Sabahattin Zaim islam VE EKONOMi SEMPOZYUMU II-III

Ebat: px
Şu sayfadan göstermeyi başlat:

Download "Sabahattin Zaim islam VE EKONOMi SEMPOZYUMU II-III"

Transkript

1 Sabahattin Zaim islam VE EKONOMi SEMPOZYUMU II-III

2 SABAHATTİN ZAİM İSLAM VE EKONOMİ SEMPOZYUMU - II / İNSAN 19 Aralık İstanbul SABAHATTİN ZAİM İSLAM VE EKONOMİ SEMPOZYUMU - III / İSLAM, EKONOMİ VE YÖNETİM 11 Aralık İstanbul İKDER Yayın No: 4 Basım Yılı ve Yeri: Aralık İstanbul Yayın Koordinatörü: Prof. Dr. Süleyman Özdemir Yayın Kurulu: Prof. Dr. Sedat Murat Prof. Dr. Coşkun Çakır Prof. Dr. Süleyman Özdemir Prof. Dr. Halis Yunus Ersöz Doç. Dr. Halil Zaim Murat Etli Halim Tosun Yayına Hazırlık: Ömer Faruk Özel Tasarım: A-Z Kültür Sanat Ajansı Baskı Yeri ve Yılı Kültür Sanat Basımevi, , İstanbul İktisatçılar Derneği Kitabın telif hakları İKDER e aittir, tamamı veya bir kısmı izinsiz basılamaz, çoğaltılamaz, kaynak gösterilmeden iktibas yapılamaz. Makalelerdeki görüşler yazarlarına aittir, kurumumuzu bağlamaz. Sabahattin Zaim islam ve EKONOMi SEMPOZYUMU-II Sabahattin Zaim islam ve EKONOMi SEMPOZYUMU-III /insan islam, EKONOMi / VE YONETiM İstanbul İktisatçılar Derneği İKDER Hoca Gıyasettin Mah. Şifahane Sok. No: 18 Süleymaniye, Fatih İstanbul / Türkiye Telefon & Faks: +90 (212) Tebliğler Kitabı İstanbul

3 İÇİNDEKİLER Sunuş... 9 Prof. Dr. Sabahattin Zaim in Hayatı ve Eserleri Sabahattin Zaim İslam ve Ekonomi Sempozyumu II / İnsan Sempozyum II Programı...19 Protokol Konuşmaları Murat ETLİ İKDER Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Sedat MURAT Sabahattin Zaim Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Dr. Ömer DİNÇER Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Açılış Konferansı İslam, İnsan, İktisat Prof. Dr. Sabri ORMAN İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörü I. Oturum: Ekonomi İnsan İlişkisine Yeni Bir Yaklaşım İktisat Öznesi Olarak İnsan Prof. Dr. Ahmet TABAKOĞLU Marmara Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Batı ve İslâm İktisat Düşüncesinde İnsan Prof. Dr. Coşkun ÇAKIR İstanbul Şehir Üniversitesi, Rektör Yard. II. Oturum: Çalışma İlişkileri ve Ticarette İnsan Boyutu Sabahaddin Zaim in Güzel İnsanı ve Toplum Adamı Modeli Prof. Dr. İsmail ÖZSOY Fatih Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Sabahattin Zaim in Eserlerinde İşçi İşveren İlişkilerinde Güzel İnsan Fikri Prof. Dr. Adem ESEN Selçuk Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İktisat Bölüm Başkanı İnsan Kaynaklarının Etkinliğinin Artırılması Bakımından İnsan Doç. Dr. Halil ZAİM Fatih Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi 5

4 Sabahattin Zaim İslam ve Ekonomi Sempozyumu III İslam, Ekonomi ve Yönetim Sempozyum III Programı Basın Duyurusu Açılış Konuşmaları Prof. Dr. Süleyman ÖZDEMİR İKDER Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. A. Halim ZAİM İstanbul Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi Bahattin CEBECİ Cumhurbaşkanı Baş Danışmanı İslam da Ticari Teşebbüs Ruhu Prof. Dr. Cengiz KALLEK İstanbul Şehir Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi İslam da Sosyal Politikalar Prof. Dr. Ali SEYYAR Sakarya Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Genel Değerlendirme Prof. Dr. Sabri ORMAN İstanbul Ticaret Üniversitesi, Rektörü Medya da Sempozyum Sempozyum dan Kareler Anma Konuşması Prof. Dr. Sabahattin Zaim in Ahlak ve Zihniyet Dünyası Prof. Dr. Sedat MURAT İKDER Sabahattin Zaim Araştırma Merkezi Başkanı Ödül Töreni Prof. Dr. Sabri Orman a 2010 İslam ve Ekonomi Ödülü nün Takdimi I. Oturum: İslâm ve Ekonomi Krizler ve İslâmi Bankacılık Prof. Dr. Cihangir AKIN Sakarya Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İslam da Ekonominin Dayandığı Başlıca Temel İlkeler Prof. Dr. Hamdi DÖNDÜREN (Sunum: Doç. Dr. Recep CİCİ) Uludağ Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Hz. Peygamber ve İş Hayatı Doç. Dr. Ahmet ÖZEL İslam Araştırmaları Merkezi İSAM Başkan Yrd. II. Oturum: İslam ve Yönetim İbn Haldun un İşletme Yönetimi/Politikası na ve Kamu Yönetimi/Politikası na İlişkin Bazı Görüş ve Tesbitlerine Günümüzden Bir Bakış Prof. Dr. İbrahim Erol KOZAK Karatay Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Yönetim ve Pazarlamada Erdem Prof. Dr. Ömer TORLAK Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi III. Oturum: İslâm ve Çalışma Yaşamı İslam da Çalışma İlişkileri Prof. Dr. Yusuf BALCI İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi 6 7

5 SUNUŞ Sempozyum Hakkında Derneğimizin şeref üyesi olan ve 09 Aralık 2007 tarihinde Hakkın rahmetine kavuşan merhum Prof. Dr. Sabahattin Zaim i anmak, anlamak ve örnek bir insan olan Sabahattin Zaim Hocayı genç nesillere tanıtmak üzere başlayan, üçüncü yılından itibaren her yıl farklı bir temanın işlendiği bir konsepte dönüşen Sabahattin Zaim İslam ve Ekonomi Sempozyumu, hocamızın yakından ilgilendiği İslam ekonomisi konusu üzerinde yoğunlaşmıştır. SEZAM İstişare Kurulu, her yıl, hocamızın vefat ettiği 9 Aralık ı takip eden ilk Cumartesi günü Sempozyum un gerçekleştirilmesini kararlaştırmıştır. Sempozyum, Araştırma Merkezi (SEZAM) nin en önemli faaliyeti olarak organize edilmektedir. Sempozyumlar; bakanlarımızın, valilerimizin, belediye başkanlarımızın, üst düzey bürokratların, öğretim üyelerinin, sivil toplum kuruluşu üyelerinin, İktisat Fakültesi öğrencilerinin, mezun ve mensuplarının, kısacası Sabahattin Hoca ya gönül vermiş herkesin (O nu hayattayken ister görsünler, ister görmesinler) her yıl Hoca ya olan sevgisini, saygısını ve vefasını göstermek üzere geldikleri bir etkinliğe dönüşmüştür. En son Sempozyum (Sabahattin Zaim İslam ve Ekonomi Sempozyumu III) 11 Aralık 2010 Cumartesi günü gerçekleştirilmiştir yılı ana teması İSLAM, EKONOMİ VE YÖNETİM olan Sempozyum da, ana temayla uyumlu 3 Oturum yer almıştır. İstanbul Topkapı Eresin Otel de gerçekleştirilen ve 15akademisyenin konuşmalarıyla katkıda bulunduğu Sempozyum u yaklaşık olarak 500 kişi izlemiştir. 3. Sempozyum a aşağıdaki isimler katkı vermiştir: Açılışa Katkı Verenler: Prof. Dr. Süleyman ÖZDEMİR (İKDER Başkanı), Prof. Dr. Selim Zaim (Fatih Üniversitesi, İİBF). Anma Konuşması: Prof. Dr. Sedat Murat (İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi) I. Oturum a Katkı Verenler: Prof. Dr. Durmuş Günay (YÖK Yürütme Kurulu üyesi), Prof. Dr. Cihangir Akın (Sakarya Üniversitesi, İİBF), Prof. Dr. Hamdi Döndüren (Uludağ Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi), Doç. Dr. Ahmet Özel (İslam Araştırmaları Merkezi Başkan Yrd.). II. Oturum a Katkı Verenler: Prof. Dr. Adem Esen (İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Rektörü), Prof. Dr. İbrahim Erol Kozak (Karatay Üniversitesi, Hukuk Fakültesi), Dr. Mustafa Özel (İstanbul Şehir Üniversitesi, İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi), Prof. Dr. Ömer Torlak (Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi, İİBF). III. Oturum a Katkı Verenler: Prof. Dr. Mustafa Aykaç (Kırklareli Üniversitesi Rektörü), Prof. Dr. Yusuf Balcı (İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi), Prof. Dr. Cengiz Kallek (İstanbul Şehir Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi), Prof. Dr. Ali Seyyar (Sakarya Üniversitesi, İİBF). Genel Değerlendirme: Prof. Dr. Sabri Orman (İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörü) İNSAN temalı bir önceki Sempozyum ise (Sabahattin Zaim İslam ve Ekonomi Sempozyumu II) 12 Aralık 2009 Cumartesi günü İstanbul da Celalağa Konağı Oteli nde gerçekleştirilmiştir. 2 Oturum ve 11 konuşmacının yer aldığı programı çok sayıda kişi izlemiştir. 2. Sempozyum a aşağıdaki isimler katkı vermiştir: Protokol Konuşmaları: Murat ETLİ (İKDER Başkanı), Prof. Dr. Sedat Murat (İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi). Açılış Konuşması: Prof. Dr. Sedat Murat I. Oturum a Katkı Verenler: Prof. Dr. Salih Aynural, Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu, Prof. Dr. Coşkun Çakır, Dr. Mustafa Özel. 9

6 II. Oturum a Katkı Verenler: Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, Prof. Dr. İsmail Özsoy,Prof. Dr. Adem Esen, Doç. Dr. Halil Zaim. Genel Değerlendirme: Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş. Diğer yandan, bu kitabın basımından kısa bir süre sonra 4. Sempozyum da gerçekleştirilecektir. Sabahattin Zaim İslam ve Ekonomi Sempozyumu IV, 10 Aralık 2011 Cumartesi günü İstanbul Kongre Merkezi nde yapılacaktır yılının 10 Aralık günü gerçekleştirilecek 4. Sempozyum un konusu FAİZSİZ BANKACILIK VE GÜNÜMÜZ UYGULAMALARI (ISLAMIC BANKING AND TODAY S APPLICATIONS) olarak tespit edilmiştir. Derneğimiz, 4. Sempozyum u, Türkiye Katılım Bankaları Birliği ve İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi işbirliğinde gerçekleştirecektir. Bu son Sempozyum uluslararası bir niteliğe sahip olup, Sempozyum a yurtdışından 9 kişi, yurtiçinden ise 12 kişi (toplam olarak 21 kişi) katılacaktır. Davetiyesi basılan ve dağıtılan 4. Sempozyum a katkı vereceklerin adları aşağıda sıralanmıştır: Açılışa Katkı Verecekler: Prof. Dr. Süleyman ÖZDEMİR (İKDER Başkanı), Prof. Dr. Adem Esen (İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Rektörü), Osman Akyüz (TKBB Genel Sekreteri), Adnan Ahmet Yusuf Abdulmalek (Arap Bankalar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı), İhsan Uğur Delikanlı (BDDK Başkan Yrd.), Mehmet Şimşek (Maliye Bakanı). I. Oturum a Katkı Verecekler: Prof. Dr. Sabri Orman (İstanbul Ticaret Üniversitesi, İİBF), Dr. Yahia Abdul Rahman (Labira American Finance House Kurucusu), Dr. Mehmet Asutay (Durham Üniversitesi), Doç. Dr. Yıldıray Yıldırım (Syracuse Üniversitesi), Prof. Dr. Necdet Şensoy (TCMB Yönetim Kurulu Üyesi). II. Oturum a Katkı Verecekler: Prof. Dr. Vedat Akgiray (SPK Başkanı), Fahrettin Yahşi (Albaraka Genel Müdürü), Ufuk Uyan (Kuveyt Türk Genel Müdürü), V. Derya Gürerk (Türkiye Finans Kurumu Genel Müdürü), Abdullah Çelik (Bank Asya Genel Müdürü). III. Oturum a Katkı Verecekler: Dr. Abdulaziz Al Hinai (İslam Kalkınma Bankası Başkan Yrd.), Rehan Pathan (NCB Capital Uluslararası Satış Başkanı), Doç. Dr. Asyraf Wajdi Dusuki (ISRA Araştırma Grup Başkanı), Dr. Sofiza Azmi (Asian Institute of Finance Araştırma Grup Başkanı, Prof. Dr. Humayon Dar (Edbiz Consulting Yönetim Kurulu Başkanı). Diğer Sabahattin Zaim Sempozyumları: ANMA TOPLANTISI: PROF. DR. SABAHATTİN ZAİM İ ANMA TOPLANTISI 1. SEMPOZYUM: SABAHATTİN ZAİM İ ANLAMA Sabahattin Zaim İslam ve Ekonomi Ödülü Sempozyum İstişare Kurulu, Prof. Dr. Sabahattin Zaim in hatırasını yaşatmak üzere, 3. Sempozyum dan itibaren İslam ekonomisi alanındaki çalışmalarıyla dikkatleri çeken akademisyenlere ve uygulamacılara her yıl Sabahattin Zaim İslam ve Ekonomi Ödülü vermeyi kararlaştırmıştır. 1. Sabahattin Zaim İslam ve Ekonomi Ödülü, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş tarafından Prof. Dr. Sabri ORMAN a takdim edilmiştir. 2. Sabahattin Zaim İslam ve Ekonomi Ödülü Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN a takdim edilecektir. İstanbul İktisatçılar Derneği Sabahattin Zaim Araştırma Merkezi PROF. DR. SABAHATTİN ZAİM İN HAYATI VE ESERLERİ I. Doğumu: İştip 1926 Vefatı: İstanbul 2007 II. Eğitim Hayatı 1. Doktora: İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Lisans: Ankara Üniveritesi, Hukuk Fakültesi (muadelet), Lisans: Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, İstanbul Vefa Lisesi, Klasik Şube (Latince-İngilizce), İstanbul Fatih Ortaokulu, İstanbul Fethiye, İlkokul, 1937 III. Akademik ve Diğer Görevleri A. Akademik Görevleri 1. Uluslararası Balkan Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyesi, 2006-, Üsküp-Makedonya. 2. Kurucu Rektör: International University of Sarajevo, , Saraybosna. 3. YÖK (Yüksek Öğretim Kurulu Üyesi), Dekan: Sakarya Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, , Profesör, Profesör: İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Doçent: İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Misafir Profesör: Melik Abdülaziz Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Sosyo-Teknik Etütler Bölümü, Cidde Suudi Arabistan, Misafir Öğretim Üyesi: Batı Almanya, Münih Üniversitesi, Misafir Üye: Cornell Üniversitesi, ABD, Asistan: İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi,

7 B. Akademik Görevleri 1. İstanbul Üniversitesi, İşletme Enstitüsü Öğretim Üyeliği, , Bursa, Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyeliği, ve Sakarya, Kadıköy, Işık Mühendislik Akademileri ve Galatasaray Y. İktisat ve Ticaret Akademisi, C. Diğer İlmi Ek Görevleri 1. Türk-İş Sendikacılık Koleji, Öğretim Üyeliği, , Ankara. 2. İşçi-İşveren Seminerleri, Konferansları, İslâm Kalkınma Bankası Yöneticileri Seçme ve Değerlendirme Komitesinde part-time müşavirlik, İslâm Konferansı (OIC), İslâm Bankacılığı Temsilciliği, D. Akademik Ek İdari Görevleri 1. Ankara, Ortadoğu Teknik Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyeliği, Milletlerarası İslâm Üniversitesi, Mütevelli Heyeti Üyeliği, İslâmabad, Pakistan, IV. Ek Devlet Görevleri 1. Milli Prodüktivite Merkezi Yönetim Kurulu Üyeliği, Türkiye Milli Birlik Komitesi Sosyal İşler Sivil Komitesi Üyeliği, İstanbul Maiyet Memurluğu, Eyüp Kaymakam Vekili ve Belediye Reis Vekili; Kâhta, Ayancık ve Abana İlçeleri Kaymakamlıkları, V. İş Hayatı Tecrübeleri 1. Pancar Motor, Yönetim Kurulu Üyeliği, Koç Holding İşçi-İşveren Münasebetleri Müşavirliği, Anadolu Cam Sanayii A.Ş. Murakıplığı, Uzel Traktör Sanayii Murakıplığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği, TÜMOSAN Yönetim Kurulu Üyeliği, SOYTAŞ VE SOYTUR A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanlığı, FAİSAL FİNANS KURUMU A.Ş. Yönetim Kurulu Başkan Vekili, KUVEYT-TÜRK FİNANS KURUMU Müşavir ve Denetim Kurulu Üyesi, VI. Sosyal Faaliyetleri ve Cemiyet Üyelikleri 1. Milletlerarası Endüstri İlişkileri Cemiyeti, İsviçre. 2. ABD. Milletlerarası Endüstri İlişkileri Cemiyeti. 3. Milletlerarası Müslüman Sosyal Bilim Adamları Cemiyeti, Indiana, ABD. 4. Milletlerarası İslâm İktisatçıları Cemiyeti Kurucu Üyesi, Leicester, İngiltere. 5. İlim Yayma Cemiyeti ve Vakfı, Mütevelli Heyeti Üyesi ve Kurucu Üyesi. 6. Türkiye Milli Kültür Vakfı Kurucu Üyesi. 7. Türkiye Aydınlar Ocağı Kurucu Üyesi. 8. İslâmi İlimler Araştırma Vakfı, Kurucu Üyesi. 9. Mülkiyeliler Birliği Üyesi, No Türkiye Yeşilay Cemiyeti, Üye No: İş Dünyası Vakfı Kurucu Başkanı. 12. Anadolu Eğitim Vakfı Başkanı. 13. Vefa Lisesi Mezunları Vakfı Kurucu Üyesi. VII. Şeref Üyelikleri ve Armağanları 1. 7 Şubat 1990, Türkiye Milli Kültür Vakfı, Türk Milli Kültürüne Hizmet Şeref Armağanı 2. İslâm Kalkınma Bankası, 1992 yılı İslâm Ekonomisi Dünya Ödülü. 3. LARIBA BANKING 1996, Los Angeles, ABD; İslâm Bankası Ödülü. 4. MÜSİAD, Üstün Hizmet Ödülü ve Şeref Üyeliği, Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü Birlik Vakfı, Vakıf İnsan a Şükran Ödülü, 9 Mayıs Türkiye Büyük Millet Meclisi; Üstün Hizmet Ödülü ve Madalyası, 2 mayıs VIII. İligili Yayınlar 1. Belgesel Yayın: Samanyolu TV, Bir Ömür Dedikleri. 2. Belgesel Yayın: Kanal 7 TV, Tanıklar. 3. Belgesel Yayın: Kanl 7 TV, Türkiye nin Son Yüzyılı (22 program). 4. Belgesel Yayın: Kanal 7, Duayen

8 18. Türk ve İslâm Dünyasının Yeniden Yapılanması, 2. Baskı, Nil A.Ş., İzmir, Türkiye nin Yirminci Yüzyılı, İşaret Yayınları, İstanbul, Bir Ömrün Hikayesi, İşaret Yayınları, İstanbul, Makalelerinden Bazıları: 1. Türkiye nin Milli Ücret Siyaseti. 2. İktisadi Devlet Teşebbüslerinde Prodüktivite ve Rantabilite. 3. Sanayileşmenin Türkiye nin Sosyal ve İktisadi Gelişmesine Tesiri. 4. Avrupa Ortak Pazarı ve Türkiye. 5. Türkiye de Toplu Sözleşme Düzeninin İktisadi ve Sosyal Sahadaki Tesirleri. 6. İslâm Ülkeleri Arasında İktisadi İşbirliği İmkânları. 7. Toplu Sözleşmelerde Değişken Ücret Uygulaması (EŞEL-MOBİL). 8. İşçi, İşveren Kuruluşlarının Sosyoekonomik Önemi. 9. Socio-Economic Problems of Rapid Urbanization The Middle East City, Anciend and Traditions Confronts a Modem World. 10. Vakıflarımızın İktisadi ve Sosyal Açıdan Değerlendirilmesi. 11. Mimar Sinan Döneminin İktisadi Durumu. 12. Modern Education in Turkey, Cambridge U.K. 13. Türkiye nin İktisadi Meselesi: İç Borç Faiz Sarmalı. IX. Adı Verilen Eğitim Kurumları 1. Çamlıca Sabahattin Zaim Eğitim Merkezi, İstanbul, Üsküdar Belediyesi. 2. Sabahattin Zaim Lisesi, İstanbul, K. Çekmece. 3. Anafen Sabahattin Zaim İlköğretim Okulu, İstanbul, Ümraniye. 4. Prof. Dr. Sabahattin Zaim Kız Lisesi, Adapazarı. X. Eserlerinden Bazıları: 20 Kitabı, 174 makalesi yayınlanmıştır. Kitapları: 1. İstanbul Mensucat Sanayinin Bünyesi ve Ücretler, İ.Ü. İktisat Fakültesi Yayını, Türkiye nin İktisadi ve Sosyal Gelişmesinde İşgücü ve Prodüktivite Meselelerinin Önemi ve Tesiri, Yakın ve Ortadoğu Enstitüsü, Yayın No: 5, Türkiye Fikir İşçileri ve İstihdam Şartları, T. Harsi ve İçtimai Araştırmalar Derneği Yayını, İstanbul, Bursa Vilayetinin İktisadi Bünyesi ve Gelişme İmkânları Hakkında Ön Proje, Müşterek Eser, İ.Ü. İktisad Fakültesi ve Bursa Ticaret Odası, İstanbul, İşletme İdaresi ve Moral, Tercüme, İ.Ü. İktisat Fak. Yayını, İstanbul, Modern İktisat ve İslâm, 3 Baskı, MTTB, Basın Yayın Müdürlüğü Neşriyat Bürosu, İstanbul, İktisadi Doktrinler, Özel Galatasaray Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu, İstanbul Bölge ve Şehir Planlaması Yönünden İstanbul Sanayi Bölgeleri, İ.Ü. İktisat Fakültesi Yayını, İstanbul, Çalışma Ekonomisi 1962, 1968, 1972, 1975, 1977, 1981, 1986, 1990, 1992, 1997, İ.Ü. İktisat Fakültesi Yayını ve Filiz Kitabevi. 10. Türkiye de Ücret ve gelirler Siyaseti, T. İşveren Send. Yay. No: 28, Ankara, Türkiye de Nüfus Meselesi, Boğaziçi yayını, No: 13, İstanbul, Ortadoğu Ülkeleri Arasında İktisadi İşbirliği İmkânları, Kubbealtı Neşriyat 4, İstanbul. 13. İslâm ve İktisadi Nizam, Tekbir, Karabük Şubesi, İslâmın İktisadi Görüşü, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, WTIC, Dünya İslâm Ticaret Merkezi - World İslamic Trade Center, Ekonomik Rapor, Türkçe, Economoic Report, İngilizce, Ankara, İslâm-İnsan ve Ekonomi, 1 ve 2. Baskı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1989, Survey of Muslim Education: Turkey, The Islamic Academy, Cambridge, UK (S. Zaim ve N. Ninçar). Tebliğ Verilen Milletlerarası Seminer ve Konferanslardan Bazıları: Fifth International Conference on Islamic Economics, Bahrain, 2003; fourth in Laughboro, UK, 2000; third in Malaysia; second in Pakistan; first in Mecca, S.A International Seminar on Monetary and Fiscal Policy in Islam, Mecca, Saudi Arabia, First World Conference on Muslim Education, Mecca, Saudi Arabia, 1977; third in Bangladesh; fifth in Cairo. 4. Conference of World Assembly of Muslim Youth, Nairobi, Kenya; Istanbul, Çanakkale of Turkey and Girne of North Cyprus, 1982, 1980, 1979, International Conference of FOSIS (Federation of Students Islamic Scoieties), Lougboro UK, First World Conference on Solidarity in Science and Technology among Muslim Countries, Riyadh, Saudi Arabia, Islamic World Youth Conference, Tripoli, Libya, Conference of International Industrial Relations, London, 1972, Geneva, Switzerland, 1967, Philadelphia, USA, International Conference on Industrial Relations System in Islam, Islamabad, Pakistan, April

9 Sabahattin Zaim islam ve EKONOMi SEMPOZYUMU-II / insan Tebliğler Kitabı İstanbul

10 SABAHATTİN ZAİM İSLAM VE EKONOMİ SEMPOZYUMU II PROGRAMI 12 ARALIK 2009 CUMARTESİ CELALAĞA KONAĞI OTEL İNSAN 14:00 14:15 / SELAMLAMA MURAT ETLİ (İKDER Yönetim Kurulu Başkanı) PROF. DR. SEDAT MURAT (SEZAM Araştırma Merkezi Başkanı) 14:15 15:00 / AÇILIŞ KONUŞMASI PROF. DR. SABRİ ORMAN İSLAM, İNSAN, İKTİSAT 15:00 16:30 / I. OTURUM: EKONOMİ İNSAN İLİŞKİSİNE YENİ BİR YAKLAŞIM BAŞKAN: PROF. DR. SALİH AYNURAL PROF. DR. AHMET TABAKOĞLU EKONOMİK BİR SUJE OLARAK İSLAM DA İNSAN PROF. DR. COŞKUN ÇAKIR BATI VE İSLAM İKTİSAT DÜŞÜNCESİNDE İNSAN DR. MUSTAFA ÖZEL İKTİSADİ DÜŞÜNCEDE DİN VE DEVLET 16:30 17:00 / ARA 17:00 18:30 / II. OTURUM: ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ VE TİCARETTE İNSAN BOYUTU BAŞKAN: PROF. DR. NAZİF GÜRDOĞAN PROF. DR. İSMAİL ÖZSOY İKTİSADİ ADAMDAN TOPLUM ADAMINA GEÇİŞ: TÜRKİYE, GÜRCİSTAN VE ARNAVUTLUK ÖRNEKLERİ PROF. DR. ADEM ESEN İŞÇİ VE İŞVEREN İLİŞKİLERİNDE İNSAN DOÇ. DR. HALİL ZAİM İNSAN KAYNAKLARININ ETKİNLİĞİNİN ARTIRILMASI BAKIMINDAN İNSAN 18:30 / GENEL DEĞERLENDİRME PROF. DR. NEVZAT YALÇINTAŞ 19

11 PROTOKOL KONUŞMALARI 21

12 Murat ETLİ İKDER Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Bakanım, Kıymetli YÖK Üyem, çok kıymetli milletvekillerim, değerli rektörlerim, öğrenci arkadaşlarım ve uzak yakın demeden buraya kadar teşrif eden tüm katılımcılar, hepinize tekrardan hoş geldin der saygı ve hürmetlerimle selamlarım. Salihlerin anıldığı yere nur iner düsturuyla kendisini Hakk a ve halka hizmete adamış bir ilim adamı ve bir gönül dostunu anmaya hoş geldiniz. Vefatının ikinci sene i devriyesinde daha önce iki kez yapmış olduğumuz organizelerimizi kendisinin de inanmış ve kendisine hayat düsturu olarak kabul etmiş olduğu İslâm ın Ekonomiye bakış açısını irdelemek için İslâm ve Ekonomi Sempozyumu adı altında devam ettirmeye karar vermiş bulunuyoruz. Tüm bu çalışmalara destek veren derneğimiz içinde bulunan Prof. Dr. Sabahattin Zaim Araştırma Merkezi Yönetim ve İstişare Kurulları na şahsım ve dernek yönetim kurulum adına teşekkürü bir borç bilirim. Ayrıca burada konuşmalarıyla bizleri aydınlatacak olan değerli hocalarımıza siz dinleyicilere ve katılımcılara en derin şükranlarımızı arz ederim. Rahmetli Hocamıza; yaratan, yaşatan ve öldüren Yüce Mevlâ mızdan ve yine bu hafta kaybetmiş olduğumuz Üsküdar Belediye Başkanı Mehmet Çakır Bey e gani gani rahmet diler, Firdevs Cennet inde birlikte olmalarını Rabbimden niyaz ederim. Sözlerimi ilmin ve kelamın üstatları olan hocalarımıza bırakmadan önce hepinize tekrar hoş geldiniz der, sevgi ve selamlarımı, hürmetlerimi arz ederim. 23

13 Prof. Dr. Sedat MURAT Sabahattin Zaim Araştırma Merkezi Başkanı Saygıdeğer bakanım, değerli YÖK üyem, değerli akademisyenler ve çok sevgili öğrencilerimiz! Bugün, ülkemizin yetiştirmiş olduğu ender şahsiyetlerden birisi olan Prof. Dr. Sabahattin Zaim hocamızı ikinci sene i devriyesinde anmak için bir araya gelmiş bulunuyoruz. Değerli misafirler hocamız hakkında geçtiğimiz yıllarda epeyce bir faaliyet yaptık, hatta şu anda gelenlere ufak bir hediyemiz oluyor; bir paket içerisinde, geçen seneki programda Sabahattin hocamızı değişik yönleriyle ele aldık. Hocayı ne kadar anlatsak hakikaten azdır; ama ben şu kadarını belirteyim: Hocamızın bu denli önem arz etmesinin, kalplerde bu denli yer etmesinin mutlaka bir nedeni olması gerekir. Bu kalabalık hocamıza olan muhabbetinden bugün bir arada bulunuyor. Hocamızın şu toplumda dolaylı ya da doğrudan el atmadığı kurum, kuruluş ve birey hemen hemen yoktur. Bir kısmımız hocamızın doğrudan talebesi olduk ama akademik hayat içerisinde eğitim yapanlar bir kenara, ülkenin dört bir tarafından okuma yazma bilmeyen insanlar dahi hocamıza sevgi ve muhabbet duymaktadır.bunun sebebi hocamızın bu topluma kendini vakfetmesidir. Hocamızın bu büyüklüğü hayatını topluma adamış olmasından kaynaklanır. Bu toplum kendisine hizmet eden insanları mutlaka bir şekilde takdir eder. Bunun değişik örneklerini ülkemizde görmüşüzdür. Bir vakıf başkanıyla tanıştım. Hocamız en son konuşmayı bize yaptı. dedi. Hocayı davet etmişler önce çok rahatsız olduğunu ve gelemeyeceğini söylemiş, hastalığının ilerlediği dönemlerde; ancak ertesi gün hoca kendilerini arayarak Hastayım ama ben yinede katılmak istiyorum.programınızda bir aksama olur mu? diye sormuş. Hastalığı ilerlemiş olmasına rağmen hocamızın gönlü razı gelmiyor ve programa katılıyor. Hoca gerçekten ömrünün sonuna kadar koştu.güzel bir şekilde yaşadı, güzel örnek oldu, güzel insanlar bırakmaya çalıştı. Sürekli söylediği güzel bir hadis i şerif vardı. Hepimize bunu telkin ederdi. İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır. Evet, hocamız gerçekten insanlara faydalı olmak için sağlığını feda etmiştir. Nevzat hocamız zaman zaman bu konuda kendisini uyarmak durumunda kalırdı; fakat hoca eğer bir yerde hayır varsa oraya koşardı, yani hayırda yarışırdı. Geçtiğimiz yıllarda müteaddit defalar dile getirdik, hocamızın önemli bir özelliği insan sevgisiyle dolu olmasıydı. Asla ümitsiz değildi. İnsanların gıybetini asla yapmazdı böyle bir özelliğe sahip olmak gerçekten çok zordur. Hoca gerçekten insan ı kâmildi, âlimdi, amildi fakat yaptığı işleri hiçbir karşılık menfaat beklemeden samimiyetle yapıyordu. Bu millete karşı olan borcunun farkındaydı. 81 yıllık ömrünü gerçekten bereketli, dolu dolu geçirmiştir. Hocamızın hatıratı, büyük bir kısmınızın elinde vardır. Hocamızı tanımak isteyenler için yapmış olduğu icraatlar dakika dakika, saat saat belgelenmiş şekilde mevcuttur; çünkü hocamızın bir diğer özelliği de belgeci, arşivci bir insan olmasıdır. Aynı zamanda disiplinli, planlı, programlı, tam bir muttaki ve ihlâslı biriydi. Mübalağasız mükemmel bir insandı. Bizim amacımız hocamızın güzel yönlerini, misyonunu ortaya koyabilmek, hocanın ruhunu şâd edebilmek, yeni nesillerin hocamızı örnek almasını sağlamaktır.ama bunu yaparken asıl faydayı bizler göreceğiz; çünkü güzellikler paylaşılırsa cemiyet huzur bulur.eğer kötülükler teşvik edilirse cemiyet ifsat olur. Değerli misafirler, bundan sonra inşallah her yıl hocamızınâhirete intikal günü olan 9 Aralık tarihinde bu anma toplantılarını yapmaya karar verdik. Bundan sonra ele alacağımız konular daha çok tematik olacak. Bugün ele alacağımız konu İnsan dır!her şey insan üzerine bina edilmiştir; ekonominin, üretimin, tüketimin bütün üretim faktörlerinin temelinde insan yatıyor. İnsan sorununu hallettiğimiz zaman bütün meseleler çözümlenir. Bizim sorunumuz insan sorunudur. Bizde bu seneki hocamızı anma programında tematik konu olarak insanı ele aldık.hocalarımız değişik yönleriyle insan konusunu burada anlatmaya çalışacaklar. Umarız hocamızın ruhu tekrar şâd olur. Programımız uzun tekrar hoş geldiniz. Şeref verdiniz! Prof. Dr. Ömer DİNÇER Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Çok değerli hocalarım, kıymetli meslektaşlarım, saygıdeğer hanımefendiler, beyefendiler! Sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse Sabahattin Hocam hakkında konuşmak benim için zor ama az önce Nevzat Hocamın sözünü ettiği fidanlıktan bir fidan görmek istiyorsanız bilin ki ben o fidanlıktaki fidanlardan bir tanesiyim. O fidan olarak birkaç şey söylemek isterim. Öyle zannediyorum ki 1970 li yılların ortasıydı. Bir vesile ile Sabahattin Hocamla karşılaşmıştık yani kader diye tabir edilecek olursa; bu olay onlardan bir tanesidir. Çünkü ben Erzurum da İşletme Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiyim, Sabahattin Hoca İstanbul da. Nerede nasıl buluştuğumuzu hatırlamıyorum bile. Ona dedim ki; Hocam ben üniversite ikinci sınıfta okuyorum iki sene sonra da üniversiteden mezun olacağım. Acaba bana ne tavsiye edersiniz? Beni karşısına aldı, bu sorumu çok ciddiye almıştı ve bana birtakım şeyler söyledi. Aslına bakarsanız ben şimdi düşünüyorum da hocalık hayatım boyunca acaba bana herhangi bir öğrencim bu şekilde bir soru sormuşsa; ben Onun kadar bu soruyu ciddiye alıp Onun kadar o insanın hayatını etkileyecek bir şey söyledim mi, bilmiyorum. Bana dedi ki; Evladım üniversiteyi bitiren insanın önünde üç yol vardır: (Bu normal şartlarda bugün pek çok insanın kolayca bilebileceği şeyler; ama o günkü hayat şartlarını düşündünüz zaman anlayacaksınız ki bu çok kıymetli bir şeydi.) Bunlardan bir tanesi devlet memuru olmak; eğer devlet memuru olmak istiyorsan okulunu bitir, birde kendine tanıdık bul, yeter! Çok fazla uğraşman gerekmez. İkincisi özel sektörde çalışmaktır. Özel sektörde bir işe girersin ki bunun da iki alternatifi var; büyük bir işletmede çalışmaya başlarsan kurumsal bir yer olacağından öğreneceğin çok şey olacaktır. Fakat küçük bir işletmede çalışmaya başlarsan; orada çoğunlukla insanlar eğitimli değildirler. Senin oraya vereceğin bir şey olur. Üçüncüsü ise akademik çalışma yapmaktır. Üniversite hocası olursun. Bunun içinse öncelikle yabancı dili çok iyi bilmen ve yüksek lisans yapman lazım. Ben ilk defa yüksek lisans sözünü ondan duydum. O zamana kadar üniversiteden sonra yüksek lisans olduğunu bilmiyordum. O gün çok genç olmama rağmen bu sözler benim için çok kıymetli sözlerdi ki ben bu sözleri hayatım boyunca unutmadım ve bana yaptığı tavsiyeyi tuttum. Bana Sabahattin Hoca, o gün Sen akademik çalışma yapmaya daha kabiliyetli görünüyorsun, onun için sakın ola başka yerlere gitme, üniversite hocası ol! dedi. Hocamız bana iki şey söylemişti; birincisi yabancı dil bir diğeri yüksek lisanstı, malumunuz.bunun ardından ben üniversite üçüncü sınıfı okumak üzere Erzurum a gittiğimde büyük bir sabırsızlıkla yabancı dil öğrenmek üzere hazırlık yaptım. Planım üçüncü sınıfın sonunda yaz döneminde İstanbul a gelip yabancı dil kurslarına başlamaktı lakin İstanbul da yabancı dil kursları final imtihanlarımızdan önce başlıyordu ve ben Hocamın tavsiyesinin tutmak için final imtihanlarına girmedim İstanbul a gelerek kursa başladım. Eylül ayında bütünleme imtihanlarından geçerek okulu bitirebileceğimi düşünmüştüm. Mübalağa etmeden söylüyorum ki günde 12 saat yabancı dil çalışıyordum. Ertesi yıl yaz döneminde Dünya İslâm Gençlik Teşkilatı, tüm Dünya İslâm Gençlik Teşkilatı liderlerini Kıbrıs ta bir kampa davet etmişti yılında Kıbrıs ta yapılan bu kampa Türkiye den seçilen 5 temsilciden birisi olarak ben de katıldım. 5 temsilci kadar da Kıbrıs tan seçilmişti, 10 kişi kadar Türk öğrenci vardı. Kampın resmi 3 yabancı dili var bunlar; İngilizce Arapça ve Türkçe idi. Lakin kursta İngilizce konuşan hiç Türk yoktu. Ben ise 4 aylık İngilizce kursuna gitmiş kendi çabalarıyla bir şeyler öğrenmeye başlamış birisi olduğum hâlde hiç İngilizce bilen olmadığı için beni Türklerle irtibatı kuracak kişi olarak tercümanlık etmek üzere görevlendirdiler. Her gün yapılan seminerleri İngilizce dinleyip Türkçeye tercüme etmeye çalışıyorum. Konuşulanlar İslâmî konular olduğu için az çok benim vâkıf olduğum konulardı. Arapça, İngilizce ve Türkçe konuşanları dinleyip onların hepsini harmanlıyor ve kendi bilgilerimden de katarak bende ayrı bir konferans 24 25

14 veriyordum. İlk gün bu şekilde geçtikten sonra kampa Sabahattin Hocam geldi ve oyun bozuldu. Ben haddimi bilen bir insan olarak Sabahattin Hocamın yanına gittim, tekrar kendimi tanıttım ve durumu izah ettim. Dedim ki; Hocam burada beni İngilizce biliyor zannederek bana tercüme yaptırıyorlar ama asıl yaptığım şey tercümanlık değil.ben burada konuşulanları bildiğim kadarıyla alıyor ve aktarıyorum. O sebeple ben bırakıyorum; artık siz de buradasınız nasıl olsa; lütfen beni mazur görün! Hocam bana Olur mu evladım? Sen o işi yapmaya devam et; eğer bir yanlış yaparsan ben sana işaret ederim sen düzeltirsin. dedi. Bunun üzerine Hocam tam karşımda oturuyor ve anlaştığımız gibi ben tercüme ediyorum ve Hocam başını sallarsa konuşmaya devam ediyorum; eğer o kaşını oynatırsa o bölümü atlıyorum. Ben orada Sabahattin Hocam olduğu hâlde tercümanlık yapmaya devam ettim. Bu kampta öğrendiğim en önemli şey, hayatta karşınıza gelen insanları ciddiye alıyorsanız onlara yol gösteriyorsanız ve hakikaten o kişi buna ihtiyaç duyuyorsa hayatını değiştiriyor. Ben bir kitap okudum hayatım değişti diyemem; ama Sabahattin Hoca ile karşılaştım ve hayatım değişti. O bakımdan benim için kendisinin çok önemli bir yeri vardır. Bu toplantıya gelmiş olmaktan, Sabahattin Hoca yı konuşmaktan ve sizlerle beraber olmaktan çok mutluyum! Son olarak Sabahattin Hocamla burada olduğu gibi bir sempozyum hatıramız var onu anlatarak bitirmek istiyorum. Sivas Belediye Başkanı Temel Bey in düzenlediği Eğitim ve Verimlilik adlı bir sempozyuma Sabahattin Hocamla birlikte gittik. Sabahattin Hocamın yanına birçok kere gittim geldim kendisini tanıdım ama hocamın hayatını okumak veya öğrenmek hiç aklıma gelmemişti. Mavera dergileri için birçok kez kendileriyle röportaj yaptım onları yayınladım, dersler alırken yanına gidip geldim; fakat hiç geriye dönüp de hayatına bakmamıştım. Sempozyumda oturum başkanlığını Sabahattin Hocam yapıyor ben de konuşmacıyım, eğitim ve verimlilik üzerine konuşuyoruz, çok ciddi hazırlandım henüz yardımcı doçenttim ve ezbere söyleyebileceğim çok fazla söz yoktu bu yüzden ciddi ciddi oturup hazırlandım. Tabi bu hazırlığı yaparken benim dikkat ettiğim bu konuda esas söylenmesi gerekenlerdi. Karşımda beni dinleyecek insanların analizini yapmak, onların benden beklentilerini göz önüne alarak hazırlanmak hiç aklıma gelmedi. Ben kendi söyleyeceklerimi düşündüm sadece. Sempozyum başladı Sabahattin Hocam kendisini tanıttı ve ben bir hesap yaptım. O gün 42 yaşındaydım, Sabahattin Hocam ise tam 44 yıldır üniversitede hocalık yapıyor ve kamu hizmeti yapmıştı dolayısıyla benim yaşımdan daha fazla bir meslekî geçmişi ve tecrübesi vardı. Ben onu öğrenince o zamana kadar belki Hocamla ilişkimin vahametini kavrayamamıştım.o esnada onu fark ettim ve nutkum tutuldu. Ben o sempozyumda söylemek üzere hazırladığım metinleri dahiokuyamadım ve konuşamadım.teknik olarak söyleyeceğim birkaç şeyi söyledim, dilimin tutulduğunu Sabahattin Hocamın etkisi altında kaldığımı ve çok kötü bir konuşma yaptığımı hatırlıyorum. Aslında ben onun yanında iyi şeyler söylemek istedim, yaptığım konuşmayı beğenmesini istedim ama olmadı. Sabahattin Hoca benim konuşmamın değerlendirmesini yaparken Ömer çok teknik bir konuşma yaptı. dedi ve ben oradaki teknik sözünden kötü bir konuşma yaptığım sonucunu çıkardım ve hafifçe eğilerek Hocamın kulağına Hocam hakikaten çok kötü bir konuşmamı yaptım? diye sordum. Sabahattin Hoca bana Evladım bu tip durumlarda dinleyicileri göz önüne almak lazım. Biraz sulandırmak gerekir. Şimdi sen beni dinle bak nasıl sulandırılır, gör bakalım! dedi. Ve Hoca Verimlilik nedir? diye söze başladı. Bizim lisans birinci sınıftaki öğrencilere anlattığımız verimliliği örnekleriyle basit sadece tabanını tanımlayan ve onun kapsamı hakkında bilgi veren bir konuşma yaptı. Seyirciler arasından birisi çok heyecanlandı. Sabahattin Hocamın konuşmasını bitirmesine bile fırsat vermeden koşarak kürsüye kadar geldi ve Hocam, Allah razı olsun!iki gündür bu kadar kişi verimliliğin ne olduğu anlatamamıştı. Sayende program bitiyor olsa da hiç olmazsa verimliliğin ne olduğunu öğrenmiş olduk. dedi. Hepinize saygılar sunuyorum, Sabahattin Hocama tekrar Allah tan rahmet diliyorum. Mekânı Cennet, ondan eminim çünkü öyle hissediyorum. Eğer hepinizin içinden Sabahattin Hocamın ismi zikredildiğinde sıcacık bir duygu geçiyorsa; o onun için bir işaret olmalı diye varsayıyorum. Sizlerle bu vesileyle birlikte olmaktan mutluluk duydum. İyi çalışmalar diliyorum. AÇILIŞ KONFERANSI İSLÂM, İNSAN ve İKTİSAT Prof. Dr. Sabri Orman İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörü 26 27

15 İSLÂM, İNSAN ve İKTİSAT (1) Prof. Dr. Sabri ORMAN İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörü GİRİŞ YERİNE Konumuz İslâm, insan ve iktisat, ama ben bugün konunun insan boyutu üzerinde çok fazla durmayacak ve bu hususta sizi daha önceki bir çalışmama yönlendireceğim. Hiç olmazsa bir kısmınızın malumu olduğu gibi benim, kitap olarak da yayınlanmış olan, Gazali nin İktisat Felsefesi isimli bir doktora tezim var. Bu kitap aslında iktisadî faaliyetin bir insan, ama tahsisi olarak bir Müslüman insan için taşıdığı anlamı ve yol açtığı problemleri ve tabii ki bunların hal çarelerini konu edinen bir çalışmadır. Yalnız orada konular kendi başlarına değil, Gazali gibi nafiz bir âlimin, İslami duyarlığa sahip derinlikli bir düşünürün perspektifinden görülmeye, tahlil edilmeye ve değerlendirilmeye çalışılmıştır. Pek tabiidir ki o dönemin ve o döneme kadarki insanlık tecrübesinin ışığı altında Bu atıftan sonra İslâm İktisadı ile ilgili genel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Bunun için konuya tarihi bir girizgâh ile girecek, daha sonra da günümüzdeki manzaranın genel bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağım. İSLAM VE İKTİSAT İLİŞKİLERİNE TARİHİ BİR GİRİZGAH İnsanlığın uygarlık adresinin, bin yıl kadar bir zaman boyunca İslâm dünyası olduğu bugün biliniyor(yaklaşık olarak Yüzyıllar). Bunun farkında olmak önemlidir. Önemlidir, çünkü bu başarı hikâyesini iyi öğrenmemiz ve iyi değerlendirmemiz halinde ondan çıkarabileceğimiz önemli dersler vardır. Bunun için de aşağıdakilere benzer sorular sormamız ve onlara taminkar cevaplar verebilmemiz lazımdır: İlk Müslüman bilginler, düşünürler, uygulayıcılar, iş adamları, devlet adamları ve alelade insanlar önlerindeki problemlerle nasıl uğraşıyorlar ve onları nasıl çözüyorlardı? Aynı insanlar diğer uygarlıkların entelektüel gelenekleri ve genel olarak onların bıraktığı miras ile nasıl hesaplaşıyorlar ve onları nasıl bir muameleye tabi tutuyorlardı? İlk Müslüman nesiller yeni bir dinin, yeni bir toplumun ve yeni bir medeniyetin tesisi yönünde çaba harcarken hayatın her alanıyla ilgileniyor, hesaplaşıyor ve kendi dünya ve hayat görüşleriyle uyumlu vaziyet alışlar gerçekleştiriyorlardı. Bu süreç her yönüyle ilginç, öğretici ve heyecan vericidir, ancak ben bu konuşmada daha çok onun temsil ettiği tecrübenin iktisadi yönüyle ilgilenmeye çalışacağım. Müslümanlar iktisadî konularla daha tarihlerinin ilk dönemlerinden itibaren ilgilenmeye başlamışlardı. Biraz önce atıfta bulunduğum çalışmamda da hayli detaylı bir şekilde gösterilmeye çalışıldığı gibi aslında bu tabii bir zorunluktur; ne bir insan ferdinin, ne de bir insan topluluğunun iktisadi konulara lakayt kalabilmesi mümkün değildir. Nitekim tarihî tecrübe de bu tespiti teyit ediyor. İlk Müslümanların iktisat meselesine şu şekilde yaklaştıkları söylenebilir. Ellerinde İslami ilkeler ve (1) Bu metin sempozyumda yapılan konuşmanın çözümünün geliştirilmesiyle elde edilmiştir. 29

16 karşılarında da iktisadî realiteler vardı. Bu ilkelerin ışığında o realiteleri anlamaya, anlamlandırmaya, yorumlamaya ve nihayet düzenlemeye ve şekillendirmeye çalıştılar. Realitelerin bir kısmı günlük hayatın somut problemleri türünden şeylerdi. Müslümanlar bunlarla yaratıcı bir şekilde ilgilendiler ve onların teşhis, tahlil, değerlendirme ve çözümüne yönelik dikkat çekici bir bilgi üretimi gerçekleştirdiler. Emval, Haraç, Kesb, Ticaret ve Hisbe gibi literatür türleri bu yeni bilgi üretimini temsil eder. Aslında İslam ın ilk dönemlerindeki bilgi üretimi iktisat sahasıyla sınırlı da değildi. İktisat alanı o zamanlardaki hayatın sadece bir boyutunu teşkil ediyordu. Yeni bir hukuk, yeni bir ahlak, Tefsir ve Hadis gibi yeni bilim dalları ve Arapça gramerin ilk olarak sistematize edilmesi bu yaygın ve yoğun bilgi üretiminin örnekleri arasında yer alır. Tabiidir ki İslamiyet öncesi ve sonrası olmayan bir boşluğun içine doğmadı; o bir tarihi bağlamın içinde ortaya çıktı. Böyle olunca da daha önceki kültür ve medeniyetlerin mirasıyla da karşılaştı ve onlarla hesaplaşması icap etti. Bu mirasın bir kısmı olgusal nitelikte olup, çeşitli kurumlar tarafından temsil ediliyordu. Cahiliye dönemi Arabistan kurumları, Bizans, Sasani, Hint ve Çin kültür ve medeniyetleri Müslümanların hesaplaştığı belli başlı tarihi gelenekler arasında yer alıyordu. Müslümanlar, bu tarihi geleneklerin kurumlarıyla büyük bir özgüven içinde, peşin fikirden uzak ve son derece geniş fikirli ve geniş yürekli bir şekilde hesaplaştılar. Yaklaşımlarının kendi dünya görüşleri ve ilkeleri ışığında selektif bir vaziyet ve tavır alma şeklinde olduğu söylenebilir. Eşyada asıl olan ibahattir ilkesinden hareketle karşılaştıkları her kurumu dikkatle ve özenle incelediler. Dünya görüşleriyle çelişmeyen unsurları olduğu gibi aldılar ve onları geliştirdiler. Bu özelliği taşımayan unsurları ise tashihe elverişli iseler tashih ederek aldılar, değilseler ancak o zaman terk ettiler. Böylece onların bu konudaki tavırlarının kısmen üretim ve yaratıcılık, kısmen de hazır buldukları mirasın tüketimi şeklinde olduğu söylenebilir. Tüketim olarak nitelediğimiz faaliyetlerin dahi önceki kültür ve medeniyetlerin mirasının muhafazası gibi bir yönü olduğunu dikkate almak gerekir. Bu tavra kurumların İslamileştirilmesi gözüyle bakabilir. Bunun en çarpıcı örneklerinden bir tanesi Müslümanların, Sasaniler in gümüş para sistemiyle, Bizans ın altın para sistemini sentezleyerek Fıkıh kitaplarına kadar geçen ve Dinar-Dirhem esasına dayanan bimetalist yeni bir para sistemi geliştirmeleri oluşturur. Diğer taraftan Müslümanların önlerindeki realiteler, hayatın olgusal gerçeklerinden ibaret değildi. Bir müddet sonra başka medeniyetlerin iktisadî konulara ilişkin entelektüel mirasları da ellerine geçti. Müslümanlar onlar üzerinde düşündüler ve onlarla hesaplaştılar. Antik Yunan felsefesinin iktisadî konularla ilgili mirası bunun bir örneğini teşkil eder. Bugün İslâm felsefî geleneğinde Ameli Felsefe dediğimiz şey Müslümanların Yunan felsefi geleneğiyle hesaplaşmaları sonunda ortaya çıkmış bir felsefi disiplindir. Çok enteresan, öğretici ve heyecan verici bir hesaplaşmadır bu. Bugün İslam felsefe tarihinde Ahlâk dediğimiz, İlm-i Tedbir-i Menzil dediğimiz, İlm-i Tedbir-i Medine dediğimiz bilgi gövdeleri işte bu Ameli Felsefe geleneğinin alt dallarını oluşturur. Müslümanların bu tür çabalarının kısmen bilgi üretimi, kısmen ise bugün bazen bilginin İslamileştirilmesi olarak nitelenen türdeki çabaların bir kombinezonu olduğu söylenebilir. Sasaniler in entelektüel ve kurumsal geleneğiyle, mesela onların siyasi düşünce ve kurumlarıyla ve bunların iktisadi boyutlarıyla ilgili olarak da benzer bir hesaplaşma ve özümseme süreci yaşandı. Buradan hareketle hem entelektüel olarak hem de uygulamada son derece dikkat çekici bir tecrübe gerçekleştirdiler. Kısacası benzer bir tavrı karşılaştıkları her kültür ve medeniyet karşısında gösterdiler denebilir. Buraya kadar anlattıklarımdan bu konuda ve her konuda ilk Müslüman nesillerin yeknesak bir tavır ve tutum içinde oldukları sonucu çıkmamalıdır. Biz burada genel trendi tespit etmeye çalıştık. Onun ötesinde bir tavırlar ve tutumlar çeşitliliği olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Bir başka ifadeyle, İslâm uygarlığının kurucusu olan nesiller bu konularda ve diğer pek çok konuda her zaman ve her yerde fikir birliği halinde değillerdi. Onlar bu konuda da hayatın diğer alanlarında da bir çeşitlilik manzarası arz ediyorlardı. Nitekim Aristo ya üstad ı evvel diyenler de vardı, onu tekfir edenler de vardı ve her iki taraf da Müslümandı. Aynı şekilde Eflatun a Eflatun i İlâhî diyenler de vardı, Eflatun u tenkit ve reddedenler de vardı Görüş, tavır ve tutum farklılıklarının en çarpıcı örneklerinden birisinin Fıkıh alanında ortaya çıktığını biliyoruz. Malum, bazen İslâm Hukuku diye de Türkçeye tercüme edilen bu ilim dalı, Müslümanların kültür ve medeniyet âlemine kazandırdığı yeni disiplinlerden biridir. İlginçtir ki Fıkıh ta her kesin üzerinde birleş- tiği tek bir görüşler seti yoktur. Aksine, aynı konularda farklı görüşler ileri sürebilen ve bugün adına ameli mezhepler dediğimiz birden fazla ekol vardır. Hatta bunun ötesi de vardır; öyle ki aynı mezhep içinde dahi farklılıklar vardır. Mesela Şafii mezhebinde İmam-ı Şafii nin kavl-i atik ve kavl-i cedid, yani önceki ve sonraki kavilleri diye bir olay vardır. Bilindiği gibi Şafii belirli konularda bazı görüşler ileri sürmüş, ancak hayatının daha sonraki dönemlerinde onları yeniden düşünme ihtiyacı hissetmiş ve ilk düşüncelerinin bir kısmını değiştirme cihetine gitmiştir. Dolayısıyla yekpare ve tam mütecanis bir Şafii mezhebi yok, onun içinde de varyasyonlar var. Benzer şeyler mesela Hanefi mezhebi için de geçerlidir. Bu mezhebin kurucusu olarak kabul edilen Ebu Hanife ile belli başlı öğrencileri arasındaki görüş ayrılıkları meşhurdur. Bakarsınız hoca bir şey söylüyor, onun birinci derecedeki öğrencilerinden Ebu Yusuf başka bir şey söylüyor, Muhammed Şeybanî daha başka bir şey söylüyor. Pek tabiidir ki bu üçlünün çeşitli kombinezonları ile Züfer ve Hasan b. Ziyad gibi diğer öğencilerin katılmasıyla oluşabilecek diğer ihtimaller de söz konusudur. Dikkat edilirse Hanefi mezhebinde dahi aynı konularda herkesin aynı şeyleri söylemesi söz konusu değildir. Bu farklılıkların bir kısmı eşyanın tabiatı gereği ve sonucudur. İnsanın olduğu yerde fertler, gruplar ve toplumlar arasında ihtilaflar olur ki bu anlamda çeşitlilik ve faraklılık normaldir ve kaçınılmazdır. Böyle olduğu için de hadisenin bu tarafı üzerinde burada ayrıca durmaya gerek yoktur. Burada üzerinde durulmaya değer olan taraf, İslami dünya görüşünün çeşitlilik ve ihtilaflar konusundaki yapıcı, olumlu ve adeta teşvikkar tavrıdır. Hz. Peygamber in, ümmetinin ihtilafının rahmet olduğunu ifade eden sözü meşhurdur. Ayrıca Fukahanın, yani Fıkıh otoritelerinin bu konuda geliştirdiği kültür de iyi bilinmektedir. Benim görüşüm yanlış olma ihtimali taşıyan bir doğrudur, muhalifimin görüşü ise doğru olma ihtimali taşıyan bir yanlıştır şeklinde özetlenebilecek olan bu kültürün çeşitlilik ve farklılıkların bir arada yaşaması için son derece elverişli bir ortam hazırladığı açıktır. Nitekim mesela Ebu Yusuf, Ebu Hanife ye itiraz ederken hocasına saygısızlık yaptığını düşünmüyor, aksine kendisine itiraz ederken dahi onu saygının en üst derecesinde tutuyordu. Ebu Hanife, yani hoca da Ebu Yusuf ya da başka bir öğrencisi kendisine itiraz ederken saygısızlık yaptıklarını düşünmüyor ve onları sevginin en üst mertebesinde tutuyordu. Aralarında baba evlat ilişkisinin de ötesinde bir sevgi ve saygı bağı vardı, ama bu bağ onların farklı pozisyonlar almalarına mani olmuyordu. Sevgi ve saygı korunarak insanlar farklı düşünebiliyordu. Bu hem diğer kültür ve medeniyetler karşısında, hem de Müslümanların kendi aralarındaki ihtilaflar için geçerli bir formüldür ve son derece değerlidir. Bu tecrübenin çok dikkatli bir şekilde, çok soğukkanlı bir şekilde değerlendirilmesi gerekir diye düşünüyorum. Çünkü buradan hareketle elde edilecek sonuçların günümüzde de bize rehberlik edebilme potansiyeli vardır. Bu gün de hem de daha yoğun bir şekilde yabancı kültür ve medeniyetlerle karşı karşıyayız ve diğer şeyler arasında mesela onların iktisadi düşünce ve kurumlarıyla hesaplaşmamız mecburiyeti vardır. Bu düşünce patikasını biraz daha sürdürelim istiyorum. Sözünü ettiğim kadim zaman ile bizim zamanımız arasında, pek de parlak olmayan bir ara dönem var. Buna bazıları İslâm uygarlığının inkırazı derler. Bu olayın, yani İslâm uygarlığının inkırazı olayının ciddi bir şekilde incelenmesi, mesela en azından birkaç doktora tezinin konusu olması gerekir. Gerçekten acaba bir inkıraz var mıdır? Olan ne gibi bir şeydir? Dâhili sebeplerden mi, harici sebeplerden mi kaynaklanmıştır? Ya da ikisinin müşterek sonucu mudur? İsmi ne olmalıdır? Bunların çok ciddi, uzun soluklu araştırmalara konu edilmesi lazımdır. Böyle birkaç çalışma vardır, fakat bunlar yeterli değildir. Biraz önce söylediklerimle tutarsızlığa düşmek istemem ama bu konuda, İslam medeniyetinin inkırazı konusunda bir asgari konsensüse ihtiyacımız var. Nerede düştük? Eğer nerede düştüğümüzü bilirsek oradan da kalkabiliriz, çünkü kişi veya toplum düştüğü yerden kalkar. GÜNÜMÜZDE İSLAM İKTİSADI Şimdi gelelim modern zamanlara Türkiye de 1960 lı yılların sonunda, ama özellikle 1970 li yılların başlarından itibaren yani İslam iktisadı konusuna dikkate değer bir ilgi uyandı. Bunun önderlerinden bir tanesi de Sabahattin Zaim Hocamızdı. Görüldüğü gibi modern zamanlarda İslam iktisadına karşı Türkiye de 30 31

17 uyanmaya başlayan ilginin tarihi hayli yenidir. O kadar ki bu ülkede, bu konuya emek verenlerin büyük bir kısmını şimdi ve bu salonda görebiliyorum. Neredeyse sadece Sabahattin Zaim Hocamızı gözlerimiz arıyor ki aslında bu toplantının manevi ev sahibi olarak o da aramızda sayılır. İslam iktisadı konusunda gerek ülkemizde, gerekse başka ülkelerde şimdiye kadar meydana gelen gelişmeleri birkaç başlık altında mütalaa etmek mümkündür. İSLAM İKTİSADINDA TEORİK ÇALIŞMALAR İslam İktisadı alanında meydana gelen gelişmelerin bir kısmı teorik çalışmalar şeklinde oldu. Yalnız İslam İktisadı alanındaki teorik çalışmaların bir bilgi üretimi manzarasından ziyade bir bilginin İslamileştirilmesi manzarası arz ettiğini söylemek durumundayız. Başka bir ifadeyle bu alandaki çalışmalar İslam medeniyetinin teşekkül devrindeki gibi bir yeni bilgi üretme faaliyeti olmaktan çok, mevcut çağdaş bilgilerin talan edilip, İslami bir iktisat inşası için adaptasyona tabi tutulmasından, ya da bazen ifade edildiği gibi İslamileştirilmesinden ibaret gibi görünüyor. Bilginin İslamileştirilmesi adabına uygun bir şekilde yapılabildiği takdirde esas itibarıyla meşrudur; fakat ilgili çalışmalar onunla sınırlı kalınca ve/veya bu yönde aşırıya gidilince, özellikle ona bir orijinalite eşlik etmeyince zamanla verimsizleşebiliyor ve anlamlı bir faaliyet olmaktan uzaklaşabiliyor. Diğer taraftan teorik çalışmaların bu versiyonu konusunda dahi bir netlik elde edilebildiği söylenemez. Hangi teorik unsurların İslamileştirilebileceği, hangilerinin böyle bir işleme tabi tutulamayacağı veya tutulmasına ihtiyaç olmadığı konusunda henüz tatminkâr bir netlikten uzağız. İslam iktisadının bir akademik disiplin olarak statüsü konusunda da henüz bir sarahat elde edebilmiş değiliz. Kanaatimce bu konuda faydalı olabilecek bir yaklaşım tarzı, iktisat teorisinin evrensel geçerli olan ve bağlam bağımlı olan unsurları arasında anlamlı bir ayırıma gitmektir. Burada bağlam bağımlı bilgiden kastımız, belirli bir ekonomik sisteme veya belli bir ahlak ve zihniyete sahip fertlerin davranışlarına dair bilgiler iken, evrensel geçerli bilgiden kastımız ise bütün ekonomik sistemler için veya bütün insanlar için geçerli olan bilgilerdir. Bu anlamda mesela homoeconomicus varsayımının bağlam bağımlı, azalan marjinal fayda kanununun ise evrensel geçerli bir bilgi örneği olduğunu düşünüyorum. Bu ayırımdan sonra makro ve mikro ekonomik bilgi tasnifinin de anlamlı ve meşru bir şekilde yapılabileceğini düşünüyorum. Bu anlamda ister evrensel geçerli, ister bağlam bağımlı bilgi niteliğinde olsun, bütün bir ekonominin veya ekonomik sistemin yapısı ve işleyişiyle ilgili bilgilerin makro iktisat; fert, firma ve sektör gibi daha alt düzeylerdeki aktörlerin yapısı, davranışı ve işleyişiyle ilgili bilgilerin ise, yine ister evrensel geçerli, ister bağlam bağımlı nitelikte olsun, mikro iktisat bilgisi kapsamında yer alacağı söylenebilir. Ancak tasnifler yaparken, teorik tasniflerin realitelere giydirilmeye çalışılan elbiseler gibi olduğunu ve biçtiğimiz elbisenin gerçek hayatın her durumuna uymayabileceğini hatırda tutmamız gerekir. Aynı mülahaza pek tabii ki makro/mikro ayırımı veya tasnifi için de geçerlidir. Diğer taraftan makro/mikro ve evrensel/bağlam bağımlı bilgi ve teori ayırımlarının farklı kritelere göre yapılan tasnifler olduğu açıktır. Bu anlamda, mesela, evrensel veya bağlam bağımlı bir teori aynı zamanda makro veya mikro bir teori olabilir. Tabiidir ki fonksiyon tersine de çevrilebilir. Yine bu durumda eğer tahsisi olarak bir bilgi gövdesine İslam İktisadı denecekse bunun bağlam bağımlı makro ve mikro iktisat bilgilerinden oluşacağı, geri kalan kısmın, yani evrensel geçerli makro ve mikro bilgilerin ise sadece İktisat olarak isimlendirilmeye devam edeceği söylenebilir. Nihayet, bağlam bağımlı da olsa, İslam İktisadı alanına ait bilginin objektif olduğu ve konuyu çalışan her kese aynı derece açık olacağı sonucu da kendiliğinden ortaya çıkar. Bu anlamda İslam iktisadını bir gayr-ı müslim de pekala başarıyla çalışabilecek demektir. Bu vesileyle İslam iktisadı çalışmalarında hayli yaygın olan bir anlayışı burada biraz tartışmak istiyorum. Bazen modern de denen geleneksel iktisadın homoeconomicus varsayımına karşılık, İslam iktisadının homoislamicus varsayımıyla çalışması gerektiği konusundaki anlayıştır bu. İslam iktisadı, eğer biraz yukarıda önerdiğimiz gibi, bağlam bağımlı bir bilgi dalı veya disiplin olacaksa, onun diğer şeyler arasında bazı varsa- yımlarının da farklı olabileceği anlaşılır bir husustur. Fakat homoeconomicus kavramının İslam ekonomisindeki mütekabilinin, homoislamicus olacağı kanaatinde değilim. Bir kere, öyle veya değil, birincisi pozitif bir varsayım olduğu iddiasında iken, ikincisi için aynı şey söylenemez; zira o daha çok normatif bir kavramdır ve gerçekte neye tekabül ettiği yere ve zamana göre hayli değişiklik gösterebilir. Ayrıca, İslami açıdan da çağdaş İslam iktisatçılarının anladığı anlamdaki bir homoislamicus tipinin, bir islam ekonomisini temsil kabiliyeti hayli su götürür. Tedavüldeki haliyle bu kavram, İslam ahlakının ideallerine göre formüle edilmiş bir insan tipi olup, İslami bir sistemde dahi bir Müslümanın, içi bu şekilde doldurulmuş bir kavrama göre hareket etme mecburiyeti yoktur. Bu sebeple böyle tanımlanmış bir kavramın, standart bir Müslüman tipini veya bir İslam ekonomisini temsil kabiliyeti hayli meşkûktür. Müslümanların dinlerini yeterince ciddiye aldığı toplumlarda bu kabiliyet hayli yüksek olabilecek iken, bunun olmadığı durumlarda hayli düşük kalabilir. Ve bütün bunlar olurken söz konusu toplumum bir İslam toplumu olarak nitelenmeye devam edilmesi konusunda herhangi bir teorik problem de ortaya çıkmaz. Bir Müslümanın her halükarda ifa etmek mecburiyetinde olduğu şey, İslam hukukunun kurallarıdır. Bir Müslümanın İslam ahlakıyla ahlaklanması ise arzuya şayandır, fakat bir mecburiyet değildir. Başka bir ifadeyle, bir Müslüman, İslam ahlakının ilkelerine uygun bir şekilde hareket ettiği zaman mükâfatlanmayı hak eder; ancak onlara uygun hareket etmemesi halinde mücazata, yani cezalandırılmaya, itaba ve hatta hesaba muhatap olmaz. Bu söylediklerimizi zekat ve sadaka örnekleriyle açıklamak mümkündür. Zekat İslam hukukunun bir vecibesi veya icabıdır ve onu yerine getiren mükafatlandırılır, terk ve ihmal eden ise hesaba çekilir ve cezaya muhatap olur(dünya ve ahirette). Hâlbuki sadaka İslam hukukunun bir gereği değildir, ama İslam ahlakının teşvik ettiği bir davranıştır. Onu verene sevap vardır, ama vermeyene ceza yoktur. Dolayısıyla homoislamicus kavramı tanımlanırken zekât onun kapsamına girmeli, ama sadaka girmemelidir. Özetle eğer homoislamicus bir rtahil aracı olarak kullanılacaksa onun muhtevasının İslam ahlakının idealleriyle değil, İslam hukukunun emir ve nehiyleriyle doldurulması gerektiği kanaatindeyim. İslam iktisadının teorik yönüyle ilgili olarak değinmek istediğim son bir nokta bizzat İslam İktisadı teriminin anlamıyla ilgili bir müphemliğin var olmasıdır. Pek farkında olunmadan bu terim bazen akademik bir disiplin, bazen de bir ekonomik sistem anlamında kullanılır. Aslında terimin her iki anlamda kullanılmasının bazı özel durumlar dışında herhangi bir sakıncası da yoktur. Bu özel durumlardan birisi Ayrı ve bağımsız bir İslam İktisadı var mıdır? sorusunun sorulduğu zaman ortaya çıkar. Böyle bir durumda terimle neyi kastettiğinize bağlı olarak cevabınızın değişeceği şüphesizdir. Bir akademik disiplin anlamında kullanıldığında cevabınızın ne olacağı, iktisat disiplini konusundaki düşüncenize bağlı olarak değişecektir. Nitekim bu konuda, sınırlarını kategorik olarak vardır ve yoktur cevaplarının oluşturduğu ve bütün mantıki ihtimalleri içeren bir cevaplar setinin, adeta bir cevaplar yelpazesinin mevcut olduğu bilinmektedir. Bizim kanaatimiz, bağlam bağımlı bilgi üretme kabiliyetine sahip bir iktisat alt disiplini anlamında bir İslam İktisadı nın olabileceği, bağımsız bir disiplin anlamında bir İslam İktisadı nın ise olamayacağı şeklindedir. Aslında bu son anlamda, yani bir alt disiplin anlamında bir İslam iktisadının olup olamayacağı dahi terimin diğer anlamının ifade ettiği şeyin, yani bir İslam ekonomik sisteminin mevcut olup olmamasına bağlıdır. Eğer bir İslam ekonomik sistemi veya reel olarak bir İslam ekonomisi mevcut ise, onun yapısını, işleyişini ve onunla ilgili sair meseleleri araştırıp inceleyen bir İslam iktisadı disiplini de olacak demektir; aksi halde ise aksi varit olacak demektir. Peki, bir İslam ekonomik sistemi var mıdır? Bu sorunun cevabı sistem kelimesine hangi anlamın yüklendiğine bağlı olarak değişik olacaktır. Eğer sistem kelimesiyle olmuş-bitmiş ve kesinlik kazanmış, efradını cami ve ağyarını mani bir bütün kastediliyorsa bana göre böyle bir İslam ekonomik sistemi yoktur. Ama sistem kelimesiyle gayet gevşek bir anlamda yekdiğeriyle tutarlı parçaların oluşturduğu bütün anlamı kastediliyorsa, o takdirde sadece bir değil, çok sayıda İslam ekonomik sistemi olabileceğini söyleyebilirim. Şöyle ki,islam ın ekonomik hayatın düzenine ve işleyişine dair bazı temel kuralları vardır; ancak bu kuralların yorumuna, hiyerarşik sıralanmasına ve benzeri faktörlere bağlı olarak onların farklı kombinezonları elde edilebilir veya ortaya çıkabilir. Bu hem mantıki olarak böyledir, hem de tarihi olarak da böyle olmuştur. Bundan dolayıdır ki bazen İslam Sosyalizmi nden, bazen de İslam Kapitalizmi nden söz edildiğine 32 33

18 şahit oluruz. Pek tabiidir ki sosyalizm ve kapitalizmle irtibatlandırılmayan kombinezonlar geliştirmek de mümkündür (2) ki çok sayıda İslam ekonomik sistemlerinden bahsederken ne demek istediğimiz böylece daha iyi anlaşılabilir. Bu mantıki ve teorik ihtimallerin mevcudiyetini tarihi tecrübe de teyit eder. Nitekim iktisadi hayatın düzenlenişi ve yönetimi konusunda bütün İslam toplumlarının ve devletlerinin aynı şeyleri tekrarlaya geldiklerini söylemek mümkün değildir. Aksine, İslam tarihi boyunca zamanın ve yerin şartlarına ve İslami nassların yorumu konusundaki tercihlerine bağlı olarak daha müdahaleci İslami yönetimlerden, daha adem-i merkeziyetçi veya liberal İslami yönetimlere kadar çeşitli örnekler görmek mümkündür. Burada konunun detaylarına giremeyiz ve sadece iki örnek vermekle yetinebiliriz. İlk örneğimiz zekâtın toplanması meselesidir. Hz. Ebu Bekir in, zekâtın devlet eliyle toplanması konusunda ne kadar hassas olduğu Ridde Savaşları hadiselerinden pekala anlaşılabilir. Diğer taraftan bu anlayış ve uygulamanın İslam tarihi boyunca hep aynı şekilde kalmadığını ve zaman içinde zekat vermenin kişiye ait bir hak ve sorumluluk haline geldiğini bilmekteyiz. Benzer şekilde Hisbe meselesi de tarih içinde farklı şekillerde anlaşılabilmiştir. Malum olduğu üzere Hisbe, İslamiyetteki emr-i bi l-maruf ve nehy-i ani l-munker ilkesinin (3) kurumsallaşmış şeklidir. Bazı alimler bu yetkiyi sadece devlete ait görürken, diğerleri fertleri de bu konuda yetkili kabul eder. Ayrıca, Hisbe yetkisini devlette görenler dahi bunun devlet içinde nasıl formüle edilmesi gerektiği konusunda farklı görüşler sergilerler. UYGULAMADA İSLAM İKTİSADI Çağdaş İslam iktisadındaki gelişmelerin bir kısmı da uygulamayla ilgilidir. Uygulamadaki gelişmeleri de mikro/kısmi gelişmeler ve makro/bütünsel/sistemik gelişmeler şeklinde tasnif etmek mümkündür. Modern gelişmeler anlamında ilk kategorideki, yani mikro/kısmi gelişmelerin kronolojik olarak daha önce ortaya çıktığı görülür. Bunların Türkiye deki klasik örnekleri bir zamanlar Özel Finans Kurumları, şimdi ise Katılım Bankaları denen firmalar olup, aynı zamanda kurumsal gelişmenin en yaygın türünü teşkil ederler. İslam Kalkınma Bankası(IDB) gibi bazı uluslararası kurumsal gelişme örnekleri de vardır. Faizsiz bankacılık ve İslam bankacılığı gibi isimlerle de anılan bu kurumsal gelişme, son zamanlarda hem İslam dünyasında hem de onun dışında hatırı sayılır bir yaygınlık göstermiştir. Yalnız bu gelişmenin hatırısayılır olması, konvansiyonel bankacılığa kıyasla olmaktan ziyade, kendisinin daha önceki hallerine kıyasladır. Diğer taraftan, bu bankaların sayısal gelişmeleriyle orantılı bir orijinalite sergiledikleri söylenemez. Onların performansının genel karakteristiğinin de İslam iktisadı teorisindeki gelişmelere paralellik gösterdiği söylenebilir. Orada konvansiyonel iktisadın bilgileri İslamileştirirlmeye çalışılırken, burada da konvansiyonel bankacılığın enstrümanlarının İslamileştirilmesine dayalı bir gelişme sözkonusudur. Konvansiyonel bankacılık, esas itibariyle kapitalist bir bankacılık olduğuna ve faizli işlemlere dayandığına göre burada adeta kapitalizmin İslamileştirilmesi veya hatta faizin İslamileştirilmesi gibi bir faaliyetin sözkonusu olduğunu düşünenler dahi vardır. Her halukarda İslam bankacılığı çerçevesinde geliştirilen enstrümanların son tahlilde daha çok kredi benzeri enstrümanlar olduğu inkâr edilemez. Bu durumun, eğer İslamiyet in faiz yasağı yoluyla dolaylı olarak yasaklamak istediği asıl şeyin, krediye dayalı bir ekonomi olduğu şeklindeki tezimiz (4) doğruysa, İslam bankacılığının son zamanlardaki performansının İslamilik derecesinin tereddütlere yol açabileceği şüphesizdir. Kanaatimce gerçek bir İslam bankacılığının uzun vadede hedeflemesi gereken şey, kredileşme dışında ve ortaklık esasına yönelik enstrümanların geliştirilmesi olmalıdır (5). Nispeten yakın zamanlarda bazı ülkelerde bütünsel veya sistemik türde İslam iktisadı uygulamaları (2) Bizim yaptığımız bir deneme için aşağıdaki çalışmaya bakılabilir: Kur an ve İktisat: Kredi ve Faiz Meselesine Makro-sistemik Bir Yaklaşım, İktisat, Tarih ve Toplum, 2. B., İstanbul: Küre Yayınları, 2010, içinde, s (3) İyiliğin yaygınlaştırılması ve kötülüğün caydırılması ilkesi. (4) Kur an ve İktisat: Kredi ve Faiz Meselesine Makro-sistemik Bir Yaklaşım, İktisat, Tarih ve Toplum, 2. B., İstanbul: Küre Yayınları, 2010, içinde, s (5) Mamafih, olağandışı şartlarda faaliyet göstermeleri halinde bu kurumlar lehine mülahaza edilebilecek noktalar vardır. Örnek olarak bakınız: Sabri Orman, Tarih, Uygarlık ve İktisadi Politika Bağlamında Özel Finans Kurumları, İktisat, Tarih ve Toplum, 2. B., İstanbul: Küre Yayınları, 2010, içinde, s da denendi ki İran, Pakistan ve Sudan bu konudaki belli başlı örnekleri teşkil ederler. Yalnız son türdeki tecrübelerin pek sağlıklı ve başarılı örnekler olduğu söylenemez. Pakistan ve Sudan daki sistemik İslam iktisadı denemeleri, askeri darbeler neticesinde ortaya çıkan bir süreç ve bağlam içinde gerçekleşmiş denemeler olup, talihsiz tecrübe örnekleri arasında yer alır. Bu tecrübelerin gerisindeki niyetler ne olursa olsun, askeri darbe yönetimlerinin bu tür tecrübeler için arzettikleri kendilerine has handikaplar vardır ve bunların başında da meşruiyet problemi gelir. Dolayısıyla Pakistan ve Sudan da ortaya çıkan İslam iktisadı tecrübelerinin, askeri darbelerin handikaplarıyla malul olmaları itibariyle, özel bir dikkat ve özenle değerlendirilmeleri gerekir. İran tecrübesi ise birçok bakımdan bu iki tecrübeden farklı olmakla beraber, o da en azından bir devrim sonrasının bağlamı içinde gerçekleşmiş olma gibi bir olağandışılığı temsil eder. Devrimlerin kendilerine has şartları vardır. İran ın aradan geçen zaman içinde normalleşmesi belki mümkün olabilirdi, ama onun devrim sonrası yakın tarihinin herkesce bilinen olayları sebebiyle bunun mümkün olmadığını biliyoruz. Dolayısıyla modern zamanlarda atıfta bulunabileceğimiz olağan bir sistemik İslam iktisadı tecrübesine henüz sahip olmadığımız söylenebilir. Burada başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. İslami endişelere sahip olup, belki İslâm iktisadı uygulaması değil ama ona tekabül eden veya benzeyen uygulamalar içinde üst yöneticilik tecrübesi yaşayan insanlar vardır. Devletin ilgili kademelerinde veya özel sektörün buna tekabül eden pozisyonlarında, yani arazide büyük bir tecrübe birikimine sahip olan bu insanların müktesebatından, İslam iktisadıyla ilgili gerek teorik, gerekse pratik, ama özellikle pratik konularda yararlanmanın önemli olabileceğini ve bu sebeple İslam iktisadı ile ilgili çalışmalarda bunların hesaba katılması gerektiğini düşünüyorum. Tabiidir ki öncelikle bu tecrübe birikiminin kayda geçmesi gerekir; ama biliyoruz ki bu iki kesimin yazma alışkanlığı pek gelişmiş değildir. Böyle olunca da onların bilgi ve tecrübe birikimlerini kayda geçirmenin yollarının bulunması gerekiyor demektir. O müktesebatı, onların derunundan, zihinlerinden dışarıya taşıyabilmenin yollarını bulmamız lazım. Ama bütün bunlardan sonra bir şey daha yapmamız lazım. Bütün bu müktesebatı baştan sona kadar dostane ama sıkı bir eleştiri süzgecinden geçirmemiz lazım. Bu konuda örneğimiz, yukarıda kısaca temas edilen Ebu Yusuf ile Ebu Hanife nin ve benzerlerinin ilişkileridir. Malum, onlara göre eleştiri, fikir ayrılığı saygısızlık ifade etmemekteydi ve onlar saygılarını en üst seviyede tutarak üstatlarını eleştirebiliyorlardı. Edebince yapılması şartıyla eleştirinin sadece kabul ve tolere edilmesi değil, aynı zamanda teşvik edilmesi gerekir. Aslında aynı şeyi tarihi müktesebatın değerlendirmesinde de yapabilmek gerekir. Biz bize kadarki bütün tecrübeyi önce görülebilir ve erişilebilir hale getirip daha sonra da onu sıkı bir eleştiriye tabi tutabilmeliyiz. SONUÇ YERİNE İslam iktisadı üzerine genel bir değerlendirme yapmaya matuf bu konuşmaya tarihi bir girizgâh ile başladık. Böyle yaptık, çünkü sosyal bilimlerin hem genel olarak tarihten, hem de özel olarak kendi tarihlerinden, hem sübstansif olarak, hem de metodolojik olarak, ama özellikle metodolojik olarak öğrenebilecekleri şeyler olduğuna inanıyoruz. Dikkat edilmiş olacağı üzere biz alanımızla ilgili tarihin daha çok metodolojik yönleri üzerinde durduk; zira İslam iktisadının bu alanda yararlanabileceği hususların daha önemli olduğuna inanıyoruz. İlk Müslümanların hayatın her alanındaki, ama özellikle iktisat alanındaki tecrübelerinin ilmi çalışma bakımından önemli olduğuna inandığımız fikri cesaret ve insiyatif, yaratıcılık, geniş ufukluluk; farklılık ve çeşitliliğe, dış dünyalara ve eleştiriye açıklık gibi bazı özellikler taşıdığını tespit ettik. Bu özelliklerin ve tarihi çalışmalarla bulunabilecek bunlara benzer diğer özelliklerin İslam iktisadı çalışmalarında hem motivasyon, hem de doğrudan örneklik yoluyla yararlanılabileceğini düşünüyoruz. İslam iktisadı alanı belli bir akademik donanımı gerektiren bir alandır. Disiplinin adının da işaret ettiği gibi bir kere bu alanda çalışacakların yeterli bir modern iktisat bilgisi teçhizatına sahip olmaları gerekir. Yine disiplinin adının işaret ettiği gibi bu alanda çalışacakların, alanla ilgili tatminkâr bir İslami bilgi donanımına da sahip olmaları gerekir. Disiplinin adının doğrudan işaret etmediği, ama dolaylı olarak ima ettiği bir başka 34 35

