaktadır. Hukuka Aykırılık Unsuru İşlenen fiilin, hukuk düzenince cevaz verilmeyen, haklı sayılmayan bir fiil olmasını ifade eder. Meşrû müdafaa, bir görevin ifası veya bir hakkın kullanılması gibi durumlar, hukuka uygunluk sebepleridir. İslâm hukuku hukuka uygunluk sebeplerine de yer vermiştir. Mesela meşrû sebepler bulunduğu takdirde ölüm cezasının uygulanmamasından bahseden ayetler (el-bakara 2/178, 191) bulunmaktadır. Şu hadis de bazı hukuka uygunluk sebeplerini içermektedir: Allah tan başka ilah olmadığına ve benim de Allah ın Resulü bulunduğuma şahadet eden kimsenin kanı, üç hal dışında helal değildir: Zina yapan dul, cana can kısâs, dinden çıkıp cemaatten ayrılan kişi. (Buhârî, Diyât 6; Müslim, Kasâme 25). Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 6

275 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) Suçun Manevî Unsuru Suçun manevi unsuru: Kanunî tarife uygun ve hukuka aykırı fiilin, irâdî yani fâile isnadı kabil olabilecek şekilde kusurlu olmasını ifade etmektedir. Cezaî sorumluluk konusunu açıklarken İslâm ceza hukukunda ancak cezaî ehliyete sahip kişinin, kusurlu olarak işlediği fiil sebebiyle sorumlu tutulduğundan bahsetmiştik. CEZA KAVRAMI Arapçadan dilimize geçmiş olan ceza kelimesi, Arapçada zıt anlamları barındıran kelimelerden olup iyi veya kötü karşılık anlamında olmakla birlikte; Türkçemizde suç veya günah işleyenlere verilen azap şeklinde sadece olumsuz karşılık anlamında kullanılmaktadır. Arap dilinde, Türkçemizdeki ceza karşılığı olmak üzere genellikle ukûbe ve ikâb kelimeleri kullanılmaktadır. İslâm hukukunda ceza terimi çeşitli şekillerde tanımlanmaktadır. Mesela Mâverdî nin cezayı belirleyen otorite açısından yaptığı tanımı şöyledir: Ceza Allah ın, haram kıldığı şeylerin işlenmesini ve emrettiği şeylerin terkini önlemek üzere koyduğu müeyyidelerdir (zevâcir). İbn Âbidîn (ö. 1252/1836) de cezayı amacı açısından şöyle tanımlar: Cezalar, insanların yararı için, din, nefis, nesil, mal, akıl ve namuslarını korumak ve kulların zarar gördüğü çeşitli kötülüklerden vazgeçirmek amacıyla konulan müeyyidelerdir. Günümüz İslâm hukukçuları da ceza için daha kapsamlı olan şu tanımı vermektedirler: Kanun koyucunun toplum yararı için yasaklamış olduğu fiilleri işleyene, acı veren bir karşılık olarak, kanunda belirtilmiş korkutucu müeyyidedir. İslâm ceza hukukunda, cezaların dinî nitelikli olması ona özel bir durum kazandırmış, dünyevî gayelerin yanında uhrevî gayeler de öngörülmüştür. Dünyevî gayeler arasında öncelikle, İslâm dininin korumayı hedeflediği temel değerler olan canın, malın, dinin, aklın ve neslin korunması bulunmakta; bunların yanında suçlunun caydırılması ve ıslahı, diğerlerine ibret olması, mağdurların vicdanlarını tatmin ve toplumun korunması gibi amaçlar bulunmaktadır. CEZALANDIRMADA AMAÇ İslâm ceza hukukunda cezalar suçluyu uslandırıp ıslah etme, başkalarına ibret olma, mağdur veya zarar görenlerin vicdanlarını tatmin, toplumun korunması ve işlenen suçun günahının silinmesi gibi amaçlar taşımaktadır. Genel önleme: Suç failinin cezalandırılması, başkalarına da ibret olmakta ve potansiyel olarak suça eğilimli olanları caydırmaktadır. Hırsızlık ayetinde geçen Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 7

276 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) nekâl kelimesi (el-mâide, 5/38), caydırıcı ve ibretlik ceza olarak anlaşılmıştır. Ayrıca zina cezasının infazına müminlerden bir grubun şahitlik etmesinin istenmesi (en-nûr, 24/2), aleni infazın halk üzerindeki etkisini vurgulamaktadır. Özel önleme: Suçlunun uslandırılması ve ıslahı demektir. Yaptığının karşılığını gören ve acısını çeken failin, bir daha suç işleme cesaretin kaybetmesi ve tövbe etmesi beklenir. (e-mâide, 5/38-39) Mağdurları tatmin: İşlenen suçtan mağdur olan ve zarar gören taraflar, intikam alma hevesiyle ortaya çıkıp başka ve daha büyük suçların işlenmesine sebep olabilirler. Neticede bitmek tükenmek bilmeyen kan davaları başlamış olur. Özellikle adam öldürme ve müessir fiil suçlarında mağdurlara yetki verilmesi, onların vicdanını rahatlatmaktadır (el-isrâ, 17/33). Toplumun korunması: Her suçun mutlaka can, mal, din, ırz-namus ve akla zarar verdiği için cezalandırıldığı düşünüldüğünde, her ceza bu değerleri koruma amacına hizmet etmektedir. Kişilerin ne kendilerine ne de başkalarına zarar verme veya kötü örnek olma hakları vardır. Toplumdaki bir kötülük, herkesi huzursuz eder. Kötülüğün karşılığının verilmesi de toplum vicdanını rahatlatır. Keffâret: Her suç Yüce Allah ın bir yasağını çiğnemek ve isyan anlamı taşıdığından, suçların bir dünyalık cezaları bir de ahirete yönelik günah boyutu vardır. Dünyevi cezalar zorla da olsa kişilere uygulandığından, işin uhrevî boyutu bâkî kalmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s) dünyada uygulanan cezaların keffâret olduğunu yani ilgili suçun günahını da sildiğini buyurmuştur. (Müslim, Hudûd, 41) SUÇLAR VE CEZALARININ TASNİFİ VE ÇEŞİTLERİ Hüküm Koyucu (Şâriî) Tarafından Belirlenmiş Olup Olmaması Bakımından Suçlar ve Cezaları İslâm hukukunda cezalar, naslar (Kur ân ve sünnet) tarafından belirlenip belirlenmeme açısından had cezaları, kısâs-diyet cezası ve ta zîr cezaları olmak üzere üç kategoriye ayrılmaktadır. Had Cezaları Kur ân ve Sünnet tarafından kesin olarak belirlenen cezalardır. Hâkimin bu cezaları uygulamama, artırma veya eksiltme yahut başka cezalarla değiştirmeye yetkisi bulunmaz. Bu sebeple had cezaları Allah hakkı olarak yerine getirilmesi gereken cezalar olarak tanımlanmaktadır. Kur ân-ı Kerîm de dört had cezasından bahsedildiğini görmekteyiz: Hırsızlık yapanın elinin kesilmesi (el-mâide, 5/38), zina edene yüz sopa vurulması (en-nûr, 24/2),zina iftirasında bulunana seksen sopa Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 8

277 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) vurulması ve bir daha şahitliğinin kabul edilmemesi (en-nûr, 24/4-5), hirâbe (yol kesme, eşkıyalık) suçu işleyenlere de öldürme, asma, el ve ayakların çapraz kesilmesi veya sürgün (el-mâide, 5/33-34). Ayrıca zina edenin bekâr olması durumunda yüz sopa ve sürgün, evli olması halindeyse taşlanarak öldürülme (recm) şeklindeki ayırım (Buhârî, Hudûd, 21, 30-32; Ebû Dâvud, Hudûd, 23-25), içki içene kırk sopa vurulması (Buhârî, Hudûd, 2-4; Ebû Dâvud, Hudûd, 36) ve İslâm dininden ayrılanın (irtidat) öldürülmesi (Ebû Dâvud, Hudûd, 1) cezaları, Hz. Peygamber in emir ve uygulamalarına yani sünnete dayanmaktadır. Had suçlarının tanımı, oluşum şartları ve cezalarını kısaca şöylece özetleyebiliriz: Hırsızlık (Serika) Suçu ve Cezası Hırsızlık suçu İslâm hukukunda şöyle tarif edilir: Mükellef bir kimsenin başkasına ait, kısa zamanda bozulmayan belirli miktarda bir malı, muhafaza altındaki bir yerden, gizlice almasıdır. Tanımı açacak olursak hırsızlık suçunun çoğunluğa göre önemli şartları şunlardır: Çalan kişi âkil ve baliğ yani mükellef olmalıdır. Çalınan mal başkasına ait olmalıdır. Sebze, meyve ve et gibi kısa zamanda bozulmayan bir mal olmalıdır. Malın değeri belirli bir miktara ulaşmalıdır. Mal, muhafaza altında iken çalınmalıdır. Yukarıdaki şartları taşımayan hırsızlık fiili için had cezası uygulanamaması, fiilin cezasız kalacağı anlamına gelmez; gerekli görülürse ta zîr cezası uygulanabilir. Hırsızlık Suçunun Cezası: Şartlarını taşıdığı işin ispat edilen hırsızlık suçunun cezası, el kesmedir (el-mâide 5/38). Çoğunluğa göre sağ elin bilek kısmından kesilir. Suçun tekerrürü halinde nasıl bir yol izleneceği konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Zinâ Suçu ve Cezası Zina bütün toplumlarda ve özellikle ilahî dinlerde en büyük haramlardan biridir. Zinanın dinî açıdan haram bir fiil olma, bir de şartları oluştuğunda hukukî açıdan suç teşkil etme boyutu vardır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 9

278 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) Zina Suçu: Bir kadın ve erkeğin, aralarında evlilik bağı, mülkiyet veya şüphe bulunmadan önden cinsel birleşmeleridir. Tanımı açtığımızda zina suçunun önemli şartları şunlardır: Cinsel birleşme bir erkek ile kadın arasında olmalıdır. Homoseksüel ilişkinin (livâta) zina suçu kapsamında olup olmadığı tartışmalıdır. Lezbiyen ilişkiler zina suçu kapsamında değildir. Fakihlerin çoğunluğuna göre hayvanla ilişki de zina suçu kapsamına girmez. Kadın canlı olmalıdır; ölü kadınla ilişki zina suçu kapsamına girmez. Aralarında nikâh bağı bulunmamalıdır: Evli çiftler arasındaki ilişkiler zina kapsamına girmez. Fakat eşine zarar veren kişi, ta zîr türünden bir cezaya veya tazminata mahkûm edilebilir. Aralarında mülkiyet bağı bulunmamalıdır: Mülkiyet bağı efendilik kölelik ilişkisini ifade eder. Günümüzde kölelik kalkmıştır. Şüphe bulunmamalıdır: İlişki yaşadığı kişiyi eşi zannetme veya onunla nikâh yaptığını zannetme gibi durumlarda şüpheye dayalı ilişkiden bahsedilir ve bu tür ilişkiler zina suçu kapsamına girmez. İlişkinin önden olması gerekir: Ters ilişki çoğunluğa göre, zina suçu kapsamına girmez. Şâfiî ve Hanbelîler ters ilişkiyi de zina sayarlar. Yukarıdaki şartları taşımayan zina fiili için had cezası uygulanamaması, fiilin cezasız kalacağı anlamına gelmez; gerekli görülürse ta zîr cezası uygulanabilir. Zina suçunun ispatı için ya bizzat failin gönüllü ikrarı veya olayın dört şahidin ayrıntılı beyanıyla ispatı gerekmektedir. Çoğunluk fakihlere göre evli olmayan bir kadının hamileliği gibi durumlar, zina suçunun ispatı için delil olarak kullanılamaz. Zina Suçunun Cezası: Zina edenin muhsan olup olmamasına göre zina suçunun cezası farklılık göstermektedir. Müslüman ve mükellef olup hayatında bir kere dahi olsa evlilik yapmış ve evlilik içinde eşiyle birleşmiş olan kişiye muhsan; hiç evlenmemiş ve birleşme yaşamamış kişiye de gayrimuhsan (bekâr) denir. Bir kere muhsan sıfatını kazanan kişinin zina ettiği zaman evli veya dul olması önemli değildir. Muhsan olmayan zânînin cezası ayet gereği (en-nûr, 24/2) yüz sopadır (celde). Şâfiî ve Hanbelîlere göre sopa cezasına had olarak bir yıl sürgün de eklenir. Hanefîler ise sürgünü ta zîr kapsamında görürler. Özellikle kadın suçluların sürgüne gönderilmeyeceği yönündeki görüş ağırlık kazanmıştır. Muhsan olan zânînin cezası sünnete göre recm yani taşlayarak öldürmedir. Recm cezası klasik fıkıh kitaplarında bir had cezası olarak ele alınmış ve Hz. Peygamber (s.a.s) zamanından Osmanlı Dönemine kadar az da olsa uygulaması Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 10

