Civilacademy. Journal of Social Sciences Sosyal Bilimler Dergisi

Ebat: px
Şu sayfadan göstermeyi başlat:

Download "Civilacademy. Journal of Social Sciences Sosyal Bilimler Dergisi"

Transkript

1

2 Civilacademy Journal of Social Sciences Sosyal Bilimler Dergisi Fatih University 2007

3 Civilacademy Cilt/Volume 5 Sayı/Issue 3 Kış/Winter 2007 Sahibi/Owner Sosyal Bilimler Topluluğu Social Sciences Society Genel Koordinatör/General Coordinator Ertuğrul Gündoğan Editör/Editor Aydın Özipek Yardımcı Editör/ Co-editor G.Neslihan Demir Yayın Kurulu/ Editorial Board Sinem Atakul, Zehra Şamlıoğlu, Ömer Akkaya, Rejhan Useini Baskı/ Printed in: İletişim Adresi/Correspondence Address Sosyal Bilimler Topluluğu Fatih Üniversitesi Büyükçekmece Kampüsü Büyükçekmece/İstanbul Tel: Web:

4 Danışma ve Hakem Kurulu/Advisory Board * Abdülkadir Civan (Fatih Üniv.), Ali Murat Yel (Fatih Üniv.), Ali Yaşar Sarıbay (Uludağ Üniv.), Alpaslan Açıkgenç (Fatih Univ.), Atilla Girgin (Marmara Ünv.), Bedriye Saraçoğlu (Gazi Üniv.), Berdal Aral (Fatih Univ), Elif Ekin Akşit (Ankara Ünv.), Erdoğan Keskinkılıç (Fatih Üniv.), Ertuğrul Gündoğan (Fatih Üniv.), Ferda Keskin (Bilgi Üniv.), Fuat Keyman (Koç Üniv.), Gökhan Bacık (Fatih Univ.), Hüseyin Işıksal (Keele Üniv.), İdil Işık (Fatih Üniv.), İrfan Erdoğan (Gazi Ünv.), Kemal Karpat (Wisconsin Ünv.), Kemal Özden (Fatih Üniv.), Kevin J. McGinley (Fatih Üniv.), Mehmet İpşirli (Fatih Üniv.), Mete Tunçay (Bilgi Ünv.), Metin Boşnak (Fatih Üniv), Mümtaz er Türköne (Gazi Üniv.), Nihat Solakoğlu (Bilkent Üniv.), N. Gökhan Torlak (Fatih Üniv.), Nizamettin Bayyurt (Fatih Univ.), Ömer Çaha (Fatih Üniv.), Ralph J. Poole (Fatih Üniv.), Savaş Genç (Fatih Üniv.), Selami Sezgin (Pamukkale Ünv.), Sezai Coşkun (Fatih Üniv.), Şammas Salur (Fatih Üniv.), Şengül Çelik (Fatih Üniv.), Şükran Esen (Marmara Univ.), Talip Küçükcan (İSAM), Visam Mansur (Fatih Üniv.) Yasin Aktay (Selçuk Univ.), Yılmaz Özakpınar (Fatih Üniv.) İngilizce Redaktörler/English Redactors Betty and Barrie Eichhorn Türkçe Redaktörler/ Turkish Redactors Esra Öner, Melek Çakar, Nazmiye Arzu Açıl, Sahre Güzel Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi (ISSN ) yılda üç defa yayınlanır. Civilacademy Journal of Social Sciences (ISSN ) is published three times in a year periodically. * Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi Gale Cengage Learning. * Civilacademy Journal of Social Sciences is indexed in Thomson Gale. * İsme göre alfabetik olarak sıralanmıştır. Listed alphabetically by name.

5 İçindekiler/Contents Editör ün Notu-Editor s Note I Aims and Scope II Amaç ve Kapsam III Guide for Authors IV Yazara Notlar V ÜMİT KURT Türkiye de Devlet ve Toplum İlişkisine Tarihsel ve Analitik Bir Bakış: Gerilim in Dönüşebilme Kapasitesi (An Analytical Outlook to the Nexus between State and Society in Turkey: Transformative Capacity of the Tension) 1 DİNÇER ÖZER Syria and Turkey Relations: The Changing Face of Turkish Foreign Policy (Suriye ve Türkiye İlişkileri:Türk Dış Politikasının Değişen Yüzü) 15 HALİME ÇETİN A Dialogue of Civilizations (Medeniyetlerarası Diyalog) 31 ELVAN GEVREK- KÜBRA DİLEK AZMAN Yoksulluk Çevre ve Sürdürülebilirlik Etkileşimi (Interaction Between Poverty, Environment and Sustainability) 49

6 İLKER ÖZCAN The Influence of Race and Gender on the Types of Works (Irk ve Cinsiyetin İş Türleri Üzerine Etkileri) 59 Ömer Akkaya Feodalizm ve Tımar Sistemi ve Bu İki Sistemin Karşılaştırılması (Feudalism and the Timar System and the Comparison of Them) 63 NİHAL ANAR Kadın Dergisi (Journal of Kadın ) 79 ZEHRA ŞAMLIOĞLU Romeo and Juliet A Film Review: The Legendary Lovers in 21st Century (Romeo ve Juliet Film Eleştirisi: Efsane Aşıklar 21.yy da) 87 v

7 vi

8 editör ün notu editor s note Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi nin yayın hayatına başlarken önüne koyduğu en büyük hedeflerden birisi; sosyal bilimlerin farklı alanlarından öğrencilerin bilimsel çalışmalarına yer ve değer vererek bu öğrencilerle akademi arasında bir bağlantı vazifesi görmekti. Bu hedef doğrultusunda her sayıda en az bir öğrenci makalesine yer vermeye çalıştık. Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi nin Kış 2007 sayısını ise tamamen öğrenci makalelerinden oluşan Öğrenci Özel Sayısı olarak hazırladık. Bu sayıda lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin farklı alanlarda hazırlamış oldukları değerli makalelerini yayınlıyoruz. Kış 2007 sayısının derginin bahsi geçen hedefine ulaşmasında önemli bir basamak olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, Kış 2007 sayısıyla beraber Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi Sociological Abstracts ve Political Science Abstracts veritabanlarında yer almaya başlıyor. Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi nin yayın kuruluna ve değerli katkılarından dolayı Civilacademy Sosyal Bilimler Topluluğu üyeleri, fakülte yönetimi ve akademisyenlerine teşekkür ediyorum. Kış 2007 sayısının akademik çalışmalara katkı sağlaması ümidiyle... Aydın Özipek One of the main targets lying behind the first publication of Civilacademy Journal of Social Sciences was to serve as a tie between social science students and academia by including well-prepared student articles. Along with this target, we have included at least one student article in each issue. We prepared the Issue Winter 2007 as a Special Student Issue in which only those articles written by students are included. I hope this issue will serve as a stepping stone for Civilacademy Journal in order to reach its previously mentioned target. With Issue Winter 2007, Civilacademy Journal of Social Sciences will start to be indexed and abstracted in Sociological Abstracts and Worldwide Political Science Abstracts databases. I wish to thank the staff of the Civilacademy Journal of Social Sciences and those members of Civilacademy Social Sciences Society, the administration and faculty who provided us with valuable guidance. It is my sincere hope that Issue Winter 2007 contributes to academia. Aydın Özipek I

9 Aims and Scope Civilacademy Journal of Social Sciences is a peer reviewed interdisciplinary bilingual printed journal (both Turkish and English) -so as to reach out to a wider audience and attain greater interaction among our readersdevoted to the pursuit of knowledge and continuing inquiry into the ways in which human communities form and work together. The Journal is a student-based publication sponsored by Fatih University. Papers deal with all aspects of social systems, from interpersonal to international. It is committed to the improvement of practice, extension of knowledge and promotion of communications in very broad fields of social sciences. While it publishes original research, theoretical papers, review articles, notes and discussions on social work theory and practice, and new developments in social sciences fields as are responses to published articles and reviews. The journal covers the fields of politics, international relations, management, economy, law, public administration, communication, anthropology, folklore, history, religion, sociology, literature (theory and criticism), media reviews (books, film, video, performance, art, music, drama, melodrama, etc.), linguistic, psychology, philosophy, media studies, women s or gender studies, cultural studies, workingclass studies, ethnic studies as well as book reviews on recent publications. The aim of Civilacademy Journal of Social Sciences is to provide an intellectual platform for social-scientific studies, a platform in which research in alternative paradigms for social inquiry could be jointly presented and debated and is to publish conceptual, research, and/or case based works that can be of practical value to business persons, educators, students, researches, specialists and advocates within the social science and beyond. Facilitating a productive dialogue among the researchers of different persuasions, the Journal seeks to promote an interdiscursive exchange over the issues of theoretical, practical, and historical importance, and to stimulate research that explores the weaknesses and strengths of different paradigms in dealing with the rich array of problems, puzzles, and complexities in political, economic, social, literal and visional processes. We accept articles based on congruence with the purpose of the Journal, importance of the contribution to existing literature, conceptual and written clarity, and sound methods. The editorial board encourages research that draws upon conventional as well as non-conventional wisdom in studying social-scientific questions, and that offers new and innovative perspectives and interpretations on issues that are appropriate for the scope of the journal. The research submitted for publication could be theoretical or empirical in nature. The editorial policy maintains, as a central principle of scientific pluralism, a respect for the incommensurable differences among alternative paradigms, and does not impose any interparadigmatic standard on the methods or contents of the articles, but requires that the submitted research meets the internal standards of its own paradigm. Manuscripts submitted to Civilacademy Journal of Social Sciences may not be published elsewhere except with written consent of the Journal. We accept only original papers (not published or accepted for publication elsewhere). Submissions, which must be in both Turkish and English, are refereed anonymously. The Journal is published three times in a year. II

10 Amaç ve Kapsam Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi, bilgiyi aramaya insan topluluklarının oluşumu ve devamını sorgulamaya adanmış, disiplinler arası, hakemli bir dergidir. Daha geniş bir okuyucu kitlesine sahip olmak ve okuyucularımız arasında daha büyük bir etkileşim yaratmak amacıyla bütün çalışmalar hem Türkçe hem İngilizce olarak değerlendirilir ve aynı sayıda birlikte yayınlanır. Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi, Fatih Üniversitesi sponsorluğunda Civilacademy Sosyal Bilimler Toluluğu tarafından çıkarılan bir dergidir. Çalışmalar insanlar arasından uluslar arasına kadar bütün sosyal sistemlerle ilgilenir. Sosyal bilimlerin geniş alanlarında pratiğin geliştirilmesine, bilginin genişletilmesine ve iletişimin yükseltilmesine hizmet eder. Özgün araştırmalar, teorik çalışmalar, inceleme yazıları, sosyal çalışma teori ve pratiği üzerine notlar ve tartışmalar ve sosyal bilimler alanlarında yeni gelişmeleri basmasıyla birlikte yayımlanan makale ve incelemelere cevaben yazılan çalışmaları da yayımlar. Dergi politika, uluslararası ilişkiler, işletme, ekonomi, kamu yönetimi, iletişim, antropoloji, halk bilimi, tarih, din, sosyoloji, edebiyat, psikoloji, felsefe, medya çalışmaları, kadın araştırmaları, kültürel araştırmalar, işçi sınıfı çalışmaları ve etnik çalışmalar alanlarında çalışmalar yayımlar. Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi nin amacı sosyal sorgulamadaki alternatif paradigmaların aynı anda hem sunulup hem tartışmaya açılabileceği bir sosyo-bilimsel platform oluşturmak ve iş insanları, eğitimciler, öğrenciler, araştırmacılar ve uzmanlar için değerli olabilecek teorik ve pratik çalışmalar sunmaktır. Dergi, farklı düşüncelerden araştırmacılar arasında üretken bir diyalogu kolaylaştırarak, teorik, pratik ve tarihi önemi olan konular üzerinde bir interdiscursive alışverişi ve politik, ekonomik, sosyal, edebi ve görsel süreçlerdeki geniş ölçekli problemleri, sorunları ve karmaşıklıkları çözmedeki farklı paradigmaların eksilerini ve artılarını keşfeden araştırmaları teşvik etmeyi amaçlar. Derginin amaçları ile uyun olan, var olan edebiyata katkı sağlamanın önemine, kavramsal ve yazılı anlaşılırlığa-berraklığa ve metotlara uygunluğa dayanan makaleler yayınlanmak üzere kabul edilmektedir. Dergi yayın kurulu, sosyo-bilimsel sorunlar üzerinde çalışırken geleneksel ilmin yanında geleneksel olmayan ve yeni ve yenilikçi bakış açılarını ve yorumları teşvik ederek derginin amaçları doğrultusunda uygun olan konularda yapılan araştırmaları desteklemektedir. Yayınlanmak üzere sunulan araştırmalar, teorik veya ampirik olabilir. Yayın politikası, bilimsel çoğulculuğun ana prensibini, alternatif paradigmalar arasında kıyaslanamaz farklılıklara saygıyı savunmakta ve herhangi paradigmalar arası standartların metot veya makalelerin içeriğinde olduğunu savunmaktadır fakat yayınlanmak üzere sunulan makalelerin dâhili standartlarını kendi paradigması içerisinde barındırması gereklidir. Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi ne gönderilen makaleler, derginin kabul edilen yazıları haricinde başka bir yerde yayınlanmaz. Yayın kurulu, başka bir yerde yayınlanmamış veya yayınlanmak üzere kabul edilmemiş olan sadece orijinal yazıları kabul etmektedir. Türkçe ve İngilizce olarak gönderilen makaleler isimsiz olarak hakem tarafından incelenmektedir. Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi, yılda üç kere yayınlanır. III

11 Guide for Authors Civilacademy Journal of Social Science accepts submissions for an open topics issue. We seek fresh, critical approaches in interdisciplinary fields, as well as studies that reflect new directions. Submission is open to the general public. As a social science journal, Civilacademy Journal of Social Science includes especially essays on politics, international relations, management, economy, public administration, communication, anthropology, folklore, history, religion, sociology, literature, psychology, philosophy, media studies, women s or gender studies, cultural studies, working-class studies, ethnic studies but the fields are not limited. Civilacademy Journal of Social Science is a student-based publication sponsored by Fatih University. The Journal is published three times once in every four months by Civilacademy Social Sciences Society. Articles are examined by referees before they are published. The editors of the journal together with the referees decide whether to publish a certain article or not. The ideas belong to the authors and they do not reflect the opinions and the policy of Civilacademy Social Sciences Group. 1. Papers should be in both Turkish and English. 2. Papers that are submitted to Civilacademy Journal of Social Sciences for publication should not be under review at other journals. 3. The first page of the manuscript should contain: a. the title b. the name(s) and institutional affiliation(s) of the author(s) c. the address, telephone and fax numbers (as well as the address) of the corresponding author. d. an abstract; Turkish articles with English abstracts and English articles with Turkish abstracts. 4. Manuscripts should be double spaced, with wide margins, and typed on one side of the paper only. Equations and symbols should be typed as well. 5. Main headings should be typed in capitals and centered on the page; secondary headings should start flush at the left margin and be typed in small letters with major words capitalized. Lower level leads should be in the form of paragraph headings with only the initial word capitalized followed by a period and then the text on the same line. Dividing manuscripts into more than three levels of subheadings should be avoided. 6. Figures and tables should be numbered consecutively and printed on separate sheets. 7. Notes should be used to cite references. Any notes to supplement discussion in the text should be numbered consecutively and placed at the end of the paper under the heading Notes, References or Bibliography. 8. References should be listed at the end of the main text in alphabetical order. They should be cross-referenced in the text. In the list of references please give all information in the language of reference. Reference to a publication should be made in the text by citing the name of the author and the year of publication. a. When the name of the author is used in the text, only indicate the date in parentheses, e.g., Crozier (1964). b. When the name of the author does not appear in the text, include in parentheses both the name of the author and the year of publication separated with comma. If more than one publication is cited, the authors names should appear in alphabetical order and be separated by semicolons, e.g., `(Mintzberg, 1983; Preffer and Slancýk, 1978). c. When a publication has more than two authors, cite only the name of the first author, followed by et al., e.g., (Christensen et al., 1985). d. In all cases, if page numbers are to be given, indicate them following the year of IV

12 publication separated by a colon, e.g., Thompson (1967:34). The following examples show the convention to be observed in References: Books: Berg, Maggie. Jane Eyre: Portrait of a Life. Boston: Twayne Publishers, Articles: Swart, Koenraad W. (1962). Individualism in the Mid-Nineteenth Century ( ). Journal of the History of Ideas 23 (1): Chapters in Books: Eagleton, Terry. Phenomenology, Hermeneutics, Reception Theory. Literary Theory: An Introduction. London: Blackwell Publishers, 1996: Translations: Jauss, Hans-Robert. Aesthetic Experience and Literary Hermeneutics. Trans. Michael Shaw. Introd. Wlad Godzich. Minneapolis: U of Minnesota P, Encyclopedic Resources: Anarchism. The Shorter Routledge Encyclopedia of Philosophy Online Resources: Godwin, William. (2006). In Britannica Concise Encyclopedia. Retrieved December 7, 2006, from Encyclopedia Britannica Online: /article Presentations: Gioia, D.A., Brass, D.J. and Sims, H.P., Jr. (1981). The Creative Use of Short-Cycle Video-Tape Technology: From Single Student to Large Lecture Learning. Paper presented at the 8th Annual Organizational Behavior Teaching Conference, Boston, Massachusetts, (June). Yazara Notlar Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi nin her sayısı serbest konuludur. Civilacademy Dergisi, disiplinler arası konularda yeni ve eleştirel yaklaşımlara, yeni yönelimleri yansıtan çalışmaları kapsayan konulara ve son çıkan kitaplar hakkında yazılmış olan kitap tanıtımlarına açıktır. Makale gönderimi kamuya açıktır. Bir sosyal bilim dergisi olarak, Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi özellikle politika, uluslararası ilişkiler, işletme, ekonomi, kamu yönetimi, iletişim, antropoloji, halk bilimi, tarih, din, sosyoloji, edebiyat, psikoloji, felsefe, medya araştırmaları, kadın araştırmaları, kültürel araştırmalar, işçi sınıfı çalışmaları ve etnik çalışmalar konularında makaleleri içerir ancak konu alanları bunlarla sınırlı değildir. Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi, Fatih Üniversitesi sponsorluğunda çıkarılan bir öğrenci dergisidir. Dergi dört ayda bir olmak üzere yılda üç kez Civilacademy Sosyal Bilimler Toluluğu tarafından çıkarılır. Makaleler yayımlanmadan önce hakemler tarafından incelenir. Derginin editörleri bir yazının yayımlanıp yayımlanmayacağına hakemlerle birlikte karar verir. Çalışmalardaki fikirler yazarına aittir ve bunlar Civilacademy Sosyal Bilimler Topluluğu nun görüş ve fikirlerini yansıtmaz. 1) Makaleler hem İngilizce hem Tü rkçe olabilir. 2) Civilacademy Sosyal Bilimler Dergisi ne yayımlanmak için verilen çalışmalar daha önce başka bir yerde yayınlanmamış olmalıdır. 3) Makalelerin ilk sayfasında; a) başlık, b) yazar(lar)ın ve bağlı olunan kurum(lar)ın ad(lar)ı, c) yazar(lar)ın adresi, telefon ve faks numaraları ve e-posta adresi, d) bir özet (Türkçe çalışmalar İngilizce V

13 özetle, İngilizce çalışmalarsa Türkçe özetle) bulunmalıdır. 4) Makaleler A4 kâğıdın tek yüzüne yazılmış olmak kaydıyla, geniş kenarlıklı ve çift satır aralıklı olarak sunulmalıdır. Ayrıca, formüller ve semboller de matbaa harfleriyle yazılmalıdır. 5) Ana başlıklar ortalanmış olarak büyük harflerle, yan başlıklar sola yaslanmış olarak -sadece önemli kelimeler büyük harfle olmak kaydıyla- küçük harflerle yazılmalıdır. Alt başlıklar paragraf başlığı şeklinde büyük harfle italik olarak yazılmalı ve alt başlık metinle aynı satır hizasında olmalıdır. Metinleri, üçten fazla alt başlığa bölmekten kaçınılmalıdır. 6) Şemalar ve tablolar art arda numaralandırılmalı ve ayrı kâğıtlara basılmalıdır. 7) Alıntılar, referans olarak belirtilmelidir. Yazıda tartışılan her alıntı sırasıyla Notlar, Kaynakça veya Bibliyografi başlığı altında verilmelidir. 8) Atıflar (referanslar) çalışmanın sonunda alfabetik olarak sıralanmalıdır. Alıntılar kitapta bakılması gereken yeri gösteren bir notla birlikte bulunmalıdır. Atıflar listesinde lütfen bütün bilgiyi atıfla aynı dilde veriniz. Bir yayına metinde atıf yazarın adı ve yayının yayımlanma tarihi verilerek yapılmalıdır. a. Eğer yazar ın adı metinde geçiyorsa sadece yayımlanma tarihini parantez içine yazınız. Örnek: Crozier (1964) b. Eğer yazarın adı metinde geçmiyorsa parantez içinde virgülle ayrılmış olarak hem yazarın adını hem de yayının yayımlanma tarihini yazınız. Eğer birden fazla yayına atıfta bulunuluyorsa yazar isimleri alfabetik sırayla yer almalı ve isimler birbirlerinden noktalı virgülle ayrılmalıdır. Örnek: (Mintzberg, 1983; Preffer and Slancık, 1978) c. Eğer bir yayın ikiden fazla yazar tarafından yayımlanmışsa sadece ilk yazarın adını ve diğerleri ifadesinden önce yazınız. Örnek: (Christen ve diğerleri, 1985) d. Her durumda da eğer sayfa numaraları verilecekse, sayfa numaralarını yayının yayımlanma tarihinden sonra iki nokta üst üste koyup belirtiniz. Örnek: Thompson; 1967:34) Referanslar aşağıda örnekleri verilen format şeklinde olmalıdır: Kitaplar: Berg, Maggie. Jane Eyre: Portrait of a Life. Boston: Twayne Publishers, Makaleler: Swart, Koenraad W. (1962). Individualism in the Mid-Nineteenth Century ( ). Journal of the History of Ideas 23 (1): Kitaptan Bölümler: Eagleton, Terry. Phenomenology, Hermeneutics, Reception Theory. Literary Theory: An Introduction. London: Blackwell Publishers, 1996: Çeviriler: Jauss, Hans-Robert. Aesthetic Experience and Literary Hermeneutics. Çeviri. Michael Shaw. Introd. Wlad Godzich. Minneapolis: U of Minnesota P, Ansiklopedik Bilgiler: Anarchism. The Shorter Routledge Encyclopedia of Philosophy İnternet kaynakları: Godwin, William. (2006). In Britannica Concise Encyclopedia. Son güncelleme Aralık 7, 2006, Encyclopædia Britannica Online: /article Sunumlar: Gioia, D.A., Brass, D.J. ve Sims, H.P., Jr. (1981). The Creative Use of Short-Cycle Video-Tape Technology: From Single Student to Large Lecture Learning. Sunum Geleneksel 8. Organizesel Davranış Öğretimi Konferansında yapılmıştır.boston, Massachusetts, (Haziran). VI

14 TÜRKİYE DE DEVLET VE TOPLUM İLİŞKİSİNE TARİHSEL VE ANALİTİK BİR BAKIŞ: GERİLİM İN DÖNÜŞEBİLME KAPASİTESİ An Analytical Outlook to the Nexus between State and Society in Turkey: Transformative Capacity of the Tension Ümit Kurt* ABSTRACT In this article, the real tension that has occurred between state and society in Turkey; historical dynamics of this tension (if this is so) and under what conditions the reasons that lead to this tension could be transformed in societal platform are insisted on. Since the Ottoman period, there is a rigid antagonism between state and society in Turkey that has formed our confi guration of political thought. It is unlikely to conceive of the dynamics and foundations of state-society relationship in Turkey without canvassing Ottoman historical background. Such a perspective should embrace historical continuity and rupture dialectic, state tradition, political institutions and political culture, economic-cultural relations and social dissent in Turkey. ÖZET Bu makalede Türkiye de devletin bir varlık olarak toplumla yaşadığı reel gerilimden; bu gerilimin tarihsel dinamiklerinden ve (eğer böyle bir gerilim söz konusuysa) bunu doğuran nedenlerin toplumsal planda dönüşmesi hangi koşullara bağlı olarak ortaya çıkabileceği üzerinde durulacaktır. Türkiye de Osmanlı döneminden beri, siyasal düşün biçimimizi şekillendiren rijit bir devlet-toplum karşıtlığı söz konusudur. Türkiye de devlet-(sivil)toplum ilişkisinin dinamikleri ve temelleri Osmanlı tarihsel arka-planı incelenmeden tam olarak kavranamaz. Böyle bir perspektif, Cumhuriyet dönemindeki tarihsel süreklilik ve kopuş diyalektiğini, devlet geleneğini, siyasal kurumları ve siyasal kültürü, ekonomik-kültürel ilişkileri ve toplumsal muhalefeti içermelidir. Giriş 1990 lı yıllardan beridir siyasal düzlemde gerek entelektüel gerekse akademik cenahta ve neredeyse gündelik dilde bile en çok kullanılan; tam da bu özelliğinden dolayı kullanıla kullanıla bir ölçüde gerçek anlamını kaybeden ve üzerinde analitik olarak önemle durulması gereken iki kavram Demokrasi ve Sivil Toplum. Tarihsel olarak devlet geleneğinin köklü olduğu ve bu geleneğin askeri müdahaleler ile sosyo-politik planda izdüşümlerinin açıkça görüldüğü bir toplumda; söz konusu kavramların sıklıkla kullanılışı, hemen belirtmek gerekir ki, devlet-toplum ilişkisinin içeri- * Research Assistant, International Relations, Boğaziçi University, İstanbul, Turkey, 1

15 Ümit Kurt 2 ğinin doğurduğu bir durumdur. Devlet-sivil toplum arasındaki ilişkiyi inceleyen yaklaşımlar genellikle bu iki kavram arasındaki dikotomik bağlantıyı ve ayrımı temel alır. Bu noktadan hareketle birinin diğerine göre aldığı konum veya durum saptanmaya çalışılır (Sparks; 1994: 31 33). Türkiye de Osmanlı döneminden beri, siyasal düşün biçimimizi şekillendiren rijit bir devlet-toplum karşıtlığı (Sarıbay; 1998: 27) söz konusudur. Türkiye de devlet-sivil toplum ilişkisinin biçimlendiği bu karşıtlığın toplumsal, tarihsel dinamiklerine ve arkaplanına eğilebilmek için, bunların demokratikleşme ve toplumsal planda dönüştürülebilme kapasitelerini belirleyebilmek için, Osmanlı nın toplumsal ve siyasal düzeninde devlet-toplum ilişkilerine genel hatlarıyla göz atmak gerekir. Böyle bir perspektif, Cumhuriyet dönemindeki tarihsel süreklilik ve kopuş diyalektiğini, devlet geleneğini, siyasal kurumları ve siyasal kültürü, ekonomik-kültürel ilişkileri ve toplumsal muhalefeti içermelidir (Akat; 1991: 57 72, Tosun; 2001: ). Hem Osmanlı daki toplumsal ve siyasal düzeninde devlet-toplum ilişkilerinin morfolojisine hem de bu tarihsel birikimin tevarüs ettiği Cumhuriyet dönemindeki toplumsal ve siyasal dinamikleri anlamak açısından Şerif Mardin in Türk Siyasetini muhakeme etmek adına ortaya koyduğu Merkez-Çevre diyalektiği önemlidir. Şerif Mardin e göre yakın zamana kadar, merkez ile çevrenin karşıkarşıya gelmesi, Türk siyasasının temelinde yatan en önemli toplumsal kopukluktu ve yüzyıldan fazla süren modernleşmeden sonra da varlığını sürdürmüş gibi görünüyordu (Mardin; 1986: ). Bu bağlamda, devletin resmi görevlileri ile çevre arasındaki ekonomik, sosyal haklar ve kültürel temelli karşı-karşıya gelmeler, farklılıklar mevcuttu. Daha doğrusu temel karşı-karşıya gelme, tek boyutluydu ve her zaman, merkez ile çevre arasındaki bir çatışma olarak ortaya çıkıyordu (Mardin; 1986: ). Türkiye de demokrasinin karşılaştığı sorun kendini iki biçimde gösterir. Devlet seçkinleri entegrasyon krizlerine karşı tedirgin, dolayısıyla çevreye karşı hoşgörülü olmamıştır. Buna mukabil, çevre de, meydan okuyucu tavrını devlet ricalinin önyargılarını güçlendirecek biçimde aşırılaştırma eğiliminde olmuştur (Heper; 1985). Türkiye nin kendine has dinamiği ile gelişen siyasal hayatında, egemen bir devlet ve iyi örgütlenmemiş ve siyasal hayatta etkin olmayan bir çevre adına hareket eden siyasal seçkinler karşı karşıya gelmiştir (Heper; 1985: 173). Bu genel değerlendirmelerden sonra, bunların altında yatan tarihsel parametreleri ve devlet-toplum arasındaki gerilimin tarihsel arka-planını etraflıca açımlayabiliriz. Osmanlı Mirası: Osmanlı nın Sosyo-Ekonomik Düzeni Leviathan ve ulus devlet, yapısal açısından Osmanlı kurumlarıyla karşıtlıklar gösterdiğinden, Türk tarihi bakımından da önem taşır (Mardin; 1986: 110). Osmanlı Devleti nin Avrupa tipi feodal bir sistemden ziyade bürokratik imparatorluk veya oryantal despotizm modeline yakın olduğu, üzerinde genel olarak uzlaşılan bir değerlendirmedir. Örneğin, İnalcık (1998: 74) Osmanlı yı patrimonyal bir hanedan devleti olarak tanımlar. Bunun açılımı şudur: Osmanlı da feodalizmle karşılaştırma yapmaya imkân verecek yapılar; yani irsiyete dayalı aristokrasi, kilise yapılanmasına benzer bağımsız dini hiyerarşi, güçlü bir tüccar-esnaf kesimi, özerk kentler bulunmamaktadır (Özbudun; 1998: 2 4). Batı daki modern devleti şekillendiren bu feodal temelli çevre güçleri, devleti yaratan merkezileşme sürecinde merkezle bir dizi uzlaşmalar sonucunda, Leviathan ın ve ulus devletin bir ölçüde iyi eklemlenmiş yapılar olmasına yol açtı (Mardin; 1986:

16 ). Batı da zuhur eden merkez ve feodal temelli çevresel güçler arasındaki ilişkiselliğin boyutu sadece uzlaşmalardan ibaret değildi; bu ilişkisellik aynı zamanda bir dizi karşı-karşıya gelmeleri de içeriyordu. Devlet ile kilise, ulus kurucular ile yerelciler, üretim araçlarına sahip olanlarla olmayanlar arasındaki çatışmalar, bunun örnekleridir (Mardin; 1986: ). Mardin in belirttiği gibi Bu çapraz bölünümler, Batı Avrupa modern siyasasının bükülgenliğine büyük ölçüde katkıda bulunan çeşitli siyasal kimliklerin ortaya çıkmasına yol açtı (1986: ). Osmanlı İmparatorluğunda, ondokuzuncu yüzyıldan önce Avrupa da gelişen, asilzadeler, ruhban sınıfı ve avamdan oluşan, özerk bir estate geleneğinin, başka bir deyişle devlet ile toplum arasındaki aracı kurumların (intermediary bodies) yokluğu; Osmanlı- Türk toplumunda siyasal iktidarın konumlanışı, sivil toplumun alt yapısını hazırlayan Aydınlanma düşünce geleneğinin yokluğu ve Türk kültür dünyasındaki ikili bölünme (saray kültürü-taşra kültürü) onu Batı Avrupa ülkelerinden farklı kılmaktadır (Mardin; 1990: 20). Kültür dünyasındaki bölünme iktidar alanına merkez-çevre bölünmesi olarak yansıyacaktır. Bilindiği üzere Osmanlı toplumsal-siyasal yapısı katı bir yönetenyönetilen ayrımına ve bu ayrımın oturduğu hassas dengeye dayanıyordu. Bir yanda siyasal merkezi oluşturan ve devlet görevlileriyle ataerkil bir ilişki içinde olan başat bir Sultan ve onun asker-sivil bürokratları, diğer yanda reaya bu eşitsiz ilişkinin taraflarıydı. Yukarıda tarif edilen devletin toplumun (reaya) üzerindeki hâkimiyeti XVII. yüzyıldan sonra daha da artmıştır. Hâkim olan keskin toplumdevlet dikotomisini besleyen kaynaklar; devşirme (kulluk) sistemi ile toprak sistemidir. Osmanlı da muazzam bir incelikle uygulanmış olan devşirme sistemi merkezi otoriteyi güçlendirerek, devletin bekasını sağlıyordu. İmparatorluk topraklarının kullanım hakkının, mülkiyeti devlette kalmak kaydıyla askeri ya da hizmet karşılığında dağıtılması anlamına gelen tımar sistemi (Avcıoğlu; 1968: 9 25) ise ekonomi üzerindeki mutlak denetimi devlete vermekteydi (Timur; 1994: 225). Tahsis edilen tımarların babadan oğula geçmemesi sayesinde, merkezi otoriteye rakip olabilecek yerel iktidar odaklarının ortaya çıkması engellenmiştir (Karpat; 1995: 28). Mardin e göre (1986) merkez ile çevrenin, Osmanlı siyasal ve ekonomik yaşamının temel sorunu durumuna gelmesine yol açan birçok neden vardı. Merkez ve çevre kopukluğunun kurucu öğelerinden biri, göçebeler ve kentlerde oturanlar arasındaki karşıtlık, Osmanlı okumuşlarının, uygarlığın kent ile göçebelik arasındaki bir çekişme olduğu ve göçebeliğe ilişkin her şeyin küçümsenmekten başka bir işe yaramadığı (Mardin; 1986: 111) düşüncesiydi. Osmanlı Anadolu sunun parçalanmış yapısı, onları, Sultan ve onun resmi görevlileri ile bir kez daha karşı karşıya getirmişti. Seçkin resmi görevliler ile çevre arasındaki ayrımın temelleri, ekonomik değişkenlerde de görülüyordu. Resmi görevliler, yönetici olarak geniş iktidara sahiptiler, vergilendirmeden muaftılar (Mardin; 1986: 112). Devletin siyasal ve ekonomik konulardaki denetim iddiası, kültür üstünlüğü hakkıyla da destekleniyordu. Çevrenin parçalanmışlığına ve dağınıklığına karşılık, yönetici sınıf fevkalade derli topluydu ve bu her şeyden önce önemli bir kültürel olguydu (Mardin; 1986: 113). Örneğin, bürokratik merkez ne zaman zayıflasa, yerel eşrafın başını çektiği çevre, sorumsuzca hareket edebilmiştir. Bu nedenle, merkez tarafından gerçekleştirilmiş başarıları çevrenin erozyona uğratması karşısında resmi görevlileri tetikte durmakla yükümlü kılan ilkelerin (Mardin; 1986: 114), bu düşünüş ve davranış tarzı içinde önemli bir yeri vardı. Verili bu yapı içinde, Sultan ın patrimonyal otoritesi ve güçlü devlet geleneği, sivil toplumun

17 Ümit Kurt 4 temel unsurları olan özerk ve kendi kendini destekleyebilen (self-supportive) sosyal sınıfların gelişmesini engelledi. Yukarıda çizdiğimiz tabloda, merkez ile çevre arasındaki gerginlik potansiyelinin olduğu siyasal, ekonomik ve kültürel kopukluk, imparatorluğun gerileme döneminde bu iki bloğu karşı karşıya getirerek, etkin bir tarihsel momentum haline gelecek, Cumhuriyet dönemi siyasetinde de kendini hissettirecektir. Daha önce, Osmanlı da padişahın sahip olduğu mutlak iktidara değinmiştik. Sultan ın bu mutlak iktidarı, kendisini devletin kutsallaştırılması ekseninde dışa vurur. Mutlak iktidara sahip padişahın, kendisine tamamen sadık memurları kanalı ile halkla olan ilişkisi, devletin toplum karşısındaki mutlak egemenliğinin bir tezahürüdür. Osmanlı da her memur, halkla olan ilişkilerinde padişahın elleri ve ayakları olarak birer mini-padişah idi (Heper; 1985). Siyasal kültür açısından devletin kutsallaştırılmasının en önemli sonuçlarından biri, soyut devletin ete kemiğe büründüğü yönetici kadrolar şahsında ortaya çıkan seçkinciliğin yükselişidir. Özbudun un isabetle gösterdiği gibi, Osmanlı siyasal sisteminde devlet, toplumun üzerinde, ondan bağımsız, her şeye kadir, adeta Tanrılaştırılmış bir yüce varlık olarak algılanmıştır (1990: 6). Hegelyen anlamda aşkınsal (transcendental) bir entite olan bu devletin söylemi Mardin in yerinde saptamasıyla sosyal hareketleri denetim altında tutmak, sosyal kümelenmeleri izlemek ve topluluğa sürekli düzen vermeye çalışmaktır (Özbudun; 1990: 6). Hâsılı, Osmanlı da devlet, gücü yettiği ölçüde çevresel kesimlere sivil toplum veya benzer bir statü atfetmeyi düşünmemiş; tam tersine bu kesimleri kontrol altında tutmaya çalışmış ve bu kesimlerin devlet hayatında önemli bir rol oynamasına izin vermemiştir. Osmanlı siyasal kültürünün bu (yapısal) unsurları; Cumhuriyet dönemi Türk siyasal konfigürasyonuna kadar taşınan bu yapısal dinamikler ve değişkenler; belirli metaformozlar geçirmekle beraber, devlete karşı temel güvensizlik, devlet gücünden korku, idarenin güçsüzlüğünden ve kanunların boşluklarından üst düzeyde yararlanma tutkusu ve otoriteryen devlet-toplum ilişkileri ana öğeler olarak; Cumhuriyet Türkiye sinin siyasal kültüründe de gözlenen, devletin kutsallığı, bürokratik elitizm, kendi grubundan olmayanları düşman kabul etme, muhalefete hoşgörüsüzlük, fizik gücü vurgulama (ceberut devlet nosyonu), dolgu malzemesi görevi üstlenen ideoloji ihtiyacı ve siyasal gücü mutlak olarak algılama gibi öğelerin (Heper, 1980: Toplum ve Bilim, sayı. 9 10) altyapısını hazırlamıştır. Sonuç olarak, Osmanlı nın Türkiye Cumhuriyeti ne mirası, yukarıda tasvir etmeye çalıştığımız aşkın devlet geleneğidir. Heper, tarihsel bir perspektifken hareketle bunu ayrıca kategorilendirir: Birincisi padişahta yapılanan ılımlı aşkıncı devlet geleneğidir ki buna özellikle Osmanlı nın Yükselme Devrinde ve II. Mahmut un saltanat yıllarında rastlanır. İkincisi ise, bürokraside yapılanan aşkıncı devlettir ki, bunun da örneği Tanzimat Dönemi nde görülür (1985: 91). Böyle bir strüktür ve kültür içinde toplumsal hoşgörü, siyasal etkinlik duygusu, başkalarına güven, siyasal ve toplumsal kurumlara güven gibi demokratik ve sivil toplumcu siyasal & toplumsal kültürün çekirdeklerini görmek bir hayli zordur. Zira vülgarize ederek ifade ettiğimiz, yönetenyönetilen ilişkisinin toplumsal muhayyilemizde yatan izdüşümü; yöneten-itaat eden ilişkisidir. Toplumsal-kolektif hafızamızda yer eden soyut ve kutsal devlet kavramı, bu itaat kültürünü meşrulaştırıcı ve besleyici bir işlev sağlar. Devletin siyasal alanı bu derece genişletmesi karşısında sivil toplumun alanının daralması şaşırtıcı bir gelişme değildir. Toplumun devlete karşı bir fesad yuvası olarak düşünüldüğü anlayışı, A. Yaşar

18 Sarıbay ın (1998: 27) vurguladığı üzere Cumhuriyetle geçişle merkez-kaç hale gelmemiş; tek parti dönemi, söz konusu anlayışın modern kurum, kavram ve kurallarıyla sürdürülmesi şeklinde tezahür etmiştir. Çok-partili dönem ise, devlet iktidarının sembolize ettiği Merkezde siyasal bir parçalanma (özellikle Demokrat Parti iktidarıyla) olarak, toplumu ön plana getiren bir hareket olmuştur; ama bunu yaparken bu kez devlet topluma karşı fesad (Sarıbay; 2000: 57 58) ın kaynağıdır anlayışının tohumlarını ekmiştir. Neredeyse periyodik olarak yapılan askeri müdahalelerörneğin, Mardin (1986: 130) 27 Mayıs 1960 müdahalesinin, artık değişmez bir düzenin korunmasıyla özdeşleştirilen merkez ile çevre arasındaki kopukluğu vurguladığını imlerbu anlayışı daha da koyulaştırmış ve nihayet varılan ve yaygınlaşan; bugün de hâkim olan anlayış; demokrasinin konsolidasyonunun (Sarıbay; 2000: 58), devleti dışlayan bir toplum örgütlenmesine bağlanması olmuştur. Dolayısıyla, devlet-toplum arasında kadim olan gerilim ve gerilim potansiyeli etkisini devam ettirmiş; Türkiye de demokrasiyi geliştirme mücadelesi de, bu bakımdan, basit olarak toplumdan yana olanlar ile devletten yana olanlar arasındaki çatışma/karşıkarşıya gelme ye(a) indirgenmiştir. 5 Bir Süreklilik ve Bir Kopuş: Cumhuriyet Dönemi Osmanlı nın çöküş döneminin ardından, 1923 ile kurulan Cumhuriyet ve onun kurucu ideolojisi Kemalizm, toplumsal değişim kuramları içerisinde hatırı sayılır bir yere sahiptir. Bir anlamda Türk modernleşme tarihi için mihenk taşı sayılabilecek bu yeni ve kendisinden önceki düzenden kalın çizgilerle ayrılan bir o kadar da benzeşen - atılım toplumsal ve kültürel alanda Batılılaşma tarihinin de bir tezahürüdür. Ancak Şerif Mardin in vurguladığı gibi bu toplumsal değişim kavramsallaştırılıp devletin rolü ve toplumun konumunun tanımlandığı bir topluma bakış yöntemi çevresinde gerçekleştirilmek istenmiştir. Bu sebeptendir ki, Kemalizm bir nevi topluma bakış ve toplumu çözümleme yöntemidir. Bu bağlamda Kemalizm de, topluma genel bir bakışı öncülleştiren ve makro değerlendirmelerle günlük yaşamın dinamiklerine yönelmeyi amaç edinen bir projenin izlerini sürmek mümkündür. Ancak, bu yapı Osmanlı İmparatorluğu ndaki devletin topluma bakış anlayışından ayrılmakla birlikte sultanın tek güç ve Tanrı nın yeryüzündeki temsilcisi olarak alınması - benzer olarak devletin toplum nezdinde öncül ve karar verip uygulayan yegâne mekanizma olması neticesinde toplum devlet erki tarafından tanımlanan bir topluluktan öteye geçememiştir. Buradaki öteye geçme fikrinden kasıt, elbette bir Batılılaşma projesi olarak Batı dünyasının sivil haklar ve sivil toplum fikrine yapmış olduğu vurgudur. Bunun yanı sıra, devlet toplum ilişkisinin temel bir yansıması, devletin öncüllüğü ve toplumun ikincil planda ulus-devlet olarak tanımlanması olarak değer kazanır. Bu noktada, devlet, yine Şerif Mardin in de ifade ettiği gibi devletin öncüllüğü ilkesi çerçevesinde bir kurum olmasının yanı sıra aynı zamanda toplumu tanımlayan bir siyasal ilke, yeni yeni filizlenmeye başlayan bir felsefi konum olarak da anlam bulur. Keza, hâkim ve aktif bir devlet karakterinin ulus ile birleşme idealinden bahsetmek yanlış olmaz. Buradan hareketle denilebilir ki: Devlet, toplumsal değişimin aktif öznesi, toplumsal yaşamın planlayıcısı, güvencesi ve dönüştürücüsüdür. (Kahraman; Doğu Batı, Sayı:2, 2004: 73). Bu noktada, Batılılaşma denilen hadise salt Osmanlı dönemi geleneksel toplum anlayışının Batı nın normları çerçevesinde modern topluma geçişinden ziyade, devletin mutlak egemenliği ölçüsünde ulus-devlet merkezli olarak dönüştürmeye tekabül etmektedir. Ayrıca, Ernest Gellner in de ifade