19 özellik de, bir önceki paragraftaki gerekçelerle, alanla ilgili tarihi bilgi ve tecrübe birikiminin yeterli bir bilgisine sahip olunması gerekir. İslam iktisadı alanının hâlihazırdaki insan gücünün bu vasıf kombinezonu açısından bir değerlendirmesi yapıldığı takdirde hayli yetersiz olduğunun ortaya çıkacağı tahmin edilebilir. Bu alanda çalışanların daha büyük bir kısmının çağdaş iktisat donanımına sahip, ama İslami ilimler konusunda yetersiz kişiler olduğu söylenebilir. Daha küçük bir kısım ise İslami ilimler konusunda ehliyetli, ama çağdaş iktisat konusunda yeterli ehliyete sahip olmayan kişilerden oluşmaktadır. Denebilir ki İslam iktisadı alanının yeterince gelişememesinin önemli sebeplerinden bir tanesi budur. Bu donanıma sahip uzmanların yapacakları işler ise iki alanda mütalaa edilebilir. Gördüğümüz gibi bunların biri teori, diğeri uygulamaydı. Teori, alanın bilgi birikimini temsil eder. Alanda biriken bilgi ya üretilerek, ya da transfer edilerek elde edilmiş olabilir. Bilgi üretimi de ya rutin bilgi üretimi, ya da yeni bilgi üretimi şeklinde olur. Rutin bilgi üretiminden kastımız alanın olağan ve yerleşik metotları, standartları ve prosedürleriyle elde edilen bilgi iken yeni bilgi üretimi, alanın bilgi stokuna yapılan orijinal ve taze katkıları ifade eder. Bilgi transferi ile ise başka bağlamlarda üretilmiş bilginin ilgili alana adaptasyounu ile elde edilen bilgiyi kastediyoruz. Bu anlamda bilgi adaptasyonu da iki şekilde olabilir: Herhangi bir tarihi bağlamda üretilmiş bilginin şimdiki zamana transferi şeklinde veya çağdaş ama başka bağlamlarda üretilmiş bilginin transferi şeklinde... Birinci türdeki bilginin zaman içinde, ikinci türdeki bilginin ise mekân içindeki bir transfer özelliği taşıdığı açıktır. Gerek tarihteki, gerekse çağdaş dünyadaki bilginin İslamileştirilmesi çabalarının birer bilgi transferi örneği olduğu söylenebilir. Çağdaş İslam iktisadındaki bilgi birikiminin, bilgi üretiminden ziyade bilgi transferi veya adaptasyonu şeklindeki çabaların bir ürünü olduğu söylenebilir. İslam iktisadı disiplininin epistemolojik statüsü hakkında burada yeni olduğunu sandığım bir değerlendirmede bulunduk. Buna göre akademik disiplinlerin ürettiği bilgiler evrensel geçerli veya bağlam bağımlı, yani sadece belli bir bağlam içinde geçerli bilgiler şeklinde olabilir. Kanaatimce birinci tür bilgiler sosyal bilimlerdeki ana disiplinleri oluştururken, ikinci türdeki bilgi malzemesi, aynı alandaki alt disiplinleri oluşturur. Bu anlamda İslam iktisadının, iktisat disiplininin, bağlam bağımlı bilgi üreten bir alt disiplini şeklinde vazedilebileceğini düşünüyoruz. Bu statüdeki İslam iktisadı içinde üretilebilecek bilgilerin, genel olarak geçerli bütün ihtirazi kayıtlar geçerli olmak kaydıyla, makro ve mikro tasniflerine tabi tutulabileceği düşüncesi de buna eklenebilir. Burada bir katkı anlamında netleştirmeye çalıştığımız konulardan birinin de teorik İslam iktisadı çalışmalarında kullanılan bir analiz aracı olan homoislamicus varsayımının içeriği olmuştur. Bu konuda yapılabilecek diğer mülahazaların hakkı baki kalmak kaydıyla, denebilir ki eğer homoislamicus kavramıyla çalışılacaksa, bunun içeriği genel olarak yapılageldiği gibi, İslam ahlakının güzel, ama son tahlilde uyulması muhayyer olan idealleri yerine, İslam hukukunun uyulması zorunlu emir ve nehiyleriyle formüle edilmelidir. İslam iktisadı çift anlamlı ve bu sebeple müphem bir kavram olduğundan onun netleştirilmesi de tartıştığımız konular arasında yer almıştı. İslam iktisadı dendiği zaman bununla bazen bir akademik disiplin, bazen de teorik veya somut bir İslami ekonomik yapı, düzen veya sistem anlatılmak istenir. İlk anlamdaki İslam iktisadı, son anlamdaki İslam iktisadının her seviyede yapısının ve işleyişinin incelendiği bir alt akademik disiplin olarak tanımlanabilir. Ancak, hatırlanacağı üzere yaptığımız önemli tespitlerden birisi, olmuş bitmiş ve paket halinde sunulabilecek tekil bir İslam Ekonomik Sistemi nden ziyade, çoğul olarak İslami ekonomik sistemlerden söz etmenin daha doğru olacağıydı. Eğer öyleyse, o takdirde, tek bir İslami iktisat teorisinin de olmayacağı ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle, incelenen ekonomik sistem versiyonuna göre elde edilecek iktisat teorisi versiyonu da farklı olacak demektir. Zaten, bir akademik disiplin olarak İslam iktisadının bağlam bağımlı bir alt disiplin olması gerekir derken kastettiğimiz şeylerden bir tanesi de buydu. Bu durumda İslam iktisadı terimini her iki anlamda da çoğul anlamamız gerektiği ortaya çıkmaktadır ki o takdirde de her iki anlamda adeta Fıkıh takine benzer çağdaş İslam iktisat mezhepleriyle karşılaşabileceğiz demektir. Nitekim ikinci anlamdaki İslam iktisadının, haklı veya haksız, bazen İslam Sosyalizmi, bazen İslam Kapitalizmi olarak, bazen ise bu ikisini de reddeden diğer formülasyonlar tarzında yorumlanması bunun bir göstergesi olsa gerektir. Yalnız her iki anlamıyla İslam iktisadı terimin ima ettiğini söylediğimiz çoğulculuğun keyfiliğe varacak şekilde esnetilemeyeceğini belirtmemiz gerekiyor. Her iki anlamın da referansları vardır ve ancak bu referansların meşru yorumlarının gidebileceği yere kadar meşru olarak gidilebilir. Evet, İslâm iktisadı diye herkesin üzerinde mutabık kalacağı, her yerde ve her zaman geçerli bir paketin söz konusu olmadığı doğrudur, ama diğer taraftan, zekât emri, faiz yasağı, haramlar ve helaller gibi değişmeyen bir çekirdeğe sahip olduğu da aynı şekilde doğrudur. Değişen sadece bu çekirdeğin yorumuyla ilgili ve sınırlı hususlardır ve bunun ötesine geçildiği takdirde meşruiyet statüsünün dışına çıkılmış olur. Bir oyun örneği üzerinde ifade etmek caiz ise, mesela futbol oyununun bazı karakteristik özellikleri vardır ve onlar muhafaza edilmek şartıyla bu oyun 4-3-3, 4-4-2, 4-2-4, WM ve gibi çeşitli sistemlerle oynanabilir. Başka bir ifadeyle, futbol oyunu onu karakterize eden kurallar setinin içinde kalındıkça meşru bir şekilde çok sayıda yoruma müsaittir. Bu kurallar setinin dışına çıkıldığı, mesela top elle oynanmaya başladığı takdirde ise oynanan oyun futbol olmaktan çıkar ve duruma göre mesela basketbol veya voleybol olur. Yorumun dejenerayona dönüşmemesi gerektiği izahtan varestedir. İslam iktisadının uygulama alanıyla ilgili gelişmeler de teorik alandaki gelişmelere paralel bir seyir takip etmiştir. Bu alandaki gelişmelerin mikro/kısmi ve makro/bütünsel/sistemik diye tasnif edilebileceğini gördük. Bu alandaki çağdaş gelişmelerin kronolojik olarak birinci kategorideki kurumsal gelişmelerle başlayıp, daha sonra bunlara ikinci kategorideki bazı örneklerin eklendiğini söyleyebiliriz. Orijinalite ve yaratıcılık noksanlığı açısından bu alandaki gelişmeler de teorik alandaki gelişmelere benzer. Nitekim İslam bankacılığı, faizsiz bankacılık veya Türkiye deki adıyla katılım bankacılığı henüz faiz yasağının ima ettiği krediye dayanmayan enstrümanlardan çok, konvansiyonel bankacılık enstrümanlarının İslamileştirilmesine dayalı bir patikada yoluna devam etmektedir. Ancak kabul etmek gerekir ki mikro veya kurumsal gelişmenin başarısı büyük ölçüde elverişli bir makro/bütünsel ve sistemik bağlamın mevcudiyetine bağlıdır. Esefle belirtmek gerekir ki bu yöndeki birkaç çağdaş tecrübe ise sağlıksız ve talihsiz tecrübe örnekleri olmaktan öteye geçememiştir. Son olarak belirtmek gerekir ki gerek teoride, gerekse uygulamada İslam iktisadının orijinalitesi, yaratıcılığı ve vaatkârlığı, faiz yasağının ima ettiği ve krediye değil, namütenahi varyasyonlarıyla ortaklık esasına dayanan bir iktisadi hayat vizyonunda yatmaktadır

20 I. OTURUM EKONOMİ-İNSAN İLİŞKİSİNE YENİ BİR YAKLAŞIM OTURUM BAŞKANI Prof. Dr. Salih Aynural Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü 39

21 İKTİSAT ÖZNESİ OLARAK İNSAN Prof. Dr. Ahmet TABAKOĞLU Marmara Üniversitesi, İİBF GİRİŞ Allah adaleti emreder... (Nahl, 16/90) Ey iman edenler! Adalet ve dürüstlüğün tanıkları olarak Allah için kollayıp gözetleyenler olun. Bir topluluğa kininiz sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Âdil olun. Adalet takvaya daha yakındır... (Mâide, 5/8) İşten atılma korkusuyla hiçbir işçi konuşamıyordu. Bir işçinin bir el arabası kömür kadar değeri yoktu (Aralık 2009 da Bursa da göçük sırasında arkadaşlarının cesedini çıkaran işçilerden biri) İnsan hayatını sürdürmek, dünyadaki varlığını idame ettirmek zorundadır. Tüketimin anlamı da budur. O nedenle varlığını sürdürecek kadar tüketim yapması şarttır. Her insan beslenmek, giyinmek ve barınmak ihtiyacındadır. İktisadî faaliyetler öncelikle bu temel ihtiyaçları giderme amacını güderler. (6) İslâm iktisadı belli bir bütünlüğe sahiptir ve İslâm in diğer unsurlarıyla birarada değerlendirilmelidir. Ahlâk, hukuk ve iktisat bu bütünlük içerisinde birbirlerinden ayrılmaz bir özellik taşırlar. İslâm ın insan ve madde anlayışı İslâm iktisadı nın temelini oluşturmakta, dayandığı temel varsayımları vermektedir.bir iktisat süjesi olarak müslüman Allah a inanan, sebeplere başvurup Allah a tevekkül eden, Allah ın kullarına hizmet şuuru içinde müteşebbis, kul hakkına saygı gösteren, muhteris değil, kanaatkâr bir insandır. Günümüz İslâm iktisadı binbeşyüz yıllık bir geleneğin izlerinden kaynaklanmalıdır. İslâm iktisadının temeli sosyal adalettir. Bunun ihmali hak ve adalet meselesinin ıskalanmasına yol açmıştır. Bundan dolayı İslâm, öncelikle bir hak ve adalet, bir insanlık meselesi olmaktan çok bir iddia ve mücadele konusu gibi tanıtılmıştır. Bundan daha da vahimi sermayenin dini, imanı, ahlakı olmaz gerekçesiyle İslamı; kültür, tarih ve ahlâktan soyutlayarak onu kapitalist sistemin bir alt öğesi olarak görme eğiliminin günümüz Türkiyesindeki Kalvinist ve burjuva müslüman larına hakim olmasıdır. Her sistem gibi İslâm da denge fikrine dayanır. Bu dengenin üç yönü vardır. Evrenin dengesi, insanın dengesi ve toplumun dengesi. İslâm iktisadının ilkeleri kul hakkı nı temel alır. Bu ilkeler israfın bertaraf edilmesi, adil gelir bölüşümü (servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılması), iktisadî ve siyasî bağımsızlığın sağlanması, içtimaî adalet, güvenlik ve refah şeklinde özetlenebilir. (6) Klasik fıkıh usulünde ihtiyaçlar zârûriyât, hâciyât ve tahsîniyât olarak sıralama gösterirler. Bunları insanın hayatını sürdürebilmesi için yeme içme, barınma, giyinme gibi temel ihtiyaçlar ve bu ihtiyaçları en güzel şekillerde karşılayan kültürel, entellektüel ve sanatsal boyutlar olarak yorumlayabiliriz. Zaten iktisatta da ihtiyaçların zorunlu, kültürel ve lüks olarak bir sıralama gösterdiğini biliyoruz. Bu ihtiyaçlar zaman ve mekan içersinde izafî ve nisbî olabilir. 41

22 A. EVRENİN VE İNSANIN DENGESİ Konuştuğunuz zaman akrabanız bile olsa âdil olun. (En âm, 6/152) Hoşça bak zatına kim zübde i alemsin sen Merdüm i dide i ekvan olan ademsin sen (Kendine hoşca bak; sen dünyanın özüsün Bütün yaratıkların gözbebeği olan insansın sen) Şeyh Galip İslâm iktisadı ile ilgili bilgilerin yerleştirileceği çerçeveyi belirleyen en önemli unsurun adalet olduğunu görüyoruz. Adalet kelime anlamıyla denge demektir. İlk olarak kainat ile ilgili adaletin sağlanmasında veya kainat görüşündeki dengenin oluşturulmasında maddenin mananın emrine verilmesi önemli bir esastır. Çünkü ruh ebedi, madde geçicidir.bu çerçevede insanın gayesi dünyadaki imtihan süresini en verimli bir şekilde ibadet (Allah a kulluk ve Allah ı bilmek) şuuru içerisinde değerlendirmek ve kalb i selîm (temiz kalb) elde etmektir. Kadim düşüncede görüldüğü gibi evren büyük bir insan, insan da küçük bir evrendir. Evrenin dengesini maddenin geçiciliği mananın ise ebediliği sağlar.bunun için madde mananın emrine verilmelidir. Daha somut olarak dünya hayatı ve maddi ilişkiler ahirete hazırlık dönemini oluşturur ve Dünya ahiretin tarlasıdır. (7) İnsan, bu dünyada yaptıklarından öbür dünyada sorguya çekilecektir. İnsan aşırılıklardan kaçınmalı, yani itidalli olmalıdır. Bunun için israf (savurganlık) yasağı temel ilkelerden biridir. Yine tüketimi ekonominin motoru haline getirmek İslâm ekonomi düşüncesinde mevcut değildir. Harcamalarda ve tüketimde bunun için itidal savunulmuş, tıpkı israf gibi yetersiz harcama ve tüketim de (taktîr, cimrilik) yasaklanmıştır. Alkollü içki, kumar ve talih oyunlarının yasaklanması, lüks ve israf yasakları bireyler arasında bir tüketim dengesi sağlayarak, tüketim eğiliminin toplumun her kesiminde biraz farklı fakat yaygın bir şekilde canlı kalmasını sağlar. İslâm a göre insanın varlık sebebi ibadet yani Allah a kulluktur (Zâriyât, 51/56). İbâdet kavramı bütün hayatı etkileyen namaz, zekât, oruç hac gibi fiillerle birlikte salih amel diye ifade edilen her türlü iyi davranış, düşünce, çalışma ve faaliyetleri içine almaktadır. Bu yüzden İslâm, kapitalizmin her davranışını menfaatlerin belirlediği bir insan modeli olan homo economicus görüşüne yabancıdır. Müslümanın hareketlerine Allah a kulluk şuuru yön vermelidir. Davranışları yalan söylememek; başkasının hakkını kendi üzerine geçirmemek; tekelcilik, ihtikâr, karaborsacılık yapmamak; sözleşmelere uymak ve namuslu olmak gibi ahlâkî, hukukî ve iktisadî kayıtlara tabidir. Müslüman toplum çıkarlarını kendi çıkarının üzerinde tutmalıdır. Yani diğergamlık ve hizmet şuuru esastır. Yine ibadet bütün hayatı kucaklayan, kaynağını insan ruhunda bulan sürekli bir iyiye yönelme duygusu ve tatbikatıdır. Kur an ı Kerim bunu salih amel (yararlı ve yerinde iş) diye tarif eder. Salih emel işleyenlere (inanmak şartıyla) ebedi mutluluğu vadeder (Bakara, 2/25, 277; Nisa, 4/57, 112, 124, 173; Mâide, 5/9, 55, 69; Kehf, 18/30; Nûr, 24/97). İnsanın iki önemli zaafı var; mal zaafı biri de iktidar zaafı. Zaaf insanı dönüştürebilir. Tasavvuf hareketlerinin ortaya çıkması boşuna değildir. Hümeze suresinde görüldüğü gibi mal insanı ebedileştirecekmiş sanıyor insan. İnsanın zaafı budur Müslüman da olsa değişmez. İnsan, davranışlarına ibadet özelliklerini kazandırmalıdır. İslâm iktisadı nın uygulama ortamı ibadetlerin bile ticâret haline gelmesi değil, aksine ticâretin ibadet vasfı kazanabildiği bir ortamdır. İslamiyetin iki yayılma kaynağı vardır: Biri tasavvuf biri ticarettir. Tasavvufu anlıyoruz; İslam, Müslüman tüccarlar tarafından da yayılmıştır. Müslüman tüccar öyle bir insan ki, gittiği yerde örnek teşkil ediyor. Bu aşamaya gelindiğinde İslam ekonomisinden bahsedebiliriz. (7) Aclûnî, Keşfu l Hafa, I, 412 Dünya hayatı ahirete hazırlık anlamında imtihan dünyasıdır. Değişim, özü etkilemeyen, dünya hayatı içersindeki maddî değişimdir. Yaratılış, dünya yaşayışı, ölüm ve ebediyete dirilme safhalarını içine alan (Rum, 30/40) hayat mutlaktır, dünya izafidir ve insan bu izafiyet dünyasında mutlakı aramaktadır. Bütün yaratıklara üstün olan (İsra, 17/70) ve en güzel şekilde yaratılan insan (Tîn, 95/4) çok aşağı bir yere indirilmiştir (Tîn, 95/15). Bu yer maddî ihtiraslar ve menfaatlerdir. İnsan bu çemberi kıramazsa kendisine bir kötülük geldiğinde feryad eden, bir iyiliğe ve zenginliğe malik olduğunda ona ihtirasla sarılan (Me aric, 70/19 25), nankör (Hacc, 22/66), maddî sıkıntıya uğradığında ümitsizliğe düşen (İsra, 17/83), hatta Allah a isyana kalkışan (Fecr, 89/15 20), elde ettiği mal, mülk sayesinde kendisini herşeyden müstağni gören azgın (Beled, 90/10; Alak, 96/6 8) ve cimri (İsra, 17/190) bir yaratık olur. İnsanın maddî eğilimleri ve ihtirası veri olarak kabul edilebilir: Adem oğlunun mâl dolu iki vadisi olsa hiç şüphesiz üçüncüsünü de ister. Adem oğlunun karnını ancak toprak doyurur. Bununla beraber Allah da tevbe edenlerin tevbesini kabul eder (8) İnsan eğitimle bu eğilimi sınırlandırabilir: Adamlar vardır. Ne bir ticâret ve ne de bir alışveriş onları Allah ı anmaktan, namazlarını kılmaktan, zekâtlarını vermekten alıkoyamaz (Nûr, 24/38). Fert öncelikle kendi kaabiliyetlerini geliştirmeli, kendini eğitmeli ve düzeltmelidir: Ey iman edenler. Kendinizi düzeltmeye bakın. Siz doğru yolu bulunca sapanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüp varacağı nihayet Allah tır (Mâide, 5/105). Fertlerin kendi üzerlerindeki çabalarını derinleştirdikleri ve birbirleriyle bu çerçevede ruhî mânevi inceliğe sahip münasebetler kurdukları bir toplum sağlıklı bir toplumdur. İslâm ferdî hakları reddetmez fakat ferdî de cemiyetten de mesul tutar. (9) Toplumda zulüm ortaya çıktığında zulüm yapmayan ve fakat buna mani de olmayan kişi zulmedenler kadar sorumludur: Sizden sadece zulmedenlere isâbet etmekle kalmayacak fitneden sakınınız (Enfâl, 8/25). İslâm iktisadı nın da hedeflerinin başında, zenginliğe değil, temiz kalbe ulaşmak gelir. Zenginlik bir güç, itibar ve iktidar vesilesi olmamalıdır. Sadece hizmet ve infak vesilesi olmalıdır. Ancak böylece temiz kalbe ulaşmayı sağlayan bir araç olabilir. Zenginlik bir imtihan vesilesidir. Zenginlik arttıkça insanın yükü de artar ve çoğu zaman bu yükün altında kalınabilir. (10) Zenginlik bireysel bir olay değil toplumsal bir olaydır. Bireysel yetenekler ancak toplumsal talep varsa zenginlikler oluşturabilir. Bu yüzden zenginliğin toplumla paylaşılması esas olmalıdır. Yine bu ilke iktisadî güçlenmenin belli bir zümrenin değil; bütün toplumun görevi olduğunu gösterir. Burada sosyal adaletin adeta bir finansman unsuru olarak uygulanmıştır. Müslüman için geniş bir nesil veya büyük maddî imkanlar kendiliklerinden hiç bir değere sahip değildir.onların değerini belirleyen Allah rızasına yönelik olmalarıdır. Allah Müslüman dan sadece temiz bir kalp (kalb i selîm) isteyecektir (Şuarâ, 26/88).İşte iktisadî faaliyetler, sadece, bu temiz kalbi elde etme ve ahlâki arınma sürecini kolaylaştırıcı tedbirler olarak yorumlanabilir. Kur an ı Kerim bunlar ve bunlara benzer âyetlerle maddeye bağlanmanın manâsızlığına ve boşluğuna işaret ettiği gibi, ondan kaçmanın da haddi aşmak olduğuna dikkati çeker. (11) Burada önemli olan müslümanın maddeye esir olmaması fakat onu hizmet şuuruyla çalıştırarak, insanlara faydalı olması ve Allah in rızasını kazanmaya çalışmasıdır. (12) İnsanı tarif ve kâinattaki yerini tayin eden Kur an yukarıda belirttiğimiz gibi ısrarla maddenin geçiciliğini telkin eder ve onunla olan kalbî ilgiyi kesmeyi tavsiye ederken dünya için çalışanların gayretlerinin karşılığını göreceklerini, dünyadan nasiplerini alacaklarını, maddî refahlarını sağlayacaklarını fakat onlar (8) Buhârî, Rikak 10; Müslim, Zekât ; İbn Hanbel, III, 247, 341; V, 219; Ayrıca bkz. Tirmizî, Zühd 27, Menâkıb 32, 64; İbn Mâce, Zühd 27. (9) Kişi çevresinde ufak olsun büyük olsun bir fenalık gördüğünde eliyle, gücü yetmezse dili ile önlemelidir. Buna da gücü yetmezse onu kalbiyle kötülemelidir. Ebû Dâvûd, Salat, 1140; Melâhim, (10) Her ümmet için bir fitne vardır.benim ümmetimin fitnesi de maldır : Tirmizi, Zühd, 26. (11) De ki, Allah ın kulları için ortaya çıkardığı güzellikleri ve temiz, hoş rızıkları kim haram kıldı (A raf, 7/32). (12) Şüphesiz ki, Allah müminlerden kendilerini ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. (Tevbe, 9/111; ilgili diğer âyetler: Al i İmran, 3/14 15; Şûrâ, 42/27; Zuhruf, 43/33 35)

23 için ebedi hayatın kaybolduğunu ölüm sonrasında hiç bir nasibe malik olamayacaklarını söyler. Geçmiş milletlerden misâller vererek onların zamanlarına göre nisbeten daha çok maddî refaha sahip olanların yokolduklarını ve zenginliklerine güvenenlerin sonlarının hüsran olacağını ısrarla belirtir. (13) 1. İyi niyet, Samimiyet ve Sorumluluk İslâm da ferdî hayatı içtimaî hayata üç şey bağlar: İyi niyet, samimiyet ve sorumluluk. Davranışların değerini öncelikle iyi niyet belirler.niyet kavramına tanınan öncelikle insanı içten kuşatılır ve insan davranışları, hukukî hükümler hariç, niyete göre değerlendirilir. (14) İyi niyet ve samimiyet, dindarlığın ve topluma bağlılığın ölçüsüdür. Bir başka deyişle kişi Allah a, O nun koyduğu esaslara, devlete ve cemiyete karşı samimi olursa gerçek dindar olur. (15) Sorumluluk hayatın her safhasına şâmildir ve herkesin kendi çapında sorumlulukları vardır: Hz.Peygamber şöyle buyurmaktadır: Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz. Devlet başkanı çobandır ve güttüklerinden (yönetilenlerden) sorumludur.erkek (koca) ailesi içinde çobandır ve o da güttüklerinden (ailesinden) sorumludur. Ve hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz. (16) Sorumluluk ferdî ve sosyal olarak ikiye ayrılır. Esas olan ferdî sorumluluktur: Ey insanlar, Rabbiniz den korkun. Ne babanın çocuğuna ne de çocuğun babasına hiçbir şeyle fayda vermeyeceği günden korkun (Lokman, 31/33). Kişinin hem kendisinden hem de bütün toplumdan sorumlu olması ise sosyal sorumluluk olarak kabul edilebilir. Ferdî sorumluluk esas olduğuna göre sorumluluğu insanın çalışması ve emeği belirliyor. (17) Şüphesiz buradaki emek kavramı en geniş anlamdadır. Evrenin yaratılış sebebi insanın sınanmasıdır. (18) 2. İhtiyaç İslâm ekonomisi, bir ihtiyaç ekonomisidir. Modern kapitalizm insanların ihtiyaçlarını artırmada iki şey kullanır: Birisi, cinsellik. İkincisi, bencillik. İnsanın fark edilmesi gerektiği ve böylece malların daha kolay pazarlanabileceği fikri vardır. Oysaİslam geleneğinde insanın fark edilmemesi esastır. Bir mutasavvıfın sözü aklıma geliyor: Tanınmamayı ilke edindiysen bil ki Allah yolundasın veya Yunus Emre nin dörtlüğünü bilirsiniz: Bir garip öldü diyeler/üç günden sonra duyalar/soğuk su ile yuyalar/şöyle garip bencileyin. Modern kapitalizmin vazettiği istikamette insanın kendisine bu denli önem vermesi kendisine tapması gibi bir şeydir. Bunun dozları farklı farklı olabilir. Oysa kişinin çevreyi ve insanları rahatsız etmeyecek bir şekilde olması gerekir. Başkaları üzerinde hakimiyet kuracak ve kendisini ön plana çıkaracak şekilde de davranmaması gerekiyor. Kâinat ve her türlü dünya nimeti insanlar için yaratılmış ve onların emrine verilmiştir. Bunlar meşru yollardan faydalanılmak şartıyla insana helaldir. Bitkiler, hayvanlar, cansız varlıklar, su, yeryüzü ve uzay hep insanın maddî ihtiyaçlarına cevap vermek için yaratılmıştır (Bakara, 2/22, 29, 35, 36, 58; Mâide, 5/120; A raf, 7/10, 24; Tevbe, 9/24, 115; İbrahim, 14/32; Hicr, 15/19 21; Nahl, 16/5, 11 14; Taha, 20/53 54; Hacc, 22/65; Lokman, 31/20; Mümin, 40/79 80; Casiye, 45/13; Kaf, 50/11; Mülk, 67/15). Yalnız insanın bunları helâl yollardan elde etmesi kendisini maddenin cazibesine kaptırarak gayesini unutmaması ve dolayısıyla cemiyetin çözülmesine sebep olabilecek ihtiras, güvensizlik ve bencilliğin (13) Şüphesiz ki, kâfirlerin ne malları, ne çocukları Allah tan gelecek şeyden onları kurtarabilecektir. Onlar ateşin yakıtlarıdır : (Al i İmran, 3/10); Bırak onları yesinler, faydalansınlar. Onları emel oyalasın. Yakında bileceklerdir (Hicr, 15/3; ilgili âyetler Al i İmran, 2/116, 145, 152; Nisa, 4/134; Tevbe, 9/69; Hûd, 11/16 17; Nahl, 16/30; İsra, 17/18 19; Mü minûn, 23/114). (14) Ameller (eylemler) niyete göredir. Kişiye niyetinin karşılığı verilecektir. Buhârî, Bedu l vahy, 1; İman, 41. (15) Peygamberimiz şöyle buyurmuştu: Şüphesiz ki, din samimiyettir... Allah a, Kitabı na, Elçisi ne, müminlerin önderlerine (devlet başkanlarına) ve cemiyetlerine karşı olan samimiyet : Müslim, Îmân, 95; Ebû Dâvûd, Edeb, (16) Buhârî, Ahkâm, l. (17) Allah, sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. O sadece sizin kalplerinize ve amellerinize bakar : Müslim, Birr 33; İbn Mâce, Zühd, 9; İbn Hanbel, II, 285, 539. (18) Kur an da Biz yeri, göğü ve arasındakileri boş yere yaratmadık (Sa d, 38/27) ve Şurasını iyi biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan vasıtasıdır (Enfâl, 8/28; ilgili diğer ayetler: Al i İmran, 3/186; Kehf, 18/7; Câsiye, 45/22; Tegâbün, 64/15) buyrulmuştur. doğurduğu çatışmalara yol açarak haddi aşmaması, elde ettiği nimetlerin gerçek sahibini hatırdan çıkarmaması ve onun kullarına her vesileyle uzanmak suretiyle şükrü eda etmesi gerekir (Bakara, 2/60, 68, 177; Mâide, 5/88; A raf, 7/128, 160; Nahl, 16/114). İnsan ihtiraslarına boyun eğip maddi eğilimlerine teslim olmamalı ve gayesini unutmamalıdır. İktisadî faaliyetler insanları Allah ı anmaktan, namazlarını kılmaktan, zekâtlarını vermekten alıkoymamalıdır (Nûr, 24/38). Zira bütün kainat ve dünya nimetleri sadece insanın imtihan edilmesi için yaratılmıştır (Sad, 38/27; Enfâl, 8/28). Dünyanın hakikatini kavrayanlar onu bir hesap günü ve sonundaki ebedi hayat için hazırlık ve imtihan sahası kabul eder ve yaşayışlarını bu yönde düzenlerler. Yine maddi eğilimlere teslim olmamak için ebedî hayatı hatırdan çıkarmamak gerekir. (19) Eğer kaynaklar sınırsız yaratılsaydı insanların içersindeki kötü onlara hakim olurdu: Allah rızkı kullarına sınırsız olarak verseydi yeryüzünde azgınlık çıkarırlardı. Fakat Allah dilediği kadar indiriyor. Şüphesiz o kulların herşeyinden haberdar olan ve onları bilendir (Şûrâ; 42/27). Kâinatın yaratılışı tesadüfün eseri olmayıp bir gaye içindir: Biz yeri, göğü ve arasındakileri boş yere yaratmadık (Sa d, 38/27). Bu gaye insanların imtihanıdır. İslâm insanlar arasındaki maddî farkları imtihan dünyası için gerekli bir gerçeklik olarak kabul ederken (En am, 6/165; Mâide, 5/48) maddeyi de imtihan aleti olarak değerlendirir. Dolayısıyla dünyanın kendiliğinden hiç bir değeri yoktur. O kimileri için ancak bir aldanma metaından ibarettir. Günümüzün sömürüye dayanan iktisadî içtimaî sisteminde insanların en önemli meselesi iktisadî endişe haline gelmiştir. Oysa insanların normal şartlar altındaki tercihlerine göre ahlâkî rûhî, estetik, siyasî ve içtimaî değerler daha önemli yer kaplar. İslâm iktisadı nın hedefi insanı bu normal şartlara döndürmektir. İslâmî davranış rasyonalitesinden sebeplere başvurduktan yani her türlü tedbiri aldıktan sonra Allah a tevekkül etmeyi ve ona güvenmeyi anlıyoruz. Bizzat Hz. Peygamber in (s.a.) yaşayışı bu konuda da birçok örnekle doludur. Kendisi bizzat çalışıp çabalayan ve insanlara çalışmayı emreden Peygamber Efendimizden asırlar sonra onun getirdiğinin dışında bir zihniyet oluşmuş ve bu zihniyet İslâm dünyasının geri kalmasında en önemli rolü oynamıştır. Sebeplere başvurmadan tevekkül, rızık peşinde koşmadan kanaat anlayışları yerleşmiştir. Böylece Kapitalizm gelişirken İslâm dünyası teknolojik gelişmeyi besleyecek bir bilgi ve zihniyet altyapısından mahrum kalmıştır. İnsan dünya hayatında başıboş bırakılmayacaktır: (Kıyamet, 75/36). Çevresi içerisinde kaybolmadan daima uyanık şuurla ayakta durmasını, gayesini gözden kaçırmamasını öğütler. Dünya nimetleri bir yönüyle fert mesuliyetini gerçekleştiren nesnelerdir. Kişi kıyamet gününde bu nimetlerden dolayı sorguya çekilecektir: (Tekasür, 102/8). İslam insanların ihtiyaçlarını giderebildiği bir ekonomi oluştururken, bir yandan da onların meslek sahibi olmalarına önem verir. Ahilik in temel fonksiyonu budur. Her insanın meslek sahibi olması, emeğiyle geçinmesi şarttır. Mesleksizlik müslümanların başına gelen en büyük felaketlerden biridir. Meslek sahibi olarak. insan yetiştirerek, bir şey üreterek, bir faydanız dokunarak insanlara faydalı olabilirsiniz. 3. Ahlâk İktisat sistemi ahlâktan güç almalıdır. Zira hukuk gibi iktisat da, ahlâkın tamamlayıcı bir unsurudur. Millî gelirin artmasına veya üretim artışına katkıda bulunmak önemlidir. Ancak nihaî hedef iktisadî faaliyetleri temiz bir kalbe sahip olmaya engel olmaktan çıkarmaktır: O gün, ne mal fayda verir ne de evlat, ancak Allah a temiz bir kalple gelenler fayda bulur (Şuarâ, 26/88 89) İslâm güzel ahlâktır (20) İslâm, sadece medeni bir nizam kurmakla kalmamış; aynı zamanda, insan inşa etmiştir. İslâm ın asıl kalıcı yönü de burası olmalıdır. Siyasî ve iktisadî çöküş dönemlerinde (19) Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Allah tan çekinenler için âhiret daha hayırlıdır. Bilmez misiniz? (En am, 6/32); Allah (müminlere) dünya iyiliğini ve ahiret iyiliğinin en güzelini vermiştir (Al i İmran, 3/148; ilgili diğer âyetler: Bakara, 2/212; Al i İmran, 3/ ; Nisa, 4/77; 109; En am, 6/70; A raf, 7/51; Tevbe, 9/38, 86; Yunus, 10/7; Kehf, 18/45 46; Casiye, 45/22; Muhammed, 47/36). (20) Suyutî, Kenzü l Ummâl, 3/17, No:

24 bile İslâm eğer varlığını devam ettirebilmişse, bu, eğitilmiş insan unsurundan dolayıdır. İslâm ahlâkını derinliğine işlemeyi ve yaşamayı konu edinen tasavvuf, bu eğitimi sağlamıştır. Başka insanları kendine tercih, merhamet, hörmet, hizmet, samimiyet ve tevazu gibi kavram ve haller, ahlâk eğitiminin esasını oluşturmuşlardır. Hukukî kurallar, genellikle, bu ahlâki kuralların gerisinde emniyet süpapı vazifesini görürler. Mesela, zarara uğrayan kimse, zarar verenden hakkını almalıdır. Bu bir hukuk kuralıdır. Fakat affetmesi daha hayırlıdır. Bu ise bir ahlâk kuralıdır. Kişinin kazandığının sahibi ve maliki olmasını İslâm hukuku kabul etmiştir. Fakat bu mülkten diğer insanları da faydalandırması ahlâki bir kuraldır. Hz. Peygamber, Her ne kadar sana müftüler fetvâ verse de sen bir de kalbine danış buyurmuştur. (21) Ahlâki ve ruhi derinleşme, kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen özel hukuka düzenleyici ve denetleyici bir işlev yüklemiştir. İlişkilerde çatışma ve gerginlik değil uzlaşma ve hoşgörü hakim olmalıdır. Bunun sonucunda, devlet bir çok alanı kişilere bırakmıştır. Değişik meşrep ve mizaçlara sahip olan insana İslâm çerçevesinde yer arayan düşünce ve hareket sistemi olan tasavvuf, İslâm iktisadı kaynaklarındandır. İlkelerini Kur an da ve örneklerini Hz. Peygamber ve ashabında bulduğumuz tasavvuf, İslâm iktisadı nın öznesini teşkil eden insan tipinin tayin ve dünya görüşünün tesbit edilmesinde bize yol gösterir. İslâm tasavvufu, ahlâkî ve ruhi derinleşmeyi hedef alırken hayatla ilişkisini kesmemiştir. Aksine, Hz. Peygamber döneminden beri eğittiği insanlar aracılığıyla, maddeyle İslâm a özgü bir münasebet kurmuştur. Bunun sonucunda, içtimaî hayatı düzenleyici karekteriyle de, fütüvvet ahilik esnaf gibi, kurumların oluşmasına katkıda bulunmuştur. Yanlış anlayış ve uygulamaların, İslâm tasavvufu hakkında yanlış düşüncelere yol açmaması gerekir. Bu tür gerekçelerle tasavvufun dışlanması İslâmın özgünlüğünü yokettiği gibi, İslâm ın kapitalizmin türevi olarak algılanması ve bir tür İslâm protestanlığı ve İslâm kalvinizmi oluşmasının sebeplerinden birisidir. 4. Emek Ahlâkın temelinde insan, dolayısıyla emek vardır. Emek temel değer kaynağı ve üretim faktörüdür. İslam a göre kazancın dolayısıyla mülkiyetin en kutsalı el emeğinin mahsulü olandır. (22) Haramlık şüphesi bulunmayan kazanç el emeğinin ürünü olan kazançtır. Helâl yollardan elde edilmiş mülkiyeti gasb ve hırsızlıktan korumak, bu suretle helâl olmayan kazançlara mani olmak emeğe olan saygının bir ifadesidir. Yine bu sebepten meşru mülkiyet korunmuştur ve onu müdafaa hakkı verilmiştir ve Peygamberimiz Malının önünde öldürülen kimse şehittir buyurmuştur. (23) Dünya hakimiyetinin şartı, salih amel yani yerinde ve yararlı iş yapmaktır. Bunun için müslüman kafir ayrımı söz konusu değildir (Enbiya, 21/105). Hemcinslerine faydalı olan ve bir şey üreten insan iman etmek şartıyla Allah ın yeryüzündeki halifesi olma sıfatına hak kazanır. Allah sizden iman edip salih amel işleyenleri, tıpkı daha öncekileri olduğu gibi, yeryüzüne halife kılmayı vâdetmiştir (Nûr, 24/55). Emeksiz kazanç asgarî seviyede tutulmaya çalışılmıştır. Ribânın yasaklanışının temel sebebi bu olmalıdır. Belirtilen istisnalar dışında, emek kazanç dengesinin bozulması konusunda büyük bir duyarlılık gösterilir. Haramlık şüphesi bulunmayan kazanç el emeğinin ürünü olan kazançtır. Ahilik ve ahilerin oluşturdukları küçük sanayi sistemi emeğe verilen önceliğin ekonominin temel kurumlarından birini oluşturmasının ispatıdır. (21) Ahmed b. Hanbel, I, 194. Yine Kalbine danış. İyilik, kalbin uygun gördüğü ve yapılmasını tasdik ettiği şeydir. Günâh ise içini tırmalayan ve başkaları sana yap diye fetvâlar verseler bile, içinde şüphe ve tereddüt uyandıran şeydir. : Ahmed b. Hanbel, IV, ; Dârimî, Büyû, 2. (22) Kur ân daki Ve gerçekten de insan ancak kendi çalıştığını elde eder. (Necm, 53/39) âyeti bunu ifade eder. Hz. Peygamber de kazancın en üstününün el emeğinin ürünü olduğunu belirtir: Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yememiştir : Buhârî, Büyû, 15. (23) Buharî, Mezâlim, 33. İslâm ın insandan istediği onun iman ettikten sonra maddenin geçici görüntüsüne kapılmadan çalışmasıdır. Müslümanı iktisadî hayata iten girişim zihniyetinde ihtirasa ve açgözlülüğe yer olmamalıdır. İslâm iktisat düşüncesinde kanaat büyük yer tutar. İhtirasın tam tersi olan kanaat, girişimin verimliliğini ve kişinin iç huzurunu sağlar. Üstelik üreticinin tüketicilerle, ferdin toplumla barış içinde olmasının da sebebidir. Hz. Peygamber gerçek zenginliğin gönül zenginliği olduğunu bildirmiştir. (24) Müslüman olup da ancak yetebilecek kadar rızıklandırılan kimse kurtulmuştur. Allah verdiği şeyle onu tatmin etmiş, kanâat sahibi kılmıştır (25) Batı insanı için kanaat zor bir şeydir. Müslümanlar için kanaat bildik bir şeydir. İnsanlar krizden çıkmak için daha mütevazı olmak zorundaysalar kapitalizmin sınırları parçalanıyor demektir. Müslümanlara düşen görev bir örnek, bir uygarlık örneği ortaya koymaktır. Bu; bir insan oluşturarak, bir toplum oluşturarak olabilir ancak. Bu insan tipine ve madde anlayışına yabancılaşıldığı itiraf edilmelidir. Bu Allah rızası inceliğine uzak, içtimaî ve iktisadî hayatını karşılıklı menfaatlerle düzenleyen, iktisadî insan için değil de insanı iktisat için kullanan bir dünyaya benzemeye çalışma sebebiyledir. Maamafih biz henüz kaybolmamış bu ruh ve anlayıştan başka bizi kurtaracak reçete olmadığına inanıyoruz. Farklı insan tipini, üstünlük ölçüsünün takva olduğu sınıfsız toplumu, âdil ve otoriter devlet uygulamaları örneklerini, ütopyalarda değil, tarihte bulmak mümkündür. Kapitalist ülkeler ise kalkınmalarını büyük ölçüde emek (önce köle sonra işçi) sömürüsüyle sağlamışlardır. Ruhunu inkar eden insan sömürücü, esir edici ve kendi emeğinin eseri olmayanı tüketici insandır. İktisadın bir din ve ahlâk a bağlanması insanlığı esirlikten kurtarabilir. Küçük sanayi içinde, iktisadın bir din ve ahlâk hayatına bağlı olması medeniyetimizin önemli bir unsurudur. Bugün iş ahlâkından ayrılmış olan bir iktisadî hayat kapitalist medeniyetin temelidir. Sermaye sahipleri insanların emeğiyle kendilerine saltanatlar kuruyorlar. Emeğin aşağılanması büyük sermaye ve servetin, sınıf farklarının ve bütün zorbalıkların kaynağıdır. Kendi emeğiyle yaşamayı dinî bir temel olaraktanıyan adam hangi zorbalığı yapabilir? 5. Şahsiyetçilik Şahsiyetçiliğe gelince o insanı iradesi ve sorumluluklarıyla, kendi hür irâdesiyle bağlandığı inançları, ruhî yönelişleri ve yüklendiği sorumluluklarla birlikte ele alıyor. O ne cemiyetin alelade bir parçası ne de onun üstünde bir varlıktır ve ondan tamamen bağımsız da değildir. (26) İslâm insana öyle bir değer vermektedir ki, onun nazarında bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten (maddî manevî) bütün insanlığı diriltmiş gibidir (Mâide, 5/32). Görüldüğü gibi İslâm, insanı Allah a ulaştırmak yolundaki terbiye faaliyetlerinde kesin olarak şahsiyetçi bir tavır takınır. Bu faaliyetler sonucu elde edilen samimiyet, hareketlerin değer kazanmasını sağlayan yegâne unsurdur. Şahsiyetçi yaklaşım, ferdî cemiyet içersinde kaybolmaktan kurtarır ve onu daima topluma katkıda bulunan bir birim haline getirir. Yine kişiye toplum menfaatlerini kendi menfaatlerinden üstün tutmayı telkin eder. İslâm insana güvenir ve ona sorumluluk yükleyip toplumun hizmetine vermek ister. Hizmet ilkesi böyle dayanışmacı bir toplum oluşturmayı hedef almıştır. Şahsiyetçiliği ile ferdî cemiyet içerisinde kaybolmaktan kurtaran onu daima cemiyete ilâvelerde bulunan bir birim haline getiren İslâm, ona ısrarla cemiyet menfaatlerini kendi menfaatlerinden üstün tutmayı telkin eder. (24) Zenginlik mal mülk çokluğundan değildir. Zenginlik gönül zenginliğidir : Buhârî, Rikak, 15; Müslim, Zekât, 120; Tirmizi, Zühd, 40; İbn Mâce, Zühd 9. (25) Müslim, Zekât, 125; Tirmizi, Zühd,35; İbn Hanbel, II, 8. (26) Nurettin Topçu nun (M. Aziz Lahbabi, İslâm şahsiyetçiliği Çev. İ. H. Akın, İst. 1972) ye yazdığı önsözden. Şahsiyetçilik tabiri Lahbabi nindir

25 Merhamet, hürmet, adalet ve hizmet gibi ahlâkî esaslar ferdin şahsiyet kazanmasının olduğu kadar cemiyetin sağlam temellere dayanmış olduğunun da göstergesidirler. Manevî ve kültürel yoğunluğu fazla olması gereken bir cemiyet ferdin sığınabileceği, ondan kopamayacağı cemiyettir. Böyle bir cemiyetin değerlerine karşı çıkmak İslâm a karşı çıkmak olarak yorumlanmıştır ve cemaatten ayrılan kınanmıştır. (27) İnsanlar doğuştan hür ve eşit tirler. (28) Bu, eşitlik kavramı ile işe en yakından başlama ilkesi birbirini tamamlar. Toplumsal bütünlüğün bireylerin en yakın çevrelerinden, ailelerinden, akrabalarından ve komşularından başlayarak sağlanması amaçlanır. Önce işe kendisinden başlaması gereken (Mâide, 5/105) ve bu suretle olgunlaşan fert içtimaî dayanışmaya en yakınından başlayacaktır. Nitekim Hz. Peygambere görevini yapmaya en yakınlarından başlaması emredilmiştir. (Şuara, 26/214) Müslümanlar da faaliyetlerini öncelikle kendi çevrelerinde, genişleyen halkalar halinde yoğunlaştırmalıdırlar. (29) Yakınları daima gözetmeyi teşvik, onlarla ilginin kesilmemesini tavsiye buna bir başlangıçtır. Öncelikle yakınların ihtiyaçları karşılanmalıdır. (30) Bütün bunlar cemiyetin ayakta kalmasınn şartı olan genel ahlâkı koruma ve sağlıklı bir kamuoyunu gerçekleştirme amacındadır: Siz insanlar için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız. Çünkü Allah a inanıyorsunuz (Al i İmran, 3/110). Bu adımlardan sonra, kişinin kendine ve cemiyete karşı olan görevlerini yerine getirmesi söz konusu olmaktadır. Ruhî ve ahlâkî terbiye yoluyla insanın yüceltilmesi hedef edinilmektedir: İslâm tasavvufunun alanına giren bu süreçte nefs muhasebesi ferdî (subjective) denetim aracıdır. İnsanın kendisini tanımasıyla başlayan ve ömür boyu sürecek olan mutlak iyiye ve doğruya yönelme mücadeleleri müslümanı çepeçevre kuşatır. Namaz da bir yönüyle bu yolda Allah a hesap verme ve ondan yardım istemedir. Nitekim yine Allah in elçisi insanı kötü huylardan vazgeçirmeyen, iyiliklere yöneltmeyen namazın namaz olamayacağını defalarca belirttiği gibi, Kur an da ondan muradın ahlâkî temizlenme ve ruhî yükselme olduğunu açıklamıştır. İbadet kavramı içersinde mütalaa edilebilen bütün faydalı ve hayırlı işler ancak insanın bu yönde gelişmesini sağlamakla manâ kazanabilirler. Kur an ve Peygamberimiz inananlara, gerçeği daima göz önünde bulundurmalarını; bir gün mutlaka öleceklerini, mal, mülkün kendilerini aldatmamasını, pişman olmamak için serveti Allah rızası için, kendilerinin ve ailelerinin geçimini temin maksadıyla kazanmalarını ve fazla kısmı yine Allah yolunda sarfetmelerini söyler. Her şeyde Allah rızasını gözetmelerini, daima birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışma içinde bulunmalarını öğütler. Çalışmayı asla terketmeden tama ve ihtirası bırakıp Allah a güvenmelerini ve onlar doğru yolda oldukları müddetçe Allah ın kendileriyle beraber olacağını ve onlara yeteceğini telkin eder. Müslümanların çalışıp geçimlerini sağlarken fazla kazançlarını Allah yolunda infâk etmelerini öğütler. (31) Kur an ın bir başka öğretisinde insanın, inanmayanların elde ettiği maddî üstünlüğe gıpta edip, aşağılık duygusuna kapılmamaları belirtilir. (32) Şüphesiz ki, bundan Batı dünyasının maddî refahını onlara benzemek suretiyle elde etmeye uğraşmanın anlamsızlığı sonucu da çıkar. (27) Buhârî, Fiten,2; Ahkâm, 4. (28) Hz.Peygamber Bütün kulların hepsinin kardeş olduklarına tanıklık ederim buyurur. Ebû Dâvûd, Salât, 1508 (29) Özellikle inanç ve kültür birliğine dayanan topluluklar imtihan gayesine yönelik birer gerçektirler: Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için (çeşitli ümmetlere ayırdı). O halde hayırlı işlerde yarışın (Mâide, 5/48). (30) Allah adaleti, ihsanı ve yakınlara vermeyi emreder (Nahl, 16/90); Yakına, miskine ve yolcuya hakkını ver (Rum, 30/38). (31) Sevdiklerinizden Allah yolunda infâk etmedikçe iyiliğe nail olamazsınız. Ne infâk ederseniz şüphesiz ki, Allah onu bilir (Al i İmran, 3/92); Allah kendisinden korkana bir çıkış yolu ihsan eder, onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah a güvenip dayanırsa O kendisine yetişir. Şüphesiz ki, Allah emrini yerine getirir. Allah her şey için bir ölçü tayin etmiştir (Talâk, 65/3). (32) Onlardan bir zümreye kendilerini imtihan için verdiğimiz dünya hayatına ait ziynet ve debdebelere sakın gözlerini dikme. Rabbinin rızkı hem daha hayırlı hem daha süreklidir (Tâha, 20/31; ilgili diğer âyet: Hicr, 15/31). B. TOPLUMUN DENGESİ...İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmedin... (Nisâ, 4/58)... Kendinizin, anne babanıza, yakınlarınızın aleyhine de olsa, zengin veya fakir de olsalar, adaleti dimdik ayakta tutarak, Allah için tanıklık edenler olun... Nefsinizin arzusuna uyarak adaletten sapmayın!... (Nisa 4/135) Yarının dünyası mutlaka ahlâka bağlı bir ekonomi sistemi üzerine kurulacaktır... Yarın için ekmeğini alın teriyle kazanan, helal lokma ağzına koyan bir insanlığın temellerini kurmalıyız (Nurettin Topçu) İslâm ekonomisinin topluma ilişkin hükümleri sosyal adalet olarak ifade edilebilir. Sosyal adaletin gerçekleştirilmesinin esasları şunlardır: İsrafın bertaraf edilmesi, adil gelir bölüşümü ile servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılması, iktisadî bağımsızlığın sağlanması ve iktisadî istikrar. Bunu İslâm iktisadının görünürdeki temeli kabul edersek bunun da hedefi kul hakkı davasıdır. Toplumcu bir anlayış bunun sonucudur. Sosyal adalet, dayanışma ve güvenliğin temeli olan hizmet ilkesi de bunu vurgular. Çağdaş insanın insan hakkı diye algıladığı kul hakkı davası aslında bir zihniyet farklılığını aksettirmektir. İnsan hakları düşüncesi Batı nın XVII. yüzyıldan yani Aydınlanma Çağı ndan itibaren öne çıkardığı hümanizmin bir sonucudur. Hümanizm ise insanseverlik değil, adından da anlaşıldığı gibi, insan merkezli bir zihniyettir. Bir başka deyişle dinin yani hıristiyanlığın hakimiyeti yerini hümanizmin ve laisizmin hakimiyetine bırakmaktadır. Oysa İslâm kul hakkını bir esas kabul ederek ve insanın Allah ın kulu olduğu inancının bir uzantısı olarak ayrı bir tavır sergilemektedir. Kul hakkı öncelikle emeği ön planda tutan bir zihniyeti de beraberinde getirmektedir. 1. Cemaatçilik İslâm ın sosyal ve iktisadî ilkelerinden en önemlisi toplumculuk (cemaatçilik) tur. Toplum çıkarları her zaman kişi çıkarlarından üstün tutulmuştur. (33) Yine, sonuçta toplumun hakları olan kul hakları da ancak bu hak sahiplerinin affetmesiyle ortadan kalkabilirler. İstihsân ve istislâh bahislerinde belirtilen hususlar, İslâmın cemaatçi yönünü ortaya koymaktadır. İçtimai adalet, dayanışma ve güvenliğin temeli olan hizmet ilkesi de İslâm ın bu yönünü vurgular. (34) Dinler zenginliği değil adaleti ve kul haklarını ikameyi hedef göstermişlerdir. Bu yüzden bütün dinlerin toplumcu olduğunu söylemek yanlış değildir. Yine günümüz için düşünecek olursak İslâmiyetinde bu temel özelliğini gözardı edip bencillik, ihtişam, israf ve şatafatlarına bu dini ortak etmek isteyenlerin doğruyu söylemediklerini vurgulamak gerekir. İslâm in insandan istediği temel özellik, güvenilir olmaktır. Bunun için, Hz. Peygamber risalet ve nübüvvetten önce de Araplarca el emîn (güvenilir) olarak biliniyordu. Hz. Peygamber bu özelliğini tacir olarak da göstermişti. İslâm ın bir ahlâk ilkesi olarak ortaya koyduğu ve ahiliğin günlük hayata geçirdiği hizmet anlayışı böyle dayanışmacı bir toplum oluşturmayı hedef almıştır. İslâm la ilgili bir başka esas olan infâk (harcama) olgusu bu arz yönlü toplumu oluşturmanın maddi yönünü teşkil eder. Bütün toplum, kişinin kendisinden başlayarak en yakınlardan dış halkalara kadar infâk ile birbirine bağlanır. Hizmet ahlâkı dayanışmacı bir toplum oluşturmayı hedef aldığı gibi İslâm ekonomisi bir yönüyle infâk kavramına ve olgusuna dayanır. Yani İslâm ekonomisi biriktirmeye değil harcamaya dayanır. Daha (33) Müslümanlar, kendileri fakirlik ve ihtiyaç içersinde olsalar bile kardeşlerini kendilerine tercih ederler (Haşr, 59/9) (34) İnsan, başkalarına karşı, kendisine nasıl davranılmasından hoşlanıyorsa öyle davransın : Müslim, İmâre 46. Ayrıca bkz. Nesâî, Bey at 25; İbn Mâce, Fiten 9; Birbirinize kin tutmayınız, hased etmeyiniz, sırt dönmeyiniz ve ilginizi kesmeyiniz. Ey Allah ın kulları, kardeş olunuz. Bir müslümanın, din kardeşini üç günden fazla terketmesi helâl değildir Buhârî, Edeb 57, 58, 62; Müslim, Birr 23, 24, 28, 30 32; Ebû Dâvûd, Edeb 47; Tirmizî, Birr 24; İbn Mâce, Duâ

26 teknik bir deyişle gelir oluşmasının temeline tasarrufu değil harcamayı koyar. Bütün toplum, kişinin kendisinden başlayarak en yakınlardan dış halkalara kadar infâk ile birbirine bağlanır. İşte bu noktada arz yönlü ekonomi gündeme gelir. Bu yaklaşıma göre ekonomi insan içindir. Çağdaş kapitalist anlayışta olduğu gibi insan ekonomi için değildir. Bakara suresinin üçüncü ayeti gayb inancı ile infâk arasında doğrusal bir ilişki kurar: (Allah tan korkanlar) gayba inananlar, namazı kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk edenlerdir (Bakara, 2/3) Yani infâk etmek için inanmak gerekir: Herbiriniz bir hurma parçasıyla da olsa ateşten korunsun ; (35) Nihayet o gün nimetlerden kesinlikle sorguya çekileceksiniz (Tekasür, 102/16) 2. Sınıfsızlık İslâm toplumunda işbölümü kabul edilmekle birlikte, bu olgu sınıflaşmaya dönüşmediğinden, imtiyazlara karşı bir tutum alınmıştır. Bununla birlikte kabiliyet ve gelir farklılaşmasının tabiî kabul edilmesi işbölümünün ve sosyal hareketliliğin temelidir. (36) Gelir, yetenek ve güç farklılaşmaları bir üstünlük sebebi değil dünya hayatındaki sınamanın aletleri olmalıdır. (37) Bireyler ilmî ve ahlâkî yönleriyle üstünlüğe sahip olabilirler. Bu yüzden İslâm toplumlarında batı anlamında bir sınıflaşma görülmediği gibi toprak aristokrasisi ile sanayi ve ticâret burjuvazisi görülmemiştir. 3. Mülkiyet Mülkiyetin asıl sahibi Allah tır ve Allah ın kullarına bağışladığı mülk onların sınanmalarına yönelik emânetten başka bir şey değildir. İnsanların mülkiyeti Allah ın mülkiyetinden türemiştir. Ancak özel mülkiyetin toplumsal çıkarlarla çatışmaması lazımdır. Allah ın kullarına bağışladığı mülk onlara verilen emânettir ve elindeki mülk bir imtihan aracıdır. (38) Özel mülkiyet bu imtihan esprisi çerçevesinde toplumsal görev niteliği olan bir haktır. Helâl yollardan elde edilen mülkiyet saldırılardan korunmuştur. Mülkiyet olgusu bir yönüyle insan şahsiyetiyle ilgilidir. İslâm insana güvendiği ve onun şahsiyetine büyük değer verdiği için özel mülkiyeti de tanır. Zira özel mülkiyeti kabul etmeyen sistemler insana güvenmeyenlerdir. İslâm da böyle bir esas olan özel mülkiyetin çerçevesini toplum çıkarları çizmektedir. Toplumun menfaati gerektirdiği zaman özel mülkiyete müdahale edilebilir. Sosyal adaletin sağlanmasının temel şartı zenginin daha zengin fakirin daha fakir olmamasıdır. Devletin varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan gelir sağlama adalete dayanmalıdır. Nasıl ki, Aydınlanma döneminden itibaren Batı da tabiat, toplumun işleyişine örnek olarak alınmışsa geleneksel İslâm toplumlarında da adalet ilkesi ön plana çıkarılmıştır. Adaletin hedefi de sosyal refahı sağlamaktır. Öncelikle, servet ve mülkiyetin yaygınlaşması yani servetin sadece zenginler elinde dolaşan bir güç olmaması bir ilke olarak benimsenir. Özel mülkiyetin yaygınlaştırılması, belli ellerde toplanmasının önlenmesi aynı zamanda İslâm iktisadı nın en önemli hedeflerinden biridir: Ta ki, bu servet içinde sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın (Haşr, 59/7). Yine bu sebepten miras mümkün olduğu kadar çok yakınlar arasında paylaştırılır (Nisa, 4/176). 4. Adil gelir dağılımı ve iktisadî istikrar Servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılması ile adil gelir dağılımıiktisat siyasetinin temel hedeflerinden olmalıdır. (39) (35) Buhari, Zekât, 9 10; Menâkıb, 35; Müslim, Zekât, (36) İnsanları derecelendirdik ki, birbirleriyle iş görsünler (Zuhruf, 43/32). (37) Allah, sizi yeryüzünün halifeleri yapan, bize verdiği şeylerde sizi imtihanetmek için derecelendirendir (En am, 6/165). (38) Biliniz ki mallarınız da çocuklarınız da ancak birer imtihan vasıtasıdır. Asıl büyük mükâfat ise şüphesiz Allah katındadır (Enfâl, 8/28 ve Âlu İmran, 3/186; Kehf, 18/7; Casiye, 45/22; Teğabün, 64/15), Şüphesiz ki Allah inananlardan kendilerini ve mallarını Cennet karşılığında satın almıştır (Tevbe, 9/111). (39) Bu ilke şu ayete dayanır: (Servet) içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir iktidar vesilesi olmasın (Haşr, 59/7). Adil gelir dağılımının esası iktisadî istikrardır. Bunun da üç önemli esası üretim ve arzın yüksek seviyede tutulması, istikrarlı para sistemi ile fiyat ve kalite denetimidir. İslam ekonomisi fakirliğin ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir ekonomidir. Hayatın idamesi için insanların ihtiyaçlarını giderebilmeleri gerekir; o da bunu sağlamak ister. İslâm ın üst gelir gruplarını değil, alt gelir gruplarını teşvik eden ve iktisadî faaliyete sokan bir iktisadî sistem getirdiğini biliyoruz. Böylece daha üretim safhasının başlangıcında bölüşüm meselesini de büyük ölçüde halledilir. Adil gelir dağılımını sağlamak fakirliği ortadan kaldırmaktır. Gelir dağılımının son derece bozuk olduğu dolayısıyla fakirliğin yaygın olduğu İslâm toplumlarında iş ahlâkının ve iş barışının hatta toplum barışının sağlanması imkansızdır. Bu yüzden ortaya çıkan toplumsal gerginliklerin büyümemesinin temel sebebi aile, akrabalık ve komşuluk geleneklerinin hala varlığını sürdürmesidir. Modern kapitalizmin hor gördüğü bu tür gelenekler toplumlarımızdaki gerginlikleri azaltan en önemli faktördür. SONUÇ Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler Yevme lâ yenfeu da kalb i selîm isterler (Ey hoca sanma ki senden altın ve gümüş isterler Hiçbir şeyin fayda veremeyeceği günde sadece temiz bir kalp isterler) İslâm iktisadı nın da hedeflerinin başında,zenginliğe değil, temiz kalbe ulaşmak gelir. Bilgi ve usul meselelerini halletmeden İslâm ın bütünlüğünü ve İslâm iktisadı nın bu bütün içersindeki yerini belirtmek mümkün değildir. İslâm ın kültürel ve tarihî bütünlüğünü dikkate almadan yapılan İslâm iktisadı çalışmaları faizsiz ve zekâtlı kapitalizm i düşündürmektedir. Bu tür çalışmalar İslâm iktisadı ndan çok, kapitalist iktisat teorisine katkıda bulunmaktadır. İslâm ülkelerinin geçmişinde belirleyici olan fütüvvet ve ahilik geleneğinin ihyâ edilmesi iktisat ahlâk bütünlüğünü tekrar oluşturmada ilk adımı oluşturacaktır. Çıkmaz bir sokak olan küreselleşmeye karşı yegane alternatifin yani yeni bir uygarlık oluşturmanın hareket noktası budur. Günümüze müslümanların tecrübeleri yani İslâm tarihi iyi bilinmediği için İslâm iktisadı na İslâm tarihi değil Batı tarihi kaynaklık etmekte ve bir tür İslâm Kapitalizmi ortaya çıkmaktadır. İslâm dünyası kendi ilkeleri çerçevesinde hakim sistem olmuş, sonra enerjisini kaybederek duraklamış ve bu özelliğini kaybetmiştir. Batı ise İslâm ile etkileşim içersinde, fakat kendi ilkeleri doğrultusunda geleneksel düşünceden ayrılarak kapitalizmi oluşturmuştur. Hıristiyanlığın kapitalizme engel teşkil eden ilkeleri, laiklik ve Kalvinizmle adım adım ortadan kaldırılmıştır. Bu süreç, aynı zamanda, Batı nın İslâm la ortak olduğu değerleri kesinlikle terketmesi sürecidir. Sombart kapitalizmin Batı ya sağladığı imkanları, Zengin olduk, çünkü ırklar ve milletler bizim için tamamen öldüler, bizim için kıtalar ıssızlaştı ifadesiyle sömürgeciliğe bağlamıştı. İslâm ise bu zihniyete yabancıydı. Onun sömürüye, sömürgeciliğe imkan tanımayan; adaletsizliğe, ferdiyetçiliğe, riba, kumar ve spekülatif işlemlere karşı olan sistemi kapitalizme geçiş imkanı vermemiştir. Bununla birlikte, iç dinamizmini kaybederek kurumlarını yenileyememiş ve durağanlaşmıştır. Günümüzde dünya sistemi içersinde müslümanların etken değil edilgen olmaları, İslâm ülkelerinin dünyanın gelir dağılımı en bozuk ülkeleri olmaları öncelikle ahlâkî bir problem gibi görünmektedir. Kapitalist dünya sisteminin edilgen bir üyesi olan ve hala gelişmekte olan ve Güney ülkeleri arasında yer alan İslâm ülkelerinin etken ve hakim olmalarının sırrı iktisadın da temelinde yer alan ahlâkın tekrar önemsenmesinde bulunmaktadır. İşbirliği ve bütünleşme çabalarına rağmen bugünkü İslâm ülkelerini İslâm devleti tanımına sokmak zor olduğu gibi iktisadî sistemlerini de İslâm ekonomisi olarak sıfatlandırmak kabil değildir. İnsanıyla, toplumuyla, devletiyle İslâm gerçekleşmeden İslâm iktisadı uygulamalarının geçiş dönemi uygulaması olma şansı bile yoktur

27 İktisadın temelinde kültür vardır. İslâm kültüründen kaynaklanmayan iktisadî yaklaşımlar İslâm ülkelerine çözüm değil, mesele üretmişlerdir. Özellikle iktisadî kalkınma konusu bu istikamette yeniden değerlendirilmeli ve İslâm ülkeleri kendilerine mahsus iktisadî sistemler geliştirmelidirler. Sonuç olarak kalkınma larını Batı ya bağımlı olmadan çıkarmaları ve kendi ihtiyaçlarına uygun teknolojiler üretmeleri gerekmektedir. İslâm bir zenginleşme davası değil öncelikle bir kul hakkı ve ahlâk davasıdır. Günümüzde ise kul hakkını esas alan İslâm ekonomisinin geleneksel anlamda sürdürüldüğünü söylemek zordur. İslâm iktisadı çalışmaları gelir dağılımını olumlu yönde etkilemeyen kurumların teorisini yapmaktan çok, insanca bir hayat tarzı ve yeni bir uygarlık ile ilgili sorunları ele almalıdır. BATI VE İSLÂM İKTİSAT DÜŞÜNCESİNDE İNSAN Prof. Dr. Coşkun ÇAKIR İstanbul Şehir Üniversitesi Rektör Yard. Konuşmama bir anekdotla başlamak ve dikkatlerinizi bir noktaya çekmek istiyorum. 19. Yüzyıl Rus edebiyatçısı Nicolay Gogol, 1842 yılında Palto isimli bir eser yazmıştır ve bu eser kendisinden sonra gelen Rus hikayecileri, başta Dostoyevski olmak üzere, derinden etkilemiştir. Bunlardan birisi de Turganyev dir. Turganyev daha sonra yazdığı bir yazısında bizler hepimiz Gogol un Paltosu ndan çıktık. Demiştir. Aslında bu masada oturanlar, karşımızda duranlar, bu salondakiler, rahmetli hocamızı yad ederek söylüyorum, Sabahattin Zaim in paltosundan çıktı. Batı ve İslâm İktisat Düşüncesi nde insan faktörünü ele alırken iki dünyadan temsil kabiliyeti yüksek üçer düşünürü ele almak istedik. Bu bağlamda bir 12. yüzyıl düşünürü Gazali yi, bir 13. yüzyıl düşünürü olarak İbni Teymiye yi ve bir 14. yüzyıl düşünürü olarak da İbni Haldun u bir tarafa koymuştum. Diğer tarafta yine aynı şekilde onlarla kıyas yapılabilecek bir 13. yüzyıl düşünürü Aquinolu Thomas ı, bir 14. yüzyıl düşünürü olarak Erasmus u ve bir 18. yüzyıl düşünürü Adam Smith i koymuştum. Batılılar kendi tarihlerini yazarken bizim Eurosentrik diye adlandırmış olduğumuz bir çizgiyi izlerler ve tarihî medeniyetlerini Platon dan başlatırlar. Bu o kadar belirgindir ki ünlü düşünür Whitehead, Platon için Aslında bütün batı düşüncesi Platon a düşülmüş bir dipnottan ibarettir. der. Gerçekten de Batı medeniyetine yaptıkları referans silsilesi içinde Eski Yunan, Roma sıralandıktan sonra birden 18. yüzyıla geçiş yaparlar. Arada yaygın adlandırmasıyla söylersek kayıp bir halka vardır. İşte bu dönem bir çırpıda atlanılarak 16. yüzyıldan itibaren başlayan Rönesansın, Reformun, Aydınlanmanın ortaya çıkartmış olduğu yüzyıla geçerler. Bu arada kopuk halka vardır. Bu orta çağdır, karanlık çağdır. İşte bu çağ da bizim 18. yüzyılda Smith in çerçevesini çizmiş olduğu 19. yüzyılda ete kemiğe bürünen batılı insan tipinin bir anlamda nasıl oluştuğunun arka planını anlatmaktadır. Orta çağdan modern çağa geçilirken söz konusu olan şey bir cümleyle özetlemek gerekirse değerler sistemindeki değişmeden ibarettir denilebilir. Bu değerler sistemindeki değişmenin insan üzerindeki iz düşümünü şöyle tasvir edebiliriz: Orta çağ Hıristiyan düşünürleri bir şekilde kendi dinlerinin gereği olarak bizim şu anda kullanmış olduğumuz, kabul etmiş olduğumuz çerçeveden çok rahat değildiler. Mesela Orta çağ düşünürleri açısından da iktisadi faaliyetin temel amacı asla kazanç değildir. Kar maksimizasyonu değildir ve ticaret zorunlu olarak yapılabilir ve bir noktadan sonrası fahiş addedilir. Faiz kesinlikle haramdır. Bunu bugün biz İslâm iktisat düşüncesinde tamamı olmasa bile birçok noktadan aynen zikredebiliyoruz. Fakat orta çağdan sonra batıda çok radikal bir değişme oldu ve maddi dünyada olağanüstü gelişmeler oldu. Bunu üç başlık altında değerlendirebiliriz: Birincisi, eleştirel akıl yürütme gelişti. İkincisi, deneycilik gelişti. Üçüncüsü, bunların neticesinde bireycilik diye adlandırabileceğimiz ve etraflıca üzerin

28 de duracağımız çerçeve gelişti. Bu bağlamda hepimizin çok iyi bildiği rönesans sanat alanında yeni bir yaklaşım getirdi. Tabiata, somut olana ciddi bir ilgi ve meta diye adlandırdığımız şeyin ötesine gitmeme arzusu, tamamen somuta doğru yönelen bu yaklaşım 19. yüzyılda karşımıza pozitivizm olarak çıkacaktır. Kilisenin, özellikle Katolik kilisesinin ağırlığını hem iktisadi kaynakların kontrolü bakımından, hem onların elinde bulundurulması bakımından ve hem de bütün bu süreçlerde belirleyici olması bakımından vurgulamak gerekir. Bu dönemde ortaya çıkan reform hareketlerinde Orezme, Luther ve Calven çizgisi vardır. Bunların çabaları aslında Protestan ahlakını oluşturuyordu. Protestan ahlakını tanımlarken şöyle diyorlardı: Çalışmak çok kutsaldır, çalışmak ibadettir, çalışmak sûretiyle öbür dünyamızı âbâd edebiliriz, diyerek çalışmanın faziletine, erdemine dikkat çekiyordu. Bir başka alan da bilimsel devrimlerin doğduğu ve geliştiği alandı. Kopernik, Kepler, Galileo çizgisinde gelişen ve dünyayı eskilerin algıladığından farklı bir şekilde algılama çerçevesinde gelişen bir seyir vardı. Batıda merkantilizm diye adlandırabileceğiz ve 1450 ile 1750 yılları arasında batıya adeta damgasını vuran bir ana iktisat düşüncesi, ana iktisat politikası, ana bir siyaset ortaya çıktı. Bunu üç başlıkta özetleyebiliriz. Birisi, bunun kilise ve tabiatüstü olana karşı bir bağımsızlık hareketiydi bu. Bir süre sonra ticaret o kadar çok öncelenmişti ki ticaret kapitalizminin ortaya çıkmasını sağlıyordu. İkincisi kıymetli madene olan aşırı düşkünlük hedonizm diye adlandırmış olduğumuz şeydi. O kadar ki Christoph Colombus a ithaf edilen bir söz vardı; Altın sayesinde ruhları cennete sokmak mümkündür. Yani Güney Amerika dan Avrupa ya akan kıymetli maden, gümüş ve altının yaratmış olduğu yeni bir Avrupa ve bu yeni Avrupa içerisinde yeni bir insan tipinden bahsetmek mümkündür. Üçüncüsü ise dış ticaretin önemi. Zira dış ticaret zenginlik yaratır. Zenginlik güç ortaya çıkarır. Güç ise her şeyi kontrol etmenize, her şeyi elde etmenize yardımcı olur. İşte böyle bir dünya algısı ortaya konuluyordu. Daha sonra Adam Smith in 1776 yılında Milletlerin Zenginliği isimli eserini yazmak üzere ortaya koyduğu çerçeve vardır. Fakat 1776 dan kabaca 17 yıl kadar önce Smith Ahlâkî Değerler Kuramı nı yazmıştı. Smith e göre insanın menfaatleri vardır, insan çıkarlarını düşünen bir varlıktır. Fırıncı pişirmiş olduğu ekmeği, kasap kestiği eti bizim masamıza getirirken kesinlikle bunu bizim kara kaşımız, kara gözümüz için yapıyor değildirler. Smith olayları böyle bir çerçeveye sokmuştur. O insan davranışının 6 güdüsü olduğunu söyler. Kendine duyulan sevgi, insan kendi kendisini sever. Başkalarının duygularına katılır. Sempati duyar. Özgür olma arzusu vardır. Takas ve mübadele eğilimi vardır. Konuyu fazla uzatmadan şunu söyleyebiliriz: iktisadî faaliyet ve insan ilişkisini en iyi ortaya koyan iki düşünür, bir doğudan bir batıdan İbn Haldun ve Karl Marx tır. Fakat ifade ettiğimiz gibi burada detaylandırma şansımız yok. Smith in anlattıklarından hareketle ortaya çıkan, 19. yüzyılda ete kemiğe bürünen ve adına homoekonomiküs denilen bir insan tipidir. İslâm iktisadı hem pozitif hem de normatif bir çerçeveye sahiptir. Homoekonomikusun kaynağı Protestanlık ve Luther ahlâkıdır. Luther ahlâkının sonuçlarına göre zengin insan akıllı insandır. Ferdin menfaatiyle toplumun menfaati aynıdır. Fakat zamanla zenginin menfaati öne çıkmış, toplumun menfaati geride kalmıştır. Bu bakımdan tüm 19. yüzyıl, dev gibi uzun bir 19. yüzyıl iktisadî ve teknolojik yeniliklere saha olmakla beraber aynı zamanda bir sefalet yüzyılı olarak önümüze çıkmıştır. Bir başka husus, homoekonomikusta batı bilimi insan aklının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ama akıl asla putlaştırılacak kadar büyük bir öneme sahip olmamıştır. Batı iktisat düşüncesinde tüm faktörler mekanik olarak düşünülmüştür. Hepimizin iyi bildiği bu 4 üretim faktöründen; emek, sermaye, teşebbüs, doğal kaynakların ikisi yani emek ile teşebbüs insanla ilgilidir. Emek bizatihi insandır. Batı iktisat modelinde üretim ve bölüşüm bir mesele olarak durmaktadır. Kapitalist sistem üretimi başarmış, bölüşüm konusunda ise pek başarılı olamamıştır. Sosyalist sistem ise bölüşümde dengeyi sağlarken, üretimde aynı başarıyı sağlayamamıştır. Oysa İslâm iktisat modeli hem üretim hem de bölüşümde başarıyı sağlamıştır. Son olarak batı iktisadında insan ihtiyaçları sınırsız olarak tanımlanmıştır. Ve her türlü insan ihtiyacı- nın tatmini gerekir. Tüketim gelirin fonksiyonudur. Yani geliri olanın tüketimini kısması beklenemez. Oysa İslâm iktisadında kesinlikle tüketim ihtiyacın fonksiyonudur. İhtiyaç ölçeğinde üretilmeli ve tüketilmelidir. Teşekkür ediyorum. Saygılar sunuyorum

29 II. OTURUM ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ VE TİCARETTE İNSAN BOYUTU OTURUM BAŞKANI Prof. Dr. Nazif Gürdoğan İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörü 57

30 SABAHADDİN ZAİM İN GÜZEL İNSANI VE TOPLUM ADAMI MODELİ Prof. Dr. İsmail ÖZSOY Fatih Üniversitesi, Ekonomi Bölümü Sunuş Sabahattin Zaim Hocamızın Güzel İnsan dediği, bizim Toplum Adamı adını verdiğimiz insan modelini ele aldığımız bu tebliğde eksik bir insan tanımlaması olarak İktisadî Adam modelinin eleştirisini yapmakla birlikte ona bazı yönlerden hak verecek ve onun aslında insanın çok önemli bir yönünü ortaya koyduğunu göreceğiz. İktisadî adam modelinin tamamlayıcısı olarak ortaya koyduğumuz Toplum Adamı modelinin ise bütün insanları temsil eden evrensel bir model olmakla birlikte Müslüman toplumlar için de Müslüman Adam modelini temsil ettiğini anlatmaya çalışacağız. Tebliğimizde öncelikle iktisadî adam modelini ortaya koyacak, sonra Toplum Adamı modeline ve özelliklerine değineceğiz. Maddî fayda kavramının yanına iktisat biliminin ihmal ettiği manevî fayda kavramını da koyacağız. Marjinalizm yaklaşımıyla maddî faydadan manevî faydaya nasıl geçildiğini ve insanın doğal bir eğilimle diğergâmlığa yani verme özelliğine sahip olduğunu belirterek, çizdiğimiz bu çerçeve içinde ana hatlarıyla Toplum Adamı modelini ve davranışlarını tanımlamaya çalışacağız. İktisadî Adam ve Alternatif Modeller İktisadî adam modeline göre, insan kendi çıkarları peşinde koşarsa toplumun çıkarları maksimize olur. Yani, insan topluma katkıda bulunmak istediğinden daha fazla, kendi çıkarları peşinde koşarken topluma faydalı olur. İktisadî adam modelinin temeli budur. Bu modelin özelliği insanı sadece maddî varlık olarak ele alması, onun ruhî yönünün ihmal edilmesi, ferdi esas alması, toplumu ihmal etmesi dolayısıyla insanı yarım bir varlık olarak kabul etmesiyle eksik bir tanım olmasıdır; doğru ama eksik. Bu adam modeli üzerine bina edilen Batı toplumu 19. yüzyılda tamamen maddî bir temel üzerinde yükseldi ama karşımıza piyasa başarısızlığı, gelir bölüşümünde eşitsizlik, kamu mallarının ihmali, istikrarsızlıklar ve günümüzde yaşanan sosyal, kültürel, psikolojik, psikosomatik birçok problemle çıktı. Bu gün dünyamızda yaşanan problemlerin birçoğu bu adam modelinin fert, toplum ve ülkeler seviyesinde hâkim olmasından kaynaklanmıştır, denebilir. Bir ülkeyi demokrasi maskesi altında işgal ederken bile devlet adamlarından, Ülkemizin ve ulusumuzun çıkarları için ifadesini duymak olağan hale gelmiş değil midir? Yani egoist bireyler kadar bencil toplum ve ülkeler de vardır. Bu sebeple İktisadî adam kavramını biz iktisadî millet boyutunda da ele alabiliriz. Bu çerçeveden bakıldığında dünyaya hâkim olan güçlerin kendi çıkarları için dünyayı nasıl ateşe verdiğini zaten görüyoruz. İktisadî adam modeli çok eleştirildi ve buna alternatif birçok model geliştirildi. Bu modellerin amacı insanın iktisadî ve sosyal hayattaki yerini ve fonksiyonunu tanımlamak, daha dengeli iktisat bilimi geliştir- 59

31 mek, toplum ve ekonomi bütünlüğünü sağlamak, çağımızın karmaşık meselelerini daha iyi anlama yeteneğini geliştirmek. Bu amaçla geliştirilen modellerden bazıları şunlardır: Sosyoloji biliminin geliştirdiği sosyolojik adam, kurumsal iktisadın geliştirdiği kurumsal iktisadî adam, sosyal iktisadın geliştirdiği sosyal iktisadî adam, insancıl iktisadın örnekleri yer aldığı insancıl iktisadî adam. Bunlar iktisadî adam modelini eleştirdiler. Fakat bir ölçüde yeni yaklaşımlar getirmek; fert toplum, toplum ekonomi bütünlüğünü sağlamak şeklinde faydalar ortaya koymakla birlikte iktisadî adamın eleştirisinde kanaatimizce ölçüyü kaçırdıkları için istenilen adam modelini ortaya koyamamışlardır. İktisadî adamın eksikliği ve ona alternatif geliştirilen modellerin başarısızlığı yeni bir insan modeline ihtiyacı ortaya çıkarmıştır. Buna binaen tarafımızdan Toplum Adamı adını verdiğimiz yeni bir model geliştirilmiş bulunmaktadır. Toplum Adamı Modeli Toplum Adamı modelinde hipotezimiz şudur; insanlar aslında Toplum Adamıdır. Sabahattin Zaim Hocamızın Güzel İnsan dediği insan, biz buna Toplum Adamı diyoruz. Toplum Adamı modeli aynı zamanda Müslüman adam tipi olmakla birlikte ondan daha kapsayıcıdır. Müslüman olmasa da bu karakteri sergileyen insan tipleri her toplumda vardır ve bulundukları toplumların ana kütlesini teşkil ederler. Nitekim Toplum Adamı modeli çalışmalarımızda tamamen yabancı kaynaklardan yararlanılarak geliştirilmiştir. İslam ın ve getirdiği iktisadî sistemin evrensel olduğunu temel aldığımızda bu iktisat sisteminin içerisinde sadece Müslümanlar değil bütün insanlar yer alır. Hıristiyan, Yahudi, Şamanist, Budist, Hindu, hatta ateist yani hiçbir dine mensup olmayan insanlar yer alır. Ama Müslümanlarla birlikte bu insanlardan da birçok Toplum Adamı çıkar. Toplum Adamı bütün toplumlarda vardır. Aksi halde yardımlaşma, dayanışma, başkaları için fedakârlıkta bulunma anlayışı yalnızca Müslümanlarda vardır demek doğru değildir; vâkıayı yani var olan olguyu ortaya koymaz. Toplum Adamı modelini ortaya koyarken eklektik bir yaklaşım ortaya koyarak bütün iktisat okullarının Toplum Adamına bakan yönlerini almış bulunmaktayız. Adam Smith in iktisadî adamının üretken yönü; Neo-klasik iktisadın, insanların daima rasyonel tercihlerde bulunduğu ve bu bağlamda bireylerin faydalarını, firmaların da kârlarını maksimize ettikleri varsayımı; azalan marjinal fayda yasasına dayanan marjinalist okulun kaynakların optimal tahsis ve dağılımına bakan yönü ve Ken Wilber in insan gelişimi ve Abraham Maslow un insan ihtiyaçlarının hiyerarşisi modelleri Toplum Adamını oluşturan temel elemanlardır. İktisadî okullar ve onların insan modelleri insanın bireysellik veya toplumsallık yönlerini abartarak dengeyi bulmada zorlanmışlardır. Toplum Adamı modelinde ise insanın her iki yönünü temsil eden bir denge kurulmaya çalışılmıştır. Toplum Adamı Hem Bireyci Hem Toplumcudur Toplum Adamı hem bireyci hem toplumcudur. Hem kendini düşünür hem toplumu düşünme potansiyeli vardır. İnsan hem maddî varlığa ve hem de manevî varlığa sahiptir. Maddî yönüyle maddiyata, manevî yönüyle de maneviyata ihtiyacı vardır. İktisadî adamın eksik olan yönü, insanın aynı zamanda manevî bir varlık olduğunu göz ardı etmesidir. Toplum Adamı modeli insanı her iki yönüyle bir bütün olarak ele alarak, insanın maddî ihtiyaçları yanı sıra manevî ihtiyaçlarının da olduğunu ve onları da tatmin etmek suretiyle manevî fayda elde ettiğini kabul eder. Toplum Adamı her şeyden önce bencildir. İnsan bir ölçüde bencil olmadır; çünkü kendi varlığını koruyamayan insan başkalarına yardımcı olamaz. Uçaklarda tehlike anında annelere ilk önce kendi maskelerini taktıktan sonra çocuklarının maskelerini takmaları önerilir. Anne kendini kurtaramazsa çocuğuna faydası olmaz. Bu durum toplumdaki bütün fertler için geçerlidir. İnsanlar ilk önce kendi varlıklarını koruyacak, ayakta kalmayı becerecek; sonra başkalarına yardım edeceklerdir. Nitekim zekâtta nisap denilen zenginliğin bir asgarî ölçüsü vardır. Bu nisap miktarına kadar Müslümandan bir şey istenmez, tersine ona verilir. Kişinin bu zenginlik seviyesine gelene kadar kendi kazancını düşünmesi yadırganmaz. Çünkü henüz kendi İhtiyaçlarını karşılayacak durumda değildir. İşte bu noktaya kadar onun bencilliğine göz yumulur. Zaten bu zenginlik seviyesine gelemeyen kişi daha fazlasını kazanıp topluma yardımda bulunamaz. Bu sebeple bu seviyeye kadar bencilik gereklidir; bu, kişinin varlığının garantilenmesi için lüzumludur. Bu söylenenler ortalama insanlar içindir. Şüphesiz karakteri itibariyle kendisi ihtiyaç içinde iken bile vermeyi bilen faziletli insanlar da vardır. Faziletli insanlar topluma karşı ortalama sorumluluklarının ötesinde daha duyarlı davranan insanlardır. Kur an bu tür insanları över. (40) Bunlar diğergâmlıkta zirveyi tutmuşlardır. Ancak biz burada bu insanlardan önce ortalama insan olan Toplum Adamından ve onun pazaryerindeki üretici olarak maksimum kâr, tüketici olarak maksimum fayda peşinde koşan genel halinden bahsediyoruz. Bireysellik ve Kaynakların Etkin Kullanımı Bu anlamda Adam Smith insan tabiatını iyi keşfetmiş ve onun iktisadî adam sıfatıyla kaynakları etkin kullanarak topluma yaptığı katkıyı görmüştür. İnsan iktisadî adam rolüyle kaynakları en iyi şekliyle değerlendirir. Elindeki malı en yüksek fiyattan satmaya çalışır. Satın alırken en düşük fiyattan almaya çalışır. Kalitenin peşinde koşar. Bu davranışlar kaynakların etkin kullanımı için gereklidir. İktisadî adam modeli pazaryerinde insanların davranış tarzı olmalıdır. İnsanın sosyal bir varlık olarak toplumsal sorumluluk yönü de vardır. İnsan bir birey olmasının yanı sıra aynı zamanda içinde yaşadığı toplumun ve evrenin de parçasıdır. Dolayısıyla parçası olduğu bu toplum ve evren ile empati (duygudaşlık) kurma özelliği vardır. Meselâ; her insan, herhangi bir insanın öldüğünü gördüğünde yakını bile olmasa içinde bir sızı duyar. Bir ağaç kesildiği zaman veya bir hayvan eti için boğazlandığında kendi uzvu kesilmiş gibi bir gariplik hisseder. Çünkü o, toplumun ve içinde yaşadığı doğal çevrenin bir parçasıdır; bu sebeple, empati duygusuyla toplumla ve doğal çevresiyle bütünlük oluşturur. Yaradılışındaki bu özelliği ile insan toplumla ilgilenme ihtiyacı duyar, ona karşı bir sorumluluk hisseder. Yani insan istese de istemese de topluma karşı bir sorumluluk duygusu taşır. Bu onun başkalarının dertleriyle dertlenmesini sağlar. Altruizm (diğergâmlık) dediğimiz, diğer canlıları yani başkalarını düşünme, insanın yapısında var olan bir duygudur. İnsan istese de bunu atamaz. Bir insana kötülük yapıldığını, zulmedildiğini gördüğümüz zaman insanın bundan acı duyması, hemhal olması, empati yapması bundan dolayıdır. İktisadî Olmayan Kararlar İnsan iktisadî kararlarıyla maddî çıkarını maksimize ederken iktisadî olmayan kararlar da alır. İktisadî olmayan kararlar iktisadî gözükmeyen ancak aslında iktisadî yönü olan kararlardır. Fakat insan, iktisadî olmadığı zannedilen davranışlarıyla aslında manevî faydasını maksimize eder. Meselâ insan başkalarına bir harcama yaptığı zaman eğer bunu dinî amaçla yapıyorsa sonunda şüphesiz Allah rızasını ve cennete girmeyi bekler. Dolayısıyla böyle bir manevî kazanç, eğer başkalarına yaptığı küçük bir harcamayla elde edilecekse, yani bununla Allah ın rızasını kazanacak ve cennete girecekse onun için bundan daha büyük bir kazanç elbette yoktur. İlk bakışta iktisadî olmayan bir karar ve boşa verilen bir para gibi gözükür ama aslında onunla cennete gireceğini ümit ediyorsa, böyle büyük bir manevî tatmin alıyorsa, şüphesiz bu çok büyük bir manevî kazançtır. (40) Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (Kur an, Haşir, 9) 60 61