279 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) bulunmuştur. Klasik kaynaklarda recme kökten karşı çıkanların bazı Hariciler olduğu ifade edilmektedir. Günümüzde ise bazıları çeşitli gerekçelerle İslâm da recm cezası bulunmadığını ileri sürerken; bazıları da recmi bir had değil, ta zîr cezası olarak değerlendirmektedir. Zina İftirası (Kazf) Suçu ve Cezası Zina İftirası Suçu: Namuslu bir erkek veya kadının zina yaptığı iddia edilip dört şahitle ispat edilemediği takdirde, iddiada bulunan kişi veya kişiler zina iftirası suçu işlemiş olurlar. Zina iftirası suçunun oluşması için isnadın, iftirada bulunanın ve iftiraya maruz kalanın bazı şartları taşıması gerekmektedir. İsnadın zina veya neseple ilgili olması ve dört şahitle ispat edilememiş bulunması gerekir. Yalancılık, sahtekârlık gibi iftiralar bu kapsama girmez. Zina isnadının dört şahitle ispatı halinde söz konusu zina faillerine zina cezası uygulanır. İftirada bulunan kişi âkil, bâliğ ve fiillerinde ihtiyar sahibi olmalıdır. Kadın, erkek, müslüman veya gayrimüslim olması önemli değildir. İftiraya maruz kalan kişinin de muhsan olması gerekir. Buradaki muhsan ifadesi zina suçundan biraz farklı olarak- âkil, baliğ, hür, müslüman ve iffetli/namuslu olmak anlamındadır. Buna göre çocuk, akıl hastası ve gayrimüslim gibi kişilere yönelik zina isnatları, zina iftirası suçu kapsamına girmez. Yukarıdaki şartları taşımayan zina isnadı için had cezası uygulanamaması, fiilin cezasız kalacağı anlamına gelmez; gerekli görülürse ta zîr cezası uygulanabilir. Zina İftirası Suçunun Cezası: Zina iftirası suçunun cezası seksen sopa ve artık şahitliğinin kabul edilmemesidir (en-nûr, 24/4-5). Yol Kesme/Eşkıyalık (Hirâbe) Suçu ve Cezası Hirâbe Suçu: Silahlı gasp, yol kesme ve eşkıyalık gibi anarşi ve fesat çıkaran suçları kapsayan karmaşık bir suçtur. Genellikle şöyle tanımlanır: Elindeki güce dayanarak, muhatapların dışardan yardım alamayacağı bir yerde, açıktan ve güç gösterisi şeklinde mal almak, öldürmek veya korku salmak amacıyla ortaya çıkmaktır. Bu suç ve cezası el-mâide, 5/ ayetlerde belirlenmiş olup faile muhârip denilmektedir. Muhârip sayılacak kişinin âkil, bâliğ, müslüman, zimmî veya mürted olması şarttır. Erkek olması, silahlı olması ve suçun yerleşim yerleri dışında işlenmesi gibi şartlar konusunda ihtilaf bulunmaktadır. Muhâriplerin yakalanmadan önce tövbe etmeleri halinde had cezasının düşeceği konusunda ilgili ayet sebebiyle ittifak bulunmaktadır. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 11

280 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) Hirâbe Suçunun Cezası: Hirâbe suçunun cezasının ayette belirtildiği üzere öldürülme, asma, el ve ayağın çapraz kesimi veya sürgün olduğu konusunda ittifak olmakla birlikte, karmaşık yapıdaki bu suçta hangi şartlarda hangi cezaların uygulanacağı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. İçki İçme (Şürb) Suçu ve Cezası İçki ve sarhoş edici olan bütün içecekler İslâm dininde haramdır. Üzüm veya hurma suyundan yapılıp adına Arapların hamr dediği ve ayette ifadesi geçen (el- Mâide, 5/90) içkinin haramlığı ve bu içkiden az veya çok içmek arasında bir fark bulunmadığı hususu ittifakla kabul edilmektedir. Bunun dışında kalıp azı veya çoğu sarhoşluk veren içkiler konusunda ihtilaf bulunmaktadır. Hanefîlerin ağırlıkta olduğu bir gruba göre hamr dışındaki içeceklerin ancak sarhoşluk veren miktarı haramdır. Diğer gruba göreyse her sarhoşluk veren içki hamr kapsamına girer ve azı da çoğu da haramdır. İçki içmek dinen haram olmanın yanında şartları oluştuğunda hukukî bir suç teşkil etmektedir. İçki İçme Suçu: İçenin hür, müslüman ve mükellef olması, bilerek ve isteyerek içmesi, eğer hamr dışında bir içki içmişse Hanefîlere göre dili dolaşacak veya kadın ile erkeği ayıramayacak kadar sarhoş olması şarttır. Hamr içmişse sarhoş olması şart olmayıp onun azı da suçun oluşması için yeterlidir. Hamr dışındaki içkilerde sarhoşluk şartını arayan âlimler bu suçun ve cezasının adını haddü s-sükr= sarhoşluk cezası olarak da kullanmaktadırlar. İçki İçme Suçunun Cezası: İçki içmenin cezası Kur ân da geçmez. Hz. Peygamber (s.a.s) ve halifeler döneminde bu suç için uygulamalara dair muhtelif rivayetler bulunmaktadır. Rivayetlere göre Hz. Peygamber bu suçu işleyenlere kırk sopa vurma cezası uygulatmış ve Hz. Ebu Bekir döneminde aynı uygulama sürdürülmüştür. Hz. Ömer in hilafeti sırasında içki içenlerin çoğalması sebebiyle yapılan istişare sonucu, ceza seksen sopaya çıkarılmıştır. Bu sebeple bazı âlimler bu cezayı kırk, bazıları da seksen sopa olarak ifade etmektedirler. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Peygamberin uyguladığı kırk sopa had cezası; Hz. Ömer döneminde yapılan kırk sopa ilavesi ise ta zîr cezası niteliğindedir. İsyan/Ayaklanma (Bağy) Suçu ve Cezası Bağy Suçu: Müslümanlardan bir grubun kendi kanaat ve içtihatlarına göre yanlış yolda olduğunu düşündükleri meşru İslâm devleti idaresine karşı isyan edip yönetimi değiştirmek veya ayrı bir devlet kurmak üzere ayaklanmalarıdır. Böyle bir kalkışmada bulunanlara bâğî (çoğulu: buğât) denir. Bağy suçuyla ilgili ayet şöyledir: Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 12

281 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) Müminlerden iki taraf vuruşacak olurlarsa, derhal onların arasını bulup sulh yapın. Taraflardan biri diğerine tecavüz ve saldırıda bulunursa (bağy), tecavüz eden tarafa karşı, o taraf Allah ın emrine dönünceye kadar vuruşun. Şayet tecavüz eden taraf Allah ın emrine dönerse, iki taraf arasında adaletle sulh yapın ve adaletten ayrılmayın. Allah adaletle davrananları sever. (el- Hucurât, 49/9) Bağy Suçunun Cezası: Bu suçun cezası, suçun ne şekilde ve ne ölçüde işlendiğine bağlı olmak üzere, kısmen had kısmen de ta zîr olmak üzere farklı şekillerde uygulanmaktadır. Genel kabule göre durum şöyledir: Ehl-i sünnet inancına aykırı bir inanca sahip olmakla birlikte, bir grup teşkil etmeyen ve devlete başkaldırmayanlara dokunulmaz. Bunlara diğer müslümanlar gibi davranılır. Ehl-i sünnete aykırı inanç ve bid atların propagandasını yapanlar, ikaz edilir, sağlam ve sahih düşünce kendilerine telkin edilir, buna rağmen ısrar ederlerse uygun bir ta zîr cezasıyla cezalandırılırlar. Bir grup oluşturmakla birlikte devlete itaate devam ederlerse, toplanmalarına engel olmak için uygun tedbirler alınabilmekle birlikte, kendilerine karşı savaşılmaz. Devlete itaat etmez ve başkaldırırlarsa, önce itaate davet edilirler, ısrar ederlerse zor kullanarak ve savaşla itaat altına alınırlar. Bâğîlere karşı zor kullanma ve savaş kararı verildiğinde, kaçanın arkasından gidilmez, yaralı ve esirler öldürülmez, malları ganimet olarak alınmaz, çoluk çocukları esir alınmaz. Mecbur kalınmadıkça evleri, barınakları, ağaçları, ürün ve hayvanları tahrip edilmez. İslâm dan çıkma (İrtidat) Suçu ve Cezası İrtidat Suçu: İrtidat, bir müslümanın dinini terk etmesi yahut başka bir dine girmesidir. İrtidat edene mürted denir. Kişilerin hangi dini seçecekleri konusunda onlara baskı yapılmasına İslâm karşı çıkmakta, hak ile batılı görüp kendi hür iradeleriyle karar vermelerini istemektedir (el-bakara, 2/256). Hz. Muhammed (s.a.s) in elçi olarak gönderilişinden sonra geçerli tek hak din olan İslâm (el-mâide, 5/3) ile şereflendikten sonra bu dini terk eden kimse, hem dünyada hem de ahirette kendine yazık etmiş olur. Böyle kişilerin kâfir olarak ölmeleri halinde yaptıkları bütün hayırlı işler boşa gitmiş olur ve ahirette cehennem azabı onları beklemektedir (el-bakara, 2218). Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 13

282 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) İrtidat suçu, kişisel çerçevede kalan salt bir din değiştirme olayı olarak görülmemiş, meseleye müslüman toplumun ve devletin birliğinin korunması açısından bakılmıştır. Nitekim Hz. Ebu Bekir halifeliği döneminde, namaz kılarız ama devlete zekât vermeyiz diyenleri mürted olarak değerlendirip kendilerini savaş yoluyla itaat altına almıştır. İslâm âlimleri çoğunlukla mürtede karşı şunların yapılması gerektiğini ifade etmişlerdir: Mürtedin İslâm dini konusunda şüphe ve tereddütleri varsa, kendisine açıklamalarda bulunularak bunlar giderilir ve İslâm a dönmesi teklif edilir. Gerektiğinde düşünmesi için kendisine makul süreli fırsat verilir. İrtidat Suçunun Cezası: İrtidat suçunun dünyevi cezası sünnet deliline dayanmaktadır ve ölümdür. Hadislerde şöyle geçer: Kim dinini değiştirirse, onu öldürün. (Ebu Davud, Hudud, 1) Allah tan başka ilah olmadığına ve benim de Allah ın Resulü bulunduğuma şahadet eden kimsenin kanı, üç hal dışında helal değildir: Zina yapan dul, cana can kısâs, dinden çıkıp cemaatten ayrılan kişi. (Buhârî, Diyât 6; Müslim, Kasâme 25). Kısâs veya Diyet Cezası Kısâs, misliyle karşılık vermek anlamında olup öldürme ve müessir fiil (yaralama, darp vb.) suçlarında faile mukabele bilmisil esasına göre aynı muamelenin yapılması demektir. Diyet ise mağdur tarafa ödenen kan parasıdır. İslâm hukukunda adam öldürme veya müessir fiil suçları karşılığında verilen ceza ya kısâs veya onun yerine maddi bir bedel ödenmesi şeklinde infaz edilmektedir (el- Bakara, 2/ 178, 179, 194). Kısâs ve diyet cezaları yüce Allah tarafından belirlenmiş olması itibariyle had cezalarına benzemekle birlikte, kul hakkı ağırlıkta olan cezalardır. Aşağıda öldürme ve müessir fiil suçları ayrı ayrı ele alınacaktır. Öldürme Suçu Öldürme suçu, meydana geliş şekline göre Hanefîler tarafından şu şekilde beş türe ayrılmıştır: Kasıtlı (amden) öldürme: Bir kişiye, genelde ölümüne neden olacak silah, demir vb. bir şeyle vurmak ya da yüksekten atmak gibi genellikle ölüme yol açacak bir fiilde bulunmaktır. Bir mümini kasten öldürmenin dünyevi cezası, kısâs yoluyla katilin öldürülmesidir (kaved). Ancak maktûlün velilerine kısâs cezasını bütünüyle affetme veya kısâstan diyete dönme yetkisi verilmiştir (el-bakara, 2/ ). Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 14

