TUDSAK 2017 TÜRK DÜNYASI STRATEJİK ARAŞTIRMALAR KONGRESİ BİLDİRİ KİTABI TÜRK DÜNYASI STRATEJİK ARAŞTIRMALAR KONGRESİ 2-5 Kasım 2017 Antalya, Türkiye TUDSAK 2017 BİLDİRİ KİTABI Proceedings EDİTÖRLER: Doç.Dr. Geray MUSAYEV (Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi) Doç.Dr. Jumali SHABANOV (Taşkent Devlet Doğu Dilleri Enstitüsü) Doç.Dr. Gülcemal JORAYEVA (Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi / Kazakistan) Öğr. Gör. Neslihan KIZILER (Uludağ Üniversitesi) Muhammet Yiğit ÖZKUNT (Manisa Celal Bayar Üniversitesi)
Bu kitapta yer alan bildirilerde kullanılan kaynakların, görüşlerin, bulguların, sonuçların, tablo, şekil, resim ve her türlü içeriğin sorumluluğu yazar veya yazarlarına ait olup ulusal ve uluslararası telif haklarına konu olabilecek mali ve hukuki sorumluluğu yazarlara aittir. Editörler ve yayınevi yayınlanan bölümlerin içeriği ile ilgili herhangi bir sorumluluk kabul etmemektedir. ISBN 9789758628605 Eser Adı Türk Dünyası Stratejik Araştırmalar Kongresi (Tudsak 2017), Bildiri Kitabı Yayın Tarihi 20.12.2017
BİLDİRİ KİTABI Proceedings Book
ULUSLARARASI TÜRK DÜNYASI STRATEJİK ARAŞTIRMALAR KONGRESİ INTERNATIONAL TURKISH WORLD STRATEGIC RESEARCH CONGRESS 2017 BEYNƏLXALQ TÜRK DÜNYASI STRATEJİ ARAŞDIRMALARI KONQRESİ 2017 2-5 Kasım 2017/2-5 November 2017 Kemer/Antalya/TÜRKİYE 2 Kasım 2017/ November 15.00-16.00 Açılış Konuşmaları/Opening Speeches Kongre Başkanı Prof.Dr. Ali Rıza GÖKBUNAR Manisa Celal Bayar Üniversitesi Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu Müdürü Kongre Başkanı Prof.Dr. Mehmet YÜCE Uludağ Üniversitesi Rektör Yardımcısı Kongre Onursal Başkanı Prof.Dr. Alikram ABDULLAYEV Azerbaycan Cumhuriyeti, Devlet Başkanlığı na Bağlı Devlet İdarecilik Akademisi Rektör Yardımcısı/AZERBAYCAN Kongre Onursal Başkanı Prof.Dr. Abdilbaet MAMSYDYKOV Celal-Abad İktisat ve Girişimcilik Üniversitesi Rektörü/KIRGIZİSTAN Kongre Onursal Başkanı Prof.Dr Fadıl HOCA Uluslararası Vizyon Üniversitesi Rektörü/MAKEDONYA Kongre Onursal Başkanı Prof.Dr. A.Kemal ÇELEBİ Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü
İÇİNDEKİLER KONGRE ONURSAL BAŞKANLARI... i KONGRE BAŞKANLARI... i KONGRE DÜZENLEME KURULU... i KONGRE KOORDİNATÖRLERİ... i HAKEM VE BİLİM KURULU... i SANAT VE SERGİ DÜZENLEME KURULU... iv DESTEKLEYEN KURUMLAR... v BİREYSEL FOTOĞRAF SERGİLERI... vi KONGRE AÇILIŞ KONUŞMALARI... vii ÖMRÜNÜ TÜRK DÜNYASINA VAKFEDENLER: GASPIRALI İSMAİL VE TURAN YAZGAN... 2 Prof. Dr. İsmail YAKIT... 2 «ҚАЗАҚСТАН-2050» СТРАТЕГИЯСЫНЫҢ ЖАҢА САЯСИ БАҒЫТТАРЫ ЖӘНЕ ТАРИХИ МАҢЫЗЫ... 3 Гүлжамал Жораева... 3 ÇÖLYAK HASTALIĞI İLE MÜCADELEDE UYGULANABİLECEK KAMUSAL POLİTİKALAR... 9 Yrd. Doç. Dr. Alparslan UĞUR... 9 YAHUDİ LOBİSİNİN TÜRİYE YE ETKİSİ... 10 Doç. Dr. Halil ERDEMİR... 10 Hatice DUVA... 10 SÜVEYŞ KANALI VE OSMANLI İMPARATORLUĞU DIŞ TİCARETİNE ETKİSİ... 14 Prof. Dr. Ali Rıza GÖKBUNAR... 14 Arş. Gör. Tuğçe DANACI... 14 HALK BİLİMİ BAĞLAMINDA TÜRK HAYVANCILIK YA DA ÇOBAN BAYRAMLARI... 16 Yrd. Doç. Dr. Ünsal Yılmaz YEŞİLDAL... 16 TÜRK DÜNYASI HALK ANLATILARININ ORTAK VE YENİ KATALOGLARI ÜZERİNE BİR DENEME... 17 ANADOLU'NUN TÜRKLEŞMESİNDE MOĞOL İSTİLASININ ETKİSİ... 19 Öğr. Gör. Dr. Arif SARI... 19 OĞUZ ADI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME... 20 Öğr. Gör. Dr. Arif SARI... 20 İRAN VE AZERBAYCAN DA KURULAN TÜRK-MOĞOL DEVLETLERİNE AİT BELGELERDE GEÇEN MOĞOLCA UNSURLAR... 21 Arş. Gör. Ali KÖK... 21 E-ÖĞRENME SİSTEMLERİNDE KULLANICILARIN KULLANIŞLILIK VE KULLANIM KOLAYLIĞI ALGILARINI ETKİLEYEN FAKTÖRLERİN ANALİZİ... 31 Arş. Gör. Rahmi BAKİ... 31 Prof. Dr. Burak BİRGÖREN... 31 Yar. Doç. Dr. Adnan AKTEPE... 31 TÜRK VERGİ HUKUKU'NDA "SAHTE VE MUHTEVİYATI İTİBARİYLE YANILTICI BELGE" KONUSUNUN DANIŞTAY KARARLARI ÇERÇEVESİNDE DEĞERLENDİRİLMESİ... 44 Prof. Dr. Mehmet YÜCE... 44 Öğr. Gör. Neslihan KIZILER... 44 VERGİYE UYUM AÇISINDAN OLUŞAN MÜKELLEF TİPLERİNİN VERGİ KARŞISINDAKİ TUTUM VE DAVRANIŞLARI İLE BUNLARI ETKİLEYEN FAKTÖRLER ÜZERİNE BİR BAKIŞ... 45 Abdullah KAPLAN... 45 Prof. Dr. Ramazan Armağan... 45 İBN-İ HALDUN PERSKTİFİNDEN DEVLET, KAMU MALİYESİ, KAMU EKONOMİSİ... 46 Doç. Dr. Haşim AKÇA... 46 Oğuzhan BOZATLI... 46 BAĞIMSIZ DÜZENLEYİCİ KURULLAR ARACILIĞIYLA TARIMSAL DÖNÜŞÜMÜ YÖNETMEK... 47 Yrd. Doç. Dr. İsmail BAŞARAN... 47 Arş. Gör. Onur COMBA... 47 VAKIFLARIN OSMANLI TOPLUM HAYATINDAKİ YERİ... 58 Yrd. Doç. Dr. Ramazan ARSLAN... 58 ATATÜRK DÖNEMİNDE GİRİŞİMCİLİK VE TÜRKLERDE GİRİŞİMCİLİK KÜLTÜRÜ... 59 Doç. Dr. Şaban ESEN... 59 HAZAR ENERJİ KAYNAKLARININ POTANSİYELİ VE DIŞ PİYASAYA İLETİMİNDE TÜRKİYE NİN ROLÜ.. 66 Arş. Gör. Ayşegül DURUCAN... 66 Arş. Gör. Nazmiye TEKDEMİR... 66 İBN HALDUN'UN SOSYO-EKONOMİK POLİTİK DÜŞÜNCELERİNİN KARŞILAŞTIRMALI KISA BİR ANALİZİ... 67 Yard. Doç. Dr. Hakkı ÇİFTÇİ... 67 BİR KAMU GİRİŞİMCİLİĞİ ÖRNEĞİ: TOPLU KONUT İDARESİ (TOKİ)... 70
Yrd.Doç.Dr. Hamza KAHRİMAN... 70 BASEL SERMAYE YETERLİĞİ ORANINDAKİ DEĞİŞİMİN TÜRK BANKACILIK SEKTÖRÜ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİNİN İNCELENMESİ: KATILIM BANKALARI VE GELENEKSEL BANKALARIN KARŞILAŞTIRMALI ORAN ANALİZİ... 71 Prof. Dr. Özgür ÇATIKKAŞ... 71 Arş. Gör. Ayhan YATBAZ... 71 Arş. Gör. Dr. Selim DURAMAZ... 71 SÜRDÜRÜLEBİLİR ÇEVRE BAKIŞ AÇISIYLA TÜRKİYE DE KULLANILAN KAYNAK ve KULLANILABİLİR KAYNAK DEĞERLENDİRMESİ... 72 Elif İlkem İNCİ... 72 TÜRKİYE DE BEYAN SİSTEMİNİN ZAAFLARI... 74 Prof. Dr. Zeynep ARIKAN... 74 Arş. Gör. Dr. Hakan BAY... 74 AVRUPA BIRLIĞI NDE VERGI UYUMLAŞTIRMASI VE VERGI REKABETI... 85 Arş. Gör. Murat ALBAYRAK... 85 Yrd. Doç. Dr. Volkan YURDADOĞ... 85 TÜRKİYE DE TRANSFER FİYATLANDIRMASI YOLUYLA ÖRTÜLÜ KAZANÇ DAĞITIMININ ÖNLENMESİNE YÖNELİK BEPS EYLEM PLANINA UYUM ÇALIŞMALARI: MALİYE BAKANLIĞI GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI İLE ANLAŞMA USULÜ... 86 YÜKSEKÖĞRETİMDE ÇEVRE EĞİTİMİNİN ÇEVRENİN KORUNMASINDAKİ İŞLEVİ... 90 Yrd. Doç. Dr. Mesut KAYAER... 90 Yrd. Doç. Dr. Salih ÇİFTÇİ... 90 AVRUPA KONSEYİ VE AVRUPA BİRLİĞİ ÇERÇEVESİNDE ÇEVRE HAKKININ KORUNMASI... 104 Yrd. Doç. Dr. Mesut KAYAER... 104 Yrd. Doç. Dr. Salih ÇİFTÇİ... 104 6360 SAYILI YASA DÜZENLEMESİ SONRASI BÖLGESELLİK SORUNSALI VE ÖLÇEK SİYASETİNİ YENİDEN DÜŞÜNEBİLMEK... 113 Yrd. Doç. Dr. İsmail BAŞARAN... 113 Doç. Dr. Buğra ÖZER... 113 Yrd. Doç. Dr. Gökhan KALAĞAN... 113 RUS-TÜRK İLİŞKİLERİNDE ÜÇ DİPLOMATİK KRİZ (KARŞILAŞTIRMALI YAKLAŞIM)... 114 Doç. Dr. Vefa Kurban... 114 Öğr.Gör. Tekmez KULU... 114 TÜRKİYE DE ORGANİK ÜRÜN DIŞ TİCARETİNİN GELİŞİMİ... 126 Prof. Dr. Osman Murat KOÇTÜRK... 126 Arş. Gör. Tuğçe DANACI... 126 TMS 11 İNŞAAT SÖZLEŞMELERİ STANDARDININ TÜRK VERGİ SİSTEMİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ VE UYGULAMA ÖRNEĞİ... 127 Doç. Dr. Kudret Şevket SAYIN... 127 Arş. Gör. Abdullah Kürşat MERTER... 127 PORTER IN ELMAS MODELİNE GÖRE TÜRK ORMAN ÜRÜNLERİ SEKTÖRÜNÜN ULUSLARARASI REKABET GÜCÜ ANALİZİ... 128 Doç. Dr. Şaban ESEN... 128 Arş. Gör. Özlem YILDIZ... 128 OTOMASYONA SAHİP ÜRETİM HATLARININ YUTUCU MARKOV ZİNCİRLERİYLE MODELLENMESİ: MEŞRUBAT ÜRETİM HATTINDA BİR UYGULAMA... 136 AVUKATLARDA TÜKENMİŞLİĞİN NEGATİF DUYGUYA OLAN ETKİSİNİNİN YAPISAL EŞİTLİK MODELİYLE (YEM) ARAŞTIRILMASI... 137 Yrd. Doç. Dr. Hüriyet BİLGE... 137 DETERMINATION OF REQUIREMENTS AFFECTING STUDENT SATISFACTION IN AKHMET YASSAWI UNIVERSITY... 139 Dinmukhamed KELESBAYEV... 139 ORTAOKULLARDA ÇEVRE BİLİNCİ VE FARKINDALIK EĞİTİMİ... 149 Yrd. Doç. Dr. Emine UZUN... 149 Yrd. Doç. Dr. Erkan Hasan ATALMIŞ... 149 BASAMAKLI ÖĞRETİM YÖNTEMİNE İLİŞKİN ÖĞRENCİ GÖRÜŞLERİ... 150 Yrd. Doç. Dr. Züleyha YILDIRIM... 150 Yrd. Doç. Dr. Mustafa ALBAYRAK... 150 TÜRKÇENİN YABANCI DİL OLARAK ÖĞRETİMİNDE YAZMA BECERİSİ VE YARATICI YAZMANIN ÖNEMİ... 158 Okt. Ali UZUN... 158 Doç. Dr. Oğuzhan SEVİM... 158
ORTAÖĞRETİM YABANCI DİL BÖLÜMÜ ÖĞRENCİLERİNİN YANSITICI DÜŞÜNME BECERİLERİ... 159 Öğretmen Ökkeş Aygün ÖZTÜRK... 159 Doç.Dr.Gülay BEDİR... 159 ALMANCA ÖĞRETİMİNDE TARZ FİİLLER SORUNSALI... 160 Öğr. Gör. Dr. Aylin SEYMEN... 160 Öğr. Gör. Dr. Hasan Kazım KALKAN... 160 Arş. Gör. Aygül ŞAHİN... 160 ORTAÖĞRETİM ÖĞRENCİLERİNİN MATEMATİK DERSİNE YÖNELİK SAHİP OLDUĞU DUYGULAR... 161 Öğretmen Ömer Faruk METİN... 161 Doç.Dr.Gülay BEDİR... 161 İBN ECÂ SEYAHATNÂMESİ VE TÜRKOLOJİ AÇISINDAN ÖNEMİ... 163 NİĞDELİ ÂŞIK TAHİRİ ÂŞIK TAHİRİ KÜLTÜR VE YAYLA ŞENLİKLERİNDE MÜZİK... 167 Yrd. Doç. Dr. Serenat İSTANBULLU... 167 BATI TRAKYA TÜRKLERİNİN NÜFUS VE GÖÇ HAREKETLERİ (1923-1981)... 173 Öğr. Gör. Dr. Melih AKDENİZ... 173 ZÂTÎ NİN GAZELLERİNDE SES VE ANLAM BAKIMINDAN İKİLEMELER İN İŞLEVİ... 187 Yrd. Doç. Dr. Yasemin ERTEK MORKOÇ... 187 Yrd. Doç. Dr. Ayvaz MORKOÇ... 187 ABBAS SEHHET'İN EDEBİ FAALİYETLERİ... 188 Yrd. Doç. Dr. Ayvaz MORKOÇ... 188 TERCÜME PROBLEMELERİ VE TERCÜME PROBLEMLERİNİN ÇÖZÜMÜ... 190 Doç. Dr. Jumali SHABANOV... 190 PÎR-İ TÜRKİSTAN DAN ANADOLU YA HİKMETLERİN DİLİNDEN... 194 Arş. Gör. Dr. Naciye KARAHAN KÖK... 194 TÜRKİSTAN SAHASINDA HZ. ALİ CENKNAMESİNE BİR ÖRNEK: KAZAK TÜRKLERİNDE KISSA-İ SALSAL... 201 Doç. Dr. Seyfullah YILDIRIM... 201 TÜRKÇENİN ÇİN DE YABANCI DİL OLARAK ÖĞRETİMİ... 202 Okutman Ali UZUN... 202 ÖĞRETMEN YETERLİK ÖLÇEĞİNİN GELİŞTİRİLMESİ... 204 Öğr. Ali ÜNSAL... 204 Öğr. Vahit HÜYÜK... 204 ÖĞRETMEN ADAYLARININ ELEŞTİREL İNTERNET OKUR YAZARLIKLARI ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA... 205 Arş. Gör. Dildar ÖZASLAN... 205 Yrd. Doç. Dr. Züleyha YILDIRIM... 205 ÖĞRETMEN ADAYLARININ ÖĞRETMENLİK TUTUMLARINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER: BİR META- ANALİZ ÇALIŞMASI... 206 Yrd. Doç. Dr. Akif KÖSE... 206 Yrd. Doç. Dr. Erkan Hasan ATALMIŞ... 206 PRİZMATİK ÖĞRETİM MATERYALİ TASARIMI VE GELİŞTİRİLMESİ... 207 Ahmet NACAR... 207 FEN BİLGİSİ ÖĞRETMEN ADAYLARININ FOTOELEKTRİK OLAY MODELLEMELERİ VE SLOW MOTİON ANİMASYON TEKNİĞİNİN ZİHİNSEL MODELE ETKİSİ... 209 Yrd. Doç. Dr. Emine UZUN... 209 Doç. Dr. İbrahim KARAMAN... 209 BASAMAKLI ÖĞRETİM YÖNTEMİYLE GERÇEKLEŞTİRİLEN MATEMATİK ÖĞRETİMİNİN PROBLEM ÇÖZME BECERİSİNE ETKİSİ... 210 Yrd. Doç. Dr. Züleyha YILDIRIM... 210 Yrd. Doç. Dr. Mustafa ALBAYRAK... 210 CİNSİYETİN EN SOMUT HALİ "BEDEN" VE TOPLUMSAL CİNSİYET: HABİTUS TEMELİNDE BİR DEĞERLENDİRME... 217 Öğr. Gör. Berre ALTAŞ... 217 Öğr. Gör. Dr. Yasemin BİLİŞLİ... 217 ERDEMLİ KÜRESELLEŞME UNUSURLARI OLARAK OTANTİZM, KÜLTÜREL MİRAS VE CİTTASLOW... 218 Öğr. Gör. Berre ALTAŞ... 218 Öğr.Gör. Dr. Yasemin BİLİŞLİ... 218 Yrd.Doç.Dr. Selin AYGEN ZETTER... 218 HİSSE SENEDİ YATIRIMCILARININ YATIRIM EĞİLİMLERİNİN BELİRLENMESİNE YÖNELİK BİR ARAŞTIRMA: MANİSA İLİ UYGULAMASI... 221 İŞSİZLİK VE ENFLASYON İLİŞKİSİ: BRIC-T ULKELERI PANEL VERi ANALİZİ... 222 Yrd. Doç. Dr. Ece DEMİRAY EROL... 222 Doç. Dr. Melih ÖZÇALIK... 222
AVUKATLARDA DUYGUSAL EMEK DAVRANIŞLARININ ÇEŞİTLİ DEĞİŞKENLER AÇISINDAN İNCELENMESİ... 227 Yrd. Doç. Dr. Hüriyet BİLGE... 227 GELENEKSEL TÜRK DİNİ İNANCINDA ÇEVRE ETİĞİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA... 229 Prof.Dr. Münir YILDIRIM... 229 GNOSTİK GELENEKTE DEMİURG KAVRAMI ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA... 234 Prof.Dr. Münir YILDIRIM... 234 Hasan ŞANLI... 234 TÜRKLERİN GİRMİŞ OLDUĞU KÜLTÜR VE DİNİ DAİRELERE GÖRE "KIRK ÇIKARMA-VAFTİZ DEĞİŞİMİ"... 239 Doç. Dr. Yılmaz YEŞİL... 239 FÂRÂBÎ VE İBN SÎNÂ NIN FAİL İLLET TASAVVURU... 240 Öğr. Arife Ünal SÜNGÜ... 240 URAL-ALTAYLARIN İNANCLARLA BAĞLI QAVRAYIŞLARININ MÜASİR TÜRK DİLLƏRİNDƏ YAŞAMA ŞƏKİLLƏRİ... 241 Doç.Dr. Tahir NƏSİB... 241 ÖZBEK ŞAİR MAHMUT HADİYEV (BATU) İN EDEBÎ VE FİKRÎ MÜCADELE SÜRECİ... 243 Yrd. Doç. Dr. Veli Savaş YELOK... 243 TATAR VE BAŞKURT SİHİRLİ MASALLARINDA KULLANILAN ÇOK BAŞLI EJDERHALAR İLE İLGİLİ MOTİFLER ÜZERİNE... 244 Arş. Gör. Dr. Erkan KARAGÖZ... 244 ÖZBEK KÜLTÜRÜNDE MAHTUMKULU... 246 Prof. Dr. Selahittin TOLKUN... 246 AZƏRBAYCAN ƏDƏBİYYATINDA MİLLİ İMAJI - TÜRK İMAJINI ƏKS ETDİRƏN OBRAZLAR: MƏRHƏLƏLƏRİ VƏ STRATEGİYASI... 247 Prof.Dr. Tahirə MƏMMƏD... 247 ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNİN SOSYAL AĞLARIN KULLANIM AMAÇLARININ BELİRLENMESİ: (AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ ÖRNEĞİ)... 249 Öğr. Gör. Murat ÇAY... 249 BİR TURISTİK TÜKETİM NESNESİ OLARAK MIMARLIK... 250 Yrd. Doç. Dr. Hilal Tuğba ÖRMECİOĞLU... 250 TÜRK HUKUKUNDA MARKA İHLALLERİNDE HUKUKİ VE CEZAİ SORUMLULUK... 251 Yrd. Doç. Dr. Fethi KILIÇ... 251 Yrd. Doç. Dr. Ümmügülsüm KILIÇ... 251 TOPLUMSAL CİNSİYET AÇISINDAN TÜRK CEZA KANUNUNA GENEL BAKIŞ... 258 Gamze ÇAY... 258 Öğr. Gör. Murat ÇAY... 258 TOPLUMSAL CİNSİYET EKSENİNDE YAŞLILIK VE SOSYAL POLİTİKA UYGULAMALARI... 259 Öğr. Gör. Murat ÇAY... 259 THE STRESS FACTORS IN THE MANAGERIAL DECISION PROCESS... 261 Yrd. Doç. Dr. Özgür DEMIRTAS... 261 Öğr. Gör. Fulya ALMAZ... 261 SOCIAL ENTREPRENEURSHIP: A REVIEW OF THE CONCEPT... 263 Yrd. Doç. Dr. Mustafa KARACA... 263 Yrd. Doç. Dr. Mehmet BİÇKES... 263 Yrd. Doç. Dr. Özgür DEMİRTAŞ... 263 Arş. Gör. L. Nida YILDIRIM... 263 Arş. Gör. Gül ÇAKI... 263 BİREY-İŞ UYUMU, BİREY-ÖRGÜT UYUMUNUN İŞE YABANCILAŞMA ÜZERİNE ETKİLERİ... 265 Öğr. Gör. Ahmet AKNAR... 265 Yrd. Doç. Dr. Mustafa Ertan TABUK... 265 Yrd. Doç. Dr. Ali BAYRAM... 265 TİCARET MESLEK LİSELERİNİN SON ON YILDAKİ ÜNİVERSİTE YERLEŞME ORANLARI ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA... 274 Yrd. Doç. Dr. Hakan ARACI... 274 Yrd. Doç. Dr. Ercan UŞUN... 274 Öğr. Gör. Bahadır Bilge AYCAN... 274 Öğr. Gör. Uğur BİLGEN... 274 TÜRK KÜLTÜRÜNDE AL (KIZIL, KIRMIZI) ve MAVİ(GÖK) RENKLER... 276 Prof. Dr. Muammer NURLU... 276 SADETTİN KAPLAN IN PLEVNE YE SAPLANAN TUĞ GAZİ OSMAN PAŞA ROMANINA YANSIYAN PLEVNE MUHAREBESİ VE GAZİ OSMAN PAŞA... 277 Doç. Dr. Fatih SAKALLI... 277
TANZİMAT DÖNEMİNDE BİR NESİR TÜRÜ OLARAK HATIRA, MUALLİM NACİ VE ÖMER İN ÇOCUKLUĞU ADLI ESERİNDE HATIRA TEKNİĞİ... 278 Arş. Gör. Dr. Dinçer APAYDIN... 278 KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARINDA TÜRKÇENİN KULLANIMI... 279 Öğr. Gör. Dr. Serap KARAKILIÇ AKI... 279 YUSUF AKÇURA NIN VEFATININ TÜRK BASININDAKİ YANKILARI... 280 Doç. Dr. Zafer ATAR... 280 İLKOKUL DÖNEMİNDE ÖĞRETMEN- AİLE İŞ BİRLİĞİNİN ÖĞRENCİ BAŞARISINA ETKİSİ İLE İLGİLİ ÖĞRETMEN GÖRÜŞLERİ... 282 Prof. Dr. Niyazi CAN... 282 Öğretmen İbrahim AVCI... 282 ALMANYA DAKİ UYGULAMALARIN IŞIĞINDA TÜRKİYE DEKİ YABANCILARA İKİNCİ DİL OLARAK TÜRKÇE ÖĞRETİMİ... 283 Doç. Dr. Muhammet KOÇAK... 283 ÖĞRETMENLERİN İŞ YAŞAM KALİTELERİNİ ETKILEYEN FAKTÖRLER... 284 Öğretmen Ali MAZI... 284 Prof. Dr. Niyazi CAN... 284 MODERN EĞİTİM REFORMLERİ VE BATI YA ENTEQRASYONDA BOLOGNA... 285 Doç. Dr. Metanet MEMMEDOVA... 285 MİLLİ İQTİSADİYYAT PERSPEKTİVİ ÜZRƏ STRATEYİ YOL XƏRİTƏSİNDƏ ANTİİNHİSAR TƏNZİMLƏNMƏSİ VƏ RƏQABƏTLİLİYİN YÜKSƏLDİLMƏSİ PROBLEMLƏRİ... 287 Öğr. Gör. Dr. Gunay GULİYEVA... 287 QLOBALLAŞMA ŞƏRAİTİNDƏ MİLLİ İQTİSADİYYATIN TƏHLÜKƏSİZLİYİNİN TƏMİN EDİLMƏSİ RƏQABƏTQABİLİYYƏTLİLİYİNİN YÜKSƏLDİLMƏSİNİN MÜHÜM AMİLİ KİMİ... 290 Öğr. Gör. Dr. Gunay PENAHOVA... 290 AZƏRBAYCANDA MİLLİ İQTİSADİYYATIN DAYANIQLI İNKİŞAFI... 293 Prof. Dr. Umudvar ALİYEV... 293 AZƏRBAYCANIN MÜASİR İNKİŞAF STRATEGİYASI - İNKLYUZİV İQTİSADİ ARTIMA KECİD KONSEPSİYASIDIR... 296 Prof. Dr. Mahish AHMEDOV... 296 SİGARA KALİTESİNİN TANIMI VE KALİTE ÖZELLİKLERİNİN KAVRAMSAL ANALİZİ... 301 Yrd. Doç. Dr. Metin ÖNER... 301 MUHASEBE MESLEĞİNİN SEÇİMİNDE ETKİLİ OLAN FAKTÖRLERİN VE DEMOGRAFİK BELİRLEYİCİLERİNİN ARAŞTIRILMASI: ÇANKIRI KARATEKİN ÜNİVERSİTESİ ÖRNEĞİ... 302 Yrd. Doç. Dr. Selim CENGİZ... 302 Yrd. Doç. Dr. İsmail GÖKDENİZ... 302 Öğr. Gör. Mustafa Şükrü DİLSİZ... 302 BİR REKABET ARACI OLARAK MÜŞTERİ MUHASEBESİ... 303 Doç. Dr. Mustafa KIRLI... 303 Öğr. Gör. Şenay ÖZDEMİR ERSÖZ... 303 Öğr. Gör. Tekmez KULU... 303 Öğr. Gör. Safiye TOKMAK... 303 DAVRANIŞSAL FİNANS VE BİREYLERİN YATIRIM KARARLARI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME... 304 Yrd. Doç. Dr. Ceren ORAL... 304 Ayhan ÖKSÜZ... 304 Elçin KIPKIP... 304 PERFORMANS DENETİMİNİN GELİŞİMİ VE UNSURLARI... 306 Yrd. Doç. Dr. Ahmet TEKİN... 306 ANALYSIS OF RAMADAN EFFECT IN THE MARKETS... 315 Asst. Prof. Fatih KONAK... 315 PhD Student Yasemin DEMİR... 315 KÜÇÜK VE ORTA BÜYÜKLÜKTEKİ İŞLETMELERİN MARKALAŞMASINA YÖNELİK BİR LİTERATÜR İNCELEMESİ... 333 Yrd. Doç. Dr. İbrahim BOZACI... 333 Doç. Dr. Yunus Bahadır GÜLER... 333 OSMANLI - İRAN İLİŞKİLERİNİN EKONOMİK ETKİLEŞİMİ... 341 Rahime Hülya ÖZTÜRK... 341 KARMA FREKANSLI VERİLERDE MİDAS REGRESYON MODELLERİNİN UYGULANMASI: TÜRKİYE`NİN BÜYÜME VE İŞSİZLİK ORANI İLİŞKİSİ ALTINDA İNCELENMESİ... 343 Hasraddin GULİYEV... 343 Nadide ÜNAL... 343 ÇOK KRİTERLİ KARAR VERME YÖNTEMİ İLE KONUT SEÇİM KRİTERLERİNİN AĞIRLIKLANDIRILMASI... 350
Yrd. Doç. Dr. Adem BABACAN... 350 KAMU İHALELERİNDEN YASAKLAMA... 351 Yrd. Doç. Dr. Ahmet Kürşat ERSÖZ... 351 SU İLE SANATIN BULUŞMA NOKTASI KÜLTÜREL MİRASIMIZ: İSTANBUL ÇEŞMELERİ... 352 Doç. Dr. Halit Turgay ÜNALAN... 352 DOĞU AKDENİZ DE SON DÖNEMDE ORTAYA ÇIKAN ENERJİ POLİTİĞİ VE İSRAİL... 354 Nursena YAŞAR... 354 AB POLITIKALARI AÇISINDAN BÜYÜKŞEHIR BELEDIYELERININ KATI ATIK YÖNETIMI: MANISA BÜYÜKŞEHIR BELEDIYESI ÖRNEĞI... 357 Doç. Dr. Ahmet UÇAR... 357 Yrd. Doç. Dr. Sühal ŞEMŞİT... 357 Arş. Gör. Mehmet Ali YÜKSEL... 357 OSMANLI DEVLETİ NİN UKRAYNA TOPRAKLARI ÜZERİNDEKİ HÂKİMİYET MÜCADELESİNDE BAŞARISIZ BİR TEŞEBBÜSÜ: ATAMAN YURİY HİMENLNİTSKİY... 358 Yrd. Doç. Dr. Muhammet ŞEN... 358 KİŞİSEL FİNANS: FİNANSAL HEDEFLERİNİZİ PLANLAMA VE UYGULAMA... 360 Yrd. Doç. Dr. Ceren ORAL... 360 Ayhan ÖKSÜZ... 360 Elçin KIPKIP... 360 BULUT BİLİŞİM TEMELİNDE BULUT MUHASEBESİ: KAVRAMSAL BİR ÇERÇEVE... 361 Doç. Dr. Mustafa KIRLI... 361 Öğr. Gör. Şenay ÖZDEMİR ERSÖZ... 361 Öğr. Gör. Tekmez KULU... 361 Öğr. Gör. SAFİYE TOKMAK... 361 BEDEN EĞİTİMİ ÖĞRETMENLERİNİN ÖRGÜTSEL ADALET ALGILAMALARININ TÜKENMİŞLİK DÜZEYLERİNE ETKİSİ... 362 Öğr. Gör. Ahmet AKNAR... 362 Yrd. Doç. Dr. Ali BAYRAM... 362 Yrd. Doç. Dr. Mustafa Ertan TABUK... 362 AFGANİSTAN EL HALISI İHRACATINDA SWOT ANALİZİ... 374 Yrd. Doç. Dr. İsmail GÖKDENİZ... 374 M. Yonous JAMI... 374 YAPISAL EŞİTLİK MODELİYLE E-TİCARET SEKTÖRÜNDE MÜŞTERİ MEMNUNİYETİ VE SADAKATİ ARASINDAKİ İLİŞKİNİN İNCELENMESİ... 375 Yrd. Doç. Dr. Adem BABACAN... 375 Muhammed Raşid ŞİMŞEK... 375 HAKAN GEZİK İN BUZ YARASI ADLI ROMANINDA I. DÜNYA SAVAŞININ İZLERİ... 377 Doç. Dr. Fatih SAKALLI... 377 SAMİPAŞAZADE SEZAİ NİN SERGÜZEŞT İ İLE HALİT ZİYA UŞAKLIGİL İN AŞK-I MEMNU SUNDA İNTİHARIN İŞLEVİ... 378 Arş. Gör. Dr. Dinçer APAYDIN... 378 TÜRK SAZ ŞİİRİNDE HZ. MUHAMMED SEVGİSİ... 379 Arş. Gör. Dr. Atila KARTAL... 379 TÜRK DÜNYA GÖRÜŞÜNÜN TÜRK HALK MASALLARIYLA YENİ NESİLLERE AKTARIMI... 380 Doç. Dr. Onur Alp KAYABAŞI... 380 İSKİTLERDEN GÜNÜMÜZE, BİR MEZAR GELENEĞİ "SIRAYLA TOPRAK ATMAK"... 381 Doç. Dr. Yılmaz YEŞİL... 381 PAZIRIK KURGANLARININ HUN MÜZİK TARİHİNE TUTTUĞU IŞIK... 383 Doç. Dr. Feyzan GÖHER VURAL... 383 KIRIM TÜRKLERİ ARASINDAKİ MİLLÎ UYANIŞ VE BUNA KARŞI ÇARLIK REJİMİNİN ALDIĞI TEDBİRLER... 384 Öğr. Gör. Dr. Ayşegül ALTINOVA ŞAHİN... 384 ANADOLU DA TÜRK YERLEŞMESİNE AHİ BİRLİKLERİNİN KATKISI... 385 Yrd. Doç. Dr. Hüsnü YÜCEKAYA... 385 HER İKİ DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA ÇORUM A YAPILAN AZINLIK VE YABANCI SÜRGÜNLERİ... 386 Yrd. Doç. Dr. Bahattin DEMİRTAŞ... 386 SOSYAL SİSTEMDE KÜLTÜR VE EĞİTİMİN STRATEJİK YÖNÜ... 388 Doç.Dr.Galibe Hacıyeva... 388 YURTDIŞINDA YAŞAYAN TÜRK VATANDAŞLARININ EĞİTİM İHTİYAÇLARINA YÖNELİK ANADOLU ÜNİVERSİTESİNİN YÜRÜTTÜĞÜ FAALİYETLERİN İNCELENMESİ... 390 Doç. Dr. Muhammet Recep OKUR... 390 Yrd. Doç. Dr. İlker USTA... 390
TIP FAKÜLTESİ İNTÖRN ÖĞRENCİLERİNİN HUZUREVİ KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ: YALNIZLIK, TERKEDİLME... 391 Öğr. Gör. Dr. Hüseyin ELBİ... 391 Yrd. Doç. Dr. Selim ALTAN... 391 Yrd. Doç. Dr. Aynur ÇAKMAKÇI ÇETİNKAYA... 391 Yrd. Doç. Dr. Süheyla RAHMAN... 391 TÜRKÇE SÖZCÜKLERLE YAPILMIŞ ROMENCE BİRLEŞİK FİİLLER... 395 Prof.Dr. Muammer NURLU... 395 İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA TÜRKİYE DE SİYASAL İKTİDARIN SANAT POLİTİKASI... 404 Yrd. Doç. Dr. Bahattin DEMİRTAŞ... 404 OSMANLI DEVLETİ NDEKİ RÜŞDİYE MEKTEPLERİNİN KIRIM DAKİ YANSIMALARI... 405 Öğr. Gör. Dr. Ayşegül ALTINOVA ŞAHİN... 405 I NUMARALI MARAŞ AHKAM DEFTERİNE GÖRE XVIII. YÜZYILDA MARAŞ TA REAYADAN ALINAN USULSÜZ VERGİLER... 406 Ümmet SOYDEMİR... 406 TİRE DOKUMACILIĞI... 407 Yrd. Doç. Dr. Hüsnü YÜCEKAYA... 407 AZƏRBAYCANIN MƏNZİL SFERASINDA ENERJİNİN İQTİSADİ SƏMƏRƏLİLİYİ... 408 Dr Qələndərli Taleh VİLAYƏTOĞLU... 408 Dr. Aliyev Ruslan YUSİFOĞLU... 408 Dr. Bəsər Şirinov HƏBİBOĞLU... 408 TUVA ATLARININ SESİ: İGİL... 413 Doç. Dr. Feyzan GÖHER VURAL... 413 Doç. Dr. Timur VURAL... 413 TUVA HÖMEY GELENEĞİ... 417 Doç. Dr. Timur VURAL... 417 Doç. Dr. Feyzan GÖHER VURAL... 417 HAKAS TÜRKLERİNİN KÜLTÜREL KAHRAMANI VLADİSLAV KUÇENOV... 423 Doç. Dr. Timur VURAL... 423 Doç. Dr. Feyzan GÖHER VURAL... 423 TÜRK KÜLTÜRÜNDE ÜFLEMELİ ÇALGILAR... 431 Arş. Gör. Merve SOYCAN... 431 MODERN KAZAKİSTAN DA İSLAM: AŞIRI İSLAM IN KAZAKİSTAN DA YAYILMASININ NEDENLERİ VE ŞARTLARI... 439 Arş. Gör. Bauyrzhan BOTAKARAYEV... 439 KADİM ŞEHİR SEMERKANT VE ONA YAZILAN BİR DESTAN HAKKINDA... 441 Yrd. Doç. Dr. Veli Savaş YELOK... 441 SALAR TÜRKÇESİ - TİBETÇE GRAMATİKAL PAYLAŞIMLAR... 442 Doç. Dr. Gülsün MEHMET... 442 ÖZBEK ŞAİRİ MOLLA YOLDAŞ HİLVETÎ NİN HAYATÎ VE ESERLERİNE GENEL BİR BAKIŞ... 443 Öğr. Gör. Zuhra KARGAR... 443 KÜRESELLEŞMENİN SOSYO-EKONOMİK DEĞİŞİME YANSIMALARI... 445 Prof. Dr. Muhammed KARATAŞ... 445 Yrd. Doç. Dr. Mustafa KOŞANCI... 445 Yrd. Doç. Dr. Mete Kaan NAMAL... 445 Yrd. Doç. Dr. Beyhan AKSOY... 445 ÇİN İN YUMŞAK GÜÇ POLİTİKASI... 450 Nazrin ALİZADA... 450 TÜRKİYE NİN TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR POLİTİKASINDA PROBLEMLER VE ÇÖZÜM YOLLARI... 465 Doç.Dr. Kürşat ÖNCÜL... 465 ORTA ASYA VE KAFKASYADAKİ TÜRK DEVLETLETLERİNDE KAMU MALİYESİNİN GELİŞİMİ: VERGİLER, HARCAMALAR VE KAMU FAALIYETLERİ (1991-2016)... 469 Prof. Dr. Mustafa YILDIRAN... 469 Prof. Dr. Ramazan GÖKBUNAR... 469
KONGRE ONURSAL BAŞKANLARI Prof.Dr. Ahmet Kemal ÇELEBİ MANİSA CELAL BAYAR ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ Prof.Dr. Yusuf ULCAY ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ Prof.Dr. Abdilbaet MAMSYDYKOV CELAL-ABAD İKTİSAT VE GİRİŞİMCİLİK ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ/KIRGIZİSTAN Prof.Dr Fadıl HOCA ULUSLARARASI VİZYON ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ/MAKEDONYA Prof.Dr. Abdullayev ALİKRAM AZERBAYCAN CUMHURİYETİ, DEVLET BAŞKANLIĞI NA BAĞLI DEVLET İDARECİLİK AKADEMİSİ REKTÖR YRD./AZERBAYCAN KONGRE BAŞKANLARI Prof. Dr. Ali Rıza GÖKBUNAR ( Manisa Celal Bayar Ü. UBYO Müdürü ) Prof. Dr. Mehmet YÜCE ( Uludağ Üniversitesi Rektör Yardımcısı ) Prof. Dr. Seyfi YILDIZ ( Anadolu Ajansı ) KONGRE DÜZENLEME KURULU Prof. Dr. Ali Rıza GÖKBUNAR ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Prof. Dr. Mehmet YÜCE ( Uludağ Üniversitesi ) Prof. Dr. Seyfi YILDIZ ( Anadolu Ajansı ) Doç. Dr. Geray Musayev ( Azerbaycan Devlet İktisad Üniversitesi ) Doç. Dr. Zafer ATAR ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Ayvaz MORKOÇ ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Hakkı ÇİFTÇİ ( Çukurova Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. İsmail BAŞARAN ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Muhammet ŞEN ( Ege Üniversitesi ) Dr. Sinan DEMİRTÜRK ( Gazi Üniversitesi ) KONGRE KOORDİNATÖRLERİ Arş. Gör. Ayhan YATBAZ ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Öğr. Gör. Kenan TOZAK ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) HAKEM VE BİLİM KURULU Prof. Dr. Abdul JALİLNORDİN ( UniversitiPutraMalaysia ) Prof. Dr. Adnan VELAGİC ( Univerzitet "Džemal Bijedić"u Mostaru/Bosna ) Prof. Dr. Ali ÇETİNKAYA ( Eskişehir Osmangazi Üniversitesi ) Prof. Dr. Ali EROL ( Ege Üniversitesi ) Prof. Dr. Ali Rıza GÖKBUNAR ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Prof. Dr. Ali SHAMEL ( Islamic Azad University Ardabil Branch, İRAN ) Prof. Dr. Alikram ABDULLAYEV ( Devlet İdarecilik Akademisi/Azerbaycan ) Prof. Dr. Aliyev Alasgar MEHDİOĞLU ( Mimarlık ve İnşaat Üniversitesi/Azerbaycan ) Prof. Dr. Anarkul URDALETOVA ( Kırgızistan-Türkiye Manas University ) Prof. Dr. Artukbay SUYUNDUKOV ( Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi ) Prof. Dr. Ayger ABUOV ( Avrasya Üniversitesi ) Prof. Dr. Ayşe İlker ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) i
Prof. Dr. Azamat AKBAROV ( Kazak Milli Üniversitesi ) Prof. Dr. Botir NORBOYEV ( Kastamonu Üniversitesi ) Prof. Dr. Cahit TELCİ ( İzmir Katip Çelebi Üniversitesi ) Prof. Dr. Danday ISKAKULİ ( Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi ) Prof. Dr. Elfine SIBGATULLİNA ( Moskova Rusya İlimler Akademisi ) Prof. Dr. Emin ÇİVİ ( University of New Brunswick-Canada ) Prof. Dr. Enver MUKAYEV ( Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi Rektör yardımcısı ) Prof. Dr. Erdoğan UYGUR ( Ankara Üniversitesi ) Prof. Dr. Ersan ÖZ ( Pamukkale Üniversitesi ) Prof. Dr. Farrokh Farrokhnia ( Ministry of Science Research & Technology University, İRAN ) Prof. Dr. Fadıl HOCA (Uluslararası Vizyon Üniversitesi Rektörü-Makedonya ) Prof. Dr. Fuad MEMMEDOV ( Devlet İdarecilik Akademisi/Azerbaycan ) Prof. Dr. Ganite KURT ( Gazi Üniversitesi ) Prof. Dr. Ghadir GOLKARIAN ( Faculty of art & Scıences Near East University, İRAN ) Prof.Dr. Hakan AY ( Dokuz Eylül Üniversitesi ) Prof. Dr. Halit YANIKKAYA ( Gebze Yüksek Teknoloji Üniversitesi ) Prof. Dr. Hilmi ÜNSAL ( Gazi Üniversitesi ) Prof. Dr. İbrahim Atilla ACAR ( Katip Çelebi Üniversitesi ) Prof. Dr. İbrahim EROL ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Prof. Dr. İsmail KERİMOV ( Kırım Mühendislik ve Pedagoji Üniversitesi ) Prof. Dr. Jabbor ESHONQUL ( Özbekistan Bilimler Akademisi Dil Edebiyat Folklor Ens ) Prof. Dr. Julibay ELTAZAROV ( Semerkant Devlet Üniversitesi/ÖZBEKİSTAN ) Prof. Dr. Kamil Veli Nerimanov ( İstanbul Aydın Üniversitesi ) Prof. Dr. Kamran Pashaie FAKHRİ ( DEan of İnstitute, İRAN ) Prof. Dr. Kazım Paydaş ( Harran Üniversitesi ) Prof. Dr. Kenan ERDOĞAN ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Prof. Dr. Kenan YALINIZ ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Prof. Dr. Mehiş AHMEDOV ( Azerbaycan Devlet İktisad Üniversitesi ) Prof. Dr. Melih TINAL ( Dokuz Eylül Üniversitesi ) Prof. Dr. Mostaq HUSSAİN ( University of New Brunswick, Canada ) Prof. Dr. Muhabbet Aşıroğlu MAMMADOV ( Azerbaycan Mimarlık ve İnşaat Üniversitesi) Prof. Dr. Muhabbot QURBANOVA ( Taşkent Devlet Özbek Dili ve Edebiyatı Üniversitesi ) Prof. Dr. Mustafa MİYNAT ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Prof. Dr. Özgür ÇATIKKAŞ ( Marmara Üniversitesi ) Prof. Dr. Polat MİRZALİYEV ( Kazakistan Miras Üniversitesi Rektörü ) Prof. Dr. Ramazan ARMAĞAN ( Süleyman Demirel Üniversitesi ) Prof. Dr. Ramazan GÖKBUNAR ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Prof. Dr. Saodat MUHAMMEDOVA ( Taşkent Devlet Özbek Dili ve Edebiyatı Üniversitesi ) Prof. Dr. Sırrı ÇAM ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Prof. Dr. Tacida HAFIZ ( Priştine Üniversitesi, PRİŞTİNE / KOSOVA ) Prof. Dr. Turan GÜNDÜZ ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Prof. Dr. Ümidvar ALİYEV ( Azerbaycan Devlet İktisad Üniversitesi ) Prof. Dr. Yavuz AKPINAR ( Ege Üniversitesi (Emekli) ) Prof. Dr. Yusuf PİRİMBAYEV ( Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi İİBF ) Prof. Dr. Zahid MAMMADOV ( Azerbaycan Devlet İktisad Üniversitesi ) Doç. Dr. Ahtem CELİLOVA ( Kırım Adalet Üniversitesi ) Doç. Dr. Almir MARİC ( Univerzitet "Džemal Bijedić" u Mostaru/Bosna ) Doç. Dr. Alper GÜNGÖR ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Doç. Dr. Anar RZAYEV ( Azerbaycan Devlet İktisad Üniversitesi ) Doç. Dr. Elman NESİROV ( Devlet İdarecilik Akademisi/Azerbaycan ) Doç. Dr. Elşad YUSİFOV ( Mimarlık ve İnşaat Üniversitesi/Azerbaycan ) Doç. Dr. Elşen BAĞIRZADE ( Azerbaycan Devlet İktisad Üniversitesi ) Doç. Dr. Elvira LATİFOVA ( Azerbaycan Bakü Devlet Üniversitesi ) Doç. Dr. Enise ABİBULLAYEVA ( Kırım Mühendislik ve pedagoji Üniversitesi ) Doç. Dr. Ertan GÖKMEN ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Doç. Dr. Fariz AHMEDOV ( Azerbaycan Devlet İktisad Üniversitesi ) ii
Doç. Dr. Faruk TASLİDZA ( Univerzitet "Džemal Bijedić"u Mostaru/Bosna) Doç. Dr. Fera SEFEROVA ( Kırım Mühendislik ve Pedagoji Üniversitesi ) Doç. Dr. Ferruh TUZCUOĞLU ( Azerbaycan Devlet İktisad Üniversitesi ) Doç. Dr. Geray MUSAYEV ( Azerbaycan Devlet İktisad Üniversitesi ) Doç. Dr. Gülcemal JORAYEVA (Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi, KAZAKİSTAN) Yrd. Doç. Dr. Hakan HOTUNLUOĞLU ( Aydın Adnan Menderes Üniversitesi ) Doç. Dr. Hamdi DOĞAN ( Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi ) Doç. Dr. Hamid HAMİDOV ( Azerbaycan Devlet İktisad Üniversitesi ) Doç. Dr. Hasan OKTAY ( Makedonya Vizyon Üniversitesi ) Doç. Dr. Haşim AKÇA ( Çukurova Üniversitesi ) Doç. Dr. Korkmaz MUSTAFAYEV ( Diller Üniversitesi /Azerbaycan ) Doç. Dr. Lemara SELENDİLİ ( Kırım-UKRAYNA ) Doç. Dr. Leniyra CELİLOVA ( Kırım Müh. ve Pedagoji Üniversitesi ) Doç. Dr. Mammadov Muhabbat AŞIROĞLU ( Mimarlık ve İnşaat Üniversitesi/Azerbaycan ) Doç. Dr. Marufjan YOLDAŞEV ( Ege Üniversitesi ) Doç. Dr. Murat AKYÜZ ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Doç. Dr. Murat TAŞ ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Doç. Dr. Mürteza HASANOĞLU ( Devlet İdarecilik Akademisi/Azerbaycan ) Doç. Dr. Mustafa KIRLI ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Doç. Dr. Nadirhan HASAN ( Karabük Üniversitesi ) Doç. Dr. Nazım MURADOV ( Lefke Avrupa Üniversitesi ) Doç. Dr. Necati ÇİFTÇİ ( Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi ) Doç. Dr. Ragif Gasımov ( Azerbaycan Devlet İktisad Üniversitesi ) Doç. Dr. Şaban ESEN ( Bartın Üniversitesi ) Doç. Dr. Seyfi YILDIZ ( Anadolu Ajansı ) Doç. Dr. Zafer ATAR ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. A.Ozan ONAĞ ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Ahmet TEKİN ( Osman Gazi Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Ahmet UTKUSEVEN ( Katip Çelebi Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Akif KÖSE ( Kahramanamaraş Sütçü İmam Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Alparslan UĞUR ( Kırıkkale Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Aynur İNCEKIRIK ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Ayşen USLU ( Beykent Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Ayvaz MORKOÇ ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Cuma ERCAN ( Kilis 7 Aralık Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Deniz ZÜNGÜN ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Dinmukhamed KELESBAYEV (Ahmet Yesevi Üniversitesi, KAZAKİSTAN ) Yrd. Doç. Dr. Emre KOÇ ( Hitit Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Erkan ATALMIŞ ( Kahramanmaraş Şütçü İmam Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Ferhat ARSLAN ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Ferhat BERBER ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Gökhan KALAĞAN ( Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Gülin ÖZTÜRK ( Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Hakkı ÇİFTÇİ ( Çukurova Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Hamza KAHRİMAN ( Adnan Menderes Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Hürriyet BİLGE ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. İbrahim ÇETİN ( Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. İsmail GÖKDENİZ ( Kırıkkale Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Kemal BOSTAN ( Gümüşhane Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Mete Kaan NAMAL ( Akdeniz Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Mustafa KOÇANCI ( Akdeniz Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Muzaffer ÇANDIR ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Rıdvan KESKİN ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Volkan YURDADOĞ ( Çukurova Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Yasemin ERTEK MORKOÇ ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Öğr. Gör. Dr. İrina KAYAN-POKROVSKAYA ( Ukrayna ) iii
Öğr. Gör. Dr. Behruz BEKBABAYİ ( Allameh Tabataba'i Üniversitesi Öğretim Üyesi, İRAN ) Öğr. Gör. Dr. Dr. Nazim CAFEROL ( Unec/AZERBAYCAN ) Öğr. Gör. Dr. İrina KAYAN-POKROVSKAYA (Ukrayna ) Öğr. Gör. Dr. Saeed GHAEMMMAGHAMİ ( Head of Internatıonal Campus of Islamic Azad University, İRAN) Öğr. Gör. Dr. Shurubu KAYHAN ( Araştırmacı - Yazar ) SANAT VE SERGİ DÜZENLEME KURULU Prof. Dr. Hakan ARSLAN ( Düzce Üniversitesi ) Prof. Dr. Recai KARAHAN ( Yüzüncü Yıl Üniversitesi ) Prof. Dr. Tülay TIKANSAK KARADAYI ( Gebze Teknik Üniversitesi ) Doç. Dr. Hasan KIRAN ( Hacettepe Üniversitesi ) Doç. Dr. İzzet YÜKSEK ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Yrd. Doç. Dr. Cengiz GÜRBIYIK ( Manisa Celal Bayar Üniversitesi ) Alexander SAMSONOV ( Rusya- Devlet Sanatçısı-Ressam ) Dr. Aslı TOSUN ( Yüzüncü Yıl Üniversitesi ) Fedor LUDİN ( Rusya ) iv
DESTEKLEYEN KURUMLAR v
BİREYSEL FOTOĞRAF SERGİLERI Sergi Tarihi 3 Kasım 2017 3 Kasım 2017 Arş. Gör. Damla Gül Begüm KEKE Manisa Celal Bayar Üniversitesi Arş. Gör. Yağmur Burcu GÜNBEK Manisa Celal Bayar Üniversitesi Doç. Dr. İzzet YÜKSEK Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğr.Gör. Kenan TOZAK Manisa Celal Bayar Üniversitesi MANİSA ÇEŞMELERİ GELENEKSEL TÜRK SPORLARI 3 Kasım 2017 Yrd. Doç. Dr. Yasemin ERTEK MORKOÇ Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ayvaz MORKOÇ Manisa Celal Bayar Üniversitesi EDEBİYATÇILAR YURDU KARABAĞ: FOTOĞRAFLARLA KARABAĞLI ŞAİR VE YAZARLAR 3 Kasım 2017 Arş. Grv.Dr. Handan GÜLER İPLİKÇİ Manisa Celal Bayar Üniversitesi SİMGELERLE ESKİ TÜRK DEVLETLERİ 4 Kasım 2017 4 Kasım 2017 4 Kasım 2017 Yrd.Doç.Dr. Muhammed ŞEN Ege Üniversitesi Arş. Grv. Dr. Selim DURAMAZ Manisa Celal Bayar Üniversitesi Arş. Grv. Ayhan YATBAZ Manisa Celal Bayar Üniversitesi Doç.Dr. Zafer ATAR Manisa Celal Bayar Üniversitesi TC. BAŞBAKANLIK OSMANLI ARŞİVİNDEN KIRIM HANLARI, EŞLERİ VE HANZADELERİNE VERİLEN HEDİYE, İNAM VE SALNAMELERE İLİŞKİN BELGE ÖRNEKLERİ BANKALARIN KAYNAK BULMA ve MEVDUAT OLUŞTURMA ÇABALARI: TARİHSEL PERSPEKTİFTE BASINA YANSIMALAR FOTOĞRAF ve ARŞİV BELGELERİYLE KERKÜK vi
KONGRE AÇILIŞ KONUŞMALARI Manisa Celal Bayar Üniversitesi Uygulamalı Bilimler Yüksek Okulu Müdür ve TUDSAK Kongre Başkanı Prof. Dr. Ali Rıza GÖKBUNAR açılış konuşması: Çok kıymetli Rektörler, Rektör Yardımcıları, Dekanlar, saygıdeğer katılımcılar ve basın mensupları sizleri saygıyla selamlıyorum. Birincisini düzenlediğimiz Türk Dünyası Stratejik Araştırmalar Kongremizde aramızda bulanan Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Bosna Kosava da üç kıtada at sürmüş kutlu ceddimizin anılarını, ideallerini ve yüksek hedeflerini getiren necip Türk Milleti nin çok değerli bilim insanları hoş geldiniz sefa geldiniz. Ülkemizden Türk Dünyası na gönül vermiş olan bilim insanları, Bir olmaya, iri olmaya ve diri olmaya ve Türk Dünya sının stratejik vizyonunun gelişmesine katkıda bulunmaya hoş geldiniz sefa geldiniz. TİKA ve ülkemizden ve Türk Dünyası ndan birçok üniversite ve sivil toplum kuruluşu tarafından desteklenen, Türk Dünyası nın sosyo-ekonomik meselelerinin tartışılacağı ve Türk Dünyası içinde yer alan iletişim ve kaynaşma süreçlerine katkı sağlamasını amaçladığımız Uluslararası Türk Dünyası Stratejik Araştırmalar Kongresi nin birincisini düzenlemenin mutluluğunu ve onurunu yaşıyoruz. Kongrenin düzenlenmesinde desteklerini esirgemeyen TİKA yetkilerine, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü hocam Prof.Dr. Ahmet Kemal ÇELEBİ ye, Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Yusuf ULCAY a teşekkür ederken, kongre düzenlenme sürecinde emeklerini esirgemeyen ve bize yol gösteren değerli dostum Prof. Dr. Mehmet YÜCE e teşekkür ederim. Kongre nin koordinatörlüğünü üstlenen başta Okutman Kenan Tozak, olmak üzere Arş.Grv. Ayhan YATBAZ ve Arş Grv. Selim Duramaz a teşekkürlerim ederim. Kongreye Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkistan, Kırgızistan, Bosna-Hersek ve Kosova dan tebliğ sunmak ve panel konuşma yapmak üzere aramızda bulunmaktadırlar. Kongre mizin birinci olması rağmen birçok farklı disiplinlerden 150 üzerinde bildiri sunulacaktır. Söz konusu bildiriler, tebliğ sahiplerinin talepleri doğrultusunda uluslararası kitaplarda bölüm olarak yayınlanması sağlanacaktır. Strateji, kelime kökeni Latince yol, çizgi veya yatak anlamına ve askerlerin savaşlar savaş sanatını ve bilgisini belirtmek için kullanılmıştır. Türkçe de strateji sürme, gönderme ve gütme anlamlarında kullanılmaktadır. Uluslararası Türk Dünyası Stratejik Araştırmalar Kongresini düzenlerken temel hedefimiz necip Türk Milleti nin her tüm alanlarda yüceltme ve yükseltmesi için sosyal, ekonomik ve teknik alanlarda stratejilerin gelişmesinde katkıda bulunmaktır. Kongremizin temel stratejisi ise İsmail Gaspıralı nın belirtiği gibi Dilde, Fikirde, İşde Birlik ve stratejisini bu temel üzerinde geliştirmiştir. Stratejisi dünya üzerindeki bütün Türklerin tek vücut hâline gelmelidir. İşte o zaman cep telefonu da Türk Marka otomobil de üretmek sorun olmayacaktır. Kongremizin temel misyon ve stratejisi Dilde, Fikir de ve İşte Birliğin sağlanmasına yönelik çalışmalar yapmaktır. Sözlerime son verirken kongremizde yapılacak tüm çalışmaların necip Türk Milletinin ve tüm insanların fayda sağlayacağını inancı ile hepinizi teşekkür ediyorum. Uludağ Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Mehmet YÜCE e açılış konuşması Sayın Rektörüm, Rektör yardımcılarım, kıymetli hocalarım, meslekdaşlarım hepinizi öncelikle saygıyla selamlıyorum. Kırgızistan daki ekibimiz akşamüzeri gelecekler. Diğer yerlerdeki arkadaşlarımızda yavaş yavaş geliyor. İnşallah yarın eksiksiz bir şekilde kongremize devam edeceğiz. Tabii ki her şey fıtratta bir kanundur. Öncelikle doğar sonra büyür sonra gelişir sonra tekamüle erer. Ben biter demiyorum tekamüle erer. Çünkü hayatta hiçbir şey yokluk yok. Yaradan birşeyi var ettiyse o vardır. Şekil değiştirir ama vardır. Tıpkı Türk alemindeki Türkiyedeki ruh gibi. Her zaman vardır, var olacak ve ebediyete kadar da var olacaktır ve bu hususta bu kongrenin oluşumu konusunda Azerbaycan daki Bakü devlet üniversitesiyle daha önce görüştük. Sonra çok değerli kardeşim Ali Rıza hocamla görüştüm. Bu işin en büyük yükünü kendisi omuzladı, kendisi ve ekibi. Onun için kendisine huzurunuzda çok teşekkür ediyorum. Çok yoruldular çok didindiler ve tabi ki fikirleriniz bizlere yol gösterecektir. Bundan sonra.. değerli.. hocam çok yardımcı oldular, yardım ettiler. Balkanlardaki kalemiz. Allah razı olsun. Türkçe eğitim yapan tek üniversite balkanlarda. Bu duydum ve gerçekten ağladım arkadaşlar. Yani bir balkanlarda evladı fatihan bir zat kalkıyor bütün zorlukları bir kenara bırakarak Türkçe eğitim yapan bir üniversite kuruyor. Bundan daha büyük bir mutluluk yoktur. Onun için birbirimize biraz önce Ali Rıza hocanın da söylediği gibi gaspıralı İsmail bu hedefi çizmiş aslında. Dilde, fikirde, işte birlik. Biz vii
daha dilde birliği sağlayamadık. Yani biraz kendimizi eleştirmemiz lazım. Tabi ki bu ümitsizlik demek değildir. Dilde maalesef daha bir noktaya gelemedik. Geçen hafta bizde Uludağ Üniversitesinde bir kongre olmuştu, uluslararası soysal bilimler kongresi. O kongrede bir cümle sarf ettim. Dedim ki Uygur Türklerinin bu kadar DEAŞ a katılmaları bir tesadüfi değil. Bu bir planın neticesidir. Bu planın içerisinde çin istihbaratı olabilir, böyle bir karartma oluşmuştur. Dün çin büyükelçiliğinden faks aldım. Siz yanlış biliyosunuz. Gelin sizi bilgilendirelim veya biz gelip sizi bilgilendirelim. Bak büyük devlet böyle oluyor. Dolayısıyla her yerde eli kolu olan bir devlet olmadığımız sürece ne strateji çizebiliriz ne dünyaya yön verebiliriz ne küresel güç olabiliriz. O nedenle öncelikle gerçekten altyapımızı atalarımıza eden bu alt yapımıza sahip çıkmamız lazım. Güçlü bir devlet geleneğimiz vardır. Amerika da genellikle Osmanlı devletinden almıştır. Biz mirasımıza sahip çıkmak zorundayız. Sahip çıkmak için önce bilmemiz gerekiyor. Çok kıymetli arkadaşlar değerli arkadaşlar yarın bazı konular tabi ki tartışılacak. Ancak kısa bir, Biliyorum yorgunsunuz ama biraz zamanınızı alacam kısaca bir Türk dünyası hakkında böyle bir göz atmamızı rica edicem. Biliyosunuz Türk dünyası kavramı bile yeni yeni kullanılmaya başladı. Rahmetli Turan hoca bu kavramı ortaya attığı zaman birçok kişi onu Turancılıkla suçladı. Türki Cumhuriyetleri dedik. Türki cumhuriyetleri kavramları yanlıştır. Türki demek Türkleşmiş demektir. Bu adamlar Türkleşmemişler ki. Bu adamların özü Türk. Ondan sonra bu Türk dünyası diyince hangi coğrafyayı.. ile kafamızda netleştiremedik. İşte Adriyatik denizinden çin seddine kadar dedik ama sınırı ne? kim? Nerde? Ne yapıyor? Kim? Nerede? Hangi şartlarda iş yapıyor? Bunlarla ilgili maalesef çok alan bilgisine sahip değildik. Türk dünyası aynı şu Türk okulunda bir şiir vardı. Orda bir köy var uzakta o köy bizim köyümüzdür. Gitmesekte gelmesekte o köy bizim köyümüzdür. Biz o fıkra gibi şiir gibi gitmediğimiz gelmediğimiz bir Türk dünyamız vardı. Tanıdığımız bir Türk dünyamız vardı. Çok şükür yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz. Yavaş yavaş uzmanlarımız tanımaya başlıyor. Ama 1990 lı yıllarda Rusya dağıldıktan sonra Türkiye ninde büyük bir jeopolitik bir alan bir coğrafya ortaya çıktığı zaman biz hazırlıksız yakalandık. Bizim bir stratejimiz yoktu. Bizim bir planımız yoktu. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Fakat bu cumhuriyetler bizim yardım etmemizi bekliyordu yol göstermemizi bekliyordu ama hazır değildik. Yanlış bir şekilde bu cumhuriyetlere gittik. Ya Avrupalı temsilcisi ya Amerikalı temsilcisi olarak ya da abi olarak gitmeye çalıştık. Türk cumhuriyetleri abi istemiyordu. Kardeş istiyordu. Yoldaş istiyordu. Bu cumhuriyetteki insanları tanımıyorduk. Hala çok iyi tanıdığımızı ben varsayamam. Biz kafamızdaki Türk dünyasını canlandırmaya çalışıyorduk. Türk dünyası kafamızdaki Türk dünyası değildi. Her dünyanın ayrı bir gerçeği vardır. Kırgızistan ın ayrı bir gerçeği var. Kazakistan ın ayrı bir gerçeği var. Özbekistan ın ayrı bir gerçeği var. Türkmenistan ın ayrı bir gerçeği var. Azerbaycan ın ayrı bir gerçeği var. Balkanların çok ayrı bir gerçeği var. Bu gerçekleri sahada gitmemiz gerekiyor. Bunu bilmemiz içinde sahada kardeşlerimizle işbirliği içinde yapmamız gerekiyor. Onlarla hemhal olmamız gerekiyor. Onları anlamamız gerekiyor. Onların hangi şartlarda buraya geldiklerini bilmemiz gerekiyor. Güçlü ve zayıf yönlerimizi bilmemiz gerekiyor. Hedefe bakınca birşey olmuyor. Uygulamaya geçmemiz gerekiyor. Sahada birbirimizi tanımamız lazım. Kazak kardeşlerimizi tanımamız lazım. Onlarında bizi tanıması azım. Özbek kardeşlerimizi tanımamız lazım. Onlarında bizi tanıması azım. Ve en önemli şey güven duygusunu telkin etmemiz lazım. Birbirimize güvenmemiz lazım. Önemli olan birbirimize ulaşacak yolları açmamızdır. O yolları açtığımız zaman o yolda fersah fersah yol alırız. O yolları açmadığımız zaman sınır komşularımızla ilgili bir adım öteye gidemeyiz. Çünkü dünyada o kadar kurallar var ki. O kadar bize handikaplar hendekler kurmuşlar ki. Çok kıymetli hocalarım, hayallerimiz büyük olmalı, hedeflerimiz büyük olmalı. Hedeflerimiz büyük ki biz buraya gelmişiz. Umarım bu büyük hedefe varmak için atılan bu adım yarın büyük sahalarda Türk dünyasının kalbinde konuşulur olur. İşte bir otel salonunda üç beş kişi bir araya gelmişlerdi, Türk dünyasını konuşmuşlardı, her ne kadar o günkü şartlarda birşey yoksa, bugün koskocaman bir Türk alemi var derler ve bunu diyeceklerine de inanıyorum. Bizde mezarımızda da olsa bunları seyreder onları alkışlarız. Bu çerçevede hepinize tekrar saygılarımı sunuyorum. Hoş geldiniz. Sefa geldiniz. Kusurumuz varsa affınıza sığınıyorum. Saygılarımı sunuyorum. Azerbaycan Cumhuriyeti, Devlet Başkanlığı na Bağlı Devlet İdarecilik Akademisi Rektör Yardımcısı ve Kongre Onursal Başkanı Prof.Dr. Alikram ABDULLAYEV açılış konuşması: En çok ağırlığı olan bölgelerden biri de Azerbaycan dır. Topraklarımızın yüzde 20 si düşman ayakları altındadır. Mukaddes yerlerimiz Düşman ayakları altındadır. Onları dağıtıyorlar ama bununla beraber azimimiz var ağlamıyoruz. 1, 3, 5 yıl sonra göreceksiniz ki Avrupa Türk dünyası ülkelerinin fikrine ne kadar muhtaç olacak. Global düşünmeliyiz milli düşünme yok. Global düşünce Milli faaliyet. viii
Ben isterdim ki biz bugün toplandığımız teşkilatın gelecekte esas görüşünü bu olsun global düşünce milli faaliyet. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Uluslararası Vizyon Üniversitesi Rektörü ve Kongre Onursal Başkanı Prof.Dr Fadıl HOCA açılış konuşması: Sayın Rektörüm Değerli Rektör Yardımcılarım, Sayın Dekanlarım, Çok Değerli Akademisyenler Evladı Fatihan diyarından, Balkanlardan, Makedonya dan, Ali Rıza efendinin doğum yerinden, Mustafa Kemalin baba yadigarından selam getirdim. Makedonya da Gostivar şehrinde, Türkler in en yoğun yaşadığı bölgede 2014 yılında kurulmuş olan Uluslararası Vizyon Yönetimi adına, tüm çalışanları adına stratejik kongreyi düzenleyen ve siz katılımcılara herkese saygı ve selamlarımı iletmemi özellikle istediler. Bende bu emaneti yerine getirmiş olayım. Türk dünyası uluslararası stratejik kongresinin ilk adımlarını atmış bulunmaktayız değerli hocalarımızın sayesinde. Bu vesileyle bu kongrede bugün burada bulunmaktan dolayı son derece mutlu olduğumu ifade etmek istiyorum. En büyük iş bin kilometrelik adımlar bile ilk adımlarla başladığına göre biz bugün ilk adımlarla binlerce km adımı atmış bulunmaktayız. İnşallah hayırlı ve uğurlu olur. Bereketli de olur inşallah. Stratejiden bahsederken az önce değerli hocamız Mehmet hocamız Uygurlardan Çin seddinden Adriyatik denizine kadar bir tabir vardı ya daha önceleri. İşte o Çin seddinden tabiri Uygurların tabiri, onları kapsamaktadır. Adriyatik denizine kadar da bizi kapsamaktadır. Baklanlarda yaşayan bizi Rumeli Türklerini kapsamaktadır. Biz de Rumeli Türkleri olarak, balkanlarda yaşayan Rumeli Türkleri olarak Osmanlının balkanlardan çekilişinden tam 100. Yıl dönümünde uluslararası çapta ve akademik seviyede Türkiye Türkçesi ile eğitim yapma hakkına sahip olacak bir üniversite kurmaya muvaffak olduk. Bizim için hem Makedonya daha doğrusu hem balkan Türkleri için son derece önemli bir proje idi. Çünkü balkanlarda malumunuz üzerine Türkiye Türkçesi üzerine eğitim verme hakkına sahip olmak kolay bir iş değil idi. Hele hele balkanları bilenler açısından. Çünkü balkanlar diller ve dinler çorbası olarak bilinen bir yerdir. Çok değişik menfaatlerin çatıştığı bir yerdir. Ama ona rağmen biz bu işi yapmaya coştuk gayret ettik ve kardeşlerimizin sayesinde Rumeli Türklerinin bizzat destekleri ve gayretleri sayesinde 2014 yılında bu kuruluşumuza bu müessesemize sahip olmaya muvaffak olduk. Bu müessesenin stratejik önemi nedir? malumunuz üzere balkanlarda Romanya da Türklerin ve tatarların beraber yaşadığını azınlık olarak yaşadığını biliyoruz. Romanya nın da aynı zamanda Avrupa birliği ülkesi olduğunu biliyoruz. Ancak Türkiye Türkçesi ile eğitim verecek üniversitenin Romanya da açılmasını göremiyoruz. Uzun vadede de göremiyecez. Keza Bulgaristan da çok büyük sayıda Türklerin yaşadığını biliyoruz. Kimilerine göre 800.000 kimilerine göre 1.000.000 civarında yaşıyorlar. Bu kadar kabarık sayıda yaşamalarına rağmen Bulgaristan da Türkiye Türkçesi üzerine eğitim verebilecek bir üniversiteyi düşünmek çok zor belki de hayal etmek bile imkansızdır. Keza Yunanistan da da batı Trakyada da Türk azınlıkların yaşadığını biliyoruz. Hele hele Yunanistan da Türkiye Türkçesi üzerine eğitim verecek olan bir üniversiteyi düşünmek hayalperestliktir. Halbuki hem Romanya hem Yunanistan hem de. Bulgaristan bu üçüde Avrupa birliği ülkeleridir. Avrupa birliği ülkeleri olmalarına rağmen böyle bir üniversite açmak neredeyse imkansızdır. Ancak Makedonya da, balkanların kalbi olan bir ülkede böyle bir imkan doğdu ve bu imkan istifade ederek yararlanarak bu projeyi Makedonya da gerçekleştirmiş olduk. Bu vesileyle sırası gelmişken Makedonya cumhuriyeti devletine de teşekkürlerimizi ifade etmek istiyorum. Çünkü Makedonya Cumhuriyeti devleti bakanlar kurulunun oy birliği kararı ile Ekim 2014 yılında böyle bir üniversitenin kurulma imkanı tanımış oldu. Dolayısıyla Makedonya böyle bir üniversitenin kurulması Makedonya da mümkün olabilir idive bu pojeyi hayata geçirmiş olduk. 21 Aralık 2014 tarihinde resmen üniversite kurulmuş oldu. 21 Aralık Makedonya Türkleri için çok önemli bir tarihtir. Çünkü 21 Aralık 1945 tarihinde o dönemin ulusal ve sosyal federal cumhuriyetinde Türkçe eğitim başlamış oldu. 1918 yılında yani Osmanlının balkanlardan çekilişi 1918-1945 yılları arasında Türkçe eğitim tamamen ortadan kaldırılmış iken 1945 yılında 21 aralıkta Türkçe eğitim yeniden başladı. Ve şu anda Makedonya da Türkçe eğitimin ilk öğretimdeki Türkçe öğretiminin 70. Yıl törenine dönemine bulunmaktayız. Bu vesileyle hem lise ve dengi okullarımızda Türkçe eğitim alıyoruz bunu da bir üniversiteyle taçlandırmak istedik ve 2014 yılında 21 Aralık ta sahip olduk. 2014-2015 okuma yılımız itibariyle ilk öğrencilerimizi kabul etmiş bulunmaktayız. Öğrencilerimiz Makedonya nın yanı sıra balkanlardan Kosova dan Bosna dan ve yeni yeni Azerbaycan dan da öğrenci almaya başladık. Dolayısıyla Balkanlar da kendi imkanlarımızlar balkan türkünün Rumeli türkünün kendi imkanlarıyla bir şeyler yapabileceğini göstermiş olduk. Yani bir nevi bir stratejinin ilk adımlarını atmış olduk. Bu stratejinin daha da büyüyebilmesi için gelişebilmesi için ve tüm balkanlara yayılabilmesi için haliyle tüm Türk dünyasından bu günden itibaren kongrenin de yardımlarını esirgememesini önemle istirham ederiz. Dolayısıyla biz bir yerlerden bu stratejinin ilk ix
adımlarını atmış bulunmaktayız. Ancak daha büyük adımlar atabilmemiz için bugün yarın birkaç gün burda stratejik araştırmalar kongresinde bu konuları fikir paylaşımı da bulunabiliriz değerli görüşlerinizi alabiliriz inşallah hepimize tüm Türk ve İslam dünyasına bu kongrenin hayırlara vesile olması ümidiyle bir daha hepinize teşekkür eder hepinize Allaha emanet olun diyorum sağ olun. x
1. GÜN 02.11.2017 PERŞEMBE SAAT: 16.30 AÇILIŞ OTURUMLARI Tarih 02.11.2017 Saat 16.30 SALON BALLROOM Moderator Prof.Dr. Mehmet YÜCE Prof.Dr. A. Burçin YERELİ Hacettepe Üniversitesi Prof.Dr. İsmail YAKIT Akdeniz Üniversitesi Prof. Dr. Mehebbet MAMMADOVA Dr. Fidan MAMMADOVA Dr. Rüfat BABAYEV Mimarlık ve İnşaat Üniversitesi/AZERBAYCAN Doç.Dr. Gulzhamal ZHORAYEVA Ahmet Yesevi Üniversitesi/KAZAKİSTAN 1. Oturum Davetli Konuşmacılar Türk Dünyasında Teknolojik İşbirliğinin Önemi ve Teknoparklar ÖMRÜNÜ TÜRK DÜNYASI NA VAKF EDENLER: GASPRALI İSMAİL VE TURAN YAZGAN AZERBAYCAN İQTİSADİYYATININ MUASİR İNKİŞAF STRATEGİYASI KAZAKİSTAN-2050 YENİ BİR SİYASİ YÖN ve TARİHSEL ÖNEMİ 1
ÖMRÜNÜ TÜRK DÜNYASINA VAKFEDENLER: GASPIRALI İSMAİL VE TURAN YAZGAN Prof. Dr. İsmail YAKIT Akdeniz Üniversitesi E. Öğretim Üyesi Antalya/TÜRKİYE ÖZET Gaspıralı İsmail, 1851 de Kırım da doğmuş, yayımcılık yapan bir eğitim ve siyaset adamıdır. Sovyet Rusya da yaşayan Müslüman Türk topluluklarının eğitim kültür reformuna çalışan ve modernleşmeleri için çaba sarf eden bir entelektüeldir. Bu düşüncelerinin Türk ve İslam dünyası için de uygulanmasına çalışmıştır. Turancılık olarak bilinen ideolojinin mimarlarındandır. Ancak o, başkalarının anlamak istediği gibi, Türk dünyasını tek devlet ve tek bayrak altında toplama gibi bir düşünceye kapılmamıştır. Bu zaten fiilen hiçbir zaman mümkün değildir. Onun çağrısı Türk dünyasının birlik ve dayanışma çağrısıdır. Bu çağrı: Dilde, fikirde ve işte birlik çağrısıdır. Ona göre, Türk toplulukları kendi aralarında siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkileri güçlendirip, dilde, fikirde ve işte birliği gerçekleştirmelidir. Bu birlik, önce alfabe ve dilde birlik şeklinde olmalıdır. Gaspıralı modernleşmenin Avrupalılaşmada olduğunu da görmüştür. Modernleşmenin tek yolu da eğitimden geçmektedir. Gaspıralı düşüncelerini 1883 te kurduğu ve vefat ettiği 1914 yılına kadar yayınını sürdürdüğü Tercüman adlı gazetesiyle yaymıştır. Konuyla ilgili birçok kitap ve dergi de yayınlamıştır. Turan Yazgan ise 1938 de Isparta nın Eğirdir ilçesinde doğmuş ve İstanbul Üniversitesi nde iktisat profesörlüğünden emekli olmuştur bir bilim adamıdır. Günümüz Türkiyesi nin en önemli Türkçülerinden biridir. 1980 yılında kurduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı yla, Gaspıralı İsmail in dilde, fikirde ve işte birlik idealini gerçekleştirmek için Türk dünyası için pek çok hizmetler gerçekleştirmiştir. Özelikle, kitap, dergi gibi bilimsel yayınlar, kongreler, çocuk ve gençlik şölenleri, Türk toplulukları içinde açtığı birçok okul gibi daha birçok faaliyetlerde bulunmuştur. Vefat ettiği 2012 yılından sonra vakıf faaliyetlerine devam etmektedir. Her iki düşünürün ortak ve benzer yönleri bu çalışmamızda ayrıca ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Gaspıralı İsmail, Kırım, Türk dünyası, tercüman, Turan Yazgan, vakıf 2
«ҚАЗАҚСТАН-2050» СТРАТЕГИЯСЫНЫҢ ЖАҢА САЯСИ БАҒЫТТАРЫ ЖӘНЕ ТАРИХИ МАҢЫЗЫ Гүлжамал Жораева тарих ғылымдарының кандидаты, доцент Қожа Ахмет Ясауи атындағы Халықаралық қазақ-түрік университеті, Түркістан / Қазақстан Бұл мақалада ҚР Президенті Н.Ә.Назарбаев «Қазақстан-2050» стратегиясы: қалыптасқан мемлекеттің жаңа саяси бағыттарын» және көршілеріміз - Ресей, Қытай, Орталық Азия елдері мен, сондай-ақ АҚШ-пен, Еуроодақпен, Азия елдерімен серіктестікті дамыту мәселелері зерттеледі. Стратегияның басты мақсаты және тарихи маңызы - 2050 жылға қарай әлемнің ең дамыған 30 елінің қатарында болу. Мемлекеттің саяси, экономикалық, мәдени дамуының жолдарын белгілей отырып, Жолдауда ұлттың рухани жаңғыруына баса көңіл бөлінгені. Кілт сөздер: Тәуелсіздік, стратегия, саяси бағыт, жаңғыру. «KAZAKİSTAN-2050» YENİ BİR SİYASİ YÖN VE TARİHSEL ÖNEMİ Gulzhamal Zhorayeva Doç. Dr. Ahmet Yesevi Üniversitesi, Türkistan / KAZAKİSTAN ÖZET Bu makalede Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev in «Kazakistan-2050» Stratejisi: gelişmiş devletin yeni siyasi yönleri» ve komşu Rusya, Çin, Asya onun içinde Orta Asya, Avrupa Birliği ve de ABD ile stratejik ortaklığı pekiştirme meseleleri araştırılacaktır. Stratejinin amacı ve tarihsel önemi 2050 ye doğru dünyanın gelişmiş 30 devletinin arasında bulunmaktır. Devletin siyasi, ekonomik ve kültürel gelişmesinin ana yolları ile yönlerini belirleyerek Stratejideki manevi yenilenmeye yönelmektir. Anahtar kelimeler: Gelişme, Strateji, Siyasi Yön, Yenilenme. Тәуелсіздігіміздің жиырма бес жылын артта қалдырған егеменді еліміз бүгінде жаңа экономикалық өрлеу жолында. 2012 жылдың 14 желтоқсанында Қазақстан Республикасының Президенті-Елбасы Н.Ә. Назарбаев «Қазақстан-2050» Стратегиясы қалыптасқан мемлекеттің жаңа саяси бағыты» атты Жолдауын Қазақстан халқына арнады. Өзінің Жолдауында Елбасы өткен 20 жыл бойынша республика дамуының негізгі нәтижелерін талдады, қазіргі заманның басты үрдістері мен түйіндерін белгілеп, «Қазақстан- 2030» Стратегиясындағы көптеген тапсырмалар сәтті орындалды, енді елдің алдында жаңа тапсырма орын алып тұр - ол,«қазақстан-2050» СтратегиясыныңҚазақстан ХХІ ғасырдың ортасына қарай әлемнің ең дамыған 30 елінің қатарына кіруі» [1] - деп біздің басты мақсаттарымызды белгілеп берді. Сонымен қатар, жаңа саяси бағыттың табысты басталуын қамтамасыз ететін 2013 жылғы бірінші кезектегі міндеттер қойылды. Ең бастысы егеменді ел болып, етек-жеңімізді жинадық, әл-әуқатымыз жақсарды. Әлем елдері мойындаған мемлекетке айналдық, халықтар достығы мен саяси тұрақтылығы берік ел атандық. Ендігі жол-өсу жолы, алдымызға айқын мақсаттар қойып, болашаққа сеніммен қарау, экономикасы дамыған, жаһандану кезеңінде кез-келген қауіп-қатерге төтеп бере алатын, алапауыт мемлекеттердің қатарына ену. Бұрынғы совет кеңістігіндегі стратегиялық жоспардың бірінші тәжірибесі мен қазақстандық қоғамның өміріндегі межелік оқиғасы ретінде «Қазақстан 2030» Стратегиясы болды, ол бүгінгі таңда заманауи даму үлгілерін Қазақстан жолының өзгешелігінің терең түсінігімен байланыстырған интеллектуалдық өнімнің үлгісі болды [2]. «Қазақстан-2050» Жаңа Стратегиясы ол бір жағынан «Қазақстан-2030» Стратегиясы шеңберінде өткізілген реформалар курстарының жалғасуы болып табылса, екінші жағынан бәсекелестіктің жаңа межелеріне арналған Қазақстан дамуының басты бағыттары анықталған дербес құжат болып табылады. Бұл құжатта ҚР Президенті Н.Ә. Назарбаев Қазақстанды экономикалық, саясаттық және әлеуметтік дамудың жаңа деңгейіне әкелетін жеті стратегиялық басымдылықты анықтады. «Қазақстан-2050» Стратегиясын жүзеге асырудағы көрсетілген барлық тапсырмаларды Елбасы рухани саланың жандандыру қажеттілігімен нығайтады. 25 жыл бойғы егеменді 3
дамудағы Қазақстандық жол тәжірибесі негізінде барлық қазақстандықтарды біріктіретін және ел болашағаның негізін қалайтын басты құндылықтар құрылды. Ең алдымен, Мемлекет басшысы еліміздің даму мақсатын анықтауда ұлттық бірдейлік негізін «Мәңгілік Ел» атты кең мағыналы түсінік түрінде (беделді, ұлы Қазақстан және оның халқы) енгізеді. Еліміздің Бірінші Президенті Н.Ә. Назарбаевтың пікірі бойынша Мәңгілік Елдің басты мемлекетті қалыптастыратын құндылықтар ретінде Қазақстанның тәуелсіздігі мен Астана, ұлттық бірлік, қоғамымыздағы бейбітшілік пен келісім, зайырлы қоғам мен биік руханият, индустрияландыру мен инновация негізіндегі экономикалық өсім, Жалпыға Ортақ Еңбек Қоғамы, тарих, мәдениет және тіл тұтастығы, дүниежүзілік және аймақтық мәселелерді шешуде еліміздің жаһандық қатысуы мен ұлттық қауіпсіздігі болып табылады [3]. Осы құндылықтардың арқасында жаңа Қазақстанның халқы ылғи да жеңіп, ұлы жетістіктерді көбейте отырып,елін нығайта түсті. Бұл құндылықтар Қазақстанның халқын біріктірген және жаңа жетістіктерге ынталандыратын Жаңа Қазақстандық Патриотизмнің идеялық негізінен құралады Қазақ елінің 2050 жылға дейін даму бағыттары айқындалған Жолдаудың тарихи маңызы өте зор. Бұл мемлекет өмірінің, қоғам мен экономиканың барлық тараптарын одан әрі жаңғыртудың ауқымды бағдарламасы болып табылады. Жолдауда Елбасы: «Біздің басты жетістігіміз тәуелсіз Қазақстанды құрғанымыз» деп атап көрсетті. Осы ретте тарих өлшемімен салыстырғанда қас-қағымдай уақыт тәуелсіздіктің жиырма бір жылында еліміз қол жеткізген, Жолдауда атап айтылған табыстарға қысқаша тоқтала кеткен жөн: «Біз шекарамызды заңдық тұрғыдан ресімдедік. Елдің жаңа елордасы Астананы салдық. Біз «Алдымен экономика cодан соң саясат» деген айқын формуламен ілгерілеп келеміз. Этникалық, мәдени және діни әралуандыққа қарамастан, елімізде бейбітшілік пен саяси тұрақтылықты сақтадық. Қазақстан жаһандық конфессияаралық үнқатысу орталығына айналды. Тәуелсіз Мемлекеттер Достастығында бірінші болып жеке меншікке, еркін бәсекелестікке және ашықтық принциптеріне негізделген нарықтық экономиканың заманауи үлгісін жасадық. Біз елімізге 160 млрд доллардан астам шетел инвестициясын тарттық. Стратегия 2030 қабылданғаннан бері 15 жыл ішінде мемлекетіміз әлемдегі ең серпінді дамушы елдер бестігіне енді. Нәтижесінде, 2012 жылдың қорытындысы бойынша ІЖӨ-нің көлемі жағынан біз әлемнің 50 ірі экономикасының қатарына кірдік. 15 жыл ішінде қазақстандықтардың табысы 16 есе өсті. Табысы күнкөріс деңгейінен төмен азаматтардың саны 7 есе азайды, жұмыссыздар саны екі есе қысқарды» [4]. Осы жылдарда Қазақстанда: «Білім алуға тең мүмкіндіктер жасалуда. Соңғы 15 жылда білім алуға жұмсалатын қаржы 9,5 есе өсті. Соңғы бес жылда ана өлімі шамамен 3 есе азайды, бала туу көрсеткіші бір жарым есе өсті. Біздің адам капиталын дамытудағы ұзақмерзімді салымдар саясатымыздың арқасында қазіргі талантты жас ұрпақты өсірдік». Әлемдік саясатта біздің еліміз талассыз халықаралық беделге ие жауапты да сенімді серіктес. Соңғы 2-3 жылда Қазақстан Республикасы Еуропадағы қауіпсіздік пен ынтымақтастық ұйымына, Ислам ынтымақтастығы ұйымына және ұжымдық қауіпсіздік ұйымына төрағалық етті. Астана экономикалық форумында біз диалогтың жаңа форматын G-global-ды[5] ұсындық. Әлемде алғашқы болып Семей ядролық полигонын жауып және атом қаруынан бас тарта отырып, біз қауіпсіздігімізге берік халықаралық кепілдік алдық. Орталық Азияда ядролық қарусыз аймақ құруда негізгі рөл атқарып және жер шарының басқа да аймақтарында, әсіресе, Таяу Шығыста осындай аймақтар құруға белсенді қолдау көрсетеміз. Қазір біз ядролық қатерді таратпау жөнінде одан әрі табанды шешімдер қабылдау қажеттілігі туралы батыл айтамыз. Осындай жауапты саясатының арқасында Қазақстан ядролық қаруды таратпау режімінің көшбасшысы, басқа мемлекеттер үшін үлгі болып танылды». Мемлекет басшысы Жолдауда осыдан дәл 15 жыл бұрын қабылданған Қазақстанның 2030 жылға дейінгі даму стратегиясының мерзімінен бұрын орындалғандығын атап өтті. Оның басты қорытындылары: «Болашақта кез келген аумақтық даулардың туындау қаупі қазір сейілген. Біз ұрпақтарымызға көршілермен даулы аумақтар қалдырған жоқпыз. Адамның, қоғам мен мемлекеттің қауіпсіздігін қамтамасыз ететін күшті, заманауи, қорғанысқа қабілетті әскерді, пәрменді құқық қорғау жүйесі құрылды[6]. Елімізде көппартиялы Парламент, парламенттік көпшілік қолдаған Үкімет бар. Азаматтық қоғам дамуда, тәуелсіз БАҚ жұмыс істеуде. Түрлі бағыттағы 18 мыңнан астам үкіметтік емес ұйымдар жұмыс істейді. 2,5 мыңдай БАҚ бар, оның 90%-ы-жеке иелікте. 4
Қазақстан бүгінде мәдениетаралық және конфессияаралық үнқатысудың халықаралық орталығына айналды. Қазақстан мемлекетінде Әлемдік және дәстүрлі діндердің алғашқы төрт съездері өтті. Нәтижесінде, 15 жыл ішінде ұлттық экономиканың көлемі 1997 жылғы 1,7 триллион теңгеден 2011 жылы 28 триллион теңгеге өсті. 1999 жылдан бастап Қазақстанның ІЖӨ-нің жыл сайынғы өсуі 7,6%-ды құрап, алдыңғы қатарлы елдерді басып озды. Жан басына шаққанда ІЖӨ 1998 жылғы 1500 доллардан 2012 жылы 12 мың долларға жетіп, 7 еседен астам өсті. Сыртқы сауданың 12 есеөсуіне, ал өнеркәсіп өнімін өндіру көлемінің 20 есе өсуіне қол жеткіздік. Осы жылдар ішінде мұнайөндіру 3 есе, табиғи газ өндіру 5 есе ұлғайды. Шикізат ресурстарынан түскен кірісті Ұлттық қорғажібердік». Сонымен қатар республикада «үдемелі индустрияландыру» [7] бағдарламасы аясында 2010 жылдан бастап жалпы құны 1 797 млрд. теңге болатын 397 инвестициялық жоба іске асырылды, 44 мыңнанастам жұмыс орны ашылды. Орташа айлық жалақы 9,3 есе өсті. Зейнетақы төлемдерінің орташа мөлшері 10 есе ұлғайды.халықтың нақтылы ақшалай кірістері 16 есе өсті. Егер 1999 жылы денсаулық сақтау саласын қаржыландыру 46 млрд теңгені құраса, 2011 жылы 631 млрд теңге болды. Дәрі-дәрмекпен тегін және жеңілдікті қамтамасыз ету енгізілді. Соңғы 15 жылда халықтың саны 14 млн-нан 17 млн адамға дейін өсті.өмір сүру ұзақтығы 70 жасқа дейін ұлғайды. «Балапан» бағдарламасын іске асыру балаларды мектепке дейінгі білім берумен 65,4%- ға дейін қамтуға мүмкіндік берді. Міндетті мектепалды даярлық енгізілді, ол мектеп жасына дейінгі балалардың 94,7%-ын қамтыды. 1997 жылдан бері республика бойынша 942 мектеп, сонымен қатар, 758 аурухана және өзге де денсаулық сақтау нысандары салынды. Соңғы 12 жылда жоғары білім алуға берілетін гранттар саны 182%-ға ұлғайды. 1993 жылы «Болашақ» атты бірегей бағдарлама қабылданды, соның арқасында 8 мың. талантты жас әлемнің таңдаулы университеттерінде озық білім алды. Астанада халықаралық стандарттар бойынша жұмыс істейтін заманауи ғылыми-зерттеу университеті құрылды. Электронды үкімет азаматтардың мемлекетпен өзара іс-қимылын едәуір жеңілдетті. Мемлекеттік басқаруда өзіндік тұрғыда төңкеріс жасауға қол жеткізілді, оны халыққа мемлекеттік қызметтерді көрсету сапасын арттыруға қайта бағдарланды»[8]. Осылайша 2030 стратегиясында белгіленген негізгі міндеттер орындалды, қалғандары орындалу үстінде. Сондықтан Елбасы Жолдауында негізделген еліміз дамуының жаңа стратегиясы «Қазақстан 2030-дың» үйлесімді жалғасы болып табылады. «Қазақстан-2050» стратегиясы бұл тым құбылмалы тарихи жағдайдағы жаңа Қазақстан үшін жаңа саяси бағыт. Қазақстан 2050 жылға қарай әлемнің ең дамыған отыз елінің қатарында болуға тиіс. Президент бұл биікті бағындыру жолындағы бірінші дәрежедегі маңызды мақсатміндеттерді айқындады: -Мемлекеттілікті одан әрі дамыту және нығайту. -Экономикалық саясаттың жаңа қағидаттарына көшу. -Ұлттық экономиканың жетекші күші кәсіпкерлікке жан-жақты қолдау көрсету. -Жаңа әлеуметтік үлгіні қалыптастыру. - Білім беру мен денсаулық сақтаудың қазіргі заманғы және тиімді жүйесін құру. -Мемлекеттік аппараттың жауапкершілігін, тиімділігі мен функционалдығын арттыру. -Халықаралық және қорғаныс саясатының жаңа сын-қатерлеріне парапар саясат құру. Осынау өршіл мақсат-міндеттерді іс жүзіне асыру қай салада болсын қарбалас жұмыстарды талап ететіні даусыз. Оның ішінде білім беру саласының алдында тұрған міндет аса жауапты екені даусыз. Өз дамуының құбылмалы әлемдегі жаңа кезеңіне қадам басқан еліміздің қатаң бәсекелестікте жаһандық экономикалық тайталасқа дайын болуы осы міндеттерді іске асыратын мамандардың біліктілігіне байланысты. Сондықтан, Қазақстан дамуының жаңа стратегиясы жоғары мектептің алдына қоятын міндет аса жауапты: «Кәсіби-техникалық және жоғары білім ең бірінші кезекте ұлттық экономиканың мамандарға деген қазіргі және келешектегі сұранысын барынша өтеуге бағдар ұстауы керек. Көп жағынан бұл халықты еңбекпен қамту мәселесін шешіп береді»[9]. Жолдауда атап көрсетілген инновациялық зерттеулерді дамытудың жаңа саясатына сәйкес, техникалық оқу орны ретінде университет алдында тұрған міндеттер ауқымды. Бұл бағыттағы міндеттерді жүзеге асыру қазіргі күнде қолға алынған университеттің ғылымиинновациялық және технологиялық кешенін құрудан басталады. Кешен аясында қолданбалы 5
және академиялық ғылым мен бизнес қауымдастық бірлескен зерттеулер жүргізеді, техника мен технологияның басым бағыттары бойынша тәжірибелік үлгілер жасалады. Мұнай-газ, таукенметаллургия, машинажасау салаларында жоғары технологиялы өндірісті құру жөніндегі сызба және технологиялық жұмыстарды атқаруға тиіс ғылыми-шығармашылық ұжымдар құрылады. Университет ғалымдарының халықаралық, оның ішінде Астанада өткен EXPO-2017 халықаралық көрмесіне дайындық аясындағы ғылыми-зерттеу жобаларына белсенді қатысуына мүмкіндік туды[10]. Елбасы Жолдауында біздің көпұлтты және көпконфессиялы қоғамымыз табысының негізі жаңа қазақстандық патриотизм екендігі айтылды. Бұл ретте университет ұжымы алдында тұрған мақсат қарапайым және түсінікті:біз қоғамдық келісімді сақтауға және нығайтуға тиіспіз. Сондықтан университет оқытушы-профессорлық құрамының қызметі ең алдымен жастарымыздың бойында елге және оның игіліктеріне деген мақтаныш сезімін ұялататын жаңа қазақстандық патриотизмді тәрбиелеуге, жалпыұлттық құндылықтарды нығайтуға, этностық немесе басқа да белгілер бойынша кемсітуге жол бермеуге бағытталады. Соңғы уақытта халқымыз үшін дәстүрлі емес діни және жалған діни ағымдар мәселесі өткір тұрғаны белгілі. Бізде сенім бостандығы бар, бірақ соқыр фанатизм біздің бейбітсүйгіш халқымыздың психологиясы мен діліне мүлде жат. Мұндай ұлттық табиғатымызға жат келеңсіздіктерденбойымызды аулақ салуымыз керек. Сондықтан біз әлеуметтік, этностық және діни шиеленістердің алдын-алу, дәстүрлі емес секталар мен күмәнді жалған діни ағымдардың ісәрекетіне тыйым салатын іс-шаралар жоспарын жасауымыз керек. Қазақ тілі біздің рухани негізіміз. Үштілділік мемлекеттік деңгейде ынталандырылуы керек. Жолдауда атап көрсетілген осы міндеттерге орай, университет ұжымы әлемдік білім және ғылым кеңістігіндегі ықпалдастық аясында техникалық ағылшын тілін тереңдеп меңгеру, алдағы 2025 жылдан бастап әліпбиімізді латын қарпіне,латын әліпбиіне көшіру дайындығына кірісу шараларын қолға алады. Сонымен қатар, қазақ тілін кеңінен қолдану жөніндегі жұмыстарды жүзеге асыру одан әрі жалғасын табады. Университет ұстаздары орныққан халықаралық және шет тілінен енген сөздерді қазақ тіліне аудару жөніндегі терминдік комиссия құрылуына атсалысатын болады. Нұрсұлтан Әбішұлы Назарбаев қазақ тілінің де стратегиялық маңызға ие екенін айтты. Еліміз тәуелсіз екен, тіліміз де тәуелсіз болуға тиіс. Тіліміз азаттық алмай, өзінің тұғырына қонбай, біз қалайша Тәуелсіздіктің рухын сезіне аламыз. Тіл тәуелсіздігі-ел болашағы. Қалыптасқан Қазақ мемлекетінің жаңа саяси бағытын айқындаған «Қазақстан 2050» стратегиясында Елбасы жастарға қарата: «Ал кейінгі толқын жастарға айтарым: Сендер болашаққа деген үкілі үмітіміздің тірегісіңдер. Біздің бүгінгі атқарып жатқан қыруар шаруаларымыз тек сендер үшін жасалуда. Сендер тәуелсіз Қазақ елінің перзенттерісіңдер. Тәуелсіз елде туып, тәуелсіз елде тәрбие алдыңдар. Сендердің азат ойларың мен кемел білімдерің елімізді қазір бізге көз жетпес алыста, қол жетпес қиянда көрінетін тың мақсаттарға апаратын құдіретті күш»,[11] -деді. ҚР Үкіметі елді индустрияландыруды 2050 жылғы дейін Қазақстанның даму стратегиясының негізгі мақсаты. Президент үдемелі инновациялық индустрияландыру бағдарламасын кеңейту және дамыту қажеттілігі туралы айтты, өйткені мұнай-газ қорларынан тәуелсіз қуатты өнеркәсіптің болашағы жоқ. Сондықтан да өнеркәсіп үшін жоғары кәсіби мамандарды даярлау қажеттілігі туындайды. Үкімет елді одан әрі индустрияландырудың егжей-тегжей жоспарын әзірлеуі тиіс және оны жаңа стратегияның басты мақсаты деп білуі тиіс. Елбасы Нұрсұлтан Назарбаев мамандарды мағынасы бәріне түсінікті интернационалды сөздерді аудармауға шақырды. «Терминологияда «музей» және «архив» секілді көне грек сөздері бар, біз оларды «мұражай», «мұрағат» деп аударып жүрміз. «Композитор» сөзі қазіргі кезде «сазгер», «пианино» «күйсандық» деп аударылады, ал бұл сөздер интернационалды»,- деді Н.Назарбаев. Елбасының айтуынша егер қазіргі ғылыми терминологияны латын тіліндегі сөздер құраса, ақпараттық технологиялардың даму ғасырында ағылшын тілі өзге халықтар тілдеріне жаңа сөздер мен жаңа ұғымдар арқылы күн сайын енеді. Сондықтан да қазақстандықтар осы процесстерден қалмауы тиіс. «Кез келген тіл басқа тілдермен өзара әрекеттесіп дамып, жетілетінін түсіну қажет»,[12]- деді Ұлт көшбасшысы. 6
Елбасының «Қазақстан-2050» Стратегиясы-қалыптасқан мемлекеттің жаңа саяси бағыты» Жолдауын жастар да зор ынта-ықыласпен қабылдап, оны жүзеге асыру жолында құлшыныспен еңбек ете бермек. Осылайша тәуелсіздігімізді енді ғана алған сындарлы сәтте Елбасымыздың халықты өз Жолдауларымен жігерлендіруі жүректеріне сенім ұялатып қана қоймай, болашаққа дұрыс бағыт-бағдар беруі нағыз заңғар тұлғаның, болашаққа нық қарайтын салиқалы, көреген адамның ғана қолынан келетін іс екені белгілі. Бағытымызды жандырған бұл Жолдау өзінің кемеңгер Елбасымен бірге тәуелсіз қазақ елін әлі талай рет зор жеңістерге жеткізіп, биік шыңдардан көрсететіні айқын. Бейбіт өмірі жарасымды діні мен салт дәстүрлері әртүрлі көп ұлтты мемлекетіміздің бір шаңырақ аясында тату тәтті өмір сүріп жатыр. Елбасы халқымыз бір болып еліміздің жан-жақты дамуына ауқымды серпіліс жасап, жолдаудағы көрсетілген мақсаттарға жететінімізге сенім артады. Қазіргі таңда қазақ елін әлем мемлекеттері танып отыр. Соның бірі Ұлыбритания еліндегі болған олимпиядадағы еліміздің спортшыларының көрсеткен жетістіктері мен Халықаралық «ЕХРО-2017» көрмесінің Астанада өткені. 2017 жыл Астанада «ЭСПО-2017» халықаралық Көрме «Болашақ энергиясы»ұранымен өтті. Энергияның балама көздері бұл әлем қоғамдастығын толғандыратын ең өзекті тақырып. 2017 жылы 10 маусым мен 10 қыркүйек аралығында «ЭСПО-2017» 100 қатысушы мемлекет пен 10 халықаралық ұйымды қабылдады. Бұрын мұндай масштабтағы халықаралық көрме Орталық Азия мен ТМД елдерінде болып көрмеген. Бұл үлкен көрме жобасының өтілуі мемлекет экономикасының бір үлкен серпіліс жасауына себеп болды. Бұл ғылым мен жаңа технологияның дамуына жаңа серпін беретін Қазақстан үшін ірі жоба болып табылды. Ынтымақ, достықты ұран етіп, татулықты ту еткен бейбіт халқымыз осы уақыт аралығында шексіз табыстарға қол жеткізді. Мемелекетіміздің тұрақты әрі қарқынды дамуы оңтайлы саясат пен бірліктің арқасы. Ендеше еліміздің Тәуелсіздік тұғыры берік болып, Еліміздің байрағы көк аспанда желбірей бергей. Пайдаланған әдебиеттер: 1. Назарбаев Н.Ә. «Қазақстан - 2050» стратегиясы қалыптасқан мемлекеттің жаңа саяси бағыты». ҚР Президенті-Елбасы Н.Ә.Назарбаевтың Қазақстан халқына Жолдауы. Егемен Қазақстан, 15 желтоқсан 2012 ж. 2. Назарбаев Н.Ә. Қазақстан Республикасы Президентінің Қазақстан Халқына Жолдауынан. 17 қаңтар 2014 жыл // Егемен Қазақстан. 18 қаңтар. 2014 жыл. 1-3 бб. 3. Жаппасов Ж.Е. «Қазақстан-2050 стратегиясы: «Мәңгілік ел» идеясының маңызы мен тарихи сабақтастығы. 21 мамыр, 2015. 4. Әділов Ж.«Қазақстан 2050» стратегиясы жолдау жүктеген міндеттер / Экономика республикалық апталық газет. 17.01.2013. 5. Қазақстанның Ел бірлігі доктринасы - ұлттық саясат саласындағы жаңа стратегиялық құжат // Inform.kz. -Астана. 2010 жыл. 6. Назарбаев Н.Ә. Бейбітшілік кіндігі. Астана «Елорда», 2001. 7. Ақылбай С. Тәуелсіздік жетістіктерін еселеу жолында. Астана, Ақорда, 2016. 8. «Қазақстан 2050» стратегиясы: қалыптасқан мемлекеттің жаңа саяси бағыты: болашаққа бағдарланған даму бағыттары / Baribar, -Ақорда, 2015 жылғы 8 шілде. 9. «Қазақстан Республикасындағы тіл туралы» Қазақстан Республикасының Заңы // Егемен Қазақстан. 1997 жыл. 15 шілде. 10. Бітік Д. ЭКСПО-2017 көрмесі мәреге таяды. ЭКСПО-2017 көрмесі мәреге таяды/ Егемен Қазақстан, -Астана, 29 қазан. 11. Назарбаев Н.Ә.Елбасы қазақ тілі әліпбиін кириллицадан латын графикасына көшіру туралы Жарлығы / Kazinform. Астана, Ақорда, 2017 жылғы 26 қазан. 12. Исахан Б.Ж. Қазіргі қазақ тілі мәселелері. Алматы, «ҚазҰПУ» 2010. -168б. 7
1. GÜN 02.11.2017 PERŞEMBE SAAT: 18.00 EŞ ANLI OTURUMLARI Tarih 02.11.2017 1. Oturum Saat 18.00 SALON CAPALLA Moderator TUDSAK280 TUDSAK152 TUDSAK154 TUDSAK325 Prof.Dr. Alikram ABDULLAYEV Yrd. Doç. Dr. Alparslan UĞUR Kırıkkale Üniversitesi Doç. Dr. Halil ERDEMİR Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hatice DUVA Manisa Celal Bayar Üniversitesi Prof. Dr. Ali Rıza GÖKBUNAR Manisa Celal Bayar Üniversitesi Arş. Grv. Tuğçe DANACI Manisa Celal Bayar Üniversitesi Prof.Dr. Alikram ABDULLAYEV Azerbaycan Cumhuriyeti, Devlet Başkanlığı na Bağlı Devlet İdarecilik Akademisi ÇÖLYAK HASTALIĞI İLE MÜCADELEDE UYGULANABİLECEK KAMUSAL POLİTİKALAR TÜRK SİYASET VE TİCARETİNDE YAHUDİ LOBİSİ SÜVEYŞ KANALI VE OSMANLI İMPARATORLUĞU DIŞ TİCARETİNE ETKİSİ AZERBAYCAN KAMU YÖNETİMİ REFORMLARININ YENİ SÜRECİ: SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA POLİTİKALARININ YÖNETİMİNE ETKİSİ 8
ÇÖLYAK HASTALIĞI İLE MÜCADELEDE UYGULANABİLECEK KAMUSAL POLİTİKALAR Yrd. Doç. Dr. Alparslan UĞUR Kırıkkale Üniversitesi ÖZET Çölyak hastalığı, glüten olarak isimlendirilen proteine karşı ince bağırsağın alerjik reaksiyon göstermesidir. Hastalık sindirimi sağlayan düzenin bağırsaklarda bozulmasına ve bu yüzden yiyeceklerin emiliminin durmasına yol açmaktadır. İnce bağırsağın gluten alerjisiyle birlikte hasta ömür boyu diyetten başka herhangi bir tedavisi olmayan bir rahatsızlığa yakalanmaktadır. Buğday, çavdar, arpa ve yulaf gibi tahıllar glüten içerdiği için hasta bu ürünleri ve bunlardan üretilen bütün türevleri yiyememektedir. İlgili ürünler yenildiği takdirde ince bağırsakta besinlerin kana karışmasını sağlayan villüs çıkıntıları hasar görmekte ve böylece yenilen bütün gıdalar kana karışamadığından beslenme yetersizliği ve kronikleşen hastalık ortaya çıkmaktadır. Hatalığa yakalananlar diyetini yapmadığı zaman sonu kansere yol açan ölümcül riskler ortaya çıkmaktadır. Hastalık bulantı, kusma, sürekli ishal, davranış bozuklukları, aşırı halsizlik, huysuzluk gibi bulgularla görülebilir. Hastalığa yakalanan kişiler kemik erimesi, kansızlık, saç dökülmesi, sinir hasarı, kas güçsüzlüğü kısırlık gibi durumlarla karşılaşabilir. Hastalığın tek tedavisi ölünceye kadar glüten diyeti yapmaktadır. Gluten içeren buğday, arpa, çavdar ve yulaftan üretilen ürünlerin kesinlikle yenilmemesi gerekir. Günümüzde glütenin girmediği ürün sayısı son derece azdır. Glutensiz ürünlerin birçoğu Türkiye de üretilmediğinden ithal edilmekte ve bu yüzden aşırı yüksek bir fiyata satılmaktadır. Zengin hastalığı olarak tanımlanan Çölyak Hastalığına yakalanan kişilere devlet 2017 yılı için; 0-5 yaş aralığında olanlara 78.75 TL, 5-15 yaş aralığında olanlara 120 TL, 15 yaşın üstündekiler için 108,75 TL aylık ödeme yapmaktadır. Fakat bu ödeme çok pahalı olan ürünlere karşı yeterli değildir. Çölyaklılara başkaca herhangi bir destek yapılmamaktadır. Yapacağımız çalışmada Çölyak hastalığı ile mücadelede uygulanabilecek kamusal politika önerileri anlatılacaktır. 9
YAHUDİ LOBİSİNİN TÜRİYE YE ETKİSİ Doç. Dr. Halil ERDEMİR Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hatice DUVA Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Lobicilik tarihsel süreci içerisinde ülkelerin siyasal sisteminde uluslararası ilişkiler ve iç siyasi yaşamları üzerinde söz sahibi olan politika araçlarından biridir. Ülkeler iç ve dış politikalarında etkin faaliyet yeri olan lobiler, ülkelerin demokratik sistemleri içerisinde yer almalarının yanı sıra savundukları grupların çıkarlarını mali güçleri, üye kapasiteleri, örgütsel nitelikleri, medya ve kamuoyu destekleriyle devletlerin karar mekanizmaları üzerinde etkili hale getirirler. Geçmişten günümüze lobiler ülkelerin siyasi hayatında varlıklarını sürdürmektedirler. Lobi kuruluşları bulundukları ülkelerin yasaları doğrultusunda farklı grup faaliyetleriyle ülkelerin iç ve dış politikalarında etkin haldedir. Yahudi lobileri dünya üzerinde lobicilik faaliyetlerini en etkin şekilde sürdürmüş ve günümüzde de sürdürmekte olan bir lobi örneğidir. Bulundukları ülkelerin iç ve dış politikalarını kendi çıkarları çerçevesinde yönlendirmektedirler. Lobi kuruluşları veya bireyler savundukları konularda savundukları konulara ters düşen konularda hükümet düzenlemelerini yönlendirirler ve kendilerini ekonomik olarak finanse edebilmek adına ülkeler siyasi yaşamlarında lobicilik çalışmalarında bulunurlar. Geçmişten günümüze Türkiye İsrail ilişkileri incelendiğinde, iki ülkenin politik ve ekonomik konumları nedeniyle dünya üzerinde önemli stratejik unsurlara sahip iki ülke olduğu görülmektedir. Bu çerçevede, özellikle iki ülke bölgedeki siyasi ve ekonomik dengelerin yönlendiricisi ve/veya yöneticisi konumundadır. Türkiye kendisine yakın konumu nedeniyle iç ve dış siyasi ve ekonomik yaşamında etkisini hissettiği İsrail devleti ve Yahudi toplumunun lobicilik faaliyetleriyle Türkiye deki lobicilik faaliyetlerini tarihsel süreçte sosyo-ekonomik yapının değişimi ve gelişimiyle dönüşüm yaşamıştır. Osmanlı da meşrutiyet dönemiyle oluşmaya başlayıp Cumhuriyetin kurulmasıyla gelişimini sürdüren ve çok partili hayata geçilmesiyle faaliyet ve etkinliklerin artmasıyla Türk siyasi yaşamının yönlendiricisi konumuna gelmiştir. Özellikle, dünya üzerinde etkili siyasi ve ekonomik güç olarak karşımıza çıkan Yahudi lobileri medya, haber ajansları, dernekler ve vakıflar dünya ülkelerinin siyasi yöntemlerini etkileyebilecek güce ve konuma sahiptirler. Ülkeler çoğulcu demokratik yapıları çerçevesinde karar alma faaliyetlerini kamuoyuna açık ve etkin faaliyet gösteren grupların çıkarları doğrultusunda alırlar. Geçmişten günümüze lobici kuruluşlar ülkelerin yasama ve yürütme gibi karar mekanizmaları üzerinde devletlerin iç ve dış politikalarının şekillenmesinde etkin role sahip kuruluşlardır. Özellikle, dünya üzerinde bulunan ülkelerde etkin faaliyetlerini sürdüren Yahudi lobileri Türkiye iç ve dış politikasını yönlendirmektedir. Bu çalışmada öncelikle lobiciliğin tanımı ile birlikte dünyadaki ve Türkiye deki tarihsel süreci ele alınacaktır. Sonrasında Yahudi lobilerinin Türkiye ye olan etkisi siyasi ve ekonomik açıdan incelenmeye çalışılacaktır. TÜRK SİYASET VE TİCARETİNDE YAHUDİ LOBİSİ Lobicilik terimi ilk defa Amerika Birleşik Devletleri nde 1839 yılında kullanılmıştır. Grupların çıkarlarını korumak amacıyla yaptıkları çalışmaların ve etkin faaliyetlerin isimlendirilmesi olarak Amerikan siyasî sistemdeki girişimlerin adı ve yapılanların ifadesidir. Dünya genelinde faaliyetlerini propaganda, psikolojik etkileme, iletişim faaliyetleri ve/veya medya ile uygulamayı amaçlayan lobiler, bulundukları ülkelerde güçlü ekonomileri, siyasî ve içtimaî hayatlardaki etkin rolleri sayesinde politik ve ticarî süreçlerin yönlendirilmesinde etkin olabilmektedirler. Lobicilik ülkelerin siyasî ve ticarî mekanizmaları üzerinde etkileri her dönemde görülmüştür. Lobilerin etkili oldukları bölge, ülke ve yapılardaki siyasî ve ekonomik gelişim ve değişim süreçlerinin incelenmesi önemlidir. Lobiciliğin temel etki konusu olan siyasî karar mekanizmalarını ve faaliyetlerini incelemek, günümüzde ülkelerin iç ve dış politikalarına nasıl etki ettikleri hususunu anlamada çok büyük önem taşımaktadır. Lobiciliğin çeşitleri bulunmaktadır. Bunlardan, Doğrudan lobicilik, karar alma sürecindeki yetkili kişi ile örgütün temsilcileri arasında doğrudan doğruya bilgi alışverişi veya iletişim olup yorumu gerektirmeyecek şekilde gerçekleşen lobiciliktir. 10
Dolaylı lobicilik ise toplumu ve basını propaganda, kamuoyu bilinçlendirmesi veya kamuoyunu yönlendirme gibi yöntemlerle etkileyerek dolaylı yoldan sonuç almaya yönelik lobicilik çeşidi olarak nitelenmektedir. Lobiciliği tarihî süreç içerisinde değerlendirmek gerekir ise, lobicilik yöntemi Amerika Birleşik Devletleri nde devlet mekanizmasının oluşturduğu yasalar çerçevesinde oluşmuş başkalarına gayrı meşru görünen ancak Amerikan sisteminde meşru bir yapıdır. 1938 yılında Yabancı Temsilcilikler Kayıt Kanunu bu anlamda çıkarılan ilk yasadır. Bu yasaya göre, yabancılar adına lobicilik yapanların kim adına ve ne tür faaliyette bulunduklarını, yaptıkları harcamaları Adalet Bakanlığı na bildirmeleri istenmiştir. 1946 yılında çıkarılan Federal Lobi Yasası na göre ise, lobicilerin kayıtları meclise sunmaları gerektiği ve ayrıca lobilerden Kongre nin ve halkın bilgi sahibi olmalarını sağlamak amacıyla lobilerin mali kayıtlarının üç ay arayla açıklamaları istenilmiştir. 1995 yılında ise, Lobicilik Açıklama Yasası 1946 tarihli Federal Lobi Yasası nın yerine niteliğiyle kabul edilmiştir. Bu yasaya göre, lobiciliğin sadece kongreye yönelik bir faaliyet öne sürmediğini ayrıca yürütmeyi etkilemeyi amaçlayan faaliyetlerin de, bu yasa kapsamında lobicilik olarak değerlendirilmesi gerektiği açıklanmıştır. 1998 tarihli Teknik Değişiklikler Yasası na göre ise, 1995 Lobicilik Açıklama Yasası ve bu yasanın işleyişinde meydana gelen eksikliklerin yok edilmesi amacıyla yenilenmesi olarak açıklanmıştır. Dünya üzerinde en etkin şekilde çalışan lobicilik sistemi arasında bulunan Ermeni lobisi kendi çıkarlarını gerçekleştirmeye çalışan etkili lobiler arasındadır. Ermeni lobicileri kendi güçlerini devlet ve hükümetler nezdindeki politika ve uygulamalarda etkin kılarak, varlıklarını çıkarları doğrultusunda sürdürmektedirler. Arap lobisi, diğer lobiler kadar başarılı etkinliklere sahip bir lobi değildir. Bunun en önemli nedeni ise, örneğin, İsrail lobisi tek bir merkezden işbirliği doğrultusunda faaliyetlerini gerçekleştirir. Ancak Arap lobisi diyebildiğimiz her ülke kendi kiraladıkları lobici şirketler aracılığıyla faaliyetlerini sürdürmektedir. Amerika daki Yunan lobileri Yahudi lobileri kadar olmasa da ABD siyasî karar mekanizması içerisinde etkili faaliyetlere sahip bir lobidir. ABD siyasî karar mekanizmasını Yunanlılar adına çalışmalarla en iyi temsil eden Amerikan Helen Enstitüsü Halkla İlişkiler Komitesi (American Hellenic Institute Public Affairs Committee (AHIPAC)) dir. Amerika Birleşik Devletleri karar mekanizması üzerinde etkisinin çok fazla görüldüğü Yahudi lobileri ülkenin ve bölgenin siyasî ve ekonomik faaliyetlerinin yönlendiricisi konumundadır. Özellikle, ABD nin İsrail e verdiği desteğin geçmişten günümüze öneminin büyük olmasının temel nedeni Yahudi lobilerinin gücü ve ABD siyasî mekanizması üzerindeki etkisinden kaynaklanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri nde pek çok faaliyette bulunan ve etkilerini birçok alanda görebildiğimiz Yahudi kuruluşları vardır. Bu kuruluşların en etkin olanlarından bazılarını sıralamak ve işlevsel açıdan değinmek gerekirse; 1. Amerikan Yahudi Komitesi 2. Amerikan İsrail Halkla İlişkileri Komitesi 3. Amerikan Yahudi Kongresi 4. İsrail Yahudi Ajansı 5. İsrail için Hıristiyan Birliği 6. Ulusal Evanjelik Birliği, olarak sıralanabilir. Bunlara sırasıyla değinilecek olursa; Amerikan Yahudi Komitesi, küresel anlamda Yahudi savunuculuğunu kendisine ilke edinmiş bir kuruluştur. Özellikle, Amerika Birleşik Devletleri ve dünyadaki ofisleri ile dünya çapında yer alan Yahudi toplulukları ile Yahudi halkının refahını arttırmak hedefindedir. Diğer taraftan, herkes için insan hakları ve demokratik değerlerin gelişmesi için çalışır şeklinde amaçlarını ifade etmektedirler. Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi Yahudi devletinin güvenli ve güçlü olmasını sağlamak için çalışan bir kuruluştur. Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi, her yaştan, din, ırk ve siyasî partilerde bulunan elemanlarıyla (aktivistleri) ile ABD İsrail ilişkisini teşvik etmek amacıyla kongre üye ve siyasî mekanizmalarla ilişki kurma imkanını araştırmakta ve bulmaya gayret etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri nde Amerika İsrail İlişkileri Komitesi nden sonra en etkili Yahudi kuruluşlarından birisidir. Yahudi vatandaşlarının haklarını etkin bir şekilde koruyan, azınlıkların sivil halklarını ve sivil özgürlükleri için mücadelede bulunan bir kuruluştur. İsrail Yahudi Ajansı, bütün dünyada bulunan Yahudilerin ve Yahudi geleceği için güçlü bir İsrail inşa etme amacındadır. İsrail Yahudi Ajansı na göre, güçlü bir İsrail Devleti geleceği için bağlı, kararlı ve 11
küresel Yahudi toplumu bulunmalıdır. Bu Yahudi topluluğunun oluşması için gayret göstermektedirler. İsrail için Hıristiyanlar Birliği Yahudi toplumunu eğitimli, güçlendirilmiş ve etkin bir güç haline getirmeye çalışan bir kuruluş olup özellikle Hıristiyanlar arasında yayılmakta ve genişlemeye çalışmaktadırlar. 1942 yılında etkinliğine başlayan Ulusal Evanjelik 1 Birliği, mezhepleri güçlü ve etkin kılmak için çalışan bir kuruluştur. Ulusal Evanjelik Birliği, dini faaliyetlerde bulunan ve kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olarak nitelenmektedir. Ancak bunun da temel hedefi İsrail in etkinliğini Hıristiyanlar arasında arttırma şeklinde görülmektedir. Lobiciliğin tarihî süreçte Fransa da Amerika da etkin olduğu kadar başarılı olamamasının birkaç nedeni vardır. Bunlar, lobiciliğin Fransa yasalarına göre saydamlıktan yoksun olması, para ve iktidar kavramlarının lobicilikle özdeşleştirilmesi sonucunda halk ve girişimciler lobicilik konularıyla ilgilenmemektedir. Yahudi lobisi Amerika Birleşik Devletleri nden sonra, İngiltere nin siyasî karar alma mekanizmalarındaki en etkili aktördür. Yahudi lobisinin İngiltere siyasetinde önemli bir etken olması, İsrail için destek toplayıcı faaliyetlerde bulunması, İsrail i eleştiren eleştirmenlere karşı kurumlaşmada bulunmaları lobinin İngiltere üzerindeki etkinliğinin göstergesidir. İsrail in ABD den sonraki en büyük destekçisi Almanya dır. Almanya, özellikle İsrail in silahlanmasında, gizli servislerin (MOSSAD 2 ve BND 3 ) birlikte çalışmasında önemli etkiye sahiptir. Özellikle, Yahudi lobisinin Almanya siyasî ve ekonomisi açısından etkili olduğu konu İsrail in silahlanmasıdır. Almanya bu yardımı açık bir biçimde yapmamaktadır. Türkiye İsrail ilişkileri tarihsel süreçte incelendiğinde politik ve ekonomik konumları nedeniyle dünya üzerinde önemli olan iki ülke olduğu görülmektedir. Özellikle, bölgedeki siyasî ve ekonomik dengelerin etkileyicisi olan Türkiye ve İsrail, bölgelerinde bulunan Yahudiler nedeniyle iki ülke arasındaki ilişkiler ve uluslararası güçlerin çıkarlarının da etkileyicisi konumundadır. Profesör Tayyar Arı ya göre Türk lobisi üç bölümde incelenebilir. İlk olarak yabancı temsilci lobiler vasıtasıyla sürdürülen lobiciliktir. Bu lobicilik şeklinde, şirket temsilcileri ve özellikle eski siyasetçiler yer almaktadır. İkincisi ise, Türk Amerikan Dernekleri vasıtası ile sürdürülen lobicilik şeklidir. Bu lobici grupta farklı meslek grupları temsilcileri yer almaktadır. Üçüncüsü grup ile Türk Amerikan iş dünyası tarafından oluşturulan dernekler olarak ele alınmaktadır. Osmanlı Dönemi nde Yahudi lobiciliğini ilk kez İspanya dan göç eden Yahudiler başlatmıştır. Yasef (Joseph) Nassi kurduğu devlet bağlantılarıyla dönemin padişahı Kanunî Sultan Süleyman tarafından özel müşavir olarak atanmıştır. Nassi bu dönem içerisinde Avrupa ülkeleriyle Osmanlı sarayı arasında köprü görevini sürdürmüştür. Nassi, Osmanlı dönemi sürecinde etkin faaliyetlerde bulunması üzerine Yahudi lobisi oluşturdu ve Nassiler lobisi Osmanlı Devleti nde kurulmuş ilk Yahudi lobisidir. Osmanlı Devleti nin içerisine ve özellikle yönetiminde yer alan Yahudi lobisi temsilcileri Osmanlı Devleti nin yıkılmasında bir faktör olmuşlardır. Osmanlı Devleti yıkılma sürecinde önemli aktörlerden olan İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türkler hareketini başlatanlar arasında çok fazla Yahudi dönmesi bulunmaktadır. Nissim Russo ve Emmanuel Karasu bu harekete öncülük etmiş olan Yahudilerdendir. Ayrıca, İttihat ve Terakki Cemiyeti yine bu dönemin önemli Yahudi destekli hareketlerindendir. İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisinde yer alan Emanuel Karasu katı bir Siyonist olmakla birlikte Siyonizm in Osmanlı topraklarındaki en üst düzey temsilcisiydi. Shabbetai Tzevi (Sabatay Sevi), Theodor Herzl, Emanuel Karasu ve Haim Nahum Efendi gibi kişiler ve özellikle Jön Türk hareketi, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların Türk siyasi yaşamında önemli etkileri görülmektedir. Günümüzde ise, PKK gibi terör örgütlerinin Türkiye siyasî yaşamında güncelliğini sürdürmesi Yahudi lobisi ile ilişkilidir. Theodor Herzl ise, Siyonist hareketin gelişmesinden ve Türk hayatında bunun etkisi olmasında yer alan önemli bir isimdir. Herzl, Türk ekonominde etki kurabilecek bir mahiyetteydi. Ancak bu etkinliğine izin verilmemişse de özellikle Filistin deki siyasî ve içtimaî alanlarda etkili olmuştur. Herzl in Rohschild ailesi ve Baron de Hirsch gibi Avrupa daki zengin Yahudi aileleriyle finans ilişkisi içinde yer alması ekonomik açıdan güçlü olduğu gibi bir görüntü vermiştir. Ayrıca, Herzl in Siyonist 12
alanın Türkiye nin refahına olacağına inandırmaya çalışması ve bu doğrultuda, Osmanlı borçlarının ödenmesi konusunda önerilerde bulunmuştur. Bazılarını da buna inandırmıştır. Türkiye demokratik siyasî katılımı içerisinde yer alan dernekler, vakıflar ve partiler bünyesinde Yahudi lobisinin etkilerini görmek mümkündür. Özellikle, Türkiye siyasi ve ekonomik yaşamında önemli bir yük olan PKK terör örgütü Siyonizm in bir örneğidir. Bu iki hareketin amacı da insanî olmamakla birlikte siyasî ve ırkçı temellere dayanmaktadır. Bunun yanı sıra, Türkiye deki Yahudi lobisinin para kontrolüyle Türk ekonomisine, PKK terör örgütü gibi siyasî ve içtimaî yapıları kullanarak Türkiye ve siyasî yaşamına etkisi geçmişte olduğu kadar günümüzde de etkilerini göstermektedir. Türkiye de bulunan Yahudi lobiciliğinin Türkiye siyasî yaşamı içerisinde üç grubu bulunmaktadır. Bunların ilki Yahudilerin oluşturduğu gruptur. İkincisi ise, Yahudi kökenli olup, ancak Müslümanlığı savunan gruptur ki, bu grup gerçekte Yahudi kimliklerini koruyan ve Yahudilerle bağlarını devam ettiren gruptur. Bu grup içerisinde yer alan kişilere Dönmeler veya Sabetaycılar denmektedir. Üçüncü grupta ise, kökeni Yahudi olmayıp, çıkar amaçlı Yahudi kökenlerle ilişki içerisine girip Yahudi planlarına hizmet edenlerin oluşturduğu gruptur. Bu gruptakileri Masonlar oluşturmaktadır. Türkiye de bulunan Yahudi kökenli gruplar siyaset içerisinde yer almamış fakat ekonomik anlamda faaliyetlerde bulunmuşlardır. Ancak, Yahudi kimliklerini gizleyerek oluşmuş olan grup Türkiye Cumhuriyeti nin kurulduğundan itibaren hükümetin üst makamlarında bulunarak devlet politikalarını belirleyicisi konumda olmuşlardır. Türkiye siyasi tarihinin yöneticileri olan ve Yahudi kimliklerini gizleyip Türkiye ulusal ve uluslararası politikalarını etkilemişlerdir. SONUÇ Türkiye nin bir demokrasi tarihi bulunmaktadır. Bu bazılarına göre daha yeni gibi görünse de Türk demokrasi tarihî Sened-i ittifak ile başlatılırsa 200 yıldan fazla bir zamanı içine alır. Batılıların anladığı mânâda Türkiye deki demokrasi tam işlemiyor gibi görünebilir. Ancak sonuç itibariyle Türkiye demokratik bir yapıda ve çeşitli baskı grularına açık durumdadır. Türkiye de lobilik bireysel ziyaretler şeklinde, eski dostluk veya hemşerilik bağlantılarının kullanılması, bürokrat veya kanun yapıcılara yakın isimlerle iletişim gibi yollar vasıtasıyla yapılmaktadır. Türkiye demokratik siyasi yaşamı içerisinde lobicilik ile ilgili herhangi bir lobi yasasının yer almaması lobiciliğin Türkiye için sadece giriş aşamasında olduğunu göstermektedir. Ayrıca, lobiciliğin çoğulcu demokrasi çerçevesinde yapılıp, ülke yöneticilerinin demokrasiyi kendi amaçları doğrultusunda kullanmaları lobiciliğin gelişimini engelleyici faktörlerdendir. Lobicilik demokratik siyasî sistemleri için kaçınılmaz bir unsurdur. Lobiler ile birlikte parlamentoda temsil edilmeyen farklı grupların düşünce ve çıkarlarının ifade edilmesi olanağı bulunmaktadır. Türkiye de lobicilikle ilgili devletsel politikaların oluşturulup lobiciliğin bireysellikten kurtulup toplumsal faaliyetler içerisinde yer alması gerektiğinin önemi anlaşılmalıdır. Sabrınız ve ilginiz için teşekkür ederiz. 13
SÜVEYŞ KANALI VE OSMANLI İMPARATORLUĞU DIŞ TİCARETİNE ETKİSİ Prof. Dr. Ali Rıza GÖKBUNAR Manisa Celal Bayar Üniversitesi, Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu, Bankacılık ve Finans Bölümü, argokbunar@hotmail.com Arş. Gör. Tuğçe DANACI Manisa Celal Bayar Üniversitesi, Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu, Uluslararası Ticaret Bölümü, tugce.danaci@cbu.edu.tr ÖZET Tarihsel süreci Antik Mısır a kadar uzanan, Kızıldeniz ile Akdeniz i birleştiren Süveyş Kanalı, 19. yüzyıldan günümüze kadar birçok devletin uluslararası ticaretinde önemli bir yere sahip olmuştur. Özellikle Avrupa ile Doğu Afrika ve Doğu Asya arasında gerçekleşen deniz ticaretinde harcanan zaman ve mesafeyi kayda değer bir şekilde indirgeyen Süveyş Kanalı günümüzde de değerini korumaktadır. Kızıldeniz ve Akdeniz arasındaki yapay bir kanalın gerekliliğini çok daha önceden fark eden Osmanlı İmparatorluğu Süveyş Kanalı projesini hayata geçirmek istemiş olsa da kanalın resmi olarak açılışı 19. yüzyılda gerçekleşmiştir. Bu tarihten itibaren gerek dünyada gerekse Osmanlı İmparatorluğu nda deniz ticaretinde gelişmeler yaşanmıştır. Bu çalışmanın amacı Süveyş Kanalı projesinin Osmanlı İmparatorluğu dönemi içindeki tarihsel sürecini ele alarak, Osmanlı dış ticaretindeki etkilerini araştırmaktır. Bu amaçla konu ile ilgili yapılmış yerli ve yabancı bilimsel çalışmalar detaylı bir literatür taraması ile incelenerek değerlendirilecektir. Bununla birlikte söz konusu çalışmaların sonuçları, benzerlik ve farklılıkları gruplandırılarak analiz edilecek, literatürde eksik kalmış konular ortaya çıkarılacaktır. Bu çalışmanın ileride yapılacak benzer konulardaki çalışmalara yardımcı olması düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Süveyş Kanalı, Osmanlı İmparatorlu, Ticaret Tarihi, Deniz Ticareti JEL Kodu: N70, N73, N90 14
Tarih 02.11.2017 Saat 18.00 SALON MOUNTAIN Moderator TUDSAK272 TUDSAK273 TUDSAK322 Yrd. Doç. Dr. Ünsal Yılmaz YEŞİLDAL Yrd. Doç. Dr. Ünsal Yılmaz YEŞİLDAL Akdeniz Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ünsal Yılmaz YEŞİLDAL Akdeniz Üniversitesi Orhan VOLKAN Kosova Türk Öğretmenler Birliği Başkanı 2. Oturum HALK BİLİMİ BAĞLAMINDA TÜRK HAYVANCILIK YA DA ÇOBAN BAYRAMLARI TÜRK DÜNYASI HALK ANLATILARININ ORTAK VE YENİ KATALOGLARI ÜZERİNE BİR DENEME KOSOVA DA TÜRKÇE EĞİTİM 15
HALK BİLİMİ BAĞLAMINDA TÜRK HAYVANCILIK YA DA ÇOBAN BAYRAMLARI Yrd. Doç. Dr. Ünsal Yılmaz YEŞİLDAL Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü uyesildal@gmail.com ÖZET Kültür adı verilen somut ya da soyut materyaller toplamını birlikte ve sorunsuz yaşamayı başarabilen insan birliklerine millet denir. Milletlerin sanatsal faaliyetleri, inançları, örf ve adetleri, yaşayış ve davranış biçimleri onların kültürlerini oluşturur. Milletlerin kültürlerinin kökenleri ise mit adı verilen halk söylencelerine dayanmaktadır. Mitlerin önemli konularından bazıları da tabiat unsurları ile bu unsurlara bağlı olarak ortaya çıkan tabiat olaylarına ilişkin halk inanmalardır. İlkel insanlar için tabiat koşulları modern insana nazaran çok daha önemlidir. Din bilimciler, antropologlar, tarihçiler, arkeologlar, tarihçiler ve mit bilimciler insanlığın ilk tapındığı varlıklardan birinin güneş olduğunu söylerler. Aydınlatma ve ısıtma özelliklerine sahip olan güneş ilkel insanın dikkatini çekmiş ve henüz kendilerine tapınmak için bir ilah bulamamış ilkel toplumlar güneşe tapınmayı tercih etmişlerdir. Henüz Hak dinlerle tanışmamış insanların inanma ihtiyaçlarını gerçekleştirmek için tabiat unsurlarına dair inanmalar geliştirmeleri ve bu unsurları tapınma ögesi olarak tercih etmeleri çok da anormal değildir. Özellikle tarım ve hayvancılıkla uğraşarak geçimlerini sağlayan milletlerin tabiat unsurlarıyla olan münasebetleri bir mecburiyet olup bu münasebetler sonucu ortaya çıkan inanmaların bir kısmı mevsimsel kutlamalar ve geleneksel bayramlar şeklinde günümüzdeki varlıklarını sürdürmektedir. Bu bayramların bir kısmı Türkler arasında Ergenekon Bayramı olarak bilinen Nevruz Bayramı ve Hıdırellez gibi daha çok tarım temelli bayramlar; bir kısmı da koç katımı, saya gezme ve kuzu katma gibi adlarla ve daha çok hayvancılık temelli olarak halk arasında yaşamaya devam etmektedir. Tebliğimizde uzun yıllar boyunca hayvancılıkla geçimlerini sürdüren Türklerin bu ekonomik faaliyetleriyle ilişki bağlamında icra ettikleri çoban ya da hayvancılık bayramı olarak adlandırılabilecek koç katımı, saya gezme ve kuzu katma törenleri hakkında tespitlerde bulunulacaktır. Anahtar Kelimeler: Bayram, koç katımı, saya gezme, kuzu katma. 16
TÜRK DÜNYASI HALK ANLATILARININ ORTAK VE YENİ KATALOGLARI ÜZERİNE BİR DENEME Yrd. Doç. Dr. Ünsal Yılmaz YEŞİLDAL Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü uyesildal@gmail.com ÖZET Halk anlatıları milletlerin tarihî hafızalarıdır. Mitler, masallar, destanlar, efsaneler, menkıbeler, fıkralar, halk hikâyeleri vb. türler bu anlatıların en önemlileridir. Bu anlatılar içerisinde karşımıza çıkan mekân, kahraman ve eşya isimleri ait oldukları milletlerin tarihî tabakaları ile ilgili bazen kesin bilgi, bazen de ipucu verir. Yine bu anlatılar içerisinde yer alan olaylar karşısında kahramanların vermiş oldukları millî tepkiler de anlatıların ait oldukları milletlerin dünyayı algılayışlarını izah etmede yardımcı olurlar. 1800 lü yıllarla birlikte Batı da başlayan halk anlatılarıyla ilgili kataloglaştırma çabaları 1900 lerin başından itibaren tüm dünyada popüler hâle gelmiştir. Genel olarak tip ve motif temelli oluşturulan bu kataloglar yalnızca bilimin asıl işi olan tasnif çabalarıyla ilgili olmayıp sosyolojik hadiselerle de yakın temas içindedir. Özellikle Hint-Avrupa dil ailesi teorisinin etrafında gelişen ve en sistematik hâline Amerika Birleşik Devletleri nde ulaşan bu kataloglar sosyolojik anlamda çok geniş bir nüfusu, tarihi, kültürü ve edebiyatı içine alan bir Hint-Avrupa milleti yaratmayı amaçlamaktadır. Batı daki bu çalışmalar büyük oranda amacına ulaşmış hatta bu kataloglar Türk halk anlatıları üzerine yapılan çalışmalara da uygulanmıştır. Bu durum bilimin imkânlarından faydalanmak olarak yorumlanmalı ancak Türk bilim insanlarını millî kataloglar üretmekten uzak durmaya yöneltmemelidir. 1900 lerin ortasında dönemin Türkologları tarafından Türk halk anlatıları üzerine de katalog denemelerinde bulunulmuş olup bu kataloglar Batılı muadilleriyle kıyaslandığında ilk olmalarından kaynaklanan sebeplerden ötürü teknik açıdan bazı kusurları barındırmaktadır. Son yıllarda Türk dünyasındaki üniversitelerde yüksek lisans ve doktora seviyesinde çok sayıda halk anlatısı çalışması gerçekleştirilmiş olup hâlen de gerçekleştirilmeye devam etmektedir. Ancak bu çalışmalar aradan geçen yüz yılı aşkın süreye rağmen hâlâ ilk katalog denemelerinin sistematiğiyle sürdürülmektedir. Bu tebliğimizde Türk dünyası halk anlatılarının tasnifi esnasında Türk dünyasının tamamı tarafından faydalanılabilecek yeni tip ve motif katalogları denemesi gerçekleştirilerek araştırmacılara konuyla ilgili farklı bakış açıları sunulacaktır. Anahtar Kelimeler: Mit, masal, destan, efsane, menkıbe, fıkra, halk hikâyesi, tip, motif, katalog. 17
Tarih 02.11.2017 Saat 18.00 SALON VEGA 3. Oturum Moderator TUDSAK205 TUDSAK206 TUDSAK233 TUDSAK276 Yrd.Doç.Dr. Hürriyet BİLGE Öğr. Gör. Dr. Arif SARI Gazi Üniversitesi Öğr. Gör. Dr. Arif SARI Gazi Üniversitesi Arş. Gör. Ali KÖK Kafkas Üniversitesi Arş. Gör. Rahmi BAKİ Aksaray Üniversitesi Prof. Dr. Burak BİRGÖREN Kırıkkale Üniversitesi Yar. Doç. Dr. Adnan AKTEPE Kırıkkale Üniversitesi OĞUZ ADI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME ANADOLU'NUN TÜRKLEŞMESİNDE MOĞOL İSTİLASININ ETKİSİ İRAN VE AZERBAYCAN DA KURULAN TÜRK-MOĞOL DEVLETLERİNE AİT BELGELERDE GEÇEN MOĞOLCA UNSURLAR E-ÖĞRENME SİSTEMLERİNDE KULLANICILARIN KULLANIŞLILIK VE KULLANIM KOLAYLIĞI ALGILARINI ETKİLEYEN FAKTÖRLERİN ANALİZİ 18
ANADOLU'NUN TÜRKLEŞMESİNDE MOĞOL İSTİLASININ ETKİSİ Öğr. Gör. Dr. Arif SARI Gazi Üniversitesi Özet ÖZET Türkler, Malazgirt muharebesinden sonraki ilk on beş yılda yaptıkları fetihlerle Batı sahillerine kadar ilerleyerek Anadolu nun yeni hâkimi oldular. Türklerden, Horasan ve öteki ülkelerde yerleşik iken Anadolu ya gelenler burada köy ve şehirlere yerleşirken, onların büyük kısmını oluşturan konargöçerler Anadolu nun zengin yaylak ve kışlaklarını ele geçirdiler. Türklerin Anadolu yönündeki bu ilk büyük göçü 1176 yılında Miryakefalon savaşıyla Bizans ın mukavemet gücü kırılınca tamamlanmıştır. Türklerin Anadolu yönünde ilkiyle kıyaslanmayacak derecede kitlesel bir diğer göçe başlaması Moğol istilasının neticesinde olmuştur. Türk illerinin Moğollar tarafından ele geçirilmesi Türkmenlerin siyasi ve boy yapılarını alt üst etmiştir. Bununla beraber Moğol tazyikinin Azerbaycan ve Horasan bölgesine ulaşmasının olumlu neticesi ise bölgeden kopan Türklerin sahip oldukları tüm maddi ve manevi unsurları Anadolu ya taşıyarak yeni yurtlarını bütünüyle Türkleştirmeleridir. Moğolların önünden kaçarak Anadolu ya giren ve Selçuklu hükümdarları tarafından ileri uçlara sevk edilen Türkmenler karıncalar ve çekirge sürüleri gibi büyük nüfus kitleleriyle hareket ettiler. Bizans kaynakları Kastamonu, Bursa bölgesinden Menteşe yöresine kadar uzanan kuzey-güney yönlü bir hat üzerinde Türklerin binlerce çadır halinde yığılmış olduklarına işaret eder. İslam kaynakları da bu bilgileri teyit etmektedir. İbn-i Said in aktardığına göre XIII. yüzyılın ikinci yarısında Denizli civarında 200.000, Kastamonu çevresinde 100.000, Kütahya Karahisar arasında 30.000 çadır konargöçer Türk nüfus vardı. Köyceğiz Uşak-Denizli bölgesindeki Türkmenler ise 200.000 çadır kadardı. Verilen rakamlar abartılı gibi görünse de bu durum Batı Anadolu nun XIII. yüzyıl sonlarında artık kesif bir Türkmen nüfusu barındırdığı gerçeğini değiştirmez. Öte yandan daha XII. yüzyıldan itibaren Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Kayseri, Bozok, Kırşehir, Çankırı ve Eskişehir i içine alan Orta Anadolu bozkırlarını yurt edinmiş olan Türkmenler de Moğol istilasında yerlerini terk etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Moğol baskısının yoğun olarak görüldüğü XIII. yüzyılın başında anılan bölgedeki Türkmenler, evvela batı yönünde hareket etmişlerse de Selçuklular tarafından himaye edilmediler. İhtimâlen merkezi idareye muhalif ve özellikle Babaî İsyanı nın destekçileri olarak görülen Türkmenler, hükûmet tarafından tehdit olarak algılanmıştır. Selçuklu engeliyle karşılaşan Türkmenler bu kez Memlûklere ait olan Suriye nin kuzeyine yığıldılar. Memlûk hükümdarı Baybars tarafından kabul edilen bu Türkmen aşiretlerinin nüfusu İbn Şeddâd a göre kırk bin evi bulmaktaydı. Memlûkler, Bayat, Bozcalı, Beydili (Beğdili), Köpekli, İnallı, Harbendeli, Avşar, Döğer, Gündüzlü, Kut Beyli, Bozoklu ve Üçoklu gibi isimlerle anılan bu Türkmen aşiretlerini Gazze den itibaren Antakya dan Sis hudutlarına kadar uzanan Akdeniz sahili boyunca yerleştirdiler. Böylece bir taraftan Türkmenler yeniden yurt sahibi olurlarken diğer yandan Memlûkler de kuzey sınırlarını Moğol saldırılarına karşı muhkem kılıyorlardı. Memlûk himayesindeki Türkmenler kısa süre sonra bir koldan Antep, Halep ve Trablus u; diğer koldan Erzurum-Bingöl-Kars yaylalarıyla Diyarbekir-Mardin-Urfa-Halep bölgesindeki kışlakları ele geçirerek yurtlarını genişletmiş durumdaydı. Moğol istilasının etkisini kaybetmesini müteakip Batı Anadolu da bulunan Türkmenler içlerinde Osmanlıların da bulunduğu beylikler kurmaya muvaffak oldular. Kızılırmak ın batısını kaplayan bu beylikler coğrafyası mümbit topraklara, ticari yollara ve özellikle Osmanlılar söz konusu olduğunda gaza yoluyla Bizans tan alınan topraklar sayesinde genişleyebilecekleri fetih alanlarına sahipti. Osmanlı beyi Orhan ın şehir hayatını yeni tanımaya başlayan halinden kısa sürede sıyrılarak kurumlarla teşkilatlandırılmış merkezi bir devleti tesis etmeye başlaması Osmanlıları beylikten devlete geçiren ilk aşama oldu. Önceden Memluk sahasında bulunan Türkmenler ise Anadolu nun güneyinde Ramazanoğulları ve Dulkadirli beyliklerinin müessisleri oldular. 19
OĞUZ ADI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME Öğr. Gör. Dr. Arif SARI Gazi Üniversitesi Özet ÖZET Oğuzlar, Türklerin coğrafi olarak en geniş sahaya yayılmış aynı zamanda nüfus varlığı bakımından en kalabalık koludur. İlk olarak Göktürklerin tesis ettikleri Türk birliğinde görülen Oğuzlar zamanla müstakil devletler kuracak derecede güçlenmişler, kendi adlarını taşıyan Oğuz devletinden başka Selçuklular, Akkoyunlular, Anadolu beylikleri ve Osmanlıların kurucu ve asli unsuru olmuşlardır. İslamiyet i benimsemeleriyle daha çok Türkmen olarak adlandırılmaya başlanan Oğuzlar, İran, Azerbaycan, Anadolu, Suriye ve Balkanlara yaptıkları göçlerle çok geniş bir sahanın etnik ve kültürel yapısını değiştirmişlerdir. Oğuz adının ne suretle ortaya çıktığını kesin olarak tespit etmek mümkün olmasa da ilk olarak Göktürk yazıtlarında görülen bu adın en azından VII. asırda yaygınlaşmış olduğuna hükmetmek mümkündür. Bununla birlikte yazıtlarda Oğuz adının manasını ortaya koyacak mahiyette bilgi bulunmaması ilim âleminde adın etimolojisi konusunda farklı fikirlerin ortaya atılmasına neden olmuştur. Bunlar arasında Gyula Nemeth in daha 1921 de ileri sürdüğü, kelimenin boy manasına gelen ok köküne z çoğul ekinin getirilmesiyle ok-uz şeklini aldığı ve mana bakımından da boylar anlamını taşıdığı görüşü halen en fazla kabul görenidir. Bilge Kağan kitabesinde geçen Dokuz oğuz budunu kendi budunumdu. ifadesindeki gibi Oğuz adının Göktürk yazıtlarında daima budun ve boylar manasında kullanıldığı dikkate alındığında Nemeth in savının isabetli olduğu ortadadır. Yine kitabelerdeki, Üç Oğuz, Altı Oğuz, Sekiz Oğuz, Dokuz Oğuz tabirlerinde verilen rakamlar da şüphesiz Oğuz birliğinin o sırada kaç boydan meydana geldiğini göstermektedir. Oğuz adı boy anlamının dışında etnik olarak Türk kavmi manasını da taşımaktadır. Nitekim Çin kaynaklarında, Dokuz Oğuzlar için Türklerin dokuz boyu ya da dokuz boyun Türkleri denilmesi, Oğuz adının hem boy hem de Türk anlamında kullanımının örneklerindendir. Oğuzlar hakkında en geniş etnografik bilgiyi veren İbn Fadlan ın Oğuz ile Türk kelimelerini bir tutarak onlar için, Oğuz diye bilinen Türk boyu, Oğuz Türkleri demesi X. yüzyılda dahi kelimenin aynı anlamını koruduğuna delalet eder. Bu açıdan Oğuz adı esas bakımından boylar etnik olarak Türk kelimesine karşılık gelmektedir. Türkmen adının ise Oğuzlar arasında VIII. asırda kullanıldığına dair kayıtlar bulunsa da bu ad X. ve XI. yüzyıllarda yaygınlaşmış ve Oğuz isminin yerini almıştır. XI. asırda kaleme alınmış olan eserlerde Oğuzların Müslüman olanları için Türkmen oldu tabirinin kullanılması bu adın onlara İslam a girmeleriyle birlikte verilmesindendir. Osmanlı vakanüvislerinden Neşrî nin Türkmen adının imanlı Türk manasında Türk ve iman kelimelerinin terkibinden neşet ettiğine dair izahı da her ne kadar kelimenin kökenini açıklamada yetersiz olsa da, Müslümanlıkla ilişkilendirmesi bakımından doğru kabul edilebilir. Öte yandan Ebul Gazi Bahadır Han, Şecere-i Terâkime sinde aslı Türk-mânend olan kelimenin İranlılar tarafından Türk e benzeyen anlamında kullanıldığını ancak göçebe Türklerin telaffuzunda bunun Türkmen şekline dönüştüğünü söylemektedir. Kâşgarlı ise Türkmen adının Oğuzlara, Türk e benzeyen anlamında Zülkarneyn tarafından verildiğini yazar. Bununla birlikte Dîvânu Lügâti t-türk te o, Oğuz Türklerden bir boy. Bunlar da Türkmenlerdir. Yirmi iki boydurlar. diyerek esasen Türk-Oğuz ve Türkmen aynîliğini de ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Oğuz, Türkmen, Oğuz Devleti, göçebe, konargöçerlik Key Words: Oghuz, Turkman, Oghuz State, nomads, pastoral nomadism 20
İRAN VE AZERBAYCAN DA KURULAN TÜRK-MOĞOL DEVLETLERİNE AİT BELGELERDE GEÇEN MOĞOLCA UNSURLAR Arş. Gör. Ali KÖK Kafkas Üniversitesi ÖZET 13. yüzyılın ilk yarısında başlayan ve kısa sürede tüm dünyayı etkisi altında bırakan Moğol hareketi; Ön Asya da, Oğuz Türklerinin yaşadığı sahalarda hem siyasî hem de coğrafî yönlerden büyük yenilikler doğurmuştur. Moğol ordusu, Harzemşahlılar ile Türkiye Selçukluları üzerine yürümüş, Oğuz Türklerinin yaşadığı topraklar büyük ölçüde yıkıma uğramış ve buralarda yaşayan birçok Oğuz Türkü yerlerinden yurtlarından olmuştur. Moğol fütuhatının başlarında Türklük için olumsuzluk arz eden bu durum, zamanla Türk dili, edebiyatı, kültürü ve tarihi lehine bir seyir izlemiştir. Ahali ve askeri tabakanın çoğunluğunu Türklerin oluşturması ile bölgenin Türkleşme süreci hızlanmış ve Türkçe yer adlarında artış gözlenmiştir. Yine Türk-Uygur devlet yönetimi ve terminolojisi benimsenmiş, askerî, ekonomik, adlî ve toplumsal alana ait birçok terim Moğolların diline geçmiştir. Benzer şekilde Moğolların dilinden birçok terim de Türk diline geçmiştir. Bu çalışmada 13. yüzyılın başlarında kurularak bir cihan imparatorluğu şeklinde gelişen ve birçok Türk yurdu ve boyunu idaresi altına alan Moğol İmparatorluğu ile onun parçalanmasından sonra Azerbaycan ve havalisinde egemenlik kuran İlhanlı, Timurlu, Celayirli, Kara Koyunlu, Ak Koyunlu, Safavi, Nadir Devleti ile Azerbaycan Hanlıkları dönemine ait belgelerde tespit edilen Moğolca unsurlar üzerinde durulacaktır. Moğol fütuhatından sonra Azerbaycan sahasında hâkimiyet kuran Türk-Moğol devlet ve hanlıklarına ait belgeler tasnif edilirken kronolojik bir sıra izlenecektir. Tasnif edilen belgelerde yer alan akay, bahadır, bökevül, çagdavul, daruga, han, karavul, kupçır, küregen, nöker, savgat, soyurgal, şiltak, totkavul, tuman, tuşmal, ulak, ulam, ulus, yamçı, yasavul gibi ekonomik, idari, askeri, teknik ve toplumsal terimlerin izahına çalışılacaktır. İzahına çalışılan bu terimlerin Türk dünyasının diğer unsurlarına ait resmî yazışma belgeleriyle mukayesesi yapılarak Türk diplomasi dilinin bu yönü aydınlatılmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Azerbaycan, Moğolca, alıntı sözcükler, diplomatika, terminoloji. GİRİŞ İran ve Azerbaycan coğrafyası, geçmişten beri Doğu ile Batı medeniyetleri arasında köprü vazifesi görmüştür. Bölgenin göç, istila ve ticaret yolları üzerinde yer alması buraları pek çok milletin devlet kurduğu bir alana dönüştürmüştür. Bu milletlerden birisi de Türklerdir. Türk kimliğinin İran ve Azerbaycan topraklarında ispatının ilk evresi Oğuz Türkleri tarafından kurulan Selçukoğulları dönemidir. Bu dönemi daha sonra Harezmşahlar izlemiştir. Selçukluların bu bölgelerde mirasçısı durumunu alan bu devletin yıkılmasıyla İran ve Azerbaycan coğrafyası Moğol fütuhatına maruz kalmıştır. Moğollar ve onların mirasçıları olan İlhanlılar, Timurlular, Celayirliler, Çobanoğulları, Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Safevîler dönemi Türk kimliğinin bölgede kalıcı bir hâl almasında önemli bir yer tutmaktadır. Bilhassa bir asırlık İlhanlılar dönemi Azerbaycan, Doğu Anadolu, Irak, İran ve Kafkasyadaki Türk nüfusla Türklük bilimi lehine doğurduğu sonuçlar açısından üzerinde dikkatle durulması gereken bir evredir. Bu nedenle çalışmanın konusunu İran ve Azerbaycan daki Türk-Moğol devletlerine -İlhanlı, Celayirli, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Safevî Devleti- ait belgelerde geçen Moğolca askerî terimler oluşturmaktadır. Bu döneme ait belgelerde tespit edilen Moğolca askerî terimlerin belirlenmesinde Doerfer in (1963-1975), Räsänen in (1969), Clauson un (1972), Lessing in (1960), Schönig in (2000a-b), Haenisch in 1939 (Moğolların Gizli Tarihi) çalışmalarından temel kaynak olarak yararlanılmış; örnekler ise birinci elden çıkmış kaynaklar olarak nitelendirilen yarlıklarla/ferman bitiklerden/mektuplar seçilmiştir. Belgelerin nereden alındığı her örnekten sonra parantez içerisinde kodlarla verilmiş, bu kodlar daha sonra çalışmanın kaynakça kısmından hemen önce açıklanmıştır. Tespit edilen askerî terimlerin tarihsel ve çağdaş Türk dili alanında görünümleri ortaya konarken alfabetik ve kronolojik bir sıralama izlenmiştir. bukāvulān: Kaynaklarda bekevül/böke ül/bökevül/bukavul şeklinde yazımlarına tesadüf edilen bu terimin Türk-Moğol devlet teşkilatlarında tüşimel, çaşnigir diye de adlandırılan ve sultanın sofrasına nezaret edip yemekleri tadıp, denetleyip sunan saray görevlisi kimseler için kullanıldığı ifade edilmektedir (TMEN II, s.301-306). Kelimede yer alan -(A)vUl ekinin fiil kök ve gövdelerine gelerek topluluk adları türetmeye yarayan ve Çağatay Türkçesi alanında yaygın bir kullanıma sahip Moğol kökenli -(A)vUl eki olduğu görülmektedir. Alî Şîr Nevâyî, bu ekle türetilen kelimelerin daha çok 21
sultanların savaş ve eğlence ihtiyaçları yönünden geçerli olan kullanımı mahsus kelimeler olduğu bilgisini verir. Nitekim Çağatay sözlüklerinden biri olan Senglah ta ħˇān-sālār-rā gūyend ki müǿellif-i Ferheng-i Cihāngįrį der beyānı maǿnā sālār-ħˇān güfte ki çāşnįgįr bāşed ki anrā be-türkį tüşimel ve be-hindį bekevül gūyend, Şeyh Süleyman Efendi Lugati nde vekįlħarc, kahyā, aş-ħāne nāžırı, Abuşka da çāşnį-gįr olarak açıklanmıştır. Arat; bekâvul olarak okuduğu bu kelimeyi yemek tadan, çeşnigir olarak açıklayıp kelimenin bavurçılık (aşçılık)tan mertebe olarak daha üstte yer aldığını, hükümdarların matbahında çalıştıklarını ve özellikle yemeklere zararlı şeylerin eklenmesinin önüne geçmek için nezaret ettiklerini belirtmiştir (Özönder, 2011, s.41). Radloff un arkadan gelen kuvvet, artçı, dümdar, Budagov un damğacı, Berezin in gümrükte malların değerini belirleyen memurlar şeklinde açıkladığı bukavul kelimesini Kurat, kaçak takip eden askerler (Kurat,1940, s.71); Minorsky, hükümdarlık masasında bulunan memurlar, yasama memurlarının işlerine sahip olan memurlar (Kanat, 1999, s.868); Özyetgin, ordu muhafız askeri (Özyetgin, 2005, s.13) olarak tanımlamıştır. İlhanlılar dönemine ait 18 Safer 743/23 Temmuz 1342 tarihli bir yarlıkta cemāǿat-i bukavulān-ı (bökevülān) hazāra-yı beklānşāh olarak geçen kelimenin bir topluluk için kullanıldığı görülmektedir. caġdavul: Doerfer, askerî terim olan bu kelimeyi Nachhut, Kommandant der Nachhut olarak tanımlar (TMEN I, s.306). -ġul/-gül ekiyle biçimlenmiş sözcüklerden biri olan çaġdavul/çangdavul, ordunun arkasından giden bölük anlamında kullanılır. Bu kelime arkadan gelmek anlamına gelen Moğolca çaġda- ile fiillerden adlar türetmeye yarayan Moğolca -vul ekinin birleşmesiyle teşekkül etmiştir. Kelimenin artçı, dümdar anlamına geldiğini belirten Özönder, Çağatayca sözlüklerle Türklük bilimi çalışanlarının konuyla ilgili şu açıklamalarına yer vermiştir: çaġdavul hūcī rā gūyend ki leşker rā berūnend ve vaķt u ez eŧrāf -ı leşker-i ħaberdār bāşend ve ŧılāye dārı künend ve anrā çandavul hem gūyend şeklinde kaydedilmiştir (Senglah); çaġdavul leşkerde at sürücüye dirler ve çındavul TundAr erine dirler ki asker ardında turur (Abuşka, s.227); çaġdavul cünūd pįdārı, ordunuŋ arkasından giden bölük, Ǿasker ve sālār, sipāh, çandavul, mukabil-i ķaravul (Lehçetü l-çağatay, s.147a); çandavul Ǿaskerin žahrınca gelen bölük muĥāfıžı, dümdar ve yasakçı, gerü ve pesmānde ķalan almanı toplayıcı, ķaravul, çendekçi (Lelçetü l-çağatay, s.153a); çındavul geceleyin orduyu li-ecriǿtteşrįf gezen ķol ; Ǿases ve şeb-gerd ķoşun (Lelçetü l-çağatay, s.164b); çaġdavul askerin arkasından giden koruyucu, göçü, kol ; Kowalewski de Moğolca çaġdaġul sözcüğü gözcü, nöbetçi < çağda-ġul gözcü, nöbetçi şeklinde ifade edilmiştir (Kowalewski, 2011, s. 41). Yürüyüş ve hareket hâlinde olan ordunun artçı kolu anlamına gelen caġdavul kelimesi, kaynaklarda şakavul, çındavul şeklinde de kaydedilmektedir. Osmanlıcadaki Moğolca alıntı kelimeleri inceleyen O. Nedim Tuna, kelimenin Moğol ağızlarındaki biçimleri ve anlamlarıyla ilgili şu bilgileri vermektedir: Moğol Yazı dilinde çagdagul şeklinde görülen ve nöbetçi, devriye; casus, müzevir anlamına gelen kelime Halha Moğolcasında çagduul şeklinde yer almaktadır. Moğol Yazı dilinde çingnagul şeklinde görülen ve dinleyici, kulak veren, kulağı delik kimse, casus anlamlarına gelen kelime Halha Moğolcasında çanguul şeklindedir. Bu kelimenin kökü olan çağda- fiilinin Moğol Yazı dilinde aynı zamanda çingla-, çingna- şekilleri de bulunmaktadır ve bu fiiller gözlemek, casuslamak, (gizli) bilgi vermek anlamına gelmektedir. Tuna, kelimeyi şöyle kurmaktadır: *Altaycada *t(i)-, Moğolcada ç(i)-, Türkçede t(i)-; (Moğolcada çinla-, Türkçede tiŋla-; Moğolca bu kelimenin ilk hecesindeki -i-, Orta Moğolcada ünlü çözülmesi yoluyla *çaŋla- > çanla- olmuştur (Tuna, 1972, s.220-221). İncelemeye esas alınan belgelerden sadece Emir Timur a ait 870/1379~1380 tarihli bir inayetnâme yarlığında karşımıza çıkan bu kelimeyle ilgili olarak yarlığı 2005 yılında Taşkent te neşre hazırlayan Mannanov vd. leşkerning eki merkez bölinmeleriden birinin g ārtdagi ķısmı olarak açıklamaktadırlar caġdavullar (Mannanov vd., 2005, s.34). ançi Ǿameldār-lar-ki miŝl-i Ǿināķ-lar ve atalıķlar ve taķsavullar ve caġdavullar ve odaçılar ve ilçilar ve ķuşçılar ve tamām alıġ-dār ve cemįǿ taĥśįl-dār ve śāĥib-i daħllar-ki dāruǿs-salŧanat-ı vilāyet-i ħˇārezm-de ĥavāle-ger-dur-lar (TF 780/1379~1380). cebe: Doerfer, Moğolca bir kelime olduğunu belirttiği cebeyi panzer; yani zırh (TMEN I, s.284); LN de ise kelime cengde giyilen demürlü kaftan (LN, 2015, s.145) olarak tanımlanmıştır. Kaynaklarda cibe şelinde yazımlarının da var olduğu bu kelimenin Halha Moğolcasında zev şeklinde tespit edildiği, silah, pusat; zırh, ok başı, mızrak ucu anlamlarıyla da kullanılabilen askerlikle ilgili bir terim olduğu ifade edilmektedir (Gülensoy-Küçüker, 2015, s.101). Halka ve zincirden örme zırh; cevşen ve her türlü savaş araç ve gereci; silah, mühimmat için kullanılan bu kelime Uzun Hasan ın, Timurlu hükümdarı Sultan Ebu Said Mirza yı mağlup ettiği, memleketini de zapt u rapt altına aldığını Osmanlı veziri İshak Paşa ya haber vermek için kaleme aldığı bir fetihnâmede yukarıdaki anlamlarıyla 22
kullanıldığı görülmektedir: sulŧān ebū saǿįd mįrzā bā tamām mecmūǿ ve ziyād ez ümerā-yı çıġātāy leşker rā ez ĥudūd-ı ħıŧā[y] ve türkistān ve hindūstān ve ħorāsān ve Ǿırāķ ve fārs ve kirmān ve sāyir memālik ve bilād-ı ħōd cemǿ kerde bā şaśt hezār Ǿarāba ve cebe müteveccih aźerbāycān geşte (873/1468-1469). dārūġa: Minorsky nin köken itibarıyla Moğolca, terim olarak idarî bir ıstılah olduğu ve reis anlamına geldiği bilgisini verdiği (Minorsky,1943, s.141) bu kelimeyi Doerfer, vali, şehir komutanı (TMEN I, s.319-323); Kaçalin, bekçibaşı, sübaşı (Kaçalin, 2011, s.929); Roux, yönetim ve vergilendirmeyi denetlemekle görevli Moğol yüksek memurları, bir tür hükümet genel komiseri (Roux, 2001, s.567) olarak açıklarlarken Gül ise Türkçeye Moğolca kanalıyla girmiş bir kelime olup başkan, yönetici anlamlarını içerdiğini, Klasik Moğolcada darugaçi, Modern Moğolcada ise dargaç şeklinde tesadüf edildiği ifadesine yer verir (Gül, 2016, s.109). Moğolların idarî geleneği içinde, yaygın bir şekilde görüldüğü, sivil ve askerî işlerle yükümlü olan daruga memuriyetinin önemli bir yer tuttuğunu ifade eden Özyetgin, darugaların XIII. yüzyıldan XVIII. yüzyıla kadar Çin den Kırım a kadar uzanan Türk-Moğol İmparatorlukları arasında varlıklarını sürdürdüklerini belirtmektedir (Özyetgin,1996, s.189). Bartold; darugaların askerî vali, vergi tahsildarı olarak genel nüfus sayımının organizasyonu, yerel ordunun askere çağrılma işi, posta istasyonlarının kurulması ve vergilerinin toplanıp hükümdara gönderilmesi gibi görevlerinin olduğunu bildirmektedir (Manz, 1985, s.59). Alman heyeti tarafından Berlin e götürülen Turfan metinleri arasında yer alan, o dönemin hükümdarı Tuğluk Timur a verildiği için 1347/48-1365 (?) yılları arasında yazıldığı tahmin edilen Uygur harfli bir belgede İlçikedey han çağında, Tuğluk Timur adlı taruğa gelip [vergi kestikte] inçü bağcılara (Arat, 1987, s.578) ifadeleri yer almaktadır. Bu terim için A. Von Le Coq, en yüksek idarî memur, yani vali karşılığını vermektedir. Türkistan da idarî bir ıstılah olarak dorğa şeklinde kullanıldığı belirtilmektedir (Le Coq, 1939, s.307). Minorsky; önceleri hâkimler için kullanılan bu unvanın daha sonra sadece başkent hâkimi için kullanıldığı, yine devletin üst düzey münşilerine de böyle hitap edildiği, daruğaların diğer münşileri denetlediği ve birtakım ayrıcalıklara sahip olduğu ifadelerine yer vermiştir. Hükümdarın özel mülkü olan bölge ve eyaletlere han ve sultanların değil de daruğaların gönderilmeleri, atandıkları bölgelerde onları hâkim statüsüne koymuş, onlar tarafından yönetilen bu bölgeler de darğalık olarak adlandırılmıştır (Minorsky,1943, s.141). İncelemeye esas alınan belgelerde genellikle belgenin muhataplarının/gönderildiği kimselerin adları veya unvanlarının sıralandığı ve bir nevi protokole hitap olan elkap bölümünde geçen daruğa, Türk-Moğol devletleri ile onların mirası üzerine kurulan bütün devlet ve hanlıklarda en yüksek idarî memur, vali olarak karşımıza çıkmaktadır: dārūġagān ve ĥükkām ve Ǿummāl ve mutaśarrıfān-ı emvāl ve bitikçiyān ve kārkünān-ı memālik-i āźerbāycān be-dānend (TF 24 Muharrem 804/3 Eylül 1401), ümerāǿ ve ĥükkām ve dārūġagān ve uśūl ve aǿyān ve eşrāf ve ahālį ve melikān ve kedħudāyān ve erbāb ve Ǿummāl ve mutaśarrıfān ve bitikçiyān-ı memālik-i maĥrūsa be-dānend (KKF 16 Safer 867/10 Kasım 1462), ümerā ve ĥükkām ve dārūġagān ve uśūl ve aǿyān ve eşrāf ve ahālį ve melikān ve kedħudāyān-ı vilāyāt-i āźerbāycān (AKF 4 Cemazeyilevvel 892/28 Ağustos 1487), ĥükkām u dārūġagān u kelānterān-ı medįne-i ķum (SF 1 Cemazeyilahir 918/14 Ağustos 1512). ılġar: Belgelerde hücum, akın; müfreze, ihtiyat askeri, hızlı hareket eden müdahale birliği anlamlarına gelen ve bir tür askerî ıstılah olan ılgarı Arat, çok çabuk hareket eden, belki de her zaman atlı ve belirli yerlere gönderildiği için hafif silahlı olan büyük ya da küçük askerî müfreze, bölük veya kıta (Arat, 2006, s.171); Kaçalin, ılġa- [<Mo. ilga] ı ılgar eylemek, ayırmak, akın etmek (Kaçalin, 2011, s.945); Lessing, < Moğ. ilgal < Moğ. ilga- to seperate, assort; to classify, analyze, distinguish; to discern, discriminate, differentiate; to select the best, Orta Moğolca: Edebî Moğolca: ilgal difference, distinction (Lessing, 1960, s.406a-407a); Kowalewski, différence, distinction, dissemblance (Kowalewski,1844, s.303b); Schönig, ilgar difference, distinction (Schönig,2000, s.103) olarak ifade eder. Kelimenin Türkçe dörtnala koşmak anlamındaki ılga-+ -r fiilden ad türetme ekinin getirilmesiyle teşekkül ettiği bilgisini veren Eren e göre, kelimenin Moğolcadan alındığı yolundaki görüş de tartışmalıdır (Eren, 1999, s.183a). Ilġar kelimesi belgelerde ılgar kerde, ılgar küned, ılgar fermūdend şeklinde geçmektedir: bā muvāzį deh hezār süvār be-şebħūn ılgar-künān resįdįm (KKN Rabiulahir 824/ Nisan~Mayıs 1421), Akkoyunlu Uzun Hasan ın Osmanlı sultanı II. Mehmed e gönderdiği fetihnâmede ferzend-i ercümend-i mūmāileyh ılġar nümūde (AKN 871~872/1467), Safevî emirlerinden Sevindik Han ile Ustaclı Hamza Bey in, Osmanlı veziri Ayas Paşa ya yolladıkları 23
mektupta der zamānį ki nevvāb-ı kāmyāb-ı ĥażret-i aǿlā be tiflįs ılġar fermūdend bedū menzil ez gence ılġar be tiflįs resįd (SN Şaban 945/10 Ocak 1538-7 Şubat 1539) ķaravul: İlhanlı, Celayirli, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevî ordusunda askerî bir ıstılah olarak kullanılan bu kelime hakkında Doerfer, kelimenin Moğolca olduğunu ve devriye, müfreze, keşif kolu anlamında kullanıldığını ifade etmektedir (TMEN I, s.399-403). Piyade veya atlı askerlerden teşekkül eden karavullar hem düşmanın olası baskınından orduyu koruyan, hem de keşifte bulunan nöbetçi, müfreze takımlarıydı. Bu askerî ıstılaha Çingizliler, İlhanlılar, Timurlular, Baburlular, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevî, Osmanlı gibi devlet teşkilatlarına da rastlamak mümkündür. Ordunun, olası bir düşman baskınına maruz kalmaması için, ordugâhın etrafına keşif için çıkarılan ve bekçi; müfreze, posta; keşif kolu olarak tanımlanan karavul, tarihsel ve çağdaş Türk dili alanında bulunmaktadır (Özönder, 2011, s.43). Ordunun yürüyüşü esnasında ordunun emniyetini sağlamak, düşman hakkında bilgi toplamak ve karargâhı korumakla görevli birlik olan karavulun, incelenen döneme ait belgelerde yukarıdaki anlamlarıyla kullanıldığı belirlenmiştir: bā ispend bahādır be-ķarāvul yek menzil pįş dāşte (KKN 823/1420), der rūz-ı cumǿa 13 receb seyyid mezįd arġūn ve tamām-ı erkān-ı devlet-i ū ki be-ķarāvul amede būdend (AKN 873/1469) kįşik: LN de nöbet, sıra anlamlarıyla kullanılan bu kelimenin Moğolcadan alıntılama bir kelime olduğu belirtilmektedir. Nitekim kelimenin Moğol Yazı dilinde kesig sıra, nöbet, iyi talih, kısmet, lütuf, parça... ; Halha Moğolcasında heşig, hişig; Buryat Moğolcasında heşeg; Ordos Moğolcasında Geşik, Gesek, kişig; Kalmukçada kesag parça şekil ve anlamlarının bulunduğu ifade edilmektedir. Osmanlıcada Moğolca Ödünç Kelimeler başlıklı makalesinde Tuna, kelimenin köküyle ilgili önemli açıklamalarda bulunmuştur. Tuna ya göre Türk Dilinde nöbet ve sıra anlamında kullanılan kelimeler parça ile ilgili olup kes-, ged- << kert- fiillerinden türetilmişlerdir. Ayrıca sıra; dolaşma kavramları aynı zamanda kez- > gez- fiili ile ifade edilebilmektedir. Buna göre Osmanlı Türkçesindeki köşük < *keşük < keşik < Orta Moğolcada keşig < Moğolcada kesig < Orta Türkçe döneminde de kesik olmalıdır (Tuna, 1972, s.229). Moğolların Gizli Tarihi adlı eserde Cengiz Han tarafından noyanlarla binlikler arasından seçilmiş bir hassa ordusunun kurulduğu, bu hassa ordusunda turhah/turha ut adı verilen ve gündüz nöbet tutan askerlerle kebteul/kebte ut adı verilen ve gece nöbet tutan iki muhafız kuvvetinin var olduğu, bunların tamamına keşikten dendiği, keşiktenlerin başlangıçta ulus sahibi şehzadelerle han arasında belirginlik kılan bir unsur olmasına rağmen sonraları şehzadelerin de hassa ordusu bulundurduğu ifadeleri yer almaktadır (Temir, 2016, s.115). Çağdaş Türk yazı dillerinden Azerbaycan Türkçesinde kéşik şekliyle ve koruma, nöbet olarak tanımlanmaktadır. Ad soylu bir kelime olan kéşik in, Azerbaycan Türkçesinde çekmek fiiliyle nöbet tutmak, bir şeyi beklemek, durmak fiiliyle kéşikde durmag biçiminde ve korumak, müdafaa etmek anlamında kullanılan birleşik fiiller oluşturduğu da görülmektedir. Yine kéşik kelimesinden türetilme kéşikçi silahlı nöbetçi ve kéşikçilik nöbetçilik, nöbetçinin işi ile hane ve baş kelimeleriyle birleşmesi neticesinde meydana gelen kéşikçibaşı nöbetçi amiri, kéşikhana nöbetçi binası kelimelerinin Türk dilinin bu kolunda kullanıldığı görülmektedir (Altaylı, 1994, s.765). İncelemeye esas alınan belgelerden Safevî hükümdarı Şah I. Süleyman ın hicrî 1095 tarihli fermanında rifǿat ve maǿālį-penāh Ǿizzet ve Ǿavālį-destgāh pįr murād sulŧān kengerlü ez oymaķ-ı ķaramanlu ġulām-ı ħāśśa-i şerįfe kįşik-i rikāb-ı žafer-intisāb-ı hümāyūn muķarrer būde şeklinde görülmektedir. (SF Safer 1095/19 Ocak-16 Şubat 1684). ķol: Askerlikle ilgili teknik bir terin olan ķol kelimesini Doerfer, ordu merkezi anlamına gelen zentrum der Armee (TMEN I, s.438); Tietze, bir ordunun müfrezeleri (Tietze, 2016, s.342); Demir ve Aydoğdu, kol, taraf, saf (Demir ve Aydoğdu, 2015, s.273) olarak tanınlar. Türk-Moğol devletleri ile onların mirasçıları olan siyasî teşkilatlarda ordu, savaş düzenini aldığında ordunun merkezine; yani asıl kuvvetlerinin bulunduğu merkeze kalb, kol/gol veya on g adı verilirdi. Savaş düzeninde duran ordunun sağ kolu için barangar, sol kolu için cavangar tabirleri kullanılmaktaydı. Fatih Sultan Mehmed in, Ak Koyunlu Devleti hükümdarı Uzun Hasan Bey i mağlup ettikten sonra zaferini haber vermek için kaleme alınan yarlığında merkez kol için uluġ ġol ifadesi geçmektedir. Arat, savaş safında ordunun asıl kuvvetini teşkil eden esas kısmına uluğ ğol dendiğini, man glay piştar ve tüp merkez, esas diye ikiye ayrıldığını belirtmektedir. Fatih yarlığındaki ğol şeklinin Azerbaycan Türkçesinin bir özelliği olabileceğini, Şeyh Süleyman Efendi Luğati nde hem kol, hem de ğol şekillerinin yer aldığı bilgisini vermektedir (Arat, 1939, s.309). 24
Hindistan da Gürkanî devletini kuran ve nesep olarak Emir Timur un beşinci göbekten torunu olan Babur un kızı ve ondan sonra Hint tahtına çıkan Hümayun un ana ayrı kız kardeşi Gülbeden tarafından yazılan Hümayunnâme nin British Museum daki yegâne nüshası üzerine araştırma yapan Beveridge, kelimenin aslının Moğolca olduğunu, ordunun başlıca cüzü anlamına geldiğini ifade etmektedir. Daha sonra Hümayunnâme nin Türk Tarih Kurumu Yayınları arasından çıkan neşrinin Giriş ve Tarihî Özet bölümlerini yazan Hikmet Bayur, eserdeki pek çok Türkçe kelimeye Moğolluk affetmenin Beveridge in Türkçesinin kuvvetli olmamasından kaynaklı bir hata olduğunu, onun bu hatalarından birinin de kol kelimesinin izahı için kullandığı yukarıdaki ifade olduğunu belirtmektedir (Hümayunâme,1987, s.13). İncelenen belgeler arasında Emir Timur un Osmanlılara karşı kazandığı zaferi Timurlu şehzadelerine haber vermek için yazdığı 1 Muharrem 805/1 Ağustos 1402 belgede bu terim ordunun merkezi anlamıyla ez yemįn ü yesār ve ķol şeklinde geçmektedir. ķoşun: Doerfer, ķoşun un Moğolca bir kelime olduğunu söyleyerek Kampfgruppe: soviele Truppen, wie eine Stammesgruppe stellen kann; Heeresabteilung in wechselnder, zuweilen den jeweiligen Erfordernissen angepaßter Stärke; Armee, Wehrmacht~ wmmo. qoşun id.< mo. qoşiyun ursprünglich Schnauze, Schnabel, Spitze, dann Vorausabteilung, dann Heeresgruppe, schließlich auch Banner (administrative Einheit) olarak tanımlar (TMEN I, s.4406). Bunun yanı sıra Demir ve Aydoğdu, ordu, bölük, saf (Demir ve Aydoğdu, 2015, s.274); Altaylı, ordu, bir devletin nizamî gücü, askerleri (Altaylı, 1994, s.542) olarak ifade eder. Asker, yan yana durmuş asker dizisi, saf; yan yana dizilmiş insanların oluşturduğu dizi anlamına gelen bu kelime hakkında Cüveynî, Cengizliler döneminde ordu komutanlarına bu kelimeden türetildiği tahmin edilen koşkun dendiği bilgisini verir (Cüveynî, 2013, s.423). bā ķoşunhā der pįş-i ħōd muķarrer fermūdįm (TN 1 Muharrem 805/1 Ağustos 1402), ümerā-yı ķoşun ve nökerān-ı ħāśśa-i şerife (CY 24 Cemazeyilevvel 785/25 Temmuz 1383), ķoşun revāne şūd (SF Rabiulevvel 1046/Ağustos-Eylül 1636). ķurçı: Silâhdar, cebeci olarak tanımlanan bu kelime sadak, ok kılıfı anlamına gelen Moğolca ķur< ħōr (Lessing, 1960, s.965) kelimesine adlardan meslek adları türetmeye yarayan Türkçe +çi ekinin getirilmesiyle teşekkül etmiştir. Çağatayca sözlüklerde ķorçı/ ķurçı şeklinde tanıklanan bu kelimenin karşılığı olarak silahdār, silahşör, cebeci, asker, süvari, mįr-i şebases, kötevül, żabŧiye, muĥāfıž-ı belde karşılığı verilmiştir (Senglah, s.286r7; LÇ, s.233; DTO, s. 425). Askerlikle ilgili bir terim olan kelimeyle ilgili Radloff, Çağatay Türkçesinde Farslarda bir süvari sınıfı, gözcü (Wb II, s.954); Doerfer, Köcherträger (TMEN I, s.429-432) açıklamasını yapmaktadır. (Özönder, 2011, s.36). Kurçılardan teşekkül eden birliğe ķurçıyān, silk-i ķurçıyān, serkār-ı ķurçıyān; kurçı kayıtlarının tutulduğu deftere defter-i ķurçı dendiği görülmektedir: der silk-i ķurçıyān-ı müstaĥfaž-ı ķalǿa-i mübāreke-i derbend ķurçıyān-ı afşār ve şamlu-i şāhįsėven (SF Muharrem 1100/Ekim 1688), ez serkār-ı ķurçı nüvişte-end (SF Zilkade 1111/Nisan~Mayıs 1700), defter-i ķurçı (SF Muharrem 1114/Mayıs~Haziran 1702). Timur ve Devleti adlı eserde Timurlu ordusunun silah gereksinimini karşılamak için cebehânelerin yanı sıra kurhânelerin yer aldığı bilgisi bulunmaktadır (Aka, 2014, s.164). Moğolca silah, ok kılıfı, sadak anlamındaki kur kelimesi ile Farsça hane kelimesinin bir araya gelip kaynaşmasından oluşan bu terim birbirlerinin mirası üzerine kurulan İlhanlı, Timurlu, Celayirli, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Safevî devletlerinin ordu teşkilatlarında karşımıza çıkmaktadır. Bu idarenin başındaki kişiye ise kur beyi diye hitap edildiği bilgisi yer almaktadır. Kur ile beg (bey) kelimesinden teşekkül eden kur beyi, ordunun silah ihtiyaçlarını karşılayan cebehane ile kurhanenin idaresi altına verildiği kimselerdir (Aka, 1994, s.189). Delhi Türk Sultanlığı döneminde sultanın silahlarından, hükümdarlık sembolleri ve saraya bağlı silah imalâthanesinin (kurhane) idaresinden sorumlu oldukları; kurbeg-i meymene ve kurbeg-i meysere olmak üzere iki unvanın bulunduğu bilgileri mevcuttur (Kortel, 2006, s.150). Yine Hümayunnâme de korci şeklinde görülen bu kelime zırhçı, muhafız olarak anlamlandırılmaktadır (Hümayunnâme, 1987, s.19). Kaynaklar; kurçı birliklerin başındaki kimseye kurçıbaşı dendiğini, bu kişilerin Ustaclı, Tekeli, Şamlı, Kaçar ve Afşarlı gibi Oğuz boyları arasından seçildiğini, başlangıçta emirülümeradan rütbe ve konumca daha aşağıdayken Şah Tahmasb ın saltanat yıllarının ortalarında önemlerinin artarak serdardan/ordu komutanı sonraki en kıdemli rütbeye dönüştüğünü, bu rütbeye sahip kimselerin han unvanını kullanmaya başladıklarını belirtmektedir (Erdoğan, 2015, s.116). Safevî Devleti ne ait belgelerde geçen bu unvana sahip kişilerin elçilik göreviyle başka bir devlete gönderilebildikleri de görülmektedir. Bu kişilerden biri de Osmanlılara gönderilen Kurçı Şahkulı Bey dir : ǾumdetüǿleǾāžım veǿl-aǿyān şāhķulı beg ķurçı ķaçar der eǿazz-ı evķāt ve eşref-i saǿādet semt-i vürūd yāft (SN 8 Recep 962/29 Mayıs 1555). 25
Akkoyunlularda kurçıların, hükümdarı korumakla görevli muhafız alayının adı ve hükümdarın kapısında nöbet tutan saygın kimseler olduklarıyla emirzâdeler arasından seçildikleri, savaş esnasında ihtiyat kuvveti olarak bekledikleri, savaşın en zor anında savaşa iştirak ettikleri görülmektedir (Necefli, 2012, s.252). Akkoyunlulardan önce Timurlu ve Karakoyunlu, sonra ise Safevîlerde kullanıldığı görülen kurçı terimi muhtemelen onlara İlhanlılardan geçmiştir. Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet in, bugün Erzincan sınırları içerisinde yer alan Otlukbeli nde Ak Koyunlu hükümdarı Uzun Hasan ı mağlup ettiği ve bu zaferini haber vermek için kaleme aldırdığı 3 Ağustos 1473 tarihli Uygur harfli yarlığında da bu terim günümüz Türkiye Türkçesinde silah anlamı ve hasan beg-nin g ķur adamı biçiminde geçtiği görülmektedir (Arat,1939, s.301). nöker: Türk-Moğol devlet teşkilatlarında belirli bir sınıf veya tabaka olarak karşımıza çıkan nöker kelimesi hakkında Lessing, arkadaş, yoldaş < Moğolca nökür (Lessing, 1960, s.593b); Sertkaya, hizmetçi uşak (Sertkaya, 1987, s.274); Clauson, yoldaş, astsubay hizmetçisi (Clauson,1972, s.245). Doerfer, hükümdarın maiyetindeki kişi, hizmetkâr (TMEN I, s.521-526); Özyetgin, birinin emri altına girerek onun hizmet ve maiyetinde bulunan, neferden başlayarak beylere kadar çeşitli derecelerde askerî ve dolayısıyla idarî konumlarda bulunan kimseler (Özyetgin,1996, s.195) açıklamasını yapmıştır. Hükümdara veya bir beye eşlik eden nökerler, kendilerini bağlı oldukları kişiye adamış muhafız savaşçılar oldukları için hassa ordusunu teşekkül etmekteydiler. Kelimenin çoğulu için incelemeye esas alınan dönemlere ait belgelerde nökerān şeklinin kullanıldığı görülmektedir: ez nökerān ve leşkeriyān ve mutaśarrıfān-ı ħānbėli (İY 25 Şaban 743/23 Ocak 1343), bā yaraķ ve nöker be destūr-ı ķavl-i hümāyūn be muǿasker-i mübārek ĥāżır gerdānend (KKF 13 Ramazan 857/17 Eylül 1453), cemǿį ez nökerān ve müteǿalliķān-i ħōd (AKN 5 Safer 873/25 Ağustos 1468 den sonra), dū nefer nöker be-ķatl resānįdend (SF 15 Recep 968/1 Nisan 1561). tavacı: Ortaçağ da bazı Türk ve Moğol devletlerinde kullanılan bir tür askerî unvan olup Moğolca saymak, toplamak, hesaplamak anlamındaki togacadan gelmektedir (TMEN I, s.260-264); (Lessing, 1960, s.1255), Çağatay Türkçesinde sayı sayan, asker toplama müfettişi, haberci, zâbit, dellâl, muhbir gibi karşılıklara sahip bir kelimedir. Terim olarak ise geniş yetkilerle donatılan, birliklerin disiplin ve düzenini sağlayan kumandanları ifade için kullanılmakla beraber kumandanların emirlerini ulaştırmakla görevli subaylar için kullanılmıştır (Arat, 2006, s.190). Tavacılar; sefere çıkılacağı zaman ya da sefer esnasında vilâyetlere giderek asker toplama, toplanan askerleri orduya sevk etme, hükümdarla ordu birlikleri arasındaki muhabere kurma, sefer sırasında hükümdarın emirlerini ordu kumandanlarına iletme ve bu emre uyacaklarına dair onlardan senet (möçelka) alma, ordudaki emîrler arasında görev dağılımını yapma, sefer esnasında akın ve yağma amacıyla çevreye dağılan askerî birlikleri toplama, kanal açma, konak yerleri düzenleme, şölen hazırlıklarını yapma işlerini yürütürlerdi (Aka, 2014, s.110-112). Türk-Moğol devletlerinde geniş yetkileri bulunan, asker kaydı, ganimet dağıtımı, ordunun disiplin ve intizamı işlerine bakan tavacı, incelenen belgelerde bir unvan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu belgelerden Karakoyunlu hükümdarı Kara İskender in Osmanlı sultanı Çelebi Mehmet e yazdığı ve Şahruh un Azerbaycan a düzenlediği seferin yankılarının anlatıldığı mektupta ser-i aĥmed big tavacı adında bir unvan olarak geçmektedir. Tavacı kelimesi, Uzun Hasan a ait 871~872/1467 tarihli bir mektupta üst düzey bir unvan olarak kullanılmıştır: emįr muĥammed tavacı ki ĥākim-i baġdād vefāt nümūd. Safevî hükümdarı Şah Muhammed Hudabende nin Rabiulahir 989/5 Mayıs~2 Haziran 1581 tarihli fermanında Ǿalį ħan tavacıbaşı olarak kaydedilmesi kelimenin bu devlet döneminde de kullanıldığını belgelemektedir. tutķāvulān: Özyetgin, totķavul olarak okuduğu bu kelimeyi sınır ve yol muhafızı olarak tanımlamaktadır (Özyetgin,1996, s.237). Gülensoy la Küçüker, kelimenin aslının Moğolca totķaul olduğunu, kaynaklarda totġavul/tutġavul şeklinde kaydedilebildiğini, Straẞen-wächter, Feldgendarun anlamlarına geldiğini ifade ederler (Gülensoy ve Küçüker, 2015, s.478). Doerfer; Farsça rāh-dārān kelimesiyle eşanlamlı olduğunu belirttiği tutķāvulān kelimesinin etimolojisiyle ilgili şu bilgileri vermektedir: Das ist einer der üblichen Ableitungen auf -ġul (Nomina collectiva agentium bildend) von mo. todqa-, westmmo. *totqa-. Totġa- abhalten, zu hindern suchen (tod-qa- Fakt. Zu *tod-, *totu-, tü. tut- halten, fangen, greifen ). Dieses Verb ist fast ausgestorben, häufig findet sich Jedoch noch eine Ableitung davon auf -r: Ko 1846f. Todqar obstacle, empechement, Luv 413 totgor pomecha, prepjaststvie usw. Cf. Auch unten (TMEN I, s.251). Delhi Türk Sultanlığında sınır ve hudut güvenliğini sağlayan kimselere fevcdâr adı verildiği bilgisi yer almaktadır (Kortel, 2006, s.284). Akkoyunlu hükümdarı Yakub tarafından 20 Zilkade 891/17 26
Kasım 1486 tarihinde verilmiş bir fermanda tutķāvulān-ı sübül olarak kayıtlı olması bu kelimenin Akkoyunlu ordu teşkilatı içerisinde yol muhafızı anlamıyla kullanıldığını göstermektedir. yasāvul: Moğolca bir kelime olan yasāvulu Özönder, hanın hassa alayı, yasakçı, muhafız, emir subayı (Özönder, 2011, s.44); Doerfer, Moğolca -ġul/-gül şeklinde yer alan ekle yasa-/ casa- fiilinden teşekkül etmiş, hanı koruyan askerler, gözcü, düzenleyici, savaşın gidişatı hakkında haber veren kimse (TMEN IV, s.1863); Minorsky, hükümdarın emir ve fermanlarını yerine getirmekle yükümlü kimse (Minorsky,1943, s.133); Gülensoy la Küçüker, ara bulucu, hakem, yargıç, hâkim; nöbetçi, bekçi kahya, yönetim memuru (Gülensoy ve Küçüker, 2015, s.99) olarak izah etmektedirler. Yasavulluğun sultanın şahsında buyrukları uygulayan memurlar için kullanılan bir terim olduğu bilgisini veren Paydaş; bunların yasakçı, yasak memuru, muhafaza memuru, saray muhafızları, saray muhafızlarının başı görevlerini yürüttüklerini, süvari birliği olan yasavulların idareci gücün temsilcisi olarak hizmet ettiklerini, görevlerinin geceleyin sarayın çevresinde güvenliği sağlamak, sultan bir yere gittiğinde o bölgede güvenlik önlemleri almak ve halkı belirli bir uzaklıkta tutmak, divanbeyi kürsüye çıktığında sessizliği sağlamak, malların müsadere işlemlerini yapmak olduğu bilgilerini vermektedir (Paydaş, 2003, s.163) Başlarına yasavul ağası unvanının verildiği yasavullar soylu kişilerin çocukları arasından seçilerek şahın ve eyalet beylerinin saraylarında kanunların uygulanması işiyle görevlendiriliyorlardı. Kimi zaman da gelen elçi ve ulakların karşılanması, onların ağırlanması ve şahın huzuruna çıkmadan önce üzerlerinin aranması gibi konularda eşik ağalarına yardımcı olmaktaydılar (Bayramlı ve Ezizli, 2000, s.147-148). Hükümdarların en yakınında bulunan hassa alayı, yasakçı, muhafız, emir subayı gibi anlamlarda kullanılan yasavullık Akkoyunlular ile Safevîler dönemine ait belgelerde tespit edilmektedir: afşar aġa yasāvul (AKN 888/1483), ez serkār-ı ħāśśa-i şerįfe maśĥūb saru yūsuf yasāvul firistāde (SF Ramazan 960/11 Ağustos~9 Eylül 1553), şāhvirdi yasāvul (SF Recep 1043/Ocak 1634), tįmūr ħan big yasāvul (SF Muharrem 1114/28 Mayıs-26 Haziran 1702). Devletler, tarih boyunca diplomatik kanallarla halledemedikleri meselelerine savaş meydanlarında çözüm aramışlardır. Savaş meydanlarından muzaffer çıkarak genişlemek ve büyümek isteyen devletler, kendilerini bu amaca ulaştıracak unsur olarak gördükleri orduya büyük önem vermişlerdir. Güçlü orduları sayesinde İran ve Azerbaycan sahasında hâkimiyet kurmuş olan İlhanlı, Timurlu, Celayirli, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Safevîler birbirlerinin devlet ve ekonomi alanında olduğu gibi, ordu teşkilatı hususunda da mirasçıları olmuş, hâkim oldukları bölgelerin dünya kara ticaret yollarıyla Doğu-Batı göç yolları üzerinde bulunması, bu devletleri güçlü ordulara sahip olmaya sevk etmiştir.gerek kültür ve gerekse kurumlar bakımından Yakın ve Orta Doğu coğrafyasında temasta bulunan bu devletlerin ekonomilerinin bel kemiğini savaşlar meydana getirmiştir. Bu yüzden bu devletlerde savaşla ilgili pek çok kuram ve pratik onların diline yansımıştır. Sonuç olarak genelinin Farsça, pek azının ise Türkçe olduğu görülen belgelerde asker, komutan, sefer, harekât, silah ve teçhizat gibi askerlikle ilgili konularda zengin bir askerî terminolojinin olduğu görülmüştür. Belgelerde tespit edilen bukāvulān, cagdavul, cebe, dārugā, ķaravul, kişik, ķol, ķoşun, kurçı, nöker, oymāķ, tavacı, tutkāvulān, yasāvul gibi terimler, ait oldukları dönemin askerî konseptlerini yansıtan terimlerdir. Ayrıca Moğolca askerî terimler incelendiğinde bu terimlerin Cengiz Han tarafından teşkil edilen veya Türk askerî teşkilatının temelini oluşturan sistemlerle benzerlikler taşıdığı, bu sistemlerin daha sonraki dönemlerde İlhanlı, Timurlu, Celayirli, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Safevîler tarafından geliştirildiği görülmektedir. (İY 18 Safer 743/23 Temmuz 1342): Süleyman ın Yarlığı (Herrmann 2004: 118-121). (İY 25 Şaban 743/23 Ocak 1343): Emir Tecentemur un Yarlığı (Hermann 2004: 124-126). (CY 24 Cemazeyilevvel 785/25 Temmuz 1383): Celayirli Ahmed in Yarlığı (Herrmann 2004: 183-184). (TF 780/1379~1380): Miranşah Küregen in fermanı (Astanova vd 2005: 46-47). (TF 24 Muharrem 804/3 Eylül 1401): Emir Timur un Yarlığı (Lajos-Hazai 1977: 71-75). (TF 1 Muharrem 805/1 Ağustos 1402) (Aka 2003: 1-22). (TN 22 Rabiulevvel 873/10 Ekim 1468: Sultan Ebu Said in Fermanı (Kurat 1940: 119-134) (KKN 823/1420) Karakoyunlu Kara Yusuf un nâmesi (MS I: 157-158). (KKN Rabiülahir 824/Nisan~Mayıs 1421): Karakoyunlu İskender in nâmesi (MS I: 161-163). (KKF 13 Ramazan 857/17 Eylül 1453): Mirza Cihanşah ın Fermanı (Busse 1959: 149-150; Tabâtâî 1352: 25-26). 27
(KKF 16 Safer 867/10 Kasım 1462): Mirza Cihanşah ın hanımı Begümcan Hatun un Fermanı (Tabâtâi 1352: 36-38). (AKN 871~872/1467): Uzun Hasan ın nâmesi (MS I: 214-215). (AKN 873/1468-1469): Uzun Hasan ın Nâmesi (Lajos-Hazai 1977: 151-155). (AKN 5 Safer 873/25 Ağustos 1468): Uzun Hasan ın Nâmesi (Lugal-Erzi 1956: 11-12). (AKN 888/1483): Uzun Hasan ın Nâmesi (Münşeâtü s-selâtîn-i: 320-321). AKF 20 Zilkade 891/17 Kasım 1486): Yakub Şah ın Fermanı (Tabâtâî 1352: 87-91) (AKF 4 Cemazeyilevvel 892/28 Ağustos 1487): Yakub Şah ın Fermanı (Tabâtâi 1352: 91-93). (SF Ramazan 960/11 Ağustos~9 Eylül 1553) : Şah Tahmasb ın Fermanı (Lajos-Hazai 1977: 409-410). (SN 8 Recep 962/29 Mayıs 1555): Şah Tahmasb ın Nâmesi (Münşeâtü s-selâtîn-i: 620-623). (SF 15 Recep 968/1 Nisan 1561): Şah Tahmasb ın Fermanı (Lajos-Hazai 1977: 177-179). (SF Rabiulahir 989/5 Mayıs~2 Haziran 1581): Şah Muhammed Hudabende nin Fermanı (Horst 1955: 289-297). (SF Recep 1043/Ocak 1634): Safi Şah ın Fermanı (Puturidze I 1961: 23-29). (SF Rabiulevvel 1046/Ağustos-Eylül 1636): Safi Şah ın Fermanı (Puturidze 1961: 35) (SF Safer 1095/19 Ocak-16 Şubat 1684): Şah Süleyman ın Fermanı (Busse 1959: 289). (SF Safer 1095/19 Ocak-16 Şubat 1684): Şah Süleyman ın Fermanı (Musavi 1965: 163-164). (SF Zilkade 1111/ Nisan-Mayıs 1700): Sulltan Hüseyin in Fermanı (Puturidze II 1962: 88-89). (SF Muharrem 1114/28 Mayıs-26 Haziran 1702): Şah Süleyman ın Fermanı (Bastani-Parizi 1347/1968: 209-222). (SF Zilhicce 1124/Aralık 1712-Ocak 1713): Sultan Hüseyin in Fermanı (Puturidze III 1962: 64). (SF Cemazeyilevvel 1144/1 Kasım~30 Kasım 1731): Şah II. Tahmasb (Fragner 1975: 207-210). KAYNAKÇA Aka, İ. (2003). Timur un Ankara Savaşı (1402) Fetihnamesi (2 fotoğraf ile birlikte). Belgeler, Türk Tarih Kurumu Basımevi, XI,15, s.s.1-22. Aka, İ. (2014). Timur ve Devleti. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. Altaylı, S. (1994). Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü I-II. İstanbul. Arsal, S. M. (2014). Türk Tarihi ve Hukuk. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. Arat, R. R. (1939). Fatih Sultan Mehmed in Yarlığı. Türkiyat Mecmuası VI, s. 285-322. Arat, R. R. (1987). Gazi Zahirüddin Muhammed Babur Vekayi Babur un Hâtıratı Cilt II. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. Arat, R. R. (2006). Baburnâme Gazi Zahîreddin Muhammed Babur. İstanbul: Kabalcı Yayınevi. Bayramlı, Z.&Ezizli, B. (2000). Azerbaycan Evliya Çelebi nin 1654-ci İl Seyahatname sinde. Bakü: Azerbaycan Neşriyatı. Busse, H.(1959). Untersuchungen zum Islamischen Kanzleiwesen an Hand Turkmenischer und Safewidischer Urkunden. Cairo. Clauson, S. G. (1972). An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth Century Turkish. Oxford. Clauson, S. G. (2017). Türkçe-Moğolca Çalışmaları (Çev. Fatma Kömürcü). Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Demir, N.&Aydoğdu, Ö. (2015). Oğuzname [Kazan Nüshası] (İnceleme-Metin-Dizin-Tıpkıbasım), İstanbul: Kesit Yayınları. Doerfer, G. (1963). Türkische und mongolische Elemente im Neupersischen unter besonderer Berücksichtigung älterer neuperisischer Geschichtsquellen vor allem der Mongolen-und Timuridenzeit I,Wiesbaden: Franz Steiner Verlag. Doerfer, G. (1965). Türkische und mongolische Elemente im Neupersischen unter besonderer Berücksichtigung älterer neuperisischer Geschichtsquellen vor allem der Mongolen-und Timuridenzeit II, Wiesbaden: Franz Steiner Verlag. Doerfer, G. (1967). Türkische und mongolische Elemente im Neupersischen unter besonderer Berücksichtigung älterer neuperisischer Geschichtsquellen vor allem der Mongolen-und Timuridenzeit III, Wiesbaden: Franz Steiner Verlag. Doerfer, G. (1975). Türkische und mongolische Elemente im Neupersischen unter besonderer Berücksichtigung älterer neuperisischer Geschichtsquellen vor allem der Mongolenund Timuridenzeit IV, Wiesbaden: Franz Steiner Verlag. Ebu Bekr-i Tihranî, Kitabı Diyarbekriyye (çev. Mürsel Öztürk), (2001), Ankara. 28
Erdoğan, E. (2015). Safevi Ordusunda Bir Birlik-Kurçiler. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 55, 2, s.s. 75-88. Eren, H. (1999), Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü. Ankara. Gül, B. (2016). Moğolca İbni Mühennâ Lügati. Ankara: Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü. Gülensoy, T.&Küçüker, P. (2015). Eski Türk-Moğol Kişi Adları Sözlüğü. İstanbul: Bilge Kültür Sanat. Haenısch, E. (1939). Wörterbuch zu Mangḥol un niuca tobca an (Yüan-ch ao pi-shi) Geheime Geschichte der Mongolen. Leipzig: Otto Harrassowitz. Herrmann, G. (2004), Persische Urkunden der Mongolenzeit, Harrassowitz Verlag. Hınz, W. (1952). Zwei Steuerbefreiungs-urkunden, Documenta Islamica Inedita. (Ed. J.W. Fuck) Berlin: Akademie Verlag, s.s. 211-220. Kaçalin, M. S. (2011). Nevâyî nin Sözleri ve Çağatayca Tanıklar. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Kowalewskı, J. É. (1844). Dictionnaire Mongol-Russe-Français I Tome Preimer a-u. Kasan. Kowalewskı, J. É. (1846). Dictionnaire Mongol-Russe-Français II Tome Deuxième n-ş, Kasan. Kowalewskı, J. É.(1849), Dictionnaire Mongol-Russe-Français III Tome Troisième d-v, Kasan. Lajos, F.&Hazai, G. (1977). Einführung in die persische Paleographie: 101 Dokumente. Budapest: Akademiai Kiado. Lessıng, F. D. (1960). Mongolian-English Dictionary. Los Angeles: University of California Press. Mannanov, B. vd. (2005). Emir Temurning Turkiy Yarlıġı. Taşkent. Manz, B. F. (1985). The Office of Darugha under Tamerlane. TUBA, 9. Minorsky, V. (1943). Tadhkitat al-mulûk, A Manual of Safavid Administration (circa 1137-1725), Londra. Minorsky, V. (1999). Akkoyunlular ve Toprak Reformları (Çev. Cüneyt Kanat). Belleten, LXII,235. Nevai, A. (1347). Şah İsmail Safavi Esnad ve Mükatebat-ı Tarihi Hemrah ve Yaddaştha-yı Tafsili. Tahran. Nevaî, A. (1350). Şah Tahmasb Mecmua-i Esnad ve Mükatebat-ı Tarihi hemrah ba Yaddaştha-yı Tafsili. Tahran. Nevaî, A. (1366), Şah Abbas Mecmua-i Esnad ve Mükatebat-ı Tarihi Hemrah ba Yaddaştha-yı Tafsili. Tahran. Nevai, A. (1984). Esnad ve Mükatebat-ı Siyasi-i Iran from 1105 to 1135. Tahran. Ölmez, M. (2013). Moğolların Gizli Tarihi ve Sözvarlığı Üzerine, Bengü Beläk. Bülent Gül (Ed.), Ahmet Bican Ercilasun Armağanı. (s.s. 377-384) Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları. Özgüdenli, O. G.(2006). Ortaçağ Türk-İran Tarihi Araştırmaları, İstanbul: Kaknüs Yayınları. Özönder Barutcu, F. S. (2011), Ali Şi r Nevaȳi, Muḥa kemetü l-luġateyn İki Dilin Muhakemesi, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Özyetgin, A. M. (1996). Altın Ordu, Kırım ve Kazan Sahasına Ait Yarlık ve Bitiklerin Dil ve Üslûp İncelemesi, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Özyetgin, A. M. (2005). Orta Zaman Türk Dili ve Kültürü Üzerine İncelemeler. İstanbul: Ötüken Neşriyat. Özyetgin, A. M. (2014). İslam Öncesi Uygurlarda Toprak Hukuku. İstanbul: Ötüken Neşriyat. Paçacıoğlu, B. (2015). VIII-XVI. Yüzyıllar Arasında Türkçenin Sözcük Dağarcığı. İstanbul: Kesit Yayınları. Papazyan, A.D. (1956). Persidskie dokumantı Matenadarana: I Ukazı (XV-XVI vv), Erevan Izdatelstvo Akademii Nauk Armianskoi SSR Papazyan, A. D. (1960). Persidkie, Arabskie, Turetskie Ofitsialnıye Dokumentı Matenadarana XIV-XIX vekov i ih Znaçeniye Dla İzuçeniya Sotsialna Ekomiçeskay Cizni Stran Blicnego Vostoka, Moskva. Papazyan, A.D.(1968). Persidskie Dokumenti Matenadarana: II Kupchie (XIV-XVI vv) Izdatelstvo Akademii Nauk Armiaskoi SSR. Paydaş, K. (2004). Ak-Koyunlu Ahmed Bey ve Onun Osmanlı İdarî Sistemini Ak-Koyunlu Devleti nde Uygulama Çabası. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Araştırmaları Dergisi, XXIII, 36. Puturidze, V. (1955). Gruzino Persidskiye İstoriçeskiye Dokumentı. Tbilisi. Puturidze, V. (1961). Persidskiye İstoriçeskie Dokumentı v Knigahranilişçah Gruzii-I, Tbilisi. Puturidze, V. (1962). Persidskiye İstoriçeskie Dokumentı v Knigahranilişçah Gruzii-II, Tbilisi. Puturidze, V. (1965). Persidskiye İstoriçeskie Dokumentı v Knigahranilişçah Gruzii-III, Tbilisi. 29
Ramstedt, G. J. (1935). Kalmückisches Wörterbuch. Helsinki. Roux, J. P. (2001). Moğol İmparatorluğu Tarihi. Ankara: Kabalcı Yayınları. Schönig, C. (1997). A new attempt to classify the Turkic Languages (1). Turkic Languages 1, s.s. 117-133. Schönıg, C. (2000a). Mongolische Lehnwörter im Westoghusischen. Wiesbaden. Schönıg, C. (2000b). Mongolian Loanwords in Oghuz as indicators of linguistic and cultural areas in Southwest Asia. Turkic Languages ed. Lars Johanson, s.s. 239-252. Sertkaya, O. F. (1992). Mongolian Words and Forms in Chagatay Turkish (Eastern Turki) and Turkey Turkish (Western Turki). Türk Dilleri Araştırmaları Yıllığı Belleten 1987, s.s. 265-280. Sevortyan, E. V. (1974). Etimologiçeskiy Slovar Tyurskiy Yazıkov, Obşçetyurksiye i mejtyurskiye osnovı na Glasnıye, Moskva. Starostin, S. vd (2003). Etymological Dietionary of the Altaic Languages, Vol.III, Brill, Leiden-Boston. Sümer, F. (1957). Azerbaycan ın Türkleşmesi Tarihine Umumi Bir Bakış. Belleten, 83. s.s. 429-445. Sümer, F. (1986). Ak-koyunlular. Türk Dünyası Araştırmaları, 40, s.s. 1-38. Sümer, F. (1992). Kara Koyunlular, Ankara. Sümer, F. (1986). Avşarlar, İran da Hüküm Sürmüş Bir Türk Hanedanı. Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, 41, s.s.125-133. Sümer, F. (1988). Az Tanınmış Bir Türk Hükümdarı Uzun Hasan Bey, Türk Dünyası Tarih Dergisi, XIX, s.s.14-19. Tabâtâi, M. (1352). Fermanha-yi Torkmenan Karakoyunlu ve Akkoyunlu. Çaphane-i Hikmet. Kum. Temir, A. (2016). Moğolların Gizli Tarihi, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. Tietze, A. (2016). Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lügati. C.I-E. İstanbul-Wien. Toğan, Z. V. (1970). Umumî Türk Tarihine Giriş, En Eski Devirden XVI. Asra Kadar. İstanbul: Enderun Kitabevi. Tuna, O. N. (1972). Osmanlıcada Moğolca Ödünç Kelimeler. Türkiyat Mecmuası, XVII, s.s. 209-250. Tuna, O. N. (1976). Osmanlıcada Moğolca Kelimeler, Türkiyat Mecmuası, C. XVIII, s.s. 281-314. 30
E-ÖĞRENME SİSTEMLERİNDE KULLANICILARIN KULLANIŞLILIK VE KULLANIM KOLAYLIĞI ALGILARINI ETKİLEYEN FAKTÖRLERİN ANALİZİ Arş. Gör. Rahmi BAKİ Aksaray Üniversitesi Prof. Dr. Burak BİRGÖREN Kırıkkale Üniversitesi Yar. Doç. Dr. Adnan AKTEPE Kırıkkale Üniversitesi ÖZET Bu çalışma, birçok dışsal değişkenin Algılanan Kullanışlılık (AK) ve Algılanan Kullanım Kolaylığı (AKK) karşısında değerlendirildiği, kullanıcıların e-öğrenme sistemi algılarını araştıran 201 araştırmanın sistematik bir değerlendirmesidir. E-öğrenme kabulünü inceleyen çalışmalarda en sık kullanılan değişkenlerin Öz Yeterlilik (83), Subjektif Norm (46), Keyif (40), Kaygı (26), Tecrübe (23), Etkileşim (20), İçerik Kalitesi (15), Uyumluluk (15), Koşulların Kolaylaştırılması (14) ve Memnuniyet (14) olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca literatürde dışsal değişkenler ile inanç değişkenleri arasında çok kabul gören hipotezler şunlardır: Öz Yeterlilik-AKK (54), Subjektif Norm-AK (26), Öz Yeterlilik-AK (25), Etkileşim-AK (14), Kaygı-AKK (13), Keyif-AKK (13), Keyif-AK (13), Uyumluluk-AK (10), Tecrübe- AKK (9) ve Etkileşim-AKK (8). Bu çalışma ile e-öğrenme kullanıcılarının kullanışlılık ve kullanım kolaylığı algılarını etkileyen faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Bilgi ve İletişim Teknolojileri, Algılanan Kullanım Kolaylığı, Algılanan Kullanışlılık, E-Öğrenme, Teknoloji Kabul Modeli Jel Kodları: I20, M15, O33 ANALYSIS OF THE FACTORS AFFECTİNG USEFULNESS AND EASE OF USE PERCEPTİONS OF USERS IN E-LEARNİNG SYSTEMS ABSTRACT This analysis is a systematic assessment of 201 studies investigating end-users perception of e- learning systems where numerous external variables are evaluated against Perceived Usefulness (PU) and Perceived Ease of Use (PEOU). The most frequently used variables in e-learning acceptance studies are Self-Sufficiency (83), Subjective Norm (46), Enjoyment (40), Anxiety (26), Experience (23), Interaction (20), Content Quality (15), Compatibility (15), Facilitation of Conditions (14) and Satisfaction (14). In addition, the most widely accepted hypothesis in the literature between external variables and belief variables are: Self Efficacy-PEOU (54), Subjective Norm-PU (26), Self-Efficacy-PU (25), Interaction-PU (14), Anxiety-PEOU (13), Enjoyment-PEOU (13), Enjoyment-PU (13), Compatibility-PU (10), Experience-PEOU (9) and Interaction-PEOU (8). Overall, the objective of this study is to identify the factors influencing the perceived usefulness and ease of use of e-learning systems. Key Words: Information and Communication Technologies, Perceived Usefulness, Perceived Ease of Use, E-Learning, Technology Acceptance Model Jel Codes: I20, M15, O33 1. GİRİŞ Çağımızda bilgi teknolojilerinin genelleşmesinin bir sonucu olarak bireylerin hayatlarının her alanında olduğu gibi eğitim alanında da bazı değişiklikler yaşanmaktadır. Eğitim alanında yaşanan bu değişikliklerin en belirgin sonucu e-öğrenme sistemleridir. E-öğrenme, yaygın olarak, öğretim ve öğrenmede ağa bağlı bilgi ve iletişim teknolojisinin kasıtlı olarak kullanılmasıyla ilgilidir. E-öğrenme, çevrimiçi veya çevrimdışı çalışan bireyler veya gruplar tarafından gerçekleştirilen tüm eğitim faaliyetlerini, ağa bağlı ya da bağımsız bilgisayarlar ve diğer elektronik cihazlar vasıtasıyla senkron ya da asenkron olarak birleştirmektedir (Naidu, 2006). E-öğrenme sistemleri kullanıcıların aynı fiziksel ortamda bulunma zorunluklarını ortadan kaldırır ve eğitimin geniş kitlelere ulaşabilmesini sağlar. Bilgi sistemlerinde kullanıcı kabulündeki eksiklikler bilgi sistemleri etkinliğinin önünde stratejik bir handikaptır (Davis, 1993). Bilgi teknolojilerinin kullanıcı tarafından kabulünün anlaşılması işletmeler için önemli ve zahmetli bir olgudur (Venkatesh ve Davis, 2000). Kullanıcı kabulünü arttırmak için kullanıcıların bilgi sistemlerini neden kabul ettiklerinin daha iyi anlaşılması gerekmektedir (Davis, Bagozzi & Warshaw, 1989). Diğer bilgi sistemlerinde olduğu gibi e-öğrenme sistemlerinde de araştırmacılar kullanıcıların kullanım niyetlerini belirlemek için pek çok çalışma yapmış ve literatürdeki 31
pek teoriyi bu amaç doğrultusunda kullanmıştır. E-öğrenme kabul çalışmalarında en yaygın kullanılan teorinin Teknoloji Kabul Modeli (TKM) olduğu görülmüştür. Kullanıcı kabulünü arttıracak örgütsel müdahalelerin tasarlanması için TKM nin orijinal yapısının ötesinde inanç değişkenleri olan AK ve AKK değişkenlerinin öncüllerinin araştırılması gerekmektedir (Venkatesh ve Davis, 2000). Bu yüzden pek çok araştırmacı farklı dışsal değişkenler ile genişletilmiş TKM ni test etmiştir. Yaptığımız çalışmada e-öğrenme uygulamalarında TKM ni kullanan çalışmalar sistematik bir şekilde incelenmiştir. Bu çalışmalarda incelenen değişkenler ile bu değişkenlerin AK ve AKK ile olan ilişkileri analiz edilmiştir. Böylece literatürde yoğun bir biçimde kabul gören hipotezler aracılığıyla e-öğrenme sistemlerinde kullanıcı kabullünü tahmin etmek, açıklamak ve arttırmayı amaçlayan çalışmalara yol gösterilmesi amaçlanmaktadır. 2. E-ÖĞRENME KAVRAMI Eğitim ve öğretimin öneminin giderek arttığı günümüz dünyasında işletmeler, eğitim kuruluşları, devletler ve bireyler toplumun en önemli kaynağı olan beşeri sermayesinin niteliğini arttırabilmek için yoğun çaba sarf etmektedir (Aslan, 2006). Bilgiye ulaşmak ve hızlı bir biçimde öğrenmek, bireylerin ve toplulukların gelişimi için hayati önem taşımaktadır. İçinde bulunduğumuz bilgi çağında bilgi teknolojilerindeki hızlı ilerlemeler, eğitimcileri yeni eğitim, öğrenme ve öğretme stratejileri geliştirmeye zorlamaktadır (Altıparmak, Kurt & Kapıdere, 2011). Bilgi teknolojilerinin yaygınlaşmasının bir sonucu olarak her alanda olduğu gibi eğitim süreçlerinde de değişiklikler yaşanmaktadır. Çağımızın vazgeçilmezi haline gelene internet, eğitim teknolojilerinin de vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiştir. Bilgi teknolojilerinde yaşanan bu değişimin eğitim ve öğretim kapsamında en somut uygulaması e-öğrenme kavramıdır. Bilginin hızlı bir şekilde, istenilen zamanda, düşük maliyet ile kitlelere ulaşma ihtiyacı e-öğrenme kavramının önemini arttırmaktadır (Duran, Önal & Kurtuluş, 2006) Teknolojideki ilerlemeler eğitim devrimi için bir ortam yaratmıştır. Dijital ekonomide teknoloji etkin öğrenme veya e-öğrenme, yüksek vasıflı iş gücünü hazırlamak ve desteklemek için tasarlanan geniş bir uygulama ve politika sisteminin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. E-öğrenme gücünü tek boyutlu tüm öğrenme yaklaşımlarını ortadan kaldırıp, bireysel ihtiyaçları karşılamak için içeriği yönlendirip özelleştirerek, teknoloji ve bilgiyi dengeleme fırsatından almaktadır (Pantezis, 2002). E-öğrenme, sadece kayıtlı öğrenci grubuna değil, toplumun her kesimine her yerden her veriye ulaşabilme imkânı tanır ve aynı ortamda bulunma zorunluluğunu ortadan kaldırır (Altıparmak vd., 2011). Fiziksel sınıf ihtiyacını ortadan kaldırır, eğitimcilere ve öğrenenlere zaman ve mekân tercihi yapabilme imkânı sağlar. Öğrencilere kendi tercihlerine göre öğrenme materyallerini özelleştirme imkânı verir, öğrenci istemediği konu ile vakit kaybetmez ve süreçteki tüm elemanlara maliyet avantajı getirir (Aslan, 2006). Ayrıca öğrenciye konuyu öğrenene kadar tekrar etme imkânı tanır (Duran vd., 2006). Eğitim ve öğretimde pek çok avantajı bünyesinde bulunduran e-öğrenme kavramı bazı dezavantajlara da sahiptir. Örneğin, bireylerin çalışma konusunda öz disipline sahip olmaması, bilgi teknolojileri alanında yeterli bilgi düzeyine sahip olmamaları e-öğrenmeyi zorlaştıran etmenlerdir. Ayrıca e-öğrenme materyallerinin geliştirilmesi için başlangıçta yüksek bir yatırım gerekebilir. Online kursların ve programların geliştirilmesi, uygulanması ve bakımı kesinlikle ucuz değildir (Bolliger ve Wasilik, 2009). Eğitimci ve öğrencilerin farklı mekânlarda bulunması bir iletişim problemini de beraberinde getirebilir. Bireyin, öğrenci ve öğretmenden uzakta olması yalnızlık hissine sebep olabilir. Ayrıca öğrencinin çeşitli sebeplerle e-öğrenme teknolojisini benimsememesi, e-öğrenmenin tüm yararını ortadan kaldırır. E-öğrenme teknolojilerinin eğitim-öğretim faaliyetlerindeki stratejik önemi ve içerisinde barındırdığı dezavantajlar araştırmacıların da ilgisini çeken bir konudur. Literatürde e-öğrenme hakkında pek çok çalışma bulunmaktadır. Araştırmacılar e-öğrenme uygulamalarının başarısını arttırmayı ve süreç içerisinde karşılaşılan engelleri ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Araştırmacılar e-öğrenme konusunda yaptıkları çalışmalarda genellikle e-öğrenme kabulünü etkileyen faktörler, e- öğrenme memnuniyetini ve etkinliğini geliştirme yolları, e-öğrenme çıktılarının analizi, sunum tipleri ve öğrenme stillerindeki farklılıkların e-öğrenme başarısındaki etkileri incelenmiştir. E-öğrenme çalışmalarında hedeflenen amaca ulaşabilmek için konunun içeriğine göre pek çok model araç olarak kullanılmıştır. E-öğrenme çalışmalarında kullanılan bazı modeller; TKM, Mantıklı Eylem Teorisi (MET), Planlı Davranış Teorisi, Bilgi Sistemleri Başarı Modeli, Birleştirilmiş Teknoloji Kabul ve Kullanım Teorisi ve Beklenti Onaylama Modeli olarak sıralanabilir. Yapılan literatür 32
taramasında e-öğrenme çalışmalarında en sık kullanılan modelin TKM olduğu tespit edilmiştir (Šumak, Hericko & Pušnik, 2011). 3. TEKNOLOJİ KABUL MODELİ VE YAPISI Dünya çapında organizasyonlar tarafından bilgi teknolojilerine yapılan yatırımların hızla büyümesi, kullanıcı kabulünün kritik bir teknolojik olguya dönüşmesine neden olmuştur (Hu, Chau, Sheng & Tam, 1999). Bilgi teknolojilerinin benimsenmesi ve kullanılması süreci, bilgi teknolojileri avantajlarından yararlanabilmek için kritik bir öneme sahiptir (Karahanna, Straub, & Chervany, 1999). Bilgi sistemlerinde kullanıcı kabulündeki eksiklikler bilgi sistemleri başarısının önündeki önemli bir engeldir (Davis, 1993). Bilgi sistemleri, ancak kullanıldıkları zaman örgütsel performansı geliştirme potansiyeline sahiptir (Mathieson, 1991). Literatürde pek çok araştırma, kullanıcıların bilgi sistemlerini neden kabul veya reddettiklerini araştırmaktadır (Davis, 1993). Bu problemin önemi ve devam etmesi nedeniyle bilgi sistemleri araştırmalarında kullanıcı kabulünü açıklama çabaları uzun süredir devam etmektedir (Davis, 1989). Bilgi sistemlerinde insan organizasyonları tarafından benimsenecek koşulların anlaşılması ve oluşturulması yüksek öncelikli bir araştırma konusudur (Venkatesh ve Davis, 2000). Donanım ve yazılım yeteneklerinin göze çarpan avantajlarına rağmen, yeterince kullanılmayan sistemler örgütler için bir problem kaynağıdır (Venkatesh ve Davis, 2000). Kullanıcıları yeni bilgi teknolojilerini benimsemeye ikna etmek, yeni bilgi sistemlerini uygulamak ile yükümlü olan kişilerin karşılaştıkları önemli bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir (Agarwal ve Prassad, 1999). Kullanıcı kabulünü daha iyi tahmin etmek, açıklamak ve arttırmak için insanların bilgi sistemlerini neden kabul ettiklerinin veya reddettiklerinin daha iyi anlaşılması gerekmektedir (Davis vd., 1989). Teorik değerinin yanı sıra sistem kullanımını öngörmek ve açıklamak için geliştirilmiş ölçümler; hem yeni tasarım fikirleri için kullanıcı talebini değerlendirmek isteyen satıcılar hem de bu kuruluşların tekliflerini değerlendirmek isteyen kullanıcı organizasyonu içeresindeki bilgi sistemi yöneticileri için büyük bir değere sahiptir (Davis, 1989). İşletmelerde bilgi teknolojisinin kullanıcı tarafından kabulünün anlaşılması son derece önemli ancak zor bir olgudur (Venkatesh ve Davis, 2000). Yakın zamanda bilgi teknolojilerinin kabulünü açıklamak ve tahmin etmek amacıyla pek çok çalışma gerçekleşmiştir. Bu çalışmalarda pek çok model geliştirilmiş ve test edilmiştir. Bu modellerden birisi olan TKM lehine önemli sayıda teorik ve ampirik destek bulunmaktadır. TKM bir kişinin bir sistemi kullanma davranışının iki inanç tarafından belirlendiğini iddia eder. Bunlar bir kişinin sistemin kendi iş performansını artıracağına olan inancı olarak tanımlan AK ve bir kişinin sistem kullanmada çaba harcamayacağına dair inanç örgüsü olarak tanımlanan AKK değişkenleridir (Venkatesh ve Davis, 2000). AKK ve AK sistem kullanımını açıklayan en önemli iki faktördür (Legris, Ingham, & Collerette, 2003). Kullanıcıların bilişim teknolojilerini benimseme davranışlarını analiz etmeyi amaçlayan TKM, MET nden uyarlanmış bir teoridir. MET ne göre kişinin davranışını yerine getirebilmesi için söz konusu davranışın oluşmasını sağlayan niyet sübjektif form ve kişinin davranışına yönelik tutumundan kaynaklanmaktadır. MET ne benzer biçimde TKM nde de bilgisayar kullanımı davranış niyeti ile belirlenir. Ancak davranışsal niyetin sistem kullanımına yönelik tutum ve AK ile birlikte belirlendiği teorize edilir (Davis vd., 1989). TKM nde kullanıma yönelik davranış niyeti, kullanıma yönelik tutum ve AK değişkenleri ile belirlenirken, MET nde davranışa yönelik tutum ve sübjektif norm ile belirlenir. Şekil 1. Mantıklı Eylem Teorisi (Davis vd., 1989) 33
