Servet Taşdelen. Osmanlı dan Cumhuriyete Toplumsal Kimlik Değişimi: Kul İdik Yurttaş Olduk. üç bölüm halinde yayımlanmıştır).

Save this PDF as:
 WORD  PNG  TXT  JPG

Ebat: px
Şu sayfadan göstermeyi başlat:

Download "Servet Taşdelen. Osmanlı dan Cumhuriyete Toplumsal Kimlik Değişimi: Kul İdik Yurttaş Olduk. üç bölüm halinde yayımlanmıştır)."

Transkript

1 Osmanlı dan Cumhuriyete Toplumsal Kimlik Değişimi: Kul İdik Yurttaş Olduk Servet Taşdelen (Müdafaa-i Hukuk Dergisinin üç bölüm halinde yayımlanmıştır). Kasım 2005, Aralık 2005 ve Ocak 2006 sayılarında Osmanlı İmparatorluğu zamanında olup bitenler, Türkiye Cumhuriyetini ve onun vatandaşlarının neredeyse günlük yaşamını etkilemeye devam ediyor. Yalnızca ülkemiz değil, Osmanlı İmparatorluğu toprakları içerisinde bir dönem yer almış, çeşitli tarihlerde şu veya bu şekilde ondan ayrılmış, Osmanlı Devletine komşu olmuş ya da olmamış pek çok ülkenin ve vatandaşlarının yaşamı da bu etkiden nasibini almıştır. Leibniz, Tarih bir hareket yasasının ürünüdür. Bugünkü olaylar yarınkileri doğuracaktır. Tarihin türlü devirleri arasında sıkı bir bağ vardır. Tarihi bilmeksizin bugünkü olaylar anlaşılamaz. diyor. Bugünlerde pek çok kişi, içinde yaşadığımız sorunları geçmişimizden kopuk değerlendiriyor ve Cumhuriyeti başarısız görüyor. Pek çok kişi yaşanan zaferleri, sosyal olayları, Osmanlı nın ihtişamını, teokratik kurallarını özlüyor. Onlarla Cumhuriyeti karşılaştırıyor ve Osmanlı dönemini beğeniyor. Hatta bir çok aymaz da hilâfet özlemleri ile yanıp tutuşarak meydanlara iniyor. Osmanlı dönemi kuşkusuz, tarihimizin bir parçasıdır. Bizim geçmişimizdir. Dönemine göre şanlı pek çok sayfası vardır. Nesnel olarak değerlendirildiğinde, olayların tarihsel nedenleri, toplumun ve bireylerin davranışlarının sosyolojik boyutları ortaya konduğunda iyi veya kötü diye tanımlanabilecek durumların kaynakları ortaya çıkar. Bu haliyle de bizden bir parça olarak görülür. Geçmişte yaşananlar doğru ve gerçekçi biçimde ortaya konulmaz ise ancak o zaman Cumhuriyet kötülenip Osmanlı nın göklere çıkarılabilir. Osmanlı İmparatorluğu zamanında olup bitenler doğru biçimde görülebildiği zaman Cumhuriyetin ne demek olduğu, yaşamımıza neler kattığı da kavranabilir. Osmanlı Devlet Düzeni ve Bireyin Değeri Osmanlı Devleti, Orta Asya dan İran üzerinden dalgalar halinde gelen Türkmen boylarının Anadolu da oluşturduğu beylikler üzerine yükselen bir devlet oldu. Bu beyliklerin en uçta olanlarından Osmanlı Beyliği diğerlerini zamanla bünyesinde eriterek bir İmparatorluğa dönüştü. Osmanlı İmparatorluğu bugünkü anlamda bir devlet değildi. Teokratik bir devlet özelliği de taşımıyordu. Bu devletin günümüz Türkiye sini de etkileyen en belli başlı özelliği toprak mülkiyeti rejimidir. Osmanlı toprak rejimi, ülkenin ekonomik yapısını şekillendirmiş, gelişim yolunu belirlemiştir. Osmanlı Toprak Düzeni Osmanlı İmparatorluğu başta Bizans olmak üzere, fethettiği yerlerin yasalarını da kullanarak kendine özgü bir yasalar düzeni oluşturdu. Bu düzenin temelinde İslam hukukundaki toprak mülkiyeti anlayışı yatıyordu. Padişah, fethedilen toprakları kendisinin sayıyor, bunları yönetici sınıfa tahsis ediyordu. Yönetici sınıf kendisine tahsis edilen toprakları çiftçiye yarıcı veya ortakçı şeklinde ürüne ortak olarak kullandırıyordu. Devlet, vergilerini yönetici sınıf vasıtasıyle toprağı işleyen ve hayvan besleyenlerden alıyordu. Belli kimselere vergi ve asker besleme karşılığında tahsis edilen topraklara tımar deniliyordu. Tımar sisteminde devlet fethedilen topraklar üzerindeki toprak,mal ve insan kaynaklarını sayarak tespit ediyor, daha sonra dirlik denilen parçalara bölüyordu. Sipahiler, dirliklerinde üretimi sağlıyor, beklenen vergiyi toplayarak ödüyorlardı. Bir kısım vergiler ise merkezi idarenin kolları tarafından doğrudan doğruya toplanıyordu. Bundan başka kendi geçimlerini kılıç adı verilen payla dirlikten sağlıyor ve sefer zamanı her akçelik tımar geliri için orduya dahil olmak üzere cebeli adı verilen asker beslerlerdi bütçesine göre

2 İmparatorlukta kırk bin civarındaki tımar bin kişilik bir ordu çıkaracak durumdaydı (Pamuk s. 46). Merkezin Gücü Osmanlılar, Timur un Anadolu yu fethinden sonra yaşanan Fetret Devrinden yeterli ders çıkarılmıştı. Merkezi devlet, Türkmenler Beylerinin güç kazanma ve feodalleşme eğilimlerine karşı kendini korumak için çeşitli önlemler aldı. Bunlardan birisi yönetici sınıf yetiştiren Enderuna hıristiyan çocukların devşirilmesi, Türk çocuklarının sokulmaması idi. Fatih Sultan Mehmet'le başlayan bu dönemde padişahlar Bey ünvanını bırakıp padişah ünvanını kullanır oldular ve Osmanlı Beyliğinin kuruluşundan beri ileri sürdükleri Oğuz asıllı oldukları söylemini de terk ettiler (Akdağ, s. 127 veriliyordu. I. Murat tan itibaren maaşlı yeniçeriler teşkil edildi. Yeniçerilerin kaynağı her beş yılda bir Rumeli nden, hıristiyan ailelerinden toplanan ve müslüman olarak eğitilen çocuklardı. Kökenlerinden koparılarak yaşamları merkeze bağlanan bu güç ile Türkmenlere karşı bir denge sağlanıyordu. Devlet, Batı ya doğru sürekli biçimde genişlerken Türkmenlere tımar olarak verilen ve babadan oğla geçen Rumeli ndeki yeni topraklar zamanla devşirmelere verilmeye başlandı. Sadrazamlar devşirmeler arasından seçildi. Aynı anlayışla padişahlar Türkmen beylerinin kızlarını almak yerine karılarını Rum, Gürcü, Çerkes, Boşnak, Macar, Sırp, Rus, Arap kızlarından seçmeye başladılar. Böylece Türkmen beyleri merkezle akrabalık ilişkisi kurarak güçlenenemeyecekti. Merkeze yukarıdaki yollardan devşirilen kadrolar kaderlerini padişahınkine bağlayacaklar ve toprak istemiyle başkaldıracak beyler merkezde kendilerine yandaş bulamayacaktı. Merkez kadroları, kendi güçlerini de artırmak için padişaha adetâ ilâhi bir konum verdiler. Padişahın ağzından çıkan her söz yasa halini aldı. Toprakları mülkü, topraklarının üzerinde yaşayanlar kulları idi. Kullarını ister göğe çıkarıyor, ister telef ediyordu. Allah dışında hesap vereceği kimse yoktu. Dine uygunluğu Şeyhülislamdan aldığı fetvalarla sağlıyordu. Ekonomik Faaliyetin Temeli Toprakta özel mülkiyet, yalnızca kentlerde ev, arsa, bağ ve bahçe şeklindeydi. Ülke ekonomisi tarıma dayanıyordu. Nüfusun %90 ı kırsal kesimde, bunların da çoğunluğu devlet mülkü topraklarda ve aile işletmelerinde tarım faaliyeti ile iştigal ediyordu. Bir kısım nüfusu hayvancılıkla uğraşan göçebe aşiretler teşkil ediyordu. Kentlerde loncalarda örgütlenen esnaf ise nüfusun %5-10 unu teşkil ediyordu (Pamuk s. 39). Ülkede yaratılan değer, esas itibarıyle tarımda oluşuyor ve yukarıdaki yolla merkezi devlette toplanıyordu. Kentlilerin ekonomik yaşamı esnaflık, zanaatkârlık ve ticaret çevresi ile bağ ve bahçecilikte dönüyordu. Esnaf ve zanaatkârlık faaliyetinin sınırları loncalar vasıtasıyle çizilmişti. Her isteyen istediği yere dükkân açamazdı. Bu yapı içerisinde feodalite oluşmasına ve sermaye birikimine olanak yoktu. Bir başka önemli sosyal grup askerlerdi. Bunlar devletten iki yöntemle nemalanıyorlardı. Bir kısmı ücretli idi. Hazineden para olarak maaş alıyorlardı. Diğerleri ise asker oldukları kadar yönetici zümre içindeydiler. Çalışmaları karşılığında diğer üst yöneticiler gibi, yıllık maaşları için bir veya birkaç köyü kapsayan bir arazinin gelirini toplama yetkisi almışlardı. Kendilerine tahsis edilen arazinin genişliğine göre servet oluşturma olanakları vardı.ı ötekilerden Elde ettikleri geliri faizcilik, ortakçılık, selem, murabahacılık yöntemleriyle çoğaltabiliyorlardı (Akdağ, s.93). Osmanlı üretim ve tedarik politikası tüketicinin bulunduğu merkezlerde yeterli malın hazır bulundurulmasını esas alıyordu. Önemli olan halkın iaşesini sağlamak ve şikayetlerini önlemekti. İhracat, ancak piyasa fazlası kalırsa düşünülürdü. Bu nedenle ihracata uygulanan vergiler, ithalata uygulanandan yüksekti. Ülkeye mal girdiği için hiç bir sakınca yoktu. Yeter ki loncalar teki göstermesindi. XIV-XVI. yüzyıllarda ordu ve donanmanın ihtiyacı tamamen ülke içinden karşılanmıştı (Uzunçarşılı II. Cilt s.689). Küçük imalat loncalardaki esnaf tarafından gerçekleştiriliyordu. Üretimde loca tekeli vardı. Esnaf, ancak lonca kuralları içerisinde çırak alıyor, yetiştiriyordu. Çırağın kalfa ve usta olması, işyeri açması lonca kurallarına tabi idi. Kentlerdeki bu yapı içerisinde loncalar fazla üretimi önlüyordu. (Pamuk s. 66). Merkezi devlet, herhangi bir kaçınma halinde loncaları destekleyerek sermayenin

