Gaziosmanpaşa Üniversitesi SOSYAL BİLİMLER ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

Ebat: px
Şu sayfadan göstermeyi başlat:

Download "Gaziosmanpaşa Üniversitesi SOSYAL BİLİMLER ARAŞTIRMALARI DERGİSİ"

Transkript

1

2 Gaziosmanpaşa Üniversitesi SOSYAL BİLİMLER ARAŞTIRMALARI DERGİSİ YIL: 2012 CİLT: 7 SAYI: 2 SAHİBİ / OWNER Gaziosmanpaşa Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü adına On behalf of Gaziosmanpasa University Institute of Social Sciences Prof. Dr. Ali AÇIKEL EDİTÖR /EDITOR Yrd. Doç. Dr. Ali Osman SOLMAZ YAZI İŞLERİ / EDITORIAL SECRETARY Turgut AKARSLAN YAYIM KURULU / EDITORIAL BOARD Prof. Dr. Ali AÇIKEL Doç. Dr. Alpay Doğan YILDIZ Doç. Dr. Halit ÇİÇEK Yrd. Doç. Dr. Tuncay BÖLER Yrd. Doç. Dr. Yusuf TEMÜR ISSN: X Baskı / Printing Gaziosmapaşa Üniversitesi Rektörlüğü Matbaası / Gaziosmanpasa University Press Yazışma Adresi / Correspondence Gaziosmanpaşa Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Taşlıçiftlik Yerleşkesi. Tokat Tel: ( ) E-posta: Web: Kapak Tasarım / Cover Design Öğr. Gör. Hadi ESMERAY Dergimiz ASOS Sosyal Bilimler İndeksi tarafından dizinlenmektedir. Her hakkı saklıdır. Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi yılda iki kez yayımlanan hakemli bir dergidir. Dergide yayımlanan makalelerdeki görüş ve düşünceler yazarların kişisel görüşleri olup, hiçbir şekilde Sosyal Bilimler Enstitüsü nün veya Gaziosmanpaşa Üniversitesi nin görüşlerini yansıtmaz. Dergide yer alan yazıların dil ve bilim sorumluluğu yazara aittir.

3 Gaziosmanpaşa Üniversitesi SOSYAL BİLİMLER ARAŞTIRMALARI DERGİSİ Bu Sayının Hakemleri/Advisory Board Prof. Dr. Ali AÇIKEL Prof. Dr. Hanifi VURAL Doç. Dr. Bahir SELÇUK Doç. Dr. Ersan ÖZ Doç. Dr. Gülşah BAŞOL Doç. Dr. Gülüstan ERDAL Doç. Dr. Mehmet DİKKAYA Doç. Dr. Meral UZUNÖZ Doç. Dr. Muzaffer KOÇ Doç. Dr. Recep KOÇAK Doç. Dr. Selim ÖZDEMİR Doç. Dr. Yavuz KAHRAMAN Yrd. Doç. Dr. Ali BORA Yrd. Doç. Dr. Ali Rıza ÖZUYGUN Yrd. Doç. Dr. Etem YEŞİLYURT Yrd. Doç. Dr. Halit ÇİÇEK Yrd. Doç. Dr. Hatice GEDİK Yrd. Doç. Dr. Hayrettin TÜLEYKAN Yrd. Doç. Dr. Nihat AKBIYIK Yrd. Doç. Dr. Rıza GÖKLER Yrd. Doç. Dr. Rüştü YAYAR Yrd. Doç. Dr. Samettin BAŞOL Yrd. Doç. Dr. Sinan SARISOY Yrd. Doç. Dr. Tahsin İLHAN Yrd. Doç. Dr. Tuncay BÖLER Yrd. Doç. Dr. Ufuk KARAKUŞ Yrd. Doç. Dr. Yusuf TEMÜR

4 Gaziosmanpaşa Üniversitesi SOSYAL BİLİMLER ARAŞTIRMALARI DERGİSİ İÇİNDEKİLER/CONTENTS Suzan TOKATLI Abdullah AYDIN Ömer Lütfi İSPİRLİ Irak Türkmen Türkçesinde Bazı Zarf-Fiil Eklerinin İşlev ve Kullanım Özellikleri ile Zarf-Fiil Görevindeki Yapılar... 1 İbn Kemâl in Bir Gazelinin Şerhi ve Ses Tekrarları Açısından Değerlendirilmesi...13 Günümüzde Eğretileme Anlayışı...29 Ahmet İNANIR Mayis AZİZOV İbn Kemal in Risâle Fî Duhûli Veledi l-bint Fi l-mevkûf Ala Evlâdi l-evlâd Adlı Risalesi Bağlamında Osmanlı Zürrî (Evlatlık-Evladiye) Vakıf Uygulamasında Evlâd ül Evlâd Meselesi...44 Para Politikası Araçlarının Ekonomiyi Yönlendirmede Kullanılması: Azerbaycan Örneği...63 Doğan BOZDOĞAN Türkiye de Mali Kural Uygulamaları ve Bu Selçuk BUYRUKOĞLU Uygulamaların Vergi Gelirleri Üzerindeki Etkileri...74 Levent ŞAHİN Geçmişten Günümüze Çocuk İşçiliği Halil KIZILASLAN Ayşe YALÇIN Avrupa Birliği ve Türkiye de Yaş Meyve ve Sebze Pazarlama Sistemleri Türker ŞİMŞEK Birol ÇETİN Karl Gunnar Myrdal ın Hayatı ve İktisadi Görüşleri...141

5 Gaziosmanpaşa Üniversitesi SOSYAL BİLİMLER ARAŞTIRMALARI DERGİSİ Erkan DEMİRBAŞ Ekonomik Büyüme ve Merkez Bankası M. Veysel KAYA Bağımsızlığı Arasında Nedensellik İlişkisi: Ekonometrik Bir Uyulama: Türkiye Örneği Bilge GÖZENER Tokat İli Turhal İlçesinde Yükseköğretimin Murat SAYILI Genel Olarak Değerlendirilmesi Ömer Faruk ÜNAL Ümmühan ÖNER Fatma M. BUDAK Temel Yetkinliklerin Belirlenmesine Yönelik Süreç ve Model Önerisi (Vaka Çalışması) İlköğretim 6. ve 7. Sınıf Sosyal Bilgiler Programlarında Kullanılan Kavramların Öğrenci Düzeyine Uygunluğu M. Cevat YILDIRIM Eğitim Müfettiş Yardımcılarının Mesleki Abdurrahman EKİNCİ Tükenmişlik Düzeylerinin Bazı Değişkenler Açısından İncelenmesi Rıza GÖKLER Sezai KALAFAT Recep KOÇAK Osman Zati YAZAR Erkan TÜRKOĞLU Üniversite Öğrencilerinin Yabancı Dil Dersine Karşı Tutumları İle Kontrol Odağı Durumları Arasındaki İlişkinin Farklı Değişkenler Bakımından İncelenmesi Ümmühan Y. DAĞLI Çocukları Okul Öncesi Eğitim Kurumlarına Devam Eden Velilerin Önem Verdikleri Kurum Özellikleri...266

6 Tokatlı, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): 1-12 Irak Türkmen Türkçesinde Bazı Zarf-Fiil Eklerinin İşlev ve Kullanım Özellikleri ile Zarf-Fiil Görevindeki Yapılar Suzan Tokatlı 1 Özet Zarf-fiil ekleri, fiillerin cümle içinde zarf olarak kullanılmasını sağlayan ve çeşitli işlevleri olan dil yapılarıdır. Zarf-fiiller, bazen temel işlevlerini kaybederek başka bir yapıya bürünmüşlerdir. Türkçenin tarihî dönemlerinden itibaren kullanılan ve sınırlama işlevine de sahip olan -(y)inca+(y)a kadar, dek, değin anlamındaki -(y)inca, -(y)unca eki, Türkiye Türkçesinde bu işlevini kaybederek -(y)inca+(y)a kadar, dek, değin şeklinde kullanılmaya başlamıştır. Irak Türkmen Türkçesinde de -(y)inca+(y)a kadar, dek, değin anlamında sınırlama işleviyle kullanılan ek, tarihî Türk lehçelerinde olduğu gibi bu işlevini korumuştur. Ekin Türkiye Türkçesinde bulunmayan bir işlevi de -AcAğInA anlamında mukayese, karşıtlık bildirmesidir. Irak Türkmen Türkçesinde ek, bu işlevle de kullanılmaktadır. Zarf-fiil ekleri, iyelik ekleri almazlar. Irak Türkmen Türkçesinde, -(y)inca, -(y)unca ve -AndA ekleri, iyelik kökenli şahıs ekleriyle birlikte de kullanılmaktadır. Dikkat çeken bir diğer nokta da birleşik yapıdaki zarf-fiil ekleridir. -mağiydan, -maği birli, -diğiydan, -diği birli, -diğı yerde, -m...-m+da yapıları zarffiil görevinde kullanılmaktadır. Çalışmamızda bütün bu konular üzerinde durulacaktır. Anahtar Kelimeler: Zarf-fiil, İşlev, Şahıs eki, Birleşik zarf-fiiller. The Functions and Usages of Some Adverbial Suffixes and Adverbial Phrases in the Iraqi Turkman Dialect Abstract Adverbial suffixes are language structures which enable verbs to be used as an adverb in a sentence with various functions. Adverbials can be used differently by losing their main function. The suffix -(y)inca+(y)a which has been used throughout the history of the Turkish language and which has the function of of restriction and - (y)inca, -(y)unca which are used to mean until, up to, has lost this function in the Turkish language and it has started to be used as -(y)inca+(y)a kadar, dek, değin. In the Iraqi Turkman Turkish the suffix which is used to mean -(y)inca+(y)a kadar, dek, değin with the function of restriction has maintained its function, as in old Turkic dialects. One function this suffix does not have in the Turkish language is to refer to 1 Doç.Dr., Erciyes Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, 1

7 Tokatlı, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): 1-12 comparison and contrast with the meaning of -AcAğInA. The suffix in the Iraqi Turkman language is used with this function as well. Adverbial suffixes don t take possessive markers. In the Iraqi Turkman language, the suffixes -(y)inca, -(y)unca and -AndA can be used with possessive suffixes and personal markers. Another interesting language structures are compound adverbial suffixes. The phrases, -mağiydan, -maği birli, -diğiydan, -diği birli, -diğı yerde, -m...-m+da are used with the function of adverbials. This study focuses and covers all those mentioned above. Key Words: Adverbial, Function, Possessive/ personal suffix, Compound adverbials. GİRİŞ Zarf-fiiller, tek başına bir yargı bildirmeyen, yargı bildiren fiillerdeki oluş ve kılışın durum ve tarzını ifade eden zarf özelliğindeki yapılardır. Türkçede tarihî dönemlerden günümüze ve çağdaş Türk lehçelerine kadar geçen sürede farklı işlevlerde çeşitli zarf-fiil ekleri kullanılmıştır. Zamanla bu zarf-fiil eklerinin bazıları yeni işlevler kazanırken, bazıları da mevcut işlevlerinden bir kısmını kaybetmiştir. -(y)inca, -(y)unca zarf-fiil eki de işlev kaybeden eklerden biridir. Ekin -(y)inca, -(y)unca+(y)a kadar, dek, değin anlamındaki sınırlama işlevi, Türkiye Türkçesinde kaybolmuştur. Bu işlev bugün eke, yönelme hâli eki ve kadar, dek edatları getirilerek yapılmaktadır. Ekin yapısı ve işleviyle ilgili çeşitli görüşler vardır. Gabain, Eski Türkçede -GınçA şeklinde olan ekin, (-g fiilden isim yapma eki+ça eşitlik hâli)nden meydana geldiğini ve -IncAyA kadar anlamında kullanıldığını belirtmiştir. (Gabain, 1988:87) Muharrem Ergin ekin, -gin fiilden isim yapma eki ile -ça eşitlik ekinin birleşmesinden oluştuğunu ve Batı Türkçesine -InçA şeklinde geçtiğini söyler. İşlev olarak ise ekin, tek başına kadar lık ifade ettiğini, sonra bu ifadenin kaybolmasıyla bu ifade için, yönelme hali eki ile kadar, dek edatlarına bağlanarak kullanıldığını bildirir. (Ergin, 1985: ) Zeynep Korkmaz Eski Türkçedeki -ginça zarf-fiil ekinin, ses değişmeleriyle, ön ses g sesini kaybederek ve dudak benzeşmesine de uğrayarak -(y)inca, - (y)unca şekline girdiğini söyler. İşleviyle ilgili olarak da Eski Anadolu Türkçesindeki bir zaman kadar anlamı veren sınırlama işlevinin Türkiye Türkçesinde kaybolduğunu, bugün bu işlev için ekin, yönelme hâli eki ve dek, 2

8 Tokatlı, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): 1-12 kadar edatlarıyla genişletilerek kullanıldığını bildirir. (Korkmaz, 2003: ) Korkmaz, burada önem taşıyan -gin, -gun ve +ça eşitlik hali eklerini de fiilden zarf türeten ekler arasında göstermiştir. (Korkmaz, 2003: ; ) Eki, Bitim zarf-fiilleri olarak ele alan Banguoğlu, sınırlama işlevinin eski bir kullanım olduğunu, bu anlamın yerini -inceye dek, -inceye kadar gibi uzatılmış şekillerine bıraktığını belirtir. (Banguoğlu, 1990: 433) Deny ekin, kan +Çañ ~ kañ+çañ birleşmesinden; Kononov ise -gın~-gan + -ca<cag kaynaşmasından oluştuğunu bildirir. (Korkmaz, 2003: 1004) -(y)inca, -(y)unca eki, sınırlama işleviyle tarihî Türk lehçelerinde kullanıldığı gibi Doğu Trakya ve Uşak ili ağızlarında da kullanılmaktadır. (Örnekler için bk. Hünerli, 2010: ) Irak Türkmen Türkçesinde de ek, tek başına sınırlama işleviyle kullanılmaktadır. 1. Sınırlama işleviyle -(y)incaya kadar, dek, değin anlamında kullanılışı Ekmegi veri, çobannar yığışı. Toh doyunca yeller, o sıcağ ekmegi. ITHM. 266/ 11/12. (Ekmeği verir, çobanlar toplanır. Tok doyuncaya kadar yerler, o sıcak ekmeği.) Arvadı bu hava şullaktan vurur, men ciğerim çıhtı munu getirince. ITHM. 407/ (Hanımı bir tekmeyle vurur, benim canım çıktı bunu getirinceye kadar.) Valla koydu kardaşı, bir leğen dönderdi, bir ağaş verdi, dedi Bu leğeni çal men gelince. ITHM. 25/ (Vallahi kardeşi koydu, bir leğen dönderdi, bir ağaç verdi, Bu leğeni ben gelinceye kadar çal dedi.) E munuki ğer kızdı, hatta bu asbap hazırlayınca, yol mit şeyin meyin hazırlayınca bu küçük kız bah olardan nanca sora getti. ITHM. 453/ (E bununki işte kızdır, bu elbisesini hazırlayıncaya, yol için gerekli eşyaları hazırlayıncaya kadar, bu küçük kız bak, onlardan ne kadar sonra gitti.) 3

9 Tokatlı, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): 1-12 Göz gözü sıhıncadı (Göz gözü sıkana, göz göze bakışıp indirinceye kadardır)/ Oh yaydan çıhıncadı (Ok yaydan çıkıncaya kadardır)/ Sevdanın yaşın sorma (Sevdanın yaşını sorma)/ Eşk evin yıhıncadı (Aşk evini yıkıncaya kadardır.) TDH. 18/7-10. Diyer Nene gedin bir, ki eteg torpağ getirin, bu eve salım. Men gedirem taziye, gelince kurusun. KA. 15/ ( Anne, gidin, bir, iki etek toprak getirin, bu eve bırakayım. Ben taziyeye gidiyorum, gelinceye kadar kurusun. der.) Sen otu tükânda men gelince; men gelennen sora sen get, evde sirhet ele. KA. 18/ (Sen dükkânda ben gelinceye kadar otur; ben geldikten sonra sen git, evde istirahat et.) Dedi Oy, ölünce de küteg yedim bu sebebe. KA. 2/63. (Oy, bu sebepten dolayı ölünceye kadar (ölesiye) dayak yedim.) İstisnaî olarak şu örnekte, ekten sonra yönelme hali eki gelmiştir: Köpeg oğlu, men sebehten indiye babam çıhıp munu yapıncaya. ITHM. 268/9-10. (Köpek oğlu, benim sabahtan şimdiye (kadar) canım çıktı bunu yapıncaya kadar.) 1.2. Ekin bir işlevi de -AcAğInA anlamında mukayese, karşıtlık bildirmesidir. Bu işlev, Türkiye Türkçesinde yoktur. Ancak tarihi ve çağdaş Türk lehçelerinde bulunmaktadır. (Hünerli, 2012: 3-9) Irak Türkmen Türkçesinde de ek, bu işlevle kullanılmaktadır: Biz de arvattan kişi korhumuzdan dedih, indi patşahın oğlu da olupsa ha munun başın keser, kızı da olupsa ha munun başın keser. Patşah munun başın kesince koy atah kurt yuvasına özünü, gözümüz de görmez kurt parçalarsa özünü, her ne olursa ossun. KA. 7/ (Biz de karı koca korkumuzdan Şimdi padişahın oğlu da olmuşsa bunun (çocuğun) başını keser, kızı da olmuşsa bunun başını keser. Padişah bunun başını keseceğine bırak, bunu kurt 4

10 Tokatlı, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): 1-12 yuvasına atalım, bunu kurt parçalarsa gözümüz de görmez, her ne olursa olsun. dedik.) 1.3. Asıl zarf-fiil ekleri, isim çekim, iyelik ve çokluk ekleriyle genişletilemezler. (Korkmaz, 2003: 983) Irak Türkmen Türkçesinde -(y)inca, - (y)unca eki, iyelik kökenli şahıs ekleriyle de kullanılmaktadır. İyelik kökenli şahıs ekleri : Teklik: 1. şahıs -m, 2. şahıs -v (Kerkük ağzı), -y (Kifri ağzı) 3. şahıs yok; Çokluk: 1. şahıs -g (-h, -k), 2. şahıs -vuz, -yız, 3. şahıs -lar, ler. (Bayatlı, 1996: 390) Dedi Eyyidi, menim kardaşım kassın yanıyızda men gelincem, kardaşım ah dese beliyizi kırram. Men giderem bacıyızı getirrem. KA. 7/ (İyidir (tamam), kardeşim ben gelinceye kadar yanınızda kalsın, kardeşim ah dese belinizi kırarım. Ben bacınızı getirmeye gidiyorum. dedi.) Yani ki günyenin ara yerinde bu asbab kaldı. Kapını apardılar getirdiler. Apar geti edinceler (yekke ağır kapıdı) beş, on defa apardılar, getirdiler, ezildi, parça parça oldu. KA. 19/ (Yani iki çuvalın arasında bu elbise kaldı. Kapıyı (bu elbisenin üzerinde) getirdiler, götürdüler, Götür getir ettiklerinde (koca ağır kapıdır) beş on defa götürdüler, getirdiler, (elbise) parça parça oldu.) Ahşam kozu görünceler odunnan vazgeştiler, koz yiğmeğe başladılar. KA. 19/ (Akşam cevizi gördüklerinde odundan vazgeçtiler, ceviz toplamaya başladılar.) 2. Eski Türkçedeki -GAn ekindeki G sesinin düşmesiyle oluşan -An sıfat-fiil eki ile -da bulunma hali ekinin birleşiminden oluşan -AndA eki (Ergin, 1985: ), Azerbaycan Türkçesi yazı dili ve ağızlarıyla Doğu Anadolu bölgesi ağızlarında da kullanılmaktadır. Irak Türkmen Türkçesinde de bulunan ek, iyelik kökenli şahıs ekleriyle çok yaygın olarak kullanılmaktadır: 1. Teklik şahıs ekiyle Bir kere de mahallamizden bir tavuğ çaldım, getirdim eve verendem neneme gene menı öptı, tavuğı kesti, bişirdi, yediğ. ITHM. 231/1-3. (Bir kere de 5

11 Tokatlı, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): 1-12 mahallemizden bir tavuk çaldım, eve getirdim, anneme verince yine beni öptü, tavuğu kesti, pişirdi, yedik.) Geçen ketle diyendem sene bir alma geti menımçı hardan getirdiv? ITHM. 251/9-10. (Geçen sefer sana benim için bir elma getir dediğimde nereden getirdin?) 2. Teklik şahıs ekiyle Get biraz yemeğ memeğ al bizimçi, acımızdan geberdiğ, bes lereni matam sehabine verendev bakısını alma. ITHM. 234/ (Git biraz bizim için yemek memek al, acımızdan öldük. Fakat parayı dükkân sahibine verdiğinde üstünü alma.) Paramı getirendev amanetıv verrem ITHM. 258/7-8. (Paramı getirdiğinde emanetini veririm.) Nişi, ha valla kor olmuştu, ilk öğce diyendev onda fekkir halıydılar. ITHM. 425/ (Neden, ha vallahi kör olmuştu(farketmemişti), ilk önce dediğinde o zaman fakirlerdi.) Bir gün sorar babadan diyer Baba nişi çıhandav evden gedisen kefli, gelisen ğemli? ITHM. 453/8-9. (Bir gün babasından sorar Baba neden evden çıktığında keyifli gidiyorsun, gamlı geliyorsun? der. Dedi Kurdoğlu burdan aparram seni Behri muhıta; Behri muhıttan dönendey getirebilmem seni. KA.7/ ( Kurdoğlu seni buradan okyanusa götürürüm; okyanustan döndüğünde getiremem. dedi.) 1. Çokluk şahıs ekiyle Dedi uh, değirmenim navın kazandağ geşti, yapandağ döndü geriye. ITHM. 436/9-10. ( Uh, değirmenimin oyuğuna (buğday koyup) öğüttüğümüzde geçti, yaptığımızda (bitirdiğimizde) geriye döndü dedi. 6

12 Tokatlı, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): 1-12 Kurt dedi Ne konuşağ! O gece biz hekât edendeğ deme ki burda adam varmış. KA. 10/ (Kurt Ne konuşalım! O gece biz konuştuğumuzda burada (başka) bir adam varmış. dedi.) Bağdad tacırına teslim edendeğ malımız sorduğ o tacırdan dediğ Değirmen daşıy var, su değirmeni daşı? KA. 17/ (Bağdat tacirine malımızı teslim ettiğimizde ondan sorduk, Değirmen taşın var mı? Su değirmeni taşı dedik.) İran ın içine girendeğ bahtığ bir tahım millet geldi. KA. 17/ (İran ın içine girdiğimizde baktık, bir takım insanlar geldi.) 3. Çokluk şahıs ekiyle Heresler amalalara kamçı vurandalar bu kızın o gozel kıpkırmızı dudağına goz tikipler, bekliller ne diyeceğtı. ITHM. 225/30, 226/1. (Bekçiler amelelere kamçı vurduklarında bu kızın o güzel kıpkırmızı dudağına baktılar, ne diyeceğini bekliyorlar.) Buları tutandalar hakım idam kararı çıkartırı haklarında. ITHM. 230/2-3. (Bunları yakaladıklarında hakim haklarında idam kararı çıkartıyor.) Memleketten biraz yazı çıhandalar beyaz giren adem kalmadı. ITHM. 239/8-9. (Memleketten biraz dışarı çıktıklarında beyaz giyen insan kalmadı.) Abunca kötek yedi, abunca yedi, olar vurandalar deve düşınırdı dedi ege men de küçık olsaydım çakkal kimin sahlanırdım.) ITHM. 259/23-25.) (O kadar çok dayak yedi, o kadar yedi (ki) onlar vurduğunda deve düşünüyordu. Eğer ben de (cüssem) küçük olsaydım çakal gibi saklanırdım dedi.) Bular böyüg olandalar birbirleriçi olullar. Yani bu kız o oğlana varacağdı. ITHM. 354/6-8. (Bunlar büyüdüğünde birbirleri için olurlar (beraber olurlar). Yani bu kız o oğlanla evlenecekti.) Gezerdiler, zulmu, ğedri, alemin idarasını, işlemegini. Buları hapsını gözden geçirdirdiler. Gezendeler de kimse bilmezdi bular acebe şahzadadılar, 7

13 Tokatlı, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): 1-12 patşahtılar. KA. 18/ (Gezerlerdi, zulmü, haksızlığı, alemin idaresini, çalışmasını, bunların hepsini gözden geçirirlerdi. Gezdiklerinde de kimse (bunların) şehzade, padişah olduğunu bilmezdi.) 3. Çokluk şahıs ekindeki r sesinin düşmesiyle -la şeklinde de kullanılabilmektedir: Bu kere diyendele sene, sele baba patışahın bah neçe oğlu giderse, bir merc edeğin, kızlarımnan da bir denesi getsin. ITHM (Baba, bu sefer sana söylediklerinde söyle, bak, padişahın oğlu nasıl giderse bir bahse girelim, kızlarımdan da bir tanesi gitsin.) Zarf-fiil eklerinin iyelik ekleriyle kullanılması, Türkmen Türkçesinde de yaygındır. (Gökdağ, 2012: 118) 3. Zarf-fiil Görevindeki Yapılar mağiydan: -mag mastar eki + I iyelik eki + ydan (ilen) vasıta hali ekinin birleşiminden oluşan bu yapı -(y)inca, -(y)unca anlamında zarf-fiil görevi yapmaktadır: At allına bir tepme vurmağıydan kurtın beynini yere töktü. ITHM. 261/ (At alnına bir tekme vurunca kurdun beynini yere döktü.) Neyse geldi ilan görmeğiyden özünü açıldı, koydu, gitti. ITHM. 390/ (Neyse, geldi, yılan onu görünce çekildi, bıraktı, gitti.) Gönderrih ora özünü, indi orda ifrit var, ifirmeğiyden yandırı özünü. ITHM. 410/35, 411/1. (Oraya onu göndeririz, şimdi orada canavar var, üfürünce onu yakar.) Berber nişteri çıhardı, bir kere bele vurmağıydan avurdumu yardı. ITHM: 428/ (Berber neşteri çıkardı, bir kere böyle vurunca avurdumu yardı.) 8

14 Tokatlı, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): 1-12 Dev bunu görmeğiyden dedi Mühemmed Çelebi Allah hetriçi meni azad eleginan! KA. 7/ (Dev bunu görünce Muhammed Çelebi, Allah hatırı için beni azad et dedi.) Kurdoğlu buları görmeğiyden dedi Beli bu menim nene babamdı. KA. 7/446. (Kurdoğlu bunları görünce Evet bu benim anne babamdır dedi.) maği birli: -mag mastar eki + I iyelik eki ve birli (ile) edatının birleşiminden oluşan bu yapı, -(y)inca, -(y)unca anlamında zarf-fiil görevi yapmaktadır: Kapını açmağı birli bir buzavları var, buzav kaştı, kız kaçar. ITHM. 421/ (Kapıyı açınca bir buzağıları var, buzağı kaçtı, kız kaçar.) Sebbeh oldu, kahtılar yuhudan. O kahmağı birli, o çıhtı yazya. ITHM. 456/1-2. (Sabah oldu, uykudan kalktılar. O kalkınca, o dışarıya çıktı.) Kızı görmeği birli getti, tay oldu, ahır üste başladı saman yemeğe, bu muna teeccüb etti. ITHM. 431/8-9. (Kızı görünce gitti, tay oldu, ahırın üstünde başladı saman yemeye, bu, buna şaşırdı.) Dedi Sele Allah kır atlı Bayram ın toyudu, bir yel ossun sipirsin, bir yağış ossun sulasın. Gerçekten bu demeği birli, bir yel oldu sipirdi, bir yağış oldu suladı.) ITHM. 434/3-5. (Söyle, Allah(ım) kır atlı Bayram ın düğünüdür, bir yel olsun süpürsün, bir yağış olsun sulasın. dedi. Gerçekten bu böyle deyince, bir yel oldu süpürdü, bir yağış oldu suladı.) Bu tülkü ölmeği birli kahtı hapı canavarlara izin verdi. ITHM. 450/36, 451/1. (Bu tilki ölünce kalktı, bütün canavarlara izin verdi.) Hemen oğlan düştü kısrahtan bayıldı, bu bele demeği birli. ITHM. 456/19. (Bu böyle deyince oğlan hemen kısraktan düştü, bayıldı.) Callata dedi Gel dur kapıda, kazı başın uzatmağı birli munun başın alasan! KA. 4/ (Cellata Gel kapıda dur, kadı başını uzatınca bunun başını alacaksın (koparacaksın) dedi.) 9

15 Tokatlı, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): diğiydan: -dig sıfat-fiil eki + I iyelik eki+ ydan (ilen) vasıta hali ekinin birleşiminden oluşan bu yapı, -(y)inca, -(y)unca anlamında zarf-fiil görevi yapmaktadır. Bu yapı, Anadolu ağızlarında da kullanılmaktadır. (Örnekler için bk. Üstüner, 2000: ) Hemen oğlan elini salladı, kızın ağzının üstüne bir zille çaldığıydan kız düştü. ITHM. 446/7-9. (Hemen oğlan elini salladı, kızın ağzının üstüne bir tokat vurunca kız düştü.) Bu oğlan yeriştiğiyden dairama bu oğlanı zirek zirek halan parçalayın. ITHM. 429/ (Bu oğlan daireme gelince çabuk, derhal öldürün.) Bu oğlan ora yeriştiğiyden mununçu toy eleyin, kızımı verin özüne. ITHM. 429/ (Bu oğlan oraya gelince, bunun için düğün yapın, kızımı ona verin.) Otu yediğiyden o kardaşların her altısı da ceyran oldular. KA. 3/ (Otu yeyince o kardeşlerin altısı da ceylan oldular.) Kilinci kininnen çekti. Çalmağıydan adamın boynuna (ğer tahtadı) tark kırıldı düştü ki parça oldu. KA. 6/ (Kılıcı kınından çekti. Adamın boynuna vurunca (tahta olduğu için) tak (diye) kırıldı, düştü, iki parça oldu.) Babası defteri ohuduğuydan başladı başına çalmağa. KA. 11/184. (Babası defteri okuyunca başına vurmaya başladı.) Ayı geldiğiyden başladı tendire ataş salmağa. KA. 19/280. (Ayı gelince tandıra ateş yakmaya başladı.) Kız sacı çektiğiyden tandıra düştü. KA. 19/290. (Kız sacı çekince tandıra düştü.) diği birli: -dig sıfat-fiil eki + I iyelik eki + birli (ile)edatının birleşiminden oluşan bu yapı, -(y)inca, -(y)unca anlamında zarf-fiil görevi yapmaktadır: 10

16 Tokatlı, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): 1-12 Bu nedi ğafıldan men dediğim birli, bir Erep çıhtı, munun başını aldı. ITHM. 400/7-8. (Ben aniden Bu nedir? deyince bir Arap çıktı, bunun başını aldı.) Çıhar çöle çıhtığı birli etrefine bahar, hiçbir şey yohtu, kabaktı. ITHM. 393/ (Tenha bir yere çıkınca etrafına bakar, hiçbir şey yoktur, kabaktır.) Vurdu ussuya, ussuya vurduğu birli kabağa ussu doldu. ITHM. 393/ (Suya attı, suya atınca kabağa su doldu.) Şu örnekte birli (ile) edatı, ses düşmesiyle bir şeklinde kullanılmıştır: Gün battığı bir çıhardım, hassın tapsaydım soyardım, malın alırdım, gelerdim. ITHM. 403/ (Gün batınca çıkardım, hangisini bulsaydım soyardım, malını alırdım, gelirdim.) diği yerde: -dig sıfat-fiil eki + I iyelik eki +yer kelimesi + da bulunma hali ekinin birleşiminden oluşan bu yapı, -ken anlamında zarf-fiil görevi yapmaktadır: Saçın hördüğü yerde bir tel o saştan dili alta yığdı. KA. 4/ ((Kızın) saçını örerken o saçtan bir tel dilinin altına koydu.) m...-m +da: -m fiilden isim yapma eki + da bulunma hali ekinin birleşiminden oluşan bu yapı, ikileme şeklinde kullanılarak -diğinda anlamında zarf-fiil görevi yapmaktadır: Şam ın harabalarında attı özün günnen barabar, gün çıhım çıhımda. KA. 11/ (Kendini günle beraber (güneşin doğmasıyla), güneş doğduğunda Şamın harabelerine attı.) SONUÇ Azeri sahası içinde yer alan Irak Türkmen Türkçesi ile ilgili çalışmalar çok sınırlıdır. Eski Türkçedeki bir çok özelliği bünyesinde koruması, kendine özgü incelikleri dikkat çekicidir. Bu inceliklere dikkat çekmek amacıyla hazırladığımız çalışmamızda, Irak Türkmen Türkçesinde -(y)inca, -(y)unca ekinin sınırlama işlevinin, tarihî Türk lehçelerinde olduğu gibi korunduğu; tarihî ve çağdaş Türk lehçelerinde olduğu gibi -AcAğInA anlamında mukayese 11

17 Tokatlı, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): 1-12 işlevinin de bulunduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, -(y)inca, -(y)unca ve -AndA eklerinin iyelik kökenli şahıs ekleriyle kullanılması, yukarıda örneklerle verdiğimiz zarf-fiil görevindeki yapıların varlığı, dile kattığı anlam genişliği ve zenginlik, bir yazı dili durumuna gelmemesine rağmen, Irak Türkmen Türkçesinin dili kullanabilme imkanlarının ne kadar esnek ve zengin olduğunu göstermektedir. KAYNAKLAR Banguoğlu, T. (1990), Türkçenin Grameri, Ankara, TDK. Yayınları. Bayatlı, H.K. (1996), Irak Türkmen Türkçesi, Ankara, TDK. Yayınları. Ergin, M. (1985), Türk Dil Bilgisi, İstanbul, Boğaziçi Yayınları. Gabain, A.V. (1988), Eski Türkçenin Grameri (Çeviren: Mehmet Akalın), Ankara, TDK. Yayınları. Gökdağ, B.A. (2012), Irak Türkmen Türkçesinin Şekil Bilgisine Dair Notlar, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi (Teke), Sayı 1/1, s Hünerli, B. (2012), -(G)X(n)CA Zarf-Fiilinin Farklı Bir İşlevi Üzerine (Sistematik Olarak Karşıtlık-Kıyaslama Bildirme), Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi (Teke), Sayı 1/2, s (2010), Doğu Trakya Ağızlarında Arkaik Olarak Kullanılan Sınırlandırma İşlevindeki (-(y)xnca) Zarf-fiil Eki, Turkish Studies, 5/1 Winter, Hürmüzlü, H. (2003), Kerkük Türkçesi Sözlüğü, İstanbul, Kerkük Vakfı Yayınları. Korkmaz, Z. (2003), Türkiye Türkçesi Grameri (Şekil Bilgisi), Ankara, TDK. Yayınları. Üstüner, A. (2000), Anadolu Ağızlarında Sıfat-Fiil Ekleri, Ankara, TDK. Yayınları. KISALTMALAR ITHM. Bayatlı, Necdet Yaşar; Irak Türkmenlerinin Halk Masalları, Berikan Yayınevi, Ankara KA. Hasan, Hüseyin Şahbaz; Kerkük Ağzı, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İstanbul TDH. Marufoğlu, Ali; Türkmeneli nin Dili Hoyrat, Kerkük Vakfı Yay., İstanbul

18 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): İbn Kemâl in Bir Gazelinin Şerhi ve Ses Tekrarları Açısından Değerlendirilmesi Abdullah Aydın 1 Özet İbn Kemâl 15. yüzyılın sonları ile 16. yüzyılın başlarında yaşamış önemli bir şairimizdir. Hem ilmî hem de edebî kişiliğiyle divan şiirimizin gelişmesinde ve yaygınlaşmasında büyük katkıları olmuştur. Bu makalede şairin istemez redifli gazeli klasik usulle şerh edilmiş, devamında gazelde kullanılan sesler yapısalcılık açısından değerlendirilmiştir. İbn Kemâl, şiirlerinde sese fazlasıyla önem vermiş, bu sebeple şiirlerinin çoğunda redif kullanmıştır. Kelime tercihlerinde beyitteki anlam bütünlüğünün yanı sıra ses benzerliklerine dikkat etmiştir. Böylece şiiri, mananın yanında ahenk de kazanmıştır. Şiirimizdeki aşk motifinin kahramanları olan sevgili, âşık ve rakiple ilgili muhteva unsurları bir araya getirilmiştir. İbn Kemâl in divanında rakiple ilgili söylediği diğer bilgiler derlenerek başka şairlerden alınan beyitlerle desteklenmiştir. Anahtar Kelimeler: İbn Kemâl, Gazel, Aşk, Ses tekrarı, Şerh. The Assesment of Ibn Kemal s One Lyric Regarding Its Comment and Alliteration Abstract Ibn Kemal is an important poet at the end of 15th century and the beginning of 16th century. He contributed a lot to the development of divan poetry and its widespread with either his scientific or poetic personality. In this article, Ibn Kemal s ghazal which ends with istemez redif, has been commented with classical style and the alliterations used in the lyric poem have been evaluated in terms of structure. Ibn-i Kemal gave important attention to sound at his poems. Therefore he used redif at the majority of the poems. He paid attention to alliteration and associations of the couplets with the meanings. As a result his poems have got not only meaning but also harmony. In divan poetry the contents regarding beloved, lover, and competitor who are the heroes of the love motifs have been banded together. The information about the competitor that Ibn Kemal wrote in his divan was compiled and was supported with the couples from other poets. Key Words: Ibn Kemal, Ghazal, Love, Alliteration, Comment. 1 Yrd.Doç.Dr., Bingöl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Böl., 13

19 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): GİRİŞ Danişmentliler, Selçuklular, Kadı Burhaneddin Devleti ve Osmanlı döneminde önemli merkezlerden biri olan Tokat şehri tespit edilen 14 divan şairiyle dikkat çekmektedir (İsen, 1997: 85). İbn Kemâl de Tokat ın yetiştirdiği şairlerden biridir. Hicrî (Miladî ) tarihleri arasında yaşayan şairimizin asıl ismi Şemseddin Ahmed dir. Dedesi Kemâl Paşa ya izafetle İbn Kemâl veya Kemâl Paşazâde isimleriyle şöhret bulmuştur (Demirel, 1996: XIX), şiirlerinde mahlas kullanmayan nadir şairlerden biridir (Yıldırım, 2006: 54). Aynı zamanda ilmiye sınıfından olan İbn Kemâl, değişik yerlerde müderrislik, kadılık ve nihayet şeyhülislamlık yapmıştır. Vefatına kadar 8 yıl bulunduğu şeyhülislamlık makamına, Kanûnî Sultan Süleyman devrinde ve büyük âlim Zenbilli Ali Efendi den sonra geçtiği göz önünde bulundurulduğunda onun ilmî yeterliliği daha doğru anlaşılmaktadır. Türkçe, Arapça ve Farsça dillerinde yazdığı 210 eser ve divan, onun ilmî ve edebî kişiliğini ortaya koymaktadır. Bu yönüyle divan şiirimizin Osmanlı coğrafyasında yaygınlaşmasına önemli katkıları olmuştur. Divanı yayımlanan İbn Kemâl in diğer eserleriyle ilgili yeterli çalışma yapılmamıştır (Atsız, 1966; Çelik, 2005; Demirel, 1996; Köksal, 2008; Parmaksızoğlu, 1967; Saraç, 1996; Uğur, 1987). Biz bu makalemizde şairin aşağıdaki gazelini klasik usulle şerh ederek kullandığı sesleri yapısalcı açıdan değerlendireceğiz. İbn Kemâl bu gazelinde divan şiirindeki sevgili, âşık ve rakiple ilgili aşk motiflerini bütün özellikleriyle şiirinin muhtevasına yerleştirmiştir. Bu motiflerle ilgili olarak divanda geçen diğer örnekler de değerlendirilmiştir. Özellikle rakiple ilgili verdiği bilgiler dikkat çekmektedir. Yedi beyitten müteşekkil olan gazelin redifi " istemez", kafiyesi de ân sesleridir. Mürdef olan bu kafiyenin revisi nun ridfi ise elif harfleridir. Bu gazel, Mustafa Demirel tarafından yapılan divan neşrinde; 3. beytin ilk dizesindeki eyler ifadesi eyle, 4. beytin ilk dizesindeki sürmegi ifadesi sürmeg, 6. beytin ikinci dizesindeki kim cân ifadesi cân kim cân olarak yazılmışlardır. Bu neşir hakkında yazılan bir makalede ise bu okumaların yanlış olduğu belirtilerek şiir, bizim aşağıya aldığımız şekliyle tashih edilmiştir (Köksal, 2008: 169). GAZEL Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün 14

20 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Dil sana meyl itdi cânum özge cânân istemez Derd-i ışkun cânuma hoş geldi dermân istemez 2 Râh-ı ışkunda gönül gözüm yaşından incinür Lâ-cerem yola gidince kişi bârân istemez 3 Gönlüme gelse hayâl-i hattı reşk eyler rakîb Evde Kur'ân oldugın bildüm ki şeytân istemez 4 Kapuma yüz sürmegi ister misin didi didüm Ka be'ye yüz sürmegi kangı müselmân istemez 5 Sen giderken nâle-i uşşâkdan incindi dil Hasta miskîn cân virürken âh u efgân istemez 6 Leblerüne her gören meyl eylese incinme kim Kimse olmaya cihân içinde kim cân istemez 7 Başumı galtân görüp meydân-ı ışkında didi Bu ne top olur ki oynar kendü çevgân istemez (Demirel, 1996: 83) Kelimeler bârân: yağmur. cihân: dünya, âlem. çevgân: 1. cirit oyununda atlıların birbirine attıkları değnek, 2. ucu eğri değnek, baston. efgân: ıstırap ile haykırma, bağırıp çağırma; inleme, bağrışma. galtân: yuvarlanan, tekerlenen. hayâl: 1. insanın kafasında tasarlayıp canlandırdığı şey, 2. kuruntu, 3. gölgeli görünen şey. lâ-cerem: şüphesiz, besbelli, elbette. meyl: 1. eğilme, eğiklik, akıntı, 2. sevme, tutulma 3. gönül akışı. miskîn: 1. aciz, zavallı, beceriksiz, 2. Miskli. nâle: inleme, inilti. 15

21 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): rakîb: 1. herhangi bir işte birbirinden üstün olmaya çalışanlardan her biri, 2. bekçi. reşk: 1. kıskanma, hased günü, 2. kıskanılmış. A. Örnek Beyitlerle Şiirin Açıklanması 1 Dil sana meyl itdi cânum özge cânân istemez Derd-i ışkun cânuma hoş geldi dermân istemez Canım (sevgilim), gönül sana meyletti, senden başka canan istemez. Aşkının derdi canıma hoş geldi, (bu sebeple) gönül, derman istemez. Beyitte dert, derman, can, gönül kelimeleri arasında tenasüp sanatı vardır. Buradaki "cân" ile "cânân" kelimeleri aynı kökten türediği için iştikak; dert ile dermân kelimeleri de tezat sanatı oluşturmuştur. Ayrıca "can" kelimesinin üç defa tekrarlanması beyte ahenk katmaktadır. Âşığın gönlü daima sevgiliden yana akar. Çünkü Allah sevgiliye güzel bir yüz, âşığa da o güzelliğe meyletme duygusu daha doğrusu tutkusu vermiştir: Yazdukda yüzün mushafını kâtib-i takdîr Şânumda benüm eyledi ışk âyetin imlâ İbn Kemâl (Demirel, 1996: 19) Âşıklar sevgiliye kavuşma ümidiyle yaşamaktadır. Sevgiliye kavuşma mehri olarak âşıkların kıymetli canlarını vermeleri gerekmektedir: Sevdüginden geçmeyen kişi bulamaz sevdügin Aldı dil mihrün arûsı virdi cân nakdin mehr İbn Kemâl (Demirel, 1996: 41) Çünkü hiçbir insana benzemeyen ve melekler kadar güzel olan sevgiliye binlerce can feda olsun. Bu konuda İbn Kemâl in çağdaşı olan ve Muhibbî mahlasıyla şiirler yazan Kanûnî Sultan Süleyman da aşağıdaki beyti söylemiştir: 0l perî-peyker melek kim benzemez insân ana Sad hezârân dil feda olsun hezârân cân ana Muhibbî (İsen, Bilkan, 1997: 130) Âşık için güzeller güzeli olan sevgili yeterlidir. Sevgilinin varlığı olduktan sonra başka hiçbir şey âşığın kalbinde yer edemez. Aynı zamanda aşk 16

22 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): bir derttir. Çünkü dert, belâ, mihnet, gam bir araya geldiğinde ortaya aşk çıkmaktadır: Derd ü belâ vü mihnet ü gam kim cihânda var Dirildi bir araya gelüp oldı var ışk İbn Kemâl (Demirel, 1996: 105) Aşkın başlamasıyla birlikte âşıkta sevgiliye hasret, ondan ilgi görememek, rakiplere karşı kıskançlık gibi hâller görülür. Âşık bütün bunlara rağmen sevgiliden gelen dertleri kendine derman olarak görmektedir. Hatta derdine derman bile istemez. Yazımıza konu olan şiirle aynı vezin ve kafiyede yazılmış bir gazelinde Bâkî bu durumu şöyle dile getirmektedir: Derd-i yâr ile şunun kim başı hoşdur Bâkıyâ Ölmege cânlar virür derdine dermân istemez Bâkî (Küçük, 1994: 227) Fuzûlî aşk derdiyle hoş olduğunu, kendisine sunulan dermanın zehir gibi geldiğini ve kendisini helak edeceğini belirtmektedir: Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb Kılma dermân kim helâküm zehri dermânundadur Fuzûlî (İpekten, 1996: 194) 2 Râh-ı ışkunda gönül gözüm yaşından incinür Lâ-cerem yola gidince kişi bârân istemez Gönül, aşkının yolunda gözyaşımdan incinir. Elbette yola giden kişi yağmur istemez. Divan şiirinde âşığın gözyaşları burada olduğu gibi abartılı bir şekilde anlatılmaktadır. Âşığın gözyaşları kana bulanmış haliyle çamurlu sel suları gibi akmaktadır. Gözyaşları ırmaklar gibi akar ve onu çer-çöp gibi değersiz olan rakip engelleyemez: Gözlerüm yaşım men itmez rakîbün korkısı Nîl ü Ceyhûn'un yolına hâr u has olur mı sed İbn Kemâl (Demirel, 1996: 35) 17

23 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Şerh ettiğimiz beyitte gözyaşları çokluğundan dolayı yağmura teşbih edilmiştir. Yolculuğa çıkanların yağmurdan rahatsız olduğu, yağmuru istemedikleri gibi âşık aşk yolunda gözyaşlarıyla yürümeyi istememektedir. Râh-ı aşk, gönül, gözyaşı kelimeleriyle yol, kişi, bârân kelimeleri arasında düzenli leff ü neşr sanatı vardır. Divan şairlerimizden Ahmet Paşa da âşığın gözyaşını yağmura, âhını rüzgâra benzetmiştir. Cambaz olan sevgili de rüzgâr ve yağmur istememektedir: Girye vü âh eyleme zülfünde ey cân oynayan Kim kamu cân-bâz olan bârân ile bâd istemez Ahmed Paşa (Tarlan, 1992: 174) Şair, aşağıdaki beytinde gam sebzesi yetiştiren âşığı çiftçiye benzetmektedir. Bu beyitte yukarıdakinin zıddına olarak çiftçinin yağmurdan, âşığın gözyaşlarından hoşlandığını belirtmektedir: Gam sebzesini sulasa yaşum sevinür dil Benzer şol ekinciye ki bârândan ider haz İbn Kemâl (Demirel, 1996: 98) Sevgilinin yüzünün hep taze kalması için âşık, bahar bulutları gibi devamlı ağlamalıdır: 'Âşık da ebr-i bahârî gibi aglatsa n 'ola Sebze-zâr-ı hüsni tâze tutmaga bârân gerek İbn Kemâl (Demirel, 1996: 112) 3 Gönlüme gelse hayâl-i hattı reşk eyler rakîb Evde Kur'ân oldugın bildüm ki şeytân istemez Evde Kur'an bulunmasını şeytan istemez. (Bundan) anladım ki, gönlüme sevgilinin ayva tüylerinin hayali gelse, rakip (bunu) kıskanır. Beyit gönül, hayâl-i hat, rakip ile ev, Kur'an, şeytan kelimeleri arasındaki düzenli leff ü neşr sanatı üzerine kurulmuştur. Gönül sevgilinin, aşkın mekânıdır. Âşığın sevgilinin ayva tüylerini görmesi ise imkânsızdır. O, ancak ayva tüylerinin hayalini kurar. Rakip, başkalarının menfaatine mâni olarak kendi menfaatine çalışan kimse demektir. Edebiyatta ise engel, düşman, ağyar, hasûd, yabancı, bekçi anlamlarını karşılamaktadır. Âşığın sevgiliye kavuşmasına, onu görmesine, hatta onu hayal 18