Şekil 2. Teknoloji Kabul Modeli (Davis vd., 1989) TKM, bilgi teknolojileri kullanım niyeti ve kullanıma yönelik tutum belirleyicileri olarak AK ve AKK olmak üzere iki inanç yapısının eklendiği bir MET uyarlamasıdır. Benzerliklerine rağmen TKM ve MET çeşitli teorik farklılıklar içerir. Hem TKM nde hem de MET nde tutum inanç değişkeni ile belirlenmesine rağmen tutum değişkeninin modellemesinde iki temel fark dikkat çekmektedir. Birincisi, MET ni kullanarak her yeni bağlam için belirgin inançlar yeniden güncellenir. Ortaya çıkan inançların kendine özgü oldukları kabul edilir ve sistem/kullanıcılar ile genelleştirilemezler. TKM nde ise AK ve AKK öncül olarak varsayılmaktadır ve kullanıcı kabulünün genel belirleyicilerdir. Bu yaklaşımın tercih edilme sebebi farklı bilgisayar sistemleri ve kullanıcı popülasyonları ile daha kolay genelleştirilebilecek bir inanç kümesi oluşturmaktır. İkinci olarak, MET nde değerlendirme ağırlıkları ile çarpılan tüm inançlar tek bir yapıda birleştirilir. TKM nde ise AKK ve AK olarak iki temel ve farklı yapı inancı oluşturmaktadır. TKM, niyetin bir belirleyicisi olarak MET nde bulunan sübjektif norm değişkenini içermez. Niyet üzerindeki direkt etkileri tutum aracılığıyla gerçekleşen etkilerden ayırmak zordur. Genel olarak yöneticilerin ve profesyonellerin bilgi teknolojileri kullanımında gönüllü oldukları düşünülse bile bazı durumlarda görevleri yerine getirebilmek için kendi duygu ve düşünceleri ile istekli olmadan bir sistemi kullanabilirler. Yani sübjektif normun niyeti üzerinde bir etkisi olduğu reddedilemez. Ancak, bu etkinin doğrudan mı AK üzerinden mi olduğu belirlenememektedir. Belirsiz teorik statüsünden dolayı sübjektif norm TKM ne dâhil edilmemiştir (Davis vd., 1989). TKM, her davranış için ayrı ayrı türetilen MET nin tutum belirleyicilerini bilgisayar teknolojisi kabulünde iki değişkenle (AK ve AKK) değiştirmiştir. TKM ve MET modellerinin niyet ve kullanımı başarılı bir şekilde tahmin ettikleri tespit edilmiştir. Bununla birlikte TKM nin bilgisayar teknolojileri kabulündeki belirleyicileri test etmek için daha basit, kullanımı daha kolay ve daha güçlü bir model olduğu belirlenmiştir (Igbaria, Zinatelli, Cragg & Collerette, 1997). TKM, değişik araştırmalarda kullanılabilen, kısıtla miktarda değişken ile kuvvetli bir açıklama gücüne sahip, sade bir modeldir. Ancak MET nin sahip olduğu sosyal çevre gibi bazı zenginliklere sahip değildir (Erdem, 2011). TKM ne göre kullanıma yönelik tutum AK ve AKK adı verilen iki öneli inancın bir sonucudur (Davis, 1986). AK ve AKK yapılarının hem birbirleriyle olan ilişkilerinin niteliği hem de kullanıma yönelik etki dereceleri hakkında literatürde farklı görüşler bulunmaktadır. Kullanışlılık, kullanım kolaylığı ve kullanım arasındaki ilişkinin doğası tam olarak açık değildir. TKM nin birçok deneysel çalışmasında AK nın kullanım niyetinin güçlü bir belirleyicisi olduğu ve AKK nın niyet üzerinde daha az tutarlı bir etki gösterdiği görülmüştür (Venkatesh ve Davis, 2000). AKK niyet üzerinde göreceli olarak daha az ama önemli bir etkiye sahiptir (Davis vd., 1989). Kullanım kolaylığı ile tutum ve /veya niyet arasındaki ilişki için karmaşık sonuçlar elde edilmiştir. Erken dönem TKM çalışmalarında AKK nın niyet üzerinde küçük ve zaman içerisinde azalan bir etkisi olduğu görülür ve kullanım kolaylığının tutum ile olan ilişkisi daha az tutarlı bulunmuştur. Bununla birlikte kullanım kolaylığı TKM nin ayrılmaz bir parçası olmayı sürdürmektedir (Vijayasarathy, 2004). İnanç değişkenlerinin belirleyicilerinin daha iyi anlaşılması kullanıcı kabulünü artıracak örgütsel müdahalelerin tasarlanması ve yeni sistemlerde kullanımına yardımcı olacaktır. Özellikle AK ve öncüllerinin eşleşme sürecini anlamak stratejik bir araştırma konusudur. İnanç değişkenleri ve nihai olarak kullanıcı kabulü bir sistemin işlevsel tasarım özellikleri ile ilişkilendirilir. TKM nin mevcut kapsamının ötesinde inanç değişkenlerinin öncüllerinin araştırılması gerekmektedir (Venkatesh ve Davis, 2000). AK ve AKK, TKM nin en önemli faktörleridir ve her ikisi de dışsal faktörlerden etkilenir. Bu nedenle dışsal faktörler bu değişkenlerin öncülleri olarak bilinir ve teknoloji benimsene davranışlarının 34
belirlenmesinde hayati bir rol oynarlar (Abdullah ve Ward, 2016). Modelin açıklama özelliğinin artırılması için ilave faktörler modele dâhil edilmeli veya diğer bilgi teknolojisi modelleri ile entegre edilmesine ihtiyaç vardır (Hu vd., 1999). Dış değişkenlerin modele eklenmesi sistem kullanımının açıklanmasına katkı sağlamaktadır. Dışsal değişkenler AK ve AKK nın nelerden etkilenip etkilenmediğini daha iyi anlamamızı sağlar ve kullanımı arttırmak için gereken eylemlere rehberlik eder (Legris vd., 2003). Belirlenmiş dışsal faktörlere sahip bir TKM sadece teknoloji kullanımını öngörmekle kalmaz, belirli bir sistemin neden benimsenmeyeceğini de açıklar. Bu nedenle birçok araştırmacı farklı dışsal faktörler ile TKM ni genişletmiştir (Abdullah ve Ward, 2016). Zira TKM nin esas amacı, dışsal faktörlerin iç inançlar, tutum ve niyet üzerindeki etkisini izlemek için bir temel oluşturmaktır (Davis vd., 1989). Bilgi sistemlerini değerlendirmek için geliştirilen ve kullanıcı kabul belirleyicilerini tespit etmeyi amaçlayan çalışmalar, kullanıcı kabulünü arttırmayı hedefleyen bilgisayar teknolojisi uygulamalarına yol göstermektedir. 4. E-ÖĞRENME KULLANICILARININ AK VE AKK NI ETKİLEYEN FAKTÖRLER Bilgi ve iletişim teknolojilerinde son yıllarda yaşanan hızlı gelişmeler, insanların hayatlarında pek çok değişikliğe neden olmuştur. Bu değişimlerin eğitim alanında neden olduğu en önemli değişim e- öğrenme uygulamalarıdır. Yalnız öğrenciler sistemi kullanmadıkları sürece e-öğrenme sisteminin faydaları maksimize edilemeyecektir (Pituch ve Lee, 2006). Kullanıcıların e-öğrenme kullanım niyetlerini belirleyebilmek amacıyla literatürde pek çok çalışma yapılmıştır ve araştırmacılar bu amaç doğrultusunda pek çok modelden faydalanmıştır. Sumak vd., (2011) mevcut literatürü sistematik olarak gözden geçirmiş, TKM nin e-öğrenme kabulü çalışmalarında en yaygın kullanılan teori olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca E-öğrenme kabulü ile ilgili yapılan araştırmaların %86 sında TKM nin kullanıldığını belirmişlerdir. TKM, bilgi sistemlerinin kabulünü açıklamaya yönelik, kapsamlı, teorik ve ampirik olarak onaylanmış, yalın bir modeldir (Heijden, 2003). TKM nde sistem kullanımını açıklayan en önemli iki faktör inanç değişkenleri olan AK ve AKK dır (Legris vd., 2003). Dışsal değişkenlerin niyet üzerinde AK ve AKK aracılığıyla etkileri bulunmaktadır (Venkatesh ve Davis, 2000). TKM nin temel amacı dışsal değişkenlerin niyet üzerindeki etkisini izlemek için bir temel oluşturmaktır (Davis vd., 1989). TKM nin temel alındığı e-öğrenme çalışmalarında da genellikle kullanıcıların yeni bir öğrenme sistemini kullanma kararını etkileyen faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu nedenle literatürde pek çok çalışmada farklı dışsal değişkenlerin eklendiği genişletilmiş TKM test edilmiştir. Yapılan literatür taramasında e-öğrenme kullanım davranışlarını inceleyen ve TKM nin kullanıldığı yayınlar taranmıştır. Böylece yayınların sistematik olarak gözden geçirilmesi ve yeni bir yaklaşım geliştirilmesine ışık tutması amaçlanmıştır. Bunun sonucunda konu ile alakalı 201 çalışma tespit edilmiştir. Bu çalışmalarda toplam 175 dışsal değişken test edilmiştir. Dışsal değişkenlerin AK ve AKK değişkenleri ile ilişkileri toplam 703 hipotezde test edilmiştir. Çalışmaların büyük bir kısmı (%87.562) makalelerden oluşmaktadır. İncelenen 201 araştırmanın 176 tanesi makale, 21 tanesi bildiri, 4 tanesi tez çalışmasıdır. Konu ile ilgili araştırmalar 97 farklı dergide yayınlanmıştır. En çok yayın yapan dergiler sırası ile Computers & Education (24), Computers in Human Behavior (12), British Journal of Educational Technology (8), The Turkish Online Journal of Educational Technology (7), Behaviour & Information Technology (6) olarak sıralanır. Yapılan çalışmalarda incelemeye tabi tutulan katılımcılar değişiklik göstermektedir. Çalışmaların büyük bir kısmında katılımcılar öğrencilerden oluşmaktadır. Yapılan çalışmaların 150 tanesi (%74,627) öğrencilerin, 27 (%13.433) tanesi çalışanların (işçi, mühendis, personel, yönetici, inşaat uzmanı, hemşire, hakem), 16 (%7.960) tanesi eğitmenlerin (akademisyen, öğretmen, öğretim elemanı), 5 (%2.488) tanesi kullanıcı ve vatandaşların, 1 (0.498) tanesi ise öğrenci ve eğitmenlerin e-öğrenme kabul davranışlarını incelemiştir. Yapılan literatür çalışmasında test edilen modellerde TKM nin temel bileşenleri haricinde kullanılan dışsal değişkenler tespit edilmiştir. İncelenen 201 çalışmada 175 dışsal değişken tespit edilmiştir. Kullanıcıların e-öğrenme kabulünü inceleyen çalışmalarda en sık kullanılan değişkenler; Öz Yeterlilik (83), Subjektif Norm (46), Keyif (40), Kaygı (26), Tecrübe (23), Etkileşim (20), İçerik Kalitesi (15), Uyumluluk (15), Koşulların Kolaylaştırılması (14) ve Memnuniyet (14) olarak belirlenmiştir. Yapılan literatür taramasında 175 dışsal değişken tespit edilmiştir yalnız bu değişkenlerin hepsi Şekil 3.2. de gösterilen orijinal TKM nde olduğu gibi inanç değişkenlerinin öncülü konumunda değildir. Bu değişkenlerden 113 ü inanç değişkenleri olan AK veya AKK değişkenlerinden en az birinin öncülüdür. Bu 113 dışsal değişkenin AK veya AKK ilişkisinin test edildiği 194 hipotez vardır. Bu hipotezlerde öncül olarak kullanılan dışsal değişken, ardıl konumundaki inanç değişkeni, kaç 35
çalışmada incelendiği, bunların kaçında ret veya kabul edildiği ve etki boyutlarının aritmetik ortalamaları Çizelge 4.1. de verilmiştir. Tablo 1. E-Öğrenme Kabulünü İnceleyen Çalışmalarda Test Edilen Hipotezler No Dışsal Değişken İnanç Değişkeni İncelenen Çalışma Onaylanan Hipotez Reddedilen Hipotez Kabul Oranı (%) 1 Adaptasyon AK 1 1 0 100 0.659 2 Adaptasyon AKK 1 1 0 100 0.636 3 Akış AK 1 1 0 100 0.054 4 Akış AKK 2 2 0 100 0.205 5 Akran Etkisi AK 3 2 1 66.667 0.201 6 Akran Etkisi AKK 1 1 0 100 0.295 7 Anlama AK 1 1 0 100 0.270 8 Anlama AKK 1 1 0 100 0.200 9 Ara yüz AK 3 2 1 66.667 0.130 10 Ara yüz AKK 4 3 1 75 0.49 11 Arttırılmış Gerçeklik AK 1 1 0 100 0.726 12 Arttırılmış Gerçeklik AKK 1 1 0 100 0.640 13 Bağlantı AK 1 1 0 100 0.37 14 Baskı AKK 1 1 0 100 0.629 15 Beklenti Onaylanması AK 3 3 0 100 0.513 16 Beklenti Onaylanması AKK 1 1 0 100 0.320 17 Belirsizlikten Kaçınma AK 1 1 0 100 0.150 18 Belirsizlikten Kaçınma AKK 1 1 0 100 0.210 19 Bilgi Gizliliği AKK 1 0 1 0 0.095 20 Bilgi Kalitesi AK 5 5 0 100 0.327 21 Bilgi Kalitesi AKK 1 1 0 100 0.150 22 Bilişsel Öğrenme AK 3 3 0 100 0.211 23 Bilişsel Öğrenme AKK 3 3 0 100 0.234 24 Bireysellik- AK 1 1 0 100 0.150 Kolektivizm 25 Bireysellik- AKK 1 0 1 0-0.06 Kolektivizm 26 Bütünlük AK 1 1 0 100 0.414 27 Canlılık AK 1 1 0 100 0.215 28 Cevap Verebilirlik AK 1 1 0 100 0.249 29 Cevap Verebilirlik AKK 1 1 0 100 0.198 30 Çıktı Kalitesi AK 2 1 1 50 0.415 31 Cihaz Tasarımı AK 1 1 0 100 0.730 32 Cihaz Tasarımı AKK 1 0 1 0-0.400 33 Cinsiyet AK 4 1 3 25 0.089 34 Cinsiyet AKK 4 2 2 50 0.046 35 Değer AK 1 1 0 100 0.711 36 Denenebilirlik AK 4 2 2 50 0.055 37 Denenebilirlik AKK 4 2 2 50 0.093 38 Ders Özelliği AKK 3 1 2 33.333 0.093 Etki Boyutlarının Aritmetik Ortalaması 36
39 Ders Teslimi AK 1 1 0 100 0.263 40 Devlet Desteği AK 1 1 0 100 0.180 41 Devlet Desteği AKK 1 1 0 100 0.154 42 Dış Bilgisayar Desteği AK 1 1 0 100 0.140 43 Dış Bilgisayar Desteği AKK 1 1 0 100 0.070 44 Dış Ekipman AK 1 0 1 0 0.09 Erişebilirliği 45 Dış Ekipman AKK 1 1 0 100 0.08 Erişebilirliği 46 Dış Kontrol AKK 5 5 0 100 0.575 47 Dışsal Ağ AK 2 1 1 50 0.202 48 Dışsal Ağ AKK 2 2 0 100 0.33 49 Dışsal Etki AK 3 2 1 66.667 0.107 50 Dil Yeteneği AKK 1 1 0 100 51 Doğruluk AK 1 1 0 100 0.264 52 Duygu AK 1 0 1 0-0.176 53 Duygu AKK 2 1 1 50 0.556 54 Dürüstlük AK 1 1 0 100 0.098 55 Eğitim AK 3 2 1 66.667 0.154 56 Eğitim AKK 3 2 1 66.667 0.140 57 Eğitmen Etkisi AK 7 6 1 85.714 0.274 58 Eğitmen Etkisi AKK 4 3 1 75 0.301 59 Eğlence AK 4 4 0 100 0.245 60 Eğlence AKK 11 8 3 72.728 0.232 61 Elverişlilik AK 5 5 0 100 0.401 62 Elverişlilik AKK 3 2 1 66.667 0.267 63 Etkileşim AK 17 14 3 82.353 0.236 64 Etkileşim AKK 12 8 4 66.667 0.276 65 Gezinim AK 1 1 0 100 0.211 66 Gezinim AKK 1 1 0 100 0.189 67 Göreli Avantaj AK 2 2 0 100 0.247 68 Göreli Avantaj AKK 2 2 0 100 0.247 69 Görev Bağımsızlığı AK 1 0 1 0-0.048 70 Görev Bağımsızlığı AKK 1 1 0 100 0.234 71 Görev Belirsizliği AK 2 1 1 50 0.096 72 Görev Belirsizliği AKK 2 0 2 0-0,029 73 Görev Teknoloji AK 4 3 1 75 0.402 Uyumu 74 Görev Teknoloji AKK 2 2 0 100 0.405 Uyumu 75 Gözlenebilirlik AK 2 1 1 50 0.202 76 Gözlenebilirlik AKK 2 0 2 0 0.038 77 Güç Mesafesi AK 1 1 0 100 0.190 78 Güç Mesafesi AKK 1 1 0 100 0.170 79 Güven AK 1 1 0 100 0.191 80 Güven AKK 2 2 0 100 0.388 81 Hizmet Kalitesi AK 1 1 0 100 0.092 37
82 Hizmet Kalitesi AKK 1 1 0 100 0.083 83 İç Destek AK 1 1 0 100 0.100 84 İç Destek AKK 1 1 0 100 0.230 85 İç Ekipman AK 1 0 1 0 0 Erişebilirliği 86 İç Ekipman AKK 1 0 1 0 0.01 Erişebilirliği 87 İçerik Kalitesi AK 11 8 3 72.727 0.232 88 İçerik Kalitesi AKK 6 5 1 83.333 0.311 89 İkame Edilebilirlik AK 1 0 1 0-0.233 90 İletişim AK 1 1 0 100 0.150 91 İletişim AKK 1 1 0 100 0.285 92 İlişki AK 1 0 1 0 0.070 93 İş İlgililiği AK 6 6 0 100 0.335 94 İş İlgililiği AKK 1 0 1 0 0.088 95 Kabiliyet AK 1 1 0 100 0.13 96 Kabiliyet AKK 1 1 0 100 0.29 97 Karmaşıklık AK 3 1 2 33.333 0.076 98 Karmaşıklık AKK 5 5 0 100 0.541 99 Kaygı AK 9 3 6 33.333 0.009 100 Kaygı AKK 20 13 7 65 0.219 101 Kaynak AKK 1 1 0 100 0.180 102 Keyif AK 13 13 0 100 0.407 103 Keyif AKK 16 13 3 81.250 0.268 104 Kişiler Arası Etkileşim AK 2 1 0 50 0.239 105 Kişileştirme AK 1 1 0 100 0.277 106 Kişileştirme AKK 1 1 0 100 0.271 107 Kişisel Etki AK 1 1 0 100 0.120 108 Konsantrasyon AK 3 2 1 66.667 0.163 109 Konsantrasyon AKK 3 3 0 100 0.410 110 Kontrol Edilebilirlik AK 1 1 0 100 0.268 111 Kontrol Edilebilirlik AKK 1 1 0 100 0.236 112 Kontrol Odağı AK 2 2 0 100 0.280 113 Kontrol Odağı AKK 2 2 0 100 0.280 114 Koşulların Kolaylaştırılması 115 Koşulların Kolaylaştırılması AK 6 5 1 83.333 0.228 AKK 7 6 1 83.333 0.309 116 Kullanıcı Karakteristiği AK 1 1 0 100 0.382 117 Kullanıcı Karakteristiği AKK 1 1 0 100 0.249 118 Kullanma Teşviki AK 1 1 0 100 0.433 119 Mobilite AK 3 2 1 66.667 0.455 120 Öğrenme Stilleri AK 1 1 0 100 121 Organizasyonel Destek AK 3 2 1 66.667 0.223 122 Organizasyonel Destek AKK 3 2 1 66.667 0.273 123 Öğrenci Görevleriyle Uyum AK 1 0 1 0 0.1060 38
124 Öğrenci Görevleriyle Uyum AKK 1 1 0 100 0.5350 125 Öğrenme AK 1 1 0 100 0.63 126 Öğrenme AKK 1 1 0 100 0.27 127 Öğrenme Çevresi AK 1 0 1 0-0.045 128 Öğrenme İçeriği AK 1 1 0 100 0.369 129 Öğrenme İçeriği AKK 1 1 0 100 0.398 130 Öğrenme İlgililiği AK 1 1 0 100 0.390 131 Öz Yeterlilik AK 47 25 22 53.191 0.1214 132 Öz Yeterlilik AKK 67 54 13 80.597 0.356 133 Özümseme AK 1 1 0 100 0.340 134 Özümseme AKK 1 1 0 100 0.300 135 Paylaşım AK 1 1 0 100 0.240 136 Pedagojik Kalite AK 2 2 0 100 0.359 137 Pedagojik Kalite AKK 2 2 0 100 0.156 138 Profesörler için Fayda AK 1 1 0 100 0.521 139 Rekabet AK 1 1 0 100 0.209 140 Rekabet AKK 1 0 1 0 0.137 141 Risk AK 1 1 0 100 0.16 142 Risk AKK 2 1 1 50 0.22 143 Servis Kalitesi AK 2 1 1 50-0.03 144 Servis Kalitesi AKK 3 3 0 100 0.39 145 Sistem Cevabı AK 2 2 0 100 0.107 146 Sistem Cevabı AKK 2 1 1 50 0.142 147 Sistem Desteği AKK 1 1 0 100 0.20 148 Sistem Erişebilirliği AK 4 0 4 0-0.039 149 Sistem Erişebilirliği AKK 7 6 1 85.714 0.209 150 Sistem İşlevselliği AK 6 5 1 83.333 0.258 151 Sistem İşlevselliği AKK 6 6 0 100 0.296 152 Sistem Kalitesi AK 3 0 3 100-0.038 153 Sistem Kalitesi AKK 6 5 1 83.333 0.368 154 Sistem Karakteristiği AK 2 2 0 100 0.270 155 Sistem Karakteristiği AKK 1 1 0 100 0.490 156 Sistem Karşılığı AK 1 1 0 100 0.208 157 Sistem Karşılığı AKK 1 1 0 100 0.342 158 Sistem Özellikleri AK 1 1 0 100 0.270 159 Sistem Yeteneği AK 1 0 1 0 0.02 160 Sonuç Açıklığı AK 6 5 1 83.333 0.261 161 Sosyal Tavır AK 1 1 0 100 0.230 162 Sosyal Tavır AKK 1 1 0 100 0.550 163 Sosyo Ekonomik AK 1 1 0 100 0.342 Koşullar 164 Sosyo Ekonomik AKK 1 1 0 100 0.236 Koşullar 165 Subjektif Norm AK 32 26 6 81.250 0.274 166 Subjektif Norm AKK 12 8 4 66.667 0.227 39
167 Tasarım AK 1 1 0 100 0.467 168 Tecrübe AK 15 6 9 40 0.068 169 Tecrübe AKK 19 9 10 47.368 0.199 170 Tedarikçi Desteği AK 1 1 0 100 0.262 171 Tedarikçi Desteği AKK 1 0 1 0 0.114 172 Teknik Destek AK 4 4 0 100 0.300 173 Teknik Destek AKK 5 4 1 80 0.329 174 Teknik Kalite AK 2 0 2 0 0.093 175 Teknik Kalite AKK 2 2 0 100 0.377 176 Teknoloji AK 2 1 1 50 0.174 Karakteristiği 177 Teknoloji AKK 2 2 0 100 0.287 Karakteristiği 178 Uygulama AK 1 1 0 100 0.260 179 Uygulama AKK 1 1 0 100 0.220 180 Uygulanabilirlik AK 1 1 0 100 0.240 181 Uygulanabilirlik AKK 1 1 0 100 0.260 182 Uyumluluk AK 11 10 1 90.909 0.286 183 Uyumluluk AKK 6 3 3 50 0.176 184 Üniversite Desteği AK 2 1 1 50 0.158 185 Üniversite Desteği AKK 2 2 0 100 0.307 186 Yakınlık AK 1 1 0 100 0.180 187 Yakınlık AKK 1 1 0 100 0.500 188 Yaş AK 1 0 1 0 189 Yenilikçilik AK 7 4 3 57.143 0.156 190 Yenilikçilik AKK 9 6 3 66.667 0.341 191 Yönetici Desteği AK 2 1 1 50 0.185 192 Yönetici Desteği AKK 2 2 2 100 0.246 193 Zevk Düşkünlüğü AK 1 1 0 100 0.170 194 Zevk Düşkünlüğü AKK 1 1 0 100 0.270 Literatürde en çok test edilen hipotezler; Öz Yeterlilik-AKK (67), Öz Yeterlilik-AK (47), Subjektif Norm-AK (32), Kaygı-AKK (20) ve Tecrübe-AKK(19), Etkileşim-AK (17), Keyif-AKK (16), Tecrübe-AK (15), Keyif-AK (13), Etkileşim-AKK (12) ilişkileridir. Ayrıca literatür çalışması sonucunda en çok sayıda kabul edilen hipotezler; Öz Yeterlilik-AKK (54), Subjektif Norm-AK (26), Öz Yeterlilik-AK (25), Etkileşim-AK (14), Kaygı-AKK (13), Keyif-AKK (13), Keyif-AK (13), Uyumluluk-AK (10), Tecrübe-AKK (9) ve Etkileşim-AKK (8) olarak belirlenmiştir. 5. SONUÇ VE ÖNERİLER Yapılacak olan çalışmanın temel amacı, kullanıcıların e-öğrenme kullanımını kabul etme veya etmeme tercihlerini etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve bu amaç doğrultusunda e-öğrenme kullanıcılarının kullanışlılık ve kullanım kolaylığı algılarını etkileyen değişkenlerin tespit edilmesidir. Literatürde konu ile ilgili yapılan araştırmalarda en sık temel alınan yöntem, etkinliği önceki çalışmalarda onaylanmış olan TKM dir (Sumak vd., 2011). TKM nde test edilen dışsal değişkenler kullanıcı inançlarının nelerden etkilenip etkilenmediğinin daha iyi anlaşılmasını sağar ve kullanımın arttırılması için gereken eylemlere rehberlik eder (Legris vd., 2013). Bu yüzden pek çok araştırmacı kullanıcıların e-öğrenme kabulünü açıklayabilmek için dışsal değişkenler ile genişletilmiş TKM test etmiştir. Çalışmanın amacı doğrultusunda, literatürde kullanıcıların e-öğrenme kullanım davranışlarını inceleyen ve TKM ni temel alan 201 çalışma incelenmiştir. Bu çalışmalarda 175 dışsal değişken kullanıldığı tespit edilmiştir. Ancak bu değişkenlerden 113 tanesinin AK ve AKK ile ilişkilerinin analiz 40
edildiği görülmüştür. Bu 113 dışsal değişkenin AK ve AKK ile ilişkilerinin incelendiği 194 hipotez bulunmaktadır. Literatürde incelenen 201 çalışmada ilgili 194 hipotez toplam 703 kez test edilmiştir. Yapılan sistematik literatür taramasının sonucunda, konu ile ilgili yapılan çalışmalarda hangi dışsal değişkenin kaç defa AK ve AKK ile ilişkilerinin test edildiği ve kaçında onaylanıp onaylanmadığı belirlenmiştir. Literatürde en çok sayıda kabul gören hipotezlerin Öz Yeterlilik-AKK (54), Subjektif Norm-AK (26), Öz Yeterlilik-AK (25), Etkileşim-AK (14), Kaygı-AKK (13), Keyif-AKK (13), Keyif-AK (13), Uyumluluk-AK (10), Tecrübe-AKK (9) ve Etkileşim-AKK (8) hipotezleri olduğu görülmüştür. Bu durumda, kullanıcının e-öğrenme sistemi kullanabileceğine olan inancı (Öz Yeterlilik), kendisi için önemli olan insanların çoğunun e-öğrenme sistemini kullanması gerektiğini düşünme algısı (Subjektif Norm), sistemin eğitmen ve öğrenciler arasında etkileşimli bir iletişim imkânı sağlaması (Etkileşim), kullanıcının beklenen herhangi bir performans sonucu haricinde e-öğrenme kullanım faaliyetini kendi başına eğlenceli olarak algılaması (Keyif) ve sistemi mevcut değerleri, ihtiyaçları ve geçmiş deneyimleri ile uyumlu olarak algılamasının (Uyumluluk) kullanıcıların kullanım kolaylığı ve kullanışlılık algılarını etkileyebileceği yorumu yapılabilir. Bu bilgiler kullanıcıların e-öğrenme kabulünü inceleyen araştırmacılara, e-öğrenme sistem geliştiricilerine ve eğitim yöneticilerine fayda sağlayabilir. Çalışmanın sonraki aşamasında inanç değişkenleri ile ilişkileri literatürde güçlü bir biçimde kabul görmüş dışsal değişkenlerin eklendiği genişletilmiş bir TKM ile kullanıcıların e-öğrenme kabulünün açıklanması amaçlanmaktadır. KAYNAKÇA Abdullah, F., Ward, R. (2016). Developing a General Extended Technology Acceptance Model for E- Learning (GETAMEL) by Analysing Commonly Used External Factors. Computers in Human Behaviour, 56, ss.238-256. Agarwal, R., Prasad, J. (1999). Are Individual Differences Germane to The Acceptance of New Information Technologies?. Decision Sciences, 30 (2), ss.361 391. Altıparmak, M., Kurt, İ.D., Kapıdere, M. (2011, Şubat). E-Öğrenme ve Uzaktan Eğitimde Açık Kaynak Kodlu Öğrenme Yönetim Sistemleri, Bildiri Kitabı, Akademik Bilişim 11 - XIII. Akademik Bilişim Konferansı, Malatya, Türkiye, ss.319-327. Aslan, Ö. (2006). Öğrenmenin yeni yolu: E-öğrenme. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 16(2), ss.121-131. Bolliger, D. U., Wasilik, O. (2009). Factors influencing faculty satisfaction with online teaching and learning in higher education. Distance Education, 30(1), ss.103 116. Davis, F.D. (1986). A Technology Acceptance Model for Empirically Testing New End-User Information Systems: Theory and Result. (Doktora Tezi). Massachusetts Institute of Technology, Massachusetts, Amerika Birleşik Devletleri. Davis, F.D., Bagozzi, R.P., Warshaw, P.R. (1989). User Acceptance of Computer Technology: A Comparison of Two Theoretical Models. Management Science, 35(8), ss.982-1003. Davis, F.D. (1989). Perceived Usefulness, Perceived Ease of Use and User Acceptance of Information Technology. MIS Quarterly, 13 (3), ss.319-340. Davis, F.D. (1993). User Acceptance of Information Technology: System Characteristics, User Perceptions, and Behavioral Impacts. International Journal of Man Machine Studies, 38, ss. 475 487. Duran, N., Önal, A., Kurtuluş, C. (2006). E-öğrenme ve Kurumsal Eğitimde Yeni Yaklaşım Öğrenim Yönetim Sistemleri, Bildiri Kitabı, Bilgi Teknolojileri Kongresi IV Akademik Bilişim 2006, Denizli, Türkiye, 131-6. Erdem, H.K. (2011). Kurumsal Kaynak Planlama Sistemlerinin Kullanımında Etkili Olan Faktörlerin Genişletilmiş Teknoloji Kabul Modeli ile İncelenmesi. (Doktora Tezi). İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul, Türkiye. Heijden, H.V.D. (2003). Factors Influencing The Usage of Websites: The Case of a Generic Portal in The Netherlands. Information & Management, 40, 541 549. Hu, P.J., Chau, P.Y.K., Sheng, O.R.L., Tam, K.Y. (1999). Examining The Technology Acceptance Model Using Physician Acceptance of Telemedicine Technology. Journal of Management Information Systems, 16 (2), ss.91 112. Igbaria, M., Zinatelli, N., Cragg, P., Cavaye, L.M. (1997). Personal Computing Acceptance Factors in Small Firms: A Structural Equation Model. MIS Quarterly. 21(3), 279-306. 41
Karahanna, E., Straub, D.W., Chervany, N.L. (1999). Information Technology Adoption Across Time: A Cross-Sectional Comparison of Pre-Adoption and Post-Adoption Beliefs. MIS Quarterly, 23 (2), ss.83 213. Legris, P., Ingham, J. and Collerette, P. (2003). Why Do People Use Information Technology? A Critical Review of The Technology Acceptance Model. Information & Management, 40(3), ss.191-204. Mathieson, K. (1991). Predicting User Intentions: Comparing The Technology Acceptance Model with The Theory of Planned Behavior. Information Systems Research, 2(3), ss.173-191. Naidu, S. (2006). E-Learning A Guide of Principles, Procedures and Practices. Commonwealth Educational Media Centre for Asia (CEMCA)., New Delhi, India. Pantezis, C. (2002). Maximizing E-Learning to Train The 21 st Century Workforce. Public Personnel Management, 31(1), 21-26. Pituch, K.A., Lee, Y.K. (2006). The Influence of System Characteristics on E-Learning Use. Computers & Education, 47,ss. 222 244. Šumak, B., Hericko, M., Pušnik, M. (2011). A Meta-Analysis of E-Learning Technology Acceptance: The Role of User Types and E-Learning Technology Types. Computers in Human Behavior, 27, ss.2067 2077. Venkatesh, V., Davis, F.D.. (2000). A Theoretical Extension of The Technology Acceptance Model: Four Longitudinal Field Studies. Management Science, 46 (2), 186-204. Vijayasarathy, L. R. (2004). Predicting Consumer Intentions to Use Online Shopping: The Case for an Augmented Technology Acceptance Model. Information and Management, 41, ss.747 762. 42
2. GÜN 3.11.2017 CUMA SAAT:10.00 EŞ ANLI OTURUMLARI Tarih 3.11.2017 1. Oturum Saat 10.00 SALON CAPALLA Moderator TUDSAK224 TUDSAK213 TUDSAK161 TUDSAK 307 Prof. Dr. Mehmet YÜCE Prof. Dr. Mehmet YÜCE Uludağ Üniversitesi Öğr. Gör. Neslihan KIZILER Uludağ Üniversitesi Abdullah KAPLAN Süleyman Demirel Üniversitesi Prof. Dr. Ramazan Armağan Süleyman Demirel Üniversitesi Doç. Dr. Haşim AKÇA Çukurova Üniversitesi Oğuzhan BOZATLI Çukurova Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. İsmail BAŞARAN Manisa Celal Bayar Üniversitesi Arş. Gör. Onur COMBA Bartın Üniversitesi TÜRK VERGİ HUKUKU'NDA "SAHTE VE MUHTEVİYATI İTİBARİYLE YANILTICI BELGE" KONUSUNUN DANIŞTAY KARARLARI ÇERÇEVESİNDE DEĞERLENDİRİLMESİ VERGİYE UYUM AÇISINDAN OLUŞAN MÜKELLEF TİPLERİNİN VERGİ KARŞISINDAKİ TUTUM VE DAVRANIŞLARI İLE BUNLARI ETKİLEYEN FAKTÖRLER ÜZERİNE BİR BAKIŞI İBN-İ HALDUN PERSKTİFİNDEN DEVLET, REGÜLASYON VE KAMU EKONOMİSİ BAĞIMSIZ DÜZENLEYİCİ KURULLAR ARACILIĞIYLA TARIMSAL DÖNÜŞÜMÜ YÖNETMEK 43
TÜRK VERGİ HUKUKU'NDA "SAHTE VE MUHTEVİYATI İTİBARİYLE YANILTICI BELGE" KONUSUNUN DANIŞTAY KARARLARI ÇERÇEVESİNDE DEĞERLENDİRİLMESİ Prof. Dr. Mehmet YÜCE Uludağ Üniversitesi Öğr. Gör. Neslihan KIZILER Uludağ Üniversitesi Kavram olarak belge, taraflar arasındaki ilişkilerin korunmasında, tarafların hukuki, ekonomik/mali işlemlerinin geçerli kılınmasında ispat vasıtası olarak kullanılan, yazılı ve hukuki değeri olan araçlardır. Farklı kanunlarda ve yargı kararlarında belge kavramının tanımı yer almaktadır. Vergi Usul Kanunu(VUK) ve Türk Ceza Kanunu'nda (TCK) "belge" kavramını tanımı düzenlenmemiş ancak Türk Ceza Kanunu'nda "resmi belge" ve "özel belge"ye; VUK 'ta ise hangi belgelerin nasıl düzenlenmesi, alınması gerektiğine ilişkin usul ve esaslara yer verilmiştir. Vergi Usul Kanunu, vergiyi doğuran maddi olay veya hukuki durumla ilgili her tür işlemin bir belgeye bağlanmasını zorunlu kılmaktadır. Belgelerin doğru olarak düzenlenmesiyle taraflar işlemlerin gerçekliğini ispat edebilmektedirler. Vergi Usul Kanununda adı geçen belgeler, kanundaki hükümler çerçevesinde düzenlenmediği taktirde mükellef lehine delil olarak kullanılamamakta ve ispat niteliği de ortadan kalkmaktadır. Belgeler günlük ticari, ekonomik ilişkilerde bazen şekil şartları ve görünüş olarak gerçek durumu yansıtıyor gibi görünse de gerçek ekonomik ilişkiye dayanmamakta veya bazen de ne ekonomik durum ne de şekil şartları gerçek durumu yansıtmaktadır. Mal/hizmet alım satımlarında sahte belge veya muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belgeler ile taraflar sıklıkla karşı karşıya kalmaktadır. Bu bağlamda hem vergi hukukunda hem de ceza hukukunda sahte ve muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenleme ve kullanma konusundaçeşitli düzenlemeler yer almaktadır.sahte ve muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenleme ve kullanma konusu VUK' nun 359.maddesinde "Kaçakçılık Suçları ve Cezaları" başlığında düzenlenmiştir. Vergi suçları, hürriyeti bağlayıcı ceza niteliğinde olan hapis cezası ile cezalandırılmaktadır. Ayrıca mükellefin sahte ve muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenlediği veya kullandığının tespiti durumda, resen vergi tarhına gidilebilmekte, vergi ziyaı cezası, usulsüzlük cezası uygulanabilmekte; uzlaşma ile izaha davetten de belli koşullarda yararlanma(yararlanamama) gibi durumlar da ortaya çıkabilmektedir. Sahte ve muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenleme ve kullanma konusunda özellikle mal ve hizmet alımlarında tarafların belgeleri bilmeden kullanma, vergi inceleme elemanlarının belgeleri tüm yönleri ile değerlendirmemesi gibi olaylar neticesinde mükellefler cezai durumlar ile karşı karşıya kalabilmektedir. Haksız cezai yaptırımlar ile karşı karşıya kalan mükellef de, ihtilaf konularını yargıya taşımaktadır. Bu bağlamda, sahte ve muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenleme ve kullanma konusu ile ilgili Danıştay kararları oldukça fazladır. 44
VERGİYE UYUM AÇISINDAN OLUŞAN MÜKELLEF TİPLERİNİN VERGİ KARŞISINDAKİ TUTUM VE DAVRANIŞLARI İLE BUNLARI ETKİLEYEN FAKTÖRLER ÜZERİNE BİR BAKIŞ Abdullah KAPLAN Süleyman Demirel Üniversitesi Prof. Dr. Ramazan Armağan Süleyman Demirel Üniversitesi ÖZET Kamu finansmanının temel kaynağı olan vergilerin tarihsel ve sosyal bir olgu olarak temelleri ilk çağlara kadar uzanmaktadır. Geniş anlamıyla vergileme, toplumsal yaşamdaki sosyo-ekonomik, siyasi ve mali değişimler sonucunda geliştirilen çeşitli yükümlülükleri (harç, resim, parafiskal gelir, vb.) kapsayan bir kavramdır. İlk uygulaması, maddi ve şekli açıdan, hediye ve bağış olan vergi zamanla, şeklen gönüllü olma özelliğini korumasının yanında geleneksel bir yükümlülük haline dönüşerek, yardım, biçiminde algılanmıştır. En son olarak da zorunlu bir ödemeye, dönüşmüştür. Devletin egemenlik gücüne dayanarak yükümlülerden hukuki bir zorlamaya göre aldığı vergileri ödenmekle yükümlü olan mükellefler, vergiye karşı çeşitli tutum ve davranışlar sergileyerek vergi uyumu ya da uyumsuzluğuna neden olmaktadırlar. Bu tutum ve davranışları etkileyen faktörler genel olarak ekonomik, sosyal, siyasi ve hukuki pek çok nedene dayanmaktadır. Ayrıca bireysel faktörler arasında da; vergi ödeme gücü, aile ölçeği, vergi ahlakı, eğitim düzeyi, devlete bağlılık ve siyasal iktidarı benimseme/benimsememe vb. sayılmaktadır Mükelleflerin üzerlerindeki vergi yükünden kurtulmak için girmiş oldukları davranışların tamamı vergiye karşı olan tepkileri meydana getirmektedir. Bu tepkiler, yasal ve yasal olmayan yollar kullanılmak suretiyle; verginin yansıtılması, vergiden kaçınma veya kaçırma, verginin amortismanı / vergi aşınma payı ve vergi kapitalizasyonu gibi şekillerde ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bir toplumda vergiye gönüllü uyum ile toplumun kültürel yapısı arsında sıkı bir ilişki söz konusudur. Geleneklerin ve ahlaki değerlerin güçlü olduğu bir toplumda vergiye gönüllü uyumunda arttığı aksi durumlarda ise azaldığı söylenebilir. Bu bağlamda mükelleflerin vergi karşısında gösterdikleri tutum ve davranışlara göre; vergi kaçakçısı, sosyal vergi yükümlüsü, içten vergi yükümlüsü, dürüst vergi yükümlüsü gibi çeşitli tiplere büründüğü görülmektedir. Bu çalışmada teorik yönüyle vergi uyumu ve mükellef tutum ve davranışlarına göre mükellef tipleri ile bu davranışları etkileyen faktörler üzerinde genel bir değerlendirme yapılarak literatüre katkı sağlanması öngörülmüştür. 45
İBN-İ HALDUN PERSKTİFİNDEN DEVLET, KAMU MALİYESİ, KAMU EKONOMİSİ Doç. Dr. Haşim AKÇA Çukurova Üniversitesi Oğuzhan BOZATLI Çukurova Üniversitesi ÖZET 14. yüzyıldan 21. Yüzyıla oldukça etkili olan fikirleriyle bizlere ışık tutan İbn Haldun, sosyal bilimler alanında saygın bir konuma sahiptir. İbn Haldun un maliye, iktisat, sosyoloji, tarih, felsefe ve psikoloji hakkındaki fikirleri sosyal bilimler açısından oldukça önem arz etmektedir. Bu çalışmada İbn Haldun un disiplinlerarası fikirlerinden faydalanılarak devlete duyulan ihtiyacın gerek sosyolojik gerekse de mali ve iktisadi yönleri ortaya konulmuştur. Ayrıca her zaman ve zeminde tartışma konusu olan, üzerinde uzlaşmaya varılamayan, her ne kadar eski bir konu olsa dahi güncelliğini her zaman için koruyan devletin ekonomideki konumu İbn Haldun un gözüyle ortaya konulmuştur. Devletin ekonomideki yeri ile beraber kamu maliyesi ve kamu ekonomisine dair görüşleri güncel teorilerle sosyolojik, tarihsel ve mali olarak yorumlanmıştır. ABSTRACT Ibn Khaldun, who sheds light on us with his ideas that are very influential from the 14th century to the 21st century, has a respectable position in the social sciences. Ibn Khaldun's ideas about public finance, economics, sociology, history, philosophy and psychology are very important for social sciences. In this study, İbn Haldun's interdisciplinary ideas were used to reveal the sociological as well as fiscal and economic aspects of the need for the state. In addition, Ibn Khaldun's view of the state of the economy, which is always controversial at all times and on the ground, which can not be reconciled, and which always preserves the update even if it is an old subject, has been put forward. Ibn Khaldun's views on public finance and the public economy as well as the state in the economy are interpreted sociologically, historically and fiscally with current theories. 46
BAĞIMSIZ DÜZENLEYİCİ KURULLAR ARACILIĞIYLA TARIMSAL DÖNÜŞÜMÜ YÖNETMEK Yrd. Doç. Dr. İsmail BAŞARAN Celal Bayar Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kamu Yönetimi Bölümü ismail.basaran@cbu.edu.tr Arş. Gör. Onur COMBA Bartın Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü onurcomba@bartin.edu.tr ÖZET Son otuz yılı aşkın süredir ekonomik, toplumsal ve ekonomik süreç ve yapılarda önemli değişiklikler meydana geldi. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde tarımsal süreçler ve pratikler hem bu dönüşümleri üretilmesine katkıda bulundu hem de bu dönüşümler tarafından üretildi. Bağımsız düzenleyici kurumlar, devlet ve ekonomide yeniden yapılanma sürecinde, bu dönüşümlerin önemli bir parçası olarak oluşturulmuşlardır. Bu kurullar, devlet kontrolünün giderek piyasa mekanizmalarına devredildiği önemli sektörlerde düzenleyici organlar olarak tasarlanmış ve geleneksel hiyerarşik merkezi idare ve taşra teşkilatı yapısı dışında konumlandırılmışlardır. Bu nedenle, bağımsız düzenleyici kurullar, devlet için daha az müdahaleci bir rol öngören neoliberal politikaların ürünleri olarak görülebilir. Ek olarak, bu kurullar, faaliyet gösterdikleri alanlarda piyasa süreçlerinin egemen hale gelmesinde önemli roller üstlenmişlerdir. Bu çalışmanın temel amacı, tarım sektöründe faaliyet gösteren bağımsız düzenleyici kurulların ortaya çıkış nedenlerini, geçirdikleri dönüşümleri ve faaliyet gösterdikleri üretim alanlarına etkilerini incelemektedir. Bu bağlamda, ilk olarak, Türkiye de tarım alanında faaliyet gösteren Şeker Kurumu ile Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu nun ortaya çıkış süreci ve geçirdikleri dönüşümler değerlendirilmiş; ikinci olarak, bağımsız düzenleyici ve denetleyici kurulların yasal ve idari yönleri değerlendirilmiş ve son olarak, sözü edilen bağımsız düzenleyici kurulların faaliyet alanlarında sosyal adaleti ve mekânsal dönüşümü (tarımsal üretimde bölgeselleşme) nasıl etkiledikleri incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Bağımsız Düzenleyici Kurullar, Tarımsal Dönüşüm, Sosyal Adalet, Bölgeselleşme GOVERNING AGRARIAN CHANGE THROUGH INDEPENDENT REGULATORY AGENCIES ABSTRACT Over the past three decades, there have been significant transformations in economic, social and political processes and structures. Agricultural processes and practices in developed and developing countries have both produced and been produced by these transformations. As a significant part of these transformations, independent regulatory authorities are constituted in the process of restructuring in economy and state. Independent regulatory agencies are designed as regulatory bodies in key sectors in which state control is gradually devolved to market mechanisms and situated outside the hierarchical structure of traditional central administration and its field units. In addition, these agencies have played a key role in promoting the dominance of market processes in their fields of operation. Thus, they can be regarded as the products of neoliberal policies which assumes a less interventionist role for state. The primary purpose of this essay is to evaluate reasons for the creation of independent regulatory agencies, their transformation and their impact on the areas of operation in agricultural sector. In this context, firstly, the constitution and transformation of Sugar Agency and Tobacco and Alcohol Market Regulatory Authority are evaluated; and secondly, legal and administrative aspects of these agencies are investigated; and finally, it is examined how aforementioned independent regulatory agencies influence social justice and spatial transformation (regionalization in agricultural production) in their respective fields of operation. Jel Codes: H83, Q18 Keywords: Independent Regulatory Agencies, Agrarian Change, Social Justice, Regionalization 47
1. INTRODUCTION Far from fixed and neutral, the state is socially produced and not only reflects all social forces and political projects but evolves in time and space as social relations change. The form of state has a crucial strategic dimension in the reproduction of capitalist social relations. In order to avoid economism and reductionism in analysing the state, it needs to be underlined that the form of state is not always functional to and result of dominant accumulation strategies, but influenced by the pace and scope of political and ideological processes within and beyond the state. Therefore, the state is a relational concept in that it fulfils a key role in the reproduction of capitalism while influencing the accumulation regime at the same time. In this context, the changes in economic role of state can occur through introducing changes in the institutional setting of the state (Jessop, 1990, pp. 354-356). The policies of welfare state which had dominated political, economic and administrative processes in Western societies for approximately forty years begun to be questioned due to contradictory alteration in social relations towards the late 1960s. The economic crises of 1970s had three relational dimensions in the articulation of capital, state and labour power. On the side of the state, the major antagonism which Keynesian welfare state had to confront is the disequilibrium and/or structural gap between its revenues and expenditures in that profits are privately expropriated while the cost of capital accumulation is socialized through taxes. To the extent that state expenditures increased more rapidly than state revenues and that state power was privately expropriated, Keynesian welfare state subjected to fiscal crises (O Connor, 2009). On the side of capital, the decline of mass production and consumption model -upon which Fordist regime of accumulation firmly relied- became incompetent in satisfying heterogeneous demand. Furthermore, developed countries had to confront an increasing competition from periphery countries where cost of production is significantly low (Brenner, 2004: 161). Therefore, the centre countries had to apply periphery countries at this time not only for their internal markets but also for low cost production. The situation was strengthened by ambitions of local ruling classes who were eager to adopt technology and capital transfers (Lipietz, 1987: 190-191). In this manner, it became increasingly difficult for Keynesian welfare state to manage the national demand in a world where (a) wage labour was increasingly seen as a cost of production rather than source of consumption and (b) circulation of money (in its various forms) was increasingly global in scale. Finally, on the side of labour power, the rate of unemployment soared as a result of stagnation dominated in the realm of mass production (Jessop, 1990, pp. 355-356). Harvey (2005) stresses that the subsequent shift to neoliberalism as a dominant economic and social project was to regenerate effective demand, to decrease unemployment rate and to open the way of profitable investment opportunities. The spread of production process beyond national territories required underdeveloped periphery countries, where models of developmental state were major force of economic and social development, to conduct necessary reforms to open their internal markets under auspices of international financial institutions. The neoliberal policies which would ensure the proper functioning of accumulation process included privatization of previously state-owned parastatals, minimal and regulatory state rather than an interventionist state, strong emphasis on private property rights, restraining the power of trade unions. These were major agenda for New Right governments in public sector reforms which were conceptualized by Christopher Hood (1991) as New Public Management. The primary purpose of this study is to explore the underlying effects of Independent Regulatory Agencies (IRAs thereafter) in agrarian regime of Turkey. In this context, Sugar Agency administrated by Sugar Board and Tobacco and Alcohol Market Regulatory Authority (TAMRA thereafter) administered by Tobacco and Alcohol Market Regulatory Board were established to regulate the production and trade of sugar beet and tobacco, and manufactured goods. How do IRAs influence the geographies of agricultural production since their establishment? What kind of consequences they brought in terms of social justice and equity? And how independent are independent regulatory agencies? 2. PUBLIC MANAGEMENT AS AGENCIFICATION The rapid development in the number of IRAs poses a number of decisive problems for new right explanations of public administration. By using public choice accounts, new right theorists have sought to explain how models of traditional public administration led to inefficient and ineffective policy and budgeting processes in public sector. The purpose of public choice theorists is granted as economic analysis of political processes such as policy making, voting and budgeting in state and employs two fundamental epistemological opinions; methodological individualism and homo economicus. It is 48
assumed that public sector actors as selfish individuals seek for maximizing their self-interest. As all social entities consist of self-interested individuals, bureaucracy itself as a social entity consists of individual bureaucrats who seek for personal interests (Lane, 2000, p. 206). In contrary to common sense which presupposes state acts in public interest, the public choice approach suggests that politicians and bureaucrats are individual actors seeking for their individual interests (Lane, 2000, p. 6). Thereby, the public choice approach is inherent in and contributed to the development of state theory of neoliberalism. The self-interestedness implies for bureaucrats to maximize the size and resources of their bureau and for politicians to maximize their votes. It is important to note that there is not a contradiction between the interests of politicians and bureaucrats in that the former makes political promises and the later increases its size and budget to fulfil them (Aksoy, 2012, pp 584-585). Bureaucrat s the selfinterestedness produces not objective decisions which enhance social welfare, but subjective ones based on personal utilities such as prestige, promotion and wage-increases. The public choice approach, therefore, regarded bureaucrats as self-interested actors who seeks to maximize their bureau without considering the equilibrium between supply and demand for public services. Furthermore, the public bureaus obtain their revenue from government budget which is collected by citizens through taxation. As the size of bureaus budget increases due to gradual increase in their size, the public services they delivers is inherently larger than optimal and/or socially necessary service output. The public choice approach concludes that public bureaus functions inefficiently and waste socially produced resources available to them (Lane, 2000, pp. 62-64). Agencification has been of a central theme for new right and public choice theorists for three major reasons. First, the hierarchical organizational structure is one of core features of traditional public administration which public choice school heavily criticizes. The IRAs are organizational clusters based on horizontal organization structure, specialized on key aspects of economy, and situated outside the traditional hierarchical organization (Everson, 1995). Second, IRAs are one of the core themes in the separation of politics and administration. The devolving power to the IRAs, for example, would provide efficient functioning of the organization through knowledge and experience without considering the scope and content of political promises. In addition, they can reacts quickly to crises and changes in organizational environment via their specialized characteristics (Szapiro, 2005, pp. 3). Third, one of the basic premises of the IRAs is to generate a competitive and multi-centred organizational structure in public sector in accordance with market principles. In this manner, they are planned to break out state monopoly in production and to situate on market with a technocratic structure outside parliamentary system (Akbulut, 2007, pp. 81). 3. AGENCIFICATION AND AGRARIAN CHANGE IN TURKEY It has been 36 years since the declaration of 24 January decisions which constituted a general framework for prospective structural adjustment policies. Under auspices of International Financial Institutions, the structure of state and economy has subjected to a comprehensive neoliberal transformation. In contrary to previous developmental state policies, the fundamental role attributed to state was not interventionist one but a regulatory and/or ice lighting one on the top. This purpose was institutionalized either as the provision of new functions to existing institutions or the delegation of power to new agencies (Sönmez, 2011, p. 107). The establishment and spread of the IRAs in particular sectors have been on governments agenda as a part of neoliberal restructuring since early years of structural transformation in Turkey. The IRAs are designed as regulatory bodies in key sectors in which state control is gradually devolved to market mechanisms and situated outside the hierarchical structure of traditional central administration and its field units (Leblebici et. al. 2012, Sezen, 2007). Hence, it is possible to consider the IRAs as administrative entities which compensate the gap left by the state in associated sectors. Without prejudice to their differences and deficiencies, the budgetary, organizational and decision making regimes of the IRAs are considered as the source of their autonomy from political fabric. The IRAs perform such authorities as secondary legislation, monitoring, auditing, resolution of disputes and imposition of sanctions. In performing their duties, the IRAs are free to decide on matters within their jurisdiction (Sobacı, 2006, p. 163; Sezen, 2007, p. 322). The transformation of agricultural sector constitutes a key part of neoliberal reform process. The main challenge which needed to be addressed was to create an effective and efficient agrarian regime where majority of farming enterprises consisted of smallholders and lacked of economic and technical capacity required for this purpose. Therefore, the agrarian regime which was heavily supported by state 49
has been gradually replaced by one in which state support to producers decreased and state parastatals in agriculture have been privatized. The process gained momentum in Turkey s accession to the Agreement on Agriculture of 1995 as an important part of the WTO Uruguay Round. It was further strengthened by Stand-by negotiations with the IMF which started at the end of 1999 (Aydın, 2005, pp. 160-170). The reforms were embodied in the Agricultural Reform Implementation Project under the control of WB. This project consisted of four main components; (1) removal of subsidies and implementation of DIS, (2) allocation of efficiency and effectiveness through marketizing agriculture, (3) formation of a domestic pricing system based on commercialization and (4) privatization and reorganizing quasi-governmental agricultural sales cooperatives and their unions (WB, 2001). The sugar and tobacco production were traditionally organized and supported by state. The transformation of these production areas has institutionalized in the Sugar Law 4 and the Law on Organization and Duties of Tobacco and Alcohol Market Regulatory Authority 5 in 2001 and 2002 respectively. In the context drawn by these laws, Sugar Agency administrated by Sugar Board and Tobacco and Alcohol Market Regulatory Authority administered by Tobacco and Alcohol Market Regulatory Board were established to regulate the production and trade of sugar beet and tobacco, and manufactured goods. Even though Sugar Agency is not listed in the Chart 3 of the Law no. 5018 on public financial management and control, the organizational and functional characteristics fulfil the requirements of IRAs (Zenginobuz, 2008) It is crucial to note that IRAs are affiliated with a ministry of state. In this context, Sugar Agency is affiliated with the Ministry of Science, Industry and Technology and TAMRA is affiliated with Ministry of Food, Agriculture and Livestock. 3.1. Legal and Administrative Aspects of the IRAs in Agriculture The basic legacy of regulatory state lies in its commitment to depoliticization of bureaucracy to frame an efficient administrative structure. In this perspective, the rationalities of bureaucracy and politics are assumed to be mutually exclusive. The IRAs are situated in the centre of this project. However, the premises of the delegation of power to IRAs have increasingly become vague and contested through de jure and de facto interventions of political authority (Özel, 2012, p. 124, Tan, 2002, p. 24). The laws on the establishment of Sugar Agency and TAMRA specify their administrative structure in detail. Hereunder, the Sugar Agency is recognized as a public entity administered by sugar board which consist of a president and six members. Having equipped with decision making power, the sugar board enjoys a vast authority to regulate the amount of production of sugar beets and sugar, the distribution of production sum among sugar factories and the permission for the establishment of new factories. In a similar way, TAMRA is defined as a public entity administered by a board which consist of a president and seven members. The board holds the authority to determine the production and trade of tobacco and its manufacturing and to audit producers in relevant markets. In contrary to Sugar Law, the Law on TAMRA clearly state that TAMRA is of administrative and financial autonomy. The members of the boards in both Sugar Agency and TAMRA are appointed by the Cabinet. The fundamental difference in the appointment process is that members of the former are recommended by and chosen among public and private actors operating in sugar sector such as Turkey s Sugar Factories I.C. and the Union of Sugar Beet Growers Cooperatives while members of the later are chosen among those who recommended by public actors such as Ministry of Finance, Ministry of Health, Ministry of Agriculture and Rural Affairs. The intervention of the Cabinet to decisions of agricultural IRAs is further enhanced by such powers as the determination of rate of starch based sugar production in total sugar production, changes in the share of the companies to Sugar Agency, the permission of new factories for sugar production, the determination of the scope of activity for service units in the TAMRA, and the determination of the price of imported tobacco products. The budgeting and finance of activities of the IRAs constitute an important element with regard to their independence (Sezen, 2007, p. 323). In both Sugar Agency and TAMRA, budgets are prepared and approved by relevant boards. However, Decree Laws No. 643 and 649 brought changes to the Article 19 of the Law No. 3046 on the establishment and duties of ministries in 2011. 6 Decree Law No. 643 enabled the affiliation of IRAs with respective ministries on the basis of the order of Prime Minister and the approval of President while Decree Law 643 enabled the respective minister has to audit all transactions and activities of the related, attached and affiliated agencies. In this context, the issue of 4 See for details: http://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.4634.pdf 5 See for details: http://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.4733.pdf 6 See for details: http://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.3046.pdf 50
independence of agrarian agencies remained futile and contested and the autonomy of IRAs has declined in terms of their administrative and financial independence (Özel, 2012) 3.2. Uneven Geographies of Agricultural Production under the IRAs The developmental state was a major tool of the establishment of a geographical balance over national territory. The restructuration of state under neoliberal project has meant a shift in its source of legitimacy from social justice and distribution to economy, efficiency and effectiveness. Tables 1 demonstrates the amount and the geographical distribution of sugar beet and tobacco production in 1998 and 2014. Total sugar beet production decreased 25 percent in this period. The change in tobacco production is more dramatic in that it fell 70 percent during the same period. Furthermore, the share of West Anatolia in total sugar beet production increased from 37 percent to 52 percent during the years. A similar situation exists in tobacco production in that the share of Aegean region in total production has risen from 50 percent to 66 percent. In this context, it is possible to suggest that total sum of production has dramatically fallen while agricultural production has concentrated in fertile regions for each crop between 1998 and 2014. Table 1: Geographical Distribution of Sugar Beet and Tobacco Production in 1998 and 2014 (1 Ton) Regions Sugar Beet Tobacco 1998 2014 1998 2014 Northeast Anatolia 1.184.567 (7%) 412.849 (4%) - - Istanbul - - - - Aegean 1.909.708 (11%) 1.382.070 (12%) 119.900 (50%) 46.983 (66%) West Anatolia 6.078.298 (37%) 5.943.760 (52%) - - West Black sea 2.970.456 (18%) 1.296.458 (11%) 32013 (13%) 11.559 (16%) Southeast Anatolia 90.448 (1%) 115.544 (1%) 50.201 (21%) 8117 (11%) West Marmara 483.920 (3%) 57.716 (1%) 15283 (6%) 2.521 (4%) Mediterranean 1.425.798 (9%) 748.137 (6%) 16602 (7%) 2.435 (3%) East Black sea - - 2831 (1%) - East Marmara 2.420.233 (15%) 1.560.940 (14%) - - Source: TUIK All tobacco factories and seven sugar factories out of 40 have been privatized since the beginning of millennium. Privatization of state owned factories has opened the way of dominance of transnational corporations (TNCs) in agriculture. According to TURSTAT data 7, foreign control rate raised to 89.3 percent in manufacture of tobacco products in 2013. After the privatization of tobacco unit of TEKEL (Tobacco, Tobacco Products, Salt and Alcohol Enterprises Inc.) in 2008, the ownership patterns in tobacco factories are completely controlled by TNCs. Currently there are six companies operating in tobacco production: Philip Morris Sabancı (Philsa), Japan Tobacco International (JTI), British American Tobacco (BAT), European Tobacco, Imperial Tobacco and Korean KT&G. Since the first tobacco was imported in 2002, the amount of tobacco imported increased 61 percent from 55800 to 90.000 tons while the amount of tobacco exported decreased 22 percent by 2014 within Turkey decreased 52 percent during the same period. Furthermore, rate of native tobacco used in manufacturing decreased from 42 to 15 percent between 2002 and 2014 (Tütün Eksperleri Derneği, 2016). The impact of TNCs on sugar sector has been established not through ownership of sugar factories proceeding sugar beets but through those producing starch based sugar from maize. Sugar Board possesses the authority to determine the quota for total sugar production in accordance with domestic national demand. The ratio of starch based sugar cannot exceed 10 percent of total sugar production for domestic consumption. However, the Cabinet is authorized to increase or decrease that ratio in itself up to 50 percent on the basis of board s decisions. 8 There are currently five starch based sugar factories: Cargill, Amylum, PNS, Tat and Sunar. 9 According to Sugar Board Report prepared by the Court of Account in 2012, while the amount of sugar produced from sugar beet sufficient for domestic national demand, 37 percent increase in quota for starch based sugar was proposed by Sugar Board and approved by the Cabinet in 2011. According to TUİK data, while the sugar beet production 7 See for details: http://www.tuik.gov.tr/prehaberbultenleri.do?id=18858 8 For example, if Sugar Board determines the quota for starch based sugar as 1000 tons, the Cabinet can increase it to 1500 tons or decrease it to 500 tons. 9 PNS was sold to Cargill in 2002 51
and the area sawn with sugar beet decreased 25 and 43 percent respectively, crop area for maize production and the maize production increased 17 and 159 percent respectively between 1998 and 2014. In sum, agricultural production under IRAs control has severed uneven geographical development in the sense that agricultural production of both tobacco and sugar beet concentrated in fertile regions for each crop while excluding producers in other regions, especially from eastern Anatolia. Under new scalar organization of world economy in which nation state is increasingly vulnerable to foreign direct investment, agriculture in Turkey is increasingly controlled by TNCs at the expense of native producers. 3.3. Social Justice and Agricultural Agencies The production of both crops is under control of purchasers in that manufactures set out contracts with farmers in regard to cultivation area and production amount. The price of products is determined at the beginning of each production term. In case of excess production of farmers, the price gets lower in comparison to the amount specified in contracts. Despite the fact that contract farming is considered as a way to secure the sale of farmers crops, it functions as a control mechanism for manufacturers (Keyder and Yenal, 2010). The situation gets more severe under private-led contract farming. Furthermore, in contrast to previous periods, 2001 Sugar Law and 2002 Tobacco Law introduced a new pricing regime in which the price of tobacco and sugar beet are determined by market principles, not by state. How have private led contract farming and new pricing regime affected farmers livelihoods? In this manner, the table 2 demonstrates the percentage changes in prices of main agricultural inputs and outputs. In basis year of 2002, the prices of sugar beet/kg, tobacco/kg, diesel oil/lt and fertilizer/kg were 0,074 TL, 3,39 TL, 1,1 TL and 0,23 TL and increased 113 percent, 261 percent, 295 percent and 308 percent respectively. In this context, increases in the prices of main agricultural inputs is greater than increases in the prices of sugar beet and tobacco. Even though tobacco prices has risen almost parallel to agricultural inputs, the prices of sugar beet fell much behind agricultural inputs. Table 2: Changes in Prices of Sugar Beet, Tobacco, Diesel Oil and Fertilizer in TL Source: Sugar Board, TAMRA, OPET and BÜGEM Number of farmers producing sugar beet and the area of sugar beet cultivation decreased 75 percent and 25 percent respectively. This indicates that decline in number of sugar beet producers is more dramatic than in area of sugar beet cultivation. A quite similar situation is relevant in tobacco production in that the number of farmers and cultivation area declined 84 percent and 25 percent respectively. Therefore, it can be suggested that production process has shifted to larger scale producers at the expense of smallholders. Table 3: Changes in Sugar Beet and Tobacco Production 52
2.000.000 1.500.000 1.000.000 500.000 0 2002 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 Number of Farmers Producing Sugar Beet Number of Farmers ProducingTobacco Area Sawn with Sugar Beet (Ha) Area Sawn with Tobacco (Ha) Source: Sugar Board and TAMRA Gradual elimination of smallholders from sugar beet and tobacco production has been justified through an assumption that large scale production would be more efficient and productive. It is a desired end for neoliberal policies to increase the size of production units in the sense that larger parcels of cultivation area are more efficient and productive than smaller ones. However, table 4 demonstrates that productivity in tobacco production decreased 8 percent while productivity in sugar beet production increased 31 percent. As indicated above, relatively positive change in productivity in sugar beet cultivation cost 367000 farmers. 100 80 60 40 20 Table 4: Productivity in sugar beet and tobacco production 0 2002 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 Productivity in sugar been production (Ton/ha) Productivity in tobacco production (Ton/ha) Source: Sugar Agency and TAMRA In sum, livelihoods of farmers producing sugar beet and tobacco have been negatively affected by the absence of state support and regulatory state policies. Number of farmers producing sugar beet and tobacco significantly decreased during the years. Having left to market mechanisms, smallholders have been gradually eliminated from farming. 4. CONCLUSION Throughout the text, it has been argued that the dominance of IRAs as in sugar beet and tobacco production brought negative effects on national production, geographical distribution of production and livelihoods of farmers. Geographical distribution of these crops has increasingly concentrated in fertile regions for each crops while national production decreased dramatically at the same time. In addition, the basic premise of the IRAs with regard to separation of administration and politics remained futile in that political fabric has continued to intervene decisions of agrarian agencies through various ways. Furthermore, they have increasingly led the dominance of TNCs in Turkish sugar and tobacco regimes through ownership of factories and international trade. REFERENCES Akbulut, Ö. (2007). Kamu Yönetiminde İşletmecilik Sorunu. Mülkiye Dergisi, 31(254), 73-86. Aksoy, Ş. (2012). Yeni Sağ ve Devletin Değişimi. In Aykaç, B., Durgun, Ş. And Yayman, H. (eds) Türkiye de Kamu Yönetimi. Ankara: Nobel. 53
Aydin, Z. (2005). The Political Economy of Turkey. London: Pluto Press. Brenner, N. (2004). New State Spaces: Urban Governance and the Rescaling of Statehood. Oxford: Oxford University Press. Dunleavy, P. (1986). Explaining the Privatization Boom: Public Choice versus Radical Approaches. Public administration, 64(1), 13-34. Everson, Michelle. 1995. Independent Agencies: Hierarchy Beaters? European Law Journal 1 Harvey, D. (2005). A Brief History of Neoliberalism. Oxford University Press. Hood, C. (1991) A Public Management For All Seasons?. Public Administration Review, 69, pp. 3-19. Jessop, B. (1990). State theory: putting the capitalist state in its place. Penn State Press. Keyder, Ç. and Yenal, Z. (2011). Agrarian Change under Globalization: Markets and Insecurity in Turkish Agriculture. Journal of Agrarian Change, 11(1), 60-86. Lane, J. E. (2000). The Public Sector: Concepts, Models and Approaches. London: Sage. Leblebici, D. N., Kurban, A. and Sadioğlu, U. (2012), Türk Yönetim Sisteminde Düzenleyici Kurullar Üzerine Kuramsal Tartışmalar, Hacettepe Üniversitesi İİBF Dergisi, 30(2): 81-109. Lipietz, A. (1987). Mirages and Miracles. London: Verso. O'connor, J. (1979). The fiscal crisis of the state. New Jersey: Transaction Publishers. Ozel, I. (2012). The politics of de delegation: Regulatory (in) dependence in Turkey. Regulation and Governance, 6(1), 119-129. Sayıştay. (2012). Şeker Kurumu 2012 Yılı Denetim Raporu. [Online] Available at: http://www.sayistay.gov.tr/rapor/kit/2012/45sekerkur.pdf Accessed on 01 November 2016. Sezen, S. (2007). Independent regulatory agencies in Turkey: are they really autonomous?. Public Administration and Development, 27(4), 319-332. Sobacı, M. Z. (2006). Türk İdari Teşkilatindaki Adalar : Bağimsiz İdari Otoriteler, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 55 (2), pp. 157-180. Sönmez, Ü. (2011). The political economy of market and regulatory reforms in Turkey: the logic and unintended consequences of ad-hoc strategies, New Political Economy, 16(1), 101-130. Szapiro, M. (2005). The framework for European regulatory agencies: a balance between accountability and autonomy. In ECPR General Conference, Budapest (Vol. 811). Tan, T. (2002). Bağımsız idari otoriteler veya düzenleyici kurullar. Amme İdaresi Dergisi, 35(2), 11-37. Tütün Eksperleri Derneği (2016) Tütün Raporu. [Online] Available at: http://www.tutuneksper.org.tr/files/sidebar/tutun-raporu-2016.pdf Accessed on 01 November 2016. World Bank. (2001). Agricultural Reform Implementation Project, [Online] Available at: http://documents.worldbank.org/curated/en/2001/06/1346311/turkey-agricultural-reformimplementation-project Accessed on 01 November 2016. Zenginobuz, E. Ü. (2008). On regulatory agencies in Turkey and their independence. Turkish Studies, 9(3), 475-505. 54
300.000 Appendix 2: Tobacco and Sugar Beet Production between 1998 and 2014 Tobacco Production between 1998 and 2014 250.000 200.000 150.000 100.000 50.000 0 1998 1999 2000 2001 2002 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 Sugar Beet Production Between 1998 and 2014 25.000.000 20.000.000 15.000.000 10.000.000 5.000.000 0 1998 1999 2000 2001 2002 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 Source: TURKSTAT Appendix 3: Crop Areas and Production Amounts of Sugar Beet and Maize Crop area for maize and sugar beet 7.000.000 6.000.000 5.000.000 4.000.000 3.000.000 2.000.000 1.000.000 0 1998 1999 2000 2001 2002 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 Maize area Sugar Beet Area 55
Sugar Beet Production 25.000.000 20.000.000 15.000.000 10.000.000 5.000.000 0 1998 1999 2000 2001 2002 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 Maize 7.000.000 6.000.000 5.000.000 4.000.000 3.000.000 2.000.000 1.000.000 0 1998 1999 2000 2001 2002 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 Source: Sugar Board 56
03.11.2017 Saat 10.00 SALON MOUNTAIN 2. Oturum Moderator TUDSAK173 TUDSAK180 TUDSAK218 TUDSAK296 Doç. Dr. Şaban ESEN Yrd. Doç. Dr. Ramazan ARSLAN Bartın Üniversitesi Doç. Dr. Şaban ESEN Bartın Üniversitesi Ar. Gör. Ayşegül DURUCAN Kırıkkale Üniversitesi Ar. Gör. Nazmiye TEKDEMİR Kırıkkale Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Hakkı ÇİFTÇİ Çukurova Üniversitesi VAKIFLARIN OSMANLI TOPLUM HAYATINDAKİ YERİ ATATÜRK DÖNEMİNDE GİRİŞİMCİLİK VE TÜRKLERDE GİRİŞİMCİLİK KÜLTÜRÜ HAZAR ENERJİ KAYNAKLARININ POTANSİYELİ VE DIŞ PİYASAYA İLETİMİNDE TÜRKİYE NİN ROLÜ İBN HALDUN'UN SOSYO-EKONOMİK POLİTİK DÜŞÜNCELERİNİN KARŞILAŞTIRMALI KISA BİR ANALİZİ 57
VAKIFLARIN OSMANLI TOPLUM HAYATINDAKİ YERİ Yrd. Doç. Dr. Ramazan ARSLAN Bartın Üniversitesi ÖZET Türkçe de vakıf şeklinde telaffuz edilen vakf kelimesi Arapça da durdurmak, alıkoymak anlamında olup, çoğulu evkaf tır. Vakıf, kişinin taşınır veya taşınmaz mallarını hiçbir dış etki altında kalmaksızın, sırf kendi rıza ve isteğiyle; kendi şahsi mülkiyetinden çıkarıp, hayır amacıyla; yine kendisi tarafından belirtilen şart ve hizmetlerin yerine getirilmesi için tahsis etmesidir. Toplumda sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı sağlayarak sosyal sınıflar arasında denge kuran, servetin belirli ellerde toplanmasına mani olan vakıf, yaratandan ötürü yaratılanlara merhamet, şefkat ve sevginin, müesseseleşmiş şeklidir. Tarihi çok eskilere dayanan vakıf kurumu, hukuki yapısını İslâm dini ile kazanmış ve geliştirmiştir. Türk tarih kökeninde örneklerine rastlanmakla birlikte Selçuklu ve Osmanlı döneminde altın çağını yaşamıştır. Sosyal bir müessese olarak vakıflar, Osmanlı döneminde doğum evi, süt evi, aş evi, evlendirme, cami, medrese, han, hamam gibi faaliyetleriyle hayatın her alanında toplumun ayrılmaz bir parçası olmuştur. Vakıfların doğup gelişmesinde insanlığa karşı duyulan sorumluluk hissi önemli bir faktör olduğu söylenebilir. Bu yönüyle vakıflar, tarih boyunca, ekonomik, sosyal, kültürel ve tarihsel araştırmalara konu olmuştur. Vakıf hizmetlerinden yararlanma konusunda genel olarak bir ayırıma gidilmemesinin arkasında, insanlara hizmet etme anlayışı ve Allah ın rızasını kazanma duygusu yatmaktadır. Vakıf ruhunu oluşturan da bu duygudur. Bu duygu, Osmanlı toplumunda vakıf medeniyetinin de doğmasına yol açmıştır. Bu çalışmada, tarihi derinlikleri olan vakıfların Osmanlı toplum hayatındaki yeri, bir ülkenin gelişmişlik düzeyini gösteren eğitim, kültür, bayındırlık, sağlık ve sosyal yardım gibi hizmetler çerçevesinde ele alınmıştır. JEL Kodu: N9, N95 Anahtar Kelimeler: Vakıf, Sosyal Yardım, Sosyal Dayanışma, Osmanlı Toplum Hayatı PLACE OF FOUNDATIONS IN THE OTTOMAN SOCIAL LIFE Vakf word that is pronounced in Turkish as vakıf (foundation) means stopping and retaining in Arabic language and its plural form is Evkaf (foundations). Foundation is defined as the case where a person quits his/her movable or immovable properties from his/her personal possession on his/her own consent and will without being influenced by any external impact and allocates them for fulfilment of terms and services that are yet determined by him/her for charity purposes. Foundation, which establishes balance among social classes by ensuring social cooperation and solidarity and which avoids fortune from being collected in certain people, is a institutionalized form of mercy, affection and love for created ones because of the God. Foundation institution, which dates back to very ancient times, obtained and developed its legal structure by means of Islam religion. Though its examples are encountered in Turkish history root, it experienced its golden age during Seljukian and Ottoman Eras. Foundations as social institutions, became integral part of the society in every aspect of life in Ottoman Era through activities and buildings such as maternity, milk house, soup kitchens, marriage, mosque, Madrassahs, inns and baths. Sense of responsibility for humankind played an important role in birth and development of foundations. From a such perspective, foundations were subject of economic, social, cultural and historical researches throughout history. The reason why there is no general analysis about benefitting from foundation services is the attitude to serve people and sense of obtaining the consent of Allah. It is this sense that forms the essence of foundation. Such a sense resulted also in birth of foundation civilisation in Ottoman society. This study discusses place of foundations, which have historical depth, in Ottoman Social life under the framework of services, which show the developmental level of any country, such as education, culture, prosperity, health and social welfare etc. JEL Code: N9, N95 Key words: Foundation, Social Welfare, Social Solidarity, Ottoman Social life 58
ATATÜRK DÖNEMİNDE GİRİŞİMCİLİK VE TÜRKLERDE GİRİŞİMCİLİK KÜLTÜRÜ Doç. Dr. Şaban ESEN Bartın Üniversitesi ÖZET Avrupa nın hasta adam olarak nitelendirdiği, özellikle ekonomik alanda çökmüş olan Osmanlı İmparatorluğu nun enkazından Mustafa Kemal Atatürk ün önderliğinde siyasi bağımsızlığını kazanmış Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. Atatürk ün ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlığında da olmayacağı düşüncesi ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti iktisadi hayatta hızlı atılımlar yapmaya başlamıştır. İzmir İktisat Kongresi nde alınan kararlar paralelinde 1923-1929 döneminde şahsi teşebbüse dayalı bir ekonomik uygulama hayata geçirilmiş fakat 1929 yılında bütün dünyayı etkileyen Büyük Buhran ın etkisiyle ve aynı zamanda sermaye ve girişimci birey yetersizliğiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti devletçilik politikası izlemeye başlamıştır. Bu çalışmada, yeni cumhuriyetin devralmış olduğu iktisadi miras, İzmir İktisat Kongresi nin ekonomik yansımaları, Atatürk ün iktisadi hayata bakışı ve Türk toplumunun girişimcilik kültürü hakkında bir alan taraması yapılmaya çalışılmıştır. Giriş Şu bilinen bir gerçektir ki, Türk toplumu ve Türk insanı yeterince girişimci değildir. Her ne kadar bazı çalışmalara, biraz da milliyetçilik dürtüsüyle Türk insanının yaratıcı, pratik fikirli, sorunlara çok hızlı çözümler üreten bir yapısı olduğu ifade edilse de, gerçekte bunların tamamnına sahip değiliz. TÜİK verilerine göre çalışan nüfus içinde kendi nam ve hesabına iş yapanların oranı %4,6 dır. Bu rakam gelişmiş ülkelerle kıysalandığında oldukça düşük kalmaktadır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Be nedenlerden belki de en önemlisi devraldığımız kültürel mirasımızdır. Çalışmanın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği üzere nedenleri çok çeşitli olmasına rağmen, Osmanlı Türk tebeası ticarete ve sanayiye çok yakın durmamış ve bu işleri gayri müslimlere bırakmışlardır. Bunun doğal sonucu olarak da Osmanlı İmparatorluğunun küllerinden doğan yeni Türkiye Cumhuriyeti nde (1923 lerde) yeterince girişimci ruha sahip kişi sayısı çok azdır. Bu çalışmada kısaca girişimcilik kavramının neden önemli olduğuna, Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerindeki iktisadi duruma, İzmir İktisat Kongresi in yansımalarına, Atatürk ün yeni Türkiye Cumhuriyeti ni iktisadi olarak ayağa kaldırmasına ve son olarak da girişimciliğin kültürel etkileşimlerine yer verilecektir. Girişimci ve Girişimcilik Kavramları Girişimciyi, tüketicilerin (insanların ve işletmelerin) ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak (mal veya hizmet üretmek) amacıyla, üretim faktörlerini bir araya getiren, kar amacı güden ancak, girişimi sonucundaki olası riskleri de (zarar olasılığı, işletmenin iflası vb) göz önüne alan gerçek veya tüzel kişi, şeklinde tanımlamak mümkündür. Bu tanımdan hareketle girişimci kişi, kar elde etmek istemektedir. Ancak bu karı sağlamanın yolu ise, tüketicilerin ekonomik nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamaktan geçmektedir. Bunun için üretim faktörleri olarak adlandırdığımız doğal kaynaklar, emek ve sermayeyi bir araya getirmesi gerekmektedir. Bunların uygun bir bileşkesi olarak da ortaya mal veya hizmet çıkmaktadır. Bu mal veya hizmetlerin tüketicilere sunulması ve tüketicilerin mal veya hizmetlerden fayda sağlaması gerekmektedir. Tüketicilerin fayda-maliyet algısı olumluysa o mal veya hizmeti yeniden talep edeceklerdir. Ancak algı olumsuz ise, yeniden talep olmayacaktır. Bu işletmelerin ürettiğ mal ve hizmetlere talep olmayacağı anlamına gelir ki, hiçbir girişimci bölye bir durumla karşılaşmak istemez. Bu da girişimcilik unsurunun risk içeren bölümüdür. Dolayısıyla kişileri girişimci olup olmamaya iten en önemli olgu risk unsurudur. Eğer risk unsuru olmasaydı, herkes girişimci olmak isterdi. Dolayısıyla bu nedenlerden dolayı herkes girişimci eğilime sahip değildir. Girişimci kişilerin bazı özelliklerinden bahsedilebir. Girişimciliği önemli kılan pekçok nedenden bahsedilebilir, ancak en önemlileri olarak; İstihdam açısından, Kaynakların etkin kullanımı açısından, Ülkenin ekonomik olarak büyümesi açısından, Rekabetin gelişmesi açsından, Kaliteli ürünlerin daha ucuza üretilmesi açısından, 59
Tüketicilerin tercihlerinin çoğalması açısından, Ülkenin vergi gelirlerinin artması açısından, önemlidir. Osmanlı-Türk Tebeası ve Toplum Yapısı Özel teşebbüs, girişimcilik gibi kavramların ülkemiz açısından sağlıklı olarak değerlendirilmesi için Osmanlı Devletinin son dönemleri ve Cumhuriyetin ilk yıllarına ve hatta günümüze kadar uzanan bir analiz ve bu kapsamda geçmiş toplum yapımızın dikkatle ele alınması gerekmektedir. Osmanlı da Türk tebaanın girişimcilik teşebbüslerinin yetersiz olmasıyla ilgili çok fazla görüş beyan edilmiştir ( (Ülgener,1981; Prens Sabahattin, 1965; Aytaç, 2006; Akın, 2003; Arslan, 2003; Marangoz, 2016; Fındıklıoğlu, 1947; Sayar, 1986). Özetle, memuriyet zihniyeti, bağımsız hareket edememe, kapitilasyonlar, Türklerin askerlik görevi yapmaları, eğitimli olmamaları, ticareti el kiri olarak görmeleri gibi. Yapılan analizler, genelde bizde girişimci zihniyetin eksikliğini Osmanlı-Türk insanının içinde bulunduğu toplumsal yapıyla ilişkilendirir. Sayar a göre (1986), tipik Osmanlı-Türk insanı keyfilik sebebiyle maddeye yönelik sistemli bilgiye ulaşamamaktadır. Mevcut bilgi seviyesi yetersiz, en azından tekâmüle kapalı durumdadır. Osmanlı-Türk insanı ile batı insanı karşılaştırıldığında, her iki grubun madde karşısındaki tavır, bekleyiş ve tahayyülleri arasından büyük farklılıklar olduğu görülmektedir. Osmanlının iktisadi yapısıyla ilgili eserleriyle tanınan Ülgener (1991) ise, Ağır, bati istihsal ameliyesi, değişmez imal tekniği ve usulleri; çırak ve kalfa yetiştirmenin sabit hale gelmiş adap ve erkanı., her şeyin asırların kımıldatamayacağı bir sebat ve istikrarla yerli yerine mıhlandığı, değişmez kalıplar içine oturtulduğu bir durgunluk dünyası şeklinde tanımlamaktadır o dönemleri. Arslan ise, Osmanlıda girişimciliğin ortaya çıkmasını engelleyen faktörleri, doğu toplumlarının dini yada ahlaki yapılarından çok, siyasi ve hukuki yapılarının rol oynadığı kanaatindedir. Zira orta çağın ilk dönemlerinden beri doğu ve batı toplumlarında benzer üretim ilişkilerinin olduğu görülmektedir ki, bu da tımar sistemidir. Batıda tımar sistemi zamanla askerlerin tapulu özel mülkiyetine dönüşmüş, köylüler serf haline gelmiş, Osmanlıda ise bu tür feodalleşmenin önlenmesi için her tür önlem alınmıştır. Arslan (2003), analizinin devamında, En önemli üretim aracı olan toprak üzerindeki sahipliği sebebiyle devletin sosyalizme yakın durduğunu, o zamanlar sanayi olsa bile, bunun sahibinin de doğal olarak devlet olacağını belirtir. Nitekim, ilk kurulan fabrikalardan Beykoz Ayakkabı Fabrikası, silah ve cam hep Osmanlı devletinin malıdır. Halbuki Avrupa da üretim araçlarının sahibi aristokratlardır. Dolayısıyla batıdaki bildik gelişmelerin Osmanlı devletinde ortaya çıkmaması anlamlıdır(kalaycı, 2009). Bir diğer unsur ise kapitülasyonlardır. 1838 yılında imzalan Balta limanı anlaşması ile imzalanan serbest ticaret anlaşması ile yerli üretici kaliteli Avrupa malları karşısından rekabet edememiştir. Osmanlı Türk tebaanın büyük bir kısmının asker olması da, girişimciliğin önündeki bir başka neden olarak öne sürülmektedir. Sanayisinin tarım ve hayvancılık üzerine kurulması da bir başka neden olarak gösterilebilir. Nüfusun %80 tarım ve hayvancılıkla iştigal etmektedir. Endüstri devriminin getirilerinden yeterince yararlanılamamıştır. Bu noktada üstünde durulması gereken bir konu da Osmanlı Türk inancında ticaretin hor görülmesi ve ülke içi ve dışındaki ticari faaliyetlerin gayrimüslimlerin eline geçmesine gönüllü olarak izin verilmesi yönündeki yaygın kanaattir. Osmanlı somut gerçeğinin ticari faaliyetlere duyarsızlığına ilişkin Sayar ın aktardığı su bölüm dikkat çekicidir. Türk, düşmanının ayağına, hatta barış halinde olduğu düşmanının ayağına mal satmaya gidecek kadar alçalmaz. Osmanlı zihniyeti içinde kafir, onun ülkesinde ticaret yapabilmek için yalvarmakta ve Türk yüceliği, ona bu işi yapabilmek için izin vermektedir Osmanlı insanı, genel görünümü itibariyle, aşırı kamu bilinciyle yoğurulmuştu ve bu bilinç onun, kendi çıkarı için ve biriktirme saikiyle çalışmasını önlüyordu. Bu toplumda, en etkin güç olan devlet; koruyan, kollayan, hükmeden yarı-tanrısal bir fenomendi. Devletin nüfuz alanı içinde yer alanlar (yani devlet bürokrasisi içinde), hiyerarşinin hep tepe noktalarında addediliyor; memuriyet hem yüksek prestije hem de ona özgü zihniyet kalıpları her tür eylemin belirleyicisi durumundaydı. Halk en itibarlı meslek olarak memurluğu görüyor, aileler, çocuklarını mamır olsun, paşa olsun diye yetiştiriyordu. Kimsenin ticarete, üretime pek fazla bel bağladığı yoktu. Bu durum, Osmanlı toplumunu üretime yönelik tazyikten, çalışmaya dair teşvikten uzaklaştırmış adeta, toplumu atalete sevk etmişti (Aytaç, 2014). 60
18. YY.da uzun süre İstanbul da İsveç elçiliğinde çalışan D Ohsson, Osmanlı devletinde ticaretle ilgili gözlemleri hem bu görüşleri hem de Osmanlı Türk insanına ilişkin yukarıdaki ifadeleri teyit eder niteliktedir. bütün bu ticari hareketlerde her şey basitleştirilmiş durumdadır. Tüccarların bütün yaptıkları, aldığı veya sattığı şeylerin listesini yapmak, karşılığını da mal veya para olarak ödemekten ibarettir. Poliçe hakkında kifayetsiz bilgileri vardır. Deniz sigortacılığı hakkında da hiçbir şey bilmezler. Bütün yollamalar Allah adına yapılır. Yollanan şey hedefe ulaşsa da, ya da yolda batsa da Allah ın takdiri olarak kabul edilir ve kadere boyun eğilir. Yukarıda aktarılan durumlar Osmanlı imparatorluğu açısından çok da anlaşılır değildir. Bizzat İslam peygamberi ticaretle uğraşmış, söz ve davranışlarıyla ticareti teşvik etmiştir. Kur an da Allah ı anmaktan alıkoymadığı sürece, ticaret ve alım-satıma bir yasaklama getirilmemiştir. Hatta, Arslan a göre Weber in kapitalizmi geliştirecek bir dini sistem olarak kabul ettiği Protestanlığın özellikleri İslamiyet in teolojisinde mevcuttur. Yani, zaten peygamberi tüccar olan bir din ve hukuk devletine yakın idealler taşıyan bir kutsal kitap söz konusudur. Bunun yanında, ruhban sınıfının olmadığı, Tanrıyla insan arasındaki ilişkiyi sadece insana bırakan bir bireycilik de bu alt yapıyı daha net olarak ortaya çıkarmaktadır. Halbuki, 19.yy İslam dünyasına bakıldığında, ciddi bir atalet içinde tarikat ve şeyhlerin bir lokma bir hırka felsefesini benimsemiş, Kur an mesajıyla hiç de bağdaşmayan bir toplum göze çarpmaktadır (Akın,2003). Buğra (1997),Osmanlı araştırmalarında son derece yaygın olan, Müslümanların ticari faaliyetlere katılmadıkları ya da sınırlı katıldıkları görüşünün tersi bazı bulguları aktarırken, Müslümanların ticari hayattan uzaklığının kültürel sebeplere dayalı açıklamasının sağlam temellere oturmadığı görüşündedir. Elbette, tüm bunlar Osmanlı Türk insanının hiç ticaretle uğraşmadığı anlamına gelmez. Ancak, nispi olarak bakıldığında, ticari faaliyetlerde azınlıkların ağırlığı açıkça görünmektedir. Türk sanayisinin ve girişimciliğinin gelişmesini engelleyen bir unsur olarak, lonca sistemine de atıf yapmak mümkündür. Emek-talep ve arz yapısını tamamen statik bir ekonomi içinde kontrol ettiğinden, serbest rekabet imkanını ortadan kaldıran Lonca sistemi; - narh yoluyla- fiyat üzerinde de serbest rekabet imkanını ortadan kaldırmıştır (Akın, 2003). Loncaların bu eylemleri karşısında, batıdaki gibi burjuva sınıfının olmayışı, loncaların istedikleri gibi hareket etmelerine imkan sağlamıştır. Hatta, 19. YY da Ankara da İngiliz ortaklığıyla kurulmuş olan tiftik fabrikasının loncalar tarafından yakılarak ortadan kaldırıldığı aktarılmaktadır. Neticede loncalar ve gerisindeki ahilik teşkilatı belli bir esnaf ve ticaret ahlakının ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamakla birlikte, sanayinin gelişmesine de engel olmuştur. Cumhuriyet Öncesi Sanayi Osmanlı devletinin son zamanlardaki endüstriyel faaliyetleri ile faaliyetlerin alansal dağılımını 1913 ve 1915 sanayi sayımları oluşturur. 1915 Yılında yapılan sayımlara göre Batı Anadolu da 8 şehirde yalnız 282 işyeri ve bunların %50 den fazlası İstanbul da bulunmaktadır. Bu işletmelerin %81 i özel sektöre, %19 u ise kamu sektörüne aittir. Özel sektöre ait işletmelerin İse, %80,4 azınlıklara, %19,6 ise Türklere aittir(eroğlu, 2007). FAALİYET İŞYERİ SAYILARI KOLLARI İSTANBUL İZMİR DİĞER YERLER TOPLAM GIDA SANAYİ 45 23 10 78 TOPRAK SANAYİ 20 1 21 DERİ SANAYİ 11 2 13 AĞAÇ SANAYİ 15 9 24 DOKUMA 15 8 55 78 SANAYİ KAĞIT VE 44 11 55 MATBAA KİMYA SANAYİ 5 8 13 TOPLAM 155 52 65 282 İzmir İktisat Kongresi ve Atatürk ün İktisadi Yaklaşımları Lozan Barış görüşmelerinin 4 Şubat 1923 te anlaşma sağlanmadan kesildiği sırada Türkiye de ekonomik alanda faaliyet gösteren her meslek grubundan temsilciler Yeni Türk Devletinin ekonomik 61
durumunu görüşmek üzere İzmir de bir araya gelmişlerdir. Çiftçi, sanayici, tüccar ve işçi kesimlerinden toplam 1135 kişinin katıldığı bu kongredeki görüşmelerin sonunda Misak-ı İktisadi (Ekonomik Yemin) kabul edilmiştir. (Atatürk Araştırmaları Merkezi, 2012, s. 406) Toplantının açılışında Mustafa Kemal Atatürk, Aziz Türkiye mizin iktisadi gelişmesinin sebeplerini aramak ve bulmak için, vatani ve milli bir kutsal dava için bugün burada toplanmış olan sizlerin, muhterem halk temsilcilerinin huzurunda bulunmaktan çok mesud ve bahtiyarım Uzun gafletlerle ve derin kayıtsızlıklarla geçen asırların iktisadı bünyemizde açtığı yaraları tedavi etmek ve çarelerini aramak, memleketi imar etmeyi, milleti refaha ve mutluluğa ulaştırma yollarını bulmak için harcayacağınız zamanın başarı ile sonuçlanmasını diliyorum. Türk tarihi incelenirse, gerileme ve çöküntü nedenlerinin iktisadi sorunlara bağlı olduğu görülür. Kazanılmış zaferlerin ve uğranılmış bozgunların tümü iktisadi durumla ilgilidir. Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferler kalıcı olamaz, az zamanda söner. Bu sebeple en kuvvetli, en parlak zaferlerimizin dahi temin edebileceği faydalı sonuçları temin etmek için iktisadiyatımızın, iktisadi egemenliğimizin sağlanması, kuvvetlendirilmesi zorunludur... Yeni Türkiye mizi layık olduğu mertebeye çıkarmak için vakit geçirmeden iktisadiyatımıza önem vermek zorundayız. Çünkü günümüz bütünüyle ekonomi çağıdır. Atatürk ün dilinden Kesin zaruret olmadıkça piyasalara karışılmaz; bununla beraber hiçbir piyasa da başıboş değildir. şeklinde özetlenmiş ve ilke olarak özel girişim eliyle serbest piyasa şartlarında sanayileşmek olarak belirlenmiş ve benimsenmiştir. İzmir İktisat Kongresinde alınan kararların bazıları şunlardır(özçelik ve Tuncer, 2007). Yerli üretimin geliştirilmesine çalışılacaktır Lüks ithalattan kaçınılacaktır Ekonomik gelişmeye katkısı olmak şartıyla yabancı sermayeye izin verilecektir Tütün tarımı ve ticareti serbest bırakılacak, ihraç edilen tütünün işlenmiş olması gerekmektedir ve vergileri tüketiciden alınacaktır. Aşar kaldırılacak yerine uygun vergiler konacaktır Teşviki sanayi kanunu yeniden düzenlenerek yürürlüğe konulacak ve sanayiciye teşvikler sağlanacaktır Yeni bir sanayi bankası kurulacak ve sanayicilere ucuz kredi sağlanacaktır Türk gemilerine kabotaj hakkı tanınacak ve demiryolu, limanlar ve diğer ulaşım yolları geliştirilecektir Gelir vergisi reformu yapılacak ve vergi temettü den değil gelirden alınacaktır Bütün yurtta ticaret okulları açılacaktır Ziraat bankası yeniden düzenlenecek ve tarımsal krediler arttırılacaktır Tarımda makineleşmeye gidilecek, tarım aletlerinin Türkiye de yapılması için çalışılacaktır Tarımsal eğitim geliştirilecektir Çalışma şartları iyileştirilecek, İşçilere hafta bir gün tatil verilecek, günlük çalışma saatlerinin 8 saat ile sınırlandırılacak ve 12 yaşından küçüklerin çalışması yasaklanacaktır Sosyal güvenlik önlemleri yasalaştırılacak, işçilerin kaza ve yaşlılık sigortaları yapılacak, ücretin para olarak ödenmesi sağlanacak, ücretli izin ve sigorta sağlanacaktır İşçilere sendika ve grev hakkı verilecektir 1 Mayısın işçi bayramı olarak kutlanacaktır Bu dönemde Türk ticari ve sanayi hayatını finanse edecek bazı bankalar kurulmuştur. Bu bankalar Türkiye İş Bankası, Türkiye Sanayi Kredi Bankası, Emlak ve Eytam Bankası, yeniden düzenlenmiş Ziraat Bankası ve TCMB dır. 1929 yılında ithalat mallarından alınan gümrük tarifeleri yükseltilerek yerli üretimin ithal sanayi mamulleriyle rekabet etmesi kolaylaştırıldı(eroğlu, 2007). Üç beyaz (şeker, un ve pamuk) ve üç siyah (kömür, demir ve petrol) projesi olarak adlandırılan sanayileşme hamlesi istenen hızla gerçekleştirilememiştir. Bunun en önemli nedenleri şunlardır: Özel sektörün elinde yeterli sermayenin olmayışı Teknik bilgi ve eğitilmiş insan yetersizliği Devletin 1929 a kadar yerli sanayiyi dışa karşı yeteri kadar koruyamaması 1929 daki Dünya ekonomik bunalımının Türkiye yi de etkilemesi Liberal dönem beklenen başarıyı getirememiştir. Sovyetler birliği uyguladığı planlama ile bu bunalımı başarıyla atlatmış ve sempati kazanmıştır. Sovyetler birliğinden Prof. Orlof ve ekibi Türkiye ye getirilmiş ve bir rapor hazırlatılmıştır. Bu rapor 62
çerçevesinde 1. Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlanmış ve uygulamaya konmuştur. Sonuç oldukça başarılıdır. Atatürkün Devletçilik Politikası Devletçilik konusundaki genel yaklaşım, o dönemdeki uygulamaları bir sistem sonucu ortaya çıktığını kabul etmemek yönündedir. Dönemin uygulamaları ve devleti yönetenlerin bu konudaki görüşleri incelendiğinde devletçilik uygulamasının bir doktrin gereği değil pragmatik bir zihniyetle benimsendiği anlaşılacaktır. Atatürk ün devletçiliğinin ekonomi politikasını yönlendirme açısından en iyi açıklaması yine kendisine aittir: Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik prensibi bütün üretim araçlarını özel girişimden alarak, milleti tamamen başka temeller içinde düzenlemek amacı güden, özel girişimlere ve faaliyetlere meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kolektivist, komünizm gibi bir sistem değildir. Bizim izlediğimiz devletçilik, özel girişimi esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar milleti refaha, ülkeyi imara eriştirmek için milletin genel ve yüksek faydasını gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik anlamda devleti gerçek anlamda ilgili kılmaktır. Atatürk ün bu sözlerinden uygulanan devletçiliğin doktriner bir yanının olmadığı fakat bir zorunluluk sonucu ortaya çıktığı ve özel girişimi savunduğu anlaşılmaktadır. Atatürk ün 1933 yılında açıkladığı devletçilik rejimi aşağıdaki ilkeleri içermekteydi(özçelik ve Tuncer,2007). Özel teşebbüs esastır. Ancak özel teşebbüsün ele alamadığı sektör devlet yatırımlarıyla sağlanacaktır. Devlet teşebbüsleri esas itibariyle sanayi sektörü için söz konusu olacaktır. Özel girişimi ve devlet teşebbüslerini finansal bakımdan desteklemek üzere devlet tarafından bankalar kurulacaktır. Tarımda devletin rolü olmayacaktır. Devlet tarımda araştırma amacıyla çiftlikler kuracak ve çiftçilere teknoloji aktaracaktır. Özel teşebbüs herhangi bir alanda yeterince uzmanlaştığı takdirde o sektör kamudan özel teşebbüse devredilecektir. Devletçi ekonomi politikasının birisi devlet işletmeciliği, diğeri de; ekonomik hayatın fiyat mekanizmasını, dış ticareti ve benzeri makroekonomik parametreleri denetleme yoluyla düzenlemeye çalışması gibi iki şekilde yürütüldüğü anlaşılmaktadır. Devletçilik döneminin ana hedefleri; özellikle sanayideki üretim artışı yoluyla hızla kalkınmak, ödemeler bilançosunu iyileştirmek, ekonomik büyüme sağlamak, tarımsal ve sosyal reformlar aracılığıyla hayat standardını yükseltmek ve ekonomik bağımsızlığı elde etmekti. Cumhuriyet Döneminde Şahsi Teşebbüs (Özel Girişimcilik) 1923-1932 döneminde ekonomi politikası, özel girişime önceliktir. Cumhuriyetin ilk yılları, 1932 den sonra uygulamaya konulan devletçilik uygulamalarından farklı olarak özel girişime öncelik veren bir politika arayışı dönemidir. K. Boratav bu dönemin, devletin hiçbir şekilde ekonomiye müdahale etmediği gerçek anlamda liberal bir dönem olmadığına dikkati çekmektedir. Bu dönemde devlet ekonomiye müdahale etmiştir. Bu müdahaleler, devletin bizzat kendisinin işletmediği tekelleri imtiyazlı şirketlere dağıtmaya, devlet ihaleleri yoluyla ve geniş teşviklerle özel sermaye birikimini hızlandırmaya yöneliktir. 1924 yılında özel girişimin finansmanını sağlamak amacıyla İş Bankası kuruldu. Bu girişimle hükümet, yerli girişimciyi geliştirme isteğini göstermekteydi. 1927 yılında çıkarılan Teşvik-i Sanayi kanunu ise özel yerli sanayiye çok geniş koruma ve muafiyet olanakları sağlamaktaydı. Diğer teşviklerle birlikte bu kanun özel sanayinin gelişmesinde çok büyük rol oynamıştır. Mustafa Kemal in yabancı sermayeye bakışı çok açıktır. Efendiler, iktisadiyet sahasında düşünür ve konuşurken zannolmasın ki, yabancı sermayeye hasımız; hayır bizim memleketimiz geniştir. Çok çalışmaya ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza uymak şartıyla yabancı sermayeye gereken teminatı vermeye her zaman hazırız. Yabancı sermayesi bizim sermayemize katılsın ve bizim ile onlar için faydalı neticeler versin. Kültürün Girişimciliğe Etkileri Kültür, bir toplumda geçerli olan ve gelenek halinde devam eden, her türlü duygu, düşünce, dil, sanat, yaşayış unsurlarının tümü, belli bir konuda edinilmiş, geniş ve sistemli bilgi şeklinde tarif edilmektedir (Demirel ve Tikici, 2004). Girişimcilikle ilişkilendirilen bazı kavramlar ise, -Belirsizlikten kaçınma, -Güç mesafesi -Baskın değerler (erillik-dişillik) -Bireycilik-toplumculuk Kısaca bu kavramlara değinmek gerekirse; 63
Belirsizlikten Kaçınma Belirsizlikten kaçınma boyutu; toplumların, bilginin yetersiz olduğu, açık olmadığı veya hiç olmadığı, değişimin hızının ve boyutunun öngörülemediği durumlardan duydukları tedirginlik düzeyi ile ilgilidir.(hofstede, 1984: 25) Bir toplumun üyelerinin belirsizlikten kaçınma eğilimleri yüksek ise; yaşamlarını garantiye almak için biçimsel ve yazılı kuralları artırma, farklı düşüncelere karşı çıkma ve kesin doğruları arama faaliyetlerini gerçekleştirmeleri kaçınılmazdır. (Varoğlu vd., 2000: 421-441) Belirsizlikten kaçınmanın kültürlere göre öne çıkardığı değerler incelendiğinde; düşük belirsizlikten kaçınmada, duyguların gizlendiği, kuralların esnek olduğu, titizliğin öğrenildiği ve törensel davranışların azaldığı görülmektedir. Buna karşılık yüksek belirsizlikten kaçınmada; duyguların gizlenmediği, kuralları katı olduğu, titizliğin insanın doğasında bulunduğu ve törensel davranışların arttığı izlenmektedir. (Hofstede, 1984: 25) Güç Mesafesi Bu boyut; bir topluluğun bireyleri ve örgütlerinde gücün eşit olmayan bir biçimde dağılımı ile ilgilidir. Gücün toplumun üyeleri arasında neden olduğu mesafe o toplumun değerleri ölçüsünde gerçekleşmekte ve güç düzeyinde mevcut olan farklılıklar zamanla benimsenmektedir. Toplumlara göre; yaş, eğitim, makam ve aile gibi faktörlerin bireylere güç verdiği bilinmektedir. Güç dengesinin dağılımı da toplumdan topluma değişmektedir.(hofstede, 1984: 27) Bazı toplumlarda ve kültürlerde az gücü olan insanlar, gücün eşit olarak dağıtılmadığını kabullenmişlerdir. Yani, toplumdaki bireyler arasındaki güç mesafesi fazladır. Böyle bir toplumda üst makamlarda bulunanlar haklı olmak için doğruyu bilmek zorunda değillerdir. Haklılıkları sahip oldukları güçten kaynaklanmaktadır. (Sargut, 2001: 182) Baskın Değerler Topluma yansıyan egemen değerlerden yola çıkarak, bir kültürün erkek mi yoksa dişi mi olduğunu saptamak mümkündür. Hofstede e göre, bir toplumda atılganlık ve materyalist değerler öne çıkıyorlarsa, insana verilen önem arka planda ise bu topluma erkek kültür hakimdir.(hofstede, 1980: 142) Dişi kültürün göstergeleri, insana verilen önem ve yaşamın genel niteliğini ön planda tutmak biçiminde ortaya çıkmaktadır. Toplumlarda genellikle dişilikle ilişkilendirilen kavramlar, şefkatli, nazik, merhametli, sadık, sevgi dolu, anlayışlı, duyarlı olmak gibi değerleri içerir. Geleneksel erkek değerleri ise, saldırganlık, yükselme tutkusu, dediğim dedik tavır, yarışmacılık, bağımsızlık, kendine güvenmek, baskıcı tavır takınmak benzeri değerlerdir.(sargut, 2001: 175) Bireycilik Toplumculuk Toplumculuk (kolektivizm) sıkı toplumsal çerçeveleri ifade eder. İnsanlar kendi grupları ile diğerlerini ayrı tutarlar. İçinde etkinlik gösterilen gruplar diğerlerinden farklılaştırılır. Bu gruplar üyelerini kollar, karşılık olarak da sadakat beklerler. Bu tip kültür, üyelerini dışsal-toplumsal baskıyla denetler. Bireycilik de; insanların kendi ihtiyaçlarına mı yoksa grubun ihtiyaçlarına mı önem verdiği ile ilgilidir. Bireyci kültürlerde denetim ise bireyin içsel baskısıyla sağlanır.(sargut, 2001: 185) Sonuç Osmanlı İmparatorluğunun sona ermesiyle birlikte, genç Türkiye Cumhuriyeti nin devralmış olduğu en ağır miraslardan biri de şahsi teşebbüs ruhundan bi haber, yeterli sermayesi olmayan, eğitim seviyesi düşük bir nüfusdur. Bunlar içinde birincisi diğerlerinden çok daha önemlidir. Çünkü, yılların oluşturmuş olduğu düşünce yapısı (yani memuriyet zihniyeti) kolaylıkla değiştirilememektedir. Atatürk böyle bir miras devralmıştır. 1923-1932 yılları arasında özel teşebbüsü teşvik eden bir ekonomik sistem uygulanmaya çalışıldıysa da, çeşitli nedenlerle başarılı olunamamıştır. O yıllarda Rusya da uygulamaya konulan planlı ekonomik sistemin olumlu sonuçlar vermesi üzerine, Türkiye de planlı ekonomik modele geçmiştir. Bugün geldiğimiz nokta, eskiye oranla çok daha iyi olmakla birlikte, girişimci sayımız gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında hala yetersizdir, ve hala girişimcilik bir kariyer olarak algılanmamaktadır. Kaynakça Akın, H. B. (2003). Türkiye de Girişimcilik ve Memurluk Üzerine Mustafa Suphi ve Prens Sahahattin den Mülhem Bir Analiz, Piyasa, Bahar/Yaz, Sayı: 6-7, 29-51. Aktan, H. (1998). Atatürk ün Ekonomi Politikası: Ulusal Bağımsızlık ve Ekonomik Bağımsızlık Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Faültesi Dergisi, 75. Yıl Özel Sayısı, 257-290 Arslan, M. (2003). Dr. Mahmut Arslan ile Max Weber den Sabri Ülgener e Ahlak ve Piyasa Üzerine Söyleşi, Piyasa Dergisi, 5 (2). 64
Aytaç, Ö. (2006). Memurluk Zihniyeti ve Memuriyen Toplum: Prens Sabahattin in Görüşleri Işığında Bir Çözümleme. Dokuz Eylül Üni. Sosyal Bilimler Dergisi, 8 (l). Aytaç, Ö. (2014). Sosyal Yapımız ve Memuriyen Temayüller. Mukaddime, 5(2), 71-94. Buğra, A. (1997). Devlet ve İşadamları, İletişim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul. Demirel, E. T., ve Tikici M. (2004). Kültürün Girişimciliğe Etkisi Doğu Anadolu Bölgesi Araştırmaları, 49-58. Durmuş, S. ve Aydemir, N. K. A. (2016). Atatürk Dönemi Türkiye Ekonomisi (1923-1938) KAÜİİBFD 7(12), 155-167. Eroğlu, N. (2007). Atatürk Döneminde İktisat Politikaları, Maramara Üniversitesi, İİBF Dergisi, 23 (2), 63-73. Fındıkoğlu, Z. F. (1947). "Şahsi Teşebbüs Meselesi ve Terbiye Davası". Yeni Bilgi, (l), s.4, Eylül. Hofstede, G. (1980). Motivation, Leadership and Organizatons: Do American Theories Apply Abroad?, Organizational Dynamics, USA. Kalaycı, İ. (2009). Atatürk ün Kalkınma Modeli (AKM): Günümüz Sanayisi İçin Kazanımlar, Maliye Dergisi, 156(1), 152-176. Marangoz, M. (2016). Girişimcilik,Beta Yayıncılık, 3. Baskı, İstanbul. Özçelik, Ö. Ve Tuncer, G. (2007). Atatürk Dönemi Ekonomi Politikaları, Sosyal Bilimler Dergisi, 15, 253-266. Varoğlu A.K., Basım N. ve Ercil Y.(2000). Bilimsel Araştırma Yöntemine Farklı Bir Bakış: Analitik Düşünce Bütünleşik Düşünce Modellemeleri ile Belirsizlikten Kaçınma ve Güç Mesafesi Araştırması, 8. Ulusal Yönetim ve Organizasyon Kongresi, Nevşehir. Hofstede G.(1984). Culture s Consequences: International Differences in Work Related Values, Newburg Park Sage Publications. Öztürk, S. ve Yıldırmaz F. (2009). Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Çöküşü ve Atatürk Dönemi İktisat Politikaları, C.Ü. İİBF Dergisi, 10(2), 145-165. Prens Sabahattin. (1965). Türkiye Nasıl Kurtarılabilir (M. Sencer, Çev.). İstanbul: Elif. Sargut, S. (2001). Kültürler Arası Farklılaşma ve Yönetim, İmge Kitabevi, Ankara. Sayar, A. G. (1986). Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması. İstanbul: Der. Sayar, A. G. (1998). Bir İktisatçının Entelektüel Portresi Sabri F. Ülgener, Eren Yayıncılık, İstanbul. Ülgener, S. F. (1981). İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası. İstanbul: Der. 65
HAZAR ENERJİ KAYNAKLARININ POTANSİYELİ VE DIŞ PİYASAYA İLETİMİNDE TÜRKİYE NİN ROLÜ Arş. Gör. Ayşegül DURUCAN Kırıkkale Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Maliye Bölümü Arş. Gör. Nazmiye TEKDEMİR Kırıkkale Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Maliye Bölümü ÖZET Doğusunda Kazakistan ve Türkmenistan, batısında Rusya ve Azerbaycan, güneyinde ise İran ülkeleri tarafından çevrelenen Hazar Havzası Şahdeniz olarak adlandırılan zengin petrol ve doğalgaz yataklarına sahiptir ve aynı zamanda petrolün ilk bulunduğu yerdir. Bölgenin önemi; Ortadoğu ve Sibirya dan sonra dünyanın en büyük üçüncü petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Özellikle 1990 sonrası dönemde önemi daha da artan ve Kafkasya olarak da adlandırılan bu bölge taşımacılık açısından da stratejik bir konuma sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye dünyanın petrol ve diğer doğal kaynak rezervlerinin yaklaşık %73 ünün ve gaz rezervlerinin yaklaşık %72 sinin bulunduğu, Sibirya hariç diğer iki bölgeyle coğrafi yakınlığından dolayı, menşei ülkeler ile talep piyasaları arasında doğal bir köprü işlevi görmektedir. Örneğin Türk Boğazları Hazar Havzası ndan Batı ya petrol aktarımında öncellikle kullanılan yollardan bazılarıdır. Boğazlar aracılığıyla yıllık 150 milyon ton petrol dünyanın çeşitli bölgelerine transfer edilmektedir. Fakat transfer noktasında trafiğin artması ve yıldan yıla bu transfer işleminin çeşitli etkenlere bağlı olarak tehlikeli bir hale bürünmesi Türkiye yi ve doğal olarak çevresindeki ülkeleri taşıma güzergâhlarını çeşitlendirmeye sevk etmiştir. Bu bağlamda çalışmada öncelikle Hazar Havzasının önemine değinilecek akabinde Bakü- Tiflis-Erzurum Doğalgaz (Güney Kafkasya) ve Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Projeleri, Rusya yla yapılan doğal gaz anlaşmaları ayrıca hayata geçirilmesi planlanan Nabucco Projesi, Trans-Hazar, Trans Anadolu (Tanap), AGRI ve Türkiye-Yunanistan-İtalya Doğalgaz Boru Hattı (ITGI) Projeleri ele alınacak son olarak ise Hazar enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden dünyaya ulaştırılmasında yaşanan sorunlar ele alınıp değerlendirilecektir. Anahtar Kelimeler: Enerji, Boru Hatları, Hazar, Türkiye.Jel Kodları: Q4, N7, P2. 66
İBN HALDUN'UN SOSYO-EKONOMİK POLİTİK DÜŞÜNCELERİNİN KARŞILAŞTIRMALI KISA BİR ANALİZİ Yard. Doç. Dr. Hakkı ÇİFTÇİ Çukurova Üniversitesi ÖZET Yaşadığı zaman ve mekan derinliği açısından İbn Haldun un, sosyo-ekonomik ve politik düşüncelerinin oluşmasında hareketli yaşamında iktidarların ortaya çıkışını, kazanılmasını, sosyopolitik niteliğini, gelişimini, kaybedilişini ve iktidarların kaybedilmesinin temelindeki etmenleri, iktisadi faaliyetlerde toplumsal düzenin temellerini, toplum ve topluma dair olan tüm kurumların açıklanmasını toplumu yerinde sayan statik bir yapı olarak görmemiş, sürekli olarak değişen dinamik karakterine vurgu yaptığı bu düzende iktisadi yapının üstyapıyı nasıl etkilediğini, kısaca insan topluluklarına özgü her türlü iktisadi, dini, hukuki ve ahlaki olguyu açıklamayı amaçlamış ve sosyo-ekonomik ve politik düşüncelerini bu temeller üzerine inşa etmiştir. Bu temel tarih, antropoloji, sosyoloji, coğrafya, eğitim, öğretim, din, edebiyat, kültür, astronomi, bilim, uygarlık, medeniyet, çeşitli zanaatlar, sanatlar, siyasi ve idari ilişkiler, savaş sanatları, tıbbi bilimler, felsefe, şehir uygarlıkları ve bu uygarlıkların inşa ettikleri cami, hastane, saray, medrese, kervansaray gibi maddi ürünler ile hukuk kuralları, gelenek, görenek, âdetler gibi çeşitli manevi ürünleri de kapsayan, kısaca bir toplumun üretmiş olduğu bütün kültürel öğeleri gibi ütopik değerlerin ön planda tutulduğu altyapıyı oluşturan iktisadi faaliyetlerin tartışıldığı yeni bilim olarak adlandırılan toplumların tarihsel süreç içerisinde geçirdikleri evreleri, bir topluluğun geçim tarzı ile sosyal ve siyasal kurumları arasındaki ilişkileri, medeniyetlerin, aynen canlı organizmalar gibi doğma, büyüme, gelişme, olgunlaşma ve zeval aşamalarında; toplumların, bedeviyetten hadariyete geçerek, hadariyetin zirvesine ulaştıktan sonra da çözülmeye başlayıp çöküşe gitme noktasında gösterdikleri benzerlikleri, sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde araştıran ilm-i umrânı teorisinin yani temeline oturtmuştur. Oysa ki Max Weber ise Ekonomi ve Toplum adlı eserinde toplumbilimin konusunu, yöntemini, işlevini İbn Haldununun tersine incelemiştir. Weber e göre, sosyolojinin nesnel olabilmesi için her şeyden önce değer yargılarından arınmış olması gerekir. Toplumbilimcinin, toplumsal ve siyasi amaçlar güdebileceğini kabul eder. Ancak araştırma sırasında bunlardan sıyrılması gerektiğini vurgular. Weber,sadece İbn haldunu değil gerçekte varolanla, olması gereken arasında yeterince ayrım gözetmeyen; Comte ve Marx ı değer yargılı bulmuştur.toplumsal oluşumların genel tiplerine dayanarak, toplumsal yaşamda yinelenen düzenlilikleri bulmak ve toplumsal oluşumların karşılıklı etkileşimini yöneten yasalara varmaktır. Weber de ideal tip kavramı vardır. Bu olması gerekenle ilişkili bir kavram değildir. Tersine, mantıksal bir anlamı olan zihinsel bir kuruluşu dile getirir. İbn Haldun ise, geçmiş ile geleceğin, suyun suya benzemesinden daha çok birbirine benzemesi ile toplumun maddi evriminin birbirine içkin olması, yani toplumların menşeinde beliren her aşamanın aynı zamanda zıddını yaratacak öğeleri de barındırması, İbn Haldun un diyalektik yönteminin göstergesidir.. Eflatun; İdeal sitesinde yönetilenlerle yöneticiler arasında gerilimi artırarak çatışmalara yol açtığı endişesiyle yönetici sınıfın iktisadi imsak yaparak kendilerini servet biriktirmekten alıkoymalarını yani yönetilenleri aşırı derecede sömürmemelerini istiyor.gazali, Kazancın helal olması için mutlaka emek harcanmasını ve harcanan emekle orantılı olması gerektiğini ifade etmektedir.mesela,herodotos ise Yunanlıların çalışmaya karşı duydukları tiksintinin Mısırlılardan geçtiğini söyleyemem. Çünkü aynı tiksintiye, Trakyalılar, İskitler, Persler ve Lidyalılarda da rastlıyorum; kısacası, barbarların çoğunda, mekanik sanatları öğrenenlere ve onların çocuklarına ikinci derecede vatandaş gözüyle bakılmaktadır. Bütün Yunanlılar, özellikle Lakedemonyalılar, bu ilkelerle yetiştirilmişlerdir. Veblen e göre aşırı çalışmaya zorlanarak bezdirilmedikçe insan çalışmadan nefret etmez. Erich Fromm, insanın yaşaması için üretmesinin zorunlu olduğunu ifade eder. İslam da ise çalışma maddi bir zorunluluk ve dini bir görevdir. İbn Hhaldun düşünce sisteminde insan; medeniyet kuran ve yıkan, fiziksel ve düşünsel evrime tabii güçlü bir özne konumundadır. Bertnard Russell, tembelliğin bir din kuralı olmasını ve insanların tembelliğe alıştırılmasını istemektedir. Hiç kimsenin çalışmamasını değil ama geçim için gerekenden fazla çalışanların sayılarının azalmasını istiyor. Lakin insanın yaratıcı bir unsur olarak tarih sahnesinde var olabilmesinin ilk koşulu, türünün devamlılığını sağlayabilecek üretim araç ve gereçlerini imal edebilmesinden geçmektedir. İnsan, her ne kadar fikir ve el itibariyle diğer tüm yaratıklardan donanımlı olsa da, hayatını tek başına idame ettirebilecek güce sahip değildir. Darwin e göre insan ellerini kullanmadan bugünkü hakim durumuna ulaşamazdı. O.Spengler de insan elin tekniği sayesinde insan olduğunu ifade eder. Marks ve İbn-i Haldun iktisadi faaliyette emek ve çalışmada bulunmayı insanları 67
diğer canlılardan ayırt edici en temel, zorunlu ve tabii bir faaliyet olarak görmüşlerdir. Antik Yunan düşüncesinden İslam felsefesine geçen insan tabiatı icabı medenidir önermesi İbn Haldun da da kabul görerek, teorisinin merkezine yerleşmiştir. Beslenme ve güvenlik gibi en temel gereksinimleri tek başına bir insanın sağlayamayacak olmasından doğan ihtiyaç olgusu, insan türünün toplumsallaşmasında kilit işlevi görmektedir. Ona göre ihtiyaçlar, toplumsallaşma sürecine ivme kazandıran, tarihsel gidişatı medeniyete doğru yönlendiren itici bir güçtür. Maddi öğelerin, toplumdaki hemen her şeyin belirlenmesinde büyük bir rolü olduğu İbn Haldun da hâkim bir düşüncedir. Wright Mills, üst ahlaksızlık dediği durumdan, ayrıca diğer ahlaki, kültürel çarpıklık ve sapıklıkların ortaya çıkmasından zengin yönetici zümreleri sorumlu tutmaktadır. Bertnard Russel a göre gelişmiş endüstriyel ülkelerde toplumun zengin kesimleri kendilerini yasaların üzerinde görür, yasalar çıkarlarını zedelerse kuvvete başvururlar. 68
Tarih 03.11.2017 Saat 10.00 SALON VEGA 3. Oturum Moderator TUDSAK222 TUDSAK301 TUDSAK211 Yrd.Doç.Dr. Hamza KAHRİMAN Prof. Dr. Özgür ÇATIKKAŞ Marmara Üniversitesi Arş. Gör. Ayhan YATBAZ Manisa Celal Bayar Üniversitesi Arş. Gör. Dr. Selim DURAMAZ Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd.Doç.Dr. Hamza KAHRİMAN Adnan Menderes Üniversitesi Elif İlkem İNCİ Akdeniz Üniversitesi BASEL SERMAYE YETERLİĞİ ORANINDAKİ DEĞİŞİMİN TÜRK BANKACILIK SEKTÖRÜ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİNİN İNCELENMESİ: KATILIM BANKALARI VE GELENEKSEL BANKALARIN KARŞILAŞTIRMALI ORAN ANALİZİ BİR KAMU GİRİŞİMCİLİĞİ ÖRNEĞİ: TOPLU KONUT İDARESİ (TOKİ) SÜRDÜRÜLEBİLİR ÇEVRE BAKIŞ AÇISIYLA TÜRKİYE DE KULLANILAN KAYNAK ve KULLANILABİLİR KAYNAK DEĞERLENDİRMESİ 69
BİR KAMU GİRİŞİMCİLİĞİ ÖRNEĞİ: TOPLU KONUT İDARESİ (TOKİ) Yrd.Doç.Dr. Hamza KAHRİMAN Adnan Menderes Üniversitesi ÖZET Sanayileşme sürecine 1950 li yıllardan itibaren başlayan Türkiye de, bu sürecin bir sonucu olarak ihtiyaç duyulan işgücü, beraberinde kırdan kente yönelik ciddi bir kitlesel iç göç dalgasını doğurdu. Sanayileşme neticesinde meydana gelen ekonomik ve sosyal gelişmeler, hızlı bir kentleşme sürecine girilmesine yol açtığı gibi beraberinde konut sorununu da ortaya çıkardı. Konut sorunun en önemli boyutunu ise kırdan kente göç sonucunda ortaya çıkmaya başlayan gecekondu sorunu oluşturdu. Önceleri kent merkezinin çevresinde yer alan gecekondu alanları kentin hızla büyümesiyle kent içerisinde kalmaya başladı. Gecekondu alanlarının meydana getirdiği çarpık kentleşme, günden güne devam eden kente göç sürecinin yol açtığı konut talebi, artan konut talebinin doğurduğu kentsel rant ve deprem, sel vb. doğal afetler sonucu yıkılan çok sayıda konutun toplu bir biçimde yeniden yapılması gibi sorunlar devletin, bu soruna sadece kural koyucu ya da düzenleyici/denetleyici bakımdan müdahalesinin ötesine geçip, toplumsal açıdan ihtiyaç duyulan mal ya da hizmeti üreten bir üretici olarak konut piyasasına müdahale etmesine yol açtı. Bu amaçla dar ve orta gelirli vatandaşların nitelikli konut ihtiyacını karşılanması için 1984 yılında Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ya da kısa adıyla TOKİ kuruldu. 1990 lı yılların sonuna kadar konut üretiminde beklenen düzeye erişemeyen TOKİ, 17 Ağustos 1999 tarihinde yaşanan Marmara depremi sonucu kamunun konut yapımındaki işlev, görev ve eksikliklerinin bir kez daha gündeme gelmesiyle, 2003 yılından itibaren konut inşası konusunda önemli bir hamle süreci başlatmıştır. TOKİ, 2017 yılına kadar 81 ilde 765 bin 238 adet konut üretimi gerçekleştirmiştir. TOKİ tarafından üretilen konutların %46 sı dar ve orta gelir grubu için, %16 sı gecekondu dönüşüm projeleri için, %19 u alt-yoksul gelir grubu için, %5 i afet konut uygulamasından oluşmaktadır. Ancak tüm bu başarılı üretim sürecine karşın, TOKİ nin konut üretim politikasına yönelik bazı eleştiriler yapılmaktadır. Eleştirilerin bir kısmı ekonomik temelli iken bir kısmı ise konut projeleri sonucu ortaya çıkan sosyal sorunları içermektedir. Bu çalışmada konut sorunu, bu soruna çözüm amacıyla bir kamu girişimi örneği olarak kurulmuş olan TOKİ, TOKİ nin konut üretim politikası ve bu politikaya yönelik eleştiriler ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Kamu Girişimciliği, TOKİ, Konut Politikaları, Kentsel Dönüşüm JEL Kodları: H31, Q15, O18, Q56, R31 AN EXAMPLE FOR PUBLIC ENTREPRENEURSHIP: HOUSING DEVELOPMENT ADMINISTRATION (TOKI) ABSTRACT Turkey s industrialization process, which started in the 1950s, resulted in a workforce need, and that led to a mass domestic migration wave. Economic and social developments from industrialization resulted in a fast-paced urbanization process and led to housing problems. The most important dimension of this housing problem was the shanty houses that started as a result of migration from rural areas to urban centers. The shanty houses that were initially located around the city centers soon were within the city. Problems such as unplanned urbanization caused by shanty houses, housing demands caused by increasing migration from rural to urban areas, urban rent, and mass construction of many houses that collapsed as a result of natural disasters such as earthquake, flood and etc. resulted in the state interfering in housing market; but by taking a role of producing needed goods or services rather than just assuming the role of rule maker or regulatory/auditor. The Housing Development Administration, shortly referred to as TOKI, was established in 1984 to meet the high quality housing needs of low and middle-income people. TOKI, which did not reach the desired level of housing construction until the end of 1990s, started a new campaign in 2003 after the earthquake in Turkey s Marmara region on August 17, 1999 that brought public administration s function, duty and shortcomings in housing construction into discussion again. TOKI built 765,238 housing units in 81 provinces until the end of 2016. 46% of these units are for low and middle-income group, 16% are for shanty house transformation projects, 19% are for low income group, and 5% are for disaster housing construction. Despite all these successes, TOKI has received some criticism for its house construction policies. Some of this criticism is economic whereas some criticism is based on social problems caused by housing projects. This study focuses on housing problem, TOKI which was established as a public entrepreneurship example to solve this problem, TOKI s house production policy, and criticism towards this policy. Keywords: Public Entrepreneurship, TOKI, Housing Policies, Urban Transformation JEL Codes: H31, Q15, O18, Q56, R31 70
BASEL SERMAYE YETERLİĞİ ORANINDAKİ DEĞİŞİMİN TÜRK BANKACILIK SEKTÖRÜ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİNİN İNCELENMESİ: KATILIM BANKALARI VE GELENEKSEL BANKALARIN KARŞILAŞTIRMALI ORAN ANALİZİ Prof. Dr. Özgür ÇATIKKAŞ Marmara Üniversitesi Arş. Gör. Ayhan YATBAZ Manisa Celal Bayar Üniversitesi Arş. Gör. Dr. Selim DURAMAZ Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Manisa Celal Bayar Üniversitesi Çalışmada, sermaye yeterliliği oranının, katılım bankaları ve geleneksel bankaların karlılıkları, faiz-kar payı gelirleri gibi kalemleri üzerindeki etkisini ortaya koymak amacıyla Türk bankacılık sektörüne ait veriler oran analizi yöntemiyle incelenmiştir. Buna göre incelenen dönemde her iki banka grubunda da sermaye yeterliliği oranı düşüş eğilimindedir. Her iki grupta da sermaye yeterliliğinin düşmesine neden etkenlerden biri olan kredi ve alacaklar kalemi yıllar içinde artış göstermiş, yine bununla aynı doğrultuda faiz (kar payı) gelirlerinde de bir artış yaşanmıştır. Ancak bu noktada katılım bankaları daha iyi performans göstermiş, katılım bankalarında sermaye yeterliliği oranı daha az düşmesine rağmen faiz (kar payı) gelirlerindeki artış geleneksel bankalara göre daha yüksek olarak gerçekleşmiştir. Buna rağmen sermaye yeterliliği oranının azalması karşısında kredi rakamları artarken, bankaların özkaynak karlılıkları artmamış, bu noktada sermaye yeterliliği oranının azalmasının karlılık rakamları üzerinde herhangi bir kaldıraç etkisi gözlenmemiştir. Anahtar Kelimeler: Basel Kriterleri, Türk Bankacılık Sektörü, Oran Analizi. Jel Sınıflandırması: M42, G21. INVESTIGATION OF THE EFFECTS OF BASEL CAPITAL ADEQUACY RATIO CHANGE ON THE TURKISH BANKING SECTOR: COMPARATIVE CONVENTIONAL AND ISLAMIC BANKING WITH RATIO ANALYSIS ABSTRACT In the study, in order to determine the effect of the capital adequacy ratio on the items such as the profitability and interest-share incomes of the Islamic banks and the traditional banks, the datas of Turkish banking sector are examined with ratio analysis method. Accordingly, the capital adequacy ratio of both bank groups tends to decrease in the period examined. In both groups, credit and assets, which are one of the factors causing the decrease in capital adequacy, increased during the period and there was an increase in interest (profit share) revenues in the same way. However, at this point, Islamic banks performed better and the increase in interest (profit share) incomes was higher than that of the more traditional banks, even though the capital adequacy ratio in Islamic banks decreased less. Nevertheless, while the credit figures increased in the face of the decrease in the capital adequacy ratio, the return on equity of the banks did not increase and there was no leverage effect on the profitability figures of the decrease in the capital adequacy ratio at this point. Keywords: Basel Criterias, Turkish Banking Sector, Ratio Analysis. Jel Classificiation: M42, G21. 71
SÜRDÜRÜLEBİLİR ÇEVRE BAKIŞ AÇISIYLA TÜRKİYE DE KULLANILAN KAYNAK ve KULLANILABİLİR KAYNAK DEĞERLENDİRMESİ Elif İlkem İNCİ Akdeniz Üniversitesi ÖZET Günümüzde doğaya insan elinin değmesi ile kullanılan kaynağın, kullanılabilir kaynaktan fazla oluşu gelecek için önemli bir tehdit unsuru oluşturmaktadır. İnsanların tüketim için yaptığı üretimde kullandığı kaynağın yanısıra, üretim ve tüketim sonucu oluşan atığı yok etmek için de kaynak kullandığı görülmektedir. Kişilerin tüketim alışkanlıkları ve yaşam biçimlerinin sonucu kullanılan kaynağın ekolojik ayak izinin küresel etkilerini göstermesi ile kullanılabilir kaynağa yatırım yapmanın önemi ortaya çıkmaktadır. Sürdürülebilir çevrenin varlığı için aynı süre içerisinde kullanılan kaynağın, kullanılabilir kaynak kadar veya daha az olması gerekmektedir. Kaynağı kendini yenileme hızından daha fazla tüketme ihtiyacı, dünyanın sonuna insanlığın baskılayıcı etkisini göstermektedir. Dünya, insanların yaşamını sürdürmek için çevresini sürekli değiştirme isteğinin sonucu olarak çevre kirliliğine maruz kalmaktadır. Sürdürülebilir çevre, bugün ve yarın için var olan kaynağı iyileştirmek, korumak ve geliştirmek için tüm çevresel değerlerin bütünüdür. Nüfus artışı ile birlikte kişi başına düşen kullanılabilir kaynak azalırken, toplamda kullanılan kaynak miktarının arttığı görülmektedir. Araştırma kapsamında, Türkiye nin Ekolojik Ayak İzi Raporu (2012) incelenerek, sürdürülebilir çevre için literatür taraması ile durum değerlendirmesi yapılmıştır. İnsanların doğadan olan taleplerinin, kaynağın sürdürülebilir olarak sunduğu kapasitesinin üzerinde oluşu gelecek için sürdürülebilir kaynak yönetimi ihtiyacını kaçınılmaz kılmaktadır. Dünyada kaynak yönetimi için daha az kaynakla daha fazlasını üreten verimli uygulamalar geliştirilmelidir. Sürdürülebilir çevre için, kaynakların mevcut durumu, kısıtlayıcı ve bağımlı etkenleri neden-sonuç ilişkisi içinde incelenerek geleceğe yatırım yapılmalıdır. 72
2. GÜN 3.11.2017 CUMA SAAT:11.45 EŞ ANLI OTURUMLARI Tarih 03.11.2017 1. Oturum Saat 11.45 SALON CAPALLA Moderator TUDSAK258 TUDSAK292 TUDSAK317 Prof. Dr. Zeynep ARIKAN Prof. Dr. Zeynep ARIKAN Dokuz Eylül Üniversitesi Arş. Gör. Dr. Hakan BAY Dokuz Eylül Üniversitesi Arş. Gör. Murat ALBAYRAK Çukurova Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Volkan YURDADOĞ Çukurova Üniversitesi Prof.Dr. Mehmet YÜCE Arş. Gör. Muhammed ÇELİK Uludağ Üniversitesi TÜRKİYE DE BEYAN SİSTEMİNİN ZAAFLARI AVRUPA BİRLİĞİ NDE VERGİ UYUMLAŞTIRMASI VE VERGİ REKABETİ TÜRKİYE DE TRANSFER FİYATLANDIRMASI YOLUYLA ÖRTÜLÜ KAZANÇ DAĞITIMININ ÖNLENMESİNE YÖNELİK BEPS EYLEM PLANINA UYUM ÇALIŞMALARI MALİYE BAKANLIĞI GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI İLE ANLAŞMA USULÜ 73
TÜRKİYE DE BEYAN SİSTEMİNİN ZAAFLARI Prof. Dr. Zeynep ARIKAN Dokuz Eylül Üniversitesi Arş. Gör. Dr. Hakan BAY Dokuz Eylül Üniversitesi ÖZET Vergi, insanların hayatını etkileyen önemli bir olgudur. Geçmişten günümüze çeşitli evrelerden geçerek modern, çağdaş ve çok fonksiyonlu şeklini almıştır. Verginin mükellef tarafından mali güce göre ödenmesi gerekir. Bu Anayasal bir zorunluluk olup, esasları ve ayrıntıları kanunlarda düzenlenmiştir. Türk Vergi Sisteminde esas olarak beyan sistemi geçerlidir. Beyan esası Türk Vergi Sistemimizde bir matrah belirleme yöntemi olarak uygulanmaktadır. Vergi gelirlerinin arttırılması için mükelleflerin tam ve doğru beyanda bulunmaları gerekli ve önemlidir. Ülkemizde beyan esası geçerli olmakla birlikte bildirilen matrahın gerçeğe uygun olup olmadığının denetlenmesi gerekir. Mükelleflerin beyanlarının doğruluğunun araştırılmasında ve kontrolünde en etkili denetim türü vergi incelemeleridir. Vergi kayıplarının ve kaçaklarının tespitinde ve sonra da önlenmesi aşamalarında başvurulan vergi inceleme müessesesi 213 sayılı Vergi Usul Kanunu nda yer almaktadır. Yapılan incelemeler sonucu beyan sistemi ile vergilendirilmeyen gelirler usul hükümleri gereği re sen ya da ikmalen tarh yöntemleri uygulanarak vergilendirilmektedir. Yapılan incelemelerin bütçeye katkısı, mükellef haklarına etkisi, devlet otoritesinin ispatı açısından önemi büyüktür. Yeterli ve etkin bir bütçe, sağlam temeller üzerine oturtulmuş bir vergi sistemiyle oluşur. Sağlam bir vergi sistemi ise yapısal özelliklere sahip olmanın yanında, etkin, yaygın ve yoğun bir denetimle gerçekleşir. Beyan sisteminin başarısında hem idareye hem de mükellefe önemli görevler düşmektedir. İdare ve mükellefin bu esasın uygulanmasında belli bir bilgi seviyesine sahip olmaları gerekli ve önemlidir. Ayrıca vergi sisteminin sade, anlaşılır ve istikrarlı olması beyan sisteminin etkinliğini artırır. Bu çalışmada beyan yönteminin eksiklikleri belirtilecektir. Ayrıca mükellefleri doğru beyanda bulunmaya yönlendirecek yöntemler ile beyan sistemini etkinleştirecek uygulamalar üzerinde durulacaktır. Anahtar Kelimeler: Beyan Esası, Vergi İncelemesi, Türk Vergi Sistemi. JEL Kodu : H20, H26, K34. THE FRAILTY OF THE DECLERATION SYSTEM IN TURKEY ABSTRACT Tax is an important phenomenon that affects people's lives. It has a modern, contemporary and multifunctional shape passing through various stages from past to present. The tax should be paid by the taxpayer according to the financial power. It is a constitutional obligation, and its principles and details are regulated by law. In Turkish Tax System, the declaration system mainly applies. The principle of declaration is applied as a method of determining a tax base in the Turkish Tax System. It is necessary and important making a exact and correct declaration to increase tax incomes. In our country it is necessary to check whether the declared basis is valid. Tax audits are the most effective type of audit to investigate and control the accuracy of taxpayers' declerations. The tax audit, which is applied for the tax losses is included in the Tax Procedure Law No 213. After the audits, non-taxable incomes with the declaration system are taxed by complementary tax assessment and assessment by estimation in accordance with the procedural provisions. The tax audit has a great contributions to the budget, taxpayer's rights and the government. A sufficient and effective budget is formed by a tax system based on solid foundations. A solid tax system, in addition to possessing structural characteristics, takes place with an effective, widespread and intense audit. In the success of the declaration system, both the administration and the taxpayer have important duties. It is necessary and important for the administration and the taxpayer to have a certain level of knowledge in the application of this principle. It is necessary and important for the administration and the taxpayer to have a certain level of knowledge in the application of this principle. In this study, the deficiencies of the declaration system will be stated. In addition, the methods to direct taxpayers to the right declaration and the applications that will enable the declaration system will be emphasized. Keywords : Decleratıon System, Tax Audit, Turkish Tax System. JEL Codes: H20, H26, K34. 74
Giriş Mükellef açısından vergilendirmenin modern bir hale gelmesinde beyan sistemi, çağdaş ve mükellefe verginin ödenmesi bakımından önemli sorumluluklar yükleyen temel bir tarh yöntemidir. Mükellefin iradesine bırakılan bu yöntemin devletçe yeterince denetlenememesi devletin etkin bir cezai yaptırım sistemini işletememesi mali alanda zaafiyet içerisine girmesine neden olmakta, vergisini ödeyen ve ödemeyen mükellefler arasında rekabet eşitsizliklerine yol açmaktadır. Vergiyi kimin ödediği, kimin yüklendiği, kimin ödemediği önemlidir. Beyan sisteminde mükellefin vergi bilincine sahip olması sistemin işleyişini olumlu etkileyecektir. Mükellef - idare ilişkilerinde karşılıklı güven duygusu bulunup vazifeler tam olarak yerine getirildiğinde beyan sisteminin zaafları asgari düzeye inecektir. Çalışmada ilk olarak beyan sisteminin ne olduğuna, amacına, fayda ve sakıncalarına değinildikten sonra, ülkemizde beyan sisteminin etkin işlemesine engel olan uygulamalar üzerinde durulmuştur. Beyan sisteminde ulaşılan nihai sonuç sistemin aksayan yönlerini etkinleştirerek mükellefleri doğru beyanda bulunmaya yönlendirebilecek çözüm önerilerini hayata geçirebilmektir. 1. Beyan Sistemi Nedir? Beyan sistemi günümüzün vergi sistemlerinde kabul edilen temel matrah belirleme yöntemidir. Beyan sistemi vergi tarhı konusunda en yaygın usuldür. Beyana dayalı tarhiyatta vergi matrahının, mükellef tarafından tespit edilmek suretiyle vergi idaresine bildirilmesi esastır. Bu çağdaş vergiciliğin temel ilkelerinden birisidir. Bu yöntem de yapılan beyan, bir anlamda mükellefin itirafı sayılmaktadır. Beyan kural olarak yazılı verilir. Bu usulde tarh, tebliğ, tahakkuk aşamaları birlikte gerçekleşir (Verginin Tarhı, Tebliği, Tahakkuku ve Tahsili, 2017, par.2). 2. Beyan Sisteminin Hedefi Beyan sistemi ile mükellefin mali gücüne göre vergi idaresiyle karşılıklı güven duyguları içinde adil olarak vergilendirilmesi hedeflenmektedir. Günümüzde beyan sistemi gelir, servet, veraset ve intikal vergileri gibi subjektif vergilerde uygulanmaktadır (Beyan Sistemi Nedir?, 2015, par.2). Tüketim vergilerinde ise devlet, vergiye tabi maddeyi imal eden ve satanları, ellerinde bulunan mal miktarını yasal süresi içinde bildirmekle yükümlü tutar (Beyan Sistemi Nedir, 2017, par.1). Türkiye de sistemi etkinleştirmek amacıyla hazır beyan sistemine geçilmiştir. Hazır beyan sistemi, beyana tabi gelirleri sadece gayrimenkul sermaye iradı (GMSİ - kira geliri), ücret, menkul sermaye iradı, diğer kazanç ve iratlardan oluşan mükelleflerin beyannamelerinin Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından önceden hazırlanması ve internet ortamında hazırlanarak internet ortamında onaylanmasıyla kullanıma sunulan bir yöntemdir (Gelir İdaresi Başkanlığı Mükellef Hizmetleri Daire Başkanlığı, 2017, par.3). Türk vergi sisteminde gelir vergisi, kurumlar vergisi, veraset ve intikal vergisi, katma değer vergisi, özel tüketim vergisi, banka ve sigorta muameleleri vergisi gibi vergiler beyan esasının uygulama alanı bulduğu belli başlı vergilerdir. Ülkemizde ikmalen, re sen ve idarece tarh yöntemi gibi beyan sistemi dışında bu sistemi tamamlayan ve yardımcı nitelikte vergi idaresince uygulanan başka tarh yöntemleri de bulunmaktadır. Örneğin G.V.K. nun 83. maddesinde açıkça aksine bir hüküm olmadıkça gelir vergisi mükellefin veya vergi sorumlusunun beyanı üzerine tarh edilir denilerek kanunda beyan sisteminin öncelikle uygulanacağı belirtilmiştir. 3. Beyan Sisteminin Faydaları ve Sakıncaları Beyan sistemini analiz edersek faydalarını ve sakıncalarını görebiliriz. Sistemin faydaları şunlardır: Beyan sistemi vergi adaletine ulaşmada önemli bir araçtır. Beyan esası vergi idaresinin demokratik bir uygulamasıdır. İdare mükellef işbirliği demokratikleşmenin önemli bir göstergesidir. Objektif iyi niyet ilkesi sistemin iyi işlemesinde temel ölçüdür. Mükellefin doğruluk ve dürüstlükle devletin kendine gösterdiği güvene uygun hareket etmesi gerekir. Beyan esasının etkin uygulanması mükellefler arasındaki haksızlıkların önlenmesi başta olmak üzere birçok katkı sağlar. Vergi bilincini artırarak mükellef idare ilişkilerini olumlu yönde geliştirir. İdare mükellef işbirliği sonucu vergisel uyuşmazlıklar önlenir, zaman ve emek kaybı azalır ve idari masraflar asgari düzeye iner. Beyan yollu vergi randımanını artırır ve ödeme gücüne ulaşmayı kolaylaştırır. Beyan sisteminin sakıncaları ise şöyledir: 75
Bu sistem yükümlüsünü sıkmaktadır, zorlamaktadır. Bu durumda vergi kaçırmaya, vergiden kaçınmaya yönlendirmektedir. Herkes vergi gelirlerinin artırılması konusunda hem fikirdir. Ancak sıra vergi beyan et demeye geldiği zaman herkesin bu görevi başkalarına yüklemek istercesine hareketler sergilediği gözlemlenebilmektedir. Kişinin dünya görüşü, statüsü, mesleği, cinsiyeti, inancı ve ahlakı ne olursa olsun bu durum değişmemektedir. Şekil 1: Potansiyel Mükelleften Vergisini Tam Ödeyen Mükellefe Geçiş Potansiyel Mükellefler Mükellef Olup Beyanname Vermeyenler Beyanname Vermekle Birlikte Vergi Kaçıranlar Tahakkuk Eden Vergiyi Kısmen Ödemeyenler BEYANNAME VERİP TAHAKKUK EDEN VERGİYİ ÖDEYENLER Kaynak: Mükellef gruplarının hareket kabiliyetleri düşünülerek oluşturulmuştur. Şekil 1 de de görüldüğü gibi potansiyel mükellef kapasitesi çok geniş olmasına karşılık beyanname verip tahakkuk eden vergiyi ödeyen mükellef grubu oldukça dardır. Bu da vergi denetiminin artırılarak beyan sisteminin desteklenmesi gerektiğini göstermektedir. 4. Türkiye de Beyan Sisteminin Etkin İşlemesine Engel Olan Uygulamalar Beyan esası ile mükellefe idarenin kendine beyan ettiği gelirden vergilendirilmesi hakkı tanınmaktadır. Bu hak bazı mükelleflerce iyiye bazıları tarafından da kötüye kullanılmaktadır. Kötü niyetli mükelleflere karşı beyan sistemini etkin uygulayarak mükellefler arasındaki haksızlıkları önlemesi ve kamu alacağının tahsilatını en iyi şekilde yapması gerekmektedir. Beyan sisteminin iyi işlemesi sağlanarak, mükelleflerin vergilerini tam, doğru ve zamanında kendi iradeleriyle vermeleri sağlanmış olacaktır. Sistemdeki aksaklıkların giderilmesinin olumlu yanları mükellef psikolojisine ve davranışlarına yansıyacaktır. Beyan sisteminin etkin işlemesine neden olan uygulamaları değerlendirirsek şöyle bir görünümle karşılaşırız. 4.1. Vergi Mevzuatının Anlaşılabilirliği ve İstikrarlı Olması Vergi mevzuatımız anlaşılır ve istikrarlı olmalıdır. Mevzuattaki sık değişiklikler uygulayıcı ve mükelleflerin mevzuatı takibini güçleştirmekte ve vergi planlaması yapılmasını engeller. Hollanda merkezli, vergi, muhasebe ve insan kaynakları danışmanlık firması TMF Group un yayınladığı Financial Complexity Index 2017 (Mali Karmaşıklık Endeksi 2017) Raporuna göre 94 ülkede yapılan ve 70 detaylı sorudan oluşan bir araştırmada, muhasebe ve vergi mevzuatının ve uygulamalarının ülkesel bazda değerlendirilmesinde ülkeler uyum, raporlama, kayıt düzeni, vergi konularında dört ana başlıkta değerlendirmeye alınmış ve sonuçta aşağıdaki tablo ortaya çıkmıştır. Tablo 1: Muhasebe ve Vergi Uyumu Bakımından Ülkeler Muhasebe ve Vergi Uyumunda Muhasebe ve Vergi Uyumunda Dünyanın En Karmaşık Ülkeleri Dünyanın En Az Karmaşık Ülkeleri 1- Türkiye 1- Cayman Adaları 2- Brezilya 2- İngiliz Virjin Adaları 3- İtalya 3- Hong Kong 4- Yunanistan 4- Jersey 76
5- Vietnam 5- Curacoa 6- Kolombiya 6- Kosova 7- Çin 7- İsviçre 8- Belçika 8- Kamboçya 9- Arjantin 9- Katar 10- Hindistan 10- Labuan (Malezya da federatif bir bölge) Kaynak: TMF Group, The Financial Complexity Index 2017, Meeting The Global Challenge of Local Accounting and Tax Compliance, June 2017, s. 5, http://www.elmostrador.cl/media /2017/06/Financial-Complexity-Index_TMF-Group_June2017.pdf, Raporun Türkiye ye ilişkin değerlendirmesinde ülkemiz vergi odaklı bir ülke olduğu için yerel mevzuatı iyi derecede anlamış olmak ve uyum sağlamak için bilgiye sahip olmak gerekli görülmüştür. Karmaşıklığı artıran temel faktörler ise şöyle sıralanmıştır (Karyağdı, 2017, par.3). Muhasebenin orijinal kayıt dokümanlarla ve şekli idarece belirlenmiş muhasebe defterlerinde tutulmak zorunda olması, Mali tabloların Türkçe ve TL olarak tutulması. Yabancı para ile yapılan işlemlerin Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası tarafından açıklanan kurlarla TL ye çevrilmesi, Her mali yılın sonunda kâr ve zarar hesaplarının kapatılması, Türkiye nin geniş hacimli vergi mevzuatının sık sık değişmesi ve güncellenmesi nedeniyle değişikliklerin takip edilemez olması. Spesifik bir alandaki vergilemenin verilen özelge ile değişebilmesi, Pek çok konuda yerel mali mevzuat bilgisi gerekmesi. Örneğin KDV oranının belirlenmesi, indirilecek giderlerin tespiti Türkiye açısından yapılan değerlendirmeler çok katı olmuştur. Ülkemizdeki e-beyanname, e- fatura, e-defter, e-arşiv v.b. uygulamalarda pek çok ülkeden daha ileri konumdayız. Bu durum Türkiye nin sıralamasının yükselmesine neden olabilecek bir unsur olmasına karşılık pek etkili olmamıştır. Vergi limanı ya da cenneti ülkeleri en az karmaşık ülke kabul etmek ise çok doğru değildir. Çünkü cennet ülkelerle diğerlerini karşılaştırmak doğru değildir. Türkiye nin raporda belirtilen kadar kötü olmasa da mevzuatı sadeleştirerek istikrarlı bir yapıya kavuşturması gerekir. 4.2. Vergi Tevkifatı Uygulaması Sistemde tevkifatla vergilendirmenin ağırlıkta olması mükellefin idare ile ilişkilerini koparan bir yöntemin nihai vergilendirmeye dönüşmesine neden olmaktadır. Uygulamanın amacı vergilerin tahsilini daha kolay ve garantili şekilde gerçekleştirmek, küçük matrahların aşınmasını önlemek, idarenin ve mükellefin işlem yükünü azaltmak, verginin doğuşundan çok kısa bir süre içinde hazineye geçmesini sağlamak ve vergini mükellef üzerindeki psikolojik etkisini gidermektir (Stopaj Vergisi Nedir?, 2017, par.5). Böyle olunca beyan sistemine adeta ikamesi söz konusu olmuştur. Ülkemizde yıllık beyannameyle ödenen gelir vergisi toplam gelir vergisinin % 5 ine yakındır. Tevkif suretiyle ödenen gelir vergisi ise toplam gelir vergisinin % 90 ını aşmaktadır. Beyana dayanan kurumlar vergisi ise toplam kurumlar vergisinin % 3 ü kadardır. 4.3. İstisna ve Muaflık Uygulamaları İstisna ve muaflık uygulamalarında birçok sorunla karşılaşılabilinmektedir. Bunlardan ilki çok sayıda muaflık ve istisna uygulaması sistemin sadeliğini bozabilmektedir. Vergilendirme ilkelerine aykırı durumlar ortaya çıkabilmektedir. Örneğin gayrimenkul sermaye iratlarında konut istisnası uygulamasında evli çiftler bir konuta müşterek mülkiyetle sahip olursa her bir kişi istisnadan ayrı ayrı yararlanır. Bu durumda bir konuta iki istisna uygulanmış olmaktadır. Çünkü istisna şahsidir. Bu uygulama vergiden kaçınılmasına ortam hazırlamaktadır. Bu nedenle istisna kişiye değil konuta uygulanmalıdır (Bay, 2017, s.438). İstisna, muaflık ve indirim uygulamalarında çok dikkat edilmesi gerekir. Çünkü bu uygulamalar vergi matrahına azaltıcı bir etki oluşturarak, erozyona uğratır. Sistemdeki çok sayıdaki uygulama rekabet eşitsizliklerine neden olmakta ve mükellef haklarını zedelemektedir. Çok sayıda istisna ve muaflık uygulaması karşısında bu uygulamalardan yararlanamayan mükellefler de daha az vergi vermenin yollarını arayacak ve hatta vergi kaçırmaya bile yönelebileceklerdir. Bu nedenle istisna ve 77
muaflık uygulamaları sadece ekonomik ve siyasi nedenlerle değil sosyal gayeler de düşünülerek getirilmelidir. 4.4. Yıllık Beyanname İle Beyan Yöntemi Uygulaması G.V.K. nun 85. maddesine göre beyanı gereken gelir unsurlarının yıllık beyannamede toplanması zorunludur. Gelir vergisi subjektif bir vergi olduğundan mükellefin kişisel durumunu dikkate alan bazı tekniklerin uygulanmasını gerektirir. Bu nedenle ödeme gücünü kavramak amacıyla üniter gelir vergisinde toplama yapılır. Böyle olmasına karşılık Gelir Vergisi Kanununun 86. maddesinde ise toplama yapılmayan haller başlığı altında da bu ilkenin istisnaları belirtilmiştir. İstisna kapsamında olan bu gelirler için yıllık beyanname verilmemekte, diğer gelirler için verilse bile bu gelirler beyannameye dahil edilmemektedir. Yıllık beyanname ile beyan sistemi uygulamasında gelir unsurları açısından tam bir bütünlük bulunmamaktadır. Üniter sistemde beyan edilen gelirlere karşılık beyan edilmeyen gelirler sistemden sapmalara neden olmakta ve çok sayıda gelirin beyan dışı kalması bütünlüğü bozmaktadır. 4.5. Vergi Affı Uygulamaları Çok sık vergi aflarına gidilmesi beyan sistemini olumsuz etkiler. Çok sık af uygulaması dürüst mükelleflerin haklarını zedeler. Çünkü çok sık affa gidilmesi beyannamelerini zamanında ve tam olarak vererek doğru beyanda bulunacak mükellefleri eksik beyanda bulunmaya ya da hiç beyanda bulunmamaya itmektedir. Çok sık çıkan aflar böylece mükellefleri vergi ödememe konusunda cesaretlendirmekte ve vergi matrahının aşınmasına sebebiyet vermektedir. 4.6. Vergi Oranlarının Seviyesi Vergi oranları artığı zaman mükelleflerin ödemesi gereken vergi miktarı ve vergi yükü artar. Bu durum mükellefleri vergi ödeme konusunda isteksizliğe yönlendirebilmektedir. Ülkemizdeki vergi oranlarının yüksekliği vergi kaybına neden olabilmektedir. Ancak oran yüksekliği vergi kaybının gerçek nedeni değildir. Çünkü vergi oranları yükseldikçe vergiye karşı direncin artığı bilimsel bir realitedir; ancak vergi oranları indirilse bile insanlar, bir süre sonra bunu da çok görerek vergilerini ödememek için türlü yollar aramaya başlayacaklardır. Vergi insanların başkalarına gönüllerinden koparak verdiği bir para ya da halk arasındaki tabiri ile sadaka değildir. Zira bu şekilde küçücük katkılarla büyük meblağları gerektiren kamusal harcamalar finanse edilemez. Bu nedenle yapılması gereken mükellefleri doğru beyanda bulunmaktan saptırmayan her vergi türü için makul vergi oranları tespit etmek ve uygulamaktır. 4.7. Vergi Güvenlik Önlemlerinin Varlığı Çağdaş bir yöntem olan beyan sisteminin gerçeğe uygun yapılması için vergi güvenlik önlemleri ile denetlenmesi önemlidir. Vergiler arasında güvenlik önlemleri ile bağlantı kurulması gerekir. Örneğin gelir vergisiyle katma değer vergisinde arasında böyle bir ilişki kurularak, katma değer vergisinde alıcı ve satıcı arasında bir menfaat ilişkisi sağlanmak suretiyle belge düzeninin yerleştirilmesine çalışılmalıdır (Turhan, 1998, s.83). Vergilendirmede genellik ilkesinin hayata geçirilmesinde mükellef sayısı önem arz eder (Söyler, 2005, s.126). Mükellef sayısının artarak genellik ilkesinin gerçekleşmesinde vergi güvenlik önlemlerinin yeri ve önemi büyüktür. Ülkemizde sayısal veriler incelendiğinde beyanname veren mükellef sayısının toplam nüfusa oranının gelişmiş ülkelere kıyasla çok düşük olduğunu söyleyebiliriz. Hatta nüfus bakımından OECD ye üye ülkeler arasında Türkiye ilk beşte yer almasına rağmen, kişisel gelir vergisi mükellef sayısının nüfusa oranının en az olduğu ülke olarak son sırada yer almaktadır (Organ & Yeğen, 2015, s.173). Kayıt dışılığın yüksek oranda (% 26,5) (Kalkınma Bakanlığı, 2015, s.1) olması da buna doğrudan etki etmektedir. Dolayısıyla doğrudan vergi ödemeyen yaşamı boyunca sadece harcama vergilerinin muhatabı olan pek çok kişi açısından vergi bilinci ve ahlakı da yeterince gelişmemektedir. Bütün bunlar bir neden sonuç ilişkisi içinde sürekli birbirini besleyerek büyümekte, kayıt dışılığın varlığı dolayısıyla da verginin tabana yayılamaması mali yükümlülüklerin aynı kesimin üzerinde toplanmasını sağladığından genellik ilkesinin dışına çıkılmaktadır. Şubat/2017 itibariyle ülkemizde beyanname veren mükellefler itibarıyla faal mükellef sayıları Şekil 2 de verilmiştir. 78
Şekil 2: Şubat Ayları İtibariyle Beyanname Veren Mükellef Sayıları (2002-2017) 3500000 2.871.479 3000000 2500000 1.953.509 2000000 1500000 1.752.379 807.800 1000000 569.616 500000 418.264 0 2.603.875 2.491.789 1.819.742 1.788.615 763.617 726.104 Gelir Vergisi Faal Mükellef Sayıları (1.752.379) (1.819.742) G.M.S.İ. Faal Mükellef Sayıları (418.264) (1.788.615) Basit Usulde Vergilendirilen Mükellef Sayıları (807.800) (763.417) Kurumlar Vergisi Faal Mükellef Sayıları (569.616) (726.104) Katma Değer Vergisi Faal Mükellef Sayıları (2.871.479) (2.491.789) Gelir Stopaj Vergisi Faal Mükellef Sayıları (1.953.509) (2.603.875) Kaynak: http://www.gib.gov.tr, adresinden yararlanılarak tarafımızdan hazırlanmıştır. Görüldüğü mükellef sayısı GMSİ yönünden olmuştur. Mükellef sayısının kısa sürede bu kadar artış göstermesinde hazır beyan sistemine geçilmiş olması ve incelemenin etkinleştirilmesi çabalarının etkisi büyüktür. 4.8. Vergi Denetim Uygulaması Mükelleflerin beyanlarının gerçeğe uygun olup olmadığının vergi idaresi tarafından etkin, süratli ve yaygın bir şekilde yapılması gereklidir. Böylece mükellefin beyanda bulunup bulunmama ya da tam beyan yapıp yapmama konusunda keyfiliği önlenmiş olmaktadır. Sonuçta vergi kaçırma eğilimleri azalır. Vergi mükelleflerinin yaptıkları beyanlara güvenmek çok iyimserlik olur. Bu nedenle mükellefin beyanına göre tahakkuk eden verginin gerçeğe uygunluğunun vergi idaresi tarafından denetlenmesi gerekmektedir. Denetim ne kadar fazla olursa vergi kaçırma imkanı o kadar az olur ve ayrıca denetim sonucu verilecek cezaların uygulanabilirliği, yüksekliği ve caydırıcılığı da denetimin etkinliği üzerinde önemli bir rol oynar. Mükellef denetleniyor fakat ceza almıyorsa ya da çok düşük miktarda oluyorsa beyan sistemi ile matrah tam olarak kavranamayacaktır. Beyan esasında beyanların doğruluğunun vergi incelemesi aracılığıyla kontrolü şarttır (Düz, 2017, s.1). Ancak bu incelemeler yapılırken mükelleflerin ödeme emrine itiraz hakkı, vergi mahremiyeti hakkı, tecil/taksitlendirme hakkı, vergi ödeme hakkı, mahsup ve iade talep hakkı gibi haklara uymak önemlidir. Tablo 2: Vergi Türleri İtibarıyla Matrah Farkı, Tarh İstenen Vergi ve Öngörülen Ceza Tutarları (2016 Yılı İtibarıyla) Bulunan Matrah Tarhı İstenilen Kesilmesi Önerilen Vergi Türü Farkı Vergi Tutarı Ceza Tutarı Kurumlar Vergisi 5.173.034.624 943.815.890 1.807.373.624 Kurumlar Geçici Ver. 5.830.106.154 *701.834.927 1.400.093.106 Gelir Vergisi 372.531.672 112.173.299 236.287.853 Gelir Geçici Vergisi 541.324.527 *44.615.608 76.979.455 KDV 8.279.902.913 3.851.763.512 9.467.689.012 79
BSMV 724.376.718 37.127.608 43.149.624 ÖTV 299.596.747 1.023.203.794 2.104.203.073 Damga Vergisi 7.865.177.769 59.817.921 55.437.385 Gelir Vergisi Stopaj 2.242.658.313 310.362.356 409.559.492 Kurumlar Ver. Stopaj 463.776.414 57.248.243 59.166.278 Diğer Vergiler 848.575.502 92.909.972 244.553.834 Toplam 32.641.061.353 7.234.873.130 15.904.492.736 Kaynak: Hasan Aykın, Son Beş Yıla İlişkin Vergi İnceleme İstatistikleri Ne Söylüyor? Ne Söylemiyor?,https://vergidosyasi.com/2017/03/27/son-bes-yila-iliskin-vergi-inceleme-istatistiklerine-soyluyor-ne-soylemiyor/ (30.10.2017). * Bu tutar terkin edilerek üzerinden gecikme faizi ve vergi ziyaı hesaplanacaktır. 2016 yılında vergi incelemeleri sonucunda tarhı istenilen toplam 7.234.873.130 TL tutarın 53,24 ü Katma Değer Vergisi, 14,14 ü Özel Tüketim Vergisi, 13,05 i Kurumlar Vergisi, 9,70 i Geçici Kurumlar Vergisi, 4,29 u Gelir Vergisi Stopajı, 1,55 i Gelir Vergisi, 1,28 i Diğer Vergiler, 0,83 ü Damga Vergisi, 0,62 si Geçici Gelir Vergisi, 0,51 i Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi, 0,79 u Kurumlar Vergisi stopajından oluşmaktadır ( T.C. Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme, 2016, s.66). Son beş yıllık dönemde incelenen mükellef sayılarını Şekil 3 den inceleyebiliriz. Şekil 3: İncelenen Mükellef Sayısı İncelenen Mükellef Sayısı 80.000 60.000 40.000 46.845 71.352 55.284 58.676 49.817 20.000 0 2012 2013 2014 2015 2016 Kaynak: Aykın, a.g.e. s. 1. 2013 yılından 2016 yılına kadar ki beş yıllık süreçte incelenen mükellef sayısına baktığımızda en son incelemenin 2013 yılında 71.352 mükellef incelenmiştir. Diğer yıllarda incelenen mükellef sayısı bu tutara ulaşmamıştır. 2013 yılı hariç diğer yıllarda incelenen mükellef sayısı birbirine yakın bir seyir izlemektedir. 2016 yılında incelenen mükellef sayısındaki düşüş 6736 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Kanun hükümlerine uygun olarak matrah ve/veya vergi artırımı başvurusunda bulunan bazı mükellefler bazında yürütülen vergi incelemelerine devam edilmemesi etkili olmuştur. 5. Mükelleflerin Beyan Dışı Kalma Yolları Mükellefler gelirlerinin bir kısmını ya da tamamını çeşitli şekillerde beyan dışı bırakabilmektedirler. Vergiden kaçınma, vergi kaçırma, kaçakçılık, vergi planlaması gelirin beyan dışı kalmasının belli başlı yollarıdır. Vergi mevzuatı uygulanırken devletin bu sayılan eylemler içine girilebileceğini göz önüne alarak ekonomik hayatın işleyişini bozan uygulamalara yer vermemek adına dikkatli olması ve sıkı bir denetim uygulaması gerekmektedir. Ayrıca belge düzeninin yerleştirilmesi, aşırı yüksek vergi oranlarının ılımlı hale getirilmesi, çok ayrıntılı bir mevzuat hazırlama anlayışından vazgeçilmesi, dolaylı dolaysız vergiler arasında denge sağlamak gibi hususlar mükellefleri beyan dışı uygulamalar yapmaktan alıkoyabilecektir. Şekil 4 de mükelleflerin beyan dışı kalmasının yolları verilmektedir. 80
Şekil 4: Mükelleflerin Beyan Dışı Kalmasının Yolları Beyan Dışı Kalmanın Yolları Vergiden Kaçınma Kanunda yer alan muafiyet, istisna, indirim ve vergi ertelemeleri, gider kalemlerinin kullanılması uygulamalarından yararlanılarak gelirin bir kısmının beyan dışı bırakılmasıdır. Kanuna uygun olarak gelir beyan dışı bırakılmaktadır. Vergi matrahı erozyona uğramaktadır. Vergiden kaçınmak suretiyle beyan dışı kalmak suç değildir ve cezai uygulaması yoktur. Kanuni boşluklardan yararlanmaktır. Ancak kanunun boşluklarından yaralanırken kanunun lafzına uygun davranıp, amacından sapmamak gerekir. Aksi halde peçeleme faaliyeti ortaya çıkar. Vergi sistemlerinin de dikkat edilmesi gereken vergiden kaçınmanın sınırsız bir hak olmamasıdır. Beyan sisteminden beklenen faydaların sağlanması için vergiden kaçınmanın sınırlandırılması gerekir. Vergi Kaçırma Vergi Kaçakçılığı Kanunda suç ya da kabahat sayılan fiillerin işlenmesi suretiyle bazı gelirler üzerinden vergi ödenmemesi durumudur. Kanuna aykırı davranışlar sergilenerek beyan dışı kalınmaktadır. Vergi matrahı erimekte ya da yok olmaktadır. Vergi oranlarının yüksek olması kanunların karmaşıklığı, zorluğu kayıt ve belge düzeninin sadelikten uzak olması beyan dışı kalmayı teşvik etmektedir. Ülkemizde belge düzeninin tam olarak yerleştirilmemesi beyan dışılığı teşvik etmektedir. Vergi Planlaması Mükelleflerin hem kanundaki hükümlerden yararlanmak hem de kendi işletmelerindeki organizasyon yapısında değişiklikler yapmak suretiyle ödedikleri vergiyi azaltmalarıdır. Devlete daha az vergi vermek için vergi kaçırmak yerine kanunların müsaade ettiği avantaj olacak unsurların kullanılması suretiyle vergi yükü azaltılmaya çalışılır. Vergi yükünü azaltmak kanuni yollardan yapılmaktadır. Her işletme vergisel risk ve fırsat analizlerini dikkate alarak kendi bünyesinde yapar. Vergiye karşı bireysel bir tepki olup birey ve işletmelerin vergi yükünü hafifletmeye yönelik muafiyet ve istisna uygulamalarından yararlanarak, faaliyet alanı tespitlerini buna göre yapmalarını ve bu boşluk alanda faaliyette bulunmalarıdır. Kaynak: Tarafımızdan hazırlanmıştır. 6. Beyan Sistemini Etkinleştirecek Mükellefleri Doğru Beyanda Bulunmaya Yönlendirecek Yöntemler (Öneriler) Beyan sisteminin iyi işlemesi için yapılması gerekenler şunlardır. - Denetim artırılmalı, yaygınlaştırılmalı ve cezalar denetimi destekleyici düzeyde tam olarak uygulanmalıdır. - Mükellef bilinçli olmalı ve idareye güvenmelidir. Sağlıklı mükellef idare ilişkileri mükellefleri doğru beyanda bulunmaya yönlendirecektir. - Mükellef hakları korunmalı ve mükellefler haklarından yararlanma konusunda bilinçlendirilmelidir. - Bir verginin toplanması için idarenin harcayacağı para ve zamanın çok olmaması gerekir. bu nedenle doğru beyan önemlidir. Kaldı ki doğru beyanda bulunmayan mükelleflerin cezalandırılmaları, yargısal yollara başvurmaları hallerinde katlanacakları zahmetleri bilmeleri kaybedecekleri zaman, emek ve para kaybının farkında olmaları vergiye gönüllü uyumu artırmalarına katkı sağlayacaktır. 81
- Doğru ve zamanında beyanda bulunan mükelleflerin ödüllendirilmesi gerekir. suçlu mükelleflere tanınan aflar gibi dürüst mükelleflere avantajlar sağlanmalıdır. - Vergi sistemi karmaşık ve zor yapısından kurtarılmalı, mevzuat sık sık değişmemeli, dürüst mükelleflere idari kolaylıklar sağlanmalıdır. Amaç kanun yapmak değil bunları en iyi şekilde uygulamaktır. - Vergi yükünü adil dağıtmak önemlidir. Sadece gelirin değil harcama ve servetinde tam olarak kavranması önemlidir. - Mali anlamda gelirin tam olarak anlamı ve kapsamı ortaya konmalıdır ve üniter sistemden sapmalar önlenmelidir. - Vergilendirmenin sadece gelir getirici amaca yani mali amaca yönelmiş olması stopaj yöntemine ağırlık verilmesine yol açmakta ve vergi adaleti ilkesinin göz ardı edilmesine neden olmaktadır. Bu nedenle vergilendirmenin diğer amaçları göz ardı edilmemelidir. - Gelir unsurları arasında büyük ölçüde vergilendirme farklılıkları bulunması mükelleflerin beyanlarını etkilemektedir. Beyanı etkileyecek bu farklılıklar azaltılmalıdır. - Stopaj yönteminin artması yani tevkif suretiyle vergilendirmeye çok sık yer verilmesi beyan sisteminin ağırlığını kaybetmesine neden olmuştur. Stopaj yöntemi beyan esasının yerine geçen değil beyan esasını tamamlayan bir yöntem olmalıdır. - Verginin konusu itibarıyla gelirin unsurları G.V.K. nda tahdidi olarak sayılmıştır. Bu durum hukuki olarak yerinde olmakla birlikte kişilerin sahip oldukları ödeme güçlerinde zaman zaman meydana gelen artışlar yeterince kavranamamaktadır. Böyle olunca kişilerin elde ettiği ve beyan ettiği gelirlerin bir kısmı vergilendirilirken beyan etmediği veya gelirin unsurları içerisinde kendine yer bulamayanlar vergi dışı kalmaktadır. Bu nedenle G.V.K. nda gelirin tanımının yeniden gözden geçirilerek mali gelir kavramının tam olarak ortaya konması gerekir. - Özellikle büyük şehirlerde çok büyük tutarlarda gerçekleşen kentsel rantların vergi dışı kalması adil değildir. Bu nedenle vergi tabanını genişletmek vergiyi genele yaymayı hedefleyen bir vergi sistemi ancak beyan sisteminden sağlanan faydaları sağlayabilir. - Vergi güvenlik önlemleri ile beyan sistemi etkinleştirilebilir. Özellikle ekonominin durma noktasına geldiği dönemlerde gelir ve harcamayı vergilendirmektense serveti vergilendirerek servet beyanlarını artırmak daha yararlı sonuçlar verebilecektir. Bu nedenle tüm ülkede servet envanteri yapılmalı ve servet beyanlarını takip edebilecek bir vergi güvenlik sistemi kurulmalıdır. - Vergi oranlarının yüksek olmasının beyana dayalı vergiler açısından gelirleri artırıcı bir özelliği kalmamıştır. Stopaj yoluyla vergilendirme süratle azaltılmalı, istisna ve muafiyetler sadeleştirilerek beyanname veren mükellef sayısı artırılmalıdır. - Beyan sisteminin etkin işlemesinde idarenin eylem ve işlemlerinin tamamının hukuka uygun yapılması gerekir. Bu hukuk devleti olmanın temel şartıdır. Vergilendirme işlemi de idari bir işlemdir. Dolayısıyla hukukun üstünlüğünün sağlanması bakımından hukuka aykırı düzenlemelerin vergi sisteminden ayıklanması mükellef beyanlarının doğruluğunu ve miktarını artıracaktır. - Vergi kanunlarındaki uygulamaların pek çoğu kanunlara eklenen geçici ve ek maddeler ile şekillendirilmektedir. Bu ise beyan sisteminden sapmalara neden olmaktadır. özel kanunlarda bile istisna, muafiyet ve indirimlere ilişkin düzenlemelere yer verilmek suretiyle vergilerin verimliliği azaltılmaktadır. Verginin tabanı daralmakta ve belge düzeni bozulmakta beyan ve belge sistemi kendinden beklenen fonksiyonları yapamamaktadır. Kanun ile yapılması gereken düzenlemeler tebliğ gibi idari tasarruflarla yapılınca kanunilik ilkesi zedelenmektedir. - Gelir Vergisi Kanunu kapsamında bazı gelir unsurlarının beyan dışı kalması, basit usulde vergilendirme ve esnaf ve çiftçinin büyük bir kısmının beyan dışı kalması gibi düzenlemeler bir taraftan mali güce göre vergilendirme, adalet ve sosyal devlet olma ilkelerinin sonucu ve gereği olurken diğer taraftan eşitlik, genellik ve vergi yükünün adaletli ve genellik ve vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı ilkelerine aykırılık oluşturur. Vergide erozyon olarak ortaya çıkan vergi harcamalarına her ne kadar yapılan kanuni düzenlemeler ile izin veriliyor olsa da günümüz itibarıyla matrahlarda ciddi oranlarda aşınmaya dolayısıyla vergi kayıplarına neden olmaktadır. Mevcut vergi sisteminin vergileri taban yayamamasının sebebi sadece vergi harcamalarıyla sınırlı değildir. Vergi sisteminin sadeleştirilmesi ve vergi mevzuatındaki karışıklığa son verilmesi gerekir. Bu şekilde mevzuatı bilen doğru beyanda 82
bulunan ile mevzuatı bilmeyen yanlış beyanda bulunan kişilerin aynı olay nedeniyle karşı karşıya kalabilecekleri haksızlıklar önlenmiş olur. Tevkif suretiyle vergilendirme en aza indirilmeli, fiilen vergi ödememe durumu ortaya çıkaran 0 oran uygulaması kaldırılmalıdır. SONUÇ Küreselleşmenin; özellikle gelişmekte olan ülkelerde, iş ve gelirde güvensizliği, işsizlik ve yoksulluk riskini daha da arttırdığı dikkate alındığında dünya ile bütünleşmeyi arzulayan ülkemizin bu süreçte etkin olabilmesi için; vergisel düzenlemeleri yeniden gözden geçirmesi gerekir. Adil olmayan gelir dağılımı gerek dünya gerekse Türkiye de çok uzun yıllardır varlığını sürdürmektedir. Tüm dünyada artan küreselleşme eğilimler ile birlikte ülkemizde uygulanan yeni ekonomik politikalar da değişikliğe uğramaktadır. Vergileme teknik ve ekonomik olduğu kadar, aynı zamanda sosyal ve politik bir süreçtir. Bu sürecin sağlıklı yürütülebilmesinde önemli bir görev de amaçları arasında vergi yükünün adil dağıtılması olan maliye politikalarına başka bir ifadeyle de yapılan vergisel düzenlemelere düşmektedir. Ancak kural gereği mükellefin veya vergi sorumlusunun beyanına bırakılan vergiler çeşitli nedenlerle erozyona uğramaktadır. Beyan sisteminde yaşanılan bu zaafiyetin telafisi de yine devlet eliyle giderilmektedir. Devlet mali anesteziden de yararlanarak tercihini dolaylı vergilerden yana kullanmaktadır. Nitekim son yıllarda vergi gelirleri içinde dolaylı vergilerin giderek artan payı durumu destekler mahiyettedir. İzlenen vergi politikalarının söz konusu zaafiyet nedeniyle amaçlarından uzaklaşması adalet ilkesi başta olmak üzere vergi ilkelerinin tamamıyla çelişen sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir. Bu nedenle mevcut beyan sisteminin tespit edilen eksikliklerinin önerilerimiz doğrultusunda yeniden gözden geçirilmesi, Devletten ve Türk Vergi Sisteminden beklenilenleri yerine getirmesinde en büyük maddi katkıyı yapmış olacaktır. KAYNAKÇA Aykın, H. (2017, Mart 27) Son Beş Yıla İlişkin Vergi İnceleme İstatistikleri Ne Söylüyor? Ne Söylemiyor?, https://vergidosyasi.com/2017/03/27/son-bes-yila-iliskin-vergi-incelemeistatistikleri-ne-soyluyor-ne-soylemiyor/ adresinden elde edildi. Bay, H. (2017). Türk Vergi Sisteminde Vergi Erozyonuna Yol Açan Uygulamalar ve Vergilendirme İlkeleri Bakımından Değerlendirilmesi. (Yayımlanmamış doktora tezi). Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir, Türkiye. Beyan Sistemi Nedir. (2017, Şubat 14). 11 22, 2017 tarihinde https://www.muhasebeturk.org/nedir/beyan-sistemi-nedir-ne-demek-anlami adresinden elde edildi. Beyan Sistemi Nedir? (2015) 11 22, 2017 tarihinde https://www.iktisatsozlugu.com/nedir-541- BEYAN%20S%C4%B0STEM%C4%B0#.Whx6WdMUns0 adresinden elde edildi. Düz, B. (2017). Vergi İncelemesinde Mükellef Hakları. Şubat 01, 2017 tarihinde http://archive.ismmmo.org.tr/docs/seminernotlar/01022017/burhanduz.pdf adresinden elde edildi. Gelir İdaresi Başkanlığı Mükellef Hizmetleri Daire Başkanlığı. (2017). Vergide Hazır Beyan Sistemi. Kasım 22, 2017 tarihinde http://www.gib.gov.tr/sites/default/files/fileadmin/beyannamerehberi/2017_hazirbeyan.pd f adresinden elde edildi. Kalkınma Bakanlığı. (2015). Onuncu Kalkınma Planı (2014-2018), Kayıt Dışı Ekonominin Azaltılması Programı Eylem Planı. Gelir İdaresi Başkanlığı. Mart 10, 2017 tarihinde http://gib.gov.tr/fileadmin/beyannamerehberi/2015kayitdisi.pdf,adresinden elde edildi. Karyağdı, N. (2017, Temmuz 30). Vergilendirmede En Karmaşık Ülke Türkiye. Ekim 29, 2017 tarihinde http://vergialgi.net/vergi/tmf-group-vergilendirmede-en-karmasik-ulke-turkiye/ adresinden elde edildi. Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı. (2016). Maliye Bakanlığı 2016 Yılı Faaliyet Raporu. 10 30, 2017 tarihinde https://www.sgb.gov.tr/idarefraporu/maliye%20bakanlığı%202016%20yılı%20faaliyet%20r aporu/maliye%20bakanlığı%202016%20yılı%20faaliyet%20raporu.pdf adresinden elde edildi Organ, İ., & Yeğen, B. (2015). OECD ye Üye Ülkeler Açısından Kişisel Gelir Vergisi Mükellef Sayılarının ve Seçmen Sayılarının Değerlendirmesi. Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi, 4(5), 161-176. Söyler, İ. (2005). Vergilemede Genellik İlkesi Açısından Türk Vergi Sisteminin Değerlendirilmesi. Vergi Dünyası(289), 124-130. 83
Stopaj Vergisi Nedir? (2017, Eylül 25). Ekim 30, 2017 tarihinde http://www.stopajvergisi.com/stopajvergisi-nedir/ adresinden elde edildi. TMF Group, (2017) The Financial Complexity Index 2017, Meeting The Global Challenge of Local Accounting and Tax Compliance, Ekim 30, 2017 tarihinde http://www.elmostrador.cl/media/2017/06/financial-complexity-index_tmf- Group_June2017.pdf, adresinden elde edildi. Turhan, S. (1998). Vergi Teorisi ve Politikası, (6. baskı). İstanbul: Filiz Kitabevi. Verginin Tarhı, Tebliği, Tahakkuku ve Tahsili. (2017). Kasım 21, 2017 tarihinde http://www.ekodialog.com/kamu_maliyesi/vergi_tebligi_vergi_tarhi_tahakkuku_tahsili.html adresinden elde edildi. 84
AVRUPA BIRLIĞI NDE VERGI UYUMLAŞTIRMASI VE VERGI REKABETI 10 Arş. Gör. Murat ALBAYRAK Çukurova Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Volkan YURDADOĞ Çukurova Üniversitesi ÖZET Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin vergi sistemleri ve vergi politikalarındaki farklılıklar gerek AB içerisinde gerekse AB dışında diğer ülkeleri de etkilemektedir. Bütünleşme amacı çerçevesinde değerlendirileceğinde AB de vergi uyumlaştırması ve yabancı sermayeyi kendi bölgelerine çekmek doğrultusunda vergi rekabeti önem kazanmaktadır. Bunu belirleyebilmek açısından AB de 1995-2015 döneminde kurumlar ve gelir vergisindeki gelişim kanuni vergi oranları, efektif (örtük) vergi oranları, vergi gelirlerinin GSYİH ye oranı, vergi gelirlerinin tüm vergiler içerisindeki payı ve bu doğrultuda doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının gelişimi gibi vergi rekabetinde kullanılan farklı ölçüm yöntemleri ele alınarak veriler ışığında tablo ve grafikler yardımıyla ortaya konulmuştur. AB de vergi rekabetinin varlığı söz konusu olmakla birlikte, rekabetin etkilerinin birlik üyesi ülkeler için faklı sonuçlar doğurduğu belirlenmiştir Anahtar Kelimeler : Avrupa Birliği, Vergi Uyumlaştırması, Vergi Rekabeti,. 10 Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi tarafından SYL-2016-6923 Proje Nosuyla desteklenen ve Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Maliye Anabilim Dalında Yrd.Doç.Dr. Volkan YURDADOĞ danışmanlığında hazırlanan ve 2017 yılında kabul edilen Avrupa Birliği nde Vergi Rekabeti: Uygulamalı Bir Analiz başlıklı yayımlanmamış yüksek lisan tezinden yararlanılarak oluşturulmuştur 85
TÜRKİYE DE TRANSFER FİYATLANDIRMASI YOLUYLA ÖRTÜLÜ KAZANÇ DAĞITIMININ ÖNLENMESİNE YÖNELİK BEPS EYLEM PLANINA UYUM ÇALIŞMALARI: MALİYE BAKANLIĞI GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI İLE ANLAŞMA USULÜ Prof. Dr. Mehmet YÜCE * Arş. Gör. Muhammed ÇELİK ** ÖZET Türk vergi mevzuatı vergi gelirlerindeki hukuka uygun olmayan vergilendirilebilecek gelirleri en aza indirme çabasıyla yapılan matrah aşındırma ve kar aktarımına yönelik birçok tedbiri bünyesinde bulundurmaktadır. Bu tedbirlerin yanında, VUK un 3.maddesinde yer alan hükümlerini de maliyenin matrah aşındırma ve kar aktarımına yönelik zararlı faaliyetleri tespiti açısından elini güçlendiren ve önleyici genel emniyet kuralları olarak kabul etmek gerekecektir. Her ne kadar Türkiye de vergi kayıp kaçağının önüne geçebilmek amacıyla bu tür önlemler alınmış olsa da küreselleşmeyle birlikte özellikle uluslararası şirketlerin mobilitesi artış göstermiş çeşitli ülkelerde faaliyet göstermeye başlamışlardır. Bu bağlamda şirketler matrah aşındırma ve kar aktarımına yönelik yeni yöntemlere başvurmaya başlamışlar ülkelerin mevzuatları yetersiz kalmaya başlamıştır. Bu maksatla G20 ve OECD ülkeleri BEPS Eylem Planı çerçevesinde 15 eylem planı belirleyerek yerel mevzuatlarına tatbik etme konusunda fikir birliğine varmışlardır. Bu çerçevede Türkiye nin bu eylem planını kabulü ile yerel mevzuatında düzenlemelere gittiği görülmektedir. Bu düzenleme çalışmalarından biriside günümüzde eylem planına uyum amacıyla çalışmaları yürütülen transfer fiyatlandırması yoluyla örtülü kazanç dağıtımına ilişkindir. Bu değişiklikler BEPS eylem planı 8, 9, 10 ve 13 e ilişkin değişiklikleri kapsamına almakla birlikte Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından yapılan son değişiklik ise 24.10.2017 tarihinde yayınlanan 3 Seri No.lu Transfer Fiyatlandırması Yoluyla Örtülü Kazanç Dağıtımı Hakkında Genel Tebliğ Taslağı dır. Bu taslak ile 1 Seri No.lu Transfer Fiyatlandırması Yoluyla Örtülü Kazanç Dağıtımı Hakkında Genel Tebliğ de yer alan 6- Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı ile Anlaşma Usulü başlığının yeniden düzenlendiği görülmektedir. Söz konusu düzenleme ile Türkiye de mevcut transfer fiyatlandırması mevzuatının BEPS 13. Eylem Planı kapsamında yeniden düzenlenen OECD Transfer Fiyatlandırması Rehberi ile uyumlu hale getirilmesi amaçlanmıştır. Bu çerçevede öncelikle mükellef ile idare arasında yapılacak olan peşin fiyat anlaşmasının ne üzerinden yapılacağı konusuna mal veya hizmet alım ya da satım işlemleri demek suretiyle bir açıklığa kavuşturulmaya çalışılmıştır. Peşin fiyat anlaşmasının neleri kapsadığının ayrıntıları ile tebliğ taslağında açıklanmasının tercih edilmesi mükelleflerin bilinçlenmesi ve uyumu açısından önemli bir düzenlemedir. Peşin fiyat anlaşmasına ilişkin bir diğer yeni düzenleme ise diğer ülke vergi idaresinin katılımı olmaksızın, başvuruda bulunan mükellef ile İdare arasında anlaşmayı kabul eden tek taraflı peşin fiyat anlaşması talep etme hakkına ilişkindir. Mükellefin idare ile anlaşma için yazılı başvurusundan önce mükelleflere ön görüşme hakkının tanındığı görülmektedir. Bu uygulama ile bilgi ve belgeler üzerinden yürütülen ön değerlendirme aşaması mükellef açısından reddedilme riskini azaltmakta ve bu aşamanın daha verimli ve kullanışlı olmasına zemin hazırlamaktadır. Bununla birlikte tek taraflı peşin fiyat anlaşmaları başvuruları ile iki ve çok taraflı peşin fiyatlandırma anlaşmalarında başvuruların sonuçlandırılması açısından süre sınırlamasının getirilmesi suiistimallerin ve etkinsizliğin önüne geçilmesi açısından önemli bir kazanım olarak karşımıza çıksa da iki taraflı ve çok taraflı peşin fiyatlandırma anlaşması başvurularının sonuçlandırılması için aynı işleme ilişkin belirlenen birbirinin zıddı iki farklı sürenin olduğu görülmektedir. Bu hususun çözümü açısından 6.2.3. değerlendirme ve analiz başlıklı hükmün son fıkrasında yer alan açıklamanın metinden tamamen çıkarılması yerinde olacaktır. Peşin fiyat anlaşması sürecinde anlaşma kapsamındaki işleme ilişkin bir vergi incelemesine başlanması halinde ya da vergi incelemesinin devam ettiği konuda peşin fiyat anlaşmasına ilişkin görüşmelere devam edilebilecektir. Bir diğer husus ise, Peşin fiyat anlaşmasının reddedilmesi veya mükellefin başvurusunu çekmesi mükellefin otomatik olarak mükellefin vergi incelemesine sevk edilmesini gerektirmeyeceğine ilişkin düzenlemedir ki bu düzenleme ile anlaşma sağlanamamış olsa bile bu durumun mükellefin dürüst mükellef olmaktan çıkmasına yetecek bir sebep olmayacağını destekleyen bir düzenleme olarak * Uludağ Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Maliye Bölümü, Mali Hukuk Anabilim Dalı, mehmetyuc@gmail.com. ** Uludağ Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Maliye Bölümü, Mali Hukuk Anabilim Dalı, muhammedcelik@uludag.edu.tr. 86
karşımıza çıkmaktadır. Bu hüküm mükellefleri peşin fiyat anlaşması yapmaya teşvik eden bir düzenleme olmakla birlikte idarenin de anlaşmanın olmaması durumunu koz olarak kullanmasının önüne geçmektedir. Tebliğ taslağı ile yapılmaya çalışılan bu düzenlemeler eylem planını yerine getirmek açısından önemli düzenlemeler olarak kabul edilebilir özellikle diğer ülkelerle entegre bilgi alışverişine vurgu yapan düzenlemeler ile mükellefe daha açıklayıcı olan ve teşvik eden düzenlemeler yerinde düzenlemeler olarak kabul edilebilir. Bununla birlikte başvuru aşamasının sonuçlandırılmasına ilişkin sürelerin tatbik edilmesi sürecin disipline edilmesi açısından önemli olmakla birlikte özellikle süreler kısmında yer alan karmaşanın giderilmesi başvuru aşamasının sonuçlandırılmasına dair süresinin uzaması halindeki idareye ve mükellefe tanınan ek süre takdir hakkının sınırlarının belirlenmesi düzenlemeyi uygulanabilirlik açısından daha değerli kılacaktır. Anahtar Kelimeler: Örtülü Kazanç Dağıtımı, Peşin Fiyatlandırma Anlaşması, BEPS Eylem Planı, Transfer Fiyatlandırması. Jel Kodu: K33, K34, H25, H26. COMPLIANCE STUDIES IN BEPS ACTION PLAN FOR PREVENTION OF DISGUISED PROFIT DISTRIBUTION THROUGH TRANSFER PRICING IN TURKEY: AGREEMENT PROCEDURE WITH THE MINISTRY OF FINANCE REVENUE ADMINISTRATION Prof. Dr. Mehmet YÜCE * Res. Assoc. Muhammed ÇELİK ** ABSTRACT In Turkish tax legislation, certain regulations have been made to prevent Base Erosion and Profit Shifting in order to determine the taxable income correctly. In the context of achieving material facts in the taxation process, Article 3 of the Tax Procedure Law (TPL) has also played an important role. The regulations in the concerned article strengthen the financial administration s hand in terms of determining and preventing harmful activities for the calculation of Base Erosion and Profit Shifting. For this reason, the provisions of Article 3 of the TPL will need to be regarded as general preventive safety rules. Although such measures have been taken in order to prevent tax losses in Turkey, the globalization has increased the mobility of international companies and they have started to operate in various countries. In this context, companies have developed new methods for base erosion and profit shifting, and the legislation of the countries against them has become insufficient. To this end, the G20 and OECD countries have agreed to determine 15 action plans within the framework of BEPS Action Plan and apply them to their local legislation. It is seen that in this framework Turkey has made regulations in its local legislation with adoption of this action plan. One of these regulatory works is related to the distribution of disguised profit through transfer pricing that is now being carried out in order to comply with the action plan. These amendments include amendments to BEPS action plans 8, 9, 10 and 13 and the last amendment made by the Revenue Administration Department is Draft of the General Communiqué on Disguised Profit Distribution through Transfer Pricing with Serial Number 3 published on 24.10.2017. It is seen that the title of "6 - Agreement Procedure with the Ministry of Finance's Revenue Administration Department" in the General Communiqué about Disguised Profit Distribution through Transfer Pricing with Serial Number 1 has been reorganized with this draft. With the concerned arrangement, it is aimed to harmonize existing transfer pricing legislation in Turkey with the OECD Transfer Pricing Guide which was reorganized under the BEPS 13th Action Plan. In this framework, the issue of what to do with the advance pricing agreement between the taxpayer and the administration will be clarified first by saying "transactions of buying or selling goods or services. In addition, disclosure of details of what the advance pricing agreement covers on communiqué draft is an important regulation in terms of awareness and harmonization of taxpayers. Another new regulation regarding the advance pricing negotiation is related to the right to demand a one-sided price negotiating agreement between the taxpayer and the administration, without the participation of the tax authorities of the other country. It is seen that taxpayer is entitled to a pre-interview before the written application for an agreement with the administration. With this application, the stage of appraisal phase carried out through information and documents reduces the risk of rejection in terms of taxpayer and prepares * Uludag University, Faculty of Economics and Administrative Sciences, Department of Public Finance, Financial Law, mehmetyuc@gmail.com. ** Uludag University, Faculty of Economics and Administrative Sciences, Department of Public Finance, Financial Law, muhammedcelik@uludag.edu.tr. 87
