A. Alper AKÇAM NEYİ, NASIL YAZMALIYIZ?*

Save this PDF as:
 WORD  PNG  TXT  JPG

Ebat: px
Şu sayfadan göstermeyi başlat:

Download "A. Alper AKÇAM NEYİ, NASIL YAZMALIYIZ?*"

Transkript

1 A. Alper AKÇAM NEYİ, NASIL YAZMALIYIZ?* Kavramlar, bu bağlılığı kabul etmediklerinde de ilişkin oldukları nesnelere bağlıdırlar. J. M. Bernstein Bu, belki de biraz saçma bulunabilecek Neyi, nasıl yazmalıyız sorusu, çağırdığı sonsuz sayıdaki yanıtla birlikte, yazında biçim ve içerik tartışmalarına giriş için de aracılık edebilirdi. Neyi değil nasıl yazdığımızın önde tutulması, yazının biçim ve yapıyla tartılması isteniyor. Yazında anlam ve içerik ardından koşmak, yazını başka bir yolculuğun gelgeç durağı kılmakla özdeşleştiriliyor... Yazınsal bir sanat yapıtını içindeki anlamdan soyutlayıp, anlam içermeyen, salt bir dilsel yapıya dönüştürebilmek olası mıdır? Başka bir deyişle, dili temsil ettiği anlamın dışında kullanabilir miyiz? Hiçbir anlam içermeyen bir dil yapıtı olabilir mi? Saçma olanın, öyle bulunanın da kendine özgü bir anlamı yok mudur?... Bu türden soruları sonsuza kadar uzatabilmek olasıdır. Yazmanın yalnız bir anlama ulaşma, bir anlamla buluşma değil, aynı zamanda o anlamı iletişim ve bildirişime aktarma, paylaşma edimi olduğu da yadsınmamalıdır. Anlamı önde tutmayan, yazında yapıyı ve biçimi öncelikli görenlerin de başkaları için anlam taşıyan bir bildirge oluşturduklarını biliyoruz. Yapıt, metafiziksel bir öngörüyle, anlamlı yaşamsal öğelerden arındırılmış, salt dilsel bir yapı olarak tasarımlandığı anda bile, kendini var eden düşüncenin başkalarında da aynı zamanda var olabilme gizilgücünü kesinlikle barındırmaktadır. Düşünülmüş olan, düşünülebilecek olandır. Düşünce, üreticisi tarafından bütünlüklü bir gösterge olarak tasarlanmamış, hatta bir gönderge hedeflememiş olması durumunda da, kendi varlığı, kendi nesnesi için mutlaka bir anlam taşımaktadır. Dili kullanan bir eylemin (bu kullanım kavramı dili araçsal bir öğe olarak görmeyle özdeş değildir, dil düşüncenin kendisi ve taşıyıcısıdır), dilin taşıdığı anlamdan sıyrılabilmesi olası değildir. Sorumuz, hangi anlam sorusuna dönüştüğünde, ya da dilsel yapının anlamlandırdığı şeyin kendinden önce var olan bir öngörü karşısındaki duruşu öncelikle sorulmalıdır denildiğinde ancak, sorun daha aydınlanmış, tanımlanma kolaylığı kazanmış olacaktır. 1