24 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): etmesine bile engel olmaktadır. Şeytan da evlerde Kur'an bulunmasını ve okunmasını istemez. Bu sebeple rakip şeytana benzetilmektedir. Aşağıdaki beyitte de rakip, Hz. Âdem e secde etmeyen İblis'e teşbih edilmiştir: Hâl-i gendüm-gûnı mekrin bana hoş gördi rakîb Âdeme İblîs virdügi ögütdür bu ögüt İbn Kemâl (Demirel, 1996: 25) Rakip, aşk üçgenindeki üçüncü kişi olması sebebiyle pek çok beyitte karşımıza çıkmaktadır. Şair, rakibin sevgilinin mahallesinde safa sürmesine şaşılmamasını, çünkü Allah'ın dünyayı kâfirlere cennet eylediğini söylemektedir: Kûyunda safâ süre rakîbün ne aceb kim Hak eyledi kâfirlere dünyâsını Cennet İbn Kemâl (Demirel, 1996: 27) Aşağıdaki beyitte devlet idaresiyle ilgili bilgi de vardır. Kâfirlerin yaşlılarından haraç vergisi alınmadığı gibi, yaşlı olan rakip sevgiliye can nakdi vermezse tuhaf karşılanmamalıdır: Virmese cânâna cân nakdin rakîb olmaz aceb Pîr-i kâfir kesbe kâdir olmasa virmez harâc İbn Kemâl (Demirel, 1996: 31) Aşağıdaki beyitte Ahmed Paşa rakibi kâfire benzeterek, sevgiliye yüz mushafını onun önünde açmamasını söylemektedir: Cemâlün nüshasın açma rakîbe Öninde kâfirin Kur'ân yaraşmaz Ahmed Paşa (Tarlan, 1992: 172) Sevgili âşıktan tarafa hiç bakmazken, rakibe ilgi gösterip onu yanına alır. Bu, âşık için dayanılması zor bir durumdur. Büyük şairlerimizden Zâtî ile Necâtî Bey aşağıdaki beyitlerinde rakibi köpeğe benzetmişlerdir: Rakîbe sadr gösterdün didün ol fitneye ulu Benüm bir it kadar veh veh kapunda i tibârum yoh Zâtî (Tarlan, 1970: 143) 19

25 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Rakîbe sadr gösterdün kapunda Ne gün geldi ki ite dirüz ulu Necâtî Bey (Tarlan, 1997: 414) İbn Kemâl başka bir gazelinde rakibi köpeğe benzetir. Bu beyitte şair, rakibi öldürdüğünü, onu yâr eşiğinden uzaklaştırma görevinin kendi hakkı olduğunu söyler. Burada İti öldüren sürür. atasözüne telmih yapmaktadır: Çünki sürdün yâr işigünden rakîbi ey gönül Çek ne gavgâsı olursa iti öldüren sürür İbn Kemâl (Demirel, 1996: 57) Rakip ile it arasında benzerlik kurmayı seven şair, rakip hatıra gelince zülfe yapışmak gerektiğini söyler. Çünkü iti anınca sopayı hazırla. atasözünde belirtildiği gibi köpeği anınca sopa hazırlamak gereklidir: Gelse rakîb hatıruna zülfine yapış Dimişler ulular iti an hazır it asâ İbn Kemâl (Demirel, 1996: 16) Şair başka bir gazelinde değerli olan sevgiliye hizmet ettiği için köpek olan rakibin de değerli olduğunu söylemektedir: Kûyı itine kulluk it ki kişi Uluya hizmet ile ulu olur İbn Kemâl (Demirel, 1996: 73) Rakip hakkında söylenmiş en ilginç beyitlerden biri Sabit'e aittir. Şair, rakibin cenaze namazını kalp huzuruyla kıldığını belirtmektedir: Meydâna geldi na ş-ı rakîb-i nemîme-sâz Kıldum huzûr-ı kalb ile ömrümde bir namâz Sabit (Onay, 1993: 339) 4 Kapuma yüz sürmegi ister misin didi didüm Ka'be'ye yüz sürmegi kangı müselmân istemez Kapıma yüz sürmek ister misin, dedi. Kâbe ye yüz sürmeyi hangi müslüman istemez (yani her müslümanın en çok istediği şeydir), dedim. 20

26 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Beyitte kapı, sen ile Kâbe, Müslüman kelimeleri arasında düzenli bir leff ü neşr vardır. "Yüz sürmek" ifadesinin tekrar edilmesi, didi-didüm ifadeleri beyitte ahenk sağlamıştır. Kâbe, Müslümanların ziyaret ettiği, kapısına yüz sürdüğü yapıdır. Divan şairleri sevgilinin evini Kâbe ye teşbih etmişlerdir. Müslümanlar Kâbe ye gitmek, onun kapısına yüz sürmek, âşıklar sevgilinin eşiğine yüz sürmek hayaliyle yaşarlar. Şair, âşığın durumunu "Kâbe ye yüz sürmeyi hangi Müslüman istemez." ifadesiyle anlatmaktadır. Burada istifham sanatı vardır. Şair, aslında her Müslüman ister, demektedir. Her âşığın sevgilinin eşiğine yüz sürmek isteyeceği söylenmektedir. Şair, güzel olan sevgiliyi güzelliklerin Kâbe sine teşbih etmiştir. Sevgilinin gün yüzünü görünce ay ona secde edecektir: Başın egdügi budur karşuna iy Ka be-i hüsn Göricek gün yüzüni secde ider mâh sana İbn Kemâl (Demirel, 1996: 15) Çün yüzün Ka be vü hâlün Hacerü l- Esved imiş Hacc-ı vaslunda yüzüm ana sürem gibi gelür İbn Kemâl (Demirel, 1996: 66) 5 Sen giderken nâle-i uşşâkdan incindi dil Hasta miskîn cân virürken âh u efgân istemez Gönül, sen giderken (gittiğin için üzülen) âşıkların iniltilerinden incindi. Zavallı hasta can verirken (çevresinde) âh u efgân (edenleri) istemez. Âşıklar, aşk derdiyle yaralı oldukları için devamlı inlemektedirler. Bu beyitte gönül ise diğer âşıkların iniltilerinden dolayı dertlenip inlemektedir. Sevgili, âşığın canıdır. Âşık sevgilinin ayrılmasını can vermek olarak görmektedir. Ölüm döşeğinde olan kişi çevresinde başka can vermekte olanlardan, onların iniltilerinden rahatsız olur. Bunun gibi sevgiliden ayrılan âşığın ayrılan başka âşıkların üzüntülerinden duyduğu rahatsızlık beyitte anlatılmaktadır. Beyitte nâle, hasta, âh u efgân kelimeleri ile dil ve cân kelimelerinde iki ayrı tenasüp sanatı vardır. 21

27 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Sevgilinin gitmesini can vermek olarak gören şair, başka bir gazelinde sevgili olmayınca canın da cihanın da insana gerekmeyeceğini belirtmektedir: Dirler kişiye cân gerek andan cihân gerek Cânân ki olmaya ne cihân u cân gerek İbn Kemâl (Demirel, 1996: 121) Divan şairlerimizden Hayâlî Bey sevgili yoluna verilmeyen canın bir önemi olmadığını, âşığın canını seve seve vereceğini dile getirmektedir: Nedür cân kim anı sen nâzenîn cânâna vermezler Sana âşık olanlar yoluna cânâ ne vermezler Hayâlî Bey (Kurnaz, 1996: 365) 6 Leblerüne her gören meyl eylese incinme kim Kimse olmaya cihân içinde kim cân istemez Her gören dudaklarına meyleylerse, incinme! Çünkü cihanda can istemeyen kişi olmaz. Hz. İsa'nın nefesiyle ölüleri diriltme mucizesi vardır. Şairler onun can veren nefesiyle sevgilinin âşıklara mutluluk veren sözleri arasında benzerlik kurmuşlardır. Sevgilinin iki dudağı arasından çıkan bir iltifat âşık için her şeyden önemlidir. Canlı bir varlık olan âşık da sevgilinin dudaklarına meyledecektir. Şair, sevgiliye seslenerek "Her gören senin dudağını isterse şaşırma, bundan incinme, canı olan herkesin sana meyletmesi doğal bir şeydir." demektedir. Beyte "e" sesindeki asonans ve kimi, kimse, cihân, cân kelimelerindeki ses benzerlikleri ahenk sağlamıştır. Sevgilinin dudağının can verici özelliği Hayâlî Bey'in aşağıdaki beytinde görülmektedir: Rûy-ı gülgûnunda hâlün Hindû-yi âteşkede La l-i cân-bahşunda hattun kâfir-i Îsâ-perest Hayâlî Bey (Kurnaz, 1996: 273) 7 Başumı galtân görüp meydân-ı ışkında didi Bu ne top olur ki oynar kendü çevgân istemez 22

28 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Aşk meydanında başımın yuvarlandığını görünce, "Bu nasıl bir top ki çevgân gerekmeden kendi oynar." dedi. Şairler, âşığın yiğitliğini göstermek istedikleri zaman, aşkı meydana teşbih ederler. Bu meydana girebilmek, âşık olabilmek için yürek, cesaret gereklidir: Yârün okına çünki cigerden siper gerek Meydân-ı ışka girmeye evvel yürek gerek İbn Kemâl (Demirel, 1996: 120) Gûy u çevgân, İranlılara mahsus bir oyundur (Onay, 1993: 177). Top ve ucu eğri bir çubukla oynanır. Şiirimizde sevgilinin âşığa istediği gibi davranması ve ona sürekli çile çektirmesi ile vuruldukça ortada dönen top arasında ilgi kurulur. Beyitte topun özellikleri mübalâğa yoluyla verilmiştir. Bu öyle bir toptur ki, vurmadan kendi kendine oynar. Sevgiliden cefa veya iltifat, ne gelirse gelsin, âşık çok sevinmekte ve sevincinden orta yerde dönmektedir. Çevgân, top ve galtân kelimelerinde tenasüp sanatı vardır, "ân" seslerinin tekrarı beyte ahenk katmaktadır. Son beyitte İbn Kemâl'in şiirlerinde mahlas kullanmayan bir şair olduğu görülmektedir. Âşığın gönlü, sevgilinin zülfüne top olduktan sonra ay ile güneş gibi gece gündüz daima dönmektedir: Top olaldan zülfi çevgânına ol gül yüzlünün Mihr ü meh gibi dün ü gün oldı ser-gerdân gönül İbn Kemâl (Demirel, 1996: 123) B. Şiirin Değerlendirilmesi 1. Vezin İbn Kemâl bu gazelini remel bahrinin "fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün vezniyle yazmıştır. İbn Kemâl, divânındaki 377 şiirden 174'ünde bu kalıbı kullanmıştır. Bu, % 47 oranla en fazla kullanılan vezin kalıbıdır. Bu kalıbın, Halûk İpekten'in 61 divan üzerine yaptığı incelemede % 29.1 oranla Türk edebiyatında en fazla kullanılan kalıp olduğu ifade edilmektedir. (İpekten, 1994: 306, 339). Gazelde 29 tane imâle vardır. Beyitlerdeki imâleli heceler, aşağıda italik ve koyu olarak gösterilmiştir: 23

29 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): beyitte: sana, cânuma, 2. beyitte: ışkunda, gözüm, yola, gidince, kişi, 3. beyitte: gönlüme, gelse, hayâl-i, 4. beyitte: kapuma, didi, Ka be'ye, sürmegi, 5. beyitte: nâle-i, 6. beyitte: leblerüne, eylese, olmaya, içinde, 7. beyitte: başumı, ışkında, bu, olur. Yukarıda görüldüğü gibi bu imâlelerin 6'sı Türkçe isim, 2'si Türkçe fiil, l'i Türkçe zamir, 18'i Türkçe ek, 2'si Farsça ekten oluşmaktadır. Türkçe kelime ve ekler üzerinde imalenin çok olmasına Türkçede uzun ünlü bulunmamasını sebep olarak gösterebiliriz. Ayrıca 4. beyitteki "sürmeg" ve 5. beyitteki "uşşâkdan" kelimelerindeki koyu olarak yazılmış eklerde med vardır. Gazelde zihaf ve ulama (vasl) yoktur. 2. Kafiye ve Redif Gazelin redifi "istemez"dir. Redifin ek değil bir kelimeden oluşması şiirin âhenginde etkili olmuştur. Redifteki sert ünsüz olan "s ve t" seslerinin söylenişteki sertliği ile redifin anlamı arasında ilişki vardır. Şair "istemez" diyerek müstağni bir şekilde dermanı elinin tersiyle itmektedir. Gazelin kafiyesi ise mürekkep kafiye türlerinden olan mürdef kafiyedir. Bu kafiyenin revisi nun ridfi ise elif harfleridir. 3. Söz Tekrarları Gazeldeki söz tekrarları şunlardır: 1. beyitte: Dil sana meylitdi cânum özge cânân istemez Derd-i ışkun cânuma hoş geldi dermân istemez 4. beyitte: Kapuma yüz sürmeg ister misin didi didüm Ka be'ye yüz sürmegi kangı müselmân istemez 6. beyitte: Leblerüne her gören meyl eylese incinme kim Kimse olmaya cihân içinde kim cân istemez Gazelin tamamında ise; iste- 2, dil 2, kim 2, gönül 2, can 5, mey 2, aşk 3, incin- 2, didi 2, yüz sürmek 2 defa tekrar edilmiştir. 24

30 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Ses Tekrarları a. Paralelizm: "Paralelizm, şiir dilinde beyti oluşturan mısralar arasındaki benzer dil birliklerinin ve mütevâzin kelimelerin anlamla bütünleşen sesin eşliğinde paralel sıralanışını ifade eden bir terimdir." (Macit, 1996: 59) Divan şiirindeki paralellik, sözle ilgili edebî sanatlardan Tarsî ile karşılanmaktadır. (Dilçin, 2000: 488; Selçuk, 2004: 190; Selçuk, 2009: 489) Bu makalede değerlendirilen paralelizm ise söz değil seslerin paralel olarak tekrar edilmesidir. İbn Kemâl gazelinde hem ses hem de anlam bakımından birbirini tamamlayan kelimelere yer vermiştir. Gazeldeki paralellik bazen kelime veya ek bazen de ses öbeği şeklindedir. Paralellikler, aşağıda italik ve koyu olarak yazılmıştır: 1. beyitte: Dil sana meyl itdi cânum özge cânân istemez Derd-i ışkun cânuma hoş geldi dermân istemez 2. beyitte: Râh-ı ışkunda gönül gözüm yaşından incinür Lâ-cerem yola gidince kişi bârân istemez 3. beyitte: Gönlüme gelse hayâl-i hattı reşk eyle(r) rakîb Evde Kur'ân oldugın bildüm ki şeytân istemez 4. beyitte: Kapuma yüz sürmeg ister misin didi didüm Ka be'ye yüz sürmegi kangı müselmân istemez 5. beyitte: Sen giderken nâle-i uşşâkdan incindi dil Hasta miskîn cân virürken âh u efgân istemez 6. beyitte: Leblerüne her gören meyl eylese incinme kim Kimse olmaya cihân içinde kim cân istemez 7. beyitte: Başumı galtân görüp meydân-ı ışkında didi Bu ne top olur ki oynar kendü çevgân istemez b. Armoni: Bir veya birkaç mısradaki seslerin birbirine uymasına, birbirleriyle bir manâya göre düzenlenmesine armoni denir (Macit, 1996: 68). Bu uyuma, ünlülerden oluşursa asonans; ünsüzlerden oluşursa aliterasyon denir. Buna göre; 1. beyitte; d ve m sesleri aliterasyonu, a, e ve i asonansları vardır. 2. beyitte; n, r aliterasyonları ve a asonansı vardır. 3. beyitte; 1 aliterasyonu ile e asonansı ahenk sağlamıştır. 4. beyitte; k, m aliterasyonu, i, ü asonansları ahenk sağlamıştır. 5. beyitte; n aliterasyonu, a, e, asonansları vardır. 25

31 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): beyitte; m, n aliterasyonları ve e asonansı vardır. 7. beyitte; n aliterasyonları ve a asonansları vardır. Gazelde özellikle (a, e, i) düz ünlüleri kullanılmıştır. Bunda bu seslerin redif ve kafiyede de bulunması etkili olmuştur. Dördüncü beyitte ise yuvarlak ünlü (ü) asonansı vardır. Aliterasyonlar "c, d, k, 1, m, n, r" ünsüzleriyle oluşturulmuştur. 5. Muhteva İbn Kemâl bu gazelinde divan şiirindeki sevgili, âşık ve rakiple ilgili aşk motiflerini bütün özellikleriyle şiirinin muhtevasına yerleştirmiştir. Şairin sevgili, âşık ve rakiple ilgili olarak dile getirdiği özellikler sadece bu gazelin içeriğine bağlı kalınarak derlenmiştir. Böylece bu kahramanların portreleri ortaya konmaya çalışılmıştır. Şair, bu özellikleri edebî sanatlar yardımıyla anlatmıştır. Gazelde teşbih, tenasüp, tezat, telmih, leff ü neşr, iştikak sanatları kullanılmıştır. Sevgili: Sevgili âşığın canıdır. Sevgili, kendisine kavuşmak için âşıkların gözyaşı döktüğü biridir. Sevgili kendisine müptelâ olunandır. Sevgili, aşk meydanında âşıkla top gibi oynamaktadır. Sevgilinin yüzündeki ayva tüyleri Kur'an hattı gibi anlamlı ve değerlidir. Sevgilinin güzel dudakları Hz. İsa'nın dudakları gibi âşığa can verici özelliktedir. Sevgili sözleriyle âşığa can vermektedir. Bu sebeple âşıklar, sevgilinin dudaklarına meyletmektedir. Sevgilinin mahallesi, kapısı âşıklar için Kâbe kadar önemlidir. Âşıklar ona yüz sürmek ister. Sevgilinin meclisten ayrılması âşıklar için üzüntü sebebidir. Âşıklar hep birlikte inlerler. Âşık: Âşık, Kâbe kapısına yüz sürmek isteyen Müslüman gibidir. Her zaman sevgilinin kapısını bekleyip ona yüz sürmek istemektedir. Âşık, aşk derdiyle can vermek üzeredir. Sevgilinin ayrılışı, âşığa çok zor gelmektedir. Bu sebeple âh u efgân ederek inlemektedir. 26

32 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Âşık, aşkın sebep olduğu dertleri kendine derman olarak görmektedir. Âşık, sevgiliyi canı olarak görür. Hatta sevgili, canından da değerlidir. Âşık, sevgilinin hayaliyle yaşamak ister, fakat onun bu istediğine rakip engel olur. Âşık, sevgilinin can verici dudaklarını arzu eder. Böylece tüm dertlerden kurtulacak ve mutlu olacaktır. Âşığın başı kendi kendine dönen top gibidir. Aşk meydanında sevgili tarafından oynatılmaktadır. Âşığın gözyaşları aşk yolunda seller gibi dökülmektedir. Rakip: Rakip, evde Kur'an bulunmasını istemeyen şeytan gibidir. Rakip, âşığın sevgiliyi hayal etmesini bile kıskanır, bunu engellemeye çalışır. Sonuç Türklerin Anadolu ya gelmesiyle önemli merkezlerden biri olan Tokat ta tespit edilebildiği kadarıyla 14 divan şairi yetişmiştir. Osmanlı şeyhülislamlarından olan ve üç dilde pek çok eser yazan İbn Kemâl de Tokat ın yetiştirdiği önemli şairlerden biridir. Bu makalede şairin bir gazeli hem klasik usulle şerh edilmiş hem de gazelde geçen sesler yapısalcı açıdan değerlendirilmiştir. İbn Kemâl bu gazelinde divan şiirindeki sevgili, âşık ve rakiple ilgili aşk motiflerini bütün özellikleriyle şiirinin muhtevasına yerleştirmiştir. Bu motiflerle ilgili olarak divanda geçen diğer örnekler de değerlendirilmiştir. Özellikle rakiple ilgili verdiği bilgiler dikkat çekmektedir. Yedi beyitten müteşekkil olan gazelin redifi " istemez", kafiyesi de elif ve nun harflerinden oluşan ve mürdef kafiye olan ân sesleridir. KAYNAKLAR Atsız, N. (1966), Kemalpaşaoğlu nun Eserleri, Şarkiyat Mecmuası, İstanbul, S. 6, s Çelik, G. (2005), İbn-i Kemâl Divânı nda İnsan Unsuru, Eskişehir. Demirel, M. (1996), İbn-i Kemâl Divânı Tenkitli Metin, İstanbul. Dilçin, C. (2000), Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara. İpekten, H. (1994), Eski Türk Edebiyatı Nazım Şekilleri ve Aruz, İstanbul. 27

33 Aydın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): İpekten, H. (1996), Fuzûlî Hayatı, Sanatı, Eserleri, Ankara. İsen, M. (1997), Ötelerden Bir Ses, Ankara. İsen, M., Bilkan, A.F. (1997), Sultan Şairler, Ankara. Köksal, F. (2008), İbn Kemâl Dîvânı nın Neşri Üzerine Tespitler, Türklük Bilimi Araştırmaları, Bahar, Niğde, S. 23, s Kurnaz, C. (1996), Hayalî Bey Divânı 'nın Tahlili, İstanbul. Küçük, S. (1994), Bâkî Divânı Tenkitli Basım, Ankara. Macit, M. (1996), Divân Şiirinde Ahenk Unsurları, Ankara. Onay, A.T. (1993), (Hazırlayan: Cemâl Kurnaz), Eski Türk Edebiyatı'nda Mazmunlar, Ankara. Parmaksızoğlu, İ. (1967), Kemâl Paşazâde, İslâm Ansiklopedisi, C. 6, İstanbul, S Saraç, Mehmet Ali Yekta, (1996), İbn-i Kemâl Divanı nın Tenkitli Metninin Tenkidi, İlmî Araştırmalar, İstanbul, S. 3, s Selçuk, B. (2004), Ahenk Unsurları Bakımından Nef î Dîvânı nın Tahlili, Malatya. Selçuk, B. (2009), Divan Şiirindeki Ses ve Ahenkle İlgili Sanatlara Genel Bir Bakış, Adıyaman Üniversitesi Ulusal Eski Türk Edebiyatı Sempozyumu, Adıyaman, s Tarlan, A.N. (1970), Zâtî Divânı, C. II, İstanbul. Tarlan, A.N. (1992), Ahmet Paşa Divânı, İstanbul. Tarlan, A.N. (1997), Necâtî Beg Divânı, İstanbul. Uğur, A. (1987), İbn-i Kemâl, Ankara. 28

34 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Günümüzde Eğretileme Anlayışı Ömer Lütfi İspirli 1 Özet Eğretileme, hakkında en çok kuram ileri sürülen söz sanatlarından bir tanesidir. Bu da ister istemez eğretilemenin dil sistemi içerisinde ne derecede büyük bir öneme sahip olduğunu açıkça göstermektedir. Aristoteles tarafından temellendirilip günümüze kadar gelen eğretileme konusunda bugüne kadar bir çok kuram ortaya atılmıştır. Bunun sonucunda da eğretilemenin ortaya çıkışı, varlığı, işlevi dilbilimciler ve felsefeciler için önemli bir araştırma alanı olmuştur. Bu çalışmada günümüzde önemli sayılabilecek kuramlar çerçevesinde eğretileme anlayışı, gelişim süreci içerisinde ortaya çıkan belli başlı temel terimler doğrultusunda ele alınarak örnekleriyle açıklanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Eğretileme, Eğretileme kuramları, Etkileşim kuramı, Değiştirim kuramı, Kavramsal eğretileme kuramı The Present-Day Concept of Metaphor Abstract Metaphor is one of the figures of speech about which many theorems have been proposed. Naturally, this clearly shows how important it is in the language system. Metaphor, formalized by Aristotle, has reached the present day being a field about which a lot of theorems have been developed. As a result, the emergence of metaphor, its existence, and its function have been important areas of research for linguists and philosophers. In this study, the concept of metaphor has been dealt with within the frame of some theorems that could be considered important today and explained with examples in line with some basic terms emerged during its development process. Key Words: Metaphor, Metaphor theories, İnteraction theory, Substitution theory, Theory of conceptual metaphor GİRİŞ Sözbilim terimleri içerisinde önemli bir dilsel figür olan eğretileme, insanoğlunun dili konuşmaya başladığı günden beri var olduğu kabul edilen bir 1 Okt., Gaziosmanpaşa Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu, 29

35 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): olgudur. Yaklaşık iki bin üç yüz yıl önce Aristoteles (i.ö ) tarafından tanımı yapılarak günümüze kadar gelmiş, gerek sözbilim alanında gerekse günümüzde dilin kullanıldığı bütün bilim dalları içerisinde karşılaşılan yaygın bir bilişsel-dilsel görüngüdür. Aristoteles in Poetik adlı eserindeki kuramsal açıklaması ile eğretileme kavramının tarihi başlar. Eğretileme kavramı Aristoteles döneminde çok dar anlamda kullanılmış, dilde sapma olarak adlandırılan mecaz antik çağda edebiyatta her türlü imgesel ifadeler için kullanılmıştır (Braak, 1990: 42). Aristoteles her şeyin kendine özgü bir adı olduğu düşüncesinden yola çıkarak eğretilemeyi Bir şeye başka bir şeye ait bir adın verilmesi, cinsten türe, türden cinse, türden türe, veya örnekseme temelinde gerçekleşen anlam aktarması olarak tanımlar (Aristoteles, 2008: 67). Bunu da; cinsin anlamının türe verilmesi, türün anlamının cinse verilmesi, veya bir türün anlamının bir başka türe verilmesi veya benzetme kuralına göre yapılması şeklinde açıklamıştır (Aristoteles, 2008: 67). Eserlerinde yalnızca benzerlik ilişkisine bağlı tüm mecazlar için değil, benzerlik ilişkisi dışında kalan anlam değişmelerini ve aktarmalarını da eğretileme kavramı adı altında vermiştir. Eğretilemelerin benzerlik temelleri üzerine kurulu dolaylı karşılaştırmalar olduğuna ve öncelikli kullanım amacının güzel ve süslü etkili söz olduğunu ifade etmiştir. Eğretilemenin günümüzde tam bir tanımını yapmak oldukça zordur. Aristoteles ten günümüze kadar eğretilemenin birçok farklı tanımı yapılmış, bunun da sebebi eğretilemenin bu süreç içerisinde farklı şekillerde algılanması ve özellikle de hakkında çok fazla kuram geliştirilerek farklı yorumlanmasından kaynaklanmasıdır. Eğretileme dilsel ifadelerdeki teknik bir özellik olup, açıkça tanımlanabilir anlambilimsel bir olgu ya da değişik zihinsel olaylarla birlikte bağlantılı karmaşık bir süreçtir. 18. yüzyıla kadar dilsel bir biçim olan eğretileme sözbilim alanındaki dil araştırmalarında önemli bir yerde olup 20. yüzyıldan itibaren bilişsel dilbilim çalışmalarında, düşünce ve dil ilişkisi içerisinde ele alınarak birçok disiplinin de ilgi odağı haline gelmiştir. Eğretilemenin tanımı her bir disiplinin düşünce ve dil arasındaki ilgisine göre değişkenlik gösterebilir. Çünkü her bir disiplin eğretileme sürecine yönelik eğilimleri yönünde birbirlerinden ayrı bir gelişme içerisinde bulunmakta ve eğretilemeyi kendi bakış açılarından tanımlamaya çalışmaktadırlar. 30

36 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Bilişsel dilbilim 1970 li yıllarda dilbiliminin gelişen bir koludur. Deneysel bir bilim olarak dil kullanımına yönelerek katı kuralcılığı reddeder (Verboven, 2003: 17). Bilişsel sözcüğünden de anlaşılacağı gibi dil araştırmalarında insandaki düşünce sürecini araştırır. İnsandaki düşünce yapısını dilsel görüngüler ile ilişkilendirir. Bilişsel paradigmalar çerçevesinde dil, insanın özel bilişsel yeteneğinin bir ifadesi olarak incelenir. Eğretilemeli ifadelerin analizi bilişsel dilbilim çalışmalarının ana hedeflerinden biridir (Schwarz, 2008: 66). Bilişsel dilbilimcilere göre ise eğretileme kavramsal bir ifadeyi başka kavramsal bir ifade ile anlatmak olarak tanımlanmıştır (Kövecses, 2002: 4). Eğretileme, dilsel bir işlem olduğu gibi aynı şekilde zihinsel bir işlemdir. Bir kavramı diğer bir kavram ile açıklamak istediğimizde bunu zihnimizde canlandırıp, tecrübe ve bilgimiz ölçüsünde kıyaslarız (örn: vakit nakittir). Düşünmek de eğretilemeli bir durumdur çünkü farklı bağlamlar arasında meydana gelen bir işlem dir ve bu yüzden de dilin dışında düşünülemez (Roggenbuck, 2005: 71). Bilişsel dilbilimde istisnai durumu ile birlikte eğretilemelere (geleneksel anlayış doğrultusunda) sadece üslup aracı ve dilsel bir özellik olarak değil, tam aksine bizlerin zihinsel, duygusal ve yaşantı dünyamızdaki kavranması ve betimlemesi zor kavramları anlaşılır hâle getiren ve tespit eden; karmaşık soyut durumları (kısmen bastırılmış zihinsel imgeler) tanımlayan dilimizdeki ifadelerin değişik şekilleri olarak bakılmaktadır (Schwarz, 2008: 66). Eğretilemeler günümüze kadar ileri sürülen kuramlar sayesinde hem dilsel hem de bilişsel bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilişsel açıdan eğretileme bilişsel-dilsel bütünlükteki unsurların (genellikle somut kaynak alan dan) diğer bilişsel-dilsel bütünlükteki (genellikle soyut bir hedef alan a) alana yansıtılması; dilsel açıdan ise sözcüklerde asıl, sözcük anlamını değil de, değişmece, aktarılmış, eğretilemeli (soyut olan), bir anlam taşırlar (Kohl, 2007: 19). Bilişsel dilbilimdeki gelişmelere paralel olarak da eğretileme anlayışı değişmiştir. Artık eğretileme 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bilişsel bir görünüm kazanmıştır. 1- GÜNÜMÜZDE EĞRETİLEME KURAMLARI Eğretileme kuramlarındaki amaç eğretilemenin işlevinin ortaya konulmasıdır. Söz sanatları içerisinde hakkında en çok kuram ileri sürülen eğretileme 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra aşırı ilgi alanı olmuş, 1980 yılına kadar iki kuram; değiştirim ve etkileşim başlığı altında genelleşmiştir. Eğretileme kuramları kendi aralarında ilke olarak daha çok değiştirim veya 31

37 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): benzetme kuramına ya da etkileşim kuramına yönelik olup olmadığı şekliyle ayrılabilir (Eckard, 2005: 1). Bu durumda eğretilemeyi hem dilbilgisel hem de bilişsel bir figür olarak birlikte düşünmek durumundayız. 20. yüzyılın ortalarına kadar eğretileme konusundaki anlayışı Kövecses (2002:VII) şu şekilde özetler; 1- Eğretileme sözcüklere özgü bir özelliktir ve bundan dolayı dilbilimsel bir görüngüdür. 2- Eğretileme sanatsal ve retorik amaçlar için kullanılır. 3- Eğretileme karşılaştırılan iki şey (entitite) arasındaki benzerliğe dayanır. 4- Eğretileme sözcüklerin isteğe bağlı ve tasarlanmış kullanımıdır ve bu yüzden özel bir yeteneğe gerek duyulur. 5- Eğretileme onsuz da yapabileceğimiz bir dilsel biçimdir. Bundan dolayı iletişimde ve gündelik düşünme ve akıl yürütmenin ayrılmaz bir unsuru değildir li yıllarda bilişsel dilbilimin gelişmesi ve bunun sonucu olarak George Lakoff ve Mark Johnson un ortaya koydukları yeni eğretileme anlayışı bundan önceki anlayışı değiştirir. Buna göre yeni eğretileme anlayışı şu şekilde biçimlenir; 1-Eğretileme sözcüklerin değil kavramların özelliğidir. 2-Eğretilemenin işlevi sadece sanatsal ve estetik amaçlar değil, belirli kavramları daha iyi anlamaktır. 3-Eğretileme çoğu kez benzerliğe dayanmaz. 4- Eğretileme özel bir yeteneği olmayan sıradan insanlar tarafından gündelik yaşamda fazla bir zihinsel çaba gerektirmeden kullanılır. 5- Hoş dilbilimsel bir süs olmakla birlikte lüzumsuz olmaktan çok uzak olan eğretileme, insan düşünce ve mantığının kaçınılmaz bir işlemidir (Kövecses, 2002: VIII). Amerikalı bilişsel dilbilimci George Lakoff ve felsefeci Mark Johnson 1980 yılında eğretileme konusundaki çalışmalarıyla çığır açıcı olmuşlardır. Eğretileme çalışmaları ve özellikle de Lakoff ve Johnson un 1980 yılında yayımladıkları Metaphors We with Live by isimli eserle ortaya koydukları kavramsal eğretileme kuramı günümüzde eğretileme kavramını disiplinler arası uygulamalarla bilişsel düzeydeki çalışmalarda önemli bir yere getirmiştir. Lakoff ve Johnson un eğretilemeyi yeniden ve farklı bir görüngüde tanımlaması bilişsel dilbilim yaklaşımının temellerini oluşturmuştur. 32

38 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Modern eğretileme kuramı eski eğretileme anlayışından esas itibari ile ayrılır. Eğretileme artık yalnız dilsel bir görüngü olarak değil bilişsel bir görüngü olarak da anlaşılır. Bu anlayışa göre eğretileme artık kelimelerin bir özelliği olmayıp düşünce ve eylemin bir sorunu haline gelmiştir. Bu durumda eğretilemeleri bir tek sözbilim ve şiir alanından ziyade günlük konuşmadan tutun da bilimin her alanında ortaya çıkan bir sorun olduğunu gözlemleyebiliriz Değiştirim Kuramı Eğretileme kuramları arasında en eski ve yaygın olanıdır, Aristoteles e kadar dayanır. Günümüzde bazı özellikleriyle geçerli ve yaygın olan bir kuramdır. Gerçek ifade ile yerine geçen yabancı ifade arasındaki benzerlik ve örnekseme ilişkisine dayanır. Bu kurama göre eğretileme sözcüklerin yer değiştirmesidir. Her bir sözcük aslen özgün bir anlam alanına aittir. Sözcüklerin anlamı onun özgün anlam alanı içerisinden gelişerek çıkar. Bir sözcüğün değişmece kullanımı ise sözcüğün asıl kullanıldığı alandan alınarak dilin yabancı bir kullanım alanında uygulanması ile gerçekleşir. Yani somuttan soyuta geçmesi gerekir ki değişmece anlamı olsun. Bu kurama göre eğretileme tek bir sözcük temelinde gerçekleşir. Eğretilemeyi yerine getiren diğer bir sözcüğün bir sözcüğün yerine geçmesi anlamsal bir olgu olarak anlaşılmamalıdır. Buradaki önemi yalnızca estetik ve biçem açısındandır. Özellikle şiirlerde anlamsal boyutundan ziyade yorumlayarak açıklanması önemlidir. Bu kuramdaki eğretileme anlayışına göre eğretilemeli ifade yeni bir anlam meydana getirmez. Örneğin; Aristoteles te: Yaşlılığın hayatla olan ilişkisi, akşamın gün ile olan ilişkisi gibidir. Şair, akşamı böylece günün yaşlanması olarak, veya Empedokles gibi yaşlılığı hayatın akşamı olarak ifade eder. Bu eğretileme tarzı Aristoteles e göre olaylar arasında kavram mantığı ilişkisine bağlı örnekseme üzerine kurulu tür ve cinsler arasında betimlenebilir bir tarzdaki aktarımdır. Burada örnekseme ilişkisine bağlı olarak Aristoteles yaşamı, gün eğretilemesiyle aktarır. Zaman olarak yaşamın başı ve sonu vardır aynı şekilde günün de başlangıcı ve sonu vardır. Zaman aralığı olarak her ikisinin de bir başlangıç ve bir sonu vardır. Sözcük anlamından sapma yoluyla eğretileme süreci meydana gelir. Bu kuram ancak bazı özellikleriyle günümüzde geçerliliğini devam ettirmektedir. Aristoteles tarafından ortaya atılan bu kuramda eğretilemenin bilişsel bir işlevinin olması ve bire bir sözcük düzeyinde anlamsal bir benzerlik ilişkisi üzerine kurulu olması yüzünden güncelliğini henüz korumaktadır. 33

39 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Bunun dışında günümüzde eğretileme anlayışı sadece sözbilim ve şiirle sınırlı değil, aksine yaşamın her alanında ortaya çıkmaktadır. Günümüzde bir çok eğretileme yapılırken imge alıcı çoğu durumda artık mevcut bulunmamaktadır. Benzerlik ilişkisi de kişiden kişiye ve kültürden kültüre farklılık gösterebileceğinden dolayı da günümüzde bu kuram bu yönleriyle yetersiz kalmaktadır Etkileşim Kuramı Etkileşim kuramı, Samuel Johnson un iki düşünceden tek bir düşüncenin ortaya çıktığı eğretileme yapısı nı ortaya koyması ile başlar (Richards, 1965: 96). Bu kuramda değiştirim kuramından farklı olarak eğretilemeli ifadenin çokanlamlılığı söz konusudur. Asıl ve değişmece ifadeler arasında bir benzerlik yoktur; değişmece ifade ve ilgili bağlamın anlamsal uyuşmazlığı söz konusudur. Eğretileme ve bağlam arasındaki anlamsal ilişki yorumlanarak anlaşılır. Normal bir dil kullanımından sapma yoktur ama zihinsel yolla benzerlik ilişkisi kurularak elde edilen bir üründür. Eğretilemeli ifadenin karşılığında gerçek bir ifade yoktur. Eğretilemeli ifadeyi karşılayacak hiçbir gerçek sözcük bulunmaz. Bağlam ve ifadeye bağlı olarak eğretilemenin yeri ve işlevi anlaşılabilir. Eğretileme ve bağlamı arasında eksik bir uyuşmazlık vardır. Bu kuramın kurucusu olan Armstrong Ivor Richards, eğretilemeyi dilsel bir sapma olarak değil de karşılaştırılan kavram düşüncesini üretilen bir şey olarak görür. Amerikalı felsefeci Max Black tarafından bu kuram daha sonra geliştirilmiştir. Sözbilim ile ilgili bir süs olan ifadenin sadeleştirilmiş tarzdaki şeklidir. Eğretileme bu kuramda eğretilemeli ifade olarak sunulur (Black, 1996: 386). Belirli bir sözcük veya cümlelerden oluşmaz. Birincil ve ikincil ögeden ibarettir (Black, 1996: 392). İkincil öğe tek bir sözcükten ibaret değil bilakis bir cümle parça sisteminden oluşur. Bir eğretileme durumunda belirli bir cümle parçası kültürel bellekle ilişkilendirilerek birincil nesneye yansıtılır. Anlam, etkileşim (Interaktion) yoluyla ve içerik ilişkisiyle yapılandırılır (çağrışım ve yansıma). Bu durumda eğretilemeli ifadenin sözcük yoluyla açıklanması mümkün değildir. Bu kuramda imge veren ve imge alan tipik bir şekilde birleşirler (Schmitz-Emans, 2010). Bundan başka, dil iletişimsel durumun bir işlevi ve kısmıdır. Özel iletişim durumlarında eğretilemeli ifade gerçekleşir ve konuşucu tarafından belli niyet ve amaçları ifade etmek için kullanılır. Max Black (1996: 386) buradaki eğretilemeli ifadeyi çok üretken bulur: Eğretilemeli ifade belirli iletişim durumlarında işlevsellik kazanır ve 34

40 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): konuşucu belirli bir amaca yönelik niyetini eğretilemeli bir ifadeyle dile getirir. Böylece etkileşim kuramı güçlü bir bilişsel düşünceyi de içerir. Aynı zamanda birincil ve ikincil unsur arasında daha önce mevcut olmayan yeni benzerlikleri etkileşim yoluyla kurduğu için de üretkendir (Black, 1996: 404). Bu düşünceye göre eğretileme özellikle düşüncenin somutlaştırılmasıdır. Dilsel bir sapmadan ziyade eğretilemeli ifade burada artık normal bir dil kullanımıdır. Örneğin: İnsan bir kurttur (Black, 1996: 70) gibi bir ifadeyi düşünelim. Bu eğretilemeli cümle kurtlar hakkında yeterince bilgili olmayan bir okura kastedilen anlamı ifade etmeyecektir. Bu örnek, sözcüğün anlamından ortaya çıkan sapma yoluyla oluşan bir gerilimi de gösterir. Gerilim faktörü alışılmışlık derecesine, karmaşıklık ve bağlama bağlıdır. Eğretileme ne kadar alışılmış, basit, morfolojik; ne kadar anlamsal ve üslupla ilgili bağlama uyum sağlıyorsa gerilim de o kadar az olur (Kohl, 2007: 27). Etkileşim kuramı bir yerde güçlü bir bilişsel yaklaşım gösterdiği için de bilişsel eğretileme kuramının öncüsü olma niteliğindedir. Eğretilemenin bilişsel ve dilsel-iletişimsel bir görüngüsü vardır. Bu görüngüler bütün olarak bu kuramda karşılıklı etkileşim içerisindedir. Etkileşim kuramı, eğretilemeli ifadenin anlamını şu şekilde tarif eder: Ivor Richards ve Max Black a kadar dayanan etkileşim kuramında eğretileme, yalnızca durağan anlamda bire bir sözcükler veya cümleler arasındaki anlamsal değişimlere dayalı bir olgu değil; karşılıklı aktif olarak anlambilimsel alanların, daha doğrusu dilsel anlam alanlarının veya farklı alanların karışımı yoluyla birbiriyle bağlantılı karşılıklı anlamların ortaya çıktığı bir süreçtir (Debatin, 1995: 97). Dilsel bir birim olarak eğretilemenin gerçekleştiği yer olan sözcükden vazgeçilmez. Eğretileme sözcük düzeyinde anlam yüklemesi olarak değil, cümle bağlamına bağlı olarak meydana gelir. Sözcük tek başına taşıdığı anlamdan ziyade güncel anlam yüklemesi sonucunda gerçek anlamına sahip olur. Bu kuramda Black fazla bir örnek vermemekle beraber etkileşim yönünü de tam olarak belirtmemiştir. Etkileşim kuramı bir yerde karşılıklı olarak etkileşimi ele aldığı içindir ki insan bir kurttur ifadesinde aynı zamanda kurta da insani bir özellik vermek mümkün olmaktadır (Jäkel, 1997: 104) Kavramsal eğretileme kuramı 35

41 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): yılındaki eğretileme konusundaki çalışmalarıyla Amerikalı bilişsel dilbilimci George Lakoff ve felsefeci Mark Johnson un ortaya attığı çarpıcı bir kuramdır. Bu kurama göre sadece dilimizde değil, düşüncelerimizde ve eylemlerimizde kullandığımız kavramsal yapının temelinde de eğretilemeli bir yapı vardır. Bu yaklaşıma göre eğretileme yalnızca dile ait bir şey değil, düşünce sürecinin de eğretilemeli olduğudur. Eğretileme insanın anlam dizgesinde kurulmakta ve sonuç olarak dilbilimsel olarak ifade edilmektedir. Tam olarak şekillenen bilişsel eğretileme anlayışının ana tezi; eğretilemenin insan bilincinin ana mekanizmasını oluşturması ve çok sayıdaki soyut tecrübenin işleyişinde düzenleyici bir rol almasıdır (Zimmermann, 2000: 40). Kavramsal eğretileme kuramı eğretilemelerin birincil bir dilsel görüngü olmadığını aksine kavramsal yapının ve düşünce unsurlarının bir parçası olduğunu varsayar. Buna göre soyut yapılar eğretileme temellidirler. Lakoff ile Johnson a (2005: 25-26) göre düşünme tarzımız, tecrübe ettiğimiz şey ve her gün yaptığımız şeyler, daha çok, bir eğretileme sorunudur ve gündelik kavram sistemimizin önemli bir kısmının eğretilemeli olduğudur. İnsan sürekli karşılaştığı yeni durumlardan dolayı yeni tecrübeler elde edecektir. Yeri geldiğinde eski düşünce ve tecrübelerimiz yeniden karşımıza çıkacaktır. Her bir algılama aslında yeni bir tür algılamadır çünkü eğretilemenin etkisi geçmiş ve günümüz arasındaki kavramdan kavrama sistemli olarak gelişen anlamsal bir sıçramayı da meydana getirmektedir (Kallan, 2009: 31). Burada söz konusu olan bir kavram alanının diğer bir kavram alanına göre ilişkilendirilmesidir. Bilişsel temele dayalı bu yeni eğretileme anlayışına göre bir tür şey başka bir tür şeye göre anlaşılır ve tecrübe edilir. Lakoff ve Johnson (2005: 279) kavramsal eğretileme (bilişsel eğretileme) ile dilsel eğretilemeyi (eğretilemeli ifade) biribirinden ayırmıştır; kavramsal eğretilemeler soyut düşünceler ve fikirler, dilsel eğretilemeler ise somut dilsel ifadelerdir. Kavramsal eğretilemeler insan düşüncesinin doğal bir parçası, dilsel eğretilemeler ise insan dilinin doğal bir parçasıdır. Lakoff ve Johnson a (2005: 29) göre dilimizdeki eğretilemeli ifadeler sistematik bir tarzda eğretilemeli kavramlara bağlıdır; eğretilemeli kavramların doğasını araştırmak ve faaliyetlerimizin eğretilemeli doğasının anlamına ulaşmak için eğretilemeli dilsel ifadeleri kullanırız. Bu durumda bir alanı başka bir alana göre anlamak durumundayız. Bunlar kaynak ve hedef alanlardır. Alanlar arasında bir gerilim, yerine geçme, benzetme ve etkileşim yoktur (Stöckl, 2004: 201); aktarım tek yönlüdür. 36

42 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Kövecses (2002: 4) bu kuramı şu şekilde açıklar: Bilişsel dil görüşünde eğretileme bir kavram alanının diğer bir kavram alanına göre anlaşılması olarak tanımlanabilir. Hayatı yolculuk, tartışmaları savaş, yine aşkı yolculuk, teorileri bina, fikirleri gıda, sosyal kurumları bitki olarak konuştuğumuzda ve düşündüğümüzde ve daha bir çokları buna örnek teşkil ederler. Eğretilemenin bu uygun kısa tanımı, şöyledir: kavramsal alan (A), kavramsal alan (B) dir; yani bu durum kavramsal eğretileme olarak adlandırılan şeydir. Kavramsal eğretileme, bir alanın bir diğer alan bakımından anlaşıldığı iki kavramsal alandan oluşur. Kavramsal alan, tecrübenin tutarlı olarak yapılandırılmasıdır. Yani, yolculuklar hakkında hayatın anlaşılmasında güvendiğimiz tutarlı bilgilere sahibiz Kavramsal eğretilemeyi eğretilemeli dilbilimsel ifadelerden ayırt etmemiz gerekmektedir. İkinci ifade, daha somut kavramsal alanın (yani alan B) dilinden yada terminolojisinden gelen ifadelerdir. Böylece, hayatla ilgili olan ve yolculuk alanından gelen yukarıdaki bütün ifadeler dilbilimsel eğretilemeli ifadeleridir; halbuki onların anlaşılır kıldığı denk gelen kavramsal eğretileme ise HAYAT BİR YOLCULUKTUR. Küçük büyük harflerin kullanımı, bu özel ifadenin dilde bu şekilde yer almadığını ifade eder, ama onun altında sıralı olarak ifade edilen bütün eğretileme ifadelerinin kavramsal olarak altını çizer Kavramsal eğretilemeye katılan iki alanın özel isimleri vardır. Bir diğer kavramsal alanı anlamak için eğretilemeli ifadelerden yararlandığımız kavramsal alan kaynak alan olarak adlandırılırken hayat, tartışmalar, savaş, binalar, gıda, bitkiler ve diğerleri hedef alanlardır. Hedef alan, kaynak alanın kullanımı ile anlamaya çalıştığımız alandır. İki kavram arasında benzerlik ilişkisine bağlı olarak oluşturulan eğretileme dilsel bir biçimdir. Bilişsel dilbilim açısından ise bu benzerlik nesnel benzetme ilişkisinin yanı sıra insan deneyimleri ve tecrübeleri üzerine de temellenmiştir: Vakit nakittir. SOYUT sistematik bağlantı SOMUT Vakit (mapping=yansıma) Nakit Hedef Alan Kaynak Alan Yukarıdaki bu eşleştirmeden günlük dile yansıyan aşağıdaki değişik yorumları çıkartabiliriz: Bu bana 200 $ a mal oldu. Benim çok zamanıma mal oldu. Bu işe çok para yatırdım. 37