32 Maddî Fayda- Manevî Fayda Toplum Adamı modelinin getirdiği bir yenilik, maddî fayda kavramının yanına bir de manevî fayda kavramını getirmesidir. Ateist birini ele alalım. Dindar bir insan Allah rızası için bir harcama yaparken, acaba ateist bir insan hiçbir fedakârlıkta bulunmaz mı? Ateist bir insan savaşmaz mı? Ateist insanlar ülkeleri ve aileleri için can vermezler mi? Elbette verirler. Niçin verirler? Ölüm sonrası hayata inanmasa bile, ateist bir insan da sevdikleri için fedakârlık yapabilir. Onun için feda edilen bir cana karşılık kurtarılan birçok can söz konusudur. Bir verip, daha fazlasını kazanmak Bu, basit ve zor fakat kazançlı bir alış veriştir. Yani ateist bir insanın bile aslında başkaları için bir şeyler yapma özelliği onun yaratılışında vardır. Dolayısıyla iktisadî olmayan bu davranış eğer ateist bir insan için ailesini kurtarmak anlamına geliyorsa neden bu iktisadî bir davranış olmasın? O halde canlarını bile ülkeleri için feda eden, etmeye hazır olan insanlar neden kazançlarından artan kısmın bir miktarını açlık çekenlerle paylaşmasınlar? Neden yüksek manevî kazançlar uğruna küçük, önemsiz maddî faydalardan vazgeçmesinler? Şu halde insanlar kendileri ve yakınları için olduğu gibi, başkaları için de karşılıksız harcamada bulunabilir, topluma katkıda bulunabilirler. Bu zoraki bir davranış değil, insanın yaratılışında olan bir eğilimdir. Buna göre, Toplum Adamı; kazancından veya sahip olduğundan yahut kendisine bahşedilmiş her şeyden kendisi ve aile fertleri için yaptığı gibi, akraba ve komşuları dahil, genel olarak ihtiyacı olanlara harcama yapan yahut bu işi yapan organizasyonlara bağışta bulunan kişidir. Onun başkaları için yapabileceği şeylerin alanı çok geniştir. Bunlar; bir hastane, bir okul inşaatı gibi büyük harcamalardan, yaşlı ve görme özürlü birisini caddede karşıdan karşıya geçirme, üzüntülü bir adamı tatlı ve güzel sözlerle teselli etmeye kadar çeşitlilik arz edebilir. Bu yönüyle herkes bir Toplum Adamıdır. Çünkü başkalarına bir şey vermek sadece mal veya para vermek değildir. Küçük, büyük; maddî veya manevî her türlü destek, başkalarına vermek anlamını taşır ve bu manada bir vermek için mal veya para zengini olmak değil, gönül ve duygu zengini olmak gerekli ve yeterlidir. Yaşa ve Yaşat İlkesi Toplum Adamının temel prensibi Yaşa ve Yaşat tır. Yaşama, Toplum Adamının bireyselliğini, yaşatma ise onun toplumsallığını anlatır. Yani Toplum Adamı iktisadî adam kadar iktisadî ve ferdiyetçi; bir sosyalist, komünist kadar da toplumcudur. Onlardan ayrılan yönü, bu iki zıt eğilimleri dengelemeyi başarmış olması; iç ve dış, bireysel ve toplumsal huzura kavuşmuş olmasıdır. Marjinalizm ve Diğergâmlık Başkalarına harcama yapma eğilimini Marjinalizm ile de açıklamak mümkündür. Tüketimde Marjinalizm, bir malın tüketilen birimi arttıkça ondan elde edilen faydanın azalmasını ifade eder. İnsan fizikî ihtiyaçlarına harcama yapmayı sürdürdükçe fizikî ihtiyaçlarının tatminden elde ettiği maddî fayda iyice azalır. Bütün fizikî ihtiyaçlarını karşılayan bir insanın elinde daha fazla gelir veya servet varsa bu serveti ne yapacaktır? Eğer başkalarına harcama yapmayı düşünmüyor, aklından hayalinden geçmiyorsa, elinde servet olan bu insan için, maddî ihtiyaçlarını giderdikten sonra artık yaşamanın bir anlamı yoktur. Çünkü bütün maddî ihtiyaçları giderilmiş ve elinde hâlâ harcamadığı bir gelir vardır. Harcamaya devam etmek ise artık eksi maddî fayda yani acı vermektedir. Yüksek refah düzeyindeki Batılı toplumların anormal harcama ve davranış eğilimleri göstermesini veya bu ülkelerde yüksek intihar oranlarını bununla açıklayabiliriz: Fizikî ihtiyaçları giderilmiş, elinde hâlâ serveti olan, fakat manevî ihtiyaçlarından ve onların nasıl tatmin edileceğinden habersiz insanlar, hâlâ huzur ve mutluluğu maddî ihtiyaçların tatmininde aradığından ne yapacağını bilemezler. Bu yüzden bu insanlarda sapkın tatmin arayışları ortaya çıkar. Onlarla da mutlu olamaz, sonuçta manevî açlık kara delik gibi onları yutar ve intiharı tercih ederler. Oysa bir Toplum Adamı elindeki gelir veya servetin ihtiyacından fazlasının bir kısmını başkalarına harcamak suretiyle topluma iki türlü fayda sağlamış olur: Birincisi karşısındaki insanın maddî-fizikî tatminini sağlamış; ikincisi, kendi manevî faydasını sağlamış, ruhî bir haz ve mutluluk tatmıştır. Böylece Toplum Adamı, elindeki kaynağın en güzel şekilde değerlendirilmesini ve toplam sosyal faydanın maksimize olmasını sağlamış olur. Maddî ihtiyaçlar ve onların tatmininden elde elden maddî fayda sınırlı, manevî ihtiyaçlar ve onların tatmininden elde edilen manevî fayda ise sınırsızdır. Böylece bir Toplum Adamı başkalarına yaptığı harcama ile toplumun maddî refahına katkıda bulunurken kendisinin de manevî refahına ulaşmış olur. Manevî fayda sınırsız olduğundan vermeye bir kez alışanların bu davranışlarını hep sürdürdükleri görülür. Bir Toplum Adamı Örneği: Abdullah ibn Ömer Toplum Adamı modeli bütün toplumların ana kütlesini temsil ettiğinden bu modelin her toplum için sayısız örneklerini vermek mümkündür. Toplum Adamının en güzel örneklerinden biri Halife Hz. Ömer in oğlu Abdullah ibn Ömer dir. Abdullah bin Ömer pazaryerinde alışverişlerinde son derece sıkı pazarlık yapar. Tam bir iktisadî adam örneği sergiler. Onun bu halini cimrilik zannedip kendisini izlemeye devam edenler Abdullah ibn Ömer in evine gelen fakirlere bolca sadaka verdiğini görünce şaşırmış ve bu davranışlarının sebebini sorduklarında Ondan şu cevabı almışlardır: Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemâl-i akıldan (rasyonel davranmaktan) ve alışverişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadakatin muhafazasından gelmiş bir hâlettir, cimrilik değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemâlinden gelmiş bir hâlettir. Ne o cimriliktir ve ne de bu israftır. (41) Bu demektir ki, pazaryerinde iktisadî adam gibi kemâl-i akıl ile -yani rasyonel- davranmak, toplum hayatında ise kalbin şefkati ve ruhun kemâli ile yani sosyal sorumluluk bilinciyle- veren insan olmak Toplum Adamının vasfıdır. Sınırlı Rasyonellik, Engin Rasyonellik, Mutlak Rasyonellik İktisadî adam modeli insanın manevî ihtiyaçlarını ve bu ihtiyaçların tatmininden elde edilen manevî faydayı ihmal ettiğinden sınırlı rasyonelliğe sahip olabilmiştir. Toplum Adamı modeli, evrensel bir insan modeli olarak, bedenin yanında insanı ruhunu, maddî faydanın yanı sıra manevî faydayı da dikkate aldığından engin rasyonelliği temsil etmektedir. Bu sebeple, Toplum Adamını İktisadî Adamdan daha rasyonel olarak değerlendirmek mümkündür. Aradaki fark, bir tarafta sadece beden, diğer tarafta hem beden hem ruhun olduğu durumdaki kadardır. Toplum Adamı modelinin Müslüman toplumlarda realize olmuş ve en billurlaşmış hali ise, Allah ve ahiret inancıyla ruhunu sonsuzluğa salmış, ruhunun sınırsız hazlarına kendini bırakmış, böylece mutlak rasyonelliğe ulaşmış olan Müslüman Adam dır. İdeal toplumu devletin küçüldüğü, devletin yalnızca savunma, adalet ve emniyetin sağlanması fonksiyonları ile sınırlı, bütün ekonomik faaliyetlerin ve sosyal hizmetlerin ise fertler ve onların teşkil ettiği sivil toplum kuruluşları tarafından yürütüldüğü bir toplum olarak görebiliriz. Toplum Adamı modelinin varlığı Gürcistan, Türkiye, Arnavutluk, Kazakistan, Bosna-Hersek, Almanya ve Azerbaycan da tarafımızdan yürütülen, bu ülkelerden Fatih Üniversitesinde okuyan öğrenciler tarafından 100 er kişi üzerinde uygulanan anket çalışmalarıyla test edilmiş ve modelin hipotezleri birbirine çok yakın yüksek oranlarda katılımcılar tarafından doğrulanmıştır (Bkz. Tablo 1). (41) Said Nursî, Lem alar, 19. Lem a, sadeleştirilerek

33 Sonuç Sonuç olarak Toplum Adamı; çalışıp kazandığı, sahip olduğu ve/veya kendisine Allah ın verdiği maddî ve manevî değerleri önce kendi ihtiyaçları için kullanan, bunlardan arta kalanın bir kısmını onlara sahip olmayanlarla paylaşarak bireysel mutluluğu yakalayan, kendi maddî refahıyla birlikte başkalarının maddî refahını yükseltirken kendi manevî huzuruna kavuşan, böylece toplumun maddî ve manevî refah ve mutluluğuna maksimum katkıda bulunan insandır. Toplum Adamı modelinin, maddî çıkar temeline dayanan iktisadî adam modelini, iktisadî olmadığı düşünülen kararların temel motifi olan manevî fayda (spiritual utility) kavramıyla bir bütünlüğe kavuşturduğu söylenebilir. İktisadî adamın rasyonelliği iktisadî hayattaki davranışlarla sınırlı iken, Toplum Adamının rasyonelliği hayatın bütününü kapsayan engin bir rasyonelliktir. Engin rasyonellik Allah ve âhirete imanla mutlak rasyonelliğe dönüşür. Müslüman adam engin rasyonelliğe ulaşmış Toplum Adamıdır. Her toplumda diğergâmlığın zirvesini tutmuş veya cimrilik kuyusuna demir atmış az sayıda insan bulunur. Buna karşılık Toplum Adamı, bütün toplumların ana kütlesini temsil eder. Tablo 1. Anket Sorularının ve Verilen Cevapların Özeti Türkiye 1) Para kazanma amaçlarınızı öncelik sırasına koyar mısınız? % Birinci amaç - Ailemi Desteklemek 73,2 İkinci amaç - İşlerimi Geliştirmek 34,1 Üçüncü amaç - Sermayemi Artırmak 29,3 Dördüncü amaç - Başkalarına yardım Etmek 1 41,5 Gürcistan 1) Para kazanma amaçlarınız nelerdir 2 % Ailemi desteklemek 3 28,5 İş kurmak 17 Kişisel ihtiyaç ve refah 12 Başkalarına yardım etmek 1 Arnavutluk 1) Para kazanma amaçlarınızı öncelik sırasına koyar mısınız? % Birinci amaç - Ailemi desteklemek 4 45,3 İkinci amaç - Kişisel ihtiyaçlar için harcamak 37,5 Üçüncü amaç - İşlerini geliştirmek 31,3 Dördüncü amaç - Başkalarına yardım etmek 84,4 Soru ve Seçenekler Türkiye Gürcistan Arnavutluk 2) Hiç hayırseverlik niyetiyle para harcadınız mı? % % % Evet 97, ,6 Hayır 2,4 2 9,4 Cevap Yok ) Ne zaman finansal yardım veya destek vermek istersiniz? % % % İmkanların el verdiği her durumda 5 62, ,7 Kişisel ihtiyaçlarımı giderdikten sonra 6 23, Birileri ne zaman yardım etmemi isterse 7 8, İyi bir ruh haleti içinde bulunduğum zaman 7 3,4 - - Cevap Yok 1,2-6,3 4) Hayırseverlik miktarını artırmak istiyor musunuz? % % % Evet 83,2-78,1 Hayır 15,5-18,8 Cevap Yok 1,3-3,1 5) Gelecek nesil için bu dünyayı daha iyi bırakmalıyız % % % Katılıyorum 86,6-87,5 Katılmıyorum veya Kararsızım 13,4-12,5 6) Dünya sorumlu vatandaşlara ihtiyaç duyar % % % Katılıyorum 74,7-93,8 Katılmıyorum 10,4-6,2 Kararsızım 14,9-0 7) Yardımseverlik ve kamu yararı devlet tarafından desteklenebilir, vatandaşlar ve şirketler tarafından değil % % % Katılıyorum 31,1-9 Katılmıyorum 46,9-75 Kararsızım 19,5-16 Cevap Yok 2,5-0 8) Her bir insan komşusunun ve vatandaşlarının iyiliği için parasının bir kısmını harcamalıdır. % % % Katılmıyorum 68,9-71,9 Kararsızım 9,1-28,1 Cevap Yok 18,9-0 3,1-0 9) Komşularıma ve akrabalarıma yardım etmekten sorumluyum, fakat ülkemdeki diğer insanlara veya diğer ülkelerde yaşayanlara değil % % % Katılıyorum 28,7-21,8 Katılmıyorum 50,7-78,2 Kararsızım 17,4-0 Cevap Yok 3,

34 SABAHATTİN ZAİM İN ESERLERİNDE İŞÇİ İŞVEREN İLİŞKİLERİNDE GÜZEL İNSAN FİKRİ Prof. Dr. Adem ESEN Selçuk Üniversitesi, İİBF, İktisat Bölüm Başkanı 1. Giriş Bu yazıda merhum Prof. Dr. Sabahaddin Zaim, hocanın bu eserinde, işçi işveren ilişkileri çerçevesinde insan kavramını kendi ifadesi ile güzel insan modelini ele alınacaktır. Prof. Dr. Sabahaddin Zaim hocanın yılları arasında lisans ve doktora derslerine katılmış (kendi ifadesiyle sıra arkadaşı olmuştuk) ve danışmanlığında Sosyal Siyaset Açısından İslam da Ücretler (42) adlı doktora tezimi tamamladım. Bu konuşmada bana tevdi edilen işçi işveren ilişkilerinde güzel insan adlı konuya merhum Sabahaddin Hoca nın eserlerini yeniden inceleyerek onun bakış açısı ile konu irdelenmeye çalışılacaktır (43). 2. Bilimsel metot Prof.Dr. Sabahaddin Zaim, ülkemizde yetişen önde gelen sosyal siyaset ve çalışma ekonomisi bilim adamı olmak yanında, İslam ekonomisi çalışmalarında da öncülük etmiştir. (44) Başta Çalışma Ekonomisi ve Türkiye de Ücret ve Gelirler Siyaseti adlı eseri olmak üzere birçok eserinde konuyu konvansiyonel iktisat açısından ele almıştır. Güzel insan kavramını hatıratı ve makalelerinde, hatta konuşmalarında sıkça dile getirmiştir. (42) Esen, Adem Sosyal Siyaset Açısından İslam da Ücret. Türkiye Diyanet Vakfı yayınları/93, Ankara, İkinci baskı. (43) 1999 yılında yeni belediye başkanı olduğumda Konya ya davet etmiştim. Merhume eşiyle bir hafta kadar ailecek konuk ettik. Bu zamanda hem sema törenlerini seyrettik hem de Türk ve İslam dünyasının yeniden yapılandırılması konusunda konferans verdi. Ayrıca o dönemde Konya da sayıları elliyi bulan holdinglerin yöneticilerine nasihat vermek istediğini belirtti. Konya daki holding yöneticilerinin neredeyse hepsini şahsen arayarak hocanın kendileriyle istişare yapmak istediğini belirttim. Toplantıya birkaç kişi katıldı. Kendisi de bir özel finans kurumunun yönetim kurulu üyesiydi ve bağlı olduğu şirketin yurtdışındaki bazı yatırımlarının ne kadar irrasyonel olduğunu da belirtmişti. Sözkonusu toplantıda holdinglere birkaç nasihati oldu: Aralarında lobi faaliyetleri oluşturmak için bir vakıf kurmaları, otokontrol sistemigetirmelerini önerdi. Özel finans kurumlarındaki tecrübeyi de dile getirerek benzer bir yapılanmanın şart olduğunu söyledi. Ancak Anadolu da kurulan pek çok holding (şirketin) yöneticisinin Avrupa daki gariban işçilerin dövizlerini toplamak, içerideki ortaklarının da bunlardan pay almak dışında beklentileri olmadığından birçoğu ya iflas etti veya amaçları dışına çıktı. Merhum hocamızın yeni belediye başkanlığım sırasında bana ilk tavsiyesi, milletin malını koru, haksız yere yeme; yiyenlere de gücün dahilinde mani ol nasihati olmuştur. Hatta daha sonraki ziyaretlerinde de beraber olduğumuzda Takkeli dağı ağaçlandırma bölgesini gezmiştik. Ziyaretlerimde veya konuşmalarımızda bunları da yakinen takip ederdi. İngiltere den getirdiğim Who owes who (Kim kime borçlu) adlı kitabı, o zamanki hükümet ricaline vermemi istedi. Burada dış borçlarla azgelişmiş ülkelerin kaynaklarının nasıl heba edildiği anlatılmaktaydı. (Bu kitabı daha sonra tercüme ettim. Kim Kime Borçlu, Ankara, 2007) Ayrıca bilimsel alandan ayrılmamıza gönlü hiç razı olmamıştır. Yaşına rağmen ilmi azmini göstermiştir. İslam Kalkınma Bankası IRTI tarafından yayınlanan (Cidde 2007) Mal, Mülkiyet ve Piyasa adlı çalışmamı başta sona kadar okumuş ve hakemlik yapmıştır. (44) Sabahaddin Zaim bey, bu alanlarda pek çok yurtiçi ve yurtdışında bilim adamı veya uygulamacı yetiştirmiştir. İslam Kalkınma Bankası, IRTI ile Kuwait Finance House un Kuveyt te ortaklaşa düzenlediği bir toplantıda dünyada ileri gelen bir İslam iktisatçısı, Hocayı kastederek O bizim de hocamızdır diyerek bu konudaki öncülüğünü dile getirmiştir. 67

35 Prof. Dr. Sabahaddin Zaim doktora tezimin önsözünde, şöyle ifade etmiştir: Metod olarak ücret meselesini, Konvansiyonel Çalışma Ekonomisi müfredat programındaki kavramlar ve problemler açısından ele almıştır. Bu kavramların izahında ve problemlerin çözümünde İslam ın temel kaynaklarına ve tahsisen fıkhi esaslara dayanarak İslam a uygun olarak yapılmış yorumları bulmaya ve problemlerin çözümü hususunda tarihi kaynaklardan yararlanmaya çalışmıştır (Esen, Adem XVII). Prof. Dr. Sabahaddin Zaim hoca İslam Sosyalizmi akımının moda olduğu dönemlerde bile bunu kullanmayıp sosyal siyaset disiplininin önemini vurgulamıştır. Nitekim bu kavramı savunan Nurettin Topçu ya Sizin İslam Sosyalizmi diye anlattığınız şeyler, bizim sosyal siyaset kavramıyla formüle ettiğimiz şeylerdir. Şunu da söylemem gerekir ki, bizim sosyal siyaset derslerinde anlattığımız fikirler, Marksistlerin en çok düşmanlık gösterdikleri ve karşı koydukları fikirlerdir, (Zaim, ) diyerek İslam sosyalizmi kavramını benimsemediğini ifade etmektedir. 3. Konvansiyonel iktisatta insan modeli İktisatta model alınan insan tipi, homo economics rasyonel davranan, tüketici olarak faydasını, üretici olarak da karını maksimize etmek için çabalayan ve ahlaki bir kayıt altında olmayan insan tipidir. Homo economicus anlayışıyla birlikte fabrika sanayi sistemi batı dünyasında ortaya çıkmıştır. Bu sistemde Katolik anlayışın dar kalıpları yerine materyalizm, Protestanlığın zenginlere verdiği tavizler (faizin meşru kabul edilmesi). Böylece teknik ve iktisadi alanlarda gelişme olurken manevi, uhrevi ve ahlaki alanlar ihmal edilmiştir. Yani sanayileşme ile büyük iktisadi refah imkanları oluşurken, ciddi sefalet de ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda sosyal, ahlaki ve iktisadi alanlardaki denge bozulmuştur. Tepki olarak da ya sistemi devirmek ya da ıslah etmek girişimleri ortaya çıkmıştır. Liberal sistemde maddi saiklerle hareket edildiği için işçi veya işverenin ilahi bir emirle hareket etme mecburiyeti hissedilmemektedir. İktisadi güç, materyalist bir anlayışta olan işverene bırakıldığından bu insanlar kendi nefsi arzularını nihayete kadar tatmin için kullanmaktadır. Bu da sefalete ve sosyal dengesizliklere neden olmaktadır. Bu yetki tamamen devlete verildiğinde de devleti yöneten kadrolar tarafından hakimiyet kullanılır. Verimlilik artışı iktisadi ve sosyal gelişme bakımdan önem arz etmektedir. Verimliliği artırabilmek için üretime katılan faktörlerin özellikle emeğin veriminin artırılmasında fiziki güç, beyin gücü yanında gönül gücünün değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Burada uygun ortam oluşturulması gerekmektedir. Devamlı ve sürekli bir işgücünün varlığı, işçi devrinin ve devamsızlığın azaltılması emeğin etkinliğini azaltıcı faktörlerdendir (Zaim, /130). Maddi ve bilimsel tedbirler yanında Zaim e göre beşeri ve subjektif faktörler içinde işçinin çalışma ve arzusunu tahrik etmeye yönelik faktörler de önem taşımaktadır. İş ortamı, alışılmış olan iş sürati, çalışmadaki gayret, tecrübe ve nitelik emeğin etkinliğine tesir etmektedir. İşletme dışındaki şartlar, işçinin bedeni gücü, beslenmesi, mesken ve yaşama şartları, çevre şartları, işine geliş imkânları, ailevi ilişkileri emeğin etkinliğini ilgilendirmektedir. Bir ekonomide, işletmede bunlar ne derecede yerine getiriliyorsa, emeğin etkinliği de o derece artacaktır. Ücret düzeyi ile emeğin etkinliği arasında karşılıklı bir etki münasebeti vardır. Verimi yüksek olan toplumlarda ücretler de paralel olarak yüksektir. Ücretlerin yükselmesi uzun dönemde işçinin verimini artırırken ücretlerin düşük olması işçi devamsızlığını artırmaktadır. İşletmelerde amaç; verimliliği artırmak olduğu için işçi, işverenin ve temsilcilerinin gayret göstermeleri, teşkilatlarını buna göre kurmaları gerekmektedir. Prof. Dr. Sabahaddin Zaim hocaya göre, insan İslami bir eğitime tabi tutulmazsa yaratılışında mevcut olan mala düşkünlük, nefsine bağlılık gibi özellikleri sebebiyle iktisadi hayatta homo economics olarak davranış sergilemektedir. İnsanın davranışlarında mala olan düşkünlüğünü ayetler de belirtmektedir. 17/100, 3/14, 4/128 ayetleri buna örnektir. 4. Güzel insan yani, müslüman insan Prof. Dr. Sabahaddin Zaim hoca, İslam iktisadı çalışmalarında iktisadi insan yerine İslami kuralları benimseyen insan tipini esas almaktadır. Buna önce Homo Islamicus demiştir. Daha sonra bu kavramın yerine güzel insan veya Müslüman insan kavramlarını kullanmıştır. Bu insanı da şöyle tanımlamıştır: Müslüman insan, iktisadi hayattaki davranışlarında, kendisinde yaratılıştan mevcut olan nefsini tatmin ve menfaatlerini maksimize etme duygularını, Allah/ın emir ve yasaklarıyla makul ölçülerde düzenlemeye çalışan insandır. Bunu yapabilmesi için insanın eğitilmesi, Allah ın emir ve yasaklarını öğrenmesi sonra da bu bilgilerini davranışlarına da uygulaması gerekir (Zaim, /112). Prof. Dr. Sabahaddin Zaim, insanı melek olarak görmemektedir. Ayetlerde de ifade edildiği gibi insan nefsinin mala düşkünlüğü, hırsı inkar edilemez. İnsanın ihtiyaçlarının karşılanması ve gelişmesi için bunların olması da gerekmektedir. İnsanın bu tarafını dengeleyen, manevi duygulardır. İşte Müslüman insan bu iki tarafı dengelemektedir. İnsanların maddi ve manevi ihtiyaçları karşılandıkça refaha ermekte, mutlu olmakta, bunlar birbirini etkilemektedir. Kültür ve iktisat insanın iki temel özelliğidir. İktisadi büyümeden tüm insanların yararlanması gerekir. Bunun için de gelir dağılımının adil olması üzerinde durulmalıdır. İnsan nefsi dur, durak bilmez. Bir vadi dolu altın versen, ikincisini ister Allah ın emirlerine uymayan insanların eline bunları verirseniz insanlık için hüsran getirir. (Zaim, /114) Prof. Dr. Sabahaddin Zaim, Japon kalkınmasında halk ile toplumu yönetenler belirli kültürel prensipler ve ahlaki motiflerde anlaşmaktadır. Böylece problemin çözümünde halk ve yöneticinin aynı duyarlılığı paylaşması önem taşımaktadır. Günümüz toplumu kazanmadan harcama ve ürettiğinden fazlasını borçlanma eğilimindedir. Bu sebeple siyasetçiler de bol keseden vaatlerde bulunarak bir yandan tüketimi artırma, diğer yandan da tasarrufları artırma gibi ekonomi bilimine ters kavramları başarabileceklerini vaat etmektedirler (Zaim, /115). İslamiyet te işçinin ve işverenin görevleri dini bütünlük içinde ele alınmaktadır. Burada inanç, ahlak, maddi ve hukuki tedbirler yanında ilahi emirlerle de sınırlanmaktadır. Maddi tedbirler olmasa da insan ilahi görevi olduğu için kurallara uymak zorundadır. Oysa günümüzde devlet eliyle veya mali sosyal tedbirlerle denge sağlanmaya çalışıldığından insanlar kendilerini ilahi emirlerle kayıtlı görmemekte, zorlayıcı kurumlarla (grev vs) bu gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Prof. Dr. Sabahaddin Zaim e göre, işveren İslam ın emirlerine ve ruhuna uygun biçimde davranırsa grev söz konusu olmayacaktır. Materyalist sistem içerisinde grev hakkı ve kurumu anlamlıdır. İslam ülkelerinde de insanlar karşılıklı ilişkilerinde ilahi emirlere uymadıkları için batıda ortaya çıkan kurumlar taklit edilmektedir. Sendikalar, çağımızın ortaya çıkardığı gerekli kurumlardır. Bu kurumların fonksiyonlarını hakkıyla yerine getirmeleri için iyi yetişmiş, bilgi ve ahlak sahibi insanların yönetimlerinde olmaları gerekmektedir. Toplumda işbirliğini artırmak için (1970 te yazdığı yazıda) milli menfaatler üzerinde anlaşılması önemlidir. Sadece şahsi veya grup menfaatleri üzerinde mücadele etmek işbirliğine engel olmaktadır. Bazı Batı ülkelerinde grev hakkı olduğu halde bu kullanılmamaktadır. Bu, tarafların olgunluğundan kaynaklanmaktadır. Eğer iki taraf mücadeleye girerse, (iki testi birbirine çarparsa) en az birisi zarar görmektedir. Hem akıl hem de iktisat işbirliğinin en karlı yol olduğunu göstermektedir. Zaim e göre sendikacılar ve işverenler İslami ahlak prensiplerine uyarak kendilerini yetiştirdikleri takdirde demokratik kurumlar çok daha iyi yürütürler. Çünkü demokratik rejimler aynı zamanda ahlak ve fazilet rejimleridir. Ülkelerdeki kurumların ahenkli işleyişleri bunları yöneten insanların ahlaklı ve bilgili olmalarına bağlıdır. Ülkeler arasındaki fark da insan kadrolarına bağlıdır. Ahlakın temeli din ve inanç olduğuna göre İslam ahlakını benimseyen aydınlar arttığı ve bunlar müspet ilimlerle iyi bezendiği takdirde demokratik kurumların başarı artacaktır (Zaim, /570). Güzel insan endüstriyel ilişkilerin bilimsel esaslara göre düzenlenmesi önem taşımaktadır

36 5. Müslüman ın uyması gereken kurallar İktisadi hayatta üretim, tüketim, bölüşüm gibi konularda normatif kuralları sıralayan Zaim, üretim ve emek hakkında şunları sıralamaktadır (Zaim, / ): İnsan, davranışlarında dengeli olmalıdır. Sadece maddi ihtiyaçlarını tatmin etmek için çalışmamalı, Allah ın kendisine eşrefi mahlukat niteliği verdiğini bilmelidir. İnsan hem dünya için hem de ahiret için çalışmalıdır. Müslüman ilmin değerine inandığından kendisine en uygun mesleği seçmelidir. İnsan daima yükselmeye çalışmalıdır. Nitekim kainat insanın emrine verilmiştir. Müslüman işçi olarak veya kendi hesabına çalışıyorsa Allah ın emrettiği prensiplere uygun çalışmalıdır. Buna göre; Geçimini temin etmek için, helal rızık kazanarak, peygamberlerin de birer meslekleri olduğunu, disiplinli çalıştığını, rızkına karşı şükrettiğini; başkasının kazancına kötü bakmadığını, işverenine karşı haset etmeyeceğini belirtir. İşsizlik veya sıkıntı zamanında ise devletin işçini ve ailesinin maişetini karşılamak görevinde olduğu görüşündedir. 5. İşverenlerin de uyması gereken kurallar vardır: geçimini helal yollardan sağlar ve devletin mülkiyet hakkını koruduğunu, miras mal bırakabileceğini bilir. Elde ettiği servetin ve kazancın sırf kendisi sebebiyle olmadığını Allah ın takdiri olduğuna inanır. Çünkü birçok ayette de belirtildiği gibi insan Allah ın izni ve bağışı ile eşyaya sahip olur. Müslüman işveren diğer insanların da kendi malında hakları olduğuna inanır ve zekat gibi hakları zamanında öder. Müslüman işveren işçisini gözetir, kalbini hoşnut eder. İşçinin hakkını zamanında öder. Bilir ki, işçisinin hakkını zamanında ödemeyen kıyamet gününde Allah ın hasmı olacaktır. İşveren işçisinin yükünü makul düzeyde tutar. Aldatma, rüşvet, faiz, spekülasyon gibi hareketlerden kaçınır. Malını Allah yolunda harcar. Ahirete inandığı için doğru tüccarın ahirette peygamberlerle beraber haşrolacağını bilir. Müslüman işveren haram yollardan kazanca sapmaz. Çünkü rüşvet, kumar gibi kazançlar haramdır. İsraftan sakınır. Servetini toplumun aleyhine de kullanmaz. 6. Sosyal, yardımlaşma ve dayanışma İslam, tüketim harcamaları ve tasarruflarla ilgili sınırlamalar da getirmiştir. Müslüman servetini atıl tutmak yerine gelirini artırmak amacıyla yatırıma yönelebilir veya ödünç verebilir (karz ı hesen). Müslüman ın yapacağı rasyonel davranış, nakdi servetini üretime yönlendirmek, yani yatırım yapmaktır. Böylece iktisadi kalkınma hızlanacak ve milli gelir artacaktır. Zaim hoca, Müslüman ın tüketimde uyması gereken kuralları olduğundan tüketiminin sınırlı, hayat ve çevre şartlarının çok üstünde olmayacağını belirtmektedir. Bu durumda Müslüman insanın üretim geliri ile tüketim harcamaları arasındaki fonksiyonel bağlantı zayıflamış olmaktadır (Zaim, /125). Zengin Müslümanların varlıklı olmalarından dolayı sosyal sorumlulukları vardır. Bunları ayet ve hadisler hatırlatmaktadır. Azalan marjinal fayda kuralına göre ilave tüketim harcamaları belirli bir noktadan sonra negatife düşerken insan hayattan zevk alamaz hale gelmektedir. Oysa lükse ve gösterişe yönelik olmadığından Müslüman, şahsi tüketiminin marjinal faydası azalmaya başlayınca sosyal harcamalara yönelir, bu alanda azalan marjinal fayda ilkesi işlememektedir. Yaptığı hayırlar arttıkça manevi tatmin duygusu da artmaktadır. İşverenin hayırları; akrabaları ve çevresine olduğu gibi çalışanları da kapsamalıdır. Ailenin korunması, özellikle çekirdek aileye geçişte ortaya çıkan sorunların çözümü için şehirleşme gibi konularda temel hassasiyetlere; komşuluk, yakınları gözetme gibi önem vermektir. Şehirlerde yalnız kalabalıkların artması pek çok sosyal, ekonomik ve ahlaki problemi beraberinde getirmektedir. Zaim hoca, tüketim toplumunun sıkıntılarından korunmak için çözümü Müslüman insan davranışı üzerine oturtmaktadır. 7. Endüstriyel ilişkilerde kurumlara bakışı İş piyasalarında; istihdam şartları toplu pazarlık yoluyla yapıldığından iktidarın sendika, şirket ve devlet arasında dağılması anlamına gelmektedir. Eğer işçi işveren ilişkilerini mutlak piyasa şartlarına veya devlete bırakılırsa iktisadi gelişmeyi ve dengeyi sağlamak amacıyla karma sistemi tercih edilmiş olacaktır (Zaim, /320). Bu sebeple sendikalar hem işletme seviyesinde hem de genel seviyede iktisadi, sosyal ve siyasi fonksiyonlara sahiptir. Sendikalarla ilgili işletmeler ve genel durumdaki sorunlar bilinmektedir. Günümüzde Anadolu daki özel sektöre ait işletmelerde sendikalara karşı çok ciddi bir tepki bulunmaktadır. Bu sebepler arasında işverenlerin işyerlerindeki şartları ve işçileriyle ilişkilerini kendileri dışında bir kurumun düzenlemesine karşı olmaları ve sektörler arasındaki aşırı rekabet yer almaktadır. İşletmelerin değişen teknik ve ekonomik şartlar karşısında sendikaları engel olarak kabul etmeleri, teknolojik yeniliklerde bulunmak ve rakiplerinden ileri gitmek, yeni mamul ve malzeme kullanımında ani karar vermek gibi konularda sendikaların esnekliğe mani oldukları düşünülmektedir. Oysa sendikalar, işçinin işten çıkarılması, refahının artırılması, gibi risklere karşı koruyucu mahiyettedir. Kara Avrupa sında sendikalar doğrudan işletmede yer alırken Amerika da sendikalar işletme dışında kalmayı tercih etmektedirler. Dolayısıyla sendikaların görevi sadece işçilerin haklarını korumak ve refahını artırmak mıdır? Burada üzerinde durulması gereken husus, işyerinde demokratik bir işletme tarzının oluşturulması, piyasa şartlarına uygun üretimin sürdürülmesidir. İşletmenin kurulduğu yerdeki sanayinin geçmişi, işçilerin davranışları, ücret sendika ilişkilerine ve çalışma barışına farklı tesir etmektedir. Sendikaların ve işletmelerin davranışlarında bulunduğu siyasi çevre etkili olmaktadır. Çünkü sendikaların siyasi organ olarak sendika içi muhalefet ve üyelere karşı sorumlulukları bulunmaktadır. Prof. Dr. Sabahaddin Zaim, toplu pazarlık sisteminin ve grev hakkının olmadığı 1960 yılında bilirkişi olarak, lastik sektöründe mevsimlik işten çıkarmaların İstanbul Vilayet Hakem kurulu tarafından kaldırılmasında önemli hizmette bulunmuştur. O dönemdeki Anadolu ruhuna uygun olan bu ifadeler, aynı zamanda sendikalarımızın o dönemdeki zihniyetini aksettirmektedir. Ne var ki, daha sonraları bu kişilerden bazıları DİSK mensubu oldular. Sendika tarihimizdeki bu tebeddülatı görmemek mümkün değildir. Çünkü ilk sendikacılar genellikle milliyetperver, vatanperver ve inançlı kimselerdi. O dönemde Zaimhocanın seminer verdiği sendikacılar içerisindse oruç tutan ve namaz kılan sayısı çokken, işverenler içerisinde namaz kılan, oruç tutan daha azdı. İşçi kesiminin dindar olması nedeniyle Türkiye de sendikalara Marksizm sızamamıştır. İşverenler içindeki durum sebebiyle belirli mahfiller oraya hakim olmuşlardır. Hatta İşçi Partisi nin kurulmasında, işçi olmayanların buraya alınmaması konusunda ısrarcı olmuş, ancak kurucuların tuzağa düştüklerini de belirtmiştir. (Zaim, ) İktisat Fakültesi Sosyal Siyaset Bölümü ün Kırıkkale de iş değerlendirmesi projesi ilk kez Zaim hoca tarafından ortaya konmuştur. Ancak işverenlerin sistemi dinamik hale getirmemeleri, işçi işveren diyalogunun yetersiz oluşu gibi sebeplerle sistem uygulanamamıştır. Hatta bir dönem Zaim hocanın ifadesiyle Amerikan Yardım Teşkilatı ile işçilerin eğitimine yönelik olumlu etkileri olmuştur. Burada kendisine işçi yetiştirme mütehassısı denilmiştir. Hocamız, tevazuundan dolayı bunu, bölümün aktif çalışmasına bağlamıştır (Zaim, ). Ayrıca işveren sendikaları ile de irtibatı olmuştur. Prof. Dr. Sabahaddin Zaim, Türk sendikacılığının temelini atanların inançlı ve vatansever insanlar olduğunu belirtmektedir. İdeolojik sendikalaşma 1960 lardan sonra başlamıştır yılında TÜRK İŞ Eğitim Koleji arasında yer almıştır. Sendika başkanlarının derslere girmemeleri sonucunda, burada yetişen gençlerle aralarında ihtilaf çıkmış ve bu kolej kapanmıştır. Buradaki programların yıllarında da devam ettiğini belirten Zaim hoca, bu tür uygulamaların Almanya ve ABD de uygulandığını belirtmiştir. Buraya devam eden sendikacıların Ramazan ayında oruç tutanlarının oranının % 90 olduğunu yazmıştır (Zaim, ). Sendikacıların eğitimlerde işverenlerden önde olduğunu belirtmiştir. Ancak bu durum 1980 lerde sendikaların fonksiyonlarının gerilemesiyle hızını kaybetmiştir. Zaim hoca, İşletme Enstitüsü nün de faaliyetlerini başlatanlar yer almıştır

37 Tüm hükümetler programlarına güzel hedefleri koyarken bunların uygulanması nasıl uygulanacağı meselesi ortaya çıkmaktadır. Bunları uygulayacak da insandır. İktisadi kalkınma için siyasi istikrar, kaynakları verimli kullanılması, hakkaniyete dayalı bölüşüm ortaya çıkmaktadır. Prof. Dr.Sabahaddin Zaim in problem olarak gördüğü hususlar arasında basın yayın organları, eğitim sisteminde Milli kültüre aykırı yayınlar başta gelmektedir (Zaim, /118). Bunlar tüm İslam ülkelerinin ortak problemidir. Bu sebeple Müslümanlar arasındaki dayanışmayı artırmak gerekmektedir. 8. Değerlendirme Prof. Dr. Sabahaddin Zaim sosyal siyasetçi ve iktisatçı olarak teori ile pratik arasında bağ kurmuştur. Dolayısıyla görüşleri sadece teorik olarak kalmamıştır. Serbest piyasa ekonomisinden yana olmakla birlikte karma ekonomik sistemi tercih etmektedir. İşçi işveren ilişkilerinde devletin düzenleyici ve koruyucu rolünü benimsemektedir. Sosyalist fikirlerin işçilerin haklarını savunmadığını, devletin ve yöneticilerin hakimiyetinde olduğunu belirtmektedir. İslam sosyalizmi sözünü de hiç kullanmamıştır. Liberallerinde işçi hakları konusundaki kayıtsızlıklarını da tasvip etmemektedir. Sosyal siyasetçi bakış açışıyla konuya yaklaşmaktadır. İnsan yaklaşımında önem verdiği konular arasında şunlar yer almaktadır: Verimlilik, İş değerlemesi, Genel eğitim ve mesleki eğitimi, Sendikalaşma ve kurumsallaşma, İşçi işveren sınıf ayrımına karşı olarak dayanışmacı bakış açışı, Vatanperver kurumlar ve kişiler, Güzel ahlak sahibi olmak (nefis terbiyesi). İşçi işveren ilişkilerinde Güzel İnsan İslam ahlakına sahip, meslek sahibi, bilimsel donanıma sahiptir. Yani maddi ve manevi özelliklerle donatılmıştır. 9. Kaynaklar Esen, Adem Sosyal Siyaset Açısından İslam da Ücret. Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı yayını/93. ikinci baskı Esen, Adem Mal, Mülkiyet ve Piyasa. Cidde, IRTI yayını. Zaim, Sabahaddin Türkiye nin Yirminci Yüzyılı. İstanbul. İşaret Yayınları. Zaim, Sabahattin Bir Ömrün Hikayesi İstanbul. İşaret yayınları. Sabahaddin Zaim in Çalışma Ekonomisi, Türkiye nin Ücret ve Gelirler Siyaseti, İslam, İnsan ve Ekonomi ve diğer yayınları. İNSAN KAYNAKLARININ ETKİNLİĞİNİN ARTIRILMASI BAKIMINDAN GÜZEL İNSAN Doç. Dr. Halil ZAİM Fatih Üniversitesi, İİBF Sürekli Eğitim Merkezi Müdürü Sayın başkan, değerli misafirler! Hepinizi saygıyla selamlıyor, çok teşekkür ediyorum. Tüm sistemlerin başarısının insan faktöründe belirlenmektedir. İnsanlar güzel olursa sistemler çalışır. İnsan güzel olmazsa hangi sistemi kurarsanız kurun çalışmaz. İnsan kaynakları yönetimi de bu anlamda güzel insan modeline muhtaçtır. İnsan kaynakları yönetimi, genel olarak çalışanlarla yönetim arasında bir denge unsurudur. Bu dengenin sağlanması çok önemli bir husustur. Zira bizim referans kaynaklarımızda da yani Kur ân ı Kerîm de dengeye çok önem verilmektedir. Mizandan bahsedilmekte, kâinatın çok hassas bir denge üzerinde yaratıldığı ifade edilmekte ve bunun korunması anlamında da halife sıfatıyla bu görev insanın omzuna yüklenmektedir. Dağların taşıyamayacağı bir görev insanın omzuna yüklenmiştir. Hangi görev? Bu mizanın, bu dengenin korunması görevi! Kâinatta böyle olduğu gibi bu dengenin korunması organizasyonlarda da geçerlidir. Tüm organizasyonlar bir denge üzerine kurulur. En küçük bir organizasyon olan aile de bir denge unsudur. Anne, baba, kayınpeder, kayınvalide, çocuklar vs. arasında bir denge vardır. Denge bozulursa orada da huzur bozulur. En büyük kurum olan devlet de bir denge üstüne kuruludur. Orada da çeşitli güç unsurları vardır. Politika, iş hayatı, ordu vs. denge bozulursa orada da huzur bozulur. Dolayısıyla bu dengenin organizasyona örgütlü anlamda sağlanması insan kaynakları yönetimleri kilit bir rol oynamaktadır. Bütüncül bir güzel insan modeli uygulamak istiyorsak; insan kaynaklarında hem güzel çalışanlara hem de güzel yöneticilere ihtiyacımız vardır ki sistem oturabilsin, sistem işler hâle gelebilsin. Aksi takdirde bir taraf güzel diğer taraf değilse orada bizim dengeyi sağlamamız, muvaffak olmamız mümkün olmamaktadır. Ben kısaca temel insan kaynakları sürecinden bazıları açısından güzel insan modelini değerlendirmeye çalışacağım. Ele alacağım süreçler; insan kaynakları planlaması, işe alma, eğitim ve geliştirme, performans ve ücretlendirmedir. Bunları birlikte değerlendirmeye çalışacağım. Genel olarak insan kaynakları planlaması bir organizasyonda doğru sayıda nitelikli elemanların doğru zamanda elde edilmesine yönelik faaliyetlerin öngörülmesinedir. Bunun iki boyutu vardır; sayısal planlama veya niceliksel planlama diğeri de niteliksel planlama olarak görülebilir. Güzel insan kavramı özellikle niteliksel planlamada daha fazla önem arz ediyor. Tabi bunlar bütünsel ama daha önemli olan niteliksel insanın planlamasında karşımıza çıkıyor ve burada güzel insanın nitelikleri ne olmalıdır? Bunun tanımlanmasına ihtiyacımız var. Hangi nitelikleri arayacağız güzel insanda; Sabahattin Zaim in bu konudaki yaklaşımında iki temel niteliğin altını çizdiğini görüyoruz: Birincisi, meslekî nitelikler ki zaten bu rasyonel bir olgudur. Bilgi, tecrübe, gerekli vasıf vs. güzel insanın birinci temel niteliği meslekî niteliklerine sahip olmasıdır. Yani işinin ehli olmasıdır. İkinci temel niteliği ise ahlâkî niteliktir

38 Güzel insan demektir ki bir taraftan meslekî niteliklere sahip olacak diğer taraftan da ahlâkî niteliklere sahip olacak. Buradaki temel düsturumuz da İşi ehline veriniz. prensibidir. Burada ehliyetten ne anlıyoruz? Bu açtığımız zaman güzel insan modelinde ehliyet sadece meslekî niteliklerden ibaret değildir. İşin bir de ahlâkî boyutu vardır. Ehil insan mesleği konusunda bilgili aynı zamanda gerekli ahlâkî niteliklere sahip insandır. Bunu basitçe formüle edecek olursak; bir örnekle açıklamaya çalışayım: Meslekî nitelikler 1 ile 10 arasında bir sayı değerlendirelim. Mesela beş tane meslekî nitelik tanımladığımızda; yenilikçilik, liderlik vs. her birine 1 ile 10 arasında bir değer verdiğimizi varsayalım. Bunları toplayalım. Ve karşımıza 50 üzerinden 40 gibi bir değer çıksın. Bunu ahlâkî niteliklerin toplamı ile çarpacağız. Yani o da 1 ile 1 arasında değişen bir değer diyelim ki üç tane ahlâkî değer tanımladık. 3 ile 3 arasında bir değer ile çarpacağız demektir. Karşımızda üç tane ihtimal var. Mesela 40 ı 3 le çarptığımızda çok yüksek pozitif bir değer elde ediyoruz; ama o üç 3 se o 40, 3 ile çarpılıyor veya sıfırla çarpılarak sıfırlanıyor. Sabahattin Zaim in yaklaşımında şu var. Bir insanın ahlâkî nitelikleri bozuksa o insanın meslekî bilgilerinin artması potansiyel zararını artırır. Topluma ve kuruma daha zararlı bir birey olabilir. Ahlâkî nitelikleri yüksek olan insanın da meslekî ve bilgisi çarpılarak faydaya dönüşür. Dolayısıyla ahlâkî nitelikleri ve meslekî nitelikleri yan yana koyduğumuzda toplam faydayı eksiye çevirebilmek gibi korkunç bir zarara da toplumu ve organizasyonları götürebileceğini göz önünde bulundurmamız gerekir. Güzel insan modelinde işe alma sürecine baktığımızda hiç şüphesiz kuruluşlar güzel insanları bulmayı, bunlarla çalışmayı, onları çalıştırmayı isterler. Burada birkaç temel problemimiz var. Bunlardan bir tanesi güzel insanın güzel insan olduğunu nasıl anlayacağız? Alnında yazmıyor. Elimizde bir ölçüm metresi de yok. O zaman bunu nasıl sorgulayacağız? Nasıl ölçüceğiz? Bu çok temel bir sorudur. Doğrusu bunun çok kolay bir cevabı da yoktur. Torpile dayalı değil de doğru bir referans sistemi kullanılması çok hayatî bir unsurdur. Kişilik analizleri, kişiliklerin tahlil edilmesi gene bize etkili birtakım ipuçları verebilir. İkili bir mülakat sistemi burada bize fayda sağlayacaktır. Yukarıdaki problemlerden ayrıca tehditlerimiz var. Bu sistemi baltalayan temel problemler bunların başında ilişkilerin bu sistemi engellemesi geliyor. Hangi ilişkiler? Kamuda baktığımızda güzel insan modelini engelleyen temel hastalık siyasî münazaraların devreye girmesidir. Kadrolaşma hep kötü bir şeymiş gibi lanse edilir. Hâlbuki gerçek mânâda kadrolaşma yapmazsanız hiçbir kurumu idare edemezseniz. Kadrolaşmaların siyasî görüşe göre yapılması yanlıştır. Kadrolaşmanın ehliyet kıstasına göre yapılması gerekir. Özel sektörün problemi vb. güç ilişkilerinin ehil insan yerine ehil olmayan insan alımını ilişkilerle işe getirmesidir. Doğru kanallara ulaşamamak adına çok temel problemlerimizden birisi şirketler, şirket yöneticileri, kamu kurum, kamu kurum yöneticileri doğru kanalara ulaşamadığı zaman güzel insan bulabilme potansiyelinden uzaklaşıyorlar. Onun için şemsiye kuruluşlara, sivil toplum kuruluşlarına büyük ihtiyaç vardır. Bu konuda bir referans sistemi oluşturabilecek. Doğru insanları bulup onları refere edebilecek şemsiye örgütlere, referans sistemlerine çok büyük ihtiyaç vardır. Eğitim ve güzel insan başlığında inceleyeceğimiz konuların başında hiç şüphesiz eğitimin önemini anlatmaya hele ki bu topluluğa anlatmamıza gerek yok. Dört başlıkla konuya ele alabiliriz. Manevî eğitimden bahsedeceğim. Manevî eğitimin amacı da gönül gücünü geliştirmektir. Gönül gücü kavramı bir kişinin fikrî, zihnî ve bedenî gücünü destekleyen çok önemli bir motivasyon unsuru olarak karşımıza çıkıyor. Bunun da eğitimini mutlaka ihmal edilmemesi çok önemlidir. Performans ve ücret açısından da baktığımızda emeğin kutsallığı söz konusudur. Hareket noktamız İnsanın emeği ile elde ettiği kazançtan daha güzel ve helal lokma yoktur hadis i şerifidir. Burada da adaletin sağlanması çok önemlidir. Dengenin korunması çok önemlidir. Güzel insan modelinde bir taraftan işverene, işçinin emeğini alnının teri soğumadan ödemesi prensibi getirilirken, işçinin aldığı ücreti hak edecek ölçüde çalışma prensibi de bunun akabinde getirilerek böylece denge sağlanmalıdır. Güzel insanların referans kaynakları açısından iki tane kavram üzerinde duracağım. Bunlardan bir tanesi itkan kavramıdır. Kur ân ı Kerîm de ilim, hikmet ve tecrübeyle yerli yerinde, sağlam ve muntazam bir şekilde işlerin yapılması imanî bir rükün olarak ortaya koyulur. İnsanın işini dosdoğru yapması olarak ta- nımlayabileceğimiz kavramdır ki burada tefsirlerde okuduğumuza göre işini doğru yapmak sadece uhrevî işlerde değil dünyevî işler de buna dâhil edilmiştir. İnsan hangi işi yapıyorsa yapsın; dosdoğru bir şekilde yapması yani güzel insanın çalışma prensipleri içerisinde iş mükemmelliği vardır. Güzel insan işini mükemmel yapan insan olarak karşımıza çıkıyor. İkinci kavramsa ihsan kavramıdır. Bunu tamamlayan bir kavram ihsan kavramını Peygamber Efendimiz in bir hadis i şerifinde Allah ı görüyormuşçasına ibadet etmesidir. Çünkü Siz onu görmeseniz de o sizi görüyor. buyrulmuştur. İnsan o iş mükemmelliğine giderken yaptığı işin Allah tarafından görüldüğünü bilerek yapmalıdır. İhsan şuuruyla çalışmalıdır. Bu da karşımıza en yüksek kalite standartlarının bile üstünde kalite standardı getirmektedir. Çünkü her kalite sisteminde yöneticiyi, amiri vs. bir şekilde aldatabilirsiniz ama hiç aldatamayacağınız birisi tarafından görülüyor ve izleniyorsunuz. O hâlde burada temel prensibimiz yaptığımız işi Allah a ve Resulüne takdim eder gibi, onların huzuruna çıkartır gibi, dosdoğru yapmamız. Yine çok önemli bir prensip olarak karşımıza çıkıyor. Sonuç olarak küresel rekabetin baskısıyla gittikçe vahşileşen bir iş hayatında güzel insan modeline duyduğumuz ihtiyaç her geçen gün artmaktadır. Kriz dönemleri bu ihtiyacı biraz daha belirgin, hissedilir bir hâle getirmektedir. O yüzden bu alanda yapılacak olan çalışmalara çok fazla ihtiyaç vardır. Bu modellerin hepsinin çok detaylı biçimde incelenerek daha somut ölçütlerle kullanılabilir şekilde ortaya konmasına gerek vardır. Sabrınız için çok teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum

39 Sabahattin Zaim islam ve EKONOMi SEMPOZYUMU-III islam, EKONOMi / VE YONETiM Tebliğler Kitabı İstanbul

40 SABAHATTİN ZAİM İSLAM VE EKONOMİ SEMPOZYUMU III PROGRAMI 11 ARALIK 2010 CUMARTESİ TOPKAPI ERESİN OTEL İSLAM, EKONOMİ VE YÖNETİM 11:00 PROTOKOL KONUŞMALARI SÜLEYMAN ÖZDEMİR (Prof. Dr., İKDER Yönetim Kurulu Üyesi) A. HALİM ZAİM (Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi) BAHATTİN CEBECİ (Cumhurbaşkanı Baş Danışmanı) 11:30 AÇILIŞ KONUŞMASI SEDAT MURAT (Prof. Dr., İKDER Sabahattin Zaim Araştırma Merkezi Başkanı) PROF. DR. SABAHATTİN ZAİM İN AHLAK VE ZİHNİYET DÜNYASI 11:45-ÖDÜL TÖRENİ PROF. DR. SABRİ ORMAN A 2010 İSLAM VE EKONOMİ ÖDÜLÜ NÜN TAKDİMİ 11:50 ÇAY ARASI 12:15 I. OTURUM: İSLAM VE EKONOMİ BAŞKAN: DURMUŞ GÜNAY (Prof. Dr., YÖK Yürütme Kurulu Üyesi) KONUŞMACILAR: CİHANGİR AKIN (Prof. Dr., Sakarya Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi) İSLAM DA BANKACILIK VE FİNANS KURUMLARI HAMDİ DÖNDÜREN (Prof. Dr., Uludağ Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi) RECEP CİCİ (Doç. Dr., Uludağ Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi) İSLAM DA EKONOMİNİN DAYANDIĞI TEMEL İLKELER AHMET ÖZEL (Doç. Dr., İslam Araştırmaları Merkezi İSAM Başkan Yrd.) HZ. PEYGAMBER VE İŞ HAYATI 13:30 ÖĞLE YEMEĞİ 79

41 14:30 II. OTURUM: İSLAM VE YÖNETİM BAŞKAN: ADEM ESEN (Prof. Dr., İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Rektörü) KONUŞMACILAR: İBRAHİM EROL KOZAK (Prof. Dr., Karatay Üniversitesi, Hukuk Fakültesi) İBN HALDUN UN İŞLETME VE KAMU YÖNETİMİNE İLİŞKİN BÂZI GÖRÜŞ VE TESBİTLERİ MUSTAFA ÖZEL (İstanbul Şehir Üniversitesi, İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi) YÖNETİCİLER İÇİN KISAS I ENBİYA ÖMER TORLAK (Prof. Dr., Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi) YÖNETİM VE PAZARLAMADA ERDEM 15:45 ÇAY ARASI 16:15 III. OTURUM: İSLAM VE ÇALIŞMA YAŞAMI BAŞKAN: MUSTAFA AYKAÇ (Prof. Dr., Kırklareli Üniversitesi Rektörü) KONUŞMACILAR: YUSUF BALCI (Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi) İSLAM DA ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ CENGİZ KALLEK (Prof. Dr., İstanbul Şehir Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi) İSLAM DA TİCARİ TEŞEBBÜS RUHU ALİ SEYYAR (Prof. Dr., Sakarya Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi) İSLAM DA SOSYAL POLİTİKALAR 17:30 17:45 GENEL DEĞERLENDİRME SABRİ ORMAN (Prof. Dr., İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörü) BASIN DUYURUSU PROF. DR. SABAHATTİN ZAİM İSLAM VE EKONOMİ SEMPOZYUMLARININ ÜÇÜNCÜSÜ TOPKAPI ERESİN OTEL DE YAPILDI Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ün de aralarında olduğu çok sayıda siyasetçi, bürokrat ve bilim adamının hocalığını yapan, hocaların hocası unvanına sahip Prof. Dr. Sabahattin Zaim in adına ithaf edilen Prof. Dr. Sabahattin Zaim İslam ve Ekonomi Sempozyumu III, İslam, Ekonomi ve Yönetim temasıyla 11 Aralık 2010 Cumartesi günü Topkapı Eresin Otel de gerçekleştirildi. İstanbul İktisatçılar Derneği (İKDER) ve dernek bünyesinde kurulan Prof. Dr. Sabahattin Zaim Araştırma Merkezi (SEZAM), Prof. Dr. Sabahattin Zaim in adına atfedilen ve her yıl İslam ekonomisi alanında farklı bir konuda ele alınansempozyumların üçüncüsünü bugün yaptı. Sabahattin Zaim Hocanın öğrencisi ve İKDER Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Süleyman Özdemir, Açılış Konuşması nda, Dernek olarak en büyük arzularının, Sabahattin Zaim hocayı tanıma şerefine sahip olmuş kişiler olarak, örnek insan Sabahattin Hoca yı genç nesillere de tanıtmak ve anlatmak olduğuna vurgu yaptı ve sempozyumu her yıl geliştirerek sürdürmeye kararlı olduklarını ifade etti. Sabahattin Zaim in İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi nde Profesör olarak görev yapan oğlu Halim Zaim ile Cumhurbaşkanı Baş Danışmanı Bahattin Cebeci de açılışta kısa bir konuşma yaptılar. Açılış konuşmalarının ardından, SEZAM Başkanı Prof. Dr. Sedat Murat Prof. Dr. Sabahattin Zaim in Ahlak ve Zihniyet Dünyası başlıklı duygusal bir konuşma gerçekleştirdi. Zaim Hoca yı anlatan konuşmanın ardından, İstanbul eski milletvekili ve aynı zamanda İKDER Onur Üyesi Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş tarafından İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sabri Orman a Prof. Dr. Sabahattin Zaim İslam Ekonomisi Ödülü takdim edildi. Yalçıntaş, vefanın önemine işaret ederek, bu olgunun önemini kaybettiği bir dönemde İKDER in Sabahattin Zaim hocanın adına düzenlediği sempozyumların ve ihdas ettiği ödülün anlamlı olduğuna işaret etti. Ayrıca, konuşmasında, bu ödülle birlikte Sabahattin Zaim in sahip olduğu değerlerin hocasından öğrencisine intikal ettiğini, Sabri Orman ın bu ödülü almaya en layık kişi olduğunu belirtti. Ödül takdiminin ardından, Dernek Başkanı Murat Etli, bir önceki dönem Dernek Başkanlığı yapan ÇSGB Müsteşar Yardımcısı Prof. Dr. Halis Yunus Ersöz, SEZAM Başkanı Prof. Dr. Sedat Murat ve Prof. Dr. Süleyman Özdemir de kürsüye gelerek hep birlikte hatıra fotoğrafı çektirildi. Daha sonra oturumlara geçildi. Sempozyum, İslam, Ekonomi ve Yönetim ana başlığı altında yer alan 3 oturumda gerçekleştirildi. Oturum başkanlığını Prof. Dr. Durmuş Günay ın yaptığı İslam ve Ekonomi adlı birinci oturumda, Prof. Dr. Cihangir Akın İslam da Bankacılık ve Finans Kurumları nı, Doç. Dr. Recep Cici İslam da Ekonominin Dayandığı Temel İlkeler i ve Doç. Dr. Ahmet Özel Hz. Peygamber ve İş Hayatı nı; oturum başkanlığını Prof. Dr. Adem Esen in yaptığı İslam ve Yönetim adlı ikinci oturumda, Prof. Dr. İbrahim Erol Kozak İbn Haldun un İşletme ve Kamu Yönetimine İlişkin Bazı Görüş ve Tespitleri ni, Dr. Mustafa Özel Yöneticiler İçin Kısas ı Enbiya yı ve Prof

42 Dr. Ömer Torlak Yönetim ve Pazarlamada Erdem i; oturum başkanlığını Prof. Dr. Mustafa Aykaç ın yaptığı İslam ve Çalışma Yaşamı adlı üçüncü oturumda ise, Prof. Dr. Yusuf Balcı İslam da Çalışma İlişkileri ni, Prof. Dr. Cengiz Kallek İslam da Ticari Teşebbüs Ruhu nu ve Prof. Dr. Ali Seyyar İslam da Sosyal Politikalar ı ele aldı. Program, Prof. Dr. Sabri Orman ın yaptığı Genel Değerlendirme oturumuyla sona erdi. AÇILIŞ KONUŞMALARI 82 83

43 Prof. Dr. Süleyman ÖZDEMİR İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi İKDER Yönetim Kurulu Üyesi Sayın YÖK Yürütme Kurulu Üyesi, Sayın Rektörler, Sayın Dekan, Değerli Öğretim Üyeleri ve Yardımcıları, Sivil Toplum Kuruluşlarının Saygıdeğer Temsilcileri, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi nin Kıymetli Mezun ve Mensupları, Sevgili Misafirler... İstanbul İktisatçılar Derneği tarafından 3.üncüsü düzenlenen Prof. Dr. Sabahattin Zaim İslam ve Ekonomi Sempozyumu na hoş geldiniz. İstanbul İktisatçılar Derneği Yönetim Kurulu ve şahsım adına, hava koşullarının bozuk olmasına aldırış etmeden programa icabetinizden dolayı, her birinize en içten duygularımla teşekkür ediyorum. Bugün burada toplanmamıza vesile olduğu için, değerli hocamız, hocaların hocası, örnek insan Prof. Dr. Sabahattin Zaim i bir kez daha hayırla yad ediyor, Yüce Mevla dan kendisine rahmet ve merhamet diliyorum. Bu güzel insanı 3 yıl önce 9 Aralık günü kaybettiğimizde, her birimiz bu acıyı derinden hissettik. Hem üniversitede hem de dernekte arkadaşlarımızla biraraya geldiğimizde, bu çağda bu güzel insanı tanıyabilme şerefine eriştiğimiz ve kendisinin güzel ahlakından, davranışlarından, insanlığından ve bilgilerinden bir nebze de olsa faydalanabildiğimiz için ne kadar şanslı olduğumuzu düşündük. Ve daha o gün, bu alemden göçüp gitse de büyük bir değer ve örnek olarak alınması gereken kamil bir insan olduğu konusunda kimsenin en ufak şüphesinin bulunmadığı hocamızı bizden sonraki nesillere de tanıtabilmek ve onun adına onun hoşlanacağı türden yararlı faaliyetlerde bulunmak için birşeyler yapmamız gerektiğine karar verdik. Derneğimiz de henüz yeni kurulmuştu (8 Mart 2007). Yönetim Kurulu olarak, Sabahattin Hocamızı anmak ve anlamak için her yıl program gerçekleştirmeyi kararlaştırdık. Belki birçoğunuz hatırlayacaktır, 23 Şubat 2008 tarihinde Prof. Dr. Sabahattin Zaim i Anma Toplantısı düzenledik. Daha sonra, hocamızın adına ithaf ettiğimiz Prof. Dr. Sabahattin Zaim Sempozyumlar dizisini başlattık ve hemen o yıl gerçekleştirdiğimiz 1.inci Sempozyumu tamamen Prof. Dr. Sabahattin Zaim i Anma ve Anlama ya ayırdık. 2.ncisinden itibaren ise, sempozyumun formatını biraz değiştirdik ve sempozyuma İslam ekonomisi ile ilgili farklı konuların ele alınacağı bilimsel bir nitelik ekledik. Dolayısıyla, hocamızın adına her yıl düzenlediğimiz bu etkinliklerde ikinci yıldan itibaren farklı temalarla karşınıza çıkıyoruz. Prof. Dr. Zaim Sempozyumları nda, konsept olarak programın başında hocamızı rahmetle andıktan ve O nu farklı açılardan inceleyen bir Anma Konuşması dinledikten sonra, ülkemizde neredeyse hocamızın adıyla özdeşleşmiş olan İslam Ekonomisi alanında her yıl farklı bir konuyu gündeminize getireceğiz. 10 yıllık bir süreç dahilinde, konu ile ilgili birçok meseleyi burada enine boyuna tartışmış olacağımızı ümit ediyoruz. Özellikle önümüzdeki yıldan itibaren, sempozyumla ilgili güzel düşüncelerimiz var. Kısmet olursa, sempozyumun formatını değiştirmeyi planlıyoruz. Önümüzdeki yıldan itibaren, sempozyum yalnızca bizim davet ettiğimiz konuşmacılardan oluşmayacak. Davetli konuşmacılar yanında, sempozyuma o yılın konusuyla ilgili bildiriler gönderen ve bildirisi kabul edilen Türkiye den ve dünyanın diğer ülkelerinden genç bilimadamları ve araştırmacılar da katılacak. Bu yeni şekliyle, konferansın2 ya da 3 gün sürmesi, 1.inci günde bu yılkine benzer şekilde Türkiye den ve dünyadan alanında uzman hocaların dinlenmesi, 2.nci ve 3.üncü günlerde ise, oluşturulan bir komisyonca hazırladıkları tebliğleri başarılı bulunan yerli ve yabancı akademisyenler ile araştırmacıların dinlenmesi planlanıyor. Öte yandan, tahminen 100 e yakın bildirinin sunulacağı sempozyumda, genç katılımcılar arasında bir de İslam Ekonomisi Makale Yarışması düzenlenmesi, en çok beğenilen ilk üç makalenin para ödülü ile teşvik edilmesi planlanıyor. Sempozyumun, bu yeni haliyle hocamızın adına daha da layık hale geleceğini düşünüyoruz. Tabi, sempozyumun sağlayacağı en büyük katkı, ne yazık ki henüz ülkemizde çok da fazla ilgi çekmeyen bir 85

44 konuya olan ilgiyi artırmasıyla ve daha fazla sayıda insanı bu konularda araştırmaya ve yazmaya teşvik etmesiyle gerçekleşecektir. İslam ekonomisi alanında çalışan insanların sayısının artmasına, bu konulardaki araştırma ve yayınların çoğalmasına yapacağımız en ufak katkı, bizim dernek olarak mutluluğumuzu artıracaktır. Bu yıl yine ilk kez güzel bir uygulama daha başlatıyoruz. Her yıl, islam ekonomisi ile ilgili çalışmaları bulunan ve bu alana katkısı olan akademisyenlere, araştırmacılara ve de uygulamacılara Prof. Dr. Sabahattin Zaim İslam Ekonomisi Ödülü vermeyi kararlaştırdık. İlk ödülü de, değerli hocamız Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ın elinden yine değerli bir başka hocamız Prof. Dr. Sabri Orman a takdim etmek istiyoruz. Öğleden sonraki oturumun sonunda, bu ödülü kendisine takdim edeceğiz inşaallah. Birçoğunuzun malumudur ki, derneğimizin bu sempozyumlar dizisi dışında daha birçok etkinliği bulunmaktadır. Dernek olarak atıl durmayı tercih etmediğimiz için, yıl içerisinde irili ufaklı değişik etkinliklerde bulunuyoruz. Bir başka büyük etkinliğimiz de yine yakın bir tarihte 3.üncüsünü gerçekleştireceğimiz İktisatçılar Zirvesi dir. Düzenlediğimiz Zirveler de kendi alanında önemli katkılarda bulunmaktadır. Geçtiğimiz yıldan itibaren Zirve ye de ikili yapı kazandırmış bulunuyoruz. Hem bizzat davet ettiğimiz, hem de tebliğleri komisyonca seçilmiş konuşmacılar, o yıl tespit edilen ana tema ile ilgili konularda bilim yaşamına katkıda bulunmaktadırlar. Geçtiğimiz 2 yılda ekonomik kriz ile ilgili konular konuşulmuşken, önümüzdeki Zirve nin konusu Yenilikçilik, Girişimcilik ve Ekonomik Kalkınma olarak tespit edilmiştir. Bu iki ana etkinlik dışında, özelikle öğrencilerimize yönelik olan eğitim ve kültür boyutlu İktisatçılar Buluşması adını verdiğimiz ve yılda en az 3 kez gerçekleştirdiğimiz bir başka etkinliğimiz daha var. Yine öğrencilere yönelik burs faaliyeti miz de artan bir şekilde devam etmektedir. Ayrıca, mezunlarımıza yönelik olarak da iftar, sabah kahvaltısı, piknik, aile toplantıları vb. benzeri etkinlikler de diğer faaliyetlerimiz arasında yer almaktadır. Bugünkü sempozyum hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse, programın hemen başında, öncelikle Sabahattin Hoca yi anlatan kısa bir konuşma bulunuyor. Üç oturumda gerçekleştirilecek olan İslam, Ekonomi ve Yönetim Sempozyumu nda, her oturumda üçer kişi olmak üzere toplam dokuz kişi tebliğ sunacak, programın sonunda ise genel bir değerlendirme bölümü yer alacak. Konuşmamı bitirirken, değerli oturum başkanlarına, oturumlarda konuşacak olan saygıdeğer hocalarımıza, bizleri kırmayıp buraya kadar geldikleri için minnettarız. Toplantıya katılan siz arkadaşlara da, toplantıya olan ilgi ve alakanızdan dolayı teşekkür borçluyuz. Bu ilginizin sürekli olmasını ve etkinliklerimizde bizleri yalnız bırakmamanızı rica ediyoruz. Sempozyumun başarılı geçmesi temennisiyle, herkese iyi günler diliyorum Prof. Dr. A. Halim ZAİM İstanbul Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi Hepiniz hoş geldiniz! Öncelikle bu güzel organizasyonda emeği geçen herkese ve arkasından da buraya zaman ayırarak gelen tüm misafirlere Hocamızın ailesi adına teşekkür ederiz. Bir Çin atasözünde şöyle deniyor: Bin kilometrelik yol bir adımla başlar. Bazen bir adım atmak kolay gibi görünmekle birlikte şartlar öyle cereyan eder ki o bir adımı atmak çok ciddi bir cesaret, donanım, bilgi birikimi ve azim gerektirir. O adımı atıp yürüyebilen insanlar toplumda liderlik yapar, açtığı yoldan arkasından başkalarını sürüklerler. İşte Prof. Dr. Sabahattin Zaim de bu şekilde topluma liderlik yapmış ve arkasından kitleleri sürükleyebilmiş insanlardan bir tanesidir. Bu güzel organizasyon da buna şahitlik eden bir organizasyondur. Arkasından kitlelerin yürümekte olduğuna ve yürüyeceğine delil teşkil etmektedir. İnşallah bu güzel organizasyonların devamını ve bu açılan yolda ilerleyen insanların artmasını temenni ederiz. Daha fazla zamanınızı almak istemiyorum. Hepinize katıldığınız için teşekkür ediyorum

45 Bahattin CEBECİ Cumhurbaşkanı Baş Danışmanı Sayın Bahattin Cebeci, Sempozyum a katılan topluluğa Cumhurbaşkanımızın aşağıda yer alan Mesajını iletmiştir. CUMHURBAŞKANLIĞI BASIN MERKEZİ TEL: Aralık 2010 Sayın Prof. Dr. Sedat MURAT İKDER Sabahattin Zaim Araştırma Merkezi Başkanı Merhum Prof. Dr. Sabahattin Zaim anısına düzenlenen İslam Ekonomi ve Yönetim Sempozyumu na davetiniz için teşekkür ediyorum. Öncelikle Prof. Dr. Sabahattin Zaim in aziz hatırasını, fikirlerini, onun adına yakışır faaliyetlerle yaşatan sizleri yürekten kutluyorum. Bu vesileyle, yakından tanıma bahtiyarlığına eriştiğim, hayatımda özel bir yeri bulunan değerli hocam, hocaların hocası Sabahattin Zaim i, vefatının yıl dönümünde saygı ve rahmetle anıyorum yılında ebediyete intikal eden Sabahattin Zaim, ömrünü milletimize vakfetmiş kamil bir insan; nezih bir aydın; yeri doldurulamayacak seçkin bir bilim ve fikir adamı idi. Sabahattin Zaim, hayatı boyunca insana yatırım yapmış, değerlerine bağlı nesillerin, kendi ifadesiyle fidanların yetişmesine öncülük etmiştir. Onun en büyük mirası, hiç şüphe yoktur ki, milletimize hizmet için yetiştirdiği bu nesillerolmuştur. Milletimizin ruh ve mana dünyasını en iyi şekilde yansıtan Sabahattin Zaim, güzel insan olmanın en mükemmel örneklerinden birini oluşturmaktadır. O ilmî çalışmaları, konferansları, eserleri, makaleleri ve fikirleriyle, devlet ve toplum hayatında silinmez izler bırakmış, gönüllerde müstesna bir yer edinmiştir. Kadirşinas milletimiz Prof. Dr. Sabahattin Zaim i hiçbir zaman unutmayacak, daima sevgi ve saygıyla yadedecektir. Onun anısına düzenlenen ve geleneksel nitelik kazanan sempozyumlar, bunun en güzel göstergelerinden birini teşkil etmektedir. İslam Ekonomi ve Yönetim Sempozyumu na katılan uzman bilim adamlarının, iktisadın duayeni olarak Sabahattin Zaim in fikirlerinin geniş kitlelere ulaşmasına öncülük edeceklerine inancım tamdır. Sempozyum un aynı zamanda, genç nesillerin Prof. Dr. Sabahattin Zaim i tüm yönleriyle anlamasına imkan sağlayacağından şüphe duymuyorum. Sizleri bu vefalı ve anlamlı faaliyetleriniz için bir kez daha tebrik ediyor, tüm katılımcılara selam ve sevgilerimi iletiyorum. AÇILIŞ KONFERANSI PROF. DR. SABAHATTİN ZAİM İN AHLAK VE ZİHNİYET DÜNYASI Prof. Dr. Sedat Murat İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi İKDER Sabahattin Zaim Araştırma Merkezi Başkanı Abdullah GÜL Cumhurbaşkanı 88 89

46 PROF. DR. SABAHATTİN ZAİM İN AHLAK VE ZİHNİYET DÜNYASI Prof. Dr. Sedat MURAT İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi İKDER Sabahattin Zaim Araştırma Merkezi Başkanı Çok saygı değer YÖK yürütme kurulu üyemiz değerli rektörümüz cuhurbaşkanı danışmanı çok değerli hocalarım başta Nevzat Yalçıntaş ve İbrahim Kozak hocam olmak üzere değerli meslektaşlarımız değerli misafirler değerli öğrenciler bu güzel güne hava her ne kadar biraz karlı, sisli, puslu olsada teşerrüf ettiniz.ben bugün gerçekten Süleyman bey kardeşimin dediği gibi katılımın yani belki aslında korkmaya gerek yoktu. Sabahattin hocanın isminin geçmiş olduğu her yerde sağlığından itibaren insanların koştuğunu biliyoruz. Bugünde bu güzel günde bizi ve hocamızın ruhaniyetini yalnız bırakmadığınız için hepinize teşekkür ediyorum. Hepiniz bu güzel sempozyuma hoş geldiniz şeref verdiniz. Değerli misafirler evet Süleyman Özdemir arkadaşımızda ifade ettiği gibi ilk anma toplantısını hocamızı biraz anlama doğrultusunda tamamen Sabahattin Zaim üzerine yoğunlaştırmıştık artık bundan sonra geleneksel bir hale getirip hem hocaya olan bağlılığımızı vefamızın bir göstergesi olarak bu tür toplantıları devam ettireceğiz. Tabi hocayı yine bütün sempozyumlarda belli özellikleriyle anmadan geçmemiz mümkün değil. Şunuda belirtelim hocayı sadece böyle günlerde değil hocanın talebeleriyle bir araya geldiğim zaman mutlaka burada arkadaşlarımız var hocalarımız var bir araya geldiğimiz zaman gerçekten hocasız hemen hemen hocanın bahsedilmediği bir sohbetimiz olmuyor. Kimlerle bir araya gelirsem kitleleri bu kadar etkileyen gönülleri bu kadar fetheden arkadaşlar bir insan gerçekten düşünmek mümkün değil. Ama bunu hak etti. Bunu hak eden özellikleri üzerinde kısmen duracağız. Ahlaki ve zihniyeti hocamızın neydi? Bunun belirtilmesinde, dile getirilmesinde önem vardır. Güzel insanların model alınması gerekir. Başta Kuranın ifadesiyle en güzel örnek alınacak insan Hz. Peygamber dir. Çünkü insanların en güzelidir. Alimlerde Peygamberlerin varisidir. Bu alimlerden bu güzel insanlardan biriside çok değerli hocamız Sabahattin Zaim dir. Tabi Sabahattin Zaim in çok ilginç bir özelliği vardır. Geçen sene çok değerli hocamız Sabri Orman nında bahsettiği gibi hani bazı kazanımlar kesbidir bazıları ise vehbidir yani bazıları çalışılarak yapılır bazıları Allah vergisidir. Şimdi hocamızın kaderin bir cilvesi öyle bir ilginç hayatı var ki bir defa Osmanlının yok edilişine şahit oluyor. Balkanlardan silinişine İslam medeniyetinin top yekün yok edilmesini daha çocukluk yıllarında görüyor ve balkanlardan adeta ailesiyle birlikte hicret ediyor. İnançlarını daha iyi yaşayabilmek için oranın ileri gelen din alimlerine babası danışıp evet burada hayat çok zorlaştı Türkiye ye gidebilirsiniz. Hoca için bu önemliydi yani hocayı hoca yapan önemli özelliklerden biri buydu. Batı medeniyetinin İslam medeniyetini koca bir medeniyeti yok etmek için var gücüyle uğraştığı bir dönemde Balkanlardan Türkiye ye daha sekiz yaşında 1926 yılında İştip te doğup 1934 yılında Türkiye ye geliyordu. Tabi hoca toplumun her katmanında bulundu. Dünyanın hemen hemen görülemesi bulunulması gerekn her bölgesinde bulundu. Bunlar hocaya önemli kazanımlar, birikimler kazandırdı. Batıyı biliyordu. Türkiye ye geldi bu dönüşümü çok iyi gördü. Eğitimini tamamdıktan sonra belli bir dönem toplumun içersinde ve devlet görevlerinde bulundu. Bunlar gerçekten Allah ın bir lütfuydu yani bir anda akademik hayata girmedi. Hocanın bu önemli şans- 91

47 lı yönlerinden birisiyle. Toplumun içerisinde bulunan ve Türkiye nin tabi hatıralarını mutlaka okumanız tavsiye ediyoruz. Hocamızın en güzel eserlerinden son eseridir. Yani o eserini tamamlayıp hoca hayata veda etmiştir. Bir amacın hikayesi dediğimiz hocamızın hatıratı önemli bir eseridir. Hoca burada sadece hatırat değil, bir dünya bir üniversite tarihi bir Türk İslam tarihi, bir İslam düşüncesi tarihi, bir iktisat tarihi buna benzer bir çok konuya aynı zamanda analiz ediyor. Belgelerle ortaya koyuyor. Hatıralarında bunları çok geniş bir şekilde anlatıyor. Gençlik yıllarında türkiyenin gerçekten henüz yoksulluğunun çaresizliğinin devam ettiği bir dönemde Anadolu nun ücra bir köşesinde Adıyaman Kâhta da kaymakamlık yapması çok önemliydi. Toplumun bizzat en fakir ücra bölgesinde milletle kucaklaşıyordu. Milletten hiç uzak olmadı ama arada bizzat milletin içerisine girme şansına kavuştu. Tabi daha sonra Karadeniz e geliyor. Doğu ve güney doğu bölgelerine göre daha yeşil ve daha güzel bir bölge. Yani ülke içerisinde toplumun içerisinde önemli görevlerde bulunuyor. Üniversiteye geliyor. Amerika da bulunuyor. Akademik yıllarının ilk başlarında. Bu hocaya yine önemli birikimler kazandırıyor. Çünkü batı medeniyetine temsil eden önemli bir merkezde. Tabi daha sonra Avrupa ya gidiyor. Ortadoğu da bulunuyor. Suudi Arabistan da bulunuyor. Dolayısıyla dünyanın önemli merkezlerini görme şansına sahip oluyordu. Bunlar gerçekten planlamakla olacak şeyler değildi. Kader hocayı bir şekilde bir çizgide yürütmüştü. Tabi hoca özellikle İstanbul üniversitesi iktisat fakültesinde önemli faaliyetlerde bulunuyor. Ömrünü ilme vakfediyor. Talebe yetiştirmeye kendisini hasrediyor. Her tarafta Türkiye nin dört bir tarafında aslında hocanın talebeleri vardır. Tabi önemli olan hocanın talebe yetiştirdiği merkezlerden biriside şuanda Sakarya üniversitesi dediğimiz Sakarya Adapazarı nda da yine hoca önemli eğitim faaliyetlerinde bulunuyor. Bizim fakülteden emekli olduktan sonra 5 yıllığına o dönem çıkarılan ek bir kanunla hoca 5 yıllığına Sakarya üniversitesinde dekanlık yapıyor. Tabi hoca açısında Sakarya önemli bir yerdi. Ayrı bir yeri vardı. Değerli misafirler hocamızın özellikle 2007 yılında cenaze merasimine katılanlar arasında şuan burada olan epeyce kişi var. Ama hocanın özellikle bu cenazede nasıl sevildiğini nasıl omuzlarda taşındığını değişik kitleler tarafından hem de gördük. O zaman ki valimiz şöyle diyor: Türkiye Cumhuriyeti nde buna ilk defa şahit oluyoruz. Tabutun bir kenarında Cumhur Başkanı bir tarafında Başbakan arkada bakanlar ve talebeleri. Böyle ihtişamlı cenaze namazını Türkiye gerçekten görmemişti. 7 den 70 e herkesin gönlünü sevgisini kazanan bu değerli kişinin özelliği neydi. Değerli misafirler şu kadarını söyleyeyim hoca tam anlamıyla dört dörtlük bir kişiliğe sahipti. Mükemmel bir olgunluğa sahip bir insandı. Neydi onu mükemmel yapan? Bir defa şahsiyet dediğimiz, kişilik dediğimiz şey, kişiliği meydana getiren faktörler arasında uyum olması gerekir. Hocada bu vardı. Neydi bunlar? Hocanın duygusal yönü, zihinsel yönü ve davranışsal yönüydü. Bunlar birbirleriyle tutarlıydı. Bunların üçü arasında tutarsızlık yoktu. Kişiliğin belirlenmesinde düşünsel, zihinsel ve davranışsal özelliklerin tutarlı olması gerekir. Hocayı büyük yapan fikri ve eylemi gönlü aynı paraleldeydi. Hoca kararını vermişti ve bu kararı doğrultusunda adımlarını atıyordu. Samimi ve inançlı bir mümindi. En ufak biçimde dahi bunu istismar etmemiştir. Önemli bir özelliği de memleketine medeniyetine olan bağlılığı, tutkusuydu. Bu doğrultuda ailesine akrabalarına ve talebelerine çok önem veriyordu. Çocuklarının üzerine titrerdi. Hatıratta çocuklarına torunlarına kadar özelliklerinden bahsediyor ve aile kavramına verilen önemi belirtiyordu. Talebelerini de evlatları kadar severdi. Hoca bu konuda başarılıydı, mesela cumhurbaşkanı yetiştirdiği ender şahsiyetlerden biridir. Talebeleri kamu akademik hayattan siyasette bürokrasiye kadar her alanda vardır. Hocayı hoca yapan bu 3 özellikti. Ahlak insanı yücelten en önemli özelliktir toplum da bunun farkındadır. Toplum bunu hocada da görüyordu. 0 tam bir İslam ahlakına sahip önemli bir kişiydi. Örneğin arkadaşlarla hocanın evine gittiğimizde o eğilir bize terlik verir, çıkarken ayakkabıları düzeltir biz utanırdık zerre kadar enaniyet yapmaz ve büyük bir erdemlik vardır. Sakarya dan hocalarımız var bir gün (Sakarya da bir evden) sessiz sedasız çıkmış ve İstanbul a gelirdi yani bu bir erdemliktir. Hoca çok engin geniş bir düşünceye sahipti. İnsanları eleştirmeyi bırakın gıyabında hiç konuşmazdı. Hocamız hastaneye ilk yattığı gün Sedat niye geldiniz dedi ama samimiyetle söylüyor. Vasiyetimde birinin kalbini kırabilecek (kızı gıybet dedi) girecek bir şey varsa çıkar onu kimse arkamdan hoca bizi kırdı üzdü demesin. Ömründe gıybet yapmamış kişi gıybet kelimesini hatırlamıyordu. Melek gibi bir insan fakat hassas olduğu konulara dokunulduğu zamanda hoca celallenirdi. Hocamız kısaca bir ahlak abidesiydi. Onun amel defteri açık ve devam ediyor, biz öyle inanıyoruz. Hoşçakalın İSLAM VE EKONOMİ ÖDÜLÜ TAKDİMİ Prof. Dr. Sabahattin Zaim İslam Ekonomisi Ödülü 2010 Bu ödül, İstanbul İktisatçılar Derneği (İKDER) tarafından İslam Ekonomisi ne olan katkılarından dolayı Prof. Dr. Sabri Orman a takdim edilmiştir. 11 Aralık

48 I. OTURUM: İSLAM VE EKONOMİ OTURUM BAŞKANI Prof. Dr. Durmuş Günay YÖK Yürütme Kurulu Üyesi 95

49 KRİZLER VE İSLAMİ BANKACILIK Prof. Dr. Cihangir AKIN Sakarya Üniversitesi, İİBF ÖZET Kapitalizm; eşitlik, hürriyet, serbesti ve demokrasi gibi ilk bakışta insanları cezbeden ve nefsini okşayan, ancak gerçek hayatta birer fanteziden öteye geçmeyen varsayımlar üzerine oturtulmaktadır. Parakolik bu sisteme hem adını, hem de gücünü veren para ve finans mekanizması aynı yapay ve sahte bir zemin üzerinde hareket eder. Piyasa mekanizmasına kan dolaşımı gibi hayatiyetini veren faizli (virüslü) finans sistemi kumar, sahtekârlık, dolandırıcılık vs. gibi her türlü gayrimeşru ve yasadışı oyunlara açıktır. Hatta sisteme hükmeden sermayedarların en büyük kazancı ve vurgunu bu oyunlarla elde ettiğini söylemek yanlış olmaz. Enikonu kapitalist piyasalardaki kriz ve dalgalanmaların ardında maalesef bedeli genellikle zayıflara ödetilen bu haksız kazanç oyunları yatmaktadır. Bu oyunların özlü bir çerçevesini çizerek ve ona panzehir olacak İES ve finans sisteminin karşılaştırmalı bir tahlilini yaparsak; İslami usullerin piyasalara ahlaki bir iklim getirerek nasıl sosyo ekonomik bir denge ve refah unsuru olabileceğini daha iyi görebiliriz. Anahtar Kelimeler: İslam Ekonomisi, İslami Bankacılık, Kalkınma, Kriz Kısaltmalar: ECB: Avrupa Merkez Bankası FED: Federal Reserve (ABD Merkez Bankası) İBc: İslami Bankacılık İES: İslami Ekonomik Sistem İE: İslam Ekonomisi JCB: Japon Merkez Bankası KZO: Kar/Zarar Ortaklığı I. Finans Sistemleri ve Krizler: Kapitalizm; evrensel piyasayı, ihtiras ve vahşi rekabeti devlet eliyle serbestleştirerek onu adeta parakolik bir dehşet arenasına dönüştüren mekanizmadır. Kapitalizm, ismiyle müsemma yazısı para, tuğrası sermaye olan ve merkezi gücünü faizden alan asosyal bir sistemdir. Sistemin bu ikili yapısı, parasal ve reel sektör olarak anılmaktadır. Belirleyici olan parasal sektörde, hesaplar faize göre yapılır ve reel sektörün ayarı da ona bağlıdır. Özüne faizin yerleşmiş olduğu finans sistemi ise; sahte para tabanlı ve gerisi yapay, sanal ihtimaller ve şans talih oyunlarına dayalı türev kâğıtlarla temsil edilen adeta bir hayal ve umut yastığı üzerinde cereyan eder. Parakolik sistemin tüm kriz dalgalanmaları faiz zehiri nin (1) portörü durumunda olan finans sektöründen gelir; dalga boyuna göre; üretimi sekteye uğratır, halkı fakirleştirir, ahlakı tahrip eder ama kendine 97