the basis for making this phase more efficient and useful. Nevertheless, bringing time limitations in terms of finalizing the application of the unilateral advance pricing agreements and the termination of the applications in the bilateral and multilateral advance pricing agreements is an important achievement in terms of preventing abuses and inefficiency. It appears that there are two opposite durations for the same transaction to be finalized in the bilateral and multilateral advance pricing agreement applications. For the solution of this matter, it is necessary to remove the text of the explanation given in the last paragraph of "6.2.3 Evaluation and Analysis". In the course of the advance pricing negotiation, if a tax examination for the transaction under the agreement is initiated or tax examination continues negotiations on the advance pricing may be continued. Another issue is that the refusal of an advance pricing agreement or withdrawal of a taxpayer application does not require taxpayer to be automatically referred to tax examination. Even though an agreement has not been reached with this arrangement, this situation emerges as an arrangement that supports the fact that there is no reason for the taxpayer to get out of being an honest taxpayer. This provision is a regulation that encourages the taxpayers to negotiate the price in advance, but also prevents the administration from using the case as a trump. These regulations tried to be made with communiqué, can be regarded as important regulations in order to fulfil the action plan. In particular, regulations that emphasize integrated information exchange with other countries and regulations that are more informative and encourage taxpayers will be appropriate. However, application of the deadlines for the conclusion of the application phase is important in terms of disciplining the process. In particular, elimination of the complexity in the period of time shall be more valuable in terms of applicability in order to determine the limits of the additional time allowed for the administration and the taxpayer to finalize the application phase. Keywords: Disguised Profit Distribution, Advance Pricing Agreement, BEPS Action Plan, Transfer Pricing. Jel Codes: K33, K34, H25, H26. 88
Tarih 03.11.2017 Saat 11.45 SALON MOUNTAIN 2. Oturum Moderator TUDSAK167 TUDSAK168 TUDSAK299 TUDSAK316 Doç. Dr. Vefa KURBAN Yrd. Doç. Dr. Mesut KAYAER Bartın Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Salih ÇİFTÇİ Bartın Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mesut KAYAER Bartın Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Salih ÇİFTÇİ Bartın Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. İsmail BAŞARAN Manisa Celal Bayar Üniversitesi Doç. Dr. Buğra ÖZER Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Gökhan KALAĞAN Mehmet Akif Üniversitesi Doç. Dr. Vefa KURBAN Dokuz Eylül Üniversitesi Öğr. Grv. Tekmez KULU Manisa Celal Bayar Üniversitesi YÜKSEKÖĞRETİMDE ÇEVRE EĞİTİMİNİN ÇEVRENİN KORUNMASINDAKİ İŞLEVİ AVRUPA KONSEYİ VE AVRUPA BİRLİĞİ ÇERÇEVESİNDE ÇEVRE HAKKININ KORUNMASI 6360 SAYILI YASA DÜZENLEMESİ SONRASI BÖLGESELLİK SORUNSALI VE ÖLÇEK SİYASETİNİ YENİDEN DÜŞÜNEBİLMEK RUS-TÜRK İLİŞKİLERİNDE ÜÇ DİPLOMATİK KRİZ (KARŞILAŞTIRMALI YAKLAŞIM) 89
YÜKSEKÖĞRETİMDE ÇEVRE EĞİTİMİNİN ÇEVRENİN KORUNMASINDAKİ İŞLEVİ Yrd. Doç. Dr. Mesut KAYAER Bartın Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Yrd. Doç. Dr. Salih ÇİFTÇİ Bartın Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi ÖZET İnsanoğlu ihtiyaçlarını karşılamak için çevreyi kullanırken çevresel kaynakları tüketmeye başlamıştır. Tüketirken aynı zamanda çevreyi kirletmiştir. Yerleşik hayata geçiş ve nüfus artışı ile kitlesel üretim ve geridönülemez derece kirlilik ve yok oluşlar görülmeye başlamıştır. Dolayısıyla gittikçe artan, yoğunlaşan ve içinden çıkılmaz hale gelen çevre sorunları karşısında insanoğlu çeşitli çözüm arayışlarına girmiştir. Konuyla ilgili ilk ciddi çalışmalar 1970 li yıllarda başlamıştır. 1972 BM İnsan Çevresi Konferansı ilk önemli adım olmuştur. Brundtland Raporu (Ortak Geleceğimiz) (1987), Rio Bildirgesi (1992) ve sonrasında 2015 Paris İklim Sözleşmesi çevre konusunda kapsamlı ve somut sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Çevre eğitimi konusunda ise 1975 Belgrad ve sonrasında 1977 Tiflis Çevre Eğitimi Konferansı nda bu amaç ve hedefe ulaşmada eğitimin rolü açıkça tanımlanarak yol haritası çizilmiştir. İnsan yaşamını biçimlendiren eğitim, çevrenin korunmasında oldukça önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle çevre bilgisi ve bilinci eksikliği önemli bir sorun alanı olarak görülmüş ve çevre sorunları hakkındaki araştırma ve eğitim faaliyetlerine büyük önem verilmiştir. Çevre bilgisi ve bilinci yüksek birey ve toplumun çevresel kararlarda söz sahibi olma isteği ve baskısı karar alıcıların çevreye zarar vermesi muhtemel karar almalarının önüne geçebilir. Bu durum aynı zamanda yöneticilerin riski dağıtması bakımından da yarar sağlar ve böylece insanoğlu çevresel demokrasi içinde çevreye saygılı politikalar geliştirebilir. Bu çalışmada dünyayı ve insanlığı tehdit eden çevre sorunlarının çözümüne katkı sağlaması açısından yükseköğretimde çevre eğitimi konusu incelenecektir. Bu çerçevede yükseköğretimde çevre eğitimi alanında dünyanın önde gelen üniversitelerinin yaklaşımı ile Türkiye deki üniversitelerin durumu değerlendirilecektir. Anahtar Kelimeler: Çevre Sorunları, Çevre Koruma, Çevre Eğitimi, Yükseköğretimde Çevre Eğitimi. JEL Classification Codes: I23, I28, K32, Q50 GİRİŞ Çevre değerlerinin tüketilmesi ve tüketim sonucu oluşan atıklarla çevrenin kirletilmesi ile ortaya çıkan çevre sorunları gündelik yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Küresel ısınma başta olmak üzere gıda ve enerji krizleri büyük tedirginliklere sebep olmuştur. Hava, su, toprak, bitkiler ve hayvanlar üzerindeki tehditler, enerji ve gıda krizleri, asit yağmurları, nükleer ve kimyasal tehditler, küresel ısınma ve ozon tabakasının incelmesi, transgenetik, gürültü, ışık, stres, elektromanyetik tehditler gibi çeşitli çevre sorunlarının yoğunluğu giderek artmış ve herkesi etkilenmiştir. Böylece insanlar çevre ve çevre sorunları üzerinde düşünmek zorunda kalmış ve yeni açılımlar ve çalışmalar gündeme gelmiştir. Çevre sorunları ve olası risklerin boyutları çevre bilinci yüksek anlayışların ortaya çıkması ve gelişmesini sağlamıştır. Bunun sağlanmasında çevre eğitiminin ve özellikle de yükseköğretimde çevre eğitiminin katkısı görüldüğü için bu konuya önemi verilmeye başlanmıştır. 1972 Stockholm BM İnsan Çevresi Konferansı nda çevre ve çevre hakkı kavramlarına yer verilerek çevrenin ve çevre hakkının uluslararası düzeyde korunması gerektiği vurgulanarak ilk adım atılmıştır (Puvimanasinghe, 2007, s. 40). 1982 de Dünya Doğa Şartı kabul edilmiş ve daha çok uygulamaya dönük kararlar alınmıştır (Sands, 2003, s. 45). Çevre konusunda en kapsamlı, nitelikli ve somut sonuçları olan anlayış 1992 de Rio Bildirgesi nde ortaya çıkmıştır (Puvimanasinghe, 2007, s. 40). Bu anlayış 2015 Paris İklim Sözleşmesi gibi daha sonraki çalışmaların dayanağı olmuştur. Çeşitli yollarla çevrenin korunması gerektiği ve bunun için birtakım yapılanmaların zorunluluğu görülmüştür. 90
İnsanoğlunun çevreye verdiği zararın temelinde bilgi eksikliği olduğunun farkına varılması ile önemli bir sorun alanı olarak görülen çevre sorunları hakkındaki araştırma ve eğitim faaliyetlerine büyük önem verilmiştir. Tüm toplumu kapsayacak bir çevre eğitiminin toplumsal çevre bilincini yükseltmesi ile yönetici/üretici/tüketici üzerinde toplumsal bir baskı oluşturması çevrenin korunmasında oldukça önemli itici güç olmuştur. Sorunlar büyük oranda insan kaynaklı olduğu için koruma yükümlülüğü de insana düşer. Çevre eğitimi, çözüm noktasında, diğer önleyici ve koruyucu tedbirlerin yanında sorunların geri dönülemez bir aşamaya gelmesini engellemek amacıyla verilmelidir. Yükseköğretimde çevre eğitiminin temel amacı çevrenin korunması, geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir çevre bırakabilme olmalıdır. Dolayısıyla bu çalışmanın amacı; bahsi geçen konularda yükseköğretimde çevre eğitiminin yerinin ve etkisinin incelenmesidir. Çalışma dünyanın en iyi üniversiteleri sıralamasında önde gelen ve uluslararası alanda saygın olan bazı üniversitelerdeki çevre eğitimi örneği üzerinden ve Türkiye deki üniversitelerde verilen çevre eğitimi açısından değerlendirilmeye çalışılacaktır. ÇEVRE EĞİTİMİNE İLİŞKİN DÜZENLEME VE GELİŞMELER Uluslararası Düzeyde Çevre Eğitimine İlişkin Düzenleme ve Gelişmeler Yaşam boyu sürdüğü için diğer çevre koruma araçlarından farklı olan çevre eğitimi bu özelliği dolayısıyla en önemli çevre koruma araçlarından birisidir. Çevre koruma araçları arasında kesin sonuç elde etme bakımından mali riskler, düzenleyici ve denetleyici iş ve işlemler ve hukuki araçlar kadar etkisi olmasa da çevre eğitiminin katılım, bütünsellik, sorgulayıcılık, doğa merkezli, esnek ve verimli bir anlayış içerisinde sürdürülmesi insanoğlunu istenilen amaç ve hedeflere ulaştırabilecektir (Ozaner, 2004, ss. 586-588). 1949 BM Kaynakların Korunması ve Kullanılması Konferansı nda (UNCCUR-1949 UN Conference on the Conservation and Utilisation of Resources) çevre ile ilgili konular; mineraller, yakıtlar ve enerji, su, ormanlar, toprak ve yaban hayatı ve balık şeklinde altı başlık altında ele alınmış, bunları destekleyici unsurlardan birisi olarak da koruma için eğitim zikredilmiştir (Sands, 2003, s. 32). 1972 BM İnsan Çevresi Konferansı nda insanoğlunun en önemli ve zorunlu amaç ve hedeflerinden birisi olan şimdiki ve gelecek kuşaklar için çevrenin korunması ve geliştirilmesi sonucuna varılmıştır. 1975 Belgrad ve sonrasında 1977 yılında Tiflis te yapılan Çevre Eğitimi Konferansı nda bu amaç ve hedefe ulaşmada eğitimin rolü açıkça tanımlanarak yol haritası çizilmiştir. Konferansta çevre eğitiminden tam olarak anlaşılması gereken; hızlı değişim gösteren dünyada değişikliklere cevap verebilecek kapsamlı bir yaşam boyu eğitim şeklinde verilmiştir. Bu eğitimin bireyler için ömür boyu önemli çevre problemlerine karşı hazır tutan, yaşamın iyileştirilmesini ve etik değerleri gözeten bir anlayışla çevre korumaya yönelik işe yarar ve verimli bir anlayış ve beceri isteyen gösteren bir altyapı kazandırdığı belirtilmiştir (Martin, 1997, s. 1141). 1972 Stockholm, 1975 Belgrad ve 1977 Tiflis sonrası birçok anlaşma ve belgede * çevre eğitimi ile ilgili konular yer almıştır (Blackburn, 1983, ss. 270-271). 1977 yılında Tiflis te alınan kararlar doğrultusunda çevre eğitimi konusunda kurallar, hedefler ve eylemler için oluşturulacak uluslararası stratejinin ana hatları çizilmiştir. 1987 de Moskova da UNESCO ile UNEP tarafından ortaklaşa düzenlenen Uluslararası Çevre Eğitim ve Yetiştirme Kongresi nde 1990 lı yıllar için çevre eğitimi bu çerçevede ele alınmıştır. Öncelikle bilgi edinme, bilgilere erişim ve bilgi alışverişinin önemi ortaya konulmuştur. Son yıllarda, özellikle UNESCO ve UNEP, çevre eğitiminde yeni bilgi ve fikirlerin yayılmasını teşvik etmek için önemli çabalar göstermiştir. Böylece UNESCO/UNEP işbirliği ile ortaya çıkan IEEP nin (International Environmental Education Program/Uluslararası Çevre Eğitim Programı) bilgi ve deneyimlerinin uluslararası alanda paylaşılmasının güçlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çerçevede IEEP, çevre eğitimi alanında, altı dilde üç ayda bir bülten çıkarmış ve bu en etkili uluslararası bilgi kaynaklarından birisi olmuştur. İkincisi IEEP nin önem verdiği araştırma ve deneyler sayesinde sorunların tespiti ve çözümü noktasında rasyonel analiz ve çıkarımlar yapılabilmiştir. Üçüncüsü eğitim programları ve eğitim-öğretim materyalleri olup, tek bir program ya da materyal olmadığı belirtilmiştir. Dördüncüsü çevre eğitiminin geliştirilmesinde personelin, özellikle öğretmenlerin, eğitilmesinin anahtar rolü olduğu belirtilmiştir. Beşincisi bu eğitim yaygın, örgün ve hizmet içi, teknik ve mesleki anlamda bir eğitim olarak kabul edilmiştir. Altıncısı çeşitli kanallarla halkın eğitilmesi ve bilgilendirilmesi oldukça önemli bir başlık sayılmıştır. Yedincisi yükseköğretimde çevre ile ilgili araştırma, geliştirme, personel eğitim merkezleri oluşturulmasına, sekizincisi uzmanlık * 1980 Dünya Koruma Stratejisi, 1987 Brundtland Raporu, 1987 UNESCO-UNEP Moskova Uluslararası Çevre Eğitim ve Yetiştirme Kongresi (UNESCO-UNEP), 1988, 1992 ve 1994 AB Statüleri, 1992 Rio, Biyolojik Çeşitlilik ve Ajanda 21 vs. 91
gerektiren belirli sorunların çözümünü mümkün kılacak becerilerin kazanılması için profesyonellerin eğitilmesine ve sonuncusu çevre eğitiminde hem gelişmiş hem de gelişmemiş ülkelerin yararına olacak uluslararası ve bölgesel işbirliğinin geliştirilmesine vurgu yapılmıştır (UNESCO-UNEP, 1988, ss. 7-21). Çevre eğitimi, yükselen bir değer olarak birçok uluslararası belgenin konusu olmuştur. Bu belgelerde daha dikkatli ve sürdürülebilir çevre yönetimi hedefine ulaşmada eğitimin önemi vurgulanmıştır. Çevreyi koruyucu, kollayıcı ve geliştirici çalışmaların eğitsel araçlarla renklendirilmesi, insanların bitki, hayvan ve diğer çevre unsurlarını kucaklamasını sağlayıcı bir anlayış benimsemeleri ve esenlik dolu bir yaşam sürmenin asgari şartının doğa ile uyumlu davranışlar geliştirmesine bağlı olduğu belirtilmiştir (Martin, 1997, s. 1141-1142; Ünal ve Dımışkı, 1999, s. 143; Wilkinson, 2002, s. 155; Sands, 2003, s. 88; Ozaner, 2004, ss. 588-590). Buradan hareketle çevre eğitiminin pedagojik kaynakları; doğal ortamdan alınarak incelenen gerçek nesneler, ders kitapları, broşür ve afiş gibi yazılı-basılı olan gereçler, çeşitli işitsel kaynaklar, film ve belgesel gibi işitsel görsel kaynaklar ve eğitim yazılımları ve internet üzerinden elektronik olarak aktarılabilen multimedya kaynaklar şeklinde beş kategoride değerlendirilmiştir (Küçükcankurtaran, 2008, s. 177). BM nin 2005 ile 2014 yılları arasını kapsayan Sürdürülebilir Kalkınma için On Yıllık Eğitim Stratejisi 2005 yılında Kiev de yapılan ve ana teması çevre eğitimi olan Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya Çevre Stratejisi nde gündeme gelmiş ve Sürdürülebilir Kalkınma için Eğitim Bildirimi kabul edilmiştir. Ayrıca BM Avrupa Ekonomik Komisyonu (UNECE-UN Economic Commission for Europe) Sürdürülebilir Kalkınma için Eğitim Stratejisi de onaylanmıştır. Çevre eğitiminin başlamasının 1990 lara kadar götürülebileceği bu ülkelerde eğitim sistemleri iyi adapte edilerek kurulmuştur. Çevre ve Eğitim Bakanlıklarına yansıtılan bu anlayış çerçevesinde çevre eğitimi programları çevre eğitimi üzerine eğitim almış öğretmen ve uzmanlar tarafından yürütülmüş/yürütülmektedir (OECD, 2007, s. 86). Türkiye de Çevre Eğitimine İlişkin Düzenleme ve Gelişmeler Türkiye de ise Bakanlık düzeyinde çevre eğitimi, 1991 yılında çıkarılan 443 sayılı KHK (Kanun Hükmünde Kararname) ile Çevre ve Orman Bakanlığı bünyesinde bir Çevre Eğitimi ve Yayın Dairesi Başkanlığı * kurularak başlatılmıştır (Çevre ve Orman Bakanlığı, 2004, s. 16). Çevre ve Orman Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında 1999 yılında Çevre Eğitimi Konularında Yapılacak Çalışmalara İlişkin İşbirliği Protokolü imzalanmış, artan çevre sorunları hususunda bilgi ve bilinç düzeyinin artırılması, sistemli ve düzenli bir şekilde çevre eğitiminin yürütülmesi amaçlanmıştır (Çevre ve Orman Bakanlığı, 2004, s. 456). Çevreye karşı duyarlı davranışları teşvik eden eğitim su kaynakları, atıklar gibi çevresel duyarlılık gerektiren konularda iyileştirme, çalışma ve politika geliştirmede etkilidir (OECD, 2007, s. 86). Çevre eğitiminde çevre yönetimi ve kontrolü için eğitim, çevre bilinci ve yorumu için eğitim ve sürdürülebilirlik için eğitim yaklaşımlarından uygulama ve gerçek hayata uygunluk bakımından Sürdürülebilir Kalkınma için eğitim en gelişmiş bileşen denilebilir (Demirkaya, 2006, ss. 210-211). Buna göre bu eğitim, diğer unsurlarla birlikte Sürdürülebilir Kalkınma nın sıkı bir çevre yönetiminin ötesine geçmesini sağladığı söylenebilir. Bireyler, kurumlar ve toplumlar insan faaliyetlerinin ekolojik dengenin sürdürülebilirliği üzerindeki olumlu ya da olumsuz etki ve sonuçlarını öğrendikçe çevre ile daha uyumlu ve sorumlu davranışlar sergileyeceklerdir. Resmi ya da gayrı resmi kanallarla verilen çevre eğitiminin önemi görüldüğü için son yıllarda bu alanda yapılan çalışmalarla ilgili hedef ve amaçlar daha yüksek tutulduğu görülmektedir (Ozaner, 2004, s. 586). ÇEVRENİN KORUNMASINDA ÇEVRE EĞİTİMİNİN ÖNEMİ Çevre koruma konusunda özellikle son 40 yıllık süreçte çeşitli çevre koruma sistemleri ve araçları üretilmiştir. Bu araçlardan bilgi edinme, eğitim, katılma ve kirlilik ve çevre sorunları odaklı araştırma çalışmalarının önemi gittikçe artmıştır. Bu araçlardan eğitim, çevre sorunlarının çözülmesinde, çevre değerlerinin korunmasında ve çevresel standartların geliştirilmesinde bütünün ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir (Richards, 2000, ss. 231-232). Wilkinson a göre çevre eğitimi oldukça önemli bir yere sahiptir. Hatta çevresel bilgiye erişim hakları oluşturmak yerine daha proaktif bir strateji olarak çevre eğitiminin yaygınlaştırılması gerekir (2002, s. 155). Bu proaktif strateji, duyarlı ve aynı zamanda katılımı sağlayıcı olmalıdır. Katılım olmaksızın çevre eğitiminin istenilen başarıyı yakalaması söz konusu değildir (Kayıkçı, 2003, s. 248). * Bu Başkanlık, 657 sayı ve 10.10.2011 tarihli KHK nin 3. m. si uyarınca Orman ve Su İşleri Bakanlığı na bağlanmıştır. 92
Doğayı anlamaya çalışan, anladıkça korunması gerektiğini düşünen, düşündükçe birçok çevresel sorunun çevre bilgisi cahilliği ve uzun vadeli sonuçlarının öngörülememesinden kaynaklandığının farkına varan, farkında oldukça da bu sorunların çözümünde bilgi ve bilinç seviyesinin yükselmesinin yani eğitimin önemini gören insanoğlu, çevre eğitime hayatın her alanında fırsat ve imkânı vermeye başlamıştır. Çevre sorunlarının karmaşık bir yapısı vardır. Bu nedenle herhangi bir yol ya da yöntemle üstesinden gelinmesi söz konusu değildir. Bu sorunların çözüme kavuşturulması ya da çözümü için ortam hazırlanması ve insanların çevre bilinciyle yetiştirilmesi açısından eğitim tartışmasız en önde gelen çevre koruma araçlarından birisidir. Dolayısıyla eğitimin çevre korumadaki başat yerinin sağlamlaştığı ve öneminin giderek yaygınlaştığı söylenebilir (Geray, 1997, s. 323). İnsanoğlunun asıl amacı, mutlu, huzurlu, refah düzeyi yüksek ve daha iyi bir yaşam sürmektir. Bu yaşam ancak sağlıklı bir çevrede mümkündür. Birçok ulusal ve uluslararası belgede yer alan sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, bireylerin bu hak konusunda yeterli bilgiye sahibi olması halinde savunabileceği bir haktır. Dolayısıyla bu bilgiler sayesinde çevre sorunlarının sadece çevre kirliliğinin önlenmesi olarak algılanması yanılgısına düşülmez. Böylece çevreye rağmen yatırım, kalkınma ve gelişmeyi reddeden bu anlayış, toplumsal ilişkilerde kar-zarar ve ekonomik çıkar dışında dayanakların olduğunu gösterir (Geray, 1997, ss. 327-328). Daha iyi bir yaşam sürme mücadelesi, çevreye saygılı ve çevre ile uyumlu bir yaşam ve kalkınma anlayışının benimsenmesini zorunlu kılar. Bu bakımdan eğitim, Sürdürülebilir Kalkınma anlayışının teşvik edilmesinde ve insanların çevre ile kalkınma arası uyum kurabilmesi konusunda kritik öneme sahiptir. Bu denli öneme sahip çevre eğitiminin temel amacı; birey ve birey gruplarını çevreyi koruyucu tutum ve davranışlarında desteklemek ve üzerlerine düşen sorumlulukları almaları konusunda cesaretlendirmektir (Martin, 1997, s. 1141-1142). Çevre Eğitimi ve Önemi Çevre eğitimi kısa, orta ve uzun vadede sonuçlar doğurur (Martin, 1997, s. 1141-1142). Tüm toplumun yaşama hakkı, sağlık hakkı, çevre hakkı, bilgi edinme hakkı bakımından oldukça önemli bir yeri olan çevre eğitiminin çevre bilincinin geliştirilmesi için, çok ciddi bir şekilde uygulanması gerekir (Çevre ve Orman Bakanlığı, 2004, s. 452). Çevre eğitiminin önemli bir yönü de çevre hukuku eğitimidir (Wilkinson, 2002, s. 157). Diğer bilim dalları ile birlikte çevre hukuku eğitimi çevre koruma anlayışında önemli bir yere sahiptir (Cano, 1981, ss. 259-261). Çevre hukuku dokümanlarının yeterliliği ve çevre bilgisi ve bilinci yüksek öğreticilerin istekleri öğrencilerin gayretiyle birleştiğinde doğanın anlaşılması, sorunların tespit edilmesi, koruyucu ve geliştirici önlemlerin alınması ve çözümler üretilmesi daha kolay olacaktır. Dolayısıyla çevre hukuku eğitimi çevre eğitiminin bir parçasıdır ve ondan bağımsız düşünülmemelidir. Çevre eğitimi zamanla insanların çevre hakkında bilgilendirmesinin ötesine geçmiş ve toplumun çevre yönetim sistemi içerisine sokulması şekline bürünmüştür. Böylece çevre eğitiminin hedefi, gönüllü çalışan, katkı sağlayan ve sorumluluk bireyler yetiştirmek olmuştur. Tiflis Konferansı ile yapısal ve hedefsel nitelik kazanan çevre eğitiminin, çerçevesi, niteliği, pedagojik esasları gibi özellikleri de tartışılmaya ve belirlenmeye başlamıştır. Dolayısıyla Tiflis Konferansı çevre eğitimi konusunda bir dönüm noktası olarak kabul edilmiştir. Zira tüm dünyada çevre eğitimi ile ilgili olarak uygulanan eğitim programlarının genel çerçevesi Tiflis te çizilmiştir. Çevre eğitimi çalışmaları, programları ve uygulamaları Bildirgenin hedef, amaç ve esasları üzerine kurulmuştur (Ünal ve Dımışkı, 1999, ss. 142-144). Çevre eğitiminin amacı çevre bilinci oluşturmak ya da bilinç seviyesini yükseltmektir. Bu bilgi ve bilinç en alt seviyede çevrenin kirletilmemesi şeklinde tezahür ederken daha etkin ve baskın durumlarda koruma, kollama, destekleme ve geliştirme boyutları ortaya çıkmaktadır. Çevre bilinci, eğitimi ve öğretiminin geliştirilmesinde araştırmalar, yeni stratejilerin iletilmesi görevini üstlenirler (UNESCO-UNEP, 1988, s. 10). Bireyler çeşitli kanalları kullanarak çevresel bilgilere erişebilme ve bilgi ve bilinç seviyelerini yükseltme imkânına sahiptir. Çevresel bilgilere erişim çevre eğitiminde önemli bir yere sahiptir (Sands, 2003, ss. 852-854). Çevre bilinci hususunda ilk adım çevre, çevre değerleri ve sorunları, gelecekte oluşabilecek muhtemel diğer kirlilik ve sorunlar, çözüm önerileri, alınacak önlemler vs. konularında doğru bilgi, tanım ve açıklamalarla bireyleri hazır tutmaktır (Geray, 1997, s. 331). Eksik ya da yanlış bilgilendirme çevreye duyarlı bireyler yerine çevre bilincinden uzak bireyler yetiştirilmesi sonucunu doğuracaktır. İdeal çevre için eğitim istenmeli ancak var olan gerçekler göz ardı edilerek çevre eğitimi 93
verilmemelidir. Mesela ekonomik yaşamı dışlayan bir çevre eğitimi ve bilinçlendirmenin gerçek yaşamdaki yansıması sınırlı kalacaktır. 94
Dünya da ve Türkiye de Çevre Eğitimi ABD, İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri dâhil birçok ülkede çevre eğitiminin yasal olarak zorunlu hale getirilmesi bu eğitime verilen önemi göstermiştir. Çevre eğitiminin uzun vadeli, yaygın, etik değerlerle uyumlu ve tüm eğitim kurumlarında öncelikli konuma getirilmesi, ön planda kalmasını sağlamıştır (Wilkinson, 2002, s. 156). Bütün uluslararası belge ve çalışmalarda çevrenin korunması konusunda örgün ve sistemli eğitime önemli roller biçildiği vurgulanmıştır. AB ülkeleri 1988 de mesleki eğitim ve yetişkinlerin eğitimi dâhil tüm sektörlerde çevre eğitimi verilmesi konusunda anlaşmışlar ve bunu desteklemek amacıyla 1992 ve 1994 yıllarındaki AB Statülerinde çevre eğitimi konusuna yer vermişlerdir. Çevre bilincinin gelişmesinde eğitimin göz ardı edilemeyeceği dolayısıyla örgün eğitim içerisinde ilk basamaktan itibaren müfredatlarda çevre eğitimine yer verilmesi konusunda fikir birliğine varılmıştır. Böylece eğitim çevre koruma faaliyetlerinin ayrılmaz bir unsuru olarak kabul edilmiştir (Martin, 1997, s. 1141-1142). Tüm dünyada destekleyici çalışmalara rağmen bazı ülkelerde çevre eğitimi genişlik ve nüfuz alanları bakımından sınırlı kalmıştır. AB ülkeleri arasında okul içi ve okul dışı çevre eğitimine en fazla önem veren ülkelerin başında gelen İngiltere de 1988 de çıkartılan Eğitim Reformu Kanunu ile 5-16 yaş arası zorunlu eğitim döneminde ekoloji ve çevre ile ilgili uygulamalı müfredat programı izlenmesi gerektiği vurgulanmıştır (Ozaner, 2004, s. 589). Bu kanun ile çevre eğitimi, İngiltere ve Galler de ilk ve orta öğretim öğrencilerine yönelik çapraz müfredat sistemi şeklinde uygulanmak üzere belirlenmiştir (Wilkinson, 2002, s. 186). Ayrıca çevre eğitimi politikası ve yaşam boyu çevre için sorumluluk konularına yer verilmiştir (Martin, 1997, s. 1145). Ancak 1990 lı yıllarda çevrecilik hareketi ve çevre eğitimi desteği ile ilgili yapılan bir araştırmada okulların sadece % 7 sinde yazılı çevre eğitimi politikası olduğu ortaya çıkmıştır (Martin, 1997, s. 1142). Günümüzde çevre eğitimi daha iyi duruma gelmiştir. Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin çoğunda ilk, orta ve yükseköğretimde çevre eğitimi, okul zamanının en az % 6 sını kapsamış ve zengin bir deneyim, gelenek, öğreticilerin coşkusu ve sivil toplum desteği ile hızlı bir gelişme göstermiştir (OECD, 2007, s. 86). Çevre eğitimi toplumun tüm kesimlerinde çevre bilincinin geliştirilmesi, çevreye duyarlı, kalıcı ve olumlu davranış değişikliklerinin kazandırılması ve doğal, tarihi, kültürel, sosyo-estetik değerlerin korunması, aktif olarak katılımın sağlanması ve sorunların çözümünde görev alma dır (Çevre ve Orman Bakanlığı, 2004, s. 452). Çevre eğitimi; öğretmen ve öğrenci arasındaki doğayı keşfetme işbirliği ve insanoğlu ile doğal, sosyal, lokal ve global çevresi arasındaki ilişki ve etkileşimi eleştirel analizler yaparak anlama sürecidir (Martin, 1997, s. 1142). İlk önce ailede başlayan daha sonra yakın çevre ve okulda sürdürülen çevre eğitiminin sağlanmasında bu unsur temel etkiye sahiptir. Bunun yanında çevreci vakıflar, dernekler ve örgütler kanalıyla kamuoyu oluşturulması da çevre bilincinin artırılmasına katkı sağlamaktadır (Bener ve Babaoğul, 2008, s. 5). Dolayısıyla çevre eğitimi, örgün eğitim içinde okul çocuklarına ya da gençlere yönelik olarak sınırlandırılacak bir eğitim değildir. Bu, yaşam boyu devam eden bir eğitim olup her yaşta kamu bilinçlendirmesi, çevre yönetimi ve Sürdürülebilir Kalkınma eğitimini içerir (OECD, 2007, ss. 86-87). YÜKSEKÖĞRETİMDE ÇEVRE EĞİTİMİ Yükseköğretim dönemi, çevre eğitiminin önemli dönemlerinden birisidir. Bu dönem daha bilgili öğrencilerin olduğu ve ayrıntılı, derinlemesine ve uzmanlık gerektirecek çevre eğitiminin verildiği, toplumsal katılım ve eylem süreçlerinin aktif olarak işlediği, çevre bilinci teşviklerinin üst seviyelerde olduğu ve gerçek anlamda çevreci olunan dönemdir. Ancak çevre eğitiminin, bilinç düzeyinin ve aktif çevreci olma anlayışının üniversitelerde yaygın olduğu söylenemez. Yapılan araştırma ve çalışmalar bunu göstermektedir (Yılmaz, Morgil, Aktuğ ve Göbekli, 2002, s. 157; Özmen, Çetinkaya ve Nehir, 2005; Sam, Gürsakal ve Sam, 2010). Üniversiteler sadece lisans eğitimi veren kurumlar değildir. Üniversiteler araştırma, eğitim ve öğretim merkezleridir. Soran ve sorgulayan bir anlayışın ifadesi olan üniversiteler sorunlara geniş perspektiften bakmakta ve toplumun her kademesinde bulunan insanları eğitmeyi hedeflemektedirler. Dolayısıyla toplumsal yaşam ve gelişme açısından son derece önemli işlevleri vardır. Tüm sorun alanları ile ilgili çözüm arayışlarında üniversitelerin yaptığı araştırma ve çalışmalar yol gösterici olmaktadır (UNESCO-UNEP, 1988, s. 16). Üniversiteler çevre bilimci ve çevre mühendisi gibi çevre eğitimi verecek profesyonel çevreciler ve yaşam boyu eğitimin bir sonucu olarak anaokulundan liseye kadar yükseköğretim öncesi öğrencilere çevre eğitimi vermek üzere çevre bilimleri öğretmeni yetiştirmektedirler. Bunun yanında çevre ile ilgili yapılan bilimsel araştırma ve çalışmalara öncülük etmekte ve uygulamada da bunu göstermektedirler (İleri, 1998, s. 5). 95
Üniversitelerdeki öğretim yöntem ve yaklaşımları öğrencilerin daha fazla ve derinlemesine çevre bilgi, deneyim ve bilinci kazanmalarını sağlayarak çevre sorunlarına karşı farklı ve yeni bakış açıları getirmelerini sağlamaktadır. Bu aktif öğrenme süreci karmaşık çevre sorunlarının algılanmasında ve çözümünde köklü değişikliklere ve ilerlemelere vesile olacaktır (Demirkaya, 2006, s. 218). Yükseköğretimde çevre eğitimi yalnızca öğretim üyelerinin anlatıp öğrencilerin not aldığı bir sistem şeklinde sürdürülmemelidir. Zira geleneksel pasif öğrenme süreci terk edilerek aktif öğrenme sürecine geçiş desteklenmektedir. Türkiye de ise yükseköğretimde aktif öğrenme sürecinin tam anlamıyla yerleştiği ve yaygınlaştığı söylenemez (Demirkaya, 2006, s. 217). Dünyada ve Türkiye de Yükseköğretimde Çevre Eğitimi Uygulamaları Günümüzün önemli sorunlarının başında gelen çevre sorunları için çözüm arayışlarında üniversitelerin çalışmaları bir değer ifade etmektedir. Bu değer, üniversitelerin uzmanlık gerektirecek konularda profesyonelce yaptığı çalışmalara dayanır. Üniversite düzeyinde çevre eğitimi, çevre sorunlarının tespiti ve çözümünde olduğu kadar çevre eğitiminin didaktik yönlerinin gerekliliğini ortaya koyar. Bunun nedeni çevre sorunlarının büyük ölçüde insanoğlunun tercih ve faaliyetlerinden kaynaklanmasıdır (UNESCO-UNEP, 1988, s. 9). Çevre eğitimi, hem fen hem de sosyal bilimleri ilgilendiren disiplinlerarası bir anlayıştadır. UNESCO ve UNEP in Moskova da aldığı karara göre disiplinlerarası çevre programlarının gelişimi için köklü çevre kurum, program, merkez ve enstitülerinin kurulmasını desteklemelidir (UNESCO-UNEP, 1988, s. 19). Dolayısıyla yükseköğretimde çevre eğitim, sadece çevre mühendisliği kapsamında kalmamalı, biyoloji, tıp, hukuk, ekonomi, coğrafya ve sanat alanlarında da bu eğitime yer verilmelidir (Çevre ve Orman Bakanlığı, 2004, s. 457). Tiflis te genel üniversite eğitimi başlığında konuya yer verilmesi yükseköğretimde çevre eğitimine verilen önemi göstermektedir (UNESCO-UNEP, 1988, s. 16). Önemli bir uygulama örneği olarak ABD Yeşil Binalar Konseyi tarafından verilen Enerji ve Çevre Tasarımında Liderlik (LEED-Leardership in Energy and Environmental Design) Sertifikası, üniversitelerin çevreye karşı duyarlılıklarını ve sürdürülebilir gelecek için alınacak sorumluluklarını gösterir. Bu sertifika, yeşil üniversite anlayışının göstergesi olarak ABD de Harvard Office for Sustainability (http://green.harvard.edu/), Chicago Environmental Research and Sustainability (https://sustainability.uchicago.edu/), Cornell Center for a Sustainable Future (http://www.atkinson.cornell.edu/) ve Kanada da Waterloo Faculty of Environment (https://uwaterloo.ca/environment/) birimleri olan üniversitelerde bulunmaktadır. İngiltere de ise enstitü şeklinde örgütlenen Oxford Environmental Change Institute (http://www.eci.ox.ac.uk/) ve Cambridge Institute for Sustainability Leadership (https://www.cisl.cam.ac.uk/) birimleri, İngiltere Yeşil Binalar Konseyi ile ortaklaşa Çevre Programları Oluşturmada Sürdürülebilir Liderlik programını uygulamaktadır. Türkiye deki yeşil üniversite anlayışının yaygınlaşmaya başladığı söylenebilir (http://ekoiq.com/). Almanya Heidelberg Eğitim Yüksek Okulu nda öğrencilerin basit deney ve gözlemler yapabilmesi için geliştirilen Minilabor çevre koruma anlayışında uygulamaya dönük bir çalışma örneğidir. Yine yeşil sınıf uygulaması çevrede deney yaparak doğayı ve çevre ekolojisini öğretmeyi amaçlamaktadır. Disiplinlerarası anlayışla çevreyi ve toplumu ilgilendiren ve teknik olarak çevre korumaya yönelik yeni uygulamaların, araştırmaların planlanması kültürel, toplumsal aktivitelerin yapılması bir diğer proje örneğidir (Yılmaz vd., 2002, ss. 157-158). Türkiye de üniversitelerde öğrenci ve akademisyenlerin katılım ya da desteğiyle oluşturulan öğrenci kulüpleri ya da toplulukları, çevre ile ilgili proje ve faaliyetler yoluyla çevre eğitimine katkı sağlamaktadır. TEMA, Çevre, Çevre Mühendisliği, Çevre ve Atık Yönetimi, AKUT, Ekoloji, Sağlıklı Yaşam, Biyoloji, Coğrafya, Kuş Gözlem, Doğa ve Hayvan Hakları, Çevre ve Teknoloji, Doğa ve Çevre Araştırmaları şeklinde çoğaltılabilecek topluluklar/kulüpler yükseköğretimde çevre eğitiminin ve bilincinin en önemli destekçilerindendir. Yükseköğretimde çevre eğitimi ülkelerin çoğunda mevcuttur. Doğu Avrupa, Kafkasya, Orta Asya, Uzak Doğu özellikle ABD ve AB ülkelerinin hemen hepsinde üniversite düzeyinde çevre eğitimi çeşitli kanallarla geniş bir şekilde verilmektedir (Yılmaz vd., 2002, s. 157; OECD, 2007, s. 86). Üniversitelerde çevre araştırmaları ve çevre eğitimi, çevre sorunlarının artışına paralel bir şekilde artarak devam etmektedir. Bu durum, çevresel kaygıların, IEEP ye taraf ülkeler tarafından dikkate alındığını göstermektedir. Ancak yükseköğretimde çevre eğitiminin gelişmiş ülkelerde daha gelişmiş ve yaygın, gelişmekte olan ülkelerde ise sınırlı kaldığı söylenebilir (UNESCO-UNEP, 1988, ss. 16-17). Üniversite düzeyindeki öğrencilerde gerekli çevre bilgi ve bilinci verilememiş ise örgün eğitim içerisinde telafi için son fırsattır. Çevre ile ilgili teknik ve uzmanlık gerektirecek bilgiler üniversiteler 96
tarafından geliştirilir ve öğretici, öğrenci ve toplumun hizmetine sunulur. Bunun için öğretim yöntemleri ve bilgi kaynakları güncellenerek ve modern iletişim araçları kullanılarak çevre eğitimi genel üniversite eğitimi adaptasyon süreci hızlandırılmalıdır (UNESCO-UNEP, 1988, s. 17). Zira gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakılması isteniyor ise sorunlar çözümlenmeli ve yeni çevre sorunları üretilmemelidir (İleri, 1998, s. 4). Yeni bir hukuk dalı olan çevre hukuku disiplinlerarası bir hukuk dalıdır ve özel sorun alanlarını kapsamına alan ve uygulamalı bir anlayışı yansıtır. Genel teori ve karşılaştırmalı olma boyutu diğer hukuk dalları ile bütünlüğünü göstermektedir. Bu bakımdan çevre hukuku alanında üniversitelerin yapacağı katkılar tartışılmazdır (Cano, 1981, ss. 265-266). Çevre hukuku terim ve konularının tespiti, derlenmesi, güncellenmesi, çevre mevzuatının sistemleştirilmesi ve kodifikasyon çalışmalarında üniversiteler yönlendirici roller üstlenmektedir (Cano, 1981, s. 260). Bu çalışmalar sadece konunun uzmanlarına ya da hukuk öğrencilerine yönelik değildir. Genel olarak toplumun çevre hukuku bilgisine katkı sağlamaktadır. Mesela İngiltere de mevzuatın toplum tarafından anlaşılabilmesi amacıyla düzenlenen açıklayıcı notlar bulunmaktadır (Wilkinson, 2002, s. 157). Dolayısıyla çevre hukuku eğitimi, yükseköğretimde çevre eğitiminin önemli bir parçasıdır. Çevre Konusunda Dünyanın Önde Gelen Üniversitelerinde Çevre Eğitimi Dünyanın en iyi üniversiteleri sıralamasında önde gelen bazı saygın üniversiteler çevre eğitimi ile ilgili çalışmalarda da önemli roller oynamıştır. Bu üniversitelerin çevre çalışmaları diğer eğitim kurumlarına örnek teşkil ederken öncülük de etmiştir. Harvard Üniversitesi nde yukarıda da belirtildiği üzere LEED ve yeşil üniversite çalışmalarının dışında çevre mühendisliği ve çevre sağlığı bölümleri müfredatında çevre eğitimi ile ilgili konulara yer verilirken ayrıca hukuk, tasarım, halk sağlığı okullarında da çevre eğitimi verilmektedir (http://www.harvard.edu/). Stanford Üniversitesi ise doğrudan çevre eğitimi konusuna yerbilimleri fakültesinde dünyamız, enerji ve çevre çerçevesinde, hukuk fakültesinde çevre hukuku adı altında ve inşaat ve çevre mühendisliği bölümünde yer vermektedir. Beşeri ve sosyal bilimler ve tıp fakültelerinde ise çevre eğitimi dolaylı olarak yer almaktadır (https://www.stanford.edu/). Berkeley Üniversitesi, çevresel tasarım, doğal kaynaklar, mühendislik, hukuk, halk sağlığı, fakülteleri bünyesinde çevre hukuku, biyoenerji ve inşaat ve çevre mühendislikleri, çevrebilim, kentleşme ve şehir planlaması bölümlerinde çevre eğitimi sürdürülmektedir (http://www.berkeley.edu/). Cambridge Üniversitesi nde çevre eğitimi, hukuk, teknoloji, biyoloji bilimleri, fizik bilimleri, tıp fakültelerinde jeoteknik ve çevre, kimya mühendisliği, biyoteknoloji, çevre, sürdürülebilirlik ve sağlık, biyokimya, genetik, kimya, coğrafya, toprak bilimleri, bitki bilimleri, zooloji, Sürdürülebilir Kalkınma, arkeoloji ve halk sağlığı programlarında verilmektedir (http://www.cam.ac.uk/). MIT (Massachusetts Institute of Technology), mühendislik, fen, tasarım ve mimarlık, beşeri, sanatsal ve sosyal bilimler fakültelerinde biyomühendislik, inşaat ve çevre mühendisliği, kimya mühendisliği, yapı teknolojisi, şehir planlaması bölümlerinde çevre eğitimi müfredatına yer vermektedir (http://www.mit.edu/). Caltech (California Institute of Technology), mühendislik ve uygulama bilimleri fakültesinde biyoenerji ve çevre bilimleri ve mühendisliği bölümleri ve ayrı bir biyoloji fakültesi bulunan Enstitü de kimya ve kimya mühendisliği fakültesi altında biyomühendislik, biyokimya ve moleküler biyofizik, çevre bilimleri ve mühendisliği bulunmaktadır. Çevre eğitimi bu bölümlerde disiplinlerarası programlar çerçevesinde verilmektedir (http://www.caltech.edu/). Columbia Üniversitesi, halk sağlığı, mühendislik, fen edebiyat, tıp, hukuk ve uluslararası ilişkiler ve kamu yönetimi, mimarlık, planlama ve korumacılık fakülteleri bünyesindeki çevresel sağlık bilimleri, biyokimya ve moleküler biyofizik, çevre hukuku, enerji ve çevre, yerbilimleri ve çevre mühendisliği, biyoloji, biyomühendislik, biyokimya ve moleküler biyofizik, kimya mühendisliği, ekoloji, evrim ve çevre biyolojisi, çevre sağlığı bilimleri, tarihi eserleri koruma, kentsel planlama ve tasarım bölümlerinde çevre eğitimi ile ilgili müfredat uygulanmaktadır (http://www.columbia.edu/). Princeton Üniversitesi, çevre eğitimine, ekoloji ve evrim biyolojisi, yerbilimleri, moleküler biyoloji, inşaat ve çevre mühendisliği, kimya ve biyoloji mühendisliği, atmosfer ve okyanus bilim çerçevesinde yer vermektedir (https://www.princeton.edu/). Chicago Üniversitesi, sosyal bilimler, biyoloji ve fizik bilimleri, hukuk, Harris Kamu Politikaları Okulu ve tıp fakülteleri bünyesinde karşılaştırmalı insani gelişim, mikrobiyoloji, biyokimya ve moleküler biyofizik, kimya, jeofizik, ekoloji, çevre hukuku, çevre ekonomisi, çevre sağlığı ve güvenliği, 97
dünya ve yaşam ders programları içinde çevre eğitimine değinilmektedir (http://www.uchicago.edu/). Oxford Üniversitesi nde matematik, fizik ve yaşam bilimleri, tıp, sosyal bilimler, hukuk, girişimcilik ve çevre okullarında kimya, bitki bilimi, zooloji, yerbilimleri, biyokimya, moleküler biyoloji, halk sağlığı, coğrafya ve çevre, arkeoloji, çevre hukuku, sürdürülebilir gelecek ve ekosistem konularında verilen eğitim çerçevesinde çevre eğitimi verilmektedir (http://www.ox.ac.uk/). Yale Üniversitesi nde çevre eğitimi orman ve çevre, mühendislik ve uygulama, hukuk, yönetim, tıp, halk sağlığı fakülteleri bünyesinde iş ve çevre, çevre hukuku ve politikası, yeşil kimya ve mühendisliği, endüstriyel ekoloji, çevresel liderlik ve çevre eğitimi girişimi, küresel sürdürülebilir ormancılık, kentsel ekoloji, tropik kaynaklar, iklim değişikliği, çevre mühendisliği, çevre hukuku, iş ve çevre yönetimi, hayvan kaynakları, küresel sağlık eğitimi, çevresel tıp eğitimi, moleküler biyofizik ve biyokimya, çevresel sağlık bilimleri programlarında verilmektedir (https://www.yale.edu/). Yukarıda da belirtildiği üzere bahsi geçen üniversitelerde enstitü, fakülte ve bölüm düzeyinde doğrudan ya da dolaylı olarak çevre eğitimi verilmektedir. Dolayısıyla bu üniversitelerin çevrenin korunması ve geliştirilmesi konusunda yükseköğretimde çevre eğitimini çalışmalarının önemini ortaya koymuştur. Bu anlayışın gelişerek devam etmesi, geleceğe dönük çevre eğitimin, çevre koruma hassasiyetini ve tutkusunu artıracağını göstermiştir. Çevre Konusunda Türkiye deki Üniversitelerde Eğitim Rio Bildirgesi nde, çevre eğitiminin etkili olabilmesinin en başta gelen şartının bilgi ve tecrübelerin, örgün eğitim içerisinde çeşitli eğitim-öğretim teknikleriyle öğrencilere aktarılması olduğu belirtilmiştir (Martin, 1997, s. 1141). Rio Bildirgesi sonrası Türkiye'de Ulusal Gündem 21 hazırlanmış ve çevre eğitiminin amaçları ve uygulamalarına ilişkin değerlendirmeler yapılmıştır (Yılmaz vd., 2002, s. 157). Ancak çevreye ve çevre korumaya verilen değer, verilmesi gereken değerin çok altında kalmış ve ders kitaplarına bu amaç yeterince yansıtılamamıştır (Kayıkçı, 2003, s. 259). Dolayısıyla Türkiye de çeşitli bölümlerde çevre eğitimi ABD ve AB ülkelerinden geri durumdadır. Doğrudan çevre eğitimi bölümlerinin üniversitelerde yer alması çevre eğitiminin yaygın hale getirilmesi, uzman çevre eğitimcilerinin yetiştirilmesi ve çevre bilinci ve bilgisi yüksek gelecek kuşakların oluşturulması için tartışılmaz derecede yapıcı bir etkiye sahiptir. Bu nedenle çevre eğitimiyle ilgili yeni bölümlerin açılması ve/veya mevcut bölümlerdeki çevre eğitimi müfredatlarının sadece çevre ile ilgili bilgi verme, çevre sorunları ile ilgili tespitlerde bulunma ve güncel çevre sorunlarını dışarıda bırakan çözümler bulma noktasından bilinçlendirme, yeni çevre sorunları ile ilgili öngörülerde bulunma ve güncel ve gelecekte ortaya çıkması muhtemel çevre sorunlarının farkına varma noktasına ulaşması gerekir. Çevre Eğitimi ile İlgili Konuların Anabilim Dalları Müfredatlarına Konulması Disiplinlerarası bir yaklaşım gerektirdiği için çevre eğitimi adı altında bir anabilim dalı bulunmamakta bunun yerine birçok bilim dalının müfredatında doğrudan ya da dolaylı olarak çevre eğitimi verilmekte ve çevre eğitimine çeşitli bölümlerde belirli derslerin içinde değinilmektedir (Kayıkçı, 2003, s. 261). Üniversitelerin Mühendislik, İktisadi ve İdari Bilimler, Fen Edebiyat, Eğitim, Hukuk, Ziraat, Orman, Deniz Bilimleri, Su Ürünleri ve Tıp fakültelerinde çevre eğitimi ile ilgili müfredat işlenmektedir. Bu fakültelerde çevre mühendisliği, kimya mühendisliği, gıda mühendisliği, orman mühendisliği, coğrafya, kimya, biyoloji, biyoloji bilimleri ve biyomühendislik, moleküler biyoloji ve genetik, biyokimya, bitki koruma, toprak bilimi ve bitki besleme, zootekni, balıkçılık, tarımsal biyoteknoloji, arkeoloji, çevre tasarım, şehir ve bölge planlama, tıp, hukuk şeklinde çoğaltabileceğimiz bölümlerde çevre eğitimi verilmektedir (http://www.yok.gov.tr/web/guest/universitelerimiz). Anabilim dalı ve/veya ders içerikleri ise ekoloji ve ekolojik denge, çevre sorunları, çevre kirliliği, çevre hakkı, ÇED, Sürdürülebilir Kalkınma, çevre hukuku, çevre felsefesi, ekosistemler, çevre ve insan, yaşanabilir ve sürdürülebilir çevre, çevre biyolojisi, çevre fiziği, çevre kimyası, çevre mimarisi, çevre mikrobiyolojisi, çevre sağlığı, kentleşme ve çevrebilimleri, kentleşme ve çevre sorunları şeklinde sıralanabilir (Cano, 1981, ss. 259-261; İleri, 1998, s. 6; Kayıkçı, 2003, s. 261; Yaylı ve Berk, 2009, s. 8). Çevre Eğitimi ile İlgili Bölümlerin Kurulması Artan ve yaygınlaşan çevre sorunlarına karşı çözüm arayışlarında daha etkili bir çevre eğitimi verilmesinde ve çevre bilinci oluşturulmasında doğrudan çevre eğitimi ile ilgili bölümlerin olmaması bir eksikliktir. Bu bölümde çevre eğitiminin sadece mühendislik boyutuyla değil, diğer yükseköğretim programları öğrencilerine bölümlerinin ilgi alanlarını da kapsayacak şekilde çevre eğitimi müfredatı hazırlanmalıdır. Böylece tüm yükseköğretim öğrencileri kendi bölümleri müfredatında olmasa bile 98
çevre eğitimi alabileceklerdir. Hatta kendi bölümleri ile ilgili olan konularda derinlemesine çevre eğitim de verilebilecektir. Yükseköğretimde çevre eğitimi, öğretmenlerin çevre konusunda eğitimini de kapsadığı için okulöncesi öğretim, ilköğretim ve ortaöğretimde verilen çevre eğitimini de doğrudan etkilemektedir. Çünkü üniversiteler çağdaş düzeyde eğitime öncülük etmekte ve bireylerin ve toplumun çevre bilgisi, sevgisi ve bilinci kazanmasında çevre eğitimini disiplinlerarası biçimde sürdürebilmektedir. Zaten çevre tek bir anabilim dalı ya da ders müfredatı çerçevesinde incelenmemektedir. Çevre unsurları ve sorunları o kadar karmaşık, girift, yaygın ve hayatın her alanına nüfuz etmiştir ki tüm anabilim dallarında çevre eğitimine yer verilse bile aykırı durmayacaktır. Bütün bölümlerde çevre eğitimi seçmeli ders olarak olsa bile verilmelidir (İleri, 1998, s. 5). Zaten çevre eğitiminin disiplinlerarası özelliği bunu gerektirir (Blackburn, 1983, s. 272). Türkiye de çevre eğitiminin verildiği temel bölüm çevre mühendisliğidir. İlk kurulan çevre mühendisliği, Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliğidir (http://cevre.deu.edu.tr//). Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi bünyesinde açılan çevre mühendisliği bölümleri ilk faaliyete giren çevre mühendislikleridir. Ayrıca TÜBİTAK bünyesinde kurulan Çevre Araştırma Grubu, çevre sorunları ve çevre eğitimi alanında oluşturulan kurumsal yapıların başında gelmektedir (Kayıkçı, 2003, s. 261). 185 üniversiteden 34 ünde lisans düzeyinde çevre mühendisliği eğitimine devam edilmektedir. Ayrıca çevre eğitimi verilen bazı bölümlerin sayısı: 61 kimya ve kimya öğretmenliği, 60 biyoloji ve biyoloji öğretmenliği, 46 coğrafya ve coğrafya öğretmenliği, 65 gıda mühendisliği ve teknolojisi, 32 kimya mühendisliği, 51 bitki koruma, tarla bitkileri, 7 toprak bilimi ve bitki besleme, 5 organik tarım işletmeciliği, 13 zootekni, 15 tarımsal biyoteknoloji, tarımsal yapılar ve sulama 18 orman ve orman endüstri mühendisliği, 2 yaban hayatı ekolojisi ve yönetimi, 13 su ürünleri mühendisliği, 27 biyomedikal mühendisliği, 54 moleküler biyoloji ve genetik, 39 biyokimya, biyomühendislik ve biyosistem mühendisliği, 28 mimarlık ve çevre tasarım, 30 enerji sistemleri ve nükleer enerji mühendisliği, 25 jeoloji ve jeofizik mühendisliği, 16 maden mühendisliği, 56 şehir ve bölge planlama, kentsel tasarım ve peyzaj mimarisi, 4 kültür varlıklarını koruma ve onarım, taşınabilir kültür varlıklarını koruma ve onarım 71 hukuk, 92 tıp, 59 arkeoloji ve 103 kamu yönetimi şeklinde sıralanabilir. * Bu bölümlerde çevre eğitimi daha ziyade bölümlerin ilgi alanında teknik ve profesyonel açıdan verilmektedir. Bu sınırlılık çevreci çevre mühendislerin, kimyagerlerin, biyologların, coğrafyacıların, doktorların, hukukçuların, arkeologların, ziraat mühendislerinin, orman mühendislerinin, mimarların, şehir planlamacıların vs. yetişmesi için yeterli değildir. Bu nedenle çevre eğitimi disiplinlerarası bir şekilde yürütülmelidir. Mesela kamu yönetimi eğitimi gören bir öğrenci kentsel çevre sorunları, çevre hukuku, çevre politikaları gibi derslerin yanında ekoloji ile çevreye ve topluma bakışına yeni boyutlar kazandıracaktır (İleri, 1998, s. 5). Çevre eğitimi konusunda bir diğer önemli nokta da çevre hukuku eğitimi bölümlerinin kurulması ve yaygınlaştırılmasıdır. Wilkinson a göre çevre eğitiminin en önemli boyutlarından birisi de çevre hukuku eğitimidir (2002, s. 157). Zira diğer hukuk dallarına nazaran oldukça genç bir hukuk dalı olan çevre hukukunun altyapısının sağlam bir şekilde kurulabilmesinde ve hızlı bir şekilde insanlığı etkisi altına alan çevre sorunlarına karşı refleksler geliştirilebilmesinde ve hukuki çözümler üretilebilmesinde istenilen başarının yakalanması çevre hukuku eğitimi ile mümkün olacaktır. Çevre Eğitimi ile İlgili Enstitülerin Kurulması Lisans düzeyinde verilen çevre eğitimi, Fen Bilimleri, Sosyal Bilimler, Sağlık Bilimleri gibi enstitülerde yüksek lisans düzeyinde de verilmektedir. Ayrıca çevre ile ilgili enstitüler de kurulmuştur. Doğrudan çevre ile ilgili kurulan ilk ve tek enstitü Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü dür (https://esc.boun.edu.tr/). 1970 li yılların sonlarında oluşturulan Çevre Araştırma Grubu nun genişletilmesi ve yeniden düzenlenmesi ile kurulan Enstitü, Çevre Bilimleri ve Çevre Teknolojisi dallarında yüksek lisans ve doktora dereceleri vermektedir. Türkiye de sadece yüksek lisans düzeyinde çevre araştırmaları yapması ve çevre eğitimi vermesi amacıyla kurulan tek enstitü olan Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü çevre çalışmaları ve eğitiminde çok önemli bir boşluğu doldurmuştur. Enstitü, disiplinlerarası çevre araştırmaları ve eğitimine yer veren tek kurumdur. Diğer çevre mühendisliği bölümlerinden ya da enstitülerden farklı olarak çevre ile ilgili çeşitli bölümlerden araştırmacılar bu enstitüde, çevre mühendisliği, çevre temel bilimleri, ekoloji ve çevre sosyal bilimler * Bu sonuçlar, Üniversitelerin akademik birimleri, YÖK ve ÖSYM sistemlerinden elde edilen verilerin derlenmesiyle ortaya çıkmıştır. 99
alanında çalışma yapabilmektedir. Benzer bir yapılanma 2009 yılında TÜBİTAK a bağlı Marmara Araştırma Merkezi bünyesinde Çevre ve Temiz Üretim Enstitüsü adı altında bir birim kurularak oluşturulmuştur. Merkez bünyesinde ayrıca enerji, gıda, kimya ve gen mühendisliği ve biyoteknoloji, yer ve deniz bilimleri enstitüleri de araştırma ve eğitim faaliyetlerine devam etmektedir. Bu merkezde araştırma ve eğitim faaliyetleri daha çok çalışma grupları şeklinde yürütülmektedir (http://www.mam.tubitak.gov.tr/). Bunların yanında Ankara Üniversitesi bünyesinde moleküler biyoloji ve genetik alanlarında araştırmalar yapmak için Biyoteknoloji Enstitüsü (http://biotek.ankara.edu.tr/), su konusunda Su Yönetimi Enstitüsü (http://suyonetimi.ankara.edu.tr/) ve radyasyon ve çevresel radyasyon alanında araştırma ve ölçümleri yapmak amacıyla Nükleer Bilimler Enstitüsü kurulmuştur (http://nukbilimler.ankara.edu.tr/). Yine Süleyman Demirel Üniversitesi nde kurulan Su Enstitüsü nde araştırmalar yapılmaktadır (http://sue.sdu.edu.tr/). Karbon bazlı enerji kaynaklarına alternatif olarak Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi * bünyesinde Gönen Jeotermal Enstitüsü (http://gje.bandirma.edu.tr/), Güneş Enerjisinin araştırılması amacıyla Ege Üniversitesi bünyesinde Güneş Enerjisi Enstitüsü (http://www.eusolar.ege.edu.tr/) ve ayrıca Nükleer Bilimler Enstitüsü (http://www.nbe.ege.edu.tr/) kurulmuştur. Bir başka Nükleer Bilimler Enstitüsü, Hacettepe Üniversitesi bünyesinde faaliyet göstermektedir (http://www.nukleerbilimler.hacettepe.edu.tr/). Yine yenilebilir enerji kaynakları, enerji planlaması ve enerji araştırmaları yapılması amacıyla İstanbul Teknik Üniversitesi Enerji Enstitüsü çeşitli araştırmalara ev sahipliği yapmaktadır (http://www.energy.itu.edu.tr/). İstanbul Üniversitesi bünyesinde Deniz Bilimleri ve Coğrafya Enstitüsü adıyla kurulan enstitünün adı Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü olarak değiştirilmiştir. Her türlü iklimsel unsurları etkileyen, çok çeşitli flora ve faunaya ev sahipliği yapan ya da etkileyen deniz çevresinin akılcı, hakkaniyetli ve geleceğe yaşanabilir bir deniz çevresi yönetimi bırakılması amacıyla faaliyette bulunur (http://denizbilimleri.istanbul.edu.tr/). Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü (http://imst.deu.edu.tr/) ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü (http://www.ims.metu.edu.tr/) benzer hedeflere ulaşmak amacıyla kurulmuştur. Çevre Eğitimi ile İlgili Araştırma ve Geliştirme Merkezlerinin Kurulması Yükseköğretim kurumlarının bünyesinde çevre sorunları ile ilgili araştırmaların yapıldığı, çeşitli çözüm önerilerinin uygulandığı ve profesyonel düzeyde ve uzmanlık gerektirecek çevre eğitiminin verildiği merkezler kurulmuştur. Toplam 30 üniversite Çevre Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi araştırma, geliştirme, uygulama ve eğitim faaliyetlerine devam etmektedir. Ayrıca Çevre Eğitimi, Çevre Bilimleri, Çevre, Enerji ve Sürdürülebilirlik, Bölgesel Kalkınma, Kent ve Çevre, Enerji Çevre Sistemleri, Enerji Kaynakları, Temiz Enerji, Yenilenebilir Enerji, Güneş Enerjisi, Rüzgâr Enerjisi, Biyolojik Çeşitlilik, Fauna-Flora, Biyolojik Kaynaklar, Doğa Bitkileri, Ağaçlandırma Projeleri, Ormancılık, Orman Yangınlarıyla Mücadele Eğitimi, Botanik Bahçesi, Deniz Kaplumbağaları, Su, Sualtı, Akarsu, Göl, Deniz, Su Ürünleri, Su Kaynakları, Deniz Ekolojisi, Deniz Çevresi Sorunları, Tabiat Tarihi, Arkeolojik Çevre Değerleri, Moleküler Biyoloji, Coğrafi Bilgi Sistemleri, Gıda Teknolojisi, İnsan Hakları ve Hukuku, Deniz Hukuku, Tarihsel Çevre Değerleri, Biyoyakıtlar, Enerji, Çevre ve Ekonomi adı altında çevre ve çevre değerleri ile ilgili birçok araştırma, geliştirme, uygulama ve eğitim merkezleri kurulmuştur. Çevre ile ilgili bölüm, enstitü, merkez ve projeler çevre eğitiminin geliştirilmesinde ve bilinçli bir toplum oluşturulmasında önemli katkılar sağlar. Çünkü bu kurumlar, yükseköğretim düzeyinde, çevre mühendisleri, profesyonel ve amatör çevreciler ve öğrencilerin yanında çevre eğitimi verecek eğitimcilerin yetiştirilmesi hususunda önemli işlevler görür. Bu işlevler örgün ve yaygın çevre eğitiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Gelişmiş ülkelerde çevre araştırmaları ve eğitimi kalkınmışlığın avantajları çerçevesinde düşünüldüğü için bu ülkeler çevreci kalkınma, yeşil ekonomi, Sürdürülebilir Kalkınma, sürdürülebilir çevre gibi kalkınma-çevre uyumlu ekonomi modelleri ve buna uygun çevre eğitim sistemleri geliştirmiştir. Gelişmemiş ülkelerde ise kalkınma ve ekonomik kaygılar öncelik olduğu için bu konuda çevreci bir eğitim sistemi oluşturulamamıştır. Yükseköğretimde çevre araştırma merkezleri, fakülteleri ve enstitüleri kanalıyla çevre eğitimine katkı sağlama noktasında olumlu sonuçların alındığı söylenebilir. Çevre ile doğrudan ya da dolaylı * Balıkesir Üniversitesi bünyesinde kurulan Enstitü, 23.04.2015 tarihi itibariyle Balıkesir Üniversitesi nden ayrılarak Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi ne bağlanmıştır. 100
olarak bağlantılı olan araştırma merkezleri spesifik konularda derinlemesine araştırma yaparak çevre eğitimine katkı sağlarken enstitüler ve fakülteler araştırmacı ve öğrenci yetiştirmektedirler. Genel olarak dünyada çevre araştırma ve eğitim merkezleri yaygındır. Çevre enstitüleri ise yaygınlaşmaya başlamıştır. Ancak çevre fakülteleri sınırlı olup sadece çevre, çevre değerleri ve çevre sorunları alanında uzman, öğrenci ve çevreci yetiştirecek çevre üniversitesi kurulmamıştır. Türkiye de ise çevre araştırma ve eğitim merkezleri oldukça yaygındır. Buna karşın çevre enstitüsü adı altında yapılanma sadece Boğaziçi Üniversitesi ve TÜBİTAK-MAM bünyesinde vardır. Türkiye de çevre fakültesi ve çevre üniversitesi adı altında bir eğitim birimi ya da kurumu bulunmamaktadır. SONUÇ Çevre tarihin her döneminde, az ya da çok, kirletildiği için ilk insandan itibaren çevre koruma dürtü ve düşüncesi var olmuştur. Sanayi devrimi ile sorunlar içinden çıkılmaz bir duruma gelmeye başlayınca insanlar çevre ile uyumlu yaşamaya mecbur kalmıştır. Ancak 1970 li yıllara kadar ciddi bir koruma anlayışı gelişmemiştir. Çevre sorunlarının etkileri çevre koruma anlayışı ve bilinci olan bireylerin ortaya çıkmasını sağlamış ve insanlarda çevre bilinci oluşması ve çevre değerlerinin güvenceye alınması fikrini desteklediği görülmüştür. Bu nedenle çevrenin korunması gerektiği düşüncesinin oluşması ve çevrecilik anlayışının gelişmesi çevre sorunlarının ortaya çıkışı kadar bu sorunların insanlar üzerinde bıraktığı etkilerle de ilgilidir. Bilgi ve bilinç eksikliği çevre koruma anlayışının gelişmesine engel teşkil ettiği hatta kirliliğe sebep olduğu için her yaşta bireyler ve toplumsal gruplar çevre eğitimi almalıdır. Zira eğitimli toplum çevreye karşı daha bilinçli tutum takınır. Bilgi ve bilinç düzeyi yükseldikçe çevreye duyarlı birey ve toplum da gelişir. Dolayısıyla çevre eğitimi her aşamada katılımcı ve proaktif bir strateji olarak uygulanmalıdır (Wilkinson, 2002, s. 155). Eğitim kurumları ile birlikte dernekler, vakıflar, medya kuruluşları vasıtasıyla da bir çevre kamuoyu oluşturulmasının önemi görüldüğü için sorunların çözümü noktasında çevre eğitimi desteklenmelidir. Bilgili ve bilinçli toplumun çeşitli başvuru yollarını kullanarak çevrenin korunmasına katkı sağlaması, daha katılımcı ve aktif olması ve karar süreçlerinde yer alması demokratik sistemlerin bir gereği olduğu için çevresel demokrasi anlayışı daha isabetli karar alma şansını yükseltir. Çevre koruma konusunda eğitimle çevresel değerlerin gelecek nesillere aktarılması gerektiği ve yaşanabilir bir çevre için bu değerlerin korunması gerektiği düşüncesinin öğretilmesi, toplumsal bilinci ve buna katkı sağlayacaktır. Dolayısıyla insanların aslında çevreyi korurken kendilerini, ailelerini, dostlarını, tüm insanlığı ve hatta gelecek kuşakları korudukları görülecektir. Sonuç olarak eğitimin bu durumun farkına varabilmek ve var olan risk ve tehditleri algılayabilmek aşılması güç aşamaların geçilmesine katkı verceği açıktır. Eğitim, toplumda sorun alanı olarak görülen konulara ilgi duymayı gerektirir. Bu bakımdan çevre sorunlarına öğrencilerin daha çok ilgi duyması ve eğitim seviyesi yükseldikçe ilginin artması eğitim ile çevre bilinci bağının gücünü ortaya koymaktadır. Dolayısıyla çevre eğitiminin çevre sorunlarına duyarlılığı artırdığı açıktır (Kayıkçı, 2003, s. 251). Böylece örgün eğitim içerisinde yer verilerek çevre bilinci yüksek bir toplum oluşturabilecektir. Ancak çevre bilgi ve bilinci arzu edilen düzeyin altındadır. Dolayısıyla bu eğitimin en kısa sürede her aşamadaki eğitim kurumunda yaygınlaştırılması ve güçlendirilmesini gerektirir (Martin, 1997, s. 1141-1142). Geleceğin yönetici ve karar vericileri bugünün öğrencilerdir. Bu öğrenciler çevre üzerinde etki yapabilecek politika ve uygulamalarda söz sahibi olacaklardır. Gelecekte doğal kaynakların kullanılması, kullanılma yöntemi ve kullanım sonucu ortaya çıkan sonuçlar öğrencilerin çevre bilgisi, bilinci, hassasiyeti ve sorumluluğu ile doğrudan bağlantılı olacaktır. Çünkü eğitim gibi çevre sorumluluğunun da sürekliliği ve geleceğe dönük özelliği olan bir yapısı vardır. Dolayısıyla geleceğe yapılacak en önemli yatırım öğrencilere verilecek çevre eğitimi olacaktır (İleri, 1998, s. 4). Bir değerlendirme olarak; çevrenin korunmasında eğitime özelde ise yükseköğretimde çevre eğitimine, gelecek kuşaklara daha iyi bir çevre bırakmak için çok önemli bir misyon yüklenmesi gerektiği açıkça görülmektedir. KAYNAKÇA Ankara Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsü. (2017, Eylül 11). http://biotek.ankara.edu.tr/ adresinden elde edildi. 101
Ankara Üniversitesi Nükleer Bilimler Enstitüsü. (2017, Eylül 11). http://nukbilimler.ankara.edu.tr/ adresinden elde edildi. Ankara Üniversitesi Su Yönetimi Enstitüsü. (2017, Eylül 11) http://suyonetimi.ankara.edu.tr/ adresinden elde edildi. Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Gönen Jeotermal Enstitüsü. (2017, Eylül 11). http://gje.bandirma.edu.tr/ adresinden elde edildi. Bener, Ö. ve Babaoğul M. (2008). Sürdürülebilir Tüketim Davranışı ve Çevre Bilinci Oluşturmada Bir Araç Olarak Tüketici Eğitimi, Hacettepe Üniversitesi Sosyolojik Araştırmalar E-Dergisi, (ss. 1-10). Berkeley University, http://www.berkeley.edu/ (2017, Eylül 11) adresinden elde edildi. Blackburn, M. A., (1983). Steps Along The Path: The UNESCO/UNEP International Environmental Education Program, The Environmentalist, Volume: 3, Number: 4, (ss. 269-276). Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü. (2017, Eylül 11). https://esc.boun.edu.tr/ adresinden elde edildi. Caltech-California Institute of Technology. (2017, Eylül 11). http://www.caltech.edu/ adresinden elde edildi. Cambridge Institute for Sustainability Leadership. (2017, Eylül 11). http://www.cisl.cam.ac.uk/ adresinden elde edildi. Cano, J. G., (1981). Education on Environmental Law, The Environmentalist, Vol. 1, No. 4, (ss.259-266), Lausanne. Columbia University. (2017, Eylül 11). http://www.columbia.edu/ adresinden elde edildi. Cornell University Center for a Sustainable Future. (2017, Eylül 11). http://www.atkinson.cornell.edu/ adresinden elde edildi. Çevre ve Orman Bakanlığı, (2004), Türkiye Çevre Atlası, Ankara. Demirkaya, H., (2006). Çevre Eğitimin Türkiye deki Coğrafya Programları İçerisindeki Yeri ve Çevre Eğitimine Yönelik Yeni Yaklaşımlar, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 16, Sayı: 1, (ss. 207-222). Elazığ. Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği. (2017, Eylül 11). http://cevre.deu.edu.tr// adresinden elde edildi. Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü. (2017, Eylül 11). http://imst.deu.edu.tr/ adresinden elde edildi. Ege Üniversitesi Güneş Enerjisi Enstitüsü. (2017, Eylül 11). http://www.eusolar.ege.edu.tr/ adresinden elde edildi. Ege Üniversitesi Nükleer Bilimler Enstitüsü. (2017, Eylül 11). http://www.nbe.ege.edu.tr/ adresinden elde edildi. EKOIQ Dergisi. (2017, Eylül 11). http://ekoiq.com/ adresinden elde edildi. Geray, C., (1997). Çevre İçin Eğitim, (Ed.) Keleş, Ruşen, İnsan Çevre Toplum, (ss. 323-342). Ankara: İmge Kitabevi, 2. Baskı. Hacettepe Üniversitesi Nükleer Bilimler Enstitüsü. (2017, Eylül 11). http://www.nukleerbilimler.hacettepe.edu.tr/ adresinden elde edildi. Harvard University. (2017, Eylül 11). http://www.harvard.edu/ adresinden elde edildi. Harvard University Office for Sustainability. (2017, Eylül 11). http://green.harvard.edu/ adresinden elde edildi. İleri, R., (1998), Çevre Eğitimi ve Katılımın Sağlanması, Çevre Koruma ve Araştırma Vakfı (ÇEVKOR), Ekoloji Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 28, (ss. 3-9). İstanbul Teknik Üniversitesi Enerji Enstitüsü. (2017, Eylül 11). http://www.energy.itu.edu.tr/ adresinden elde edildi. İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü. (2017, Eylül 11). http://denizbilimleri.istanbul.edu.tr/ adresinden elde edildi. Kayıkçı, M., (2003), Türkiye de Çevre İçin Eğitim ve Katılım, Mülkiye, Sayı: 240, Cilt: XXVII, (ss. 247-267). Küçükcankurtaran, E., (2008). Çevre Eğitiminde İnternetin Kullanımı: Çevreye Karşı Olan Sorumluluklarımızın Farkına Varmamızda İnternet Nasıl Etkili Olabilir?, (ss. 175-182) XIII. Türkiye de İnternet Konferansı Bildirileri, ODTÜ, Ankara. Martin, P., (1997). Environmental Education, (Ed.) Brune, D., Chapman D.V., Gwynne M. D. ve Pacyna J. M., The Global Environment: Science, Technology and Management, (ss. 1141-1150). Weinheim: Scandinavian Science Publisher, VCH, vol. 1. 102
MIT-Massachusetts Institute of Technology. (2017, Eylül 11). http://www.mit.edu/ adresinden elde edildi. OECD, (2007). OECD Policies For a Better Environment: Progress in Eastern Europe, Caucasus and Central Asia, OECD Publishing, Paris. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Deniz Bilimleri Enstitüsü. (2017, Eylül 11). http://www.ims.metu.edu.tr/ adresinden elde edildi. Oxford University Environmental Change Institute. (2017, Eylül 11). http://www.eci.ox.ac.uk/ adresinden elde edildi. Ozaner, F. S., (2004). Çevre (Doğa) Eğitim, (Ed.) Marın, M. Yıldırım C. ve U., Çevre Sorunlarına Çağdaş Yaklaşımlar, (ss. 585-611), İstanbul: Beta Yayınları, Yayın No: 1483. ÖSYM. (2017, Eylül 11). http://www.osym.gov.tr/tr,13263/2017-osys-yuksekogretim-programlarive-kontenjanlari-kilavuzu.html adresinden elde edildi. Özmen, D., Çakmakçı Çetinkaya A. ve Nehir S. (2005). Çevre Eğitimi ve Katılımın Sağlanması, TSK Koruyucu Hekimlik Bülteni, 4 (6), (ss. 330-344). Princeton University. (2017, Eylül 11). https://www.princeton.edu/ adresinden elde edildi. Puvimanasinghe, S. F., (2007). Foreign Investment, Human Rights and the Environment: Perspective From South Asia on The Role of Public International Law for Development, Matinus Nijhoff Publishers, Leiden. Richards, R. K., (2000). Framing Environmental Policy Instrument Choice, Duke Environmental Law and Policy Forum, Spring, Vol. 10/415, (ss. 415-424). Sam, N., Gürsakal S. ve Sam R., (2010). Üniversite Öğrencilerinin Çevresel Risk Algısı ve Çevresel Tutumlarının Belirlenmesi, İktisat ve Girişimcilik Üniversitesi Türk Dünyası Kırgız-Türk Sosyal Bilimler Enstitüsü Akademi Bakış Dergisi, Sayı: 20, (ss. 156-162) Celalabat. Sands, P., (2003). Principles of International Environmental Law, Cambridge University Press, 2. Edition, Cambridge. Stanford University. (2017, Eylül 11). https://www.stanford.edu/ adresinden elde edildi. Süleyman Demirel Üniversitesi Su Enstitüsü. (2017, Eylül 11). http://sue.sdu.edu.tr/ adresinden elde edildi. TÜBİTAK-MAM. (2017, Eylül 11). http://www.mam.tubitak.gov.tr/ adresinden elde edildi. UNESCO-UNEP, (1988). International Strategy For Action in The Field of Environmental Education and Training For The 1990s, (De.) Cialley, Atchia P. and M., UNESCO-UNEP Congress Environmental Education and Training, Moscow 1987, (ss. 1-21). University of Cambridge. (2017, Eylül 11). http://www.cam.ac.uk/ adresinden elde edildi. University of Chicago. (2017, Eylül 11). http://www.uchicago.edu/ adresinden elde edildi. University of Chicago Environmental Research and Sustainability. (2017, Eylül 11). http://sustainability.uchicago.edu/ adresinden elde edildi. University of Oxford. (2017, Eylül 11). http://www.ox.ac.uk/ adresinden elde edildi. University of Waterloo Faculty of Environment. (2017, Eylül 11). https://uwaterloo.ca/environment/ adresinden elde edildi. Ünal, S. ve Dımışkı E., (1999). UNESCO-UNEP Himayesinde Çevre Eğitiminin Gelişimi ve Türkiye de Ortaöğretim Çevre Eğitimi, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı: 16-17, (ss. 142-154). Wilkinson, D., (2002). Environment and Law, Routledge, New York. Yale University. (2017, Eylül 11). https://www.yale.edu/ adresinden elde edildi. Yaylı, H. ve Berk Z., (2009). Çevre Sorunları Dersinin Çevre Koruma Bilinci Oluşturma Düzeyinin Tespit Edilmesine Yönelik Bir Araştırma: Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü Örneği, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası Davraz Kongresi, Isparta. Yılmaz, A., Morgil İ., Aktuğ P. ve Göbekli İ., (2002). Ortaöğretim ve Üniversite Öğrencilerinin Çevre, Çevre Kavramları ve Sorunları Konusundaki Bilgileri ve Öneriler, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı: 22, (ss. 156-162). Yükseköğretim Kurulu. (2017, Eylül 11). http://www.yok.gov.tr/web/guest/universitelerimiz adresinden elde edildi. 103
AVRUPA KONSEYİ VE AVRUPA BİRLİĞİ ÇERÇEVESİNDE ÇEVRE HAKKININ KORUNMASI Yrd. Doç. Dr. Mesut KAYAER Bartın Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Yrd. Doç. Dr. Salih ÇİFTÇİ Bartın Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi ÖZET Üretim ilişkileri, üretim araçlarının biçimi, sanayileşme, kentleşme, nüfus artışı, göç, yoksulluk, barınma, açlık, kaynakların bitmeyecekmiş gibi tüketilmesi gibi başlıca nedenler çevrenin sürdürülebilirliğini ve kendini yenileme kabiliyetini kaybetmesine sebep olmuştur. Bu durum çevre sorunlarının, küresel anlamda üzerinde durulması gerekliliğini doğurmuştur. Çevre sorunlarının uluslararası alanda daha sık gündeme gelmesi ile birlikte çevre hakkı kavramı da ortaya çıkmıştır. Çevrenin kendisini yenileyememesi ve geri dönülemez sonuçların ortaya çıkması çevre koruma ve çevre hakkı kavramlarının önemini ortaya koymuştur. Bu kapsamda, çevre sorunlarını önleyebilmek ve çevresel değerlere hukuksal güvence kazandırmak amacıyla çevre hakkına ilişkin düzenlemeler uluslararası alanda daha sık yer almaya başlamıştır. Bu çalışmada, çevre hakkının bir insan hakkı olarak uluslararası alanda korunması konusu incelenecektir. Öncelikle çevre ve çevre hakkı kavramları tartışmanın sınırlarının çizilebilmesi açısından önemli bir veri oluşturacaktır. Çevre hakkının korunması, bir sahiplenmeyi ve hakkın korunması konusunda yükümlülüklerin olması gerektiğini göstermektedir. Bu hakkın ortaya çıkışından ve süreç içinde kazanımlar ve kaybedilenler çevre duyarlılığının günümüzde gelinen durumunu özetleyecektir. Çevrenin ve çevre hakkının ülke içi korunmasının yanında bölgesel ve Uluslararası düzeyinde olmak üzere iki düzlemde ele alınması mümkündür. Çalışmamızda ise bölgesel anlamda Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği özelinde çevre hakkı kavramı incelecektir. Anahtar Kelimeler: Çevre Sorunları, Çevre Koruma, Çevre Hakkı, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği JEL Classification Codes: K33, K38, Q56, Q58. PROTECTION OF THE ENVIRONMENT RIGHT ON THE COUNCIL OF EUROPE AND THE EUROPEAN UNION FRAMEWORK Asst. Assoc. Dr. Mesut KAYAER Bartın University Faculty of Economics and Administrative Sciences Political Science and Public Administration Asst. Assoc. Dr. Salih ÇİFTÇİ Bartın University Faculty of Economics and Administrative Sciences Political Science and Public Administration ABSTRACT The main reasons such as production relations, the form of the means of production, industrialization, urbanization, population growth, migration, poverty, hunger, hunger, exhaustion of resources as they are never finished have led to the loss of sustainability and self renewal of the environment. This situation has necessitated the consideration of environmental problems in the global sense. The concept of "the right to the environment" has emerged as environmental problems have come to the international scene more often. The fact that the environment can not be renewed and the irreversible consequences arise, emphasized the importance of environmental protection and environmental right concepts. In this context, environmental rights regulations have become more frequent on the international scene in order to prevent environmental problems and to provide legal protection to environmental values. In this study, the issue of protecting the right to the environment as a human right on the international scene will be examined. First, concepts of environmental and environmental rights will form important data in terms of the boundaries of the debate. It demonstrates that there must be 104
obligations to protect the right to the environment, an ownership and protection of the rights. The emergence of this right and the gains and losses in the process will summarize the current state of environmental sensitivity. In addition to protecting the environment and the environment right in the country, it is possible to deal with it at two levels, regional and international level. In our study we will look at the concept of environmental rights in the Council of Europe and European Union in a regional sense. Keywords: Environmental Problems, Environmental Protection, Environmental Rights, Council of Europe, European Union JEL Classification Codes: K33, K38, Q56, Q58. GİRİŞ Çevre hakkının ortaya çıkışı aslında çevre sorunlarının yaygınlık kazanması ile birlikte başlamıştır. Çevresel değerlerin niteliklerinde meydana gelen değişmeler ve bu değişmelerin doğal denge süreci dışında, insan unsuru nedeniyle olması çevre sorunlarını ortaya çıkarmıştır. İnsanın tüketici olarak çevrenin kendi kendini yenileyebilme özelliğini kırması temelde çevrenin bozulmasına yol açmıştır. Çevrenin tüketilmesi ve çevrenin kendi kendini yenileyebilme hızı birbirlerine yakın ise bir çevre sorunundan söz edilemeyeceğini düşüncesi ortaya çıksa da insanın çevrenin yenilenebilme özelliğini kaynakları aşırı kullanım sonucu yavaşlatması onarılması güç sorunları beraberinde getirmiştir (Keleş ve Hamamcı, 1993: 15). Çevre hakkı kavramı 1970 li yıllardan sonra gündeme gelmeye başlamıştır. Bu hakla ilgili ilk ifade, 1972 Stockholm BM Çevre ve İnsan Konferansı nın 1. maddesinde yer almış ve böylece kavram literatürde yer edinmiştir. Böylece çevre ve çevre hakkı kavramları uluslararası düzeyde tartışılmış ve korunması gerektiği anlayışı benimsenmiştir. Konferansın en önemli amacı ve hedefi; her ülkenin çevreye karşı sorumluluğunu kabul etmesidir. Yine bu konferansta çevrenin korunmasının zorunluluğu, insanın yeryüzündeki varlığını sürdürebilmesinin esas koşulu olarak kabul edilmiştir (Sohn, 1973: 425). Konferans, çevre sorunları ve çevre hakkına yönelik politika arayışlarında bir milat olarak kabul edilmektedir. Çevre hakkı açısından önemi ise, çevre hakkı kavramı başlığı altında verilen 1. maddede geçen ilkenin de kabul edilmesidir (Report of The United Natioons Conference On The Human Environment, 1972: 4). ÇEVRE HAKKI KAVRAMI ve UNSURLARI Temel olarak insan haklarının tarihsel süreç içerisinde gelişimine bakıldığında, insan hakları üç kuşak olarak ayrılmaktadır. Birinci Kuşak Haklar kapsamında; Temel özgürlükler, kişi hakları ve siyasal haklar yer alırken; ekonomik, sosyal ve kültürel haklar ise İkinci Kuşak Haklar içerisinde gösterilmektedir. Üçüncü Kuşak Haklar altında da Dayanışma Hakları yer almaktadır. Bu anlamda, Çevre hakkı da üçüncü kuşak haklar olan Dayanışma Hakları içerisinde yer almaktadır. Dayanışma haklarında, birinci ve ikinci kuşak haklarda olduğu gibi devletin tanıdığı bir alan, bir hak veya devletin sağladığı bir güvence söz konusu değildir. Bu haklar, barışçı ve insancıl bir toplum yaşamının düşüncesi olarak görülmektedir. Bu bakımdan devlete değil, bireylere ve toplumun tümüne ait bir hak şeklinde ifade edilmektedir (Hamamcı, 1984: 175). BM Çevre Konferansı Stockholm Bildirgesi nin 1. maddesindeki; İnsan, onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları temel hakkına sahiptir. (Report of The United Natioons Conference On The Human Environment, 1972: 4) ifadesi ile çevre hakkı kavramı ilk defa literatürde yerini almıştır. Bu genel ifade biçimi, ülkelerinin yasalarında benzer şekilde yer bulmuştur. Türkiye de ise 1982 Anayasası nın 56. maddesinde; herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir ifadesiyle çevre hakkı aynı zamanda Anayasal bir hak haline gelmiştir. Ancak çevre hakkının yalnızca anayasada kendine yer edinmiş olması, çevrenin korunması için yeterli görülmemektedir. Çünkü bu durum söz konusu hakkı sadece soyut bir ilke olarak anılmasını sağlamaktadır. Yapılması gerekenin ise, çevre hakkıyla ilgili diğer alt hukuki düzenlemelerinde yapılması olduğu belirtilmektedir (Güneş, 2009: 812). Türkiye de 1982 Anayasasında çevre hakkının düzenlenmesiyle birlikte, bu düzenlemeden bir yıl sonra 1983 yılında 2872 sayılı Çevre Yasası yürürlüğe girmiştir. Çevre Yasası 2006 yılında 5491 sayılı yasa ile yeniden düzenlenmiştir. 5491 Sayılı Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 1. maddesinde, kanunun amacı bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamak olarak ifade edilmiştir. Kişilerin sağlıklı bir çevrede yaşamlarını sürdürmek istemeleri, çevre hakkıyla ilişkilendirilmektedir. Bu 105
anlamda çevre hakkı; kişinin yaşadığı fiziksel alan, beden sağlığı, sosyo-kültürel ve moral değerlerinin yaşatılabilmesi konularını da içermektedir (Ertaş, 1997: 55). Çevre hakkı diye nitelenen ya da hak diye düzenlenen bir normda, hak sahibinin kim olduğunun şüphesiz belli olması gerekmektedir. Hakkın öznesi ise insandır. Bu anlamda çevre hakkının ilk yararlanıcılarının bireylerin oluşturduğu ifade edilmektedir. Tüm bireylerin bu haktan yararlanıcı olmaları, çevre hakkının bir insan hakkı olma niteliği taşıdığını göstermektedir. Bununla birlikte, çevre hakkının ihlal edildiği durumlarda bu hakkı yükümlüye karşı öne sürerek bireye talepte bulunma imkânı sağladığı da belirtilmektedir. Çevre hakkının sadece bugünkü kuşakları içermediği aynı zamanda gelecek kuşakları da kapsadığı belirtilmektedir. Dolayısıyla gelecek kuşaklar da, bu hakkın yararlanıcısı kapsamına girmektedir (Çürük, 2010: 88). Gelecek kuşaklar söz konusu olduğundan, bu hakkın yükümlülüğünün de bugünkü kuşaklara düştüğü belirtilmektedir (Keleş, 2005: 143). Çevre hakkının tarafları ya da sahipleri ise bu haktan yararlanacak olanları ve bu hak nedeni ile üzerine sorumluluk yüklenecek aktörleri kapsamaktadır. Yani sahiplik yükümlülüğü de içermektedir. Ancak burada sahiplikten olumlu ve olumsuz sahiplenmeler çıkarılabileceği ifade edilmektedir. Dolayısıyla çevre hakkı sahiplerinin kısaca; bireyler, kamusal ve özel kuruluşlar, devletler, uluslararası örgütler, gelecek kuşaklar, bitkiler ve hayvanlar olduğu belirtilmektedir (Torunoğlu, 2005.) AVRUPA DA ÇEVRE HAKKI Avrupa kıtası sınırları içerisinde, çevre hakkının korunması kapsamında temelde üç önemli örgütlenme sistemi mevcuttur. Bunlar Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) dır. Avrupa Konseyi sistematik olarak bölgesel yapılanmalar içerisinde önemli bir yere sahiptir. Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nin (AİHM) hükümleri çerçevesinde hukuksal ve yargısal bir nitelik kazanmıştır. Avrupa Birliği ise Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) ile çevre hakkının korunmasında nitelik sahibi olmuştur. Her iki örgütlenmenin de çevre hakkı konusunda sözleşmelerle doğrudan alınmış kararları mevcut olmamakla birlikte, protokol ve mahkeme kararları ile diğer haklarla ilintilendirilerek çevre hakkı konusu düzenlenmeye çalışılmıştır. Bu anlamda; Sürdürülebilir kalkınma, azgelişmişlikle mücadele, kaynakların dengesiz dağılımı ile mücadele, kaynakların düşüncesizce tüketilmemesi ve çevrenin bozulmaması için kapsamlı önlemlerin alınması gibi hususlar çevre konusunda Avrupa da öne çıkan önemli başlıklar olarak görülmektedir (Ertaş, 1997: 34). Avrupa Konseyi 1949 yılında on Avrupa ülkesinin Strasbourg da bir araya gelerek oluşturdukları Avrupa Konseyi için ilk ve en önemli belge, İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunması Avrupa Sözleşmesi dir. Bu sözleşme uluslararası alanda genel kabul gören en kapsamlı belgedir. İnsan haklarının korunmasında uluslararası alanda korunma sisteminin başlangıcı olarak değerlendirilmekte ve kişileri uluslararası alanda hak sahibi konumuna getirdiği belirtilmektedir (Gölcüklü ve Gözübüyük, 1996: 7). Sözleşmenin genel özelliklerini ise şu şekilde sıralanabilir: Birey uluslararası hukukta sözleşme sayesinde hak sahibi olmuştur. Sözleşmenin vazgeçilmez en önemli unsuru Bireysel Başvuru Hakkı dır. Ortak güvence olarak her devlet tek tek sorumlu tutulmuştur. Karşılıklılık ilkesine dayanan sözleşme, yalnızca nesnel yükümlülükler getirmiştir. Yabancılar da sözleşmeye dayanarak sağlanan haklardan yararlanabilmektedir. Sözleşme ile yargısal organların koruyuculuk özellikleri güçlenmiştir. İç hukukta sözleşmenin geçerliliği söz konusu olduğundan dolayı, ülkelerin kendi içlerinde Anayasaya aykırılık davası açılamaz. Hakların kullanılmasının çerçevesi sözleşme ile belirlenmiş ve hakkın kullanımının sınırları kesin bir şekilde sözleşme ile çizilmiştir. Devletlerin keyfi çekince koymalarının önüne geçilmiştir. Sözleşmenin birinci ve üçüncü maddelerinde insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi ve herkesin temel hak ve özgürlüklerden yararlanması ilkelerini düzenlenmiştir. Sözleşmenin ikinci maddesinde ise yaşama hakkı düzenlenmiş olup çevre hakkının yaşama hakkı içerisinde düşünülmesi gerekmektedir. Yine sözleşmenin birinci protokolünde de mülkiyet hakkı düzenlenmiş olup çevre ile mülkiyet hakkı uyumlulaştırılmaya çalışıldığı söylenebilse de bu belgelerde de çevre ve çevre hakkı konusunun geçmediği görülmektedir (http://www.echr.coe.int/). 106
Sözleşme ile hak ve özgürlüklerin korunması konusunda Komisyon, Divan ve Bakanlar Komitesi şeklinde üçlü bir mekanizma söz konusudur. Komisyon her katılımcı devletten bir temsilcinin, Mahkeme de her üye devletten bir yargıcın bulunduğu ve Bakanlar Komitesi ise üye ülkelerin dışişleri bakanlarından oluşan bir yapılanmadadır (Kapani, 1996: 46-47). Konsey 8. maddede de insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı göstermeyen, bu hakları ihlal eden ülkeleri üyelikten çıkarabileceği hükmü ile bir yaptırım getirmiştir (Gölcüklü ve Gözübüyük, 1996: 5). AİHS sözleşmeye ilişkin hakları, kendine özgü bir koruma mekanizması altına almıştır. Bu sistem, her üye ülkeden bir yargıcın görev yaptığı Mahkeme, her üyenin bir temsilci ile temsil edildiği Komisyon ve üye ülkelerin Dışişleri Bakanlarından oluşan Bakanlar Komitesi şeklinde 1998 yılına kadar üçlü bir mekanizmadan oluşurken 11 Nolu protokolle Komisyon kaldırılmış, yetkileri mahkemeye devredilerek mahkeme yeniden tasarımlanmıştır (m. 19 vd.). Yeni statüye göre mahkeme; Komite, Daireler (Beş Daire) ve Büyük Daire den oluşur (m. 27) (Sands, 2003: 225). Eski sistemde ilk başvuru Komisyona yapılırken (m. 28), yeni statüye göre doğrudan mahkemeye bireysel başvuru (m. 34) ve devlet başvurusu (m. 33) getirilerek Bakanlar Komitesi de karar mekanizmasından çıkarılmıştır. Böylece AİHM tam yetkili, kesin ve bağlayıcı kararlar alan bir mahkeme olmuştur (http://www.echr.coe.int/). Yeni düzenleme ile çevresel sorun yaşayan üye ülke vatandaşlarının bireysel başvuru hakkı (m. 34), çevre koruma alanında üye ülkelerin çevreyi kirletmelerinin ve çevreye karşı duyarsız kalmalarının önüne geçilmesinde oldukça etkili bir yol olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla yeni mahkeme bireysel ve devlet başvurularını kabul etmede tam yetkili olmuştur. Bu, seçimlik bir protokol olmayıp değişiklik protokolüdür ve tüm devletleri bağlayıcılığı vardır (Gölcüklü ve Gözübüyük, 1996: 423). Devlet başvurusu sözleşmenin 33. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre bir devlet insan hakları konusunda sözleşme kurallarına aykırı hareket eden diğer bir devleti Komisyona (yeni düzene göre İnsan Hakları Mahkemesine) şikâyet edebilmektedir. Ancak devlet başvuruları ikincil nitelik taşımaktadır. Başvuru sisteminin esası bireysel başvurudur. 34. maddede düzenlenen bireysel başvuru sistemine göre kişilere bir devleti Komisyona şikâyet etme hakkını tanınmıştır. Kişiler, kişi grupları ve hükümet dışı örgütler bireysel başvuru kapsamında düşünülmüştür. Devletlerin bu sistemi kabul etmiş olmaları ön koşuldur. Sözleşmeyi imzalamak devletin bireysel başvuru sistemini kabul etmiş olduğu anlamına gelmemektedir. Oysa devlet başvuruları için Sözleşmenin onayı otomatik olarak sistemin işletilmesini gerektirmektedir. Yeni sistemde ise her iki başvuru da otomatik olarak işletilmektedir. Devletler açısından bu durum zorunluluk haline getirilmiştir. AİHS ne (m. 35) göre; iç hukuk yollarının tüketilmiş olması, nihai karar sonrası altı ay içinde başvurunun yapılması, şikâyet konusu ile ihlalin ilgili olması, önceden başka uluslararası bir mercide görülmemiş olması, art niyet taşımıyor olması ve başvuranın açık kimliği ile imzasının mevcut olması ön şartları gerekmektedir (http://www.echr.coe.int/). 1961 tarihinde kabul edilen ve 1996 yılında revize edilen Avrupa Sosyal Şartı ile doğrudan çevre hakkı ile ilgili bir düzenleme getirilmemiş olsa da, sağlık hakkı (m. 11) ve konut hakkı (m. 31) kapsamında çevre hakkının korunması ve geliştirilmesi ve yaptırımlar uygulanması sağlanabilmiştir (Hamilton, 2006: 28). Dolayısıyla çevre hakkının genel olarak yaşama hakkı, sağlık hakkı, mülkiyet hakkı ve konut hakkı çerçevesinde düşünüldüğü anlaşılmaktadır. Zira 11 Nolu Protokolle kaldırılan, ilk başvuru mercii olan, Komisyon çevre koruma başvurularını reddetmekteydi (Noyan, 2006: 63). Avrupa Sosyal Şartı nda çevre kavramına yer verilmemesine karşılık, sözleşmenin güvence altına aldığı diğer temel haklar nedeni ile dolaylı olarak çevre hakkını da kapsadığı söylenebilir (Hamilton, 2006: 28). Bu Şartta, devlet ve bireysel başvuru sisteminden bahsedilmemiş sadece zorunlu rapor sistemi öngörülmüştür. Şart, hakların sayılarının artması ile oldukça genişletilmiştir. Bu genişletilmeye rağmen özel olarak çevre hakkından bahsedilmemiştir. Çevre hakkı ilgili diğer bazı haklar çerçevesinde düşünülmektedir. Şöyle ki; yaşam hakkı, özel ve ailesel yaşam, mülkiyet ve sağlık hakları dolaylı yoldan çevre hakkını da içine aldığı belirtilmektedir (Kalabalık, 2004: 119). AİHM nin genel yarar çerçevesinde çevre hakkını da saydığı ifade edilmektedir (Taşkesen, 2006: 76). Bu durumun somut ilk örneğinin 1994 yılında verilen Lopez Ostra ile İspanya kararı olduğu belirtilmektedir. İç hukuk yollarını tüketen Bayan Lopez Ostra, AİHM ne yaptığı başvuruda, evinden birkaç metre ilerde bulunan bir çöp arıtma tesisinin kendisine vermekte olduğu zarar karşısında etkin önlem almayan Lorca Belediye makamlarının Sözleşmenin 3. (işkence ve kötü muamele yasağı) ve 8. (özel hayatın ve aile hayatının korunması) maddelerini ihlal ettiğini belirtmiştir. Mahkeme, kasabanın bu çöp arıtma tesisinden elde ettiği ekonomik yararlar ile başvurucunun sözleşmeden kaynaklanan haklarını etkili olarak kullanabilmesi arasında adil bir denge kurulmadığı gerekçesi ile 8. maddenin ihlal edildiği kararı vermiştir. Yine aynı şekilde Bay ve Bayan Zander İsveç hükümetini komşu arazide 107
bir şirketin çöp depolamasına izin vermesine karşı Komisyona şikâyet etmiş ve Komisyon mülkiyet hakkı kapsamında Zander çiftini haklı bulmuştur. İsveç iç hukukunda bir düzenleme söz konusu olmadığı için doğrudan Komisyona şikâyet etmiştir. Benzer bir olayda ülkemizde yaşanmıştır. Ümraniye Belediyesinin çöp depolama alanında metan gazı patlaması sonrası 11 evin zarar görmesi ve davacının iç hukuk yollarını tüketerek Komisyona başvurusu insanlık onuru (m. 1), yaşam hakkı (m. 2) ve iyi idare (m. 41) konularında ihlal tespit etmiş ve ceza kesmiştir (Özkan, 2006: 8-9). AİHS madde 8 e göre Arrondelle İngiltere yi şikâyet etmiştir. Havaalanına yakın bir yerde oturan şahıs gürültünün sağlığını etkilediğini belirtmiştir. Komisyon bireylerin hoş görülemez bir strese sokulamayacağı kararını vermiştir. Bir diğer davada ise çevre hakkı mülkiyet hakkı çerçevesinde düşünülebilir. Komisyon S. karşı Fransa davasında villasının yakınına nükleer santral kurulmasından doğan zararlar çerçevesinde verdiği kararda hoşnut bir çevrede malların korunması hakkının güvence alınması gerektiğini kabul etmiştir. Ancak burada orantılılığın kabul edilebilir düzeyde olması gerektiğinden bahsetmiştir (Kaboğlu, 1996: 141). Avrupa Konseyi nin çevre ile ilgili kabul ettiği ve çevre hakkı kapsamında değerlendirilebilecek diğer bazı sözleşmeler ise şu şekilde sıralanabilir: 1979 Bern Avrupa nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi 1985 Granada Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi 1992 Strasbourg Avrupa Kentsel Şartı 1992 Valetta-Arkeolojik Mirasın Korunmasına ilişkin Avrupa Sözleşmesi 2000 Avrupa Peyzaj Sözleşmesi Avrupa Konseyi Toplum İçin kültürel Mirasın Değeri Çerçeve Sözleşmesi Ekim 2005 te imzaya açılmıştır. Esasen sözleşmenin bir hükmü bulunmamaktadır. Sadece üye ülkeler tarafından üzerinde uzlaşılan ilkeleri ve eylemleri genel anlamda belirlemektedir. Dolayısıyla sözleşmenin hiçbir hükmünün, üye devletlerin kendi iç hukuklarında herhangi bir yasal düzenleme yapmadıkları sürece bireyler belli haklar elde edememektedir (Güngör, 2011: 67). Avrupa Birliği (AB) Temelleri Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu na dayanan ve 1993 yılında Maastricht Anlaşması nın yürürlüğe girmesi ile Avrupa Birliği adını alan topluluk üyesi ülkeler, aynı zamanda Avrupa Konseyinin de üyesi olmaktadırlar. Bu anlamda Konsey üyesi olmalarından dolayı da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ne de doğal olarak bağlı oldukları ifade edilmektedir (Kalabalık, 2004: 156). Avrupa Birliği nin ekonomik büyümesi yaşam kalitesi ile ilişkilendirilmiştir. Birlik için önemli görülen ve takip eden süreçte yapılması planlanan etkinlikler belirtilmiştir. Bu etkinlikleri genel olarak; ekonomik ve toplumsal faaliyetler ile teknik ilerlemenin yani teknolojik gelişmenin, çevre üzerindeki zararlı etkilerini olabilirlik sınırlarında gidermek, tükenmeye başlamış ya da tükenebilecek doğal kaynakları korumak ve nüfusun kentlerde yığılması ile ortaya çıkan olumsuz sonuçları giderecek fiziksel düzenlemeleri yapmak olarak sıralanabilir. Avrupa Birliği I. Beş Yıllık Çevresel Eylem Programı nda çevreyle ilgili on bir temel ilke benimsenmiştir. Bu ilkeler şu şekilde sıralanmaktadır: Kirliliğin kaynağında önlenmesi, Bütün teknik planlama ve karar alma süreçlerinde çevre boyutunun en erken aşamada dikkate alınması, Ekolojik dengeye büyük zarar veren doğal kaynakların ya da doğanın sömürülmesinden kaçınılmalıdır, Bilimsel ve teknolojik araştırmaların çevreyi korumak ve geliştirmek ve kirlilikle mücadele etmek kapsamında desteklenmesi, Ortaya çıkmış olan sorun maliyetinin kirleten tarafından karşılanması, Birlik içindeki bir ülkede yapılan aktivitenin, başka bir ülkede çevresel bir yıkıma yol açmaması, Birlik içinde gelişen çevre politikalarının gelişmekte olan ülkelerin durumlarının da dikkate alınarak şekillendirilmesi, Küresel çevre araştırma ve politikalarını teşvik etmeyi amaçlayan girişimlerin uzun dönemli Avrupa Çevre Politikasının tanımlandığı şekilde arttırılması, 108
Çevrenin korunması bütün birlik için önemlidir ve çevre politikasının başarısı için bütün seviyelerdeki herkes destek olmalı, konuyla ilgili olarak devamlı ve detaylı eğitimler verilmelidir. Her kategorideki kirlilik için farklı seviyeler tespit edilerek öncelikler belirlenmelidir, Çevre politikasının temeli bazı ülkelerle sınırlı kalmamalıdır. Uzun vadeli ortaklık anlayışı çerçevesinde, bu alandaki ulusal programlar koordine edilmeli ve ulusal politikalar birlik içinde harmanlanmalıdır şeklinde özetlenebilir (FEAP, 1973: 6-7). Üçüncü Çevre Programının ise önceki çevre programlarına göre daha geniş bir çerçeve çizdiği belirtilmektedir. Çevre konusunda, çevre politikasının ilgilenmek zorunda olduğu konular belirlenmiş ve çevre sorunlarına karşı tedavi edecek politikalar yerine önleyici politikaların tercih edildiği belirtilmektedir (Erdem ve Yenilmez, 2017: 99). Bu programda çevre ile ilgili ele alınan konular aşağıdaki gibi sıralanabilir: Çevre boyutunun diğer programlarla entegrasyonu, Çevresel etki değerlendirme prosedürü, Akdeniz Bölgesi ndeki çevresel koruma, Özellikle ulaşım kaynaklı ses kirliliği, Sınır ötesi kirlilik ile mücadele, Tehlikeli kimyasal maddeler, Atık yönetimi, Temiz teknoloji gelişiminin teşvik edilmesi, Topluluk açısından önem taşıyan özellikle hassas çevre alanların korunması, Çevre ile ilgili olarak gelişmekte olan ülkelerle işbirliği konularına öncelikli olarak yer verilmiştir (FEAP, 1993: 2). Dördüncü ve beşinci çevre programlarında kirlilik ve sebepleri ile sürdürülebilir kalkınma ve çevre ilişkisi ele alınmıştır. Genel olarak bakıldığında tanıtım ve sonuç bölümlerinin haricinde altı bölümde ele alınmıştır. Bunlar: Genel Politika Yönelimleri, Kirliliğin Önlenmesi ve Kontrolü Yaklaşımı, Belirli Sektörlerdeki Eylemler, Çevresel Kaynakların Yönetimi, Araştırma, Uluslararası Düzeyde Eylem, Avrupa Çevre Yılı dır (FEAP, 1987: 5). Avrupa Birliği bünyesinde çevre hakkı kapsamında değerlendirilebilecek bir diğer önemli yapılanma ise Çevre, Nükleer Güvenlik ve Sivil Savunma Genel Müdürlüğü dür. Bu müdürlük aynı zamanda Avrupa Çevre Ajansı nın da faaliyetlerinden sorumludur. Avrupa Birliği bünyesinde ABAD da insan hakları ile ilgili yargısal organ olarak görev yapmaktadır. Adalet Divanı nın temel görevi hukukunun uygulanmasında ve yorumlanmasında üye ülkeler arasındaki uyumu sağlamak olduğu ifade edilmektedir (Yaşamış, 1995: 178). 1958 de göreve başlayan Adalet Divanı (The Court of Justice), 1988 de kurulan İlk Derece Mahkemesi, (Genel Mahkeme-The General Court) ve 2004 te kurulan Kamu Hizmetleri Mahkemesi (The Civil Service Tribunal) şeklinde üçlü bir yapıda oluşturulmuştur. AB Adalet Divanı ile ilgili olarak Nice de (07-09.12.2000) ve Lizbon da (13.12.2007-01.12.2009) önemli değişiklikler yapılmıştır (http://curia.europa.eu/). Önceden ABAD ilk derece mahkemesi olarak görev yapmaktaydı. İlk derece mahkemesindeki davaların önemli bir bölümünün konusunu çevre hakkı oluşturmuştur. 1997 ye kadar olan dönemde toplam 636 davanın 324 ünün çevre hakkı konusunda mahkeme önüne gelmiştir (Coşkun, 2006: 1-4). Örneğin, Stauder davasında temel hakların Birliğin genel hukuk ilkeleri içerisinde yer aldığına karar verilmiş, böylece insan hakları konusunda emsal kararların önü açılmıştır (Arsava, 1997: 118). AB Adalet Divanı nın çevre anlaşmazlıkları ile ilgili karar verdiği davalar; çevrenin unsurları (hava, su, toprak, hayvanlar vs.), gürültü, atık ve atık yönetimi, ürünler, Topluluk Çevre Hukuku ve Ceza Hukuku, ülke dışı çevre sorunları, kirletme hakkı, çevre ve ticaret, çevre ve sanayi, çevre ve taşımacılık, çevresel kazaların önlenmesi, çevresel vergiler, ÇED süreçleri, tehlikeli atıklar, radyoaktif maddeler, pestisitler, biyoteknoloji, özel türlerin korunması, yerel kirlilikler, geri kazanım, geçici 109
önlemler, çevre cezaları gibi hemen hemen hayatın her alanını kapsayan davalardır (Kramer, 2002; Sands, 2003: 749-795). Doğrudan uygulama ile ilgili olarak AB Adalet Divanı nın aldığı kararlar bulunmaktadır (Kramer, 2002): - Case C-435/97 WWF v. Autonome Provinz Bozen [1999] ECR I-5613. - Case C-188/89 Foster v. British Gas [1990] ECR I-3133. - Case C-152/84 Marshall v. Southampton AHA [1986] ECR 723. - Case C-6/64 Costa v. ENEL [1964] ECR 585. - Case C-26/62 Van Gend & Loos v. Netherlands Inland Revenue Administration. Bir kararında ABAD ın doğrudan uygulamada kirletene karşı ceza muhakemesinin bir devlet lehine sonuçlar doğuracak doktrini kabul etmemiştir (Case C-168/95 Criminal Proceedings Against Luciano Arcaro). Başka bir karara göre üyeler Direktifleri uygulamada doğrudan sorumlu olacak ve uygulamadaki başarısızlık nedeniyle oluşacak zararı tazmin etmekle yükümlü tutulacaktır (Cases C-6/90 and C-9/90 Francovich and Others v. Italian State). Bir kararında Direktif ile ilgili zaman içerisinde teknik bazı değişiklikler olsa da, çevrenin kirletilmesine müsamaha gösterilmeyeceği açıkça görülmüştür (Case C-293/97 Standley and Others [1999] ECR I-2603). Ülke sınırları dışında kirliliğe sebep olma konusuna Divan ın bakışı Peralta Davası nda görülebilir. Mahkeme verdiği kararla kasıtlı olarak deniz çevresinin kirletilmesinin önlenmesi için tedbirler alınması gerektiğine vurgu yapmıştır (Case C-379/92 Criminal Proceedings Against Matteo Peralta [1994] ECR I-3453). Bir uyuşmazlıkta konu, Topluluk Çevre ve Ceza Hukuku açısından değerlendirilmiştir. Buna göre kirletme hakkı karşısında diğer vatandaşların çevreyi koruma ve temiz çevre haklarının üstünlüğünün tartışılamayacağının açık olduğu vurgulanmıştır (Case C-168/95 Criminal Proceedings Against Luciano Arcaro [1996] ECR I-4705). AİHM ile ABAD kararları arasında farklılıklar da ortaya çıkabilmektedir. AİHM kararlarının ABAD ı yönlendirerek, onun kararlarını etkilediği de söyleyebilir. Yine de Adalet Divanı kendi içtihatlarının oluşmasında, AİHM nin içtihatlarını da göz önüne almaktadır. Ancak bu durumun kararların alınmasında bağlayıcı olduğu anlamına gelmemelidir. Çünkü AİHM nin yorumları sözleşmenin amacına uygun, toplumun gelişmesine yönelik, dinamik ve sistematik bir şekilde, bütün Avrupa hukuk düzenini göz önüne alan, mukayeseli ve ortak paydaları çıkarmaya yöneliktir. Avrupa Birliği özelinde çevre hakkı çerçevesinde oldukça önemli bir belge de Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı dır. Söz konusu şartın girişinde; Bu Bildirge, Topluluk ve Birliğin yetkileri ve görevlerini ve yetki ikamesi ilkesini dikkate alarak özellikle Üye Devletlerin ortak uluslararası yükümlülükleri ve anayasal gelenekleri, Avrupa Birliği Antlaşması, Topluluk Antlaşmaları, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Hak ve Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi, Topluluk ve Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen Sosyal Bildirgeler ve Avrupa Toplulukları Adalet Divanı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihat hukukundan kaynaklanan hakları yeniden teyid etmektedir denilmektir. Bu ifadeyle; yabancılara, tüm insanlığa çevrenin korunması ve korunarak gelecek kuşaklara aktarılması konusunda sorumluluklar yüklenmektedir. Şartta çevre ile doğrudan ve dolaylı olan düzenlemelerin ise; insanlık onurunu (m. 1), yaşama hakkını (m. 2), Özel ve aile yaşamına saygı (m. 7), Mülk edinme hakkı (m. 17) ve dayanışma hakları bölümünde aile ve meslek yaşamı (m. 33) ile sağlık hizmetleri (m. 35), iyi idare hakkı (m. 41) olduğu ifade edilmektedir. Bu haklara dayanarak Avrupa Sistemi içinde çevre hakkının korunması arasında ilişki kuran kararlar verilmiştir. Doğrudan çevre ile ilgili düzenleme ise şu şekilde yer almıştır (m. 37): Yüksek düzeyde bir çevresel koruma ve çevrenin kalitesinin iyileştirilmesi, Birliğin politikalarına dâhil edilmeli ve sürdürülebilir kalkınma ilkesine uygun olarak sağlanmalıdır (http://www.eskisehirab.gov.tr/userfiles/files/avrupa%20b%c4%b0rl%c4%b0%c4%9e%c4%b 0%20TEMEL%20HAKLAR%20%C5%9EARTI.pdf). Bu şartın aslında ABAD ın hukuk yaratması ve yorum yöntemleriyle ortaya koyduğu temel haklar alanındaki hukukun genel ilkeleriyle beraber temel hakların yargısal olarak somutlaştırılmasında kaynak teşkil edecek bir belge olduğu da ifade edilmektedir (Arsava, 2003: 26). Genel itibariyle Avrupa Birliği nde kararların; bağlayıcı olan ve olmayan öneriler, üye ülkelerde doğrudan uygulanan yönetmelikler, ülkelerle birlikte gerçek ve tüzel kişileri de bağlayan kararlar ve direktifler olmak üzere dört farklı şekilde gerçekleştiği belirtilmektedir. Tüm bunların temel amacının ise çevre hakkı kapsamında, çevreye karşı duyarlılığın geliştirilmesini amaçladığı ifade edilmektedir 110
(Yaşamış, 1997: 177). İçtihatları, çevre uyuşmazlıklarının çözümünde dünyada kabul görmüştür. Her uluslararası ve/veya uluslarüstü yargı organı gibi Divan ın da var olan çevre ve çevre koruma refleksleri gelişmiştir. Dolayısıyla oluşan çevre kamuoyunun üye ülkeleri aştığı söylenebilir. SONUÇ Çevre hakkı günümüzde bir başka insan hakkı ile karşılaştırılamayacak biçimde önem arz etmektedir. Öyle ki Ortak Geleceğimiz çevre ile bütünleşik yaşamamıza ve ekolojik dengenin korunmasına bağlıdır. Yani geri dönülemez sonuçların ortaya çıkması ile çevreye verilen zararlarla yenilenebilme kabiliyetini kaybetmiş bir çevrenin insanlardan intikamı çok acı olabilecektir. Ozon Tabakasının incelmesi ile Küresel ısınmanın artması sonucunda çok yakın zamanda etkileri görülmese bile insanlar çevreyi tüketmeye devam etmenin sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaktır. Kutuplarda buzul erimesinin tehlikeli boyutlara ulaştığı, birçok bölgede mevsimlerin değişmeye başladığı ve mevsimler arası geçişlerin daha sert olduğu görülmektedir. Felaket senaryolarının gerçekleşmeye başladığı bir dönemde çevrenin temel tüketicisi insanların ve çevre hakkı konularında daha duyarlı davranmaları gerekmektedir. Çevre hakkının insan hakkı olarak kullanıcıları, muhatapları, yükümlüleri ya da sahiplerinin somut olarak hukuki çerçevede düşünülmesi çevre hakkının kullanılabilirliği açısından önem taşımaktadır. Çevre hakkı çevrenin herkesin ortak varlığı olduğu temeline dayalı bir haktır. Burada göz önüne alınması gereken; doğayı sömürü değil, çevrenin uyum temelinde bugünkü ve gelecek kuşaklar için yaşamaya elverişli kılınması ve herkesin bundan yararlanabilmesinin sağlanmasıdır. Çevre hakkı ile diğer haklar arasında görülen çatışmalar, çevre hakkının, yani insanın var olma ve yaşamını sürdürme hakkının yararına dengelenmelidir. Günümüzde çevre hakkı, genel anlamda menfaatleri, özel menfaatlerin önüne geçirmiştir. İnsan haklarının gelişiminde de bu yönde bir eğilim gözlenmektedir. Uluslararası, bölgesel ve ülke içi çevre koruma ile ilgili alınan kararların uygulanması ve aksaklıkların giderilmesi çevrenin sahiplerinden gelecek kuşaklar için yaşanabilir bir çevre bırakılması vazgeçilmez bir özellik göstermektedir. Bilindiği gibi çevre ve çevre hakkı konularında ulusal alanda Anayasamızın 56. maddesi, bölgesel alanda Avrupa ve uluslararası alanda Birleşmiş Milletlerin çalışmaları mevcuttur. Bunlara göre kurulmuş ve hukuksal çerçevede koruma sağlamak üzere yargı organları işlemektedir. Yani birey, insan onuruna yakışan bir çevrede yaşama hakkına sahiptir ve hakkın ihlal edilmesi durumunda belirtilen çerçevede başvuru yapabileceği yargısal organlar mevcuttur. Çevrenin ve çevre hakkının ulusal bölgesel ve uluslararası düzlemde korunması konusunda başat aktör olan ülkelerin menfaat öncelemeleri açısından çevreyi ve çevre hakkını hangi sıraya koydukları, uygulamaların sağlığı ve sürdürülebilirliği bakımından oldukça önemli bir yere sahiptir. Uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlüklerin yerine getirilmemesi, çevresel değerlerin ve çevre hakkının korunmasını güçleştirmektedir. Dolayısıyla ülkelerin kritik sınıra gelinmeden önce hem teorik hem de uygulamada ciddi tutum sergilemeleri şarttır. Dönülemez bir duruma gelindiğinde alınacak tedbirlerin geçici olacağı ve yok oluşu durduramayacağının bilincinde olunmalıdır. Tek bir dünyanın ve tek bir çevrenin olduğunu kabul etmek mecburiyetinde olan insanoğlu, çevrenin tek kullanıcısını da kendisi olmadığını bilmelidir. Yok olan değerler, aynı zamanda yok olan çevresel haklar demektir. Hakların kullanılabilmesi o hakkın kullanılabileceği bir zemin bulmasına bağlıdır. Olmayan bir değer üzerinden hak iddia etmek söz konusu olamaz. Çevre hakkı bu bakımdan diğer haklar karşısında bütüncül bir yaklaşım gerektirmektedir. Seyahat etme hakkının olabilmesi ya da denize girme hakkının olabilmesi için çevrenin bu olanağı sunması gerekir. Tüketilen ve kendini yenileyemeyen çevre bunu başaramadığı zaman diğer haklar da geçerliliğini yitirecektir. Hatta yaşam hakkı, çevrenin hava, su, toprak kirlenmeleri gibi nedenlerle yitirilmektedir. Bu durum hemen gerçekleşebileceği gibi yavaş yavaş da olabilmektedir. Son dönem bu yok oluşun hızlandığı görülmektedir. Çevre hakkının AK ve AB düzeyinde korunması hakkında işletilen sistem ve usullerin yeterliliğinin tartışılmasından ziyade hangi araç kullanılırsa kullanılsın çevrenin umursamaz biçimde tüketilmesinin önüne daha kararlı ve caydırıcı biçimde geçilmesi gerekmektedir. Yani uygulamada insanların bu bilinçte olmasının sağlanması gerekmektedir. KAYNAKÇA AB Adalet Divanı. (2017, Ekim 10), http://curia.europa.eu/, adresinden elde edildi. AİHM. (2017, Ekim 10), http://www.echr.coe.int/, adresinden elde edildi. 111
Arsava, F. (1997). Avrupa Toplulukları Adalet Divanı ve Temel Haklar. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 52 (1-4), ss. 117-124. Arsava, F. (2003). Nice Anlaşması Sonrası Avrupa Birliğinin Geleceği. Ankara: Ankara Üniversitesi. Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı. (2017, Ağustos 05). http://www.eskisehirab.gov.tr/userfiles/files/avrupa%20b%c4%b0rl%c4%b0%c4%9e% C4%B0%20TEMEL%20HAKLAR%20%C5%9EARTI.pdf, adresinden elde edildi. Coşkun, N. (2006). Çalışma Yaşamında Kadın-Erkek Eşitliği ve Avrupa Birliği Çerçevesinde Uygulamalar, TODAİE, ss.1-4. Çürük, L. (2010). Türk Hukukunda Çevre Hakkının Korunması. Bartın Üniversitesi İİBF Dergisi, 1 (2), ss. 83-99. Erdem, M. S. & Yenilmez, F. (2017). Türkiye nin Avrupa Birliği Çevre Politikalarına Uyum Sürecinin Değerlendirilmesi. Optimum Ekonomi ve Yönetim Bilimleri Dergisi, 4 (2), ss.91-119. Ertaş, Ş. (1997). Çevre Hukuku. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Döner Sermaye İşletmesi Yayınları. FEAP. (1973). First Environmental Action Programme. Official Jourlan of The European Communities, 16 (112). FEAP. (1987). Fourth Environmental Action Programme. Official Jourlan of The European Communities, 328 (1). FEAP. (1993). Fifth Environmental Action Programme. Official Jourlan of The European Communities, 138 (5). Gölcüklü, A. F. & Gözübüyük, A. Ş. (1996). Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması. (2. Basım). Ankara: Turhan. Güneş, A. M. (2009). Alman Çevre Hukukunun Anayasal Çerçevesi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 58 (4), ss. 777-824. Güngör, F. H. (2011). Avrupa Konseyi Toplum İçin Kültürel Mirasın Değeri Çerçeve Sözleşmesi. Türk İdare Dergisi, ss.67-88. Hamamcı, C. (1984). Çevre Hakkı Üzerine Düşünceler. TODAİE, 5-6 (1), ss.171-180. Hamilton, P. R., (2006), Human Rights At The Boiling Point: Human Rights, The Environment, Climate Change in International Law, LLM (Master of Laws), University of Toronto, Ottowa. Kaboğlu, Ö. İ. (1996). Çevre Hakkı. (3. Basım). Ankara: İmge. Kalabalık, H. (2004). İnsan Hakları Hukuku Ders Notları. (1. Basım). İstanbul: Değişim. Kapani, M. (1996). İnsan Haklarının Uluslararası Boyutları. (2. Basım). Ankara: Bilgi. Keleş, R. & Hamamcı, C. (1993). Çevrebilim. Ankara: İmge. Keleş, R. (2005). Çevre Kalkınma ve Etik. Ankara: Alter. KRAMER, L. (2002), Casebook on EU Environmental Law, Hart Publishing, 2. Revised Edition, Oxford. ÖZKAN, N., (2006), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Çevre Hukuku, Ed. Badur, E., Çevre Hukuku Sempozyumu, Türkiye Adalet Akademisi Yayınları, Yetkin Basımevi, İzmir, s. 57-67. Report of The United Nations Conference On The Human Environment. (2017, Ağustos 21). http://www.un-documents.net/aconf48-14r1.pdf, adresinden elde edildi. SANDS, P. (2003), Principles of International Environmental Law, Cambridge University Press, 2. Edition, Cambridge. Sohn, L. (1973). The Stockholm Declaration on the Human Environment. Harvard İnternational Journal Law, ss. 425-434. Taşkesen, M. (2006). İnsan Hakları. (1. Baskı). Ankara: Matus. Torunoğlu, E. (2017, Eylül 11). Çevre Hakkı İnsan Hakkıdır. http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=1791ü adresinden elde edildi. Yaşamış, F. D. (1995). Çevre Yönetiminin Temel Araçları. Ankara: İmge. 112
6360 SAYILI YASA DÜZENLEMESİ SONRASI BÖLGESELLİK SORUNSALI VE ÖLÇEK SİYASETİNİ YENİDEN DÜŞÜNEBİLMEK Yrd. Doç. Dr. İsmail BAŞARAN Manisa Celal Bayar Üniversitesi Doç. Dr. Buğra ÖZER Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Gökhan KALAĞAN Mehmet Akif Üniversitesi ÖZET 6360 Sayılı Büyükşehir Yasası düzenlemesi ile Türkiye çapındaki yerel yönetimler yeni bir döneme girmiş bulunmaktadır. İlgili mevzuat sadece basit anlamda belirli il merkezlerini büyük şehir belediyesi olarak değiştirmekle kalmamış kentsel politika yapımı ve uygulama süreçlerinde paradigmatik olarak yeni bölgesellik anlayışını Türkiye deki yerel yönetimlerde somut uygulamaya geçirmeyi hedeflemiştir. Yeni Bölgesellik ve Klasik bölgesellik kavramlarının karşılaştırmalı olarak kuramsal arka plana alan ilgili çalışmamız 6360 Sayılı Yasa sonrası Türk Kamu Yönetimindeki bölge kavramını hem teorik hem kuramsal anlamda yakın plana alarak ölçek kavramsalını sorunsallaştıracak ve çeşit politika yapım, uygulama sonuçlarını uluslararası denk vaka örnekleri kıyaslayıp tartışacaktır. Bu kapsamda; 6360 Sayılı Yasa öncesi dikkate alınarak, ulusal olarak yerel yönetim süreçlerimizdeki bu yeni düzenlemede ortaya çıkan yeni bölgeselci anlayışın ortaya koymuş olduğu çizgilerden yeni ölçek sorunsallaştırmayı ortaya koyup Türkiye için açılımlarını ve yansımalarını ortaya koymak çalışmamın başat amaçlarını oluşturmaktadır. Çalışma kendi içerisinde 6360 Sayılı Yasa sonrası ortaya çıkan bölgesellik sorunsalı ve ölçek siyasetini mevcut büyükşehir belediyeleri açısından değerlendirdikten sonra büyükşehir kapsamı dışında kalan belediyelerin ölçek sorununu da irdeleyecektir. 113
RUS-TÜRK İLİŞKİLERİNDE ÜÇ DİPLOMATİK KRİZ (KARŞILAŞTIRMALI YAKLAŞIM) Doç. Dr. Vefa Kurban Dokuz Eylül Üniversitesi Öğr.Gör. Tekmez KULU Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Türkiye ile Rusya arasında dönem dönem uluslararası konjonktürü de etkileyecek büyük krizler yaşanmıştır. Çalışmada krizlerin hepsine değinilmemişse de ikili ilişkileri etkileyen üç önemli kriz üzerinde durulmuştur. Çalışmada üzerinde durulan ilk kriz, Stalin in Türkiye den toprak talebinde bulunması, Boğazlarda üs talep etmesi gibi önemli faktörlerin Türkiye yi Batı Bloğuna itmiş olması ve bu durumun Rus-Türk ilişkilerini olumsuz yönde etkilemesi ile ilgilidir. Konuyla ilgili Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi belgeleri ile birlikte Rus kaynakları da incelenmiştir. Bir başka kriz 1980 lerde yaşanmıştır. Bu yıllarda Sovyetler Birliği nin Türkiye deki sol grupları etkilemeye devam ettiği bilinmektedir. 1980 lerde Türkiye yi yakından ilgilendiren iki önemli mesele Bulgaristan daki Türklerin durumu ve ASALA terör örgütünün faaliyetleri olmuştur. Türk-Sovyet ilişkileri bu iki mesele etrafında şekillenmiştir. Turgut Özal ın Moskova ziyareti sırasında Mihail Gorbaçov un Moskova dışına çıkması ve görüşmek istememesi bir başka diplomatik krize neden olmuştur. Konuyla ilgili dönemin hem Türk hem de Rus basını ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Son olarak da Türk hava sahasını ihlal eden SU-24 tipi bir Rus savaş uçağının Türk F-16 ları tarafından angajman kuralları gereğince düşürülmesi hadisesi ile birlikte yaşanan yeni bir Rus-Türk krizi üzerinde durulmuştur. Çalışmanın sonuç kısmında yaşanan bu krizlerin ortak ve farklı özellikleri değerlendirilmeye çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: Stalin, İnönü, Özal, Gorbaçov, Erdoğan, Putin, Kriz. THREE DIPLOMATIC CRISIS IN RUSSIAN-TURKISH RELATIONS (COMPARATIVE APPROACH) ABSTRACT There were some major crises between Turkey and Russia which affected the international conjuncture. Three major crises affected binary relationships are mentioned in this study. The first crisis is about Stalin s soil demand from Turkey, demanding a base in the Turkish straits and there effect on Turkey s NATO membership. The second one is about Turgut Özal s visit to Moscow. During this visit, Özal could not meet with Gorbachev. The main aim of the visit was to streamline Turkish-Soviet relations and the issues related to Armenian terror organization ASALA and Turks in Bulgaria. The last crisis is about violation of the Turkish Airspace by SU-24 Warplane and Tensions in Russian-Turkish relations. In conclusion, the common and different characteristics of these crises have been analyzed. Key Words: Stalin, İnönü, Özal, Gorbachev, Erdogan, Putin, crises. GİRİŞ İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği iki büyük güç olarak ortaya çıkması Soğuk Savaş sürecinin başlamasına neden olmuştur. Bu süreçte Türkiye nin bu iki güçten hangisinin yanında yer alacağını ise Sovyetler Birliği nin tutumu belirlemiştir. Sovyetler Birliği ile Türkiye arasında yaşanan diplomatik krizler Türkiye yi Batı Blok una yaklaştırmıştır ve günümüze kadar da Türk dış politikasında bu yakınlaşmanın etkileri sürmektedir. İosif Stalin-İsmet İnönü, Celal Bayar Dönemi Krizi: İkini Dünya Savaşı nda Almanya nın yenilmesinde başrolü oynayan iki devlet vardı, birisi ABD, diğeri SSCB. Sovyetler Birliği savaş sonrasında Yunanistan ve Yugoslavya üzerinde hâkimiyet sağlayamayınca, en önemli amaçlarından biri olan Akdeniz e inme düşüncesini gerçekleştirememiştir. Bunun sonucunda Türk Boğazları tekrar gündeme getirilmiştir. 11 (Şen, 2006:171). Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında 1925 yılında imzalanmış olan Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması Sovyetler Birliği tarafından feshedilmiştir ve Türkiye Sovyet tehditleri ile karşı karşıya kalmıştır. Sovyetler Birliği 1946 yılı Ağustos ve Eylül aylarında Türkiye ye iki nota göndermiştir. Sovyetler Birliği nin bu davranışı karşısında Türkiye bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü bakımından büyük bir endişe duymuş ve silahlı bir Sovyet saldırısına uğradığı takdirde tek başına da olsa bu saldırıya karşı 11 Cenk Şen, Stalin Döneminde Türk-Sovyet İlişkileri (1923-1953), Yüksek Lisans Tezi, Danışman, Kadir Kasalak, Isparta, 2006, s.171. 114
koymak azminde olmakla beraber, iktisadi ve askeri gücü bakımından Sovyetler Birliği karşısında yalnız kalmak istemediği için 1939 yılından bu yana ittifak bağı ile bağlı olduğu İngiltere nin ve İkinci Cihan Savaşı sonunda en kuvvetli devlet olarak beliren ABD nin desteğini kazanmaya çalışmıştır. 12 (Ülman, 1961:56). ABD, Potsdam dan sonra Türk Boğazları konusundaki görüşünü yeniden gözden geçirdiği gibi, 1945 yılı sonlarından itibaren Türkiye nin toprak bütünlüğü ile yakından ilgilenmeye başlamıştır. Nitekim, Başkan Truman, 1946 Ocağında, Dışişleri Bakanı Byrnes için hazırladığı bir muhtırada şöyle demektedir: Sovyetler Birliğinin Türkiye yi istila ederek Boğazlar bölgesini ele geçirmek istediğine artık hiç şüphem kalmadı. Eğer bu gidişe demirden bir yumruk uzatıp Dur! demezsek yeni bir savaş çıkacak. Sovyetler Birliği yalnız bir sözden anlıyor: Kaç tümeniniz var? 13 (Ülman, 1961:69). Görüldüğü üzere, Türkiye nin Sovyetler Birliği nin tehditleriyle karşı karşıya kalması, ABD nin de Türkiye nin toprak bütünlüğüne önem vermesi Türkiye nin dış politikada Batı ya yönelmesine neden olmuştur. Bu yüzden Türkiye, Batılıların kurduğu bütün siyasal, askeri ve ekonomik kuruluşlara katılmayı kendisine bir amaç saymıştır. (Gönlübol vd.1996:311). 14 Artık Sovyetler Birliği nin Türkiye nin hemen yanı başında nükleer tehdit olarak durması, Türkiye nin bu ülkeyi birinci derecede askeri ve siyasi tehdit olarak algılaması sonucunu doğurmuştur. (Efegil, 2006:371). 15 Amerikan Başkanı Truman önce Truman Doktrini ni okumuş, ardından, Sovyet tehdidi altında olan ülkelere Marshall Planı çerçevesinde yardım yapılmasına karar verilmiştir. Türkiye nin NATO ya girmek istemesi de II. Dünya Savaşı ndan sonra başlayan Batı Bloğu na katılma çabalarıyla ortaya çıkmıştır. Türkiye, NATO nun daha kuruluş aşamasında bu ittifaka katılmak için girişimlerde bulunmuş (Sarınay, 2002:926) 16 ve nihayet 1952 yılında bu kuruluşa üye olmuştur. Stalin ise Türkiye nin NATO üyeliği sonrasında SSCB Komünist Parti nin XIX. Kongresinde: NATO yu kuranları da, katılanları da, Çar ı mahvettiğimiz gibi perişan edeceğiz. ifadelerini kullanmıştır. 17 (Saray,2000:137). Mihail Gorbaçov-Turgut Özal Dönemi Krizi 1985 yılının Mart ında Sovyetler Birliği nin tümüyle yenilenmesi yönündeki kararlığı ve kulis arkasında devam eden yönetim kavgaları şartlarında ülke yönetimine M.S.Gorbaçov un başkanlığında yeni siyasi kadro gelmişti. Toplumdan saklanılan büyük bilgi kapasitesine sahip Komünist Parti Merkez Komitesinin Politbüro su, ülkenin yavaş-yavaş krize girdiğini anlayarak, Gorbaçov un da inisiyatifi ile ileride perestroyka olarak adlandırılacak (toplumun yeniden düzenlenmesi) çok önemli kararını almıştı. Perestroykanın en önemli kazanımı glasnost olmuştu. Glasnost politik reformun başladığı esas enstrüman vazifesini görmüştü.(kirillov,2012:608-612) 18 Ülkede süren yeniden düzenlemeler ve ağır ekonomik durum SSCB nin dış politikasını ciddi olarak etkilemişti. Ülkenin dış politikası keskin karşı durmadan gerginliğin zayıflamasına ve eski düşman ülkelerle işbirliğinin kurulmasına kadar gelişme göstermişti. 1987 yılında yeni siyasi düşünce olarak adlandırılan dış siyaset konsepti yaranmıştı. Bu konsept iki sistemin karşı durmasından vazgeçmesini, dünyanın bütünlük ve bölünemez olduğu anlayışını, dış politika ilişkilerinde insani değerlerin sınıfsal ve ideolojik değerlerinden üstünlüğünü kabul ediyordu. (Sogrin,2001) 19 12 Haluk Ülman, İkini Cihan Savaşının Başından Truman Doktrinine Kadar Türk-Amerikan Diplomatik Münasebetleri, Ankara, Sevinç Matbaası, 1961, s.56. 13 Haluk Ülman, İkini Cihan Savaşının Başından Truman Doktrinine Kadar Türk-Amerikan Diplomatik Münasebetleri, Ankara, Sevinç Matbaası, 1961, s.69. 14 Mehmet Gönlübol ve diğerleri, Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1995), 9. Baskı, Siyasal Kitabevi, Ankara, 1996, s.311. 15 Ertan Efegil, Türk-Rus İlişkileri: Bölgesel İşbirliği veya Stratejik Kazanç, Editör: İdris Bal, 21.Yüzyılda Türk Dış Politikası Ankara Global Araştırmalar Merkezi, Ankara, 2006, s.371. 16 Yusuf, Sarınay Türkiye nin NATO ya Girişi, Türkler, cilt:16, 2002, s. 926. 17 Mehmet Saray, Sovyet Tehdidi Karşısında Türkiye nin NATO ya Girişi, Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar ın Hatıraları ve Belgeleri, Atatürk Araştırma Merkezi, 2000, Ankara, s.137. 18 V.V.Kirillov, İstoriya Rossii, Moskova, 2012, s.608-612. 19 Sogrin V.V. Politiçeskaya İstoriya Sovremennoy Rossii. 1985-2001:ot Gorbaçova do Putina, Moskova, 2001. 115
Dış politika alanındaki yeni siyasi düşünce değişik sonuçlar vermişti. Bir taraftan silahlanma hızı kesilmiş, nükleer silah tehlikesi ise zayıflamıştı. Nükleer ve diğer silahların sayılarının azaltılması ve imhası süreci başlatılmış, soğuk savaş sona ermişti. Pek çok ülkede demokratik değişiklikler baş göstermişti. Diğer taraftan, bu siyaset sonucunda soğuk savaşta SSCB yenik düşmüş, sosyalizm sistemi bütün dünyada yıkılmış ve bütün bir 20. yüzyıl boyunca var olan karşıt ikili siyasi sistem çökmüştü. (Kirillov,2012:613). 20 Gorbaçov, Sovyet-Türk Cumhuriyetleri üzerinde Moskova nın denetiminin zayıfladığı görüşünde idi. Bundan dolayı, ilan ettiği Perestroyka ve Glasnost siyasetini gerçekleştirirken bu cumhuriyetlerdeki Türk liderleri de değiştiriyordu. Görbaçov döneminde Türk-Sovyet ilişkilerinde soğuma gözlemlendi. Bunun nedeni ise Gorbaçov'un Yunanstan ın Ege Denizinde yürüttüğü petrol jeolojik araştırma işlerine Sovyet gemileriyle yardım etmesi idi. Gorbaçov bölge meselelerinde Yunanistan ile yakınlaşmanın taraftarı idi. Gorbaçov Kıbrıs problemi hakkında Sovyetlerin 1974 ten beri ileri sürdüğü uluslararası konferans toplama tekliflerini yeniden gündeme getirdi. Bütün bunlar Sovyetlerin uzun yıllardan beri Akdeniz de nüfuz elde etmek için yürüttüğü mücadelenin yeni bir aşaması idi. Türkiye, ABD nin Avrupa da ortak menzilli nükleer füzelerin yerleştirilmesi programını kabul etti. Reagan ın stratejik savunma girişimi veya Yıldız Savaşları Programı bu işte yeteri kadar etkili oldu. ABD nin bu programına Türkiye de yaklaşım tek yönlü değildi. Türkiye Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu nun görüşüne göre, Yıldız Savaşları programı Sovyetler Birliği ni görüşme masasına oturmaya mecbur etti. 8 Nisan 1985 te SSCB Avrupa da orta menzilli füzelerin yerleştirilmesi konusunda aynı yılın Kasım ayına kadar morotoryum koydu. Sovyetlerin bu adımı hem propaganda idi hem de Sovyetler Birliği nin dış siyasetine güven hissinin olmadığını gösteriyordu. (Qasımlı, 2012:297-301). 21 Gorbaçov yönetime geldikten sonra da Türkiye deki sol örgütlere yardım politikaları ile propaganda faaliyetleri devam ettirilmiştir. Bu dönemde Bulgaristan da yaşayan Türklere karşı baskı devam ediyordu ve antitürk siyaset yürütülüyordu. Şüphesiz ki, Bulgaristan daki bu ayırımcılık Sovyetlerin izni veya haberi olmadan gerçekleşemezdi. 1986 yılı Temmuz ayının 28 den 3 Ağustos a kadar Turgut Özal SSCB yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaret Türkiye açısından büyük önem taşımaktaydı. Ziyaretin esas amacı son zamanlarda inişli çıkışlı olan Türk-Sovyet ilişkilerini düzene koymak, karşılıklı güven ortamı oluşturmaktı. Türkiye nin çok hassas bir coğrafyada yerleşmesi onun çok yönlü ve dengeli bir siyaset yürütmesini gerektiriyordu. Ayrıca, Yunanistan ın SSCB ile yakınlaşması ve Kıbrıs meselesinde Kremlin in aktif rol alma isteği, SSCB ile Türkiye nin iyi ilişkilerinin gelişmesini zorunlu kılıyordu. Fakat Türk heyetinin bu ziyareti çok soğuk karşılandı. Görüşmelerde Türk-Sovyet ilişkilerine gölge düşüren konulardan birisi Ermenistan, diğeri de Bulgaristan konularıydı.(qasımlı, 2012:306-345). 22 Bu ziyaret sırasında Özal, aynı gün Gorbaçov un Vladivostok a seferi dolayısıyla Gorbaçov la görüşememiştir ve bu durum çeşitli söylentilere ve yorumlara neden olmuştur.(milliyet, 29.07.1986). 23 Aslında Moskova bu hareketleri ile Sovyet-Türk ilişkilerinde bir yara açmıştır. Yeni Sovyet lideri Gorbaçov un SSCB nin büyük devlet olduğunu Türkiye üzerinde gösterme çabaları bir şeylerin başladığını haber veriyordu. Türk kamuoyu Moskova nın bu yaklaşımından rahatsızdı. M.S.Gorbaçov, gezisini uzatabildiği taktirde kendisi ile görüşebileceğini bildirdi, ancak Özal bu öneriyi kabul etmeyerek Ankara ya döndü. Özal konu ile ilgili olarak Gorbaçov la görüşmem hiç önemli değil, önemli olan burada Başbakan Rıjkov la yaptığım iki konuşmaydı dedi.(birand, 1986). 24 20 V.V.Kirillov, İstoriya Rossii, Moskova, 2012, s.613. 21 Musa Qasımlı, SSCB-Türkiye İlişkileri Türkiye de 1980 Darbesi nden SSCB nin Dağılmasına Kadar, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2012, s.297-301. 22 Musa Qasımlı, SSCB-Türkiye İlişkileri Türkiye de 1980 Darbesi nden SSCB nin Dağılmasına Kadar, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2012, s.306-345. 23 Gorbaçov un beş gün süreyle geziye çıktığı, bu nedenle Başbakan Özal la görüşemeyeceği bildiriliyor. Son dakikada bir değişiklik olmazsa resmi gezi sırasında Sovyet liderini göremeyen ilk Başbakan Özal olacak, M.A.Birand, Başbakan Özal Moskova da resmi görüşmelere başladı. Soğuk Başlangıç, Milliyet, 29.07.1986 24 M.A.Birand, Gorbaçov Bekle dedi, Özal kabul etmedi, Milliyet, 02.08.1986. 116
Aslında, Türk heyeti Moskova ya Gorbaçov un değil Sovyet Başbakanı Rıjkov un davetlisi olarak gitmişti. Ama yine de Gorbaçov un Özal a olan yaklaşımına Türkiye den verilen cevap çok gecikmedi. Türk milletvekilleri SSCB ye karşı baskı yaptılar. TBMM de Stalin in emri ile sürgün edilen Kırım Tatarları konusu gündeme getirildi. (Qasımlı, 2012:306-345). 25 Türkiye Avrupa Birliği ne üye olmak için müracaat ettikten kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği ABD hükümetine Kıbrıs probleminin çözümü için bir uluslararası konferans toplanmasını teklif etti. Kremlin, aynı teklifi Batı Avrupa ülkelerine ve diğer devletlere de gönderdi. Türkiye nin temsilcilerinin Ermeni teröristleri tarafından vurulmasının devam ettiği, Bulgaristan daki Türklere karşı ayırımcılığın şiddetlendiği, Yunanistan ile Ege probleminin olduğu bir sırada Gorbaçov liderliğinin bu hareketi, aynı Stalin döneminde de olduğu gibi, Ankara ya baskı, onu sıkıştırmak, zor durumda bırakmaya çaba göstermek, Akdeniz de stratejik konuma sahip olmak amaçlarını güdüyordu. Hiç şüphesiz Sovyet teklifi Kıbrıs sorununun çözülmesi isteğinden ileri gelmiyordu.(qasımlı, 2012:357-358). 26 SSCB hükümeti NATO nun Türkiye topraklarında havaalanları, deniz üsleri, depolar, silahlar ve teknik hizmet alanlarının kurulmasından rahatsızdı. SSCB aynı zamanda, Türkiye ile işbirliğine, Washington-Ankara ilişkilerini zayıflatmaya, kültürel ilişkiler yolu ile turist gruplarının yardımı ile Akdeniz ve Karadeniz sahillerini ele geçirmeye çalışıyordu. Aslında SSCB nin Türkiye ile olan kültürel ilişkileri SSCB nin Türk halklarının milli hislerinin güçlenmesine etki ediyordu.(qasımlı,2012:362). 27 Su-24 Uçak Krizi Ağustos 1999 da çok az tanınan Federal Güvenlik Servisi Başkanı Vladimir Putin, Rusya da Başbakan olarak seçildi. Putin eski bir KGB çalışanıydı.(gessen,2012:63-100). 29 Kısa süre içinde tanınmayan eski bir istihbarat ajanı, karizma yoksunu, halkla doğru dürüst ilişki kuramayan bir kişilikten Putin, Rusya nın kaybolan itibarını geri getirecek, kaosu ve Rusya nın maruz kaldığı düşüşünü durduracak, Rusya yı güçlü bir devlete ve düzene kavuşturacak bir halk liderine dönüştü.(kotz ve Weir,2012:413). 30 19 Aralık 1999 da Duma seçimlerinde Putin cumhurbaşkanlığına yükseldi. Duma seçimlerinden 12 gün sonra yılbaşı akşamı Yeltsin in istifası Putin i vekaleten Rusya nın cumhurbaşkanı yaptı. Putin güvenli bir şekilde Cumhurbaşkanı Yeltsin in halefi olarak onun yerine geçmişti. (Kotz ve Weir, 2012:420-421). 31 Putin çalışkan, başarılı, hızlı ve verimliliğiyle hem Yeltsin i hem de Rus halkını etkilemeyi başarmıştı. (Mikail, 2007:62). 32 28 25 Musa Qasımlı, SSCB-Türkiye İlişkileri Türkiye de 1980 Darbesi nden SSCB nin Dağılmasına Kadar, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2012, s.306-345. 26 Musa Qasımlı, SSCB-Türkiye İlişkileri Türkiye de 1980 Darbesi nden SSCB nin Dağılmasına Kadar, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2012, s.357-358. 27 Musa Qasımlı, SSCB-Türkiye İlişkileri Türkiye de 1980 Darbesi nden SSCB nin Dağılmasına Kadar, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2012, s.362. 28 Milliyet, Çevremizde sıcak çember, 26.08.1986. 29 Masha Gessen, Putin - Yüzü Olmayan Adam, Epsilon, 2012, çev.gözde Soykan, s.63-100. 30 David M. Kotz, Fred Weir, Gorbaçov dan Putin e Rusya nın Yolu, İstanbul, 2012, çev. Cemile Çakır, s.413. 31 David M. Kotz, Fred Weir, Gorbaçov dan Putin e Rusya nın Yolu, İstanbul, 2012, çev. Cemile Çakır,420-421. 32 Elnur Hasan Mikail, Yeni Çarlar ve Rus Dış Politikası, Konya, 2007, s.62. 117
Aslında Putin hızlı yükselişini Çeçenistan savaşına 33 borçluydu. 34 Bu savaş Putin in Rusya daki prestijinin yükselmesine neden olmuştu. Hatta savaşın bu nedenle körüklendiğinin de belirtilmesi gerekir. Savaş aynı zamanda Rus milliyetçiliğinin de güçlenmesine neden olmuştu.(mikail:2007:62). 35 Putin diğer alanlarındaki zaferlerine Çeçenistan zaferini de eklemiş, Başkanlık döneminin sonunda dış politikada Çeçen sorunu Rusya Federasyonu nun gündeminde ilk sıralardaki yerini kaybetmişti.(tellal, 2016). 36 Putin in iktidara gelmesiyle birlikte, Rusya, dış politikasında ABD ile boy ölçmeye başladı. ABD nin tek başına büyük güç olmasını istemeyen Rusya müttefik devletler arayışlarına gitti.(mikail, 2007:81). 37 Putin in ABD ile hesaplaşma çabasına girdiği bir başka bölge de Ortadoğu idi. Putin Ortadoğu yu yeniden kazanma çabaları içerisinde bu bölgede ABD ile sorun yaşayan devletlere hamilik yapmaya başladı. (Rose ve Munro,2002:78). 38 SU-24 Uçağının Türk Hava Sahasını İhlali ve Rus-Türk İlişkilerinde Gerginlik 24 Kasım 2015 tarihinde Türkiye nin sınırında hareketli dakikalar yaşandı. Türk hava sahasını ihlal eden Rusya ya ait SU-24 tipi bir savaş uçağı 39, saat 09:30 civarında Türk F-16 ları tarafından angajman kuralları gereğince düşürüldü. Uçak, Suriye Türkmen Ordusunun kontrolündeki Bayırbucak bölgesine düştü. İkaz edilen uçağın, Yayladağı bölgesinde sınır ihlal ettiği anlaşıldı. SU-24 tipi uçağın iki pilotu paraşütle atlamayı başardı. Genelkurmay Başkanlığı saat 09:20 de Yayladağı bölgesinde Türk hava sahasını ihlal eden uçağının milliyetinin bilinmediğini ve bu uçağın 5 dakika içinde 10 kez ikaz edildiğini belirtti. (ntv.com.tr,24.11.2015) Rusya tarafından gelen ilk açıklama ise Savunma Bakanlığı tarafından yapıldı: Uçağımız Türk hava sahasını ihlal etmedi, kanıtlayabiliriz... (slon.ru,24.11.2015). 41 Bu durum karşısında Genelkurmay vurulan uçağın iz analizini yayınlayarak cevap verdi. 40 33 Birinci Çeçen-Rus Savaşı 1994-1996; İkinci Çeçen-Rus Savaşı-1999 34 Bu süreçte Türkiye nin Çeçenistan da olanları ve Kafkasya da kendi hegemonyasını pekiştirmek için yaptıklarını tasvip etmesi ve kabullenmesi imkansızdı. 35 Elnur Hasan Mikail, Yeni Çarlar ve Rus Dış Politikası, Konya, 2007, s.62. 36 Erel Tellal, ZÜMRÜDÜANKA:Rusya Federasyonunun Dış Politikası, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisi, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/1425/16045.pdf, 28.01.2016. 37 Elnur Hasan Mikail, Yeni Çarlar ve Rus Dış Politikası, Konya, 2007, s.81. 38 ROSE, Richard & MUNRO, Neil; Elections without Order. Russia s Challenge to Vladimir Putin, Cambridge University Press, http://www.cambridge.org, Cambridge, UK, 2002, s. 78. 39 SU-24 tipi bir savaş uçağı (NATO sınıflandırmasına göre FENCER), 1960 ların sonlarında geliştirilmiştir. İlk uçuşunu 17 Ocak 1970 tarihinde gerçekleştirmiş, 4 Şubat 1975 tarihinde ise kabul edilmiştir. SSCB ve Rusya SU-24 uçağını Afganistan, Çeçenistan, Gürcistan ve Suriye deki askeri müdahalelerde kullanmıştır. 40http://www.ntv.com.tr/turkiye/rus-savas-ucagi-siniri-ihlal-etti-turk-f-16lardusurdu,_mP74HrTmEe3cc8qXBIqrA?_ref=infinite, 24.11.2015. 41 Турецкие военные показали траекторию полета Су-24 https://slon.ru/posts/60215, 24.11.2015. 118
Uçak krizi öncesinde Rusya nın bölgede askeri güç kullanacağı mesajları vermesi sonucunda gergin bir ortam zaten oluşmuştu. Uçağın düşürülmesinden sonra Tass haber ajansı olaya ilişkin Putin den gelen çok sert bir açıklamayı duyurdu: Sırtımızdan bıçaklandık, sonuçları çok ciddi olacak diyen Putin ayrıca uçağın Türkiye sınırının 4 km uzağında düşürüldüğünü söyledi 42 (tass.ru,24.11.2015). Cumhurbaşkanı Erdoğan: Devletlerarasındaki ilişkiler çocuk oyuncağı değildir. Rusya dan devlet ciddiyetine yakışır bir tavır bekliyoruz dedi.(tccb.gov.tr,27.11.2015). 43 Rusya Savunma Bakanlığı ve Kremlin Basın sözcüsü Dimitry Peskov, SU 24 ün Türk hava sahasını ihlal etmediğini vurguladı.(slon.ru,24.11.2015). 44 Peskov aynı zamanda Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov un 25 Kasım tarihindeki Türkiye ziyaretinin iptal edilip edilmeyeceği konusunun Dışişleri bakanlığına danışılması gerektiği ve olaylar netleşmeden Ankara-Moskova ilişkilerinin bozulacağı meselesinin tartışılmaması gerektiğini vurguladı.(slon,ru,24.11.2015). 45 Korgeneral Evgeniy Bujinskiy Türkler SU24 ü F-16 ile değil, roketle vurmuşlardır şeklinde açıklamada bulundu.(kommersant.ru,24.11.2015). 46 Maksim Yusin Türk askerleri tarafından Rus uçağının düşürülmesi Soğuk Savaş ın bitiminden sonra Moskova ve NATO üyesi ülkelerden birisi ile büyük bir krizi provoke edebilir şeklinde açıklamalarda bulundu. (klops.ru 24.11.2015.) 47 Yusin, ayrıca, böyle bir zamanın özellikle seçildiğini vurguladı. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ın Moskova ziyareti sonrasında Suriye de Batı ve Rusya nın aynı koalisyonda birlikte hareket edip edemeyeceklerinin müzakere edileceği bir sürece uçak krizinin denk getirilmesinin hiç de tesadüf olmadığı şeklinde açıklamalarda bulundu.(klops.ru,24.11.2015). 48 Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye ye karşı yapılacak herhangi bir eylem ve saldırının NATO ya yapılmış saldırı sayılacağını, NATO nun da gereğini yapacağını vurguladı.(tccb.gov.tr,27.11.2015). 49 Su-24 uçağının pilotu Oleg Peşkov, paraşütle atladığı sırada Suriye'deki Türkmen militanlar tarafından vuruldu. Diğer Pilot Yüzbaşı Konstantin Murakhtin ise özel kuvvetlerin de katıldığı 12 saat süren bir operasyonla kurtarıldı.(mirror.co.uk,25.11.2015). 50 Murakhtin, Rus televizyonuna yaptığı açıklamada, Türkiye'nin söylediği gibi Türk hava sahasını ihlal etmesinin "mümkün olmadığını" söyledi.(mirror.co.uk, 25.11.2015). 51 Putin: Her ne olursa olsun, bizim pilotlarımız, bizim uçağımız hiçbir şekilde Türkiye için bir tehdit oluşturmuyordu. Bu çok belli. Onlar IŞİD e karşı operasyon yapıyorlardı şeklinde açıklamalarda bulundu.(tass.ru,24.11.2015). 52 Yaşanan gelişmelerden sonra gözler Rusya Dışişleri bakanı Sergey Lavrov'un Türkiye'ye yapacağı ziyaretteydi. Lavrov ziyaretini iptal etmekle kalmadı, vatandaşlarına da Türkiye'ye gitmeyin çağrısında bulundu. Bu gelişmenin ardından Rusya Savunma Bakanlığı, Türkiye ile bütün askeri ilişkilerini askıya aldıklarını duyurdu.(onedio.com,24.11.2015). 53 Rus Dışişleri Bakanlığı ndan Türkiye nin en basit etik kurallardan ve saygıdan yoksun olduğuna dair açıklama geldi.(rg.ru,25.11.2015). 54 42 http://tass.ru/politika/2467403, 24.11.2015. 43http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/36111/bu-millet-bugune-kadar-hic-kimseyi-sirtindanbicaklamamistir.html, 27.11.2015. 44 https://slon.ru/posts/60215, 24.11.2015. 45 Кремль прокомментировал крушение Су-24 в Сирии https://slon.ru/posts/60213, 24.11.2015. 46 На сирийско-турецкой границе сбит российский Су-24 http://www.kommersant.ru/doc/2861241, 24.11.2015. 47 http://klops.ru/news/politika/121257-kommersant-krushenie-su-24-sprovotsiruet-ostryy-krizis-mezhdurossiey-i-nato, 24.11.2015. 48 http://klops.ru/news/politika/121257-kommersant-krushenie-su-24-sprovotsiruet-ostryy-krizis-mezhdurossiey-i-nato, 24.11.2015. 49 http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/36106/ozur-dilemesi-gerekenler-bizim-hava-sahamizi-ihlaledenlerdir.html, 27.11.2015. 50 http://www.mirror.co.uk/news/world-news/russian-jet-pilot-says-were-6898879, 25.11.2015. 51 http://www.mirror.co.uk/news/world-news/russian-jet-pilot-says-were-6898879, 25.11.2015. 52 http://tass.ru/politika/2467403, 24.11.2015. 53http://onedio.com/haber/sinirda-dusurulen-rus-ucagi-ve-sonrasinda-yasanan-tum-gelismeler-629611, 24.11.2015. 54 http://www.rg.ru/2015/11/25/midrf-site-anons.html, 25.11.2015. 119
Rusya Liberal Demokrat Partisi lideri Türk düşmanlığı ile bilinen Vladimir Jirinovski, Rusya artık Kürdistan ın bağımsızlığını tanımalı, Ermenistan ve Yunanistan a yardım etmelidir. Ayrıca, Rus uçağına yapılan saldırının Rusya ya yapılan bir saldırı şeklinde değerlendirilmesi gerekir. Rusya ya saldırmanın sonuçları ise çok ağır olmalı. Çar veya Stalin olsaydı, Türkiye nin yarısını çoktan yok etmişlerdi bile dedi.(regnum.ru,25.11.2015). 55 Jirinovski, daha sonra ise Rusya nın Türkiye ye karşı nükleer saldırıda bulunulması gerektiğini de vurguladı.(armtoday.info,27.11.2015) 56 Rus jetinin düşürülmesinin ardından Moskova nın ilk 24 saatte aldığı kararlardan birisi de 1915 olaylarının Ermeni soykırımı olduğunu inkar edenlerin cezalandırılması yönünde yasa teklifin meclise getirilmesi şeklinde oldu.(regnum.ru,25.11.2015). 57 (Bu yasaya uymayanların 5 yıl hapse mahkum edilmeleri gerektiği öne sürüldü). Rusya'da muhalif siyasetçi Aleksey Navalni de bu adımı destekledi. Navalni, Ermeni soykırımı'nı inkarın suç sayılmasının Türkiye'nin canını acıtacağını söyledi. Ayrıca, Rusya'ya iş görüşmeleri ve fuara katılmaya giden bir grup işadamı uçak krizi dolayısıyla gözaltına alındı. İşadamlarından bir grup daha önce Krasnodar Yugagro tarım fuarına katılan 22 Türk firmasından toplam 60 Türk, fuara katılmak sebebi ile Moskova da bulunuyorlardı. İş adamları göçmen bürosunca gözaltına alındılar. Bir gün nezarette bekletilen işadamlarından bir grup mahkemeye çıkarıldı. Türk büyükelçiliğine ulaşamadıklarını belirten işadamları hakkında Sochi'de bir toplama kampına gönderilme ve 10 gün sonra sınır dışı kararı çıkarıldı.(milliyet.com,26.11.2015). 58 Ankara-Moskova hattında yaşanan gerginlik, Rusya da öğrenim gören Türk öğrencilere kadar uzandı. Milli Eğitim Bakanlığı na (MEB), Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı na (YÖK) ve üniversitelere, Rusya daki Türk öğrencilerin ve öğretim elemanlarının karşı karşıya kaldığı baskılarla ilgili şikâyet mektupları yağmaya başladı. Mektuplarda, Rusya daki bin 30 Türk öğrencinin, eğitim almakta zorlandığı ifade edildi. Türk öğrencilerin kaldığı yurtlara, gece köpeklerle baskın düzenleyerek pasaport kontrolleri yapan Rus polisi, bazı öğrencileri gözaltına aldı. Rusya Voronej İleri Teknoloji Enstitüsü yönetiminin, Türk öğrencilere Rusya dan ayrılın uyarısında bulunduğu belirtildi. Bazı Rus profesörlerin Türk öğrencilerin bulunduğu sınıflara derse girmediği, derse giren öğretim üyelerinin ise Türk öğrencilerin dersten geçemeyeceklerini söyledikleri öne sürüldü. Türk öğrencilere, Rusya nın farklı şehirlerindeki üniversitelerde, Kendi isteğimle üniversiteyi bırakmak istiyorum ifadelerinin yer aldığı dilekçelerin zorla imzalatılmaya çalışıldığı da iddia edildi. Üniversiteyle anlaşma olmasına ve üniversite parasının ödenmesine rağmen, Türk öğrencilerin vizelerinin uzatılmayacağının belirtildiği de vurgulandı.(haberturk.com,11.12.2015). 59 Kremlin Sarayı nın Georgiyevskiy Salonu nda parlamenterlere hitap eden Putin, Türkiye'yi affetmeyeceklerini belirterek "Rusya'nın yanıtının sadece yaptırımlarla sınırlı kalacağını düşünenler yanılıyor" diye konuştu. Konuşmasına Terörizmle savaşan Rus askerlere teşekkür ederek başlayan Putin Ankara'yı teröristlere yardım etmekle suçladı, Moskova'nın bu durumu gözardı edemeyeceğini kaydetti Türkler yaptıklarından dolayı fazlasıyla pişman olacak. Onların domateslerini yasaklamakla yetinmeyeceğiz" dedi.(bbc.com,03.12.2015). 60 Ayrıca, Rusya lideri Vladimir Putin, Türkiye'nin Rus savaş uçağını IŞİD ile "petrol ticaretini korumak için" düşürdüğünü savundu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise "Türkiye DAEŞ'ten petrol alıyor yakıştırması ahlaki değil" şeklinde cevap verdi. Erdoğan ayrıca Rusya'ya karşı iyi niyetimizi ortaya koyduk. Görüşme talep ettik, süreci takip ediyoruz. dedi.(tccb.gov,30.11.2015). 61 55 http://regnum.ru/news/polit/2020544.html, 25.11.2015. 56 Жириновский предложил нанести ядерный удар по Турции http://www.armtoday.info/default.asp?lang=_ru&newsid=138952, 27.11.2015 57 Законопроект об уголовном наказании за отрицание геноцида армян внесен в ГД http://regnum.ru/news/polit/2020528.html, 25.11.2015. 58 http://www.milliyet.com.tr/sok-turk-isadamlari-rusya-da/ekonomi/detay/2154105/default.htm, 26.11.2015. 59 http://www.haberturk.com/dunya/haber/1165394-putin-dusurulen-rus-jetinin-faturasini-turk-ogrencilerekesiyor, 11.12.2015. 60 http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/12/151203_putin_turkiye, 03.12.2015. 61 http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/36140/rusya-petrol-iftirasini-ispatlasin-ben-bu-makamdadurmam.html, 30.11.2015. 120
Olayların devamında Rus Dışişleri Bakanlığı resmi temsilciği Türkiye nin iç politikasına müdahale etmeye devam ederek, Türk yetkililere çağrıda bulunarak: Kürt bölgelerindeki sivil halkın katlini durdurmalarını istedi.(armtoday,21.01.2016). 62 Rusya Federasyonu Güvenlik Konseyi Sekreteri Nikolay Patruşev in yaptığı açıklama ise dünyayı şaşkına çevirdi. Patruşev, Rusya - Türkiye krizi tartışmaları sürerken, NATO nun Türkiye yi desteklemesi karşısında Rusya nın da Baltık ülkelerini ele geçireceğini söyledi(pressafoto.ru,04.01.2016). 63 Putin de Türkiye nin bu kriz döneminde NATO ya müracaat etmesini eleştirerek, Türkiye nin yakın bölgelerdeki çıkarlarının tümünün NATO tarafından desteklenmeyeceğinin de altını çizdi.(iragir.am,12.01.2016). 64 Halbuki ABD Başkanı Barack Obama Paris'te Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesinin ardından Rus uçağının düşürülmesine istinaden yaptığı açıklamada, Türkiye'nin meşru müdafaa hakkını desteklediklerini söylemişti. Obama, "NATO bir ittifaktır. ABD, Türkiye'nin kendisini ve hava sahasını müdafaa hakkını desteklemektedir" diye konuşarak, Erdoğan ile görüşmesinde Rusya ile Türkiye'nin tansiyonun düşürülmesi için nasıl bir işbirliği yapabileceklerini de ele aldıklarını belirtti. ABD Başkanı, sorunun çözümü için diplomatik yolların bulunması için çabalandığını ifade etti. Obama, "Bizim ortak bir düşmanımız var, o da IŞİD. Bu tehdit üzerine yoğunlaştığımızdan emin olmak istedim" diye konuştu. Reuters'in haberine göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan ise "Diplomatik lisanı kullanmaya istekliyiz. Tansiyonu düşürmek istiyoruz" dediği aktarılmıştır.(dw.com,12.01.2015). 65 Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov, bir Rus savaş gemisinin hafta sonunda İstanbul Boğazı'ndan geçişi sırasında bir askerin omzunda füze taşırken görüntülenmesiyle ilgili olarak Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı. TRT'nin Dışişleri kaynaklarına dayandırdığı habere göre Rus Büyükelçi'ye Boğazlar'dan geçişi düzenleyen Montrö Sözleşmesi hatırlatıldı, geçişle doğrudan ilgisi bulunmayan hareketlerin tekrarlanmaması istendi. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş da yaşananla ilgili olarak "çocukça bir şov" değerlendirmesinde bulundu.(bbc.com,08.12.2015). 66 Rus Dışişleri Bakanı yardımcısı Aleksey Meşkov, SU-24 uçağının düşürülmesinden dolayı Türkiye nin Moskova ya tazminat ödemesi gerektiğini belirtti. Ayrıca, Rusya nın Suriye deki meşru eylemlerini karalamak yerine, bu yaşananlardan dolayı, Türkiye sorumluluk üstlenmeli, Rusya dan özür dilemelidir dedi.(iragir.am,16.12.2015). 67 Türk Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tanju Bilgiç ise, Rusya dan gelen Türkiye bir kez daha Rus savaş uçağı düşürmeyeceğinin garantisini versin açıklamasına, Rusya, Türk hava sahasını bir kez daha ihlal etmeyeceğinin garantisini versin sözleriyle cevap verdi.(hürriyet.com,16.12.2015). 68 Bilgiç ayrıca Rusya'nın istediği unsurların (tazminat, özür, pilotların cezalandırılması) karşılanmasının mümkün olmadığını vurguladı. (panarmenian.net,16.12.2015). 69 Putin, 1390 gazetecinin akredite olduğu yıllık basın toplantısında yaptığı açıklamada, Rus uçağının düşürülmesini "düşmanca bir eylem" olarak niteledi. 62 Россия призывает власти Турции прекратить истребление мирного населения в курдских районах http://www.armtoday.info/default.asp?lang=_ru&newsid=141158, 21.01.2016. 63 Кремль: если НАТО поддержит Турцию, мы захватим Прибалтику http://pressafoto.ru/natoturki-litva, 04.01.2016. 64 Акоп Бадалян, Путин уговаривает Турцию, http://www.lragir.am/index/rus/0/comments/view/46276, 12.01.2016. 65 Obama: Türkiye'nin meşru müdafaa hakkı, http://www.dw.com/tr/obama-t%c3%bcrkiyeninme%c5%9fru-m%c3%bcdafaa-hakk%c4%b1/a-18886410,12.01.2015 66 Rusya'ya Boğaz'dan füzeli geçiş uyarısı http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/12/151207_rus_buyukelci, 08.12.2015. 67 Россия призвала Турцию выплатить компенсацию за Су-24 http://www.lragir.am/index/rus/0/right/view/45899,16.12. 2015. 68 http://www.hurriyet.com.tr/disisleri-sozcusu-tanju-bilgicten-rusyaya-cevap-40027757, 16.12.2015. 69 Турция не собирается возмещать России ущерб за сбитый Су-24: Этот вопрос даже не обсуждается http://www.panarmenian.net/rus/news/202436/, 16.12.2015. 121
Olaylar bu şekilde devam ederken Türkiye de yaşanan darbe girişiminin ardından olayların arkasında terör örgütünün olabilme ihtimali üzerinde duruldu. Sonuç Türkiye ile Rusya arasında dönem dönem uluslararası konjonktürü de etkileyecek büyük krizler yaşanmıştır. Çalışmada krizlerin hepsine değinilmemişse de ikili ilişkileri etkileyen üç önemli kriz üzerinde durulmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, uluslararası siyasal sistem, büyük bir değişim yaşamıştır. Nükleer güce sahip ABD ve SSCB büyük iki güç olarak ortaya çıkmıştır. 1949 da Kapitalist blok NATO, Sosyalist blok ise 1955 te Varşova Paktı etrafında birleşmiş ve Soğuk Savaş dönemi başlamıştır. Türkiye ise bu süreçte Sovyetler Birliği nin toprak talepleri ve Boğazlarda üs talepleri ile karşı karşıya kalınca, güvenlik sorunu yaşamış ve Batı bloğunda yerini almıştır. Türk-Sovyet ilişkilerindeki bu kriz 1953 yılına kadar, yani Stalin in vefatına kadar devam etmiştir. Stalin in ölümünden sonra Sovyetler Birliği, Türkiye den bundan böyle toprak talebinde bulunmayacağını resmi bir şekilde bildirmişse de Türkiye Sovyetler Birliği nin taktik değiştirdiğini düşünmüştür. Başka bir kriz 1980 lerde yaşanmıştır. 1980 lerde de Sovyetler Birliği Türkiye deki sol grupları etkilemeye devam etmiştir. Bu süreçte Türkiye yi yakından ilgilendiren iki önemli mesele Bulgaristan daki Türklerin durumu ve ASALA terör örgütünün faaliyetleri olmuştur. Türk-Sovyet ilişkileri bu iki mesele etrafında şekillenmiştir. Turgut Özal ın Moskova ziyareti bu anlamda bir başka diplomatik krize neden olmuştur. Sovyetler Birliği nin çöküşü sonrasında ABD nin tek başına büyük güç olmasını istemeyen Rusya müttefik devletler arayışlarına gitmiştir. Putin in ABD ile hesaplaşma çabasına girdiği bir başka bölge de Ortadoğu idi. Putin Ortadoğu yu yeniden kazanma çabaları içerisinde bu bölgede ABD ile sorun yaşayan devletlere hamilik yapmaya başlamıştır. Suriye savaşının ilk günlerinden itibaren Ankara ve Moskova nın Suriye yaklaşımı farklılaşsa da iki tarafın da başlıca hedefinin ülkenin toprak bütünlüğünün korunması ve devlet otoritesinin ülkede yeniden tesis edilmesi şeklinde olduğu vurgulanmıştı. Ankara ve Moskova nın amacının aynı, ancak araçlarının farklı olduğu anlaşılmıştır.(özdal vd.2013:28) 70 Son olarak da Türk hava sahasını ihlal eden SU-24 tipi bir Rus savaş uçağının Türk F-16 ları tarafından angajman kuralları gereğince düşürülmesi hadisesi ile birlikte yeni bir Rus-Türk krizi meydana gelmiştir. Yaşanan krizlerin ortak özellikleri vardır: Rusya sıcak denizlere inme politikasından aslında vazgeçmemiştir, Türkiye yi gerektiğinde Bulgaristan da yaşayan Türkler, gerektiğinde Ermeniler, gerektiğinde Ortadoğu politikaları ile vurmaya çalışmıştır. Bu süreçte de ABD Türkiye nin savunucusu olarak göze çarpmakla birlikte aslında kendi çıkarlarını korumanın peşinde hareket etmiştir. Bütün dünyanın gündeminde terörün olduğu bu süreçte Türk-Rus ilişkilerinin yeniden değerlendirilmesi ve dünya barışının sağlanması hususunda işbirliğine gidilmesi ve bir daha benzer krizlerin yaşanmaması temenni edilmektedir. Kaynaklar Albayrak, Mustafa (2004) Türk Siyasi Tarihinde Demokrat Parti (1946-1960), Phoenix Yayınevi, Ankara. Gönlübol, Mehmet ve diğerleri (1996) Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1995), 9. Baskı, Siyasal Kitabevi, Ankara. Efegil, Ertan (2006) Türk-Rus İlişkileri: Bölgesel İşbirliği veya Stratejik Kazanç, Editör: İdris Bal, 21.Yüzyılda Türk Dış Politikası Ankara Global Araştırmalar Merkezi, Ankara. Yetkin, Çetin (1995) Türkiye de Askeri Darbeler ve Amerika, 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül de Amerika nın Yeri, Ümit Yayıncılık, Ankara. Saray Mehmet, Sovyet Tehdidi Karşısında Türkiye nin NATO ya Girişi, Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar ın Hatıraları ve Belgeleri, Atatürk Araştırma Merkezi, 2000, Ankara. Sarınay, Yusuf (2002) Türkiye nin NATO ya Girişi, Türkler, cilt:16, 2002. Şen Cenk, Stalin Döneminde Türk-Sovyet İlişkileri (1923-1953), Yüksek Lisans Tezi, Danışman, Kadir Kasalak, Isparta, 2006 Kirillov,V.V. (2012) İstoriya Rossii, Moskova. 70 Habibe Özdal, Hasan Selim Özerten, Kerim Has, M.Turgut Demirtepe (2013) Türkiye-Rusya İlişkileri, Rekabetten Çok Yönlü İşbirliğine, USAK Avrasya Araştırmaları Merkezi, USAK Rapor No:13-06, Temmuz, p.28. 122
Sogrin V.V. (2001)Politiçeskaya İstoriya Sovremennoy Rossii. 1985-2001:ot Gorbaçova do Putina, Moskova. Qasımlı, Musa (2012) SSCB-Türkiye İlişkileri Türkiye de 1980 Darbesi nden SSCB nin Dağılmasına Kadar, Kaknüs Yayınları, İstanbul. Birand, M.A. (29.07.1986) Başbakan Özal Moskova da resmi görüşmelere başladı. Soğuk Başlangıç, Milliyet. Birand,M.A. (02.08.1986) Gorbaçov Bekle dedi, Özal kabul etmedi, Milliyet. Qasımlı, Musa (2012)SSCB-Türkiye İlişkileri Türkiye de 1980 Darbesi nden SSCB nin Dağılmasına Kadar, Kaknüs Yayınları, İstanbul. Milliyet (26.08.1986) Çevremizde sıcak çember. Gessen, Masha (2012)Putin - Yüzü Olmayan Adam, Epsilon, çev.gözde Soykan. Kotz Davis M. ve Weir, Fred (2012)Gorbaçov dan Putin e Rusya nın Yolu, İstanbul. çev. Cemile Çakır. Mikail, Elnur Hasan (2007) Yeni Çarlar ve Rus Dış Politikası, Konya. Tellal, Erel (28.01.2016) Rusya Federasyonunun Dış Politikası, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisi, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/42/1425/16045.pdf. Haluk Ülman, İkini Cihan Savaşının Başından Truman Doktrinine Kadar Türk-Amerikan Diplomatik Münasebetleri, Sevinç Matbaası, 1961, Ankara. ROSE, Richard ve MUNRO, Neil (2002) Elections without Order. Russia s Challenge to Vladimir Putin, Cambridge University Press, http://www.cambridge.org, Cambridge, UK, 2002. http://www.ntv.com.tr/turkiye/rus-savas-ucagi-siniri-ihlal-etti-turk-f-16lardusurdu,_mp74hrtmee3cc8qxbiqra?_ref=infinite, 24.11.2015. http://www.ntv.com.tr/turkiye/rus-savas-ucagi-siniri-ihlal-etti-turk-f-16lar dusurdu,_mp74hrtmee3cc8qxbiqra?_ref=infinite, 24.11.2015. Турецкие военные показали траекторию полета Су-24 https://slon.ru/posts/60215, 24.11.2015. http://tass.ru/politika/2467403, 24.11.2015. http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/36111/bu-millet-bugune-kadar-hic-kimseyi-sirtindanbicaklamamistir.html, 27.11.2015. https://slon.ru/posts/60215, 24.11.2015. Кремль прокомментировал крушение Су-24 в Сирии https://slon.ru/posts/60213, 24.11.2015. На сирийско-турецкой границе сбит российский Су-24 http://www.kommersant.ru/doc/2861241, 24.11.2015. http://klops.ru/news/politika/121257-kommersant-krushenie-su-24-sprovotsiruet-ostryy-krizismezhdu-rossiey-i-nato, 24.11.2015. http://klops.ru/news/politika/121257-kommersant-krushenie-su-24-sprovotsiruet-ostryy-krizismezhdu-rossiey-i-nato, 24.11.2015. http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/36106/ozur-dilemesi-gerekenler-bizim-hava-sahamizi-ihlaledenlerdir.html, 27.11.2015. http://www.mirror.co.uk/news/world-news/russian-jet-pilot-says-were-6898879, 25.11.2015. http://www.mirror.co.uk/news/world-news/russian-jet-pilot-says-were-6898879, 25.11.2015. http://tass.ru/politika/2467403, 24.11.2015. http://onedio.com/haber/sinirda-dusurulen-rus-ucagi-ve-sonrasinda-yasanan-tum-gelismeler- 629611, 24.11.2015. http://www.rg.ru/2015/11/25/midrf-site-anons.html, 25.11.2015. http://regnum.ru/news/polit/2020544.html, 25.11.2015. Жириновский предложил нанести ядерный удар по Турции http://www.armtoday.info/default.asp?lang=_ru&newsid=138952, 27.11.2015 Законопроект об уголовном наказании за отрицание геноцида армян внесен в ГД http://regnum.ru/news/polit/2020528.html, 25.11.2015. http://www.milliyet.com.tr/sok-turk-isadamlari-rusya-da/ekonomi/detay/2154105/default.htm, 26.11.2015. http://www.haberturk.com/dunya/haber/1165394-putin-dusurulen-rus-jetinin-faturasini-turkogrencilere-kesiyor, 11.12.2015. http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/12/151203_putin_turkiye, 03.12.2015. http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/36140/rusya-petrol-iftirasini-ispatlasin-ben-bu-makamdadurmam.html, 30.11.2015. 123
Россия призывает власти Турции прекратить истребление мирного населения в курдских районах http://www.armtoday.info/default.asp?lang=_ru&newsid=141158, 21.01.2016. Кремль: если НАТО поддержит Турцию, мы захватим Прибалтику http://pressafoto.ru/natoturki-litva, 04.01.2016. Акоп Бадалян, Путин уговаривает Турцию, http://www.lragir.am/index/rus/0/comments/view/46276, 12.01.2016. Obama: Türkiye'nin meşru müdafaa hakkı, http://www.dw.com/tr/obama-t%c3%bcrkiyeninme%c5%9fru-m%c3%bcdafaa-hakk%c4%b1/a-18886410,12.01.2015 Rusya'ya Boğaz'dan füzeli geçiş uyarısı http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/12/151207_rus_buyukelci, 08.12.2015. Россия призвала Турцию выплатить компенсацию за Су-24 http://www.lragir.am/index/rus/0/right/view/45899,16.12. 2015. http://www.hurriyet.com.tr/disisleri-sozcusu-tanju-bilgicten-rusyaya-cevap-40027757, 16.12.2015. Турция не собирается возмещать России ущерб за сбитый Су-24: Этот вопрос даже не обсуждается http://www.panarmenian.net/rus/news/202436/, 16.12.2015. http://www.hurriyet.com.tr/demirtas-moskovada-lavrov-ile-gorustu-40030777, 23 Aralık 2015. Лидер прокурдской партии Турции уверен, что его страна не должна была сбивать российский Су-24 http://www.panarmenian.net/rus/news/202842/, 23.12. 2015. Davutoğlu Demirtaş'ı ihanetle suçladı, HDP lideri yanıt verdi, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/12/151224_davutoglu, 24.12.2015. Özdal,Habibe vd. (2013) Türkiye-Rusya İlişkileri, Rekabetten Çok Yönlü İşbirliğine, USAK Avrasya Araştırmaları Merkezi, USAK Rapor No:13-06, Temmuz, p.28. 124
Tarih 03.11.2017 Saat 11.45 SALON VEGA Moderator TUDSAK147 TUDSAK149 TUDSAK221 TUDSAK309 TUDSAK203 Doç. Dr. Şaban ESEN Prof. Dr. Osman Murat KOÇTÜRK Manisa Celal Bayar Üniversitesi Arş. Gör. Tuğçe DANACI Manisa Celal Bayar Üniversitesi Doç. Dr. Kudret Şevket SAYIN Dokuz Eylül Üniversitesi Arş. Gör. Abdullah Kürşat MERTER Gebze Teknik Üniversitesi Doç. Dr. Şaban ESEN Bartın Üniversitesi Arş. Gör. Özlem YILDIZ Bartın Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Metin ÖNER Manisa Celal Bayar Üniversitesi Prof. Dr. İpek DEVECİ KOCAKOÇ Dokuz Eylül Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Hüriyet BİLGE Manisa Celal Bayar Üniversitesi 3. Oturum TÜRKİYE DE ORGANİK ÜRÜN DIŞ TİCARETİNİN GELİŞİMİ TMS 11 İNŞAAT SÖZLEŞMELERİ STANDARDININ TÜRK VERGİ SİSTEMİ İLE KARŞILAŞTIRILMASI VE UYGULAMA ÖRNEĞİ PORTER IN ELMAS MODELİNE GÖRE TÜRK ORMAN ÜRÜNLERİ SEKTÖRÜNÜN ULUSLARARASI REKABET GÜCÜ ANALİZİ OTOMASYONA SAHİP ÜRETİM HATLARININ YUTUCU MARKOV ZİNCİRLERİYLE MODELLENMESİ: MEŞRUBAT ÜRETİM HATTINDA BİR UYGULAMA AVUKATLARDA TÜKENMİŞLİĞİN NEGATİF DUYGUYA OLAN ETKİSİNİN YAPISAL EŞİTLİK MODELİYLE (YEM) ARAŞTIRILMASI 125
TÜRKİYE DE ORGANİK ÜRÜN DIŞ TİCARETİNİN GELİŞİMİ Prof. Dr. Osman Murat KOÇTÜRK Manisa Celal Bayar Üniversitesi Arş. Gör. Tuğçe DANACI Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Ekolojik veya organik tarım olarak ifade edilen konuda yapılan çalışmalar dünyada ve Türkiye de 1985 sonrası önem kazanmaya başlamıştır. Bu uygulamalar 2000 li yıllardan sonra giderek hız kazanmıştır. 1990 yılında yaklaşık 1000 hektar alanda 8 ürünün organik tarımı yapılırken, 2016 yılında organik ürün sayısı 180 ve organik tarım alanı 380.000 hektara ulaşmıştır. Günümüzde Türkiye de organik tarım faaliyetleri kapsamında belirli organik tarım ürünleri, başta Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere birçok gelişmiş ülkeye ihraç edilmektedir. 1990'ların başında 8 milyon ABD doları olan organik ürün ihracatı, 2016 yılında 78 milyon ABD doları olarak gerçekleşmiştir. Ancak organik ürün maliyetlerinin yüksek olması bu ürünlerin iç piyasa talebini düşürmektedir. Bu çalışmada Türkiye nin organik tarım üretim alanları, organik ürün dış ticareti ve organik ürün iç piyasa tüketimi ile ilgili verilerden yararlanarak Türkiye nin organik tarım üretim potansiyeli ve organik ürün dış ticareti ile ilgili durumun ortaya çıkarılması amaçlanmaktadır. Bu bağlamda bu çalışmada Türkiye de organik tarımın gelişimi, mevcut durumu, sorunları ve çözüm önerileri hakkında bilgilere yer verilecektir. Bu çalışmanın ileride yapılacak benzer konuda çalışmalara yardımcı olması beklenmektedir. Anahtar Kelimeler: Organik Tarım, Organik Ürün, İhracat, İthalat JEL Kodu: Q13,Q17, Q56 126
TMS 11 İNŞAAT SÖZLEŞMELERİ STANDARDININ TÜRK VERGİ SİSTEMİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ VE UYGULAMA ÖRNEĞİ Doç. Dr. Kudret Şevket SAYIN Dokuz Eylül Üniversitesi Arş. Gör. Abdullah Kürşat MERTER Gebze Teknik Üniversitesi ÖZET Muhasebenin temel kavramlarından biri olan Dönemsellik İlkesi gereğince işletmelerin her hesap dönemindeki faaliyetlerinin sonuçlarının birbirlerinden bağımsız olarak saptanması gerekmektedir. Yıllara yaygın inşaat taahhüt ve onarım işleri genellikle birden fazla yıla yaygın olması nedeniyle gelir ve maliyet hesaplamalarında farklı uygulamalar ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle günümüzde işletmelerce yıllara yaygın inşaat taahhüt işlerinde dönem kârının (zararının) ve inşaat maliyetlerinin doğru saptanması ve ilgili döneme yansıtılması büyük önem taşımaktadır. İnşaat sözleşmelerinden kaynaklanan gelir ve maliyetlerin finansal tablolarda sunulmasına yönelik olarak temelde iki yöntem bulunmaktadır. Bunlar Tamamlanmış sözleşme yöntemi ve Tamamlanma Yüzdesi yöntemidir. Tamamlanmış sözleşme yöntemi, Türkiye deki yasal mevzuata göre uygulanması zorunludur. Bu yönteme göre sözleşme gelirleri ve maliyetleri işin tamamlandığı hesap döneminde elde edilmiş kabul edilir ve vergilendirme işlemi bu dönemde gerçekleştirilir. Bu yaklaşım, Dönemsellik İlkesi ile çelişmekte ve işletmenin faaliyetlerinin devam ettiği dönemlerdeki gelirlerinin ve maliyetlerinin muhasebeleştirilmesinde ve raporlanmasında çeşitli sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bir diğer yöntem ise TMS 11 İnşaat Sözleşmeleri Standardında uygulanması öngörülen tamamlanma yüzdesi yöntemidir. Bu yönteme göre inşaat işinin sonuçlandırılmasına bağlı kalınmaksızın gelir ve maliyetlerin dönem bazında gerçekleştirilen üretim aşamasına göre muhasebeleştirilmesidir. Bu yöntemin kullanılması sonucunda başlangıçta işin tamamı için saptanan toplam gelir ve gider tutarı, her dönem sonunda hesaplanan tamamlanma derecesine göre dönemlere dağıtılmış olur. Bu sayede daha güvenilir finansal tablolar oluşturulmakta bu tablolar sayesinde kullanıcılarca daha doğru bilgiler verilebilmektedir. Bu çalışmanın amacı inşaat sözleşmelerine ilişkin muhasebe kayıtlarının ve finansal tabloların her iki yöntem çerçevesinde incelemek ve ortaya çıkan farklılığı ortaya koymaktır. Anahtar Kelimeler: Tamamlanmış Sözleşme Yöntemi, Tamamlanma Yüzdesi Yöntemi, TMS 11 127
PORTER IN ELMAS MODELİNE GÖRE TÜRK ORMAN ÜRÜNLERİ SEKTÖRÜNÜN ULUSLARARASI REKABET GÜCÜ ANALİZİ Doç. Dr. Şaban ESEN Bartın Üniversitesi Arş. Gör. Özlem YILDIZ Bartın Üniversitesi Günümüzün en önemli sosyo-ekonomik etkenine sahip olan orman ürünleri sektörü birçok ürün çeşitliliğini bünyesinde barındıran karma bir faaliyet kolu olarak öne çıkmakta olup ülkemizde de son yıllarda büyük bir gelişim göstermektedir. Bu gelişmenin düzeyini, temel değişkenlerini ve dinamiklerini anlamak ve sektörün sürdürülebilir rekabet üstünlüğüne katkıda bulunmak, sektör ve ülke ekonomisi için önem taşımaktadır. Bu çalışmada Türk Ormancılık Sektörü nin uluslararası arenada rekabet gücü belirlenmeye çalışılacaktır. Çalışmada sektörlerin uluslararası rekabet düzeyini ölçmede önemli bir ölçüm aracı olduğu kabul edilen Harvard Üniversitesi profesörlerinden ve rekabet stratejileri alanında saygın kişilerden biri olan Michael Porter ın geliştirdiği Elmas Modeli kullanılmıştır. Analiz doğrultusunda sektörün rekabetçilik düzeyi belirlenmiş ve rekabet yapısının temel özellikleri açıklanarak, dünya arenasında daha rekabetçi bir konuma gelebilmesi için stratejiler önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: Orman Ürünleri Sektörü, Elmas Modeli, SWOT Analizi, Rekabetçilik 1. Giriş Bu çalışmanın amacı orman ürünleri sektörünün ulusal pazardaki gelişimi ve uluslararası pazarlardaki rekabet gücünü analiz etmektir. Yapılan analiz sonucunda; Türk orman ürünleri ihracatına yönelik stratejilerin uygulamaya aktarılması en temel hedef teşkil etmektedir. Bu çalışmada Porter ın geliştirdiği Elmas Modeli Analizi çerçevesinde çalışmanın temel hedefine uygun olarak sektörel durum tespiti yapılacaktır. Bu analiz ile uluslararası pazarlarda Türk orman ürünleri sektörünün sahip olduğu rekabet üstünlüğü ve pozisyonu açısından girdi (faktör) ve talep koşulları, ilgili ve destekleyici endüstriler, firma stratejisi ve rekabet yapısı ve kamu nun (devlet) rolü incelenecektir. Söz konusu incelemeler ise sektörel düzeyde yapılacaktır. Sektörel düzey, mikro (işletme) ve makro (ülke) bakış açısı arasında yer almaktadır. Uluslararası pazarlarda sektörün rekabet gücü düzeyini belirlemek için ithalat ve ihracat verileri kullanılacaktır. Sektörel düzeyde elmas modeli analizine temel oluşturacak bilgiler ise ikincil kaynaklardan hareket ile yapılacaktır. Özetle; Bu araştırmada cevabı aranacak temel soru Orman ürünleri sektörünün Türkiye de gelişip uluslararası pazarlarda rekabetçi bir konuma gelmesini sağlayan nedenler nelerdir? olacaktır. 2. Türk Orman Ürünleri Sektörü Orman ürünleri sanayii, ormandan elde edilen birincil ve ikincil ham ürünü odunun, yarma, kesme, soyma, biçme şeklinde biçim değiştirmesi, yongalanarak veya liflerine ayırarak, yapıştırıcı madde kullanarak veya kullanmaksızın presleme, buharlama, kurutma, emprenye etme ve benzeri işlemlerde odunun bünyesinin değiştirmeden veya mekanik ve kimyasal yollarla değiştirmek suretiyle, yarı mamul veya mamul mal üreten, gerektiğinde birinin mamulünü hammadde olarak kullanan, entegre düzende üretim yapan tüm sanayi kollarını içine alan odun sanayii ile orman ağaçlarından elde edilen reçine, sığla yağı, kabuk, palamut, defne yaprağı, katran.. gibi ormanın ikincil ürünlerini işleyerek gıda, boya, parfüm sanayii gibi sanayilere yarı mamul madde üreten ikincil orman ürünleri sanayiinden oluşur (Orman Ürünleri Sanayii A.Ş. Genel Müd., 1996). Ülkemizde orman ürünleri sanayii 19. Yüzyıl sonunda gelişmeye başlamış olup ilk kereste fabrikası 1892 yılında İstanbul da kurulmuştur. Fabrika sayıları 20. Yüzyıldan sonra artış göstererek 1938 yılında 33 adet olmuştur. 1963 yılında orman ürünleri sanayiinde hızlı bir gelişme yaşanmıştır. Teknolojiler ülkemize getirilmiş ve sektörel gelişmeler büyük boyutlara ulaşmıştır. Tarihsel olarak Türkiye Orman ürünleri sanayiinin özellikleri incelendiğinde; hammaddenin yani odunun verimli kullanımına olanak vermeyen teknolojinin var olduğu görülmüştür. Standartlara uygun olmayan üretim yapılarak, verim gücü düşük kapasite ile çalışılmaktadır. Sektörel devlet işletmeciliği 1944 yılında kurulmuştur. Orman Genel Müdürlüğü özel fabrikaları satın alarak orman ürünleri sanayi işletmeciliğine başlamıştır. 128
3. Uluslararası Rekabet Analizinde Porter ın Elmas Model Yaklaşımı Uluslararası rekabet analizine ilişkin literatürde çok farklı tanımlamalar ve yaklaşımlar bulunmaktadır. Ancak Porter ın uluslararası rekabet gücünü açıklayan Elmas Modeli uluslararası rekabet gücünün değerlendirilmesi açısından en çok kabul gören yaklaşımdır. Porter ın model çalışmasında; ulusların var olan kaynakları en uygun şekilde kullanarak ve verimlilik düzeyini maksimum seviyeye çıkaracak rekabet üstünlüğünün elde edilebileği ve bu üstünlük için her ulusun uzmanlaşabileceği etkin alanları seçerek bu alanların üzerine yoğunlaşması gerektiğini öne sürmüştür. Porter Firmalar rekabetçi olmadıkça bir ülke ekonomisi rekabetçi olamaz tespitinde bulunmaktadır (Porter, 2004: 47-48). Porter a göre bir ülkenin kendi rekabetçi endüstrilerine uyguladığı politikalar, o ülkenin uluslararası rekabetçiliği üzerinde etkili olmaktadır (Porter, 1998: 18). Diğer yandan Porter a göre rekabetçi avantajların elde edilmesi ve sürdürülebilmesi bakımından yerel niteliklerin de öne çıktığını vurgulamaktadır. Ülkelerin kendi aralarında ekonomik yapıları, kültürleri, kurumsal yapıları ve tarihsel geçmişleri açılarından farklılıklar göstermeleri, ülkelerin rekabetçilikleri üzerinde etkili olmaktadır. Bu nedenden ötürü, rekabetin küreselleştiği bir dünyada ülke faktörünün önemsizleştiği görüşünün tersine, ülkenin sahip olduğu nitelikler daha çok öne çıkmakta kısaca ülke faktörü büyük önem arz etmektedir (Porter, 1998: 19). Bu anlamda Porter, ülkelerin belirli endüstrilerde rekabetçi avantajları nasıl elde ettiklerini tespit etmek amacıyla, on ülkede (ABD, Danimarka, Almanya, İtalya, Japonya, Kore, Singapur, İsveç, İsviçre, İngiltere) dört yıl süren bir araştırma yapmıştır. ABD, Japonya ve Almanya dünyanın önde gelen sanayileşmiş ülkeleridir. Seçilmiş olan diğer ülkeler ise devletlerin endüstrilere yönelik politikaları, sosyal, coğrafik ve bölgesel yapıları itibariyle birbirlerinden oldukça farklı nitelikler sergilemektedir. Asya ülkeleri sanayileşme hamleleri nedeniyle dikkat çektikleri için çalışmaya dahil edilirken Avrupa ülkelerinden İsveç ve İsviçre ise uluslararası ticarette önemli bir yere sahip olduklarından çalışmada kullanılmışlardır. Söz konusu ülkeler, birçok endüstride rekabetçi üstünlüklerini de ellerinde bulundururken aynı zamanda 1985 yılı itibariyle dünyadaki toplam ihracatın %50 sini gerçekleştiren ülkelerdir (Porter, 1998:21). Porter bu ülkelerde 100 den fazla örnek sektör ve endüstri üzerinde uygulamalar yaparak Uluslararası Rekabet Üstünlüğü isimli eserinde, endüstrilerde ve endüstri segmentlerinde elde edilen rekabetçi üstünlüklerin nasıl bir süreçte elde edildiğini ve rekabet üstünlüğü sağlayan bu faktörlerin neler olduğunu Elmas Modeli ile ortaya koymuştur. Bazı ulusların neden diğerlerine göre belirli sektörlerde daha rekabetçi olduğu sorusuna yanıt vermeye çalışan Elmas Modeli ne göre bir ülkenin belirli bir endüstride uluslararası düzeyde rekabetçi olabilmesi, yereldeki firmanın ortamını şekillendirerek rekabetçi avantajlara ulaşabilmesini veya ulaşamamasını sağlayan, ülkedeki dört temel dinamiğe bağlıdır (Porter, 1998: 70-71). Michael Porter, 1990 yılında yayınlanan kitabı The Competitive Advantage of Nations (Milletlerin Rekabetçi Avantajı) 10 ülkeden 100 ü aşkın sektörün incelenmesinin ardından elmas modeli geliştirilmiştir. Seçilen sektörlerin incelenmesinde; örnek vaka analizi yöntemi kullanılmıştır. Yapılan bu rekabet araştırmaları sonucunda uluslararası rekabet gücünde belirleyici olan 4 ana unsurun ve bu 4 unsuru destekleyen 2 ek unsurun analiz edilmesi gerektiği saptanmıştır. Araştırma sonucunda işletmelerin küresel pazardaki rekabetçi pozisyonunun analizine yönelik rekabetçi konumlarını analiz etmeye yardımcı olacak ekonomik bir model geliştirildi. Michael E. Porter bu modeline Elmas modeli ismini verdi çünkü küresel rekabette önemli olan tüm faktörler bir elmasın noktalarına benziyordu. Faktörlere göre ülkenin rekabet analizini etkileyen dört farklı unsur belirlenmiştir. Elmasın köşelerini oluşturan bu unsurlar; girdi koşullar, firma stratejisi ve rekabet yapısı, talep koşullar, ilgili ve destekleyici kuruluşlardır. 1. Girdi Koşulları: Belirli endüstride rekabet etmek için gerekli olan vasıflı iş gücü veya alt yapı gibi uluslararası üretim faktörlerinin konumudur. Porter a göre ise rekabet gücünün sağlanmasında ve sürdürülebilmesinde girdi koşullarının ihtiyaçlar doğrultusunda geliştirilebilmesi önemli rol oynamaktadır. Dolayısıyla, ülkelerin üretim faktörlerinin gelişme hızının yüksek olduğu sektörlerde rekabet gücü kazanması olağandır. Firmalar açısından bakıldığında ise, kullandıkları girdileri ne kadar yüksek kalitede ve düşük maliyetle sahip olurlarsa rekabet avantajı elde etme şansları o oranda artış göstermektedir (Porter, 1990: 70) Faktör koşullarının rekabet gücünü doğrudan etkilemesi sebebiyle, üretim sürecinin girdileri olarak ifade edilen üretim faktörlerini beş grupta incelemektedir (Porter, 1998: 74-75); İnsan kaynakları, fiziksel kaynaklar, bilgi kaynakları, sermaye kaynakları, altyapı kaynakları. 129