19 Ümit Kurt 6 ettiği gibi bir modernite projesi olarak alınabilecek Kemalist ideoloji siyasal düzeyin ve toplumun modernleşmesini devlet ile bağlantılı gören ve kendisinin meşruluğunu devleti mutlak otorite görmesiyle sağlayan bir yapı ihtiva eder (Gellner; 1994). Organik Toplum yaratma idealinin ulus ve devlet birliği ilkesi ekseninde hareketidir bir anlamda bu proje. Fakat nereden bakılırsa bakılsın, bu düşüncenin temelinde sosyolojik bir izdüşüme rastlamak pek mümkün değildir. Nitekim devlet-kamusal yarar fikri üzerinden ivmelenen bir siyasal düşünce, bir siyasal toplum anlayışına dayandığı fikri gayet önemlidir. (Gellner:1994) Bunun bir sonucu olarak belli bir grup ya da sınıfın öne çıkmasından öte yeniden yaratılmak istenen toplum anlayışının kamusal çıkarlar çevresinde farklı iş alanları yaratarak oluşturulmak istenmesinden söz edilebilir. Dolayısıyla organik toplum fikri esasen işaret ettiği modern toplum fikrinin bir derece ötesine geçip devlet öncüllüğünde ve hizmet tabanlı bir anlayışla biçimlenir. (Keyman; 1997) Öte yandan, organik toplum fikrinin bir başka bileşeni olarak anlam bulan vatandaşlık anlayışı Kemalist modernite projesi içinde bir taraftan devlet ile birey arasındaki ilişkiyi ifade ederken, diğer taraftan da Batılılaşma yolunda kültürel bir nesne olarak ifade edilebilecek kimlik durumuna vurgu yapar. Bu anlamda Ayşe Kadıoğlu nun (1998) ifade ettiği gibi salt bireysellikten söz edilemeyecek, fakat modernleşme sürecine uyum sağlaması beklenen bir taşıyıcı olarak vatandaştan söz edilebilir. Sonuç olarak, Batı normlarında anlaşılabilecek birey kültünün gelişiminde sivil haklar temelli bir gelişimin neden sorunsal bir görünüm arz ettiği, çıkış noktasını rasyonalizm/pozitivizm olarak belirleyen toplumu dönüştürme projesinin toplumu çağdaşlaştırma yolunda Hasan Bülent Kahraman ın da ifade ettiği gibi kurucu bir benlik kabulünden çok bireyi devlet erki ile tanımlama yolunun seçildiği bir anlayış göz önüne alınarak anlaşılabilir. Nitekim bireyden topluma ve sivil haklardan devlete doğru giden bir anlayış temelinde değil, topluma rağmen toplum için fikri ile bir makro-düzeyde toplumu anlama ve çözümleme yöntemine dayanmaktadır (Kahraman, Keyman; Doğu Batı, Sayı 2, 1998: 75 88). Elbette, bunun genel anlamda toplumda ve spesifik anlamıyla birey üzerindeki etkisi sorunlu bir yapıyı ihtiva eder. Henüz Osmanlı nın virane düzeninden yeni çıkıp bu tarz bir modernleşme ideali ile karşılaşan toplumda, bireyin devlet öncüllüğünde temel hak ve özgürlükler ile tanıştırılması, yine devlet güdümünde bir yaptırım ve tabiri yerindeyse tepeden inme bir zorlamadan farksızdır. Bilinen bir gerçeğin ışığında denilebilir ki, özelde birey ve genel olarak toplum fikrinin haklar nezdinde yeniden yapılandırılması bu tarz bir uygulama ile amaçlanan dönüşüm fikrine oldukça uzaktır. Bu noktadan hareketle, modernleşmenin bir anlamda çözülme, çatışma ve çeşitli gerginliklerle geleneksel yapı ile karşılaşması kaçınılmazdır. Bu karşılaşma, salt karşılaşmanın ötesinde bir karşıtlığa tekabül eder. Buradan toplumsal yapının çözülmesi değil, değişmesi anlaşılmalıdır. Denilebilir ki, Çözülen şey toplumsal yapı değil, geleneksel toplumun bütünlüğüdür. (Kongar; 1981: 231). Bu noktada modernleşme süreci içerisinde toplumun geleneksel olanı belli noktalarda terk edip yeni bir takım değerlerle tanışmasının siyasal yapıdaki değişikliklerle paralel gittiği gözlemlenebilir. Amitai Etzioni nin (1970) ifade ettiği gibi toplumlar siyasal anlamda iki değişken ile sınıflandırılabilir. Bunlardan ilki denetim, diğeri fikir birliği (consensus) dur. Denetim, yönetici seçkinlerin ki bu Cumhuriyet Türkiyesi için Kemalist elit gruba tekabül eder, toplumsal birimler üzerindeki gücüdür. Fikir birliği ise denetim işlevini üstlenen bu yönetici seçkinlerin, üzerinde uyguladıkları toplumsal bi-

20 rimlerin tercihleri arasındaki uygunluktur. Bu şekilde bakıldığında, toplumun çeşitli grup ve sınıfları her ne kadar Cumhuriyet in ilk dönemleri ve genel olarak Türk siyasal tarihinde belli bir sınıf anlayışından söz etmek mümkün olmasa da - arasındaki fikir birliği arttıkça, yöneticilerin denetimi, yani devletin baskısı azalır. Devletin denetim fonksiyonunu gerçekleştirirken kullandığı üç temel güçten bahsedilebilir. Bunlar zorlayıcı güç (coercive power), yararcı güç (utilitarian power) ve kuralcı güçtür (normative power). Temeli şiddet ve şiddet araçlarının kullanımına dayalı zorlayıcı güç diktatör bir anlayıştan izler taşır. Yararcı güç, mal ve hizmetlerin ödül ve ceza temelinde dağıtımını esas alarak kullanılır ve yine devletin toplumun genelinden istedikleri yapmasını beklemesiyle ilişkilendirilebilir. Son olarak, kuralcı güç özünde sembollere dayalı, bireylerden yapılması ve yapılmaması gereken hareketleri kurallara dayanarak ifade ettiği güçtür ki bu üçünden zorlayıcı güç bireyi toplumdan en çok yabancılaştıran güç olarak öne çıkarken; kuralcı güç bu yabancılaşmanın en az yaşanacağı bir duruma vurgu yapar. (Etzioni: 1970) Bu sınıflandırmadan hareketle Kemalist devrim ile filizlenen yeni Türkiye Cumhuriyeti nin kurucu ideolojisinde bir anlamda her üç yapıdan da izlere rastlamak mümkündür. Fakat demokratik bir ideal doğrultusunda bireytoplum fenomeninin birbiriyle kaynaşıp bütünleşmesini ve yukarıda da ifade edildiği gibi toplumun Osmanlı dan alınan geleneksel tipolojisinden modern olana geçişi öngören bir düzenin daha çok kuralcı güç fikrine odaklanması öngörülebilir. Ancak bunun ne derece etkili biçimde kullandığı tartışmaya açık bir konu olarak bugün dahi varlığını sürdürmektedir. Türk siyasal yapısı Osmanlı toplumsal anlayışından benzer öğeler devir almıştır. Görünürde Türkiye Cumhuriyeti siyasal 7 olarak Osmanlı İmparatorluğuna tam bir tepki olarak gözükse de, İmparatorluktan Cumhuriyet e geçişte bir devamlılıktan da söz etmek yanlış olmaz. Toplum yapısını devletçi-seçkinci bir görüşle tepeden inme düzenleme geleneği, temelde İmparatorluk döneminde başlayan batılılaşma çabalarının yöntemsel uzantısından farklı değildir. Ancak, İmparatorluğun dinsel-geleneksel egemenlik kaynağı, Cumhuriyet döneminde halk egemenliği kavramı ile yer değiştirmiştir. Niyazi Berkes in çağdaşlaşma ya da laiklik dediği bu durum Cumhuriyet dönemindeki Batılılaşma çabalarının imparatorluk döneminden farkını belirler (Berkes; 1973: 461). Bu bağlamda, Cumhuriyet Türkiye si egemenliğin kaynağını halka dayandıran bir siyasal anlayışın toplumu biçimlendirmesine çaba göstermiştir. Bunun yanında, egemen bir devlet ve iyi örgütlenememiş ve siyasal hayatta etkinliği kısıtlı bir çevre adına hareket eden seçkinlerin, Türkiye nin kendine özgü siyasal yaşamında karşı karşıya gelmesi Osmanlı dan sonra süregelen bir gelenekmişçesine yeni Türkiye Cumhuriyeti nde de etkisini gösterir. Metin Heper bu durumun sonuçları olarak iki açılımı öngörür: Birincisi, siyasal mekanizmanın oluşma sürecinde farklı çıkar gruplarının birbiri ile karşı karşıya gelmemesi ki bu da siyasetin işlevsel olarak devreye girmemesidir. İkincisi ise Avrupa da gelişen asilzadeler, ruhban sınıfı ve avamdan oluşan estate geleneğinde olduğu gibi, adı geçen bu sınıfların her biri için tanımlanan yasal yetki alanlarının Türkiye de gerçekleştirilememiş olmasıdır (Heper: 2006). Bu eksiklikler sebebiyle Osmanlı daki yerel seçkinler gibi, yeni Türkiye Cumhuriyeti nde de sosyoekonomik gruplar yatay ilişkiler geliştirememişlerdir. Özellikle siyasal etkinliğe sahip toplum kesimlerinin bulunmayışı, devlet toplum ilişkisinde ılımlılık ve zaman zaman ödün vererek uzlaşma durumlarının olmayışı

21 ve buna istinaden çoğunluğun azınlığa hak tanımadan, araçsal bir bürokratik gelenekle Osmanlı dan devir aldığı tepeden inme yapıyı devam ettirmesi siyasal parti ağırlıklı siyasal rejim fikrini öne çıkarmıştır. Burada kastedilen, toplumun katmanlarına nüfuz edebilme kapasitesine sahip olmayan, toplum ağırlıklı değil, parti ağırlıklı bir siyasal yapının oluşturulmaya çalışılmasıdır. Nitekim siyaseti etkileyebilecek örgütlenmiş bir toplum yapısının yokluğunda ve batılı anlamda bir sivil toplumun eksikliğinde Demokrat Parti halkçı bir siyaset ile bunu kullanmış, doğrudan doğruya halkı muhatap alıp din ve geleneksel sembolleri kullanıp, toplum kesimlerinden bağımsız olarak ortaya attığı politikalar ile bir etki alanı yaratmaya çalışmıştır (Dodd; 1983: 81). Bu açıdan bakıldığında, 1950 ile gelen Demokrat Parti zaferi, Cumhuriyet in ilanından bu yana süregelen egemen Halk Partisi iktidarının da el değiştirmesiydi. Ancak bunu salt bir parti değişikliği olarak almaktansa, Demokrat Parti nin içinde barındırdığı çıkar grupları nezdinde incelemek daha doğru olacaktır. Keza, Bernard Lewis in (2001) belirttiği gibi, Anadolu nun köy bölgelerindeki toprak sahipleri ve zengin köylüler hâkim gruplar konumunda iken, Kemalist devrim ile köklü değişikliklerle yüz yüze geldiler. II. Mahmut ve Tanzimat devlet adamları gibi Atatürk de kararlı bir merkeziyetçiliğin izlerini sürmüş, büyük mülkleri parçalamak için kararlı bir çaba göstermiştir. Özellikle Toprak Reformu Kanunu ile kızgınlıkları iyice ayyuka çıkan toprak ağaları Halk Partisi ne olan tepkilerini dile getirmişler, bununla da kalmayıp bu kanundan somut bir çıkar elde edemeyeceği öngörülen köylüleri de saflarına dâhil etmişlerdir. Ayrıca, 1940 lardan itibaren büyüme eğilimi içerisinde olan dini hareketlerin de 1920 ve 1930 larda Atatürk tarafından uygulanan zorunlu laikleştirme hareketinden ötürü de kendilerini bu gruba dâhil edip Halk Ümit Kurt 8 Partisi nin karşısında bir tutum sergiledikleri gözlemlenebilir (Lewis; 2001). Bunun yanı sıra, Cumhuriyet in kuruluşundan itibaren filizlenmiş ticari ve sınaî orta sınıf, demokrasi ve serbest teşebbüs adına Halk Partisi ve onun temel politikası devletçiliğe başkaldırmış, girişimcilik fikrinden dem vuran ve Batı odaklı kapitalist ekonomi fikrine sadık bir ekonomi vadeden Demokrat Parti tarafında olmayı seçmişlerdir. Bu konjonktürde yapılan seçimlerde Demokrat Parti nin başarısı gelmiş, toplumda bu değişim adeta sevinç ve toplumun farklı katmanlarından bireylerin içlerinde Halk Partisi ne karşı büyüttüğü tepki ile dışa vurulmuştur. O döneme dair Bernard Lewis in verdiği örnekler ilginç olmakla birlikte bir o kadar da düşündürücüdür. Ankara da Tacüddün camiinde bir vaiz Cuma namazında, Türkiye yi Allahsız Halk Partisi nin idaresinden kurtardığı için Allah a şükretti ve Bursa yakınında bazı köylüler büyük mülkleri bölmeye başladılar ve ne yaptıkları sorulduğunda şimdi demokrasi var! karşılığını verdiler. İstanbul taksi şoförleri polislere burun kıvırdılar ve emirlerine uymayı reddettiler ve polislerin kendileri bile ellerinde hala ne gibi bir yetki kaldığı konusunda şüpheye düşmüş göründüler. (Lewis; 2001: 317). Bazıları tarafından bu olay Türk tarihinin en büyük kansız devrimi olarak addedilse bile peşi sıra gelen askeri müdahaleler ve demokrasi anlayışı ile hiç de uyuşmayan uygulamalarla, Türkiye nin gelişme ve ilerleme yolunda hala birçok engel ile karşı karşıya olduğu anlaşılmıştır. Türkiye de Devlet - (Sivil)toplum Arasındaki İlişki: Gerilimin toplumsal planda dönüşebilme kapasitesine ve koşullarına bağlamsal bir bakış. Türkiye nin demokratikleşme sürecinde, devletten özerk; ama ona yabancılaşması

22 9 zorunlu olmayan bir yapı olarak sivil toplumun rolüne ve devlet-(sivil)toplum ilişkisinin kimyasına ilişkin tartışmalarda, demokratik bir sivil toplumun varlığı için devlet-toplum ilişkilerinin demokratikleşmesi sorunsalı hatırı sayılır bir konumdadır. Bu sorunsalın tarihsel, sosyolojik ve en önemlisi zihinsel arka planında, yukarıda Osmanlı-Cumhuriyet devlet geleneği ekseninde; belirgin entelektüel ve zihinsel kopuşlar içermekle birlikte, açımlamaya çalıştığımız siyasal kültür, siyasal sistemin ve kurumların işleyişi ve devletin yeniden kurgulanması gibi unsurlar yatar. Türkiye de, devlet ve (sivil) toplum arasındaki gerilimli ilişkinin dönüşebilmesi için öncelikle Türk siyasal kültüründeki siyaset kavramına atfedilen pejoratif anlam ve algıların toplumsal planda dönüşmesi elzemdir. Bunun içinde siyasetin toplum tarafından başlı başına bir sorun haline getirilmesi gerekir. Siyasetin güdük kalmadığı, siyasetin sadece bürokratik entelijansıya ve siyasal elitlerin tekelinde bir eylem olmadığı; tam tersine toplumun siyasete etkin katılım sayesinde, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin güçlendirilmesi ve devlet kurumları ile sivil toplum kurumları arasındaki işbirliğinin artırılması ile beraber yönetimin keyfiliğinin de büyük ölçüde engellenebilineceği fikri geliştirilmelidir. Devlet ile toplum arasındaki ilişkinin önemli boyutlarından biri bu ilişkinin ideolojik bir zemin üzerinden yürütülmesi sorunu olarak değerlendirilebilinir. Bu ideolojik zeminin sağlamlaştırılmasında ve kendini üretmesinde ordunun dikkate değer bir rolü vardır. Ordu, Türk siyasal yaşamında ne kadar etkin olduğunu sivil siyasete muhtelif müdahaleleriyle göstermiştir. Bu bağlamda, ordu basit olarak, devletin hükümranlık hakkının ve fiziki varlığının garantörü olan kurumdur (Cizre; 1997: ). Bu aynı zamanda ordunun ideolojisinin meşruiyet zemindir. Dolayısıyla, Türkiye örneğinde gözlendiği üzere, devletin kurumlarından biri olarak ordu ideolojik meşruiyet alanına saldırı olarak nitelendirildiği olaylar karşısında aktif siyaseti belirlemekten geri kalmamıştır. Devlet ile toplum arasındaki ideolojik bir zemin üzerinden yürütülen bu ilişkinin toplumsal düzlemde böyle bir zeminden çıkarılarak, siyasal meşruiyetin sivil bir kaynağa dayandırılması gereklidir. Bu açıdan bakıldığında, devlet ve sivil toplum arasında demokratik ilişkinin tesisinin, ancak hiç bir toplumsal kesimin hâkim iktidar olmaya yönelmemesiyle, dolayısıyla hiç bir hâkim ideolojinin veya tek bir hakikatin rehberliğine ihtiyaç duyulmamasıyla (Sarıbay; 1998: 29) kayıtlı olduğu anlaşılır. Devlet ile toplum arasında çoğulculuk ve farklılıkların özgür ve özerk bir biçimde geniş çaplı bir uzlaşma oluşturması ve demokrasinin pekiştirilmesi hem toplumun hem de devletin yeniden yapılandırılmasına gönderme yapar. Türkiye de devlet-toplum ilişkisi genellikle devlet geleneği üzerinden açıklanır. Demokrasinin ve sivil toplumun yeterince gelişememesinin nedeni, güçlü devlet geleneğinin baskınlığına bağlanır. Kemalist modernleşme ve batılılaşma projesi de dâhil olmak üzere, bu belirleyici ve merkezi devlet geleneğinde toplum yukarıdan aşağıya, sosyal bir mühendislik anlayışıyla ve pozitivist bir ideolojinin yardımıyla düzenlenmesi ve değiştirilmesi gereken bir organizmadır (nesnedir). Burada, devlet toplumun özgür irade ve seçimleriyle biçimleyeceği bir siyasal aygıttan ziyade, toplumu kendi hâkimiyeti ve meşruiyeti içinden biçimlendirecek bir aygıt işlevini üstlenmiştir. Modernleşmenin gerek geç Osmanlı gerekse erken Cumhuriyet döneminde, devlet eksenli, devletin meşrulaştırılması ve işlevselleştirilmesi gibi bir ereğe dönüşmesini H. Bülent Kahraman şu şekilde açıklar: bu ereğin, özellikle devletin işletilmesine dönük yanıyla daima kurumsalı zihinsele önceleştireceği de anlaşılmaktadır;

23 çünkü son tahlilde aklın ve belli bir epistemolojinin kendiliğinden oluşumu devletin kabul edemeyeceği, kendi işlevselliğini ve varlık nedenini değilleyen bir yaklaşım olacaktır (2002: 241). Buradan hareketle, devlet-toplum arasındaki çatışma temelli ilişkinin toplumsal düzlemde dönüşmesi için, devlet ve toplumun epistemolojik anlamda zihinselli, kurumsallığa önceleyen bir modernite tasavvuru (araçsal olmayan bir modernite paradigması) etrafında yeniden yapılandırılmalıdır. Bu yeni yapılandırmada, devletin kendisi sivil toplum kurmaya çalışmayacak, toplumla olan ilişkisi demokratik temeller üzerine oturacaktır. Bu sayede, Türkiye özelinde devlet-toplum ilişkisinin sorun boyutlarından en başatı olan güçlü devlet geleneğinin toplum üzerindeki müdahaleci tavrı, birey ve toplum üzerindeki düzenleyici, tanzim edici ve merkeziyetçi mantığı toplumsal planda dönüşerek, toplumun özgür irade ve seçimleriyle biçimleyebileceği bir siyasal aygıt haline gelecektir. Bu da devletin, toplumu ortak iyiye ulaştırmak, refaha ve güvene kavuşturmak adına bir araç olmasını sağlayacaktır. Böylece, (sivil) toplum devletin vesayeti ve denetimi altından değil, gönüllü ve kendiliğinden örgütlenmiş, kendi kendine sürdürülebilen ve devletten özerk bir şekilde var olan, paylaşılan ortak değerlere sahip, hukuki bir düzen içinde işleyen örgütlü sosyal yaşam alanı olarak (Diamond; 1991: 208) ele alınacaktır. Zira devlet ne kadar güçlü olursa olsun, demokratik sivil toplumun temelini oluşturan demokratik değerleri yukarından aşağıya topluma yükleyemez, bu değerler devletin kontrolünde ve güdümünde olan bir toplumda hayat bulamaz. Şerif Mardin (1991) bu demokratik değerlerden bahsederken, bunların demokrasinin etik ve bir anlamda normatif ilkeler olduğunu ve bunların yaygınlaştırılmasına öncülük edecek demokratik sivil toplumun, yaratıcı ve aktif bir Ümit Kurt 10 muhalefetin varlığının önemine işaret eder: hem halk çoğunluğunun ve hem de seçkinlerin gözünde [yaratıcı muhalefetin] meşruiyet kazanabilmesinin şartı, hoşgörünün Türk toplumunun fonksiyonel bir bütünü olmasına bağlıdır (Mardin; 1991: 192). Devlet-toplum arasındaki tarihsel karşıkarşıya gelmelerin, aktif ve potansiyel gerilimlerin toplumun serencamında dönüşebilmesi adına yapılması mümkün bir diğer toplumsal açılım köklü bir geçmişe sahip, topluma yabancı ve otoriter bir reformcu karaktere sahip olan bürokrasi üzerinde halka açık denetim mekanizmalarının kurulmasıdır. Böyle bir çaba, toplumsal sorumluluk ilkesinin ve kamusal hizmet etiğinin yerleştirilmesine yardımcı olacak ve bu sayede toplumun devletin tüm eylem ve işlemlerinin sahiplenmesi bilinci de kök salacaktır. Bu, devletin meşruiyetini de derinden etkileyen ve onu güçlerinden bir gelişmeye de kapı açacaktır. Sonuç Yerine Türkiye de devlet-(sivil)toplum ilişkisinin dinamikleri ve temelleri Osmanlı tarihsel arka-planı incelenmeden tam olarak kavramak zordur. Bu minvalde, Türk toplumsal yapısının temel karakteristiği bürokratik yönetim geleneği (Heper; 1986) olarak nitelenmektedir. Bu özellik, Cumhuriyet e geçişte de sürmüştür. Bu yapıda bürokrasi toplumsal grup ve sınıflardan ayrı olarak varlığını sürdürme ve özerkleşme peşinde olmuş ve demokratik gelişmelere rağmen devlet içindeki etkin ve nüfuzlu yerini muhafaza edebilmiştir. Çok partili döneme geçişle birlikte bu yönetim geleneğine ve bu yönetim geleneğinin modernite ethosuna (tek parti dönemi modernite perspektifi-tek parti eliyle modernleşme (Tuncay; 1999)- bir anlamda tepki olarak siyasal arenada palazlanan örgütlü muhalefet (Demokrat Parti) toplumsal hareketliliği artırmış ancak bu geçici bir si-

24 11 yasal tazyik olmuş; modernleşmenin öncüsü rolünü kendilerine veren asker-bürokrat elitler tepeden inmeci modernleş(tir)me mantığı çerçevesinde siyasal alana periyodik müdahalelerde bulunmuştur. Türkiye nin demokratikleşme sürecinin kırılma noktalarını oluşturan her müdahale; başka bir deyişle her restoratif hareket sonrasında devlet-sivil toplum ilişkisi yeniden belirlenmiştir. Daha önce de imlendiği gibi; Batı da sivil toplumun evrimi, feodal sistem içinde kentsel unsurların özerklik taleplerine kadar uzanır. Toplumsal sözleşmeye dayalı böyle bir devlet-toplum ilişkisini Türkiye de görmek mümkün değildir. Şüphesiz, bu çeşit bir yaklaşım bizi oryantalist bir yönelime götürmemelidir. Zira Batı daki gibi pozitif hukuka dayalı bir sosyal sözleşme geleneğinin Türkiye de tarihsel ölçekte var olmamasının sebeplerini, Osmanlı-Türk siyasal geleneği ve bu geleneğin kalıntılarını taşıyan Cumhuriyet Türkiyesi nin yapısal genlerinde aramak ve analiz etmek gerekmektedir. Devlet-toplum ilişkisi bağlamında dikkat çekmek istediğim bir diğer unsur, özel mülkiyet ilişkilerinin gerek toplumsal ilişkilerde, gerekse devlet-sivil toplum ilişkisinde öncelikli bir parametre olmadığıdır. Özellikle, 1990 larda Türkiye de devlet ile toplum arasındaki kopukluk ve gerilimli ilişki küreselleşme olgusunun getirdiği toplumsal gelişmelerden etkilenerek daha demokratik ve sivil bir mecraya evrildi. Bu yönelimi, Türkiye nin AB ye üyelik sürecinde Kopenhag siyasi kriterleri çerçevesinde gerçekleştirmiş olduğu demokratik-hukuksal-anayasal reform paketleri izledi. Böyle bir izlekte, Türkiye nin AB ye üyelik süreci devlet ile toplum arasında, gerilimden uzak ve daha demokratik bir ilişki düzleminin gelişmesi bağlamında; ikinci bir modernleşme projesi olarak tasavvur edilebilir. Ancak, bu noktada, asal öneme haiz nokta, AB nin bir modernleşme projesi olarak, var olan rejimin parametrelerini doğrudan ve radikal bir biçimde değiştiren; araçsal olmaktan ziyade, zihinsel modernleşmeyi kurumsal (biçimselformel) modernleşme algısına öncülleyip öncüllemediğidir.

25 Kaynakça Akat, Asaf Savaş. Sosyal Demokrasi Gündemi, İstanbul: Armoni Yayınları, 1991, s Avcıoğlu, Doğan. Türkiye nin Düzeni (Dün-Bugün-Yarın), Ankara: Bilgi Yayınevi, 1968, s Clement, H. Dodd, The Crisis of Turkish Democracy, Beverley, England: The Eothen Pres. 1983, s. 81. Cizre, Ü. (1997). The Anatomy of the Turkish Military s Political Autonomy, Comparative Politics, 29 (2): Etzioni, Amitai. Toward a Macrosociology, Theoretical Sociology, (der), McKinney, J. ve Edward, A. Tiryakiyan, (New York; Appleton-Century-Crofts, 1970). Gellner, Ernest. Encounters with Nationalism, Oxford: Blackwell, Gouldner, Alwin. W. The Two Marxism, NY: Oxford Univ. Press, 1980 Heper, Metin. The State Tradition in Turkey, State and Society. Walkington, England: The Eathen Press, 1985: Chapter 5, s. 91. Heper, Metin. (1980). Osmanlı Siyasal Hayatında Merkez-Kenar İlişkisi, Toplum ve Bilim, sayı: İnalcık, Halil. Ottoman Methods of Conquest, Studia Islamica: 1954, Fasc. 2. İnalcık, Halil. Tarihsel Bağlamda Sivil Toplum ve Tarikatlar, Der. Fuat Keyman, Ali Yaşar Sarıbay, Kürselleşme Sivil Toplum ve İslam, Ankara: Vadi Yayınları, 1998: 74. İnalcık, Halil. The Rise of the Ottoman Empire, Der. Şerif Mardin, Türk Siyasasını Açıklayabilecek Bir Anahtar: Merkez Çevre İlişkileri, The Cambridge History of İslam, 1970: Kadıoğlu, Ayşe. (1998). Citizenship and Individuation in Turkey: the Triumph of Will over Reason. CEMOTI, 26: Kahraman, H. B. (2002). Avrupa: Türk Ümit Kurt 12 Modernleşmesinin Xanadu su, Liberalizm, Devlet, Hegemonya, Der. E. Fuat Keyman, (İstanbul; Everest Yayınları, 2002), s Kahraman, H.B. and Keyman, Fuat (1998). Kemalizm, Oryantalizm ve Modernite, Doğu Batı, Sayı:2, s Karpat, Kemal. Kimlik Sorununun Türkiye de Tarihi, Sosyal ve İdeolojik Gelişmesi, Haz. Sabahattin Şen, Türk Aydını ve Kimlik Sorunu, İstanbul: Bağlam Yayıncılık, 1995: 28. Kongar, Emre. 21. Yüzyılda Türkiye: 2000 li Yıllarda Türkiye nin Toplumsal Yapısı, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1998 Kongar, Emre. Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1981, s Larry, Diamond. Demokrasinin Üç Paradoksu, TDV Aralık Bülteni, 1991, s Lewis, Bernard. The Emergence of Modern Turkey, London: New York [etc.]: Oxford University Press, c2001, s Mardin, Şerif. Türk Toplumunu İnceleme Aracı Olarak Sivil Toplum, Der. Mümtaz er Türköne, Tuncay Önder, Türkiye de Toplum ve Siyaset-Makaleler 1, İstanbul: İletişim Yayınları, 1990: 20. Mardin, Şerif. Yenileşme Dinamiğinin Temelleri ve Atatürk, Der. Mümtaz er Türköne, Tuncay Önder, Türkiye de Toplum ve Siyaset-Makaleler 1, İstanbul: İletişim Yayınları, 1990: 179. Mardin, Şerif. Türk Siyasasını Açıklayabilecek Bir Anahtar: Merkez Çevre İlişkileri, Der. A. Yaşar Sarıbay&E. Kalaycıoğlu, Türk Siyasal Hayatının Gelişimi. İstanbul: Beta Yayım, 1986: Mardin, Şerif. Sivil Toplum, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, İstanbul: İletişim Yayınları, Türkiye de Toplum ve Siyaset: Makaleler 1. Cilt 7, 1983, s Mardin, Şerif. Tanzimat tan Sonra Aşırı Batılılaşma, Türkiye Coğrafi ve Sosyal

26 Araştırmalar, (der) Tümertekin, Mansur, Benedict. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Mardin, Şerif. (1971). Ideology and Religion in the Turkish Revolution, International Journal of Middle East Studies 2(3): Mete Tuncay, Türkiye Cumhuriyet inde Tek Parti Yönetiminin Kurulması, Ankara: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Metin Heper, Türkiye de Devlet Geleneği, İstanbul: Doğu Batı Yayınları: Metin Heper, Türkiye de İslam, Siyasal Sistem ve Toplum, Türk Siyasal Hayatının Gelişimi, Çeviren. Ersin Kalaycıoğlu, A. Y. Sarıbay İstanbul, Niyazi Berkes, Türkiye de Çağdaşlaşma, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1973, s.461 Özbudun, Ergun. Development of Democratic Government in Turkey: Crisis, Interruptions and Reequilirations, Der. Ergun Özbudun, Üstün Ergüder, Kalaycıoğlu, E. Turan, İ. Perspective on Democracy in Turkey, Ankara: Turkish Political Science Association, 1998: 2 4. Özbudun, E. (1990). Türkiye de Siyasal ve Kültürel Demokrasi, Türkiye de Demokrasi ve Demokrasi Kültürünün Gelişmesi, Haz. Hüsnü Erkan, İzmir: Türk Demokrasi Vakfı, 1990: 6. Sarıbay, Ali Yaşar. Kamusal Alan, Diyalojik Demokrasi, Sivil İtiraz, İstanbul: ALFA Yayım, 2000, s Sarıbay, Ali Yaşar. Siyaset, Demokrasi ve Kimlik, Bursa: ASA Kitabevi, 1998, s. 27. Sparks, Colin. and S. Splichal (Eds.), Civil Society and Information Society as Guarantors of Progress, West Lafayette: Purdue University Press, 1994, s , Şerif, Mardin. Türkiye de Muhalefet ve Kontrol, Çeviri. Fahri Unan, Türk 13 Modernleşmesi-Makaleler 4, İstanbul: İletişim Yayınları, Timur, Taner. Osmanlı Toplumsal Düzeni, Ankara: İmge Kitabevi, 1994, s Timur, Taner. Türk Devrimi, Tarihi Anlamı ve Felsefi Temeli, Ankara: Siyasal Bilgiler Fakültesi, 1968, s Tosun, Gülgün Erdoğan. (2001), Demokratikleşme Perspektifinden Devlet-Sivil Toplum İlişkisi, İstanbul: Alfa Yayınları, 2001, s

27 ????????????????????????????? 14

28 SYRIA AND TURKEY RELATIONS: THE CHANGING FACE OF TURKISH FOREIGN POLICY Suriye ve Türkiye İlişkileri: Türk Dış Politikasının Değişen Yüzü Dinçer Özer * ÖZET Bu makale, Türkiye nin en uzun kara sınırına sahip komsusu Suriye ile karşılıklı gelişen ilişkilerin analizini yapmayı amaçlamaktadır. İlk olarak bu çalışmada, Türkiye nin yönetici elitinin Suriye ye karşı iyimser ve yapıcı olan yeni dış politikası tartışılmaktadır. İkinci olarak, Türkiye nin Suriye ile olan ilişkilerinin tarihsel sureci kısaca açıklanacaktır. Son olarak, Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin kapsamlı bir analizinin yapılabilmesi için önemli bir soru cevaplanmaya çalışılacaktır: Neden Suriye ye karşı Türk dış politikası Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde değişti? Bu çalışmada da öngörüldüğü gibi, Türkiye- Suriye ilişkileri Osmanlı dönemine kadar gitmektedir, dolayısıyla bu uzun sureci açıklayabilmek, tarihsel mirasla bütünleşebilmek ve günümüzdeki ilişkilerin analizini yapabilmek için kapsamlı bir çalışmaya gerek duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Türkiye, Suriye, Türk Dış Politikası, Soğuk Savaş ve Ortadoğu, Adalet ve Kalkınma Partisi. ABSTRACT This article seeks to analyze the improving relations between Turkey and Syria, a neighboring country with the longest land border, and the dynamics of the mutual relations. First, the article argues that Turkey s new policy towards Syria has become optimistic and constructive as a worldview of Turkey s governing elite. Secondly, the historical process of the relations with Syria will be described briefl y in this study. And lastly, an important question will be answered to provide a comprehensive analysis of the relations between Turkey and Syria: Why Turkish foreign policy towards Syria has changed during the Justice and Development Party period? As hereinafter provided, Turkish-Syrian relations go back to the Ottoman era, so to explain this long period; a comprehensive study is required to integrate the historical legacy to the analysis of the relations in the contemporary era. Key Words: Turkey, Syria, Turkish Foreign Policy, the Cold War and the Middle East, Justice and Development Party. * Graduate(MA) Student in Public Administration, Fatih University, İstanbul, Turkey. 15

29 Dinçer Özer Introduction Turkey has become one of the countries which determine the bulletin about the Middle East because of two reasons: the traditional Middle East policy which was inherited from the Ottoman State and the consequence of the reformation in the region by the international dynamics. Especially the secular and democratic structure of the Turkish Republic has been the main factor determining its policy in this region. Turkey s history in the region and its influence has still been continuing and as a result, it has become an indispensable country in the Middle East. This situation has made Turkey to be ready for an unexpected formation in the region and to determine a thorough foreign policy for the region. First of all, Turkey strategically occupies a very important geography which connects Asia and Europe. Turkey is economically the twenty-first biggest country in the world. Moreover, it is an important actor in Europe with regard to its economy and population. Turkey, as a secular country with overwhelming Muslim population, is governed by participating democracy, thus it is a permanent factor for the stability of the region. The unchangeable truth is that Turkey has been applying and following a Pro-Westerner Policy since the foundation of the Republic, and has been trying to be a member of the economic, political and security foundations of the West, alongside being a Middle Eastern country. Although Turkey has continuously followed a pro-westerner policy trying to avoid itself from the unstable geography, it has not been able to prevent itself from the continuous influence of the events in the region which have an important place in the international system and the world politics. On the other hand, one of the most important Middle Eastern countries from Turkey s perspective will remain Syria, where problems of water, political ambition, religion, boundaries, and the PKK are factors. 1. The Fundamentals of Turkish Foreign Policy The basic elements of the Turkish state identity were mainly constructed in the early Republican era, when the founding fathers of the Republic applied a reform project to create a civilized and modern nation (Aras ve Koni, 2002: 47 58). This emerging new identity --later called the Kemalist identitywas the product of a pragmatic-eclectic ideology that took shape on an international level in the 1920s and 1930s. It was inspired by Comtean positivism adopted by certain Ottoman intellectuals at the end of the l9th century, as well as the process of westernization initiated during the same period. This project was basically a modernization project dependent upon the three pillars of nationalism, westernization and secularism. In this vein, the foundational elements of the Kemalist identity were the abandonment of the Ottoman past, the termination of Islamic power in the public sphere -preventing it from functioning as a source of political legitimacy- an understanding of citizenship that excludes non-muslim minorities, all within an ethnolinguistic and territorial conception of state. While clamoring for increased modernization and Westernization so as to elevate Turkey to the economic level of the civilized world, official identity, at the same time, has been the source of distrust and a latent enmity towards the West inherited from the Ot- 16

30 toman administrative elite. Any careful analyst will recognize that official identity has been shaped not by limited westernization but through praxis of a third world nationalism deeply influenced from the 19th century nation-state model of Europe (Aras ve Koni, 2002: 47 58). Although the official identity was projected as a civic one, the burden of the Ottoman imperial past and Kurdish rebellions in early periods of the republic led to a shift to ethnic nationalism exclusively based on Turkishness (Aras ve Koni, 2002: 47 58). The early steps of the Kemalist long march toward westernization were in conformity with creating an ethnic and homogenous national identity at home. As Kilinc argued: In the early Republican era, there had not been seen identity crises. Contrarily, the foreign policy extension of the Turkish identity shows us that the westernization and nationalism were the overlapping tendencies during the early Republican period (Kılınç). The 75 years of westernization process could not diminish the material and mental differences between Turkey and Europe. Indeed, the intrinsic enmity survived with the strengthening senses of Turkish self and European other. The limited nature of Turkish westernization reveals itself in limited changes, such as adoption of the Latin script and changes in family law. The new Turkish republic had a defensive character and it would not be wrong to argue that this character is inherited from the Ottoman experience of preserving the country in the last three centuries of the empire. Ataturk s (the founder of modern Turkey) principle of Peace at Home, Peace in the World has long been a dominant rallying cry, and policy makers have conducted Turkish foreign policy in an introverted and reluctant manner. The paranoia, or Sevres Syndrome, which has a long history among the Turkish people, is based on the notion that the country is surrounded by enemies and constantly faces the danger of break-up or partition. This distinctively Turkish view of the world still plays a vital role in shaping the minds of Nationalist foreign policy makers. This explanation reminds us of Jutta Weldes argument that: Insecurity is itself the product of processes of identity construction in which the self and the other, or multiple others, are constituted... they can all be seen as resting on the assumption that identity and insecurity are produced in a mutually constitutive process (Weldes 1999: 10 11). 2. Turkish Foreign Policy s Historical Process with Syria Turkey s relations with Syria should be understood within the general context of Turkish-Arab relations and also through examining major particular issues between these two countries. It will be only repetition to say that the relations should be analyzed through taking both the ideational and material factors together in a meaningful theoretical construction that we attempted to offer in this analysis. We are going to analyze the historical process of the relations between the two countries under three general headings. 17

31 2.1. The Relations Till the Cold War Between Syria and Turkey It will be wise to name the first period of relations till the cold war between Syria which obtained its independence in 1946 and Turkey as Turkey-France relations and to study in this context. The issue of Iskenderun State, an important harbor of the East trade with a strategic importance, was the most important problem between France and Turkey. The essential problem with its current definition is the problem arising from the discussions about which part the city of Hatay belongs to. England and France shared the Middle East region with the treaty secretly singed between each other in the First World War. The English accepted to leave from Syria and Kilikya which were left to France. This issue which was in suspense for years and which required a painful negotiation period caused the strife in relations between France and Turkey to prevail. While Ankara government was claiming that the region is composed majorly of Turkish people as ethnic structure, the French domination was claiming that Turks are not majority in any part of that region. This issue continued to be a conflict till 1939 between Turkey and France. Upon France s giving dependence to Syria and leaving the responsibility for Iskenderun State to Syria, Turkey, applying a different strategy, took the issue to the United Nations. On January 26, 1937, an agreement of principles about Iskenderun State issue was reached when the negotiations between the representatives of the Turks and French ended positively till the united Nation s report was prepared. Even though Iskenderun was accepted as a private structure no matter Dinçer Özer 18 its formal language is Turkish, it was independent in its internal affairs and dependent on Syria in its foreign affairs, the statues of Iskenderun State and Antakya were still under discussion till Neither Turk-French treaty nor the decisions of the United Nations solved the problem thoroughly. When the World War II was about the outbreak, the international conjecture entered a very tense period and upon the pressure of England, the French domination started to find solutions to improve its relations with Turkey, as it was afraid of Turkey s allying with Germans. The process accelerated with the military treaty signed in 1938 continued with the friendship treaty signed between Turkey and France. After the preparations authored by Turks and French in the elections held in August 1938, Turkey obtained 22 from 40 members. Soon afterwards, Tayfur Sökmen was appointed as the President and Abdurrahman Melek as prime Minister of Hatay which declared its independence in Hatay remained as an independent state for about one year. A treaty accepting Hatay region s joining into Turkish land was signed on 23 June, 1938 between Şükrü Saraçoğlu, the Minister of the foreign affairs and the French ambassador in Ankara. It was decided that the independent Hatay is to join into the territories of Turkey according to the decision made on June 29, Turkey-Syria Relations in the Cold War Era After losing its influence on Syria to a great extend in the World War II, France was leaving the region in year of 1946 and there was starting a period full of problems between the new independent Syria and Turkey. The Soviet-America rivalries, which

32 come into existence in a polarized world after the war, caused strife of influence involving especially the region too. Along with England, Turkey s being involved in the Baghdad Pact, which was formed by the encouragements of the western countries in 1955 deepened the political differences between Turkey and the countries in the Middle East more. For this reason, no matter the Baghdad Pact was formed by the Menderes government in order to increase the power of Turkey in the region, at the end it turned into a state which caused Turkey to distance itself more from the countries in the Middle East. As a result, The Arabic countries, because of the influence of Egypt, didn t participate to the Pact as well as assessing this attempt as a play of English imperialism blamed Turkey for being a device for this purpose (HALE 1994: 681). Meanwhile Syria started to tend itself towards Soviet Russia in the military relations and armed itself to a great extend. This situation which was considered as a threat to itself by Turkey, prevailed a crisis till 1957 between Turkey and Syria, which was almost to turn into a clash. Turkey was showing excessive reactions to Syrians relations with Soviet Russia. The strife between Turkey and Syria was increased in the Suez crisis and Syria s leaning to soviet Russia was getting more obvious. This anti-westerner formation led Ankara along with the USA and England to worry. The issue was taken to the United Nations upon the incidents in October 8, It was decided that the problem should be solved between the two sides in a peaceful manner. Saudi Arabia, the formation of United Arab Republic between Egypt and Syria in February, 1958 and Turkey s recognition of it warmed the atmosphere. Thus the problem was solved before it turned into a war. These incidents, which were not happening because of the benefits of each side, were not but the reflections of the clashes about the power in the Middle East. Turkey has supported the idea of Arab s lands being unoccupied, the foundation of a state in Philistine after the tense relations which lasted for years. Turkey s attitude was welcomed by the countries in the region. The arson which was set on Mescid-i Aksa on August 21, 1969 helped to accelerate the unity of the Muslim countries. On August 25, in the meeting in Cairo, instead of Arab Summit meeting, it was decided to make Muslim Countries Summit Meeting. This meeting caused the Islam Conference Organization to be born. The conference, to which 35 countries were invited, was held by the participation of 25 countries in Rabat, the capital of Morocco on September, 1969 (Kürkçüoğlu ve Karasosmanoğlu, 1987) The Recent Period Turkey- Syria Relations Because of the traits of the cold war period, the relations were not changed to a great extend till the 1990s although a route was followed with zigzags. The independence of the Arab lands under invasion is leading the head among the priorities of the Damascus Regime. According to Damascus formal view, the Arab lands which are under invasion are Philistine, Golan, which was under the control of Israeli, and Hatay in Turkey. Hatay is shown as the land of Syria in the maps of schools in Syria; however, this issue has not been raised at all in any pair-meetings. Nevertheless, three issues have kept 19