50 zarar vermez, belki el veya yön değiştirir. Literatürde tartışmalı olan müdahale konusunda sözde zıt fikirlerin gerekçeleri samimi olmadığından aynı noktada hemfikirdirler. Uygun olan sistemin krizi kendiliğinden atlatmasıdır. Eğer rahatsızlık büyür ve finans sistemine dokunup işleyişine zarar verecek raddeye gelirse, işler değişir, o ana kadar her şeye göz yuman hâkim güçler ve devlet kurtarıcı kesilip hemen imdada yetişir. Tüm kurtarma operasyonunun maliyeti de rasyonel bir pişkinlikle (enflasyon, deflasyon, stagflasyon vs.) yine halka ödetilir (Kindleberger, 2008 s ). Şimdi toplumun nakit servetinin, bir fasit daire gibi oligarşik hâkim finans çevrelerinin elinde dolaşmasına imkân veren bu garip sömürü mekanizmasını işleten faktörleri tahlil edelim. 1. Dünya Para Sistemi: Temeli Bretton Woods da IMF ile atılan sistemde, rezerv para olarak ABD$; 1970 yılına kadar altın tanımlı sabit kurdan işlem görürken,1971 Jamaika Anlaşması sonrası karşılıksız kalmış; esnek kurda, giderek değerini yitirerek adeta oynak sahte bir niteliğe bürünmüştür. En güçlüye prim veren bu para sisteminin likiditesi; biri dolaylı ve diğeri doğrudan ABD nin denetiminde olan IMF ve FED (2) aracılığıyla sağlanmaktadır; FED bir yandan ABD nin gücünü kullanarak uluslararası devasa bir haraç mekanizması haline dönüşürken; diğer yandan da Amerika nın dünyanın süper gücü olmasında da en önemli rolü üstlenmektedir. FED arası uyguladığı, yüksek faiz güçlü dolar politikasını daha sonra ECB ile birlikte gevşek para politikasına çevirerek kendi çıkarları uğruna dünya ekonomisini kaosa sokmuşlar. Kriz reel kesimi ve üretimi kilitlemiş, finans kurumlarını çökertmiştir. IMF in 20 ler toplantılarıyla sistemi ayakta tutma gayretlerini sürdürmektedir (Stiglitz, 2010). Bu çarpık para sisteminin, insanlığı nasıl çaresiz biçimde sömürdüğünü ve dünyayı ne denli bir tehlikeye sürüklediğini anlayabilmek için birkaç temel rakamı vermek yetecektir yılında Dünya Ticaret Hacmi: 12,3 trilyon $ 2009 yılında Dünya Gayri Safi Hasılası: 58 trilyon $ 2009 yılında ABD nin GSMH: 14,4trilyon $ 2009 yılında AB GSMH: 16,4 trilyon $ 2009 yılında Dünya Japonya: 4,3 trilyon $ Buna karşı FED in 2010/Kasım bilançosundaki: (Trilyon Dolar Olarak) Aktif: Pasif: Altın Stoku Tedavüldeki Para: ÖÇH: 5.20 Geri Alım Anlaş.: Tedavül.Bozuk Para Mevduat: Diğer Taahhütler: Açık Pozisyon Menkul Kıymetler: Toplam: 1348,19 Hazine tahvilleri: Federal Ajans Bonolaro: Toplam Sermaye: Mortgage Destek Senetleri: Diğer Krediler: Toplam: Elde ve Milletlerarası Hesaplarda Tutulan Pazarlanabilir Menkul Kıymetler: Federal Ajans Senetleri: 731,80 Kaynak: Halen dünyada tedavüldeki paranın % ini bir katrilyon dolarla Amerikan parası oluşturmaktadır. Hâlbuki buna karşı ABD nin ortaya koyacağı varlık değeri bunun % 20 sini bile karşılamaz. Bunun yanında FED in açık pozisyon işlemleri görüldüğü gibi 2 katrilyon civarındadır. Bunun 1 katrilyonluk kısmı 2009 krizinde patlak veren çürük zehirli mortgage senetlerinden oluşmaktadır. Bu bakımdan para basmanın yanında daha ziyade rezerv kredileri genişleterek kaydi para üreten FED in denge durumunun bir hayli kritik olduğu görülmektedir. İES açısından; Olaylar ve krizler zinciri bizi iyi bir para sisteminin nasıl olması gerektiği sorusuyla karşı karşıya getirmektedir. İES de bu soruya karşı Gazali: ''Altın ve gümüş (para olarak) ticaretin kendileriyle kaim olduğu dünyayı ayakta tutan madenlerdir.'' derken sağlam para olarak rey'ini altına kullanmıştır. Altın değerindeki konjonktürel devamlı yükseliş bunu açıkça teyit etmektedir. Bu sorunun çözümünü teknik bir dille Dr. Schacht'tan şöyle özetleyebiliriz. Paranın esasının tedavülüne bağlı olduğunun farkına vardım. Para herkesin arzu ettiği gibi, her zaman ve her yerde kullanabilen geçerli bir araç olmalı ve değerini her zaman korumalıdır. Her zaman kelimesinde tedavül anlamı vardır. Hangi paranın en iyi olduğu konusunda teorik tartışmalardan kaçarak altının arkasında hiçbir kuvvet ve otoriteye ihtiyaç duymadan her zaman ve her yerde tedavül eden yegâne araç olduğunu söyleyebilirim... Doğrudan altına dayanmayan bir milletlerarası para sistemi iyi işlemez... Suni bir sistem ne kadar ustalıkla kurulmuş olursa olsun milletlerarası ödemelerde istikrarı koruyamaz. İktidarların keyfi takdirlerine, hatalı kararlarına ve günün ihtiyaçlarına göre düzenlenecek anlaşmalar üzerine dünya para sistemi oturtulamaz. Paranın milletlerarası mali piyasalarda istikrara sahip olabilmesi için, her zaman ve her yerde kabul edilebilecek bir standarda yani altın kambiyoya değil, doğrudan altının kendisine bağlanması gerekir... (Akın s. 41) Sonuç olarak güce ve itibara dayalı yapay bir para sistemi yerine herkesin kabul ettiği bir değer olan altına dayalı veya hiç değilse altın standardına bağlı yeni istikrarlı bir para sistemine geçilmesi gerekir. 2. Dağıtılmayan Kârlar: Modern ortodoks ve Marksist ekonomideki şirket ve teorilerin aksine evrensel şirketin (ÇUŞ) tek genişleme kıstası karların maksimizasyonu değil nakit akışının maksimizasyonudur. Yani brüt gelirden temettüler dâhil tüm masraflar düşüldükten sonra geri kalan tutarın azamiye çıkarılması olmaktadır. Bu tutar kaba bir hesapla amortisman ile dağıtılmamış karların toplamına eşit olmaktadır. Bir şirket zarar veya kazanç göstermeyerek başa baş gelse de büyük çaplı amortismanları varsa yine yüksek bir büyüme hızına erişebilir. Böylece net değere göre ölçülen nakit akışı evrensel şirketin geleceğe ilişkin genişleme planlarını değerlendirmek için tek tutarlı kıstas olmaktadır. Nakit bütçeleme (cash budgeting) denen nakit akışı denetiminin aslında yatırımın kontrolü demek olduğunu ve dolayısıyla bağlı şirketlerin faaliyetlerinin de kontrolü anlamına geldiğinden daima merkez bürodan yapılmaktadır. (Akın,1986 s. 365) Ancak şirketin iç hesaplarından izlenebilen bu işlemler yapılan muhasebe hileleriyle şirketlerin borsa değerleri duruma ve konjonktüre göre manipüle edilmektedir. Kriz esnasında bu tür dolandırıcılığa başvuran birçok şirket hakkında işlem yapılmıştır. (Aydın Us 2008, s. 180) İES de ise; İBc de halk banka müteşebbis ortaklığında her kesimin kar oranları önceden belirlenmiştir. Sonradan ortakların kar veya temettü paylarının değiştirilmesi veya keyfi olarak tutulması mümkün değildir. Kaldı ki KZO'da vadesi geldiğinde kar payı ile birlikte anaparayı da geri almak söz konusu olduğundan sistem çok yönlü olarak yatırımları teşvik ettiği gibi istikrarı sağlayacak karşılıklı güven iklimini de rahatlıkla tesis eder. İES'deki borsada ise; zaten gerçek ve takarrur etmiş ve kesinleşmiş değerler üzerinde işlem yapılabileceğinden bu tür hesaplarda spekülasyon ve manipülasyona pek izin verilmez. 3. Menkul Kıymet Borsaları ve Diğer Şans Talih Oyunları: Dünya finans piyasalarında en büyük alışveriş Anlaşmalı Değerlendirme ve endeks esasına dayalı olarak gerçek yatırımcılar tarafından değil; kolektif psikolojinin zafiyetinden istifade eden kumar zevki gelişmiş sorumluluktan uzak (riskten kaçan) ve devamlı büyük bir vurgun kollayan borsa oyuncuları tarafından yönlendirilmektedir. Keynes in deyimiyle ''Kumarhane'' den farkı olmayan bu çarpık finans piyasalarında sağlıklı bir yatırım ortamı bulmak mümkün 98 99

51 değildir. Konjonktürel dalgalanmaların ardında da büyük ölçüde bu olgu yatmaktadır. (Keynes s ) Borsa indeksi hiçbir zaman gerçeği değil tahmine dayalı fiktif bir değerlendirmeyi ifade ettiğinden iyimser bir ortamda şişerek değeri yükselir ve enikonu patlar yeniden işletilmeye başlar. Kapitalizmin gelişme trendine göre kullanılan birçok şans oyunlarının da (İddia, toto, loto, piyango gibi) dijital ortamlarda devreye sokularak hız kazandırıldığı görmekteyiz. Bunlar İES'de izin verilmeyen gayri meşru işlemlerdir. İES; İBc ile finans aracılığını ve spekülatörleri devreden çıkararak; mudileri ve yatırımcıları KZO ve öz sermaye bazında finanse ederek bizatihi varlığa dayalı fiyatı belli gerçek değerler üzerinden alışveriş yapılan bir sermaye piyasası kurulmasında ve sağlam bir temele oturtulmasında birincil bir role sahip olacaktır. (Akın s. 322) 4. Vadeli ve Taksitli Alışverişler: Kapitalist piyasada mal ve hizmetler taksitli ve vadeli alışverişlere konu olduğu gibi mevcut olmayan üretilmemiş şeyler; hatta imkânsız görülen ihtimaller, fırsatlar ve iddialar da satılabilir ve sigorta ettirilebilir. Hayalperest, maceraperest, hırslı ve birazda şaşkın müşteri kitlesini peşine takabilen uyanık dolandırıcılar piyasaya sürdükleri sanal kâğıtlarla türev bir saadet zinciri oluşturabilirler. Halkalardan birinin kopmasıyla herkesin elindeki boş kâğıtla kalarak soyulduğunu anlayıp dağılması an meselesidir. Bu tür zincirleme dolandırıcılık olaylarına sadece şaşkın halk arasında değil para sihirbazı denilen hayli profesyonel büyük oyuncular arasında da rastlanması olağan vakalardandır yılındaki Madoff Skandalı buna tipik bir örnektir. (3) Bankalarında devreye girdiği bu tür işlemlerin yaygınlığına göre risk ve zarar tüm ekonomiye sirayet ederek ani krizlere neden olabilir nitekim son dönemde patlak veren dünya finans krizi zaten arızalı bir para sistemi üzerinde mortgage, uzun vadeli opsiyon borsası, forward, swap, aribitrage, hedge fonlar gibi spekülatif uygulamaların hızlanmasıyla patlak vermiştir. İES de prensip olarak vadeli ve taksitli alışverişler tavsiye edilmediği gibi tersine bunların fakirlik getireceği birçok hadisi şerifte ifade edilmiştir. Ancak gerektiğinde; somut hazır ve teslim edilebilir mal ve hizmetlerin alışverişine izin verilmiştir. Borç vermek özellikle karz ı hasen övülürken kefaletten özenle kaçılması istenmiştir. Böyle bir ortamda sanal alışverişlere, taahhütlere bunlara verilen sigorta garantilerine ve bu işlemlerin temsil edildiği zincirleme türev kâğıtların piyasaya sürülmesine imkân yoktur. İES de bırakın karşılığı aranmayan kambiyo senetlerinin kabulünü; ihtilaf halinde noter tasdikli olmayan borç senetlerinin geçerliliği bile tartışmalıdır. Karşılığı olan sağlam senetlerin döndüğü ve İBc de işlem gördüğü bir ortamda asla dolandırıcılığa ve sahtekârlığa yer yoktur. 5. Yasa ve kayıt dışı faaliyetler: Peşin (cash) para alışverişin döndüğü büyük ölçüde kayıt ve yasa dışı faaliyetlerden (silah, uyuşturucu kaçakçılığı, kumar ve fuhuş sektörü) elde edilen gelirler; ülkenin siyasi ve mali kontrol sistemlerinin gelişmişliğine göre ekonomide takriben % 30 ile % 50 arasında bir paya sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bankalar; bütün bu büyük, küçük yasal veya yasa dışı peşin ve vadeli nakit para akımlarının toplandığı ve dağıldığı veya hiç değilse kaydi olarak uğramak zorunda olduğu yasal tekelci kurumsal bir işlem merkezidir. Para dolaşım sisteminin kalbi mesabesinde olan bankalar maalesef temel ihtiyaçlara ilişkin yatırımların yapılması ve gerçekleşmesi ile ilgili değil faiz gelirleri ve buna ilişkin kredilerinin seyyaliyeti ile ilgilenirler. Bir hayli karışık ve karmaşık iktisadi faaliyetlerin ve dolambaçlı üretim sürecinin her safhasında elde edilen tüm katma değerler veya artık değerler (marksist) cari faize tabi tutulur. Üretilen değerler içinde faiz gelirinin payı; faiz haddi ve sürecinin uzunluğuna ve konjonktüre göre değişir. Ancak her zaman aslan payı garantili olarak finans sektörüne aittir (Yeldan, 2009 s ). Çalışmadan, riske girmeden başkasının kaynaklarını işleterek imtiyazlı bir sınıf haline gelmişlerdir. Kapitalizmin kralı FED, Veziri IMF prensleri büyük Merkez bankalarıdır (ECB, JCB) dense yanlış olmaz. İslâm ın güzel ahlak ikliminde İES de; gayri meşru, yasa dışı toplumun ve insanın inancına, aklına, canına, malına, namusuna zarar veren her türlü meslek, iş ve faaliyet yasaklanmıştır. Şimdi sosyo ekonomik dengeli bir kalkınmada tüm tercihlerini daima; öncelikle insan sonrada onun refah ve mutluluğuna hizmet edecek olan reel sektörün gelişiminden yana kullanan aynı zamanda ekonominin kanı mesabesinde olan paranın satışına ve fiktif finans oyunlarına izin vermeyen İES içinde İBc nin işleyiş ve avantajlarını gözden geçirelim. II. İslam Ekonomisi ve Faizsiz Bankacılık İBc nin işleyişini anlayabilmek için İES nin varsayımlarını ve piyasaların tabi olacağı kuralları bilmek gerekir. Detaylara inmek mümkün olmadığından çok öz olarak belirtebileceğiz (Akın,1986 s ). A. Temel Varsayımlar 1. Birlik (Tevhid): Yaratılmış olan kâinat ve onu çepeçevre güç ve iradesi ile sarmış olan yaradanı Allah arasından değişmez kurallara bağlanmış deruni bir rabıta ve tevhid vardır. İnsanı ve toplumu anlamak ve iyi yönetmek için hayatın dünyadan ahrete uzanan ebedi bir süreç, iktisadi faaliyetlerin de bu düzenin önemli bir parçası olduğunu unutmamak gerekir. Onun için müslüman bir toplumda iktisadi tercihlerin tertip sırası ancak İslami ahlaki ölçüleri yardımıyla tayin edilebilir. Bu bakımdan iktisadi her faaliyette örnek; müslüman insanın ahlaki davranışlarıdır. 2. Denge: İnsanın ezeli ve ebedi mücadelesi kendi özünde, tabi ve sosyal çevre ve Rabbi ile kurmak istediği denge ve ahenk içindir. Piyasa dengesi de bunlardan biridir. Bu dengenin olabilmesi için ahlaki ilke ve sınırlamalar gereklidir. Ancak korunabilmesi için adalet şarttır. a) İlkeler: Piyasada fiyatlar herhangi bir müdahale olmaksınız arz ve talebe göre oluşur. Mülkiyet ve miras hakkı mevcuttur. b) Genel Sınırlamalar: Yasaklar: Faiz, iddihar, özel tekel, karaborsacılık, kaynak ve serveti atıl tutma, haksız rekabet, her türlü israfi politik nüfuz ticareti ve piyasa dengesine bozabilecek her türlü suni müdahaleler. 3. Serbest İrade: Mülk Allah ındır. Ancak o her yönden hür ve serbesttir. İnsana da onun halifesi (temsilcisi) sıfatıyla cüz i irade ve tercih hürriyeti verilmiştir. Müslüman bu tercihlerine ilahi emirlere uygun çerçevede kullanması gereken kimsedir. 4. Sorumluluk: İslamiyet in, sosyal davranışlara getirdiği ahlaki bir karşı denge unsurudur. İnsan yaptıklarının sorumluluğunu yüklenmek kaydıyla hür bırakılmıştır. B. Sınırlamalar: İES nin hürriyetlere getirdiği sınırlamalar iki bölümde mütalaa edilir. 1. Subjektif Sınırlama: İnsanın kendi nefsine bağlı olan iyi niyet, ihsan ve adalet gibi duyguların davranışlarına yön vermesidir. 2. Objektif Sınırlama: İslamiyet in farz kıldığı hususlar ferdi hürriyetlerin kesin sınırını çizer. Toplumun hayati menfaatleriyle yakından ilgili olan bu sınırların korunmasından bizatihi devlet sorumludur. Bu meyanda İES nin temelini oluşturan ideal değerleri bozan veya gelişmesini engelleyen dolayısıyla topluma zarar veren her türlü yasak faaliyetler konusunda koruyucu tedbirler alabilir toplum çıkarları söz konusu olduğu zaman gerekli müdahaleleri yapabilir. III. İslam Ekonomisi Sistemi İçerisinde Faizsiz Bankacılığın İşleyişi Faizsiz finansmanın metod ve araçları iki kategoride mütealaa edilir. (Report of Council,1980) A. Asli Metod ve Araçlar: Müslüman iktisatçılar arasında bu metod ve araçların faizden arındırılmış olduğu hususunda tam bir mutabakat olduğunu söyleyebiliriz. Sermaye katılımı (risk sermaye) şekline ortaya çıkan bu finans metodlarının prensip olarak aşağıdaki şartların bulunması halinde mümkün olabileceği belirtilmektedir. (Uzair,1978)

52 (i) Sermaye teşebbüsün yürütülmesinde ortak taahhüde katılan tamamlayıcı bir unsurdur. (ii) Sermayedar parasal sermaye ile katılsa da işin risk ve sorumluluğuna katlandığından mükâfata hak kazanır. (iii) Sermayedar müteşebbis ile birlikte kar/zararı önceden mutabık kalacakları bir oranda paylaşacaklardır. (iv) Kar/zarar oranı baştan belli olmakla birlikte fiilen elde edilecek sonuç belirsizdir. Asli finans metodlarının başında Kâr/Zarar Ortaklığı gelmektedir. 1. Kâr/zarar Ortaklığı (Mudaraba): Literatürde; kırad, KZO, emek sermaye şirketi, uyuyan ortaklık olarak anılan mudaraba kavramı çağdaş modern İBC de biraz farklı bir anlama gelmektedir. Commonwealth ülkelerinden biri olan Pakistan ve Pakistanlı iktisatçıların İngiltere de yaygın Yatırım Şirketleri nin işleyişinden esinlenerek mudarabaya bankacılığa uygun bir şekil vermeleri ile ortaya çıkmıştır. Sade bir şekilde açıklarsak: Mudi banka müteşebbis arasında gelişen ortak bir yatırım işlemidir. Mudi (Sermaye sahibi veya rebbül mal) ortak bir yatırım amacıyla bankaya (Sermayedarın vekili, müteşebbisin pasif ortağı olarak aracı durumundaki 1.mudarib veya amil) belirli vadede bir para yatırır. Şartlarına göre belirli bir havuz oluşturan bu fonlar müteşebbise (Yatırımcı 2.mudarib veya amil) yatırım için KZO bazında kullandırılır. K/Z teorik olarak üçe bölünür. Birinci kısım; müteşebbise (yatırımcı 2.amil), ikinci kısım; bankaya (aracı 1.mudarib), üçüncü kısım ise; mudiye (sermayedar rebbül mal) aittir. Ancak pratikte banka, yatırımcıdan gelen K/Z ikiye ayırarak bir kısmını mudilere diğerini de banka hissedarlarına dağıtır. Yani banka araya girer, mudi ile müteşebbis muhatap olmaz. Banka sadece kendi sermayesi ile KZO na girme imkânına sahiptir. Girişilen bir işten maruz kalınan zarardan, banka dolayısıyla mudi katılan sermaye kadar sorumludur. Kâr elde edilirse banka bunu önceden mutabık kalınan oranda diğer taraflara paylaştıracaktır. KZO bazında toplanan mevduat, özel olarak mudaraba amacına tahsis edilmiş olan yatırım Hesaplarında takip edilecektir. Mudi bu müşterek vadeli hesaba katılmayı kabul eder, vade, bankanın en kısa hesap dönemidir. Mudi bankaya vekili sıfatı ile işadamları ile yapacağı 2. kademe anlaşma için yetki vermek zorundadır. Bu fonlar diğer cari hesaplarla karıştırılmaz. Banka ve iş adamları genel ve özel şartları ihtiva eden ayrı bir mukavele yaparlar (çift katlı mudarebe olur), ayrıca tüm parasal alışverişin izlendiği bir cari hesap açılır. Mukavelede öngörülen şartlar dışında banka, müteşebbisin işine karışma yetkisine sahip değildir. Ancak açık basiretsizlik halleri hariç. Vade bitiminde zarar yoksa sermaye müteşebbisçe bankaya, banka tarafından da ilgili kısım mudiye iade edilir. Yürüyen işlerde şirket envanteri yeniden değerlendirmeyle ortaya konur ve değerlendirme mutabık kalınan sermaye bazında K/Z oranı belirlenir (Akın s. 124). 2. Ortaklık (Müşareke veya Şirketül İnan) Bu hem sermayenin hem de emeğin aktif olarak ortaya konduğu tam bir ortaklıktır. KZO da zarar, sermayedara (rebbül mal) ait olmakla beraber ortaklıkta sermaye hisselerine göre paylaştırılır. İnan şirketi, sermaye ve kar eşitliğinin aranmaması iştigal alanlarında herhangi bir sınırlamaya tabi tutulmaması gibi nedenlerle uygulamada rağbet görmüştür. Bu tip ortaklık bankaların bugün ki A.Ş. Tarzı ile de uygunluk arz etmektedir. İBC de uygulaması günümüzdeki diğer bankalarda olduğu gibi karlı ve verimli gördüğü çeşitli alanlarda faaliyet gösteren teşebbüslere bankanın kendi sermayesi ile iştirak etmesidir. Bir tür öz sermaye yatırımıdır. Banka bu şirket sermayesini temin ederken ortaklarıyla kar dağıtım oranını anlaşma ile tayinde serbesttir, ancak bu oranın mutlaka önden tayin edilmiş olması gerekmektedir. Banka yine pasif ortak durumunda olduğundan aktif ortağın kâr payının sermaye oranından daha fazla olması mümkündür. Zarar vukuunda işadamları sermayeleri ile de sorumlu olacaklarından bu ip ortaklıktan ziyade KZO nı tercih ederler (Akın s. 148). B. Tali Araç ve Metodlar İBC nin kapitalist bir sistem içinde KZO bazına oturulmasının birtakım güçlük ve imkansızlığı ortaya çıkaracağı açıktır. Bu bakımdan KZO yerine haklı olarak diğer bazı metodların kullanılması gereğine işaret edilmiştir (Report of Council ; AKIN s. 154). 1.Murabaha: Bir malın maliyetini alıcıya söylemek şartıyla muayyen bir kâr karşılığında onu peşin veya vadeli olarak satmaktır. İBC da alıcı (işadamı) ve satıcının (banka) kâr marjı üzerinde mutabık kıldıkları bir satış şeklidir. Bu işlemde malın alımı ve bankaca tesellümü, ayrıca kâr marjının makul oranda tespiti önemlidir. Zarar ihtimali zayıf olduğundan dış görünümüyle faizi andırmaktadır. ÖFK hesaplarında üretim desteği olarak ifade etmektedir. 2.Leasing: Kira ve kiralananın mal tespiti dışında İES ye uygun bir finansman durumudur. Diğer bankalarca da yapılabilmektedir. 3.Hizmet Masrafı: Fonların sadece hizmet masrafı alınarak kullandırılmasıdır. 4.Endeksleme: Mevduat ve avansların fiyat endekslerine göre ayarlanmasıdır. 5.Selam Satışı: Peşin para veya peşin verilen bir mal karşılığı veresiye bir mal satın almaktır. Bir nevi alivre alımdır. 6.Normal Getiri Üzerinden Finans: Önden tespit edilen ortalama bir getiriye göre fon temin edilebilmesidir. 7.Yatırım Müzayedesi: Faizsiz bankaların mevcut ve hazırlattıkları projeleri açık arttırmaya çıkarmasıdır. 8.Puanlı ve Kaydırmalı Kredi: Mevduatın belirli bir vadeli hesapta kaldığı vadeye göre puanlandırılması sonucu faizsiz kullandırılan bir kredidir. Emlak kredilerinde uygulanmaktadır. 9.Hisse İskontosu:Yeni projelere ait hisse senetlerinin nominal değerinin altında satın alınmasıdır. 10.Özel Kredi ve Hizmet Kolaylığı: Devamlı müşterilere sağlanan nakdi ve gayri nakdi krediler ve çeşitli banka hizmetleridir. Bütün bu tarihi metodlar ya iktisadi ya da fıkhi yönden sakıncalı yönleri olan ancak bu ortamda uygulanabilecek metodlardır. IV. Faizsiz Bankacılığın Kalkınmadaki Rolü: İES de kalkınma politikasının amaçlarını şöyle özetleyebiliriz (Ahmad, K. 1980). Beşeri kaynağın geliştirilmesi: İES'de en başta gelen amaçtır. Bu sadece çeşitli iktisadi ve bilimsel faaliyetleri başarıyla yürütebilecek biçimde maharet ve kapasite kazandırma eğitimi değil aynı zamanda en şerefli mahluk olan insanın özüne ait değerleri ortaya koyacak bir şahsiyet ve karakter inkişafını da içine alır. Faydalı üretimi yayma: İslami sınırları ve ihtiyaçlarının sırasını gözetmek kaydıyla her türlü üretimi yapma ve yaymaya gayret edilmelidir. Öncelik sırası: 1. Temel ihtiyaç maddelerinin bollaştırılması 2. Savunma gereklerinin karşılanması 3. Temel sermaye mallarında yeterli bir seviyenin tutturulması 4. Hayat standardını ve kalitesini yükseltmek: Bu ancak manevi gelişme, ekonomik ve sosyal refahın başarılması ile gerçekleşebilir. Bu bakımdan şu hedeflerin gerçekleştirilmesi gerekir: 5. Tam istihdam 6. Geniş tabanlı etkin bir sosyal güvenlik sistemi 7. Sosyal adalet ve adil bir gelir dağılımı 8. Dengeli kalkınma 9. Yeni teknoloji üretimi 10. Dış dünyaya bağımlılığı azaltma İBc ın kalkınmadaki rolünü İES nin analitik yapısını incelemeye uygun olan Keynesgil teoriden yararlanarak şöyle özetleyebiliriz

53 A. Yüksek Büyüme Hızıyla Birlikte Tam İstihdam ve Refah: Konuya geniş bir açıdan bakılacak olursa, hızlı bir kalkınmada sosyo ekonomik denge ve istikrarın sağlanması; kaynakların yatırım ve tüketim harcamalarına zamanlar arası optimal tahsis ve dağıtımı meselesinde düğümlenmektedir. İES' de kaynakların tahsisi iki faktöre bağlıdır (Choudhury, 1981). Gerekli hasıla oranı (yatırımın marjinal etkinliği), Kapitalizmden farklı olarak gelirin zamanlar arası tüketim listelerinden ziyade yatırıma tahsisi sorunudur. Risk primidir Kâr zarar ortaklığından nimet külfet dengesi ve riskin paylaşılması söz konusudur. 1. Ekonomik Büyüme ve Kalkınma: A. Sermayenin Marjinal Etkinliği: Büyümenin anahtar değişkeni yatırımdır. Faiz olmayınca yani İBc in devreye girmesi halinde marjinal etkinliği nispeten düşük fakat, verimli ve sosyal faydası ağır basan yatırımlar kolaylaşacaktır. B. Risk ve Risk Sermaye: Yine belirli bir sermaye stokunun marjinal etkinliği; bekleyişlerinin belirsizliği yanında, rizikonun da hesaba katılmasına bağlıdır. Yatırımcı müteşebbis, normal iş riski yanında, kredi ve kur riskini de yüklenmek zorunda kalacaktır. Bütün bunlar faiz haddini, dolayısıyla sermayenin maliyetini yükseltir. Hâlbuki İES de riziko bir kazanç unsuru sayılmamaktadır. KZO na dayalı finansman usulünde iş riski dâhil, müteşebbislerin tüm bekleyişleri dolayısıyla yatırımları olumlu yönde etkileyeceği açıktır. FB ların risk sermaye temini için piyasaya girmesi sayesinde (Albach, 1982): Yeniliğe elverişli kar marjı düşük alanlara kayılır. Sosyal getirisi fazla olan yatırımlara girişilebilir. Arzulanan dağıtım hedeflerine daha kolay yaklaşılır. Gelişen ülkelerin en fazla ihtiyaç duyduğu teknik yönetim know how ın ikmaline yardımcı olur. C. Belirsizlik: Yatırımı tayin eden en önemli faktörlerden biri de müteşebbislerin geleceğe ait bekleyişleri ve belirsizliktir. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi karşılıklı bir sorumluluk anlayışı içinde işbirliğini gerektiren KZO uygulaması İBc aracılığı ile faizden ve kumardan arınmış dengeli ve istikrarlı bir borsanın kurumlaşmasına imkân tanıyacaktır. Böylece: Hisseli şirketlere mudi ve müşterilerinden temin ettiği fonlarla ortak olarak, onları temsilen yönetim ve denetime ağırlığını koyar. Gerçek Değerlendirme ve işbirliği esasına dayalı alışverişi getireceğinden spekülasyona set çekip, yatırımcı müteşebbisi sonuna kadar destekleyecektir. Girişimci emeği destekleyerek yeni firmaların piyasaya girmesine imkan tanıyacaktır. Küçük ölçek firmaların menkul değerlerine imza koyarak onları güçlendirerek rekabete hazırlayacaktır. KZO' da mudi banka müteşebbisin menfaatleri (kâr) müşterek olduğundan tarafların sorumluluktan (veya riskten) kaçınması mümkün değildir. FB temel ihtiyaçların karşılanmasına öncelik verdiğinden reel kaynakları bekletmeden sosyal faydası ağır basan yatırımlara kaydırabilecektir. D. Tasarruf ve Sermaye Birikimi: Büyümenin bıçak sırtında buna karşı sosyal gelişmenin bize göre diken üstünde yürütülmeye çalışıldığı kapitalist düzende, Harrod; enikonu depresyon ve durgunluğun kaçınılmaz olduğunu, kronik durgunluklara karşı alınacak en etkin tedbirin; faiz hadlerinin düşürülmesi ve sonunda faizin tamamen kaldırılması olduğunu somut bir politika olarak açık bir dille ifade eder (Harrod, 1969) KZO'nın uygulanmasıyla; Kâr faize nazaran hem daha büyük, hem de daha dinamik bir teşvik unsurudur. Adilane paylaşılması hem iştirakçilerin daha fazla gelir elde etmelerine, hem de sosyal bir mutabakat teessüsüne imkân verir. Faize göre daha esnek olması nedeniyle kâr; özellikle enflasyonist dönemlerde tasarrufların reel değerlerini koruduğu gibi ilave bir gelir de sağlar. Yeni bir tasarruf terbiyesi geliştirerek, çeşitli nedenlerle yapılan büyük ölçüdeki iddiharı çözerek potansiyel tasarruf imkânlarını harekete geçirir. Kaynakların zamanlar arası tahsisinde, kâr hadleri nin maksimizasyonu en uygun bir ölçü sayıldığına göre FB kaynakların optimal tahsisinde faize nazaran daha yeterli bir ölçü ile hareket ediyor demektir. Ayrıca FB. Faizli finansmanda büyük ölçek tekellerin olan kredi takdiri kriterleri yerine; sosyal fayda, verim ve kar haddi gibi değişik dinamik ölçülerden hareket ettiğinden orta hatta küçük ölçek mucid firmaları finanse ederek piyasalardaki oligopolist eğilimi engeller. E. Dış Ödemeler Dengesi: İBc'nin bu dengeye katkısını şöyle özetleyebiliriz: Dış Ticaret: Müslüman ülkelerin elinde bulunan başta petrol olmak üzere endüstrileşmiş ülkelerce kapatılan stratejik hammaddelerin daha ucuza temini mümkün olur. Müslüman ülkeler arasında kuracağı ortaklık, yakın işbirliği ve finans ağı sayesinde ödemeler kolaylaşacak bu kısmi konvertibilitenin ve ortak pazarın da başlangıcını oluşturabilecektir. Orta ölçek firmalara finansman desteği sağlayarak, bağlantısız teknoloji transferine imkan verir. (1) Görünmeyen Kalemler: Dış borçlanmalarda uygulanan yüksek faiz oranlarının finansman imkânlarının tümünü yuttuğu acı bir gerçektir. Bu borçların servis yükü gelişen ülkelerin ekonomilerini kilitlemektedir. FB'lar bu arada İslam Kalkınma Bankası KZO sistemini işleterek bu sakıncaları büyük ölçüde önleyebilir. İBc ın devreye girmesi ile yurt dışı özel döviz imkânları (örneğin; işçi dövizleri) yurt içi yatırımlara kolayca kanalize edilebilir. (2) Sermaye Hareketleri: Kâr transferlerinde gerekli garantinin sağlanması halinde, özellikle Orta Doğu'daki zengin müslüman ülkelerden KZO bazında sermaye akışının sağlanması mümkündür. 2. Tam İstihdam: a. İstihdam ve faiz: Günümüzde kriz ve dalgalanmalarla gelen en büyük ve yıkıcı problem işsizliktir. Faiz haddi yatırımları frenleyerek istihdamın daralması ve işsizliğin artmasında özel bir role sahiptir. Keynes e göre çare tam istihdam gerçekleşinceye kadar faiz haddini düşürmek Harrod a göre faizi kaldırmaktır. Bu durumda faizsiz İES de sermaye malları talebinin sonsuz olduğunu hiç değilse teorik olarak kabul etmek gerekir. Gerçekten İES de istihdam zorlama ile değil bünyevi olarak kendiliğinden filizlenmektedir. İES de girişken yetenekli emeğin önünde suni hiçbir engel yoktur. KZO'nın çalışanların tümüne teşmil edilecek tarzda iş hayatına uygulanabileceğini düşünecek olursak; İES' de istihdama ücret hadleri yönünden konulacak sınır da kalkıyor demektir. Zira KZO geniş kapsamlı olarak ele alınacak olursa toplumda gelir ve servetin gönüllü sosyalizasyonunu, risk ve külfetin anonimleşmesinin sağlıyor demektir. b. İBC' nin İstihdama Katkısı: Bu düşünceler ışığında İBC; (1) Emek ile sermayeyi sahiplerinin menfaatlerini mükemmel bir şekilde telif ederek bir araya getirirken, özellikle ekonominin en değerli unsuru olan emeğin temayüz etmesine imkân tanıyacaktır. (2) Klasik bankaların riskli bularak yanaşamadığı kırsal kesimde, tarım ve tarımsal sanayiyi finansman ve teknik yönden destekleyerek geniş istihdam ufku açar. Zira İBc kırsal kesimde istihdamı ve gelir dağılımı iyileştirecek ve köylülerin sanayi toplumuna sağlıklı geçişini sağlayabilecek bir politikanın temeli sayılan şu unsurlara sahiptir: KZO ilkesi nedeniyle işbirliğine daha yatkındır. Sağlam finansman metodlarıyla destek sağlar. İdari ve teknik bilgisinden halkı istifade ettirir. Proje seçim ve değerlendirmesinde yardımcı olur. Daha önemlisi, en az kâr kadar sosyal faydayı da amaç edindiğinden yöre halkının güven ve desteğini kazanır. 1. Fiyatlar ve Para Değerinde İstikrar: Bu istikrarlı bir büyümenin de ön şartıdır. Bu bakımdan İES' de merkezi hedefleri arasındadır

54 a. Maliyet enflasyonu: girdilerin fiyat şişkinliğinden kaynaklandığına göre; En önemli girdi olan sermaye, faizli finansmana göre KZO da daha maliyetle ve riskle elde edilebilecektir. - Emek: KZO nun tüm ekonomiye ve çalışanlara teşmil edilmesi halinde; ücret talepleri düşerken verim artacak ve maliyetler bundan olumlu etkilenecektir. - Teşebbüs: Sadece karını düşünen ve muhtemel en küçük bir riske tahammülü olmayan pamuk ipliğine bağlı işadamı banka ilişkileri; İBc de yerini, nimet ve külfetin paylaşıldığı gerçek bir işbirliğine terk edecektir. Firmalar daha dayanıklı ve istikrarlı olacaklardır. - Hammadde: Başta petrol olmak üzere, müslüman ülkelerin sahip olduğu kaynaklardan ilk elden ucuzluk ve kolaylıklar sağlanabilecektir. - Teknoloji: Leasig ve Üretim Desteği gibi uygulamalar yeni teknolojilerin transfer ve kullanımını kolaylaştırmaktadır. 2. Talep Enflasyonu: Bu dönemde talebi kısıp, tasarrufa yöneltmek ve aşırı likiditeyi çekmek için yüksek faiz ve sıkı para politikası izlenir. Halbuki bu; üretken yatırımları felce uğrattığı gibi tasarruf yerine, spekülatif plasmanları kamçılayarak enflasyonu azdırır. İBC da krizlerin kaçınılamayan riski paylaşıldığından KZO daha istikrarlı ve dayanıklıdır. KZO, değişken getirisi ile bu dönemlerde reel değerini koruyarak, hatta ilave gelir getirerek tasarrufu teşvik eder. b. Kriz ve Dalgalanmalar: Faizli finans sistemi ekonomik faaliyetleri frenlemekteki maharetini maalesef kalkışta gösteremez. Gelişmiş Ekonomilerden finans sistemiyle dünyaya yayılan durgunluk ve krizler reel sektörü felce uğratarak en büyük sosyal felaket olan işsizliğe yol açar. Tedbir adıyla, en ağır bedel, çalışanlar ve yoksullara ödetilerek hesaplar kapatılır. Zira risk ve zarar her zaman en zayıf halkanın üzerinde kalır. İES ve İBC nın çok maksatlı denge ve fonksiyonları bu tür krizleri önleyeceği gibi, şoklarını da sosyal dayanışma sayesinde kolayca atlatacak bir bünyeye sahiptir. B. Sosyal Adalet ve Sosyal Refah: İES, piyasanın işleyişine ve iktisadi faaliyetlerde doğabilecek muhtemel fesat ve adaletsizliğe, belli ahlaki kurallar çerçevesinde daha baştan set çekmeyi amaçlayan bir sistemdir. Bu bakımdan refah anlayışı muhteva yönünden mevcut la ahlaki sistemlerden büyük ölçüde farklılıklar arz eder. Esasen sosyal refah ve adalet, hangi sistemde olursa olsun salt iktisat dışı unsurları kapsamaya eğilimli subjektif kavramlardır. Ancak maalesef kapitalizmde başıboş ferdi isteklere terk edilen bu konu, sosyalizmde de bürokratik bir esaret cenderesine sokulmuştur. İES'in diğer sistemlerden farklı, tenkid edilen ama bir bakıma da onlardan önemli bir üstünlüğü; insanın tabiatı icabı, istismara hayli müsait olan subjektif davranış alanlarının, önceden açık ve seçik hükme bağlanmış olmasıdır. Kapitalizmin de sosyalizmin de nihai amacı refahtır. Refah; insanın nefsini tatmine (daha iyi yeme, içme ve eğlenme gibi) yönelik araç ve gereçlerin geliştirilmesi ve kullanılması demektir. İslamiyette insanın esas maksadı ise ebedi mutluluktur. Ona ise ancak rabbini tanımakla (marifetullah) ve onun rızasını kazanmak (kulluk) ile ulaşılabilir. Rabbini tanımanın anahtarı ise kendini tanımaktır. Onun için Nefsini bilen rabbini bilir denmiştir. Dünya ahiretin tarlası, ahiret ise ebedi mutluluğun semeresinin alındığı vuslat (rabbine) yurdudur. Bu bakımdan insana şu fani ömründe yakışan, yaşarken; kıymetli mesaisini dünyadaki nasibini (refah) unutmadan, esas amacı olan ebedi mutluluğu elde etmeye hasretmektir. İnsanlara, yüce gayesini hatırdan çıkarmamak kaydıyla bahşedilen her türlü nimetten (helal yolla) istifade etmelerine müsaade edilmiştir. Dünyada başlayıp, ahirette devam edeceğine inanılan insan hayatının kutsal gayesi olan ebedi mutluluğun gölgelenmemesi için başka bir deyimle refah yanına mutluluk boyutunun da konabilmesi için refah anlayışına ölçüler getirilmişti (Naqvi, 1978). SONUÇ Parakolik bir sistem olan kapitalizm merkezi gücünü faizli (zehirli) finans sisteminden almaktadır. Faizsiz kapitalizm izm den ibarettir. Yapay, fiktif hatta sahte işlemlerle harekete geçirilen finans mekanizması her türlü gayri meşru (sahtekarlık, kumar, dolandırıcılık ve yasa dışı faaliyetler) oyun ve profesyonel oyunculara açıktır. Kapitalizmde finans sisteminin dayandığı kurumlar ve bunları islami açıdan irdelenmesini şöyle sıralayabiliriz: 1. Para Sistemi: Oyun kurucu ve para basan FED, İMF ve ECB başta olmak üzere diğer merkez bankalarını da dolaylı devreye girdiği Amerika nın kontrolünde dolar ağırlıklı karşılıksız, esnek hatta biraz sahte bir özellik taşıyan süper güce prim veren bir para sistemidir. İES de adil ve sağlam bir para sisteminin; her zaman ve her yerde geçerli ve istikrarını koruyan altına dayanması gerekir. Bu sayede haklı ve dengeli bir alışveriş yapılabilecektir. 2. Dağıtılmayan karlar ve amortismanlar: Çok uluslu şirketlerin büyümesi ve bağlı işletmelerin nakit akışı ile kontrol edilebilmesine yarayan örtülü bir kardır. Kontrolü güç olan bu meblağlar borsalarda spekülasyon ve manipülasyonlara yol açabilmektedir. İES ve KZO da önceden anlaşmaya konu olan kar ve temettü paylarının değiştirilmesi ve tutulması söz konusu değildir. 3. Menkul kıymetler borsası ve diğer şans oyunları: Finans piyasalarında en büyük para alışverişi anlaşmalı değerlendirme ve yine endeks esasına göre kumarhaneden farkı olmayan bu kurumsal yapının içerisinde dolaşmaktadır. Şans oyunları İES de izin verilmeyen işlemler olup alışverişler ancak fiyatı belli, hazır ve gerçek değerler üzerinden yapılabilir. 4. Vadeli ve taksitli alışverişler: Halen bu piyasada sadece mal ve hizmetler değil; iddialar, ihtimaller, fırsatlar satılabilir ve sigortalanabilir. Türev kâğıtlarla yapılan bu alışverişler büyük küçük hatta profesyonel her türlü müşterinin ve oyuncunun dolandırılmasına müsait aldatıcı bir saadet zinciri oluşturabilir. Bu zincir en zayıf halkasından koparken tüm finans ve özellikle reel sektöre büyük zararlar verir. İES de prensip olarak vadeli ve taksitli alışverişler tavsiye edilmediği gibi tersine fakirlik getireceği belirtilmiştir ancak somut ve teslim edilebilir değerlerin alışverişine izin verilmiştir. Bu bakımdan karşılıksız ve yapay türev senetleri üzerinden hiçbir işlem yapılamaz. 5. Yasa ve kayıt dışı faaliyetler: Hali hazır sistemin % 30 ile 50 arasındaki kısmını oluşturan genellikle kayıt dışı, peşin olarak yürütülen işlemlerdir. İES' de bu tür gayri meşru faaliyet ve işlemlere hiçbir zaman kapı aralanmaz. Sonuç olarak İES ve İslami Finans Sistemi kriz ve dalgalanmaları büyük ölçüde engelleyici ve ağırlığını reel sektöre vererek kalkınma ve refahı ahlaki bir iklimde yürütmeye çalışan piyasaların özlemini çektiği istikrarlı sosyal bir sistemdir. (1) Bu deyişi ilk Keynes kullanmıştır (1980, s. 249). (2) FED Yasal olarak ABD Hükümetine karşı bağımsız, hisse çoğunluğuna ve yönetime hakim asli 6,tali 12 Bölge FED Bankası ve diğer üye bankalardan oluşmaktadır. Kapitalizmin Partenon u konumundaki FED, Amerikan ekonomi ve siyasetine de yön veren nev i şahsına münhasır dokunulmaz bir kurumdur. (3) Bernard Madoff un yürüttüğü Wall Street in en büyük Ponzi Oyunu nda (bir nevi borcu borçla ödeme) Boston daki bir Yahudi yardım kuruluşundan, Zürih ve Tokyo ya kadar birçok yerde büyük bankaların 50 milyar dolara yakın paralarını kaybettiği ortaya çıkmıştır. Sadece Süper zenginleri değil herkesi dolandırılmış olduğu anlaşılmaktadır

55 KAYNAKÇA Ahmad, Khurshid; Economic Development in An Islamic Framework, Studies in Islamic Economics, (Ed. Khursid Ahmad), ICRIE King Abdül Aziz University, Jeddah and Islamic Foundation, Leicester, Akın, Cihangir (1986) Faizsiz Bankacılık ve Kalkınma, Kayıhan Yayınları 1986 İstanbul Albach, Horst. (1982) Risk Capital Investment And Economic Cooperation Islamic Banks and Stategies of Economic Cooperation (ed. M. Ali), published for IAIB, New Century Publishers, London. Aydın, M.Faruk US, Vuslat (2008); Hedge Fonlar: Eğilimler ve Riskler Tisk Akademi c.3, s.5 Choudhury, M. A. (1981) The Rate of Capitalization in Valuation Models In An Islamic Economy Paper presented in the forth comming follow up seminar on the monetary and fiscal economics of Islam, Islamabad, January. Keynes, J.M. (1980); İstihdam, Faiz ve Para Genel Teorisi, (Çev. Asım Baltacıgil), Minnetoğlu Yayınları, İstanbul Kindleberger (2008) Charles P; Cinnet, Panik ve Çöküş, Mali Krizler Tarihi,Bilgi Üniversitesi Yay., İstanbul. Report of the Council of Islamic Ideology on the Elemination of Interest from the Economy, Islamad, June, 1980 Report of Interest Free Banking by a Committee Headed by the Finance Minister, Goverment of Pakistan, Islamabad, 1980 Stiglitz,Joseph (2010) http/www.ntvmsnbc.com/id/ Yeldan, Erinç (2009); Kapitalizmin Yeniden Finansallaşması ve Krizi: Türkiye Krizin Neresinde? Çalışma ve Toplum sayı: 20 İSLAM DA EKONOMİNİN DAYANDIĞI BAŞLICA TEMEL İLKELER Prof. Dr. Hamdi DÖNDÜREN (45) * Uludağ Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, İslam Hukuku ÖZET Kur an ve sünnette iktisadî ve ticarî hayatla ilgili prensiplerin konuluş amacı haksız kazancı önlemek, her hak sahibine hak ettiğini vermek olarak özetlenebilir. Bu iki kaynakta yer alan riba, karaborsacılık, hileli alış veriş, fahiş gabin gibi yasakların amacı da haksız kazancı önlemektir. İktisadî hayatta helal kazanç; bağış, miras, topluma ait mubah malları usulüne göre mülk edinme gibi doğal yollar dışında emek, sermaye kullanımı ve risk ilkesine bağlanmıştır. Emek yoluyla iktisadî hayata katılım işçilik şeklinde olabileceği gibi, emek sermaye ortaklığı (Mudarebe) yoluyla da olabilir. Tarım kesiminde de müzâraa müsâkât ve mügarase terimleriyle ifade edilen ziraat, bağ bahçe ortakçılığı ve ağaç dikimi ortakçılığı da bir tarafın girişimciliği, diğer tarafın toprağını tahsis etmesiyle olabileceği gibi, girişimci sermaye sahibi ve toprak sahibi üçlüsü tarafından da çıkacak ürünü paylaşma ilkesi çerçevesinde tesis edilebilir. İslâm ekonomisi anlayışında altın, gümüş ve nakit para kaynakları likit para ve mübadele aracı olarak kabul edilmiş olup, bunların birbiriyle mübadelesinin peşin yapılması ilkesi korunmak istenmiştir. Bu gibi ekonomik değerlerin vadeye dayalı hayali kazanç konusu yapılmaması da öngörülmüştür. Mevcut olmayan standart ürünün para peşin mal veresiye (selem) akdine cevaz verilirken, kabzdan önce satış yasağı ilkesi ile bu gibi elde olmayan ürünlerin belge üzerinden devrine sınırlama getirilmiştir. Gerek döviz ve altın piyasalarında, gerekse henüz üretilmemiş ekonomik değerlerin borsada vadeli işlemlere konu yapılması dünya piyasalarını reel ekonomiden uzaklaştırdığı bilinmektedir. Kur an ve sünnetin bu konudaki öngörülerinin reel ekonomi yönünde yoğunlaştığı söylenebilir. Biz bu araştırmamızda İslâm da ekonomik hayatın dayandığı temel ilkelerden bazısını açıklamaya çalışacağız. 1 EKONOMİDE ADALET İLKESİ Adalet mülkün temeli olup, herkese hakkını yerli yerinde ve tam olarak vermek demektir. Kur an ve sünnette ticari ve ekonomik hayatla ilgili olarak üzerinde titizlikle durulması istenen hususların başında dürüst davranmak gelir. Bu da hakların tam olarak verilmesini gerektirir. Bunun gerçekleşmesi ise ölçü ve tartıda hile yapmamak, sağlam terazi ile tartmakla olur. Kur an da, ticaret hayatındaki ölçü tartı ve hak dengesi, gökle yer arasındaki denge ile şöyle karşılaş- (45) * Prof. Dr. Hamdi Döndüren in mazereti nedeniyle Sempozyum a katılamaması üzerine, tebliğin sunumu aynı fakültede öğretim üyesi olan Doç. Dr. Recep Cici tarafından gerçekleştirilmiştir.)

56 tırılır: Göğe gelince, onu Allah yükseltti ve dengeyi koydu. Sakın dengeyi bozmayın. Tartıyı doğru yapın ve eksik tartmayın. (46) Kur an da, ticaret ahlâkı bozulan, ölçü ve tartıda hile yapan Medyen halkını, dönemin peygamberi Şuayb (a.s) ın şu şekilde uyardığı görülür: Ey kavmim! Allah a kulluk edin, sizin için O ndan başka ilah yoktur. Ölçü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi bolluk ve bereket içinde görüyorum. (47) Ey kavmim! Ölçü ve tartıyı adaletle ve tam yapın. İnsanlara eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. (48) Medine ye hicret sırasında yolda indiği nakledilen Mutaffifîn suresinin ilk ayetlerinde, hileli iş yapan tüccar şöyle kınanır: Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay haline! Onlar insanlardan ölçerek aldıkları zaman, tam alırlar. Fakat başkalarına ölçerek veya tartarak verdikleri zaman eksiltirler. (49) Hz. Peygamber in ticarî ve iktisadî hayatla ilgili birçok söz, fiil ve takrirleri vardır. Ona en üstün kazancın hangisi olduğu sorulunca, Kişinin elinin emeği ve doğrulukla yapılan (mebrûr) alış veriş. (50) buyurmuştur. Aşağıdaki hadisler İslâm ın ticaret hayatında etiğe verdiği önemi gösterir: Sözü ve muamelesi doğru tüccar, kıyamet gününde arşın gölgesi altındadır. (51) Dürüst, sözüne ve işine güvenilir tüccar, nebiler, sıddîkler ve şehitlerle beraberdir. (52) Servet, iyi (hayırsever) kişilerin elinde ne güzeldir! (53) Bir kimse, gıda maddelerini toplayıp günün rayiç fiyatı ile satsa, sanki onu yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine ücretsiz dağıtmış gibi sadaka ecri alır. (54) Ey tüccar topluluğu! Hiç kuşkusuz alış verişe, boş söz ve yalan yere yemin çokça karışır. Bu eksikliği sadakalarınızla telafi ediniz! (55) Batı toplumlarında Max Weber gibi iktisatçılar; kapitalizmin gelişmesinde dini kökenleri ön plana çıkarmış, batı dünyasında yasal düzenleme ve ticarî hayattaki değişim sürecinin Protestan ahlakının eseri olduğunu söylemişlerdir. Weber bunun esaslarını; Öz disiplin, sıkı çalışma, zamanı iyi kullanma, bireyin tasarruflarını yeniden yatırıma dönüştürmesi, kişisel dürüstlük, yaratıcı yenilik ve ödülü sadece Tanrı dan bekleme konusunda güçlü inanç olarak özetlemiştir. (56) Bu etik değerlerin yukarıda zikrettiğimiz Kur an ve sünnet nasslarında yer aldığı açıkça görülür. Kanuni döneminde yaşayan Kınalı Zade Ali Efendi nin ( ) Ahlâk ı Alâî adlı eserini Birey, Aile ve Devlet Ahlâkı diye üçe ayırmış, iktisadî hayatla ilgili olarak; a) Adalet, b) Helal kazanç, c) İşverenin işçisine karşı davranışları, d) Meslek sahibi olarak Devlet başakın ve görevleri başlıkları altında konuyu incelemiş ve şu sonuca ulaşmıştır: Toplumda işbölümü farz ı kifayedir, hayvanların ihtiyacı Allah tarafından karşılanmışıtr, insan aklıyla yeme, içme, giyim, barınma ve savunma tedbirlerini alır. Yoksulluk ve zenginlik Allah ın takdiridir, bu sayede toplum düzeni korunur. (57) Para toplumda adaleti sessizce sağlayan bir araçtır. Çünkü hakkı almak para ile olur. İnsandaki hırslar susan adaleti etkisiz kılar, arz ve talep dengesi bozulabilir. O zaman konuşan adalet olan Devlet dengeyi sağlar, zulmü önler. Ona göre ilâhî kanun adaleti belirlemede en mükemmel bir ölçüdür. Onun adalet tanımı şöyledir: Adalet, nısfet ve insaflı davranmak eş anlamlı olup, kişinin bir şeyin yarısını kendine, yarısını da ortağına vermesidir. Adalet Allah ın yeryüzündeki terazisidir. (58) İslâm da ticaretle ilgili, ayet ve hadislerde yer alan ortak nitelik, ticarî ve iktisadî hayatta aldanma, aldatma ve bu yolla oluşacak haksız kazancı önlemek ve karşılıklı risk ilkesini hâkim kılmak olarak özetlenebilir. (46) Rahmân, 55/7 9. (47) Hûd, 11/84. (48) Hûd, 11/85. (49) Mutaffifîn, 83/1 3. krş. En âm, 6/152; Hud, 11/84, 85; İsrâ. 17/35; Yusuf, 12/59, 88; Şuarâ, 181. (50) Ahmed İbn Hanbel, III, 466, IV, 141. (51) İbn Mâce, Ticârât, 1. (52) Tirmizî, Buyû, 4; İbn Mâce, Ticârât, 1; Dârimî, Buyû, 8. (53) Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV,197,202. (54) İbn Mâce, Ruhûn, 16. (55) Ebû Dâvud, Buyû, 1. (56) Aylin Ünal İhsan Taylan Çelik, İş Ahlakı Der. c.i, sy. 2, Kasım (57) Kınalızade, Ahlak ı Alâî, 1833, II, 73. (58) Kınalızade, age, I, 76, FAİZ YASAĞI İLKESİ VE BU YASAĞIN AMACI Riba, sözlükte; artma, çoğalma, şişme gibi anlamlara gelir. Türkçede faiz ve riba eş anlamlıdır. Bir fıkıh terimi olarak; ölçü veya tartı ile alıp satılan mislî (standard) malların, altın gümüş ve nakit paranın aynı cinsten miktarını, ziyade bir ivazla mübadele etmektir. Herhangi bir akitte taraflardan birine karşılıksız olarak şart koşulup sağlanan fayda ile fasit olan her türlü alış verişe de riba denilmiştir. Riba önce genel olarak ikiye ayrılır. a) Karz ve borç ilişkisinden doğan riba. Kur an ı Kerimde yasaklanan ve adına cahiliye ribası denilen çeşit budur. Bununla, nakit parayı ödünç verirken sırasında veya vadesinde ödenmeyen borca yeni bir vade tanırken anaparaya eklenen fazlalık kastedilir. b) Alış verişten doğan riba. Bu çeşit riba hadislerle yasaklanmış olup, fazlalık ve nesie ribası olmak üzere ikiye ayrılır. Fazlalık ribası: Aynı cinsten ribevî malların (ölçü veya tartı ile alınıp satılan mallar) birbiriyle mübadelesi halinde taraflardan birinin diğerinden fazla olmasıdır. Meselâ; on iki kilogram yemelik buğdayı, on kilogram. tohumluk buğdayla değişmek gibi. Buradaki yasağın amacının, mal takaslarının para değeri üzerinden yapılmasını sağlamak olduğunda açıklık vardır. Çünkü aynı buğdayların para değeri üzerinden değişimi alım satım sayılır ve faizle ilgisi kalmaz. Nesîe ribası: Vade karşılığında şart koşulan fazlalıktır. Aynı cinsten ribevî malların birbiriyle mübadelesi halinde taraflardan birinin veresiye olması bu çeşit ribayı doğurur. Aynı ribevî malların peşin değişimi ve cinsler bir olunca değişimin eşit miktarda yapılması halinde ise riba söz konusu olmaz. Usulüne uygun para veya mal takası yapılmış olur. İslâm ın çıkışı sırasında ödünç verilen asıl borca re sü l mal (anapara), vade sonunda ödenecek ziyadeye ise riba denilirdi. Borçları ertelerken eklenecek fazlalık da bu niteliktedir. Mekke de inen bir ayette ribanın sevap kazandıran bir amel olmadığına işaret edilirken, (59) Mirac la ilgili hadislerde de ribanın kötülendiği ve azaba sebep olabileceği bildirilir. (60) Medine de konuyla ilgili olarak ilk inen ayette Yahudilerin başına gelen sıkıntıların nedenleri arasında, kendilerine yasaklandığı halde faiz yemeleri gösterilir. (61) Hıristiyanlıkta, kilise 13. M. yüzyılın ortalarına kadar faizli krediler aleyhine tavır almıştır. Bu olumsuz yaklaşım ve paranın para doğurmayacağı ilkesi, Aristo ya (M.Ö ) kadar dayanır. Ancak, Hıristiyanlıkta faizin meşru ilân edilmesi, Katoliklerin büyük simalarından Saint Thomas d Aquin in (M.S ); Ticaret ve kredi rizikosunu göze almış ve parasını tehlikeye atmış kimseler lehine kâr ve kazanç hakkı tanımanın gerektiğini söylemesiyle gerçekleşmiştir. (62) Ancak, Saint Thomas ın sözlerinde yer alan, sermaye riski, kâr ve kazanç kavramları, sermayeyi kâr zarar ortaklığı çerçevesinde işletmeyi içerir. Böyle bir işlem ise İslâm da, sermayenin ya sermaye ortaklığı ya da emek sermaye ortaklığı (mudarebe) sözleşmesiyle işletilmesi anlamına gelir ki artık elde edilecek kazancın adı faiz değil, kâr (rıbh) olur. İslâm da ilk faiz yasağı 3. Hicret yılında katlanmış faizin yasaklanması ile başlamıştır. (63) Bundan sonra Hayber in fethi yılında (7/629) inen Bakara suresi arası ayetlerle uygulama genelleştirilmiştir. Hz. Peygamber in hadisleri faizin kapsamını genişletmiş ve uygulama şartlarını belirlemiştir. Faiz ayetlerin sonu şöyle biter: Ey iman edenler! Allah tan korkun! Eğer gerçekten inanıyorsanız, faiz alacaklarını bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, Allah a ve elçisine karşı, savaş açmış olduğunuzu bilin! Eğer tevbe edip, vazgeçerseniz anaparalarınız sizindir. Böylece, ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz. Eğer borçlu darlık içindeyse, eli genişleyinceye kadar ona süre vermek vardır. Eğer bilirseniz, bunu sadakaya saymanız, sizin için daha hayırlıdır. (64) (59) Rûm, 30/39. (60) bk. İbn Mâce, Ticârât. 58; A. İbn Hanbel, II, 353, 363. (61) Nisâ, 4/160, 161. (62) Ergin, İktisat, 38, 39. (63) Âl i İmran, 3/130. (64) Bakara, 2/

57 Kur an da sözü edilen riba, o gün piyasada kullanılan altın veya gümüş para borçlarından doğan ve adına cahiliye ribası denilen çeşittir. Bunu karz ve borçtan doğan riba olarak nitelemek mümkündür. Hz. Peygamber in hadislerinde alış verişten ve mal takasından doğan bir riba çeşidi daha yer almıştır. Bununla altın, gümüş ve döviz satışları ile mal takasları özel hükümlere bağlanmıştır. Altın gümüş ve döviz satışları fıkıh kaynaklarında genel alış veriş (Kitabü l buyû ) içinde değil, sarf akdi (Kitabü s sarf ) başlığı altında incelenir. Ubâde İbn Sâmit in (ö.34/654) rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyrulur: Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla ve tuz tuzla misli misline, eşit ve peşin şekilde trampa edilir. Farklı cinsler birbiriyle mübadele edilirse, peşin olmak şartıyla dilediğiniz gibi satış yapınız. (65) Bu hadisin Tirmizî deki rivayetinde şu ilâve vardır: Her kim bu şekildeki mübadelede fazla verir veya alırsa şüphesiz riba yapmış olur. (66) Hz. Peygamber döneminde altının para birimi Dinar (yaklaşık 4 gr.), gümüşün Dirhem (yaklaşık 2,8 gr.) idi. Bunlar kendi cinsinden olan altın veya gümüş alım satımında kullanılacaksa, aynı ağırlıkta işlem yapılması gerekiyordu. Böyle bir değerli madenin, işçilik dışında fazlalıkla değişiminin reel faizi oluşturduğunda şüphe yoktur. Burada faiz yasağı, değerini öz madeninden alan sağlam para nın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Nitekim Hayber ganimetleri arasında bulunan altın ve boncuk dizili bir gerdanlığı 12 dinara (yaklaşık 48 gr. altın para) satın alan Fudâle İbn Ubeyd (r.a), bu alış verişten şüpheye düşünce, durumu Allah ın elçisine sormuştur. Hz. Peygamber gerdanlıktaki altın kısmının diziden çıkarılarak ayrıca tartılmasını ve altın parayla ağırlık olarak denkleştirilmesini, geri kalan kısım için de fiyat takdiri yapılmasını bildirmiştir. (67) Buna benzer bir uygulama gümüş para ile ilgili olarak da nakledilir. Muaviye nin (ö.60/679), Şam valisi olduğu sırada, savaş ganimeti gümüş takı ve eşyanın, gümüş para olan dirhemlerle tartılmadan mübadele edildiğini gören sahabeden Ubâde İbn Sâmit buna itiraz etmiş ve yukarıdaki altı maddenin zikredildiği hadisi rivayet ederek muameleyi bozdurmuştur. (68) Burada amaç, piyasada ölçü birimi ve maden değeri ile işlem gören gümüş para miktarı ile aynı ağırlıktaki gümüş takı ve eşyanın denkleştirilmesi, takıda işçilik farkı varsa bunun ayrıca hesaplanmasıdır. Böylece aldanmanın önlenmesi amaçlanmıştır. Hz. Ömer in, altın ve gümüş parayı birbiriyle mübadele etmek için o günün kuru üzerinde anlaşan Malik İbn Evs ile Talha İbn Ubeydillâh ın alış verişine müdahale ettiği nakledilir. Çünkü Talha, değişimini yaptığı paranın bedelini peşin değil, birkaç saat gecikmeli olarak teslim edebileceğini söylemişti. Bu olayla ilgili olarak Hz. Ömer şöyle demiştir: İki cins parayı mübadele ederken, alıcı bedeli almak üzere, senden eve girip çıkıncaya kadar izin istese bile izin verme. Çünkü sizin için ramâ dan yani faize düşmenizden korkuyorum. (69) Burada amaç, günlük hatta saatlik olarak değişen döviz kur farkından dolayı taraflardan birinin aldanmasına engel olmaktır. Günümüzde altın veya döviz satışlarında günde bir kaç kez değişen kur farkları yüzünden, böyle bir vadenin taraflardan birisi için haksız kazanca yol açabildiği sıkça görülmektedir. Bu yüzden altın, gümüş veya döviz satışlarının peşin yapılması esası getirilmiştir. Veresiye satış yapıldığı takdirde, vade farkı eklenmese bile nesîe ribası na düşülmüş olur. Cins birliği olan mallar arasındaki mübadele konusunda Bilal el Habeşî den şu olay nakledilir: Bilal ın, Allah ın elçisine ikram etmek üzere iki ölçek adî hurmayı, bir ölçek kaliteli hurma ile değişim yaptığını haber alan Hz. Peygamber: Vah vah, ribanın ta kendisi! Bunu böyle yapma, fakat hurma satın almak istersen, kendi hurmanı sat, onun satış bedeli ile istediğin hurmayı satın al. (70) (65) Müslim, Müsâkât, 81; Ebû Dâvûd, Büyû, 18; A. İbn Hanbel, V, 314, 320. (66) Tirmizî, Büyû, 23. (67) Müslim, Müsâkât, 17. (68) Müslim, Müsâkât, 80; İbn Mâce, Mukaddime, 2. (69) Buhârî, Büyû, 76; Mâlik, Muvatta, Büyû, 33. (70) Buhârî, Vekâle, 11. Burada, mal takasının para değeri üzerinden yapılması gerektiği belirtilmiştir. Amaç kalite farkından doğacak aldanmaya engel olmaktır. Kur an ı Kerim de sözü edilen riba ile ilgili olarak İbn Rüşd (ö.520/1126) şöyle der: Cahiliye ribası, üzerinde ittifak edilen riba çeşidi olup yasaklanmıştır. Onlar fazlasını almak üzere ödünç verirler ve vade tanırlardı. Bu işlem şöyle oluyordu; borçlu alacaklıya, bana vade tanı, ben de sana olan borcumu arttırayım diyordu. İşte Hz. Peygamber in Veda haccındaki sözlerinde kastettiği riba çeşidi budur. (71) Riba yasağının illet ve hikmeti, zayıf durumda olan borçluyu korumak ve haksız kazanca engel olmaktır. Darda olanın ribaya razı olması ancak irade fesadı sonucu olur. Bu da faiz anlaşmasını, serbest iradeyle yapılan satım akdi nden ayırır. Kur an da riba ile satım akdinin farklı akitler olduğunun bildirilmesi irade fesadı yüzünden olmalıdır. 3 ALTIN VE DÖVİZİN PEŞİN BEDELLE SATIŞI İLKESİ (SARF AKDİ) A) Altın Gümüş ve Döviz Satışlarında Peşin Mübadele: Sarf sözlükte, parayı bozdurmak, harcamak, çevirmek demektir. Bir fıkıh terimi olarak; altın, gümüş veya diğer nakit paraların kendi cinsiyle veya başka para cinsleriyle peşin olarak değişimini ifade eder. Fıkıh kaynaklarında büyû (alış veriş) konusu ile sarf konusu ayrı başlıklar altında incelenir. Bunun nedeni; mal alış verişlerinde vade, selem, seçim hakkı gibi şart ve muameleler serbestçe yapılabildiği halde, sarf akdinde iki bedelin peşin ödenmesi, araya vadenin girmemesi gibi nitelikler onu diğerlerinden ayırır. Hadiste şöyle buyrulur: Altın ve gümüşü peşin olarak mübadele ediniz. (72) Buna göre, altın, gümüş veya nakit paranın birbiriyle mübadelesinde, taraflar meclisten ayrılmadan önce, iki bedelin teslim edilmesi gerekir. Aksi halde vadeye dayalı nesîe ribası meydana gelir. Nitekim Hz. Ömer in, yüz dinar altın parayı (yaklaşık 700 gr. altın para) gümüş para ile o günkü kur üzerinden değişim için anlaşan Malik İbn Evs ile Talha İbn Ubeydillah a müdahale ettiğini yukarıda belirtmiştik. Çünkü altın paranın bedeli olan gümüş paralar birkaç saat gecikme ile verilecekti. Burada Hz. Ömer in, eve girip çıkıncaya kadar bile olsa birbirinizden ayrılmayın, aksi halde sizin faize düşmenizden korkarım. (73) sözleri, bu gibi değişik cins paralarda kur değişikliğinden doğabilecek zarara engel olmaktır. Cinsler bir olunca miktarların da aynı olması gerekir. Nitekim Hayber fethinden sonra Fudâle İbn Ubeyd (r.a) in 12 Dinara (yaklaşık 48 gr. altın para) satın aldığı altın gerdanlık konusunda Allah ın Rasûlü, altının altın para ile (gram bazında) denkleştirilmesini, geri kalan süs malzemesi için ise fiyat takdiri yapılmasını bildirmiştir. (74) Buna göre bir sarrafın, aynı ayardaki eski altını yenisiyle değiştirmek isteyen müşterisiyle, doğrudan değişim yerine, günün altın kuru üzerinden, değişik nakit para birimi ile alım satım yapması gerekir. Aksi halde aynı cins altını fazlalıklı mübadele faiz olur. Hz. Peygamber in Bilal i Habeşi ye, kalite farkı olan iki cins hurmayı takas ederken, aldanmayı önlemek için, değişimin para değeri üzerinden yapılmasını istemesi de aynı ilkeye işaret etmektedir. Döviz cinsleri de dahil olmak üzere, piyasada her para birimi kendi içinde bir cins sayılır ve birbiri ile ancak peşin olarak mübadele edilebilir. Çünkü bu tür işlemleri faizli olmaktan çıkaran en önemli kıstas, bedellerden herhangi birisinin vadeye bağlanmamasıdır. B) Kredi Kartı İle Altın Satışı: Altın veya gümüşün vadeli olarak satılması durumunda, muameleye nesîe ve fazlalık ribası nın karışacağında şüphe yoktur. Diğer yandan sarraf kredi kartı ile satış yaptığı altının peşin bedelini bankadan (71) İbn Rüşd, Bidâyetü l Müctehid, II, 111. (72) Buhârî, Büyû, 78; Müslim, Müsâkât, 81, 83; Tirmizî, Büyû, 24. (73) Buhârî, Büyû, 76. (74) Müslim, Müsâkât,

58 alma imkânı bulduğu için, işlemin sarraf açısından peşin bir sarf işlemi kabul edilmesi mümkün görünüyor. Çünkü sarrafın hesabına geçecek peşin satış bedellerini banka ile yapacağı sözleşme gereği, peşin alma hakkı olabilir. Ancak bedeli çekme hakkını bir iki gün geciktirip topluca çekmesi peşin satış ilkesiyle çelişmemesi gerekir. Çünkü satıcının tasarruf alanına giren bedel peşin hükmünde sayılmalıdır. Günümüzde pek çok peşin ödemelerin, bankaya talimat verilerek, hesaba bedel aktarma yoluyla gerçekleştiği bilinmektedir. Ancak banka ile müşteri arasında altının vadeli işleminin devam ettiği düşünülürse, zemin ve uygulama alt yapısını hazırlayan sarrafın da, aynı faizli işlemin içinde yer aldığını kabul etmek gerekir. C) Foreks ve forward vadeli döviz piyasası: Vadeli altın ve döviz piyasası en kısa ifadesiyle vadeli işlem sözleşmelerinin alınıp satıldığı organize piyasalardır. Bu piyasada aracı üyeler vasıtasıyla herkes, borsa tarafından belirlenmiş miktar veya oranda teminat yatırarak vadeli alım veya satım yapabilmektedir. Yapılan tüm işlemler borsa takas merkezinin garantisi altındadır. Bu çeşit vadeli işlemler yüz yüze veya elektronik ortamda bilgisayar vasıtasıyla yapılabilmektedir. Bunun yanında foreks denilen vadeli döviz işlemleri de günümüzde tahminlerin üzerinde bir artış kaydetmiştir. Bir hesaplamaya göre dünya çapında vadeli döviz işlemleri tüm hisse senedi piyasaları toplamının 32,5 katına ulaşmıştır. Vadeli emtia piyasaları ile vadeli döviz işlemlerini birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü standart (mislî) olan bir emtianın peşin bedeli ödenerek selem akdine konu yapılması caiz görülmüş ve ma dûmun satışı yasağının istisnası sayılmıştır. Parasını peşin verip, 10 ton birinci kalite baldo cinsi pirinci üç ay sonra teslim almak üzere selem akdi yapmak gibi. Ancak döviz satışlarının peşin bedelle yapılması gerektiği için, vadeli döviz sözleşmesi, belki büyük döviz ödemelerini planlama ve büyük meblağları vadesinde hazır bulundurma bakımından bir ön anlaşmayı gerektirebilir. Bu bir satımdan çok vaad sözleşmesi olabilir. Tarafların, bağlayıcı olmamakla birlikte bu konuda verdikleri sözde durmaları onları faize düşürmez. Ancak çok büyük fiyat dalgalanmaları olması durumunda bundan büyük zarar görecek olan tarafın cayma hakkı bulunur. Günümüz foreks işlemleri bu anlamda bir döviz ihtiyacını karşılamak amacıyla yapılmadığı ve işin başlangıcında konulan teminatın kaldıraç sistemiyle, risk altında tutulması yüzünden bu işlem kumar ve faiz karışımı bir oyundan ibarettir. Nitekim döviz kuru aşağıya inerse, bu zarar sayılarak, aradaki farkın teminattan düşülmesi yoluyla, teminatın sürekli arttırılması ve her durumda foreks merkezinin en kötü ihtimalle komisyonunu alarak sürekli kazanç sağlaması ve üye oyuncunun tek yanlı risk altında bulunması bu oyunun kurallarındandır. Vadeli altın piyasası da vadeli döviz piyasası benzeridir. Gerçek satışlardan çok pozisyon satın alınarak oynanan bir kumar ve faiz karışımı bir işlemdir. D) Bir foreks işlemi örneği: Menkul değerler alım satımı yapan bir şirketin internet sitesinde verdiği Altın Kontratları bilgisine göre, kuruluşun komisyon bedeli olarak: Yurt dışı vadeli işlemler için 15 dolar, yurt içi vadeli vob için on binde üç ve hisse senetleri için on binde beş komisyon bedeli ile çalıştığını belirttikten sonra sistemin işleyişi şöyle özetlenir: 1 altın kontratının büyüklüğü 100 troy ons (1 troy ons= 31.1 gr.) yani yani 3,110 gram = 3 kilo 110 gram eder. 1 gram altın 60 lira ise 1 kiloya tekabül eden altın 60x1000 = TL. eder. Bizim kontratımız 3 kilo 110 gram olduğu için 3,110x = TL. eder. Yani müşteri 5739 dolar vererek TL lık altın pozisyonu açmış olur. Altın fiyatlarının değer kanacağını düşünüyorsanız alır (long). Altın fiyatlarının değer kaybedeceğini düşünüyorsanız satış yönünde (short) pozisyon açabilirsiniz. Kâr/zarar hesaplaması: Altının ons fiyatı dolar. Her onar cent artışta 10 ar dolar kâr, düşüşte ise 10 ar dolar zarar hesaba işlenir. Bunun sonucunda 1 ons altın kuru 1317 dolardan 1318 e yükselirse 100 dolar kâr hesaba geçerken, doların ons kuru 1316 ya düşerse 100 dolar zarar meydana gelir ve bu meblağ, pozisyon açılırken yatırılan 5739 dolar teminattan düşer. Yeniden teminat artırmak için hesaba 100 dolar eklemek gerekecektir. (75) Fiilen altın veya döviz alım satımı yapılmaksızın, sadece altın ve döviz kurları izlenerek oluşturulan böyle bir havuzun kumar ve faiz havuzu olarak değerlendirilmesi gerekir. Diğer yandan sanal alım satım talimatları ile altın ve döviz piyasasını ve kurlarını olumlu veya olumsuz olarak etkilemek yoluyla, kur yükselmeleri veya düşmeleri yüzünden pek çok alacaklı ve borçlunun bundan etkilendiği, zarara uğradığı ya da haksız kazanç elde ettiği düşünülürse, bu yolla kul haklarının yenmesine sebep olunduğu da dikkatten uzak tutulmamalıdır. 4 SİPARİŞ ÜZERİNE ALIM SATIM (MURABAHA) A) Para Vakıflarında Murabaha Uygulaması: Osmanlılarda ilk bilinen para vakfı, Fatih Sultan Mehmed in (ö.886/1481), geliri yeniçeri ocaklarına verilen etlerin sübvansiyonunda kullanılmak üzere vakfettiği altın tutarındaki vakıftır. (76) İstanbul da Fatih ten itibaren, yılları arasında 1161 para vakfı vardı. (77) Yine İstanbul un et ihtiyacı için Kanuni Sultan Süleyman (ö.974/1566) kendinden önce bu amaçla tesis edilen para vakıflarını birleştirerek, 698 bin akçelik bir vakıf oluşturmuştu. (78) Bu paralar İstanbul kasaplarına kredi olarak veriliyordu. Para vakıfları o kadar gelişmişti ki, bunları Vakıf bankalar olarak isimlendirmek mümkündür. Para vakıflarında toplanan fonlar, vakfiyelerindeki şartlara göre işletilmesi gerekiyordu. Fonların işletilmesinde kullanılan başlıca yöntemler şunlardır: Karz (ödünç vermek), Mudarebe (emek sermaye ortaklığı), Murabaha (vakıf para ile peşin mal alıp vadeli satmak yoluyla kâr elde etmek) ve Bidâa (vakıf parayı hayır amacıyla işletip kârın tamamını vakfa vermek). Bunlardan en çok kullanılan yöntem Murabaha dır. Para vakıfları Osmanlı nın son dönemlerine kadar önemini korumuştur. Nitekim 18 ve 19. yüzyıllarda kurulan vakıflar üzerinde yapılan incelemelerden, 18. yüzyıl vakıflarının % 31,7 sinin, 19. yüzyıl vakıflarının ise % 56,8 inin para vakıfları olduğu tespit edilmiştir. (79) Vakıf paraların ekonomide bir istikrar unsuru olması, bunların vakıf mütevellileri tarafından standart ölçülerde işletilmesi ile yakından ilişkilidir. Şöyle ki: İslâm kültüründe vakıflara, yetimlere ve kamuya ait bütün mal ve nakit para varlıkları rayiç piyasa fiyatları ölçü alınarak yönetilir. Bunların satımı veya kiraya verilmesi durumunda fahiş gabin (aşırı aldanma) ölçüsünde ucuza verilmesi, satım veya kira akdini geçersiz kılar. Gerektiğinde bunları yöneten mütevelli, veli veya kayyım, ortaya çıkan zararı tazmin etmekle yükümlü olur. (80) İlk olarak Belh fakihlerinden Nusayr b. Yahya (ö.268/881), rayiç piyasa fiyatlarının dışına çıkmayı ifade eden fahiş gabin ölçülerini, gayrimenkullerde % 20, hayvanlarda % 10 ve menkul mallarda % 5 olarak tespit etmiştir. Osmanlı Devleti piyasasında yüzyıllarca ölçü alınan bu miktarlar, 1876 tarihli Mecelle nin 165. maddesi ile kanunlaştırılmıştır. (81) Osmanlı ekonomik yapısında hâkim olan bu fiyat standartlarının, para vakıflarının Vakfiye lerinde de (75) (76) Uzunçarşılı, Kapıkulu Ocakları, I, 254. (77) Barkan Ayverdi, İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri, (H.953/M.1546) (78) Altınay, A.Refik, 16. Asır İstanbul Hayatı, İstanbul 1935, s. 87. (79) Yediyıldız, Bahaeddin, XVIII. Asır Türk Vakıflarının İktisadî Boyutu V.D., XVIII, 5 41; Öztürk, Nazif, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, TDV Yayını, Ankara 1995, s (80) krş. En âm, 6/152; İsrâ, 17/34. (81) Ali Haydar, Duraru l Hukkâm, İstanbul 1330 H., I, 165,