3 dışarıda oluşumuna engel oluyordu. Köylü, kendi tüketimini kendi üretimi ile karşılıyor, bir miktar da pazara ürün götürüp satıyordu. Öşür ürün olarak tahsil ediliyordu. Fakat çift resmi ile kimi hallerde avarız adlı vergiler nakit olarak alınıyordu. Köylü bu vergileri, malını pazarda satarak karşılıyordu. Sipahiler, besledikleri askerle ilgili kimi malzemeyi para vererek satın almak zorundaydı. O da bir kısım ürünü pazarda satıyordu. Bu sosyal yapı köylüyü sömürmeye dayanıyordu. Köylünün büyük kısmı ise Türkmenlerden oluşuyordu. Köylünün başka beylerin peşine takılmaması için devlet merkezi yukarıda sözünü ettiğimiz şekilde güçlendirilmişti. Toprak Düzeninin Bozulmaya Başlaması Tımar sistemi Kanunî zamanında en olgun şeklini aldı ve ilk olarak da onun devrinde bozulma işaretleri verdi. İlk kez vezir Rüstem Paşa tımarları iltizama verdi. Toprak rejiminin dejenere olması böyle başladı. III. Murad döneminde tımar sahipleri sadrazama rüşvet vererek üzerlerine düşen görevlerden kaçınmaya başladılar. 1584'de Özdemiroğlu Osman Paşa yabancılara para karşılığı tımar tahsis etti. III. Mehmet döneminden itibaren tımar düzenine hiç uyulmamaya başlandı. Sonraki yıllarda I. Ahmet, IV. Murat gibi padişahların durumu düzeltme çabaları sonuç vermedi. Tımar sahipleri giderek arazilere malik gibi davrandılar; vergi-resim vb. ödemedikleri gibi sefer zamanı ne kendileri orduya katıldılar ne de asker gönderdiler. Arazilerin sahipleri haline geldiler. Kendilerine toprak tahsis edilen köylüleri yarıcı gibi kullanmaya başladılar. Tımar sistemi 1703'de ilk kez Girit Adasında kaldırıldı; Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile de tamamen son erdirildi. Tanzimat Fermanı ile bazı kimselerin dirlikleri ellerinden alındı ve kendilerine maaşa bağlandı de tımar sistemi yerine Arazi kanunnamesi yürürlüğe konuldu. Devletin parasal kaynakları Fatih in padişah oluşunda yeniçeriler cülus bahşişi istediler ve kopardılar. İstanbul, fetihten sonra imar için para gerektiriyordu. Yüksek yöneticilerin maaşları da artırılmıştı. Fatih bu masrafları tağşiş yaparak karşıladı. O sıralarda kağıt para bilinmiyordu. Altın ve gümüş madeni paralar kullanılıyordu. Tağşiş, madeni paranın içindeki altın veya gümüşün miktarının azaltılması suretiyle aynı miktarda değerli madenle daha fazla madeni para basmak demekti e kadar Osmanlı Devletinde görülen enflasyonun iki nedeni vardı: İlki ticaret ve değerli madenler girişi yoluyla Avrupa dan ithal edildi. İkincisi tarımsal üretim nüfus artışının gerisinde kaldı ve devlet harcamaları artmaya başladı. İki yıl sonra 950 akçeye, XVII. Yy. başlarında 1000 akçeye çıktı. (Pamuk 100 Soruda s. 122). XVI. yüzyılda Osmanlı Devleti bütün topraklarından vergi geliri elde ediyordu. Fakat savaşların talan geliri sona ermişti. Devlet toprak kazanamıyordu. (Pamuk 100 soruda 124). Savaş teknolojisi değişiyordu. Ateşli silahlar etkinleşmişti. Osmanlı devletinin tımar askerlerinden oluşan sipahi ordusu yerine sürekli maaş alan merkezi piyade ordusu etkindi, fakat pahalıya mal oluyordu. Yeniçerilerin sayısı 1550'de 13 binden 1600 lerde 38 bine yükseldi. (Pamuk 100 soruda 124). 1653'de 'i, 1687'de 'ü buldu, 1715'de 'in üzerine çıktı (Yetkin, s. 234). Merkezi bütçenin yükü arttı. XVI. yy.da para olarak alınan vergiler, enflasyon nedeniyle erozyona uğradı. Toprak rejiminin temeli olan tımar sisteminin hazineye daha fazla kaynak sağlayacak bir yapıya dönüştürülmesi gerekiyordu. Merkezi devletin tarımsal artığın daha büyük bir kısmına doğrudan el koyma çabalarının uzun dönemde sonucu dirlik sisteminin gerilemesi ve iltizam sisteminin yayılması oldu (Pamuk 100 Soruda 127). Devlet artan para ihtiyacını parayı tağşiş ederek ve içeride borçlanarak karşılamaya çalıştı ların sonlarından itibaren, savaşların sıklaşması ve büyüyen orduların masraflarının artması nedeniyle, malî bunalım süreklilik kazandı. Merkezî devlet bütçe açıklarını kapabilmek için bir yandan Galata bankerleri olarak adlandırılan büyük sarraflardan borç para alıyor, öte yandan da tedavüldeki sikkelerin sık sık tağşişi yoluyla ek gelir sağlamaya çalışıyordu. Örneğin sürekli savaşların bütçeye olağanüstü yükler getirdiği II. Mahmud döneminde ( ), dolaşımdaki altın sikkelerin biçim ve isimleri 35 kez, gümüş sikkelerin biçim ve isimleri ise 37 kez

4 değiştirilmişti. Sikkelerin değerli maden içeriğinin sık sık düşürülmesi sonucunda, 1814 te 23 Osmanlı kuruşu bir İngiliz sterlini ile eşit değerdeyken, 1839 a gelindiğinde bir sterlin 104 kuruş ediyordu (Pamuk 100 s. 206). Bir para kaynağı da iltizamdı. İltizam sisteminde mukataalar üç yıllığına veriliyordu. Açık artırmayı kazanan mültezim, ödeyeceği miktarın bir kısmını peşin olarak veriyor, kalanını mukataa gelirini topladıkça üç veya alti aylık taksitlerle ödüyordu. Devlet daha fazla gelir sağlamak için mukataaların süresini uzatmaya başladı. Kaydıhayat şartıyle mukataa verilmeye başladı. Mültezimler büyük devlet memurları, büyük tefeciler ya da tüccarlardan oluyordu. Devlet zaman zaman kaynak için müsadere kurumunu işletti, fazla zenginleşen asker ve sivillerin varlığına el koydu (s. 159). Tanzimat fermanı merkezi devletin en önemli gelir kaynağı olan öşür ve hayvan vergisinin toplanmasında iltizam düzenini kaldırdı, vergileri devletin kendi memurlarının toplaması ilkesini getirdi. Ancak, kısa bir süre içinde pek çok yörenin vergi gelirlerinde büyük gerilemeler ortaya çıktı. Devletin taşrada kendi başına vergi toplayabilecek güçte olmadığı görüldü. İltizam sistemine geri dönülmek zorunda kalındı. (Şevket Pamuk, 100 Soruda.. s. 195). Yeniçerilerin ulufe kağıtlarını ( maaş almaya hak sahibi olduklarını gösterir belge) alıp satmaları 1739'da Osmanlı Devleti tarafından resmen kabul edildi. Böylece ulufe kağıdını kim götürürse maaşı da o alıyordu. Bazı kimseler esameleri toplayarak bu işi tam bir hisse senedi alış verişine dönüştürmüşlerdi. Savaşa gidecek yeniçeri bulunmazken, kişi bu yolla maaş alıyordu.(ç. Yetkin s. 238). Esame kağıtlarının alım satımı Alemdar Mustafa Paşa'nın sadrazamlığı sırasında yasaklandı. Bundan başka Reşid Paşa'nın defa-i ûlâ sadaretinde âşar ve rüsümat iltizamatından dahi ol devrin müteneffiz ve müntesibleri mebaliğ-i külliye kazanırlardı. Şöyle ki mültezimlerden biri bir sarraf vasıtasıyle bir sancağın ya da bir kazanın iltizamını şu kadar bin kuruşa kabul edeceğini eshabı nüfuzdan bir zate ifade edip bayinlerinde pazarlık kesildikten sonra ol zat dahi vükelâdan mensub olduğu mahalle varıl ol iltizamın şu kadar yüz yahut bu kadar bin kese noksaniyle ihalesini rica eder ve Sadrıazâm muvafakat ettiği halde Maliye nazırıyle söyleşerek icra ettirir ve bu tariyk ile külfetsizce külliyetli akçeler kazanılırdı. Lâkin bu muâmele her kula müyesser olmayıp vükelâ ve ricâl-i Devlet in müteneffizlerine ve havâs-ı mensubana mahsûs idi ve ekseri bu muameleyi açıktan icra ederdi. Bu ise hakikat-ı halde Hazine nin mâlini bir te vil ile ahz-ü irtikâb demek idi. Binaenaleyh dûr endiş olan zatler bunu açıktan yapmayıp bâzı sarrafan eliyle gizlice yürütürlerdi. (Ahmed Cevdet Paşa,Tezakir, c. I, Tezkire no: 6,s.19'dan ). Mültezimlik müzayede ile ihale olunurdu. Mültezimlerin müzayedede pey sürebilmesi için hazinece teahhüdü carî bir sarraf göstermesi nizam altına alındı ve bir takım kimselere kuyruklu sarraf denilen imtiyazlı senetler verilerek hazine sarrafları vücuda getirildi ki bunlara Kuyruklu sarraflar derlerdi... Bu sarraflar kendilerine ihale olunan varidatı öşriye ve rüsumiyenin takibinde ileri gide gide hükûmet içinde hükûmet şeklini almışlar, devlet ve memlekete ve ehaliye idâreten, siyâseten ve ahlâken çok fenalıklar icra etmişlerdir. Denileblir ki bunların zulüm ve gadri memleketi tahrip etmiş ve tarihte müzehhep sahifeler teşkil eden bütün dünyaya hayter ve şöhret veren adaleti osmaniyemizi adeta mahvetmiştir (Abdurrahman Vefik, tekâlif kavaidi S )den naklen Türk Ziraat Tarihine Bir Bakış s. 68). A. Du Velay, bu iltizamlar ve kefilleri olan sarraflardan ve bunların devlete verdikleri peşin iltizam paralarını çok ağır şartlarla verdiklerinden bahsederken 'Türkiye'de Tanzimattan önce ve Tanzimat tan sonra bu ihalelerin çokluğu Galata'da oturan ve şanj ve para muamelâtı haricinde sırf hazineye verdikleri borçların faiziyle yaşayan bir bankerler kooperasyonu doğurdu. Hazine, müzayakada kalarak şu veya bu varidatın birkaç seneliğini iltizama vermek için müzayedeye koyacağını ilân edince bu bankerler, umumiyetle Ermeniler, bir veya birkaç paşa ile uyuşurlar, müzayede paşaların tesiri altında bitirilir, bankerler göz açıp kapayıncaya kadar maliyenin muhtaç olduğu paraları bulup hazineye teslim ederler. Hazine arzu ettiği altınları artık elde etmiştir. Borcun