283 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) Diyetin Hz. Peygamber dönemindeki miktarı yüz devedir. Bu miktar o zamanda yaklaşık olarak ikiyiz sığır veya iki bin koyuna denk gelmekteydi. Kastın aşılması yoluyla öldürme (şibh-i amd): Genelde öldürücü olmayan bir şey kullanılması sonucu ölüm meydana gelmesidir. Kamçı, sopa, küçük bir taş parçası, yumruk, tokat ve benzeri bir fiil sonucu ölüm meydana gelmesi böyledir. Kastın aşılması yoluyla öldürmenin cezası ağırlaştırılmış diyettir. Bu ise kırk tanesi hamile olmak üzere yüz devedir. Hata ile öldürme: Bir mümini yanlışlıkla öldürmektir. Hata iki şekilde olabilir: Mubah bir şeye ateş edip yanlışlıkla insana isabet etmesi veya harbî (düşman) zannıyla ateş edilen kişinin müslüman çıkması. Hata ile öldürmenin hükümleri biraz tafsilatlıdır. Kim bir mümini hata yoluyla öldürürse mümin bir köle azat etmesi ve ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi lazımdır. Maktûlün velileri isterlerse diyetten vazgeçebilirler. Öldürülen kişi mümin olduğu halde düşman bir topluluktan ise, mümin bir köleyi azat etmek gerekir. Şayet öldürülen kişi, İslâm toplumuyla aralarında anlaşma bulunan bir topluluktansa, ailesine bir diyet vermek ve mümin bir köle azat etmek gerekir. Köle azadına gücü yetmeyenin, Allah tarafından tövbesinin kabulü için aralıksız iki ay oruç tutması gerekir (en-nisâ, 4/92). Hata yerine sayılan öldürme (mâ cerâ mecre l-hata): Kişiden iradesinin dışında çıkan bir fiil nedeniyle bir şahsın ölümüne sebep olmaktır. Uyuyan bir kimsenin, farkında olmadan bir başka kişinin üzerine düşerek onu öldürmesi buna örnektir. Bu tür öldürmede yapılacak işlem, hata ile öldürmede yapılacak işlemlerle aynıdır. Sebebiyet verme (tesebbüb) yoluyla öldürme: Umuma açık bir yolda suyu çevirmek vb. amaçla kazı yapıp birinin buraya düşerek ölmesi veya umumî yola saldığı hayvanının bir insana çarparak onu öldürmesi gibi durumlar, sebebiyet yoluyla meydana gelen öldürmelerdir. Sebebiyet verme suretiyle ölüm meydana geldiğinde, Hanefîlere göre fâilin âkilesi diyeti öder fakat fâile keffâret gerekmez. Diğer mezhepler sebebiyeti hata ile öldürme içinde değerlendirmektedirler. Müessir fiil suçları İnsan bedenindeki organlara, kemiklere karşı saldırıda bulunmak, vurmak, yarmak ve yaralamak gibi fillerdir. Bu tür fiillerde de esas ceza genellikle kısâstır. Yani göze göz, dişe diş, buruna burun, kulağa kulak gibi misliyle karşılık vermedir. Mağdur dilerse kısâstan vazgeçip organ diyetine razı olabilir. Genel kurala göre vücutta tek bulunan organlar için tam diyet, çift organların her biri için yarım diyet ödenir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 15

284 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) Ta zîr cezaları Hakkında had veya kısâs cezası bulunmayan suç ve günahları işleyenlere verilen, miktarı ve keyfiyeti naslarda kesin olarak belirlenmemiş, zamana ve şartlara göre esneklik arz eden cezalardır. Ta zîr suç ve cezaları esnek oldukları için bunları maddeler halinde sıralamak mümkün değildir. Ancak İslâm ın genel amaç ve yasaklarıyla çelişmemek ve maslahata uygun olmak gibi genel ölçülerle sınırlandırılabilmektedir. Zamanın kamu gücü, gerekli gördüğünde bu tür suçları ve cezaları belirleyip kanun şeklinde ilan edebilir. Ta zîr cezaları, tür, miktar ve mahiyet bakımından şartlara ve kişilere göre farklılık gösterebilmek, affa ve şefaate konu olabilmek, şüpheli durumlarda dahi uygulanabilmek gibi hususlar bakımından had cezalarından ayrılmaktadır. Başlıca ta zîr suçları şunlardır: Namaz ve orucu terk etmek, söz veya fiille birini haksız yere incitmek, birine haksız yere hırsız, tefeci, fâsık veya sarhoş demek. Ayrıca hırsızlık ve zina gibi suçlarda suçun unsurlarının tam olarak oluşmamasından dolayı had cezaları uygulanamamakla birlikte, gerekli görüldüğünde uygun bir ta zîr cezası uygulanabilir. Başlıca ta zîr cezaları şunlardır: Sopa, hapis, sürgün, sözlü uyarı, azarlama, teşhir, bazı haklardan mahrumiyet. Ta zîr suçları had suçlarından daha hafif sayıldığı için bunların cezasının da ilke olarak had cezalarından daha hafif olması benimsenmiştir. Uygulandığı Mahal Bakımından Cezalar Had, kısâs-diyet veya ta zîr olarak belirlenen cezaların, uygulandıkları mahal bakımından bir tasnifi yapıldığında şu ceza türleri karşımıza çıkmaktadır: Bedenî cezalar: Suçlunun bedeni üzerinde uygulanan öldürme, uzuv kısâsı, recm, el kesme ve sopa gibi cezalardır. Hürriyeti kısıtlayan cezalar: Hapis ve sürgün cezalarıdır. Malî cezalar: Kefâret nitelikli malî harcamalar, diyet, malî ceza ve malî mahrumiyet gibi cezalardır. Şahsiyet ve itibara yönelik cezalar: Şahitliğin kabul edilmemesi, teşhir ve azarlama gibi cezalardır. İSLÂM CEZA HUKUKUNDA GENEL İLKELER İslâm ceza hukukunda belirlenmiş bütün suçlar ve cezalar bakımından geçerli olan bazı genel ilkeler söz konusudur ki bunları şöylece özetlemek mümkündür: Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 16

285 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) Kanunîlik: Kanunîlik kabaca, suç sayılan fiillerin önceden belirlenip mükelleflere duyurulması, mubah bir fiili işledikten sonra onun suç olarak ilan edilmemesi demektir. İslâm ceza hukukunda had, kısâs-diyet veya ta zîr suçlarının tamamı Kur ân ve sünnet tarafından suç oldukları açıklanan hususlardır. Dolayısıyla özellikle had ve kısâs-diyet suç ve cezaları bakımından tam bir kanunîlik ilkesi hâkimdir. Hangi ta zîr suçunda hangi cezanın verileceğinin önceden ilan edilmemiş olması, kanunîlik ilkesine zarar vermez, çünkü fiilin suç olduğu önceden bilinmektedir. Şahsîlik: Suç ve cezanın şahsîliği, sadece suçu işleyen fâilin cezalandırılması, onun akrabaları veya diğer kimselerin cezalandırılmamasıdır. Hem dünyada hem de ahrette geçerli bir ilke olarak, hiçbir suçlunun başkasının suçunu üstlenemeyeceği, Kur ân ın önemle vurguladığı hususlardan biridir (el-en'âm 6/164; el-fâtır 35/18). Genellik: İslâm ceza hukukunda suçlar ve cezalar karşısında herkesin eşitliği ilkesi hâkim olup hiçbir zümre ve şahsa dokunulmazlık veya ayrıcalık tanınmamıştır. Mesela Hz. Peygamber (s.a.s) hırsızlık suçu işlemiş soylu bir kadına ceza uygulanmaması yönündeki talepleri şiddetle geri çevirmiş ve önceki ümmetlerin, cezaları sadece zayıflara uyguladıkları için helak olduklarını vurgulamıştır (Ebu Dâvûd, Hudûd, 4). Suç-Ceza dengesi: İslâm ceza hukukunda suç sayılan fillerle onlar için belirlenen cezalar arasında makul bir denge bulunmaktadır. Kur ân bu dengeyi Bir kötülüğün karşılığı, onun misli bir kötülüktür. (eş-şûrâ, 42/40) Eğer ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle cezalandırın. (en-nahl, 16/126) ayetleriyle ifade etmiştir. Hırsızlık, zina ve hirâbe gibi suçların cezaları ilk bakışta ağır gibi görünmesine rağmen, bu suçların fertler ve toplumda meydana getirdiği zarar göz önüne alındığında, belirlenen cezaların makul olduğu gerçeği teslim edilmektedir. Adalet ve Hakkaniyet (Nısfet): İslâm ceza hukukunda en önemli suçlar olan had ve kısâs-diyet suçlarının Allah ve Peygamber tarafından belirlenmiş olması, cezalandırmada keyfilik, aşırılık ve yetersizlik gibi itirazların önünü kapamaktadır. Suçun ispatında kesinlik aranması, suçlu lehine titizlik gösterilerek en ufak şüphe bulunduğunda cezanın uygulanmaması, affetmede hata etmenin cezalandırmada hata etmekten daha hayırlı sayılması (Tirmizî, Hudûd, 2) gibi ilkeler, hakkaniyet ve insaf ölçüleri olarak zikredilebilir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 17

286 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) CEZAYI DÜŞÜREN DURUMLAR İslâm hukukunda her bir suç ve cezanın, suçun unsurları ve cezayı düşüren sebepler bakımından kendine ait özel şartları bulunmaktadır. Bütün cezalarda geçerli olmamakla birlikte genellikle cezaları düşüren sebepleri şöyle sıralayabiliriz: Suçlunun Ölümü Suçlunun ölümünün bedenî ve şahsî cezaları düşürdüğü konusunda ittifak vardır. Mesela hapis, öldürme, sopa, sürgün, el kesme, mahrumiyet, recm ve kısâs cezaları böyledir. Ölümün mâlî cezaları düşürüp düşürmediği ise tartışmalıdır. Ağırlıklı kanaate göre diyet, ölen suçlunun terekesinden ödenir. Af Had cezaları Allah hakkı olarak kabul edildiğinden, kural olarak bunlarda af söz konusu değildir. Ancak zina iftirası cezasında kul hakkını dikkate alan Şâfiî ve Hanbelîler, cezaya hükmedildikten sonra bile mağdura cezayı affetme yetkisi tanımışlardır. Kısâs ve diyet cezaları kul hakkı olduklarından, sadece mağdur veya veliler tarafından affedilebilir. Kamu gücünün bu cezaları affetme yetkisi yoktur. Tövbe Ta zîr cezalarında gerek mağdurun gerekse kamu gücünün af yetkisi vardır. Suçlu yakalanıp mahkemeye çıkarılmadan önce işlediği suçtan pişman olup tövbe ettiğini beyan ettiğinde, eğer hirâbe (yol kesme, eşkıyalık) suçu söz konusuysa, bu suçlulara kovuşturma yapılmayacağı ve cezalandırılmayacakları konusunda, ilgili ayet sebebiyle (el-mâide, 5/34) görüş birliği bulunmaktadır. İrtidat edenin tövbesinin cezayı düşüreceği konusunda da ittifak vardır. Diğer had suçlarındaysa tövbenin cezayı düşürüp düşürmeyeceği konusu tartışılmıştır. Kural olarak zina iftirası gibi kul hakkı ağır basan had suçlarında ve yine kul hakkı olan kısâs-diyet suçlarında tövbenin dikkate alınmayacağı söylenebilir. Ta zîr suçlarında tövbenin etkisi, kamu gücünün yapacağı değerlendirmeye bağlıdır. Tazminat iade mecburiyeti ve benzeri kul hakları salt sözlü tövbeyle düşmez bunların tövbesi fiilen gereğini yerine getirmektir. Ayrıca tövbe, kulun Allah katındaki durumunu düzeltir ve suçun uhrevî cezasını düşürür. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 18