59 standart ölçülere bağlandığı görülür. Nitekim 1517 M. tarihli, II. Bayezid in oğlu Şehinşah ın oğlu Mehmed in karısına ait, gümüş dirhemlik paranın vakfiyesinde işletilme şekli şöyle belirlenmiştir: Yukarıda adı geçen vakfedici kadın, miktarı belirtilen gümüş dirhemin, ne eksik ne de fazla olmamak üzere, yılda her 10 dirheme, 1,25 dirhem (yıllık % 12,5) hesabı üzere, faiz (riba) ve faiz şüphesinden uzak bir şekilde, İslâm a uygun bir muamele (muamele i şer iyye) ve günlük rayiç bedeller (murabaha i mer iyye) uygulanarak, kâr (rıbh) getirecek şekilde işletilmesini şart koştu. Bu muamele sağlam rehin veya varlıklı kefil güvencesi ile güçlendirilir. (82) Bu vakfiyeye göre, vakfın konusu olan para fonu, yıllık % 12,5 kârla işletilecektir. Meselâ; İstanbul kasapları için hayvan yetiştiricilerinden peşin parayla satın alınacak hayvanlar, % 12,5 yıllık kârla kasaplara satılacak, kasaplar ödemeyi para vakfına bir yıl sonra yapacaktır. Bunun, günümüz faizsiz bankalarında uygulanmakta olan Murabaha dan ibaret olduğunda şüphe yoktur. Bu uygulamalara göre, vakıf paraların Murabaha yoluyla yıllık % arası kârlarla işletilerek, bir çeşit bankacılık faaliyeti sürdürülmüştür. Ancak para vakıflarının arka planında, Murabaha yöntemi görülür. Yıllık olarak eklenen bu fazlalığı faiz olarak değerlendirenler de olmuştur. Ömer Lütfü Barkan ve John E. Mandaville bunlar arasındadır. (83) B) Günümüz Faizsiz Bankacılığında Murabaha: Günümüz, faizsiz katılım bankaları büyük ölçüde (son istatiklere göre % 97) Murabaha yöntemini kullandıkları görülür. Uygulanan murabahada İslâmî ölçülerin gözetilmesi gerekir. Bu da finans kurumu ile vadeli mal alımı yapacak kimse arasında yapılan peşin alıp vadeli satma işlemi nin şu nitelikleri taşımasını gerekli kılar. a) Finans kurumuna bir malı peşin bedelle almasını emreden kişi, bu malı vadeli olarak satın alma vaadini de yapmaktadır. b) Malı peşin bedelle satın alan finans kurumu, mal müşteriye teslim edilinceye kadar olan hasar riskini, teslimden sonra da malın iadesini gerektirecek nitelikteki ayıp riskini üstlenmelidir. c) Malı alım vaadinde bulunan müşteri, ön anlaşması yapılan vadeli fiyat üzerinden malı teslim almalıdır. Günümüz, faizsiz katılım bankaları klâsik bankaların faiz oranlarına yakın kâr payı dağıttıkları için, yapılan işlemin faizli krediye benzediği ithamı yapılmaktadır. Bu yüzden, onların Mudarebe ve risk sermayesi gibi daha kârlı alanlara yönelmesi beklenir. C) Günümüzde Sukuk Uygulaması: Günümüz bazı dünya piyasalarında bir çeşit gelir ortaklığı senedi veya çeki sayılan sukuk belgeleri kullanılmaktadır. Arapçada sakk (çoğulu sukuk) olarak kullanılan Farsça çek kelimesi, asli şekil ve anlamıyla bugün batı dillerinde yaşamaktadır. Hz. Ömer devrinde de varlığı bilinen çek keşidesi beytülmale ve daha çok cehbezlere yapılabiliyordu. Ancak Hz. Ömer in, kıtlık yıllarında vurgunculuğa yol açmaması için, beytülmalden gıda maddesi alımını sağlayan sakk (çek) belgelerinin el değiştirmesini yasakladığı belirtilir. (84) Günümüz sukuku geçmişte kullanılan bu sukuktan farklıdır. Günümüzde Mudarebe, Muşareke, İcara hatta İstisna sözleşmelerine dayalı kâr veya gelir ortaklığı senedi diyebileceğimiz bu belgeler dünya borsalarında yerini almış bulunmaktadır. Sukuk veya faizsiz menkul kıymet kullanımı son yıllarda oldukça yaygınlaşmıştır. Körfez ülkelerinde 2000 yılında toplam değeri 336 milyon dolar olan üç ihraçla başlayan sukuk işlemleri, 2006 yılı sonunda 77 ihraçla 27 milyar doların üzerinde bir hacme ulaşmıştır yılı sonunda toplam sukuk hacminin 35 milyar doları geçmesi beklenmektedir. (82) bk. Bursa Şer iyye Sicilleri, A 21/27, 33a. (83) Barkan Meriçli, age, I, 129 vd.; Murat Çizakça, Para Vakıfları, İst. 1993, s. 69. (84) Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, s. 62. Sukuk bonolar yani varlığa dayalı faizsiz tahviller, Malezya nın buluşudur yılında Malezya hükümeti tarafından ihraç edilen sukuk bonolara yönelik ilgi Pakistan, Bahreyn, Brunei Sultanlığı, Katar gibi birçok bölge ülkesinin de konuyla ilgili harekete geçmesini, gelişmiş ülke sermaye piyasalarının da bu yeni yatırım enstrümanına uygun ortamlar yaratmasını sağlamıştır. Moody s Investors Service in tahminlerine göre, sukuk pazarı 40 milyar doları aşan bir büyüklüğe sahiptir. Bir sukuk bono ihraç edebilmek için borçlunun önce bir varlık sahibi olması gerekiyor. Bu varlığa istinaden ihraç gerçekleşiyor. Örneğin, ilk uygulamanın hayata geçtiği Malezya da, Federal Malezya Arsa Ofisi nin elindeki arsalar, kurulan bir kamu varlık şirketine satılmış, arsalar daha sonra Malezya hazinesine kiralanarak kira geliri kontratları yaratılmıştır. Bu kira gelirlerine dayalı olarak ihraç edilen sukuk bonolarla da menkul kıymetleştirme yapılmıştır. Sukuk genel olarak İslami prensiplere uygun (faizsiz) tahvil olarak tanımlanır. En basit şekliyle sukuk bir varlığa sahip olmayı veya ondan yararlanma hakkını gösterir. Sukukta yer alan hak iddia sadece nakit akışı hakkı değil aynı zamanda mülkiyet hakkıdır. Bu, sukuku geleneksel bonolardan ayırır. Geleneksel bonolar faiz taşıyan menkul kıymetlerden oluşurken, sukuklar temel olarak varlık sepetinde sahiplik hakkından oluşan yatırım sertifikalarıdır. (85) Sonuç olarak İslâm nakit para kaynaklarının, sadece üretimde ve mal alım satımında mübadele aracı olarak kullanılmasını hedeflemiştir. Bu, aynı zamanda para gücünün doğrudan reel ekonomide kullanımını gerektirir. 5 KARZ I HASEN İLKESİ İslâm da kısa vadeli ve küçük kredileri, karz ı hasen yoluyla temin etmek mümkündür. Daha çok ticari olmayan ihtiyaçlar, dar ve sabit gelirlilerin kısa süreli nakit ihtiyaçları ve yine ticaretle uğraşanların geçici ve kısa süreli ekonomik finansmanları bu yolla karşılanabilir. Kur an ı Kerim de altı kadar ayette ihtiyaç sahiplerine karz ı hasenle destek verenler, Allah a ödünç verenler olarak nitelendirilmiş ve kat kat ecir alacakları vurgulanmıştır. (86) Hz. Peygamber de, Mirac gecesinde Cennet kapısında şu yazıyı gördüğünü bildirmiştir: Sadaka için 10 kat, karz için ise 18 kat ecir vardır. Dedim ki: Ey Cibril! Karz, niçin sadakadan üstündür? Dedi: Çünkü dilenci ya da karşılıksız yardım isteyen, çoğu zaman yanında mal varken ister, karz talebinde bulunan ise ihtiyacı sebebiyle ister. (87) İslâm da uzun vadeli ve büyük krediler için kâr ortaklığı esası getirilmiştir. Çünkü karşılıklı yarar olmadan, insanların sürekli olarak birbirine yardımcı olması beklenemez. Mufavaza, inan, mudarebe, vücuh ve sanayi şirketi gibi ortaklıklar İslâm da her türlü ticari krediyi sağlamağa elverişlidir. Özellikle mudarebe İslâm bankacılığının da esasını teşkil eder. Mudarebe, emek sermaye ortaklığı demektir. Bir taraf emeğini, teşebbüs gücünü ortaya koyar, sermaye sahipleri de finansman sağlar. Belli dönem sonlarında elde edilen kârı anlaşma oranlarına göre paylaşırlar. Hz. Ömer döneminde Basra valisi olan Ebu Musa el Eş arî, Medine ye göndereceği hazine parasını, halifenin iki oğluna karz ı hasen olarak vermiş ve bununla mal alıp, Medine de satabileceklerini bildirmiştir. Ancak Medine ye geldiklerinde halifenin bunu etik bulmaması ve kârın da beytülmale teslim edilmesi gerektiğini söylemesi üzerine, yapılan müzakere sonunda, böyle bir kredinin kullanımı mudarebe (emek sermaye ortaklığı) olarak değerlendirilmiş ve kâr Ömer in iki oğlu ile beytülmal arasında paylaştırılmıştır. (88) 6 FİNANSMAN KAYNAĞI OLARAK SELEM AKDİ Para peşin mal veresiye olmak üzere yapılan satım akdine selem denir. Bir malın satışa konu olabilmesi için mevcut olması gerekir. Bu yüzden hasat edilmemiş veya henüz üretilmemiş olan bir malın ilke olarak satışa konu olmaması gerekir. Çünkü Allah ın Rasûlü elinde bulunmayan bir malı satmanın hükmünü (85) İnfomağ Der. sy. 2007/1, Yıl: 7, Ekonomi sayfası; Milliyet Gazetesi, 19 Eylül 2007 sayısı. (86) bk. Bakara, 2/245; Mâide, 5/12; Hadîd, 57/11, 18; Tegâbün, 64/17; Müzzemmil, 73/20. (87) İbn Mâce, Sadakât, 19. (88) bk. Mâlik, Muvatta, Krâz,

60 soran bir sahabeye, Yanında olmayan şeyi satma. (89) buyurmuştur. Ancak insanların böyle bir alış verişe olan ihtiyacı sebebiyle istihsan yoluyla selem akdi sünnetle meşru kılınmıştır. Hadiste şöyle buyrulur: Sizden kim selem yaparsa miktarı belli bir ölçekte, belli bir tartıda ve belli bir vadeye kadar yapsın (90) Buna göre selemin şartları şunlardır: a) Paranın peşin verilmesi, b) Malın ölçü, tartı veya standart olup sayı ile alınıp satılan misli mal olması, c) Malın altın gümüş veya nakit para kabilinden olmaması, çünkü bunların veresiye satışında fazlalık veya nesîe ribası gerçekleşir. d) Malın cins ve nevinin belirlenmesi, e) Teslim tarihinin belirlenmesi. Belki buna malın teslim tarihine kadar piyasada bulunabilecek türden bil mal olması şartını da eklemek gerekir. Yukarıdaki nitelikleri taşıyan mislî mallar üzerinde geleceğe yönelik böyle bir akit taraflar için risk teşkil etmez. Ancak alıcının satıcıdan aldığı seleme ait belgeyi (selem senedini) malı teslim almadan önce başkalarına devretmesinin kabzdan önce satış yasağı yüzünden geçerli olmaması gerekir. Aksi halde hayali vadeli satışlar yoluyla, piyasada bulunmayan mallar elden ele dilden dile sanal olarak el değiştirmiş olur. Üretilebilecek mal miktarının çok üstünde hayali satışlar ekonomik krizlere neden olur. Günümüzde yaşanmakta dünya ekonomik krizinin temelinde de bu gibi hayali mal, döviz ve altın satışlarının yattığı bilinmektedir. Nitekim bir hesaplamaya göre dünya çapında vadeli döviz işlemleri tüm hisse senedi piyasaları toplamının 32,5 katına ulaştığı, yine olmayan petrolün 9,5 katının belgeler üzerinden satışının yapıldığı bunlardan sadece ikisidir. 7 EMEK SERMAYE ORTAKLIĞI (MUDÂRABE) İLKESİ A) Mudarebenin İşleyişi: Mudarebe Arapça dârabe kökünden bir mastar olup ortak iş yapmak, ticaret için yolculuk yapmak anlamlarına gelir. Bir taraftan emek, diğer taraftan sermaye olmak üzere yapılan bir ortaklıktır. Kâr aralarından belirlenecek orana göre paylaşılır. Zarara ilke olarak sermaye sahibi katlanırken, böyle bir durumda emek tarafının emeği de boşa gitmiş olur. Sermaye sahibine rabbü l mal (sermaye sahibi), parayı çalıştıran işletmeciye mudârib (işletmeci) denir. (91) Mudarebenin meşruluğu Kitap, sünnet ve sahabe uygulaması delillerine dayanır. Kur an ı kerim de, yeryüzünde dolaşarak ticaret yapmanın meşru olduğunu bildiren ayetlerin genel anlamı ile ticaretin genel olarak meşru bir kazanç yolu olduğunu ifade eden bazı ayetler mudarebeyi de kapsamına alır. (92) Abdullah İbn Abbas (ö.68/687) şöyle demiştir: Abbas (ö.32/652), mudarebe yoluyla sermaye verdiği zaman, ortağına bu sermaye ile deniz yolculuğuna çıkmamasını, tehlikeli bir vadide konaklamamasını ve canlı hayvan ticareti yapmamasını şart koşardı. Eğer bunları yapar ve zarar ederse anaparayı tazmin edecekti. Onun mudarebede öne sürdüğü bu şartlar Hz. Peygamber e ulaşmış ve o buna izin vermiştir. (93) Diğer yandan Hz. Ömer in (ö.23/643) yetimlere ait malı, Hz. Osman ın (ö.35/655) ise kendi malını mudarebeye verdiği, Cabir İbn Abdillah (ö.74/693) in mudarebe ortaklığında bir sakınca görmediği nakledilmiştir. (94) Mudarebe, mutlak ve mukayyet olmak üzere ikiye ayrılır: 1) Mutlak mudarebe: Sermaye sahibinin işletmeciyi, herhangi bir kayıt koymaksızın ticaret işinde serbest bırakmasıdır. Burada yalnız kârın paylaşılma şeklini ve zamanını belirlemekle yetinilir. 2) Mukayyet mudarebe: Sermaye sahibi, anaparayı işletmeciye verirken; ticaret yapılacak beldeyi, ticaret çeşidini ve ortaklık süresini belirleme gibi şartlar öne sürebilir ve bunlara uyulmasını ister. Nitekim yukarıda zikrettiğimiz İbn Abbas hadisinde, Hz. Abbas (ö.32/652) ın işi yürütene benzer şartlar koyduğu ve Hz. Peygamber in de bunu onayladığı belirtilmişti. (95) (89) Ebû Dâvud, Büyû, 68; Tirmizî, Büyû, 19; Nesâî, Büyû, 60; İbn Mâce, Ticârât, 20. (90) Müslim, Müsâkât, 128; Buhârî, Selem, 1, 2, 7; Ebû Dâvûd, Büyû, 55. (91) bk. Serahsî, age, XXII, 18; İbnü l Hümâm, age, VII, 57 vd.; İbn Âbidîn, age, IV, 504; Zühaylî, age, IV, 836. (92) bk. Müzzemmil, 73/20; Cum a, 62/10; Bakara, 2/198; Kureyş, 106/1 4. (93) Zeylaî, Nasbu r Râye, IV, 114; Heysemî, Mecmau z Zevâid, IV, 161. (94) Zeylaî, age, IV, 114, 115. (95) Heysemî, age, IV, 161. Mudarebede, kârın paylaşılması yüzde olarak belirlenir. Hesap dönemi sonunda, masraflar ve borçlar düşüldükten sonra, önce anapara ayırt edilir. Kârın paylaşımı sözleşme esaslarına göre olur. (96) Günümüz faizsiz finans sektöründe, emek sahibi işletmecinin kârdan alacağı pay % 20 dolaylarındadır. Nitekim Türkiye de faaliyet gösteren özel finans kurumları ile mudarebenin modernize edilmiş şeklinden ibaret olan Venture Capital (Risk Sermayesi) sektöründe de işletmecinin kârdan payı yaklaşık bu orandadır. Mudarebede, işletmeci anaparanın üzerinde belirli miktarda kâr vermeyi taahhüt ederse, böyle bir şart mudarebeyi fasit kılar. Bunun faizli bankaya yatırılan mevduattan farkı kalmaz. Çünkü burada sermaye sahibi için zarar riski kaldırıldığı, anapara ve fazlalık kâr kısmı taahhüt edildiği için muamele faizli hale gelir. Böyle bir durumda müdarib, yalnız işçilik (ecr i misil) almakla yetinir, kârın tamamı sermaye sahibine ait bulunur. (97) Mudarebe akdinde, zararın tamamen veya kısmen işletmeciye ait olacağı şart koşulsa, Hanefi ve Hanbelilere göre böyle bir şart batıl olur, mudarebe sözleşmesi ise geçerliliğini sürdürür. Şafiî ve Malikîlere göre ise, bu durumda mudarebe sözleşmesi fasit olur. Çünkü bu şart akdin niteliği ile çelişen bir garar (risk) hali olarak eklenmiş bulunur. (98) Sermaye, işletmecinin elinde emanet (vedia/mevduat) hükümlerine tabidir. İşletmeci, mudarebe sözleşmesindeki şartlara uymaz veya kasıt, kusur veya ihmal (teaddî) sonucu zarara sebebiyet verirse, bu zararı tazmin etmesi gerekir. (99) Eğer zarar, işletmecinin kasıt, kusur veya ihmali bulunmaksızın meydana gelmişse bir tazmin sorumluluğu bulunmaz. Ancak bu takdirde işletmeci emeğinin karşılığını alamayarak zarara girmiş olur. Bu durum, işletmeciyi sürekli olarak kâr etmeye zorlar. B) Müdârebe Risk Sermayesi (Ventura Capital) ilişkisi: Müdârabe ortaklığı 10. M. yüzyıldan itibaren Commenda adı ile Avrupa ya geçmiş ve Avrupa ticaret hukukunda diğer ortaklık çeşitlerine de öncülük etmiştir. (100) Bu ortaklığın 20. yüzyılda en önemli halkası risk sermayesi ile tamamlanmıştır. Risk sermayesi 1970 li yıllardan bu yana özellikle Amerika Birleşik Devletleri nde büyük ölçüde başvurulan ve en son teknolojik yeniliklere yönelip, bu tip projelerin finansmanını sağlayan bir finansman kullanma yöntemidir. Venture Capital adı verilen bu modelin ortaya çıkışı şöyle olmuştur: ABD ve diğer gelişmiş bazı ülkelerde bilim adamları keşif ve icat sayılan ve patent hakkı doğuran projelerini önceleri belirli bir bedel karşılığında sermaye sahiplerine satarken, 1950 lerden sonra, satış yerine emek sermaye ortaklığı teşkil etmeye başlamışlardır. Keşif ve icadın sahibi olan bilim adamı beyaz eşya, motor, elektronik alet, bilgisayar, bilgisayar programı vb. projesini sürekli olarak geliştirmeyi üstlenerek ortaklığın emek (mudarib) tarafını oluşturmuş, bu projelere yatırım yapıp üretimini sağlayan sermaye sahipleri de sermaye tarafını (rabbu l mal) oluşturmuştur. Böylece ABD, İngiltere, Japonya, Kanada ve Almanya gibi ülkelerde risk sermayesi modeli ileri teknolojiyi geliştiren itici bir güç olmuştur. Çünkü bilim adamı ve girişimci şirketin emek tarafını oluşturarak yıllık bilanço kârından % 20 dolaylarında pay alması, her gün yüzlerce yeni proje üretilmesinin etkeni olmuştur. Nitekim ABD. de 1957 de, böyle bir risk sermayesi yatırımından sermaye sahiplerinin, anaparalarını 15 yılda dolar bazında beş bin katına, 1961 yılında bilgisayar alanına yapılan bir yatırımda ise 5 yıl sonunda, anaparalarını 233 katına çıkardıkları görülmüştür. (101) Bu durum dikkatleri bu yeni finansman modeline çekmiştir. (102) (96) Serahsî, age, VI, 109; Kâsânî, age, VI, 85; İbn Rüşd, age, II, 234. (97) Serahsî, age, XII, 27; Kâsânî, age, VI, 85 vd. (98) İbn Rüşd, age, II, 236; İbn Kudâme, age, V, 25. (99) Serahsî, age, XXII, 19; Kâsânî, age, VI, 87; İbn Rüşd, age, II, 234; Şirâzî, age, I, 388. (100) bk. Çiller, Tansu Çizakça,, Murat, Türk Finans Kesiminde Sorunlar ve Reform Önerileri, Neşr. İSO. İstanbul 1989, s Çizakça, Murat, İslâm Dünyasında ve Batıda İş Ortaklıkları Tarihi, Tarih Vakfı yayınları, İstanbul 1999, s (101) Döndüren, Hamdi, İslâmî Ölçülerle Ticaret Rehberi, s. 98, 99. (102) Çiller Çizakça, age, s. 130,152 vd.; Döndüren, Hamdi, Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Erkam Yayınevi, İstanbul 2008, s

61 Buna göre günümüz bilim ve teknolojisinin gelişmesinde İslâm ın Müdârabe modelinin itici bir güç olduğunu söyleyebiliriz. 8 SERMAYE (İNAN) ORTAKLIĞI İslâm fıkhında inan ortaklığı adını alan sermaye ortaklığı terim olarak şöyle tanımlanmıştır: Ticaret amacıyla iki ve daha çok kimse tarafından sermaye konularak akd edilen şirkettir. Burada sermayelerin eşit olması gerekmediği gibi, kârın da sermaye oranlarına göre paylaşılması şart değildir. Ancak bir ortağa sermaye oranının üstünde kârdan pay verilecekse bu ortağın şirket işinde çalışması şarttır. (103) Ortakların her durumda zarara karşı sorumlulukları sermaye oranlarına göre olur. (104) Burada ortaklar birbirinin yalnız vekili olup, kefili sayılmaz. Bu yüzden ticaret izni verilmiş küçük çocuk gibi, kefil olması geçerli bulunmayan kimse de inan şirketi ortağı olabilir. İnan ortaklığı her çeşit ticaret yapmak üzere genel olabileceği gibi tekstil, demir, inşaat malzemesi, taneli bitkiler gibi belirli ticaret türünde özel de olabilir. (105) İnan ortaklığı ana sözleşmesinde şirketin yönetimi, ortakların çalışma şartları, emekleri karşılığında alacakları ücret ve kârın paylaşılması gibi hususlar belirtilir. Bunlar ortaklar için bağlayıcıdır. Hadislerde şöyle buyrulur: Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar. Ancak haramı helal, helalı haram kılan şart müstesnadır. (106) Kâr, ortakların serbestçe belirlediği şartlara göre paylaşılır. Zarara katlanma ise, sermaye oranlarına göre olur. (107) Diğer yandan Allah ın Rasûlü, zarar riski üstlenilmeyen sermayenin kârını almayı yasaklamıştır. (108) Ortaklıkta kârın paylaşılması yüzde olarak belirlenir. Hanefî, Hanbelî ve Zeydiye mezheplerine göre, çalışan ortakların emeğinin karşılığı olarak kârdan pay almaları asıldır. Çalışan ortaklar arasında ustalık, sanat, beceri gibi nitelik farkları, kârdan emeği karşılığı verilecek payın da farklı verilmesine yol açabilir. Şafiî, Malikî, Zahirî ve İmâmiyye mezhepleri ile İmam Züfer e göre ise, inan ortaklığında kâr ve zararın sermaye oranlarına göre hesaplanması gerekir. Bunun bir sonucu olarak kendi şirketinde yönetici veya işçi olarak çalışan ortakların emeğinin karşılığı maaş olarak ödenir. Diğer yandan, kendi şirketinde çalışan ortaklara, şirket yönetiminin, yılsonu kârına mahsuben avans niteliğinde düzenli maaş vermesi de mümkündür. Ortakların sermaye kârını ve buna ek olarak emeğinin karşılığını alabilmesi, şirketin dönem sonunda kâr etmesine bağlı olduğu için, aktif çalışmayı özendiren bir şirket yapılanmasının hedeflendiği söylenebilir.ancak şunu da belirtelim ki, günümüz sanayi kesimindeki yaygın ticarî teamül dikkate alınarak, Hanefîlerden imam Züfer (ö. 158/775) in ictihadı tercih edilmek suretiyle, çalışan şirket ortaklarına, emeklerinin karşılığı olarak düzenli maaş verilmesi de mümkündür. Nitekim şirketlerde kârın paylaşılma şeklini belirleyen hadisteki; Kârın paylaşılması, ortakların serbestçe belirleyecekleri şartlara göre olur (109) ifadesi, yönetimin ve çalışan ortakların, kendi aralarında yapacakları iş sözleşmesi ile bu problemi çözebileceklerini gösterir. Ana sözleşmeye konulacak bir madde ile de bu noktanın çözümlenmesi hadisle çelişmez. İnan ortaklığı, statü bakımından günümüz anonim ortaklığına benzer. Ancak işleyiş yönüyle bazı ayrılıkların olduğu görülür. Şöyle ki; günümüz anonim şirketlerinde, kimi zaman yıllarca dağıtılmayan kârlar yüzünden, şirket malvarlığı çok aşırı büyüdüğü halde, yüzde kırk dokuzu teşkil eden azınlık, bu büyümeden yeterince yararlanamaz. Çünkü ne kâr almakta, ne de özellikle borsaya kayıtlı olmayan şirketlerde hisse senedini gerçek değeriyle satabilmektedir. İslâmî inan şirketi anlayışında ise, dönem sonunda bir ortak kârdan payını isteyince bunun hesaplanıp verilmesi gerekir. Çünkü şirketlerin kuruluş amacı kâr etmek ve bunu or- (103) Mecelle, mad. 1370, (104) Zeylaî, Nasbu r Râye, III, 475. (105) Kâsânî, age, VI, 62; İbn Âbidîn, age, III, 373. bk. Döndüren, Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, s. 414 vd. (106) Buhârî, İcâre, 14, 50; Tirmizî, Ahkâm, 17; Ebû Dâvud, Akdıye, 12. (107) Zeylaî, Nasbu r Râye, III, 475. (108) bk. Ebû Dâvud, 68; Nesâî, Buyû, 71, 72, 76; İbn Mâce, Ticârât, 20; Tirmizî, Buyû, 19; A. İbn Hanbel, II, 175, 176, 205. (109) Zeylaî, age, III, 475. taklarına vermek olduğu gibi, ortağın temel ihtiyaçlarını karşılaması da bu kârı almasına bağlı olabilir. Belki ilk kuruluş sırasında şirket belli bir güce ulaşıncaya kadar kârın da anaparaya eklenerek, paylara yansıtılması ilkesi ana sözleşmeye konulabilir. Bunun yanında, kârdan pay alanların payını sabit tutup, almayanlarınkini anaparaya eklemek yoluyla, şirket paylarına esneklik getirmek de mümkündür. Sonuç olarak İslâm ın öngördüğü şirket yapısı ve statüsü araya banka veya devlet kredileri girmeksizin halkın tasarruflarını doğrudan yatırımlara sevk edebilecek güçtedir. Gerek inan ortaklığı ve gerekse bundan sonra inceleyeceğimiz vücuh (kredi), ziraat ortakçılığı, bağ bahçe ortakçılığı ve Müdârabe gibi yöntemler İslâm toplumunun ekonomik yapısında güçleri birleştirip, refahı tabana yaymanın aracı olarak değerlendirilebilir. 9 TARIM KESİMİNE YÖNELİK İŞLETMELER (MÜZÂRAA MÜSAKAT MUGARASE) A) Ziraat Ortakçılığı (Müzâraa): Arazi bir taraftan, emek diğer taraftan olmak üzere yapılan ziraat ortakçılığıdır. Çıkacak ürün taraflar arasında belirlenen oran dahilinde paylaşılır. (110) Hz. Peygamber in Hayber fethedilince, Yahudilerle ziraat ortakçılığı çerçevesinde sözleşme yapmıştı. Abdullah İbn Ömer şöyle demiştir: Hz. Peygamber, Hayber topraklarından çıkacak ekin ve meyvelerin yarısı Hayberli Yahudilere ait olmak üzere anlaşma yaptı. (111) Sahabenin önde gelenleri topraklarını ziraat ortakçılığı yoluyla vermişler ve karşı çıkan olmadığı için bu konuda icma meydana gelmiştir. Ebu Cafer Muhammed İbn Ali (ö.117/735) den şöyle dediği nakledilmiştir: Ehl i beytten Medine ye hicret eden hiçbir kimse yoktur ki, çıkacak ürünün üçte biri veya dörtte biri ile ziraat ortakçılığı yapmış olmasın. (112) Nitekim Hz. Ömer, Osman, Abdullah İbn Mes ud ve Sa d İbn Ebî Vakkas gibi sahabeler, topraklarını üçte bir veya dörtte bir nispetinde ürün karşılığında ortaklığa vermişlerdir. (113) Günümüzde ziraat ortakçılığı, toprak sahibi ile girişimci ziraatçı (teknisyen mühendis) ve sermaye sahibi üçlüsü tarafından da tesis edilebilir. Şöyle ki: a) Girişimci işletmeci ekim ve bakım işlerini fiilen yürütme karşılığında çıkacak üründen % 30, b) Krediyi sağlayan sermaye sahibi veya finans kurumu % 30, c) Arazi sahibi % 40 pay almak üzere anlaşsalar, böyle bir sözleşme, ABD. ve bazı batı ülkelerinde proje bazında uygulanan risk sermayesinin (Ventura Capital) benzeri olur. Yukarıda Ebu Yusuf un ziraat ortakçılığını mudarebeye kıyasla caiz gördüğünü zikretmiştik. Tarıma elverişli sulama yapılabilen alanlar, gerektiğinde birleştirilerek bir bankanın proje bazında vereceği ziraat ortakçılığı kredisi ve girişimci ziraatçılar sayesinde modern tarıma açılabilir. Böyle bir piyasaya ziraat ortakçılığı gelir senedi (sukuk) ihracı yoluyla tasarruf sahiplerinin doğrudan ortak olması da sağlanabilir. B) Bağ Bahçe Ortakçılığı (Müsâkat) Müsâkât; meyve ağaçları bir taraftan, bakım ve sulama işi diğer taraftan, elde edilecek ürün, taraflar arasında belirlenecek bir oran dahilinde paylaşılmak üzere yapılan bir ortaklıktır. (114) Başka bir deyimle müsâkât; işletmecinin, bağ ve bahçeden elde edilecek ürünün bir bölümü karşılığında sulama bakım ve ıslah işini üstlenmesidir. Sözleşme sırasında, elde edilecek meyvelerin paylaşılma oranı yüzde olarak belirlenmelidir. Bağ bahçe ortakçılığı Ebu Yusuf (ö.182/798), İmam Muhammed (ö.189/805), Şafiî (ö.204/819), Malikî ve Hanbelîlere göre caizdir. Delil, Hz. Peygamber in Hayber toprakları üzerindeki uygulamasıdır. (115) (110) Mecelle, mad. 1431, (111) Buhârî, Hars, 14, İcâre, 3. (112) Buhârî, Hars, 8. (113) Ali Şafak, İslâm Arazi Hukuku ve Tatbikatı, İstanbul 1977, s. 301, 302. (114) Mecelle, mad bk. mad (115) Buhârî, Hars, 14, İcâre,

62 Meyve veren her türlü ağaç üzerinde müsâkât sözleşmesi yapılabilir. Şeftali, elma, erik, hurma, üzüm, ceviz ağaçları bunlar arasında sayılabilir. Burada kapsam ihtiyaç nedeniyle geniş tutulmuştur. (116) Bağ bahçe ortakçılığında, bahçeyi çapalama, sulama, aşılama, budama ve ilaçlama gibi masraflar işletmeciye aittir. Ancak bunlardan ağaçların gelişmesine veya ürünün toplanmasına yönelik olarak yapılacak masraflar, ürünü paylaşma oranında taraflarca karşılanır. Gübreleme ve toprağın sürülmesi bu kapsamdadır. Ortaklık süresi sona erer, fakat henüz meyveler olgunlaşmamış bulunursa, istihsan prensibine göre, olgunlaşıncaya kadar süre uzamış sayılır. (117) C) Ağaç Dikimi Ortakçılığı (Mugârase): Mugârase Arapça ağaç dikmek anlamına gelen gars kökünden mufâale vezninde bir mastar olup, terim anlamı; bir taraftan boş arazi, diğer taraftan bu araziye ağaç dikip bakım ve sulama işini üstlenme karşılığında, geliri tarafların belirleyecekleri oran dahilinde paylaşmak üzere yapılan bir sözleşmedir. Meyve veren ağaçlar üzerinde bağ bahçe ortakçılığı yapılırken, mugârase ortaklığı çam, kavak gibi sırf kerestesinden yararlanılan ağaç dikimi ve bakımı için yapılabilir. Günümüzde kavak dikip, bakımını yapma ve kesim zamanı gelince de anlaşma esaslarına göre kesip paylaşma şeklinde ağaç dikimi ortaklığı uygulanmaktadır. Böylece toprağı olup bunu değerlendiremeyen kimse ile çalışmak istediği halde toprağı bulunmayan girişimci, mugârase muamelesi sayesinde ortak iş yapmış olurlar. 10 SERBEST REKABET İLKESİ VE NARH Bir terim olarak narh; yetkili kişi veya kuruluşun esnaf ve tüccara mallarını belli bir fiyata satmalarını emretmesi, bu fiyattan aşağı veya yukarı bir fiyata satış yapmayı yasaklamasıdır. (118) Hz. Peygamber ve dört halife döneminde genel olarak narh uygulaması olmamış ve serbest rekabet sonucu oluşan piyasa fiyatları esas alınmıştır. Medine de fiyatlar yükselince ashab ı kiram Hz. Peygamber den narh koymasını istemişler, Allah ın elçisi bu isteklere şu cevabı vermiştir: Ben bu konuda Allah a dua ederim., Gerçekte fiyatları ucuzlatan ve pahalandıran Allah tır. (119) Şüphesiz, fiyat tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızkı veren Allah tır. Ben, sizden birinizin mal ve can konusunda bir haksızlıktan dolayı, hakkını benden ister olduğu halde Rabbime kavuşmak istemem. (120) Diğer yandan, Hâtıb İbn Ebî Beltea nın kuru üzüm fiyatlarını çok düşürmesi üzerine Halife Ömer in fiyatlara müdahale ettiği, ancak daha sonra şu sözleriyle onu serbest bıraktığı görülür: Sana söylediklerim ne emirdir, ne de hüküm. Bu belde halkının hayrı için arzu ettiğim bir şeydir. Nasıl ve nerede istersen satabilirsin. (121) Ancak ashab ı kiramdan sonraki dönemde ahlâkın bozulması, fiyatların suni olarak yükselmeye başlaması ve halkın bundan zarar görmesi üzerine bazı tabiî fakihleri maslahat deliline dayanarak narh koymayı caiz gördüler. Saîd İbn el Müseyyeb (ö.94/712), Rabia İbn Abdirrahman (ö.136/753) ve Yahya İbn Saîd el Ensârî (ö.143/760) bunlar arasındadır. Buna göre, İslâm da serbest rekabet ilkesine dayanan bir piyasa anlayışı esas olmakla birlikte, toplumun bu serbestliği kötüye kullanması durumunda devletin fiyatlara müdahale edebileceği ilkesi benimsenmiştir. Osmanlı Devletinde özellikle 15. yüzyıldan itibaren para vakıfları piyasa üzerinde olumlu etki yapmıştır. Bu dönemde İstanbul gibi büyük kentlerde narh cetvelleri yayınlanmış, (122) iğneden ipliğe toptancı ve perakendeci fiyatları tesbit edilmiştir. Son yüzyıla kadar tedavülde altın veya gümüş paranın kullanılması, enflasyonun çok düşük seyretmesine neden olmuştur. Çünkü maden değeri ile piyasada dolaşan para sisteminde enflasyon yoktur. (123) Paradaki değer kaybı günümüze oranla asırlara göre hesaplandığında çok düşüktür. Meselâ ilk Osmanlı akçesinin basıldığı 1326 M. yılından 1740 yılına kadar 414 yıllık süre içinde değer kayıp oranı % 84.3 idi. Buna göre yıllık ortalama değer kaybı % 0.24 te kalmıştır. (124) Piyasada fiyat istikrarını bozan tröst ve kartelleşmeye karşı ABD ve Avrupa ülkelerinde, ancak 20. yüzyıl başlarında önlem alınabilmesine karşılık, İslâm da bu önlemler 6. M. yüzyıl başlarında alınmıştır. İslâm ekonomisinde tekelleşmeye karşı alınan önlemler şöylece sıralanabilir: a) Karaborsacılığın yasaklanması. Hadiste şöyle buyrulur: Bir kimse kırk gün süreyle bir gıda maddesini (fiyatların yükselmesini sağlamak amacıyla) depolasa, sonra da bu malları sadaka olarak dağıtsa, bu sadakası onun ihtikârına keffâret olamaz (125) Burada gıda maddesi ve süre sınırlayıcı olmayıp örnek niteliğindedir. Çünkü benzin, tüp gaz vb. şeylerin darlığında, çok daha kısa sürede büyük sıkıntıların yaşandığı bilinmektedir. b) Kente mal getirenlerin yolda karşılanıp mallarının ellerinden alınması. Hadislerde Telakkı r rukbân ve telakkı l celeb yasağı olarak bilinen uygulama bunlar arasındadır. Hz. Peygamber döneminde esnaf, kendi ürettiği ürününü satmak üzere Medine ye getirmekte olan kimi köylüleri şehir kenarında karşılar, günün rayiç fiyatlarını öğrenmelerine fırsat vermeden bu ürünleri ellerinden alırlardı. Bundan sonra bir kaç toptancının elinde toplanan gıda maddelerinin daha düzenli fakat rekabetsiz bir ortamda, yüksek fiyatla piyasaya arz edileceğinde şüphe yoktur. Abdullah İbn Abbas (ö.68/687) şöyle demiştir: Allah ın Rasulü, köyden şehire mal getiren kafileyi yolda karşılamayı, yani pazara ulaşmadan önce mallarını satın almayı ve şehirlinin köylü adına (komisyoncu sıfatıyla) satış yapmasını yasakladı (126) Enes b. Malik in rivayetinde hadisin son kısmında şu ilâve vardır: Köylü, şehirlinin babası veya kardeşi olsa bile durum değişmez. (127) Burada, kendi ürettiği malı kente getirenle, satın aldığı malları kente sevk eden tüccar aynı niteliktedir. Nitekim kimi hadislerde telakkı l celeb (satın aldığı malı getirenin yolda karşılanması) ifadesinin kullanılması da bunu gösterir. Ebu Hanife ye (ö.150/767) göre malın, tüccar yolda karşılanmak suretiyle satın alınması belde halkına zarar veriyorsa mekruhtur. Dışarıdan mal getiren aldandığını anlarsa satışı bozup, zararını isteyebilir. Yolda karşılama piyasaya zarar vermiyor, tekel oluşmuyor ve fiyatların sunî olarak artışına yol açmıyorsa bunda bir sakınca bulunmaz. Günümüzdeki sebze ve meyve halleri ile büyük toptancı, acente, bayi ve dağıtıcıların durumunu bu kriterlere göre değerlendirmek gerekir. c) Hz. Davud un 99 koyun davası ve tröst ilişkisi. Kur an da Hz. Davud a gelen bir davadan şöyle söz edilir. 99 koyunu olan kişi tek koyunu olanın elinden bunu da almaya çalışmaktadır. (128) Bir sonraki ayette böyle bir tekelleşme talebi kınanır: Davud dedi ki: Doğrusu o, senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlık etmiştir. Gerçekten ortakların çoğu, birbirlerine karşı haksızlık ederler. Ancak iman edip salih amel işleyenler bunun dışındadır. Ama bunlar ne kadar da azdır! (129) Bu ayete göre bir beldede belli alandaki ekonomik faaliyetin % 99 gibi çok büyük bir bölümünü ele geçiren gücün, zayıfın hakkını gözetmeyen büyük bir tröst oluşturduğuna işaret edilir. Böyle bir haksızlığa ancak iman ve güzel amel sahiplerinin engel olabileceği vurgulanır. (116) Kâsânî, age, VI, 186; İbnü l Hümâm, age, VIII, 47; İbn Âbidîn, age, V, 200 vd. (117) Kâsânî, age, VI, 188; İbnü l Hümâm, age, VIII, 48; Zühaylî, age, V, 646 vd. (118) Şevkânî, Neylü l Evtâr, Mısır 1357, V, 219. (119) Şevkânî, age, V, 219. (120) Ebû Dâvûd, Büyû, 49; Tirmizî, Büyû, 73; İbn Mâce, Ticârât, 27; Ahmed İbn Hanbel, II, 327. (121) Şafiî, Ümm, II, 209; İbn Kudâme, Muğnî, IV, 240. (122) Yücel, Yaşar, 1640 Tarihli Es âr Defteri, D.T.C. Fakültesi Basımevi, Ankara 1982; Kütükoğlu, Mübahat, 1640 Tarihli Narh Defteri, Enderun Kitabevi, İstanbul (123) Tabakoğlu, Ahmet, İslâm Dünyasında Para ve Bankacılık Tecrübesi, İslâm Dünyasında Para ve Bankacılık Tecrübesi, Türkiye de Özel finans Kurumları, Teori ve Uygulama, Albaraka Türk Yayını 17, İst. 2000, s (124) Tabakoğlu, Ahmet, Osmanlı İktisat Tarihinde Enflasyon Meselesi ( ), 1985a, s MÜİF, D, II, s. 2 İstanbul. Bir başka hesaba göre arasında 429 yılda akçenin değer kaybı % 91.3, yıllık ortalama değer kaybı yine % 0.2 dir. (125) Ahmed İbn Hanbel,VI, 3. (126) Buhârî, Buyû, 72; Nesâî, Buyû, 18. (127) bk.müslim, Buyû, 21; Ebû Dâvud, Buyû, 45. (128) Sâd, 38/23. (129) Sâd, 38/

63 11 BORÇLU ALACAKLI İLİŞKİLERİ Borç ikiye ayrılır. Birisi ödünç borcu ki karz ı hasen adını alır. İkincisi veresiye mal satışlarından doğan borçtur. Günümüzde Her iki borç da vadeye bağlı olduğu için yazılı olarak tespiti gerekir. Kur an ı Kerim de Ey iman edenler! Belli bir süre ile birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda doğruluğu ile tanınmış yazı bilen birisi yazsın (130) buyrulur. Günümüzde çek, senet, sözleşme, selem belgesi, tapu ve noter senedi gibi belgeler tarafların hakkını koruyan ispat belgeleridir. Ödünç parada vadeye uyulması etik olarak gerekli ise de alacaklı, konuşulan vade gelmeden de alacağını isteme hakkına sahiptir. Veresiye satışlarda ise borcun vadesi bağlayıcı olup, alacaklı vadesinden önce alacağı talep edemez. Vade gelince de borcun ödenmesi gerekir. Aksi durumda alacaklıya karşı haksızlık yapılmış olur. Allah ın Rasûlü, Varlıklı kişinin borcunu erteleyip, süresi içinde ödememesi bir zulümdür. (131) buyurmuştur. Cabir (r.a) ten rivayete göre, Nebi (s.a.s) borcu olan cenazenin namazını kıldırmazdı. Yine borçlu bir cenaze getirilmiş, Siz namazını kılınız deyip çekilmişti. Ebu Katâde borcu üstlenince namazı kıldırmıştır. (132) Ancak daha sonra fetihlerle devlet imkânları genişleyince, Nebi (s.a.s) Ben bir mü mine kendinden daha yakınım. Kim bir borç bırakırsa onu ödemek bana aittir. Kim bir mal bırakırsa o da mirasçılarına aittir. buyurmuştur. (133) İslâm da kişinin ödeme gücünü aşacak şekilde borçlanması iyi karşılanmaz. Ancak borçlandıktan sonra dara düşerek borcunu ödeyemezse, kendisi için birtakım kolaylıklar getirilmiştir. Kur an da şöyle buyrulur: Darda olan kimseye eli genişleyinceye kadar süre vermek vardır. Fakat borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır, keşke bilseniz! (134) Bu konuda Hz. Peygamber in alacaklı hakkındaki şu hadisi dikkat çekicidir: Kim, ödeme gücü olmayan borçluya süre verirse kendisine sadaka ecri vardır Vadesi gelen borcu erteleyen alacaklıya ise her gün için bir sadaka ecri verilir. (135) İyi niyetli borçluya Cenab ı Hak yardımcı olur. Hadislerde şöyle buyrulur: Ödemek niyetiyle borçlanan kimseyi Yüce Allah borcunu ödemeye muvaffak kılar, ödeme niyeti olmayanın da malının bereketini giderir ve ödemeye muvaffak olamaz. (136) Ödemek niyetiyle borçlanan kimse, borcunu ödeyemeden ölürse, Allah onun borcundan vazgeçer ve alacaklısını razı eder. Ödeme niyeti olmadan borçlanan ve ödemeden ölen kimseden ise Allah, alacaklılarının hakkını alır. (137) Bir mü min mal bırakırsa, bu hayattaki mirasçılarınındır. Eğer bir borç veya zarar bırakırsa, bana gelsin, ben onun koruyucusuyum. (138) Diğer yandan zekâtın verileceği sekiz sınıftan birisinin borçlular olduğu düşünülürse, (139) İslâm devletinde dara düşen borçluların borcu üzerinde, kefil ve rehin (ipotek) gibi güvencelerin yanında, beytülmalin zekât fonu da devrededir. Nitekim Ömer İbn Abdilaziz (ö.101/720), zekât fonundan toplumdaki borçluların belirlenerek borç yükünden kurtarılmalarını istemiş ve yayınladığı bir genelge ile valilerine şu talimatı vermiştir: Herkesin barınacağı bir evi, hizmetçisi, düşmana karşı yararlanacağı bir atı ve ev için gerekli eşyası bulunmalıdır. Bu imkânlara sahip olmayan kimse borçlu (gârim) sayılır ve zekât fonundan desteklenmelidir. (140) Roma hukukunun geliştiği toplumlarda ve cahiliye Araplarında borcunu ödeyemeyen kişinin, borcu karşılığında satıldığı bir dönemde, İslâm ın getirdiği bu çözümlerin ne kadar ileri olduğu açıktır. (130) Bakara, 2/282. (131) Buhârî, Havâle, 1, 2, İstikrâz, 12, Müslim, Müsâkât, 33; Ebû Dâvud, Salât, 149. (132) Buhârî, Havâlât, 3, 6. (133) bk. Buhârî, Nafakât, 15, Kefâle, 5; Müslim, Cum a, 43, Ferâiz, 15, 16; Ebû Dâvud, İmâre, 15. (134) Bakara, 2/280. (135) Buhârî, Büyû, 17; Müslim, Zühd, 74; Tirmizî, Büyû, 67; İbn Mâce, Sadakât, 14. (136) Buhârî, Zekât, 18, İstikrâz, 2; İbn Mâce, Sadakât, 11. (137) K. Miras, Tecrîd, 7. baskı, Ankara 1984, VII, 273. (138) Buhârî, Tefsir, 33/1. (139) bk. Bakara, 2/60. (140) Ebû Ubeyd, Emvâl, 1. baskı, thk. M. H. Hurrâs, Kahire 1968, s KABZDAN ÖNCE SATIŞ YASAĞI Satın alınan bir malın fiilen teslim alınmasına veya alıcının tasarruf alanına geçmesine kabz denir. Malın teslim alınmazdan önce, müşteri tarafından üçüncü bir kişiye satılması durumunda, ilk satıcı ve alıcı arasında malla ilgili olarak çıkabilecek bir anlaşmazlık, ikinci satışı da etkileyecektir. Malın ilk satıcıdan teslim alınamaması, onun sözünde durmaması, malın telef olması veya defolu çıkması gibi durumlarda satım akdini uygulamak zorlaşacaktır. Böyle bir durumda, bir önceki problem çözülmedikçe, ikinci satıcı taahhüdünü yerine getiremeyecektir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Kim bir gıda maddesini satın alırsa, onu kabzetmedikçe başkasına satmasın. (141) Bu hadiste zikredilen yiyecek maddesi örnek kabilinden olup, hadis bütün menkul eşyanın alım satımını kapsamına alır. Kabzdan önce başkasına satış geçerli olursa, bu durum, mal hiç yer değiştirmeden, hatta henüz mal üretilmeden fiyatının yükselmesine neden olur. Bir takım aracılar, malı hiç görmeden kâğıt üzerinde kazanç elde etmiş olurlar. (142) Ebu Hanife ve Ebu Yusuf a göre, gayrimenkul üzerinde kabzdan önce tasarrufta bulunmak caizdir. Dayandıkları delil, istihsan prensibidir. Çünkü gayrimenkulün kabzdan önce telef olması veya değişikliğe uğraması çok seyrek görülen bir durumdur. Seyrek olan bir şeye ise itibar edilmez. İmam Muhammed, Züfer ve Şafiî ye göre ise gayrimenkulün de menkuller gibi, kabzdan önce satışı caiz değildir. (143) Kabzdan önce satış yasağı selem akdiyle satın alınan malları da kapsamalıdır. Çünkü selem akdi belgesi selem senedi borsada alınıp satılmaya başlayınca, bu belge en son kimin elinde bulunursa selem yükümlüsünden malı talep hakkı doğacaktır. Bu da malın nitelikleri ve teslimi ile ilgili olarak çıkabilecek anlaşmazlıklarda, onu ilk akdi yapanla karşı karşıya getirecektir. Diğer yandan bu gibi vadeli satışlar ülkeleri reel ekonomiden uzaklaştırmakta, hayali satışlar ekonomik krizlere neden olmaktadır. 13 İSRAF YASAĞI İLKESİ İsraf sözlükte; aşırı gitmek, sınırı aşmak, yanılmak, gafil olmak anlamlarına gelir. Bir terim olarak; inanç, söz, fiil ve davranışta din, akıl veya örfün uygun gördüğü ölçülerin dışına çıkmaktır. Gazzali ye göre ma rufa uygun harcama cömertlik, ma rufun altındaki harcama cimrilik, üstündeki harcama ise israf sayılır. (144) Kur an da 23 kadar ayette israf yasaklanmış ve Allah ın israf edenleri sevmediği vurgulanmıştır. Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez. (145) Günlük harcamalarda israftan kaçınıp orta yolun tutulması istenir. Onlar harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında bir yol tutarlar. (146) Yetime ait malın rasyonel ve rantabl şekilde işletilmesi, israf edilmemesi, velinin ihtiyaç sahibi olması halinde, sadece ihtiyaç kadar yararlanabileceği şöyle belirtilir: Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri gözetip deneyin. Onların akılca olgunlaştıkları rüşd halini görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler de mallarına sahip olacaklar diye, onların mallarını israf ederek, tez elden yemeyin! Zengin olan, onların mallarını yemekten çekinsin, yoksul olan da örfe uygun olarak yesin! Onlara mallarını teslim ettiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun! Hesap görücü olarak Allah yeter. (147) Tarımla uğraşanların da israftan kaçınması gerekir. (Meyve ağaçları ve tarım ürünleri) meyve verdiği (141) Buhârî, Büyû, 54, 55; Müslim, Büyû, 29 32, 34 36, 39, 41; Ebû Dâvûd, Büyû, 65. (142) K. Miras, age, VI, 437. (143) bk. Kâsânî, age, V, 180; İbnü l Hümam, age, V, 204; Ali Haydar, Düraru l Hükkâm, I, 407, Mecelle, Madde: 253; Döndüren, Alım Satımda Kâr Hadleri, s. 76, 77, 137, 138. (144) Gazali, İhyâ, terc., III, 259 vd. (145) A râf, 7/31; En âm, 6/141.. (146) Furkan, 25/67. (147) Nisâ, 5/

64 zaman meyvesinden yeyin. Hasat edildiği gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez. (148) Diğer yandan malını gereksiz yere saçıp savuranlar şeytanın kardeşleri olarak nitelendirilmiştir. (149) Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: İsraf ve böbürlenmeye düşmeksizin yiyiniz, içiniz, bağışta bulununuz, giyiniz. Çünkü Allah, kulunun üzerinde nimetinin eserini görmek ister. (150) İnsana belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Eğer mutlaka yemesi gerekli ise, midesinin üçte birini yemeye, üçte birini içmeye, üçte birini de nefes almaya ayırsın! (151) İktisatla itidal zihniyeti arasındaki ilgi İbn Haldun un (ö.809/1406) üzerinde önemle durduğu bir konudur. Ona göre servetin artması lüks ve israf temayüllerini arttırır. İsraf zihniyetinin uyanması halk tabakaları arasında gerginliklere yol açar. Şehir nüfusunun artması ve ifrat cereyanlarının yayılması, ahlâk anlayışını sarsar ve milletlerin zayıflamasına sebep olur. (152) 14 SOSYAL GÜVENLİĞE VERİLEN ÖNEM İslâm herkesin insanca yaşayabileceği bir toplum için gerekli olan sosyal güvenlik kuruluşlarını oluşturmuştur. Zekât bunların başında gelir. Kur ân ı Kerim de şöyle buyrulur: Namazı kılın, zekâtı verin (153) Müminlerin mallarından zekât al ki onları temizleyip mallarını çoğaltasın. (154) Hasat günü ürünün hakkını ödeyin. (155) Hadiste şöyle buyrulmuştur: İslâm beş temel üzerine bina edilmiştir: Bunlardan biri de zekât vermektir. (156) Allah ın elçisi, Muaz İbn Cebel (r.a) i Yemen e vali olarak gönderirken şu talimatı vermiştir: Onlara bildir ki, Allah Teâlâ kendilerine zekâtı farz kılmıştır. Zekâtı oranın zenginlerinden al, yoksullarına ver. (157) Zengin sayılan kesimin nakit para, altın, gümüş, döviz ve ticaret amacıyla elde bulunan bütün mal varlığına ve kira gelirinden elde bulunana kırkta bir; tarım ürünlerine onda bir, sulama ve gübreleme yapılan yerlerde yirmide bir, madenlerde beşte bir; koyun, keçi, sığır ve deve cinsinde belirli oranlarda zekât yükümlülüğü getirerek. yoksullara önemli bir destek sağlamıştır. (158) Yapılan bazı istatistik çalışmalarına göre Türkiye de yoksulların mesken ihtiyacı ve evin içinde gerekli olan eşyası dahil bütün ihtiyaçlarını zekât müessesesi tam olarak uygulandığı takdirde 5 6 yıl gibi kısa bir süre içinde çözebilecek güçtedir. Böyle bir ekonomik güç fakir kesime aktarılınca onların alım gücü artar, piyasa canlanır ve talep artacağı için zekâtın önemli bir bölümü yeniden üretici veya dağıtıcı müteşebbislere geri döner. Böylece zekât hem servetleri bereketlendirir, hem de piyasanın canlanmasına yol açar. Zekâtın verileceği sekiz sınıf Kur an ı Kerim de şöyle sıralanır: Sadakalar (zekâtlar) Allah tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplamakla görevli) memurlara, gönülleri İslâm a ısındırılacak olanlara, (özgürlüğünü satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda olana ve yolda kalmışa aittir. Allah her şeyi bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir. (159) Ayette yoksul ve düşkünler ilk sırada sayılmıştır. Çünkü zekâtın amacı zenginle yoksul kesim arasında bir denge kurmaktır. Hz. Ömer para ve servet gücünün yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç olmaması gerektiğini bildiren ayeti dikkate alarak, (160) fethedilen Suriye ve Irak topraklarını savaş gazilerine dağıtmamış, eski sahiplerinin elinde bırakarak, kendilerinden kamu harcamaları için harac vergisi alma yoluna git- miştir. Osmanlı Devletinde kuru mülkiyeti devletin, yararlanma hakkı kullananın olan miri arazi uygulaması da bu esasa dayanır. Zekât memurları sınıfı zekâtı toplama ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırma işini fason olarak yapan bir sınıftır. Emeğinin karşılığını zekât fonundan alır. Kalpleri İslâm a ısındırılmak istenen sınıf, henüz İslâm a girmemiş veya yeni girmiş olanları da kapsar. Dara düşen borçluların, yangın, deprem, sel baskını gibi afetlere uğrayanların da ilk elinden tutan zekât fonu olmalıdır. Diğer yandan tarihin kaydettiği en geniş sosyal yardım teşkilatı İslâm medeniyetinin eseridir. Vakıflar, imaretler ve diğer hayır tesislerinden günümüze kadar ulaşan bir hayli eser vardır. Özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda, halk ve esnaf için önemli finans kaynağı halini alan para vakıflarını da bu arada zikretmeliyiz. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME 1) İslâm ın ekonomik hayatla ilgili olarak getirdiği ilkeler; ticarî ve iktisadî hayatta aldanma, aldatma ve bu yolla oluşacak haksız kazancı önlemek, karşılıklı yararlanma ve riski paylaşma ilkesini hâkim kılmak olarak özetlenebilir. 2) İslâm da ve önceki semavî dinlerde, faizcilik, üretime dayalı olmayan, emek veya ticaret riski de bulunmayan bir haksız kazanç yolu sayılarak yasaklanmıştır. Riba yasağının illet ve hikmeti, zayıf durumda olan borçluyu korumak ve haksız kazanca engel olmaktır. Darda olanın ribaya razı olması ancak irade fesadı sonucu olur. Bu da faiz anlaşmasını, serbest iradeyle yapılan satım akdi nden ayırır. 3) Altın, gümüş ve nakit para mübadelesinin peşin yapılması asıldır. Bunların vadeli değişimi nesie veya fazlalık ribasına yol açar. Günümüzde foreks ve forward oyunu gibi altın veya döviz kuruna göre vadeli pozisyon alma ve satma esasına dayanan oyunlar kumar ve faiz karışımı bir işlemdir. 4) İslâm ın öngördüğü şirket yapısı ve statüsü araya banka veya devlet kredileri girmeksizin halkın tasarruflarını doğrudan yatırımlara sevk edebilecek güçtedir. Ancak bunun için ortakların haklarını koruyucu tedbirlerin kamu tarafından alınması da gerekir. 5) İslâm da serbest rekabete açık bir piyasa anlayışı esas olmakla birlikte, toplumun bu serbestliği kötüye kullanması durumunda, tröst ve kartelleşmeye karşı kamunun gerekli tedbirleri alması gerekir. 6) Kabzdan önce satış yasağı, sanal alış veriş yerine reel ekonomiyi öne çıkaran bir ilkedir. 7) Roma hukukunun geliştiği toplumlarda ve cahiliye Araplarında borcunu ödeyemeyen kişinin, borcu karşılığında satıldığı bir dönemde, İslâm ın zekât gibi bir sosyal yardımlaşma kurumuyla darda olanlara sahip çıkması, onun güçsüzün yanında yer aldığının bir göstergesidir. (148) En âm, 6/141. (149) bk. M. Fuad Abdülbaki, age, İsraf mad.; İsrâ, 17/26, 27. (150) Buhârî, Libâs, 1; İbn Mâce, Libâs, 23; Nesâî, Zekât, 66. (151) Tirmizî, Zühd, 47; A. İbn Hanbel, IV, 132. (152) bk. Ergin, age, s. 40. (153) Bakara, 2/43. (154) Tevbe, 9/103. (155) En âm, 6/141. (156) Buhârî, İmân, 1, 2; Müslim, İmân, 19 22; Tirmizî, İmân, 3. (157) Buhârî, Zekât, 1; Ebû Dâvud, Zekât, 5; Nesâî, Zekât, 48; İbn Mâce, Zekât, 1. (158) bk. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1992, s. 490 vd. (159) Tevbe, 9/60. (160) Haşr, 59/

65 HZ. PEYGAMBER VE İŞ HAYATI Doç. Dr. Ahmet ÖZEL İslam Araştırmaları Merkezi İSAM Başkan Yard. Allah Resulü nün peygamberlik misyonuferdî ve manevî hayatın olduğu kadar sosyal ve maddî hayatın da mükemmellik ölçüsünü ortaya koymayı, her iki alanda da insanlara kılavuzluk yapmayı kapsamaktadır. Hz. Peygamber çeşitli âyetlerde açıkca belirtildiği üzere diğer insanlar gibi bir insandır (el İsrâ 17/93; el Kehf 18/110; Fussilet 41/6). Fakat insanlara örnek olduğuna (el Ahzâb 33/21), yüksek bir ahlak üzere bulunduğuna (el Kalem 68/4), Allah ın büyük lütuf ve esirgemesine nail olduğuna, kendisine hikmet bahşedildiğine (en Nisâ 4/113; el İsrâ 17/39, 87), ilim verildiğine (el Bakara 2/145; Âl i İmrân 3/61; er Ra d 13/37), hidayete, dosdoğru yola erdirildiğine (el En âm 6/161; Yâsîn 36/4; ez Zuhruf 43/43; el Feth 48/2; el Hac 22/67; ed Duhâ 93/7), hak ile gönderildiğine (el Bakara 2/119; en Nisâ 4/170; Fâtır 35/24) dair ayetler yanında hadis ve siyer kaynaklarında da kaydedildiği üzere diğer insanlardan farklı bir kişilik ve birikime sahip olduğu, üstün vasıflarla donatıldığı, başarısının temelinde de vahyin bulunduğu ve toplumu bunun kılavuzluğunda yönettiği şüphesizdir. Bu çerçevede güçlü ve sağlıklı bir vücut yapısı, derin bir sezgi, anlayış ve kavrayış kabiliyeti, sağlam bir hafıza, etkili hitabet, ihlas, sabır, cesaret, hilim, cömertlik, haya, iyi geçim, şefkat ve merhamet, vefa, tevazu, adalet, emanet, iffet, doğruluk gibi üstün vasıflara sahipti. Resulullah ın bütün bu yetenek ve vasıflarıyla birlikte herhangi bir insan gibi yaşadığına ve tabiat üstüözelliği bulunmayan bir insan gibi diğerlerince izlenebilecek örnek bir hayat sürdüğüne işaret etmek gerekir. Aksi halde onun hayatı Kur an ı Kerim de de belirtildiği üzere insanlık için mükemmel bir örnek olarak mülahaza edilemezdi. (161) Hz. Peygamber in insanlık tarihinde siyasî, hukukî, ekonomik ve sosyal alanlarda ortaya koyduğu değerleri bilfiil uygulamayı başardığı bilinen tek peygam ber ve lider olması da bu beşerîkılavuzluk ve önderlik misyonunun bir gereğidir. O karakter, ahlak, arzu ve eğilimleri farklı olan bütün insanlara bir rehber olarak gönderildiğinden onların bütün ferdî ve sosyal ihtiyaç ve sorunlarını giderecek bir ruhî ve fikrî olgunlukla donatılmıştı. İzlediği siyaset de bütün fert ve toplumları kapsayan ve bütün eğilimleriyle insan tabiatını göz önünde bulunduran bir genişlik ve derinlik taşıyordu. Allah Resulü bir insan, bir kul olmakla birlikte kendisine verilen misyon ve bu misyonun kazandırdığı manevi şahsiyet onu diğerlerinden ayırmaktadır. Kur an ı Kerim bir taraftan Hz. Peygamber in beşerî tabiatına vurgu yaparken diğer taraftan da onun diğer insanlar arasındaki özel statü ve otoritesini kesin şekilde belirtir. Allah ın kendisine itaatle birlikte ona itaati de emretmesi ve eğer inanıyorlarsa insanların anlaşmazlık konularını hükme bağlamak için Allah a ve elçisine götürmelerini emretmesi (en Nisâ 4/59), dinî ve ahlakî hayat yanında siyasî ve hukukî alanlarda da onun otoritesini kabulün imanın bir gereği olduğunu ve bu iki itaatin esasta birbirine bağlı bulunduğunu gösterir. Allah a itaat Hz. Peygamber e itaatin dayanağı olurken, Hz. Peygamber e itaat da Allah a itaatin tek görünür kanıtıdır: Kim Peygamber e itaat ederse Allah a itaat etmiş olur (en Nisâ 4/80). (161) Afzal ur Rahman, s

66 İslâm, insanın hem Allah hem diğer insanlarla ilişkilerini düzenleyen kurallarıyla bütün bir hayat tarzı tasarlar ve hayatın hiçbir alanında maddî ve manevî, dinî ve dindışı ayırımı yapmaz. Böylece insanın yaratıcısıyla, kendisiyle, diğer insanlarla ve tabiatla barışık, dengeli ve mutlu bir hayat sürmesi hedeflenir. Hz. Peygamber in risalet misyonu da dinî ahlakî, sosyal, siyasal ve ekonomikyönleriyle bütün ferdî ve toplumsal hayatı kuşattığından, ortaya koyduğu hareket tarzı bir bütün teşkil etmekte, bize hayatın bütün alanlarında örnek alınması gereken ölçüler sunmaktadır.bu sebeple iktisadî hayata, iş ve çalışma hayatına ilişkin olarak ortaya koyduğu prensipleri diğer alanlardan ayrı düşünmek mümkün değildir. Sosyal, siyasal, idarî, adlî, askerî, diplomatik alanlarda izlediği hareket tarzı, ekonomik hayatta kılavuzluk konusunda da aynı önem ve değeri taşımaktadır. Onun aziz hayatı, bizzat insanın kendi beşerî durumu anlaşılıp aşılmadıkça üstesinden gelinemeyecek olan bütün maddî ve manevî, bütün sosyal, siyasal, ekonomik, cinsel... eğilim ler arasında denge ve ahengi temsil eder. O bir peygamber, bir mübelliğ, bir devlet başkanı, bir lider, bir kumandan, bir hakim, bir öğretmen, bir tüccar, bir eş, bir baba, bir aile reisi, bir komşu, bir dost ve arkadaş, hatta bir düşman olarak izlenmesi gereken mükemmelörnekliği insanlığa sunmuş; Cenâb ı Hakk ın Sen elbette üstün bir ahlak üzeresin, Biz seni yalnızca bütün âlemlere rahmet olarak gönderdik, Biz seni (hakikatin) bir şahidi, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik hitaplarının mazharı olarak, insanlara varoluş amaçlarına uygun bir hayatı nasıl gerçekleştirebileceklerini bizzat yaşayıp öğreterek gösterme misyonunu ifa etmiştir. Allah Resulü, Sizler yöneticilik hususunda çok arzulu olacaksınız, oysa bu görev (hakkını vermeyenler için) kıyamet günü bir pişmanlık olacaktır (162) sözünde dile getirdiği üzere yöneticiliği bir emanet ve sorumluluk kabul etmiş, görev verdiği kimseler hakkındaki ölçüsü liyakat ve ehliyet olmuştur. O, başka konularda bilgi ve yetenek sahibi olsa da bir işin üstesinden gelemeyeceğine inandığı kimseyi bu göreve getirmedi. Nitekimçok sevdiği ve görüşlerine önem verdiği meşhur sahabi Ebû Zer el Gıfârî (163) ile amcası Abbas ın (164) bu yöndeki talebini, görevin sorumluluğunu taşıyamayacaklarını belirterek kabul etmemişti. Bu bakımdan ashabını bir görevi bizzat istemekten sakındırmış ve bir işe talip olanlara da görev vermeyeceğiniifade etmişti. (165) Yönetimde kabile üstünlüğü, soyluluk, zenginlik veya sınıf değil inanç ve değerleri esas almış, herkese kabiliyet ve gayreti çerçevesinde kendisini gerçekleştirebileceği fırsat eşitliği tanımıştı. Bu sebepleehil olan genç sahabileri önemli görevlere getirdiği görülür. Amr b. Hazm Necran a vali tayin edildiğinde yaşı on yedi idi. (166) Mekke nin fethi sırasında müslüman olan Attâb b. Esîd i bu şehre ilk vali tayin ettiğinde yirmi yaşlarında, hatta daha küçük olduğu kaydedilir. (167) Hz. Ali yi Yemen e kadı olarak gönderdiğinde, o daha genç yaşta olduğunu ve hususta tecrübesi bulunmadığını söylemiş, Resulullah kendisine dua ederek ve bazı tavsiyelerde bulunarak başarılı olacağını bildirmişti. (168) Hz. Peygamber in vefatı arefesinde göndereceği ve içinde büyük sahabilerin de yer aldığı orduya kumandan tayin ettiği Üsâme b. Zeyd in yaşının o sırada yirmi olduğu (169) kaydedilir. Hicretin 8. yılında Yemen e yönetici, kadı ve vergi tahsildarı olarak gönderilen Muâz b. Cebel 23 yaşındaydı (170). Ehil olmayan kişilerin göreve getirilmesini kıyamet alameti olarak nitelemesi yanında (171), Kim bir topluluk içinde Allah ın daha çok razı olduğu biri olduğu halde diğer birisini göreve getirirse Allah a, resulüne ve mü minlere ihanet etmiş demektir ; (172) Kim müslümanların bir işini üstlenip de kendisine duyduğu (162) Buhârî, Ahkâm, 7. (163) Müslim, İmâre, (164) Beyhakî, X, 96; Muttakî el Hindî, VI, 41. (165) Buhârî, İcâre, 1; Müslim, İmâre, (166) Nevevî, Tehzîbü l esmâ ve l lugât, I/2, s. 26; İbnü l Esîr,IV, 214; Kettânî, I, 318, (167) İbn Kayyim, Zâdü l meâd, I, 126; İbn Hacer, el İsâbe, II, 541; Kettânî, I, 256, 397. (168) Ebû Davud, Akdiye, 6; el Müsned, I, ; Hâkim en Nîsâbûrî,IV, 88. (169) İbnü l Cevzî, Sıfatü s safve, I, (170) Kettânî, I, 421. (171) Buhârî, İlim, 2. (172) Hâkim en Nîsâbûrî, IV, 92. sevgi sebebiyle (ehil olmayan) birini onların başınagetirirse Allah ın laneti onun üzerine olsun; (bu günahına karşı) Allah ondan ne bir tevbe ne bir fidye kabul eder (173) mealindeki hadisler Resulullah ın bu konudaki hassasiyetini gösterir. Yönetimde vazgeçmediği prensiplerden biri de danışma idi. Başta önemli kararlar olmak üzere birçok işte ashabın ileri gelenlerine danışıp görüşlerini alır, Uhud savaşında olduğu gibi bazen kendi kanaatine uymasa bile istişare sonucu oluşan kararı uygulardı. Hz. Ebubekir ile Ömer in kendi yardımcı ve danışmanları (vezir) olduğunu belirten Resulullah, (174) iyi niyetle, hayır ve sevap umarak görevini yerine getirmek isteyen yöneticiye Allah ın iyi yardımcı nasip edeceğini, kötü niyetli yöneticiler için ise aksi durumun söz konusu olacağını haber vermiştir. (175) Resulullah yönetici ile yönetilenlerin arasındaki engelleri kaldırmak hususunda da çok hassastı. Kim insanların bir işini üstlenir de zayıf ve güçsüzlerle arasına engeller koyarsa kıyamet günüallah da onun önüne engel çıkarır (176) ; Kim müslümanların işini üstlenir de sonra yoksullara, haksızlığa uğrayanlara ve ihtiyaç sahiplerine kapısını kapatırsa Allah da onun ihtiyacına karşı rahmet kapılarını kapatır (177) mealindeki hadisler bu konudaki uygulamalarına işaret eder. Bu amaçla halkın arasına girer, çarşı ve pazarı dolaşır, şikayetleri dinler ve gerektiğinde olan bitenlere müdahale ederdi. Yönetimde doğru sözlü olmak ( Allah Teâlâ nın yönetici yaptığı bir kimse, yönettiklerinin aldatarak ölürse Allah ona cennet yüzü göstermez (bir rivayette: cenneti ona haram kılar ), (178) nezaket ( Yöneticilerin en kötüsü, yönetimi altındaki insanlara sert ve kaba davrananlardır ), (179) maiyetini himaye ( Müslümanların yönetimini üstlenen kimse, kendisi ve ailesini koruduğu gibi onları korumazsa cennetin kokusunu duyamaz ), (180) zayıflara özel ihtimam ( Allahım, iki zayıfın, yetimle kadının hakkını yemekten herkesi şiddetle sakındırıyorum! ), (181) güvenilir olmak ( Müslüman, elinden ve dilinden müslümanların güvende oldukları kimsedir; varlığımı elinde tutan Allah a yemin ederim ki kötülüklerinden komşusunun güvende olmadığı kimse cennete giremez ), (182) toplumsal sorumluluk ( Bir yer (ev, mahalle) halkı, aralarında aç biri bulunduğu halde sabahlarsa Allah Teala nın zimmetinden (himayesinden) mahrum kalırlar ), (183) adaleti ikame ( Kıyamet günü makam bakımından Allah a en yakın ve Allah tarafından en sevilen kişi adaletli devlet başkanıdır; makam bakımından Allah a en uzak ve Allah ın en çok buğz ettiği kişi de zalim devlet başkanıdır (184) ; Kim bir hakkı iptal için gayrı meşru bir şeye yardımcı olursa Allah ın da Allah Resulü nün de zimmeti (himayesi) ondan beri olur ), (185) af ( Öfkelenip de hilim (yumuşaklık, af) gösteren kimseye Allah ın muhabbeti vacip kılınmıştır ); (186) Kişi kendisine yapılan bir haksızlığı affederse Allah onu mutlaka yüceltir; Affedin, Allah da sizi yüceltsin ), (187) Hz. Peygamber in özellikle önem verdiği diğer temel ölçülerdi. Hz. Peygamber in dahilî siyaset ve yönetiminde olduğu gibi diğer toplumlara yönelik dış siyasetindeki hareket tarzı da onun peygamberlik misyonundan ayrı düşünülemez. Hicretten sonra Medine deki müslüman varlığının Kureyş in en önemli ticaret ve gıda ikmal yolu üzerinde büyük bir tehdit oluşturduğu, bu bakımdan müslümanları kendi hallerine bırakmayacakları gayet açıktı. Nitekim hicretten hemen sonra Kureyşliler Medineli müslümanlara ve onların muarızı olan Araplar a gönderdikleri ültimatomlarla Hz. (173) Hâkim en Nîsâbûrî,IV, 93. (174) Ebû Bekir İbnü l Arabî, Ahkâmü l Kur ân, IV, (175) Buhârî, Ahkâm, 42; Ebû Davud, İmâre, 4; Nesâî, Bey a, 33. (176) el Müsned, V, 239. (177) el Müsned, III, 441, 480. (178) Buhârî, Ahkâm, 8; Müslim, İmâre, 21. (179) Müslim, İmâre, 23. (180) Heysemî, V, 211. (181) Nesâî, İşretü n nisâ, 64. (182) el Müsned, III, 54. (183) el Müsned, II, 33; Heysemî, IV, 100. (184) Tirmizî, Ahkâm, 4. (185) Hâkim en Nîsâbûrî, IV, 100; Heysemî, V, 211. (186) Münâvî, VI, 361. (187) Heysemî, III,

67 Peygamber i himayeden vazgeçmeye zorlamışlardı (188). Hz. Peygamber in amacı, Mekke yi çembere almak ve bunun için de eskiden beri Kureyş le işbirliği yapan kabileleri ittifak antlaşmalarıyla kendisine bağlamak ve kuzeye giden kervan yollarını kontrol etmekti. Hemen hicretten itibaren alınan askerî tedbirler ve bölgedeki kabilelerle yapılan antlaşmalarla Hudeybiye Antlaşması (6/628) öncesinde Suriye ve Irak a giden kervan yolları kontrol altına alınmıştı. Kureyş in ileri gelen zenginlerinden Safvan b. Ümeyye nin bu abluka sebebiyle ticaretlerinin felce uğradığını, ne yapacaklarını bilemediklerini ve bu durumun devam etmesi halinde ellerindeki sermayeyi yiyip tüketeceklerini belirterek dert yanması (189) bu stratejinin başarısını kanıtlamaktadır. Daha sonraları Necid tarafına gönderilen bir seriyyenin esir aldığı Benî Hanife liderlerinden Sümâme b. Üsâl in Necid ve Yemâme den Mekke ye tahıl sevkiyatını engelleme şartıyla bırakılması (190) ve Kureyş in düşmanı Benî Huzâa ile yapılan ittifakla da Yemen yolunun kapatılmasıyla Kureyş büyük ölçüde çevresinden tecrit edilmişti. Bu şekilde Kureyş in iktisadî yönden zayıflatılarak direncinin kırılması, Medine yi tehdit etmesinin engellenmesi ve onlara karşı mümkün oldukça kan dökülmeden üstünlük sağlanması amaçlanmıştı (191). Aradaki düşmanlık ve savaş ilişkilerine rağmen, insanî mülahazaları ön planda tutan Resulullah Hudeybiye Antlaşması öncesinde kıtlık çeken Mekke deki fakirlere dağıtılmak üzere Kureyş in lideri Ebû Süfyân b. Harb e mal göndermiştir. Ebû Süfyân ın da Bundan daha çok iyilikte ve sıla i rahimde bulunanı kim gördü? Biz kendisiyle mücadele ediyor ve kanını istiyoruz, o ise bize atıyyeler göndererek ihsanda bulunuyor dediği nakledilir. (192) Dinî bir mahzur görmedikçe kendi zamanındaki diplomatik teamüllere uyan Hz. Peygamber, elçilik heyetleri geldiğinde en güzel elbiselerini giyer ve ashabın önde gelenlerinden böyle yapmalarını isterdi (193) ; geri dön düklerinde onlara azık hazırlanmasını emreder (194), hediyelerle uğurlardı (195). Hediyeleşmenin insanlar arasında düşmanlığı giderip sevgi ve dostluğu artırdığını belirterek teşvikte bulunan Resulullah (196), yabancı elçilerin getirdikleri hediyeleri kabul ettiği gibi mutlaka hediye ile mukabelede bulunurdu (197). Hz. Peygamber in barış ilişkileri kurmak ve barışı korumak için diğer toplum ve din mensuplarının liderleriyle, önde gelenleriyle ilişkilerinde son derece yumuşak ve cömert davranması, kendilerine itibar gös termesi de dış siyasetinin bir parçasıydı. Bir kavmin kerîmi (lider, soylu, saygın) size geldiğinde ona ikramda bulunun (198) mealindeki hadisi yorumlayan alimler, bu konuda din vb. bir kriterin söz konusu olmadığını, Resulullah ın kafir liderlere de tevazu ile davrandığını, kendilerine ikramda bulunup mevkilerini yüce tuttuğunu belirtirler (199). Bilge bir zat olan Ebrehe b. Şurahbil el Himyerî elçi olarak geldiğinde oturması için Resulullah ona kendi ridasını sermişti. (200) Adî b. Hâtim geldiğinde de üzerine oturması için bizzat bir yastık koymuş, bundan çok etkilenen Adî de onun yeryüzünde üstünlük ve bozgunculuk peşinde olmadığına şehadet ettiğini belirterek müslüman olmuştu. (201) Allah Resulü nün iç ve dış siyasette izlediği hak, adalet, eşitlik, insaf, ihsan, merhamet gibi temel ölçüleri ekonomik hayatta, ticaret ve çalışma hayatında da aynen uyguladığı görülmektedir.hz. Peygamber sosyal adaletin sadece prensiplerini koymadı, aynı zamanda bunu gerçekleştirdi de. Uyguladığı ekonomik tedbirlerle zengin fakir arasındaki uçurum mümkün olduğu ölçüde kapandı;insan tabiatıyla uygunluk içinde bir denge ve eşitlik ortamı doğdu. Fakirler zenginlerin iyiliğini ister, zenginler de fakirleri koruyup gözetir duruma geldiler. (188) Hamidullah, Hz. Peygamber in Savaşları, s. 65; İslam Peygamberi,I, ; Serdar Özdemir, Hz. Peygamberin Seriyyeleri, s. 18. (189) Vâkıdî, el Megâzî, I, 197. (190) İbn Hişâm, II, 639; Serahsî, el Mebsût, X, 25 (191) Resulullah ın Kureyşi abluka siyaseti için ayrıca bk. Selahattin Polat, Hz. Peygamber in A.S. İttifak, Teminat ve Antlaşmalarındaki Diplomatik Taktikler, Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Kayseri 1988, sy. 5, s (192) İbn Hacer, el İsâbe, II, 505; Kettânî, I, 571. (193) İbn Sa d, IV, 346; Muttakî el Hindî, X, 612. (194) Heysemî, X, 304; Zurkânî,IV, 37. (195) bu konudaki bilgi ve kaynaklar için bk. Kettânî, II, (196) el Muvattâ, Câmi/Muhâcere, 4; Kettânî, I, (197) Kettânî, I, 353, 506, 511. (198) İbn Mâce, Edeb, 19. (199) Münâvî, Feyzü l kadîr, I, 241; Kettânî, I, 166, (200) İbn Hacer, el İsâbe, I, 16. (201) İbn Sa d, I, 322; İbn Hişâm, II, 580; İbn Manzûr,XVI, 294, 296. Hz. Peygamber Medine de öncelikle müşrikler ve yahudilerin ticaret yaptığı pazardan ayrı olarak müslümanlar için bir pazar yeri tespit etti; bu yerin daraltılmamasını, sabit yerler edinilmemesini ve vergi konulmamasını emretti. (202) Böylece müslümanlar hem karşılıklı ilişkilerinde İslamî kuralları kolayca uygulayabilecekleri hem müşrikler ve özellikle Yahudilerin iktisadî nüfuz sahibi olmadıkları müstakil bir mekanda ticaret yapma imkanına kavuşmuşlardı. Vergi konulmaması maliyetlerin azaltılıp bu pazarın daha karlı ve cazip hale getirilmesi, sabit yerler edinme yasağı da müteşebbisler arasında adaletin sağlanması, imtiyazlara yer verilmemesi ve çalışkanlığın özendirilmesi bakımından önem taşımaktadır. (203) Pazara mal getirenin rızıklandırıldığını, karaborsacının ise lanetlendiğini belirten Resulullah (204) ayrıca şehirler arası mal sevkiyatı sırasında alınmakta olan iç gümrük vergilerinin (meks) alınmasını da yasaklayarak Medine ye mal sevkiyatının devamlılığını sağlamaya çalıştı. (205) Ticaret ve alışveriş alanında aldatmaya, istismara, haksız kazanca yol açacak her türlü teşebbüsü ortadan kaldırdı. Bu çerçevede köyden şehire mal getirenlerden pazara varmadan mal alınmasını, (206) satın alınan malın kabz edilmeden ve yolda alınan malların pazara nakledilmeden satılmasını yasakladı ve bunu kontrol için görevliler tayin etti. (207) Böylece haksız rakabeti ve piyasa fiyatlarının sun î olarak yükseltilmesini engelledi. Hz. Peygamber sağlığında İslam hakimiyetine geçen topraklardan gelen vergilerden payına düşen büyük meblağlardan, kendisine verilen hediyelerden hiçbir şeyi kendisine bırakmadı. Ailesinin yıllık masrafını ayırdıktan sonra kalanı Allah yolunda harcadı. Büyük otoritesine ve bu zenginliğine rağmen kifayet miktarıyla geçindi, Allah tan kifayet miktarı rızık istedi, gösterişsiz, mütevazi bir hayat sürdü. Hz. Peygamber in en mahrum durumlarda bile elindekini başkalarıyla paylaştığı, bazen aylar geçtiği halde evinde ateş yanmadığı bilinen bir husustur. Şöyle buyurmuştu: Uhud dağı kadar altınım olsa, bir borç için saklayacağım bir dinar dışında ondan bir dinarın bile gece yanımda kalmasından hoşnutluk duymam. (208) Resulullah Eşlerimin nafakası ve âmilimin (devlet görevlisi) rızkından öte bıraktığım her şey sadakadır (209) buyurarak vakıf yaptığı gibi ashabı da fakirlere yardıma ve vakıf kurmaya teşvikte bulunmuş, onlar da en değerli mallarını toplumun hizmetine vakfetmişlerdi (210). Resulullah bizzat yaşayarak örnek olduğu hayırseverliği başkalarına da tavsiye ederken varlıkları ölçüsünde onları zekat ödemeye de mecbur tutmakla kısa bir zaman içinde sosyal dayanışmayı kurumlaştırmıştı. Hz. Peygamber sosyal hayata bütün yönleriyle ve son derece aktif bir şeklide katılmakla birlikte insanın yer yüzündeki varlığının anlamını hep ön planda tuttu, dünya ile olan alakanın bunu gölgelemesine asla müsaade etmedi. Hz. Peygamber in sosyal ve siyasal hayata fazla angaje olmuş görülmesi, peygamberliği Hz. İsa modeliyde değerlendiren Batı dünyasındaonun risalet misyonunun kavranması konusunda ciddî bir zorluk teşkil etmiş, bazı Batılılar Mekke döneminde müsamahalı ve nazik bir mübelliğ iken Medine döneminde elde ettiği güçle siyasî bir şahsiyet haline geldiği veasıl amacının siyasî olduğunu ileri sürmüştür (211). Bununla birlikte birçok Batılı yazar aslında Hz. Peygamber in manevî yönünün, peygamber olma özelliğinin beşerî faaliyetlerine her zaman baskın geldiğini, devlet adamlığı vasfının ikinci planda kaldığını ve asıl manevî rolü çerçevesinde şekillendiğini dile getirmekte, onu bu rolünden soyutlayarak sadece başarılı bir devlet adamı olarak gösteren veya Mekke ve Medine döneminde iki farklı şahsiyet portresi çizdiği şeklindeki bakış açısının hatalı olduğunu, tarihî gerçeklerle bağdaşmayan bu yaklaşımın sadece Peygamber i yanlış takdim etmekle kalmadığını, İslam ı anlamada da yanlışlığa yol açacağını belirtmektedir. (212) Şu riva- (202) İbn Mâce, Ticârât, 40; Heysemî, IV, 76; Kettânî, II, 231. (203) Cengiz Kallek, s (204) İbn Mâce, Ticârât, 6. (205) Kallek, s (206) Buhârî, Büyû, 68, 71. (207) Buhârî, Büyû, 49, 54, 55, 56; Müslim, Büyû, 33, 37, 38. (208) Buhârî, İsti zân, 30; Müslim, Zekât, 31, 32. (209) Buhârî, Vesâyâ, 32; Müslim, Cihâd, 55. (210) bk. Kettânî, I, (211) bk. P. C. Almond, s ; R. Bosworth Smith, s. 137; Zafar Ali Qureshi,II, (212) bk. Zafar Ali Qureshi, I, , II, ,

68 yet Allah Resulü nün dünya hayatına bakışını açık şekilde ortaya koymaktadır: Alkame b. Yezîd b. Süveyd el Ezdî anlattı: Babam bana, dedemden naklen haber verdi: Ben kavmimden yedi kişinin yedin cisi olarak Resûlullah a (sav) elçi olarak gittim. Huzuruna girip kendisiyle konuştuğumuzda sükun ve vakarımızı, halimizi ilginç bulup nesiniz? (müslüman mı, kafir mi?) diye sordu. Biz mü minleriz dedik. Her sözün bir hakikati vardır, sizin söz ve imanınızın hakikati nedir? diye sordu, biz de on beş özellik (haslet); beşi elçilerine inanmamızı emrettiğin, beşi elçilerine yapmamızı emrettiğin, beşi de Câhiliyye devrinde ahlâk edindiğimiz ve eğer bunlardan bir şeyi hoş karşılamıyor olmazsan benimsemeye devam edeceğimiz özellikler karşılığını verdik. Resûlullah önce elçilerime, inanmanızı emrettiğim beş husus nedir?, sonra da elçilerime, yapmanızı emrettiğim beş husus nedir? diye sormuş, onlar da ilkine iman esaslarını, sonuncusuna İslâm esaslarını sayarak karşılık vermişlerdir. Süveyd el Ezdî devamla şunu anlatır: Hz. Peygamber Câhiliyye devrinde ahlâk edindiğiniz beş haslet nedir? diye sorunca şöyle dedik: Genişlik zamanında şükür, belaya sabır, kadere (kaza) rıza, düşmanla karşılaşıldığında sebat, düşmanın musibete uğramasına sevinmemek. Bunun üzerine Resûlullah şöyle dedi: Bilgeler ve bilginler; anlayış ve bilgilerinden dolayı neredeyse peygamber olacaklarmış!. Sonra şöyle buyurdu: Eğer dediğiniz gibiyseniz, ben size beş haslet daha ilave edeyim yirmi hasletiniz olsun: Yemeyeceğinizi biriktirmeyin, oturmayacağınız binalar yapmayın, yarın ayrı kalacağınız bir şey için birbirinizle rekabet etmeyin, kendisine döneceğiniz ve ona arz olunacağınız Allah a karşı gelmekten sakının, varacağınız ve ebediyyen kalacağınız şeye rağbet edin. (213) Abdullah b. Mesud şöyle der: Allah Resulü bir hasır üzerinde uyumuştu. Uyandığında hasır vücudunun yan tarafında iz bırakmıştı. Biz, Ey Allah ın Resulü, sana bir döşek temin etsek dedik. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Benim dünya ile ilgim ne kadar ki! Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenip sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim. (214) Abdullah b. Ömer den de şu rivayet nakledilir: Allah Resulü, iki omuzumu tutarak şöyle buyurdu: Dünyada, bir garip veya bir yolcu gibi ol! (215) Ebedî hayata kıyasla bu dünya hayatının geçiciliğini en çarpıcı şekilde ortaya koyan bu bakış açısı, dünya hayatına sonuna kadar katılmaya, onu yaşamaya asla engel olmamış, aksine bu hayat ebedî hayatın kazanılacağı tek fırsat olarak değerlendirilmiştir. Enes b. Mâlik ten rivayet edilen bir hadîs şu mealdedir: Sizin en hayırlınız ne âhireti için dünyasını, ne de dünyası için âhiretini terk edendir; O, her ikisinden de elde eden kimsedir. Zira dünya âhirete vasıtadır, insanlara yük olmayın! (216) Resûlullah, ashabından bazılarının bütün gecelerini ibadet, gündüzlerini oruçla geçirip evlilik hayatından da uzak durduklarını öğrenince onları çağırarak bu tür ruhbanca bir yaşayış tarzının kendi sünnetinde yeri bulunmadığını, sünnetinden uzaklaşanların da kendisinden olmadığını belirterek onları sert bir şekilde uyarmıştır. (217) Hz. Peygamber in elçisi Âlâ b. el Hadramî, Münzir b. Sâvâ ya gidip İslâm ve esasları konusunda onunla konuştuğunda, Münzir kendisine şu sözleriyle cevap verdi: Şu elimde bulunana (saltanat) baktığımda onu âhireti ihmal edip sadece dünya ile ilgili buldum; sizin dininize baktım, onun hem dünya, hem âhiret için olduğunu gördüm. Hayat arzusu ve ölüm rahatlığı bulunan bir dini kabulden beni ne alıkoyabilir? Dün onu kabul edenlere şaşardım, bugün ise onu reddedenlere hayret ediyorum. Binaenaleyh, elçisine saygı göstermek, bu dini getiren kimseye (Peygambere) saygı cümlesindendir. (218) Sahabiler de Hz. Peygamber in izinden giderek dünya ve ahiret arasında mükemmel bir denge kurdular. Ömer b. Kays şöyle der: Abdullah b. Zübeyr in dünya işlerine baktığım zaman, bu bir göz açıp kapaması kadar süre olsun Allah ı isteyen biri değil, âhiret işlerine baktığım zaman ise bu bir göz açıp kapaması kadar süre olsun dünyayı isteyen bir kimse değil derdim. (219) (213) Beyhakî, Kitâbu z Zühdi l kebîr,s ; Ebû Nuaym,IX, ; Zurkânî,IV, (214) Tirmizî, Zühd, 44. (215) Buhârî, Rikâk, 3. (216) Süyûtî, el Hâvî fi 1 fetâvâ, II, 202. (217) Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5. (218) Süheylî, VII, 520. (219) Suyûtî, Târihu l hulefâ, s İş Hayatıyla İlgili Bazı Nebevî Prensipler: 1. Çalışmaya Teşvik Allah Resulü nün Hiç kimse, elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir yemek yememiştir (220) sözü meşhurdur. Râfi b. Hadîc den nakledildiği üzere Allah Resulü ne hangi kazancın daha faziletli olduğu sorulmuş, o da Kişinin kendi el emeğiyle kazandığı ile makbul (meşru) olan her satış (221) şeklinde cevap vermiştir. Hz. Peygamber in Salih (temiz, helâl) mal, salih kişinin elinde ne güzeldir! (222) ve Allah a karşı gelmekten sakınma konusunda mal ne güzel yardımdır! (223) sözleri, temiz kazancın, helal mal ve mülkün, çoğu zaman sanıldığının aksine kişinin manevî hayatına yönelik olumlu rolüne işaret bakımından dikkat çekicidir. Allah Resulü Bir kişi Allah ın rızasını umarak ailesinin geçimini sağlarsa, harcadıkları onun için bir sadaka olur (224) buyurarak, insanın alelade günlük eylemlerini sahih niyetle ibadete çevirebileceğini haber vermiş, Geçimini üstlendiklerini ihmal etmek, kişiye günah olarak yeter (225) sözüyle de kişinin ailevî ve sosyal sorumluluğuna işaret etmiştir. 2. İşini En İyi Şekilde Yapmak Allah Resulü buyurdu: Allah, sizden biriniz bir iş yaptığında onu en güzel şekilde yapmasından muhakkak hoşnut olur (226). Bu hadis, insanın ilahî hoşnutluğu umarak günlük işlerini, o işin gerektirdiği şekilde yapmaya çalışmak suretiyle bütün eylemlerini, hayatının tümünü ibadete çevirebileceğini ima etmektedir. 3.Ticaret Allah Resulü nün bu konuyla ilgili bazı hadisleri şu mealdedir: Emin ve doğru tacir, nebiler, sıddıklar ve şehidlerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştırlar (227). Doğru tacir, kıyamet günü Arş ın gölgesi altındadır (228). Doğru tacir, cennet kapılarında engellenmez (229). Korkak tacir mahrumdur, cesur tacir ise rızıklandırılmıştır (230). Tacirler konusunda size hayrı tavsiye ederim. Onlar ufukların elçileri ve Allah ın yeryüzündeki eminleridirler (231). 4. Haram Kazanç Allah Resulü nün bu konuyla ilgili bazı sözleri: Her müslümanın diğer müslümana kanı, namusu ve malı haramdır (232) Bir zaman gelecek ki kişi malı helal yoldan mı haram yoldan mı kazandığına aldırmaz (233) Kim malı nereden kazandığına aldırmazsa Allah da onu nereden cehenneme sokacağına aldırmaz. (234) (220) Buhârî, Buyû, 15. (221) Tebrîzî,II, 78; Ali el Kârî, III, 298. (222) el Müsned, IV, 197, 202. (223) Muttakî el Hindî, IV, 256, III, 239. (224) Buhârî, İmân, 41; Müslim, Zekât, 49. (225) Ebû Davud, Zekât, 45. (226) Heysemî, IV, 98; Münâvî, V, 150; Aclûnî, I, 513. (227) Tirmizî, Buyu, 4;Hâkim en Nîsâbûrî, II, 6. (228) Muttakî el Hindî, IV, 7. (229) Muttakî el Hindî,IV, 8. (230) Münâvî, III, (231) Muttakî el Hindî,IV, 11. (232) Müslim, Birr, 32; el Müsned, II, 277. (233) Nesâî, Buyû, 2. (234) Muttakî el Hindî, IV,