2. Talep Koşulları: İç talep, dış talep, potansiyel pazarlar, talebin niteliği, alıcıların talepkarlığı, kullanıcının (müşterinin) seçiciliği, geniş ve büyüyen iç pazar. Talep koşulları, rekabet üzerinde iki tür etki yaratmaktadır. Bunlar statik etkiler ve dinamik etkiler şeklindedir. Statik etki, ölçek ekonomilerine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Talep koşulları, ölçek ekonomileri ile birlikte statik etkilerin ortaya çıkmasını sağladığında, talep koşulları ekonominin bütünü üzerinde etkiye sahip olmaktadır. Dinamik etkiler ise, ilerleme, yeniliğin hızı ve niteliği gibi konularda ortaya çıkmaktadır. Bu etkilerin meydana gelmesinde talep yapısı ve bileşimi, talebin genişliği, büyüme hızı ve küreselleşmesi gibi talep koşulları ile ilgili özellikler önemli rol oynamaktadır (Porter, 1998: 90). 3. İlgili ve Destekleyen Sanayi: Rekabetçi avantaja sahip tedarikçilerin ve ilgili firmaların mevcudiyeti. (Hammadde tedarikçileri, uzmanlaşmış makine tedarikçileri, yarı mamul veya ara ürün tedarikçileri ve ambalaj malzemeleri tedarikçileri). Rekabetçi üstünlüğün bir diğer değişkeni olan ilgili ve destekleyici endüstriler, rekabet gücünün geliştirilmesi ve uzun dönemde rekabetçi üstünlüğün sürdürülmesinde önemli bir role sahip bulunmaktadır. Porter, Elmas Modeli nde, ilgili endüstriler kavramı endüstrinin mevcut imkanlarını ve kaynaklarını ortak kullanan sektörleri ifade ederken destekleyici endüstriler de belirli bir sektörün üretim yapması için ihtiyaç duyduğu girdilerin temininde ve yeniliklerin uygulanmasında önem arz eden tedarikçi sektörleri ifade etmektedir (Porter, 1990: 98) 4. Firma Stratejisi ve Rekabet : Bölgesel şartlar, sektörde faaliyet gösteren diğer firmaların yapısı, kurulma nedenleri ve amaçları, bulundukları çevrede rekabet olup olmadığı, yerli-yabancı sermaye, firmaların inovasyon kapasiteleri, rekabete yaklaşımları, sürdürülebilir rekabetçi avantaj oluşumuna ve gelişimine elverişli ortam, yerel rekabet. Elmas Modeli ninde bir endüstrinin ulusal rekabetteki üstünlüğünün dördüncü değişkeni olarak Firma Stratejileri, Yapısı ve Rekabet Düzeyi yer almaktadır. Firmaların yönetim şekilleri firma stratejisini doğrudan etkilerken, kültürlerin yönetim şekilleri, organizasyon yapısı, firma ilişkileri v.b. üzerinde rekabet yapısı acısından olumlu veya olumsuz yönde etkileri bulunmaktadır. (Porter, 1990: 105-106). Devlet Kurumları: Küme çalışmalarının en önemli aktörü devletlerdir. Devletler bir tür küme kolaylaştırıcısı olarak hareket ederler. Çok sayıda paydaşın bir küme dahilinde toplanmasına yardımcı olurlar. Ayrıca kümeler ile kamu kurum ve kuruluşları arasındaki ilişkiyi düzenlerler. Porter bir sektörün uluslararası rekabet gücünün gelişiminde devletin rolünün önemli fakat dolaylı olduğunu düşünmektedir. Porter a göre devletin yapması gereken rekabetçi avantajı yaratmaya çalışmak değil, elmas modelinin dört ana bileşenini oluşturan ana unsurlar çerçevesinde sektörü desteklemektir. Devletin, rekabet üstünlüğü üzerindeki etkisi konusunda iki temel bakış açısı bulunmaktadır. Bunlardan ilki, devletin destekleyici olarak politika ve yasal düzenlemelerle ülkenin doğrudan rekabet üstünlüğüne katkıda bulunması, diğeri ise, piyasaların, görünmez el mekanizması ile devletin müdahalesi olmaksızın serbest bırakılmasıdır. Porter a göre bu görüşlerin her ikisi de doğru değildir. Porter, devletin rolünün katalizör şeklinde olduğunu ileri sürmektedir (Porter, 1990: 125). İşbirliği Kurumları: Üniversiteler, teknik eğitim kurumları, yaygın eğitime yönelik özel eğitim kurumları (kurslar, vb.) ARGE kuruluşları, teknoloji desteği ve teknoloji transferi konusunda hizmet veren kuruluşlar, ticari ve mesleki birlikler, işçi sendikaları, işveren birlikleri ve dernekleri, Ticaret ve Sanayi Odaları, yerel siyasetçiler, milletvekilleri, kalkınma ajansları, sivil toplum kuruluşları başlıca işbirliği kurumlarıdır (Has, 2013) Şans: Kontrol edilemeyen faktörler de belirli endüstrilerde rekabete yön vermektedir. şans faktörü kapsamındaki durumlar genellikle ülke içinde ortaya çıkan durumlar olup firmaları ve bazen hükümeti de etkilemektedirler. Şans olaylarının oluşması ülkenin 130
durumuyla ilgili değildir çünkü çoğu zaman firmaların gücünün (hatta devletinin) dışında olur. Modelin dört köşesinde yer alan faktörler birbirleri ile etkileşim halindedirler. Rekabet avantajını belirlerken faktörler birlikte ele alınmalıdırlar. Şans faktörü ve devletin rolü bu modeli destekler nitekliktedir. Porter in bölgesel rekabetçiliği analiz etmek üzere geliştirdiği Elmas Modeli, Türk orman ürünleri sektörü için uygulanmıştır. Uygulamada sektöre dair değişkenler Elmas modelinin faktörleri etkisinde incelenmiştir. Modelinin tüm ana değişkenleri (girdi koşulları, talep koşulları, ilgili ve destekleyici kurumlar, firma stratejisi ve rekabet yapısı) alt değişkenlere ayrılarak, araştırmadan toplanan veriler ile uluslararası rekabetçilik kıyaslamasına tabi tutulmuştur. Bu bağlamda, her bir değişken, düşük (-1), orta (0), ve yüksek (1) eklinde aralı ölçüm kullanılarak değerlendirilmiştir. Bütün faktörlerin düzeyleri saptandıktan sonra, aynı metodoloji, sektörün rekabetçilik pozisyonunu ortaya çıkarmak için tekrarlanmaktadır. Faktörlerin rekabetçilik düzeyi için etkinlik dereceleri ulaşılacak sonucu belirlemektedir. İkincil veri toplama teknikleri kullanılarak elde edilen veriler, önem derecelerine (- 1/0/1) göre değerlendirilerek alt değişkenler arasındaki Şekil 1 de görüldüğü üzere modele yerleştirilmiştir. 4. Orman Ürünleri Sektörünün Elmas Modeli İle Analizi Girdi Koşulları: Araştırmanın ilk ayağında faktör koşulları çerçevesinde Türkiye nin sahip olduğu doğal ve sektörel altyapı kaynaklarının potansiyeli değerlendirilmiş ve mevcut durum analizleri yapılmıştır. Talep Koşulları: Araştırmanın ikinci kısmında sektörel talep koşulları çerçevesinde, sektörün tüketim yapısı, iç ve dış piyasa talebi ve küresel ticarette Türkiye nin konumu ile ilgili veriler değerlendirilmiştir. Firma yapısı, stratejisi ve rekabet: Bu kapsamda, Türkiye de orman ürünleri sektöründe yer alan işletmelerin genel yapısı ve rekabet güçlerine önemli katkı sağlayan destek mekanizmaları üzerinde durulmuştur. Ayrıca yine işletmelerin rekabet gücünün arttırılmasında önemli ölçüde görev üstlenen örgütsel yapılar da ele alınmıştır. İlgili ve destekleyici endüstriler: Türkiye de orman ürünleri ilgili sektörü kapsamında Destekleyici kurumlar arasında da sektörün istihdam ve AR&GE kaynaklarının en önemli paydaşı konumunda olan kurumlara yer verilmiştir. Devlet: Bu bölümde sektörle ilgili olarak devlet içindeki kurumsal yapılanma, kontrol ve denetim mekanizmaları, uygulanan ulusal ve uluslararası mevzuatlar ve bu mevzuatlara uyum çerçevesinde yapılan çalışmalar değerlendirilmiştir. Şans: Orman ürünleri sektörü için önemli etkenlerin başında gelen, küresel ısınma kaynaklı iklimsel değişimler, ve çevresel faktörler değerlendirilmiştir. Orman Ürünleri için kurulan model Şekil 1 de şematize edilmiştir; 131
(1)Amenajman Planı (1)Sürdürülebilir Kalkınma Planı (0)AB Ormancılık stratejileri (0)Orman yönetim politikaları uygulamaları (-1)Orman ürünlerinde kurumsal yapı sorunları (1)Türk orman ürünleri sektörel durumu (1)Çalışan durumu (1)Kalite standartları (0)Üretimde teknoloji kullanımı (1)Coğrafik Bölge yapısı Talep Koşulları Firma Stratejileri Rekabet Yapısı ve Firma Düzeyi (1)İç talep durumu (1)AB pazarına yakınlık (0)Rakip pazar durumu (0)Türkiye deki orman ürünleri işletmelerinin durumu (-1) İşletmelerin firma stratejileri (1) Orman ürünleri işletmelerinin rekabet yapıları İlgili ve Destekleyici Kuruluşlar (1)Orman Genel Müdürlüğü (1)T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı (0)STK (1)Üniversite-Sanayi İşbirlikleri Şans Çevresel Faktörler Şekil 1. Türk Orman Ürünleri Sektörü Rekabetçilik Düzeyi (1/ Yüksek) 4.1. Faktör Koşulları Türk orman ürünleri sektörünün rekabetçilik düzeyi bakımından yüksek avantajı yakalayabilmesinin ilk dayanağı olan faktör koşulları üzerinde durulmuştur. Bu koşullar; Türkiye nin orman ürünleri sektörel durumu, çalışan durumu, kalite standartları, üretimde teknoloji kullanımına yönelik durum analizi yapılarak faktör koşulları değerlendirilmiştir. Türk orman ürünleri sektörü ithalat ve ihracat verileri incelendiğinde, uluslararası piyasa da sektörün rekabet düzeyi yüksek olarak belirlenmiştir. Orman ürünleri sektörü hızla büyümeye devam etmektedir. Uluslararası piyasaya yönelik sektörde ülkenin marka bilinirliği yüksektir. Orman ürünleri sektörü birçok alt sektörü etkilemekte böylece önemli ölçüde istihdama da katkı sağlamaktadır. Çalışanların iş tatmini yüksektir. Üniversiteler sektörün ihtiyaç duyduğu nitelikli iş gücünü yetiştirmektedir. Türkiye, orman ürünleri piyasasını büyük oranda etkileyen Orman Genel Müdürlüğü Türkiye Standartları Enstitüsüne göre üretim ve pazarlama yapmaktadır. Ancak kalite standartları uluslararası piyasa da farklılıklar göstermektedir. Bu farklılıklar uluslararası Pazar da ürünlerimizin tercih edilmemesine sebebiyet verir. 132
Sektör de genellikle atölye tipi çalışma prensibi benimsenerek, küçük ve orta ölçekli işletmelerin varlığının fazla olduğu ve bunun yanında büyük ölçekli işletmelerin de sayısının son yıllar da hızla arttığı görülmüştür. Ülkede ormanlar yaygın olarak yer almaktadır. Ülke orman ürünleri açısından zengin kaynaklara sahiptir ayrıca ormanlık alanlar ve ürün çeşitliliği de oldukça fazladır. Bu durum sektörün ihtiyaç duyduğu hammaddeye kolayca ulaşabileceğinin en büyük göstergesidir. Forest Resources Assessment (FRA) 2010 Raporu na göre; dünyada orman alanlarındaki azalma geçtiğimiz 10 yıl içinde (2000-2010) yıllık ortalama 5,2 milyon hektar olurken, Türkiye son 10 yılda yaptığı ağaçlandırma ve rehabilitasyon çalışmaları ile orman varlığını artıran ülkeler arasında üst sıralarda yer almıştır. 4.2. Talep Koşulları Türkiye orman ürünleri sektörü, ülkede iç talep durumunu tatmin etmektedir. Ülke AB pazarına yakındır. Rakip pazar durumu incelendiğinde; Türkiye Orman Ürünleri Meclisi Sektör Raporuna göre; Dünya ticaretinde, 2013 yılı itibariyle ihracat ve ithalat dengesinde 3,6 milyar $ açık, 2014 yılı itibariyle 0,6 milyar fazla ve 2015 yılı itibariyle 2,1 milyar $ fazla olduğu görülmektedir. FAO verilerine göre en çok kereste ihracatı yapan ülke Kanada dır. Kanada yı, İsveç, ABD, Almanya, Avusturya ve Finlandiya takip etmektedir. Yine bu verilere göre; dünya kereste ithalatında önde gelen ülkesi en büyük payla Çin Halk Cumhuriyeti olmuştur. Onu sırasıyla, ABD, Japonya, İngiltere ve İtalya takip etmektedir. Türkiye ise 223 kereste ithalatçısı arasından dünyanın 37. Sırada kereste ithalatçısı olarak yerini almıştır. Kaplama ve kontrplak ithalatı incelendiğinde başlıca ülkeler Çin, Endonezya, Malezya, Rusya ve Finlandiya dır. Dünya kontrplak ithalatı incelendiğinde ülke bazında kontrplak ithalatı önde gelen ülkeler Japonya, ABD, Almanya, İngiltere, Kore ve Çindir. Kaplama ve kontrplak dünya dış ticareti dengesinde 1 milyar $ lık bir açığın ihracat fazlasıyla son beş yıldır devam ettiği görülmektedir. Dünya da üretilen toplam ağaç ürünleri miktarı yaklaşık 2 trilyon metreküptür. Ağaç ürünleri üretiminin çoğunluğu tomruk, kereste ve talaş parçaları oluşturmaktadır (FAOSTAT, 2013). Dünya en büyük levha üreticisi Çin dir. Çin i ABD, Almanya ve Türkiye takip etmektedir. Üretilen levhalar çoğunlukla iç pazarda kullanılmaktadır. Orman ürünleri sektörünün ihracatta rekabet gücünü azaltan en önemli unsur yüksek gümrük vergileridir. Bazı ülkeler bu giderlerin üzerine lojistik maliyetini ekleyerek satın alınan ürünün maliyetini artırmaktadır. Bu nedenlerden ötürü fiyatlandırma faaliyetleri yeniden düzenlenmelidir. 4.3. İlgili ve Destekleyici Kuruluşlar Sektör deki kuruluşlar arasında önemli ölçüde işbirliği vardır. Ülke de kurumlar arası destekleyici işbirliği uygulamalarının var olması uluslararası pazarda çok önemli rekabet avantajıdır. 4.4. Devlet Türkiye de devlet yatırımları; Türkiye Cumhuriyeti Kalkınma Bakanlığı tarafından yapılmaktadır. Her yıl öngörülen hedefler doğrultusunda yatırım programı oluşturulmaktadır. Devlet; uluslararası rekabetçiliğin geliştirilmesine yönelik destek programlarını resmi sitesinden yayınlamaktadır. Destek programlarının en temel hedefi, ülkede faaliyette bulunan işletmelerin uluslararası pazarda rekabet gücünü artırarak, desteklemektir. Bu destek ile Türkiye de sınaî ve/veya ticari faaliyette bulunan veya yazılım sektöründe faaliyet gösteren şirketlerin uluslararası pazarlarda rekabet gücünü arttırmaya yönelik eğitim ve danışmanlık giderleri ile İşbirliği Kuruluşlarının Bakanlıkça uygun görülen proje bazlı giderlerini Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonundan (DFİF) karşılamaktır (URL-1) Devletleri teşvik uygulamalarına iten, öncelikle mevcut sanayilerini güçlü sanayi ülkelerinin rekabetinden korumaktır. Diğer faktörler ise, ülkede para ve sermaye piyasalarının gelişmemiş olması, yüksek teknoloji ürünlerinin üretiminin yapılamaması, ihracat imkânlarının yetersiz oluşu, yatırımcıların eğitim ve deneyim bakımından yetersiz olmaları, işsizlik, yatırım ve üretim olanaklarının kısıtlı olması ve gelişmişlik bakımından farklılığın bulunmasıdır (Yaralı, 2004). Özellikle gelişmekte olan ülkelerde sanayinin yeterince gelişmemiş olması, yatırımların ve yatırım mallarının yetersiz olması nedeniyle dışa bağımlılığın fazla olması, teknolojik gerilik, dış ödemeler açığı ve tasarruf yetersizliği gibi sorunlar ekonomik ve sosyal kalkınmanın gerçekleşmesini engelleyen unsurlar olarak ortaya çıkmaktadır. Küreselleşme sürecinin etkileri ile Teşvik Politikaları, ülkelerin ekonomik ve sosyal kalkınmalarını gerçekleştirebilmelerinde, küresel rekabet ortamında rekabet güçlerini artırarak dünya olanaklarından daha fazla yararlanabilmelerinde ve dolayısıyla refah düzeylerini artırabilmelerinde, ekonomi politikalarını önemli araçlarından biri durumuna gelmiştir (Aydoğuş, 2000). 133
4.5. Firma Stratejileri Rekabet Yapısı ve Firma Düzeyi Küresel rekabet dâhilinde orman ürünleri firmalarının stratejik yapıları ve firma düzeyleri bu bölümde incelenmiştir. Bu sanayinin en temel hammaddesi odun dur. Doğal kaynak olarak üretilen odun hammaddesinin değeri her geçen gün artmaktadır. Orman ürünleri sanayisi; odun hammaddesini bükme, yarma, kesme, soyma, biçme, yongalama, liflendirme, yapıştırma, presleme, buharlama, kurutma, emprenye vb. işlemlerle değiştirmek suretiyle yarı mamul veya mamul üreten, ayrıca orman ağaç ve diğer bitkilerinden elde edilen ürünleri işleyerek uygun diğer sanayi dallarına hammadde üreten ve gerektiğinde birbirinin mamullerini hammadde olarak kullanabilen entegre nitelikte bir sanayi dalıdır (URL-2). Bu sanayi, son yıllarda ülkede yaşanan kentsel dönüşüm ve inşaat sektörünün yeniden yapılanmaya gitmesi, toplu konut sektörünün özendirilmesi, depreme dayanıksız yapıların revize edilmesi, restorasyon ve yenileme çalışmalarının hız kazanmasından etkilenen ilişkili bir daldır. Ancak son zamanlar da ahşap malzemeye alternatif olarak pazara sunulan plastik ve metal malzemeler geliştirilerek ikame olarak kullanılmaktadır. İkame malzemeler çevreye zarar vermektedirler. Ahşap malzeme ise doğal bir malzemedir. Dolayısıyla çevreye zarar vermemektedir, bu nedenle her geçen gün kullanımı artış göstermektedir. OGM raporuna göre orman ürünleri piyasası incelendiğinde; Fosil yakıtların iklim değişimindeki olumsuzlukları ve kaynağının sınırlı olması karşısında yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmede Amerika ve Avrupa ülkeleri başta olmak üzere biyokütle enerji üretimi hızla yayılmakta, bu durumda oduna olan talebi daha da artırmaktadır. Piyasadaki gelişme ve orman sanayinin hammadde beklentilerine bağlı olarak üretim ve pazarlama politikası izleyen Orman Genel Müdürlüğü olumlu ekonomik gelişmeler, inşaat sektöründeki büyüme potansiyeli ve sanayinin kapasite artışını göz önüne alarak üretimini son yıllarda ciddi bir biçimde artırmıştır. 2002 öncesi 7 Milyon M3 endüstriyel odun üretimi 2015 da 16,6 milyon m3 olmuştur. Hedef talebe bağlı olarak endüstriyel odun üretimini daha da artırmaktır. Sektörün 29 Milyon m3 ulaşan yıllık odun talebinin %66 sını endüstriyel odun oluşturmaktadır. Endüstriyel odun talebinin yaklaşık 16,6 milyon m3 ü Devlet ormanlarından, 3,4 Milyon m3 ü özel sektör kavak vb. üretiminden karşılanmakta, talebin geriye kalan kısmı ithal edilmektedir. İthalat değişmekle birlikte yıllık 1,5 Milyon M3 civarında gerçekleşmektedir. İthalattaki artış trendine baktığımızda bunun ilk nedeninin istenilen kalite ve miktarda ürün arz edilememesidir. Sektörün yıllık 500 600 Bin M3 civarı I. Ve II. Sınıf kalitedeki tomruk ihtiyacı bulunmaktadır. İç piyasa ancak bunun %35 ni karşılayabilmektedir. Kalite sınıfı odun üretimimiz 200 Bin M3 civarında bulunmaktadır. Yine yonga lif levhadaki talep artışının bir bölümü ithalat ile karşılanmaktadır. Diğer yandan ithal artışının bir önemli unsuru da fiyatlardır. Ancak son yıllarda endüstriyel odun hammadde ithalatının mamul ürünlere doğru kaydığı bunda ihracatçı ülkelerin daha yüksek katma değer yaratılması amacıyla işlenmiş ürünlere ağırlık verdiği görülmektedir. Ülkemizdeki endüstriyel odun hammaddesi ithalatının %51 i Ukrayna dan yapılmaktadır. Rusya uygulamaya koyduğu yeni orman kanunu ile gayri mamul odun ihracatına yüksek vergiler uygulayarak mamul ve yarı mamul ihracatına ağırlık vermektedir. Bu vergi uygulaması nedeni ile Rusya dan yapılan ithalat önemi miktarda düşmüştür. Bu şekilde hammadde ithalatının giderek zorlaşması ve gelecekte ithal imkanlarının azalacağı göz önüne alınarak Orman Genel Müdürlüğümüzce üretimin hem kalite hem de kantite olarak arttırılmasına yönelik tedbirler alınmaktadır. Bu anlamda baltalıkların koruya tahvili, orman yönetim (Amenajman) planlarında daha yeni teknikler ve uygulamalar, bozuk ormanların imar ve ihyası, orman bakımlarına ağırlık verilmesi, kalite üretimi için ağaç budaması sayılabilir. Orman işletmeciliğinde artık geleneksel üretim ve pazarlama anlayışıyla üretim taşıma depolarda yeniden istifleme ve satış süreciyle piyasaya emval sunulması, rasyonel ve verimli bir işletmecilik olmaktan çıkmıştır. Çünkü hem maliyet hem kalite ve zaman açısından önemli kayıplar olmaktadır. Bu nedenle ormancılık gereksiz zaman ve değer kayıpları ile maliyeti artıran giderleri en aza indirecek Dikili Ağaç Satışını artırmayı hedeflemektedir. Türkiye orman varlığı raporuna göre; Birçok ülkenin toplam yüzölçümünden daha fazla orman varlığına sahip olan Türkiye nin ormanlık alanı 2012 yılı itibariyle % 27,6 dır. Ar&Ge bülten raporuna göre; sektör yaklaşık 300.000 kişiye istihdam imkânı sağlamaktadır. Türkiye Ağaç Mamulleri ve Orman Ürünleri Sektörü nün büyüklüğü 19 milyar dolar değerindedir. Türkiye de kereste üretimi 2010 ve 2011 yılları arasında 6,2 milyon m³ olarak gerçekleşmiştir. Türkiye, 166 ülke arasından 13. üretici olarak yerini almış ve dünya üretiminden % 1,6 oranında pay almıştır. 134
5. Sonuç Türkiye orman ürünleri sektörünün rekabet analizi yapılmış ve bu doğrultuda elde edilen sonuçlara göre sektörün ulusal ve uluslar arası pazarda rekabet edebilirlik güçlerinin artırılmasına yönelik birtakım önerilerde bulunulmuştur. Tasarım ve inovasyona yönelik katma değeri yüksek ürünler üretilmelidir. Üretilen ürünler uluslararası kalite standartlarına uygun olmalıdır. Sektörel birlik sağlanmalıdır. İşletmeler, atölye tipi ve aile şirketleri kimliğinden uzaklaşarak yeni bir vizyon belirlemeliler. Sektör de yabancı dil bilen, pazarlama kabiliyeti var olan personeller istihdam edilmelidir. Dünya pazarı takip edilmelidir. Sektörel olarak, ulusal ve uluslararası pazara hakim olunmalıdır. Pazar iyi analiz edilmelidir. Müşteri odaklı ve talebi karşılar nitelikle üretim yapılmalıdır. İşletmeler kendi organizasyonlarında tasarımcı istihdam etmelidirler. Üretim kapasitesini arttırıcı nitelikte çalışmalar yapılmalıdır. Bürokrasi azaltılmalıdır. Destekleyici fon ve vergi uygulamaları düzenlenmelidir. Malların standartlara uygunluğu devlet tarafından kontrol edilmelidir. Fuarlarda üretilen ürünler sergilenmelidir. Şirketlerin ulusal ve uluslararası fuarlara katılımı özendirilmelidir. Reklam ve pazarlama kampanyaları yapılmalıdır. İhracatta gümrük destekleri, katma değer vergisi destekleri artırılmalıdır. Sonuç olarak; orman ürünleri endüstrisi hızla büyüyerek, gelişen bir sanayi dalıdır. Uluslararası piyasa da yüksek rekabet edilebilir seviyedir. Ancak bu seviyeyi daha da güçlendirmek için sektörün ilişkili olduğu alanlarda desteklenmesi gerekmektedir Devlet tekelinde ki teşviklerden yararlanarak gelişimi sürdürmeye devam etmesi uluslararası pazarda rekabet edilebilirliğini daha da arttırabilir. Ancak toplum teşvik programları hususunda yeterinde bilgili değildir gerekli bilgilendirmeler yapılarak teşvik programları özendirilmelidir. Türkiye nin uzun vadeli hedeflerine yüksek katma değerli ürünler üreterek daha çabuk ulaşabilme ihtimali vardır. Kaynaklar Anonim, 1991. Orman Ürünleri Sanayi Kurumu Genel Müdürlüğü 1980-1990 Faaliyetleri, Gelişim Matbaası, 1-124, Ankara AYDOĞUŞ, İ. (2000), Türkiye nin Avrupa Birliği ile Bütünleşmesi Sürecinde Devlet Yardımları. Afyon Kocatepe Üniversitesi Yayın No: 28, s.3 Porter, Michael E., (2004), Building the Microeconomic Foundations of Prosperity: Findings from the Business Competitiveness Index, Global Competitiveness Report 2003-2004, World Economic Forum, (31), 39-56. Porter, Michael E., (1998), The Competitive Advantages of Nations, New Edition, Newyork: free press, 13-91. FAOSTAT Database, 2011 FRO, Global Forest Resources Assessment, 2010 Orta Anadolu Ağaç Mamulleri ve Orman Ürünleri İhracatçıları Birliği 2011 Kontrplak Sektörü Raporu Orman Genel Müdürlüğü İşletme Ve Pazarlama Dairesi Başkanlığı, 2016 Oduna Dayalı Orman Ürünlerinin Üretim Ve Pazarlama Faaliyetleri T.C. Orman Ve Su İşleri Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü Orman İdaresi Ve Planlama Dairesi Başkanlığı, Türkiye Orman Varlığı, 2012. Türk Orman Ürünleri Sanayi nde Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları, 1996 Türkiye Orman Ürünleri Meclisi Sektör Raporu, 2015 HAS, Z. (2013), Kümelenme Teorisi ve Porter Elmas Modeli, İnternet Adresi: http://www.izto.org.tr/portals/0/bilgi%20bankas%c4%b1/projeveraporlar/kumelenme/kumelenmet eorisiporterelmas.pdf YARALI, M. (2004), Uluslararası Anlaşmalardaki Kısıtlamalar Dikkate Alınarak Ülkemizde Telekomünikasyon Alanında Üretimin, AR-GE Faaliyetlerinin ve İhracatın Artırılmasında Teşvik Yöntemlerinin Analizi, Telekomünikasyon Kurumu, Ankara, s.4. URL-1 (2012), Yatırımlarda Devlet Yardımları Hakkında Karar, http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2012/06/20120619-1.htm (27.10.2017). URL- 2 (2014), AR&GE Bülten 2014 Temmuz Sektörel, http://www.izto.org.tr/portals/0/argebulten/2014temmuzormanurunleri.pdf (27.10.2017) 135
OTOMASYONA SAHİP ÜRETİM HATLARININ YUTUCU MARKOV ZİNCİRLERİYLE MODELLENMESİ: MEŞRUBAT ÜRETİM HATTINDA BİR UYGULAMA Yrd. Doç. Dr. Metin ÖNER Manisa Celal Bayar Üniversitesi Prof. Dr. İpek DEVECİ KOCAKOÇ Dokuz Eylül Üniversitesi Otomasyona sahip üretim hatları veya diğer adıyla transfer hatları, fonksiyonlarını otomatik olarak yerine getiren muhtelif makinelerden ve iş istasyonlarından meydana gelen sistemler olarak tanımlanabilir. Bu tip sistemler, birbirini izleyen iş istasyonları, transfer mekanizmaları, ara stoklama, malzeme taşıma, kusurlu ürünlerin ayıklanması gibi çok sayıda birbiri ile ilişkili alt sistemlerin bileşiminden oluşur. Seri bağlı üretim hatlarında bir alt sistemin çıktısı, ardından gelen bir başka alt sisteminin girdisini oluşturur. Bu çalışmanın ana amacı otomasyona sahip bir üretim sisteminin Yutucu Markov zincirleri ile modellenmesidir. Yutucu Markov zincirleri bu tip sistemlerin basitçe analizinde yararlı bilgiler sağlayan bir yöntemdir. Yöntemin uygulaması meşrubat sanayinde pet şişe üretim hattının analizi için gösterilmiştir. Yutucu Markov analizi ile malzeme gereksinimleri, hat üzerindeki her bir işlem için fire miktarlarını da gözönüne alan gerekli üretim miktarları, brüt kapasite ihtiyaçları, oransal makine ihtiyaçlarından hareketle hattaki işlemlere ait kapasite kullanım oranları, darboğaz oluşturan işlemin belirlenmesi gibi üretim hattının dengesine ilişkin parametrelerin nasıl elde edilebileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Üretim Hatları, Transfer Hatları, Akış Hatları, Yutucu Markov Zincirleri, Otomasyon, Meşrubat Sanayi. JEL Kodu: M11, L66, C44. MODELLING AUTOMATED PRODUCTION LINES THROUGH ABSORBING MARKOV CHAINS: AN APPLICATION ON BEVERAGE PRODUCTION LINE Production lines with automation, or, in other words, transfer lines, can be defined as systems composed of various machines and workstations that automatically fulfill their functions. Such systems consist of a multitude of interrelated subsystems, such as consecutive workstations, transfer mechanisms, intermediate stocking, material handling, and sorting of defective products. The output of a subsystem on serial connected production line constitutes the input of another subsequent subsystem. The main purpose of this work is the modeling of a production system with automation with Absorbing Markov Chains. Absorbing Markov chains is a method of providing useful information by simple analysis of such systems. The application of the method has been demonstrated for the analysis of a pet bottle production line in the soft drink industry. With the absorbing Markov analysis, determination of the parameters related to the production line equilibrium such as material requirements, required production quantities for each process on the line, gross capacity requirements, capacity utilization rates for processes on the basis of proportional machine requirements, determination of the bottleneck process can be achieved. Keywords: Production Lines, Transfer Lines, Flow Lines, Absorbing Markov Chains, Automation, Beverage Industry. JEL Codes: M11, L66, C44. 136
AVUKATLARDA TÜKENMİŞLİĞİN NEGATİF DUYGUYA OLAN ETKİSİNİNİN YAPISAL EŞİTLİK MODELİYLE (YEM) ARAŞTIRILMASI Yrd. Doç. Dr. Hüriyet BİLGE Manisa Celal Bayar Üniversitesi, UBYO, Bankacılık Finans Bölümü ÖZET Çalışmanın temel amacı avukatların tükenmişlikleri ve negatif duyguları arasındaki ilişkinin yapısal eşitlik modeliyle (YEM) araştırılmasıdır. Bu amaçla LİSREL 8.8. kullanılarak bir yapısal eşitlik modeli (YEM) geliştirilmeye çalışılmıştır. Geliştirilen YEM modelinin uygunluğu çeşitli uyum kriterleri dikkate alınarak tartışılmış ve belirlenmiştir. 162 avukattan elde edilen veriler Maslach Tükenmişlik (MBI) ve Negatif Duygu ölçeklerinin faktör yapıları doğrulayıcı faktör analiziyle (DFA) test edilmiştir. YEM den elde edilen sonuçlar çerçevesinde avukatların müvekkilleri ve tüm çevresindekilerle ilişkilerini tüketmeleri ya da tamamen arttırmaları durumunun onları negatif duyguya yöneltebileceği ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte çalışmada, avukatların yakın çevresindekilere karşı hissizleşmeleri, onları negatif duyguya itebileceği konusunda bir kanıt elde edilememiştir. Ayrıca avukatların kişisel başarıları arttıkça negatif duygudan uzaklaşmaları söz konusudur. Anahtar Kelimeler: Tükenmişlik, Negatif duygu, Avukatlar ve Yapısal eşitlik modeli STRUCTURAL EQUALITY MODEL (SEM) RESEARCH ON THE EFFECTS OF NEGATIVE EMOTION AMONG THE LAWYERS ABSTRACT The main aim of the study is to investigate the relationship between burnout and negative emotions of lawyers with a structural equation model (SEM). For this purpose LISREL 8.8. was used to develop a structural equation model (YEM). The appropriateness of the developed FE model has been discussed and determined by taking into account various compliance criteria. The attainment scores of 162 attorneys were tested by confirmatory factor analysis (CFA) of factor structures of Maslach Burnout (MBI) and Negative Feelings scales. The results obtained from the SEM suggest that, if lawyers consume their involvement with the clients and the whole environment, or increase the level of this involvement entirely may lead to negative emotions. However, no evidence has been found that the insensitivity to immediate environment may lead to negative emotions. Also, As the personal accomplishments of lawyers increase, they tend to move away from negative emotion. Keywords: Burnout, Negative emotion, Lawyers and Structural equation model JEL Kodu: M10, M54 137
Tarih 03.11.2017 Saat 11.45 SALON SIRIUS 4. Oturum Moderator TUDSAK252 TUDSAK260 TUDSAK263 Yrd. Doç. Dr. Erkan Hasan ATALMIŞ Yrd. Doç. Dr. Dinmukhamed KELESBAYEVA A. Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Emine UZUN Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Erkan Hasan ATALMIŞ Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Züleyha YILDIRIM Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa ALBAYRAK Atatürk Üniversitesi AHMET YESEVİ ÜNIVERSİTESİNDE ÖĞRENCİ MEMNUNİYETİNİ ETKİLEYEN GEREKSİNİMLERİN BELİRLENMESİ ORTAOKULLARDA ÇEVRE BİLİNCİ VE FARKINDALIK EĞİTİMİ BASAMAKLI ÖĞRETİM YÖNTEMİNE İLİŞKİN ÖĞRENCİ GÖRÜŞLERİ 138
DETERMINATION OF REQUIREMENTS AFFECTING STUDENT SATISFACTION IN AKHMET YASSAWI UNIVERSITY Dinmukhamed KELESBAYEV Assis. Prof. Dr., Akhmet Yassawi University ABSTRACT Within the scope of the study, information was given on the Kano Model and a practice work, targeting higher education students, was done. Detailed explanation was given to the students pertaining to the Kano Model and the quality requirements, which are found significant in higher education, their degree of significance and the way they assess their own institutions with consideration of the said requirements were examined. On the other hand; the objective of this study is to determine the student requirements relating to the quality of the Undergraduate Programme of Child Education of the Faculty of Educational Sciences in Akhmet Yassawi University as well as to analyze the function of student satisfaction and dissatisfaction in determination and improvement of the quality of this programme. To this end; the student requirements pertaining to the education given were determined by way of the focusing group studies done at the first stage. At the second stage, the abovementioned requirements were classified in the Kano Assessment Table as a result of the Kano Survey applied on 116 students. With this at hand, the quality requirements were separated into four categories: basic, must-be, attractive and indifferent. In the end, satisfaction and dissatisfaction values were calculated and the functions of any of the given requirements in terms of increasing the level of the customer satisfaction as well as decreasing customer dissatisfaction were found out. Key Words: Quality in Higher Education, Student Requirements, Student Satisfaction, Kano Model, Akhmet Yassawi University. AHMET YESEVİ ÜNİVERSİTESİNDE ÖĞRENCİ MEMNUNİYETİNİ ETKİLEYEN GEREKSİNİMLERİN BELİRLENMESİ Yrd. Doç. Dr. Dinmukhamed KELESBAYEV Ahmet Yesevi Üniversitesi ÖZET Çalışmada Kano Modeli ile ilgili bilgi verilip, üniversite öğrencilerine yönelik bir uygulama çalışması yapılmıştır. Öğrencilere Kano Modeli anlatılmış ve yükseköğretimde önemli olduğunu düşündükleri kalite gereksinimlerini, onların önem derecelerini ve bu kalite gereksinimleri açısından kendi kurumlarını nasıl değerlendirdikleri incelenmiştir. Bu çalışmanın amacı ise, Ahmet Yesevi Uluslarası Türk-Kazak Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde Çocuk Eğitimi Lisans programının kalitesi ile ilgili öğrenci gereksinimlerini tespit etmek ve öğrenci memnuniyet ve memnuniyetsizliğinin bu programın kalitesinin belirlenmesinde ve iyileştirilmesinde oynadıkları rolleri analiz etmektir. Bu amaca ulaşmak için, ilk önce yapılan odak grup çalışmaları ile öğrencilerin aldıkları eğitim ile ilgili gereksinimleri ortaya çıkartıldı. İkinci olarak, 116 öğrenciye yapılan Kano Anketi sonucunda bu gereksinimler Kano Değerlendirme Tablosu ile sınıflandırıldı. Böylece, kalite gereksinimleri dört kategoriye ayrıldı: temel, beklenen, çekici ve kayıtsız. Son olarak, memnuniyet ve memnuniyetsizlik değerleri hesaplandı ve böylece bu gereksinimlerin herhangi birinin müşteri memnuniyetini artırmada ve memnuniyetsizliklerini azaltmada oynayacağı rolleri tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Yükseköğretimde Kalite, Temel, Beklenen, Çekici ve Kayıtsız Kalite Gereksinimleri, Müşteri Memnuniyeti, Kano Modeli. INTRODUCTION The quality concept as "quality is the customer wants" (Peters, 1999: 6) which has become an important factor of ongoing competition in many areas, which mostly takes into account the groups of customers or the buyers of the university services, and products.one of these groups is university students of present and future times. In order to succeed in today is market it should be better to understand customer requirements and they must be satisfied (Jiao and Chen, 2006: 177-178). Now universities increasingly began to use customer-oriented methods to improve possible requirements together with already existing requirements of students ie, customer satisfaction service of clients (Kuo et al. 2011: 127). Therefore, the factors affecting the formation of student satisfaction is very important and it is necessary to know thoroughly. However, there are critical problems of universities needs, which their students do not know in details.the approach used in this context, is one of the Kano model. 139
This model is able to meet the needs of business customers with the degree of relationship between customer satisfaction reveals (Matzler and Hinterhuber, 1998: 28). Accordingly, this business needs to determine the quality of their products; you can take advantage of improvements (Harvey, 1995: 163). Generally, studies in this field is not used too much of this model emphasizes the importance of the work done. In this study, information on whether Kano Model is a case study was conducted for university students. Kano Model has been described in detail to the students and all things about what they think on higher education quality requirements, the requirements in terms of their significance and how they evaluate their own institutions were examined. Aim The aim of this study relates to the quality of the undergraduate program of Children Education at the Faculty of Pedagogics of Akhmet Yassawi University: - to show students requirements influential in the formation of student satisfaction according to Kano model, - to classify this quality requirements basing on the Kano Evaluation Table, - to analyze the role of student satisfaction and dissatisfaction in improving the quality of the program. Scope and Limitations of The Study The scope of this study is limited with the undergraduate program of Children Education at the Faculty of Pedagogics of Akhmet Yassawi University. Department of Teaching and Pre-School Education at Faculty of Pedagogics conduct bachelor program of Children Education. In total, there are 116 students in this department. The purpose of this department is to train specialists, academicians, teachers or lecturers (http://ayu.edu.kz, access: 25.12.2016). The cause of this chapter research is to contribute to the students views and to develop more effective strategies for the purpose of achieving better quality in the process of qualitative education. The Value of The Study The quality of higher education is a matter, which is saving its actuality in the world. When opportunities and benefits of higher education provided for people are taken into consideration, creation of solutions to these problems is important for education system, as well as for individuals. On the other hand, it is also observed that there is a serious competition among universities despite of problems related to quality. One of the foremost elements in a competitive environment is the concept of quality. When the quality concept of "quality is the customers wants began to be defined, universities had taken into more account the students as recipients of services or customer. In order to reach the fact of higher education quality the great importance of students is needs at this point. Students, at the end of a serious and systematic study determined requirements, to ensure quality in education decision-makers provide great opportunities. Therefore, the factors affecting the formation of student satisfaction is very important and it is necessary to know thoroughly. However, the critical problem is that universities do not know about the needs of their students and the importance of this requirement level in details. For these reasons, study in this field is not researched too much; this model emphasizes the importance of the work. THEORETICAL FRAMEWORK Kano Model Kano model (see Figure 1) was developed in 1984 by Japanese professor Noriaki Kano and colleagues (Kano et al., 1984) to classify customer requirements. Professor Kano said that the quality requirements of products and services are not equal in the eyes of their customers (Matzler and Hinterhuber, 1998: 27; Tan and Shen, 2000: 1143). Kano Model reveals the relationship between the degrees to which functions meet customer requirements with customer satisfaction (Lofgren and Witell, 2005: 11; Lofgren and Witell, 2008: 63). This model is that one, which identifies the reason of ordinary improvement of customer satisfaction level despite of big improvement in other customer requirements meet in contrast other customer satisfactions are extremely increased when a little improvement is provided in some customers, meet the needs. (Matzler and Hinterhuber, 1998: 28; Tan and Shen, 2000: 1145). 140
Kano Scheme As seen in Figure 1, the horizontal axis indicates how much successful the quality requirements of the product or service were in meeting customer expectations. If the axis moves to the right, it meets more the customer expectations of quality requirements; if it moves to the left, we can see that it meet less. In addition, vertical axis indicates customers satisfaction level related to products and services quality requirements. The more the axis moves upward, the more degree of customer satisfaction is high, the more the axes moves down, the more customer dissatisfaction is so high. Kano Categories Basing on the axis of Kano schema, based on product or service quality requirements Kano Model divided into six separate categories and each of these six categories in a different way affected customer satisfaction. These are (Walden, (Ed.), 1993: 3-35; Matzler and Hinterhuber, 1998: 28-30; Tan and Pawitra, 2001: 421-422; Tan and Shen, 2000: 1143-1144; Zultner and Mazur, 2006: 110-112): Must-be quality requirements (M): These requirements are the must-be criteria of products and services. If these requirements are not in the products and services, the customer will be extremely dissatisfied. On the other hand customers on products and services by seeing these requirements if the guarantee, it does not affect customer satisfaction. Therefore, these requirements only prevent customer dissatisfaction. For example, the restaurant is not clean, it causes on higher customer dissatisfaction, while being clean does not have any influence on customer satisfaction. One-dimensional quality requirements (O): These requirements are directly proportional with the level of how much these requirements are.the high level of requirements fulfillment gives a high level of customer satisfaction or vice versa. Customers often explicitly request these requirements. For example, a feature expected by the customer in a car, that a car mile of indicators (diesel or gas consumption) is good. Better km indicator provides customer satisfaction, while a worse km indicator leads to customer dissatisfaction. Attractive quality requirements (A): They have the greatest impact on customer satisfaction, quality requirements. This is not clearly stated by the customers quality requirements and not expected. The fulfillment of these requirements provides more customer satisfaction. If these are not fulfilled, it leads to customer dissatisfaction. For example, when a car radio antenna turns off automatically the car customer feel high satisfaction, but does not descend into the car customer do not feel dissatisfaction. These requirements differ from the product stream and provide a competitive advantage. In addition to these three main categories, there are three different quality requirements. They are indifferent. These are not the actual customer requirements can be referred to as the characteristic (Tontini, 2000: 728). Indifferent quality requirements (I): Customer product or service is fully functional or dysfunctional, if not remain indifferent. Therefore, this requirement is not met does not make any sense for the customer, what is dissatisfied nor satisfied. For example, the cigarette lighter in a car that is not an important quality requirement. Reverse quality requirements (R): This needs to be in by customer s products they want and they expect the exact opposite at the same time of need. For example, in normal conditions, in terms of getting the sun in the winter when requesting a house overlooking the south side, facing north to the distractions of summerhouse are preferred. Questionable quality requirements (Q): This type of question quality requirements or wrongly stated or misunderstood by the customer is given an answer or unreasonable. 141
Figure 1. Kano Scheme Custumer Satisfaction One-dimensional Quality Elements Attractive Quality Elements Disfunctional Quality Requirements Not Implemented Level Indifferent Quality Elements Functional Quality Requirements Implemented Level Reverse Quality Requirements Must-be Quality Requirements Customer Dissatisfaction Source: Walden, (Ed.), 1993: 4; Matzler and Hinterhuber, 1998: 29. RESEARCH METHODS Data Collection: Determination of Quality Requirements Group-centered work: Group-centered work. The starting point of Kano Questionnaire is the identification and characterization of the creation of the survey, which will be held with research on product or service quality requirements. Griffin and Hauser (1993: 1-27) refer that interviews in a homogeneous market segment with only 20-30 people (group-centered work), about 90-95% of all quality requirements related to the product or service in customers minds quality. Quality requirements related to educational services, which are presenting and will be presented in the university where students study at the Bachelor of Children Education Program was obtained by qualitative study with group-centered works, which is one of the methods. Works on group-centered works, Children Education Classroom Teaching bachelor program is being executed, and was administered to students of Pre-School Education Department. Each of the two divisions, 1st, 2nd, 3rd and 4th classes, each class includes 1 female and 1 male students, in total 16 students and four (both class and individual) group-centered works (both group-centered works of 4 students: 2 male and 2 female) were conducted. Each group-centered work interviews lasted about 35 minutes. Questioannaire work: After the determination of the quality requirements related to product or service of students and group-centered work, Kano questionnaire will be prepared in order to collect data on the quality requirements. Kano Questionnaire consists of two parts as functional and dysfunctional questions for each that is positive and negative (Walden, (Ed.), 1993: 5). Table 1 presents an example of the Kano Questionnaire (see. Table 1). 142
Table 1. Sample Kano Questionnaire Question Answer 1 Functional Quality Requirements (Positive) Disfunctional Quality Requirements (Negative) What do you feel if your car km indicator (gas or petroleum) is in a good condition? What do you feel if your car km indicator (gas or petroleum) is not in a good condition? Source: Walden, (Ed.), 1993: 5; Matzler and Hinterhuber, 1998: 31. 1 I like it 2 It should be 3 It does not matter 4 It is not bad yet 5 I do not like it 1 I like it 2 It should be 3 It does not matter 4 It is not bad yet 5 I do not like it As seen in Table 1, a question is given in two ways, including positive and negative, and five answer choices for each question. These answer choices mean as following: 1 - I enjoy it, 2 - it should be, 3 - it does not matter, 4 not bad yet, 5 - I do not like. Students (116 students) of Faculty of Pedagogics answered these studies, Classroom teaching and Pre-school Education Department at Akhmet Yassawi University, have been applied, and all of them were included. Questionnaire consists of two parts. The first department of students in the demographic characteristics belonging to the questions, while the second part group-centered work-studies obtained by the students of their educational services related to the quality requirements are met or not met in case they feel they have been asked. Data Analysis: Quality Requirements Classification Kano Evaluation Table: After determination of quality requirements related to the product or service and data collected requirements related to these requirements, each requirement will be defined what phase of Kano category it belongs, in other words they are classified. Quality requirements of each of the participants in the quastionnaire, two questions of Kano type (positive and negative) based on their responses are classified according to Kano Evaluation Table (see. Table 2). According to Table 2 of the quality, requirements, which are, belong to which categories. For instance; In Table 1, sample questions a customer positive for the question "1 - I enjoy it," negative questions, "5 - I do not like answered," If such quality element categories according to Table 2 "B" is a category that is, the onedimensional quality requirements in the category are included. Coefficients of satisfaction and dissatisfaction: quality requirements for each category of evaluation enter the simplest way to answer that is the statistical mode; frequency analysis is based on evaluation and interpretation. However, different market segments have different requirements because it is usually in some cases can be assigned to a specific category of quality requirements are not clear. In this case, may not be appropriate to use statistical mode. In such a case, satisfaction and dissatisfaction has been revealed that the coefficients (Walden, (Ed.), 1993: 18). This is the case of the coefficients of formula (Matzler and Hinterhuber, 1998: 33): A O Coefficients of satisfaction = A O M I O M Coefficients of dissatisfaction = ( A O M I) ( 1) Here is: M = Must-be Quality Requirements, I = Indifferent Quality Requirements, O = One-dimensional Quality Requirements, A = Attractive Quality Requirements, 143
Classes and Careers Academic and Administrative Personnel Concrete Elements Table 2. Kano Evaluation Table Quality Requirements of product or service Functinal Quality Requirements (Psitive) Disfunctional Quality Requirements (Negative) 1 I like it 2 It 3 It does 4 It is not should be not matter bad yet 1 I like it Q A A A O 2 It should be R I I I M 3 It does not matter R I I I M 4 It is not bad yet R I I I M 5 I do not like it R R R R Q B = Must-be Quality Requirements, I = Indifferent Quality Requirements, O = One-dimensional Quality Requirements, R = Reverse Quality Requirements, A = Attractive Quality Requirements, Q = Questionable Quality Requirements, Source: Walden, (Ed.), 1993: 6; Matzler and Hinterhuber, 1998: 32. 5 I do not like it Сoefficient of satisfaction with products or services meet the quality requirements an increase in customer satisfaction how the coefficient of dissatisfaction in the quality requirement is not met, the customer is an indicator of how much dissatisfaction will occur. The satisfaction coefficient is in the range from 0 to 1. A value closer to 1 greater impact on customer satisfaction and quality requirements contained in the mark of the bands, the coefficient is closer to 0 indicate a very small effect quality requirements. Likewise, the dissatisfaction factor -1 in the range of 0. Closer to -1, customer dissatisfaction marks a major impact on quality requirements in the bands, the coefficient is closer to 0 indicate that not lead to customer dissatisfaction (Matzler and Hinterhuber, 1998: 33). The data obtained, Kano Evaluation Table and Satisfaction Factor with quality requirements are classified, after first must-be then one-dimensional and attractive quality requirements, M>O>A such order of priority should be met (Walden, (Ed.), 1993: 11). STUDY FINDINGS Group-centered Study Findings As a result of the focus group study, higher education students about their education and training services grouped under four headings, the primary quality requirements are determined. These concrete elements, with academic and administrative staff, courses, and career and with the requirements of the qualification are elements. 24 pieces for each primary set of quality requirements has been identified secondary quality requirements. These are all shown in Table 3 (see. Table 3). Table 3. Quality Requirements related to students higher education First Second 1 Nice and clean classrooms 2 Modern educational-instructional equipments (for example, video projectors etc.) 1 3 Lack of support services unit (for example: medical center, sports buffet, dormitories, etc..) 4 Available of rich central library 5 Available WiFi Access 6 Presence of Academic Personnel at Departments 7 Teachers come to the course and explain their own knowledge 8 Theoretical and practical information of academic personnel must be updated 2 9 Good teaching and communication skills of academic staff 10 Student affairs optimum execution speed and carefully 11 Presence of well-mannered and friendly academic staff 3 12 Accordance of discipline contents with future jobs of students 13 Understandable and applicable of lessons 14 Presence of lot of elective disciplines 15 Correspondence of contents of examination questions with taught units 16 Availability and transparency of examination evaluation standards 17 Allocation of practices part with the test scores of students 18 Opportunities and career planning for practice applications at the end of each academic year 144
Satisfaction Elements 4 19 Organization of information seminars and available counseling offices for professional opportunities and career planning application 20 Presence of entertainment and shopping centers at University campus 21 Information studies and a variety of language courses related to foreign language as TOEFL 22 Accessible digital libraries and internationally accepted scientific sites at university or department 23 Masters and PhD programs, information and preparatory classes for these programs 24 Invitation of famous specialists, businessmen and scientists to national and international seminars, conferences Application of Kano Model Findings Samples: According to the analysis of the demographic structure of the sample, female students 66,37's%, 33.63% are male and under 20 years of 58,62% - 41.38% was seen in the 20-25 age range. According to the total monthly family income, the largest share in the distribution of income between $ 200-400, with those who are middle-lower income level and the percentage of this group is 47.41%. The incomes between $ 200-400, upper-middle income group which is a percentage of 31.89%. 25% of the students have undergone practical training in case. Almost all students want to do practicum. Finally, 20.69% of respondents 1 st form, 24.14% - 2 nd form, 26, 72% - 3 rd form and 28.45% are 4 th form pupils. Structure of the sample is presented in detail in Table 4. Table 4: Demographic Structure of the Sample Formation Distribution Group Amount Percentage (%) Female 77 66,37 1 Gender Male 39 33,63 Total 116 100... 20 68 58,62 2 Age 20-25 48 41,38 25... 0 0 Total 116 100 3 4 Total Monthly Incomes of Family ($) Undergoing Practical Training 5 Course... 200 14 0,14 200-400 55 47,41 400-600 37 31,89 600... 10 0,10 Total 116 100 Undergone Practical training 29 25 Do not Undergo Practical Training 87 75 Person who wants to undergo practical training 112 96,56 Person who does not want to undergo practical 4 3,44 training Total 116 100 1 st Course 24 20,69 2 nd Course 28 24,14 3 rd Course 31 26,72 4 th Course 33 28,45 Total 116 100 Investigation and Evaluation of the Data: while specified quality requirements are analyzed the frequency analysis, evaluation and satisfaction coefficient table were used. According to the analysis and evaluation of the requirements of 5 based on 24, 8 one-dimensional, 8 attractive and 3 have been identified as indifferent quality requirements. Calculation of requirements satisfaction and dissatisfaction factors identified above requirements to be included in categories more clearly illustrate correct. All of these are detailed in Table 5 (see. Table 5). Table 5. Kano Model Implementations 145
Satisfaction Elements Classes and Careers Academic and Administrative Personnel Concrete Elements First Total Category (much revised) Satisfaction Coefficient Dissatisfaction Coefficient Quality Elements Categories Second M O A I R Q 1 2 3 4 1 Nice and clean classrooms 61 27 19 9 - - 116 M 0,40 2 3 Modern educational-instructional equipments (for example, video projectors etc.) Presence of entertainment and shopping centers at the Univerise campus 25 55 30 5 1-116 O 0,74 58 28 17 10 2 1 116 M 0,40 4 Available rich central library 27 10 27 50-2 116 I 0,32 5 Wireless Internet Access 20 25 60 9 1 1 116 A 0,75 1 2 3 4 5 6 1 Academic staff at the department with high scientific degree Hocaların derslere kendilerinin gelmesi ve kendi bilgi birikimini anlatması Teachers come to the course and explain their own knowledge Actuality of theoretical and practical information of academic staff Good communication and teaching skills of academic staff Optimum, speed execution work in the most appropriate way of student Polite and friendly manner of academic and administrative staff Content of subjects conform to the place of work 30 53 25 6 1 1 116 O 0,68 28 50 28 8-2 116 O 0,68 55 31 18 10-2 116 M 0,43 15 14 30 54 2 1 116 I 0,39 22 11 28 52 2 1 116 I 0,35 22 30 58 6 - - 116 A 0,76 54 35 17 8-2 116 M 0,46 2 Understandable and applicable lessons 31 51 28 4 2-116 O 0,69 3 4 5 6 7 8 1 2 3 4 5 Presence of a lot of elective disciplines in the program Content of courses is appropriate with exam questions Open and transparent test evaluation standards Allocation of practice parts with the test scores of students Opportunities and career planning application for internship applications at the end of each academic year Organization of information seminars and available counseling offices for professional opportunities and career planning application Presence of entertainment and shopping centers at the Univerise campus Variety of language courses related to foreign language as TOEFL Accessible digital libraries and internationally accepted scientific sites at university or department Masters and PhD programs and information and preparatory classes for these programs Invitation of famous specialists, businessmen and scientists to national and international seminars, conferences 23 20 70 1 1 1 116 A 0.80 59 34 14 7 1 1 116 M 0,42 22 60 26 6 2-116 O 0,75 24 19 51 20 2-116 A 0,61 30 44 27 13-2 116 O 0,62 30 40 30 16 - - 116 O 0,60 18 32 62 2-2 116 A 0,82-0,76-0,70-0,76-0,32-0,39-0,73-0,68-0,75-0,26-0,29-0,45-0,78-0,72-0.38-0,82-0,72-0,38-0,65-0,60-0,44 20 29 53 13-1 116 A 0,71 0,43 23 30 49 14 - - 116 A 0,68 28 45 31 10 1 1 116 O 0,66 15 25 47 26 2 1 116 A 0,64-0,46-0,64-0,35 CONCLUSIONS AND RECOMMENDATIONS As a result of this study, for the purpose of study: Firstof all, student satisfactions have been proved according to Kano Questionnaire that was effective in the formation of survey based on student needs. So, 4 primary and 24 secondary quality 146
requirements are defined according to Kano model of higher education institutions as a result of the implementation of university students in their education and training services. Second, these quality requirements are classified through Kano Rating Tables is basing on this model. So, in the evaluation of the quality requirements specified frequency analysis, evaluation and satisfaction coefficient table were used. According to the analysis and evaluation of the requirements of 5 are must-be, 24, 8 - one-dimensional, 8 - attractive and 3 have been identified as indifferent quality requirements. Finally, student satisfaction and dissatisfaction with the quality of the programs to analyze their role in improving satisfaction and dissatisfaction coefficients were calculated. Calculation of requirements satisfaction and dissatisfaction factors identified above these requirements to be included in categories more clearly illustrate correct. These results are new, detailed information on the detected quality requirements is given as following: Quality requirements as specified requirements: classes are nice and clean, the support service units that the academic staff of the theoretical and practical information to be updated, the content of courses is appropriate with exam questions, and the content of subjects taught consistent with each other. These quality requirements are must-be criteria of educational services. If these requirements are absent at the University or at department, students become extremely dissatisfied. Thus, for the first time Univerisity head should meet these requirements. 8 units specified one-dimensional quality requirements as those: availability of classrooms with modern educational-instructional equipment, presence of high scientific-grade academic staff, teachers of the classes who come and explain own knowledge, understandable and applicable lessons, open and transparent test evaluation standards, the application possibilities and career planning for each academic year at the end of training practices, organization of information seminars and available counseling offices for professional opportunities and career planning application, Masters and PhD programs and information and preparatory classes for these programs. Students' satisfaction is directly proportional to the fulfillment of these requirements. Taking into account these results, University management should increase students satisfaction and fullfill these requirements for achieving necessary level. In other way, young people who want to study at this department of the University go to other universities or other departments and cause dissatisfaction. Other 8 of them are identified as attractive quality requirements. These include: wireless internet (wireless) use is open, polite and friendly manner of academic and administrative staff, presence of a lot of elective disciplines in the program, practical activities, part allocation of the test scores, presence of entertainment and shopping centers at the Univerise campus, information studies and a variety of language courses related to foreign language as TOEFL, digital libraries and internationally accepted scientific sites, university or department is accessible to the scientific, professional, invitation of experts, businessmen and scientists to national and international seminars and conferences. They have the greatest impact on student quality requirements satisfaction. These quality requirements are not clearly stated and to be expected by the students. However, the fulfillment of the quality requirements and provision of more student satisfaction compared to competitors differentiation of the university or department, allows it to become attractive. Requirements, which are not fulfilled, lead to dissatisfaction of student. Finally, the remaining three of indifference was identified as quality requirements. These include: a presence of rich central library, good communication skills and the teaching of academic staff and students in the most appropriate way of work is carried out quickly and carefully. These requirements are met, students not to remain indifferent. So, these requirements are not met, does not mean anything for the students, what are neither pleased nor displeased. Therefore, these quality requirements are fulfilled in the University management as not to need to take into account now. According to these results, one-dimensional quality requirements must be met firstly then mustbe and attractive quality requirements. Therefore, students determined and classified accrding to University and Department should develop themselves in order to meet quality requirements the onedimensional quality of must-be needs without neglecting the attractive. This is part of the University s, more effective s use of the limited resources, and will provide differentiation compared to its competitors. In conclusion, this study will help university or department management to guarantee the quality of the undergraduate program and to develop further decisions in this direction and develop their own strategies. In addition, this study cannot hope in the future of children's education degree program for 147
students with a current customer and to determine an ideal situation to go through this program will help improve the quality. REFERENCES Griffin, A. and Hauser, J. R. (1993). The Voice of The Customer, Marketing Science. 12(1): 1-27. Harvey, L. (1995). Student Satisfaction, The New Review of Academic Librarianship. 1(1):161-173. http://ayu.edu.kz, Access: 25.12.2016. Jiao, J. and Chen, C. H. (2006). Customer Requirement Management in Product Development: A Review of Research Issues, Concurrent Engineering: Research and Applications. 14(3): 173-185. Kano, N., Seraku, N., Takahashi, F., Tsuji, S. (1984). Attractive Quality and Must-be Quality, Hinshitsu: (The Journal of the Japanese Society for Quality Control). 14(2): 39-48. Kuo, N., Chang, K., Lai, C. (2011). Identifying Critical Service Quality Attributes for Higher Education in Hospitality and Tourism: Applications of the Kano Model and importance-performance analysis (IPA), African Journal of Business Management. 5(30): 12016-12024. Lofgren, M. and Witell, L. (2005). Kano s Theory of Attractive Quality and Packaging, Quality Management Journal. 12(3): 7-20. Lofgren, M. and Witell, L. (2008). Two Decades of Using Kano s Theory of Attractive Quality: A Literature Review, Quality Management Journal. 15(1): 59-75. Matzler, K. and Hinterhuber, H. (1998). How to Make Product Development Projects More Successful by Integrating Kano s Model of Customer Satisfaction Into Quality Function Deployment, Technovation. 18 (1): 25-38. Peters, J.V. (1999). Total Service Quality Management, Managing Service Quality. 29(1): 6-12. Tan, K.C. and Pawitra, T. A. (2001). Integrating SERVQUAL and Kano s Model into QFD for Service Excellence Development, Managing Service Quality. 11(6): 418-430. Tan, K. C. and Shen, X. X. (2000). Integrating Kano s Model in The Planning Matrix of Quality Function Deployment, Total Quality Management. 11(8): 1141-1151. Tontini, G. (2000). Identification of Customer Attractive and Must-be Requirements Using a Modified Kano s Method: Guidelines and Case Study, ASQ s 54th Annual Quality Congress Proceedings. Brazil: 728-734. Walden, D. (Ed.). (1993). Kano's Methods for Understanding Customer-Defined Quality, Center for Quality Management Journal. 2(4): 3-35. Zultner, R. E. and Mazur, G. H. (2006). The Kano Model: Recent Developments, The Eighteenth Symposium on Quality Function Deployment. December 2, Austin, Texas: 109-116. 148
ORTAOKULLARDA ÇEVRE BİLİNCİ VE FARKINDALIK EĞİTİMİ Yrd. Doç. Dr. Emine UZUN Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Erkan Hasan ATALMIŞ Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi ÖZET Hızla değişen iklim koşulları ve diğer etkenler sebebiyle günümüzde çevre ile ilgili sorunlar giderek artmaktadır. Bu sorunlar toplumun çevre konusunda bilinçsizliği ve alınan yetersiz tedbirler nedeniyle daha büyük sorunları beraberinde getirmektedir. Bunların önüne geçmenin tek yolu çevre bilincine sahip bireyler yetiştirmektir. Gelecek nesillere yaşanabilir bir ortam bırakabilmek için toplum bilinçlenmeli ve küçük yaşlarda bu eğitimin herkese verilmesi sağlanmalıdır. Çevre eğitiminin amacı, çevre sorunlarını en aza indirmek, insanların içinde yaşadıkları dünyaya karşı sorumluluklarının farkına varmalarını sağlamak ve çevre bilinciyle hareket eden ve evrensel çevre değerlerimize önem veren nesiller yetiştirmektir. Bu bağlamda bu çalışmanın amacı ortaokul öğrencilerine çevre sorunlarına yönelik bir farkındalık oluşturmaktır. Bunun için Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Eğitim Fakültesi Fen Bilgisi Bölümü 4. sınıf fen bilgisi öğretmen adaylarının hazırladığı görsel materyaller Kahramanmaraş ilinde rasgele seçilen 4 ortaokulda bulunan farklı sınıflardaki öğrencilerine poster şeklinde sunulacaktır. Öğrencilerin çevre sorunlarına yönelik bir farkındalık derecelerinin değişimini ölçmek için okulllarda yapılan sunumlardan öncesinde ve sonrasında Güven ve Aydoğdu (2012) tarafından geliştirilen çevre sorunlarına yönelik farkındalık ölçeği kullanılacak, ardından ilişkili örneklem t-test analizi uygulanacaktır. Bunun yanı sıra çalışmada öğrencilerin çevre sorunlarına yönelik farkındalık derecelerinin demografik özelliklere göre nasıl değiştiği de test edilecektir. 149
BASAMAKLI ÖĞRETİM YÖNTEMİNE İLİŞKİN ÖĞRENCİ GÖRÜŞLERİ Yrd. Doç. Dr. Züleyha YILDIRIM Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa ALBAYRAK Atatürk Üniversitesi ÖZET Öğretmenlerin ders içeriğini, aynı süre içerisinde tek bir yöntemle öğrencilere kavratmaya çalışmalarının ve süreç içerisinde her öğrencinin gelişimini takip etmemelerinin öğrencilerin duyuşsal ve bilişsel öğrenmelerinin istendik düzeyde gerçekleşmemesine neden olduğu söylenebilir. Özellikle matematik gibi öğrencilerin kavramakta güçlük çektiği soyut içerikli derslerde her öğrencinin hazırbulunuşluk düzeyi, öğrenme hızı ve ilgisi dikkate alınarak yapılacak bir eşitlikçi öğretim sayesinde, öğrencilerin derse yönelik olumlu tutum geliştirmeleri ve arzulanan akademik seviyeye ulaşabilmeleri sağlanabilir. Bu doğrultuda öğretmenlere öğrencilerin bireysel farklılıklarına uygun uygulamalar yapmasında kolaylık sağlayacağı düşünülen yöntemlerden biri basamaklı öğretim yöntemidir. Basamaklı öğretim yönteminde, aşamalı olarak farklı bilişsel öğrenme düzeylerinde çeşitli etkinlik seçenekleri sunularak öğrencilerin kendi ilgilerine, hazırbulunuşluk düzeylerine ve öğrenme hızlarına uygun olarak daha üst düzey düşünmeleri teşvik edilir. Bu araştırmanın amacı matematik eğitiminde alternatif bir yaklaşım olarak basamaklı öğretim yönteminin kullanımına ilişkin öğrencilerin görüşlerini belirlemektir. Veri toplama aracı olarak altı açık uçlu sorudan oluşan yarı yapılandırılmış görüşme formu hazırlanmıştır. Formun hazırlanması için öncelikle alan yazın taraması yapılmış ve geliştirilen soruların amaca uygun olup olmadığı konusunda uzman görüşleri alınmıştır. Son şekli verilen formun öğrencilerin seviyesine uygunluğunu belirlemek için 4 öğrenciyle ön uygulama yapılmıştır ve soruların anlaşılır olduğu görülmüştür. Yarı yapılandırılmış görüşmeler 6.sınıf matematik dersinde basamaklı öğretim yöntemine uygun olarak eğitim gören 36 öğrenci arasından seçilen ve derse katılım düzeyleri bakımından farklılık gösteren gönüllü 8 öğrenci ile gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler sırasında okul kütüphanesi kullanılmış ve öğrencilerle tek tek yapılan görüşmeler ses kayıt cihazıyla kaydedilmiştir.görüşmelerden elde edilen veriler betimsel analiz yöntemiyle analiz edilmiştir.öğrencilerin basamaklı öğretim yöntemine ilişkin düşünceleri aşağıda belirtilen altı tema oluşturularak incelenmiştir. Basamaklı öğretim yönteminin öğrenmeye olan katkısına ilişkin görüşler Uygulama sırasında hissedilen duygu ve düşünceler Basamaklı öğretim yönteminin uygun olduğu düşünülen dersler Etkinlik seçiminde kullanılan kriterler Basamaklı öğretim yönteminin geleneksel ders anlatımıyla karşılaştırılması Basamaklı öğretim yönteminin tanımı THE EFFECT OF MATHEMATICS TEACHING WITH LAYERED CURRICULUM METHOD ON STUDENTS PROBLEM SOLVING SKILLS ABSTRACT The aim of this research is to compare layered curriculum method which is an innovative approach and lecture and question-answer methods in terms of the effects on problem-solving skills in mathematics. The study was carried out by 107 students who were studying at the 6th grade level of a state secondary school in Erzurum in the academic year 2014-2015. In this study the quasi-experimental research design with post-test and paired control group was used and one of the 6th grades was assigned to the experiment and two were assigned to the control groups. The subject of area measurement was taught to the experiment group based on the layered curriculum method otherwise with the lecture and question-answer methods in controls group for four weeks. At the end of the study, the problem test was developed by the researcher was used as the post test in all groups. As a result of the research, it is indicated that layered curriculum method is more effective on students problem solving skills. Keywords: Layered curriculum method, mathematics lesson, problem solving skills. GİRİŞ Toplumun her bir ferdinin değişen dünya koşullarına uyum sağlayabilecek nitelikte yetişebilmesinde ve bilgiye ulaşma, ulaştığı bilgiyi geliştirebilme becerisi kazanabilmesinde eğitim çok 150
önemli bir faktördür. Bu nedenle her alanda olduğu gibi eğitim alanında da değişim ve dönüşüme dayalı olarak çeşitli gelişmeler yaşanmakta ve ezbere dayanmayan, temelinde bireysel öğrenmenin yer aldığı çağdaş eğitim olanaklarının sağlanması yönünde çalışmalar yürütülmektedir. Genç ve Eryaman (2007) a göre öğrenme ve öğretme sürecine yönelik anlayışlarımızı değiştiren pek çok faktör vardır. Bunlar arasında özellikle demokratikleşme ve insan hakları alanlarındaki gelişmeler, öğrenmenin de demokratikleşmesine, öğrencinin ilgi, yetenek ve tercihleri doğrultusunda öğrenmenin bireyselleşmesine ve alternatif öğrenme yaklaşımlarının artmasına katkı sağlamıştır. Bu doğrultuda öğrenme ve öğretmeye ilişkin yeni yaklaşımlarla birlikte öğrenmenin bilişsel ve duyuşsal yönleri daha belirgin konuma gelmiş ve öğrenmede anlama, algılama, düşünme, problem çözme ve yaratma gibi kavramlar daha da önem kazanmıştır (Özden, 2008). Modern dünyanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek nitelikte bireylerin yetiştirilebilmesini sağlayabilmek için özellikle bireysel farklılıkların dikkate alındığı, özgürce konuşma ve tartışmanın özendirildiği öğrenme ortamlarının ve öğrencilerin aktif katılımıyla gerçekleşen, nasıl öğrenecekleri konusunda öğrencilere karar hakkı veren yapılandırmacı öğrenme ve öğretme anlayışlarının benimsenmesi gereklidir (Umay, 2004). Artık okullarımızda verilen öğretim ile kendilerine aktarılan bilgileri ezberleyen ve gerektiğinde hatırlayan öğrenciler yetiştirmenin değil tam tersine bilgiyi aktif şekilde yapılandıran, araştıran, sorgulayan, problem çözen, üst düzey düşünme becerilerine sahip öğrencilerin yetiştirilmesi amaçlanmaktadır. Son yıllarda öğretim programlarında yapılan iyileştirmelere rağmen yine de eğitim öğretim sürecinde öğrencilerde oluşması beklenen bilişsel ve duyuşsal değişimlerin istendik düzeyde gerçekleşmemesi büyük bir sorun olmaya devam etmektedir. Öğretim sürecinde karşılaşılabilen sorunlara çözüm üretebilmek amacıyla birçok alternatif eğitim öğretim yaklaşımının geliştirildiği ve bu yaklaşımların öğretim sürecinde etkililiği üzerine geniş kapsamlı araştırmalar yapıldığı bilinmektedir. Bu öğretim yaklaşımlarından biri de Basamaklı Öğretim Yöntemidir. Öğretimde öğrenciyi ön plana alan yaklaşımlardan biri olan Basamaklı Öğretim Yöntemi, yapılandırmacı yaklaşımına uygun olarak farklılaştırılmış öğretim ve etkinlik temelli öğretimi benimseyen karma bir yöntemdir. Farklılaştırılmış öğretimin üç basamaklı bu modeli, karmaşık düşünmeyi teşvik eder ve öğrencileri kendi öğrenmelerinde son derece sorumlu tutar. Öğrencilerin öğrenme stillerinin, düşünme biçimlerinin, zekâlarının ve ilgilerinin birbirinden farklı olduğu anlayışına dayanan Basamaklı Öğretim Yönteminde öğrencilere farklı bilişsel düzeylere uygun hazırlanmış çok sayıda etkinlik seçenekleri sunulmaktadır (Nunley, 1996). Lasovage (2006) e göre basamaklı öğretim yöntemi öğrencilere çok sayıda seçenek sunma, kişisel sorumluluk yükleme ve kendi öğrenme stillerinde istenen seviyeye ulaşmalarını sağlama gibi üç temel özelliğe odaklanarak farklılaştırılmış sınıfların ihtiyaçlarını karşılamaya imkân sağlar. Basamaklı öğretim yönteminde hedefler her biri anlamanın bir seviyesini temsil eden üç basamağa ayrılır. En alt basamak olan C seviyesinde farklı stillerde öğrenen öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamak için kitap çalışmaları, video,, model, dergi, poster, flashcard gibi çok sayıda temel görevler sunulur ve konunun temel düzeyde anlaşılması sağlanır. Orta basamak olan B seviyesinde öğrenciler, C basamağında elde ettikleri temel bilgileri yeni durumlara uygularlar. Bu basamakta öğrenciler problem çözme, tasarlama, yeniden düzenleme gibi C basamağına göre daha üst düzey ve daha az sayıda çalışmalar gerçekleştirirler. En üst düzey düşünmeyi gerektiren basamak olan A seviyesinde ise öğrenciler az sayıda gerçekleştirecekleri çalışmalarla, konu üzerinde eleştirel bir analiz sunar, bilgileri yaratıcı bir şekilde kullanır, bir sorunu eleştirel biçimde analiz eder ve orijinal bir ürün ortaya koyar (Nunley, 1996; 2002; 2003). Nunley (1998) e göre, basamaklı öğretim yönteminin uygulanabilmesi için gerekli olan üç unsur vardır; Her öğrenme hedefi için zorunlu olmasa da mümkün olduğunca seçenekler sunulmalıdır. Öğrencilere sadece görevleri tamamlamak için değil öğrenmenin gerçekleşmesi için sorumluluk yüklemenin yolları aranmalıdır. Öğrencilerin öğrenmeleri beklenen hedeflerden haberdar olmaları sağlanmalıdır. Görevleri tamamladıktan sonra da sunmaları ve göstermeleri için fırsat sunulmalıdır. Daha üst düzey ve karmaşık öğrenmenin gerçekleşmesi için hedefler basamaklı hale getirilmelidir. Herkes daha basit düşünme ve temel bilgiler gerektiren en alt düzeyden başlar ve daha karmaşık düşünmeyi gerektiren basamaklara doğru ilerler ve bu süreçte bütün öğrencilerin basamakları tamamlaması beklenir. 151
Basamaklı öğretim yönteminde öğrenenlere seçme hakkı tanınarak basitten karmaşığa doğru aşamalılık ilişkisi gösteren çok çeşitli öğrenme aktiviteleri sunulması sayesinde, öğrenme sürecinde tüm öğrenenlerin aktif katılımı sağlanır (Gün, 2013). Matematik eğitimi açısından oldukça önemli sayılabilecek bu özelliklerine rağmen literatürde basamaklı öğretim yöntemine ilişkin çalışmaların daha çok fen ve sosyal alanlarında gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Bu çalışmalar sonucunda, basamaklı öğretim yönteminin öğrencilerin akademik başarılarını artırdığı (Aydoğuş, 2009; Biçer, 2011; Durusoy, 2012; Johnson, 2007, aktaran, Yılmaz, 2010; Koç ve Şahin 2014; Lasovage, 2006; Maurer, 2009; Noe, 2008, aktaran, Öner, 2012; Öner, 2012) ve derse yönelik ilgi ve tutumlarında olumlu etkisi olduğu (Biçer, 2011; Durusoy, 2012, Öner, 2012; Yılmaz, 2010) ortaya çıkarılmıştır. Öğrencilere ilgi ve beklentileri doğrultusunda yaparak öğrenme imkânı sağlaması açısından Basamaklı Öğretim Yönteminin, alternatif bir yaklaşım olarak matematik eğitiminde kullanılması gerektiği ve olası etkilerinin incelenmesi gerektiği düşünülmüştür. Bu bağlamda araştırmanın temel amacı, 6.sınıf matematik dersinde Alan Ölçme öğretiminde Basamaklı Öğretim Yönteminin kullanılmasının öğrencilerin problem çözme becerilerine etkisini incelemektir. Matematik eğitiminin temel amaçlarından olan problem çözme becerisini geliştirme, ortaokul öğretim programında önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle problem çözme matematik programında her konu için geliştirilmesi gereken bir beceri olarak ele alınmaktadır (MEB, 2013). Problem çözme becerisi daha önceden öğrenilmiş temel bilişsel ve pratik becerilerin, yaratıcı yeteneklerin ve diğer psikososyal kaynakların yeniden kullanılmasını gerektirir. Problem çözme yeteneği bir problemle karşılaşıldığında onu kavrama ve anlama, çözümü için uygun stratejiyi belirleme, bu stratejiyi kullanma ve sonuçları yorumlama yeteneğidir. Başka bir ifadeyle muhakeme etme olarak da açıklanabilir. Bu amaç gerçekleştiğinde öğrenciler günlük yaşamda karşılaştıkları problemleri bu yaklaşımla çözebilmeyi alışkanlık haline getirebilir (Altun, 2005). Matematik öğretiminde üzerinde önemle durulan problem çözme becerisi üzerine çalışmalar yapılması gittikçe önemli hale gelmiştir. BÖY nin öğrencilerin problem çözme becerilerine etkisi üzerine yapılmış herhangi bir çalışmaya rastlanmaması nedeniyle bu araştırmanın literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. YÖNTEM Araştırmanın Modeli ve Katılımcıları son test eşleştirilmiş kontrol gruplu yarı deneysel deseninkullanıldığı bu araştırmada bir deney ve iki kontrol grubu bulunmaktadır. Araştırmanın bağımlı değişkeni olarak, öğrencilerin Alan Ölçme alt öğrenme alanına yönelik problem çözme becerileri belirlenmiştir. Bağımsız değişkenler ise, Basamaklı Öğretim Yöntemi ve geleneksel öğretim yöntemidir. Araştırmanın katılımcılarını 2014-2015 Eğitim- Öğretim yılında Erzurum ilindeki bir ortaokulda araştırmacının dersine girdiği iki şubesinde ve başka bir öğretmenin dersine girdiği bir şubesinde öğrenim gören 107 altıncı sınıf öğrencisi oluşturmaktadır. Karne notları karşılaştırılarak öğretmenlerin görüşleri doğrultusunda aralarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık olmayan üç şube çalışma grupları olarak belirlenmiştir. Böylece deneysel işlem öncesinde grupların denkliği sağlanmaya çalışılmıştır. Veri Toplama Aracı Basamaklı Öğretim Yönteminin, öğrencilerin alan ölçme konusunda problem çözme becerilerinin gelişimi üzerindeki etkisini değerlendirmek amacıyla beş problemden oluşan ölçme aracı geliştirilmiştir. Problemler, matematik ders kitabı ve diğer yardımcı kaynaklar üzerinde yapılan çalışmalar sonucu araştırmacı tarafından alan ölçme alt öğrenme alanına ait kazanımlar doğrultusunda hazırlanmıştır. Problem testinin 6.sınıf öğrencilerinin seviyelerine uygunluğu konusunda uzman görüşlerine başvurulmuştur. Ayrıca altı öğrenciyle yapılan pilot çalışma sonucunda bazı problemlerde anlatım açısından hatalı görülen bazı ifadeler düzeltilmiş ve 40 dakikanın test için yeterli olduğuna karar verilmiştir. Uygulama esnasında da öğrencilerin arasında dolaşılarak çözümleri izlenmiş, anlaşılmadığı görülen problemlerle ilgili açıklamalarda bulunulmuştur. Öğrencilerin problem testine verdikleri yanıtlar, problem çözme sürecine uygun olarak yapılandırılmış bütüncül dereceli puanlama anahtarı kullanılarak sayısal verilere dönüştürülmüştür. Öğrencilerin problem çözme becerilerinin tespitini kolaylaştırmak amacıyla kullanılan bütüncül dereceli puanlama anahtarı aşağıdaki gibidir: Hiçbir çalışma yapılmamışsa, sadece yanlış sonuç yazılmışsa, problemdeki veriler sadece kopyalanmışsa ve problemi anlama izleri yoksa 0 puan verilecek. 152
Problemin alt amaçlarından birine sadece ulaşmaya çalışmış ve sonuçlandırmamışsa, çözüm bulmaya başlangıç yapmasına karşın bu başlangıç doğru cevaba neden olmayacaksa 1 puan verilecek. Problem anlaşılmışsa ve uygun olmayan strateji ile başlangıç yapıldığı için yanlış sonuca ulaşılmışsa, doğru sonuç olmasına karşın çözüm anlaşılmıyorsa, problemin alt amaçlarından sadece birinin çözümü doğru ise, uygun strateji seçilmesine karşın yanlış uygulanmışsa 2 puan verilecek. Problemi yanlış anladığı için veya kısmen anladığı için uygun strateji kullanmasına karşın yanlış sonuca ulaştıysa, uygun stratejinin uygulandığının anlaşılmamasına rağmen doğru cevap verilmişse 3 puan verilecek. Uygun stratejiyi uygulamış ve doğru sonuca ulaşılmışsa 4 puan verilecek (kaynak meb). Çalışma gruplarında bulunan tüm öğrencilerin testteki her bir probleme verdikleri cevaplar dereceli olarak puanlandırıldığında problem testinin Cronbach Alfa katsayısı 0.708 olarak hesaplanmıştır. Böylece problem testinin güvenilir bir ölçme aracı olduğu görülmüştür. Veri Analizi Araştırmanın amaçlarına uygun olarak elde edilen verilerin analizleri SPSS-20,00 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Öncelikle, ölçüm sonuçlarının analizinde kullanılacak parametrik veya non-parametrik teknikleri belirlemek için verilerin normal dağılım gösterip göstermediği Kolmogorov Smirnov-Z normallik testi ile incelenmiştir. Çalışma gruplarının karşılaştırılmasında veriler normal dağılım ve homojenlik varsayımını karşıladığı için parametrik testlerden tek yönlü ANOVA yapılmıştır. Ayrıca gruplar arasında farklılık görüldüğünde post hoc tekniklerinden Scheffe testi kullanılarak ikili karşılaştırmalar gerçekleştirilmiştir. Karşılaştırma sonuçları 0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. BULGULAR Grupların Denkliğine İlişkin Elde Edilen Bulgular Araştırma gruplarının denk olup olmadıklarını belirlemek için öğrencilerin bir önceki döneme ait matematik dersi karne notları incelenmiştir. Karne notları karşılaştırılarak ve öğretmenlerin görüşleri doğrultusunda aralarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık olmayan üç şube deney ve kontrol grupları olarak belirlenmiştir. Böylece deneysel işlem öncesinde grupların denkliği sağlanmaya çalışılmıştır. Tablo 1.Çalışma Gruplarının 6.Sınıf 1.Dönem Matematik Dersi Karne Notlarına İlişkin Ortalama ve Standart Sapma Sonuçları Gruplar N X Ss Deney 36 72,30 3,40 Kontrol-1 37 73,02 2,88 Kontrol-2 34 72,78 3,19 Tablo 1 incelendiğinde 1.dönem matematik dersi karne not ortalamasının deney grubunda 72,30, kontrol-1 grubunda 73,02 ve kontrol-2 grubunda 72,78 olduğu görülmektedir. Çalışma gruplarının karne notlarını karşılaştırırken hangi testin uygulanacağına karar vermek için yapılan normallik testi sonuçları Tablo 2 de verilmiştir. Tablo 2. Deney, Kontrol-1 ve Kontrol-2 Grubu Öğrencilerinin Matematik Dersi Karne Notlarına Ait Kolmogrov-Smirnov Normallik Analizi Sonuçları Grup Kolmogrov- df p Smirnov(Z) Deney grubu 0,141 36 0,069 Kontrol-1 grubu 0,130 37 0,116 Kontrol-2 grubu 0,149 34 0,055 Tablo 2 de bulunan Kolmogrov-Smirnov normallik analizi sonuçlarına göre her bir çalışma grubu verilerinin normal dağılıma uygun olduğu görülmektedir (p>0,05). Bu nedenle çalışma gruplarının matematik dersi karne notlarını karşılaştırmak için tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Tablo 3.Çalışma Gruplarının 6.Sınıf 1.Dönem Matematik Puanlarına İlişkin Tek Yönlü Varyans Analizi Sonuçları 153
Varyansın Kaynağı Gruplar arası Gruplar içi Kareler Toplamı (KT) 9,938 37143,963 Serbestlik Derecesi (sd) 2 104 Kareler Ortalaması (KO) Toplam 37153,901 106 Tablo 3 de verilen varyans analizi sonuçlarına göre 1.dönem matematik puanları (F=0.014, p>0,05) açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamaktadır. Bu bulguya dayanarak çalışma gruplarının 1.dönem matematik puanları bakımından denk oldukları söylenebilir. Problem Testine İlişkin Elde edilen Bulgular Deneysel işlemler sonrasında deney, kontrol-1 ve kontrol-2 grubu öğrencilerine problem testi uygulanmış ve çalışma gruplarının problem testi puan ortalamaları arasındaki farklılık test edilmiştir. Çalışma gruplarının problem testi puanlarını karşılaştırmada hangi testin uygulanacağına karar vermek için yapılan normallik testi sonuçları Tablo 4 de verilmiştir. Tablo 4. Deney, Kontrol-1 ve Kontrol-2 Grubu Öğrencilerinin Problem Testi Puanlarına Ait Kolmogrov- Smirnov Normallik Analizi Sonuçları Grup Kolmogrov- df Sig. Smirnov(Z) Deney grubu 0,141 36 0,070 Kontrol-1 grubu 0,101 37 0,200 Kontrol-2 grubu 0,095 34 0,200 Tablo 4 de bulunan Kolmogrov-Smirnov normallik analizi sonuçlarına göre tüm çalışma gruplarına ait puanların normal dağılıma uygun olduğu (p>0,05) görülmektedir. Bu sonuçlar ilişkisiz örneklemler için tek yönlü varyans analizinin yapılabileceğini göstermektedir. Ayrıca varyans analizinin bir diğer koşulu olan grupların varyanslarının eşitliğinin sağlanıp sağlanmadığı Levene testi ile kontrol edilmiştir. Bu teste ait sonuçlar Tablo 5 te gösterilmiştir Tablo 5. Öğrencilerin Problem Testi Puanlarına İlişkin Levene Testi Sonuçları F Sd1 Sd2 p 0,584 2 104 0,560 F p Anlamlı Fark Tablo 5 e göre çalışma gruplarının problem testi puanlarına ilişkin varyanslarının eşit olduğu belirlenmiştir (F(2-104)=0,584, p>0,05). Her bir grubun puanları normal dağılım gösterdiği ve varyansları homojen dağıldığı için çalışma gruplarının problem testi puanlarını karşılaştırmak için ilişkisiz ölçümlerde tek yönlü ANOVA testi kullanılmıştır. Çalışma gruplarının problem testi puanlarının aritmetik ortalama ve standart sapma değerlerinin bulunduğu betimsel sonuçlar Tablo 6 da yazılmıştır. Tablo 6. Deney, Kontrol-1 ve Kontrol-2 Grubu Öğrencilerinin Problem Testi Puanlarına Ait Betimleyici İstatistikler Gruplar N X Ss Deney grubu 36 11,80 5,46 Kontrol-1 grubu 37 9,56 5,12 Kontrol-2 grubu 34 8,58 4,61 4,969 357,153 0,014 0,986 Yok Tablo 6 ya göre deney grubu öğrencilerinin problem testi puan ortalaması 11,80, standart sapması 5,46; kontrol-1 grubu öğrencilerinin problem testi puan ortalaması 9,56, standart sapması 5,12; kontrol- 2 grubu öğrencilerinin ise problem testi puan ortalaması 8,58 ve standart sapması 4,61dir. Tablo 6 incelendiğinde deney grubu öğrencilerinin problem testi puan ortalamasının en yüksek olduğu daha sonra sırasıyla kontrol-1 ve kontrol-2 gruplarının puan ortalamasının geldiği görülmektedir. Puan ortalamaları arasındaki bu farkın anlamlı düzeyde olup olmadığını tespit etmek amacıyla uygulanan tek yönlü ANOVA testi sonuçları Tablo 7 de gösterilmiştir. Tablo 7. Deney, Kontrol-1 ve Kontrol-2 Grubu Öğrencilerinin Problem Testi Puanlarına Ait Tek Yönlü ANOVA Testi Sonuçları Varyansın Kareler Sd Kareler F p Anlamlı fark kaynağı Toplamı ortalaması Gruplararası 192,035 2 96,018 3,70 0,028 1-3 154
Gruplariçi 2696,955 104 25,932 Toplam 2888,991 106 1:Deney Grubu, 2:Kontrol-1 Grubu, 3:Kontrol-2 Grubu Tablo 7 de verilen sonuçlara göre çalışma gruplarında bulunan öğrencilerin problem testi puanlarının arasında anlamlı düzeyde farklılık olduğu görülmektedir (F(2,104)=3,70, p<0,05). Bu bulgu deney grubunda kullanılan Basamaklı Öğretim Yöntemi ile kontrol-1 ve kontrol-2 gruplarında kullanılan geleneksel öğretim yönteminin öğrencilerin başarılarını artırmada farklı etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Bu farklılığın hangi grupların arasında bulunduğunu belirlemek için çoklu karşılaştırmalar için Scheffe testi uygulanmıştır. Tablo 8.Deney, Kontrol-1 ve Kontrol-2 Grubu Öğrencilerinin Problem Testi Puanlarına Ait Çoklu Karşılaştırmalar Scheffe Testi Sonuçları İlişkili gruplar Ortalamalar arası fark p Deney Kontrol-1 Kontrol-2 Kontrol-1 Kontrol-2 Deney Kontrol-2 Deney Kontrol-1 2,23 3,21-2,23 0,97-3,21-0,97 0,177 0,034 0,177 0,721 0,034 0,721 Tablo 8 de bulunan Scheffe testi ile yapılan çoklu karşılaştırmalar sonucuna göre problem testi puanları arasındaki farkın deney grubu ile kontrol-2 grubu arasında olduğu belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre problem testi puanlarına ilişkin deney grubu öğrencileri ile kontrol-2 grubu öğrencileri arasında deney grubunun lehine anlamlı bir farklılık olduğu bulunmuştur (p<0,05). Bununla birlikte deney grubu ve kontrol-1 grubu öğrencilerinin problem testi puanları arasında anlamlı fark olmamasına rağmen Tablo 4.26 ya göre deney grubu öğrencilerinin puan ortalaması en yüksek ortalamadır. Bu nedenle Basamaklı Öğretim Yönteminin geleneksel öğretim yöntemine kıyasla öğrencilerin problem çözme becerilerine etkisinin daha fazla olduğu söylenebilir. SONUÇ VE TARTIŞMA Basamaklı öğretim yönteminin öğrencilerin problem çözme becerilerine etkisini belirlemek amacıyla uygulanan problem testinin sonuçları analiz edildiğinde, deney grubunun, kontrol-1 ve kontrol-2 gruplarına göre daha yüksek puan aldığı belirlenmiştir. İkili karşılaştırmalar sonucunda ise sadece deney grubu ve kontrol-2 grubu öğrencilerinin problem testi puanları arasında deney grubu lehine anlamlı farklılık bulunmuştur. Ayrıca deney grubu ile kontrol-1 grubu öğrencilerinin problem testi puanları arasında anlamlı fark oluşmadığı görülse de deney grubunda daha yüksek puan elde edilmiştir. Ulaşılan bu bulgulara göre basamaklı öğretim yöntemi öğrencilerin problem çözme becerilerini geliştirmede düz anlatım ve soru cevap yöntemlerine göre daha etkili olmuştur. Bu sonucun ortaya çıkmasında, deney grubu öğrencilerinin tüm bilişsel süreç basamaklarına özellikle de analiz etme, değerlendirme ve yaratma basamaklarına yönelik etkinlik çalışmaları yapmaları etkili olmuştur. Öğrencilerin üst düzey bilişsel basamaklarda çalışma imkânı bulması ve kendi deneyimleri sayesinde zihinsel faaliyetlerde bulunmasının problem çözme becerilerini geliştirdiği düşünülebilir. Öğrencilerin sahip olduğu bilişsel özelliklerin yanı sıra duyuşsal özellikler ve tecrübe gibi faktörler de problem çözme başarısını etkilemektedir (Van de Walle, Karp ve Bay-Williams 2012). Duruhan (2004) a göre, öğretmenin aktif olduğu geleneksel öğretim yöntemleri öğrencinin gerçek öğrenmesini engellemesinin yanı sıra pasif bir karakter geliştirilmesini sağlayarak herhangi bir durumda sorumluluk alamayan, girişimde bulunamayan ve problem çözemeyen kendine güvensiz öğrenciler yetişmesine neden olmaktadır. Bu araştırmanın sonucuyla benzerlik gösteren ve yapılandırmacı yaklaşıma uygun öğretimin geleneksel yaklaşımlara göre öğrencilerin problem çözme becerilerini geliştirmede daha etkili olduğunu gösteren birçok çalışma mevcuttur. Küpcü (2012), etkinlik temelli öğretimin öğrencilerin orantısal problemleri çözme başarılarını geleneksel öğretime göre daha olumlu etkilediği sonucunu bulmuştur. Aşiroğlu (2014) araştırmasında aktif öğrenme temelli etkinliklerle öğrenim gören öğrencilerin problem çözme becerilerinin, bu etkinliklerle öğrenim görmeyen öğrencilere kıyasla çok daha yüksek olduğu sonucuna varmıştır. Arseven (2010) in yaptığı araştırmanın sonucunda öğrencilerin problem çözme becerilerini geliştirmede gerçekçi matematik öğretimine göre düzenlenmiş 155
etkinliklerin, MEB ilköğretim matematik öğretim uygulamalarına göre anlamlı şekilde etkili olduğu görülmüştür. Yine Koç ve Demirel (2008), yapılandırmacı öğrenme ortamında ders gören öğrencilerin, geleneksel öğrenme sınıflarındaki öğrencilere göre problem çözme becerisi erişi puanlarının anlamlı şekilde daha yüksek olduğunu belirlemiştir. KAYNAKÇA Altun, M. (2005). Matematik öğretimi(4.baskı).bursa: Aktüel Yayınevi. Aşiroğlu, S. (2014). Aktif öğrenme temelli fen ve teknoloji dersi etkinliklerinin 5. sınıf öğrencilerin problem çözme becerileri ve başarıları üzerindeki etkisi. Doktora tezi, İnönü Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Malatya. Aydoğuş, R. (2009). İlköğretim 6. ve 7. Sınıf Fen ve Teknoloji dersinde Basamaklı Öğretim Yönteminin Akademik Başarıya Etkisi. Yükseklisans Tezi, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Afyon. Biçer, S. (2011). Fen ve teknoloji dersinde basamaklı öğretim yönteminin öğrenci başarısına, kalıcılığa ve tutumlarına etkisi. Yüksek lisans Tezi, Fırat Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Elazığ. Duruhan, K. (2004). Türkiye de okulda geleneksel anlayış ve yöntemlerle insan yetiştirmenin olumsuz etkileri.xiii. Ulusal Eğitim Bilimleri Kurultayı, 6-9 Temmuz, İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Malatya. Durusoy, H. (2012). 6.sınıf Kuvvet ve Hareket ünitesinde basamaklı öğretim yöntemi ve yaratıcı drama yönteminin öğrenci erişisine ve kalıcılığa etkisi. Yüksek lisans tezi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara. Genç, S. Z. ve Eryaman, M. Y. (2007). Değişen değerler ve yeni eğitim paradigması. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 9(1), 89-102. Gün, E. S. (2013). The Reflections of Layered Curriculum to Learning-Teaching Process in Social Studies Course. International Journal of Instruction, 6(2), 87-98. Koç, E. S. ve Şahin, A. E. (2014). Çoklu zekâ kuramı ile desteklenmiş olan basamaklı öğretim programının öğrenci erişisine ve kalıcılığa etkisi. Eğitim ve Bilim, 39(174), 286-296. Küpcü, A. R. (2012). Etkinlik temelli öğretim yaklaşımının ortaokul öğrencilerinin orantısal problemleri çözme başarısına etkisi. Ahi Evran Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi (KEFAD), 13(3), 175-206. Lasovage, A. J. (2006). Effect of using a layered curriculum format of ınstruction in a high school environmental science energy unit. Michigan State University. Maurer, L. A. (2009). Evaluating the use of layered curriculum and technology to increase comprehension and motivatıon in a middle school classroom. Michigan State University, Master of Science. Interdepartmental Physical Sciences. ProQuest llc umı microform 1471872. Milli Eğitim Bakanlığı [MEB] (2013). Ortaokul matematik dersi (5, 6, 7 ve 8. Sınıflar) öğretim programı. T.C. Milli Eğitim Bakanlığı. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı, Ankara. Nunley, K. F. (1996). Going for the goal. The Science Teacher, 63(6), 52-56. Nunley, K. F. (1998). Layered Curriculum, in a nutshell [Bu çalışma http://www.help4teachers.com/nutshell.htm. adresinden Şubat 2015 te edinilmiştir]. Nunley, K. F. (2002). Active research leads to active classrooms. Principal Leadership, 2(7), 53-56. Nunley, K. F. (2003). Giving credit where credit is due. Principal Leadership, 3(9), 26-29. Öner, Ü. (2012). Sosyal bilgiler dersinde çoklu zekâ kuramı destekli basamaklı öğretim programının öğrencilerin akademik başarısına, tutumlarına ve kalıcılığa etkisi. Doktora tezi, Atatürk Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Erzurum. Özden, Y. (2008). Öğrenme ve öğretme(7. Baskı). Ankara: PegemA Yayıncılık. Umay, A. (2004). Matematik eğitiminde değişim [Bu çalışma http://www.matder.org.tr/adresinden Şubat 2015 te edinilmiştir]. Van De Walle, J. A., Karp, K. S. ve Bay-Williams, J. M. (2012). İlkokul ve ortaokul matematiği: gelişimsel yaklaşımla öğretim (Çeviri Editörü: Soner Durmuş). Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık. Yılmaz, F. (2010). Fen ve teknoloji dersinde basamaklı öğretim programı uygulamaları. Doktora tezi, Anadolu Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Eskişehir. 156
Tarih 03.11.2017 Saat 11.45 SALON BALLROOM 5. Oturum Moderator TUDSAK268 TUDSAK326 TUDSAK219 TUDSAK327 Yrd. Doç. Dr. Alparslan UĞUR Okt. Ali UZUN Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Doç. Dr. Oğuzhan SEVİM Atatürk Üniversitesi Öğretmen Ökkeş Aygün ÖZTÜRK Milli Eğitim Bakanlığı Doç.Dr.Gülay BEDİR Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Öğr. Gör. Dr. Aylin SEYMEN Gazi Üniversitesi Öğr. Gör. Dr. Hasan Kazım KALKAN Gazi Üniversitesi Arş. Gör. Aygül ŞAHİN Gazi Üniversitesi Öğretmen Ömer Faruk METİN Milli Eğitim Bakanlığı Doç.Dr.Gülay BEDİR Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi TÜRKÇENİN YABANCI DİL OLARAK ÖĞRETİMİNDE YAZMA BECERİSİ VE YARATICI YAZMANIN ÖNEMİ ORTAÖĞRETİM YABANCI DİL BÖLÜMÜ ÖĞRENCİLERİNİN YANSITICI DÜŞÜNME BECERİLERİ ALMANCA ÖĞRETİMİNDE TARZ FİİLLER SORUNSALI ORTAÖĞRETİM ÖĞRENCİLERİNİN MATEMATİK DERSİNE YÖNELİK SAHİP OLDUĞU DUYGULAR 157
TÜRKÇENİN YABANCI DİL OLARAK ÖĞRETİMİNDE YAZMA BECERİSİ VE YARATICI YAZMANIN ÖNEMİ Okt. Ali UZUN Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Doç. Dr. Oğuzhan SEVİM Atatürk Üniversitesi Bu araştırmada dil ve özellikle yabancı dil öğretimi ve öğrenimi üzerine yapılan araştırma ve çalışmalar incelenerek kavramsal bir çerçeve oluşturulmuştur. Dil ve yabancı dilin ne olduğunun açıklandığı çalışmada dilin bir unsuru olan yazma becerisi üzerinde durulmuştur. Türkçenin yabancı dil olarak öğrenilme nedenlerinden de bahsedilen araştırmada; Türkçeyi yabancı dil olarak öğreten öğreticilerin, yazma becerisi kazanımını nasıl vereceği üzerinde de durulmuştur. Türkçenin yabancı dil olarak öğretilmesinin tarihsel gelişimi doğrultusunda günümüzdeki uygulamalarına da yer verilen çalışmada yurt içi ve yurt dışı örneklerinden söz edilmiştir. Çalışmada dil, yabancı dil öğretimi, yazma ve yaratıcı yazma kavramları üzerinde ana hatlarıyla durularak, bu kavramların dil öğretiminde diğer etkenlerle ilişkisi üzerine bilgiler verilmektedir. Türkçenin yabancı dil olarak öğretilmesi kapsamında yaratıcı yazma etkinliklerinin Türkçe yazma becerisine etkisinden söz edilmiştir. Düşünce ve yaratıcılığın birlikte ele alınarak süreç içerisinde yaratıcı yazma becerisinin ortaya çıktığı görülür. Yabancılara Türkçe öğretiminde dilin dört temel becerilerinden uygulama ve öğretimi en zor olan beceri yazma becerisi olarak kabul edilir. Yazmanın dil öğrenme ve öğretme sürecinin bir parçası olduğundan yola çıkılarak bireyin duygu, düşünce ve ifadelerini yazma becerisiyle daha özgün bir şekilde dile getireceği görüşü üzerinde durulmaktadır. Böylelikle Türkçenin yabancılara öğretimi esnasında dilin dört temel becerileri olan okuma, konuşma, dinleme ve yazmanın birlikte ve etkin bir şekilde verilmesiyle amaca ulaşılabilir olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Dil öğretimi, Türkçenin yabancılara öğretimi, yazma, yaratıcı yazma. 158
ORTAÖĞRETİM YABANCI DİL BÖLÜMÜ ÖĞRENCİLERİNİN YANSITICI DÜŞÜNME BECERİLERİ Öğretmen Ökkeş Aygün ÖZTÜRK Milli Eğitim Bakanlığı Doç.Dr.Gülay BEDİR Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Bu araştırmanın amacı ortaöğretim yabancı dil bölümü öğrencilerinin yansıtıcı düşünme becerilerini belirlemektir. Ortaöğretim öğrencilerinin tespit edilen yansıtıcı düşünme becerileriyle cinsiyet ve yaş değişkenlerine göre aralarında anlamlı fark olup olmadığı da alt problemler çerçevesinde incelenmiştir. Nicel araştırma yöntemlerinden tarama modelinde hazırlanmış olan bu araştırmada öğrencilerin yansıtıcı düşünme becerileri 16 madde ve 4 boyuttan oluşan Yansıtıcı Düşünme Becerileri Ölçeği kullanılarak belirlenmiştir. Araştırmanın örneklemini 2016-2017 Eğitim Öğretim yılında Kahramanmaraş ili merkez ilçelerindeki Anadolu Liselerinde öğrenim gören ve amaçlı örnekleme yöntemine göre seçilen 87 si kız, 39 u erkek toplam 126 öğrenci oluşturmaktadır. Öğrencilerin yansıtıcı düşünme becerileri incelendiğinde ortalama değeri en yüksek olan alt boyutun Yansıtma olduğu görülmektedir. Bunu sırasıyla Kavrama, Eylemler ve Eleştirel izlemektedir. Öğrencilerin yansıtıcı düşünme becerileri arasında ölçeğin tüm boyutlarında cinsiyet ve yaş değişkenlerine göre anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Yansıtıcı Düşünme, Yabancı Dil, Yabancı Dil Bölümü THE REFLECTIVE THINKING ABILITIES OF FOREIGN LANGUAGE HIGH SCHOOL STUDENTS ABSTRACT The aim of this research is to determine the Reflective Thinking Abilities of foreign language students. Whether there is meaningful difference between sex, age variants and the detected Reflective Thinking Abilities of the students was also investigated in the subproblem framework. In this quantitative research The Reflective Thinking Abilities questionaire adapted by Yetim and Bedir was used to investigate the Reflective Thinking Abilities of the students. The study was conducted with 126 Anatolian high school students, 87 of whom are female and 39 of whom are male in Kahramanmaraş. When we investigate the Reflective Thinking abilities of the students we see that the Reflective subdimension has the highest mean value, and then respectively Comprehension, Habitual Action and Critical. The findings show that there is no meaningful difference among the Reflective Thinking Abilities of the Students according to the sex and age variants in all dimensions of the questionnaire. Key Words: Reflective Thinking, Foreign Language 159
ALMANCA ÖĞRETİMİNDE TARZ FİİLLER SORUNSALI Öğr. Gör. Dr. Aylin SEYMEN Gazi Üniversitesi Öğr. Gör. Dr. Hasan Kazım KALKAN Gazi Üniversitesi Arş. Gör. Aygül ŞAHİN Gazi Üniversitesi ÖZET Milli Eğitim Bakanlığınca 2010 yılında kademeli olarak başlatılan genel liselerin Anadolu liselerine dönüştürülmesi sürecinin 2013 yılında tamamlanmasıyla Anadolu liselerinde uygulanan ikinci yabancı dil dersleri daha da önem kazanmıştır. Zorunlu olan bu ikinci yabancı dil derslerindeki tercihin çok büyük oranda Almanca olması, bu dilin öğrenilmesinde karşılaşılan zorluklara dikkatleri çekmektedir. Almanca öğretiminde karşılaşılan en önemli zorluklardan birisi de modal filler olarak da bilinen tarz fillerdir. Almanca öğrenenler açısından büyük bir zorluk teşkil eden bu fiil türleri yazı dilinin aksine konuşma dilinde anlamsal ve işlevsel esnekliğe sahip olma özellikleriyle ön plana çıkmaktadır. Bir olayın modalitesi (modu), tarz fiiller vasıtası ile ifade edildiği için tarz fiiller dilsel aktivitenin merkezinde yer alırlar ve yabancı dil öğrenenlerde belirli bir öğrenme zorluğu oluştururlar. Alman tarz fiillerinden birbiriyle çok karıştırılan iki tarz fiil olan wollen ve möchten araştırmamızın ana konusunu oluşturmaktadır. Türkçede her iki tarz fiil istemek olarak bilinmekte ve bu şekilde Türkçeye çevrilmektedir. Bu aşamada yukarıda bahsedilen wollen ve möchten fiillerini öğrencilerin nasıl ayırt edecekleri sorusu ve sorunsalı ortaya çıkmaktadır. Ortaya çıkan bu sorunun giderilmesi için eş anlamlı fiiller arasındaki farklılıkları gidermeye yönelik oluşturulan yaklaşımlar betimsel yönteme göre analiz edilmiş, bu yaklaşımlardan eylem teorisi yaklaşımı (handlungstheoretischer Ansatz) en etkili çözümleri sunduğu ve bu yaklaşımın kullanılmasıyla tarz fiillerde ortaya çıkan ayırt etme sorununun çözülebileceği sonucu ortaya çıkarılmıştır. Anahtar Kelimeler: Almanca Dil Bilgisi, Tarz Fiiller, Modal Fiiller 160
ORTAÖĞRETİM ÖĞRENCİLERİNİN MATEMATİK DERSİNE YÖNELİK SAHİP OLDUĞU DUYGULAR Öğretmen Ömer Faruk METİN Milli Eğitim Bakanlığı Doç.Dr.Gülay BEDİR Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi ÖZET Öğrencilerin sevdikleri derslerde veya hocalarını sevdikleri derslerde daha başarılı olduklarını gösteren bir çok araştırma bulunmaktadır. Matematik dersi ülkemizde zor olduğu düşünülen öğrencilerin kaygı düzeylerinin yüksek olduğu bir derstir. Bu çalışma ile ortaöğretim öğrencilerinin Matematik dersine yönelik hissettikleri duyguları belirlenmeye çalışılacaktır. Öğrenci duygularını belirlemeye yönelik yapılan bu çalışma, nitel bir araştırma paradigmasına uygun olarak desenlenmiştir. Araştırmanın çalışma gurubunu 2017-2018 eğitim-öğretim yılında ortaöğretim okullarına devam eden toplam 150 öğrenci oluşturmuştur. Araştırmanın verileri yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak elde edilmiştir. Elde edilen veriler yanıtlar içerik analizi ile incelenmiş, kodlar ve temalar oluşturulmuş ve örnek alıntılar yapılmıştır. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre ortaöğretim öğrencilerinin büyük çoğunluğu Matematik dersine yönelik olumsuz duygulara sahipler. Olumsuz duygular: Korku, endişe nefret, kaygı, stres, öfke, üzüntü, umutsuzluk vs şeklindedir. Olumlu duygular: Sevgi, merak, ilgi, heyecan, heves, zevk, cesaret vs şeklinde sıralanmıştır. Anahtar kelimeler: Duygu, Matematik Dersi, Ortaöğretim 161
2. GÜN 3.11.2017 CUMA SAAT:14.30 EŞ ANLI OTURUMLARI Tarih 03.11.2017 1. Oturum Saat 14.30 SALON CAPALLA Moderator TUDSAK170 TUDSAK179 TUDSAK202 TUDSAK245 TUDSAK210 Yrd.Doç.Dr. Ayvaz MORKOÇ Arş. Gör. Dr. Mehmet ŞEKER Düzce Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Serenat İSTANBULLU Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Öğr. Gör. Dr. Melih AKDENİZ Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Yasemin ERTEK MORKOÇ Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ayvaz MORKOÇ Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ayvaz MORKOÇ Manisa Celal Bayar Üniversitesi İBN ECÂ SEYAHATNÂMESİ VE TÜRKOLOJİ AÇISINDAN ÖNEMİ NİĞDELİ ÂŞIK TAHİRİ, ÂŞIK TAHİRİ KÜLTÜR VE YAYLA ŞENLİKLERİNDE MÜZİK BATI TRAKYA TÜRKLERİNİN NÜFUS VE GÖÇ HAREKETLERİ (1923-1981) ZÂTÎ NİN GAZELLERİNDE SES VE ANLAM BAKIMINDAN İKİLEMELER İN İŞLEVİ ABBAS SIHHAT'İN EDEBİ FAALİYETLERİ 162
İBN ECÂ SEYAHATNÂMESİ VE TÜRKOLOJİ AÇISINDAN ÖNEMİ Arş. Gör. Dr. Mehmet ŞEKER Düzce Üniversitesi ÖZET Memlûk tarihçisi İbn Ecâ nın yazmış olduğu Kitâb fî Târih Yeşbek ez-zâhirî adlı eseri aynı zamanda bir seyahatnâme mahiyetinde olup Türk tarihi açısından çok önemli bir yere sahiptir. İbn Ecâ Seyahatnâmesi olarak adlandırmayı uygun bulduğumuz eser, dönemin tarih ve coğrafyasına dair çok kıymetli bilgiler ihtiva etmektedir. Memlûk ordusunda kazaskerlik görevi de yapan İbn Ecâ, Memlûk Devleti sultanı Kayıtbay döneminde Emîr Yeşbek in yanında Dulkadiroğlu Şahsuvar a karşı yapılmış olan son sefere katılmıştır. Ayrıca İbn Ecâ, 1470 senesinde Tebriz e Akkoyunlu Devleti sultanı Uzun Hasan a elçi olarak ta gönderilmiştir. İbn Ecâ hem katılmış olduğu sefer hem de yapmış olduğu elçilik esnasında gördüklerini kaleme alarak seyahatnâmesini meydana getirmiştir. Eserde Memlûkler, Dulkadiroğulları ve Akkoyunlu Devleti hakkında çok önemli bilgiler verilmektedir. Bunun yanında müellif, gezmiş olduğu yerlerin tarih ve coğrafyası hakkında da müşahedelerini yazmıştır. Bilindiği üzere Memlûkler e nazaran Dulkadiroğulları ve Akkoyunlu Devleti hakkında kaynak eserler oldukça sınırlı sayıdadır. Bundan dolayı İbn Ecâ Seyahatnâmesi nin hem bu devletler hem de bu devletlerin hâkimiyet tesis ettikleri bölgelerdeki yerlerin durumunu anlatan nadide kaynaklardan birisi olması, bu eserin önemini ayrıca artırmaktadır. İbn Ecâ bizatihi şahit olduğu meseleleri kaleme alarak eserinde, o devre ait aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır. Devlet teşkilâtı ve teşrifatına vakıf birisi olan İbn Ecâ dönemin Türk devletleri hakkında sosyal, kültürel, tarihî ve coğrafî konular hakkında diğer tarihi kaynaklarda bulunmayan önemli bilgiler vermektedir. Müellifin Arapça kaleme almış olduğu bu eser 70 varaktır. Henüz dilimize tercüme edilmemiş olan İbn Ecâ Seyahatnâmesi, tarafımızdan Türkçeye tercüme edilmiş olup yakın bir zamanda neşredilecektir. GİRİŞ Memlûk Devletinde hem ordu kadılığı (kazaskerlik) hem de elçilik vazifesi yapmış bir tarihçi ve seyyâh olan İbn Ecâ (1417-1478), döneme ait tarihe, coğrafyaya ve Türk-İslâm kültürüne dair çok önemli bilgileri ve bizzat şahitlik etmiş olduğu olayları kaleme alarak eserini meydana getirmiştir. İbn Ecâ nın yazmış olduğu Kitâb fî Târih Yeşbek ez-zâhirî adlı eseri bir seyahatnâmedir. Eser, Türkolaji alanında istifade edilmesi gereken bir kaynak olarak karşımızda durmaktadır. Muhammed Ahmed Duhman, el-irak beyne el-memâlik ve el-osmâniyyîn el-etrâk ma a Rıhle Emîr Yeşbek min Mehdî ed-devâdâr İbn Ecâ adlı kitabında İbn Ecâ nın Kitâb fî Târih Yeşbek ez-zâhirî adlı eserini kitabının bir bölümü olarak neşretmiştir. 71 Bu Arapça neşirde görüldüğü üzere müellif, İbn Ecâ nın eserini Rıhle yani Seyahatnâme olarak adlandırmıştır. Bizde çalışmamızda bu esere İbn Ecâ Seyahatnâmesi adını vermeği uygun bulduk. Çalışmamız esnasında eserin hem Topkapı Sarayı Müzesi III. Ahmed Kütüphanesi nde bulunan yazma nüshasından hem de 1986 yılında Dımaşk ta yapılan neşrinden istifade ettik. 72 ESER HAKKINDA İbn Ecâ Seyahatnâmesi nin de içerisinde bulunduğu Kitâb Mecmû fî et-tevârih adlı eserin yazma nüshası Topkapı Sarayı Müzesi III. Ahmed Kütüphanesi nde 3057 numaralı kayıtla yer almaktadır. Kitâb Mecmû fî et-tevârih de üç eser yer almaktadır: a. Vekâyi et-türkmân b. Kitâb fî Târih Yeşbek ez-zâhirî c. Târih-u Teymûrlenk Eserin birinci kısmı olan Vekâyi et-türkmân, İbn Bahadır el-mü mini eş-şâfî tarafından yazılmıştır. İbn Bahadır, Memlûkler Dönemi nde mihmandarlık görevi yapmıştır. Müellif eserinde 71 Muhammed Ahmed Duhmân, el-irak beyne el-memâlik ve el-osmâniyyîn el-etrâk ma a Rıhle Emîr Yeşbek min Mehdî ed-devâdâr İbn Ecâ, 1986, Dımaşk. 72 İbn Ecâ, Şemseddin Muhammed b. Mahmud el-halebî, Kitâb Mecmû fî et-tevârih, Kitâb fî Târih Yeşbek ez- Zâhirî, Topkapı Sarayı Müzesi, III. Ahmed Kütüpanesi, nr. 3057; Muhammed Ahmed Duhmân, el-irak beyne el- Memâlik ve el-osmâniyyîn el-etrâk ma a Rıhle Emîr Yeşbek min Mehdî ed-devâdâr İbn Ecâ, 1986, Dımaşk. 163
Memlûk Devleti nin kuzey komşusu olan Dulkadiroğulları Türkmenleri ve diğer Türkmenlerden bahsetmektedir. 73 Eserin ikinci kısmı olan Kitâb fî Târih Yeşbek ez-zâhirî, İbn Ecâ tarafından kaleme alınmıştır. Müellif eserinde Memlûkler, Dulkadiroğulları ve Akkoyunlu Devleti hakkında tarihî, dinî, coğrafî, sosyal ve kültürel alanlarda çok önemli bilgiler nakletmektedir. Eser seyahatnâme mahiyetindedir. Eserin üçüncü ve son kısmı olan Târih-u Teymûrlenk ise adı bilinmeyen bir müellif tarafından kaleme alınmış olup başta İbn Hacer el-askalânî olmak üzere el-aynî ve diğer bazı müelliflerden istifade edilerek Timurlenk in biyografisi anlatılmıştır. 74 Eserin ikinci kısmı olan Kitâb Mecmû fî et-tevârih Kitâb fî Târih Yeşbek ez-zâhirî ve üçüncü kısmı olan Kitâbu Mecmû fî et-tevârih, Târih-u Teymûrlenk tarafımızdan Türkçeye tercüme edilmiş olup yakın zamanda her ikisi de neşredilecektir. ESERİN MÜELLİFİ Muhammed b. Mahmud b. Ecâ et-türkî, Memlûkler dönemi müelliflerindendir. İbn Ecâ, Sultan Kayıtbay döneminde Emîr Yeşbek in yanında Dulkadiroğlu Şahsuvar a karşı yapılan son sefere katılmıştır. Ayrıca sultan tarafından Akkoyunlu Uzun Hasan a elçi olarak ta gönderilmiştir. Müellif hem katılmış olduğu sefer hem de yapmış olduğu elçilik esnasında gördüklerini yazmıştır. İbn Hacer el-askalânî nin öğrencisi olan İbn Ecâ nın gerek Memlûk ordusunda kazaskerlik görevi yapmış olması ve gerekse elçilik vazifesinde de bulunmuş olmasından dolayı Memlûk devlet teşkilâtı ve teşrifatına oldukça vâkıf bir kimse olduğu görülmektedir. Bu sebeple müellifin eserinde vermiş olduğu bilgiler Türk tarihi açısından çok öneme sahiptir. 75 İbn Ecâ, Türk kökenli bir müelliftir. 76 Bundan dolayı bir Türk tarihçisi ve seyyâhı tarafından kaleme alınan eser, Türk tarihi ve kültürü açısından ayrıca öneme sahiptir. İBN ECÂ SEYAHATNÂMESİ NİN TÜRKOLOJİ AÇISINDAN ÖNEMİ Eserde Türkoloji ye ait birçok olay zikredilmektedir. Bu çalışmamızda eserden Türkoloji sahasına dair bazı meseleleri zikredeceğiz. Tebriz şehri: 1470 senesinde Tebriz e Akkoyunlu Devleti sultanı Uzun Hasan a Memlûklerin elçisi olarak gelen İbn Ecâ, Tebriz şehri ile ilgili şu bilgileri nakleder, Tebriz büyük bir şehir ve aynı zamanda ağaçları ve suyu bol olan bir yerdir. Tebriz de öyle yapılar vardır ki özelliklede Hülagu ki tarih erbabınca meşhur bir şahsiyettir- soyundan olan Mahmud Kazan Han türbesinin de olduğu, atasözlerine konu olacak nitelikte görkemli binalarla dolu ve de ağaçları ve suyu bol olan büyük bir şehirdir. Türbenin şuandaki durumuna gelince, cami türbenin yanında inşa edilmiştir. Ben her ikisinin yani cami ve türbenin tertibinin güzelliğinde böylesine güzel hiçbir yapı görmedim. Bu da onun saltanatının büyüklüğüne ve devletinin genişliğine delalet etmektedir. 77 Memlûk tarihçisi ve seyyahı aynı zamanda Memlûk elçisi olan İbn Ecâ, 15. yüzyılın ikinci yarısında Tebriz şehrinin vasfını bizzat müşahedelerine dayanarak eserinde bu şekilde anlatmaktadır. Memlûklerin büyük emîrlerinden Emîr Yeşbek ed-devâdâr: İbn Ecâ elçilik vazifesiyle Tebriz de bulunduğu esnada kazaskerin kendisine Emîr Yeşbek ed-devâdâr ve Baş el-âsâkir el-mansûre hakkında soru sorduğunu ifade etmektedir. İbn Ecâ cevap olarak Emîr Yeşbek hakkında şunları ifade ettiğini zikretmektedir, Emîr Yeşbek çok büyük bir adam ve fazilet sahibi bir kimsedir. O, doğru görüş sahibi olup işini her zaman dikkatlice yapardı. Emîr Yeşbek bazen bir işi yavaş yapardı. Bu durum onun için bir korku olmayıp bilakis onun telaşsız davranmasındandı. Kendisine kötü bir haber geldiği vakit, güçlü bir adam olduğu için o işin nasıl yapılacağını bilirdi. Emîr Yeşbek cömert bir insandı. Her şeyi verir, verdiğinden dolayı gururlanmaz ve bir şey verdikten sonrada o verdiğini konuşmazdı. Ben ve Emîr Yeşbek her zaman sohbet ederdik. Bana bir iyilik yaptığında bunu kimseye söylemezdi. O, büyük bir âlimdir. Emîr Yeşbek olaylar hakkında çok deliller bilmektedir ve her problem hakkında deliller verirdi. Emîr Yeşbek kahraman ve âlim birisidir. Dost ve düşman onun bu durumuna şahadet eder. 78 73 İbn Bahadır el-mü mini eş-şâfî, Kitâb Mecmû fî et-tevârih, Vekâyi et-türkmân, Topkapı Sarayı Müzesi, III. Ahmed Kütüpanesi, nr.3057. 74 Kitâb Mecmû fî et-tevârih, Târih-u Teymûrlenk, Topkapı Sarayı Müzesi, III. Ahmed Kütüpanesi, nr.3057. 75 İbn Ecâ, a.g.e.; Duhmân, a.g.e. 76 Kâtip Çelebi, Mustafa b. Abdullah Hacı Halife, Keşf ez-zunûn an Esâmî el-kütüb ve el-fünûn, Beyrut: Dâr İhyâ et-türâs el-arabî, C. II, s.1237; Corci Zeydan, Medeniyet-i İslâmiyye Tarihi (Ter: Zeki Meğâmız), 1329, Dersaâdet: İkdâm Matbaası, C. III, s. 170. 77 İbn Ecâ, a.g.e., v. 33a; Duhmân, a.g.e., s. 113. 78 İbn Ecâ, a.g.e., v. 42a; Duhmân, a.g.e., s. 124. 164
Memlûkler ve Akkoyunlu Devleti nde sarayda verilen ziyafet düzeni hakkında: Bu konuyla alakalı İbn Ecâ nın elçi olarak Akkoyunlu Uzun Hasan ın huzuruna gittiğinde anlattığı başından geçen şu olay çok çarpıcıdır: Yemek hazırlandı ve ardından yemek yediler. Ben hasta olduğum için yemedim. Padişah Uzun Hasan ın karşısında küçük bir masa ve üzerinde de beş altı tane tabak vardı. Uzun Hasan beni yemek masasına davet etti. Ama ben sadece ekmek yiyordum, et ve diğer yemeklerdense yemiyordum. Uzun Hasan bana neden sadece ekmek yediğimi sordu. Bende ona cevaben on sekiz gündür hasta olduğumu söyledim. O zaman Uzun Hasan hasram 79 hazırlanmasını istedi. Sonra bana işaret ederek yemeği yememi söyledi. Ancak ben ise bu yemeği az yedim ve ardından sofradan kalktım. Bunun üzerine Uzun Hasan niye sofradan kalktım diye şaşırdı. Sonra Uzun Hasan bana neden kalktın diye sordu ve önce sofra sonra kalkılır dedi. Bunun üzerine ben Uzun Hasan dan çok özür diledim. Çünkü benim âdetim bu şekildeydi. Bana, Kadı Hasan vallahi bu yaptığın senin ülken gibi vahşi dedi. Ben de Kadı Hasan a neden dedim. Kadı Hasan şöyle cevap verdi: Çünkü senin ülkende bir adam yemek yer ve arkasında bir adam bekler. O adam yemekten kalkınca diğer adam sofraya oturur dedi. O zaman yemek bu şekilde nasıl rahat olur dedi. Bende Kadı Hasan a cevaben şunu dedim: Hz. Peygamber in sünnetinde vârid olmuştur ki Hz. Peygamber elleri arasına yemek koyardı ve insanlar yemek yerler ve doyup kalkarlar ve onlardan sonrada yeni insanlar sofraya otururlar. Sonra bu şekilde çok misal vuku buldu. Bilakis Arapların âdeti bu şekildedir. Hatta Allah, Hz. Peygamber e gönderdi ve oda o şeyi yaptı. Hz. Peygamber in çok az yemeği ile birçok insan yemek yerdi ve onların akabinde grup grup yeni insanlar sofraya otururlardı. İşte bu Hz. Peygamber in mucizesidir. Bu olay Hendek gününde Hz. Câbir ve Hz. Ebu Hureyre nin kıssasıdır. Hendek günü Hz. Peygamber çok acıkmıştı. Sonra Hz. Peygamber yemek istedi ve yemeği ilk olarak Suffa Ehli ne verdi. Hz. Peygamber onlara bir bardak verdi ve onların hepsi o bardaktan içti. Suffa Ehli nin sayısı meşhurdur. 80 İbn Ecâ başından geçen bu olayı anlattıktan sonra konuya şu şekilde devam etmektedir, Padişah Uzun Hasan sofra kaldırıldıktan sonra bütün herkese gitmeleri için izin verdi. Ama bazı insanlar ayrılmayıp oturdular. Uzun Hasan ın hususi bir adamı olan Havâce Ali el-âmidî de oturdu ve oradan ayrılmadı. Ardından bana şunu haber verdi: Uzun Hasan, Kadı Hasan acı bir konuşma oldu, hiçbir kimsenin cevabı yok mu? Vallahi bu en zor bir şeydir. Sonra Kadı Hasan, Uzun Hasan cevap olarak, Yabancı âlimler akıllı işleri iyi bilirler ancak Arap âlimleri ise hadis, tefsir, fıkıh işlerini iyi bilirler. ifadelerini söyledi. 81 Memlûklerin devletlerarası yazışmalarda kullandıkları üslup: İbn Ecâ eserinde Akkoyunlu Devleti nde mihmandarlık görevi yapan şahsın yanına geldiğini, Sultan Uzun Hasan ın mektubu istediğini ve bu mektubu sultana kendisinin okuyup tercüme etmesi gerektiğini söylediğini zikretmektedir. İbn Ecâ konuya devamla şunları zikretmektedir, Ben bu mektubu Uzun Hasan a harf harf okudum ve bölüm bölüm tercüme ettim. Uzun Hasan mektubu dinledi ve şaşırdı. Uzun Hasan bu mektubun çok yüksek dille yazıldığını söyledi ve vallahi Memlûklerin bu yüksek dilini ben hiç bilmiyorum dedi. Ben mektubu okuyup bitirdim. Bu mektupta Kur an, Hadis, Arapça ve Türkçe şiirler bulunmaktadır. Ardından Uzun Hasan, Kadı Hasan a bir emir vererek bu mektuba bir nüsha yazmasını ve mektubu hıfzetmesini söyledi. Uzun Hasan bu mektupta hem hüküm hem nasihat vardır, kim anlattı bu çok önemlidir dedi. Sonra Kadı hasan benden bu mektubu aldı ve sonra yazdı. 82 Görüldüğü üzere Memlûkler devletlerarası yazışmalarda oldukça yüksek edebî bir dil kullanmaktaydılar. Akkoyunlu Devleti nde din-devlet ilişkisi ve Uzun Hasan ın meclisinde her cuma gecesi Buhârî den hadis okunması âdeti: Bu konuyla alakalı İbn Ecâ şunları anlatmaktadır, Perşembe günü Pahişah Uzun Hasan beni istedi. Ardından bende saraya gittim. Salonda Şiraz ın büyük âlimleri vardı. Bu âlimlerin arasında Şirazdan gelen ve el-keşşâf ı şerheden İbn es-seyyid eş-şerîf (Cürcânî) de vardı. Bağdat ve Semerkand âlimleri de meclisteydi. Padişah beni yanına oturttu. Meclis tam toplandığında Padişah her Cuma gecesi âdet olduğu üzere Buhârî den hadisler okunmasını emretti. Ardından kâri Allah ın zıllında yedi hadisini okudu. Hadis okunduktan sonra kâri bu hadisi Uzun Hasan için Türkçeye tercüme etti ve tefsirini yaptı. 83 Görüldüğü üzere müellif, Akkoyunlu Uzun Hasan ın her cuma gecesi ilim meclisleri tertip ettirdiğini, bu ilim meclislerinde farklı beldelerden âlimleri bir araya 79 Hasram, ham ekşi üzüm, koruk demektir. 80 İbn Ecâ, a.g.e., v. 36b-37b; Duhmân, a.g.e., s.117-118. 81 İbn Ecâ, a.g.e., v. 37b-38a; Duhmân, a.g.e., s.118-119. 82 İbn Ecâ, a.g.e., v. 43a ; Duhmân, a.g.e., s. 125. 83 İbn Ecâ, a.g.e., v. 39a; Duhmân, a.g.e., s. 120. 165
getirdiğini, mecliste Buhâri nin hadis kitabından hadisler okunduğunu, bu hadisleri Uzun Hasan ın dinlediğini ve bunları Arapça asıllarından Türkçeye tercüme ve tefsir ettirdiğini beyan etmektedir. Bu konuyla ilgili olarak İbn Ecâ eserinin başka bir yerinde, Uzun Hasan ın meclisinde bir fakih vardı. Uzun Hasan fakihe Hz. Peygamberin hadislerinden bizim için bir şey oku dedi. Çünkü her Cuma gecesi bütün Tebriz âlimleri bu mecliste toplanır ve Buhârî den bir şey okunur. Bunun yapılmasının nedeni hem bereket olması için hem de bir şeyler istifade etmek içindi. 84 Dinî konular ve semboller hakkında: Örneğin İbn Ecâ eserinin bir yerinde 28 Cemâziye l-evvel Salı günü sabah namazından sonra Emîr ed-devadâr, komutan ve askerlerin düşmanı takip ettiğini belirtmekte ve aynı gün olan Salı günü Adana kalesinin Memlûk Devleti hâkimiyetine geçtiğini belirtmektedir. Ayrıca İbn Ecâ, Emîr ed-devadâr, komutan ve emîrlerin kaleye çıktıklarını, ezan okutulup namazı kılındığını ve kaleye İslâm bayrağının çekildiğini de ifade etmektedir. 85 Müellifin bu anlatımından Memlûk askerlerinin, başarılı olmalarının akabinde ezan okutup namaz kıldıkları ve Müslümanların sembolü olan İslâm bayrağını kale burçlarında dalgalandırdıkları anlaşılmaktadır. Diğer konular: Seyahatnâmede birçok önemli şahsiyetin adları, bunun yanında birçok şehir, kasaba, köy, dağ, kale vb. adları bulunmaktadır. Bunlara ilaveten başka bazı siyasi ve kültür tarihine ait bir takım konularda eserde yer almaktadır. Bu gibi meselelerin15.y.y. a ait bir eserde zikredilmesi dönemi anlama adına önem arz etmektedir. SONUÇ Bu seyahatnâme, Türk kökenli bir tarihçi ve seyyâh olan İbn Ecâ tarafından kaleme alınmıştır. Seyahatnâme de bölgede hâkimiyet tesis etmiş olan Memlûkler, Dulkadiroğulları ve Akkoyunlu Devleti nin sınırları içerisinde bulunan yerlerin, nehirlerin ve dağların adları, kalelerin ve köprülerin adları, devlet kademesinde görev yapan önemli şahsiyetlerin adları ve hususiyetleri, sarayda ziyafet düzeninin nasıl olduğu gibi çok geniş alanda önemli bilgiler ve açıklamalar yer almaktadır. İbn Ecâ Seyahatnâmesi nin Türk tarihi açısından önemli bir kaynak olduğu müşahede edilmektedir. Çünkü eser 15. yy.da Mısır, Suriye, Doğu ve Güney Doğu Anadolu, Azerbaycan ve Irak bölgelerinde hüküm süren Türk devletlerinin siyasi ve kültür tarihini daha farklı cephelerden anlama adına müracaat edilebilecek bir eser hüviyetindedir. Bu sebeple eserin ve aynı zamanda eserin Türkçeye tercümesinin, Türkoloji sahasında bir boşluğu dolduracağı kanaatindeyiz. KAYNAKÇA İbn Bahadır el-mü mini el-şâfi î, Kitâb Mecmû fî et-tevârih, Vekâyi et-türkmân Topkapı Sarayı Müzesi, III. Ahmed Kütüpanesi, nr.3057. Duhmân, Muhammed Ahmed (1986). el-irak beyne el-memâlik ve el-osmâniyyîn el-etrâk ma a Rıhle Emîr Yeşbek min Mehdî ed-devâdâr İbn Ecâ, Dımaşk. İbn Ecâ, Şemseddin Muhammed b. Mahmud el-halebî, Kitâb Mecmû fî et-tevârih, Kitâb fî Târih Yeşbek ez- Zâhirî, Topkapı Sarayı Müzesi, III. Ahmed Kütüpanesi, nr. 3057. Kâtip Çelebi, Mustafa b. Abdullah Hacı Halife. Keşf ez-zunûn an Esâmî el-kütüb ve el-fünûn, C. II, Beyrut: Dâr İhyâ et-türâs el-arabî. Kitâb Mecmû fî et-tevârih, Târih-u Teymûrlenk, Topkapı Sarayı Müzesi, III. Ahmed Kütüpanesi, nr.3057. Zeydan, Corci (1329). Medeniyet-i İslâmiyye Tarihi (Ter: Zeki Meğâmız), C. III, Dersaâdet: İkdâm Matbaası. 84 İbn Ecâ, a.g.e., v.36a; Duhmân, a.g.e., s. 116-117. 85 İbn Ecâ, a.g.e., v.50a; Duhmân, a.g.e., s. 136. 166
NİĞDELİ ÂŞIK TAHİRİ ÂŞIK TAHİRİ KÜLTÜR VE YAYLA ŞENLİKLERİNDE MÜZİK Yrd. Doç. Dr. Serenat İSTANBULLU Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı ÖZET Niğde ili Altunhisar ilçe sınırları içerisinde bulunan Sıraçakıl Hanı, Konya ve Niğde illerini birbirine bağlayan yol üzerine Selçuklu mimarisi ile yapılmış, uzun yıllar boyunca her meslekten yolculara ve hayvanlarına barınma imkânı veren önemli hanlardan biridir. Bu hanın sıklıkla görülen misafirlerinden biri de dönemin âşıklarıdır. Çeşitli yörelerden gelerek bu handa konaklayan âşıklar, hem geldikleri yörenin kültürel değerlerini hem de gezip gördükleri yörelerdeki kültürü şiirlerine, türkülerine yansıtarak aktarmış, han misafirlerini ve Altunhisar halkını kendilerine hayran bırakmışlardır. Bu nedenle Altunhisar ilçesini âşıklar diyarı olarak da anlatmak mümkündür. Altunhisar da sözü edilen kültürel doku içerisinde çeşitli yörelerin âşıkları arasında yetişmiş olan Halk Âşığı Tahirî gerek Orta Anadolu ve Niğde yöresini iyi tanıyan gerekse iletişim içinde olduğu âşıklar vasıtasıyla sözünü ve üslubunu geliştirmiş olan önemli bir halk âşığımızdır. Tahirî, halk şiiri yanında divan şiiri tarzında da şiirler söylemiş, yörenin civar köylerini gezerek, köy odalarında sohbetler yapıp, koşmalar ve destanlar okumuştur. Âşık Tahiri yi yaşatmak, eserlerini yaymak yanında Altunhisar kültürünü de tanıtmak amacıyla her yıl geleneksel olarak yapılan Âşık Tahirî Kültür ve Yayla Şenliği kapsamında yöreye ait tarihi sahnelerin canlandırılması, sportif faaliyetler, geleneksel el sanatları (palancılık, çancılık, keçecilik, dokumacılık gibi), âşıklar buluşmaları, eğlenceler, konserler ve kültürel etkinlikler yapılmaktadır. Şenliğin en ilgi çeken ve renkli bölümleri elbette müziksel etkinliklerdir. Yörenin saz sanatçılarının ve misafir âşıkların davet edildiği müzik etkinliklerinde yöreye ait çalgılar, türküler, halk oyunları ve müzik eşliğinde yapılan yarışmalara yer verilir. Bu araştırmada, geleneksel olarak yapılmakta olan Âşık Tahirî Kültür ve Yayla Şenlikleri nden yola çıkarak Âşık Tahirî ve bestelenmiş şiirleri hakkında bilgi vermek; halen yaşatılmakta olan ve etkinliklerde tanıtımı yapılan Niğde yöresi eğlence geleneklerinin, türkülerinin, çalgıların ve müzik etkinliklerinin tanıtılması amaçlanmaktadır. Orta Anadolu nun geçiş konumunda bulunan bir yöreye ait müzik, oyun ve eğlence geleneklerinin yazılı olarak ortaya konulacağı bu araştırmanın; Türk halk kültürünün ayrıntılı olarak yaşatıldığı bir yer, bir kişi ve geleneksel bir etkinliğe vurgu yapması bakımından önemli veriler içerdiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Âşık Tahiri, Altunhisar, müzik, Türk halk kültürü, Türk halk müziği ASIK TAHİRÎ FROM NİGDE, MUSIC IN ASIK TAHİRÎ CULTURE AND PLATEAU FESTIVAL Assist. Prof. Serenat İSTANBULLU Niğde Ömer Halisdemir University ABSTRACT Sıraçakıl Hanı, which is located within the boundaries of the district of Altunhisar in Niğde province, is one of the important inn which was built with Selcuk architecture on the road connecting the illusions of Konya and Niğde and has been able to accommodate passengers and animals from all professions for many years. One of the frequent guests of this inn is the minstrels of the time. The minstrels who have come from various regions and have stayed in this inn have conveyed their cultural values to the poems of the regions they have visited and reflected in their folklore and they have impressed the inn guests and the people of Altunhisar. For this reason, it is possible to describe the district of Altunhisar as a minstrel. It is an important people that has developed the word and style through minstrels who are well communicated and who are well acquainted with the Central Anatolian and Niğde regions, as well as the Asik Tahirî which has grown up among the minstrels of various regions within the cultural fabric mentioned in Altunhisar. Tahirî, poetry in the style of poetry beside folk poetry, visiting neighborhood villages, chatting in village rooms, kosma and reading epics. In order to make Asik Tahirî live and to promote its Altunhisar culture as well as to spread its artifacts, the revival of local historical scenes, sporting activities, traditional handicrafts (such as falconry, shark, felting, weaving), traditionally held every year as part of the "Âşık Tahirî Culture and 167
Plateau Festival", minstrels meet, entertainments, concerts and cultural events. Of course the most interesting and colorful parts of the festival are musical activities. The musical events invited by the saz artists and the guests are performed by local musicians, folk dances, folk dances and music competitions. In this research, to give information about Âşık Tahirî and his composed poems by going out from traditionally done Âşık Tahirî Culture and Yayla festivals; it is aimed to introduce the entertainment traditions of Nigde region, which are still alive and promoted in the activities, and the introduction of the songs, instruments and music events. This research, in which the music, play and entertainment traditions belonging to a locality which is in the transition position of Central Anatolia will be presented in written form, It is thought that a place where the Turkish folk culture is elaborated in detail, contains important data for a person and to emphasize a traditional activity. JEL Kod: Z110 GİRİŞ Niğde ili Altunhisar ilçesi neolitik dönemden bu yana yerleşimin olduğu bilinen, birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, köklü bir yerleşim yeridir. Altunhisar ilçe sınırları içerisinde bulunan Sıraçakıl Hanı Konya-Niğde ve Aksaray-Adana illerini birbirine bağlayan yol üzerine Selçuklu mimarisi ile yapılmış, buradan geçen yolculara ve hayvanlarına barınma imkânı veren önemli hanlardan biridir. Bu handa sıklıkla konaklayan misafirler arasında dönemin âşıkları da yer alır. Çeşitli yörelerden gelerek handa konaklayan âşıklar, hem geldikleri yörenin kültürel değerlerini hem de gezip gördükleri yörelerden edindikleri birikimi şiirlerine, türkülerine işleyerek aktarmışlardır. Han misafirleri ile iletişim içinde olan Altunhisar halkı da bu kültür hareketliliğinden kendilerine düşeni almış birçok aşığın yetiştiği yer olmuştur. Altunhisar ili, Niğde yöresinin âşıklık geleneği açısından en zengin yeridir. Âşık Tahirî, Nidaî, Şifaî, Hüdaî, Muhtacî, Ülfetî gibi pek çok isim bu diyarda yetişmiştir. Niğde nin, Âşık tarzı şiir geleneği açısından çok zengin olduğu söylenemez. Ancak tarihi seyir içerisinde Niğde de saz şairlerinin yanı sıra pek çok halk şairi de yetişmiştir. Niğde de yetişen saz şairleri içerisinde en tanınmışı hiç şüphesiz Âşık Tahiri dir (Bakırcı, 2010, s.18). Kültürü etkileyen ve çevre adı verilen koşullar müzik kültürünü de doğrudan ya da dolaylı olarak etkiler (Ay, 1990, s.15). Altunhisar da sözü edilen kültürel doku içerisinde çeşitli yörelerin âşıkları arasında yetişmiş olan Tahiri de orta Anadolu âşıklık örneklerini yansıtan bir halk aşığıdır. Niğde halkı yöre aşığına sahip çıkarak O nu yeni nesillere tanıtmak, eserlerini yaşatmak, yok olmaya yüz tutmuş gelenekleri hatırlatmak amacıyla her yıl geleneksel olarak Âşık Tahirî Kültür ve Yayla Şenliği düzenlemektedir. Düğün, bayram, şölen gibi çeşitli duyguları ve amaçları ifade eden kavramlardan biri olan şölenin bir diğer ifadesi de şenlik tir. Bu kavramlar, çeşitli kültürlerde olduğu gibi Türklerin varoluşundan beri bir araya gelmenin en önemli öğeleridir (Yöre, 2015, s.146). Âşık Tahirî Kültür ve Yayla Şenliği kapsamında yöreye ait tarihi sahnelerin canlandırılması, sportif faaliyetler, palancılık, çancılık, keçecilik, dokumacılık gibi geleneksel el sanatları, âşıklar buluşmaları, eğlenceler, konserler ve kültürel etkinlikler yapılmaktadır. Şenliğin önemli bir bölümünü ise müzik etkinlikleri kapsar. Yörenin saz sanatçılarının ve misafir âşıkların davet edildiği müzik etkinliklerinde yöreye ait çalgılar, türküler, halk oyunları ve müzik eşliğinde yapılan yarışmalara yer verilir. Bu araştırmada Âşık Tahirî ve bestelenmiş şiirleri hakkında bilgi vermek, geleneksel olarak yapılmakta olan Âşık Tahirî Kültür ve Yayla Şenlikleri nde yer alan müzik unsurlarını çeşitli açılardan ortaya koymak, Niğde yöresi eğlence gelenekleri, türküleri, çalgıları ve müzik etkinliklerinin şenlikler sırasında yaşatılması ve tanıtılması amaçlanmaktadır. Araştırma kapsamında Altunhisar ilçesinin tarihi, kültürel dokusu ve Tahirî hakkında elde edilen yazılı kaynaklar taranmış, Âşık Tahirî Kültür ve Yayla Şenlikleri sırasında araştırmacı tarafından kaydedilmiş olan video görüntüleri incelenmiş, şenlik sırasında yapılmış olan görüşmeler ve saz sanatçılarının araştırma konusu ile ilgili görüşleri derlenmiş, konu hakkında bilgisi bulunan kaynak kişilerden yarı yapılandırılmış görüşme yöntemi ile bilgiler alınmıştır. Âşık Tahirî Kültür ve Yayla Şenlikleri nde yer alan müziğin etnomüzikolojik ve kültürel olarak değerlendirmesi müziksel özellikleri, müzik türleri ve çalgıları hakkında yapılan bu çalışma durum saptamaya yönelik olarak yapılmış betimsel bir araştırmadır. Âşık Tahirî 168
Âşık Tahiri 1812 yılında, Niğde nin Bor ilçesi Ortaköy Kasabasında doğmuştur. Mahlas olarak Tahirî'yi kullanan aşığın asıl adı Mehmet tir. Tahirî, ilköğrenimini köyündeki mahalle mektebinde yaptıktan sonra Bor ve Kayseri medreselerinde öğrenimini tamamlayarak köyüne dönmüştür (Oral, 1955, s.8). Oldukça zengin olan babası sayesinde özel hocalardan eğitim almış, Şer i ve dini ilimleri öğrenip tamamlamıştır (Angı ve Angı, 2007, s.137). Âşık Tahiri, kasabasında genellikle çiftçilikle uğraşmış, arazisinin az olması nedeniyle zaman zaman imamlık ve vaizlik de yapmıştır. Tahiri nin ifade edilen işlerin dışında çeşitli memuriyetlerde bulunduğu söylense de hangi işlerde çalıştığı kesin olarak bilinmemektedir (Bakırcı, 2017, s.69). Dönemine göre iyi bir tahsil hayatı olan Tahiri nin devlet memurluğunda çalışmış olması kuvvetli bir ihtimaldir. Tahirî, bazı şiirlerinde Dertli, Emrah, Gevherî ve Katibî gibi âşıkların isimlerinden bahsetmektedir (Oral, 1955, s.15). Tahiri nin şiirleri incelendiğinde bu âşıklardan etkilenmiş olabileceği düşünülmektedir. Tahirî, bazen halk şiiri tarzında bazen de divan şiiri tarzında şiirler söylemiş bir kalem şairidir. Saz çalmasını bilmemektedir, ancak o, çevre köyleri gezer, köy odalarında sohbetler yapar, koşmalar, destanlar okur, rast geldiği güzellere vurularak şiirler yazardı. Tahirî'nin heceli şiirler arasında en çok tercih ettiği tür koşmadır. Bunun yanı sıra şiirleri arasında nefes, muamma ve destanlar da vardır. Ölçü olarak en çok on birli ölçüyü kullanmıştır. Sekizli ölçü ile birlikte yedi ölçülü manileri de bulunmaktadır. Hece vezniyle yazdığı şiirlerinde daha çok aşk, tasavvuf, din, ölüm, ayrılık ve yoksulluk gibi konuları ele almıştır. Tahirî'nin dil ve üslubuna bakıldığında şiirlerinde yöre halkının konuştuğu dilin yanında medrese tahsili gördüğü için Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaları da kullanıldığı görülür. Şiirlerinde mahalli söyleyişlere ve Niğde bölgesi ağızlarında görülen kelimelere sıkça rastlanılır (Bakırcı 2017 par.3). 1883 yılında vefat etmiş olan âşık Ulukışla nın Horoz Köyü mezarlığına defnedilmiş (Tan-İvgin, 1983, s.9) daha sonra mezarı, doğduğu yer olan Altunhisar ilçesine getirilmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığının ve kadirşinas hemşehrilerinin maddi yardımlarıyla yaptırılan "Âşık Tahirî Anıt Mezarı"nda yatmaktadır (Bakırcı, 2017, s.69). Âşık Tahirî Kültür ve Yayla Şenlikleri Altunhisar'da 2011 yılından itibaren her yıl geleneksel olarak düzenlenen Âşık Tahirî Kültür ve Yayla Şenlikleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı nın katkılarıyla, Altunhisar Kaymakamlığı ve Altunhisar Belediyesince düzenlenmektedir (altunhisar.bel.tr). İlçe Belediyesi nin peyzaj düzenlemesini yaparak bir mesire alanına dönüştürdüğü Zindan Vadisi nde gerçekleştirilen şenlik, katılımcıların hem eğlendiği hem de şenlik sonrası piknik yapma imkânı bulduğu bir alandır. Âşık Tahirî nin, Altunhisar da yetişen âşıkların ve âşıklık geleneğinin yanı sıra, unutulmaya yüz tutmuş yayla hayatının ve yayla ürünlerinin yaşatılıp tanıtılması amaçlanmaktadır. Altunhisar, Niğde, Bor ve çevre yörelerin halkının büyük katılım gösterdiği şenlikler birçok açıdan Anadolu kültürünün yansıtıldığı bir şenlik havasında devam etmektedir. Fotoğraflar Altunhisar Belediyesi resmi web sitesinden alınmıştır. Şenliklerin ilk bölümünü oluşturan açılış konuşmaları, Tahirî nin hayatı, sanatsal ve edebi yönlerinin değerlendirilmesi yanında Altunhisar ilçesinin tarihi, kültürel yapısı ile mevcut yapısı hakkındadır. 169
Şenlik programı içerisinde saygı duruşu ve istiklal marşı, açılış töreni, Mehter takımının gösterileri, doğaya keklik salımı, deve ve eşek kervanı gibi etkinlikler yer alır. Koyun kırkımı, yün eğrilmesi, yayla göçü sahnesinin canlandırılması, gölde koyun ve yün yıkanması, toprak kapta yayık yapımı, ödüllü yarışmalar, ikramlar, animasyonlar, Kur an Tilaveti ve duaların okunması, halk müziği konserleri, sanatsal ve yöresel ürünlerin sergilenmesi gibi etkinlikler yer alır. Başta Âşık Tahirî nin şiirleri olmak üzere Altunhisar yöresi âşıklarından deyişler, şiirler ve atışmalara yer verilir. Âşık Tahirî nin şiirlerini günümüz âşıklarının sesinden dinlemek duygu dolu anlar yaşatır. Burada yapılan müzik şöleni şenlik boyunca devam eder. Âşık Tahirî Kültür ve Yayla Şenliklerinde Müzik Şenliğin ilk bölümünün ardından sahne alan Niğde Belediyesi Mehter Takımı gösterileri, halkın coşkuyla izlediği müzik etkinliklerinden biridir. Mehter takımı bu şenliklerde mehter repertuvarının en bilinen eserlerini seslendirir. Bu sayede halk da onlara eşlik etme fırsatı bulur. Mehter takımı dışında şenlik meydanında davul ve zurna yer alır. Davul ve zurna aynı anda çalarken davulcu hem çalıp hem de davulunun üzerinden yuvarlanmak suretiyle gösteri yapar. Bazı yıllarda iki davul, bir zurnanın da yer aldığı görülür. Müziksel etkinlikler bölümünde yer verilen Niğdeli saz sanatçılarının eserleri ve Niğde türküleri de halkın severek dinlediği müzikler arasındadır. Niğdeli saz sanatçıları her yıl geleneksel olarak Âşık Tahirî nin türküye dönüşmüş olan şiiri Adana ya Bir Kız Geçti Gördün mü? eserine yer verirler. Ali Ercan ın derlemiş olduğu (Sabri Özdağ ile kişisel görüşme 05.10.2017) bu türkünün hikâyesi şöyledir: Âşık Tahirî at üstünde diyar diyar gezerken Ereğli de konakladığı bir dere kenarında elinde testisi ile güzeller güzeli Hüsne yi görüp oracıkta âşık olur ve hemen evlenmek ister. Hüsne ise babasının bir hafta sonra döneceğini, gelip kendisini babasından istemesini söyler. Bu söz üzerine evine dönen Tahir sabırsızlıkla bir haftanın geçmesini beklerken Hüsne nin babası olup biteni öğrenir ve bu işe razı olmaz. Tahir gelmeden aşireti toplar ve gözyaşları içindeki Hüsne yi de alıp Adana ya götürür. Ailesi ile birlikte kız istemeye gelen Tahir, Hüsne nin çoktan Adana ya vardığını öğrenip dertlenir (vdsgn.wordpress.com). Hüsne nin geçtiği yollarda onu aradığı dizelerinde, gördüğü herkese Adana ya Bir Kız Geçti Gördün mü? diye sorar. Ereğli den çıktı sökün eyledi Arayatı çifte hanı boyladı Kahpe felek ne etti de eyledi Adana ya bir kız geçti gördün mü? Adana ya Bir Kız Geçti Gördün mü? On iki devem var on bir maya Hüsnem in cemali benziyor aya On ikisi kurbandır Hüsnem sana Buralardan Hüsnem geçti gördün mü? Tekire vardım da hava bulandı Göçün önü Fındıklı yı dolandı Kavaklı dan çok güzeller sulandı Buralardan Hüsnem geçti gördün mü? Yanar mola Adana nın feneri Avcıları dolanıyor kenarı Sana diyom Kocahan ın çınarı Adana ya bir kız geçti gördün mü? Sana derim sana Gavur sındığı Çifte handır güzellerin konağı Yıkılıpta din İslam a döndüğü Adana ya bir kız geçti gördün mü? Ulukışla Çiftehan ın başından Korkar oldum boranından kışından Güzelleri mor don giyer dışından Adana ya bir kız geçti gördün mü? Ay doğmadan Ak köprüyü geçtin mi Gün çavmadan mah yüzünü açtın mı Şekerpınarı ndan bir su içtin mi Adana ya bir kız geçti gördün mü? 170
Türkünün Notası (www.turkudostlari.net) Şenlikte âşıkların ve Niğdeli saz sanatçılarının ekipleri ile birlikte yer aldığı müzik etkinliklerinin önemli bir diğer unsuru da Niğde geleneksel müzik kültürüne ait takım çalgı grubudur. Keman, klarnet, cümbüş ve darbukadan oluşan çalgı grubu, takım saz, tam takım adlarıyla da anılır. Takım çalgı, geçmişte Niğde düğünlerinin olmazsa olmazı iken maddi olanaksızlıklar nedeniyle günümüzde daha az tercih edilen bir gelenek haline dönüşmüştür. Düğünlerde org çalgısının yer alması ile hem daha yüksek seste yayın imkânı hem de tek bir müzisyene ödeme yapılması takım çalgıların yerini orgun almasına neden olmuştur. Festival etkinliklerinde halen yer verilen takım çalgı grubu Niğde ye ve farklı yörelere ait türküleri seslendirirler. Festivalde yer alan konserler de halkın en çok ilgi gösterdiği etkinliklerdendir. Altunhisar Belediyesi tarafından festivale davet edilen müzik gruplarının ya da solistlerin yer aldığı etkinliklerde halk müziği başta olmak üzere, popüler müzikler, fantezi müzik, kısmen sanat müziği ve hatta rap müzik tarzına da yer verildiği görülmektedir. Genç yeteneklere kendilerini sergileme ve tanıtma imkânlarının da verildiği konserlere özellikle genç dinleyici kitlesi daha fazla katılmaktadır. Şenlik sırasında yapılmakta olan ödüllü ya da ödülsüz yarışmalarda, katılımcıları eğlendirmek için oynanan bireysel ya da grup oyunlarında da özellikle halk müziğine yer verilmektedir. Yarışmalar sırasında çalınan türküler genellikle hızlı ritimli, oyun eğlence tarzı türküler, iş türküleri ve güldürmeli türkülerden seçilmektedir. Bu anlamda, Şişeler, Çilli bom gibi oyunlu türküler ve Amanın Mineler, Naciyem, Halkalı Şeker gibi canlı ritmik yapıdaki Niğde türküleri de çalınıp söylenmektedir. Genellikle erkeklerden ve gençlerden oluşan keklik oyununda da halkın çok eğlendiği ve bu sırada Keklik (kekliği düz ovada avlarlar) türküsünün çalınıp türküye uygun ritimde ciddi bir ifade ile keklik taklidi yapılarak oyunların oynandığı gözlemlenmiştir. Halkın çok eğlenerek katıldığı bu oyunda da türkünün ritmi giderek hızlandırılır ve farklı oyun havaları ile oyuna devam edilir. Festivallerdeki etkinliklerde Niğde Halk Müziği başta olmak üzere Mehter Müziği, âşık okumaları, pop müziği ve Ankara havalarına yer verildiği, Kur an Tilaveti sonrasında doğaçlama ve bilinen ilahilerle dini müziğin yer aldığı gözlemlenmiştir. SONUÇ ve ÖNERİLER Âşık Tahirî nin sazsız âşıklar arasında önemli bir yerinin olduğu, Niğde halkının Tahirî ye sahip çıktığı, onu ve eserlerini yaşatmak adına birçok akademik ve kültürel çalışmanın yapıldığı ifade edilebilir. Âşık Tahirî Kültür ve Yayla Festivali Niğde ve Altunhisar ın tanıtımı açısından önemli bir etkinliktir. Bu etkinlik esnasında sergilenmeye çalışılan gelenekler, yöresel ürünler ve çalışmalar hem kültürün yeni nesillere aktarılması hem de çevre yörelere tanıtılması adına desteklenmesi gereken faaliyetlerdir. Festival sırasında çalınan müziklerin Niğde halk müziği kültürüne uygun olduğu, 171
çalınan çalgılar ve seçilen repertuvar bakımından Niğde müziğini yansıttığı, bunun yanında güncel müzik örneklerine de değinildiği sonuçlarına ulaşılmıştır. Festival sırasındaki müzik etkinliklerinin ilgi çekici, eğlendirici ve birleştirici bir işlevi olduğu araştırma sonuçlarına dayanarak söylenebilir. Âşık Tahirî nin şiirlerinin bestelenmemiş olması, âşığın şiirlerin tanıtılması ve yaşatılması açısından olumsuz bir durumdur. Tahirî ye ait şiirlerin Niğdeli saz sanatçıları ve konu ile ilgili müzisyenler tarafından bestelenmesi, bu anlamda özendirici adımların atılması önerilmektedir. KAYNAKÇA Angı, D.& Angı H., (2007). Ölümünün 124. Yıl Dönümünde Altunhisarlı Âşık Tahirî. Ankara: Angı Yayıncılık San. Tic. Ltd. Şti. Ay, G. (1990). Folklora Giriş. İstanbul: Pan Yayıncılık. Bakırcı N. (2010). Niğde Âşıklık Geleneği ve Niğdeli Halk Şairi İbrahim Dabak. Niğde: Niğde Belediyesi Kültür Müdürlüğü Yayınları. Bakırcı N. (2017). 19. Yüzyıl Âşıklarından Niğdeli Âşık Tahiri. Konya: Kömen Yayınları. Oral, Mehmet Zeki (1955). Niğdeli Şair ve Âşıklardan Orta Köylü Âşık Tahirî. Ankara: Yeni Mat. Yöre S. (2015). Âşık Seyrâni, Âşık Seyrâni Festivali ve Müziksel Özellikleri, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi s.74/ ss:145-161. Özdağ, S. Niğde Kültür Derleyicisi, Kişisel görüşme 05.10.2017 Altunhisar Belediyesi http://altunhisar.bel.tr/ilcemizde-6-asik-tahiri-kultur-ve-yayla-senliklerigerceklestirildi/ adresinden elde edildi. Erişim Tarihi: 16.10.2017 Bakırcı N. (18.10.17) Tahiri, Ortaköylü http://www.turkedebiyatiisimlersozlugu.com/index.php?sayfa=detay&detay=134 adresinden elde edildi. https://vdsgn.wordpress.com/2012/08/06/adana-ya-bir-kiz-gecti-gordun-muturkusuhikayesi/ adresinden elde edildi. Erişim Tarihi: 16.10.2017 Fotograflar: http://altunhisar.bel.tr adresinden elde edildi. 14.10.2017 Nota: www.turkudostlari.net/nota.asp?turku=7126 adresinden elde edildi. 10.10.2017 Sabri Özdağ (Niğde kültür ve sanat derlemecisi, yerel saz sanatçısı) ile görüşme: 13.10.2017 172
BATI TRAKYA TÜRKLERİNİN NÜFUS VE GÖÇ HAREKETLERİ (1923-1981) Öğr. Gör. Dr. Melih AKDENİZ Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Trakya toprakları bugün üç siyasî üniteye ayrılmıştır. Bunlar; Türkiye Trakyası, Bulgaristan Trakyası ve Yunanistan Trakyası dır. Bulgaristan ve Yunanistan da kalan Trakya topraklarında bugün de ciddi miktarda Türk nüfus yaşamaktadır. Bulgaristan Trakya sında yaşayan Türkler genelde Bulgaristan Türkleri ya da Balkan Türkleri olarak bilinir. Batı Trakya Türkleri dediğimiz zaman ise Yunanistan sınırları içerisinde kalan Türk nüfus anlaşılmaktadır. Bu tanımdan hareketle Türkiye- Yunanistan sınırını oluşturan Meriç Nehri ile Yunanistan ın Karasu Nehri arasında kalan coğrafyaya Batı Trakya denilmektedir. Osmanlı Türklerinin 1360 yılını takip eden süreçte bölgede hâkimiyet kurmasıyla birlikte burada ciddî bir Türk iskânı da başlamış ve kısa zaman içerisinde Batı Trakya bir Türk Yurdu kimliği kazanmıştır. 1821 Mora İsyanı nı takip eden dönemde Balkanlardaki Osmanlı nüfuzu gittikçe azalmış, Birinci Balkan Savaşı ile bölgedeki hâkimiyetin sonu gelmiştir. Batı Trakya Türklerini azınlık olarak bu coğrafyada tutacak ve bugünkü hukukî statüsünü sağlayacak anlaşma ise Türk Kurtuluş Savaşı nın başarıyla tamamlanmasını takip eden Lozan Barış Antlaşması ve buna bağlı Mübadele Protokolü olmuştur. Batı Trakya Türklerinin nüfus ve göç hareketlerini ele aldığımız çalışmamızda 1923 ve 1981 yılları temel tarihler olarak seçilmiştir. Böylece Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi ile Yunanistan ın Avrupa Birliği ne tam üye oluşu arasındaki dönem ile konunun ana hatları çizilmiştir. Bununla beraber mezkûr iki tarihten önceki ve sonraki hareketlere de değinilmiş, bugün Yunanistan da azınlık statüsünde yaşamlarını sürdüren Batı Trakya Türklerinin nüfus ve göç hareketleri çeşitli kaynaklara dayanarak genel anlamda sunulmaya çalışılmıştır. POPULATION AND MIGRATION MOVEMENTS OF WESTERN THRACE TURKS (1923-1981) ABSTRACT Today Thrace lands are divided into three political units. These are Turkey Thrace, Bulgaria Thrace and Greece Thrace. The serious amount of Turkish population still lives in the Thrace lands remaining in Bulgaria and Greece. Turks which lives in Bulgaria Thrace are generally known as Bulgar Turks or Balkan Turks. When we say Western Thrace Turks, the Turkish population within the borders of Greece is understood. According to this definition, the geographical area between the Meric River forming the Turkey-Greece border and the Karasu River of Greece is called Western Thrace. As the Ottoman Turks had established dominance at the region in the period following 1360, a serious Turkish settlement had also begun and Western Thrace had won a Turkish Homeland identity. In the period following 1821 Mora Rebellion, the influence of the Ottomans in Balkans gradually decreased and the dominance in the region has come to an end with the First Balkan War. The agreement to keep the Western Thrace Turks as minority in this region and to provide the present legal status has been the Lausanne Peace Treaty and dependingly Population Exchange Protocol which followed the successful completion of the Turkish War of Independence. 1923 and 1981 years have been chosen as main dates in our study which we have explored population and migration movements of Western Thrace Turks. Thus, the outline of the study was determined as the period between the Turkish-Greek Population Exchange and the full membership of Greece to the European Union. However, the previous and subsequent movements of the mentioned two dates were also explored, and the population and migration movements of the Western Thrace Turks who continue their lives in minority status in Greece today have been tried to be presented in general terms based on various references. GİRİŞ Batı Trakya, bugün Yunanistan sınırları içinde bulunan, Meriç Nehri ile Karasu Nehri arasında kalan toprakların adıdır. Osmanlı Devleti nin Balkan coğrafyası üzerinde 14. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hâkimiyet kurmaya başlaması ile birlikte bölgede Türk iskânı da görülür. Bu çerçevede Osmanlı Devleti nin serhat başkenti olan Edirne nin hemen batısında yer alan Batı Trakya toprakları da Türk yerleşiminin öncelikli adreslerinden birini teşkil etmiştir. Batı Trakya bölgesi kısa sürede Türk nüfus ile yoğun bir şekilde dolmaya başlamış ve zaman içerisinde bir Türk Yurdu haline gelmiştir. 173
İlerleyen dönemde meydana gelen siyasi gelişmeler, 1821 Mora İsyanı ve 1829 Edirne Antlaşması nı takiben Yunanistan bağımsızlığını kazanmış, Osmanlı İmparatorluğu yavaş yavaş Balkanlardaki nüfuzunu kaybetmiş ve son aşamada Birinci Balkan Savaşı ile bölgedeki Türk hâkimiyeti sona ermiştir. Balkanlardaki hâkim devlet unsurunun değişmesi ile yüzyıllardır vatan olarak benimsenen Batı Trakya ve nesillerdir kökleri bu topraklara dayanan Türk nüfus için yeni bir dönem başlamıştır. Batı Trakya Türklerini azınlık olarak bu coğrafyada tutacak ve bugünkü hukukî statüsünü sağlayacak olan anlaşma ise Türk Millî Mücadelesi sonunda imzalanan Lozan Barış Antlaşması ve buna bağlı Mübadele Protokolü olmuştur. Lozan daki görüşmelerin devam ettiği sırada, 30 Ocak 1923 tarihinde Türk ve Rum Nüfus Mübadelesine İlişkin Sözleşme imzalanmıştır. Buna göre İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri müstesna tutulmak kaydıyla iki ülkedeki Türk ve Rum nüfus karşılıklı olarak zorunlu mübadeleye tabi tutulmuşlardır. Böylece Batı Trakya Türklerinin konumu netleşmiş, yapılan görüşmeler sonunda établi yani yerleşik kabul edilerek Yunanistan a bağlı bir azınlık olarak günümüze dek yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Çalışmamızda kronoloji takip edilerek Batı Trakya Türklerinin yakın tarih içindeki nüfus ve göç hareketleri incelenecektir. Konunun daha rahat açıklanabilmesi için Türk azınlık için önemli olaylar çerçevesinde alt başlıklar oluşturulmuştur. Ankara Antlaşması na (1930) Kadar Nüfus ve Göç Batı Trakya Türkleri için nüfus değerlendirmesi yapmak oldukça güçtür. Bu güçlüklerin başında, Yunanistan ın Türk azınlığı eritme politikası ve Yunanistan da Türk azınlık bulunmadığı iddiası gelir. Bu siyaset, Batı Trakya Türkleri hakkında istatistikî verilere ulaşmayı, ulaşılanlara da itimadı zorlaştırmıştır. Batı Trakya bölgesinin Osmanlı hâkimiyetinden çıkmasına yakın bir dönem olan 1897-1898 de Gümülcine livasının toplam nüfusu, 245.072 kişi kadar olup bunun da %85 i Müslüman Türklerden oluşmaktaydı. 86 Osmanlı Devleti nin Balkan Savaşlarını takip eden bir dönemde, 14 Mart 1914 tarihinde tanzim ettirmiş olduğu resmî istatistiğe göre ise Batı Trakya da 362.445 Türk, 86.255 Rum, 68.656 Bulgar, 1.296 Ermeni ve 3.952 çeşitli millete mensup nüfus bulunuyordu. 87 Yunan hükümeti, Batı Trakya nın idaresini ele aldığı Birinci Dünya Savaşı nı takip eden dönemde, Batı Trakya da nüfus bakımından azınlıkta olan Rumları çoğunluk haline getirebilmek için daha önce diğer bölgelerde yaptığı gibi Türk halkı göç etmeye zorlamış ve Türklerden boşalan yerlere Rum göçmenler yerleştirmiştir. Ekim 1919 döneminde sadece Doğu Trakya bölgesinde 40 bin kadar Batı Trakyalı göçmen bulunuyordu. 88 Gümülcine, İskeçe, Dedeağaç, Dimetoka gibi şehir ve kasabalarda oturan Türklerin sayısı ise 1920 rakamlarına göre 129.120 idi. Bu tarihte Batı Trakya bölgesinin toplam nüfusunun 191.699 olduğu dikkate alınırsa bölgedeki Türk nüfusun ne derece önemli bir çoğunluğu teşkil ettiği daha iyi anlaşılır. Geriye kalan nüfus içerisinde 33.910 Yunanlı ve 26.266 Bulgar bulunuyordu. 89 Birinci Dünya Savaşı nı takip eden Fransız işgal döneminde yapılan nüfus sayımı ise başka veriler ortaya koymaktadır. Fransızlara göre Batı Trakya da Bulgarlar 80.893, Türkler 73.220, Yunanlılar 51.706 ve diğer etnik unsurlar 6.803 kişilik bir nüfusa sahiplerdir. 90 Batı Trakya nın konum açısından sadece Yunanistan ın değil Bulgaristan ın da yoğun ilgisini çektiği bilinmektedir. Balkan Savaşları sırasında bölgenin hâkimi olan Bulgarlar, Batı Trakya üzerindeki isteklerini hiçbir zaman yalanlamadılar ve fırsat buldukları dönemlerde bu isteklerini yeniden dillendirdiler. Bunu yaparken de iddialarını, Batı Trakya da yoğun bir Bulgar nüfusu yaşadığı iddiası ile desteklemeye çalışmışlardır. Oldukça taraflı olduğu görünse de Bulgarların yaptıkları nüfus sayımlarında bile Batı Trakya daki Türk nüfus her zaman çok yüksek çıkmıştır. 1921 de Bulgaristan da yapılan seçimlerin hemen arkasından gerçekleştirildiği anlaşılan ve bir rapor olarak Avrupa kamuoyuna da yansıtılan sayım sonuçlarına göre Batı Trakya da; 136.776 Türk, 127.736 Bulgar, 72.846 86 Ramazan Özey, Türk Yurdu Balkanların Coğrafyası, Yeni Türkiye, Cilt: 8, Sayı: 43 (Türkoloji ve Türk Tarihi Araştırmaları Özel Sayısı I), Ocak-Şubat 2002, s. 230. 87 Tevfik Bıyıklıoğlu, Trakya da Millî Mücadele, Cilt: 1, 3. Baskı, TTK Yayınları, Ankara, 1992, s. 248. 88 Cengiz Orhonlu, Batı Trakya da Türk Nüfusu, Türk Kültürü Araştırmaları, Cilt: 1, Sayı: 1, 1964, s. 67. 89 Cengiz Orhonlu, Yunanistan Türkleri, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı: 36, Şubat 1988, s. 62. 90 A Week of the World, The Living Age, 13 Mayıs 1922. 174
Pomak, 30.374 Bulgar Patrikhanesine bağlı Hristiyan, 9.600 Yunan, 4.900 Yahudi ve 6.310 çeşitli millete mensup insan yaşamaktadır. 91 Birinci Dünya Savaşı sonucunda oldukça tartışmalı bir bölge hüviyetini kazanan Batı Trakya ile ilgili olarak Garbî Trakya Müdafaa-i Hukuk Komitesi nin 1922 yılı için hazırladığı ayrıntılı rapora göre ise Batı Trakya nın başlıca halkları Türkler, Yunanlılar, Bulgarlar, Museviler, Ulahlar, Ermeniler ve Çingeneler dir. Ancak Türklerin diğer tüm etnik gruplara karşı önemli ölçüde bir nüfus üstünlüğü vardır. 92 Rapora göre Batı Trakya daki esas büyük nüfus unsurları Türkler, Yunanlılar ve Bulgarlardır. Bulgarların nüfusu 110.741 civarındadır. 93 Yunanlıların nüfusu ise 73.040 olarak gösterilmektedir. 94 Bahsi geçene raporda 1922 yılı itibariyle Batı Trakya nın dağlık bölgelerinde ve ovalarında yaşayan Türklerin sayısı ise 747.628 olarak verilmiştir. Diğer tüm etnik unsurlara göre %77 gibi ezici bir çoğunluk oluştururlar. Bu çoğunluk, Batı Trakya coğrafyasının her tarafına yayılmıştır. Bölgedeki Zelova kazası dışındaki tüm yerleşim kesimlerinde, Türk nüfus çoğunluğu oluşturmaktadır. 95 Ancak raporda verilen bu rakamlarının oldukça yüksek ve şişirilmiş olduğu düşünülebilir. Zira genel kanı bu süreç boyunca Batı Trakya da 150 bin civarında bir Türk nüfus olduğudur. Lozan sonrası meydana gelen göç ile dahi raporda bahsedilen yaklaşık 800 bin kişilik bu nüfusun böylesine trajik bir şekilde azaldığını iddia etmek oldukça güçtür. Bu raporun oldukça hassas bir dönemde, Garbî Trakya Müdafaa-i Hukuk Komitesi tarafından bölgenin Türklüğünü ispatlamak açısından hazırlandığını hatırlarsak bahsi geçen nüfus verilerinin objektiflikten uzak olduğu sonucuna varmak mümkündür. Bölgedeki Türk nüfus ile ilgili daha gerçekçi verilere Lozan Barış Konferansı sürecinde rastlamaktayız. Burada Türk heyetinin konferansa sunduğu istatistiklere göre, Batı Trakya daki dört kazada (Gümülcine, İskeçe, Dedeağaç ve Sofulu) toplam nüfus 191.691 kişidir ve bu nüfusun 129.118 ini Türkler, 33.904 ünü ise Yunanlılar oluşturmaktadır. 96 O yıllarda Türkler, Batı Trakya topraklarının %84 lük kısmının da sahibidir. 97 Lozan Antlaşması nın imzalandığı 1923 yılında ise Batı Trakya da 180 bin Türk e karşılık 30 bin kadar Yunanlının yaşadığı tespit edilmiştir. Türklerin Batı Trakya da nüfus bakımından çoğunluğu elinde bulundurmaları durumu 1930 lu yıllara kadar devam etmiştir. Yunan kaynakları ise bölgedeki Türk azınlığı Türk, Pomak, Çingene vs. ayırma politikası dâhilinde genellikle Türk nüfus üzerinde sübjektif rakamlar telaffuz etmektedir. 98 Yunanistan daki azınlıkların stratejik bir değerlendirmesini yapmak isteyen Panayotis Sguridis, kitabında 1923 yılında Batı Trakya daki Türk nüfusunu 87 bin olarak vermektedir. 99 Sguridis in verdiği bu rakamların 1949 yılında Londra merkezli bir araştırma kuruluşunun yayınlamış olduğu Yunanistan ın Temel İstatistiği ile uyuştuğunu belirtmek gerekir. 1928 deki nüfus sayımı ise Batı Trakya Türkleri ile ilgili elimizdeki en ilginç verileri barındırır. Sayım çerçevesinde Yunanistan da konuştuğu dili Türkçe olarak ifade eden kişi sayısı ise 191.254 91 The Greek Claim to Thrace, The Manchester Guardian, 12 March 1921. 92 Garbî Trakya Müdafaa-i Hukuk Komitesi, 1922 de Batı Trakya nın Coğrafî ve Ekonomik Durumu, (Çev. Fikret Elpe), Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 5, Nisan 1980, ss. 33-34. 93 a.g.e., s. 34. 94 a.g.e., s. 36. 95 a.g.e., s. 37. 96 Seha L. Meray, Lozan Barış Konferansı Tutanaklar Belgeler, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, AÜSBF Yayınları, Ankara, 1969, s. 42. 97 Zerrin Balkaç, Batı Trakya Türkleri, Türkler, Cilt: 20, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 477. 98 Çoğunluğu Bulgaristan da bir kısmı ise Yunanistan ın Batı Trakya bölgesinde yaşayan Pomaklar, bölgenin paylaşılamayan halkı niteliğindedir. Bulgarlara göre Pomaklar Bulgar, Yunanlara göre Yunan kökenlidirler. Yunanistan tarafında Pomakların kökenine dair pek çok görüş bulunmaktadır. Bunlardan birine göre Pomaklar, Büyük İskender in torunları olup Türk fetihlerinden sonra zorla Müslüman yapılmışlar ve ileriki zamanlarda Türkleşmişlerdir. Bir diğer görüşe göre ise İskender in Asya seferinde yanında bulundurduğu bir Yunan kavmi olan Agriyanlar ın neslinden gelirler. Pomak ismi üzerindeki bir Yunan görüşüne göre ise Pomak ismi de Yunanca savaş dışında kalmış anlamına gelen Apomahos tan türemiştir. Pomaklar üzerindeki Türk görüşü ise; Pomakların bölgeye uzun süre önce yerleşmiş olan Peçenek ve Kuman Türklerinin torunları olduğu yönündedir. Bkz. Halim Çavuşoğlu, Balkanlar da Pomak Türkleri, KÖKSAV Yayını, Ankara, 1993, s. 106 vd. Çalışmamız sırasında Batı Trakya daki azınlığı çeşitli gruplara ayırarak incelemenin doğru olmadığı düşünülmüştür. Zira Batı Trakya da yürütmüş olduğumuz araştırma sırasında azınlık mensuplarının Yunanlıların iddia ettikleri tarzda derin bir etnik ayrılık içerisinde bulunduklarına dair bir işarete rastlamadık. 99 Panayotis Sguridis, Thrakis Provlimatismi sto Katofli tu 21u Eona, Ekdosis Kastanioti, Athina, 2000, s. 52 (Παναγιώτησ Σγουρίδησ, Θράκησ Προβληματισμοί στο Κατώφλι του 21ου Αιώνα, Εκδόσεισ Καστανιώτη, Αθήνα, 2000, σ. 52). 175
kişidir. 100 Yukarıda bahsi geçtiği üzere bu sayının 103.642 si Ortodoks ve 86.506 sı Müslümandır. Türkçe konuşan Ortodoks şeklinde ifade edilen nüfusun Mübadele sonrasında Yunanistan a yerleşmiş olan ve Türkçeyi anadili olarak kullanan Yunanlı ve Türk Ortodoks unsurlar olduğu açıktır. Türkiye den gelen bu nüfus, Lozan Antlaşması nın ilgili hükümleri açıkça çiğnenerek Batı Trakya ya yerleştirilmiştir. Bunların haricinde 327 Katolik, 760 Protestan, 17 Yahudi ve 2 diğer inanç mensubu da konuştuğu dili Türkçe olarak kaydetmiştir. 101 Trakya bölgesinde Türkçe konuşan Müslüman sayısı ise 84.585 olarak belirtilmiştir. 102 Son olarak 1928 sayımlarına göre Batı Trakya daki azınlık Yunanistan ın toplam nüfusunun %6,2 sini oluşturmaktadır. 103 Sayım yapılırken bazı endişeler doğrultusunda bilgi vermekten kaçınmış olan kimseler olduğu da düşünülebilir. Ayrıca istatistiği tutan kişilerin, nüfus verilerine bölgenin engebeli arazi yapısı ve ulaşılması zor yerleşimleri sebebiyle yerinde inceleme ile değil de kulaktan duyma şekilde erişmiş olma ihtimali de yüksektir. Zira Batı Trakya daki Türk nüfusunun böylesine az olmasının bir temeli yoktur. Türk görüşüne göre ise 1928 sayım sonucu genel nüfusu 303.171 olan Batı Trakya daki Türk nüfusu 1923 değerleriyle aynı kalarak 180 bin civarında olduğudur. 104 1928 sayım sonuçlarına göre Yunanistan ın toplam nüfusu 6.204.684 kişi olduğundan 105 Türk bakış açısına göre Batı Trakya Türk azınlığı, ülkenin toplam nüfusunun %4 lük bir kısmını oluştururken, Batı Trakya nın genel nüfusunun %80-85 ini meydana getiriyordu. Yunanistan nüfusunu inanç ve dil kıstaslarına göre sınıflandıran ilk ve tek örnek olan 1928 nüfus sayımı dikkatli incelendiğinde daha kesin verilere de ulaşmak mümkündür. Trakya daki nüfus için Yunanistan ın yayınladığı verilerde daha sonraki dönemlerde de sıkça karşılaşılan metot; bölgedeki azınlığı Türkçe konuşan Müslüman, Bulgarca konuşan Müslüman 106 gibi çeşitli ayrımlara tabi tutmaktır. 1928 nüfus sayımı istatistiklerine göre ise Yunanistan genelinde 126.017 Müslüman yaşamakta olup bunların 102.621 i Batı Trakya da bulunmaktadır. Batı Trakya bölgesinin 1928 deki toplam nüfusunun 303.171 olduğu düşünüldüğünde, Türkler bölge nüfusunun %33,85 ini oluşturur. 107 Yunan tarafının nüfus istatistikleri ile çeşitli bakış açıları geliştirerek oynadığı düşünülebilir. Türk tarafının ifade ettiği 180 bin civarındaki rakam da sorgulanabilir. Fakat Yunanistan tarafından verilen 85 bin nüfusun da yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı üzere çeşitli endişelerle tahrif edildiği söylenebilir. Ancak Yunan resmî verileri daha dikkatli okunduğunda ve ulaşılamayan ya da korkuları yüzünden doğru bilgi vermek istemeyen bir takım nüfusun da bulunabileceği göz önüne alındığında, 1930 a girerken Batı Trakya Türk nüfusunun, Batı Trakya toplam nüfusunun en az %50-60 ı civarında olması gerektiği düşünülebilir. Çünkü Yunanistan ın baskıları sonucunda, 1923 den 1930 a kadar, Batı Trakya nın nüfus yapısında önemli değişimler olmuştur. Mübadele sonrası 1923 de Yunanistan a giriş yapan 786.431 mülteciden Batı Trakya ya yerleştirilenlerin sayısı 99.918 dir. 108 Yunan makamlarınca Kuzey Yunanistan bölgesine yerleştirilen göçmen nüfusun neredeyse tamamı Batı Trakya coğrafyasında iskân edilmiştir. Batı Trakya daki Türk nüfusun belirlenmesi için belki de en doğru sayım, établi meselesinin çözümü noktasında yapılmış olan tespittir. 1932 de établi kelimesinin anlam ve sınırlarını tespit etmek üzere Uluslararası La Haye Hakem Mahkemesinin kararından sonra Gümülcine de bulunan 9. Tali Karma Mübadele Komisyonu, Batı Trakya Türklerinin nüfuslarını tek tek hüviyet evrakları vererek tespit etmiştir. Verilen bu belge, Türk ve Yunan temsilcilerinin yanı sıra Milletler Cemiyeti üyelerinin 100 Statistika Apotelesmata Apografis tu Plithismu tu Ellados tis 15-16 Mayu 1928, Athina, 1935, s. 28 (Στατιστικά Αποτελέσματα Απογραφήσ του Πληθυσμού τησ Ελλάδοσ τησ 15-16 Μαΐου 1928, Αθήνα, 1935, σ. κη ). 101 Aynı yer. 102 a.g.e., s. 29. 103 Dimitrios Zachos, Citizenship, Ethnicity and Education in Modern Greece, Journal of Modern Greek Studies, Volume: 27, Number: 1, May 2009, p. 137. 104 Cengiz Orhonlu, Yunanistan Türkleri, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1976, s. 1102. 105 Athanasios A. Pallis, The Greek Census of 1928, The Geographical Journal, Volume: 76, Number: 6, June 1929, p. 543. 106 Yunan makamları Pomakları kast etmektedir. 107 Statistika Apotelesmata Apografis (Στατιστικά Αποτελέσματα Απογραφήσ), s. 28. 108 Apografi Prosfigon Energithisa kat Aprilion 1923, Athina, 1923, s. 9 (Απογραφή Προσφύγων Ενεργηθείσα κατ Απρίλιον 1923, Αθήνα, 1923, σ. θ ) 176
de imzalarını taşımaktadır. Komisyonun sayımına göre, 1932 yılında Batı Trakya da 103.989 Türk yaşamaktadır. 109 İkinci Dünya Savaşı ve Yunan İç Savaşı Dönemleri İkinci Dünya Savaşı nın ve bu dönemdeki Bulgar işgalinin Batı Trakya Türk azınlığı üzerinde yarattığı baskı sonucu büyük ölçekte göç hareketleri yaşanmıştır. İkinci Dünya Savaşı nın başından 1945 yılına kadar Batı Trakya dan Türkiye ye göç ve iltica yoluyla 18.518 kişinin geldiği tahmin edilmektedir. 110 Tabii ki bu yıllardaki göç olgusu, Türkiye nin yakından takip ettiği bir durum haline gelmiştir. Dışişleri Bakanlığı nın görüşü, Batı Trakya Türk nüfusunun, bulunduğu yerde kalması yönündedir. Bununla birlikte ağır şartlarda yaşayan ve özellikle tüm aile fertleri ile birlikte göç eden azınlık mensupları zor durumda bırakılmamış, hızlı bir şekilde Türk vatandaşlığına kabul edilmişlerdir. 111 Zira Türkiye ye sığınan ve savaş şartları yüzünden iadeleri de mümkün olmayan Türklerden bir kısmının, resmî prosedür gereği Yunanistan a iadeleri gerekmekteydi. Fakat savaştan kaçarak Türkiye ye sığınan Batı Trakya Türkleri hem Türkiye Devleti nin ananeleri, hem de Yunanistan ın içinde bulunduğu durum göz önünde bulundurularak, mültecilerin durumunu açıklayan 2/11966 sayılı kararnamedeki kayıt ve şartlara tabi tutulmadan, mülteci ve serbest göçmen olarak Türkiye ye kabul edilmiştir. 112 İkinci Dünya Savaşı nı takip eden Yunan İç Savaşı ise Batı Trakya Türkleri için en zorlu dönemlerden biridir. Zira Yunanistan da Sovyetler Birliği taraftarı bir rejim kurma amacıyla hükümet kuvvetleri ile çatışan çeteler, dağlık Kuzey Yunanistan ı çatışmalar için daha uygun görmüşlerdir. Bu da Yunan İç Savaşı sırasında Batı Trakya yı bir cephe haline getirmiştir. Çete hareketlerinin Makedonya ve Batı Trakya bölgelerinde yoğunlaştığı dönemlerde sık sık Türkiye ye göç hareketleri görülmüştür. Bu karışık dönemde Yunan Hükümeti tarafından sınır güvenliğini sağlamakla görevli olan Yunan Jandarma ve askerlerine, göç etmek isteyen Türklere müdahale etmemeleri emri verilmiştir. 113 Bir bakıma geleneksel gitsinler de kurtulalım politikası uygulanmıştır. Tıpkı daha önceki dönemlerde olduğu gibi Batı Trakya Türkleri gözünde hami devlet olan Türkiye, bu zor günlerde de sığınacak bir yer konumundadır. İkinci Dünya Savaşı ve işgal döneminin ardından bir iç savaş yaşayan Batı Trakya Türkleri, savaşın ilk safhalarından itibaren Türkiye ye göç etme düşüncesinde olmuşlardır. Bu dönemde başlayan çetecilik faaliyetleri, bölgede çok ciddi güvenlik zaafının bulunması, köyleri ve hatta kasabaları basan çetelerin yağmaları, zaman zaman gerçekleşen tecavüz vakaları bölgede yaşayan Türkleri göçe iten sebeplerin başında geliyordu. Saydığımız bu gibi nedenlerle 1946 yılının Ağustos ayında Türkiye ye toplu göçler başlamıştır. Göç edenlerin anlattıkları şeyler ise bölgedeki düzensizliğin boyutlarını göstermektedir. Yakılan değirmenler, para için kaçırılan kişiler, para vermesi için çeşitli işkencelere tabi tutulanlar ve çeşitli sebeplerle infaz edilen kişilerin hikâyeleri İç Savaş döneminin ilk toplu göç kafilelerinden dinlenen olaylar olmuştur. 114 Sadece Ağustos ayında yaklaşık 2 bin kadar Batı Trakya Türk ü, Yunanistan daki duruma daha fazla dayanamayarak Türkiye ye göç etmek zorunda kalmıştır. 115 Göçler genellikle toplu halde ve çoğu zaman 150-200 kişilik gruplar halinde gerçekleşmiştir. 1946 Eylül sonunda ise yaklaşık 800 kişilik bir göçmen kafilesi Yunanistan sınırını aşarak Türkiye ye iltica etmiştir. 116 Aynı yılın Kasım ayına gelindiğinde Yunanistan dan Türkiye ye 5 bin kadar azınlık mensubunun göç ettiği tahmin edilmektedir. 117 Buna ek olarak Aralık ayında Türkiye ye göç etmek isteyen 3 binden fazla azınlık mensubunun da sırada olduğu belirtilmektedir. 118 Özellikle Meriç Nehri nin çekildiği dönemlerde artan göç olaylarında Evros bölgesinde bulunan Çavuşlu, Subaşköy, Ahrenpınar, Karaca Ali gibi Türk köylerinden toplu göç olayları görülmüştür. 119 109 Güven, Batı Trakya Türkleri İmha Edilmektedir, Batı Trakya, Cilt: 1, Sayı: 4, Ağustos 1967, s. 2. Komisyonda bulunan Türk temsilci Fuat Bey de Nisan 1933 de Cumhuriyet gazetesine vermiş olduğu bir demeçte 103 bin rakamını doğrulamaktadır. Bkz. Garbî Trakya da İşler Bitiyor, Cumhuriyet, 9 Nisan 1933. 110 Tahsin Ünal, Batı Trakya Türkleri, Türk Kültürü, Cilt: 7, Sayı: 76, Şubat 1969, s. 25. 111 BCA, 30.18.1.2.96.73.1, (14.8.1941). 112 BCA, 30.18.1.2.96.72.3, (13.8.1941). 113 BCA, 30.1.65.402.16, (28.9.1946). 114 Garbî Trakya dan İstanbul a 350 Göçmen Geldi, Cumhuriyet, 6 Eylül 1946. 115 Garbî Trakya Türklerinin Feci Durumu, Cumhuriyet, 9 Eylül 1946. 116 Yunanistan dan Gelen Göçmenler, Cumhuriyet, 26 Eylül 1946. 117 Eleftera Skepsis Gazetesinin Bir Hareketi, Trakya, 25 Kasım 1946. 118 Greek Leftists Border Hold Seen as Threat to Country, The New York Times, 2 December 1946. 119 Sabırlı Olalım, Trakya, 5 Mayıs 1947. 177