33 their importance since the end of the cold war: these issues are security, water, and the relations between Turkey and Israeli. One of the biggest problems between the two states is Turkey s continual claim that Syria provides help and shelter to the separatist Kurdish group, the PKK, which has been at war with the Turkish state for the last two decades. According to David McDowall, the total Kurdish population is estimated at about 22.6 million and this population is mainly spread in four states. These countries and their respective Kurdish populations are Turkey (7 10 million), Iraq (5 6 million), Iran (3 4 million) and Syria (2 3 million). The Kurdish tribes are internally diverse and there is no common loyalty among them in a region-wide sense (McDowall 1991: 9). This sense of identity was reinforced by the growing sense of nationalism during the last two decades of the nineteenth century. The Kurds consider themselves to be direct descendants of the ancient Medes (although modern scholarship doubts this), who, because of military conquests, defeats and the collapse of empires, began to migrate around 2,000 years ago to the mountain fastnesses where they live today. From these strategic and almost impregnable locations, the Kurds were able to preserve their communities while at the same time participating in the great Armenian, Greek, Byzantine, Arab, Turkish, Iranian and Ottoman Empires that dominated the region s history right up to the collapse and partition of the Ottoman Empire at the end of World War I. There was the interesting case of the PKK, the Kurdish dissident group targeted by the Turkish authorities at the end of the 1990s. After Turkey threatened Syria with war, the Syrians gave up and suddenly, in one Dinçer Özer day, a problem that couldn t be resolved for years was solved. In fact, Syria s efforts and actions against safety of Turkey is not a new event. At the end of 1960s and the beginnings of 1970s Syria supporting Turk organizations Marxist-Leninist, assisted ASALA being terror organization of Armenian. Therefore, Turkey wanted ASALA militants taken out Syria lands, giving a directive Syria in But in spite of that, Syria supported to PKK every kind of logistic, arm and military education after this date. Turkey s dispute with Syria over water rights, since the early 1980s, in particular, has become closely entwined with a further dispute arising out of Damascus patronage of anti-turkish terrorist and subversive groups. During the 1960s and 1970s, Syria offered asylum to Turkish and Kurdish leftwing groups, and the anti-turkish ASALA militants. And following the flight of militants from Turkey after the 1980 coup, Syria decided to provide logistical, military and financial support to the Kurdish separatist militant PKK. Since then, issues of water and terrorism have been closely linked. In 1987 Turkey concluded two protocols with Syria. The first was an economic cooperation agreement, which included an article requiring Turkey to supply Syria with a minimum annual average of 500 cubic meters of water. The second was a security cooperation agreement. Its contents were not disclosed, but it is generally believed to have bound Syria to end its support for PKK terrorism. The 1987 protocols, however, resulted only in a temporary assuaging of differences. The Syrians did not even admit that the PKK s leader Abdullah Öcalan was in the country and to cover their denial, they temporarily 20

34 sent him to the Beqaa Valley in Lebanon. Some researchers alleged that as soon as the protocol was signed, Syria allowed Öcalan to meet with Soviet officials in Damascus. Syria continued to support PKK activities until the Gulf War in 1991 and Turkey continued to restrict the down flow of the Euphrates. Although Ankara and Damascus were allied temporarily in the US-led coalition against Iraq, this did not contribute to a solution of the problems concerning the PKK and water (ANKARA Papers 2003: 48 70). For Turkey, Euphrates water has become a means of applying pressure to Syria. As early as 1989, the then prime minister, Turgut Özal, threatened to cut off the Euphrates entirely unless Syria expelled the PKK from its territory. In April 1992, the Turkish foreign minister visited Damascus and obtained a commitment that Syria would not permit the presence of forces working against the Turkish Republic and a promise to close the existing PKK camps. A further visit in August 1992 conveyed the message that as long as Syria fulfilled its commitments on terrorism, Turkey would ensure the water supply to Syria. Further meetings in September also emphasized the linkage between the two issues (ANKARA Papers 2003: 48 70). However, matters failed to develop to Turkey s satisfaction and in September 1998 Turkey s Commander of Land Forces, General Atilla Ates, publicly stated in Hatay that Turkey had lost patience with the PKK s backers. In October 1998, Turkey issued what amounted to an ultimatum, warning that unless Syria stopped supporting the PKK and surrendered Öcalan, Turkey would talk in a language that Syria would understand. The same message was conveyed to the Egyptian leader Hosni Mubarak, who had been attempting to mediate between Ankara and Damascus. In a public speech in Antakya, near the border in Hatay, Turkish President Süleyman Demirel warned the Syrian government not to risk testing the power of Turks. After this unusually harsh warning, Syria responded positively to Turkish demands and on October 20, following two days of secret talks, an agreement was concluded between the two sides in Adana, under which Damascus undertook to cease all aid to the PKK and to deport its leader Abdullah Öcalan from Syria. These undertakings were carried out (ANKARA Papers 2003: 48 70). Syria s the most important strategic aim is not only to get back Hatay, but also from relations of Syria-PKK family of Esat to suppli large amount of revenue. Syria has controlled narcotic commerce costing roughly 4 billion dollars on Bekaa Valley and roughly % 20 of heroin going to America have been provided from area in Syria control. Syria has claimed the reason of supporting terror to be prevent Turkey from prevent Turkey control on its sources of water. But this pretension has not reflected reality. One of the other problems is the Euphrates river water dispute, which is the major issue between the two countries. In fact, both countries have deep seated hostility and Syria has never neglected a chance to exploit Kurdish nationalism in Turkey as an instrument to strengthen its bargaining position in the river water dispute. In the case of Turkey and Iran, bilateral relations are not fruitful because of Turkey s accusations that Iran backs Islamic militants in Turkey who are against the secular values of the govern- 21

35 ment. Iran also used the Kurdish card against Turkey because this issue is a direct threat to its security. However, despite such ongoing political disputes, Turkey and Iran also have strong economic reasons to continue to live with their differences and not let them disturb their traditionally peaceful relations (Olson 2001: 232) Turkish-Syrian relations also have serious impacts on the geopolitical balances of the eastern Mediterranean and Turkey s relations with Iran and the Arab countries, in particular with Iraq and Egypt. The absence of regular diplomatic channels prompts third countries to utilize their relations with Turkey and Syria for their own causes and to create difficulties for their regional rivals. For example, Israel put forward the idea of water compensation from the Euphrates-Tigris Rivers in return for water reserves in the Golan Heights, thereby bringing the Turkish-Syrian water dispute into the agenda of the Middle East Peace Process. In addition, Greece has used Turkish-Syrian tension to mobilize support for the Cyprus question from the Arab world. Turkish and Syrian establishments reflect their insecure identities in their policy formulations and conduct their foreign policies in this line of logic. Both seem to forget that they are representatives of legitimate and integrated countries of the Middle East, which could play vital roles for region wide cooperation and stability projects. Turkey and Syria have the largest land border with one another and both are the gateway to the South and North respectively. Turkey witnessed an export-oriented economic boom in the last two decades in some of its eastern cities like Konya, Kayseri, Adana, Kahramanmaraş and Gaziantep Dinçer Özer and this dynamism can easily be extended to Aleppo and Damascus (Davudoğlu 2001: 404). However, the relations between the two countries are a never ending struggle, which does not allow them to reach an agreement. The inactivity and the lack of initiative prevented the emergence of multidimensional relations at various levels between these two states. If one compares the relations of Syria-Israel and Turkey-Greece, both countries pursue much more complicated policies toward their other rivals in the region. After the escalation of the Öcalan crisis, the relations rapidly returned to their old track giving signals that there will be no major change in the foreseeable future. The Kurdish question is the only problem that could lead to major cries between Ankara and Damascus. Other problems do not have the potential to evolve into a serious conflict. On the other hand, Turkish-Israeli relations are strong and resilient beyond any special focus on Syria as a common rival. Both countries have good relations with the United States and want the U.S. to remain engaged in the region. They have common enemies like Iran and Islamic fundamentalism. In fact, Iran has set itself up as a counter-model to secular Turkey and has tried to destabilize Turkey. Israel and Turkey also share a common concern about the prospect of a nuclearized Iran. Antiterrorism is another binding element in Israeli-Turkish relations. Both Israel and Turkey want a pluralistic Middle East, without Arab hegemony. Both like the notion of a redefined Middle East that includes Central Asia; in this expanded Middle East, there are more Turkiclanguage speakers than Arabic speakers. In fact, both states look to the West, and neither 22

36 really wants to be part of the unstable Middle East. After the Cold War, Turkey returned to the Middle East not out of desire, but as a result of problems like the PKK, water, and weapons of mass destruction. But Turkish- Israeli relations do not constitute an anti- Arab alliance; probably impelled by its own proximity to Syria, Arab Jordan is increasingly associated with Turkey and Israel. Close ties with Israel have benefited Turkey. One example is PKK leader Öcalan s 1998 expulsion from Syria, a decision in which Turkish-Israeli relations undoubtedly influenced Asad. Another success was Turkey s convincing Cyprus not to deploy S 300 anti-aircraft missiles--a result in which, again, Turkish-Israeli relations played a role. Turkish-Israeli relations are strong, not only because of the strategic military relationship, but also because of the unprecedented cultural and intellectual exchange between the two countries. Of course, Israel was always ready to develop strong relations with Ankara. The big change has been in Turkey s decision to reciprocate this interest (MOKOVSKY and CANDAR 2000). At the same time, in 1999 after a major earthquake in Turkey, Israel was the first nation to come to the rescue. They were looked upon as angels and heroes by the victims of the earthquake and they saved many lives. This has really touched the hearts of the Turkish people. We should build on this positive relationship. 3. Changed Relations With Syria After AK Party: Turkish-Syrian Relations Are Improving In the 2002 elections in Turkey, the Justice and Development party came to power with 34 percent of the votes. During its first four years the Justice and Development government was very successful, especially emerging from an economic crisis that began in The government has maintained economic stability, working jointly with the IMF. Due to their economic record, the Turkish people decided to vote for them one more time. On July 22, 2007, the Turkish people gave the Justice and Development party 46.7 percent. Also after approximately one month Abdullah Gül was elected President on August 29. Those in favor saw it as a major step in the direction of a completely civilian democracy. On the other hand, the AKP s coming to power has also become an asset for the Turkish model as it demonstrated the reconciliation of a party with Islamist roots with democracy and secularism. Thus the Turkish experience seems to lend support to the argument that the Islamic movements can be moderated through democracy. In short, since its foundation Turkey has made significant progress towards a reconciliation of its Islam with modernity and democracy and as such came to represent a model in the Islamic world. Mutual calls shows that statements of Syrian and Turkish officials reflect the desire of the two countries to improve bilateral relations and open a new page in these relations for the joint interests of the Syrian and Turkish peoples. In the fact that between Ankara and Damascus impact of improved ties will not be limited to the Middle East and Iraq. The development also is likely to help Ankara s goal of achieving membership in the European Union. I think it s an important symbol in terms of Turkey s relationship with Europe. One of the key concerns that many people have expressed about taking Turkey into the European Union is this issue that, by 23

37 Dinçer Özer taking Turkey into the EU, one extends the borders of the EU right to the Middle East. And this could obviously create all sorts of problems in terms of Europe s relations with the Middle East. What happens if relations between Syria and Turkey, for example, are bad? How does this involve the European Union? So, I think, obviously, these developments are very positive for the European Union. There were further changes under Bashar al-assad, who is young and more open to change. For example, the improvement in relations between Syria and Turkey had to do with the fact that Bashar was not committed to the past the way his father was. His visit to Ankara, acknowledging the fact that the formerly disputed area of Hatay (Alexandretta) is now in the hands of the Turks, was something his father could not even imagine. As far as Israel is concerned, Bashar is not affected in the same way as his father from the traumatic events of 1967 and On the one hand, this may make him less careful about using Hizballah against Israel. On the other hand, it could make him more flexible about a possible diplomatic settlement with Israel. He declared in a recent interview with the New York Times, «I am ready to have normal relations with Israel» - something his father never dared to say. The Damascus regime experienced hardships and breakages in its international policy after the collapse of the Soviet Union in 1991 and it has entered a warming period after Hafiz Esad s death following the crises in Basar Esat succeeded his father, who had been ruling the country for about 30 years and the Turkey Syrian relations continued by gaining speed after Esad s death. Turkey s participation to Hafiz Esat s Funeral by the president contributed to the friendship feelings of the people in Syria towards Turkey. Basar Esat truly met the predictions that he would be a convenient leader who will conform to the policies in a changing world. Basar Esat, who grew up in the climate of a globalized world and was educated in Europe, was expected to continue the change in the interior and external policies of Syria on the contrary to his father. The first years after he was brought to the presidency were of the kind which confirmed these predictions. Basar Esat didn t continue the pressing Regime of his father and adhered to an impartial route and presented a restricted and authoritative trait towards the mobs which demand democratic openings and formations. Basar freed 600 Islamist, Communist and Baasist prisoners and gave permission for the publication of the first private newspaper after 40 years (Chronolgy 2001: 491). The new regime didn t go to a radical change in its relations with Turkey; however, this process is expected to be in continuity in progress form. In spite of the fact that this formation is not fast enough and its prevention by the leading powers, globalization and the others changes are giving hope for the betterment in the relations between Turkey and Syria Firstly, the closeness between Ankara and Damascus related to military and security aspects has reached a level, which will make Israeli be jealous of. Military-Education Cooperation treaty was signed in June 2002, which formed the base of Education- Technical-and Scientific Cooperation of the mutual military cooperation laws. Reuters Agency also informed that the military cooperation of Turkey-Syria has such potentiality 24

38 that can affect Turkey-Israeli relations. Secondly, the concrete results of Recep Tayyip Erdoğan s visit to Syria in 2004: the prevention of double-taxation, the encouragement of investments, the reduction of custom tax, the Free-Trade-Treaty signed in order to improve the economical relations. There has been cooperation in the water issue which was seen a problem so far. Turkey lit green light to let its water be used by Syria, which will water 150 thousand acres of its bountiful land. There has been progress over the issue of Asi River, which gives troubles to Turkish farmers by its over-flooding its banks According to this development, the two countries will build a joint dam in the border and 30 acres of land, 20 of which will be in Turkey will be irrigated. The overfloods will be prevented and energy will be produced. On the other hand, the closeness between Ankara and Damascus related to military and security aspects has reached a level, which will make Israeli be jealous of. Military-Education Cooperation treaty was signed in June 2002, which formed the base of Education- Technical-and Scientific Cooperation of the mutual military cooperation laws. Reuters Agency also informed that the military cooperation of Turkey-Syria has such potentiality that can affect Turkey-Israeli relations. The Syrian government has started to improve its relations with Turkey on the bases of its policies to open to the fast globalizing world by overcoming the difficulties related to economy with Turkey. Turkey- Syria-Free Trade Treaty was singed when the Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan visited Syria on December, This agreement was to be valid after January 1 st, According to this treaty, the custom taxation will gradually be decreased to zero in 12 year s time, quotations in the amount of goods; the ban on the importation of some products, taxation out of Custom tariff was cancelled. In the year 2006 Turkey s exportation to Syria increased 605, 9 million dollars by 10.7 % ratio according to the previous year; however, its importation from Syria decreased to 187 million dollars by 30 % ratio. In 2007 Turkey s exportation to Syria was 539 million dollars by a- 33, 5- increase in ratio and in the same period the importation from Syria was 195 million dollars by a 32.6 increase in ratio. While the trade volume between Turkey and Syria was 279 million dollars in 1990, this amount is continuing its trend by increasing to 539 millions dollars in 1999, 724 million dollars in 2000 and 793 million dollars in Although in Syrian international trade Turkey leads the top place, Syria remains far behind in Turkey s international trade. The reason for this is due to the volume differences of both countries. Syria gave permission to the importation of second hand vehicles in Turkish products such as agriculture machines, the machines for food and packages, textile machines, bumps and compressors are highly demanded in Syrian bazaars. Moreover, the construction engineering of Turkish firms in Syria has reached to 106 million dollars according to the data of Turkey-Syria Work Counsel. In conclusion there have been agreements upon the developments of banking service, tourism, highways, energy, transportation, custom trade and construction field. In addition, a declaration about cooperation in the petrol and natural gas field was signed 25

39 and according to this declaration it was decided that the cooperation should be improved in searching for petrol and natural gas reservoirs, and the studies should be conducted about the transportation of Syrian natural gas to Europe through Turkey. Later, on July 29, 2003 a protocol was signed about the petrol, natural gas and mine fields between Turkey and Syria. In the 4 th matter of this protocol, the importance of the transportation natural gas resources through Turkey was accepted. Furthermore, an agreement about the terrorism and custom offices was signed between the Presidents, Abdullah Gül and Esat Basar. According to this agreement, there would be more custom offices and the current ones conditions would be improved. It was decided that there would be mutual pay visits and exchanging ideas about the cooperation based on the improvable development between the two countries in the region of the Euphrates and Tigris Rivers. In the project, it is planned that the dam on the River Asi will be completed as soon as possible and pilot areas for irrigation by the water of the Euphrates River will be determined. It has also been observed that the tourism between Turkey and Syria has improved after Basar Esat visited Turkey in As a consequence of this warmed atmosphere, it was decided to reduce the taxes of going abroad and unified in some agreements. The interest of Syria and Israeli in the GAP, one of the biggest projects in the world, has been increasing. The increase in the number of foreign buyers of land in the region worried Turkey. The most effective way of solution of global water problem in general, Turkey-Syria water problem in specific lies in the beneficial and effective water Dinçer Özer usage. The steps which were taken throughout GAP are important initiations to solve the chronic water problem between the two countries. While the relations with Syria go well, Turkey s flexible policy of giving water to this country will yield to positive consequences (Şalvarcı 2003: ). Water Peace is a thesis of improvements in the relations of Turkey and Syria. It is not clear that the region between the Euphrates and Tigris rivers are not just water region but a region which is pregnant for the water-peace region (Şalvarcı 2003: ). As an alternative to Habur Custom gate, through which 5-billion-dollar-trade was done with Iraq, Mardin Nusaybin Custom gate to Syria will be opened in the first months of It is stated that Mardin Nusaybin Custom gate will an alternative to Habur Custom gate and it will enable international transit load transportation to Syria and will be an alternative route for the arrival of the goods transportation to Iraq. The Kurdish Regime s income form the Habur Custom gate is expected to decrease due to this gate. Nusaybin Custom gate will provide for a great of transportation of goods to the Gulf countries as well. Nasaybin Kamışlı custom gate will accelerate Turkey s speed of trade with the Middle East Countries, mainly Iraq. With these developments, the quantity of trade is expected to rise to 2 billion dollars in One of the most interesting developments in this period is the fact that a ferryboat journey between the harbors of Gazimogusa, Northern Cyprus Turkish Republic and the city of Lazkiye in Syria. Gazimogusa-Lazkiye ferryboat travel, which was conducted in for one year has restarted 26

40 for introductory purposes 28 years later, on September 22, Turgay Avcı, the Minister of Foreign Affairs of NCTR, regarded this as a historic event. Syrian Sea Chamber President, Abdülkadir Sabira, stated that the same procedure for the foreigner will be applied to the NCTR Citizens and Passports of NCTR will be accepted as travel document. The regular travels, following the introductory one, will be put in practice after October, If this project is carried out, NCTR will enable the first direct sea connection with a country, apart from Turkey. It is a matter of wonder whether the journeys will be regular or not. Before that, the initiation of direct flights from Baku-Nicosia in July, 2005 was realized but due to the Cypriot Greeks pressure over the European Union, it had to be cancelled. Conclusion The relations of Turkey with Syria involve difficulties traditionally due to some various reasons. The positive process, after Syria s exile of leader of the outlaw PKK from its territories and stopping its support to that party in 1998 along with the developments in Iraq and due to reasons based on the joint benefit from the protection of the Iraqi territories, has gained speed. It is a very optimistic claim that Basar Esat, whose first year passed in the test of gaining legitimacy, has changed the old route completely in the international policy. It is difficult for Syria to give up its claims for Hatay all of a sudden. Furthermore, it will be an optimistic expectation that Syria will change its old policy about water under today s conditions. Turkey s foreign policy is affected by the developments from its own inside, too. Turkey s foreign policy in the future will be affected by route which will be followed in the issues such as the role of the state, civilmilitary relations, economic reforms, secular-religious policies, national-international tendencies. At the same time, along with the implementations of democratic reforms, the civil societies will be more aware of the international issues and thus it will bring an agreement with more participants. If the secularism can give way to the democracy with which the social and cultural area cover each other, Turkey will set a good example to the countries in the region. On the other hand, the USA s wrong Iraqi policies and Israeli s wrong policies caused Turkey to look for new political options. It is not a political option for Turkey to choose on its own because of the fact that Turkey s elimination in the reformation of Iraq and despite Turkey, their leading a policy; furthermore, Israeli s and the USA s struggling to make Turkey a part of their policy for invasion of its neighbors. Despite all the issues, Israeli and the USA must be aware of the Turkey s historical and cultural ties in the Middle East region. Turkey must take initiatives in the regional issues by being selective as well as maintaining its stable foreign policy (Arı 2005: 14). From whatever perspective one looks at the issue, close relations between Turkey and Syria are desirable from both commercial and security standpoints. Syria s new leader, Bashar Asad, follows a more pragmatic line in its relations with the West. The developments following the terrorist attacks to the U.S. soil in September 2001 will force him to close the gap with the Western world. The old divisions of the Cold War have given way to new divisions, in particular in the af- 27

41 Dinçer Özer termath of the attacks to the U.S. As Buzan and Little underlined, the new division, is between the zone of peace and the zone of war. Turkey and Syria have no choice but to be active participants in the zone of peace, which will open new horizons for bilateral cooperation. In this way, Turkey and Syria may catch, using the Hegelian notion, the zeitgeist (spirit of time), namely cooperation and interdependence for an enduring peace and stability, which will be exemplary for other neighboring countries. Turkey s new Middle East activism that since 1991 Turkey has played an increasingly important role in the Middle East, reversing earlier decades of neglect and disinterest. Turkey s greater involvement in the Middle East has been reflected in its efforts to strengthen ties to regional neighbors. Turkey also has strongly improved its relations with Syria and Iran, largely due to a shared concern about uncontained Kurdish nationalism. The Turks are also interested in better relations with Iran for energy-related reasons. Turkey s policies toward Israel have undergone important shifts under the Erdogan government which is more pro-palestinian than its predecessors. While the relations with the EU accelerated by the Justice and Development Party is being improved in such a speed that surprised even the Europeans, the Eastern and Muslim world has not been neglected. The momentum of the developments of relations with the Muslim world has been crowned with the election of a Turk to the presidency of the Islamic Conference Organization. Turkey has hosted a lot of international meetings about the reformation of Iraq and other issues related to the Middle East and the relations with Syria has been placed onto a base, leaving the enmity policy continuing for 100 years. The Bakû-Tbilisi-Ceyhan Pipeline Project has been accomplished, which will enable the Russian and Azerbaijani s petrol and natural gas to be transported to the world markets via Turkey. Therefore, it was realized that getting closer to the western world and EU doesn t mean abstaining from the Muslim. It is quite possible to say that Turkey s reputation has been increased in both the Eastern and Western World. In conclusion, the most important issue which is confronted by the relations between Turkey and Syria is the fact that they will be directly influenced by the USA s policy for the region, especially for the Iraqi. Turkey s and Syria s worry about the northern Iraq is the preservation of the Iraqi territories and the increasing existence of Israel in the northern Iraq. Never have the relations between Turkey and Syria been that much good in any period before. As a conclusion, it is doubtless that an economical unity which will be formed between the two countries will contribute to the improvements in the relations to an important extend. Syria and Turkey, by being the most powerful countries in the region, have to see that it is a historic responsibility of them to support the efforts of turning the Middle East into an economical welfare region. 28

42 References Ankara Papers. ( 2003). Common Issues Affecting Turkey s Relations With Iraq, Iran and Syria, v8 #1: Aras, B. and Koni, H. ( 2002). Turkish-Syrian Relations Revisited, Arab Studies Quarterly. v24 # , Ari, Tayyar (2005). Turkiye nin Orta Dogu Politikasi ve ABD ile İliskileri: Politik İkilem. Demokrasi Platformu 4 (1). Avrupa Birligi Komisyonu Turkiye Raporu. Etki Raporu 2, October Buzan, Barry and Richard Little. (1999). Beyond Westphalia? Capitalism after the Fall, Review of International Studies 25 (5): Chronology. The Middle East Journal, Yaz 2001, c.lv, No:3. Davudoglu, Ahmet. Stratejik Derinlik: Turkiye nin Uluslararasi Konumu, Istanbul: Kure Yayinlari, Ghadbian, Najib. (2001). The New Asad: Dynamics of Continuity and Change in Syria. Middle East Journal, c. LV, No:4. Guclu, Yucel; Tha Question of The Sanjak Of Alexandretta, A Study Turkish-French-Syrian Relations, Turkish Historical Society Printing House, Ankara, Hale, William. (1994) Turkey, the Middle East and the Gulf Crisis. International Affairs 68(4): 681. Kilinc, Ramazan. Westernization versus West: The Resurrection of a Never Ending Dilemma in Turkish Modernization in the Post Cold War Era. Unpublished Research Paper. Kohn, Hans; The Idea of Nationalism, New York: Macmillan, Kupchan, Charles A. Introduction: Nationalism Resurgent, in Charles A. Kupchan(ed.), Nationalism and Nationalities in the New Europe, New York: Cornell University Press, Kürkçüoğlu, Ömer. Development of Turkish-Arab Relations: A Historical Appraisal, Ali L. Karaosmanoğlu ve Seyfi Taşhan(ed.) Middle East, Turkey and the Atlantic Alliance (Ankara: Foreign Policy Institute), Makovsky, Alan and Candar, Cengiz and Inbar Efraim. Special Forum Report The Turkish- Israeli-Syrian Triangle, McDowall, David. The Kurds, London: Minority Rights Report, Motyl, Alexander J. (1992). The Modernity of (Nationalism :) Nations, States, and Nation- States in the Contemporary World. Journal of International Affairs: 45(2). Olson, Robert. Turkey s Relations with Iran, Syria, Israel, and Russia : The Kurdish and Islamist Questions, Costa Mesa, CA: Mazda Publishers, Olson, Robert. Turkey-Syria Relations since the Gulf War: Kurds and Water, Middle East Policy, Vol.5, Reuters, June 20, Şalvarci, Yakup. Pax Aqualis, Turkiye- Suriye-Israil Iliskileri, Su Sorunu ve Ortadogu. Istanbul: Zaman Kitap, Weldes, Jutta. Cultures of Insecurity States, Communities, and the Production of Danger, Minneapolis: University of Minnesota Press, TC Basbakanlik Dis Ticaret Mustasarligi. ayrica gov.tr. KKTC Pasaportlarına Mühür, Halkın Sesi gazetesi, org/?newsid= DEIK, Dis Ekonomik Iliskiler Kurulu ve Turk-Suriye Is Konseyi,www.deik.org.tr. Koloni Dönemi Suriye-Türkiye İlişkileri. Türkiye-Mısır işbirliği. Son Guncelleme =1341&pageId=9&categoryId=287. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Petrol, Gaz ve Maden Kaynakları Alanında İşbirliğine Dair Protokol. k5241.html. Son Dönem Suriye-Türkiye İlişkileri ve Temel Sorun. sondonem.html. Sezer, Sema. KKTC - Suriye Feribot Seferleri: Devamı Gelecek Mi? tr/tr/yazigoster.asp?id=1791&kat2=2. Suriye ile Savastan Bayram Havasina, Aksiyon Dergisi, December 27,

43 ????????????????????????????? 30

44 A DIALOGUE OF CIVILIZATIONS Medeniyetlerarası Diyalog Halime Çetin * ÖZET Huntington un geliştirdiği Medeniyetlerarası çatışma tezine karşı eleştirmenlerin bulgularından faydalanarak alternatif yaklaşımlar geliştirmek ve dolayısıyla çatışma yerine medeniyetlerarası diyalogun da mümkün oldugunu ispatlamaya çalışmak bu yazının çıkış noktasıdır. Huntington un global bir etki uyandıran bu tezine daha iyimser ve pozitif bir yaklaşımın antitez olarak ortaya konulması aslında günümüzde Soğuk Savaş sonu degişmekte olan yeni dünya düzenini daha tarafsız bir bakış açısıyla ele almaya yönelik bir çabadır. Huntington un tezini ortaya atarken hangi yönlerden eksik kaldığını bir takım örneklerle üç başlık altında açıklanmaktadır yılının Birleşmiş Milletler Tarafından Diyalog Yılı ilan edilmesiyle Medeniyetlerarası diyalog tarihi gelişim sürecinde dönüm noktasını yaşamıştır. Medeniyetlerarası diyalogun daha iyi anlaşılması için medeniyet ve diyalog kavramları da tanımsal olarak incelenmiş ve son bölümde de bir takım sorulara cevap aranmaya çalışılmıştır: Çagımızda neden çatışmaya değil de diyaloga ihtiyaç duymaktayız, medeniyetlerarası diyalog şuanki dünya düzenini anlamakta geçerli bir kavram mıdır, 9/11 olayları neyin göstergesidir, Huntington tezini ortaya atarken değerlere mi çıkarlara mı vurgu yapmıştır, medeniyetlerarası çatışma kavramının çeşitli gruplarası ilişkilere etkileri nelerdir, medeniyetlerarası diyalogun gelişme şansı günümüz dünyasında nedir ve ben ve diğeri ikileminin nasıl çözülebilir? Anahtar Kelimeler: Medeniyetler çatışması, medeniyetler diyaloğu, iyimserlik, kültürel/ sosyal farklılıklar, insan hakları, medeniyet, 9/11. ABSTRACT New ways of thinking about our contemporary world are high on the agenda of some scholars like Samuel Huntington, Liu Binyan, Bernard Lewis, Francis Fukuyama. One of the recent theories to a widely-felt need in the world today is the dialogue of civilizations, which was first introduced by Mohammed Khatami, former President of Iran. This idea is well expressed by the Chinese Scholar, Liu Binyan: Will the 21st century be an era when, through interaction and consensus, civilizations can merge, thus helping peoples to break old cycles of dehumanization? This will require using the best of all civilizations, not emphasizing the differences between them. (Liu Binyan, Civilization Grafting: No Culture is an Island, Foreign Affairs, (72, 4), p. 21.) Civilizational dialogue has been uttered recently by those that are willing to give a thoughtful and positive response to the pessimistic view of the future first discussed by Huntington in his 1993 article, The Clash of Civilizations? and later in his book, The Clash of Civilizations and The Remarking of World Order. Huntington s theory has aroused a lot of attention both in academic and political areas around the world. And it has managed to obtain both support and criticism so that Huntington was able to put his finger on a very global and vital issue that most observers of world events find worrying and alarming. Key Words: Civilizational clash, civilizational dialogue, optimism, cultural/social differences, human rights, civilization, 9/11. * MA,International Relations, Fatih University, İstanbul, Turkey, 31

45 PART I: Recent Implications for International Dialogues The United Nations, whose main goal is to guarantee the security and peace all over the world, designated the year of 2001 as the Year of Dialogue among Civilizations at the beginning of the new millennium. Promoted by General Assembly resolutions, the persistent progress of dialogues among civilizations is believed to enable the healthy development of human cultures and a new evolution of international relations. Other scholars who have realized the importance of the issue developed some original ideas to trigger more profound discussions about the civilizational clash. Dialogue is an inevitable aspect of human life and an important feature of social activities beginning from the smallest group of human beings to the biggest forms of communities. Therefore, it is a way of interaction among social beings, a means of communication, mutual consent and sharing ideas thereby avoiding conflicts and moderating confrontations. According to its initiator, former Iranian President Mohammad Khatami, dialogue is a process of speaking and listening among civilizations and cultures. (President Khatami s speech at Florence University, March 10, 1999) While Huntington puts emphasis just on the ongoing violence and struggle among civilizations throughout the history, dialogues either among civilizations, cultures or states all have a long history, as well. Yet last century portrayed what Huntington emphasized but it was eventually replaced by dialogue of two confronting powers. A turning point came about in 1980s. A strategic balance was established between America Halime Çetin and the former Soviet Union a decade later. There began a normalization of diplomatic relations between America and China; the West and the East Europe. So the military confrontation and international competition turned into an international cooperation in economics, technology and science. Hence, there was new tendency toward settling the international conflicts through dialogue and peace. With the demise of the Cold War era, dialogues over economic political, security, strategic, human rights and other global issues gradually deepened. So the scope of dialogue of civilizations spread from political, military, security fields to more social and economic arenas and also into the areas of culture and psyche. Meanwhile, thanks to the end of Cold War, dialogue among cultures has gained a clearer purpose, a better organization, broader scope and a greater continuity. However according to Huntington s thesis of civilizational clash, the trends of global conflict are increasingly appearing at the civilizational divisions. These are determined on map 1.3 in his book. And also he cites the wars between India and Pakistan and the dissolution of Yugoslavia as evidence of inter-civilizational conflict. The phenomenon can be explained by common humanitarian factors like greed, underground economies and commerce. Additionally, The dialogue among civilizations is not an easy and quick process to be achieved and does not mean no conflicts any more, but rather it is a long and imperative process of mutual understanding and interpretation of diversity in the contemporary world. And also the conflicts that Huntington mentions do not stem from religious or cultural reasons but have economic 32

46 or social reasons. Also the great example of this increasing dialogue among civilizations is the UNU Project on the Dialogue of Civilizations by the UN and international conferences and workshops held by UNESCO in Tokyo AND Kyoto to pursue the meaningful inter-civilizations dialogue further. So why do not we think more humanitarian ways to promote dialogue among civilizations in the future and to resolve problems rather than to emphasize our differences and confrontations to lead more conflicts? In October 1995, the then German President Roman Herzog delivered a speech at Frankfurt under the title Inter-Cultural Dialogue versus Global Culture Wars. ( Roman Herzog: Preventing the Clash of Civilizations, ed. By Henrik Schmiegelow, 1999, p.13.) In the same autumn, Pakistan arranged a dialogue between Islam and the West at Karachi. Then came the 8th Islamic Summit which makes the positive interaction and understanding among cultures and religions more obvious and rejects the theories of clashes that increase mistrust among civilizations. In 1998, 2001 was designated as the year of dialogue, and it won universal approval. All these developments prove that, unlike Huntington thesis, there is a great amount of effort by the international community to promote dialogue among civilizations under the UN sponsorship; so it can not be denied that dialogue has been a major milestone throughout the history of human culture and international relations. Defining What is Meant by The Dialogue of Civilizations To understand the concept of the dialogue of civilizations, an analysis for meanings of dialogue and civilization is required. What sets a dialogue or how it differs from a debate and a negotiation is that it does not aim to make one s opinion or viewpoints get control over another, or even to always reach a general consensus. Rather, its goal is better mutual understanding of the values, norms, historical experience and cultural reality underlying the words and actions of others. (International Conference on the Dialogue of Civilizations, by UNU and UNESCO, 2001, ttp/www.unu.edu/dialogue/ programme.htm) Once people overcome lack of knowledge, prejudices about others, biased opinions and stereotypes will disappear and othernesses will be no longer a threat but an opportunity that offers different outlooks on the world. To attain such a dialogue, one has to be ready to tolerate other ways of thinking, people who live according to their own values and experiences other than our own alongside with mutual respect. For example, followers of a monotheistic religion can discuss the foundations of their spirituality with the followers of a polytheistic religion. In the framework of the Dialogue of Civilizations, the concept civilization cannot be used to describe a dominant power at a certain period of time in history because this is an implication of there never exists more than one civilization at a time-how could it be possible to attain a dialogue? But civilization refers to cultural features of a particular time or place, and culture can replace this term in this sense. Culture is not only the origin of an individual s identity, but also the essence of global mankind. In the practice of the Dialogue of Civilizations, civilization does not constitute the entities defined merely by religion, state frontiers or economic and political 33

47 dominance. But civilization means groups of people who share certain ways of organizing their societies as their traditions and values that underlie the social, political and economic institutions. That kind of broad view is a necessity not to reinforce but to reduce the barriers in front of dialogue. Finally, Dialogue of Civilizations refers to the act of listening to the beliefs, judgments, and anxieties of people both with a different cultural background, ethnic society or religion and with different political opinions, social status and economic leverage. Civilizations are intangible entities. The actors of a dialogue are always individuals who come from different civilizational backgrounds and have different point of views and values, and who have an interaction with others from other identities with again different socio-cultural, religious backgrounds. Inter-civilizational dialogue, at its best, may lead us to have common goals about the future world we would like to live in and a cooperative work to solve the problems facing mankind today. This does not necessarily mean a common, shared approach to every case. But without such a constructive dialogue the future will less likely to become one that we want to live in. We live in a world consisting of cultural varieties based on shared values of tolerance and respect, a world celebrating cultural diversity, a world insisting on fundamental human rights, freedom and self-determination. Professor Zhang Yijun held the issue saying that: Dialogue among civilizations should emphasize dialogue itself. This signifi es the recognition that all kinds of civilizations possess the grounds and value for existence. Therefore we stand for handling their Halime Çetin relations or divergences with an approach of dialogue rather than confrontation. The extension of the spirit of dialogue rather than confrontation from the realm of international politics and economics to the arena of culture will signify a major improvement. (Zhang Yijun, Dialogue among Civilizations Seeding Peace, Renmin Zhengxie Bao, September 12, 2001) PART II: A Multi-Dimensional Response to The Clash of Civilizations: The Dialogue of Civilizations Huntington was not the first scholar to raise the term clash of civilizations. The term first raised by Bernard Lewis in his article the Roots of Muslim Rage published in 1993 in The Atlantic Monthly. So the origins of Huntington s thesis go back to the views of some historians like Oswald Spengler, Arnold Toynbee and F.N. Parkinson who see history as a process of bipolar rivalries, what Toynbee called challenge and response. Huntington s ideas are revival of this old, outdated historical thesis whose aim is to give policy directives for Western governments to establish a new world order in post- Cold War era. But what Huntington offers us in his work is a completely pessimistic and partial overlook of global civilization, and the world in the post-war period as perceived by the US foreign policy. He never addresses the positive view of civilizational pluralism which is an expected result of globalism. Civilizational pluralism is a celebration of difference, which means that there are several great civilizations co-existing in the same space and in the same temporal dimension, co-existing in a continuous and irreversible interaction. (Victor Segesvary, Dialogue 34

48 of Civilizations, Mikes International, the Hague, Holland, pp.2-3, 2004) Therefore an analysis of a more optimistic overview of future is necessary here by examining what Huntington sees and what he is unable to see. Then the first question waiting for an answer is whether the term clash of civilizations is a valid paradigm for understanding the world or just a self-fulfilling mentality for a selfserving attitude in the world. What Huntington sees is a new global mess, but not an era of struggle between nation-states since ideological rivalries are over. Democratic communities do not fight one another. The new clashes are between civilizations that come from different backgrounds, especially different religions. Huntington lists seven or eight civilizations: Western, Confucian, Japanese, Hindu, Slavic-Orthodox, Latin-American, Islamic and possibly African. He claims that the differences among these are more fundamental than the old political and ideological ones. Huntington is unable to see that today it is not possible to draw precise line between civilizations because of civilizational pluralism and globalization. Also his identified civilizations have fractions within themselves and show little unity for example the Muslim world consists of Arabs, Persians, Turks, and Indonesians who have very different world views and life styles. Moreover, the criteria to delineate the civilization are not clear. The cultural differences between China and Japan are not so remarkable than between China and Vietnam. Yet China and Vietnam are put together under the Sinic civilization while Japan forms another civilization. The Germanic and Romance cultural differences in Western Europe are also disregarded. The distinction between the Western and Orthodox civilizations lacks non-religious factors such as the post Communist legacy and the level of economic development. Also Muslim communities differ within themselves, which Huntington never addresses. Despite these problems of delineation, Huntington insists on an inevitable clash among civilizations and clear definition of us and them. But how can it be possible to claim that civilizational differences will lead to the longest and most violent conflicts: a clash in the framework of unclear borders of today s civilizations? Edward Said issued a response to Huntington s thesis. In his own essay The Clash of Ignorance, he argues that Huntington s categorization of the world s fixed civilizations omits the dynamic interdependency and interaction of culture. And he adds that it is an imagined geography where the world presented in a certain way legitimates certain politics. Furthermore, Huntington never examines the West itself. According to him, no fissures run through it. Does it mean that there are not any intra-civilizational conflicts within the West itself? However, the recent declaration of independence of American Indians on December 20, 2007 showed that the West, namely the US is also fractured and internally problematic. Furthermore, whereas Huntington refers to the clear-cuts among the civilizations as a result of the end of the ideological wars in the post-cold War era, he seems to forget that he supports the end of the balance of power system in the world, which means that a new post-modern era is beginning. The new postmodern system of states is best characterized by the transparency between domestic and foreign affairs, the rejection of 35

49 force for resolving the conflicts, the growing irrelevance of borders, security based on mutual openness, interdependence and mutual vulnerability (Cooper 2000, pp19-20). After all, there is a big contradiction in Huntington s approach that if this is an era of clash of certain civilizations but not of states or there exist fault lines but no more ideological divisions, then how is it possible to truly divide these abstract entities, namely civilizations, with clear borders using real maps? Also since the postmodern system only accepts a more pluralistic, decentralized but not bureaucratic modern state by reinforcing a greater openness and mutual trust, can the USA be an example of postmodern state? Especially after 9/11, The USA started to monitor its borders and transmission of information and people in a sense had a more defensive system. Also can the USA, with its bloody response to terrorist attacks and its unwillingness to accept the jurisdictions of International Criminal Court and violations of regulations of International Law, be a model of postmodern system for the rest of the world? While Huntington tries to determine the new security needs of the US in the post-war era, why doesn t he strive for finding the fact that world is not becoming any less messy in spite of the preeminence of the US, now the unchallengeable superpower? Why are people unable to settle properly in the Pax American? (David R. Loy, the West against the Rest? A Buddhist Response to the Clash of Civilizations, Japan, 2002) Yet the EU is an ultimate example of the emerging postmodern system on the grounds that it differs from the US in its transparency and willingness to resolve the disputes with peaceful methods and so carrying out many Halime Çetin workshops on the dialogue of civilizations constantly. On the contrary, in a way, his hypothesis of the West versus the Rest makes a sense not in terms of clash but in terms of mutual understanding, so attaining a dialogue between them is a necessity. Therefore, while it requires a great deal of effort to divide the world into clear-cut lines and is not easy as it is expected, it is easy to find a theory of a clash of civilizations within this diversity, which is Huntington s self-fulfilling prophecy and reassertion of civilizational differences. But what is important is to be able to achieve a dialogue through a process of reciprocal understanding and respect within this diversity, which may be the ultimate, common victory of mankind. Huntington claims that globalization increases interaction among people from different civilizations, which eventually make people more aware of their historic civilizational background. And finally this will lead animosities and clashes among peoples. So he asserts: The next world war, if there is one, will be a war between civilizations. (Samuel P. Huntington, The Clash of Civilizations?, 1993) What about a more optimistic view of this fact: The increasing contact will lead to a decrease in tensions. Today, people buy and use their products, enjoy one another s music, films, TV shows, fashions, foods. Even when they have the opportunity, they travel to other countries and meet other people from other cultures, even they get intermarried. Here comes the question then: Dees this increasing interaction also increase inter-cultural or civilizational tolerance or intolerance? We can easily answer this question when we consider the increasing communication tools 36