69 5. Alışverişte Aldatma Ebû Hureyre den: Resûlullah (sav) bir buğday yığınına rastladı ve ona elini daldırdı, parmakları bir ıslaklığa temas etti. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Ey buğday sahibi, nedir bu? Adam: Yağmura tutuldu ey Allah ın Resulü dedi. Resulullah şöyle buyurdu: Bunu, insanların görmesi için buğdayın üstüne çıkarmalı değil miydin? Sonra da şöyle buyurdu: Aldatan bizden değildir. (235) Allah Resulü buyurdu: Cenab ı Hak buyuruyor: İki ortak birbirine hıyanetlik yapmadığı sürece üçüncüleri benim; eğer birbirine hıyanet ederlerse ben aralarından çekilirim. (236) 6. Müşteri Kızıştırmak Allah Resulü buyurdu: Müşteri kızıştırmayınız. Bir kimse kardeşinin satışı üzerine satış yapmasın (onun pazarlığı bitmeden araya girmesin.) (237) 7. Pazarlık ve Fiyat Tespiti Kayle el Enmâriyye nin şöyle dediği rivayeti nakledilir: Hz. Peygamber umrelerinden birinde, ihramdan çıkmak üzere Merve ye geldi. Bir asaya dayanmış olarak gelip yanına oturdum ve şöyle dedim: Ey Allah ın Resulü, ben alışveriş yapan bir kadınım. Bazen bir mal satın almak istiyor, ona satınalmak istediğim fiyatın daha azını veriyorum. Sonra onu almak istediğim fiyatla alıncaya kadar artırıyor artırıyorum. Bazen de bir mal satmak istiyor, ona satmak istediğimden çok fiyat biçiyorum. Sonra satmak istediğim fiyatla onu satıncaya kadar indiriyor indiriyorum. Resûlullah (sav) bana şöyle buyurdu: Böyle yapma ey Kayle. Satın almak istediğin zaman, sana ister verilsin ister verilmesin, satın almak istediğin fiyatı ver. Bir şey satmak istediğinde de sana ister verilsin ister verilmesin, ona satmak istediğin fiyatı biç. (238) 8. İşçinin Hakkını Vermek Ebû Hüreyre, Allah Resulü nün şöyle dediğini nakleder: Cenab ı Hak şöyle buyurdu: Üç kişi var ki kıyamet günü ben onların hasmıyım: Benim adıma and içtikten sonra sözünden cayan kişi, hür bir insanı köle diye satıp parasını yiyen kişi, bir işçi tutup işini gördüren ve onun ücretini vermeyen kişi (239). Allah Resulü buyurdu: Çalıştırdığınız kimseye teri kurumadan ücretini veriniz. (240) 9. Kanaat ve Şükür Allah Resulü buyurdu: Allahım! Muhammed ailesinin rızkını kendilerine yetecek kadar ihsan et. (241) Müslüman olan, yeteri kadar rızkı bulunan, Allah ın kendisine verdiği nimete kanaat getiren kimse şüphesiz kurtuluşa ermiştir. (242) Sizden hanginiz canı malı güven içinde, vücudu sağlık ve afiyette, azığı da yanında olduğu halde sabahlarsa, bütün dünya kendisine verilmiş gibidir. (243) Hayat şartları sizinkinden daha aşağı olanlara bakın, sizden daha iyi olanlara bakmayın. Bu, Allah ın size olan nimetini hor görmemeniz için daha uygun bir davranıştır. (244) 10. Borçluya ve Sıkıntıda Olana Yardım Allah Resulü buyurdu: Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona haksızlık etmez, onu düşmana teslim (235) Müslim, İmân, 164; Tirmizî, Buyû, 74. (236) Ebû Davud, Buyû, 26. (237) Buhârî, Buyû, 64; Müslim, Buyû, 11. (238) Ibn Sa d, VIII, (239) Buhârî, Buyû, 106; İbn Mâce, Ruhûn, 4. (240) İbn Mâce, Ruhûn, 4; Heysemî, IV, 97 98; Beyhakî, es Sünenü l kübrâ, VI, 121. (241) Buhârî, Rikâk, 17; Müslim, Zühd, 18. (242) Müslim, Zekat, 125. (243) Tirmizî, Zühd, 34. (244) Müslim, Zühd, 9. etmez. Kim müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim bir müslümanın bir sıkıntısını giderirse Allah da ondan kıyamet gününün sıkıntılarından birini giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse Allah da kıyamet günü onun ayıp ve kusurunu örter. (245) Satarken, alırken ve borcunu isterken kolaylık gösteren kimseye Allah merhamet etsin. (246) Allah ın kendisini kıyamet gününün sıkıntılarından kurtarması kimi hoşnut kılarsa, o kişi borcunu ödeyemeyene süre tanısın veya borcunun bir kısmını indirsin. (247) Sizden önceki ümmetlerden bir adam hesaba çekildi ve hayır (sevap) adına hiçbir şeyi bulunamadı. Fakat o kimse insanlarla düşüp kalkardı ve zengin biriydi. Hizmetçisine, darda kalan kimselerin borcunu affetmesini emrederdi. Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurdu: Biz affetmeye ondan daha layıkız; onu affedin! (248). 11. Kamu Yararına Hizmet/Bağış/Vakıf Allah Resulü buyurdu: Allah ın kullarının O na en sevimli olanı, Allah ın kullarına en faydalı olanıdır (249). Hangi müslüman bir ağaç diker, bir şey eker de ondan bir kuş, bir insan veya bir hayvan yerse, onunla kendisine bir sadaka (sevabı verilmiş) olur (250). Bir adam ceviz ağacı diken Ebû d Derdâ ya rastladı ve sen yaşlı bir adamsın, şu kadar yıla ancak meyvesi yenebilecek şunu dikiyorsun dedi. Ebû d Derdâ şu karşılığı verdi: Bana düşen, başkasının ondan yemesi ve mükâfatının da bana olmasıdır. (251) İki (haslet sahibin) den başkasına hased (gıpta) edilmez: Bir kişi ki Allah ona bir mal verir ve malını hak yolda harcamaya yönlendirir; diğeri de Allah ona hikmet (ilim) ihsan eder, o kimse de hikmetle hüküm verir ve onu başkalarına öğretir. (252) Bir adam Allah Resulü ne gelerek hangi sadakanın sevabının daha büyük olduğunu sordu. O da şu cevabı verdi: Güç ve sağlığın yerindeyken, cimriliğin üzerindeyken, fakirlikten endişe duyarken, daha da zenginleşmeyi umarken verdiğin sadakanın sevabı daha büyüktür. Bunu can boğaza gelip de falana bu kadar, filana şu kadar deyeceğin vakte bırakma. Zaten o mal artık mirasçılardan şunun bunun olmuştur (253). 12. Bağışta Ölçülülük Allah Resulü buyurdu: Veren el alan elden hayırlıdır. Yardıma geçimini üstlendiğin kimseden başla. Sadakanın en hayırlısı ihtiyaç fazlasından verilendir. (254) Enes ten şöyle dediği rivayet edilir: Ebû Talha Medine de ensarın en çok mal sahibi olanı idi. En çok sevdiği mal ise Hâ kuyusu idi. Bu kuyu Mescid i Nebevî nin karşısındaydı. Resûlullah kuyunun bulunduğu bahçeye gider ve oradaki tatlı sudan içerdi. Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe (birr) nail olmazsınız (Âl i îmrân 3/92) âyeti nazil olunca, Ebû Talha (ra) Resûlullah a (sav) gelerek şöyle dedi: Ey Allah ın Resulü, Allah sevdiğiniz şeylerden infakta bulunmadıkça iyiliğe (hayra) nail olamazsınız buyuruyor. Mallarımın bana en sevimlisi de Hâ kuyusu olup Allah rızâsı için sadakadır; umarım Allah katında makbul ve mütevazi (önemsiz bir sadaka) olsun. Ey Allah ın Resulü, onu Allah ın rızasına uygun bir cihete tahsis et. Resulullah da şu karşılığı verdi: Aferin, kazançlı mal işte budur. Senin söylediklerini duydum, ben ise bu malı yakınlarına bırakmanı uygun görüyorum. Ebû Talha: Öyle yapayım ey Allah ın elçisi dedi ve onu amcasının oğulları ile akrabası arasında paylaştırdı. (255) Resulullah bu tür durumlarda herkese uygun tavsiyelerde bulunurdu. (245) Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58. (246) Buhârî, Buyû, 16; İbn Mâce, Ticârât, 28. (247) Müslim, Musâkât, 32; el Müsned, II, 23. (248) Müslim, Musâkât, 30; el Müsned, IV,120. (249) Aclûnî, I, 54, 457. (250) Buharî, Hars, 1; İbn Hacer, Fethu 1 Bârî, X, (251) Kastallânî, IV, 171. (252) Buhârî, İlim, 15; Zekât, 5; Ahkâm, 3. Ayrıca bk. İbn Abdülber, Câmiu beyâni 1 ilm, 1, (253) Buharî, Zekât, 11; Müslim, Zekât, 92. (254) Buhârî, Zekat, 18; Müslim, Zekat, 94. (255) Buhârî, Eşribe, 13, Tefsîr, 3/

70 Peygamber Efendimiz, malının üçte ikisini tasadduk etmek istediğinde Sa d b. Ebû Vakkâs a şöyle dedi: Üçte birini dağıt. Hatta o bile çok. Mirasçılarını zengin olarak bırakman, onları halka avuç açan fakirler olarak bırakmandan daha hayırlıdır. (256) Allah tarafından affedildiğini öğrenince malının hepsini tasadduk etmek için kendisine danışan Ka b b. Mâlik e de şöyle buyurdu: Malının bir kısmını kendine bırak, bu senin için daha hayırlıdır. (257) 13. Hz. Peygamber Zamanındaki Zenginler Hz. Peygamber zamanında ticaretle uğraşanlardan birikendi hanımı Hz. Hatice bint Huveylid dir. Onun çok malı ve ticari faaliyeti bulunduğu bilinmekte olup Şam a (Suriye) kervan göndermekteydi. Onun kervan kafilesi bütün Kureyş kafilesi kadar oluyordu. Hz. Peygamberde onun hizmetçisi Meysere ile birlikte onun adına ticarete çıkmıştı. (258) Ashap zenginlerinden Zübeyr b. Avvâm a birgün şöyle denildi: Ticarette eriştiğin noktaya nasıl erdin? O şöyle cevap verdi: Ayıplı mal hiç satın almadım, bir kâr da gözetmedim. Allah dilediğine bereket nasip eder. İbn Abdilber kaydettiği bu bilgilere şunu da ekler: Zübeyr in, kendisine haraç ödeyen bin kölesi vardı. Hz. Zübeyr bu haraç gelirinden bir dirhem bile evine sokmayıp tasadduk ederdi. (259) İbn Sa d, Zübeyr b. Avvâm ardından bıraktığı mirasın dirhem ettiğini, kırk, elli bir veya elli iki milyon (dirhem) olduğuna dair rivayetler bulunduğunu; Kahire, İskenderiyye ve Kûfe de arazileri, Basra daki evleri yanında Medine vadisindeki köylerden de gelirler elde ettiğini kaydeder. (260) Abdurrahman b. Avf ın miras olarak Bakî de otlayan 1000 deve, 3000 koyun ve 100 at bıraktığı da kaydedilir. O Curf ta sulamada kulanılan yirmi hayvanla ekin ekiyor ve bundan evinin yıllık yiyeceğini sağlıyordu (261). İbn Sa d şu bilgiyi verir: Talha Irak tan ile (dirhem) arasında (yıllık) gelir, Serât ta da dinar veya bundan az veya daha fazla gelir elde ediyordu. Medine vadisi köylerinde de gelirleri vardı. Benî Teym den hiç kimseyi fakir bırakmaz, kendisi ve ailesinin kifayet miktarı geçimini sağlar, bekârlarını evlendirir, fakirlerine hizmetçi verir, borçlularının borcunu öderdi. Geliri geldiğinde her yıl Hz. Âişe ye onbin dirhem gönderirdi. Subayha et Teymî nin dirhem olan borcunu ödemişti. (262) Vefatında emlak ve mallarının değeri dirhem, nakit parası ise dirhem ve dinardı. (263) İbn Asâkir in Târih inde şu bilgi verilir: Hz. Osman ı öldüren isyancılar, öldürüldüğü gün bütün malını yağmaladılar; malı dirhemdi. O ayrıca dinar, Rebeze de 1000 deve, Birieris ve Vadilkurâ da tasadduk ettiği dinar değerinde malı bırakmıştı. (264) Mesudîşöyle der: Zeyd b. Sâbit in dinar tutan mal ve mülkünden başka baltalarla kesilen altın ve gümüşü vardı. (265) 14. Ashap Zenginlerinin Bağışları Hz. Peygamber, Allah ın kendisine savâfî olarak ve diğer ganimetlerden lütfettiklerinden kendisi ve ailesinin yıllık yiyeceğini ayırır, kalanı da Allah yolunda silah ve hayvan alımına harcardı. Hz. Peygamber in, ashabından dört kişiye, ganimetten kendisine kalan bin deveyi paylaştırdığı, umresi sırasında kurbanlık olarak yüz deve gönderip kestiği ve fakirlere yedirdiği, bir bedeviye bir koyun sürüsü bağışladığı ve birçok kişiye, Allah ın kendisine fetihle ihsan ettiği Hayber den ve tamamen kendisine ait olan Fedek, Benî Kureyza ve Benî Nadîr topraklarından verdiği bilinmektedir. Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf ve Sa d b. Ubâde gibi mal sahibi bir grup da canları ve mallarıyla onun yanında idiler. Hz. Peygamber sadaka verilmesini emretti; Hz. Ebubekir bütün malını, Hz. Ömer de yarısını getirdi. Ceyşü l usre nin donatılması için teşvikte bulundu, Hz. Osman bin deve ile orduyu donattı ve on bin dirhem getirerek Hz. Peygamber in önüne koydu. (266) İbn Sa d ın kaydettiğine göre Hz. Osman Berâdis, Hayber ve Vâdilkurâ da değeri dinara ulaşan vakıf bırakmıştı. (267) Resûlullah apeygamberlik geldiğinde Hz. Ebubekir in dirhemi vardı. Bununla köle alıp azat ediyor, müslümanlara yardımda bulunuyordu; öyle ki Medine ye geldiğinde 5000 dirhemi kalmıştı. Vefat ettiğinde de ne bir dinar ne bir dirhem bırakmıştı. (268) Hakîm b. Hizam hac yaptığında yüz bedene (deve, sığır) ve bin koyunu hedy (kurban) olarak kesti. Boyunlarında Hakîm b. Hizâm dan Allah için azatlılar ifadesi işlenmiş gümüş gerdanlık bulunan yüz tane de hizmetçi azat etti. (269) Abdurrahman b. Avf Hz. Peygamber zamanında malının yarısı olarak dört bin (dirhem), sonra kırk bin (dirhem), sonra kırk bin dinar, sonra beş yüz at, sonra da bin beş yüz deve Allah yolunda tasadduk etti. (270) Urve b. Zübeyr şöyle dedi: Abdurrahman b. Avf, Bedir savaşına katılanlardan kalan her kişi için dört yüz dinar vasiyette bulundu. Onlar yüz kişiydiler, vasiyet edileni aldılar, Osman da halife olarak alanlar içinde payını aldı. O Allah yolunda bin de at vasiyet etti. (271) Hz. Âişe bir ara evindeyken Medine yi titreten bir ses duydu ve ne olduğunu sordu. Abdurrahman b. Avf a ait bir kervan, Şam dan geliyor dediler. Kervan yedi yüz deveden oluşuyordu. Hz. Âişe şöyle dedi: Ben Resûlullah ı şöyle derken duydum: Ben Abdurrahman b. Avf ı cennete emekleyerek (düşe kalka) giriyor gördüm. Bu haber İbn Avf a ulaştı, o Hz. Âişe ye geldi ve kendisine ulaşan haberi sordu, o da kendisine haber verdi, İbn Avf şöyle dedi: Seni şahit tutarım ki bunları yükleri, semer ve keçeleriyle birlikte Allah yolunda verdim. (272) Kays b. Sa d b. Ubâde adları anılan cömertlerden biri olup cömert lik ve cesarette onunla ilgili olarak nakledilen haberler meşhurdur. Bunla rın en meşhuru da şudur: Onun birçok alacağı vardı, hastalandı, ziyaret çilerini az buldu, kendisine onlardaki alacakların sebebiyle gelmeye utanıyorlar dendi. Bunun üzerine bir münâdîye Kimde Kays b. Sa d ın bir alacağı varsa onu kendisine bağışlamıştır diye çağrıda bulunmasını emretti. Bunun üzerine insanlar ona geldiler, öyle ki kendisiyle onun yanına çıktıkları merdiveni kırdılar. (273) Ashaptan vakıfta bulunanlardan biri de Hz. Ali dir (Allah yüzünü keremlendirsin). O şöyle demiştir: Beni görüyorsunuz ki açlıktan karnı ma taş bağlamışımdır; benim günde verdiğim sadaka (vakıf ) ise dört bin dinardır. Bir rivayette ise kırk bin dinar olarak geçer. Nevevîulemânın şöyle dediğini zikreder: Hz. Ali, sahip olduğu maldan zekât verebilmiş (yani zekât verecek kadar mala sahip olabilmiş) değildir. O sözden kastettiği, tasaddukta bulunduğu ve sadaka ı cariye kıldığı vakıflarıdır. Bunlardan elde edilen gelir bu miktara ulaşıyordu. (274) Hamza b. Eyfa el Hemdânî ile ilgili olarak şu rivayet zikredilir: O, Hz. Ömer zamanında Şam a (Suriye) hicret etti, yanında dört bin köle vardı, hepsini hürriyetine kavuşturdu. (275) (256) Buharî, Vesâyâ, 2, Menâkıbu l ensâr, 49. (257) Buhârî, Vesâyâ, 16. (258) İbn Sa d, VIII, 16. (259) el İstîâb, 1,583. (260) et Tabakât, III, Ayrıca bk. Fethu 1 Bârî, XII, (261) İbn Sa d, III, 136; İbn Abdilber, el İstîâb, II, 396; İbn Manzûr,XIV, 362. (262) et Tabakât, III, 221 (263) et Tabakât, III, (264) İbn Manzûr, XVI, 248. (265) Mürûcü z zeheb, II, (266) Kettânî, II, (267) et Tabakât, III, 77. (268) İbn Hacer, el İsâbe, II, 348; İbn Manzûr, XIII, (269) Hafâcî, 1,328; İbn Manzûr,VII, 238. (270) Ebû Nuaym, 1,99; İbn Manzûr, XIV, 351. (271) İbnü l Esîr, III, 484; İbn Manzûr, XIV, 351. (272) İbn Sa d, III, 132; İbnü l Esîr, III, 483; İbn Manzûr, XIV, 353. (273) bk. İbn Abdilmun im, s (274) Tehzîbü l esmâ, I/1, s (275) İbn Hacer, el İsâbe, I,

71 KAYNAKLAR Aclûnî, Keşfü l hafâ, nşr. Ahmed Kalâş, Haleb ts. Afzal ur Rahman, Muhammad as a Military Leader, Delhi Ahmed b. Hanbel, el Müsned, Kahire Ahmet Özel, Hz. Muhammed in Örnekliğinde Siyaset ve İş Hayatı, İstanbul Ali el Kârî, Mirkâtü l mefâtîh, Kahire Beyhakî, Şuabü l îmân, nşr. M. Said b. Besyûnî Zağlûl, Beyrut 1410/1990. Beyhakî, Kitâbu z Zühdi l kebîr, Beyrut 1408/1987. Beyhakî, es Sünenü l kübrâ, Haydarabad Cengiz Kallek, Asr ı Saâdet te Yönetim Piyasa İlişkisi, İstanbul Ebû Bekir İbnü l Arabî, Ahkâmü l Kur ân, nşr. Ali Muhammed el Bicâvî, Kahire 1394/1974. Ebû Nuaym, Hilyetü l evliyâ, Kahire 1399/1979. Hafâcî, Nesîmü r riyâz, Kahire Hâkim en Nîsâbûrî, el Müstedrek, Haydarabad Heysemî, Mecmau z zevâid, Beyrut İbn Abdülber, el İstîâb, Kahire İbn Abdülber, Câmiu beyâni 1 ilm ve fazlih, nşr. Abdurrahman Muhammed Osman,Medine İbn Abdülmun im, el Müstecâd min fealâti l ecvâd, nşr. Yusuf el Bustânî, Kahire İbn Abdürabbih, el İkdü l ferîd, nşr. Ahmed Emîn ve dğr., Kahire 1393/1973. İbnü l Cevzî, Sıfatü s safve, Beyrut 1399/1979. İbnü l Esîr, Üsdü l gâbe, nşr. M. İbrahim el Bennâ ve dğr., Kahire İbn Hacer, el İsâbe, Kahire İbn Hacer, Fethu l Bârî, nşr. Taha Abdürrauf Sa d ve dğr., Kahire 1398/1978. İbn Hişâm, es Sîretü n nebeviyye, nşr. Mustafa es Sekkâ ve dğr., Kahire 1375/1955. İbn Kayyim, Zâdü l meâd fî hedyi hayri l ibâd, nşr. Şuayb el Arnâût, Beyrut1401/1981. İbn Manzûr, Muhtasaru Târîhi Dımaşk, nşr. Rûhiyye en Nahhâs ve dğr., Dımaşk / İbn Sa d, et Tabakâtü l kübrâ, nşr. İhsan Abbas, Beyrut 1388/1968. Kastallânî, İrşâdü s sârî, Bulak Kettânî, Hz. Peygamber in Yönetimi: et terâtîbu l idâriyye, çev. Ahmet Özel, İstanbul Mes ûdî,mürûcü z zeheb, nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd, Kahire 1384/1964. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev.salih Tuğ, İstanbul Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamber in Savaşları, çev. Salih Tuğ, İstanbul Muhammed Yasin Mazhar Sıddıqui, Organisationof Government under the Prophet, Delhi Muttakî el Hindî, Kenzü l ummâl, Haydarabad Münâvî, Feyzü l kadîr, Kahire Nevevî, Tehzîbü l esmâ ve l lugât, nşr. F. Wüstenfeld, Göttingen P. C. Almond, Heretic and Hero: Muhammad and the Victorians, Wiesbaden R. Bosworth Smith, Mohammed and Mohammedanism, London Serahsî, el Mebsût, Kahire Serdar Özdemir, Hz. Peygamberin Seriyyeleri, İstanbul Süheylî, er Ravdü l ünüf, Kahire / Süyûtî, Târîhu l hulefâ, Beyrut ts. Süyûtî,el Hâvî fi l fetâvâ, Beyrut ts. Tebrîzî, Mişkâtü l mesâbîh, Kahire Vâkıdî, el Megâzî, nşr. M. Jones, London Zafar Ali Qureshi, Prophet Muhammad and His Western Critics, Lahore Zurkânî, Şerhu l Mevâhibi l ledüniyye, Kahire II. OTURUM: İSLAM VE YÖNETİM OTURUM BAŞKANI Prof. Dr. Adem Esen İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Rektörü

72 İBN HALDUN UN, İŞLETME YÖNETİMİ/POLİTİKASI NA VE KAMU YÖNETİMİ/POLİTİKASI NA İLİŞKİN BÂZI GÖRÜŞ VE TESBİTLERİNE GÜNÜMÜZDEN BİR BAKIŞ Prof. Dr. İbrahim Erol KOZAK Karatay Üniversitesi, Hukuk Fakültesi İbn Haldun un bu konuya ilişkin görüş ve tesbitlerini; işletme yönetimi/politikası ve kamu yönetimi olmak üzere iki başlık altında sunmaya çalışacağım: İŞLETMEYÖNETİMİ/POLİTİKASI İbn Haldun un, bu konudaki görüşlerini açıklamaya başlamadan önce şöyle bir hatırlatmada bulunmak uygun olur ki, anakronizme düşmemek bakımından, bundan altı yüz yılı aşkın bir süre önce yaşamış bir düşünürün yaşadığı çağın şartları ile, sanayi devrimi sonrası ve günümüz şartlarının neredeyse kabili kıyas olamayacak kadar farklı olduğu hususunu daima gözönünde tutmak gerekir. Onun içindir ki, işletme yönetimi/politikası terimini tırnak içinde vermeyi tercih ettim. Ancak, bu ihtirâzî kayıt altında ortaya koymaya çalışacağımız onun görüşlerinden bâzılarının, günümüzdeki işletmecilik ve pazarlama ilkeleriyle şaşırtıcı benzerlikler gösterdiği de şâyânı hayret bir husustur. Kendisinden önceki ve zamanındaki, belki bugün de pek çok meslekdaşının, mâkul ve makbul bir açıklama ve arka plâna kavuşturmaksızın; rızkı Allah verir gibi, âfâkî bir cümle ile iktisadî hayatla ilgili her meseleyi çözdüklerini zannettikleri, çözüvermiş gibi yaptıkları, fakat aslında pek yüzeysel bir dokunma ile geçiştiriverdikleri bir dönemde İbn Haldun, ekonomik konularda, gelir dağılımı ile ilgili meselelerde o kadar rasyonel ve bilimsel tahlil ve tesbitlerde bulunmaktadır kikendisini takdir etmemek mümkün değildir. Döneminin şartları dikkate alındığında, büyük sermayenin ve ekonomik işletmelerin sadece ticarî faaliyetler alanında olduğu görülür. Onun içindir ki, o da, günümüz terminolojisi ile işletme yönetimi/politikası dediğimiz konuyla ilgili görüşlerini ticârî işletmelere ilişkin olarak ve, şehirler ve uluslararası ticaretle iştigal eden tüccarları muhatap alarak ortaya koymaktadır. Weber den çok önce, onun terminolojisine benzer kavramlar kullanarak, akıllı ve basiretli bir tüccarın işini yaparken gözönünde tutması gereken kuralları şöyle ifade etmekte: Satmak amacıyla başka şehir ve ülkelere mal götürecek bir tüccar, gelişigüzel hareket etmemeli, akıllı, tedbirli ve dirâyetli davranmalıdır. Önce o ülkelerdeki alıcıların ekonomik durumları, hangi malları talep ettikleri hususunda günümüz terminolojisi ile ifade edersek bir piyasa araştırması yapmalı, ona göre hangi cins, kalite ve miktarda mal götüreceğine karar vermelidir. Çünkü pazardaki fiyatların oluşması o piyasadaki arz ve talep durumuna bağlıdır. 143

73 Herkes her malı talep etmez, bâzı malları sadece belli sınıflara mensup insanlar talep ederler. Basiretli bir tacir, halkın her kesiminin ihtiyaç duyacağı orta kalitede, harcıâlem malları götürür ki, böylece götürdüğü malların tümünü satar; sadece mahdut bir zümrenin talep edeceği malları götürerek mallarına müşteri bulamaması riski ile karşılaşmaz. Diğer yandan, daha fazla para kazanmak isteyen bir tüccar, diğer rakiplerinin gitmekten imtina edeceği uzak diyarları, gidilmesi zor ve netâmeli yerleri tercih etmelidir. Çünkü buralarda, arz darlığı sebebiyle mallarına daha çok talep bulur, çok sayıda rakiple karşılaşmayacağından rekabet şartları daha müsait, kâr hadleri daha yüksek olur. İbn Haldun, bu tavsiyelerinin doğruluğuna bir delil olarak, kendi döneminde en zengin tüccarların, Doğu memleketlerine ve Sudan gibi uzak ve gidilmesi meşakkatli diyârlara mal götüren ve oralardan mal getiren tüccarlar olduğuna dikkat çekmektedir. Ayrıca, müteşebbis kişi cesur ve mücadeleci olmalı; ancak bunu yaparken basireti de elden bırakmamalı, işlerini hesap kitap içinde yürütmelidir. Tüccar bir kişi, yaptığı işleri gelişigüzel iş yapmayıp, hesap işlerinde mâhir ve dikkatli (276) olmalıdır. Hesap işleri yanında, yaptığı alış veriş muamelelerini şahitlerin huzurunda ve yazılı şekle dökerek tevsik etmelidir. Eğer böyle yapılmazsa, bir ihtilaf vukuunda, hakkını isbat hususunda güç durumda kalır vebüyük zararlara dûçâr olabilir. Çünkü ihtilaf konusunda karar verecek kişiler eldeki delillere göre hüküm vereceklerdir. Unutmamalıdır ki, ticaret denen şey alım ve satım fiyatları arasındaki farktan dolayı kazanç temin etmekten ibarettir. Böyle olunca, basiretli bir tüccar piyasadaki hareketleri, fiyatlardaki mevsimsel ve dönemsel değişmeleri dikkatle tâkip etmeli; malların fiyatlarının ucuz olduğu dönemlerde satın almalı, fiyatların yüksek olduğu piyasaları ve mahalleri kollamalıdır. Diğer yandan, basiretli bir iş adamı az sayıda malı yüksek fiyattan satarak kâr etmekten ziyade, çok sayıda malı düşük bir kârla satmayı tercih eder. Çünkü bu şekilde sürümden kazanmak, sermayesi büyük olan bir tüccara daha çok kâr getirir. Tüccar kişi, servetinin güvenliğinin devletin sağladığı âsâyiş ortamına ve yaptığı idarî düzenlemelere bağlı olduğunu; işlerini ancak devletin ve devlet idaresinde etkin kişilerin koruması altında yapabileceklerini hesaba katarak, yöneticilerle iyi bir ilişki kurmaya ve bunu sürdürmeye de dikkat etmelidir. (277) İbn Haldun un tüccarların şahısları ile ilgili olarak üzerinde önemle durduğu ve endişe ettiği bir husus da, onların bu ucuza alıp pahalıya satma şeklinde geçen günlük faaliyetlerinin onların mizaç ve karakterlerinde olumsuz bir etki yapma tehlikesidir. Hiç bir ahlâkî kayıt tanımadan bir yolunu bularak malları ucuza alma ve pahalıya satma ve her türlü yalan dolana, hile ve aldatmaya başvurma, halkın en zarûrî gıda maddelerinde bile ihtikâr yoluna gitme tüccarlarda yaygın bir özellik ve tabiat hâline gelebilir. Nitekim de öyle olur ve ticaret, kumar kabilinden bir iş hâline dönüşür. Tüccarlar arasında bu nevi kötü ahlâkî zaaflara dûçârolmaktankendinikurtarabilenlerinsayısıpekazdır. Bunun için, İbn Haldun, ticaretin ve iktisâdî hayatın, bir yandan ekonomik aktörlerin taşımaları gereken ahlâkî değerlerle içten; diğer yandan da devletin görevlendirdiği muhtesip ler yoluyla dıştan devlet eliyle denetlendiği bir ekonomik düzeni öngörmektedir. (278) Yukarıdaki görüşleri dikkate alındığında, İbn Haldun un, piyasada mücadeleci ve çatışmacı değil; bâzı ahlâkî ilkelerin ve devlet murakabesinin de devreye girdiği rekabet ve yarışma esasına dayalı bir işletmeler arası ilişkiler düzenini öngördüğü söylenebilir. İbn Haldun un, diğer meslektaşlarına kıyasla daha başarılı olmaları için tacirlere tavsiye ettiği tedbirlerin, rakiplerini engellemeye ve çelmelemeye dönük olmayıp, daha hesaplı ve basiretli davranarak onların önüne geçmeye yönelik olduğu anlaşılmaktadır. (279) İbn Haldun un devlet yönetimiyle ilgili tesbitlerine geçmeden önce, onun, bir işletmede veya herhangi bir işte istihdam edilecek kişiler konusunda yaptığı şu ilginç tahlil ve değerlendirmeye de yer vermek (276) Kendir: C.II, s (277) Mukaddime, C.II: Uludağ: ; Kendir: ; Ugan: ; Rosenthal: ;Pîrîzâde: 463. (278) Mukaddime C.I: Uludağ: ; Ugan: ; Rosenthal: 462 vd. (279) Bak. Kozak: 151vd. istiyorum. Her kategorileştirme ve genellemeye yöneltilebilecek itirazlara açık olmakla beraber, işaret etmek istediği nokta bakımından değerlendirildiğinde oldukça öğretici ve anlamlı görülebilir: Gerek işçi olarak bir işte istihdam edilecek veya özel/kişisel hizmetlerde çalıştırılacak kimseler şu dört kategoriye ayrılır: Bunlar ya ehil ve güvenilir kimselerdir; ya da ne ehil ne de güvenilirdirler; geride kalan iki zümre ise, ehil fakat güvenilir olmayan ve güvenilir fakat işinin ehli olmayan kimselerdir. İlk iki ihtimali bir yana bırakalım. Çünkü hem ehil hem de dürüst ve güvenilir olmayan bir kişiyi kim istihdam etmek ister ki? Böyle bir şahıs, hem yaptığı işler ve hıyânetleri sebebiyle yanlarında çalıştığı kişilere büyük zarar verir. Hem ehil, ve hem de dürüst ve güvenilir bir kişiyi temin etmek ise pek mümkün olmaz. Böyle kişiler, nâdir olmaları bir yana,başkalarının işinde çalışmak istemeyeceklerdir, çünkü sahip oldukları bu yetenekler sâyesinde kendi işlerini yaparak, başkasının işinde çalışarak alacakları ücretten daha fazlasını kazanabilirler. Bu kategorideki kişiler, kazanacakları şeref ve itibarı düşünerek, ancak bey ve emîrler in yanında çalışmaya râzı olurlar. Bu durumda, bir kişiyi istihdam etmek isteyen kişi geride kalan iki zümre arasından bir tercih yapmak durumuyla karşı karşıyadır. Peki, işinin ehli fakat dürüst ve güvenilir olmayan kişi ile dürüst ve güvenilir fakat işinin ehli olmayan kimselerden acaba hangisini tercih etmeli? Bu üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konudur. Bana sorarsan, dürüst ve güvenilir bir kişi olmasa, hain olsa da sen işinin ehli olan kişiyi tercih et!.. Çünkü, onun vermesi muhtemel zararı önlemek için tedbir alınabilir, yapacağı hıyanetlerden elden geldiğince sakınılmaya çalışılabilir. Fakat, diğer zümre, yâni ehil olmayan kimseler, her ne kadar dürüst ve güvenilir olsalar da istemeyerek de olsa işinde çalıştıkları kimselere zarar verirler. (280) KAMUYÖNETİMİ/POLİTİKASI İbn Haldun, spesifik bir devlet yönetimi modeli öngörmez. Padişahlık veya beylik, sultanlık şeklindeki mevcut siyasî yapılanmalara bir itirazı yoktur. Ancak, yönetim biçimi ne olursa olsun, o, yönetimin halk üzerinde aşırı bir baskı uygulamasının, kişilerin onun düşünce dünyasında çok temel bir yer işgal eden asabiyyet leri (psikolojik dünyaları, şahsiyet yapıları) üzerinde ve dolayısıyla da ekonomik ve sosyal hayatta son derece tahripkâr etkiler yaptığı hususuna özellikle ve tekrar tekrar dikkat çeker. (281) İbn Haldun, esas itibariyle, teşkilâtlı bir siyasî otoriteye tâbî olmanın, başkalarının (devlet yetkililerinin vs.) koyduğu kurallara uymak zorunda kalmanın, kişilerde hür ve bağımsız bir şahsiyet yapısının oluşup gelişmesini engellediği görüşündedir: (282) İnsanlar, sayıları çok az bir idareci zümre tarafından, onların tesbit ettikleri kurallara göre yönetilir. Bu durum, yöneticilerin âdil ve yumuşak bir tavırdan ( rıfk ve mülâyemetten ) uzaklaşmaları ve zulüm, baskı, şiddet ( şiddetle nâsı tazyik ve muaheze ) yolunu seçmeleri ölçüsünde, kişilerdeki kendine güven, şecaat ve atılganlık duygularını zayıflatır: Daima cürmü kalil ceza i şedid ile mukâbele görürse, halkın kulûbu lerzân ve sadme i havf ve haşyet ile hâturları perişan olmakla sûret i şecaatları kasîr ve noksan... kuvve i kalbleri cebîn... olur. Bu kişiler şahsiyetleri ve izzet i nefisleri kırık, eziklik ve zilleti kabule hazır, kendilerini koruma cesaretinden yoksun bir özellik taşımaya başlarlar. (283) (280) Mukaddime C.II: Uludağ: 909; Ugan: ; Rosenthal: ). (281) İbn Haldun, kişide hür ve bağımsız bir kişilik yapısının oluşmasını engelleyen sosyal ve siyasal faktörlerin oluşumunun engellenmesi hususu üzerinde o kadar büyük bir önem ve titizlikle durur ki, siyasî düşüncesinin temeline asabiyyet kavramının ana bir boyutu olarak bunu yerleştirdiği görülür. Öyle ki, konuya ilişkin diğer görüşleriyle bir bütünlük içinde değerlendirilmezse, salt bu görüşleri kendisine, siyasî düşünceler tarihinde anarşistlere yakın bir çizgide yer verilmesini bile gerektirebilir. Kişiyi, ferdî özgürlükleri esas alan böyle bir düşünceyi, siyasî görüşü biz bugün demokrasi, liberal demokrasi diye niteliyoruz. Gerçekten, İbn Haldun, devlet gücü karşısında ferdin kişiliğinin ve kimliğinin zedelenmesi tehlikesi karşısında o kadar müteyakkızdır ki, şaşırtıcı bir muhakeme yürüterek, halktan beklentileri de yüksek olacağı ve bu durumun halk üzerinde baskı oluşturabileceği endişesiyle son derece zeki ve kabiliyetli kişilerin kamu yöneticiliğine getirilmelerini dahi uygun bulmamaktadır. (Mukaddime, C.I: Uludağ: 540; Kendir: 268). (282) Fertlerin kişiliği üzerinde sosyal yapının etkisi konusunda İbn Haldun un önemle durması ile ilgili olarak bak. Lauer: 117. Her ne kadar, düşünülmüyor diye şikâyet etse de Geothe nin kamu yönetimiyle ilgili olarak şu tesbitini, İbn Haldun un ondan dört asrı aşkın bir süre önce büyük bir vukûfla yaptığı âşikârdır: İnsan tipinin ve vücut özelliklerinin oluşumunda fizik ve iklim etkisini kimse inkâr etmiyor, ama düşünülmüyor ki yönetim biçimi de karakterlerin farklı biçimlerde geliştiği bir ahlâk atmosferi oluşturmaktadır. (Geothe: 131). (283) Mukaddime C.I:Ugan, 303, , 474 vd.; Rosenthal, , , 382 vd.; Uludağ: 538 vd.; Pîrîzâde: (Tırnak

74 İbn Haldun, siyasî otoriteye ve onun koyduğu kurallara uymanın kişilerin psikolojisi ve şahsiyet yapıları üzerinde meydana getirdiği kötü etkilerin giderilmesi veya azaltılması için şu yolu tavsiye eder: Kişinin uyması gereken toplum kuralları, bu arada dinî ve ahlâkî kurallar kişiye öyle sunulmalı ki, kişi kendisine dışarıdan telkin edilen kurallara zorla uyduğu, hürriyetini kaybettiği hissine kapılmadan, bunları tabiî bir süreç içinde, içtenlikle, kendiliğinden benimsesin, özümsesin. Öyle ki, kişilerle kurallar özdeşleşsin ve kişide kendi dışındaki kişi veya kurumların güdümüne girme zorunda bırakıldığı hissi uyanmasın. Böyle olursa kişilerin insanlık onurları, şahsiyet bütünlükleri ve hürriyetleri zedelenmez. Nitekim, kendileri dışında birileri tarafından konulmuş bir kanunlar/buyruklar düzeni içinde yaşamadıkları için; toplum kurallarını öğrenme ve onlara uyma, şehirlerde olduğu gibi, ceza tehdidiyle ve zorla değil; böyle tabiî bir süreç içinde, kendiliğinden gerçekleştiği için, göçebelerin ruh sağlığıdaha iyidir, asabiyyet duyguları güçlüdür, cesurdurlar, kendilerine güvenleri vardır. Buna karşılık, kanunların ve devlet organlarının baskısı altında yaşadıkları için şehirlerde yaşayan insanlar ürkek, korkak ve kendilerine güvensiz olurlar. Ona göre, dinî siyaset rejimi ninin kuralları, bu kanunları kabuleden bireylerin ruhlarında içselleştirilir. [Ve, işte bu içselleştirme de ileride işaret edileceği üzere siyasî rejimin temel meşrûluk kaynağını oluşturur]. Oysa aklî siyaset rejiminin kanunlarında böyle bir özellik yoktur. (284) İbn Haldun un burada meşrûiyet sorununa işaret ettiği söylenebilir. Kişilerin başlarındaki siyâsî rejimi meşrû olarak algıladıkları durumlarda otoriteye itaat psikolojik sorunlara yol açmamakta, onun tâbiriyle ifade edersek kişilerin asabiyyet duygularını zedelememektedir. Buna karşılık, kişilerin, otoritesi altında yaşadıkları rejimleri meşrû olarak görmedikleri durumlarda (aşırı baskıcı rejimlerde ve işgal şartlarında) kişilerin psikolojik dünyaları yıkılmakta, halk çalışma ve üretme şevk ve arzularını kaybetmektedir. Ondan dötyüz elli yıl sonra, Alexis de Tucqueville ( ), İbn Haldun un işaret ettiği bu noktayı şu ifadelerle dile getirecektir: İnsanı çürüten, iktidara sahip olması veya itaat etmenin ezikliği değil; gayr ı meşru bir iktidarın kullanılması ve baskıcı, haksız bir otoriteye itaat mecburiyetidir. (285) içindeki ve kalın punto verilen ifadeler Pîrîzâde tercümesinden alınmıştır); Arslan: George Orwell ın benzer bir değerlendirmesi de şöyle: İktidar, güç; karşısındakine acı vermek, onu küçük düşürmek demektir. İkti dar; insanların manevi bütünlüğünü parçalamak ve sonra ona yeni bir şekil, dilediğigibibir biçimvermektir. (Orwell: 267). Diğer yandan, yukarıdaki tesbitleri her türlü otorite için değil de, otoritenin dikey olarak uygulandığı durumlara inhisar ettirmek herhalde daha doğru olur. İlkel bir kabilede kabile şefinin veya göçebe bir top lulukta kabile reisinin otoritesini; yâni iktidarın/ otoritenin dikey değil yatay olarak algılandığı ve uygulandığı durumları farklı mütalaa etmek gerekir. Nitekim, İbn Haldun da bu ayrımı net bir şekilde yapmakta, riyâset diye adlandırdığı yönetimler yatay otorite yi, buna karşılık hü kümdarlık şeklinde vasıflandırdığı devlet yönetimleri ise dikey otorite uygu lamalarını temsil etmektedir. (Hassan: 218). Bu meyanda, İslâmın/Müslümanların, teorik düzeyde her zaman, uygulamada ise sıkça iktidarı, Batılılar/Hıristiyanlar gibi di keydeğil, yatayolarak algıladıkları; bunun da, teorik olarak İslâm da hukuku yaratanın devlet olmayıp, tam tersine, devleti yaratan ve ko ruyan şeyin hukuk olduğu anlayışından kaynaklandığı yolunda bir gö rüş ve değerlendirme için Bak. Lewis: 41, 52. Stuart Mili, istibdat şeklinde nitelendirilebilecek otorite ile böyle ol mayan otorite arasındaki ayrımı belirlemede şöyle bir ölçü koymakta dır: İstibdat bile, hakim bulunduğu yerde şahsiyet baki kaldığı müd detçe, en kötü tesirlerini husule getirmez ve ferdîyeti çökerten, ezen her şey istibdattır, adı ne olursa olsun ve ister Allah ın iradesini yerine getiriyorum desin, isterse insanların emirlerini!... (Mill: 122). Toplumda, İbn Haldun un titizlikle üzerinde durduğu, kişilerin şahsiyetlerinin zedelenmesine yol açan bir başka olguyu dabizim toplumumuzun da fazlasıyla muzdarip olduğu kişi kültü (toplumun başardığı her şeyi bir kişiye mâletme saplantısı) oluşturmaktadır. Thomas Paine in bu konuya ilişkin tesbitleri konunun bir başka yönüne işaret etmekte: Bazı insanları tanınmayacak derecede göklere çıkar maktır ki diğer bazılarını aynı tarzda aşağılatıyor, ve neticede, ce miyetin bütünü gayri tabii bir hâl alıyor.(paine: 40 41). Buna karşılık, toplumuyla birlikte başarı elde eden gerçek liderler, bir Uzak Doğu bilgesinin işaret ettiği gibi, kitlelerde bunu biz, hepimiz, birlikte başardık!.. duygusunun, böylece tüm toplumda kendine saygı ve kendine güven psikolojisinin doğmasına yol açarlar ve böyle liderler, İbn Haldun un ve diğer düşünürlerin işaret ettiği, kitlelerde bir yabancılaşma duygusuna sebep olmazlar. Kadîm Mezopotamya kültüründe, savaşın tanrılar arasında cereyan ettiğine inanılırdı ve savaşta kan dökenler, ölen ve yaralananlar kendileri olduğu halde, halk zaferi tanrılara atfeder ve kurtarıcı saydıkları putlarına tâzim etmek zorunda hissederdi kendilerini. Çağdaş kişi kültleri de buna benzer bir putperestlik dürtüsünün sonucu olarak değerlendirilebilir ve aynı yabancılaşma ve hiçlik duygusuna yol açar. (284) Mukaddime, C.I: Uludağ: 424 vd.; Kendir: 166 vd.; Ugan, ; Rosenthal, ; Arslan: Şu cümle, İbn Haldun un idealindeki yönetim biçimini bir cümle ile özetliyor gibidir: Hangi yönetim mi en iyisidir? Kendimizi yönetmeyi bize öğreten. (Goethe: 130). Bentham da, bir toplumda insanların merkezi bir organ tarafından konulan kurallara uymak zorunda bırakılmalarının doğası gereği kötü olduğunu, dolayısıyla asgari düzeyde tutulması gerektiğini belirtmekte; en genişözgürlük böyle yasaların bulunmadığı durumda gerçekleşir demektedir. (Sabine: 125). Eflatun un Yasalar adlı eserinde, o devirde Perslerin Yunanlılara üstün gelmesinin en önemli sebeplerinden biri, bir Pers in ağzından şöyle dile getirilmektedir: Yasalara gönüllü olarak uymamızı sağlayan bir bilinç hepimizde egemendi. (Tunçay, C.I: 65). (285) Tocqueville: 23. Nitekim, İbn Haldun, kendi zamanıyla ilgili olarak yaptığı gözlemlerle de bu görüşlerini desteklemektedir: Devletin ilk kuruluş dönemlerinde kişileri, yöneticilerle halkı birbirlerine bağlayan bağlar, ortak ideal ve değerler çok güçlüdür. Hükümdar ve diğer yöneticiler, halkın hak ve özgürlüklerine saygılıdır; onlara zulmetmezler. İdareciler halka şefkat ve merhametle muamele ederler. Siyasî otorite ile halk arasında bir meşrûiyyet sorununun yaşanmadığı bu dönemlerde halkın çalışma, başarma şevk ve arzusu artar; iktisadî faaliyette bulunma arzusu, teşebbüs ruhu, tüm halkı ve ülkeyi sarar; tüm üretici güçler, kaynaklar harekete geçirilir: Devletin şefkatli ve iyiliksever olması sâyesinde teb anın emel ve ümîdleri artar, neş e ile yurdun îmârına çalışır ve bu îmarın sebeplerini hazırlamaya girişirler. Bunun bir sonucu olarak, yurt bayındırlaşır ve genişlik husule gelir, nesiller artar, nüfus çoğalır. (286) Ancak, bu hep böyle gitmez. Bir süre sonra, yöneticiler lüks ve israfa, tekellüflü hayat a sapıp masrafları arttıkça halka karşı sert ve zalimce davranmaya başlarlar. Bu çeşit zulüm ve ağır vergilerden özellikle ziraatle uğraşanlar zarar görür. Devlet mal ve mülklere el koyar,ağır vergiler halkı perişan eder. İnsanlık onuruyla bağdaşmayan bu şartlar, kişileri zelil ve miskin bir duruma düşürür; onlardaki üretme ve kazanma azmini azaltır veya yok eder. Bu durum halkla siyasî otorite arasında bir meşrûiyyet sorunu ortaya çıkarır. Siyâsî otoritenin halk indindeki itibar ve meşrûiyetini yitirdiği bu şartlarda, halk psikolojik bir yıkıma uğrar; sonunda artık çalışmayı bırakır, tarlalar ekilmez olur; ülke sosyal, siyasî ve iktisadî bir çöküntü dönemine girer. (287) Başka bir kavim tarafından istila edilen ve meşrû görmedikleri bir siyâsî otoritenin baskısı altında zillet içinde yaşamak durumunda kalan milletlerde de aynı durum gözlenir. Psikolojik bir yıkıma uğrayan bu insanlar, sadece çalışma ve kazanma azimlerini yitirmekle kalmazlar; yaşama sevinçlerini de kaybedebilirler, o kadar ki artık nüfusları artmaz olur, yemekten içmekten bile kesilirler. Sonunda dünya üzerinde varlıkları silinir. (288) İbn Haldun, insanların eline düşen yabani hayvanlardan misal vererek, esaret şartlarının onlarda da yeme, içme, çoğalma arzularını azalttığını veya yok ettiğini söyler. Keza, Araplar tarafından ülkeleri fethedilen Fars ların da, sadece maddî bakımdan baskı altında yaşadıklarından değil, aynı zamanda içine düştükleri psikolojik yıkım sebebiyle kısa zamanda nasıl telef olduklarını rakamlar vererek anlatır. (289) İbn Haldun a göre, halkın iktisadî bakımdan gayretli, aktif olmasını engelleyen zulmü geniş mânâda anlamak gerekir. Halkın malına el koyma şeklindeki en kaba zulmün yanında, işçinin ücretini eksiltme, çok az da olsa herhangi bir şeyi halktan haksız yere talep etme, şeriatın(hukukun) yüklemediği bir vecîbe ile halkı mükellef kılma, haksız olarak vergi toplama; halkı zorla, karşılığını ödemeden bir işte çalıştırma (angarya), halkın malını zorla, ucuz fiyattan satın alma veya devlete ait mal ve ticaret eşyasını yüksek fiyatla almaya zorlama v.s., bunların hepsi zulümdür; halkın çalışarak yurdu îmâr etme emel ve ümîdlerini kırar ve yurdun bayındırlığını giderir. (290) (286) Arapça metinde [ rıfk (yumuşaklık) ve îtidâl (eşitlik, adalet) ile muhsin (iyilik edici, bağışta bulunucu) olarak davranırlar] denmektedir. (287) İbn Haldun un siyâsî rejimin meşruiyeti ile, halkın yöneticilerine karşı duyduğu bağlılık ve güven duygusu ile kişilerin psikolojik dünyaları ve dolayısıyla sosyal ve iktisadî hayât arasında kurduğu bu ilişki üzerinde önemle durulması gereken bir husustur ve özellikle günümüzde İslâm ülkelerinin içinde bulundukları durumu açıklama bakımından da bize çok önemli ip uçları verir. Gerçekten de, Amin Maalouf un da işaret ettiği gibi, siyâsî iktidarın meşrûiyetinin olmaması, her insan toplumu için, bütün davranışların çığırından çıkmasına neden olan bir tür yerçekimsizlik hâlidir. Hiçbir yetke, hiçbir kurum, hiç kimse gerçek mânevî inandırıcılığa sahip olmadığında, insanlar da bunun sonucunda dünyanın, en güçlü olanın borusunun öttüğü ve her şeyin mubah sayıldığı bir cengel olduğunu düşünmeye başladığında yalnızca şiddet, cinayet, zorbalık ve kargaşa baş gösterir. (Maalouf: 130). Nitekim, Arap dünyasında ve genel olarak İslâm dünyasında görülen hercümerç ve dejenerasyonda mevcut siyasî rejimlerdeki meşrûiyet sorunun çok önemli bir payı olduğu söylenebilir. Sömürgeci ülkeler, üçüncü dünyadan askerlerine çekerken, geride bıraktıkları devşirme leri konumundaki bürokratik elitler marifetiyle, meşruiyeti olmayan siyasî rejimlerin bu ülkelerde egemen olmalarının şartlarını oluşturmuşlar, böyle rejimleri destekleyerek bu ülkelerin derlenip toparlanmaları ve kendileri için bir çıkış yolu bulmaları imkânlarını âdetâ yok etmişlerdir. Ülkemizde yaşanan sosyal ve siyasî karmaşada da bu durumun etkisi üzerinde durulmak gerekir. (288) Mukaddime: Ugan, C. I, s. 376 vd., 380 vd., 387; C. II, s. 76 vd., 80 vd., 102 vd., 114vd., , ; Rosenthal, C. I, s. 300 vd., 302 vd, 307; C. II, s. 103 vd., 106 vd., 109 vd., 122 vd., 146, ; Pîrîzâde: 189, 425, 448, ; Issawi: 84 85, 97 98; Arapça metin: 133, 255 vd., 271; Ülken Fahri: 164; Andıç: 40. (289) Gariptir, İbn Haldun dan beş asra yakın bir süre sonra Darwin de, Avrupalıların işgal ettikleri yerlerdeki yerli halkların, sebebi anlaşıla mayan bir şekilde kısa zamanda nasıl yok oldukları, kısırlaştıkları ve soylarının ortadan kalktığı üzerinde, insanların eline geçen yaban hayvanlarıyla da karşılaştırmalar yaparak ve bazı rakamlar vererek hayretle durmaktadır. (Darwin: , Bu konuda daha geniş bilgi için Bak. Kozak: 203 vd.). (290) Mukaddime, C II:Ugan: 80 85; Rosenthal: ; Andıç: 41; Issawi:

75 Ancak, yukarıda açıklandığı şekilde, halkın çalışma/yaşama şevk ve arzusu ndaki bu değişme ânî olmaz; yavaş yavaş gerçekleşir. Devletin adaletli, halkın hak ve hürriyetlerine saygılı olmasının iktisadî bakımdan canlı, aktif bir zihniyet ve ruh oluşturması veya bunun tersi; uygulanan zulüm ve aşırı vergilerin, üzerine ölü toprağı serpilmişçesine tüm halkı, emel ve ümitleri kırık, karamsar, yılgın, ezik ve âciz bir hale dönüştürmesi, tedrîcî bir şekilde vukû bulur. Bu sonuçların ortaya çıkması bazen bir veya iki neslin geçmesini de gerektirebilir. Devletin zenginliğinin mümkün olduğu kadar devlet masraflarını azaltarak hazineyi parayla doldurmak ve saklamakla artacağını zannetmek büyük hatadır. Tam aksine, zenginlik; devletin malî kaynak ve imkânlarının, halkın içinde bulunduğu elverişsiz şartların iyileştirilmesi yolunda kullanılması ve ülkedeki korku ve zulüm şartlarının ortadan kaldırılması; böylece halkın iktisadî bakımdan canlı, aktif, üretken bir hale gelmesi ile artar. (291) İbn Haldun, yine aynı endişe ile, yâni, kişi hak ve hürriyetleri için bir tehdit oluşturması ihtimaline binaen, devletin bizzat iktisadî faaliyette bulunmasına, ticaret ve ziraatle meşgul olmasına karşı çıkmaktadır. Bu karşı çıkışını da başlıca iki gerekçe ile açıklamaktadır. Bir kere, devlet, elindeki büyük maddî imkânları vesiyasî gücünü kullanarak diğer tüccar ve çiftçilere karşı haksız rekabette bulunmuş olur. Bu rekabete dayanamayan tüccar ve çiftçiler iktisadî faaliyetten çekilmek zorunda kalabilirler. Bu haksız rekabet; güç dengesizliği, ticaret ve çiftçilikle uğraşarak yurdu imar edenlerin haklarına bir tecavüz teşkil eder; halktaki çalışma, üretme şevkini kırar, sonunda iktisadî hayat çıkmaza girer ve yıkıma doğru gider. Ayrıca, devletin ticaretle uğraşması, eşya fiyatlarının yükseltilmesine yol açar. Sonunda bu işten devlet de zararlı çıkar. Çünkü, iktisadî faaliyetlerin gerilemesi sebebiyle devletin uğradığı vergi kaybı, bizzat iktisadî faaliyetlerde bulunarak kazanacağı paradan daha fazla olacaktır. Diğer yandan, devletin siyasî gücüne bir de iktisadî gücün eklenmesi, iktisadî hayatın da devlet tarafından yürütülmesi, İbn Haldun a göre, otoriter uygulamalara yol açar; ferdî hak ve hürriyetler için bir tehlike oluşturur. Devlet ve idareciler çiftçilik yapmaya başlarsa, bir süre sonra siyasî güçlerini kullanarak fiyatların serbestçe oluşmasını engeller; halkı kendi tesbit ettikleri fiyatlardan mal almaya ve istedikleri fiyattan mal satmaya zorlarlar. Bu uygulamalar halkın iktisadî durumunu alt üst eder, zulüm ve haksızlığa yol açar. Öte taraftan, önceleri bunun pek farkına varılmasa da sonunda vergi gelirleri de azalır (292). Kısaca, İbn Haldun, bugünkü terminolojiyi kullanırsak özel teşebbüsü esas almakta, devlet kapitalizmine (devletin ve devlet ileri gelenlerinin bizzat iktisadî faaliyette bulunmalarına) karşı çıkmaktadır. Ona göre devlet, denetim ve düzenleme görevlerini yürütmekle yetinirse, bu durum hem halkın hak ve özgürlükleri, refahı hem de devlet gelirleri bakımından en uygun sonucu verecektir (293). İbn Haldun, sadece devlet teb a ilişkilerinde değil, baba evlât, öğretmen öğrenci, usta çırak ilişkilerinde de baba, hoca ve ustaların terbiye ve eğitim amacıyla aşırı ölçüde otoriter ve sert davranmaktan, ağır cezalar vermekten kaçınmaları üzerinde ısrarla durur. O kadar ki, öğretmenlerin çocuklara aşırı cezalar verip vermediklerini kontrol etmeyi devlet görevleri arasında sayar. Çünkü, bu tür davranışların çocuğun ruhsal yapısında derin ve kötü izler bıraktığı, onların kendilerine güven duygularını, çalışma ve başarma şevk ve arzularını kırdığı, yaşama sevinçlerini yitirmelerine sebep olduğu ve onları yalancılığa, tembelliğe ve diğer kötülüklere ittiği kanaatindedir. Böyle şartlarda yetişen çocuklar dürüst ve açık fikirli insanlar olmak yerine, cezalandırılma korkusu altında şahsiyetleri ezilmiş, iki yüzlü, zayıf kişilikli ve hilekâr tipler haline gelirler. Zamanla bu davranışlar onlarda bir alışkanlık ve karakter şeklini alır. Böylece, sosyal ve siyasî yapının (291) Mukaddime:Ugan, C. I, s. 376 vd., 380 vd., 387; C. II, s. 76 vd., 80 vd., 102 vd., 114 vd., , ; Rosenthal, C. II, s Nitekim, Stuart Mill de İbn Haldun dan dört buçuk asır sonra, kişi hak ve hürriyetlerine saygı gösterilen toplumlarda iktisadî gelişme ve refa hın, otoriter rejimlere kıyasla daha yüksek olduğuna dikkat çekmek tedir: Yaşama koşullarının., olumlu ve sürekli düzeltilmesi ancak in sanın kendi elleriyle elde edilebilir.. (Onun içindir ki) bütün özgür toplumlar, başkalarına ya da özgürlüklerini yitirdikten sonraki durum larına göre, toplumsal adaletsizlik ve suça karşı daha bağışık olmuş ve daha parlak bir refaha erişmişlerdir. Özgürlükleri sürdüğü sürece dünyanın özgür devletlerini çağdaş hükümdarlık ya da oligarşik istib dat uyruklarıyla karşılaştırın: Yunan kentleri ile Pers satraplıkları; İtal yan cumhuriyetleri, Felemenk ve Almanya özgür kentleri ile Avrupa nın derebeylik hükümdarlıkları; İsviçre, Hollanda ve İngiltere ile Avusturya ya da devrim öncesi Fransa. Bunların üstün refahları hiçbir zaman in kar edilemeyecek ölçüde apaçıktır. (Tunçay: C.III, 78 79). (292) Mukaddime, C.II: Ugan: 63 67; Rosenthal: 93 96; Andıç: 37; Neumark: 55; Bammat: 80 81; Ülgener: 197 vd. (293) Mukaddime: Rosenthal, C.II, s kendilerine hatırlatması ve kazandırması gereken, insan olmanın, Allah ın yeryüzündeki halifesi olmanın onurunu yeterince kavrayamayan kişiler; sonunda kendini, ailesini ve içinde yaşadığı toplumu korumak ve kollamaktan âciz, sorumluluk duygusundan yoksun, zavallı ve aşağıların aşağısı bir seviyeye düşerler. (294) Bu gibi kişiler iktisadî yönden tembel, çalışma ve başarma şevkleri zayıf; siyasî bakımdan da, asabiyyet duygularını kaybetmiş, dış düşmanlara karşı koymaktan âciz ve zavallı bir durumdadırlar; şecâat ve atılganlıklarını büyük ölçüde yitirmişlerdir. (295) İbn Haldun un, kamu otoritesi ile kişisel özgürlükler arasındaki, bugün de siyasî düşünce tarihinde önemli ve netameli olan bir konuya yaklaşımı oldukça dikkat çekicidir. Bilindiği gibi klasik dönemlerden bu yana, söz konusu paradoksal duruma yaklaşım iki kutuplu olmuştur. Birinci yaklaşıma göre kişiler kendilerinden (insan olmalarından kaynaklanan) bir hak ve özgürlükleri söz konusu olmayıp, kişisel hak ve özgürlükler dediğimiz şey devletin (kralın) teb asına verdiği (ihsân ettiği) şeylerden ibarettir. Karşıt yaklaşıma göre kişiler, insan olarak doğmaları hasebiyle temel hak ve hürriyetlere sahip olup, devlet otoritesi halkın toplum sözleşmesi ile kendisine verdiği alan içindedir ve bu alanla sınırlı kalmak durumundadır. Dikkat edilirse, İbn Haldun un konuya yaklaşımı bu son çizgide yer almaktadır. O, temel insan hak ve hürriyetleri konusunu esas ve doğal bir hâl olarak ele alarak, bu konuya hiç bir zaman reisin/sultanın bir ihsânı olarak yaklaşmaz. Ve ona göre bu o kadar açık bir husustur ki, söz konusu meseleyi bir tartışma mevzuu bile yapmaya gerek duymaz. Yaşadığı tarihî dönem dikkate alındığında, İbn Haldun un temel insan hak ve hürriyetleri konusuna yaklaşımının da çağının çok ötesinde olduğu görülür. Bu konuda Avrupa da Magna Carta Fermanı ndan (1215) bu yana vuku bulan gelişmeler on sekizinci asra gelinceye kadar hep birinci zihniyet yapısı içinde gerçekleşmiş, kişi hak ve hürriyetlerinde sağlanan gelişmeler, kralın bu konuda bir lütuf ve ihsânda bulunmasını talep etme ve bir ferman yoluyla bu hak ve özgürlüklerin tanınması şeklinde vuku bulmuştur. Fernand Grenard ın, bu konuda Asya ve Avrupa arasında yaptığı şu ayrım ve genellemeye, en azından on sekizinci asra gelinceye kadarki dönem içinve Avrupa bakımından katılmak pek mümkün gözükmemektedir: Devlet otoritesi ile hürriyet arasında bir muvazene bulmak. Avrupa bunun için kafi nizamlar ararken, Asya, müşkülü müphem ve kararsız esaslarla çözmektedir. Avrupalı için hürriyet bir haktır, Asyalı için ise kayıtsızlık ve ihmal. Avrupa da devlet otoritesi ancak vatandaşların kendisine verdiklerinden ibarettir, Asya da ise hürriyet, devlet otoritesinin kendisinden almadıklarıdır (296). Nitekim, meselâ, Eflatun a göre de herkes kendi ruhunu, bağımsız hareket etmeyi hayâl bile edemeyecek ve böyle hareket etme yeteneğini tamamen yitirecek biçimde eğitmeli, kimse kendi aklı ve girişkenliği ile iş becermeye alışmamalı, öndere (devlete) itâatten başka bir şey düşünmemelidir. (297) Batı düşüncesinde de, devlet kişiler için olmayıp, kişiler devlet için vardır noktasından hareket eden ve Carl Popper in açık toplum düşmanları diye nitelendirdiği, Eflatun ve Aristo dan, Hegel, Musolini ve Hitler e kadar uzanan, devleti kutsayıp, ona tapan otoriter fikir odakları hep var olmuştur: Faşist için her şey devlet içindedir ve devlet dışında beşerî, ruhî hiç bir şey var olamaz, bir değere (294) İbn Haldun, burada Kur an ı Kerim denşu âyete atıfta bulunur: Andolsun ki biz insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu aşağı ların aşağısına indirdik.(tîn: 4 5). Burada bir hatırlatmada bulunalım ki, İbn Haldun, söz konusu âyette Allah a atfedilen hususu, aslında siyasal ve toplumsal koşullara (eğitim öğretim tarzlarına vs.) ham letmekte; âyette geçen Allah kavramı yerine bu koşulları (sosyal reali teyi) ikame etmektedir. Aslında onun bu yorum ve metodolojisinin pek çok yerde uygu lanması, meselâ Mülk Allah ındır gibi ibarelerde Allah kavramı yeri ne toplum kavramının; yerine göre, bazı durumlarda tabii düzen gibi kavramların ikame edilmesi; böylece bu kavramların ayağının yere bastırılarak çeşitli spekülasyonlara/istismara malzeme yapılmalarının önlenmesi çok isabetli olur. (295) Mukaddime:Ugan, C. III, s ; C.l, s , 474 vd.; Rosenthal, C.III, s ; C.I, s , 382 vd. İbn Haldun un, eğitim ve öğretimin nasıl yapılması gerektiği üzerine görüşleri için Bak. Kozak:171 vd. Bu meyanda, İbn Haldun un yukarıdaki tesbitleri ile paralellik göstermesi bakımından, Mehmet Ali Şevkî nin, Türkiye nin ve genel olarak Doğu nun geri kalmasından, ferdin aşırı cemaat baskısı altında ezilerek, aktivitesini yitirmesi ve pasif bir kişilik yapısı kazanması nın yattığına dair şu tesbitine de burada yer verelim: Bizde fert cemaatin içinde ezilmiştir. Cemaat ise gelişebilme gücünden yoksun fertlerden ibaret olduğu için çözülmeye mahkûmdur. Doğuyu baştan başa tehdit eden buhran buradan geliyor. Siyasî bağımsızlığın kaybe dilmesi tehlikesi de bunun sonucudur... (Ülken: 737). (296) Grenard: (297) Popper: Kezâ 74 75, 100 vd., 138 vd., 208 vd., 261,

76 sahip değildir... devlet hakkın yaratıcısıdır... Faşist devlet... insanı tümüyle disiplin altına alır, ruhunun ruhu olur... Faşizm... disiplini ve ruhların derinine dalacak ve orada karşıtsız hüküm sürecek otoriteyi gerektirir... Musolini. (298) İbn Haldun un düşünce sisteminin bu anlayıştan ne kadar uzak olduğu ve Popper ın ifadesini kullanırsak açık toplum a inanan ve onu savunan, hattâ bu inancını, siyasî, iktisadî, eğitim vs. her konuda düşünce sisteminin temeline yerleştiren bir mütefekkir olduğuaçıkça müşahede edilmektedir. Konuyu sonlandırmadan önce, İbn Haldun un nüfûz edici düşüncesinin büyüklüğünü ortaya koyması bakımından; kamu yönetimi ile, kamu otoritesinin halk üzerinde oluşturduğu baskı veya özgürlük ortamı ile, toplumların gelişme ve ilerlemeleri arasında nasıl bir ilişki ve etkileşim olduğu konusunda, ondan altı yüz yılı aşkın bir süre sonra, günümüzde yapılan bâzı araştırmaların sonuçlarından kısaca bahsetmek istiyorum: Çeşitli üçüncü dünya ülkelerinde yapılan gözlem ve tesbitler, bu ülkelerin gelişmelerinin önündeki en önemli faktörün kötü yönetimler olduğunu göstermektedir. Kalkınma uzmanı Guy Sorman, on sekiz üçüncü dünya ülkesinde yaptığı araştırma ve gözlemlere dayanarak yazdığı ve Ulusların Yeni Zenginliği adıyla Türkçeye çevrilen kitabında, Octavio Paz a atfen şu tesbitlere yer veriyor: Üçüncü Dünya kişi başına gelir, teknolojideki gecikme sömürgecilik vs. ile açıklanamaz: Bir halkın Üçüncü Dünya dan olup olmadığının belirleyicisi siyasal sistemidir. Üçüncü Dünya, otoriter ve totaliter güçlerin, sözcükleri ve kurumları istediği gibi çekip çeviren siyasal kastların egemenliğindedir. Üçüncü Dünya yalnızca kitlelerin yoksulluğu demek değildir. Üçüncü Dünya aynı zamanda güçlülerin zayıflara karşı sürekli zaferi, her düzeyde hüküm süren çılgın ideolojiler, siyasetin iktisada, hiyerarşinin yeteneğe baskın çıkması, insan haklarının tanınmaması, eleştirinin yasaklanması ve insanın hor görülmesi demektir. (299) Sosyal bilimlerde monist açıklamalar itibar etmenin yol açacağı sakıncaları göz önünde tutmakla beraber, Sorman ın Mısır dan Hindistan a, Çin den Brezilya ya, Kore, Küba, Güney Afrika da dâhil olmak üzere on sekiz ülkede üç yıl boyunca yaptığı araştırmalar sonucunda ulaştığı teşhis tek bir cümle hâlinde şöyle ifade edilmekte: Azgelişmişliğin suçu ne tarihe, ne coğrafyaya, ne de iklim ve kültüre atfedilmeli; fakat, fertleri ezen, dejenere edip yoldan çıkaran, onların ahlâkını bozan kamu yönetimlerine yüklenmelidir; birbirinden çok farklı özellikler taşıyan ulusların somut olarak incelenmesi sonucunda gördüm ki, Üçüncü Dünya daki düzeni belirleyen kamu kurumlarıdır. (300) Diğer gelişmekte olan ülkelerle ilgili bu tesbitlere, günümüzün bilge yazarlarından birinin Türkiye ile ilgili şu tesbitini ekleyerek bu bahsi sonlandıralım: Daha önce bir yazıma Türk Toplumu nun Önündeki En Çetin Engel: TürkToplumu diye uzun bir başlık atmışım. Bugün o başlığın sonunu Türk Bürokrasisi diye değiştirirdim Bence en büyük tehlike Türk Bürokrasisi dir! (301) KAYNAKLAR: Andıç, Suphan; A Fourteenth Century Sociology of Public Finance. Public Finance, Vol. XX, No. 1 2, Arslan, Ahmet; İbn Haldun un İlim ve Fikir Dünyası. Kültür ve Tarım Bakanlığı yayını, Ankara Atsız, Yağmur. STAR: Bammat: Haydar; Garp Medeniyetinin Kuruluşunda Müslümanların Rolü. Çev. A. İlhan A. M. Ömeri, Bahar Yayınevi, İstanbul Darwin, Charles; İnsanın Türeyişi. Çev. R. Gelincik. Onur Yayınları, Goethe, Goethe Der Ki. Çev. G. Aytaç. Kültür ve Tarım Bakanlığı yayını, Ankara, Grenard, Fernand;Asya nın Yükselişi ve Düşüşü. Çev. O. Yüksel. 100 Temel Eser (28), İstanbul İbn Haldun; Mukaddime. Arapça metin. Tahkik eden: Ali Abdülvâhid Vâfî. Dârüşşaab, Kahire 1815, 552ss.S İbn Haldun; Mukaddime. Çev. s. Uludağ. Dergâh Yayınları, İstanbul, C.I, 1982; C.II, İbn Haldun; Mukaddime. Çev. Z. K. Ugan. C.I, II, III, 2. baskı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul İbn Haldun; The Muqaddimah:An Introductionto History. Trans.F. Rosenthal. Routledge Kegan Paul, London İbn Haldun; Mukaddime. Çev. H. Kendir. Yeni Şafak kültür armağanı, Ankara İbn Haldun; Mukaddime. Çev. Pîrîzâde (Şeyhülislam Mehmed Sâhib Ef.). Osmanlıca, [617 sayfa, 522. sayfadan sonrası Arapça]. Hassan, Ümit;İbn Haldun un Metodu ve Siyaset Teorisi. SBF yayımı, Ankara Kozak, İbrahim Erol; İnsan Toplum İktisat. Değişim Yayınları, Adapazarı, Lauer, Robert H.; Perspectives on Social Change. 2. baskı, Allyn Bocan Inc., Boston Lewis, Bernard; İslâmın Siyasal Dili. Çev. F. Taşar. Rey Yayıncılık, İstanbul Maalouf, Amin; Çivisi Çıkmış Dünya: Uygarlığımız Tükendiğinde. Çev. Orçun Türkay. YKY, İstanbul, Mill, John Stuart; Hürriyet. Çev. M. O. Dostel. M. E. B. yayımı, İstanbul Neumark, F.; İktisadi Düşünce Tarihi, C.I. Çev. A. A. Özeken. İktisat Fakültesi yayını, İstanbul Orwell, George;1984. Çev. B. Tunç. Yağmur Yayınevi, İstanbul Paine, Thomas;İnsan Hakları. Çev. M. O. Dostel. MEB yayımı, İstanbul Popper,Açık Toplum ve Düşmanları, C. I. Çev. M. Tunçay.Ankara Sabine, George; Yakınçağ Siyasal Düşünceler Tarihi. Çev. Ö. Ozankaya, 3. baskı, Cem Yayınevi, İstanbul1977. Sorman, Guy; Ulusların Yeni Zenginliği. Çev. İ. Yerguz. Afa Yayınları, İstanbul Tocqueville, Alexis De; Amerika da Demokrasi. Çev. İ.Sezal F.Dilber. Yetkin Yayınları, Ankara Tunçay, Mete (Der.); Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi(üç cilt). SBF yayını, Ankara Ülgener, Sabri F.; İktisadî Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası. Der Yayınları, İstanbul Ülken, Hilmi Ziya Fahri, Ziyaeddin; İbn Haldun. İstanbul Ülken, Hilmi Ziya, Türkiye de Çağdaş Düşünce Tarihi. İki cilt, Selçuk Yayınları, Konya Sonuç Zamanımıza ait bu tesbitlerin her kelimesinde İbn Haldun un altı asır önceki teşhislerini hatırlamamak mümkün mü. Sözkonusutesbitler, daha önce aynen veya özetle alıntıladığımız İbn Haldun un teşhislerine sanki birer referans düşmekten ve evet, bit tecrübe sâbittir! demekten başka bir anlama geliyor mu? Asırlar öncesinden bize hâlâ ışık huzmeleri gönderen dehâların özelliği de esasen bu nüfûzu nazar larında yatmıyormu? (298) Tunçay:C.III, (299) Sorman: (300) Sorman: 97, 166. (301) Atsız

77 YÖNETİM VE PAZARLAMADA ERDEM Prof. Dr. Ömer TORLAK Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi, İİBF Değerli katılımcılar öncelikle bu toplantıya vesile olan rahmetli hocamızı rahmet ve şükranla alıyorum. Tertip edenlere de teşekkür ve saygılarımı sunuyorum. Pazarlamada erdemli olmaktan ya da erdemlilikten ne anlamamız gerekir sorusunu sorarsak; erdemin burada ne işi var ya da erdemin buradaki yeri ne, veya gündelik pratiklerimizden baktığımızda acaba bir çelişkiyi mi konuşuyoruz? Yani hem iş yapacağız hem ahlaklı olacağız, hem pazarlayacağız hem ahlaklı olacağız. Uygulamadaki pratikleri açısından belki algılama böyle ama böyle olmaması gerektiği konusunda acaba nelere dikkat etmek gerekir. Bu ve benzeri sorular sorulamsına yardımcı olmak üzere hazırlanmış olan bildiriyi sizlerle paylaşmış olacağım. Bu bildirinin ana konusu iş dünyasında ve özelde de pazarlamada erdemli olmanın bir ikilem, ya da bir hayal olup olmadığı ya da gerçekten uygulanabilir olup olmadığının irdelenmesidir. Erdem çok değişik şekillerde tanımlanabilir. Belki çok net bir tanımıyla; erdem, iyilik yapma yeteneği ya da iyi olma yeteneğidir denebilir. Fakat buradaki iyilik yapma yeteneğinde iyilik ya da iyiyi, takdir ederseniz ki oldukça geniş kavramıyla tanımlıyoruz. Dolayısıyla İbn i Haldun un yöneticilere ya da yönetime talip olanlara tavsiye etmiş olduğu liyakat tabiî ki erdemin bir konusu. Benzer bir şekilde dürüstlük de erdemin konusu. Ya da Mustafa Özel in Kısas ı Enbiyadan günümüz yönetimi için çıkarımlarına baktığımızda da benzer şekilde, yetki devretmek, sorumluluk devretmek de aslında erdemin konusu. Dolayısıyla iyiliği bu geniş anlamıyla açıkladığımızı ifade etmek isteriz. Nihayetinde iyilik yapma konusundaki bu yetenekler de öğrenme yoluyla kazanılmaktadır. Yani birey, duyarlılıkları ve sinyallerini açık tutmak durumundadır. İşte Süleyman a.s. ın söylemiş olduğundan hareketle, babasının öğrenmeye ilişkin duyarlılık ve sinyallerini açık tuttuğunu anlayabiliriz. Ama öğreticinin de bu sinyallere hitap edebilme yeteneğine sahip olması gereklidir. Dolayısıyla o zaman ikinci bir husus karşımıza çıkmaktadır: kazanılan, başka bir deyişle öğrenme yoluyla edinilen yeteneklerle ne yapılmalıdır?. Biriktirmek mi gerekir? Bu soruya verilmesi gereken cevap hayır olmalıdır. Kazanılan iyilik yapma yeteneklerinin davranışlara dönüştürülmesi gerekir. Davranışlara yansıtıldığında yönetim ve pazarlama açısından ne yapmak gerekir. Ya da genel olarak ne yapmak gerekir. Ya da ne yapılırsa, iyilik yapma yeteneklerinin davranışlara yansıtıldığı söylenebilir. Bu sorulara cevap arandığında karşımıza iki temel alan çıkar. Bunlardan bir tanesi yasalara mevzuata uygun davranırsak işi çözmüş olur muyuz? Yani ahlaken erdem açısından problemi aşmış olur muyuz? Ya da ahlaki davranırsak sorunu çözmüş olur muyuz? Şayet her iki soru tek başına ele alınırsa, evet demek çok yeterli olmasa gerekir diye düşünüyorum. Aslında erdemli olmak belki çok sınırlı anlamda yasalara uygun davranmak şeklinde tanımlanabilmektedir. Fakat bu aşamada ahlakın kuşatıcılığı göz ardı edilmemelidir. Böyle bir tanımlamanın erdemlilik için yeterli olmayacağı rahatlıkla söylenebilir. Zira yasalar insan davranışlarının ortaya çıkardığı sonuçlara 153