43 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Sana çok zaman ayırdım. Baksana, zaman akıp gidiyor. Bu işi yapmak için yeterli zamanın var mı? Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi hedef alan, kaynak alan kullanılarak anlaşılan alandır. Lakoff ve Johnson dilde var olan eğretilemeli dilsel ifadelerin bu kavramsal alanlar bağlamında yorumlanarak farklı yapılar tarzında anlamlandırıldığını ileri sürerler. Kavramsal eğretileme kuramında eğretilemeyi bilmek istiyorsak kaynak alan ve hedef alan arasındaki sistematik bağlantıyı da bilmemiz gerekir. Yukardaki ifadelerde soyut olan kavramı somut kavram üzerinden anlıyoruz. Çünkü soyut kavramlar zaten bilincimizde yerleşmiş durumdadır. Yani vakit nakittir ifadesi bilincimizde zaten yer almaktadır. Eğretilemenin özü bir tür şeyi başka bir tür şeye göre anlamak ve tecrübe etmektir (Lakoff&Johnson, 2005: 27). Vakit nakittir eğretilemesinde sistematik ilişkiyi incelersek; bir işin yapılmasında para ne kadar değerliyse zaman da o kadar değerlidir. Zaman soyut, para ise somut bir kavramdır. Kavramsal eğretilemeleri anlamak için müşterek alanları da bilmemiz gerekir. Kövecses (2002: 16-24) müşterek kaynak alanlar ve müşterek hedef alanların örüntülü yapısını şöyle vermiştir: Müşterek kaynak alanlar: 1. İnsan vücudu 2. Sağlık ve hastalık 3. Hayvanlar 4. Bitkiler 5. Binalar ve yapılar 6. Makine ve araçlar 7.Oyunlar ve spor 8. Para ve ekonomik hareketlilik 9. Pişirme ve yiyecek 10. Sıcak ve soğuk 11. Işık ve karanlık 12. Kuvvetler 13. Hareket ve yön. Müşterek hedef alanlar: 1. Duygu 2. Arzu 3. Ahlak 4. Düşünce 5. Toplum ve millet 6. Politika 7. Ekonomi 8. İnsani ilişkiler 9. İletişim 10. Zaman 11. Ölüm ve yaşam 12. Din 13. Olaylar ve eylemler. Kavramsal eğretileme kuramında eğretilemeler yukarda da görüldüğü gibi sınırlı sayıdaki kavramların kullanılması sonucu elde edilmektedir. Aynı şekilde eğretilemeli ifadelerin tesadüfi olmadığı ve belirli düşünce ve algılamaya dayalı olduğunu da bu durumda söylemek mümkündür. 2. TERİM BİLGİSİ VE BİR RENK ÖRNEĞİNDE GÜNÜMÜZ EĞRETİLEME ANLAYIŞI Aristoteles ten başlayan ve devam eden süreç içerisinde yukarıdaki kuramlarda da görüldüğü gibi eğretileme iki unsur, daha doğrusu birbiriyle bağdaşmayan iki unsur arasındaki bir ilişkiyi ortaya koyar. Aristoteles bunu tür ve cins ler arası ilişki olarak ön planda ifade ederken her iki alanı da 38

44 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): benzerlik veya örnekseme ilişkisine göre ele alır. Daha sonraki farklı eğretileme kuramlarında alanlar arasındaki benzerlik ilişkisinde farklı terim bilgisi kullanılır. Weinrich (1976: ) bunu imgesel alan (Bildfeld 2 ) içerisinde açıklar. Bu alanlar imge veren ve imge alan olarak ifade edilir. İmgesel alanlar kültüre bağlı görüşleri de aktarırlar (Ingendhal, 1971: 131). Bilişsel eğretileme kuramında artık günümüzde kaynak alan ve hedef alan temel kavram olarak geçerlilik kazanmıştır. Böylece eğretileme anlayışına yeni bir terim bilgisi daha girmiştir. I.A.Richards ın 18. yüzyıldaki eğretileme anlayışına göre hazırladığı eğretileme kuramında eğretileme iki düşünceyi bir arada bulundurur. Bunlar ana unsur (İng. Tenor=konu, benzeyen) ve yan unsurdur (İng. Vehikel= taşıyıcı, eğretilemeli ifade, benzetilen). Taşıyıcı nın görevi konu yu açıklamaktır. Eğretileme işlevsel olarak taşıyıcı nın konu ya anlamsal özellikleri aktarmasına dayanır (Stöckl, 2004: 203). Karşılıklı etkileşim sonucu anlamsal olarak ortaya çok yeni düşünceler çıkmaktadır. Burada dinleyici/okuyucunun hangi anlamsal özelliklerin hedef alana aktarıldığını bilip bilmediği sorunu ortaya çıkabilir. Çünkü okuyucu/dinleyicinin imgelem gücünde bir çağrışım, yorumlama alanı açılmaktadır. Elbette bağlamda mantıklı ve uygun özellikteki aktarmalardan okuyucu/dinleyici bunu çıkaracaktır. Eğretilemeli bir ifadede taşıyıcı ve konu birlikte bulunurlar. Bu süreç içerisinde bağlam sürece anlamsal boyutta bir katkı sağlar. Konu ana özne, taşıyıcı ise eğretilemenin ana özneye aktarıldığı sözcük veya imgedir. Karşılıklı etkileşimden ortaya çıkan yeni anlamların sınırsız çağrışımlara ve yorumlara sahip olması dilde çok üretken bir eğretileme anlayışını da ortaya koyar. Anlamsal özelliklerin boyutuna göre taşıyıcı, konuyu anlamsal aktarım açısından yönlendirecektir. Bunun boyutu elbette konudaki anlamsal özelliklerin boyutuna göre değişkendir. Bunu bir örnekle şu şekilde açıklayabiliriz: 1 Konu ve taşıyıcı karşılaştırması, Örn. Oto tamircim (konu) hırsızdır (taşıyıcı). Konu daki anlamsal boyutu ve taşıyıcı nın aktarabileceği özellikleri tespit edelim, Örn. Oto tamircisi: beceriklilik, iş, masrafların faturaya geçirilmesi. 2 Jost Trier tarafından 1930 lu yıllarda ortaya çıkan Almanca Wortfeld (Sözcük alanı) kavramına karşılıkolarak Weinrich tarafından ortaya altılan Almanca bir kavram. 39

45 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Örn. Hırsız: dolandırmak, para çalmak, haksız kazanç elde etmek. Eğretilemeli anlamın yapılandırılması. Örn. Oto tamircim az bir iş karşılığında çok para alıyor. Weinrich e (1976: 284) göre eğretilemeli ifade imge veren olarak ifade edilir. İmge alan imge verenin aktarıldığı yerdir. Bazı durumlarda imge veren zorlukla anlaşılır. Bir eğretilemenin imge veren ve imge alanları arasındaki ortak payda benzerlikleridir. Max Black 1954 yılında Die Metapher adlı araştırmasında odak (İng. Focus= eğretilemeli ifade) ve çerçeve (İng. Frame) birbirinden ayırır ve eğretilemeyi bütün cümle düzeyinde inceler (Schmitz-Emans, 2010). Black eğretilemeli ifadeyi odak, bu ifadeyi içeren cümleyi de çerçeve olarak tanımlar (Eckard, 2005: 35). Buna göre bir eğretilemeli ifade (odak) bir başka ifadenin (çerçeve) içerisine yerleştirilir ; odağın anlamı çerçevenin anlamıyla etkileşim içerisine girer ve böylece çerçevenin anlamı değişir. Kavramsal eğretileme genel bir tanıma göre, sistematik bağlantı içerisinde bir tanesi hedef alan (x) ve bir diğeri kaynak alan (y) olan farklı iki kavramsal alanda görev yapan eğretilemeli bir aktarımdan oluşur. Bir diğer alternatif tanımı da Feyaerts (1997: 45) yapar: Eğretileme, farklı bilgisel alanlardaki iki düşüncenin yansımasıdır (İng. mapping), böylece bunlardan bir tanesinin (hedef alan=ing. target domain) diğerinin (kaynak alan=ing. source domain) hedefindeki yeri olarak anlaşılması ve yapılandırılmasıdır. Her iki düşünce arasındaki kavramsal ilişkilerin şekli, benzerlik ilişkisine göre belirlenir. Bu benzerlik ilişkisi nesnel algılanabilir bir benzerlik değil, aksine kavramsal bir benzerliktir. Sonuçta bir benzerlik ortaya çıkar ama temelde benzerlik üzerine yapılandırılmaz. Antik dönemden itibaren 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar geçen süre içerisinde eğretilemenin iki alan arasında gerçekleşen bir süreç olduğu göze çarpar. I.A Richards tarafından ortaya atılan ve Max Black tarafından etkileşim olarak kullanılan kuramda ise; alanlar arası değil, sadece tek bir eğretilemeli ifadenin kullanımı söz konusudur. Bilişsel eğretileme kuramında hem genel olarak Black ın kullandığı Projection 3 (yansıtma) hem de matematikten alınan bir kavram olan Mapping (haritalama, eşleme, yansıma) 3 Projection veya Mapping kavramı yaygın bir şekilde, hangi yapının hedef alana yansıtıldığı ve hangi sınırlandırılmış koşullarda etkili olduğu konusunda tartışmalıdır (bkz. Kohl, 2007:43) 40

46 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): 29-43, Kövecses tarafından da halihazırda tartışmalı olarak Y olarak X kullanılmaktadır (Kohl, 2007: 40). Eğretileme kuramlarında kullanılan değiştirim, aktarma, etkileşim veya yansıma ve Y olarak X kavramları, gerçekleşen bu süreçte ne zihinsel algılamayla elde edilebilir ne de bilişsel ve dile bağlı yetenekle analiz edilebilir bir özellikte olduğu için tanımlamanın açıklanması yalnızca eğretilemeli yolla mümkün olmaktadır (Kohl, 2007: 41). Bunu açıklamak için aşağıda bir örnek cümle üzerinde eğretileme sürecini ele alalım: Sabah ışığı, ufku kına rengine boyadı dizgisinde ortaya çıkan eğretileme sürecini her bir farklı eğretileme kuramında açıklamaya çalışırsak; Değiştirim : Bilişsel veya anlamsal içerikte bir değişiklik olmadan eğretileme asıl sözcüğün yerini alır. Kırmızı veya kızıl yerine cümlede kına rengi kullanılmıştır. Bunun yerine şöyle de diyebiliriz: Sabah ışığı kızıl bir renk aldı. Kına sözcüğü yerine kızıl rengi getirdiğimizde benzerlik ilişkisine uygun bir şekilde yer değiştirmiş oluruz. Aktarma: Burada bu ifadeyi üreten kimse kına rengini (burada kızıl renk olarak düşünülmüş) sabah gün ağarmasındaki güneşin ufuk çizgisinde oluşturduğu kızıl renge benzeterek bir aktarma yapmıştır. Kızıl rengi aktarmada hangi düzlemde kullandığını bilemeyiz. Duygusal olabilir veya bilişsel-dilsel yada tamamen bilişsel olabilir. Etkileşim: Burada iki tasarım, eğretilemeli ifade=odak ve çerçeve arasında gerçekleşen karşılıklı bir etkileşim vardır. Eğretilemeli ifade kına rengi özellikle belli bir kültürdeki kına yakmayı çağrıştırır. Eğretileme renge odaklanır. Sabahın ufuk çizgisinde oluşan renkle ilişkilendirilir. Eğretileme sabah gün ışığının ufuk çizgisindeki oluşan kızıl rengi ile kına rengi arasında bağlantı kurarak bir düğün veya bir geleneğin çağrışımını kına rengindeki gün ışığı ile açıklar. Buradaki duygular renk ilişkisi ile verilir. Aktarmada renk birleşiminin yanı sıra bir gelenek de önemli bir rol oynamış olur. Yansıma: Eğretileme iki kavramsal alanı bir ilişki içerisine sokar: sabah ışığı ve kına rengi. Sabah ışığı düşüncesine bir yapı kazandırmak için her iki alanı bir ilişki bağlamında ele alır. Kına renginin belirdiği yer ufuk çizgisidir. Her iki kavramsal alanın odak noktasıdır. Sadece ufuk çizgisinin aldığı renk sabah ışığına yansıtılır. Y olarak X: Burada bu ifadeyi üreten kimse sabah ışığının ufuk çizgisindeki rengini kına rengi ile hayal etmektedir. X, Y olarak anlaşılır. Sabah ışığı ufuk çizgisinde kına rengindedir. 41

47 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): SONUÇ Eğretileme, dil sistemi içerisinde ortaya çıkan bir sapmadır. Daha doğrusu dilin kullanımındaki bir sapmadır. Alman filozof, dilbilimci Wilhelm von Humbold un da ifade ettiği gibi dilin durağan (ergon=dilin bitmiş bir bütünlük) değil aktif (energia=sürekli bir etkinlik) yapısını ortaya koyan en önemli bir görüngüsüdür. Normal dil kullanımı dışında birbiriyle bağdaşmayan iki anlamsal alanın karşılıklı etkileşimi sonucu ortaya çıkan yeni bir anlamıdır. Dilin normal kullanım kurallarındaki bir aykırılıktır. Kavramların arkasına gizlenmiş çok oylumlu anlamsal bir yapıda olduğu için hem gündelik yaşamda hem de bilim dilinde yeni, bilinmeyen veya soyut kavramların adlandırılmasında önemli rol oynar. Eğretilemeli anlam genellikle bir uzlaşı sonucu kabul edilebilir düzeyde olabildiği gibi okuyucu/dinleyici açısından da yorumlanabilir yeni bir anlamdır. Yeni bir anlam diyoruz çünkü bu anlam yaşadığımız dünyadaki tüm tecrübe ve deneylerimiz sonucu zihinlerimizde şekillenen ve dilin de harekete geçirici gücü sayesinde ortaya çıkan yeni bir ürünüdür. Sözbilim alanına aittir ancak felsefe, teoloji, sosyoloji gibi diğer disiplinlerin de ilgi alanı içerisine girmektedir. Dilin kullanıldığı bütün bilim dalları içerisinde karşılaşılan yaygın bir görüngüdür. Açıkçası insanların kendi aralarında, ister yazılı ister sözel olsun her türlü iletişimlerinde bilerek veya bilmeyerek kullandıkları bir olgudur. KAYNAKLAR Aristoteles (2008), Poetik, Stuttgart: Philipp Reclam Black, Max (1996), Die Metapher, In: Theorie der Metapher. Hrgb. Von Anselm Haverkamp 2. Auflage, Darmstadt: WB Braak, Ivo (1990), Poetik in Stichworten, 7., überarb. und erweit. Auflage Kiel: Verlag Ferdinand Hirt Debatin, Bernhard (1995), Die Rationalität der Metapher, Berlin: De Gruyter Eckard, Rolf (2005), Metaphertheorien, Berlin: De Gruyter Feyaerts, Kurt (1997), Die Bedeutung der Metonymie als Konzeptuellen Strukturprinzips, Leuven Ingendhal, Werner (1971), Der metaphorische Prozeß, Düsseldorf Jäkel, Olaf (1997) Metaphern in abstrakten Diskurs Domänen, Frankfurt: Peter Lang 42

48 İspirli, Ö.L. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Kallan, Paul (2009), Die Semantik der metaphorischen Welt, Frankfurt: Peter Lang Kohl, Katrin (2007), Metapher, Stuttgart: Verlag J.B Metzler Kövecses, Zoltán (2002), Metaphor A Practical Introduction, New York: Oxford University Press Lakoff George/ Johnson Mark (2005), Metaforlar, Hayat, Anlam ve Dil, çev. G. Yavuz Demir, İstanbul: Paradigma Richards, Ivor Armstrong (1965), The Philosophy of Rhetoric, Oxford Roggenbuck, Simone (2005), Die Wiederkehr der Bilder, Tübingen: Narr Verlag Schmitz-Emans, Monika (Erişim ) Schwarz, Monika (2008), Einführung in die kognitive Linguistik, 3. Erw. Auflage München : Fink Verlag, Stöckl, Hartmut (2004), Die Sprache im Bild, das Bild in der Sprache, Berlin: De Gruyter Verboven, Hans (2003), Die Metapher als Ideologie, Heidelberg: Universitätsverlag Winter Weinrich, Harald (1976), Sprache in Texten, Stuttgart: Klett Zimmermann, Ruben (2000), Bildersprache verstehen, München: Wilhelm Fink Verlag 43

49 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): İbn Kemal in Risâle Fî Duhûli Veledi l-bint Fi l-mevkûf Ala Evlâdi l-evlâd Adlı Risalesi Bağlamında Osmanlı Zürrî (Evlatlık-Evladiye) Vakıf Uygulamasında Evlâd ül-evlâd Meselesi Ahmet İnanır 1 Özet Osmanlı Devleti nin resmi olarak tatbik ettiği İslâm hukuku, Hanefi hukukçularının görüşlerinden oluşmuştur. Osmanlı hukukçuları da kendilerinden önceki dönemlerde meydana getirilmiş zengin bir hukuk külliyâtı devralmışlardır. Fakat bu külliyât içinde bir mesele hakkında birbirinden farklı veya birbirine zıt görüşler bulunmaktadır. Osmanlı hukukçuları karşılaştıkları hukukî sorunların çözümünü bu görüşler içinden farklı tercihlerde bulunmak suretiyle çözümlemekteydiler. Yavuz Sultan Selim, memlekette hukuki birlik ve emniyeti sağlama adına o dönemde önemli bir mesele haline gelen evlâdü l-evlâd yani çocukların çocuklarına şeklinde yapılan zürrî vakıflardan kimlerin yararlanabileceği meselesini ve Hanefi âlimlerinin mertebelerini ortaya koymasını dönemin ileri gelen hukukçusu İbn Kemal den talep etmiştir. O da bunun üzerine çalışma konusu risaleyi kaleme almıştır. İbn Kemal, bir zürrî vakıf te sis edilirken vakfedenin iradesini beyan şekline göre değişen hukuki hükümleri mezhep hukukçularının görüşlerini doğrultusunda derinlemesine tahkik etmiştir. Neticede evlâdü l-evlâd ifadesi kullanılarak kurulan vakıflardan kızdan torunların da yararlanması görüşünü tercih ettiği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: İbn Kemal, Yavuz Sultan Selim, Hanefi mezhebi, Zürrî vakıf, Kızdan torun Evlâd ul-evlâd Issue in Ottoman Family Foundation (Evlâdiye-Evlatlık) Application under the Light of Ibn Kemal's Booklet Entitled Risâle Fî Duhûli Veledi l-bint Fi l-mevkûf Ala Evlâdi l-evlâd Abstract Islamic law as applied by the Ottoman state officially was composed of opinions of the Hanafi jurist s. The Ottoman jurists were inherited a rich corpus of law formed by the previous periods and in this collection there were different and opposing opinions on the same issue Ottoman jurists chose to square up to problem differently. In order to provide legal unity and safety in the country Yavuz Sultan Selim asked İbn Kemal the most eminent jurist at that period to solve the issue of who can 1 Yrd.Doç.Dr., Gaziosmanpaşa Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 44

50 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): benefit from Evlâdü l-evlâd namely children s children foundations which have become an important issue at that time and also to determine the ranks of the Hanafi scholars. So he wrote this treatise on the subject of study. Ibn Kemal examined deeply the legal provisions changing on the basis of the founders declarations when a foundation is being established according to the opinions of sect jurists. In the end, it was concluded that the grandchildren born from daughter can also benefit from the foundations established with the name children s children. Key Words: Ibn Kemal, Yavuz Sultan Selim, Hanafi scholars, Family foundation, Child from doughter GİRİŞ Müctehid imamlar devrinden Osmanlılar dönemine gelinceye kadar asırlar geçmiş ve bu süreçte binlerce hukukçu yetişmiştir. Üstelik müteahhirîn hukukçular, mütekaddimîn hukukçuların görüşlerini de inceleyerek değişen örf ve âdetleri, zamanın fesâdını ve zarûret hallerini de dikkate alarak yeni hükümlere ulaşmışlardır. Özellikle mezhep imamlarından hükmü naklolunmayan bazı meselelerde şer î hükmü belirlerken birbirleriyle ihtilafa düşmüşlerdir. Dolayısıyla Hanefi mezhebinde bazen aynı meseleyle ilgili birçok farklı görüş bulunmaktadır. Meselâ İmam Ebû Yûsuf (ö.182/798) ve Muhammed (ö. 189/805) bazı meselelerde hem hocaları Ebû Hanife (150/767) ye hem de birbirlerine, bazı meselelerde ise Züfer (ö. 150/767) her üçüne birden muhalefet etmektedir. Hatta bazen Ebû Hanife den iki görüş rivayet edilmekte, bazen bunlardan birinden rucû ettiği söylenmekte, bazen bu rucû da sabit olmamaktadır. Bu defa hangisinin önceki ve hangisinin sonraki rey olduğu sorunuyla karşılaşılmaktadır. Bu durum aynı şekilde talebeleri için de söz konusu olabilmektedir (Ebu Zehra, 1999: 465). Osmanlı Devleti nin resmi olarak tatbik ettiği İslâm hukuku da Hanefi hukukçuların hepsinin görüşlerinden oluşmaktadır. Osmanlı hukukçuları kendilerinden önceki dönemlerde oluşmuş zengin bir hukuk külliyâtı devralmış ve bu külliyât içinde bir mesele hakkında birbirinden farklı veya birbirine zıt görüşler içinden birini diğerine tercihte zorlanmışlardır. Osmanlı sultanları da dönemlerinde ortaya çıkan hukukî meseleleri ulemadan hukukî görüşler alarak, devlette hukukî emniyet ve birliği sağlamak ve kamu yararını gözetmek adına gerektiğinde bu görüşleri kanunlaştırmak suretiyle sorunların üstesinden gelmeye çalışmışlardır. Aksi takdirde bir meselede bir devletin sınırları içinde aynı mezhepte farklı uygulamalar ortaya çıkabilmekte bu da hukuki birliği 45

51 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): ortadan kaldırarak tebaânın adalete güvenini zedeleyebilmektedir. İbn Kemal (ö. 940/1534) in bahse konu olan risalesinin girişinden hareketle Yavuz Sultan Selim ( ) döneminde de buna benzer bir sorunun yaşandığı anlaşılmaktadır. Hukukçuların farklı mezhep imamlarının görüşlerinden hareketle bu sorun etrafında birbirinden farklı hükümler verdiğinden sultan, hukuki birliği ve emniyeti sağlama adına mezhep imamlarının hukuki mertebelerinin belirlenerek konuyu belli bir kurala bağlama gereği duymuştur. İbn Kemal de eserinde bu dönemde evlâdü l-evlâd yani çocukların çocuklarına şeklinde yapılan zürrî vakıflardan kimlerin yararlanacağı sorununun kamuoyunun gündemini meşgul ettiğini belirtmiştir. Bu amaçla Yavuz Sultan Selim, o dönemde ileri gelen bir hukukçu olan İbn Kemal den hem bu meseleyi hukuken aydınlatmasını hem de fakihleri tasnif etmesini talep etmiştir. O da bunun gereği olarak konuyu etraflıca inceleyen Risâle fî Duhûli Veledi l-bint fi l-mevkûf ala Evlâdi l-evlâd 2 adlı bu risaleyi kaleme almıştır (İbn Kemal, 1049: vr. 49b-51b) 3. Dolayısıyla İbn Kemal in bu konuda vardığı hüküm ve yaptığı tasnifin Osmanlı hukuku ve yargısı bakımından resmi bir yönü olduğu da anlaşılmaktadır. İbn Kemal e gelinceye kadar pek çok hukukçu tarafından sosyal realiteleri dini esaslara uydurmak gayesi ile İslâm hukukunun tedvinine 2 Risâle fî Duhûli Veledi l-bint fi l-mevkûf ala Evlâdi l-evlâd adlı İbn Kemal e ait Süleymaniye Kütüphanesi, Süleymaniye No: 1049, Varak 49b-51b kayıtlı risale esas alınmıştır. (Bu risale aynı kütüphanenin Hacı Mahmut Efendi, 1006, vr. 55b-57a arasında da kayıtlıdır). Risalenin sonunda eserin Cemaziyelevvel in başlarında 954/1547 tarihinde istinsah edildiği ifade edilmiştir. Girişindeki ifadelerden ayrı bir risale olduğu zannedilerek el-mes eletü s-sâire fi l- Bilâd adıyla kaydedilmiştir. Yapılan incelemede bunun da aynı risale olduğu görülmüştür. Birçok kütüphanede müstakil risale olarak yer alan Tabakâtu l-fukahâ adlı bölüm bu risalenin sonunda yer almaktadır (Bahçıvan, 1993: 149). Risale bazı araştırmacılar tarafından tahkik edilmiştir. (Bkz. Salim Özer, 1991; Halid Abdullah Şuayb, 2002/1423). Ayrıca tarafımızdan yapılan İbn Kemal in Fetvaları Işığında Osmanlı da İslam Hukuku adlı doktora tezinde risaleye kısaca temas edilmiştir. (bkz. İnanır, 2008: 78-82). Sümeyye Özdemir tarafından da Zürrî Vakıflarda Kullanılan Çocukların Çocukları Lafzın Vâkıfın Kızının Çocuklarını Kapsaması (Hatibzâde, Kemalpaşazâde ve İbn Nüceym in Risaleleri Bağlamında) adlı bir yüksek lisans çalışması yapılmıştır. Ancak bu çalışmada konuyla ilgili üç risale ele alındığından İbn Kemal in risalesi hak ettiği kapsamda ele alınmamış, üç risaleden hareketle konu değerlendirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca birçok kaynağa temas edilmemiş hatta İbn Kemal in Süleymaniye Kütüphanesindeki kendi risalesi yerine ikinci el kaynak kullanılmıştır. Yine de bu çalışma alana önemli bir katkıda bulunmuştur. (Bkz. Özdemir, 2011) 3 Risalenin girişinde İbn Kemal, Yavuz Sultan Selim e Halifet ür-rahman, Sâhibü z-zaman, memlekette huzur ve emniyeti sağlayan, hiçbir tavsif, ta rif ve beyana ihtiyacı olmayan, Ebu l- Fütûh (fethetmelerin babası), Osmanoğullarının medâr-ı iftiharı Sultan Selim Han şeklinde hitap etmektedir. İbn Kemal in özellikle Halife unvanını zikretmesi risalenin Mısır Seferi nden sonra tarihleri arasında yazıldığını göstermektedir. 46

52 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): çalışıldığı sırada, umumi hayatta iyice yerleşmiş olan vakıf müessesesinin hukuki mahiyetini tespit etmiş, evladü l-evlâd sorununu da ele almıştır. Hanefi külliyâtında ilk defa doğrudan Hilâl (ö. 245/858), daha sonra da Hassâf (ö. 261/874) bu sorunu ele almıştır. İmam Muhammed ise bu soruna doğrudan değil de dolaylı bir şekilde değinmiştir (Halid Abdulah Şuayb, 2002: 12). Osmanlı döneminde yazılan risaleler çoğunlukla güncel meselelerle doğrudan irtibatlı olup, döneminin sorunlarını irdeleyen belgelerdir. Vakıflar Osmanlı toplumunun en önemli kurumlarından biri olmasına rağmen maalesef Osmanlı döneminde yazılmış olan vakıf hukuku ile ilgili risalelerin bilhassa aile vakfı ile ilgili risalelerin envanterinin dahi henüz çıkartılmamıştır. Alanla ilgili çalışmaların vakıfların hukukî yönlerinin değil de daha ziyade tarihi yönlerinin çalışıldığı görülür (Özcan, 2005: ). Osmanlı Devleti nde XV. yüzyılın sonları ve XVI. yüzyılın ortalarına doğru vakıflarda ciddi bir hareketlilik görülmektedir. Bu hareketliliğin bir yansıması da vakıfların hukukî yönlerine ilişkin yazılan eserlerin sayısının artmasıdır (Özdemir, 2011: 100) Evladü l-evlâd sorunu da İbn Kemal den önce ve sonra Osmanlı hukukçularının da gündemini meşgul eden hatta en fazla mesai harcadıkları konulardan biri olmuştur. 4 Bunun sebebi de çalışmanın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği üzere başta İbn Kemal olmak üzere hukukçuların bu konuda önceki imamlardan nakledilen görüşlerden birini diğerine tercihte oldukça zorlanmış olmalarıdır. Hatibzâde Muhyiddin Efendi (ö. 901/1496) bu sorunu dirayete ve usûl kaidelerine uygun olan ve görüşleriyle amel edilen muteber fıkıh kitaplarından nakledilen rivayet dikkate alınır, muteber bir delil zikretmeksizin mücerret bir naklin dikkate alınmayacağını ifade ederek sorunu çözmeye çalışmıştır (Özdemir, 2011: 121). İbn Kemal ise bu sorunun çözümünü ancak fakihler arasında hiyerarşik bir tasnif yapmak sûretiyle aşma yoluna gitmiştir. Şimdi İbn Kemal in adı geçen risalesi örneğinde Osmanlı dönemi hukukçularının şer î hüküm verme yöntemlerini ve İslam hukukunun her devirde uygulanabilme esnekliğini ortaya koyması bakımından bir örnek olarak düşündüğümüz zürrî vakıf kurarken kullanılan evlâdü l-evlâd ifadesinin 4 Bu eserlerden bazısı şunlardır: er-risaletü l-müteallika bi l-vakf ale l-evlâd: İbn Kutluboğa ya (879/1474) ya ait olan bu risalenin diğer bir adı da el- isme ani l-hatâi fî nakzi lkısme dir. Risâle alâ kavlî Kâdîhân: Lev kâle racülün ardî hazihî mevkûfe: Bu risale, Hatibzâde ye (901/1496) aittir. Risale fî duhûli evlâdi l-benât tahte lafzı l-veledve l-evlâd:bu 47

53 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): vakıflar hukukunda kızdan torunlara da bu vakıftan yararlanma hakkı verip vermeyeceği sorunu ele alınacaktır. 1. Osmanlı Uygulamasında Vakıf Müessesesi İslam bir yardımlaşma ve dayanışma dinidir. Osmanlı toplumunda vakıflar da hayırseverlik duygusunun müesseseleşmiş hali olup kişiyi Allah (c.c.) ya yaklaştıracak, öldükten sonra da amel defterinin açık kalmasını sağlayacak bir sadaka-yı câriye olarak değerlendirilmiştir. Hayırlı olan her hizmetin ibadet olduğu anlayışının sonucu olarak vakıflar, toplumun hayrına olan her sahada sağlam bir sigorta vazifesi ifa etmiştir. İslam hukuku da vakıf, sadaka, nafaka ve zekât yoluyla toplumda fakirleri rahatlatacak tedbirleri almıştır. Kişileri aile bireylerinin fakir üyelerine sabit oranlarda nafaka ödemekle yükümlü tutmuş ve bu haktan yararlanamadıkları takdirde vakıflardan yararlanma hakkı tanımıştır (İnanır, 2008: 257) Vakfın Tanımı Vakıf kelime olarak, durma, durdurma, hareketten alıkoyma, hapsetmek, tasarruftan alıkoymak ve sebil kılmak anlamlarına gelen bir kelimedir (İbn Manzûr, t.y.: III, 969; Yediyıldız, 1986: XIII, 153; Zuhaylî, 1994: X, 243). Istılahta ise mezheplere göre farklı tarifi vardır (Yediyıldız, 1986: XIII, 154; Ertuç, 2007: 8). Hanefi mezhebinde İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed hocaları İmam Ebu Hanife den farklı görüştedir. Ebu Hanife ye göre vakıf, vâkıfın mülkü hükmünde kalmak üzere ayn ı hapsetmek ve menfaatini bir hayır yoluna tasadduk etmektir. Buna göre vakfedilen şeyin vakfeden kimsenin mülkiyetinden ayrılması gerekmez (Serahsî, 1993: XII, 27; İbn Hümâm, 1316: V, 37-40, 60; Meydanî, 1998: II, 180; Yediyıldız, 1986: XIII, 154; Zuhaylî, 1994: X, ). Hanefi mezhebinde fetvaya esas teşkil eden Ebu Yusuf ve Muhammed e göre ise; kendisi ile intifâ (yararlanmak) mümkün olan bir malın rakabesinde (aynında), vakfedenin de başkasının da tasarruflarına son verip ayn ı baki kaldığı halde Allah a yakınlık maksadıyla gelirini mübah ve var olan bir harcama yerine hapsetmektir. Buna göre mal, vakfedenin mülkiyetinden çıkar ve yüce Allah a mülk olmak üzere hapsedilmiş olur. İmam Muhammed e göre vakfın bağlayıcı olabilmesi için vakıf konusu malın mütevelliye teslim edilmesi gerekir. Ebu Yusuf a göre ise vakfettim beyanıyla vakıf bağlayıcı hale gelmekte ve vakfedenin mülkiyetinden risale, İbn Nüceym e (970/1563) aittir. Risale fi l-vakf ale l-evlâd. Bu risale, İbn Gânim el- Makdisî ye (1004/1596) nispet edilmiştir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Özdemir, 2011: 2-3). 48

54 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): çıkmaktadır (İbn Kemal, 1485: vr. 120a; Serahsî, 1993: XII, 28; İbn Hümâm, 1316: V, 40; Yediyıldız, 1986: XIII, 154; İnanır, 2008: 249). Hanefi hukukçulara göre bir vakıf; vakfeden (vâkıf), vakfedilen mal (mevkûf), vakıftan yararlanan (mevkûfun aleyh) ve irade beyanından (vakıf sîğası) oluşur. Bunların ilk üçü kurucu unsuru değil sıhhat şartlarıdır. Vakfı ancak hür, âkil ve bâliğ kimseler kurabilir (Tarablûsî, 1292: 9; Berki, 1946: 48; Zuhaylî, 1994: X, 260vd.). Çünkü o dönemde her ne kadar mana ve kavram olarak mevcut olsa da bugünkü manada tüzel kişiler bulunmadığından vakıf kurmak tamamen kişilerin tasarrufundadır. İbn Kemal e göre, Ebû Hanife ve diğer iki imam arasındaki görüş farklılıklarının sebebi, vakfedilen malın vakfedenin mülkiyetinden çıkıp çıkmaması konusudur. O, Ebû Hanife nin görüşü esas alındığı takdirde, vakfın ancak iki şekilde bağlayıcı olacağını belirtmektedir. Birincisi ictihada açık olması sebebiyle hâkimin bağlayıcı olduğuna dair mahkeme kararı, ikincisi de evimin gelirini vasiyet ettim diyerek vakfı vasiyet gibi yapmasıdır (İbn Kemal, 1485: vr. 120b; İnanır, 2008: 249) Vakıf Çeşitleri Osmanlı döneminde vakıf çeşitleri altı kategoride toplanmıştır. Çalışmamızın konusu vakıftan yararlananlar bakımından zürrî yani evlatlık vakıflar olduğundan diğer vakıf çeşitleri kısaca zikredilecektir Mülkiyetleri Bakımından (Sahih-Gayr-ı Sahih) Sahih vakıflar, gelir kaynakları ferdi mülklerden oluşan vakıflardır. Asıl vakıf denilince sahih vakıflar kastedilir. Gayr-ı sahih vakıflar, gelir kaynaklarının tamamı temlikname ile veya başka bir şekilde padişahın izni ile sağlanan vakıflardır Gelirleri Bakımından (Menkul-Gayr-ı Menkul) Menkul vakıflar, para, silah, kumaş, at vs. gibi taşınması mümkün olan nesnelerden oluşan vakıflardır. Gayr-ı menkul vakıflar ise taşınması mümkün olmayan arazi, arsa vb. gibi mülklerden oluşur Kendisinden Yararlanma Bakımından (Müessesat-ı Hayriye- Akar-Avârız) Müessesat-ı hayriye vakıfları, doğrudan doğruya kamu hizmeti görmek amacıyla kurulan vakıflardır. Akar, vakfın amacına uygun hizmet edebilmesi için onu finanse eden gelirlere denir. 49

55 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Avârız vakıfları, bir mahalle veya köy ahalisinin beklenmedik ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan vakıflardır Kiralanmaları Bakımından (İcareteynli-Mukataalı) İcareteynli vakıflar, icare-yi muaccele denilen vakıf akarın gerçek kıymetine yakın peşin kira bedeli ile icare-yi müeccele denilen her ay veya her yıl periyodik olarak ödenen kira bedeli karşılığında kullanılan vakıflardır. Mukataalı vakıflar, vakıf bir arazi üzerindeki bina ve ağaçların mülk olduğu bir akarda, mutasarrıfı tarafından her yıl vakfa verilmek üzere kiraya bağlanan vakıflardır İdareleri Bakımından (Mülhak-Mazbut) Mülhak vakıflar, Evkaf Nezareti nin kontrolünde olmakla beraber mütevellileri tarafından idare olunan vakıflardır. Mazbut vakıflar, hem yönetimi hem de denetimi Evkaf Nezareti nin kontrolünde olan vakıflardır Yararlananları Bakımından (Hayri-Zürrî) Hayri vakıflar, zürrî vakıfların aksine ne kendisine ne de akrabalarına herhangi bir gelir tahsis etmeyen, sadece hayır amacıyla kurulan vakıflardır. (Yediyıldız, 1986: XIII, ; Öztürk, 1995: ; Kazıcı, 1985: 82-97; Akgündüz, 1988: 200). Hayri vakıflar doğrudan doğruya hayır amacıyla kurulan tüm insanlığa veya sınırlı bir kesime, mesela sadece fakirlere ve kimsesizlere yardım için kurulan vakıflardır. (Yener, 1992: 92vd.) Hayri vakıflarda vâkıfın ailesinin de bu vakıftan yararlanması mümkündür. Bu husus, yani vâkıfın ailesinin de bir vakıftan yararlanması o vakfın hayri olma özelliğini kaybettirmez. Bu tür vakıflarda amaç, herkesin yararlanması olduğuna göre, vâkıfın ailesi de "herkes" kavramı içinde sayılmalıdır (Akgündüz, 1988: 200 vd). Vakıflar içinde hayri vakıflar çoğunluğu teşkil eder. Bunlar sayesinde Osmanlı toplumu için hayatî öneme haiz olan günümüzde devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve sosyal yardımlaşma gibi birçok hizmet yerine getirilmiştir. (Kozak, 1985: 20-27; İnanır, 2008: 257) Osmanlı Devleti nde vakıf adeta toplumsal bir ruh hâline gelmiş; zenginler yanında mütevazı imkânlara sahip pek çok kişi vakıflar kurmak suretiyle öldükten sonra da amel defterinin açık kalmasını amaçlamıştır. (İbn Kemal, 2868: vr. 150a). 50

56 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Çalışma konumuz hayri vakıflar olmadığından daha fazla detaya girilmeyecektir. Şimdi İbn Kemal in risalesi çerçevesinde zürrî vakıflar ele alınacaktır. 2. Zürrî Vakıflar 2.1. Zürrî Vakıfların Tanımı ve Hukuki Yönü Zürrî vakıflar, vakfedenin zengin yahut fakir hısımlarının yararlanması amacıyla kurulan vakıflardır ki buna evlatlık, zürrî veya ehlî vakıflar da denilir (Ebu Zehra, 1971: 188; Akgündüz, 1988: ). Vâkıfın ihtiyaç sahibi hısımları bulunması halinde bunların ihtiyaçlarını temin için vakıf yapması ve önce hısımlarına daha sonra da fakirlere tahsis etmesi makul ve yerinde bir iştir. Fakir hısımlar kendilerine vakıf yapılmamış olsalar da fakirler grubundan yapılan vakıftan yararlanabilir. Ancak zürrî vakıflarda zengin hısımlar da bu kuruluşların gelirlerinden yararlanma hakkına sahip olması münasebetiyle zürrî vakıfların şer an câiz olup olmaması hususu Hanefi mezhebinde tartışılmıştır. Ebû Hanife ve İmam Muhammed e göre vâkıf vakfını nihayete, ebediyen sonu gelmeyecek bir cihete tahsis etmelidir. Nihayetini zikretmeyecek olursa sahih olmaz. Çünkü te bid (ebedî kılmak) vakfın cevazı için şarttır. Sonu gelecek bir cihetten söz etmek ise manen onun için bir vakit tayin etmektir ki bu da meçhule yapılan bir vakıf olduğundan vakfın cevazına manidir. Ebu Yusuf a göre ise vakıfta te bid şart değildir. O, vâkıf sonu gelebilecek bir cihetten söz etse de etmese de neticede fakirlere ait olur (İbn Hümâm, 1316: V, 48; Zuhaylî, 1994: X, 279). Ayrıca İmam Muhammed vâkıfın vakıftan yararlanmasını ve kendisine vakfetmesini de câiz görmez. Ona göre, vakıf temliki bir tasarruftur ve vakıfta ise temlik teslimle olur. Temlik ve teslimden sonra vâkıfı, vakfedilenin aslında veya gelirinde zilyet kabul etmek temlike aykırıdır. İmam Ebu Yusuf a göre ise vakıf, vakfedileni vâkıfın mülkü olmaktan çıkarıp, Allah ın mülküne dâhil eden bir tasarruf olduğu için vâkıfın bundan sonra kendi nefsine tahsisi Allah namınadır ve vakfın amacına aykırı değildir (Merğînânî, 1990: III, 15; Serahsî, 1993: XII, 31-32, 41-42) 5. Bu sebeple o, vâkıfın hısımları zengin insanlar olsa da sonunda fakirler mevkufun aleyh olarak açıkça belirlenmek sûretiyle zürrî vakıflarının geçerli olması görüşündedir (İbn Kemal, 685: vr. 215a-b; Kadıhan, 1310/1912: III, ; Bilmen, t.y.: 358; Imber, 2004: 151). Nitekim Kayseri 5 Burhaneddin Merğînânî, Hidâye Şerh-u Bidâyeti l-mübtedî, 1. bs., Dâru l-kütübi l-ilmiyye, Beyrut 1990, c. III, s. 15: Şemsüddîn Serahsî, Mebsût, Dâru l-ma rife, Beyrut 1993, c. XII, s ,

57 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Şer iyye Sicili ndeki bir kayda göre, bir aile vakfı kurulurken, vakıftan, iyi hali bilinen fakirlere de yardım edilmesi zikredilmekte, vakıf kurucusunun nesli son bulduğu takdirde, yönetimin beldenin Müslüman idarecilerine geçmesi şart koşulmaktadır (Heyet, 1998: 255; İnanır, 2008: 259). Bu uygulamaya bir başka örnek de tekke ve zaviyelerle ilgili verilebilir. Osmanlı da zaviyelerin geneli, zaviyeyi kurmuş olanların elinde zürrî vakıf olarak bulunmaktadır. Zamanla şeyhlerin evlatları kalmayınca veya şeyhlerin yolsuzlukları görüldüğünde, onların yerine devlet tarafından başka şeyhler atanmıştır. Buralar zamanla zürrî vakıf olmaktan çıkıp toplumun yararlandığı hayri vakıf haline dönüşmüştür (Barkan, 1942: ). Neticede zürrî vakıflar fakirlerin yararlanacağı vakıfların sayısının artmasına yardımcı olmuştur. Zürrî vakıf olan mülkler, mirasçılar arasında paylaşılmadan vâkıfın belirleyeceği şartlar altında sadece belirli kişilerin faydalanması mümkündür. İslam miras hukukunda bir kişi, malının ancak üçte birini vasiyet edebilir, geriye kalan üçte iki mal ise vefatından sonra mirasçılar arasında miras hukuku kaidelerine göre taksim edilmektedir (İbn Kemal, 280: vr. 119b; 685: 226b; 1967: vr. 170a-b; 118, vr. 77a). Eğer bir kimse bütün malını zürrî vakfına dönüştürdüğü takdirde, daha hayattayken malının kontrolünü devam ettirmiş, ölümünden sonra da onu dokunulmaz kılmış, vârislerinin malı satıp kaybetmesinin de önüne geçmiş ve dilediğini de ondan yararlanacak kişi olarak tayin imkânına kavuşmuş olmaktadır. Özellikle vakfedenin azâd edilmiş köleleri, bu yolla mirastan yararlandırılabilmektedir. Ayrıca şer î mirasçı olarak kadınların, vakıf kurucusu başka türlü şart koşmadığı takdirde, mirastan eşit olarak yararlanmasını sağlayabilmekte ya da mirastan mahrum edebilmektedir (Akgündüz, 1988: 206; Imber, 2004: 151; Öztürk, 1995, 138). İstanbul Vakıfları Tahrir Defterleri nde bu şekilde yapılmış çok sayıda vakfa rastlanmaktadır (Barkan, Ayverdi, 1970: XXI-XXV). Son asırlarda zürrî vakıflar aleyhinde Mısır lı bazı hukukçular, İslam miras hukukunu ihlal etmeye vesile olduğu ve ayrıca bunlarda sadaka ve kurbet manasının bulunmadığını gerekçesiyle ilga edilmesi gerektiğini iddia etmişlerdir. Bu görüşlere istinaden bu vakıf Mısır da bir süre yasaklanmış, daha sonra ise tekrar eski uygulamaya dönülmüştür (Ebu Zehra, 1971: 32-35; (Akgündüz, 1988: ). Zürrî vakfa cevaz verenler ise bu vakfın İslam miras hukuku kaidelerine karşı bir savaş açma manası taşımadığını, kişinin vakıf yoluyla değil de bağış yoluyla da zaten istediği tasarrufu yapabileceğini, vakıf yapmasının hayır 52

58 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): kastını gösterdiğini ifade etmişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber (sav), Ebu Talha ya yapacağı sadakalarda hısımlarını tercih etmesini tavsiye etmiştir. Birçok sahabe de mirasçı olsun ya da olmasın yakın hısımlarına vakıflar kurmuşlardır (Ebu Zehra, 1971: ; Akgündüz, 1988: 202). Osmanlı Devleti nde uygulama Ebu Yusuf un görüşüne göredir. Hatta Hanefiliğin pek az yayılmış olduğu Cezayir de bile diğer mezhepler cevaz vermediği halde bütün vakıflar, Ebu Yusuf un görüşüne göre tesis edilmiştir Ertuç, 2007: 44; Köprülü, 1942: 12-13; Bilmen, t.y.: IV, 359). Osmanlı toplumunda zürrî vakıf kuranlar, keyfi tasarrufta bulunmak amacıyla -vakfın amacına aykırı- mütevelliyi o kadar yetkili kılmış ve bu yetkiyi o kadar istismar etmiş olacaklar ki Kanûnî Sultan Süleyman ( ), vâkıfın zürrî vakıflarda her işte mütevellinin görüşünün esas alınması şartına itibar edilmeyeceğini belirten bir ferman yayınlamıştır. Ebussuûd (982/1574), bu gibi şartların 944/1537 tarihli Padişah fermanı ile geçersiz sayıldığını, vakıf muhasebelerinin vakıf mütevellisi ve vakıf nâzırı nezâretinde hâkimin huzurunda görülmesi gerektiğini, mütevellilerin ise yalnızca ârâ-yı sahîha sına itibar edileceğini belirtmiştir 6. Bu fermanın yayımlanmasında, zürrî vakıflarda mütevellinin vakfa zarar veren tasarruflarının etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu ferman, aslında tamamen hayır amaçlı dini bir tüzel kişilik mahiyetinde olan vakıf müessesesinin, devlet tarafından denetim altına alınma gereğinin bir göstergesidir 7. Hatta bu denetimin etkisiyle, zürrî vakıf vakfedenlerin vakıflarının, kadı tarafından Ebû Hanife nin görüşüne dayanarak iptal edilmesinden çekindikleri anlaşılmaktadır. Bu sebeple vakıf şartnamesinde Müslümanların kadılarından bir kadıya arz ettim ve bu vakfı onayladı. diye tescil ettirmek suretiyle vakfın ebediyen iptal edilmesinin önüne geçmeye çalışmışlardır (İbn Kemal, 280: vr. 147b: İnanır, 2008: 261). 6 Tevliyeti evlâda meşrût olan vakfın vakfiyyesinde şart-ı vâkıf: Cemî umûrda re y, mütevellinin ola deyû kaydolunsa, vakf-ı mezbûrun muhâsebesi görülmek lâzım oldukda, mütevellî mi görür, yoksa vakfın nâzırı mı görür? Cevap: Mütevellîlere bilkülliyye irhâ-i ınân (yetki verilmişse) olunup, şart-ı vâkıf ile amel olunmak erba a ve erbaîne ve tis imietin (944/1537) tarihinde ref olunup, re y-i hâkim inzımâmı ile olmak emrolunmuştur. İkisinin mahzarında muhâsebeler re y-i hâkimle görülür. Mütevellînin ârâ-yı sahîhası müsâade olunup, ârâ-yı muhtelifesi reddolunur. Emr-i Şer-i Şerîf dahi budur. (Ebussuûd, 178: vr. 99a); İnanır, 2008: Zeyd-i mütevelli kendi kavliyle muhasebesini kadıya gördürüp eline mühürlü defter alsa, hâlen mürtezika-yi vakf, Zeyd, mezann-ı hiyanet olduğunu kadıya ilam ettiklerinde kadı, Zeyd in muhasebesini tekrar görüp erbâb-ı zimemi yoklamaya kadir olur mu? Beyan buyurub müsab oluna. Cevap: Olur. Harrarahû Fakir Ahmed (İbn Kemal, 2419: vr. 19a). 53