5 ağır şartları veya bu harîs paşaların ve bu kayıtsız bankerlerin vergi mükelleflerine yapacakları zulüm onun umurunda değildir. O bankerler ki yalnız para hırsıyla meşbûdurlar ve bu operasyonu, bu neviden yeni bir operasyona başlamak için biran evvel tasfiye etmekten başka bi rşey düşünmezler. ( Essai sur l'histoire Financiere de la Turquie s. 53'den naklen Türk Ziraat Tarihine Bir Bakış s 69) Zafiropulos & Zarifi işletmesi artık iyice ünlendiğinde, kendisine duyulan güven, en önemli anlaşmaları gerçekleştirmesine fırsat verir. Genel olarak işler şu şekilde alınmaktadır: Saray'dan dedemin evine veya işletmesine at üstünde gelen bir ulak,onun hemen saraya gitmesini rica eder. Dedem arabasına binip yola çıkar. Zarifi, Saray'a varır varmaz, Sultan'ın özel dairesine götürülür. Orada dedemi ya Sultan'ın kendisi ya da bakanlarından bir, bazen de Saray'ın Başkâtibi dört gözle beklemektedir. Kendisine, acil olarak bilmem kaç bin Türk Lirasına (Osmanlı lirası olacak) ihtiyaç duyulduğunu söylerler. O ise bir an düşünür ve sonra sorar: 'Bana ne gibi teminatlar verebilirsiniz?' İlgililer çeşitli teklifler verirler; bir vilayetin ondalıkları (âşar),koyun, balık ve tuzların vergisi, Buharlı Gemi Mahsusa Şirketinin (Şirket-i Hayriye) gelirleri veya gümrüklerden basit poliçeler. Dedem teminatları görüşür. Büyük tecrübesi sayesinde, kendisine teklif edilen bedellerin karşılanıp karşılanmayacağını hemen anayabilecek durumdadır. Teklifleri tatmin edici bulduğunda derhal anlaşmaya varılır. Bildiği ve inandığı en iyi şekilde pazarlık etmesi ve tam yetkiyle ona tahsis etmiş oldukları kredileri vermesi için, ortakları ve temsilcileri kendisine vekâlet vermişlerdir. Anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra, ortaklarına ve temsilcilerine bir telgraf çekerek her birine düşen payı bildirir ve onlardan gelecek cevabı hiç beklemeden, sözkonusu miktarlara tekâbül eden poliçeleri çeker. Bankalar bu çekleri aynı gün kırar. Böylecek, birkaç saat içinde zarifi istenen tüm krediyi Sultan'ın avucuna sayabilir. (Yorgo L. Zarifi, Hatıralarım.65). Tarımsal Üretimin Düşmesi ve Köylünün Sefaleti Tanzimattan önce tarımsal ürünün alım ve satımında tekel uygulanması vardı. Ürün devlet tarafından tespit edilen fiyattan ve devlet tarafından satın alınıyordu. Bu usul çiftçiyi eziyor ve tarımsal üretimin artmasına da engel oluyordu. A. Du Velay : Toprak mahsulleri ticaretini daima tehdit eden en korkunç ve bu mahsuller İmparatorluk halkının hemen biricik servetini teşkil etmesi itibarıyle- en mühim felâket, ordu müteahhitleri ve payitahtın zahire mültezimlerinin çiftçilere karşı gösterdikleri mütehakkim ihtikâr idi. En küçük bir bahane ile, çok defa ve sırf spekülâsyon kastıyla hükümet zahire ihracını yasaklar, o zaman köylüler ve onların mahsullerini satın alanlar mahsullerini ordu müteahhitlerine ve hudut üzerindeki zahire ambarları mültezimlerine satmağa mecbur olurlardı. Askerlerin giydikleri çuhalar için lâzım olan yapağı ile devlet fabrikalarının muhtaç olduğu keten ve kenevir için de ayni muamele yapılırdı. Bir müddet sonra ihtikâr, bazı tarımsal ürünlerin alımını tekeline dönüştü. Hükümet para elde etmek için tezkeresiz tahıl alımını yasakladı ve bu tezkereyi de peşin para ile satmaya başladı. Eyalet valileri bu tezkereleri satmak hakkını kendileri için elde ettiler. Bu suretle zahirenin birçok nev'ini satın almak hakkı paşaların ve payitahttaki nüfuzlu kimselerin iltimas ettikleri adamlara münhasır kaldı. Bu hal, suiistimale o kadar yol açtı ki pek az zaman sonra ekilen toprağın miktarı pek çok azaldı ve köy halkı azalmağa başladı diyor ( A.Du Velay s.53, 59-60). Köylünün savaşlarda asker deposu olarak kullanılması dolayısıyla arazide çalışacak yetişkin erkek bulmak güçtü. Onların yerine kadın ve çocuklar çalışmak zorunda kalıyordu. Köylü uzun süren askerlik yükümlülüğünden başka toprağı, ürünü va hayvanları üzerinden ağır vergiler ödemek zorundaydı. En ağır vergi olan âşar niyetlenilmesine rağmen kaldırılamamıştı. Bir ara toprak iltizama verilmemiş, onun yerine vergiler emanet usulüyle toplanmak istemiş, başarı sağlanamayınca tekrar eski usule dönülmüştü.iltizamda mültezimin köylüye yaptıklarını emanet usulünde memurlar yapmıştı. Ürünü olsa bile köylünün onu pazara götürmesi için doğru dürüst hemen hiç yol yoktu. Bütün bunlar olsa, köylünün üretmek için yeterli sermayesi yoktu. Çiftçi üretmek için gerekli sermayeyi borçlanarak temin etmek zorundaydı. Bunu sağlayacak müesseseler yoktu. Ziraat Bankası çiftçi için kolay ve yeterli kaynak sağlayacak bir merci değildi. O nedenle ya durumu iyi başka çiftçilere ya da tefecilere başvurmak ve %20-40 arasında faizle ödünç almak

6 zorundaydı. Hükûmetin tespit ettiği %12'lik yasal faiz uygulanmıyordu. Enver Ziya Karal, o dönemin ünlü devlet adamlarından Kâmil Paşa'nın tarımla ilgili faaliyet ve görüşleri hakkında şunları yazıyor: Kamil Paşa lâyihasında, ziraat maddelerimizin Avrupa'ya nasıl ham madde halinde gidip işlenmiş ve isim değiştirmiş madde halinde tekrar memlekete döndüğünü şöyle anlatır:'avrupa mamulleri revaçta... Fransızlar bizden okkasını 20 paraya buğday satın alıyorlar, memleketlerinde öğüttükten sonra tekrar getirip Fransız unu diye okkasını beş kuruşa satıyorlar (Hilmi Bayur, Kâmil Paşa s. 80'den naklen). Bir başka yazısında da çiftçinin ağır faiz altında ezildiğini işaret ettikten sonra Ziraat Bankasının mevcut olduğunu ve onun üzerinde durulması gerekli olduğunu unutarak bir kredi Fonsinye Bankasının kurulmasını teklif eder. Birkaç defa Sadrazamlık mevkiine getirilmiş olan Paşa'nın, bu mevkie geldikten sonra bu teklifi tatbik etmeye neden girişmemiş olduğunu anlamak da kolay değildir. Sadrazam Sait Paşa'ya gelince, hâtıratı, ziraat konusu üzerine teklif etmiş olduğu fikirlerin tatbik edilmemesinden dolayı şikâyetlerle doludur. Paşa, emrinde çalışan tercümecilere, çeşitli memleketlerdeki ziraat teşkilâtı ve durumu hakkında tercümeler yaptırır, sonra da bunları tatbikatı için gerekli incelemelerin yapılmasını bir tarafa bırakarak lâyihalar tanzim eder, Abdülhamit II. Ye takdim eder, ve onu bu konuda da derin bilgisi ile şaşırtmak isterdi. Diğer devlet büyüklerine gelince, onlar, Kâmil Paşa ile Sait Paşa kadar da ziraat maddesinde kafa yormak istemezlerdi. Günlerini gün etmeye bakar, ziraat işinin de düzelmesini kerametine inandıkları veya inanır göründükleri velinimetleri olan Halife-i ruy-i zemine bırakırlardı. Ne yazık ki, yeryüzü halifesi bu işten de bir şey anlamıyordu. (Osmanlı Tarihi VIII. Cilt s.447) Türkiye'de noksan olan servet değil, paradır. Zahirelik mahsullerin kısmı azamının fiyatları gayet düşüktür. Bunlara yolların bozukluğunu, Fuarların uzaklığını ve az ziyaret edilmesini, mal ihracı için mahreç fıkdanını da ilâve temek icap eder. Malını satamayan fakat kendisi mal almak mecburiyetinde olan köylü şehre giderek karşılığı ileride, fiatı önceden biçilmiş zahire olarak tediye edilmek şartıyle kendisine lâzım olan meblağı ödünç almaktadır. Bu önceden biçilmiş fiyat ise çok defa kile başına beş veya altı kuruştur. Halbuki hasattan sonra köylü kile başına dokuz veya on kuruş nasıl olsa kolayca elde edebilir. İşte böylelikle henüz ekilmiş tarlalarının mahsûlatı%30, %40 zararına başkalarına verilmektedir. O andan itibaren de emeğine karşılık, hiçbir şey, yahut hemen hiçbir şey beklemediğinden köylü ümitsizliğe düşüyor ve açgözlü muhtekirler için yetişmekte olan ekininin büyümesini lâkaydane seyrediyor ve böylece yavaş yavaş, kendisinin adeta mülkiyetten bile mahrum edildiğini gördüğü toprağa karşı sevgisini kaybediyor (Türk Ziraat Tarihine Bir Bakış s. 103).... Babıâli tahsilât için taşra memurlarını sıkıştırdıkça vali ve mutasarrıf daireleri de (bayram) ederler. Çünkü tesrii tahsilât maksadile vali ve mutasarrıfın mühürdarı veya kethüdası ve kavas başısı gibi birisi kazalara gönderilir. Bunlar tevabiat ve zaptiyeler ile bir sürü atlı oldukları halde bâranı belâ gibi her gece bir karyeye nüzul eder. Yem ve yiyecek köylü tarafından tesviye olunur. Eğer köylünün kudreti nakdiyesi yoksa hanesinde bakır ve yatak gibi levazımatı beytiyeden her ne bulunursa alınır ve bunlar borcuna vefa etmezse tarlada çalışacağı çapa ve bel ve öküz ve boyunduruk gibi edevatı ziraati ahzolunur ve kâh otuz kırk kuruş kadar vergi ve âşar borcu için birkaç aylar mahbusta yatırılıp ol rençperin evlât ve ayali aç bırakılır. Tarlası sulanmayıp kurur. Hanesi yalnız kalmakla hırsız ve haydutlar gidip malını telef ve ırz ve namusunu payimal ederler ve kâh bir karye halkını vergi ve âşar ve bekaya borçlarından cümleten mahbese ilka ile haneleri tehi ve tarlaları muattal ve hâli bırakılır. Bu veçhile hapis olunupta sefaleten, kahırdan hastalanan ve vefat edenlerin esbabı vefat ve hallerini kim arar, kim sorar. Bazı yerlerde vergisini veremeyenleri ağaca sarıp falakaya yatırıp döğmek, ayalinin kızının başlarında bulunan beş on kuruşluk hilliyatı koparıp almak ve hatunların uçkurlarına varıncaya kadar akçe aramak ve bu veçhile haip ve darp sefaleti ve namus gayreti ile hastalanıp ölmek dahi mazur tutulur. Hükûmet ise bu şiddetleri edenleri meneder ise artık akçe tahsili mümteni olur zanneder. (Ziya Paşa'nın arzuhali s den naklen Türk Ziraat Tarihine Bir bakış s. 229). Ticaretin ve Sanayiin Boyutlarının Cüceliği, Dışa Açılma