78 çözüm üreten bir mekanizma olduğuna göre, o zaman yasaların ötesinde ahlaki değerlere bağlı olma gayreti erdemli olmanın olmazsa olmaz şartları arasındadır. Yani bu kuşatıcı mantıkla hareket edilirse ancak bu şekilde iyilik yapma yeteneklerimiz ve iyi olma yeteneğimiz gelişir. Dolayısıyla erdemli olduğumuzdan söz edebiliriz. Yani her iki soruya da evet cevabı vermek gerekir diye düşünüyorum. İbn i Haldun un çözümlemesine benzer bir çözümleme yapılacak olursa eğer; dürüst ve liyakatli; dürüst değil liyakatli değil; dürüst ama liyakatli değil; ya da liyakatli ama dürüst değilden hareketle yönetici veya karar alıcılar olarak bazı davranışlarımız ya da bazı karar ve uygulamalarımız yasal olabilir ama ahlaki olmayabilir. Bazıları da ne yasal ne ahlaki olabiliyor. Dolayısıyla böyle bakıldığında, aslında erdemli olmanın bir diğer ifadesi belki de şöyle ortaya konabilir: hayatı hizalı yaşamak. Yani bir ilkemizin ya da bir ilkeler manzumemizin olması gerekir. İlkeler manzumesi yoksa ki, bu bazen yasal çerçevededir dolayısıyla bunu tercih ettim ya da bu ahlakidir ama yasalarda boşluk vardır, bunu tercih ettim demek durumunda kalabiliriz. Hayatı hizalı yaşamak için biretik pusulayaya da ahlaki değerler pusulasına ihtiyaç vardır. Elbette bu pusula, ilkelerden değerlerden ve inançlardan oluşmaktadır. Bu pusula bireyin hedeflerini yönlendirir. Hedeflerimiz tabi bireysel ve kurumsal olarak ideallerimiz var, amaçlarımız var, arzularımız var. Ve yine insanın yaratıcısının insanı tanımladığı özelliklerimiz var. Yani bizim hem iyilik yapmaya hem olumsuz davranmaya eğilimli yaratılış özelliğine sahip olduğumuz belli. Dolayısıyla hedeflerimiz içerisinde hem daha faydacı diyebileceğimiz, hem daha idealist diyebileceğimiz ya da daha göreceli olabilenler var. Ve bunlar üzerine biz davranışlar sergileriz. İşte hayatı hizalı yaşayabilmek için bu davranışlarımızın bir etik pusula ile, bir ilkeler manzumesiyle desteklenmesi gerekiyor. Fakat, hayatı hizalı yaşama ya da erdemli olma noktasında, birey olarak da yönetici olarak da gerçekleştirdiğimiz meslekler bakımından yaptığımız işler bakımından da maalesef bir takım virüsler bizi rahat bırakmıyor. Aynen biyolojik ya da fizyolojik anlamda bazı rahatsızlıklara yol açan virüslere benzer şekilde erdemli olmak bakımından, hayatı hizlamak açısından da virüsler devreye girebilmekte ve engelleyici olabilmektedir. Örneğin, ben iyiyim herkes kötü, benim hoşlanmadıklarım zaten iyi değildir, herkes benim başarısız olmamı bekliyor, zaten bana kimse güvenmiyor gibi virüs örneklerini sıralamak ve bunlara ilave edilebilecek onlarca, yüzlerce vr belki daha fazla sayıda artırmak mümkün. Ve bunlar devreye girdiğinde ilkeler manzumemizle amaçlarımız arasında hiza bozuluyor. Benzer şekilde yıkıcı duygular bizi tahrip edebiliyor.bu yıkıcı duygulara dikkat edildiğinde,aslında insanın medeniyet kurması içinde gerekli olan özellikler olduğu görülebilir, ama bunlar yıkıcı da olabiliyor. Yani hırs bize gerekli ama bunun dengesi önemli. Nefret gerekli bunun dengesi önemli. Yaptığınız işte ya da önerinizi, teklifinizi bile söylerken nefret duyuyor olsanız bile amacınız ya da davranışınız açısınından, sonuç açısından, ve ilkeler manzumesi açısından da bunu yerli yerinde kullanmak durumundayız. Dolayısıyla etik virüsler pusula ile manzumeler olan amaçlarımız arasına girdiğinde, yıkıcı duygular ise amaçlarla davranışlarımız arasına girdiğinde hayatın hizalı yaşanması, başka bir deyişle erdemli olma zaafiyete uğrayabiliyor. Dolayısıyla, hayatı hizalı yaşamak yani erdemli olmak konusunda ciddi sıkıntılar ortaya çıkabilmektedir. Yönetim açısından erdemli olmak niçin önemlidir? Klasik bir söz ile ilişki kurarsak; balık baştan kokar örneği, bize hayatı hizalı yaşama bakımından bu hususun özellikle yönetim ve yöneticiler için daha fazla önemli olduğunu daha iyi açıklar. Erdemli bir yönetim, erdemli bir yönetici yoksa, herhalde orada özel sektör de olsa kamu sektörü de olsa devlet yönetimi de olsa; iyilik yapma yeteneklerinin öldüğü, bastırıldığı, iyilik yapma yeteneklerinin olmadığı bir toplumda, olmadığı bir toplulukta, olmadığı bir yerde, herhalde ciddi anlamda iktisadi terimle işlem maliyeti problemi yaşarız. Yani katma değeri çok daha yüksek olacak işler yapma yerine gelirlerin büyük bir kısmı, hizanın bozulmuş olmasından dolayı telafi edici maliyetlere harcanır ve bu bağlamda işlem maliyetleri artar. Özel olarak yönetimde erdemden söz edebilmek için çok şey söylenebilir elbette ama, öncelikle bireyin kendisi yani bir yöneticinin kendi hayatını hizalı yaşaması gerekir. Yani aile hayatı, sosyal ilişkileri, arkadaş ilişkileri, erdem konusunda sıkıntılı olan bir yöneticinin herhalde yönetimde erdem konusunu gündeme getirmiş olması çok sıkıntı verebilir. Dürüst, adil ve doğru olmak zaten, ahlaklı olmanın temelidir. Diğer taraftan şeffaf olmak ve aynı hatayı tekrar etmemek hata yaptığında da hatadan vazgeçebilme erdemini öğrenmek çok önemli. İşletmelerin vitrini ve görünen yüzleri pazarlama çabalarıyla müşterilere ve topluma yansır. Bu yüzden, pazarlamada erdemlilik konusu üzerinde durulmaya değer bir konudur. Bildirinin başında da ifade edildiği üzere, acaba pazarlama ve erdemlilikten söz edtmek ciddi anlamda bir ikilimi konuşmak anlamına mı gelir? Bu soruya yönelik özel bir irdeleme, erdemin iş dünyasındaki karşılığı bakımından ayrı bir değerlemeyi hak etmektedir. Pazarlama açısından baktığımızda üç temel konuda eleştiri olduğu görülür. Bunlar; pazarlama çabalarının tüketici bireyler üzerinde, toplum üzerinde ve haksız rekabet oluşturma üzerindeki olumsuz sonuçlarıdır. Bütün bunlara rağmen pazarlamada da erdemli olmak mümkün müdür diye sorulduğunda, cevabımız açık yüreklilikle söylemek gerekirse; evet mümkündür şeklinde olacaktır. Eğer siz pazarlamayı değer temelli yapabilirseniz ve bu değeri oluşturur ve sunarken, pazarlama içerisinde bilgilerinizi paylaşırken, kar etmeye çalışırken aynı zamanda toplumsal kaynakların sürdürülebilirliği konusundahassas olabilirseniz, bütün bu dengeyi birlikte sağlayabilirseniz o zaman erdem odaklı, merkezinde erdem odaklı bir pazarlamadan gerçekten söz edebiliriz. Biz erdemden söz ediyoruz ahlaktan söz ediyoruz medeniyetimizden söz ediyoruz o zaman diyoruz ki 9E üzerine bina edilmiş pazarlama gerçekleştirilebilse o zaman tanıma uygun bir pazarlama ve bunun üzerine bina edilmişbir alıcı satıcı ilişkiler ortamı bir iş dünyası iş ilişkileri geliştirilebilir ve o zaman gerçekten değer ifade eden bir sonuç ortaya çıkar kanaati taşıyorum. Erdem odakta, erdem merkezde olduğu sürece yeter ki iyilik yapma yeteneklerimiz körleştirilmesin, ya da kendi kendimize bunu körleştirmeyelim. Sabrınız için teşekkür ederim

79 III. OTURUM: İSLAM VE ÇALIŞMA YAŞAMI OTURUM BAŞKANI Prof. Dr. Mustafa Aykaç Kırklareli Üniversitesi Rektörü 157

80 İSLAM DA ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ Prof. Dr. Yusuf BALCI İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi Teşekkür ederim! Sayın başkan, değerli hocalarım, değerli arkadaşlar, özellikle genç öğrenciler! Akşamın ilerleyen bu vaktine kadar dolu dolu, çok önemli konuşmalar yapıldı. Bu son oturumumuz insan tema sı üzerine olacak. Öncelikle hayatımın en belirleyici insanı olan, hayatımdaki bütün kritik kararları danıştığım rahmetli Sabahattin Zaim Hocamızı hayırla yâd etmeden sözlerime başlamam mümkün olmaz. Gerçekten hocamız çok büyük bir kıymet idi. Hocamızın özelliklerini Sedat Murat Bey çok güzel -ama tabi ki kısmen- anlatabildi. Zira Hoca bir derya, yaşayan en büyük değer idi. İnşallah bizler de sizler de hocamızın izinden bu güzel hizmetleri takip ederek devam ederiz. Konumuz İslâm da Çalışma İlişkileri dir. Konuşmama rahmetli hocanın bir sözü ile başlamak istiyorum: İnsan hayatı iki yerde geçer, derdi hoca, yarısı hatta daha fazlası işte ve kalanı evde geçer. Eğer bunlardan birinde işleriniz iyi gitmiyorsa, mutlu değilseniz bu hayatınızı köklü şekilde etkiler derdi. Gerçekten baktığımızda iş hayatının aile hayatını, ev hayatını son derece gerek fizikî, malî, maddî olarak gerekse manevî olarak etkilediğini görüyoruz. Aslında hayatın esas bölümü işte geçiyor. Çalışma ilişkileri mefhumunu özellikle genç arkadaşlara anlatmamda fayda var. Değişik yaklaşımlar var; mesela işçi-işveren ilişkileri, endüstri ilişkileri tabirlerini kullanıyoruz, bunları yerli yerine oturtmak lazım. Esası çalışmadan yani say kelimesinden kaynaklanır ki bu insanoğlunun var edildiği ilk günden itibaren var olan bir şeydir. Dolayısıyla çalışma ilişkileri de birden fazla insanın bir arada olduğu her ortamda mevcuttur. Biz konunun başlığını çalışma ilişkileri diye koyduğumuzda sadece sanayi toplumunun özellikle kitlesel çalışma ilişkilerinin merkeze koyduğu endüstri ilişkileri veya modern manada işçi ve işveren mefhumlarını ifade eden ve birçok şeyi çağrıştıran, işçi-işveren ilişkileri mefhumundan daha farklı daha geniş ve objektif bir tabir olarak görmek gerektiğine inanıyorduk. Yani doğru tabirin çalışma ilişkileri olduğunu düşünüyoruz. Eğer İslâmî denilen bir toplumda çalışma ilişkilerinin belirli özelliklerinden dolayı bir özellik ortaya çıkacaksa onun adı farklı konulabilir. Mesela Ahilik gibi bir sistem varken ona doğrudan çalışma ilişkileri değil, başka bir ifade kullanılabiliyor. Yahut sanayi toplumunda endüstri ilişkileri denilebiliyor. Bunun çerçevesini bu şekilde almak lazım. Bu çalışma konusunu özellikle filozoflar epeyce ele almışlardır. Ve bunların dinlerde de karşılığı vardır, toplumlarda da karşılığı vardır. Aşağı yukarı alanımız değil ama biliyoruz ki bütün dinler, bir defa özünde bozulmamış hallerinde çalışmayı övmüşlerdir. Ama bazı tahrif olan yaklaşımlarda Yahudiliğin benimsediği bir anlayışta ve özellikle Luther öncesi Hıristiyanlık anlayışında çalışmaya çok da yüce bir olgu olarak bakılmayabilmiştir. Özellikle kölelik gibi düzenleri olan toplumlarda çalışma, aslında düşük bir iş gibi görülmüştür. İnsanların daha erdemli daha yüksek işlerle uğraşması tercih edilmiştir. Diğerlerini bir kenara koyarsak, İslâm da çalışmanın çok övüldüğünü hepimiz biliyoruz. Emekle kazanmanın en erdemli kazanç yolu olduğunu biliyoruz. Hemen işveren boyutunu da ele alırsak; yine İslâm da ticaretin, yani belirli bir sermaye ile kazanmanın da tabii ki emekle birleştirilerek kazanmanın da övüldüğünü biliyoruz. Bu her zaman her yerde geçerli midir? Mesela Osmanlı da ticaret aslında çok da birinci sınıf, 159

81 övülen bir iş alanı olarak da görülmemiştir. Yani her toplumda böyle olmayabiliyor. Ama burada İslâmîyet in diğer dinlerden, köleci düzenlerden ve diğer toplumlardan farklı olarak hem çalışmayı çok övdüğünü hem de ticareti sermaye katarak kazanmayı da girişimcilik katarak kazanmayı da övdüğünü görüyoruz. Yani dengeli bir yaklaşım vardır. Şimdi konunun ana hatlarını belirtip nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde daha fazla durmaya gayret göstereceğiz. İslâmî bir toplumdan bahsettiğimizde bunun birtakım düzenlemelerinin, müesseselerinin olduğunu görüyoruz. Birtakım belirleyici kurallarının olduğunu görüyoruz. Bunun yanında ahlâkî değerlerin olduğunu görüyoruz. Yani hem yapılsın veya yapılmasın denen alanlar, tavsiye edilen alanlar var hem de boş olan alanlar var. Haddizatında, günümüzde veya herhangi bir zamanda bir Müslüman ın iki tane meselesi vardır. Her alanda, ki sabah konuştuğumuz İslâm ekonomisi alanında da diğer alanlarda da çalışma hayatında da bir inanmış insan olarak yaşanılan ortamdaki işlerinin işlemlerinin öncelikle İslâm a aykırı olmama gibi bir motivasyon taşır. Çünkü birtakım kurallar, müeyyideler ve tabii ki ahlâkî değerler var. Bunlara aykırı olmaması gerekir. Aynı zamanda yapacağı şeylerin sadece aykırılık bakımından değil, tavsiye edilen şeyler bakımından da İslâmî kural ve etik değerlere uygun olması gibi bir meseleyle, her toplumda her zamanda bir inanmış insan karşı karşıya kalacaktır. Dolayısıyla bu İslâm ekonomisi de diğer alanlara da teşmil edilebilir. Yönetim ve çalışma hayatı bakımından herkes bunlarla karşı karşıyadır. Buradaki soruların cevapları mutlaka İslâm da, İslâm ekonomisi yahut İslâm da çalışma ilişkileri dediğimiz alanlardaki cevaplarla birebir örtüşmeyebilir. Ama o gün için verilen cevaplarda bir defa bunları karıştırmamamız lazım. İkinci olarak; tasavvur edilmiş bir alanda veya teorik olarak İslâmî bir sistemin ekonomide çalışma hayatında vs. zihinsel kuramsal olarak anlamak, ortaya koymak ve mümkünse tatbik etmek gibi bir meselesi vardır. Daha çok bu sempozyumun konusu ve ele alınan konuların girdiği alan bu ikinci alandır. Bu da fikir alanlarına, ilim alanlarına düşen görevdir. İkincisi birincisiyle irtibatlı olmakla beraber, yani günlük yaşadığımız meselelerle irtibatlı olmakla beraber; bunun çözümü veya anlaşılabilmesi bir değerler setinde, bu ilişkili yapı içerisinde, yani paradigma içerisinde anlaşılabilir ve çözülebilir. Dolayısıyla çoğu zaman bunları birbirine karıştırıyoruz. Zaman zaman İslâm ekonomisi, İslâm da çalışma ilişkileri, İslâm da sendika varlığı, şu nasıl olacaktır gibi sorularda bu paradigmayı kaçırabiliyoruz. Bu değerler seti, ilişkili olduğu yapının bütünü Thomas Kuhn tarafından ortaya konmuştur. Pozitivist yaklaşıma en büyük darbeyi indirip post-pozitivist yaklaşımların da aslında önünü açmıştır. Dolayısıyla İslâm da şu var mı yahut İslâm da sendika var mı, işsizlik, asgari ücret, bunlar nasıldır sorularının hepsinin cevabı o değerler setinde, o bütün yapı içerisinde birbiriyle ilişkili olarak ancak anlaşılabilir ve izah edilebilir. Haddizatında, tarihe yaklaşımımızın da böyle olması gerekir. Aksi takdirde birçok şeyi izah etmemiz mümkün değildir. Bu genel çerçeveyi ortaya koyduktan sonra spesifik olarak İslâm da çalışma ilişkileri nasıl anlaşılabilir, bu konuya mümkün olduğunca değinelim. Bir defa çalışma ilişkileri dediğimiz konuya insan unsuru giriyor ki insan, dinimizce ve dinlerce en yüce varlık ve hem özne hem nesne durumundadır. Ama sonuçlar hayatın diğer kısımlarıyla ilgilidir. Dolayısıyla bu alan hiçbir surette ikincil plana atılabilecek bir şey değildir ve İslâmîyet in bu alanda bir düzenleme, düzenleyici yaklaşımı bulunmaması da düşünülemez. Genel olarak yine baktığımızda, İslâm ın bir defa kurumsal düzenleyici yaklaşımlar gösterdiğini görüyoruz. Bu çalışma hayatı için de geçerlidir. İkincisi bir sosyal yaklaşımla, müdahaleci olan ki buna müdahaleci demeyelim, iş piyasalarında bahsettiğimiz ve rahmetli hocanın kitabından da herkesin hatırlayacağı, himayeci iş piyasaları olacaktır. Ama şunu da görmek lazım; duruma göre bunların ağırlığı farklılık gösterebilir. Fakat özünde bunlar özüne aykırı değildir. Peki, İslâm da çalışma ilişkilerini anlarken, açıklamaya çalışırken tarihî sürece baktığımızda ne görürüz? Çalışma hayatıyla ilgili anahtar unsurları belirtirsek şunları sayabiliriz: Sanayi öncesi toplumdaki çalışma ilişkileri, üretim tarzı ve toplumun değerler setinin ki bu dönemde İslâmî toplumlar hâkim ve yaygındır. Bunların sanayi toplumunda tam aksi bir toplumla, değerler setiyle karşı karşıya kaldığını görüyoruz. Ve sanayi toplumunda da hiçbir İslâmî toplumun sanayileşip kendisini ortaya koyamadığını görüyoruz. Yani bir İslâmî ekonomiden, bir İslâm bankacılığından, bir İslâmî çalışma ilişkileri üzerinden böyle bir toplumu göremiyoruz. Ama esas itibariyle bu toplumun değerler seti, sanayicisi toplumun ve İslâmî değerlerin hâkim olduğu dönemlere tamamen aksi olduğunu görüyoruz. Ama sanayi toplumundan sanayi ötesi topluma giderken; tekrar sanayi öncesi İslâmî toplumların var olduğu dönemdeki değerlerin tekrar verimli, etkin, cazip ve geçerli olduğunu görmeye başlıyoruz. Hemen bazı özellikleri sıralarsak; sanayi öncesi toplumda, İslâmî çalışma ilişkilerinin bahsedildiği dönemde, emek yoğunluğu çalışmaya hâkim. Küçük işletmeler var, Ustakalfa-çırak ilişkileri var. Ferdî ilişkiler var. Yabancılaşma yoktur. Sanayi toplumunda ise sermaye, yoğun, büyük ölçekli, usta-kalfa-çırak ilişkisi yerine işçi-patron çatışması, emeğine, kendine ve diğer kesimlere yabancılaşan bir yapıya döndüğünü görüyoruz ve bunları artırmak mümkündür. Birinde esneklik var; çalışma süreleri, işyeri mefhumu, işçi mefhumu, işyeri çalışma, süreleri vs. sanayi toplumunda tamamen katıdır. Sanayi ötesi topluma geçerken tekrar işyeri mefhumu esnekleşiyor, çalışma süreleri esnekleşiyor, çalışma tarzları, temel çalışma vs. esnekleşiyor te MÜSİAD ın Çerçeve Dergisi nde yayınlanan İslâm da Çalışma İlişkileri ve 1996 yılında yine Çerçeve Dergisi nde yayınlanan; Geçmişten Geleceğe Çalışma İlişkileri makalelerime atıfta bulunacağım. Bu konular makalelerde kapsamlı olarak işlenmiştir. Şu halde; sanayi toplumunda çalışma ilişkileri yahut endüstri ilişkilerine bakarak, birebir karşılık bularak, İslâm da çalışma ilişkilerini anlamak pek de mümkün değildir. Münferit sorulara cevap bulunabilir. Örneğin; İslâm da asgari ücret şüphesiz vardır. Çünkü kişinin ihtiyacını alması bütün dinî kaynaklarda karşılığını bulan bir şarttır, önceliktir. Yani sosyal ücret dediğimiz asgari ücret, İslâm a son derece uygundur. Veya kimisi çalışma sürelerinden bahseder. Çalışma sürelerinin belirlenmesi İslâmîyet e son derece uygundur. Çünkü biliyoruz ki Peygamber Efendimiz de günü o dönem için son derece esnek ve uzun çalışmaların olduğu dönem için üçe bölünmesini tavsiye etmiştir. İşte bunların hepsi birebir karşılığını bulur. Ama bunların doğru anlaşılması, az önce ifade ettiğim o paradigma içerisinde mümkündür. İslâm da işçi-işveren ilişkilerinin tüm diğer alanlar gibi bir karşılıklı borçlar hukukuna uygun birtakım hak ve yükümlülükler doğuran ki ilkeler bellidir. Adalet, görev yerine getirme, bağlılık, doğruluk vs. hakkını vermek, diğer yandan ücret hakkı, koruma, kendisi gibi yaşayacak bir imkân verme gibi haklar vardır. En başta ücret hakkı olmak üzere işverenin de, çalışmayı sağlayanının da aynı şekilde hakları vardır. Bunlar birebir bakıldığında bunlarla ilgili yazılmış söylenmiş son derece yeterli şeyler vardır. Yine istihdam dışında da işçinin hakları vardır. Çalışma şartları bakımından işçinin hakları vardır; o dönemde İslâmî müeyyidelerin geçerli olduğu dönemlerde, böyle bir uygulama olmadığı için bunları çok göremiyoruz; ama köleler için, hayvanlar için işin ağırlığı ve iş süreleri bakımından kısıtlamalar getirilmiştir. Köleleri ve çalıştırılan hayvanları dahi düzenlemeyle koruyan bir sistemin insanı korumaması mümkün değildir. Keza, ben bunları o zaman yazdığımda, özellikle farklı kesimler çok tartıştı; ama anlamadan tartıştılar. İslâm da sendika var mıdır? Bu bir kolektif imza yetkilendirilmesi midir? Bunların hepsi mümkündür. İslâm da sendika yoktur veya iş bırakma, grev vardır, yoktur sonucu çıkarılmaması gerekiyordu. Bizim asıl vurgulamak istediğimiz husus, az önce söylediğim özelliklere ilave olarak, İslâmî olarak davranan insanların oluşturduğu bir yapı içinde acaba çalışma ilişkileri içinde, sendika veya grev gibi kurumlara yer olacak mıdır olmayacak mıdır? Bugün bu kurumlar içerisinde faaliyet göstermek başka şeydir. Ama bu paradigma içerisinde bunların tartışılması farklı bir şeydir. Son bir anekdotu aktararak sözlerime son vermek istiyorum. Boğaziçi Üniversitesi nde öğrencilik yıllarımızda, çok değerli, merhum Cemil Meriç Hocamızın evinde, bizim de daha sonra geldiğimiz fakültedeki hocalarımızdan, yaşlı bir hocayla karşılaştık. Şimdi emekli olan hocamız dedi ki: Sistem bellidir, piyasa ekonomisiyiz. Kapitalizm, bunları reddediyorsa, komünizm merkezden planlıyorsa ve düzenliyorsa İslâm ekonomisi diye bir şey olur mu? O zaman şunu söyledik: Kapitalizmin müellifi Adam Smith değildir veya diğer iktisatçılar da değildirler. Bunlar o toplumdaki işleyişi, oradaki mekanizmaları analiz edip bazı izah eden kuramlar geliştirmişlerdir. Dolayısıyla İslâm ekonomisi yahut İslâm da çalışma ilişkileri de İslâm ın kurallarının, prensiplerinin ve geliştirdiği tavsiyelerle oluşan o değerler sistemi içerisinde oluşan ahlâkî yapıya sahip insanların davranışlarından kaynaklanacak bir ekonomidir. Böyle bir ekonomiye İslâm ekonomisi denilebilir

82 Rahmetli Cemil Meriç Hoca da güzel mütebessim yüzüyle çok mutlu oldu. Ve ben buna en doğru izahı da Sezai Karakoç un çok ince İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü başlıklı eserinde gördüm. İslâm da ekonomi, İslâm ekonomisi, İslâm da çalışma ilişkileri, esas itibariyle İslâm toplumunda oluşan müesseseler, kurallar ve insanların davranışlarıyla o paradigma içinde ortaya çıkacaktır. Hepinize saygılar sunuyorum. Teşekkürler ediyorum! İSLÂM DA TİCARÎ TEŞEBBÜS RUHU Prof. Dr. Cengiz KALLEK İstanbul Şehir Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Tarih Bölümü Giriş Bildiri başlığının İslâm da Ticarî Teşebbüs Ruhu olması bakımından söze ticaret kelimesinin tanımıyla başlamak uygun düşecektir sanırım. Ticaretin terim anlamı anamal üzerindeki meslek edinilmiş kâr amaçlı tasarruf olup üretim ile tüketimi birbirine bağlayan ara iktisadî aşamayı teşkil etmektedir. (302) Bir iddiaya göre ticaret Arapçaya Âramice ve Süryaniceden geçmiş olup aslı tiggârâ ve tâgûrtâ kelimeleridir. (303) Gerek Cahiliye şiiri gerekse Kuzey Arabistan yazıtları sözcüğün İslâm öncesinde de kullanıldığını göstermektedir. (304) Bazı kaynaklardan Cahiliye Arapları nın ticareti içki alım satımıyla muhtemelen yoğunluğu bakımından özdeşleştirdiği anlaşılmaktadır. (305) Nitekim görünüşe göre tüccarın bu yönüne de işaretle sahih bir hadiste şöyle buyrulur: Muhakkak tacirler facirdirler. Bir başka rivayette de Muhakkak Allah tan korkan, iyilik yapan ve doğru olanlar dışındaki tacirler kıyamet günü facirler olarak diriltilecektir. (306) Ticaret ile sırasıyla satım ve alım akidlerini belirten bey ve şirâ kelimeleri arasında bir umum husus farkı vardır. Ticaret Kuran da sekiz ayette dokuz kere (307) geçmektedir. Bu, Mekke deki tüccar zihniyetinin etkisini (308) değil, dışa bağımlı bir ekonomiye sahip şehirdeki yoğun ticaretin simgelediği kısa vadeli dünyevî kazanca odaklananları uyarıp ahretteki gerçek kazanca yönlendirme, yaygın ticarî işlemlerin onları Allah ı hatırlamaktan alıkoymasını engelleme amacını yansıtmaktadır. (309) İslâm Öncesinde Ticaret Özellikle en eski medeniyet havzalarını oluşturan Orta Doğu ile Çin ve Hindistan arasındaki sırasıyla kervan ve deniz ticareti antik çağlardan beri insanlığın ortak yaşamının, iş bölümünün, mal, inanç, dil, kültür ve medeniyetin taşıyıcısı olmuştur. Nitekim Kuran ve diğer kutsal kitaplar Asya nın batısındaki köle nakli- (302) Kâr amaçlı para mübadelesi mesleğine sarraflık denir. (303) Akatçadaki tacir, ithalatçı, acente anlamında tamkâru/damgâru ve Sümercedeki damgâr sözcükleri ile de ilişkilidir. (304) Bu iddia için bk. Maya Shatzmiller ve dğr., Tidjāra, Encyclopedia of Islam, ikinci baskı, X, 466. (305) Mecdüddin İbnü l Esîr, en Nihâye fî garîbi l hadîs ve l eser (nşr. ez Zâvî ve et Tannâhî), Kahire 1383/1963, I, 181. (306) Tirmizî, Büyû, 4; Ahmed b. Hanbel, III, 428, 444. (307) 2/16, 282; 4/29; 9/24; 24/37; 35/29; 61/10; 62/11. Bunlardan ticaretin karşılıklı rızaya dayanması ve Müslümanları layıkıyla kulluk etmekten alıkoymaması gerektiğini belirten ayetlerin (4/29; 9/24; 24/37) yanı sıra bazıları (62/9, 11) Cuma vaktinde ticareti yasaklayıp Hz. Peygamber i hutbe sırasında bırakıp ticaret kervanını karşılamaya koşanları kınarken, bir kısmı da (2/198; 62/10) onu diğer vakitlerde, hatta hac ibadeti sırasında (ayrıca bk. 22/27) serbest bırakmaktadır. (308) Bu iddia için bk. J. Schacht, Bay, Encyclopedia of Islam, ikinci baskı, I, (309) Muamelât alanında öz ve genel hükümler getiren Kuran ın doğru ve gerekli olanın belirlenmesinden ziyade yanlışların düzeltilmesi, haksızlıkların engellenmesini amaçladığı anlaşılmaktadır; bireysel ve toplumsal hayatta önemli bir yer işgal eden olağan ticarî işlemlere ya hiç ya da doğrudan değinilmez. Ticaretin ana hatlarıyla, genelde de dinî ve ahlâkî çerçevede ele alınması bu sebepledir. Kuran da zikredilen ahde vefa, akidlere uyma, ticareti karşılıklı rızaya dayandırma, faiz, yalan ve hileden uzak durma gibi toplumun birlik ve dirliğini koruyucu temel ilkeler toplumsal sağduyunun eskiden beri benimseyip korumaya çalıştığı hedefleri pekiştirmektedir (Ali Bardakoğlu, Kumar, DİA, XXVI, 364)

83 yatını da içeren çok yönlü ticareti belgelemektedir. Meselâ Hz. Yusuf u kuyuda bulup Mısır da satan ticaret kervanı (seyyâre) develerle Gilead dan (310) Mısır a baharat, pelesenk ve mür götüren İsmâilîlere aitti. (311) Yine Sebe kavminin göz erimi mesafesinde olup birinden diğerine gece gündüz güven içinde kervan seferleri düzenledikleri yerleşim birimleri ağı vardı ve onlar daha uzak yerlerle ticaret yapmaya başlayınca dağılmışlardı. (312) Bâbil in son kralı Nabûnâid in (Nabonidus, m.ö ) Kuzey Arabistan daki Teymâ yı başkent edinerek (m.ö ) nüfuzunu Medine ye kadar yayması, yarımadanın özellikle batı kıyısı boyunca kervan ticaretini geliştirmişti. Eski Ahid de Teymâ kervanlarından söz edilmesi (313) Hicaz kervanlarının burada bir müddet konakladığını göstermektedir. Yarımadanın kuzeyindeki Hîre ile Petra ve orta kesimindeki Necran gibi şehirler zenginliklerini bu kervanlara borçludur. (314) Medeniyet batıya doğru yayıldıkça Orta Doğu transit ticarette önemli bir rol oynadı. Bu akışta devletlerin, özellikle de imparatorlukların doğuş ve batışları uzak mesafeli ticaretin güvenliği açısından büyük önem taşıdı. Mekke, İslâmiyet inmeye başladığında Arap yarımadasının ortak dinî ve dolayısıyla ticarî merkezi konumunda idi.(315) Mekkeliler arasında hür iradeyi tam yansıtmayan faizli vb. işlemler, büyük ölçüde hile, garar ve kumar unsuru içeren ticarî muameleler oldukça yaygındı.(316) Ellerindeki büyük sermayelerle idarî, iktisadî ve içtimaî düzene hâkim olup bir plutarşi kuran tüccar, toplumun dinî, ahlâkî ve kültürel yozlaşmasına sebebiyet vererek, kendi çıkarlarına dayalı bu sömürü düzenini sürdürmek için ellerinden gelen her şeyi yaptı. Dolayısıyla Mekkî surelerin hepsi sadece dinî itikadî hususlara hasredilmiş olmayıp meselenin moral kültürel boyutunun iktisadî hayattaki yansımalarıyla ilgili hususlarda inzar mahiyeti taşıyan çeşitli ayetler de indi. Karşılıklı rızaya dayanmayan ticarî muameleler gayri meşru sayıldı,(317) Sünnet ile bu yasaklar açıklanıp kökleştirildi, neticede ticaret sağlıklı bir zemin ve yapıya kavuşturularak özendirildi. Böylece uzak mesafeli ticarî kurumlar ve araçlarıyla artık Orta Doğu nun iktisadî ve kültürel hayatının olmazsa olmaz unsurlarından biri konumuna geldi. İslâm da Ticarî Teşebbüs Ruhu Hz. Peygamber ile sevgili eşi Hz. Hatice nin hayatlarını kazandığı ticarete İslâm ın olumlu bakışı, diğer dinlerle felsefelerde çoğunlukla kötülenen bu mesleğin en şerefli meslek sayılmasını (318) ve Müslüman toplumlarda uluslararası düzeyde gelişmesini teşvik etti. Bizzat Hz. Peygamber tarafından yoğrulup eğitilen, aslâ aşılamayacak bir kitle olarak vasıflandırılan sahabe bizim için örnek gösterilmiştir.(319) Bu özellikleri bakımından sahip oldukları ahlâklı teşebbüs ruhu da yeni dünya için önereceğimiz iktisat sistemi açısından büyük önem taşıdığından burada özellikle onlar üzerinde durulacaktır. Erdemli bir kitleye dönüşerek dinin emri gereği rızkı helâl yollardan elde etmeye (310) Günümüzde Ürdün ün Kuzeybatısında kalan bir bölge. (311) Yûsuf, 12/19; Tekvîn, 37/25. (312) Sebe, 34/18 19; ayrıca bk. I. Krallar, 10/2. (313) Eyub, 6/19; İşaya, 21/ (314) Ayrıca bk. Nebi Bozkurt Ahmet Turan Yüksel, Kervan, DİA, XXV, (315) Ayrıntılı bilgi için bk. Cengiz Kallek, Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, İstanbul 1992, s (316) İslâm ticaret hukuku çerçevesinde hür iradeyi tam yansıtmayan faizli ve hileli muameleler, kumar/şans oyunu niteliğindeki mülâmese, münâbeze, müzâbene gibi ve garar içeren muâveme, muhâkale, muhâdara vb. Cahiliye ticaret usullerinin yanı sıra müstehcen ve aldatıcı reklâmcılık (bu çerçevede, malın sürümünü arttırmak için yalan yere yemin, musarrât), çalıntı malların piyasaya sürülmesi haram kılınmıştır. Telakki r rukbân, ihtikâr, neceş, kardeşinin pazarlığı üzerine pazarlık, bir satışta iki satış, malın ayıbını gizleme, etiket bilgilerinde (kalite, standartlara uygunluk ve ölçü gibi) sahtekârlık yasaklanmıştır. Bunlara sağlığa zararlı içeriğe sahip ürünlerin ve dolayısıyla son kullanma tarihi geçmiş malların ticareti de katılabilir. Hür insan; meyte, içki, domuz, kan, put, köpek (Şâfiî ve Hanbelîler e göre) vb. tüketimi haram kılınmış necis şeyler; ma dûm ve ihraz edilmemiş kamu malları (ot, su, yakacak) ticareti yasak olan kalemlerdir. Bunlara günümüzde yaygınlık kazanan İslâm dışı içeriğe sahip sesli/görüntülü ürünlerin ticareti de eklenebilir. (317) en Nisâ, 4/29. (318) Meselâ bk. Ca fer b. Ali ed Dımaşkî, el İşâre ilâ mehâsini t ticâre (nşr. el Bişrî eş Şurbacî), Kahire 1397/1977, s. 69. Bununla beraber, mevcutlar arasında hangisinin en üstün meslek olduğunu tartışan Müslüman düşünürler de olmuştur (meselâ bk. Muhammed b. el Hasan eş Şeybânî, el Kesb (Risâletân fi l Kesb içinde, nşr. Süheyl Zekkâr), Beyrut 1417/1997, s ; İbnü l Lebûdî, Fazlü l iktisâb ve ahkâmü l kesb ve âdâbü l ma îşe (Risâletân fi l Kesb içinde, nşr. Süheyl Zekkâr), Beyrut 1417/1997, s. 142, ). (319) Nitekim dinin temelini oluşturan Kuran ve hadisler onlar tarafından zaptedilmiş, akide ve hukukun temel ve çerçevesi onların yorum ve ictihadlarıyla şekillenmiştir. çalışan, sömürü ve haksız kazançtan olabildiğince kaçınan sahabenin teşebbüs ruhunun ve uygun yatırım fırsatlarını kolladığının en güzel kanıtı zengin sahâbî Abdurrahman b. Avf ın ölümünün ardından terekesini paylaştırmakla görevlendirilen Sehl b. Huneyf in, merhumun oğlu Ömer e yaptığı tavsiyedir. Sehl en uygun yatırımın masraf kapısı açan değil kazanç getiren özellikte olması gerektiğini belirttikten sonra köle ve hayvanları birinci, toprağı ise ikinci gruba sokmaktadır. Devamla da toprağın işlenmesi halinde ürün verirken, âtıl bırakılması durumunda bile kazanç sağlayacağını ifade etmektedir. Refah patlaması ve nüfus artışı sebebiyle yiyecek maddelerine yönelik talep artışı, toprağa, pazar için üretim kastıyla yatırım yapılmasını cezbetmiştir. Ticarette uzmanlaşmış Kureyş mensuplarının yeni yatırımları için çekici tarım sektörüne girmekten kaçınmaması önemli bir girişimcilik örneğidir. Teşebbüs ruhu ile kapitalist ruh özdeş şeyler değildir. Sahabede oldukça aktif bir teşebbüs ruhunun varlığından söz edilebilir. Çalışmış, kazanmış ve hatta servet yapmış olan sahabenin Ebû Zer el Gıfârî nin başını çektiği en zahidleri dahi hayatlarını sürdürecek kadar mal varlığı edinip aslâ toplumun diğer kesimlerine avuç açan asalak bir sınıf teşkil etmemiştir. (320) Öyle ki Asr ı Saâdet te günümüz perspektifinden bakıldığında kısıtlayıcı bir rol oynadığı sanılabilen ribâ yasağının bile bu ruhu kamçıladığı ileri sürülebilir. Oturdukları yerden tatlı faiz gelirlerine kavuşma imkânı ortadan kaldırılan sermayedarlar çeşitli ortaklık türlerinin de yardımıyla üretim veya ticaret faaliyetlerine girişmişler, faiz yükü taşımayan özvarlıklarıyla büyük riskleri daha cesurca alabilmişlerdir. Ayrıca ribâ yasağı Müslümanları mudarebe ortaklığını oldukça işlevsel biçimde işletmeye yöneltirken Avrupalılar bu şirketin benzeri commendayı asırlar sonra, Amerikalılar da venture capitali (risk sermayesi) daha yeni geliştirebilmiştir. Yine özellikle Zübeyr b. Avvâm örneğinde açıkça görüldüğü üzere sermayedarların ribâ yasağına rağmen büyük meblağlara varan mevduatlar topladıkları da diğer bir gerçektir. Ayrıca zekâtın sarf yerleri arasında yolda kalmışlarla borçluların da sayılması ve ödeme imkânı bulunmayan borçlara devlet desteği sağlanması müteşebbislerin dayanışma ruhunu ve risk yüklenme cesaretini arttırmış olmalıdır. Hz. Peygamber tarafından İslâm ülkesinde şehirlerarası ticaretten alınan iç gümrükler haram kılınmıştır. (321) Eski sınırların kaldırılması, seyahat güvenliğinin sağlanması ve Arapçanın ticaret dili olmasının yanı sıra bu vergilerin ilga edilmesinin de İslâm ortak pazarının gelişmesi ve kitlesel tüketime yönelik dağıtımda önemli bir rol oynadığı muhakkaktır. İlk İslâmî fetihlerin ardından Afrika Avrasya kara kütlesinin siyasî haritasının yanı sıra ticaret kalıpları da önemli ölçüde değişmiştir. Akdeniz ticaretinin uzun süre kesintiye uğradığı iddiası Avrupa devletleri için isabetli sayılabilirse de mutlak olarak doğru değildir. Çünkü bu boşluğu kısa süre içinde deniz aşırı ticareti ele geçiren Müslümanlar doldurmuş, Akdeniz havzasında İspanya dan Sind e kadar yeni bir ticarî birlik kurulmuştur. Nitekim servetlerini yatırıma, yatırımlarının bir bölümünü de pazar için üretim ve toptan ticarete yönelttiklerinde şüphe bulunmayan sahabeden Saîd b. Zeyd el Kureşî, Talha b. Ubeydullah, Osman b. Affân gibi Akdeniz de ticaret gemileri çalıştıranlarına, deniz aşırı ve şehirlerarası, hatta uluslararası ticaretle uğraşanlarına, bazen tatlı kâr fırsatlarını değerlendirmekten de geri kalmayanlarına rastlanmaktadır. Asr ı Saâdet te bayan sahabenin de iktisadî hayatta etkin bir rol üstlendiği görülmektedir. Esmâ bint Muharribe (oğlu Abbâs b. Abdullah ın Yemen den gönderdiği ıtriyatı satardı), Havle bint Süveyb, Sâib b. el Akra ın annesi Müleyke, Kayletü l Enmâriyye, Hind bint Utbe vb. birçok hanım pazarcılıkla uğraşmıştır. Hatta Hulefâ yi Râşidîn devrinde sahabe hanımları hazine kredilerinden dahi yararlanmıştır. Meselâ Ebû Süfyân ın eşi Hind bint Utbe Halife Ömer e başvurarak 4000 dirhemlik bir ticarî kredi almayı başarmıştır. (320) Refah patlaması sonucunda belli ellerdeki servet birikimlerinin ciddi boyutlara ulaşmasına karşı sahabe arasından tepkiler yükselmeye başlamış, bunun bayraktarlığını da Ebû Zer el Gıfârî yapmıştır. Ancak onun bu aktif mücadelede genellikle yalnız kaldığı görülmektedir. Mümkün mertebe her türlü dünya nimetlerinden uzak yaşamayı hayat tarzı olarak benimseyen Selmân el Fârisî, Ebü d Derdâ, Abdullah b. Ömer gibi zühd ve takva sahibi sahabede dahi aynı mücadele yöntemi gözlenmemektedir. Ebû Zerr in Hz. Ömer döneminde yaşanan refah patlamasına tepki gösterdiğine dair hiç bir kayda rastlanamamasından onun refahtan çok servetin teraküm ve kullanım tarzı ile devrin şartlarından kaynaklanan sağlıksız dağılımına karşı mücadele verdiği düşünülebilir. (321) Bk. Cengiz Kallek, Meks, DİA, XXVIII, Mâverdî gibi âlimlere göre iç gümrükler konusunda ictihada mesağ da yoktur. Komşularla yapılan sulh antlaşmaları, dolayısıyla da ülkeye sokulan ticaret mallarından alınacak meşru ve makul gümrük vergilerinin oranları ile varsa yeni düzenlemeler keyfiliklerin önlenebilmesi için sınırlardaki divanlarda ayrıntılı biçimde kaydedilmelidir (el Ahkâmü s sultâniyye [nşr. Ahmed Mübârek el Bağdâdî], Kahire Kuveyt 1409/1989, s )

84 Sahabenin hesapçılığı (rasyonalizm değil) iktisadî faaliyetlerinin düsturu haline getirmesinin teşebbüs ruhunu kamçıladığı söylenebilir. Meselâ muhtemelen büyük meblağlar tutan bir alış veriş esnasında bir dirhem daha indirim koparmaya çalışan Abdullah b. Ca fer, hem hayır işleri için bol bol cömertlik ederken hem de bir dirhem için sıkı pazarlığa girişmesi yadırganınca, cömertçe dağıttığı şeyin malı, korumaya çalıştığı şeyin ise aklının icabı olduğunu belirtmiştir. Yani gerçek değerinden tek dirhem bile fazla vermemekle hesapçı (ya da akıllı) davrandığını ifade etmiştir. Bunlara karşın sahabe yeri geldiğinde çok irrasyonel davranışlar da sergilemiştir. Meselâ Halife Ebû Bekir dönemindeki bir kıtlık sırasında, Şam dan tatlı kârlar umarak getirdiği bin develik yiyecek yükü için, Medineli tüccar tarafından şehrin fakirlerine dağıtılmak üzere maliyetinin yüzde elli fazlası teklif edilen Hz. Osman, Allah ın on kat kâr vaadini anıp hepsini sadaka olarak verebilmiştir. Zengin sahâbîler, Allah ın fethedilen memleketler halkının mallarından peygamberine verdikleri: Allah, peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir; ta ki içinizden zenginler arasında dolaşan bir devlet (güç) olmasın... ayeti (322) uyarınca servetlerini toplum üzerinde sulta kurmak için kullanmamışlar, aksine gerektiğinde varlıklarının yarısı veya hepsini hayır işlerine harcamaktan çekinmemişlerdir. Zira İslâm a göre evrendeki her şey Allah tarafından yaratılmış ve insanoğlunun hizmetine sunulmuştur. Tüm varlıklar Allah ın insana emanetidir. İnsan bu emanet üzerinde ancak O nun emrettiği şekilde tasarruf etmekle yükümlüdür. Dolayısıyla servetin fertlerin ya da devletin elinde olması sorumluluk açısından bir şey değiştirmez. Modern iktisadın ifadesiyle, sosyal bir devletin karşısında toplum karşıtı bireyler yoktur. Tabiri caizse servetin kendisi sosyaldir; ister devletin isterse fertlerin elinde olsun. Nitekim sahâbîler yaptıkları her türlü hayır işleriyle sosyal huzurun sağlanmasına büyük katkılar sağlamışlardır. Netice itibariyle çöl insanları olmalarına rağmen, devrin süper güçleri Bizans ve Sâsânî imparatorluklarıyla savaşan, kısa süre içinde ilkini yıkıp öbürünü de ciddi şekilde dengeleyen sahabe İslâm Devleti nin Orta Doğu daki hâkimiyetini iktisadî yönden de pekiştirecek adımlar atmasaydı, bu siyasî askerî güç varlığını sürdüremezdi. Müslümanların başlangıçta siyasî, daha sonra ise kültürel birliğe dayanan ve Atlantik kıyılarından Çin sınırına, Volga havzasından Sahra ya kadar yayılan dârülislâmın tamamını kapsayacak şekilde kurumsal bir kimlik üreten İslâm ortak pazarı nı kurup içindeki ticaret yollarını kervansaraylarla donatmalarının önemli bir küresel aktör olmalarında rolü büyüktür. Buna Müslümanların dinî birliğini koruyup ticarî bağlarını güçlendiren hac ibadetinin de olumlu katkısı olmuştur. Serbestçe tedavül edebilen mal para birimlerinin de dünya ticaretini kolaylaştırdığı söylenebilir. Öyle ki Baltık ülkelerindeki arkeolojik kazılarda bulunan İslâm sikkeleri IX. yüzyılda Müslüman tüccarın oralara, hatta İzlanda ya, kadar gittiğini veya en azından etki alanını genişlettiğini gösterir. Ayrıca söz konusu açılım ve atılımda sukûk da önemli bir rol oynamıştır. Hz. Peygamber devrinden itibaren kullanılmakta olup, 18 (639) yılından itibaren yıllarca süren müthiş bir kuraklık devresinde tabiri caizse menkul kıymetler borsasına dönüştürülen Câr limanında istihkak senedi niteliğine bürünen sukûk ihraç maksadından saparak sonuç itibarıyla bir çeşit murabaha endeksli varlığa dayalı tahvil gibi işlem görebilmiştir. İlk İslâm devletinin Hz. Peygamber ve ilk üç halife gibi ticarî girişimcilere emanet edildiği gerçeği kıymetli evrakın idarî kademelerde de yaygın bir şekilde benimsenmesinde rol oynamış olabileceğini düşündürmektedir. (323) İslâm ın doğuşundan sonraki birkaç yüzyıl içinde iktisadî ve ticarî hayatın canlanmasıyla beraber ödemeyi kolaylaştıran, alacak veya borcun bir yerden başka yere naklini sağlayan borç senedi, ödeme emri/çek, poliçe niteliğindeki bazı kıymetli evrakın X. yüzyılda yaygınlaştığı, üzerindeki değerlerin arttığı ve cehbezlerin bunda önemli roller oynadığı anlaşılmaktadır. Bu tür kıymetli kağıtların ekonomiye katkısı özel sermayeyi oldukça likit ve uluslararası ölçüde hareketli hale getirmesi ve devlet gelirlerinin transferini ve resmî ödemeleri kolaylaştırmasıdır. Ayrıca hakkındaki fıkhî değerlendirmelerden ve uygulamaya ilişkin rivayetlerden anlaşıldığı üzere bunlardan hamiline düzenlenebilen ve ciro (havale) edilebilenlerin tedavül kabiliyeti yüksek olmuştur. Batı, İslâm dünyasından gerek İber Yarıma- (322) el Haşr, 59/7. (323) Michael Morony, Commerce in Early Islamic Iraq, Asien, Afrika, Lateinamerika, XX (1993), s dası gerekse özellikle Haçlı Seferleri sırasında Orta Doğu üzerinden kıymetli evrak hukukunun başı çektiği çok şey öğrenmiştir. (324) Abbâsî idaresi altında devrin özellikle Bizans ve İran ın başı çektiği bütün medeniyet havzalarına komşu ve merkezî aracı konumunda olan Müslüman tüccar hepsinden tecrübe, enformasyon ve mal alarak çağdaşları arasında en geniş bilgiyi edinmekle kalmamış, birinden diğerine de aktarmıştır. Öyle ki o dönem için Her ticaret yolu Bağdat a çıkar denebilir. (325) Abbâsîlerden sonra Müslümanların uluslar arası ticarette Osmanlı devri hariç tutulursa göreceli bir gerileme başladığı görülmektedir. Bunda önemli birkaçına değineceğimiz pek çok unsur rol oynadı. Avrupa nın devlet kilise tüccar dayanışması içinde uzak doğu pazarlarına doğrudan erişimini mümkün kılacak deniz yollarını ve Amerika yı keşfine, dolayısıyla da tarihte ilk defa Yeni Dünya ile Uzak Doğu ekonomilerini bir denizaşırı ağ üzerinden kendileriyle ve birbirleriyle bağlamasına ve XVI. yüzyılda dünya ticareti ağırlığının Atlantik e kaymasına rağmen İslâm hâkimiyet alanındaki ticarî hareketlilik sürdü, ancak ikincil konuma düşmeye başladı. Artık okyanusa dayanıklı kalyonların kargo kapasitesi yük hayvanları ve nehir botlarının taşıma gücünü kat kat aşacak seviyelere ulaştığı için yükte ağır pahada hafif malların taşınması da mümkün olabiliyordu. Avrupa dünyanın mallarıyla kendisininkileri değil Amerika dan el koyduğu gümüşü değiştiriyordu. Çünkü ne henüz dış dünya ile rekabet edebileceği sanayi ürünleri vardı, ne de ucuz işgücü sağlayacak nüfusu. Ancak Avrupa, sömürgecilik uğruna köleciliği yeryüzünün daha önce görmediği boyutlarda geliştirmiş, üretken köleler üreterek teknik ve bilimsel araştırma geliştirme çalışmaları için yeterince boş zaman kazanmıştır. XIV. yüzyıldan itibaren top, tüfek ve barut fiyatlarındaki ucuzlamayla birlikte gerek gemilerin ve ticarî üslerin daha ucuza silahlandırılabilmesi gerekse Amerikan gümüşü silahlanma sarmalının verimliliği Avrupa nın küresel hâkimiyetinde önemli rol oynamıştır. Silah sanayinin ürünleri sadece devlete değil özel sektöre de satılmış ve bu sektör geliştiği gibi gemilerin silahlandırılması ticaret yollarının kontrolünü de kolaylaştırmıştır. İslâm ticaret hukukunun çerçevesi bölgesel ve uluslararası rekabet gücünü arttırıcı kurumsal, tüzel (İslâm tüzel kişiliği yasaklamadığı halde), anonim işbirliklerini gerçekleştirecek şekilde geliştirilememiştir. Hâlbuki küresel ticaretin yaygınlaşması ve izleyen sanayileşmeye paralel olarak bireysel sermaye birikimlerinin zamanla rekabet gücünü kaybetmesiyle büyük şirketlerin ve risk paylaşımı, piyasa denetimi, geniş hacimli finansman imkânı, dev ticaret filoları ile (önceki dönemlerde kendilerine tahsisli funduk, vekâle, han gibi küçük ölçekli duraklara karşılık) kalıcı ticarî üsler kurulabilmesi ve bunların silahlandırılabilmesi, büyük parti alımlarla fiyat ve kurların belirlenebilmesi, uluslar arası iletişim ağı oluşturulabilmesi gibi pek çok işlevi bulunan tüccar birliklerinin hâkimiyeti pekişmiştir. Batı da borçlarından dolayı yalnız mameleki ile sınırlı sorumluluğa ve buna ilaveten belli işlerde tekelci konuma sahip anonim şirketlerin geliştirilip yaygınlaştırılması bu süreci hızlandırmıştır. Nitekim Doğu Akdeniz (Levant) ve Doğu Hind kumpanyaları gibi uluslararası ortaklıklar kuran kapitalistler zamanla dünya ticaretini tamamen ele geçirmiştir. Bunda neredeyse eşzamanlı olarak okyanus ötesi büyük hacimli, çok kârlı ticareti finanse edecek piyasa, kurum ve araçların hızla gelişmesinin de önemli katkısı bulunmaktadır. İslâm miras hukukunun bu süreçte Müslümanların aleyhine rol oynadığına dair iddialarsa doğru değildir; çünkü geniş bir mirasçı yelpazesinin belirlenmiş olması terekenin paylaşılmasını zorunlu kılmamaktadır. Ancak şirketler hukukunun yetersizliğine dair eleştirilere hak vermek gerekir; sorun henüz çözülememiştir. Sonuç Günümüzün iş adamları ahlâklı teşebbüs ruhunu kapitalist ruha yeğlemek suretiyle, bize model oluşturan sahabe gibi erdemli bir kitleye dönüşerek bir yandan dinin emri gereği rızkı helâl yollardan elde (324) Geniş bilgi için bk. Bir Hukuk, Maliye ve Ticaret Terimi Olarak Sak, Ekonomik Kalkınma ve Değerler (ed. Recep Şentürk), İstanbul 2008, s (325) Çin, Hind, Orta Asya ve Kuzey Afrika ürünlerinin el değiştirdiği bu ticaretin hacmi ve çeşitliliği için Câhız ın IX. yüzyılda yazdığı et Tabassur bi t ticâre isimli esere bakılabilir

85 etmeye çalışıp sömürü ve haksız kazançtan olabildiğince kaçınırken diğer yandan uygun yerel ve uluslararası yatırım fırsatlarını kollamalı, dünya ticaretinde etkin konuma gelmeye çalışmalıdır. Bunu yaparken de, ekonominin diğer alanlardan soyutlanmış bir vakum içinde işlemediği gerçeğinden hareketle din ve devletin desteğini almalı, İslâm dünyasıyla dayanışmacı ilişkiler geliştirilmesine katkıda bulunmalıdır. İSLÂM DA SOSYAL POLİTİKALAR (Sosyal İslâm ın Temel Esasları ve Tarihî Süreç İçindeki Gelişimi) Prof. Dr. Ali SEYYAR Sakarya Üniversitesi, İİBF GİRİŞ Şimdiye kadar sosyal siyaset konularına yönelik araştırmalar, genellikle batı kaynaklı ve beşerî ideolojiler çerçevesinde yapılmış olduğundan, İslâm ın toplumsal sorunlarla ilgili görüşleri üzerinde ciddî çalışmalar yapılamamıştır. Sosyal konuların her gün biraz daha artan cazibesi sebebiyle, sosyal sorunların çözümünde dinin de önemli bir yere sahip olabileceği gerçeği de artık anlaşılır olmuştur. İslâm da sosyal politikalar veya kısaca Sosyal İslâm dediğimiz zaman bu ifademiz ilk başta bazılarına garip ve yabancı gelebilir. Ancak itikat ve ahiret gibi imanî ve gaybî inanç boyutlu temel esasların dışında İslâm ın kendine ait bir dünya görüşüne ve dolayısıyla bir sosyal sisteme de sahip olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. İslâm ın temel kitabı olan Kuran ı Kerim ve onun pratik yansıması olan Sünnet ten yola çıkarak, İslam ın sosyal politikalarını belirlemek ve diğer seküler sosyal politika uygulamalarıyla kıyaslamak ve İslâmî esaslara uygun yeni alternatif stratejiler sunmak mümkündür. Çağımızın küresel ve yerel sosyal sorunlarının çözümünde Sosyal İslâm ın temel esaslarının araştırılmasının hem sosyal bilimlerin gelişimi, hem de insanlık âleminin refahı ve mutluluğu için faydalı olacağını düşünmekteyim. Sosyal sorunlara bilimsel anlamda alternatif sosyal düşünceler ve çareler üretmek maksadıyla, İslâm a uygun sosyal politikalara yani Sosyal İslâm a da bundan dolayı ihtiyaç vardır. Bu kısa makalede hemen bütün sosyal alanlara ve gruplara yönelik çözüm odaklı politikalar üreten İslâmî sosyal siyasetin bütün detaylarını ele almamız elbette mümkün değildir. Ancak temel esaslar ve özellikle asrı saadette yaşayan vatandaşların sosyal koruma kapsamına alınmaları ile ilgili uygulamalar ekseninde Sosyal İslâm ın genel çerçevesi belirlenecektir. 1. Bir Bilim Dalı Olarak Sosyal İslâm Sosyal İslâm, geniş anlamıyla İslâm dininin sosyal hayata ve sosyal meselelere yönelik dünya görüşüdür. Dar anlamda Sosyal İslâm, toplumun veya bazı sosyal grupların reel sorunlarının karşısında İslâm ın oluşturduğu sosyal siyaset teorileri ve uygulamalarıdır. Bir başka ifadeyle Sosyal İslâm, İslâm dininin, sosyal siyaset (sosyal güvenlik, sosyal hizmetler) ile ilgili olarak tavsiye ettiği teorik ve pratik hükümlerin bütünüdür. Diğer beşerî sosyal siyaset uygulamalarından ve sosyal güvenlik sistemlerinden farklı olarak Sosyal İslâm, sosyal siyasetin uygulanmasında, devletin ve yöneticilerin yanında toplumu oluşturan hemen bütün sosyal kesimleri ve grupları sorumlu tutmaktadır. Hem muhtaç duruma düşen insanları, hem de zengin insanları kapsamına almaktadır. Özelikle, zengin sayılan insanlara da önemli sosyal sorumluluklar yüklemektedir. İslâmî sistemin bir parçası olan Sosyal İslâm, sosyal meselelere ve bunların çözümüne yönelik sosyal politikalara Kuran ve Sünnet açısından bakarak, sosyal siyasetin metafizik, ilahî, fıtrî ve manevî köklerin derinliklerine de inebilmektedir. Bu bağlamda Sosyal İslâm, toplumun bütün üyelerine hem dünya (maddî), hem de ahiret (manevî)

86 mutluluğun kaynaklarını ve fırsatlarını sunmaktır. Bu bağlamda dünyevî huzur açısından toplumsal barışı ve tekâmülü, bireysel huzur açısından ise maneviyatın gelişimine yönelik gerekli tedbirleri almaktadır. 2. Sosyal İslâm Modelinin İlkesel Çerçevesi Her bir model, belirli temel kaynaklara veya değerlere müracaat ederek, önemli bulduğu kendine has bazı ilkeler oluşturmaktadır. Sosyal İslâm ın modeli, toplumun dinî, fıtrî ve manevî değerlerine uygun bir zeminde ortaya çıkmaktadır. Manevî ve fıtrî insan modelinden esinlenerek oluşturulan Sosyal İslâm modelimizin sosyal hayata yönelik temel kıymet hükümlerinin referans kaynağı ağırlıklı olarak İslâm dininin dünya görüşüdür. İslâm ın dünyevî ve uhrevî ölçü ve düşüncelerine yönelik teorik temel kaidelerini, ilm tefsir, (326) ilm i kelam (327), akaid ilmi (328) ve usûl i fıkıh ilmi (329) kitaplarında, uygulamaya dönük (amelî) olanları ise fıkıh (330) hadis (sünnet) (331), ahlâk ve âdâb (332) eserlerinde bulmak mümkündür. Sosyal İslâm modelinin hedef kitlesi, hiçbir ayrımcılık yapmaksızın doğrudan doğruya bir ülkede yaşayan (korunmaya muhtaç) bütün insanlardır. Model, Kuran ve Sünnete dayandığı için, insanı bir bütün olarak ele almaktadır. İnsanın maddî (dünyevî) ve manevî (uhrevî) kaynaklarına ve bu doğrultudaki ihtiyaçlarını dikkate alarak, sosyal politikalarını geliştirmektedir. Model, mutluluğun sadece maddî refahtan ibaret olmadığını, insanın akıl, ruh, kalp gibi diğer manevî duygularının da bireysel ve toplumsal huzurun temininde önemli bir hissesi olduğunu vurgulamakta ve sosyal sorumluluk bilincinin yanında manevî duygulara ve kaynaklara da hitap etmektedir. Bir başka ifadeye model, insanın bütün duygularının feyiz almasını ve içtenlikle mutlu olmasını hedeflemektedir. Modelin manevî gerçekleri tanıtmasındaki üslup, bütünüyle fıtrîdir. İnsanlara dünyada yeis yerine ümit vermeyi, korkutmak ve dışlamak yerine müjdelemeyi ve kaynaştırmayı esas alan model, özellikle gayri maddî sosyal politikalar (sosyal hizmetler) alanında diğer modellerden farklı olarak maneviyata ve ahirete de bir anlam yüklemektedir. (326) İlm i tefsir, Kuran da geçen muhtelif âyetleri, tecrübeye dayalı bilim dallarının verileriyle akıl ve mantığa uygun olarak açıklayan ilimdir. Kuran a bilimsel yaklaşan tefsir ilimin başlıca görevleri şunlardır: a) Değişik konuları ve meseleleri ele alan âyetlerin ilmî anlamlarını vermek ve âyetlerde geçen terimleri açıklamak; b) Âyetlerin ruhuna uygun olarak ilim ve felsefî görüşler çıkarmak. Bkz. Dinî Kavramlar Sözlüğü: İlm i Tefsir. (327) İlm i kelam (Usul üd din), hikmet ve mantık esaslarla Allah ın varlığı, birliği ve İslâm dininin doğruluğu ve hakkaniyetinden bahseden ilim dalıdır. Kelam ilmi, Allah ın zat ve sıfatlarının yanında nübüvvet ve itikada ait meselelerden dinî esaslar dairesinde hükümler çıkarmaktadır. (328) Akaid (akideler), itikat olunan hakikatlerdir. Akaid bilimi, itikada dair esasları, yani iman hakikatlerini incelemektedir. (329) Usûl, bir ilmin esas konularından önce öğrenilmesi gereken esaslar ve bir hedefe ulaşmak için tutulan düzenli yol ve yönetmelerdir. Usûl i fıkıh ilmi ise fıkıh ilmine ait bilgilerin esası ve dayanağı olan bir ilimdir. Şer i (dinî) hükümlerin tafsilatlı ve belirli delilleri ve hikmetleri bu sayede bilinir ve bu dinî hükümler, bu belirli ve somut deliller aracılığı ile ortaya çıkartılıp ispat edilir. (330) Fıkıh, ibadet, ahiret ve muamelat (dine uygun dünyevî uygulamalar) gibi konulara ait dinî hükümleri tafsilatlı delilleriyle anlayan bir bilim dalıdır. Fıkıh ın baş kaynağı Kuran ve hadislerdir. (331) İlm i hadis (ilm i rivayet), son Peygamberin hâl, şekli, söz, tutum ve davranışlarını ele alan bir bilim dalıdır. Sünnet kavramı da ilm i hadise yakın bir şekilde son Peygamberin sözleri, emirleri ve halleri anlamına gelmektedir. (332) İlm i âdâb, fıtrata uygun görgü kurallarını ele alan bilim dalıdır. Genelde hadislere (sünnete) dayanan davranış modelleri bu ilmî araştırmalarla geliştirilir. Tablo 1: Sosyal İslâm Modelinin Hedef Odaklı Temel Esasları ve Kişi (Toplum) Üzerindeki Etkileri Vahyîlik Temel Esaslar (Hakkaniyet veya İlâhilik) Gaybîlik Fıtrîlik Kaderîlik Dünyevîlik ve Uhrevîlik (Maddî ve Manevî Refah) Toplumsal Sorumluluk Kişi (Toplum) Üzerindeki Etkileri Rabbini tanıma ve hakikati öğrenme fırsatı sağlar. Allah rızasını kazanma idealini doğurur. Kişinin ümit var olmasını temin eder. Metafizik boyutları, manevî âlemleri ve varlıkları tanıma fırsatı sağlar. Ahiret inancı ile imtihan dünyasının hikmetlerini idrak eder. Kendinle (ruhuyla) barışık olmayı sağlar, kişiye manevî huzur telkin eder. Evrensel insanî değerlerin korunmasına ve geliştirilmesine katkı sağlar. Özellikle sosyal risklerin tahakkukunda kişilere tevekkül, teslimiyet, sabır ve şükür duygularını öğretir. Dünya ve ahiret saadetini temin eder. (Saâdet i Dâreyn). Sevgi, saygı ve samimî kardeşliğe dayanan sosyal dayanışma ve paylaşma toplumu meydana gelir ve dolayısıyla toplumsal ölçekte sosyal ve manevî sermaye oluşur. Kişisel ve toplumsal bazda sosyal ve manevî tekâmül gerçekleşir. Özellikle İslâmî sosyal hizmetler modelinde beşerî riskler (musibetler), objektif dünyevî kriterlere göre ele alındığı gibi, mânâ yı harfî penceresiyle, yani mânâsı kendinde olmayan, ancak başkasının mânâsını ve başka manevî gerçekleri gösteren bir hakikat olarak da yansıtılmaktadır. İnsanın mânâ yı harfî ye yönelmesi; eşyanın ve sosyal hadiselerin mahiyetini değiştiren önemli bir zihnî ve kalbî gelişme olduğu için, bu bakışla hastalık, kaza ve muhtaçlık gibi sosyal risklerin maddî ve manevî yükü de azaltılabilmektedir. Bu bakımdan modelde, her bir sosyal risk türü aynı zamanda manevî ve uhrevî kazançlar içeren bir fırsat olarak takdim edilmektedir. Böylece (kaçınılmaz bazı) sosyal risklere rağmen kişi yine de iç huzurunu temin edebilmektedir. Bu bağlamda kişiye, Marifetullah a ulaşmanın en kısa yolunun acziyet hissi, iman, tefekkür, sabır, tevekkül ve teslimiyet bütünlüğünü kurmak olduğu anlatılmaktadır. İslâm ın sosyal modeline yönelik olarak anlatılan bütün bu özellikler, altı madde hâlinde toparlanmıştır. Bu doğrultuda modelin altı temel esasın başında nokta i istinat özelliği taşıması hasebiyle Vahyîlik (Hakkaniyet veya İlâhilik) ilkesi gelmektedir. Modelin diğer temel düsturları ise şunlardır: Gaybîlik, Fıtrîlik, Kaderîlik, Dünyevîlik ve Uhrevîlik ve haricî sosyal bir faktör olarak Toplumsal Sorumluluk (Bkz. Tablo 1) Sosyal İslâm ın Evrensel İnsan Hakları İle İlgili Temel Esasları İslâm da, insanın beş alanda (Masâlih i Hamse) mutlak biçimde güvenliğinin sağlanması gerekmektedir. Buna göre dinen korunması gereken zorunlu maslahatlar şunlardır: 1.) Can güvenliği: Her ferde yaşama hakkı ve her bir çocuğun dünyaya gelme hakkı; Ötenazi ve Kürtaj Yasağı. 2.) Akıl Güvenliği: Fikir ve düşünce hürriyeti ve/fakat sağlıklı düşünmeyi engelleyen bütün uyuşturucu maddelerin yasaklanması. 3.) Din Güvenliği: Herkes için ibadet ve dini inancını yaşama özgürlüğü. 4.) Nesil (Irz) Güvenliği: Evlenme hakkı ve fakat cinsel şiddet ve iftiranın her çeşidine karşı mücadele. 5.) Mal Güvenliği: Maddî güvenlik, yani refah içinde yaşama hakkı, bununla ilgili olarak iktisadî ve ticarî hürriyet, mesken dokunulmazlığı ve sosyal güvenlik

87 2.2. Sosyal İslâm ın Sosyal Riskler İle İlgili Temel Esasları Sosyal İslâm modelinde sosyal risk algısı, diğer sosyal modellerden özellikle refah kriterleri açısından farklıdır. Sosyal İslâm a göre, Yaratan a karşı kulluk görevini ifa etmeyi unutturan fakirlik ve sefalet, sosyal barış ve adalet açısından ne kadar tehlikeli ise, azdıran ve sosyal mesuliyeti ve duyarlılığı körelten zenginlik de o derece bir sosyal risktir. İslâm, her iki durumun da hem bir sosyal, hem de manevî bir risk olabileceğini dile getirmektedir. Çünkü her iki durumda da insana yaratılış gayesini (fıtratı) unutturmaya müsait bir psiko sosyal ortam mevcuttur. Bu iki taraflı tehlikeyi ortadan kaldırabilmek için, hem fakirlerin sefaletten kurtulmaları ve genel olarak sosyal güvenlik kapsamına alınmaları, hem de zenginlerin malından ve servetinden belirli bir oranın sosyal adaletin tesisi için sarf edilmesi gerekmektedir. (333) Maddî yoksulluğun, kişiyi küfre götürebileceğini ve fitnelere (toplumsal çalkantılara) sebebiyet verebileceğini bizzat Hz. Peygamber dillendirmiştir. Nitekim bir seferinde Hz. Peygamber, Allah ım, fakirlikten ve küfürden Sana sığınırım. diye dua edince, bir adam; İkisini birbirine denk mi kabul ediyorsun? mealinde bir soru yöneltti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, evet cevabını verdi. (334) Dualarında ise Hz. Peygamber, muhtemelen maddî ve manevî olumsuz yönlerini ve sonuçlarını düşünerek, fakirlikten Allah a sığınmıştır Hz. Peygamber in şu duaları ve tavsiyeleri, bu çerçevede değerlendirebilir: Fakirlik fitnesinin şerrinden Allah a sığınırım. (335) Fakirlikten, kıtlıktan, zilletten ve zulüm (kötülük) etmekten, zulme (kötülüğe) uğramaktan Allah a sığının. (336) Allah ım, bize verdiklerini artır, eksiltme. Bize ikramda bulun, bizi zelil kılma. Bize ver, bizi mahrum etme. (337) 3. Sosyal İslâm ın Toplumsal Hedefleri Sosyal İslâm ın maddî güvenlik ile ilgili gayeleri, toplumları, yerine göre hem fakirliğin, hem de zenginliğin meydana getirebileceği sosyal ve manevî tehlikelerinden kurtarmak, zenginlere sosyal sorumluluk duygusunu aşılayarak toplumda kardeşlik, sosyal dayanışma ve kaynaşma bilincini hâkim kılmak, neticede sosyal tekâmülü sağlamak ve bununla birlikte insanların, Allah a kulluk görevini yerine getirmelerini sağlayacak sosyal düzeni oluşturmaktır Sosyal Sorumluluk Şuurunu Pekiştiren Refahın Yaygınlaştırılması Sosyal İslâm, toplumsal refahı ön planda tutmaktadır. Yani fakirliği ortadan kaldırmayı amaçlayan her vatandaşa refah fırsatı tanıyan bir sistem oluşturmak istemektedir. Sosyal İslâm modelinde bireysel zenginlik aslında tasvip ve teşvik edilmektedir. Ancak zengine maddî güç nispetinde zorunluluk ve gönüllülük esasları çerçevesinde sosyal sorumluluk görevi de verilmektedir. Nitekim Hz. Peygamber, Servet bir Müslüman için ne güzel arkadaştır. Yeter ki, o servetinden fakire, yetime ve yolcuya vermiş olsun (338) diyerek, sosyal sorumluluk şuuruna sahip olan zengini açıkça övmektedir. Başka hadislerde ise yine zenginlik ile sosyal ve manevî sorumluluk ilişkisine vurgu yapılmaktadır: Takva sahibi bir insan için zenginliğin hiçbir mahzuru yoktur. (339) Ancak iki kişi gıpta edilmeye değer: Birisi, Allah ın kendisine Kuran ihsan ettiği ve gece gündüz onunla meşgul olan (onu okuyan, onunla amel eden) kimsedir. Diğeri de Allah ın verdiği malı gece gündüz (fakirlere) infak eden kimsedir. (340)...Vârisleri zengin bırakman, onları muhtaç ve insanlara el açar bırakmandan iyidir. (341) (333) Seyyar, Ali; Sosyal Siyaset Terimleri; Sakarya Kitapevi; Adapazarı; II. Baskı; 2008; ilgili maddeler. (334) Nesâî, İstiâze, B. 29. Ayrıca bk.,ebû Dâvûd, Edeb, B (335) Ebû Dâvûd, Edeb, 101; Nesâî, İstiâze, B. 14, 16, Sehv, B. 90; Müsned, VI, 57, 207. (336) Nesâî, İstiâze, B.14 16; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 540. (337) Tirmizî, Tefsîr, 24/1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 34;Hâkim, a.g.e., I, 535; Suyûtî hadisi zayıf telakki eder. Suyûtî, el Câmiu s Sağîr min Hadîsi l Beşîri n Nezîr, I, 170, thk., Abdullah Muhammed ed Dervîş, Dımeşk, (338) Ahmet b. Hanbel (ö.241/855), Müsned (III), Çağrı Yay., İst., 1982, 21. (339) İbn Mâce, Ticârât, B.1. (340) Buhârî, Fedâilü l Kur ân, B. 20; Müslim, Salâtü l Misâfirîn, H.No: 266. (341) Buhârî, Cenâiz, B.37, Vesâyâ, B. 2, Nefâkât, B.1; Müslim, Vesâyâ, H.No: 5, Zekât Uygulamalarına Dayalı Yoksullukla Mücadele ve Sosyal Adaletin Tesisi Zenginliğin sadece bazı kişilerin elinde toplanmasına fırsat veren ve kamusal sosyal transferleri arka plana atan piyasa odaklı liberal ekonomik model, sosyal adaleti tahrip etmesi açısından Sosyal İslâm ilkelerine göre sakıncalıdır. Servetin ve ekonomik gücün insanlar üzerinde sömürü aracı olarak kullanılması, Kuran ı Kerim tasvip etmemektedir. Ayet, bu konuda ihtarda bulunmaktadır: Tâ ki mal, sizden zenginler arasında dönen bir servet olmasın (Haşr, 59/7). Müslümanların oluşturduğu devlet, zekât gelirlerinin bütününü kamusal sosyal transferlere dönüştürerek, yani ilk başta yoksulların ve muhtaçların sosyo ekonomik durumlarını iyileştirerek, hem yoksullukla mücadele etmekte, hem de sosyal adaleti ve dengeyi sağlamaktadır. Zenginin malından muhtaç kişilere bir hak olarak aktarılan sosyal transferler, İslâm terminolojisinde zekât olarak tanımlanmaktadır. (342) Asgarî bir hayat seviyesinin altına düşen yoksullara, refah seviyesi yüksek olan zenginler tarafından verilen zekât, ilke olarak nakdî veya aynî bir destektir (kamusal sosyal yardım veya şartlı vatandaşlık geliri). Zekât vermek, dinî bir vecibenin gereğidir. Ancak, İslâm devleti aracılığı ile zenginden fakire doğru gerçekleşen bu sosyal transfer, sosyal adaleti de temin etmektedir. Dolayısıyla, zekât, ülke bazında sosyal güvenliği ve uluslar arası boyutuyla da ülkeler arası sosyal diyalogu ve barışı temin eden global bir sistem olarak da algılanabilir. Zekât, belli bir zamanda değil, takvim yılının dolduğu zamanda ödenmektedir. Ancak, zekât vermekle mükellef (yükümlü) olan kişinin belirli bir miktarda mala sahip olması gerekmektedir. Buna nisap denilmektedir. Bir başka ifadeyle, temel ihtiyacı fazlası olan mal ve gelir, zekât konusu olmaktadır. Hayatın idamesi için gerekli olan mal ve gelir, bu anlamda kapsam dışı bırakılmakta ve öncelikle tasarruf edilen miktar üzerinden zekât alınmaktadır. Nisap miktarları ve bu miktarlardan ne oranda zekât verileceği, İslâm dini belirlemiştir. Ancak, farklı zamanlarda, özellikle çağın ve toplumun sosyo ekonomik yapısına ve ihtiyacına göre farklı nisap miktarlarının ve oranlarının da belirlendiği olmuştur. Genelde cinsi ne olursa olsun, ticaret maksadı ile alınıp satılan tüm malların zekâtı, nisaba ulaştıkları takdirde, % 2.5 tir. Asgarî zekât oranları, mükellefin sosyal ve ekonomik durumuna göre belirlendiği gibi, insan emeğine göre de ayarlanmaktadır. Örn.: Ziraî mahsuller, tabiî sulamada % 10, âletli sulamada % 5, define ve madenler ise % 20 oranında zekâta tâbi tutulmaktadır. İslâm devletinde zekât, İslâm ın beş şartından sayılması ve dolayısıyla ifası bakımından da mecburî bir nitelik taşıması açısından, malî ibadet veya daha modern bir yaklaşımla sosyal vergi olarak da telakki edilebilir. Dolayısıyla zekât, muhtaçlar açısından sabit bir hak iken, mükellefler açısından bir vergi niteliğindedir. Ancak günümüzde zekât, hiçbir resmiyet olmayan sosyal yardımlaşmanın sadece sivil bir yöntemi hâline gelmiştir. Konuya bu açıdan bakarsak, uygulanan vergilerin hiç biri, zekâtın yerini alamamaktadır Muhtaç Toplum Üyelerinin Sosyal Korunması (Devletçe Bakılma) Zekâttan yararlanabilecek (muhtaç) kişiler, aynı zamanda Sosyal İslâm ın koruma altına almak istediği sosyal gruplardır. Kuran ı Kerim de korunmaya muhtaç sosyal gruplar sırasıyla şu şekilde belirlenmiştir (Tövbe, 60): 1.) Fakirler: Geliri, ihtiyaçlarını karşılamayan yardıma muhtaç kişiler. Bir başka ifadeyle nisaba malik olmamakla beraber bir şeylere sahip olduğu halde çalışan veya çalışamayan yoksullardır. 2.) Miskinler: Geliri veya malı hiç olmayan yoksullar ve (ya) kronik hastalık, özürlülük veya yaşlılıktan dolayı bakıma muhtaç kişilerdir. Hz. Ömer e göre yardıma muhtaç gayri Müslimler de miskinler kapsamına girmektedir. Hz. Ömer, bir yerde: miskin, malı olmayan değil, kazanç yeri bulunmayan (işsiz) dir demektedir. Dolayısıyla işsizler de zekât fonundan yararlanabilir. (343) (342) Sözlükte artma, çoğalma, bereket, temizlik, saflık, duruluk, arıtma ve arınma manalarına gelmektedir. Kuran ı Kerim de 34 yerde zikredilen zekât kelimesi, İslâm fıkıh ıstılahı (terimi) olarak, şartlarına uygun olarak, zekâta tâbi mallardan bir miktarını hak sahibine Allah rızası için temlik etmek anlamına gelmektedir. Zekât, namaz ve oruç gibi İslâm ın beş şartından birisidir (farz ı ayn). Ancak bu ibadet türü, bedenle değil mal ile yapıldığı için, hem sosyal hem de manevî (uhrevî) amaçlı bir eylemdir. Hicretin ikinci senesinde farz kılınan zekât,kuran ın değişik surelerinde çoğu zaman namaz ile birlikte anılmaktadır (Bakara, 43, 83, 110; Nûr, 56; Müzzemmil, 20; Nisâ, 77). (343) Hz. Ömer, fakiri İslâm ın, miskin i de ehl i kitabın yoksulu olarak tefsir etmiş ve ihtiyacından dolayı kendisine zekâttan pay (vatandaşlık geliri) verilen gayr ı Müslim vatandaşlardan cizye alınmayacağını hükme bağlamıştır. Bkz. Belazürî, Fütûhu l büldân (nşr. Abdullah ve Ömer et Tabbâ ), Beyrut 1407/1987, s

88 3.) Amiller: Zekât toplayan ve (ya) dağıtan devlet memurları. 4.) Müellefe i Kulub: Kalpleri kazanılacak kimselerdir. İslâm tarihinde bu sosyal kesim, imanlarının zayıflığını gidermek veya muhtemel şerlerini defetmek ya da kendi kavimleri içindeki seçkin konumları sebebiyle kalplerini kazanmak maksadıyla Hz. Peygamber in ve diğer halifelerin zekâttan pay verdiği kimselerdir. (344) 5.) Mükâteb Köle: Boyunduruktan kurtarılması gerekenlerdir. Azat edilmesi gereken köleler, sömürge altında olup kurtarılması gereken insanlar ve (ya) esirlerdir. (345) 6.) Borçlular (Garimin): Nisap miktarından fazla mala sahip olmayan değişik bireysel veya toplumsal risklerin tahakkuku neticesinde borca düşmüş kişilerdir. 7.) Allah yolunda mücadele edenler: Devlete, topluma, bilime veya dine özel hizmette bulunmuş ve (ya) sosyal fayda sağlamış kişiler veya bu sosyal kesimin geride bıraktığı aile fertleridir. Mesela gaziler, hacılar, öğrenciler, dullar, yetimler. 8.) Parasız Gurbetçiler: Gittikleri yerlerde parasız kalan yolcular ve buna bağlı olarak evsiz barksız kalan göçmenler ile mültecilerdir. (346) Bu sıralamaya uygun olarak zekât gelirlerinden oluşan sosyal fondan ilk başta yoksullar (fakirler ve miskinler) yararlanmalıdır. Bu hususta varlıklı kişiler, sosyal görevlerini ifa etmek ve aracı kamusal kurum olarak devlete zekât vermek mecburiyetindedir. Nitekim bir devlet başkanı sıfatıyla Hz. Peygamber, Zayıfların istekleri konusunda bana yardım ediniz. Çünkü siz ancak zayıflarınızla rızıklanıyor ve Allah tan yardım görüyorsunuz (347) demek suretiyle zayıfları sosyal koruma kapsamına almanın manevî ve uhrevî faydalarını dile getirmiştir. Dolayısıyla zayıflara destek olmak ve sosyal adalete katkı sağlamak inancıyla devlete zekât vermek (veya sivil alanda gönüllü olarak sadakada bulunmak), Allah ın yardımına ve onun vereceği rızka bir vesiledir. Bu ayetten ayrıca, rızık kaynağının ve dolayısıyla elde edilen mal ve mülkün gerçek sahibinin Allah ın olduğunu da anlamaktayız Sivil Toplum Alanında Sosyal Dayanışma ve Kardeşliğin (Sadaka Kültürü nün) Oluşturulması Kuran, toplumsal dayanışma noktasında insanları teşvik etmektedir. Ey insanlar, kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımız nimetlerin iyilerinden (Allah için) verin, kendiniz (utandığınızdan ve iğrendiğinizden dolayı) göz yummadan alamayacağınız kötü şeyleri sadaka olarak vermeye kalkmayın... (Bakara, 267). Hz. Peygamber, sosyal dayanışmanın önemine vurgu yapmak gayesiyle iki katlı bir gemi misalini vermektedir. Üst kattaki varlıklı kişiler ve yöneticiler, alttaki yoksullarla (dezavantajlı sosyal gruplarla) ilgilenmedikleri için, yoksullar kendilerince bir çözüm arayışına girerler. Ancak bu da toplumsal felakete yol açar, çünkü her iki sosyal grupta bundan zarar görür ve cemiyet gemisi de batar. Hz. Peygamber, toplumsal dayanışma ve yardımlaşma konusunu aynı geminin yolcuları misalinden hareketle şu şekilde anlatmıştır: Allah ın sınırlarını gözetenler ile bu sınırları çiğneyenler, bir gemiyi paylaşanlara benzer: Gemi konusunda kura çektiler. Kimisine geminin üstü, kimisine de altı düştü. Geminin alt bölümünde bulunanlar, sudan almak istedikleri zaman, yukarıdakilerin yanına uğruyorlardı. Alttakiler Biz payımıza düşen ambarda bir delik açsak, kendimize de, onlara da zarar vermemiş oluruz dediler. Şayet bu üsttekiler alttakileri bu dilekleriyle başbaşa bıraksalardı, hepsi yok olurdu. Fakat onların ellerini tutarlarsa, hem kendileri kurtulur, hem de onlar kurtulur. (348) Müslümanlar, yerine getirilmesi bakımından mecburî hükümlerin ötesinde, gönüllü olarak gerek akraba, komşu gibi değişik sosyal kesimlerle oluşturdukları etkin sosyal münasebetler ağı, gerekse kurumsal bazda meydana getirdikleri sosyal dayanışma modelleri (vakıflar) ile sadaka kültürü ne dayanan ideal bir sosyal toplum örneğini sergileyebilmişlerdir. Hz. Peygamber, bir taraftan Üstteki el (veren el), alttaki elden (alan el) daha hayırlıdır (349) demek suretiyle sivil sosyal dayanışmanın önemine vurgu yapmakta, diğer taraftan da Sadakanın en hayırlısı vereni fakirleştirmeyecek, alan kimseyi tekrar istemekten caydıracak miktarda olanıdır (350) diyerek sadaka kültürü nün temel esaslarını belirlemektedir. Sosyal İslâm, Allah rızası için yoksullara ve muhtaçlara yapılan her türlü hayır ve iyiliği sadaka olarak tanımlamaktadır. İslâm tarihinde sadaka ve zekât özellikle ilk dönemlerde âdeta aynı anlamda kullanılmıştır. Bunun için geniş manada sadaka kavramı, ifası bakımından mecburî nitelik taşıyan hem zekât ve fitre, hem de nafile (gönüllü) sadakalar için kullanılmıştır. Dar manada sadaka kavramı ise daha sonra, ifası bakımından mecburî olmayan sadakalar için kullanılmıştır. Bunlar, isteğe bağlı olarak yapılan malî yardımlardır. Dolayısıyla, her zekât ve fitre, sadaka olduğu hâlde, her sadaka, zekât ve fitre değildir. Bugün; sadaka kelimesi, daha çok gönüllü olarak yapılan hayırlar ve maddî yardımlar için kullanılmakta ve zekâttan ayrı olarak değerlendirilmektedir. Zekâtın oranı ve muafiyeti (nisabı) bellidir, halbuki diğer normal sadakaların miktarı, tamamen sadakayı veren kişinin arzusuna bağlıdır. Kuran da beş yerde geçen sadakanın miktarı ve ödeme zamanı konusunda kesin hükümler yoktur. Mecburî sadakaların, fakirlerin ihtiyacını gidermemesi hâlinde, İslâm devleti, nafile sadakaları da zorunlu hâle getirebilir. Özellikle nafile sadakalar, bir toplumda kardeşliğin ve sosyal dayanışmanın tesisinde önemli bir rolü vardır. İslâm dini, mal ve parayı tasadduk etmek yanında, sadakanın kapsamını çok geniş tutmuştur. Meselâ, insanlara ve özellikle aile fertlerine her hususta yardımcı olmak, onların ihtiyaçlarını karşılamak, güler yüz veya tatlı dille onların gönlünü hoşnut etmek gibi ahlâkî ve sosyal davranışları da sadaka olarak değerlendirmektedir. İki kişinin arasında adaletle hükmetmek, özürlü veya yaşlı insana günlük hayatında yardımcı olmak, gönül alıcı güzel ve yumuşak bir söz sarf etmek, bir ağaç dikmek, hayvanları korumak, namaza giderken atılan her adım, bir kimseye yol veya adres tarif etmek gibi Allah rızasına kazanmak için yapılan bütün güzel fiiller, sadaka kapsamında değerlendirilmektedir Asr ı Saadette Sosyal Kardeşlik Paktı ve İsâr Toplumunun Oluşturulması Özellikle toplumsal boyutuyla İsâr (altrüzim) (351) bilincinin geliştirilmesi, İslâm toplumlarında gerçekleşebilmiştir. İslâm tarihinde İsâr örnekleri çoktur. Mesela Asrı Saadette Ensar ın (Medineli Müslüman topluluk), Mekke den Medine ye hicret (göç) etmek mecburiyetinde kalan muhtaç Müslümanlara (Muhacirun), İslâm Peygamberi tarafından kurulan kardeşlik bağı sayesinde gerçekleştirdikleri fedakârane iyilikleri ve cömertlikleri zikredilebilir. Müslümanlar, Mekke döneminde 13 yıl boyunca hem ekonomik, hem sosyal, hem de dinî özgürlükler açısından çok sıkıntılı bir dönem geçirmişlerdi. Hicretten sonra başlayan Medine hayatı ise Müslümanlara yaşama ve inanç özgürlüğü getirdi ise de ekonomik refah sağlayamamıştır. Hicret edenler, Mekke de evini, bağını, bahçesini, iş yerini topyekûn her şeyini bırakarak yeniden bir hayata başlamışlardır. Hicretle birlikte Medine de âdeta nüfus patlaması olmuştur. Kısa bir süre sonra da savaşlar başlamıştır. Yerli halkın zor hayat mücadelesine, bir o kadar da işsiz güçsüz, evsiz barksız göçmen ilâve edilmiştir. Üstelik Müslümanlar arasında zengin olanların sayısı da o dönemlerde çok az idi. (352) (344) İmam Şâfi îye göre gayri Müslimlere zekâttan bir pay vermenin caiz olmadığı, onlardan gönlü kazanılmak istenenlere fey gelirlerinden verilebileceğini söyler ve Hz. Peygamber in de Müslüman olmayanlara zekâttan değil fey gelirleri ya da kendi şahsî mallarından verdiğini iddia eder. Şâfiî mezhebindeki hâkim görüş de bu yöndedir. Bkz. a) Şâfi î, el Ümm (nşr. M. Mataracî), Beyrut 1413/1993, II, s. 97. b) Nevevî, Ravzatü t tâlibîn (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd Ali Muhammed Muavvad), Beyrut 1412/1992, II, ss (345) Başka bir âyette de köle azadına atıfta bulunulmaktadır: Allah ın size vermiş olduğu maldan siz de onlara (Özgürlüğüne kavuşmak isteyen kölelere) veriniz (Nur, 33). (346) Hanbelilerin bir izahına göre yolcular fonu, evsiz barksız yolcular için pekala konut fonu olarak da kullanılabilir. (347) Ebu Davud, Sünen, Cihad. 70. (348) Buharî, şirket, 47/6, Türkçesi: 5/2308 9, alt kattakilerden birinin gemiyi baltayla delmesi ayrıntısıyla bk. Buharî, şehâdât, 30, Türkçesi: 5/2481; Tirmizî, fiten, 34/12; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 4/268, 269, 270, 273. (349) Buhârî, Zekat, B.18,50, Nafakât, B.2; Müslim, Zekât, H.No: 94 97,107,124; Ebû Dâvûd, Zekât, B.28,39; Tirmizî, Zekât, B.38, Birr, B.77, Zühd, B.32; Nesâî, Zekât, B.53, 60. (350) Buhari, Zekât, 18. (351) Sosyal İslâm da altrüizm, daha çok îsâr(diğergâmlık veya fedakârlığın en ileri derecesi) terimi ile açıklanmaktadır. Sözlük anlamı, bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma ve tercih etmektir. İslâmî Boyutuyla İsâr Hasletinin Özellikleri Şunlardır: 1.) Cömertliğin zirve noktası ve fedakârlığın en yüce derecesi. 2.) Başkalarının ihtiyacını görüp gözetmek ve bunu kendi ihtiyacının önüne geçirerek yapmak. 3.) Kendisinin de muhtaç olduğu bir konuda, başkasının ihtiyacını karşılamayı tercih etmek ve onun menfaatini sağlamaya öncelik vermek. 4.) Kendilerinin aşırı bir ihtiyaçları olsa bile, diğer insanları, Allah rızasını kazanmak dileği ile öz canlarından fazla üstün tutmak. 5.) Gönülde ortaya çıkan şefkat ve merhamet hissinin bir tezahürü olarak fakirlikten korkmaksızın, Allah rızası için başkalarına cömertçe yardım edebilme meziyeti. Seyyar, Ali; Sosyal Siyaset Terimleri; İlgili Madde. (352) Yardım Ali, Peygamberimizin Şemâili, Erkam Yay., İstanbul, 1998; ss