59 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Daha önce de ifade edildiği üzere zürrî vakfında vâkıf, gelirin önce kendisine ve daha sonra soyundan gelenlere gitmesini şart koşar. Vâkıfın vakfederken kullandığı ifadelerin vakıftan yararlananların belirlenmesinde son derece etkilidir. Osmanlı hukukuna göre, vâkıfın evlâdü l-evlâd yani çocukların çocuklarına ifadesiyle kurduğu zürrî vakıftan erkek evlattan torunların yararlanması konusunda bir ihtilaf yoktur. Ancak bu ifadenin kızdan torunları kapsayıp kapsamadığı, dolayısıyla vakıftan yararlanmasının mümkün olup olmadığı, olacaksa ne zaman ve nasıl istihkak sahibi olacakları üzerinde zengin bir literatür oluşmuştur. 8 Konuyu detaylı bir şekilde incelemek çalışmanın sınırlarını aşmaktadır İbn Kemal e Göre Zürrî Vakıflarda İstihkakla İlgili Vâkıfın İradesini Beyan Şekilleri ve Hukukî Sonuçları Vâkıfın şartı Şâri nin nassı gibidir (İbn Nüceym, 2003: 221). İslam hukukunda vâkıfın şartlarına bu derece önem verilmesi, beraberinde vâkıfın irade beyanında kullandığı lafızların yorumlanmasıyla ilgili ciddi bir literatür meydana getirmiştir. Çünkü vâkıfın vakfiyede zikrettiği şartlar, kelimelerden oluşur. Vâkıfın kullandığı bu ifadeler mevkufun aleyhten yani vakıftan kimlerin nasıl yararlanacağını tespit eder. Bu sebeple İbn Kemal çalışmaya konu olan risalesinde, vakıftan yararlanacak kişileri ifade etmek üzere kullanılan kelimeleri birinci derecede çocuklarla sınırlı olan ve birinci derecede çocuklarla sınırlı olmayan ifadeler olmak üzere iki grupta ele almaktadır. Bunların da her biri tekil (müfred) ve çoğul (cem) ifadeler olmak üzere ikişer kısma ayrılacağını belirtmektedir. Bu durumda vâkıf iradesini dört şekilde beyan edebilir: )وقفت على ولدي( vakfettim (a Çocuğuma (وقفت على اوالدي) vakfettim (b Çocuklarıma وقفت على ولدي وولد vakfettim ( c) Çocuğuma ve çocuğumun çocuğuna (ولدي d) Çocuklarıma ve çocuklarımın çocuklarına vakfettim (İbn Kemal, (وقفت على اوالدي واوالد اوالدي).(49b :1049 vr Vâkıfın Çocuğuma Vakfettim. İfadesi ve Hukukî Sonuçları Vâkıf iradesini tekil olarak Çocuğuma vakfettim şeklinde beyan ederse, Hanefi hukukçularından Kadıhan (ö. 592/1196) 9 bu ifadenin zâhir 8 İbn Nüceym, Risâle fî Duhûli Evlâdi l-benât Tahte Lafzi l-veledve l-evlâd, Süleymaniye Kütüphanesi, Çelebi Abdullah, 399 nr., vr. 55a-57b. 9 Kadıhan, Fahrettin Hasan b. Mensur b. Mahmud el-özcedî. 54

60 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): rivayete göre kızdan olan çocukların vakıftan yararlanmasına imkan vermediğini belirtir (Kadıhan, 1310/1912: III, 319). Hanefi hukukçularından Hilâl de Kadıhan la aynı görüştedir. Ancak Hassâf ise, İmam Muhammed in kızdan olan çocukların da vakıftan yararlanacak kişiler arasına gireceği görüşünde olduğuna istinaden Kadıhan ve Hilâl in aksine kızdan olan çocukların da vakıftan yararlanma hakkına sahip olacağı düşüncesindedir. İbn Kemal, Hanefi mezhep hukukçularının ihtilaf ettiği bu konuda zâhir rivayetin sahih görüş olduğu kanaatindedir. Çünkü kızdan olan çocuklar, erkeğin çocuğunun aksine annelerine değil babalarına nispet edilecekleri için bu durumda vakıftan yararlanma hakkına sahip olamazlar (İbn Kemal, 280: vr. 147a; 1049: 49b; Ebu Zehra, 1971: ; Akgündüz, 1988: 204). Osmanlı vakıf uygulamasında zahir rivayetin esas alındığı ikinci kavle itibar edilmediği anlaşılmaktadır (Bilmen, t.y.: 359) Vâkıfın Çocuklarıma Vakfettim. İfadesi ve Hukukî Sonuçları Vakıf kurucusu çocuklarıma vakfettim şeklinde çoğul ifade kullanarak irade beyan ettiği durumlarda mezhep hukukçuları arasında kimden çocukların vakıftan yararlanacağı konusunda ihtilaf vardır. Burhaneddin el- Buhârî (ö. 616/1219) ye göre bu durumda Çocuklar kelimesinin kapsamına erkek çocukların çocukları dâhildir. Kızdan çocuklarının dâhil olup olmaması konusunda ise mezhepte iki rivayet vardır. Bunlardan biri, İmam Muhammed in Siyerü l-kebir adlı eserinin eman bölümünde yer almaktadır. Burada ehl-i harp, müslümanlara Bize ve çocuklarımıza eman verin. dediğinde, bu istek kabul edildiği takdirde, ehl-i harbin hem kendileri hem de erkek çocuklarının çocukları eman almış olur. Fakat ehl-i harp, kız çocuklarının çocuklarına eman almış sayılmaz. Aynı bölümün bir başka yerinde ise, kız çocuklarının çocukları da emana dâhil olacağı belirtilmektedir. Hanefi fakihlerinden Ebû Bekir Muhammed b. Fazl (ö. 931/319) ise, kızdan çocuklarının eman kapsamına girmeyeceği görüşünü benimsemektedir (İbn Kemal, 1049: vr. 49b-50a; 280: vr. 147a). İbn Kemal vâkıfın çocuklarıma vakfettim ifadesinde kızdan çocukların vakfa dâhil olmayacağı ihtilafında -açık bir şekilde ifade etmemiş olsa da- Ebû Bekir Muhammed b. Fazl ın kızdan çocukların emana dâhil olmayacağına dair görüşünü ön plana çıkarmasından kızdan çocukların vakfa dâhil olmayacağı görüşünde olduğu anlaşılmaktadır. 55

61 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Ebussuûd a göre evlâd lafzı bir defa zikredildiğinde birinci batın inkıraz ettiğinde, vakıftan istihkak hakkı fakirlere geçer. O, ikinci batna geçeceği görüşünde olanları hata etmekle suçlar. (Ebussuûd, 223: vr. 127b) Ebu Zehra, 1971: 277; Akgündüz, 1988: 204) Anlaşıldığı kadarıyla İbn Kemal de aynı görüştedir. Osmanlı uygulamasının bu görüşler doğrultusunda olduğu bilinmektedir. (Akgündüz, 1988: 205) Vâkıfın Çocuğuma ve Çocuğumun Çocuğuna Vakfettim. İfadesi ve Hukukî Sonuçları Vâkıf, vakıf kurma iradesini tekil ifade ile çocuğuma ve çocuğumun çocuğuna vakfettim diye beyan ederse bu beyanın kapsamına kızdan olan çocukların girip girmemesi Hanefi hukukçuları Ebu l-hasan Ali er-razî (ö. 598/1201) ile Hilal 10 (ö. 245/858) arasında ihtilaflıdır. Kadıhan Fetâvâ sında, Hilâl in kızdan olan çocukların gireceği, Razî nin ise girmeyeceği görüşünde olduklarını belirtir. Ona göre sahih olan görüş Hilâl in görüşüdür. Çünkü çocuğumun çocuğu ifadesi erkek çocuklarının çocuklarını kapsadığı gibi kız çocuklarının çocuklarını da kapsamaktadır (Kadıhan, 1310/1912: III, 316). Bu alıntıdan İbn Kemal in de aynı görüşte olduğu anlaşılmaktadır Vâkıfın Çocuklarıma ve Çocuklarımın Çocuklarına Vakfettim İfadesi ve Hukukî Sonuçları Bir vâkıf, vakıf kurma iradesini evlâd veya veled lâfzını nefsine muzaf kıldığı, meselâ: على اوالدي واوالد اوالدي) (وقفت yani evlâdıma ve evlâdımın evlâdına vakfettim dediği takdirde kızın evlâdı da vakfa dahil olur mu, olmaz mı konusu Hanefi mezhebinde ihtilaflıdır. Bu ihtilafın Osmanlı Devleti nde farklı uygulamalara sebep olduğu anlaşılmaktadır. Dönemin sultanı Yavuz Sultan Selim, zamanının ileri gelen hukukçusu olarak tanınan İbn Kemal den sorunla ilgili hukuki görüş alarak ülkede aynı mezhep içinde hukukî birliği ve istikrarı sağlamaya çalışmıştır. Hanefi mezhebinde bu konuda iki rivayet vardır. Bunlardan birincisi Hilâl ile Hassaf ın rivayetleridir. Bu rivayete göre vâkıfın kızının evlâdı da vakfa dâhil olur. Diğer rivayete göre ise vâkıfın kızının evlâdı vakfa dâhil olmaz. Ancak sulbî evlad ve ahfad dahil olur. Burhaneddin el-buhârî, vakıf konusunda Serahsî nin görüşünü doğru bulmaktadır. O da evlâdımın evlâdına diye yapılan vakfa kızdan torunların da dâhil olması görüşüdür (İbn Kemal, 10 Hilâl b. Yahya b. Müslim el-basrî (245/858). Hilal in Ahkâmu l-vakf adlı eseri, vakıf alanında yazılmış ilk müstakil eserlerden biridir. 56

62 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): ; vr. 50b; Bilmen, t.y.: ). İbn Kemal; Hassâf, Serahsî, Hilâl, Kadıhan, İftiharüddin Buhârî (ö. 542/1147) ve Burhaneddin el-buhârî gibi müctehid ve fakihlerin bu konudaki tercihlerinin daha kuvvetli olduğu ifade etmektedir. Eğer vâkıf vakfiyede çocuklarıma ve onların çocuklarının çocuklarına şeklinde ifade beyan ederse, bu durumda hem oğlan hem de kızdan çocuklar vakıftan yararlanabilir. İbn Kemal e göre bu konuda Hilal in veled isminin hem kız hem de erkek çocukların çocuklarını kapsadığı şeklindeki görüşü sahihtir. Ehl-i harp, Bize ve çocuklarımıza ve çocuklarımızın çocuklarımıza eman verin. dediğinde, erkek ve kız çocuklarının çocukları da emana dâhildir (İbn Kemal, 280, vr. 147a). Hanefi fakihlerinden Ebû Bekir Merğînânî, Burhaneddin el-buhârî (ö. 616/1219) ve İftirâhuddîn el-buhârî (ö. 542/1147) de aynı görüşü benimsemektedir. İbn Kemal e göre Kadıhan ın zâhir rivayete istinaden kızdan torunların vakfa dâhil edilmeyeceği görüşü ancak vâkıfın iradesini Çocuğuma ve çocuğumun çocuğuna vakfettim şeklinde beyan etmesi haliyle ilgilidir. Bu da kızdan çocukların, analarına değil babalarına nispet edilmeleri gerekçesine dayanmaktadır. (İbn Kemal, 1049; vr. 50a; İnanır, 2008: 80) Vakıftan yararlanacak kişilerin ikinci kalıbın ikinci şekline göre beyan etmesi yani birinci derece çocuklarla sınırlı olmayacaklara gelince, Serahsî (ö. 483/1090) nin açıkça ifade ettiği üzere, burada kızdan çocukların vakıftan yararlanacak kişiler arasına girmesi hükmü, dilin delâletine bağlı olarak ibarenin muktezâsına göre verilir. Çünkü ona göre, çocuğunun çocuğu, bir kimsenin kendi çocuğunun doğurduğu çocuğa verilen bir isimdir. Kızı da onun kendi çocuğu olduğuna göre kızının doğurduğu çocuk, gerçekte çocuğunun çocuğu olur. Ama vâkıf, çocuğuma vakfettim derse hüküm böyle değildir. Bu durumda zahir rivayete göre kızının çocukları vakfa dâhil olmaz. Çünkü çocuk ismi sulben kendi erkek çocuğunu ve oğlun çocuğunu kapsar, zira oğlun çocuğu örfen ona nisbet edilir. Örf de şüpheyi bertaraf eder. Burhaneddin el-buhârî nin Serahsî den naklettiğine göre ise, tek görüş olarak bu şekilde yapılan ifadede kızların çocukları vakfa dâhildir. Çocuklarım hususunda bana eman verin denildiğinde burada zikredilen çocuğun çocuğudur. Gerçekte çocuğun çocuğu, çocuğunun doğurduğu çocuğa verilen isimdir. Kızı da onun çocuğudur. Buna göre kızının doğurduğu çocuklar gerçekte çocuğunun çocuğu olur. Bir kimse kendi çocuklarını zikrederse bu sözden hakikaten kendi çocukları, hükmen de 57

63 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): doğum yönünden kendisine nispet edilen çocuklar anlaşılır. Bunlar da kızdan çocuklar değil oğlunun çocuklarıdır (İbn Kemal, 1049; vr. 50a-b). 3. Sonuç İbn Kemal, evlâdü l-evlâd ifadesiyle kurulan vakıflarda kızdan torunların yararlanmasıyla ilgili meselede tercihini mezhep hukukçularının hem delil bakımından hem de hukuki donanım bakımından hepsinin aynı seviyede olmadığı gerekçesine dayandırmıştır. Ona göre Hassâf, Serahsî, Hilâl, Kadıhan, İftiharüddin Buhârî (ö. 542/1147) ve Burhaneddin el-buhârî önde gelen hukukçulardandır. Ebu l-hasan Ali er-razî, Ali b. Hüseyin Suğdî (ö. 461/1069), Ebû Bekir Merğînânî, Sadru ş-şehid (ö. 536/1141), Radıyyuddîn Serahsî (ö. 544/1149) gibi hukukçular ise onlara göre daha alt mertebededir. Bu sebeple İbn Kemal, hem delil bakımından hem de fakihlerin önde gelenlerinin görüşü olması açısından Çocuklarıma ve çocuklarımın çocuklarına vakfettim. denilerek çoğul ifadeyle kurulan vakıflarda kızdan torunların da zürrî vakıftan yararlanma hakkına sahip olacağı görüşünü tercih etmiştir. İbn Kemal e göre derece itibariyle ikinci sırada gelen hukukçular sözlük ve terim anlamında çocuk anneye nispet edilmez deseler de vâkıf kız çocuklarımın çocukları derse şer an ona itibar edilir. Eğer çocuk örfen de anneye nispet edilmez denirse, burada kızdan çocuğun dâhil olmamasının bir faydası yoktur. Kızdan çocuğun dâhil olması ibare (beyan) hükmüyledir, örf hükmüyle değildir. Örf hükmüyle dâhil olması çocuklarıma vakfettim denilirse geçerlidir (İbn Kemal, 1049; vr. 50a-b). İbn Kemal güncel meseleleri çözümlediği fetvalarında da bu konuya temas etmiştir. O, yargı kararıyla kızdan torunların evlâtlık vakfa dâhil olacağını belirterek, vakıf gibi tamamen dini mahiyetteki vâkıf iradesinin belirlenmesiyle ilgili bir konuyu, devlet başkanının düzenleme yapabileceği bir alan olarak değerlendirmiştir 11. Yavuz Sultan Selim örneğinde de görüldüğü üzere Osmanlı sultanlarının Hanefi mezhebinde farklı görüşlerin bulunduğu ihtilaflı meselelerde dönemin ileri gelen hukukçularının görüşlerine müracaat ederek gerekli yasal düzenlemeleri yaptıkları anlaşılmaktadır. İbn Kemal gibi Osmanlı hukukçularının da padişahın yasama yetkisini kabul ettikleri görülmektedir. Bu bağlamda Osmanlı kanunnamelerinin yapılmasında da 11 Vakf-ı evlâdda kız dahi dahil olur mu? Cevap: Olur, kadı dühûlüne hükmedicek. (İbn Kemal, 1967: vr. 160b); Kız oğlan evlâd olur mu? Cevap: Evlâd olmaz evlâd-ı evlâd olur. Kadı dühûlüne hükmederse olur. (İbn Kemal, 118: vr. 77a) 58

64 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): benzer sürecin takip edildiği, yani dönemin ileri gelen hukukçularının görüşlerinin alındığı söylenebilir. İbn Kemal in vâkıfın iradesini yorumlamakla ilgili bir konuda farklı görüşler arasında hukuki bir tercih yaparken kızdan çocuğun yararlanmamasında fayda olmadığını beyan etmesi, onun tercihlerinde kamu yararını ve güncel ihtiyaçları dikkate aldığını göstermektedir. Ebussuûd, evlâd ül-evlâd şeklinde yapılan vakfa kızdan çocukların da yani evlad-ı benâtın da kesin olarak vakıftan istihkak sahibi olup yararlanacağı kanaatindedir. Yani İbn Kemal in Yavuz Sultan Selim in ricasıyla yaptığı bu meseledeki tercihinin daha sonraki dönemlerde de Osmanlı vakıf uygulamasında belirleyici olduğu anlaşılmaktadır. Bu dönemde Arap ülkelerinde daha çok ebnâiye yani erkek çocuklara yönelik vakıflar tesis edilirken, Osmanlı da evlâdiye vakıfların tesis edilmesi, kız ve kızdan çocukların da erkek çocuklar gibi gözetildiğini göstermektedir. Ayrıca mezhep içinde alternatifli hükümlerin çokluğu Osmanlı hukukçularına güncel ihtiyaca uygun kamu yararını gözeten hükmü bulmakta oldukça geniş bir imkân sunduğu anlaşılmaktadır. İbn Kemal e göre bir mezhebi taklit eden müftünün farklı görüşler arasında bir tercih yapabilmesi için kimin görüşüyle fetva vereceğini bilmesi gerekir. Özellikle muhalif görüşler arasında uygun olanı temyizde gerekli basirete, zıt görüşler arasında tercihte de yeterli kudrete sahip olabilmesi için fakihin rivayetteki mertebe ve dirayetteki derecesini ayrıca fakihler tabakasındaki yerini bilmelidir (İbn Kemal, 1049: vr. 50b). Dolayısıyla İbn Kemal burada kendi tercihinin keyfi bir tercih olmayıp bazı kıstaslara dayalı olduğunu belirtmek ve tercihinin isabetli olduğunu göstermek için risalenin sonunda fakihleri tasnif eder (İbn Kemal, 1049: 51a-b; İnanır, 2008: 83-84). Bu bölüm daha sonra Tabakâtü l-fukahâ ve Tabakâtü l-müctehidin adlarıyla müstakil birer risale olarak çoğaltılmış, kütüphane kataloglarında ve birçok ilmî çalışmada müellifin ayrı bir eseri olarak gösterilmiştir. (Brockelmann, 1949: II, 602; Özer, 1991: 23; Özen, 2003: 240) Hâlbuki bu bölüm, sultanın emri üzerine daha önce bahsi geçen güncel soruna fetva verirken yaptığı tercihi gerekçelendiren bir çalışmadır. Onun yaptığı bu tasnif daha yazıldığı tarihten itibaren büyük kabul görmüş, kendinden sonra gelen Osmanlı hukukçuları için temel bir kaynak olmuştur. Yakın döneme kadar hukukçular, fakihleri bu çerçevede değerlendirmişler ve bu tasnifteki derecelerine göre görüşlerine önem vermişler, bu tasnifte yer almayan hukukçulara ise o kadar itibar etmemişlerdir. (İnanır, 2008: 82) Bu kabulde 59

65 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): tasnifin arkasında Yavuz Sultan Selim gibi bir devlet başkanının emir ve iradesinin bulunması son derece etkili olduğu anlaşılmaktadır. Kısaca başlı başına tek bu risale, İbn Kemal gibi İslâm hukuk külliyâtına hâkim hukukçular bulunduğu müddetçe İslam hukukunun her devirde devlet ve toplum ihtiyacına cevap üretebilecek esnekliğe ve pratiğe sahip olduğunu gösteren güzel bir örnektir. Ayrıca Hanefi hukukçularının devletin ve toplumun ihtiyaçları doğrultusunda çeşitli tasniflere tabi tutulması Osmanlı Devleti nde din-devlet ilişkisini anlama bakımından önemli ipuçları sunmaktadır. KAYNAKLAR Akgündüz, A. (1988), İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, TTK Yay., Ankara. Bahçıvan, S. (1993), İbn Kemal Paşa ve Arâühü l-itikâdiyye, Basılmamış Doktora Tezi, Camiatü Ümmi l Kurâ Külliyeti d-da vet ve Usûlüddin, Suudi Arabistan. Barkan, Ö.L, Ayverdi, E.H. (1970), İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri 953 (1546) Tarihleri, Baha Matbaası, İstanbul. Osmanlı İmparatorluğu nda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler-I İstilâ Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zâviyeler, VakıflarDergisi, Sayı II, Ankara 1942, s Berki, A.H. (1946), Vakıflar, Aydınlık Basımevi, İstanbul. Bilmen, Ö.N. (t.y.), Hukuku İslâmîyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul, Bilmen Kitabevi, Brockelmann, C. (1949), Geschichte Der Arabischen Litteratur, E.J. Brill, Leidin. Demirci, M. (1996), Sem a Risaleleri, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul. Ebussuûd, Muhammed el- İmâdî, Mecmûatü l-fetâvâ, İstanbul Müftülüğü Ktp., 178. Fetâvâ, (Veli b. Yûsuf) Süleymaniye Ktp. İsmihan Sultan, 223. Ebu Zehra, M. (1999), Ebû Hanife, Çev. Osman Keskioğlu, 3.bs., Diyanet Yay., Ankara. (1971) Muhadarât fi l-vakf, Mısır. Ertuç, H. (2007), İslam Hukuk Tarihinde Vakıflar ile Batı Kültüründeki Benzeri Kurumların Karşılaştırılması, Atatürk Üniversitesi Sosyal 60

66 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Basılmamış Doktora Tezi, Erzurum. Halid Abdulah Şuayb (2002/1423), Tahkik-u Risâle fî Enne Velede l-bint Yedhulü fi l-evlâd ve Beyani Meratibi Tabakati Ulemây-i Mezhebi Hanefi li l-allâme İbn Kemal Paşa, Evkâf, Sayı: 3. Hassâf, E. (t.y.), Kitab-u Ahkami 1-Evkâf, Mektebetü s-sekâfeti d-diniyye, Kahire İbn Kemal, Risâle fî Duhûli Veledi l-bint fi l-mevkûf ala Evlâdi l-evlâd, Süleymaniye, 1049, Varak 49b-51b. Mecmûatü l-fetâvâ, Şehid Ali Paşa, Mühimmâtü l-müftî, Slm. Ktp., Çorlulu Ali Paşa, 280. Fetâvây-ı İbn Kemal, Nuruosmaniye, 1967 Mecmûatü l-fetâvâ, Fatih, Îzâhu l-islâh, Fatih, Risâle fî Mesâili l-fetâvâ, Slm., Ktp., Yeni Cami, 685. Fetâvây-ı İbn Kemal, Slm. Ktp., Dârü l-mesnevi, 118. İbn Manzûr (t.y.), Lisanü l-arab, Beyrut, Dâr-u Sadr. İbn Nüceym, Z. (2003), el-eşbâh ve n-nezâir, Beyrut, el-mektebetü l-asriyye. İbn Hümâm (1316), Şerhu Fethu l-kadir, 1.bs., Büyük Emirî Matbaası, Bulak. İnanır, A. (2008), İbn Kemal in Fetvaları Işığında Osmanlı da İslam Hukuku, Basılmamış Doktora Tezi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul. Imber, C. (2004), Şeriattan Kanuna: Ebussuûd ve Osmanlı da İslâmi Hukuk, Çev. Murtaza Bedir, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul. Kadıhan, F. (1310/ ), Fetâvây-ı Haniyye, Fetâvây-ı Hindiyye kenarında, Matbaa-i Âmire, Bulak. Kazıcı, Z. (1985), İslamî ve Sosyal Açıdan Vakıflar, Marifet Yay. İstanbul. Kozak, İ.E. (1985), Bir Sosyal Siyaset Müessesi Olarak Vakıf, Akabe Yay. İstanbul. Köprülü, F. (1942), Vakıf Müessesesinin Hukuki Mahiyeti ve Tarihi Tekâmülü, VD. Ankara. Meydânî, A. (1998), Lübâb fi Şerhi l-kitâb, Dâru l-ma rife, Beyrut. Merğînânî, B. (1990), Hidâye Şerh-u Bidâyeti l-mübtedî, 1. bs., Dâru l- Kütübi l-ilmiyye, Beyrut. Heyet (1998), Şer iyye Şicilleri, Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yay., İstanbul. Özen, Ş. (2003), Kemalpazâde nin Fıkhî Görüşleri DİA. c.xxv, Ankara. 61

67 İnanır, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Özer, S. (1991), İbn Kemal in İslâm Hukuku Alanındaki Arapça Yazma Risaleleri (Tahkik ve Tahlil), Yüksek Lisans Tezi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kayseri. Özdemir, S. (2011), Zürrî Vakıflarda Kullanılan Çocukların Çocukları Lafzın Vâkıfın Kızının Çocuklarını Kapsaması (Hatibzâde, Kemalpaşazâde ve İbn Nüceym in Risaleleri Bağlamında) Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul. Özcan, T. (2005), Osmanlı Vakıf Hukuku Çalışmaları, Talid, 5 s Öztürk, N. (1995), Elmalılı M. Hamdi Yazır Gözüyle Vakıflar, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara. Tarablûsî, B. (1292), Kitâbu l-is âf fî Ahkâmi l-evkâf, Matbaatu l-kübrâ el- Mısriyye, Mısır. Serahsî, Ş. (1993), Mebsût, Dâru l-ma rife, Beyrut. Sünbül Sinan Efendi, Risale fi Devrâni s-sûfiyye, Üniversite, Yediyıldız, B. (1986), İslâm Ansiklopedisi, MEB Yay., İstanbul. Yener, S. (1992), Hayrat Vakıf Mallarının Hukuki Durumu Üzerine Bir İnceleme, Revak, Sivas. Zuhaylî, V. (1994), İslâm Fıkıh Ansiklopedisi, İstanbul, Feza Yay. 62

68 Azizov, M. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Para Politikası Araçlarının Ekonomiyi Yönlendirmede Kullanılması: Azerbaycan Örneği Mayis Azizov 1 Özet Ekonomik olayların geliştiği son yüzyılda ekonomi politikalarının önemi artmıştır. Hükümetlerin ekonomiyi yönlendirme amaçlı kullandıkları para politikası bu bakımdan önem kazanmıştır. Ülkelerin gelişmişlik düzeylerine göre para politikalarının etkinliği birbirinden farklıdır. Para ve sermaye piyasalarının geliştiği ülkelerde para politikalarıyla piyasaları yönlendirmek uygun bir politika aracı olduğu halde, bu piyasaların gelişmediği ülkelerde para politikasının etkinliği tartışılabilir. Bu çalışmada, para politikasının amaçları, araçları ve azgelişmiş ülkelerde para politikalarının etkinliği ele alınmıştır. Bu bağlamda, örnek olarak da Azerbaycan da bankacılık sistemi ve bağımsızlık sonrası Azerbaycan Merkez Bankası nın uyguladığı politikalar da incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Para politikası, Ekonomi, Azerbaycan Use of Monetary Policy Intermediaries in Direction of the Economy: Case of Azerbaijan Abstract The economic policies have become more important in the last century where the economic events have rapidly developed. As the matter of fact, monetary policies used by government to direct the economy have become important. Based on the development level of the countries, the effectiveness of monetary policies are different from each other. Although the monetary policies are appropriate political intermediaries for directing the markets in the countries where the money and capital markets are developed, the effectiveness of monetary policies can be argued in the countries where these markets are not developed. In this article, the goals, the intermediaries of monetary policy and the effectiveness of it in developing countries have been investigated. Besides, the banking system of Azerbaijan and the policies put in force by the Central Bank of Azerbaijan after gaining the sovereignty have been analyzed. Key Words: Monetary policy, Economy, Azerbaijan 1 Dr., Qafqaz Üniversitesi İktisadiyyat ve İdareetme Fakültesi Maliyye Bölümü. 63

69 Azizov, M. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): GİRİŞ Bir ülkenin temel ekonomik hedeflerini; istihdamı sağlamak, üretimi artırmak, fiyat istikrarını korumak, ödemeler dengesinin kurmak, kaynakları tam olarak kullanılmak şeklinde sıralamak mümkündür. Bahsedilen temel ekonomik hedeflere ulaşmada, ülkenin eğitim kalitesi, siyasi, kültürel ve ekonomik yapısı, yine bu faktörlerden etkilenen hükümetlerin uyguladıkları para ve maliye politikaları önemli rol oynar. Para politikalarının uygulamalarından sorumlu olan Merkez Bankası, ülkenin ekonomik hedefleri ve hükümetin uyguladığı diğer politikaları da göz önünde bulundurarak temel para politikası hedeflerini belirlemeye çalışır. 1. Para Politikası ve Amaçları Para politikası, merkez bankası aracılığıyla belirlenmiş olan ekonomik hedefleri gerçekleştirmek üzere para arzını ve kredi koşullarını düzenleme anlamına gelir. Daha spesifik biçimde belirtmek gerekirse, para politikası, ekonominin likidite düzeyini artırma ya da azaltma girişimidir. Buna göre, ekonomide likidite düzeyinin artışı ya da azalışı doğrudan doğruya para hacminin değiştirilmesiyle mümkündür. Bununla birlikte, para hacminde bir değişme yapmadan paranın dolaşım hızının değiştirilmesi de aynı sonucu doğurur. Para hacmi değişmediği halde, kredilerin kolay ve ucuz karşılanması bireylerin ellerindeki atıl paraları kullanmaya yönelterek ekonominin likiditesinde artış sağlanabilir. Yirminci yüzyılın başlarına kadar dünyada genel olarak madeni para sistemi geçerli olduğundan, para politikasının esas amacı, paranın değerini korumak olmuştur. Bunun dışındaki amaçların önemi yoktur. Bu dönemde para otoriterleri için esas sorun, altın standardının sürdürülmesiydi. Altın standardının devam ettirilmesiyle, hem paranın hem de ekonominin istikrarı sağlanabileceği düşünülüyordu (Oktar, 1996: 2). Fakat, özellikle, 1929 yılındaki Dünya Ekonomik Krizinde yaşanan olağanüstü fiyat dalgalanmaları, dikkatleri fiyat istikrarının sağlanmasına çevirmiştir. Kriz yıllarında dünya ekonomisinin girdiği durgunluktan çıkabilmesinde maliye politikasına öncellik ve önem verilmesi para politikasını arka plana itmiştir. Bu durum çok sürmemiş; 1950`li yılların başında para politikası yeniden eski itibarını kazanmaya başlamıştır. Para politikasının itibar kazanmasında, İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda fiyatlar genel düzeyinin yeniden hızla yükselme eğilimine girmesinin büyük rol oynamıştır. Soğuk 64

70 Azizov, M. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Savaş döneminin getirdiği savunma harcamalarının, kamu harcamalarındaki artışla birleşmesi sonucunda enflasyon önemli ölçüde artmıştır. Bu yıllardan itibaren para politikası, sadece fiyat istikrarı koruma görevini değil; aynı zamanda kaynakların tam olarak kullanılması ve dış dengenin sağlanmasını da üzerine almıştır. Bununla birlikte, para politikasının amaçları ülkelerin gelişmişlik düzeylerine göre farklılık göstermektedir. Gelişmiş ekonomilerde para politikasının amacı fiyat istikrarının korunmasına; tam istihdama ulaşılmasına ve dış dengenin sağlanmasına yardımcı olmaktadır. Buna karşılık, gelişmekte olan ekonomilerde ise genel ekonomik hedeflerin farklı aşamasına bağlı olarak amaçlar da farklı olmaktadır. Bu ekonomilerde fiyat istikrarının yanında, belirli bir büyüme hızının sürekli olarak korunması için, yatırımların finansmanı ya da tasarrufların artırılmasını sağlamak amacıyla para politikasından araç olarak yararlanma yoluna gidilmektedir. Üstelik bu ekonomilerde yüksek bir büyüme hızının sürekliliği, fiyat istikrarının sağlanmasına oranla daha öncelik taşıdığı da bir gerçektir (Aydın, 1981:35). Günümüzde para politikasının amaçlarını; fiyat istikrarı, tam istihdam, ekonomik büyüme ve ödemeler bilançosu dengesi şeklinde sıralanabilir (Önder,2005:15). 2. Para Politikası Araçları Ekonomik gelişmeler ve para politikalarının uygulamasıyla ilgili teorik çerçevedeki değişime bağlı olarak, para politikasının amaçları ve bu amaçlara ulaşmak için kullanılan araçlarda önemli değişiklilikler meydana gelmiştir. Para politikalarının uygulamasında, ekonomik gelişmelerin para politikasının amaçları üzerinde yarattığı değişiklikler, belli dönemlerde merkez bankalarının bu amaçlara ulaşmak için belirledikleri hedef değişkenleri de etkilemiştir. Ekonomide işsizliğin en aza indirilmesinin temel sorun olduğu dönemlerde para politikası daha çok genişletici olarak uygulanırken, enflasyonun sorun olarak ortaya çıktığı `li yıllarda parasal büyüklüklerin kontrolünün, zaman içerisinde finansal entegrasyondaki gelişmelere bağlı olarak, faiz oranlarının istikrarının önem kazandığı gözlenmiştir(dpt,1992:10). Para politikasının belirlediği amaçlar doğrultusunda yapılan uygulamalarda farklılık ortaya çıkmaktadır. Bu farklılıklar çeşitli sınıflandırılmaya tabi tutulmuştur. En çok rastlanan sınıflandırma da genel ve özel para politikası araçları olarak karşımıza çıkmaktadır. 65

71 Azizov, M. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Etkileri ekonominin genelinde hissedilen para politikası araçları, genel politika araçları şeklinde adlandırılmaktadır. Para politikasının genel araçları ile ekonominin para ve kredi hacmi yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Açık piyasa işlemleri, reeskont politikası ve zorunlu karşılıklar politikası en önemli para politikası araçlarıdır. Merkez bankaları, açık piyasa işlemleri ve reeskont politikaları ile parasal tabanın büyüklüğünü etkilemeye çalışırken, zorunlu karşılıklar politikası ile para çarpanının büyüklüğünü etkilemeye çalışmaktadırlar (Orhan ve Erdoğan,2003:70). Etkileri ekonominin tümü üzerinde değil de, özellikle başlangıç aşamasında bazı piyasalarda hissedilen para politikası araçları özel para politikası araçları olarak isimlendirilir. Bu araçların uygulanması, bazen piyasaların inisiyatifine göre değil yasal düzenlemelerle gerçekleştirilir. Buna göre bu araçlara dolaysız para politikası araçları da denilmektedir. Para arzının kontrolünde, her şeyden önce ilgili ekonominin koşulları, yani ilgili ülkenin siyasi, sosyal ve ekonomik yapılanma sistemleri etkilidir. Altına bağlı ve altından bağımsız para arzının yapılması durumunda para kontrol yöntemleri farklılık gösterecektir. Diğer bir ifade ile söylemek gerekirse, günümüz ekonomilerinde azgelişmiş veya gelişmiş ekonomilerde paranın kontrol yöntemleri farklıdır (Turgut,1994:67). Gelişmiş ülkelerde piyasa mekanizmasını ön plana çıkaran dolaylı para politikası araçlarından açık piyasa işlemleri ağırlıklı araç olarak kullanılırken, gelişmekte olan ülkelerde finansal piyasaların yeterince gelişmemiş olması nedeniyle daha çok, dolaysız para politikası araçları ile dolaylı para politikası araçlarından zorunlu karşılıklar ve reeskont oranları ağırlıklı olarak kullanılmaktadır. Ancak, son yıllarda bu ülkelerde de piyasaların gelişimine bağlı olarak açık piyasa işlemlerinin öneminin gittikçe arttığı görülmektedir (Akçay, 1997:27). Açık Piyasa İşlemleri: Para politikasının en etkin araçlarının başında gelen açık piyasa işlemleri; Merkez Bankası tarafından dolaşımdaki para miktarını azaltıp çoğaltmak için, hazine bono ve tahvilleriyle, özel sektöre ait bazı tahvil ve senetlerin alınıp satılma işlemleridir. Merkez Bankasının piyasadan hazine veya özel sektörlere ait kâğıtları satın alma işlemi sonucunda piyasaya para miktarı enjekte olunmakta, yani, piyasada para miktarı artmakta; Merkez Bankasının piyasaya kıymetli kâğıtları satmasıyla piyasada dolaşımda olan banknotların çekilmesiyle para hacmi daralmaktadır. Dolayısıyla bu 66

72 Azizov, M. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): işlemler vasıtasıyla para tabanı ve buna bağlı olarak para stokunda değişmeler olmaktadır. Açık piyasa işlemleri dar anlamda, devlete ait kıymetli kâğıtların, Merkez Bankası`nca alım ve satımını kapsayan işlemlerdir. Geniş anlamda daha çok iktisadi işletmelerin kredi faaliyetlerini kapsamaktadır (Serin, 1987:18). Günümüzde açık piyasa işlemleri deyimi, genellikle dar anlamda ifade etmek için kullanılır. Kısacası, Merkez Bankası nın devletin kısa ve uzun vadeli tahvillerini alıp satmasıdır. Merkez Bankası nın tahvil ve bono satması direkt bankaların nakit rezervlerini ve ödünç verebilecekleri fonların miktarını azaltır. Dolayısıyla ekonomide kredi arzı daralır. Buna karşılık, Merkez Bankası nın tahvil ya da bono satın alması bankaların nakit rezervlerini ve ödünç verebilecekleri fonların miktarını artırır. Buna bağlı olarak da ekonominin kredi arzı değişir. Reeskont Politikası: Reeskont, ticari bankalar tarafından iskonto edilen ticari senetlerin merkez bankası tarafından yeniden iskonto edilmesi işlemidir. Reeskont politikası ise, merkez bankalarının reeskont oranlarını ve koşularını değiştirmek suretiyle kredi talebini etkilemeyi amaçlayan bir politikadır. Bu politika, reeskonta uygulanan oranlar yoluyla, ticari bankaların müşterilerine açtıkları kredi hacmi üzerinde etki yapar (Oktar,1996:8). Bu iskonto işleminde uygulanan faiz aracına reeskont oranı denilir. Reeskont oranı merkez bankası için piyasalara yön vermek için kullanılan araçlardan birisidir. Reeskont oranı yükseldiğinde kredi hacminin daralması gerekir. İndirilince kredi hacminin de genişlemesi beklenir (Turgut,1994:68). Para otoriterleri konjonktürel dalgalanmalara göre Merkez Bankası kanalıyla enflasyonist dönemlerde reeskont oranını artırarak veya deflasyonist dönemlerde ise bu oranı düşürerek piyasadaki para hacmini dengede tutabilirler. Zorunlu Karşılıklar Politikası: Ticari bankalar topladıkları mevduatların karşılığında bunun belli bir yüzdesini karşılık olarak kasalarında tutma zorunluluğuna zorunlu karşılık oranı veya mevduat munzam karşılık oranları denilmektedir. Merkez bankaları kanuni karşılık politikasıyla, bankaların mevduat karşılığı bulundurmayı taahhüt ettikleri bu oranları değiştirmek yoluyla piyasalardaki para hacmi üzerinde etkide bulunabilir. Merkez bankası kanuni karşılık oranlarını yükselterek, ticari bankaların kredi hacmini daraltama yoluna başvurabilir ya da bunun tam aksine merkez bankası kanunu karşılık oranını düşürmesiyle ticari bankaların ödünç verebilecekleri fonları artırarak kredi verme hacmini genişlendirebilirler. 67

73 Azizov, M. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Zorunlu karşılıklar politikası ile bütün bankalar üzerinde aynı oranda etkili olmaya çalışılır. Bu politika uygulaması para arzı üzerinde çok güçlü etkiler doğurabilir. Ancak karşılıklar politikası uygularken çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü bazı durumlarda karşılık oranlarında yapılan küçük boyutlu bir ayarlama, para arzı üzerinde önemli değişikliklere yol açabilir. Bundan dolayı merkez bankaları zorunlu karşılık oranlarını sık aralıklarla ayarlamazlar (Orhan ve Erdoğan, 2003:78). 3. Azgelişmiş Ülkelerde Para Politikası Azgelişmiş ülkelerin sorunları, gelişmiş ve sanayileşmiş ülkelerin sorunlarından hem biçim olarak, hem de derece olarak farklıdır. Bu ülkelerin ekonomik yapıları da farklı olduğundan, uygulanacak para politikası hem araçları, hem de amaçları farklı olmaktadır. Azgelişmiş ülkelerin birçoğunda ekonominin yeterli monetize olmaması ve takasın hala varlığını sürdürmesi nedeniyle parayla yapılamayan işlemler bulunmaktadır. Bu nedenle azgelişmiş ülkelerin çoğunda bir tarafta organize veya örgütlenmiş para piyasaları varken, diğer tarafta yasal olmayan örgütlenmemiş para piyasaları bulunduğundan mali ikilik söz konusu olmaktadır. Başka bir ifadeyle, mali aracılık ( financial intermediation ), faizlerin risklere ve reel varlıkların getiri oranına bağlı olan bankacılık sisteminin dışında belirlendiği bir ortam oluşmaktadır. Bu durumda para politikaları daha ziyade örgütlenmiş para piyasalarını ve faizleri etkiler. Örneğin, parasal yetkililer, parasal büyümeyi, faizleri artırarak ve dolayısıyla örgütlenmiş para piyasalarında para talebini düşürerek, kontrol etmek isterlerse, bu politika örgütlenmemiş para piyasalarında etkin olmayabilir. Bu iki kesim arasında önemli bir bağın mevcudiyeti düşünüldüğünde örgütlenmemiş para piyasalarının daha sert tedbirlerle etkileneceği görülmektedir. Bu etkinin derecesi piyasaların ekonomi içindeki yerleri ile ters orantılıdır. Eğer piyasa içinde çok ciddi yerleri varsa, bu etkinin ortaya çıkışı geç ve tesiri sınırlı olacaktır. Ayrıca böyle bir durumda monetizasyonu ve mali kurumları yaygınlaştırmak güç olacaktır. Azgelişmiş ülkelerin bir başka özelliği de, mali varlıkların sınırlı sayıda olması ve bu varlıkların para ile ikamelerinin zor olması sebebiyle monetizasyon uygulamalarına dayalı neticelerin hızlandırılamamasıdır. Bu etmenler, efektif talebi büyüterek büyümeyi hızlandırabilecek Keynesyen politikaların başarılı olması olasılılığını azaltmaktadır. 68

74 Azizov, M. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Bunlara rağmen, bugün çoğu azgelişmiş ülkelerde takasın varlığı mübalağa edilmemelidir. Takas bazı ülkelerde sınırlı ölçüde yer almaktadır. Sanayi geliştikçe ve hizmet sektörü yaygınlaştıkça, şirketleşme ve kurumlaşma da yaygınlaşacak ve ödünç para alma ve ödeme de örgütlenmiş mali kesim aracılığıyla gerçekleşecektir. Ayrıca, örgütlenmiş para piyasalarındaki ödünç verilebilecek kaynakların azalması örgütlenmemiş piyasalardaki borç vermeyi sınırlayacaktır (Güneş,1990:9). Gelişmekte olan ülkelerde finans sektörünün kurumsal olarak gelişmemiş olmasından dolayı, para stokunun büyük bir bölümü para ve sermaye piyasalarına kanalize olamamakta ve elde nakit olarak tutulmaktadır. Bu olumsuzluk, bankacılık sektörünün ek kredi yaratma gücünü azaltmaktadır. Çünkü bankanın rezervleri artmayınca kredi verme gücü de sınırlanmış olmaktadır. 4. Azerbaycan da Bankaclık Sisteminin Gelişim Süreci ve Uygulanan Para Politikaları Azerbaycan ın serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecinde attığı en önemli adımlardan birisi de finans sektörü için gerekli olan hukuki altyapının oluşturulmasıdır. Bağımsızlığın kazanıldığı ilk yıllardan itibaren finans sisteminin temelini oluşturan bankacılık sisteminin kurulması konusunda da gerekli kanunlar kabul edilmiş ve günümüze kadar bu sistemin geliştirilmesi için değişlilikler yapılmıştır. Ülkede Merkez Bankası, devlete ait bankalar, özel bankalar ve yabancı sermayeli bankalar faaliyet göstermektedir. Azerbaycan da bağımsız bankacılık sisteminin ilkeleri, Azerbaycan Cumhuriyeti nin Ekonomik Bağımsızlığı hakkında 25 Mayıs 1991 tarihli Anayasanın Banka sistemi ve para tedavülü fıkrasıyla atılmıştır. Kanunda Merkez Bankası kredi, para tedavülü, döviz kurları ve hesaplamalar yapması hususunda devlet siyasetini yürüten, genel banka sisteminin faaliyetini denetleyen en yüksek emisyon kurumu olarak ilan edilmiş ve ticari bankaların da bağımsız faaliyetleri kabullenilmiştir (ARMB,2002:11). 10 Ocak 1992 tarihinde Azerbaycan Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı nın Kararnamesi ile SSCB Dış Ekonomik İlişkiler Bankasının Azerbaycan şubesinin temelinde Azerbaycan Uluslararası (Beynelhalk) Bankası kurulmuştur. Bunu takiben 11 Şubat 1992 tarihli Kararnamesiyle SSCB Devlet Bankasının, SSCB Sanayi-İnşaat ve SSCB Tarım-Sanayi bankalarının Azerbaycan şubelerinin temelinde Azerbaycan Cumhuriyetinin Merkez Bankası kuruldu. Bu şubelerin 1 Ocak 1992 tarihine kadar olan aktif ve pasifleri de 69

75 Azizov, M. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Azerbaycan Cumhuriyetinin Merkez Bankasına geçti. Aynı zamanda 11 Şubat 1992 tarihli Kararnameyle SSCB Emanet (Tasarruf) Bankasının Azerbaycan şubesinin temelinde Azerbaycan Cumhuriyetinin Emanet (Tasarruf) Bankası oluşturuldu(armb,2002:12). Tablo-1. Azerbaycan da Bankacılık Sistemi ( ) Bankaların sayısı Devlet bankaları Özel bankalar Yabancı sermayeli bankalar Kuruluş sermayesi %50- %100 olan bankalar Kuruluş sermayesi %50'den az olanı bankalar Bankaların şübe sayısı Devlet bankaları Özel bankalar Banka olmayan kredi kurumları Kaynak:Azerbaycan Respublikası Merkez Bankı Yayınları, İllik Hesabat,2009 Tabloya göre Azerbaycan da 2000 li yıllarından sonra banka sayısı civarındadır. Devlet bankalarının da özelleştirilerek 2008 yılında sadece bir bankaya indiği görülmektedir yılından sonra bankaların bölgelerdeki şubelerinde de artışların olduğu, özellikle, özel bankaların yeni şubeler açtığı tabloda görülmektedir. Yabancı bankaların da bankacılık sektöründe aktif rol aldıkları ifade edilebilir. Aynı zamanda, Azerbaycan bankacılık sektöründe bankaların dışında bir takım kredi kuruluşları da faaliyet göstermektedir. Bu kuruluşlar hem büyük şehirlerde, hem de kırsal bölgelerde halka kredi vermektedir. Özel bankaların şubelerinin olmadığı veya az olduğu bu bölgelerde bunların boşluğu kısmen de olsa bu kredi kuruluşları kapatmıştır. Bilindiği üzre Merkez Bankası amaçlarına belirlediği para politikalarıyla ulaşmaya çalışmaktadır. Azerbaycan da 1992 yılından itibaren temeli koyulan Merkez Bankası ülkedeki ekonomik ve siyasi durumun karışık olmasından doşayı ilk yıllardakı para politikası uygulamaları pek başarılı olamamıştır. İlk yılların en büyük başarısı merkez bankacılığında iki aşamalı yapının oluşturulması ve ülkenin içinde bulunduğu en zor şartlara rağmen bu sistemin devam ettirilmesi olmuştur. Ülkedeki kısmi ekonomik ve siyasal istikrarın ardından Merkez Bankasının faaliyetlerinde de kendini göstermeye başlamıştır. Bu bakımdan 1994 yılından itibaren yürütülen yeni sert para 70