50 such as the Net that bridge the gap in knowledge about the other and what they do not know. So whether people have the opportunity to be informed easily or not affects their understanding since the lack of knowledge is the beginning of every mistake. According to Huntington, civilizations are the broadest level of cultural identity, and distinguish men from other species. Then why should such cultural differences is emphasized rather than our similarities as human beings? It is not obvious because Huntington never answers this question. The statement by Song Jian, Chinese member of the UN special panel of prestigious public figures for dialogue among civilizations, best summarizes the matter of diversity in human nature. Diversity of culture and civilization is the general law of the universe, the legacy of human wisdom and knowledge and the origin of the brilliance of the modern world. (Song Jian, Dialogue among Civilizations: the Common Desire of the World, People s Daily, September 21, 2001.) Consequently diversity between and within communities should be seen as an asset, not as an obstacle. We must learn to learn from others. (Walter Schimmer, former Secretary General from the Council of Europe, International Conference on Terrorism, Tunis, November 2007) Even within Europe, there exists a wide diversity of nations, cultures, religions, minorities. Europe consists of 48 states, 200 languages, and several religious denominations like Catholics, Protestants, Orthodox Christians, Muslims, Jews, and also various kinds of cultures like Buddhist, Latin, Germanic, Slavic, Ottoman and other traditions. Maltese, a Semitic language, has become one of the official language of the European Union since Then why do we insist on looking at our differences which may divide us rather than looking at our common challenges and opportunities which may unite us? Malaysia was shown as a very good example of constructive interaction in a cultural diversity by Yusof Ahmad, representative of Malaysia on agenda item 32: United Nations Year of Dialogue among Civilizations: In the Malaysian context, while we are a young nation, having achieved our independence only 43 years ago, we can proudly claim to have benefi tted from the rich cultural heritage of world civilizations. We are a multi-racial, multi-cultural and multi-religious society. In spite of this diversity, we in Malaysia have been able to enjoy peace and harmony, thanks to the practice of inter-communal dialogue and understanding among our people. Malaysia s unity in diversity is the result of the tolerance and the attitude of openness on the part of our people towards the practice of the different religions in the country. The peace and harmony among the multi-ethnic people of Malaysia have allowed us to reap the full benefi ts of independence, as refl ected by the political, social and economic progress in our country. (Yusof Ahmad, representative of Malaysia, United Nations Year of Dialogue among Civilizations, November 13, 2000) Huntington who sees Islamic Civilization as a potential enemy of the West and its values, asserts that the main clash between civilizations, particularly between Islam and the West, mainly stem from the western aspect of universalism of its values that is a perspective that all civilizations should adopt Western values. Yet he is unable to answer 37

51 Halime Çetin the question: How are these global tensions seen from the perspectives of those who are not a part of Western elite or the people from other cultures? From an Asian perspective, Western-oriented economic, political, technological and cultural globalization is the main issue of these times and resistance to it is where the real fault lines have formed. Therefore the problem here is not the Western willingness of spreading its own values like human rights, technological or economic changes, but Huntington s incapability in distinguishing the imposing of values and imposing of interests and the relationship between these two terms. So what Huntington implies in clash of civilizations is a pluralistic approach of irreconcilable values and interests which paradoxically creates an idea of value-relativism and Western ethnocentrism. However there is no such thing as the best civilization, and if the real problem is Western-led globalization, then we should assess the globalization process through its ways to make changes in societies and in the West, as well. Huntington only defines Western values as individualism, liberalism, constitutionalism, human rights, equality, liberty, the rule of law, democracy, free markets, the separation of church and state. But as stated above, why Huntington never addresses the relationship between Western Values and Western Interests is the principle matter here. What lies behind is maybe it is difficult to analyze this question within the framework of many events in which the US has had an attitude toward other nations when its very own short-term interests have been at stake. In 1965, the US-led military coup caused half a million people to die in Indonesia. In 1980s, the US-led terrorist contra war against the Nicaragua government again caused almost people to die and the US violated international law as reaffirmed by the World Court by mining Nicaragua s harbors. When President Bush declared Iran as a new axis of evil, then we can easily see why Iranians respond viewing the US as the Great Satan. Why, because when western oil interests were under threat, the CIA-sponsored a brutal coup that killed over Iranians between 1952 and Unfortunately, there are many such examples; therefore; it can not be denied that our so-called values do not really match to our values, especially when it comes to international affairs. The fundamental problem is not a clash of values (us and them), but a clash of our declared values and our short-term interests. Huntington agrees that a world of clashing civilizations is based on a world of double standards; however, with such a clash between US values and interests, we can not go further in recognizing our values and developing interaction, but rather can see why we insistently resist the US international goals. As long as our values keep being our brutal self-goals, we will be not able to respond the question of why the new Pax Americana - American Peace which is the period of relative peace in the Western world since the end of World War II in 1945, coinciding with the dominant military and economic position of the United States is not working. Why doesn t Huntington give attention to this gap between US values and interests? Maybe he thinks that they are regrettable but inevitable also at the end of Cold War. But such mentality won t work since the basic 38

52 matter is what the US is concerned with the best interests of the United Fruit Company, etc., than with the best interests of Latin Americans. (David R. Loy, The West against the Rest. A Buddhist Response to the Clash of Civilizations, Journal of the Faculty of International Studies, May 7, 2002, Japan) As for today, let s put the recent military jobs by the US in 2001 aside. US refused to join 123 other nations in banning the use and production of anti-personnel bombs and mines, Bush declared Kyoto global warming protocol dead and refused to participate in revising it, because that might harm the US economy, the US withdrew from the landmark 1972 Antiballistic Missile Treaty etc. Do these examples clearly show a clash of civilizations or the US reluctance to work with the Rest? Regardless of what the others may think, today s unchallengeable power cares only for its sovereignty because its ultimate aim is to do freely whatever it wants at any time. Who can decide what to impose and what a society will embrace and what to reject? The WTO? The US defending its own self interest? Or the people affected by changes? In that case, we can repeat the above-mentioned question again: Is clash of civilizations a valid paradigm for understanding the world or just a self-fulfilling mentality for a self-serving attitude in the world? So to reach a dialogue between civilizations can not be possible with a life in accordance with such ideals. We are responsible for turning our greed into generosity, ill-will to good-will, delusions into wisdom. Only by overcoming the illusory duality of me and the other we can make the world happier. Religion is a crucial factor according to Huntington. He sees religion as the main actor of the clash since it is the most important and obvious division between civilizations. Is This Revival of Religious Identity Serving a Basis for Unifying the Civilizations? Religions unite civilizations because they give a common identity to people. In this case, why Huntington thinks that religious diversity is at the heart of the clash is his assumption that the religious identity is irreconcilable with other religious identities. A Jew is a Jew; a Muslim is a Muslim and never the two shall meet. Buddhism also shows another counterargument that disproves what Huntington claims if religious identity provides the core difference among civilizations, how can we explain why Buddhism was successful not only in India, other South Asian cultures, but also in China, Tibet, Korea, Japan, etc? And how can China synchronically hold Confucianism, Taoism, and Buddhism? These display that the main clash is not between religious varieties because all religions are under a compulsory adaptation to new circumstances, new worldapproaches, new values brought by globalization thereby requiring a re-negotiation process among civilizations. Also religion is such an abstract entity that it gives every culture an internal unity thorough a shared view of life and a unity of common values. That means that this internal unity formed by religion also provides people with a harmonious interaction between their inner world and the outer. Moreover, Huntington thinks that Islam and Christianity will be in a constant conflict since Islamic civilizations values differ from the Christians in the areas of weapons proliferation, human rights, and democracy. So he 39

53 Halime Çetin argues that the civilizational clashes are especially common between Muslims and non- Muslims. He adds that due to globalization and modernization, people leave their original identities, and religion is there to fill the gap, so desecularized societies exist. Conclusively, he sets forth the situation of the West versus the Rest. But Huntington is so biased that he never hesitates to blame a religion as having bloody borders. He asserts Islam as a violent religion. As a result there will be wars of Islam and Christianity, democracy and theocracy. What Huntington lacks is selfcriticism. He is unable to examine the West properly since he develops a simple idea of violence between civilizations due to their religious or social differences. He thinks that the West, which is at the peak of its power today, can only be threatened by outsiders but he never mentions the problems within the West, which some scholars hold. According to Kishore Mahbubani, It will come as a surprise to many Westerners to learn that the rest of the world fears the West even more than the West fears it their own words and deeds could lead to evil, not good. (Kishore Mahbubani, The Dangers of Decadence: What the Rest Can Teach the West Foreign Affairs (Sept.-Oct.), 1993, pp ) The article entitled The Contribution of Religious Believers to the Dialogue of Civilizations emphasizes the possible Muslim- Christianity dialogue by asserting the following statements: My experiences of living and collaborating with Muslims for 30 years have profoundly shaped my thinking on the dialogue of civilizations. I am convinced that an intercultural dialogue between Christians and Muslims is not only possible I have had the personal experience of such dialogue both in intellectual circles and at the grassroots level- but it is a necessity in the modern world. What have impressed me most from my many encounters are not the differences between Islamic and Christian civilizations, but the commonalities. As two groups of believers who are, at the same time, immersed in life in modern societies, Muslims and Christians share a broad range of common concerns on many very basic human issues (The Contribution of Religious Believers to the Dialogue of Civilizations info/documents/dialogo/contribution.doc) Then What is The Role of Religion in Intercultural Humanism? Huntington s Ten Commandments of Western values including individualism, human rights, free markets, personal liberty are not the absolute and ultimate values and they can become degenerated (selfish) and impasse if they do not concern the values of all. Mahbubani notes that: The US has undertaken a massive social experiment, tearing down social institution after social institution that restrained the individual. The results have been disastrous. Since 1960, the US population has increased 41% while the violent crime has risen by 560%, singlemother births by 419%, divorce rates by 300%... this is massive social decay. Many a society shudders at the prospects of this happening on its shores. (Kishero Mahbubani, 1993, p.14) The importance of religion appears in this situation because it is the needed independent criterion to control and judge these liberal values. Every religion offers its own criteria to keep everything in moderation. But these various religions should be in a 40

54 positive dialogue with one another in order to prevent the modern values from turning into self-centered worldly goals of leverage. So it can not be denied that there must be a cultural share and learning between these two civilizations, the West and the Islam. The Rest needs the technology, economic developments of the West, while the West needs the ways of the Rest to protect its moral values in modern life. What is required today actually is a dialogue among civilizations. It is clear that no single culture can respond all the problems of modern life; nonetheless, every civilization has its own supplement to add. So one of the statements uttered under the title of The Contribution of Religious Believers to the Dialogue of Civilizations best summarizes the matter. (www.sjweb.info/documents/dialogo/contribution.doc) The dialogue of civilizations seeks a humanism that supports the genuine advances of modern life while, at the same time, maintains a critical stance towards modern values. (The Contribution of Religious Believers to the Dialogue of Civilizations, www. sjweb.info/documents/dialogo/contribution. doc) Unlike to Huntington s thesis of the religious clashes, we can come across some disputes between state authorities and opposition in Pakistan, in Georgia, Palestine (Hamas vs. Fatah) even though they mostly share the common values and beliefs. But the world tries to make religion seen as the main factor of such clashes. Walter Schimmer challenges this attitude in his speech in an international conference: It is my deep conviction that religion is just hijacked and abused for very simple political reasons. ( Walter Schimmer, November 2007, p. 3) These questions related to religion come also with the question: Can September 11, 2001 terrorist attacks and subsequent events in Iraq and Afghanistan be considered an indication of the clash theory? One of today s terms, global terrorism which has gained importance after 9/11 strives to hi-jack religion.( Walter Schimmer, November 2007, p. 1) Challenges like poverty, financial mismanagement by countries suddenly come with its global influences, which needs a collective response. If we are able to aware of our responsibilities and face these challenges, there will be no space for what the American author calls, the clash of civilizations. That s why; terrorism should not be seen as opposing just one civilization but as attacking on all the civilizations in the world as in the case of poverty which is not only a matter of poor countries but a problem for affluent countries as well. Terrorism must be avoided with a considerable effort but not at any cost. We must not lessen the power of our values as human rights, respect for cultural and religious diversity and such. In other words we must be sure that our values are maintained while we are responding terrorist attacks. But the US violated and has been continuing the violations of international law, which is a common heritage of mostly binding regulations based on a consensus, in the past and since 9/11. (US Violations of International Law in the camps in Guantanamo Bay). The European Council is very good at providing proportionate and reasonable responses against terrorist attacks thereby helping the people not ignore their values. When we look at the events during the year 2000; Iraq war never ended in peace, 41

55 Halime Çetin conflicts in Middle East between Israel and Palestine never ends, on the contrary, keeps intensifying day by day. Why, because fighting brought only suffering, not a solution. Mutual understanding, recognition and willingness to get an agreement may settle the disputes, which the US lack since they chose to act more violently against violence, but rather to look for positive and reconciling resolutions. That means that there is always a possibility to be able to attain a new, positive term, a dialogue of civilizations in the future. One of the conclusions that can be drawn at the end of the Iraq war is best affirmed by Ali Khan who is a professor at Washburn University School of Law in Kansas, and is the author of the book entitled A Theory of Universal Democracy: Beyond the End of History, 2003: The lawlessness surrounding the origin and aftermath of the Iraqi war reaffi rms the simple thesis that hegemony is impractical - that a single superpower cannot effectively manage world affairs. And make no mistake: although the United States was able to construct a coalition of supportive states, the invasion of Iraq was and was broadly perceived as a solo act. After all, September 11 never indicates a future clash of civilizations since it does not stem from what Huntington sees (religiously based societies) but what he is unable to see (traditional values and the entertainment, consuming world). This is also clearly seen in the events themselves since the terrorist attacks were not against the largest US churches as The Roman Catholic Church but targeted the biggest capitalism symbols: World Trade Centers. Thus we can not define the attacks as an aggression due to religious or civilizational diversity but because of economic and ideological interests which ended in the new era according to Huntington. Briefly, what it actually displays is dangers of feeling arrogant which is a sort of ignorance of other cultures or values due to the national superiority belief and to think that others need to adopt and adapt to you, which defines ethnocentrism in the US that lead other cultures to fear ethnocentric ideas of the West. The above stated ethnocentrism leads another question: Is representative democracy, one of Western commandments, the ultimate government mode to be imposed to all other parts of the world in order to form a political order, which may reinforce the possibility of conflict all over the world as Huntington believes? Can Islam be democratic? First, prejudices and biases should be avoided if we want to create a world of peace. So the West has to give up portraying all Muslims as a backward nation and putting them under the category of Bin Laden. (Particularly, after 9/11). So adaptation of democracy to Islam and even within the trends of religions as Confucianism is also possible as long as we do not have any prejudices since in a civilizational dialogue, cultural hegemony, pretensions of superiority have no space. Louay Safi, a member of the board of directors of the Washington, D.C.-based Center for the Study of Islam and Democracy (CSID), has concluded with a good compatibility between Islam and Democracy. I think that Islam as a set of norms and ideals that emphasizes the equality of people, the accountability of leaders to community, and the respect of diversity and other faiths, is fully compatible with democracy. I don t see how it could be compatible with a gov- 42

56 ernment that would take away those values. (Louay Safi, Brian Handwerk for National Geographic News, October 24, 2003) Huntington is right when he argues that the clashes are due to the insistence of the West to impose its values to the other world. If the West wants Muslim societies to become more fertile for the seeds of democracy as Safi argues, Muslim societies should have the aim of making changes within themselves. Therefore, to adapt new forms, ordinary people s efforts are needed. It cannot be carried out in a top down process or can be achieved by coercion. Help and contributions by outsiders cannot be denied but it is impossible to push down anyone s throat to force him to be a democrat. The result would be hatred of democracy. So to some extent cultural changes are required but within its limits. But this does not mean the destruction of religion or Islam. If nobody can imagine a West without its former Enlightenment and Reformation processes in Europe, than it is difficult to picture a more reformed Middle East without Islam. Here stands the importance of accepting and respecting others values and cultural necessities. Furthermore, democracy, even within the West, does not fit into a single form as differences in the US and in Europe. Across the world we can encounter many states that have adopted self-representation on the basis of their own historical backgrounds - Turkey is a parliamentary, secular democracy. Indonesia is one of the world s largest republics, but an uncertain one as the nation still struggles to evolve a representative political system after authoritarian rule. Iran is a theocratic republic with a growing democratic reform movement. Iraq is currently a case study in nation-building in the aftermath of the dictatorial regime of Saddam Hussein. So democracy can evolve a multi-dimensional form as there may be several interpretations of Islam. After getting rid of our biases now, we can examine the issue by asking more questions, which will be enough to get the answers of the already-asked questions. Are there any other political ordering strategies compatible with cultural values of other civilizations and requirements of economic development? Is it worth to transplant in other civilizational contexts such typically Western forms of political ordering as the modern, bureaucratic state organization and the establishment of representative, participatory democracies consisting of voting procedures, competition between ideologically motivated parties or between parties which simply represent group interests? (Victor Segesvary, 2004, p. 49) It is clear from these questions the paradox of Western democracies. Is there any difference between democracy and national self-determination? That one has privileges means that there will be a clash between them? Do the commands of democracy serve the people s general good-will (while it is ignoring individual interests?) PART 3: Why Do We Need a Dialogue of Civilizations in Our Age? The first caller for dialogue among civilizations is the Islamic World. The former Iranian President, Mohammed Khatami, in fact, gave the idea of an international year for civilizational dialogue to the UN. On the basis of his proposal, the year 2001 was declared as the year of Dialogue of Civilizations by the UN. As the representative of Islamic 43

57 World, the Islamic Educational, Scientific and Cultural Organization ISESCO has played an important role in the activities held for the implementation of the proposal. So since dialogue is an indispensable principle of Islamic civilization and culture and forms the most fundamental feature of Islam, ISES- CO gave an outstanding effort in formulating a new concept as a Dialogue of Civilizations, which is an obvious proof of the fact that this new term is not a term of international law or other international organizations. What Necessitates a Civilizational Dialogue? No political or social system is perfect. In all walks of life, there are successes and failures out there. So we must prepare ourselves not only for anything better but also anything worse. Everything can be converted into wrong use or into right use. It is only possible through a dialogue for civilizations to overcome their problems and to resolve their disputes. Having dealt with modernity since the reformation process, Christianity has much to teach other cultures about the strengths and challenges of modernization whereas Islamic Civilization - having been under the influence of ethnic and national cultures- alongside with other cultures have much to offer Christianity. So each civilization or culture may have great achievements in particular areas but what is important is to learn how to learn from and teach to others. One culture or civilization can not properly respond the needs of human beings. Some successes in some areas can have negative effects in other areas - technological advances may harm identity and family solidarity or may result in dehumanization. So Halime Çetin the only way to avoid such effects of modernization, globalization and universalism is dialogue. Existing from the recorded history, some fundamental factors in modern world necessitate the dialogue - civilizational pluralism, de-colonization process and globalization, and common concerns of mankind. Civilizational Pluralism: From the beginning of the history, people have lived in multicultural settings. But civilizational pluralism and multiculturalism are two different terms. Multiculturalism means several distinct groups live together in one entity-one and are never forced to accept the norms of the others. But civilizational dialogue is concerned with cultural pluralism since it refers to existence of different civilizations or cultures in the world. Civilizational pluralism differs from all other kinds of pluralism since it equals to a celebration of difference. Civilizational pluralism can not be put into categories such as states, nations, or other types of different human groups. Nonetheless, it includes all. Civilizational pluralism refers to co-existence of several great civilizations in the same space and in the same spatial period. Civilizations are made up of personal and collective identities. Since nobody is universally assigned to be the ultimate authority to measure the incommensurables; therefore it is common duty of peoples. Victor Segesvary affirms the issue with the following statement: Civilizational Pluralism poses, therefore, the problem of how to ensure communication and how to achieve mutual understanding between people belonging to different civilizations. Inter-civilizational encounters presuppose a civilizational dialogue. 44

58 (Victor Segesvary, 2004) De-colonization Process and Globalization: The two reasons underlying the term, civilizational pluralism, which is never consciously accepted as a reality, but rather remains to be an empirical fact, are de-colonization and globalization. These are what makes people realize that they live in a pluralistic world. The end of the World War II came with the end of empires and colonial possessions of European countries. As a result, the overwhelming impacts of liberal ideologies were widespread even in Asia, Africa, and South America. The activities and resolutions of the UN also promoted the de-colonization by declaring their legal status as sovereign states. Since de-colonization created a multi-civilizational world, so then a necessity of civilizational dialogue. The reason behind is that Western states became more aware of the already existed civilizational diversity through the existence of co-existing new states. Different identities, life styles, cultures were found out through communicational globalization. Technological developments and increased contact, exchanges and interaction between various civilizational worlds resulted in globalization and so cultural globalization. This new global culture comes with generalized human values and interests and commonalities and conclusively has acquired the shape of universalism. Due to this global connectedness within and among the individuals and societies, people locate themselves in the context of a complex world community; they define themselves as a part of this global order. There exist pluralistic identities that are fully aware of the rest of the world. But these particular identities cannot be isolated but have the potential to interact with the other. Hence globalization is the interpenetration of particular and universal tendencies. It is thus evident that globalization did not result in a civilizational homogeneity but rather in the awareness of the planetary human diversity and in the discovery of an extensive range of local, spatially bound, cultures being part of overall civilizational ensembles. (Victor Segesvary, 2004, p. 7) Common Concerns: To attain a genuine dialogue of civilizations we have to examine sound societal bases alongside with the deficiencies in Huntington s study. The biggest defect in The Clash of Civilizations and the Remarking of the World Order is that it ignores the fundamental concerns of ordinary people around the world while seeing the world just as an entity full of disputes between cultural-political groups. Focusing on cultural values and beliefs of those groups which are divisive is like looking out of a narrow window. It restricts to observe what is actually going on in people s lives. On the contrary, civilizational conflict is not the main matter of the world, but rather the reality of two contrary terms - particularity of civilizations together with universality of peoples core concerns. Dialogue of civilizations must be established on these core commonalities of mankind. The speech entitled The Contribution of Religious Believers to the Dialogue of Civilizations summarizes the core idea effectively. The basic concerns facing people from Korea to Guatemala to Egypt to Canada do not revolve around ideology or civilizational attitudes. They are rather the 45

59 bread-and-butter issues of jobs and wages, personal and familial security, the availability of affordable and adequate education, health care, facilities that alleviate some of the burdens of aging, and the preservation of a moral climate in which one can confi - dently raise one s children. These are issues that unite men and women, rich and poor, Hindus, Muslims, Christians, and Buddhists, rural and urban inhabitants, people living in civilizational regions as diverse as Latin and North America, East, Southeast, Central and West Asia, Europe, Africa and Oceania. (www.sjweb.info/documents/dialogo/ contribution.doc) Good governance is the umbrella term that may include all these concerns within it since these concerns cut through every civilizational feature as religion, cultural attitudes or nation. However, it does not refer to any precise government mode; it can be attained in every kind of political or social mode as long as people are able to fulfill the requirements of their basic desires and the system they deploy cares for and meets their principle needs to survive. So in such situation any system can operate a single party or multiparty system, democracy or non-democracy, Islam or Christian, socialism or capitalism or mixed, vice versa. How Can The World Achieve a Dialogue of Civilizations? A positive attitude towards civilizational and cultural differences all over the world must be taken to attain this necessity. To be able to attain such a positive attitude people should have: Knowledge: To develop better reciprocal understanding; diversity must not be regarded as a threat to people s identity. If the Halime Çetin world civilizations realize the requirement and the reason to learn from other cultures and to offer the rest what they experienced, civilizations can be more aware of different kinds of norms, cultural heritages, values and experience, which means less number of clashes since they will be able to overcome the duality of myself and the other. Respect: To be respectful, one must learn first to be tolerant and to have unbiased ideas unlike Huntington s analysis. Mutual understanding and interpretation can only be possible through a meaningful dialogue. People must give equal respect for other opinions or pay equal attention to them. Tolerance and respect are like two halves of an apple. The former does not survive without the latter and vice versa. A good explanation is done by the UNU (United Nation s University) concerning tolerance and respect. While tolerance means not to interfere with the other s ways of living or thinking, respect actually attaches a positive value to what one is or does respect thus goes beyond mere tolerance. (UNU Project of Dialogue of Civilizations: Finding Common Approaces to promoting Peace and Human Development, 31 july- 3 August 2001) Recognizing The Dynamism of Culture and Civilizations: Neither civilization nor culture is static. Throughout the history they underwent many processes, changes and also renewal. In order not to limit the dialogue of civilizations, these entities must not be seen just as results of religion, economic or political dominance since they constitute traditions, values in social or cultural institutions. Inclusiveness: Dialogue of Civilizations requires mu- 46

60 tual interaction to understand differences in beliefs, values, and concerns of others ranging from social to cultural. It should be inclusive so that any social or cultural groupings contribute to the process of international dialogue. Readiness to Transform: In inter-civilizational dialogue, willingness is necessary to share information and diverse opinions. So recognition of differences alone is not sufficient for the integration of other aspects into one s own perspectives. So what we need is mutual appreciation and sincere enthusiasm to receive. The UNU defines the responsibility of civilizations by stating that Actors at all levels of global society should join to develop in an effective way these fundamental constituents of a global culture of dialogue. (The UNU Project, 2001) Conclusion The current problems stated in Samuel. P. Huntington s book The Clash of Civilizations does not reflect an actual clash of civilizations but a clash of ignorance. It is not impossible to bridge and fill the gap in knowledge, understanding, and respect between civilizations, particularly Islamic and Western nations, which is an initial step to establish a better world in the future. People should not be stuck on specific events like 9/11 and blame all the components of a great culture of Islam for those unfortunate terrorist attacks. Any increase in X-phobias (as Islamophobia) should be avoided while accelerated fight against fundamentalism and intolerance wherever we see should be supported. The proponents of a dialogue are for openness and tolerance toward alien cultures and heterogeneous civilizations since they hope to realize reciprocal communication, learning, understanding and interpretation through interaction and dialogue. So the achievement of such a successful dialogue among civilizations will not only disproof the hypothesis of Clash of Civilizations, but also will play a salient role in international, inter-civilizational and cultural affairs. The greatest piece of the pie is the international community in terms of attaining this ambitious aim. Thanks to the UN, international community work altogether to prepare the ground for the dialogue. By considering the diversity as an innate feature of mankind, the UN bring scholars together in workshops and conferences in order to emphasize how peoples can convert diversity to the favor of human beings. Therefore the unique and ultimate solution to current problems facing mankind is to talk than to fight one another, so through dialogue. Whilst Huntington was asserting the idea of Clash of Civilizations, Huntington, in fact, affirmed the question of Dialogue of Civilizations at the same time since there is a dialectical relationship between these two abstract concepts to be able to understand the former we need to understand the latter that is presupposed by the first as an opposite concept because its possible validity or applicability makes the existence of the opposite necessary. 47

61 Halime Çetin Bibliography Binyan, Liu, Civilization Grafting: No Culture is an Island, Foreign Affairs, (72, 4), Fang, HE, World Situation at Turning Point, World Affairs, no. 18, Herzog, Roman: Preventing the Clash of Civilizations, ed. By Henrik Schmiegelow, St. Martin s Press, Huntington, Samuel P., The Clash of Civilizations?, Foreign Affairs, Huntington, Samuel P., The Clash of Civilizations and The Remarking of World Order,UK,1996. Jian, Song, Dialogue among Civilizations: the Common Desire of the World, People s Daily, September 21, Khan, Ali, A Theory of Universal Democracy: Beyond the End of History, Washburn University School of Law, Loy, David R., The West against the Rest?, A Buddhist Response to the Clash of Civilizations, Japan, Mahbubani, Kishore, The Dangers of Decadence: What the Rest Can Teach the West, Foreign Affairs Sept.-Oct., President Khatami s speech at Florence University, March 10, Safi, Louay, a member of the board of directors of the Washington, D.C.-based Center for the Study of Islam and Democracy (CSID), Brian Handwerk for National Geographic News, October 24, Segesvary,Victor, Dialogue of Civilizations, Holland, 2004 Schimmer, Walter, former Secretary General from the Council of Europe, International Conference on Terrorism, Tunis, November The Contribution of Religious Believers to the Dialogue of Civilizations, www. sjweb.info/documents/dialogo/contribution. doc. UNU Project of Dialogue of Civilizations: Finding Common Approaces to promoting Peace and Human Development, Inetrnational Conference held in Tokyo and Kyoto on 31 july to 3 August Yijun, Zhang, Dialogue among Civilizations Seeding Peace, Renmin Zhengxie Bao, September 12, Zhongyun, Zi, Mutual Prosperity-Harmony vs. Divergence, Renmin Zhengxie Bao Schmiegelow, St. Martin s Press,

62 YOKSULLUK, ÇEVRE VE SÜRÜDÜRÜLEBİLİRLİK ETKİLEŞİMİ Interaction Between Poverty, Environment and Sustainability Elvan Gevrek * - Kübra Dilek Azman İnsanlar ne başkalarını satın alacak kadar zengin, ne kendilerini satacak kadar yoksul olmamalıdır. Servetler arasındaki büyük eşitsizlikler; hazineleri, sahiplerinin ellerinden alarak değil; hazine kurmanın yollarını ortadan kaldırarak; yoksulluğu yoksullar için bakımevleri kurarak değil yoksulluğu ortadan kaldırarak önlemek en temel yönetim sorunlarından biridir J. J. Rousseu Sağlıklı ve sürdürülebilir bir doğal çevre, hayati değer taşıyan ulusal bir servettir; kaybında en büyük acıyı yoksullar çeker Kemal Derviş ABSTRACT In this study, the focus of the analysis will be especially on the poverty, environment and sustainability concepts, and the interaction between them will be explained. In order to fully understand the relation between these concepts, the links between poverty-environment, poverty-sustainability, and the povertyenvironment-sustainability will be explained thoroughly. Then, some possible problems, their refl ections inside and outside Turkey and international organizations approaches to them will be mentioned. In addition, there will be suggestions about the steps to be taken in order for these problems not to be inveterate. With the negative effects of globalization, increased poverty and the problematic of environment have become transnational phenomenons. Not only less developed and developing countries but also developed countries experience the negative effects of poverty and environmental problems. Global warming is a good example of this. For this reason the solution of this problem requires international corporation. No individual government can cope with the poverty and environmental issues alone anymore, so they need international corporation to overcome these problems. Key Words: Poverty, Environment, Sustainability ÖZET Bu çalışmamızda özelikle yoksulluk, çevre ve sürdürülebilirlik kavramları üzerinde durulacak ve bunlar arasındaki etkileşim anlatılacaktır. Öncelikle kavramlar arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılması için, yoksulluk-çevre, yoksulluk-sürdürülebilirlik ve yoksulluk-çevre sürdürülebilirlik bağlantısına değinilecektir. Daha sonra oluşabilecek sorunlara değinilip, bu sorunların dünyada ve bizdeki yansımalarına ve uluslararası örgütlerin bu sorunlara yaklaşımına da yakından bakılacaktır. Ayrıca bu sorunların kronikleşmemesi için yapılması gerekenlere ve yetkililerin bu sorunlara yaklaşımına da değinilecektir. Globalleşmenin olumsuz getirileriyle birlikte artan yoksulluk ve çevre sorunsalı artık ulus ötesi bir olgu haline gelmiştir. Yoksulluk ve çevre sorunlarından sadece az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler etkilenmemekte aynı zamanda gelişmiş ülkeler de bu sorunlardan etkilenmektedirler. Küresel ısınma bu soruna verebilecek güzel bir örnektir. Bu yüzden soruna odaklı çözümler uluslararası işbirliğini gerektirmektedir. Artık hiçbir ülke tek başına çevre ve yoksullukla mücadele edememekte, uluslararası işbirliği gereksinimi duymaktadır. Anahtar Kelimeler: Yoksulluk, çevre, sürdürülebilirlik * Arş. Görevlisi, Uluslararası İlişkiler, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Fatih Üniversitesi, İstanbul, Türkiye Arş. Görevlisi, Uluslararası İlişkiler, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Fatih Üniversitesi, İstanbul, Türkiye 49

63 Elvan Gevrek - Kübra Dilek Azman 1. Yoksulluk - Çevre Etkileşimi Göreceli bir kavram olmasından dolayı literatürde çeşitli yoksulluk tanımları bulunmakla birlikte, yaygın olarak iki temel tanım kullanılmaktadır. Bunlar; mutlak yoksulluk ve göreli yoksulluktur. Mutlak yoksulluk; en genel ifadeyle halkın ya da onun belirli bir kesiminin asgari yaşam düzeyini sürdürebilmek için gıda, giyim ve barınak gibi sadece en basit ihtiyaç maddelerini karşılayamaması olarak tanımlanmaktadır. Mutlak yoksulluk genellikle minimum gelir seviyenin altında yaşayan insanların tespitiyle belirlenmektedir. Bu seviyenin belirlenmesi ülkelerin bulundukları koşullara ve gelir düzeyindeki farlılıklara göre ülkeden ülkeye değişiklik göstermektedir. Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi Türkiye Ulusal Raporunda da belirtildiği üzere, mutlak yoksulluk Bir insanın yaşamını minimum düzeyde sürdürebilmesine, yani biyolojik olarak kendisini yeniden üretebilmesi için gerekli kalori ve diğer besin bileşenlerini sağlayacak beslenmeyi gerçekleştirmesi ne dayalı olarak tanımlanmaktadır. Ayni ve nakdi gelirleri bu temel gereksinimleri karşılamakta yetersiz olanlar mutlak yoksulluk sınırının altında kalmaktadır (Türkiye Ulusal Raporu, 2002: 1). Yine aynı raporda, diğer bir yoksulluk çeşidi olan göreli yoksulluk ise şöyle tanımlanmıştır: Kişinin bir toplumsal varlık olmasından hareket etmekte ve kendisini biyolojik olarak değil, toplumsal olarak yeniden üretebilmesi için gerekli tüketim ve yaşam düzeyinin saptanmasını içermektedir (Türkiye Ulusal Raporu, 2002: 2). Bu durumda, belli bir toplumda kabul edilebilir minimum tüketim düzeyinin altında geliri olanlar, göreli yoksul olarak tanımlanmaktadır. Dünya Bankası, ülkelerin içinde bulundukları farklı koşulları dikkate almaksızın küresel bir yoksulluk sınırı belirlemiştir. Dünya Bankası, günlük 1$ altında gelire sahip olanları yoksul olarak adlandırmaktadır. Dünya Bankası yoksulluğu daha çok parasal gelir açısından tanımlarken, UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) ise yoksulluğa farklı bir tanım getirmektedir. UNDP yoksulluğu, insani gelişme için zorunlu olan fırsatlardan (hayat boyu sağlık, yaratıcı bir hayat, ortalama bir hayat standardı, özgürlük, kendine güven, saygınlık) mahrum olma şeklinde tanımlayarak, kavramın sadece parasal bir içeriğe hapsedilmesini engellemiştir. Ünlü kalkınma iktisatçısı Amartya Sen, yoksulluğu en genel ifadeyle; bireyin asgari kabiliyetini devam ettirememesidir olarak tanımlamaktadır. (Uzun, 2003: 2) Yoksulluk çok boyutlu sosyal bir olgudur. Günümüzde, yoksulluğun hem azgelişmiş ülkelerde hem de gelişmekte olan ülkelerde görülmesi, sorunun aynı nedenlerden kaynaklandığını ve giderek yapısal bir olgu haline geldiğini göstermektedir. Genel olarak en düşük yaşam standardına erişememe durumu olarak tanımlanan yoksulluk; asgari yaşam standardının ne olduğu, yaşam standardının nasıl ölçüleceği, yoksulluğun şiddetinin bir ölçüt ile ifadesinin mümkün olup olmadığı sorularını da beraberinde getirmektedir. Bundan dolayı yoksulluk sınırının belirlenmesi ülkeden ülkeye değişiklik göstermektedir. Değişik yoksulluk ölçme yöntemleri belirlenmesine karşılık, bu ölçüm değerleri kesin sonuca götürememekte ya da yetersiz kalmaktadır. Yoksulluğun kavramsal mahiyeti ve boyutu, toplumların farklı sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeylerine göre değişebilmekte ise de, hayati sosyal risk taşıması açısından 50

64 bütün toplumların en önemli ortak sosyal sorunudur (Seyyar, 2004: 1 2). Yoksulluk, Türkiye nin de en önemli sosyal problemlerinden biridir. Kentleşmeyle birlikte ortaya çıkan çevre sorunları ve gelir dağılımındaki eşitsizliğe paralel olarak ortaya çıkan yoksulluğun artması da bunlardan biridir. Dolayısıyla, çevre sorununun nasıl ve neden ortaya çıktığı sorusuna verilecek cevap, bir anlamda yoksullukla mücadele konusunda izlenecek yolu da belirleyecektir. Çevre sorunuyla mücadelede yapısal değişikliklerin yanı sıra toplumsal duyarlılık da gerekmektedir. Bunun için yapılan yapısal reformların yukardan aşağı yapılmasından ziyade toplumsal duyarlılığın bir gereği olarak aşağıdan yukarı yapılması gerekmektedir. Bunun dışında yapılan reformlar ve öneriler pek bir işe yaramayacaktır. Aynı şekilde katılımcı mekanizmalar oluşturulmadan, saydamlık ve hesap sorma sağlanmadan, yoksulluğu ortadan kaldırmaya yönelik yapısal değişiklikler bir dönem sonra yeni yoksullar ve yeni zenginler yaratmanın ötesine gidemeyecektir. Bu yüzden çevre ve yoksulluk sorununun çözümünde daha kalıcı sonuçların alınabilmesi için, yapısal değişiklikler ile demokratik ve katılımcı mekanizmaların birlikte, bir bütün içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Kendisini sosyal ve refah devleti olarak tanımlayan siyasal sistemlerde, katılımcı mekanizmaların işlememesi, rüşvet ve kayırmacılığa dayalı çalışması yeni zenginlerin ve yoksulların doğmasına neden olacaktır (Türkiye Ulusal Raporu, 2002: 4). Yoksullukla birlikte ele alınan diğer bir konu ise çevre sorunudur. Çevre konusu ilk olarak, 1960 lı yıllarda güvenli bir gelecek için temiz bir çevre, kalkınabilmek için yeterli ekonomi kavramlarıyla birlikte tartışılmaya başlanmıştır. Bu sorunların birbiriyle paralel ele alınmasında en önemli etken birinin diğerinin nedeni ya da diğerinin sonucu olmasından kaynaklanmaktadır. Çevre ve yoksulluk etkileşimi kentleşme ve sanayileşme ile başlayan bir süreçtir. Bu ilerleme ve değişim süreci toplumdan topluma farklılık göstermesine rağmen, getirdiği sonuçlar bakımından birbirlerine benzemektedir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki gelir dağılımındaki dengesizlikten, çevre sorununlarından etkilenen kesim yoksullardır. Dünyanın çevre sorunuyla yüzleşmesi ilk olarak 1972 de Stockholm de yapılan Birleşmiş Milletler (BM) İnsani Çevre Konferansında, sorunlara hükümet ve devlet düzeyinde çözüm arama çabasıyla başlamış ve daha sonra bu süreç, 1983 te BM tarafından Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu nun kurulması ile hızlandırılmış ve 1992 de Rio Zirvesi nde Gündem 21 in kabul edilmesiyle önemli bir dönüm noktasına gelmiştir. Türkiye de bu sürece 1972 yılında katılmıştır. * Türkiye de 1980 li yılların sonlarından itibaren çevresel konularda bilinçlilik düzeyi geliştirilmeye çalışılmıştır. AB ye uyum süreci * Bilindiği üzere, Türkiye, 1972 yılında gerçekleşen Birleşmiş Milletler Çevre Konferansından sonra ulusal bir çevre politikası geliştirme çabası içine girmiştir. Bu çabaların sonuçları ilk olarak 1973 te 3. Beş Yıllık Kalkınma Planında alınmıştır. Kalkınma ve çevre sorunlarının birlikte ele alındığı ve mevzuatın bu yönde geliştirilmesinin karara bağlandığı bu metinden sonra, 1982 Anayasası nda çevre ile ilgili hükümler yer almış ve 1983 yılında Çevre Kanunu nun işlerlik kazanmasıyla çevre politikasının esasları belirlenmiştir. Türkiye deki çevre mevzuatı başta Çevre Kanunu olmak üzere, çeşitli tüzükler, yönetmelikler, tebliğler ve yürürlükte olan uluslararası anlaşmalardan oluşmaktadır. Çevre Kanunu nun yanı sıra Milli Parklar Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Boğaziçi Kanunu, İmar Kanunu, Maden Kanunu ve Kıyı Kanunu gibi çeşitli yasalar da çevrenin korunması ve çevre kirliliğinin önlenmesi hakkında çeşitli hükümler getirmektedir. Bütün bu kanunların yanı sıra, çok sayıda tüzük, yönetmelik ve tebliğ, çevreyle ilgili birçok sorunu ele almaktadır. Ayrıca, Gündem 21 i ulusal düzeye uyarlayan (ve koordineli bir şekilde hazırlanmış olan) Ulusal Gündem 21 ve Yerel Gündem 21 ile ulusal çevre politikasının belirlenmesini amaçlayan Ulusal Çevre Eylem Planı (UÇEP) bu alandaki diğer önemli çalışmalardır. 51

65 kapsamında çevresel sorunlarla ilgili olarak yeni kanunlar koyma ve sorun çözme yaklaşımının kurumsallaşması konusunda ilerleme kaydedilmesi buna en iyi örnektir. Şu anda Türk hukuk sisteminin, çevreyle ilgili bölümleri Avrupa Birliği yönergelerini de dâhil edecek şekilde önemli değişiklikler geçirmektedir. Bu değişikliklerin çevrenin korunmasında ve geliştirilmesinde uzun vadede katkı sağlayacağı tahmin edilmektedir. Türkiye, Montreal Protokolü nün Beşinci Maddesi gereği kloroflorokarbonların (CFCs) kullanımını, anlaşmaya taraf olan birçok ülkeden önde durdurdu ve buna bağlı olarak 1997 yılında UNDP den özel başarı ödülü aldı. Güvenli içme suyu konusunda son veriler güvenli içme suyuna erişimin yılları arasında yüzde 83,1 den yüzde 93,6 ya çıktığını gösteriyor. Ayrıca Türkiye nüfusunun güvenli sağlık hizmetleri kullanan oranı ise 1994 yılında yüzde 67,4 iken bu oran 2003 yılında yüzde 86,5 e yükseldi. Ancak Türkiye nin hala çevresel politikalarını, ekonomik ve sosyal politikalarına dâhil etmesi gerekiyor (BMKP, 2008). Türkiye nin Avrupa Birliği üyelik serüveninin devam etmesi, çevre gündemine odaklanma ihtiyacını pekiştirmiştir. Böylece çevreyi koruma amaçlı yapılan birçok kanunda * ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleriyle uyumlu olarak çevrenin korunmasında düzenleme yapılma- * Çevresel değerlere hukuki güvence kazandırma çabaları, gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde, 20. yüzyılda yoğunlaşmış, ulusal düzeyde çıkarılan yasalar da 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Yukarıda vurgulamak istediğimiz kanuna bir örnek vermek gerekirse; Kıyıların korunması amacıyla kıyılara yönelik kanun ilk kez 1984 yılında çıkarılmış ancak kamu yararı ilkesiyle çeliştiği gerekçesiyle 1986 yılında iptal edilmiştir. Kıyılara ilişkin 3621 sayılı yeni kanun ise ancak tarihinde çıkarılmıştır ve bu kanunla sahil şeridi 100 metre genişliğinde olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla yapılaşmaların 100 metreden sonra başlatılacağı kabul görmüştür. Ancak ilk gerçek anlamda ikinci konutların görülmeye başlandığı 1950 li yıllardan 1990 lı yıllara gelinceye kadar ikinci konutlar kıyılarda herhangi bir mesafe gözetilmeksizin yerlerini almıştır. Elvan Gevrek - Kübra Dilek Azman sına rağmen, soruna sadece geçici çözümler getirilmiş, uzun vadede sorunu ortadan kaldırıcı politikalar üretilememiştir. Bu denkleme tersinden baktığımızda da çevre sorunundan en çok etkilenenlerin yoksullar olduğunu görmekteyiz. Ayrıca yoksulluk sadece yeterli besin ürününe sahip olamama değil, aynı zamanda sağlıksız çevre koşullarında yaşamayı da beraberinde getirmektedir. Yoksul insanlar için bir de sağlıksız yaşam koşulları eklenince, yoksulluk artık çekilmez bir hal almaktadır. Yapılan araştırmalar (Serin, ) gecekondu bölgelerinde yaşayan yoksul halkın, enerji ve çevre konusunda bilinçlilik düzeyinin yeterince gelişmediğini, çevre konusun da duyarlılıklarının az olduğu sonucunu çıkartmıştır. Ayrıca gece kondu bölgelerindeki yolsul kesimler yerel hizmetlerden yeterince faydalanamamaktadır. Özellikle altyapı hizmetlerinden kanalizasyon sisteminin yetersizliği, yoksul halkı sağlıksız bir çevrede yaşamaya zorlamaktadır. Bunun yanısıra bu bölgelerde biriken katı atıkların da düzenli toplanılmaması hane halkı, kendi buldukları yöntemlerle yok etmeye çalışmaktadırlar. Örneğin katı çöp atıklarının tekrar yakacak olarak kullanılması ve ısınmak için kalitesiz yakıt kullanımın artması da buna eklenince, hava kirliliği gibi bir başka sorunu da beraberinde getirmektedir. Dünyada henüz bir milyardan fazla insanın temiz ve güvenli suya erişimi bulunmamaktadır (BMKP, 2008). Aşırı su tüketimi, sulak tarım alanlarının tahrip edilmesi, fabrikaların atıklarını hiçbir denetim olmadan sulak alanlara boşaltması, Türkiye nin yakın bir gelecekte su problemiyle karşılaşmasına neden olabilir. Sulak alanların tahrip edilmesiyle birlikte, bundan en fazla zarar gören, sulak alanlardan en 52