89 Dolaysıyla yoksullukla mücadele noktasında toplum nezdinde sosyal dayanışma açılımlarına ihtiyaç vardı. Hz. Peygamber, Medine ye gelmesinden beş ay sonra, zor durumda kalan muhacirlerin durumlarını iyileştirmeye yönelik olarak Muhacirlerle Ensar arasında bir kardeşlik anlaşmasının yapılmasını önerdi. Sosyal kardeşlik çerçevesinde 186 muhacir ailesi aynı sayıdaki Ensar ailesinin yanına yerleştirilebildi. Muhacirler, manevî kardeşlik sorumluluğun bir gereği olarak Ensar a değişik işlerde beden gücüyle destek oldular. Bu durum, hicrî 7. yılda Hayber in ele geçirilmesine kadar devam etmiştir. (353) Kuran ı Kerim de (Haşr; 9), bütün mal varlıklarını Mekke de bırakarak, Medine ye göç etmek mecburiyetinde kalan başta Hz. Peygamberi olmak üzere bütün muhacirleri şefkatle kucaklayıp mal varlıklarını onlarla paylaşan Ensar, övgüyle anılmakta ve onların şahsında Müslüman bir toplumda olması gereken bazı sosyal özelliklere temas edilmektedir. 4. Sosyal İslâm ın Tarihî Süreç İçinde Oluşumu ve Asr ı Sadetten Örnek Uygulama Modelleri 4.1. Hz. Peygamber Döneminde Üniversal Sosyal Koruma Modelinin Oluşturulması Kuran ı Kerim, sadece Müslüman vatandaşlara değil zimmî statüsünde olan gayri Müslimlere de genel anlamda sadakanın, dar anlamda zekâtın (bugünün diliyle vatandaş gelirinin) verilebileceğini ifade etmektedir. Gayri Müslimlere sadakayı mübah kılmak üzere inen âyet, (muhtaç) insanlar arasında ayrımın yapılmasını tasvip etmemektedir. (354) İlgili âyet şu sosyal mesajı vermektedir: Ey Peygamber! Onları (gayri Müslimleri) hidayete erdirmek senin üzerine bir borç değildir. Zira ancak Allah dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcamada(sadakada) bulunursanız, bu kendi faydanızadır. Yapacağınız hayırları (sadakaları) ancak Allah ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Çünkü yapacağınız her iyilik, size olduğu gibi geri dönecek ve size asla haksızlık yapılmayacaktır. (355) Taberi, bu âyete şöyle bir yorum getirmektedir: Ey Muhammed! Müslüman olmayanların İslâm a girmek suretiyle hidayet bulmaları senin üzerine borç değil ki sadakaların verilmesine engel oluyorsun ve ihtiyaçları olur da hiç değilse o yolla İslâm a girerler diye sadakalardan onlara bir şey vermiyorsun. Yarattıklarından dilediğinin İslâm a girerek, hidayet bulmasını sağlayacak sadece O dur. Bu sebeple onlara verilecek sadakayı engelleme. (356) Âyetin iniş (nüzul) sebebi ile ilgili olarak şunlar ifade edilmektedir: Müslümanlar yoksul zimmîlere tasaddukta bulunuyorlardı. Fakir Müslümanların sayısı arttığında Hz. Peygamber, sadece kendi dindaşlarına tasaddukta bulunun şeklinde bir tavsiyede bulununca bu âyet indi. Bu ihtar mahiyetindeki ilahî mesaj üzerine Hz. Peygamber, zengin ve varlıklı Müslümanlara, diğer din mensuplarına da tasaddukta bulunmalarını söyledi. (357) Hz. Peygamber, bu âyetin inmesiyle birlikte bir Yahudi ailesine tasaddukta bulunmuştur. Üstelik bu aileye yapılan gelir desteği, Hz. Peygamberin vefatından sonra da devam etmiştir. Hz. Peygamber, bununla da yetinmeyip, sadaka (zekât) ve ganimetten kendi hissesine düşen paydan Müslüman olmayan yoksullara da vermiş ve bunun için tahsisatta bulunmuştur. (358) Müslümanlar ve İslâmî devletler de bu yönde hareket etmişler ve herkesi sosyal güvenlik kapsamına alacak modeller geliştirmişlerdir Hz. Ebu Bekir in Uyguladığı Tek Tip Üniversal Vatandaşlık Geliri Modeli Vatandaşlık geliri modeli, tarihte ilk kez asrı saadet te uygulanmıştır. İslâm ın ilk halifesi Hz. Ebu Bekir, yukarıda bahsi geçen âyetin yanında son Peygamber Hz. Muhammed in sünnetine uyarak, beytü l mal a (353) Yeniçeri Celal, Hz. Peygamber Ailesinin Gelirleri, Geçimi ve Bıraktığı Miras, Hz. Peygamber ve Aile Hayatı Sempozyumu; İSAV, İlmi Neşr., İst., 1989; s (354) Kurtubi, el Câmi li ahkâmi l Kuran; Kahire; ; III; s (355) Kuran ı Kerim; Bakara Suresi (2); Âyet: 272. (356) Taberi; Câmi u l beyân; III; s. 94. (357) Köse, Saffet; Müslüman Düşüncesinde İnsanın İnsanlığı Sebebiyle Saygınlığının Zirve Noktası Gayr i Müslümlere Yardımın Malî İbadet Kapsamında Oluşu ; İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi; Sayı 14; 2009; s. 54. (358) Köse, Saffet; a.g.m.; s. 55. gelen malı, hür, köle, yoksul, zengin, erkek, kadın demeden insanlar arasında şartsız ve eşit olarak dağıtmıştır. Kendisine, başta Hz. Ömer olmak üzere bazıları, Bu malı insanlar arasında eşit olarak dağıttın. Hâlbuki bu insanlar arasında (maddî ve manevî yönden) üstün olanlar, iyi geçmişi bulunanlar ve ilk Müslümanlar var şeklinde uyarıda bulunduklarında, Ben, bunları hepinizden iyi biliyorum; fakat bunların (manevî derecelerin) sevabı Allah a aittir. Bu mal ise, (herkesin hakkı olan) geçim aracı ve dünya maaşıdır. Bunda eşitlik yolunu tutmak, ayırım yolunu tutmaktan daha hayırlıdır cevabını vermiştir. (359) Hicretin 14. yılına(miladî 635) kadar, zekât ve sadakalardan finanse edilen beytül mal dan (devletin sosyal fonundan) hak sahibi insanlara, eşit miktarlarda maddî destek sağlanırdı. Bunun dışında başka kaynaklardan da ilave ödemeler yapılırdı. Mesela savaşlarda elde edilen ganimetlerin beşte dördü mücahitler arasında dağıtılırdı. Ancak geri kalan kısım ise başta yardıma muhtaçlar olmak üzere diğer hak sahiplerine de dağıtılırdı. Dağıtımda sadece kişilerin evli olup olmadıklarına bakılırdı. Evli olanlara, bekârlara göre iki misli verilirdi. Dağıtımda diğer sosyo kültürel özellikler dikkate alınmazdı. Böylece Hz. Ebu Bekir, din, dil, ırk ve cinsiyet ayırımı yapmaksızın, iktisadî kaynakların dağıtımında genelde toplumun bütün fertlerine eşit davranmıştır Hz. Ömer in Uyguladığı Refah Payı İlaveli Vatandaşlık Geliri Modeli Halife Hz. Ömer döneminde fetihler genişledikçe, ganimet, zekât malları ve fey gibi diğer vergi gelirleri de hayli artmaya başlamıştır. (360) Hz. Ömer, artan devlet gelirlerini yerli yerinde harcamak, hak sahiplerine temel ihtiyaçlarının ötesinde refah temin edici bir gelir bağlamak maksadıyla hicrî 15 (miladî 636) yılında şura meclisini toplatmıştı. (361) İstişarenin sonucunda Hz. Ebu Bekir in uygulamalarından farklı olarak vatandaşlık gelirine bazı özel hususiyetlerin yerine getirilmiş olması şartına bağlı olarak bir de refah payı eklenmesi öngörülmüştür. Hz. Ömer, refah payı ilaveli vatandaşlık geliri modeli ile hem bütün vatandaşları asgarî seviyede de olsa gelir güvencesi kapsamına almış, (362) hem de topluma, dine veya devlete üstün hizmetlerde bulunmuş olanlara ayrıca bir mükâfatta bulunmuştur. Hz. Ömer, kamu gelirlerini dağıtırken, muhtaç olan herkese temel gelir desteğinde bulunarak, sosyal adaleti de koruyabilmiştir. Bununla birlikte Hz. Ömer savaşlara katılmış mücahitlere (gazilere), İslâm dinine giren ilk Müslümanlara, Hz. Peygamber e yakın veya dine üstün hizmette bulunmuş olanlara, pozitif ayrımcılık uygulayarak, özel durumlarına uygun belli bir tasnif ve tertibe göre daha yüksek miktarlarda bir gelir bağlamıştır. (363) Hiç kimsenin refah düzeyini ve hayat kalitesini azaltmadan, belirli bir sosyal kesimin refahını artırmaya yönelik uygulamalar (Pareto Optimum), aslında artan sosyal refahın bir göstergesidir. Hz. Ömer in, refah destekli vatandaşlık geliri ekseninde geliştirmek istediği dağıtım politikaları konusundaki şu sözleri ibret vericidir: Kendinden başka ilâh olmayan Allah a yemin olsun ki, şu devlet malında herkesin bir hakkı vardır. Ben de bu konuda, ancak sizin gibi biriyim. Fakat Allah ın Kitabı ndaki ve Resûlullah ın nazarındaki yerlerinize göre dağıtımda bulunacak, kişi ve İslâm daki mihneti, kişi ve İslâm daki önceliği, kişi ve İslâm daki zenginliği, kişi ve ihtiyacını göz önünde bulunduracağım. (364) Kendisine, Hz. Ebu Bekir gibi kamu gelirlerini eşit dağıtması gerektiği yönündeki telkinlere Resûl u Ekrem e karşı savaşanla, yanında savaşanı bir tutmam diye cevap vermiştir. (365) Hz. Ömer döneminde refah destekli vatandaş geliri uygulamalarının yanında korunmaya muhtaç bazı özel sosyal kesimlere ayrıca ödemelerde bulunulmuştur. Mesela Hz. Ömer, çocuk sahibi olmuş her anneye yılda yüz dirhem olmak üzere ayrıca bir çocuk bakım parası ödemiştir. (366) (359) Ebu Yusuf, Ebu Yusuf, İmam Yakup İbn İbrahim, Kitabü l Harâc, (Tercüme: Ali Özek), İstanbul; 1970 ve 1973; ss (360) İslâm Tarihi; Cilt 4; s (361) Güvenilir otoriteler, divan teşkilatının hicrî 21 (miladî 641) tarihinde kurulduğunu ifade etmektedir. Bkz.Türkiye Diyanet Vakfı; İslâm Ansiklopedisi; C. 9; s (362) Hz. Ömer döneminde de Gayri Müslim zimmîler zekât kaynaklı vatandaşlık gelirinden yararlanabilmiştir. Mesela Hz. Ömer, Dımaşk bölgesindeki Câbiye ye yaptığı gezi esnasında yolda uğradığı bazı yerlerde cüzam hastalığına yakalanmış Hıristiyanlara rastlamış ve onlara zekât gelirlerinden verilmesi ve yiyecek temin edilmesi konusunda ilgililere talimat vermiştir. Bkz. Ebû Yûsuf, Kitâbü l Harâc, Bulâk 1302 den ofset, Beyrut, ts. (Dâru l Ma rife), ss ; (363) Kurucan, Ahmet ve Mercan, Zühdü; Aşere i Mübeşşere: Cennetle Müjdelenen On Sahabi; Işık yayınları; İzmir; Şubat 2005; ss (364) İbn Sa d, Muhammed, Et Tabakâtü l Kübra, Darü s Sâdır, Beyrut; s (365) İbni Sa d; s (366) Kandehlevi; M. Yusuf; Hayat üs Sahabe; (Tercüme: Ahmet Meylani); Hikmet Yayınları; t.y.; C. 2; ss

90 Hz. Ömer, bazı siyasî diplomatik sebeplere bağlı olarak önemli bulduğu bazı gayri Müslim zimmîleri müellefe i kulûb kapsamına alarak, normal asgari vatandaşlık gelirinin (çok) üstünde bir gelir bağlamıştır. Mesela o günkü Arap dünyasının en güçlü hicivcilerinden olan ve bütün değerlere karşı olumsuz sözler sarf eden Hutay isminde bir gayri Müslime, Müslümanları hicvetmemesi şartıyla dirhem gibi hatırı sayılır bir gelir bağlanmıştır. (367) Hz. Ömer, halifeliğin sonlarına doğru refah merkezli vatandaşlık geliri modelinin bir takım sosyo ekonomik mahzurlar doğurabileceğini düşünmeye başlamıştır. Sayıları az da olsa devletten yüksek seviyede vatandaşlık geliri alan bazı Müslümanlar, bu yolla sermayelerini kat kat artırabilmekteydi. Bu da gelir dağılımındaki adaleti belirli bir oranda bozabilirdi. Gerçi Hz. Ömer döneminde yaşayan zengin Müslümanlar, zekâtın (zorunlu sadaka) dışında bol bol infakta (gönüllü sadakada) bulunarak, toplumsal boyutuyla (sivil alanda) yeniden gelir dağılımı üzerinde olumlu katkılarda bulunmuştur. Ancak infak yoluyla elde edilen sosyal adalet (ikincil gelir dağılımı), daha çok gönüllülük esasına dayanıyordu ve bunun sürekli olarak sağlanması da Müslümanların takva, züht gibi manevî ve ahlâkî duyarlılığının yüksek olmasına bağlı idi. Bütün yoksullar gözetiliyor ve o zamanki zengin Müslümanlar da ellerinden geldiğince infakta bulunuyor idiyseler de, Hz. Ömer, bu uygulamanın uzun vadede bazı sosyal riskler doğurabileceğini hissederek, endişelerini şu şekilde dile getirme ihtiyacı duymuştu. Eğer gelecek yıla kalırsam, insanların baştakiyle sondakini birleştirecek ve hepsini bir yapacağım. Hz. Ömer bu sözleriyle büyük bir ihtimalle vatandaşlık geliriyle birlikte uygulanan artı refah payı ödemelerinden vazgeçip bunun yerine alt gelir gruplarının lehine olan miktarı artırılmış eşit bir vatandaşlık geliri ödemeyi düşünmekteydi. Fakat Hz. Ömer in bunu yapmaya ömrü yetmemiştir. (368) Halife Hz. Osman, mal ve gelir taksiminde Hz. Ömer in siyasetini takip ettiyse de, halefi Hz. Ali, yine Hz. Ebu Bekir in uygulamasına dönmüştür. SONUÇ Sosyal İslâm, sivil toplum alanında gönüllü olarak sadaka kültürü nü, yani maddî manevî dayanışmayı teşvik ederek, sosyal barışı ve tekâmülü gerçekleştirmektedir. Bu bağlamda Kuran ı Kerim de...ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah rızası için verirler (Bakara, 3) âyetiyle sadaka nın sadece uhrevî amaçlar için verilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Zenginlerin ve güçlülerin muhtaçları ve fakirleri minnet altında bırakmamaları ve sosyal barışı zedelememeleri yönünde de ciddî ikazlar yapılmıştır. Nitekim âyet açıkça Ey iman edenler! Başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle sadakalarınızı boşa çıkarmayınız (Bakara, 2/264) demektedir. Bütün fertlerin sosyal haklarını korumakla görevli ve yetkili olan sosyal devlet, Sosyal İslâm ın bir gereği olarak zekât gibi özel sosyal vergi kaynaklarıyla başta en dezavantajlı ve ekonomik yönden en zayıf sosyal gruplar olmak üzere bütün vatandaşların sosyal güvencesini sağlamaktadır. Hz. Peygamber, Zenginlerinden alıp fakirlerine vermeyen bir ümmeti Allah nasıl iflah eder? (369) hadisi şerifleriyle Sosyal İslâm ın hem dünyevî, hem de uhrevî saadetin temel esaslarını koymuştur. Böylece Sosyal İslâm, maddî refahla birlikte ortaya çıkabilecek dünyevileşme eğilimini özellikle varlıklı kişilere yüklediği manevî ve sosyal sorumluluk duygularıyla önüne geçmek istemektedir. Sosyal İslâm, çalışmanın, para kazanmanın ve toplumsal refahın önemine vurgu yaparken, zenginleşme sürecindeki sosyal ve manevî riskleri de hatırlatmakta ve kişilere gaye ile vasıta arasındaki ilişkiyi karıştırmadan hayatın asıl gayesini korumalarını tavsiye etmektedir. Sosyal İslâm a göre, dünyada yaşamanın gayesi, hem yoklukta hem de varlıkta Allah a olan kulluk borcunu kendi spesifik şartları içinde yerine getirmek ve yoksulluğu da zenginliği de bir imtihan olarak görmektir. Bu kulluk şuuruyla, toplumun her bir üyesi, kendine ait dünyevî ve uhrevî sorumluluklarını yerine getirerek, her iki dünyada da huzura kavuşabilecektir. (367) Köse, Saffet; Hz. Ömer in Bazı Uygulamaları Bağlamında Ahkâmın Değişmesi Tartışmalarına Bir Bakış; İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi; Sayı 7; Nisan 2006; ss (368) İbni Sa d, si 302; Ebu Yusuf; s. 89. (369) İbni Mace, Sünen, Fiten, 20. GENEL DEĞERLENDİRME Prof. Dr. Sabri ORMAN İstanbul Ticaret Üniversitesi, Rektörü Ben bu konuşmada (370) bu gün sabahtan beri yapıla gelen sunumları genel olarak veya ayrı ayrı değerlendirme teşebbüsünde bulunmayacak, onların bir bütün olarak ait olduğu konuyla, yani İslam İktisadı yla ilgili genel bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Zaten birinci tarzdaki bir deneme doğru ve adil de olmaz, çünkü benim bu toplantının başından itibaren burada bulunmam mümkün olmadı. Geç katılabildim toplantıya... İslam ekonomisi veya iktisadıyla ilgili olarak şöyle geriye doğru baktığım zaman, hatırladığım kadarıyla Türkiye de İslam iktisadı üzerine olan çalışmalar idealizm ile başladı. Bu tür çalışmalar başladığı zaman henüz toplumda İslam iktisadı konusu üzerinde çalışılması gerektiğine dair deklare edilmiş veya görünürlük kazanmış bir talep yoktu. Tabir caiz ise bu konularda çalışmaya başlayanlar, mevcut bir talebi karşılamaktan çok, bir talep yaratmaya çalışıyorlardı. Ayrıca bu konuda çalışmaya başlayanlar, çok uzun ve iyi yapılmış bir fikri hazırlıktan sonra da böyle bir çalışmaya girişiyor değillerdi; insanlar adeta sezgileri ve ilhamlarıyla hareket ediyorlardı. Bu tür çalışmaların Türkiye de başladığı zamanlar olarak 1960 lı yılların sonu ile 1970 li yılların başının gösterilebileceğini sanıyorum. Benim bu konudaki kişisel maceramın, bir örnek vaka rolü oynayabileceğini düşünüyorum. Ben İmam-Hatip Okulu mezunuydum(1968 yılı). O zamanlar İmam-Hatip mezunları üniversiteye kabul edilmiyordu. Üniversiteye girebilmek için İmam-Hatip meznlarının ayrıca liseyi hariçten bitirmesi gerekiyordu. Bundan dolayı biz de bu süreci başlattık ve bu meyanda üniversitelerarası giriş imtihanına girdik. Eğer ilk sınav denememin sonuçlarına göre bir yere girseydim, muhtemelen bu bir mühendislik dalı veya tıp olurdu. Burada hikâye edilmesi gerekmeyen, ama İmam-Hatip mezunlarının o zamanlar karşılaşması olağan olan haksızlıklardan birine maruz kalmam sebebiyle lise bitirme sınavlarını tamamlayamadığımdan, ilk sınavla üniversitede bir yere girmeyince, ikinci defa üniveritelerarası sınava girmek zorunda kaldım. Bu defa gireceğim yer konusunda emindim: İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi ne girecek ve İslam İktisadı çalışacaktım. Bu fikrin bana nereden geldiğini şu anda tam hatırlamıyorum, ama arada geçen bir sene içinde üniversitede okuyacağım alan konusunda kendi içimde tam bir netleşme hâsıl olmuştu. Sanıyorum ben kendimle ilgili bu hikâyeyi anlatırken, beni şu anda dinlemekte olan birçok arkadaş, kendilerinin buna hayli benzeyen hikâyelerini hatırlamaya başlamışlardır bile! İslam iktisadı konusunda çalışmak üzere İktisat Fakültesi ne girme hususnda beni kimse ne uyarmıştı, ne de ikna etmeye çalışmıştı. Az önce de işaret edildiği gibi toplumda da öyle bir talep yoktu. Ancak burada toplum derken reel olmaktan çok, formel ya da resmi toplumu kastettiğimi belirtmem gerekiyor. Evet, toplumun formel veya resmi yapısı ne İslami referanslara sahipti, ne de böyle böyle bir endişeye... Ama eğer sosyal realite manasında böyle bir ihtiyaç ve buna dayalı bir talep yokmuydu diye sorarsanız o zaman cevabım vardı şeklinde olur. Ve benim gibi konuya o zamandan itibaren girmeye başlayanların da temsil ettiği bu talepti zaten. (370) Bu metin son oturumda yapılan konuşmanın çözümünden elde edilmiştir

91 O günlerden bu günlere arada geçen zaman içinde hayli şey değişti ve bugün İslam iktisadıyla ilgilenmenin yukarıdaki her iki manada da artık bir ihtiyaç haline geldiğini söyleyebiliriz. Bir kere İslami endişelerle kurulan ve halen işlemekte olan kurumlar var bugün. Bir zamanlar ismi özel finans kurumları olan, şimdi katılım bankaları olan kurumlar bu tür kurumların örnekleri arasında yer alır. Başka örnekler de verilebilir. Diğer taraftan aradan geçen zaman içinde İslami endişeler taşıyan insanlar hayatın çeşitli alanlarında yönetici mevkiine geldiler. Buralarda da İslami endişelerle hareket etme ihtiyacı doğdu ve bu konular üzerinde düşünmek hem o pozisyonda bulunanların kişisel problemi haline geldi, hem de başkalarının da üzerinde düşünmesine ihtiyaç olan bir problem alanı haline geldi. Dolayısıyla şimdiki durumu daha önce sözünü ettiğim duruma kıyasla hayli farklı telakki ediyorum. Bundan dolayıdır ki biz şimdi burada her iki manada da tam bir ihtiyaca cevap veren bir ilmi toplantı yapmaktayız. Bazı başka değerlendirmelerden de bahsedilebilir. Bir vakitler mesela bu tür konuların artık aşıldığı ve gündemden düştüğü zannediliyordu. Ancak bugün görüyoruz ki gündemden düşmek bir yana, bahsi geçen konular toplumun çeşitli katmanları tarafından güçlü bir şekilde dile getirilen bir ihtiyaç haline gelmiştir. Bugün sabahleyin benzer bir toplantıdaydım, orada açılış konuşmasını yaptım. Şimdi bu toplantıdayım ve kapanış konuşmasını yapıyorum. Ve biliyorum ki Afyon da aynı konuda çok daha geniş çaplı bir başka toplantı halen devam etmektedir. Bu tür olayları birer gösterge olarak ve aynı zamanda sağlık belirtileri olarak görüyorum. Öyle zannediyorum ki, Adem Esen hocanın Sabahattin Zaim Üniversitesi yle ilgili olarak ifade ettiği gibi, zaman içinde bu tür konuların akademik programlar haline gelmesine de şahit olabileceğiz. Malum, münferit akademisyenler bu konularda çalışıyor, ama ülkemizde henüz bu konularla ilgilenen akademik birimler yok. Bunun da artık mümkün hale geldiğini söyleyebiliriz. Bu tarihi girişten sonra tekrara düşmek riskini göze alarak İslam iktisadı konusuna genel bir bakış yapmak istiyorum. İslam İktisadı ya da İslam Ekonomisi konusunun üç temel başlık altında toplanabileceğini düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi teoridir, diğeri tarihtir, diğeri de uygulamadır. Yani İslam iktisadının teorisi, tarihi ve uygulamasından bahsedebiliriz. Diyebilirim ki bu vakte kadar, akademik olarak, daha çok bu konunun teorisi üzerinde çalışıldı. İslam iktisadı dendiği zaman insanların ilk anladığı şey de şimdiye kadar bu konunun teorisiyle uğraşmak oldu. Dolayısıyla konuyla ilgili olarak ortaya çıkan eserler de daha çok bu kategori içine giren eserler oldu. Teorik çalışmalar da çeşitli şekillerde anlaşılabilir. Bunların bir kısmı belirli İslami ilkelerden hareketle yapılan çalışmalardı. Bunlara belki aksiyomatik teori çalışmaları denebilir. Peki bu konuda yapılabilecekler tüketilmiş midir? O kanaatte değilim. Bence onun dahi başlangıcındayız. Bazı iktisatçılar iktisadı kısıtlı davranışın bilimi olarak tanımlar. İktisatçıların mutat olarak göz önüne aldıkları kısıtlar daha çok iktisadi kısıtlardır. Mesela geliriyle kısıtlı olarak tüketicinin davranışı, bütçesiyle kısıtlı olarak firmanın davranışı incelenen kısıtlı davranış örnekleridir. Burada bence başka kısıtlar altında da insan davranışları incelenebilir ve bunun bize katabileceği hayli şey olduğunu düşünüyorum. Mesela faiz yasağının getirdiği kısıt altında fertlerin, grupların, firmaların, piyasaların ve bir bütün olarak bir ekonominin, hatta bir toplumun nasıl bir şekil alacağı ve nasıl çalışacağı üzerinde daha sofistike çalışmalar yapmak bunun bir örneğini oluşturur. Bunun şimdiye kadar mutat olarak yapılagelenlerden çok daha derinlikli, çok daha incelikli bir çalışma ile yapılabileceğini söylemek istiyorum. Yine mesela, haramlar var ve onlar da birer kısıttır. Haramlar negatif düzenleme örnekleridir. İslami düzenlemelerin pozitif nitelikte olanları da vardır ve emirler bunu temsil eder. Mesela zekat emrinin temsil ettiği kısıt altında ya da başka dini emirlerin sağladığı kısıtlar altında da bireyler, gruplar ve piyasaların davranışı ile bir bütün olarak ekonomi ve toplumun işleyişi daha detaylı, daha derin bir analize tabi tutulabilir. Demek istediğim en çok çalışıldığını söylediğimiz teori alanında dahi yapılabilecek daha hayli şey vardır. İhmal edilen veya yeterince çalışılmayan alan bence tarih alanıdır. İslamın İktisadi tarihi yeterince çalışılmış bir alan değildir. İslam İktisadi düşünce tarihi de yeterince çalışılmış bir alan değildir. Demek istediğim tarihin de incelenebilecek iki boyutu var. Tarihin vakıa boyutu incelenebilir. Konumuz iktisat olduğuna göre tabiidir ki burada kastedilen, iktisadi vakaların tarihi açıdan incelenmesidir. Ama tarihin bir de düşünce boyutu vardır. Burada kastedilen, iktisadi hayat ve hadiseler üzerinde zaman içinde üretilmiş olan düşüncelerin tarihi çalışmalara, inceleme ve araştırmalara konu edilmesidir. Her iki alanda da devasa bir malzeme yığını olduğunu biliyoruz. Bu konulardaki çalışmaların bize çok şey katabileceğine inanıyorum. Tabii, tarihteki düşünce ve vakıa malzemesinin gidip dayandığı esas adres nasslardır. Nasslardan hareketle düşünceler ve uygulama modelleri geliştirilmiştir. İnanç ve düşünce alanında, nassların farklı yorumundan kaynaklanan mezhepler olduğunu biliyoruz; Fıkhi ve itikadi mezhepler gibi. Benzer yorum farklarının iktisadi uygulamalar için de geçerli olduğunu pekala söyleyebiliriz. Yani İslam ın olgusal iktisadi tarihi yeknesak bir yapının kendini tekrarlayıp geldiği bir süreç değildir. Tarih boyunca tıpkı teorideki yorum farklarına paralel uygulamada da yorum farkları olmuştur. Adeta teorik mezheplere yada itikadi mezheplere paralel uygulama mezhepleri de gelişmiştir demek mümkün. Bütün bunların, bu çeşitliliği ile incelenmesi icap ediyor. Bu sahanın, İlgi bekleyen son derece bakir, ama aynı şekilde vaatkâr ve verimli bir çalışma alanı olduğunu düşünüyorum. Üçüncü başlık altında uygulama ile ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Biraz önce işaret edildiği gibi, tarihin olgusal boyutu da nihayet bir uygulama alanı olarak görülebilir, ama ben burada uygulamayla günümüzün fenomenlerini kastediyorum. Tarihteki uygulama örnekleri ise zaten tarihin olgusal boyutunun konusudur. Günümüzdeki olaylara olan yaklaşımlarda iki hareket tarzı tespit edilebilir. Bunlardan bir tanesi ilkelerden hareketle vakalarla, hadiselerle, hayatla ilgilenmektir. Şimdiye kadar yapılanın daha çok bu olduğunu düşünüyorum; fakat bir şey daha yapılabilir: Hayattan, vakalardan, problemlerden, dertlerden hareket edilerek de pekâlâ aynı konular çalışılabilir ve bunlar ilkeler ışığında yeniden değerlendirilebilir. Bu konunun yukarıda işaret ettiğim diğer iki konu kadar incelenmeye ve araştırılmaya muhtaç olduğunu söyleyebiliriz. Hatta bunun temsil ettiği ihtiyaç daha da ivedidir demek mümkün. İslam dünyası, bildiğimiz gibi, dertli bir dünyadır. Bu dünyanın dertleri ile ilgilenmekten bahsediyorum. Bunlar arasında cehalet var, sefalet var, yolsuzluklar var, az gelişmişlik var, insani gelişme problemleri var ve gelir bölüşümündeki adaletsizlikler var. Bütün bunlar ve benzerleri, Müslüman iktisatçılar tarafından İslami bir hassasiyetle ilgi görmesi gereken konulardır. Tabiidir ki İslami hassasiyet sadece Müslümanların problemleri ile ilgilenmekle de sınırlı kalmamalıdır. Kanaatimce oradan hareketle içinde yaşadığımız dünyanın her meselesinin böyle bir yaklaşımla çalışılması gerekir. Bir genel değerlendirme çerçevesinde bu alanın kuş bakışı bir haritasını çıkarmaya çalıştım. Biliyorsunuz haritalar çoğu kere zorlamaları da içerir. İslam iktisadı alanının genel bir haritasını çıkarmaya çalışırken durumun yapısını ne kadar zorladığımı bilmiyorum, ama böyle bir fotoğrafın çekilebileceğini, böyle bir haritanın çıkarılabileceğini düşünüyorum. Ortaya çıkan fotoğrafın, mevcut haliyle tatminkar olmasa da geleceği ve taşıdığı potansiyel itibariyle vaatkar olduğu kanaatindeyim. Bu konuşma gün boyu devam eden toplantımızın son konuşması olduğundan, tahmin ediyorum herkes artık bitse de gitsek diyordur. İktisatta azalan marjinal fayda kanunu diye bir şeyden söz edilir. Buna göre bir maldan aynı zaman dilimi içinde tükettiğiniz birimlerin sayısı arttıkça her ilave birimden elde edilen tatmin ya da fayda gittiçe azalır. Kanaatimce iktisatta genel geçerliliği olan tespitlerden bir tanesidir bu. Şu anda bu kanunun hükmü altında olduğumuzu tahmin ediyorum. Onun içindir ki daha fazla uzatmadan, bu konuşmayı merhum Sabahattin Zaim hocamızın ruhuna birer Fatiha okuma davetiyle bitirmek istiyorum. Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum

92 MEDYA DA SEMPOZYUM HABERLERİ 183

93 185

İSLÂM, İNSAN ve İKTİSAT (1)

İSLÂM, İNSAN ve İKTİSAT (1) İSLÂM, İNSAN ve İKTİSAT (1) Prof. Dr. Sabri ORMAN İstanbul Ticaret Üniversitesi Rektörü GİRİŞ YERİNE Konumuz İslâm, insan ve iktisat, ama ben bugün konunun insan boyutu üzerinde çok fazla durmayacak ve

Detaylı

ORGANİZATÖR Prof. Dr. Halit ÇALIŞ Konya Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi halitcalis@hotmail.com (+90332) 323 82 50 /80 72

ORGANİZATÖR Prof. Dr. Halit ÇALIŞ Konya Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi halitcalis@hotmail.com (+90332) 323 82 50 /80 72 DÜZENLEME ve BİLİM KURULU Prof. Dr. Ahmet Saim ARITAN Prof. Dr. Ali ÖZEK Prof. Dr. Halit ÇALIŞ Prof. Dr. Bedreddin ÇETİNER Prof. Dr. Orhan ÇEKER Prof. Dr. H. Tekin GÖKMENOĞLU Prof. Dr. Saffet KÖSE Prof.

Detaylı

Page 1 of 6. Öncelikle, Edirne de yaşanan sel felaketi için çok üzgünüz. Tüm Edirne halkına, şahsım ve üniversitem adına geçmiş olsun demek istiyorum.

Page 1 of 6. Öncelikle, Edirne de yaşanan sel felaketi için çok üzgünüz. Tüm Edirne halkına, şahsım ve üniversitem adına geçmiş olsun demek istiyorum. Page 1 of 6 Edirne Valisi Sayın Dursun Ali Şahin, Edirne Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Sayın Recep Zıpkınkurt, Edirne Ticaret ve Sanayi Odası nın değerli üyeleri ve temsilcileri, Bilgi birikimi ve üslubunu,

Detaylı

Yrd. Doç. Dr. Abdullah DURMUŞ

Yrd. Doç. Dr. Abdullah DURMUŞ Yrd. Doç. Dr. Abdullah DURMUŞ Tel (İş) : (04) 74458 Faks : (04) 06889 E-posta : durmusabdullah@yahoo.com Yazışma Adresi : Akdeniz Üniversitesi ahiyat Fakültesi Dumlupınar Bulvarı 07058 Kampüs ANTALYA Öğrenim

Detaylı

İSZÜ BÜLTEN. Tarih ve Doğayla İç içe eğitim » BAŞBAKAN İSZÜ DE» MEHMET AKİF ERSOY SEMPOZYUMU » MESLEK SEÇİMİNİN ÖNEMİ» YENİ AÇILAN BÖLÜMLERİMİZ

İSZÜ BÜLTEN. Tarih ve Doğayla İç içe eğitim » BAŞBAKAN İSZÜ DE» MEHMET AKİF ERSOY SEMPOZYUMU » MESLEK SEÇİMİNİN ÖNEMİ» YENİ AÇILAN BÖLÜMLERİMİZ İSZÜ BÜLTEN HABER BÜLTENİ OCAK 2012 YIL 1 SAYI 1 www.iszu.edu.tr 444 97 98 Tarih ve Doğayla İç içe eğitim» BAŞBAKAN İSZÜ DE» MEHMET AKİF ERSOY SEMPOZYUMU» MESLEK SEÇİMİNİN ÖNEMİ» YENİ AÇILAN BÖLÜMLERİMİZ

Detaylı

Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000)

Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000) Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000) 14.08.2014 SIRA SIKLIK SÖZCÜK TÜR AÇIKLAMA 1 1209785 bir DT Belirleyici 2 1004455 ve CJ Bağlaç 3 625335 bu PN Adıl 4 361061 da AV Belirteç 5 352249 de

Detaylı

TEBLİĞ ve SUNUM OTURUMU

TEBLİĞ ve SUNUM OTURUMU TEBLİĞ ve SUNUM OTURUMU Başkan : Prof Dr. İbrahim Hakkı YILMAZ Iğdır Üniversitesi Rektör Yardımcısı Sunum : Iğdır ilinde Kentsel Dönüşüm: Mevcut Durum ve Hedefler Banu ASLAN CAN Iğdır Çevre ve Şehircilik

Detaylı

TV LERDEKİ PROGRAMLARA ÇIKANLAR KURAN OKUMASINI BİLMİYOR

TV LERDEKİ PROGRAMLARA ÇIKANLAR KURAN OKUMASINI BİLMİYOR Site İsmi : Zaman 53 Tarih: 10.05.2012 Site Adresi : www.zaman53.com Haber Linki : http://www.zaman53.com/haber/14544/camilerin-ayaga-kalkmasi-lazim.html ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Detaylı

AKADEMİK ÖZGEÇMİŞ VE YAYIN LİSTESİ

AKADEMİK ÖZGEÇMİŞ VE YAYIN LİSTESİ AKADEMİK ÖZGEÇMİŞ VE YAYIN LİSTESİ 1. Adı Soyadı : İsmail Kıllıoğlu İletişim Bilgileri Adres : Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Telefon : (0212) 521 81 00 Mail : ikillioglu@fsm.edu.tr 2. Doğum -

Detaylı

Yrd. Doç. Dr. Abdullah DURMUŞ

Yrd. Doç. Dr. Abdullah DURMUŞ Yrd. Doç. Dr. Abdullah DURMUŞ Tel (İş) : (04) 74458 Faks : (04) 06889 E-posta : durmusabdullah@yahoo.com Yazışma Adresi : Akdeniz Üniversitesi ahiyat Fakültesi Dumlupınar Bulvarı 07058 Kampüs ANTALYA Öğrenim

Detaylı

DİNÎ SÖYLEMİN ÖNEMİ. Tartışmalı İlmî Toplantı PROGRAM - DAVETİYE 16/18 EKİM 2015 TOPLUMSAL BİRLİĞİN GÜÇLENDİRİLMESİNDE

DİNÎ SÖYLEMİN ÖNEMİ. Tartışmalı İlmî Toplantı PROGRAM - DAVETİYE 16/18 EKİM 2015 TOPLUMSAL BİRLİĞİN GÜÇLENDİRİLMESİNDE TOPLUMSAL BİRLİĞİN GÜÇLENDİRİLMESİNDE DİNÎ SÖYLEMİN ÖNEMİ Tartışmalı İlmî Toplantı PROGRAM - DAVETİYE 16/18 EKİM 2015 CUMA-CUMARTESİ-PAZAR GAZİANTEP ÜNİVERSİTESİ KONGRE ve KÜLTÜR MERKEZİ KAMPÜS / GAZİANTEP

Detaylı

zaferin ve başarının getirdiği güzel bir tebessüm dışında, takdir belgesini kaçırmış olmanın verdiği üzüntü. Yanımda disiplinli bir öğretmen olarak bilinen ama aslında melek olan Evin Hocam gözüküyor,

Detaylı

Cemil Meriç Yılı Muhteşem Bir T örenle Tamamlandı

Cemil Meriç Yılı Muhteşem Bir T örenle Tamamlandı Cemil Meriç Yılı Muhteşem Bir T örenle Tamamlandı Mustafa Kemal Üniversitesi ve İl Milli Eğitim Müdürlüğünce yürütülen 2012-2013 Cemil Meriç Yılı etkinlikleri kapanış töreni Hatay Kültür Merkezi nde geniş

Detaylı

ÝNTES ÝN AYLIK GELENEKSEL TOPLANTISI 01 HAZÝRAN 2001 TARÝHÝNDE ÝSTANBUL DA YAPILDI

ÝNTES ÝN AYLIK GELENEKSEL TOPLANTISI 01 HAZÝRAN 2001 TARÝHÝNDE ÝSTANBUL DA YAPILDI ÝNTES ÝN AYLIK GELENEKSEL TOPLANTISI 01 HAZÝRAN 2001 TARÝHÝNDE ÝSTANBUL DA YAPILDI Türkiye Ýnþaat ve Tesisat Müteahhitleri Ýþveren Sendikasý (ÝNTES) 01 Haziran 2001 tarihinde Ýstanbul'da Hilton Otelinde

Detaylı

İSO YÖNETİM KURULU BAŞKANI ERDAL BAHÇIVAN IN KONUŞMASI

İSO YÖNETİM KURULU BAŞKANI ERDAL BAHÇIVAN IN KONUŞMASI İSO YÖNETİM KURULU BAŞKANI ERDAL BAHÇIVAN IN KONUŞMASI 2023 e 10 Kala Kamu Üniversite Sanayi İşbirliği Bölgesel Toplantısı nda konuya yönelik düşüncelerimi ifade etmeden önce sizleri, şahsım ve İstanbul

Detaylı

OSMANİYE KAHRAMANMARAŞLILAR YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA DERNEĞİNE GÖRKEMLİ AÇILIŞ.

OSMANİYE KAHRAMANMARAŞLILAR YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA DERNEĞİNE GÖRKEMLİ AÇILIŞ. OSMANİYE KAHRAMANMARAŞLILAR YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA DERNEĞİNE GÖRKEMLİ AÇILIŞ. Osmaniye de yaşayan Kahramanmaraş lılar tarafından kurulan Osmaniye Kahramanmaraşlılar Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği nin

Detaylı

2 Ekim 2013, Rönesans Otel

2 Ekim 2013, Rönesans Otel 1 MÜSİAD Brüksel Temsilciliği Açı çılışı ışı 2 Ekim 2013, Rönesans Otel T.C. AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış,.... T. C. ve Belçika Krallığının Saygıdeğer Temsilcileri, 1 2 STK ların Çok Kıymetli

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ HARRAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ HARRAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

ÖZGEÇMİŞ HARRAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ HARRAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ ÖZGEÇMİŞ ADI SOYADI: ÖMER FARUK HABERGETİREN DOĞUM YERİ VE TARİHİ: ŞANLIURFA/03.04.1968 ÖĞRENİM DURUMU: DOKTORA DERECE ANABİLİM DALI/BİLİM DALI 1 LİSANS SELÇUK İLAHİYAT FAKÜLTESİ 2 YÜKSEK LİSANS 3 DOKTORA

Detaylı

BAŞKAN : Özcan KALAYCI Bülent YILDIRIM BAŞKAN: SAYMAN : Nesrin FİDAN ÜYE : Figen GÖNEN. info@antalyafalezrotary.org KOMİTELER TOPLANTI BİLGİLERİ

BAŞKAN : Özcan KALAYCI Bülent YILDIRIM BAŞKAN: SAYMAN : Nesrin FİDAN ÜYE : Figen GÖNEN. info@antalyafalezrotary.org KOMİTELER TOPLANTI BİLGİLERİ Binota-Kalyan BANERJEE Nilüfer&İsmail KAHYAOĞLU Demet Salih PEKER Bilge & Özcan KALAYCI U.R ve BÖLGE YÖNETİMİ YÖNETİM KURULU U.R. BAŞKANI Binota Kalyan BANERJEE 2430 GUVARNÖRÜ Nilüfer İsmail KAHYAOĞLU

Detaylı

ANKET SONUÇLARI. Anket -1 Lise Öğrencileri anketi.

ANKET SONUÇLARI. Anket -1 Lise Öğrencileri anketi. ANKET SONUÇLARI Anket -1 Lise Öğrencileri anketi. Bu anket, çoğunluğu Ankara Kemal Yurtbilir İşitme Engelliler Meslek Lisesi öğrencisi olmak üzere toplam 130 öğrenci üzerinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya

Detaylı

KİŞİSEL BİLGİLER. İlyas CANİKLİ. Yrd. Doç. Dr. Temel İslam Bilimleri

KİŞİSEL BİLGİLER. İlyas CANİKLİ. Yrd. Doç. Dr. Temel İslam Bilimleri KİŞİSEL BİLGİLER Adı-Soyadı: İlyas CANİKLİ Unvan: Yrd. Doç. Dr. Doğum Yeri ve Yılı: Samsun-Terme/ 1966 Bölüm: Temel İslam Bilimleri Tel: 0530 9576891 E-Posta: icanikli@mynet.com; ilyascanikli@gmail.com

Detaylı

İmam - hatip liseleri, imamlık, hatiplik ve Kur'an kursu öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek

İmam - hatip liseleri, imamlık, hatiplik ve Kur'an kursu öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek İmam - hatip liseleri, imamlık, hatiplik ve Kur'an kursu öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek amacıyla dini eğitim veren hem mesleğe, hem de yüksek öğrenime

Detaylı

(1) BÜYÜK PEYGAMBER (S.A.A) KONULU, BÜYÜK YARIŞMA

(1) BÜYÜK PEYGAMBER (S.A.A) KONULU, BÜYÜK YARIŞMA (1) BÜYÜK PEYGAMBER (S.A.A) KONULU, BÜYÜK YARIŞMA Birinci Ehlibeyt (a.s) Kültür ve Sanat Festivaline Davet Kısa Filmler ve İngilizce Kitap Yazımı bölümlerinde Büyük Peygamber (s.a.a) konulu ve büyük hediyeli

Detaylı

İKTİSADİ ve İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ

İKTİSADİ ve İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ Öğrenci Odaklı Üniversite Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi ve FATÜBAT tarafından düzenlenen 3. Uluslararası Öğrenci Kongresi ni onurlandırmanızı diler, saygılar sunarım. Prof. Dr. M. Ramazan YİĞİTOĞLU

Detaylı

18-24 Mart Yaşlılar Haftası münasebetiyle Üniversitemiz Tıp Fakültesi ve Karabük Alzheimer Derneği organizasyonluğunda üniversitemiz ev sahipliğinde Yaşlılık-Bunama ve Alzheimer Hastalığı Tanıtım ve Bilinçlendirme

Detaylı

KİŞİSEL GELİŞİM NASIL BAŞLAR?

KİŞİSEL GELİŞİM NASIL BAŞLAR? KİŞİSEL GELİŞİM NASIL BAŞLAR? Kişisel gelişim, insanın gelişimi merak etmesi, yeni insanlar tanıması, gazetede güzel yazı yazan veya kitap yazmış insanları merak ederek onları tanımak, sadece yazılarından

Detaylı

II. ULUSLARARASI HELÂL ÜRÜN EKONOMİSİ SEMPOZYUMU

II. ULUSLARARASI HELÂL ÜRÜN EKONOMİSİ SEMPOZYUMU II. ULUSLARARASI HELÂL ÜRÜN EKONOMİSİ SEMPOZYUMU (GİYİM-KUŞAM) 6-7 MART 2016 SAKARYA ÜNİVERSİTESİ TÜRKİYE GİRİŞ Tarih boyunca insan, bedenini başkalarının bakışlarından saklayan kıyafetten arî olmamıştır.

Detaylı

İLÂHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ

İLÂHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ İLÂHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ DİN PSİKOLOJİSİ ÖZEL SAYISI Prof. Dr. Kerim Yavuz Armağanı Çukurova University Journal of Faculty of Divinity Cilt 12 Sayı 2 Temmuz-Aralık 2012 ÇUKUROVA

Detaylı

5. KARİYER GÜNLERİ GERÇEKLEŞTİ

5. KARİYER GÜNLERİ GERÇEKLEŞTİ 5. KARİYER GÜNLERİ GERÇEKLEŞTİ 14.05.2014 Ordu Üniversitesi Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu ile Çalışma ve İş Kurumu Ordu İl Müdürlüğü işbirliğinde alternatif iş fırsatları yaratmak, öğrenciler ile

Detaylı

YÖNETİM KURULU BAŞKANI MUSTAFA GÜÇLÜ NÜN KONUŞMASI

YÖNETİM KURULU BAŞKANI MUSTAFA GÜÇLÜ NÜN KONUŞMASI KEMAL KILIÇDAROĞLU NUN KONUK KONUŞMACI OLDUĞU TOPLANTI YÖNETİM KURULU BAŞKANI MUSTAFA GÜÇLÜ NÜN KONUŞMASI 1 ARALIK 2014 İZMİR Cumhuriyet Halk Partisi nin çok değerli Genel Başkanı ve çalışma arkadaşları,

Detaylı

2014 YILI FAALİYETLERİ

2014 YILI FAALİYETLERİ 2014 YILI FAALİYETLERİ 28 Ağustos 2013 tarihinde Dekanımız Prof. Dr. Bayram Ali ÇETİNKAYA görevine başladı. 27 Eylül 2013 tarihinde Dekanımız Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya Atatürk Üniversitesinde düzenlenen

Detaylı

Sevgi evlerinde kalan kardeşlerimize konser düzenledik. Huzurevi ziyaretlerimiz ara sıra oluyor,gönül Köprüsü diye bir proje de yer alıyoruz.

Sevgi evlerinde kalan kardeşlerimize konser düzenledik. Huzurevi ziyaretlerimiz ara sıra oluyor,gönül Köprüsü diye bir proje de yer alıyoruz. Hitit Üniversitesi Aktif Yaşam Kulübü olarak,engelli kardeşlerimize farklı eğlenceler düzenledik. Farkındalık programları yaptık, 2 yılda 5 okula kitap yardımında bulunduk. Sevgi evlerinde kalan kardeşlerimize

Detaylı

ENDONEZYA MALEZYA TİCARET HEYETİ (27 Mayıs 1 Haziran 2012)

ENDONEZYA MALEZYA TİCARET HEYETİ (27 Mayıs 1 Haziran 2012) ENDONEZYA MALEZYA TİCARET HEYETİ (27 Mayıs 1 Haziran 2012) Ülkemiz ile Endonezya ve Malezya arasındaki ticari ilişkilerin gelişmesi amacıyla 27 Mayıs - Haziran 2012 tarihleri arasında Ekonomi Bakanlığı

Detaylı

Sn. M. Cüneyd DÜZYOL, Kalkınma Bakanlığı Müsteşarı Açılış Konuşması, 13 Mayıs 2015

Sn. M. Cüneyd DÜZYOL, Kalkınma Bakanlığı Müsteşarı Açılış Konuşması, 13 Mayıs 2015 Sayın YÖK Başkanı, Üniversitelerimizin Saygıdeğer Rektörleri, Kıymetli Bürokratlar ve Değerli Konuklar, Kalkınma Araştırmaları Merkezi tarafından hazırlanan Yükseköğretimin Uluslararasılaşması Çerçevesinde

Detaylı

Aynı kökün "kesmek", "kısaltmak" anlamı da vardır.

Aynı kökün kesmek, kısaltmak anlamı da vardır. Kıssa, bir haberi nakletme, bir olayı anlatma hikâye etmek. Bu Arapça'da kassa kelimesiyle ifade edilir. Anlatılan hikâye ve olaya da "kıssa" denilir. Buhâri, bab başlıklarında "kıssa"yı "olay" anlamında

Detaylı

Altın Ayarlı İslâmi Finans

Altın Ayarlı İslâmi Finans Altın Ayarlı İslâmi Finans 09 Ağustos 2011 Salı Uluslararası platformlarda paranın İslâmileştirilmesi konusu epeydir gündemde. Paranın İslâmileştirilmesinden kasıt para ile ilgili ne varsa, ekonomik faaliyetlerden

Detaylı

UNESCO Türkiye Millî Komisyonu XXVI. Dönem Genel Kurulu

UNESCO Türkiye Millî Komisyonu XXVI. Dönem Genel Kurulu UNESCO Türkiye Millî Komisyonu XXVI. Dönem Genel Kurulu 17 Mayıs 2014 Tarihinde Ankara da Gerçekleştirildi UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Yönetmeliğinin 14. Maddesine göre toplanan XXVI. Genel Kurul, 2014-2018

Detaylı

"Medeniyet" Üsküdar'da tartışılacak

Medeniyet Üsküdar'da tartışılacak On5yirmi5.com "Medeniyet" Üsküdar'da tartışılacak Bağlarbaşı Kültür Merkezi 9-10 Şubat tarihlerinde 'Yüceltme ve Reddiye Arasında Medeniyeti Anlamak' başlıklı uluslararası bir sempozyum yapılacak. Yayın

Detaylı

2014 YILI KUTLU DOĞUM HAFTASI SEMPOZYUMU HZ. PEYGAMBER VE İNSAN YETİŞTİRME DÜZENİMİZ

2014 YILI KUTLU DOĞUM HAFTASI SEMPOZYUMU HZ. PEYGAMBER VE İNSAN YETİŞTİRME DÜZENİMİZ 1 2014 YILI KUTLU DOĞUM HAFTASI SEMPOZYUMU HZ. PEYGAMBER VE İNSAN YETİŞTİRME DÜZENİMİZ DÜZENLEYEN Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü SEMPOZYUMUN GEREKÇESİ Yüce Allah, tekamül ve gelişime

Detaylı

Sizleri şahsım ve TOBB adına saygıyla selamlıyorum. Biliyorsunuz başkasına gönderilen selam kişinin üzerine emanettir.

Sizleri şahsım ve TOBB adına saygıyla selamlıyorum. Biliyorsunuz başkasına gönderilen selam kişinin üzerine emanettir. Sayın Sizleri şahsım ve TOBB adına saygıyla selamlıyorum. Biliyorsunuz başkasına gönderilen selam kişinin üzerine emanettir. Başkanımız Rifat Hisarcıklıoğlu TUSAF yönetimi başta olmak üzere, kongremizin

Detaylı

YALOVA ÜNİVERSİTESİ - SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

YALOVA ÜNİVERSİTESİ - SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ TEMEL İSLAM BİLİMLERİ TEZLİ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI FİNAL SINAVI TAKVİMİ TARİH SAAT DERSİN ADI SALON ÖĞRETİM ÜYESİ Mukayeseli Adab ve Erkanı Prof. Dr. Tahir YAREN Kıraat Farklılıklarının Manaya Etkisi Aşere,Takrib,Tayyibe

Detaylı

KATILIM BANKALARI Tespitler, Tenkitler, Teklifler

KATILIM BANKALARI Tespitler, Tenkitler, Teklifler KATILIM BANKALARI Tespitler, Tenkitler, Teklifler Tespitler Modern dünyada ekonomi, hayatın neredeyse tamamını oluşturuyor ve bir araç değil asıl amaç olarak görülüyor. İslam da ise ekonominin, iyi bir

Detaylı

Batı Toplumuna İlk Kez Rakip Çıkardık

Batı Toplumuna İlk Kez Rakip Çıkardık Batı Toplumuna İlk Kez Rakip Çıkardık İslam Coğrafyasının en batısı ile en doğusunu bir araya getiren Asya- Afrika- Balkan- Ortadoğu Üniversiteler Konseyi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde resmen kuruldu.

Detaylı

İstanbul İmam Hatip Liseliler Derneği

İstanbul İmam Hatip Liseliler Derneği BİRİ MATEMATİK Mİ DEDİ? BİZ KİMİZ? Yüce Rabbimiz dünya hayatını insanoğluna imtihan yeri kılmış, sırat-ı müstakim olarak göndermiş olduğu dinin yaşanabilmesi ve birbirlerine ulaştırılabilmesi için Müslümanları

Detaylı

Ak Parti 14.Dönem Siyaset Akademisi Ödül Töreni Yapıldı

Ak Parti 14.Dönem Siyaset Akademisi Ödül Töreni Yapıldı Ak Parti 14.Dönem Siyaset Akademisi Ödül Töreni Yapıldı 14. Dönem Siyaset Akademisi Lider Ülke: Türkiye Yerel Yönetimler-II programında dereceye girenler ödüllerini Sayın Başbakanımızın elinden aldı. Mart

Detaylı

Tefsir, Kıraat (İlahiyat ve İslâmî ilimler fakülteleri)

Tefsir, Kıraat (İlahiyat ve İslâmî ilimler fakülteleri) ARAŞTIRMA ALANLARI 1 Kur an İlimleri ve Tefsir Kur an ilimleri, Kur an tarihi, tefsir gibi Kur an araştırmalarının farklı alanlarına dair araştırmaları kapsar. 1. Kur an tarihi 2. Kıraat 3. Memlükler ve

Detaylı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ın, Saray Engelsiz Yaşam, Bakım ve Rehabilitasyon Merkezini Ziyareti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ın, Saray Engelsiz Yaşam, Bakım ve Rehabilitasyon Merkezini Ziyareti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ın, Saray Engelsiz Yaşam, Bakım ve Rehabilitasyon Merkezini Ziyareti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan eşi Emine Erdoğan ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ. Derece Okul adı Yıl. İlkokul Misak-ı Millî İlkokulu 1985 Lise İskilip İmam Hatip Lisesi 1991

ÖZGEÇMİŞ. Derece Okul adı Yıl. İlkokul Misak-ı Millî İlkokulu 1985 Lise İskilip İmam Hatip Lisesi 1991 ÖZGEÇMİŞ KİMLİK BİLGİLERİ Adı Soyadı Doğum yeri Doğum tarihi Görev yeri : RECEP ARDOĞAN : İskilip/Çorum : 01.09.1973 : KSÜ İlahiyat Fak. ÖĞRENİM DURUMU Derece Okul adı Yıl İlkokul Misak-ı Millî İlkokulu

Detaylı

MehMet Kaan Çalen, 07.04.1981 tarihinde Edirne nin Keşan ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Keşan da tamamladı. 2004 yılında Trakya

MehMet Kaan Çalen, 07.04.1981 tarihinde Edirne nin Keşan ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Keşan da tamamladı. 2004 yılında Trakya ÖTÜKEN MehMet Kaan Çalen, 07.04.1981 tarihinde Edirne nin Keşan ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Keşan da tamamladı. 2004 yılında Trakya Üniversitesi, Tarih Bölümü nden mezun oldu. 2008 yılında

Detaylı

T.C. BAŞBAKANLIK DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI EĞİTİM HİZMETLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ İLE

T.C. BAŞBAKANLIK DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI EĞİTİM HİZMETLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ İLE T.C. BAŞBAKANLIK DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI EĞİTİM HİZMETLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ İLE T.C. GENÇLİK VE SPOR BAKANLIĞI YÜKSEK ÖĞRENİM KREDİ VE YURTLAR KURUMU GENEL MÜDÜRLÜĞÜ NE BAĞLI YURTLARDA KUR AN EĞİTİM VE

Detaylı

UETD Genelmerkez Gençlik Kolları Temmuz 2014 Faaliyet Raporu

UETD Genelmerkez Gençlik Kolları Temmuz 2014 Faaliyet Raporu UETD Genelmerkez Gençlik Kolları Temmuz 2014 Faaliyet Raporu GK Faaliyet Raporu Temmuz 2014 2 4 Temmuz 2014 İftar Köln Ditib Merkez Camii UETD GM Genclik Kollarindan Beyza Külünk, Esma Cakmak, Meryem Ates

Detaylı

Ü N İ T E L E N D İ R İ L M İ Ş Y I L L I K D E R S P L A N I

Ü N İ T E L E N D İ R İ L M İ Ş Y I L L I K D E R S P L A N I Ş U B A T 25.02.203 / 0.03.203 8.02.203 / 22.02.203 Tel : 0 26 39 59 38 Faks : 0 26 334 96 96 http://pamem.meb.k2.tr ÖĞRETİM YILI : 202 / 203 İN ADI : DİN KÜLTÜRÜ VE MESLEK AHLAKI ÖĞRETMENLERİ : YAVUZ

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı: Selahattin SARI 2. Doğum Tarihi: 01.07.1950 3. Ünvanı: Prof.Dr., 4. Öğrenim Durumu: Derece Alan Üniversite Yıl

ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı: Selahattin SARI 2. Doğum Tarihi: 01.07.1950 3. Ünvanı: Prof.Dr., 4. Öğrenim Durumu: Derece Alan Üniversite Yıl ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı: Selahattin SARI 2. Doğum Tarihi: 01.07.1950 3. Ünvanı: Prof.Dr., 4. Öğrenim Durumu: Derece Alan Üniversite Yıl Lisans Maliye AİTİ A. 1979 Yüksek Lisans İktisat Dokuz Eylül Üniversitesi

Detaylı

Derece Alan Üniversite Yıl

Derece Alan Üniversite Yıl ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı : Çetin DOĞAN 2. Doğum Tarihi : 28.01.1964 3. Unvanı : Profesör 4. Öğrenim Durumu : Doktora Derece Alan Üniversite Yıl Doktora İktisat Bölümü Bradford Üniversitesi, 1993 İngiltere

Detaylı

TÜRKİYE RÜZGAR ENERJİSİ KONGRESİ

TÜRKİYE RÜZGAR ENERJİSİ KONGRESİ TÜRKİYE RÜZGAR ENERJİSİ KONGRESİ (TÜREK 2014 ) 5-6 Kasım 2014, İstanbul Fotoğraf: Emrah TAŞKIRAN TÜRKİYE RÜZGAR ENERJİSİ KONGRESİ / 5-6 KASIM Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği (TÜREB) tarafından üçüncüsü

Detaylı

Kütahya Gazeteciler Cemiyeti Ziyareti:

Kütahya Gazeteciler Cemiyeti Ziyareti: Türk Ocakları Genel Merkezi Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Efendi BARUTCU, Türk Ocakları nın 100 üncü kuruluş yıldönümü kutlamaları çerçevesinde, Sönmeyen Ocak Türk Ocakları ve Türkiye nin Geleceği konulu

Detaylı

İBRAHİM ARAP. e-posta: ibrahim.arap@deu.edu.tr Tel: +0. 232. 420 41 80 / 20620. 2004-2009 : Dokuz Eylül Üni. Sosyal Bilimler Enst.

İBRAHİM ARAP. e-posta: ibrahim.arap@deu.edu.tr Tel: +0. 232. 420 41 80 / 20620. 2004-2009 : Dokuz Eylül Üni. Sosyal Bilimler Enst. İBRAHİM ARAP e-posta: ibrahim.arap@deu.edu.tr Tel: +0. 232. 420 41 80 / 20620 KİŞİSEL BİLGİLER Uyruğu : T.C Doğum Tarihi : 01.02.1972 Doğum Yeri : Mersin Medeni Durumu : Evli ÖĞRENİM 2004-2009 : Dokuz

Detaylı

ERCİYES ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ

ERCİYES ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ ERCİYES ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ (H. Mehmet Bayraktar İlahiyat Fakültesi) TANITIM KİTAPÇIĞI (2014-2015) KAPAK İLAHİYAT FAKÜLTESİ Tarihçe 16 Aralık 1965 tarihinde Yüksek İslam Enstitüsü adıyla Milli

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ VE ESERLER LİSTESİ

ÖZGEÇMİŞ VE ESERLER LİSTESİ ÖZGEÇMİŞ VE ESERLER LİSTESİ ÖZGEÇMİŞ Adı Soyadı : H.Yunus TAŞ Doğum Tarihi : 01.01.1969 e-mail : tasyunus@hotmail.com Gsm : 505 628 72 Öğrenim Durumu: Derece Bölüm/Program Üniversite Yıl Lisans İktisadi

Detaylı

IUA. Ortak yönetim kültürünü paylaşan ülkelerdeki devlet taşra temsilcileri arasında bilgi birikimi ve. Uluslararası. İdareciler Birliği IUA

IUA. Ortak yönetim kültürünü paylaşan ülkelerdeki devlet taşra temsilcileri arasında bilgi birikimi ve. Uluslararası. İdareciler Birliği IUA Uluslararası IUA İdareciler Birliği Ortak yönetim kültürünü paylaşan ülkelerdeki devlet taşra temsilcileri arasında bilgi birikimi ve tecrübe paylaşımına zemin hazırlamak amacıyla 21-23 Kasım 2012 tarihlerinde

Detaylı

Uluslararası 15. MÜSİAD Fuarı ve 18. IBF Kongresi Lansmanı 03.06.2014. Yazın başlangıcını hissetmeye başladığımız Haziran ayının bu ilk

Uluslararası 15. MÜSİAD Fuarı ve 18. IBF Kongresi Lansmanı 03.06.2014. Yazın başlangıcını hissetmeye başladığımız Haziran ayının bu ilk Uluslararası 15. MÜSİAD Fuarı ve 18. IBF Kongresi Lansmanı Değerli Basın Mensupları, 03.06.2014 Yazın başlangıcını hissetmeye başladığımız Haziran ayının bu ilk günlerinde, size, Türk insanının aklından,

Detaylı

Ýçindekiler Kayseri Ýli Yardým Derneði Ýstanbul Þubesi Adýna Sahibi, Dernek Baþkaný Yayýn Yönetmeni Sorumlu Yazý Ýþleri Müdürü M. Orhan CEBECÝ Dergi Komisyonu Gamze POSTAAÐASI Rýfat DEDEMAN Danýþma Kurulu

Detaylı

AHMET ÖNERBAY GÖRELE'DE

AHMET ÖNERBAY GÖRELE'DE Portal Adres AHMET ÖNERBAY GÖRELE'DE : www.gorelesol.com İçeriği : Gündem Tarih : 06.10.2014 : http://www.gorelesol.com/haber/haber_detay.asp?haberid=19336 1/3 AHMET ÖNERBAY GÖRELE'DE 2/3 AHMET ÖNERBAY

Detaylı

ELMALILI M. HAMDİ YAZIR SEMPOZYUMU

ELMALILI M. HAMDİ YAZIR SEMPOZYUMU AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ ELMALILI M. HAMDİ YAZIR SEMPOZYUMU 02 04 Kasım 2012, Antalya P r o g r a m 1. Gün (2 Kasım 2012 Cuma): Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Konferans Salonu, Kampüs

Detaylı

JCI Antalya. Nisan-Mayıs-Haziran 2010 Haber Bülteni. Antalya

JCI Antalya. Nisan-Mayıs-Haziran 2010 Haber Bülteni. Antalya Etkinlik: Networking Performansınızı Geliştirin Tarih: Nisan 2010 Yer: Dedeman Otel JCI Salonu Network (iş ağı) kavramını daha iyi tanımak ve iş ağı performansımızı geliştirmek üzere üyelerimiz ve iş dünyasındaki

Detaylı

319 Sok. No:64 D:3 Kılıçreis Mah. Üçyol - İzmir +902322561359 +905357016514 boraakince@gmail.com. Cinsiyet Erkek Doğum Tarihi 21/04/1989 Uyruk T.C.

319 Sok. No:64 D:3 Kılıçreis Mah. Üçyol - İzmir +902322561359 +905357016514 boraakince@gmail.com. Cinsiyet Erkek Doğum Tarihi 21/04/1989 Uyruk T.C. KIŞISEL BILGILER Bora Akince 319 Sok. No:64 D:3 Kılıçreis Mah. Üçyol - İzmir +902322561359 +905357016514 boraakince@gmail.com Cinsiyet Erkek Doğum Tarihi 21/04/1989 Uyruk T.C. İŞ DENEYIMI 02.2012- Genel

Detaylı

DOÇ. DR. OĞUZ KARADENİZ

DOÇ. DR. OĞUZ KARADENİZ DOÇ. DR. OĞUZ KARADENİZ ADRES: PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ İİBF KINIKLI KAMPÜSÜ, 20020 DENİZLİ TELEFON: 0 258 296 2678 e-mail: oguzk@pau.edu.tr Öğrenim Durumu: Derece Bölüm/Program Üniversite Yıl Lisans Maliye

Detaylı

V. Din Şûrası Programı

V. Din Şûrası Programı T.C. BAŞBAKANLIK Diyanet İşleri Başkanlığı V. Din Şûrası Programı Günümüzde Yeni Dini Anlayışlar; Dini Bilgi, Eğitim ve Din Hizmetleri 08-10 Aralık 2014 Ankara Bilkent Otel ve Konferans Merkezi 1. GÜN:

Detaylı

AHMET SELAMOĞLU Kocaeli Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü,

AHMET SELAMOĞLU Kocaeli Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü, AHMET SELAMOĞLU, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, KİŞİSEL BİLGİLER 15.05.1964, İstanbul. Evli ve bir kızı var. EĞİTİM DURUMU 1990 1994 Doktora, Tez Konusu: Sendikacılığın Gücündeki Değişim (Gelişmeler-Nedenler-Eğilimler)

Detaylı

Lisans Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 1994. Y. Lisans S. Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler /Temel İslam Bilimleri/Hadis 1998

Lisans Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 1994. Y. Lisans S. Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler /Temel İslam Bilimleri/Hadis 1998 ÖZGEÇMİŞ 1. Adı ve Soyadı :Muammer BAYRAKTUTAR 2. Ünvanı : Yrd. Doç. Dr. 3. Görevi : Öğretim Üyesi/Dekan Yrd. 4. Görev Yeri : Kilis 7 Aralık Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 5. İletişim : muammerbayraktutar@hotmail.com

Detaylı

TEMATİK GENÇLİK KAMPLARI GİRİŞİMCİLİK KAMPI (SAMSUN) PROGRAM AKIŞI 1.DÖNEM (ERKEK)

TEMATİK GENÇLİK KAMPLARI GİRİŞİMCİLİK KAMPI (SAMSUN) PROGRAM AKIŞI 1.DÖNEM (ERKEK) GİRİŞİMCİLİK KAMPI (SAMSUN) PROGRAM AKIŞI 1.DÖNEM (ERKEK) 1.GÜN - 10 Kasım 2014 08:00-09:00 : Karşılama ve Kayıt İşlemleri 10:00-11:30 : Açılış Programı-Sayın Bakanımızın Konuşması 11:30-12:30 :Seminer

Detaylı

XI. TÜRKİYE İÇ DENETİM KONGRESİ KÜRESEL BİRİKİMLERDEN ULUSAL DEĞERLER YARATMAK

XI. TÜRKİYE İÇ DENETİM KONGRESİ KÜRESEL BİRİKİMLERDEN ULUSAL DEĞERLER YARATMAK XI. TÜRKİYE İÇ DENETİM KONGRESİ KÜRESEL BİRİKİMLERDEN ULUSAL DEĞERLER YARATMAK Birlikte Başarmak Ali Kamil UZUN, CPA, CFE Türkiye İç Denetim Enstitüsü Kurucu Başkanı Ali Kamil Uzun, CPA, CFE Deloitte Türkiye

Detaylı

2013 Kış Etkinlikleri

2013 Kış Etkinlikleri KARTAL ANADOLU İMAM-HATİP LİSESİ Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi 2013 Kış Etkinlikleri İlk Dönem Sonu Eğitim sistemimizde seçkin bir yere sahip olan İmam Hatip Liseleri içerisinde ayrı bir konumda bulunan

Detaylı

PROF. DR. TANER KARAHASANOĞLU ÖZGEÇMİŞİ

PROF. DR. TANER KARAHASANOĞLU ÖZGEÇMİŞİ PROF. DR. TANER KARAHASANOĞLU ÖZGEÇMİŞİ Adı Soyadı: Taner KARAHASANOĞLU Doğum Tarihi: 10.10.1943- Tirebolu Unvanı: Profesör Adres Bilgileri: Telefon: 0532-6617550 Fax: 0212-5601765 E-Mail: tkarahasanoglu@giresun.edu.tr

Detaylı

DERS BİLGİLERİ. Ders Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS EKONOMİYE GİRİŞ I ECON 111 1 3 + 0 3 7. Yrd. Doç. Dr. Alper ALTINANAHTAR

DERS BİLGİLERİ. Ders Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS EKONOMİYE GİRİŞ I ECON 111 1 3 + 0 3 7. Yrd. Doç. Dr. Alper ALTINANAHTAR DERS BİLGİLERİ Ders Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS EKONOMİYE GİRİŞ I ECON 111 1 3 + 0 3 7 Ön Koşul Dersleri - Dersin Dili İngilizce Dersin Seviyesi Lisans Dersin Türü Dersin Koordinatörü Dersi Verenler

Detaylı

Maliye Bakanı Sayın Mehmet Şimşek in Konuşma Metni

Maliye Bakanı Sayın Mehmet Şimşek in Konuşma Metni GSO-TOBB-TEPAV Girişimcilik Merkezinin Açılışı Kredi Garanti Fonu Gaziantep Şubesi nin Açılışı Proje Değerlendirme ve Eğitim Merkezi nin Açılışı Dünya Bankası Gaziantep Bilgi Merkezi Açılışı 23 Temmuz

Detaylı

Kırıkhan Ticaret ve Sanayi Odası. 2014 Yılı Faaliyet Raporu

Kırıkhan Ticaret ve Sanayi Odası. 2014 Yılı Faaliyet Raporu Kırıkhan Ticaret ve Sanayi Odası 2014 Yılı Faaliyet Raporu BAŞKANDAN Odamızın kurumsal yapısı ve yarım asırlık tarihinden elde ettiği tecrübe ve birikim sayesinde, son derece sağlam temeller üzerinde yapılanmıştır.

Detaylı

Prof. Dr. Ömer LALİK Öğretim Üyesi (emekli), Yeminli Mali Müşavir lalikomer@gmail.com 0533 366 82 45

Prof. Dr. Ömer LALİK Öğretim Üyesi (emekli), Yeminli Mali Müşavir lalikomer@gmail.com 0533 366 82 45 Prof. Dr. Ömer LALİK Öğretim Üyesi (emekli), Yeminli Mali Müşavir lalikomer@gmail.com 0533 366 82 45 Özgeçmiş Akademik ve Mesleki Kariyer Ana Bilim Dalı Bilim Dalı : Muhasebe Finans : Muhasebe Profesörlük

Detaylı

ZORLUKLAR, FIRSATLAR VE STRATEJĐLER

ZORLUKLAR, FIRSATLAR VE STRATEJĐLER Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası FĐNANSAL EĞĐTĐM VE FĐNANSAL FARKINDALIK: ZORLUKLAR, FIRSATLAR VE STRATEJĐLER Durmuş YILMAZ Başkan Mart 2011 Đstanbul Sayın Bakanım, Saygıdeğer Katılımcılar, Değerli Konuklar

Detaylı

ELECO 2005 3. Uluslar arası Elektrik, Elektronik, Aydınlatma, Otomasyon ve İletişim Fuarı. 7 11 Aralık 2005. Ziyaretçi Araştırması Özet Sonuçları

ELECO 2005 3. Uluslar arası Elektrik, Elektronik, Aydınlatma, Otomasyon ve İletişim Fuarı. 7 11 Aralık 2005. Ziyaretçi Araştırması Özet Sonuçları ELECO 2005 3. Uluslar arası Elektrik, Elektronik, Aydınlatma, Otomasyon ve İletişim Fuarı 7 11 Aralık 2005 Ziyaretçi Araştırması Özet Sonuçları TÜYAP BURSA FUARCILIK A.Ş. TÜYAP Bursa Uluslararası Fuar

Detaylı

Hocam Prof. Dr. Nejat Göyünç ü Anmak Üzerine Birkaç Basit Söz

Hocam Prof. Dr. Nejat Göyünç ü Anmak Üzerine Birkaç Basit Söz Hocam Prof. Dr. Nejat Göyünç ü Anmak Üzerine Birkaç Basit Söz PROF. DR. 133 Prof. Dr. Alaattin AKÖZ SÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Hiç unutmadım ki! Akademik olarak hem yüksek lisans, hem de doktora

Detaylı

Darüşşafaka Cemiyeti Yönetim Kurulu adına hepinize saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

Darüşşafaka Cemiyeti Yönetim Kurulu adına hepinize saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Sayın Kaymakamım, Sayın Milli Eğitim Müdürüm, Sayın Belediye Başkanım, Okul Aile Birliğimizin değerli yöneticileri, Saygıdeğer Velilerimiz, Sevgili öğretmenlerimiz ve yöneticilerimiz, Saygıdeğer Bağışçılarımız,

Detaylı

GÜL-AY Basın-Meslek İlkelerine Uyar. Yazı ve ilanlar imza sahiplerine aittir. Köşe yazılarına ücret ödenmez. Makalelerinden kendileri sorumludur.

GÜL-AY Basın-Meslek İlkelerine Uyar. Yazı ve ilanlar imza sahiplerine aittir. Köşe yazılarına ücret ödenmez. Makalelerinden kendileri sorumludur. 06 EKİM 2014 REKLAM HABERLER Gül-Ay - Sayfa 3 06 EKİM 2014 Gül-Ay - Sayfa 5 HABERLER Erdemli de üzüm festivali yapıldı Erdemli'ye bağlı Üzümlü köyünde Üzüm festivali yapıldı. Erdemli Belediyesi tarafından

Detaylı

NİSAN AYI BÜLTENİ. Çağrı Merkezi: 0850 302 67 95

NİSAN AYI BÜLTENİ. Çağrı Merkezi: 0850 302 67 95 NİSAN AYI BÜLTENİ 30 NİSAN 2014 GENÇ BARIŞ İNİSİYATİFİ DERNEGİ GENEL MERKEZİ Mecidiyeköy Mahallesi Şehit Er Cihan Namlı Cad.(Dereboyu Cad.) Alaca İş Merkezi 39/8 Şişli, İstanbul Çağrı Merkezi: 0850 302

Detaylı

Derece Alan Okul Üniversite Yıl İlköğretim Kahramanmaraş (Merkez) İnönü İlkokulu 1973 Ortaöğretim K.Maraş Merkez Ortaokulu

Derece Alan Okul Üniversite Yıl İlköğretim Kahramanmaraş (Merkez) İnönü İlkokulu 1973 Ortaöğretim K.Maraş Merkez Ortaokulu 1. Adı Soyadı : MUSTAFA CAN 2. Doğum Tarihi : 10.01.1963 3. Doğum Yeri : Kahramanmaraş-Merkez 4. Unvanı : Yrd. Doç. Dr. 5. Öğrenim Durumu: Derece Alan Okul Üniversite Yıl İlköğretim Kahramanmaraş (Merkez)

Detaylı

KURAN IN ANLAMI İLE BULUŞMAK ARAŞTIRMASI

KURAN IN ANLAMI İLE BULUŞMAK ARAŞTIRMASI KURAN IN ANLAMI İLE BULUŞMAK ARAŞTIRMASI Kasım 2007 İÇİNDEKİLER Metodoloji I. Araştırmanın Metodoloji ve Örneklemin Yapısı II. Örneklemin Mezhep Bağlılığı ile İlgili Yapısı III. Dindarlık Algısı IV. Din

Detaylı

2015/2016 yabancidiller.ksu.edu.tr. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu

2015/2016 yabancidiller.ksu.edu.tr. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu 2015/2016 yabancidiller.ksu.edu.tr Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu Yabancı Diller Yüksekokulu Müdürünün Mesajı Yabancı Diller Yüksekokulu kurulduğu 02.01.2012 tarihinden

Detaylı

Giresun/Bulancak Sarayburnu Camii

Giresun/Bulancak Sarayburnu Camii GİRESUN 2014 İslami İlimler Fakültesi; 08 Eylül 2012 tarih ve 28405 Sayılı Resmi Gazete de yayımlanarak yürürlüğe giren Bakanlar Kurulu nun 25 Temmuz 2012 tarih ve 2012/3527 Sayılı Kararı ile Giresun Üniversitesi

Detaylı

Murat Çokgezen. Prof. Dr. Marmara Üniversitesi

Murat Çokgezen. Prof. Dr. Marmara Üniversitesi Murat Çokgezen Prof. Dr. Marmara Üniversitesi 183 SORULAR 1. Ne zaman, nasıl, hangi olayların, okumaların, faktörlerin veya kişilerin tesiriyle ve nasıl bir süreçle liberal oldunuz? 2. Liberalleşmeniz

Detaylı

İş ve Meslek Bakımından Ayırım Hakkında Sözleşme 44

İş ve Meslek Bakımından Ayırım Hakkında Sözleşme 44 İş ve Meslek Bakımından Ayırım Hakkında Sözleşme 44 Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından toplantıya çağırılarak 4 Haziran 1958 de Cenevre de kırk ikinci toplantısını yapan, Milletlerarası

Detaylı

MARUF VAKFI İslam Ekonomisi Enstitüsü

MARUF VAKFI İslam Ekonomisi Enstitüsü MARUF VAKFI İslam Ekonomisi Enstitüsü İslam ekonomisi çalışmanın gerekliliği Ekonomik mükellefiyetler ibadetin önemli bir bölümüdür. Kur an da bu konuyla alakalı en az 250 ayet bulunmaktadır. Hz. Peygamber

Detaylı

Geleceğin Mühendislerine Petkim den Tam Destek

Geleceğin Mühendislerine Petkim den Tam Destek Geleceğin Mühendislerine Petkim den Tam Destek İzmir in en genç üniversitesi olan İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi olarak sektörün önde gelen sanayi kuruluşlarıyla işbirliği çalışmalarına

Detaylı

Bin Yıllık Musiki Kültürümüze Katkı Sunuyoruz. 14 Ocak 2014 Kürdilihicazkâr Faslı Beraber ve Solo Şarkılar Konseri

Bin Yıllık Musiki Kültürümüze Katkı Sunuyoruz. 14 Ocak 2014 Kürdilihicazkâr Faslı Beraber ve Solo Şarkılar Konseri Bin Yıllık Musiki Kültürümüze Katkı Sunuyoruz 14 Ocak 2014 Kürdilihicazkâr Faslı Beraber ve Solo Şarkılar Konseri Müdürlüğümüz bünyesinde faaliyet gösteren AKM Klasik Türk Sanat Müziği Korosunun Şef Mitat

Detaylı

KTTO PROJE, EĞİTİM VE ARAŞTIRMA MERKEZİ

KTTO PROJE, EĞİTİM VE ARAŞTIRMA MERKEZİ KTTO PROJE, EĞİTİM VE ARAŞTIRMA MERKEZİ Aile Şirketlerinde Kurumsallaşma ve Kurumsal Yönetim Eğitimi 22 Şubat 2014 Eğitmen:Dr. Güler Manisalı Darman Eğitimin Amacı Bütün dünyada, şirketlerin temeline bakıldığı

Detaylı

Şebinkarahisar lı bir baba ve Rumeli göçmeni bir annenin oğlu, İlk, orta ve lise öğrenimini Özel Tarhan Koleji'nde tamamladı,

Şebinkarahisar lı bir baba ve Rumeli göçmeni bir annenin oğlu, İlk, orta ve lise öğrenimini Özel Tarhan Koleji'nde tamamladı, AHMET BAHA ÖĞÜTKEN 24.DÖNEM İSTANBUL MİLLETVEKİLİ TEŞKİLAT BAŞKAN YARDIMCISI 1961'de İstanbul, Fatih te doğdu, Şebinkarahisar lı bir baba ve Rumeli göçmeni bir annenin oğlu, İlk, orta ve lise öğrenimini

Detaylı

ANATOLIA GLOBAL YOUTH-BUSINESS SUMMIT

ANATOLIA GLOBAL YOUTH-BUSINESS SUMMIT ANATOLIA GLOBAL YOUTH-BUSINESS SUMMIT 23 27 TEMMUZ 2010 GELECEĞĠN LĠDERLERĠ ĠSTANBUL DA BULUġUYOR. AIESEC İstanbul Tomtom mah. İstiklal Cad. Nuru Ziya sok. NO:32/5 Beyoğlu İstanbul Tel: +90 212 293 8836,

Detaylı

BASIN YAYIN BİRLİĞİ OCAK-ŞUBAT 2015 ETKİNLİK BÜLTENİ

BASIN YAYIN BİRLİĞİ OCAK-ŞUBAT 2015 ETKİNLİK BÜLTENİ BASIN YAYIN BİRLİĞİ OCAK-ŞUBAT 2015 ETKİNLİK BÜLTENİ 1. 2014 Türkiye Kitap Pazarı İstatistikleri Açıklandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı ISBN Ajansı, Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü ve Yayımcı Meslek

Detaylı

Söylemek istemediğimiz birçok şey, söylemek istediğimiz zaman dinleyici bulamaz.

Söylemek istemediğimiz birçok şey, söylemek istediğimiz zaman dinleyici bulamaz. Söylenen her söz, içinden çıktığı kalbin kılığını üzerinde taşır. Ataullah İskenderî Söz ilaç gibidir. Gereği kadar sarf edilirse fayda veriri; gerektiğinden fazlası ise zarara neden olur. Amr bin As Sadece

Detaylı

EVDE ÇOCUK BAKIM PROJESİNİN TANITIMI İZMİR DE GERÇELEŞTİRİLDİ.

EVDE ÇOCUK BAKIM PROJESİNİN TANITIMI İZMİR DE GERÇELEŞTİRİLDİ. EVDE ÇOCUK BAKIM PROJESİNİN TANITIMI İZMİR DE GERÇELEŞTİRİLDİ. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB) ve Avrupa Birliği (AB) ile ortaklaşa finanse edilen ve Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından

Detaylı

İstanbul Kongre Merkezi Üsküdar Salonu 9 Mayıs 2015 Cumartesi 09.00 17.00. 09.00 09.30 Kayıt ve Kokteyl. 09.30 10.00 Protokol Konuşmaları

İstanbul Kongre Merkezi Üsküdar Salonu 9 Mayıs 2015 Cumartesi 09.00 17.00. 09.00 09.30 Kayıt ve Kokteyl. 09.30 10.00 Protokol Konuşmaları İstanbul Kongre Merkezi Üsküdar Salonu 09.00 17.00 09.00 09.30 Kayıt ve Kokteyl 09.30 10.00 Protokol Konuşmaları İstanbul Kongre Merkezi Üsküdar Salonu 1. Oturum 10.00 11.15 1. Oturum Başkanı: Prof. Dr.

Detaylı