7 XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar teknolojiyi kullanarak yatırım yapmaya hazırlanan bir sermayedarlar sınıfından söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle yerli sanayiin korunması düşüncesi ancak yüzyılın sonuna doğru gündeme gelmeye başladı. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında merkezi devletin malî bunalımı derinleştikçe, kent kapılarında ve limanlarda iç ticarete uygulanan iç gümrükler artırılmış ve 1830 ların sonlarında en yüksek düzeyine ulaşmıştı lardan itibaren dış borçlanmanın yeni kaynak olmasının da etkisiyle karayolları üzerinde iç ticarete uygulanan gümrükler kaldırıldı Deniz yoluyla iç ticarete uygulanan vergilerin ancak XX. yy. başlarında kaldırıldı. (s. 197). Tanzimatta ilan edilen yeniliklerden birisi de herkesin gücüne göre ödeyeceği vergilerin tespiti ve bu vergiler dışında hiçbir şekilde başka vergi alınmaması idi. Maliye teşkilâtında ıslahat yapılacağı da ayrıca belirtilmişti. Bu kapsamda bir yandan maliye örgütünde düzenlemeler yapılırken diğer yandan da iltizamın kaldırılmasına karar verildi. Vergiler her bölgenin toprağının, topraktan alınan ürünün, ticari düzeyin ve halkın mali durumunun dikkate alınması suretiyle tespit edilecekti ve memurlar eliyle toplanacaktı. Yöntem başarılı olmadı. Tekrar iltizam sistemine dönüldü. İltizam ihaleleri il merkezlerinde yapılıyor ve kontrol edilmiyordu. İstismar arttı. Hazine geliri düşerken mültezimler, sarraflar, devlet adamları zenginleşmeye başladı. Osmanlı Devleti ordusunun savunma gereksinimini karşılayamaz duruma düşmesi nedeniyle ıslahat yolları aramaya başladı. I. Abdülhamit döneminde askeri sanayi müesseseleri için Avrupa'dan nitelikli işçi, ustabaşı, uzman getirtildi. III. Selim zamanında Nizam-ı Cedit Ordusu kuruldu. Yeni ordu, yeni üniforma, yeni silah demekti. Bunlar Avrupa'dan ithalatı artırdı. Ekonomi dışa açıldıkça Avrupa sermayesinin İmparatorluk içindeki gücü artıyordu. Bu süreç, Birinci Dünya Savaşı öncesinde İmparatorluğun birbirleriyle rekabet halindeki Avrupa Devletleri arasında nüfuz bölgelerine ayrılmasına kadar uzayacaktır. Böylece merkezi devletin gücünü artırmak amacıyla başlatılan reform girişimleri, merkezî devletin ekonomi üzerindeki denetiminin azalmasına yol açacaktır. (Pamuk s. 198) yılında Islahat Fermanı yla yabancı sermaye yatırımlarına, 1867 yılında da yabancıların İmparatorluk ta toprak satın almalarına izin verilmekteydi. Bu ödünleri dağıtırken Osmanlı yöneticileri, atılan adımların uzun dönemli iktisadî sonuçlarından çok, Avrupa devletlerinden kısa vadede sağladıkları siyasal ve malî desteği düşünüyorlardı. Ekonominin dışa açılması ve Osmanlı maliyesinin Avrupa sermayesinin denetimi altına girmesi sürecindeki en önemli dönüm noktaları, 1838 yılında imzalanan dış ticaret antlaşması, 1854 yılında başlatılan dış borçlanma süreci ve 1850 lerden itibaren demiryolları yapımı konusunda yabancı sermayeye verilen imtiyazlardır. (Pamuk s. 198). Avrupa da sanayi devriminin başlaması ve Osmanlının toplumsal yapısı nedeniyle buna ayak uyduramaması yarı sömürge haline gelmesine yol açtı. İngiltere ile 1826 da imzalanan Balta Limanı Andlaşması bu süreci hızlandırdı. Sonuçta mevcut az sayıda atölye sanayii yok olurken dış ticaret yükseldi. Yabancı firmalar Osmanlı topraklarında faaliyete giriştiler. Bankacılık, sigortacılık, demiryolları, madencilik, kent hizmetleri gibi bir çok alanda yabancı şirketler ülke ekonomisinde yer tuttular. Müslüman nüfusun ticarete ve yabancılarla ilişkilere çekingen durmasının etkisiyle dış alemle ilişkilerin gelişmesinde aracılık rolünü Hristiyan ve Musevi azınlıklar üstlendi. Kapitülasyonların başlangıcından itibaren tercümanlık faaliyetlerinden başlayarak bu role soyunan azınlıklar giderek sermaye sahibi oldular. Bir istatistiğe göre Osmanlı Devletinde sermayenin milliyete göre dağılımı, Türk %15, Rum %50, Ermeni %20, Yahudi %5 ve yabancı %10 iken emeğin milliyetlere dağılımı Türk %15, Rum %60, Ermeni %15, Yahudi %10 idi. Azınlıkların payı sermayede %75, emekte %85 i buluyordu. Yol Yokluğu Tchihattchef, II. Mahmut devrinde Anadolu'da yol olmadığından bahsederken: Anadolu yarımadasının bu kadar mütenevvi olan servet membaları yanında insan san'atının ve insan işinin pek az izine tesadüf edince elîm bir hayretten kendini kurtaramaz. Ve insanın dikkati bu zenginlik

8 içinde bu kadar fakir olan bir memleketten, derhal bu garip tezada yani Türkiye'nin bugünkü vaziyetine çevrilir. Meselâ ziraat mahsulleri ile madenlerinin istediği nakil kolaylıklarını temin için Anadolu'ya ne yapıldı? Yapılmış yollara orada hemen hiç tesadüf edilmez ve gûya bazı yerlerde yolculara kolaylık olsun diye yol yapmak için şuraya buraya dizilen taşlar, oradan geçmeye o kadar büyük bir engel olurlar ki yayalarla atlılar oradan geçmemeyi tercih ederler. Onun için denilebilir ki bir yerden geçmeyi menetmek için Türk memurlarını oralarda yol yapmalarından daha müessir bir vasıta yoktur. Bununla beraber bu işe de pek nadir olarak baş vurulmaktadır. Çünkü büyük posta yolları ve tabiatın gösterdiği kervan yolları müstesna olmak üzere Anadolu'da yolcuların geçe geçe vücuda getirdiği patika yollardan başka yol yoktur. Yol mühendislerine gelince bunlar Anadolu'da hemen hemen bilinmeyen memurlardır ( Velay s. 71) Türkiye'nin hiç bir yerinde yola benzer bir şey göremezsiniz. İstanbul'dan imparatorluğun ikinci derecede bir şehri olan Edirne'ye, Ayastefanos'un biraz ilerisinde biten birkaç bin metrelik yolu vardır.bu sebeple 1848 senesinde bu iki şehir arasında büyük posta arabaları işletmeğe tevessül eden -ki Türkiye'de ilk defa olarak böyle arabalar işletiliyordu ve memleket bundan hayırlı neticeler bekleyebilirdi,- bir Ermeni kumpanyası birkaç ay sonunda teşebbüsünden vazgeçmek zorunda kaldı. Yolların fena vaziyeti dolayısile seyahat o kadar müşkül idi ki seksen fersahlık bir mesafe yaz ortasında altı günden evvel kat edilemiyordu. Bundan başka adım başında derelerle karşılaşılıyordu ki bu derelerin bir kıyısından diğer kıyısına köprü yerine geçen kalaslar uzatılıyor. Bunlar da yayların ve hayvanların geçmesine elverişlidir. Arabaların geçmesine elverişli değildir. Bu sebeple çiftçi her tarafta mahsulünü hayvan sırtında nakletmek mecburiyetinde kalıyor, bu ise nakil müddetini iki misli artırıyor. (M. Ioneseo'dan naklen Türk Ziraat Tarihine Bir Bakış s.105).[1] İhtişam Saray yaşamı son derecede masraflı idi. Örneğin Kadın efendilerin hepsinin ödenekleri vardı. Bunlara yetecek derecede yiyecek, giyecek ve yakacak verilirdi. II: Beyazıd kadınlarına her yıl 15 bin akçe, dokuz parçası Avrupa kumaşı, iki samur kürk, kızlarına ise 15 bin akçe, dörder donluk Avrupa kumaşı, iki samur kürk tahsis etmişti. Daha sonra haslar tevcih ve ve bazı çiftliklerde kendilerine temlik edilmişti. Kadın efendilere, mum, sabun, odun ve kömür gibi ihtiyaçları, toptan, iki defa da Muharrem ve Receb aylarında- verilirdi. Ayrıca her kadın efendinin şekeri, kahvesi, ihtiyaçları arasında yer alıyordu. Kadın efendiler, kendi dairelerinde yerlerdi. Kadın efendilere günde beş okka et, 3 tavuk, 2 okka sade yağ, yazları bir denk kar, bir tabak kaymak, 4 has ekmek, 200 dirhem bal, hoşaf, meyva, iki yumurta, 4 piliç ve mesimine göre yeteri kadar sebze veriliyordu (Uluçay, s. 53.) Doğumlar hazineye büyük masraflara yol açıyordu. Padişah hazinenin kapısını açıyor, Enderun ve Birun ağalarına, Haremdeki kadınlara, merasimlere iştirak edenlere ve lohusayı görmeye gelen devlet adamlarının hanımlarına, mücevherattan tutun da, nadide kumaşlar ve kürklere kadar in am ve ihsanlarda bulunuyordu.. Bu masraflar gerileme ve dağılma devirlerinde devlet hazinesine çok ağır külfetler yüklüyordu. Masraflar bunlarla da kalmıyor, harem ve sarayı aydınlatmak için yakılan meş alelere, kandillere, fanuslara, gece ve gündüz çalınan iç ve dış mehterlerine de çok para harcanıyordu. Gündüzleri padişah, çavuşlara tomak ve cirit oynatır veya pehlivanları güreştirerek galiplerine bol bol ihsanlarda bulunurdu. Geceleri ise Yalı Köşküne iner, orada top ve fişek attırmak suretiyle İstanbul semalarını aydınlatırlardı. Haremde sürekli eğlenceler düzenlenirdi.sultanlar doğar doğmaz kendisine bir daire ayrılır, emrine dadı, sütnine, kalfa ve cariyeler verilirdi. Osmanlı padişahlarının birçoğunun çok sayıda kızı oldu. kızlarının çokluğu ile ünlü II. Ahmed: 29, Abdülmecid 21, II Mahmud 18, I. Abdülhamid 12, II. Bayezid 11, II. Abdülhamid 8 kız çocuğuna sahiptiler ( Uluçay Harem, s , 115). Bunların hepsi için benzer tören, bazıları için birçok defa gerçekleştirildi... Padişah ya bir konak aldırarak tamir ve tefriş ettirir, almak mümkün olmazsa, kirası hazineden verilmek üzere icar edilir, gene masarifi hazinece tesviye olunarak mükellef bir düğün yapılırdı. Bu izdivaçlar birbirini kovalardı (Uluçay s. 110) Saadet dairelerine geçen Sultanlara, hepsine aynı biçimde bir taç, ortalama 15 kıratlık elması olan bir çift küpe, hepine elmaslı bir çift bilezik ve