76 Azizov, M. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): politikasının başlangıçtaki esas amacı enflasyonun düşürülmesi, ülkede makroekonomik istikrarın devam ettirilmesi ve bu esasta ekonomik büyümeye uygun ortamı oluşturulmasıdır. Merkez Bankasının bu dönemlerde birinci amacı para piyasasında istikrarın sağlanmasıyla milli paranın ekonomideki itibarını korumak ve bu doğrultuda yükselen enflasyonu önleyerek döviz piyasasında istikrarın sağlanmasıydı yıllarında ülkede ekonomik gerileme %67, enflasyon ise % oranlarında olmuştur. Milli para ise yabancı paralar karşısında sürekli değer kaybına uğramıştır. Yüksek enflasyon ortamında bankaların para piyasasındaki faaliyetleri sadece faiz oranları ve döviz kurlarına bağlı spekülatif amaçlı faaliyetlerle sınırlı kalmıştır. Merkez Bankası öncelikle büyük hacimde para emisyonunun ve bunun sonucu artan enflasyonun önlenmesini hedef olarak seçmiştir. Buna göre bütçe açıklarının Merkez Bankası kaynaklarından karşılanması tezini dikkate alarak, bütçe açıklarının Merkez Bankası kredilerinden karşılanmasını minimuma indirmeyi, sonraki yıllarda ise tamamen durdurulmasını amaç edinmiştir. Azerbaycan hükümeti tarafından hazırlanan yılları ekonomik istikrar programı için Dünya Bankası ve IMF ile anlaşma yapılmış ve bazı hedefler belirlenmiştir (Selçuk,2004:26). Bu hedeflerden mali disiplin ve fiyat istikrarının sağlanması öncelikli sıradadır. Bu hedeflere de Merkez Bankasının uygulayacağı sert para politikasıyla ulaşmak amaçlanmıştır yılına gelindiğinde sert para politikası terk edilmiştir li yıllardan sonra da para politikasıyla ekonomiye yön verilmeye çalışılmıştır. Temel hedefler fiyat istikrarının korunması ve ülkenin makro iktisadi istikrarın korunmasına yönelik politikalar uygulamak olmuştur. Aynı zamanda bankacılık sektörün gelişmesine yönelik politikalar izlenmiştir yılında başlayan son mali krizin ülkedeki ticari bankalarda etkisinin azaltılması amacıyla 2008 eylül aylarında Merkez Bankasının yasal karşılık oranı %15 ten 2009 Mayıs ayında %2 lere kadar indirilmiştir. Bu da ticari bankaların kredi imkânlarını genişlendirilmesi için bir çözüm olmuştur yılı Mayıs ayı itibariyle bu oran %5.25 dir (http://www.cbar.az/ infoblocks/ corridor percent, Erişim Tarihi: ). 71

77 Azizov, M. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Sonuç Para politikaları uygulanmasında belirlenen amaçlara ulaşılması için bazı araçlar vardır. Bu amaçlara ulaşılmasında kullanılacak araçlar ülkelerin gelişmişlik düzeylerine bağlı olarak her zaman tartışma konusu olmuştur. Para politikasının araçları olan; açık piyasa işlemleri, reeskont politikaları, zorunlu karşılık oranları, selektif para politikalarının kullanılma metotları ve bunların ekonomi üzerindeki etkileri bakımından da farklılıklar arz etmiştir. Gelişmiş ülkelerde para politikasını birçok aracını kullanma imkânları olduğu halde, azgelişmiş ülkelerde veya bağımsızlığını yeni kazanan ülkelerde para ve sermaye piyasaları yeterli düzeyde gelişmediğinden para politikasının tüm araçları etkinliği bakımından kullanılması uygun görülmemiştir. Bu ülkelerde kriz dönemlerinde veya bankaların kredi oluşturulma imkânlarını etkileme bakımından para politikasının yasal karşılık oranları politikasını kullanmak daha etkili bir yöntemdir. Bununla birlikte selektif para politikası aracılığıyla da geliştirilmesi istenen sektörlere yönelik uygun oranlardan kredi imkânlarının oluşturulması, ekonomik gelişmeyi etkileyecek bir başka para politikası aracı olarak kullanılabilir. Bağımsızlığını 1990 lı yıllardan sonra kazanan Azerbaycan ülkedeki ekonomik istikrarın sağlanılması için bir çok yeni kurumlar oluşturmaya başlamıştır. Bunlardan biri de Merkez Bankası olmuştur. Azerbaycan Merkez Bankası 1992 yılında kurulmuş ve ilk yıllardakı uygulamaları başarılı olmasada sonrakı yıllarda uyguladığı para politikasıyla fiyat istikrarını koruya bilmiştir. Nirekim, yıllarında 4 rakamlı olan enflasyon oranları 1996 yılından itibaren azalmaya başlamış, 2000 li yıllardan sonra ise tek rakamlı düzeye inmiştir. Aynı zamanda, uygulanan para politikasıyla ticari bankaların güvenirliliği artırılmış ve halkın bu bankalara olan güvensizlik problemleri ortadan kaldırılmıştır. En son olarak, 2009 yılında dünyada baş veren mali krizin etkileri Merkez Banka sının uyguladığı para politikalarıyla bankacılık sektöründe büyük krize neden olmadan atlatılmaya çalışılmıştır. KAYNAKLAR Akçay, A.M. (1997), Para Politikasi Araçlari Türkiye ve Eşitli Ülkelerdeki Uygulamalar, Yayın No: DPT Akdiş, M. (1995), Azerbaycan da Bankacılık ve Mali Kurumlar, Qafkaz Üniversitesi Yayınları,No:5,Baku 72

78 Azizov, M. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Araz, N.O. (2005), Azerbaycan Ekonomisi ve Yatırım İmkanları, Bakü, Azerbaycan Türk Sanayici ve İşadamları Beynelhalk Cemiyyeti Yayınları Aydın, İ. (1981), Para Politikasının Temel Esasları, İstanbul:İstanbul Ticaret Odası Yayınları Azerbaycan Resbuplikasının Milli Bankı ( ), Müsteqillik Qazanılması erefesinde ölkenin bank sistemi, SSRİ Dövlet Bankının Azerbaycan Respublika Kontorunun Azerbaycan Respublikası Milli Bankına çevrilmesi, Bakı, Azerbaycan Resbuplikasının Milli Bankı Yayınları DPT Uzmanlık Tezi (1992), Para Plolitikası Araçları, Türkiye ve Çeşitli Ülkelerdeki Uygulamalar, Ankara:DPT Yayınları Güneş, H. (1990), Türkiye de Para Arzının Kontrol Araclarının Etkinliği, İstanbul Ticaret Odası Yayınları, No:9 İllik Hesabat (2000), Azerbaycan Respublikası Merkez Bankı Yayınları İllik Hesabat (2005), Azerbaycan Respublikası Merkez Bankı Yayınları İllik Hesabat (2008), Azerbaycan Respublikası Merkez Bankı Yayınları İllik Hesabat (2009), Azerbaycan Respublikası Merkez Bankı Yayınları Oktar, S. (1996), Merkez Bankalarının Bağımsızlığı, İstanbul:Bilim Teknik Yayımevi Orhan, O.Z., Erdoğan, S. (2003), Para Politikası, İstanbul Önder, T. (2005), Para Politikası: Araçları, Amaçları ve Türkye Uygulaması, Ankara:Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Piyasalar Genel Müdürlüü Yayınları, Serin, V. (1987), Para Politikası, İstanbul:Marmara Üniversiteti Yayınları Selçuk, H. (2004), Yeni Yüzyılda Azerbaycan ın Sosyo-Ekonomik Yapısı, İstanbul,Tasam Yayınları Turgut, T.Ö. (1994), Merkez Bankalarının Bağımsızlığı, İstanbul:Guray Matbası Yayınları Azerbaycan Merkez bankası, Uçot faiz derecesi, ( ) 73

79 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Türkiye de Mali Kural Uygulamaları ve Bu Uygulamaların Vergi Gelirleri Üzerindeki Etkileri Doğan Bozdoğan 1, Selçuk Buyrukoğlu 2 Özet Mali kural, makroekonomik anlamda genel mali performans göstergelerine getirilen daimi sınırlama şeklinde tanımlanabilir. Bugün dünyanın birçok ülkesinde esas olarak bütçeye, borçlanmaya, harcamalara ve gelirlere ilişkin bir büyüklük ya da makro göstergelerin belirli bir yüzdesi şeklinde getirilen sınırlamalara rastlamak mümkündür. Türkiye de maliye politikaları sıkı bir şekilde uygulanmaktadır. Bu politikalar içerisinde sayabileceğimiz mali kuralların vergi gelirlerini artırıcı bir unsur olduğu söylenebilir. Ancak mali kuralların uygulanması devletleri bağlayıcı bir yapıya bürümesi nedeniyle olumsuz etkiler de doğurabilmektedir. Bu çalışmada, mali kural uygulamasının genel bir çerçevesi çizilerek, mali kuralların Türkiye de uygulanmaya başladığı dönemden günümüze kadarki geçen süreçte kamu gelirleri ile alakalı mali kurallara ve bu kuralların vergi gelirleri üzerindeki etkilerine değinilecektir. Anahtar Kelimeler: Mali kural, Türkiye, Vergi gelirleri. Applications of the Financial Regulation in Turkey and the Effects on Tax Incomes of these Applications Abstract Fiscal rules, in macroeconomic sense, brought the overall financial performance indicators can be defined as a permanent restriction. Today in many countries of the World mainly the budget, borrowing, spending and income on the form of a size or a percentage of the limitations on macro indicators can be found in. Fiscal policies have been implementing very Strict in Turkey. Fiscal rules counted in these policies, we can be said to be a factor to increase tax revenues. However, the implementation of fiscal rules produces a binding structure for states and this can procreate negative effects 1 Arş.Gör., Gaziosmanpaşa Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fak. Maliye Bölümü, 2 Arş.Gör., Pamukkale Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fak. Maliye Bölümü, 74

80 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): In this study, having drowed a general framework of the application of fiscal rules, during the period to the present day from the era that fiscal rules began to be implemented in Turkey, the fiscal rules connected with public revenues and the effect, on tax revenues of these rules will be discussed. Key Words: Fiscal rules, Turkey, Tax revenues. GİRİŞ Ülke ekonomilerinin yaşanan mali ve ekonomik krizlerden kolay bir şekilde etkilenebilir duruma gelmesi söz konusu ülkelerin mali yönetimlerinin etkinliğinin sorgulanabilir hale gelmesine sebebiyet vermiştir. Bundan dolayı bu ülkeler kamu mali yönetimlerini yeniden ele almışlar ve maliye politikaları aracılığıyla bazı düzenlemeler yapmaya başlamışladır. Oluşan bütçe açıkları, vergiler, harcamalar ve borçlara ilişkin yapılan düzenlemeler maliye politikalarında düzenlemeler anlamına gelen mali kuralların doğuşuna sebebiyet vermiştir. Bu kurallar ile kamu maliyesinin sürdürülebilirliğini sağlamak daha geçerli bir hal almıştır. Mali kural genel olarak incelendiğinde denk bütçe kuralları, harcama kuralları, gelir kuralları ve borç kuralları olarak ön plana çıkmaktadır. Sayılan kurallar üzerindeki sınırlamalar olarak adlandırılan mali kural, hükümetlerin sadık kalmayı taahhüt ettikleri çerçevenin sınırlarını ortaya koymaktadır. Özellikle IMF ile yürütülmekte olan 17, 18 ve 19. stand-by anlaşmaları ile ülkemizde de kendisini hissettiren mali kurallar 2008 yılının Mayıs ayında sona ermiştir. 19. stand-by anlaşmasının sona ermesi ile IMF ile ortak yürütülen mali yönetim düzenlemelerinde sona gelinmiştir yılında kabul edilip yürürlüğe giren 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkındaki Kanun, 2003 yılında kabul edilip yürürlüğe giren 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile son olarak 2010 yılının ikinci yarısında TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda kabul edilen Mali Kural Yasa Tasarısı ile maliye politikasının kural bazlı yürütülmesi öngörülmektedir. Bu çalışmada öncelikle mali kural kavramı ele alınacak olup daha sonra ise ülkemizde maliye politikası araçlarından vergilerin mali kural kapsamındaki düzenlemeleri ele alınacaktır. IMF ile mali kural niteliğinde yapılan stand-by anlaşmalarında vergilerle ilgili düzenlemelere ve yakın geçmişte kabul edilen Mali Kural Yasa Tasarısına da ayrıca değinilecektir. 75

81 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): MALİ KURALIN TANIMI Mali kuralın çeşitli tanımları bulunmaktadır. Mali kural, bütçe dengesi, borç, harcama veya vergileme gibi mali bir göstergeye sınır koyan maliye politikası üzerindeki yasal veya anayasal sınırlama olarak tanımlanmaktadır. Bir başka deyişle, mali kurallar hükümetin politika seçeneklerine bağlayıcı bir sınırlama getiren düzenlemelerdir (Kennedy ve Rubbins, 2001: 2). Kopits ve Symansky (1998) e göre mali kural, genel mali performans göstergelerinden bütçe açığı, borçlanma, kamu harcamaları ve vergi gelirleri gibi değişkenler üzerindeki nitelikli ve kalıcı sınırlamalardır. Hallerberg (2004) e göre mali kural, bütçenin gelişimine katkının yanında düzenli bir bilgi akışına katkı sağlayan kurallara denir. Düzenlenecek olan mali kurallar hedefler açısından çok çeşitli olmasına rağmen, kural oluşturulurken genellikle dört yöntem benimsenmektedir. Bunlar; bütçe dengesi kuralları, borçlanmaya ilişkin kurallar, harcama kuralları ve gelirlere ilişkin kurallardır. Mali kurallar çok çeşitli amaçlar içermesine rağmen özellikle mali sürdürülebilirliğin üzerinde durmaktadır (IMF, 2009: 5). Sayılan bu kuralları aşağıda sıralanan şekilde türlere ayırmak mümkündür (Günaydın ve Eser, 2009: 55): Denk bütçe kurallarını, altın kuralı ve açık limitini kapsayan açık kuralları (Deficit rules), Toplam veya net kamu borcu üzerindeki sınırlamaları ifade eden borç kuralları (Debt rules), Toplam harcamalar (reel veya nominal olarak harcama büyümesi) veya belirli harcama sınıfları üzerinde bir tavan sınırı ifade eden harcama kuralları (Expenditures rules), Vergi yükü üzerine bir sınır koymayı veya dönem öncesinde beklenmeyen gelirlerdeki artışı dağıtmayı ifade eden gelir kuralları (Revenue rules). Bunların yanında Türkiye maliye politikasındaki sıkı duruşunu korurken, kamu hizmeti ve alt yapısını geliştirmek ve takviyeler yapmak ile vergi sistemindeki bozuklukları gidermek gibi anahtar mali politikalarla da yüzleşmiştir (OECD, 2008, 49). Konu itibariyle vergiler ve mali kural ilişkisi inceleneceği için vergi yükü üzerinde sınır koymayı veya dönem öncesinde beklenmeyen gelirlerdeki artışı dağıtmayı ifade gelire ilişkin kuralların tanımı ayrıntılı olarak verilecektir. 76

82 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Anayasanın 73. maddesinin 3. fıkrasında Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir, kaldırılır. ifadesine yer verilmiş olup, uygulamada verginin yasallığı ilkesi olarak adlandırılan bu ilke vergi, resim, harç ve benzeri kamusal güce dayalı bütün yükümlülüklerin yasayla düzenlenmesi zorunluluğunu öngörmektedir. Fakat bu yasal düzenlemelerle kamu gücüne devredilen vergiler ve bu vergilerin kullanılacağı alanlar, yönetenlerin bu haklarını kötüye kullanmaları sonucunda suiistimal edilebilmektedir. İşte gelir kuralları ile hedeflenen temel amaç, özellikle elde edilen vergi gelirlerinin şeffaf, tutarlı ve en önemlisi vasıflı alanlarda kullanılmasını sağlamaktır. Literatürde anayasal iktisat görüşü olarak bilinen yaklaşıma göre, devletin ekonomik faaliyetlere ilişkin müdahalesinin anayasal hükümlere göre sınırlı olması gerekmektedir. Anayasal iktisat görüşüne göre, başta vergileme ve para basmak üzere, döviz kurları, faiz oranları ve kamu harcamalarında devlet otoritesi istediği gibi davranmamalıdır. Bu nedenle, anayasal iktisat, devlete veya onu yöneten siyasal iktidarlara yönelik sınırlamaları ifade etmektedir (Pehlivan, 2003: 59). Anayasal iktisat görüşü ve mali kurallardan özellikle gelir kuralları arasındaki ilişki ilerleyen kısımlarda ayrıntılı olarak ele alınacağından şimdilik sadece tanımlama ile yetinilmektedir. 2. MALİ KURALLARIN AMAÇLARI yılları mali disiplinin kendisini hissettirdiği, 1990 lı yılların başında bütçe açıkları ile borçlanma ihtiyacının arttığı ve enflasyonun yüksek seviyelere ulaştığı dönemler olmuştur. Bu süreçte kamu mali disiplini bozulmuş ve bütçe harcamalarının yarıya yakını tamamen parlamentonun gözetim ve denetimi dışında yapılmıştır (Kesik ve Bayar, 2010: 52). Özellikle 2001 kriziyle ihtiyaç haline gelen mali disiplin uygulaması ile mali kurallar kendisini göstermeye başlamıştır yılı ile birlikte birçok mali reformda hayata geçirilmiştir. Hayata geçirilen bu reformlar ile özellikle denk bütçenin oluşumu, borçlanmaya ilişkin getirilen sınırlamalar, kamu gelirlerinin denetim ve gözetim ile vasıflı bir şekilde harcanması ön plana çıkmaktadır. Maliye politikası kuralları olarak ta adlandırılan mali kuralların temel amaçları şu şekilde sıralanabilir (Kesik ve Bayar, 2010: 51; Ataç, 2006: ): Mali disiplin, (Bütçe gelirleri ile mali harcamalar arasında denge sağlanabilir.) 77

83 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Kaynakların stratejik önceliklere göre dağıtımı ve kullanımı, Kamu hizmetlerinin sunumunda etkinlik ve verimliliğin sağlanması, Makroekonomik istikrar ve ekonomik büyümeyi sağlamak, (Emisyon yoluna başvurmadan enflasyonist ortamın engellenmesi ile istikrar sağlanabilir.) Enflasyon oranının düşürülmesi, (2001 yılında %88,6 olan enflasyon oranı 2009 yılı sonunda %6,53 ve 2010 yılı Ekim ayı itibariyle ise %8,62 olarak gerçekleşmiştir.) Bütçeye ilişkin düzenlemeler, (2001 yılında 39,5 milyar TL olan faiz dışı fazla 2010 yılının ilk 9 ayında 17,9 milyar TL olmuştur. Yine 2001 yılında 29 milyar TL olan bütçe açığı 2010 yılının ilk 9 ayında 21,3 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.) Kamu maliyesinin sürdürülebilirliğini sağlamak. Marshall (2003) da uzun süreli mali sürdürülebilirliğin en büyük sonucunun sıkı mali disiplinden geçtiğine vurgu yapmaktadır. 7 Şubat 1992 tarihinde, Hollanda nın Maastricht kentinde imzalanarak 1 Kasım 1993'de yürürlüğe giren Avrupa Birliği Antlaşmasında (Maastricht Antlaşması), Ekonomik ve Parasal Birliğin (EPB) aşamaları, bu aşamalarda izlenecek ekonomik ve parasal politikalar ve bu politikaların uygulanması için gerekli kurumsal değişiklikler ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler çerçevesinde, EPB nin gerçekleştirilmesi doğrultusunda, üye ülke ekonomileri arasındaki farklılıkların giderilebilmesini teminen, bazı makro büyüklükler açısından, Maastricht Kriterleri olarak adlandırılan yakınlaşma kriterleri tespit edilmiş ve bunlara uyulmaması durumunda uygulanacak yaptırımlar belirlenmiştir (Dilekli ve Yeşilkaya, 2002: 1) Ekonomik ve Parasal Birliği nin üyelerine uygulamış olduğu mali kurallarda da maliye politikası araçları kullanılmış ve birçok alanda sınırlamalara gidilmiştir. Bu düzenlemelerin başında (Buti vd, 2007: ); Bütçe açıkları Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) nın %3 ünü aşamaz, Kamu borçları GSYİH nın %60 ını geçemez veya %60 ın altındaysa bu korunmaya çalışılır hatta aşağı indirgenmeye çalışılır. gelmektedir. Bu kriterlerin yanında, Üye ülkelerde uygulanan uzun vadeli faiz oranları, 12 aylık dönem itibarıyla, fiyat istikrarı bakımından en iyi performansa sahip 3 ülkenin faiz oranını 2 puandan fazla aşmamalıdır. 78

84 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Son 2 yıl itibarıyla, bir üye ülkenin para birimi, diğer bir üye ülkenin para birimi karşısında devalüe edilmemiş olmalıdır. Toplulukta fiyat istikrarı bakımından en iyi performansa sahip üç ülkenin yıllık enflasyon oranları ortalaması ile, bir üye ülkenin enflasyon oranı arasındaki fark 1,5 puanı geçmemelidir gibi kriterlere de yer verilmiştir. Maastricht kriterleri gereğince uygulanması gereken ve ülkelerin müdahale edebileceği şartlar ilk iki kriter olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kriterlere ilişkin verileri inceleyecek olursak, Bütçe açıkları gayrisafi yurtiçi sasıla (GSYİH) nın %3 ünü aşamaz koşulu aşağıdaki şekilde de görüleceği üzere ülkemizde özellikle 2005 yılından itibaren sağlamıştır. Burada göze çarpan en önemli husus, krizin yaşandığı yıl olan 2001 yılından itibaren ciddi gelişimin yaşanmasıdır. Tablo 1: Genel Yönetim Bütçe Açığı/GSYİH-AB Tanımlı ( ) Genel Yönetim Bütçe Açığı (AB Tanımlı, GSYH %) Yıllar Gerçekleşen Maastricht Kriteri , , , , , , ,7 3 Kaynak: Maastricht kriterlerinden birisi olan genel yönetim bütçe açığı/gsyih rakamları da 2001 yılında, krizinde etkisiyle, gayet yüksek olmasına karşın 2005 yılından itibaren düşüşe geçmiştir. Hatta, 2006 yılında bütçe fazla vermiştir. İstikrarlı göstergeler 2007 ve 2008 de de kendisini göstermiş ve AB tanımlı Genel Yönetim bütçe açığının GSYİH ye oranı sırasıyla %1 ve %2,2 olarak gerçekleşmiştir. 79

85 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Ülkelerin kendi müdahaleleri ile sağlayabileceği kriterlerden olan Kamu borçları GSYİH nın %60 ını geçemez veya %60 ın altındaysa bu korunmaya çalışılır hatta aşağı indirgenmeye çalışılır koşulu da özellikle 2004 yılından itibaren sağlanmıştır. Tablo 2: Brüt Kamu Borç Stoku/GSYİH-AB Tanımlı( ) Brüt Kamu Borç Stoku (AB Tanımlı, GSYH %) Yıllar Gerçekleşen Maastricht Kriteri , , , , , , , , ,6 60 Kaynak: Tablo 2 deki verilere bakarak, Türkiye nin Maastricht kriterlerini 2004 yılından itibaren sağladığını görmekteyiz yılında AB tanımlı borç stoku %73,7 iken, bu oran 2004 yılında %59,3 olarak gerçekleşmiş ve kriterleri sağlamıştır yılındaki bu gelişmenin arkasında yatan neden olarak, 2004 yılının son çeyreğinden itibaren reel faiz oranlarının tek haneli rakamlara düşmesi gösterilebilir. Bu oran 2008 yılına kadar düzenli bir düşüşe uğramış fakat 2009 yılında, Maastricht kriterleri çerçevesinde kalmak şartıyla, %45,5 e yükselmiştir. Mali kuralın tanımında da belirtildiği gibi özellikle mali disiplin ve kamu maliyesinin sürdürülebilirliğini sağlamak mali kuralların temel gayesi konumundadır. Bu disiplin ve sürdürülebilirliği sağlamak amacıyla gelirler, harcamalar, bütçe denkliği ve borçlanmaya ilişkin maliye politikası araçları ile istenilen hedeflere ulaşılmaya çalışılmaktadır. Mali kuralların içeriği incelendiğinde öncelikle bütçe denkliği, harcama sınırlamaları, gelirlerin vasıflı alanlarda kullanılması ve borçlanmanın belli bir sınırının olduğu hususlarına vurgu yapılmaktadır. Bu düzenlemelere ilişkin kuralların amaçlarını ayrı ayrı ele almakta fayda vardır. Buna göre, 80

86 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): (http://www.canaktan.org/ekonomi/kamu_maliyesi/yeni-maliye/kamu- Ekonomisi.htm.) Bütçe ile ilgili mali kuralların amaçları; a) Denk bütçe ilkesi ile harcamaların gelirlere orantılı bir şekilde gerçekleşmesi, b) Bütçede gerçekleşen işlemlerin şeffaf ve açık bir şekilde gerçekleşmesi, c) Hiçbir belirsizliğe yer vermeden düzenlemelerin anayasaya uygun bir şekilde gerçekleşmesi. Kamu harcamaları kurallarının amaçları; a) Toplam kamu harcamaları yükü miktar olarak anayasa ve/veya yasal kurallarla sınırlandırılarak verimsiz harcamaların önüne geçmek, b) Toplam kamu harcamalarını sınırlandırmak için denk bütçe yoluna başvurarak gelirlere göre harcama yaptırmak, c) Toplam kamu harcamalarının miktarını parlamentonun belli bir çoğunluğunun onayına sunmak, d) Kamu harcamalarının artışının ancak vergi artışı ile finanse edilmesi halinde parlamentoda onaylanabileceği anayasada bir kural olarak belirlenmesi. Böylece politik dışsal ekonomilere yer vermeyerek politikada gereksiz ve aşırı harcamaların önüne geçilmiş olur. Anayasal iktisat literatüründe bu duruma anayasal asimetri denilmektedir, e) Devletin görev ve fonksiyonlarının anayasada açık bir şekilde sınırlandırılması ile kamu harcamaları sınırlandırılmış olur, f) Merkez ile yerel yönetimler arasındaki gelir dağılımı anayasada belirli kriterlerde dağıtılarak gereksiz harcamaların önüne geçilmiş olur. Vergilere ilişkin yapılan mali kuralların amaçları; a) Vergileme yetkisi denk bütçe sınırı ile sınırlandırılarak keyfi vergilemenin önüne geçmek, b) Anayasada toplam vergi yükünün sınırını belirterek bireyleri aşırı vergileme yükünden kurtarmak, c) Vergi konularını anayasada, istisnaları, muafiyetleri anayasada açık bir şekilde belirterek bu konuların dışına çıkmamak, d) Vergi oranının anayasada açık bir şekilde belirtilmesi gerekmektedir. Borçlanma ile ilgili mali kuralların amaçları; a) Toplam borç yükünü anayasada belirterek sınırsız borçlanmanın önüne geçmek, 81

87 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): b) Borçlanmanın, parlamentonun belirli bir çoğunluğunun kararıyla gerçekleşmesi, c) Yerel yönetimlerin borçlanma yetkisini ve limitini anayasada açık bir şekilde belirlemek, d) Hazine nin Merkez Bankası ndan alacağı kısa avanslara kamu harcamalarının belli bir tutarındaki sınırı anayasada belirlemek olarak belirtilebilir. Optimal vergi ve harcama sınırlamaları ise şu şekilde sıralanabilir: Vatandaşlar tarafından faaliyete geçirilen, Referandum aracılığı ile seçmenler tarafından onaylanan, Anayasal üstünlüğü olan, Geniş anlamda harcama ve gelirler açısından geçerli, Kamu harcamalarındaki büyümenin sınırının enflasyon ve nüfus artışının toplamı kadar olan (Clemens ve diğerleri, 2003: 6), Belediye faaliyetlerini (harcama ve gelir) içeren, Beklenen limit aştığında zorunlu vergi iadesi gerektiren, Devletin gelir toplama ve harcamalarının geniş kapsamlı olmasıdır (Clemens ve diğerleri, 2003: 6). Yukarıda sayılan amaçlardan da net bir şekilde anlaşılacağı üzere bütün düzenlemelerin anayasa ile açık ve şeffaf bir şekilde gerçekleştirilmesi tüm amaçların temel dayanağı olmuştur yılının ikinci yarısında TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda kabul edilen Mali Kural Yasa Tasarısı ile ülkemizde de yukarıda maddeler halinde belirtilen kamu mali yönetimindeki gelişmelerin kalıcı hale getirilmesi amaçlanmaktadır. Bu kapsamda oluşturulan mali kural, şeffaflık, basitlik ve hesap verebilirlik açısından uluslararası ve AB standartları gözetilmesi esaslarına dayanmaktadır. TBMM de kabul edilen bu tasarı ile mali kurallar yasal bir zemine oturtturulmuştur. Bu tasarıdan önce mali kural niteliğindeki IMF ile yapılan stand-by anlaşmaları ve AB deki Maastrich anlaşması yasal bir dayanağı olmadığından dolayı kolay bir şekilde sapmalara sebebiyet vermekteydi. Bu durum ise kamu maliyesinin sürdürülebilirliğini ve mali disiplini zedelemiştir. Özellikle 2001 yılında ülkemizin yaşamış olduğu ekonomik kriz ve 2008 yılında ABD de doğup küresel bir boyut kazanan kriz birçok ülkenin ekonomilerinin bu tür sarsıntılara karşı gerek mikro gerekse makro açıdan 82

88 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): hazırlıksız olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Birçok ülkeyle birlikte bizim ülkemiz de ekonomilerini bu tür sarsıntılara karşı daha dayanıklı şekilde karşılamak için bazı yasal düzenlemeler yoluna gitmiştir. Mali kuralların yaygınlaşmaya başladığı 1990 lı yıllardan bu yana mali kural uygulayan ülkelerin sayısı önemli ölçüde artmıştır yılında mali kuralı uygulayan ülke sayısı 7 iken bu sayı 2009 yılı sonunda 90 a yükselmiştir. Bu kapsamda, ABD de 1986 yılında uygulamaya konulan Gramm-Rudman- Hollings Kanunu, Avrupa Birliği nde 1993 yılından itibaren uygulamaya konulan Maastrich Kriterleri, İngiltere de 1998 yılından itibaren uygulanmaya başlayan Mali İstikrar Kanunu, Yeni Zelanda da 1994 yılında uygulamaya konulan Mali Sorumluluk Kanunu, mali kural uygulamalarına örnek olarak verilebilir (Kesik ve Bayar, 2010: 49). Kopits ve Symansky e göre (Aktaran: Şengönül ve Sorgun, 2010: 10-11) günümüzde uygulanmakta olan mali kural politikaları, hem planlama hem de uygulama açısından oldukça çeşitlidir. Anglo-Sakson ülkeleri (Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda ve İngiltere) uygulamada yoğunlaşırken, Avrupa Kıtası ve yükselen piyasa ekonomileri (Arjantin, Brezilya, Kolombiya, Peru, Hindistan gibi) genellikle sayısal değerlere (hedefler ve limitler) daha fazla yoğunlaşmışlardır. Mali kural uygulamasının nicelik olarak bu denli artışı, mali kuralla hedeflenen amaçlara ulaşıldığının bir göstergesidir. Ülkemizde de 2001 yılında meydana gelen krizinden itibaren düzenli kamu mali yönetim anlayışı ile harcama, bütçe, gelir ve borçlanmaya ilişkin gelişmeler kaydedilmiştir. Bu durum ise kuralların uygulanabilirliği açısından olumlu referanslar oluşturmaktadır. 3. ANAYASAL İKTİSAT PERSPEKTİFİNDEN MALİ KURALLAR VE TÜRKİYE DE UYGULANAN KURALLAR Anayasal iktisat teorisinin öncüsü olarak kabul edilen James Buchanan (Aktan, 2010: 310) a göre anayasal iktisat, devletin ve dolayısıyla siyasal iktidarın harcama, vergilendirme ve borçlanma yetkilerinin sınırlandırılmasını savunan bir iktisadi yaklaşımdır (Işık vd, 2010: 2). Anayasal iktisat iyi bir sosyal düzen için bireysel özgürlükleri koruyacak anayasal-yasal ve kurumsal normların ve kuralların önemli ve gerekli olduğunu savunan bir liberal öğretidir (Aktan, 2010: 310). Anayasal İktisat, bireysel özgürlüklerin -sivil ve siyasal özgürlüklerin ve özel önemle ekonomik özgürlüklerin- korunabilmesi için 83

89 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): devletin ekonomideki rolünün, görev ve fonksiyonlarının ve aynı zamanda devletin güç ve yetkilerinin sınırlandırılmasını savunan bir liberal öğretidir (Aktan, 2010: 310). Yukarıdaki tanımlardan da net bir şekilde anlaşılacağı üzere kuralların ve düzenlemelerin anayasal zemine oturtturulması bu öğretinin en temel gayesidir. Dolayısıyla, anayasal ve/veya yasal bir zemine oturmayan düzenlemelerde bu düşünceden bahsedilemez. Bu düşünce sosyal ortamın gelişimi için hukuk kurallarının üzerinde durmaktadır. Kuralların olmadığı bir ortamda keyfiyet ve israf söz konusudur. Bu durumda da gerek ülke ekonomisi (makro ekonomi), gerekse bireylerin yaşam kalitesi ve gelirleri (mikro ekonomi) olumsuz etkilere maruz kalmaktadır. Yöneticilerin özellikle politik dışsallıklara sebebiyet verdikleri durumlarda yasal bir zemine oturtturulan harcama politikası ile oluşan dışsallıklar ortadan kalkacak ve ülke ekonomisi bu durumdan olumlu yönde etkilenecektir. Ülke ekonomisinin yanında bireylerin sosyal refahlarındaki artış ta anayasal iktisat öğretisinin pozitif dışsallıklarındandır. Bu çalışmada ele alınan mali kurallarında belirli bir yasal dayanağının oluşması hükümetlerin keyfi harcama yapmalarının önüne geçerek, ileriye dönük planlarının daha ciddi bir boyut kazanmasına sebebiyet verecektir Mevzuattaki Düzenlemeler Ülkemizde 2002 de kabul edilip yürürlüğe giren 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkındaki Kanun ile 2003 yılında kabul edilip yürürlüğe giren 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile son olarak 2010 yılının ikinci yarısında TBMM Plan ve Bütçe Komisyonundan geçen Mali Kural Yasa Tasarısı kamu maliyesinin düzenlenmesi anlamında alınan en güncel ve ciddi yasal düzenlemelerdir. Şimdi sırasıyla bu yasal düzenlemelerde mali kural olarak hangi amaçların ortaya koyulduğu incelenecektir sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkındaki Kanun a) Malî yıl içinde bütçe kanununda belirtilen başlangıç ödenekleri toplamı ile tahmin edilen gelirler arasındaki fark miktarı kadar net borç kullanımı yapılabilir. Borç yönetiminin ihtiyaçları ve gelişimi dikkate alınarak, bu limit yıl içinde en fazla yüzde beş oranında artırılabilir. Bu miktarın da yeterli olmadığı durumlarda, ilâve yüzde beşlik bir tutar, 84

90 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): ancak Müsteşarlığın görüşü ve Bakanın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararı ile artırılabilir. Bütçenin denk olması durumunda da borçlanma, anapara ödemesinin en fazla yüzde beşine kadar artırılabilir. Borçlanma limiti değiştirilemez. b) Malî yıl içinde sağlanacak garantili imkânın limiti, her yıl bütçe kanunlarıyla belirlenir. c) Çıkarılacak devlet iç borçlanma senetlerinin çeşitlerine, satış yöntemlerine, faiz koşullarına, vadelerine, basım ve ödemelerine ilişkin her türlü esasları ve bunlara ilişkin diğer şartları belirlemeye bakan yetkilidir. d) Türkiye Cumhuriyeti adına herhangi bir dış finansman kaynağından devlet dış borcu sağlamaya ve malî dış koşulları da dahil olmak üzere şartlarını tespit etmeye ve bu şartlar çerçevesinde malî yükümlülük altına girmeye bakan yetkilidir. Söz konusu Devlet dış borcuna ilişkin anlaşmalar ve ilgili dokümanlara dair her türlü hazırlık, temas ve müzakereler Müsteşarlık tarafından yürütülür ve sonuçlandırılır sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkındaki Kanun incelendiğinde 2001 krizine müteakip çıkarılmasının sonucu olarak ta özellikle borçlanma üzerine kurallar kendini göstermektedir. Çünkü 2001 yılında meydana gelen kriz ile birlikte yapılan iç ve dış borçların ülke ekonomisini ne derece sarstığı hissedilir bir şekilde kendisini Türkiye nin ekonomi sayfalarına kazıtmıştır. Krizi tetikleyen tek unsurun iç ve dış borçlar olmadığını belirtmekte de fayda vardır sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu a) Madde 1. Bu Kanunun amacı, kalkınma planları ve programlarda yer alan politika ve hedefler doğrultusunda kamu kaynaklarının etkili, ekonomik ve verimli bir şekilde elde edilmesi ve kullanılmasını, hesap verebilirliği ve mali saydamlığı sağlamak üzere, kamu mali yönetiminin yapısını ve işleyişini, kamu bütçelerinin hazırlanmasını, uygulanmasını, tüm mali işlemlerin muhasebeleştirilmesini, raporlanmasını ve mali kontrolü düzenlemektir. b) Mali saydamlığın sağlanması için gerekli düzenlemelerin yapılması ve önlemlerin alınmasından kamu idareleri sorumlu olup, bu hususlar Maliye Bakanlığınca izlenir. c) Her türlü kamu kaynağının elde edilmesi ve kullanılmasında görevli ve yetkili olanlar, kaynakların etkili, ekonomik, verimli ve hukuka uygun 85

91 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): olarak elde edilmesinden, kullanılmasından, muhasebeleştirilmesinden, raporlanmasından ve kötüye kullanılmaması için gerekli önlemlerin alınmasından sorumludur ve yetkili kılınmış mercilere hesap vermek zorundadır. d) Bakanlar, kamu kaynaklarının etkili, ekonomik ve verimli kullanılması konusunda Başbakana ve Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı sorumludurlar. e) Bakanlar; idarelerinin amaçları, hedefleri, stratejileri, varlıkları, yükümlülükleri ve yıllık performans planları konusunda her mali yılın ilk ayı içinde kamuoyunu bilgilendirirler. f) Bütçenin hazırlanması ve uygulanması esasında mali saydamlık, makroekonomik istikrar, sürdürülebilirlik, denklik, açıklık, doğruluk, ilke ve amaçlara uygunluk esastır sayılı kanun ile daha ciddi önlemlerin alındığı görülmektedir. Bu kanun ile özellikle saydamlık, sürdürülebilirlik ve hesap verilebilirliğin üzerinde durulmuştur. Denk bütçe uygulaması da bu kanunda göze çarpan diğer önemli bir husustur. Mali Kural Yasa Tasarısı a) Kanunun temel amacı, mali sürdürülebilirlik ve öngörülebilirlik ekseninde makroekonomik istikrarın kalıcı hale getirilmesi ve güçlendirilmesidir. b) Kanunda kullanılan bazı ibarelerin tanımlarına yer verilmek suretiyle uygulamada açıklık sağlanması amaçlanmıştır. Özellikle genel yönetim ve genel yönetim açığı tanımları ile uluslararası standartlara uygunluk vurgulanmış ve Maliye Bakanlığı, genel yönetim kapsamı ile ilgili kurumların görüşlerini alarak genel yönetim açığının hesaplanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye yetkili kılınmıştır. c) Mali kuralın uygulanmasında esas alınacak temel ilkeler tanımlanmıştır. Bu maddeye göre; Genel kurumsal yönetim ilkeleri gözetilerek basitlik, doğruluk, saydamlık ve hesap verilebilirlik tesis edilmekte, Mali kuralın uygulanmasına ilişkin verilerin tam ve zamanında kamuoyuyla paylaşılması öngörülmekte, Kanun kapsamındaki kuruluşların muhasebe ve raporlama işlemlerinin Avrupa Hesaplar Sistemi ve diğer uluslararası 86

92 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): standartlarla uyumlu olarak yürütüleceği ve genel yönetim kapsamına alınacak kuruluşların belirlenmesinde de benzer ilkenin uygulanacağı ifade edilerek uluslararası alanda verilerin ve kapsamın güvenilirliğinin artırılması sağlanmakta, Kanunun uygulanmasında kullanılan hesaplama ve raporlama işlemlerine ilişkin muhasebe sistemleri ve istatistiki yöntemlerde önemli bir değişiklik olması halinde kamuoyunun zamanında bilgilendirilmesi ve verilerin güvenilirliğinin ve karşılaştırılabilirliğinin artırılması amaçlanmaktadır. d) Mali kuralın nasıl uygulanacağı ve mevcut politika metinleri ile bütçe hazırlama sürecine nasıl dahil edileceği belirlenmiştir. Ayrıca, hesap verilebilirlik ve zamanında bilgilendirme ilkeleri çerçevesinde, maddenin beşinci fıkrası ile kuraldan sapma riskinin ortaya çıkması halinde neler yapılacağı açıkça belirtilmiştir. Bu çerçevede, ilgili idareler olan Maliye Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı ve Hazine Müsteşarlığınca müştereken tedbir alternatifleri hazırlanarak Ekonomi Koordinasyon Kurulunun başkanı olan Bakan tarafından Bakanlar Kuruluna sunulması öngörülmektedir. Böylece ilgili yılda oluşabilecek sapma riskinin zamanında bertaraf edilmesi ve hedeflerin tutturulması amaçlanmaktadır. e) Mali kural uygulamasında belirlenen tek istisna olağanüstü hal kapsamında genel yönetime dahil idarelerin bütçelerinden yapılacak ilave harcamalardır. Bilindiği üzere, 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanununun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca tabii afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinden birinin veya birden fazlasının yurdun genelinde veya bir veya birden fazla bölgesinde ortaya çıkması hallerinde Bakanlar Kurulu kararı ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayı ile olağanüstü hal ilan edilebilmektedir. Bu hallerin tamamen kontrol dışı gelişen olaylar olduğu ve meclisin de sürecin içinde olduğu dikkate alınmıştır. Böyle bir duruma maruz kalındığında yapılacak ilave harcamalar genel yönetim açık tavanına eklenebilecektir. f) Mali kural uygulamasının raporlanmasına, denetimine ve istatistiklerinin derlenmesine ilişkin hususlar düzenlenmektedir. Bu çerçevede Orta Vadeli Program ve Mali Planın yayımını takip eden onbeş gün içinde Maliye Bakanı ile Devlet Planlama Teşkilatı 87

93 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Müsteşarlığının bağlı olduğu bakanın, hazırlanan Plan ile ilgili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunu özel gündemli bir toplantıda bilgilendirmesi zorunluluğu getirilmektedir. Böylece, ilgili bakanların temel kamu maliyesi metni olan Orta Vadeli Program ve Mali Planı hesap verilebilirlik ve şeffaflık ilkesi çerçevesinde Türkiye Büyük Millet Meclisine bilgi vermesi ve bu şekilde Meclisin bütçe ve uygulanan politikalar üzerindeki etkisinin artırılması amaçlanmaktadır. Mali kural uygulama sonuçlarının zamanında ve tam olarak kamuoyu ile paylaşılması ve mali raporlama kalitesinin, kapsamının ve sıklığının artırılarak şeffaflığın sağlanması amaçlarıyla; Maliye Bakanlığı tarafından Mali Kural İzleme Raporunun, Hazine Müsteşarlığı tarafından KİT lere ve diğer kamu işletmelerine ilişkin verilerin, Sosyal Güvenlik Kurumu koordinatörlüğünde ilgili idarelerden oluşan bir komisyon tarafından emeklilik ve genel sağlık sigortalarının uzun dönemli aktüeryal dengesine ilişkin hesaplamaları içeren raporların yayımlanması hükme bağlanmıştır. Sayıştay Başkanlığı mali kural uygulamasında denetim birimi olarak faaliyet gösterecektir. Böylece açıklanan verilerin doğru, güvenilir ve standartlara uygun olduğuna dair bağımsız bir denetim mekanizması sisteme dahil edilmiştir. Sayıştay Başkanlığı, Maliye Bakanlığınca hazırlanarak kamuoyuna duyurulacak olan Mali Kural İzleme Raporundaki yıllık gerçekleşmelere ilişkin verilerin doğruluğunu, güvenilirliğini ve önceden belirlenmiş standartlara uygunluğunu değerlendirecek ve sonuçları Raporun yayımından itibaren kırk beş gün içinde kamuoyuna duyuracaktır. g) Mahsup ve terkin işlemlerinin bütçe ile ilişkilendirilmeden yapılmaması sağlanarak mali yönetimin saydamlığının artırılması amaçlanmaktadır. h) Çeşitli mevzuat ile getirilen özelleştirme gelirlerinin özel gelir kaydedilip otomatik ödenekleştirilmesi uygulamasının terk edilmesi ve böylece bütçeleme, muhasebeleştirme ve kamu mali raporlamasında saydamlığın artırılması amaçlanmaktadır. Mali kural yasa tasarısının amaçlarından da anlaşıldığı üzere sürdürülebilir maliye politikası için basitlik, doğruluk, saydamlık, hesap verebilirlik ve kuruluşların muhasebe ve raporlama işlemleri ile kapsamının belirlenmesi gerekmektedir. Böylelikle mali kural ile vergi gelirlerinin 88

94 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): artırılması veya kayıt dışılığın önlenmesi gibi hedeflere ulaşmak mümkün olacaktır IMF ile Yapılan Stand-by Anlaşmaları IMF ile Türkiye nin arasındaki stand-by anlaşmaları 1961 yılına dayanmaktadır. İlk olarak 1 Ocak 1961 yılında yapılan stand-by anlaşması 31 Aralık 1961 de son bulmuştur. Son olarak 19.su düzenlenen bu anlaşmalarda göze çarpan önemli noktalardan birisi de 18 ve 19. stand-by anlaşmalarının kriz sonrası döneme denk gelmemesidir ve 2001 yıllarında yaşanan krizlere ulusal çözüm bulamayan ülkemiz uluslararası bir örgüt olan IMF ile işbirliği yaparak krizin yaralarını sarmaya çalışmıştır döneminde IMF ile ülkemiz arasında 9 Aralık 1999,18 Ocak 2002 ve 26 Nisan 2005 tarihlerinde gerçekleştirilen stand-by anlaşmaları ile bir takım düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. IMF ile ortak yürütülen bu programlarda gözde çarpan husus, ülkelerin içinde bulundukları kamu borcu problemini ve borç dinamiklerini sürdürülebilir hale getirmek için mali disiplinin önemine vurgu yapıldığı ve bu çerçevede faiz dışı fazla verilmesi suretiyle kamu sektörünün ayağını sağlamlaştırmaktır Nisan 2005 yılında gerçekleştirilen 19. stand-by anlaşması da 2008 yılının Mayıs ayı ile birlikte son bulmuştur (Kaya, 2010, 385). Bu kısımda IMF ile ortak yürütülen bu programlardaki mali kural niteliğindeki düzenlemelere yer verilecektir Stand-by Anlaşması yılları arasında uygulanan bu programda öne çıkan kurallar ve sonuçları şunlardır; 17. stand-by anlaşmasında belirtilen temel husus enflasyon sorunu ve bu sorunun Türk Lirasına olan güveni zedelediği, yüksek faizlere neden olduğudur. Bu durum ise yatırımları kalıcı değil spekülatif hale getirerek finansal sistemin işleyişini bozmaktadır da kamu net borç stoku (GSMH ya oranı) %61 olarak gerçekleşmiştir yılında %58 hedefi aşılmış ve bu oran %57,1 olarak gerçekleşmiştir. Fakat 2001 krizi ilgili yıla ait %56,5 hedefini altüst ederek %90,4 gibi bir sonuca sebebiyet vermiştir. Bu durum ise hedeflerin tekrar üst limitlerden aşağıya çekilmesine sebep olmuştur. Nihayetinde 17. stand-by anlaşması ile 2002 yılında %54,8 olarak 89