66 fazla yararlanan yoksul kesim olacaktır. Doğal kaynaklarla iç içe olan ve geçimini topraktan sağlayan yoksul kesimin zarar gördüğü diğer bir alan ise, sağlıksız su kaynaklarına erişimdir; kırsal ve kentsel bölgelerde atıkların su ortamına bırakılması ya da tarımda kullanılan kimyasal gübre ve ilaçların suya karışmasıyla ortaya çıkan su kirliliği, yoksul grupların yeterli miktarda güvenli içme ve kullanma suyuna erişimini güçleştirmektedir. Bunun yanı sıra, bozulan topraklar ve bunların verimsizliği sonucunda ortaya çıkan maddi gelirsizlik, yoksulluğun artmasına neden olmaktadır. Ormanların düşüncesizce tahrip edilmesi, yasa dışı yollarla tarıma açılması ve turizm için ormanların tahrip edilmesi ve toplam ağaç stokunun hızla azalması, doğa ile iç içe yaşayan ve ona muhtaç olan köylüler açısından da olumsuz bir gelişmedir (BMKP, 2008). Kalkınma sürecinde enerji üretim ve tüketimin artması, aynı zamanda çevre politikalarını da gündeme getirmektedir. Türkiye, enerjisini büyük oranda petrol, kömür, doğal gaz ve hidrolik enerji kaynaklarından sağlamakta, öte yandan temiz enerji kaynaklarından istenen ölçüde yararlanamamaktadır BMKP, 2008). Doğal kaynakların bilinçsizce tüketilmesi özellikle su kaynakları üzerindeki olumsuz etkilerinin yanı sıra, kuruldukları bölgelerdeki doğayı ve kültürel mirası da yok etmektedir. Enerji politikasında yoksulluk ve çevre etkileşimi konusu ise, örneğin termik santrali ve büyük barajların yapılacak yerlerinin seçiminde, bu seçimden etkilenecek kesimlerin uğrayabileceği zararın ne ölçüde olabileceği ve ne gibi sonuçlar doğuracağı dikkate alınıp alınmamasıyla yakından ilgilidir (T. C. Çevre ve Orman Bakanlığı Türkiye Çevre Atlası, 2008). 2.Yoksulluk ve Sürdürülebilirlik Etkileşimi Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan sürdürülebilirlik kavramı, nüfus artışıyla birlikte artan ihtiyaçları dengede tutularak büyümeyi hedefleyen ve bu yönde stratejiler belirleyen ekolojik, ekonomik, mekansal ve kültürel boyutları olan bir kavramdır. Birey ile yaşadığı çevre arasında denge kurarak doğal kaynakları tüketmeden, gelecek nesillerin ihtiyaçlarının karşılanmasına ve kalkınmasına imkân verecek şekilde bugünün ve geleceğin yaşamını ve kalkınmasını programlama anlamını taşımaktadır (Sürdürülebilir Kalkınma nedir? 2002). Sürdürülebilir kalkınma, ekonominin çevreye zarar vermeden kalkınmasını sağlamaya çalışan ve bunun dengede tutulmasını, yani hiç birisinin diğerini sekteye uğratmadan sürdürülebilir olmasını destekleyen bir olgudur. Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu nca 1987 de hazırlanan Brundtland Raporunda, Bugünün gereksinimlerini, gelecek kuşakların gereksinimlerini karşılama yeteneğinden ödün vermeden karşılayan kalkınma olarak tanımlanmıştır. Konuyla bağlantılı olarak raporda vurgulanan iki önemli nokta vardır; birincisi; Dünyadaki yoksulların temel gereksinimleri öncelikle ele alınmalıdır. İkincisi; Sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleştirilmesinde her zaman, teknolojinin ulaştığı nokta, toplumsal örgütlenmenin yapısı ve ekosistemin eritme/ öğütme kapasitesinden kaynaklanan kısıtlamalarla karşılaşılacaktır (SKDZTUR, 2008). Sürdürülebilir kalkınmanın en temel felsefesi olan eşitsizliklerin giderilmesine uygun olarak, ulus-devletler ve yaşam koşullarındaki eşitsizliği azaltmak ve nüfusun büyük bir çoğunluğunun ihtiyaçlarını karşılamak için, yoksulluğu tamamen ortadan kaldırmayı he- 53

67 defleyerek ulusal ve uluslararası kuruluşlarla işbirliği yapmalıdır. New York ta, 6 8 Eylül 2000 de yapılan BM Bin Yıl Zirvesinde, sürdürülebilirlik için gelişmekte olan tüm ülkelerde insanların küreselleşmeden yararlanması gerekir (BMBYZ, 2000) ifadesiyle, az önce bahsettiğimiz işbirliğinin gerekliliği vurgulanmıştır. Yoksulluk konusunda küresel bazda dayanışma ve işbirliğinin nasıl olacağına yönelik ise; Zengin ülkeler, pazarlarını yoksul ülke ürünlerine daha çok açmalı, yoksul ülkelerin dış borçlarına daha hızlı ve daha köklü çözümler getirmeli ve daha fazla ve daha somut amaçlara dönük kalkınma yardımı yapmalıdırlar; dünyayı aşırı yoksulluk belasından kurtarmak hepimizin görevidir, bunu gerçekleştirmekten hiç bir şey bizi alıkoymamalıdır (BMBYZ, 2000) ifadesiyle de sorunun çözümüne ilişkin küresel bazda öneriler sunulmuştur. Bin Yıl Bildirgesi, bu anlatılanlar ışığında: Tüm insanlığı, özellikle çocuklarımızı ve torunlarımızı, insan eliyle geri dönülmez biçimde bozulmuş ve kaynakları artık ihtiyaçları karşılamaya yetmeyecek ölçüde azalmış bir dünyada yaşama tehdidinden kurtarmak için hiçbir çabayı esirgeyemeyiz. ifadesiyle, hedefimizin, elimizdeki kaynakları tüketmeden, yoksulluğu ortadan kaldırmak olduğu vurgulanmıştır. Aksi takdirde yoksullar için yapılacak plansız ve sorumsuz programlar, onlara kısa vadede maddi refah sağlayabilir ancak uzun vadede daha kötü sonuçlar doğurabilir. İşte bu yüzden ekonomik büyümede çevre faktörünü gözardı ettiğimizde, sınırlı kaynakları olan dünyayı sınırsızca kullanmak birçok problemleri de beraberinde getirmektedir. Plansız yapılan ekonomik büyüme hedefleri, uzun vadede hem kendi geleceğimizi hem de diğer nesillerin geleceğini tehlikeye atmaktadır. Elvan Gevrek - Kübra Dilek Azman 54 3.Yoksulluk, Çevre ve Sürdürebilirlik Üçlemi Yoksulluk, nüfusun uygun olmayan bölgesel dağılımıyla, toprak ve su gibi doğal kaynakların dengesiz dağılımı ve uygunsuz kullanımıyla ve ayrıca ciddi çevresel bozulmayla da yakından ilgilidir. Sağlıklı bir çevre yönetimi için ihtiyaç duyulan stratejik çalışmalar, bütünlük, çok yönlü disiplin ve uluslararası yaklaşımla ele alınmalıdır den bu yana kalkınma stratejileri oluşturmaya yönelik gerçekleştirilen tüm uluslararası süreçlerde, sürdürülebilir kalkınmanın, enerji politikaları ile çevre politikalarının örtüştürülmesiyle gerçekleştirilebileceği vurgulanmaktadır. İlk bakıldığında çevre, yoksulluk ve sürdürülebilirlik kavramları arasındaki bağlantı kurulamayabilir. Bu yüzden aralarındaki etkileşimden kısaca bahsedelim. Yoksulluk ve sürdürülebilirlik kavramları ile çevre arasındaki ilişki çeşitli düzlemlerde ve farklı akademik disiplinler arasında büyük ilgi görmektedir. Bu üç kavramın birbiriyle olan ilişkisi, Türkiye açısından, özellikle Aralık 1999 da Helsinki de Türkiye ye aday ülke statüsünün verilmesiyle bu konular daha fazla önem kazanmıştır. AB nin katılım kriterlerinden biri de, Türkiye nin sürdürülebilir kalkınma ilkelerini, diğer tüm sektör politikalarında tanımlama, uygulama ve entegre etme zaruretidir (BMKPT, 2008). Devletin ekonomik politikalarını, çevreyi de dikkate alarak, belli bir ekonomik disiplin içinde sürdürmesi gerekmektedir. AB ye uyum sürecinde, ekonomik kalkınmaya ilişkin geliştirilen politikalarda, üzerinde durulması gereken iki önemli husus bulunmaktadır: Bunlardan birincisi ve en önemlisi, yoksul kesiminde bu gelişmeye dâhil edilerek ekonomik büyüme hedeflerinin belirlenmesidir. İkinci olarak ise, bu

68 büyümenin süreklilik kazanması için çevreyi koruyucu sürdürülebilir bir programın takip edilmesi gerekmektedir. Çevre yönetişimi ve sürdürülebilir kalkınma, hükümetler tarafından şimdiye kadar yeterince dikkate alınmamıştır. AB ye üyelik müzakerelerinin 2005 yılında başlamasıyla birlikte, hükümetin önüne konan uyum paketinde, çevre yönetişimi ve sürdürülebilir kalkınma vurgulanmaktadır. UNDP de bu bağlamda, Türk hükümetine küresel çevre konularını ve görevlerini ulusal ve bölgesel planlamaya entegre etme çalışmalarında destek vermiştir (BMKPT, 2008). Ayrıca UNDP, AB ye 2004 te katılan yeni ülkelerin deneyimlerinin ışığında, politika, yasal düzenleme ve kurumsal reform alanlarında önlem alınmasını ve çevresel alanda büyük yatırımlar yapılmasını öngörmektedir (BMKPT, 2008). Çevre ve yoksulluk sorunlarının giderek ciddi boyutlara ulaşması, bu sorunların uluslararası politikaların ve örgütlerin gündemine girmesini sağlamıştır (Altunbaş, 2008: 1 4). Uluslararası düzeyde yoksullukla mücadelenin çevre sorunuyla birlikte ele alınması ile Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ile UNDP arasında güçlü bir birliktelik başlamıştır. UNEP Yoksulluk ve Çevre Fonu ortaklığını ilan ederek, yoksullukla mücadeleyi çevre korumacılığı ile birleştiren yolda güçlü bir işbirliğini başlatmış oldu (UNDP UNEP Ortaklığı, 2007). Yoksulluğu ortadan kaldırmak ve doğal çevreyi korumak, birbirinden ayrılmaz hedeflerdir. Birleşmiş Milletler reformunun eyleme geçirildiği ilk somut örneklerden biri olan bu fon, gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğu azaltma ve kalkınma politikalarını sağlam bir çevre yönetimi planı ile bütünleştirmelerine yardımcı olmak için kuruldu. Ekonomik büyüme ve çevre arasında kalan gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerin iç politikalarında, çevrenin ve ekonominin yerini belirlemek veya dengelemek, o ülkelerin kalkınma planlarına bağlıdır. Çevre ve ekonomi aynı derecede önemlidir. Birisinin diğerine tercihi söz konusu olamaz. İkisinin birlikte paralel götürülmesi gerekmektedir. Gelişme ve büyüme hedeflenirken çevre göz ardı edilmemelidir (UNDP UNEP Ortaklığı, 2007). Kendisine Avrupa birliği yolunda hedefler belirleyen Türkiye, sürdürülebilirlik konusundaki stratejilerini; ekonomik refah, toplumsal eşitlik, çevre koruma ve uluslararası sorumluluk olarak tanımlamaktadır. Avrupa birliği de, üye ve aday ülkeler için iklim değişikliği ve temiz enerji, halk sağlığı, toplumsal dışlanma, demografi ve göç, doğal kaynakların yönetimi, ulaşım, küresel yoksulluk ve kalkınma konularının uygulanması alanında bir çerçeve belirlemiştir ( AB ve Sürdürülebilir Kalkınma Yaklaşımları, 2008). 4. Sonuç ve Öneriler: Yoksulluk sorunuyla mücadelede daha kalıcı sonuçların alınması için hükümet ve toplumun çözüm konusunda daha duyarlı ve işbirliği içinde olmalıdır. Hükümet, toplumda bu konuda çalışmalar yürüten sivil toplum kuruluşlarına karşı daha duyarlı olmalıdır. Böylece birlikte sorunun çözümüne odaklı kısa ve uzun vadeli projeler üretilerek sorunun kalıcılığı önlenmiş olacaktır. Sivil toplum kuruluşları, toplum mühendisleri ve yönetsel kitle, bu hedeflere kayıtsız kalmayıp, gerek uluslararası boyutta gerek ulusal boyutta gerekli gelişmeleri takip edip bunlara uygun tedbirler alıp, örgütsel planlamalar geliştirmelidir. Çevre, sürdürülebilirlik ve yoksulluk üçgeninde, bize özgü yapılarımız 55

69 da göz önünde bulundurularak uygun bir toplumsal uzlaşma modeli oluşturmak en iyi çözüm yoludur. Toplumsal uzlaşma dediğimiz kavramı şöyle formüle edebiliriz: Toplumsal uzlaşma = Yönetsel ve Toplumsal Katılım+Eğitim ve Bilinçlendirme Son on yıla bakıldığında, yoksulluk ve çevre sorunuyla mücadelede sevindirici çabalar görülmesine rağmen, yeterli mesafenin alınmadığı görülmektedir. Özellikle yapılan yasal düzenlemelerin uygulama safhasında büyük boşluklar gözlemlenmektedir. Aynı şekilde, yerel yönetimler ve hükümet bu konuda kısa vadeli planlara kilitlenmek yerine sorunu geniş bir sürece yayarak daha kapsayıcı çözümler üretmelidir. AB yolunda ilerleyen Türkiye, çevreyi gözeterek tüm sektörde sürdürülebilir kalkınma hedefleri belirlemelidir. Her hükümet programında eşit gelir dağılımından bahsedilir olmasına karşın, sorunun üzerine yeterince gidilmediği gözlemlenmektedir. Sürdürülebilir kalkınma hedefleri belirlenirken çevreyi koruyucu tedbirlerle birlikte ele alınmalıdır. Çevreyi koruma, büyümenin olmazsa olmaz şartı olmalıdır. Bu konuda gerek yerel yönetimler, gerek merkezi hükümetler en azından sorunun kalıcılığını önleyici uzun dönemli stratejiler belirlemelidirler. Çevrenin ne denli önemli olduğunu, küresel ısınma dediğimiz olguyla birlikte ne kadar dikkatleri topladığını hepimiz biliyoruz. Türkiye de çevre için eğitim ve çevre sorunlarına duyarlılık konularıyla ilgili yapılan çalışmalara, uygulamalara ve eleştirilere bakıldığında, kâğıt üzerinde kalmanın ve eylemsizliğin yoğun olarak yaşandığı görülmektedir. Bütün bu gelinen noktaların yeterliliği tartışıla dursun, gelişmeleri bir yerden yakalayıp bir yerden başlanması gerekmektedir. Sadece endüstri ve sanayi kesiminde Elvan Gevrek - Kübra Dilek Azman ya da sadece belirli kesimlerde çevre hassasiyeti üzerinde durmak yanlış bir politikadır. Herhangi bir ülkedeki ekonomik etkinliğin niteliği, örneğin kullanılan enerji kaynağının niteliği, miktarı, v.b dünya boyutunda önemli çevresel sorunlar yaratabileceği için soruna küresel bakılması zorunludur; nesnel koşullar bunu gerektirmektedir. Bu sebeple her ortamda kullanılan enerji miktarı, doğal kaynakların kullanımı ve bunların çevreye olan etkileri ya da ekonomiye etkileri küresel bazda hesaplansa da, değerlendirmeler yerel bazda alınıp, yerel ölçekte uygulanmaya başlanmalıdır. Ekonomi ve çevre arasında nasıl bir ilişki varsa, aynı şekilde çevre ve yoksulluk arasında da bir bağ vardır. Buraya kadar yaptığımız tespitler bizlere, çevre kirliliğinden ve ekonominin kötüye gitmesinden en çok yoksulların etkilendiğini göstermektedir. Özellikle yoksullar için yaratabileceği olumsuzluklar açısından, çevrenin korunmasına büyük önem vermek gerekir. Birleşmiş Milletlerin (BM) yayımladığı bir rapora göre, 2050 yılında dünya nüfusu 9 milyarı aşacaktır (Aktüel Bakış, 2007). Nüfus artışı ile yoksulluğun paralel olduğunu ve artan nüfusun çoğunluğunu gelişmekte olan ülkelerin oluşturacağını düşünürsek, bu insanlar geçimlerini nasıl sağlayacak, onları bekleyen yaşam standartları nasıl olacak, sınırlı olarak nitelendirdiğimiz doğal kaynaklardan onlar ne kadar yararlanabilecekler, dünyanın bize sunduklarından, elektrikten, sudan onlar ne kadar yararlanabilecekler, daha doğrusu biz onlara ne bırakacağız, ne kadarını bırakacağız? Sonuç olarak, yoksulluğu ortadan kaldıracak kadar realist, çevreyi koruyacak kadar hümanist ve ekonomiyi düşünecek kadar pragmatist bir yaklaşım içinde sorunlara yaklaşılması gerekmektedir. 56

70 Kaynakça AB ve Sürdürülebilir Kalkınma Yaklaşımları, org/2006/07/10/81793.htm, Son güncelleme 5 Mayıs, 2008 Derya Altunbaş, Uluslararası Sürdürülebilir Kalkınma Ekseninde Türkiye deki Kurumsal Değişimlere Bir Bakış, Son güncelleme 5 Mayıs 2008 BM Bin Yıl Zirvesi, BM Genel Sekreteri Kofi Annan ın 21. Yüzyılda Birleşmiş Milletler Raporu, 3 Nisan 2000 (Özet), Son güncelleme, 4 Eylül, 2000, binyilzirve_01.html Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye, Son güncelleme 5 Mayıs, 2008, Google, Seyyar, Ali, Sosyal Siyaset Açısından Yoksulluğa Karşı Mücadele, Köprü, 2004, sayı:88. ss Sürdürülebilir Kalkınma Nedir? Son Güncelleme 4 Ekim, 2002, Google, gsurkal.html Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi Türkiye Ulusal Raporu (Taslak), Son güncelleme Mayıs 5, 2008, Google, kalitecevre/12.pdf T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı Türkiye Çevre Atlası, Son güncelleme Mayıs 5, 2008, Google, Online: Saat,12.00, enerji.pdf, s.13 Türkiye Bin Yıl Kalkınma Hedefleri, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Son güncelleme Mayıs 5, 2008, Google, Online: Saat: tr/gozlem3.aspx?websayfano=1124 UNDP UNEP Ortaklığı Yoksulluk ve Çevre Fonu ile Güçleniyor, Yeni Ufuklar, sayı:15, Mart 2007 UNDP aylık haber bülteni, Gozlem3.aspx?WebSayfaNo=847 Uzun, Ayşe Meral, Yoksulluk Olgusu Ve Dünya Bankası, Cumhuriyet Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, cilt 4, sayı 2, 2003, ss. 2. Yoksulluk Türkiye Ulusal Raporu, Sürdürülebilir Kalkınma Dünya Zirvesi Johannesburg 2002 (Taslak), Çevre Bakanlığı, Temmuz 2002, ss,1 Vildan Serin, Hane Halkı Çevre ve Enerji, Fatih Üniversitesi Araştırma Projesi, de Dünya Nüfusu 9 Milyarı Aşacak, Aktüel Bakış, 14 Mart, 2007, Son güncelleme Mayıs 5, 2008, Google, html 57

71 Elvan Gevrek - Kübra Dilek Azman 58

72 THE INFLUENCE OF RACE AND GENDER ON THE TYPES OF WORKS Irk ve Cinsiyetin İş Türleri Üzerine Etkileri İlker Özcan * ÖZET Cinsiyet kavramı fi ziksel özelliklerin teşekkülü olmasının yanında birtakım sosyal kimlik özelliklerini de içinde barındırmaktadır. Irk da aynı şekilde insanların sosyal ve ekonomik durumlarını etkilemektedir. Bu iki kavram bireylerin yaptıkları işlerin belirlenmesi konusunda çok etkilidir. Erkeklerin ve kadınların farklı iş türlerine yönelmesinin başlıca nedeni bundan ibarettir. Bireylerin milli kimlikleri de onların belli iş guruplarına yönelmesine yol açmıştır. ABSTRACT The concept of Gender includes the characteristics of social identity as well as including physical characteristics of people. Similarly, Race affects social and economic status of people. These two concepts are very affective on determining the types of works that individuals are involved with. The main reason that directs men and women to different types of works is closely connected to this issue. National identities of people also lead people into certain types of works. Gender and race have a certain effect on types of works. They influence the social roles and types of works. Some writers deal with women s work and men s work with different approaches. The aim of this essay is to analyze the connection between kinds of work, gender and race; race and social roles; work and gender identity; work and race identity in reference with some writers texts, and secondary articles about the issue. Firstly, we should know what is race and gender in order to understand relationships of race and gender with other things. These two terms are very broad. However, generally race is a group of people united or classified together on the basis of common history, nationality, geographic distribution, or genetically transmitted physical characteristics. Gender is Sexual identity especially in relation to society or culture. Race is an essentialist term whereas gender is performative. Race and Gender are very effective in determining types of works that people possess. If we examine race and gender together, sex is greater penalty than race when it comes to work and earning. (Wu Xu, 5) Gender is more effective than race in determining appropriacy of the work type. Firstly, I will explain the presumed connection between gender and work types. If we * Senior, English Language and Literature Department, Fatih University, Istanbul, Turkey 59

73 İlker Özcan divide the types of work into two, we can say that there are domestic work and public work. These two types of works are directly related with gender than race. In most societies, domestic work is done by women. Women are seen to be homemakers. For example, women prepare meals, wash the dishes and clothes, take care of and raise children, clean the house, tidy the house. These domestic works need less talking and do not need much power as the public work. As women usually do domestic work, they do not earn money. Their husbands earn money instead. This situation makes women dependent on men. Dependence on men limits the opportunities of the women. Women are dominated by men. Virginia Woolf in her book A Room of One s Own deals with the issue of women s work. She mentions the works that women are supposed or forced to do. their more privileged-creatures say that they ought to confine themselves to making puddings and knitting stockings, to playing on the piano and embroidering bags. (Woolf, 91) She criticizes patriarchal society because she believes that patriarchal society limits women s opportunities. According to Woolf, women s dependence on men, and masculine dominance force women do domestic works. Just doing domestic works prevent the intellectual development of women. Woolf thinks that women should free themselves from these kinds of works and their dependence on man in order to develop themselves intellectually. Woolf also thinks that women should write poetry instead of novel because writing novel needs much concentration, and women do not have chance to concentrate on writing novel because of domestic works. She complains this situation by quoting from Jane Austen. Women never have an half our that they can call their own. They are always interrupted (Leigh, 128) However writing poetry does not need much concentration like novel. In here, we can clearly see how gender affects the kinds of work. For example, Emily Dickinson writes poetry. As she is a housewife she can easily write poetry while doing a domestic work such as washing the dishes or cleaning the house. However, she cannot write a novel easily because of concentration problem. Woolf always gives the example of Shakespeare s sister. What would have happened had Shakespeare had a wonderfully gifted sister, called Judith (Woolf, 28) She probably would not have been like Shakespeare. She would have been underestimated because of her gender. She would not have been given opportunities to develop herself intellectually. This example is very helpful for explaining the effect of gender on determining the kinds of work and social identity. In here, gender puts a barrier against women s intellectual development and prisons them to the house to do some unimportant domestic works that do not help making career. In most societies, public work is done by men. Men are supposed to earn money and maintain his home. They work outside of the house. For example, they work in mines, drive lorries, do construction works, fix cars, and do military service. These kinds of works are all public works. These works need much power than women s work ; and they are related with more danger. Also these works need more talking than women s work. Robert Frost deals with men s work in his poem The Tuft of Flowers. The poem 60

74 is about two people who are working in the field. One of them mows the grass, the other turns the grass later. This poem is a good example that deals with men s work. Men work outside of the house. In this poem, Frost implies that working creates a connection between men. He thinks that men s work unites men as he says: Men work together / whether they work together or apart (Frost, 7) He emphasizes the cooperative men s work that unites men. Robert Frost in his poem Death of a Hired Man also touches this issue slightly. The hired man in the poem is responsible for the outside, heavy work. That poem also shows the Frost s opinion about men s work. Novelist Michael Ondaatje also deals with men s work in the photos that he took. His photos are about men working in construction work, industry, and some other heavy work. In these photos, we can clearly understand that men s work is related with danger. For example: the photos show men working in very high and insecure buildings. Also men s work is related with heavy work that woman cannot do. The construction work, industry work, and coal mines work are very heavy works. Gender determines men s and women s social roles in the society. For example, men are supposed to be stronger and more accustomed to danger than women are. These gender oriented characteristics of men make them the maintainer and protector of their families. Men are supposed to earn money to maintain his home. They are also supposed to protect their family from outside dangers and harms. Women bear children and feed them until certain age. They are supposed to be more elegant, patient, and merciful. These gender oriented characteristics make them homemaker, responsible for the children, responsible for the house works rather than outside works, and dependent on men. Rose is also important in determining the kinds of work. Certain racial groups determine social roles and attitudes different than other racial groups. If we compare white women with black women and white men with black men, we can see how race affects on determining the kinds of work. A telephone survey was made in America in 1990 (Kane, 7). According to this survey, black women do harder jobs than white women. Also black women work more than white women in public work. Therefore they work less than white woman in domestic jobs. As they work outside and earn money, they are less dependent than white woman. They are also less homemaker than white women. In here we can clearly see the effects of race in determining kinds of works. According to same survey, black men work in harder jobs. Although they work harder, their earning is less than white men. Also the works that black men do need less education than the works that white men do. There is an inequality here between races. That inequality shows how the concept of race affects the kinds of works. In these two comparisons of black women and white women; white men and white women, we can draw a conclusion that race affects the social roles too. Race difference makes the white women more dependent and more homemaker. However it makes the black women less dependent and less homemaker. Also race makes the black people work in harder jobs that do not need 61

75 much education. It determines the black people s social role as inferior than that of the white men. The social distinction between white Americans and Indians illuminates us how race shapes social identity. Race discrimination makes the Indians inferior than Americans. Race determines the social identity of the Indians instead of other qualifications. For example; Sherman Alexei whose father is African-American and whose mother is Indian says that: genetically speaking, I am a graceful monster (Sherman, 2) He says himself a graceful monster because of his race. That reflects the general attitudes of the people about the Indian and Black race. Same argument is valid between American white people and black people. American whites think that black race is always inferior even when they have same qualifications that white people have. Even though slavery was banned, there is still a master and slave relation between white and black race. For example, Henry Louis Gates Jr. talks about two lawyers in his essay. One of these lawyers says that: Than if he could find a Negro who knew Greek syntax, he would then believe that the Negro was a human being and should be treated as a man. (Gates, 2425) John C. Calhoun goes England and learns Greek after hearing this conversation. White men say to black man that you cannot do this thing, and black men do what white men say to prove their humanity. This is same with master-slave relation. This example shows how race determines social identity and social roles for people. In conclusion, gender and race play a significant role in predetermining the appropriateness of the type of work. Analyzing and İlker Özcan observing today s business world, it is possible to argue that these two characteristics are effective on the distribution and the separation of certain jobs which are titled as men s work and women s work. Gender and race also have influence on the distribution and characterization of social roles within the scope of social identity of the individuals. Bibliography Alexie, Sherman Ten Little Indians Course Reader. ACL 385. İstanbul: Fatih Üniversity Frost, Robert The Tuft of Flowers Course Reader. ACL 385. İstanbul: Fatih Üniversity Gates, Henry Louis Talking Black: Critical Signs of the Times Course Reader. ACL 385. İstanbul: Fatih Üniversity Kane, Emily Race, Gender, and Attitudes Toward Gender Stratification. Accessed <http://links.jstor.org/sici?sici= % %2955%3A3%3C311%3AR GAATG%3E2.0.CO%3B2-Y> Memoirs of Jane Austen, by her nephew, James Edward Austen Leigh (1870), Woolf, Virginia A Room of One s Own Course Reader. ACL 385. İstanbul: Fatih Üniversity Wu Xu, Ann Leffler Gender and Race Effects on Occupational Prestige, Segregation, and Earnings Accessed = % % 296%3A3% 3C376%3AGAREOO%3E2.0.CO%3B2-5 62

76 FEODALİZM VE TIMAR SİSTEMİ VE BU İKİ SİS- TEMİN KARŞILAŞTIRILMASI Feudalism and the Timar System and the Comparison of Them Ömer Akkaya * ABSTRACT Despite various similarities, feudalism, which was the basis of the common administrative, military, and cultural system of Medieval Europe, has many different characteristics when compared to Ottoman timar system which was the basic system of land tenure, military power, finance, and administration. After the collapse of the Roman Empire, there was a hundred years of time interval without a central authority in Europe. Feudalism which appeared due to the lack of central system was structured with different layers that place the villagers at the bottom, the kings at the top, and the administrators who are also called lords between villagers and kings. Feudalism was wiped out from history when the primary supporting agents of feudalism disappeared. While feudalism was declining, The Ottoman State which was in the process of development was using timar system which they took from previous states. In timar system, the state possessed all the lands and villagers cultivated lands in condition of paying a certain amount of tax to the officers to provide a financial source for them for bringing up soldiers. With the decline of the Ottoman State, the timar system was abolished because of the deteriorations in the system and the negative effects of external factors. In this article, the systems that were mentioned above are going to be introduced in details and they will be compared expansively. ÖZET Ortaçağ Avrupa sının yaygın idari, askeri ve kültürel yapısını teşkil eden feodalizm ile Osmanlı Devleti nin toprak mülkiyeti anlayışının temelini oluşturan ve askeri-mali-idari yönleri bulunan tımar sistemi, çeşitli benzerliklerinin yanında temelde çok farklı iki düzendir. Roma İmparatorluğu nun dağılması ile Avrupa da uzun yüzyıllar merkezi otorite boşluğu oluşmuş, bunun neticesinde feodalizm adı verilen, en alt tabakada köylülerin, en tepede kralın, arada ise silsile halinde lord adı verilen idarecilerin bulunduğu çok katmanlı bir yapı meydana gelmiştir. Kendini doğuran etkenlerin ortadan kalkmasıyla feodalizm tarih sahnesinden silinmiştir. Feodalizm gerileme sürecindeyken, yeni yükselmekte olan Osmanlı Devleti, yakın bir coğrafyada, daha önceki devletlerden alıp geliştirdiği tımar sistemini uygulamaya başlamıştır. Tımar sistemi, mülkiyeti devlete ait toprakların köylülere ekilmek üzere verilmesi, köylülerin ödediği vergileri toplayan memurların bunun karşılığında asker yetiştirmesi idi. Osmanlı nın gerilemesiyle tımar sistemi hem kendi içerisinde yaşadığı bozulmaların hem de bazı dış faktörlerin etkisiyle kaldırılmıştır. Bu makalede, öncelikle bahsi geçen iki sisem geniş bir şekilde tanıtılmakta; sonra da bunların ayrıntılı bir karşılaştırılması yapılmaktadır. * 2. Sınıf Öğrencisi, Ekonomi Bölümü, İİBF, Fatih Üniversitesi, İstanbul, Türkiye, Tel:

77 1. GİRİŞ Toprak tarih boyunca birçok mücadeleye sebep olmuştur. Bu mücadelelerin tek kaynağı toprağın zapt edilmesi olmamış; toprağın mülkiyeti, işlenmesi, güvenliğinin sağlanması, miras yoluyla tevarüs etmesi, toprağın üzerinde yaşayanların sosyalsiyasal statüsü gibi çeşitli meseleler sürekli tartışılmıştır. Farklı coğrafyalarda ve farklı tarihlerde, bu hususların uygulamaları çeşitlilik göstermiştir. Toplumlar arası etkileşimler ve ortaya çıkan benzer siyasal-kültürel-coğrafi faktörlerin neticesiyle toprak sistemleri, zaman zaman, çeşitli alanlarda birbirlerine benzemişlerdir. Ortaçağ Avrupa sında ortaya çıkan, sadece bir toprak düzeni değil, aynı zamanda bir askeri, idari ve kültürel düzen olan Feodalizmle; Osmanlı Devleti nin toprak rejiminin temelini oluşturan Tımar sistemi de böyle bir takım benzerlikler içermektedirler. Ancak bu benzerlikler, temeldeki farklar gözden kaçırıldığı için, bahsi geçen sistemlerle alakalı kavram karmaşalarına yol açmıştır. Birçok yerde Feodal düzenin malikâneleri birer tımar olarak adlandırılırken; aynı hata feodal beylerle tımarlı sipahileri, reaya ile serfleri karıştırmak suretiyle de yapılmıştır. Bu yazıda, bu iki sistemin az sayıdaki benzerliklerini ortaya koymanın yanında, bunların neden ve hangi yönleriyle birbirlerinden tamamen farklı olduklarını anlatacağız. Bunun için öncelikle, bu iki düzenin nasıl ortaya çıktıklarını, zaman içinde nasıl gelişip ne gibi özellikler sergilediklerini ve tarih sahnesinden nasıl silinip gittiklerini inceleyeceğiz. Feodalizm ile alakalı birçok tanım ve anlatım mevcuttur. Ancak bunlardan en özlü ve genel olanlarından biri, Fransız bir Ömer Akkaya tarihçiye ait olan şu tanımdır: Feodalizm, toplumun temelinin toprak olduğu; küçük veya büyük bir miktar toprağa sahip olan her adamın, sahip olduğu toprağın büyüklüğü nispetinde bir idare yetkisinin bulunduğu bir dönemdi. (Marriott,1935:283). F.W. Maitland ise İngiltere nin Anayasal Tarihi adlı eserinde feodalizmle alakalı şunları söyler: Feodalizm ile neyi kastediyoruz? Bu soruya verebileceğim en iyi cevap şudur: Feodalizm, temel toplumsal bağın lord ve adamları arasındaki -lorda ait yönüyle tebasını korumak ve savunmak, tebaya ait yönüyleyse bu koruma ve himayeye karşılık efendiye hizmet sunmak şeklindeki- ilişki olduğu bir toplumsal durumdur. (Age, aynı yer). Görüldüğü üzere feodalizm, toprak temeli üzerine kurulmuş, yöneten ile yönetilen arasındaki karşılıklı bir sorumluklar zinciridir Feodalizm in Doğuşu Kavimler Göçü ile sarsılan ve akabinde ikiye bölünen Roma İmparatorluğu nun batı kısmı daha fazla dayanamadı ve 476 yılında yıkıldı. Roma nın yıkılmasıyla paralı askerlerden oluşan düzenli ordular dağıldı. İstilalarla tahrip olmuş olan yollar zaman içinde iyice metruk bir hal aldı. Merkezi otoritenin yokluğu, her yerde anarşinin kol gezmesine yol açtı. Yol üzerlerini tutmuş olan şatoların sahipleri gelip geçen tüccarlardan ağır vergiler alır oldular. Paranın ayarını düzenleyen ve bunun kontrolünü yapan bir merkezi gücün yokluğu da sıkıntılar arasındaydı(dicleli,1966: 75 83). Haliyle ticari faaliyetler ve yerleşim birimleri arasındaki irtibat gittikçe zayıfladı ve sonunda neredeyse tamamen koptu. İlerleyen yüzyıllarda ise önce Müslüman fetihleri, daha sonra 9.yy da Viking ve 10.yy da da Macar istilaları, 64

78 Avrupa nın içindeki bu istikrarsız sürecin devam etmesine neden oldu. Feodalizmin, işte bütün bunlara karşı Avrupa nın kendini korumaya yönelik geliştirdiği bir sistem olarak ortaya çıktığı görüşü hâkimdir (Güran,1997: 29). Ancak bunlar genel olarak dış kaynaklı etkenlerdi ve eğer tek neden bunlar olsaydı, Avrupa böyle parçalara bölünmek yerine birlik olup, dıştaki tehdide karşı birlikte mücadele etme yolunu pekâlâ deneyebilirdi. Veya dış etkenlerin bertaraf edildiği dönemlerde feodal düzenin de sekteye uğraması beklenebilirdi. Nitekim Karolenj (Carolingian) İmparatorluğu na zirve dönemini yaşatan Şarlman (Charlemagne) 8.yy da Batı ve Orta Avrupa nın büyük bir kısmını kontrolüne alabilmeyi başarmış, istilacıları püskürtebilmişti. Lakin onun döneminde bile beklendiği şekilde feodal müessesenin zayıflaması söz konusu olmamıştır. Hatta feodalizmin yükselişi onunla olmuştur(marriott,1935: 284). Peki, ne idi bu diğer sebep? Feodalizmin temelini MÖ 2. asra, klasik halini almasını ise MS 3. ve 9.yy lar arasına dayandıranlar vardır (Kılıçbay,2005: 71). Bunun sebebi Roma nın, ileri dönemlerinde, kendi topraklarında yaşayan çeşitli kişilere bazı ayrıcalıklar vererek vergi toplama işini kolaylaştırma gayesiyle yaptığı uygulamalardır (Winks,1996: 105). Kilise de bu yolla ayrıcalıklar kazanan zümrenin içindeydi. Benzer yollarla çeşitli imtiyazlar kazanan bu idareciler zaman içinde, merkezi otoritenin gevşemesiyle güçlenerek kimi yerlerde kendi krallarından dahi daha güçlü bir hal aldılar. İlerleyen dönemlerde, krallar; soylular ve rahiplerle anlaşmalar yapıp onlara toprak üzerinde tasarruf hakkı verdiler(dicleli,1966: 76). Bir şekilde bir toprağı zapt eden ve daha sonra bunu sözde bir sadakat yemini ile yasal hale getiren kişiler türedi (Güran,1997: 30). Zaten gerçek bir kudreti olmayan krallar, en azından görüntüyü kurtarmak adına böyle anlaşmalara yanaşıyorlardı. Hiç yoktan elde edilen bir sadakat yemini ve askeri hizmet vaadi onların da hoşuna gidiyordu elbette. Netice itibariyle, en az dış etkiler kadar içteki bu idari yapı ve siyasal gelenek de zaman içinde feodal düzeni doğurdu Feodal Düzenin Özellikleri Feodal düzenin temel birimi olan malikâneler (manor veya domaine), belli bir miktar arazi, bu arazinin üzerinde yaşayan köylüler ve genelde bir de şatodan oluşan köylerdi. Bu köy hayatını ifade eden sisteme malikânecilik (manorialism) adı verilmiştir. Bir malikânenin merkezinde köy ve lordun şatosu, bunların çevresinde ekilen tarlalar ve en dışında ise mera, çayır veya ormanlık araziler mevcuttu. Lorda ait olan ve ekilen toprakların 3 te birini oluşturan araziye demesne denirdi. Halkın kullanımındaki arazi ise tenure olarak adlandırılırdı. Feodal toplum genel olarak üç sosyal katmandan oluşurdu: Dua eden rahip ve papazlar, çalışan işçiler ve savaşan şövalyeler (Huberman,1974: 9). Toplumun en alt tabakasında serfler bulunurdu. Bunlar toprağı işleyen, buğday gibi yarı mamul durumundaki ürünleri tüketime hazır hale getiren, duruma ve ihtiyaca göre zanaatkârlık vazifesi de gören köylülerdi. Serflerin idari yönden bir üstlerinde bulunan lordlar, toprağın kiracılık hakkını serflere bahşeden, hükmettiği toprak üzerinde neredeyse mutlak bir hâkimiyet sahibi olan efendilerdi. Lordlar sadece basit idareciler değil, aynı zamanda kontrollerindeki toprağın kanun koyucusu, yargıcı ve hatta tebaalarının özel hayatlarına karışabile- 65

79 cek derecede yetkili idarecileriydiler. Feodal toplumun üçüncü grubu ise dua edenler sınıfı olan din adamlarıydı. Feodal sistemi bütün üniteleri ve kaideleriyle tarif edebilecek tam bir anlatım söz konusu değildir. Çünkü bu yapı, ülkeden ülkeye, hatta bir ülkede bölgeler arasında ve hatta aynı lordun farklı malikânelerinde dahi çeşitli faklılıklar sergilemekteydi. Bu yüzden burada feodalizmin kıta boyunca genel geçer olan özellikleri incelenecektir. Feodal yapıda yukarıda bahsettiğimiz toplumsal gruplar arasındaki ilişkiler çok önemlidir. Çünkü feodalizm bu ilişkiler üzerinde kurulmuştur ve feodal düzeni diğer birçok sistemden ayıran temel kilometre taşları da sözü edilen ilişkilerdir. Öncelikle serfler ve lordlar arasındaki ilişkiden başlayalım. Serfler toplumun büyük çoğunluğunu teşkil etmekle beraber, asıl üretim vazifesini de gerçekleştirmekteydiler. Bunu sadece kendilerine verilen toprakları işleyerek yapmıyorlardı. Onlar kendi topraklarını ekmenin yanında haftanın birkaç günü de lordlarının arazisinde çalışmak mecburiyetindeydiler. Ancak, lorda ait işlerin her zaman önceliği vardı. Ekim zamanında önce onun tarlası ekilir, hasat vakti önce onun mahsulü kaldırılırdı. Ayrıca serfler bu mahsulün işlenmesi için de hizmet ederlerdi. Serfin lorduna karşı sorumlu olduğu angarya hizmeti bundan ibaret değildi. Yeri gelip ihtiyaç olduğu takdirde o, işini gücünü bırakıp yıkılan bir köprünün tamirine koşmak mecburiyetindeydi. Bir tehlike durumunda önce lordun mahsulünü kurtarmak, az da olsa artan bir ürün olması durumunda önce onunkini satmak türünden vazifeler de vardı bu angaryanın içinde. Serfler tam manasıyla köle değillerdi. Çünkü iyi kötü de olsa bir geçim kaynakları mevcuttu. Ayrıca ev-bark Ömer Akkaya sahibi olabilirlerdi. Serflerin varisleri, tabii ki vergisini ödemek kaydıyla, mirası da ala bilirlerdi. Bir serfin ailesi zorla parçalanmaz, serfler tek başlarına alınıp satılamazlardı. Bununla beraber, serflerin hür oldukları da elbette iddia edilemez. Gelir ve emeklerinin büyük kısmı lordları tarafından ellerinden alınan bu insanlar malikâne dışından biriyle evlenemezlerdi. Tek başlarına satılamasalar da malikânenin başka bir lorda satılmasıyla onlar da o lorda bağlı duruma gelirlerdi. Bir serfin toprağını terk edip başka bir yere taşınma gibi bir lüksü de yoktu. Zaten serfin ekip biçtiği toprağa verilen tenure ismi de Latince tutmak manasındaki tenere kelimesinden geliyor ve toprağın serfi tuttuğunu ifade etmek için kullanılıyordu (Huberman, 1974: 15). Serfler için bondsmen ifadesinin kullanılması da yine bu sebepten dolayı idi. * Kısacası, bir lord hiçbir şekilde elindeki serflerini kaçırmak istemiyordu. Bu nedenle, topraklarını bırakıp kaçan serflere, yakalanmaları durumunda, ağır cezalar veriliyordu. Sonuç olarak, serfleri yarı köleler olarak görmek mümkündür. Lordlar serfleri ellerinde tutabilme konusunda neden bu kadar hassas davranmışlardır? Birincisi, Orta Çağ Avrupası nda kıt olan üretim faktörü iş gücü idi ve dolayısıyla iş gücünün getirdiği ilave fayda da çok yüksek oluyordu. İkincisi, sürekli mücadele içinde olan lordların, daha fazla insan kaynağına sahip olması gerektiği de açıktır. Aslında bu ikinci durum bir çeşit kısır döngü de doğuruyordu. Daha fazla serf elde etmek daha çok toprak zapt etmekle doğru orantılıydı. Toprak zapt etme mücadelesi de doğal olarak daha fazla serf ihtiyacına yol açıyordu. Ancak ilginç olan, insan faktörünün bu ka- * Bu kelime ise İngilizce de bağlı adam manasına gelen bounded man den gelmektedir (Gombrich, 2005: 131). 66