9 yüzük hediye ederdi (Uluçay, s. 110) Padişahların çoğunun kadınlarının sayısıda fazlaydı : İkballer dahil, III. Ahmed 18, Abdülmecid 18, II: Mahmud 13, II. Abdülhamid 13, III Selim 12, Abdülhamid 11, II: Bayezid 8 kadına sahiptiler. (Uluçay s. 59). Haremde cariye sayısı, I. Mahmud devrinde 456, Abdülmecid devrinde 688, Abdülaziz devrinde 809 (Uluçay s ). Cariyelere verilen gündelikler, II: Mahmud zamanında akçe arasında idi.( Uluçay s. 21). Padişah kızları öldüğü zaman, kadınefendi ve cariyelerde olduğu gibi, muhallefatına el konur, hazine adına, malları zaptedilirdi. Fakat çoğu zaman hesaplaşmada borçlu çıkarlar, borçları hazinece ödenirdi (Uluçay s. 115). Abdülhamit'in bir de daimi misafirleri vardı.. Bunlar memleketin muhtelif kıtalarından celbolunmuş Kürt rüesası, Arap uleması gibi insanlardı. Bunların bir kısmı misafirhane-i hümayun denilen dairelerde otururlardı. Yemekleri saray mutfağından gider, hazineden kendilerine maaş verilir, çocukları mekteplerde ücretsiz eğitim görürlerdi. Bunların daha hatırlı olanlarına hususi konaklar tahsis olunurdu (Tahsin Paşanın Hatıraları s. 31). Abbas Paşa'nın valiliği sırasında Mısır'dan İstanbul'a göç eden zengin Mısırlıların yüksek fiyatla köşk ve yalı satın alarak Avrupa möblesi ile tefriş etmeleri İstanbulluları tahrik etti. Onlar da alaturka eşyalarının yanına alafranga mobilya ve eşyalar eklediler. Faytonlar ve süslü arabalar edindiler. Hizmetçi ve halayık kafileleri beslemek suretiyle haşmetlerini artırmaya başladılar. Bu sıralarda İstanbul da köle ve civarında hizmetçi çalıştırılıyordu. (Karal s.205). Cevdet Paşa, bu dönem için; Sultan ve kadın efendiler zamanın hükmüne uyarak arabalarla gezmeye başladılar. Ve herkese üstün görünmek için israf ve sefahate daldılar. Ve onlar da borçlu oldular; ve alış verişlerine vasıta olan kahveciler ve baltacılar pek acayip suistimallere koyuldular. Meselâ bir tacirden yüz bin kuruşa mal alırlar ise elli bin kuruş da nakit alıp yüzelli bine senet verirlerdi. Bu cihetle saray-ı hümayunun üç sene zarfında üç milyon kese borcu çıktı. demektedir. (Mâruzât s...)...devlet israf içinde yüzmekte idi. Mehtap âlemleri, lüks eşya kullanma merakı arttıkça artıyordu. Saray, masrafları için sarraflardan %45 faizle para alınıp sarf ediliyordu. Padişahın tasarrufa riayet için verdiği emirlerle yaptığı tehditlerin hükmü ancak birkaç gün sürüyordu. Bu durum karşısında kağıt paranın kıymeti düşmüştü. Yüzlük altın yüz altmışa çıkmış bulunuyordu. Halk arasında vükelâya ve hatta padişaha ağır sözler söyleniyordu. Elçiliklere imzasız mektuplar gönderiliyor ve bunlarda Abdülmecit'in tahttan indirileceği bile ifade ediliyordu. Bu durumun içinden çıkmak için yeni bir istikraz akdi devlet erkânı için en kolay çare gibi göründü. Fakat Avrupa sermayedarları Osmanlı Devletinin malî imkânlarından şüphe etmeye başlamışlardı. Babıâli, devletin malî itibarını sağlamak için, maaşlarda tasarruf yapmaya, bütçeyi hazırlamak için bir Maliye Meclisi teşkil etmeye karar verdi. Yabancılar bu tedbirleri iyi karşılamakla beraber yeterli görmediler. İngiliz elçisi Babıâli'ye hazinenin gelirini arttırmak için sunduğu bir projede, Avrupalıların düşünce ve tecrübelerinden istifade edilmedikçe devlet idaresini düzene koymak mümkün olmadığını işaret ederek yabancılara Osmanlı İmparatorluğunda, halkın tâbi olduğu şartlara göre mülk icar etme veya satın alma haklarının verilmesini teklif ediyordu. Bu projenin tesiriyle olacak, Meclis-i maliyeye üç ecnebi delege alındı...( Karal, s ) Sultan Abdülaziz, halkın fakirliği ve sefaleti ile alay edercesine lüks ve şatafatlı bir hayat sürmekte idi. Kendisine saraylar, köşkler yaptırıyor ve bir kasaba halkı kadar tutan saray mensupları arasında hayat sürüyordu. Sarayda: kadın, 350 aşçı ve yamak, 400 seyis ve ahır hizmetkârı, 400 hamlacı,kayıkçı, 400 hademei hassa muzıka eri ve subay, 200 kuşbaz ve cambaz, hademe, 300'den ziyade yaver, kâtip, teşrifatçı ve mabeynci vardı. Bundan başka, kahveciler, tütüncüler, çamaşırcı ve harem ağaları da kabarık bir yekûn tutuyordu. Bu suretle saraydan çöplenenlerin sayısı kişiye varıyordu. (Ahmet Saip, Vaka-i Sultan Abdülâziz s. 130 dan naklen E.Z. Karal, Osmanlı Tarihi cilt VII. S.279) Sadrazam ve vükelâ da, padişaha uyarak, lüks yaşamak hevesine kapılmıştı. Köşkler, yalılar ve konaklar yaptırılıyordu; kudreti yetişmeyenlere, padişah bizzat köşkler yaptırıp armağan etmekte ve yüksek ihsanlar dağıtmaktaydı. Bunlar yapılırken de, gerekli sebepler olarak öne sürülen fikir, devletin şeref ve itibarını korumak idi.

10 Halbuki bu şeref ve itibar da, yabancılardan borçlanmak suretiyle elde edilen para ile idame ediliyordu (Karal. s. 279). Ziya Paşa(asıl kaynağı bul!): Askerin tahsisatı on beş yirmi ve diğer memurların maaşları sekiz on ay bir gecikme ile veriliyordu. Askerler, bazı yerlerde elbise bulamayıp kışta kar yağarken beyaz pantolon ile nöbet mahallinde donmakta ve çok kere aç ve çıplak kalmakta olduklarından içlerinden gizli gizli avuç açıp dilenenler ve hırsızlık ve yol kesicilik edenler bulunur, ehil ve ayal sahibi devlet memurları için maaşsız geçinmek mümkün olmayıp nice namus sahibi olan adamlar kendilerine yakışmayacak hareketlerde bulunmaya mecbur oldular. Ordu mevkilerinde ve muharebelerde bulunan zabitlerin İstanbul'daki hanelerine havale ettikleri beşer onar kuruş maaşlar ve yaptırılmakta olan resmî binalar tahsisatı vakt-ü zamanıyle verilmediğinden nizamiye ve tersane hazinelerinde kadın ve çoluk çocuk ve ırgat ve rençper arbedesinden geçilmez ve birtakım dul ve kimsesiz kadınların geçinmek için para vermek suretiyle aldıkları sehimlerin ve hazinenin istiane eylediği emval-i eytamın faizleri ve beşer onar kuruş aceze ve fukara maaşları ay başında verilememekle maliye hazinesi avlusunda hergün birkaç bin kadın ve çocuk ve fukara toplanarak çıkışırlar ve maliye nazırının yüzüne karşı ağızlarına gelen küfürleri söylerler ve kalabalıktan kol kırılır, göz çıkar, gebe kadınlar çocuk düşürür ve maliye nazırının odası karakol altında muhafaza edilir ve canı yanıp çok gürültü çıkaran kadınlar imam evlerine ve erkekler zaptiye hapishanesine gönderilir ve ekseriya maliye nazırı gizli merdivenden inip arka kapıdan arabasına biner ve savuşur. (Karal Osmanlı Tarihi cilt VII. s. 280) Padişah ve vezirlerin sefahati, memurlar ile askerlerin sefaleti, Osmanlı cemiyetini, hasta ve felçli bir duruma getiriyordu. Sultan Abdülaziz, Sadrazam Âli ve Fuad Paşalar, Abdülmecit devrinde fetva ve hattı hümâyun ile yasaklanmış olan rüşvete tenezzül ediyorlardı. Mısır Hidivi İsmail Paşa'dan, kapı yoldaşı namı altında para kabul ediyorlar ve mukabilinde muhtariyet fermanının imtiyazlarını genişletiyorlardı. Mahmut Nedim Paşa ve yakınları da Rus elçisi İgnatiyef'ten kıymetli hediyeler kabul ederek, mukabilinde onun siyasi oyunlarına boyun eğiyorlardı. Memurlara gelince, günlük hayatlarını temin etmek için, büyüklerin bu hareketlerine imtisalen rüşvet almak zorunda kalıyorlardı. Böylece bu merdut rüşvet hastalığı, bir mikrop gibi cemiyetin ahlâki değerlerini kemiriyor ve halkta devlete olan saygıyı ve güveni tahrip ediyordu. (Karal cilt VII. s. 280). Abdülaziz döneminin ilk bütçesi de yapıldı. Bu bütçenin giderleri Osmanlı Lirası tutuyordu. Giderler içerisinde başlıca ödenekler şunlardı: Savaş Bakanlığı (Bab-ı Seraskeri): , Dış borçların faiz ve anaparası: , İç borçların faiz ve anaparası: , Yemen ve Hicaz Tahsisatı (Kâbe örtüsü vs): , Padişahın ödenekleri: , emekli maaşları ve yardımlar: ; Tophane-i âmire: , Denizcilik Bakanlığı (: ; Adalet Bakanlığı: , Vakıflar Bakanlığı: , Dışişleri Bakanlığı: , İçişleri Bakanlığı: , Ticaret Bakanlığı: , Milli Eğitim ve Bayındırlık Bakanlığı: , Güvenlik Bakanlığı (Zabtiye Nezareti): , Maliye Bakanlığı , Diğer: Buna karşılık lira tutan gelir tahmini içerisinde lira âşâr resmi, lira gümrük resmi, lira ağnam resmi önemli kalemleri teşkil ediyordu. Eflak, Boğdan, Sırbistan Eyaletleri ile Sisam ve Aynaroz vergileri , kişilerden alınan vergiler , askerlik hizmeti karşılığı diğer gelirler liraydı. Bu rakamların şişirilmiş olduğu ve o tarihlerde bütçenin fazla vermeyeceği hesaba katılmalıdır. Buna rağmen, eyaletlerin vergilerinin tarımsal karakteri de dikkate alındığında devleti köylünün finanse ettiği Osmanlı Maliyesinin temel karakteristik özelliği olarak ortaya çıkmaktadır. Ahlak Bozukluğu, Eğitimin Soysuzlaşması, Aydınların Yaşam Tarzı Rüşvet müessesesini bizzat Abdülhamit işletmekteydi. Ramazanın ilk günü kendisini tebrike gelen büyüklere iftardan sonra diş kirası verirdi. Diş kirası Sadrazam, Şeyhülislam ve Seraskere liradan başlar rütbeye göre değişerek giderdi. Bakanlarına maaşlarından başka, kendi kesesinden ödenek bağlamıştı. Sarayın bulunduğu Yıldız a komşu Beşiktaş ve Ortaköy mahalleleri halkına