287 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) Kısâs edilecek uzvun yokluğu Müessir fiil suçunun cezası olarak kısâsa hükmedilmiş olmakla birlikte, suçlunun ilgili organı hastalık, kaza veya başka bir cezada kısâs edilmiş olmak gibi bir sebeple mevcut bulunmuyorsa, bu takdirde kısâstan diyete dönülür ve ilgili organın diyeti ödenir. Kısâsa vâris olmak Mesela baba kâtil olur, maktûlün varisleri arasında da oğlu (yani maktûlün kardeşi) bulunursa, kısâs isteme hakkı kural olarak veraset yoluyla oğula geçmekle birlikte, oğulun babasının kısâsını isteyememe kuralı karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda diğer varisler kısâs isteseler bile, oğul babasının kısâsını isteyemeyeceği ve kısâs da bir bütün olup bölünemeyeceği için, kısâs cezası düşmüş ve diyete dönülmüş olur. Sulh Karşılıklı anlaşma demek olan sulh sadece kısâs ve diyet için düşürücü bir sebep olabilir. Maktûlün velileri veya müessir fiil suçlarında mağdur, kısâs yerine diyet isteyebilir veya diyetin miktarı üzerinde anlaşabilirler. Zamanaşımı Suçun işlendiği andan sonra belirli bir süre geçtiği halde davanın görülüp sonuca bağlanmamış olması veya ceza kararı verildiği halde belirli bir süre içinde infazın gerçekleştirilememesi halinde suç ve cezanın düşmüş sayılmasına zaman aşımıyla düşme denir. İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre ta zîr dışındaki suç ve cezalarda zamanaşımı suç veya cezayı düşürmez. Ancak Hanefîlere göre kul hakkı bulunan kısâs, diyet ve zina iftirası suç ve cezaları zamanaşımıyla düşmemekle birlikte; kural olarak had ve ta zîr suç ve cezaları düşer. Fakat Hanefîlerin suçun ikrar veya şahitlikle ispatına göre bir ayırıma gittikleri de görülmektedir. Suçun delili şahitlikse, makul zamanda yapılmayan şahitlik artık kabul edilmez ve suç düşer. Çünkü hemen şahitlik yapılmamış olması, suçu örtme iyi niyetinin delili; belirli bir zamandan sonra şahitlik yapılmak istenmesi ise kin ve benzeri kötü niyetinin delili olarak yorumlanmaktadır. Suçun delili ikrar ise, içki içme suçu dışındaki suçlar, belirli bir zaman geçmesiyle düşmezler. Zaman aşımı süresi açıkça belirtilmemiş olmakla birlikte, İmam Muhammed bunu altı ay olarak belirlemiştir. Zamanın kamu gücü, yapacağı düzenlemelerle zaman aşımı sürelerini belirleyebilir. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 19

288 İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 20

289 Ödev İslâm Kamu Hukuku II (Ceza Hukuku) Diğer hukuk sistemleriyle karşılaştırmalı olarak "İslam Hukukunda Suç Sayılan konulardan birisini" araştırarak 200 kelimeyi aşmayacak şekilde yazınız. Hazırladığınız ödevi sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan ödev bölümüne yükleyebilirsiniz. Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi 21

İslam Hukukunun kaynaklarının neler olduğu, diğer bir ifadeyle şer î hükümlerin hangi kaynaklardan ve nasıl elde edileceği, Yemen e kadı tayin edilen

İslam Hukukunun kaynaklarının neler olduğu, diğer bir ifadeyle şer î hükümlerin hangi kaynaklardan ve nasıl elde edileceği, Yemen e kadı tayin edilen İslam Hukukunun kaynaklarının neler olduğu, diğer bir ifadeyle şer î hükümlerin hangi kaynaklardan ve nasıl elde edileceği, Yemen e kadı tayin edilen Muâz b. Cebel'in Hz. Peygamber in (s.a.v.) sorduğu

Detaylı

1 İslam ne demektir? Hazreti Peygamberimiz in (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği din olup bunu kabul etmek, Allah a ve resulüne itaat etmektir.

1 İslam ne demektir? Hazreti Peygamberimiz in (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği din olup bunu kabul etmek, Allah a ve resulüne itaat etmektir. İBADET 1 İslam ne demektir? Hazreti Peygamberimiz in (sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği din olup bunu kabul etmek, Allah a ve resulüne itaat etmektir. 2 İslam ın şartı kaçtır? İslam ın şartı beştir.

Detaylı

DİN VEYA İNANCA DAYANAN HER TÜRLÜ HOŞGÖRÜSÜZLÜĞÜN VE AYRIMCILIĞIN TASFİYE EDİLMESİNE DAİR BİLDİRİ

DİN VEYA İNANCA DAYANAN HER TÜRLÜ HOŞGÖRÜSÜZLÜĞÜN VE AYRIMCILIĞIN TASFİYE EDİLMESİNE DAİR BİLDİRİ 215 DİN VEYA İNANCA DAYANAN HER TÜRLÜ HOŞGÖRÜSÜZLÜĞÜN VE AYRIMCILIĞIN TASFİYE EDİLMESİNE DAİR BİLDİRİ Birleşmiş Milletler Genel Kurulu nun 25 Kasım 1981 tarihli ve 36/55 sayılı Kararıyla ilan edilmiştir.

Detaylı

OBJEKTİF TARİHİ YORUM METODU İLE OBJEKTİF ZAMANA UYGUN YORUM METODU ARASINDAKİ İLİŞKİ

OBJEKTİF TARİHİ YORUM METODU İLE OBJEKTİF ZAMANA UYGUN YORUM METODU ARASINDAKİ İLİŞKİ OBJEKTİF TARİHİ YORUM METODU İLE OBJEKTİF ZAMANA UYGUN YORUM METODU ARASINDAKİ İLİŞKİ YORUM KAVRAMI Betül CANBOLAT Kanun hükmü, yasama organının tercih ettiği çözümün yazılı olarak ifade edilmesidir. Kullanılan

Detaylı

İslam İtikadında Sünnet: Hamdi GÜNDOĞAR /

İslam İtikadında Sünnet: Hamdi GÜNDOĞAR / İslam İtikadında Sünnet: Hamdi GÜNDOĞAR / Çıra Yayınları, İstanbul, 2006/240 sayfa Tanıtan: Muzaffer BARLAK 1 İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır. Yüce Allah, ilahi hitabının birçok yerinde

Detaylı

KANUNLAŞTIRMA KANUNLAŞTIRMA. Kanunlaş'rma: Toplumda mevcut kuralların yazılı haline ge@rilmesidir. Kanunlaş'rma hareketleri:

KANUNLAŞTIRMA KANUNLAŞTIRMA. Kanunlaş'rma: Toplumda mevcut kuralların yazılı haline ge@rilmesidir. Kanunlaş'rma hareketleri: Kanunlaş'rma: Toplumda mevcut kuralların yazılı haline ge@rilmesidir. KanunlaşDrma iki anlamda kullanılır: a) Genel anlamda kanunlaş'rma (Taknin): Kanun halinde kural koyma yani mevcut kuralın yazılı hukuk

Detaylı

İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesine İlişkin 30.11.2007 Tarihli Yönetmeliğin 11 ve 19. Maddeleri Anayasaya Aykırıdır

İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesine İlişkin 30.11.2007 Tarihli Yönetmeliğin 11 ve 19. Maddeleri Anayasaya Aykırıdır İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesine İlişkin 30.11.2007 Tarihli Yönetmeliğin 11 ve 19. Maddeleri Anayasaya Aykırıdır Doç. Dr. Tuğrul KATOĞLU* * Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ceza

Detaylı

1.Ünite: SOSYOLOJİYE GİRİŞ A) Sosyolojinin Özellikleri ve Diğer Bilimlerle İlişkisi

1.Ünite: SOSYOLOJİYE GİRİŞ A) Sosyolojinin Özellikleri ve Diğer Bilimlerle İlişkisi SOSYOLOJİ (TOPLUM BİLİMİ) 1.Ünite: SOSYOLOJİYE GİRİŞ A) Sosyolojinin Özellikleri ve Diğer Bilimlerle İlişkisi Sosyoloji (Toplum Bilimi) Toplumsal grupları, örgütlenmeleri, kurumları, kurumlar arası ilişkileri,

Detaylı

5 Kimin ümmetisin? Hazreti Muhammed Mustafa nın (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetiyim. 6 Müslüman mısın? Elhamdülillah, Müslümanım.

5 Kimin ümmetisin? Hazreti Muhammed Mustafa nın (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetiyim. 6 Müslüman mısın? Elhamdülillah, Müslümanım. TEMEL DİNİ BİLGİLER 1 Rabbin kim? Rabbim Allah. 2 Dinin ne? Dinim İslam. 3 Kitabın ne? Kitabım Kur ân-ı Kerim. 4 Kimin kulusun? Allah ın kuluyum. 5 Kimin ümmetisin? Hazreti Muhammed Mustafa nın (sallallahu

Detaylı

TURİZM HUKUKUNUN KAYNAKLARI:

TURİZM HUKUKUNUN KAYNAKLARI: TURİZM HUKUKUNUN KAYNAKLARI: TÜRKİYE TURİZM MEVZUATI DOÇ.DR. SABAH BALTA YAŞAR ÜNİVERSİTESİ İZMİR HUKUK NEDİR? Hukuk toplum düzenini sağlamak amacıyla devlet tarafından ortaya konulmuş uyma zorunluluğu

Detaylı

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ MERKEZ KONSEYİ BAŞKANLIĞINA

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ MERKEZ KONSEYİ BAŞKANLIĞINA TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ MERKEZ KONSEYİ BAŞKANLIĞINA Sağlık Bakanlığı Sertifikalı Eğitim Yönetmeliği taslağı tarafımızca incelenmiş olup, aşağıda taslağın hukuka aykırı ve eksik olduğunu düşündüğümüz yönlerine

Detaylı

T.C. D A N I Ş T A Y Yedinci Daire

T.C. D A N I Ş T A Y Yedinci Daire T.C. D A N I Ş T A Y Yedinci Daire Esas No : 2012/4237 Karar No : 2012/7610 Anahtar Kelimeler: Serbest Dolaşıma Giriş Beyannamesi, Yatırım Teşvik Belgesi, Muafiyet Özeti: Yatırım teşvik mevzuatı koşullarına

Detaylı

7- Peygamberimizin aile hayatı ve çocuklarla olan ilişkilerini araştırınız

7- Peygamberimizin aile hayatı ve çocuklarla olan ilişkilerini araştırınız 4. SINIFLAR (PROJE ÖDEVLERİ) Öğrenci No 1- Dinimize göre Helal, Haram, Sevap ve Günah kavramlarını açıklayarak ilgili Ayet ve Hadis meallerinden örnekler veriniz. 2- Günlük yaşamda dini ifadeler nelerdir

Detaylı

LAW 104: TÜRK ANAYASA HUKUKU 14 HAFTALIK AYRINTILI DERS PLANI Doç. Dr. Kemal Gözler Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi

LAW 104: TÜRK ANAYASA HUKUKU 14 HAFTALIK AYRINTILI DERS PLANI Doç. Dr. Kemal Gözler Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi LAW 104: TÜRK ANAYASA HUKUKU 14 HAFTALIK AYRINTILI DERS PLANI Doç. Dr. Kemal Gözler Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1. HAFTA: OSMANLI ANAYASAL GELİŞMELERİ [Türk Anayasa Hukukukun Bilgi Kaynaklarının Tanıtımı:

Detaylı

1-Anlatım 2-Soru ve Cevap 3-Sunum 4-Tartışma

1-Anlatım 2-Soru ve Cevap 3-Sunum 4-Tartışma DERS BİLGİLERİ Ders Adı Kodu Yarıyılı T+U Saati Ulusal Kredisi AKTS ARAP DİLİ VE EDEBİYATI I İLH 103 1 2+0 2 3 Ön Koşul Dersleri Dersin Dili Dersin Seviyesi Dersin Türü Türkçe Lisans Yüz Yüze / Zorunlu

Detaylı

Aynı kökün "kesmek", "kısaltmak" anlamı da vardır.