80 dar kıymetli olduğu bir dönemde lordların, ellerindeki iş gücünü korumak için cazip ve özendirici yolları kullanmaktansa; baskıcı ve cezalandırıcı şekillerde hareket etmeleriydi. Serflerin bir takım hukuki hakları da mevcuttu. Lakin, sertler bu hukuki haklarını sadece, lord tarafından kurulan ve bizzat lordun yahut bir vekilinin idare ettiği mahkemelerde arayabilirlerdi. Malikânelerde geçerli olan hukuk sistemi gelenekler üzerine oturtulmuştu (Huberman,1974: 16). Haliyle yazılı bir hukuk söz konusu değildi. Bu ise mahkemelerin objektifliğine gölge düşürüyordu. İşin daha da kötüsü, anlaşmazlığın lord ve serf arasında vuku bulmasında bile gidilebilecek tek mahkeme bu mahkemelerdi. Dolayısıyla böyle davaların hangi yönde sonuçlanacağı daha baştan belliydi. Köylünün kralın mahkemesine başvurma hakkı bulunduğu İngiltere gibi nadir yerlerde, serfler mahkemede nispeten daha güçlü oluyorlardı. Fakat devlet otoritesinin zayıf olması gerçeğine, yerel idarede yasama, yürütme ve yargı haklarının lordun elinde bulunması da eklenince olan hep zavallı köylüye oluyordu. Feodal toplumda idare edilen tek grup serfler değildi. Bunların yanında serbest köylüler ve özgür insanlar da vardı. Serbest köylülerin kimileri çeşitli ayni ve nakdi vergilerle * yükümlüyken bazıları birtakım hizmetler de görürlerdi. Serflerden ayrılan en önemli özellikleri ise görevlerinin belirli olması ve olağan dışı sorumluluklar taşımamalarıydı. Özgür insanlar genelde şehirlerde yaşarlar ve sadece vergi verirlerdi (Age, 14 15). Feodalizmin zirvede olduğu, Orta Çağ ın orta dönemlerinde bunların sayıları azken, İleri Orta Çağ da sayıları gittikçe artmış ve bu da zaten feodal sistemin yıkılmasına yol açan * Nakdi vergiler para cinsinden ödenen vergilerken, ayni vergiler üretilen ürünün cinsinden verilen vergilerdi. etkenlerden biri olmuştur. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, bu katmanlar arasında da tam bir ayırım yapmak veya bunlar için genel geçer tanımlar üretmek oldukça zordur. Lordla serfleri arasındaki ilişkiler kadar, lord ile süzereni arasındaki yükümlülük ve sorumluluklar da feodal yapının göze çarpan ilginç özelliklerindendir. Feodal örgütlenme içerisinde, devlet yapısı doğrudan kral-lordhalk şeklinde gitmiyordu. Toprağı direkt kraldan alan baş kiracılar (Age,17) genelde bunu kendi vassallarına, yani bir alt seviyeli lorda, karşılığında bir sadakat yemini ile ihtiyaç durumunda askeri hizmet sözü alarak bahşediyorlardı (Güran,1997: 30). Bu şekilde üst üste birçok katman oluşabiliyordu. Bir lordun birden fazla malikânesi olabileceği gibi, birden fazla süzereni de olabilirdi (Age,35). Ancak bu tabakalar öyle kalın çizgilerle birbirlerinden ayrılmıyordu. Birçok sefer, vassal süzereni kadar güç sahibi olabiliyor ve ona kafa tutabiliyordu. Otoritenin gittikçe zayıflamasıyla bu yemin törenleri sadece formalitede kalmış(age,30) ve bir kere toprağı elde eden mutlak hâkim gibi davranmaya başlamıştır. Şu anekdot bu konu ile ilgili olarak dikkat çekicidir: Orta Çağ Avrupasının meşhur liderlerinden Kral Otto (Otto the Great) nun oğlu II. Otto, 976 senesinde Aşağı Avusturya yı bir Alman asilzadesi olan Leopold a ihsan etmiştir. Leopold, diğer tüm asiller gibi burada kendi kalesini inşa ettirmiş ve topraklarını bir prens gibi idare etmeye başlamıştır. O artık sadece kralın bir memuru değil, aynı zamanda kendi fi efi nin lordudur(gombrich,2005: 131). Orta Çağ Avrupa sında kilise de başlı başına büyük iktidar sahibiydi. Bunun sebebi, Bir lordun idari sistemde bir üstünde bulunan lorda süzeren denirdi (Huberman,1974: 19). Fief, bir lordun hâkimiyetindeki araziye verilen isimdi. 67

81 kralların ve diğer süzerenin, kiliseye anlaşma karşılığı toprak bağışı yapmayı, zaman içinde bir adet haline getirmeleriydi(dicleli,1966: 76). Bu şekilde kilise toprakları genişledi ve zamanla çok büyük boyutlara ulaştı. Kiliselere ait fieflerde papaz ve rahipler lord, oluyordu haliyle. Bu kişilerin siyasi güçlerinin yanında, dini değerlerinin de bulunması malikâne üzerindeki egemenliklerini artırıyordu Feodalizm in Çöküşü Feodal sistemi oluşturan ve ayakta tutan dinamikler; başta merkezi otoritenin yokluğu, buna bağlı olarak güven ve istikrar ortamının bulunmaması, ticaretin eksikliği, feodal düzen ortaya çıkmadan önce uygulanan toprak idaresi gibi etkenlerdi. Bu faktörler zamanla değişip yok oldu. Sonuç olarak diğer bütün sistemler gibi feodalizm de tabii ömrünü tamamlayıp tarihin akışı içerisinde kayboldu tarihi Avrupa Tarihi adına önemli bir dönüm noktasıdır diyebiliriz. Bu tarihte, ilk defa, adına Haçlı Seferi denilen ve Hıristiyan dünyasının ekseriyetinin katılımıyla gerçekleşen mücadeleler başlamış oldu. Haçlı seferleri doğuda büyük yıkımlara yol açmıştı ama Avrupa açısından birçok kazanımla neticelendi. Orta Çağ Avrupası, o dönemde kendilerinden her yönden çok ileride olan İslam dünyası ile yakından tanışma; onların ilim, teknik, kültür ve ürünlerini ülkelerine taşıma fırsatı yakaladı. Uzun vadede bu, Avrupa da köklü değişimlere yol açtı. Bir kere, doğu ile batı arasında tesis edilen köprüler, denizde Akdeniz ticaretini; karada ise Anadolu- Balkanlar-Orta Avrupa ticaretini canlandırdı. Doğudan gelen ürünler Avrupa nın birçok yerlerine yayıldı. Doğudan gelen mallara, Ömer Akkaya özellikle de lüks olanlarına, rağbet oldukça yüksekti. Ancak alışverişin yapılabilmesi parayı gerektiriyordu. Bu da paranın kullanımının artmasına yol açtı. Malikâne sakinleri ve lordlar nakit ihtiyaçlarını giderebilmek için daha fazla üretim yapma zorunluluğu ile karşı karşıya kaldılar. Serfler bunu daha çok üretip, tüketim fazlasını satarak gerçekleştiriyorlardı. Zaten gelişen ticaretle yeni pazar ve panayırlar kurulmuştu. Bu yerler mallarını pazarlayabilmeleri için büyük fırsatlar sunuyordu. Lordlar ise nakit eldesini birkaç yolla sağlayabiliyorlardı. Mesela serflere özgürlüklerini satabiliyor veya ayni değil nakdi vergi topluyorlardı. Kendileri de paralı işçi tutuyorlardı (Age,84). Lordun işlerini mecburiyetten, gönülsüz olarak yapan serftense, ücretli çalışan işçiler tercih ediliyordu. Ticaretin gelişiminin bir diğer önemli neticesi de şehirleşmeyi hızlandırmasıydı. Halk artık her ihtiyacını kendisi üretmek zorunda değildi. Şehirlerdeki pazarlarda bu ihtiyaçlarını pekâlâ karşılayabiliyordu. Kırsal kesimden kentlere doğru olan bu akış malikâneciliği derinden sarsıyordu. Kısacası ticaretin gelişmesi ve paranın dolaşımının hızlanması feodal düzenin köküne kibrit suyu dökmekteydi. İlerleyen dönemlerde yine doğu yoluyla Avrupa ya giren barutsa her halde, derebeylerine son darbeyi vuruyor ve feodal sistemi noktalıyordu. Kalın surlar arkasında yaşayan lord, artık güvende değildi; çünkü sur engellerini düzlüğe çeviren silahlar icat edilmişti. Bu merkezi idarenin elini kuvvetlendiriyor, krallıklar güçleniyordu. Merkezi otoritenin kuvvetlenmesi anlamına gelen bu gelişme bir yönüyle ticareti de destekliyordu. Birbirini tamamlayan bütün bu gelişmelerin neticesinde feodalizm, 12.yy da gerileme sürecine giriyor ve 15. ve 16. yy lardaki nüfus artışıy- 68

82 la da son buluyordu. 2. TIMAR SİSTEMİ 2.1. Tımar Sistemi Nedir? Şeyh-ül İslam Ebusuûd Efendi, Selanik ve Üsküp tahrir defterlerine yazdığı önsözlerde Osmanlı da toprakları genel olarak üçe ayırır. Birincisi öşrî topraklardır ki bunların mülkiyeti tamamıyla onu elinde tutan Müslümanlara aittir. Bunlar genelde fetihlerin akabinde çeşitli gazilere verilen topraklardı. İkincisi harâcî topraklar olup, tebaası Müslüman olmayan bölgelerden fethedilen ve sahipleri gayrimüslim olan arazilerdi. Toprağın büyük çoğunluğunu teşkil eden topraklar ise çıplak mülkiyeti, rakabesi, devlete ait olan miri arazilerdi. Arz-i memleket de denilen bu araziler, bir nevi süresiz kira ile halka kiralanırdı (İnalcık,1996: 23 24). İşte tımar sistemi, miri arazilerin, savaşlarda yararlılığı görülen askerlere, diğer hizmet erbabına ve çeşitli devlet adamlarına dağıtılarak; bu kimselerin kendilerine verilen araziye ait örfi ve şer i vergileri toplaması, bunun karşılığında da, ekseriyetle, asker yetiştirmek şeklinde bir hizmet görmeleri şeklinde tanımlanabilir (İhsanoğlu,1999: 239). Osmanlı toprak rejiminin temelini oluşturan dirlik (tımar) sistemi için, ünlü Alman tarihçisi Leopold Von Ranke bu sistemin, Osmanlı nın gücünü teşkil eden üç temel esastan biri olduğunu söyler (Cin,1978: 85). * Tımar sistemini tam anlayabilmek için Osmanlı nın toprak rejimini kısaca inceleyeceğiz Osmanlı Toprak Rejimine Kısa Bir Bakış Yukarıda, genel olarak Osmanlı daki üç arazi çeşidinden bahsettik. Öşrî topraklar, * Cin 85. Diğer iki temel esas olarak da Yeniçerilik Müessesiyle padişahların şahsiyetlerini zikreder. tam mülkiyet ile Müslüman vatandaşlara ait olan topraklardı. Dediğimiz gibi çoğunlukla, toprağın rakabesinin devlete ait olması durumu yaygınken, neden ve nasıl bazı topraklar tamamen özel mülkiyet olmuşlardır? Nasılından kısaca bahsettik. Nedenine gelince, İslam tarihinde bu uygulamaların temelinin Hazreti Peygamber dönemine kadar gittiği görülmektedir. Hz.Muhammed, fethedilen bazı toprakları ikta (toprak parçası) olarak bazı gazilere vermiş ve bunlardan zekât hariç hiçbir vergi alınmamıştır (İnalcık, 1996: 15). Bu uygulama tarih boyunca çeşitli şekillerde sürdürülmüş ve Osmanlı da da uygulanmıştır. Öşrî toprakların sahipleri, bu arazilerini alıp satabilir, bu topraklar miras yoluyla babadan oğula geçebilirdi. Kısacası bu topraklar, sahipleri için diğer mallarından farksızlardı. Devlet bu araziden sadece öşür adı verilen şer i bir vergi alırdı ki bu aslında üretilen malın zekâtından başka bir şey değildi ve sadece fakirler için kullanılabilirdi (Age,23). Harâcî toprakların tam mülkiyetle gayrimüslimlere ait olan araziler olduğunu söyledik. Gayrimüslim memleketlerin fethinden sonra elde edilen toprak, öşür olarak verilmeyecek ve miri arazi olarak tutulmayacaksa gayrimüslim halkta bırakılırdı. Harâcî toprakların sahipleri de aynı öşür topraklarının sahipleri gibi arazilerini diledikleri gibi tasarruf ederler ve belirli miktar da vergi öderlerdi. Toprağın miri arazi olarak tutulmasının nedeni, arazinin miras yoluyla elden ele geçerken parçalanıp küçülmesi ve buna bağlı olarak verimin düşmesi endişeleri idi. Arazi miri de olsa vatandaş bunda bir nevi kiracı hükmünde oluyor ve zirai faaliyetlerini yapıyordu. Miri arazi üzerinde tasarrufta bulunan kimseler öşür olarak harâc-i mukasemelerini (şer i vergilerini), çift akçesi na- 69

83 mıyla da harâc-i muvazzafalarını (şer i vergi harici vergilerini) verirlerdi. Bu arazilerin kullanımı da babadan oğula geçerdi ancak bunlar hiçbir şekilde parçalanamaz, alınıp satılamazlardı (Age,23 24). Miri arazilerin vergi gelirlerini toplama vazifesinin çeşitli kişilere verildiğini söylemiştik. Bu araziler, getirdikleri vergi gelirlerinin büyüklüklerine göre üçe ayrılmıştır: Has geliri 100 bin akçeden fazla olan ve sultan, şehzade, vezir, beylerbeyi gibi üst düzey memurlara verilen arazilerdi. Zeamet geliri 20 bin ile akçe arası olan arazilerdi. Kendisine zeamet verilen kimselere zaim denirdi. Zuema (zaimler) da tıpkı sipahiler gibi atlı asker beslemek zorundaydılar. Toplanan vergiden kendileri için belirnen miktarı aldıktan sonra, arta kalan paranın her 5 bin akçesi için bir asker yetiştirmek mecburiyetleri vardı. Tımarlar getirisi 20 bin akçeden az olan topraklardı. Bunlarla alakalı tafsilatlı bilgiyi ileride vereceğiz Tımar Sistemi nin Tarihi Arka Planı Tımar sisteminin Osmanlı için hayati ehemmiyete sahip olduğundan söz ettik. Böyle önemli bir müessesenin teşkili nasıl olmuştur? Dirlik düzeni için sadece falan kişi veya toplum tarafından geliştirilmiştir demek yanlış olur. Çünkü dünya tarihinde benzer sistemler, bir takım farklılıklarıyla birlikte, mevcuttur. * Ancak Osmanlı yı doğrudan etkileyen, İslam devletlerindeki uygulamalar olmuştur. Bir kere Hazreti Peygamber döneminde iktalar verildiğini söylemiştik. Bu toprakları alan kişiler istedikleri gibi ekip biçmişlerdir. Kendilerinden sadece zekât toplanmış ayrı bir hizmet beklenmemiştir. * Hitit, Roma, eski Çin, Hindistan ve Japonya da benzer sistemlerin olduğu görüşüne dair, bknz: Cin,1978: 95 Ömer Akkaya Bu yönüyle tımar sisteminden çok farklıdır. İkta uygulaması Raşid Halifeler, Emeviler, Abbasiler ve son olarak da Selçuklular dönemlerinde gelişerek Osmanlı ya kadar dayanmıştır. Burada ikta ile alakalı öne çıkan husus, iktaların yüksek maaşlı memurlara maaş yerine verilmesi ve böylece hazinenin büyük bir yükten kurtarılmasıdır. Hazreti peygamber zamanındaki uygulamadan farklı olarak ikta sahibi, araziyi ekmemiş, ekilen araziden vergi toplamıştır. Lakin görüldüğü üzere, bu sistemde tımarın en önemli özelliği olan asker yetiştirme sorumluluğu mevcut değildir (Cin,1978: 87 89). Sasanilerdeki benzer bir uygulamada ise, toprak yararlılık gösteren askerlere-farisi olsun veya olmasın hiç fark etmez- verilmiş, çağrıldıklarında orduda zırhlı süvari olarak bulunmaları mecburiyeti getirilmiş, ancak yanlarında başka askerler yetiştirip getirme vazifesi verilmemiştir. Hâlbuki tımarlı sipahiler, kendilerine verilen tımarlarda yapılan üretimden toplanan vergilerle geçinen memurların, ya sipahizade olmalı veya hizmetleriyle kendilerini kanıtlamaları, ordu için de belirli sayıda asker beslemeleri gerekmekteydi. Bizans toprak rejiminde de, tımar sisteminde olduğu gibi vazifesini yerine getirmeyenden toprağı alınırdı. Ancak Sasaniler için saydığımız sebeplerden dolayı Osmanlı tımar sistemi ile Bizans taki ve diğer sözü edilen ülkelerdeki toprak sistemleri büyük farklılıklar göstermektedirler (Age,89 91). Sonuç olarak, Osmanlı tımar sistemi, herhangi bir devletin toprak rejiminin aynısı olarak değil, kendisinden önceki birçok düzenin ortak bir sentezi olarak ortaya çıkmıştır Tımar Sistemi nin Kuruluşu, Yükselişi ve Özellikleri 70

84 Osmanlı da tımar rejiminin devletin kurulmasıyla başladığı söylenebilir. Osman Gazi nin çeşitli komutanlarına tımar verdiğini biliyoruz. Aşıkpaşazade Osman Gazi den şunları nakleder: Kime bir tımar verirsem, onu elinden sebepsiz yere almasınlar. O ölünce oğluna versinler, çok küçük dahi olsa versinler. O savaşa yarayacak hale gelene kadar sefer vaktinde hizmetkârları sefere gitsin. (Sevinç,1978: 53) (Burada bir konuya açıklık getirmek gerekir: Osmanlı da tımarın babadan oğula geçmesi ilk dönemlerde olmuştur. Bu da genelde Osmanlı tımar sistemine yeni uyum sağlamakta olan, yerli senyör ailelerine yönelik bir uygulamaydı. Yoksa klasik dönemde tımarların doğrudan babadan oğula geçmesi yasaktı. Evlat babasının ölümü üzerine toprağa talip olabilirdi. Ancak bu durumda da liyakatine bakılır uygun görülürse isteği kabul edilirdi (İnalcık, 2000: ). Elbette ki bu ilk dönemde tımar düzeni henüz olgunlaşmamıştır. Kemalât dönemi olarak Fatih Dönemi gösterilebilir (Akgündüz, Öztürk;1990: 151). Daha önce de bahsettiğimiz gibi tımar oluşması yeni fetihlere bağlıydı. Kuruluştan 16.yy ın sonlarına kadar Osmanlının genişlemesi sürmüştür. Buna paralel olarak da tımar sistem sürekli ilerlemiştir. Şöyle ki, Yavuz Sultan Selim zamanında, 1514 senesinde, sipahi ve cebelilerin * sayısı 140 bini bulmuştur. Kanuni Devrinde ise çeşitli düzenlemeler yapılmış, sistem en parlak devrini yaşamıştır. Onun devrinde sipahi ve cebelilerin sayısı 200 bine kadar çıkmıştır. Tımar sistemi idari-iktisadi ve askeri bir sistemdi. Bu sistem daha çok Anadolu, Rumeli ve Balkanlar da kullanıldı. Topraktan yapılan üretimin vergisini toplayan * Tımarlı sipahilerin yetiştirdiği atlı askerlere cebeli adı verilirdi. sipahiler, merkezi idarenin memurları hükmündeydiler. Devlete karşı yaptıkları hizmet dolayısıyla kendilerine bu yetki verilir; yine verilen bu yetki karşılığında kendilerinden hizmet beklenirdi. Verilen tımarlar ve bunları ellerinde bulunduran sipahilerle alakalı kayıtlar tahrir defterleri adı verilen kayıtlarda tutulur ve bu kayıtlara büyük önem verilirdi. Sipahiler çoğunlukla askerlerdi ve devlete karşı yaptıkları vazife vergi toplamanın yanında- asker yetiştirmekti. Sipahiler topladıkları vergiden kılıç adı verilen kendi paylarını alırlardı. Bunun miktarı 2000 akçeden 6000 akçeye kadar olabilirdi. Sipahiler, arta kalan verginin her 3000 akçesi için, cebeli adı verilen bir atlı asker yetiştirmek mecburiyetindeydiler(cin,1978: 104). Yukarıda verdiğimiz sayılar göz önünde bulundurulunca tımar sistemi yoluyla yetiştirilen askerlerin ordu için bir bel kemiği vazifesi gördüğü rahatlıkla söylenebilir. Sipahi ve yetiştirdiği cebelilerin, genellikle kırsal alanda oldukları düşünülünce, taşrada asayişi teminde de ne kadar önemli oldukları diğer bir gerçektir. Zaten sipahilerin vazifelerinden biri de kontrollerindeki mahaldeki suçluları takip edip yakalamak ve güvenliği sağlamaktı (İnalcık,2000: 157). Bu durum, ayrıca, taşrada devlet otoritesinin sürekli canlı tutulmasını da sağlıyordu. Tımarlı sipahilerin, devrin şartları içerisinde devlet memurlarından farklarının olmadıklarını söyledik. Bu önemli bir husustu. Yalnız, iletişim ve ulaşım şartlarının bugünküyle kıyaslanamayacak seviyelerde olduğu o dönem göz önünde bulundurulunca, sipahilerin uzun yüzyıllar nasıl merkezi otoritenin dışına çıkmadıkları hayret vericidir. Bu konu İslam daki hak ve adalet anlayışıyla açıklanabilir (İlgen,7). Ancak bunun yanın- 71

85 da, insanları sadece kendi vicdanlarıyla baş başa bırakmayan kontrol sistemleri de çok önemlidir. Bunlardan biri olan adli mekanizmaya ileride değineceğiz. Burada yargıya ilaveten çeşitli hizmetleri gerçekleştirmeyen dirlik sahiplerinin görevden alındıklarını, yerlerinin değiştirildiğini ve yerlerine başkalarının getirilebildiğini belirtelim. Ayrıca bütün tımar sahiplerinin görevleri, her padişah değişikliğiyle düşmekteydi. Yeni gelen padişah bütün dirlikleri yeniden onaylardı. Bu yolla da sipahilere devlet memuru oldukları hatırlatılmış olur ve onların zaman içinde ayrıcalıklı sınıflar halini almaları önlenirdi (Tabakoğlu,1994: İlgen, 7). Sipahiye verilen toprak, Osman Gazi nin de emrettiği gibi, sebepsiz yere geri alınamazdı. Sipahinin vefatı durumunda tımar varislerine geçerdi. Varislerin toprak üzerindeki, mirası bölüşebilme veya ortak kullanma, şeklindeki haklarına göre iki çeşit tımar bulunurdu. Müstakil tımarlarda, sipahi ölünce varisleri mirası bölüp paylaşabilirler, müşterek tımarlarda ise mirası ortak kullanırlardı (Cin,1978: 104). Tıpkı sipahinin tımarı sebepsiz yere elinden alınamayacağı gibi, köylünün elinden de kiracısı bulunduğu toprak sebepsiz alınamazdı. Köylü istediği halde sipahi, toprağı tanıdık-eş-dost ahbabına veremezdi. Çünkü şayet köylü haksızlığa uğradığını düşünürse gidip kadıya başvurabilir ve çok kolay bir şekilde sipahiden davacı olabilirdi. Hatta bu mahkeme onu tatmin etmezse dersaadete, başkente, gidip Divan-i Hümayun a da başvurabilirdi. Böyle bir durumda köylünün hakkına girildiği anlaşılırsa, hakkı geri verilir ve masrafları da karşılanırdı (Sevinç,1978: 44). Bununla birlikte, üretimi her zaman yüksek tutmak, iş gücü ve araziden azami derecede istifade edebilmek için, Ömer Akkaya köylünün toprağını boş bırakıp işlememesi de yasaktı (Age,43). Tarımsal üretime ait vergilerin çok büyük bir bölümünün dirlik sahipleri tarafından toplandığı düşünülünce, devletin kamu hizmetlerini nasıl gördüğü akla gelen bir soru olabilir. Osmanlı Devleti nde kamu hizmetleri bizzat merkezi idare tarafından görülmemiş, bu vazifeyi birçok farklı alanda faaliyet gösteren vakıflar üslenmişlerdir. Eğitim, bayındırlık ve sağlık hizmetleri hep vakıflar tarafından görülmüştür. Devletse bu vakıflara şer i ve örfi vergilerden bazen birini bazen de ikisini tahsis etmiştir. Bu yolla çok küçük bir çapta olan merkezi hazine ile kalan giderler karşılanmıştır (Özsoy,15) Tımar Sistemi nin Bozulması ve Kaldırılışı 16.yy ın sonunda, devletin duraklama dönemine girmesiyle her alanda sıkıntılar baş göstermiştir. Aslında bu sıkıntılar aynı zamanda devleti duraklamaya sokan etkenlerdi. Tımar sistemi düzgün işlediği müddetçe devletin hem iktisadi hem idari hem de askeri yönden ana dayanaklarından birini oluşturmuştur. Ancak zaman içinde bu sistemde de yozlaşmalar baş göstermeye başlamış ve tımar düzeni devletin başına her an sorunlar açan bir yük halini almıştır. Devletin iktisadi alanda sıkıntıya girmesiyle başvurulan bir metod, tımar arazilerinin iltizam yoluyla, peşinen kiraya verilmesiydi. İlk kez, vezir Rüstem Paşa zamanında uygulanan iltizam sisteminde (Cin,1978: 107), toprağın vergi hakkını elinde bulunduracak kişi, bunun için devlete peşin bir bedel ödemek durumundaydı. Bu ücreti ödeyen mültezim (iltizam sahibi), giderini karşılamak adına elinden geldiğince yüksek vergi top- 72

86 lama yoluna gidiyordu. Devletin otoritesinin nispeten zayıflamış olması da mültezimlerin gücünü artırıyordu. 17.yy da tımar sistemini düzenlemek için birçok girişimlerde bulunuldu. Özellikle 4. Murad zamanında, Koçi Bey in raporunda, üzerinde ısrarla durmasının da etkisiyle, tımar sisteminin ıslahı için büyük gayretler gösterildi. Tımar sahipleri iki kere İstanbul a çağırılıp sayımları yapıldı. 4.Mehmed Döneminde, 1656 da sadrazamlık makamına gelen Köprülü Mehmet Paşa bütün tımar ve zeamet sahiplerine beratlarını (kendilerine tımar tevdi edildiğine dair belgelerini) yenilemelerini emretti ve birçok dirlik yoklamaları yaptırdı. Ancak bütün bu gayretler de neticesiz kaldı. 18. ve 19. yy larda miri arazinin çoğu artık iltizam olarak elden çıkarılmıştı. Kanuni Dönemi nde sayıları 200 bini bulan sipahi ve cebelilerin sayısı, 1768 de 20 bine düşmüştü. İltizam ile toprağı ele geçiren dirlik sahipleri ne cebeli besliyor ne de kendileri savaşa gidiyorlardı. Devlete verdikleri vergi ise gülünç miktardaydı (Age, ). Bütün bu olanlara karşılık da yeni bir zümre yükseliyordu. Ayanlar, gerek taşrada gerekse şehirlerde halkın önde gelen kişileri olup, devletle vatandaşlar arasında köprü görevi görüyorlardı. Osmanlılardan önce var olan ve Osmanlıda da varlıklarını zararsız bir şekilde sürdüren ayanlar, iltizamla elden çıkarılan dirlikleri alarak gittikçe güçlendiler ve bilindiği gibi Sultan II. Mahmut Dönemi nde, padişahla anlaşma yapacak bir düzeye ulaştılar(wikipedia, Ayan ). Devletle bağları zaman içinde zayıflayan ve dirlikleri üzerinden geniş tasarruf gücü elde eden dirlik sahipleri, birer feodal bey görünümü sergilemeye başladılar. Aslında devlete ait olan bir arazide, sadece vergi toplamakla yetkili olan bu insanlar, miri toprakları hukuki olarak olmasa da fiiliyatta mülk haline getirdiler(cin,1978: 110). Artık kaldırılması bir ihtiyaç halini alan tımar sistemi, 1703 te Girit te zaten kaldırılmış ve burada maaşlı memurluk uygulamasına geçilmişti tarihinden itibaren yeni tımar verilmedi ve yaygın görüşe göre bu sistem 1839 da Tanzimat Fermanı ile kaldırıldı (Age, aynı yer). * 3. FEODALİZM VE TIMAR SİSTEMİ NİN KARŞILAŞTIRILMASI Feodalizm ve tımar sistemlerini belli başlı özellikleriyle ele aldık. Bu iki sistem arasında ciddi farkların bulunduğu görülmektedir. Biz yine de burada sistematik bir şekilde bu farklılıkları ele alıp, detaylı bir analiz yapacağız Ortaya Çıkışları ve Tarihten Silinişleri Yönünden Feodal yapı, Roma nın son dönemlerdeki uygulamaları, bu köklü imparatorluğun çöküşü, akabinde ortaya çıkan otorite boşluğu, istikrarsızlık, dıştan gelen çeşitli baskılar, paranın kullanımının çok alt seviyelere düşmesi neticesinde kıta içinde ticaretin ölme noktasına gelmesi, zamanla bir gelenek halini alan toprak bağışlama merasimleri gibi birçok etkenle, ortaya çıkmıştır. Önceden planlanmış bir düzen değildir. Tımar sistemine gelecek olursak, bir toprak düzeni olması itibariyle elbette ki bilinçli olarak kurulmuş bir yapıdır. Feodal sisteme benzer bir şekilde, tarihi süreç içerisinde bir değişim geçirmiş ve zamanla gelişip olgunluğa ulaşmıştır. * Cin aynı yer. Macit Kenanoğlu bu yaygın görüşe rağmen, tımarların Tanzimatla, belki, askeri amacını kaybettiğini, ancak askeri amaçlar dışında kullanımının sürdüğünü söyler. (Kenanoğlu,2006: 111) 73

87 Tımar sisteminde yapılan değişiklikler, ilk dönemler itibariyle sistemi geliştirme yolunda, geç dönemde ise sistemdeki bozulmaları önlemek için gerçekleştirilmiştir. Feodal sistemin ortadan kalkması, merkezi otoritenin güçlenmesi, paranın kullanımının ivme kazanması, ticaretin gelişmesi, şehirleşmenin hızlanması, barutun icadı gibi çok çeşitli faktörlerin etkisiyle olmuştur. Tımar sistemi ise önce kendi içinde bozulmalar geçirmiştir. Ateşli silahların icadı dolayısıyla yeniçeri denen devrin ihityaçlarını daha iyi karşılayan askerlerin önem kazanmasıyla gözden düşmeye başlamıştır. Ekonomik düzeninin bozulmasıyla uygulanan iltizam sistemi ile tamamen yozlaşmıştır. Devletin ve reayanın başına bela olan dirlik sahiplerinden kurtulmak ve daha etkin bir toprak rejimi tesis etmek için de devletin iradesiyle ortadan kaldırılmıştır. Ömer Akkaya 3.2. İdare Eden ve Edilenlerin Statüleri ve Bunlar Arasındaki İlişkiler Yönüyle Gerek feodal yapı, gerekse tımar düzeni, temel itibariyle birer toprak düzeni olduklarından, daha çok taşra kesimlerde görülmüştür. Dolayısıyla gerek lord gerekse sipahi (veya zaim) bir nevi taşra idarecileridirler. Ancak işte bu noktada en büyük fark karşımıza çıkmaktadır. Sahip oldukları dirlikler üzerinde hiç bir hak sahibi olmayan, sadece oraların vergilerini toplama yetkisine sahip sipahileri, feodal lordlardan kesin çizgilerle ayırmak gerekir. Sipahilerin, kanunun tanımladığı hizmetler hariç, köylü üzerinde hiç bir somut yetki ve hakkı söz konusu değildi. Sipahiler, birer devlet memuru olarak, kanunlar çerçevesinde, toprağın tasarruf ve kullanım sürecini gözetiyorlardı. Fakat reayaya ayrılan araziden toprak edinmeleri ve bunu ekip biçmeleri yasaktı. Ailelerinin ve hayvanlarının ihtiyaçlarını karşılayabilecek miktarda bir bağ veya bir çiftlik ile mera, çayır edinmelerine müsade edilmişti. Bununla birlikte bu arazilerin miras yoluyla nakline ilk dönem hariç, müsade edilmiyordu (İnalcık,2000: 158). Sipahilerin diğer bir yetkilerinin ve görevlerinin de asayiş temini olduğunu söylemiştik. Bu şekilde bakılınca sipahileri, reayaya hizmetle mükellef vergi memurları olarak tanımlayabiliriz. Zaten Osmanlı metinlerinde ibadullahın terfîh-i ahvalleri (yani halkın refahının artırılması) her şeyden önce gelir ifadesine sıkça rastlayabiliriz (İlgen,7). Lordlara gelecek olursak, bunlar fiefleri üzerinde mutlak hâkimiyet sahibiydiler. Basit bir memurun çok ötesinde bir statüleri vardı. Halktan aldıkları ayni verginin yanında, onlara birçok hizmetlerini gördürürlerdi. Lordların köylü üzerindeki tek hakları bu değildi. Serflerin özel hayatlarına yaptıkları müdahaleler -evlilik, taşınma, meslek-(akgündüz, Öztürk;1999: 503) bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca lordların hem yasama hem yürütme hem de yargı yetkilerinin olması, sipahilerle aralarındaki önemli farklardan bir diğeridir. Feodal senyörler kendilerine müstakil bir ordu bulundururlardı(age, 503). Bunların devletle bağları sadece zayıf yeminlerdi. İmkân ve şartlara göre bu sözleşmelerin rahatlıkla çiğnenip, senyörlerin süzerenlerine (bu süzeren kral dahi olabilir) savaş açma cür etinde bulunmaları bunun bir göstergesiydi. Tımar sisteminde, sipahisiyle huzursuzluk yaşayan veya haksızlığa uğrayan köylü kadı nın huzuruna çıkıp çok rahat hakkını arayabilirken, serf eğer ancak cesaret ede- 74

88 bilirse böyle bir şeye kalkışabilirdi. Lakin bu cesareti tek başına bir işe yaramaz; kendi kurduğu, yargıçlığını kendisinin yaptığı mahkemede yargılanan lord genellikle haklı çıkardı. Tımar sisteminde reaya tamamen hürdü. Toprak üzerinde kiracı olarak bulunması ise Türk-İslam devletlerindeki miri arazi anlayışından geliyordu. Buradaki temel gaye toprağın belirli tekellerde toplanıp sosyal refaha zarar vermesine mani olmak veya miras yoluyla çok küçük parçalara dağılıp veriminin düşmesini engellemekti. Haliyle köylünün sosyal statüsüyle sipahininki arasında bir fark yoktu. Oysaki feodal sistem içerisinde böyle bir eşitlikten veya toprağın rakabesi hariç kalan her türlü mülkiyetine sahip olan köylülerden söz etmek mümkün değildir Toprağın Mülkiyeti ve Dağıtımı Açısından Feodal sistemde teoride toprakların asıl sahibi kral olup bunu çeşitli karşılıklı anlaşmalarla vassallarına dağıtıyordu. Ancak uygulamada toprağı elinde bulunduran lord, bunu rahtlıkla satabiliyor, başkasına devredebiliyor, kısacası üzerindeki serfler de dahil olmak üzere ona tam malik oluyordu. Bu şekilde ticari merkantalizm veya sanayi devriminden çok daha önce, toprağa dayalı bir kapitalist sistem kurulmuş oluyordu (İlgen,9). Osmanlı da mutlak mülkiyeti devlete ait olan toprak, onu ekip biçen, üzerinde emek sarfeden köylüye kiraya veriliyordu. Bu şekilde emek sahiplerinin sömürülmesi gibi durum ortadan kalkıyor, toprağın, belirli zümrelerin eline geçip tekelleşen bir üretim faktörü olması önleniyordu. Bu durum Osmanlı da toplum içinde sınıflı bir yapının oluşmasını engelleyen önemli bir etkendi (İlgen,12). Bu sınıfsız yapı da Osmanlı tımar sistemini feodalizmden ayıran çok önemli özelliklerdendi (Akgündüz, Öztürk;1999: 503). Feodal yapıda toprak üzerindeki hâkimiyetin nasıl elden ele bahşedildiğini anlattık. Bir kral istediği bir kişiye fief takdir edebileceği gibi, kralın veya kendisinden daha üst düzey bir lordun vassalı olan bir lord da başka bir kişiye toprak verip onun süzereni konumuna gelebilirdi. Böylece, toprak zamanla çok küçük parçalara ayrılabiliyor ve irili ufaklı sayısız derebeyi türemiş oluyordu. Osmanlı tımar sisteminde Kanuni Devri ne kadar (1530) tımarlar sadece beylerbeyleri tarafından verilirdi. Bu dönemden sonraysa tımarları ya beylerbeyleri veriyor veyahut duruma göre beylerbeyinin verdiği berat bizzat dersaadet tarafından onaylanıyor ve bu şekilde yürürlüğe giriyordu. Beratını beylerbeyinden alıp doğrudan kullanan sipahilerin tımarları tezkiresiz, diğerlerininkiler tezkireli tımarlar olarak anılıyordu (Akgündüz, Öztürk;1999: 502). Toprağın sadece beylerbeyliği veya bizzat sultanlık makamı tarafından verilmesi, Osmanlı da feodal sistemde olduğu gibi sayısız ve kontrolsüz bir sipahi güruhunun doğmasını önlemiştir İdari Sistemin Durumu ve İktisadi Faaliyetler Yönünden Feodalizmin doğuşundaki en büyük sebep merkezi bir otoritenin olmayışıydı. Diğer birçok etken buna bağlı olarak ortaya çıkmıştı. Roma nın bölünmesinin akabinde, Orta ve Batı Avrupa da uzun yüzyıllar kuvvetli merkeziyetçi bir devlet kurulmamıştı. Karolenj İmparatorluğu gibi zaman zaman 75

89 parlayan güçlerse, toplumla bütünleşmiş feodal yapıyı kökünden sökecek kadar uzun soluklu olamamıştı. Bu durum Yeni Çağ da, barutun Avrupa da etkin bir biçimde kullanılacağı döneme kadar böyle devam etmişti. Osmanlı da ise tımar sisteminin bizzat kendisi merkezi otoritenin taşrada canlı tutulması açısından çok ciddi önem taşıyordu. Çünkü sipahiler devlet memuruydular ve yetiştirdikleri cebelilerle birlikte taşrada bulunmaları, İstanbul daki sultanın fermanının, devletin bir diğer ucundaki bir köyde dahi okunup uygulanmasını sağlıyordu. Bu yönüyle kıyas ettiğimiz iki sistem arasındaki başka bir farksa şudur: Feodalizmde kanunlar, kurallar ve bunların uygulamaları, kıtanın her bölgesinde farklılık gösteriyordu. Osmanlı nın kuvvetli merkeziyetçi yapısında ise, her ne kadar farklı eyaletlere has uygulamalar bulunsa da, çoğunluk itibariyle sistematik ve genel geçer kanunlar mevcuttu. Bu durum haliyle tımar sistemine de aksediyor ve tımar sistemiyle alakalı tam bir tanımlama ve tarif de yapılabiliyordu. Hâlbuki feodal yapı için böyle bir şey mümkün olmamaktadır. Paranın, dolayısıyla ticaretin olmayışının, feodal sistemin köylülerini malikânelere hapsettiğini, haliyle serflerin senyörlere bağımlı kaldığını ifade etmiştik. Osmanlı da daha ilk dönemler itibariyle kullanılmaya başlanan milli para, ticaretin her devir ve dönemde, devlet içerisinde canlı olmasını sağlamıştır. Yerel pazarlarda, köylüler fazla üretimlerini satabilme imkânına sahipken; İstanbul, Bursa, Edirne, Samsun gibi şehirler büyük ticari etkinliklere sahne oluyordu. Geniş coğrafyalar boyunca uzayan devlette güvenliğin üst seviyelerde olması; ticari hayatı desteklemek için inşa edilen yolların, çeşmelerin, hanların varlığı, Osmanlı da hem deniz Ömer Akkaya hem de kara ticaretinin gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur. Kısacası, Osmanlı ekonomisinde önemli yere sahip olan paranın kullanımı ve ticaret, feodalizmin sonunu getiren nedenlerden olmuştur. 4. SONUÇ Makale boyunca detaylı olarak tanıtıp, karşılaştırdığımız iki sistem, feodalizm ve tımar rejimi, bazı yönleriyle benzerlikler arz edip birbirlerini çağrıştırmaktalar. Ancak salt bir toprak sistemi olmanın çok ötesinde, bir idari, askeri ve sosyal yapı olan feodalizm ile temelde toprak rejimi ve vergi sistemi olan, ancak önemli askeri ve idari yönleri de bulunan Osmanlı tımar düzeni tamamen farklı yapılardır. Gerçi Osmanlı nın gerileme döneminde tımar sistemi bozularak çeşitli feodal manzaralar sergilemiştir. Aynı şekilde geç dönem feodalizmi de geride saydığımız bazı özellikleri taşımamıştır. Fakat uzun yüzyılları kapsayan devirler hakkında konuşurken, tek bir gerçekten ve doğrudan bahsetmek zaten imkânsızdır. Bu sebeple, iki sistem için de incelediğimiz ve genel karakterlerini ortaya koyup karşılaştırdığımız devirler, sistemlerin zirvede oldukları klasik dönemleridir. 76