11 Sarayın fazladan pişen yemeğini ucuza sattırır, böylece sarayın güvenliğini sağlamayı amaçlardı. Bir kızarmış tavuk ve bir sahan et üç kuruş, börek, pilav ve hamur tatlıları yüz para ve sebzeler altı paraya verilirken, İmparatorluğun uzak bölgelerinde görev yapan birçok subay maaşlarını alamaz, askerler aç ve çıplak yaşar ve hatta dilenirlerdi. ( Karal, Osmanlı Tarihi VIII. Cilt s. 492). Borçlanma da bir çok alanda olduğu gibi rüşvet konusuydu. Abdülhamit zamanında bir borçlanmada lira tab gideri gösterilmiş, bunun yalnızca lirası gerçek masraf olarak sarfolunurken lirası padişahın kişisel hazinesine, lirası ile saray ve bürokrasiye rüşvet olarak dağıtılmıştı ( Karal, Osmanlı Tarihi VIII. Cilt s. 492). Osmanlı eğitimini temsil eden medrese soysuzlaşmıştı. Eğitim, hayat ile olan bağlarını koparmış ve nesillerin kafalarını hurafelere, hayallere dayanan cehalet ile doldurmaya, onlarda çalışkanlık melekelerini körlenmeye ve çalışmak idealini yok etmeye koyulmuştu. Gerçi Yakın Çağ başlarından itibaren devlet de bunun farkına varmış ve medresenin dışında bir eğitim sistemi kurmaya başlamıştı. Fakat bu eğitim de yine medresenin bulaştırmış olduğu, kokmuş havanın içinde yaşıyordu ve zaten de medreselere göre işgal etmekte olduğu saha gayet dardı. Bu durumda yetişen nesiller, hayat problemleri karşısında apışıp kalıyorlar; ilme ve fenne dayanarak gelişmekte olan ekonomik hayat ile bunun içinde dev adımı ile yürüyen endüstrinin yabancısı bulunuyorlardı. Bu sebeple hayatlarını kazanmak için tek çare, kendilerini devlet kapısına atıp ya memur, ya asker ve yahut sarıklı hoca olmaktı. Kaldı ki, memleketin aydınları sayılan bu insanlar için bu memuriyetlerin de hiçbir garantisi yoktu. Çünkü ne memurluk, ne askerlik ne de sarıklı ve cübbeli hocalık henüz modern hukuk prensiplerine gör birer meslek haline gelmemiş ve getirilememişti. Bilgi, liyakat, ehliyet veya çalışkanlık, mesleğe girmekte ve yükselmekte esas değildi. İltimas, rüşvet, hatır ve gönül veya yüksek bir aileye intisabı bulunmak devlet vazifelerine kayırılmanın şartları idi. Bu vazifelerde tutunmanın şartları da her işi âmirlerinin düşünmesine bırakarak onların emirlerini körü körüne yerine getirmekti. Abdülhamit II. Devrinde, ahlâksızlığı para karşılığında, halifeye satan bir hafiye sürüsünün varlığı hesaba katılırsa, insanın herhangi bir işte değerlendirebileceği teşebbüsünün ne kadar kösteklenmiş olduğu kolaylıkla anlaşılır. (Karal s. 452). Osmanlı eğitim sisteminin ilk basamağı sıbyan okulları idi. Sıbyan okullarını hayır sahipleri yaptırır, medrese mezunları, çoğu kez medreseden yalnız icazet almış kişiler veya köy imamı hocalık yapar ve Kur an, elifbe ve bir ilmihalden ibaret ders kitaplarını okuyarak mezun olurlardı. Hocanın yiyecek içeceği velilere aitti. Sıbyan okulu hocaları aynı zamanda mahalle imamı idiler. Falaka eğitimin önemli unsurlarındandı. Orta öğretim amacıyle 1838 de Rüşdiye mektepleri kuurlmuştu. Daha sonra medreseler geliyordu. Bu okullarda dersler hemen tamamen din bilgisi idi. Hesap, Osmanlı Tarihi, Coğrafya, Bayındırlık Bilgileri dersleri ancak 1868 de konulabilmişti. Türkçe eğitimi yoktu. Medrese öğrencileri her yıl ramazanda köylere dağılıyor, köylüye namaz kıldırıyor, vaaz ve öğüt veriyor karşılığında da menfaat temin ediyorlardı. Devlet adamı yetiştirmek için kurulan Enderun mektebinde fen bilimleri okutulmuyordu. Ekonomik Ufkun Yokluğu Ancak gölgesinden korkan ve koca ülkeyi hafiye jurnalleri ile yöneten padişah, iki kişinin bir araya gelmesinden çekindiği için anonim ortaklıkların gelişmesine de izin vermedi. Zamanında Ticaret ve Ziraat Nezareti olarak kurulan ve sonradan Ticaret ve Nafia Nezareti ne dönüştürülen bakanlıkta ticaret için mevcut tek dairede, bir müdür, bir başkâtip ve bir yardımcı görev yaparken ticaretle ilgili tüm sorunların çözülmesi mümkün görülmüyordu (Karal, Osmanlı Tarihi VIII. Cilt s. 1983). Zafer Toprak, Otuz yıl, iki, üç kişinin bir araya gelip şirket kurması gizli komite oluşturdukları gerekçesiyle yasaklanmış, tüccarların dış ülkelere seyahatleri Avrupa da Jön Türk komitelerine katılırlar korkusuyla engellenmişti. demektedir (Toprak 1982:41). Uzun süre İstanbul da kalan ve bir süre Reji Genel Müdürlüğü de yapan İsviçreli hukukçu Lui Ramber, Hiçbir müslüman zat-ı Şahânenin özel izni olmaksızın memleketten dışarı çıkamıyor, bu müsaade ekseriya red olunuyor. İçerde bir vilâyetten ötekine gidecek olanlar geçiş tezkeresi almaya mecburdurlar. Bu tezkere

12 polisten binbir müşkilâtla alınıyor. Tezkere alınabildiği zaman da bu on kuruşa mal oluyor. Bundan başka en küçük hizmetler için bahşiş isteyen memurları da unutmamalıdır. Bu hal netice itibarıyle seyahatin yasaklanması demektir... Güçlükle elde edilen bazen de müsaade alınmaksızın hiçbir makine Türkiye ye giremez. Bu itibarla Türkiye de hiçbir sanat asla gelişemez. Şu suretle Osmanlı tebaası ebedi bir murakabe altındadır, diye şikayet ediyor. Ona göre Pervasızca denilebilir ki Osmanlı imparatorluğu bir adamın emrine tâbidir. O adam da korku nun zebunudur... Herkes kendisini daima göz altında bildiğinden ve öyle sandığından ancak kısık sesle konuşur. En iyi dostu tarafından ihbar edilmeyeceğini düşünür ve korkar. Eski Teşrifat Nazırı Münir Paşa bana bu halden bahsederken şöyle demişti: Aziz dostum, unutmayınız ki bu memlekette bir kişilikten fazla içtima akdi ve sokak ortasında görüşülmesi yasaktır. (Ramber: ). Bu koşullar altında ticaretin de şirketleşmenin de gelişmesini beklemek hayal kurmak gibi bir şey. Ne yazık ki o zaman tek kişilik anonim ortaklık icat edilmemişti. (Taşdelen, Piyasa Ekonomisinin Yarış Atları s. 192). Osmanlı İmparatorluğunda ilk anonim şirketin ortaya çıktığı 1849 yılından Birinci Meşrutiyet in ilanına kadar 27 yıllık sürede kurulan anonim şirket sayısı 21 idi. Bunların çoğu alt yapı yatırımları dışında tekel ayrıcalığı bulunan teşebbüslerdi. Şirket-i Hayriye dışındakiler yabancı sermayeli şirketlerdi. O yıllarda ülkede anonim ortaklığın yaygın bir şekilde kullanılmasını mümkün kılacak koşullar yoktu. Enver Ziya Karal, Abdülaziz dönemi ile ilgili olarak şunları ifade etmektedir: Abdülaziz devrinde, Osmanlı devlet adamları, Osmanlı ticaretinin, güneş karşısında kar gibi erimekte olduğunu görmemiş olmalarına ihtimal yoktur. Bununla beraber, ticareti bu durumdan kurtarmak için, herhangi ciddi bir teşebbüste bulunmamış oldukları da bir gerçektir. Avrupa'yı görmüş ve tanımış ve büyük diplomat olarak tarihe geçen Âli ve Fuad Paşalar bile ıslahat lâyihalarında (yenileşme raporlarında), ticarete müteallik (ilişkin) ciddi fikir serdetmiyorlar (ileri sürmüyorlar)... Onlar da liberalizmin etkisi altında, bazı gazetelerde tavsiye edildiği gibi, halkın kumpanyaları kurmasını ve ticari şartların bu suretle ıslah edilmesini uygun buluyorlardı. Halbuki Osmanlı cemiyeti, henüz böyle kumpanyalar kuracak seviyede ve kudrette değildi. Cemiyetin yapamadığını devletin yapması tabiî ve zarurî idi. (Karal 1983: 263). Devlet adamları, işte bu zarureti idrak edemiyorlardı. Osmanlı devlet adamlarından bu zorunluluğu duyanlar I. Dünya Savaşı sıralarına kadar ortaya çıkmadı. Toplumsal gelişmedeki bu eksikliğin tanısını koyanlar Cumhuriyet döneminde ülkemizde sınai kalkınmanın ilk ateşini verenlerdi (Taşdelen, Piyasa Ekonomisinin Yarış Atları s. 171). Cumhuriyet in Yaktığı Işık Daha Hareket Ordusunun kurmay başkanı olduğu sırada içindeki Cumhuriyet ateşini dışarı vuran Mustafa Kemal Paşa, yeni rejimin Padişah ile birlikte soyunu sopunu ülke dışına göndermesine, halifeliğin kaldırılmasına öncülük etti. Artık devlet mülk olmaktan çıkmış, vatan a dönüşmüştü. Ülke topraklarında yaşayanlar kul değil, yurttaş tı. Atatürk büyük bir devrimci idi. Onun asıl devrimi, Osmanlı padişahının kulunu Cumhuriyet in özgür vatandaşı haline gelmesine çalışmaktı Kasım ında Bursa da öğretmenlere hitaben yaptığı bir konuşmada, Açık söyleyeyim ki, biz üç buçuk yıl öncesine değin cemaat halinde yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi yönetiyorlardı Üç buçuk yıldır ulus olarak yaşıyoruz. Bunun elle tutulur, gözle görülür tanığı yönetimimizin biçimidir, ki bunu yasalar Büyük Millet Meclisi Hükûmeti diye adlandırmıştır. diyordu. Zafer kazanıldıktan sonra daha Cumhuriyet kurulmadan önce Lozan barış görüşmelerine ara verildiği sırada İzmir de toplanan İktisat Kongresi nde ulusal ekonominin güçlendirilmesi için liberal iktisat politikaları izlenmesi hedefi ortaya konulmuştu. Ancak Kongrede düşünülenlerin gerçekleşmesinin mümkün olamayacağı kısa süre içinde belli oldu. Cumhuriyet Türkiyesi geçmişten fazla bir şey devralmamıştı. Birçok alanda ayrıcalıklı yabancı şirketler faaliyetteydi. Ekonomi politikası uygulama olanakları yoktu. Devletin para basma tekeli yabancı bir bankadaydı. Osmanlı gümrük tarifeleri 1929 a kadar geçerliydi. İlk yıllar devleti kurmakla geçti. Yokluk içinde ekonominin sorunları ile uğraşılırken 1929 Dünya ekonomik bunalımı Türkiye ye yansıdı. Özel teşebbüs zayıf, sermaye kıttı. Şirketleşme hemen hiç olmamıştı. Nüfusun büyük çoğunluğunun faal olduğu tarımın hali kötü idi. Ekonominin gerektirdiği