Aynı kökün kesmek, kısaltmak anlamı da vardır. Kıssa, bir haberi nakletme, bir olayı anlatma hikâye etmek. Bu Arapça'da kassa kelimesiyle ifade edilir. Anlatılan hikâye ve olaya da "kıssa" denilir. Buhâri, bab başlıklarında "kıssa"yı "olay" anlamında

Detaylı

11.05.2015 Pazartesi İzmir Basın Gündemi

11.05.2015 Pazartesi İzmir Basın Gündemi 11.05.2015 Pazartesi İzmir Basın Gündemi Prof. Dr. Köse: Organ Bağışının Dinen Sakıncası Yoktur İzmir İl Sağlık Müdürlüğü, İzmir İl Müftülüğü ve İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi

Detaylı

KATILIM BANKALARI Tespitler, Tenkitler, Teklifler

KATILIM BANKALARI Tespitler, Tenkitler, Teklifler KATILIM BANKALARI Tespitler, Tenkitler, Teklifler Tespitler Modern dünyada ekonomi, hayatın neredeyse tamamını oluşturuyor ve bir araç değil asıl amaç olarak görülüyor. İslam da ise ekonominin, iyi bir

Detaylı

2015 2016 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI 8. SINIF DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİ KONU VE KAZANIMLARININ ÇALIŞMA TAKVİMİNE GÖRE DAĞILIM ÇİZELGESİ

2015 2016 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI 8. SINIF DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİ KONU VE KAZANIMLARININ ÇALIŞMA TAKVİMİNE GÖRE DAĞILIM ÇİZELGESİ KONU VE ININ ÇALIŞMA TAKVİMİNE GÖRE DAĞILIM ÇİZELGESİ Öğrenme Alanı: İNANÇ 1. ÜNİTE: KAZA VE KADER EYLÜL Öğrencilerle Tanışma, Dersin Amacı ve İşleniş Şekli. Öğretmeni tanır ve dersin amacı, derste işlenecek

Detaylı

2014 2015 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI 8. SINIF DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİ KONU VE KAZANIMLARININ ÇALIŞMA TAKVİMİNE GÖRE DAĞILIM ÇİZELGESİ

2014 2015 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI 8. SINIF DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİ KONU VE KAZANIMLARININ ÇALIŞMA TAKVİMİNE GÖRE DAĞILIM ÇİZELGESİ KONU VE ININ ÇALIŞMA TAKVİMİNE GÖRE DAĞILIM ÇİZELGESİ Öğrenme Alanı: İNANÇ 1. ÜNİTE: KAZA VE KADER EYLÜL Öğrencilerle Tanışma, Dersin Amacı ve İşleniş Şekli. İlk Ders Genelgesi 1. Allah Her Şeyi Bir Ölçüye

Detaylı

1982 Anayasası nın Cumhuriyetin Nitelikleri başlıklı 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti nin bir hukuk devleti olduğu kurala bağlanmıştır.

1982 Anayasası nın Cumhuriyetin Nitelikleri başlıklı 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti nin bir hukuk devleti olduğu kurala bağlanmıştır. Esas Sayısı : 2015/109 Karar Sayısı : 2016/28 1982 Anayasası nın Cumhuriyetin Nitelikleri başlıklı 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti nin bir hukuk devleti olduğu kurala bağlanmıştır. Anayasa nın 2. maddesinde

Detaylı

LİVATA HADDİ (EŞCİNSELLİĞİN/HOMOSEKSÜELLİĞİN CEZASI)

LİVATA HADDİ (EŞCİNSELLİĞİN/HOMOSEKSÜELLİĞİN CEZASI) Livata Haddi 71 LİVATA HADDİ (EŞCİNSELLİĞİN/HOMOSEKSÜELLİĞİN CEZASI) Livatanın cezası zina cezasından farklıdır. Her ikisinin vakıası birbirinden ayrıdır, birbirinden daha farklı durumları vardır. Livata,

Detaylı

KAMU YÖNETİMİ LİSANS PORGRAMI

KAMU YÖNETİMİ LİSANS PORGRAMI İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ AÇIK VE UZAKTAN EĞİTİM FAKÜLTESİ KAMU YÖNETİMİ LİSANS PORGRAMI ANAYASA HUKUKU DOÇ. DR. KASIM KARAGÖZ ANAYASA KAVRAMI, TANIMI VE SINIFLANDIRILMASI, ANAYASACILIK HAREKETLERİ ANAYASA

Detaylı

BİR AVUKAT YANINDA AYLIKLI OLARAK ÇALIŞAN AVUKATIN DURUMUNUN AVUKATLIK YASASI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

BİR AVUKAT YANINDA AYLIKLI OLARAK ÇALIŞAN AVUKATIN DURUMUNUN AVUKATLIK YASASI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ BİR AVUKAT YANINDA AYLIKLI OLARAK ÇALIŞAN AVUKATIN DURUMUNUN AVUKATLIK YASASI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ Güneş GÜRSELER * Hiçbir planlama yapılmadan birbiri ardına açılan hukuk fakültelerinin yılda ortalama

Detaylı

ÜNİTE TÜRK DİLİ II İÇİNDEKİLER HEDEFLER SÖZLÜ ANLATIM TÜRLERİ II. Seminer Kongre Sempozyum Forum Telekonferans

ÜNİTE TÜRK DİLİ II İÇİNDEKİLER HEDEFLER SÖZLÜ ANLATIM TÜRLERİ II. Seminer Kongre Sempozyum Forum Telekonferans HEDEFLER İÇİNDEKİLER SÖZLÜ ANLATIM TÜRLERİ II Seminer Kongre Sempozyum Forum Telekonferans TÜRK DİLİ II Bu üniteyi çalıştıktan sonra; Topluluk karşısında yapılan konuşma türlerini bilecek, Sözlü anlatım

Detaylı

kpss ezberbozan serisi VATANDAŞLIK SORU BANKASI Eğitimde

kpss ezberbozan serisi VATANDAŞLIK SORU BANKASI Eğitimde ezberbozan kpss serisi 2016 VATANDAŞLIK SORU BANKASI Eğitimde 29. yıl KOMİSYON KPSS EZBERBOZAN VATANDAŞLIK SORU BANKASI ISBN 978-605-318-362-4 Kitapta yer alan bölümlerin tüm sorumluluğu yazarlarına aittir.

Detaylı

Bölüm 1: Felsefeyle Tanışma

Bölüm 1: Felsefeyle Tanışma İÇİNDEKİLER Bölüm 1: Felsefeyle Tanışma 1. FELSEFE NEDİR?... 2 a. Felsefeyi Tanımlamanın Zorluğu... 3 i. Farklı Çağ ve Kültürlerde Felsefe... 3 ii. Farklı Filozofların Farklı Felsefe Tanımları... 5 b.

Detaylı

SLÂM HUKUKUNA G R fi

SLÂM HUKUKUNA G R fi T.C. ANADOLU ÜN VERS TES YAYINI NO: 2060 AÇIKÖ RET M FAKÜLTES YAYINI NO: 1094 Anadolu Üniversitesi lâhiyat Önlisans Program SLÂM HUKUKUNA G R fi Editör Prof.Dr. Hac Yunus APAYDIN Yazarlar Prof.Dr. Hac

Detaylı

İLK TÜRK DEVLETLERİNDE HUKUK

İLK TÜRK DEVLETLERİNDE HUKUK İLK TÜRK { DEVLETLERİNDE HUKUK Hukuk Anlayışı Hukuk fertlerin bir arada barış ve güven içinde yaşamasını sağlamak amacıyla oluşturulan hak ve kanunların bütünüdür. Bir devletin uzun ömürlü olabilmesi için

Detaylı

ULUSAL VEYA ETNİK, DİNSEL VEYA DİLSEL AZINLIKLARA MENSUP OLAN KİŞİLERİN HAKLARINA DAİR BİLDİRİ

ULUSAL VEYA ETNİK, DİNSEL VEYA DİLSEL AZINLIKLARA MENSUP OLAN KİŞİLERİN HAKLARINA DAİR BİLDİRİ 209 ULUSAL VEYA ETNİK, DİNSEL VEYA DİLSEL AZINLIKLARA MENSUP OLAN KİŞİLERİN HAKLARINA DAİR BİLDİRİ Birleşmiş Milletler Genel Kurulu nun 20 Aralık 1993 tarihli ve 47/135 sayılı Kararıyla ilan edilmiştir.

Detaylı

İçindekiler. Önsöz. İkinci Baskıya Önsöz. Üçüncü Baskıya Önsöz. Kısaltmalar. Konunun Takdimi ve Sınırlandırılması 29

İçindekiler. Önsöz. İkinci Baskıya Önsöz. Üçüncü Baskıya Önsöz. Kısaltmalar. Konunun Takdimi ve Sınırlandırılması 29 İçindekiler Önsöz İkinci Baskıya Önsöz Üçüncü Baskıya Önsöz Kısaltmalar 7 9 1 3 2 5 Konunun Takdimi ve Sınırlandırılması 29 Birinci Bölüm MUVAZAA KURUMUNUN ETİMOLOJİSİ, TARİHÇESİ, TANIMI, UNSURLARI, TÜRLERİ

Detaylı

Tefsir, Kıraat (İlahiyat ve İslâmî ilimler fakülteleri)

Tefsir, Kıraat (İlahiyat ve İslâmî ilimler fakülteleri) ARAŞTIRMA ALANLARI 1 Kur an İlimleri ve Tefsir Kur an ilimleri, Kur an tarihi, tefsir gibi Kur an araştırmalarının farklı alanlarına dair araştırmaları kapsar. 1. Kur an tarihi 2. Kıraat 3. Memlükler ve

Detaylı

ZEKÂT VE FİTRE NİN TOPLAMA VE DAĞITIMI

ZEKÂT VE FİTRE NİN TOPLAMA VE DAĞITIMI 5 İÇINDEKILER ZEKÂT VE FİTRE NİN TOPLAMA VE DAĞITIMI ÖZET 18 1. MESELE: ZEKÂT VE FİTRENİN AYNI OLUŞU 21 Zekât 21 Fitre (Sadaka-i Fıtr) 22 Sadaka 22 Zekât ve Fitrenin Hikmeti 22 Zekât ve Fitrenin Aynı Oluşu

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ HARRAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ HARRAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