2 Anlam araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ürperten zavallı bir kuşu eti için öldürmekten farklı bir şey olmasa gerek diyen Ahmet Haşim i, (Piyale için önsöz- 1928) ya da, Herkes resimden anlamak için yırtınır. Neden hiç kimse kuşların şarkılarını anlamayı denemez sorusunu soran Picasso yu biçimi, yapıyı önde tutan sanat görüşüne tanık gösterebilmek olasıdır. Karşı yanda yer alacakların öne sürecekleri, doğal güzelliklerle bilinçli insan emeği ürünü olan estetik değerleri birbirinden ayrı tutmamız, sanatın doğal olana insancıl ve bilinçli bir katkıyla, nesnenin özüne yönelmiş yaratıcı bir öngörüyle, gönderenin idealize etme çabasıyla oluşabileceği şeklindeki bir görüşe de karşı çıkamayız sanırım. A. H. Tanpınar ın, şiir, en uyanık bir gayret ve çalışma ile dilde bir rüya hali kurmadır tanımını, sanatın anlam ve öze yönelik bir çaba olması gerektiğine ilişkin bir görüş olarak kullanabilmek olasıdır. Sanat, nesnelerin tanış olmaktan çıkarılması ve algının yenilenmesidir diyor Şklovsky. (...)Böylece sanat, bilinçli yaşantıyı onarır, yenileştirir, donuklaştırıcı ve mekanik alışkanlıkları zorla aşar ve kendimize var olan tazeliği ve dehşeti içinde dünyaya yeniden doğmanın olanın olanağını sunar. Bu sözler de Jameson a ait. Sanatın biçimi, yapısal ve anlam özellikleri üzerine konuşmayan, görüş bildirmeyen sanatçı yok gibidir. Biçimi, kabaca, nesne ve olgunun bizce anlık algılanışı, belli bir anda sağlanan dengenin ortaya çıkışı olarak tanımlayabiliriz. Nesnenin en güzel ânını görüntülediğimiz bir denge ânını yansıtan biçimi, ancak durağan bir görüntü sunar bize. Sonsuz devinim ve değişim içindeki varlığın yalnızca bir ânı, bir durumudur biçim. Katı cisimlerin bile sonsuz sayıda boşluklar ve parçacıklardan oluştuğu evrende, evren ve tekil varlık, ya da bir olgu, kendi değişimlerinden, devinimlerinden ayrı ele alındıklarında, tutucu bir seçimle parçalanmış olacak, bir ânın görüntüsü tüm zaman ve uzamın yerine konulacak, gerçekliğin yerini belki de bir yanılsama alacaktır. Nesnenin bir denge ânını yansıtan kristaller ve süsler, onun en güzel görüntüsü olarak değer kazanmış olsalar bile, devinimi kapsamadığında, hem gönderilen, hem de gönderen açısından eksikleri barındıracaklardır. Bu durumda, anlatıda, görüntüde, öznel yorum egemendir. Gösterge ve simge yoğunluklu günümüz koşullarında, doğal yoldan varlık kazanabilmesi olanaksız kılınmış deneyim göz önüne alındığında da, bireyin tekil duyusu ve duygusu yerine, makro yapıların bireye verdiği buyruklar, yararcı birey yargıları, nesnenin yerine geçmiş olacaktır. Sanatla gerçeklik ve sanatçı öngörüsü arasında sanata özgü ilişkiler olmalıdır. Valery sanat yapıtını tanımlarken, Bize esinlediği hiçbir fikir, benimsememizi ima ettiği hiçbir davranış tarzı onu tüketmez ya da devreden çıkaramaz. Kokusu bize güzel gelen bir çiçeğin 2

3 kokusunu istediğimiz sürece içimize çekebiliriz; oysa duyularımızı harekete geçiren kokudan kurtulmamız olanaksızdır ve hiçbir anımsama, hiçbir düşünce, hiçbir davranış tarzı onun etkisini silemez ya da onun bizi kavrayışından kurtaramaz. Kendine bir sanat yapıtı yaratma görevi biçen kişi de aynı etkiyi amaçlar der ( Aktaran Benjamin, anan, J.M. Bernstein, Cagito Yaz 2003, s.-227). Biçim ve içerik arasında yaratılmaya çalışılan karşıtlık üzerine konuşmayı Valery yle sürdürebiliriz. Dizelerde içerik ve biçim, konu ve gelişme, ses ve anlam (...) ayrımına gitmek, işte size şiir alanında anlamazlığı ya da duyarsızlığı gösteren bir sürü belirti... Paul Valery nin bu sözlerini anan Beatrice Lenoir (Sanat Yapıtı, s.197), şiir kendini yalnızca nesnesini türdeş olmayan öğelere ayrıştıran tutuma karşıt bir tutum içinde onun bütünlüğünü keşfetmeye çalışana sunar diyor. Biçim ve içerik ayrımının ortaya koyduğu soru, aslında yapıtın tanımının özünde, bu soruya verilen yanıtın büyük ölçüde sanata verilen anlama ve işleve bağlı oluşunda yatar. Sanatı yalnızca taşıdığı anlamla, içerikle tartmaya kalkan, sanatı, verili olgusallığın yinelenmesi olarak gören de, sanatı insanın yaşam karşısındaki anlama ve önerme duruşundan koparıp onu yaşam dışına taşıran, yalnızca dilsel bir yapı, anlam karşıtı olmayan saltık bir biçim, bir haz nesnesi olarak gören de, insanın yararcı aklıdır. Bu akıl, yalnızca insan etkinliği olan sanatı değil, insan varoluşunun kendisini de bir araç olarak görür. Biçimi öne çıkarma öngörüsü, dünyayı bir bütün olarak kavrayamama, nesneyi devinim ve değişiminden koparma indirgemeciliğinin, yüzeyselliğinin sonucudur; anlamı, özü önde tutarak hayatı öne çıkaran yazın biçimini mimetik olmakla suçlayan bu biçimci bakış açısının aslında kendisi mimetiktir ve çağımız olgusallığının bir yinelenmesi olmaktan, toplumsal olanın, kamusal olanın egemenliğine teslimiyetten, bireysel yaratıcılığı yok saymaktan öte bir anlam taşıyamaz. Bu bakış, sanatın nesnesi olan dili ve insanı verili birer parça, nedensellikten kopuk kadavra kalıntıları olarak görmektedir, varlığın değişkenliğini bir ânı kutsayarak küllemektedir. Anlam ve içerik ardında koşanları, yaşamda sürekli ilerleyen bir gidiş, bir sistem tanımlayan modernist aklın dizgeci anlayışının güdülediğini savlayan güncel ve biçimci eleştiri, tümele karşı tekil insanı, bireyi savunuyor görünürken, düşünce için tehlikeli önermeler getirmekte, yararcı akla karşı mücadele ederken, eleştirel aklı da yıkıp geçmektedir. Aklını nesneyi algılamak ve çözümlemek için değil, onun verili ve tartışılmaz gerçekliğini kabul etmek için kullanan, yüzeyi, imge düzlemi için yeterli bulan Doğu toplumu için düşünüldüğünde, olay çok daha karmaşık bir boyuta taşınmaktadır... Orada, güzel olan, 3