Kendisi için tek kurtuluş yolu olarak Türkiye ye göç etmeyi gören azınlık mensupları bu yolda ellerindeki tüm varlıklarını da feda etmeye hazır bir psikoloji içerisinde bulunmuşlardır. Türkiye ye kaçışta zaten bir serveti gözden çıkarmış olan Batı Trakya Türkleri, çoğu zaman buradaki tüm mal varlıklarını da yok pahasına satmışlardır. Ancak bu durum elbette ki azınlığın aleyhine bir konu olduğundan zaman zaman basın organlarında serzenişli yazılar çıkmıştır. Örneğin, Trakya gazetesinin sahibi ve başyazarı, aynı zamanda İskeçe milletvekili O. Nuri Bey konu ile alakalı kaleme aldığı bir yazısında bu durumdan şikâyet etmektedir. Yazısında; Dönümü en aşağı beş altın lira kıymette 40 dönüm tarlasını, 20 dönümü ekili olduğu halde 1.200.000 drahmiye satacak kadar acelecilerimiz var. Yirmi dönüm ekilmiş tarlanın yalnız mahsülü bu parayı getirir. 1.200.000 drahmi 5 altın lira eder. En aşağı 200 liralık mülk hiç 5 liraya verilir mi?... 120 diyen O. Nuri Bey in yazısı aslında bu acı durumun ileriki yıllarda Batı Trakya Türk azınlığının toprak varlığının nasıl bir tehlike altında olacağının da sinyallerini vermektedir. İç Savaş ile boğuşan Yunanistan ın yaşadığı bu sıkıntılı dönemde Türkiye, ülkeye göç etmek isteyen Batı Trakyalı Türklerin durumlarıyla yakından ilgilenmiş ve gerekli görüldüğü durumlarda da yasal düzenlemeler yapmıştır. Genellikle daha önceden Türkiye ye yerleşmiş bulunan akrabalarının yanlarında iskâna tabi tutulan İç Savaş dönemi göçmenlerine özellikle İskân Müdürlüğü büyük ilgi ve alaka göstermiştir. Bu dönemde gelen göçmenlerin en büyük sıkıntılarından biri ise yine vatandaşlık meselesi olmuştur, bu bağlamda 12.2.1948 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısında, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı nın 19.12.1947 tarih ve 38269/49 sayılı yazılı teklifi görüşülmüş ve Batı Trakya dan Türkiye ye göç etmek durumunda kalan ve serbest göçmen yahut mülteci pozisyonda bulunan Batı Trakyalı göçmenlerin uyrukluğa alınması uygun bulunmuştur. 121 Her ne kadar Yunan makamları, Batı Trakya Türklerinin yaşayışlarında bir problemin olmadığını ve bölgede Türklere karşı herhangi bir kötü yönetim gösterilmediğini söylese de Türk basınında çıkan haberler kamuoyunda tepkiye neden olmuştur. Basında yer alan zulüm ve işkence haberleri, İç Savaş ın Batı Trakya daki olumsuz yansımaları TBMM de de yankı bulmuş, Çanakkale Milletvekili İhsan Karesioğlu, Türklere karşı uygulanan politika hakkında Dışişleri Bakanlığı nın cevaplaması için sözlü soru önergesi vermiş 122 ve konu hakkında Türk makamlarının izleyeceği yol hakkında izahat istemiştir. Karesioğlu nun sözlü sorusuna karşı dönemin Dışişleri Bakanı Hasan Saka mecliste uzun bir izahat vermiştir. Saka konuşmasında; Yunanistan ın, İkinci Dünya Savaşı nda yaşadığı işgalin hemen ardından bir iç çatışmaya sürüklenmesi ve bu çatışmaların Batı Trakya bölgesinde yoğunlaşmasından ötürü Batı Trakya Türklerinin çok ıstıraplı zamanlar geçirdiğini söylemiştir. Bakan durumu Dışişleri Bakanlığımız bu hâdiselerin hiçbirinden gafil değildir ve her biri hakkında layık olduğu veçhile icab eden teşebbüsleri vakit ve zamanında gerek burada, gerek Atina da ilgili makamlar nezdinde her zaman yapmıştır. şeklinde özetlemiştir. Dışişleri Bakanı konuşmasında, Karesioğlu nun azınlık mensuplarına uygulanan politika ile alakalı sorusuna ise şöyle cevap vermiştir: Bugün doğrudan doğruya Yunan hükümetinin, hatta başkentinin kapılarında dahi bastırmakla uğraştığı iç kıyam ve isyan harekâtının kendine yüklediği bütün müşkülat karşısında, bilhassa bizim azınlığımızın bulunduğu Garbî Trakya da dahi elinden gelen tertipleri, tedbirleri aldığını, biz oradaki teşkilatımızdan aldığımız raporlarla ve inanılmaya değer membalardan edindiğimiz malumatla, hatta hududa kadar gönderdiğimiz salahiyetli memurlarımızın tetkikatından anlıyoruz. Bu hususta Yunan hükümetine telkin edeceğimiz herhangi bir teşebbüse mahal yoktur. Çünkü şimdiye kadar yapılan teşebbüslerimizin hepsinde mukabil bir anlayışla, biz onların halini anlayarak, onlar da bizim alaka göstermemiz tabii ve zarurî olan azınlıklarımızın emniyetine müteallik teşebbüslerimizi aynı samimiyetle karşılayarak icap eden tedbirleri almış olduğunu yüksek huzurunuzda arzedebilirim. Bu suretle bizim yeniden yapacağımız yeni bir teşebbüs yoktur ve inşallah yeni teşebbüslere girişmemizi icap ettirecek yeni hadiseler de meydana gelmez. Sayın milletvekili arkadaşımızın Garbî Trakya daki Türk azınlıklarının maruz kaldıkları ahvale dair tevcih buyurdukları suale arzedeceğim cevap bundan ibarettir. Ümit ederim ki arkadaşım da tatmin edilmiş olacaktır. 123 Saka, Yunanistan ın Batı Trakya daki uygulamalarının o dönemde Türkiye için tatmin edici bir mahiyette olduğunu belirtmiştir. Fakat durumun Türkiye den görüldüğü gibi olmadığı da bir gerçektir. İkinci Dünya Savaşı ndaki işgal sürecinde ve bunu takip eden Yunan İç Savaşı nda büyük yıkıma uğrayan Batı Trakya Türkleri çoğu zaman olduğu gibi Türkiye ye göç etmeye başlamışlardır. Ancak 120 Osman Nuri, Bir Serencam Bin Nasihatten Evladır, Trakya, 5 Nisan 1948. 121 BCA, 30.12.1.2.115.93.14, (12.2.1948). 122 BCA, 30.1.53.316.10, (29.8.1947). 123 Balkanlarda Türklerin Bugünkü Durumları, Cumhuriyet, 5 Eylül 1947. 178
özellikle Yunan İç Savaşı nın yoğun olarak etkilerinin hissedildiği 1947 yılı ile birlikte bu göçlerin artık büyük kitleler halinde yapıldığı ve süreklilik arz ettiği izlenmektedir. Türkiye açısından da dikkatle takip edilen ve İç Savaş ın sonunda da devam eden bu göçlerin önüne geçebilmek için bir takım önlemler alınması yoluna gidilmiştir. Bu çerçevede 1950 yılı sonunda dönemin Gümülcine Başkonsolosu Cemal Tuygar imzasıyla Batı Trakya daki basın organlarında neşredilen ve Batı Trakya da oturmakta olan soydaşlarımız arasından kaçak olarak memleketimize vuku bulan ilticaların kabul edilmeyerek bu yoldan yurdumuza girmek isteyenlerin geri çevrilecekleri 124 uyarısını yapan ilan dikkat çekmektedir. İşin daha ilginç kısmı ise, pek çok Batı Trakyalının bu ilana inanmaması ve ilanın aslında göçü engellemeye çalışan Cemaat Heyeti tarafından verildiği dedikodusunun ortaya atılmasıdır. 125 Batı Trakya Türk azınlığının göç etmesinin altında yatan temel sebep ise Yunan makamlarının baskı politikasıdır. İç Savaş sonrası dönemde baskılar kendisini yeniden hissettirmeye başladığından azınlık içinde Türkiye ye göç de artmıştır. 1954 Nisan ında Türkiye ye göç eden 25 Yunan tebaalı Türk verdikleri ifadelerde; Baskının gün geçtikçe arttığını ve çekilmez bir hal aldığını, iyi iş sahibi Türklerin zamanlı zamansız askere celbedilerek ailelerinin perişan bir duruma düşürülmeye çalışıldığını ve Türkiye ye göç etmeyi düşünen Batı Trakyalı Türklerin gün geçtikçe arttığını belirtmişlerdir. 126 Yunanistan dan Türkiye ye ilticaların artışı, bir süre sonra yabancı devletlerde de yankısını bulmuştur. Artan şikâyetler doğrultusunda, Selanik teki Amerikan ve İngiliz Başkonsoloslukları, Batı Trakya ya giderek durumu yerinde incelemişlerdir. Durumun uluslararası kamuoyuna yansımasıyla Yunan makamları da dikkatlerini bu iltica olaylarına çevirmiştir. Bu çerçevede dönemin Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Sifneos; Gümülcine, İskeçe ve Dedeağaç havalilerini dolaşarak Türklerin problemleri ile meşgul olmuştur. 127 Bu yıllarda Batı Trakya Türklerinin sorunları üzerine yabancı devletlerin ilgi göstermeye başlamasına rağmen Türkiye nin bunu iyi kullanabildiğini söylemek ise maalesef zordur. 1953 yılında kabul edilmiş olan bir kanuna göre, Yunanistan ı pasaportsuz terk etmiş olup üç yıl zarfında geri dönmemiş olan kişilerin mülkleri devlet tarafından müsadere edilmiştir. Yunan makamlarına göre bu kanun, İç Savaş döneminde komünist yanlısı olup savaşın sona ermesinden sonra Yunanistan ı terk etmiş olan kimseler için çıkartılmıştır. Uygulamada ise daha çok Türkiye ye göç etmiş olan Batı Trakya kökenli Türklere yönelik olmuştur. 128 Böylece, Türkiye ye göç etmiş olan ve Yunanistan da mülkleri bulunan Türklerin, daha sonra yeniden Yunanistan a dönmelerinin önüne geçilmiştir. Yunanistan dan Türkiye ye gitmek için pasaport talep edenlere keyfî olarak belge verilmeyişi, bu yıllardaki bir başka hukuksuz uygulamadır. 1950 li yıllarda özellikle Şahin ya da Memkova gibi dağ kolundan olup, Türkiye ye eğitim amacıyla gitmek isteyen, çoğu zaman açılan devlet parasız yatılı sınavlarında başarı sağlayarak Türkiye de okuma hakkını kazanan öğrencilere ya sudan sebeplerle ya da hiç sebep gösterilmeden pasaport verilmemiştir. 129 Vatandaşın seyahat hürriyetini keyfî olarak kısıtlayan bu tip davranışların altında, Yunanistan ın eğitim görmüş ve aydınlanmış azınlık mensupları istememesi yatmaktadır. Hâlihazırda Türkiye de eğitim görmekte olan öğrencilerin velileri ise kendi çocuklarının da Yunanistan a geldikten sonra bu pasaport sorunu ile karşılaşacakları düşüncesi ile onların Türkiye den dönmemelerini istemiştir. Türkiye ise bu tutuma karşı Batı Trakya dan göç etmek isteyenlere göçmen vizesi vermiştir. 130 Ancak vize sadece pasaport alabilen kişilere uygulandığından çoğu zaman göç kararı veren Türkler, yine tehlikeli ve illegal yollardan Türkiye ye geçmek durumunda kalmışlardır. Yunanistan dan Türkiye ye kaçak yollarla gelen Türklerin durumu, hem Türkiye ile Yunanistan ı, hem de azınlığı ilgilendiren önemli meselelerden biri olmuştur. Bu yıllarda Yunanistan dan göç eden Yunan tebaalı Türklerden gerekli şartlara sahip olmayanlar Türkiye tarafından iade edilmişlerdir. Bu kısma kadar normal şekilde işleyen prosedür Yunanistan tarafına geçildiğinde bozulmuştur. 124 İlan, Trakya, 4 Aralık 1950. 125 Bir İlan Münasebetile, Trakya, 28 Aralık 1950. 126 Batı Trakya yı Terk Eden Irkdaşlarımız, Cumhuriyet, 30 Nisan 1954. 127 Şahap Balcıoğlu, Batı Trakya da 10 Gün, Cumhuriyet, 12 Ocak 1954. 128 Şahap Balcıoğlu, Batı Trakya da 10 Gün, Cumhuriyet, 14 Ocak 1954. 129 Bunun Sebebi Ne Olabilir?, Akın, 15 Kasım 1957. 130 Burhan Arpad, Batı Trakya da Neler Oluyor-Türk Vizesi Bekleyen Pınarlık Mahallesi, Vatan, 26 Kasım 1954. 179
Konuya örnek olarak, 1953 yılı Eylül ayı içinde Türkiye ye göç eden 300 kadar Batı Trakya Türkü içinden 167 si Yunan makamlarına teslim edilmiştir. 131 İade işlemleri biten ilk grup 22 çocuk, 9 kadın ve 71 erkekten oluşan 102 kişilik bir grup olmuştur. Bunlar 3 Aralık 1953 tarihinde Edirne ye getirilerek daha sonra Karaağaç göçmen evine gelen 5 Yunan askerî kamyonu ile Yunanistan a iade edilmişlerdir. 132 Batı Trakya nın çeşitli yerleşim yerlerinden sahip oldukları her şeyi ellerinden çıkararak Türkiye ye göç eden bu kişilerin bir ay içinde geri iade edilmeleri, Batı Trakya da yankısını bulmuştur. Geri dönen kişiler Yunan makamlarınca cezalandırılmış ancak Türk basınının bu dönemde bölgeye olan duyarlılığından ötürü cezalar uygulanamamıştır. İade olayları göçleri zaman zaman yavaşlatsa da tamamen kesme yolunda başarılı olmamıştır. Yunanistan a iade edilen Türklerin durumları iç karartıcı bir haldedir. Tüm varlıklarını ellerinden çıkararak iltica ettiklerinden barınak ya da işleri olmayan bu insanlar, açıkta ve açlık içerisinde kalmışlardır. Bu durumun haber alınması üzerine Türk hükümeti, mülteci davasını ele almak üzere harekete geçmiştir. 133 Türkiye ye göç eden ancak iadeleri yapılan Batı Trakyalı Türklerin durumu ise Yunan makamları tarafından, bir nevi psikolojik silah olarak kullanılmıştır. Burada açıkça Türkiye ye göç edilmesine göz yumulduğu, ancak yeniden dönülmesi durumunda vaziyetin geri dönenler için hiç de iç açıcı olmayacağı açık bir şekilde gözler önüne serilmektedir. Nüfus konusuna baktığımızda ise Batı Trakya daki Türk nüfusu zaman içerisinde küçük değişiklikler gösterdiğini söylememiz gerekir. Doğum oranına göre sürekli artması beklenen Batı Trakya daki Türk azınlığın nüfusu, Lozan Antlaşması nın üzerinden yıllar geçse de çok küçük değişikliklerle fazla artış göstermeden kalmıştır. 1951 yılında Yunanistan da yapılan nüfus sayımına göre ülkenin nüfusu 7.639.643 kişidir. Aynı nüfus sayım sonuçlarına göre bu nüfusun 118.201 i Türkçe konuşmaktadır. 134 Türkçe konuşan bu nüfusun küçük bir kısmının On iki Adalar da yaşayan Türkler oldukları kabul edilirse, 1951 deki Batı Trakya Türk nüfusunun da yine yaklaşık olarak 100-110 bin kişi civarında olduğu söylenebilir. Bu rakam da nüfus artış yüzdesi Yunanistan geneline göre oldukça yüksek olan Batı Trakya da, artan doğum oranı ile birlikte göçün de arttığının bir göstergesidir. Kıbrıs Sorunu ve Sonrası Türkiye Hükümeti, Yunan İç Savaşı nı takip eden dönemde; Türkiye ye gelmek isteyen Türklerin, Konsolosluğa müracaat ederek Serbest Göçmen olma isteklerini göç şartı olarak koydu. Bu da Batı Trakya Türklerinin 1960 lara kadar yoğun bir şekilde Türkiye ye göç etmelerine sebep oldu. 135 Temelde kişinin serbest göçmen olarak tanınması ve Türkiye de böylece barınabilmesi için alması gerekli olan belgeler için başvuran kişinin üzerinde malı mülkü olmaması gerekmektedir. Yani serbest göçmen statüsü tanınacak kişinin Yunanistan da kendi geçimini sağlayamayacak durumdaki kimseler olması tasarlanmıştır. Ancak fiiliyata geçildiğinde tablo daha değişik olmuştur. Bir şekilde Türkiye ye göç etmek isteyen pek çok Batı Trakya Türk ü serbest göçmen vizesi için Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosluğu na başvurmuş, konsolosluk yetkilileri de bu kişilerden, üzerlerinde menkul ya da gayrimenkul malın olmadığına dair belge istemişlerdir. Bu defa bu belgeyi almak için Yunan makamlarına başvuran azınlık üyelerine, üzerlerine kayıtlı varlıkları ellerinden çıkarmadıkça bu belgenin verilmeyeceği söylenmiştir. Serbest göçmen olmak isteyen pek çok Batı Trakyalı Türk, maalesef ellerindeki mallarını yok pahasına denecek miktarlarda satmak durumunda kalmışlardır. O yıllarda bölgede uygulanan politikalar nedeniyle bir Türk ün malını bir başka Türk e satması da mümkün olmadığından bu gayrimenkuller Yunanlıların eline geçmiştir. Bu dönemde Batı Trakya dan Türkiye ye göç rotasının son ayağını Karaağaç iskelesinin 4-5 km doğusunda bulunan Kurşunluk bölgesi oluşturuyordu. Her yıl yaklaşık 2.000-2.500 kadar göçmen buradan kalkan araçlarla İzmir, Karaburun ya da Çanakkale nin tenha sahillerine çıkıyordu. Ancak her organize göç olayında yaşandığı gibi bu yolculuk için de küçük çapta bir servetin gözden çıkarılması gerekiyordu. Türk basınının olaylara dikkat çekmesiyle birlikte, uzun yıllar durumu görmezden gelen Yunan sınır koruma görevlileri daha sıkı tedbirler almaya başladı. Ne var ki bu tedbirler art niyetli bir takım Yunan makamları için göçün önüne geçmek yerine, amacı göç etmek isteyen ve bunu kafasına 131 Şahap Balcıoğlu, Batı Trakya da 10 Gün-İade Edilen Irkdaşlarımız Maceralarını Anlatıyorlar, Cumhuriyet, 11 Ocak 1954. 132 Yunanistan dan Bize Sığınan Irkdaşlarımız İade Edildiler, Cumhuriyet, 4 Aralık 1953. 133 Yunanistan a İade Edilen Türkler, Cumhuriyet, 17 Aralık 1953. 134 Yunanistan da Türkçe Konuşanlar 118201 Kişi imiş, Akın, 23 Ağustos 1957. 135 Nadir Yaz, Ağlayan Batı Trakya, Yeni Batı Trakya Dergisi Yayınları, İstanbul, 1986, s. 189. 180
koymuş olan Türklerden rüşvet alma yolunda kullanılmıştır. Olayların şahitlerinin anlattıklarına göre kaçış yeri ve zamanını bilen jandarma kuvvetleri tam motora binildiği sırada baskın düzenliyor, çoğunda da rüşvet alarak yine göçe izin veriyordu. 136 Görüldüğü üzere alınan yahut kâğıt üzerinde alınmış görünen tedbirlere rağmen göç olaylarının arkası kesilmemiştir. Göç eden Türklerin zor şartlar altında Türkiye ye ulaşabilmeleri ve geri gönderilen Türklerin Yunanistan da çok daha zor duruma düşmeleri bile göçü engelleyememiştir. Yaşanan gelişmeler üzerine 1953 yılı sonunda Türk İçişleri Bakanı Ethem Menderes in açıklaması ile birlikte Batı Trakya dan Türkiye ye kaçak yollarla ve pasaportsuz olarak gelenlerin de Türkiye de kalabilecekleri açıklandı. 137 1954 yılı başında yeni bir karar daha alınarak, Yunanistan dan kaçarak Türkiye ye iltica edenlerin artık iade edilmeyeceği duyuruldu. 138 Bu açıklama üzerine, daha önceki örnekleri gören ancak yapılan baskılara dayanamayarak önce büyük partiler halinde göç eden azınlık mensupları, iki ülke tarafından göçe yönelik alınan kararlar doğrultusunda daha küçük gruplar ile göçe devam etti. 139 Bu yıllarda Yunanistan dan Türkiye ye göç akınının oldukça yoğunlaşması üzerine, Türk basınının dikkati de bölgeye çevrilmiştir. 1954 yılı başlarında Batı Trakya ya bir ziyarette bulunan Cumhuriyet gazetesi yazarı Şahap Balcıoğlu nun hazırladığı yazı dizisindeki sözleri, aslında Türk göçünün temelinde yatan sebebin, Yunanistan ın Türklere karşı uyguladığı baskıdan duyulan rahatsızlık olduğunu bir kere daha ortaya koymaktadır. Yazıda Batı Trakya Türklerinin içinde bulundukları durum şöyle açıklanmaktadır: Muhakkak olan bir nokta varsa o da şudur: Bugün Batı Trakya daki Türkler arasında muazzam bir sefalet hüküm sürmektedir. Bu acıklı durumu köyde de, şehirde de müşahede etmek kabildir. Şehirlerde rastladığımız birkaç kişi bir yana, diğer bütün Türklerin kılık kıyafetleri gibi evleri ve cepleri de berbat bir vaziyetteydi. Gümülcine de, merkezden uzaklığı, bakımsız ve perişan hali sebebiyle şehre küstü adını taşıyan Türk mahallesinin bir kahvesinde oturup dertleştiğimiz bir gece, konuştuğum 200 kişiden birinin bile halinden memnun olduğunu görmedim 140 Batı Trakya Türklerinin, Türkiye ye göç etme sebepleri zaman içerisinde çok değişiklik göstermez. Genellikle baskı, asimilasyon politikaları, daha önceden Türkiye ye göç etmiş olan aile üyeleri ya da yakınlar, yine aile bağlamında Batı Trakya da yalnız kalma, Batı Trakya ya yerleştirilen Rum göçmenlerin çeşitli tecavüzleri vb. durumlar Batı Trakya Türklerinin göçlerindeki en temel sebeplerini oluşturmaktadır. Alınan tüm önlemlere ve gözdağı vermelere rağmen Yunanistan daki baskı hareketlerinden yılan Batı Trakya Türklerinin, Anavatan olarak gördükleri Türkiye ye yönelik göçleri hız kesmeden devam etmiştir. Çeşitli yollarla Türkiye-Yunanistan sınırına ulaşan ve çoğu zaman son aşamada Meriç i yüzerek Türkiye ye sığınan göçmenlerin ortak yorumu; Batı Trakya da göç etmeyi düşünen ve bunun için uygun zamanı kollayan pek çok Türk ün olduğudur. 141 Zaten nüfusunun büyük bölümünü kırsal kesimin oluşturduğu Batı Trakya dan Türk nüfusunun yoğun olarak göç etmesi, dönem dönem bazı köylerin tamamen boşalmasına dahi sebep olmuştur. Örneğin 1953 yılına kadar 25 hane olan Taşlık köyü, 1957 yılına geldiğinde sadece 12 hane kalmıştır. 142 Ege kıyılarında bulunan ve Batı Trakya Türkleri ile meskûn Sarıyar köyünde de 1957 de sadece 6 hane Türk nüfus kalmıştır ki gelen baskılardan ötürü bu aileler de göç etme hazırlıklarına girişmiştir. 143 İskeçe nin 75 haneli Tıkızlı köyü ise yine 1957 de tamamen boşalmış; köyün okulu, camii ve vakfa ait üç dükkân ve on sekiz dönüm arazi İskeçe Cemaat idaresine devredilmiştir. Boşalan bu köy kısa sürede Yunanlılar tarafından doldurulmuş ve 115 haneye ulaşmıştır. 144 1957 yılı sonlarında Taşlık, Tıkızlı ve Sarıyar a ek olarak Kırsarıca, Karapınar ve Müsellim köyleri de Türk nüfuslarını yoğun olarak 136 Şahap Balcıoğlu, Batı Trakya da 10 Gün-İlkbaharı Bekleyin! O Zaman Göreceksiniz Türkiye ye Akını!, Cumhuriyet, 10 Ocak 1954. 137 Batı Trakyalı Mülteciler Yurdda Kalabilecekler, Cumhuriyet, 6 Aralık 1953. 138 Batı Trakya dan Kaçan Irkdaşlarımız, Cumhuriyet, 22 Ocak 1954. 139 Batı Trakya dan 5 Türk Daha Yurda İltica Etti, Cumhuriyet, 2 Şubat 1954. 140 Şahap Balcıoğlu, Batı Trakya da 10 Gün-Her Ağızdan Aynı Cevap: Kaçmayıp da Ne Yapalım?, Cumhuriyet, 9 Ocak 1954. 141 Batı Trakya dan Kaçan Türkler, Cumhuriyet, 11 Ocak 1957. 142 Taşlık Köyü Huzursuzluk İçinde, Akın, 26 Nisan 1957. 143 Batı Trakya da Sönen Bir Türk Köyü Daha!, Cumhuriyet, 3 Eylül 1957. 144 Bir Köy Daha!, Akın, 2 Ağustos 1957. 181
kaybetmiştir. Karamusa, Balaban, Yassıköy ve Yatarca köyleri ise verimli tarlaların istimlâk edilmesi yüzünden göç hazırlığı yapmaya başlamıştır. 145 Batı Trakya dan gelen göç dalgası TBMM nde de aksini bulmakta gecikmemiştir. TBMM Bütçe Komisyonu nun 17 Ocak 1957 tarihli toplantısında Dışişleri Bakanlığı bütçesinin görüşülmesi sırasında, dönemin havasına uygun olarak Kıbrıs ve Lozan tartışmaları içerisinde Batı Trakya meselesi de gündeme gelmiştir. 146 Sonraki yıllarda bakanlık görevi de üstlenecek olan Ümit Halûk Bayülken, 1957 yılı içinde Yunanistan dan Türkiye ye 20.434 Batı Trakyalı Türk ün göç ettiğini söylerken, bunun açıkça Yunan Hükümeti nin baskılarından kaynaklanan bir göç dalgası olduğunu da belirtmiştir. 147 Ancak sadece 1957 de 20 bin kişilik büyük bir göç dalgasının yaşanmış olduğuna ilişkin görüşe mesafeli yaklaşmak gerekir. Zira Bayülken in konuşmasından bir süre sonra Türk resmî makamlarının açıkladığı istatistikler bu sayıya ancak 4 yıllık bir sürede ulaşılabildiğini göstermektedir. Yunanistan dan Türk göçü ile ilgili olarak 1958 yılında Türk Konsolosluğu 4 yıllık göç rakamlarını şu şekilde bildirmiştir: 1954 yılı içinde taahhüt senedi ile 900, serbest göçmen olarak da 678 aile, 1955 yılında serbest göçmen olarak 1304 aile, 1956 yılında serbest göçmen vizesi ile 1442 aile ve kaçak yollarla 285 kişi, 1957 yılında serbest göçmen olarak 935 aile 148 Böylece 4 yıl içinde Yunanistan ı terk ederek Türkiye ye yerleşen Batı Trakyalı ailelerin sayısı 5 bini geçmektedir. Batı Trakya dan Türkiye ye göç eden Türklerin geleneksel aile yapısı içinde bakıldığında, ortalama bir ailenin 4-5 bireyden oluştuğu düşünülürse 20-25 bin civarında nüfusun Batı Trakya yı terk ettiği görülebilir. Doğum istatistikleri ile karşılaştırıldığında Batı Trakya daki Türk nüfusun artışı ile göç eden nüfusun sayısının dengede olduğu söylenebilir, bununla birlikte mevcut nüfusun neredeyse 1/4 lik kısmının 4 yıllık zaman zarfında topraklarını terk etmesi üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. 1963 yılında Türk Hükümeti, almış olduğu bir kararla Yunanistan dan daha önce Türkiye ye gelmiş ve nüfus sicillerine kaydedilmiş bulunan Batı Trakya Türkleri ile ilgili bir düzenleme daha yapmıştır. Bu düzenlemeye göre: Batı Trakya Türklerinden Yunanistan da kalmış karı veya kocalarının, ana ve babalarının, kimsesiz kalmış büyükanne ve büyükbabalarının, reşit olmayan ve reşit olup da evli bulunmayan çocuklarının ve aynı durumdaki anasız ve babasız torunlarının, evli bulunmayan kimsesiz kız kardeşleri ile bunlardan evlilikleri sona ermiş olanların, babasız kalmış çocuklarının da serbest göçmen olarak kabul edilmeleri uygun görülmüştür. 149 Böylece hükümet tarafından göçmen statüsünün genişletilmesi ile Türkiye ye gelmiş olan Batı Trakya Türkleri, geride bıraktıkları aile üyelerini de zaman içinde Türkiye ye getirmeye başlamıştır. Yunan makamlarının göçe karşı tutumu ise kâğıt üzerinde sıkı, gerçekte göz yumar vaziyettedir. Gümülcine gibi merkezlerde azınlık mensuplarının Türkiye ye göçlerini organize eden şebekelerin varlığı da bu yıllarda bilinen bir konuydu. 150 Yunanistan ın kâğıt üzerinde kalan tedbirleri ile Türkiye ye göç etmek isteyen azınlık mensupları, çoğu zaman hiçbir zorlukla karşılaşmadan Türk Yunan sınırını geçmişlerdir. 151 Hatta Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası dönemde Batı Trakya dan Türkiye ye yönelen göçler zaman zaman Yunan askerlerinin refakatinde yapılmaya başlanmıştır. 1975 yılı başlarında Türk sınırından 36 kişilik bir kafileyi geçirmeye çalışan Yunan askerlerinin başındaki bir subay, Türk askerlerine hükümetinden Türkleri, Türk sınırından gizlice geçirme emri aldığını söylemekten dahi imtina etmemiştir. 152 Yunan makamlarının bu gibi tutumlarında, o dönemde hala yürürlükte olan 145 Yunanistan Türk Köylerini Siliyor, Cumhuriyet, 7 Ağustos 1957; Batı Trakya da Tazyik, Cumhuriyet, 11 Temmuz 1958. 146 Dışişleri Bakanına Sorulan 30 Sual, Cumhuriyet, 18 Ocak 1957. 147 Kostis A. Tsiumis, İ Musulmaniki Mionotita tis Thrakis (1950-1960), Ekdosis Ant. Stamulis, Thessaloniki, 2007, s. 189 (Κωστήσ Α. Τσιούμησ, Η Μουσουλμανική Μειονότητα της Θράκης (1950-1960), Εκδόσεισ Αντ. Σταμούλης, Θεσσαλονίκη, 2007, σ. 32), s. 189. 148 Batı Trakya dan Göç Eden Türk Aileleri, Cumhuriyet, 11 Şubat 1958. 149 BCA, 30.18.1.2.173.51.14, (30.9.1963). 150 Batı Trakya dan Türkiye ye 1400 Liraya Adam Kaçırılıyor, Cumhuriyet, 29 Kasım 1969. 151 Yunanistan dan 3 Türk Ailesi İltica Etti, Cumhuriyet, 9 Ağustos 1966. 152 Batı Trakya da Türklere Karşı Eritme Politikası Uygulayan Yunanistan ın Dikkati Çekildi, Cumhuriyet, 21 Mart 1975. 182
19. Madde nin etkisi görülebilir. 153 Türkiye ye bir kere geçen azınlık mensuplarının bir daha Yunanistan a girmeleri mümkün olmamış ve Yunan vatandaşlıklarını kaybetmişlerdir. Bu yıllardaki göç hareketleri dikkatli incelendiğinde, Türkiye deki siyasal değişimle paralel olarak uygulanan yanlış politikaların da Batı Trakya dan göçleri direkt olarak etkilediği görülebilir. Göçmenleri bir nevi oy deposu olarak gören siyasi partilerin uygulamaları yüzünden, bölgeden göç bazen yavaş bazen hızlı olsa da hiç bitmeden devam etmiştir. 154 Batı Trakya Türklerinin, Türkiye ye göç etme sebepleri çeşitlidir. Ancak bunlar içinde Yunan makamlarının yapmış olduğu sindirme ve bıktırma politikası ön sıralarda yer alır. Kendisi de bir Batı Trakya göçmeni olan ve T.C. Sağlık Bakanlığı da yapan Dr. Mehmet Müezzinoğlu, 2005 yılı sonunda gerçekleştirilen bir Göç Sempozyumu nda yapmış olduğu konuşmasında Yunanistan ın bu tip baskılarına da değinmiş ve kendi başına gelen olaylardan sadece birini şöyle ifade etmiştir: 7-8 yaşlarındayken köyde bir bakkal dükkânımız vardı. Okul boşluklarında da rahmetli babamın yanına gidiyorum, bakkal dükkânına. Bir teftiş geldi, ceza yazıldı. Neden yazıldığını sorduğumda, bakkal dükkânının zemini beton zemin ama düz sıva yapılmadığı için ceza yazılmış. Siz bakkal dükkânısınız bu boşluklarda mikrop üreyebilir, dolayısıyla üzerine şap dökmeniz gerekiyor. Şap dökülmediği için ceza yazıldı. Aradan 3 ay geçmeden, yeniden bir teftiş. Yeniden döşeme ile ilgili bir ceza, bu ceza niye? Yer ıslak olursa, zemin kaygan olur, müşteri düşer diye. Yere şap atılmış, hani daha önceki cezayı ortadan kaldırmak için. Şimdi birinde mikrop ürüyor, diğerinde vatandaş düşüyor her ikisinde de ceza. Maksat nedir? Ekonomik olarak seni güçlendirmeyeceğim denmek isteniyor. Bir nüfus asimilasyonunun sonuçları idi bunlar. Yine o yaşlarda bisikletimiz var. Sağa sola gidiyoruz, geceleri de geziyoruz. Jandarma karakolu, kontrol yapıyor ki bisikletin lambaları yanıyor mu yanmıyor mu? Babamı çağırdılar karakola. Sekiz yaşında bir çocuğun bisikletinden dolayı babasına ceza yazıldı. 155 Müezzinoğlu nun başından geçen hadiseyle de anlaşılacağı üzere zaman zaman kimi azınlık mensupları için kaçınılmaz hale gelen göç konusunda zaman içerisinde alternatif ülkeler de ortaya çıkmaya başlamıştır. Yukarıda örneğini gördüğümüz gibi baskı ve yıldırma politikaları doğrultusunda Yunanistan ı terk eden Batı Trakya Türkleri, 1962 yılından itibaren Almanya ya da göç etmeye başlamışlardır. İlk dönemlerde aile bazında ve küçük çapta olan bu göç hareketi, 1970 ile 1974 arasında hacim olarak artmış, göç edenlerin de artık aileler halinde değil, Türkiye ye yaşanan göç olaylarında yaşandığı üzere toplu halde göç ettikleri görülmüştür. 1962 den 1974 e kadar geçen süreçte Almanya ya göç eden Batı Trakyalı Türk nüfusun 25 bin kadar olduğu tahmin edilmektedir. 156 Yunan makamları da Batı Trakya dan Almanya ya göç etmek isteyen azınlık mensuplarının önünü açmıştır. Normal şartlarda ciddi zaman alan pasaport işlemleri oldukça çabuk bir şekilde halledilmiş, Almanya ya gitmek için pasaport talep eden bir Türk ün tüm işlemleri 10-15 günlük bir süre içerisinde görülmüş ve göç edecek olan Batı Trakyalı Türklere sıkıntı yaşatılmamıştır. 157 Geleneksel olarak Türklerin Batı Trakya dan uzaklaşmaları politikası güden Yunan makamlarının, azınlık mensuplarının kendi istekleri ile Yunanistan ı terk ediyor oluşuna kolaylık göstermesi elbette ki şaşırtıcı değildir. Özellikle Yunanistan ın Avrupa Birliği ne katılmasından sonra bu sayı daha da artmıştır. Almanya nın hemen arkasından ise bu göç merkezlerine oldukça uzak bir coğrafya olan Avustralya azınlık mensuplarının çekim merkezlerine eklenmiştir. Kıbrıs bunalımı sonucu bu ülkelere göç etmek isteyen Batı Trakyalı Türk nüfusu, oldukça yüksektir. Böylece yeni bir göç kapısı olan Avustralya, Batı Trakya Türklerinin bir kaçış noktası olmuştur. Çoğu zaman Avustralya da 4-5 yıl kalıp, çok çalışarak para kazanmak ardından Batı Trakya veya Türkiye ye geri dönmek amacıyla 1969 dan itibaren 153 Yunan Vatandaşlık Kanunu nun daha sonra yürürlükten kaldırılacak olan 19. Maddesine göre; belli bir süre Yunanistan sınırları içinde bulunmadığı anlaşılan Yunan uyruklular vatandaşlıktan çıkarılabiliyordu. Bu madde özelde Batı Trakya Türklerinin Yunan vatandaşlığından ıskatı için kullanılmıştır. On binlerce Batı Trakyalı bu madde doğrultusunda Yunan vatandaşlığını kaybetmiştir. Kimi zaman Yunan ordusunda zorunlu askerlik hizmetini yapan Batı Trakyalı Türklerin bu madde doğrultusunda vatandaşlıktan çıkarılması olayın en trajikomik örneklerindendir. 154 M. Cihat Özönder ve Halim Çavuşoğlu, Balkanlar ve Batı Trakya Türklüğü, Yeni Türkiye, Cilt: 3, Sayı: 16 (Türk Dünyası Özel Sayısı II), Temmuz-Ağustos 1997, s. 1800. 155Mehmet Müezzinoğlu, Bir Göç Hikâyesi: Batı Trakya dan Anadolu ya Göç, Uluslararası Göç Sempozyumu Bildiriler (8-11 Aralık 2005-İstanbul), Zeytinburnu Belediyesi Yayınları, İstanbul, 2006, ss. 40-41. 156 Özkan Hüseyin, Almanya daki Batı Trakya Türk Federasyonu nun Siyasi Faaliyetleri, Uluslararası Batı Trakya Paneli Bildirileri, BTTDD İzmir Şubesi Yayınları, Mayıs 1996, s. 72. 157 Osman Hüseyinoğlu, Batı Trakya ya Bakış, Batı Trakya, Cilt: 6, Sayı: 72, Nisan 1973, ss. 10-11. 183
Batı Trakya Türkleri bu ülkeye göç etmişlerdir. 158 Ancak Avustralya ya göç eden Batı Trakyalı Türkler orada yaşamlarını sürdürmeye devam etmişler ve bir daha geri dönmemişlerdir. 159 Batı Trakya dan Türkiye ye yönelik göç konusu dönem dönem Türkiye deki hükümetlerin gündemlerini de meşgul etmiştir. Yukarıda da zikredildiği üzere özellikle kriz zamanlarında göçe karşı büyük bir direnç gösterilmemiş, hatta serbest göçmen vizeleri ile izin verilmiştir. Kimi zaman ise burada yaşayan Türk nüfusun, Lozan Barış Antlaşması çerçevesinde bir denge unsuru olarak bırakıldığı hatırlanmış, Batı Trakya nın Türk nüfusunun boşaltılmaması lazım geldiği görülmüştür. Bu yönde de politikalar uygulanmıştır. Bunların en basit örneği ise; Türkiye ye kaçak yollardan gelen Batı Trakyalı Türklerin, yeniden Yunanistan a iadesi ile göçün önüne geçilmeye çalışılmasıdır. Bu caydırma politikasına 1960 lı yılların sonunda da başvurulmuş ve Türkiye ye gelebilen azınlık mensupları sınırdan geri gönderilmiştir. Dönemin Kıbrıs ve Yunanistan Masası Başkanı Adnan Bulak ın Batı Trakya boşaltılmamalıdır sözleri üzerine, Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği nin 2 Ekim 1969 tarihinde yapmış olduğu basın açıklamasındaki tespitler anlamlıdır. Gerçekten de Batı Trakya boşaltılmamalıdır ancak Batı Trakya nın neden boşaldığını anlamadan, bu göçlerin arkasındaki temel etmenler tespit edilmeden ve göçe sebep olan bu nedenler için bir çözüm üretilmeden Batı Trakya Türklerinin göç etmelerinin önüne geçmek imkânsız görünmektedir. 160 Genel Bakış Batı Trakya Türk nüfusu ve bu nüfusun yoğun göçünü izlemek için Yunanistan ın nüfus yapısını da göz önünde tutmak gerekir. Yıllar içinde Yunanistan nüfusu ve Batı Trakya bölgesi ile alakalı bir tablo oluşturulduğunda bu durum daha iyi anlaşılır. Yıl Genel Trakya Bölgesi Rodop Vilayeti İskeçe Vilayeti Evros Vilayeti 1940161 7.344.860 359.923 1951162 7.639.643 345.268 105.969 92.067 147.232 1961163 8.388.553 356.555 109.201 89.594 157.760 1971164 8.768.641 329.582 107.677 82.917 138.988 1981165 9.740.417 345.220 107.957 88.777 148.486 1991166 10.259.900 338.005 103.190 91.069 143.752 2001167 10.964.020 362.038 110.828 101.856 149.354 158 Feyyaz Sağlam, Avustralya da Batı Trakya Türkleri, Avustralya Batı Trakya Türkleri Derneği Yayınları, İzmir, 2006, s. 14. 159 Avustralya, Batı Trakya Türkleri dışında 12 Ada Türkleri için de bir göç rotası olarak belirir. Bununla birlikte Avustralya nın bir cazibe merkezi şeklinde ortaya çıkışını daha eski yıllara tarihleyebiliyoruz. 1954 yılında karşılaştığımız bir haberde Oniki adadan Avustralya ya hicret etmek isteyenlerin çoğaldığı ve bunların ilgili Bakanlıklara yaptıkları müracaatların durdurulduğu haber verilmektedir. Yunan idarecileri Oniki adada yaşayanların gayet memnun olduklarını, kaçmadıklarını iddia ettiği şu sırada böyle bir hicret hareketinin doğru olmadığını kaydederek Oniki adadan hicret etmek isteyenlerin beklemelerini tavsiye etmiştir denilmektedir. Bkz. Batı Trakya ve 12 Ada Türkleri, Cumhuriyet, 1 Ekim 1954. Yunan idarecilerin durumu olduğundan farklı gösterme çabasına rağmen 1954 senesini izleyen periyodda gerek Oniki adadan gerekse Batı Trakya dan Avustralya ya göçlerin yaşandığını söylemek mümkündür. 160 Batı Trakya daki Soydaşlarımız Zor Durumda, Türk Dünyası, Cilt: 4, Sayı: 15, Ekim-Kasım-Aralık 1969, s. 16. 161 Plithismos tis Ellados kata tin Apografin tis 16 Oktovriu 1940, Athina, 1950, s. 5 (Πληθυσμόσ τησ Ελλάδοσ κατά την Απογραφήν τησ 16 Οκτωβρίου 1940, Αθήνα, 1950, σ. ε ) 1940 da Yunanistan ın idari taksimatı çerçevesinde daha sonraki sayımlarda gördüğümüz Rodop, Evros ve İskeçe vilayetleri bulunmaz. Sayım sonuçlarında Dedeağaç ve Gümülcine sonuçları verilmiştir. İskeçe, Gümülcine ye bağlıdır. Bu sonuçlara göre 1940 ta Gümülcine nin genel nüfusu 205.150, Dedeağaç ın genel nüfusu ise 154.773 tür. Merkez bazında ise Gümülcine 79.977, İskeçe 98.575 ve Şapçı 26.598 nüfusa sahiptir. Bkz. Aynı eser, s. 19. 162 Plithismos tis Ellados kata tin Apografin tis 16 Apriliu 1951, Athina, 1961, s. 10-11 (Πληθυσμόσ τησ Ελλάδοσ κατά την Απογραφήν τησ 16 Απριλίου 191, Αθήνα, 1961, σ. 10-11) 163 Plithismos tis Ellados kata tin Apografin tis 19 Martiu 1961, Athina, 1962, s. 10, 15 (Πληθυσμόσ τησ Ελλάδοσ κατά την Απογραφήν τησ 19 Μαρτίου 1961, Αθήνα, 1962, σ. 10, 15) 164 Plithismos tis Ellados kata tin Apografin tis 14 Martiu 1971, Athina, 1972, s. 14, 16 (Πληθυσμόσ τησ Ελλάδοσ κατά την Απογραφήν τησ 14 Μαρτίου 1971, Αθήνα, 1972, σ. 14, 16) 165 Nomimos Plithismos tis Ellados kata tin Apografin tis 5 Apriliu 1981, Athina, 1985, s. 8-9 (Νόμιμοσ Πληθυσμόσ τησ Ελλάδοσ κατά την Απογραφήν τησ 5 Απριλίου 1981, Αθήνα, 1985, σ. 8-9) 166 Pragmatikos Plithismos tis Ellados kata tin Apografin tis 17 Martiu 1991, Athina, 1994, s.11, 13 (Πραγματικόσ Πληθυσμόσ τησ Ελλάδοσ κατά την Απογραφήν τησ 17 Μαρτίου 1991, Αθήνα, 1994, σ. 11, 13) 167 Pragmatikos Plithismos tis Ellados kata tin Apografin tis 18 Martiu 2001, Athina, 2003, s.15, 17 (Πραγματικόσ Πληθυσμόσ τησ Ελλάδοσ κατά την Απογραφήν τησ 18 Μαρτίου 2001, Αθήνα, 2003, σ. 15, 17) 184
Tablodan da anlaşılacağı üzere Yunanistan ın nüfus artışı yıllar içinde oldukça düşük bir hızda seyretmiştir. Trakya bölgesindeki genel nüfus ise neredeyse aynı kalmıştır. Oysaki Batı Trakya Türk azınlığının, Yunanistan geneline oranla oldukça yüksek bir nüfus artış hızı olarak niteleyebileceğimiz %3 civarında nüfus artış hızına sahip olduğu hatırlanmalıdır. Mevcut artış hızı ile 1923 yılından itibaren geçen süre içerisinde yaklaşık 500 bin bandında olması gereken 168 Batı Trakya Türk nüfusu bu döneme kadar hep 110-120 bin civarında seyretmiştir. Batı Trakya Türk nüfusunun aktif artış hızına rağmen gerçekte aynı seviyede kalması ise bölgeden çeşitli zamanlarda ve sebeplerle gerçekleşen göçlerin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Konu edindiğimiz döneme toplu bir bakış atılacak olursa Batı Trakya Türklerinin temel göç sebepleri şu şekilde sıralanabilir: 1. Yunanistan da görülen devlet baskısı 2. Ekonomik sıkıntılar 3. Eğitim işleri 4. Yunan hükümetince Türkiye ye göçün teşvik edilmesi 5. Türk hükümetince göçmenlerin potansiyel oy deposu olarak himaye görmesi 6. Türkiye ye göç eden kişilerin yaşam koşullarının görece iyileşmesi 7. Buna bağlı olarak Batı Trakya da kalan yakınların Türkiye ye davet edilmesi 8. Parçalanan ailelerin bir araya gelme isteği 9. Genelde çiftçilikle uğraşan azınlık üyelerinin ellerindeki toprağın sürekli küçülmesi. SONUÇ Batı Trakya Türkleri azınlık konumuna düştüğü 1923 yılından beri zaman zaman yoğunlaşmakla birlikte, (İkinci Dünya Savaşı, Yunan İç Savaşı, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası gibi dönemlerde) sürekli olarak göç etmeye zorlanmıştır. Türkiye nin hami devlet konumunu muhafaza etmesi ve karşılıklılık ilkesi çerçevesinde artık Türkiye de yoğun bir Rum nüfusun kalmayışı gibi etmenler de buna katılınca göç konusunun önemi artmıştır. Buna rağmen Türkiye de ve Yunanistan da Batı Trakya Türklerinin göçlerine yönelik kapsamlı bir çalışma yoktur. Yasal yollarla Türkiye ye mülteci olarak gelen, Avrupa nın çeşitli ülkelerine işçi olarak giden, yasadışı yollarla Türkiye ye gelerek herhangi bir kontrol mekanizmasına yakalanmadan nüfusa entegre olan ya da eğitim için gelerek daha sonra dönüş yapmayan çok sayıda Batı Trakyalı Türk bulunmaktadır. Bu göçlerle ilgili kesin bir rakam vermek zor olsa da Batı Trakya Türklerinin nüfus artış hızı düşünüldüğünde 1923 den beri 400 bin kadar azınlık mensubunun Batı Trakya yı terk ettiği düşünülebilir. KAYNAKÇA Arşiv Belgeleri BCA, 30.18.1.2.96.72.3, (13.8.1941) BCA, 30.18.1.2.96.73.1, (14.8.1941) BCA, 30.1.65.402.16, (28.9.1946) BCA, 30.1.53.316.10, (29.8.1947) BCA, 30.12.1.2.115.93.14, (12.2.1948) BCA, 30.18.1.2.173.51.14, (30.9.1963) Gazeteler Akın Yunanistan (1954, 1957) Cumhuriyet Türkiye (1933, 1946, 1947, 1953, 1954, 1957, 1966, 1969, 1975) The Manchester Guardian İngiltere (1921) The New York Times ABD (1946) Trakya Yunanistan (1946, 1947, 1948, 1950) Vatan Türkiye (1954) Kitap, Makale ve Bildiriler A Week of the World, The Living Age, 13 Mayıs 1922 Apografi Prosfigon Energithisa kat Aprilion 1923, Athina, 1923 (Απογραφή Προσφύγων Ενεργηθείσα κατ Απρίλιον 1923, Αθήνα, 1923) Balkaç, Zerrin, Batı Trakya Türkleri, Türkler, Cilt: 20, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002 Batı Trakya daki Soydaşlarımız Zor Durumda, Türk Dünyası, Cilt: 4, Sayı: 15, Ekim-Kasım-Aralık 1969 Bıyıklıoğlu, Tevfik, Trakya da Millî Mücadele, Cilt: 1, 3. Baskı, TTK Yayınları, Ankara, 1992 Çavuşoğlu, Halim, Balkanlar da Pomak Türkleri, KÖKSAY Yayınları, Ankara, 1993 168 Destroying Ethnic Identity: The Turks of Greece, A Helsinki Watch Report, ABD 1990, p. 2. 185
Destroying Ethnic Identity: The Turks of Greece, A Helsinki Watch Report, ABD, Ağustos 1990 Garbî Trakya Müdafaa-i Hukuk Komitesi, 1922 de Batı Trakya nın Coğrafî ve Ekonomik Durumu, (Çev. Fikret Elpe), Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 5, Nisan 1980 Güven, Batı Trakya Türkleri İmha Edilmektedir, Batı Trakya, Cilt: 1, Sayı: 4, Ağustos 1967 Hüseyin, Özkan, Almanya daki Batı Trakya Türk Federasyonu nun Siyasi Faaliyetleri, Uluslararası Batı Trakya Paneli Bildirileri (31 Ağustos 1995-İzmir), BTTDD İzmir Şubesi Yayınları, Mayıs 1996 Hüseyinoğlu, Osman, Batı Trakya ya Bakış, Batı Trakya, Cilt: 6, Sayı: 72, Nisan 1973 Meray, Seha L., Lozan Barış Konferansı Tutanaklar Belgeler, Takım: 1, Cilt: 1, Kitap: 1, AÜSBF Yayınları, Ankara, 1969 Müezzinoğlu, Mehmet, Bir Göç Hikâyesi: Batı Trakya dan Anadolu ya Göç, Uluslararası Göç Sempozyumu Bildiriler (8-11 Aralık 2005-İstanbul), Zeytinburnu Belediyesi Yayınları, İstanbul 2006 Nomimos Plithismos tis Ellados kata tin Apografin tis 5 Apriliu 1981, Athina, 1985 (Νόμιμοσ Πληθυσμόσ τησ Ελλάδοσ κατά την Απογραφήν τησ 5 Απριλίου 1981, Αθήνα, 1985) Orhonlu, Cengiz, Batı Trakya da Türk Nüfusu, Türk Kültürü Araştırmaları, Yıl: 1, Sayı: 1, 1964 Orhonlu, Cengiz, Yunanistan Türkleri, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1976 Orhonlu, Cengiz, Yunanistan Türkleri, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı: 36, Şubat 1988 Özey, Ramazan, Türk Yurdu Balkanların Coğrafyası, Yeni Türkiye, Yıl: 8, Sayı: 43 (Türkoloji ve Türk Tarihi Araştırmaları Özel Sayısı I), Ocak-Şubat 2002 Özönder, M. Cihat ve Halim Çavuşoğlu, Balkanlar ve Batı Trakya Türklüğü, Yeni Türkiye, Yıl: 3, Sayı: 16 (Türk Dünyası Özel Sayısı II), Temmuz-Ağustos 1997 Pallis, Athanasios A., The Greek Census of 1928, The Geographical Journal, Volume: 76, Number: 6, June 1929 Plithismos tis Ellados kata tin Apografin tis 16 Oktovriu 1940, Athina, 1950 (Πληθυσμόσ τησ Ελλάδοσ κατά την Απογραφήν τησ 16 Οκτωβρίου 1940, Αθήνα, 1950) Plithismos tis Ellados kata tin Apografin tis 16 Apriliu 1951, Athina, 1961 (Πληθυσμόσ τησ Ελλάδοσ κατά την Απογραφήν τησ 16 Απριλίου 1951, Αθήνα, 1961) Plithismos tis Ellados kata tin Apografin tis 19 Martiu 1961, Athina, 1962 (Πληθυσμόσ τησ Ελλάδοσ κατά την Απογραφήν τησ 19 Μαρτίου 1961, Αθήνα, 1962) Plithismos tis Ellados kata tin Apografin tis 14 Martiu 1971, Athina, 1972 (Πληθυσμόσ τησ Ελλάδοσ κατά την Απογραφήν τησ 14 Μαρτίου 1971, Αθήνα, 1972) Pragmatikos Plithismos tis Ellados kata tin Apografin tis 17 Martiu 1991, Athina, 1994 (Πραγματικόσ Πληθυσμόσ τησ Ελλάδοσ κατά την Απογραφήν τησ 17 Μαρτίου 1991, Αθήνα, 1994) Pragmatikos Plithismos tis Ellados kata tin Apografin tis 18 Martiu 2001, Athina, 2003 (Πραγματικόσ Πληθυσμόσ τησ Ελλάδοσ κατά την Απογραφήν τησ 18 Μαρτίου 2001, Αθήνα, 2003) Sağlam, Feyyaz, Avustralya da Batı Trakya Türkleri, Avustralya Batı Trakya Türkleri Derneği Yayınları, İzmir, 2006 Sguridis, Panayotis, Thrakis Provlimatismi sto Katofli tu 21u Eona, Ekdosis Kastanioti, Athina, 2000 (Σγουρίδησ, Παναγιώτησ, Θράκησ Προβληματισμοί στο Κατώφλι του 21ου Αιώνα, Εκδόσεισ Καστανιώτη, Αθήνα, 2000) Statistika Apotelesmata Apografis tu Plithismu tu Ellados tis 15-16 Mayu 1928, Athina, 1935 (Στατιστικά Αποτελέσματα Απογραφήσ του Πληθυσμού τησ Ελλάδοσ τησ 15-16 Μαΐου 1928, Αθήνα, 1935) Tsiumis, Kostis A., İ Musulmaniki Mionotita tis Thrakis (1950-1960), Ekdosis Ant. Stamulis, Thessaloniki, 2007 (Τσιούμησ, Κωστήσ Α., Η Μουσουλμανική Μειονότητα της Θράκης (1950-1960), Εκδόσεισ Αντ. Σταμούλης, Θεσσαλονίκη, 2007) Ünal, Tahsin, Batı Trakya Türkleri, Türk Kültürü, Yıl: 7, Sayı: 76, Şubat 1969 Yaz, Nadir, Ağlayan Batı Trakya, Yeni Batı Trakya Dergisi Yayınları, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1986 Zachos, Dimitrios, Citizenship, Ethnicity and Education in Modern Greece, Journal of Modern Greek Studies, Volume: 27, Number: 1, May 2009 186
ZÂTÎ NİN GAZELLERİNDE SES VE ANLAM BAKIMINDAN İKİLEMELER İN İŞLEVİ Yrd. Doç. Dr. Yasemin ERTEK MORKOÇ Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ayvaz MORKOÇ Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Türkçenin zenginliğini ve yaratma gücünü ortaya koyan önemli anlatım vasıtalarından biri ikilemeler dir. En basit şekliyle; Bir metin içinde birbirinin aynı, benzeri ya da karşıtı olan iki sözcüğün arka arkaya getirilmesi olarak tanımlayabileceğimiz ikileme, ifadeyi zenginleştiren, pekiştiren ve ses yoğunluğu sağlayan bir dilbilgisi özelliğidir. Türk edebiyatında Orhun Yazıtları ndan başlayarak Cumhuriyet dönemi ve sonrasında günümüze gelinceye değin ikilemeler, edebî metinlerin vazgeçilmez ifade biçimlerinden biri olmuştur. Divan edebiyatı geleneği içinde yazılan şiirlerde de ikilemeler sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Divan şiirinde kafiye ve redifin biçimsel bir zorunluluk oluşu ikileme kullanımına davetiye çıkarır. Zira kafiye ve redif ses ve söz benzerliğine, tekrarına dayanır. İkileme de sözcük ve ses tekrarıdır. Klasik Türk şiirinin estetik yapısı içinde bu ses, söz, kelime uyumu ve tekrarlarının şairlerin ifade gücüne, yaratıcılığına etkisi oldukça önemli bir yer tutar. Dolayısıyla ikilemeler, şeklî bağlayıcılık içindeki divan şairleri için ritm ve anlam yoğunluğu sağlamada kurtarıcı bir işleve sahiptir. Çalışmamızda, 16. yy. klasik Türk edebiyatının en üretken şairlerinden biri olarak tanınan Zâtî (Balıkesir 1471-İstanbul 1546) nin gazellerini merkez alarak, şiirlerinde kullandığı ikilemelerin ses ve anlam bakımından işlevini ortaya çıkarmayı hedefledik. Bu bakımdan Zâtî nin divanındaki 1825 gazelini incelemeye tâbi tuttuk. Sonuç olarak gördük ki; şair, ikilemeleri gazellerinde hem yoğun, hem de söyleyiş mükemmelliğine katkı sağlayacak biçimde kullanmıştır. Bu nedenle Zâtî bir ikilemeler şairi olarak kabul edilebilir. Anahtar Sözcükler: Türk Dili, İkilemeler, Divan Şiiri, Zâtî 187
ABBAS SEHHET'İN EDEBİ FAALİYETLERİ Yrd. Doç. Dr. Ayvaz MORKOÇ Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Azerbaycan'ın değerli ediplerinden olan Abbasgulu Eliabbasoğlu Mehdizade, edebiyat dünyasında Abbas Sehhet ismi ile tanınmıştır. 1874 yılında Azerbaycan'ın Şamahı şehrinde dünyaya gelmiş, ilk eğitimini Etşan mahlasıyla şiirler yazan babasından almıştır. İran'da o yıllarda 6 yıl süren tıp eğitimini tamamlamış, ancak diploması Rusya'da kabul edilmediğinden hekimlik yapmasına izin verilmemiştir. Değişik okullarda Türkçe öğretmenliği yapan Sehhet, Azerbaycan'da daha çok kaleme aldığı çocuk şiirleriyle ünlenmiştir. Araştırmalarımız neticesinde yabancı dillerden başarılı tercümeler yaptığını ve edebi tenkit sahasında da kalem oynattığını tespit ettik. Bilhassa edebiyat alanındaki bilimsel tenkit makaleleriyle öne çıkan Abbas Sehhet'in Azerbaycan'da tenkit fikrinin güçlenmesine önemli katkı sağladığı söylenebilir. Tespitlerimize göre Abbas Sehhet'in ilk kalem mahsulü yazıları 1903 yılından Şark-i Rus gazetesinde yayımlanmaya başlamıştır. Rusya'da 1905 yılında ortaya çıkan Meşrutiyet hareketi ile birlikte yenilikçi faaliyetlere aktif biçimde katılmıştır. Bu dönemde geleneksel şiirden uzaklaşmış, şiirde topyekun bir yenileştirme mücadelesine girmiştir. Azerbaycan edebiyatında romantik akımın öncülerinden olan Sehhet, yenileşme hareketinin de büyük savunucusudur. Füyuzat dergisinde yazılar kaleme almış, o dönemde Bakü'da yayımlanan gazete ve dergilerde ürünleri neşredilmiştir. Bu pediyodiklerin en önemlileri Heyat, İrşad, Molla Nesreddin, Yeni Füyuzat, Mekteb, Debistan, Açık Söz isimlerini taşımaktadır. Türkçe, Arapça ve Farsça'nın dışında Rusça ve Fransızcayı ileri düzeyde bilen şair, Emir Hüsrev Dehlevi, Victor Hugo, Johann Wolfgang von Goethe, Arthur M. Hauptman, Aleksey Konstantinoviç Tolstoy, Alexandr Sergeyeviç Puşkin, İvan Andreyeviç Krilov, Alfred de Musse gibi ediplerin eserlerini Azerbaycan Türkçesine tercüme etmiştir. Nesir ve tiyatro alanındaki çalışmalarıyla da dikkat çeken Sehhet'in, Neft Fontanı (1912) ve Yoksulluk Eyib Değil (1913) adlarını taşıyan iki tiyatro eseri ve Karagünlü Helime (1915) adında hikayesi mevcuttur. 1912 yılında İdil (Volga) boyunda yaptığı gezi izlenimlerini anlatan İdil Seyehati adlı eseri de başarılı kitapları arasında sayılmaktadır. 20. yüzyıl Azerbaycan şiirinin yenileşmesinde ve bu şiirde çağdaşlık, Türkçülük ve milliyetçilik fikirlerinin yerleşmesinde Sehhet'in önemli katkıları olduğu anlaşılmaktadır. Azerbaycan'ın ünlü edebiyatçılarından Mirze Elekber Sâbir'ın yakın arkadaşlarından olan Sehhet, onun değişik gazete ve dergilerde dağınık halde bulunan şiirlerini topladı. İlki 1912, ikincisi 1914'te olmak üzere Hophopname adıyla kitap haline getirerek yayımladı. Ayrıca Sâbir'in edebi faaliyetleri ve sanatçı kişiliğini gözler önüne seren bilimsel makaleler kaleme aldı. Abbas Sehhet, yeni kurulmuş bulanan Sovyet Rusya'nın ve Ermenilerin 1917 ile 1918 yıllarında Şamahı'da yaptıkları ortak katliam ve talan hareketleri sırasında bütün varlığını kaybetti. Binlerce Azerbaycan Türküyle birlikte önce Kürdemir'e, ardından da Gence'ye göç etmek zorunda kaldı. Daha çok şiir, hikaye, tiyatro eseri ve bilimsel makaleleriyle tanınan Sehhet'in edebiyat kaynaklarında belirtildiğine göre Ali ve Ayşe isminde bir de romanı bulunduğu, ancak bu eserin Ermeniler tarafından evinde çıkarılan yangında yok olduğu tahmin edilmektedir. Yaptığımız araştırmalarda Türkiye'de Abbas Sehhet hakkında bir yüksek lisans çalışması ve birkaç makale dışında yeterli bilimsel araştırma yapılmadığını belirledik. Bu çalışmamızla 20 yüzyıl Azerbaycan şiirinin yenileşmesinde önemli rol oynayan Abbas Sehhet'i ülkemizde hak ettiği biçimde tanıtmayı amaçlıyoruz. 188
Tarih 03.11.2017 Saat 14.30 SALON MOUNTAIN 2. Oturum Moderator TUDSAK 229 TUDSAK 232 TUDSAK 290 TUDSAK 270 Doç. Dr. Jumali SHABANOV Doç. Dr. Jumali SHABANOV Taşkent Devlet Doğu Dilleri Enstitüsü Arş. Gör. Dr. Naciye KARAHAN KÖK Kafkas Üniversitesi Doç. Dr. Seyfullah YILDIRIM Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Okutman Ali UZUN Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi TERCÜME PROBLEMELERI VE TERCÜME PROBLEMLERININ ÇÖZÜMÜ PÎR-İ TÜRKİSTAN DAN ANADOLU YA HİKMETLERİN DİLİNDEN TÜRKİSTAN SAHASINDA HZ. ALİ CENKNAMESİNE BİR ÖRNEK: KAZAK TÜRKLERİNDE KISSA-İ SALSAL TÜRKÇENİN ÇİN DE YABANCI DİL OLARAK ÖĞRETİMİ 189
TERCÜME PROBLEMELERİ VE TERCÜME PROBLEMLERİNİN ÇÖZÜMÜ Doç. Dr. Jumali SHABANOV (Doç. Dr. Cumali Şabanov) Taşkent Devlet Doğu Dilleri Ensititüsü ÖZET Yılın atmışlı yıllarında çevirilmiş olsa da, o kadar güzel çevrlmiştir ki, bazen insan. acaba, Reşad Nuri Güntekın kendisi mi bu eseri Özbekçe yazdı diye düşüneliliyor. Özbekıstan da bu kitabın bulunmadığı ev, eserı okumayan insan yok sayılır. Ama bazen çevirilerde yanlışlar Dil, insanlar arasında anlaşma sağlayan tabii ve canlı varlıktır. Canlı olması dolaysıyla kendini şartlara göre sürekli yenileyen ve gelistiren bir yapıya sahıptır. Bu gelişme ve yenileme ise doğal olarak meydana gelmektedir Milletlerın kültür tasıyıcıları ve bekasını temınatı olan dil, aynı zamanda geleceğın de ışığı görevindedir. Bir milleti dost olmak istıyorsa öncelikle onun dili anlanmalıdır. Özbek Türk kardeşliğine ve dostluğuna hizmet etmenın yollarınn başında her halde aynı kökten gelen bu iki dil bilinmeli ve konuşulmalıdır. Bu durumda en büyük görev tercümana düşer. Bildiğimiz gibi cevirmenlik pek de kolay değil. Iki dili çok iyi bilmenın dışında yazarın eserini veya şairini şiirini kendisi gibi bır dilden başkasına çevirmek çevirirken de şairin veya yazarın ruhunu duymak ve onu çevride yeniden yaşatmak büyük zahmet ve kabiliyat gerektirmektedır. Gelecekte tercümanlıkta böyle yanlışlar olmaması için, bize göre ilk yapılacak iş Özbekçe - Türkçe, Türkçe - Özbekçe sözlükler, özellıkle açıklamalı sözlükler yapılmalıdır. Bugüne kadar bu konuda sadece Özbekçe -Türkçe, Türkçe - Özbekçe sözlük (N.Mahmudov, E. Yaman 1995, Taşkent) Özbekçe -Türkçe, Türkçe - Özbekçe sözlük (Berdak Yusuf, 1993, Taşkent) Özbekçe -Türkçe, Türkçe - Özbekçe izahlı sözlük Özbek Türk liseleri, 1997, 2016 tarihinde İstanbulda (Türkıyede) Doç. Emek Üşenmez, Saidbek Boltabayev, araş. Gülşah Tuğlacilar tarafinden Özbekçe Türkçe Sözlük yayınlandı. Bu çok değerli bir sözlüktür. Işbu sözlükte madde başı yaklaşık 25. 000 kelime yer almaktadır. Alt madde ve birleşik kullanımlarla birlikte bu sayı 50.000 geçmektedir. Maalasef, Türkçe- Özbekçe sözlük hâlen hazırlanmadı. Bu da tercümelerde problemler çıkarıyor. Taşkent hazırlanmış olup onların en çoğu (12000) sözden ibaret ve bu yeterli değildir. En azından gtedir eçmekkelimeden oluşan sözlüğün hazırlanması gerekir (örneğin: Türkçe- Rusça, Rusça- Türkçe sözlük, Sosyal yayınlar, İstanbul1989) Sözlüklerin hazırlanmasında uzmanların kalitesi çok önemli. Çünkü her uzman kendi kabiliyetlerine göre çalışır. Diğer bir yapilacak iş de eserlerin Turkçeden Özbekçeye ve Özbekçeden Türkçeye çevrilmesidir. Çünkü çoğunlukla Türk yazarlarının eserleri Rusçadan Özbekçeye çevirimiştir ve böylece anlam araçı dil sayesinde çok değişmiştir. Üçüncü teklif olarakda Üniversitelerde tercümanlık fakülteleri açarak iyi uzmanlar yetiştirmektir. Örneğin: Doğu Dilleri Entitütüsünde bu alanda önemli işler yapılmaktadır. Altı seneder enstitüde terucumenlık fakültetesi faaliyet göstermektedir. Bu sürede özbek-çın özbek- arabçe özbek kore özbek- turk ve özbek-paştu grublarında eğitim alan öğrenciler iki lisansıda çok iyi bildikleri için çevirmenlik yapıyorlar Altı sene içinde çok önemli işler yapıl dı ve yapmdanda örneğin: H.Hamidov tarafından hazırlanıb yayınlanan Özbek edebiyatinin şeçme eserleri (1,2,3 Kitablar). Bunda H.Hamidov 30 dan fazla özbekçe şaır ve yazarlarının eserlerini türkçeye çevirdi. Savaş Yelok ve Paşacan Kenceyevalar birlikte Türk 20 yazarının hikayelerini özbekçeye çevirenler ve kutulmagan mehmon kitabını yayınladılarç sönemli işler yapılmaktadır. Dördüncü bir teklifimiz Türk Dil Kurumuyla Taşkent Devlet Doğu Dilleri Enstitüsü arasındakı iki ülke yazarlar birliği desteği ile tercümanlık gruplarının teşkil edilmesi. Bu gruplar öncelikle çevirilecek eserleri seçeçek, tercümesini yapacak ve yayınlayacaklardır. Yukarıda bahs ettiğimiz çalişmalar yapılırsa, tercümanlıktakı problemler çözülmüş olacaktır diye düşünüyorum. GİRİŞ Dil, insanlar arasında anlaşma sağlayan tabii ve canlı varlıktır. Canlı olması dolaysıyla kendini şartlara göre sürekli yenileyen ve gelistiren bir yapıya sahıptır. Bu gelişme ve yenileme ise doğal olarak meydana gelmektedir Milletlerin kültür taşıyıcıları ve bekasını temınatı olan dil, aynı zamanda geleceğın de ışığı görevindedir. Bir milleti dost olmak istıyorsa öncelikle onun dili anlanmalıdır. Özbek Türk kardeşliğine ve dostluğuna hizmet etmenin yollarının başında her halde aynı kökten gelen bu iki dil bilinmeli ve konuşulmalıdır. Bu durumda en büyük görev tercümana düşer. Bildiğimiz gibi cevirmenlik pek de kolay değil. Iki dili çok iyi bilmenın dışında yazarın eserini veya şairini şiirini 190
kendisi gibi bir dilden başkasına çevirmek çevirirken de şairin veya yazarın ruhunu duymak ve onu çevride yeniden yaşatmak büyük zahmet ve kabiliyat gerektirmektedır. Bağımsızlıktan önce de Özbek kitabseverleri Türk edebiyatı ile tanışmışlar ve okumuşlar. Fakat onların okuduğu edebiyatlar çoğunlukla rusçadan özbekçeye çevirilmiş. Sadece Mirzakalan İsmaili ve Miad Hakimovlar iki eseri türkçeden özbekçeye çevirmişler. Sovyetler birliğinin dağılması ve Bağımsız Cumhuriyetlerin kurulması her yönde olduğu gibi tercümanlık alanında da geniş yol açmıştır. Türkıye de sayın Ahsan Batur un fedakarlığı sonucu olarak Adil Yakubovun Adalet Menzili, Köhne dünya Pirimkul Kadırovun Yıldızlı geceler Abdulla Kadirinin Geçmiş günler, Mahir Ünlü tarafından ise Ötkür Haşimovun Dünyanın işleri gibi eserler Türkçeye çevirildi. Özbekıstan da da bu alanda çok önemli işler yapıldı. Ünlü Türk yazarları ve şairlerinin eserleri Özbekçeye çevirildi. Tercüman Babahan Şerif Yavuz Bahadır oğlunun Xorazm öt içida, C. Darvişin Fosforlu Cevriye Reşad Nuri Güntekin in Hazanrezgi kitablarını özbekçeye çevirdi. Bugün Özbekistanda - Tahir Kahhar, Miraziz Ağzam, Abdumurod Tilobov, Şermurod Subhan, Feyz Şah İsmail, Lale Aminova, Sarvara Taşaliyeva gibi bir cok şair, yazarlar ve tercumanlar türk eserlerini özbekçeye ğayet güzel çevirmekteler. Örneğin- Lale Aminova Yaşar Kemalın İlonni öldursalar, Sarvara Taşaliyeva L.Kazancının Son fırtına (Söngi boron) eserlerini özbekçeye çevirdiler. Yazar İsacan Sultan prof. Dok. Marüf Yoldashov ile kendinin Bağı Eram (İram bağı) romanını türkçeye çevirdiler ve Türkiyede yayınladılar. Ben burada bir konuyu ayrıca vurgulamak istiyorum. Özbek yazarı Mirzakelam İsmaili Reşad Nuri Güntekin in Çalıkuşu eserini Özbekçeye çevirdi. Gerçi bu eser yiğirminci yüz yılın atmışlı yıllarında çevirilmiş olsa da, o kadar güzel çevrlmiştir ki, bazen insan. acaba, Reşad Nuri Güntekın kendisi mi bu eseri Özbekçe yazdı diye düşüneliliyor. Özbekıstan da bu kitabın bulunmadığı ev, eseri okumayan insan yok sayılır. Ama bazen çevirilerde yanlışlar oluyor ve bu yanlışlar okuyucuyu yanlışa götürabiliyor. Buna bir kaç örnek vermek istiyorum. Ankarada, 2003 yılında İbtidosidan bugungi kunga qadar Turkiya Turk adabiyoti kitabı yayınlandı. Kitabı hazırlayanlar Nevzat Kösoğlu, Feidün Alper, Özbekçeye çevirenler de Nodira, Madamin Bektir. Editörler Nurali Kabul ve prof. Dr. Hüseyın Özbay dir. Bu kitab iki millet için çok hayırlı bir iştir. Kitabı hazırlayanlar iğneyle kuyu kazımaktan daha fazla emek vermişlerdir. Onların hepsine teşekkur ederek çalışmalarında başarılar diliyorum. Ama bazı tartışılacak husulara da değinmek istiyorum. Bu kitabın 451-455sayfalarında ünlü Aşığımız Aşık Veysel Şatıroğlu nun bir kaç şiiri yer almıştır. Bunlardan biri Türk üz Türkü Çağırırız şiiridır. İlk önce şiirin ismi Yani Turkmiz Turkni chaqiramiz diye yanlış tercüme edilmiştir. (Türküz Türkleri Çağırırız bır yere toplarız anlamında). Aslında Turkmız turku (qo shiq, ashula) kuylaymiz (türkü söylemek, şarkı söylemek) yanı Türküz türküler söyleriz anlamında olması gerekirdi. Aynı şiirin ilk dörtlüğünde: Yola gitmek korkuyulan Özbekçeye Yolga ketsak qo rquv bilan, yola çıkarsak korka korka diye çevirilmiş. Sivas yöresinde korkuyulan kelimesini türkçede hiç korkmadan anlam taşıdığı unutulmuş galiba. Türk halkı hiç bir zaman korkarak yola çıkmaz. Zaten, Aşık Veysel in böyle bir şey yazmış olması mümkün değil. Aynı şiirin 6.dörtlüğünde Türkçedeki belek kelimesi Özbekceye de belek diyerek çevrilmiş. Aslında yörgek (kundak) olarak çevirilmesi gerekirdi. Aşık Veysel in en ünlü şiirlerınden biri Benim sadık yarim kara topraktır şiirindeki 1.dörtlükte, boşa yoruldum -( bekor charchadim ) yerine bekorga toldim 2.dörtlükteki, kıt verdi - ( git berdi ) yerine oz berdi (az verdi) yine 3.dörtlükteki, ekmek verdi - ( chorak berdi ) yerine nan verdi 3.dörtlükteki, gizli hazinesi - ( gizli hazinasi ) yerine sirli (yashirin) olarak tercüme edilmiş olsaydı, okuyucu Aşık Veysel i daha iyi anlamiş olurdu. Yine bir örnek- Şevket Arinin (1888-1979) Yetim hikayesinden parça. (378 s.) Bir yaz günü öğle vakti, çiftlik sundurmasının altında kahya ile günlük üşlerimizi konuşuyorduk. Yanımıza 35-40 yaşlarında, kırtık sakallı, kırpık bıyıklı bir köylü geldi. Sırtına 3-4 yaşında bir oğlan çocuğu vardı. Selam verdi, çocuğu duvarın dibine indirdi. Kendi de çömelerek sırtını duvara dayadı, çocuğu önüne çekti. 191
Yoz kunlaridan birida, asr vaqti dalashiponda kahuda bilan kundalik, ishlarimiz haqda gaplashib o tirar edik. Yonimizga 35-40 yoshlarga kirgan, siyrak soqolli, inja mo ylovli, bir qishloqli keldi. Orqasida 3-4 yoshlardagi bir o g lon bor edi. Salom berdi, bolani devor tagiga tushirdi. O zi ham orqasini devorga berib suyandi,bolasini ham oldiga oldi. Bu küçücük parçada yalnışlar var 1. Bir yaz günü öğle vakti - Yoz kunlaridan birida, asr vaqti Burada tercümede asr vaqti kelimesi yanlış tercime edilmiştir. Aslında öğle özbekçede tuşlik anlamını veriyor. 2. kırpık bıyıklı- inja mo ylovli. Burada inja mo ylovli yerine ingiçka veya barak mo ylov. 3. 3-4 yaşında bir oğlan çocuğu- 3-4 yoshlardagi bir o g lon. Burada o g lon kelimesi yerine bolakay kelimesi kullanılsa daha doğru olurdu. Yine bir örnek- Saahatdin Ali nin (1907-1947) Kağnı hikayasından parça.(527 s.) Kadın kağnısını koştu, oğlunun kurtlanmış ölüsünü parça parça olmuş bir yorgana sardı, eski bir şilteyi kağnıya serdi, ölüyü onun üzerine yatırarak hepsini birden bağladı. Kampir ho kiz aravasini qo shdi. O g lining qurtlagan jasadini titilib ketgan bir choyshabga o radi. Eski sholchani aravaga to shab, o likni unga o rab,hammasini baravar bog ladi. yorgana sardı- choyshabga o radi. Burada choyshab yerine özbekçede körpaça kullanılsa doğru olurdu. Biz burada 750 sayfalık kitapta yer alan yüzlerce yazar ve şairlerden fakat bir kaçı üzerinde durduk ve iki üç parçayı inceledik. Biz çevirileri ve kitabı hazırlayanları eleştirmek amacıyla yapmıyoruz bu işi. Sadece tercüme yapılırken çok dikkatli olmak gerektiğini hatırlatmak istiyoruz. Gelecekta tercümanlıkta böyle yanlışlar olmaması için, bize göre ilk yapılacak iş Özbekçe - Türkçe, Türkçe - Özbekçe sözlükler, özellikle açıklamalı sözlükler yapılmalıdır. Bugüne kadar bu konuda sadece Özbekçe -Türkçe, Türkçe - Özbekçe sözlük (N.Mahmudov, E. Yaman 1995, Taşkent, 8000 kelime.) Özbekçe -Türkçe, Türkçe - Özbekçe sözlük (Berdak Yusuf, 1993, Taşkent, 8000 kelime) Özbekçe -Türkçe, Türkçe - Özbekçe açıklamalı sözlük Özbek Türk liseleri, 1997. 2016 tarihinde İstanbulda (Türkıyede) Doç. Emek Üşenmez, Saidbek Boltabayev, araş. Gülşah Tuğlacilar tarafinden Özbekçe Türkçe Sözlük yayınlandı. Bu çok değerli bir sözlüktür. Işbu sözlükte madde başı yaklaşık 25. 000 kelime yer almaktadır. Alt madde ve birleşik kullanımlarla birlikte bu sayı 50.000 geçmektedir. Maalasef, Türkçe- Özbekçe sözlük hâlen hazırlanmadı. Bu da tercümelerde problemler çıkarıyor. Sözlüklerin hazırlanmasında uzmanların kalitesi çok önemli. Çünkü her uzman kendi kabiliyetlerine göre çalışır. Bir örnek: N. Mahmudov ve E. Yaman kendi sözlüklerinde o qimoq, o quv, o qish (302 sayfa) kelimelerinin manalarını vermişlerdir. Bize göre bunlar daha doğru yolu seçmişler çünkü onlar dilin daha da zengin ve özel olduğunu anlamlarının daha da derin olduğunu hissetmişlerdir. Diğer bir yapilacak iş de eserlerin Turkçeden Özbekçeye ve Özbekçeden Türkçeye çevrilmesidir. Çünkü çoğunlukla Türk yazarlarının eserleri Rusçadan Özbekçeye çevirilmiştir ve böylece anlam araçı dil sayesinde çok değişmiştir. Üçüncü teklif olarakda Üniversitelerde tercümanlık fakülteleri açarak iyi uzmanlar yetiştirmektir. Örneğin: Doğu Dilleri Entitütüsünde bu alanda önemli işler yapılmaktadır. Altı seneder enstitüde terucumenlık fakültetesi faaliyet göstermektedir. Bu sürede özbek-çın özbek- arabçe özbek kore özbek- turk ve özbek-paştu grublarında eğitim alan öğrenciler iki lisansıda çok iyi bildikleri için çevirmenlik yapıyorlar. Altı sene içinde çok önemli işler yapıl dı ve yapmakta örneğin: H.Hamidov tarafından hazırlanıb yayınlanan Özbek edebiyatinin şeçme eserleri (1,2,3 Kitablar). Bunda H.Hamidov 30 dan fazla özbek şair ve yazarların eserlerini türkçeye çevirdi. Savaş Yelok ve Paşacan Kenceyeveler birlikte 20 Türk yazarının hikayelerini özbekçeye çevirdiler ve Kutulmagan mehmon kitabını yayınladılar. Bölümde önemli işler yapılmaktadır. Dördüncü bir teklifimiz Türk Dil Kurumuyla Taşkent Devlet Doğu Dilleri Enstitüsü arasında iki ülke yazarlar birliği desteği ile tercümanlık gruplarının teşkil edilmesi. Bu gruplar öncelikle çevirilecek eserleri seçeçek, tercümesini yapacak ve yayınlayacaklardır. Yukarıda bahs ettiğimiz çalişmalar yapılırsa, tercümanlıktakı problemler çözülmüş olacaktır diye düşünüyorum. 192
Kaynaklar 1. Ibtidosidan Bugungi Kuniga qadar Turkiya Turk adabiyoi,2003. Ankara 2. Guntekin R.N., Choliqushi roman, M.Ismoiliy trjimsi, Toshkent. 2011 3. Özbek Edabiyatı nın Seçme eserleri, Çeviri Kitabı. Hayrullah Hamidov, Hikayeler. T,: 2013, 100s. 4. J.K.Shabanov Oshiq Veysal ijodi va turk folklyori Toshkent, 2009 5. J.K.Shabanov Oshiqlar bostonidan guldasta Toshkent, 2016 6. Turkcha lug atlarrda leksik birliklar va tarjima -Turkologiya masalalari. Toshkent. 2006. 193
PÎR-İ TÜRKİSTAN DAN ANADOLU YA HİKMETLERİN DİLİNDEN Arş. Gör. Dr. Naciye KARAHAN KÖK Kafkas Üniversitesi ÖZET Türkler tarihleri boyunca Gök Tanrı, Maniheizm, Budizm, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi farklı dinlerin etki alanında kalmışlardır. Etkisi altında kalınan dinlerden biri de VII. yüzyılın başında Arabistan da ortaya çıkan İslam dinidir. Kitleler hâlinde İslam dini ile medeniyeti dairesine giren Türklerin dil, düşünce ve edebiyatlarında yenilikler görülmeye başlamıştır. Bu yenilikler daha sonra İslâmî bir Türk edebiyatı doğurmuştur. Bu dönemde Müslüman Türkler, İslam dairesine girmeyen veya girip de onun akideleri ve esaslarıyla layıkıyla uyuşamamış kardeşleri arasında din propagandası yapmaktan geri durmamışlardır. Bu nedenle Türk Edebiyatının İslamî şekilde ilk intişarı dinî bir mahiyette olmuştur. Bu dönemde üzerinde dikkatle durulması gereken hususlardan biri de mutasavvıflar dönemidir. Herkesin kendisini bulabileceği şiirleri sade bir dil kullanarak sunmaya çalışan mutasavvıflardan biri de XII. yüzyılın büyük tasavvuf şairi Hoca Ahmed Yesevî dir. Hoca Ahmed Yesevî nin en önemli eseri Dîvân-ı Hikmet tir. Hikmetler, Türkçe konuşanların coğrafyasında yani Türkistan da İslâmî dönem Türk edebiyatının özellikli mirasıdır. İnsanlara sosyal ve dinî yaşantılarına dair nasıl bir yol izlemeleri gerektiği hakkında bilgiler sunar. Etkileyicilik ve kalıcılık yaratmak maksadı ile yalın bir üslupla ve hayatın içinden örneklendirilmiştir. Ahmed Yesevî, Acem mutasavvıflarının işlenmiş, ahenkli arûz veznini değil, halkın sevdiği, halk şairlerinin yüzyıllardan beri kullandığı millî hece veznini almış ve bütün Hikmet lerini o vezinle yine Halk edebiyatından eski millî şekillerle yazmıştır. Bu çalışmada Hikmet lerin dili üzerinde durulacaktır. Anahtar Kelimeler: Pir-i Türkistan, Anadolu, İslâmî dönem Türk edebiyatı, Dîvân-ı Hikmet, dil. FROM LANGUAGE OF WISDOM FROM PİR-İ TURKISTAN TO ANATOLIA ABSTRACT The Turks have been under the influence of different religions like Tengrism, Manichaeism, Buddhism, Christianity and Judaism throughout their history. One of these affecting religions is Islam, which had arisen in Arabia in early 7 th century. Novelties began to be observed in the language, mentality, and literature of the Turks who entered the circle of civilization in masses together with Islam. These novelties led to the birth of an Islamic Turkish literature afterwards. During this period, the Muslim Turks did not abstain from making religious propaganda among their brothers who did not enter the Islamic circle or failed in properly adapting to the doctrines and principles in that circle. Therefore, the first Islamic evolvement of the Turkish literature had a religious nature. In this period, one of the points to be carefully considered was the period of sufis. One of the sufis that presented poems using a plain language so that everyone could find themselves was Hodja Ahmed Yesevî, who was a great sufi poet of the 12 th century. Hodja Ahmed Yesevî is famous for his work Dîvân-ı Hikmet (Council of Wisdom). Wisdom is considered a specific heritage of the Islamic period Turkish literature in Turkistan, the geography of people who speak Turkish. It presents information to people regarding how to follow a path in their social and religious life. It is exemplified with a plain style and from inside of life for the purpose of creating impressiveness and permanence. Ahmed Yesevî used the national syllabic meter favored by people and used by minstrels for centuries instead of processed and harmonious aruz prosody of Persian sufis and wrote all his Wisdom using that meter with old national forms from the Folk literature. This study will put emphasis on the language of the Wisdom. Keywords: Pir-i Turkistan, Anatolia, Islamic period Turkish literature, Dîvân-ı Hikmet, language. Giriş Türkler tarihleri boyunca Gök Tanrı, Maniheizm, Budizm, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi farklı dinlerin etki alanında kalmışlardır. Etkisi altında kalınan dinlerden biri de VII. yüzyılın başında Arabistan da ortaya çıkan İslam dinidir. Türklerin bu dine büyük topluluklar hâlinde girişleri X. yüzyılda olmuştur. Türkleri bu dinin kabulüne götüren süreçle ilgili olarak Müslümanların kutsal kitabının Türkçeye en eski çevirisi üzerine araştırma yapan Kök, şunları ifade etmektedir: Türkleri İslâm dininin kabulüne götüren ve Türklerin İslâmiyet le tanışma dönemi olarak nitelenen X. yüzyıla kadarki birinci devreyi birtakım alt bölümlere ayırmak gerekir. Diyebiliriz ki 751 yılında cereyan eden Talas savaşına kadarki evre, Türklerin münferit ihtidaları ile karakterize olmaktadır. Türklerin İslâmiyet içinde görevler üstlendikleri hizmet dönemi şeklinde adlandırılan ikinci evre 868 yılında siyasî hâkimiyet kurmalarına kadar uzanmaktadır. Üçüncü evre ise X. yüzyılın 194
ortalarından itibaren bağımsız Müslüman Türk devletlerinin tarih sahnesinde görülmeye başladığı zamana kadarki devreyi içine almaktadır. Bu bakımdan üç aşamalı ilk devreyi, Türklerin Müslümanlıkla temasa geldikleri, tanıştıkları ve kabule hazırlandıkları dönem şeklinde ifade etmek gerekecektir. (Kök, 2004, s.vi) Kitleler hâlinde İslam dini ile medeniyeti dairesine giriş serüvenlerinin yukarıda verilmeye çalışıldığı Türklerin dil, düşünce ve edebiyatlarında yenilikler görülmeye başlamıştır. Bu yenilikler daha sonra İslâmî bir Türk edebiyatı doğurmuştur. Dîvânü Lûgati t-türk, Kutadgu Bilig, Atabetü l- Hakayık, Kur an tercümeleri ve hukuk belgeleri ile Ahmet Yesevî ile izleyicilerinin şiirleri bu döneme ait eserlerdir (Ercilasun, 2005, s.297). Caferoğlu nun Müşterek Orta Asya Türkçesi diye adlandırdığı bu ürünleri A. R. Tas, Eski Türkçenin Geç Eski Türkçe, Nuri Yüce Orta Türkçenin Yazı Dili Olma Dönemi ve Lars Johanson ise Daha Eski Dönem içerisinde ele almaktadır (Özönder, 2002, s.206-208). Hacıeminoğlu ise dillerin coğrafya adı ile adlandırmasının yanlış olduğunu, genellikle yabancı Türkologların tercih ettikleri bu yöntemin Türk geleneğine uygun olmadığını, yurt veya devlet adının daha uygun olacağını ileri sürmüş ve Müşterek Orta Asya Türkçesi adlandırılmasına itiraz ederek Karahanlı/Türkistan Türkçesi ifadesini tercih etmiştir (Hacıeminoğlu, 2008, s.1). 1. Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî Türklük bilimi uğraşanlarının Türk dilinin tasnifinde yukarıdaki gibi farklı adları yeğledikleri bu dönemde üzerinde dikkatle durulması gereken hususlardan biri de mutasavvıflar dönemidir. Bu dönem hem İslamiyetten sonraki Türk Edebiyatında millî ruh ve millî zevkin idrakında, hem de halk dilini ve ölçüsünü kullanmak suretiyle geniş kesimlere seslenmesi ve yüzyıllarca yaşaması münasebetiyle araştırılmaya değerdir. Bu dönemde Müslüman Türkler, İslam dairesine girmeyen veya girip de onun akideleri ve esaslarıyla layıkıyla uyuşamamış kardeşleri arasında din propagandası yapmaktan geri durmamışlardır. Bu nedenle Türk Edebiyatının İslamî şekilde ilk intişarı dinî bir mahiyette olmuştur. Birçok Türk dervişi yeni din ve tarikatlarını geniş kitlelere ulaştırma aşkıyla göçebe Türkler arasına geliyorlar ve yeni mefkûreyi onların anlayacakları bir dil ve beğenebilecekleri bir şekle büründürmeye çalışıyorlardı. (Köprülü, 1991, s. 1-2). Varlığı eski dönemlere uzanan Türk halk edebiyatı modelini örnek alıp idarenin en tepesindeki hakandan en alt basamağındaki nefere kadar herkesin kendisini bulabileceği şiirleri sade bir dil kullanarak sunmaya çalışan mutasavvıflardan biri de XII. yüzyılın büyük tasavvuf şairi Hoca Ahmed Yesevî dir (Üstüner, 2015, s.131). Doğu Türklerinde halk tasavvuf edebiyatının müjdecisi ve en büyük temsilcisi, Hoca Ahmed Yesevî dir. Şeyh Ferîdü d-dîn-i Attâr tarafından Pîr-i Türkistan (Eraslan, 1991, s.6) olarak adlandırılan Ahmed Yesevî, peygamberin sünnetini devam ettirmek için mezarı andıran çilehaneye girmesi o dar yerde zikrettikçe dizlerinin göğüslerine sürtmesinden dolayı da serhalka-i sînerişân (Köprülü, 1991, s.37) diye adlandırılmaktadır. Bunların yanı sıra Yesîli kabul edildiği için Yesevî nisbesiyle Ahmed-i Yesevî şeklinde anılmaktadır. Sayram (İspîcab) da İmam Muhammed b. Ali neslinden gelenlere Hâce, bu silsileye bağlı olanlara da Hâcegân denilmekteydi. Ahmed-i Yesevî de Hâcegân silsilesine bağlı olduğu için Hâce Ahmed, Hâce Ahmed-i Yesevî, Kul Hâce Ahmed şekillerinde anılmaktadır (Eraslan 1991: 10). Ahmed Yesevî nin diğer lakapları ise şunlardır: 1) Kul Hace, Ahmet (en çok kullanılandır) 2) Kul Hace, 3) Sultan Hace Ahmet, 4) Ahmet Şikeste, 5) Ahmet Miskin, 6) Miskin Ahmet, 7) Kul Ahmet, 8) Hace Ahmet, 9) Hace Ahmet Yesevî, 10) Yesevî, 11) Ahmet, 12) Sultan Ahmet, 13) Miskin Hâce Ahmet Yesevî. Tanınmış ve şanlı bir şairin bu kadar lakap kullanmasına hiçbir sebep olmadığına göre bunlardan bir kısmı muhtemel Yesevî ye yamanmıştır (Kök, 2016, s. 33). İspîcab da doğduğu bilinen Ahmed Yesevî nin, Mahmud Kâşgârî nin eserinde İspîcab dan Balasagun a kadar uzanan yerleri Argu beldesi olarak addetmesi sebebiyle Argu Türklerinden olabileceği düşünülmektedir. (Köprülü,1991, s.140-143). En önemli tarafının yaptığı irşatlar ve yazdığı şiirlerle İslâmiyeti göçebe Türk halkına anlatması olarak nitelendirilen Pîr-i Türkistan hakkında şu ifadeler yer almaktadır: Hikmet adını verdiği dinî tasavvufî dörtlükler ağızdan ağıza kulaktan kulağa dolaşarak dinî ve ahlâkî bir eğitim gerçekleştiriyordu. Yesevî, İslâm tasavvufunu Türkçe ifade eden ilk ve etkili sestir. O, millî ve dinî edebiyatımızın ilk büyüğüdür (Yakıt, 2013, s.211-212). Yesevî bir taraftan Müslümanlığın hoşgörüye dayalı tasavvuf anlayışını yayarken diğer yandan da Türkçeyle geniş kitlelere seslenerek İslâm dünyasında Arapça ve Farsça yanında Türkçenin de üçüncü bir dil olarak yer almasına büyük katkısı olmuştur. O bununla da kalmamış Türk dilini övmüş, Farsça ve Arapçayı iyi bildiği halde Türkçe ile söylemeyi tercih etmiştir. (Akar, 2015, s.158). 195
2. Dîvân-ı Hikmet Pîr-i Türkistan ın en önemli eseri Dîvân-ı Hikmet tir. Hikmet kelimesi Kur ân-ı Kerîm in nâzil olan ayetlerinde Hz. Peygamber in irşad ve vaazları mânâsında kullanılmıştır. Hikmet kelimesi Türkçe Sözlük te bilgelik, gizli sebep, Tanrı nın insanlarca anlaşılmayan amacı, özlü söz (2005, s.890); Tulum un hazırladığı 17. Yüzyıl Türkçesi Söz Varlığı isimli eserde ise akıllılık, akl, fazl, ilm, sır, gayb, ibret, alâmet (Tulum, 2011, s.853) olarak açıklanmaktadır. Eraslan hikmeti dinî, tasavvufî özlü söz biçiminde ifade etmenin doğru olacağını belirtmektedir (Eraslan, 1991, s.33). Dîvân-ı Hikmet, Pîr-i Türkistân tarafından söylenmiş ve onun takipçileri tarafından XII- XVII. yüzyıllar arasında Türkistan da İslâmî öğreti ve geleneğin yayılması/yaşatılması gayesi ile Türk-İslâm coğrafyasında ses vermiş ve ses yükseltmiştir. Hikmetler, Türkçe konuşanların coğrafyasında yani Türkistan da İslâmî dönem Türk edebiyatının özellikli mirasıdır. Didaktik bir özellik taşır. Dinî öğretiler, günlük ve gündelik hayatın ihtiyaçları göz önüne alınmıştır. Etkileyicilik ve kalıcılık yaratmak maksadı ile yalın bir üslupla ve hayatın içinden örneklendirilmiştir. Türk milli kültürünün yansıtıcısı İslâmî devre ait ilk temel eserlerden olan hikmetler, Türk halkını temel ahlâkî konularda aydınlatmak, halka dinî ve temel ahlâkî değerlerin verilmesi ve öğretilmesi amacıyla oluşturulmuştur. Kâmil insanı hedeflemiştir. Hikmetlerin söyleniş amacı Pîr-i Türkistan a ait şu dörtlüklerden rahatça anlaşılabilir: Mini hikmetlerim fermân-ı sübhân Bismi llâh dip beyân eyley hikmet aytıp Okup uksang heme ma ni-i kur an Tâliblerge dürr ü güher saçtım muna Mini hikmetlerim kân-ı hadîsdür Riyâzetni katığ tartıp kanlar yutup Kişi bûy itmese bilgil habîsdür Min defter-i sânî sözin açtım muna Dîvân-ı Hikmet te parçalar konu itibariyle anlaşılabilir ve azdır. Dervişlerin faziletleri hakkındaki methiyeler, İslâm menkıbeleri, Hz. Peygamber in hayatına ait parçalar, dünya halinden şikâyet, kıyamet gününün yakınlığı, cennet ve cehennem gibi konulardan bahseden İslâmiyet in Türkler arasında yeni yayılmaya başladığı zamanlarda halk kitlesi için yazılmış bir eserdir. Ahmed Yesevî İslâm dinini bu dini samimi bir şekilde kabul etmiş olmakla beraber kendi millî kültürlerinden asla kolay vazgeçmeyen Türklere anlatabilmek için Türklerin zevklerine uyarak basit bir dil ve ahenklerine uygun bir vezinle hitap etmiştir (Köprülü,1991, s.143-146). Hikmetlerinin çoğu koşma tarzında kafiyelenmiş dörtlükler halindedir. Mesnevî tarzındaki münâcat ve nât ile gazelleri aruz vezniyle yazılmıştır. Heceyle yazılmış gazel kafiyeli şiirleri de vardır. Heceyle yazılmış koşma tarzındaki hikmetleri 4+4+4=12 heceli; gazel tarzı hece şiirleri7+7=14 veya 8+8=16 hecelidir. Yesevînin kullandığı aruz vezinleri ise 2 fâ ilâtün 1 fâilün 2 mefâîlün 1 feûlün, 4 mefâîlün ve mef ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün dür. Görüldüğü gibi bunlar Türk şiirinde en sık kullanılan basit aruz vezinleridir. Esasen gazellerin bir kısmı, mısra ortalarından da kafiyeli olan musammat gazellerdir ve bu halleriyle 4+3=7 lik koşma tarzıyla aynı biçime sahiptirler. Dörtlükler çoğunlukla 10-12 kıt a, gazeller ise 7 beyittir. Ancak 5-28 kıt a arası değişen dörtlükler ve 5-15 beyit arasında değişen gazeller de vardır. Arapça, Farsça kelimelerde tam kafiyeyi, Türkçe kelimelerde yarım kafiyeyi, hatta bazen sadece redifi tercih eder (Ercilasun,2005, s.332-333). Hikmetlerinin birçoğunun zikir sırasında okumak için yazdığı anlaşılmaktadır. Yesevî gerek sağladığı bu ritim yoluyla, gerek halkın ruhuna hitap eden sade söyleyişlerle coşkun, akıcı ve samimi bir üslûbun sahibi olmuştur. Onun şiirlerini yüzyıllarca yaşatan da bu sadelik, samimiyet, coşkunluk ve akıcılıktır. Zikir sırasındaki mısralar müritlerin dilinde âdeta ritmik davul sesi gibi yankılanmaktadır. Bu sesin şaman ayinlerinden Yesevî nin hikmetlerine ulaştığı ve oradan da Yunus Emre, Hacı Bayram, Kaygusuz Abdal gibi tekke şairlerinin şiirlerine uzandığı muhakkaktır. Esasen tekke şiirlerinin birçoğunda bu ritmi sezmek, hatta duymak mümkündür. (Ercilasun, 2005, s.334). Pîr-i Türkistan ın hikmetlerini içine alan mecmuanın adı olan bu eserin farklı şahıslarca ve sahalarda meydana getirilmiş içerik ve dil bakımından aynı olmayan nüshaları bulunmaktadır. Bu nüshalardan birkaçının künyeleri şunlardır: 1.Türkiyat Enstitüsü yazmaları, no:2497, 2. Ahmed Caferoğlu nüshası, 3. Emel Esin nüshası, 4. Manchester, The John Rylands University Library, no: 67, 5. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Türkçe yazmalar, no:3898, 6. Millet Kütüphanesi Ali Emirî, Manzum, no:16, 7. Millet Kütüphanesi, Ali Emirî, Manzum, no: 17, 8. Konya, Mevlânâ Müzesi, no: 2583, 9. Konya, Mevlânâ Müzesi, no:2460 (Eraslan,1991, s. 41-42). 3. Pîr-i Türkistan ın Hikmetlerinin Dili Eserin diline gelince Köprülü; Vambery, Thury Joseph gibi tetkikçilerin hem Dîvân-ı Hikmet hakkında layıkıyla tetkik yapmadıklarını hem de Ahmed Yesevî nin tarihi şahsiyeti hakkında çok fazla 196
bir haberi olmayan tetkikçilerin yazarın ve eserinin dil özelliği hakkında acele hükümler verdiğini düşünür. Dîvân-ı Hikmet in lisanını Hokand Hanlığındaki lehçe olarak görürler. Sonra Thury Joseph in de aralarında olduğu tetkikçilere göre; Dîvân-ı Hikmet Rabgûzî nin Kısas-ı Enbiyâsı ile beraber Çağatay lehçesinin ilk eserleri arasında sayılmaktadır. Ayrıca Dîvân-ı Hikmet i Kutadgu Bilig ile Nevâî nin dili arasında aracı bir eser olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Harttman a göre ise Ahmed Yesevî nin eseri Çağatayca olarak sayılmaktadır. Bütün yapılan açıklamalardan sonra Fuad Köprülü, eserin çok eski bir nüshasının bulunamaması durumunda, eserin dil özelliklerinin Ahmed Yesevî nin yetiştiği ve içinde bulunduğu çevrenin sahip olduğu dil anlayışında aranması gerektiğini savunur. Dîvân-ı Hikmet in, Kutadgu Bilig ile aynı lisan dairesine yani Karluklara mensup bir Doğu Lehçesine ait eser sayılması gerektiği Köprülü tarafından ifade edilmiştir. Cengiz istilasından önce yazılmış eski bir nüsha bulununcaya kadar bu konudaki görüşler kapalılığını korumaya devam edecektir (Köprülü,1991, s.143-146). 4. Pîr-i Türkistan ın Yunus Emre ye Etkisi Hoca Ahmed Yesevî kurduğu ve kurdurduğu tekkeler, yetiştirdiği mürşidler ve alp-erenler vasıtasıyla Orta Asya ve Volga ahalisi arasında Müslümanlığı yayan ve kuvvetlendiren büyük bir din adamıdır. O aynı zamanda Anadolu ve Rumeli yi fetheden kuvvetlerin başında bulunan Horasan erlerinin manevi atasıdır. Yunus Emre de onun Anadolu da yetişen bir uzantısıdır.(diriöz,1993, s.93). Köprülü, Pîr-i Türkistan ın Doğu Türkleri ve onların tasavvufi halk edebiyatı üzerindeki nüfuzu neyse Yunus un Anadolu Türkleri ve onların tasavvufi halk edebiyatı üzerindeki nüfuzunun aynı kuvvet ve mahiyette olduğunu belirtmektedir(köprülü,1991, s.285). Yine Köprülü Bütün Türk edebiyatında -Ahmed Yesevi den sonra- Yunus kadar tesir icra etmiş diğer bir mutasavvıf şaire daha rastlanamaz. ifadelerine yer vermektedir (Köprülü,1991, s. 326). Yunus Emre nin bu başarısının altında yatan nedenleri halk edebiyatının yüzyıllardır durağan kalması, onun sanatına muhatap olan çevredeki halk zevkinin büyük bir değişime uğramaması ve şahsiyetindeki deha olarak sıralamaktadır (Köprülü, 1991, s. 335). Türk şiirinin bu iki ismi arasındaki farkın zaman ve mekânla sınırlandırılamayacağı, tarikat kurabilecek bir düşünce hareketi gösterememekle beraber Yesevî ye nazaran çok daha canlı ve heyecanlı mutasavvıf olduğu ifade edilmektedir (Köprülü, 1991, s.336). Pîr-i Türkistan a ait olduğu düşünülen aşağıdaki hikmet, Yunus un beğenisinden kaçmayıp belki de nazire olarak Bana seni gerek seni ilahisinin yazılmasına neden olmuştur. Her ikisi de 8 li hece ölçüsüyle yazılan bu şiirlerden Pîr-i Türkistan a ait olanına hikmet, Yunus a ait olanına ise ilahi denilmiştir: ǾIşkıng kıldı şeydā mini cümle Ǿālem bildi mini Kayğum sin sin tüni küni min ge sin ok kirek sin TaǾallāh zihį maǿnį sin yarattın g cism ü cānnı Kulluk kılsam tüni küni min ge sin ok kirek sin Ğafillerge dünya kirek Ǿākillerge Ǿukbā kirek VāǾizlerge minber kirek min ge sin ok kirek sin ǾĀlem barı uçmak bolsa cümle hūrlar karşu kilse Allāh minge rūzį kılsa min ge sin ok kirek sin Uçmah kirek cevlān kılam ne hūrlarğa nazar kılam Anı munı min ne kılam min ge sin ok kirek sin Hˇāce Ahmeddür minim atım tüni küni yanar otım İki cihānda ümįdim min ge sin ok kirek sin (Eraslan, 1991, s. 320). Yunus Emre dîvânı üzerine araştırmalarda bulunan Tatçı, onu bir aşk ahlakçısı olarak değerlendirip şiirlerinin incelendiği takdirde onlarda en fazla rastlanan mefhumun sevü, mihr, sevgi, muhabbet şeklinde geçen aşk olduğunu ifade etmiştir. İşte bu aşk, Yunus un dilinde şöyle anlatılmaktadır: ǾIşkun aldı benden beni bana seni gerek seni Ben yanaram düni güni bana seni gerek seni Ne varlıga sevinürem ne yokluga yirinürem ǾIşkunıla avınıram bana seni gerek seni ǾIşkun Ǿāşıklar öldürür denizine taldurur Tecellįyile toldurur bana seni gerek seni Cennet cennet didükleri bir ev ile birkaç Hūrį İsteyene virgil anı bana seni gerek seni 197
Yūsuf eger hayālüni düşde göreydi bir gice Terk ideyidi mülklerin bana seni gerek seni Yūnus çagururlar adumgün geçdükçe artar odum İki cihanda maksudum bana seni gerek seni (Tatçı, 1990, s. 383-384). Bu ilahideki bana seni gerek seni ifadesindeki +i belirtme ekinin o dönem metinlerinde çok sık rastlanan bir kullanım olmadığını ifade eden Kurnaz, bu ekin ok enklitik edatının anlamını bire bir karşılayan bir ifade olduğunu belirtmiştir (Kurnaz, 2009, s. 153). Yunus Emre den sonra Aşık Yunus, Necâtî Bey (ö. 1519), Kütahyalı Ahmedî (ö. 1413), Niğbolulu Ahî (ö. 1517), Balıkesirli Ravzî, Âşık Çelebî (ö. 1571-72), Handanî (d. 1539-40), Kemâl (ö. 1490 öncesi), Şeyh Baba Yusuf-ı Sivrihisarî (ö. 1512), Yakınî (Ö. 1568) gibi Batı Türklüğü sahası temsilcilerinin eserlerinde bu enklitik edatın kullanıldığı tespit edilmiştir (Kurnaz, 2009, s. 154-156). Pîr-i Türkistan ın da, Yunus Emre nin de üzerinde titizlikle durduğu bir diğer konu gönül dür. Tasavvufta Allah ın evi olarak nitelendirilen gönül, âlemlere sığmayan yaratanın nazargâhıdır: Sünnet imiş kâfir bolsa birme āzār KönQgli katığ dil-āzārdın Hudā bįzār Allāh hakkı andağ kulğa Siccįn tayyar Dānālardın iştip bu söz aydım muna (Eraslan, 1991, s. 56). Gönül mi yig KaǾbe mi yig eyit bana Ǿaklı iren Gönül yigdür zirā ki ak gönülde tutar turagı (Tatçı, 1990, s. 369). Daha önce Pîr-i Türkistan da geçen can kuşı ibaresine Yunus Emre Dîvânı nda da tesadüf edilmektedir. Yunus Emre nin Kavram Dünyası üzerine bir araştırmada bulunan Yaylagül; Can ve gönlün bazı bağlamlarda Yunus ta birbirinin yerine kullanılabildiği, Yunus Emre de sadece can değil, gönül, akıl gibi diğer soyut kavramların uçan yaratıklar olarak somutlaştırılabildiğini, bunların hiç durmaksızın kanat çırpmalarının nedeninin cennete ulaşmak değil de, uçarak Allah a erişmek olduğunu; zira cennetin müminin kuş biçiminde betimlenen canlarını yakalamak için tuzak olarak görüldüğünü, canın ise gönül evinde bulunan ten içinde yer alan dost (yaratıcı) anlamına geldiğini, ışığın canı ilâhî olduğu için âşığın ölüm korkusu taşımadığını, nurdan olan canın bedenin/tenin içinde bir yerde olduğunu, yürekle aynı bölgede yer aldığını, cana düşen ateşin yürek yağını eritebildiğini, gönlün de canın da asıl vatanından ayrılarak yukarıdan aşağıya düşebildiğini; bu nedenle canın bir kuş olduğunu, gövdeye misafir olduğunu ve bir gün bir kuşun kafesten uçup gitmesi gibi gövdeden çıkıp gideceğini, o zamana kadar da canın da gönlün de bedende tutsak olduğunu ifade etmiştir (Yaylagül, 2014, s.450). İki şairin kavram dünyasının karşılaştırılabilmesi için şu beyitler verilecektir: Vā-dirįğā armān birle Ǿömrüm kiçti Nefsim mini tuğyan kıldı haddın aştı Cānım kuşı pervāz kılsa rūhum kaçtı Ğāfil yörgen Ǿömrin yilge satar dostlar (Eraslan, 1991, s. 170). Katreden deryālar düzen cān kuşı pā-bendin üzen Yüz bin deryāları yüzen gel sürelüm bu çağları (Tatçı, 1990, s.367). Pîr-i Türkistan ın da, Yunus Emre nin de felsefelerinin birleştiği bir diğer nokta bilgiye bakış açılarıdır. Hakkı anlamanın yolunun kendini bilmekten geçtiği, kendini bilmeyenlerin ise insandan daha aşağıda yer aldığı ifade edilerek bilimin insanın iç dünyasını anlamaya yönelik yolculuk olduğu belirtilmektedir: Özini bildi irse hakknı bildi Hudādın korktı vü insāfğa kildi (Eraslan, 1991, s. 274). İlm okımak bilmeklik kendözini bilmekdür Pes kendözin bilmezsen bir hayvāndan betersin (Tatçı, 1990, s. 258). 5. Türk Dünyasında Pîr-i Türkistan Etkisi Sülük silsilesi bakımından Pîr-i Türkistan ın kurduğu Yesevîliğe mensup bulunan Nakşîbendîlik ve Bektâşîlik olmak üzere iki tarikat bulunmaktadır. İslamiyetin atlı göçebe Türkler arasında yayılmasında, usûl ve kaidelerinin öğrenilmesinde, tasavvufun inceliklerinin bilinmesinde ve tasavvuf kılığına giren bazı zararlı akımların önlenmesinde büyük hizmetlerde bulunan bu tarikatın, Türk dünyasının birçok bölgesinden temsilcileri/halifeleri olmuştur. Bunlardan Biraş b. Abraş Sûfî, Eşmehmed Tokmehmedoğlu, Şeyh Hidâyetullah, İdris Zu l-mehmedoğlu, Kazanlı Kasım Şeyh 198
İbrahimoğlu, Hoca Emir Kelâl gibi isimler onun Kıpçak Türkleri arasında yetişmiş halifelerindendir (Köprülü, 1991, s. 44). Pîr-i Türkistan ın manevî nüfuzunun uzun süre devam ettiği ve Köprülü nün üçe ayırdığı sahalardan ilk ikisi Türkistan ve Kırgızistan (merkezî Doğu sahası) ile İdil boyu (Kuzey sahası), üçüncüsü ise Anadolu ve Rumeli (Batı sahası) dir. Bu son sahada Avşar Baba, Pîr Dede, Akyazılı, Kıdemli Baba Sultan, Geyikli Baba, Abdal Musa ve Horos Dede gibi isimler Evliya Çelebi nin Seyahatnâmesi nde Pîr-i Türkistan ın halifeleri diye zikrettikleri isimlerdir (Köprülü, 1991, s. 46-48). Harezm, Horasan, Azerbaycan yolu ile Anadolu ya gelen dervişler arasında Hacı Bektaş Velî ve Sarı Saltık gibi isimler zikredilse de Köprülü bunları gerçekten uzak bulmaktadır. Ancak Hoca Ahmed Yesevî nin hikmetlerinin toplandığı Dîvân-ı Hikmet dikkatle incelendiğinde Hacı Bektaş Veli nin düşünceleri ve emelleri arasında çok büyük benzerliklerin bulunduğu görülecektir. Azerbaycan ın Kazak bölgesine mensup olup birtakım nedenlerden ötürü Anadolu ya göç eden mutasavvıflar kervanına katılan, daha sonra da kendisi gibi Anadolu ya gelmek zorunda kalan mutasavvıf şair Mir Hamza Nigârî ile onun halifesi Seyyit Hüseyin Hulûsî ye intisap eden, sanatını fikirlerini yaymada araç olarak gören Seyyid Giryân Cemâleddîn Kazâkî adında bir sanatçının dîvânda Nakşibendî tarikatına ait bir silsile verilmiştir. Pîr-i Türkistan ın aşağıdaki beyti ise onun bir Nakşibendî müridi olan Seyyid Giryân Cemâleddîn Kazâkî üzerindeki etkisinin anlaşılmasında yardımcı olacaktır: Derdsiz ādem ādem irmes munı an glan g ǾIşksız ādem hayvan cinsi munı tın glan g Kön glün gizde Ǿışk bolmasa man ga yığlan g Giryānlarğa hās Ǿışkımnı Ǿatā kıldım (Eraslan, 1991, s.126). ǾAşksız feryād iden hardur bilin insan değil Maksadı zahmet olur muhtaca ihsan değil Başıng kiter bu yollarda hazır bolgıl ǾIşk yolıda ölmes burun zinhar ölgıl (Eraslan, 1991, s.112) Yatar malum diyen dünya ve māfįhāya ender ħāk Düşün Ǿibretle baķ ölmeden evvel öl fenādan gėç (Kazâkî 24/ 2) SONUÇ Hikmetler, Türkçe konuşanların coğrafyasında yani Türkistan da İslâmî dönem Türk edebiyatının özellikli mirasıdır. İnsanlara sosyal ve dinî yaşantılarına dair nasıl bir yol izlemeleri gerektiği hakkında bilgiler sunar. Etkileyicilik ve kalıcılık yaratmak maksadı ile yalın bir üslupla ve hayatın içinden örneklendirilmiştir. Dinî öğretiler günlük ve gündelik hayatın ihtiyaçları göz önüne alınmıştır. Türk milli kültürünün yansıtıcısı İslâmî devre ait ilk temel eserlerden olan hikmetler, Türk halkını temel ahlâkî konularda aydınlatmak, halka dinî ve temel ahlâkî değerlerin verilmesi ve öğretilmesi amacıyla oluşturulmuştur. Kamil insan olmaya giden yolu göstermek, insanların dünya ve ahiret hayatına katkı sağlama gayesi amaçlamıştır. Dürüstlük, güzel ahlak sahibi olma, tevazu ve alçak gönüllülük konuları işlenmiştir. Ateş olarak nitelendirilen nefis, kibir, hırs, ikiyüzlülük gibi kötü davranışlardan kaçınılması öğütlenip tavsiye edilmiştir. Hikmetler, Türklerin İslâmiyet ten önce de benimsediği ve ayrıca icra edildiği dönemin sosyal ve ahlâkî düşünce yapısının kuşaktan kuşağa sözlü gelenekle aktarımının Türkçe ifadesidir. Dîvân-ı Hikmet, Türk İslâm evreni içinde kişilerin eğitimi ve toplumun sosyal ve ahlaki düzeni için konulmuş bulunan esasları içerir. Değişik dinî inanışlara sahip olan Türklerin İslâmiyet i kabulleri onların sosyal ve kültür hayatlarında büyük bir değişim ve gelişim meydana getirmiştir. Hikmetlerin amacı İslâmî bilgilerin öğretilmesi ve tatbikini sağlamaktır. Dîvân-ı Hikmetle Türk-İslâm kültür ve medeniyetini oluşturan insanlara daima Allah sevgisi, hak, adalet, iyilik ve güzellik düşünceleri kavratılmaya çalışılmıştır. İslâm ın medeniyet çizgisinin en belirgin tarafı da Allah tan sonra insandır. İnsanda ilâhi vasıfların bulunduğu savunulur. İslâm medeniyetinin çizgilerinden biri de adalettir. Adalet anlayışı bazen ibadetin bile üzerinde sayılabilmiştir. Hikmetlerin kaynakları; Kur an, hadis, fıkıh, kelâm, siyer, kıssalar, ilim ve tasavvuftur. Bilgili olmanın ve bilgisiz olmanın insana getirdikleri, cömertlik, hasislik, ilim öğrenmek gibi konular hikmetlerin çokça işlendiği konulardır. Buradaki değerler Türk İslâm değer anlayışını yansıtmakla beraber yalnız dönemin yönetenlerine ya da dönemin toplumuna göndermeler yanında geleceğin Türk düşünce ve kültürünün şekillenmesine ve korunmasına da göndermeler içerir. Pîr-i Türkistan, yeni bir dinin milletçe savunulduğu ideal bir devirde, Farsçayı (çok iyi derecede) bilmesine rağmen Türkçe yi güzel konuştuğunu ve yazdığını muhataplarına ilân eder. Türkçe 199
ülküsünü ortaya koyup Türkçe söylediği hikmetleri ile ahlak ve nasihati üstün kılarak Türkçeyi eğitim, kültür ve tefekkür dili haline getirip Türkçe konuşurlara mirâs bırakmıştır. KAYNAKÇA Akar, A. (2015). Türk Dili Tarihi. İstanbul: Ötüken. Barutçu Özönder, F. S. (2002). Türk Dilinin Tarihî Dönemleri Üzerine Birkaç Söz, Türkbilig 3, s.s. 203-210. Diriöz, M.(1993, Mayıs). Dîvân-ı Hikmete Yeni Bir Bakış, Milletlerarası Hoca Ahmed Yesevi Sempozyumu Bildirileri, Kayseri, Türkiye. Eraslan, K. (1991). Dîvân-ı Hikmet Seçmeler. Ankara: Kültür Bakanlığı. Ercilasun, A. B.(2005). Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi. Ankara: Akçağ. Hacıeminoğlu, N. (2008). Karahanlı Türkçesi Grameri. Ankara: Türk Dil Kurumu. Vassâf H. Sefine-i Evliyâ (1990).(Çev. Mehmet Akkuş- Ali Yılmaz) İstanbul: Sehî Neşriyat, I, s.s.391-397. Kök, A. (2004). Karahanlı Türkçesi Satır-Arası Kur an Tercümesi (TİEM 73 Iv/ 1-235v/2), Giriş- İnceleme-Metin-Dizin). (Yayımlanmamış Doktora Tezi). Ankara Üniversitesi, Ankara, Türkiye. Kök, A. (2016, Mayıs). Pîr-i Türkistan ın Türkçe Ülküsü, Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi I. Uluslararası Akdeniz Sanat Sempozyumu, Vuslatının 850. Yılında Hoca Ahmed Yesevî Sempozyumu I, Antalya, Türkiye. Kök, A. (2013). Seyyîd Giryân Cemâleddîn Kazakį Dîvânı İnceleme (Tahlil)-Metin-Sözlük-Dizin. (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi). Kafkas Üniversitesi, Kars, Türkiye. Köprülü, F. (1991). Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı. Kurnaz, C. (2009). Bana Seni Gerek Seni, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S. 39, s.s. 147-160. Tatçı, M. (1990). Yunus Emre Dîvanı-II Tenkitli Metin. Ankara: Kültür Bakanlığı. Tulum, M. (2011). 17. Yüzyıl Türkçesi ve Söz Varlığı. Ankara: Türk Dil Kurumu. Türkçe Sözlük (2005). Ankara: Türk Dil Kurumu. Üstüner, A. (2015). Türkçenin Tarihî Gelişmesi. İstanbul: Bilge Kültür Sanat. Yakıt, İ. (2013). Türk İslâm Düşüncesi Üzerine Araştırmalar, Hoca Ahmet Yesevî ve Türk Düşünce Tarihindeki Yeri. İstanbul: Ötüken. Yaylagül, Ö. (2014, Mayıs). Yunus Emre nin Kavram Dünyası, Türk Dünyası Bilgeler Zirvesi: Gönül Sultanları Buluşması s.s. 449-459. 200
TÜRKİSTAN SAHASINDA HZ. ALİ CENKNAMESİNE BİR ÖRNEK: KAZAK TÜRKLERİNDE KISSA-İ SALSAL Doç. Dr. Seyfullah YILDIRIM Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi ÖZET Genellikle Hz. Peygamber, Hz. Ali ve onun çocuklarının etrafında teşekkül eden olayların kahramanlık temelinde, olağanüstü motiflerle ve edebi bir üslupla anlatan eserlere cenkname denilmiştir. 13. Yüzyıldan itibaren uyarlama, tercüme ve telif yoluyla Türk edebiyatına kazandırılmış olan Cenkname türü eserlerin ilk örneklerinden biri olan Salsalname, yine bu yüzyılda Şeyyad İsa tarafından kaleme alınmıştır. Fuat Köprülü, bir Hz. Ali Cenk-namesi olan Salsalname yi Anadolu sahasında yazılmış ilk Türkçe eser olarak kabul eder. İlk Türkçe eser ya da eserlerden birinin Hz. Ali ve onun kahramanlıklarıyla ilgili olması onun Türk kültürü ve edebiyatında ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Hz. Ali ve diğer İslam kahramanlarıyla ilgili eserlerin sınırları Anadolu sahasıyla sınırlı kalmamış aynı ya da benzer isimdeki eserlerin Türk Dünyasının farklı coğrafyalarına da yayıldığı görülmüştür. Bu yayılma büyük ölçüde Anadolu sahasında basılmış olan eserlerin Türk dünyasına ulaşması, orada okuma yazma bilen icracıların bu metinleri kendi kültür daireleri temelinde yeniden düzenleyerek lehçelerine aktarmaları şeklinde olmuştur. Eserin aktarım ve yeniden oluşturulma sürecinde metni yeniden oluşturan icracıya bağlı olarak bazı durumlarda içerik değişmektedir. Bu tarz eserlere verilecek örneklerden birisi de Salsalname dir. Salsal, Kıssa-i Salsal adıyla Türkistan sahasında Kazak Türkçesiyle yeniden oluşturularak yayımlanmıştır. Türkistan sahasında dini dastanlar (din konulu halk hikayeleri) başlığı altına dahil olan Kissa-i Salsal adlı eser ilk olarak Mavlikay Yumaçikov (Mavlekey Jumaşulı) tarafından 1879 yılında Kazan da Arap harfleriyle yayımlanmıştır. Tamamı manzum olan dastanın uzunluğu 6321 mısradır. Bu bildiride ilk olarak Anadolu sahasında Hz. Ali cenknamelerinin örneklerinden olan Salsalname, Selâsil Kal ası Cengi, Haver-name vb eserler hakkında bilgi verilecek ve bu eserler Kissa-i Salsal ile karşılaştırılacaktır. Sonra anlatının Kazak Türkleri arasındaki versiyonu olduğunu düşündüğümüz -en azından isim benzeri- Kıssa-i Salsal hakkında bilgi verilecektir. Çalışmanın son kısmında ise Kıssa-i Salsal ve diğer cenkname örneklerindeki Hz. Ali tipolojisi üzerine değerlendirmelerde bulunulacaktır. Anahtar Kelimeler: Hz. Ali, Cenkname, Salsalname, Selasil, Kıssa-i Salsal. 201
TÜRKÇENİN ÇİN DE YABANCI DİL OLARAK ÖĞRETİMİ Okutman Ali UZUN Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi ÖZET Milattan önce VIII. yüzyılda iki büyük medeniyet olan Hun Türkleri ve Çinlilerin komşu olarak yaşamaya başlanıldığı ifade edilmektedir. Bu tarihi komşuluklarında etkileşimin ne derecede olduğu tam olarak bilinmemektedir. Günümüz Orta Asya Türklerine kadar süren bu komşulukta Türkçenin Çinlilere öğretildiğine dair herhangi bir kaynağa rastlanılamamıştır. Bununla birlikte bazı araştırmacılar 300-350 civarında sözcüğün Türkçeden Çinceye geçtiğini ifade etmektedirler. Türkçe ve Çince arasındaki alışverişin ve Türkçenin Çinliler tarafından ne zaman öğrenilmeye başlandığı, Çin kaynaklarının istenilen düzeyde araştırılması ve incelenebilmesi neticesinde ortaya çıkacağı söz konusudur. Son yıllardaki Türk Çin ilişkileri göz önünde bulundurularak yaklaşık 1.3 milyar nüfusa sahip Çin de Türkçenin varlığı ya da öğretilmesi kaçınılmazdır. Yakın zamana kadar dışa kapalı olan Çin ile iletişimimiz tarihsel temaslar kadar yakın zamanda da gelişmektedir. Devletlerarası protokoller ve özellikle eğitim anlaşmaları sayesinde karşılıklı olarak yükseköğrenim öğrencilerinin ülkelerinde eğitim görmesine müsaade edilmiştir. Türkiye, Türkçeyi Çinlilere yerinde, kendi ülkelerinde öğretmek, Türkçe alanında ihtisas yaptırmak amacıyla devlet olarak birçok girişimde bulunmuştur. Şu an Çin de bulunan Türkoloji bölümleri şunlardır: Şanghay Uluslararası Araştırmalar Üniversitesi, Doğu Dilleri ve Edebiyatları Fakültesi Türkoloji Bölümü, Pekin Milletler Üniversitesi, Türkoloji Fakültesi, Pekin Yabancı Diller Üniversitesi, Türkoloji Bölümü, Çin İletişim Üniversitesi, Uluslararası İletişim Okulu Yabancı Diller Bölümü, Luo Yang Askerî Yabancı Diller Okulu. Diğer yandan ülkede birçok Türkçe öğretim merkezi bulunmakla birlikte bu merkezlerde birçok Çinli Türkçe öğrenmektedir. Bu bakımdan Türkçenin Çin deki varlığı son derece önemlidir. 202
Tarih 03.11.2017 Saat 14.30 SALON VEGA 3. Oturum Moderator TUDSAK254 TUDSAK286 TUDSAK302 TUDSAK281 Yrd. Doç. Dr. Akif KÖSE Öğr. Ali ÜNSAL Milli Eğitim Bakanlığı Öğr. Vahit HÜYÜK Milli Eğitim Bakanlığı Arş. Gör. Dildar ÖZASLAN Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Züleyha YILDIRIM Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Akif KÖSE Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Erkan Hasan ATALMIŞ Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Ahmet NACAR Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi ÖĞRETMEN YETERLİK ÖLÇEĞİNİN GELİŞTİRİLMESİ ÖĞRETMEN ADAYLARININ ELEŞTİREL İNTERNET OKUR YAZARLIKLARI ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA ÖĞRETMEN ADAYLARININ ÖĞRETMENLİK TUTUMLARINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER: BİR META-ANALİZ ÇALIŞMASI PRİZMATİK ÖĞRETİM MATERYALİ TASARIMI VE GELİŞTİRİLMESİ 203
ÖĞRETMEN YETERLİK ÖLÇEĞİNİN GELİŞTİRİLMESİ Öğr. Ali ÜNSAL Milli Eğitim Bakanlığı Öğr. Vahit HÜYÜK Milli Eğitim Bakanlığı Eğitimin yürütülmesinde temel işleve sahip öğretmenlerin gelişmelerle tutarlı bir şekilde yetiştirilmesi sorununun birçok araştırmaya konu olduğu gözlenmektedir. Artık öğretmen eğitiminde zamanla değişen ve çeşitlenen yeterliliklerin varlığı iyiden iyiye kendini hissettirmektedir. Öğretmenin kişisel özellikleri, öğrenme etkinliklerinin yöneticisi olarak yeterliliği, öğrenme sürecini izleme ve ders vermedeki yeterliliği, özgeçmişi, öğrenci ve diğer bireylerle ilişkileri sınıftaki başarısını etkiler. İçinde bulunduğumuz çağda nitelikli insan yetiştirmek çok önemli hale gelmiştir. Bu yetiştirme çabası içerisinde en önemli görev tabi ki öğretmene düşmektedir. Bu araştırmada Öğretmen Yeterlik Ölçeği nin Türkçe ye uyarlama güvenirlik ve geçerlik çalışması yapılmış ve ölçeğin güvenirlik katsayısı 0,74 olarak bulunmuştur. Öğretmen Yeterlik ölçeğinin orijinal İngilizce metni önce Türkçe ye çevrilmiş daha sonra geçerlik açısından faktör analizi, güvenirlik açısından da ölçeğin iç tutarlığı incelenmiştir. Bu çalışmanın ikinci boyutunda ise öğretmenlerin yeterliklerine ilişkin bulgular survey yöntemle gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın ölçeği, Hatay İl Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı 12 ilköğretim okulundaki 227 si bayan ve 182 erkek olmak üzere toplam 409 öğretmene uygulanmıştır. Araştırmada öğretmenlerin cinsiyeti, mesleki kıdemi, branşı, çalıştığı okul düzeyi ve öğretmenlerin çalıştığı okulun bulunduğu yerleşim yeri bağımsız değişkenleri açısından öğretmenlik yeterlik algıları incelenmiştir. Ölçeğin geliştirilmesi sürecinde ölçeğin içerisindeki maddeler için aritmetik ortalama ve standart sapmaları hesaplanmış, madde kalan ve madde toplam analizleri gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın sonucunda, öğretmenlerin cinsiyeti, kıdemi, çalıştığı okul düzeyi ve görev yaptığı okulun bulunduğu yerleşim yeri açısından anlamlı bir fark bulunmuştur. Öğretmenlerin branşı açısından ise anlamlı bir fark bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Yeterlik, öğretmen yeterliği, öğretmen yeterlik ölçeği. DEVELOPMENT OF TEACHER PROFICIENCY SCALE ABSTRACT It is observed that the problem of educating the teachers who have basic skills in the process of education in a consistent manner is subject to many researches. Now, the presence of varying and varied qualifications in teacher education is making you feel better. Teacher's personal qualities, proficiency as a manager of learning activities, ability to monitor the learning process and lecture, affect the success of his / her CV, student and other individual relations. It has become very important to educate qualified people in the present time. Of course, the most important task in this training effort is the teaching. In this study, the reliability and validity study of the "Teacher Proficiency Scale" adapted to Turkish language was conducted and the reliability coefficient of the scale was found to be 0.74. The original English text of the Teacher Proficiency Scale was first translated into Turkish, followed by factor analysis in terms of validity and internal consistency in terms of reliability. In the second dimension of this study, findings about teachers' competences were conducted by means of survey method. A total of 409 teachers, 227 female and 182 male, were employed in 12 elementary schools affiliated to Hatay Provincial National Education Directorate. Teacher competence perceptions were examined in terms of the gender of teachers, occupational seniority, branch of school, level of school they work in, and independent variables of the place where the teachers work. During the development of the scale, the arithmetic mean and standard deviations for the items in the scale were calculated, As a result of the research, there was a meaningful difference in terms of gender, seniority, level of school and the place of residence. There was no significant difference in the branches of the teachers. Key words: Proficiency, teacher competence, teacher competence scale. 204
ÖĞRETMEN ADAYLARININ ELEŞTİREL İNTERNET OKUR YAZARLIKLARI ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA Arş. Gör. Dildar ÖZASLAN Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Züleyha YILDIRIM Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi ÖZET Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, bu teknolojileri hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin en önemlilerinden biri olan internet, aranan bilgiye anında ulaşım, büyük kitlelere çok kısa sürede ulaşarak harekete geçirebilme, gibi avantajlarıyla birçok alanda bireylerin hayatını kolaylaştırır. Bunun yanı sıra internetin; ürünlerin bilinçsiz tüketime sebep olabilecek yanlış yöntemlerle pazarlanması, bireyleri yanlış yönlendirecek bilgilerin çok fazla olması, internet bağımlılığı gibi olumsuz etkileri de bulunabilmektedir. Bu olumsuz etkileri asgari düzeye indirgemek veya ortadan kaldırmak, bireylere bilgi ve iletişim teknolojilerini bilinçli olarak kullanabilme becerisi kazandırma ile sağlanabilir. Bu bağlamda özellikle medya okur yazarlığı eğitimi verecek olan öğretmen adaylarından eleştirel ve çok yönlü düşünmeleri ve internet okur yazarlığı konusunda bilinçli olmaları beklenmektedir. Bu araştırmanın amacı öğretmen adaylarının eleştirel internet okur yazarlık düzeylerinin yıllık okuduğu kitap sayısı, günlük televizyon izleme süresi, günlük internet kullanım süresi cinsiyet ve yaş değişkenlerinin eleştirel internet okur yazarlığı üzerindeki etkisini açıklamaktır. Araştırma grubunu Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Eğitim Fakültesinde 2017-2018 eğitim öğretim yılında Türkçe, Fen Bilimleri ve Sınıf öğretmenliği bölümlerinde öğrenim görmekte olan lisans öğrencileri oluşturacaktır. Araştırmada veriler Aktay ve Dal (2015) tarafından geliştirilen İnternet için eleştirel okur yazarlık ölçeği vasıtasıyla toplanacaktır. Bu araştırmada verilerin analizi aşamasında kişisel bilgiler için frekans (f) ve yüzde (%) değerleri, değişkenlere göre anlamlı fark olup olmadığını saptamak amacıyla t testi kullanılacaktır. Yapılan araştırmada verilerin analizi aşamasında SPSS istatistik paket programından yararlanılacaktır. Araştırmada p manidarlık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilecektir. Araştırma süreci halen devam etmektedir. Anahtar Kelimeler: Analitik düşünme, bilgi ve iletişim teknolojileri, medya okur yazarlığı JEL: I2, I20, I200 A STUDY ON THE CRITICAL INTERNET LITERACY OF PRE-SERVICE TEACHERS ABSTRACT Developments in information and communication technologies have made them an integral part of our lives. Internet, one of the most important information and communication technologies, facilitates the lives of individuals with the advantages of instant access to the sought information and the ability to reach and act in a very short period of time. Besides, internet has various negative effects such as marketing of products with wrong methods which may cause unconscious consumption, too much information misleading individuals, and internet addiction. Reducing or eliminating these negative effects may be achieved through providing individuals with the ability to use information and communication technologies consciously. Thus, pre-service teachers, especially those who will enhance media literacy training, are expected to be aware of critical and multifaceted thoughts and internet literacy. This research aims to explore the effect of pre-service teachers critical internet literacy levels on the number of book readings, daily television watching period, daily internet usage, gender and age. The research will be carried out with undergraduate students from the departments of Turkish, Science and Primary School Teaching at Kahramanmaraş Sütçü İmam University Faculty of Education during the 2017-2018 academic year. The research data will be collected via the critical literacy scale for the internet developed by Aktay and Dal (2015). Frequency (f) and percentage (%) values for demographic information will be used in order to determine whether there is a significant difference depending on the variables during data analysis. The data will be analyzed through the use of SPSS statistical package program. Significance level will be considered as p <0.05. The research process has not been completed yet. Keywords: Analytical thinking, information and communication technologies, media literacy JEL: I2, I20, I200 205
ÖĞRETMEN ADAYLARININ ÖĞRETMENLİK TUTUMLARINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER: BİR META-ANALİZ ÇALIŞMASI Yrd. Doç. Dr. Akif KÖSE Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Erkan Hasan ATALMIŞ Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi ÖZET Türkiye de öğretmen ihtiyacını karşılayan kurumların başında eğitim fakülteleri gelmektedir. Bunun yanında Talim Terbiye Kurulunun 20/02/2014 tarihli ve 9 sayılı kararında belirtilen alanlarda lisans eğitimini tamamlamış farklı fakülte mezunlarının da öğretmen olarak atamaları yapılabilmektedir. Eğitim fakültesi dışındaki fakültelerden mezun olan adayların öğretmen olarak atanabilmelerinde öğretmenlik meslek bilgisi (pedagojik formasyon) eğitimi almış olmaları şartı aranmaktadır. 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu nda öğretmenliğin profesyonellik gerektiren bir meslek olduğu ve yeterlilik alanlarının ise genel kültür, alan bilgisi ve pedagojik formasyon olduğu ifade edilmektedir. Öğretmenlerin bu alanlarındaki yeterlik düzeyleri eğitimin niteliğini doğrudan etkilemektedir. Bu alanlardaki yeterliğin dışında öğretmenlerin öğretmenlik mesleğine karşı tutumları da eğitimin kalitesini belirleyen temel unsurlar arasında yer almaktadır. Öğretmenlerin öğretmenlik mesleğine karşı tutumlarıyla birçok değişkenin ilişkili olduğu da bilinen bir gerçektir. Öğretmenlerin mesleki tutumlarının şekillenmesinde gerek mezun oldukları programlar gerek aldıkları pedagojik formasyon eğitimleri gerekse öğretmenlerin taşıdıkları demografik özellikler ile kişilik özellikleri gibi birçok unsur etkili olabilmektedir. Öğretmen adaylarının öğretmenlik mesleğine karşı tutumlarını ve bu tutumların oluşmasındaki belirleyici etkenlerin incelenmesini amaçlayan önceki çalışmalarda mesleki tutuma ilişkin farklı sonuçların ortaya çıktığı görülmektedir. Farklı sonuçların sebepleri ise yapılan bu çalışmalarda kullanılan yöntemlerin, araştırma örneklemlerinin ve araştırmalarda kullanılan öğretmenlik tutum ölçeklerinin farklılığı ile açıklanabilir. Bu araştırmada aday öğretmenlerin öğretmenlik tutumları ile ilgili yapılan araştırmaların incelenmesi, bu yolla öğretmenlik tutumunu etkileyen faktörlerin neler olduğuna ilişkin bir alanyazın taraması ve bir meta-analiz çalışması yapılması amaçlanmaktadır. Araştırmada alışılmış bir meta-analiz yöntemi olan nitel meta-analiz yerine comphensive meta-analizi programı kullanılarak nicel meta-analiz yapılacaktır. Araştırma sonucunda elde edilecek bulgularla, öğretmen adaylarının öğretmenliğe karşı tutumlarını hangi faktörlerin ne derece etkileyeceği hakkında eğitimciler ve uzmanlar aydınlatabilecek, bu bulgular aracılığıyla alanyazına katkı sunulabilecektir. Bu sonuçların ayrıca günümüz öğretmen yetiştirme ve istihdamına ilişkin politikaların belirlenmesinde karar verici konumunda bulunanlara bir bakış açısı sunabileceği de düşünülmektedir. 206
PRİZMATİK ÖĞRETİM MATERYALİ TASARIMI VE GELİŞTİRİLMESİ Ahmet NACAR Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi ÖZET 21. yüzyılda yeni eğitim anlayışlarının, geleneksel eğitim anlayışlarını geride ve yetersiz bıraktığı görülmektedir. Öğretmen; öğreten konumundan ziyade, öğrenme rehberliğini gerçekleştiren birey olarak öğrenme sürecinde yer almaktadır. Öğrenmede öğretim materyalleri büyük bir önem arz etmektedir. Öğretim materyalleri öğrenme alanlarına ilişkin hedeflerin gerçekleştirilmesi amacıyla, öğrenme ortamında ihtiyaç duyulan ders sunum içerikleri olarak bilinmektedir. Öğretim materyallerinin tasarlanırken farklı stratejiler kullanılır. Bunlardan bir tanesi de Gestalt psikolojisidir. Bu ilkeler bir bütün halinde materyalin anlaşılmasını sağlayacak şekilde; şekil-zemin ilişkisi, yakınlık, benzerlik, tamamlama, devamlılık ve basitlik yasalarıdır. Nitekim gelişen teknoloji sayesinde öğretim materyallerindeki çeşitlilik ihtiyaç duyulan öğretim materyallerinin seçimi hususunda geniş bir yelpaze sunsa da, nicelikten ziyade niteliğine dikkat edilmesi gerekmektedir. Özellikle geometri alanı, içerdiği soyut kavramlar bakımından öğrencilerin hayal güçlerini kullanarak karmaşık düşünmelerini gerektirmesi yönüyle matematiğin öğrenme alanlarından biridir. Bu yüzden geometri dersinde kitaplardaki çizimler yerine, geometrik kavramların öğrenilmesi ve kavramlar arasındaki nedensel ilişkileri ortaya koyulabilmesi için nitelikli materyallere ihtiyaç vardır. Bu çalışmanın amacı; ilkokul ve ortaokul matematik dersi müfredatında bulunan Prizmalar konusunu öğrencilerin daha kolay kavramaları ve öğrencilerin ilgi ve motivasyonlarının sağlanması için küpün tangram modelinde dilimlenmesi ile oluşturulan bir öğretim materyali tasarlamaktır. Süreçte geometrik şekillerde kesilmiş ağaç kütüğü parçalarından faydalanılmıştır. Oluşturulan materyal sayesinde öğrencilerin, bilişsel ve psikomotor becerilerine katkılar sağlayacak şekilde karmaşık yapılar oluşturmalarına olanak verilmektedir. Materyalin benzer parçalarından farklı desenler oluşturma imkânı sağlaması ile, öğrencilerin bilişsel süreç becerilerinde sentez düzeyinde çalışmalar yapmasına imkân verilebileceği öngörülmektedir. Anahtar Kelimeler: Matematik, geometri, materyal, prizma, tangram, küp 207
Tarih 03.11.2017 Saat 14.30 SALON SIRIUS 4. Oturum Moderator TUDSAK257 TUDSAK264 TUDSAK267 TUDSAK266 Yrd. Doç. Dr. Emine UZUN Yrd. Doç. Dr. Emine UZUN Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Doç. Dr. İbrahim KARAMAN Atatürk Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Züleyha YILDIRIM Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa ALBAYRAK Atatürk Üniversitesi Öğr. Gör. Berre ALTAŞ Akdeniz Üniversitesi Öğr. Gör. Dr. Yasemin BİLİŞLİ Akdeniz Üniversitesi Öğr. Gör. Berre ALTAŞ Akdeniz Üniversitesi Öğr.Gör. Dr. Yasemin BİLİŞLİ Akdeniz Üniversitesi Yrd.Doç.Dr. Selin AYGEN ZETTER Akdeniz Üniversitesi FEN BİLGİSİ ÖĞRETMEN ADAYLARININ FOTOELEKTRİK OLAY MODELLEMELERİ VE SLOW MOTİON ANİMASYON TEKNİĞİNİN ZİHİNSEL MODELE ETKİSİ BASAMAKLI ÖĞRETİM YÖNTEMİYLE GERÇEKLEŞTİRİLEN MATEMATİK ÖĞRETİMİNİN PROBLEM ÇÖZME BECERİSİNE ETKİSİ CİNSİYETİN EN SOMUT HALİ "BEDEN" VE TOPLUMSAL CİNSİYET: HABİTUS TEMELİNDE BİR DEĞERLENDİRME ERDEMLİ KÜRESELLEŞME UNSURLARI OLARAK OTANTİZM, KÜLTÜREL MİRAS VE CITTASLOW 208
FEN BİLGİSİ ÖĞRETMEN ADAYLARININ FOTOELEKTRİK OLAY MODELLEMELERİ VE SLOW MOTİON ANİMASYON TEKNİĞİNİN ZİHİNSEL MODELE ETKİSİ Yrd. Doç. Dr. Emine UZUN Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Doç. Dr. İbrahim KARAMAN Atatürk Üniversitesi ÖZET Fen eğitiminde bazı konuların soyut kavramlar olması modelleme yönteminin önemini arttırmıştır. Bu nedenle öğrencilerin gereken bilgileri ve konuları daha iyi anlayabilmeleri ve bilgilerin akılda kalıcı olabilmesi için öğrencilerin aktif katılımının sağlandığı birçok modelleme tekniği geliştirilerek konuların daha anlaşılır hale getirilmesi amaçlanmıştır. Slow Motion Animasyon tekniği fen eğitiminde geliştirilen yeni öğrenme ve öğretme tekniğidir. Bu teknik öğrenciyi aktif hale getiren bir öğrenme tekniği olması kavramların öğrenilmesinde daha etkili olacağı düşünülmüştür. Araştırmanın Amacı: Fen Bilgisi öğretmen adaylarının Fotoelektrik Olay konusu modellemeleri ve Slow Motion Animasyon tekniği ile öğrenimi sonucu, zihinsel model gelişimi arasında mevcut yönteme kıyasla anlamlı bir fark olup olmadığını araştırma. Bu çalışmada son test kontrol gruplu yarı deneysel desen araştırmanın yöntemi olarak belirlenmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu 2014-2015 eğitim ve öğretim yılı bahar dönemi Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesinde amaca uygun örnekleme yöntemi ile seçilen Fen Bilgisi Öğretmenliği Bölümü 2. Sınıf öğrencileri, Modern Fiziğe Giriş dersi alan 22 Deney Grubu, 26 Kontrol Grubu olmak üzere toplam 48 öğrenci oluşturmaktadır. Fen Bilgisi öğretmen adaylarının Fotoelektrik Olay konusu modellemeleri ve Slow Motion Animasyon tekniği ile öğrenimi sonucu öğrencilerin zihinsel model gelişimi arasında mevcut yönteme kıyasla anlamlı bir fark olup olmadığını belirlemek amacıyla açık uçlu çizim sorularından oluşan Fotoelektrik Olay Konusu Zihinsel Model Testi (FKZMT) hazırlanmıştır. Zihinsel model testi bireyin zihninde var olan bilgilerin doğruluğunu yansıtır. Çalışma sonunda elde edilen bulgulara göre Deney Grubu öğretmen adaylarının Slow Motion Animasyon tekniği ile fotoelektrik olay konusunun zihinde modellenmesini olumlu yönde etkilediği sonucuna varılmıştır. Bu sonuç Slow Motion animasyon tekniği ile soyut kavramların anlaşılmasında ve somutlaştırılmasında etkili olduğunu ortaya koymaktadır. 209
BASAMAKLI ÖĞRETİM YÖNTEMİYLE GERÇEKLEŞTİRİLEN MATEMATİK ÖĞRETİMİNİN PROBLEM ÇÖZME BECERİSİNE ETKİSİ Yrd. Doç. Dr. Züleyha YILDIRIM Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa ALBAYRAK Atatürk Üniversitesi ÖZET Araştırmanın amacı, yenilikçi bir yaklaşım olan basamaklı öğretim yöntemi ile geleneksel düz anlatım ve soru-cevap yöntemlerini matematik dersinde problem çözme becerilerine etkileri bakımından karşılaştırmaktır. Çalışma 2014-2015 eğitim öğretim yılında Erzurum ilinde bir devlet ortaokulunun 6.sınıf düzeyinde öğrenim gören 107 öğrencisiyle gerçekleştirilmiştir. Sontest eşleştirilmiş kontrol gruplu yarı deneysel desenin kullanıldığı bu araştırmada 6.sınıflardan biri deney ve ikisi kontrol sınıfı belirlenmiştir. Deney grubunda Basamaklı Öğretim Yöntemi, kontrol-1 ve kontrol- 2 gruplarında ise düz anlatım ve soru-cevap yöntemleri kullanılarak 4 hafta süreyle alan ölçme konusu işlenmiştir. Uygulama bitiminde tüm gruplarda son test olarak araştırmacı tarafından geliştirilen problem testi kullanılmıştır. Araştırmanın sonucunda basamaklı öğretim yönteminin öğrencilerin problem çözme becerileri üzerinde düz anlatım ve soru-cevap yöntemlerine göre olumlu yönde daha etkili olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Basamaklı öğretim yöntemi, matematik dersi, problem çözme becerisi (I2) THE EFFECT OF MATHEMATICS TEACHING WITH LAYERED CURRICULUM METHOD ON STUDENTS PROBLEM SOLVING SKILLS Abstract The aim of this research is to compare layered curriculum method which is an innovative approach and lecture and question-answer methods in terms of the effects on problem-solving skills in mathematics. The study was carried out by 107 students who were studying at the 6th grade level of a state secondary school in Erzurum in the academic year 2014-2015. In this study the quasi-experimental research design with post-test and paired control group was used and one of the 6th grades was assigned to the experiment and two were assigned to the control groups. The subject of area measurement was taught to the experiment group based on the layered curriculum method otherwise with the lecture and question-answer methods in controls group for four weeks. At the end of the study, the problem test was developed by the researcher was used as the post test in all groups. As a result of the research, it is indicated that layered curriculum method is more effective on students problem solving skills. Keywords: Layered curriculum method, mathematics lesson, problem solving skills. GİRİŞ Toplumun her bir ferdinin değişen dünya koşullarına uyum sağlayabilecek nitelikte yetişebilmesinde ve bilgiye ulaşma, ulaştığı bilgiyi geliştirebilme becerisi kazanabilmesinde eğitim çok önemli bir faktördür. Bu nedenle her alanda olduğu gibi eğitim alanında da değişim ve dönüşüme dayalı olarak çeşitli gelişmeler yaşanmakta ve ezbere dayanmayan, temelinde bireysel öğrenmenin yer aldığı çağdaş eğitim olanaklarının sağlanması yönünde çalışmalar yürütülmektedir. Genç ve Eryaman (2007) a göre öğrenme ve öğretme sürecine yönelik anlayışlarımızı değiştiren pek çok faktör vardır. Bunlar arasında özellikle demokratikleşme ve insan hakları alanlarındaki gelişmeler, öğrenmenin de demokratikleşmesine, öğrencinin ilgi, yetenek ve tercihleri doğrultusunda öğrenmenin bireyselleşmesine ve alternatif öğrenme yaklaşımlarının artmasına katkı sağlamıştır. Bu doğrultuda öğrenme ve öğretmeye ilişkin yeni yaklaşımlarla birlikte öğrenmenin bilişsel ve duyuşsal yönleri daha belirgin konuma gelmiş ve öğrenmede anlama, algılama, düşünme, problem çözme ve yaratma gibi kavramlar daha da önem kazanmıştır (Özden, 2008). Modern dünyanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek nitelikte bireylerin yetiştirilebilmesini sağlayabilmek için özellikle bireysel farklılıkların dikkate alındığı, özgürce konuşma ve tartışmanın özendirildiği öğrenme ortamlarının ve öğrencilerin aktif katılımıyla gerçekleşen, nasıl öğrenecekleri konusunda öğrencilere karar hakkı veren yapılandırmacı öğrenme ve öğretme anlayışlarının benimsenmesi gereklidir (Umay, 2004). Artık okullarımızda verilen öğretim ile kendilerine aktarılan bilgileri ezberleyen ve gerektiğinde hatırlayan öğrenciler yetiştirmenin değil tam tersine bilgiyi aktif 210
şekilde yapılandıran, araştıran, sorgulayan, problem çözen, üst düzey düşünme becerilerine sahip öğrencilerin yetiştirilmesi amaçlanmaktadır. Son yıllarda öğretim programlarında yapılan iyileştirmelere rağmen yine de eğitim öğretim sürecinde öğrencilerde oluşması beklenen bilişsel ve duyuşsal değişimlerin istendik düzeyde gerçekleşmemesi büyük bir sorun olmaya devam etmektedir. Öğretim sürecinde karşılaşılabilen sorunlara çözüm üretebilmek amacıyla birçok alternatif eğitim öğretim yaklaşımının geliştirildiği ve bu yaklaşımların öğretim sürecinde etkililiği üzerine geniş kapsamlı araştırmalar yapıldığı bilinmektedir. Bu öğretim yaklaşımlarından biri de Basamaklı Öğretim Yöntemidir. Öğretimde öğrenciyi ön plana alan yaklaşımlardan biri olan Basamaklı Öğretim Yöntemi, yapılandırmacı yaklaşımına uygun olarak farklılaştırılmış öğretim ve etkinlik temelli öğretimi benimseyen karma bir yöntemdir. Farklılaştırılmış öğretimin üç basamaklı bu modeli, karmaşık düşünmeyi teşvik eder ve öğrencileri kendi öğrenmelerinde son derece sorumlu tutar. Öğrencilerin öğrenme stillerinin, düşünme biçimlerinin, zekâlarının ve ilgilerinin birbirinden farklı olduğu anlayışına dayanan Basamaklı Öğretim Yönteminde öğrencilere farklı bilişsel düzeylere uygun hazırlanmış çok sayıda etkinlik seçenekleri sunulmaktadır (Nunley, 1996). Lasovage (2006) e göre basamaklı öğretim yöntemi öğrencilere çok sayıda seçenek sunma, kişisel sorumluluk yükleme ve kendi öğrenme stillerinde istenen seviyeye ulaşmalarını sağlama gibi üç temel özelliğe odaklanarak farklılaştırılmış sınıfların ihtiyaçlarını karşılamaya imkân sağlar. Basamaklı öğretim yönteminde hedefler her biri anlamanın bir seviyesini temsil eden üç basamağa ayrılır. En alt basamak olan C seviyesinde farklı stillerde öğrenen öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamak için kitap çalışmaları, video,, model, dergi, poster, flashcard gibi çok sayıda temel görevler sunulur ve konunun temel düzeyde anlaşılması sağlanır. Orta basamak olan B seviyesinde öğrenciler, C basamağında elde ettikleri temel bilgileri yeni durumlara uygularlar. Bu basamakta öğrenciler problem çözme, tasarlama, yeniden düzenleme gibi C basamağına göre daha üst düzey ve daha az sayıda çalışmalar gerçekleştirirler. En üst düzey düşünmeyi gerektiren basamak olan A seviyesinde ise öğrenciler az sayıda gerçekleştirecekleri çalışmalarla, konu üzerinde eleştirel bir analiz sunar, bilgileri yaratıcı bir şekilde kullanır, bir sorunu eleştirel biçimde analiz eder ve orijinal bir ürün ortaya koyar (Nunley, 1996; 2002; 2003). Nunley (1998) e göre, basamaklı öğretim yönteminin uygulanabilmesi için gerekli olan üç unsur vardır; Her öğrenme hedefi için zorunlu olmasa da mümkün olduğunca seçenekler sunulmalıdır. Öğrencilere sadece görevleri tamamlamak için değil öğrenmenin gerçekleşmesi için sorumluluk yüklemenin yolları aranmalıdır. Öğrencilerin öğrenmeleri beklenen hedeflerden haberdar olmaları sağlanmalıdır. Görevleri tamamladıktan sonra da sunmaları ve göstermeleri için fırsat sunulmalıdır. Daha üst düzey ve karmaşık öğrenmenin gerçekleşmesi için hedefler basamaklı hale getirilmelidir. Herkes daha basit düşünme ve temel bilgiler gerektiren en alt düzeyden başlar ve daha karmaşık düşünmeyi gerektiren basamaklara doğru ilerler ve bu süreçte bütün öğrencilerin basamakları tamamlaması beklenir. Basamaklı öğretim yönteminde öğrenenlere seçme hakkı tanınarak basitten karmaşığa doğru aşamalılık ilişkisi gösteren çok çeşitli öğrenme aktiviteleri sunulması sayesinde, öğrenme sürecinde tüm öğrenenlerin aktif katılımı sağlanır (Gün, 2013). Matematik eğitimi açısından oldukça önemli sayılabilecek bu özelliklerine rağmen literatürde basamaklı öğretim yöntemine ilişkin çalışmaların daha çok fen ve sosyal alanlarında gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Bu çalışmalar sonucunda, basamaklı öğretim yönteminin öğrencilerin akademik başarılarını artırdığı (Aydoğuş, 2009; Biçer, 2011; Durusoy, 2012; Johnson, 2007, aktaran, Yılmaz, 2010; Koç ve Şahin 2014; Lasovage, 2006; Maurer, 2009; Noe, 2008, aktaran, Öner, 2012; Öner, 2012) ve derse yönelik ilgi ve tutumlarında olumlu etkisi olduğu (Biçer, 2011; Durusoy, 2012, Öner, 2012; Yılmaz, 2010) ortaya çıkarılmıştır. Öğrencilere ilgi ve beklentileri doğrultusunda yaparak öğrenme imkânı sağlaması açısından Basamaklı Öğretim Yönteminin, alternatif bir yaklaşım olarak matematik eğitiminde kullanılması gerektiği ve olası etkilerinin incelenmesi gerektiği düşünülmüştür. Bu bağlamda araştırmanın temel amacı, 6.sınıf matematik dersinde Alan Ölçme öğretiminde Basamaklı Öğretim Yönteminin kullanılmasının öğrencilerin problem çözme becerilerine etkisini incelemektir. Matematik eğitiminin temel amaçlarından olan problem çözme becerisini geliştirme, ortaokul öğretim programında önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle problem çözme matematik programında 211
her konu için geliştirilmesi gereken bir beceri olarak ele alınmaktadır (MEB, 2013). Problem çözme becerisi daha önceden öğrenilmiş temel bilişsel ve pratik becerilerin, yaratıcı yeteneklerin ve diğer psikososyal kaynakların yeniden kullanılmasını gerektirir. Problem çözme yeteneği bir problemle karşılaşıldığında onu kavrama ve anlama, çözümü için uygun stratejiyi belirleme, bu stratejiyi kullanma ve sonuçları yorumlama yeteneğidir. Başka bir ifadeyle muhakeme etme olarak da açıklanabilir. Bu amaç gerçekleştiğinde öğrenciler günlük yaşamda karşılaştıkları problemleri bu yaklaşımla çözebilmeyi alışkanlık haline getirebilir (Altun, 2005). Matematik öğretiminde üzerinde önemle durulan problem çözme becerisi üzerine çalışmalar yapılması gittikçe önemli hale gelmiştir. BÖY nin öğrencilerin problem çözme becerilerine etkisi üzerine yapılmış herhangi bir çalışmaya rastlanmaması nedeniyle bu araştırmanın literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. YÖNTEM Araştırmanın Modeli ve Katılımcıları son test eşleştirilmiş kontrol gruplu yarı deneysel deseninkullanıldığı bu araştırmada bir deney ve iki kontrol grubu bulunmaktadır. Araştırmanın bağımlı değişkeni olarak, öğrencilerin Alan Ölçme alt öğrenme alanına yönelik problem çözme becerileri belirlenmiştir. Bağımsız değişkenler ise, Basamaklı Öğretim Yöntemi ve geleneksel öğretim yöntemidir. Araştırmanın katılımcılarını 2014-2015 Eğitim- Öğretim yılında Erzurum ilindeki bir ortaokulda araştırmacının dersine girdiği iki şubesinde ve başka bir öğretmenin dersine girdiği bir şubesinde öğrenim gören 107 altıncı sınıf öğrencisi oluşturmaktadır. Karne notları karşılaştırılarak öğretmenlerin görüşleri doğrultusunda aralarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık olmayan üç şube çalışma grupları olarak belirlenmiştir. Böylece deneysel işlem öncesinde grupların denkliği sağlanmaya çalışılmıştır. Veri Toplama Aracı Basamaklı Öğretim Yönteminin, öğrencilerin alan ölçme konusunda problem çözme becerilerinin gelişimi üzerindeki etkisini değerlendirmek amacıyla beş problemden oluşan ölçme aracı geliştirilmiştir. Problemler, matematik ders kitabı ve diğer yardımcı kaynaklar üzerinde yapılan çalışmalar sonucu araştırmacı tarafından alan ölçme alt öğrenme alanına ait kazanımlar doğrultusunda hazırlanmıştır. Problem testinin 6.sınıf öğrencilerinin seviyelerine uygunluğu konusunda uzman görüşlerine başvurulmuştur. Ayrıca altı öğrenciyle yapılan pilot çalışma sonucunda bazı problemlerde anlatım açısından hatalı görülen bazı ifadeler düzeltilmiş ve 40 dakikanın test için yeterli olduğuna karar verilmiştir. Uygulama esnasında da öğrencilerin arasında dolaşılarak çözümleri izlenmiş, anlaşılmadığı görülen problemlerle ilgili açıklamalarda bulunulmuştur. Öğrencilerin problem testine verdikleri yanıtlar, problem çözme sürecine uygun olarak yapılandırılmış bütüncül dereceli puanlama anahtarı kullanılarak sayısal verilere dönüştürülmüştür. Öğrencilerin problem çözme becerilerinin tespitini kolaylaştırmak amacıyla kullanılan bütüncül dereceli puanlama anahtarı aşağıdaki gibidir: Hiçbir çalışma yapılmamışsa, sadece yanlış sonuç yazılmışsa, problemdeki veriler sadece kopyalanmışsa ve problemi anlama izleri yoksa 0 puan verilecek. Problemin alt amaçlarından birine sadece ulaşmaya çalışmış ve sonuçlandırmamışsa, çözüm bulmaya başlangıç yapmasına karşın bu başlangıç doğru cevaba neden olmayacaksa 1 puan verilecek. Problem anlaşılmışsa ve uygun olmayan strateji ile başlangıç yapıldığı için yanlış sonuca ulaşılmışsa, doğru sonuç olmasına karşın çözüm anlaşılmıyorsa, problemin alt amaçlarından sadece birinin çözümü doğru ise, uygun strateji seçilmesine karşın yanlış uygulanmışsa 2 puan verilecek. Problemi yanlış anladığı için veya kısmen anladığı için uygun strateji kullanmasına karşın yanlış sonuca ulaştıysa, uygun stratejinin uygulandığının anlaşılmamasına rağmen doğru cevap verilmişse 3 puan verilecek. Uygun stratejiyi uygulamış ve doğru sonuca ulaşılmışsa 4 puan verilecek (kaynak meb). Çalışma gruplarında bulunan tüm öğrencilerin testteki her bir probleme verdikleri cevaplar dereceli olarak puanlandırıldığında problem testinin Cronbach Alfa katsayısı 0.708 olarak hesaplanmıştır. Böylece problem testinin güvenilir bir ölçme aracı olduğu görülmüştür. Veri Analizi 212
Araştırmanın amaçlarına uygun olarak elde edilen verilerin analizleri SPSS-20,00 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Öncelikle, ölçüm sonuçlarının analizinde kullanılacak parametrik veya non-parametrik teknikleri belirlemek için verilerin normal dağılım gösterip göstermediği Kolmogorov Smirnov-Z normallik testi ile incelenmiştir. Çalışma gruplarının karşılaştırılmasında veriler normal dağılım ve homojenlik varsayımını karşıladığı için parametrik testlerden tek yönlü ANOVA yapılmıştır. Ayrıca gruplar arasında farklılık görüldüğünde post hoc tekniklerinden Scheffe testi kullanılarak ikili karşılaştırmalar gerçekleştirilmiştir. Karşılaştırma sonuçları 0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. BULGULAR Grupların Denkliğine İlişkin Elde Edilen Bulgular Araştırma gruplarının denk olup olmadıklarını belirlemek için öğrencilerin bir önceki döneme ait matematik dersi karne notları incelenmiştir. Karne notları karşılaştırılarak ve öğretmenlerin görüşleri doğrultusunda aralarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık olmayan üç şube deney ve kontrol grupları olarak belirlenmiştir. Böylece deneysel işlem öncesinde grupların denkliği sağlanmaya çalışılmıştır. Tablo 1.Çalışma Gruplarının 6.Sınıf 1.Dönem Matematik Dersi Karne Notlarına İlişkin Ortalama ve Standart Sapma Sonuçları Gruplar N X Ss Deney 36 72,30 3,40 Kontrol-1 37 73,02 2,88 Kontrol-2 34 72,78 3,19 Tablo 1 incelendiğinde 1.dönem matematik dersi karne not ortalamasının deney grubunda 72,30, kontrol-1 grubunda 73,02 ve kontrol-2 grubunda 72,78 olduğu görülmektedir. Çalışma gruplarının karne notlarını karşılaştırırken hangi testin uygulanacağına karar vermek için yapılan normallik testi sonuçları Tablo 2 de verilmiştir. Tablo 2. Deney, Kontrol-1 ve Kontrol-2 Grubu Öğrencilerinin Matematik Dersi Karne Notlarına Ait Kolmogrov-Smirnov Normallik Analizi Sonuçları Grup Kolmogrov- df p Smirnov(Z) Deney grubu 0,141 36 0,069 Kontrol-1 grubu 0,130 37 0,116 Kontrol-2 grubu 0,149 34 0,055 Tablo 2 de bulunan Kolmogrov-Smirnov normallik analizi sonuçlarına göre her bir çalışma grubu verilerinin normal dağılıma uygun olduğu görülmektedir (p>0,05). Bu nedenle çalışma gruplarının matematik dersi karne notlarını karşılaştırmak için tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Tablo 3.Çalışma Gruplarının 6.Sınıf 1.Dönem Matematik Puanlarına İlişkin Tek Yönlü Varyans Analizi Sonuçları Varyansın Kaynağı Gruplar arası Gruplar içi Toplam Kareler Toplamı (KT) 9,938 37143,963 37153,901 Serbestlik Derecesi (sd) 2 104 106 Kareler Ortalaması (KO) F p Anlamlı Fark 4,969 357,153 0,014 0,986 Yok Tablo 3 de verilen varyans analizi sonuçlarına göre 1.dönem matematik puanları (F=0.014, p>0,05) açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamaktadır. Bu bulguya dayanarak çalışma gruplarının 1.dönem matematik puanları bakımından denk oldukları söylenebilir. Problem Testine İlişkin Elde edilen Bulgular 213
Deneysel işlemler sonrasında deney, kontrol-1 ve kontrol-2 grubu öğrencilerine problem testi uygulanmış ve çalışma gruplarının problem testi puan ortalamaları arasındaki farklılık test edilmiştir. Çalışma gruplarının problem testi puanlarını karşılaştırmada hangi testin uygulanacağına karar vermek için yapılan normallik testi sonuçları Tablo 4 de verilmiştir. Tablo 4. Deney, Kontrol-1 ve Kontrol-2 Grubu Öğrencilerinin Problem Testi Puanlarına Ait Kolmogrov- Smirnov Normallik Analizi Sonuçları Grup Kolmogrov- df Sig. Smirnov(Z) Deney grubu 0,141 36 0,070 Kontrol-1 grubu 0,101 37 0,200 Kontrol-2 grubu 0,095 34 0,200 Tablo 4 de bulunan Kolmogrov-Smirnov normallik analizi sonuçlarına göre tüm çalışma gruplarına ait puanların normal dağılıma uygun olduğu (p>0,05) görülmektedir. Bu sonuçlar ilişkisiz örneklemler için tek yönlü varyans analizinin yapılabileceğini göstermektedir. Ayrıca varyans analizinin bir diğer koşulu olan grupların varyanslarının eşitliğinin sağlanıp sağlanmadığı Levene testi ile kontrol edilmiştir. Bu teste ait sonuçlar Tablo 5 te gösterilmiştir Tablo 5. Öğrencilerin Problem Testi Puanlarına İlişkin Levene Testi Sonuçları F Sd1 Sd2 p 0,584 2 104 0,560 Tablo 5 e göre çalışma gruplarının problem testi puanlarına ilişkin varyanslarının eşit olduğu belirlenmiştir (F(2-104)=0,584, p>0,05). Her bir grubun puanları normal dağılım gösterdiği ve varyansları homojen dağıldığı için çalışma gruplarının problem testi puanlarını karşılaştırmak için ilişkisiz ölçümlerde tek yönlü ANOVA testi kullanılmıştır. Çalışma gruplarının problem testi puanlarının aritmetik ortalama ve standart sapma değerlerinin bulunduğu betimsel sonuçlar Tablo 6 da yazılmıştır. Tablo 6. Deney, Kontrol-1 ve Kontrol-2 Grubu Öğrencilerinin Problem Testi Puanlarına Ait Betimleyici İstatistikler Gruplar N X Ss Deney grubu 36 11,80 5,46 Kontrol-1 grubu 37 9,56 5,12 Kontrol-2 grubu 34 8,58 4,61 Tablo 6 ya göre deney grubu öğrencilerinin problem testi puan ortalaması 11,80, standart sapması 5,46; kontrol-1 grubu öğrencilerinin problem testi puan ortalaması 9,56, standart sapması 5,12; kontrol- 2 grubu öğrencilerinin ise problem testi puan ortalaması 8,58 ve standart sapması 4,61dir. Tablo 6 incelendiğinde deney grubu öğrencilerinin problem testi puan ortalamasının en yüksek olduğu daha sonra sırasıyla kontrol-1 ve kontrol-2 gruplarının puan ortalamasının geldiği görülmektedir. Puan ortalamaları arasındaki bu farkın anlamlı düzeyde olup olmadığını tespit etmek amacıyla uygulanan tek yönlü ANOVA testi sonuçları Tablo 7 de gösterilmiştir. Tablo 7. Deney, Kontrol-1 ve Kontrol-2 Grubu Öğrencilerinin Problem Testi Puanlarına Ait Tek Yönlü ANOVA Testi Sonuçları Varyansın Kareler Sd Kareler F p Anlamlı fark kaynağı Toplamı ortalaması Gruplararası 192,035 2 96,018 3,70 0,028 1-3 Gruplariçi 2696,955 104 25,932 Toplam 2888,991 106 1:Deney Grubu, 2:Kontrol-1 Grubu, 3:Kontrol-2 Grubu Tablo 7 de verilen sonuçlara göre çalışma gruplarında bulunan öğrencilerin problem testi puanlarının arasında anlamlı düzeyde farklılık olduğu görülmektedir (F(2,104)=3,70, p<0,05). Bu bulgu deney grubunda kullanılan Basamaklı Öğretim Yöntemi ile kontrol-1 ve kontrol-2 gruplarında kullanılan geleneksel öğretim yönteminin öğrencilerin başarılarını artırmada farklı etkiye sahip 214
olduğunu göstermektedir. Bu farklılığın hangi grupların arasında bulunduğunu belirlemek için çoklu karşılaştırmalar için Scheffe testi uygulanmıştır. Tablo 8.Deney, Kontrol-1 ve Kontrol-2 Grubu Öğrencilerinin Problem Testi Puanlarına Ait Çoklu Karşılaştırmalar Scheffe Testi Sonuçları İlişkili gruplar Ortalamalar arası fark p Deney Kontrol-1 Kontrol-2 2,23 3,21 0,177 0,034 Kontrol-1 Deney Kontrol-2-2,23 0,97 0,177 0,721 Kontrol-2 Deney Kontrol-1-3,21-0,97 0,034 0,721 Tablo 8 de bulunan Scheffe testi ile yapılan çoklu karşılaştırmalar sonucuna göre problem testi puanları arasındaki farkın deney grubu ile kontrol-2 grubu arasında olduğu belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre problem testi puanlarına ilişkin deney grubu öğrencileri ile kontrol-2 grubu öğrencileri arasında deney grubunun lehine anlamlı bir farklılık olduğu bulunmuştur (p<0,05). Bununla birlikte deney grubu ve kontrol-1 grubu öğrencilerinin problem testi puanları arasında anlamlı fark olmamasına rağmen Tablo 4.26 ya göre deney grubu öğrencilerinin puan ortalaması en yüksek ortalamadır. Bu nedenle Basamaklı Öğretim Yönteminin geleneksel öğretim yöntemine kıyasla öğrencilerin problem çözme becerilerine etkisinin daha fazla olduğu söylenebilir. SONUÇ ve TARTIŞMA Basamaklı öğretim yönteminin öğrencilerin problem çözme becerilerine etkisini belirlemek amacıyla uygulanan problem testinin sonuçları analiz edildiğinde, deney grubunun, kontrol-1 ve kontrol-2 gruplarına göre daha yüksek puan aldığı belirlenmiştir. İkili karşılaştırmalar sonucunda ise sadece deney grubu ve kontrol-2 grubu öğrencilerinin problem testi puanları arasında deney grubu lehine anlamlı farklılık bulunmuştur. Ayrıca deney grubu ile kontrol-1 grubu öğrencilerinin problem testi puanları arasında anlamlı fark oluşmadığı görülse de deney grubunda daha yüksek puan elde edilmiştir.ulaşılan bu bulgulara göre basamaklı öğretim yöntemi öğrencilerin problem çözme becerilerini geliştirmede düz anlatım ve soru cevap yöntemlerine göre daha etkili olmuştur. Bu sonucun ortaya çıkmasında, deney grubu öğrencilerinin tüm bilişsel süreç basamaklarına özellikle de analiz etme, değerlendirme ve yaratma basamaklarına yönelik etkinlik çalışmaları yapmaları etkili olmuştur. Öğrencilerin üst düzey bilişsel basamaklarda çalışma imkânı bulması ve kendi deneyimleri sayesinde zihinsel faaliyetlerde bulunmasının problem çözme becerilerini geliştirdiği düşünülebilir. Öğrencilerin sahip olduğu bilişsel özelliklerin yanı sıra duyuşsal özellikler ve tecrübe gibi faktörler de problem çözme başarısını etkilemektedir (Van de Walle, Karp ve Bay-Williams 2012). Duruhan (2004) a göre, öğretmenin aktif olduğu geleneksel öğretim yöntemleri öğrencinin gerçek öğrenmesini engellemesinin yanı sıra pasif bir karakter geliştirilmesini sağlayarak herhangi bir durumda sorumluluk alamayan, girişimde bulunamayan ve problem çözemeyen kendine güvensiz öğrenciler yetişmesine neden olmaktadır. Bu araştırmanın sonucuyla benzerlik gösteren ve yapılandırmacı yaklaşıma uygun öğretimin geleneksel yaklaşımlara göre öğrencilerin problem çözme becerilerini geliştirmede daha etkili olduğunu gösteren birçok çalışma mevcuttur. Küpcü (2012), etkinlik temelli öğretimin öğrencilerin orantısal problemleri çözme başarılarını geleneksel öğretime göre daha olumlu etkilediği sonucunu bulmuştur. Aşiroğlu (2014) araştırmasında aktif öğrenme temelli etkinliklerle öğrenim gören öğrencilerin problem çözme becerilerinin, bu etkinliklerle öğrenim görmeyen öğrencilere kıyasla çok daha yüksek olduğu sonucuna varmıştır. Arseven (2010) in yaptığı araştırmanın sonucunda öğrencilerin problem çözme becerilerini geliştirmede gerçekçi matematik öğretimine göre düzenlenmiş etkinliklerin, MEB ilköğretim matematik öğretim uygulamalarına göre anlamlı şekilde etkili olduğu görülmüştür. Yine Koç ve Demirel (2008), yapılandırmacı öğrenme ortamında ders gören öğrencilerin, geleneksel öğrenme sınıflarındaki öğrencilere göre problem çözme becerisi erişi puanlarının anlamlı şekilde daha yüksek olduğunu belirlemiştir. KAYNAKÇA Altun, M. (2005). Matematik öğretimi(4.baskı).bursa: Aktüel Yayınevi. 215
Aşiroğlu, S. (2014). Aktif öğrenme temelli fen ve teknoloji dersi etkinliklerinin 5. sınıf öğrencilerin problem çözme becerileri ve başarıları üzerindeki etkisi. Doktora tezi, İnönü Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Malatya. Aydoğuş, R. (2009). İlköğretim 6. ve 7. Sınıf Fen ve Teknoloji dersinde Basamaklı Öğretim Yönteminin Akademik Başarıya Etkisi. Yükseklisans Tezi, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Afyon. Biçer, S. (2011). Fen ve teknoloji dersinde basamaklı öğretim yönteminin öğrenci başarısına, kalıcılığa ve tutumlarına etkisi. Yüksek lisans Tezi, Fırat Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Elazığ. Duruhan, K. (2004). Türkiye de okulda geleneksel anlayış ve yöntemlerle insan yetiştirmenin olumsuz etkileri.xiii. Ulusal Eğitim Bilimleri Kurultayı, 6-9 Temmuz, İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Malatya. Durusoy, H. (2012). 6.sınıf Kuvvet ve Hareket ünitesinde basamaklı öğretim yöntemi ve yaratıcı drama yönteminin öğrenci erişisine ve kalıcılığa etkisi. Yüksek lisans tezi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara. Genç, S. Z. ve Eryaman, M. Y. (2007). Değişen değerler ve yeni eğitim paradigması. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 9(1), 89-102. Gün, E. S. (2013). The Reflections of Layered Curriculum to Learning-Teaching Process in Social Studies Course. International Journal of Instruction, 6(2), 87-98. Koç, E. S. ve Şahin, A. E. (2014). Çoklu zekâ kuramı ile desteklenmiş olan basamaklı öğretim programının öğrenci erişisine ve kalıcılığa etkisi. Eğitim ve Bilim, 39(174), 286-296. Küpcü, A. R. (2012). Etkinlik temelli öğretim yaklaşımının ortaokul öğrencilerinin orantısal problemleri çözme başarısına etkisi. Ahi Evran Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi (KEFAD), 13(3), 175-206. Lasovage, A. J. (2006). Effect of using a layered curriculum format of ınstruction in a high school environmental science energy unit. Michigan State University. Maurer, L. A. (2009). Evaluating the use of layered curriculum and technology to increase comprehension and motivatıon in a middle school classroom. Michigan State University, Master of Science. Interdepartmental Physical Sciences. ProQuest llc umı microform 1471872. Milli Eğitim Bakanlığı [MEB] (2013). Ortaokul matematik dersi (5, 6, 7 ve 8. Sınıflar) öğretim programı. T.C. Milli Eğitim Bakanlığı. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı, Ankara. Nunley, K. F. (1996). Going for the goal. The Science Teacher, 63(6), 52-56. Nunley, K. F. (1998). Layered Curriculum, in a nutshell [Bu çalışma http://www.help4teachers.com/nutshell.htm. adresinden Şubat 2015 te edinilmiştir]. Nunley, K. F. (2002). Active research leads to active classrooms. Principal Leadership, 2(7), 53-56. Nunley, K. F. (2003). Giving credit where credit is due. Principal Leadership, 3(9), 26-29. Öner, Ü. (2012). Sosyal bilgiler dersinde çoklu zekâ kuramı destekli basamaklı öğretim programının öğrencilerin akademik başarısına, tutumlarına ve kalıcılığa etkisi. Doktora tezi, Atatürk Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Erzurum. Özden, Y. (2008). Öğrenme ve öğretme(7. Baskı). Ankara: PegemA Yayıncılık. Umay, A. (2004). Matematik eğitiminde değişim [Bu çalışma http://www.matder.org.tr/adresinden Şubat 2015 te edinilmiştir]. Van De Walle, J. A., Karp, K. S. ve Bay-Williams, J. M. (2012). İlkokul ve ortaokul matematiği: gelişimsel yaklaşımla öğretim (Çeviri Editörü: Soner Durmuş). Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık. Yılmaz, F. (2010). Fen ve teknoloji dersinde basamaklı öğretim programı uygulamaları. Doktora tezi, Anadolu Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Eskişehir. 216
CİNSİYETİN EN SOMUT HALİ "BEDEN" VE TOPLUMSAL CİNSİYET: HABİTUS TEMELİNDE BİR DEĞERLENDİRME Öğr. Gör. Berre ALTAŞ Akdeniz Üniversitesi Öğr. Gör. Dr. Yasemin BİLİŞLİ Akdeniz Üniversitesi ÖZET "Dünya bir oyun sahnesi, Her kadın ve her erkek sadece birer oyuncu, Girerler ve çıkarlar, Ve bir kişi, birçok rolü birden oynar" William Shakespeare (As YouLikeIt, Perde II, Sahne VII) Beden toplumsallaşmakta ve gün geçtikte Bourdieu'nun da deyimi ile "toplumsal gövde" halini almaktadır. Bourdieu'nun "habitus" kavramı ile netleştirdiği bedenin toplumsallaşması çalışmanın çıkış noktasını oluşturmaktadır. Bedenin toplumsallaşması ile bireylerin aklında cinsiyetler belirli kalıplarla temsil edilirler; bu anlamda kadın ve erkek olmanın, daha da doğrusu toplumun bu cinsiyetleri beden üzerinden onaylamalarının belirli koşulları vardır. Bu doğrultuda sağlıklı bir cinsiyet temsili için giyilmemesi gerekenler, kullanılmaması gereken jest, mimik ve sözcükler, yürüyüş tarzları vs. hep toplum nezdinde kalıplaştırılır. Haliyle toplum nazarında kadın ve erkek olmanın sosyolojik bağlamları farklılık göstermektedir. Toplumsal cinsiyet aslında sosyolojik anlamda kadın ya da erkek olabilmek demektir ve kavram olarak kadın ile erkek arasında yaratılan sosyal farklılıkla birlikte kadın bedenini erkek bedeninden ayıran her türlü ayrımlaştırmayı da kapsamaktadır. Cinsiyet doğuştan kazanılan iken toplumsal cinsiyet sosyal yaşam esnasında edinilen ve cinsiyetlere ilişkin kalıp yargıların oluşturulduğu alandır. Kadın ve erkek arasındaki ayrımcılığın belki de en görünür boyutlarından biri toplumsal cinsiyet aracılığıyla oluşan bu kalıp yargılardan kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda kadın ve erkeğe has roller bedenlerin kullanımı üzerinde de etki sahibi olmaktadır. Toplumlarda cinsiyet rolleri, cinsiyetlere göre görev dağılımları, doğru ve yanlışlar, âdet, gelenek, görenek ve alışkanlıklar, cinsiyet algıları ve tanımlamaları, bütünü içerisinde kodlanarak nesilden nesile aktarılmaktadır (Sofuoğlu, 2010: 84). Bu doğrultuda toplumsal cinsiyet pratikleri de kültürel içerikle eşleşen ve kuşaktan kuşağa devredilen algıların oluşmasına katkı sağlamaktadır. Bu süreçte de toplum bedenleri üretmekten öte sahibi gibi davranmaya başlamaktadır. Dolayısıyla insanlar bedenleri üzerinden okunanlarla sınıflandırılrmakta, yargılanmakta, eleştirilmekte ya da onaylanmaktadırlar. Bu bağlamda çalışma, bedenin toplumsal cinsiyet açısından şekillendirilişi ve toplumsal cinsiyetin beden üzerindeki hakimiyetini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışmada habitus kavramı çerçevesinde şekillenen beden sosyolojisinden ve toplumsal cinsiyet kuramlarından yararlanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Habitus, beden sosyolojisi, toplumsal cinsiyet. 217
ERDEMLİ KÜRESELLEŞME UNUSURLARI OLARAK OTANTİZM, KÜLTÜREL MİRAS VE CİTTASLOW Öğr. Gör. Berre ALTAŞ Akdeniz Üniversitesi Öğr.Gör. Dr. Yasemin BİLİŞLİ Akdeniz Üniversitesi Yrd.Doç.Dr. Selin AYGEN ZETTER Akdeniz Üniversitesi Günümüzde yoğun iş hayatının insanlar üzerindeki olumsuz etkileri giderek artmaktadır. Bireyler olumsuz koşullardan hem daha az etkilenmek hem de kendilerini daha hızlı yenileyebilmek için doğa ile iç içe olabilecekleri alanları tercih etmeye başlamışlardır. 21. yüzyılın eşleştiği kelimelerin küreselleşme, tüketim, hız, farklılık, yerellik gibi hem benzer hem de zıt kavramlarla iç içe olması kişilerin içinde yaşadıkları düzene dair bakışlarını değiştirmektedir. Küreselleşme ile yaşam tarzlarında yaşanan değişim ve melezleşme kişilerin tatil alışkanlıklarına, yeme içme şekillerine ve yaşam tarzlarına da yansımaktadır. Bu koşullar da bazı kültürleri özgünlükten çıkartıp küresel çapta bir klonlaşma sürecine sokmaktadır. Beraberinde aynılaşan, tektipleşen, küresel sistemin dayattıklarını ve benzer kıldıklarını benimseyen insanlar bu tercihlerini mekân üretim ve tüketim şekillerine de yansıtmaktadırlar. Ardından tercihleri çözümlenen tüketicilerin tüketimine özel küresel mekânlar oluşturulmuş, sonuç olarak da alışveriş merkezleri, ülke restoranları, belli ürün temelinde zincirleşmiş markalar yaygınlaşmaya başlamıştır. Aynı sistem içinde farklı yaklaşımları benimseyen, küreselleşmenin daha erdemli gerçekleşmesi gerektiğini savunan kişiler ise küresel sistem içinde yerelliklerini, geçmişlerini, kültürlerini, gelenekselliklerini sahiplenerek var olmaya çalışmaktadırlar. Küresel sistemlerin yerellikleri, bölgesellikleri yok ettiğini gözlemleyen bu kişiler küresel sistem içinde kendilerine, kültürlerine ait olanı ön plana çıkarak bulunmaktadırlar. Benzer bir şekilde hem sektör hem de girişimciler tüketicilerin bu eğilimini okuduktan sonra onların kriterlerine uygun ürün, hizmet ve mekânlar üretmektedirler. Bu durum bireyleri geçmişlerinden ve geleneklerinden izler bulacağı mekânları tüketmeye, bu mekânlarda da küresel sistemlerde bulamadıkları "otantizmi" ve "kültürel miras unsurlarını" aramaya itmektedir. Akabinde küresel sistemin "daha hızlı, çok hızlı, çabuk" vurgularına karışın; yöresel ürünlerin, geleneksel uygulamaların, "yavaşı, daha yavaşı ve sakinliği" öğütleyen ürün, hizmet ve mekânların olduğu ortamlar yaygınlaşmaya başlamıştır. Dolayısıyla bu durum küresel sisteme karşı olmaktan ziyade küresel sistem içinde farklı bir yöntemle var olmak, ayakta kalma çabası ile eşleştirilebilmektedir. Günümüzde yaygınlaşan "cittaslow" ve bu doğrultuda çoğalan yapılanmaları da bu temelde değerlendirmek mümkündür. Araştırmanın temel amacı ilk etapta küreselleşme, otantizm, kültürel miras kavramlarını literatür yardımıyla açıklamak ve bu kavramların ekseninde şekillendiği kabul edilen cittaslow yaklaşımını irdelemektir. Bu doğrultuda çalışmanın temel yöntemi literatür taramasıdır. Konu dahilindeki alan yazından elde edilen bilgilerden hareketle mekânların hem yeniden üretimi hem de tüketimi söz konusu olduğunda otantizm ve kültürel miras unsurlarının Cittaslow yapılanmalarında gözetildiği saptanmıştır. Nitekim Türkiye de günümüz itibarı ile bulunan Cittaslow belgeli şehirler bu durumun somut dayanakları niteliğindedir. Türkiye de Ekim 2017 itibarı ile 13 şehir Cittaslow belgesi almıştır, bu şehirler; Akyaka, Eğirdir, Gerze, Gökçeada, Halfeti, Perşembe, Şavşat, Seferihisar, Taraklı, Uzundere, Vize, Yalvaç, Yenipazar dır. Mevcut koşullarda kentlerin güvenli yaşam alanı olmaktan uzaklaşması yeni yapılanmaların kapısını açmış ve günümüzde Cittaslow belgesi olan şehirlerin sayısı artmaya başlamıştır. (http://cittaslowturkiye.org/#cittaslow) Belge sahibi olan şehirlerin ortak özellikleri irdelendiğinde; temel karşı çıktıkları nokta küreselleşmenin hızlandırıcı ve tüketici yönleridir. Şehirlerin sahiplendikleri değerler ise yavaş, yaşanmaktan zevk alınan, kendine yeten, sürdürülebilir, gelenek ve göreneklere sahip çıkan yaşam alanları yaratırken, otantik değerleri ve kültürel miras unsurlarını korumaktır. Anahtar sözcükler:otantizm, Kültürel Miras, Cittaslow, Küreselleşme. 218
Tarih 03.11.2017 5. Oturum Saat 14.30 KIRGIZİSTAN ÖZEL OTURUM SALON BALLROOM Moderator TUDSAK104 TUDSAK105 TUDSAK106 TUDSAK107 Prof.Dr. Abdilbaet MAMSYDYKOV Doç. Dr. Anarbaeva GULNORA Celalabat Devlet Üniversitesi/KIRGIZİSTAN Myrzabaeva Nurshamal SASALİMOVNA Celalabat Devlet Üniversitesi/KIRGIZİSTAN Öğretmen Rustambek NURDİNBEk Al-Fawzi Ortaokul Öğretmeni Şirketi/KIRGIZİSTAN Z. A. ACIBAEVA Celalabat Devlet Üniversitesi/KIRGIZİSTAN KOKAND TARİHİNİN KIPÇAK SOYKIRIM OLAY VE TARİHSEL ÖNEMİ KIRGIZİSTAN'DAKİ SOVYET REJİMİNİN DİNE OLAN SİYASİY POLİTİK OLUŞUMU ULUSLARARASİ EĞİTİM MİLLETİ MANEVİ HALK KÜLTÜRUNUN AYRILMAZ BİR PARÇASI GELENEKSEL KÜLTÜR VE ANADİL SINIFLARI VE EĞİTİM SANAT ÖĞRETİMİ 219
3. GÜN 04.11.2017 CUMARTESİ SAAT: 10.00 EŞ ANLI OTURUMLARI Tarih 04.11.2017 1. Oturum Saat 10.00 SALON CAPALLA Moderator TUDSAK144 TUDSAK289 TUDSAK204 TUDSAK223 Yrd. Doç. Dr. Tayfun Deniz KUĞU Yrd. Doç. Dr. Tayfun Deniz KUĞU Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ece Demiray EROL Manisa Celal Bayar Üniversitesi Doç. Dr. Melih ÖZÇALIK Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Hüriyet BİLGE Manisa Celal Bayar Üniversitesi Doç. Dr. Uğur KESKİN Anadolu Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. İlker USTA Anadolu Üniversitesi HİSSE SENEDİ YATIRIMCILARININ YATIRIM EĞİLİMLERİNİN BELİRLENMESİNE YÖNELİK BİR ARAŞTIRMA: MANİSA İLİ UYGULAMASI İŞSİZLİK VE ENFLASYON İLİŞKİSİ: BRİC-T ÜLKELERİ PANEL VERİ ANALİZİ AVUKATLARDA DUYGUSAL EMEK DAVRANIŞLARININ ÇEŞİTLİ DEĞİŞKENLER AÇISINDAN İNCELENMESİ KINALIZADE ALİ EFENDİ İLE THOMAS HOBBES UN YÖNETİM YAKLAŞIMLARININ KARŞILAŞTIRILMASI 220
HİSSE SENEDİ YATIRIMCILARININ YATIRIM EĞİLİMLERİNİN BELİRLENMESİNE YÖNELİK BİR ARAŞTIRMA: MANİSA İLİ UYGULAMASI Yrd. Doç. Dr. Tayfun Deniz KUĞU Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Hisse senedi yatırımları diğer yatırımlardan çeşitli yönlerden farklılıklar göstermektedir. Hisse senedi yatırımları uzun süreli yatırımlardır. Bu nedenle risk ve belirsizliğin diğer yatırım türlerine göre daha fazla olduğu yatırımlardır. Ekonomideki değişimlerden çabuk etkilenir. Bu bakımdan borsa endeksleri ülke ekonomileri için bir gösterge görevi de üstlenmektedir. Hisse senedi yatırımcıları kar payı getiri elde etme, sermaye kazancı sağlama gibi iki temel faktör nedeniyle yatırım yapmaktadırlar. Özellikle sermaye kazancı amacıyla çoğu yatırımcı spekülatif işlemlere de yönelmektedir. Bazı yatırımcılar çeşitli analiz yöntemleri kullanarak hisse fiyatlarını tahmin etmeye çalışırken, bazı yatırımcılar tahminlere ve iç güdülerine güvenmektedir. Bu çalışmada Manisa ilinde hisse senedi yatırımı yapan yatırımcılara yüz yüze anket metodu ile çeşitli sorular sorulmuş ve sorulara verdikleri yanıtlar sonucunda yatırım eğilimlerinin belirlenmesine çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler : Hisse senedi, Yatırım, Piyasa, Hisse senedi analizi Jel Kodları : G1, G2, G4 A RESEARCH ON THE DETERMINATION OF THE INVESTING TRENDS OF THE SHAREHOLDERS: MANİSA APPLYING ABSTRACT Equity investments differ from other investments in a variety of ways. Equity investments are long-term investments. For this reason, investments are more risk and uncertainty than other types of investment. It is quickly affected by changes in the economy. In this respect, stock market indexes also serve as an indicator for the country's economies. Equity investors are investing in two main factors: profit share return, capital gain. Especially for the purpose of capital gains, most investors also tend to speculative transactions. While some investors try to estimate share prices using a variety of analytical methods, some investors rely on estimates and internal drivers. n this study, various questions were asked by investors who invested in stocks in Manisa with the face-to-face survey method and the investment trends were tried to be determined as a result of the answers given to the questions. Key Words : Stock, Investment, Market, Stock price analysis Jel Code : G1, G2, G4 221
İŞSİZLİK VE ENFLASYON İLİŞKİSİ: BRIC-T ULKELERI PANEL VERi ANALİZİ Yrd. Doç. Dr. Ece DEMİRAY EROL Manisa Celal Bayar Üniversitesi Doç. Dr. Melih ÖZÇALIK Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Günümüzde gelişmekte olan ülkeler için en önemli sorunlardan ikisi hoşnutsuzluk endeksini de oluşturan enflasyon oranı ve işsizlik oranıdır. Ekonomik etkilerinin yanı sıra işsizlik ortaya çıkardığı psikolojik etkilerle de hane halklarını ilgilendiren ve enflasyondan bile önce gelen bir makroekonomik büyüklüktür. Gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkan tüketim fazlası ve tasarruf eksikliği enflasyonun kırılamayan etkisini arttıran bir etken olarak görülmektedir. Çalışmada 2000-2015 yılları arasında BRIC- T olarak belirtilen Brezilya, Rusya, Hindistan ve Cin den oluşan BRIC ülkelerine Türkiye de ilave edilmiştir. BRICS ülkelerinde yer alan Güney Afrika nın çalışmaya dahil edilmemesi, birliğe yakın zamanda katilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Çalışmada 2000-2015 yılları arasında yıllık olarak BRIC-T ülkelerinde görülen tüfe ve işsizlik oranı arasında panel veri analizi ile çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: İssizlik, Enflasyon, Panel Veri Analizi THE RELATION OF UNEMPLOYMENT AND INFLATION: A PANEL DATA APPROACH ON BRIC-T COUNTRIES Abstract Two of the most important problems for developing countries today are the inflation rate and the unemployment rate, which constitute the miserable index. In addition to its economic effects, unemployment is a macroeconomic variable that comes to mind even before the inflation, with its psychological effects that the households are interested in. Consumption surplus and saving deficit emerging in developing countries are the most important factor in front of the inflexible effect of inflation. Turkey has also been added to the BRIC countries in Brazil, Russia, India and China, designated BRIC-T between 2000 and 2015. The involvement of South Africa, which is located in the BRICS countries, in the work is close to unity. Panel data analysis was conducted between 2000 and 2015 on annual CPI and unemployment rates in BRIC-T countries. Key Words: Unemployment, Inflation, Panel Data Analysis I-GİRİŞ Yeni Zelanda doğumlu bir ekonomist olan A.W. Phillips dir. Philips çalışmasında, İngiltere de 1861-1957 yıllarını kapsayan dönemde enflasyon işsizlik verilerini incelemiş, bu ikili arasında oldukça ters veya negatif yönlü bir trade-off tespit etmiştir. Phillips in vardığı kanı bir ekonomide işsizliğin azalması fiyatlar genel düzeyini yükseltmekte, fiyatlar genel düzeyinin azaltılmak istenmesi ise işsizliği artırmaktadır.bir ekonomide işsizliği azaltmak amacına yönelik olarak alınan toplam talebi artırıcı önlemler enflasyon oranını yükseltmekte, aksine enflasyon oranını düşürmek için alınan önlemler de işsizliği artırmaktadır. Bu durum, ekonomiyi yönetenleri bir ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır. A.W.Phillips in incelediği bu ters yönlü ilişki, 1958-1970 yıllaraı arasında Keynesyen görüşü benimseyen politika yapıcıları arasında revaçta olsa da,1970 li yıllarda ortaya çıkan stagflasyon sürecini açıklayamadığı için eski önemini yitirmiştir.çünkü stagflasyon sürecinde işsizlik arttığı halde enflasyon düşmememektedir.kısa dönemli Phillps Eğrisi nin geçerliliğini yitirmesi üzerine Monetarist Makro İktisat Okulu tarafından Uzun dönem Phillips Eğrisi geliştirilmiştir.uzun dönem Phillips Eğrisi ne gore, uzun dönemde işsizlik ile enflasyon arasında herhangi bir değiş tokuş bulunmamaktadır(bocutoğlu,2011:105). Milton Friedman ın 1977 de Nobel ödülü kazandığı makalesinde, toplam talepte meydana gelen tahmin edilmemiş değişikliklerin kısa ve uzun dönemli etkileri arasındaki farka dayanarak Phillips eğrisine getirdiği alternatif yorum, uyarlanabilir beklentiler kavramına dayanmaktadır. Enflasyon beklentilerinin analize dahil edilmesi nedeniyle, Phillips Eğrisi nin bu versiyonuna beklentilerle geliştirilmiş Phillips Eğrisi adı da verilmektedir. Friedman göre parasal ücretler görüşmelerle belirlenmesine rağmen,işçi ve işverenin asıl ilgilendiği reel ücretlerdir.ücret pazarlıkları farklı zaman dilimleri için görüşüldüğünden,öngörülen reel ücret,sözleşme boyunca olması beklenen enflasyon oranını etkilemektedir.friedman, Phillips eğrisinin reel ücretlerin değişim oranlarına göre ayarlanması gerektiğini savunduğu için nominal ücretlerin değişim oranını belirleyen ilave bir değişken olarak öngörülen veya beklenen enflasyon oranı ile orijinal Philips eğrisini genişletmiştir.beklenen enflasyon oranını ilave bir değişken olarak, nominal ücret 222
değişim oranını belirleyen talep fazlasına dahil etmek,tek bir Phillips eğrisi yerine her biri farklı bir beklenen enflasyon oranıyla ilişkili olan bir Phillips eğrisi takımı anlamına gelmektedir (Snowdon,Wane,2012:156). Friedman ın uyarlayıcı bekleyişler hipotezini benimsemeyen Yeni Klasik yaklaşım, 1961 yılında John Muth un American Stastical Association dergisinde yayınladığı Rational Expectations and the Theory of Price Movements adlı makalesinde bireylerin beklentilerinin rasyonel olduğunu varsaymaktadır. Yapılan tahmin hatalarının sistematik olarak tekrar edilmeyeceği;bir başka deyişle bireylerin sistematik hataları elimine edeceğini ifade eden Yeni Klasiklere göre şok bir politika değişikliği dışında Phillips Eğrisi daima doğal işsizlik oranında olacaktır. Rasyonel Beklentiler varsayımı, bireylerin enflasyon beklentileri ile ilgili sistematik hata yapmaması durumunda ekonomideki üretim ve istihdam düzeyi doğal seviyeden uzaklaşacaktır. Ancak bu hatalar rastsal olduğu için Phillips Eğrisi dikey eksene paralel olacaktır. Bekleyiş hataları yalnızca eğrileri kaydıracaktır (Büyükakın,2008:147-148). Yeni Keynesyen görüş açısından işsizlik-enflasyon ilişkisi değerlendirildiğinde ise NAIRU ve Histeri Hipotezi gibi kavramların ön plana çıktığı görülmektedir. NAIRU terimi, makroekonomik literatüre enflasyonun hızlı ve yükselen bir trend izlediği 1970 li yıllarda girmiştir Keynesyen iktisatçılardan Franco Modigliani ve Lucas Papademos tarafından ilk kez ortaya atılan NAIRU kavramı işsizliğin enflasyon üzerinde olduğu sure boyunca,enflasyonun azalmasının beklendiği oran olarak tanımlanmaktadır (Cross,1995). Yeni Keynesyen görüşe gore Philips eğrisi ise kısa dönemde orijine dış bükey, uzun dönemde ise (Histeresizi kabul edenler dışındakiler) yatay eksene dik görünümdedir.phillips eğrisinin varlığı ve eğimi açısından Monetarist görüşle Yeni Keynesyen görüş aynı sonucu benimsemesine rağmen varsayımları birbirinden oldukça farklıdır. Uzun dönemde enflasyon-işsizlik arasındaki ilişkinin ortadan kalkmasının nedeni Monetarist görüşte beklentilerdeki yanılgının düzeltilmesi iken Yeni Keynesyen görüşte ücret ve fiyatların esnek hale gelmesidir (Sanchez, 2006). Çalışmada panel veri analizi yardımıyla işsizlik ve enflasyon oranı arasındaki ilişki saptanmaya çalışılmıştır. Philips Eğrisi olarak da bilinen bu durumun birbirleriyle negatif ilişki içerisinde olan bu değişkenlerin daha çok birbirlerinin nedeni olup olmadıkalrı ve uzun dönemli ilişkilerinin varlığı çalışmada saptanmaya çalışılmıştır. Veri setinin elde edildiği ülkeler BRIC ülkelerini oluşturan; Brezilya, Rusya Federasyonu, Hindistan, Çin Halk Cumhuriyeti ve Türkiye dir. Ülkeler milli gelirler seviyelerine göre karşılaştırıldığında BRIC ülkeleri (satın alma gücüne göre) GSYH si en yüksek on ülkesi arasında yer alabilen tek gelişmekte olan ülkedir. BRIC ülkelerinin diğer gelişmekte olan ülkelerden ayrı değerlendirilmesinin nedeni dünyanın milli geliri en yüksek on ülkesi arasında yer almalarıdır. BRIC ifadesi ilk olarak 2001 yılında Amerikan yatırım bankası Goldman Sachs makale serisi kapsamında yayımlanan bir çalışmada, büyük yükselen piyasa ekonomilerini tanımlamak için bu nedenle kullanılmıştır(o Neill,2001:) 2010 yılına kadar BRIC adı altında gruplandırılan ülkelere Güney Afrika da katılınca grubun adı BRICS olmuştur. BRICS ülkelerinin ayrı bir grup olarak değerlendirilmesinin ardında diğer gelişmekte olan ülkelerden farklı ama birbirlerine benzer dinamiklere sahip olmalarındansa yeni binyılın başından itibaren dünyanın en yüksek gelire sahip on ülkesi arasında yer almaları yatmaktadır. Dünya nüfusunun önemli bir ağırlığına sahip olan bu ülkelerin ortak amaçları ise dünya politikasında daha fazla söz sahibi olabilmektir. Bu bağlamda kendi bölgelerinde ve dünyada çeşitli alanlarda öne çıkan ülkeler olması grubun önemini artırmaktadır. Yükselen piyasa ekonomileri arasında yer alan sanayileşme yolunda ilerlemiş, hızlı büyüyen ekonomiler ve bölgesel ve küresel ilişkiler üzerinde önemli oranda etkili olmaları, ortak ekonomik çıkarlara sahip bir grup olarak G20 üyeliğine devam etmektedir (Ayaydın ve Baltacı, 2012: 55). II-LİTERATÜR Altay,Tuğcu ve Topçu nun(2011), 2001:1-2009:4 yılları arasında G8 topluluğunun enflasyonişsizlik ilişkisini analiz ettikleri çalışmanın sonuçlarına göre, iki değişken arasında uzun dönemli bir ilişki mevcuttur. Granger testi sonucu nedensellik ilişkinin yönü kısa dönemde enflasyondan işsizliğe doğru iken, uzun dönemde ise işsizlikten enflasyona doğrudur. Yani kısa dönemde enflasyon işsizliği tetiklerken, uzun dönemde ise işsizlik enflasyona sebep olmaktadır. Esmen, Kuşcu ve Sarsılmaz (2003), Kırgızistan üzerine yaptıkları çalışmalarında, ücret ve fiyat düzeylerindeki değişmeler ile işsizlik oranları arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Gerek ücret oranları işsizlik ilişkisinde gerekse enflasyon işsizlik ilişkisinde negatif yönlü bir ilişki saptanmıştır fakat enflasyon-işsizlik oranı ilişkisinin daha anlamlı olduğu ispatlanmıştır. Keten 223
(2017)tarafından G8 ülkelerinde işsizliğin, enflasyon üzerindeki etkilerinin 1994:2014 yılları arasına panel veri analiziyle incelendiği çalışmada,aralarında anlamlı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Çamlıca F.(2010 ) Türkiye için Gali ve Gertler tipi melez Yeni Keynesyen Phillips eğrisi GMM kullanılarak tahmin edilmektedir.melez Yeni Keynesyen Phillips eğrisi analizi çerçevesinde çıktı açığı ve enflasyon arasındaki negatif bir ilişkiyi ve OMC endeksi ile enflasyon arasında bir pozitif ilişkiyi doğrulayan ampirik bulgular, 1987 2007 döneminde Türkiye'de döviz kurunun enflasyonu belirleyen önemli bir değişken olduğunu işaret etmektedir. Ağayev S.(2012)çalışmasında 23 geçiş ekonomisi ve nispeten farklı sosyo-ekonomik özelliklere sahip alt gruplar için enflasyon oranının belirleyicileri, panel veri yöntemleri kullanılarak 1998-2008 dönemi için saptanmaya çalışılmıştır. 23 ülke ve alt gruplarına ait bağlaşımlar ücret artışlarının enflasyon oranını güçlü şekilde etkilediğini gösterirken, parasal genişleme için herhangi bir enflasyonist etki bulunamamıştır. Enflasyon ataletinin ise Doğu Avrupa nın geçiş ekonomilerinde geçerli olduğu, eski Sovyetler Birliği ülkelerinde böyle bir durumun olmadığı bulunmuştur. Özcan(2014) çalışmasında bir grup gelişmekte olan ülke için GMM dinamik panel veri tahmini kullanarak enflasyonun kaynaklarını belirlemeyi amaçlamaktadır. Elde edilen sonuçlara göre, enflasyon ataleti, aşırı para arzı, cari hesap açığı, ticari açıklık düzeyindeki ve nominal döviz kurundaki artışlar enflasyonun hızlanmasına yol açmaktadır. Fakat ekonomik büyümenin enflasyon oranlarında düşmeye yol açtığı görülmektedir. Gelişmekte olan ülkeler için önemli bir gelir kaynağı olan işçi gelirleri ise, enflasyonist baskıya yönelik bir kanal oluşturmamaktadır. Şentürk,M., ve Akbaş Y.E,(2013)çalışmasında, Türkiye de 2005: 01-2012: 07 döneminde ekonomik büyüme, işsizlik oranı ve enflasyon oranı arasında karşılıklı ilişkinin varlığı incelemişlerdir. Bu bağlamda, öncelikle serilerin durağanlıkları PP ve KPSS birim kök testleri ile sınanmıştır. Ayrıca, serilerde meydana gelen kırılmaları tespit etmek amacıyla Zivot Andrews (1992) yapısal kırılmalı birim kök testi gerçekleştirilmiştir. Son olarak ise, seriler arasındaki nedensellik ilişkisinin tespiti için Toda- Yamamoto (1995) ve bootstrap nedensellik testleri gerçekleştirilmiştir. Sonuç olarak, sanayi üretim endeksi ve enflasyon oranı ile işsizlik oranı arasında çift yönlü nedensellik ilişkisi tespit edilmiştir. III-VERİ SETİ, YÖNTEM VE DENEYSEL BULGULAR Çalışmada 2000-2015 yılları arasında gerçekleşen ve BRIC-T ülkeleri olarak adlandırılan Brezilya, Rusya Federasyonu, Hindistan ve Çin Halk Cumhuriyetinin oluşturduğu BRIC ülkeleri ve Türkiye nin işsizlik ve enflasyon değişkenleri arasındaki ilişkiler panel veri analizi ile ele alınmıştır. Panel veri analizi zaman boyutuna ait yatay kesit verilerinin kullanllmasıyla ekonomik ilişkilerin tahmin edilmesi yöntemine dayalı zaman serileri ile yatay kesit serilerini biraraya getirerek, hem zaman hem de kesit boyutuna sahip bir veri setinin oluşturulmasına olanak tanımaktadır(greene,1993:464).tüm veriler Dünya Bankası nın veri tabanından alınmış olup E-views 8 paket programı kullanılmıştır. Tablo-1: Modele Esas Alınan Değişkenlerin Durağanlık Analizleri Değişkenler Levin, Lin ve Chu ADF Fisher Ki-Kare PP Fisher Ki-Kare Düzey sabit İnf -4.55064* 26.1724* 21.6588* U -1.32756*** 11.1787 15.8104*** Değişkenler Levin, Lin ve Chu ADF Fisher Ki-Kare PP Fisher Ki-Kare 1.fark sabit inf -3.62991* 30.0531* 46.002* U -4.82996* 35.4024* 58.1378* Değişkenler Levin, Lin ve Chu ADF Fisher Ki-Kare PP Fisher Ki-Kare Düzey sabit&trend inf -1.78921** 11.0709 8.67216 U -1.86688** 13.2385 15.0206 Değişkenler Levin, Lin ve Chu ADF Fisher Ki-Kare PP Fisher Ki-Kare 1.fark sabit&trend inf -4.98507* 26.6792* 45.9786* U -4.32243* 23.7434* 50.6615* Yukarıdaki tabloda değişkenlere ait durağanlık sınaması yer almaktadır. Buna göre hem işsizlik ve hem de enflasyon değişkenlerinde düzey değerlerinde dahi durağanlık bulunduğu ve serilerin birim kök barındırmadıkları anlaşılmaktadır. 224
Tablo-2: Modele Esas Alınan Değişkenlerin Gecikme Analizleri Gecikme LogL LR FPE AIC SC HQ 0-246.0614 NA 69.87535 9.922456 9.998937 9.951581 1-177.5908 128.7247 5.302443* 7.343633* 7.573076* 7.431006* 2-174.6663 5.264156 5.541356 7.386652 7.769057 7.532274 3-173.0293 2.815608 6.105078 7.481173 8.016539 7.685043 4-169.6267 5.580302 6.279211 7.505068 8.193396 7.767187 5-167.0898 3.957492 6.702388 7.563594 8.404884 7.883962 6-157.6005 14.04421* 5.434132 7.344020 8.338272 7.722637 Yukarıdaki tabloda panel veri analizinde VAR analizi uygulaması sırasında karşımıza çıkacak olan gecikme uzunluklarının seçimi yer almaktadır. Buna göre modelin en uygun gecikme uzunluğu en çok kriterin sağlandığı 1 olarak belirlenmiştir. Tüm VAR denklemleri daha sonra bu gecikme uzunluğuna göre hesaplanmıştır. Tablo-3: Modele Esas Alınan Değişkenlerin Nedensellik Analizleri Bağımlı Değişken: U Değişkenler Ki-Kare sd Olasılık INF 5.728812 2 0.0570 Tüm 5.728812 2 0.0570 Yukarıdaki tabloda modele esas alınan ve Philips eğrisini de belirten işsizlik ve enflasyon değişkenleri arasındaki nedensellik testleri görülmektedir. Buna göre enflasyon değişkeni olarak ele alınan TÜFE % 5 anlamlılık düzeyinde işsizliğin nedenidir. Tablo-4: Modele Esas Alınan Değişkenlerin Eşbütünleşme Analizleri Hipotez Fisher İstatistik Olasılık Fisher İstatistik Olasılık Eşbütünleşik Denklem Sayısı İz Maksimum İstatistiği Özdeğer None* 35.94 0.0001 25.28 0.0048 At most 1 30.26 0.0008 30.26 0.0008 Yukarıdaki tabloda işsizlik ve enflasyon değişkenlerinin ele alınan 16 yıllık süre içerisinde birbirleriyle ilişkilerinin olup olmadıkları incelenmiştir. Buna göre % 1 anlamlılık düzeyinde en fazla bir adet eşbütünleşik seri bulunmaktadır ve bu seri değişkenlerin bu süre içerisinde birbirleriyle ilişkili olduklarını göstermektedir. IV-SONUÇ Çalışmada 2000-2015 yıllarını kapsayan 16 yıllık bir dönemde 5 ülkenin içinde olduğu bir veri setiyle çalışılmıştır. Elde edilen deneysel bulgularda her iki değişken olan işsizlik ve enflasyon oranı olarak ele alınan TÜFE nin birbirlerinin nedeni oldukları ve uzun dönemli her bir ülke için ilişki içerisinde oldukları söylenebilir. Bu durum Philips Eğrisi olarak adlandırılan ve enflasyon ile işsizliğin negatif ilişki içerisinde olduğu durumu doğrulamaktadır. KAYNAKÇA Ağayev,S.,(2012) Geçiş Ekonomilerinde Enflasyon Oranı Belirleyicileri; Panel Veri Analizi,Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi,12(1). Altay B.,Tuğcu C.T. ve Topçu M.(2015) İşsizlik ve Enflasyon Arasındaki Nedensellik İlişkisi:G-8 Ülkeleri Örneği,Afyon Kocatepe Üniversitesi İİBF Dergisi,Cilt 13,Sayı 2. Arabacı, Ö. Ve Eryiğit,K.Y. (2012) A Thresold Regression Estimation of Phillips Curve: Turkey Case Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İİBF Dergisi, Ekim 2012, Sayı:7, s.29-47. Ayaydın, H., ve Baltacı, N., 2012. Finansal Açıklık Sermaye Hareketliliği Tasarruf ve Yatırım İlişkisi: BRICS Ülkeleri Örneği, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 14 (2), Aydoğan, E. (2004). 1980'den Günümüze Türkiye'de Enflasyon Serüveni, Yönetim ve Ekonomi Dergisi, XI/I. Bocutoğlu,E.(2011),Makro Ekonomi Teori ve Politikalar,Murathan Yayınevi. 225