ÖZGEÇMİŞ HARRAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ HARRAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ ÖZGEÇMİŞ ADI SOYADI: ÖMER FARUK HABERGETİREN DOĞUM YERİ VE TARİHİ: ŞANLIURFA/03.04.1968 ÖĞRENİM DURUMU: DOKTORA DERECE ANABİLİM DALI/BİLİM DALI 1 LİSANS SELÇUK İLAHİYAT FAKÜLTESİ 2 YÜKSEK LİSANS 3 DOKTORA

Detaylı

İDARE HUKUKU DERSİ (VİZE SINAVI) SORULAR

İDARE HUKUKU DERSİ (VİZE SINAVI) SORULAR İDARE HUKUKU DERSİ (VİZE SINAVI) SORULAR 1., 2., 3. ve 4. 4 soruları cevaplamak zorundur. İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz. 1- Đdarenin bütünlüğü ilkesini açıklayarak; hiyerarşi ve vesayet kavramlarını

Detaylı

Ana Stratejimiz Milletimizle Gönül Bağımızdır BÜLTEN İSTANBUL B İ L G. İ NOTU FİLİSTİN MESELESİ 12 de. 2014 İÇİN 3 HEDEFİMİZ, 3 DE ÖDEVİMİZ VAR 3 te

Ana Stratejimiz Milletimizle Gönül Bağımızdır BÜLTEN İSTANBUL B İ L G. İ NOTU FİLİSTİN MESELESİ 12 de. 2014 İÇİN 3 HEDEFİMİZ, 3 DE ÖDEVİMİZ VAR 3 te 9 da AK YIL: 2012 SAYI : 164 26 KASIM 01- ARALIK 2012 BÜLTEN İL SİYASİ VE HUKUKİ İŞLER BAŞKANLIĞI T E Ş K İ L A T İ Ç İ H A F T A L I K B Ü L T E N İ 4 te Ana Stratejimiz Milletimizle Gönül Bağımızdır

Detaylı

KURAN I KERİMİN İÇ DÜZENİ

KURAN I KERİMİN İÇ DÜZENİ KURAN I KERİMİN İÇ DÜZENİ Kur an-ı Kerim : Allah tarafından vahiy meleği Cebrail aracılığıyla, son Peygamber Hz. Muhammed e indirilen ilahi bir mesajdır. Kur an kelime olarak okumak, toplamak, bir araya

Detaylı

Anlamı. Temel Bilgiler 1

Anlamı. Temel Bilgiler 1 Âmentü Haydi Bulalım Arkadaşlar aşağıda Âmentü duası ve Türkçe anlamı yazlı, ancak biraz karışmış. Siz doğru şekilde eşleştirebilir misiniz? 1 2 Allah a 2 Kadere Anlamı Ben; Allah a, meleklerine, kitaplarına,

Detaylı

T.C. BALIKESİR ÜNİVERSİTESİ GÖNEN MESLEK YÜKSEKOKULU TURİZM VE OTELCİLİK BÖLÜMÜ İNANÇ TURİZMİ

T.C. BALIKESİR ÜNİVERSİTESİ GÖNEN MESLEK YÜKSEKOKULU TURİZM VE OTELCİLİK BÖLÜMÜ İNANÇ TURİZMİ T.C. BALIKESİR ÜNİVERSİTESİ GÖNEN MESLEK YÜKSEKOKULU TURİZM VE OTELCİLİK BÖLÜMÜ İNANÇ TURİZMİ DANIŞMAN:Özer YILMAZ HAZIRLAYAN: Erşad TAN,Tacettin TOPTAŞ İÇİNDEKİLER GİRİŞ I-İNANÇ TURİZMİ A- İnanç Kavramı

Detaylı

Ü N İ T E L E N D İ R İ L M İ Ş Y I L L I K D E R S P L A N I

Ü N İ T E L E N D İ R İ L M İ Ş Y I L L I K D E R S P L A N I Ş U B A T 25.02.203 / 0.03.203 8.02.203 / 22.02.203 Tel : 0 26 39 59 38 Faks : 0 26 334 96 96 http://pamem.meb.k2.tr ÖĞRETİM YILI : 202 / 203 İN ADI : DİN KÜLTÜRÜ VE MESLEK AHLAKI ÖĞRETMENLERİ : YAVUZ

Detaylı

MEDENÎ USÛL HUKUKUNDA BELGELERİN İBRAZI MECBURİYETİ

MEDENÎ USÛL HUKUKUNDA BELGELERİN İBRAZI MECBURİYETİ Yrd. Doç. Dr. Güray ERDÖNMEZ Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi MEDENÎ USÛL HUKUKUNDA BELGELERİN İBRAZI MECBURİYETİ İÇİNDEKİLER İÇİNDEKİLER... vii KISALTMALAR CETVELİ...xix GİRİŞ...1

Detaylı

TEMEL HUKUK ARŞ. GÖR. DR. PELİN TAŞKIN

TEMEL HUKUK ARŞ. GÖR. DR. PELİN TAŞKIN ARŞ. GÖR. DR. PELİN TAŞKIN BU DERSTE NELER ÖĞRENECEĞİZ? Hukukun Dallara Ayrılması (Kamu Hukuku-Özel Hukuk) Kamu Hukuku Özel Hukuk Ayrımı Hukuk kuralları için yapılan eski ayrımlardan biri, hukukun kamu

Detaylı

Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Kanun No. 5194 Kabul Tarihi : 22.6.2004

Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Kanun No. 5194 Kabul Tarihi : 22.6.2004 Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Kanun No. 5194 Kabul Tarihi : 22.6.2004 MADDE 1. 24.6.1995 tarihli ve 551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde

Detaylı

86 SERİ NO'LU GİDER VERGİLERİ GENEL TEBLİĞ TASLAĞI

86 SERİ NO'LU GİDER VERGİLERİ GENEL TEBLİĞ TASLAĞI 86 SERİ NO'LU GİDER VERGİLERİ GENEL TEBLİĞ TASLAĞI 4/6/2008 tarihli ve 5766 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun[1] 25 inci maddesi

Detaylı

GÜMÜŞHANE ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT FAKÜLTESİ Felsefe Bölümü DERS İÇERİKLERİ

GÜMÜŞHANE ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT FAKÜLTESİ Felsefe Bölümü DERS İÇERİKLERİ GÜMÜŞHANE ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT FAKÜLTESİ Felsefe Bölümü DERS İÇERİKLERİ I.SINIF I.YARIYIL FL 101 FELSEFEYE GİRİŞ I Etik, varlık, insan, sanat, bilgi ve değer gibi felsefenin başlıca alanlarının incelenmesi

Detaylı

REKABET KURULU KARARI

REKABET KURULU KARARI Rekabet Kurumu Başkanlığından, REKABET KURULU KARARI Dosya Sayısı : 2014-4-75 (Önaraştırma) Karar Sayısı : 15-03/36-20 Karar Tarihi : 15.01.2015 A. TOPLANTIYA KATILAN ÜYELER Başkan : Prof. Dr. Nurettin

Detaylı

Nihat Uzun, Hicrî II. Asırda Siyaset-Tefsir İlişkisi, Pınar Yay., İstanbul, 2011, 302 s.

Nihat Uzun, Hicrî II. Asırda Siyaset-Tefsir İlişkisi, Pınar Yay., İstanbul, 2011, 302 s. T.C. ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ İLÂHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ Cilt: 20, Sayı: 2, 2011 s. 209-213 Kitap Tanıtımı Nihat Uzun, Hicrî II. Asırda Siyaset-Tefsir İlişkisi, Pınar Yay., İstanbul, 2011, 302 s. Hanifi ŞAHİN

Detaylı

DERSİMİZİN TEMEL KONUSU

DERSİMİZİN TEMEL KONUSU DERSİMİZİN TEMEL KONUSU 1 1. TÜRK HUKUKUNUN TEMEL KAVRAMLARINI TANIMAK 2. TÜRKIYE DE NELER YAPABİLİRİZ SORUSUNUN CEVABINI BULABİLMEK DERSİN KAYNAKLARI 2 SİZE GÖNDERİLEN MATERYAL: 1. 1982 Anayasası: https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa_2011.pdf

Detaylı

Allah Kuran-ı Kerim'de bildirmiştir ki, O kadın ve erkeği eşit varlıklar olarak yaratmıştır.

Allah Kuran-ı Kerim'de bildirmiştir ki, O kadın ve erkeği eşit varlıklar olarak yaratmıştır. İslam a göre kadınlar erkeklerden daha değersiz kabul edilmez. Kadınlar ve erkekler benzer haklara sahiptirler ve doğrusu bazı hususlarda kadınlar, erkeklerin sahip olmadığı bazı belirli ayrıcalıklara

Detaylı

HUKUKUN TEMEL KAVRAMLARI BİRİNCİ BÖLÜM

HUKUKUN TEMEL KAVRAMLARI BİRİNCİ BÖLÜM HUKUKUN TEMEL KAVRAMLARI BİRİNCİ BÖLÜM HUKUK HAKKINDA GENEL BİLGİLER A. HUKUK B. TOPLUMSAL KURALLAR VE MÜEYYİDELERİ 1. Toplumsal Kuralların Gerekliliği 2. Toplumsal Kuralların Sınıflandırılması a. Görgü

Detaylı

Uludağ Üniversitesi Mühendislik Fakültesi 4 Aralık 2013. Dr. K. Ahmet Sevimli Yardımcı Doçent Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Uludağ Üniversitesi Mühendislik Fakültesi 4 Aralık 2013. Dr. K. Ahmet Sevimli Yardımcı Doçent Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi Uludağ Üniversitesi Mühendislik Fakültesi 4 Aralık 2013 Dr. K. Ahmet Sevimli Yardımcı Doçent Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi K. Ahmet Sevimli Kimdir? 1972 yılında İstanbul da doğdu. 1990 yılında Bursa

Detaylı

Kabul Tarihi : 22.6.2004

Kabul Tarihi : 22.6.2004 RESMİ GAZETEDE 26.06.2004 TARİH VE 25504 SAYI İLE YAYIMLANARAK YÜRÜRLÜĞE GİRMİŞTİR. BAZI KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN Kanun 5194 No. Kabul Tarihi : 22.6.2004 MADDE 1.

Detaylı

İMAN/İNANÇ ve TANRI TASAVVURU GELİŞİMİ JAMES FOWLER

İMAN/İNANÇ ve TANRI TASAVVURU GELİŞİMİ JAMES FOWLER İMAN/İNANÇ ve TANRI TASAVVURU GELİŞİMİ JAMES FOWLER Fowler ın kuramını oluşturma sürecinde, 300 kişinin yaşam hikayelerini dinlerken iki şey dikkatini çekmiştir: 1. İlk çocukluğun gücü. 2. İman ile kişisel

Detaylı

SOSYAL HAYATI DÜZENLEYEN KURALLAR. Objektif Ahlak Kuralları. Günah Sevap

SOSYAL HAYATI DÜZENLEYEN KURALLAR. Objektif Ahlak Kuralları. Günah Sevap k ı l ş a d Vatan p a t i K Butik acı H r e p l A GENEL KÜLTÜR SOSYAL HAYATI DÜZENLEYEN KURALLAR GENEL HUKUK BİLGİSİ Hukuk Ahlak Din Görgü Subjektif Ahlak Objektif Ahlak Dünyevi Kurallar Uhrevi Kurallar

Detaylı

T.C. SANAYİ VE TİCARET BAKANLIĞI Tüketicinin ve Rekabetin Korunması Genel Müdürlüğü GENELGE NO: 2007/02....VALİLİĞİNE (Sanayi ve Ticaret İl Müdürlüğü)

T.C. SANAYİ VE TİCARET BAKANLIĞI Tüketicinin ve Rekabetin Korunması Genel Müdürlüğü GENELGE NO: 2007/02....VALİLİĞİNE (Sanayi ve Ticaret İl Müdürlüğü) IV- KREDİ KARTI ÜYELİK ÜCRETİ İLE İLGİLİ GENELGELER 1. GENELGE NO: 2007/02 Tüketicinin ve Rekabetin Korunması lüğü GENELGE NO: 2007/02...VALİLİĞİNE Tüketiciler tarafından Bakanlığımıza ve Tüketici Sorunları

Detaylı

İSLAM KURUMLARI VE MEDENİYETİ

İSLAM KURUMLARI VE MEDENİYETİ DİKKATİNİZE: BURADA SADECE ÖZETİN İLK ÜNİTESİ SİZE ÖRNEK OLARAK GÖSTERİLMİŞTİR. ÖZETİN TAMAMININ KAÇ SAYFA OLDUĞUNU ÜNİTELERİ İÇİNDEKİLER BÖLÜMÜNDEN GÖREBİLİRSİNİZ. İSLAM KURUMLARI VE MEDENİYETİ KISA ÖZET

Detaylı

Milli Devlete Yönelik Tehdit Değerlendirmesi

Milli Devlete Yönelik Tehdit Değerlendirmesi Milli Devlete Yönelik Tehdit Değerlendirmesi tarafından tam algılanmadığı, diğer bir deyişle aynı duyarlılıkla değerlendirilmediği zaman mücadele etmek güçleşecek ve mücadeleye toplum desteği sağlanamayacaktır.