4 mistik olana yakın olandır, öngörülmüş olana özdeşliği sağlayandır... Sanat bir onaylama ve kabule araçtır yalnızca... Egemen kültürün tüketim döngüsü içinde zaman zaman bir artık, sıradan bir ürün gibi görüntü veren sanat ürünleri olsa bile, sanat, bizim dünyaya tek tutunma aracımızdır, tek sığınağımızdır. Kültürün getirdiği tüm yıkımların ( Auswitch, canlı bombalar) üstesinden gelebilmek için kültürün kendini eleştirmesiyle değişimi dışında bir silahımız yoktur. Sanat, insanın yitirdiği gerçeğin ve yabancısı olduğu yaşamın imgesel düzlemde yeniden var edilebilme yetisini, insanın kendi öznel ütopyasıyla yaşabilme olanağını içinde barındıran tek olanak ve olasılıktır. Gerçeklikten kopmuş nesneler dünyasının kendi imgeleriyle egemen oldukları dünyaya karşı insan başkaldırısı ancak sanatla olasıdır. Yazında, dilin nesneyle özne arasında oluşturduğu bu yaşamsal, yaratıcı köprüyü kullanmaktayız. Sanatın karşınlığı, onun karşısında olduğu şeyin anlaşılabilmesine bağlıdır. Sanatı bir yansıma, betimleme ile sınırlandırmak istemiyorsak, görünen ile yetinmeme karar ve yaratıcılığını seçmişsek, şeyin nasıl dizildiğine, parçalanmanın köklerine inme çabası kaçınılmazdır. Sanat, gerçekliği tanımlamaya, tanıtmaya, yalıtılmış kılmaya yönelmeyecektir elbet; ancak, gerçeğin kendisine ait imgelerin var olabildikleri tek özgür ve özgün alan, sanat alanı olacaktır. Ânın kuşatmasından kurtulabilmenin, gerçekliğin algılanabilen yanılsamasından sıyrılabilmenin ve yaşam dünyamızın maddeselliğinden bir adım sıyrılıp bilinci özgür kılabilmenin (J. P. Sartre) tek yolu, kendi imgelem gücümüzle düşünme yetisini kazanma edimidir, sanattır, düş gücüdür, varlığın ve evrenin gizi ancak bu özsel ve anlamsal etkinlikle aydınlanır. Bugünün kitlesel eğilimi, an dan, belirli bir andaki yüzeyel dengeden yanadır. Görüntü ötesi de diyebileceğimiz, nesnenin kendisi yerine, mitleştirilmiş imgeleri, imgenin simgeye dönüşmüş biçimleri, etiketleri yer almıştır. Gerçeklikten uzak parçalanmış bir görüntüdür sunulan. Görsellik yanılsaması da diyebiliriz buna. İşte bu egemen kitlesel eğilime karşın, yoğun sanatsal bir uğraşla görünenin ötesine geçmek zorundayız. Anlık dengenin, simgesel biçimlenmenin ötesine, nesnenin kendi gerçekliğine... Doğal olana yakın olmanın koşulu budur. Anlık zaman anlayışı, sanatta görselliği, biçimi öne çıkarmaya çalışırken, aynı zamanda günümüz kültür endüstrisinin de bir yansıtıcısı olmaktadır. Toplumla ve öteki insanla olan bağı koparmaya götürür bu anlayış. John Urry üç dakika kültürü ile tanımlıyor günümüz kültür ortamını. Görsel ve işitsel imajlar kolajına bağımlı kılınmaktadır insan. Anlık zaman geleceği dağıtır; tişörtlerin ifade ettiği gibi. Geleceği şimdi istiyorum Anlık tepkilerin sonucu olarak, özellikle telefon, elektronik sinyaller ve benzerleri nedeniyle 4