Büyükakın,T.(2008), Phillips Eğrisi: Yarım Yüzyıldır Bitmeyen Tartışma,İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi No:39. Çamlıca F.(2010 )Yeni Keynesyen Bir Bakış Açısıyla Türkiye nin Enflasyon Dinamikleri Yönünden Yapısal Analizi,Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası,Uzmanlık Yeterlilik Tezi Esmen,Ö., Kuşçu,S. ve Sarsıl Aydoğan, E. (2004). 1980'den Günümüze Türkiye'de Enflasyon Serüveni, Yönetim ve Ekonomi Dergisi, XI/I., maz F. (2003) Philips Eğrisi Analizi ve Geçiş Ekonomilerinden Kırgızistan Üzerine Uygulama, Gazi Üniversitesi İİBF Dergisi, s:81-97. Grenee, H. Willliam; (1993), Econometric Analysis, McMillan, New York, 791s. Keten,D.,,(2015)G8 Ülkelerinde İşsizliğin Enflasyon Üzerindeki Etkilerinin Panel Veri Analizi Yöntemi İle İncelenmesi, I. Uluslararası Ekonomi, Finans ve Ekonometri Öğrenci Sempozyumu O Neill, J., 2001, Building Better Global Economic BRICs, Goldman Sachs Global Economics Paper No: 66 Özcan(2014) Gelişmekte Olan Ekonomilerde Enflasyonun Belirleyenleri: Dinamik Panel Veri Analizi,Cumhuriyet Üniversitesi,15(1). Phillips, A.W. (1959). The Relation Between Unemployment and The Rate of Change of Money Wage Rates in The United Kingdom 1861-1957. Economica, New Series, 26, 104. Sanchez, D. A. (2006), A New Keynesian Phillips Curve for Japan. Federal Deposit Insurance Corporation, http://www.fdic.gov/bank/analytical/ cfr/2006 /June/cfrss_ JPNKPC_ 06.pdf. Şentürk M., ve Akbaş Y.E(2013) İşsizlik-Enflasyon ve Ekonomik Büyüme Arasındaki Karşılıklı İlişkinin Değerlendirilmesi: Türkiye Örneği,Journal Of Yaşar University,9:34. Snowdon,B.ve Vane,H.R.(2012) Modern Makro Ekonomi Temelleri,Gelişimi ve Bugünü,Efil Yayınevi. 226
AVUKATLARDA DUYGUSAL EMEK DAVRANIŞLARININ ÇEŞİTLİ DEĞİŞKENLER AÇISINDAN İNCELENMESİ Yrd. Doç. Dr. Hüriyet BİLGE Manisa Celal Bayar Üniversitesi Duygusal emek (emotional labor) kavramı, kişinin sahip olduğu iş süreçlerinin ya da mesleğinin gerekliliklerine uygun bir şekilde başkalarına karşı ne hissettiğini, oluşan durumun onlara karşı ifade ettiği duygularını yönetme çabası ve gayreti olarak tanımlanmaktadır. Bu çerçevede çalışmada duygusal emek kapsamında ele alınan avukatlık mesleği de müvekkillerine karşı sürekli olarak etkili iletişim, duyarlılık, mütevazılık ve sabır gerektiren bir meslek olarak kabul edilmektedir. Çalışmada avukatların duygusal emek davranışları; cinsiyet, yaş, medeni durum, sosyal yaşama katılma, meslekteki toplam çalışma süresi ve uzmanlık alanı gibi farklı değişkenler açısından incelenmiştir. 162 avukattan Duygusal Emek Ölçeği kullanılarak elde edilen veriler aracılığıyla öncelikle Açıklayıcı Faktör Analizi (AFA) uygulanmış ve üç alt boyut elde edilmiştir. Verilerin analizi için t testi ve Tek yönlü varyans analizi uygulanmıştır. Yapılan analizler sonucunda, araştırmaya katılan avukatların duygusal emek davranışları cinsiyet, meslekteki toplam çalışma süresi ve uzmanlık alanı değişkenlerine göre anlamlı farklılıklar ortaya koyduğu; yaş, medeni durum ve sosyal yaşama katılma gibi değişkenlere göre ise anlamlı farklılıklar ortaya çıkmadığı belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Avukatlar, Duygusal emek ve Faktör analizi JEL Kodları: D23, M12 INVESTIGATIONS OF VARIOUS VARIABILITY OF EMOTIONAL EMERGENCY BEHAVIORS IN LAW The concept of emotional labor is defined as the effort and endeavor to manage the emotions that a person feels or expresses towards others in accordance with the requirements of the business processes or profession he or she has. In this study, Attorneyship is considered in the context of emotional labor, which is a profession that requires constant communication, sensitivity, modesty and patience to its clients. In the study, emotional labor behaviors of the lawyers are examined in terms of gender, age, marital status, participation in social life, total working hours in the profession and areas of specialization. Firstly, Explanatory Factor Analysis (AFA) was applied on the data obtained from 162 attorneys by using Emotional Labor Scale and consequently three sub-dimensions were obtained. For the analysis of the data, "t test" and "one way variance analysis" were applied. As a result of the analysis, emotional labor behaviors of the lawyers participating in the research revealed significant differences according to the variables of "gender, total work in the profession and field of expertise"; And "participation in social life", "age, marital status and social life". Keywords: Lawyers, Emotional labor and Factor analysis 227
Tarih 04.11.2017 Saat 10.00 SALON MOUNTAIN 2. Oturum Moderator TUDSAK178 TUDSAK181 TUDSAK306 TUDSAK298 TUDSAK120 Prof.Dr. Münir YILDIRIM Prof.Dr. Münir YILDIRIM Çukurova Üniversitesi Prof.Dr. Münir YILDIRIM Çukurova Üniversitesi Hasan ŞANLI Çukurova Üniversitesi Doç. Dr. Yılmaz YEŞİL Gazi Üniversitesi Öğr. Arife Ünal SÜNGÜ Milli Eğitim Bakanlığı Doç.Dr. Tahir NƏSİB AMEA Folklor İnstitutu, Türk xalqları Folkloru Şöbə si GELENEKSEL TÜRK DİNİ İNANCINDA ÇEVRE ETİĞİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA GNOSTİK GELENEKTE DEMİURG KAVRAMI ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA TÜRKLERİN GİRMİŞ OLDUĞU KÜLTÜR VE DİNİ DAİRELERE GÖRE "KIRK ÇIKARMA - VAFTİZ DEĞİŞİMİ" FÂRÂBÎ VE İBN SÎNÂ NIN FAİL İLLET TASAVVURU URAL-ALTAYLARIN İNANCLARLA BAĞLI QAVRAYIŞLARININ MÜASİR TÜRK DİLLƏRİNDƏ YAŞAMA ŞƏKİLLƏRİ 228
GELENEKSEL TÜRK DİNİ İNANCINDA ÇEVRE ETİĞİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA Prof.Dr. Münir YILDIRIM Çukurova Üniversitesi ÖZET Geleneksel Türk Dini, Türklerin tarihleri boyunca kendilerine ait olan inanışlarını kapsayan bir tabirdir. Her şeyden önce Türk tarihi durağandan ziyade kinetik bir yapı gösterdiğinden dolayı Türklere ait olan dini inanışlarda hareketli bir seyir sergilemiştir. Bu bağlamda Türklerin uzun tarihi süreçte farklı dönemlerde din ve inançlarında değişiklikler olduğu gözlemlenmiştir. Ancak Türklerin bu din ve inanç kabulleri kitleler halinden değil mahalli niteliktedir. Türkler, İslam inancına girmeleriyle kitlesel bir görünün ortaya çıkarmışlardır. Türklerin bu uzun dini tarihi seyrinde inanç ve ibadetlerle birlikte tabiat kültleri dediğimiz anlayışlarında da değerler oluşturduğu anlaşılmıştır. İşte Türklerin dini tarihi sürecinde geleneksel anlamda çevreye ve onun unsurlarına olan değer anlayışları bir çevre etiğini karşımıza çıkarmıştır. Geleneksel Türk inancında çevre içinde yaşanılan ve çeşitli koruyucu ruhlarla çevrili kutsal bir mekândır. Dağ, taş, kaya, ağaç, su, ırmak, pınar, ateş ve yakın gök cisimleri Türklerin tabiat kültleri çerçevesinde kutsal olan nesnelerdir. Nihayetinde bütün bu çevre unsurlarına karşı saygı gösterilmesi beraberinde bir çevre etiğini teşkil ettirmiştir. Anahtar Kelimeler: Geleneksel Türk Dini, Çevre, Etik, Kutsal 1. GİRİŞ A. Kavramsal Çerçeve a. Etik Etik, ilk planda ahlak ile eş anlamlar taşıyor olsa da kendine özgü ifade taşıyan bir kavramdır. Her ikisi de eylemlerle ilgili olmakla birlikte ahlak eylemin pratiği, etik ise eylemin teorisi durumundadır. Etik, ahlaki değerlerin anlamlaşması, üzerinde düşünülmesi, hayata geçirilmesi ve başkalarına yansıtılmasını ifade eder. Dolayısıyla etik, ahlak üzerine sistemli bir şekilde düşünme, soruşturma, hayata geçirme ve tartışmadır (Cevizci, 2002, s. 5). b. Çevre Etiği Çevre etiği her şeyden önce tabiat-insan ilişkisinin bilincine varılmasıdır. Buna insanın tabiat karşısında sorgulanması ve çevre bilincinin, duyarlılığın oluşturulması da denilebilir. İnsanın doğal çevresiyle olan ilişkilerine de anlam katmasıdır ve ahlaki bir sorumluluktur. Çevre etiği çevre ile ilgili her türlü faaliyetlerde, öngörülen, uygulanmasına geçilen tutum ve davranışları belirleyen bir disiplin olarak görülebilir. Çevre etiği ekolojik bütünlük açısından insanın etrafında olan canlı-cansız bütün nesnelere saygıyı ön planda tutar. Çevre etiğinin kapsamında tabiattaki canlı-cansız bütün varlıklar yer aldığından bütüncül bir yaklaşım mevcuttur. Dolayısıyla burada etiğin konusu tüm varlıklardır. Tabiatı teşkil eden varlıklara olan yaklaşım çıkar gözetmeksizin varlıkları amaç dâhilinde anlamak olmalıdır. Bu noktada insan merkezli bir yaklaşımın çevre etiği açısından zararları önlenerek tabiatı kendi bütünlüğü içerisinde bırakılması elzemdir. Nitekim eski Yunandan başlayarak her şeyin ölçüsü insan paradigması günümüzde tabiatın bozulmasına ve önlenemez tükenmişliğin temelinde bulunduğu anlayışını ortaya koymuştur. Bu bağlamda çevre etiği hususunda mevcut paradigmanın yerine yeni bir çevre etiğinin yerleştirilmesi gerekmektedir. Esasında var olan etik anlayışlarının sorgulanarak tabiatla bütünleşen ve aynı zamanda tabiatı kutsal bir emanet olarak kabul eden bir paradigmayı etik temele yerleştirmek olsa gerektir. Etik bağlamında çevre etiğinin kaçınılmaz olarak tartışıla gelmesindeki en büyük etkeni insan merkezli tabiat anlayışına dayandırmak mümkündür. Zira çevre etiği belirlemenin hareket noktası tabiatın bütünlüğü içerisinde canlı-cansız varlıkların birbirleriyle ilişkisindeki ahengi kurmaktır. Çevre etiğinin belki de en nihai hedefi varlıkların bu harmonisini yakalamaktır. Çevre etiği hususunda vurgulamak gerekirse tabiat tüm canlılar için bir hayat ve varlık kaynağıdır. Bunu sadece canlılar açısından sınırlandırmamak doğru olsa gerektir. Tabiatın bütünlüğü ilkesine göre dünya, tüm canlıları, insanı, havası, suyu ve toprağıyla birlikte bir bütündür. Bu çerçevede tabiattaki canlı-cansız her nesnenin kaderi birbirine bağlıdır. İnsanın doğa üzerindeki etkisi o kadar geniş çapta olmalı ki, onun tabiata egemen olma anlayışı, insan ile yaşadığı çevre arasındaki uyumu bozmuş, ölçüsüz ve sorumsuz bir şekilde doğayı tahrip etmiştir. İnsan-çevre dengesinin bozulması ilişkilerinin yozlaşmasına ve bunun sonucunda tabiattan, özünden kopan insanın kendisine 229
yabancılaşmasına yol açmıştır. Bu durum, insanlar ile doğal çevre arasındaki çevre etiği problemini de beraberinde getirmiştir. Çevre etiği, insanlar ile diğer canlıların ortak yaşamlarını sürdürdükleri doğal çevreleri arasındaki ahlaki ilişkilerdir (Yıldırım, 2016, s. 3). Çevre etiği konusunda dünyada bütün toplumlarda tarihsel süreçte gerek dini inanışlarında gerekse de geleneksel hayatlarında farklı tepkilerin varlığına şahit olunmuştur. Toplumların dini inanışlarında çevre algısını ön planda tutulduğuna rastlanıldığı gibi bunu dini ritüellerde icra edenler de yer almıştır. İşte bu noktada geleneksel Türk dini inanışının tabiat anlayışında çevre etiğini sergileyen tutumlar belirgin bir şekilde kendini göstermiştir. Kuşkusuz Türklerdeki çevre etiği anlayışını ortaya koyabilmek için ilk dönemlerden itibaren onların dini inanışlarını ele almak gerekmektedir. Bu bağlamda Türklerin İslam öncesi inanışlarından hareketle özellikle tabiat anlayışlarında ortaya çıkan kutsalın tezahürleri irdelenmelidir. c. Geleneksel Türk Dini İnancı Geleneksel Türk Dini İnancı denildiğinde Türklerin tarihleri boyunca kendilerine özgü dini inanışları, özel dinleri kastedilmektedir (Tümer-Küçük, 2009, s. 111). Esasında bu tabir, Türklerin kendilerine özgün, her hangi yabancı bir etkiye maruz kalmadan, farklı bir dini yapıyla temas kurmadan sahip oldukları inanışları ifade etmektedir. Şüphesiz Türkler kendilerine ait özel dinlerinin de dışına çıkarak Maniheizm, Buddizm, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinlerin etkisinde de kalmışlardır. Ancak bunun yanında yine bu tabirle Türklerin ilk devirlerinden itibaren tarihi süreçte sahip oldukları dinlerle birlikte günümüze kadar gelen dini inanışları da belirtilmektedir. Her şeyden önce Türk tarihi durağandan ziyade kinetik bir yapı gösterdiğinden dolayı Türklere ait olan dini inanışlarda hareketli bir seyir sergilemiştir. Bu bağlamda Türklerin uzun tarihi süreçte farklı dönemlerde din ve inançlarında değişiklikler olduğu gözlemlenmiştir. Ancak Türklerin bu din ve inanç kabulleri kitleler halinden değil mahalli niteliktedir. Türkler, İslam inancına girmeleriyle kitlesel bir görünüm ortaya çıkarmışlardır. Türklerin bu uzun dini tarihi seyrinde inanç ve ibadetlerle birlikte tabiat kültleri dediğimiz anlayışlarında da değerler oluşturduğu anlaşılmıştır. Türklerin dini tarihleri boyunca Tanrı inancının sürekliliğine ve kutsalın tezahürlerinin sayısız örnekleriyle doluluğuna rastlanmaktadır. Gök Tanrı inancının etkisiyle Türklerde göğe ait kültlerin yaygınlığı ve buna bağlı inanışların geliştiği görülmektedir (Günay-Güngör, 2007, s. 36-37). Nitekim Türklerin inandığı Gök Tanrı, mutlak hâkim, yaratıcı, hayat verici, her şeyi bilen, ezeli ve ebedidir (Günay-Güngör, 2007, s. 62-63). Bu bağlamda Türkler Tanrı anlayışlarında eski Yunandaki Deus Otiosus yani müdahale etmeyen tarzında değil kendi hayatlarına kayıtlı olan bir tasavvuru geliştirmişlerdir. Türklerin dini tarihlerinde en belirgin görülen dini inanışlarından biri belki de en sık rastlananı kutsalın tezahürleri ile dolu olan yer-su kültleridir. Tabiat kültleri adı altında da ifade edilen bu yaşayış biçimleri Türklerin çevreyle uyumluluğunu, tabiata olan saygılarını ve onu kendilerinden ayrı tutmadıklarını göstermektedir. Bu inanış biçimiyle Türkler çevrelerini ihata eden toprak, dağ, taş-kaya, su, ırmak, ateş, ağaç, gök, güneş, ay ve yıldız gibi tabiat unsurlarına anlam yükleyerek kutsallaştırmışlardır. Türklere göre bütün tabiat bugün ruh diye ifade edebileceğimiz gizli güçlerle doluydu. Dolayısıyla Türkler bu varlıkların bizzat kendilerine değil, bu gizli güçlere takdis, korku, minnettarlık, saygı karışımı bir tavır takınmışlardır. Diğer taraftan tarihi süreçte oluşan bu tavırlar Türk Halk İnanışları çerçevesinde de kendini göstererek günümüze kadar gelebilmiştir (Yıldırım, 2017, s. 240). Türklerin tabiat unsurlarına bu denli önem vermeleri onlara karşı tazimi, saygı duymayı ve belirli zamanlarda çeşitli ritüellerle tören icra etmelerini beraberinde getirmiştir. Bu inanışların ortaya çıkardığı tabiata duyarlı anlayış çevre ahlakının da gelişimine imkân tanımıştır. Türklerin geleneksel inanışlarındaki tabiata karşı gösterilen bu tavırları modern anlamda bir çevre etiğini yansıtmaktadır. Zira çevre etiği tabiri, tabiattaki canlı-cansız tüm varlıkların birbirleriyle oluşturduğu ahengi ve harmoniyi çağrıştırır. Bu bağlamda Türklerin kadim dönemlerden itibaren tabiat kültleri şeklindeki inanışlarının çevre etiğini karşıladığını söylemek mümkündür. 2. ÇEVRE ETİĞİ AÇISINDAN TÜRKLERDE TABİAT KÜLTLERİ Türklerin çevre etiği oluşumuna katkı sağladığı tabiat kültleri ya da Orhun Yazıtlarındaki tabirle yer-sub; yer-su inanışları toprak, dağ, taş-kaya, su, ırmak, ateş, ağaç, gök, güneş, ay ve yıldız gibi tabiat unsurlarında kendini ifade etmektedir. Şu halde tabiatta kutsalın birer tezahürü biçiminde de değerlendireceğimiz bu unsurlardan bazılarını şu şekilde açıklamak imkân dâhilindedir. a. Yeryüzü (Toprak) 230
Türk Halk İnanışlarında daha çok vatan, yurt kültüyle ifade edilen toprak, en arkaik toplumlardan günümüze kadar ana kucağı biçiminde algılanmıştır. Toprak, bu tabirden hareketle toprak ana ve dini terminolojide de ana tanrıça olarak addedilmiştir. Toprağı işlemek, topraktan beslenmek ve ondan insanlar için kazanımlar sağlamak bazı arkaik toplumlarda adeta tabu ve ona saygısızlık olarak görülmüştür (Yıldırım 2016, s. 120). Ayrıca toprak kültü Türklerde vatan kavramına da eş değer bir anlam kazanmış ve yaşanılan mekânların kutsiyetine inanılmıştır. Bu çerçevede Ötüken ve Budun topraklarının koruyucu sahiplerinin bulunduğu ve buraların Türkler için korunması gerektiği vurgulanmıştır. Orhun yazıtlarında Türk vatanına saldıran düşmanların, Tengri, Umay ve Yer-Su ruhlarının yardımıyla kovuldukları anlatılmaktadır (İnan, 1976, s. 31). b. Dağ Geleneksel Türk inanışlarında dağlar, Tanrının mekânı şeklinde düşünülürdü. Bu durum modern dönemlerde hala eski Türk inanışlarını devam ettiren Türk boylarında da aynı şekilde olup dağ ruhlarına kanlı kurban ve saçı ritüelleri olarak sürmektedir (Tanyu, 1973, s. 35-36). Dağ, kutsallığına inananlar tarafından duanın objesi olmakta, ondan dileklerin karşılığı beklenmekte ve ona kurban adanmaktadır. Burada bir fenomen olarak dağ ruhlarına inanılmakta, dağın kendisi canlı ve her şeyi duyan bir varlık şeklinde tapınç merkezi olabilmektedir (Tanyu, 1973, s. 41). Geleneksel Türk dini inancında dağlar canlı ruhlar taşımakta, tanrısal olmakla birlikte insani özelliklerle de ifade edilmektedir. Bu çerçevede dağ fenomeni ile Tanrı arasında ilgi kurulmakta ve dağların Tanrı ile konuşur vaziyette olması kabul edilmektedir. Ayrıca diğer toplumların dini inancında olduğu gibi Türklerde de dağlara Tanrı, Ötüken ve Altay dağ isimlerindeki şekliyle tanrısal adlar verilir (Tanyu, 1973, s. 43). Türklerdeki çeşitli efsanelerde dağlar, insanlar gibi konuşan, duyan hatta evlenip çoluk çocuk sahibi olan ruhi varlıklar şeklinde tasavvur edilir (Günay-Güngör, 2007, s. 73). Diğer taraftan eski Türklerdeki dağ inancı, Tanrı anlayışının merkezinde bulunan Gök Tanrı kültüyle de ilgiliydi. Kutsal dağ kültünün Gök Tanrı ile irtibatlandırılmasının sebebi dağların yüksekliğinden kaynaklaydı. İnsanlar bu dağlara çıktıklarında kendilerini Tanrıyla yakınlaşmış bir biçimde hissetmekteydi. Bu durum günümüzde de Anadolu da özellikle yağmur duasına çıkmak için bölgenin en yüksek yerlerinin tercih edilmesiyle hala icra edilmektedir. Esasında konargöçer bir hayat süren Türkler için dağlar hayati açıdan önemlidir. Zira dağlar, Tanrıya kurban adağının yanında düşmanlarından korunmak maksadıyla sığınma yerleri ve aynı zamanda onları çeşitli tabiat şartlarından koruyan bir sığınak konumundaydı (Eroğlu, 2017, s. 182). c. Taş Geleneksel Türk dini inanışlarında taşların Türk ilinin kurulmasında ve insanları korumakta yardımcı olduğuna inanılırdı. Ayrıca Türklerdeki kutsal taş ve kutlu kaya anlayışı Türkler arasında milli birliğin sembolü ve türeyiş efsanesine merkez teşkil eder (Tanyu, 1968, s. 37-38). Yine Türklerde görülen yada taşı yağmur yağdırmak için kullanılan en önemli nesneydi. İnanışa göre bu sihirli taşı Tanrı, Türklerin atasına armağan etmişti. Yada taşıyla gündüz geceye, yaz kışa döndürülmekte, yağmur, kar, dolu, fırtına meydana getirilmekteydi. Kutsal taş ile ilgili bu tür inanışlar Türk destan ve efsanelerinde sık yer almaktadır (Eroğlu, 2017, s. 192). Bununla birlikte Türkler kutsal taşlar için kutlu kaya, yağmur taşı, kutsal kaya gibi isimleri de kullanmıştır. Geleneksel Türk inanışlarında taşın tabiattaki yaygınlığı onu değersiz kılmaz aksine kutsalın tezahürünün gerçekleştiği bir nesne olarak değerlendirilir. Diğer taraftan taşın cezalandırma aracı olarak kabul edildiğine de rastlanır. Nitekim Türkler, taş kesilme motifini halk inancı düzeyinde sürdürmektedir. Bu durum kutsala saygısızlığı ya da özel şartlarda yapılan bir dileğe bağlı bir olay biçiminde kabul edilir. Taş kesilme motifleri, bir kahramanın iz bırakması, herhangi bir durumda lanetlenmiş bir canlının görünümü ve Tanrının gazabına uğrama durumu gibi çeşitlilik göstermektedir (Arık, 2017, s. 79). d. Ateş Geleneksel Türk inancında ateşin gökten Tanrı Ülgen tarafından gönderildiğine inanılırdı. Tanrısal bir kökene dayandırılan ateşe büyük saygı duyulur, kötü söz söylenmezdi. Türklerde, kötülüklerinden şüphe edilenler için ateş bir temizleme aracı olarak düşünülmekteydi. Yine ava çıkmadan önce, yakılan ateşin üzerinden atlamak ve tütsülemek suretiyle elbiselerin ve silahların temizleneceğine inanılırdı. Kadınların adet görme ve doğum sonrası dönemlerinde av, silah ve diğer araç-gereçlere dokunmalarında mutlaka ateşle temizlenmesi gerekliliği inancı mevcuttu (Günay- Güngör, 2007, s. 76). Ateşin eşliğinde dini törenlerin uygulanması ve bunun yanında atasözlerinde pek çok ateşle ilgili ifadelerin geçmesi Türkler tarafından ateş kültünün hayatlarının bir parçası olduğunu göstermektedir (Tanyu, 1991, s. 292-302). 231
Geleneksel Türk dini inancında ateş kutsal kabul edilmekte, saygı gösterilmekte ve ateşte kutsal bir ruhun olduğuna inanılmaktadır. Türkler arasında ateşe tükürmenin, ona kirli şeyler atmanın, su dökmenin ve tırnak kesmenin kötü davranışlar olduğu söylenir. Tanyu ya göre Türkler arasında ateşle ilgili atasözlerinin bulunması ve çeşitli törenler esnasında yakılan ateşlerin varlığı yaygın ateş kültünün bir tezahürü şeklinde algılanır. Ateşin yanacağı yer olan ocak hazırlanırken Anadolu nun çeşitli yerlerinde dua okunur ve kurban kesilir (Tanyu, 1991, s. 292-302). Ocak kültü, geleneksel Türk inancında ateşe bağlı bir ritüel olarak eski devirlerden beri devam ettirilmektedir. Ocak, hayatı sağlayan, ailenin temel direği, uğur ve bereketin sembolüdür. Türkler, ateşin yanacağı yer olan ocak hazırlanırken onu kutsarlar. Diğer taraftan, Türklerde ateş kültünün, aile ocağı kültü ile de yakından ilgisinin olması atalar kültünün yansıması şeklinde algılanır. Aile ocağını ve müşterek atayı temsil eden çadıra saygı bu inancının devamı biçimindedir (Günay-Güngör, 2007, s. 76). e. Ağaç Geleneksel Türk dini inancında ağaç, hayatın başlangıcını sembolize eden, Oğuz ilinin gökten inen bir ışık vasıtasıyla varlığını koruduğu için ağaç güç, kudret veya canlı ruhun bulunduğuna inanılan bir varlıktır (Tanyu, 1973, s. 35). Bunun yanında Türklerdeki kayın ağacı nın kutsallığı kamların dini tören esnasında yaptıkları danslarda görülmüştür. Ötüken ormanı, Göktürkler ve Uygurlar tarafından kutsal sayılmakta, bunun yanında diğer bir Türk boyu olan Şor lar da orman ruhlarına önem vermekteydi. Bu bağlamda av için ormana gidenler temizliğe ve dürüstlüğe daha fazla özen göstermeye çalışıyorlardı (Eroğlu, 2017, s. 183). Türklerin dini tarihleri boyunca ağaca atfettiği kutsallık günümüz Anadolu Türkiye sinde de çeşitli biçimleri ile kendini gösterir. Eski Türklerde olduğu gibi birçok yerlerde de çocuğu olmayan kadınların ağaçlara çaput bağlama geleneklerini devam ettirdiği görülür. Ağaç motifi Hayat Ağacı biçiminde de simgelenir. Bu ağaç, ölüleri dirilten, hastaları iyileştiren ve insanları gençleştiren bir özelliğe sahiptir. Hıristiyan ikonografisinde haç, genelde bir hayat ağacı olarak betimlenir. Bu ağacın tahtasından Mesih in haçı yapılır, dünyanın merkezinde haça gerilen İsa nın kanı, Âdem in yaratıldığı ve gömüldüğü yere düşer. Ayrıca hayat ağacı motifi Âdem ile Havva ve Musa nın vahyinde de rol oynar. Burada hayat ağacı kozmik bir karakterde ve evrenin merkezinde bulunur. Tabiatta ağacın yanında bazı bitki türleri de dini hayatta ve dini törenlerde merkezi bir yer teşkil eder. Amerikan yerli halklarının dini ritüellerinde tütün ve ona bağlı ayinler icra edilir (Yıldırım, 2016, s.141). f. Su Geleneksel Türk inanışlarında Yer-Sub ya da Yer-Su kültünde su, kutsaldır, yani Iduk dur. Su ile kutsal tabiattaki ırmaklar, göller, pınarlar ve suyun oluşturduğu bütün doğa unsurları ifade edilmektedir. Türkler suyu kuvvet ve bereket kaynağı olarak kabul etmiş, toprak ana gibi hayatın asıl kaynaklarından saymıştır. Su aynı zamanda Gök Tanrıya yapılan kurbanlarda önemli bir unsurdur. Bazı durumlarda ırmak ve nehir kenarlarında suyun balık vermesi için çeşitli ritüeller yapılmaktaydı. (Yıldırım 2016, s.126). Aynı zamanda su, duruluğun ve arılığın sembolüdür. Bu sebeple suyu kirletmek ve suya dışkı bırakmak kesinlikle yasaktı. Sonraki dönmelerde Türklerin İslam dinine girmesiyle bu tavır özellikle Anadolu da devam ettirilmekte ve suyun kirlenmemesine dikkat dilmekteydi (Yıldırım, 2016, s.126). Suyun kutsallığının çeşitliliği, akarsular, ırmaklar, nehirler ve göller etrafında gelişen inanışları da beraberinde getirmiştir. Buralarda ortaya çıkan inanışlar öncelikle suyun evrenin özünde bulunan asli madde olmasından kaynaklanan ve ortaya çıktığı yerde kutsalın açığa çıkmasından (hiyerofani) dolayıdır. Nehirlerde, pınarlarda ve ırmaklardaki su, canlı özelliğini taşımakla güç, hayat ve sürekliliğin ifadesidir. Suyun bu özelliklerini keşfeden insan kutsalı açığa çıkarmaktadır (Yıldırım, 2016, s.128). g. Gök, Güneş ve Ay Göğün yüceliği, erişilmezliği tarihin her döneminde insanoğlunu cezbetmiştir. Kuşkusuz insanoğlu en eski zamanlardan beri gökyüzüne ilişkin deneyimlerinden yola çıkarak kutsalın aşkınlığına ve mutlak egemenliğine karar vermektedir. Gök, insanın ve yaşam gücünün temsil edemediği bambaşka bir şeyi mükemmel bir biçimde temsil eder ve onun aşkınlığının simgesi sonsuzluğundan kaynaklanır. Gök doğal olarak varlığıyla aşkınlığı, gücü ve değişmezliği simgelemekte ve bundan dolayı da yüce, sonsuz, güçlü ve dokunulmazdır. Bu özelliği ile insanlar gökten korkmuş ve ona yönelik dini inanışlar geliştirmiştir. Bu çerçevede gök, arkaik insan için çok anlamlı, sonsuz ve aşkındır. Gök en yükseği temsil ettiğinden tanrılara özgü bir nitelik taşımakta, insanın ulaşamadığı yıldızlı gök, tanrılara ait sonsuzluk ve gerçekliğe sahiptir. Buralara ulaşmanın yolu ancak sembolik bir biçimde yükselme ayiniyle mümkündür (Yıldırım, 2017, s. 251). 232
Geleneksel Türk dininde inanç sisteminin merkezinde Gök Tanrı vardır. Burada Gök Tanrı, kendisine tapınılan gökyüzü değil Yüce Tanrıyı ifade eder. Aynı zamanda Türklerdeki gök ve göksel cisimlere ait kavramlar her zaman yüceliği ve kutsallığı karşılar. Orhun Kitabelerinde Gök Tanrı tabirindeki tanrı, aynı zamanda insanların üzerindeki göğü de ifade etmesi Türklerdeki tanrı düşüncesinin maddi gökyüzünden Yüce Varlığa doğru bir tekâmülünü gösterir (Yıldırım, 2017, s. 252). Geleneksel Türk inanışlarında güneşe hürmet etmek, saygı göstermek önemli ritüellerden olup, güneş, dişi, ay, erkek konumdaydı. Güneş, ana, ay ise baba olarak sembolize edilmekteydi. Bunun yanında Göktürk ve Uygurlarda hakanlar, Kün-aydan, güneş-aydan kut almış sayılmakta, güneşin koruyucu özelliğiyle özdeşleştirilerek güneşe benzetilmekteydi. Yine hakanların otağlarının kapısı, doğuya, güneşin doğduğu yere açılırdı. Hakan, önce güneşi selamlayıp, saygı göstererek otağından çıkardı. Güneşi üç veya dokuz defa selamlamak Türk toplulukları arasında gözlenen bir gelenekti. Diğer taraftan bazı Türk topluluklarında güneş ışıkları, Tanrının yeryüzüne inen nuru olarak da kabul edilmekteydi. Koruyucu ruhlardan Yayık ve Suyla güneş ve ayın kırıntıları, Tanrı Ülgen in parçası durumundaydı. Ayrıca Türk kültüründe güneş tutulması sırasında, kötü ruhları kovmak için silah atılması, teneke, davul çalınması ve gürültü çıkarılması gibi adetler halen Anadolu coğrafyasında sürdürülmektedir (Yıldırım, 2017, s. 252). Geleneksel Türk inanışlarında ay, ata ve erkeğin sembolü olarak ifade edilir. Ay, geceleri güneş kaybolduğunda yeryüzüne Tanrının gönderdiği ışıklar şeklinde de kutsanır. Altay Türklerindeki Tanrı Ülgen, gökyüzünde ay ve güneşin arkasında oturur. Ay, Eski Türk inanışlarında kutsal kabul edilen ışığı ve ışığın geceki formunu simgelediğinden ayrı bir ilahi niteliğe sahiptir. Bunun yanında ay, Türk hakanlarından Oğuz Han ın oğlu Ay Han ın ismidir (Yıldırım, 2017, s. 253). Sonuç İnsanın her şeyin ölçüsü sayılması günümüzde tabiatın bozulmasına ve önlenemez tükenmişliğin temelinde bulunduğu anlayışını ortaya koymuştur. Bu bağlamda çevre etiği hususunda mevcut paradigmanın yerine yeni bir çevre etiğinin yerleştirilmesi elzemdir. Esasında var olan etik anlayışlarının sorgulanarak tabiatla bütünleşen ve aynı zamanda tabiatı kutsal bir emanet olarak kabul eden bir paradigmayı etik temele yerleştirmek olsa gerektir. Tabiatın bütünlüğü ilkesine göre dünya, tüm canlıları, insanı, havası, suyu ve toprağıyla birlikte bir bütündür. Bu çerçevede tabiattaki canlıcansız her nesnenin kaderi birbirine bağlıdır. Türklerin geleneksel inanışlarındaki tabiata karşı gösterilen bu tavırları modern anlamda bir çevre etiğini yansıtmaktadır. Zira çevre etiği tabiri, tabiattaki canlı-cansız tüm varlıkların birbirleriyle oluşturduğu ahengi ve harmoniyi çağrıştırır. Bu bağlamda Türklerin kadim dönemlerden itibaren tabiat kültleri şeklindeki inanışlarının çevre etiğini karşıladığını ifade etmek mümkündür. KAYNAKÇA Arık, Durmuş, (2017), Kutsal Mekan ve Ziyaret Fenomeni, Halk İnanışları, Edt. Durmuş Arık-A. Hikmet Eroğlu, Ankara Cevizci, Ahmet, (2002), Etiğe Giriş, İstanbul Eroğlu, Ahmet Hikmet, (2017), Geleneksel Türk İnanışları Halk İnanışları, Edt. Durmuş Arık-A. Hikmet Eroğlu, Ankara Günay, Ünver Güngör, Harun, (2007), Başlangıcından Günümüze Türklerin Dini Tarihi, İstanbul İnan, Abdulkadir, (1976), Eski Türk Dini Tarihi, Ankara Tanyu, Hikmet, (1968), Türklerde Taşla İlgili İnançlar, A.Ü.İ.F. Yay. Ankara Tanyu, Hikmet, (1973), Dinler Tarihi Araştırmaları, A.Ü.İ.F, Yay., Ankara Tanyu, Hikmet, (1991), Türklerde Ateşle İlgili İnançlar, TDVİA, Cilt: IV, İstanbul Tümer, Günay-Küçük, Abdurrahman, (2009), Dinler Tarihi, Ankara Yıldırım, Münir, (2016), Çevre ve Din, Kutsalın tabiattaki Formları, Adana Yıldırım, Münir, (2017), Tabiat Kültleri, Halk İnanışları, Edt. Durmuş Arık-A. Hikmet Eroğlu, Ankara 233
GNOSTİK GELENEKTE DEMİURG KAVRAMI ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA Prof.Dr. Münir YILDIRIM Çukurova Üniversitesi Hasan ŞANLI Çukurova Üniversitesi ÖZET Gnostik gelenek felsefe ve dini inanışlarda önemli etkileri olan bir akımdır. Eski Yunanca da bilgi anlamına gelen bir kavramdan türeyen bu tabir daha çok duyularla elde edilen bilgiden ziyade gizliliği ve sırrı ihtiva eden bir bilgi türüdür. Gnostisizm bağlamında gnosis, akıl yürütme ya da mantık ile değil kişisel tecrübe ve içsel bir kavrayış ile ulaşılan bir bilgidir. Gnostik gelenek, tanrı, âlem, insan, kurtuluş ve bilgi gibi konularda kendine has açıklamalar yapan dini ve felsefi bir akımdır. Dini ve felsefi gelenekler içerisine sirayet eden bu akım özellikle sır dinlerinde ve daha sonraki dönmelerde Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyette de etkisini göstermiştir. Bu akımın en dikkat çekici özelliklerinden biri de inanılan yüce varlığın dışında olan ve yaratıcı tanrı tasavvurunu ifade eden demiurg düşüncesidir. Bu düşüncenin temelinde maddenin kötülüğü, karanlığı ve değersizliği yatmaktadır. Nitekim maddeyi ve maddi unsurları kötülükle özdeşleştiren gnostik akım, maddenin varlığının yüce tanrıdan kaynaklanmadığını, onun yaratıcısının başka bir varlık olan bu yaratıcı güce Demiurg demektedir. Yine eski Yunancada demiourgos kelimesinden meydana gelen Demiurg, kâinatı ve insanın maddi yanını yaratan güçtür. Anahtar Kelimeler: Gnosis, Gnostisizm, Demiurg, Ptahil, Dualizm ABSTRACT One of the most remarkable characteristics of the gnostic movement is the idea of demiurge, which is distinct from the transcendent one and expresses the thought of creator god. At the foundation of this thought lays the malevolence, darkness and worthlessness of matter. In fact, gnostic movement that identify matter and material factors with malevolence claims the source of matter does not originate from transcendent god but from a creator force which is called demiurge. Also, demiurge that is derived from the word demiourgos in Ancient Greek is the force, which creates the universe and the material side of the humankind. Key Words: Gnosis, Gnostisizm, Demiurg, Ptahil, Dualizme 1. GİRİŞ a. Gnosis Gnosis, bilgi, bilme ve tanıma anlamına gelen Yunanca bir terimdir. Buna göre genel anlamıyla gnosis, duyu algısı dışında, belleği, deneyimi ve bilimsel bilgiyi kapsar. Bu terim M.S. I. ve II. yüzyıllarda, Hıristiyan öğretisi yerine eşanlamlı bir deyim olarak hakiki gnosis, yani batıni bilgi olarak da kullanılmıştır. Burada gnosis, kurtuluş temin eden yüksek, gizli bir bilgiyi, belli bir mezhep ya da tarikatta oldukça ileri bir düzeye gelmiş seçkin müminlerin önemli dini ve felsefi doğrulara ilişkin batını bilgisini karşılamıştır (Cevizci, 2013, s. 717). Netice itibarıyla eski Yunancada bilgi anlamına gelen bir terimden türeyen bu tabir daha çok duyularla elde edilen bilgiden ziyade gizliliği ve sırrı ihtiva eden bir bilgi türüdür. Yine gnosis, akıl yürütme ya da mantık ile değil kişisel tecrübe ve içsel bir kavrayış ile ulaşılan bir bilgidir. Gnosis ve Gnostikler hala anlaşılması güç terimlerdir. Hangi grupların Gnostikler olarak kabul edileceği ve gnosisin tam olarak ne anlama geldiği tartışmalıdır. Grekçede gnosis ve gignosko duyusal algılamanın (aisthesis) ve ya gerçekliği kesin olmayan bilginin (doxa) tersine eşyanın ontolojik bilgisine işaret eder (Filoramo, 2005, s. 98). Gnostisizm bağlamında gnosis ise akıl yürütme veya mantık ile değil, kişisel tecrübe ve içsel bir kavrayış ile ulaşılan bir bilgi türüdür. Gnostik bilgi öncelikle tanrıya dair bilgidir. Aşkın olanı bilmek sureti ile bilen kişi, bilinenin kutsal özüne dâhil olur. Yani gnosis şeylerin doğasına ait teorik bilgi değildir, o insanın bir tür ruhani dönüşüm geçirmesini sağlayan, kurtarıcı vasıflara sahiptir. Hatta Valentiyanlık gibi daha radikal sistemlerde gnosis sadece kurtuluşa ulaşmak için kullanılan bir araç değil, bizatihi kurtuluşun amacıdır (Hans Jonas, 2005, s. 34-35). b. Gnostisizm Gnostisim, felsefe ve dini inanışlarda önemli etkileri olan bir akımdır. Gnostisizm, bir din çerçevesi içerisinde özellikle de Hıristiyanlıkta ortaya çıkan ve inanç yerine bilgiyi geçiren bir öğretidir. Bu öğretide inanç yerine geçirilen bilgide, araştırmaya dayalı bir bilgelik yerine, hakikate yönelik dolayımsız bir görüyle şekillenen bir bilgeliğin savunulması hedeftir. Bu akıma göre Tanrının kişiye Tanrıyla birleşme ve Tanrının doğasını, özünü kavrama olanağı verilmekte, gizemli bir aydınlanmanın 234
sonucunda resmi dini dogmalardan ayrı bir şekilde bilgiyi elde etme yoluna imkân tanınmaktadır. Kısacası, Tanrıya ve insanın kaderine ilişkin vahye dayalı bilgi olmadan hiçbir kurtuluşun söz konusu olamayacağı öne sürülmektedir (Cevizci, s. 717). Gnostisizm ilk kez on yedinci yüzyılda Henry More un, Iranaeus ve haleflerinin heretik olarak tanımladığı tüm grupları bir kategori altında toplanır (Brakke, 2010, s. 19). Benzer özellikler sergileyen fakat birbirinden ayrı birçok grubu içinde barındıran bu kategoriyi tanımlamak oldukça güçtür. Modern çalışmalardan bazıları kategorinin sağlamlığını sorgulamakta, acilen reforme edilmesi ya da terk edilmesi gerektiğini savunmaktadır (Brakke, s. 19-20). Bu tartışmalara rağmen Gnostikler olarak sınıflanan grupların bazı önemli ortak özelliklerini sıralayacak olursak bunlar: Gnostik düalizm yani demiurg öğretisi; materyal dünyanın kötülüğü yani anti-kozmizm ve kurtuluşa ulaştıran bilgi yani gnosisdir. Gnostik gelenek, tanrı, âlem, insan, kurtuluş ve bilgi gibi konularda kendine has açıklamalar yapan dini ve felsefi bir akımdır. Dini ve felsefi gelenekler içerisine sirayet eden bu akım özellikle sır dinlerinde ve daha sonraki dönmelerde Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyette de etkisini göstermiştir. 2. DEMİURG Grekçe Demiourgos, dēmos (halk) ve ergon (çalışma) kelimelerinden türetilmiş olup, Eski Yunanda halk için çalışan anlamında zanaatkârlar için kullanılmıştır. Kelime zaman içinde iki farklı yönde gelişerek hem yüksek seviyeli devlet görevlisi (magistrate) hem de tanrı anlamlarında kullanılmaya başlanır (Ugo Bianchi, 2005, s. 2272). Demiurg ile ifade edilen tanrı tasavvuru kâinatı yoktan var eden Creato ex nihilo- bir yaratıcıyı değil, var olan materyale tıpkı bir zanaatkâr gibi şekil veren bir tanrıyı anlatır. Kelime bu manası ile ilk defa platon tarafından kullanılmış ve sonrasında platonik gelenekte önemini korumuştur. Demiurg daha sonraki dönemlerde ise bir takım radikal değişimler geçirerek gnostik akımlarda ve hatta Hristiyan teolojisinde kendisini göstermektedir. Demiourgos bir yaratıcı tanrı olarak ilk kez Platon un Timaios adlı eserinde kullanılmıştır. Onun doğası hakkında en geniş açıklama da yine bu diyalogdadır: Şimdi onun kâinatı hangi sebepten yarattığını açıklayalım. O iyiydi ve iyi olanda hiçbir kıskançlık yoktur. O kıskançlıktan azade olduğu için her şeyin mümkün olduğu kadar kendisine benzemesini istedi. Bilge insanlardan kabul etmekte tamamen haklı olduğumuz bu prensip, evrenin var olmasının en önemli sebebidir. Tanrı her şeyin mümkün olduğu kadar iyi olmasını ve hiçbir şeyin kötü olmamasını arzuladı ve düzenin kargaşadan daha iyi olduğuna karar vererek görünürdeki -düzensiz ve ahenksiz bir hareket halindeki- maddeyi alarak kargaşayı düzene çevirdi. (Timaios 29d-30a). Demiurg un dünyayı inşa ederken, var olan materyal ile sınırlı olması ve onu mümkün olduğu kadar iyi yaratabilmesi, demiurgun Yahudi, Hristiyan ve İslam geleneklerindeki tanrı tasavvurunun aksine kadir-i mutlak bir yaratıcı olmadığını göstermektedir. Kullanılan diğer önemli bir ifade ise, Demiurg un iyi olduğu ve iyi olanda hiçbir kıskançlığın bulunamayacağıdır. Antik Yunan Tragedyalarında görülebileceği gibi Tanrıların kıskanç olduğu, Grek teolojisindeki en derin kanaatlerden birisidir. Demiurg ise inşasına kendi mükemmelliğini paylaşma dürtüsü ile başlar. Bu, klasik antikitedeki en asil Tanrı imgesidir (Vlastos, 1975, s. 28). Platon un demiurgunu tanımlayan diğer önemli bir vasfı onun kâinatı inşa ederken yaratılmamış olan ezeli ve ebedi formları (eide) model olarak kullanmasıdır. Yaratılmış olan her şey formların taklididir (mimesis). Formların bulunduğu âlem (noetik âlem) ise gnostik akımlarda Üst Âlem şeklini alacaktır. Timaios daki demiurgun farklı bir yorumunun da İskenderiyeli Musevi filozof Philon tarafından yapıldığını görmekteyiz. Philon resmi olarak hiçbir Platonik okula bağlı değildir. O Grek felsefesini, kutsal kitabı şerh etmek için kullanmıştır. Philon un yaratılışın doğası üzerine yazdığı eseri De Opificio Mundi, temelde Timaios u, Genesis (Yaradılış) kozmolojisi çerçevesinde baştan yazma denemesi olarak kabul edilebilir (O Brian, 2015, s. 37). Onun kozmolojisinde noetik âlem ve idealar ezeli değil, fiziki dünya yaratılırken model olarak kullanılmak üzere tanrı tarafından var edilmişlerdir: o dünyayı yaratmak istediği zaman ilk önce, model olarak kullanmak üzere tamamen tanrısal ve cisimsiz olan akledilebilir âlemi yarattı (De Opufico Mundi, 16). Philon da tıpkı Platon gibi Tanrının ve eserinin iyiliği arasında ilişki kurar. Fakat yaratılış içinde aktif bir rol oynayan ve kadir-i mutlak olan İbrahimi Tanrı imgesi ile kusurlu olan yaratılmış âlem arasındaki çelişki sebebiyle Philon un kozmolojisi teodise endişesi taşır. Kâinat yaratılırken Tanrı kutsal olan doğası gereği kaotik maddeye direk dokunarak şekil vermemiş, bir takım maddi olmayan aracılar kullanmıştır: 235
Philon bu aracıların tamamına Logos adını verir. Tanrı logosu tıpkı bir bıçak gibi kullanarak maddeyi şekillendirir ve yine logosu kullanarak dünya üzerindeki hükmünü sürdürür. Ama önemli bir nokta logosun sadece basit bir aletten ibaret olamamasıdır. O noetik âlemin bulunduğu yer olarak tanrıyla beraber sonsuzdur. Görüldüğü gibi Philon un kozmolojisinde Logos demiurg rolü oynayarak materyal dünyayı şekillendirir. Böylece Tanrı ile madde arasında durarak Tanrının aşkınlığını korur. Gnostik Demiurg, platonik demiurgun radikal bir mutasyonudur. Demiurgun inşa ettiği materyal âlem gnostikler tarafından esasen kötü olarak kabul edilmiştir. Demiurg bazı gnostik kozmogonilerde, materyal dünyayı, tıpkı platonik Demiourgos un noetik âlemi model olarak kullanması gibi, üst bir gerçekliğin imitasyonu olarak yaratır. Fakat gnostik demiurg üst gerçekliğin varlığından habersiz olduğu için bunu içgüdüsel olarak yapar. Timaios da demiurg tarafından yaratılan genç tanrılar, gnostik kozmogonide demiurga dünyanın inşasında yardım eden bazı varlıklara (arkonlar) dönüşür (O Brian, s. 206). Demiurg ilk prensipden habersiz bir cahil tanrı imgesi haline gelmiştir. Hatta bazı örneklerde nerdeyse bir şeytan figürü şeklini alır. Gnostik olarak kabul edilen metinlerin bir karşılaştırılması yapıldığı zaman ortak bir düalist doktrin bulmak zordur. Bunun yerine metinlerde farklı demiurg tasavvurları ve farklı aşkın ilk prensiplerle karşılaşırız (Williams, 1996, s. 98). Nag hammadi literatüründeki gnostik metinlerden biri olan John un Apokrif Kitabında demiurg Yaldabaoth un doğuşu ve dünyayı yaratışı tasvir edilir. İsa ile havari John arasında bir diyalog şeklinde geçen kitap, İsa nın ölümünden sonra şüpheye düşen John un, dirilen İsa ile çölde karşılaşması ve John un bir soru sorması ile başlar. Metinde anlatılan kozmogoniye göre, İlk prensip aşkın Görünmez Ruh tur. Onu bir Tanrı ya da benzeri bir şey olarak düşünmek yanlıştır, üstünde hiçbir şey ya da hiçbir efendi yoktur. Sonsuzdur, hiçbir şeye ihtiyacı da bulunmamaktadır. O tamdır, sınırlanamaz, ölçülemez, betimlenemez, görülemez ve isimlendirilemez (Robinson, 1998, s. 65). Görünmez Ruh un kendi üzerine ilk düşüncesinden ise Barbelo doğar. Barbelo bakire ruh, her şeyin doğduğu rahim gibi isimlere sahiptir. O aynı anda hem anne hem bana olarak nitelenir androjendir- ve ilk insan prototipidir (Robinson, s. 66). Görünmez Ruh ve Barbelo beraber bir Aeonlar (düşünceden doğan kutsal varlıklar) panteonu yaratmaya başlarlar. Katılan her yeni üye ile bu kutsal aile genişler. Aeonların varlıklarını sürdürdüğü ışık âlemine ise Pleroma adı verilir. Pleroma nın içindeki düzen son yaratılan aeon Sophia nın (Bilgelik) hatası ile bozulur. Sophia kendi düşüncesinden doğan bir aeon yaratmak ister, fakat bunu Görünmez Ruh ve Barbelodan izin almadan yaptığı için, zuhur eden varlık kusurludur. Yarattığı eserden utanan Sophia onu kutsal âlemin dışına, diğer aeonların görmeyeceği bir yere götürür ve ona Yaldabaoth adını verir. Kusurlu olmasına rağmen annesinden aldığı kutsal öz sebebi ile büyük bir güce sahip olan Yaldabaoth kendi âlemini yaratmaya başlar. Yaldabaoth yarattığı her şeyde kutsal âlemi model olarak kullanır. Kendisi kutsal âlemin ve aeonların varlığından habersizdir fakat gücünün kaynağı, onu buna mecbur bırakmıştır. Gnostik demiurgun, Platonik demiurgdan ayrıldığı en önemli noktalardan birisi budur. Görüldüğü gibi demiurg Yaldabaoth yaratımının modelini teşkil eden formların ve onların bulunduğu noetik âlemin (Pleroma ve Aeonlar) varlığından habersizdir (Robinson, s. 67). Yaradılışı tamamlayan Yaldabaoth, bütün hizmetkârlarını çağırarak seslenir: Ben kıskanç tanrıyım ve benden başka tanrı yoktur. (Robinson, s. 68). Yaldabaoth un kısakanç olduğunu söylemesi ve tek tanrı olduğunu vurgulaması açıkça Eski Ahit in tanrısı Yahve ye bir göndermedir (Çıkış 34/14, İşaya 45/6). Metin, Yaldabaoth un insanın fiziksel bedenini yaratması fakat onu diriltmekten aciz kalarak, çaresiz bir çaba ile annesi Sophia dan çaldığı kutsal özü Âdemin içine üflemesi ile devam eder (Robinson, s. 70). Demiurgun cesedini yarattığı insanı diriltememesi ve ona hayat vermek için bilinçli veya bilinçsiz olarak, üst âlemden gelen kutsal bir öz kullanması başka gnostik geleneklerde de bulunan bir motiftir. Gnostik Anti-kozmizm burada kendisini göstermektedir. İnsan fiziksel varlığıyla kirli, ruhsal özüyle kutsaldır. John un apokrif Kitabı, Platonik demiurg fikri kullanılarak Eski Ahit in baştan yorumlanması sonucu oluşturulmuş bir mitoloji gibi görünmektedir. Eski Ahit in tanrısı Yahve, cahil demiurg Yaldabaoth haline gelmiştir. Sophia nın günahı olarak doğan Yaldabaoth metin içerisinde neredeyse bir şeytan figürü olarak görülmektedir. O cehaleti ve bu cehaletten doğan kibri temsil eder. Annesinden aldığı kutsal özü kendi yarattığı hizmetkârları Archonlarla dahi paylaşmayı reddeder. Bu özü istemeden insana verdikten sonra, onun üstünlüğünü kıskanır ve çeşitli hilelerle onu yoldan çıkarmaya çalışır. 3. GNOSTİK DİNLERDE DEMİURG a. Sabiîler 236
Sabiîler günümüzde varlığını sürdürmeye devam eden tek gnostik dindir. Hristiyan gnostik öğretilerine benzer bir şekilde, anti-kozmik bir kâinat bakışları vardır, demiurg inancına sahiptirler ve gnosise bağlı bir kurtuluş öğretileri bulunur. Sabii dini düalist bir yapı sergiler. Birbirine zıt, karşı karşıya gelmiş fakat var olmak için birbirine ihtiyaç duyan iki farklı ilk prensip söz konusudur. Işık Âleminin efendisi Işık kralı (Malka d Nhura) bu düalizmin pozitif kutbu, Karanlık Su ve Karanlık Kral (Malka d Hşuka) ise negatif kutbudur (Gündüz, 1999, s. 94-98). Sabii metinlerinde ışık varlıklarının bir kısmının karanlık âleme temas etmeleri sonucu, ışık ve karanlık âlemlerinin birbirine karıştığı bazı dönemlerden bahsedilir. Düşmüş olan üç kutsal varlık olarak kişileştirilen bu dönemler, Yuşamin (ikinci hayat), Abatur (üçüncü hayat) ve Ptahil (dördüncü hayat ) olarak sıralanır. İlk önce Yuşamin karanlık âlemde kendine ait bir dünya yaratmaya kara verir: Sonra ikinci Hayat kuruldu ve bu Hayat ın Uthraları (ışık ruhları) yükseldiler ve ona tavsiyede bulundular Senin isminle adlandırılacak bir dünya kurmamızı ve şkinalar (ibadet yerleri) yapmamızı kabul et. Ve ikinci Hayat nurunun, ışığının ve Yüce Hayat ın kendisine verdiği şeyin bir kısmını onlara verdi ve bir dünya kurmalarını emretti. İkinci Hayat ın oğulları kalktılar, gittiler ve karanlık ülkesine indiler. (Gündüz, s. 114-115). Onun başarısız olması üzerine oğlu olarak nitelendirilen Abatur bu görevi üstlenir. Fakat bu deneme de başarısızlıkla sonuçlanır. Ptahil ise Abatur un Karanlık Su daki yansımasından doğmuş bir kutsal varlıktır. Karanlık âleminin içinde doğmuş ve kendi özünün olduğu ışık âlemine giremeyen bir ışık varlığı vasfıyla Ptahil, diğer düşmüşlerden farklıdır. O kendi isteği dışında karanlık âlemde yaşamaya zorlanmıştır. Ptahil Karanlık Âlemde bir dünya yaratmak için Yüce Varlık a (Işık Kralına) yalvarır ve aldığı ışık parçacıklarını karanlık âlemin sularıyla karıştırarak yeryüzünü yaratır, fakat karanlık âlemden gelen varlıklar yeryüzünün kontrolünü odan hile ile alırlar (Gündüz, s. 112-118). Görüldüğü üzere Ptahil, Sabii kozmogonisinde demiurg rolü oynamaktadır. Sabii mitleri antropogoni hususunda da bezer bir yön izler. Ptahil, karanlık güçlerin yeryüzünü kontrol altına almaya başlamaları üzerine, Dünyada kendisine vekil olacak bir varlık yaratmayı arzular. Bu varlığı da kontrol altına alabileceklerine inanan karanlık varlıklar, Âdemin cesedinin yaratılmasında Ptahil e yardım ederler. Hiç birinin cesedi diriltmeye muktedir olamaması üzerine Ptahil Işık Kralından yardım ister. Ceset Yüce Varlığın yolladığı yaşayan ruh ile canlanır (Gündüz, s. 120-121). İnsanın cesedi karanlık âlemden, ruhu ise ışık âleminden geldiği için, Sabii teolojisinde vücut ruhu tutan bir hapishaneden ibarettir. Sabii demiurgu Ptahil ile John un Apokrif kitabındaki Yaldabaoth arasındaki benzerlikler dikkat çekicidir. Her iki demiurg de üst âlemden gelen kutsal bir öze sahiptir, her ikisi de kutsal bir varlığın günahı sonucunda doğmuştur. İnsanın cesedini yaratmışlar, fakat onu kendi güçleri ile diriltmeye muktedir olamamışlardır. Aradaki en büyük fark ise Yaldabaoth un tamamen cahil bir demiurg olarak sunulmasına karşı Ptahil, üst âlemin ve Işık kralının varlığından haberdardır. b. Maniheizm Maniheizm, üçüncü yüzyılın başlarında ismini aldığı Mani tarafından Sasani İmparatorluğunda kurulmuş bir gnostik gelenektir. Hiçbir gnostik okul Maniheizm kadar ebaşarılı olamamıştır. Diğer geleneklerden farklı olarak Manihaizm misyoner bir ruha sahiptir ve Yakın Doğu gnostik geleneğinden gelmiş olan tek evrensel dindir (Gnoli, 1998, s. 5651). Birçok gnostik gelenekteki gibi Maniheizm de antikozmik dünya görüşüne ve kurtuluşun bilgi ile geleceği inancına sahiptir. Mani nin öğretisi iki prensip ve üç zaman cümlesi ile özetlenebilir. İki prensip, ışık ve karanlık; üç zaman ise bu iki kutbun birbirinden ayrı olduğu başlangıç, birbirlerine karıştıkları ve savaş halinde oldukları orta zaman yani içinde bulunduğumuz dönem-, ışığın karanlık ve ölüm üzerine galip geleceği son zaman olarak sıralanır (Lieu, 2004, s. 11). Maniheizm in merkezinde bulunan gnostik düalizm, Sabii örneğinde olduğu gibi mutlak bir düalizmdir. Işık ve karanlık kutuplarının her ikisi de yaratılmamış ilk prensipler olarak ezeli ve ebedidir. Yüceliğin Babası, kendi uzantısı olan ışık âlemine hükmeder. Onun dört temel vasfı vardır: Işık, Kudret, Bilgelik ve Saflık. O dört ayrı uzuvda ikamet eder: Akıl, Düşünce, Kavrayış, Öğüt ve Tefekkür. Her uzuv ise bir elemente karşılık gelir: yaşayan hava, ışık, rüzgâr, su, ateş. Karanlık âlem ise ışığın mutlak olarak zıddıdır. Karanlıklar kralı, daima savaş halinde olan beş dünyaya hükmeder. Her dünya bir elemente karşılık gelir: duman, karanlık, ateş, su, rüzgâr. Her dünya Karanlıklar Kralının bir niteliğini taşır ve bir Archon tarafından yönetilir (Lieu, s. 12). Başlangıçta iki âlem birbirinden tamamen ayrıdır. Karanlık varlıkların kaza eseri Işığı keşfetmesi ile Karanlık Kral, bu âlemi ve içindeki hayatı ele geçirmeyi arzular. İki prensibin birbirine karıştığı bu aktif mücadele dönemine ikinci zaman (ikinci safha) denir. Yüceliğin Babası doğası gereği barıştan yanadır. Bu yüzden iki âlem arasındaki çatışmaya bizzat katılmaz. Bunun yerine bir takım kutsal 237
aracılar yaratır ve kendisini savunmak için onları kullanır. Çatışma safhası boyunca Baba nı kendini göstermemesi ve gizli kalması Maniheist teolojinin önemli bir parçasıdır. Baba ilk önce Yaşamın Annesi olan Büyük Ruhu yaratır. Büyük Ruh ise karanlık âlemi inip savaşması için İlk İnsanı (Urmensch, Hürmüz) var eder. Urmensch savaşta kullanmak üzere beş element (ateş, rüzgâr, su, ışık, eter) ile donatılır. Elementler oğullar olarak kişileştirilmiştir. Ayrıca beş elemente Yaşayan Ruh adı da verilir. Urmensch karanlık âlemde yok edilir. Beş ruh karanlık âlemde hapis kalır (Rudolph, 1998, s. 336-337). Önemli bir nokta Urmensch in yenilgisinin, Işığın bir mağlubiyeti olarak görülmemesidir. Maniheist teolojide iki prensip arasındaki çatışma, Urmensch in yenilgisi, ruhların hapis kalması, kozmosun ve insanın yaratılması, Yüceliğin Babasının Karanlığı yenmek için yaptığı planın bir parçası olarak görülür (Lieu, s. 13). Yani düşüş, diğer gnostik geleneklerde olduğu gibi cehaletten, kozmik bir hatadan ya da bir günahtan kaynaklanmaz, kutsal planın bir parçasıdır. Baba, Urmensch i kurtarmak için Hayat Ruhu adında başka bir kutsal varlık yaratır. Hayat Ruhu ilk insanı çağırarak onu uyandırır. Çağrıya uyan Urmensch Hayat Ruhunun gösterdiği yolu kullanarak karanlık âlemden kaçar. Hapis kalan beş ruhun kurtarılması ise daha zordur, çünkü bu ruhlar Karanlık Kralın Arkonları tarafından yutulmuştur (Rudolph, s. 336-337). Hayat Ruhu, Arkonların arasından geçerek, onların yutmuş oldukları ışık ruhları vasıtasıyla yıldızları, gökyüzünü ve yeryüzünü yaratır (Gündüz, 1997, s. 155). Yani kozmos içinde ışık ve karanlığın bir arada bulunduğu bir materyalden inşa edilmiştir. Maniheist kozmogonisinde beş ruhu kurtarmak için kozmosu inşa eden Hayat Ruhu demiurg rolündedir. Hayat Ruhu diğer gnostik kozmogonilerdeki demiurg tasavvurlarından, düşmemiş ve hiçbir zaman karanlık tarafından kirletilmemiş bir yaratıcı olarak ayrılır. O Yüceliğin babası tarafından belli bir gayeye yönelik yaratılmıştır. Aynı şekilde kozmosun yaratılışı da bir kaza sonucu değildir, Işık Kralının planının bir parçasıdır. Antropogoni ise kozmogoniden farklı bir yön izler. Bir ışık varlığı olan Hayat Ruhu tarafından yaratılan kozmosun aksine, insan Karanlık güçler tarafından yaratılmıştır. Karanlık âlemdeki son kalan ışık parçacıklarını da kaybetmekten korkan Karanlıklar Kralı, ışığı kendi âlemine sıkı sıkıya bağlamak için insanı yaratmaya karar verir. Emri altında olan iki şeytan Saklas ve Namrael, Arkonlarda kalan bütün ışık parçalarını yutar ve ilk insan çifti olan Âdem ve Havva yı yaratırlar. Işık âleminden gelen kutsal bir özün karanlık maddeden yaratılan vücut içinde hapis kalması, bu gelenek de görülmektedir. KAYNAKÇA Bianchi, Ugo, (2005), Demiurge, Encyclopedia of Religion ed. Lindsay Jones, Vol: 4, USA. Barnstone, Willis, (2003), Gnostic Bible, Shambhala Publications Boston & London. Brakke, David, (2010), The Gnostics, Harvard University Press. Cevizci, Ahmet, (2013), Felsefe Sözlüğü, İstanbul. Filoramo, Giovanni, (2005), Gnostisizm Tarihi, Çev. Selma Aygül Baş-Bilal Baş, Litera Yayınları, İstanbul. Gnoli, Gherardo, (1998), Mandens, Encyclopedia of Religion, Lindsay Jones ed, Vol: 8 USA. Gündüz, Şinasi, (1997), Gnostik Mitolojide Düşüş Motifi ve Demiurg Düşüncesi, OMU İlahiyat Fakültesi Dergisi, Samsun. Gündüz, Şinasi, (1999), Sabiiler, Vadi Yayınları Ankara. Hadas-Lebel, Mireille, (2012), Philo of Alexanderia, Brill. Harnack, Adolf, (2008), History of Dogma, BiblioBazaar. Jonas, Hans, (2005), The Gnostic Religion, Beacon Press. Jones, Lindsay, (2005), Encyclopedia of Religion, Macmillan Reference USA. Lewis, Nicola Denzey, (2013), Cosmology and Fate in Gnosticism and Graeco-Roman Antiquity, Brill. Lieu, Samuel Nan-Chiang, (2004), Manichaean Texts From Roman Empire, Cambridge University Press. O Brian, Carl Sean, (2015), The Demiurge in Ancient Thought, Cambridge University Press Robinson, James M. (1998), Nag Hammadi Library, Brill. Rudolph, Kurt, (1998), Gnosis, T&T Clark. Segal, Alan F., (2002), Two Powers in Heaven, Brill. Vlastos, Gregory, (1975), Plato s Universe, Parmenides Publication. Williams A. Michael, (1996), Rethinking Gnosticsm, Princton University Press. 238
TÜRKLERİN GİRMİŞ OLDUĞU KÜLTÜR VE DİNİ DAİRELERE GÖRE "KIRK ÇIKARMA-VAFTİZ DEĞİŞİMİ" Doç. Dr. Yılmaz YEŞİL Gazi Üniversitesi ÖZET Dünya üzerinde sınırlar ötesi etnik, dil ve bazı durumlarda da din bağları ile bağlı olan fakat kaderin bir cilvesi olarak politik sınırlarla ayrılmış olan halkların en iyi örneği olarak Türkleri verebiliriz. Doğu Avrupa dan başlayan ve Çin in Kuzey Batısında sona eren diğer bir deyiş ile Adriyatik ten Çin Seddi ne kadar büyük bir coğrafyada yaşamaktadırlar. Bu durum dünya üzerinde yaşayan Türkleri sınıflandırırken ve onları isimlendirirken bir takım sorunları beraberinde getirmektedir. Hatta Jean-Paul Roux Türklerin tarihi adlı eserinde bu hususa değinerek Türk tanımını yaparken ortaya çıkan çelişkileri ifade etmiştir. Türkleri tanımlar ve tasnif ederken, ırka göre yapılan tanımında, konuşulan dile göre yapılan tanımında bir takım eksikliklerinin olduğunu belirtmiş bütün Türkçe konuşanların Türk sayılması veya bütün Müslümanların da Türk sayılması gibi değişik durumların varlığından ırken saf bir Türk bulmanın zorluğundan bahsetmiş ve tanımını kültür ve hissetme eksenli yapmaya çalışmıştır. Türk Dünyası kavramı Türk halklarının Orta Asya, Anadolu, Kafkasya, Rusya-Sibirya, Orta Doğu, İran ve Balkanlar coğrafyasında genel bir yayılım gösteren Türk halklarını ve Türk devletlerini ifade etmektedir. Bu toplulukların hepsi Türk soyundan olmakla birlikte içlerinden bazıları kendilerini Türkçe konuşan uluslar veya benzeri biçimlerde nitelemektedir. Dil ulus olmanın en önemli özelliklerinde biri olduğuna göre kendilerini bu şekilde niteleyen ulusları da Türk Dünyası nın bir parçası olarak görmekteyiz. Farklı coğrafyalarda yaşayan, farklı inanç sistemi bulunan Türkçenin şive ve lehçelerini konuşan bunlarla sözlü veya yazılı bir edebiyat meydana getirmiş olan fakat hepsi Türk ırkına mensup insanların toplu olarak yaşadıkları bölgelerin genel adı Türk Dünyası dır. Geçiş dönemi Avrupalı pek çok antropolog tarafından, bireyin hayatında yeni bir statü ve yeni bir yöne giriş için düzenlenen tüm törenleri içine alacak şekilde genişletilmiştir. İlkel toplumlar yanında yüksek kültürde ve kent kültüründe bu geçişler varlığını devam ettirmektedir. Buna göre doğum yapmış kadınlar için düzenlenen kilise törenleri, vaftiz törenleri, ad verme törenleri, kiliseye kabul töreni, taç giyme, şövalye unvanı alma, fakülteye yeni başlama, ergenlik geçiş dönemleri içinde yer almaktadır. Bu olayların her biri için törenler vardır. Bu törenlerin temel görevi veya işlevi bireyi tanımlanmış, belirgin bir durumdan bir başkasına geçişte yardımcı olmaktır. İnsan yaşamının başlıca üç önemli "geçiş dönemi" vardır: Doğum, evlenme ve ölüm. Her birinin kendi bünyesi içerisinde birtakım alt bölümlere ve basamaklara ayrıldığı bu üç önemli aşamanın çevresinde birçok inanç, âdet, töre, tören, âyin, dinsel ve büyüsel özlü işlem kümelenerek söz konusu "geçiş"leri bağlı bulundukları kültürün beklentilerine ve kalıplarına uygun bir biçimde yönetmektedirler. Bunların hepsinin amacı da kişinin bu "geçiş" dönemindeki yeni durumunu belirlemek, kutsamak, kutlamak, aynı zamanda da kişiyi bu sırada yoğunlaştığına inanılan tehlikelerden ve zararlı etkilerden korumaktır. Çünkü yaygın olan inanca göre, insan bu tür dönemler sırasında güçsüz ve zararlı etkilere karşı açıktır. Loğusa ile çocuğunu, gebelik ve loğusalık çağlarının kirlerinden arıtmak ve onları temiz bir vaziyette cemiyete sokmak gayesiyle çocuğun doğumunun kırkıncı gününde yapılan pratiklerin adına kırklama denilmektedir. Kırklanan çocuk yeni bir âleme dahil olur, bu da geçiş dönemlerinin en belirgin özelliğidir. Kadın temizlenerek hamilelik ve loğusalık döneminden ayrılır, tekrar toplum içerisine katılır. Fakat Türklerin girmiş oldukalrı din daireleri ile bu kırk çıkarma ritüeli değişiklik göstermiştir. Hristiyanlık inancını benimseyenlerde uygulama tarihi ve geleneksel ritüeller devam ederken vaftiz ile birleşmiştir. Bu bildiride bunu üzerinde durulacaktır. Anahtar kelimeler: Türk Dünyası, geçiş dönemi, lohusa, kırk çıkarma, vaftiz, 239
FÂRÂBÎ VE İBN SÎNÂ NIN FAİL İLLET TASAVVURU Öğr. Arife Ünal SÜNGÜ Milli Eğitim Bakanlığı ÖZET Bir olayın, durumun ya da şeyin ortaya çıkmasını sağlayan gerekçe anlamına gelen illet kavramı İslam filozofları tarafından genellikle sebep kavramı ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Doğal durumların oluşmasını sağlayan madde, suret, fail ve gaye gibi dört temel illet vardır. Fail illet başka bir varlığın kendisinin ona sağlayamadığı varlığını meydana getiren ve yapan illettir. İlliyet meselesini illet ve onun sonucunu ifade eden malul kavramları etrafında inceleyen Fârâbî ve İbn Sînâ gibi Meşşâî İslam filozofları daha çok fail illet kavramı üzerinde durmuş ve hakiki failin Tanrı olduğunu belirtmişlerdir. Onlara göre oluş ve bozuluş âleminde meydana gelen olaylar birtakım illetler neticesinde ortaya çıkar. Bir ilk sebebe kadar uzanan illetler zinciri ilk ve tek Fail İllet olan Tanrı da son bulur. Bütün varlıkların ilk illeti olarak İllet-i Evvel konumunda olan Tanrı, varlık mükemmeliyetinin en üst seviyesinde yer alır. Onun, varlığın temel illetleri olan maddî, sûrî, fail ve gaye gibi illetleri yoktur. Varlığı vacip ve mümkün olmak üzere ikiye ayıran Fârâbî ve İbn Sînâ, mümkün varlığı var olmak için bir illete ihtiyaç duyan, vacib i ise varlığı zorunlu olarak düşünülen ve var olmak için hiç bir sebebe ihtiyaç duymayan olarak tanımlamışlardır. Bu çalışmada İslam düşüncesinin önde gelen filozofları Fârâbî ve İbn Sînâ nın fail illet hakkındaki görüşleri ele alınacaktır. Anahtar Sözcükler: Fail, İllet, Tanrı, Fârâbî, İbn Sînâ, 240
URAL-ALTAYLARIN İNANCLARLA BAĞLI QAVRAYIŞLARININ MÜASİR TÜRK DİLLƏRİNDƏ YAŞAMA ŞƏKİLLƏRİ Doç.Dr. Tahir NƏSİB AMEA Folklor İnstitutu, Türk xalqları Folkloru Şöbəsi ÖZET İnsanlararası münasibətlərdə həyatın bütün sahələrinə aid istifadə olunan qavrayışların necə yaranıb müasir anlamlarını, şəkillərini qazanmasının bəzən bir o qədər də fərqinə varmırıq. Əslində isə bütün qavrayışlarla bağlı ifadələr uzun tarixi zaman ərzində çox mürəkkəb inkişaf mərhələlərindən keçmişdir. Bu mərhələlərdə bir çox ifadələr bəzən öz ilkin mənalarından uzaqlaşmış, bəzən də başqa məfhumlar üzərinə köçürülərək ilkinliyini hiss olunmayacaq dərəcədə özündə qoruyub saxlaya bilmişdir. Müasir dilçilikdə sözlərin etimologiyası müxtəlif üsullarla öyrənilir. Hazırkı məqalədə çox az tədqiq edilən bir məsələyə diqqət edilir; mifoloji şüur dövründən bitkin məna alıb şəklə düşmüş əski inanc qavrayışlarının müasir türk dillərində necə özünü qoruyb saxlaması məsələsi araşdırılır. Oxşar yanaşma prof. Donuk tərəfindən əski türklərdə idari, əskəri terminlər, ünvanlar çərçivəsində ancaq islam öncəsi dövrlə, həm də hind-avropalı, semit-hamit xalqlarına təsiri səviyyəsində geniş, ətraflı araşdırılmışdır. Mifoloji şüur dövründə tanrı, əcdad, qoruyucu, təbiət (dağ, yer, meşə, su, daş) ruhlarını bildirən təkrarsız qavrayışlar tədricən daşıdıqları öz ilkin mənalarnı, xüsusiyyələrini itirərək yeni adlar, sözlər yaradıblar. Bəzi hallarda həmin qavrayışlardan törəyərək müasir türk dillərində yaşayan sözlərdə, zəif də olsa, mahiyyətcə əski mənalar qorunub saxlanmışdır. Məqalədə mifoloji baxışlarla, inanclarla əlaqəli yaranmış qavrayışlardan çoxsaylı misallar gətirilirərək müdafiə olunan məsələnin izah olunmasına çalışılmışdır. Misal üçün, əski türklərdə, monqollarda göyün oğlu, xatxa - tanrının yerə göndərdiyi qoruyucu şəxs təsəvvürü müasir türklərdə (Qars, Ağbaba, Naxçıvan və b. ağızlarda) xata bala deyimi kimi şəkil almış və əks mənalı söz kimi işlənməkdədir. Bundan başqa, xalq mahnılarında və nanaylarda nəqarət kimi səslənən ay duy, duy və Azərbaycan muğamlarındakı dadey-dadey ifadəsi ural-altayların mifoloji dövründə müqəddəs ruhun çağrılmasına xidmət etmişdir. Bu qəbildən olan sözlərin etimologiyasının mifoloji qaynağını müəyyənləşdirmək strateji baxımdan ural-altay xalqlarının müasir dövrdə yaxınlıqlarının yaranmasına kömək edən çoxlu elmi faktlar verə bilər. 241
Tarih 04.11.2017 Saat 10.00 SALON VEGA 3. Oturum Moderator TUDSAK160 TUDSAK182 TUDSAK191 TUDSAK192 TUDSAK123 TUDSAK319 Prof. Dr. Selahattin TOLKUN Yrd. Doç. Dr. Veli Savaş YELOK Gazi Üniversitesi Arş. Gör. Dr. Erkan KARAGÖZ Gazi Üniversitesi Öğr. Gör. Dr. Serap KARAKILIÇ AKI Gazi Üniversitesi Prof. Dr. Selahittin TOLKUN Anadolu Üniversitesi Prof.Dr. Tahirə MƏMMƏD AMEA Ədə biyyat İnstitutu, Ədə biyyat Nə zə riyyə si Şöbə si Arş.Gör. Dr. Sinan DEMİRTÜRK ÖZBEK ŞAİR MAHMUT HADİYEV (BATU) İN EDEBÎ VE FİKRÎ MÜCADELE SÜRECİ TATAR VE BAŞKURT SİHİRLİ MASALLARINDA KULLANILAN ÇOK BAŞLI EJDERHALAR İLE İLGİLİ MOTİFLER ÜZERİNE BAŞLANGIÇTAN GÜNÜMÜZE KAZAN TATAR TİYATROSU ÖZBEK KÜLTÜRÜNDE MAHTUMKULU AZƏRBAYCAN ƏDƏBİYYATINDA MİLLİ İMAJI - TÜRK İMAJINI ƏKS ETDİRƏN OBRAZLAR: MƏRHƏLƏLƏRİ VƏ STRATEGİYASI OSMANLI TATAR GENÇLER BİRLİĞİ : NİZAMNAMESİ VE FAALİYETLERİ 242
ÖZBEK ŞAİR MAHMUT HADİYEV (BATU) İN EDEBÎ VE FİKRÎ MÜCADELE SÜRECİ Yrd. Doç. Dr. Veli Savaş YELOK Gazi Üniversitesi ÖZET Özbek Şair Mahmut Hadiyev (Batu) in Edebî ve Fikrî Mücadele Süreci Dr. Veli Savaş YELOK1 Müstebit Sovyet Devletinde, milletinin bilinçlenmesi, aydınlanması ve ilerlemesi amacıyla arayış içerisinde olan; basiretli, yetenekli, irade sahibi, mücadele ruhunu kaybetmeyen, insani faziletleri kendisinde tecessüm ettirme gayretinde olan, dolayısıyla Özbekler için böyle bir mücadelenin bayraktarlığını yapan isimlerden birisi, henüz otuz dört yaşındayken inkılâp karşıtı ve milliyetçi olmak isnatlarıyla karşı karşıya kalan, yeni dönem Özbek edebiyatının başlatıcıları arasında yer alan ve eserlerini de Batu mahlasıyla veren sanatkâr Mahmud Hadiyev dir. Mahmut Hadiyev, Said Ahrarî nin teşebbüsüyle 1918 yılında Vatan mektebinin idaresinde teşkil edilen İzci birliğinin, 1919-1921 yıllarında da Fıtrat ın teşebbüsüyle oluşturulan Çığatay Gurungi teşkilatının faaliyetlerine iştirak eder. 1922-1927 yılları arasında Moskova Devlet Üniversitesi Toplum Bilimleri Fakültesi İktisat Bölümünde tahsil görür. İlk şiirleri 1919 yılında Batu mahlasıyla yayımlanan Mahmut Hadiyev in eserlerinde Fıtrat, Çolpan ve Elbek in tesiri söz konusudur. Edebî çalışmaların yanı sıra o, Özbekistan daki dil ve imla meselelerine aktif bir şekilde dâhil olmuş, Arap alfabesinden Latin alfabesine geçişin ilmî ve nazari yönleri üzerinde duran birçok makale yazmış, alfabe ve imla konusundaki çalışmalara katılmıştır. Xalq Maorif Komissarlig i nde bir süre çalışan Mahmut Hadiyev, burada görev yaptığı süre içerisinde eğitim ve öğretim sistemindeki yenilikleri, öncelikle iyi yetişmiş eğitimcilerle gerçekleştirmeye, yaşlı öğreticilerden belirli bir amaç doğrultusunda yararlanmaya, mesleki ve teknik eğitim merkezlerinin sayısını artırmaya ve buraların niteliğini yükseltmeye yönelik bir dizi tedbir üzerinde çalışmıştır. Bu tebliğde araştırmacı ve eğitimci Mahmut Hadiyev in, edebiyatçı kimliğiyle Batu nun hayatı, edebî kişiliği ve eserleri ile araştırmacı ve eğitimci yönü hakkında bilgi verilecektir. 243
TATAR VE BAŞKURT SİHİRLİ MASALLARINDA KULLANILAN ÇOK BAŞLI EJDERHALAR İLE İLGİLİ MOTİFLER ÜZERİNE Arş. Gör. Dr. Erkan KARAGÖZ Gazi Üniversitesi ÖZET Tatar ve Başkurt Türkleri, günümüzde kadim Türk yurdu İdil - Ural Bölgesi nde, Rusya Federasyonu na bağlı olarak varlıklarını sürdüren Türk boylarındandır. Dilleri ve kültürleri neredeyse aynı olan bu iki Türk boyunun sözlü halk edebiyatları da oldukça zengindir. Sözlü halk edebiyatı türlerinden biri olan masallar İdil - Ural Bölgesi nde içerdiği motifler açısından gerek Türk dünyası masallarıyla gerekse Dünya milletlerinin masallarıyla benzerlikler ve farklılıklar göstermektedir. Bu bildiride, Tatar ve Başkurt Türklerinin sihirli (olağanüstü) masallarında kullanılan çok başlı ejderhalar ile ilgili motifler, Stith Thompson tarafından 6 cilt hâlinde 35 yılda tamamlanan ve masalbilimciler tarafından saygın bir başvuru kaynağı olarak kabul edilen Motif-Index of Folk-Literature isimli eserdeki motif kod numaralarına göre tespit edilecektir. Kod numaraları ile isimleri verilen motiflerin altında da geçtikleri masallardan hareketle çok başlı ejderhaların özellikleri verilecektir. Anahtar Kelimeler: Tatar, Başkurt, Masal, Sihirli, Olağanüstü,, Motif, Çok başlı, Ejderha, Yılan, Stith Thompson, Motif Index of Folk Literature 244
BAŞLANGIÇTAN GÜNÜMÜZE KAZAN TATAR TİYATROSU Serap KARAKILIÇ AKI Öğr. Gör. Dr., Gazi Üniversitesi ÖZET 19 ve 20. yüzyıllarda Tatar toplumunda meydana gelen kültürel aydınlanma ve yenilenme hareketi, edebiyatı da derinden etkilemiştir. Siyasî sebeplerin yol açtığı olumsuzluklar neticesinde, köklü bir yazılı edebiyatı mevcut olamayan Tatarlar arasında 19. yüzyıldan sonra edebiyat alanında hızlı bir ilerleme ve yenilenme görülmeye başlamıştır. Toplumda meydana gelen bu hareketlenme, edebiyatta da kendini yenileme ihtiyacını hissettirmiştir. Bu itibarla, Batıda görülen yeni edebiyat türleri ile tanışılmış ve derhal bunların Tatar edebiyatındaki ilk örnekleri oluşturulmaya başlanmıştır. Söz konusu türlerin başında toplumda bir anda kuvvetli bir tesir uyandıran tiyatro gelmiştir. Tatarlarda tiyatronun, bazı edebî türlerde olduğu gibi menşe itibarıyla folklor ürünlerine dayandığı ifade edilmektedir. Bunun ilk örnekleri Sabantuy gibi millî bayramlarda sergilenen halk oyunları veya dansların esasını oluşturan şarkı söyleme ve karşılıklı konuşma unsurlarına dayandırılmaktadır. Ancak, modern anlamdaki tiyatronun Tatar edebiyatında müstakil bir tür olarak ilk numuneleri ancak 19. yüzyılın son çeyreğinde görülmüştür. Bu gecikmenin öncelikli nedenleri arasında, Rusların izlemiş olduğu baskı ve yıldırma politikası ile toplumu etki altında tutan din faktörü ve onun sanata karşı olan tepkisi gösterilmektedir. Tiyatronun ilk örneklerini ortaya koyanlar, aydınlanma hareketini destekleyen ileri görüşlü yazarlar olmuştur. Rus ve dünya edebiyatının önde gelen piyes yazarlarını okuyan genç Tatar yazarları, bu alanda artık kendi kalem tecrübelerini ortaya koymaya başlamışlardır. Yazılan ilk tiyatrolar, eskiyeni çatışmasını işleyen, ilericiliği ve modernizmi savunan, gericiliği ve din tüccarlığını yeren, ideal aile modelinin nasıl olması gerektiğini konu alan eserlerdir. Bu çalışmada Kazan Tatar tiyatro edebiyatı, başlangıcından günümüze kadar bütün yönleriyle değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kazan Tatar edebiyatı, Kazan Tatar tiyatrosu, aydınlanma hareketi. FROM THE BEGINNING TO THE MODERN-DAY KAZAN TATAR THEATER ABSTRACT The cultural enlightenment and renewal movement that took place in the Tatar society in the 19th and 20th centuries deeply affected the literature. As a result of the negativities caused by political reasons, a rapid advancement and renewal in the field of literature has begun to take place after the 19th century among the Tatars who can not have a rooted written literature. This movement, which has come to fruition in society, also felt the need to renew itself in literature. In this respect, the new literary genres seen in the West were introduced and the first examples of them started to be formed in Tatar literature. At the beginning of such genres, there is a theater which has a strong influence on society. It is stated that the theater in Tatars are based on folklore products in terms of origin as in some literary genres. Their first examples are based on the factors of singing and conversation that form the basis of folk dances or dances that are exhibited on national holidays such as Sabantuy. However, in the modern sense, the theater was first seen as an independent genre in Tatar literature only in the last quarter of the nineteenth century. The primary reasons for this delay are the repression and intimidation policy that the Russians followed and the religious factor that are impressing society and its reaction to art. Those who set out the first examples of the drama became progressive authors supporting the enlightenment movement. Young Tatar writers who read prominent dramaturgs of Russian and world literature have now begun to reveal their own writing experience. The first theater plays written are works on how the ideal family model should be, which deals with the old-new conflict, advocating progressivism and modernism, takes on the exploitation of religion and reactionary. In this study Kazan Tatar theater literature was evaluated in all aspects from the beginning to the present day. Keywords: Kazan Tatar literature, Kazan Tatar theater, enlightenment movement. 245
ÖZBEK KÜLTÜRÜNDE MAHTUMKULU Prof. Dr. Selahittin TOLKUN Anadolu Üniversitesi ÖZET Ülkemizde soydaş toplulukların gerek Türkiye gerekse birbirleri hakkında yaptıkları çalışmalar pek bilinmemektedir. Oysa Sovyet sonrasında bağımsızlıklarına kavuşan Türk cumhuriyetlerinde hem Türkiye hem de diğer soydaş topluluklarla ilgili çalışmalar yapılmaktadır. Bu durum Özbekistan daki bilimsel ve kültürel faaliyetler için de söz konusudur. Sosyal bilimler alanında çalışan Özbek bilim adamları, gazeteciler veya değişik daldaki sanatçılar Kazak, Kırgız, Türkmen, Azerbaycan, Türkiye gibi değişik Türk ülke ve toplulukları üzerine yayımlar yapmaktadırlar. Bunlardan birisi de Türkmen yazı dilinin kurucusu sayılan Mahtumkulu ile ilgili yayımlardır. Özbek kültür hayatını incelediğimizde bu büyük bilge şahsiyetin oldukça etkili olduğu görülmektedir. Mahtumkulu nun eserleri Özbek Türkçesine çevrilerek gerek Sovyet gerekse sonraki dönemlerde değişik kereler basılmıştır. Özbek aydınları fikir yazılarında Mahtumkulu dan defalarca övgüyle bahsetmişlerdir. Bu şaire ait şiirlerin günümüz Özbek müzik uğraşıcıları tarafından bestelenerek okunduğu görülmektedir. Denebilir ki Mahtumkulu Türkmen kültüründeki kadar olmasa da Özbek kültürü içinde de önemli bir mevkie sahiptir. Mahtumkulu Özbek kültüründe iki sebepte bu denli etkilidir. İlki, şairin eserlerinin her ne kadar Türkmen Türkçesine ait olsa da önemli oranda Çağatay Türkçesi unsurları içermesidir. Dolayısıyla bu unsurlar Çağatay dönemiyle ilişkisini koparmamış olan Özbek aydınları için anlamayı kolaylaştırmaktadır. İkincisi ise dilleri Oğuz grubundan olan Harezm Özbeklerinin özellikle müzik alanında etkin olmasıdır. Günümüz Özbek müziğinde Harezmli ses sanatçıları önemli yer tutar. Özellikle Özbek Türkçesinin Harezm lehçesiyle söylenen şarkılar hemen herkesçe bilinmekte ve sevilmektedir. Son bir önemli sebep de Mahtumkulu nun didaktik şiirleridir. Özbek şiirinde ve müziğinde de didaktik eserler büyük yer tutar. Bu da Mahtumkulu nun etkinliğini arttırmaktadır. MAKHTUMQULI IN UZBEK CULTURE ABSTRACT The studies about Turkey and other Turkic groups are not well known between Turkic peoples. However, in the Turkic republics that have achieved their independence after the Soviet, studies are being made about both Turkey and other Turkic societies. This is also the case for scientific and cultural activities in Uzbekistan. Uzbek scientists working in the social sciences journalists or artists from various fields are publishing on different Turkic countries and communities such as Kazakh, Kirghiz, Turkmen, Azerbaijan, Turkey. One of them is publications about Makhtumquli, the founder of Turkmen writing language. It is seen that this great wise personality is very effective when we examine Uzbek culture life. The works of Makhtumquli were translated into Uzbek Turkic and printed many times either in the Soviet or later periods. Uzbek intellectuals have repeatedly praised Makhtumquli in their intellectual texts. It is seen that poems belonging to this poet are composed and chanted by today's Uzbek music artists. Although to a greater extent in Turkmen culture, it can be seen that Makhtumquli has an important position in the Uzbek culture too. Makhtumquli ise so influential in Uzbek culture because of two reasons. First, despite the fact that the poet s works belong to Turkmen, it involves Chagatai elements to a considerable extent. Therefore, these elements facilitate the understanding of the Uzbek intellectuals who have not broken away from Chagatai period. Second, the Harezm Uzbeks whose language belongs to Oghuz group are active specially in the field of music. Harezmi sound artists are important in today's Uzbek music. Especially the songs sung with the Harezm dialect of Uzbek are well known and loved by almost everyone. Another important reason is also Makhtumquli's didactic poems. In Uzbek poetry and music, didactic works have a great place as well. Also in Uzbek poetry and music, didactic works have a great place. This increases the effect of Makhtumquli. 246
AZƏRBAYCAN ƏDƏBİYYATINDA MİLLİ İMAJI - TÜRK İMAJINI ƏKS ETDİRƏN OBRAZLAR: MƏRHƏLƏLƏRİ VƏ STRATEGİYASI Prof.Dr. Tahirə MƏMMƏD AMEA Ədəbiyyat İnstitutu, Ədəbiyyat Nəzəriyyəsi Şöbəsi ÖZET İnsanlararası münasibətlərdə həyatın bütün sahələrinə aid istifadə olunan qavrayışların necə yaranıb müasir anlamlarını, şəkillərini qazanmasının bəzən bir o qədər də fərqinə varmırıq. Əslində isə bütün qavrayışlarla bağlı ifadələr uzun tarixi zaman ərzində çox mürəkkəb inkişaf mərhələlərindən keçmişdir. Bu mərhələlərdə bir çox ifadələr bəzən öz ilkin mənalarından uzaqlaşmış, bəzən də başqa məfhumlar üzərinə köçürülərək ilkinliyini hiss olunmayacaq dərəcədə özündə qoruyub saxlaya bilmişdir. Müasir dilçilikdə sözlərin etimologiyası müxtəlif üsullarla öyrənilir. Hazırkı məqalədə çox az tədqiq edilən bir məsələyə diqqət edilir; mifoloji şüur dövründən bitkin məna alıb şəklə düşmüş əski inanc qavrayışlarının müasir türk dillərində necə özünü qoruyb saxlaması məsələsi araşdırılır. Oxşar yanaşma prof. Donuk tərəfindən əski türklərdə idari, əskəri terminlər, ünvanlar çərçivəsində ancaq islam öncəsi dövrlə, həm də hind-avropalı, semit-hamit xalqlarına təsiri səviyyəsində geniş, ətraflı araşdırılmışdır. Mifoloji şüur dövründə tanrı, əcdad, qoruyucu, təbiət (dağ, yer, meşə, su, daş) ruhlarını bildirən təkrarsız qavrayışlar tədricən daşıdıqları öz ilkin mənalarnı, xüsusiyyələrini itirərək yeni adlar, sözlər yaradıblar. Bəzi hallarda həmin qavrayışlardan törəyərək müasir türk dillərində yaşayan sözlərdə, zəif də olsa, mahiyyətcə əski mənalar qorunub saxlanmışdır. Məqalədə mifoloji baxışlarla, inanclarla əlaqəli yaranmış qavrayışlardan çoxsaylı misallar gətirilirərək müdafiə olunan məsələnin izah olunmasına çalışılmışdır. Misal üçün, əski türklərdə, monqollarda göyün oğlu, xatxa - tanrının yerə göndərdiyi qoruyucu şəxs təsəvvürü müasir türklərdə (Qars, Ağbaba, Naxçıvan və b. ağızlarda) xata bala deyimi kimi şəkil almış və əks mənalı söz kimi işlənməkdədir. Bundan başqa, xalq mahnılarında və nanaylarda nəqarət kimi səslənən ay duy, duy və Azərbaycan muğamlarındakı dadey-dadey ifadəsi ural-altayların mifoloji dövründə müqəddəs ruhun çağrılmasına xidmət etmişdir. Bu qəbildən olan sözlərin etimologiyasının mifoloji qaynağını müəyyənləşdirmək strateji baxımdan ural-altay xalqlarının müasir dövrdə yaxınlıqlarının yaranmasına kömək edən çoxlu elmi faktlar verə bilər. 247
3. GÜN 04.11.2017 CUMARTESİ SAAT: 11.15 EŞ ANLI OTURUMLARI Tarih 04.11.2017 1. Oturum Saat 11.40 SALON CAPALLA Moderator Yrd. Doç. Dr. Hilal Tuğba ÖRMECİOĞLU TUDSAK284 TUDSAK175 TUDSAK235 TUDSAK287 TUDSAK285 Öğr. Gör. Murat ÇAY Akdeniz Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Hilal Tuğba ÖRMECİOĞLU Akdeniz Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Fethi KILIÇ Abant İzzet Baysal Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ümmügülsüm KILIÇ Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gamze ÇAY Akdeniz Üniversitesi Öğr. Gör. Murat ÇAY Akdeniz Üniversitesi Öğr. Gör. Murat ÇAY Akdeniz Üniversitesi ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNİN SOSYAL AĞLARIN KULLANIM AMAÇLARININ BELİRLENMESİ (AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ ÖRNEĞİ) BIR TURISTIK TÜKETIM NESNESI OLARAK MIMARLIK TÜRK HUKUKUNDA MARKA İHLALLERİNE HUKUKİ VE CEZAİ SORUMLULUK TOPLUMSAL CİNSİYET AÇISINDAN TÜRK CEZA KANUNUNA GENEL BAKIŞ TOPLUMSAL CİNSİYET EKSENİNDE YAŞLILIK VE SOSYAL POLİTİKA UYGULAMALARI 248
ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNİN SOSYAL AĞLARIN KULLANIM AMAÇLARININ BELİRLENMESİ: (AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ ÖRNEĞİ) Öğr. Gör. Murat ÇAY Akdeniz Üniversitesi ÖZET Teknolojik gelişim ve değişimlerin hayatımızı büyük ölçüde değiştirdiği bir yüzyılda yaşamaktayız. Katlanarak, hızla gelişen teknoloji bugün bireylerin günlük yaşamlarını ve iletişim şekillerini neredeyse aynı hızla değiştirmektedir. İnternetin de yeni boyutlar kazandığı günümüzde sosyal ağ araçları ile hızlı ve basit bir şekilde milyonlara ulaşabilmekteyiz. Bu durumun ortaya çıkardığı olumlu yanlar olmasına rağmen insanların birbiri arasındaki iletişim biçimi, iletişime geçme hızı ve diğer insanlarla tanışma biçiminde eskiye göre ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Sosyal ağların kullanım biçimi ve kullanım sıklığı en başta insan yaşamının farklılaşmasına, farklı bir boyut kazanmasına neden olmaktadır. Bu çalışma toplum içerisinde önemli bir kitle olan üniversite öğrencilerinin sosyal ağları kullanma amaçlarını belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Araştırma 2016-2017 eğitim öğretim döneminde öğrenim gören yaklaşık 350 öğrenci araştırmayan katılması sağlanmıştır. Araştırma ile üniversitelerin sosyal ağları kullanım amaçlarının anlaşılması ve bu bağlamda sosyal ağların gelecekte yaşamda alacakları konum hakkında öngörüde bulunulması da hedeflenmektedir. Verilerin toplanmasında Usluer, Demir ve Çınar (2014) tarafından geliştirilen sosyal ağların kullanım amaçları ölçeği ve demografik bilgilerin elde edilmesi amacıyla araştırmacı tarafından hazırlanan kişisel bilgi formu kullanılmıştır. Veriler internet ortamında toplanmıştır. Araştırmanın sonucunda üniversite öğrencilerinin sosyal medyayı daha çok iletişim başlatma, kurma, sürdürme ve eğlence amaçlarıyla kullandıkları görülmüştür. Bulgular doğrultusunda sosyal ağların kullanım amaçlarının elde edilen veriler ve alanyazında yer alan bilgiler çerçevesinde değerlendirilmesi yapılmıştır. Anahtar Kelimeler; sosyal ağlar, sosyal ağ kullanımı, üniversite öğrencileri sosyal ağ DETERMİNİNG THE PURPOSES OF USİNG SOCİAL NETWORKS FOR UNİVERSİTY STUDENTS (CASE OF AKDENİZ UNİVERSİTY) ABSTRACT We live in a century where technological development and change have changed our life to a great extent. Folding, rapidly evolving technology today changes the daily lives of individuals and forms of communication almost at the same pace. Nowadays we are reaching millions with social network tools in a quick and simple way. Despite the positive aspects of this situation, according to past there are serious differences in the way people communicate with one another, the speed with which they communicate, and the way they meet other people. Its leads to differentiation of human life and a different dimension at first. This study was conducted to determine the purpose of university students' use of social networks. The research has provided about 350 participants in the 2016-2017 education period. It is also aimed at understanding the purpose of research and the use of social networks in universities and foreseeing the position of the social life. In the collection of the data, "Usage Scale of Social Networks" developed by Usluer, Demir and Çınar (2014) and the personal information form prepared by the demographic interface researchers were used. The data are collected on the internet. As a result of the research, it has been seen that university students use social media mostly for communication initiation, establishment, maintenance and entertainment purposes. The use of social networks in the search direction was assessed in the context of the information contained in the data and information obtained. Keywords; social networks, social networking, university students social networking 249
BİR TURISTİK TÜKETİM NESNESİ OLARAK MIMARLIK Yrd. Doç. Dr. Hilal Tuğba ÖRMECİOĞLU Akdeniz Üniversitesi ÖZET Yerine getirilmesi gereken mekansal ihtiyaçların ötesinde, mimarlık mesleği her zaman imaj oluşturma sürecinin bir parçası olmuş ve bu nedenle formun yaratılması mesleğin önemli bir problematiği haline gelmiştir. Her tür mimari üretimde, binanın ölçek, işlev ve tipolojisine bakılmaksızın, biçimin oluşturulması, aslında o binanın bulunduğu alanda cazibe ve odak yaratılması ile ilgilidir. Cazibe ve odak ise turizmin temel motivasyonlarından olan yeni yerler görme fonksiyonuna hitap eder. Turizm" sözcüğü, 18. yüzyılın sonunda, özellikle üst sınıf Avrupalıların trenle Avrupa Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusyasını kapsayan ve "grand tour" adını verdikleri geziyle ortaya çıkmıştır. 1930'lardan sonra, işçi sınıfı yıllık izin hakkı kazanması ve otomobil sahipliğinin artmasıyla sözcük, sahil, dağ kenarı gibi rahatlatıcı coğrafyalara kısa dönemli tatiller yapmak için de kullanılmaya başlanmıştır. Zamanla, ev sahibi ülkelerin bu gezilerden önemli miktarlarda ekonomik kazanç elde etmesiyle turizmden sağlanan gelir, kentsel ve mimari planlama için bir girdi haline gelmiştir. 20. Yüzyılla birlikte bir "sanayi" olarak tanımlanan ve "bacasız fabrika" olarak nitelendirilen turizm, önde gelen hizmet sektörlerinden biri olmuştur. İşte bu nedenlerle bu çalışma mimarlık mesleğinin turizmin ihtiyaçları çerçevesinde doğal ve yapılı çevreyi nasıl canlandığını, yeni binaların yaratılmasının cazibeyi nasıl harekete geçirdiğini ve turizmi motive eden "arzu" biçimlerini araştırmayı amaçlamaktadır. Bunu yaparken mimarların fiziksel çevreyi ve tarihi mirası mimari imaj üretimi ile turizm pazarlaması için yeniden nasıl tasarladığı tartışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Turizm, Venturi, Mimari İmaj, Tüketim Mimarisi. 250
TÜRK HUKUKUNDA MARKA İHLALLERİNDE HUKUKİ VE CEZAİ SORUMLULUK Yrd. Doç. Dr. Fethi KILIÇ Abant İzzet Baysal Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ümmügülsüm KILIÇ Abant İzzet Baysal Üniversitesi ÖZET Hukuk toplumun ortak değeridir. Hukukun temel amacı adalettir. Adaletin olduğu yerde aldatma, kötüye kullanma ve haksız kazancın var olmaması gerekir. Hukukun nihai hedefi adalet ve eşitliktir. Adalet ve eşitliğin var olduğu toplumlarda güven ve özgürlük ortamı var olur. Güven ve özgürlüğün olduğu ülkelerde hem ülke içi ulusal, hem de uluslararası ticari ekonomik ve sosyal ilişkiler gelişir. Hukuk bilincinin her alanda geliştirilmesi ve toplumun bu bilince uluşması için ilgili her kesimin güncel bilgi ve gelişmelerden haberdar olması gerekir. Marka bir iletişimin ürettiği mal veya hizmetleri diğer işletmelerin mal veya hizmetlerinden ayırt etmeye yarayan, genellikle mal veya hizmetin üzerinde veya ambalajında yer alan; işaret, sembol ve adlardır. Markalar tescil ettirilmek suretiyle yasal korumalardan faydalanmalıdır. Markanın tescil edilmesi ile ilgili birim Türk Paten Enstitüsü Başkanlığı dır. Marka üretici ile ürün veya hizmet arasındaki bağı belirttikten sonra, tüketici arasında bir bağ kurar ve tüketicilerde tatmin olgusunu oluşturur. Tüketici işletmeden almış olduğu mal veya hizmetten memnun olursa, işletmenin var olan diğer mal veya hizmetlerini de bu sebeple tercih etmelidir. Kısaca marka, işletmenin üretip sunduğu mal veya hizmetler yönünden tanıtıcı yüzü ve çekici cezbedici gücüdür. İşletmelerin ürün veya hizmetlerinin kalitesi ile oluşturduğu tatmin olgusu markada somutlaşır. Günlük yaşamımızda kullandığımız; iletişim, gıda, sağlık ve içecek vb. markalar bizleri adeta kontrol altına alarak kendileri ile aramızda görünmeyen gizli bir bağ kurmaktadır. Olumsuz bir durum ortaya çıkana kadar bu bağ günden güne güçlenmekte ve aşırı bir bağımlılıkta tutku haline dönüşmektedir. Kötü niyetli işletmeler var olan bu kuvvetli bağdan hukuk dışı yararlanarak kendi ürünlerini, sanki tüketicilerin tercih ettikleri mal veya hizmet gibi aynı ad, ambalaj isimlerle veya taklitleriyle tüketicilere sunmaktadır. Gerçek olmayan ürünü gerçek ürünmüş gibi markaya güvenerek alan tüketici aldatılmakta maddi ve manevi zararlara uğrayabilmektedir. Ayrıca markanın gerçek sahibi kendi ürününü tüketicilerine sunması bu sebeple engellenmektedir. Markayı haksız yere kullanılan ya da taklit eden işletme haksız yere hazır bir tüketici grubuna hitap etmekte haksız şekilde marka hakkını ihlal ederek kazanımlar sağlanmaktadır. Marka hakkının ihlal edilmesi ile ticari ortam tüketiciler yönünden aldatılma, güvensizlik ve sömürülmeye dönüşmektedir. Ayrıca markanın gerçek sahibi işletme, müşteriler nezdinde kötülenmekte itibarı sarsılmakla beraber ekonomik olarak da zarar görmektedir. Çalışmamızda marka hakkının ihlalleri kötüye kullanılmalarında hukuki ve cezai sorumluluk hallerini ve uygulanacak yaptırımları inceleyeceğiz. İncelemememizi uygulama, yargı kararları ve doktrin çerçevesinde gerçekleştirip olanla olması gereken arasındaki farklılıkları ve ihlalleri basit şekilde önlenmesi için yapılması gerekenleri çerçevesinde tamamlayacağız. Çalışmamızda; marka, marka hakkının ihlali ile ihlal gerçekleştikten sonra uygulanacak hukuki ve cezai sorumluluk hallerini belirleyeceğiz. Pozitif hukuk, yargı kararları ve doktrin çerçevesinde objektif bir bakışla olanla olması gereken arasındaki farklılıkları belirleyerek problemin çözümü için önerilerde bulunacağız. Çalışmamızın ülkemiz ve bir parçası olduğumuz Türk Dünyası na faydalı olması dileklerimizle. Anahtar Kelimeler: Hukuk, Marka, Marka Hakkının İhlali, Hukuki Sorumluluk, Cezai Sorumluluk. RESPONSIBILITIES IN TURKISH LAW REGARDING BRAND INFRINGEMENT ABSTRACT Law is the common value of the society. The aim of law is justice. Where there is justice there shouldn t be any imposition, bad use or unearned gain. There is security and freedom in societies with justice and equality. In countries with security and freedom, domestic and international economic and social relationships develop. In order to increase the awareness in law and fort the society to reach this level, all parties should be aware of current development and news. Brand is a sign, mark, symbol or a name generally on the cover of the good and services which enables to differentiate the product of one businesses good from the other. Brands should benefit from 251
legal protection by being registered. Turkish Patent Institute is responsible with this task. After the brand displays the connection between producer and the goods and service, it establishes a connection with the consumer and builds a satisfaction feeling. İf the consumer is satisfied with the goods and services of a business, it will prefer other goods and services of the same business. In short, the brand is the introductory face and the attracting power of the business. The satisfaction feeling supplied by the business becomes concrete with the brand. The brands related with communication, foods, health etc which we use in our daily lives, makes a hidden connection between the brand and the consumer. Until something negative happens, this connection becomes more and more powerful and turns into an addiction. Businesses with bad intentions want to benefit from this in a unlawful way by using the same or similar name, package etc. The consumer which trusts the brand and buys the good as if its original, is subject to tangible and intangible damage. Additionally, the real owner of the brand is prevented from presenting the consumer goods and services. The business which use or imitate the brand of another business, gains unearned gains by reaching a ready consumer group. With the infringement of the copyrights the consumers are subject to deception and insecurity. Additionally, the real owner of the brand has losses both economically and in terms of its reputation. In our study we will examine the legal responsibilities and sanctions regarding infringements of brands. We will conclude our examination by underlining the things that have to be done in order to close the gap between the situation and what it should be under existing implementations and rulings. In our study we will determine the brand, infringement of brand rights and the instances of legal and criminal responsibilities after such infringements. We will make suggestions in order to solve the problem by the current implementations and the way they should be under existing implementations and rulings. We wish our study to be beneficial for our country, whole human-being and the Turkish world which we are a part of. Key words: law, brand, infringement of brand rights, legal and criminal responsibility 1. Giriş İnsanlık tarihinden modern topluma geçildiğinde insan ihtiyaçlarının arttığını ve ihtiyaçların da kendi aralarında farklı çeşitlere dönüştüğünü görmekteyiz. İhtiyaçların karşılanmasındaki tercihte en etkin olan unsur markadır. Markalara güvenerek tercihte bulunulmakta markalar dünyasında, markanın etkinliği orantısına göre tercihler yapılmaktadır. Marka sahipleri uzun uğraşlar sonucu kendi markalarını oluşturabilmektedirler. Markanın oluşumu için mal veya hizmet üretiminin var olması müşterilerin beklentilerine cevap vermesi ve büyük bir tüketici kitlesi tarafından kabul görmesi gerekir. Ulusal markaların ülke bazında, uluslararası markaların ise hem ülke hem de diğer ülkeler bazında talep görmesi gerekir. İlk bakıldığında göze ve kulağa hoş gelen bir işaret veya sembol gibi görünse de marka ve marka hakkı uzun uğraşlar sonucu oluşan ve kendini kabul ettiren birden fazla unsurun bir araya gelmesiyle oluşan emeğin ve organizasyonun ortak bir ürünüdür. Globalleşen bir dünyada tüketiciler-müşteriler milli mal ve hizmetlerle yetinmeyip, E-ticaretin de gelişmesiyle, bilinçli olarak ya da olmayarak uluslararası mal ve hizmetlerle dolayısıyla yabancı markalarla da tanışmakta ve ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar. Marka, müşterilerde ürün veya hizmetin sahibi hakkında olumlu bir etki yapmaktadır. İlerleyen safhalarda bu olumlu etkinin daha da pekişerek bağımlılığa kadar ilerlediğini görmekteyiz. Markada bağımlılık olunca sahibi mal ve hizmetlerini hazır olan bir kitleye sunmakla beraber bu kitlenin de desteği ile yeni müşteriler ve tüketici kitleleri ile varlığını güçlendirerek devam ettirmektedir. Bu olumlu etki var olduğu sürece marka, varlığını devam ettirecektir. Aksi düşünüldüğü ve de gerçekleştiğinde olumsuz etki ile marka varlığını devam ettiremeyecek, marka sahibi de olumsuz etkilenecektir. Hak hukuk düzenince kişilere tanınan kullanılması kişinin kendisine veya kanuni temsilcisinin iradesine bırakılan toplum menfaatleri ile sınırlı olan çıkardır. Marka hakkı da sahibine bu markayı kullanma, yararlanma ve her türlü tasarrufta bulunma yetkisini verir. Bu hakkın ihlali ise marka hakkı sahibinin hukukça korunan haklarına saldırı oluşturacak ve hukuk düzenince bu ihlallerin sona erdirilmesi ile meydana gelen zararların ortadan kaldırılması gerekecektir. Ayrıca hukukun temel amacı olan adaletin ve hukuk güvenliğinin gereği marka hakkını ihlal edenlere de yaptırım uygulanması gerekecektir. Artık dünya, devletlerin bir arada yaşadığı bir ülke olarak kabul edilmekte, ülkeleri oluşturan şehirler de devletlere karşılık olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla uluslararası hukuk ve ulusal hukuk el ele verip problemlerini çözmek zorundadır. Marka hakkının korunmasında 252
da uluslararası mevzuat ile devletler kendi mevzuatlarını uyumlu hale getirmek zorundadır. Türkiye Cumhuriyeti nde Fikri ve Sınai Haklar ve de özellikle markalar konusunda ulusal mevzuat uluslararası mevzuatı tamamlayıcı özellikte gelişmiştir. En son 6769 Sayı ve 22/12/2016 tarihli yasa ile bu doruğa çıkmıştır. Marka hakkının ihlali marka sahibine ve de müşterilere zarar vermektedir. Markanın taklit edilmesi veya aynen kullanımı ile tüketiciler-müşteriler almak istedikleri gerçek mal veya hizmeti değil farklı mal veya hizmetleri alarak çeşitli zararlara uğramaktadırlar. Böyle bir durumun ihracat veya ithalatta gerçekleşmesi ile ülkelerarası hak ihlalleri ve bunun sonucu zarar ve mağduriyetler ortaya çıkmaktadır. Hukuk güvenliği için marka hakkının hem ulusal hem de uluslararası bazda korunması gerekir. Çalışmamızda marka hakkının ihlalinde hukuki ve cezai sorumluluk halleri incelenip açılacak olan davalar ile davacı ve davalı olma hususları incelememiz dışında bırakılmıştır. 2. Marka Hakkı Kavramı 2.1. Marka Kavramı Hukukumuzda 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu nda 169 markanın açık bir şekilde tanımı yapılmayıp, 4. Maddede marka olabilecek işaretler başlığında tanım yapılmıştır. Tanıma göre, marka, teşebbüsün mallarının veya hizmetlerinin diğer teşebbüsün mallarından veya hizmetlerinden ayırt edilmesini sağlaması ve marka sahibine sağlanan korumanın konusunun açık ve kesin olarak anlaşılmasını sağlayabilecek şekilde sicilde gösterilebilir olması şartıyla kişi adları dâhil sözcükler, şekiller, renkler, harfler, sayılar sesler ve malların veya ambalajlarının biçimi olmak üzere her türlü işaretten oluşabilir. 2.2. Marka Hakkı Hak, hukuk düzenince kişilere tanınan ve kullanılması kişinin kendisi veya kanuni temsilcisinin iradesine bırakılan, toplum çıkarları ile sınırlı olan çıkarlardır 170. Diğer bir tanımla hak, hukuken korunan ve yararlanılması hak sahibinin iradesine bırakılan menfaatlerdir. Bu anlamda hakkın iki yönü bulunmaktadır. İlk olarak, hukukun koruduğu bir çıkardır. İkinci olarak, sahibine bu korumadan yararlanma yetkisi tanır. 171 Hukukun marka sahibine tanıdığı yetkiler başkalarına kullandırılabilir, devredilebilir, değiştirilebilir hatta terk edilebilir. Yani marka üzerindeki yetkileri kazanmak da, bu yetkileri devretmek, değiştirmek veya kullandırmak da marka sahibinin isteğine bağlıdır. Hukuk düzeni marka sahibine bu yetkileri vermekle kalmamış, aynı zamanda söz konusu yetkileri korumaya yönelik bir takım önlemleri talep etme yetkisi de getirmiştir. İşte sözünü etmiş olduğumuz yetkilerin tümünü ifade eden hakka, marka hakkı denilmektedir. 172 Markanın hukuki mahiyeti ile ilgili farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden önemli kabul ettiğimiz iki görüşe değineceğiz; a) Şahsiyet hakkı nazariyesi: Alman hukukçularından Ottov. Gierk ve Kohler bu görüşün temsilcileridir. Marka üzerindeki hak da şahsiyet haklarındandır. Gierke ve Kohler şahsiyet hakkını çok geniş anlamda anlamakta ve markanın istisna en ticari işletmeyle birlikte devrinin mümkün olduğunu kabul etmektedirler. 173 Bu görüş bugün çok kabul görmemektedir. b) Gayri maddi- maddi olmayan mal üzerindeki hak nazariyesi görüşü. Maddi olmayan mal üzerindeki hak nazariyesi de Gierke ve Kohler tarafından geliştirilmiştir. 174 Marka hakkıyla ilgili olarak, marka hakkı, ekonomik değer taşıması ve para ile ölçülebilir olması sebebiyle maddi varlığı olmayan bir mal varlığı değerini ifade eder. 175 Marka hakkı, hak sahibine herkesin uymak zorunda olduğu ve üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilen inhisarı yetkiler tanıdığından, mutlak bir mal varlığı hakkıdır. 176 169 http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/01/20170110-9.htm, Erişim: 31.10.2017. 170 Aydın Zevkliler vd., Yeni Medeni Kanuna Göre Medeni Hukuk, Turhan Kitabevi, Ankara: 2015, s. 147.; Bilge Umar, Hukuk Başlangıcı, Nadir Kitap, İzmir:1997, s.147. 171 Fatih Bilgili-Ertan Demirkapı, Hukukun Temel Kavramları, Dora Yayınevi, Bursa: 2017, s.113. 172 İsa Başıbüyük, Marka Hakkının İhlalinden Doğan Cezai Sorumluluk, Adalet Yayınevi, Ankara: 2017,s.28. 173 Yaşar Karayalçın, Ticaret Hukuku Dersleri, Güzel İstanbul Matbaası, Ankara: 1957, s.283. 174 Karayalçın, a.g.e, s.284. 175 Arslan Kaya, Marka Hukuku, Arıkan Basım Yayım Dağıtım, İstanbul:2006, s.39. 176 Sabih Arkan, Marka Hukuku, Vedat Kitapçılık Hukuk Yayınları, Ankara: 1998, c.1, s. 126.; Hamdi Yasaman, Fülürya Yusufoğlu, Marka Hukuku, 556 Sayılı KHK şerhi cilt 1, İstanbul: 2006. 253
Marka, Türk hukukunda marka üzerindeki hak parayla ölçülebilen, miras yoluyla iktisap edilebilen, devri ve dolayısıyla rehnedilmesi ve haczedilmesi mümkün herkese karşı ileri sürülebilen mutlak bir sübjektif haktır 177. Marka hakkı en son düzenlenme ile 6769 Sayılı Kanun un isminde anlaşıldığı gibi sınai bir haktır. 3. Marka Hakkının İhlali Kişiler, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken, dürüstlük kuralına uygun davranmak zorundadır. dürüstlük kuralına uygun davranmak, kişilerin kişisel eğilim ve düşüncelerinden sıyrılarak, duygularına kapılmadan, bencilikten ve mantıksızlıktan uzak biçimde hareket etmesi demektir. Dürüstlük kuralına uygun davranan kişi, toplumun değer yargılarını, ahlak düşüncesini, iş yaşamındaki geleneklerini de göz ardı etmemelidir. Bu ölçüler, sonuç olarak bize kişilerin haklarını kullanırken, hakkın amacına uygun davranması gerektiğini gösterir. Hakların kullanılması ve borcun yerine getirilmesi, amaca uygun olduğu sürece korunur. Amacı aşan kullanımlar ise, dürüstlük kuralına aykırı olduğu için hukuk düzenince korunmaz. Kısacası, dürüstlük kuralı, hakkın kullanılması ve borcun yerine getirilmesinde toplum menfaatleri doğrultusunda sınır koyan, kapsam belirleyen bir ilke niteliğindedir 178. Herhangi bir hakkın, yasanın sınırlarını belirttiği kullanım biçimi dışında kullanılarak, başkalarının haklarını kullanmak ya da başkalarının haklarının kullanılmasına engel olunmak suretiyle kullanılmasında hak ihlali vardır. marka hakkının hangi durumlarda ihlal edilmiş sayılacağını kanun koyucu 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu nun 7/2-3 aşağıdaki şekilde belirtilmektedir. Marka tescilinden doğan haklar münhasıran marka sahibine aittir. Ayrıca 6769 Sayılı yasa 179 4. Maddesinde: markanın sahibine sağladığı haklar, üçüncü kişilere karşı marka tescilinin yayım tarihi itibariyle hüküm ifade eder. Ancak marka başvurusunun bültende yayımlanmasından sonra gerçekleşen ve marka tescilinin ilan edilmiş olması haricinde yasaklanması söz konusu olabilecek fiiller nedeniyle başvuru sahibi, tazminat davası açmaya yetkilidir. Mahkeme, öne sürülen iddiaların geçerliliğine ilişkin olarak tescilin yayımlanmasından önce veremez hükmünü içermektedir. Yine kanun 8. Maddede, markanın başvuru eserlerinde yer alması başlığında; tescilli bir markanın, basılı olarak veya elektronik ortamda sunulan sözlük, ansiklopedi, ya da başka bir başvuru eserinde, tescilli olduğu belirtilmeden jenerik ad izlenimi verecek şekilde yayımlanması durumunda, marka sahibinin talebine bağlı olarak yayımcı elektronik ortamda sunulan eserlerde derhal, basılı eserlerde ise yayımın talebi takip eden ilk baskısından markanın tescilli olduğunu belirtmek suretiyle yanlışlığı düzeltir ya da markayı eserden kaldırır: hükmü belirtilmektedir. Ticari vekil ya da temsilci adına tescilli markaya ilişkin talepler Başlıklı madde 10 da: marka sahibinin izni olmadan markanın aynı veya ayırt edilmeyecek kadar benzerinin ticari vekil ya da temsilci adına tescilinin yapılması halinde, ticari vekil veya temsilcinin haklı bir sebebi yoksa marka sahibi mahkemeden, markasının kullanımının yasaklanmasını talep edebileceği gibi söz konusu tescilin kendisine devredilmesini de talep edebilir; hükmü de açıkça ihlali ve ihlalin nasıl önlenebileceğini belirtmektedir. 3.1. Marka Hakkına İhlalin Koşulları Yukarıda belirttiğimiz sınai mülkiyet kanunundaki düzenlemeleri farklı bir dizaynda şu başlıklar altında belirtebiliriz. a. Tescilli bir markanın bulunması veya tescile müracaat edilmiş henüz tescil edilmemiş bir markanın bulunması. b. Marka sahibinin izni olmaksızın markayı ve ayırt edilmeyecek kadar benzerini kullanmak suretiyle taklit etmek. 180 c. Tecavüz sayılan kullanımın ticari nitelikte olması. Marka hakkı ve tecavüzden söz edilebilmesinin diğer bir koşulda kural olarak bu kullanımın ticari nitelikte olmasıdır. 181 d. Markasal kullanım. Marka hakkında tecavüzden söz edilebilmesi için izinsiz kullanımın markasal nitelikte olması gerekir. 182 177 Karayalçın, a.g.e, s.284. 178 Zevkliler, a.g.e, s.57-58. 179 http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/01/20170110-9.htm, Erişim: 31.10.2017 180 Arkan, a.g.e, s.280. 181 Hayrettin Çağlar, Marka Hukuku Temel Esaslar, Adalet Yayınevi, Ankara: 2013, s.108. 182 Çağlar, a.g.e,s.108. 254
3.2. Marka Hakkına İhlal Sayılan Fiiller 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu nda 29. Maddede 183 tecavüz sayılan halleri saymıştır. Bu halleri başlıklar halinde inceleyecek olursak; (1) Aşağıdaki fiiller marka hakkına tecavüz sayılır: a) Marka sahibinin izni olmaksızın, markayı 7 nci maddede belirtilen biçimlerde kullanmak. 6769 Sayılı Yasanın 7/2 maddede marka tescilinden doğan haklar münhasıran marka sahibine aittir. Marka sahibinin izinsiz olarak yapılması halinde yasada belirtilen fiillerin önlenmesini talep hakkını belirtmektedir. b) Marka sahibinin izni olmaksızın, markayı veya ayırt edilemeyecek kadar benzerini kullanmak suretiyle markayı taklit etmek. c) Markayı veya ayırt edilemeyecek kadar benzerini kullanmak suretiyle markanın taklit edildiğini bildiği veya bilmesi gerektiği hâlde tecavüz yoluyla kullanılan markayı taşıyan ürünleri satmak, dağıtmak, başka bir şekilde ticaret alanına çıkarmak, ithal işlemine tabi tutmak, ihraç etmek, ticari amaçla elde bulundurmak veya bu ürüne dair sözleşme yapmak için öneride bulunmak. ç) Marka sahibi tarafından lisans yoluyla verilmiş hakları izinsiz genişletmek veya bu hakları üçüncü kişilere devretmek. Yasanın 2. Fıkrasında 19/2 deki tecavüz davalarında def i olarak ileri sürülebileceği belirtilmektedir. 4. Hukuki Sorumluluk 4.1. Genel Olarak 6769 Sayılı Kanun 29. Maddesinde hangi hallerin marka hakkına tecavüz olduğu ve 30. Maddede cezai hükümleri belirtmektedir. Yeni yasada kanun koyucu Sınai mülkiyet hakkı tecavüze uğrayan hak sahibinin ileri sürebileceği talepleri de madde 146 ve 149. Maddede belirtmektedir. I. Fiilin tecavüz-ihlal olup olmadığının tespiti yapılmalıdır. Delillerin tespiti, açılmış veya ileride açılacak bir davada delil olarak kullanılacak hususların tespiti amacıyla talep edilir 184. II. Muhtemel tecavüzün önlenmesi. Tecavüzün-ihlalin önlenmesi talebi için öncelikle tecavüz sayılan fiil veya fiillerin tespit edilmesi gereklidir. Tecavüzün giderilmesi talebinde bulunabilmesi için tecavüz edenin kusurlu olması gerekli değildir 185. Tecavüz-ihlal başlayıp devam ettiği sürece tecavüzün önlenmesi davası açılabilir. III. IV. Tecavüz fiillerinin durdurulması. Marka hakkına bir tecavüzün var olduğu hallerde marka sahibi önleme davasından ayrı olarak tecavüz fiillerinin durdurulması davasını açabilir. Davanın açılabilmesi için tecavüzün belirgin olması gerekir. Ayrıca tecavüz tehlikeleri varsa; örneğin henüz basım ve dağıtım yapılmamış bir kitabın tanıtımındaki somut tecavüz ibareleri içinde durdurma davası açılabilir. Tecavüzün kaldırılması ile maddi ve manevi zararın tazmini davaları. Var olan tecavüzün öncelikle kaldırılması-giderilmesi davası ile tecavüz neticesinde meydana gelen maddi zarar için ayrı bir manevi tazminat davası açılabilir. Tecavüz sonucu manevi zarar da meydana gelmişse ayrıca manevi tazminat davası da açılabilir. V. Tecavüz oluşturan veya cezayı gerektiren ürünleri le bunların üretiminde münhasırda kullanılan cihaz, makine gibi araçlarla, tecavüze konu ürünler dışındaki diğer ürünlerin üretimini engellemeyecek şekilde el konulması davası. Marka hakkı ihlaline konu olan veya cezayı gerektiren ürünlere el koyma davası açılabilecektir. VI. VII. (d) Bendi uyarınca el konulan ürün, cihaz ve makinalar üzerinde kendisine mülkiyet hakkının tanınması davasını açabilecektir. Kendi oluşturduğu markasına tecavüz oluşturan ürünlerin mülkiyetini istemeyi içeren bu davanın yasa hükmü tanınması takdire şayan bir yeniliktir. Tecavüzün devamını önlemek üzere tedbirlerin alınması, özellikle masraflar tecavüz edene ait olmaz. (d) Bendine göre el konulan ürünler ile cihaz ve makine gibi araçların şekillerinin değiştirilmesi, üzerlerindeki markaların silinmesi veya sınai mülkiyet haklarına tecavüzün önlenmesi için imhası davası açılabilir. Şayet tecavüz konusu olan malların üzerindeki ihlalin önlenmesi için imhasına dahi talep edilebilecektir. 183 http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/01/20170110-9.htm, Erişim: 31.10.2017. 184 Çağlar, a.g.e, s. 121 185 Çağlar, a.g.e, s.123 255
VIII. IX. Haklı bir sebebin veya menfaatin bulunması halinde masrafları karşı tarafa ait olmak üzere kesinleşmiş kararın günlük gazete veya benzeri vasıtalarla tamamen veya özet olarak ilan edilmesi veya ilgililere tebliğ edilmesi. İhtiyati tedbir ve gümrüklerde el konulması ve saklanması davasını da açabilirler. Tecavüz teşkil edecek bir fiilin gerçekleşmekte olduğu veya gerçekleşmesi için ciddi ve etkin alışmalar yapıldığı ispat eden marka hakkı sahibi, ihtiyati tedbir ve gümrüklerde el konulma ve saklanması davasını açabilir. 5. Cezai Sorumluluk 5.1. Genel Olarak 6769 Sayılı yasanın 30. Maddesinde 186 marka hakkına tecavüze ilişkin cezai hükümler başlıklı madde marka hakkının ihlali sonucunda; ihlal edenlere karşı hukuki sorumluluk dışında cezai sorumluluk halleri ayrıca belirtilmiştir. Bu cezai sorumluluk hallerini incelediğimizde; 1. Başkasına ait marka hakkına iktibas veya iltibas suretiyle tecavüz ederek mal üreten veya hizmet sunan, satışa arz eden veya satan, ithal ya da ihraç eden, ticari amaçla satın alan, bulunduran, nakleden veya depolayan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Bu düzenleme ile aynen kullanım ve benzeşim hallerine 187 yaptırım olarak bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yirmi bir gün kadar adli para cezası verilebilir. 2. Marka koruması olduğunu belirten işareti mal veya ambalaj üzerinden yetkisi olmadan kaldıran kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Bir markanın tescilli olduğunu, yani uluslar arası kabul görmesi veya TM işaretlerinden biriyle veya yerel dilde tescilli marka ; müseccel marka gibi ifadelerle gösterilmesi esastır 188. Aksi kullanımlarda bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılması talep edilebilir. 3. Yetkisi olmadığı hâlde başkasına ait marka hakkı üzerinde devretmek, lisans veya rehin vermek suretiyle tasarrufta bulunan kişi iki yıldan dört yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Madde hükmünde cezalandırılan eylem-fiil başkasına ait marka üzerindeki hakkı devretmek fiilidir. 4. Bu maddede yer alan suçların bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde ayrıca bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. Buna göre tüzel kişiler hakkında faaliyet iznin iptali ve müsadere olmak üzere iki ayrı güvenlik tedbiri uygulanabilecektir. Ancak hükmün uygulanabilmesi için kanunda açıkça bu tedbirlere başvurulacağının yazıldığı hallerde söz konusu olabilecektir 189. 5. Bu maddede yer alan suçlardan dolayı cezaya hükmedebilmek için markanın Türkiye de tescilli olması şarttır. Bu hükümlerin uygulanabilmesi için kanun koyucu markanın Türkiye de tescilli olması şartını aramıştır. 6. Bu maddede yer alan suçların soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. Yasa hükmünde de belirtildiği gibi işlenen suçların soruşturulması ve kovuşturulması için marka hakkı sahibinin şikayet hakkını kullanması gerekir. şikayet hakkı kullanılmadan doğrudan soruşturma ve kovuşturmaya gidilemez. 7. Başkasının hak sahibi olduğu marka taklit edilerek üretilmiş malı, satışa arz eden veya satan kişinin bu malı nereden temin ettiğini bildirmesi ve bu suretle üretenlerin ortaya çıkarılmasını ve üretilmiş mallara el konulmasını sağlaması hâlinde hakkında cezaya hükmolunmaz. Kanun koyucu bu işleri yapan kişinin pişman olup yargıya yardımcı olması durumunda ceza hükmünün uygulanmayacağını belirtmektedir. Böylece cezai hüküm uygulanmayacaktır. 186 http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/01/20170110-9.htm, Erişim: 31.10.2017. 187 Fethi Kılıç, Haksız Rekabet ve Haksız Rekabette Hukuk Davaları, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul: 1999, s.57. 188 Çağlar, a.g.e, s.153. 189 Çağlar, a.g.e, s.154. 256
6. Değerlendirme Ve Sonuç Marka, kişilerin yaşamlarını devam ettirirken ekonomik durum veya yaşam kalitesi yönünden vazgeçemeyeceğimiz bir kavram ve hayatın gerçeğidir. Beslenmeden, sağlığa, eğitim ve emniyet vb. kadar marka yaşamının her alanında var olmakta ve vazgeçilmezliği genel kabul görmektedir. En basitinden en zoruna kadar var olan ihtiyaçların karşılanmasında bireyler marka tercihlerinde bulunmaktadırlar. 1) Ulusal bazda bir ülkede üretilen ve tüketilen malların hem üreticilerin korunması hem de tüketicilerin korunması için marka hakkı korunmalıdır. 2) Ulusal bazda toplam yaşam kalitesinin oluşması ve devamı için marka hakkı korunmalıdır. Aksi halde üreticiler, hem de tüketiciler haksızlığa uğramakta ve zarar görmektedir. Ulusal bazda değerlendirdiğimizde; 1. Ülkelerin artık kendi ihtiyaçlarını sağlayacak ihtiyaç mallarını-ürünlerini tek başlarına sağlayamadıkları, dışarıdan ithalat yolu ile ürünleri tedarik ettikleri yaşamın katı bir gerçeğidir. 2. Ülkeler ihtiyaçlarını yabancı ülkelerden alırken marka ürün tespitinde öncelikli rol oynamaktadır. Kaliteli ürün özelliği bilinen ürün veya hizmetlerle tecrübe edilen markalarla gerçekleşmektedir. 3. Ulusal markaların varlığı uluslara ekonomik zenginlik katmaktadır. Bu tespitler neticesinde marka ihlali gerçekleştiğinde hukuk düzeni hem hukuki hem de cezai sorumlulukları içermekte ve ihlalin önlenmesine yasal düzenlemelerle caydırıcılık olarak tedbir almaktadır. Aksi halde hem iç hukuk hem de uluslar arası hukuk bazında tüketicilerin zarar görmesi ve var olan ilişkilerde güven eksikliğini oluşturmasıdır. Güven eksikliğinde ilişkileri bozar devamında ilişkiler koparılır. Farklı ülke markalarına yönelimler gerçekleşir. Türk dünyası olarak; ülke bazında kendi markalarımızı oluşturmalıyız ve marka hakkının ihlalini önleyici düzenlemeleri iç hukukumuza koyup hem marka sahiplerini hem de tüketicileri korumalıyız. Ayrıca üretim ve ticaret ilişkilerinde güven olgusunun gerçekleşmesi için bu yaptırımların hem ulusal hem de uluslararası bazda karşılıklı sözleşmelerle güçlendirilmesi gerekir. Türk dünyası bir bütün olarak kabul edilip ortak yasal düzenlemelere gidilirse bir bütün oluşturulmuş olup ekonomik ve ticari başarılara adım atmış oluruz. Ayrıca ortak kültürün var olması sebebiyle marka kullanımında da ortaklıklar gelişebilir. İnsan, sahip olması gereken değerlerle donatıldığında varlığını sevgi ve hoşgörü ile devam ettirir. Aksi sömürülmüş, itilmiş sadece nefes alan canlı olarak karşımıza çıkar. İnsani değerlerin var olup yaşatıldığı var olan zenginliklerin paylaşıldığı güvenlik ve mutluluğun var olduğu bir Türk Dünyası için el ele verip ortak çalışmalar yaparak bütün insanlığa yardım ve örnek olmak dileklerimizle. Kaynaklar ARKAN, Sabih, 1998, Marka Hukuku, Vedat Kitapçılık Hukuk Yayınları, Ankara BAŞIBÜYÜK, İsa, 2014, Marka Hakkının İhlalinden Doğan Cezai Sorumluluk, Adalet Yayınevi, Ankara BİLGİLİ, Fatih, DEMİRKAPI, Ertan, 2017, Hukukun Temel Kavramları, Dora Yayınevi, Bursa ÇAĞLAR, Hayrettin, 2013, Marka Hukuku Temel Esaslar, Adalet Yayınevi, Ankara http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/01/20170110-9.htm, Erişim: 31.10.2017. KARAYALÇIN, Yaşar, 1957, Ticaret Hukuku Dersleri, Güzel İstanbul Matbaası, Ankara KAYA, Arslan, 2006, Marka Hukuku, Arıkan Basım Yayım Dağıtım, İstanbul KILIÇ, Fethi, 1999, Haksız Rekabet ve Haksız Rekabette Hukuk Davaları, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul UMAR, Bilge,1997, Hukuk Başlangıcı, Nadir Kitap, İzmir ZEVKLİLER, Aydın vd., 2015, Yeni Medeni Kanuna Göre Medeni Hukuk, Turhan Kitabevi, Ankara YASAMAN, Hamdi, USUFOĞLU, Fülürya, Marka Hukuku, 556 Sayılı KHK şerhi cilt 1, İstanbul: 2006. 257
TOPLUMSAL CİNSİYET AÇISINDAN TÜRK CEZA KANUNUNA GENEL BAKIŞ Gamze ÇAY Akdeniz Üniversitesi Öğr. Gör. Murat ÇAY Akdeniz Üniversitesi ÖZET Bir toplumu toplum yapan dil, örf, adet, sanat, hukuk gibi çeşitli kültür öğeleri bulunmaktadır. Toplumların en önemli kültür öğeleri arasında olan hukukun bir dalı da ceza hukuku teşkil etmektedir. En ilkel toplumlardan en modern toplumlara kadar tarihin her döneminde toplumun huzur ve sükûnetini bozan ve insanlar üzerinde korku, endişe ve stres yaratan nitelikteki suç davranışları görülmüştür. En ilkel toplumlarda bile görülen suç eylemlerinin, toplumun düzeni için önlenmesi ya da cezalandırmayı hedef alan bir sistem kurulması gerekliği hissedilmiş ve ilk yasama faaliyeti ceza kanunları derleme olarak belirlenmiştir. Toplumda, otorite ve düzenin sağlanması için kurallara ve normlara ihtiyaç vardır. Bu bağlamda, hukuka aykırı suçları belirleyen ve hukuk normlarından meydana gelen bir sistem olan ceza hukuku, toplumun varlığını ve sürekliliğini korumak adına hukukun önemli dallarında birini teşkil etmektedir. İnsanların bir arada yaşamalarını sağlayan hukuk dallarının bütünü değişmez nitelikte değildir. Toplumların değişim ve gelişim süreci göz önüne alınarak hukuk kuralları da değiştirilebilir. Türk hukukunda da 2000 li yılların başından itibaren önemli değişimler yapılmıştır. Bu çalışma kapsamında 765 Sayılı Türk Ceza Kanunu nda ve 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu nda kadınla ilgili düzenlemeler ve değişiklikler incelenerek toplumsal cinsiyet açısından değerlendirilmesi yapılacaktır. Anahtar Kelimeler; Kadın, Türk Ceza Kanunu, Toplumsal Cinsiyet OVERVIEW OF TURKISH CRIMINAL LAW FOR SOCIAL GENDER There are various cultural elements such as language, custom, customs, art, law that make society a society. Criminal law is also a branch of law which is among the most important cultural items of societies. From the most primitive societies to the most modern societies, in every period of history, the criminal behavior which disturbs the peace and quiet of the society and which creates fear, anxiety and stress on people is seen. It was felt necessary to establish a system aimed at the prevention or punishment of criminal acts even in the most primitive societies, and the first legislative act was defined as a criminal law review. In society, rules and norms are needed to ensure authority and order. In this context, criminal law, which is a system which determines the crimes against the law and comes from the norms of law, constitutes one of the important branches of law in order to protect the existence and continuity of the society. The whole of the legal branches that enable people to live together is not immutable. The rules of law can also be changed, taking into account the change and development process of societies. Important changes have also been made in the Turkish law since the beginning of the 2000s. Within the scope of this study, the regulations and changes related to women in the Turkish Criminal Code numbered 765 and Turkish Criminal Code numbered 5237 will be examined and evaluated in terms of gender. Keywords; Women, Turkish criminal law, Gender 258
TOPLUMSAL CİNSİYET EKSENİNDE YAŞLILIK VE SOSYAL POLİTİKA UYGULAMALARI Öğr. Gör. Murat ÇAY Akdeniz Üniversitesi ÖZET Toplumların yaşam biçimi ve ilişkilerini norm, fikir ve inançlar tarafından belirlenmektedir. Kadın veya erkeğin toplumsallaşma sürecinde öğrenmiş oldukları cinsiyet rol kalıpları doğrultusunda sosyal yaşamı düzenlenmektedir. Kültürel olarak belirlenmiş toplumsal cinsiyet ideolojileri, hakları ve sorumlulukları tanımlamakta ve kadın ve erkek için uygun rollerin ne olduğuna dikkat çekmektedir. Toplumsal cinsiyet ideolojileri cinsiyet rolleri çerçevesinde kadın ve erkek rolleri ne olduğunu belirlenmekte ve genellikle erkeğin gücünü yüceltmekte kadınların ise ikinci bir cinsiyet ve niteliksiz olarak görmektedir Erkek egemen ideolojiler, kadını tanımlamış ve tanımlandığında ise sadece yerini belirtmek için söz edilen toplumsal bir grup olarak görmüştür. Tüm toplumlarda kamusal alan özel alan, eril-dişi vb. temel ikililikler varlığı göstermektedir. Özel alan ve kamusal alanın ayrımına tarihsel açıdan bakıldığında bu ayrımın Antik Yunan dönemine kadar dayandığını, kadın olmak=özel alan ve erkek olmak=kamusal alan olarak mevcut olan biyolojik bir farklılığı sosyal bir ayrım olarak meşrulaştırmış ve bu ayrım, tarih boyunca erkeği iktidar sahibi olarak göstermiştir. Toplumsal cinsiyet kapsamında normlar ve inançlar, kadınlara şefkatli annelik rolünü, ev işlerini, çocuk bakımını vb. dayattığı gibi yaşlılara saygı ve bakım sağlamayı da kadının görevi olarak belirtmektedir. Çalışmada ilk olarak farklı boyutları olan yaşlılığın tanımı yapılarak Dünyada ve Türkiye de yaşlı nüfus profili incelenecek ve yaşlı nüfusun cinsiyete göre istatistiğine yer verilecektir. Yaşlı nüfus artışı göz önüne alınarak yaşlılık ve toplum cinsiyet ilişkisi irdelenecek ve sosyal politikaların cinsiyetçi tutumu tartışılacaktır. Anahtar Kelimeler; yaşlılık, toplumsal cinsiyet, sosyal politika. OLD AGE AND SOCIAL POLICY APPLICATIONS IN GENDER AXIS ABSTRACT The way of life and relations of societies are determined by norms, ideas and beliefs. The social life is organized in the direction of gender roles patterns that women or man have learned in socialization process. Culturally defined gender ideologies describe rights and responsibilities and highlight what roles are appropriate for men and women. Gender ideologies determine what the roles of men and women are in the context of gender roles, and generally see men's power as superior and women as second gender and unqualified. Male-dominated ideologies see women as a social group that is mentioned in order to indicate their place. In all societies, public space, private space, masculine, basic dualities exist. The distinction between private and public space dates back to the Ancient Greek era. "Being a woman = being a private space and being a man = public space". Throughout history, he has shown his man as the ruler of power. Norms and beliefs within the context of gender also determine women's roles. The role of compassionate motherhood, housework, child care... In the study, the elderly population with different dimensions will be defined and the profile of the elderly population will be examined in the world and Turkey and the statistics of the old population will be given according to sex. Considering the increase of the elderly population, the relation between old age and society gender will be discussed and the gendered attitude of social policies will be discussed. Keywords; old age, gender, social policy. 259
Tarih 04.11.2017 Saat 11.40 SALON MOUNTAIN 2. Oturum Moderator TUDSAK249 TUDSAK 248 TUDSAK294 TUDSAK308 Yrd. Doç. Dr. Metin ÖNER Yrd. Doç. Dr. Özgür DEMIRTAS İnönü Üniversitesi Öğr. Gör. Fulya ALMAZ Akdeniz Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa KARACA İnönü Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mehmet BİÇKES Nevsehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Özgür DEMİRTAŞ İnönü Üniversitesi Arş. Gör. L. Nida YILDIRIM Sakarya Üniversitesi Arş. Gör. Gül ÇAKI Atılım Üniversitesi Öğr. Gör. Ahmet AKNAR Hitit Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Ertan TABUK Hitit Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ali BAYRAM Hitit Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Hakan ARACI Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ercan UŞUN Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğr. Gör. Bahadır Bilge AYCAN Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğr. Gör. Uğur BİLGEN Manisa Celal Bayar Üniversitesi THE STRESS FACTORS IN THE MANAGERIAL DECISION PROCESS SOCIAL ENTREPRENEURSHIP: A REVIEW OF THE CONCEPT BİREY-İŞ UYUMU, BİREY-ÖRGÜT UYUMUNUN İŞE YABANCILAŞMA ÜZERİNE ETKİLERİ TİCARET MESLEK LİSELERİNİN SON ON YILDAKİ ÜNİVERSİTE YERLEŞME ORANLARI ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA 260
THE STRESS FACTORS IN THE MANAGERIAL DECISION PROCESS Yrd. Doç. Dr. Özgür DEMIRTAS İnönü Üniversitesi Öğr. Gör. Fulya ALMAZ Akdeniz Üniversitesi Introduction In this study we aimed to investigate the role of stres in decision making process. Thus, we hypothesized that stress factors have an influence on decision making process. We grounded our hypothesis on the findings of some literature outputs. For example Lazarus, (2000) and Starcke, Wolf, Markowitsch, & Brand, (2008) emphasized that stress effects decision making process in the workplace. In the literature review, we only found few studies indicating that stress has a positive effect. As stated by Staal (2004), stress mostly negatively affects the decision making process. Stress has also been shown to lead to a number of undesirable consequences, including a restriction or narrowing of attention, increased distraction, increases in reaction time and deficits in working memory (Salas, Driskel & Hughes, 1996). In addition to these findings, we can say that the level of stress has an important input in decision making process. Because, it was assumed that the high levels of stress impedes the decision maker s ability. The relationship between stress and decision making is important, but as stated by Kowalski and Vaught (2003), this relationship has not been examined extensively in the literature. We reviewed the decision making under stressful conditions, and we found that management theorists suggested four different theoretical models to explain the decision making under stress. These models are as follows (Billings, Milburn & Schaalman, 1980; Janis & Mann, 1977; Pabst, Brand, & Wolf, 2013; Staw, Lance & Jane, 1981); 1. Conflict-theory of decision-making (a model clarify problem causes and formulation of alternatives under conflicting conditions. This model predicts that the level of stress associated with the antecedent conditions of an awareness of being at risk and available information permitting the formulation of alternatives will cause the decision-maker to alter his decision-making behaviors), 2. Threat-Rigidity model of decision-making (this model is considered at individual, group and organizational levels. This model considers threat as an environmental event that has impending negative or harmful consequences for the entity; information processing and control was treated as the determination of rigidity), 3. Crisis model of decision-making (this model generally starts with a perceived stress. Then the organizations and managers evaluate and take a decision upon on the possible losses), 4. Time pressure model (this model emphasizes stress as a time dependent influence on organizational decisions). Thus, we hypothesized that; Hypothesis 1a: The Conflict Theory has a positive influence on reducing the failures of decision making under stres Hypothesis 1b: The Threat-Rigidity model has a positive influence on reducing the failures of decision making under stress Hypothesis 1c: The Crisis model has a positive influence on reducing the failures of decision making under stress Hypothesis 1d: The Time-Pressure model has a positive influence on reducing the failures of decision making under stress Discussion Decision -making process is defined as the inputs of some series steps. These are stated as follows (Gok & Atsan, 2016). (i) perceived problems, (ii) generating alternative courses of action, (iii) evaluating and/or ranking possible alternatives of action, (iv) making a choice from among them and (v) implementing the selected course of action. In this study, we aimed to propose some hypotheses which investigates the role of some models in order to reduce the decsion failures under stres. In the view of our literature review experience, we can suggest that decision making under stress causes some possible negative outcomes for the organizations and the decision makers in those organizations. Thus, if we can suggest a model in order to minimize the negative effect of stres in decision making process, we can achieve effective results. For the future research recommendations, we san say that new researchs on 261
decision making under stressful condtions which use real case applications will highlight new insights to the existing literature. References Gok, K. & Atsan, N. (2016). Decision-making under stress and its implications for managerial decisionmaking: a review of literature. International Journal of Business and Social Research, 6(3), 38-47. Lazarus, R. S. (2000) Toward Better Research on Stress and Coping, American Psychologist, 55(6), 665-673. Starcke, K., Wolf, O. T., Markowitsch, H. J., and Brand, M. (2008) Anticipatory stress Influences decision making under explicit risk conditions. Behavioral Neuroscience, 122, 1352-1360. Staal, M.A (2004) Stress, Cognition and Human Performance: A Literature Review and Conceptual Framework, Ames Research Center, Research Report. http://ntrs.nasa.gov. Access date: 07 October 2017 Salas, E., Driskell, J. E., & Hughes, S. (1996). The study of stress and human performance. Stress and human performance(a 97-27090 06-53), Mahwah, NJ, Lawrence Erlbaum Associates, Publishers, 1-45. Kowalski, K.M. and Vaught, C. (2003) Judgement and decision making under stress: An overview for emergency managers, International Journal of Emergency Management, 1(3), 278-289. Billings, R. S., Milburn T.W. and Schaalman M.L.(1980). A model of crisis perception: A theoretical and empirical analysis. Administrative Science Quarterly, 25(2), 300-316 Janis, I.L. and Mann, L. (1977) Decision making: A psychological analysis of conflict, choice, and commitment. New York: The Free Press. Pabst, S., Brand, M.,and Wolf O.T. (2013) Stress and decision making: a few minutes make all the difference. Behavioral Brain Research, 250, 39-45. Staw, Barry M., Lance E. Sandelands, and Jane E. Dutton (1981) Threat-rigidity effects in organizational behavior: A multi-level analysis. Administrative Science Quarterly, 26, 501-524. 262
SOCIAL ENTREPRENEURSHIP: A REVIEW OF THE CONCEPT Yrd. Doç. Dr. Mustafa KARACA İnönü Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mehmet BİÇKES Nevsehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Özgür DEMİRTAŞ İnönü Üniversitesi Arş. Gör. L. Nida YILDIRIM Sakarya Üniversitesi Arş. Gör. Gül ÇAKI Atılım Üniversitesi ABSTRACT Social entrepreneurs are the actors who drive innovation with commercial tolerance and uncertainty tolerance in order to raise social welfare and find solutions to social problems. Especially the injustices and inadequacies in transferring public support to social problems have increased the importance of social entrepreneurship. In addition to the conceptual projection of social entrepreneurship, this research wants to highlight fundamental problems that have hampered social entrepreneurship and prevented further development, and a number of solution proposals have been developed in order to get rid of these problems. Literature Review Due to the potential and consequences of social entrepreneurship, this type of entrepreneurship has become one of the issues that have been intensively addressed in recent years in the world of science, public administration and social life. Social entrepreneurship, which consists of sociality and entrepreneurship at its core, involves solely dealing with social issues with an entrepreneurial point of view. The implication given to conception by the social context is that social entrepreneurship focuses on social problems. The contribution to conception that entrepreneurship has made is the ability to approach social problems from an innovative point of view and transform them into opportunity. For this reason, social entrepreneurship, also referred to as "change agent" or "change creator," seeks to exploit innovative ways of approaching social problems and to create long-term solutions that can lead to a complete transformation of the problematic area. Social entrepreneurship is an accepted part of economic and social development (Christie & Honig, 2006; Dees, 2001; Harding, 2004). The concept of social entrepreneurship has not been presented with a rich content (Mair & Marti, 2006), although the researches on this subject are predominantly conceptual. Social entrepreneurship, which can be considered as a civil initiative and voluntary movement, is based on the idea that solving the problems is not merely a matter of expectation from the state or the private sector. Researchers describe organizations that have strategies that create social value at a significant level, and those whose primary priorities are social benefit rather than commercial profit, as social enterprises (Light, 2008). It is stated that the researches on which conceptual definition of social entrepreneurship is not agreed, emphasize the aims and objectives of social entrepreneurship. Social entrepreneurship is a concept that changes social balance (Douglas, 2008). Social entrepreneurship is considered in two dimensions. These are referred to as social development organizations and social transformation organizations. Both dimensions are complementary to each other in terms of mission of social change (Swanson and Zhang, 2010). This type of entrepreneurship is based on the social equilibrium approach, bringing the social balance to a new and more prosperous point by persuading people, making positive social outcomes by focusing on marginal utility instead of social welfare and targeting social balance away from human values and solving social problems the change is made for. It is important to emphasize that social enterprises should be redesigned and established in order to provide a new and more stable social balance. Social entrepreneurs are the main actors in this process (Martin and Osberg, 2007). Social entrepreneurship, which performs important functions that can not be neglected in terms of social functioning such as positive discrimination of the disadvantaged sections of society, development of social co-operation, proposing new ways to develop public and social services, alleviating the burden of the problem in solving problems, contributing to economic and social development, is also confronted with a number of restrictive factors (e.g. human resources, access to finance, legal status). In addition to these factors, the changes and transformations in environmental 263
factors cause differentiation in social needs, which is the driving force of social entrepreneurship in private, on all actors forming the sector in general. Therefore, social entrepreneurship must overcome restraining factors and adapt to changing conditions in order to sustain its existence and improve service effectiveness. There are four themes that are seen as useful in distinguishing social initiatives from institutional initiatives. These; 1) emphasis on social aims, contrary to economic gains, 2) the social activist role played by the social entrepreneur, 3) entrepreneurship and innovation elements (at least in most cases), 4) the profit generated and used in the economic sense is used as a tool rather than a purpose to solve a social problem (Aslan, Araza and Bulut, 2012). The main difference between the social entrepreneurs and the private sector entrepreneurs is that they should be passionate about creating social values and solving social problems. This difference is expressed as the basic mission of the enterprises they have established. Discussion While the frequency of the studies that determine the most fundamental problem of social enterprises as financial inadequacies and access to finance is increasing regularly, any action regarding solution does not atract the attention. The abstentions and negative approaches of financial actors in solving the problem of finding or reaching the capital that social entrepreneurs will use when generating social benefits prevent the institutionalization of social entrepreneurship and restrict the depth of the sector.especially in the macro sense, the problem experienced by social entrepreneurs is fundamentally influenced by the negative perception of this concept. While it is an important finding that social entrepreneurs can not find enough places in the press and media organizations, the basis of this problem lies in the lack of adequate advertising and publicity budgets. With the development of social media, although there is some advantage in advertising and promotion, there is no commercial cycle to support the main activity unless the use of mass media is professionally carried out. In order to prevent this situation, public spots promoting social initiatives in public policies can be given more space, and policies can be developed for financial institutions to support social enterprises as commercial enterprises. As our experience in the field, we can say that the concept of social entrepreneurship needs to be integrated into education and training mechanisms, and encouraging academic and practical studies on this subject, establishing legal, economic, managerial and sociological infrastructure of social mechanisms are important factors in order to prevent negative views of social enterprises. In addition, it is also necessary to increase the number of studies associated with the concept of social entrepreneurship in the field. References Aslan, G., Araza, A., & Bulut, Ç. (2012), Sosyal Girişimciliğin Kavramsal Çerçevesi, Girişimcilik ve Kalkınma Dergisi 7(2), 69-88 Christie, M. J.,& Honig, B. (2006). Social entrepreneurship: New research findings Journal of World Business, 41(1), 1 5. Dees, J. G. (2001). The meaning of social entrepreneurship. Retrieved from http://www.caseatduke.org/documents/dees_sedef.pdf Douglas, H. (2008). Creating knowledge: A review of research methods in three societal change approaches. Journal of Nonprofit & Public Sector Marketing, 20(2), 141-163. Harding, R. (2004). Social enterprise: The new economic engine. Business Strategy Review, 15(4), 39-43. Light, P. C. (2008). The search for social entrepreneurship. Washington, DC: Brookings Institution Press. Mair, J.,& Marti, I. (2006). Social entrepreneurship research: A source of explanation, prediction, and delight. Journal of World Business, 41(1), 36-44. Martin, R., L., & Osberg, S. (2007). Social entrepreneurship: The case for definition. Stanford Social Innovation Review, 5(2), 28-39. Swanson, L.A., D.D., Zhang, (2010), The Social Entrepreneurship Zone, Journal of Nonprofit & Public Sector Marketing, 22:71-88 264
BİREY-İŞ UYUMU, BİREY-ÖRGÜT UYUMUNUN İŞE YABANCILAŞMA ÜZERİNE ETKİLERİ Öğr. Gör. Ahmet AKNAR Hitit Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Ertan TABUK Hitit Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ali BAYRAM Hitit Üniversitesi ÖZET Birtakım amaçları gerçekleştirmek için kurulmuş örgütler içinde barındırdıkları özellikler ile birbirinden ayrılırlar. Çalışan sayısı, işin niteliği, çevresel ve fiziksel koşullar ve örgüt kültürü çalışanların işe ilişkin tutum ve davranışlarını etkileyebilir. Bu noktadan hareketle bireyin örgüt ve işi ile arasındaki uyum bireyin çalışma yaşamını etkileyerek işine olan bağlılığının artmasına veya işine yabancılaşmasına neden olabilir. Bu nedenle araştırmaya konu edilmiş birey-örgüt uyumu, çalışanın kişiliği ile örgütün iklimi arasındaki uyuşma olarak tanımlamaktadır (Tom, 1971). Birey-iş uyumu kavramı ise, kişinin işi için gerekli olan yetenek, kabiliyet, bilgi ya da iş gereklilikleri arasındaki uyumun sağlanmasını ifade etmektedir (Bretz ve Judge, 1994). Çalışanların işe veya örgütüne uyum sağlayamaması çalışanın işe yabancılaşmasına, dolayısıyla da örgütsel amaçlardan uzaklaşmasına neden olabilir. İşe yabancılaşma, iş kontrolünü, güçsüzlüğü ve çalışan kişinin potansiyellerini ve yeteneklerini aşan taleplerde bulunulmasını kapsayan bir tür iş stresi (Cheung, 2008) olmasının yanında bireyin yeteneklerini ve potansiyelini ortaya çıkarmasına engel olan bir hayal kırıklığıdır (Aiken ve Hage, 1966). Çalışma hayatında karşılaşılan bu tür sorunlar hem örgüt hem de birey için engelleyici bir hal alabilir. Örgüt amaçlara ulaşmada birey ise yeteneklerini sergilemede engellenebilir. Bu nedenle işe yabancılaşmanın örgüt ve kişi açısından ciddi sonuçlara yol açabileceği dikkate alınarak birey-iş ve birey-örgüt uyumunun işe yabancılaşmaya etkisinin belirlenmesinin önemli olduğu düşünülmüştür. THE EFFECTS OF PERSON-JOB FIT AND PERSON-ORGANIZATION FIT ON WORK ALIENATION Assoc. Prof. Ali BAYRAM 190 Assoc. Prof. Mustafa Ertan TABUK 191 Lecturer Ahmet AKNAR 192 ABSTRACT In today s work environment, person-job fit and person-organization fit is observed to be catalyst of many outputs in achieving targets of organizations. In this study, we have investigated the effects of person-job fit and person-organization fit on work alienation. Sampling universe consists of 398 personnel employed in provincial organizations of Department of Sports Services. Within the framework of this study, a meaningful relation has been identified between person-job fit and work alienation at -,362, person-organization fit and work alienation at -,324. Regression analysis displays that person-job fit and person-organization fit has effects on work alienation (R 2 =0.147). Beta coefficient of person-job fit is calculated as -,282 and person-organization fit -,171. Jel Codes: D23-L83 Keywords: Person-job fit, person-organization fit, work alienation 1. INTRODUCTION Organizations that are established to achieve certain targets dissociates form each other in accordance with characteristics accommodated. Number of employees, nature of job, environmental and physical conditions and organizational culture may affect employees attitude and behaviors against work. From this point of view, person-organization fit and person-job fit may have an effect on person s professional life and cause work commitment decrease or increase. Hence, our subject of study, person-organization fit, is described to be the harmony between personality of employee and work 190 Hitit University, Faculty of Economics and Administrative Sciences, Department of Business Administration, Turkey, alibayram@hitit.edu.tr 191 Hitit University, Faculty of Sport Sciences, Department of Sport Management, Turkey, mertantabuk@hitit.edu.tr 192 Hitit University, Vocational School of Social Sciences, Department of Hotel, Restaurant and Cathering Services, Turkey, ahmetaknar@hitit.edu.tr 265
atmosphere (Tom, 1971). Person-job fit concept expresses the harmony between person s skills, abilities, knowledge required to perform the job and job requirements (Bretz & Judge, 1994). Non-adaptation of employees to job or organization may cause work alienation, hence moving away from organizational targets. Work alienation is a disappointment which prevents person to display skills and potentials (Aiken & Hage, 1966) in addition to being a work stress consisting of job control, powerlessness and requirements beyond person s potentials and skills (Cheung, 2008). Such work life problems may become impeding conditions both for the organization and individual. Organization may be precluded in reaching targets where individual in displaying skills. Therefore, identification of the effects of person-job fit and person-organization fit on work alienation is perceived to be of importance as work alienation may cause serious consequences for the organization and the individual. Primary purpose of this study is to present how the fit between individuals job and organization effects work alienation. Literature search has not demonstrated any models investigating these three variables studied together. In this perspective, our study is expected to contribute in in literature. 2. PERSON-JOB FIT Person-job fit is a fit type under the concept of person-environment fit which is a more extensive concept. Researchers have defined person-environment fit as the amount of the fit between any employee and his/her whole environment, which occurs when, at least, (a) an entity satisfies the needs of another, (b) they have fundamental and similar features or (c) they have both (Kristof, 1996). Having been studied for the last 100 years, person-environment fit has been defined as the fit that occurs when individual characteristics and characteristics of the workplace match completely (Kristof-Brown, Zimmerman, & Johnson, 2005). Person-environment fit is complex because individuals generally deal with complicated systems in the work environment (Kristof-Brown, Jansen, & Colbert, 2002). Five types of fit are listed under the title of person-environment and these subsets are: (a) personjob fit, (b) person-organization fit, (c) person-group fit, (d) person-culture fit and (e) person-manager fit. Being under the title of person-environment fit, each of this fit types has arisen as important research fields (Kristof-Brown et al., 2005). Although person-environment fit has been the subject of many research, this study focuses on the concepts of person-job fit and person-organization fit, which can conceptually be distinguished from other types of fit. While the concept of person-job fit was started to be argued by researchers in the beginnings of 20 th century (Parsons, 1909; Williamson, 1939; Strong, 1955), it has been dealt with and focused on more in the recent years (Brkich et al., 2002; Hambleton et al., 2000). Besides person-job fit implies the fit between employees work and their characteristics, it focuses on the fact that employees must primarily have the characteristics that the job requires (Demir M., 2015). Edwards (1991) has stated that person-job fit demonstrates that person and job function as common factor determinants of individual and organizational outcomes. Person-job fit has been often seen as job s providing some needs of the person and being complementary fit or as the fit between the person s expectations and job s demands(edwards, et all, 2006). Edwards has determined two themes related to the structures of person-job fit and especially focuses on (a) job sources that can meet employees requests and present requests and on (b) job requirements and worker skills that can meet these requirements. Sekiguchi (2004) accepts this twothemed understanding and defines person-job fit as the fit either between a person s skills and job requirements or between a person s requests and qualities of a job. The noteworthy point here is the fact that the fit between person and job can be evaluated both subjectively and objectively. Subjective person-job fit is the perception to which degree a person fits the requirements of a job (Ehrhart, 2006). On the contrary, objective person-job fit signifies to which degree the given preferences or characteristics of a person fits the characteristics of the job (Ehrhart, 2006). Robbins and Judge (2009) have emphasized that the best addition to person-job fit is Holland s (1973) theory. Holland s theory of person-job fit identifies six different personality types and associates people s tendency to abandon a position with the satisfaction that this gives to them. Additionally, it proposes that it depends on how successfully people associate their characteristics with the job (Robbins and Judge, 2009). Holland (Clifton, Anderson & Schreiner, 2006) personally believed that people are happiest when they are in places where there is a good fit. For this purpose, Holland determined the six personality types below: (a) realistic, preferring physical activities requiring skill, power and coordination; (b) investigative, preferring activities 266
involving thinking, organization and understanding; (c) social, preferring activities that help other and contribute to their developments; (d) conventional, preferring rule-bound, structured and certain activities; (e) enterprising, preferring verbal activities involving persuasion and power gaining and (f) artistic, preferring uncertain and unstructured activities involving creative expression (Robbins and Judge, 2009). Saks and Ashforth (1997) have stated that in the studies about fit, almost only how managements influence the fit (e.g. recruitment, qualification and socialization) is focused and what the applicants can do to affect the fit is ignored. 3. PERSON-ORGANIZATION FIT Primarily being studied by those in psychology, the person-organization fit have started to be handled by management scientists later. Person-organization fit is a concept that started to be investigated by behaviorists in 1950 s. (Xiaojun and Shizong, 2010). Person-organization fit, in broad terms, is defined as the fit (consistency) between people and organizations (Kristof, 1996). In employees selection research, person-organization fit was conceptualized as being the match between applicant employee and broader organizational qualities (Judge & Ferris, 1992; Rynes & Gerhart, 1990). Researchers and applicants have claimed that personorganization fit is the key to providing the dedicated labor required in work environment based on competition and in narrow labor market (Bowen, Ledford, & Nathan, 1991; Kristof, 1996). According to this understanding. Individuals are selected to be a part of a position and they protect their positions and help detect the position. They have also claimed that organizations are places that attract people that people are chosen to be a part of these positions, that they protect their positions if they have a good fit and that they leave if they do not have a good fit. The assumption underlying the P-O fit states that individuals who can see value fit between themselves and their organization will find their common aspects as an appropriate match. Besides, it states that the probability to leave the organization will be lower (Moynihan and Pandey, 2008). Employees attitudes and behaviors are reflected by how they associate their contributions to the organization with their degrees of job satisfaction. Different studies have been conducted, focusing on outcomes of person-organization fit and on employees attitudes and behaviors (Öcel, 2013). P-O fit becomes important in environmental factors such as work schedules, office areas and colleague selection, over which they do not have control, rather than internal factors such as knowledge, skills, experience and past interactions, which they can control (Tepeci, 2011). P-O fit influences the contributions of employees attitudes and behaviors to organizational outcomes by means of the mutual interactions of individual and environmental factors in the workplace (Tepeci, 2011). Tepeci has identified the values fundamental to the P-O fit since employee behaviors make it easy to understand their effects on how employees work and on how organizational operations are conducted. Person-organization fit has been examined under three defining features by Kristof-Brown et al. (2005). 1. The similarity between the characteristics of an employee and the characteristics of an organization. 2. The mutuality between the identified targets of employee and organization. 3. The value fit between the employee and the organization. Despite the favorable contribution of P-O fit to business outcomes, some critics have raised concerns about the possible effects of employing employees with high value fit (Schneider, 1987). For example, two of the most important obstacles to organizational growth or organizational sustainable presence on competition-based markets are lack of creativity and lack of innovative thinking that cannot go beyond the patterns. These deficiencies arise when value fit is high. According to some researchers, with the development of homogeneity in the workplace, this will lead to organizational stress, since individuals will not be able to develop alternative thinking in problem solving and put forward strategic innovative designs (Ng & Sarris, 2009). In the P-O study conducted by Moynihan and Pandey (2008), it was investigated whether fit is sufficient in terms of positive business results such as job satisfaction and organizational loyalty. It was researched whether employees with and without P-O fit allowed them to achieve similar results. It was researched how organizational loyalty interacts with the organizational environment and how it will affect them. Researchers have suggested that employees engage in other internal values that are meaningful to them when attracted by organizations' financial stability and special job titles and that authorities allowing employees to exhibit these values helps to strengthen job satisfaction and job commitment (Moynihan & Pandey, 2008). 267
In a study by Vandenberghe (1999), Belgian nurses who perceived a close P-O fit with their organizations were found to be more likely to leave their institutions after at least one year of work (Moynihan & Pandey, 2008). Beginning from joining the organization, individual and organizational socialization practices contribute to person-organization fit. Experimental studies have shown that socialization helps to achieve person-organization fit between newcomers and the organization (Cable and Parsons, 2001; Chatman J. A., 1991). Experimental results have shown that high level of personorganization fit is associated with a certain number of positive outcomes. Person-organization fit was found to be related to job attitudes such as job satisfaction and organization loyalty (Boxx et al., 1991; Bretz and Judge, 1994; Chatman J. A., 1991; O Reilly, Chatman, Caldwell, & Caldwell, 1991; Downey, Hellriegel, and Slocum, 1975; O'Reilly, Chatman and Caldwell, 1991; Postner, Kouzes and Schmidt, 1985; Tziner, 1987; Vancouver and Schmitt, 1991). Person-organization fit were also found to be able to anticipate intentions of separation and turnover (Chatman J. A., 1991; O Reilly Iii, Chatman, Caldwell, & Caldwell, 1991; Vancouver, Millsap, & Peters, 1994) and to be associated with positive social behaviors such as organizational belonging behaviors (O'Reilly and Chatman, 1986) and contextual performance (Goodman & Svyantek, 1999). Person-organization fit was correlated with self-reports of job performance (Tziner, 1987) and objective measurements of job performance (Downey et al., 1975; Bretz and Judge, 1994). While high level of person-organization fit has positive outcomes at the organizational level, some researchers have suggested that high level of person-organization fit may have negative organizational outcomes (Argyris, 1957; Powell, 1998; Schneider, 1987; Walsh, 1987). 4. WORK ALIENATION Employee alienation is a factor often handled in the context of industrial labor, work sociology and political economy (Marx, 2000). The term is synonymous with boredom, psychological withdrawal, emotional dissonance, feeling of weakness, negatively effective experiences and low level of efficacy (Diefendorff, et al., 2002; Morris & Feldman, 1996; Pearlin, 2016; Weiss and Cropanzano 1996) According to the concept defined by Seeman (1959), work alienation is not monotonous or general experimental but can be analyzed in five different dimensions, including weakness, meaninglessness, normlessness, isolation and self-estrangement. Work alienation sets out the situations that separate the employee from the contentment of work conditions such as work products, work processes, social interaction and performing abilities. Alienation to work determines the work conditions that deprive the employee of the fruits of production process, of control over work processes, of interaction with superiors and subordinates and of realizing talents and potentials (Kanungo, 1992). Work alienation is a type of work stress involving job control, weakness and demands that exceed the potentials and abilities of the employee. Working not only meets the material needs, it can also meet the individual's prestige needs, sense of purpose and social needs (Locke and Taylor, 1990). In addition, work-related meaning can make various differences in work-related outcomes. Individuals who find meaning in their paid employment, beyond financial gains that the job provides, have been reported to have high level of job and life satisfaction, better job performance, longer periods of employment and fewer days in which a condition of illness is reported (Claes & Ruiz Quintanilla, 1994; Mottaz, 1985; Wrzesniewski, McCauley, Rozin, & Schwartz, 1997). In addition, they reported a meaningful job as a job feature that they value above the prizes, income, job security and hours (Cascio, 2006). For this reason, it is important not only for the individual but also for the organizations, in which these individuals work, to perceive the work-related meanings together with their associated characteristics. Nightingale and Toulouse (1978) examined the relationship between alienation and the following important factors in the workplace; 1) Socio-demographic characteristics of the individual; 2) the quality and nature of the relationships among people within the organization that the individual likes and 3) Organizational structure. 5. A SURVEY ON THE EFFECTS OF PERSON-JOB FIT AND PERSON-ORGANIZATION FIT ON WORK ALIENATION 5.1. The Purpose and Importance of Research The organization, job performed and psychological conditions of employees are negatively affected by many variables. Employees evaluations may cause alienation to himself, environment and job. Such cases have a negative impact on both personal and work life. The fit between employees skills, abilities and knowledge, value judgement related to their job and organizational characteristics may prevent individual experience negative feelings. In our study, we scrutinize to find answers on whether person-job fit and person-organization fit have an effect on work alienation. Primary purpose of the 268
study is to identify the effects of person-job fit and person-organization fit on work alienation (Figure 1). Following hypotheses have been put forward in this direction: Hypothesis 1 : Person-job fit has an effect on work alienation. Hypothesis 2: Person-organization fit has an effect on work alienation. Within this framework, as a first step, related literature is reviewed, then conceptual information, researches and scales have been obtained. Thanks to developed questionnaire, data has been collected from 398 sampling. Collected data has been analyzed. Person-Job Fit Person- Organization Fit Work Alienation Figure 1: Research Model 5.2.Sampling Universe studied in especially Social Sciences is quite large. Thus, it is necessarily not possible to reach the whole due either to time or costs related. Through working with reasonable amount of data, we can also achieve scientifically valuable studies while saving costs and time. What needs to be done is to determine the sampling capable of representing the universe and to collect the data needed. Sampling is utilized to assess a greater whole. Hence, needed information on can be gathered through a smaller sampling selected. While saving time, cost and efforts, studies performed through sampling can provide valid, healthy and reliable results for the whole universe. The universe of our study is the provincial organizations of Department of Sports Services. Within the framework of our study, we have sent questionnaires to 450 employees working in 17 different cities. Upon elimination of missing and erroneous coding, questionnaires received from 398 employees have been analyzed. Study has been conducted by random sampling of employees from 17 different cities. 5.3. Measures During the study, a formatted data form, questionnaire, which is one of the major descriptive researches, is used as a means of data collection (Nakip, 2003). In order to assess the questionnaire, which is prepared in line with our targets, Person-Job Fit Scale by Saks and Ashforts (2002) is utilized. Scale consists of a single dimension and 4 (four) statements. In order to assess person-organization fit levels of participants, Person-Organization Fit Scale, which has been developed by Netemeyer et al (1997), has been used. To assess the work alienation of employees, we have used Work Alienation of Academicians Scale consisting of 10 (ten) statements which has been proved to be valid and reliable by Ortar and Halaçoğlu (2011). As a means of assessment, we have used 5 point Likert scale. In this scale, 1 expresses Completely Disagree where 5 expresses Completely Agree. Cronbach's alpha coefficients for the scales were calculated for personjob fit as,871, person-organization fit as,856 and work alienation scale,889. 5.4.Research Findings 5.4.1.Findings Related To Participants Table 1. Demographic Characteristics of Participants and Distributions of Answers GENDER Frequency Percent (%) Female 120 30,2 Male 278 69,8 AGE Frequency Percent(%) Between the ages of 22-29 31 7,8 Between the ages of 30-35 153 38,4 Between the ages of 36-40 137 34,4 Between the ages of 41-50 55 13,8 Age 51 years and over 22 5,5 MARITAL STATUS Frequency Percent(%) 269
Single 127 31,9 Married 271 68,1 EDUCATION Frequency Percent(%) Graduate 326 81,9 Postgraduate 73 19,1 TOTAL 398 100 Table 1 shows demographic distributions of participants. Majority of participants are observed to be males (69,8%) where females display a minority (30,2%). Studied by marital status, married participants married (68,1%) where singles show only %31,9. 7,4% of the participants were between 22-29 years, 38,4% between 30-35 years, 34,4% between 36-40 years, 13,8% between 41-50 years and 5,5% is 51 years old and over. In terms of educational background, 81,9%, graduate degree 19,1% post graduate degree. 5.4.2.Findings About on Variables Correlations, averages and standard deviations pertaining to variables of our study are given in Table 2. Table 2: Averages, Standard Deviation and Correlations Values of Variables Std. Variables Average 1 2 3 Deviation 1. Person-Job Fit 3,8147,98163 1 2.Person-Organization Fit 3,4987 1,00918,616** 1 3. Work Alienation 2,3347 1,03949 -,362** -,324** 1 **p<0.01 Upon study of correlation analysis, negative relations by 1% have been identified between person-job fit and wok alienation by -,362, person-organization fit and work alienation by -,324. 5.5. Testing Research Hypotheses At this level of the study, as a verification method, regression analysis, which tests relations between a dependent variable and one or more independent variables (Nakip, 2004), has been used. Below we have given F values, reviewing ANOVA analysis to test each model s validity and meaningfulness, R Values, regression coefficients which show the relationship between variables, and R 2 values, which explain the change of independent variables over dependent variables. Furthermore, Table 1 shows the regression models related to accepted hypotheses and Beta coefficients that demonstrate the level of relation between independent and dependent variables. In our study, we have used multiple regression analysis in order to demonstrate the relationships between person-job fit, person-organization fit and work alienation. In our model, person-job fit and person-organization fit constitutes independent variables where work alienation dependent variable. Tablo 3. Results of Regression Analysis Variables Beta t Sig. R R 2 F Sig.F Results Constant 1,969 7,504,000 Person-Job Fit -,282 3,532,000 Accepted Person-Organization Fit -,171 2,201,029 Accepted,384,147 21,660,000 a Accepted Results of regression analysis and evaluations of hypotheses have been given in Table 3. Firstly, statistical validity and meaningfulness of the model established have been tested in regression analysis. ANOVA analysis, which tests the validity and meaningfulness of models, results show that F value is 21,660 and meaningfulness value p=0,000. ANOVA analysis also shows an F validity value is greater than ±1,96, where Sig.F meaningfulness value is less than 0,05, which consequently validates the model. After analysis of model validity, R values, regression coefficients which show the relations between independent and dependent variables and R 2 values, which explain the change of independent variables over dependent variables, have been studied. R values is calculated to be,384 where R 2 is,147. Hence, we can assume a mid level relationship between dependent and independent variables. Moving on through sig. values of beta coefficient independent variables of our model, H 1 and H 2 hypotheses have been accepted. 270
6.CONCLUSION AND RECOMMENDATIONS Person-job fit and person-organization fit, which are covered by more comprehensive concept of person-environment fit, effect numerous individual and organization output. These have become practically and academically accepted concepts as they display benefits in effecting attitudes and behaviors which are commonly seen in organizations. By meeting mutual expectations of employees and employers, person-job fit, which can be described to be the fit of individual s knowledge, abilities and skills to perform the required job, and person-organization fit, which expresses the fit between organizational rules and personal value judgment, desires and needs, will largely be provided. Hence the fit provided may assist the individual to contribute in organizational targets. Otherwise, these may cause negative perceptions and attitudes against work. One of the negative feelings of employees is work alienation. Factors that affect alienation are not only the person-job and person organization fit, however, these are important factors on work alienation. In this study, we have tried to put forward the effects of person-job fit and person-organization fit on the level of work alienation through data collected from 398 personnel of Department of Sports Services from provincial organizations in 17 different cities. Correlation analysis shows, at 1% meaningfulness level, a negative relationship between person-job fit and work alienation at,362 and person-organization fit at,324. Regression analysis verifies an effect of person-job fit and personorganization fit on work alienation (R 2 =0.147). Beta coefficient of person-job fit is calculated to be -,282 and person-organization fit -,171. Routine of job, disturbance from control and work atmosphere may be considered to be fundamental conditions on work alienation. Relying on the negative relationship between work alienation and person-job fit, we can state that individuals who have a better adaptation to their job have a lesser level of work alienation. This result has a similar nature to that of obtained by Ozbek (2011) that trust within the organization decreases work alienation. Jobs performed by the employees of Department of Sports Services can be categorized as routine duty assignments. Employees consist of trainers, teachers of physical education and sports managers who are educated at sports sciences. When these types of personnel who are trained at sports are employed at sedentary jobs, they experience adaptation problems to the job and organization. When corporate structure of Department of Sports Services is analyzed, we observe a bureaucratic administration understanding prevailing at provincial organizations. Moreover, we can use similar statements in terms of person-organization fit. Processes which change organizational structure and cause continual shift (attachment of DSS to Prime Ministry and other ministries) may explain how organizational structure is related to official duties rather than sports activities. As the source of the negative relationship between variables include employees problems in displaying the skills and abilities against the job and organization they encounter. When these qualified personnel, who has either sports background or sports life style, are employed in routine state duties, work alienation becomes an inevitable fate. REFERENCES Aiken, M., & Hage, J. (1966). Organizational Alienation: A Comparative Analysis. American Sociological Review, 31(4). Argyris, C. (1957). Personality and Organization; The Conflict Between System and The Individual. Bowen, D. E., Ledford, G. E., & Nathan, B. R. (1991). Hiring for the organization, not the job. Executive, 5(4), 35 51. Bretz, J.. R. D., & Judge, T. A. (1994). Person Organization Fit and the Theory of Work Adjustment: Implications for Satisfaction, Tenure, and Career Success. Journal of Vocational Behavior, 44(1), 32 54. Brkich, M., Jeffs, D., & Carless, S. A. (2002). A global self-report measure of person-job fit. European Journal of Psychological Assessment, 18(1), 43. Cascio, W. F. (2006). The economic impact of employee behaviors on organizational performance. California Management Review, 48(4), 41 59. Chatman J. A. (1991). Matching People and Organizations - Selection and Socialization in Public Accounting Firms. Administrative Science Quarterly, 36(3), 459 484. Cheung, C. (2008). Lagged Harm of Work Restructurıng and Work Alıenatıon to Work Commıtment. International Journal of Employment Studies, October 1, 170 208. Claes, R., & Ruiz Quintanilla, S. A. (1994). Initial career and work meanings in seven European countries. Career Development Quarterly, 42(4), 337 352. 271