90 KAYNAKLAR Akgündüz, Ahmet ve Öztürk, Said, Bilinmeyen Osmanlı (Osmanlı Araştırmaları Vakfı), İstanbul Ayan. Wikipedia, Özgür Ansiklopedi. 1 Kas 2007, 05:13 UTC. 10 Nis 2008, 08:11 <http://tr.wikipedia.org/w/index. php?title=ayan&oldid= >. Cin, Halil, Osmanlı Toprak Düzeni ve Bu Düzenin Bozulması (Kültür Bakanlığı Yayınları: 295, Araştırma ve İnceleme Eserleri:3) Ankara Dicleli, Vedad, İktisadi Gelişme Tarihi (Özel Galatasaray Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu Yayınlarından No:3, Fakülteler Matbaası), İstanbul Gombrich, Ernst Hans, A Little History of the World (Translation to English: Caroline Mustill, Yale University Press), New Haven and London Güran, Tevfik, İktisat Tarihi (Acar Matbaacılık ve Yayıncılık) İstanbul Huberman, Leo, Feodal Toplumdan 20.yy a (Bilim Yayınları, Çev:Murat Belge), 1974 İhsanoğlu, Ekmeleddin(Editör), Osmanlı Devleti Tarihi I.Cilt (Feza Gazeteciklik AŞ), İstanbul İlgen, Abdülkadir, Osmanlı Toprak Mülkiyeti Anlayışının Teşekkülü ve Bunun Sosyal Tabakalşma Üzerindeki Etkileri, (http://www.academical.org/dergi/ MAKALE/11sayi/ilgenOsmanliToprak.doc), İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu: Toplum ve Ekonomi (Eren Yayıncılık), İstanbul İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi I.Cilt (Editör: Halil İnalcık, Donald Quataert, Çev: Halil Berktay, Eren Yayıncılık), İstanbul Kenanoğlu, M. Macit,1858 Arazi Kanunnamesinin Uygulanması (Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları Dergisi, Yıl:2006, Sayı:1, Bahar) Kılıçbay, Mehmet Ali, Ortaçağ ın Orta Malı Olmadığına Dair, Doğu-Batı Düşünce Dergisi, Ortaçağ Aydınlığı, Yıl:8 Sayı:33 Ağustos-Eylül-Ekim Marriott, John A.R. (with an introduction), Concise History of the World (Illustrated, Associated Newspapers Ltd) Great Britain, 1935 Özsoy, İsmail, Süleyman Sûdî nin Osmanlı Vergi Sistemi ile İlgili Görüş ve Tesbitleri (1881), (http://canaktan.org/ekonomi/ kamu_maliyesi/maliye-genel/diger-yazilar/ ozsoy-osmanli-vergi-sistemi.pdf) Sevinç, Necdet, Osmanlılarda Sosyo- Ekonomik Yapı (Kutsun Yayınevi), İstanbul Tabakoğlu, Ahmet, Türk İktisat Tarihi, İstanbul 1994 Winks, Robin W;Brintan, Crane; Cristopher, John B; Wolff, Robert Lee, A History of Civilization: Prehistory to the Present (Prentice-Hall),

91 ????????????????????????????? 78

92 KADIN DERGİSİ Journal of Kadın Nihal Anar * ABSTRACT After administrative reforms of Tanzimat had been declared, some journals dealing with women issues started to be published. The journal entitled Kadın was one of these journals that was published in Istanbul. This journal is very important thanks to the fact that it illuminates modern readers about the change in women s identity, social and literary life of that era. We do not have complete series of this journal. Apart from the exceptions, there are some stable parts that never change in the series of this journal. The journal refl ects the infl uences of Servet-i Fünûn and Fecr-i Âtî. In Kadın journal, there are some translations from western literature and some works of arts that were produced under the effect of western literature. One can come across many articles dealing with almost every issue about women that can express emotions and inner expectations of women. The tendency of westernization can be easily observed in every part of this journal including cover page, pictures, contents of works of art, and messages that are given in these works of art. Looking at the authors of Kadın Journal, we can come across many famous names. ÖZET Tanzimat fermanının ilân edilmesinden bir süre sonra kadınlara yönelik dergiler neşredilmeye başlanmıştır yıllarında İstanbul da yayımlanmış olan Kadın dergisi de bu dergilerden biridir. Kadın Tanzimat dan sonra Türk kadının kimliğinde oluşmaya başlayan değişimi, o dönemin sosyal hayatını ve edebî durumu hakkında bize fi kir vermesi dolayısıyla önemli bir kaynaktır. Derginin tüm sayıları elimizde yoktur. Elimizde olan sayılarda -istisnalar mevcut olmakla beraber- değişmeyen bölümler söz konusudur. Dergide Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âtî etkisi görülmektedir. Kadın dergisinde Batı edebiyatından çeviriler ve yine Batı edebiyatından etkilenme neticesinde doğmuş bazı eserler yer almaktadır. Kadın da kadın ile ilgili hemen her türlü konuya değinen makalelere ve kadınları hissiyâtını dile getiren edebî eserlere rastlanmaktadır. Dergide, mizanpajdan derginin kapağında ve iç sayfalarına yer alan resimlere, edebî eserlerin içeriğinden dergideki haberlerde verilen mesajlara kadar kesif bir Batılılaşma temâyülü dikkat çekmektedir. Kadın dergisinin yazar kadrosuna baktığımızda birçok ünlü isme tesadüf etmekteyiz. * 4.Sınıf, Türk Dili ve Edebiyatı, Fatih Üniversitesi, İstanbul, Türkiye 79

93 Kadın Dergiciliği Tanzimat Devri nde Osmanlı Devleti nin yerleşik kurum ve geleneklerinde, toplumsal hayatın çeşitli alanlarında Batı tesiriyle ortaya çıkan değişim ve ikiliğin kendini gösterdiği hususlardan biri de kadının kimliği ve toplumdaki yeri olmuştur. Kadın dergi ve gazetelerinin neşredilmeye başlamasını da bu çerçeve dâhilinde değerlendirmek gerekmektedir. Kadın dergi ve gazetelerinin neşredilmesindeki en büyük amacın eğitim yaşı geçmiş kadınlara bir şeyler kazandırmak olduğunu söyleyebiliriz. Bunun sebebi ilk defa olarak bu dönemde toplumun geri kalması ile kadınların eğitimi arasında bir paralellik kurulmasıdır. Toplumun temeli ailedir ve ailede çocuğun ilk eğitimini aldığı kişi annedir bunun için kadınları eğitmek toplumda da ilerlemesi anlamına gelecektir. İşte bu düşünceyle kadınlara yönelik yayınlar çıkartılmaya başlanmıştır. Kadın dergiciliği öncelikle gazete eki olarak karşımıza çıkar. Bunlardan ilki İstanbul da çıkan Terakkî gazetesinin 1869 da eki olarak yayımlanmaya başlanan Terakkî-i Muhadderat tır. Bunu Selanik te çıkan Âyine, İstanbul da çıkan Vakit, Şemseddin Sâmi nin çıkarttığı Âile, Mahmud Celâleddin in çıkarttığı İnsaniyet dergileri takip eder ve bunlardan sonra da birçok kadın dergisi yayımlanır. Bu dergilerde daha çok aile, çocuk bakımı, ahlak, moda gibi konuların üzerinde durulmuş, geleneksel toplum yapısı doğrudan ya da dolaylı olarak yargılanmıştır. Geleneklere uyan kadın sevimsiz ve çekilmez gösterilmiş ve kız çocuklarının okutulması teşvik edilmiştir. İlk kadın dergilerini neşredenler ve bu dergilerin yazar kadroları erkeklerden Nihal Anar 80 müteşekkildir. Yazar kadrosu kadınlardan oluşan ilk kadın dergisi 1886 da yayımlanan Şüküfezâr dır. Bu dergide iyi bir ev hanımı, iyi bir anne, itaatkâr bir eş olmaya yönelik telkinler yoktur. İlk defa bu dergide kadının erkekle eşit olduğu fikrini savunan, derginin imtiyaz sahibi Arife Hanım a ait bir makale yer alır. İkinci Meşrutiyetten sonraki kadın dergileri hem nitelik hem de nicelik bakımından gelişmiştir ve Batılı tarzda fikirleri empoze etme daha belirgin hâle gelmiştir. Bunun en önemli göstergesini dergilerin kapakları oluşturur. Dergi kapaklarda Osmanlı kadınına hiç benzemeyen kadın fotoğrafları ve çizimler yer alır den sonra çıkan Kadınlar Dünyası kapağında Müslüman kadın resmi basan ilk dergidir. Bundan sonra kadın dergilerinin yüzlerini batıya doğru çevirmeleri ve okuyucularına da bunu aşılamaları daha ileri bir boyut kazanır. Kadın Dergisi Yukarıda bahsettiğimiz gibi teşekkül etmeye başlamış olan kadın dergiciliğinin yıllarında İstanbul da çıkmış olan kısa ömürlü ancak o dönemindeki birçok ünlü şâir ve yazarın eserlerini neşreden ayrıca yayımlandığı devre birçok açıdan ışık tutan ürünlerden biri de Kadın dergisidir. Derginin imtiyaz sahibi Selahaddin Enis tir. Derginin çıkış amacı derginin ön kapağında çeşitli şekillerde ifade edilmiştir. Bu ifadelere göre Kadın, çıktığı dönemde kadınların toplumsal hayatta daha aktif, fikrî dünyası daha gelişmiş olmaları gerektiği düşüncesi doğması neticesinde okula gitmek için yaşı müsait olmayan kadınların ilerleme kaydetmesi için çıkan dergilerden biridir. Derginin bütün sayıları elimizde yoktur, sadece 13 sayısı vardır; ancak iki yıl süreyle çıkmış,

94 uzun soluklu olamamış bir dergi olduğunu biliyoruz. Elde olan ilk sayısı 11 Ağustos 1327 tarihinde yayımlanmış olan sayıdır. Bu tarihte yayımlanan sayı 7. sayıdır.1327 senesinde basılmış olan 1. sayının tarihi 11 Ağustos 1327 dir. Yani basım tarihlerine bakacak olursak 1.sayı 7. ve hatta 8. (20 Haziran 1327) sayıdan sonra basılmıştır. Burada muhtemelen baskıda bir hata olduğunu düşünüyoruz. Elimizdeki sayılar: 1911 yılında yayımlanmış olan 1, 7,,8,,10, 15 ve 16. sayılar; 1912 yılında yayımlanmış olan 4, 5, 6,,7, 8 ve 9. sayılardır. Elimizde var olan son sayıda derginin kapatılacağı ve bunun gerekçesi ya da buna benzer herhangi bir ifadeye rastlamıyoruz. Dolayısıyla derginin neden kapatıldığını da bilemiyoruz. (elimizde var olan son sayı derginin basılmış son sayısı mıdır yoksa kayıp mı olmuştur bu konuda da malumat sahibi değiliz. ) Derginin Şekil Özellikleri Derginin şeklî yapısı ile ilgili söyleyeceklerimiz ise şunlardır: daha önce de belirttiğimiz gibi elimizde on üç sayısının olduğu dergiden 9 tanesi (1911 de basılan 14, 15, 16 ve 1912 de basılan 4, 5, 6, 7, 8, 9 ) 32 sayfa çıkmıştır de çıkmış olan 1. sayı 8 sayfa, 7, 8 ve 10. sayı 12 sayfa çıkmıştır. İstisnaları düşünmeyecek olursak hacimce orta büyüklükte bir dergi olduğunu söyleyebiliriz. Buna karşın kısa ömürlü bir dergi olmaktan öteye gidememiştir. Kadın dergisinde birkaç sayı müstesna, değişmeyen bölümler söz konusudur. Bunlar: Beyaz Konferans Derginin sadece dört sayısı dışında diğer tüm sayılarda olan (1327 basılan 14, 15, 16. sayılar ve 1328 yılında basılan 4, 5, 6, 7, 8, 9. sayılar) ve derginin hep ilk sayfasında yer alan, müstensihi Süleyman Bahri olan Beyaz Konferans, konferans (nutuk) türünde bir yazıdır. Konferansı veren kişi olarak Ş.B. İmzasını görmekteyiz. Kırık Dökük Bektay imzalı, (ekserisini Batılı ilim adamlarının söylediği) vecizelerden müteşekkil olan bu bölüm derginin elimizde olan sekiz bölümünde (1911 deki 4, 5, 6, 8, 9. sayılar ve 1912 deki 14, 15, 16. sayılar) verilmiştir. Bilmece ve Bilmece Halli Sayıların çoğunda (1911 yılında yayımlanmış 1, 8, 14, 15, 16 ve 1912 yılında yayımlanmış 6, 7, 8, 9 numaralı sayılar) Bilmece başlığıyla bir bilmece sorulur ve bir önceki sayıdaki bilmeceyi bilenlerin adının ve kazandığı hediyenin ilan edildiği Bilmece Halli kısmı vardır. Emniyet Sandığı Yine tüm sayıların arka kapağında Emniyet Sandığı diye bir bölüm vardır. Bu bölümde devlete âit olan Ziraat Bankasının reklamı yapılmaktadır Bunların dışında her sayının arka kapağında reklamlara ve îlanlara yer verilir. Bunların arasında edebi eserlerin ve tiyatro oyunlarının ağırlıklı bir yeri vardır. Ayrıca derginin bu kısmına baktığımızda yabancı piyano muallimlerinin, yabancı ressamların reklamlarını görmekteyiz. Dergide ekseriyetle Şakir Paşa nın tarih konulu makalelerine rastlamaktayız. Târihî Kadınlar ve Harem-i Hümâyun başlıklı makaleler 1911 de çıkmış olan 15 ve 16. sayılarda, 1912 de çıkmış 4, 5, 6, 7 ve 8. sayılarda bulunmaktadır. 81

95 Nihal Anar Derginin mizanpajına bakacak olursak 1911 yılında çıkan sayılarla 1912 yılında çıkan sayılar arasında bir takım farklılıklar görürüz yılında çıkan dergilerin kapakları kendi içlerinde de birbirlerine benzemez ve 1912 yılında çıkan sayılara göre daha süslü ve ayrıntılıdır. Tüm kapaklarda ortak olan şey büyük ve sülüs yazıyla yazılmış kadın yazısıdır yılında basılmış olan 1, 8 ve 10. sayılarda Latin harfleriyle yazılmış Pour la Publicite de la ville et de l Etranger s adresser mr Russano et Canetti Poste Italiano no 51 ifadesi kadın yazısının hemen altında bulunmaktadır.1. ve 8. sayılarda bunun altında Tenvîr-i efkar ve tehzîr-i ahlaka hâdim Osmanlı hanımlarına mahsus ilmî, siyâsî, edebî, haftalık risaledir ifadesi yer almaktadır 7. sayıda ise bundan farklı olarak risâle-i edebiye ve ictimâiye yazmaktadır ve bu cümleler bize derginin çıkış amacını kısaca vermektedir. Diğer sayılarda böyle bir ifadeye rastlamıyoruz. Büyük kadın yazısının altında 1912 deki sayılarda küçük bir süs ve onun da altında o sayının mündericatı yani derginin içindeki yazılar ve yazarları verilmektedir. Kapağın etrafında çok karmaşık olmayan desenler bulunmaktadır ayrıca, en altta da küçük puntolarla basım yeri, matbaanın adı ve derginin idârehânesi yazılmıştır de basılmış 15. sayıda diğer tüm sayılardan farklı olarak sadece kadın yazmaktadır. Başka bir ifâde yer almamaktadır. Kadın dergisinin çıktığı tarihler : DERGİNİN SAYISI S 1 S 7 S 8 S 10 s 14 s 15 s 16 S 4 S 5 S 6 S 7 S 8 S 9 RÛMÎ TAKVİME GÖRE KADIN DERGİSİNİN SAYILARININ BASIM TARİHİ 11 Ağustos Haziran Haziran Temmuz Kânûn-ı Sâi Şubat Şubat Mart Mart Nisan Nisan Mayıs Temmuz 1328 MÎLÂDÎ TAKVİMDEKİ KARŞILIĞI 24 Ekim Ağustos Eylül Eylül Mart Nisan Nisan Mayıs Mayıs Haziran Temmuz Ağustos Eylül

96 Dergi nin Muhtevâsı Kadın Dergisinde Edebiyat Kadın da Türk edebiyatı mühim bir yere sahiptir. Dergide edebî tür olarak en çok şiire önem verildiğini görüyoruz. Bunun dışında mensur şiir de dergide önemli bir yere sahiptir. Ayrıca hikâye, hatırat, mektup, nutuk (konferans), deneme türleri yer almaktadır. Bunların dışında Avrupa dillerinden bazı çeviri örneklerine de rastlıyoruz. Dergide çevirilerin de yer alması Türk edebiyatının yanı sıra Batı edebiyatına da dergide yer verildiğini gösterir. Bunun dışında da dergide Batı edebiyatından etkilenmeler söz konusudur. Örneğin fantazi alt başlığıyla yer alan denemeler daha çok yazarlarının hayallerini ortaya koyar. Cansız nesnelerin konuşması gibi hâdiseler söz konusudur bu parçalarda. Bu yazılar bu yönüyle Batı edebiyatındaki Fabl türüne benzemektedir. Tefrika eserler o dönem dergi ve gazetelerinde olduğu gibi Kadın da da yer almaktadır. İkinci Gençlik gibi, hikâye olan bir eserin yanı sıra Bizim Gazete başlıklı hatırat ve konferans türünden olan Beyaz Konferans adlı eserin de tefrika halinde yayımlanmış olması söz konusudur. Edebî türlerde işlenen konulara geçecek olursak: daha çok akşam, karanlık, acı, ızdırap, ayrılık ve anılardan bahsedildiğini söyleyebiliriz. Ayrıca eserlerde tabiat ve akşam tasvirleri ağırlıklı bir yere sahiptir. II. Meşrutiyetten sonra çıkmaya başlamış olmasına karşın siyâsi olaylar pek söz konusu edilmez, kadınların sosyal hayattaki yeri ve önemi, bu konuda yapılması gerekenler dışında herhangi bir sosyal meseleye rastlanmaz. Dergide edebî tür olarak mensur şiirler türünün yer alması, eserlerde işlenen temler ve eserlerin kadın meseleleri müstesna sosyal ve siyâsî olaylara pek değinmemesi bizi Kadın daki eserlerin Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âtî etkisinde yazıldığı sonucuna götürür. Ayrıca yazarların biyografilerini incelediğimizde çok büyük bir çoğunluğunun Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âtî akımlarına mensup yazarlar olduğunu görürüz. Kadın da yazmış çoğu yazarlar Servet-i Fünûn ve Kadınlara Mahsus Gazete de yazıları çıkmış şahsiyetlerdir. Kadın Dergisinde Kadın Edebiyatın dışında Kadın dergisinde dikkati çeken diğer unsurlara bakacak olursak derginin birçok yerinde kadın nedir, nasıl bir varlıktır, kadının terbiyesi nasıl olmalıdır, tam bir kadın nasıl olmalıdır, hakikî bir aile hayatı nasıl olur ve bunda kadının rolleri nelerdir gibi meseleler üzerinde o dönemde çıkmış olan diğer dergiler gibi fazlasıyla durulduğunu görürüz. Bilhassa 10 Temmuz un yıldönümünde bir sayı çıkartılmış ve bu sayıda II. Meşrutiyetin kadınlarla ilgili önemi üzerinde durulmuş, birçok yazarın konuyla ilgili yazıları basılmıştır. Güzellik dergide üzerinde sıkça durulan bir diğer meseledir. Güzellikleriyle meşhur olan Îran kadınları ile Türk kadınları mukayese edildiği bir makale o dönemde her yönüyle Batıyı örnek almış olan Osmanlı nın güzellik konusunda Îran kadınlarını ölçü alması dolayısıyla dikkat çekicidir. Servet-i Fünûn yazarlarının da sarışın ve renkli gözlü kahramanları eserlere sokması ve o tarihlerde bu türlü fiziksel özelliklere teveccüh gösterilmesi bu durumu daha da ilginç kılar. Güzelliğin ne olduğunun sadece maddî cihetiyle değil aynı zamanda felsefî bir mesele olarak da ele alındığı, gerçek güzelliğin nasıl olduğunun irdelendiği Güzellik ve Güzellenmek başlığını taşıyan makalelerde ise gerçek 83

97 güzelliğin ahlak güzelliğiyle tamam olduğu ve bayanlara terbiye vermenin önemi vurgulanmıştır. Meşhur tarihçi Şakir Paşa nın Tarihî Kadınlar ı ve Harem-i Hümâyun u anlattığı makaleleri de yine bu düzlemde yer alan tefrîka eserlerdir. Salome nin Kalbi adlı İslam tarihinde Hz.Yahya nın ölümüne sebep olmasıyla tanınan Salome ye hitaben yazılmış bir deneme de dikkati çeker. Bu yazı bize dergide sadece iyi olanı, güzel olanı, örnek alınması gerekeni değil; kadınla ve kadının tarihiyle ilgili ne varsa dergide bahsi geçtiğini gösterir. Çocuklarda Vefâyat adlı çocuk ölümlerinden bahseden, Kadınlara Jimnastik adlı kadınların formda kalması için yapılması gerekenleri ihtiva eden genel olarak sağlıkla ilgili diyebileceğimiz makalelerin yanı sıra, İdâre Kadını makalesinde ise kadınlar ve iktisatla ilgili meselelerin irdelendiği ve kadınla ilgili başka meselelerin de söz konusu olduğu makalelerden de bahsedebiliriz. Kısacası dergide kadınla ilgili ne varsa söz konusu edilmiştir. Kadın da Batılılaşma İzleri Kadın dergisinde son moda esvapları tanıtan ve tesettürün yeni şekli olarak şapkanın gösterildiği resimlere yer verilmiştir. Bu suretle moda o yıllarda kendini yavaş yavaş göstermeye başlamış olduğunu ve kadınların sokaktaki giyim tarzlarının da değişme eğilimi gösterdiğini görmüş oluyoruz. Yine bugünkü magazin haberlerine benzer haberler Kadın Haberleri başlığı altında dergide verilmiştir (Rus imparatoriçesi ve onun çok değerli inci gerdanlığıyla ilgili bahisler vs.). Bu resimlerde ve diğer resimlerde (sadece 1911 de basılmış yedinci sayının kapağı ve Nihal Anar 1912 de basılmış dokuzuncu sayının kapağı hariç. Yedinci sayının kapağında iki tane kadının resmi vardır. Bunların giyimi geleneksel giyim tarzımıza benzemektedir. Resmin altında da Tunus Hayatına Bir Nazar yazmaktadır yani resim Tunuslu iki kadına aittir. Dokuzuncu sayının kapağında ise Trablusgarp savaşına katılmış bir mücâhid kadının resmi bulunmaktadır.) Türk kadınlarının değil Avrupalı kadınların resimlerini görmekteyiz. Zaten resimlerdeki kadınların giydiği kıyafetler o dönem Müslüman Osmanlı kadınının giyebileceği türden giysiler de değildir. Âdeta o resimleri göstererek dergiyi okuyan kadınlara bu resimlerin örnek gösterilmesi fikri vardır. Dergide okuyucu sadece görüntü itibarıyla değil Avrupalıların yaptıklarına da özendirilmektedir. Örneğin Danimarkalı bir kadının doğramacılık öğrenirken çekilmiş fotoğrafının altındaki birkaç satırlık yazıda bu faaliyetten takdirle bahsedilmiştir. Bu konuyla ilgili dikkatleri celbeden bir diğer unsur da derginin Kırık Dökük bölümünde yer alan vecizelerin daha çok Batı lı düşünürlere âit olduğudur. Tabir-i diğerle bu bölümde Batı lı düşünürlerin hayata bakışı ve meseleleri yorumlayışı öz bir şekilde yer almaktadır. Dergi nin Yazarları Dergide rastladığımız imzalardan bazıları dergiye yazılarını gönderen okuyucular oldukları gibi bazıları da o devrin tanınmış edipleridir. Dergide rastladığımız imzalar: Abdullah Cevdet, Âfet Nerîman, Bedia Hanım, Bektay, Beria Cenan, Bezmi Nusret, Celal Sâhir, Celis, Cemal Makbul, Cemil Süleyman, Cemile Hüsnü, Cevcet Tâhir, Cüneyd, Derviş Gülsüm Hanım, Doktor Ali Sühâ, Doktor İhsan, Emin Bülent, Emin Lâmi, Emine Mon- 84

98 la, Ercüment Ekrem, Esmâi, Ezher Bedia, Fâhire Osman Hanım, Fahrünnîsâ, Fâik Ali, Fâik Şevket, Fâlih Rıfkı, Fatma Afîfe, Fatma Âsuman, Fatma Müzeyyen, Güzîde Hanım, Gıyâseddin, H. Nâzım, Hakkı Târık, Hatîce Sûzan, Hayrullah Süleyman, Hüseyin Câhid, Hüseyin Nâzım, İffet Nerîman, İskender Fahrettin, İsmâil Hâmi, İsmâil Zeki, İsmâil Zühtü, İzzet Melih, Jules Beauvois, Kadın, Kadriye Hasan Kadriye Hüseyin, Lemii Nejad, M. Hâlid, M.Hayrullah Süleyman, M.Nâmık, M.Remzi, M.Ş., Makbule Leman, Mediha Güzin, Mehmet Fuat, Mehmet Nureddin, Melahat Belkıs, Muhiddin, Nigar Bint-i Osman, Nizameddin Hasib, Pervin Hâle, Pervin Nâkam, Reşad Lütfi, Rukiye Avni, Sâdiye Vesîle, Selahaddin Âsım, Selahaddin Enis, Seniha Vecdiye, Sûzen, Süleyman Bahri, Süleyman Nesip, Süleyman Saip, Süleyman Sırrı, Şakir Paşa, Tahsin Nâhit, Yahya Saim, Yakup Salih, Yaşar Nezihe, Zühre Hanım. Ayrıca Havadisçi, Kadın Muharrirler, Müdüriyet, Kadın imzalarına da rastladığımız gibi bazı imzasız yazılar da söz konusudur. SONUÇ Tanzimat devrinde teşekkül etmeye başlayan kadın dergiciliğinin İkinci Meşrutiyet ten sonraki ürünlerinden olan Selahaddin Enis in çıkarttığı Kadın, kısa ömürlü bir dergi olmasına rağmen, neşredildiği devre ışık tutması bakımından ehemmiyetlidir. Dergide mizanpaj da dahil olmak üzere şeklen çok istikrarlı bir yapı görememekteyiz. Derginin değişmeyen, her sayıda devam eden bölümleri bile bazen değişmiştir. Derginin içeriğinde edebiyatın önemli bir yeri olduğunu söyleyebiliriz. Kadın da, başta şiir olmak üzere, hemen hemen bütün edebi türlere ait eserlere yer verilmiştir. Bu eserlerde her bakımdan Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âtî etkisi görülmektedir. Dergide yazıları yer alan kişilerin çoğu bu akımlara mensup kişilerdir. Çeşitli yazılarda kadın meselesi baştan aşağa irdelenmiştir. Tarihî kadınlardan örnekler verilmiş, ideal manada kadın tasvir edilmiş, kadınlar için oldukça önemli bir mesele olan güzellik kavramı her cihetiyle irdelenmiştir. Ayrıca dergide kadınların hissiyatını yansıtan birçok esere yer verilmiştir. Derginin içeriğindeki bir diğer önemli husus da Batılılaşma fikrinin dergide mühim bir yere sahip olmasıdır. Bunu gerek kadınların dış görünüşünden gerek yazılarda örnek gösterilen şahsiyetlerden gerek ise edebî eserlerin şeklinden ve içeriğinden anlamaktayız. Osmanlı toplumunda daha evvel tezahür etmemiş olan, bugün magazin diye adlandırılan haberler dergide Batı etkisini gösteren özelliklerden biridir. Geleneğimizde önemli bir yeri olan vecizelere de dergide yer verilmiştir; ancak buradaki vecizeler, Batılılara aittir. Bütün bunlar Kadın dergisinin, Batıcı bir anlayışla yayımlanan bir dergi olduğunu göstermektedir. 85

99 Nihal Anar KAYNAKÇA Akyüz, Kenan, Süleyman Nesip, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. 7, İstanbul: Dergah Yayınları, 1997 Alangu, Tahir, Selahaddin Enis, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul: Dergah Yayınları, 1997 Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara: Aydın Yayınları, 1993 Dil, Şahinkaya, Resimli Türk Kadın Şairleri Antolojisi, Ankara: Nur Yayımcılık Işık, İhsan, Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi Ankara: Elvan Yayınları, 2002 İnal, İbnü l Emin Mahmut Kemal, Son Asır Türk Şairleri (Hazırlayan: Müjgan Cumbur), Ankara: Atatürk kültür Merkezi, 1999 Toska, Zehra, Tanzimat Kadını, Tarih ve Toplum: Yeni Yaklaşımlar, c. 21, Nisan, 1994 Toska, Zehra, Kaynak: ozehab/12oze.htm Okay, Orhan, Abdullah Cevdet, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. 1, İstanbul: Dergah Yayınları, 1997 Sami, Şemseddin, Kamus-ı Türkî İstanbul: Enderun Yayınları, 1989 Yayım Kurulu, Falih Rıfkı Atay, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. 1, İstanbul: Dergâh Yayınları, 1997 Yayım Kurulu, Şakir Paşa, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. 8, İstanbul: Dergâh Yayınları, 1997 Yayım Kurulu, Yaşar Nezihe Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, c. 7, İstanbul: Dergâh Yayınları,

100 ROMEO AND JULIET A Film Review: The Legendary Lovers in 21 st Century ROMEO VE JULIET Film Eleştirisi: Efsane Aşıklar 21.yy da Zehra Şamlıoğlu * ÖZET Shakespeare in unutulmaz oyunu Romeo ve Juliet in beyaz perdeye aktarıldığı 1996 Baz Luhrman yapımlı Romeo and Juliet geçmişi ve bugünü aynı ekranda seyirciyle buluşturuyor. Film oyunun orjinal dilini kullanması yönüyle 16.yy Elizabeth döneminin kapılarını 21.yy a açıyor; bunun yanında kullanılan modern dekor ve sahne teknikleriyle bugünü Elizabeth dönemiyle buluşturuyor. ABSTRACT The movie version of Shakespeare s legendary play Romeo and Juliet brings together the past and present. With its original language, the movie opens a door in 16 th century Elizabethan period, and in the same way with the usage of modern fi lm techniques the movie takes present to the past. This mixture of past and present enables the audience to move in the periods of history, and gives a unique taste while watching it. If the word love is thrown out of literature, the words Romeo and Juliet would easily replace it without causing any confusion. The legendary play of Shakespeare Romeo and Juliet has been occupying the hearts of people for hundreds of years. It is translated into many languages and nearly everybody in the world must have heard something about it. Every simple sentence that Shakespeare wrote for Romeo and Juliet takes the breath of readers and especially the lovers away. Its beautiful and poetic language makes the reader a part of the story. It is impossible to be indifferent to these perfectly chosen words that make wellstructured and breathtaking sentences. For many years many adaptations of the play have been made, and it is still an inspiration for many works of art and literature. In the film versions of the play, some just use the story in general, some make just references, and some use the play as a whole with its marvelous language. Baz Luhrman s Romeo and Juliet (1996) is of this kind. Nearly all the elements of the play are put in the film. It is as if you watched a very big theatrical production. The theatrical elements and the film techniques all go hand in hand. The dialogues of the play are directly used in the film. The director does not use a special script for the movie. Even the language is the same as the original version * Junior, English Language and Literature Department, Fatih University, Istanbul, Turkey 87

101 of the play. Although the original language is used, the setting of the movie has nothing to do with Shakespearean time, and this also makes Luhrmann s movie different from the others. The modern elements of the setting, the beautiful language of Shakespeare, and the legendary love of Romeo and Juliet put this film into a special place among its kind. By focusing on Baz Luhrmann s movie Romeo and Juliet (1996), the purpose of this essay is to analyze the film in terms of setting, costumes, sounds, lights, performance. The original language and the modern setting combine past and present together, and enable the audience to take a trip in the pages of history. Romeo and Juliet tells the love story and the tragic lives of two young people- Romeo and Juliet. They love each other very deeply, but they are the children of two enemy families. They fall in love at first sight, and seek ways of getting together. However, Juliet s father wants her to marry with another man. When she rejects marrying that man her father shouts at her and beats her. At the very same time, they send Romeo to exile, because he has killed Juliet s cousin. In order not to get married, Juliet makes a deal with the priest, and he gives her a potion that will make her seem dead in her wedding day. Juliet drinks the potion in the morning of her wedding day, and everybody believes that she is dead. Romeo also learns the death of her lover while he is in exile, but he does not know the trick that they have made. He returns back and finds Juliet lying charmingly in the church. He cannot stand seeing her dead there, and wants to kill himself immediately. At this moment, Juliet awakens and tries to put her hand on Romeo s face. However she Zehra Şamlıoğlu is too late. Romeo also drinks a potion and dies there. In the end Juliet kills herself with a gun and dies too. The couples lie dead in the church next to each other. The setting that clarifies the world that is created within this movie is a key concept for this movie that makes it different from the others. Although the actual play takes place in Verona, Italy, in the movie, they use Mexican beaches. The movie starts with a fight in a petrol station. The young members of two enemy families, Montagues and Capulets, fight with each other. Then we meet with Romeo sitting alone on the beach, and writing something. From the very beginning of the movie to the end there is violence on the beach and this scene with Romeo is almost the only one where everything is settled and calm. The ball that is given in the Capulet s house is the meeting place of the two lovers, Romeo and Juliet. There is not any violence or any other formal atmosphere in Juliet s house. She almost never goes out. She spends most of her time in her room dreaming about her Romeo. Her room is very nice and neatly decorated with soft colors. The setting of her room reflects how pure and innocent she is. Unlike Romeo, who is always outside and facing danger, Juliet is all protected in her cosy room within her sweet dreams. While Juliet is in her protected room waiting for Romeo to come and take her away, Romeo is on the beach facing danger. The beach is very complicated and disordered. It is hard to figure out who is doing what there. There are so many people coming and going, but we do not know what is their role or aim. There is also a stage in the middle of the beach. This stage can be identified as a reference to Shakespeare s globe theatre. The scene 88

102 in which Juliet s cousin kills Mercutio takes place around this stage. At some part of their fight they are on this stage, but later they continue their fight on the ground. The carefully selected costumes are one of the modern elements that reflect the present time, and they tell a lot about the personality and the status of characters (Speidel, 108). Costumes have many cultural connotations. Juliet always wears light and white clothes that symbolize her purity and innocence. Also, we first see Juliet in an angel costume, so this first appearance makes us think that she is an angel like figure until the very end of the film. She even lies all in white in the church in her death bed. Moreover, the costumes that Montagues and Capulets wear have some differences. The young members of Montague family prefer colorful costumes with flowers on them. Since, they spend most of their time on the beach; their colorful shirts integrate with the beach, sea, and sun. Even the priest wears those shirts under his holy clothes. However, the Capulet family generally wear traditional clothes, and spend most of their times indoors. Their costumes show how protected and untouched they are. Their strict rules within the family are reflected in their clothes. They are not very natural, and they lead their lives as it should and must be; not as it is. In the ballroom, again the Capulet family is in old traditional costumes representing certain characters in history, but the Montagues and their friends are very extraordinary. For example, Mercutio- a friend of Romeo- wears woman clothes and dance very strangely on the stage. On the other hand, Lady Capulet is in Cleopatra costume that represents her glory and wealth. It is hard to see Capulets in such kind of strange costumes. Actually, at this point it is the very costume that shows her like this, because we do not know much about the wealth of these families to make such a comparison. Also we can just say that, Montagues are not as strict as Capulets. They do not have taboos, and they are easy going and this can be understood by their clothes. It does not matter for them to wear women clothes and dance in front of many people. Anyone can do anything that he or she wants. They even want to put an end to the fight between the two families, and forget all the past hatred. The sound elements of the movie, especially the music, help to connect the difference scenes together and enable the audience to guess what will happen in the coming scene. It also makes a connection between setting and characters. The volume and the tone of the sound change according to the scene. In the movie, in the scenes where there is violence and fighting there is always fast music that goes along very well with the fast movements of the characters. When the Capulets and Montagues meet, the music also reflects the tension between them, and it reminds the audience that a quarrel is on the way. In the same way, the music becomes slow and romantic when Romeo and Juliet are together. Before they meet in the ballroom, there is a very fast music and everybody dances crazily, but later a lady starts to sing a slow song, and everybody in the room becomes silent. At this very point, Romeo and Juliet meet upstairs. They just look at each other, and the romantic music accompanies their romantic glances. It is as if everybody downstairs, felt the romantic atmosphere upstairs, and become witness to 89

103 the love of the two youths. Being two enemy families means nothing to Capulets and Montagues in that scene. When the music starts everything slows down accept the love of Romeo and Juliet. There are just these two lovers in the scene. Everybody listens the music calmly and silently. Nobody moves except Romeo and Juliet. Only the love between two young people is in focus. With the end of the song everything turns to its usual situation. The dance begins again and people return to their entertainment. The song is a kind of leitmotif that marks this love. Lights play a crucial role in the movie, and in the narration of the story. In a way, light symbolizes the love of Romeo and Juliet. They see each other as light that brightens each others world that is surrounded with darkness which takes its power from the hatred of two families. In all the scenes where Romeo and Juliet are together, there is light as a witness to their love and innocence. Especially, in the very last scene where Juliet lies in church, everywhere is illuminated with candles. Everything is so beautiful and charming. The twilight of each candle gets together and forms a big light that surrounds the whole church. On the other hand, there is darkness when the Capulets and Montagues fight with each other. Romeo kills Tybalt not in daylight, but in darkness. Only the darkness sees the blood and dead body of Tybalt. All the chaos ends when the day breaks. As a cinematic code, performance has its roots in theatre, and the performance of the characters in the movie presents a link between past and present with the beautiful language of Shakespeare. Their language, costumes and performances all go hand in hand. Juliet s soft movements with light Zehra Şamlıoğlu costumes connote her purity and innocence. She reflects her inner situation very well and there is no exaggeration in her actions. She behaves very naturally and does the things that her heart tells her to do. Her facial expressions, her voice and her gestures all connote that she is deeply in love with Romeo. She is so gentle and sweet, but also at some points very strong. For the sake of her love she argues with her father. In that scene, she leaves all her childish behavior behind, and stand still in front of him. Unlike Juliet, Romeo is reflected as a stronger character. He is also deeply in love with Juliet, and has the innocence and purity of love. However, he is also very brave and strong enough to fight with his enemies. He does not want to keep the hatred between two families, but events force him to do certain things, and he kills Tybalt. Afterwards, he calls himself fortune s fool. He is bright enough to understand what is happening around him, what has happened, and what the role of fortune in his life is. All in all, the movie Romeo and Juliet serves as a bridge between past and present with its universal themes. The movie brings the past with its plot and language to the present. It s a new scope to the general and widely known love theme of the play. 90

104 Bibliography Lecture Notes of Dr. Sheenagh Pietrobruno in Film Studies Course. Fall Fatih University Luhrmann, Baz. Romeo and Juliet.1996 Shakespeare, William. Romeo and Juliet, Three Tragedies. The New Folger Library Shakespeare. Washington Square Press. February Speidel, Suzanne. Film Form and Narrative, in An Introduction to Film Studies (Fourth Edition), Jill Nelmes (ed.) (Routledge, 2007).Chapter 3 91

105 ????????????????????????????? 92

106

Tarih Araştırmaları Dergisi Yazım Kuralları

Tarih Araştırmaları Dergisi Yazım Kuralları Tarih Araştırmaları Dergisi Yazım Kuralları Tarih Araştırmaları Dergisi nde özgün araştırma, inceleme, deneme ve çeviri yayınlarına yer verilmektedir. Yayınlanmak üzere gönderilen yazıların, hakem değerlendirmesine

Detaylı

TELİF HAKKI DEVİR SÖZLEŞMESİ Bornova Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü Dergisi Makalenin Başlığı:......... Yazar/Yazarlar ve tam isimleri:............ Yayından sorumlu yazarın adı-soyadı, adresi

Detaylı

YAYIN İLKELERİ VE YAZIM KURALLARI

YAYIN İLKELERİ VE YAZIM KURALLARI YAYIN İLKELERİ VE YAZIM KURALLARI Yazıların nitelikleri Cumhuriyet YERBİLİMLERİ Dergisi nde yayınlanması istemiyle gönderilecek yazıların, yerbilimlerinin herhangi bir alanında (jeoloji, maden, jeofizik,

Detaylı

DERS BİLGİLERİ. Ders Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS TÜRK SİYASİ TARİHİ I TST207 3 3 + 0 3 4

DERS BİLGİLERİ. Ders Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS TÜRK SİYASİ TARİHİ I TST207 3 3 + 0 3 4 DERS BİLGİLERİ Ders Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS TÜRK SİYASİ TARİHİ I TST207 3 3 + 0 3 4 Ön Koşul Dersleri - Dersin Dili Dersin Seviyesi Dersin Türü Türkçe Lisans Zorunlu Dersin Koordinatörü Dersi

Detaylı

SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ 2015-2016 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI GÜZ DÖNEMİ PROGRAMI

SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ 2015-2016 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI GÜZ DÖNEMİ PROGRAMI ANADAL EĞİTİM PROGRAMI ZORUNLU DERSLERİ.Sınıf/.Yarıyıl YDİ0 Temel Yabancı Dil (İngilizce) (Basic Foreign Language (English)) - 2 YDF0 Temel Yabancı Dil (Fransızca) (Basic Foreign Language (French)) - YDA0

Detaylı

AİLE İRŞAT VE REHBERLİK BÜROLARINDA YAPILAN DİNİ DANIŞMANLIK - ÇORUM ÖRNEĞİ -

AİLE İRŞAT VE REHBERLİK BÜROLARINDA YAPILAN DİNİ DANIŞMANLIK - ÇORUM ÖRNEĞİ - T.C. Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı AİLE İRŞAT VE REHBERLİK BÜROLARINDA YAPILAN DİNİ DANIŞMANLIK - ÇORUM ÖRNEĞİ - Necla YILMAZ Yüksek Lisans Tezi Çorum

Detaylı

DERS BİLGİLERİ. Ders Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS. Siyaset Bilimine Giriş PSIR 101 3 3 + 0 3 5. Temel siyasal deyimleri ayırt eder 1,2,3 A,C

DERS BİLGİLERİ. Ders Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS. Siyaset Bilimine Giriş PSIR 101 3 3 + 0 3 5. Temel siyasal deyimleri ayırt eder 1,2,3 A,C DERS BİLGİLERİ Ders Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS Siyaset Bilimine Giriş PSIR 101 3 3 + 0 3 5 Ön Koşul Dersleri - Dersin Dili Dersin Seviyesi Dersin Türü İngilizce Lisans Zorunlu Dersin Koordinatörü

Detaylı

Kamu Yönetimi Bölümü Ders Tanımları

Kamu Yönetimi Bölümü Ders Tanımları Kamu Yönetimi Bölümü Ders Tanımları PA 101 Kamu Yönetimine Giriş (3,0,0,3,5) Kamu yönetimine ilişkin kavramsal altyapı, yönetim alanında geliştirilmiş teori ve uygulamaların analiz edilmesi, yönetim biliminin

Detaylı

Civil-Military Relations and Coup Risk in the 21st Century: A Comparative Analysis of Turkey and Thailand's Bumpy Roads to Democracy

Civil-Military Relations and Coup Risk in the 21st Century: A Comparative Analysis of Turkey and Thailand's Bumpy Roads to Democracy See discussions, stats, and author profiles for this publication at: http://www.researchgate.net/publication/279948007 Civil-Military Relations and Coup Risk in the 21st Century: A Comparative Analysis

Detaylı

HUKUK FAKÜLTESİ DERGİSİ

HUKUK FAKÜLTESİ DERGİSİ Cilt:15-16, Sayı:22-23-24-25, Yıl:2010-2011 Vol:15-16, No:22-23-24-25, Year:2010-2011 ISSN: 1303-9105 DİCLE ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ DERGİSİ Journal of the Faculty of Law of Dicle University DİCLE

Detaylı

Doç.Dr. Musa Kazım Arıcan, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Felsefe Bölümü Türk İslam Düşüncesi Tarihi Anabilimdalı, Öğretim Üyesi

Doç.Dr. Musa Kazım Arıcan, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Felsefe Bölümü Türk İslam Düşüncesi Tarihi Anabilimdalı, Öğretim Üyesi Doç.Dr. Musa Kazım Arıcan, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Felsefe Bölümü Türk İslam Düşüncesi Tarihi Anabilimdalı, Öğretim Üyesi Adı Soyadı (Unvanı) Musa Kazım Arıcan (Doç. Dr.) Doktora: Ankara Üniversitesi,

Detaylı

EK: SENATO ONAYI ALMIŞ MEVCUT EKDAL PROGRAMLARI A) GENEL EKDALLAR Genel ekdallar tüm öğrencilere açıktır.