13 dövizi sağlayacak kaynaklar yoktu. Bu koşullarda kalkınmanın önderliğini özel sektöre bırakmak kalkınamama ile eş anlama geliyordu da kalkınmanın devlet eliyle sağlanmasını hedef alan bir politika benimsendi de Cumhuriyet Halk Fırkasının ilkeleri arasına devletçilik eklendi. Sermaye birikimi sanayiin gelişmesi ile olacaktı. Sanayiin gelişmesinde devlet öncü rolünü üstlendi de ülkenin ilk beş yıllık planı yürürlüğe konuldu. Sanayi kuruluşları oluşturulmaya başlandı. Son yıllarda özelleştirilen veya kapatılan devlet şirketlerinin çoğu bu dönemde kuruldu. Emperyalist ülkelere kafa tutmuş ulus ekonomik kurtuluşunu da sağlamak için çaba göstermeye başladı. Sermaye ve emek kaynakları topyekûn faaliyete geçirildi. Bir üretim ve eğitim seferberliği başladı. Yokluğu herkes birlikte çekti. Kalkınmanın yükünü çeken köylüyü, Atatürk Milletin efendisi olarak niteledi. Atatürk Yurttaşlık Bilgisi kitabı da yazdı. Prof. Afetinan, 1931 de ortaokullarda okutulmak üzere Eğitim Bakanlığı tarafından Medenî Bilgiler adıyle basılan kitabının kendi ismi ile çıkmış olmasına rağmen, Atatürk ün düşünceleri ve telkinlerinden esinlenilmiş olduğunu, üslûbun tamamen ona ait olduğunu, kendisinin yalnızca kitap bulmak, okumak ve notlar alarak çeviriler yaptığını belirtiyor (Atatürk ün Vatandaşlık Hakları Düşüncesi, Atatürk Konferansları, Türk Tarih Kurumu yayını, Ankara 1964 s. 9). Türkler demokrat, hür ve mes ul insanlardır. Türkiye Cumhuriyeti nin kurucuları ve sahipleri bizzat kendileridir., ya da Bizim düşünüşümüze göre siyasal kuvvet, ulusal irade ve egemenlik, ulusun birlik halinde ortak kişiliğine aittir, birdir, bölünemez, ayrılamaz, devredilemez diyen de o idi (age s.10,12). Kaynaklar:Pamuk, Şevket; 100 Soruda Osmanlı İktisat Tarihi ;Mustafa Akdağ, Türkiye'nin İçtimai ve İktisadî Tarihi; Halil Cin, Mirî Arazi... ;Taner Timur, Osmanlı Toplumsal Düzeni ; Dr.Çetin Yetkin, Türk Halk Hareketleri ve Devrimler ; Çağatay Uluçay, Harem ; Enver Ziya Karal Osmanlı Tarihi cilt VI. ;Ahmet Cevdet Paşa, Mâruzât Çağrı Yayınları, İstanbul 1980; Mantran, 17. Yüzyılın İkinci Yarısında.. ;Tevfik Çavdar; Milli Mücadele Başlarken Sayılarla Vaziyet ve Manzara-î Umumiye [1]Halil İnalcık demiryollarının gelişmesine kadar taşımacılıkta deve kullanılmasının yaygın olması dolayısıyle sert yollar yapılmadığını belirtiyorsa da yol yokluğu İmparatorluğun son zamanlarına kadar devam etmiştir.( Osmanlı İmparatorluğunun Ekonomik ve Sosyal Tarihi s.77)

CUMHURİYET TÜRKİYESİNİN SANAYİLEŞMEDE İLK ÖNEMLİ ADIMI: BİRİNCİ BEŞ YILLIK SANAYİ PLANI 1934-1938

CUMHURİYET TÜRKİYESİNİN SANAYİLEŞMEDE İLK ÖNEMLİ ADIMI: BİRİNCİ BEŞ YILLIK SANAYİ PLANI 1934-1938 TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası CUMHURİYET TÜRKİYESİNİN SANAYİLEŞMEDE İLK ÖNEMLİ ADIMI: BİRİNCİ BEŞ YILLIK SANAYİ PLANI 1934-1938 Derleyen: Fikret Yücel 2014 Ankara sayfa 1 Cumhuriyet Türkiyesinin Sanayileşmede

Detaylı

CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA SANAYİ POLİTİKALARI VE SÜMERBANK

CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA SANAYİ POLİTİKALARI VE SÜMERBANK Cumhuriyetin İlk Yıllarında Sanayi Politikaları Makale Mahmut KİPER CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA SANAYİ POLİTİKALARI VE SÜMERBANK Metalurji Mühendisi Mustafa Kemal, Sümerbank Merinos fabrikasının açılışında

Detaylı

Cumhuriyet Döneminde Türkiye de Yol Vergisi

Cumhuriyet Döneminde Türkiye de Yol Vergisi Cumhuriyet Döneminde Türkiye de Yol Vergisi Road Tax in The Republic Period Nuray ÖZDEMİR * Öz Osmanlı Devleti nin son döneminde karayolu çalışmalarını finanse etmek için alınan yol vergisi önce Kurtuluş

Detaylı

OSMANLI DA HALKLA İLİŞKİLER Metin Kazancı *

OSMANLI DA HALKLA İLİŞKİLER Metin Kazancı * OSMANLI DA HALKLA İLİŞKİLER Metin Kazancı * ÖZET Türkiye de yazılmış halkla ilişkiler kitaplarının hemen hemen tümü halkla ilişkilerin tarihini Amerika Birleşik Devletleri ndeki halkla ilişkiler uygulamalarının

Detaylı

Times, 16 Kasım 1858. İngiltere nin İstanbul Büyükelçisi Lord Stratford de Redcliffe in Alsancak istasyonunun temel atma töreninde yaptığı konuşmadan.

Times, 16 Kasım 1858. İngiltere nin İstanbul Büyükelçisi Lord Stratford de Redcliffe in Alsancak istasyonunun temel atma töreninde yaptığı konuşmadan. Emperyalizmin Türkiye ye Girişi 55 Bu demiryolunun, sanayi ürünlerimizin Türkiye ye girişini kolaylaştıracak faydalı bir sermaye yatırımı olacağını umuyoruz. Hepinizin bildiği gibi Türkiye nin yeniden

Detaylı

Dr. Hikmet Kıvılcımlı Yol.7 Müttefik: Köylülük

Dr. Hikmet Kıvılcımlı Yol.7 Müttefik: Köylülük Dr. Hikmet Kıvılcımlı Yol.7 Müttefik: Köylülük Yay nlar Yol.7 Müttefik: Köylülük Dr. Hikmet Kıvılcımlı Yay nlar Dijital Yayınlar İndir - Oku - Okut - Çoğalt - Dağıt Bu kitap ilk defa: 2009 yılında Sosyal

Detaylı

BÜYÜK MENDERES HAVZA ATLASI

BÜYÜK MENDERES HAVZA ATLASI BÜYÜK MENDERES HAVZA ATLASI BÜYÜK MENDERES BÜYÜK MENDERES HAVZA ATLASI HAVZA ATLASI Yazarlar Ahmet Büke (Ege Derneği) Tasarım TUT Ajans Murat Gültekin (Ege Derneği) Ayça Aksoy (WWF-Türkiye) Buket Bahar

Detaylı

Ankara Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

Ankara Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. 830 İSLAM KÜLTÜRÜRÜNDE DİĞER DİNLERLE BİR ARADA YAŞAMA HOŞGÖRÜSÜ Prof. Dr. Hasan ONAT (Panel Başkanı/Chair of Panel/Председатель) 1 : Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlayarak paneli başlatıyorum. 1.5 saatlik

Detaylı

Ünite 5 EN UZUN YÜZYIL (1800 1922)

Ünite 5 EN UZUN YÜZYIL (1800 1922) Ünite 5 EN UZUN YÜZYIL (1800 1922) ÜNİTE 5 EN UZUN YÜZYIL (1800 1922) EN UZUN YÜZYIL (1800 1922) XIX. YüZYıL BŞLRıN SY VE VRUP vrupa evletlerinin Genel Politikaları İNGİLTERE XIX. yüzyılın en güçlü devleti

Detaylı

OSMANLI NIN SON DÖNEMİNDEN CUMHURİYET İN İLK YILLARINA LİBERALİZM-DEVLETÇİLİK ÇATIŞMASI Şarika GEDİKLİ BERBER*

OSMANLI NIN SON DÖNEMİNDEN CUMHURİYET İN İLK YILLARINA LİBERALİZM-DEVLETÇİLİK ÇATIŞMASI Şarika GEDİKLİ BERBER* OSMANLI NIN SON DÖNEMİNDEN CUMHURİYET İN İLK YILLARINA LİBERALİZM-DEVLETÇİLİK ÇATIŞMASI Şarika GEDİKLİ BERBER* ÖZET Liberalizm, Yakın Çağda ortaya çıkmış ve dünyayı geniş çapta etkilemiş bir fikir akımıdır.