95 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): hedeflenen kamu net borç stoku ancak %78,4 olarak gerçekleşebilmiştir. Konsolide kamu sektörü faiz dışı fazlası 2000 yılında (Milyon TL) olarak gerçekleşirken 2002 yılında bu rakam (Milyon TL) olarak gerçekleşmiştir. Kamu kesimi faiz dışı fazlası (GSMH ya oranı) 1999 yılında %-2,5 iken yıllar itibariyle bu oran gelişmiş ve 200 yılında %4,4 olarak gerçekleşmiştir. Kamuoyu tarafından en çok bilinen hedef faiz dışı fazla olmasına rağmen diğer mali kurallar olan gelir, harcama, borçlanma ve borç stoku kurallarına da örnekler arasında rastlanmaktadır. Dış borçlanma 1999 yılında milyon USD olarak gerçekleşirken bu rakam 2000 yılında olarak gerçekleşmiştir yılında ise dış borçlanma rakamı milyon USD olarak hedeflerin çok üstünde sonuçlanmıştır. Enflasyon oranı 2001 yılında %88,6 olarak gerçekleşmiş ve ekonomiyi derinden zedelemiştir. Bu oran 2002 yılında ise %30,8 olarak gerçekleşmiştir. IMF ile ileriki dönemlerde uygulanacak olan programlarda bir önceki dönemde uygulanan programın performans kriterlerine bakılarak hareket edilir. 17. stand-by anlaşmasındaki performans kriterleri ise şunlardır; kamu kesimi faiz dışı fazlası (GSMH ya oran), konsolide kamu sektörü faiz dışı fazlası (Milyon TL), özelleştirme gelirleri dahil konsolide kamu sektörü faiz dışı fazlası (Milyon TL), konsolide bütçe faiz dışı fazlası (Milyon TL), konsolide bütçe faiz dışı harcamaları (Milyon TL), kısa vadeli dış borç stoku (Milyon USD), dış borçlanma (Milyon USD) dir. Programda yer alan endikatif hedefler ise, programın başarısı için kritik önemli olan değişkenlerin izlenebilmesi için kullanılır, ancak bunlar hükümetin iradi politika araçlarıyla doğrudan kontrol edebileceği değişkenler değildir. Bütçe dengesi büyük oranda faiz giderlerindeki değişmelerden doğrudan etkilendiği için endikatif değişkenlere verilebilecek güzel bir örnektir ( Kaya, 2010: 386). 90

96 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Stand-by Anlaşması Bu düzenlemenin 2001 krizinin hemen sonrasına denk gelmesi programı daha ciddi kılmıştır. Bir önceki programa göre hedefler daha da yükselmiş ve buna bağlı olarak gerçekleşme rakamlarında da bir artış görülmüştür. Mesela; 2002 yılında %4,4 olarak gerçekleşen kamu kesimi faiz dışı fazlası (GSMH ya oran) 2004 yılı sonunda %7 olarak gerçekleşmiştir. Dış borçlanma 2004 yılında (Milyon USD) olarak gerçekleşmiştir yılında (Milyon TL) olarak gerçekleşen Konsolide kamu sektörü faiz dışı fazlası 2004 yılında (Milyon TL) olarak gerçekleşmiştir de enflasyon oranı %13,84 olarak gerçekleşmiştir. Bütçe açığı 2002 yılında %11,6 iken 2004 de %5,4 olarak gerçekleşmiştir. Bu anlaşma ile yapısal reformların gerçekleştirilmesi, özelleştirmelerin hızlandırılması, ekonomideki büyüme potansiyelini artırma ve kaynakların daha etkin ve adil dağılımını sağlamakta temel amaçlar arasındadır Stand-by Anlaşması Anlaşma içeriği olarak kamu harcamalarının azaltılması, ihale, tütün ve borçlanma kanunlarının yasalaştırılmasının şart koşulduğu anlaşmadır. Kamu ihale yasası ile doğrudan katılımların serbest hale getirildiği, bankacılık alanında Ziraat ve Halk Bankasının özelleştirilmesini kapsadığı bir anlaşmadır. Bu kapsamda, 2007 yılı sonunda (Milyon USD) özelleştirme geliri elde edilmiştir. Kamu kesimi faiz dışı fazlası 2007 yılı sonunda %4.4 (GSMH ya) olarak gerçekleşmiştir. Dış borçlanma 2007 yılında (Milyon USD) olarak gerçekleşmiştir. Konsolide kamu sektörü faiz dışı fazlası (Milyon TL) olarak gerçekleşmiştir. 91

97 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): sayılı kanunun 2006 yılı başından itibaren tam olarak yürürlüğe girmesiyle birlikte konsolide bütçeden, merkezi yönetim bütçesi kapsamına geçilmiştir. 17, 18 ve 19. stand-by anlaşmalarına göre IMF nin uygun gördüğü ve Türkiye nin çekmiş olduğu kredi miktarı aşağıdaki tabloda gösterilmiştir. Tablo 3: IMF nin Uygun Gördüğü ve Türkiye nin Çektiği Kredi Miktarı (Milyon $) 17. stand-by 18. stand-by 19. stand-by Anlaşma Tarihi 14 Aralık Şubat Mayıs 2005 Anlaşmanın Bitiş Tarihi IMF nin Uygun Gördüğü Miktar Türkiye nin Çektiği Miktar 4 Şubat , , Şubat , , Mayıs , , Kaynak:IMF, krizinde Türkiye ekonomisini yatalak hastaya benzeten otoriteler şimdilerde,özellikle son üç yılda, ekonominin yataktan kalkarak yürümeye başladığını ve koşması için ise IMF gibi uluslararası kuruluşların desteğine ihtiyacının olmadığına vurgu yapmaktadır. Bu kapsamda 2008 yılından sonra 20. stand-by anlaşması yapılmamış olup, sorunun ulusal çözümleri aranmıştır. 4. MALİ KURAL UYGULAMALARININ FAYDALI VE ZARARLARI YÖNLERİ Mali kurallar mali performansı ölçme gücüne sahip olan bazı göstergeler etrafında tanımlanan maliye politikası uygulamalarına getirilen daimi sınırlamaları ifade etmektedir. Mali kurallar ile getirilen sınırlamalar vergileri, vergileme yetkisini, harcama türlerini, bütçe açığını ve faiz dışı fazla borç stokunun büyüklüğünü denetim altına almayı amaçlamaktadır. Mali kurallar, Keynezyen iktisat anlayışı gereği uygulanan iradi ve takdiri ekonomik politikalara alternatif olarak liberal perspektife dayalı yeni iktisat okulları tarafından gündeme getirilen bir seçenektir (Aktan, 2010:5). Bu 92

98 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): kurallar, uygulanma aşamasından önce ülkelerin ekonomik yapılarına göre, faydalı ve zararlı yönleri itibari ile dikkatlice analiz edilmelidir Mali Kural Uygulamalarının Faydaları Dinamik süreçlerin yönetimi durağan kurallara bağlanamaz. Mali kuralın bu noktada kendini yenileyen ve değiştiren bir yapısının olması gerekir. Böylelikle vergi gelirlerinde artış beklentileri yüksek olacaktır. Bu şekilde esnek bir yapıya sahip olan mali kuralların uzun vadede mutlak fayda sağlayacağı açıktır. Mali kurallar pek çok hükümetin uymak zorunda kaldığı ve sürekliliği olan kurallardır. Demokratik yönetimlerde iktidarların tekrar seçilme amacıyla uyguladıkları seçim ekonomileri yapısal bütçe açıklarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Siyasal karar alma mekanizması temelde kolektif karar almayı gerektirmektedir. Bununla birlikte siyasilerin kendi seçim bölgelerine öncelik tanımaları ve uzun vadede siyasi öngörüsüzlük kamu giderlerinde artışa neden olmaktadır. Mali kurallar iradi ve takdiri maliye politika uygulamalarının yol açtığı bu türden sapmaları ortadan kaldırmak için etkili bir araç olarak önerilmekte ve sanayileşmiş ülkeler başta olmak üzere çok sayıda ülkede uygulanmaktadır (Aktan, 2010:5). Mali kural uygulamasının bir çok yararından bahsedilebilir. Bunlar(Aktan, 2010:5); Siyasi popülizmi engeller; Siyasetçilerin kendi çıkarlarına yönelik politik eğilimlerini sınırlandırmasıdır. Siyasetçiler yeniden seçilmek amacıyla sahip oldukları ekonomik ve bürokratik erki lehlerinde kullanma eğiliminde olabilir. Mali kural uygulaması bu noktada devreye girecek ve bu eğilimlere kısıt getirecektir. Mali disiplini sağlar; Mali disiplin mali ve parasal kurallar oluşturularak bütçe harcamaları ve gelirleri arasında bir denge sağlanarak oluşturulabilir. Makro-ekonomik istikrarın sağlanmasında da etkin bir rol oynar. Hükümetin tüm yurt içi kaynaklardan, özellikle de merkez bankasından borçlanmasına getirilen sınırlama ve yasaklamalar ile para yaratılması durdurularak enflasyonist baskıların temel kaynağı ortadan kaldırılabilir ve böylece istikrar sağlanabilir. 93

99 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Mali sürdürülebilirliği sağlar; Mali kurallar finansal piyasalarda uygun bir reel faiz seviyesinin sağlanmasında yardımcı olacaktır. Bu da özel yatırımlar üzerinde ki dışlama etkisini ortadan kaldıracaktır. Sonuç olarak mali kural mali sürdürebilirlik açısından bir fayda sağlar. Hükümetlerin kredibilitesini arttırır; Mali kural finansal piyasalarda uzun vadede etkin olacağından ve bu etkinliği ile güven tesis edeceğinden dolayı hükümetlerin kredibilitesini de arttıracaktır Mali Kural Uygulamalarının Zararları Mali kural uygulamaları genel olarak fayda mekanizması ön planda görülen düzenlemeler olarak nitelendirilebilir. Bu düzenlemeler içerisinde mali kuralın zararlı olacağı yanlarda mevcuttur. Bir ülke mali kural uygulamaları çerçevesinde bir yandan orta ve uzun vadeli program oluştururken diğer yandan değişik formüllerle program dışı harcamalara yönelirse söz konusu kurallardan sapmalar olacak ve beklentiler karşılanmayacaktır (http://www.mevzuatbankasi.com/portal/konuk_yazarlar/mevzuat.asp?kategori= 10&id=4428). Burada ortaya çıkan sonuç aslında doğrudan mali kuralın oluşturulmuş olduğu bir zarar değildir. Sadece mali kural uygulamalarına bağlı kalınmamasının bir sonucudur. Mali kural uygulaması ile kamu harcamalarının kısıtlanması amaçlanmaktadır. Bu durumun vergi gelirlerini artırmadan daha zor olduğu ihtimali dikkate alındığında maliye politikasının temel araçları olan bütçe, gider, gelir ve borçlanma politikalarının uygulanma sırasında değişiklik meydana gelebilir (Çolak, 2010:52). Mali kural uygulamasının zararları yanlarından biriside bu kuralların doğrudan değil de dolaylı vergiler üzerine yoğunlaşmasıdır. Anayasal perspektifte dolaylı vergiler üzerine yoğunlaşan bir mali kural dizini vergi gelirleri ve temel politika önceliklerinin dizaynı konusunda sorunlara neden olabilir. 5. GELİRLERE İLİŞKİN KURALLAR Vergi yükü üzerine bir sınırlamayı ifade eden gelir kuralları yılları arasında çıkarılmış ve emlak vergilerinin oranlarının sınırlandırılması üzerinde yoğunlaşmış olan bir kuraldır. Bu yıllarda Amerika da uygulanmaya 94

100 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): başlayan bu sınırlamalardan 33 eyalet özel ve/veya genel vergi oranı sınırlaması olarak etkilenmişlerdir. Bu limitler yerel yönetimlerin özel teşebbüs finansmanına, özellikle demiryolu genişletmeye ve kişisel menfaatlere karşı tepki olarak ortaya çıkmıştır (Rosentraub ve diğerleri, 1995: 11). Amerika da öne sürülen gelirler politikasına ilişkin sınırlamalar ise şu şekildedir (Joyce ve Mullins, 1991: 241) : Genel emlak vergisi oranları limitleri, Belirli emlak vergisi oranları limitleri, Emlak vergisi artırımı sınırları, Genel gelir sınırları, Vergilemeye ilişkin alınan önlemlerde açıklık ve doğruluk. Bu sınırlamadaki temel amaçlar ise, vergi mükelleflerinde vergi bilincini artırmak ve vergi mükellefiyetine katılım için bir fırsat sağlamak ile yerel yönetimlerde doğru vergi artışları sorumluluğu kazandırmaktır (Rosentraub ve diğerleri, 1995: 49). Yine vergi oralarını sınırlamaya yönelik sayılabilecek sebepler arasında seçmen desteğini almaya yönelik partizanca davranışların önüne geçmekte sayılabilir (Rosentraub ve diğerleri, 1995: 57). Seçmenler özellikle yerel yönetimlerin toplama yetkisine sahip olduğu emlak vergisi oranlarında, emlak vergisi harçlarında, gelirlerinde ve harcamalarındaki sınırlamaları desteklemektedir (Shadbegian, 1999: ). Bilindiği gibi emlak vergileri söz konusu mülkün tespit edilen değeri üzerinden alınmaktadır. Emlak fiyatlarının yükselmesi ise, bir yandan emlak sahiplerinin memnun olmalarını sağlamakta iken, diğer yandan emlak vergisi miktarını artırdığı için hoşnutsuzluklara neden olmaktadır. Emlak vergisindeki artışları durdurmak amacıyla uygulanan vergi sınırlamaları bireysel vergi ödemelerindeki sınırlamalara örnek teşkil etmektedir (Holcombe, 1999: 5). Mali kurallar içerisinde bütçe, borçlanma ve harcama kuralları kadar gelir kuralları da önemli yere sahiptir. Ülkemizde de gelir kuralları ile hedeflenen temel amaçların uygulamaları şu şekilde sıralanabilir: 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkındaki Kanun kapsamında; a) Müsteşarlıkça ihraç edilen devlet iç borçlanma senetlerinin faiz ve anapara ödemeleri ile 6 ncı maddenin son fıkrasında yer alan malî servis anlaşmasında yer alacak ödemeler ve bunların dışında kalan diğer Devlet iç borçları ile ilgili gider, işlemler ve kâğıtlar, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile 5422 sayılı 95

101 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Kurumlar Vergisi Kanunu hükümleri saklı olmak koşulu ile her türlü vergi, resim, harç ve fondan istisnadır, b) Müsteşarlık tarafından borçlu sıfatıyla veya Hazine garantileri ile sağlanan; - Program kredisi ve proje kredilerinin temini, ikrazı, devri, tadili veya uzatılmasına ilişkin işlemler ve kâğıtlar, - Uluslararası sermaye piyasalarında kullanılan finansman araçları ile yapılacak borçlanma anlaşmalarında öngörülen ödemeler, işlemler ve kâğıtlar ve bu piyasalarda ihraç edilen menkul kıymetler, - Devlet dış borçlarının uluslararası sermaye piyasalarında kullanılan türev ürünler dahil olmak üzere her türlü finansal araçlar vasıtasıyla yönetilmesine veya yeniden yapılandırılmasına ilişkin anlaşmalarda öngörülen işlemler ve kâğıtlar, - (Ek: 17/9/ /22 md.) Devlet dış borçları ile ilgili kredi anlaşmalarında öngörülen bütün ödeme ve işlemler (dış proje kredileri çerçevesinde yapılacak ödemeler dahil, kredilerin kullanımları hariç), her türlü vergi, resim, harç ve fondan istisnadır Sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu kapsamında; a) İlgili kanunun 36. maddesinde gelir politikaları ve ilkeleri başlığı altında Maliye Bakanlığı, gelir politikaları ve uygulamaları konusunda ilkelerini, amaçlarını, stratejilerini ve taahhütlerini her mali yıl başında kamuoyuna duyurur, b) Mükellef ve sorumlulara vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerini kolayca yerine getirebilmeleri için gerekli hizmetler sağlanır, c) Mükellef ve sorumluların vergiye uyumu teşvik edilir, d) Hakların korunması ve yükümlülükler konusunda mükelleflerin bilgilendirilmesi için ilgili idareler tarafından gerekli önlemler alınır. e) İç kontrol sistemi ile kamu gelir, gider, varlık ve yükümlülüklerinin etkili, ekonomik ve verimli bir şekilde yönetilmesini, f) Sayıştay tarafından yapılacak dış denetim ile kamu idarelerinin gelir, gider ve mallarına ilişkin mali işlemlerinin kanunlara ve diğer hukuki düzenlemelere uygun olup olmadığının tespiti edilir. IMF ile yapılan stand-by anlaşmalarında da gelir kuraları açısından özelleştirmelerden elde edilecek gelirlere vurgu yapılmaktadır. Özelleştirme gelirlerinin dışında; 96

102 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): a) 1999 Marmara depremi gibi durumlarda ihtiyaca binaen ek vergi uygulamasına gidilmiş ve belirli dönemlerde bir defalık gelirlere ağırlık verilerek kamu finansman yapısı güçlendirilmeye çalışılmıştır. b) Gelir, kurumlar ve katma değer vergisi mevzuatında çeşitli düzenlemelere gidilmiş, 4760 sayılı Özel Tüketim Vergisi Kanunu 1 Ağustos 2002 tarihinde yürürlüğe konulmuş ve bu alandaki dağınık uygulamalar belirli bir sistematik dahilinde yeniden düzenlenmiş, 5345 sayılı kanunla Gelir İdaresi Başkanlığı kurularak Gelir İdaresi yarı otonom bir konuma dönüştürülmüştür (Kaya, 2010: 392), c) 4811 sayılı kanunla 2003 yılında vergi affı ve 5458 sayılı kanunla 2006 yılında sosyal güvenlik prim borçlarının yeniden yapılandırılması uygulamasına gidilmiştir. 6. TÜRKİYE DE UYGULANAN MALİ KURALLARIN VERGİ GELİRLERİNE ETKİSİ Özellikle bütçe açığı ve kamu borçlarına yön verilmesi şeklinde karşımıza çıkan mali kuralların istenilen sonuçları vermesi açısından vergi gelirlerinin etkisi oldukça fazladır. Çünkü, arzulanan seviyeye ulaşan vergi gelirleri hem kamu borçlarının finansmanı hem de bütçe açığının azaltılması adına önemli bir araçtır. Tablo 4: GSYİH, Genel Bütçe Vergi Gelirleri ve Vergi Gelirleri Yükü (Bin TL) Yıllar GSYM (1998 Bazlı) (1) Vergi Gelirleri (*) (2) Vergi Yükü (%) (2/1) , , , , , , , , ,4 Kaynak: GİB, 2011:

103 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): (*) Yılları Bütçe Kanunu nda Mahalli İdare ve Fon Payları ile Red ve İadeler dâhil olduğundan, Vergi Gelirleri rakamlarında da Mahalli İdare ve Fon Payları ile Red ve İadeler dâhildir. NOT : Yılları Vergi Gelirleri içerisindeki Gelir Vergisi Tevkifat rakamına Asgari Geçim İndirimi tutarı dâhildir. Tablo 4 den de görüleceği üzere, özellikle 2002 yılında yürürlüğe giren 4749 sayılı kanunla birlikte vergi gelirlerinde gözle görülür bir artış yaşanmıştır yılında vergi gelirleri bir önceki yıla nispeten %37,8 oranında artış göstermiştir. Tablo 4 de yer alan vergi gelirleri verileri incelendiğinde ise artışın sadece 2003 yılına has olmadığı ve 2010 yılına kadar kademeli olarak devam ettiği görülmektedir. Tablo 4 de göze çarpan bir diğer önemli nokta ise, 2002 yılından itibaren vergi gelirlerindeki artışa paralel olarak GSYİH da da artışların gerçekleşmesidir. Bu durum ise vergi gelirlerindeki artışın GSYİH nın artışını olumlu yönde etkilediğini göstermektedir. SONUÇ ve ÖNERİLER Sürdürülebilir maliye politikası, şeffaf, basit ve anlaşılır politikaların eksikliği, ülkeleri maliye politikalarını kullanarak bir takım düzenleme yapma zorunluluğuna itmiştir. Ülkemizde de gerek kanunlarla gerekse uluslararası platformda bir takım düzenlemeler yıllar itibariyle kendisini göstermiştir. Bu düzenlemelerin nihai amacı ise mali disiplinin sağlanarak maliye politikasına olan güveni artırmaktır. Bu kapsamda ülkemizde 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkındaki Kanun, 5018 Sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu, IMF ile ortaklaşa yürütülen stand-by anlaşmaları ve son olarak Mali Kanun Yasa Tasarısı ile bir takım düzenlemelere gidilmiştir. Yapılan bu düzenlemelerin bir kısmı yürürlüğe girdikleri dönem itibariyle farklı kurallar üzerinde yoğunlaşabilmektedir. Örneğin, 2002 yılında yürürlüğe giren 4749 sayılı kanun 2001 krizini müteakiben yürürlüğe girdiği için borçlanma ağırlıklı kuralları içermektedir. Son olarak kabul edilen mali kural yasa tasarısı ise bütçe denkliği üzerine yoğunlaşmış olmasına rağmen gelir, harcama ve borçlanma kurallarını alanlarında da düzenlemeler içermektedir. Gelir kuralları olarak kabul edilen bir takım düzenlemeler ise kamu gelirlerine ait düzenlemeleri içermektedir. Özellikle kamu gelirleri içerisinde en büyük paya sahip vergileri ilgilendiren bu düzenlemeler kamu gelirlerini artıcı nitelikte olabileceği gibi azaltıcı nitelikte de olabilir. Yine kamu gelirlerini 98

104 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): ilgilendiren bir diğer düzenleme olan özelleştirmelere de bu kurallara içerisinde rastlamak mümkündür. Gelir, harcama, borçlanma ve bütçe aracılığıyla ekonomiye müdahale aracı olan mali kuralların aşağıda belirtilen bir takım sonuçları doğuracağı düşünülmektedir; 1- Bürokrasi artacak, 2- Gerçek anlamda hesap verilebilirlik, verimlilik, etkinlik, makro ekonomik istikrar ve ekonomik büyüme sağlanamazsa, vergi mükelleflerinde vergi bilincini artırmayı ve vergi mükellefiyetine katılımı amaçlayan gelir kuralları açısından zedeleyici bir durum oluşacaktır. Bundan dolayı mali kuralların başarılı olarak uygulanabilmesi için kuralların kamuoyu tarafından yeterince anlaşılması gerekmektedir ve 5018 gibi değişikliklere açık olmayan bir mali kural yasa tasarısı hazırlanmalıdır. 4- Mali kuralların taşıması gereken özellikler olan iyi tanımlanmışlık, şeffaflık, basitlik, esneklik, uygunluk, tutarlılık, uygulanabilirlik ve etkinlik özellikleri gerçekten bir arada uygulanabilecek midir? Yoksa 4749 ve 5018 sayılı kanunlar gibi mali kural yasa tasarısı da ileride yamalanarak yeni bir yasanın alt zeminini mi oluşturacaktır? 5- Mali kurallardan birisi olan bütçe kuralları ile bütün kurumların bütçeleri önceden belirlenecek veya belirli bir açık limitini kapsayacak şekilde hazırlanacaktır. Fakat cari nitelikli harcama kalemi olan ve beşeri sermayenin gelişimine katkı sağlayacak olan eğitim, sağlık ve araştırma-geliştirme harcamaları gibi kalemlerde bu kapsamda değerlendirilecektir. Altın kural olarak kabul edilen mali kurallarda bu tür beşeri sermayeyi artıracak olan yatırımlar istisna kapsamı alınmalıdır. Böylece, sadece makroekonomik göstergelere bağlı kalınmaksızın beşeri sermaye tarzındaki değişkenlerle de ekonomik büyüme sağlanabilecektir. 6- Mali kuralların bir özelliği olan şeffaflık noktasında; özellikle kamu borçlanmaları şeffaf bir şekilde dizayn edilmelidir. Mesela, göstergelerde toplam kamu harcamalarının yanında faiz dışı harcama düzeyine de yer verilmelidir. Aynı zamanda bu tutarların oransal olarak karşılıkları da ilgili göstergelerde bulunmalıdır. Böylece kamu harcamaları daha açık bir şekilde analiz edilmiş olacaktır. 7- Mali kuralların ekonomik göstergelerin gelişimine katkı sağlayacağı bir gerçektir. Fakat mali kuralların Performansa Dayalı Prim gibi kamu 99

105 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): hizmetini ve kamu gelirlerini tetikleyen oluşumlarla desteklenmesi daha yerinde olacaktır. Örneğin; ülkemizde, partizan düşünce ile kamu kurumlarına yerleşen kamu görevlilerinin sayısı küçümsenemeyecek düzeydedir. Bu durum karşısında görevini bile bilmeyen kamu çalışanlarını belirli kriterlere bağlı olarak ödüllendirerek, kamu kurumlarında performansı ve böylelikle de dolaylı yoldan kamu gelirlerini artırma yoluna gidilebilir. 8- Mali kuralların etkinliğini izleme ve denetleme noktasında bağımsız veya yarı bağımsız kurullar olmalıdır. Böylelikle de hedeften kaçış noktalarına karşı yapılan ayarlamalar baskı altında olmadan nitelikli olarak analiz edilebilecektir. 9- Mali kurallara uyulmaması durumunda belirli yaptırımlar olmalıdır. Bu yaptırımlar aleyhte adli ve idari yaptırımlar olabileceği gibi finansal (maddi) yaptırımlarda olabilir. Bu durum kuralların niteliğini olumlu yönde etkileyecektir. Özellikle yukarıda sayılan öneri ve bulgular dikkate alınarak, gerek hukuki alt yapısı ve gerekse de uygulama alanı doğru bir şekilde oluşturulup uygulamaya konulacak yeni yaptırımlar niteliğindeki mali kuralların olumlu sonuçlar doğuracağı açıktır. Bunun en güzel örneğini Türkiye nin yılları arasındaki vergi gelirlerindeki mali kural bazlı artışlardır. KAYNAKLAR Aktan, C.C. (2010), Anayasal İktisat Felsefesi, Ekonomi Politikasının Anayasası ve Mali Kurallar, C. C. Aktan, Kesik, A. ve F. Kaya, (ed.), Mali Kurallar Maliye Politikası Yönetiminde Yeni Bir Eğilim: Vergi, Harcama, Borçlanma vs. Üzerine Kurallar ve Sınırlamalar, (ss ). TC Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı, Yayın No: 2010/408, Ankara. Aktan, C.C., Ekonomik Düzenin Sağlanmasına Yönelik Optimal Mali ve Parasal Kuralların Tasarımı, Maliye/Kamu-Ekonomisi.htm.( ). Aktan, C.C. (2010), Kurumsal Maliye Politikası ve Mali Kurallar, ( ). Ataç, B. (2006), Maliye Polikikası, ETAM A.Ş. Matbaa Tesisleri, Eskişehir. 100

106 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Buti, M., Martins, J.N. ve Turrini, A. (2007), From Deficits to Debt and Back: Political Incentives Under Numericial Fiscal Rules, CESifo Economics Studies,Vol. 53, No. 1, February, Clemens, Jason. vd. (2003), Tax and Expenditure Limitations The Next Step in Fiscal Discipline, The Fraser Institute. Çolak, M. (2010), Mali Kural ve Vergi Gelirlerine Etkisi, Yaklaşım Dergisi, Sayı: 208, s Dilekli, S.,Yeşilkaya, K.(2002), Maastricht Kriterleri, ( ). GİB (2011), Faaliyet Raporu Günaydın, İ., Eser, L.Y. (2009), Maliye Politikasındaki Yeni Trend: Mali Kurallar, Maliye Dergisi, Sayı 156, Hallerberg, M., Strauch R., Von Hagen J. (2004), The Desing Of Fiscal Rules and Forms Of Governance In European Union Countries, European Central Bank Working Paper Series, No. 419, Frankfurt. Holombe, Randall, G. (1999), Vergileme Yetkisinin Sınırları, Özgür Saraç (Çev.),http://www.canaktan.org/ekonomi/anayasal_iktisat/diger_yazilar /sarac-holcombe-vergileme-yetkisi.pdf ( ). IMF (2009), Fiscal Rules-Anchoring Expectations for Sustainable Public Finances, Prepared by the Fiscal Affairs Department. IMF (2010), Turkey: Financial Position in the Fund as of October 31, 2010, date1key= ( ) Işık, A., Sakal, M., Meriç, M. (2010), Anayasal İktisat Teorisi ve Mali Kurallar: Türkiye de Uygulanabilirliği, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı:2, Cilt: 15, Joyce, G. Philip ve Mullins, R.Daniel (1991), The Changing Fiscal Structure of the State and Local Public Sector: The Impact of Tax and Expenditure Limitations, Public Administration Review, Vol. 51, No. 3. (May- Jun.,1991), pp Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkındaki Kanun (2002), Resmi Gazete, 24721, 9 Nisan Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu (2003), Resmi Gazete, 25326, 24 Aralık Kaya, F. (2010), Türk Kamu Mali Yönetiminde Örtük Mali Kurallar ve Ülke Tecrübelerinin Değerlendirilmesi, C. C. Aktan, Kesik, A. ve F. Kaya, 101

107 Bozdoğan, D.; Buyrukoğlu, S. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): (ed.), Mali Kurallar Maliye Politikası Yönetiminde Yeni Bir Eğilim: Vergi, Harcama, Borçlanma vs. Üzerine Kurallar ve Sınırlamalar, (ss ), TC Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı, Yayın No: 2010/408, Ankara. Kennedy, S., Robbins, J. (2001), The role of Fiscal Rules in Determining Fiscal Performance, Department of Finance Working Paper, No. 16. Kesik, A., N. Bayar. (2010), Uluslararası Uygulamalar Işığında Mali Kurallar ve Mali Disiplin, C. C. Aktan, Kesik, A. ve F. Kaya, (ed.), Mali Kurallar Maliye Politikası Yönetiminde Yeni Bir Eğilim: Vergi, Harcama, Borçlanma vs. Üzerine Kurallar ve Sınırlamalar, (ss.46-62). TC Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı, Yayın No: 2010/408, Ankara. Kopits, G., Symansky, S. A. (1998), Fiscal Policy Rules, IMF Occassional Paper, No: 162, Washington DC., Marshall, Jorge (2003), Fiscal Rule and Central Bank Issues in Chile. Basel, BIS Papers No ( ). OECD (2008), Economic Survey: Turkey, Volume 2008/14 July. Pehlivan, O. (2003), Kamu Maliyesi, Derya Kitabevi, Trabzon. Rosentraub Mark S. vd. (1995), Tax And Expendıture Lımıts on Local Governments, Center for Urban Policy and the Environment Indiana University, Advisory Commission on Intergovernmental Relations, An Imformation Report. Shadbegian, Ronald J. (1999), The Effect of Tax and Expenditure Limitations on the Revenue Structure of Local Government, , National Tax Journal, Vol 52, No:2, pp Şengönül, A., Songur, M. (2010), Türkiye de Mali Kural: Olsaydı yada Olacaksa, Seta Analiz, Sayı 29, Seviğ, V. (2010), tegori=10&id=4428, E.T

108 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Geçmişten Günümüze Çocuk İşçiliği Levent Şahin 1 Özet Bu çalışmanın amacı ülkelerin karşı karşıya oldukları çocuk işçi sorununa dikkat çekmektir. Bugün Dünya da yaklaşık 250 milyon çocuk, başta fakirlik olmak üzere, birçok sebeple uluslararası standartlara uymayan şartlarda çalıştırılmaktadır. Fiziksel ve ruhsal gelişimini henüz tamamlamamış olan çocukların çalıştırılması onların okuldan uzaklaştırılarak, niteliksiz işgücü olmalarına neden olduğu gibi sosyal korumadan mahrum enformel piyasaların hacmini de artırmaktadır. Okula devamlılığın sağlanabilmesi için halkın refah seviyesinin artırılması gerekmektedir. Bu nedenle de çocuk işçiliğin önlenmesi başlı başına bir amaçtır. Bu amaca ulaşıldığında ekonomik ve sosyal refaha da ulaşılacaktır. Çünkü Dünya da gelişmiş devletlerde çocuk işçilik oranı azalırken, gelişmemiş ülkelerde çocuk işçilik oranı halen yüksek boyutlardadır. Ayrıca bu çalışmada çocuk işçiliğin geçmişteki gelişimi ve günümüzdeki durumu istatistikî veriler yardımıyla incelenirken, betimleme yönteminden faydalanılacaktır. Anahtar Kelimeler: Çocuk, Çocuk işçilik, Yoksulluk, Ekonomi, Ekonomik kalkınma From Past to Present Child Labour Abstract The study has an aim what point out about problem of child labour of countries. Nowadays, there are about 250 million child labours in the World. The most important reason is poverty about the circumstance. The children work into national rights. But the children don t work within international labour standarts. In addition, the children lose interest about school while work out of house. In other words, country has a lot of unqualified labours and informal markets. Goverments should increase welfare level of country for solution problem that child labours. Countries will have real welfare when problem about child labours is solved. Because developed countries have child labours less than undeveloped countries. Description method will used in the study while the situation of child labours in history and present day is dealt with statistical data. Key Words: Child, Child labour, Poverty, Economy, Economic development 1 Dr., Tunceli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, 103

109 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): GİRİŞ Erken yaşlarda çocukların işgücü piyasasına girmeleri anlamına gelen çocuk işçi çalıştırılması sosyal bir problem olarak güncelliğini korumaktadır. Çocukların bir meslek öğrenmek ya da gelir elde etmek amacıyla iş hayatı içinde yer almaları çocukların psikolojik ve fiziksel gelişimlerini olumsuz etkilemektedir (Ertürk, 1994: 29). Çocuk işçiliği hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde görülmektedir. Fakat gelişmiş ülkelerdeki çocukların çalışma şartları, gelişmekte olan ülkelere göre daha iyi durumdadır. Gelişmiş ülkelerde eğitime önem verilmesi nedeniyle çocuk işçilik geç yaşta başlarken, gelişmekte olan ülkelerde çocuk işçilik yaşı düşmektedir (Karataş,1993: 85). Bunların yanında ailelerin iktisadi durumları, eğitim düzeyleri çocukların iş hayatına girip girmemesinde önemli bir faktördür. Sosyo-ekonomik durumu iyi olmayan bir ailede çocukların eğitimine önem verilmemekte, çocukların aile bütçesine katkı sağlamaları için çocukların fiziksel, ruhsal durumlarına uygun olup olmadıklarına bakılmaksızın çocuklar farklı işlerde çalıştırılmaktadırlar (İlik, 1994: 4). Ayrıca çocuklar, gelişim evrelerinde çevrelerinde kendilerine iyi örnek olabilecek nitelikte kişilik özelliklerine sahip olan yetişkinlerle genelde etkileşim halinde bulunamamaları nedeniyle, kimlik kazanma bakımından kritik bir önem arz eden bu dönemde, işyerlerinde karşılaştıkları ve kendilerince normal gördükleri bazı olumsuz kişilik özelliklerini benimseyebilmektedirler (Senemoğlu, 1996: 30-35). Ayrıca yetişkin kişiler için tasarlanmış işlerin çocuklar tarafından yapılması çocukların gelişimini olumlu yönde etkilememektedir. Çocuklar fiziksel yönden yeterince gelişmemeleri nedeniyle işle ilgili hastalık ve zararlardan yetişkinlere kıyasla daha fazla etkilenmektedirler. Tehlikeli işlerde çalışan çocukların karşılaştığı riskler sadece hastalık, yaralanmadan ibaret değildir. Bu çocuklar, yetişkin dönemlerinde daha az tehlikeli işlerde çalışmalarına imkân tanıyacak olan eğitimden de yoksun kalmaktadırlar. ÇOCUK VE ÇOCUK İŞÇİLİĞİ KAVRAMI Çocuk, yetişkin dünyasına bağımsız bir şekilde entegre olana kadar, fiziksel, ruhsal ve zihinsel gelişimleri açısından yetişkin korumasına ihtiyacı olan birey olarak tanımlanmaktadır (Rodgers ve Standing, 1981: 160). Başka bir tanıma göre çocuk, gelişen bir insan yavrusu, olgunlaşmamış reşit sayılmayan 104

110 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): küçük vatandaş olarak tanımlanmaktadır (Yörükoğlu, 2000: 13). Diğer bir tanımda ise çocuk, doğumdan başlayarak ergenliğe kadar ki dönemde bulunan kişidir (Akyüz, 2000: 66). Çocuk, Türk hukuk sistemine göre hak ehliyetine sahip kişi anlamına gelmektedir. Ancak henüz zihinsel ve fiziksel açıdan gelişimini tamamlamadığı varsayıldığı için kural olarak on sekiz yaşına kadar çocuğu korumak gerekliliği; çocuğun toplumsal yaşama zarar görmeden veya en az zararla girebilmesi için bir süreç olarak kabul edilmiştir. Bu süreç içinde yaşayacağı yerler, karşılaşabileceği durumlar için özel hükümler getirilmiştir (Usta, 1995: 86). Ennew, Myers ve Plateau a (2005: 27) göre çocuk işçiliği kavramının içinde şu bileşenler mevcuttur Ücretli istihdam, çocuk emeğini sömüren çalışma, ulusal ve uluslararası standartları ve kanunları ihlal eden çalışma, çocuklara zarar veren çalışma, ücretli işler, Çocukların ekonomik katılımı, Çocukların tam zamanlı çalışması,okula devamı engelleyen çalışmalar. ÇOCUK İŞÇİLİĞİNİN NEDENLERİ Geleneksel Bakış Açısı Özellikle tarım toplumlarına özgü bir düşünce tarzı ve erken sanayileşme evresine has sosyo-kültürel bakış açısı çocuk işçiliğini olağan karşılamakta, hatta bazen bir ihtiyaç olarak görmektedir. Kırsal bölgelerde çocuk, aile işçisi olarak ücretsiz çalışmakta, yetişkin rolünü çok küçük yaşlarda üstlenmekte, toplum da bu ortamı olağan görmektedir (Şişman, 2004:5). Çocuğun aileye iktisadi katkısını olağan gören anne ve baba, çocuğun küçük yaşta iş hayatına girmesinin duygusal, toplumsal, fiziksel, kişilik gelişimi üzerinde negatif etkileri olduğunun bilincinde değildir (Köksal, 1992: 20). Bu geleneksel kültürün, kırsaldan şehre göç sonrasında kentsel alanda da devam ettiğini, çocuğun tarlada veya evde, aile işçisi olarak ücretsiz çalıştırılmasıyla, herhangi bir işyerinde ücret karşılığı çalıştırılması arasında hiç bir fark olmadığı düşünülmekte, hatta iş hayatında ücretli olarak yer almanın aile bütçesine katkı sağladığı düşünülerek, çocuğun çalıştırılması desteklenmektedir (Bulut, 1996: 58). Eğitim Masraflarının Karşılanmasıyla İlgili Nedenler Eğitim, toplum içinde insanlara eşit bir yer kazanmaları için gerekli bilgi, beceri, tutum ve değerleri kazandırarak, kişilerin kendilerini çağın gerekleri doğrultusunda geliştirmeleri için imkânlar sunmaktadır (UNICEF, 105

111 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): : 22). Eğitim çocuğun kişiliğinin ve yeteneklerinin geliştirilmesinde en önemli araç olarak kabul edilmektedir (Murnane, 1994: 296). İşverenlerin Çocuk İşgücüne Olan Talebi Günümüzde birçok işveren, rekabet gücünü artırmak, maliyetlerini düşürmek için çocuk çalıştırdığını belirtmekte ve çocuk emeğinin sömürülmesini, var olan toplumsal düzenin doğal sonucu olarak görmektedir (UNICEF, 1997: 27). Bununla birlikte küreselleşen iktisadi yapı özellikle Üçüncü Dünya Ülkelerinde çocuk işçi sayısının artmasına yol açmıştır. İşgücü maliyetinin daha düşük olduğu Hindistan, Çin, Pakistan gibi ülkelere yönelen uluslararası sermaye için çocuklar vazgeçilmez işgücü kaynağı olarak kabul edilmektedirler. Uzakdoğu ülkeleri üretim süreçlerinde yaygın olarak kullandıkları çocuk işçiler nedeniyle, gelişmiş batı ülkeleriyle kolaylıkla rekabet edebilmektedirler (Baştaymaz, 1994: ). İşverenler yerel, ulusal, uluslararası rekabet ortamında ve kişisel veya toplu çıkarlarını korumak için, düşük nitelikli ve ücretli, geçici, yasadışı ve tehlikeli iş sunumu için geçimini sağlama zorunluluğunda olan, iş ve gelir istemi içerisinde bulunan çocukları, en az eğitim gerektiren niteliksiz işlerin niteliksiz işgücü kaynağı olmaları, ucuz işgücü olmaları, esnek işgücü özelliğine sahip olmaları, işe alınıp, işten atılmayı; saatlik, günlük, haftalık, aylık, mevsimlik çalışmayı, ücretsiz fazla çalışmayı, boğaz tokluğuna çalışmayı meslek öğrenmenin doğal gereği olarak görüp, kabullenmeleri, uysal olmaları; korunmasız, güvencesiz, yalıtılmış ve örgütsüz olmaları, iş konusunda başkaldırmamaları nedeniyle tercih etmektedirler (Derrien, 1994: ). Az-gelişmişlik ve Yoksulluk Ailenin yeterli ve düzenli gelirinin olmaması, aile bireylerinin eğitim ve iş durumu, hane büyüklüğü ile bu konulardaki eksiklikleri giderecek bir sistemin olmayışı ya da var olsa bile tam olarak işlemeyişi nedeniyle ailelerin çocuklarını çalıştırmalarına yol açmaktadır. Yoksul ailelerde çocuğun çalışması veya evde kardeşleriyle ilgilenmesi ya da bazı ev işlerini yapması aile bütçesine katkı olarak kabul edilmektedir. Fakat bu yaşananlar sırasında çocuğun eğitiminden yoksun kalması ve iş hayatında karşılaşabileceği olumsuzluklar düşünülmemektedir. Ailelerin yeterli gelire sahip olmamaları, ekonomik zorluklar, ailelerin çocuklarını okuldan alarak iş yaşamına sokmalarına yol açmaktadır (ÇSGB, 2006: 20). 106

112 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): ÇOCUK İŞÇİLİĞİNİN GEÇMİŞİ Tarihsel süreç incelendiğinde, çocukların çalıştırılmasının çok eskilere dayandığı; hatta tarihin her döneminde üretim faktörlerinden biri olarak çocukların çalışma hayatında yer aldığı görülmektedir. Tarihi belgeler incelendiğinde görülecektir ki, çocuklar daima çalışmışlardır. İnsanlık tarihinin ilk yılları boyunca kabilelerin çocukları; avlanma, balık tutma ve hayvanları kapanla yakalama uğraşlarında bulunmuşlardır. Sonraları kabileler ailelere ayrıldığında; çocuklar ormanlarda, tarlalarda, ürünlere ve hayvanlara bakılmasında aile büyükleriyle birlikte çalışmışlardır (Erbay, 2008: 30). İnsanlık tarihinin dönüm noktası olarak kabul edilen Sanayi Devriminden önce de çocuklar çalışmaktaydılar. Sanayileşme, sanılanın aksine, çalışan çocuk sayısında önemli artışlara neden olmamıştır (Cunningham ve Viazzo: 1996). Kırsal bölgede tarımla geçimlerini sağlayan aileler ya da kentlerin çevresinde faaliyet gösteren küçük işletme sahipleri sanayi kapitalizmi karşısında varlıklarını koruyamayarak dağılmışlardır. Buralarda çalışan insanlarda fabrikalara işçi olarak başvurmuşlardır. Bu iş başvurusunda bulunanların büyük bir bölümünü ise çocuklar oluşturmuştur. Bu aşamadan sonra da çocuk çalışması, çocuk işçiliğine dönüşmüştür (Duyar ve Özener, 2003: 12). Sanayi Devrimi ve Çocuk İşçilik Büyük sosyal değişmelere neden olan Sanayi Devrimi yeni örgütlenme ve üretim biçimi ile makine çağında fabrika düzenlerine yol açmıştır. Yaşanan sosyal değişmeler ve gelişmeler işçi sınıfını oluşturmuştur. Yeni çalışma koşulları olgusu içinde ortaya çıkan durum; kentlerin hızla insanlarla dolup taşmasına, insanlık onuruna yakışmayan çalışma şartlarına; kadın, çocuk ve erkek işçilerin zor, ağır ve insanı hızla yıpratan ortamlarda çalışmalarına neden olmuştur (Talas, 1981: 60). İşverenler arasında yaşanan rekabet, işçiler arasında ücretleri düşürerek üretim maliyetlerinin azalmasını sağlamış, işçiler arasındaki iş bulma rekabeti ise işçileri işsiz kalmaktansa yoksulluk ücreti karşılığında çalışmaya mahkûm etmiştir (Gülmez, 1985: 72). Örneğin, 1846 yılında Belçika nın Wallonia kömür ocaklarında on- on iki yaşlarında yaklaşık on bin çocuk çalıştırılmıştır. Yine aynı dönemde tuğla imalathanelerinde çalışan çocuklar yağmur ve rüzgârdan korunaksız barakalarda barındırılmışlardır. Keten ve pamuk imalathanelerinde yaklaşık 40 C sıcaklıkta çamur içinde, çıplak ayakla çalışan çocukların elleri ve ayaklarının kısa süre sonra kangren olduğu görülmüştür. Kibrit 107

113 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): imalathanelerinde çalışan ve yaşları beşe kadar inebilen çocukların, maruz kaldıkları fosfor nedeniyle kemik gelişimlerinin olumsuz etkilendiği bilinen bir gerçektir (De Herdt, 1996: 23-39). Sanayi Devrimi ile birlikte yaşam ve çalışma şartlarının gittikçe kötüleşmesi, işçilerin toplu tepkilerine neden olmuştur. Bu sebeple de işçiler daha kısa çalışma süreleri içinde, daha yüksek ücret talebinde bulunmuşlardır. Ayrıca çocukların çok küçük yaşlardan itibaren çalıştırılmalarının nesiller üzerindeki olumsuz etkileri çocuk işçiliği alanında bir takım düzenlemelerin yapılarak, önlemlerin alınmasını sağlamıştır. Çocukların çalıştırılmasına yönelik ilk sosyal politika önlemi 1779 yılında İsviçre nin Zürih Kanton unda alınmıştır. Bu düzenleme ile çocukların zorunlu öğrenimlerinden önce, tekstil atölyelerinde çalıştırılmaları yasaklanmıştır. Bununla birlikte on üç-on dokuz yaşlarındaki çocukların; ancak ebeveynleri ve komşuları yanında, dinsel otoritenin denetimi altında çalıştırılabilecekleri kararlaştırılmıştır (Karataş, 1993: 89). İngiliz Parlamentosu nda kabul edilerek, dönemin en etkili yasası, 1802 tarihli Çırakların Bedensel ve Tinsel Sağlıkları Hakkında Yasa dır. Bu yasaya göre, çıraklar geceli gündüzlü işverenin yanında kalırlarsa; işveren, kız ve erkek çocuklar için ayrı ayrı yatakhaneler kurmakla yükümlü tutulmakta, çocukların günlük çalışma saatleri, 12 saat olarak belirlenmekte, çocukların okuma yazma öğrenmeleri için okula devamlılıkları sağlanmakta, çocuklara yılda bir kat giysi verilmekte,ç ocukların gece çalışmaları yasaklanmaktadır (Talas: 1981: 266). TÜRKİYE DE VE DÜNYA DA ÇOCUK İŞÇİLİĞİ Türkiye de Çocuk İşçiliği Sanayi Devrimi ile Dünya da yaşanan büyük çaplı toplumsal değişim, Osmanlı Devleti nde de etkili olmuştur. Bunun göstergesi olarak da, ahilik sistemi ve devamı niteliğinde olan lonca sistemi zayıflamaya başlamıştır. Sanayileşme çabalarının bir sonucu olan işgücü ihtiyacı ile aynı döneme denk gelen Birinci Dünya Savaşı neticesinde yaşanan erkek işgücü azalması soncunda, kadın ve çocukların fabrikalarda istihdamlarında artışlar yaşanmıştır. Bu dönemde çalışma süresinin on altı saate ulaştığı; ancak bu kadar fazla çalışmaya karşın ücretlerin çok düşük olduğu, İstanbul da bez, kibrit fabrikalarında çalışan çocukların tüm çalışanların yarısına ulaştığı bilinmektedir (Gülmez, 1985). Hatta devlet fabrikalarında imparatorluğun farklı şehirlerinden getirilen yüzlerce çocuğun çalıştırıldığı gizlenemez bir gerçektir (Quataert, 1999: 62-63) yılları arasında gerçekleştirilen işçi sayımında on beş 108