Detaylı

2014-2015 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI.. LİSESİ TARİH I DERSİ BİREYSELLEŞTİRİLMİŞ EĞİTİM PROGRAMI (BEP) FORMU

2014-2015 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI.. LİSESİ TARİH I DERSİ BİREYSELLEŞTİRİLMİŞ EĞİTİM PROGRAMI (BEP) FORMU EYLÜL - EKİM I.ÜNİTE :TARİH BİLİMİ Kaynaştırma *İşlenen ve anlatılan konular aracılığı ile öğrenci tarihin tanımı eğitimine tabi olan * Tarihin zamanla alakalı bir bilim olduğunu kavrar. hakkında bilgi

Detaylı

MEDENİ YARGIDA CENİNİN TARAF EHLİYETİ

MEDENİ YARGIDA CENİNİN TARAF EHLİYETİ MEDENİ YARGIDA CENİNİN TARAF EHLİYETİ Halil İbrahim KOVAR A. CENİN KAVRAMI Cenini, genel olarak ana rahmine düşen ancak henüz doğmamış insan organizması olarak tanımlamak mümkündür. Tıp terminolojisinde

Detaylı

HZ. PEYGAMBER DÖNEMİNDE SAĞLIK HİZMETLERİNDE KADINLARIN YERİ Levent Öztürk, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2001, 246 s. Fatmatüz Zehra KAMACI

HZ. PEYGAMBER DÖNEMİNDE SAĞLIK HİZMETLERİNDE KADINLARIN YERİ Levent Öztürk, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2001, 246 s. Fatmatüz Zehra KAMACI sakarya üniversitesi ilahiyat fakültesi dergisi 9 / 2004 s. 219-223 kitap tanıtımı HZ. PEYGAMBER DÖNEMİNDE SAĞLIK HİZMETLERİNDE KADINLARIN YERİ Levent Öztürk, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2001, 246 s. Fatmatüz

Detaylı

3984 sayılı kanunda şeref ve haysiyet

3984 sayılı kanunda şeref ve haysiyet 3984 sayılı kanunda şeref ve haysiyet Fikret İlkiz Anayasaya göre; herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde

Detaylı

GERÇEK KİŞİLERE AİT GAYRİMENKULLERİN ELDEN ÇIKARILMASINDA GELİR VERGİSİ

GERÇEK KİŞİLERE AİT GAYRİMENKULLERİN ELDEN ÇIKARILMASINDA GELİR VERGİSİ GERÇEK KİŞİLERE AİT GAYRİMENKULLERİN ELDEN ÇIKARILMASINDA GELİR VERGİSİ 1.Giriş İnşaat sektöründeki gelişmeler ve Türkiye Ekonomisindeki rolü herkesçe malûmdur. Sektörün en önemli girdilerini arsa, arazi

Detaylı

Türk Göç ve İltica Hukukunun Temelleri:

Türk Göç ve İltica Hukukunun Temelleri: Türk Göç ve İltica Hukukunun Temelleri: Yasal Statünün Belirlenmesine İlişkin Sorunlar Prof. Dr. Bülent ÇİÇEKLİ HSYK Sunum Planı 1) Terminoloji 2) Disiplin Olarak 3) Göç ve İltica Hukukunun Kaynakları

Detaylı

Türkiye Büyük Millet Meclisi nde ( TBMM ) 26 Mart 2015 tarihinde 688 Sıra Sayılı Kanun ( 688 Sıra Sayılı Kanun ) teklifi kabul edilmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi nde ( TBMM ) 26 Mart 2015 tarihinde 688 Sıra Sayılı Kanun ( 688 Sıra Sayılı Kanun ) teklifi kabul edilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi nde ( TBMM ) 26 Mart 2015 tarihinde 688 Sıra Sayılı Kanun ( 688 Sıra Sayılı Kanun ) teklifi kabul edilmiştir. 688 Sıra Sayılı Kanun uyarınca, İnternet Ortamında Yapılan Yayınların

Detaylı

YURT DIŞI FAALİYETLERE İLİŞKİN OLARAK MATRAHTAN İNDİRİLEN GÖTÜRÜ GİDERLERİN TEVSİK ZORUNLULUĞU VAR MI?

YURT DIŞI FAALİYETLERE İLİŞKİN OLARAK MATRAHTAN İNDİRİLEN GÖTÜRÜ GİDERLERİN TEVSİK ZORUNLULUĞU VAR MI? YURT DIŞI FAALİYETLERE İLİŞKİN OLARAK MATRAHTAN İNDİRİLEN GÖTÜRÜ GİDERLERİN TEVSİK ZORUNLULUĞU VAR MI? 1. GİRİŞ: Bilindiği üzere, mükelleflerin vergi matrahının tespitine ilişkin olarak yaptıkları gider

Detaylı

SİRKÜLER NO: POZ-2009 / 52 İST, 20.05.2009 MALİYE; VADELİ ÇEKLERDE REEKONTU KABUL ETMİYOR

SİRKÜLER NO: POZ-2009 / 52 İST, 20.05.2009 MALİYE; VADELİ ÇEKLERDE REEKONTU KABUL ETMİYOR SİRKÜLER NO: POZ-2009 / 52 İST, 20.05.2009 ÖZET: Maliye; vadeli çeklerde reeskontu kabul etmiyor. MALİYE; VADELİ ÇEKLERDE REEKONTU KABUL ETMİYOR Vergi Usul Kanunu na göre yapılacak dönem sonu değerlemelerinde;

Detaylı

GİDER PUSULASI UYGULAMASINDA YAŞANAN TEREDDÜTLER

GİDER PUSULASI UYGULAMASINDA YAŞANAN TEREDDÜTLER GİDER PUSULASI UYGULAMASINDA YAŞANAN TEREDDÜTLER I- GİRİŞ 213 sayılı Vergi Usul Kanunu(VUK) nun 234. maddesinde birinci ve ikinci sınıf tüccarların, kazancı basit usulde tespit edilenlerin, defter tutmak

Detaylı

Kur an ın Bazı Hikmetleri

Kur an ın Bazı Hikmetleri Kur an ın Bazı Hikmetleri Allah Teala kıble hususunda derin tartışmalara giren insanların görüşünü: İyilik, yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz değildir. ayetiyle reddetmiştir. Ki onların bir kısmı,

Detaylı

SİNERJİ SİRKÜLER RAPOR

SİNERJİ SİRKÜLER RAPOR 1 Sirküler Tarihi: 05.05.2014 Sirküler No : 2014/19 SİNERJİ SİRKÜLER RAPOR SON DÜZENLEMELER IŞIĞINDA KDV İADESİNDE ÖZEL ESASLAR UYGULAMASI Maliye Bakanlığı nca 26 Nisan 2014 tarihinde yayımlanan KDV Uygulama

Detaylı

İnşaat işlerinde Katma Değer Vergisine ilişkin bazı konular 2

İnşaat işlerinde Katma Değer Vergisine ilişkin bazı konular 2 İnşaat işlerinde Katma Değer Vergisine ilişkin bazı konular 2 V. ARSA KARŞILIĞI İNŞAAT İŞLERİNDE KDV Türkiye de yaygın bir uygulama olan kat karşılığı arsa işlemlerinin KDV karşısındaki durumu farklı uygulamalar

Detaylı

ENERJİ PİYASASI DÜZENLEME KURUMU TARAFINDAN TESİS EDİLEN İDARİ PARA CEZALARI VE BU CEZALARIN YARGISAL DENETİMİ

ENERJİ PİYASASI DÜZENLEME KURUMU TARAFINDAN TESİS EDİLEN İDARİ PARA CEZALARI VE BU CEZALARIN YARGISAL DENETİMİ ENERJİ PİYASASI DÜZENLEME KURUMU TARAFINDAN TESİS EDİLEN İDARİ PARA CEZALARI VE BU CEZALARIN YARGISAL DENETİMİ Av.Arzu ONGUR ERGAN GENEL OLARAK 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu

Detaylı

FIKIH KÖŞESİ YAZILARI Zekât ve Fitre Müslümanlar zekât ve fitrelerini şahıslardan ziyade kuruluşa verebilir mi? Zekât ve Fitre ibadetleri, sosyal

FIKIH KÖŞESİ YAZILARI Zekât ve Fitre Müslümanlar zekât ve fitrelerini şahıslardan ziyade kuruluşa verebilir mi? Zekât ve Fitre ibadetleri, sosyal FIKIH KÖŞESİ YAZILARI Zekât ve Fitre Müslümanlar zekât ve fitrelerini şahıslardan ziyade kuruluşa verebilir mi? Zekât ve Fitre ibadetleri, sosyal dayanışma ve İslamî değerlerin mali olarak desteklenmesi

Detaylı

denetim mali müşavirlik hizmetleri

denetim mali müşavirlik hizmetleri SİRKÜLER 25.11.2013 Sayı: 2013/020 Konu: 90 SAYILI K.H.K. NİN YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILMASI NEDENİYLE ŞİRKETLERİN ORTAKLARINA, ÇALIŞANLARINA, İŞTİRAKLERİNE VE DİĞER TÜZEL VE GERÇEK KİŞİLERE FAİZ KARŞILIĞI VERDİKLERİ

Detaylı

ÇANAKKALE İLİ GELİBOLU İLÇE MÜFTÜLÜĞÜ 2016 YILI 1. DÖNEM (OCAK-ŞUBAT-MART) VAAZ VE İRŞAD PROGRAMI

ÇANAKKALE İLİ GELİBOLU İLÇE MÜFTÜLÜĞÜ 2016 YILI 1. DÖNEM (OCAK-ŞUBAT-MART) VAAZ VE İRŞAD PROGRAMI Sıra No ÇANAKKALE İLİ GELİBOLU İLÇE MÜFTÜLÜĞÜ 2016 YILI 1. DÖNEM (OCAK-ŞUBAT-MART) VAAZ VE İRŞAD PROGRAMI VAAZ EDENİN VAAZIN ADI SOYADI ÜNVANI YERİ TARİHİ GÜNÜ VAKTİ KONUSU Dr. İbrahim ÖZLER İlçe Müftüsü

Detaylı

İslam Ahlâk Düşüncesi Projesi

İslam Ahlâk Düşüncesi Projesi Ahlâk Düşüncesi Projesi İSLAM İSLAMAHLÂK AHLÂKDÜŞÜNCESİ DÜŞÜNCESİ PROJESİ PROJESİ düşüncesi düşüncesiiçerisinde içerisindepek pekçok çokdisiplin disiplintarafından tarafındantartıtartışılagelmiş şılagelmiş

Detaylı

ZAFER TALHA ÇİMEN 8/E - 1453

ZAFER TALHA ÇİMEN 8/E - 1453 ÖZEL EGE LİSESİ (ORTAOKULU) DİN KÜLTÜRÜ ve AHLAK BİLGİSİ KAZA VE KADER (Allah, herkesin ne yapacağını bilip yazdığına göre, insanların hayır işlemesinin bir anlamı var mı? İslam da İnsanın İradeli Fiilleri

Detaylı

KADINA YÖNELİK ŞİDDETLE MÜCADELEDE ULUSLARARASI BELGELER VE KORUMA MEKANİZMALARI

KADINA YÖNELİK ŞİDDETLE MÜCADELEDE ULUSLARARASI BELGELER VE KORUMA MEKANİZMALARI KADINA YÖNELİK ŞİDDETLE MÜCADELEDE ULUSLARARASI BELGELER VE KORUMA MEKANİZMALARI Uluslararası Arka Plan Uluslararası Arka Plan Birleşmiş Milletler - CEDAW Avrupa Konseyi - Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

Detaylı

Anılan rejimde ekonomik değeri olmayan atıklar ise fire olarak tanımlandığından bu atıklar dahilde işleme rejiminin konusunu oluşturmamaktadır.