Detaylı

TÜRKİYE KENDİ OTOMOBİLİNİ ÜRETEBİLİR Mİ

TÜRKİYE KENDİ OTOMOBİLİNİ ÜRETEBİLİR Mİ YIL : 15 SAYI : 77 EYLÜL 2014 ULUSAL SANAYİCİ VE İŞ ADAMLARI DERNEĞİ NİN YAYIN ORGANIDIR TÜRKİYE KENDİ OTOMOBİLİNİ ÜRETEBİLİR Mİ TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar: Üretimin Sürdürülebilirliği Açısından

Detaylı

İYİ YÖNETİŞİM EL KİTABI

İYİ YÖNETİŞİM EL KİTABI İYİ YÖNETİŞİM EL KİTABI Yayına Hazırlayan: FİKRET TOKSÖZ İYİ YÖNETİŞİM EL KİTABI ISBN 978-605-5832-00-1 TESEV YAYINLARI Yayına Hazırlayan: Fikret Toksöz, TESEV Kitap Tasarımı: Rauf Kösemen, Myra Kapak

Detaylı

Kafkas Dernekleri Federasyonu. YOK OLMA TEHLİKESİ ALTINDAKİ DİLLER ve ADIGE-ABHAZ DİLLERİNİN KONUMU

Kafkas Dernekleri Federasyonu. YOK OLMA TEHLİKESİ ALTINDAKİ DİLLER ve ADIGE-ABHAZ DİLLERİNİN KONUMU Kafkas Dernekleri Federasyonu YOK OLMA TEHLİKESİ ALTINDAKİ DİLLER ve ADIGE-ABHAZ DİLLERİNİN KONUMU Ankara, 2006 YOK OLMA TEHLİKESİ ALTINDAKİ DİLLER ve ADIGE-ABHAZ DİLLERİNİN KONUMU Kafkas Dernekleri Federasyonu

Detaylı

HOŞGÖRÜDEN YOL AYRIMINA ERMENİLER CİLT 1

HOŞGÖRÜDEN YOL AYRIMINA ERMENİLER CİLT 1 HOŞGÖRÜDEN YOL AYRIMINA ERMENİLER CİLT 1 1978 ERCİYES ÜNİVERSİTESİ YAYINI-163 KİTAP ADI HOŞGÖRÜDEN YOL AYRIMINA ERMENİLER Cilt-1 YAYINA HAZIRLAYANLAR Prof. Dr. M. Metin HÜLAGÜ Doç. Dr. Şakir BATMAZ Yrd.

Detaylı

- Çalıştay Hakkında...4. - Protokol...5. - Protokol Konuşmaları...6. - Konuşmacılar...15. - Çalıştay Sonuç Raporu...17. - Değerlendirme...

- Çalıştay Hakkında...4. - Protokol...5. - Protokol Konuşmaları...6. - Konuşmacılar...15. - Çalıştay Sonuç Raporu...17. - Değerlendirme... 1 İÇİNDEKİLER - Çalıştay Hakkında...4 - Protokol...5 - Protokol Konuşmaları...6 - Konuşmacılar...15 - Çalıştay Sonuç Raporu...17 - Değerlendirme...44 - Çalıştay dan Kareler...47 3 ÇALIŞTAY HAKKINDA AMAÇ:

Detaylı

DOĞRU YOL PARTİSİ 1986 ARA SECİM BEYANNAMESİ

DOĞRU YOL PARTİSİ 1986 ARA SECİM BEYANNAMESİ CUMHURIYET MEDENÎYETÎ'NIN Uç TEMELI : HÜRRİYET, GÜVEN ve REFAH DUN ÜÇÜ DE BERABERDİ... YİNE BERABER OLACAK! Yer No :1987.02251 Dmbs No:1993.02257 DOĞRU YOL PARTİSİ 1986 ARA SECİM BEYANNAMESİ Yapım/Grafik

Detaylı

ULUSLARARASI EMEK GÖÇÜ Almanya ya Türk Emek Göçü

ULUSLARARASI EMEK GÖÇÜ Almanya ya Türk Emek Göçü ULUSLARARASI EMEK GÖÇÜ Almanya ya Türk Emek Göçü Av.Hakan YILDIRIMOĞLU Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A.Ş. Endüstri Đlişkileri Müdür Yard. Giriş: Türkiye den Almanya ya 1950 li yıllardan itibaren yoğun

Detaylı

Dilde, fikirde, işte birlik!

Dilde, fikirde, işte birlik! Dilde, fikirde, işte birlik! 16 İsmail Bey Gaspıralı nın birlik kavramlarının en önemlilerinden biri, dünyadaki bütün Türklerin, hiç değilse onların aydınlarının anlayıp okuyacağı bir ortak Türk dilinin

Detaylı

MEHMET AKİF ERSOY DA SPOR SEVGİSİ VE GENÇLİK İDEALİ

MEHMET AKİF ERSOY DA SPOR SEVGİSİ VE GENÇLİK İDEALİ MEHMET AKİF ERSOY DA SPOR SEVGİSİ VE GENÇLİK İDEALİ Kadir PEPE* Giriş Mehmet Akif Ersoy 1873 yılında İstanbul da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih in Sarıgüzel semtinde dünyaya gelip, 27

Detaylı

GİRİT İN TÜRK HAKİMİYETİNDEN ÇIKIŞI

GİRİT İN TÜRK HAKİMİYETİNDEN ÇIKIŞI T. C. TRAKYA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ TARİH ANABİLİM DALI YAKINÇAĞ TARİHİ BİLİM DALI YÜKSEK LİSANS TEZİ GİRİT İN TÜRK HAKİMİYETİNDEN ÇIKIŞI EMİN ÜNSAL 1068205103 TEZ DANIŞMANI PROF. DR. İLKER

Detaylı

TOBB yayınlarına tam metin ve ücretsiz olarak internetten ulaşabilirsiniz.

TOBB yayınlarına tam metin ve ücretsiz olarak internetten ulaşabilirsiniz. ISBN : 978-605-137-410-9 TOBB Yayın No : 2014/234 TOBB yayın için ayrıntılı bilgi Yayın Müdürlüğünden alınabilir. Tel : 0.312 218 20 00 Faks : 0.312 218 20 64 İnternet : www.tobb.org.tr TOBB yayınlarına

Detaylı

Atatürk Sonrası Türkiye de İç ve Dış Politikada Gelişmelere Genel Bir Bakış (1938-1965)

Atatürk Sonrası Türkiye de İç ve Dış Politikada Gelişmelere Genel Bir Bakış (1938-1965) Atatürk Sonrası Türkiye de İç ve Dış Politikada Gelişmelere Genel Bir Bakış (1938-1965) Sait DİNÇ 1 - İç Politika ve Etkileri ( 1938 1950 ) 10 Kasım 1938 de Atatürk ün vefatı ile Türkiye de yeni bir dönem

Detaylı

CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞTE ROL OYNAYAN DİNAMİKLER *

CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞTE ROL OYNAYAN DİNAMİKLER * CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞTE ROL OYNAYAN DİNAMİKLER * Giriş: Mustafa Çufalı * Türkiye de II. Meşrutiyet ten beri birçok siyasal parti kurulmuştur. Bu partilerin kuruluş, gelişme çabaları

Detaylı

KAMU PERSONELİ SEÇME SINAVI DİKKAT! SINAVA BAŞLAMADAN ÖNCE AŞAĞIDAKİ UYARILARI MUTLAKA OKUYUNUZ.

KAMU PERSONELİ SEÇME SINAVI DİKKAT! SINAVA BAŞLAMADAN ÖNCE AŞAĞIDAKİ UYARILARI MUTLAKA OKUYUNUZ. KPSS KAMU PERSONELİ SEÇME SINAVI GENEL YETENEK GENEL KÜLTÜR DENEME SINAVI DİKKAT! SINAVA BAŞLAMADAN ÖNCE AŞAĞIDAKİ UYARILARI MUTLAKA OKUYUNUZ. 1. Adınızı, soyadınızı, T.C. Kimlik Numaranızı ve kurum kodunu

Detaylı

İnanç ve İktidar: Ortadoğu da Din ve Siyaset Bernard Lewis

İnanç ve İktidar: Ortadoğu da Din ve Siyaset Bernard Lewis İnanç ve iktidar ilişkisine odaklanan bu çalışma, İslam Dünyasında din ve devlet yönetimi arasındaki ilişkiyi farklı açılardan incelemektedir. 2010 yılında Oxford University Press tarafından yayınlanan

Detaylı

OSMANLI DAN BUGÜNE KÜRTLER VE DEVLET Kürt milliyetçiliğinin geç doğumu

OSMANLI DAN BUGÜNE KÜRTLER VE DEVLET Kürt milliyetçiliğinin geç doğumu OSMANLI DAN BUGÜNE KÜRTLER VE DEVLET Kürt milliyetçiliğinin geç doğumu Taraf / AYŞE HÜR Milli Mücadele nin başlarında, Mustafa Kemal, Kürt aşiret reislerine çektiği telgraflarda ordu komutanlarına ve Sovyet

Detaylı

OSMANLI DÖNÜŞÜM SÜRECİNDE BİR DEVLET TEŞEBBÜSÜ OLARAK ÇİFTELER HÂRA-YI HÜMAYUNU VE TÜRK ATÇILIĞINA KATKILARI

OSMANLI DÖNÜŞÜM SÜRECİNDE BİR DEVLET TEŞEBBÜSÜ OLARAK ÇİFTELER HÂRA-YI HÜMAYUNU VE TÜRK ATÇILIĞINA KATKILARI Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi,10(2) OSMANLI DÖNÜŞÜM SÜRECİNDE BİR DEVLET TEŞEBBÜSÜ OLARAK ÇİFTELER HÂRA-YI HÜMAYUNU VE TÜRK ATÇILIĞINA KATKILARI Eskişehir Osmangazi Üniversitesi

Detaylı

TÜRKİYE ZİRAAT ODALARI BİRLİĞİ

TÜRKİYE ZİRAAT ODALARI BİRLİĞİ TÜRKİYE ZİRAAT ODALARI BİRLİĞİ TÜRKİYE ZİRAAT ODALARI BİRLİĞİ GENEL BAŞKANI Ş. ŞEMSİ BAYRAKTAR IN TZOB 24 ÜNCÜ GENEL KURUL TOPLANTISI AÇIŞ KONUŞMASI TZOB 24 ÜNCÜ GENEL KURUL TOPLANTISI 18-19-20 Mayıs 2007-Ankara

Detaylı

OSMANLI'NIN SON DÖNEMİNDEKİ ÜÇ DÜŞÜNCE AKIMININ SOSYOLOJİK ANALİZİ: BATILILAŞMA, İSLAMCILIK VE MİLLİYETÇİLİK

OSMANLI'NIN SON DÖNEMİNDEKİ ÜÇ DÜŞÜNCE AKIMININ SOSYOLOJİK ANALİZİ: BATILILAŞMA, İSLAMCILIK VE MİLLİYETÇİLİK 1 OSMANLI'NIN SON DÖNEMİNDEKİ ÜÇ DÜŞÜNCE AKIMININ SOSYOLOJİK ANALİZİ: BATILILAŞMA, İSLAMCILIK VE MİLLİYETÇİLİK I. GİRİŞ M. Cengiz YILDIZ * İbn-i Haldun, "Mukaddime"sinde devletlerin de insanlar gibi tabii

Detaylı