5 geleceğin dağıldığı gözüküyor ve gelecek, artık insanların inanacakları bir şey olarak işlev görmüyor (Urry J., Mekanları Tüketmek, Ayrıntı Yay., 1999, s.293) Biçim önceliğinin, anlam ve içerik karşıtlığının örtmeye çalıştığı şey, sanatın yaşam karşısındaki muhalif davranışı olabilir; biçimci bakışla sanat, sıradan bir hobi ye, bir haz nesnesine indirgenmiş olmaktadır. Dil dizgesi, ürünü olduğu düşünceden kopmuştur sanki, nesne ve olgu bir parantez içindedir. Bu durumu, Yapısalcılık gerçek nesneyi paranteze alırken insan öznesini de paranteze almıştı diye değerlendirir T. Eagleton. Paranteze alınmış insanın aşkı da bir tüketim nesnesi olarak kullanılabilir olur. Kadın ve erkek, birbirleri karşısında ânında tüketilebilir gövdelerdir. Kullanım değerleri sınırlı nesnelerdir. (...) Tükettikçe özgürleşeceğiz: slogan budur. (Ahmet Oktay, Entelektüel Tereddüt, Everest Yay., Ekim 2003, s ) Biçimin önde olduğu bir gözlemde, aynanın arka yüzü görünmezdir. Aynanın arka yüzünü görme yetisi sanata aittir oysa, varlıktaki devinimi, değişimi sezebilen sanat yaratıcılığındadır. Sanatın varoluşunda yaşamın soyutlanması başat öğedir. Sanat eylemi, bu nedenle, yaşamdan ve nesnenin kendinden kopma gizilgücünü de barındırır. Bu olasılık, zamanın ve uzamın parçalandığı biçimci, yapısalcı anlık değerlendirmelerde daha da yoğunlaşır. Kendimizi dünyanın üzerine çıkarmakla dünyayı ideal olarak, bilenin bakış açısının bile ortadan kalkacağı ya da nesneler dünyasında yalnızca bir başka nesne haline geleceği, temsili bilmenin bir nesnesi kalmakla, dünyaya karşı bütün öznel tepki ve dolayısıyla insan öznelere göründüğü biçimiyle dünya ortadan kalkar... diyor J. M. Bernstein Geleneksel sanat derinlemesine bir görüş ve yüceltme ilkesi izlerken, pop sanatı ile kendi anlatımını kazanmış günümüz sanat anlayışı, endüstriyel, seri üretimle elde edilmiş bir yüzeyselliği ve homojenliği barındırır. Göstergeler (sign), gönderilen (referent) üzerinde kesin bir utku kazanmıştır. Yeni ve taklitten türemiş bir sanatsal söylem gelişmiştir. Sanat, bundan böyle modellerin bir taklidi olacak, giderek de taklidin taklidine dönüşecektir. Öykünme zinciri uzanıp giderken, modelin kendisi de belirsizleşecek, hatta yitecektir; özgünü olmayan kopya, sanat gerçekliğinin ve gerçekliğin kendisidir artık (simulacr). Bugün olana dün nereden gelindiği unutulacaktır....bundan böyle herhangi bir sanat yapıtıyla öznel ve içten bir ilişki kurmak olanaksızdır. Sanat yapıtları artık kendilerine yönelttiğimiz bakışları yanıtlamıyor, onları 5