114 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): bin sanayi işçisinin %10 unun çocuk ve kadınlardan oluştuğu tespit edilmiştir. Ayrıca bu %10 luk oran 1927 yılında %35 e yükselmiştir (Balamir, 1982: ). Osmanlı İmparatorluğu içinde işçi örgütlerinin ilk taleplerinin çalışma şartlarının ve işçi ücretlerinin iyileştirilmesine yönelik olduğu, yılları arasında yapılan grevlerde günlük çalışma saatlerinin azaltılması, çocukların ve kadınların sanayide çalıştırılmasının engellenmesi gibi taleplerin, diğer talepler içinde ilk sıralarda yer aldığı tespit edilmiştir (Duyar ve Özener, 2003: 25). Çocuk işçiliği ile alakalı ilk yasal düzenlemeler içinde sayılan ve bununla birlikte ilk sınırlı kapsamlı iş kanunu olarak bilinen 1921 tarih ve 151 sayılı Ereğli Havza-i Fahmiyesi Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanunu nda işveren-işçi ilişkileri düzenlenmiştir. Bu kanunla zorla çalıştırılma yasaklanmış, günlük çalışma süresi sekiz saat olarak belirlenmiş, on sekiz yaşının altındakilerin maden ocaklarında çalıştırılması yasaklanmıştır (Fişek ve diğ., 1997: 11). Ayrıca 1923 yılında İzmir de düzenlenen İktisat Kongresi nde on dört-on sekiz yaşları arasındaki çocukların günde iki saat eğitim görmelerinin işverenler tarafından güvence altına alınması kararlaştırılarak, çocukların günde altı saatten fazla çalıştırılmaları yasaklanmıştır (Ökçün, 1981: 431). İkinci Dünya Savaşı nın yaşandığı yıllarda Türkiye de çalışma şartları kötüleşmiş, çocuk işçiliğinde artışlar yaşanmıştır yılında çıkartılan Milli Koruma Kanunu ile iş hayatına sert kurallar getirilmiştir. Çocukları ve kadınları koruyan yasalar görmezden gelinerek, günlük çalışma süresi sekiz saatten on bir saate çıkarılmıştır. Ayrıca çocuklar ve kadınlar da bu süreye tabi tutulmuşlardır (Duyar ve Özener, 2003: 26-28). Sanayileşme ve bununla bağlantılı olarak yaşanan kırsaldan şehre göç, kısa sürede ülkenin işgücü yapısını değiştirmiştir. Yani ülkede tarım işçilerinin sayısı azalırken, sanayi işçilerinin sayısında artış yaşanmıştır. Bu nedenle de tarımsal üretimin oranı giderek azalırken, sanayi ürünlerinin oranında belirgin bir artış yaşanmıştır. Sanayileşmeyle birlikte yaşanan kırsaldan şehre göç süreci şehirleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Sanayileşme ile şehirleşme arasındaki kültürel dengenin sağlanmayışı anlamına gelen Sanayileşmesiz kentleşme olarak belirtilen sürecin bir sonucu olarak da gecekondu mahalleleri meydana gelmiştir (Türkdoğan, 1974: 1). Bölgesel geri kalmışlık sonucunda meydana gelen iç göç, hızlı nüfus artışı, bireylerin gelirlerini yükseltme çabası, şehirleşme, bürokratik engeller, istihdam vergilerinin yüksek oluşu, işsizlik gibi sebeplerle enformel sektörlerin sayısı artmıştır (Algan, 2004). Bununla birlikte günümüzde yapılan 109

115 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): araştırmalara göre, çocuk işçiler büyük oranda küçük işletmelerde ve enformel sektörde istihdam edilmektedirler (ILO, 1996: 5). Türkiye de çok sayıda çocuk ailelerinin geçimine katkıda bulunmak amacıyla çok erken yaşlarda çalışma yaşamında yer almaktadır (Başyatmaz, 1994: 37; Kahramanoğlu, 1996: 56) yılı Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye de kentlerde , kırsal kesimde ise çocuk işçi bulunmaktadır. Tablo 1. Türkiye de Çalışan Çocukların Sektörel Dağılımı Sektörler Tarım Sanayi Ticaret Hizmet Erkek Kız Toplam Kaynak: TÜİK-2006 Tablo 1 de de görüldüğü gibi bütün sektörlerde en fazla erkek çocuklar çalıştırılmaktadır. Çocuk daha çok tarım ve sanayi sektörlerinde istihdam edilmektedirler. Çocuk en az hizmet sektöründe istihdam edilmektedir. Tablo 2. Türkiye de Çalışan Çocukların Ücret Açısından Dağılımı Ücret Durumları Ücretli veya Yevmiyeli Kendi hesabına veya İşveren Ücretsiz Aile İşçisi Erkek Kız Toplam Kaynak: TÜİK-2006 Tablo 2 de de görüldüğü gibi çocuklar daha çok ücretsiz aile işçisi olarak çalıştırılmaktadırlar. Bununla birlikte 513 bin çocuk ise ücretli veya yevmiyeli olarak istihdam edilmektedir. Dünyada Çocuk İşçiliği Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu (UNICEF) na göre günümüzde Dünya da 250 milyon çocuk işçi bulunmaktadır. Bu çocuklar düşük eğitim, sağlık ve hayat standartlarına sahiptirler. Çocuklar çok kötü şartlarda, uzun saatler çalışmaktadırlar. Çalışmaları karşılığında da çok düşük ücretler almaktadırlar. Çocuklar hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelerde çalıştırılmaktadırlar (BBC,1998). Yaklaşık bir milyon çocuk seks ticaretinde 110

116 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): kullanılmaktadır. Üç yüz bin çocuk ise asker olarak otuz ülkede çalıştırılmaktadırlar. Dünya da genelde on altı yaşından küçük kız çocukları çalıştırılmaktadır. Dünya daki çocukların %17 si çalıştırılmaktadırlar (AIF, 2010). Bazı ülkelerdeki çocuk işçiliğini incelediğimiz zaman karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır. Afganistan da çocuklar yedi-sekiz yaşlarında çalışmaya başlamaktadırlar. Çalışan çocukların yüzde sekseni ise dokuz yaşındadır. Afganistan da çocukların sadece yüzde on beşi okula devam etmektedir. Çocukların çalıştırılmalarının ana sebebi ise aile bütçesine katkıda bulunmaktır. Afganistan da kız çocukları babalarının ya da erkek kardeşlerinin yanında çalışmaktadırlar. Çocuklar bir haftada yetmiş saatten fazla çalışmaktadırlar. Çocukların aldıkları günlük ücretleri $ arasında değişmektedir (Berger, 2012). Gelişmekte olan ülkelerden bir diğeri olan Bolivya da çalıştırılan çocuk işçilerin sayısı da fazladır. Bolivya da çocuklar özellikle maden sektöründe çalıştırılmaktadırlar rakamlarına göre Bolivya da gümüş ve altın madenlerinde yaklaşık yedi bin çocuk çalıştırılmaktadır. Bolivya da yoksul aileler çocuklarının madenlerde çalıştırılmalarına izin vermektedirler. Böylece çocuklar okul masraflarını da çıkarmaktadırlar (UNICEF, 2011). Dünya nın en gelişmiş ülkelerinden olan Amerika Birleşik Devletleri nde (ABD) çocukların çalıştırılmasına 1800 lü yıllarda başlanmıştır. Bu yıllarda çocuklar daha çok tarım işlerinde çalıştırılıyorlardı lü yılların ortalarında çocukların değeri işverenler tarafından daha da anlaşılmıştır. Çünkü çocuklar, daha düşük ücretler karşılığında, daha fazla çalıştırılıyorlardı. Çalışan çocukların yaşları yedi ile on iki arasında değişiyordu. Bu dönemde erkek çocuklara ücret olarak elli beş ABD doları verilirken, kız çocuklara ise yirmi iki ABD doları veriliyordu (Whaples, 2010). Grafik 1 de görüldüğü gibi Dünya da en fazla çocuk işçi Afrika kıtasında bulunmaktadır. Özellikle Sahra Afrika sı ile birlikte Doğu ve Orta Afrika da çocuk işçiler yoğun bir şekilde istihdam edilmektedirler. Çocuk istihdamında Afrika kıtasını, Güney Asya izlemektedir. Ayrıca toplam çocuk istihdamı içinde en fazla erkek çocuklar istihdam edilmektedir. 111

117 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Grafik 1: Gelişmekte olan ülkelerdeki 5-14 yaş arasındaki çocuk işgücünün görünümü(yüzdelik Dağılım/UNICEF/2011). ABD de çocukların çalışma şartlarını düzenleyen ilk yasa Massachusetts Law adıyla 1837 yılında çıkarılmıştır. Bu yasada on beş yaşının altındaki çocukların çalıştırılmaları yasaklanmıştır. Çocuklar bir yıl içinde en az üç ay okula devam edeceklerdi yılında yirmi dört eyalette en düşük çalışma yaşı olarak, on dört yaşı belirlenmiştir yılında çıkarılan The Keating-Owen Act yasası ile on altı yaşından küçüklerin maden işlerinde çalıştırılmaları yasaklanmıştır yılında çocuk işçi çalıştırılması yasaklanmıştır. Fakat ABD nin tamamında etkili bir şekilde uygulanamamıştır. Teknoloji geliştikçe çocuk işçi oranı da düşmüştür (Whaples, 2010). Günümüzde ise ABD de çocuklar daha çok çocuk bakıcılığı ve nakliyat işlerinde çalıştırılmaktadırlar. Çocuk işçilerin %43 ü serbest çalışmaktadır. %24 ü ise bir iş yerine bağlı olarak çalışmaktadırlar. On beş yaş ve üzerindeki çocuklar arasında bir iş yerine bağlı olarak çalışma eğilimi daha fazladır. Bu oran %56 dır. Çocuklarını çalıştıran aileler yoksul ve az çalışacak yetişkine sahip olan ailelerdir. Çocuklar araba tamir atölyelerinde, hayvan çiftliklerinde, bahçecilik işlerinde, çocuk bakıcılığı, ev temizliği işlerinde, kasiyer olarak, kapıcılık işlerinde ve restoranlarda çalışmaktadırlar (BLS, 2000). İngiltere de ise çocuk işçilik durumu şu şekildedir. On sekizinci yüzyılın sonlarında, on dokuzuncu yüzyılın başlarında İngiltere de sanayi devrimi gerçekleşmiştir. Bu 112

118 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): nedenle de İngiltere çocuk işçiliğinin görüldüğü ilk ülkedir. Sanayi devriminden önce fakir ailelerin çocukları kırsal bölgelerde çalıştırılıyorlardı. Daha sonra çocuklar dokuma tezgâhlarında çalıştırılmaya başlanmıştır. Böylece çocukların aile ekonomisine katkı sağlamaları amaçlanmıştır (Tilly ve Scott,1978: 12). Ayrıca bu dönemde çocuklar çiftliklerde hayvancılık ve tarım ile ilgili işlerde de çalıştırılıyorlardı. Örneğin bu dönemde erkek çocuklar sığır ve koyunların meralarda otlatılması ile ilgilenirlerken, kız çocuklar ise tavukların bakımından ve sığırlardan süt sağımından sorumluydular. Yine bu dönemde bazı çocuklara çalışmaları karşılığında ücret verilmek yerine, bazı işletmelerde ticaretin nasıl yapılacağı ile ilgili eğitici bilgiler verilmiştir. Bu eğitimlerin sonunda başarılı olan ve yirmi bir yaşına ulaşanlar, tüccar olarak görevlendirilmişlerdir. İngiltere de çocukların korunmasına yönelik ilk yasa 1788 yılında çıkarılmıştır. Bu yasa ile çocukların çalışma şartlarının düzeltilmesi amaçlanmıştır. Çünkü bu dönemde on iki yaşındaki kız çocukları düşük ücret karşılığında, evlerde temizlik, mutfak işleri, çocuk bakımı, alışveriş gibi işlerde çalıştırılıyorlardı. Bu çocukların çalışmalarının tek gayesi, aile bütçelerine katkıda bulunmaktı. Bu dönemde çocuklar fabrikalarda ve tarım arazilerinde ağır çalışma şartları altında, düşük ücret karşılığında, bir problem yaşandığı takdirde ağır ceza uygulamaları ile çalıştırılıyorlardı lü yıllarda fabrika işçilerinin yaklaşık %80-90 ı çocuklardan oluşuyordu (Collier, 1964). Yine bu dönemde beş-altı yaşındaki çocuklar kötü çalışma ve barınma şartları altında günde dört şilin karşılığında, haftada altı gün çalıştırılıyorlardı. Dönemin fabrika sahiplerine göre rekabetin artırılabilmesi için çocukların çalıştırılmaları şarttı. Yine dönemin işverenlerine göre bu çocuklar çalışarak ailelerine ve ülke ekonomisine katkıda bulunuyorlardı yılında çocuk işçileri yasası çıkarıldı. Bu yasa ile çocukların ve kadınların günlük çalışma süreleri on saat olarak belirlenmiştir (Tuttle, 2010). Günümüzde de İngiliz iş çevresi yatırımda bulundukları ülkelerde çocuk işçilerin kullanılmasını teşvik etmektedirler. Bu ülkeler arasında Pakistan, Bangladeş, Hindistan, Brezilya, Nepal, Tayland, El Salvador, Tanzanya ve Kosta Rika gibi ülkeleri saymak mümkündür (BBC, 1998). Dünya nın en hızlı ekonomik büyüme oranına sahip olan Çin de ise mevcut işgücünün %11,6 sı çocuklardan oluşmaktadır. Çin de on altı yaşının altındakilerin çalıştırılmaları yasaktır. Fakat Çin in kıyı bölgelerinde ve güney bölgelerinde fakirliğin yoğun olarak yaşandığı bölgelerde çocuk işçilik yaygındır. Çocuklar oyuncak üretimi, gıda üretimi, tekstil gibi sektörlerde 113

119 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): çalıştırılmaktadırlar. Çocukların tercih edilmelerinin nedeni ise küçük elleri ve iyi gören gözleri ile yetişkinlere göre daha verimli olmalarıdır. Çinli aileler eğitim masrafları yüksek olduğu için çocuklarını okula göndermek yerine, çalıştırmayı tercih etmektedirler. Eğitim masraflarının yüksek olması, çocukların çalıştırılmasındaki en önemli faktörlerden biridir. Küçük yaştaki çocukları çalıştıkları yerlerde ciddi yaralanmalar ve ölümlerle karşılaşılmaktadır. Ayrıca çocuklar bu çalışmaları sırasında da psikolojik problemler yaşamaktadırlar. Çin de tekstil fabrikalarında çocuklar on altı saat çalışmaktadırlar. İş tezgâhlarının altında da uyumaktadırlar. Çalışma alanları da genelde iki yüz metre karedir. Çin de çocuk işçi çalıştırılan bir iş yerine, her bir işçi başına 5000 Yuan para cezası verilmektedir (BBC, 1998). Bütün Dünya da olduğu gibi Hindistan da çocuk işçiliği önemli sorunların başında gelmektedir. Yoksul ailelerin çocukları, iyi olmayan çalışma şartlarında, düşük ücretler karşılığında çalıştırılmaktadırlar. Hindistan da da çocuk işçiliğin temel nedeni yoksulluktur. Çünkü çocuklar, yoksul aileler için bir gelir kapısıdır. Hindistan da yapılan araştırmalara göre çocukların aile bütçesine katkısı %30-37 düzeyindedir. Çocuklar yerel bölgelerde tarım arazilerinde çalıştırılmaktadırlar. Yalnız Hindistan da çocuklara ücret vermek yerine, ailelerine borç başka bir ifade ile kredi verilmektedir. Bu nedenle de aileler çocukları süreklilik arz eden bir şekilde çalıştırmak zorunda kalmaktadırlar. Ayrıca söz konusu borç verme ya da kredi sistemi resmi ya da yazılı bir belgeye dayanmamaktadır. Bununla birlikte kırsal kesimden şehirlere göçler arttıkça da çocuk işçilik oranı artmaktadır. Son yıllarda Hindistan da özellikle düşük teknoloji gerektiren sektörlerde muazzam bir büyüme yaşanmıştır. Bu nedenle bu sektörler rekabet güçlerini koruyabilmek için düşük ücret karşılığında çocukları çalıştırmaktadırlar. Hindistan da çocuk işçilerle ilgili en son yasa 1986 yılında çıkarılmıştır. Bu yasa göre on dört yaşından küçüklerin çalıştırılması yasaktır (AIF, 2010). Sonuç ve Öneriler Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tahminlerine göre gelişmekte olan ülkelerde beş ile on dört yaşları arasında çalışan çocuk sayısı 250 milyondan fazladır. Toplumların geleceği olan bu çocuklar, erken yaşlarda iş hayatının tehlikeli şartlarıyla yüzleşmektedirler. Çocuğun çalışması çoğu zaman eğitimden yoksun kalmasına, ruhsal ve fiziksel gelişiminin olumsuz 114

120 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): etkilenmesine neden olmaktadır (Şişman, 2004 :1). Bu nedenle de ülkeler her açıdan gelişimini tamamlayamamış toplumlara dönüşmektedirler. Çocukların iş hayatı içinde yer almalarının birçok farklı nedeni bulunmaktadır. Bunlar içinde en önemli nedenler yoksulluk, eğitim masraflarının yüksek olması ve bazı ailelerin eğitimi gereksiz görerek, çocuklarının erken yaşlarda çalışma hayatına atılmalarının tercih etmeleridir. Bu nedenle çocuk işçiliğini önlemek için yapılması gerekenleri şu şekilde sıralamak mümkündür: Yetişkin erkeklerin aldıkları ücretler artırılmalı, sosyal güvenlik sistemleri kurulmalı, var olanlar da daha işlevsel hale getirilmelidirler. Böylece diğer aile üyelerinin çalışma yaşamında yer almalarına gerek kalmayacaktır. Başka bir ifadeyle ailelerin, çocuğun aile bütçesine yapacağı ekonomik katkıya bağımlılığı azalacaktır. Çocuk emeğinin kullanımını önlemek için hazırlanan mevzuatlardaki cezai yaptırımlar daha da arttırılmalıdır. Örneğin idari para cezaları arttırılmalıdır. Gerekirse çocuğunu küçük yaşta çalıştıran ebeveynlere hapis cezası da uygulanmalıdır. Çocukların zorunlu eğitim süreleri arttırılmalıdır. Böylece çocuklar işgücü piyasalarından uzak tutulacaklardır. Sonuçta da çocuk işçilik oranları düşecektir. Araştırma ve geliştirme çalışmaları hükümetler tarafından desteklenmelidir. Yeni teknoloji ürünlerinin işletmeler tarafından kullanımı vergi indirimi gibi yöntemlerle teşvik edilmelidir. Eğer yeni teknoloji ürünü makine ya da araçların kullanımı artarsa, niteliksiz işgücü olarak değerlendirilen çocuklar tarafından yapılan işler, makineler aracılığıyla yapılmaya başlanacaktır. Böylece çocuklar yeni teknolojiyi kullanabilecek fiziki ve zihinsel yeterliliğe sahip olmadıkları için çalışma yaşamından uzaklaşmış olacaklardır. KAYNAKLAR Akyüz, E. (2000), Ulusal ve Uluslararası Hukukta Çocuğun Haklarının ve Güvenliğinin Korunması, Ankara: Milli Eğitim Yayınevi. Algan, N. (2004), Türkiye de Kayıtdışı Sektör: Boyutları, Etkileri ve Kayıtdışı Sektörü Küçültme Konusunda Öneriler. 115

121 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): id=102 8&id =58( ). Azad India Foundation (AIF), (2010), Child Labour in India. Balamir, A. (1982), Türkiye de İmalat Sanayinde Çocuk İşgücü, Nüfusbilim Dergisi, S. 4, s BAŞTAYMAZ, Tahir (1994), Formel ve Enformel Sektörlerde Çalışan Çocuklar ve Sanayiye Etkileri, Türkiye de Çocuk İşgücü, Ankara: TİSK Yayını. Berger, H. (2011), Child & bonded labour in Afghanistan's brick kilns. New Survey highlights obstacles to ending practice. _172721/lang-- en/index.htm( ). British Broadcasting Corporation (BBC), (1998), The facts about Child Labour. bbc.co.uk/2/hi/85472.stm( ). Bulut, I. (1996), Çocuk Çalıştırmasının Psiko-Sosyal Boyutları ve Sonuçları, Kahramanoğlu Ertan (Ed.), Türkiye de Çalışan Çocuklar Sorunu ve Çözüm Yolları, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu ve Friedrich-Naumann Vakfı Ortak Yayını. Bureau of Labor Statistics (BLS), (2000), A detailed look at employment of youths aged 12 to 15. /opub/rylf/pdf/ chapter3.pdf ( ). Collier, F. (1964), The Family Economy of the Working Classes in the Cotton Industry , Manchester: Manchester University Press. Cunningham, Hugh, P. Viazzo (2000), Some issues in the historical study of Child Labour, Child Labour in historical perspective http://www.unicefirc.org/publications/pdf/hisper_childlabour.pdf( ). Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB), (2006), Çocuk İşçiliğine Hayır Çocuk İşçiliğinin Önlenmesi İçin Zamana Bağlı Politika ve Program Çerçevesi, Ankara: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Yayını. De Herdt, R. (1996), Child Labour in Belgium, , Child Labour in Historical Perspective, : Case Studies from Europe, Japan and Colombia (Cunnungham H., Viazzo P.P., ed.) UNICEF International Child Development Centre, Instituto Degli Innocenti. 116

122 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Derrien, J.M. (1994), Çocuk Çalıştırılması ile İlgili Politika Hazırlanması ve İş Denetimi Eğitim Kılavuzu, (Çev: Haluk Başçıl, Bülent Piyal), Ankara: ILO Yayınları. Duyar, İ., Özener, B. (2003), Çocuk İşçiler Çarpık Gelişen Bedenler, Ankara: Ütopya Yayınevi. Ennew, Judith, W. Myers, D. Plateau (2005), Defining Child Labour as if Human Rights Really Matter, Child Labour and Human Rights. London: Lynne Rienner Press. Erbay, E. (2008), Çocuk İşçi Olmak Çocuk İşçiliğine Retrospektif Bakış, Ankara: Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Yayını. Ertürk, Y. (1994), Patterns of Child Labour in Rural Turkey, Ankara: ILO Yayınları. Fişek, G., Ş. Özşuca, M. Şuğle (1997), Sosyal Sigortalar Kurumu Tarihi , Ankara: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayınları. Gülmez, M. (1985), Tanzimat tan Sonra İşçi Örgütlenmesi ve Çalışma Koşulları( ), İstanbul: İletişim Yayınları. International Labour Organization (ILO), (1996), Child Labour: What is To Be Done? Document for Discussion at the Informal Tripartite Meeting at the Ministrial Level, Geneva: International Labour Office Press. İlik, B., Türkmen, Z. (1994), Çocuk İşçiliğinin Temel Nedenlerinden Birisi Olan İç Göç Araştırma Projesi Dokümanı, Ankara: ILO Yayınları. Kahramanoğlu, E. (1996), Türkiye de Çalışan Çocuklar Sorunu ve Çözüm Yolları, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu ve Friedrich Naumann Vakfı Yayını. Karataş, K. (1993), Çocuk İşgücü Sorunu. Nedenleri, Sonuçları ve Çözüm Önerileri, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu Dergisi, S.1-2-3, s Köksal, A. (1992), Çıraklık Eğitim Merkezine Devam Eden ve Etmeyen Yaş Grubu Çalışan Çocukların Çalışma Koşulları ve Sorunları Üzerine Karşılaştırmalı Bir Araştırma, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü. Murnane, R. (1994), Education and Well-Being of the Next Generation, Confronting Poverty, Prescriptions for Change, (ed. Dangizer, S., Sandefur, G., Weinberg, D.) Library Congress Cataloging Pulbication Data, USA: Harvard College Press. 117

123 Şahin, L./ Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Ökçün, G. (1981), Türkiye İktisat Kongresi, 100. Yıl Doğum Yılına Atatürk e Armağan Dizisi, Ankara: A.Ü.S.B.F. Yayını. Quataert, D. (1999). Sanayi Devrimi Çağında Osmanlı İmalat Sektörü, (Çev. Tansel Güney), İstanbul: İletişim Yayınları. Rodgers, Gerry, G. Standıng (1981), Child Work Poverty and Underdevelopment, Geneva: ILO Press. Senemoğlu, N. (1997), Eğitim Sorunları, Sanayi Bölgelerinde Çalışan Çocukların Sorunları, Ankara: TİSK Yayınları. Şişman, Y. (2004), Sokakta Çalışan Çocukların Yaşam Koşulları ve Gelecek Beklentileri: Sorunlar ve Çözüm Önerilerine Yönelik Eskişehir Örneği, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Yayınları. Talas, C. (1981), Çocuk, Çocuk Haklarının Evrimi ve Ülkemizdeki Durumu, Ankara: A.Ü.S.B.F. Yayını. Tılly, A. Louise, J. W. Scott (1978), Women, Work and Family, New York: Holt, Rinehart and Winston Press. Türkdoğan, O. (1974), Yoksulluk Kültürü Gecekonduların Toplumsal Yapısı, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Basımevi. Tutle, C. (2010), Child Labor during the British Industrial Revolution.http://eh.net/encyclopedia/article/tuttle.labor.child.britain ( ). United Nations Children's Fund (Unicef), (1997), Dünya Çocuklarının Durumu 1997, Ankara: UNICEF Yayını. United Nations Children's Fund (Unicef), (2006), Dünya Çocuklarının Durumu 2006, Ankara: UNICEF Yayını. United Nations Children's Fund (Unicef), (2011), Young Bolivians on working in one of the World's most dangerous mines. Hata! Köprü başvurusu geçerli değil.. unicef.org /info by country / bolivia _ html ( ). Usta, S. (1995), Türkiye de Çocuğun Korunması, İstanbul Bürosu Dergisi, Cilt 69, S , s Whaples, R. (2010), Child Labor in the United States. article/whaples.childlabor( ). Yörükoğlu, A. (2000), Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, İstanbul: Özgür Yayınları. 118

124 Kızılaslan, H.; Yalçın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Avrupa Birliği ve Türkiye de Yaş Meyve ve Sebze Pazarlama Sistemleri Halil Kızılaslan 1, Ayşe Yalçın 2 Özet Avrupa Birliği ülkeleri ve Türkiye, yaş meyve ve sebze üretimi bakımından dünyanın önde gelen üreticileri arasında yer almaktadır FAO rakamlarına göre, dünya meyve üretiminde AB'nin payı %10,35 Türkiye'nin payı ise %2,4., sebze üretiminde ise AB'nin payı %7, Türkiye'nin payı ise % 2,84 düzeyinde gerçekleşmiştir. Bu nedenle tarım ürünleri iç ve dış pazarında yaş meyve ve sebze önemli bir paya sahiptir ve bu sektörde büyük gelişme potansiyeli vardır. İhraç edilen veya iç piyasada tüketilen yaş meyve ve sebzenin üreticiden tüketiciye ulaşmasını sağlayan birçok aşama bulunmaktadır ve bu aşamalarda ürün ve üründe kalite kayıpları olmaktadır. Ürün kaybının çok olması yaş meyve ve sebze pazarlamasında, pazarlama sistemlerinin önemini ön plana çıkarmaktadır. Bu çalışma, Türkiye de ve Avrupa Birliği nde yaş meyve ve sebze üretimini, dağıtım ve pazarlama sistemlerinin yapısını ve önemini ortaya koymayı amaçlamıştır. Ayrıca pazarlama sistemlerinin faaliyetlerine yönelik sorunlar ortaya konulmuş, bu sorunlara çözüm önerileri getirilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Türkiye, Meyve ve Sebze, Pazarlama Marketing Systems Fresh Fruits and Vegetables of European Union and Turkey Abstract European Union countries and Turkey come up among the world's leading manufacturers in terms of production of fresh fruits and vegetables. According to FAO figures, share of the EU s is 10.35% in world fruit production of 2009 Turkey s share 2.4%, 7% of the share of vegetable production in the EU, Turkey s share stood at 2.84% in agriculture. Therefore agriculture products in domestic and foreign market, fresh fruit and vegetables have an important role of this sector and has a great potential for development. There exist a number of stages which provide access to that Fresh fruits and vegetables exported or consumed in the domestic market reached from producers to consumers. İn these stages there are some product quality loses and product loses. Product loss is not much fresh fruit and vegetable in marketing systems, the importance of marketing brings to the fore. This study has aimed to come out the production of fresh fruits and vegetables in Turkey and the European Union and to reveal the 1 Doç.Dr., Gaziosmanpaşa Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü, 2 Gaziosmanpaşa Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü, 119

125 Kızılaslan, H.; Yalçın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): importance and the structure of distribution and marketing systems of these products. In addition, the problems for activities of marketing systems are being introduced, solutions to these problems are presented. Keys Words: EU, Turkey, Fresh fruit and vegetables, Marketing 1.GİRİŞ Marketing sözcüğünün karşılığı olarak dilimize geçmiş olan pazarlama kelimesi kök olarak market (pazar) kelimesinden türemiştir (Anonim, 2007) Genel olarak pazarlama, üretimden tüketime veya ihracata kadar kuruluş, organizasyon, fiyat ve finansman gibi bütün iç pazarın entegrasyonunu ve maliyet, faaliyet ve hizmetlerini ve bunları düzenleyen hukuk ve tedbirleri içine alan bir kavramdır. Pazarlama özet olarak; talebin tanınması, değerlendirilmesi ve tahmin edilmesi; talebin artması, canlandırılması ve harekete geçirilmesi ve talebin karşılanması olarak tanımlanan temel faaliyetlerin tüketici ihtiyaçlarının tespiti ile talep edilen mal ve hizmetlerin satış ve dağıtımı hedefine yöneltilmesidir (Alpkent, 1995). Tarım ürünleri pazarlaması, tarım ürünlerinin üretim yerlerinden satış yerlerine oradan da tüketicilere geçme hareketini sağlayan faaliyetleri kapsamaktadır. Pazarlama aşamasında üreticiden tüketiciye kadar olan dönemde ürün kaliteli olmalı, ayrıca yeterli miktarda ve düşük maliyetle üretilerek tüketiciye en yüksek tatmini sağlayacak şekilde olmalıdır. Tarımsal pazarlama tarımsal ürünün üreticiden tüketiciye ulaştırılmasına kadar olan aşamaların tümünü içine alan bir sistemdir. Tarımsal pazarlama, gerek üretimin zayi olmadan tüketiciye ulaştırılması ve işlenmesi, gerekse iyi bir şekilde pazara sunulması, aracılara uygun kar oranları içinde yapılması ve fiyatın ayarlanması ile üretici ve tüketici gelirleri üzerine ve dolayısıyla ülke ekonomisine önemli derecede etkili olmaktadır (Dere, 2006). Pazarlama kanallarının oldukça uzun olması ve fazla işgücü ihtiyacı nedeniyle diğer birçok ürüne göre meyve ve sebze üreticileri satış değerinden çok az oranda pay alırken, tüketicilerde bu ürünlere yüksek bir fiyat ödemek zorunda kalmaktadırlar (Akbay vd., 2005). Tarımsal pazarlama kanalları ülkeden ülkeye çeşitli farklılıklar göstermektedir. Çünkü her ülkenin tarımsal üretim yapısı, beslenme alışkanlıkları ve tüketicilerin talepleri birbirlerinden farklı özellik göstermektedir. Türkiye de de tarımsal pazarlama kanalları üründen ürüne ve bölgeden bölgeye farklılıklar göstermektedir (Anonim, 2010e). 120

126 Kızılaslan, H.; Yalçın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Meyve ve sebze ürünleri önemli tarım ürünleridir ve ulusal ekonomide önemli bir paya sahiptir. Meyve ve sebze endüstrisi farklı özellikte arz ve talebe sahip çok sayıda üründen oluşmaktadır.yaş meyve ve sebzelerle ilgili yapılan çalışmalarda, üretimden kaynaklanan sorunların yanı sıra pazarlama sorunlarının da önemli olduğu ve çözümlenmesi gereği vurgulanmaktadır. Çünkü yaş meyve ve sebzeler, pazarlama kanalları içerisinde çeşitli aşamalarda ve pazarlarda farklı işlemler görmektedir.yaş sebze ve meyve üretimi yüksek miktarlarda gerçekleşmesine rağmen ticareti yeterli düzeyde değildir. Bunun nedeni etkin bir pazarlama sisteminin kurulmamış olmasıdır. Araştırmada, Türkiye ve AB ülkelerindeki yaş meyve ve sebze pazarlaması ve pazarlama sistemlerinin yapısı ortaya konmaya çalışılmıştır. Ayrıca, Dünya, AB ülkeleri ve Türkiye deki yaş meyve ve sebze üretim ve ticaretine ilişkin istatistiki veriler ışığında sektörün son yıllardaki gelişimi incelenmiştir. 2.DÜNYA, AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE DE YAŞ MEYVE VE SEBZE ÜRETİMİ VE DIŞ TİCARETİ 2.1. Dünya AB ve Türkiye Meyve ve Sebze Üretimi Grafik 1 de Dünya meyve üretiminde önemli ülkeler verilmiştir. Grafik 1 de görüldüğü gibi, 2009 yılında Dünya da en fazla meyve üreten ülke ton ile Çin olmuştur. Bu ülkeyi Hindistan, Brezilya, ABD ve İtalya takip etmiştir. Çin ve Hindistan ın döneminde bir önceki yılın meyve üretim miktarlarından daha fazla üretim yaparak artan bir seyir yakaladığı görülmektedir. Avrupa Birliği ülkelerinin yılları arasında meyve üretiminde inişler çıkışlar yaşadığı görülmektedir. AB ülkeleri bu dönemde en az üretimini ton ile 2007 yılında yapmıştır (Anonim, 2011a). 120,000,000 Dünya Meyve Üretiminde İlk 5 Ülke + Avrupa Birliği 100,000,000 80,000,000 60,000,000 40,000,000 20,000,000 Çin Hindistan Brezilya ABD İtalya AB (Toplam)

127 Kızılaslan, H.; Yalçın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Grafik 1. Dünya meyve üretiminde ilk 5 ülke + Avrupa Birliği (Anonim, 2011a) Yaş meyve üretim miktarındaki gelişmelere bakıldığında, döneminde, Dünya, AB ve Türkiye meyve üretiminde değişen oranlarda da olsa artış trendi görülmektedir. Grafik 2 de Dünya, AB ve Türkiye meyve üretimi verilmiştir. Grafik 2 de görüldüğü gibi, Dünya yaş meyve üretimi 2004 yılında yaklaşık 520,7 milyon ton iken 2009 yılında yaklaşık 587,6 milyon tona yükselmiştir. Aynı yıllarda yaş meyve üretimi AB-27'de yaklaşık 67,7 milyon tondan 60,8 milyon tona inmiş, Türkiye'de ise yaklaşık 10,7 milyon tondan 14 milyon tona yükselmiştir (Anonim, 2011a). Grafik 2. Dünya meyve üretiminde Avrupa Birliği ve Türkiye nin payı (%) (Anonim, 2011a) Dünya AB ve Türkiye Sebze Üretimi Grafik 3 de Dünya Sebze üretiminde önemli ülkeler verilmiştir yılı ile önceki beş yılın ortalaması değerlendirildiğinde ise ABD ve Rusya 122

128 Kızılaslan, H.; Yalçın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): ortalama değerlerin altında kalmıştır 2009 yılında Avrupa Birliği ülkelerinin sebze üretimi de ton olmuştur. Grafik 3. Dünya sebze üretiminde ilk 5 ülke + Avrupa Birliği (Anonim, 2011a) Grafikte, Çin ve Hindistan ın döneminde meyve üretiminde olduğu gibi sebze üretiminde de bir önceki yılın meyve üretim miktarlarından daha fazla üretim yaparak artan bir seyir yakaladığı görülmektedir. Çin ve Hindistan ı Avrupa Birliği ülkeleri takip etmektedir. Avrupa Birliği ülkelerinin yılları arasında sebze üretiminde inişler çıkışlar yaşadığı görülmektedir. AB ülkeleri bu dönemde en az üretimini ton ile 2008 yılında yapmıştır (Anonim, 2011a) döneminde, Dünya, AB ve Türkiye meyve üretiminde değişen oranlarda da olsa artış trendi görülmektedir. 123

129 Kızılaslan, H.; Yalçın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Grafik 4 de Dünya, AB ve Türkiye sebze üretiminin payı verilmiştir. Grafik 4. Dünya Sebze Üretiminde Avrupa Birliği ve Türkiye nin Payı (%) (Anonim,2011a) Sebze üretim miktarındaki gelişmelere bakıldığında, döneminde Dünya, AB ve Türkiye sebze üretiminde değişen oranlarda da olsa artış eğilimi görülmektedir. Dünya yaş sebze üretimi 2004 yılında yaklaşık 853 milyon ton iken, 2009 yılında 941 milyon tona yükselmiştir. Aynı yıllarda AB- 27'de yaklaşık 72 milyon tondan 65 milyon tona, Türkiye'de ise yaklaşık 25 milyon tondan 26 milyon tona yükselmiştir yılı dünya sebze üretiminde AB'nin payı %7, Türkiye'nin payı ise % 2,84 düzeyinde gerçekleşmiştir (Anonim, 2011a). Türkiye açısından, dünya yaş meyve ve sebze ticareti incelendiğinde, Avrupa Birliği ülkeleri, Ortadoğu ülkeleri, Bağımsız Devletler Topluluğu ve Doğu Avrupa ülkeleri dikkat çekmektedir. 124

130 Kızılaslan, H.; Yalçın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Romanya ve Ukrayna dünya yaş meyve ve sebze ithalatında önemli paya sahip olmayan ancak ülkemiz ihracatından önemli pay almaya başlayan ülkelerdir. Rusya Federasyonu dünya ithalatı ve ülkemiz ihracatı içinde önemli yere sahip bir ülkedir. İngiltere, Almanya ve Hollanda dünya ithalatı ve ülkemiz ihracatından önemli pay alan ülkeler olarak dikkat çekmektedir. Dünya yaş meyve ve sebze ticaretinde dikkat çeken bir başka husus da çevresel baskıların kalite güvence prosedürlerini etkilemesidir. Kaliteyi olumlu yönde etkileyen ancak çevreye olumsuz etkide bulunacak sistemler kabul görmemektedir. Son yıllarda Avrupa Birliği nde ürünlerin çevresel boyutu önemli bir konu haline gelmiştir. Bu nedenle üreticiler, ürünlerin sadece fiyat, kalite, tüketici talepleri ve standartlar gibi geleneksel boyutunu değil, aynı zamanda çevresel boyutunu da göz önüne almak zorundadır. Avrupa Birliği ne ihracat yapan firmalar üye ülkelerdeki tüketicilerin sağlık ve çevre konusundaki duyarlılıklarının farkında olmalı ve pazar talebi ve yasal düzenlemelere uygun ürünler sunarak, tüketicilerin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmalıdır. Bunun dışında Avrupa Birliği nde ithal edilen yaş meyve ve sebzeler, gıda kontrolörleri tarafından HACCP (Kritik Kontrol Noktaları ve Tehlike Analizi) sistemi açısından kontrol edilmemekle birlikte, bu belgenin olması güçlü bir doküman olarak kabul edilmektedir. Avrupa Birliği ndeki büyük perakendeci gruplar, sağlıklı ve kaliteli ürün tüketimini sağlamak için kendi ülkelerinde yetiştirilen ya da yurt dışından ithal edilen tarımsal ürünlerde aranan asgari standartları GLOBALGAP adı altında toplamışlardır. Söz konusu sertifika, bugün AB deki büyük zincir mağazalarca kabul edilmekte ve istenebilmektedir. Ayrıca, GLOBALGAP, HACCP sisteminin uygulanmasını da teşvik etmekte ve prensiplerini desteklemektedir. Dünya meyve ve sebze ticaretinin bir diğer boyutu ise organik ürünlere olan talebin artmasıdır. Türkiye nin tarım alanlarının gelişmiş ülkeler düzeyinde zarar görmemiş olması ve mevcut yaş meyve ve sebze üretim potansiyeli düşünüldüğünde bu potansiyelin değerlendirilmesi önem arz etmektedir (Anonim, 2010a). 125

131 Kızılaslan, H.; Yalçın, A. / Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi. II, (2012): Türkiye Yaş Meyve Sebze İthalatı Türkiye, sahip olduğu üretim alanı ve ekolojik yapısı itibarı ile yaş meyve ve sebze üretiminde kendine yeterli ve ihracat şansına sahip şanslı ülkelerden birisidir.muz, hindistan cevizi, ananas, avokado armudu gibi Türkiye de yetiştiricilik olanağı kısıtlı olan veya yetiştiriciliği mümkün olmayan meyveler ithal edilmektedir. Bu gibi ürünler haricinde sezon dışı talebi karşılamak amacıyla ithalat yapılmaktadır. Zaman zaman yeniden ihraç yapmak amacıyla yaş meyve ve sebze ithal edildiği de görülmektedir. Dahilde İşleme Rejimi kapsamında gıda işleme sanayinin ihtiyaç duyduğu bazı çeşitlerin (elma gibi) temini amacıyla da ithalat yapılmaktadır. Bu bağlamda, 2009 yılı ithalatı açısından yaklaşık 180 bin ton ile muz, 50 bin ton ile turunçgiller ve 10 bin ton ile hurma ithal edilen başlıca meyveler olarak dikkati çekmektedir (Anonim 2010b).Türkiye 2009 yılında % 70 i muz olmak üzere 121 milyon ABD doları değerinde meyve ithal etmiştir (Anonim 2010c). 2.4.Türkiye Yaş Meyve ve Sebze İhracatı Türkiye'de yaş meyve ve sebze üretimi miktar itibarı ile yüksek düzeyde olmasına karşın, ihracatın üretime oranı çok düşüktür. İhracata konu olan meyve ve sebze çeşitlerinin uluslararası piyasalarda talep edilen çeşitlere uygun olmayışı ve üretimden tüketime miktar ve kalite kayıplarının yüksekliği bu yapının en önemli nedenleri arasındadır. Grafik 5 de Türkiye geneli yaş meyve sebze ve narenciye ihracatı verilmiştir. Türkiye de yaş meyve sebze ve narenciyede 2011 yılı ilk üç ayında kg ihracat miktarı ve $ ihracat değeriyle bir önceki yılın aynı ayına göre miktarda % 34, değerde ise % 28 lik bir artış meydana getirmiştir(anonim,2011b). 126

Lisans Türk Dili ve Edebiyatı Selçuk Üniversitesi 1979-1984. Y. Lisans Türk Dili ve Edebiyatı Cumhuriyet Üniversitesi 1992-1993

Lisans Türk Dili ve Edebiyatı Selçuk Üniversitesi 1979-1984. Y. Lisans Türk Dili ve Edebiyatı Cumhuriyet Üniversitesi 1992-1993 1. Adı Soyadı: H. İbrahim DELİCE 2. Doğum Tarihi: 01 Nisan 1964 3. Unvanı: Prof. Dr. 4. Öğrenim Durumu: Derece Alan Üniversite Yıl Lisans Türk Dili ve Edebiyatı Selçuk Üniversitesi 1979-1984 Y. Lisans

Detaylı

S A I15 NUMBER Y I L08

S A I15 NUMBER Y I L08 S A I15 Y NUMBER Y I L08 Y E A R Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi Divan Edebiyatı Vakfı (DEV) yayınıdır. Yayın Türü Dizgi-Mizanpaj Baskı-Cilt Kapak Tasarım İlmî ve Edebî Divan Edebiyatı Vakfı Dizgi

Detaylı

Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000)

Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000) Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000) 14.08.2014 SIRA SIKLIK SÖZCÜK TÜR AÇIKLAMA 1 1209785 bir DT Belirleyici 2 1004455 ve CJ Bağlaç 3 625335 bu PN Adıl 4 361061 da AV Belirteç 5 352249 de

Detaylı

Bu sayının editörleri: Doç. Dr. Üzeyir ASLAN Dr. Ümran AY

Bu sayının editörleri: Doç. Dr. Üzeyir ASLAN Dr. Ümran AY S A I12 Y NUMBER Y I L07 Y E A R PROF. DR. ORHAN BİLGİN ARMAĞAN SAYISI 2 Bu sayının editörleri: Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi Divan Edebiyatı Vakfı (DEV) kuruluşu olan DEV İktisadi İşletmesi yayınıdır.

Detaylı

PROF. DR. HÜLYA SAVRAN. hsavran@balikesir.edu.tr. 4. ÖĞRENİM DURUMU Derece Alan Üniversite Yıl Lisans

PROF. DR. HÜLYA SAVRAN. hsavran@balikesir.edu.tr. 4. ÖĞRENİM DURUMU Derece Alan Üniversite Yıl Lisans PROF. DR. HÜLYA SAVRAN ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı Hülya SAVRAN İletişim Bilgileri Adres Telefon Mail Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Bölümü 10145 Çağış Yerleşkesi / BALIKESİR 0 266 612 10 00

Detaylı

KİTAP GÜNCESİ VIII. GELENEKSEL KİTAP GÜNLERİ SAYI:3

KİTAP GÜNCESİ VIII. GELENEKSEL KİTAP GÜNLERİ SAYI:3 KİTAP GÜNCESİ VIII. GELENEKSEL KİTAP GÜNLERİ SAYI:3 Issue #: [Date] MAVİSEL YENER İLE RÖPOTAJ 1. Diş hekimliği fakültesinden mezunsunuz. Bu iş alanından sonra çocuk edebiyatına yönelmeye nasıl karar verdiniz?

Detaylı

ÖZ GEÇMİŞ II. Akademik ve Mesleki Geçmiş

ÖZ GEÇMİŞ II. Akademik ve Mesleki Geçmiş ÖZ GEÇMİŞ I. Adı Soyadı (Unvanı) Mustafa ARSLAN (Yrd.Doç.Dr.) Doktora: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007. E-posta: (kurum/özel) marslan@ybu.edu.tr; musarslan19@gmail.com Web sayfası

Detaylı

CÜMLE BİLGİSİ. ( Cümle değildir. Anlamı yok)

CÜMLE BİLGİSİ. ( Cümle değildir. Anlamı yok) CÜMLE BİLGİSİ Bir duyguyu, düşünceyi, isteği veya haberi anlatan sözcük yada sözcük grubuna cümle denir. Bir söz gurubunun cümle olabilmesi için anlamlı olabilmesi gerekir. Haberi tam olarak anlatamayan

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ. Kenan Erdoğan Unvanı. Adı Soyadı. Doçent Doğum Tarihi veyeri Yozgat 01 Mart 1963 Görev Yeri

ÖZGEÇMİŞ. Kenan Erdoğan Unvanı. Adı Soyadı. Doçent Doğum Tarihi veyeri Yozgat 01 Mart 1963 Görev Yeri ÖZGEÇMİŞ Adı Soyadı Kenan Erdoğan Unvanı Doçent Doğum Tarihi veyeri Yozgat 01 Mart 1963 Görev Yeri Manisa Daha Önce Bulunduğu Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Araştırma Görevlisi, Celal Bayar Üniversitesi

Detaylı

NO ADI SOYADI AİDATLAR GÖZGÖZ 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 2015 1 SEFER GÖZGÖZ 60,00 60,00 60,00 60,00 2 ERCAN GÖZGÖZ 60,00 60,00 60,00 60,00

NO ADI SOYADI AİDATLAR GÖZGÖZ 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 2015 1 SEFER GÖZGÖZ 60,00 60,00 60,00 60,00 2 ERCAN GÖZGÖZ 60,00 60,00 60,00 60,00 NO ADI SOYADI GÖZGÖZ 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 2015 1 SEFER GÖZGÖZ 60,00 60,00 60,00 60,00 2 ERCAN GÖZGÖZ 60,00 60,00 60,00 60,00 60,00 60,00 60,00 3 SELMAN GÖZGÖZ 60,00 60,00 60,00 60,00 60,00

Detaylı

YRD. DOÇ. DR. ABDÜLKERİM GÜLHAN 0266 6121000/4508. agulhan@balikesir.edu.tr

YRD. DOÇ. DR. ABDÜLKERİM GÜLHAN 0266 6121000/4508. agulhan@balikesir.edu.tr YRD. DOÇ. DR. ABDÜLKERİM GÜLHAN ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı Abdülkerim Gülhan İletişim Bilgileri Adres Balıkesir Ü. Fen Edebiyat Fakültesi Çağış Yerleşkesi Balıkesir Telefon Mail 0266 6121000/4508 agulhan@balikesir.edu.tr

Detaylı

Günaydın, Bana şiir yazdırtan o parmaklar. (23.06.2004) M. Mehtap Türk

Günaydın, Bana şiir yazdırtan o parmaklar. (23.06.2004) M. Mehtap Türk - Günaydın Günü parlatan gözler. Havayı yumuşatan nefes. Yüzlere gülücük dağıtan dudaklar. Konuşmadan anlatan kaşlar. Bana şiir yazdırtan o parmaklar. (23.06.2004) M. Mehtap Türk - Günaydın Günaydın...

Detaylı

TATÍLDE. Biz, Ísveç`in Stockholm kentinde oturuyoruz. Yılın bir ayını Türkiye`de izin yaparak geçiririz.