EK: SENATO ONAYI ALMIŞ MEVCUT EKDAL PROGRAMLARI A) GENEL EKDALLAR Genel ekdallar tüm öğrencilere açıktır. EK: SENATO ONAYI ALMIŞ MEVCUT EKDAL PROGRAMLARI A) GENEL EKDALLAR Genel ekdallar tüm öğrencilere açıktır. HUKUK EKDALI (Aşağıdaki derslerden 4/5 adet) LAW250 Main Concepts of Turkish Law/IR 263 Fundamental

Detaylı

YAYIM İLKELERİ VE MAKALE YAZIM KURALLARI. Yayım İlkeleri

YAYIM İLKELERİ VE MAKALE YAZIM KURALLARI. Yayım İlkeleri YAYIM İLKELERİ VE MAKALE YAZIM KURALLARI Yayım İlkeleri 1. Türkiyat Mecmuası, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü tarafından Bahar ve Güz olmak üzere yılda iki sayı çıkarılan hakemli

Detaylı

GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÇORUM İLAHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ

GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÇORUM İLAHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÇORUM İLAHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ ISSN 1303-7757 2003/1 Yıl: 2, Cilt: II, Sayı: 3 GAZI UNIVERSITY THE JOURNAL OF CORUM FACULTY OF THEOLOGY ISSN 1303-7757 2003/1 Year: 2, Vol.:II, Issue:

Detaylı

PSİKOLOJİ BÖLÜMÜ 2014-2015 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI GÜZ DÖNEMİ PROGRAMI

PSİKOLOJİ BÖLÜMÜ 2014-2015 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI GÜZ DÖNEMİ PROGRAMI ANADAL EĞİTİM PROGRAMI ZORUNLU DERSLERİ 1.Sınıf/1.Yarıyıl in ön koşulu var mı? *** in önceki eğitim programında eşdeğer bir dersi var mı? **** 1 YDİ101 YDF101 YDA101 2 ATA101 Temel Yabancı Dil (İngilizce)

Detaylı

ANKARA ÜNĐVERSĐTESĐ, OSMANLI TARĐHĐ ARAŞTIRMA VE UYGULAMA MERKEZĐ (OTAM) DERGĐSĐ

ANKARA ÜNĐVERSĐTESĐ, OSMANLI TARĐHĐ ARAŞTIRMA VE UYGULAMA MERKEZĐ (OTAM) DERGĐSĐ ANKARA ÜNĐVERSĐTESĐ, OSMANLI TARĐHĐ ARAŞTIRMA VE UYGULAMA MERKEZĐ (OTAM) DERGĐSĐ OTAM, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi Bahar ve Güz olmak üzere yılda iki sayı yayımlanır.

Detaylı

Principles of Atatürk & History of the Turkish Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi I revolution I

Principles of Atatürk & History of the Turkish Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi I revolution I I I. YIL HAFTALIK DERS SAATI FBÖ 101 Z Genel Fizik I General Physics I (4+0) -4 6 FBÖ 151 Z Genel Fizik Lab. I General Physics Lab. I (0+2) -1 2 FBÖ 103 Z Genel Kimya I General Chemistry I (4+0) -4 6 FBÖ

Detaylı

Civilacademy. Journal of Social Sciences. Sosyal Bilimler Dergisi

Civilacademy. Journal of Social Sciences. Sosyal Bilimler Dergisi Civilacademy Journal of Social Sciences Sosyal Bilimler Dergisi Fatih University 2008 Civilacademy Cilt/Volume 6 Say /Issue 1 Bahar/Spring 2008 Sahibi / Owner Sosyal Bilimler Toplulu u / Social Sciences

Detaylı

ARCHIVUM ANATOLICUM / ANADOLU ARŞİVLERİ YAYIN İLKELERİ

ARCHIVUM ANATOLICUM / ANADOLU ARŞİVLERİ YAYIN İLKELERİ ARCHIVUM ANATOLICUM / ANADOLU ARŞİVLERİ YAYIN İLKELERİ 1. ARCHIVUM ANATOLICUM Hititoloji, Latin Dili ve Edebiyatı, Sumeroloji, Yunan Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalları (= Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya

Detaylı

İSTANBUL TİCARET ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ

İSTANBUL TİCARET ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ İSTANBUL TİCARET ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ YAYIN KOŞULLARI VE YAZIM KURALLARI İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimleri Dergisi hakemli bir dergidir. Dergi her akademik yılın Güz ve Bahar

Detaylı

Öğrenim Durumu. LİSANS Üniversite. YÜKSEK LİSANS Üniversite. DOKTORA Üniversite Enstitü Öğrenim Alanı Tez Başlığı KİŞİSEL BİLGİLER

Öğrenim Durumu. LİSANS Üniversite. YÜKSEK LİSANS Üniversite. DOKTORA Üniversite Enstitü Öğrenim Alanı Tez Başlığı KİŞİSEL BİLGİLER KİŞİSEL BİLGİLER Adı Soyadı : Yavuz ÇOBANOĞLU Doğum Yeri/Doğum Tarihi : İZMİR 25.10.1970 Uyruğu: : T.C. Ünvanı : Yrd. Doç. Dr. Cep Telefonu : E-Posta : yavuzcobanoglu@tunceli.edu.tr Yabancı Dili / Seviyesi

Detaylı

KIRIKKALE ÜNİVERSİTESİEĞİTİM FAKÜLTESİ SINIF ÖĞRETMENLİĞİ PROGRAMI 2013 2014 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI LİSANS PROGRAMI ÖĞRETİM PLANI.

KIRIKKALE ÜNİVERSİTESİEĞİTİM FAKÜLTESİ SINIF ÖĞRETMENLİĞİ PROGRAMI 2013 2014 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI LİSANS PROGRAMI ÖĞRETİM PLANI. I. YARIYIL KIRIKKALE ÜNİVERSİTESİEĞİTİM FAKÜLTESİ SINIF ÖĞRETMENLİĞİ PROGRAMI 2013 2014 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI LİSANS PROGRAMI ÖĞRETİM PLANI 0801101 Temel Matematik I 2+0 General Mathematics I 6 0801102 Genel

Detaylı

HÜRRİYET GAZETESİ: 1948-1953 DÖNEMİNİN YAYIN POLİTİKASI

HÜRRİYET GAZETESİ: 1948-1953 DÖNEMİNİN YAYIN POLİTİKASI T.C. ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ GAZETECİLİK ANABİLİM DALI HÜRRİYET GAZETESİ: 1948-1953 DÖNEMİNİN YAYIN POLİTİKASI Doktora Tezi Selda Bulut Tez Danışmanı Prof.Dr.Korkmaz Alemdar Ankara-2007

Detaylı

Tıp Bilişimi 05 Bildiri Hazırlama Kılavuzu

Tıp Bilişimi 05 Bildiri Hazırlama Kılavuzu Tıp Bilişimi 05 Bildiri Hazırlama Kılavuzu Osman SAKA a, K. Hakan GÜLKESEN a, Neşe ZAYİM a a Akdeniz Üniversitesi, Antalya Abstract Özet The abstract should be clear, descriptive and no longer than 400

Detaylı

7.1. Uluslararası hakemli dergilerde yayınlanan makaleler (SCI & SSCI & Arts and Humanities)

7.1. Uluslararası hakemli dergilerde yayınlanan makaleler (SCI & SSCI & Arts and Humanities) ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı: Mikail YALÇIN 2. Doğum Tarihi: 1985 3. Unvanı: Araştırma Görevlisi 4. Öğrenim Durumu: Derece Bölüm/Program Üniversite Yıl Lisans İlköğretim Matematik Öğretmenliği Cumhuriyet Üniversitesi

Detaylı

Yrd.Doç.Dr Ahmet Kesgin, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesii Felsefe Bölümü, Sistematik Felsefe ve Mantık

Yrd.Doç.Dr Ahmet Kesgin, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesii Felsefe Bölümü, Sistematik Felsefe ve Mantık Yrd.Doç.Dr Ahmet Kesgin, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesii Felsefe Bölümü, Sistematik Felsefe ve Mantık Adı Soyadı (Unvanı) Ahmet KESGİN (Yrd. Doç. Dr.) Doktora: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler

Detaylı

İŞLETMELERDE KURUMSAL İMAJ VE OLUŞUMUNDAKİ ANA ETKENLER

İŞLETMELERDE KURUMSAL İMAJ VE OLUŞUMUNDAKİ ANA ETKENLER ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ HALKLA İLİŞKİLER VE TANITIM ANA BİLİM DALI İŞLETMELERDE KURUMSAL İMAJ VE OLUŞUMUNDAKİ ANA ETKENLER BİR ÖRNEK OLAY İNCELEMESİ: SHERATON ANKARA HOTEL & TOWERS

Detaylı

( Özet - Abstract ) 1-8 s ind

( Özet - Abstract ) 1-8 s ind Literatür Dergisi - Türk Eğitim Tarihi Türkiye Araştırmaları Literatür nin Güz Dergisi 2008 sayısı, daha önceki sayılarında dolaylı olarak ve ilgili konu çerçev Derginin bu sayısındaki yazılar, diğerlerinde

Detaylı

T.C. DÜZCE ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü. Eğitim Programları ve Öğretimi Tezsiz Yüksek Lisans Programı Öğretim Planı.

T.C. DÜZCE ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü. Eğitim Programları ve Öğretimi Tezsiz Yüksek Lisans Programı Öğretim Planı. Ders T.C. DÜZCE ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Programları ve Öğretimi Tezsiz Yüksek Lisans Programı Öğretim Planı Tablo 1. ve Kredi Sayıları I. Yarıyıl Ders EPO535 Eğitimde Araştırma Yöntemleri

Detaylı

Prof. Dr. OKTAY UYGUN Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi DEMOKRASİ. Tarihsel, Siyasal ve Felsefi Boyutlar

Prof. Dr. OKTAY UYGUN Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi DEMOKRASİ. Tarihsel, Siyasal ve Felsefi Boyutlar Prof. Dr. OKTAY UYGUN Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi DEMOKRASİ Tarihsel, Siyasal ve Felsefi Boyutlar İÇİNDEKİLER İÇİNDEKİLER...v GİRİŞ... 1 Birinci Bölüm Antik Demokrasi I. ANTİK DEMOKRASİNİN

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ VE ESERLER LİSTESİ

ÖZGEÇMİŞ VE ESERLER LİSTESİ ÖZGEÇMİŞ VE ESERLER LİSTESİ Adı Soyadı: YEŞİM GÜÇDEMİR Doğum Tarihi: 30 MART 1973 Öğrenim Durumu: Derece Bölüm/Program Üniversite Yıl Lisans Gazetecilik Marmara Üniversitesi 1995 Y. Lisans Reklam ve Tanıtım

Detaylı

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi II

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi II Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi II Dersin Adı Dersin Kodu 1200.9202 Dersin Türü Dersin Seviyesi Dersin AKTS Kredisi Haftalık Ders Saati (Kuramsal) 2 Haftalık Uygulama Saati 0 Haftalık Laboratuar Saati

Detaylı

DERS BİLGİLERİ. Ders Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS ULUSLARARASI POLİTİK İKTİSAT ECON 367 8 3 + 0 3 6

DERS BİLGİLERİ. Ders Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS ULUSLARARASI POLİTİK İKTİSAT ECON 367 8 3 + 0 3 6 DERS BİLGİLERİ Ders Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS ULUSLARARASI POLİTİK İKTİSAT ECON 367 8 3 + 0 3 6 Ön Koşul Dersleri - Dersin Dili Dersin Seviyesi Dersin Türü İngilizce Lisans Zorunlu Dersin Koordinatörü

Detaylı

HANGİ MAKALE HANGİ DERGİYE?

HANGİ MAKALE HANGİ DERGİYE? KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ-SENATURK MAKALE HAZIRLAMA VE SUNUM KURSU 11 Ocak 2013 HANGİ MAKALE HANGİ DERGİYE? Bahadır M. GÜLLÜOĞLU Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı ÇALIŞMA İÇİN DOĞRU

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ. Derece Alan Üniversite Yıl Lisans

ÖZGEÇMİŞ. Derece Alan Üniversite Yıl Lisans 1. Adı Soyadı: Ayşe Begüm Ötken ÖZGEÇMİŞ 2. Doğum Tarihi: 08.08.1977 3. Ünvanı: Yrd. Doç. Dr. 4. Öğrenim Durumu: Derece Alan Üniversite Yıl Y. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkiler Y. Human Resource

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ. Derece Alan Üniversite Yıl. İletişim 2007- Bilimleri/Radyo Marmara Üniversitesi 2010

ÖZGEÇMİŞ. Derece Alan Üniversite Yıl. İletişim 2007- Bilimleri/Radyo Marmara Üniversitesi 2010 Adı Soyadı: AYBİKE SERTTAŞ Unvanı: Ph.D Öğrenim Durumu: Doktora ÖZGEÇMİŞ Derece Alan Üniversite Yıl Doktora İletişim 2007- Bilimleri/Radyo Marmara Üniversitesi 2010 Televizyon Yüksek Lisans İletişim Bilimleri/Radyo

Detaylı

JOURNAL OF ATATÜRK RESEARCH CENTER

JOURNAL OF ATATÜRK RESEARCH CENTER JOURNAL OF ATATÜRK RESEARCH CENTER VOLUME: XXVII NOVEMBER 2011 NUMBER: 81 Mart, Temmuz ve Kasım Aylarında Yayımlanan Hakemli Dergi Peer Reviewed Journal Published in March, July and November ATATÜRK KÜLTÜR,

Detaylı

Ramazan Cengiz Derdiman

Ramazan Cengiz Derdiman 103 Volume:2 Number:3 June 2013 Relationship Between Democracy And Economic Performance Lamiha Gün Analizi Sok Udom Deth, Serkan Bulut Ramazan Cengiz Derdiman Volume:2 Number:3 June 2013 Volume: 2 Number:

Detaylı

Doktora Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2008

Doktora Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2008 ÖZGEÇMİŞ I. (Ana sayfada görünecektir.) Adı Soyadı (Unvanı) Miyase Koyuncu Kaya (Yrd. Doç.Dr.) Doktora: Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2008 E-posta: (kurum/özel) mkkaya@ybu.edu.tr Web sayfası

Detaylı

Implementing Benchmarking in School Improvement

Implementing Benchmarking in School Improvement Implementing Benchmarking in School Improvement "Bu proje T.C. Avrupa Birliği Bakanlığı, AB Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığınca (Türkiye Ulusal Ajansı, http://www.ua.gov.tr) yürütülen Erasmus+

Detaylı

KAMU PERSONELÝ SEÇME SINAVI PUANLARI ÝLE LÝSANS DÝPLOMA NOTU ARASINDAKÝ ÝLÝÞKÝLERÝN ÇEÞÝTLÝ DEÐÝÞKENLERE GÖRE ÝNCELENMESÝ *

KAMU PERSONELÝ SEÇME SINAVI PUANLARI ÝLE LÝSANS DÝPLOMA NOTU ARASINDAKÝ ÝLÝÞKÝLERÝN ÇEÞÝTLÝ DEÐÝÞKENLERE GÖRE ÝNCELENMESÝ * Abant Ýzzet Baysal Üniversitesi Eðitim Fakültesi Dergisi Cilt: 8, Sayý: 1, Yýl: 8, Haziran 2008 KAMU PERSONELÝ SEÇME SINAVI PUANLARI ÝLE LÝSANS DÝPLOMA NOTU ARASINDAKÝ ÝLÝÞKÝLERÝN ÇEÞÝTLÝ DEÐÝÞKENLERE

Detaylı

FATĠH SULTAN MEHMET VAKIF ÜNĠVERSĠTESĠ ULUSLARARASI ĠLĠġKĠLER OFĠSĠ. YABANCI ÖĞRENCĠ BAġVURU FORMU *

FATĠH SULTAN MEHMET VAKIF ÜNĠVERSĠTESĠ ULUSLARARASI ĠLĠġKĠLER OFĠSĠ. YABANCI ÖĞRENCĠ BAġVURU FORMU * FATĠH SULTAN MEHMET VAKIF ÜNĠVERSĠTESĠ ULUSLARARASI ĠLĠġKĠLER OFĠSĠ PHOTO 34083 Fatih, İstanbul TÜRKİYE Telefon : +90 212 521 81 00 Faks : +90 212 521 84 84 E-posta : intoffice@fatihsultan.edu.tr Web:

Detaylı

Sahibi. Afyon Kocatepe Üniversitesi adına Rektör Prof. Dr. Ali ALTUNTAŞ. Editörler Prof. Dr. A.İrfan AYPAY Doç. Dr. Mehmet KARAKAŞ

Sahibi. Afyon Kocatepe Üniversitesi adına Rektör Prof. Dr. Ali ALTUNTAŞ. Editörler Prof. Dr. A.İrfan AYPAY Doç. Dr. Mehmet KARAKAŞ 1992 SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ Cilt IX, Sayı 2, Aralık 2007 Afyon Kocatepe University Journal of Social Sciences Vol. IX, Issue 2, December 2007 Sahibi adına Rektör Prof. Dr. Ali ALTUNTAŞ Editörler Prof.

Detaylı

FAKÜLTE VE BÖLÜMLERİMİZ

FAKÜLTE VE BÖLÜMLERİMİZ www.izu.edu.tr 1 2 3 4 FAKÜLTE VE BÖLÜMLERİMİZ Eğitim Fakültesi - İngilizce Öğretmenliği - Okul Öncesi Öğretmenliği - Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık - Türkçe Öğretmenliği - Üstün Zekalılar Öğretmenliği

Detaylı

Derece Alan Üniversite Yıl. BA Psychology Hacettepe 1999

Derece Alan Üniversite Yıl. BA Psychology Hacettepe 1999 Resume 1. Name, Last Name: Ferzan Curun 2. Date of Birth: 11.04.1975 3. Position Title: :Assistant Professor 4. Education Info: :PhD. Derece Alan Üniversite Yıl BA Psychology Hacettepe 1999 Yüksek Lisans

Detaylı

İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ İKTİSADİ VE İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ AKADEMİK YAKLAŞIMLAR DERGİSİ YAZIM KURALLARI

İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ İKTİSADİ VE İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ AKADEMİK YAKLAŞIMLAR DERGİSİ YAZIM KURALLARI İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ İKTİSADİ VE İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ AKADEMİK YAKLAŞIMLAR DERGİSİ YAZIM KURALLARI 1. Dergiye gönderilen makaleler, 6.000 12.000 (en fazla 30 sayfa) kelimeden oluşmalıdır. Kitap incelemeleri

Detaylı

Educational On-line Programmes for Teachers and Students

Educational On-line Programmes for Teachers and Students Educational On-line Programmes for Teachers and Students Hamit İVGİN - İstanbul Provincial Directorate of National Education ICT Coordinator & Fatih Project Coordinator in İstanbul Kasım 2014 - İSTANBUL

Detaylı

TFM YAZIM, YAYIM VE ATIF KURALLARI 1. Ticaret ve Fikri Mülkiyet Hukuku Dergisi (TFM) yılda iki kez yayımlanan uluslararası hakemli bir dergidir. 2.

TFM YAZIM, YAYIM VE ATIF KURALLARI 1. Ticaret ve Fikri Mülkiyet Hukuku Dergisi (TFM) yılda iki kez yayımlanan uluslararası hakemli bir dergidir. 2. TFM YAZIM, YAYIM VE ATIF KURALLARI 1. Ticaret ve Fikri Mülkiyet Hukuku Dergisi (TFM) yılda iki kez yayımlanan uluslararası hakemli bir dergidir. 2. Dergide Türkçe başta olmak üzere her dilde makaleler

Detaylı

T. C. İSTANBUL BİLİM ÜNİVERSİTESİ SAĞLIK BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ TEZ YAZIM KURALLARI

T. C. İSTANBUL BİLİM ÜNİVERSİTESİ SAĞLIK BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ TEZ YAZIM KURALLARI T. C. İSTANBUL BİLİM ÜNİVERSİTESİ SAĞLIK BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ TEZ YAZIM KURALLARI Tezin yazımında kullanılacak kağıt A4 standardında olmalıdır. Metin yazılırken her sayfanın sol kenarından, sağ kenarından

Detaylı

HEARTS PROJESİ YAYGINLAŞTIRMA RAPORU

HEARTS PROJESİ YAYGINLAŞTIRMA RAPORU HEARTS PROJESİ YAYGINLAŞTIRMA RAPORU BOLU HALKIN EGITIMINI GELISTIRME VE DESTEKLEME DERNEGI TARAFINDAN ORGANİZE EDİLEN YAYGINLAŞTIRMA FAALİYETLERİ - TURKİYE Bolu Halkın Egitimini Gelistirme ve Destekleme

Detaylı

(1971-1985) ARASI KONUSUNU TÜRK TARİHİNDEN ALAN TİYATROLAR

(1971-1985) ARASI KONUSUNU TÜRK TARİHİNDEN ALAN TİYATROLAR ANABİLİM DALI ADI SOYADI DANIŞMANI TARİHİ :TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI : Yasemin YABUZ : Yrd. Doç. Dr. Abdullah ŞENGÜL : 16.06.2003 (1971-1985) ARASI KONUSUNU TÜRK TARİHİNDEN ALAN TİYATROLAR Kökeni Antik Yunan

Detaylı

MEVLANA DEĞİŞİM PROGRAMI PROTOKOLÜ

MEVLANA DEĞİŞİM PROGRAMI PROTOKOLÜ MEVLANA DEĞİŞİM PROGRAMI PROTOKOLÜ MEVLANA EXCHANGE PROGRAMME PROTOCOL Bizler, aşağıda imzaları bulunan yükseköğretim kurumlan olarak, kurumlarımız arasında Mevlana Değişim Programı kapsamında işbirliği

Detaylı

Yrd. Doç. Dr. Kemal Çiftçi

Yrd. Doç. Dr. Kemal Çiftçi Yrd. Doç. Dr. Kemal Çiftçi Giresun Üniversitesi/Uluslararası İlişkiler Bölümü Adres : İkt.ve İd. Bil. Fak. Uluslararası İlişkiler Bölümü Güre Yerleşkesi Merkez/GİRESUN E-Posta: kemalciftci@hotmail.com

Detaylı

Derece Alan Üniversite Yıl. Doktora Sosyoloji Ortadoğu Teknik Üniversitesi 2010 (ODTÜ)

Derece Alan Üniversite Yıl. Doktora Sosyoloji Ortadoğu Teknik Üniversitesi 2010 (ODTÜ) ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı: Serap (Türkmen) KAVAS 2. Doğum Tarihi: 12.01.1981 3. Unvanı: Yard.Doç 4. Öğrenim Durumu: Derece Alan Üniversite Yıl Lisans İngiliz Dili ve Fatih Üniversitesi 2002 Edebiyatı Y. Lisans

Detaylı

İşletme (Türkçe) - 1. yarıyıl. Academic and Social Orientation Hukukun Temelleri Fundamentals of Law TR

İşletme (Türkçe) - 1. yarıyıl. Academic and Social Orientation Hukukun Temelleri Fundamentals of Law TR - - - - - Bölüm Seçin - - - - - Gönder İşletme (Türkçe) - 1. yarıyıl 141000000001101 Akademik ve Sosyal Oryantasyon Academic and Social Orientation 1 0 0 1 0 1 TR 380000000001101 Hukukun leri Fundamentals

Detaylı

PUBLICATION POLICIES AND INFORMATION FOR AUTHORS YAZIM İLKELERİ VE YAZARLAR İÇİN BİLGİLER

PUBLICATION POLICIES AND INFORMATION FOR AUTHORS YAZIM İLKELERİ VE YAZARLAR İÇİN BİLGİLER PUBLICATION POLICIES AND INFORMATION FOR AUTHORS YAZIM İLKELERİ VE YAZARLAR İÇİN BİLGİLER 133 PUBLICATION POLICIES AND INFORMATION FOR AUTHORS AIMS AND SCOPE: The Journal of Arts and Sciences, published

Detaylı

Cilt: 2 Sayı: 1 Yıl: 2015 ISSN: 2148-3264

Cilt: 2 Sayı: 1 Yıl: 2015 ISSN: 2148-3264 Cilt: 2 Sayı: 1 Yıl: 2015 ISSN: 2148-3264 Artuklu İlahiyat Bilimleri Dergisi Journal of Artuklu Academia Cilt: 2 Sayı: 1 Yıl: 2015 ISSN: 2148-3264 Mardin Artuklu Üniversitesi İlahiyat Bilimleri Fakültesi

Detaylı

Giresun Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Bilimleri Anabilim Dalı İletişim Bilimleri Doktora Programı Ders İçerikleri

Giresun Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Bilimleri Anabilim Dalı İletişim Bilimleri Doktora Programı Ders İçerikleri Giresun Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Bilimleri Anabilim Dalı İletişim Bilimleri Doktora Programı Ders İçerikleri İLTB 601 İletişim Çalışmalarında Anahtar Kavramlar Derste iletişim çalışmalarına

Detaylı

ÖZGEÇMĐŞ. Derece Bölüm/Program Üniversite Yıl Lisans

ÖZGEÇMĐŞ. Derece Bölüm/Program Üniversite Yıl Lisans ÖZGEÇMĐŞ Adı Soyadı: Yeşim Özek Kaloti Doğum Tarihi: 1969 Öğrenim Durumu: Derece Bölüm/Program Üniversite Yıl Lisans Đngilizce DĐCLE ÜNĐVERSĐTESĐ 1988-1992 Öğretmenliği Y. Lisans TESOL University of Stirling

Detaylı

DERS PROFİLİ. POLS 438 Bahar 8 3+0+0 3 6. Yrd. Doç. Dr. Ödül Celep

DERS PROFİLİ. POLS 438 Bahar 8 3+0+0 3 6. Yrd. Doç. Dr. Ödül Celep DERS PROFİLİ Dersin Adı Kodu Yarıyıl Dönem Kuram+PÇ+Lab (saat/hafta) Kredi AKTS Türk-Amerikan İlişkileri POLS 438 Bahar 8 3+0+0 3 6 Ön Koşul Yok Dersin Dili Ders Tipi Dersin Okutmanı Dersin Asistanı Dersin

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ. Gazetecilik ve Halkla Marmara Üniversitesi 1996

ÖZGEÇMİŞ. Gazetecilik ve Halkla Marmara Üniversitesi 1996 ÖZGEÇMİŞ Adı Soyadı: MİNE DEMİRTAŞ İletişim Bilgileri: Tel: 0216 626 10 50 / 2746 Mail :minedemirtas@maltepe.edu.tr Adres:Marmara Eğitim Köyü İletişim Fakültesi Doğum Tarihi:10.02.1959 Öğrenim Durumu:

Detaylı

Ders Adı Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS

Ders Adı Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS Ders Tanıtım Formu (Türkçe) Form 2a: Müfredat Yılı DERS BİLGİLERİ Ders Adı Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS 2013-14 Işletme Becerileri Grup Çalışması IYP13212 Bahar 2+0 2 2 Ön Koşul Dersleri Dersin Dili

Detaylı

DÜŞÜNCE KURULUŞLARI: DÜNYADAKİ VE TÜRKİYE DEKİ YERİ VE ÖNEMİ. Düşünce Kuruluşları genel itibariyle, herhangi bir kâr amacı ve partizanlık anlayışı

DÜŞÜNCE KURULUŞLARI: DÜNYADAKİ VE TÜRKİYE DEKİ YERİ VE ÖNEMİ. Düşünce Kuruluşları genel itibariyle, herhangi bir kâr amacı ve partizanlık anlayışı DÜŞÜNCE KURULUŞLARI: DÜNYADAKİ VE TÜRKİYE DEKİ YERİ VE ÖNEMİ Furkan Güldemir, Okan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Tarihsel Süreç Düşünce Kuruluşları genel itibariyle, herhangi bir kâr amacı ve partizanlık

Detaylı

EK-3 ÖZGEÇMİŞ (ÖRNEK FORM)

EK-3 ÖZGEÇMİŞ (ÖRNEK FORM) 1. Adı Soyadı: Meral Sağır Öztoprak 2. Doğum Tarihi: 1959 3. Unvanı: Profesör 4. Öğrenim Durumu: EK-3 ÖZGEÇMİŞ (ÖRNEK FORM) Derece Alan Üniversite Yıl Lisans Kamu Yönetimi Ankara Üniversitesi 1984 Y. Lisans

Detaylı

İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ İKTİSADİ VE İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ AKADEMİK YAKLAŞIMLAR DERGİSİ YAZIM KURALLARI

İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ İKTİSADİ VE İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ AKADEMİK YAKLAŞIMLAR DERGİSİ YAZIM KURALLARI İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ İKTİSADİ VE İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ AKADEMİK YAKLAŞIMLAR DERGİSİ YAZIM KURALLARI 1. Dergiye gönderilen makaleler, 6.000 12.000 (en fazla 30 sayfa) kelimeden oluşmalıdır. Kitap incelemeleri

Detaylı

YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ SBF İKTİSAT BÖLÜMÜ LİSANSÜSTÜ PROGRAMLARI YÜKSEK LİSANS PROGRAMLARI

YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ SBF İKTİSAT BÖLÜMÜ LİSANSÜSTÜ PROGRAMLARI YÜKSEK LİSANS PROGRAMLARI YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ SBF İKTİSAT BÖLÜMÜ LİSANSÜSTÜ PROGRAMLARI YÜKSEK LİSANS PROGRAMLARI TEZLİ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI: Yıldırım Beyazıt Üniversitesi nde iktisat yüksek lisans eğitimi tezli ve

Detaylı

MAKALE YAZIM KURALLARI

MAKALE YAZIM KURALLARI YAYIN KURALLARI Dergimizde, özgün araştırma ve inceleme makalesi, derleme makalesi, çeviri, arşiv belgeleri, kitap eleştirisi ve tanıtımı, ölüm ve sempozyum vb. haberleri yayınlanır. Yazıların başka bir

Detaylı

Yrd.Doç.Dr. BÜLENT ŞENER

Yrd.Doç.Dr. BÜLENT ŞENER Yrd.Doç.Dr. BÜLENT ŞENER ÖZGEÇMİŞ DOSYASI KİŞİSEL BİLGİLER Doğum Yılı : Doğum Yeri : Sabit Telefon : Faks : E-Posta Adresi : Web Adresi : Posta Adresi : 1976 DİYARBAKIR - MERKEZ T: 46237730003227 F: bulentsener@ktu.edu.tr

Detaylı

INTERNATIONALRELATIONS

INTERNATIONALRELATIONS ULUSLARARASIiLiŞKiLER Akademik Dergi Cilt 8, Sayı 30, Yaz 2011 INTERNATIONALRELATIONS Academic Journal Volume 8, Number 30, Summer 2011 ULUSLARARASIiLiŞKiLER ULUSLARARASIİLİŞKİLER hakemli bir dergidir.

Detaylı

Yazı Teslim Kuralları ve Yayın Süreci

Yazı Teslim Kuralları ve Yayın Süreci Yazı Teslim Kuralları/Kaynak Gösterme Formatı > 161 Yazı Teslim Kuralları ve Yayın Süreci 1 Yayımlanmak üzere gönderilen yazılar öncelikle Editör tarafından amaç, konu, içerik ve yazım kuralları açısından

Detaylı

Deniz PARLAK. Derece Alan Üniversite Yıl. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü. Doktora Siyaset Bilimi (Devam ediyor) Ankara Üniversitesi -

Deniz PARLAK. Derece Alan Üniversite Yıl. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü. Doktora Siyaset Bilimi (Devam ediyor) Ankara Üniversitesi - Deniz PARLAK KİŞİSEL BİLGİLER Unvanı: Öğretim Görevlisi Doğum Yeri: İstanbul e-mail: deniz.parlak@kemerburgaz.edu.tr ÖĞRENİM DURUMU Derece Alan Üniversite Yıl Lisans Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü

Detaylı

ISSN 2146-7846 ISSN 2146-7846

ISSN 2146-7846 ISSN 2146-7846 ISSN 2146-7846 J ISSN 2146-7846 J Yayınlayan Kurum / Publishing Institution: Bozok Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Bozok University Revelation Faculty Dil/Language: Türkçe, İngilizce, Arapça, Almanca,

Detaylı

İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü

İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı: NEJLA POLAT 2. Ünvanı: Yrd.Doç.Dr. 3. Doğum Tarihi: 01.03.1954 İletişim Bilgileri: Tel. 0216 4002222 / 2976 E-mail : nejla.polat@uskudar.edu.tr 4. Öğrenim Durumu: Derece Lisans

Detaylı

THE IMPACT OF AUTONOMOUS LEARNING ON GRADUATE STUDENTS PROFICIENCY LEVEL IN FOREIGN LANGUAGE LEARNING ABSTRACT

THE IMPACT OF AUTONOMOUS LEARNING ON GRADUATE STUDENTS PROFICIENCY LEVEL IN FOREIGN LANGUAGE LEARNING ABSTRACT THE IMPACT OF AUTONOMOUS LEARNING ON GRADUATE STUDENTS PROFICIENCY LEVEL IN FOREIGN LANGUAGE LEARNING ABSTRACT The purpose of the study is to investigate the impact of autonomous learning on graduate students

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ. 7. Yayınlar 7.1. Uluslararası hakemli dergilerde yayınlanan makaleler (SCI & SSCI & Arts and Humanities)

ÖZGEÇMİŞ. 7. Yayınlar 7.1. Uluslararası hakemli dergilerde yayınlanan makaleler (SCI & SSCI & Arts and Humanities) ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı: Gonca ATICI 2. Doğum Tarihi: 07.05.1975 3. Unvanı: Doçent 4. Öğrenim Durumu: Derece Alan Üniversite Yıl Lisans İngilizce İktisat İstanbul Üniversitesi 1997 Y. Lisans Para-Banka

Detaylı

Uluslararası Sempozyum Duyurusu KADIN ESERLERİ KÜTÜPHANESİ VE BİLGİ MERKEZİ VAKFI VE YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ TARİH BÖLÜMÜ

Uluslararası Sempozyum Duyurusu KADIN ESERLERİ KÜTÜPHANESİ VE BİLGİ MERKEZİ VAKFI VE YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ TARİH BÖLÜMÜ Uluslararası Sempozyum Duyurusu KADIN ESERLERİ KÜTÜPHANESİ VE BİLGİ MERKEZİ VAKFI VE YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ TARİH BÖLÜMÜ 19 20 Nisan 2014/İstanbul /Yeditepe Üniversitesi KADIN HAYATLARINI YAZMAK: OTO/BİYOGRAFİ,

Detaylı

SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ

SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ T.C. KİLİS 7 ARALIK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ JOURNAL OF SOCIAL SCIENCES Cilt 5 Sayı 9 Haziran 2015 Volume 5 Issue 9 June 2015 ISSN 2146-4561 Baskı: Matbaası - 79100

Detaylı

Tez adı: Babalar... Tez Danışmanı:(HACER NERMİN ÇELEN)

Tez adı: Babalar... Tez Danışmanı:(HACER NERMİN ÇELEN) GÜLÇİN KARADENİZ ÖĞRETİM GÖREVLİSİ E-Posta Adresi Telefon (İş) : 2166261050-2244 Faks : 2166281113 Adres : : gulcinkaradeniz@maltepe.edu.tr Maltepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü

Detaylı

Makbul Re y Tefsirinin Yöneldiği Farklı Alanlar. The Different Fields Twords That The Commentary By Judgement Has Gone

Makbul Re y Tefsirinin Yöneldiği Farklı Alanlar. The Different Fields Twords That The Commentary By Judgement Has Gone Ahmet ALABALIK *1 Özet Bilindiği üzere re y tefsiri makbul ve merdut olmak üzere iki kısma ayrılır. Bu makalede makbul olan re y tefsirlerindeki farklı yönelişleri ele aldık. Nitekim re y tefsiri denildiğinde

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ. 1995 Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası nın Kurduğu Hükümet Rejimi (1998)

ÖZGEÇMİŞ. 1995 Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası nın Kurduğu Hükümet Rejimi (1998) ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı Oktay Uygun 2. Doğum Tarihi 18. 01. 1963 3. Unvanı Profesör 4. Öğrenim Durumu Derece Alan Üniversite Yıl Lisans Hukuk Fakültesi İstanbul Üniversitesi 1985 Yüksek Lisans Kamu Hukuku

Detaylı

Bu sayının Hakemleri

Bu sayının Hakemleri Bu sayının Hakemleri Doç. Dr. Osman Aydınlı (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) Doç. Dr. Metin Bozkuş (Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) Doç. Dr. İbrahim Görener (Erciyes Üniversitesi İlahiyat

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ. Derece Alan Üniversite Yıl Lisans Tarih Öğretmenliği Gazi Üniversitesi KEF 1999 Y. Lisans Türkiye Cumhuriyeti Tarihi

ÖZGEÇMİŞ. Derece Alan Üniversite Yıl Lisans Tarih Öğretmenliği Gazi Üniversitesi KEF 1999 Y. Lisans Türkiye Cumhuriyeti Tarihi ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı: Mustafa MÜJDECİ 2. Doğum Tarihi-Yeri: 30.07.1978 - Yerköy 3. Unvanı: Yrd.Doç.Dr. (Çankırı Karatekin Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü) 4. Medeni Durumu: Evli

Detaylı

Öz Geçmiş. Öğretmen MEB (1999 2009) Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Dili Anabilim Dalı (2011-2012)

Öz Geçmiş. Öğretmen MEB (1999 2009) Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Dili Anabilim Dalı (2011-2012) Öz Geçmiş I. Adı Soyadı (Unvanı) Nihal Çalışkan (Yrd. Doç. Dr.) Doktora: Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009 E-posta: (kurum/özel) ncaliskan@ybu.edu.tr; caliskanihal@hotmail.com; nihalcaliskan@gmail.com

Detaylı

Yrd. Doç. Dr. Halil Rahman AÇAR. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi. İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi

Yrd. Doç. Dr. Halil Rahman AÇAR. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi. İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Halil Rahman AÇAR Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Adı Soyadı (Unvanı) Halil Rahman AÇAR (Yrd. Doç. Dr.) Doktora: ODTÜ, Sosyal

Detaylı

Derece Alan Üniversite Yıl

Derece Alan Üniversite Yıl ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı : Çetin DOĞAN 2. Doğum Tarihi : 28.01.1964 3. Unvanı : Profesör 4. Öğrenim Durumu : Doktora Derece Alan Üniversite Yıl Doktora İktisat Bölümü Bradford Üniversitesi, 1993 İngiltere

Detaylı

Tablo-1 %100 İNGİLİZCE İŞLETME BÖLÜMÜ - 8 YARIYILLIK LİSANS MÜFREDATI

Tablo-1 %100 İNGİLİZCE İŞLETME BÖLÜMÜ - 8 YARIYILLIK LİSANS MÜFREDATI Tablo-1 %100 İNGİLİZCE İŞLETME BÖLÜMÜ - 8 YARIYILLIK LİSANS MÜFREDATI GEDİZ ÜNİVERSİTESİ İKTİSADİ VE İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ YARIYILI: I FIRST SEMESTER ATA 101*** Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi I

Detaylı

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi Çankırı Karatekin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi Cilt:2 Sayı:1 Bahar 2012 ISSN: 1308-5549 Çankırı Karatekin University Journal of the Faculty of Economics & Administrative Sciences

Detaylı

Asst. Prof. Esma ESGİN GÜNDER

Asst. Prof. Esma ESGİN GÜNDER Asst. Prof. Esma ESGİN GÜNDER Date of Birth / Place E-Mail Adress : 977 / Bandırma : esma.esgin@bayar.edu.tr Education Programme/Department University Year Bachelor Sociology Ege University 000 Master

Detaylı

ÖZGEÇMİŞ II. Akademik ve Mesleki Geçmiş

ÖZGEÇMİŞ II. Akademik ve Mesleki Geçmiş ÖZGEÇMİŞ I. Adı Soyadı (Unvanı) Muammer Mete Taşlıova (Doç. Dr.) Doktora: Hacettepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006 E-posta: (kurum/özel) metetasliova@gmail.com Web sayfası Santral No: 0312-4667533

Detaylı

ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ YAYIN İLKELERİ

ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ YAYIN İLKELERİ ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ YAYIN İLKELERİ Yayın hayatına Kasım 1984 yılında başlayan Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, dört ayda bir Mart, Temmuz ve Kasım olmak üzere yılda üç sayı yayımlanır.

Detaylı

E-JOURNAL OF YASAR UNIVERSITY (YAŞAR ÜNİVERSİTESİ E-DERGİSİ) YAYIN İLKELERİ PUBLICATION AND SUBMISSION OF E-JOURNAL OF YASAR UNIVERSITY

E-JOURNAL OF YASAR UNIVERSITY (YAŞAR ÜNİVERSİTESİ E-DERGİSİ) YAYIN İLKELERİ PUBLICATION AND SUBMISSION OF E-JOURNAL OF YASAR UNIVERSITY E-JOURNAL OF YASAR UNIVERSITY (YAŞAR ÜNİVERSİTESİ E-DERGİSİ) YAYIN İLKELERİ PUBLICATION AND SUBMISSION OF E-JOURNAL OF YASAR UNIVERSITY 1. E- Journal of Yasar University (Yaşar Üniversitesi E-Dergisi),

Detaylı

MAKALE YAZIM KURALLARI

MAKALE YAZIM KURALLARI YAYIN KURALLARI Dergimizde, özgün araştırma ve inceleme makalesi, derleme, çeviri, arşiv belgeleri, nekroloji, kitap eleştirisi ve tanıtımı, sempozyum vb. haberleri yayınlanır. Yazıların başka bir yerde,

Detaylı

MEVLANA DEĞİŞİM PROGRAMI PROTOKOLÜ

MEVLANA DEĞİŞİM PROGRAMI PROTOKOLÜ m, MEVLANA DEĞİŞİM PROGRAMI PROTOKOLÜ MEVLANA EXCHANGE PROGRAMME PROTOCOL Bizler, aşağıda imzalan bulunan yükseköğretim kurumlan olarak, kurumlanmız arasında Mevlana Değişim Programı kapsamında işbirliği

Detaylı

Freshman ACWR 101 3 ACWR 104 3 ETHR Ethical Reasoning 3 HUMS Humanities 3 SOSCSocial Science 3 SCIE Natural Sciences 3

Freshman ACWR 101 3 ACWR 104 3 ETHR Ethical Reasoning 3 HUMS Humanities 3 SOSCSocial Science 3 SCIE Natural Sciences 3 MAVA Curriculum (For students matriculating at MAVA in Fall 2014 or later) MAVA Ders Programı (Güz 2014 yılında ve sonrasında MAVA ya kayıt yaptıran öğrenciler için) For undergraduate students entering

Detaylı

YAZIM KURALLARI. Not: Örnek format diğer sayfadadır.

YAZIM KURALLARI. Not: Örnek format diğer sayfadadır. YAZIM KURALLARI Ankara Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu nun yayın organı olan Ankara Sağlık Hizmetleri Dergisi yılda iki kez, Türkçe ve İngilizce çalışmalar yayınlanmaktadır. Yazıların

Detaylı

EGE ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJE KESİN RAPORU EGE UNIVERSITY SCIENTIFIC RESEARCH PROJECT REPORT. 4,5 cm

EGE ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJE KESİN RAPORU EGE UNIVERSITY SCIENTIFIC RESEARCH PROJECT REPORT. 4,5 cm A4 2,5cm YAZI KARAKTERİ: TIMES NEW ROMAN EGE ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJE KESİN RAPORU EGE UNIVERSITY SCIENTIFIC RESEARCH PROJECT REPORT İLK PENCERE: Proje adı 12 punto ile en fazla 38 Karakter

Detaylı

EGE ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ KADIN ÇALIŞMALARI İKİNCİ ÖĞRETİM TEZSİZ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI

EGE ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ KADIN ÇALIŞMALARI İKİNCİ ÖĞRETİM TEZSİZ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI EGE ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ KADIN ÇALIŞMALARI İKİNCİ ÖĞRETİM TEZSİZ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI ÇALIŞAN VE TEZ YAZMAK YERİNE DERS ALMAK İSTEYENLER İÇİN Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

Detaylı

Kişisel Bilgiler : 0236 242 01 45 / 1762. Posta Adresi : Şehitler Mahallesi Mehmetçik Cad. No: 2 45400 Mrk. Manisa

Kişisel Bilgiler : 0236 242 01 45 / 1762. Posta Adresi : Şehitler Mahallesi Mehmetçik Cad. No: 2 45400 Mrk. Manisa Kişisel Bilgiler Yrd. Doç. Dr. Hacer ÂŞIK EV Tel İş : 036 4 0 45 / 76 Faks : 036 3 0 44 Posta Adresi : Şehitler Mahallesi Mehmetçik Cad. No: 45400 Mrk. Manisa E-posta : hacerev@gmail.com hacer.ev@bayar.edu.tr

Detaylı