6 okumuyor ve bize yeni bir bakış iade etmiyorlar... Walter Benjamin 1979, Anan, H. Bülent Kahraman, Sanatsal Gerçeklikler..., s.30) Sanat yapıtının gerçek karşısındaki tutumunu aramaya çıkan Proust un, belki kendi hatası olarak da yorumladığı edebiyatın umduğundan daha az gerçeklik taşıdığı ve artık hiçbir sevinç sağlayamayacağı sanısını yorumlayan Gilles Deleuze (Sanat Yapıtı, s.172), nesneleri olduğu gibi kavramayı edebiyattan bekleyemeyiz der. Nesnenin üzerimizde bıraktığı izlenimi nesnenin kendisinde yatıyormuş gibi görmek bir yanılsama kaynağı olduğu gibi, gerçeği ve gözlemin sonucu edindiğimiz yargıyı öznede aramak gerçeğin tamamen yitimi demek olabilecektir diye sürdürür görüşlerini. Anlık görüntüyü aktaran ve anlık düşünce yapısının ( Her yargının altında bir düşünce cagito- olgusu yer alır =Kant=) etkisi altında tanımlanan biçimin yaşamın sürekliliğini ve varlıktaki değişim gücünü kavrayamayacağı kaçınılmazca anlaşılmış olur. Sanat yapıtı, değişim ve devinimi anlaşılır kılabilecek ölçüde öze yakınlaştığında, özne-nesne-yaşam üçlüsü içinde bir bütünlük olarak değerlendirdiğinde ancak, duygu öznelliğini aşmış, başka dünyaları kavramaya olanak sağlamış ve tüm bunların sonucu da paylaşılabilen tek insan etkinliği olarak kendini var etmiş olacaktır. Nesneyi ne? sorusunun tüm boyutlarıyla görmeye çalışan, öze inmeye çalışan bir bakış, biçimci olmaktan çok özcü, anlamcı bir yaklaşımın ürünü olabilir. Sanatçı, aklın yerine sezgiyi geçirebilme yetisine, becerisine sahip olan insandır. Sanat etkinliği bir şey değil de bir eylem olabildiği anda sezgiye ulaşabilir. Yaşamsal gerekliliğin zorladığı dışında kalan ilişkiler kurma yetisi ve sezginin ortaya çıkması sanatla olası olur. Bunun için de hem algılayanda, hem de algılanandaki sürekliliğin kavranması gerekir. Duyular ve bilinç, gerçeklikten yalnız kullanılabilir, basitleştirilmiş bir bölüm sunar. Bu şeylerden ve kendimden sunulan görüş içinde insanlar için gereksiz farklılıklar silinmiş, insanlar için yararlı benzerlikler vurgulanmış, eylemimin üzerinde yürüyeceği yollar önceden çizilmiştir. Bunlar, tüm insanlığın benden önce üzerinden geçtiği yollardır der Bergson. Biçimle nesnenin kendini tanımlamaya kalkmak, kimi kez onun onun kendisini değil, üzerine yapıştırılmış etiketi tanımlamayla karışır. Araya, gereksinimden kaynaklanmış dilin de girmesiyle yanlış algı yoğunlaşır. Kamusal olan, toplumsal olan, bizdeki gerçeğin yerini almıştır. Sanat, gerçekliğe daha dolaysız bakma olgusundan başka bir şey değildir. Ne var ki bu algılama saflığı, yarar peşinde koşma uzlaşımından kopmayı, duyularda ya da bilinçte doğuştan gelen bir çıkar gütmeme eğilimini, bu eğilimin özel olarak baskın olmasını gerektirir, buysa her zaman idealizm olarak nitelenmiştir. Öyle ki, sözcüklerin üzerinde hiç oynamadan, ruhta idealizm bulunduğunda, yapıtın içinde gerçekçilik bulunduğu ve insanın 6