Clifton D.O., Anderson A., & Schreiner L.A. (2006). StrengthsQuest: Discover and develop your strengths in academics, career, and beyond. Clifton: New York, NY: Gallup Press. Demir M. (2015). Konaklama işletmelerinde birey - örgüt uyumunun iş performansı ve işte kalma niyeti üzerine etkisi. Journal of Tourism Theory and Research, 1(2), 78 97. Diefendorff, J. M., Brown, D. J., Kamin, A. M., & Lord, R. G. (2002). Examining the roles of job involvement and work centrality in predicting organizational citizenship behaviors and job performance. Journal of Organizational Behavior, 23(1), 93 108. Downey, H. K., Don, H., & Slocum, J. W. (1975). Congruence Between Individual Needs, Organizational Climate, Job Satisfaction and Performance1. Academy of Management Journal, 18(1), 149-155. Edwards, J. R. (1991). Person-job fit: A conceptual integration, literature review, and methodological critique. John Wiley & Sons. Edwards, J. R., Cable, D. M., Williamson, I. O., Lambert, L. S., & Shipp, A. J. (2006). The phenomenology of fit: Linking the person and environment to the subjective experience of person-environment fit. Journal of Applied Psychology, 91(4), 802 827. Ehrhart, K. H. (2006). Job characteristic beliefs and personality as antecedents of subjective person-job fit. Journal of Business and Psychology, 21(2), 193 226. Goodman, S. a., & Svyantek, D. J. (1999). Person Organization Fit and Contextual Performance: Do Shared Values Matter. Journal of Vocational Behavior, 55(2), 254 275. Hambleton, A. J., Kalliath, T., & Taylor, P. (2000). Criterion-related validity of a measure of personjob and person-organization fit. New Zealand Journal of Psychology, 29(2), 80. Hochschild, A. (1983). The managed hearth. Commercialization of Human Feeling. Berkeley: University of California Press, Ltd. Judge, T., & Ferris, G. (1992). The elusive criterion of fit in human resources staffing decisions. Human Resource Planning, 4(JANUARY 1993), 47 67. Kanungo, R. N. (1992). Alienation and empowerment: Some ethical imperatives in business. Journal of Business Ethics, 11(5 6), 413 422. Kristensen, T. S., Borritz, M., Villadsen, E., & Christensen, K. B. (2005). The Copenhagen Burnout Inventory: A new tool for the assessment of burnout.work& Stress, 19(3), 192-207. Kristof-Brown, A. L., Jansen, K. J., & Colbert, A. E. (2002). A policy-capturing study of the simultaneous effects of fit with jobs, groups, and organizations. Journal of Applied Psychology, 87(5), 985 993. Kristof-Brown, A. L., Zimmerman, R. D., & Johnson, E. C. (2005). Consequences of Individuals Fit At Work: A Meta-Analysis of Person-Job, Person-Organization, Person-Group, and Person- Supervisor Fit. Personnel Psychology, 58(2), 281 342. Kristof, A. L. (1996). Person-organization fit: An integrative review of its conceptualizations, measurement, and implications. Personnel Psychology, 49(1), 1 49. Kristof-Brown, Amy L., Ryan D. Zimmerman and Erin C. Johnson. (2005) Consequences Of İndividual's Fit At Work: A Meta-Analysis Of Person-Job, Person-Organization, Person-Group, And Person-Supervisor Fit. Personnel Psychology, 58: 281-342. Locke, E. A., & Taylor, M. S. (1991). Stress, coping, and the meaning of work. Marx, K. (2000). Kapital I (Çev. A. Bilgi). Ankara: Sol. Morris, J. A., & Feldman, D. C. (1996). The Dimensions, Antecedents, and Consequences of Emotional Labor. Academy of Management Review, 21(4), 986 1010. Mottaz, C. J. (1985). The Relative Importance of Instrinsic and Extrinsic Rewards as Determinants of Work Satisfaction. The Sociological Ouarterly, 26(3), 365 385. Moynihan, Donald P. and Sanjay K. Pandey. "The Ties That Bind: Social Networks, Person-Organization Value Fit, and Turnover İntention." Journal of Public Administration Research and Theory, 18.2 (2008): 205-227. Nakip, M., Pazarlama Araştırmaları, Teknikler ve (SPSS Destekli)Uygulamalar, Ankara, Seçkin Yayınevi, 2003. Netemeyer, R. G., & Boles, J. S. (1997). An Investigation Into the Antecedents of Organizational Citizenship Behaviors in a Personal Selling Context. Journal of Marketing, 61(3), 85 98. Ng, C., & Sarris, A. (2009). Distinguishing Between the Effect of Perceived Organisational Support and Person Organisation Fit on Work Outcomes. The Australian and New Zealand Journal of Organisational Psychology, 2, 1 9. 272
Nightingale D. V., & Toulouse J. (1978). Alienation-in-the-workplace-A-comparative-study-in-Frenchand-English-Canadian organizations_1978_canadian-journal-of-behavioural-science. Canadian Journal of Behavioural Science, 10(4), 271 282. Ortar M., ve Halaçoğlu B. (2011). Akademisyenlerde Mesleğe Yabancılaşma Ölçeği (AYÖ) Geçerlik Ve Güvenirlik Çalışması. In Uluslararası Eğitim Bilimleri Kongresi O Reilly Iii, C. A., Chatman, J., Caldwell, D. F., Iii, C. A. O. R., & Caldwell, D. F. (1991). People and Organizational Culture: a Profile Comparison Approach To Assessing Person-Organization Fit. Academy of Management Journal, 34(3), 487 516. Öcel H. (2013). Örgüt Kimliğinin Gücü, Algılanan Örgütsel Prestij Ve Kişi-Örgüt Uyumu Ile Bağlamsal Performans Arasındaki Ilişkiler: Örgütsel Bağlılığın Aracı Rolü. Türk Psikoloji Dergisi, 28(71), 37. Pearlin, L. I. (2016). Alienation from Work : A Study of Nursing Personnel. American Sociological Review, 27(3), 314 326. Parsons, F. (1909). Choosing a vocation. Houghton Mifflin. Powell, G. N. (1998). Reinforcing and extending today's organizations: The simultaneous pursuit of person-organization fit and diversity. Organizational Dynamics, 26(3), 50-61. Rynes S., & Gerhart B. (1990). Interviewer Assessments of Applicant Fit : an Exploratory Investigation. Personnel Psychology, 43(1), 13 35. Robbins, S. P., & Judge, T. A. Organizational Behavior (2009). Saks, A. M., & Ashforth, B. E. (1997). A Longitudinal Investigation of the Relationships Between Job Information Sources, Applicant Perceptions of Fit, and Work Outcomes. Personnel Psychology, 50(2), 395 426. Saks, A. M., & Ashforth, B. E. (2002). Is job search related to employment quality? It all depends on the fit. The Journal of Applied Psychology, 87(4), 646 654. Schneider, B. (1987). The people make the place. Personnel Psychology, 40(3), 437 453. Seeman, M. (1959). On The Meaning of Alienation. American Sociological Review, 24(6), 783 791. Sekiguchi, T. (2004). Person-Organization fit and Person-Job fit in employee selection: A review of the literature. Osaka Keidai Ronshu, 54(6), 179 196. Strong, Edward K.. Vocational Interests Eighteen Years After College. Minneapolis, MN: University of Minnesota Press. 1955. Tepeci, M. (2011). The Impact of Person-Organization Fit on Employee Attitudes in the Hospitality Industry. Journal of Travel and Tourism Research, Spring, 19 35. Tom, V. R. (1971). The role of personality and organizational images in the recruiting process. Organizational Behavior and Human Performance, 6(5), 573 592. Tziner, A. (1987). Congruency issue retested using Fineman's achievement climate notion. Journal of Social Behavior and Personality, 2(1), 63. Wayne, S. J., Shore, L. M., & Liden, R. C. (1997). Perceived organizational support and leadermember exchange: A social exchange perspective.academy of Management journal, 40(1), 82-111. Vancouver, J. B., Millsap, R. E., & Peters, P. A. (1994). Multilevel Analysis of Organizational Goal Congruence. Journal of Applied Psychology, 79(5), 666 679. Retrieved from Vandenberghe C. (1999). Organizational culture, person culture fit, and turnover: a replication in the health care industry. Journal of Organizational Behavior, 20(2), 175 184. Weiss, H. M., & Cropanzano, R. (1996). Affective events theory: A theoretical discussion of the structure, causes and consequences of affective experiences at work. Williamson, E. G. (1939). How to counsel students: A manual of techniques for clinical counselors. Wrzesniewski, A., McCauley, C., Rozin, P., & Schwartz, B. (1997). Jobs, careers, and callings: People s relations to their work. Journal of Research in Personality, 31(1), 21 33. Xiaojun, Wu and Li Shizong, The Research On Knowledge Worker s Person- Organization Fit, IEE, Computer Society, 2010. 273
TİCARET MESLEK LİSELERİNİN SON ON YILDAKİ ÜNİVERSİTE YERLEŞME ORANLARI ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA Yrd. Doç. Dr. Hakan ARACI Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ercan UŞUN Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğr. Gör. Bahadır Bilge AYCAN Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğr. Gör. Uğur BİLGEN Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Mesleki teknik eğitim, hızla gelişen ve küreselleşen dünyada önemini daha da arttırmıştır. Bundan dolayı mesleki teknik eğitimin planlamasının yapılmasında hem ulusal yeterliliklerin hem de uluslararası yeterliliklerin öğrenciye kazandırılarak, işgücü piyasalarının talep ve ihtiyaçlarına karşılayacak şekilde sürekli güncellenmesini gerektirmektedir. Ülkemizde mesleki teknik eğitimin itibar sorununu ortaya çıkaran en önemli gelişme 1997 yılında 4306 sayılı Kanun ile üniversite sınavında meslek lisesi mezunlarına katsayı uygulanmaya başlanmasıdır. Bu kanunla birlikte mesleki teknik eğitim liselerinden mezun olan öğrencilerin bölüm dışı tercih yapmaları engellenmiştir. İyi bir üniversite eğitimi almak isteyen öğrenciler meslek liselerini son tercih olarak görmeye başlamışlar, buda meslek liselerini tercih eden öğrencilerin kalitesini ve itibarını olumsuz etkilemiştir. 2010 yılında YÖK bu katsayı farklarını kaldırmıştır. Böylece meslek lisesi mezunları, alanları dışında tercih yapmaları halinde herhangi bir kayıpla karşılaşmayacaklardır. Mesleki teknik eğitimin bir bölümü olan ticaret meslek liseleri de vasıflı ara eleman yetiştirmektedir. İşgücü piyasalarına başta Muhasebe ve finansman olmak üzere, pazarlama ve perakende, büro yönetimi ve sekreterlik, bilişim teknolojileri, elektrik-elektronik teknolojileri ve ulaştırma alanlarında nitelikli işgücü kazandırmaktadır. Ancak 1997-1998 eğitim öğretim yılında uygulanmaya başlayan katsayı engellemesinden sonra öğrenci kalitesi düşmüş, işgücü piyasalarının talep ettiği vasıflarda ara eleman yetiştirmekte zorlanılmıştır. Bu çalışmada, ticaret meslek lisesi mezunlarının lisans, önlisans ve açıköğretim programlarına yerleşme sayılarının son on yılda ne yönde değiştiği araştırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Eğitim Politikası, Eğitim Analizi, Ticaret Meslek Lisesi Jel Kodları: I28, I22, J2 A STUDY ON THE LAST TEN YEARS UNIVERSITY SETTLEMENT RATE OF TRADE VOCATIONAL HIGH SCHOOL Vocational technical education has increased its importance in the rapidly developing and globalizing world. Therefore, in the planning of vocational technical education, it is required that both national qualifications and international qualifications are constantly updated to meet the demands and needs of the labor market by getting them to the students. The most important development that brings up the problem of reputation of vocational technical education in our country is the application of the coefficient to the graduates of vocational high schools in the university examination with Law No 4306 in 1997. With this law, students who graduated from vocational technical education high schools are prevented from making departmental choices. Students who want to get a good university education have started to see profession high school as the last choice, which has adversely affected the quality and reputation of students who prefer vocational high school. In 2010, YÖK has removed these coefficient differences. Thus, vocational high school graduates will not suffer any loss if they choose outside their field. Trade vocational schools, which are part of vocational technical education, also train skilled intermediate staff. It provides labor markets with qualified workforce, especially in the areas of accounting and finance, marketing and retailing, office management and secretarial, information technology, electric-electronic technology and transportation. However, after the coefficient blockage that started to be implemented in the 1997-1998 academic year, the student quality has fallen and it has been difficult to train intermediate staff in the skills demanded by the labor market. In this study, vocational school graduates, license, pre-license and open education programs on the number of settlements were investigated in what direction has changed over the last decade. Key Words: Education Policy, Educational Analysis, Commercial High School Jel Kods: I28, I22, J2 274
Tarih 04.11.2017 Saat 11.40 SALON VEGA 3. Oturum Moderator TUDSAK 156 TUDSAK 162 TUDSAK 165 TUDSAK 169 TUDSAK234 Prof. Dr. Muammer NURLU Prof. Dr. Muammer NURLU Gazi Üniversitesi Doç. Dr. Fatih SAKALLI Gazi Üniversitesi Arş. Gör. Dr. Dinçer APAYDIN Gazi Üniversitesi Öğr. Gör. Dr. Serap KARAKILIÇ AKI Gazi Üniversitesi Doç. Dr. Zafer ATAR Manisa Celal Bayar Üniversitesi TÜRK KÜLTÜRÜNDE AL (KIZIL, KIRMIZI) ve MAVİ (GÖK) RENKLER SADETTİN KAPLAN IN PLEVNE YE SAPLANAN TUĞ GAZİ OSMAN PAŞA ROMANINA YANSIYAN PLEVNE MUHAREBESİ VE GAZİ OSMAN PAŞA TANZİMAT DÖNEMİNDE BİR NESİR TÜRÜ OLARAK HATIRA, MUALLİM NACİ VE ÖMER İN ÇOCUKLUĞU ADLI ESERİNDE HATIRA TEKNİĞİ KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARINDA TÜRKÇENİN KULLANIMI YUSUF AKÇURA NIN VEFATININ TÜRK BASININDAKİ YANKILARI 275
TÜRK KÜLTÜRÜNDE AL (KIZIL, KIRMIZI) ve MAVİ(GÖK) RENKLER Prof. Dr. Muammer NURLU Gazi Üniversitesi ÖZET Renkler, bireyin iç dünyasında yaşadığı duyguların ve inanışların bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanlar inanışları doğrultusunda belirli kalıplar çerçevesinde içerisinde yaşamış olduğu tabiatı anlamlandırmaya çalışmıştır. Bu çerçevede tabiattaki diğer olgularla birlikte çeşitli renkler de insanoğlunun dikkatini çekmiştir. Bireylerin zevk ve estetik duygusu renklere duyulan ilgiyi artırmış ve zamanla renkler inanışlara bağlı olarak milli ve manevi değerler kazanmıştır. Türk milleti de tabiata bakış açısı ve inanışları doğrultusunda doğada gördüğü renklere çeşitli anlamlar yüklemiştir. Her milletin kültüründe renkler farklı anlamlar taşımaktadır. Türk kültüründe de renkler tarih boyunca maddi ve manevi değerlerin bir ifadesi olarak görülmüştür. Türk dilindeki renklere yüklenen anlamların zenginliği bu çerçevede ön plana çıkmaktadır. Türkler tarih boyunca kıyafetlerinde, sanat eserlerinde, destanlarında, bayraklarında, yönleri belirlemede, devlet teşkilatında ve daha birçok alanda çeşitli anlamlara gelecek şekilde renkleri kullanmışlar ve onları sıradanlıktan uzaklaştırmışlardır. Türk tarihindeki bu renk adlarının yerleşim birimi, devlet adı, ırmak, göl ve dağ adlarında kullanımı geleneği bugün de devam ettirilmektedir. Geçmişteki adlandırmaların ise büyük ölçüde korunduğu görülmektedir. Türk kültürü ve geleneklerinin önemli bir kısmında renklere özellikle milli ve manevi değerlerin yüklendiği bilinmektedir. Türk kültüründeki renk kavramını incelemeyi amaçlayan bu çalışmada da al ve mavi renkler sembolik değerleri, maddi ve manevi anlamları, kullanım yerleri açısından ele alınmış ve Türk kültürü açısından örnekleriyle birlikte değerlendirilmeye çalışılmıştır. 276
SADETTİN KAPLAN IN PLEVNE YE SAPLANAN TUĞ GAZİ OSMAN PAŞA ROMANINA YANSIYAN PLEVNE MUHAREBESİ VE GAZİ OSMAN PAŞA Doç. Dr. Fatih SAKALLI Gazi Üniversitesi ÖZET Osmanlı Rus Savaşı içerisinde yer alan Plevne Muharebeleri, Türk Savaş Tarihi için önemlidir. Gazi Osman Paşa, bu muharebelerde gösterdiği cesaretle haklı bir şöhret kazanmıştır. Bu muharebelerde Rusları üç defa yenilgiye uğratan Gazi Osman Paşa, Rusların çok büyük bir kuvvetle dördüncü kez saldırdıklarında ağır yaralanır ve esir düşer. Fakat Rus başkomutanı Grandük Nikola, Gazi Osman Paşa ya savunması nedeniyle tebriklerini iletir ve askerlik - esirlik kaidelerine aykırı olarak kılıcını paşaya iade eder. Onun bu tavrı, Gazi Osman Paşa nın gösterdiği kahramanlığın bir takdiri olarak değerlendirilebilir. Dünya Savaş Tarihi nde birçok savaş, edebi eserlere konu olmuştur. Plevne Savunmasını ve Gazi Osman Paşa yı anlatan Sadettin Kaplan ın Plevne ye Saplanan Tuğ Gazi Osman Paşa romanı da bunlardan bir tanesidir. Sadettin Kaplan, bu eserinde, tarihi bir savunmayı gerçeklerden hareketle roman kurgusu içerisinde vermeye çalışmıştır. Romanda Plevne Muharebeleri ve Gazi Osman Paşa nın gösterdiği kahramanlık, farklı açılardan anlatılmıştır. Çalışmamızın amacı Plevne ye Saplanan Tuğ Gazi Osman Paşa romanından hareketle Muharebe ve Gazi Osman Paşa yı edebi bir kurgu içinde yorumlamaktır. Çalışmada Plevne Muharebesi nin ve Gazi Osman Paşa nın romana nasıl yansıdığı üzerinde durulacaktır. Ayrıca çalışmamıza kaynak olması açısından tarihi kaynaklardan da yararlanılacaktır. Böylece Türk Savaş Tarihi nin önemli bir muharebesinin ve burada gösterdiği kahramanlıklarla efsanevi bir komutan olarak tanınan Gazi Osman Paşa nın, edebi bir eserde nasıl ele alındığı ortaya konulmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Plevne Muharebesi, Gazi Osman Paşa, Sadettin Kaplan, Roman THE SIEGE OF PLEVNA AND GHAZI OSMAN PASHA AS REFLECTED IN SAADETTIN KAPLAN S NOVEL BRIGADIER GHAZI OSMAN PASHA, STABBED IN PLEVNA The Siege of Plevna, a part of Ottoman Russian war, is important for the Turkish war History. Ghazi (Veteran) Osman Pasha, with the courage he displayed in these battles, earned a rightful reputation. Ghazi Osman Pasha, who defeated the Russians three times in these battles, was seriously wounded and captured in the fourth time when the Russians attacked with a great army. However, the Russian commander-in-chief, Grand Duke Nicholas, paid his respect to Ghazi Osman Pasha for his defence and returned the Pasha s sword to him, which is in contradiction to the military-captivity rules. This attitude can be considered as an appreciation of Ghazi Osman Pasha s heroism. Many wars in world war history were the subject of literary works. Saadettin Kaplan s novel Brigadier Ghazi Osman Pasha, Stabbed in Plevna, describing the Siege of Plevna and Ghazi Osman Pasha, is one of them. Sadettin Kaplan, moving from facts in this work, places a historical military defence in the context of fiction. In the novel, Plevna battles and the heroism of Ghazi Osman Pasha are described from different angles. The purpose of our paper is to interpret the Siege and Ghazi Osman Pasha within a literary fiction, based on the novel Brigadier Ghazi Osman Pasha, Stabbed in Plevna. The paper will focus on how the Siege of Plevna and Ghazi Osman Pasha are reflected in the novel. Historical sources will also be benefited for our research. Thus, how an important battle in Turkish war history and Ghazi Osman Pasha, who is known as a legendary commander for his heroism in the Siege are depicted in a literary work will be put forth in the study. Key Words: The Siege of Plevna, Ghazi Osman Pasha, Sadettin Kaplan, Novel 277
TANZİMAT DÖNEMİNDE BİR NESİR TÜRÜ OLARAK HATIRA, MUALLİM NACİ VE ÖMER İN ÇOCUKLUĞU ADLI ESERİNDE HATIRA TEKNİĞİ Arş. Gör. Dr. Dinçer APAYDIN Gazi Üniversitesi ÖZET Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı, edebî türlerde şekil ve muhteva olarak pek çok değişikliğin yaşandığı bir devredir. Bu devrede, batıdan şekil olarak alınan hatıra türü ile klasik edebiyatımızda var olmuş anlatma ve aktarma ihtiyacını karşılayan metinlerin kaynaşması ve yeni bir anlayışın ortaya çıkması söz konusudur. Makalede, hatıra türünün klasik edebiyatımızdaki görünüşleri incelenmiş, Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı nda varlık gösteren yeni hatıra türü ve ürünleriyle beraber değerlendirilmiştir. Döneminin, ayrı bir basım olarak yayımlanmış, batılı anlamda ilk çocukluk hatırasının yazarı olarak nitelendirebileceğimiz Muallim Naci nin nesir üslubu araştırılmış ve Ömer in Çocukluğu adlı eserindeki hatıra nakletme tekniğinden bahsedilmiştir. MEMORİES AS A PROSE FORM İN THE TANZİMAT PERİOD AND WORDİNG OF MEMORİES İN THE WORKS OF MUALLİM NACİ AND ÖMER'İN ÇOCUKLUĞU ABSTRACT Tanzimat Era Turkish Literature is a period through which great changes occur on the types and contents of literary works. A new approach emerge through this era by the combination of memory form which is taken from Western Literature and present works which are revealed in Turkish Literature to satisfy expression and quotation needs. Precursors of memory form in Classical Turkish Literature are examined and evaluated in a comparison with the new memory form works through Tanzimat Era. Prose writing style of Muallim Naci who may be said to be the first childhood memory book writer in Turkish Literature with Western technique is examined and his memory telling technique in his work "Ömer'in Çocukluğu" is mentioned. Key Words: Tanzimat Era, Memory, Muallim Naci, Sünbüle, Ömer'in Çocukluğu, Memory Technique 278
KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARINDA TÜRKÇENİN KULLANIMI Öğr. Gör. Dr. Serap KARAKILIÇ AKI Gazi Üniversitesi ÖZET Günümüzde Türkçenin kullanımında görülen aksaklık ve bozuklukların yaygınlaşmasında, kitle iletişim araçları etkin rol oynamaktadır. Bunlardan, pek çok konuda toplum iradesini denetleyici bir konuma sahip olan televizyon, eğitici ve öğretici misyonunun yanı sıra kimi yayın ve programları aracılığıyla dilimizin özensiz ve yanlış kullanımını da teşvik etmektedir. Bu tür yayınlar, özellikle popüler kültür kuşatmasının esiri olan genç kuşak tarafından ilgi ile takip edilmektedir. Bunun neticesinde olumsuz örnekler özenti yoluyla yaygınlaşmakta; Türkçenin ses ve şekil yapısına uymayan, mantık hataları ile dolu, anlatım gücü yetersiz ve bozuk ifadeler dile hâkim olmaktadır. Dizi metinleri, şarkı sözleri ve reklam dili, Türkçenin yapısında çeşitli bozukluk ve yozlaşmaların ortaya çıkmaya başladığı zeminler olmaktadır. Denetim yetersizliği veya eksikliğinden kaynaklanan bu durum, temelde bireylerde duyarsızlaşma eğiliminin bir sonucudur. Bu çalışmanın malzemesi dizi metinleri, şarkı sözleri ve reklam dilidir. Bu itibarla şahsi gayret ve gözlemler sonucu elde edilen veriler aracılığıyla, Türkçenin yanlış ve bozuk kullanımına dikkat çekilmiştir. Tercihimiz, çeşitli dönemlerde popüler olan ve toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından benimsenmiş, dile yerleşme potansiyeli bulunan örneklerden yana olmuştur. Anahtar Kelimeler: Türkçenin kullanımı, dizi metinleri, şarkı sözleri ve reklam dili, popüler ve bozuk ifadeler. USE OF TURKİSH IN MASS MEDİA ABSTRACT Mass media are playing an active role in the spread of defect and degenerations seen in the use of Turkic. In them, especially television encourages sloppy and misleading use of our language through some publications and programs, besides the educational and instructional mission, has a controlling role. Such publications are followed by interest, especially by the younger generation, which is the slave of siege of popular culture. As a result of this, negative examples become widespread through wannabe; The Turkish language is dominated by language which is not in accordance with the structure of voice and form, is full of logical fallacy, is weak and has bad expressions. Series texts, lyrics and the language is used in advertisements are the grounds where various defects and degenerations have begun to emerge in the structure of the Turkic. This is due to insufficient or lack of supervision, which is mainly a result of the indifference tendency in the individual. The material of this work is series texts, lyrics and the language is used in advertisements. In this respect, personal efforts and observations have drawn attention to the wrong use of the Turkic through the resulting data. Our preference is favored by examples that are popular at various periods and are adopted by a large majority of the population and have potential to settle in the language. Keywords: Use of Turkic, series texts, lyrics and the language is used in advertisements, popular and wrong expressions. 279
YUSUF AKÇURA NIN VEFATININ TÜRK BASININDAKİ YANKILARI Doç. Dr. Zafer ATAR Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET 1876 yılında Volga kıyısında bulunan Simbir şehrinde dünyaya gelen Yusuf Akçura, küçük yaşta babasını kaybettikten sonra, annesiyle birlikte 1883 yılında İstanbul a gelmiştir. İlkokulu ve Askeri Rüşdiye yi bitirdikten sonra, 1895 yılında Harbiye Mektebi ne girmiş ve 1897 yılında kurmay subay olmuştur. Harbiye yıllarında Necip Asım ın, Veled Çelebi nin, Bursalı Tahir Bey in Türkçülüğe ait yazıları ile İsmail Gaspıralı nın Bahçesaray da yayımlanan ve bir ara İstanbul da da dağıtılan Tercüman Gazetesi, Yusuf Akçura da Türkçülük fikirlerinin oluşmasını sağlamıştır. Nitekim 1904 yılında yayımladığı Üç Tarzı Siyaset adlı makalesi Türkçülük akımının manifestosu kabul edilir. Yusuf Akçura, II. Meşrutiyet döneminde ve devamında Türkiye Cumhuriyet inin kuruluş sürecinde, Türk siyasal ve düşünsel hayatının önemli aktörlerinden biri haline gelmiştir. Zira Meşrutiyet döneminde Türk Derneği ve Türk Ocağı'nın kurucuları arasında yer alan ve Türk Yurdu Dergisi nin başyazarı ve editörü olan Akçura, Cumhuriyet idaresinin kuruluş sürecinin tüm aşamalarında da görevler üstlenmiş, özellikle fikir cephesinde yürüttüğü çalışmalarıyla, düşün hayatımızda seçkin bir konuma sahip olmuştur. Diğer taraftan Türkiye Büyük Millet Meclisi nde İstanbul ve Kars milletvekili olarak da görev yapan Akçura, aynı zamanda 1932-1935 yılları arasında sonradan ismi Türk Tarih Kurumu olarak değiştirilen, Türk Tarih Tetkik Cemiyeti nin de başkanlığını yapmıştır. Bu çalışmada, Türk siyasi ve düşün hayatında önemli izler bırakan, özelliklede Türk Milliyetçiliği fikrinin öncülerinden olan Yusuf Akçura nın vefatının Türk basınındaki yankılarına yer verilmiştir. Bu bağlamda çalışmada, Akçura nın vefat ettiği 11 Mart 1935 tarihinden sonraki Milliyet, Son Posta, Ulus, Zaman, Kurun, Cumhuriyet gibi ulusal basında çıkan haberler incelenmiştir. 280
Tarih 04.11.2017 Saat 11.40 SALON SİRİUS 4. Oturum Moderator TUDSAK246 TUDSAK141 TUDSAK228 TUDSAK139 Doç. Dr. Muhammet KOÇAK Prof. Dr. Niyazi CAN Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Öğretmen İbrahim AVCI Milli Eğitim Bakanlığı Doç. Dr. Muhammet KOÇAK Gazi Üniversitesi Öğretmen Ali MAZI Milli Eğitim Bakanlığı Prof. Dr. Niyazi CAN Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Doç. Dr. Metanet MEMMEDOVA Azerbaijan Bakü Devlet Üniversitesi İLKOKUL DÖNEMİNDE ÖĞRETMEN- AİLE İŞBİRLİĞİNİN ÖĞRENCİ BAŞARISINA ETKİSİ İLE İLGİLİ ÖĞRETMEN GÖRÜŞLERİ ALMANYA DAKİ UYGULAMALARIN IŞIĞINDA TÜRKİYE DEKİ YABANCILARA İKİNCİ DİL OLARAK TÜRKÇE ÖĞRETİMİ ÖĞRETMENLERİN İŞ YAŞAM KALİTELERİNİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER MODERN EĞİTİM REFORMLERİ VE BATI YA ENTEQRASYONDA BOLOGNA 281
İLKOKUL DÖNEMİNDE ÖĞRETMEN- AİLE İŞ BİRLİĞİNİN ÖĞRENCİ BAŞARISINA ETKİSİ İLE İLGİLİ ÖĞRETMEN GÖRÜŞLERİ Prof. Dr. Niyazi CAN Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Öğretmen İbrahim AVCI Milli Eğitim Bakanlığı ÖZET Bir ülkenin ihtiyaç duyduğu nitelikte insan gücünü sağlayabilmesi, temelde insan yetiştirme sisteminin başarısına bağlıdır. Hızla değişen çevresel koşullar ve toplumsal dinamizm her kademe ve düzeyde eğitime verilen önemin artmasına neden olmaktadır. Yeni nesillerin daha nitelikli yetiştirilebilmesi için eğitim tasarımlarının ve sürecinin ihtiyaçlara cevap verebilecek şekilde düzenlenmesi gerekir. Aile, daha önceki dönemlerde çocuğun eğitiminden birinci derece sorumlu iken, bilim ve teknolojinin etkisi altında ortaya çıkan hızlı toplumsal değişmeler, ailenin bu yükün altından tek başına kalkamayacağını ortaya koymaktadır. Aile kurumunun eğitim ve geliştirme sorumluluklarını eğitim merkezleri ve okul gibi başka toplumsal kurumlarla da paylaşmasının gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu çalışmanın amacı sınıf öğretmenlerinin öğretmen aile işbirliğinin öğrenci başarısına etkisi hakkındaki görüşlerini belirlemektir. Bu amaçla 2016-2017 eğitim-öğretim yılında ilkokullarda görev alan sınıf öğretmenleri araştırma kapsamına alınmıştır. Sınıf öğretmenlerinin, öğretmen- aile işbirliğinin öğrenci başarısına etkisi hakkındaki görüşlerinin alınması amacıyla uzmanların görüşleri de alınarak geliştirilen görüşme formu kullanılmıştır. Bu görüşme formu 8 maddeden oluşmaktadır. Araştırma sonucuna göre; öğretmenler aile ile işbirliğinin çok önemli olduğu, öğrenciler üzerinde olumlu etkisi ve başarıyı doğrudan etkilediği görüşündedirler. Aile ile işbirliği sık sık olmalı ve öğrencinin başarısı adına birlikte adımlar atılabilmelidir. Bu konuda hem ailelerin hem de öğretmenlerin üzerlerine düşen görevleri yerine getirmeleri beklenmektedir. Anahtar Kelimeler: Sınıf Öğretmenleri, Öğrenci başarısı, Öğretmen- aile işbirliği. 282
ALMANYA DAKİ UYGULAMALARIN IŞIĞINDA TÜRKİYE DEKİ YABANCILARA İKİNCİ DİL OLARAK TÜRKÇE ÖĞRETİMİ Doç. Dr. Muhammet KOÇAK Gazi Üniversitesi ÖZET Suriye deki savaşın yıllarca devam etmesi savaştan kaçan insanların sayısını her geçen gün daha da arttırmaktadır. 2017 yılının ilk aylarında Türkiye de yaşayan Suriyeli göçmen sayısı 3 milyona yaklaşmaktadır. Bu durum; sosyal, ekonomik, demografik vb. sorunların yanı sıra bir de dil sorununu beraberinde getirmiştir. Son yıllarda yabancılara Türkçe öğretimine yönelik araştırmalar hız kazanmış, bu doğrultuda ders araç gereçleri geliştirilmiş ve bu amaçla çeşitli üniversitelerde lisansüstü bölümler kurulmuştur. Söz konusu çalışmalar bir anda karşı karşıya kalınan bu göç dalgaları ile birlikte daha da önem kazanmaktadır. Vatandaşlığa geçmiş olanlar dâhil edilmeden 8.5 milyon civarında yabancıyı barındıran Almanya, göç ve göç politikaları hususunda tecrübeli bir ülke konumundadır. Bu bağlamda yabancılara Almanca öğretimini yurt içinde yaşayanlar ile yurt dışında yaşayanlar olmak üzere iki farklı yaklaşımla gerçekleştirmektedir. Almanya nın dışındaki öğretim Yabancı Dil Olarak Almanca öğretimi, Almanya da yaşayanlara yönelik olan Almanca öğretimi ise İkinci Dil olarak Almanca olarak adlandırılmaktadır. Diğer birçok milletin yanı sıra özellikle Suriyelilerin gelmesiyle ülkemizde oluşan bu yeni durumda yurt içinde bir Türkçe öğretimi yapılmaktadır. Bilindiği üzere bir dili yurt içinde öğrenmek ile yurt dışında öğrenmek arasında farklar mevcuttur. Ortaya çıkan farkı İkinci Dil Olarak Almanca yaklaşımıyla çözmeye çalışan Almanya daki bu uygulama betimsel yöntemle tanıtılacak ve ülkemizde İkinci Dil Olarak Türkçe başlığıyla uygulanıp uygulanamayacağı tartışılacaktır. Anahtar Kelimeler: İkinci Dil Olarak Türkçe Öğretimi, Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi, Yabancılara Türkçe Öğretimi, Yabancı Dil Öğretimi 283
ÖĞRETMENLERİN İŞ YAŞAM KALİTELERİNİ ETKILEYEN FAKTÖRLER Öğretmen Ali MAZI Milli Eğitim Bakanlığı Prof. Dr. Niyazi CAN Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi ÖZET Bu araştırmanın amacı, öğretmenlerin iş yaşam kalitelerini etkileyen faktörlerin demografik özellikleri açısından incelenmesidir. Araştırmanın çalışma grubunu 2017-2018 eğitim-öğretim yılında Hatay ilindeki toplam 202 ilkokul, ortaokul ve lise öğretmenlerinden oluşmaktadır. Araştırmada Van Laar, Edwards ve Easton (2007) tarafından geliştirilip Hüseyin Akar (2017) ve Mehmet Üstüner (2017) tarafından Türkçeye uyarlanmış İş Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılmıştır. Ölçeğin güvenirlik katsayısı Cronbach s Alpha değeri 0.91 olarak bulunmuştur. Mevcut yapılan çalışmada ise ölçeğin güvenirliği katsayısı Cronbach Alpha değeri 0.74 bulunmuştur. Ölçeğin geçerliliği hesaplamak için ise doğrulayıcı faktör analizi uygulanmıştır. Yapılan analiz sonucunda model uyum indekslerine bakıldığında CFI ve TLI değerlerinin 0.90 dan büyük olduğu ve RMSEA ve SRMR değerlerinin 0.08 den küçük olduğu hesaplanmış ve modelin kabul edilebilir düzeyde olduğu görülmüştür. Ardından verilerin normalliği incelenmiş ve Skewness değerinin -1 ile +1 arasında olduğu bulunmuştur. Öğretmenlerin iş yaşam kalitelerinin demografik özelliklerine göre farklılığına bakmak için bağımsız örneklem T-testi ve ANOVA uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlara bakıldığında, erkek öğretmenlerle kadın öğretmenlerin iş yaşam kaliteleri arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Okul türüne göre bakıldığında ise öğretmenlerin okul türü ve iş yaşam kalitesi arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Anahtar Kelimeler : Kalite, İş Yaşam Kalitesi, Öğretmen 284
MODERN EĞİTİM REFORMLERİ VE BATI YA ENTEQRASYONDA BOLOGNA Doç. Dr. Metanet MEMMEDOVA Azerbaijan Bakü Devlet Üniversitesi ÖZET Avrupa eğitim sistemine geçişin bariz örneği olan Bologna süreci UNESCO kapsamında dinamik şekilde gelişen entegrasyon süreçlerinin doğal bir uzantısı oltu. Avrupa'da Bologna sürecine gidilen yol 1998 mayın 25-de Fransa'da Paris Üniversitesi 800 yıldönümünü konferansta dört Avrupa ülkesinin - İngiltere, Almanya, İtalya ve Fransa'nın eğitim bakanları tarafından imzalanan Beyanname ile başladı. Şu Beyanname Bologna sürecinin temel hükümleri çerçevesinde ilk teşebbüs gibi ümumavrupa yüksek öğretim alanının oluşturulması için somut girişim demekti. 1999 19 Haziran da 29 Avrupa ülkesinin eğitim bakanları İtalya'nın Bologna şehrinde düzenlenen görüşmede Avrupa yüksek öğretim kurumlarının gelişme tendensiyalarının tesdiqlenmesine hazır olduklarını belirtmiş ve bu konuda resmi belge imzalanmıştır. Bologna kentinde kabul olunduğuna göre bu mekanın oluşturulması süreci bu şehrin adını almış, bu olay tarihe "Bologna süreci" olarak geçmiştir. Amacımız bu kurumun etkinliğini, gelişim tarihini izlemek, ayrıca, Türk dili konuşan halklar içerisinde Bologna sürecine katılan ülkelerin yüksek öğretim sisteminde bulunan değişiklikleri, onların Avrupa eğitimine entegrasyonunu tahlil ve tetkik etmektir. Bologna sürecine ilk katılan Türkçe konuşan ülke olarak Türkiye Cumhuriyeti'ni (2001ci il) özellikle belirtmek gerekir. Azerbaycan Cumhuriyeti Bologna sürecine resmi olarak 2005 yılı Mayıs ayında GUAM ülkeleri olan Gürcistan, Moldova ve Ukrayna ile birlikte katıldı. Bologna sürecine en geç ve son katılan Türkçe konuşan ülke olarak Kazakistan'ın adını çekmek gerekir. Kazakistan 2010 yılı mart ayının 11-12-de Budapeşte'de düzenlenen Viyana Bakanlar Toplantısında Bologna "Birliği'ne" kabul edilmiştir. Şu anda Bologna sürecinin 47 üyesi var. Makalede Bologna sürecinin dünya ülkelerine, özellikle, Türk dili konuşan devletlerin yüksek eğitimine etkisi analiz edilecek, ümumavrupa Yükseköğretim alanının oluşturulmasının olumsuz ve olumlu yönleri tartışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Enteqrasyon, Modern, Bologna, Eğitim, Avrupa 285
3. GÜN 04.11.2017 CUMARTESİ SAAT: 13.30 EŞ ANLI OTURUMLARI Tarih 4.11.2017 Saat 13.30 SALON CAPALLA 1. AZERBAYCAN ÖZEL OTURUMU Moderator TUDSAK 185 TUDSAK 196 TUDSAK 200 TUDSAK199 TUDSAK401 TUDSAK402 Prof.Dr. Abdullayev ALİKRAM Öğr. Gör. Dr. Gunay GULİYEVA UNEC/AZERBAYCAN Öğr. Gör. Dr. Gunay PENAHOVA UNEC / AZERBAYCAN Prof. Dr. Umudvar ALİYEV Azerbaycan Devlet Iktisad Üniversitesi/ AZERBAYCAN Prof. Dr. Mahish AHMEDOV Azerbeycan Devlet Iktisad Universitesi/ AZERBAYCAN / Prof. Mammadov Mahabbat ASİROGLİ Aliyeva Nigar SURKHAYGİZİ Azə rbaycan Memarlıq və İnşaat Universitesi/ AZERBAYCAN Doç. Dr. Ramazanlı Nə bi ƏHMƏDOĞLU BaküDövlə t Universiteti Doç. Dr Aslanov Bayram MİRAZİMOĞLU Azə rbaycan Memarlıq və İnşaat Universiteti/ AZERBAYCAN MİLLİ İQTİSADİYYAT PERSPEKTİVİ ÜZRƏ STRATEYİ YOL XƏRİTƏSİNDƏ ANTİİNHİSAR TƏNZİMLƏNMƏSİ VƏ RƏQABƏTLİLİYİN YÜKSƏLDİLMƏSİ PROBLEMLƏRİ QLOBALLAŞMA ŞƏRAİTİNDƏ MİLLİ İQTİSADİYYATIN TƏHLÜKƏSİZLİYİNİN TƏMİN EDİLMƏSİ RƏQABƏTQABİLİYYƏTLİLİYİNİN YÜKSƏLDİLMƏSİNİN MÜHÜM AMİLİ KİMİ AZƏRBAYCANDA MİLLİ İQTİSADİYYATIN DAYANIQLI İNKİŞAFI AZƏRBAYCANIN MÜASİR İNKİŞAF STRATEGİYASI - İNKLYUZİV İQTİSADİ ARTIMA KECİD KONSEPSİYASIDIR METHODOLOGİCAL APPROACH TO THE PREPARATİON OF PURPOSEFUL REGİONAL PROGRAMS TİKİNTİ SƏNAYESİNDƏ İNJİNİRİNQİN EKOLOJİ FƏALİYYƏTİNİN TƏDQİQİ 286
MİLLİ İQTİSADİYYAT PERSPEKTİVİ ÜZRƏ STRATEYİ YOL XƏRİTƏSİNDƏ ANTİİNHİSAR TƏNZİMLƏNMƏSİ VƏ RƏQABƏTLİLİYİN YÜKSƏLDİLMƏSİ PROBLEMLƏRİ Öğr. Gör. Dr. Gunay GULİYEVA (Quliyeva Günay Ümüdvar qızı) AzDİU-nun İqtisadiyyatın tənzimlənməsi kafedrası. i..f..d. UNEC/AZERBAYCAN gualiyeva@hotmail.com XÜLASƏ Azad bazar iqtisadiyyatının inkişafının son mərhələlərindən formalaşmağa başlayan inhisarlar öz inkişafının müəyyən mərhələsindən başlayaraq iqtisadi inkişafa mane olan amilə çevrilməyə başlamışdır. İnhisarlar müəssisənin təşkilati- iqtisadi forması olmaq etibarı ilə müəyyən üstünlüyə malik olsalar da bu mövqelərindən sui istifadə etmək imkanına da malikdilər. Bu üstünlüklərindən sui istifadəyə yol verməmək məqsədi ilə antiinhisar tənzimlənməsinin həyata keçirilməsi zəruridir. İnhisarların inhisarçı mövqeyindən sui istifadənin qarşısını almaq məqsədi ilə ölkələrdə Antiinhisar qanunvericiliyi qəbul edilir. Antiinhisar qanunvericiliyi ilə inhisarçılıq fəaliyyətinin tənzimlənməsinin prioritetləri müəyyənləşdirilir. Açar sözlər: İnhisar. Azad bazar iqtisadiyyatı.iqtisadi inkişaf. İnhisar üstünlüyü. Təşkilatıiqtisadi forma. МАКРОЭКОНОМИЧЕСКИЕ ПРОБЛЕМЫ РЕГУЛИРОВАНИЕ МОНОПОЛИЗМА КУЛИЕВА ГЮНАЙ УМУДВАР КЫЗЫ Монополии, которые формировались на последних этапах развития свободной рыночной экономики на определенном этапе своего развития стали препятствующим факторам экономического развития. Монополии возникли как организационно-экономическая форма производства имеющая определенные приемущества. Эти преимущества были направлены на ускорение экономического развития. Но, используя свои преимущества искусственно, монополии способствовали ограниченно свободной конкуренции путем сговоров между собой овладели механизмом влияния на рынок и тем самым монополии превратились в препятствующий фактор экономического развития. Поэтому с целю предотвращения искусственного использования свои монополистические преимущества монополияm в странах с развитой рыночной экономикой были приняты антимонопольное законы. Эти законы направлены на предотвращение искусственного использования монополиями своим монополистическим положением. Ключевые словa: Монополия. Свободная рыночная экономика. Экономическая развития. Монополистическая преимущества. Организационно-экономическая форма PRIORITIES ANTITRUST POLICY OF THE STATE IN MODERN CONDITIONS ABSTRACT Monopolies began to formulate at the end of the development of the free market economy and turned into a factor that prevented economic development. Monopolies had a particular advantages as an organizational economic form in the period of their establishment. These advantages were aimed to support economic development. On the contrary they began to abuse their advantages: to limit free competition, to get a full control over the market in their hands and in this way they became a factor that delayed economic development. Beginning from the late of the XIX century the developed market economy countries began to adopt the laws refer to monopoly in order to prevent monopolies from abusing their monopolistic positions. Keywords: Monopoly. Free market economy. Economic development. The monopolistic advantages. Organizational-economic form GİRİŞ Artiq birmənalı şəkildə demək olar ki, ölkəmizdə milli iqtisadiyyat formalaşmışdır.ölkə başçısı cənab İ.Əliyev çox möhtəbər məclislərdə son illər milli iqtisadiyyatın qərarlaşdığını dəfələrlə vurğulamışdır. Azərbaycan iqtisadiyyatında milli mənafelərin reallaşmasına əlverişli şərait yaradan 287
quruluş dəyişiklikləri baş vermiş, iqdisadiyyatın mütərəqqi sahələrinin inkişafına əlverişli şərait yaranmışdır. Bütövlükdə infrastruktur, xüsusi ilə də sosial infrastruktur daha da mükəmməlləşmiş, son on ildə UDM üç dəfədən çox artmış, əhalinin həyat səviyyəsi yüksəlmişdir. Ölkəmizin dünyada mövqeyi dahada möhkəmlənmişdir. Bu dediklərimiz Dünya iqtisadi Forumunda da öz əksini tapmışdır. Belə ki, Azərbaycan rəqabətqabiliyyətliliyinə görə təxminən 140 ölkə arasına 35-ci yerdədir. Otən ilki qiymətləndirmədən sonra öz göstəricisini iki punkt yaxşılaşdırmışdır.rəqabətliliyin əsas göstəricilərindən biri olan sahibkarlıq mühütünün yaxşılaşdırılması göstəricisində isə ən ön sıradadır. İqtisadiyyatın şaxələndirilməsi, milli iqtisadiyyatın əsas sektorlarının inkişaf etdirilməsinə dövlət tərəfindən xüsusi diqqət verilməsi milli iqtisadi inkişafı müasir mərhələdə səciyyələndirən başlıca cəhətlərdəndir.təbii ki, milli iqtisadiyyatın daha da sürətli inkişafını ona mane olan amillərin aradan qaldırılması ilə nail olmaq mümkündür.iqtisadi inkişafın müxtəlif mərhələlərində bu amillər fərqli formalarda təzahür edir. Belə ki, milli iqtisadiyyatın formalaşmasının ilkin mərhələsində iqtisadi inkişafa mane olan inhisarçılıq həm antiinhisar tənzimlənməsinin hüquqi bazasının yaradılması ilə həmdə onun çevik işlək mexanizminin hərəkətə gətirilməsi ilə nisbətən məhdudlaşdırılmışdır. Bunun nəticəsidir ki, Azərbaycan iqtisadiyyatının rəqabət qabiliyyətliliyi günü-gündən daha da yaxşılaşır.bütün bunlara baxmayaraq inhisarçılığın bütün təzahürlərinin aradan qaldırılması sahəsində çox ciddi işlər görülür və bu sahədə səylərin artırılmasına ehtiyac var. Hər şeydən əvvəl sahibkarlığın inkişafında əvəzsiz rol oynayan rəqabət mühiti daha da yaxşılaşdırılmalıdır. İstənilən fiziki və hüquqi şəxs maneəsiz olaraq qanunla qadağan olunmamış sahibkarlığın istənilən forması ilə məşğul olmaq imkanına mlik olmalıdır.bu əlverişli mühitin formalaşdırılması öz əksini Azərbaycan Respublikasınım milli iqtisadiyyat perspektivi üzrə Strateji Yol Xəritəsidə öz əksini tapmışdir. Sahibkarlığın bütün formalarının inkişafına əlverişli şəraitin yaradılması bütün müvafiq dövlət qurumlarına bir vəzifə olaraq tapşırılmışdır.xüsusi ilə İqtisadiyyat Nazirliyi, Kənd Təsərrüfatı Nazirliyi və digər dövlət qurumlarının üzərinə sahibkarlığın inkişafı sahəsində çox böyük öhdəlik düşür.ölkənin maliyyə resurslarının yaradilmasının ağırlıq mərkəzinin tədricən neft sektorundan qeyri-neft sektoruna keçirilməsi üçün qeyri-neft sektorunda sahibkarlığın inkiçafına mane olan bütün amillər aradan qaldırilmalıdırır. Qeyrineft sektorunun inkişafının əsas istiqamətlərindən biri ailə biznesinin inkişafıdır.bu sahədə ölkə başçısının ailə biznesinə asan dəstək (ABAD) təşəbbüsü təqdirə layiqdir.ailə biznesi bütövlükdə biznes fəliyyətinin ən maraqlı cəhətlərini özündə cəmləşdirmişdir.burada özünəməşğulliq təmin edilir,kiçik həcmli investisiya tələb olunur,başqa yerdə iş axtarmağa zərurət yaranmır,mürəkkəb əmək alət və vasitələrinə ehtiyac yoxdur, tarixən formalaşmış əmək vərdişləri üstünlük təşkil edir, və sair.ailə biznesi iqtisadiyyatın elə sahəsidir ki, burada inhisarçılıqdan söhbət gedə bilməz.ailə sahibkarlığı vasitəsi ilə özünə məşğulluğu təmin etmək, işsizliyin üstünlük təşkil etdiyi kənd yerlərində məşğulluğun səviyyəsini yüksəltmək, kənd əhalisinin gəlirlərini şəhər əhalisinin gəlirlərinə yaxınlaşdırmaq mümkündür. İqtisadiyyatın şaxələndirilməsi və investisiya tədbiqi hüdudlarının genişləndirilməsi rəqabət mütinin yaxşılaşdırılması və antiinhisar tədbirlərinin təkmilləşdirilməsi ilə müşahidə olunur. İnzibati idarəetmə orqanlarının sahibkarlıq fəaliyyətinə yersiz müdaxiləsinin ölkə başçısı tərəfindən məhdudlaşdırılması da rəqabət mühitini gücləndirir,haqsız rəqabəti aradan qaldrır. İqtisadiyyatın şaxələndirilməsi, iqtisadiyyatın bütün sektorlarının inkişaf etdirilməsinə əlverişli şəraitin yaradılması milli iqtisadiyyatın yol xəritəsində xüsusilə diqqət mərkəzində saxlanılır. Milli iqtisadiyyatın daha sürətli inkişafını təmin edə biləcək sahələrə dövlət dəstəyinin müxtəlif istiqamətlərdə həyata keçirilməsi nəzərdə tutumuşdur.belə sahələrdən biri də tarixən Azərbaycan iqtisadiyyatının inkişafında əhəmiyyətli rol oynamış kənd təsərrüfatı istehsalıdır. Kənd təsərrüfatı iqtisadiyyatın spesifik sahəsidir. Bu sahə dünyanın bütün aparıcı dövlətlərində diqqət mərkəzində saxlanılır,ona xüsusi qayğı göstərilir.kənd təsərrüfatında istehsal olunan məhsulların əksəriyyəti (taxıl,ət,süd,pambıq, vəsair) strateji məhsullardır. Bu məhsullar milli iqtisadi təhlükəsizlikdə, ərzaq təhlükəsizliyində əvəzsiz rol oynadıqlarından ölkənin strateji məqsədlərinə daxildir. Ölkəmizdə də kənd təsərrüfatını inkişaf etdirmək məqsədi ilə kənd təsərrüfatı istehsalı iqtisadiyyatın prioritet sahələrindən biri kimi müəyyənləşdirimişdir. Dövlət tərəfindən güzəştli kreditləşdirmə (Sahibkarlığa kömək Milli Fondu) güzəştli şərtlərlə yanacaq, gübrə satışı və sair həyata keçirilir.artıq ölkə əhalisinin zəruri yaşayış mallarına olan təlabatının əhəmiyyətli hissəsi daxili istehsal hesabına ödənilməyə başlamışdır. Milli iqtisadiyyatın Strateyi Yol Xəritəsinin reallaşması nəticəsində əksər kənd təsərrüfatı məhsullarının ixracatçısına çevriləcəyik. Xarici ölkələrdə ticarət şəbəkələrinin yaradılması (Belarus Respublikası) Azərbaycan brendinin təbliği üçün yaxşı vasitədir. 2017-ci ildə 130 mln. dollar pomidor ixracı dediklərimizə əyani nümunədir. 288
Ölkə iqtisadiyyatının dayanaqlılığının təmin edilməsi üçün antiinhisar tənzimlənməsi siyasətində regional ərazi sərhədləri sistemində vahid iqtisadi məkanın makroiqtisadi imkanları nəzərə alınmalıdır. İnhisarçılıq fəaliyyətinin makroiqtisadi səviyyədə təhlili göstərir ki, onun milli iqtisadiyyatın müxtəlif səviyyələrdə tənzimlənməsi fərqli xüsusiyyətlərə malikdir. Son illərdə regionların sosial-iqtisadi inkişafının təmin edilməsi ilə bağlı qəbul edilmiş və uğurla reallaşdırılması sayəsində regionların potensialı və bazarın tutumu kəskin artmışdır. Digər tərəfdən tarixən regionlarda bazar subyektlərinin sayının az olması da regionlarda inhisarçılıq fəaliyyətinin tənzimlənməsinin spesifik cəhətlərini müəyyənləşdirir. Artıq, ölkə iqtisadiyyatına qoyulan investisiyalarda özəl investisiyaların xüsusi çəkisi artmaqdadır. 2016-cü ilin yekunlarına görə ÜDM-in 83%-i özəl sektorda istehsal olunmuşdur. Son dövrlərdə Milli iqtisadiyyat və iqtisadiyyatın əsas sektorları üzrə Strateji Yol Xəritəsinin başlıca istiqamətlərinin reallaşdırılması istiqamətində atılan addımlar və iqtisadiyyatın şaxələndirilməsi istiqamətində həyata keçirilən tədbirlər güman etməyə əsas verir ki, inhisarçılıq təzahürlərini məhdudlaşdırmaqla iqtisadi inkişafa nail olmaq mümkündür. Milli iqtisadiyyat və iqtisadiyyatın əsas sektorları üzrə strateji yol xəritəsinin başlıca istiqamətləri -ində 4 istehsal sektorunun: neft-qaz, kənd təsərrüfatı, istehlak malları istehsalı, ağır sənaye və maşınqayırma;-2 xidmət sektoru: ixtisaslaşmış turizm,logistika və ticarət;-2 sosial sektor: uyğun qiymətə mənzillər və kompleks məsələ kimi peşə təlimləri milli iqtisadiyyatda rəqabət qabiliyyətli iqtisadiyyatı formalaşdirmaqla yanaşı qeyri-neft sektorunda bütövlükdə istehsalı o,cümlədən də ixrac yönümlü məhsul istehsalını stimullaşdıracaq.yol xəritəsinin müvəffəqiyətlə reallaşması nəticə etibarı ilə idxal-ixrac sahəsində də inhisarçılığın sındırılmasına əlverişli şərait yaradacaq.artıq bu sahədə stimullaşdırıcı mexanizmlərdən istifadə edilir. Daha çox məhsul ixrac edənə idxal-ixrac əməliyyatlarının yerinə yetirilməsində ciddi güzəştlər nəzərdə tutulmuşdur. Ədəbiyyat siyahısı Antiinhisar fəaliyyəti haqqında Azərbaycan Respublikasının qanunu İnhisarçı müəssisələrin dövlət reyestri A.V.Sidaroviçin ümumi redaktəsi ilə İqtisadi nəzəriyyə kursu, Moskva 2007. İqtisad elminin akyual problemləri, Ü.Q.Əliyev, Bakı-2013. AR İqtisadi Inkişaf Nazirliyinin Antiinhisar Siyasəti Dеpartamеnti (2006-cı ilə qədər) və AR Iqtisadi Inkişaf Nazirliyi yanında Antiinhisar Siyasəti və İstеhlakçıların Hüquqlarının Müdafiəsi Dövlət Хidmətinin məlumatları 289
QLOBALLAŞMA ŞƏRAİTİNDƏ MİLLİ İQTİSADİYYATIN TƏHLÜKƏSİZLİYİNİN TƏMİN EDİLMƏSİ RƏQABƏTQABİLİYYƏTLİLİYİNİN YÜKSƏLDİLMƏSİNİN MÜHÜM AMİLİ KİMİ Öğr. Gör. Dr. Gunay PENAHOVA UNEC / AZERBAYCAN XÜLASƏ Məqalədə müasir dövrdə milli iqtisadiyyatın təhlükəsizliyi gözlənilməklə rəqabətqabiliyyətinin artırılmasının zərurəti, başlıca yolları, imkanları, və hədəfləri nəzərdən kecirilir, milli iqtisadiyyatın müxtəlif səviyyələrində bu problemin həllinin xarakterik cəhətləri qeyd olunur və sonda strateji yol xəritəsinin tələblərinə uygun olaraq rəqabətqabiliyyətliliyinin yüksəldilməsinin prioritetlərini müəyyənləşdirməyə cəhd edilir. Acar sözlər: rəqabətqabiliyyətliliyi, iqtisadi təhlükəsizlik, strateji yol xəritəsi, qeyri-neft sektorunun inkişafı və diversifikasiyası, innovativ inkişaf PRIORITIES ANTITRUST POLICY OF THE STATE IN MODERN CONDITIONS Gunay Umudvar Qizi Quliyeva ABSTRACT In the article, at the present stage of the national economy, security, compliance with rəqabətqabiliyyətinin increase the need, basic methods and opportunities, and goals to consider kecirilir national economy at different levels the solution to this problem the characteristic features are preserved and in the end a strategic "road map" requirements, in accordance rəqabətqabiliyyətliliyinin raising priorities, identify, try, done. Key words: competitiveness, economic security, strategic road map, the non-oil sector development and diversification, innovative development GİRİŞ Azərbaycan Respublikasının milli iqtisadiyyat perspektivi üzrə strateji yol xəritəsində yaxın gələcəkdə milli iqtisadiyyatın təhlükəsizliyi gözlənilməklə onun rəqabətqabiliyyətliliyinin artırılması strateji bir vəzifə kimi qarşıya qoyulmuşdur.[1] Ölkəmizdə qeyri-neft sektorunun ixracının artırılması və şaxələndirilməsi strateji bir vəzifə kimi qarşıya qoyuldugu hazırkı dövrdə xüsusən aktuallaşır və əslində əməli əhəmiyyət kəsb edən bir problemə cevrilir. Rəqabət qabiliyyətlilik problemi üzrə məşhur tədqiqatcı Maykl Porterin fikrincə ölkə dünya bazarına fəal inteqrasiya olunduqca daxili rəqabət üstünlükləri o qədər də həlledici əhəmiyyət kəsb etmir. Əsas problem ölkənin beynəlxalq miqyasda rəqabətqabiliyyətinin təmin edilməsi ilə baglıdır. Beynəlxalq rəqabət üstünlükləri isə hər bir ölkədə iqtisadi inkişafın aşagıdakı üstünlüklərini: istehsal amilləri əsasında rəqabət; investisiya əsasında yaranan rəqabət; investisiyalar əsasında yaranan rəqabət; resurs əsasında yaranan rəqabətin olmasını tələb edir. Aydındır ki, milli iqtisadiyyatın rəqabətqabiliyyətinin təmin edilməsinin hər bir mərhələsi ölkənin malik oldugu resurslar balansından, ondan istifadə dərəcəsindən, mövcud elmi-texniki imkanlar daxilində hərəkətə gətirilə bilən potensialından, daxili və xarici mənbələr hesabına qoyulan investisiyalardan, innovativ inkişaf imkanlarından əlbəttə ki, bu amillərdən səmərəli istifadəsini, rəqabətqabiliyyətinin artırılmasını təmin edən effektiv mexanizmin mövcudlugundan cox asılı olur. Bu istiqamətdə qeyd olunan amil və şərtlər nəzərə alınmaqla milli iqtisadiyyatın rəqabətqabiliyyətliliyinin yüksəldilməsi strategiyası hər bir konkret halda və mərhələdə iqtisadi risklər, təhlükələr, təhdidlər nəzərə alınmaqla formalaşdırılmalıdır. Ancaq belə halda, milli iqisadiyyatın rəqabətqabiliyyətliliyi ölkədə davamlı inkişafın təmin edilməsinə zəmin yarada bilər. [3] Dünya iqtisadi forumunun beynəlxalq rəqabət qabiliyyətliliyi üzrə reytinqinin və indeksinin təhlili göstərir ki, son illərdə Azərbaycanda yaradılmış elmi-texniki, maliyyə, kadr potensialı, institusional və normativ iqtisadi baza ölkəmizin beynəlxalq rəqabət reytinqində yerinin xeyli yüksəltməsini təmin etmişdir. Belə ki, 2017-ci il üzrə dünya iqtisadi forumunun rəqabətqabiliyyəti üzrə reytinqində Azərbaycanda 2016-cı ilə nisbətən iki pillə yüksələrək 35-ci yeri tutmuşdur. Bu, Azərbaycanda iqtisadi inkişafla baglı qabaqcıl dünya təcrübəsinə və milli reallıqlara əsaslanaraq aparılan səmərəli, iqtisadi islahatların və reallaşdırılan mexanizmin məntiqi nəticəsi kimi qiymətləndirilməlidir. Azərbaycan dövləti daima özünün inkişaf strategiyasında iqtisadiyyatın rəqabətqabiliyyətinin prioritet istiqamət kimi müəyyənləşdirərkən ölkənin innovativ inkişafına, insan kapitalı inkişafını, iqtisadiyyatın strukturunun təkmilləşdirilməsini, qeyri-neft sektorunun inkişafını və 290
diversifikasiyasını əsas götürərkən milli maraqların və milli mənafelərin gözlənilməsinə, başqa sözlə iqtisadi təhlükəsizliyin təmin edilməsi ölkədə həyata kecirilən iqtisadi, sosial, milli təhlükəsizliyinin bütün sistem dəyişikliklərin və islahatların həyata kecirilməsinin istisna bilməyən şərti kimi qarşıya qoymuşdur. Qeyd olunanlara 14 sentyabr 2017-ci il tarixdə Azəri-Cıraq və Günəşli yataqlarının işlənilməsi və hasilatın pay bölgüsü ilə baglı əvvəlki beynəlxalq neft kontraktının 2050-ci ilə kimi uzadılması şərtləri əyani misal ola bilər. [2] Belə bir şəraitdə qeyri-neft sektorunun inkişafı hesabına Azərbaycanın dünya bazarına cıxışının kəskin artırılması və şaxələndirilməsi iqtisadiyyatın təhlükəsizliyi və rəqabətqabiliyyətinin qarşılıqlı əlaqə və asılılıqda təmin edilməsə məsələsinin kəskin artırır. Bu isə öz növbəsində yeni dəyişən şəraitə və tələbə uygun olaraq iqtisadiyyatın təhlükəsizliyi probleminin yenidən dərk edilərək qiymətləndirilməsini tələb edir. Onu da xüsusi qeyd etmək lazımdır ki, bu gün rəqabətqabiliyyətliliyi ölkədə məhsul və xidmətlərin səmərəliliyinin istehsalınını, eyni zamanda onların beynəlxalq standartlara uygun norma və normativlər əsasında mümkün qədər az xərclə son nəticə əldə olunmasını, ən başlıcası isə bu zaman ölkənin strateji məqsəd və maraqlarını qorumaqla iqtisadi təhlükəsizliyin gözlənilməsi tələb olunur. Bu baxımdan müasir dövrdə iqtisadi təhlükəsizlik problemi iqtisadi, sosial, siyasi, institusional və bütünlükdə ölkənin müstəqilliyinin təmin edilməsi amili və şərti kimi nəzərdən kecirilməlidir. Bu problemi səmərəli və optimal həll etmək ücün milli iqtisadiyyat hər şeydən əvvəl özü öz inkişafını təmin etmək, meydana cıxa biləcək təhdidləri, ziddiyyətləri həll etmək gücünə və potensialına malik olmalıdır. Aydındır ki, təbii resurslar iqtisadi inkişafın maddi əsasıdır və onun mühüm zəminidir. Lakin, dünya təcrübəsi göstərir ki, resursların zənginliyi heç də bütün hallarda həmin ölkədə iqtisadi inkişafın avtomatik artımına gətirib cıxarmır. Əsas məsələ bu resurslardan səmərəli və optimal istifadə etməklə əldə olunan neft gəlirlərindən zəruri infrastrukturların yaradılmasına və ölkəmizdə mövcud olan neft kapitalının insan kapitalına cevirmək ücün effektiv iqtisadi siyasət formalaşdırmaqdır. Cünki, bütün təbii resurslar ölkədə nə qədər cox olsa da onun miqyası məhduddur. Yeni texnika və texnologoyalara, mütərəqqi düşüncəyə əsaslanaraq formalaşdırılan insan kapitalı, resursu iqtisadi artımın daimi və tükənməz mənbəyinə cevrilir. Qeyd olunan əsasda milli iqtisadiyyatın təhlükəsizliyinin təmin edilməsi uzun müddətə iqtisadi inkişafın strategiyasının müəyyənləşdirilməsini, aparılan islahatların effektiv, normativ bazasının formalaşdırılması, iqtisadi artımın mövcud iqtisadi reallıga və potensiala uygun stimullaşdırıcı mexanizmin yaradılması və tədbiqi, bütünlükdə əlverişli biznes, sahibkarlıq mühitinin yaradılmasını tələb edir. [4] Beləliklə, iqtisadi təhlükəsizlik problemi təkcə resurslardan istifadə ilə baglı bir problem deyil, o eyni zamanda idarəetmə sisteminin təkmilləşdirilməsini, ölkəmizdə post-neft erası dövründə qeyrineft ixracının artırılmasının müvafiq struktur dəyişikliklərinin aparılmasını, xüsusən ölkənin inkişaf səviyyəsinə, elmi-texniki potensialına və imkanlarına cavab verən milli innovasiya sisteminin formalaşdırılmasını tələb edir. Ümumən, milli iqtisadiyyatın təhlükəsizliyi makro, mezo və mikro səviyyədə müəyyənləşdirilə bilər. Rəqabətqabiliyyətliliyinin hər bir səviyyəsi müvafiq meyar və göstəricilərin tədqiqata cəlb edilməsini tələb edir. Belə ki, beynəlxalq səviyyədə təhlükəsizlik şərtləri gözlənilməklə rəqabətqabiliyyətli məhsulun keyfiyyətinin beynəlxalq tələblərə, norma və standartlara uygunlugunu, qiymət səviyyəsinin dünya səviyyəsinə uygunlugunu tələb edirsə, mikro səviyyədə ölkədə məhsulun müqayisəli rəqabətqabiliyyətliliyi maliyyə və istehsal fəaliyyətinin effektliyi əsas götürülür. Məlumdur ki, müəssisə birlikləri, sahələr iqtisadiyyatın mezo səviyyəsini özündə əks etdirir, bu zaman rəqabətqabiliyyətliliyi hər şeydən əvvəl sahənin daxili strukturu, rəqabətqabiliyyətliliyinə xarici mühitin, sahənin strukturuna daxil olan ayrı-ayrı ünsürlərin rəqabətqabiliyyətliliyinin və sisteminin mütləq ünsürləri arasındakı mövcud olan əlaqələrin təsiri altında formalaşır. Makro səviyyədə, başqa sözlə bütünlükdə milli iqtisadiyyat üzrə investisiya-innovasiya mühitinin effektliliyi, elmi-texniki səviyyəsi, bütünlükdə iqtisadiyyatın, xüsusən sənayenin rəqabətqabiliyyətliliyi ilə müəyyənləşir. Bu zaman ən vacib şərtlərdən biri də ölkənin real və potensial rəqabət üstünlüklərinin obyektiv qiymətləndirilməsi problemi ilə baglıdır. Bütün bunlar öz növbəsində milli iqtisadiyyatın rəqabətqabiliyyətliliyinin GZİT təhlilini və 360 dərəcəli diaqnostikasını tələb edir. Ölkəmizdə bu problemləri cari və perspektiv məqsədləri nəzərə alaraq səmərəli həll etmək məqsədi ilə ölkə prezidentinin 16 mart 2016-cı il sərəncamı ilə Azərbaycan Respublikasının Milli İqtisadiyyat Perspektivi üzrə strateji yol xəritəsində 2020-ci ilə qədər tədbirlər planı, 2025-ci ilə qədər uzun müddətli baxış və 2025-ci ildən sonrakı dövr ücün hədəf baxışlar müəyyənləşdirilmişdir. Həmin sənəddə yaxın gələcək 291
ücün ölkəmizin milli iqtisadiyyatının rəqabətqabiliyyətinin yüksəldilməsinin güclü tərəfləri, zəif tərəfləri, imkanlar, təhlükə və təhdidlər konkret olaraq göstərilmişdir. Ümumən, strateji yol xəritəsinin əsas istiqamətlərində göstərilən iqtisadi inkişaf strategiyasının reallaşdırılması obyektiv olaraq yaxın gələcəkdə ölkəmizin milli iqtisadiyyatının təhlükəsizliyi gözlənilməklə beynəlxalq miqyasda rəqabətqabiliyyətliliyini kəskin yüksəltməyə imkan verəcəkdir. Ədəbiyyat Azərbaycan Respublikasının Milli iqtisadiyyat perspektivi üzrə strateji yol xəritəsi. Azərbaycan qəzeti 15 sentyabr 2017-ci il Əhmədov M.A. Qloballaşma və milli iqtisadiyyatın formalaşması Bakı 2005 M.Əhmədov. A.Hüseyn Dövlətin iqtisadi siyasəti Bakı 2014 Şəkərəliyev A.S., Q.A.Şəkərəliyev Azərbaycan iqtisadiyyatı: reallıqlar, perspektivlər. Bakı 2016 292
AZƏRBAYCANDA MİLLİ İQTİSADİYYATIN DAYANIQLI İNKİŞAFI Prof. Dr. Umudvar ALİYEV Azerbaycan Devlet Iktisad Üniversitesi/ AZERBAYCAN Xülasə Artıq Azərbaycan Respublikasında iqtisadiyyatın strateji sahələrinin çevik hərəkətə gətirilməsi ilə dayaniqli iqtisadi inkişafı təmin etmək mümkün olmuşdur.bu ozünü iqtsadi potensialın səmərəli hərəkətə gətirilməsində, ÜDM-in artımında,sosial itisadi inkişafın digər göstəricilərində qabarıq şəkildə göstərir.doğrudur dünyada baş verən çox ciddi iqtisadi problemlər Azərbaycan iqtisadiyyatından da yan keçməmişdir.lakin, milli iqtisadiyyatin bütün sektorlarında aparılan uğurlu islahatlar itkiləri minumuma endirməklə yanaşı iqtisadi inkişafın dayanıqlığını təmin edə bilmişdir. Açar sözlər: Dayanıqlı inkişaf,milli iqtisadiyyat,investisiya,qeyri-neft sektoru,bonus,mənfəət nefti SUMMARY It has been possible to provide sustainable economic development through the aggressive mobilization of the strategic sectors of the economy in the Republic of Azerbaijan. This is evidenced by the economic efficiency of the potential of the economy, GDP growth and other indicators of social development. However, successful reforms in all sectors of the national economy have minimized losses as well as sustained economic development. Key words: Sustainable development, national economy, investment, non-oil sector, bonus, profit oil GİRİŞ Qloballaşan dünyada baş verən bu və ya digər hadisələr (xüsusilə iqtisadi kataklizmlər) dünyaya kifayyət dərəcədə inteqrasiya etmiş ölkələrə təsirsiz ötüşmür. Amerika Birləşmiş Ştatlarında 2007-ci ildən tikinti sektorunda ipoteka kreditində yaranan problemlər tezliklə maliyyə sektorunu əhatə etdi. Maliyyə böhranı ABŞ iqtisadiyyatına çox ciddi təsir göstərdi. Dünya maliyyə bazarının çox əhəmiyyətli hissəsi ABŞ-ın payına düşdüyündən dünya ölkələrinin maliyyə sistemi də bu prosesin təsirindən kənarda qalmadı. Artıq, 2007-2008-ci illərdən qlobal iqtisadi böhrana çevrilən bu proses nəinki zəif inkişaf etmiş, inkişaf etməkdə olan, hətta inkişaf etmiş ölkələrin iqtisadiyyatına çox ciddi təsir göstərdi. Bu ölkələrdə iqtisadi artımın tempi aşağı düşdü, işsizliyin səviyyəsi yüksəldi, inflyasiyada nəzərə çarpacaq artım müşahidə olunmağa başladı. Hətta bu günə qədər (2017-ci il) dünyanın aparıcı dövlətləri qlobal iqtisadi böhranın yaratdığı problemləri həll edə bilməmişlər. Böyük iyirmilik çox nüfüzlu tədbirlər keçirmələrinə baxmayaraq antiböhran tədbirləri arzu olunan nəticəni verməmişdir.hələki istənilən səviyyədə iqtisadi artımın stimullaşdırlmasına, işgüzar fəallığın yüksəldilməsinə nail olmaq mümkün olmayıb. Digər tərəfdən də dünyada güclənən hərbi-siyasi qeyri müəyyənlik dünya iqtisadiyyatındakı qeyri-sabitliyi daha da gücləndirmişdir. Bir sıra ölkələrin resurslarının əhəmiyyətli hissəsinin hərbi xərclərə sərf olunması ölkə əhalisinin həyat səviyyəsinə təsirsiz ötüşməmişdir. Təbii ki, Azərbaycan da dünyanın bir hissəsi olduğundan bu prosesdən kənarda qalmamışdır. Dünyada iqtisadi inkişafın qeyri-müəyyənliyinin ən mühüm təzahür formalarından biri son illərdə dünya bazarında neftin qiymətinin kəskin şəkildə aşağı düşməsi olmuşdur. 2014-ci ildən başlayaraq neftin qiyməti 3-4 dəfədən çox aşağı düşmüşdür. Nəzərə alsaq ki, Azərbaycan iqtisadiyyatında bütövlükdə ÜDM-də neft sektoru çox böyük xüsusi çəkiyə malikdir, onda məlum olur ki, neftin qiymətinin kəskin aşağı düşməsinin Azərbaycan iqtisadiyyatına təsiri nə səviyyədədir.həm də ixracatıımızın 90-95%-i xam neftin payına düşür. Xarici iqtisadi əlaqələrimizdə neft dominant rol oynayır. Dünya iqtisadi böhranının coğrafiyasının genişlənməsi Azərbaycanın da dünyanın əksər ölkələri ilə xarici ticərət əlaqələrində öz mənfi təsirini göstərmişdir. Nəzərə alsaq ki, Azərbaycan dünyanın 150-dən çox ölkəsi ilə xarici ticarət əlaqəsi saxlayır, onda məlum olur ki, bu mənfi meyllərdən qorunmaq nə qədər çətindir. 2010-cu ildən iqtisadi artım tempinin nisbətən aşagı düşməsinə baxmayaraq 2014-cü ildə ÜDM istehsalı müstəqillik illərində ən yüksək həddə çatmışdır. Respublikamızda 73 mld. dollarlıq ÜDM istehsal olunmuş, xarici ticarət dövriyyəsi 35 mld. dollar olmuşdur. Azərbaycan uzun müddət qlobal iqtisadi böhranın mənfi təsirindən özünü qorumağa çalışsa da (2007-ci ildən 2015-ci ilə qədər) 2015-ci ildən ölkə iqtisadiyyatında onun təsiri nəzərəçarpacaq dərəcədə hiss olunmuşdur. 2016-cı ilin nəticələrinə görə artıq iqtisadi artım tempinin aşağı düşməsinin zəiflənməsi müşahidə olunur. 293
Xarici dönərli valyuta daxil olmalarımızın əsas mənbəyi olan xam neftin dünya bazarında qiymətinin 3-4 dəfə çox aşağı düşməsi manata təzyiqi gücləndirdiyindən 2015-ci il ərzində manat ilin əvvəlində və sonunda devalivasiyaya məruz qalmışdır. Manatın üzən məzənnəyə keşməsinə zərurət yaranmışdır. Hökumət neft sektorundan aslılığı aradan qaldırmaq məqsədi ilə qeyri-neft sektorunun inkişafını diqqət mərkəzinə gətirir. 2016-cı ildə qeyri-neft sektorunda 5%, kənd təsərrüfatında 2,5% artımı müşahidə olunmuşdur.ölkə iqtisadiyyatının gələcəkdə də dayanıqlılığını təmin etmək məqsədi ilə 2020- ci ilədək iqtisadi inkişaf strategiyası və tədbirlər planı, 2025-ci ilədək olan dövr üçün uzunmüddətli baxış və 2025-ci ildən sonrakı dövürlərə hədəflənmiş Azərbaycan Respublikasının milli iqtisadiyyat prespektivlərinin Strateji Yol Xəritəsi hazırlanmışdır ki, bu xəritəyə uyğun olaraq rəqabət qabiliyyətli milli iqtisadiyyat formalaşdıra biləcək iqtisadiyyatın bütün sektorlarının inkişaf etdirilməsi nəzərdə tutulur. Milli iqtisadiyyat prespektivlərinin Strateji Yol Xəritəsi dayanıqlı iqtisadi inkişafı təmin edə biləcək aşağıdakı tədbirlərin reallaşdırılmasını nəzərdə tutur. Milli iqtisadiyyat perspektivi çərçivəsində dörd strateji hədəf seçilmişdir. Bu hədəflərin və 11 sektor üzrə strateji yol xəritələrinin həyata keçirilməsi nəticəsində real və maliyyə sektorları arasında tarazlığın təmin edilməsi yolu ilə davamlı iqtisadi inkişaf mümkün olacaqdır. İlk strateji hədəfə uyğun olaraq Azərbaycanda fiskal dayanıqlıq təmin ediləcək və monetar siyasət üzən məzənnə rejmi üzərində qurulacaqdır. Fiskal və monetar siyasətlərin uzlaşdırılması makroiqtisadi sabitliyi təmin edəcəkdir. Milli iqtisadiyyat prespektivində ikinci hədəf paylarının (səhmlərinin) nəzarət zərfi dövlətə məxsus olan hüquqi şəxslərin fəaliyyətində səmərəliliyin artırılması və özəlləşdirilmənin həyata keçirilməsi yolu ilə iqtisadi dinamikliyi təmin etməkdən ibarətdir. Üçüncü hədəf insan kapitalının inkişafı ilə bağlıdır ki, bununla əmək bazarının inkişafı milli iqtisadiyyat prespektivinə uyğunlaşdırılacaqdır, nəhayət dördüncü hədəf biznes mühitinin daha da yaxşılaşdırılmasını nəzərdə tutur.milli iqtisadiyyat prespektivində müəyyən edilmiş 11 sektorun dayanıqlı inkişafını təmin edəcək ümumi məsələlər əhatə olunmuşdur. Milli iqtisadiyyatlar dünya iqtisadiyyatına inteqrasiya etməklə onun üstünlüklərindən faydalanma imkanı əldə edirlər. Real gerçəklikdə isə hər bir ölkə fərqli səviyyədə bu üstünlükdən faydalanırlar. Müstəqilliyinin ilk illərindən başlayaraq Azərbaycan dünya bazarına xammalla çıxmışdır. Dünya ölkələrinin təcrübəsi göstərirki, təbii rəqabət üstünlüyünə malik olan neft və neft məhsulları ilə uzun müddət dayanıqlı iqtisadi inkişafı təmin etmək mümkün deyil. Dünya iqtisadi böhranı şəraitində neftin qiymətinin qısa bir müddətdə kəskin şəkildə aşağı düşməsi bu fikrin doğruluğunu əyani şəkildə sübut etdi. Ona görə də Azərbaycan kimi ölkələr, xüsusilə də dünya bazarında neft təklifinə əhəmiyyətli dərəcədə təsiri olmayan ölkələr xarici iqtisadi fəaliyyətinin şaxələndirilməsini xüsusilə diqqət mərkəzidə saxlamalıdırlar. Milli iqtisadiyyat perspektivlərinin yol xəritəsi vaxtında təqdim olunmuş dövlət sənədidir və Azərbaycan iqtisadiyyatının bütün sektorlarının inkişafının stimullaşdırılmasına əlverişli şərait yaradacaq. Milli iqtisadiyyatın inkişafının yeni mənbəllər hesabına stimullaşdırılması xarici iqtisadi fəaliyyətin canlanmasında da öz əksini tapacaq. Rəqabət qabiliyyətli milli məhsulların istehsalı idxal və ixracın səmərəli strukturunun formalaşmasına güclü təsir göstərəcək, idxalı əvəzləyən məhsul istehsalının artımı idxal məhsullarına xərclənən valyuta ehtiyatlarına qənaət edilməsinə gətirib çıxaracaq. İxracdan əldə olunan dönərli xarici valyuta ehtiyatları isə ölkənin təhlükəsizlik yastığının kifayət dərəcədə etibarlı olduğunu göstəricisinə çevriləcək. Artıq Strateji Yol Xəpitəsi -nin ilkin nəticələri müşahidə olunmaqdadır. Belə ki,ölkə başçısı cənab İ.H.Əliyev 2017-ci ilin I-ci rübünün yekunlarına həsr olunmuş Nazirlər Kobinetinin geniş iclasındakı giriş nitqində Strateyi Yol Xəritəsi -nin reallaşması ilə əlaqədar məsələləri xüsusilə gündəmə gətirmişdir. Cənab Prezident qeyd edirdi ki, 2017-ci ilin birinci rübünün yekunları onu göstərir ki, Azərbaycan iqtisadiyyatı çox dinamik şəkildə inkişaf edir. İqtisadiyyatımızın əsas göstəriciləri qeyri-neft sektorunun sənayesinin və kənd təsərrüfatının inkişafıdır. Bütün bu istiqamətlər üzrə yaxşı nəticələr var. İqtisadiyyatın qeyri neft-neft sektoru 2,4 faiz artıbdır, qeyri-neft sənayemizin artımı 2 faiz səviyyəsində olubdur, kənd təsərrüfatı 3,5 faiz artıbdır. Xüsusilə qeyd etmək istəyirəm ki, bitkiçilik 20 faizdən çox artıbdır. Bu onu göstərir ki, bizim gördüyümüz işlər, ciddi islahatlar, investisiyalar artıq öz nəticələrini verir. Birinci rübdə bizim ixracımız 50%, qeyri-neft ixracı 10%, valyuta ehtiyatlarımız 1 milyard dollar səviyyəsində artıbdır, idxal 17 % azalıbdır. Bu gün valyuta ehtiyatlarımız 38,5 milyard dollardır. Bu böyük rəqəmdir. Biz keçən il valyuta ehtiyatlarımızı qoruya bilmişik.respublikanın neft sənayesi strateji yol xəritəsində müəyyənləşdirilmiş iqtisadiyyatın digər prioritet sahələri ilə yanaşı ölkənin dayanıqlı inkişafının təmin edilməsində yenədə əhəmiyyətli rol oynamaqdadır.azərbaycan çox böyük maliyyə 294
resursları tələb edə layhiələri investisiyalaşdırmaq imkanına malikdir. Son vaxtlar (18 may 2017-ci il) dünyada elmi-texniki və texnoloji cəhətdən anoloqu olmayan Heydər Əliyev adına yarımdalma qazma qurğusunun ölkəmizdə istismara verilməsi Azərbaycanın iqtisadi gücü haqqında təsəvvür yaratmaq imkanındadır. Dəyəri 1 mld. dollar, çəkisi 26 min ton olan, suyun min metr, bütövlükdə 12 min metr dərinlikdə qazma apara bilən bu qurğunu hazırlayan mühəndis-texniki heyətin 80%-i Azərbaycan vətəndaşlarıdır. Azərbacan Dövlət Neft Şirkəti (SOCAR) 14 sentyabr 2017-ci ildə dünyanın aparıcı dövlətlərinin neft şirkətləri ilə Azəri-Çıraq, Günəşli yataqlarında birgə hasilatı davam etdirmək məqsədi ilə (20 sentyabr 1994-cü il tarixdə bağlanmış Əsrin müqaviləsi -nin müddətinin 2050-ci ilə qədər uzadılması) çox böyük neft kontraktı imzalamışdır. Müqavilənin qüvvədə olduğu müddət ərzində 500 mln. ton neft hasil edilməsi və bu sahəyə 40 mld.dollarlıq investisiya qoyulması proqnozlaşdırılır. Saziş çərçivəsində Azərbaycan dövləti 3,6 mld. dollar bonus və mənfəət neftinin 75%-ni əldə edəcəkdir. Növbəti illərdən istismara veriləcək iri qaz layhiələri, TANAP və TAP Azərbaycanın Avropaya inteqrasiyasını gücləndirməklə yanaşı ölkəmizin iqtisadi cəhətdən güclü olmasında çox mühüm rol oynayacaq.azərbacan bir daha əməli cəhətdən sübut edirki ehtibarlı tərəfdaşdır. Ölkəmizin dünyada mövqeyi daha da möhkəmlənmişdir.bu dediklərimiz Dünya iqtisadi Forumunda da öz əksini tapmışdır.belə ki,azərbaycan rəqabətqabiliyyətliliyinə görə ( 2017-ci il) təxminən 140 ölkə arasına 35-ci yerdədir.otən ilki qiymətləndirmədən sonra öz göstəricisini iki punkt yaxşılaşdırmışdır.rəqabətliliyin əsas göstəricilərindən biri olan sahibkarlıq mühütünün yaxşılaşdırılması göstəricisində isə ən ön sıradadır. Beləliklə, respublikamızda həyata keçirilən sistemli islahatlar ölkə iqtisadiyyatının böyüməsinə, onun iqtisadi məkanının ölkənin coğrafi hüdudlarından geniş olmasına gətirib çıxaracaq. Ölkəmizin dünyada mövqeyi daha da möhkəmlənmişdir. Ədəbiyyat 1.Azərbaycan Respublikası milli iqtisadiyyat perspektivi üzrəstrateji Yol Xəritəsi Bakı 2016 105 səh. 2.Azərbaycanın Statistik Göstəriciləri.Azərbaycan Respublikasının Statistika Komitəsi Bakı 2016 3.Ü.Q.Əliyev. İqtisad elminin aktual problemləri. Bakı 2013.150 səh. 295
AZƏRBAYCANIN MÜASİR İNKİŞAF STRATEGİYASI - İNKLYUZİV İQTİSADİ ARTIMA KECİD KONSEPSİYASIDIR Prof. Dr. Mahish AHMEDOV Azerbeycan Devlet Iktisad Universitesi/ AZERBAYCAN / XÜLASƏ Məqalədə yaxın gələcək ücün Azərbaycanda qəbul olunmuş strateji yol xəritəsinin prinsipial müddəalarına, məqsədlərinə, hədəflərinə, prioritetlərinə əsaslanaraq ölkəmizdə sosial-iqtisadi inkişaf strategiyası makroiqtisadi aspektdən tədqiq olunur və bu strategiya ölkəmizin inklyuziv iqtisadi artıma kecid konsepsiyası kimi dəyərləndirilir. Sonra ölkəmizin inklyuziv iqtisadi artıma kecidinin xarakterik cəhətləri, prinsipləri şərh olunur və ona kecidin təmin edilməsinin başlıca yolları, mexanizmləri və imkanları nəzərdən kecirilir, qanunauygunluqlar və xüsusiyyətlər müəyyənləşdirilir. Açar sözlər: milli iqtisadiyyat, strateji yol xəritəsi, inklyuziv iqtisadi artım, davamlı inkişaf, inkişafinklyuziv artımın prinsipləri, insan kapitalı, davamlılıq potensialı THE MODERN DEVELOPMENT STRATEGY OF AZERBAIJAN IS THE CONCEPTION OF INCLUSIVE ECONOMIC GROWTH SUMMARY The article analyzes macroeconomic aspects of socio-economic development in our country based on the principal provisions, goals, objectives, priorities of the strategic road map adopted in Azerbaijan for the near future, and this strategy is regarded as an inclusive economic growth concept of our country. Then, the features and principles of the inclusive economic growth of our country are interpreted and the main ways, ways and means of securing it are reviewed, the laws and characteristics are defined. Keywords: national economy, strategic roadmap, inclusive economic growth, sustainable development, human capital, principles of inclusive growth, sustainability potential GİRİŞ Müstəqillik illərində Azərbaycanda sosial-iqtisadi inkişafda əldə olunan uğurlar, yaradılmış iqtisadi, sosial, elmi-texniki, maliyyə potensialı, insan kapitalı, infrastruktura, əhalinin sosial rifahının yaxşılaşması səviyyəsi, habelə normativ-hüquqi qanunvericilik və institusional baza ölkəmizə inklyuziv iqtisadi artıma keçidi əməli bir problem kimi qarşıya qoymağa imkan verdi. Lakın qlobal maliyyə böhranı və son illərdə dünya bazarında xam neftin qiymətinin 3-4 dəfə aşağı düşməsi, manatın devalvasiyası, milli iqtisadiyyatın inkişafında neft amilinin rolu və imkanlarının, gəlirlərinin məhdudlaşması, ticarət tərəfdaşlarımız olan ölkələrdə ÜDM-in azalması nəticəsində ölkəmizin tədiyyə balansının və qeyri-neft büdcə kəsirinin çoxalması, bütünlükdə iqtisadi inkişafın xarakterinə qlobal təzyiqlərin artması, iqtisadi inkişafın amillərini, meyarlarını, sosial yönümünü, amillərini, hərəkətverici qüvvələrini, prinsiplərini, reallaşma mexanizmlərini deformasiyaya uğratmışdır ki, bu da öz növbəsində yaxın gələcək ücün ölkəmizdə inklyuziv iqtisadi artım konsepsiyasına kecidi təmin etmək ücün müvafiq strateji yol xəritəsinin işlənib hazırlanması və reallaşdırılmasını obyektiv zəruriyyətə çevirdi. Inklyuziv iqtisadi artımın göstəriciləri, indikatorları və bütünlükdə bir anlayış kimi onun haqqında mövcud iqtisadi ədəbiyyatda vahid bir yanaşma yoxdur. Avropa 2020 strategiyasını hazırlayan komissiyanın rəyində qeyd olunur ki, iqtisadi inklyuziv artım ölkənin əmək potensialından dolgun istifadəni, tam məşgullugun təmin edilməsini, yoxsullugun və onun nəticələrinin azaldılmasını, müxtəlif sosial qruplar arasındakı gəlirlərin səviyyəsindəki fərqlərin azaldılmasını, bütünlükdə sosial inkişafa nail olunmasını, regional disproporsiyaların aradan qaldırılmasını və sairəni nəzərdə tutur. Lakin, son vaxtlar ayrı-ayrı tədqiqatlarda inklyuziv artım anlayışına daha geniş səpkidə yanaşaraq belə hesab edilir ki, ancaq ÜDM-in davamlı artımı ilə yanaşı, eyni zamanda insan kapitalının hər tərəfli inkişafını, cəmiyyətdə gəlirləri yaradan insanların ölkənin ümumi milli gəlirlərində payının artırılmasını, həmin insanların ölkənin iqtisadi həyatında fəal iştirakını, habelə təbii resurslardan səmərəli istifadəni, onların geniş təkrar istehsalını təmin etmək məqsədi ilə ətraf mühitin qorunması probleminin optimal həllini tələb edir. İnklyuziv iqtisadi artım konsepsiyasının təmin olunma istiqamətləri ilə qeyd olunanlarla razılaşaraq, onu da qeyd etmək istərdik ki, son nəticədə ölkədə inklyuziv iqtisadi artımı təmin etmək məqsədi ilə perspektiv dövrə tətbiqən işlənib hazırlanan inkişaf strategiyası özündə iqtisadi inkişafın, ixracın stimullaşdırılmasının dövlət və bazar mexanizmlərinin 296
təkmilləşdirilməsini, əsasən, xammal (neft-qaz) resurslarına əsaslanan iqtisadiyyatdan səmərəliliyə, qeyri-neft sektorunun inkişafı və diversifikasiyasını təmin etmək ücün tələb olunan zəruri struktur islahatlarının aparılmasını da özündə əks etdirməlidir. Bütün qeyd olunanlarla yanaşı, uzun bir dövrü əhatə edən belə bir inkişaf strategiyası geopolitik, sosial-iqtisadi, ekoloji risklərin mümkünlüyünü də nəzərə almalıdır. Məlumdur ki, torpaqlarımızın 20%-i erməni təcavüzkarları tərəfindən işgal olunmuşdur. Bu baxımdan ölkəmizdə inklyuziv iqtisadi artım konsepsiyası müəyyənləşdirilərkən hökmən torpaqlarımızın işgalı və ondan irəli gələn məlum problemlər qətiyyən nəzərdən qacırılmamalıdır. Bütün qeyd olunanlara əsaslanaraq Azərbaycan Respublikasının prezidentinin 16 mart 2016-cı il tarixli sərəncamı ilə «Milli iqtisadiyyat və iqtisadiyyatın əsas sektorları üzrə strateji yol xəritəsinin başlıca istiqamətləri»ndə ölkəmizdə ilk dəfə olaraq iqtisadi və sosial inkişafının ahəngdarlığının, indiki və gələcək nəsillərin maraq və mənafelərinin vəhdət halında həll edilməsi, habelə iqtisadiyyatın inklyuzivliyinin artırılması strateji bir vəzifə kimi qarşıya qoyuldu. GZİT təhlil əsasında iqtisadi inkişafın güclü, zəif tərəfləri, imkanları, mümkün ola biləcək təhlükələr və təhdidlər nəzərə alınaraq ölkəmizin rəqabət üstünlükləri bütünlükdə inklyuziv iqtisadi inkişafın fəlsəfəsi, paradiqması müəyyənləşdirildi. (1) Məlumdur ki, bu gün Azərbaycan iqtisadi inkişafın elə bir mərhələsinə daxil olmuşdur ki, onun gələcək inkişafı resursların artımına deyil, ölkənin bütün iqtisadi resurs potensialından səmərəli, effektiv və optimal istifadə edilməsi tələb olunur. Başqa sözlə, bu gün milli iqtisadiyyatımız artıq özü öz inkişafını, rəqabətqabiliyyətliliyini yüksəltmək, təhlükəsizliyini təmin etmək imkanlarına malikdir. Bu problemi əməli cəhətdən reallaşdırmaq məqsədi ilə ölkəmizdə post neft iqtisadiyyatını formalaşdırmaq üçün kompleks, sistemli, dinamik, məntiqi tədbirlərin, ən başlıca isə islahatlar strategiyası müəyyənləşdirildi. (2) Ümumi halda onları: investisiya-innovasiya; sahibkarlıq mühitinin yaxşılaşdırılması; investisiyanın təşviqi; struktur və institusional islahatların aparılması; milli iqtisadiyyatın rəqabət qabiliyyətliliyinin yüksəldilməsinin; qeyri-neft sektorunun və ixracının inkişafının stimullaşdırılması; gəlir gətirən əmək tutumlu sahə və istehsalatların inkişafına dövlət dəstəyi; əmək haqqı, pensiya və muavinət sisteminin təkmilləşdirilməsi; «Made in Azerbaijan» brendinin təşviqi; və s. istiqamətlər üzrə qruplaşdırmaq olar. Bir cəhəti də xüsusi qeyd etmək lazımdır ki, ölkəmizdə həyata keçiriləcək bütün iqtisadi islahatlar strategiyasının və tədbirlərin formalaşdırılması və reallaşdırılmasının istisna bilməyən şərti milli iqtisadiyyatın təhlükəsizliyinin gözlənilməsi olmalıdır. Ölkəmizdə yaxın gələcək ücün formalaşdırılan inklyuziv, transparent milli iqtisadi inkişaf strategiyası iqtisadi artımla-sosial inkişafın, sosial bərabərliyin uyğunluğuna, həmrəyliyinə əsaslanan güclü, şəffaf və açıq iqtisadiyyatın yaradılmasını nəzərdə tutmalıdır. Qeyd olunanlarla yanaşı inklyuziv iqtisadi artım təhsil və tibbi xidmətin az təminatlı əhali qrupları ücün əlcatan olmasını, məhsul və xidmət vahidinə cəkilən xərclərin aşagı salınmasını, ümumən qeyd olunanla yanaşı inklyuzivlik iqtisadi artımın humanitar və mənəvi aspektlərinin gücləndirilməsini də tələb edir. (3) Milli iqtisadiyyat və iqtisadiyyatın əsas sektorları üzrə strateji yol xəritəsinin başlıca istiqamətlərinin təşviqi və əməli cəhətdən səmərəli reallaşdırılmasını təmin etmək məqsədi ilə ölkəmizdə milli iqtisadiyyat və iqtisadiyyatın 11sektoru üzrə 12 strateji yol xəritəsi hazırlanmış və təsdiq edilmişdir. «Azərbaycan Respublikasının milli iqtisadiyyatının perspektivliyi üzrə strateji yol xəritəsi» mövcud vəziyyətin GZİT təhlili və 360 dərəcəli diaqnostikası əsasında 2020-ci ilədək ölkəmizdə iqtisadi inkişaf strategiyası, tədbirlər planı və 2025-ci ilədək qarşıda duran başlıca məqsədlər, hədəflər və baxışlar sistemini özündə əks etdirir. (5) Ölkəmizin qarşısında duran bu strateji məqsəd və hədəflərin yerinə yetirilməsi müvafiq olaraq milli iqtisadiyyatın strukturunun dəyişən şəraitə və tələbə uyğun təkminləşdirilməsini, real və maliyyə sektoru arasında mümkün qədər optimal tarazlığın təmin edilməsini, xüsusən, fiskal və monetar tənzimləmənin optimal nisbətdə tətbiqini obyektiv zərurətə cevrilir. Son illərdə ölkəmizin enerji, ərzaq, maliyyə, nəqliyyat və sair istiqamətlərdə təhlükəsizliyinin təmin edilməsi sahəsində çox böyük işlər görülmüş, güclü iqtisadi sosial, bazar infrastrukturu yaradılmışdır ki, bu da yaxın gələcəkdə ölkəmizdə milli iqtisadiyyatın davamlı və dinamik inkişafına qarşı mümkün ola biləcək kataklizmaları və bütünlükdə geoiqtisadi və qeyri-sabitliyin neqativ təsirinə davamlılığını kəskin artıracaqdır. (3) Son illərdə ölkəmizdə bütün istiqamətlər üzrə yaradılmış potensialı və imkanları dəyərləndirərək Beynəlxalq Valyuta Fondu 2025-ci ilədək Azərbaycan iqtisadiyyatını illik 2-3 faiz artımını proqnozlaşdırır. Bu gün Azərbaycan iqtisadiyyatı əslində kəmiyyət dəyişikliklərindən keyfiyyət dəyişikliklərinə, resurs amillərinin əsaslanan iqtisadi artımdan, səmərəliliyə əsaslanan iqtisadiyyata 297
kecid mərhələsindədir. Belə ki, iqtisadi artımda intensiv amillərin xüsusən, elmtutumlu, habelə, ixtisaslı əməktutumlu sahələrin üstün inkişafı hesabına iqtisadi artımda intellektual kapitalın payı artmağa doğru meyl edir, qeyri-neft sektorunun ÜDM-də xüsusi çəkisi artır, idxal və ixracın strukturu təkmilləşir, milli iqtisadiyyatın rəqabət qabiliyyətliliyi tədricən artır, bütünlükdə yeni sənaye parkları, məhəllələrinin yaranması əsasında iqtiadiyyatın modernləşməsi prosesi müşahidə olunur. Qeyd etmək kifayətdir ki, son 14 il ərzində ölkəmizdə yaradılmış elektrik gücü, potensialı təxminən bütün əvvəlki illərdə yaradılmış gücə bərabər olmuşdur. Təhlil göstərir ki, 2015-ci ildən etibarən ölkəmiz əsasən iqtisadi inkişafın post-neft erası, başqa sözlə iqtisadi artımın qeyri-neft sektoruna ötürülməsi; artım sürətinin səngiməsi dövrünə daxil olmuşdur. Bu zaman qarşıda duran vəzifələri həll etmək üçün Azərbaycan iqtisadiyyatının aşağıdakı üc böyük potensial imkanı xüsusi qeyd olunmalıdır. Birincisi, ölkəmiz İran, Türkiyə və Rusiyanın bazarları arasında yerləşir. Araşdırmalar onu da göstərdi ki, qısa bir zaman kəsiyində ölkəmiz həmin bazarlara böyük miqyasda və çox istiqamətdə daxil olmaq üçün böyük potensiala malikdir. İkincisi, Azərbaycan yaxın gələcəkdə bərpası və istifadəsi nəticəsində ölkəmiz gözlənilən İpək yolunun imkanlarından kifayət dərəcədə bəhrələnmək üçün güclü nəqliyyat və loqistika xidmətləri imkanlarına malik olacaq; Üçüncüsü, ölkəmiz bu sahədə ancaq tranzit imkanlarına deyil, eyni zamanda öz ərazisindən keçən, daşınan əmtəələrin üzərinə əlavə dəyər gətirməklə qlobal dəyər zəncirindən fəal faydalanmaq potensialına da malik olacaqdır. Dünya təcrübəsi göstərir ki, bu gün milli iqtisadiyyatların inklyuziv iqtisadi artıma keçidinin təmin edilməsi həlledici dərəcədə insan kapitalının həcmi və keyfiyyətndən, rəqabətqabiliyyətindən cox asılı olur. DAVOS İqtisadi Forumunun hazırladığı insan kapitalı indeksinə görə Azərbaycan 2015-ci ildə 124 ölkə arasında 63-cü yerdə, Dünya İqtisadi Forumunun 2017-2018 Qlobal rəqabətlillik hesabatında Azərbaycan iqtisadiyyatı qlobal rəqabətlilik indeksinə görə iki pillə yüksələrək dünya ölkələri arasında 35-ci yerdə qərarlaşmışdır. Bu indeksə görə Azərbaycan yerləşdiyi regionun ən rəqabətli iqtisadiyyatıdır. Hesabatın təhlili göstərir ki, qlobal rəqabətqabiliyyətlilik hesabatının əhatə etdiyi 12 əsas göstəricidən 11 üzrə ölkəmizdə müsbət irəliləyişlər əldə olunmuşdur. Məlumdur ki, bu gün Azərbaycan kifayət qədər şaxələndirilmiş nəqliyyat, loqistika infrastrukturuna malikdir. Yaxın gələcəkdə Bakı-Tbilisi Qars, Astara-Astara(Iran) dəmir yolununun, Xəzər hövzəsində Bakı Beynəlxalq Dəniz limanının istifadəyə verilməsi onların hesabına ölkəmizin gəlir əldə etmək imkanlarını kəskin artıracaqdır. Bunlarla yanaşı 2018-ci ilədək Sumqayıt Kimya Sənaye Parkının inkişafına dəyəri 2 miyard ABŞ dollarına bir neçə sənaye müəssisəsi istifadəyə veriləcəkdir. Qeyd olunanlarla yanaşı qəbul olunmuş inkişaf strategiyasının ugurla reallaşdırılmasında sosialiqtisadi proseslərin tənzimlənməsinin qanunvericilik bazasının təkmilləşdirilməsi qarşıya qoyulmuş hədəf indikatorların reallaşdırılması mühüm əhəmiyyət kəsb edir. Belə ki, 2025-жи иля гядяр ялавя олараг да 450 миндян чох йени иш йеринин йарадылмасы; гейри-нефт секторуна йюнялдилмиш бирбаша харижи инвестисийаларын гейри-нефт ЦДМ-дяки пайынын щазырки 2,6 фаиз səviyyəsиnдян 4 фаизя qalдырылмасы; гейри-нефт сектору цзря ихражын 2015-жи илдяки адамбашына 170 АБШ долларындан 2025-жи илдян ян азы 450 АБШ доллара catдырылмасы; тижари мал вя хидмятляр секторунда, мяhsul, истещсал вя туризм секторларында 150 мин ялавя иш йеринин йарадылмасы; дювлят бцджясинин Neft fondundan транsферляриндян асылылыьынын kəskin азалдылмасы nəzərdə tutulur. Мялумдур ки, игтиади артым тябии ресурс амили иля щяр щансы бир юлкя ня гядяр зянэин олса да, онларын даима артан тякрар истещсалы тямин едилмяси имканлары мящдуддур, анжаг инсан капиталы игтисади инкишафын йеэаня, даими вя тцкянмяз бир мянбяйидир. Дцнйа тяжрцбяси эюстярир ки, бу эцн инсан капиталын милли игтисадиййатларын инкишафынын, рягабятгабилиййятлилийинин йцксялдилмясинин, ямяк мящсулдарлыьынын артырылмасынын ян башлыжасы ися inklyuziv iqtisadi artım konsepsiyasına kecidin təmin edilməsinin щярякятверижи гцввясиня чеврилмишдир. Игтисади артымын айры-айры амиллярин игтисади инкишафындакы ролунун мяшщур тядгигатчысы Р.Солоу беля щесаб едир ки, инсан капиталы-инсанын мящсулдар гцввяляринин мяжмусу олмагла, юлкядя биликлярин формалашмасынын бцтцн мярщялялярини, тятбигини, истещсал просеси эедишиндя йаранан имканлары юзцня дахил едир. 298
Гейд олунанларла разылашмагла йанашы фикримизжя милли игтисадиййатын инкишафында инсан капиталынын ролуну дяйярляндиряркян ямяйин редуксийасы, ямяйин имканларыны хцсусян мящсулдар ямяйин кямиййятини, фяал ящали групунун интеллектинин дяряжяси nəzərdən qacırılmamalıdır. Məlumdur ki, effektiv iqtisadi inkişaf strategiyasının işlənib hazırlanması və qəbul olunması milli iqtisadiyyatın inklyuziv inkişafının təmin edilməsinin ilkin şərtidir. Çünki, son nəticədə reallaşdırılması nəzərdə tutulan inkişaf konsepsiyasına uğuru həlledici dərəcədə ölkədə mövcud olan tənzimləmə sisteminin nə dərəcədə səmərəli və optimal olmasından asılı olur. Həm də bu zaman iqtisadi inkişaf strategiyası işlənib hazırlayarkən multiplikator effektinin nəzərə alınması ən vacib şərtlərdən biri hesab edilməlidir. Belə ki, sosial-iqtisadi inkişafın xarakteri və dinamikasına qanunvericilik aktlarının təsirinin qiymətləndirilməsi mühüm təsirini nəzərə alaraq sosial-iqtisadi inkişafla bağlı qəbul olunan hər bir qanunvericilik aktı kifayət qədər güclü, intellektual yükə malik olmaqla cari və perspektiv məqsədləri özündə əks etdirməlidir. Qlobal maliyyə böhranı onu da bir mənalı şəkildə göstərdi ki, milli iqtisadiyyatın davamlılıgını, tarazlıgını, rəqabətqabiliyyətini, xüsusən sosial təyinatının gücləndirilməsini təmin etmədən əslində iqtisadiyyatın iqtisadi artımının inklyuzivliyini təmin etmək mümkün deyildir. Ümumən, yaxın gələcəkdə ölkəmizin inklyuziv iqtisadi artıma kecidinin təmin edilməsi; birincisi, inklyuziv iqtisadi artıma nail olunması ücün innovasiya yönümlü investisiya siyasətinin formalaşdırılmasını və reallaşdırılmasını; ikincisi, perspektiv dövrə tətbiqən ölkəmizdə davamlı inklyuziv artımı təmin etmək üçün müvafiq infrastrukturun yaradılmasını; ücüncüsü, Azərbaycanda milli iqtisadiyyatın davamlı inkişafı əsasında inklyuziv iqtisadi artımını təmin etmək ücün dünya meyarlarına və standartlarına cavab verən milli innovasiya sisteminin formalaşdırılmasını; dördüncüsü, ölkəmizin inklyuziv iqtisadi artımını təmin etmək üçün ölkənin ümumi daxili məhsulda intellektual kapitalın xüsusi çəkisinin kəskin artırılmasına nail olmaq; beşincisi, bazarın dəyişən şəraitinə və tələbinə uyğun olaraq inklyuziv iqtisdi artımı təmin etmək ücün zəruri institusional dəyişikliklərin aparılmasını tələb edir. (4) Ümumən, ölkəmizin malik oldugu resurslar balansı, onlardan istifadə dərəcəsi, elmi-texniki tərəqqinin mövcud imkanları daxilində yaxın gələcəkdə hərəkətə gətirilə bilən potensialı, dünya iqtisadiyyatında baş verən mütərəqqi meyllər və mövcud reallıqlar nəzərə alınaraq strateji yol xəritəsinin əsas istiqamətlərinə əsaslanaraq milli iqtisadiyyatın dinamik, tarazlı və səmərəli inkişafının təmin edilməsi yaxın gələcəkdə ölkəmizin inklyuziv iqtisadiyyatın konsepsiyasına kecməsinə imkan verəcəkdir. Ədəbiyyat Azərbaycan qəzeti 17 mart 2016 Ə.C.Muradov Azərbaycanda post neft dövrünün İlham Əliyev strategiyası Heydər Əliyev Azərbaycan: dünən, bu gün və sabah (Elmi praktiki konfransın materialları) Bakı 2016 Vüsal Qasımlı Yaşıl inkişaf: enerji səmərəliliyi və alternativ mənbələr Bakı 2014 M.A.Əhmədov, A.C.Hüseyn Dövlətin iqtisadi siyasəti Bakı 2014. www. Prezident.az 299
4.11.2017 Saat 13.30 SALON MOUNTAIN 2. Oturum Moderator TUDSAK208 TUDSAK 300 TUDSAK283 TUDSAK278 Prof. Dr. Ali Rıza GÖKBUNAR Yrd. Doç. Dr. Metin ÖNER Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Selim CENGİZ Çankırı Karatekin Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. İsmail GÖKDENİZ Kırıkkale Üniversitesi Öğr. Gör. Mustafa Şükrü DİLSİZ Kırıkkale Üniversitesi Doç. Dr. Mustafa KIRLI Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğr. Gör. Şenay ÖZDEMİR ERSÖZ Akdeniz Üniversitesi Öğr. Gör. Tekmez KULU Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğr. Gör. Safiye TOKMAK Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ceren ORAL Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Ayhan ÖKSÜZ Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Elçin KIPKIP Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi SİGARA KALİTESİNİN TANIMI VE KALİTE ÖZELLİKLERİNİN KAVRAMSAL ANALİZİ MUHASEBE MESLEĞİNİN SEÇİMİNDE ETKİLİ OLAN FAKTÖRLERİN VE DEMOGRAFİK BELİRLEYİCİLERİNİN ARAŞTIRILMASI: ÇANKIRI KARATEKİN ÜNİVERSİTESİ ÖRNEĞİ BİR REKABET ARACI OLARAK MÜŞTERİ MUHASEBESİ DAVRANIŞSAL FİNANS VE BİREYLERİN YATIRIM KARARLARI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME 300
SİGARA KALİTESİNİN TANIMI VE KALİTE ÖZELLİKLERİNİN KAVRAMSAL ANALİZİ Yrd. Doç. Dr. Metin ÖNER Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Bu makalede tütün kontrolünde yeni yaklaşımlara ilham kaynağı olmak amacıyla, sigara için kalite kavramı ve kaliteyi meydana getiren özellikler ele alınmaktadır. Çalışmanın ana amacı sigara kalitesinin kavramsal analizidir. Sigara kalitesini meydana getiren tüm karakteristikler, ISO standartları ve CORESTA prensipleri altında ele alınmış ve genel değerlendirmeler yapılmıştır. Sigara kalitesi konusunda literatürde yazılı olan bilgiler gözden geçirilmiş ve zaman içinde elde edilen tecrübelerden yararlanılarak birleştirilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın sunumu şu şekilde yapılmıştır: Harman kompozisyonu kısaca ele alınmıştır. Daha sonra, üç ana kalite özelliği genel olarak incelenmiştir: İçim kalitesi veya degüstasyon kalitesi, sigara harmanının kimyasal kalitesi ve sigaranın fiziksel ve sunum kalitesi. Sonuç kısmında ise tütün kontrolü çabalarında önerilebilecek daha ileri stratejilerin ve yeni yaklaşımların neler olabileceği üzerinde durulmuştur. Anahtar Kelimeler: Sigara kalitesi, harman kompozisyonu, içim kalitesi, harmanın kimyasal kalitesi, sigaranın fiziksel ve sunum kalitesi. Jel Kodu: L66, L15. THE DEFINITION OF CIGARETTE QUALITY AND THE CONCEPTUAL ANALYSIS OF ITS QUALITY CHARACTERISTICS ABSTRACT This paper has been examined that the quality concept for cigarette and the specifications constituted the quality for the purpose of providing the inspiration for new approaches in tobacco control. The main purpose of current study is the conceptual analysis of cigarette quality. All the characteristics composed of the cigarette quality had been examined in consideration of ISO standards and CORESTA principles and the general assessments had been performed. The literature information regarding cigarette quality was inspected and was tried to combine with thereby utilizing of the obtaining experiences in due course. The presentation of the study as shown below: The blend design was briefly emphasized. Then, the three major quality properties were generally investigated: The smoking quality or degustation quality, the chemical quality of cigarette blend and the physical and the presentation quality of cigarette. In the results and discussion part, possible progressive strategies and emerging approaches had been emphasized on tobacco control efforts that would be proposed. Keywords: The cigarette quality, the blend design, the smoking quality, the chemical composition of the blend, the physical and the presentation quality. Jel Code: L66, L15 301
MUHASEBE MESLEĞİNİN SEÇİMİNDE ETKİLİ OLAN FAKTÖRLERİN VE DEMOGRAFİK BELİRLEYİCİLERİNİN ARAŞTIRILMASI: ÇANKIRI KARATEKİN ÜNİVERSİTESİ ÖRNEĞİ Yrd. Doç. Dr. Selim CENGİZ Çankırı Karatekin Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. İsmail GÖKDENİZ Kırıkkale Üniversitesi Öğr. Gör. Mustafa Şükrü DİLSİZ Kırıkkale Üniversitesi ÖZET İşletmelerin amaçlarına ulaşabilmek ve varlıklarını sürdüre bilmek için bazı bilgilere ihtiyaç duymaktadırlar. Bu bilgilere ulaşabilmenin yolu, iyi bir muhasebe sistemine ve bu muhasebe sistemini ayakta tutacak, nitelikli muhasebe elemanlarına sahip olmaktan geçmektedir. Muhasebe mesleği, toplumun hemen hemen bütün kesimlerinin ihtiyacına cevap verebilecek bir alan olması nedeniyle gerek özel sektörün gerekse kamu sektörünün ihtiyaç duyacağı bir alandır. İşletmeler açısından çok önemli bir fonksiyon olan muhasebe faaliyetlerini yerine getirecek ola öğrencilerin eğitimi ve mesleğe bakış açıları mesleğin geleceği açısından önemlidir. Böyle bir ortamda, üniversitelerin muhasebe eğitiminin bilgi kullanıcılarının gereksinimlerini yeterince karşılayabilmesi ve gerekli uyumu gösterebilmesi önem kazanmıştır. Bu nedenle, muhasebe mesleğinin seçiminde etkili olan faktörlerin tespiti ve meslek seçimindeki rolü araştırmacıların her zaman ilgi alanı olmuştur. Bu çalışmada lisans düzeyinde muhasebe eğitimi alan öğrencilerin muhasebe mesleği seçimini etkileyebilecek faktörler araştırılmıştır. Çalışmanın temel amacı, Çankırı Karatekin Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinde 2017-2018 öğretim yılında öğrenim görmekte olan 230 öğrencinin muhasebe mesleğinin seçiminde etkili olan faktörleri ve demografik özelliklerinin etkilerini belirlemektir. Çalışmanın amacına uygun şekilde oluşturulan hipotezlerin test edilmesinde tekyönlü varyans analizi (ANOVA) ve t testlerinden yararlanılmıştır. Araştırma sonuçlara göre, analiz kapsamında değerlendirilen öğrencilerinin muhasebe mesleğine yönelmelerine etki eden faktörler, öğrencilerin demografik özelliklerine göre değerlendirilmiştir. Mesleğe yönelmeye etki eden faktörlerin, öğrencilerin demografik özelliklerine göre farklılık gösterdiği belirlenmiştir. Çalışma sonuçları muhasebe eğitimi alan öğrencilerin demografik özelliklerine göre muhasebecilik mesleğini seçmelerinde etkili olan faktörlerin belirlenmesi açısından önemlidir. 302
BİR REKABET ARACI OLARAK MÜŞTERİ MUHASEBESİ Doç. Dr. Mustafa KIRLI Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğr. Gör. Şenay ÖZDEMİR ERSÖZ Akdeniz Üniversitesi Öğr. Gör. Tekmez KULU Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğr. Gör. Safiye TOKMAK Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Porter a göre işletmelerin rakiplerine rekabet üstünlüğü sağlayabilmeleri, bir mamulle ilgili olarak aynı tüketici faydası için daha düşük fiyata ya da daha yüksek fiyatla rakiplerden farklı özgün faydalar sunmaya bağlıdır. Küreselleşen dünyada teknolojinin hızlı bir şekilde gelişmesi ve buna bağlı olarak küresel hale gelen ekonomilerde varlıklarını sürdürebilen işletmeler, her geçen gün daha yoğun bir rekabet ortamı içerisinde faaliyet göstermektedir. İşletmeler, bu rekabet ortamında varlıklarını sürekli kılmak ve ekonomik büyümeyi sağlamak için gelişen teknolojiyle beraber müşteri odaklı stratejileri hayata geçirmek zorundadır. Çünkü günümüz rekabet ortamında, işletmelerin varlıklarını sürdürebilme ve finansal amaçlarına erişebilmeleri adına; müşteri odaklı stratejiler, vazgeçilmez uygulama ve politikalar haline gelmiştir. Müşteri odaklı stratejiler, her işletme için farklılık gösterse de müşteri tatmini, müşteri sadakati, satış sonrası müşteri memnuniyeti ve müşteri kârlılığı üzerinde temellendirilmiş kararlar olarak ifade edilebilir. Bu kararlar doğrultusunda faaliyetlerine devam eden işletmeler, müşteri ihtiyaç ve taleplerine daha kolay ve hızlı bir şekilde cevap verebilir. Müşteri odaklı stratejilerin temelinde değer taşımayan hiçbir unsurun yer almaması nedeniyle tüm taraflar için fayda sağlama söz konusudur. Bu taraflar; işletme, müşteri, kamu otoritesi, çalışanlar ve hatta rakipler olarak sıralanabilir. Müşteri odaklı stratejiler, işletmelerin sınırlı kaynaklarının etkin kullanımına katkıda bulunacak ve bunun sonucu olarak maliyet tasarrufu ile birlikte işletme kârlılıklarında artışlar mümkün olacaktır. Müşteri odaklı işletme stratejilerinin stratejik yönetim muhasebesine yansıması olarak değerlendirebileceğimiz müşteri muhasebesi, Müşteri bazında satış gelirlerinin ve elde edilen kârın bugünkü değerini belirlemeye ve değerlendirmeye yönelik muhasebe uygulamalarını içeren bir stratejik yönetim muhasebesi aracı olarak tanımlanabilir. Müşteri muhasebesinde müşteri bazında ayrı ayrı finansal verileri tanımlama, ölçme ve raporlama süreçleri yer almaktadır. Müşteri muhasebesinden beklenen faydaların sağlanabilmesi için tüketici ve piyasa analizlerinin doğru bir şekilde yapılması ve analiz sonuçlarının işletme bilgi sistemleri yardımıyla karar alma mekanizmalarında sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Rekabet, Müşteri Odaklı Stratejiler, Müşteri Muhasebesi. Jel Kodları: M30, M41. 303
DAVRANIŞSAL FİNANS VE BİREYLERİN YATIRIM KARARLARI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME Yrd. Doç. Dr. Ceren ORAL Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Ayhan ÖKSÜZ Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Elçin KIPKIP Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi ÖZET Davranışsal finans geçmişten günümüze kadar insan davranışlarının yapısıyla şekillenen bir teori olarak belirmektedir. Bireylerin yatırım kararlarını etkilemesine neden olan kavramları inceleyen ve belirten davranışsal finans, duygusallıktan hareketle, aynı zamanda sosyal olarak da karşımıza çıkabilen, rasyonel düşünceden uzak olarak davranış sergilenmesini de göstermektedir. Davranışsal finans, insan davranışlarındaki faktörleri ve davranış eğilimlerini açıklamaya yönelik bir teoridir. Bu teoride, piyasada bulunan yatırımcıların risk altında ve belirsizlik atlında karar almaya yönelirken, psikolojik ya da sosyolojik faktörlerden etkilendiğini göz önünde bulunduran bir yaklaşım olarak karşımıza çıkmaktadır. Yatırım kararlarını etkileyen unsurlar ve yatırım araçları her yatırımcı bireye göre farklılık göstermektedir, ancak temelinde yatan olgu olarak, bireylerin karar alma mekanizmalarının hangi psikolojik faktörlere dayandığının belirtilmesi gerekmektedir. Geleneksel finans teorilerine baktığımızda ise, bireylerin yatırım kararları alırken tamamen piyasadaki bilgilere dayalı bir şekilde rasyonel karar vermesini göstermektedir. Geleneksel finans teorisi bireyin yalnızca ekonomik yönünü göz önünde tutmaktadır, bu da homo economicus olarak geçmektedir. Ancak davranışsal finans teorisinde birey, psikolojik durumu, sosyo-kültürel çevresi ile yatırım davranışları konusunda daha açıklayıcı olmaktadır, ek olarak belirtilmelidir ki, bireyin sahip olmuş olduğu ekonomik şartları da, psikolojilerini oldukça etkilemektedir. Bu çalışmada, davranışsal finansın teorik temelleri ve bireylerin yatırıma yönelik davranışlarının belirleyicileri incelenerek, geleneksel finans kuramı ile davranışsal finans kuramı arasındaki farklar açıklanmıştır. Bununla birlikte, yatırımcı bireylerin, yatırım karar mekanizması üzerinde etkili olan unsurlar belirtilmiştir. Anahtar Kelimeler: Davranışsal Finans, Geleneksel Finans, Yatırım, Davranış Psikolojisi. Jel Kodları: G40, G41. 304
Tarih 4.11.2017 Saat 13.30 SALON VEGA 3. Oturum Moderator TUDSAK226 TUDSAK288 TUDSAK 261 TUDSAK148 Yrd. Doç. Dr. Ahmet TEKİN Yrd. Doç. Dr. Ahmet TEKİN Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Fatih KONAK Hitit Üniversitesi Yasemin DEMİR Hitit Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. İbrahim BOZACI Kırıkkale Üniversitesi Doç. Dr. Yunus Bahadır GÜLER Kırıkkale Üniversitesi Rahime Hülya ÖZTÜRK Aksaray Üniversitesi PERFORMANS DENETİMİNİN GELİŞİMİ VE UNSURLARI PİYASALARDA RAMAZAN AYI ETKİSİNİN ANALİZİ KÜÇÜK VE ORTA BÜYÜKLÜKTEKİ İŞLETMELERİN MARKALAŞMASINA YÖNELİK BİR LİTERATÜR İNCELEMESİ OSMANLI - İRAN İLİŞKİLERİNİN EKONOMİK ETKİLEŞİMİ 305
PERFORMANS DENETİMİNİN GELİŞİMİ VE UNSURLARI 193 Yrd. Doç. Dr. Ahmet TEKİN Eskişehir Osmangazi Üniversitesi ÖZET Kamu harcamalarının sürekli artması kamu kaynaklarının rasyonel kullanımındaki tekniklerin sorgulanmasının da boyut ve yöntem itibariyle değişmesine neden olmuştur. Önceleri yapılan denetimlerde kanunilik ve düzenlilik üzerinde durulurken, değişen denetim anlayışıyla birlikte, kamu kaynaklarının verimlilik-etkinlik-tutumluluk ilkelerine göre kullanımını gündeme getirmiştir. Ancak değişen denetim anlayışına rağmen, kanunilik denetiminden de vazgeçilmemiştir. Yeni denetim teknikleri ülkelerde farklı kavramlarla tanımlansa da, Performans Denetimi en yaygın kullanım özelliğine sahip olmuştur. Performans denetimi unsurları olan verimlilik-etkinlik-tutumluluk kavramlarının her biri ve kapsamlı denetim bu konuda sık kullanılan kavramlar olmuştur. Performans denetiminin somut olarak uygulanması çok uzun bir geçmişe sahip değildir. Günümüzde bu denetim, özellikle OECD üyesi ülkelerde uygulanmaktadır. Kamu kesimi tarafından sunulan mal ve hizmetlerin özellikleri nedeniyle somut performans kriterlerinin ortaya konulamaması, yönetimin denetimini güçleştiren en önemli sınırlama olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Performans Denetimi, Etkinlik, Verimlilik Denetimi, Planlama, Programlama Bütçeleme Jel Kodları: H61, H83. DEVELOPMENT AND FACTORS OF PERFORMANCE AUDITING ABSTRACT The constant increase in public expenditures has also led to changes in the question of techniques in the rational use of public resources in terms of size and method. While the priorities of structuring inspections are about legality and regularity, with the changing auditing concept, the use of public resources according to efficiency-effectiveness-economy principles has been put on the agenda. However, in spite of the changed auditing conception, it has not been abandoned from the legality auditing. Although defined with different concepts for new audit techniques, '' Performance Audit '' has the most common usage feature. Each of the concepts of performance auditing '' efficiencyeffectiveness-economy '' and '' comprehensive auditing '' are frequently used concepts. Performance auditing does not have a long history. Nowadays, this auditing is applied especially in the OECD countries. Concrete performance criteria isn t put forward because of the nature of the goods and services provided by the public sector, and this situation is the most important limitation that strengthens management auditing. Key Words: Performace Auditing, Efficiency Auditing, Efficient, Planinig Programming Budgeting Jel Codes: H61, H83. GİRİŞ Günümüzde kamu harcamalarının artışı, kamusal kaynakların tutumlu, etkin ve verimli kullanımını da gündeme getirmiştir. Kamu harcamalarını karşılayacak finansman kaynaklarının yeterli düzeyde olmaması: kamu sektörü faaliyetlerinde önceliklerin çok daha iyi tespit edilmesi ve gözden geçirilmesi faaliyetlerinin de önemini artırmıştır. Bütçeleme sistemlerinde en önemli tartışma konusu haline gelen bu konular özellikle kamu yönetiminin de faaliyetlerinin daha farklı hale gelmesine neden olmuştur. Geleneksel denetimin yetersizliği ile birlikte, ülkeden ülkeye farklılık gösteren bazı nedenler de performans denetimine geçiş sürecini hızlandırmıştır. Performans denetimine geçişi hızlandıran ve etkileyen nedenler arasına; artan kamu harcamalarını kısma yönünde belirli siyasal görüşlerin baskısı ve değişen teknolojiler, sosyal davranışlar, örgüt yapılarının değişmesi gibi nedenleri de sayabiliriz. Bu değişimlere cevap verebilmek için kamu sektörü örgütlerinde performans denetimine geçilmiştir. Kamusal hizmetlerin kalitesi ile ilgili politika, günümüzde vatandaşların yüksek standartta hizmet kalitesi beklemesine ve bu gerçekleşmediği takdirde şikayetlerinin artmasına neden olmaktadır. 193 Bu çalışma İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü nde Prof. Dr. Nihat FALAY ın danışmanlığında 2000 yılında Ahmet TEKİN tarafından sunulan Teoride ve Türkiye de Kamu Harcamalarının Denetimi başlıklı yayınlanmamış doktora tezinden türetilmiştir. 306
Bu durum ise hizmet kalitesi gibi performans konuları üzerinde dikkatlerin yoğunlaşmasına neden olmaktadır. 1950 li yıllardan itibaren program değerlemesinin gelişimi, denetim fonksiyonu için bir dönüm noktası olmuştur.1960 lı yılların sonundan günümüze, ulusal denetim kurumları ile ilgili birçok yeni ve kapsamlı düzenlemeler yapılmıştır. Bu çalışmada; kısaca performans denetiminin tarihi gelişimi ve temel kavramlar üzerinde durulmaya çalışılmıştır. 1.PERFORMANS DENETİMİNİN GELİŞİMİ VE UNSURLARI 1.1. Performans Denetiminin Tarihsel Gelişimi Performans bütçe, program bütçe, sıfır esaslı bütçeleme sistemlerinin gelişimi OECD ülkelerinde geçerli olan performans denetiminin önemini artırmıştır, ayrıca bu denetimi teşvik eden birçok dış faktör vardır, bu faktörler şunlardır (Shand ve Anand, 1996, s.57-58) : Teknolojik ve demografik gelişmeler, Sağlık harcamalarındaki artışı azaltmak için yapılan baskılar ve çabalar; sosyal davranışlar ile ekonomik yapıdaki değişiklikler; kamu hizmetlerinin kalitesiyle ilgili beklentilerin artması şeklinde açıklanabilir. Performans denetiminin gelişiminde performans bütçe, program bütçe ve sıfır esaslı bütçe tanımlarını vermek gerekmektedir. Performans bütçe, programların maliyetlerinin ve her program altında yerine getirilen işleri ölçen kantitatif verilerin gösterildiği bütçedir (FALAY, 1979, s.78-79). Performans bütçe farklı harcama programlarının ölçülebilir veya sayılabilir birimlere indirgemeye yönelir. Uygulamalar, iş kıstaslarına göre planlanır ve bu kıstaslar yapılan işin niteliğine göre kantitatif şekilde saptanır. Performans bütçe ancak yeterli ve uygun bir maliyet muhasebesi ile anlam kazanır (Falay, 1979, s.79). Program bütçe performans bütçenin bir türü olarak; devlet daireleri tarafından yerine getirilecek ana fonksiyonları ve gerçekleştirilecek amaç ve hedefleri belirten bütçe şeklinde tanımlanmıştır (Falay, 1979, s.80-81). Sıfır esaslı bütçede sıfır esaslı olmanın anlamı; bütün faaliyet ve harcamaların temel gerekçesini yeniden ve baştan belirlemektir. Yapılan şey; bütçedeki her harcama maddesinin değerlemesini yapmak, bütçe kaynaklarından pay talep eden harcama alternatiflerini birbiriyle kıyaslamak ve program ve faaliyetleri belirlemektir. Yani hiçbir harcama kalemi her bütçede otomatik olarak yer almamaktadır ve her biri diğer harcana kalemlerine kıyasla nispi öncelik ışığı altında yeniden gözden geçirilmektedir (Falay, 1987, s.180). ABD de Genel Muhasebe Dairesi nin program değerlendirme veya verimlilik denetimine 1960 lı yılların sonu ve 1970 li yılların başında geçilmiştir. İngiltere ve Hollanda da bu yöndeki gelişmeler, parlamentonun desteğiyle ulusal denetim enstitülerinin çabalarıyla meydana gelmiştir. Norveç teki performans denetimi konusundaki gelişmeler, 1980 sonrasında yasamanın talebi sonucu ortaya çıkmıştır. Diğer yandan, 1979 yılında Avustralya denetim bürosuna verilen denetim görevi daha çok verimliliği sağlamak konusundaki hükümet niyetini yansıtır. Performans denetimi, çok geniş bir alanda birden fazla faaliyeti kapsar. Her bir ülkenin kendisine ait tarihi, özgün, kanuni ve kurumsal çerçevesi söz konusudur ve her ülkenin performans denetimine yaklaşımını verir. 1970 lerde ve 1980 lerdeki kamu harcamaları krizleri, bazı hükümetleri şunları yapmaya sevk etti (Glynn, 1996, s.125): Kamu çalışanlarını daha büyük bir tutumluluk ve verimliliğe motive etmek için, nakit sınırlandırılmasını ve nakit planlamasını içeren sıkı finansal ortamların uygulanması ve yeni kamu yönetimi diye adlandırılan teoriye öncelik veren bir takım diğer reformların uygulanmaya konulmasıdır. Bunun da kamuya karşı daha sorumlu bir yönetime yol açacağı ve sınırlı kaynakların sadece daha verimli kullanılmakla kalmayıp, aynı zamanda niyetlenilen politika amaçları için daha etkin kullanılmasına yol açacağına inanılmaktadır. 1.2. Performans Denetiminin Tanımı Performans denetimi, kaynakların verimlilik, etkinlik ve tutumluluk ilkeleri açısından yönetilip yönetilmediğinin değerlendirilmesidir (Güçlü, 1995, s.31). Performans denetimi, çok geniş bir alanda birden fazla faaliyeti kapsar. Kuramsal yaklaşıma göre, denetçilerin ve denetim kurumlarının ne yaptıklarını bilmek faydalıdır. Zira performans denetimi ile ilgili konular, kurumlarla ilgilidir. Performans denetimini tanımlayan tek bir terim yoktur. Operational Auditing, Management Audit, 307
Value For Money ve Efficiency Audit (Paranın Karşılığı Denetimi ve Verimlilik Denetimi) ifadeleri kullanılmıştır (Pin, 1989, s.4). Performans denetimi terimi, tamamlayıcı birçok başlıkla birlikte kullanılır. Performans denetimi kaynakların verimlilik, etkinlik ve tutumluluk ilkeleri açısından yönetilip yönetilmediğini ve mali sorumluluğun gereklerinin makul ölçüde karşılanıp karşılanmadığını görmek için kurumun faaliyetlerinin değerlendirilmesidir, performans denetimi tanımında geçen sözcükleri kısaca gözden geçirmek yararlı olacaktır (Khan, 1997, s.2). Değerlendirme: Denetçinin geçerli ve güvenilir kanıtlara dayanarak bir yargıya varması anlamındadır. Denetçi, kurumun performansına ilişkin yargısını, genel kabul görmüş denetim usullerine başvurarak oluşturur. Bu yargı, belli ölçüde öznellik içerebildiğinden denetlenen yönetim ile anlaşmazlığa düşülebilir (Khan, 1997, s.2). Faaliyetler: Performans denetimi, bir örgütün mali faaliyetlerinin yanı sıra, mali olmayan faaliyetlerini de içerir. Ayrıca denetçilerin, denetlenenlerin teknik işlemlerini anlamaları gerektiğini belirtir. Bu denetçilerle, sosyal ve fen bilimcileri veya diğer uzmanların aralarında ilişki kurmalarını zorunlu kılabilir (Khan, 1997, s.4). Örgüt ve Kaynaklar: Performans denetimi, bir örgütün faaliyetlerini ve işlevlerini bir bütün olarak inceler. Genel bir sonuca varabilmek için, örgütün işletme çevreleriyle birlikte bir bütün olarak incelenmesi zorunludur. Bir örgütün kaynakları, para, insan, araç, gereç ve makinelerden oluşur. Performans denetimi bütün bu kaynakları denetler (Khan, 1997, s.4). Yönetim: Yönetim, planlama, örgütlendirme, finansal yönlendirme ve kontrol etme gibi işlevleri içerir. Performans denetimi yönetim döngüsünün bütün aşamalarını denetler. Sadece kaynakların kullanımı ile ilgilenmez (Khan, 1997, s.5) Tutumluluk: Tutumluluk kavramı, insan gücü ve araçlar şeklindeki kaynakların ne şekilde kullanıma hazır hale geldiğini ve bu kaynakların israf edilmeden kullanılmasını ifade eder (Clemente, 1991, s.36-37). Verimlilik: Eldeki kaynaklarla (girdilerle) azami ürünün (çıktının) sağlanması ya da belirli bir ürünün mümkün olan en az kaynakla elde edilmesi; başka bir ifadeyle belirli bir amacın en düşük maliyetle gerçekleştirilmesi veya belirli bir miktar kaynakla amaca en iyi şekilde ulaşılmasıdır (Dicle, 1973, s.7). Etkinlik: Herhangi bir faaliyetin (veya programın) etkisi, o faaliyet için oluşturulan hedefi ne kadar başardığı ile ilgilidir (N.A.O., 1997, s.8). Hesap Verme Sorumluluğunun Gerekleri: Herhangi bir gözetim faaliyetinde performansın ölçülmesi kolay değildir. Ancak prensipte, hiçbir kamu sektörü sorumluluktan kurtulamaz. Bu nedenle birçok ülke, kamu sektörü bilimsel araştırması (ABD - Kanada) ve politika önerisinde (Yeni Zelanda - Avustralya) daha iyi bir performans elde etmek için yoğun bir şekilde çaba sarf etmektedirler (Shand ve Anand, 1996, s.73). Denetimin Hedefleri: İdarenin yasamaya karşı sorumluluğunu artırma veya gözetim rolüne yardımcı olmak için yasamaya bilgi sağlamak gibi genel terimlerle ifade edilmektedir. Performans ölçümünün olmaması, yetersiz sorumluluğu getirir (Shand ve Anand, 1996: s.73). Sayıştay raporu, hesap verme sorumluluğu açısından yürütme raporlarının yeterliği üzerine yorumlar içerir. Yasama organına, yürütme raporlarının ulaşılan sonuçların tam ve tatmin edici bir açıklamasını sağlayıp sağlamadığını, kaynakların onlara uygunluğunu göz önünde tutarak bildirir. Yürütme raporları eksik, şüpheli ve yetersiz olduğunda bu husus denetçi raporunda yer alır. Böylece performans denetimi, kamu yöneticiler arasında hesap verme sorumluluğunu artırıcı bir fonksiyon üstlenir (Khan, 1997, s.5). 2. PERFORMANS DENETİMİNİN ÖZELLİKLERİ VE TÜRLERİ (UNSURLARI) 2.1. Performans Denetiminin Genel Özellikleri Mali denetim; denetlenen bir birimin mali işlemlerinden ortaya çıkan sonuçlarının veya hali hazırda mali değişikliklerin genel kabul görmüş muhasebe ilkelerine uygunluğunu yansıtıp yansıtmadığını, birimin mali hedefleri üzerinde somut bir etkiye sahip olabilecek işlemler ve olaylarda hukuksal normlara uyup uymadığını belirlemektedir (Freeman, Shoulders ve Lynn, 1988, s.899). Oysa performans denetimi, bağımsız yapısıyla, mal ve hizmetlerin ölçünün yapılmasına olanak sağlamaktadır. Performans denetimi, üst düzey yöneticilere olduğu gibi siyasilere de mevcut sınırlı kaynaklardan maksimum yararlar elde edilmesi konusunda bilgiler verir. Bilgi akışındaki hızlanma, kamu yönetiminin kalitesi konusunda toplumsal duyarlılığın artması ve hesap verme sorumluluğunun önem kazanması, yüksek denetim kurumlarının kurulmasında önemli rol oynamış ve beklentiler performans denetimi yoluyla karşılanmaya çalışılmıştır (Atakan, Coşkun ve Sonuvar, 1995, s.3). 308
Performans denetiminin yararlarını şu başlıklar halinde sayabiliriz (Atakan, Coşkun ve Sonuvar, 1995, s.5): Kamu kaynaklarının yönetiminin geliştirilmesi için temel oluşturmak; savurganlığı ve verimsizliği en aza indirecek olasılıkları belirlemek; yönetimin faaliyet sonuçlarını ve hesaplarını iyileştirmek ve kamu sektörünün daha verimli, tutumlu ve etkin bir yönetiminin oluşmasını sağlamak; politika, süreç ve yönetim yapısında iyileştirmeler için önerilerde bulunmak; programlanan amaçlara en iyi şekilde nasıl ulaşılabileceği düşüncesiyle yönetimin çalışma performansının etkinliğini değerlendirmek suretiyle yürütmenin kurallar koymasına, düzenlemeler yapmasına yardımcı olmak; kurumun uzun dönemde hedeflerine uyum sağlamayan bölümlere ait amaçların yeniden gözden geçirilmesine öncülük etmektir. Bütün yönetim araçları gibi performans denetiminin de belirli sınırları vardır. Aşağıda belirtilen bu sınırlar ABD, Kanada, İngiltere ve Japonya da karşılaşıldığı şekilde evrenseldir (Pin, 1989, s.6): i-kamu kesiminde performans değerlemesine yönelik, açık seçik kabul edilebilir kriterin yokluğu. ii-teknik uzmanlığa ihtiyaç duyulması. iii-uzmanların kriterler konusunda anlaşamaması. iv-yönetimin tavrı ve denetleme reaksiyonu: Denetimin ne kadar kısa bir sürede, çabuk yapılabileceğini ve tasarrufu sağlayacak tavsiyelerin uygulanmasının ne kadar kısa sürede yapılacağını belirler. Performans denetimi metodolojisi, denetim önerilerinin uygulanması için yapıcı bir organizasyonel iklimin oluşturulmasıyla ilgilidir. 2.2. Performans Denetiminin Türleri 2.2.1. Verimlilik Denetimi Verimlilik kavramı 18. Yüzyılın sonlarından itibaren önce mühendisler tarafından kullanılmış daha sonra da iktisatçılar tarafından temel alınan kıstaslardan biri haline dönüştürülmüştür (Falay, 1987, s.48. Bir kuruluşun verimliliği, üretilen mal ve hizmetlerle, bunları üretmek için kullanılan kaynaklar arasındaki ilişkide yatar. Girdi veya çıktı birimlerinde herhangi birisinde sınırlılık olup olmadığına bağlı olarak, verimli faaliyetleri iki modele ayırabiliriz (Clemente, 1991, s.37): Eğer kaynak girdileri sınırlıysa, o zaman verimli bir faaliyet, bu sınırlı kaynaklarla en yüksek çıktıyı elde etmeyi amaçlayacaktır. Bu durumun tersine, eğer çıktı doğasından kaynaklanan nedenlerle değer ve miktar bakımından sınırlıysa, o zaman da verimli bir faaliyet mal ve hizmet şeklindeki girdileri, minimize etmeyi amaçlayacaktır. Verimlilik, iki öğenin birleşmesidir. Bunlardan birisi organizasyona ilişkin öğe, diğeri ise faaliyetlere ilişkin öğedir. Organizasyona ilişkin öğe, kurumun teşkilat yapısını ve tüm ilişkilerini kapsar. Eğer kurumun iç yapısı gereksiz bir biçimde karışık ise, o zaman personel ve teçhizat ne kadar verimli çalışırsa çalışsın bir bütün olarak kurumun verimliliği düşük olmaya mahkumdur. Diğer taraftan düzgün bir iş akışına sahip bir kurumun da tembellik, denetim eksikliği veya çok düşük oranda araç gereç kullanımından kaynaklanan verimsiz bir personel veya teçhizat yapısı söz konusu olabilir. Bu durumda da, verimliliğin ikinci öğesi olan faaliyete ilişkin verimsizlik sorunu ortaya çıkar. Sonuç olarak, bir yönetim en uygun kaynak kullanımını sağladığı ölçüde verimlidir (Clemente, 1991, s.37). Verimlilik, mallar, hizmetler ve diğer sonuçlar olarak tanımlanan çıktılarla onları üretmede kullanılan kaynaklar arasındaki ilişkidir. Verimli bir faaliyet belirli bir girdi ile maksimum çıktı elde etme ya da belli bir çıktıyı minimum girdiyle elde etmedir (Nao, 1997, s.3). Bir diğer verimlilik tanımı ise; belirlenen amaçların üretim hedeflerinin veya diğer spesifik program amaçlarının, kamu biriminin proje veya kamu girişimi tarafından sağlanan hizmetlerin seviye, kalite veya zamanlamasından ödün vermeksizin, en az veya minimum işlemin maliyetine katkıda bulunacak şekilde sistematik bir şekilde başarılmasıdır (United Nations Department of Tecnical Co-operation for Development, 1987, s.41). Verimlilik matematiksel olarak girdi çıktı şeklinde ifade edilebilir. Ancak verimlilik ölçümü bir orandan ibaret basit bir matematiksel işlem değildir. Temel üretim kaynakları ve bunların bileşimi yanında kullanılan teknoloji, örgüt yapısı, çalışma koşulları gibi birçok unsur da verimliliği etkiler. Bütün bunlarla birlikte, performans ölçümü söz konusu olduğunda sadece verimlilik ölçümü de yeterli olmaz. Bu yetersizliğin çeşitli nedenleri vardır (Akal, 1992, s.155): Verimliliğin ölçümünde nicel özellik taşıyan girdiler ve çıktılar dikkate alınmakta, çıktı ile birlikte oluşan dışsallık ve girdi ile birlikte performansı etkileyen unsurlar dikkate alınmamaktadır. Tespit edilen verimlilik oranlarının karşılaştırılacağı ortak standartlar her zaman mevcut olmayabilir. Özellikle hizmet üretim sürecinde, fiziki kaynak tüketimi yanında, bilgi, beceri gibi nitel unsurlar da etkili olmaktadır. Bu nedenle, nitel boyuttan çok nicel boyutu değerlendiren verimlilik ölçümleri, toplam 309
performans ölçümlerinde yeterli olmamakta; tamamlayıcı unsur olarak etkinlik ölçümleri kullanılmaktadır. Verimlilik standartları üç aşamada belirlenir (Atakan, Coşkun ve Sonuvar, 1995, s.6): i-girdi ve çıktıların tanımlanması, ii-girdi ve çıktılar arasındaki ilişki kurulması, iii-verimlilik standartlarının tespit edilmesi. 2.2.2. Verimlilik Denetiminin Aşamaları Verimlilik denetiminin dört aşaması bulunmaktadır. Bunlar; denetim hedeflerinin ne olduğuna karar verilmesi, incelenmekte olan program, faaliyet ya da hizmette neyin verimliliği oluşturduğunun belirlenmesi, incelenen program, faaliyet veya hizmetin verimliliğinin ölçülmesinin mümkün olup olmadığının değerlendirilmesi, program, faaliyet veya hizmette yönetim ve organizasyonun kaynakların verimli bir şekilde kullanılmasının ne derece sağlandığının değerlendirilmesidir (Nao, 1997, s.5-6). Verimlilik denetiminin hedeflerini de kısaca aşağıdaki gibi belirtebiliriz (Nao. 1997, s.5-7): Sayıştayların verimlilik incelemesinin sonuçları parlamentoya, bakanlıkların veya resmi kurumların kendilerine tahsis edilen kaynakları verimliliği göz önünde bulundurarak kullanıp kullanmadıkları konusunda bilgi verebilmeli; mümkün olduğu durumlarda ne derece verimli olarak kullandıklarını rakamsal olarak da gösterebilmelidir. Ayrıca sayıştayların verimlilik incelemeleri bakanlıklara ve resmi kurumlara olumlu katkıda bulunmalı, performanslarının bu yönünü nasıl geliştirecekleri konusunda çareler bulmalarına yardımcı olmalıdır. 2.2.3. Verimliliğin Ölçülmesi ve Performans Standartları Bakanlıkların ve resmi kurumların çalışmaları çok geniş bir faaliyet alanını kapsamaktadır. Bir program, faaliyet veya hizmet için ayrılan kaynaklarla ilgili bilgiler hemen elde edilebilir ve program, faaliyet veya hizmetin son ürünleri iyi tanımlanmış ve genel olarak birbirine benziyor ise, verimliliğin ölçümlenmesi göreli olarak kolaydır. Kaynaklarla ilgili bilgi az olduğunda program, faaliyet veya hizmetin son ürünleri birbirine benzemediği durumlarda verimliliğin ölçülmesi daha problemlidir. Bu gibi durumlarda bir tür ölçü geliştirmek, önsezi ve hayal gücü gerektirecektir. Ancak bu tür çalışmalar zaman alıcı ve pahalıdır. Verimliliğin ölçülemediği durumlarda bile kurumların program, faaliyet ve hizmetlerini verimliliği göz önünde bulundurarak yürütüp yürütmediklerini değerlendirmeye imkan veren üç aşamadan bahsedilebilir (Nao, 1997, s.8): Kurumlarda bulunması gereken temel kontrollerin ve süreçlerin tanımlanması, yönetimin kalitesini değerlendirecek kriterlerin geliştirilmesi ve kurum uygulamalarının standartlar (herhangi bir şey hakkında yargıya varmak için oluşturulan kalite, başarı ve benzerlerinin düzeyi) ile karşılaştırılmasıdır. Verimliliğin saptanabilmesi için girdilerin doğru miktarları, yani maliyetin gerçekçi biçimde belirlenmesi ve çıktıların elde mevcut standartlara göre tespit edilmesi gerekir; bu standartların tespitinin güçlüğü yanında çoğu kez, kamu hizmetlerinin maliyetinin para cinsinden hesaplanması da çok güçtür (Coşkun, 1997, s.9). Girdilerin ölçülmesi; bakanlıkların ve resmi kurumların programı, faaliyet ve hizmetlerinin tam maliyetlerini açıkça belirlediklerinin doğruluğunun araştırılması, verimliliğin ölçülmesinde ilk önemli adımdır. Bakanlıkların ve resmi kurumların yönetim bilgi sistemlerinin bir parçası olarak, kaynak kullanım veri tabanını oluşturdukları durumlarda, girdilerin maliyetinin veya miktarının ölçülmesi genellikle sorun yaratmaz. Ancak bu durumlarda bile birtakım temel denetim testleri yapmak gerekir. Bu testler, mevcut bilginin tam ve güvenilir olup olmadığını gösterecektir (Nao, 1997, s.12). Girdilerin ölçülmesinde geçerli olan konular, çıktıların ölçülmesi için de gereklidir. Bazı bakanlık ve resmi kurumların faaliyetleri, kolayca ölçülebilen ve tanımlanabilen çıktılar üretmektedir. Bu gibi durumlarda ilgili veriler elde edilebilir olmalıdır. Ancak, aynen girdilerde olduğu gibi, bu bilgilerin tamlığı ve güvenilirliği ile ilgili olarak temel testler yapılmalıdır. Fakat bazı bakanlıkların ve kurumların faaliyetlerinin büyük bir bölümünde ya ölçülmesi zor olan ürünler ve hizmetler üretilmekte, ya da her ürün ve hizmetin birbiriyle son derece ilgisiz olması sebebiyle, bunların ölçülmesinin bir anlamı bulunmamaktadır. İncelenen faaliyet ya da hizmet çerçevesinde anlamlı bir ölçü olduğu müddetçe aslının yerine geçerek, temsili bir ölçü kullanmak mümkün olabilir. Çıktıları üretmek için gerekli olan çalışmanın gerektirdiği kaynakların değişik miktarlarını yansıtmak üzere, değişik çıktı gruplarına ağırlık veren araçlar geliştirilmesi de mümkün olabilir (Nao, 1997, s.13). Örneğin bir hastanenin verimliliğinin değerlendirilmesi esnasında hastanenin gerçekleştirdiği ameliyatların sayısı, çıktılara ölçülmesi için aslının yerine geçecek temsili ölçüt kullanılabilir. Ayrıca verimliliğin ölçümü olarak işgal 310
edilen hasta yatağı başına maliyet, eğitimde verimlilik göstergelerinden biri olarak da öğrenci başına harcama ile öğrenci/personel rasyosu da kullanılmaktadır. (OECD OCDE, 1996, s.63). 2.2.4. Verimlilik Denetiminde Değerlendirme Yapmaya Yarayan Kriterler Bir verimlilik denetiminde son aşama, kurumların denetlenmekte olan faaliyet veya programının yönetiminde kaynakların verimli olarak kullanılıp kullanılmadığının belirlenmesidir. Verimliliğin ölçülmesinin mümkün olduğu çalışmalarda, bu aşama rahat bir şekilde işleyecektir. Girdiler, çıktılar ve performans standartları hakkında tamamlanmış, güvenilir ve sayısal bilgi olmaması nedeniyle, verimliliğin ölçülmesinin mümkün olup olmadığı durumlarda da bir yaklaşım benimsenebilir. Bu normatif bir yaklaşımdır ve aşağıdaki unsurlardan oluşmaktadır (Nao, 1997, s.21): -Kaynaklarını verimli bir şekilde kullanabilmeleri için, kurumlarda bulunması gereken önemli süreçlerin tamamlanması, incelenmekte olan faaliyet ya da programın yönetim kalitesinin belirlenmesi amacıyla değerlendirme yapmaya yarayan kriterlerin belirlenmesi; -Sapmaları belirlemek ve kaynakların kullanımındaki verimliliğe ilişkin değişikliklerin olası etkilerinin değerlendirmek amacıyla, kurum uygulamalarının bu kriterlerle karşılaştırılması. Bu yaklaşımın genel amacı bir bakanlığın veya resmi kurumun verimliliği izlemek, sürdürmek ve geliştirmek amacıyla, geçerli ve güvenilir verimliliğe ilişkin bilgileri kullandığından emin olunmasını sağlamaktır. 2.3. Etkinlik Denetimi Etkinlik kavramı bir organizasyonun tespit ettiği politika, proje ve aldığı tedbirlerle önceden saptanan amacını ne ölçüde gerçekleştirdiğini ifade eder (Clemente, 1991, s.37). Etkinlik; kamu birimlerinin projelerinin veya teşebbüslerinin açıkça tanımlanmış, önceden belirlenmiş planlarının, amaçlarının veya hedeflerinin en az, en düşük maliyetle ve özel bir tarzda belirlenmiş bir zaman birimi içinde başarılmasını sağlayan eylemlerin, faaliyetlerin uygulanmasıdır. Hizmetlerin sonuçlandırılmasında, zaman unsuru da daima göz önünde bulundurulmalıdır. Hizmetin süresinde tamamlanması, o hizmetin vereceği yarar, hesaplamalarda ihmal edilemez (Coşkun, 1976, s.8). Etkinliğin ölçümünde şu unsurlar göz önünde tutulmalıdır (Atakan, Coşkun ve Sonuvar, 1995, s.9): Denetlenen kurumca hedeflerin tanımlanıp tanımlanmadığı; tanımlandıysa, kesin ve ölçülebilir olması; hedeflerin gerçekçi olup olmadığı; belirlenen hedeflerin bilimsel temellere, tarihi verilere, geçmiş deneyimlere ve gerçekçi tahminlere uyup uymadığı; hedeflerin ne ölçüde gerçekleştirildiği; varsa sapma derecesinin ne olduğu; hedeflere ulaşmasını engelleyen faktörlerin neler olduğu; başarının yönetimin politikalarına atfedilip atfedilemeyeceğine incelenmelidir. Etkinlik ölçümünün ön koşullarını şöyle sıralayabiliriz (Özer, 1992, s.37): Çıktılar bir örnek ve tekrarlanabilir olmalıdır. Çıktının ölçülme zorluğunu giderebilmek için, performans denetiminin kabul görmüş bir standartı bulunmalıdır. Standartların yokluğu halinde, hali hazırdaki çıktı önceki yılların çıktıları ile karşılaştırılabilir. Çıktı ve sonuç düzeyinde etkinliğin ölçümü kolay olmasına rağmen nihai etkinin ölçümü zordur (Atakan, Coşkun ve Sonuvar, 1995, s.8). Etkinlik denetimi, kamu harcamalarının sonuçlarını ölçmektedir. Bazı durumlarda ise, programların etkisini ölçer. Bu daha çok sosyal programlar için söz konusudur. Etkinlik denetiminin hedeflere ulaşılması hakkında rapor verilmesi, hedeflerin gerçekleştirilmesinde maliyetin saptanması, hedeflere ulaşmadaki başarısızlık nedenlerinin analiz edilmesi, hedeflerin gerçekleştirilmesine yardımcı olan veya engelleyen dışsal faktörlerin belirlenmesi, kurumca sürdürülen etkinlik kontrol sistemi hakkında rapor verilmesi gibi içeriği vardır (Atakan, Coşkun ve Sonuvar, 1995, s.11). Proje etkinliğini değerlendirecek uygun performans göstergelerini saptamak oldukça güçtür. Çünkü değişik iç faktörlerin etkisinin belirlenmesi güçleşebilir, başarı veya başarısızlıktan dış faktörler sorumlu olabilir ve etkin olmanın maliyeti yükselebilir. Etkinlik ölçümündeki bazı güçlüklerden dolayı denetçi ihtiyatla hareket etmelidir. En sağlıklı yöntem, performans göstergelerini belirlerken mevcut olan ulusal ve uluslararası standartları göz önüne almaktır. Benzer bir biçimde planda yer alan hedefler ve sonuçları bir kısım için gösterge olarak kabul edilebilir. Etkinlik ölçümünün standartlarını şu şekilde sıralamak mümkündür (Özer, 1997, s.36): Etkinlik ölçülebildiği taktirde; nitelik ve niceliği kontrol etmeye yarar, başarıyı göstermeye yardım eder, bütçe ve planların hazırlanmasına yarar, mal ve hizmetleri fiyatlandırmada rasyonel bir temel sağlar, hizmetin ne düzeyde sağlanacağı konusunda karar vermeye yarar, personel üzerinde performans tahminlerine yardım eder. 2.3.1. Etkinlik Denetiminde Sorunlar ve Etkinlik Açısından Performans Ölçümleri 311
Etkinliği değerlendirecek uygun performans ölçümleri saptamada üç sorun vardır ve şunlardır (Özer, 1997, s.36): i-eklemleme (kesişme): Bir ihtiyacın giderilmesinde iç içe girmiş çok sayıda faktör rol oynayabilir. Çok sayıda değişik politikalar, karşılanmamış ihtiyaçların tatmini için birleştirilebilir. ii-dışsal Etmenler: İdarenin kontrolü dışındaki etmenler, bazen bir program veya projenin sonucunu etkiler. iii-maliyet: Programlar, pahalı olan maliyetler nedeniyle, bazen etkili tarzda gerçekleştirilemez. Etkinlik ölçümündeki bu güçlüklerden dolayı, denetçi ihtiyatla hareket etmelidir. En sağlıklı yöntem, performans göstergelerini idareye danışarak çıkarmak olacaktır. Performans göstergeleri, program hedeflerinin sayılabilir ifadeleridir. Denetçi performans göstergelerini belirlerken, mevcut olan ulusal ve uluslararası standartları göz önünde bulundurmalıdır. 2.3.2. Etkinlik Ölçüm Kaynakları ve Etkinlik Denetim Aşamaları Etkinlik ölçümünün kaynaklarını dört başlık altında inceleyebiliriz (Khan, 1997, s.13) : i-kamuoyu Yoklamaları: Daha çok sosyal hizmetler alanında kullanılırlar. Güvenilir sonuçlar için, örneklerin büyüklüğünün belirlenmesinde ve anket formunun hazırlanmasında son derece titiz davranılmalıdır. ii-uzman Görüşleri: Uzmanlar önceden belirlenmiş kriterleri kullanarak mal ve hizmetleri değerlendirirler. iii-endüstri Standartları: Bir programın sonuçlarının o alanda geçerli standartlar veya benzeri programların sonuçları ile karşılaştırılmasıdır. iv-iç Kayıtlar: İç kayıtların incelenmesi, bazen etkinlik denetimi açısından çok önemli bilgiler sağlar. Etkinlik denetiminin başlıca odak noktası, kurumun öngörülen amaçlara ulaşmada ne derece başarılı olduğunun değerlendirilmesi üzerinedir fakat amaçların gerçekleştirilmesinde olası nedenlerin basit bir açıklaması yeterli değildir. Etkinlik denetimi planlama, uygulama ve rapor yazımı aşamalarından oluşur. 2.4. Tutumluluk Denetimi Kaynakların elde edilmesi tutumluluk açısından incelenirken denetçi uygun nitelikteki kaynakların uygun miktarda, uygun yerde, uygun zamanda ve uygun maliyetle elde edilip edilmediğini sorgular (Atakan, Coşkun ve Sonuvar, 1995, s.5). Böyle bir denetimde, genel kabul görmüş standartların mevcut olduğu varsayılır. Fakat genellikle, söz konusu standartlar mevcut bulunmamakta ve denetçi kriterlerini örgütün temel hedeflerine başvururarak saptamak zorunda kalmaktadır. Tutumluluk; kendisine yüklenilen fonksiyon ve sorumlulukları yerine getirirken, minimum işlem maliyetini sağlayan bir kamu biriminin proje veya müteşebbisin işlemlerinin pratik ve sistematik yöntemidir (United Nations Department of Tecnical Co-operation for Development, 1987, s.41). Kaynakların uygun miktarı saptanırken yönetimin ihtiyaçlarını yeteri kadar açık bir şekilde planlayıp planlamadığına bakılır. İhtiyaç belirlenirken, en düşük maliyetle elde edilebilecek alternatifler üzerinde durulur. Kaynak sağlanmasında uygun zaman, yerine getirilecek ihtiyaçla ilgilidir. Kaynak, ihtiyaç duyulduğu an ihtiyacı karşılamak üzere mevcut olmalıdır. Ne diğer kaynakları bekletmeli, ne de onları beklemelidir. Bu nedenle denetçi, kaynakların talebi, elde edilmesi ve geçerliliğini önceden görecek yönteme başvurur. Tutumluluk, diğer amaçların başarılması ile de ilişkili olarak anlaşılmalıdır. Tutumluluk, soyut anlamda hiçbir şey harcamamak anlamına gelebilir. Fakat göreli anlamda, bir örgütün amaçlarının gerçekleşmesi ile ilgili olmak zorundadır. Bu nedenle tutumluluk, amaçları gerçekleştirmede gerekli olandan fazlasını harcamamak anlamına gelir (Khan, 1997, s.6). SONUÇ Son yıllarda kamu faaliyetlerinin hacminde ve niteliğindeki büyük artışlar, ekonomik ve toplumsal alandaki kalkınma faaliyetleri, hükümetlerin toplumun sosyo-ekonomik gelişmelerini sağlayacak geleneksel olmayan çok çeşitli işlevleri yerine getirmek zorunda kalmaları: Büyük miktarlarda kamu harcamalarının yapılmasına, ülke kaynakları üzerindeki yükün artmasına neden olmuştur. Artan yük sonucu, demokratik parlamenter sistemlerde halkın temsilcileri ve kamuoyu: kaynakların kıt olması nedeniyle kaynak tahsisinde yönetimin seçici olmasını; kaynak kullanımında daha tutumlu davranılmasını, aynı zamanda en yüksek faydanın sağlanmasını yönetimden beklemiştir. Geleneksel denetim yöntemlerinin bu beklentiye cevap verememesi sonunda performans denetimine 312
geçiş süreci başlamıştır. Performans denetimi özellikle birçok OECD üyesi ülkede uygulanmaya başlamıştır. Performans denetimi; kamu ya da özel sektör organizasyonunun, fonksiyonun, programın, faaliyetin veya projenin performansının daha çok verimlilik, etkinlik ve tutumluluk ilkeleri açısından incelenmesidir. Verimlilik; mallar, hizmetler ve diğer sonuçlar olarak tanımlanan çıktılarla, onları üretmede kullanılan kaynaklar arasındaki ilişkidir. Verimli bir faaliyet, belli bir girdi ile maksimum çıktı elde etme ya da belli çıktıyı minimum girdi ile elde etmedir. Tespit edilen verimlilik oranlarının karşılaştırılacağı ortak standartlar, her zaman mevcut olmayabilir. Nitel boyuttan çok nicel boyutu değerlendiren verimlilik ölçümleri, toplam performans ölçümlerinde yeterli olmamakta; tamamlayıcı unsur olarak etkinlik ölçümleri kullanılmaktadır. Etkinlik kavramı, bir organizasyonun tespit ettiği politika, proje ve aldığı tedbirlerle önceden saptanan amacın ne ölçüde gerçekleştirildiğini ifade eder. Etkinlik; kamu birimlerinin projelerinin veya teşebbüslerinin açıkça tanımlanmış, önceden belirlenmiş planlarının, amaçlarının veya hedeflerinin en az, en düşük maliyetle ve özel bir tarzda belirlenmiş bir zaman birimi içerisinde başarılmasını sağlayan eylemlerin, faaliyetlerin uygulanmasıdır. Etkinlik ölçümünün ön koşullarını şu şekilde belirtebiliriz; çıktılar bir örnek ve tekrarlanabilir olmalıdır, çıktının ölçülme zorluğunu giderebilmek için, performans denetiminin kabul görmüş bir standardı bulunmalıdır. Çıktı ve sonuç düzeyinde etkinliğin ölçümü kolay olmasına rağmen nihai etkinin ölçümü zordur. Etkinlik denetimi planlama, uygulama ve rapor yazımı aşamalarından oluşur. Tutumluluk denetiminde; kaynakların elde edilmesi tutumluluk açısından incelenirken, denetçi uygun nitelikteki kaynakların uygun miktarda, uygun yerde, uygun zamanda ve uygun maliyetle elde edilip edilmediğini sorgular. Tutumluluk; minimum işlem maliyetini sağlayan bir kamu biriminin proje veya müteşebbisin işlemlerinin pratik ve sistematik yönetimidir. Tutumluluk soyut anlamda hiçbir şey harcamamak anlamına gelebilir. Fakat göreli anlamda, bir örgütün amaçlarının gerçekleşmesi ile ilgili olmak zorundadır. Bu nedenle tutumluluk, amaçları gerçekleştirmede, gerekli olandan fazlasını harcamamak anlamına gelir. Kamu mal ve hizmet üretiminde verimlilik, etkinlik ve tutumluluğun sağlanıp sağlanmadığının belirlenmesi için; kamu faaliyetlerinin tümüne uygulanma olanağı sınırlı olmakla beraber, her program ve faaliyetin bağımsız ve anlamlı bir nihai hasılasının olması ve programların çıktılarının ölçülmesi gerekir. Bu ölçüm, her bir programa uygun kriterler belirlenmesi ve elde edilen sonuçların bu kriterlerle değerlendirilmesi demektir. Modern yönetim anlayışında ölçmenin önemi: ölçülen yapılmıştır ve ölçemediğinizi yönetemezsiniz şeklinde vurgulanmaktadır. KAYNAKÇA Akal, Z. (1998). İşletmelerde Performans Ölçüm ve Denetim, Çok Yönlü Performans Göstergeleri. Ankara: Milli Prodüktivite Merkezi Yayın no 473. Atakan, N & Coşkun, A & Sonuvar, M.S. (1995). Performans Denetimi Uygulaması. Ankara: Sayıştay Başkanlığı. Clemente G, (1991). Performans Denetimi ve İtalyan Sayıştay. (Çv. G. Alptürk). Sayıştay Dergisi, (5), ss.36-37. Coşkun, G. (1976). Denetimin Yeniden Düzenlenmesi-Etkinlik Denetimi. Sayıştay Denetçileri Derneği Meslek Dergisi Mali Hukuk, (38), ss.8. Coşkun, G. (1997). Etkenlik Denetimi. Sayıştay Denetçileri Derneği Meslek Dergisi Mali Hukuk, (44), ss.9. Dicle, A. (1973):Program Bütçesi-Kamu Yönetiminde Planlama-Programlama-Bütçeleme Sistemi. Ankara. Falay N.(1979). Planlama-Programlama-Bütçeleme Sistemi ve Türk Program Bütçe Modeli. İstanbul Üniversitesi Yayını No.429: Güryay Matbaacılık. Falay, N.(1987). Program Bütçe ve Sıfır Esaslı Bütçeleme Sistemleri. Istanbul: Istanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Yayın No: 521, Edebiyat Fakültesi Basımevi. Freeman R.J.& Shoulders C.D.& Lynn E.S. (1988). Govermental and Nonprofit Accounting: Theory and Practice. New Jersey: Prentice Hall Englewood Cliffs. Glynn, J.J (1996). Performance Auding and Performance Improvement in Government: Public Sector Management Reform Changin Accountabilities and the Role of Performance Auditing, Performance Auditing the Modernisation of Government, (ss.125). Paris:OECD. Khan, M.A.(1997). Performans Denetimi. Çeviren. D. Kubalı, T.C Sayıştay Başkanlığı Nao (1997). Auditing of Effectiveness Measurement, Reporting and Use Part I,(Etkinlik Ölçümünün Denetimi, Raporlanması ve Kullanımı, Çeviren T.C. Sayıştay Başkanlığı). Ankara. 313
OECD.(1996). Performance Management in Government No 9. OCDE. Özer, H.(1992). Performans Denetimi. Sayıştay Dergisi (7), ss.37. Pin, Y.P. (1989). Value-For-Money Auditing: The Experience of the Singapore Auditor Generals Office. International Journal of Government Auditing, 16 (4), ss.4-6. Shand, D.& Anand, P. (1996). Performance Auditing in the Public Sector: Approaches and Issues in OECD Member Countries Performance Auditing the Modernisation of Government. Paris: OECD. United Nations Department of Tecnical Co-operation for Development.(1987). Audit StandartsI in the Public Sector an Analysis Comparative Experience. Newyork: United Nations Publication. 314
ANALYSIS OF RAMADAN EFFECT IN THE MARKETS Asst. Prof. Fatih KONAK Hitit University PhD Student Yasemin DEMİR Hitit University ABSTRACT Efficient Market Hypothesis (EPH), developed by Fama in 1970, has been explored by researchers for many years on the efficiency of markets.. According to the Efficient Market Hypothesis, all available information about securities is instantly reflected in the price mechanism. Therefore, in the event that public information is reflected in stock prices at the same time, it is not possible to obtain an average return on this information set or to estimate future prices. However, the existence of some situations that are contradictory to this hypothesis and characterized as anomalies have been identified. Within the context of market efficiency, behavioral finance is the antagonism of the notion that these concepts are not sufficient and that the focus of human behavior on stock prices is the focus. In this respect, it is important to reveal the existence of predictable movements in the market during the month of Ramadan in terms of both market efficiency and investment decisions. The month of Ramadan is a precaution because it is a month when there are more intense feelings in the countries where fasting and Muslim majority form. Some studies on the effect of the month of Ramadan suggest that people who are more willing to invest because of being emotionally positive during Ramadan cause share prices to be made higher than the other months. On the other hand, there are also studies suggesting that Muslims should avoid investing in capital markets during Ramadan and that the market has fallen for this reason. The aim of this study is to determine the possible presence of the Ramadan effect in the 16 countries (Bahrain, Indonesia, Malaysia, Morocco, Egypt, Amman, Kuwait, Kazakhstan, Nigeria, Oman, Pakistan, Tunisia, Turkey, Dubai, Qatar and Saudi Arabia) where the majority of the population is Muslims between 14/03 / 2007-16/10/2017. In this perspective, GARCH (1,1) model was applied considering the daily closing data in the related period. According to the findings, Egyptian, Qatar, Dubai and Saudi Arabian markets had statistically significant positive returns during the last 10 days of Ramadan. Negative and meaningful results emerged in Kuwait during the first 10 days of Ramadan. Also, negative significant outcome is observed 10 days in the middle of Ramadan for Nigeria. In other countries analyzed in the scope of the analysis, no significant effect of the Ramadan month on the markets was found. Key Words: Efficient Market Hypothesis, Ramadan Effect, GARCH (p,q) PİYASALARDA RAMAZAN AYI ETKİSİNİN ANALİZİ Yrd. Doç. Dr. Fatih KONAK Hitit Üniversitesi İİBF İşletme Bölümü YL Öğrencisi Yasemin DEMİR Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü ÖZET Fama tarafından 1970 de geliştirilen Etkin Piyasa Hipotezi (EPH), piyasaların etkinliği hususunda araştırmacılar tarafından uzun yıllardır incelenmektedir. Etkin Piyasa Hipotezi ne göre, menkul kıymetler hakkında ki mevcut tüm bilgi fiyat mekanizmasına anında yansımaktadır. Dolayısıyla, kamuya açıklanan bilgilerin hisse senedi fiyatlarına eşanlı yansıması durumunda, bu bilgi seti kullanılarak ortalama üzerinde getiri elde etme veya gelecekteki fiyatların tahminleme söz konusu değildir. Ancak, bu hipoteze zıt düşen ve anomali olarak nitelendirilen bazı durumların varlığı tespit edilmiştir. Piyasa etkinliği çerçevesinde, bu kavramların yeterli olmadığını, insan davranışlarının endeks getirilerinin oluşumunda ve hisse senedi fiyatlarına etkisini odak olan davranışsal finans karşımıza çıkmaktadır. Bu doğrultuda, Ramazam ayı sürecinde piyasalarda tahminlenebilir hareketlerin varlığı ortaya çıkarılması, hem piyasa etkinliği hem de yatırım kararları açısından önem arzetmektedir. Ramazan ayı, oruç tutulan ve Müslüman çoğunluğun oluşturduğu ülkelerde daha yoğun duyguların yaşandığı bir ay olması nedeniyle önemi armaktadır. Ramazan ayı etkisi konusunda bazı çalışmalar, Ramazan ayında insanların duygusal olarak pozitif olmalarından dolayı yatırım yapma konusunda daha istekli olmaları hisse senedi getirilerinin diğer aylara göre daha yüksek gerçekleşmesine neden olduğunu öne sürmektedir. Diğer taraftan, müslümanların Ramazan ayında sermaye piyasalarında yatırım yapmaktan kaçınmaları ve bu nedenle piyasalarda düşüş meydana geldiğini ileri süren çalışmalar da mevcuttur. 315
Bu çalışmanın amacı, 14/03/2007-16/10/2017 tarihleri arasında nüfusun çoğunluğunu müslümanların oluşturduğu 16 ülkede (Bahreyn, Endonezya, Malezya, Fas, Mısır, Amman, Kuveyt, Kazakistan, Nijerya, Umman, Pakistan, Tunus, Türkiye, Dubai, Katar ve Suudi Arabistan) Ramazan ayı etkisinin olası varlığını tespit etmektir. Bu perspektifte, ilgili dönemde günlük kapanış verileri dikkate alınarak GARCH (1,1) modeli uygulanmıştır. Elde edilen bulgulara göre, Mısır, Katar, Dubai ve Suudi Arabistan piyasalarında Ramazan ın son 10 gününde istatistiksel açıdan anlamlı pozitif getiriler oluşmuşken. Kuveyt te Ramazan ın ilk 10 gününde, Nijerya da Ramazan ın ortasındaki 10 gün ve son 10 gününde negatif ve anlamlı sonuçlar ortaya çıkmıştır. Analiz kapsamında incelenen diğer ülkelerde Ramazan ayının piyasalar üzerinde anlamlı bir etkisine rastlanılmamıştır. Anahtar Kelimeler: Etkin Piyasa Hipotezi, Ramazan Ayı Anomalisi, GARCH (p,q) Introduction In finance literature, oncgoing theory Efficient Market Hypothesis (EMH), which explains current stock price behavior, has been discussed for many years. The most prominent work was done on the price movements of securities, by Louis Bachelier, a French Ph.D. student, at the beginning of the 1900's. In his research, the concept of random walk on commodity prices in France was analysed and the random walk hypothesis was revealed. After this work was done, although many researches had been carried out on this subject, the theory widely accepted in finance literature called Efficient Market Hypothesis was put forward by Eugene Fama in 1970. According to the EMH, If the market is efficient, it can be said that it is not possible to predict future prices in order to obtain an abnormal return which is above the market averages. It should, also, be added that any new information related to securities is reflected in the prices directly. Based on the concept of Random Walk, EMH also argues that prices follow a coincidental path in the price mechanism. In that context, every case that is contrary to this situation called an anomaly which is defined as getting abnormal return by employing fundamental and texhnique analysis. Moreover, while EMH advocates the need for investors to be rational, behavioral finance is based on the irrational behavior of investors. Thus, it can be underlined that behavioral finance is complementary to EMH so as to explain total investor behavior. Clearly, behavioral finance can be described as a discipline that targets both decision-making process which traditional finance theory can not explain and human psychology as a possible source of market anomalies. Within the concept of anomaly, the estimation of market movements is of great importance. In this respect, it is important to reveal the existence of predictable movements in the market during the month of Ramadan in terms of both market efficiency and investment decisions. The month of Ramadan is a precaution because it is a month when there are more intense feelings in the countries where fasting and Muslim majority form. Some studies on the effect of the month of Ramadan suggest that people who are more willing to invest because of being emotionally positive during Ramadan cause share prices to be made higher than the other months. On the other hand, there are also studies suggesting that Muslims should avoid investing in capital markets during Ramadan and that the market has fallen for this reason. This research investigates the possible presence of the Ramadan effect in the 16 countries (Bahrain, Indonesia, Malaysia, Morocco, Egypt, Amman, Kuwait, Kazakhstan, Nigeria, Oman, Pakistan, Tunisia, Turkey, Dubai, Qatar and Saudi Arabia) where the majority of the population is Muslims between 14/03 / 2007-16/10/2017. In this perspective, GARCH (1,1) model was applied considering the daily closing data in the related period. 1. Efficient Market Hypothesis and Behavioral Finance Efficient market hypothesis, the three types of the efficient market hypothesis (weak, semistrong and strong forms), the leading market anomalies and behavioral finance are described in this part of research. 1.1. Efficient Market Hypothesis In order for the market to be efficient, all information must be reflected directly on prices without allowing predictable trends (Özden, 2016). Bayraktar (2012), also, echoed that The market efficiency is the reflection of the information in the securities prices simultaneously. Market efficiency can be We can evaluated in three different ways as Functional Efficiency, Distributive Efficiency and Informational Efficiency. Functional efficiency is defined as all transactions that take place in the market are carried out at the lowest cost. Distributive efficiency is expressed as scarce resources are best 316
distributed through capital markets. Furthermore, informational efficiency can be thougt as securities prices reflect all available information (Dadenova, 2012). In general, Efficient Market Hypothesis refers to information efficiency within these efficiency types mentioned above. It may be repeated that efficient market is a market that includes all available information in price mechanism. Also, market participants are not allowed to beat the market due to random walks of securities, which can be expressed as absence of forecasting (Çevik ve Erdoğan, 2009). The scope of the concept of efficient market can be deepen as the hypothesis is also important in the analysis of securities for investors who want to accurately estimate the future prices of traded securities. Nevertheless, some studies have observed that securities prices have come into being randomly. As a result of these studies, this has been referred as "Random Walking Theory" in the finance literature (Francis, 1993, Köse, 2009). Specifically, this theory was recognized by Paul H. Coonter in 1964 with the title "The Random Character of Stock Market Prices" (MsXLabs Forum, 2009). The model is based on statistical interpretations made by M.G. Kendall and Harry Roberts (Kılıç, 2002). In that case, Random Walk can be made clear as securities prices can not be predicted by past price movements (Köse, 2009). In its simplest sense, the past can not be used to predict the future in a meaningful way (Fama, 1965). In fact that, this theory is a special case of Efficient Market Hypothesis (Baştürk, 2002). In other words, price changes in the model are independent, coincidental and unpredictable in the present information (Aksoy and Sağlam, 2001). Efficient markets are the markets where prices accurately reflect the current information and are examined in three ways: weak form efficiency, semi-strong form efficiency and strong form efficiency. These types of effciency will be described and detailed by experessing related tests that helps market participants to be sure on whether market is efficient or not. Weak Form Market Efficiency: Markets can be defined in this type that historical information is fully reflected in stock prices which means future price movements in this market can not be estimated with past price movements. It can, therefore, suggest that the changes in the price are irrelevant and independent each other (Kiyılar, 1997, Karan, 2001; Öztin, 2007). Moreover, if a weak form of efficiency prevails in the market, technical analysis will lose its power. Thus, the core idea of technical analysis that advocates validity history repeats itself is not accepted. As it is known that the main reason underlying the technical analysis is investigation of price movements that can be repeated in the future. In this case, all price movements are reflected in today's prices and technical analysis becomes ineffective (Korkmaz and Ceylan, 2007). Some efficiency tests used to analyze weak form market efficiency are: Time Series Tests; researchers form a model by looking at past price movements, thinking that past price movements will repeat themselves in the future, which means history will recur, so as to predict future price movements. In these analysis; linear regression model, ARCH and GARCH models, logit and probit models are employed to detect possible inefficiency of markets (Kılıç, 2002). Sequential Correlation Test; In this analysis method, an equilibrium is established between the price change of the day and the price change of the previous day by calculating the change in the price of the stock at the t day (Karaşin, 1987). Filter Test; the period in which the price of a share goes from low to high is based on the assumption that the share is in a rising trend and that the decrease in the stock which has decreased in a certain period is in a decreasing trend (Eken and Adalı, 2008). Running Test; Price increases in price change series are recorded as (+) and price decreases (-) (Elton et al., 2003). Semi-Strong Form Efficiency: All historical information and publicly reached news are fully reflected in prices. Therefore, it can be propounded that it is not possible to abtain abnormal return by using historical price movements and news related to securities (Berk, 2005; Öztin, 2007). Fundamental analysts use the information available to the public and determine the stock prices accordingly. Hence, if the market is effcient in semi-strong form, fundamental analysis may lose its influence and the possibility of gaining abnormal return is disappeared (Bolak, 2001). There are some efficiency tests that are used in semi-strong form. It can be examined in widelyaccepted three approaches; One of the three implementation is stock issuing that refers selling of shares to in the stock market to be public. Secon one is intermediary proposal test that represents brokerage houses that constitute the clients' portfolios are included in the share offer. These suggestions are guiding and persuasive 317
according to the customers as they are determined as the result of the evaluations made. The last one is annual earnings announcement test that is the way of interpretation of the annual earnings announcements of the company which are not reflected in the share price. After this announcement is made, if the investor who gets the shares is able to make an abnormal profit, the semi-strong form efficiency is rejected in that market (Kılıç, 2002). Strong Form Efficiency: All information, both public and private, is reflected on price mechanism simultaneously. In a strong form efficient market, possible future developments are anticipated in an unbiased manner. Notably, it is difficult to claim the existence of strong form efficient capital market nowadays (Öztin, 2007; Dagli, 2004). If the market is efficient in strong form, it impossible to obtain return above average in any way. I can, therefore, be suggested that in such a market, analysts will not be required, and it will be assumed that stocks will be at the price they should be. In a market that is efficient in strong form as follows (Atan et al., 2006): Stock price is changed randaomly. Stock prices react immediately and accurately to new information. Trading methods fail to provide abnormal returns. All professional investors, either individually or as a group, will fail to make an abnormal returns. It can be said that whether a market is efficient or in which form it is efficient is evaluated by testing the four conditions above.there are some efficienty tests that are used in strong form. These are; Tests for Insider Trading; it has been researched whether the employees of the company have gained extra profit by reaching special information (Baştürk, 2002). Tests for Administrators of Mutual Funds and Large Portfolios; the performance of funds and the managers, who holding the right of management, are examined. If these managers gain abnormal profits consistently, it can be advocated that the market is not efficient in strong form (Kılıç, 2002). 1.2. Market Anomalies There are some findings that show that financial markets are inefficient, contradict with the assumptions made, and there are deviations from the ongoing hypothesis. This unusual and accepted principle of behavioral incompatibility is called anomaly (Özmen, 1997; Baştürk, 2002). In fact that if the anomaly gets positive results in the current market, investors will be able to get more returns from the market average without taking additional risk. The source of these structures, which are called anomalies, has been shown to be inefficiency of the Capital Asset Pricing Model (CAPM) or to be away from the efficiency of the market (Bildik, 2000). There are various anomalies introduced and detected by researchers and some of these anomalies are figured out in the table below. 318
"Calendar Anomalies / Fundamental Anomalies / Technical Anomalies / Cross Section Anomalies" Definations Intra-Day Effect: Certain hours of the day are higher or lower than other times (Şahin, 2016). Moon Turn Effect: Moon Effect: Monday Effect: Day of The Week Effect: The Friday the 13th Effect: There is a statistically significant difference between the mean at the end of the month and the first few days of month (Baştürk, 2002). The stocks are getting different returns in the first half or the second half of the month (Dadenova, 2012). First business day of the week is defined as the negative of stock returns. (Sahin, 2016). Friday is the most profitable day of the week, whereas Monday and Tuesday are less profitable (Karan, 2001). Financial researchers have investigated Friday's 13th day of the week to see if there was any negative change in stocks (Lucey, 2000). Holiday Effect: Daylight Saving Time Effect: Statistically significant movements of stocks before and after the vacation (Kıyılar and Karakaş, 2005). By taking back one hour of the clock in the fall, people lose one hour in their sleep patterns and one hour in the spring when they are taken forward by one hour. This sleep disorder is thought to make it difficult for people to make decisions because they are physiologically impaired. In this case, it is determined that those who operate on stock market will be affected by this change on the first working day after the clocks are moved forward or backward (Korkmaz et al., 2010). Election (Election Period) Effect: Halloween Effect: January Effect: Price Anomalies; Neglected Stocks Anomaly: Low-priced Stocks Effect: Bonus Share Effect: The First Public Offering Cheap Price Effect: Company Size Effect:: Work on this issue is often a change in investment returns before and after the election (Mandacı, 2003). It is stated that the stocks realized during the November-April period are higher than the returns during the May-October period (Yılancı, 2013). The stocks are trying to explain the higher yield by looking at the other month in January (Rossi, 2015). Incomplete-inadequate reaction and excessive reaction (Barak, 2008). It has been neglected by investors and specialists, is less traded and less recommended, and performs better than other securities in stocks (Demireli, 2007). Companies are trying to explain the stocks traded on the stock exchange, because they have lower prices than other companies (Karan, 2001). This anomaly is that it is possible to provide excessive returns after free capital increase (Kılıç, 2002). It is possible for investors to obtain returns on the market in a certain period of time after their initial entry into the market. The cheap price can also be called Anomaly (Güneysu, 2011). When the stocks of large firms are compared with the stocks of small firms, it is related to the investor with lower or higher returns (Öztin, 2007). Book Value (BV) / Market Value (MV) Ratio Effect: Companies with high BV / MV ratios indicate that they provide more returns than firms with low BV / MV ratios (Kaldırım, 2017). Price / Earnings (P / E) Ratio Effect: Stocks with a high P / E ratio indicate a lower return than stocks with a low P / E ratio (Baştürk, 2002). Taking stocks that have performed well in the past, it is possible to get a normal Momentum Effect:: return in the next 3-12 months in the case of selling poor performing stocks (Kaldırım, 2017). Accrual Effect: It occurred when investors were mistaken for assessing their current profits (Hirshleifer et al., 2012). It is to be determined that the events related to the reduction of Active Growth Effect: assets are high returns, and the events related to the increase of assets tend to follow low returns(lam ve Wei, 2011). Profitability Effect: It has been figured out that companies with higher equity return have more returns (Dağlı and Arslantürk, 2015). Ramadan Effect: In the Hijri calendar, it means that the amount of stocks in Ramadan is higher than the other months (Eyüboğlu, 2017). 319
1.3. Behavioral Finance Behavioral finance has put forward as a discipline that focuses on Psychology and Finance, aiming at analysing human psychology whcih can be a possible source of market anomalies and decision-making processes that is not taken account by traditional finance theories (Diver, 2015, Ceylan, 2016). In detail, behavioral approach tries to indicate how investors are influenced and behaved in investing process (Bostanci, 2004). In addition, this model seeks to determine both how investors actually behave in financial markets and investigates how investors make systematic mistakes in making decisions (Diver, 2015; Barberis et al., 1998). In historical point of view, the first work to reconcile the discipline of psychology to stock market was in 1912 Selden's book "The Psychology of Stock Market" (Victor and Helen, 2000). In the following manner, the behavioral approach to psychology was introduced by John D. Watson in 1913 (Daniel et al., 2001). In that context, the anomalies in the financial markets have shown that they are not rational in all circumstances, and they have raised the interest in behavioral finance. Other prominent reasons for the increased interest in behavioral finance are; increase in individual investors trading daily that called day traders, crisis in Asia in 1997, the collapse that broke out in corporate stocks of technology companies in 2002, known as the dot.com crisis, increase in online investment through the internet (Korkmaz and Ceylan, 2007). Moreover, behavioral finance emphasizes human psychology in Adam Smith's book The Moral Thought Theory (Cornicello, 2004). In this perspective, the foundations of behavioral finance were laid by Daniel Kahneman and Amos Tversky in 1974 with the "Expectation Theory" (Ceylan, 2016). Daniel Kahneman, one of the pioneers of Behavioral Finance, has made a point of view to understand the market with his work on human behavior and decision-making mechanisms (Bayar, 2011). As it is known that behavioral finance models are based on the fact that markets are ineffective and that Efficient Market Hypothesis has lost its validity (Patel et al., 1991). According to behavioral approaches, the observation of behavior patterns of investors is the priority of models that endeavour to explain movements of price mechanism (Şenkardeşler, 2016). Some of the commonly accepted models eplpyed in behavioral finance are: Representative investor model: In this model, the representative investor falls into two jurisdictions as representability bias and conservatism. Representative bias; investors tend to focus on the most multiplier elements at the end of the judiciary. Conservatism, in this case, is that investors can not easily change their previous attitudes and judgments, even if they face new knowledge. While representative bias in this model is explained as excessive reaction, conservatism inidcates inadequate reaction (Barberis et al., 1998; Ülkü, 2001). Daniel, Christheleifer and Subrahmanyam Model: Success is the relationship between selfawareness, investment performance and investor confidence in their own knowledge. Excessive trust means that the investor has more confidence than he/she has. Psychological situations based on the above two psychological findings lead to a shortage of stocks in the long run. This model deals with excessive reaction to specific information, and low reactivity in public information (Daniel et al., 1998; Ülkü, 2001). Hong and Stern Model on Interactive Relationship between Heterogeneous Investors: This model examines the interactive relationship between heterogeneous investors instead of dealing with model behaviors. The vast majority of the model refers to the interactive relationship between heterogeneous investors, while a small number refers to the cognitive prejudices that exist in individual investors. It is assumed that there are two types of investors are known in the market as "Momentum investors" and "news hunters" in the model and that they can only use one kind of information in a limited rational structure. The model shows a low reaction in the short-term positive autocorrelation, an excessive reaction in the long-term positive autocorrelation (Hong and Stein, 1999). The conclusion reached to behavioral finance is to help investors understand the market and their self as well as to understand the investors they serve and make it easier for them to find advice on their needs and desires (Sermaye Piyasasında Gündem, 2012). 2. Literature Review In this section of research, previous research on both calendar anomalies and particularly Ramadan realted anomalies are indicated in historical order with anomalies category. Baştürk (2002) examined the relationship between P/E ratios and systematic risk values of stocks traded in ISE covering 1995-2000 period. In this concept, the returns and performances of portfolio companies with firm size were compared. It was concluded that firm size effect continues to exist in 320
portfolios with low P/E ratio, high systematic risk and firm size. Moreover, Kılıç (2002) investigated 198 announcements of 55 companies expressing on both capital increase through rights and bonus issues between 1998-2000. Accordding to outcomes, capital increase through bonus anomaly is determined to be valid. Mandacı (2003) examined the ISE100 Index within 15 days before and after the four general elections (20 November 1991, 24 December 1995, 18 April 1999, and 3 November 2002). It has been detected that during some of these periods some days (eg the 3rd day before the election of 18 April 1999 and the second day after the 18th April 1999 election) may yield an abnormal return. It is concluded that althoug statistically significant figures found in same election s period, most of the days analysed near the election dates demonstrates acceptance of market efficiency. Furthermore, Barak (2008) investigated the existence of under-reaction anomaly and an over-reaction anomaly in the ISE between 1992 and 2004 with both long- and short-term hypothesis tests by employing CAR model. As a result of two measurements, long-term over-reaction anomalies were also validated with short-term underreaction anomalies. Similiarly, Doğukanlı and Ergün (2011) investigated whether the hypothesis of overreaction in the five different indices of the ISE (ISE National 100, ISE-National 50, ISE-National 30, ISE National-Industry and ISE National-Financial) between 1998 and 2008 and examined the possiblity of getting abnormal returns by means of opposition strategies. They figured out that except for the ISE 30 Index, the overreaction hypothesis and the control of the opposition strategies have been observed. Thus, it is claimed that ISE is not efficient in weak form under the limitation of data set and methodology used in analysis. Moreover, Yılancı (2013) identified the existence of the Halloween effect by emplying Huber's M- estimator technique that gives strong predictors against outliers, and the least squares method in the ISE during 1990-2010. In addition, Kaldırım (2017) analysed that validity of the low price and momentum anomalies on BIST 100 Index from 2008 to 2015. Also, Kaldırım (2017) examined the validity of the 2008-2015 low price anomaly and momentum anomaly on BIST 100 index. Even though momentum effect is determined in the market, any proving outcome is found for existence of low pirce effect. Kıyılar and Karakaş (2005) figured out existence of the year-end, the day of the week and the closing-opening days of the year anomalies in the ISE 100 index between 1988 and 2003. Additionally, Atakan (2008) investigated the ISE 100 Index for period from 1987 to 2008 and identified the January and weekday effects by using GARCH model. As a result of the study, it was determined that the January returns were not statistically different other months. However, it is found that while Friday returns were higher than other days and Monday returns were lower. It is, aslo, echoed by Üner (2008) findings that demonstrates the demtemination of Day of the Week Effect, Moon of the Year Effect, Moon Turn Effect, Year Return Effect and Moon Effect on ISE for the period between 1988-2007. In addition, investment strategies were emphasized in his research and inefficiency of ISE in strong form is appeared due to possiblity to obtain returns on the market by using investment strategies. Korkmaz et al. (2010) examined the effects of weekday and summer time applicaiton anomalies in the ISE 100 Index from 1987 to 2009 by GARCH model. They found that Mondays returns are lower than rest of the weekdays. It shoul also be added that they figured out the effect of summer time application on average return. Moreover, Güneysu (2011) investigated the effects of the days of the week in ISE-100 index in 1990-2010 period by employing one way variance analysis. Due to the possibility that the crises in the country affected the market during the period investigated, the periods of crises were divided into sub periods. As a result of the analysis, it was observed that the days of the week differed from the average yield. Dadenova (2012) examined the existence of time-dependent anomalies in the ISE-30, ISE-50 and ISE-100 indices in 2000-2012 periods. According to the results of the research, it is figured out that İMKB30 index provides the highest return while İMKB50 and İMKB100 provide the same returns. In addition, Ege et al. (2012) observed the existence of January anomalies using the power ratio method and using ISE 30 and ISE 50 Index data in the period of 2001-2011 and January effect was detemined. Another study on anomalies carried out by Abdioğlu and Değirmenci (2013) indicates observed daytime and weekday effects in ISE using the least squares method in 2003-2012. However, Özer and Ece (2016) observed that there was no meaningful change returns of January compared to other months by takin into account of futures markets in Turkey from 2005 to 2013. Additonaly, Öncü et al. (2017) examined the Day of Week Anomaly in the BIST 100 Index for 2005-2015 period. As a result of the research conducted by GARCH model analysis, Weekday Day 321