Anılan rejimde ekonomik değeri olmayan atıklar ise fire olarak tanımlandığından bu atıklar dahilde işleme rejiminin konusunu oluşturmamaktadır. GÜMRÜK İŞLEMLERİNE TABİ TUTULMAKSIZIN SERBEST DOLAŞIMA SOKULAN İKİNCİL İŞLEM GÖRMÜŞ ÜRÜNE İLİŞKİN GÜMRÜK VERGİLERİ VE İDARİ PARA CEZALARINI ORTADAN KALDIRAN SÜRE (ZAMANAŞIMI) Bilindiği üzere Dahilde İşleme

Detaylı

TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI YÜKSEK LİSANS DERSLERİ DERSİN KODU VE ADI TEZ 5000 Yüksek Lisans Tezi TİB 5010 Seminer UAD 8000 Uzmanlık Alan

TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI YÜKSEK LİSANS DERSLERİ DERSİN KODU VE ADI TEZ 5000 Yüksek Lisans Tezi TİB 5010 Seminer UAD 8000 Uzmanlık Alan TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI YÜKSEK LİSANS DERSLERİ TİB 5010 Seminer UAD 8000 Uzmanlık Alan Dersi I UAD 8001 Uzmanlık Alan Dersi-II TİB 5660 Hadiste Sened ve Metin Tenkidi TİB 5190 Mukayeseli Hadis

Detaylı

TABLO-1 KPSS DE UYGULANACAK TESTLERİN KAPSAMLARI Yaklaşık Ağırlığı Genel Yetenek

TABLO-1 KPSS DE UYGULANACAK TESTLERİN KAPSAMLARI Yaklaşık Ağırlığı Genel Yetenek TABLO-1 KPSS DE UYGULANACAK TESTLERİN KAPSAMLARI Yaklaşık Ağırlığı Genel Yetenek Yaklaşık Ağırlığı 1) Sözel Bölüm %50 2) Sayısal Bölüm %50 Sözel akıl yürütme (muhakeme) becerilerini, dil bilgisi ve yazım

Detaylı

KUR-AN VE YORUMU İSLAM DÜŞÜNCESİNDE YORUMLAR

KUR-AN VE YORUMU İSLAM DÜŞÜNCESİNDE YORUMLAR KUR-AN VE YORUMU İSLAM DÜŞÜNCESİNDE YORUMLAR 1.) DİN ANLAYIŞI Din: Allah tarafından vahiy yoluyla gönderilen, insanları özgür ifadeleriyle iyiye ve doğruya yöneltmeyi amaçlayan kurallar bütünüdür. Dinin

Detaylı

GÜNÜMÜZ FIKIH PROBLEMLER

GÜNÜMÜZ FIKIH PROBLEMLER T.C. ANADOLU ÜN VERS TES YAYINI NO: 2071 AÇIKÖ RET M FAKÜLTES YAYINI NO: 1105 Anadolu Üniversitesi lâhiyat Önlisans Program GÜNÜMÜZ FIKIH PROBLEMLER Editör Prof.Dr. Hac Mehmet GÜNAY Yazarlar Prof.Dr. Hac

Detaylı

İSLÂM DA CEZA SİSTEMİ HATA İLE ÖLDÜRME

İSLÂM DA CEZA SİSTEMİ HATA İLE ÖLDÜRME 190 HATA İLE ÖLDÜRME Hata ile öldürme iki kısma ayrılır: 1- Öldürülen kimsenin isabet alması istenmemesine rağmen ona isabet etmesi ve onu öldürmesidir. Bir ava atış yapılırken bir insana isabet etmesi

Detaylı

SPKn İDARİ PARA CEZALARI

SPKn İDARİ PARA CEZALARI SPKn İDARİ PARA CEZALARI Av. Ümit İhsan Yayla Sermaye Piyasası Kanununda Halka Açık Şirketlerle İlgili Suç ve Yaptırımlar ile Önemli Nitelikte İşlemler Paneli İstanbul 27.06.2014 Sunum İçeriği Ceza Vermeye

Detaylı

TEMEL İSLAM BİLİMLERİ

TEMEL İSLAM BİLİMLERİ TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ARAB DİLİ VE BELAGATİ Arap Dili ve Belagati Anabilim Dalı, İslâm dininin temel kaynaklarını doğrudan anlayabilmek, temel İslâm bilimleri ve kültür tarihi alanlarında yazılmış olan

Detaylı

ALTINCI BÖLÜM BİLGİ İŞLEM MÜDÜRLÜĞÜ NÜN GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI İLE ÇALIŞMA USUL VE ESASLARI

ALTINCI BÖLÜM BİLGİ İŞLEM MÜDÜRLÜĞÜ NÜN GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI İLE ÇALIŞMA USUL VE ESASLARI ALTINCI BÖLÜM BİLGİ İŞLEM MÜDÜRLÜĞÜ NÜN GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI İLE ÇALIŞMA USUL VE ESASLARI ALTINCI BÖLÜM Bilgi İşlem Müdürlüğü nün Görev, Yetki ve Sorumlulukları ile Çalışma Usul ve Esasları Kuruluş

Detaylı

TEPEBAŞI İLÇESİ 2016 YILI RAZAMAN AYI VAAZ VE İRŞAT PROGRAMI

TEPEBAŞI İLÇESİ 2016 YILI RAZAMAN AYI VAAZ VE İRŞAT PROGRAMI S.NO TEPEBAŞI İLÇESİ 2016 YILI RAZAMAN AYI VAAZ VE İRŞAT PROGRAMI VAAZ EDENİN VAAZIN TARİH ADI SOYADI UNVANI YERİ VAKTİ KONUSU Tepebaşı Camii 1 05.06.2016 29 Şaban Nalbant Camii Rahman Camii Ramazan'a

Detaylı

Kazak Hanlığı nın kuruluşunun 550. yılı dolayısıyla Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümümüzce düzenlenen Kazak

Kazak Hanlığı nın kuruluşunun 550. yılı dolayısıyla Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümümüzce düzenlenen Kazak Kazak Hanlığı nın kuruluşunun 550. yılı dolayısıyla Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümümüzce düzenlenen Kazak Hanlığı ve Kazakistan konulu bu toplantıda Kısaca Kazak

Detaylı

Sayı: 27/2013 İYİ İDARE YASASI. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhuriyet Meclisi aşağıdaki Yasayı yapar:

Sayı: 27/2013 İYİ İDARE YASASI. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhuriyet Meclisi aşağıdaki Yasayı yapar: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhuriyet Meclisi nin 11 Kasım 2013 tarihli Onbirinci Birleşiminde Oybirliğiyle kabul olunan İyi İdare Yasası Anayasanın 94 üncü maddesinin (1) inci fıkrası gereğince Kuzey

Detaylı

Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi

Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Kanun No: 4620 Kabul Tarihi : 31/1/2001

Detaylı

3. SUÇ POLİTİKASININ TEMEL İLKELERİ I. HUKUK DEVLETİ İLKESİ II. KUSUR İLKESİ III. HÜMANİZM İLKESİ

3. SUÇ POLİTİKASININ TEMEL İLKELERİ I. HUKUK DEVLETİ İLKESİ II. KUSUR İLKESİ III. HÜMANİZM İLKESİ CEZA HUKUKU GENEL HÜKÜMLER DERS PLANI BİRİNCİ BÖLÜM GİRİŞ, GENEL BİLGİLER, HUKUK DEVLETİ VE CEZA HUKUKU 1. CEZA HUKUKU KAVRAMI VE GÖREVİ I. CEZA HUKUKUNUN ANLAMI VE TANIMI II. MADDİ CEZA HUKUKU VE YAKIN

Detaylı

ETİK DEĞERLER VE DÜRÜSTLÜK

ETİK DEĞERLER VE DÜRÜSTLÜK Etik Kavramı ETİK DEĞERLER VE DÜRÜSTLÜK Etik kelimesi köken olarak Eski Yunan'a kadar gider. Etik evrensel olarak kabul gören kurallardır. Etik; doğruyla yanlışı, haklı ile haksızı, iyiyle kötüyü, adil

Detaylı

SADETTİN ÖKTEN İÇİMDE AVM VAR!

SADETTİN ÖKTEN İÇİMDE AVM VAR! SADETTİN ÖKTEN İÇİMDE AVM VAR! Şehir ve Medeniyet İÇGÜDÜSEL DEĞİL, BİLİNÇLİ TERCİH: ŞEHİR Şehir dediğimiz vakıayı, olguyu dışarıdan bir bakışla müşahede edelim Şehir denildiğinde herkes kendine göre bir

Detaylı

GÜNÜMÜZ FIKIH PROBLEMLER

GÜNÜMÜZ FIKIH PROBLEMLER T.C. ANADOLU ÜN VERS TES YAYINI NO: 2071 AÇIKÖ RET M FAKÜLTES YAYINI NO: 1105 Anadolu Üniversitesi lâhiyat Önlisans Program GÜNÜMÜZ FIKIH PROBLEMLER Editör Prof.Dr. Hac Mehmet GÜNAY Yazarlar Prof.Dr. Hac

Detaylı

Nasıl? Fark etmez! Ne kadar? Sonsuza kadar! Niçin? Çünkü böyle mutlu olabilirsin!

Nasıl? Fark etmez! Ne kadar? Sonsuza kadar! Niçin? Çünkü böyle mutlu olabilirsin! Böyle buyurdu ekonomi, iş adamına. Nasıl? Fark etmez! Ne kadar? Sonsuza kadar! Niçin? Çünkü böyle mutlu olabilirsin! Çok kazanacak, çok büyüyeceksin. Başkalarından geri kalmayacaksın. Bir eksiğin olmayacak.

Detaylı

Sosyal psikoloji bakış açısıyla İş Sağlığı ve Güvenliği İle İlgili Kurallara Uyma Durumunun İncelenmesi. Prof. Dr. Selahiddin Öğülmüş

Sosyal psikoloji bakış açısıyla İş Sağlığı ve Güvenliği İle İlgili Kurallara Uyma Durumunun İncelenmesi. Prof. Dr. Selahiddin Öğülmüş Sosyal psikoloji bakış açısıyla İş Sağlığı ve Güvenliği İle İlgili Kurallara Uyma Durumunun İncelenmesi Prof. Dr. Selahiddin Öğülmüş Canlılar hayatta kalmak için güdülenmişlerdir İnsan hayatta kalabilmek

Detaylı

KAMU İÇ KONTROL STANDARTLARI UYUM EYLEM PLANI REHBERİ. Ramazan ŞENER Mali Hizmetler Uzmanı. 1.Giriş

KAMU İÇ KONTROL STANDARTLARI UYUM EYLEM PLANI REHBERİ. Ramazan ŞENER Mali Hizmetler Uzmanı. 1.Giriş KAMU İÇ KONTROL STANDARTLARI UYUM EYLEM PLANI REHBERİ 1.Giriş Ramazan ŞENER Mali Hizmetler Uzmanı Kamu idarelerinin mali yönetimini düzenleyen 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu 10.12.2003

Detaylı