7 yalnızca ideallik sayesinde gerçeklikle temasa geçtiği söylenebilir diye sürdürür Bergson. Sanat, bu anlamda bir idealleştirme eylemidir. Her şeyiyle tamamlanmış kendinde bir dünya yoktur. Gerçek denen şey, bizim dünya ile oluşturduğumuz çifttir ve bizim dünya üzerindeki varlığımız, tüm davranışlarımızın, tüm yargılarımızın temelini oluşturur (...) Sanatın yaşamsal edimi olan soyutlama, görüş alanının içselleştirilmesini ve aşılmasını sağlayan gücü temsil eder ki bu olmaksızın sanat da var olamaz. (...) Soyutlama, yapıtın dış gerçekliğe az ya da çok benzer oluşuyla değil, dış gerçekliği içine ve varlığın saf ritimsel motiflerine kadar uzanan bir iç dünya bağıntılıdır diyor Jean Bazin (Anan Maldiney, Sanat Yapıtı, s. 194) Ritmin ayrımsanması için de özdeki değişim ve devinim bilinir olmalıdır. Sonuçta, soyutlama denen şey nedir? Ritmin, içinde soyutlaştığı biçimler üzerindeki dönüştürücü ve aydınlatıcı etkisidir. Bu biçimler, pratik görüşe ilişkin ilk niteliklerinden yavaş yavaş uzaklaşarak, ritmin onlara kazandırdığı daha özsel niteliklere bürünüp ikinci kez doğarak- yeniden ortaya çıkar.(...) Dolayısıyla soyutlama, belirli bir dünyayı değişime uğratmaksızın yok etmek ya da söylendiği gibi biçimini bozmak değildir; biçimini değiştirmek, bir şey anlatan biçimler yerine bir şey söyleyen biçimler koymaktır (Sanat Yapıtı, s. 194, 197) Yazının hangi biçimle ilgilendiği böylece vurgulanmış olmaktadır. Özün değişim ve devinimini kavrayamamış, sezgisel görüşten uzak bir bakışla biçimin bu ânını yakalayabilmek olası değildir. O ân, diğer anların içindeki bir kesittir yalnızca... Çağımız, yüzeyin gözlendiği, kitlelerin yüzeyde olanı dokunmaksızın, sinikçe izleyip onayladıkları, yüzeyel biçimlerin de merkezden kodlandığı değerler çağı olarak tanımlanabilir. Bu değerler zincirinin karşısında da başka bir değerler zinciri yer alır; pazarlık edilebilir bir ötekiliğe katılmayı reddeden kökten öteki yapılanır. Kodlayıcı sistem tarafından dışlanmış öteki yok edilmesi gereken bir odaktır. Terör kaçınılmazdır. Günümüzde, teknoloji ve sanayileşme dünyanın büyüsünü bozmuştur. Nesnelerin gösterge ve değişim değerleri kullanım değerlerinin önüne çıkmıştır çünkü. Günümüzün büyüsü bozulmuş, gerçekliği parçalanmış dünyasında kodlanmış simgelerin üzerimizdeki baskısını en az duyumsayacağımız alansa, sanat alanıdır. Doğa, tanrısal olmaktan çıktığında, insani olmaktan çıkar... Şiirle bilim arasındaki uçurumu kapamalıyız. Doğal olmayan yarayı iyileştirmeliyiz. Eleştirel yapının soğukkanlı düşünsel yöntemi içinde, şiirin çabuk, naif iletileriyle çoktandır hissedip aktardığı hakikati gerekçelendirip düzenlemeliyiz tümcelerinin yazarı John Dewey di ( 1891). Adorno, 7

8 Sanatla bilim tarihin akışı içinde birbirlerinden ayrılmış olsalar da, onlar arasındaki karşıtlığı mutlaklaştırmamak gerekir diyerek günümüze uzanmış bir yorumunu yapar bu sözlerin. Sanat, sezgi gücümüzle, doğaldan kopmayan, doğal olanı biçim ve öz olarak parçalamayan, eleştirel olmayı başarabilen soyutlamalarımızla bizi yeniden insan özümüze tutundurmayı sağlayabilecek tek sığınak olma özelliğini sürdürmelidir. Kaynakça: Cagito, YKY, Yaz 2003, Sayı 36 Ernst Fisher, Sanatın Gerekliliği, Özgür Yayınları, 1974 Beatrice Lenoir, Sanat Yapıtı, YKY, Ekim 2003, 2. Baskı H.Bülent Kahraman, Sanatsal Gerçeklikler, Olgular... Everest Yay, 2 basım, Haziran 2002 John Urry, Mekanları Tüketmek, Ayrıntı Yay, 1999, s.293 Ahmet Oktay, Entelektüel Tereddüt, Everest Yayınları, 1, Basım, Ekim 2003 Sarp Erk Ulaş, Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları, 2002 Ankara *Not: Bu yazı, Deneme ve Eleştiri başlıklı 9. Bursa Edebiyat Günleri ne bildiri olarak sunulmuş ve Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı nın söz konusu etkinlik kitabında yayınlanmıştır. 8