TATÍLDE. Biz, Ísveç`in Stockholm kentinde oturuyoruz. Yılın bir ayını Türkiye`de izin yaparak geçiririz. TATÍLDE Biz, Ísveç`in Stockholm kentinde oturuyoruz. Yılın bir ayını Türkiye`de izin yaparak geçiririz. Ízin zamanı yaklaşırken içimizi bir sevinç kaplar.íşte bu yıl da hazırlıklarımızı tamamladık. Valizlerimizi

Detaylı

ISSN 2146-7846 ISSN 2146-7846

ISSN 2146-7846 ISSN 2146-7846 ISSN 2146-7846 J ISSN 2146-7846 J Yayınlayan Kurum / Publishing Institution: Bozok Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Bozok University Revelation Faculty Dil/Language: Türkçe, İngilizce, Arapça, Almanca,

Detaylı

SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ

SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ T.C. KİLİS 7 ARALIK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ JOURNAL OF SOCIAL SCIENCES Cilt 5 Sayı 9 Haziran 2015 Volume 5 Issue 9 June 2015 ISSN 2146-4561 Baskı: Matbaası - 79100

Detaylı

Türkçe. Cümlede Anlam 19.02.2015. Cümlenin Yorumu. Metinde Kazandıkları Anlamlara Göre Cümleler

Türkçe. Cümlede Anlam 19.02.2015. Cümlenin Yorumu. Metinde Kazandıkları Anlamlara Göre Cümleler Metinde Kazandıkları Anlamlara Göre Cümleler 16-20 MART 3. HAFTA Cümledeki sözcük sayısı, anlatmak istediğimiz duygu ya da düşünceye göre değişir. Cümledeki sözcük sayısı arttıkça, anlatılmak istenen daha

Detaylı

Ramazan Manileri // Ramazan Manileri. Editors tarafından yazıldı. Cuma, 25 Eylül 2009 17:55

Ramazan Manileri // Ramazan Manileri. Editors tarafından yazıldı. Cuma, 25 Eylül 2009 17:55 Ramazan Manileri // Ahmet ağa uyursun uyursun Uykularda ne bulursun Kalk al abdest, kıl namaz Sabahleyin cenneti bulursun Akşamdan pilavı pişirdim Gene karnımı şişirdim Çok mani diyecektim ama Defteri

Detaylı

BAYRAM Yavuz, XIV-XV.Yüzyıl Gazel Şerhleri, Klâsik Çağlar Boyunca Gazel Şerhleri, Kriter Yay., İstanbul 2009, s.11-98.

BAYRAM Yavuz, XIV-XV.Yüzyıl Gazel Şerhleri, Klâsik Çağlar Boyunca Gazel Şerhleri, Kriter Yay., İstanbul 2009, s.11-98. Yayınlar Uluslararası hakemli dergilerde yayınlanan makaleler (SCI & SSCI & Arts and Humanities) Uluslararası diğer hakemli dergilerde yayınlanan makaleler BAYRAM Yavuz, 16.Yüzyıldaki Bazı Divan Şairlerinin

Detaylı

ULUSAL SEMPOZYUM TARİHİ SÜREÇTE MEVLÂNA VE ESERLERİ

ULUSAL SEMPOZYUM TARİHİ SÜREÇTE MEVLÂNA VE ESERLERİ ULUSAL SEMPOZYUM TARİHİ SÜREÇTE MEVLÂNA VE ESERLERİ 08-10 ARALIK 2011 SELÇUK ÜNİVERSİTESİ ALAEDDİN KEYKUBAT YERLEŞKESİ S. DEMİREL KÜLTÜR MERKEZİ KONYA Sempozyum Onursal Başkanı Prof. Dr. Süleyman OKUDAN

Detaylı

ANA DİL Mİ, ANA DİLİ Mİ? IS IT PARENT LANGUAGE OR OR MOTHER TONGUE?

ANA DİL Mİ, ANA DİLİ Mİ? IS IT PARENT LANGUAGE OR OR MOTHER TONGUE? ANA DİL Mİ, ANA DİLİ Mİ? Prof. Dr. Mukim SAĞIR ÖZET Bu makalede ana dil ve ana dili terimlerinin kullanımları üzerinde durulacaktır. Aralarında nüans olan bu iki terimin Türkçe ve Türk Dili öğretiminde

Detaylı

FIRAT ÜNİVERSİTESİ HARPUT ARAŞTIRMALARI DERGİSİ

FIRAT ÜNİVERSİTESİ HARPUT ARAŞTIRMALARI DERGİSİ T.C. FIRAT ÜNİVERSİTESİ HARPUT UYGULAMA ve ARAŞTIRMA MERKEZİ FIRAT ÜNİVERSİTESİ HARPUT ARAŞTIRMALARI DERGİSİ JOURNAL OF HARPUT STUDIES Cilt/Volume: I Sayı/Number: 2 Eylül/September 2014 Harput Araştırmaları

Detaylı

BENDEN SELAM OLSUN BOLU BEYİ'NE

BENDEN SELAM OLSUN BOLU BEYİ'NE Kimliğiyle ilgili iki ayrı tartışma var. Birincisi, 16 ve 17'nci yüzyılda yaşadı. Yeniçeri ocağından yetişen bir şair. 1578-1590 arasındaki Osmanlı-İran savaşlarına katıldı. Bir tür ordu şairidir. Diğeri

Detaylı

Türk Dili Anabilim Dalı- Tezli Yüksek Lisans (Sak.Üni.Ort) Programı Ders İçerikleri

Türk Dili Anabilim Dalı- Tezli Yüksek Lisans (Sak.Üni.Ort) Programı Ders İçerikleri Türk Dili Anabilim Dalı- Tezli Yüksek Lisans (Sak.Üni.Ort) Programı Ders İçerikleri 1. Yıl - Güz 1. Yarıyıl Ders Planı SOSYAL BİLİMLERDE ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ TDE729 1 3 + 0 6 Sosyal bilimlerle ilişkili

Detaylı

Şimdi noktalama işaretlerinin neler olduğunu ayrıntılarıyla görelim. Anlamca tamamlanmış cümlelerin sonunda kullanılır.

Şimdi noktalama işaretlerinin neler olduğunu ayrıntılarıyla görelim. Anlamca tamamlanmış cümlelerin sonunda kullanılır. NOKTALAMA İŞARETLERİ Dilimizde ilk kez Tanzimat döneminde kullanılan noktalama işaretleri, yazının daha kolay anlaşılmasını sağlar. Yazının okunmasını kolaylaştırır ve anlam karışıklığına düşülmesine engel

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ. II. (Link olarak verilecektir.)

ÖZGEÇMİŞ. II. (Link olarak verilecektir.) ÖZGEÇMİŞ Adı Soyadı (Unvanı) İsrafil BABACAN (Doç.Dr.) Doktora: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2008. E-posta: (kurum/özel) ibabacan@ybu.edu.tr; ibabacan76@gmail.com Web sayfası Santral No:

Detaylı

BURSA YERLİ AĞIZLARINDA BİRİNCİL UZUN ÜNLÜLER ÜZERİNE ON PRIMARY LONG VOWEL IN NATIVE DIALECTS OF BURSA

BURSA YERLİ AĞIZLARINDA BİRİNCİL UZUN ÜNLÜLER ÜZERİNE ON PRIMARY LONG VOWEL IN NATIVE DIALECTS OF BURSA KIŞ WINTER 2012 SAYI NUMBER 5 SAYFA PAGE 1-7 BURSA YERLİ AĞIZLARINDA BİRİNCİL UZUN ÜNLÜLER ÜZERİNE Hatice ŞAHİN * ÖZET Ana Türkçede, tarihi Türk dillerinde, Anadolu ağızlarında birincil ünlü uzunluklarının

Detaylı

5 YAŞ VE HAZIRLIK SINIFI EKİM BÜLTENİ

5 YAŞ VE HAZIRLIK SINIFI EKİM BÜLTENİ 5 YAŞ VE HAZIRLIK SINIFI EKİM BÜLTENİ HAZIRLIK SINIFI EKİM AYI ŞARKILARIMIZ OKULUMA BAŞLADIM BİR DÜNYA BIRAKIN SONBAHARIN SESLERİ SEVİMLİDİR HAYVANLAR HOŞ GELİŞLER OLA Her gün erken kalkarım Önce yüzümü

Detaylı

Bu sayının Hakemleri

Bu sayının Hakemleri Bu sayının Hakemleri Doç. Dr. Osman Aydınlı (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) Doç. Dr. Metin Bozkuş (Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) Doç. Dr. İbrahim Görener (Erciyes Üniversitesi İlahiyat

Detaylı

Anlamı. Temel Bilgiler 1

Anlamı. Temel Bilgiler 1 Âmentü Haydi Bulalım Arkadaşlar aşağıda Âmentü duası ve Türkçe anlamı yazlı, ancak biraz karışmış. Siz doğru şekilde eşleştirebilir misiniz? 1 2 Allah a 2 Kadere Anlamı Ben; Allah a, meleklerine, kitaplarına,

Detaylı

HUKUK FAKÜLTESİ DERGİSİ

HUKUK FAKÜLTESİ DERGİSİ Cilt:15-16, Sayı:22-23-24-25, Yıl:2010-2011 Vol:15-16, No:22-23-24-25, Year:2010-2011 ISSN: 1303-9105 DİCLE ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ DERGİSİ Journal of the Faculty of Law of Dicle University DİCLE

Detaylı

Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (DÜSBED) ISSN : 1308-6219

Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (DÜSBED) ISSN : 1308-6219 Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (DÜSBED) ISSN : 1308-6219 Kasım 2011 YIL-3 S.6 BÂKÎ NİN BİR GAZELİNİN ŞERHİ VE SES TEKRARLARI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ Yrd. Doç. Dr. Abdullah AYDIN*

Detaylı

ESKİ TÜRK EDEBİYATI TARİHİ- 14.YÜZYIL TEMSİLCİLERİ

ESKİ TÜRK EDEBİYATI TARİHİ- 14.YÜZYIL TEMSİLCİLERİ ESKİ TÜRK EDEBİYATI TARİHİ- 14.YÜZYIL TEMSİLCİLERİ a. 14.Yüzyıl Orta Asya Sahası Türk Edebiyatı ( Harezm Sahası ve Kıpçak Sahası ) b. 14.Yüzyılda Doğu Türkçesi ile Yazılmış Yazarı Bilinmeyen Eserler c.

Detaylı

Insanı başa taç yaptım. Ne eğildim, ne de saptım. Acılardan ilaç yaptım. Aşık Şahturna Hayatı ve Şiirleri

Insanı başa taç yaptım. Ne eğildim, ne de saptım. Acılardan ilaç yaptım. Aşık Şahturna Hayatı ve Şiirleri 1950 Sivas Gürün'de doğdu. 10 yaşlarında saz çalıp, türkü-deyişler okudu. 15 yaşında kendi yapıtı ilk plağıyla büyük üne kavuştu. Konser turneleri, kasetler, plaklar, uzunçalar, long playler ve günümüz

Detaylı

İsim İsim İsimlerin Tamamlanmış Hali

İsim İsim İsimlerin Tamamlanmış Hali Aşağıda verilen isimleri örnekteki gibi tamamlayınız. Örnek: Ayakkabı--------uç : Ayakkabının ucu İsim İsim İsimlerin Tamamlanmış Hali Kalem sap Çanta renk Araba boya Masa kenar Deniz mavi Rüzgar şiddet

Detaylı

HUKUK FAKÜLTESİ / Tel.: 0 446 225 17 41-42-43 Birim Koordinatörü Doç. Dr. Ayhan DÖNER adoner@erzincan.edu.tr

HUKUK FAKÜLTESİ / Tel.: 0 446 225 17 41-42-43 Birim Koordinatörü Doç. Dr. Ayhan DÖNER adoner@erzincan.edu.tr HUKUK FAKÜLTESİ / Tel.: 0 446 225 17 41-42-43 Doç. Dr. Ayhan DÖNER adoner@erzincan.edu.tr Hukuk Arş. Gör. Serdar YILDIRIM serdaryildirim@erzincan.edu.tr EĞİTİM FAKÜLTESİ / Tel.: 0 446 224 00 89 Doç. Dr.

Detaylı

10.SINIF TÜRK EDEBİYATI DERSİ KURS KAZANIMLARI VE TESTLERİ

10.SINIF TÜRK EDEBİYATI DERSİ KURS KAZANIMLARI VE TESTLERİ EKİM AY HAFTA DERS SAATİ KONU ADI KAZANIMLAR TEST NO TEST ADI 1 EDEBİYAT TARİHİ / TÜRK EDEBİYATININ DÖNEMLERE AYRILMASINDAKİ ÖLÇÜTLER 1.Edebiyat tarihinin uygarlık tarihi içindeki yerini.edebiyat tarihinin

Detaylı

Sınıfı No Adı Soyadı Dersin Adı

Sınıfı No Adı Soyadı Dersin Adı Sınıfı No Adı Soyadı Dersin Adı 9A AMP 101 SONERCAN KÖLE DİL VE ANLATIM 9A AMP 101 SONERCAN KÖLE KİMYA 9A AMP 101 SONERCAN KÖLE MATEMATİK 9A AMP 101 SONERCAN KÖLE TÜRK EDEBİYATI 9A AMP 349 MUSTAFA AY MATEMATİK

Detaylı

ÄEKİM EKLERİ. Kardeşine kitabın yerini sor. (Senin) kardeşin: Tamlama (iyelik) eki. Kardeşin-e: Kime?: YÅnelme durum eki

ÄEKİM EKLERİ. Kardeşine kitabın yerini sor. (Senin) kardeşin: Tamlama (iyelik) eki. Kardeşin-e: Kime?: YÅnelme durum eki ÄEKİM EKLERİ Kardeşine kitabın yerini sor. (Senin) kardeşin: Tamlama (iyelik) eki Kardeşin-e: Kime?: YÅnelme durum eki Kitab-ın yer-i: Tamlama ekleri Yeri-n-i: Neyi?: Belirtme durum eki Kardeşimden kitapların

Detaylı

ÖZEL İSTANBUL ÜNİVERİSTESİ VAKFI ADIGÜZEL OKULLARI ÇEKMEKÖY ANAOKULU TAVŞANLAR SINIFI MAYIS AYI KAVRAM VE ŞARKILAR

ÖZEL İSTANBUL ÜNİVERİSTESİ VAKFI ADIGÜZEL OKULLARI ÇEKMEKÖY ANAOKULU TAVŞANLAR SINIFI MAYIS AYI KAVRAM VE ŞARKILAR ANNEM ANNEM Annem annem canım annem, Gönlüm senle kalbim senle Canım annem gülüm annem Dünyam sensin benim bir tanem.. Biliyorum elbet bir gün gelecek Bir başka bebekte bana annem diyecek Bende hep iyi

Detaylı

Şiir. Kategori: Şiir Cuma, 23 Nisan 2010 16:15 tarihinde yayınlandı. Gösterim: 4075. 1 / 7 Phoca PDF 1. SEN (1973) Senden, senden, hep senden,

Şiir. Kategori: Şiir Cuma, 23 Nisan 2010 16:15 tarihinde yayınlandı. Gösterim: 4075. 1 / 7 Phoca PDF 1. SEN (1973) Senden, senden, hep senden, Çemberlitaş taki dedesinin konağında büyüyen şair, Amerikan ve Fransız kolejlerinde başladığı ilk ve lise öğrenimini Deniz Lisesi nde tamamladı. İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü nü 1924 te bitirince

Detaylı

(TÜRKÇE) I. (Ana sayfada görünecektir.)

(TÜRKÇE) I. (Ana sayfada görünecektir.) (TÜRKÇE) I. (Ana sayfada görünecektir.) Adı Soyadı (Unvanı) Akartürk Karahan (Yrd.Doç.Dr.) Doktora: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009 E-posta: (kurum/özel) akartrk@yahoo.com Web sayfası

Detaylı

PİNOKYO EĞİTİM KURUMLARI MART AYI AYLIK EĞİTİM PROGRAMI 1. HAFTA

PİNOKYO EĞİTİM KURUMLARI MART AYI AYLIK EĞİTİM PROGRAMI 1. HAFTA 1. HAFTA TARİH : 01 MART 2016 04 MART 2016 KONU : YEŞİLAY 1- Yeşilay nedir? Ne işe yara? Faaliyetleri nelerdir? Nefes akciğer yapalım. Vücudumuzu 2- Sigara ve alkolün zararlarını hep birlikte öğrenelim

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ. Yrd. Doç. Dr. Unvanı. 05. 09. 1969 (Resmi), Ardahan. Doğum Tarihi ve Yeri

ÖZGEÇMİŞ. Yrd. Doç. Dr. Unvanı. 05. 09. 1969 (Resmi), Ardahan. Doğum Tarihi ve Yeri ÖZGEÇMİŞ Adı Soyadı Ayvaz MORKOÇ Unvanı Doğum Tarihi ve Yeri Görevi Görev Yeri İdari Görevi Yrd. Doç. Dr. 05. 09. 1969 (Resmi), Ardahan Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı

Detaylı

M. Sinan Adalı. Eski zamanlarda yaşamış peygamberlerin ve ümmetlerinin başlarından geçen ibretli öyküler, hikmetli meseller

M. Sinan Adalı. Eski zamanlarda yaşamış peygamberlerin ve ümmetlerinin başlarından geçen ibretli öyküler, hikmetli meseller yayın no: 117 PEYGAMBERİMİZİN DİLİNDEN HİKMETLİ ÖYKÜLER Eski zamanlarda yaşamış peygamberlerin ve ümmetlerinin başlarından geçen ibretli öyküler, hikmetli meseller Genel yayın yönetmeni: Ergün Ür Yayınevi

Detaylı

İLÂHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ

İLÂHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ İLÂHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ DİN PSİKOLOJİSİ ÖZEL SAYISI Prof. Dr. Kerim Yavuz Armağanı Çukurova University Journal of Faculty of Divinity Cilt 12 Sayı 2 Temmuz-Aralık 2012 ÇUKUROVA

Detaylı

Bu gerçeği bilen Atatürk, Türk Dil Kurumunu kurdu. ( Aşağıdaki ilk üç soruyu parçaya göre cevaplayın.)

Bu gerçeği bilen Atatürk, Türk Dil Kurumunu kurdu. ( Aşağıdaki ilk üç soruyu parçaya göre cevaplayın.) Dil ve kültür birbirini tamamlar. Biri olmadan diğeri olmaz. Dil, ulusal olduğu ölçüde ulusal kültür oluşur. Biraz Fransızca, biraz İngilizce çokça Arapça sözcüklerle dolu bir dil ile ulusal kültür oluşmaz.

Detaylı

VIII. Klâsik Türk Edebiyatı Sempozyumu (Alî Emîrî Hatırasına)

VIII. Klâsik Türk Edebiyatı Sempozyumu (Alî Emîrî Hatırasına) VIII. Klâsik Türk Edebiyatı Sempozyumu (Alî Emîrî Hatırasına) 15-17 Kasım 2012 DİYARBAKIR Dicle Üniversitesi Edebiyat ve Sanat Topluluğu ile Erciyes Üniversitesi Klâsik Türk Edebiyatı Topluluğu tarafından

Detaylı

Aynı kökün "kesmek", "kısaltmak" anlamı da vardır.

Aynı kökün kesmek, kısaltmak anlamı da vardır. Kıssa, bir haberi nakletme, bir olayı anlatma hikâye etmek. Bu Arapça'da kassa kelimesiyle ifade edilir. Anlatılan hikâye ve olaya da "kıssa" denilir. Buhâri, bab başlıklarında "kıssa"yı "olay" anlamında

Detaylı

ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATI. Süleyman Bulut. Bilmece ŞİPŞAK BİLMECELER DEYİM VE ATASÖZLERİ. 2. basım. Resimleyen: Ferit Avcı

ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATI. Süleyman Bulut. Bilmece ŞİPŞAK BİLMECELER DEYİM VE ATASÖZLERİ. 2. basım. Resimleyen: Ferit Avcı Resimleyen: Ferit Avcı Süleyman Bulut ŞİPŞAK BİLMECELER 2 ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATI Bilmece DEYİM VE ATASÖZLERİ 2. basım Süleyman Bulut ŞİPŞAK BİLMECELER 2 DEYİM VE ATASÖZLERİ Resimleyen: Ferit Avcı www.cancocuk.com

Detaylı

TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜMÜ FİNAL PROGRAM VE GÖZETMENLİKLERİ 26.12.2015 CUMARTESİ

TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜMÜ FİNAL PROGRAM VE GÖZETMENLİKLERİ 26.12.2015 CUMARTESİ TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜMÜ FİNAL PROGRAM VE GÖZETMENLİKLERİ 26.12.2015 CUMARTESİ Sınıf Saat Dersin Kodu ve Adı: L U Öğretim Üyesi/Elemanı 1 09:00-10:00 YDL185 - Yabancı Dil (İngilizce) (N.Ö.) 58 - Okt.

Detaylı

GADİR ESİNTİLERİ -9- Şiir: İsmail Bendiderya

GADİR ESİNTİLERİ -9- Şiir: İsmail Bendiderya GADİR ESİNTİLERİ -9- Şiir: İsmail Bendiderya GADİR ESİNTİLERİ (9) Şiir: İsmail Bendiderya Edit: Kadri Çelik - Şaduman Eroğlu Son Okur: Murtaza Turabi Hazırlayan: D.E.K. Kültürel Yardımcılık, Tercüme Bürosu

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ VE ESERLER LİSTESİ. Doç. Dr. Rıza BAĞCI

ÖZGEÇMİŞ VE ESERLER LİSTESİ. Doç. Dr. Rıza BAĞCI ÖZGEÇMİŞ VE ESERLER LİSTESİ ÖĞRENİM DURUMU Lisans: 1976-1980 Doç. Dr. Rıza BAĞCI İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT FAKÜLTESİ/TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜMÜ Yüksek Lisans: 1984-1987 EGE ÜNİVERSİTESİ SOSYAL

Detaylı

3 YAŞ AYIN TEMASI. Cinsiyetim, adım, özelliklerim, görünümümdeki değişiklikler nelerdir?

3 YAŞ AYIN TEMASI. Cinsiyetim, adım, özelliklerim, görünümümdeki değişiklikler nelerdir? 3 YAŞ AYIN TEMASI Cinsiyetim, adım, özelliklerim, görünümümdeki değişiklikler nelerdir? Vücudumuzun bölümleri ve iç organlarımız nelerdir? Ne işe yarar? İskelet sistemi nedir? Ne işe yarar? Aile ve aileyi

Detaylı

KURALLI VE DEVRİK CÜMLELER. --KURALLI CÜMLE: İş, hareket, oluş bildiren sözcükler cümlenin sonunda yer alıyorsa denir.

KURALLI VE DEVRİK CÜMLELER. --KURALLI CÜMLE: İş, hareket, oluş bildiren sözcükler cümlenin sonunda yer alıyorsa denir. --KURALLI CÜMLE: İş, hareket, oluş bildiren sözcükler cümlenin sonunda yer alıyorsa denir. Örnek: Mustafa okula erkenden geldi. ( Kurallı cümle ) --KURALSIZ (DEVRİK) CÜMLE: Eylemi cümle sonunda yer almayan

Detaylı

YALNIZLIK PAYLAŞILMAZ

YALNIZLIK PAYLAŞILMAZ YALNIZLIK PAYLAŞILMAZ Özdemir Asaf (Ankara, 11 Haziran 1923 İstanbul, 28 Ocak 1981) Danıştay Üyesi Mehmet Asaf ın oğludur. Babasını kaybettiği yıl (1930) Galatasaray Lisesi nin ilk kısmına girdi. 1934

Detaylı

TÜRKÇE EĞİTİMİ BÖLÜMÜ TÜRKÇE ÖĞRETMENLİĞİ GÜNDÜZ PROGRAMI 1. SINIF D

TÜRKÇE EĞİTİMİ BÖLÜMÜ TÜRKÇE ÖĞRETMENLİĞİ GÜNDÜZ PROGRAMI 1. SINIF D TÜRKÇE EĞİTİMİ BÖLÜMÜ TÜRKÇE ÖĞRETMENLİĞİ GÜNDÜZ PROGRAMI TRO 101 Türk Dil Bilgisi I: Ses Bilgisi YRD. DOÇ. DR. AZİZ GÖKÇE 03.01.2012 10:00 B/101 Murat Genç- Cem Büyükekşi 03.02.2012 12:00 B/101 Murat

Detaylı

TÜRK DİL BİLGİSİ ÖĞRETİMİNDE ÜNLÜLERİN SINIFLANDIRILMASINA YÖNELİK ELEŞTİREL BİR DEĞERLENDİRME. 2. Araştırmanın Kapsamı ve Kaynakları

TÜRK DİL BİLGİSİ ÖĞRETİMİNDE ÜNLÜLERİN SINIFLANDIRILMASINA YÖNELİK ELEŞTİREL BİR DEĞERLENDİRME. 2. Araştırmanın Kapsamı ve Kaynakları TÜRK DİL BİLGİSİ ÖĞRETİMİNDE ÜNLÜLERİN SINIFLANDIRILMASINA YÖNELİK ELEŞTİREL BİR DEĞERLENDİRME 1. Araştırmanın Amacı Mustafa Altun Sakarya Üniversitesi maltun@sakarya.edu.tr Araştırmada, akademik dil bilgisi

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ : 05306010760. : cuneyt.akin@hotmail.com

ÖZGEÇMİŞ : 05306010760. : cuneyt.akin@hotmail.com ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı : Cüneyt Akın İletişim Bilgileri Adres : DUMLUPINAR M. MURAT ÇELEBİ C. AYDINALP APT. BİNA NO: 32 K: 4 DAİRE NO: 11 Telefon Mail : 05306010760 : cuneyt.akin@hotmail.com 2. Doğum Tarihi

Detaylı

Konumuz CÜMLENİN ÖĞELERİ çocuklar.

Konumuz CÜMLENİN ÖĞELERİ çocuklar. Konumuz CÜMLENİN ÖĞELERİ çocuklar. Mustafa Öğretmenim, cümlenin asıl öğeleri Yüklem ve Özne dir. Öğretmenim, Zarf Tümleci, Dolaylı Tümleç ve Nesne (Belirtili Nesne Belirtisiz Nesne) de yardımcı öğeleridir.

Detaylı

T.C. AFYON KOCATEPE ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ ENSTİTÜ YÖNETİM KURULU GÜNDEMİ

T.C. AFYON KOCATEPE ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ ENSTİTÜ YÖNETİM KURULU GÜNDEMİ Toplantı Tarihi : 17.01.2012 Toplantı Saati : 14.00 Toplantı No : 2012/02 T.C. AFYON KOCATEPE ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ ENSTİTÜ YÖNETİM KURULU GÜNDEMİ 1. Anabilim Dalı Başkanlıklarından gelen

Detaylı

İMKB DARICA MESLEKİ VE TEKNİK ANADOLU LİSESİ MESLEKİ AÇIK ÖĞRETİM LİSESİ YÜZ YÜZE EĞİTİM PROGRAMI 2015-1.DÖNEMİ HAFTALIK DERS PROGRAMI

İMKB DARICA MESLEKİ VE TEKNİK ANADOLU LİSESİ MESLEKİ AÇIK ÖĞRETİM LİSESİ YÜZ YÜZE EĞİTİM PROGRAMI 2015-1.DÖNEMİ HAFTALIK DERS PROGRAMI İMKB DARICA MESLEKİ VE TEKNİK ANADOLU LİSESİ İ HAFTALIK DERS PROGRAMI GÜN SAATLER 10A 10B 10C 11A 11B C U M A R T E S İ P A Z A R 1 09:00-09:40 2 09:40-10:20 3 10:-11:10 4 11:10-11:50 5 12:00-12:40 6 12:40-13:20

Detaylı

ISSN : 1307-4474. Ege Journal of Education 2013 (14): 1

ISSN : 1307-4474. Ege Journal of Education 2013 (14): 1 ISSN : 1307-4474 2013 (14): 1 EGE EĞİTİM DERGİSİ Sahibi / Owner Prof. Dr.Süleyman DOĞAN Eğitim Fakültesi adına Editör (Editor) Doç. Dr. Dilek Yelda KAĞNICI Editör Yardımcıları (Asistant-Editor) Yrd. Doç.

Detaylı

Türkiye nin köklü şirketlerinden PET HOLDİNG 40 yaşında

Türkiye nin köklü şirketlerinden PET HOLDİNG 40 yaşında Türkiye nin köklü şirketlerinden PET HOLDİNG 40 yaşında 23 Nisan 2014 Çarşamba 17:23 Devremülk Turizm inden Sağlık Turizm ine, madencilik ve mermerden gayrimenkule kadar farklı alanlarda faaliyet gösteren

Detaylı

AKADEMİK ÖZGEÇMİŞ YAYIN LİSTESİ. : Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Telefon : (0212) 521 81 00 : abulut@fsm.edu.tr

AKADEMİK ÖZGEÇMİŞ YAYIN LİSTESİ. : Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Telefon : (0212) 521 81 00 : abulut@fsm.edu.tr AKADEMİK ÖZGEÇMİŞ VE YAYIN LİSTESİ 1. Adı Soyadı : Ali Bulut İletişim Bilgileri Adres : Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Telefon : (01) 51 81 00 Mail : abulut@fsm.edu.tr. Doğum - Tarihi : 1.0.1973

Detaylı

Azrail in Bir Adama Bakması

Azrail in Bir Adama Bakması Mevlâna (1207 1273) Güçlü bir bellek, çağrışım yeteneği, üretkenlik, olağanüstü görüş ve anlatım gücü, derin duygusallık ve hüzün, her yönüyle İslam kültürüne hâkimiyet... İşte Mevlâna deyince akla gelen

Detaylı

TARİH DERSLİK SAAT DERSİN KODU DERSİN ADI DERSİN YÜRÜTÜCÜSÜ GÖZETMEN

TARİH DERSLİK SAAT DERSİN KODU DERSİN ADI DERSİN YÜRÜTÜCÜSÜ GÖZETMEN 21.11.2015 A-117 09:00 YİÖ 105 Dinleme ve Sesletim I Öğr. Gör. Nejla SEYREK Arş. Gör. Sümeyye ÇÖLDEMLİ 21.11.2015 A-32 09:00 EĞT311 - İMÖ EĞİTİM DENETİMİ Yrd. Doç. Dr. M. Muzaffer MARTI Arş. Gör. Muttalip

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ HARRAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ HARRAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

ÖZGEÇMİŞ HARRAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ HARRAN ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ ÖZGEÇMİŞ ADI SOYADI: ÖMER FARUK HABERGETİREN DOĞUM YERİ VE TARİHİ: ŞANLIURFA/03.04.1968 ÖĞRENİM DURUMU: DOKTORA DERECE ANABİLİM DALI/BİLİM DALI 1 LİSANS SELÇUK İLAHİYAT FAKÜLTESİ 2 YÜKSEK LİSANS 3 DOKTORA

Detaylı

Yücel Terkanlýoðlu. HTML clipboard. Yaþamadýklarýndýr Dünyan! Uykuyla geçirdiðim her an, Benim için yitik bir zaman. Rüyayla devirdiðim kazan,

Yücel Terkanlýoðlu. HTML clipboard. Yaþamadýklarýndýr Dünyan! Uykuyla geçirdiðim her an, Benim için yitik bir zaman. Rüyayla devirdiðim kazan, Yücel Terkanlýoðlu Onaylayan Administrator Cumartesi, 23 Þubat 2008 Son Güncelleme Pazartesi, 27 Ekim 2008 Besteciler.org HTML clipboard Yaþamadýklarýndýr Dünyan! Uykuyla geçirdiðim her an, Benim için

Detaylı

İLÂHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ

İLÂHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ İLÂHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ Çukurova University Journal of Faculty of Divinity Cilt 12 Sayı 1 Ocak-Haziran 2012 ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ 2012 (12/1) Ocak-Haziran

Detaylı

TÜRKİYE TÜRKÇESİNDE TARİH İFADE ETMEK İÇİN KULLANILAN YAPILARIN SÖZ DİZİMİ BAKIMINDAN İNCELENMESİ *

TÜRKİYE TÜRKÇESİNDE TARİH İFADE ETMEK İÇİN KULLANILAN YAPILARIN SÖZ DİZİMİ BAKIMINDAN İNCELENMESİ * TÜRKİYE TÜRKÇESİNDE TARİH İFADE ETMEK İÇİN KULLANILAN YAPILARIN SÖZ DİZİMİ BAKIMINDAN İNCELENMESİ * EXAMINATION OF THE WORDS DESCRIBING DATE IN TERMS OF SYNTAX IN TURKEY TURKISH Sedat BALYEMEZ ** Özet:

Detaylı

Ünite 01: Arapçada Kelime ve Cümle Çeşitleri

Ünite 01: Arapçada Kelime ve Cümle Çeşitleri Ünite 01: Arapçada Kelime ve Cümle Çeşitleri :١ mı, mi? baba ( ) uzaklaştım uzaklaştırmak uzaklaştırmak evin kapıları babam yetişiyorum eğitim görüyorum ecdadım, atam saygı otur! seviyorum seni seviyorum

Detaylı

Bir gün Hz. Ömer (r.a) camiye giderken bir çocuğun acele acele camiye gittiğini görür. Hz. Ömer (r.a):

Bir gün Hz. Ömer (r.a) camiye giderken bir çocuğun acele acele camiye gittiğini görür. Hz. Ömer (r.a): Bir gün Hz. Ömer (r.a) camiye giderken bir çocuğun acele acele camiye gittiğini görür. Hz. Ömer (r.a): da: - Yavrum ne oldu niye acele acele camiye koşuyorsun? der. Bu soruya karşılık çocuk - Efendim,

Detaylı

Son Gönderme Tarihi : 13.11.2014 13.01.2003 KENAN ARAYICI

Son Gönderme Tarihi : 13.11.2014 13.01.2003 KENAN ARAYICI İŞYERİNE SÖZLÜ SINAV / MÜLAKAT İÇİN GÖNDERİLENLERİN LİSTESİ Talebi Alan Ünite Adı : ELBİSTAN HİZMET MERKEZİ Talebi Veren Kurum Adı : ELEKTRİK ÜRETİM A.Ş. (EÜAŞ) - KAHRAMANMARAŞ Talebin Statüsü (Normal,

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ. Derece Alan Üniversite Yıl Lisans. Edebiyat Fakültesi Y.Lisans - - -

ÖZGEÇMİŞ. Derece Alan Üniversite Yıl Lisans. Edebiyat Fakültesi Y.Lisans - - - 1. Adı Soyadı: Ahmet Atillâ Şentürk 2. Doğum Tarihi: 24 Eylül 1958, İstanbul 3. Unvanı: Prof. Dr. 4. Öğrenim Durumu: ÖZGEÇMİŞ Derece Alan Üniversite Yıl Lisans İ. Ü. Ed. Fak. Yeni İstanbul Üniversitesi

Detaylı

Öğr. Gör. Murat KEÇECĠOĞLU. Elbistan Meslek Yüksek Okulu 2014 2015 Güz Yarıyılı

Öğr. Gör. Murat KEÇECĠOĞLU. Elbistan Meslek Yüksek Okulu 2014 2015 Güz Yarıyılı Öğr. Gör. Murat KEÇECĠOĞLU Elbistan Meslek Yüksek Okulu 2014 2015 Güz Yarıyılı SÖYLEYİŞ VE BOĞUMLANMA KUSURLARI Atlama (Kendisi / Kensi), bir dakika-bi dakka / nasılsınız-nassınız Gevşeklik (Boğumlanma

Detaylı

UYGULAMA ÖĞRETİM ELEMANI DOÇ. DR. EMRE ÜNAL DOÇ. DR. EMRE ÜNAL DOÇ. DR. EMRE ÜNAL

UYGULAMA ÖĞRETİM ELEMANI DOÇ. DR. EMRE ÜNAL DOÇ. DR. EMRE ÜNAL DOÇ. DR. EMRE ÜNAL 2012-2013 EĞİTİM YILI BAHAR YARIYILI ÖĞRETMENLİK SI II DERSİ PROGRAMI 1 090301001 NİLAY BOSTANCI 2 090301002 ZÜLBETTİN EMLİ 3 080301093 MUSTAFA TOK 4 090301004 EMİNE NAR 5 090301005 RABİYE KILINÇARSLAN

Detaylı

Tercih yaparken mutlaka ÖSYM Kılavuzunu esas alınız.

Tercih yaparken mutlaka ÖSYM Kılavuzunu esas alınız. TABLO ÜNİVERSİTE Tür ŞEHİR FAKÜLTE/YÜKSOKUL PROGRAM ADI AÇIKLAMA DİL 4 BAKÜ DEVLET ÜNİVERSİTESİ YDevlet BAKU Filoloji Fak. Azerbaycan Dili ve Edebiyatı TS-2 273,082 232,896 10 301.000 4 BAKÜ SLAVYAN ÜNİVERSİTESİ

Detaylı

Derece Bölüm/Program Üniversite Yıl Lisans Tarih Bölümü Ankara Üniversitesi 1997 Yüksek Lisans Tarih (Yakınçağ Tarihi) Ankara Üniversitesi 2000

Derece Bölüm/Program Üniversite Yıl Lisans Tarih Bölümü Ankara Üniversitesi 1997 Yüksek Lisans Tarih (Yakınçağ Tarihi) Ankara Üniversitesi 2000 ÖZGEÇMİŞ Adı Soyadı : Sezai BALCI Doğum Tarihi : 15 Temmuz 1976 Öğrenim Durumu : Doktora Derece Bölüm/Program Üniversite Yıl Lisans Tarih Bölümü Ankara Üniversitesi 1997 Yüksek Lisans Tarih (Yakınçağ Tarihi)

Detaylı

İKTİSAT (EKONOMİ) ÖĞRETİMİ ÇALIŞTAYI

İKTİSAT (EKONOMİ) ÖĞRETİMİ ÇALIŞTAYI İKTİSAT (EKONOMİ) ÖĞRETİMİ ÇALIŞTAYI YAŞAR ÜNİVERSİTESİ İKTİSADİ ve İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ EKONOMİ BÖLÜMÜ 27-29 Mart 2015 Düzenleme Komitesi: Prof. Dr. N. Oğuzhan Altay Doç. Dr. Umut Halaç Arş. Gör.

Detaylı

962,00 481,00 481,00

962,00 481,00 481,00 T.C. HARRAN ÜNİVERSİTESİ FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ 2015 2016 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI GÜZ YARIYILI MERKEZİ YERLEŞTİRME İLE YATAY GEÇİŞ DEĞERLENDİRME SONUÇLARI Başlangıç Bitiş Kesin Kayıt 09.09.2015 11.09.2015

Detaylı

14.00-14.15 Türkiye Türkçesi Ağızlarının Araştırılması Tarihi ve Ağız Atlasları (Görsel Sunum)

14.00-14.15 Türkiye Türkçesi Ağızlarının Araştırılması Tarihi ve Ağız Atlasları (Görsel Sunum) 30 Eylül 2010 Perşembe Açılış Programı Sakarya Üniversitesi Kültür ve Kongre Merkezi -Salon 1 10.00 - Saygı Duruşu ve İstiklâl Marşı - Açış Konuşmaları Ağız Atlası Araştırmaları Oturumu-1 Sakarya Üniversitesi

Detaylı

İSMAİL DURMUŞ PROFESÖR

İSMAİL DURMUŞ PROFESÖR İSMAİL DURMUŞ PROFESÖR ÖZGEÇMİŞ YÜKSEKÖĞRETİM KURULU 26.05.2014 Adres : İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi İcadiye-Bağlarbaşı Caddesi, No: 40 34662 Üsküdar/İstanbul Telefon E-posta : : 2164740860-1226 Doğum

Detaylı

Karar No : 4098 Karar Tarihi : 18/10/2014

Karar No : 4098 Karar Tarihi : 18/10/2014 Karar No : 4098 Karar Tarihi : 18/10/2014 Başkanlık Makamınca Kurulumuza sunulan 18/10/2014 tarihli yazıda aynen; Kurulumuzun 12/10/2014 tarihli, 2014/4087 sayılı kararı ile, 18 Ekim 2014 Cumartesi günü

Detaylı

TEST. 7. Dişer ne zaman fırçalanmalıdır? A. Yemeklerden sonra B. Okuldan gelince C. Evden çıkmadan önce

TEST. 7. Dişer ne zaman fırçalanmalıdır? A. Yemeklerden sonra B. Okuldan gelince C. Evden çıkmadan önce ÖDEV- 3 ADI SOYADI:.. HAYAT BİLGİSİ Tırnaklar, el ve ayak parmaklarının ucunda bulunur. Tırnaklar sürekli uzar. Uzayan tırnakların arasına kir ve mikroplar girer. Bu yüzden belli aralıklarla tırnaklar

Detaylı

PROF. DR. CENGİZ ALYILMAZ

PROF. DR. CENGİZ ALYILMAZ PROF. DR. CENGİZ ALYILMAZ Adı ve Soyadı : Cengiz ALYILMAZ : Prof. Dr. Bölüm/ Anabilim Dalı : Türkçe Eğitimi Bölümü Doğum Tarihi : 11.4.1966 Doğum Yeri : Kars Çalışma Konusu : Eski Türk Dili, Türkçe Eğitimi,

Detaylı

Özel gereksinimli çocuklar

Özel gereksinimli çocuklar Özel gereksinimli çocuklar Spor becerileri yolu ile toplumsal yaşama uyum ve katılımlarını sağlamak Mutlu ve üretken bireyler olmalarına yardımcı olmak. Programımıza yaklaşık 70 sporcu devam etmektedir.

Detaylı

26.SADİ GÜLÇELİK YARIŞMA SONUÇLARI YER: ENKA SADİ GÜLÇELİK TESİSLERİ TARİH:11 AĞUSTOS 2012

26.SADİ GÜLÇELİK YARIŞMA SONUÇLARI YER: ENKA SADİ GÜLÇELİK TESİSLERİ TARİH:11 AĞUSTOS 2012 100 M RÜZGAR KATEGORİ BAYANLAR 1.SERİ SAAT 15:00 1 GÜLŞAH KIZILTAŞ 1991 BOĞAZİÇİ 13.02 2 GÜNCE YURDAKUL 1994 ENKA 13.05 3 RABİA BAL 1998 ENKA 13.48 4 AYSUN AKAY 1994 İŞİTME ENG. 14.08 5 MELİKE SOYUGÜZEL

Detaylı

ŞANLIURFA İL KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ YAYINLARI. Konusu: Urfa Üzerine Yazılmış Şiir Seçkisi

ŞANLIURFA İL KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ YAYINLARI. Konusu: Urfa Üzerine Yazılmış Şiir Seçkisi ŞANLIURFA İL KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ YAYINLARI ŞEHİR TANITIM YAYINLARI 1 Yayın Adı: Şiir Şehir Urfa Konusu: Urfa Üzerine Yazılmış Şiir Seçkisi Hazırlayan: Mehmet KURTOĞLU Sayfa Sayısı: 160 Toplam Baskı

Detaylı

1. Adı Soyadı: Selim EMİROĞLU. 2. Doğum Tarihi: 16.03.1979. 3. Unvanı: Yrd. Doç. Dr.

1. Adı Soyadı: Selim EMİROĞLU. 2. Doğum Tarihi: 16.03.1979. 3. Unvanı: Yrd. Doç. Dr. ÖZ GEÇMİŞ-CV 1. Adı Soyadı: Selim EMİROĞLU 2. Doğum Tarihi: 16.03.1979 3. Unvanı: Yrd. Doç. Dr. 16.03.1979 tarihinde Malatya da doğdu. İlk, orta, lise öğrenimini ve ayrıca üniversite lisans ve yüksek lisans

Detaylı

BİN YILLAR BOYU AZİZ İSTANBUL

BİN YILLAR BOYU AZİZ İSTANBUL BİN YILLAR BOYU AZİZ İSTANBUL Sana dün bir tepeden baktım Aziz İstanbul Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfinle kurul Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer

Detaylı

Uğurböceği Yayınları, Zafer Yayın Grubu nun bir kuruluşudur. Mahmutbey mh. Deve Kald r mı cd. Gelincik sk. no:6 Ba c lar / stanbul, Türkiye

Uğurböceği Yayınları, Zafer Yayın Grubu nun bir kuruluşudur. Mahmutbey mh. Deve Kald r mı cd. Gelincik sk. no:6 Ba c lar / stanbul, Türkiye Zehra Aydüz, 1971 Balıkesir de doğdu. 1992 yılında İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü nü bitirdi. Özel kurumlarda Tarih öğretmenliği yaptı. Evli ve üç çocuk annesi olan yazarın çeşitli dergilerde yazıları

Detaylı

Hazırlayan: Saide Nur Dikmen

Hazırlayan: Saide Nur Dikmen Yayın no: 169 VEFA VE CÖMERTLİK ÖYKÜLERİ Genel yayın yönetmeni: Ergün Ür İç düzen: Durmuş Yalman Kapak: Zafer Yayınları İsbn: 978 605 5523 15 2 Sertifika no: 14452 Uğurböceği Yayınları, Zafer Yayın Grubu

Detaylı

bez gez sez tez biz çiz diz giz boz roz koz poz toz yoz çöz göz köz söz buz muz tuz büz düz güz

bez gez sez tez biz çiz diz giz boz roz koz poz toz yoz çöz göz köz söz buz muz tuz büz düz güz Son harflerini vurgulayarak okuyunuz. bak çak fak gak hak kak pak sak şak tak yak bek dek kek pek sek tek yek bık çık sık tık yık cik bas has kas mas pas tas yas kes ses pes fıs kıs his kis pis sis pus

Detaylı

Tez adı: Neva'i Mecalisü'n-Nefa'is metin-inceleme (2 cilt) (1990) SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ/TÜRK DİLİ ANABİLİM DALI

Tez adı: Neva'i Mecalisü'n-Nefa'is metin-inceleme (2 cilt) (1990) SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ/TÜRK DİLİ ANABİLİM DALI VAHİT TÜRK Adres İstanbul Kültür Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Ataköy Yerleşkesi/Bakırköy-İstanbul ÖZGEÇMİŞ YÜKSEKÖĞRETİM KURULU 15.05.2014 Telefon E-posta 2124984370- Doğum Tarihi

Detaylı

T.C. BİNGÖL ÜNİVERSİTESİ MEHMET AKİF ERSOY ANADOLU LİSESİ MÜDÜRLÜĞÜNE

T.C. BİNGÖL ÜNİVERSİTESİ MEHMET AKİF ERSOY ANADOLU LİSESİ MÜDÜRLÜĞÜNE MEHMET AKİF ERSOY ANADOLU LİSESİ MÜDÜRLÜĞÜNE Doç.Dr. Mustafa KIRKIZ Gülistan KOÇ NÜRVET RAMAZAN FEVZİ AHMET YELİZ FIRAT FATİH ERCAN ZEYNEP BUCUKA ARSLAN TOPKAYA KARABİLİCİ GENÇ GENÇ VİRDİLOĞLU BODUR BULUT

Detaylı

EVRAK EKSİKLİĞİ NEDENİ İLE VİZE TALEBİ GERÇEKLEŞTİRİLMEYEN DENETÇİ LİSTESİ ADI SOYADI DENETÇİ NO EKSİK EVRAK NEDENİ

EVRAK EKSİKLİĞİ NEDENİ İLE VİZE TALEBİ GERÇEKLEŞTİRİLMEYEN DENETÇİ LİSTESİ ADI SOYADI DENETÇİ NO EKSİK EVRAK NEDENİ EVRAK EKSİKLİĞİ NEDENİ İLE VİZE TALEBİ GERÇEKLEŞTİRİLMEYEN DENETÇİ LİSTESİ ADI SOYADI DENETÇİ NO EKSİK EVRAK NEDENİ Abdullah ACAR 2058 05.01.2012 tarihine kadar cezalı olduğundan vize işlemi yapılmamıştır.

Detaylı

Türkçe Eğitimi Anabilim Dalı- Tezli Yüksek Lisans Programı Ders İçerikleri

Türkçe Eğitimi Anabilim Dalı- Tezli Yüksek Lisans Programı Ders İçerikleri Türkçe Eğitimi Anabilim Dalı- Tezli Yüksek Lisans Programı Ders İçerikleri 1. Yıl Ders Planı 1. Yarıyıl Türkçe Öğretiminde Çağdaş Yaklaşımlar ETO701 1 2 + 1 7 Türkçe öğretiminde geleneksel uygulamalardan

Detaylı

ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATI. Koray Avcı Çakman. Öykü FLAMİNGO GÜNLÜĞÜ. 1. basım. Resimleyen: Reha Barış

ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATI. Koray Avcı Çakman. Öykü FLAMİNGO GÜNLÜĞÜ. 1. basım. Resimleyen: Reha Barış Resimleyen: Reha Barış Koray Avcı Çakman FLAMİNGO GÜNLÜĞÜ ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATI Öykü 1. basım Koray Avcı Çakman FLAMİNGO GÜNLÜĞÜ Resimleyen: Reha Barış 2010 yılında İzmir Kuş Cennetini Koruma ve Geliştirme

Detaylı

Söylemek istemediğimiz birçok şey, söylemek istediğimiz zaman dinleyici bulamaz.

Söylemek istemediğimiz birçok şey, söylemek istediğimiz zaman dinleyici bulamaz. Söylenen her söz, içinden çıktığı kalbin kılığını üzerinde taşır. Ataullah İskenderî Söz ilaç gibidir. Gereği kadar sarf edilirse fayda veriri; gerektiğinden fazlası ise zarara neden olur. Amr bin As Sadece

Detaylı