Anomaly was not observed in BIST100 index. Similiarly, Turaboğlu and Topaloglu (2017) examined January, June and September anomalies for the BİST All Index during 1998-2015 period and they found that the existence of January, June and September anomalies. Kumar (2017) examined the development of the behavior of the calendar anomalies (especially the day of the week, the return at the beginning of January and the beginning of the month). On the stock market, there is a positive return on Friday while a negative return is provided on Monday. In foreign currency markets, the opposite of the above result is determined, ie, a positive return on Monday, while a negative return on Friday. In the case of Ramadan effect, Husain (1998) investigated the effect of Ramadan in Pakistan stock market by the regression and GARCH models with a dummy variable. He found that there has been a significant decline in fluctuations in stocks in this month, however, no significant change in average return. In addition, Seyyed et al. (2005) observed that Ramadan anomalies existed during the period 1985-2000 in the Saudi Arabian stock market. As a result of the study, there was no difference between the returns and the fluctuations in the market. Nevertheless, Akrami et al. (2012) examined the validity of the Ramadan anomaly for the 2005-2010 period in the Tehran stock market using variance analysis and repetitive measures. According to the results obtained, it is determined that there is a relationship between the month of Ramadan and the shares return. It should, aslo be noted that Bialkowski et al. (2012) observed stocks return during Ramadan for 14 Muslim countries between 1989-2007. They concluded taht Ramadan has positive effects on the investor's psychology and it is determined that stocks are higher than the rest of the year. Moreover, Al-Khazali (2014) examines the effect of Ramadan on the bring-up of 15 Muslim countries. It was determined that the Ramadan effect was found in the 1996-2000; 2001-2006 and 1995-2007 sub-periods. On the other hand, Shah and Ahmed (2014) tested the existence of the Ramadan effect on the Pakistan stock market, taking into account the monthly data for the last three years. Findings obtained as a result of the research show that the Ramadan effect is not statistically significant. Furthermore, Küçüksille and Özmutaf (2015) investigated the months Hijri calendar effects on the BIST 100 Index in the period 1988-2014. According to outcomes, big differences were detected between months. However, ın the perspective of Ramadan effect, any statistically significant figures were obtained. In addition, while the highest return was observed in the month of Recep, the lowest return was occured in the month of Rebiülahla. In addition, Çelik et al. (2016), investigates Ramadan effect on Turkey (XU100), Malaysia (KLSE), Kuwait (KWSE), Indonesia (JKSE) and Saudi Arabia (Tadawul) markets by using EGARCH model for the period 2012-2016. The result of the study shows that there was a positive effect on the Tadawul index during Ramadan, while a negative effect was found on the volatilities of the XU100, KWSE and Tadawul indices. Hakan and Yasin (2016) observed the effect of the Ramadan effect during the period of 2005-2016 in the 24 Stock Exchange Istanbul Index. As a result of the study, it is not found that the remaining 23 indices of the Ramadan effect, which is negative and significant in the insurance index, do not differ statistically. Hasbullah and Masif (2016) examined stocks in Saudi Arabia, Malaysia, Turkey, Indonesia and Kuwait by applying the Markov Regime Change Technique. According to the results obtained, investors were not able to obtain excessive returns during the month of Ramadan. Moreover, Gürbüz and Şahbaz (2017) investigated whether the BIST100 index between 1994 and 2017 showed a market anomaly during Feast of Ramadan and Sacrifice. It was observed that during the month of Ramadan, there was an increase in the asset return. In addition, it has been determined that volatility increases duringthe month of Ramadan and feast of Ramadan by using EGARCH method. They, also, indicated that there were no anomalies during the Feast of Sacrifice. 3. Data Set and Methodology Within the scope of the market efficiency, it is aimed to determine the effect of Ramadan on the market, in other words, the existence of a market movement which can be estimated by the market participants during this month. In this direction, the daily index closing data which took place between 3/14 / 2007-10/16/2017 were taken into account in order to determine the existence of the Ramadan effect in the 16 countries where the Muslim population is proportionally high. In this context, the countries analyzed and the benchmark stock market indices are shown in Table 1. As can be seen from the table, while the same time period is selected for all countries, the analysis is carried out in 16 countries (Bahrain, Indonesia, Malaysia, Morocco, Egypt, Amman, Kuwait, Kazakhstan, Nigeria, Oman, Pakistan, Tunisia, Turkey, Dubai, Qatar and Saudi Arabia) excluding the countries with low population of Muslims whose data are not available or whose data can not be reached in this range. 322
Table 1: Countries and Benchmark Indices Tested for Ramadan Effect Country Benchmark Index Time Interval Bahrain Bahrain All Share 3/14/2007-10/16/2017 Indonesia Jakarta Stock Exchange 3/14/2007-10/16/2017 Malaysia Kuala Lumpur Stock Exchange 3/14/2007-10/16/2017 Morocco Morocco All Share 3/14/2007-10/16/2017 Egypt Hermes Financial 3/14/2007-10/16/2017 Amman SE Financial Market 3/14/2007-10/16/2017 Kuwait Kuwait Stock Exchange Market 3/14/2007-10/16/2017 Kazakhistan Kazakhistan Stock Exchange 3/14/2007-10/16/2017 Nigeria Nigeria All Share 3/14/2007-10/16/2017 Oman Muscant Securities Market 3/14/2007-10/16/2017 Pakistan Karachi Stock Exchange 3/14/2007-10/16/2017 Tunisian Tunindex 3/14/2007-10/16/2017 Turkey BIST 100 Index 3/14/2007-10/16/2017 Dubai Financial Market 3/14/2007-10/16/2017 Qatar SE Index 3/14/2007-10/16/2017 Saudi Arabia Tadawul All Share 3/14/2007-10/16/2017 The logarithmic percentages of the benchmark indices for each country at the specified interval using the daily closing data are calculated emplying the following formula. R t = log ( Pt ) Pt 1 R t, located in the above formula, shows the daily return that occurs at the time of 't'. P t 1 represents the closing price of the day before t, P t refers the price at time t. It shoul also be underlined that the dividend effect is excluded from the return calculations because it is not a significant influence on the analysis results of the finding of the profit before the profit share regulation. Descriptive statistical data such as mean, standard deviation, minimum and maximum values were also examined in our study. Moreover, the stationarity of the series was analyzed by the Augment Dickey Fuller test to measure the reliability of the applied model and to obtain the possible benefit of the time series used. The regression created in the perspective of the analysis is as follows: R it = α i + β 1 R 1t + β 2 R 2t + β 3 R 3t + ε According to the above equation; The return on the 't' day is denoted by R it and represents dependent variable. R 1t, R 2t and R 3t respectively show the first 10 days of the month of Ramadan, 10 days in the middle and 10 days in the end. In addition, these three independent variables are included in the model as dummy variables. In this phase, for example, for the first 10 days of the month of Ramadan represented by the coefficient β 1, the calculated return is arranged as 1 for the first 10 days, and 0 otherwise. It has to be boted that this method has been repeated for other indipendent variables. The research hypotheses generated in this context are as follows: H 0 = β 1 = β 2 = β 3 H 1 β 1 β 2 β 3 According to research hypotheses; The "0" hypothesis suggests that there is no difference between the parts of the Ramadan month (first, middle, last 10 days), whereas in the alternative hypothesis, there is a difference between the variables discussed. I the context of Ramadan effect, If H 0 is rejected, it can be interpreted that this markets is not efficient. In other words, In the case of the alternative hypothesis is accepted, it can be said that the index is not efficient in weak form and this set of information might be useful for market actors to obtain returns above average. In our research, the GARCH (p, q) method developed by Bollerslev (1986) was used in order to determine the possible Ramadan effect in both short and long time period. GARCH (p, q) model: q h t =V C + j=1 V r A h t-j + j=1 V Bj ε 2 t-j 323
q In order to obtain the conditional variance in the GARCH (p, q) method,, j=1 V r A h t-j + j=1 V Bj must be smaller than 1 and V 194 A, V 195 B, and V C must be positive to ensure that the conditional variance is positive (Berument & Kiymaz, 2001). V A + V B refers to the level of volatility of variables that have an effect on past price movements. The fact that the value of this sum is close to 1 indicating the size of the probable effect. The statistical significance of the test results with the F-Test can be interpreted as the relative Benhmark index being affected by increases or decreases in the independent variables related to the month of Ramadan. 4. Analysis In this part of our research, the results of the tests applied within the scope of the Ramadan effect and the interpretation of the findings are mentioned. Average, Standard Deviation, Minimum, and Maximum values for the first, middle and last 10 days of the month of Ramadan, all of the month of Ramadan (rt) and days out of Ramadan (rd) are shown for 16 countries in the time interval demonstrated in Table 2. For example, according to averages in Table 2, it is figured out that the first 10 days of Ramadan showed a negative average for 11 countries, while in the last 10 days a positive average was found in all countries except Nigeria. It should, also, be noted that the standard deviations differ from each other depending on the variables. Table 2:Descriptive Statistics for the 16 Countries in which the Ramadan Effect is Tested Bahrain r1 r2 r3 rt rd r1 r2 r3 rt rd Mean -0.0006-0.0003 0.0004-0.0002-0.0002-0.0008 0.0008 0.0022 0.0007 0.0004 Std. Dev. 0.0044 0.0054 0.0042 0.0047 0.0055 0.0139 0.0141 0.0073 0.0123 0.0133 Min -0.0221-0.0233-0.0149-0.0233-0.0492-0.0498-0.0482-0.0139-0.0498-0.1095 Max 0.0068 0.0156 0.0113 0.0156 0.0275 0.0338 0.0566 0.0199 0.0566 0.0762 Malaysia Mean -0.0006 0.0009 0.0003 0.0002 0.0001-0.0010 0.0005 0.0000-0.0002 0.0001 Std. Dev. 0.0067 0.0070 0.0041 0.0061 0.0073 0.0058 0.0108 0.0063 0.0080 0.0072 Min -0.0206-0.0188-0.0137-0.0206-0.0998-0.0172-0.0417-0.0382-0.0417-0.0467 Max 0.0154 0.0338 0.0082 0.0338 0.0426 0.0209 0.0425 0.0094 0.0425 0.0446 Egypt Mean -0.0007-0.0025 0.0030-0.0001 0.0003-0.0010 0.0005 0.0015 0.0003-0.0002 Std. Dev. 0.0120 0.0162 0.0088 0.0129 0.0154 0.0084 0.0094 0.0071 0.0084 0.0102 Min -0.0421-0.0570-0.0247-0.0570-0.1720-0.0243-0.0271-0.0149-0.0271-0.2054 Max 0.0355 0.0489 0.0266 0.0489 0.0923 0.0240 0.0369 0.0351 0.0369 0.1987 Kuwait Indonesia Morocco Amman Kazakhistan Mean -0.0011-0.0002 0.0004-0.0003-0.0001-0.0057-0.0003 0.0021-0.0014 0.0000 Std. Dev. 0.0061 0.0077 0.0050 0.0064 0.0072 0.0207 0.0214 0.0160 0.0198 0.0180 Min -0.0254-0.0312-0.0207-0.0312-0.0933-0.0929-0.0756-0.0578-0.0929-0.1296 Max 0.0111 0.0380 0.0201 0.0380 0.0371 0.0633 0.0535 0.0415 0.0633 0.1357 194 The GARCH coefficient, V A, indicates long-term predictable market movements. 195 The ARCH coefficient, V B, indicates short-term predictable market movements. 324
Table 2:Descriptive Statistics for the 16 Countries in which the Ramadan Effect is Tested (Cont') Nigeria r1 r2 r3 rt rd r1 r2 r3 rt rd Mean 0.0016-0.0012-0.0024-0.0006 0.0000 0.0001 0.0002 0.0019 0.0007 0.0004 Std. Dev. 0.0110 0.0105 0.0075 0.0100 0.0107 0.0128 0.0107 0.0087 0.0109 0.0112 Min -0.0188-0.0266-0.0265-0.0266-0.0475-0.0406-0.0382-0.0367-0.0406-0.0513 Max 0.0377 0.0308 0.0151 0.0377 0.0798 0.0317 0.0307 0.0268 0.0317 0.0825 Pakistan Mean 0.0001 0.0002 0.0019 0.0007 0.0004 0.0007 0.0006 0.0008 0.0007 0.0003 Std. Dev. 0.0128 0.0107 0.0087 0.0109 0.0112 0.0055 0.0046 0.0038 0.0047 0.0056 Min -0.0406-0.0382-0.0367-0.0406-0.0513-0.0216-0.0167-0.0120-0.0216-0.0500 Max 0.0317 0.0307 0.0268 0.0317 0.0825 0.0140 0.0127 0.0103 0.0140 0.0411 Turkey Mean -0.0011-0.0003 0.0036 0.0007 0.0003 0.0017 0.0015 0.0042 0.0025-0.0003 Std. Dev. 0.0205 0.0201 0.0111 0.0179 0.0161 0.0157 0.0176 0.0121 0.0154 0.0171 Min -0.0734-0.0542-0.0204-0.0734-0.1106-0.0475-0.0618-0.0405-0.0618-0.0962 Max 0.0648 0.1213 0.0363 0.1213 0.0943 0.0762 0.0941 0.0305 0.0941 0.1220 Qatar Oman Dubai Saudi Arabia Mean -0.0007 0.0017 0.0017 0.0009 0.0000-0.0020-0.0010 0.0040 0.0002-0.0001 Std. Dev. 0.0150 0.0199 0.0099 0.0156 0.0134 0.0137 0.0106 0.0130 0.0127 0.0139 Min -0.0754-0.0732-0.0376-0.0754-0.0936-0.0561-0.0672-0.0449-0.0672-0.1033 Max 0.0546 0.0826 0.0284 0.0826 0.0942 0.0418 0.0266 0.0644 0.0644 0.0909 The outcome of the ADF test emplyed on benchmark indices of 16 countries in order to determine the stationarity that is requested for an acceptable implementation of econometric model is illustrated in Table 3. At first glance, While all countries except Kuwait, Dubai and Saudi Arabia were provided with stationarity, the series for these three countries were delayed by 1 lag so as to make these series stationay. Table 3: Augmented Dickey-Fuller (Stationary) Test Results for 16 Country Indices Tunisia T-Stat. Prob.* Lag Bahrain -46.76563 0.0001 0 Indonesia -47.43799 0.0001 0 Malaysia -45.75626 0.0001 0 Morocco -41.65801 0.0000 0 Egypt -44.23229 0.0001 0 Amman -52.8469 0.0001 0 Kuwait -30.93595 0.0000 1 Kazakhistan -50.17565 0.0001 0 Nigeria -33.30799 0.0000 0 Oman -42.11002 0.0000 0 Pakistan -44.32886 0.0001 0 Tunisian -40.89523 0.0000 0 Turkey -51.74677 0.0001 0 Dubai -33.60407 0.0000 1 Qatar -45.73429 0.0001 0 Saudi Arabia -33.42219 0.0000 1 In the main perspective of our research, variance distribution analysis was carried out for all countries in order to determine the probable presence of statistical differentiation in different parts of Ramadan (first, middle, end). The findings of the analysis are shown in Table 4 for 8 countries (Bahrain, Indonesia, Malaysia, Morocco, Egypt, Amman, Kuwait and Kazakhstan) and shown in Table 4 Cont for other 8 countries (Nigeria, Oman, Pakistan, Tunisia, Turkey, Dubai, Qatar and Saudi Arabia). According to the outcome obtained from Table 4, although different positive and negative coefficient 325
values occurred in the first, middle and last 10 days of Ramadan month, there is no statistically significant results for 8 countries except in Egypt for the 10% positive return for the last 10 days of Ramadan and the 10% negative return for the first 10 days of Ramadan for Kazakhstan. These results are line with Bialkowski et al. (2012) and Akrami et al. (2012) outcomes. Table 4: Variance Distribution of the First, Middle, Last 10 Days of Ramadan Month, Ramadan Month All, and Days out of Ramadan Month for the 16 Countries in which the f Ramadan Effect is Tested Bahrain Coefficient Std. Error z-statistic Prob. Coefficient Std. Error z-statistic Prob. R1-0.0002 0.0005-0.4142 0.6788 0.0003 0.0013 0.2395 0.8108 R2-0.0002 0.0005-0.3005 0.7638 0.0001 0.0011 0.1224 0.9026 R3 0.0007 0.0006 1.0943 0.2738 0.0018 0.0012 1.5225 0.1279 C -0.0001 0.0001-1.5656 0.1174 0.0006 0.0002 3.1096 0.0019 Malaysia R1-0.0007 0.0008-0.8312 0.4059-0.0001 0.0006-0.1651 0.8689 R2-0.0006 0.0006-1.0367 0.2999 0.0003 0.0007 0.4857 0.6272 R3 0.0009 0.0007 1.2351 0.2168 0.0008 0.0009 0.8691 0.3848 C 0.0003 0.0001 2.7816 0.0054-0.0001 0.0001-0.4645 0.6423 Egypt R1-0.0003 0.0017-0.1616 0.8716 0.0002 0.0006 0.2964 0.7669 R2-0.0015 0.0017-0.9144 0.3605 0.0002 0.0007 0.3480 0.7279 R3 0.0033 0.0020 1.6476 0.099* 0.0007 0.0009 0.8030 0.4220 C 0.0009 0.0003 3.3280 0.0009-0.0002 0.0001-2.0900 0.0366 Kuwait Indonesia Morocco Amman Kazakhistan R1-0.0008 0.0007-1.0633 0.2876-0.0023 0.0014-1.6751 0.093* R2-0.0005 0.0007-0.8261 0.4087-0.0009 0.0013-0.6868 0.4922 R3 0.0009 0.0006 1.5011 0.1333 0.0020 0.0017 1.1672 0.2431 C 0.0003 0.0001 2.9883 0.0028 0.0008 0.0003 2.8735 0.0041 326
Table 4: Variance Distribution of the First, Middle, Last 10 Days of Ramadan Month, Ramadan Month All, and Days out of Ramadan Month for the 16 Countries in which the f Ramadan Effect is Tested (Cont') Nigeria Coefficient Std. Error z-statistic Prob. Coefficient Std. Error z-statistic Prob. R1 0.0009 0.0008 1.0583 0.2899 0.0004 0.0006 0.5859 0.5579 R2-0.0022 0.0010-2.2313 0.025** 0.0000 0.0006 0.0499 0.9602 R3-0.0023 0.0012-1.9854 0.047** 0.0011 0.0008 1.3457 0.1784 C 0.0002 0.0002 0.9468 0.3437 0.0001 0.0001 1.3301 0.1835 Pakistan R1-0.0011 0.0011-0.9460 0.3441 0.0004 0.0004 0.8980 0.3692 R2 0.0008 0.0010 0.7485 0.4542 0.0001 0.0003 0.4215 0.6734 R3 0.0009 0.0012 0.7016 0.4829 0.0003 0.0007 0.3945 0.6932 C 0.0011 0.0002 6.3483 0.0000 0.0003 0.0001 3.4715 0.0005 Turkey R1 0.0004 0.0015 0.2897 0.7721 0.0002 0.0010 0.2057 0.8370 R2-0.0001 0.0014-0.0773 0.9384 0.0011 0.0010 1.1134 0.2655 R3 0.0027 0.0024 1.1216 0.2620 0.0038 0.0015 2.5945 0.009*** C 0.0009 0.0003 3.4605 0.0005 0.0001 0.0002 0.5724 0.5671 Qatar Oman Tunusian Dubai Saudi Arabia R1 0.0023 0.0004 5.1121 0.0000-0.0006 0.0012-0.4739 0.6356 R2 0.0012 0.0011 1.0843 0.2782-0.0010 0.0012-0.8737 0.3823 R3 0.0023 0.0013 1.7803 0.075* 0.0044 0.0009 4.9736 0.000*** C 0.0002 0.0002 1.2600 0.2077 0.0005 0.0002 2.6305 0.0085 Table 4 Cont shows the variance change test results of Nigeria, Oman, Pakistan, Tunisia, Turkey, Dubai, Qatar and Saudi Arabia. Statistically significant positive return results were observed in Dubai, Qatar and Saudi Arabian markets during the last 10 days of Ramadan, at 1%, 10% and 1%, respectively, while negative significant figure obtained in Nigeria on 10 days in the middle of Ramadan and the last 10 days. The effect of the month of Ramadan is not found in any statistical level for other countries. These results, which were obtained in the direction of the absence of the month of Ramadan, parallel the output found by Küçüksille & Özmutaf (2015) and Hasbullah & Masif (2016). GARCH (1,1) test results for the analysis of the predictability of short-run and long-term viability of predictable market movements in the month of Ramadan effect perspective are represented in Table 5 for 8 countries (Bahrain, Indonesia, Malaysia, Morocco, Egypt, Amman, Kuwait and Kazakhstan) and shown in Table 5 Cont for other 8 countries (Nigeria, Oman, Pakistan, Tunisia, Turkey, Dubai, Qatar and Saudi Arabia). According to the figures shown in Table 5, because both short and long-term values are statistically significant, it can be suggest that Ramadan effect will be continued. Therefore, it can be argued that positive and negative significant movements in Egypt and Kazakhstan may also occur in the future. 327
Table 5: GARCH (1,1) Results for 16 Countries Tested for Ramadan Effect Bahrain Coefficient Std. Error z-statistic Prob. Coefficient Std. Error z-statistic Prob. C 1.120E-06 1.240E-07 9.101E+00 0.0000 1.910E-06 2.520E-07 7.593E+00 0.0000 RESID(-1)^2 9.269E-02 6.768E-03 1.369E+01 0.0000 1.033E-01 6.839E-03 1.510E+01 0.0000 GARCH(-1) 8.713E-01 8.923E-03 9.765E+01 0.0000 8.908E-01 5.804E-03 1.535E+02 0.0000 Malaysia C 8.460E-07 1.280E-07 6.586E+00 0.0000 4.710E-06 3.470E-07 1.358E+01 0.0000 RESID(-1)^2 1.130E-01 6.961E-03 1.623E+01 0.0000 2.093E-01 1.368E-02 1.530E+01 0.0000 GARCH(-1) 8.748E-01 8.455E-03 1.035E+02 0.0000 7.021E-01 1.240E-02 5.663E+01 0.0000 Egypt C 1.040E-05 5.790E-07 1.791E+01 0.0000 2.580E-06 2.230E-07 1.156E+01 0.0000 RESID(-1)^2 1.094E-01 5.802E-03 1.886E+01 0.0000 2.381E-01 4.769E-03 4.992E+01 0.0000 GARCH(-1) 8.511E-01 6.086E-03 1.398E+02 0.0000 7.552E-01 8.123E-03 9.298E+01 0.0000 Kuwait Indonesia Morocco Kazakhistan C 1.280E-06 9.200E-08 1.389E+01 0.0000 7.160E-06 7.690E-07 9.314E+00 0.0000 RESID(-1)^2 1.343E-01 7.475E-03 1.797E+01 0.0000 1.083E-01 6.228E-03 1.739E+01 0.0000 GARCH(-1) 8.490E-01 5.410E-03 1.569E+02 0.0000 8.702E-01 8.222E-03 1.058E+02 0.0000 Similarly, short and long term market movements demonstrates continuity in all the countries shown in Table 5 Cont. In other words, it is expected that positive and negative statistically significant returns that accour in Dubai, Qatar and Saudi Arabian markets in the last 10 days of Ramadan and in Neigeria market in the 10 days in the middle of the month of Ramadan and the last 10 days respectively will exhibit continuity movements. In the perspective of Ramadan effect, it is not possible to predict the market movement in short and long term in countries where returs are not statistically significant on both Tables. Table 5: GARCH (1,1) Results for 16 Countries Tested for Ramadan Effect (Cont') Nigeria Amman Coefficient Std. Error z-statistic Prob. Coefficient Std. Error z-statistic Prob. C 1.340E-05 1.130E-06 1.189E+01 0.0000 1.540E-06 7.460E-08 2.069E+01 0.0000 RESID(-1)^2 2.848E-01 1.956E-02 1.456E+01 0.0000 2.162E-01 9.406E-03 2.299E+01 0.0000 GARCH(-1) 6.007E-01 2.234E-02 2.689E+01 0.0000 7.906E-01 6.302E-03 1.255E+02 0.0000 Pakistan C 5.190E-06 3.500E-07 1.485E+01 0.0000 2.060E-06 1.100E-07 1.878E+01 0.0000 RESID(-1)^2 1.411E-01 1.030E-02 1.371E+01 0.0000 2.004E-01 8.737E-03 2.293E+01 0.0000 GARCH(-1) 8.183E-01 1.031E-02 7.940E+01 0.0000 7.367E-01 6.271E-03 1.175E+02 0.0000 Turkey C 7.550E-06 1.120E-06 6.713E+00 0.0000 4.450E-06 5.570E-07 7.985E+00 0.0000 RESID(-1)^2 9.171E-02 6.865E-03 1.336E+01 0.0000 1.276E-01 7.871E-03 1.622E+01 0.0000 GARCH(-1) 8.810E-01 9.134E-03 9.645E+01 0.0000 8.621E-01 6.797E-03 1.268E+02 0.0000 Qatar C 1.870E-06 2.090E-07 8.955E+00 0.0000 3.440E-06 2.400E-07 1.435E+01 0.0000 RESID(-1)^2 1.446E-01 7.037E-03 2.056E+01 0.0000 1.181E-01 6.347E-03 1.860E+01 0.0000 GARCH(-1) 8.614E-01 4.980E-03 1.730E+02 0.0000 8.684E-01 5.901E-03 1.471E+02 0.0000 Conclusion In a market where a large number of buyers and sellers are involved, investors are rationalizing in an attempt to maximize their benefits, and all information about securities is fully taken ito account in the price mechanism and reflected in prices. In other words, there is no means to obtain returns on average by using market participants' existing information sets in evaluating the Efficient Market Hypothesis. However, the predictable trends in market movements which is namely anomaly, contradict the ongoing market hypothesis. In the course of testing market efficicency, the three different forms of the Efficient Market Hypothesis (weak, semi-strong, and strong) can be considered together or separately. In the weak form perspective, predictable information of trends that have occurred in past price movements are called Oman Tunusian Dubai Saudi Arabia 328
calendar anomalies. In this respect, it is important to reveal the existence of predictable movements in the market during the month of Ramadan in terms of both market efficiency and investment decisions. The month of Ramadan is a precaution because it is a month when there are more intense feelings in the countries where fasting and Muslim majority form. Some studies on the effect of the month of Ramadan suggest that people who are more willing to invest because of being emotionally positive during Ramadan cause share prices to be made higher than the other months. On the other hand, there are also studies suggesting that Muslims should avoid investing in capital markets during Ramadan and that the market has fallen for this reason. The aim of this study is to determine the possible presence of the Ramadan effect in the 16 countries (Bahrain, Indonesia, Malaysia, Morocco, Egypt, Amman, Kuwait, Kazakhstan, Nigeria, Oman, Pakistan, Tunisia, Turkey, Dubai, Qatar and Saudi Arabia) where the majority of the population is Muslims between 14/03 / 2007-16/10/2017. In the main objective of our research, variance distribution analysis was carried out for all countries in order to determine the possible presence of a statistical differentiation in different parts of Ramadan (first, middle, end). According to the findings of the analysis, while a statistically significant pozitif return was obtained for Egypt during the last 10 days of Ramadan, negative return at same siginficance level was figured out for Kazakhstan during the first 10 days of Ramadan. Moreover, Statistically significant positive return results were observed in Dubai, Qatar and Saudi Arabian markets during the last 10 days of Ramadan, at 1%, 10% and 1%, respectively. It shoul also be noted that the effect of the month of Ramadan was never found in other countries in the scope of the analysis. In the context of the Efficient Market Hypothesis, Egypt, Kazakhstan, Nigeria, Dubai, Qatar and Saudi Arabia markets, which have statistically significant values, are not efficient in the limit of data set, model and Ramadan effect. On the other hand, It is seen that the other country markets evaluated within the scope of the analysis are effcient in the frame of the anomaly addressed. In addition, the continuity of the Ramadan effect in short and long runs was determined by the GARCH (1,1) test findings. Taking all into the consideration, it can be advocated that the Ramadan effect was different on a market basis. This can be interpreted as the presence of predictability in some markets provides a means of return on average. In future studies, the analysis of the Ramadan effect using different models will provide more detailed information on model-based differentiation and market efficiency. Also, it should not be forgotten that the Islamic population is crowded but the proportionally low countries (such as India) are not included in the analysis because our research has been chosen only from the countries where the proportion of the Muslim population is relatively high. For this reason, inclusion of such countries in research could provide a broader working area. References Abdioğlu, Z. and Değirmenci, N. (2013). İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında Mevsimsel Anomaliler. Business and Economics Research Journal, Volume:4, Number: 3, 55-74. Akrami, H., Garkaz, M., Mehrazin, A. (2012), The Effect of Ramadhan Month On Stocks Abnormal Return Of The Companies Accepted İn Tehran Stock Exchange. Economics and Finance Review, Vol. 2(5), 45-51. Aksoy, H. Sağlam, İ. (2001). Sınıflayıcı (Classıfıer) Sistem İle İMKB de Yeni Bir Anomali Gözlemi. Bogazici Unıversity Departmental Working Paper, 1-14. Al-Khazali, O. (2014). Revisiting Fast Profit Investor Sentiment and Stock Returns during Ramadan. International Review of Financial Analysis 33, 158-170. Atakan, T. (2008). İstanbul Menkul Kıymetler Borsası nda Haftanın Günü Etkisi ve Ocak Ayı Anomalilerinin Arch-Garch Modelleri İle Test Edilmesi. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi Dergisi, Cilt:37, Sayı:2, 98-110. Atan, M., Özdemir, Z.A., Duman, S., Kayacan, M., Boztosun, D. (2006). İMKB nin etkinlik düzeyinin zaman serisi ekonometrisi ile analizi. www.finansbilim.com/ufs2006/makaleler/imkbninetkinlik. pdf, (22.10.2007). Barak, O. (2008). İMKB de Aşırı Reaksiyon Anomalisi ve Davranışsal Finans Modelleri Kapsamında Değerlendirilmesi. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi 10 / 1, 207-229. Barberis, N., Shleifer, A., Vishny, R. (1998). A Model of İnvestor Sentiment. Journal of Financial Economics, 49, 307-343. 329
Bayar, Y. (2011). Yatırımcı Davranışlarının Davranışçı Yaklaşım Çerçevesinde Değerlendirilmesi. Girişimcilik Ve Kalkınma Dergisi, (6:2), 133-159. Bayraktar, A. (2012). Etkin Piyasalar Hipotezi, Aksaray Üniversitesi İİBF Dergisi, Cilt: 4, Sayı:1, 37-47. Berk, N. (2005). Finansal Yönetim, 8. Basım, Türkmen Kitapevi, İstanbul. Bialkowski, J., Ahmad E., Tomasz Piotr W. (2012), Fast Profits: Investor Sentiment and Stock Returns During Ramadan. Journal of Banking and Finance, 36, 835-845. Bildik, R. (2000), Hisse Senedi Piyasalarında Dönemsellikler ve İMKB Üzerinde Ampirik Bir Çalışma, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, İstanbul. Bolak, M., (2001). Sermaye Piyasası Menkul Kıymetler ve Portföy Analizi, Beta Yayınları, İstanbul. Bollerslev, T. (1986). Generalized Autoregressive Conditional Hetroscedasticity, Journal of Econometrics, 31, 307-327. Bostancı, F. (2004). Davranışçı Finans, Yeterlilik Etüdü Çalışması, SPK Yayınları, Ankara. Cornicello, G. (2003-2004). Behavioral Finance and Speculative Bubble, Yüksek Lisans Tezi(E.T.), Universita Commercial Luigi Bocconi, Milano. Çelik, İ., Kaya, M., Güneş, H., Koca, M.B. (2016). Hisse Senedi Getiri ve Volatilitesinde Mevsimsellik: İslam Ülkesi Borsalarında Ramazan Ayı Etkisi. 20. Finans Sempozyumu, 257-267. Çevik, E.İ. and Erdoğan, S. (2009). Bankacılık Sektörü Hisse Senedi Piyasasının Etkinliği: Yapısal Kırılma Ve Güçlü Hafıza. Doğuş Üniversitesi Dergisi, 10 (1), 26-40. Dadenova, K. (2012). Finansal Anomalilerin Test Edilmesi: İMKB de Bir Uygulama, Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Anabilim Dalı Finansman Programı, İzmir. Dağlı H. (2004). Sermaye Piyasası ve Portföy Analizi, Derya Kitabevi, Trabzon. Dağlı, H. and Arslantürk Çöllü, D. (2015).Hisse Senedi Piyasalarında Görülen Anomaliler: Borsa İstanbul Örneği. Giresun Üniversitesi İİBF Dergisi, 17-36. Dalgıç, A. Prezi.com, Davranışsal Finansın Temelleri, https://prezi.com/bmy1b2mcwjs_/davranssalfinansn-temelleri/ (20.10.2017) Danıel, K. Hırshleıfer, D., Subrahmanyam, A. (1998), Investor Psychology and Security Market Underand Overreactions. Journal of Finance, Vol 53, No:6, December, pp. 1839-1885. Daniel, K., Hirshleifer, D., Siew Hong T. (2001), Investor Psychology in Capital Markets: Evidence and Policy Implications. Carnegie/Rochester Conference Series in Public Policy at the University of Rochester, April, s.1 Doğukanlı, H. and Ergün, B. (2011). Davranışsal Finans Etkin Piyasalara Karşı: Aşırı Tepki Hipotezinin İMKB de Araştırılması. Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 20, Sayı 1, Sayfa 321-336. Demireli, E. (2007). Etkin Pazar Kuramından Sapmalar Ve Ekonomik Faktörlere Dayalı Anomalilerin Hisse Senedi Getirilerine Etkileri (İMKB de Bir Uygulama), Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Anabilim Dalı. Ege, İ., Topaloğlu, E.E., Coşkun, D. (2012). Davranışsal Finans ve Anomaliler: Ocak Ayı Anomalisinin İMKB de Test Edilmesi. Muhasebe ve Finansman Dergisi, 175-190, Ekim. Eken, H. and Adalı, S. (2008). Piyasa Etkinliği ve İMKB: Zayıf Formda Etkinliğe İlişkin Ekonometrik Bir Analiz. Muhasebe ve Finansman Dergisi, Sayı 37, Ocak, S.2. Elton, E.J., Gruber, M.J., Brown, S.J., Goetzman, W.N. (2003), Modern Portfolio Theory and Investment Analysis. 6th Edition, John Wiley and Sons Inc., USA. Etkin Piyasalar Teorisi, Özet Olarak Etkin Piyasalar Teorisi Ve Yatırım Analizine Etkileri Özet Olarak Etkin Piyasalar Teorisi, Kaynak: http://iibf.erciyes.edu.tr/akademi/mh/vakel/veli_akel/etkin_piyasalar_teorisi.pdf (E.T. 17.10.2017) Eyüboğlu, K. and Eyüboğlu, S. (2016). Hicri Takvim Etkisinin Borsa İstanbul Sektör Endekslerinde Test Edilmesi. 20. Finans Sempozyumu, 269-276. Fama, E. (1965). The Behavior of Stock-Market Prices. The Journal of Business, Vol. 38, No. 1, 34-105. Francis, J.C. (1993). Management of Investment. McGraw-Hill Company: ABD. Güneysu, F. (2011). Hisse Senedi Piyasalarında Görülen Anomaliler ve İMKB de Gün Etkisinin İncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi, Karadeniz Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Trabzon. Gürbüz, S. and Şahbaz, A. BİST 100 Endeksi İçin Piyasa Anomalilerinin İncelenmesi: Ramazan Ayı ve Dini Bayramların Etkileri, http://www.registericpess.org/index.php/icpess/article/view/776 (23.10.2017). 330
Hasbullah, F. and Masih, M. (2016). Fast Profits in a Fasting Month? A Markov Regime Switching Approach in Search of Ramadan Effect on Stock Markets. MPRA Paper No. 72149, 1-30. Hayırsever Baştürk, F. (2002). F/K Oranı ve Firma Büyüklüğü Anomalilerinin Bir Arada Ele Alınarak Portföy Oluşturması ve Bir Uygulama Örneği, Doktora Tezi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eskişehir. Hirshleifer, D., Hou K., Teoh S.H. (2012), The Accrual Anomaly: Risk or Mispricing? Management Science, 58(2), 320335, 320-335. Hong, H. and Steın, J.C. (1999), A Unified Theory of Underreaction, Momentum Trading, and Overraction in Asset Markets. Journal of Finance, Vol. 54, No. 6, 2143-2184. Husain, F. (1998), A Seasonality in the Pakistani Equity Market: The Ramadhan Effect, The Pakistan Development Review, 37:1, 77-81. Kaldırım, Y. (2017). Momentum Anomalisi ve Momentum Anomalisinde Defter Değeri/Piyasa Değeri Oranı Firma Büyüklüğü, Fiyat/Kazanç Oranı Etkisi. Kırklareli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 1, 139-162. Karan, M.B. (2001). İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Anomalileri. Ege Academic Review, vol. 1, issue 2, 83-94. Karaşin, G. (1987). Sermaye Piyasası Analizleri, SPK Yayınları, Yayın No:4, Özkan Matbaacılık Sanayi, Ankara. Kılıç, S. (2002). Sermaye Artırımlarının Hisse Senedi Fiyatlarına Etkisi ve Bedelsiz Hisse Senedi Anomalisinin Test Edilmesi: İMKB de Bir Uygulama, Yüksek Lisan Tezi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara. Kıyılar, M. (1997). Etkin Piyasa Kuramı ve İMKB de İrdelenmesi, SPK Yayınları, İstanbul. Kıyılar, M. Karakaş, C. (2005). İstanbul Menkul Kıymetler Borsası nda Zamana Dayalı Anomalilere Yönelik Bir İnceleme. Yönetim, Yıl:16, Sayı:52, 17-25. Korkmaz, T. and Ceylan, A. (2007). Sermaye Piyasası ve Menkul Değer Analizi, Ekin Yayınları, Bursa. Korkmaz, T. and Çelik, E.İ. (2007). Davranışsal Finans Modellerinden Aşırı Güven Hipotezinin Geçerliliği: İMKB de Bir Uygulama. İktisat İşletme ve Finans, Cilt: 22, Sayı: 261, 137-154. Korkmaz, T., Başaran, Ü., Çevik, E.İ. (2010). Yaz Saati Uygulaması Anomalisinin İMKB 100 Endeks Getirisine Etkisinin Test Edilmesi, Ege Akademik Bakış, Cilt: 10, Sayı: 4, 1139-1153. Köse, S. (2009). Rassal Yürüyüş Teorisi Ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası nda Sınanması, Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Anabilim Dalı Finansman Programı. Kumar, S. (2017). A Revıew On The Evolutıon Of Calendar Anomalıes. Studies in Business and Economics no. 12(1), 95-109. Küçüksille, E. and Özmutaf, N.M. Is There Ramadan Effect in Turkish Stock Market? Uluslararası Alanya İşletme Fakültesi Dergisi, 7 (3), 105-110. Mandacı, E.P. (2003), İMKB de Genel Seçimler Öncesi ve Sonrasında Anormal Fiyat Hareketleri. İMKB Dergisi, Yıl: 7 Sayı: 27, 1-16. MsXLabs Forum, Rastlantısal Yürüyüş Kuramı (Random Walk Theory), https://www.msxlabs.org/forum/ekonomi/240512-rastlantisal-yuruyus-kurami-randomwalk-theory.html (20.10.2017) ÖNCÜ, M. A., Ünal A., Demirel, O. (2017). The Day Of The Week Effect In Borsa Istanbul A Garch Model Analysıs. Int. Journal of Management Economics and Business, Vol. 13, No. 3, 523-536. Özden, A., Piyasa Etkinliği, http://slideplayer.biz.tr/slide/10262570/ (27.10.2017). Özer, A. and Ece, O. (2016). Vadeli İşlem Piyasalarında Anomalilerin Archgarch Modelleri İle Test Edilmesi: Türkiye Vadeli İşlemler Piyasası Üzerine Bir Uygulama. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 6, 1-14. Özmen, T. (1997). Dünya borsalarında gözlemlenen anomaliler ve İstanbul menkul kıymetler borsası üzerine bir deneme, Sermaye Piyasası Kurulu Yayınları, 61, Ankara. Öztin, D. (2007). Dünya Borsalarında Gözlemlenen Dönemsel Anomaliler Ve 1996-2006 Dönemi İçin İMKB de Dönemsel Anomalilerin İncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Finans Anabilim Dalı, İstanbul. Patel, J., Richard Z., Darryll, H. (1991). The Rationality Struggle:Illustrations from Financial Markets, The American Economic Review, Vol:81, No:2, Papers and Proceedings of the Hudred and Third Annual Meeting of American Economic Association, 232-236. 331
Piyasa Rehberi, Davranışsal Finans Nedir, http://piyasarehberi.org/yatirim/yatirimci-psikolojisi/207- davranissal-finans-nedir (20.10.2017). Rossi, M. (2015). The Efficient Market Hypothesis and Calendar Anomalies: A Literature Review. International Journal of Managerial and Financial Accounting, 7 January, 285-296. Sermaye Piyasasında Gündem, Davranışsal Finans, https://www.tspb.org.tr/wpcontent/uploads/2015/08/gundem_201208.pdf (20.10.2017). Shah, S. M., Atiq U.R., Syed N.A. (2014). The Ramadan Effect on Stock Market. European Academic Research 1 (11), 4712-4720. Seyyed, F.J., Abraham, A., Mohsen, A.H. (2005). Seasonality in Stock Returns and Volatility: The Ramadan Effect. Research in International Business and Finance 19, 374-383. Şahin, Ö. (2016). Güniçi Fiyat Anomalisi nin Arch Ailesi Modelleri Ile Test Edilmesi; Borsa Istanbul 100 Ve Kurumsal Yönetim Endeksi Üzerine Bir Uygulama. Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt:19, Sayı:36, 329-359. Aktaş Şenkardeşler, R. (2016). Belirsizlik Ve Risk Altında Karar Alma Problemini Geleneksel Ve Davranışsal Finans Perspektiflerinden Değerlendirme. İşletme Araştırmaları Dergisi, 360-379. Turaboğlu, T.T., Topaloğlu, T.N. (2017). Bir Etkin Piyasa Hipotezi Kavramı Olarak Anomaliler: Borsa Istanbul (Bist) Üzerinden Aylara Ilişkin Anomalilere Yönelik Bir Araştirma. Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 26, Sayı 1, 216-230. Ülkü, N. (2001), Finansta Davranış Teorileri ve İMKB nin Dezenflasyon Programının Başlangıcında Fiyat Davranışı. İMKB Dergisi, Cilt 5, Sayı 17, 101-132. Üner, T.Ö. (2008). İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında Takvim Etkileri, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Finans ve Bankacılık Anabilim Dalı, İstanbul. Victor, R. and Helen, K.S. (2000). What is Behavioral Finance. Business Education and Technology Journal, 2(2), 1-9. Yılancı, V. (2013). Halloween Etkisinin İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında Geçerliliğinin Testi. Siyaset, Ekonomi ve Yönetim Araştırmaları Dergisi, Yıl:1, Cilt:1, Sayı:1, 1-30. 332
KÜÇÜK VE ORTA BÜYÜKLÜKTEKİ İŞLETMELERİN MARKALAŞMASINA YÖNELİK BİR LİTERATÜR İNCELEMESİ Yrd. Doç. Dr. İbrahim BOZACI Kırıkkale Üniversitesi Doç. Dr. Yunus Bahadır GÜLER Kırıkkale Üniversitesi ÖZET Küçük ve orta büyüklükteki işletmeler, kırsal bölgelerde dahi markalaşma başta olmak üzere profesyonel pazarlama ve yönetim yaklaşımlarını uygulayan büyük, ulusal veya uluslararası zincir işletmeler ile rekabet etmektedir. Ancak küçük işletmelerin, genellikle sistemli markalaşma çabalarında bulunmadıkları, faaliyetlerini daha çok kısa dönemli iletişim faaliyetleriyle (satış geliştirme, kişisel satış vb.) gerçekleştirildikleri görülmektedir. Öyle ki, yerel düzeyde müşterilerde farkındalık yaratabilmiş, sadık müşterilere sahip, müşterilerde olumlu çağrışımlar oluşturmayı başarabilmiş işletmeler de markalaşmadan yeterince yararlanmamaktadır. Markalaşamamanın nedenleri arasında finansal ve beşeri kaynakların yetersizliği, uzman desteğine başvurmama veya ulaşamama, sahiplerin markalaşmaya karşı direnci, alışkanlıklar veya mevcut başarıyla yetinme gibi faktörler vardır. Bu çalışmada küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin marka yönetimi çabalarında bulunmasının gerekliliği, markalaşmada karşılaştığı sorunlar ve hangi markalaşma yaklaşımlarını izleyebileceği hakkında ikincil veri toplama yöntemlerinden literatür incelemesi gerçekleştirilmektedir. Sonuç olarak, uygulamada ve araştırma bakımından küçük işletmelerin markalaşmayı yeterince göz önünde bulundurmadığı/bulunduramadığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin markalaşmasında, yenilikçilik ve teknolojiye yatırım, kurumsal markalama, girişimci ve çalışanların ön plana çıkarılması, sosyal sermayeden yararlanma, müşterileri anlama, odaklı çalışma, sunulan ürünlerin gücünden yararlanma gibi yaklaşımlar tartışılmaktadır. Son olarak küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin markalaşmasında, yerel düzeyde elde edilen mevcut marka gücünün değerlendirilebileceği tartışılmakta ve öneriler geliştirilmektedir. Böylece, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin büyük, ulusal veya uluslararası markalar ile rekabet etmeleri ve büyümelerinde yapılabilecekler hakkında fikirler geliştirilmektedir. Anahtar Kelimeler: KOBİ ler ve Markalaşma, Marka Yönetimi, Sistemli Markalaşma ve Küçük İşletmeler Jel Kodu: M31 A LITERATURE REVIEW ON SMALL AND MEDIUM-SIZED ENTERPRISE BRANDING ABSTRACT Small and medium sized enterprises compete with large, natinal or international chain businesses that implement Professional marketing and management appoaches, especially branding, even rural areas. However, it is observed that small businesses are not usually engaged in systematic branding efforts and their activities are mostly carried out by short-lived communication activities (sales promotion, personal sales etc.). So much so that businesses that have been able to create awareness at the local level, have loyal customers and have succeeded in creating positive associations in their customer are not making good use of them without branding. The causes of branding include factors such as inadequate financial and human resources, whether or not to apply for expert support, owners resistance to branding, habits or satisfaction with current success. In this study, literature review is carried out which is one of the secondary data collection methods, about the necessity of brand management efforts for small and medium sized enterprises, the problems they face in branding, and what branding approaches they can follow. As a result, it is understood that small businesses in practice and research are not sufficiently considered in branding. In addition, approaches such as innovation and technological investment, corporate branding, entrepreneurs and employee preliminary planning, benefiting from social capital, understanding of customers, focused working and exploiting the strengths of presented products are discussed in the branding of small and medium sized enterprises. Finally, it is debated that the branding of small and medium-sized enterprises can assess the existing brand power acquired at the local level and suggestions are being developed. Thus, ideas are developed on what small and medium-sized enterprises can do to compete with large, natinonal or international brands and growth. Keywords: SME s and Branding, Brand Management, Systematic Branding and Small Firms Jel Codes: M31 333
GİRİŞ Dünya Bankası verilerine göre Türkiye deki işletmelerin büyük çoğunluğu beş yıl içerisinde kapanmaktadır. İşletmeler sürekli rekabet ve teknoloji başta olmak üzere çevresel faktörlerin baskısı altındadır (Ateş, 2007, s. 26). Doğru pazarlama uygulamalarını geliştiremeyen, değişimleri takip edemeyen, yenilikçi olmayan ve rekabet şartlarına uyum sağlayamayan işletmeler başarısız olmaktadır. Markalaşma ise başarılı işletmelerin temel özelliklerindendir. Günümüz pazar koşullarında markanın önemli bir rekabetçi üstünlük kaynağı ve farklılaşma unsuru, müşterileri kazanma ve sadık hale getirme aracı ve üstün kalite göstergesi olduğu kabul görmektedir (Kotler ve Pfoertsch, 2006; Aaker, 2003). Markalaşma genellikle büyük bütçelere sahip işletmelere özgü bir konu olarak düşünülmektedir. Konuyla ilgili araştırmaların önemli oranda büyük işletmeler için yapılması, araştırmacıların de bu düşünceye katıldığını göstermektedir. Küçük işletmelerin markalaşması ile ilgili gerçekleştirilen çalışmalar ise görece azdır. Bu şartlar altında, finansal kaynakları geniş olan büyük işletmelerin yöneticileri, aynı zamanda markalaşma çabalarını nasıl yöneteceği konusunda da bilgilere ulaşabilmektedir. Diğer taraftan oldukça kıt kaynaklara sahip olan küçük işletmelerin markalarını nasıl yöneteceği konusunda bilimsel veri yetersizdir (Berthon, Ewing & Napoli, 2008, s. 27). Markalaşmayla ilgili çalışmalar genellikle büyük ve iyi tanınan küresel işletmeler için yapılmaktadır. Ancak işletmelerin çoğu küçük ve orta büyüklüktedir. Küçük işletmeler markalaşmak için Koka Kola, Nike veya McDonald s gibi küresel işletmeler kadar bütçeye sahip değildir. Ancak KOBİ yönetici ve sahiplerinin de yerel ve küresel çapta rekabet edebilmesi için güçlü markalar oluşturma ihtiyacı vardır. Dolayısıyla küçük işletmeler, kıt kaynaklarıyla rekabetçi bir marka geliştirebilme için yapabilecekleri hakkında bilgilerden fayda sağlayacaktır. KOBİ lerin marka oluşturabilmesi için işletme sahip veya yöneticilerinin markalaşmayı uzun dönemli, tutarlı ve sürekli bir iletişim süreci gerektiren bir iş olduğunu anlamaları gerekmektedir (Lassen, Kunde & Gioia, 2008, s. 92). Ayrıca KOBİ lerin markalaşmasında büyük işletmelerden farklı olarak izlemesi gereken yaklaşımların neler olması gerektiği bilinmelidir (Berthon vd., 2008, s. 27). Banka, moda markalar veya araba işletmeleri gibi büyük işletmelerin markaları insanların çoğu tarafından tanınır. Ford markasını hemen hemen herkes bilir. Ancak yerel bir kasap gibi çoğu küçük işletme kendilerini marka olarak bilmemekte veya bilse de bunu faaliyetlerinde nasıl kullanacağını bilmemektedir. İnsanların pek çoğu da, markayı oldukça yüksek reklam harcamaları ile ilişkilendirdiğinden, küçük işletmelerin markalaşamayacağını düşünmektedir. Kısaca küçük işletmelerin markalaşmasındaki sorunların çözümü noktasında bilimsel çalışmalara ihtiyaç vardır (Merrilees, 2007, s. 403; Zahra, 1993). Küçük işletmelerle ilgili gerçekleştirilen çalışmalar da daha çok teorik çerçeve oluşturma ve vaka analizi şeklindedir. Bu çalışmanın ilerleyen aşamalarında, Kırıkkale il merkezinde belirlenen ana sektörler için müşteriler tarafından ilk akla gelen, tanınan ve memnun kalınan yerel işletmelerin tespit edilmesi hedeflenmektedir. Bu tespitin gerçekleştirilmesinde müşterilerle yarı yapısal anketlerle derinlemesine mülakat çalışması yapılması planlanmaktadır. Ardından tespit edilen öncü ve yerel düzeyde marka değerine sahip işletmelerin algılanan marka değerine yönelik, tüketici temelli ölçüm gerçekleştirmek için ilgili geçerli ve güvenilir bilimsel çalışmalardan (Voo, Donthu & Lee, 2000; Aaker, 1997), yararlanılarak müşterilerle kantitatif anket çalışması yapılacak ve bu marka değerleri ulusal ve uluslar arası markalarla karşılaştırılacaktır. Böylece yerel düzeyde başarılı işletmelerin markalaşması doğrultusunda; eğitim programları geliştirme, danışmanlık hizmetleri verme, bilimsel bilgi ve deneyimleri paylaşma, üniversite-sanayi işbirliğini geliştirme gibi öneriler geliştirilmesi mümkün olacaktır. 1. İTİBAR, İMAJ VE MARKA Marka, müşteri merkezli bir kavram olarak işletmenin mal, hizmet veya işletmeyle ilgili müşteriye ne vaat ettiğiyle ilgilidir. İtibar ise işletme merkezli bir kavram olup, çalışanlar, yatırımcılar, devlet, medya gibi kurum ve kuruluşlarda yaratılan inandırıcılık ve saygıya dayanır. Dolayısıyla itibar, yönetimin gücü, finansal başarısı, yenilikçiliği, çalışanlara karşı uygulamaları, iş yerinde farklılığa karşı tutumlar, etik konuları ele alışı gibi konularla daha çok ilgilenir. Sadece itibara odaklanmak, ürünlerin pazardaki başarısının azalmasına, sadece markaya odaklanmak ise daha düşük hisse fiyatı, kaliteli personel temini ve ürünlerin boykotuna neden olabilmektedir. Marka ile itibar yöneticiler tarafından aynı şey gibi düşünülebilmektedir. Çok markalı işletmelerde marka ile itibar ayrımı açıktır. Diğer taraftan tek markalı işletmelerde bu ayrım, iletişimler tek marka adı altında yapıldığından daha zordur. Dolayısıyla işletme iletişimi ile pazarlama arasında sıkı koordinasyon gerekir. Bunların yanında itibar ile marka yakından ilişkilidir. Birinin zarar görmesi, diğerini de olumsuz etkiler. Güvenilir, sorumlu, 334
kalite bilinci olan bir itibara sahip olmak, müşterilerin işletmeyi tercih etmesi için öncelikli bir koşuldur. Ancak bunlar rakiplerden farklılaşmayı sağlamaz. Güçlü bir marka ise yüksek müşteri sadakati, fiyatlandırma gücü ve büyüme ile itibarı destekler (Etteson ve Knowles, 2008). İyi bir itibar ticari başarının önemli bir kaynağı olabilir. İtibar işletme sahibinin dürüstlüğü, ürünlerin kalitesi veya yenilikçiliğe dayanabilir. Soyut varlıklara verilen önemin artması, bunların gerçek değerinin belirlenmesi bakımından muhasebe düzenlemelerini gerektirmektedir. Şerefiye ve marka gibi entelektüel sermaye unsurları oldukça zor ve tartışmalı olmakla birlikte muhasebeleştirilmek durumundadır. Genellikle işletmenin kendi ürettiği şerefiyenin muhasebeciler tarafından yeterince değerlendirilmesi zordur. İşletmelerin satılması durumunda alıcı, varlıklardan daha fazla bir para ödediğinde bu değer işletmenin itibarı, iyi bir müşteri çevresi, müşterilerin sadakati, çalışanların becerisi, sahip olduğu süreç ve prosedürlere bağlanmakta ve muhasebe kayıtlarında izlenmektedir. Neticede hizmet ve soyut değerlerin önemli olduğu sektörlerde, işletmenin gerçek değerinin gösterilmesi daha zordur. Muhasebe kayıtlarında lisans, patent ve alameti farika gibi soyut varlıklar gösterilmesine karşın, ihtiyatlılık benzeri muhasebe ilkeleri gereği marka benzeri değerler büyük oranda kayıtlara girmemektedir. Ayrıca işletmelerin, soyut varlıkları muhasebe kayıtlarını güçlendirmek için göstererek kötüye kullanmaları da mümkündür. Diğer taraftan çok sayıda şirket devirlerinde işletmelerin muhasebe değerinden çok daha yüksek değerlerde el değiştirdiği görülmektedir (Ong, 2002). Şerefiye (müşterilerle iyi ilişkilerden kaynaklı firma değeri), işletmenin normalden daha fazla gelir elde edebilme kapasitesidir. Şerefiyenin ölçülmesinde fazladan gelirlerin iskonto edilmesi gibi yöntemler kullanılmaktadır (Taliento, 2006). İşletme sahip veya yöneticilerinin maddi olmayan varlıkların değeri hakkındaki farkındalığının artması, bu varlıkların yönetilmesini kolaylaştıracaktır. Entelektüel varlıkların ölçülmesi ile ilgili farklı yaklaşımlar olmakla birlikte, KOBİ ler için konu çok fazla incelenmemiştir (Cohen ve Kaimenakis, 2007; Kumar, Boesso ve Menini, 2012). Crema ve Nosella (2014) KOBİ lerin maddi olmayan varlıkları yönetmesi ve değerlendirmesi için bir model geliştirmiştir. (SIMT: SMEs Intangibles Management Tool). İlgili araç üç kısımdan oluşmaktadır; - Kontrol listesindeki veri ve bilgilerin toplanması, - Kantitatif göstergelerin tamamlanması, ve Soyut değer sürükleyicilerin belirlenmesi, stratejiye bağlama ve ilgili faaliyetlerin analizi. Kapsamlı literatüre dayanarak geliştirdikleri SIMT modeli; maddi olmayan varlıkları insan sermayesi (beceri, eğitim, deneyim, bağlılık, motivasyon vb.), iç yapısal sermaye (süreç, yenilikçilik, kültür ve felsefe vb.) ve ilişkisel sermaye (müşteri ve pazar, tedarikçiler, marka ve itibar, dağıtım kanalı ve diğer ilişkiler) başlıkları altında toplamaktadır (Crema ve Nosella, 2014). Bu yaklaşımda da işletme itibarı, müşteri çevresi, pazar konumu, markası gibi özellikler ilişkisel sermaye olarak değerlendirilmektedir. Küçük işletmelerin markalaşmadaki eksikliklerinden biri faaliyette bulunduğu çevrede sahip olduğu itibar veya ünü markalaşma veya sertifikalamada kullanmamalarıdır. Sahip olunan bir özelliğin markalaştırılması ile ilgili gerçekleştirilen çalışmalar yetersizdir. Konuyla ilgili Amerika da kooperatiflerle ilgili Virginia ve Carolina daki yer fıstıklarının tat ve büyüklük bakımından oldukça kaliteli olarak değerlendirilmesinden dolayı, pazarlamaya verilen önemin de artmasıyla birlikte, sertifikasyon belgelendirmesi oluşturulmuş ve logonun kullanılması, işaretin sahibi olan Yer Fıstığı Üreticileri Kooperatifi Pazarlama Birliği ile lisans anlaşmasına bağlanmıştır (Reynolds, 2007). Türkiye de de coğrafi işaretli ürünlerle ilgili çalışmalar yapılmakta, yöresel ürünler için coğrafi işaretli ürünler olarak tescil edilmeye çalışılmakta (Örneğin Finike Portakalı, İpsala Pirinci, Adana Kebabı, Afyon Sucuğu, Keşan Satır Eti, Kars El Halısı, Bartın İşi Tel Kırma vb.), ürünlerin değerlerini yitirmemesi ve daha katma değerli olarak pazarlanması amaçlanmaktadır. Bu çabalar son derece yararları olmakla birlikte, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin sistemli markalaşma faaliyetlerine de ihtiyaç vardır. 2. KÜÇÜK İŞLETMELERİN MARKALAŞMADA AVANTAJ VE DEZAVANTAJLARI Büyük işletmeler markalarıyla ilgili kararlar alırken, pazarlama araştırması gibi yüksek bütçe gerektiren yatırımlar yapabilmektedir. Ancak küçük işletmelerin bütçeleri yetersiz olduğundan, hedef kitle ile ilgili veriler ancak kişisel iletişimler ile toplanabilmektedir. Büyük işletmelerin de müşterileri anlamada sorunları yok değildir. Örneğin şikayetler genelde sorumlulara ulaşmamakta veya pazar araştırmalarının sonuçları ilgili departmandan dışarı çıkmada sorun olabilmektedir. Marka, kurumsal kimlik ve itibar oluşturma sadece büyük örgütlere özgü değildir. KOBİ ler büyük işletmelere göre daha esnek yapı ve süreçlere sahip olduğundan, markalaşma bakımından da kararların daha hızlı ve etkili bir şekilde alınması mümkündür. Ancak markalaşma faaliyetlerini yönetecek farklı kişi ve 335
departmanlar genellikle yoktur. Bu noktada müşterinin işletme ve ürünlerle olan her deneyimi, müşteriyle gerçekleştirilen etkileşimler ne kadar olumlu olursa, işletmenin marka ve itibarı da o kadar olumlu hale gelmektedir (Abimbola ve Vallester, 2007, s. 341-342). Araştırmalar küçük işletmelerin markalaşmasında en önemli sorunlardan birinin girişimcilerin markalaşmayla ilgili tutumları olduğunu göstermektedir. Gundala ve diğerleri (2014) nin gerçekleştirdiği çalışmada, pek çok küçük ve orta büyüklükteki işletmenin, markalaşma stratejisi izlemenin işletmenin başarısı açısından önemli olmadığına inandığını göstermektedir. Dolayısıyla özellikle sahip olan yöneticilerin tutumlarının markalaşmada önemli bir engel olduğu ve ön yargıların değiştirilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bunun için kıt kaynaklar ile girişimcilerin markaya odaklanması, rekabetçi üstünlük sağlayacak markayla ilişkili bir veya iki özelliğin markayla ilişkilendirilmesi doğrultusunda becerili ve eğitimli personelin istihdam edilmesi, markanın daha güçlü bir marka ile birlikte geliştirilmesi, deneyim ve imajdan yararlanılması, işletmenin marka yönetimi doğrultusunda yönlendirilmesi, ürünlerin üstün özelliklerinin belirlenmesi, girişimci ile marka arasındaki ilişkilerin anlaşılması ve marka performansını olumsuz etkileyen diğer durumların tespit edilmesi gerekmektedir (Gundala ve Jack, 2014). Inskip (2004) de İngiltere de küçük işletme yöneticileri ile gerçekleştirdiği araştırmada, liderlerin kurumsal markalama felsefesini oldukça yeni olarak algıladığını göstermektedir. Konuya yaklaşımın ise daha çok lider ve yardımcılarına bağlı olarak ele alındığı ve fonksiyonel bir yardıma başvurulmadığı görülmektedir. Ayrıca bu işletmelerde satış departmanları olmakla birlikte, pazarlama departmanları neredeyse hiç yoktur. Genellikle tepe yönetici, aile sahibi veya çalışan olan girişimci, işletmenin gündelik işleri ile ilgilendiğinden, uzun dönemli ve önemli düşünceleri olsa da uygulama şansları olmamaktadır. Ancak teknoloji ürünleri pazarının incelendiği ilgili çalışmada, örgütsel pazarlarda (B2B) lider yönetici takımın; satılan ürünler, müşteri ilişkileri ve fiyatlamada etkili olduğu görülmektedir. Yani müşteriler, kurum markasından ziyade satıcıların kendilerini değerlendirmektedir. Bu durum, üst düzey yöneticilerin örgütleri hakkında iletmek istedikleri temel mesaj belirlemeye çalışmasına, ancak bunların sıradan veya aşırı göz alıcı olmasından dolayı başarısız olmasına neden olmaktadır. Bazı işletmeler, kurum markalamasının sadece logo belirlemekten ibaret olmayıp, pazarda farklılaşmak olduğunu da bilmektedir. Ancak yöneticiler, broşür veya web site gibi iletişim noktalarında işletmeleri ile ilgili ne ve nasıl söyleyeceklerini dış yardım almadan tam olarak bilmeleri mümkün olmamaktadır. İngiltere de bu konuyla ilgili eğitimlerin yeterli olmadığı, KOBİ yöneticilerinin bilgisizliği, dış yardım alma ve markalaşmaya karşı direncinden dolayı markalamada desteksiz kaldığı ilgili çalışmada anlaşılmaktadır. Bu noktada özellikle girişimcilerin vizyonlarını markaya dönüştürmesine yardım ederek önemli faydalar yaratılabilir. İngiltere de geniş bir tasarım endüstrisi ve web sayfa yapımında pek çok küçük işletme bulunduğu göz önüne alındığında, KOBİ lerin temel sorunu çarpıcı ve ayırt edici bir mesajın bulunmasıdır. Diğer taraftan bu işi yapan işletmeler ise daha çok büyük işletmeler ile çalışmaktadır (Inskip, 2004, s. 359-361, 363). Gelişmiş bir pazar yapısı olan İngiltere de karşılaşılan bu durumun, Türkiye için de olmaması düşünülmemektedir. Neticede gelişmekte olan ve dış pazarlara açılan, markalaşma gibi konuların eğitim kurumlarının müfredatlarında yer almaya başladığı, markalaşmanın yeni anlaşılan ve öğrenilen bir pazarlama aracı olduğu bir ekonomide; marka yönetimini küçük işletmeler için de değerlendirilmesi gereken bir tür teknoloji transferi olarak değerlendirmek mümkündür. 3. KÜÇÜK İŞLETMELERİN MARKALAŞMASI: LİTERATÜR İNCELEMESİ Marka yönetimi uygulamaları bakımından büyük işletmeler ile küçük işletmeler arasındaki farklılık ve benzerliklerin ortaya konulması gereğinden hareketle Cohen ve Fiegenbaum (2003), küçük işletmelerin çok azının itibar oluşturma stratejisi izlediğini ve bunun gerekliliğinin farkına vardıklarında ise daha çok halkla ilişkiler kampanyası yürütmekle yetindiklerini göstermektedir. Ayrıca, yüksek performans gösteren KOBİ ler başlıca marka yönetimi faaliyetlerini daha fazla uygulamaktadır. Dolayısıyla küçük işletmeler, büyük işletmeler için genelde düşünülmüş olan marka yönetimi faaliyetlerini uyumlaştırarak ve örnek alarak performanslarını artırabilmektedir (Goldberg, Cohen & Fiegenhaum, 2003). Markalaşma, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin (KOBİ) özellikle uzun vadeli başarısı ve büyümesi için gereklidir (Oakey, 1991). Dolayısıyla küçük işletmelerin kısa vadeli düşünüp markayı taktiksel bir araç olarak görmek yerine, marka odaklı bir bakış açısıyla markayı işletmenin stratejik planlama sürecine dahil etmesi, markayı müşterilerle sürekli etkileşim içinde olarak oluşturması, geliştirmesi ve koruması gerekmektedir (Urde, 1994; Gromark ve Melin, 2011). 336
Marka odaklılık son yıllarda artarak ilgi görmesine rağmen, küçük işletmelerde markalaşma konusu yenidir. Dolayısıyla küçük işletmelerin marka odaklılığının marka başarısını (imaj, farkındalık, sadakat, itibar vb.) nasıl etkilediği araştırılması gereken bir konudur. Hirvonen ve Laukkanen (2014) ün Finlandiya da 255 adet küçük hizmet işletmesinde (Avrupa komisyonuna göre 50 den az çalışanı ve yıllık cirosu 10 milyon euro dan az işletmeler) gerçekleştirdikleri çalışmaları, marka odaklılığının ve marka kimliğinin performansı olumlu etkilediğini göstermektedir (Hirvonen ve Laukkanen, 2014, s. 41). Ancak küçük işletmelerde pazarlama faaliyetleri kısa vadeli bakış açısıyla ve ayakta kalma anlayışı ile (Berthon, Ewing ve Napoli, 2008) gelişi güzel ve büyük oranda profesyonel olmayan şekilde yapılmaktadır (Gilmore, Carson & Grant, 2001). Neticede kaynakları oldukça kısıtlı olan küçük işletme sahip veya yöneticilerinin de parasal olmayan kaynaklara önem vermesi, kaynak temelli bir yaklaşım ile performansını artırmasını sağlamaktadır. Küçük perakendecilerin faaliyette bulunduğu bölgede sahip olduğu marka kimliği ve yerel müşterilerle kurmuş olduğu sosyal sermaye gibi kaynaklardan bu noktada yararlanılması gerektiği ileri sürülmektedir (Runyan, Huddleston & Swinney, 2007). Lassen ve diğerleri (2008) güçlü bir marka oluşturmak için yapılması gerekenleri; markanın özünü belirleme (değer, kültür, kişilik), doğru hedef kitleye odaklanma, doğru medyayı seçme, tutarlı bir kavram geliştirme, tüm iletişimi tutarlı, sürekli tutma ve özü değiştirmemek kaydıyla markayı zamanla yenileme olmak üzere 6 başlık altında toplamaktadır. Bunların küçük ve orta büyüklükteki işletmeler için de uygulanması mümkündür. Marka özü veya esası; markanın eşsiz yönü, neden markanın tercih edilmesi gerektiği veya temel değer vaadidir. Örneğin bir mobilya firması eşsiz, mükemmel ve müşterinin kurduğu mobilya sistemleri şeklinde marka vaadi belirleyebilir. İkinci olarak doğru müşteri seçmek bakımından her bireye ulaşmaya çalışmak yerine, ihtiyaçlarını en iyi karşılanabilecek dar bir müşteri kitlesinin seçilmesi daha doğrudur. Örneğin bir mobilya firması varlıklı ve iç dekorasyona önem veren müşterileri seçebilir. Bu sayede bir mobilya markası (Montana; Danimarka) kısa sürede hedef kitlenin çoğu (% 58) tarafından tanınır hale gelebilmiştir. Üçüncü olarak doğru medyanın seçilmesi bakımından hedef kitlenin belirlenmesi ulaşma ve etki oranını artıracaktır. Örneğin bir mobilya mağazası hedef kitleye yönelik seçilen iç tasarımlarla ilgili dergilere aylık olarak reklam verebilir. Dördüncü olarak iletişimlerde kullanılacak basit ve tutarlı bir kavram tasarlanmalıdır. Bir mobilya mağazası için bu odalarını kişiliğiniz için tasarlamak şeklinde olabilir. Beşinci olarak tüm iletişimlerin tutarlı ve sürekli olması için uzun dönemli düşünmek gerekir. Ürün önemli oranda değişmese de, markanın daha heyecan verici ve kendini geliştirici olduğu imajının yaratılması için sürekli aynı reklamların yapılmaması mümkündür (Lassen, Kunde & Gioiia, 2008). Küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin, markalaşmayı sadece büyük işletmelerin altından kalkabileceği yüksek yatırımlar gerektiren bir iş olduğu düşüncesinden kurtulması gerekmektedir. Zira markalaşma sadece reklam veya logo olmayıp, stratejik olarak geliştirilmesi ve uygulanması gereken uzun dönemli bir süreçtir. Markalaşma sürecinde çok fazla seçeneği ve çok az zamanı olan müşterilerin işletmenizi neden tercih edeceği üzerinde odaklanılmalıdır. Müşterilere işletmeyi tercih etmesi için farklılaşan bir özelliğin marka temeli olarak belirlenmesi gerekmektedir. Örneğin çoğu işletmenin ileri sürdüğü gibi arkadaşça ve kişisel hizmet gibi vaatler farklılaşmada yeterli olmamaktadır. Ayrıca temel mesajın tutarlı bir şekilde iletilmesi için markalaşmaya işletme içindeki müşterilerle temas noktaları olan çalışanlardan başlanmalıdır (Mantemach, 2009, s. 16). Küçük işletmelerin markalaşması ile ilgili çalışmalar gerçekleştiren Abimbola (2001), markalaşmanın bu işletmeler için rekabetçi strateji olabileceğini ifade etmektedir. Böylelikle işletmeler markalarla, ihtiyaçlara yönelik yenilik ve yaratıcılıklarını kullanmaktadır. Bu bağlamda küçük işletmelerin bir veya iki marka ile odaklı ve hedefli çalışması gerektiği belirtilmektedir (Abimbola, 2001). Olumlu bir imaj yaratmanın zor ve usun süren bir iş olduğu ifade eden Wziatek-Stasko (2011) de, markalaşmada liderler ve çalışanların önemine dikkat çekmektedir. Özellikle küçük ve orta büyüklükteki işletmelerde, sahibin liderlik ve olumlu özelliklerinin faaliyette bulunulan bölgede olumlu bir imaj ve marka yaratmaya katkı sağlayacağını belirtmektedir (Wziatek-Stasko, 2011). Krake (2005) ise incelediği sınırlı sayıda işletme ile KOBİ lerde markalaşma için; girişimci veya sahibin sahip olduğu marka tutkusu, kişisel özellikleri, girişimcinin işletme yapısındaki kontrol etkisi ve tutundurma faaliyetlerinde yaratıcılık unsurlarının önemli olduğunu ifade etmektedir. Araştırmacılar bu şekilde küçük işletmelerde marka yönetimine yönelik bir kapı aralamaktadır (Krake, 2005). Rode ve Vallaster (2005) de yeni kurulan küçük işletmelerde kurumsal kimlik ve kurucuların markalaşmada önemli rol oynadığı fikrini desteklemektedir (Rode ve Vallester, 2005). 337
Wong ve Merrilees (2005), küçük işletmelerin markalaşmaya ve pazarlamaya önem vermediği, markalaşmaya gayri resmi olarak veya isteğe bağlı olarak yaklaştığı ve kısıtlı tutundurma araçlarını kullandığını göstermektedir. Diğer taraftan küçük işletmelerin az bir oranının pazarlama ve markalaşmaya önem verdiği, markalaşmayı basit bir seçenek olarak görmediği, markalaşma yaklaşımları uyguladığı, bütünleşik olarak markayı yönettiği, müşteri ihtiyaçlarını anladığı ve daha geniş tutundurma araçlarını markalaşmada kullandığını göstermektedir (Wong ve Merrilees, 2005). Kurumsal iletişim, sosyal sorumluluk ve kültürel değişim gibi konuların geliştiği aşamalarda ortaya konulan kurum markalaması, sadece hoş bir logo ve güçlü bir reklam olmayıp, örgütün ne yaptığı veya ne olduğunun bir göstergesidir. Büyük işletmeler, kurumsal düzeyde markalarını yönetmektedir. Belirli durumlarda CEO nun kişiliği ve vizyonu, kurumsal markanın oluşturulmasında temel kavram olmakta ve örgütleme, kavram belirleme, paydaşlara uygunluğu noktasında anlaşma gibi aşamalar olmamakta veya hızlı bir şekilde gerçekleştirilebilmektedir. Bununla birlikte, küçük işletmeler de kurucunun kişiliği ve zevklerine bağlı olarak daha kolay markalanabilmektedir. Örneğin İngiltere deki maille giyim ürünleri pazarlayan Boden firması, kurucusu Johnny Boden in fikir ve mizah anlayışı ile örgüt markası oluşturmuş ve satışları artırabilmiştir (Inskip, 2004). Merrilees (2007) de markalaşmanın yeni işletmelerin faaliyetlerini kolaylaştırdığını ifade etmektedir. Bu kapsamda, markalaşma, pazarlama ve girişimcilik araştırmalarına dayalı olarak, yeni işletmeler için teorik çerçeve oluşturmaya çalışmışlardır. Buna göre, çok sayıda ürün markasından ziyade kurum markalamasının yeni girişim için tedarikçi ve banka gibi paydaşlarla ilişkilerde bütünleştirici bir araç olduğu; kurucuların paydaşların kurum markasını tercih etmesi için sorumluluğu olduğu, markalaşmanın yenilik ve yaratıcı süreçlere odaklanmayı sağladığı, fırsatları keşfetme sürecinde eleme işlevi üstlenebileceği, işletme modelini (hangi ihtiyaçların karşılanacağı, müşterilerin kimler olacağı, ürün ve pazar tanımı vb.) keskinleştirdiği, girişim sermayesi elde etmeyi kolaylaştırdığı, müşteri kazanmayı kolaylaştırdığı, tedarikçilere ulaşımı kolaylaştıracağına yönelik varsayımlar ileri sürülmektedir. Yazar iddialarını araştırmalar ve BodyShop, lasminute.com, Cobra beer ve easygroup gibi on adet örnek vaka çalışmasıyla desteklemektedir. Bu noktada özellikle girişimcinin daha önceki iş deneyimlerinde sahip olduğu hızlı, yenilikçi, hırslı, tutkulu gibi özellikler bakımından ün veya itibarın güvenilirlik sağlama, müşteri seçme, sermaye elde etme, işletme satın alma gibi bakımlardan fırsatlar yarattığı görülmektedir. Neticede güvenilirlik, itibar ve markalamanın sinerjik bir ilişki içinde olduğu görülmektedir (Merrilees, 2007). Küçük işletmelerin markalaşmada kullanabileceği diğer bir yöntem, sunulan ürünlerin markalarının gücünden yararlanmaktır. Örneğin Martin Winter Mücevher mağazası broşür ve reklam çabalarında kendi markasının yanında, sunduğu Rolex gibi markalara da yer vererek mağazasının markalaşmasını kolaylaştırmaktadır (jckonline.com, 9.10.2017). Altshuler ve Tarnovskaya (2010) genç ve kısa sürede uluslar arası faaliyetlerde bulunan girişimcilerin kısıtlı kaynakları ile uluslar arası marka oluşturma becerilerini Danimarka daki teknoloji firmaları için vaka analizi şeklinde incelediği çalışmalarında, üstün teknolojinin ve kurucunun güçlü bir marka vizyonuna sahip olmasının önemli olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Ayrıca tüketiciye yapılan satışlarda sürekli teknolojik liderlik ve odaklı pazarlama çabalarının müşteri talebi oluşturmaktadır. Yani yenilikçilik, üstün teknolojiler, güçlü ve eşsiz bir marka vizyonu ve bu vizyonu başarmak için bir strateji, markalaşmanın öneminin anlaşılması, küresel doğan teknoloji işletmeleri için kolaylaştırıcı faktörler olmaktadır. Ardından markalaşma sürecinde; görsel marka kimliğinin geliştirilmesi, bir marka ismine odaklanma, ticari gösterilerde markanın oluşturulması ve doğrudan pazarlama ve halkla ilişkiler faaliyetleri yapılır. İkinci aşamada sürekli teknolojik liderlik ve ağızdan kulağa pazarlama ile markalaşmaya devam edilir. Üçüncü aşamada ise çok uluslu markalarla anlaşmalar yapmak suretiyle müşteri içeriği oluşturarak onların pazarlama kanallarından ve kaynaklarından yararlanılır. Bunların yanında örgütsel tüketicilere satış yapıldığında, fiyat ve dağıtım gibi daha somut performans unsurlarının marka değeri için daha önemli olduğu görülmektedir. Dolayısıyla örgütsel tüketicileri hedefleyen uluslar arası teknoloji markası oluşturmak için teknolojiye yatırım yapmak ve pahalı pazarlama iletişimi çabalarına başvurmamak doğru bir yaklaşım olmaktadır (Altshuler ve Tamovskaya, 2010). Tüm bunların yanında, yerel bazda uzun süredir başarılı olan ve markaya sahip olmasa dahi tanınan, müşteri ihtiyaçlarını başarılı şekilde karşılayan, müşteri çevresi veya sadık müşteri tabanına sahip, işletmecilik bakımından kendini yerel düzeyde de olsa kanıtlamış KOBİ lerin ve bunların sahip olduğu algılanan kalite, marka bağlılığı, marka çağrışımları ve marka fakındalığından (Aaker, 1991) oluşan marka değerlerinin belirlenmesi, tespit edilen bu marka değerlerinin sistemli markalaşma 338
faaliyetlerinde kullanılmasının ekonomik ve sosyal kazançları olacağı düşünülmektedir. Bu şekilde büyüme potansiyeli olan ancak büyüme eğilimi olmayan ve daha geniş düzeyde (bölgesel, ulusal, uluslar arası vb.) tanınan bir marka olma potansiyeli olan ancak markalaşma eğilimi olmayan işletmelere yönelik; markalaşma destekleri sağlama, eğitim programları geliştirme, finansal destek programları geliştirme gibi çabaların yararlı olacağı düşünülmektedir. 4. SONUÇ Kalitatif nitelik arz eden bu çalışma, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin markalaşmasının önündeki engellerin ve markalaşması doğrultusunda izlenebilecek olası yaklaşımların tespiti amacıyla gerçekleştirilmiştir. Neticede küçük girişimcilerin markalaşmayı uzun vadeli işletmenin başarısı için gerekli bir yaklaşım olarak değerlendirmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Ancak girişimcilerin kendileri ve pazar şartlarıyla ilgili faktörler, marka yönetiminde önemli engeller teşkil etmektedir. Dolayısıyla bu işletmelerin markalaşmaya teşvik edilmesinde, girişimci ve yöneticilerin markalaşmanın öneminin farkına varmalarını sağlamak, markalaşmaya yönelik olumsuz tutum ve önyargıların ortadan kaldırılmasına çalışmak, markalaşma bilgi ve beceri kazanmalarına yönelik eğitim ve farkındalık programları geliştirmek, kamu kurumları veya üniversitelerde marka yönetimi ile ilgili destek birimleri oluşturmak gibi çözüm önerileri geliştirilmektedir. Bu noktada, girişimcilerin sosyal çevrelerini kullanmak, ağızdan kulağa iletişim oluşturmak, girişimci ve çalışanların marka anlayışına sahip olmalarını sağlamak, müşterileri anlamak için araştırmalar yapmak, kurum markası oluşturmak, sunulan ürünlerin gücünden yararlanmak, yenilikçi mal ve hizmetler geliştirmek ve teknolojiye yatırım yapmak gibi yöntemlerden yararlanılması mümkündür. Bu çalışmanın özgün yönü, yerel düzeyde başarı yakalamış, tanınan ve müşteri memnuniyetini sağlamış işletmelerin markalaşabileceğini ve bundan yararlanılması gerektiğini ileri sürmesidir. İl veya ilçe gibi yerel düzeyde müşteriler tarafından tanınan, yeni bir ürün veya hizmet yaklaşımı geliştirebilen, büyüme potansiyeli olan ancak markalaşmayla ilgili bilgi ve eğilimleri olmadığından sistemli markalaşma faaliyetlerinde bulunmayan işletmeler; diğer bir ifade ile yerel düzeyde tanınan markaların, farkında olmadıkları marka sermayelerinin farkında olmalarını sağlamak, yerel marka değerlerini tespit etmek ve bunların markalaşmalaşmasını desteklemek, bölgesel ve ulusal markalar haline gelmelerine katkı sağlayacaktır. KAYNAKÇA Aaker, D. (2003). The power of the branded differentiator. MIT Sloan Management Review, 45(1), ss. 83-87. Aaker, D. (1991), Managing Brand Equity: Capitalizing on the Equity of a Brand Name, New York: The Free Press. Abimbola, T. & Vallaster, C. (2007). Brand, Organisational Identity and Reputation in SMEs: An Overview. Qualitative Market Research: An International Journal, 10(4), ss. 341-348. Abimbola, T. (2001). Branding as a competitive strategy for demand management in SMEs. Journal of Research in Marketing & Entrepreneurship, 3(2), ss. 97-106. Altshuler, L. & Tarnovskaya, V. (2010). Branding Capability of Technology Born Globals. Brand Management, 18(3), ss. 212-227. Ateş, R. (2007). İnovasyon Hayat Kurtarır, İstanbul: Doğan Kitapçılık. Berthon, P., Ewing, M. T., & Napoli, J. (2008). Brand management in small to medium-sized enterprises. Journal of Small Business Management, 46, ss. 27 45. Cohen, S., & Kaimenakis, N. (2007). Intellectual capital and corporate performance in knowledgeintensive SMEs. Learning Organization, 14(3), ss. 241-262. Crema, M. ve Nosell, A. (2014). Intangible Assets Management and Evaluation: Evidence from SMEs. Engineering Management Journal, 26(1), ss. 8-20. Etteson, R. ve Knowles, J. (2008). Don t Confuse Reputation With Brand. MIT Sloan Management Review, 49(2), ss. 18-21. Gilmore, A., Carson, D., & Grant, K. (2001). SME marketing in practice. Marketing intelligence & planning, 19(1), ss. 6-11. Goldberg, A. I., G. Cohen, & A. Fiegenbaum (2003). Reputation Building: Small Business Strategies for Successful Venture Development. Journal of Small Business Management, 41(2), 168 186. Gromark, J., & Melin, F. (2011). The underlying dimensions of brand orientation and its impact on financial performance. Journal of Brand Management, 18, 394 410. Gundala, R. R., & Khawaja, H. (2014). Brand management in small and medium enterprise: Evidence from Dubai. Global Journal of Business Research, 8(1), ss. 27-38. 339
Hirvonen, S., & Laukkanen, T. (2014). Brand orientation in small firms: an empirical test of the impact on brand performance. Journal of Strategic Marketing, 22(1), ss. 41-58. https://www.jckonline.com/magazine-article/brnding-your-store-reference-guide/, 9.10.2017 Inskip, I. (2004). Corporate Branding for Small to Medium-Sized Business- A Missed Opportunity or an Indulgence?. Brand Management, 11(5), ss. 335-365. Keller, K. L., (1999). Managing Brands for the Long Run: Brand Reinforcement and Revitalization Strategies. California Management Review, 41(3), ss. 102 124. Kotler, P. and Pfoertsch, W. (2006). B2B Brand Management. New York: Springer, Berlin/Heidelberg. Krake, F. (2005). Successful brand management in SMEs: a new theory and practical hints. Journal of Product & Brand Management, 14(4), ss. 228-38. Kumar, K., Boesso, G., Favotto, F., & Menini, A. (2012). Strategic orientation, innovation patterns and performances of SMEs and large companies. Journal of Small Business and Enterprise Development, 19(1), ss. 132-145. Lassen, P., Kunde, J. & Gioia, C. (2008). Creating a Clearly Differentiated SME Brand Profile: The Case of Montana A/S. Brand Management, 16(1-2), ss. 92-104. Manternach, L. (2009). Differantiate to Create Big Brand for Small Businesses. Corridor Business Journal, 24-30 Ağustos, s. 16. Merrilees, B. (2007). A Theory of Brand-Led SME New Venture Development. Qualitative Market Researh: An International Journal, 10(4), ss. 403-415. Oakey, R. (1991). Innovation and the management of marketing in high technology small fi rms. Journal of Marketing Management, 7(4), ss. 343-356. Ong, A. (2002). One happy family: Reputation, goodwill and brands. Credit Control, 23(6-7), ss. 27-27. Reynolds, B. J. (2007). Branding for Success. Rural Cooperatives, ss. 12-15. Rode, V. ve Vallaster, C. (2005). Corporate branding for start-ups: the crucial role of entrepreneurs. Corporate Reputation Review, 8(2), ss. 121-35. Runyan, R.C., Huddleston, P. & Swinney, J.L. (2007). A Resource-based View or the Small Firm, Using a Qualitative Approach to Uncover Small Firm Resources. Oualitative Market Research: An International Journal, 10(4), ss. 390-402. Taliento, M. (2006). Measuring Goodwill: Rationales for a Possible Convergence between the Excess Profits Estimate and the Residual Value. The Journal of American Academy of Business, 10(1), ss. 197-203. Urde, M. (1994). Brand orientation- a strategy for survival. Journal of Consumer Marketing, 11, ss. 18-32. Urde, M. (1999). Brand orientation: A mindset for building brands into strategic resources. Journal of Marketing Management, 15, ss. 117 133. Wong, H. & Merrilees, B. (2005). A brand orientation typology for SME: a case research approach. Journal of Product & Brand Management, 14(3), ss. 155-62. Wziątek-Stasko, A.(2011). Leadershıp In Sme Sector-How It Can Create The Employer Brandıng In Regıons? Human Resources: The Main Factor Of Regional Development, 5. Yoo, B., Donthu, N. & Lee, S. (2000). An Examination of Selected Marketing Mix Elements and Brand Equity. Journal of Academy of Marketing Science, 28(2), ss.195 211. Zahra, S.A. (1993). New product innovation in established companies: associations with industry and strategy variables. Entrepreneurship: Theory and Practice, 18(2), ss. 47-69. 340
OSMANLI - İRAN İLİŞKİLERİNİN EKONOMİK ETKİLEŞİMİ Rahime Hülya ÖZTÜRK Aksaray Üniversitesi ÖZET Osmanlı Devleti nin 1585-1586 yıllarında akçeye yapmış olduğu müdahale ile akçe değerinin % 44 ünü kaybetmiştir. Bu müdahale Osmanlı iktisat tarihinde Büyük Tağşiş olarak anılmaktadır. Bu tağşişle akçe oldukça hafif bir sikke haline gelmiştir. Osmanlı ekonomisinde uzun dönemdir görülmeyen böylesi bir tağşiş uygulaması fiyat artışlarına neden olmuş halk, esnaf ve devlet görevlileri, yeniçeriler ekonomik açıdan olumsuz etkilenmiştir. Osmanlı Devleti ni bu tağşiş politikasını yapmaya iten çok sayıda neden gösterilebilir. Bu nedenler arasında o dönemde İran da yapılmış olması muhtemel bir tağşişe istinaden Osmanlı Devleti nin İran a gümüş kaçmasına engel olmak için bu politikaya başvurmuş olabileceğidir. 16.Yüzyılda İslam dünyasında varlığını sürdüren iki önemli devlet Osmanlı Devleti İran dır. Osmanlı ve İran Devletleri uzun yıllardan itibaren ticari ilişkilerde bulunmuş ve bu ilişkilerin uzun bir bölümünü de savaşlar oluşturmuştur. Gerek ticari ilişkiler gerekse savaşlar nedeniyle yaşanılan ilişkiler şüphesiz her iki devletin ekonomi politikalarını etkilemiştir. Özellikle ekonomik işlemlerini gerçekleştirmek için gümüş ve altına ihtiyaç duyan İran Devleti zengin maden yataklarına sahip olmaması nedeniyle, ticareti ülkesine gümüş akışı sağlamak için etkin bir şekilde kullanmıştır. Batı dünyasının yoğun şekilde talep ettiği ipek bu ticaretin en önemli aktörü olmuştur. Bu çalışmanın birinci bölümünde Osmanlı Devleti nin 1585-1586 tağşişini etkileyen içsel dinamikleri üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde ise İran Devleti nin dönem itibariyle içinde bulunduğu ekonomik koşullar incelenmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise İran da yapılmış olması muhtemel bir tağşişin Osmanlı Devleti nin ekonomi politikalarında yaratmış olabileceği etkiler ortaya konmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Osmanlı Devleti, İran Devleti, tağşiş, akçe 341
Tarih 4.11.2017 Saat 13.30 SALON SIRIUS 4. OTURUM Moderator TUDSAK140 TUDSAK188 TUDSAK318 TUDSAK297 Yrd. Doç. Dr. Adem BABACAN Hasraddin GULİYEV Akdeniz Üniversitesi Nadide ÜNAL Akdeniz Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Adem BABACAN Cumhuriyet Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Kürşat ERSÖZ Akdeniz Üniversitesi Doç. Dr. Halit Turgay ÜNALAN Anadolu Üniversitesi KARMA FREKANSLI VERİLERDE MİDAS REGRESYON MODELLERİNİN UYGULANMASI: TÜRKİYE`NİN BÜYÜME VE ENFLASYON İLİŞKİSİ ALTINDA İNCELENMESİ ÇOK KRİTERLİ KARAR VERME YÖNTEMİ İLE KONUT SEÇİM KRİTERLERİNİN AĞIRLIKLANDIRILMASI KAMU İHALELERİNDE İHALEDEN YASAKLAMA TEDBİRİ SU İLE SANATIN BULUŞMA NOKTASI KÜLTÜREL MİRASIMIZ: İSTANBUL ÇEŞMELERİ 342
KARMA FREKANSLI VERİLERDE MİDAS REGRESYON MODELLERİNİN UYGULANMASI: TÜRKİYE`NİN BÜYÜME VE İŞSİZLİK ORANI İLİŞKİSİ ALTINDA İNCELENMESİ Hasraddin GULİYEV Akdeniz Üniversitesi Nadide ÜNAL Akdeniz Üniversitesi ÖZET Şimdiye kadar yapılan birçok araştırmada analize konu olan değişkenlerin aynı frekansa sahip olması, yani her iki değişkenin aylık veya çeyreklik olması önemli şartlardan biriydi. Fakat, son dönemlerde ekonometrik teorilerin gelişmesi nedeniyle farklı frekansa sahip-daha farklı bir değişle-bir değişkenin aylık, diğer değişkenin çeyreklik olduğu verilerde de değişkenler arasında ilişki kurulabilmektedir. Birçok finansal alandaki veriler (faiz oranı, varlık fiyatları) ve aynı zamanda iktisadi alandaki veriler (işsizlik, büyüme) farklı frekansa sahip olmaktadır. Bu verileri aynı frekansa getirmek için kullanılan yöntemler analizin gücünü azaltmakla birlikte neredeyse istatistiksel olarak anlamsız sonuçlar çıkartmaktaydı. Tüm bunları göz önünde bulunduran ve karma veri örneklemede yeni bir Regresyon yönteminin geliştirilmesi, olası durumlar içerisinde yer almaktaydı ve bu olası durumun gerçekleşmesi 2000 li yılların başlarında Ghysels, Santa-Clara ve Valkanov un imzasıyla MİDAS Regresyonu olarak tarihe geçti. Sonraki dönemlerde MİDAS regresyonun çeşitli varyasyonları üretildi. Bu araştırmada da bizim ana amacımız MİDAS Regresyonu hakkında genelden özele doğru bilgiler vermek ve MİDAS regresyon varyasyonlarına kısaca değinmektir. Uygulama kısmında ise, çeyreklik veri (düşük frekanslı) olarak 2005Q1-2016Q2 dönemine ait GSYİH (Gayri Safi Yurt İçi Hasıla), aylık veri (yüksek frekanslı) olarak 2005M01-2016M06 dönemine ait işsizlik oranı ele alınmış ve analiz edilmiştir. Türkiye nin Büyümesi MİDAS Regresyon çeşitleri yardımıyla belirlendikten sonra ve en uygun model olarak ADL-MİDAS (1,4) seçilmiştir. Anahtartar kelimeler: karma veri örnekleme, MİDAS regresyonu, büyüme, işsizlik JEL CODE: C32, C5, H21 APPLİCATİON OF MİDAS REGRESSİON İN MİXED DATA SAMPLİNG: INVESTİGATİON UNDER THE RELATİON OF GROWTH AND UNEMPLOYMENT RATE OF TURKEY ABSTRACT In many surveys up to now, it has been one of the important conditions that the variables subject to analysis have the same frequency, that is, both variables are monthly or quarterly. However, due to the recent development of econometric theories, it is possible to relate variables with different frequency different variant of one variable per month and another variant of quartile. The data (interest rate, asset prices) and financial data (unemployment, growth) at different financial ratios have different frequencies. The methods used to bring this data to the same frequency were almost statistically meaningless with decreasing the power of the analysis. Taking all of these into consideration, the development of a new regression method in mixed data sampling was taking place in possible situations, and the realization of this possible situation began as the MIDAS Regression with the signatures of Ghysels, Santa-Clara and Valkanov in early 2000's. In the following periods, various variations of the MİDAS regression were produced. Our main goal in this research is to provide accurate information about the MIDAS Regression in general and to briefly discuss MIDAS Regression Variations. In the application part, the unemployment rate of 2005M01-2016M06 period is analyzed and analyzed as quarterly data (low frequency) for GDP (Gross Domestic Product) for the period 2005Q1-2016Q2, and monthly data (high frequency). Turkey's Growth After being identified with the help of the MİDAS Regression varieties, ADL-MİDAS (1,4) was chosen as the most suitable model. Key words: Mixed data sampling, MIDAS regression, GDP, forecasting JEL codes: C32, C5, H21 1. GİRİŞ Makroekonomik verilerin analizi ve gelecekte alabileceği değerlerin tahmini, ülkelerin merkez bankaları, finansal kurumlar ve o ülkede bulunan işletmeler için oldukça önemli konulardan biridir. Fakat çok üzgünüz ki, bir çok makroekonomik veri aynı frekansa sahip olmakta ve yapılacak analizleri zorlaştırmaktadır. Örnek olarak analize konu olarak seçtiğimiz büyüme (GSYİH) verileri çeyreklik 343
olarak bulunduğu halde, enflasyon veya işsizlik verileri aylık olarak, başka bir örnekle enflasyon verisi aylık olarak bulunduğu halde faiz oranları günlük veri halinde bulunmaktadır ve bu farklı frekans olarak nitelendirilmektedir. Genellikle tahmin modelleri verilerin aynı frekansa sahip olmasını talep eder ve eğer veriler farklı frekanslıysa basit matematiksel işlemlerle (ortalama ve ya toplam alma gibi) veriler aynı frekansa getirilmekteydi. Bunun en önemli dezavantajı zaman serilerinde durağanlaştırılmış verilerde olduğu gibi bilgi kaybına yol açmasıdır. Fakat son dönemlerde farklı frekansa sahip verilerin üzerinde hiç bir değişiklik yapılmadan kullanılmasına yardımcı olacak yöntemler bulunmaya başlandı. Bu yöntemlerden en önemlisi, tez bir zamanda kullanımı yaygınlaşan, Gysels, Santa-Clara ve Valkanov tarafından literatüre dahil edilen MİDAS (Mİxed DAta Sampling) Regresyonudur. 2000 li yılların başlarında literatüre girdiğinde yalın haliyle kullanılmaya başlanan MİDAS regresyonunun, zaman geçtikçe çeşitli varyasyonları üretildi. Finansal alanda volatiliteyi tahmin etmek amacıyla geliştirilmesine rağmen, sonraki dönemlerde bir benchmark (diğer modellerle kıyaslama) fonksiyonunu üstlenerek iktisadi verilerde başarıyla uygulandı ve uygulanmaya devam edilmektedir. Bu araştırmada MİDAS regresyonunun aşağıdaki varyasyonlarına kısaca değinilerek, Türkiye nin büyümesi bu MİDAS regresyonu yöntemleri yardımıyla tahmin edilecektir: a. Kademeli-Ağırlık Yöntemi (Step-Weighting Method) b. Sınırlandırılmamış MİDAS regresyonu (U-MİDAS) c. Almon polinomlu MİDAS regresyonu (Almon polynominal MİDAS) * dır. d. Üstel Almon Polinomlu MİDAS Regresyonu (Exponential Almon Polynomial MİDAS regression) e. Beta Polinomlu MİDAS Regresyonu (Beta Polynomial MİDAS regression) ** MİDAS regresyonu hakkında kapsamlı ilk çalışmalar Ghysels, Santa-Clara ve Valkanov (2004) tarafından yapılmış olup aylık değişkeni tahmin etmek için günlük veriler kullanılmıştır. Onlar ağırlık fonksiyonu olarak gecikmesi dağıtılmış modeli kullanmışlardır. Sonraki zamanlarda aynı bilim adamları otoregresif modelleri kullanarak AR-MİDAS (2008) yöntemini geliştirmiş ve çeyreklik seriyi, aylık ve haftalık verilerden yola çıkarak tahmin etmeye çalışmışlardır. Tay ise 2006 yılındaki kendi çalışmasında günlük hisse senetleri fiyatlarından yola çıkarak büyümeyi tahmin etmeye çalışmıştır. 2010 yılında ise Bai, Ghysels ve Wright MİDAS regresyonu ile Kalman Filteresi arasında karşılıklı ilişkiyi incelemiş ve ilginç sonuçlar ortaya koymuşlardır. Türkiye`de MİDAS regresyonu hakkında araştırma yapan Alper, Fendoğlu ve Saltoğlu (2009) haftalık hisse senetlerinin fiyatlarını günlük getiriler yardımıyla volatiliteyi MİDAS regresyonu ve GARCH modeli ile hesaplamışlardır. Bunun sonucunda MİDAS regresyonunun daha iyi sonuçlar verdiğini söylemişlerdir. Doğan ve Midiliç (2016) tarafından MİDAS regresyonunu zengin veri ortamında büyümenin tahmini için yapılmıştır. 2. YÖNTEM Karma frekanslı verileri modellerken Y t - bağımlı değişken olarak, düşük frekansa sahip değişkeni ele alıyoruz. Düşük frekanstan kastımız, ele aldığımız değişkenler içerisinde yıl, ay, gün içerisinde daha az değişim göstermesidir. Örnek olarak, büyüme verisi çeyreklik, enflasyon verisi aylık olarak ele alınmışsa o zaman düşük frekanslı verimiz büyüme, yüksek frekansa sahip verimiz ise enflasyon olacaktır. MİDAS regresyon modelinde bağımsız değişken olarak, L i Y t - bağımlı değişkeninin gecikmeli değerleri, aynı zamanda L k HF X t yüksek frekanslı değişkeninin gecikmeli değerleri yer almaktadır. Burada, L gecikme operatörü olarak bilinmektedir: p Y t = α + i=1 β i L i Y t + m k=1 Υ k L k HF X t +ε t (1) Bu modelde; α-modelin sabit terimini, L i Y t - düşük frekansa sahip değişkeni, β i - onun parametresini; i-gecikme uzunluğunu, p-onun maksimum sayısını; L k HF X t yüksek frekansa sahip değişkeni, Υ k -onun parametresin; k-gecikme uzunluğunu, m- onun maksimum sayısını; * Yöntemlerin isimleri daha önce hiç bir türkce kaynakda geçmediği için orjinal haline uyarlanmıştır. ** Almon Polinomlu, Üstsel Almon Polinomlu ve Beta Polinomlu MİDAS regresyonu literatürde sınırlandırılmış MİDAS yöntemleri olarak bilinir. 344
ε t -modelin hata terimini göstermektedir. Karma frekanslı verilerin regresyon modeli uygulanırken en önemli sorunlardan biri verilerin nasıl eşitleneceği durumudur. Eğer biz büyümeyi çeyreklik olarak, işsizlik oranını aylık olarak ele alıyorsak o zaman aylık verimiz, çeyreklik verimizden üç kat fazla olacaktır. Bir yılda çeyreklik veriyle ilgili 4 veri bulunurken aylık veri olan işsizlikle ilgili 12 veri bulunmaktadır. Yapacağımız verileri eşitleme işlemi aşağıdaki gibi olacaktır. Tablo 1. Karma frekanslı verilerde verilerin eşitlenmesi durumu Aylık Veri L HF Xt L HF Xt L HF Xt L HF Xt L HF Xt L HF Xt Çeyrek-lik Veri (Yt) her çeyreğin son ayı her çeyreğin ortancıl ayı her çeyreğin ilk ayı Q1 23 Mart-1.3 Şubat-1.5 Ocak-1.4 - - - Q2 26 Hazıran-2.6 Mayıs-2.4 Nisan-1.8 1.3 1.5 1.4 Q3 28 Eylül-3.8 Ağustos-3.9 Temmuz-3.6 2.6 2.4 1.8 Q4 30 Aralık-4.5 Kasım-3.8 Ekim-4.0 3.8 3.9 3.6 Tabloya genel olarak baktığımızda aylık verileri çeyreklik verilere eşitlemek için her bir ay değeri ayrı bir bağımsız değişken olarak ele alınmıştır. Tabloda başka bir önemli nokta ise bağımsız değişkenin ilk üç gecikme değeri, ayların kendi değerlerini oluştursa da sonraki gecikmeler ayların kendi değerlerinin gecikmeli değerlerini oluşturmaktadır. Çizelge 1. Karma frekanslı regresyon modellerinde gecikmelerin zaman dağılımı L HF X t L HF X t L HF X t L HF X t L HF X t L HF X t Temmuz Ağustos Eylül Ekim Kasım Aralık Ocak Şubat Mart 3. Çeyrek (Yt-2) 4. Çeyrek (Yt-1) Tahmin dönemi (Yt) Kademeli Ağırlık Yöntemi- karma frekanslı verileri modellemek için kullanılan en yalın yöntemdir. Kadameli ağırlık yönteminde çeyreklik verilerle aylık verilere eşitlemek için toplama işlemi yapılır. Çeyrekliğe ait ayların verileri; ilk çeyrek için ocak,şubat,mart aylarının toplamı, ikinci çeyrek için nisan, mayıs, haziran ve diger çeyreklikler içinde aynı şekilde toplanarak yeni bir seri oluşturulur bu seriye şartı olarak teta θ t değişkeni diyelim. Bu eşitlenme yapıldıktan sonra basit regresyon yöntemi uygulanarak çözüme ulaşılır. Modelimiz m=3 (yüksek frekanslı değişkenin maksimum gecikme uzunluğu) şeklindeyse bu zaman teta değişkeninin katsayısı aynı olarak her üç (L 2 HF X t, L 2 3 HF X t ve L HFXt )gecikmenin parametresi olarak belirlenir. Modelimiz m=6 * şeklindeyse bu zaman teta değişkeninin bir gecikmesi alınarak ( θ t 1 ) yeni bir değişken oluşturulur ve regresyon modeli tahmin edilir. Bulunan θ t parametresi ilk üç ayın gecikmesine, θ t 1 parametresi sonraki üç ayın gecikmesinin parametresi olarak belirlenir. Sınırlandırılmamış MİDAS yöntemi -bu yöntem (1) numara denkleme hiç bir sınırlandırma getirilmeden kullanılmasıdır. Tablo 1 deki gibi bağımsız değişkenlerle ilgili veri seti oluşturulur ve regresyon modeli kurularak yüksek frekanslı değişkenin parametreleri tahmin edilir. Yöntemin en büyük dezavantajı modele dahil edilecek gecikme sayı arttıkça, modele eklenen bağımsız değişkenlerinde artmasıyla ekonometrik teoride en önemli sorunlardan biri olan serbestlik derecesi sorununun ortaya çıkmasıdır. Bu sorunun giderilmesi için Ghysels, Santa-Clara ve Valkanov kendi çalışmalarında, tüm gecikmeli bağımsız değişkenleri modele dahil etmek yerine, belirli fonksiyonlar kullanarak ağırlıklandırma yapmış ve bu ağırlıklandırmada göre yeni değişkenler ( θ 0, θ 1, θ 2 ) oluşturmuşlardır. Bununla da yardımcı regresyon modelleri tahmin edilmekte ve sonuç olarak gecikme sayısı artsada yardımcı modele dahil edilecek bağımsız değişken sayısı sabit kalmaktadır. Kısacası sınırlandırılmamış bir modeli, sınırlandırmışlardır. Almon Polinomlu Midas Regresyonu- Almon gecikmeli ağırlıklandırma (aynı zamanda PDL ağırlıklandırma denir), otoregresif modellerde gecikme katsayılarına kısıtlamalar koymak için yaygın olarak kullanılır. Almon polinomlu Midas regresyon modeli; p Y t = α + i=1 β i L i m Y t + Υ Φ(k; θ) L k HF X t +ε t (2) k=1 * aylık ve çeyreklik veri şeklinde bir karma veri örneklemesiyle çalışıyorsak, o zaman maksimum gecikme sayısı m, aylık verilerin çeyrekliğe eşit dağıtılması için 3 ün katsayıları şeklinde m=3,6,9 belirlenir. 345
Bu modelde, gecikmeli bağımsız değişkenleri Almon modelindeki gibi ağırlıklandırarak θ 0, θ 1 ve θ 2 den oluşan yardımcı regresyon modeli tahmin edilir ve yardımcı regresyon modelinin katsayılarının kullanılmasıyla (2) numaralı ana modeldeki yüksek frekanslı bağımsız değişkenin katsayıları tahmin edilir. m=4 modeli için; θ 0 = L 1 2 3 4 HF X t +L HFXt +L HFXt +L HFXt 2 3 4 θ 1 = L HFXt +2L HFXt +3L HFXt 2 3 4 L HFXt +4L HFXt +9L HFXt θ 2 = değişkenleri oluşturulduktan sonra yardımcı regresyon yardımıyla θ 0, θ 1 ve θ 2 parametreleri tahmin edilir ve ana modeldeki parametreler Almon modelindeki gibi; Φ(1; θ)= θ 0 +θ 1 +θ 2 Φ(2; θ)= θ 0 +2θ 1 +4θ 2 Φ(3; θ)= θ 0 +3θ 1 +9θ 2 Φ(4; θ)= θ 0 +4θ 1 +16θ 2 şeklinde hesaplanır. Üstsel Almon Polinomlu MİDAS Regresyonu- Ghysels, Santa-Clara ve Valkanov yüksek frekanslı bağımsız değişkeni ağırlıklandırmak için Almon modelinin varyasyonu olan Üstel Almon Polinom regresyon modelini sunmuşlardır. Bu ağırlıklandırma Üstel ağırlıklandırma kullanılan ve derecesi 2 olan gecikmeli bir polinom fonksiyonudur: φ(k; θ 1, θ 2 ) = ( exp(kθ 1+k 2 θ 2 ) m j=1 exp(jθ 1 +j 2 θ 2 ) ) (3) θ 1 = θ 2 = 0 yöntem aritmetik ortalama yönteminee dönüşmektedir. Almon polinomlu modelden esas farkı, yardımcı model yardımıyla hesaplanan (2) numaralı denklemde yüksek frekanslı değişkenlerin gecikme parametrelerinin üstel şekilde azalmasıdır. Ağırlıklandırma fonksiyonunda θ 1, θ 2 parametreleri, hata kareler toplamları minimum olacak şekilde, doğrusal olmayan optimizasyon teknikleri yardımıyla bulunabilmektedir. Beta Polinomlu MİDAS Regresyonu- bu regresyonda ağırlıklandırma normalleştirilmiş beta ağırlıklandırma fonksiyonuna dayanıyor ; φ(k; θ 1, θ 2 ) = f( k m,θ 1,θ 2 ) m f( j j=1 m,θ 1,θ 2 ) (4) φ(i, θ 1, θ 2 ) = iθ 1 1 (1 i) θ 2 1 Г(θ 1 +θ 2 ) Г(θ 1 )Г(θ 2 ) θ 1 ve θ 2 ağırlık fonksiyonunun şeklini yöneten hiperparametreler ve standart Gamma fonksiyonudur. 3.VERİ VE UYGULAMA Veri setimizde çeyreklik(düşük frekanslı) olarak GSYİH(Gayri Safi Yurt İçi Hasıla),aylık(yüksek frekanslı) olarak işsizlik oranı ele alınmıştır. GSYİH serimiz 2005Q1-2016Q2 dönemine ait, TÜFE 2005M01-2016M06 dönemine aittir. Bu veriler Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası nın internet sitesindeki veri dağıtım sisteminden temin edilmiştir. Verilerimizde mevsimselliğin etkisi önemli görüldüğünden, mevsimsel olarak düzeltilmişlerdir. Çalışmada esas ilgilendiğimiz büyüme ve işsizlik oranı, mevsimsel olarak düzeltilmiş olan GSYİH ve İşsizlik oranı serilerinin logaritmalarının birinci farkları alınarak hesaplanmıştır. Bu çalışmada işsizlik oranının büyümeyi nasıl etkilediği MİDAS regresyonu yardımıyla açıklanacaktır. Zaman serisi kullanılan analizlerde, doğrudan modelin çözümüne geçilmesi doğru değildir. Öncelikle modelde kullanılan zaman serilerinin durağan olup olmadığının sınanması gerekmektedir. Bir zaman serisi, ortalamasıyla varyansı zaman içerisinde değişmiyor ve iki dönem arasındaki ortak varyansı, bu ortak varyansın hesaplandığı döneme değil de yalnızca iki dönem arasındaki uzaklığa bağlı ise durağandır (Gujarati,1999:713). Granger ve Newbold (1974)un göstediği gibi, durağan olmayan zaman serileriyle çalışılması halinde düzmece regresyon problemiyle karşılaşırız. Elde edilen sonuç gerçek ilişkiyi yansıtmaz. Bu çalışmada ele alınan zaman serilerinin durağanlık analizi, Genişletilmiş Dickey Fuller (ADF) ve Philips-Perron (PP) birim kök testleri yardımıyla yapılmıştır. Yapılan testlere göre aşağıdaki sonuçlar elde edilmiştir: Tablo 2. Büyüme ve İşsizlik Oranına Ait Birim Kök Testleri Sabitli Model Sabit ve Trendli Model Düzey ADF PP ADF PP 346
Büyüme İşsizlik Oranı Birinci Fark -0.645-0.695-2.632-2.306-2.152-1.670-2.156-1.675 Büyüme -5.186* -5.196* -5.127* -5.138* İşsizlik Oranı -3.317** -8.009** -3.295** -7.986** *Seri %5 yanılma düzeyinde birim kök içermez. Durağandır **Seri %5 yanılma düzeyinde birim kök içermez. Durağandır Sonuçlarda görüldüğü gibi serilerimiz aynı düzeyde entegredir I(1). Eğer aynı düzeyde durağan olmasalardı regresyon analizi yapmamız uygun olmazdı. Tablo 3. İşsizliyin 4 gecikmesinin Dahil edildiyi MİDAS regresyon Modelleri Yöntem Parametreler Kademeli Ağırlık Yöntemi (Step) Sınırlandırılmamış MİDAS (U-MİDAS) Üstsel Almon Polinomlu MİDAS (Exp. MİDAS) Sabit 0.011 0.011 0.011 0.011 0.011 Böyüme (-1) -0.175-0.109-0.102-0.102-0.105 İşsizlik (-1) -0.250-0.381-0.385-0.381-0.371 İşsizlik (-2) -0.250-0.209-0.183-0.173-0.202 İşsizlik (-3) -0.250-0.083-0.102-0.121-0.119 İşsizlik (-4) -0.119-0.149-0.140-0.132-0.119 R 2 0.315 0.347 0.347* 0.345 0.346 AİC -5.119-5.076-5.121** -5.119-5.074 SCH -4.957** -4.833 4.918-4.916-4.830 *R2 göre en uyğun model ** Akaiki kriterine göre en uyğun model *** Schwarz kriterine göre en uyğun model Tablo3. İşsizliyin 5 gecikmesinin Dahil edildiyi MİDAS regresyon Modelleri Yöntem Parametreler Kademeli Ağırlık Yöntemi (Step) Almon Polinomlu MİDAS (ADL- MİDAS) Sınırlandırılmamış MİDAS (U-MİDAS) Almon Polinomlu Midas (ADL- MİDAS) Üstsel Almon Polinomlu MİDAS (Exp. MİDAS) Beta Polinomlu MİDAS (Beta MİDAS) Beta Polinomlu MİDAS (Beta MİDAS) Sabit 0.011 0.109 0.010 0.010 0.010 Böyüme (-1) -0.115-0.091-0.093-0.069-0.086 İşsizlik (-1) -0.242-0.415-0.336-0.354-0.409 İşsizlik (-2) -0.242-0.180-0.252-0.212-0.168 İşsizlik (-3) -0.242-0.124-0.161-0.113-0.160 İşsizlik (-4) -0.0254-0.177-0.062-0.053-0.151 İşsizlik (-5) -0.0254 0.140 0.044-0.022 0.145 R2 0.303 0.359 0.340 0.335 0.358 AİC -5.102-5.049-5.110-5.103-5.092 SCH -4.940-4.765 4.907-4.900-4.849 Büyüme tahmini için MİDAS regresyonu gereği modele aldığımız bağımlı değişkenin kendinin 1 gecikmesi ve bağımsız değişkenin 4 gecikmesi(tablo2) ve aynı zamanda 5 gecikmeli (Tablo3) sonucunda tahmin edilen farklı MİDAS regresyon modelleri arasında seçim yapmış olursak bu zaman R2 değeri büyük olan aynı zamanda bilgi kriteri olan Akaike (AİC) göre Türkiyenin büyüme tahmini için en uyğun model işsizliyin 4 gecikmesinin dahil edildiği ADL-MİDAS modeli seçilmiştir. Burda dikkat edilmesi gereken nokta işsizliyin 4 gecikmesi dahil edilen modele neden önem verilmesidir. Genel olarak Almon modellerine dikkat etdiyimizde modele dahil edilecek gecikme sayısı, gecikmelerinin etkisinin 0-a yakınlaşmasına kadar devam etdirilmesidir. Burada bildirmek 347
isterik ki, 4 gecikmenin üzerine çıktığımız modellerde artık işisizlik oranının büyümeyi pozitif etkilemesidir (Tablo 3de U-MİDAS ve ADL-MİDAS modellerinde 5.gecikme değerlerinin pozitif olduğuna dikkat edin). İşsizliğin büyümeyi istenilen durumda pozitif etkilemesi mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle işsizliğin 4 gecikmesinin dahil edildiği büyüme modeli daha uyğun olduğuna karar verilmiştir. Tablo 4. ADL-MİDAS(1,4) modeline ait diagnostik test sonuçları Hata terimlerinin Normal Dağılım Jarqua Bera Testi JB istatistik 14.87* Sınaması Hata-terimlerinin Otokorelasyon Durbin Watson Testi D.W istatistik 1.85** sınaması Değişen Varyans Sınaması White Test F.istatistik 1.89*** Model Spesifikasyon Hatası Sınaması Ramsey-Reset Test F.istatistik 0.81**** * %5 anlamlılık düzeyinde hatalar normal dağılmıştır ** D-W değeri 2 ye yakın bulunduğundan hata terimleri otokorelasyonsuzdur *** %5 anlamlılık düzeyinde Değişen Varyans sorunu yoktur **** %5 anlamlılık düzeyinde Model Spesifikasyon hatası yoktur 4.SONUÇLAR Karma Veri Örneklemede Kullanılan MİDAS regersyon modelleri bize farklı frekansa sahip değişkenleri modellemeye yardımcı olmaktadır. MİDAS regresyon modelleri sınırlandırılmamış ve sınırlandırılmış olmaz üzere iki grup altında incelendikten sonra, Türkiyenin Büyüme ve İşsizlik arasında ilişki MİDAS regresyon modelleri yardımıyla tahmin edilmiştir. Çeşitli modeller arasından seçim yapmamaıza yardımcı olacak bilgi kriterleri yardımıyla ise ADL-MİDAS(1,4) modelinin daha uyğun model olduğu kararı alınmışdır. ADL-MİDAS(1,4) modeline ait diagnostik testler yapılmış (Tablo3) ve modelin tahmin için uyğun olduğu kararı verilmiştir: Büyüme = 0.111 0.109*Büyüme -1 0.385*İşsizlik -1-0.183*İşsizlik -2-0.102* İşsizlik _3-0.140*İşsizlik -4 + ε t Türkiyenin büyümesi kendi gecikmeli değerinden negatif ve aynı zamanda işisizliyin 4 gecikmeli değerinden negatif etkilenmektedir. 2016 yılının üçüncü çeyreğini tahmin etmek istiyorsak 2016 yılının ikinci çeyrek büyüme rakamlarında %1 artış üçüncü çeyrek büyüme rakamlarını %0.109, bunun yanında 2016 yılı haziran ayındaki işisizlikde(ikinci çeyreğin son ayı) %1 artış üşüncü çeyrek büyümeyi %0.385, mayıs ayındaki(ikinci çeyreğin ortancıl ayı) işisizlikdeki %1 artış üşüncü çeyrek büyümeyi %0.183, nisan ayındaki(ikinci çeyreğin ortancıl ilk ayı) işisizlikdeki %1 artış üşüncü çeyrek büyümeyi %0.102 son olarak mart ayındaki(birinci çeyreğin son ayı) işsizlikdeki %1 artış üçüncü çeyrek büyüme rakamlarını %0.14 olarak negatif etkilecekdir. KAYNAKLAR 1. Andreou, Elena; Ghysels, Eric and Kourtellos, Andros. Regression Models with Mixed Sampling Frequencies. Journal of Econometrics, October 2010b, 158(2) 2. Bai, Jennie; Ghysels, Eric and Wright, Jonathan H. State Space Models and MIDAS Regressions. Working paper, January 2010; 3. Clements, Michael P. and Galvao, Ana Beatriz. Macroeconomic Forecasting with Mixed-Frequency Data:Forecasting Output Growth in the United States. Journal of Business and Economic Statistics, October 2008, 26(4) 4. Croushore, Dean. Forecasting with Real-Time Macroeconomic Data, in Graham Elliott, Clive W.J. Granger, and Allan Timmermann, eds., Handbook of Economic Forecasting. Volume 1. Amsterdam: North- Holland 5. Eraker, Bjørn; Chiu, Ching Wai (Jeremy); Foerster, Andrew; Kim, Tae Bong and Seoane, Hernan. Bayesian Mixed Frequency VAR s. Working paper, September 2008. 6. Fernández, Roque B. A Methodological Note on the Estimation of Time Series. Review of Economics and Statistics, August 1981, 63(3) 7. Galvao, Ana Beatriz. Changes in Predictive Ability with Mixed Frequency Data. Working Paper No. 595, Queen Mary, University of London, Department of Economics and Finance, May 2007 8. Ghysels, Eric; Santa-Clara, Pedro and Valkanov, Rossen. The MIDAS Touch: Mixed Data Sampling Regression Models. Working paper, June 2004 348
9. Ghysels, Eric; Santa-Clara, Pedro and Valkanov, Rossen. There Is a Risk-Return Trade-off After All. Journal of Financial Economics, June 2005, 76(3) 10. Ghysels, Eric; Santa-Clara, Pedro and Valkanov, Rossen. Predicting Volatility: Getting the Most Out of Return Data Sampled at Different Frequencies. Journal of Econometrics, March/April 2006, 131(1/2) 11. Ghysels, Eric; Sinko, Arthur and Valkanov, Rossen. MIDAS Regressions: Further Results and New Directions. Econometric Reviews, 2007, 26(1), pp. 53-90. 12. Ghysels, Eric and Wright, Jonathan H. Forecasting Professional Forecasters. Journal of Business and Economic Statistics, October 2009, 27(4), pp. 504-16. Tay, Anthony S. Mixing Frequencies: Stock Returns as a Predictor of Real Output Growth. Working Paper No. 34-2006, Singapore Management University, Economics and Statistics Working Paper Series 349
ÇOK KRİTERLİ KARAR VERME YÖNTEMİ İLE KONUT SEÇİM KRİTERLERİNİN AĞIRLIKLANDIRILMASI Yrd. Doç. Dr. Adem BABACAN Cumhuriyet Üniversitesi ÖZET Satın alınacak konutlar birçok farklı özelliğe sahiptirler. Konutların sahip oldukları özellikler çoğaldıkça satın alan kişi alternatif konutlar arasında seçim yapmakta zorlanır. Her bir özellik bir kriter olarak belirlendiğinde problem Çok Kriterli Karar problemine dönüşür. Analitik Hiyerarşi Prosesi (AHP) kriterlerin ağırlıklarını hesaplayarak seçim yapmayı kolaylaştırıcı bir modeldir. Bu çalışmada barınma ihtiyacını karşılamada konut seçimi probleminin AHP yöntemi ile çözümü ele alınmıştır. Çalışmanın yapıldığı il iklimsel olarak kışın çok soğuk geçtiği bir bölgededir. Buna bağlı olarak Yalıtım, Isınma sistemi ve Dairenin güneşe göre yönü önem sırası ilk üçü oluştururken satış yeri kriteri son önem seviyesine sahip kriter olarak ortaya çıkmaktadır. Anahtar Kelime: Çok Kriterli Karar Verme 350
KAMU İHALELERİNDEN YASAKLAMA Yrd. Doç. Dr. Ahmet Kürşat ERSÖZ Akdeniz Üniversitesi ÖZET Kamu İhale Hukukunda ekonomik suça ekonomik ceza ilkesinden hareketle ihale yüklenicilerine öngörülen ceza tedbirlerinden birisi ihalelerden yasaklama tedbiridir. Bu tedbir sayesinde kamu ihalelerinde rekabetin korunması, şeffaflık, hesap verebilirlik ilkeleri hayata geçirilmiş olmaktadır. İhaleler, idarelerin özel hukuk sözleşmesi akdetme usulü olarak değerlendirilen hukuki tasarruflardır. Bu süreçlerde herhangi bir usulsüzlüğün olmaması, hukuki açıdan önem arz eder bir durumdur. Fakat bundan daha önemlisi, iyi işleyen bir ekonominin gerçekleşebilmesi için yapılan bütün iş ve işlemlerin kayıt altında olmasıdır. İhalelerden yasaklama tedbiri, idari bir karar olarak dikkate alınsa da aynı zamanda adli merciler tarafından da verilebilecek olan bir işlemdir. Bu manada ihaleye fesat karıştırma suçunun soruşturulmasında ve cezalandırılmasında ek bir önlem olarak da belirmektedir. Söz konusu tedbir, yetkili kişi ve kurumlarca verilmesi durumunda süreli olarak uygulanmakta, hüküm ve sonuçlarını doğurmaktadır. Sonuçlarından en önemlisi ise özellikle 4734 ve 4735 sayılı kanuna göre verilen ihalelerden yasaklama kararlarına muhatap olan kişilerin bütün kamu ihalelerinden katılmasının yasaklanmış olmasıdır. Bu sonucundan dolayı, mezkûr kararın maksadına uygun olup olmayacağı tartışılmıştır. Çünkü bu karar nedeni ile cezaya taraf olan kişi, ticari olarak da etkilenmekte, ekonomik olarak yaşamı sekteye uğramış olmaktadır. İhalelerden yasaklama kararının yasal dayanağı, 2886 sayılı kanunun 84., 4734 sayılı kanunun 17., 58. ve 58. Maddeleri ile 4735 sayılı Kanunun 25. Maddeleri ile diğer ilgili maddelerde tazminat altına alınmıştır. İhalelerden yasaklama kararları, her ne kadar konu ve kapsamları farklı olsa da; cezanın idare hukuku karakterli olmasından dolayı, benzerlik ve genel anlamda bir bütünlük arz eden görünüme sahip olmaktadır. Devlet İhale Kanunu, genel bütçeye dahil dairelerle katma bütçeli idarelerin, özel idare ve belediyelerin alım, satım, hizmet, yapım, kira, trampa, mülkiyetin gayri ayni hak tesisi ve taşıma işlerini düzenler iken; Kamu İhale Kanunu, kamu hukukuna tâbi olan veya kamunun denetimi altında bulunan veyahut kamu kaynağı kullanan kamu kurum ve kuruluşlarının yapacakları ihalelerde uygulanacak esas ve usulleri düzenleyen bir kanundur. Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu ise Kamu İhale Kanununa göre yapılan ihalelere ilişkin sözleşmelerin düzenlenmesi ve uygulanması ile ilgili esas ve usulleri düzenleyen bir kanun hüviyetindedir. Dolayısıyla da ihalelerden yasaklama kararları, her bir kanunun kendi konusu içerisinde hüküm ve sonuçlarını doğurmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kamu İhale Hukuku, Devlet İhale Kanunu, İhalelerden Yasaklama. Jel Kodları: K10, K20. 351
SU İLE SANATIN BULUŞMA NOKTASI KÜLTÜREL MİRASIMIZ: İSTANBUL ÇEŞMELERİ Doç. Dr. Halit Turgay ÜNALAN Anadolu Üniversitesi ÖZET Su, Türk kültürün de medeniyet ile birlikte anılmış inançsal gereklilikler dahilinde çeşitli mimari yapılar ile halka ulaştırılması büyük sevap olarak nitelendirilmiştir. Bu mimari yapıların en başında gelen çeşmeler, Osmanlı İmparatorluğuna başkentlik yapmış İstanbul un tarihsel kimliği içerisinde büyük yer alır. Tarihsel süreç içerisinde çeşmeler yapıldığı dönemin mimari tarzlarını, sanat anlayışını, yaptıran kişilerin özelliklerini yansıtır. İstanbul un hemen her yerinde yapılmış olan çeşmeler işlevselliklerinin yanısıra birer sanat eseri olarak da halka hizmet etmiştir. İstanbul un geçirdiği olumsuz değişimler diğer kültürel varlıklarımızı etkilediği gibi çeşmelerimizi de olumsuz etkilemiştir. Günümüzde çeşmelerin az bir kısmı sanatsal ve mimari özelliklerini korumuş işlevselliklerini sürdürmektedirler. Bu çalışma da kültürel mirasımızın önemli yapılarından olan çeşmelerin bugünkü durumu, isteyerek ya da istemeyerek verilen zararlar, toplum olarak çok geç olmadan geçmişimize sahip çıkılması ile çeşmelerin korunması gerekliliği üzerinde durulmuştur. 352
Tarih 4.11.2017 Saat 13.30 SALON BALLROOM 5. Oturum Moderator TUDSAK137 TUDSAK327 TUDSAK244 TUDSAK335 Yrd. Doç. Dr. İsmail BAŞARAN Nursena YAŞAR Akdeniz Üniversitesi Doç.Dr.Elşad Mə sim oğlu Yusifov Azə rbaycan Memarlıq və İnşaat Universiteti/AZERBAYCAN Öğr.Gör.Tekmez KULU Manisa Celal Bayar Üniversitesi Doç. Dr. Ahmet UÇAR Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Sühal ŞEMŞİT Manisa Celal Bayar Üniversitesi Arş. Gör. Mehmet Ali YÜKSEL Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Muhammet ŞEN Ege Üniversitesi DOĞU AKDENİZ DE SON DÖNEMDE ORTAYA ÇIKAN ENERJİ POLİTİĞİ VE İSRAİL CƏNUB QAZ DƏHLİZİ LAYİHƏSİNİN ENERJİ TƏMİNATINA TƏSİRİ İSTİQAMƏTLƏRİNİN TƏHLİLİ VƏ DƏYƏRLƏNDİRİLMƏSİ AB POLİTİKALARI AÇISINDAN BÜYÜKŞEHİR BELEDİYELERİNİN KATI ATIK YÖNETİMİ: MANİSA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ ÖRNEĞİ OSMANLI DEVLETİ NİN UKRAYNA TOPRAKLARI ÜZERİNDEKİ HÂKİMİYET MÜCADELESİNDE BAŞARISIZ BİR TEŞEBBÜSÜ: ATAMAN YURİY HİMENLNİTSKİY 353
DOĞU AKDENİZ DE SON DÖNEMDE ORTAYA ÇIKAN ENERJİ POLİTİĞİ VE İSRAİL Nursena YAŞAR Akdeniz Üniversitesi ÖZET Doğu Akdeniz de yakın dönemde gerçekleşen enerji keşifleri bölgenin petrol ve doğalgaz bakımından zengin kaynaklara sahip olduğunu göstermiştir. Bu geniş enerji yatakları, parçası bulunduğu geniş Orta Doğu coğrafyasındaki dinamikleri etkileyebilecek özelliktedir. Jeopolitik ve jeostratejik öneme sahip olan Doğu Akdeniz Bölgesinde, İsrail ve Kıbrıs Adasının güney açıklarında 2009 yılından beri devam eden gaz keşifleri bölgenin kayda değer miktarda enerji potansiyeline sahip olduğuna işaret etmiştir. Özellikle İsrail yakınlarındaki Tamar ve Leviathan bölgesi ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi açıklarındaki Afrodit sahasında bulunan potansiyel doğal gaz sahaları bölgedeki kıyı devletlerinin her bir kilometrelik kıyı şeridini son derece değerli binlerce mil kare deniz alanına dönüşmüştür. Küresel bağlamda enerji güvenliğinin artan önemi, yeni şekillenen güç dengesinin kritik konularından birisini oluşturmaktadır. İsrail in Akdeniz deki güç dengesi politikaları, hidrokarbon kaynaklarının bulunması, çıkarılması ve dağıtımı üzerinden gitmektedir. Soğuk Savaşın bitiminden bu yana Türkiye kendisini Avrupa ve İsrail için vazgeçilmez bir enerji koridoru olarak konumlandırmıştır. Yeni gaz yataklarının keşfi bu olguyu sarsmaktadır. 2010 Mavi Marmara Krizi ve Arap Baharı rüzgârının esmesiyle bölgede gittikçe yalnızlaşan İsrail, yeni ittifak arayışlarına girmiş Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan ile yakınlaşmıştır. Bu çalışmada, Doğu Akdeniz de keşfedilen enerji kaynakları ile ilgili mevcut durum tespit edilmiştir. Bölgesel iş birliği ve entegrasyon süreçleri incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Enerji Kaynakları Keşfi, Münhasır Ekonomik Bölge, Enerji Güvenliği, İsrail, Doğu Akdeniz Jel Kodu: F50, F68, K42 RECENT ENERGY POLICY IN EASTERN MEDITERRANEAN AND ISRAEL ABSTRACT Recent energy discoveries in the Eastern Mediterranean have shown that the region has rich sources of oil and natural gas. These large energy deposits are capable of affecting the dynamics of the large Middle East geography in which they are located. In the Eastern Mediterranean Region which has a geopolitical and geostrategic reserve, gas explorations that have been going on since the year 2009 in the southern openings of Israel and Cyprus Island have pointed out that the region has a considerable amount of energy potential. Especially potential natural gas fields found on the vicinity of Israel, Tamar, Leviathan region and the Aphrodite area in the openings of Greek Cypriot Administration have turned every kilometer of shorelines of the coastal states in the region into highly valued thousands of square miles of marine areas and the increasing importance of energy security in a global context, constitutes one of the critical issues that shaped the new balance of power. Israel's power balance policies in the Mediterranean go through the discovery, extraction and distribution of hydrocarbon resources. Since the end of the Cold War, Turkey has positioned itself as an indispensable energy distribution point for Europe and Israel. The discovery of new gas fields undermines the phenomenon. With the 2010 Mavi Marmara Crisis and the Arab Spring breeze blowing into the region, Israel has become closer to the Greek Cypriot Administration and Greece, who have been searching for new alliances. In this study, the present situation regarding the energy resources discovered in the Eastern Mediterranean has been determined. Regional cooperation and integration processes have been examined. Keywords: Energy Resources Discoveries, Exclusive Economic Zone, Energy Security, Israel, Eastern Mediterranean Jel Code: F50, F68, K42 1. Giriş Doğu Akdeniz de yakın dönemde gerçekleşen enerji keşifleri bölgenin petrol ve doğalgaz bakımından zengin kaynaklara sahip olduğunu göstermiştir. Bu geniş enerji yatakları, parçası bulunduğu geniş Orta Doğu coğrafyasındaki dinamikleri etkileyebilecek özelliktedir. Jeopolitik ve jeostratejik öneme sahip olan Doğu Akdeniz Bölgesinde, İsrail ve Kıbrıs Adasının güney açıklarında 2009 yılından beri devam eden gaz keşifleri bölgenin kayda değer miktarda enerji potansiyeline sahip olduğuna işaret etmiştir. Özellikle İsrail yakınlarındaki Tamar ve Leviathan bölgesi ile Güney Kıbrıs 354
Rum Yönetimi açıklarındaki Afrodit sahasında bulunan potansiyel doğal gaz sahaları bölgedeki kıyı devletlerinin her bir kilometrelik kıyı şeridini son derece değerli binlerce mil kare deniz alanına dönüşmüştür. Küresel bağlamda enerji güvenliğinin artan önemi, yeni şekillenen güç dengesinin kritik konularından birisini oluşturmaktadır. İsrail in Akdeniz deki güç dengesi politikaları, hidrokarbon kaynaklarının bulunması, çıkarılması ve dağıtımı üzerinden gitmektedir. Soğuk Savaşın bitiminden bu yana Türkiye kendisini Avrupa ve İsrail için vazgeçilmez bir enerji koridoru olarak konumlandırmıştır. Yeni gaz yataklarının keşfi bu olguyu sarsmaktadır. 2010 Mavi Marmara Krizi ve Arap Baharı rüzgârının esmesiyle bölgede gittikçe yalnızlaşan İsrail, yeni ittifak arayışlarına girmiş Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan ile yakınlaşmıştır. Bu çalışmada, Doğu Akdeniz de keşfedilen enerji kaynakları ile ilgili mevcut durum tespit edilmiştir. Bölgesel işbirliği ve entegrasyon süreçleri incelenmiştir. 2. Doğu Akdeniz ve Jeopolitik Önemi Doğu Akdeniz, sürdürülebilir ekonomi için gerekli enerjiye bağımlı Çin, AB ve ABD yi besleyen Rusya, Ortadoğu, Kuzey Afrika çemberinin tam ortasında yer almaktadır. Rakip güçlerin ekonomik ve askeri üstünlük mücadelesine tanıklık eden, doğal kaynaklar ve bu kaynakların nakil güzergâhları için mücadele sahası olan bu çember, jeopolitik ile enerji arasındaki ilişkinin bu coğrafyada ki göstergesidir (Kedikli, Deniz, 2015, 401). Doğu Akdeniz Havzası, Türkiye ve Suriye üzerinden Mezopotamya ve Orta Asya ya, Süveyş Kanalı üzerinden de Arap Yarımadası ve Basra Körfezine ulaşmaktadır. Akdeniz e kıyısı olan devletler ile Avrupa, Güney Doğu Asya ve Afrika Devletlerine yapılan deniz ticaretinin düğüm noktası olan doğu Akdeniz in önemi, Süveyş Kanalının açılması ile daha da artmıştır. Doğu Akdeniz de Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin Gazze Şeridi, Batı Şeria, Mısır, Libya, Kuzey Kıbrıs, Güney Rum Yönetimi ve Ürdün yer almaktadır (Kedikli, Deniz, 2015, 404). Enerji taşımacılığı açısından yıllık petrol üretiminin yüzde onu, Süveyş Kanalı aracılığıyla Batılı pazarlara bu coğrafyadan ulaştırılmaktadır. Ayrıca BTC petrol boru hattı ve Kerkük- Yumurtalık petrol boru hattı ile de İskenderun Körfezi üzerinden petrolün batılı pazarlara taşınması Doğu Akdeniz in stratejik önemini pekiştirmiştir ( Dural, 2015, 5). 3. Doğu Akdeniz de Bulunan Enerji Kaynakları Doğu Akdeniz de jeolojik olarak sekiz havza mevcuttur. Bunlardan Nil Delta Havzası, Batı Arap Havzası, İran-Irak- Körfez Ülkelerinin dahil olduğu Zagros Havzasında zaten hidrokarbon üretimi yapılmakta olup, günümüzde dikkatler Levant Havzasına yönelmiştir (Dural, 2015,1). Dünyadaki enerji denkleminde ülkeler bazında doğalgaz rakamları ile karşılaştırınca bölgenin sınırlı bir öneme sahip olduğu görülmekle birlikte siyasi gelişmeler buradaki enerjiyi stratejik bir araca dönüştürmektedir. İsrail e ait Tamar Gaz sahasında 8,3 Trilyon fit küp gaz varlığı Ocak 2009 da keşfedildi. Sahada aramayı yapan ve işletecek olan ortaklığın en büyük hissedarı ABD Teksas merkezli Noble Energy Şirketi olmakla birlikte, sermayedarlar arasında İsrail şirketleri de önemli pay almışlardır (Kedikli, Deniz, 2015, 404). Rus gaz şirketi Gazprom, Şubat 2013 de Tamar sahasında üretilecek doğalgazın sıvılaştırılmış olarak Asya pazarlarına satmak üzere İsrail ile bir niyet mektubu imzalamıştır. Rusya Suriye deki iç savaşa müdahale etmek suretiyle, son dönemlerde Basra Körfezi ne rakip olacak şekilde önem kazanmaya başlayan Doğu Akdeniz deki gelişmelere müdahil olmaya çalışmakta, gelişmeleri yakından takip etmektedir. Leviathan doğalgaz sahasını işletecek ortaklığın 2,5 Milyar dolar değerindeki %30 payı için Rus Gazprom şirketinin yanında Fransız Total, Çin ve Avustralya şirketleri teklif vermişlerdir. Türkiye, Doğu Akdeniz de İsrail ve Güney Kıbrıs ın doğalgaz ve petrol aramak için ihaleler açmasına karşı çıkmıştır. Ancak karşısında sadece İsrail ve Güney Kıbrıs ı değil, ABD, Rusya ve Avustralya yı da bulmuştur (Sünnetçioğlu, 2011, 158). Tamar ve Leviathan da ki gaz rezervleri Avrupa ya iki yıl yetecek boyuttadır ama keşiflere rağmen bölgedeki hidrokarbon aramaları halen çok erken safhadadır. 4. Enerji Kaynaklarının Çıkarımı ve Paylaşımı Sorunu Ekonomik değeri tam olarak belirlenmemiş olsa da Doğu Akdeniz bölgesindeki enerji kaynakları ve bunların kullanım hakları bölge devletleri için hukuksal bir sorun oluşturmaktadır. Güney Rum Yönetimi, Doğu Akdeniz deki suların altında yer alan rezervlerin yaklaşık yarısına erişimi olduğunu iddia etmektedir. Ancak Kıbrıs Rum kesiminin, Sondaj Arama yapacağı bölgenin bir bölümü Türkiye'nin kıta sahanlığı içinde kalmaktadır. Ayrıca Doğu Akdeniz'deki enerji kaynakları üzerinde Kuzey Kıbrıs ın da hakları bulunmaktadır ( Özdemir, 2017, 5). Tek taraflı ilan ettiği Münhasır Ekonomik 355
Bölgesi nde enerji keşif çalışmalarına başlayan Güney Rum Yönetimi, 2007 yılında bu bölgeleri uluslararası ihaleye çıkartarak bu manevra kısıtlamasında etkili olmuştur. Bu ihale sonucunda Amerikan Noble Şirketi 12. parseli ruhsatlayarak sondaj çalışmalarına başlamıştır. Ardından 12. parselin güneyinde kalan ve Afrodit sahasında yoğun doğalgaz rezervleri bulunduğu açıklanmıştır. Afrodit bölgesinde bulunan doğalgaz yataklarından dolayı, Güney Rum Yönetimi nin MEB inde olduğu iddia edilen ruhsatlanmamış diğer parsellere de ilgi artmıştır. Türkiye ise Güney Kıbrıs ın arama faaliyetlerine güçlü çekince koyarak bölgedeki herhangi bir enerji projesinin mutlaka Kuzey Kıbrıs ı da dâhil etmesi gerektiğini vurgulamaktadır (Tan, 2016, 4). Suların ısınması nedeniyle hem Türk hem de Yunan donanması bölgede yeni angajman kuralları ilan etmiştir. Bölgedeki enerji kaynaklarının maddi değerlerinden daha çok, bölgesel çekişmelerde blok kurma eğilimini pekiştiren rolü itibarıyla öneminin arttığı görülmektedir. Nitekim bölgedeki doğalgaz faktörü Türkiye karşıtlarını enerji iş birliği adı altında birleştirmiş ve yeni bir pazarlık düzlemi yaratmıştır (Özdemir, 2017, 8). Bu yeni denklem, Türkiye nin Doğu Akdeniz deki manevra alanını kısıtlarken İsrail, Yunanistan ve Güney Rum Yönetimi arasında yeni bir blok oluşturmuştur. İsrail in Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile ortaklaşa tatbikatlar yaptığı bilinmektedir. Mısır ın da bu eksene katılmasıyla taraflar keskinleşmektedir. 5. Sonuç İsrail Doğalgazı, Türkiye İsrail ilişkilerini cesaretlendirmiş ve realist bir çerçeveye oturtmuştur. Havza devletleri göz önüne alındığında, Türkiye Doğu Akdeniz e ilişkin hukuki argümanları ve önemli coğrafi konumu ile daha istikrarlı bir duruş sergilemesine rağmen, Yunanistan ve GKRY de yaşanan ekonomik kriz, Suriye ve Mısır daki siyasi kargaşa ve İsrail in başta komşuları ve Türkiye ile arasındaki sorunlar, Doğu Akdeniz deki gerginliğin tırmanmasına da neden olmaktadır. Havza devletleri arasında deniz alanları üzerinde uluslararası hukukta kabul edilen ilkeler üzerinden hakça bir paylaşım yapılamadığı takdirde kuvvet kullanımına varacak ölçüde gerilimler yaşanabilir. Doğu Akdeniz in Türkiye için yaşam alanı oluşturan bir alt-havza teşkil ettiğini belirtmek gerekir. Kıbrıs Sorunu çözülmedikçe Türkiye nin başına beklenmedik sorunlar çıkmaya devam edecektir. KAYNAKÇA Başeren, S. (2007). Doğu Akdeniz de Gerilim, Türk Deniz Araştırmaları Vakfı Baysoy, E. (2017). Doğu Akdeniz in Dalgalı Jeopolitiği, İstanbul, Truva Yayınları Dede, O. (2012). İsrail in Doğu Akdeniz deki Alternatif Politikaları, 06.12.2012 Dural, H. (2015). Doğu Akdeniz Enerji Kaynakları, Milli Merkez, 02.05.2015:1-11 Doğru, S. (2015). Doğu Akdeniz de Hidrokarbon Kaynakları Ve Uluslararası Hukuka Göre Bölgedeki Kıta Sahanlığı Ve Münhasır Ekonomik Bölge Alanlarının Sınırlandırılması, TBB Dergisi, 2015 (119): 503-554 Sönmezoğlu, F. (2003). Uluslararası İlişkiler Sözlüğü, 4. Basım, İstanbul, Der Yayınları Kedikli, U. Deniz, Taşkın. (2015). Enerji Kaynakları Mücadelesinde Doğu Akdeniz Havzası Ve Deniz Yetki Alanları uyuşmazlığı, Alternatif Politika, c.7, s.3: 399-424 Kısacık, S. (2013). Doğu Akdeniz de Hidrokarbon Yatakları: Yeni Bir Jeopolitik Mücadele Sahası mı? Uluslararası politika Akademisi Kötek, S. (2014). İsrail in Gazze Doğalgazına İhtiyacı var mı?, Enerji Enstitüsü, 17.07.2014 Üstün, N. (2016). Doğu Akdeniz de Enerji Politikaları ve Kıbrıs Müzakerelerine Etkisi, Konya Ticaret Odası, Ekonomik Araştırmalar ve Proje Müdürlüğü: 1-11 Özdemir, M. (2013). Doğu Akdeniz de Enerji Stratejileri ve Bölgesel Güvenliğin Geleceği, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Aralık Özdemir, M. (2017). Doğu Akdeniz de Paylaşılamayan Kaynaklar, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Nisan Örmeci, O. (2014). Akdeniz Birliği ve Doğu Akdeniz Enerji Rezervleri, Uluslararası Politika Akademisi Sönmez, F. (2012). İsrail ve Doğalgaz, Enerji Enstitüsü, 10.09.2012 Sünnetçioğlu, M. ( 2011). Doğu Akdeniz in Hidrokarbon Potansiyeli ve Son Gelişmeler, Stratejik Araştırma ve Etüt Merkezi, Ocak2011: 151-175 Tan, D. (2016). Türkiye-İsrail Barışı: Doğu Akdeniz de Yeni Statüko, Uluslararası Politika Akademisi Tüysüzoğlu, G. (2014). Doğu Akdeniz de Türkiye Karşıtı bir İttifak mı?, Yeşilgiresun 1925, 20.11.2014 Tarakçı, N. (2013). Mesele Mısır ve Suriye Değil: Doğu Akdeniz, TASAM, 02.09.2013 Varol, T. (2013). İsrail in Enerji Kaynakları Ya Taşınacak Ya Taşınacak, Enerji Güvenliği Ve Enerji Araştırmaları Merkezi, 28.10.2013 356
AB POLITIKALARI AÇISINDAN BÜYÜKŞEHIR BELEDIYELERININ KATI ATIK YÖNETIMI: MANISA BÜYÜKŞEHIR BELEDIYESI ÖRNEĞI Doç. Dr. Ahmet UÇAR Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Sühal ŞEMŞİT Manisa Celal Bayar Üniversitesi Arş. Gör. Mehmet Ali YÜKSEL Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Büyükşehir belediyeleri günümüzde kent sakinlerinin yaşamını etkileyen birçok hizmetin sunulmasından sorumlu kılınmış yerel yönetim birimleridir. Bilhassa 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı Kanunla bu görevlerin daha da arttığı söylenebilir. İşte bu anlamda katı atık yönetimi de bu görevlerden birisidir. Özellikle son zamanlarda nüfus bakımından kalabalıklaşan büyükkentlerin sağlıklı ve yaşanabilir mekanlar olabilmesi için başarılı bir katı atık yönetimi oluşturmaları ve uygulamaları gerkmektedir. AB ne uyum sürci ile birlikte kent sakinlerinin temiz bir çevreye sahip kent mekanlarında yaşamaları önem kazanmış, bu çerçevede AB politikaları doğrultusunda büyükşehir belediye yönetimleri de iyi bir katı atık yönetimi oluşturma gayreti içine girdikleri söylenebilir. Bu kapsamda çalışmada önce AB politikalarında katı atık yönetimi incelenecek, buna parallel olarak bu konuda Türkiye de çıkarılan mevzuat ve yapılan faaliyetler araştırılacak, arkasından da Manisa Büyükşehir Belediyesinin katı atık yönetimi ile ilgili yapmış olduğu faaliyet ve uygulamaları incelenenip analiz edilecek ve sonuç bölümünde Manisa Büyükşehir Belediyesi uygulamaları üzerinden tespit yapılacaktır. Anahtar Kelimeler: AB Politikaları, Büyükşehir Belediyesi, Katı Atık Yönetimi SOLID WASTE MANAGEMENT OF METROPOLITAN MUNICIPALITIES IN TERMS OF EU POLICIES: MANISA METROPOLITAN MUNICIPALITY CASE ABSTRACT Metropolitan municipalities are local government units that are responsible for providing many services affecting the lives of city-dwellers. Especially, through the law numbered 6360 and adopted in 2012, these kinds of tasks of metropolitan municipalities were enhanced. Among these tasks, solid waste management is one of increasingly required service provisions. In order for highly-populated metropolitan municipalities to become healthy and livable places, a successful solid waste management system should be developed and implemented. Since the EU alignment process required the provision of sustainable cities for the citizens, metropolitan municipalities in Turkey increased their efforts to develop solid waste management systems in their areas. In this article, it is aimed to examine the solid waste management policies in the EU and in Turkey in the EU negotiation process and evaluate the relevant activities and implementations of Manisa Metropolitan Municipality in this process. Key Words: EU Policies, Metropolitan Municipality, Solid Waste Management 357
OSMANLI DEVLETİ NİN UKRAYNA TOPRAKLARI ÜZERİNDEKİ HÂKİMİYET MÜCADELESİNDE BAŞARISIZ BİR TEŞEBBÜSÜ: ATAMAN YURİY HİMENLNİTSKİY Yrd. Doç. Dr. Muhammet ŞEN Ege Üniversitesi ÖZET Ataman Bogdan Himelnitskiy ile başlayan Ataman Doroşenko nun tabiliğiyle doruk noktasına ulaşan Osmanlı Devleti nin Kazaklar üzerindeki nüfuzu, Doroşenko nun 1676 senesinde Rusya safına geçmesiyle büyük darbe almıştı. Osmanlı Devleti, Ataman Doroşenko dan doğan boşluğu Kazakların en önemli lideri olan Boğdan Himelnitskiy in oğlu olması ve Himelnitskiy soyadını taşıyor olmasından dolayı Yuriy ile doldurmaya çalışmıştı. Çalışmamızda 17. Yüzyıl Osmanlı Devleti nin Ukrayna (Kazak) politikasını ve bu minvalde Yuriy i ataman tayin ederken amaçladığı beklentilerini ve Yuriy Himelnitskiy üzerinden Ukrayna toprakları üzerinde uygulamış olduğu siyasetin neticelerini değerlendirmeye çalışacağız. Anahtar kelimeler: Osmanlı Devleti, Kazak, Yuriy Himelnitskiy. A SUCCESSFUL ENTERPRISE IN THE STRUGGLE OF THE OTTOMAN GOVERNMENT'S CONSTITUTION ON THE UKRAINIAN EARTH: KAZAK ATAMANI YURIY HIMELNITSKIY ABSTRACT Ottoman Empire s influence on Cossacks begins with Hetman Bogdan Khmelnitsky and peaks with Hetman Doroshenko. It is smitten by the event that Doroshenko aligned with Russia in 1976. Hetman tried to compensate lack of Doroshenko with Yurii who is the son of Bogdan Khmelnitsky because of being the son of Cossack s most important leader and having surname Khmelnitsky. In this research we will try to evaluate 17th century Ottoman Empire s politics on Ukraine (Cossacks), expectations from Yurii s assign as a hetman and the results of politics on Ukraine lands by the way of Yurii Khmelnitsky Keywords: Ottoman Empire, Cossack, Yurii Khmelnitsky. 358
3. GÜN 04.11.2017 CUMARTESİ SAAT: 15.30 EŞ ANLI OTURUMLARI Tarih 4.11.2017 1. Oturum Saat 15.30 SALON CAPALLA Moderator TUDSAK277 TUDSAK282 TUDSAK295 TUDSAK237 TUDSAK189 Yrd.Doç.Dr. İsmail GÖKDENİZ Yrd. Doç. Dr. Ceren ORAL Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Ayhan ÖKSÜZ Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Fethiye Elçin KIPKIP Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Fethiye Doç. Dr. Mustafa KIRLI Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğr. Gör. Şenay ÖZDEMİR ERSÖZ Akdeniz Üniversitesi Öğr. Gör. Tekmez KULU Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğr. Gör. SAFİYE TOKMAK Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğr. Gör. Ahmet AKNAR Hitit Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ali BAYRAM Hitit Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Ertan TABUK Hitit Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. İsmail GÖKDENİZ Kırıkkale Üniversitesi M. Yonous JAMI Kırıkkale Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Adem BABACAN Cumhuriyet Üniversitesi Muhammed Raşid ŞİMŞEK Cumhuriyet Üniversitesi KİŞİSEL FİNANS: FİNANSAL HEDEFLERİNİZİ PLANLAMA VE UYGULAMA BULUT BİLİŞİM TEMELİNDE BULUT MUHASEBESİ: KAVRAMSAL BİR ÇERÇEVE BEDEN EĞİTİMİ ÖĞRETMENLERİNİN ÖRGÜTSEL ADALET ALGILAMALARININ TÜKENMİŞLİK DÜZEYLERİNE ETKİSİ AFGANİSTAN EL HALISI İHRACATINDA SWOT ANALİZİ YAPISAL EŞİTLİK MODELİYLE E-TİCARET SEKTÖRÜNDE MÜŞTERİ MEMNUNİYETİ VE SADAKATİ ARASINDAKİ İLİŞKİNİN İNCELENMESİ 359
KİŞİSEL FİNANS: FİNANSAL HEDEFLERİNİZİ PLANLAMA VE UYGULAMA Yrd. Doç. Dr. Ceren ORAL Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Fethiye İşletme Fakültesi Ekonomi ve Finans Bölümü Ayhan ÖKSÜZ Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İşletmecilik ve Ticaret Ana Bilim Dalı Elçin KIPKIP Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İşletmecilik ve Ticaret Ana Bilim Dalı ÖZET Kişisel finans, bireylerin ihtiyaç duyduğu fonları piyasa koşulları altında, temin etmesi ve bunların verimli bir biçimde kullanabilmesi şeklinde bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bireyler elde etmiş olduğu gelirleri, yalnızca tüketim amaçlı kullanmak istememektedir, ancak yatırım ve tasarruflardan daha çok tüketim harcamalarına yer verilmektedir. Bu nedenle elde edilen kazançların ve harcamaların birbirini dengeleyecek şekilde düzenlenmesi, yapılacak giderlerin gelirlerden daha az olmasının sağlanması gerekmektedir. Bu yapılan düzenleme ise kişisel finans planlaması olarak geçmektedir. Genel anlamda bakıldığında kişisel finans kavramı, sadece gelir ve giderlerin dengelenmesinden oluşmamaktadır, yatırımlar, tasarruflar ve elde edilen birikimlerden de oluşmaktadır. Aynı zamanda, gelecekte de ne olacağını öngörüp, hesapları dengelemek ve belirli bütçeleme yapılması gerekmektedir, yani bütün yapılan bu kişisel hesaplar, kişisel finansı ifade etmektedir. Bu anlamada kişisel finansal planlamanın önemi büyüktür. Kişisel finansal planlama, bireyler için gelecekte ortaya çıkması muhtemel sorunlar ortaya çıkmadan, önlem almak ve neyin, ne zaman, ne şekilde yapılması gerektiği hususunda önceden sistemli bir şekilde planlamayı gerektiren süreçtir. Bu çalışmada, son zamanlarda giderek yaygınlaşan kişisel finans ile ilgili kavramlar belirli bir çerçevede ele alınmıştır. Bu kapsamda; finans, kişisel finans, finansal planlama süreci, finansal planlama sürecini etkileyen faktörler, risk yönetimi, kişisel yatırım ve tasarruflar hakkında bilgiler verilmektedir. Kişisel finans ile ilgili bireylerin ve ailelerin kazançları, harcamaları, tasarrufları ve yatırımları konusunda yapılması ya da yapılmaması gerekenler hakkında önerilerde bulunularak; bireylerin gelir ve giderlerini düzenlemeye yardımcı olabilecek uygulamalara değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kişisel Finans, Planlama Süreci, Yatırım ve Tasarruflar. Jel Kodları: D14, G11 360
BULUT BİLİŞİM TEMELİNDE BULUT MUHASEBESİ: KAVRAMSAL BİR ÇERÇEVE Doç. Dr. Mustafa KIRLI Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğr. Gör. Şenay ÖZDEMİR ERSÖZ Akdeniz Üniversitesi Öğr. Gör. Tekmez KULU Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğr. Gör. SAFİYE TOKMAK Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelerin baş döndürücü bir hıza kavuşmasıyla dijital ekonomi uygulamaları giderek daha fazla kabul görmeye başlamıştır. İşletmelerin bilişim teknolojilerine büyük tutarlarda finansal kaynak ayırıp yatırım yapmak ve bu bilişim teknolojilerini yüksek maliyetlerle işletmek yerine söz konusu bu bilişim teknolojisi hizmetlerini merkezi bir servis sağlayıcıdan satın alma seçeneği olarak karşımıza çıkan Bulut Bilişim, temel işletme fonksiyonlarına alternatif çözümler getirerek işletmelere maliyet ve hız yönünden avantajlar sunmuştur. Son yıllarda dijital ekonomi uygulamaları arasında yeni bir kavram ve uygulama olarak ortaya çıkan Bulut Bilişim, bir çeşit programlama olarak işletmelerde bilişim maliyetlerini düşürmekte, düzenli ve ölçeklenebilir bilişim teknolojilerinin sağladığı olanakları tahsis ederek internet teknolojilerini kullanmaktadır. Bulut Bilişim bünyesinde yazılım, platform ve altyapı olmak üzere üç temel hizmet unsuru bulundurmaktadır. Yazılım hizmet unsuru, elektronik posta hizmetinden muhasebe dahil tüm işletme fonksiyonlarına ve ofis uygulamalarını da içerecek şekilde web tabanlı tüm yazılımların en güncel sürümlerini ifade eder. Platform hizmet unsuru, kullanıcılara yeni uygulamaların geliştirilmesine olanak sağlayan bilişim ortamını ifade etmektedir. Altyapı hizmet unsuru ise ağ üzerinde tüm bilgi işlemlerinin yapılabilmesini sağlayan bir araçtır. Bulut bilişim uygulamalarının muhasebe yazılımı yapan şirketler tarafından kullanılmasıyla ortaya çıkan Bulut Muhasebesi sayesinde, muhasebe uygulamaları herhangi bir yazılım yüklemesine gerek olmaksızın kullanılabilmektedir. Klâsik muhasebe programlarının kullanıldığı geleneksel muhasebe uygulamalarına kullanımına oranla, Bulut Muhasebesi işletmelere zaman ve maliyet avantajı, gerçek zamanlı finansal bilgi paylaşımı imkânı ile sınırsız veri işleme ve depolama kapasitesi sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Bilgi Teknolojileri, Bulut Bilişim, Bulut Muhasebesi. Jel Kodları: M15, M41. 361
BEDEN EĞİTİMİ ÖĞRETMENLERİNİN ÖRGÜTSEL ADALET ALGILAMALARININ TÜKENMİŞLİK DÜZEYLERİNE ETKİSİ Öğr. Gör. Ahmet AKNAR Hitit Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Ali BAYRAM Hitit Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Ertan TABUK Hitit Üniversitesi ÖZET Örgütsel yaşamda çalışanların ruhsal sağlığını etkileyen birçok değişken bulunmaktadır. Çalışanlar iş ortamında maruz kaldıkları etkenlerden dolayı tükenmişliğe sürüklenebilmekte; bu da çalışanların hem iş hem de özel hayatları üzerinde olumsuz etkiye sahip olabilmektedir. Araştırmada da çalışanların örgütsel adalet algısının tükenmişlik duygusu üzerinde etkisinin olup-olmadığı sorusuna yanıt aranmaktadır. Çalışmanın temel amacı çalışanların örgütlerde gerçekleştirilen süreçlere ilişkin adalet algılamalarının tükenmişlik düzeyleri üzerindeki etkilerini tespit etmektir (Şekil-1). Bu amaç doğrultusunda, aşağıdaki hipotez oluşturulmuştur; Hipotez 1: Örgütsel adaletin tükenmişlik üzerinde etkisi vardır. H1A: Örgütsel adaletin duygusal tükenme üzerinde etkisi vardır. H1B: Örgütsel adaletin duyarsızlaşma üzerinde etkisi vardır. H1C: Örgütsel adaletin başarı hissinde azalma üzerinde etkisi vardır. Bu amaçla öncelikle ilgili yazın incelenmiş söz konusu değişkenler ile ilgili kavramsal bilgilere, araştırmalara ve ölçeklere ulaşılmıştır. Geliştirilen anket formu ile 398 örneklemden veri toplanmıştır. Toplanan veriler analize tabi tutulmuştur. THE EFFECT OF PHYSICAL EDUCATION TEACHERS ON BURNOUT LEVELS OF ORGANIZATIONAL JUSTICE PERCEPTIONS ABSTRACT In this study, the effects of organizational justice (distribution, process and interaction justice) examined in three dimensions, exhaustion (emotional exhaustion, depersonalization and reduction in sense of accomplishment) in three dimensions were investigated. The sample of the study constitutes physical education teachers working in 417 state schools in Samsun, Tokat, Çorum, Amasya and Kayseri. Four models have been developed in the framework of the study. Organizational justice was found to have an effect on burnout (R2 = 0.464), emotional exhaustion according to the second model (R2 = 0.373), depersonalization according to the third model (R2 = 0.201) and decrease in achievement feelings according to the fourth model (R2 = 0.339). As a result, it can be said that organizational justice is an important variable affecting the burnout of physical education teachers. Jel Codes: D23 L83 Keywords: Organizational justice, burnout, physical education teachers 1. INTRODUCTION By the reason the concept of exhaustion affects the performance of the human resource inside the organization in the negative direction it has become one of the topics that the researchers have put emphasis on in recent years. Employees who experience exhaustion do not due consideration to their work, lose motivation, tend to such feelings and behaviors as absenteeism, searching another job, quitting. Due to the fact that people who work with low efficiency and efficiency by experiencing exhaustion cause many negative situations in terms of organizations, organizational management and researchers are pushing to work to develop measures to prevent exhaustion. In this respect it is important to put forth the factors that cause exhaustion. In this context, studies are being carried out by researchers to explain the relationship of many socio-demographic, structural and behavioral variables to fatigue. One of the variables that have significant influence on exhaustion is organizational justice. The main purpose of this study is to show how physical education teachers affect the levels of fatigue of justice perceptions of institutions they work with. Although there are many studies in the literature that reveal the relationship between justice perception and exhaustion, a study on physical education teachers was not found. It is expected that this study will provide literature contribution in terms of putting the levels of organizational justice and exhaustion of physical education teachers. 2. ORGANIZATIONAL JUSTICE 362
It is known that the notion of justice, defined by many scientists, has a rich historical process (Greenberg, 1987). When the management literature was examined, the notion of justice, starting with Aristotle, was examined by researchers such as Plato, Socrates, Aristotle, Marx, Egel, John Stuart Mill, Nozick and Rawls (Greenberg and Bies, 1992; Beugre, 1998; Colquitt, 2001). When the authors' lived periods are taken into consideration, it is seen that the interest in the subject is intense every period. When the generally known definitions are examined, justice; It also comes from meanings such as righteousness, honesty, equality, right, respect for right, obeying the measures of justice, legitimacy, neutrality, humanity, goodness (Töremen and Tan, 2010). According to common definition, justice is expressed as "conformity to the right and to differentiate between right and wrong". It is also clear that the definition of justice is related to moral and religious rules. In Islam, the justice adopted as "equal treatment of people without regard to religion, language, culture, knowledge, authority, position difference" is expressed as continuous efforts to give a deduction for everyone's share in Roman Law (Cihangiroğlu, 2009). It is seen from the results of these studies that the first studies on social justice are directed towards explaining justice in social relations in general and the concept of organizational justice has not been examined yet (Özmen et al., 2005). In recent years, the concept of social justice has been adapted to associations within the organization, and the concept of organizational justice, which expresses equality within the organization, has begun to be examined, with the focus on interpersonal relations in the field of organizational behavior and the consequences of these relationships. Organizational justice; the level of perception that occupants have about workplace results, procedures, and relationships. Justice-providing practices in organizations increase the performance, productivity, loyalty, and job satisfaction of employees while exasperating justice perceptions; it can cause negative organizational outcomes such as productivity decrease, intention to leave work, and alienation among employees (Karacaoğlu and Yörük, 2012). These perceptions influence occupational attitudes and behaviors in positive or negative ways (Adams, 1965). The concept has been used to describe sociological theories that define perceptions of justice, showing how organizational justice can be effectively applied to organizations (Greenberg, 1987). Organizational justice is expressed as an individual's sense of justice in the decision- making phase and in the environments surrounding resource segregation / acquisition (Greenberg, 1987) and is assessed by determining whether their perceived outcome rates of their inputs match or not match (Adams, 1965). Today's statement, organizational justice is associated with a number of different terms, commonly referred to as perceived justice, and each of these perceived forms of justice tries to bring a different answer to the question 'what is fair' (Greenberg, 2009). Fair behavior at work is the issue of organizational justice. Organizations are concerned with determining whether employees see fair treatment in the workplace and how they affect other workrelated behaviors. On the basis of organizational justice work, it is mentioned that the workers who believe that they are treated fairly and those who do not believe that they are treated fairly will take positive or negative attitudes about the jobs, organizations and managers they do (Moorman, 1991). More specifically, the most important element of trust is that one side expects the other to behave fairly and justly (Keren and Kristy, 2011). For this reason, the attitudes and behaviors exhibited by workplaces against their work and organizations are significantly affected by trust and perceptions of organizational justice in the workplace (Wiimot and Galford, 1999). The concept of organizational justice, which is the subject of many studies, is of fundamental importance due to the following two reasons (Çolak and Erdost, 2002): Employees may not care about their short-term earnings to increase their long-term earnings. With justice they can maximize long-term gains. This view is named "personal interest model" or "instrumental model". Maximization can be achieved with fair sharing. Justice is important because of the symbolic value it carries. It refers to the respect that corresponds to the occupation. This view provides more psychological explanations and is known as a "group-value model" or "relational model". To ensure an organizational fair environment, attention should be paid to the following points (Greenberg, 1990): The impartial determination of the persons in the decision-making position, 363
The principles and criteria for the allocation of resources such as wages, awards and bonuses given to the employees are clearly defined and transparent, Determination of information gathering, communication, application, evaluation and control mechanism, Establishment of a mechanism for auditing and correcting the receiving decision. Equipping the assessment and supervisory staff with assurance that they will not abuse their existing duties. One reason for the importance of organizational justice by the scientific community is that it is defined as a constant predictor of occupational attitudes and behaviors of justice perceptions and trust assessments (Colquitt and Roddell, 2011). In terms of organizational justice, according to Beugre (1998), there are three main purposes of creating a fair working environment; Increasing the performances by influencing occupations' attitudes positively, To strengthen the feeling of unity and solidarity among the occupants, Ensure that businesspeople feel valued themselves and feel that they are respected. The concept of justice has grown in recent years. The first two dimensions, reactive and proreactive, began to be introduced in the 70s and the concept of perceived organizational justice in the 80s began to be considered as a three-dimensional structure (Colquitt and Shaw, 2005, p. These dimensions are defined as distribution justice, process justice and interaction justice (Cohen-Charash and Spector, 2001). The basic bearing of the concept of distribution justice is Adams' "Equation Theory" (Adams, 1965). Distribution justice refers to the justification or equality of reward systems (promotion, wages, etc.) (Moorman, 1991) and is considered as the starting point of organizational justice (Cropanzano and Byrne, 2001). Distribution justice is the expression of how fairly perceptions of promotion, wage, promotion and punishment systems are imposed by occupations (İşcan and Naktiyok, 2004). Distribution justice expresses how workers respond to decisions about the achievements of the outcomes of the outputs (Altınkurt, 2010). Persons perceive the ethical and moral outcomes of distributive justice (Çakar Demircan and Yıldız, 2009). Process justice is a process-oriented approach. Process justice refers to the perceptions of fairness in the decision-making process of the awards and punishments the occupants receive. This concept is seen as a humanitarian or social attitude towards management's employees and includes behavioral patterns that show that management is fair to employees in the distribution of organization resources and awards. Demonstrating democratic participation in decision-making processes at work at this dimension and showing the possibility to object to decisions for reasonable reasons suggests that the organization has high process justice (Kivimaki et al., 2004). Process justice expresses how they responded to what decisions were made regarding the outcomes of the outcomes of the workshops (Altınkurt, 2010). Managers who apply processal justice make sure that employees affected by managerial decisions are subject to the approval of the decision-making process and the process is impartial (İşcan ve Sayın, 2010). Interaction justice is expressed as justice of interpersonal relationship. It is concerned with the fact that employees are treated politely, respectfully and equitably by their managers (Moorman, 1991; Kivimaki et al., 2004). Interaction justice; they are valued by managers at workshops and include attitudes that will enable occupants to feel valued themselves (Moorman, 1991). Much of the work on perceived organizational justice has been published (Colquitt et al., 2001) to highlight the effects of organizational justice perceptions on occupational attitudes and the impact of occupants on organizational behavior. It affects many key organizational consequences, including perceptions of justice, job satisfaction and the intention to leave work (Tziner et al., 2011). Justice as a variable in organizational behavior literature; (Khan and Rashid, 2012) and confidence (Jepsen and Rodwell, 2012), job satisfaction (García-Izquierdo et al., 2012; Al-Zu'bi, 2010), occupational turnover rate, self- employment, organizational citizenship behavior Colquitt et al., 2012). On the other hand, perceived injustice seems to lead to anti-productivity behavior such as sabotage, change rate and social behavior (Shah, Waqas and Saleem, 2012). 3. BURNOUT One of the common problems in business life is burnout. Individuals are confronted with a business life full of challenges that make themselves felt in every aspect of their working life. While these enforces disrupt the psychological balance of the person, leaving the energy necessary for the 364
continuation of life from one side, the other can leave the individual helpless, defenseless and weak with a deadlock that can destroy all the energy from the other side. However, the stress that makes today's business life compelling, both by technological changes and by achieving speed and quality, pushes the employee to exhaustion at the end of the working day (Çavuş, Gök and Kurtay, 2007). As noted by Maslach, Schaufeli, and Leiter (2001), exhaustion is a term that has a non- academic, side-by-speech characteristic specific to spoken language. The concept of burnout used by Freudenberger for the first time in 1974; failure and experiencing emotional deprivation as a result of suffering from the problems of others (Freudenberger, 1974). A few years later, Maslach, a social psychologist, began to be interested in the subject of burnout. They started to work in the social work areas by asking about the occupational stressors (Maslach, et al., 2001). After that Maslach developed an experimental research approach (Maslach and Pines, 1977) that allowed him to measure job characteristics, professional behaviors and emotions. Maslach and Jackson (1981) extended the definition of exhaustion to include physical, emotional, and bureaucratic indications of work stress. This is a three-factor model consisting of emotional exhaustion, depersonalization, and a reduction in sense ofaccomplishment (Maslach and Jackson, 1986). Maslach is now considered one of the pioneers in the field of exhaustion research, and the Maslach Burnout Inventory Human Services Survey (Maslach and Jackson, 1986), developed by and one of the commonly used scales in burnout research. Maslach and Jackson (2001) identified burnout as emotional exhaustion and negativity syndromes that responded to strange penetration and tension in individuals' work environments (Maslach and Jackson, 1981). Cordes and Dougherty (1993) have described it as a unique type of stress syndrome characterized by burnout, emotional exhaustion, depersonalization, and diminished personal accomplishment. Burnout syndrome, defined in three different dimensions, is defined as a psychological emotional state (Maslach and Leiter, 2007; Maslach and Jackson, 1985), such as emotional exhaustion, depersonalization, and reduced personal achievement among individuals working with people at higher capacities. Emotional exhaustion is often thought to be the main element of burnout, and burnout is the most researched, agreed upon, and understood stage (Maslach et al., 2001). The person experiencing emotional exhaustion tends to feel the lack of energy and emotional resources due to the excessiveness of psychological and emotional demands that he or she is seeking when helping people (Şahinoǧlu and Arkar, 2011). The fact that burnout starts with emotional exhaustion and then is considered as a process towards depersonalization and the reduction in sense of accomplishment also increases the importance of the emotional exhaustion dimension (Engelbrecht, 2006). Depersonalization, the second dimension of burnout; negative, cynical personal emotions and behaviors (Maslach and Schaufeli, 1993). The depersonalization is characterized by withdrawal behaviors such as pessimism towards personal struggles or distant and rigid behavior against others (customers, service recipients) or as impersonal responses with disdainful, sarcastic, attitudes (Çiftcioğlu, 2011). The third dimension of burnout is the reduction in sense of personal accomplishment; a sense of incapacity or incompetence means that they can not function effectively (Short et al., 2015; Stoliker and Lafreniere, 2012). Employees show signs of stress and depression when they perceive that the effort they spend is unrequited and that accomplishment is not being assessed. If they think that their efforts will not work, they stop fighting (Özmen, 1993). Burnout causes significant consequences for both individuals and organizations, and both family and business lives are affected by the individual (Lambie, 2007). When the results of the burnout are examined, there is a tendency to dismiss the work, increase the tendency to quit, deteriorate the quality of the service, do not leave the work without permission, tendency to extend the leave with reports and similar means at the end of the leave, deterioration and disconcertion tendency in human relations outside work and work, and increase in job accidents (Tuğrul ve Çelik, 2002: 2). 4. RELATIONSHIPS BETWEEN ORGANIZATIONAL JUSTICE AND BURNOUT As a result of the screening, a number of studies have been carried out in the national literature aimed at examining the relationship between organizational justice and burnout (Eroğluer and Erselcan, 2017; Balaban and Konyalı, 2016; Toğa, 2016; Şimsek et al., 2015; Terkeş, 2015; Pelit and Bozdoğan, 2014; Köse, 2014; Uluköy, 2014; Yıldırım et al., 2012; Şeşen, 2011; Meydan et al., 2011; Yeniçeri et al., 2009) and 365
found that there was a negative relationship between burnout and sub-dimensions of organizational justice in general It was. When studies in the international literature are examined, it is found that there is a negative relation between the variables (Shkoler and Tziner, 2017; Son et al., 2014; Hur et al., 2014; Liljegren and Ekberg, 2009; Lambert et al., 2010). Eroğluer and Erselcan (2017) found that -0,296, -0,180, and -0,296, respectively, at the level of 0,01 significance between the dimensions of organizational justice, process, distribution and interactional justice and emotional exhaustion in 209 manufacturing firms in İzmir, Bursa and Balıkesir a negative relationship of -0,337, a negative correlation of -0,15 at the level of significance of 0.05 at the significance level of process justice, and a negative relationship of -0,272 at the level of significance of 0.01 at the level of interactional justice and depersonalization, dimensions and personal feelings of diminished perceived accomplishment were negative correlations of -0.567, -0.378, and -0.471, respectively, at the level of significance of 0.01. Shkoler and Tziner (2017) found that there is a negative correlation of -0.58 at the level of significance of 0.01 between organizational justice and burnout in a study carried out in Israel by 243 various organizational staff (telesperating, communication, industry, etc.). Hur et al. (2014) found that there was a negative relationship between distribution justice and emotional exhaustion in a study of 247 flight attendants in South Korea. Pelit and Bozdoğan (2014) determined that there is a negative and moderate relationship between the general justice variable and burnout at the level of 0,01 significance -0,583 in the study conducted by 424 five-star hotel business employees in Kemer. At 0,01 significance level, there was a negative relationship between organizational justice distribution, process and interactional justice subscales - emotional exhaustion and depersonalization subscales of exhaustion, and 0,01, 0,32 and 0,35, respectively, at 0,01 significance level positive relationship. Lambert et al. (2010) found that the distribution and process justice had a negative correlation of -0,18 and -0,43 at the 0.01 level of significance with burnout in the study conducted by 160 prison staff. Yeniçeri et al. (2009) In the study performed by 502 employees working in manufacturing industry in Kayseri, Konya and Niğde provinces, there is a negative correlation between distribution justice and interactional justice perceptions and emotional exhaustion of -0,275 at significance level of - 0,275, between process justice and emotional exhaustion of 0,198, at the level of significance 0,05 had a positive correlation. 5. A SURVEY TO DETERMINE THE EFFECT OF EMPLOYEES ON BURNOUT LEVELS OF JUSTİCE PERCEPTIONS 5.1. The Purpose and Importance of Research There are many variables that affect the mental health of employees in organizational life. Employees can be dragged out due to the factors they are exposed to in the workplace; which can have an adverse effect on employees' work and personal lives. In the research, the question is whether the employees have an effect on the sense of burnout of organizational justice perception. The main aim of the study is to determine the effects of the perception of justice on the burnout levels of the employees in the organizations (Figure-1). To this end, the following hypothesis has been established; Hypothesis 1 : Organizational justice has an effect on burnout. H 1A : Organizational justice has an impact on emotional exhaustion. H 1B : Organizational justice has an effect on depersonalization H 1C : Organizational justice has an impact on the reduction in the sense of accomplishment. For this purpose, firstly the conceptual information, researches and scales about the related subject variables have been reached. Data was collected from 417 samples with the developed questionnaire. The collected data were analyzed. 366
Figure 1: Research Model 5.2. Sampling Especially the main subjects of the subjects studied in social sciences are very big. Therefore, it is almost impossible to reach the whole of the main mass, either in terms of time or cost. By working with a reasonable amount of data, scientifically valuable work can be done; both wasted in terms of time and cost as well as labor. Here, a sample with a high representation ability of the main mass to be made is determined and the desired data is collected. It is benefited from the sample in order to have information about a great whole. You can have information about the whole thing by moving from the small sample selected on this page. The work done by selecting the sample helps to save validity, healthy and reliable results about the entire mass as well as lifting the time, cost and labor costs. Questionnaires were sent to 450 physical education teachers working in public schools in Kayseri, Samsun, Tokat, Amasya and Çorum by sampling easily. After missing and incorrect coding were distinguished, a total of 417 questionnaires were evaluated. 5.3. Measures The "Perceived Organizational Justice Scale" developed by Niehoff and Moorman (1993) was used to identify organizational justice perceptions of employees in the questionnaire developed for the purpose of the study. There are twenty statements on the scale and these expressions measure three sub-dimensions (Deployment Justice, Process Justice and Interaction Justice). Distribution justice is represented by 5 expressions, process justice 6 and interaction justice 9 expression. The Maslach Burnout Inventory developed by Maslach and Jackson (1981) was used to measure burnout levels of employees. The scale consists of 22 expressions and three sub-dimensions (emotional exhaustion, depersonalization, the reduction sense of accomplishment). The emotional exhaustion size is 9, the Depersonalization dimension is 5, and the reduction sense of accomplishment feeling is the size of 8. A 5-point Likert-type measurement instrument expressing the frequency of the scale was used. On this scale, 1 = "I definitely do not participate", 5 = "I absolutely agree". Cronbach's alpha coefficients for the scales were calculated as 85 for the justice scale and 834 for the burnout scale. 5.4. Research Findings 5.4.1. Findings Related To Participants Table 1. Demographics of Participants and Distributions of Given Responses GENDER Frequency Percent (%) Female 119 28,5 Male 298 71,5 AGE Frequency Percent (%) Under the 25 31 7,4 Between the ages of 25-30 159 38,1 Between the ages of 31-35 149 35,7 Between the ages of 36-40 55 13,2 367
Age 41 and over 23 5,5 MARITAL STATUS Frequency Percent (%) Married 274 65,7 Single 143 34,3 TOTAL 417 100 Table 1. shows the distribution of participants according to their demographic characteristics. When the distributions of participants according to their genders are examined, it is seen that the vast majority are made up of male participants (71.5%) and female participants are low (28.5%). 7,4% of the participants were below 25 years, 38,1% between 25-30 years, 35,7% between 31-35 years, 13,2% between 36-40 years and 5% is over 41 years old. According to their marital status, the proportion of married participants is 65.7% and the rate of single participants is 34.3%. 5.4.2. Findings About The Variables Correlations, averages, standard deviations of the variables of the study are given in Table 2. When the results of the correlation analysis are examined; between organizational justice and burnout,-636, between organizational justice and emotional exhaustion,-529, between organizational justice and depersonalization,-409 and between organizational justice and the reduction in sense of accomplishment,-549 negative relationships at 1% significance level. Between distribution justice and burnout,-593, between distribution justice and emotional exhaustion,-524, between distribution justice and depersonalization,-264 and between distribution justice and reduction in sense of accomplishment,-546 negative relationships were found at the level of 1% significance level. There were negative relationships between process justice and burnout,-276 between process justice and emotional exhaustion,-161 between process justice and depersonalization,-252 and between process justice and reduced sense of accomplishment,-278 at a level of 1% significance level. Negative correlations were found between interaction justice and burnout,,-638, between interaction justice and emotional exhaustion,-556 between interaction justice and depersonalization,- 433 and between interaction justice and reduction in sense of accomplishment,-508 at a level of 1% significance level. Table 1: Mean, Standard Deviation and Correlation Values of Variables Standart Variables Average 1 2 3 4 5 6 7 8 Deviation 1. Organizational Justice 3,3366,56376 1 2. Distribution Justice 3,4467,70958,847** 1 3. Process Justice 3,1200,62836,710**,496** 1 4. Interaction Justice 3,4372,68571,889**,652**,376** 1 5. Burnout 2,7075,53958 -,636** -,593** -,276** -,638** 1 6. Emotional Exhaustion 2,6893,58077 -,529** -,524** -,161** -,556**,887** 1 7. Depersonalization 2,8497,79510 -,409** -,264** -,252** -,433**,520**,238** 1 8.Personel ccomplishment 2,6407,67881 -,549** -,546** -,278** -,508**,887**,705**,284** 1 **P<0.01 5.5. Testing Research Hypotheses At this stage of the research, a regression analysis was conducted to test the relationship between a dependent variable and one or more independent variables (Nakip, 2004) so that the research model can be tested. The results of the ANOVA analysis, which tests the validity and significance of each scale model, show the F values, R values, which are the regression coefficients indicating the relationship between variables, and R 2 values, which explain the variation of independent variables over dependent variables. In addition, when the results of the research hypotheses are examined, Beta coefficients showing the relationship between independent variables and dependent variables and regression models related to accepted hypotheses are shown in Table 3. A total of four different regression models were established to reveal the relationship between organizational justice and burnout and sub-dimensions. Multiple regression analysis was performed 368
because each model included a dependent and three independent variables. The independent variables in the developed regression models are distribution justice, process justice and interaction justice, which constitute the sub dimensions of organizational justice; dependent variables are burnout and subdimensions. The first regression model established aims to reveal the relationship between organizational justice and burnout, second regression model organizational justice and emotional exhaustion, third regression model organizational justice and depersonalization, and final regression model organizational justice and reduction in sense of achievement. Table 3. Results of Regression Analysis Variables Beta t Sig. R R 2 F Sig.F Results Hypothesis 1: Organizational Justice has An Effect On Burnout. Constant 4,625 37,543,000 Distribution Justice -,253-6,385,000 Accepted Process Justice,048 1,300,194 Denied Interaction Justice -,348-9,065,000 Accepted,681,464 113,741,000 a Accepted Variables Beta t Sig. R R 2 F Sig.F Results H 1A : Organizational Justice has an Impact on Emotional Exhaustion. Constant 4,345 30,289,000 Distribution Justice -,286-6,198,000 Accepted Process Justice -,146 3,419,001 Accepted Interaction Justice -,328-7,346,000 Accepted,611,373 78,089,000 a Accepted Variables Beta t Sig. R R 2 F Sig.F Results H 1B : Organizational Justice has an Effect on Depersonalization. Constant 4,785 21,583,000 Distribution Justice,099 1,392,165 Denied Process Justice -,165-2,494,013 Accepted Interaction Justice -,512-7,418,000 Accepted,448,201 32,994,000 a Accepted Variables Beta t Sig. R R 2 F Sig.F Results H 1C : Organizational Justice has an Impact On The Reduction in tsense of Accomplishment. Constant 4,757 27,626,000 Distribution Justice -,361-6,529,000 Accepted Process Justice,010,203,839 Denied Interaction Justice -,263-4,901,000 Accepted,582,339 67,222,000 a Accepted Table 3 gives the results of the regression analysis and the evaluations of the hypotheses. First, the statistical validity and significance of the six models established in the regression analysis were tested. When we look at the results of the ANOVA analysis that tests the validity and significance of models, F values are 113,741 for model 1; 78,089 for the second model, 32,994 for the third model and 67,222 for the fourth model. It is seen that p values with significance values are p = 0,000 for all models. As the result of ANOVA analysis shows that the F-measure that measures the validity of the models is greater than ± 1.96 in all models and Sig.F which measures the model's significance is less than 0.05 in the same models, all models are found to be meaningful and valid. After analyzing the validity of the models, we have looked at the R 2, which is the regression coefficients R and independent variables, showing the relationship between the independent variables and the dependent variable for the four models, and the variation of the independent variables over the dependent variables. R value for model 1,681 and R 2 value,464, R value for model 2,611 and R 2 value,373, R value for model 3,,448 and R 2 value,201 value and R value for model 4,582 and R 2 value is calculated as 339. In this case, it is possible to say the existence of a moderate level effect between dependent variables and independent variables for all models. For each independent variable in the models, Sig. moving from their value: That distribution and interaction justice on burnout is effective, That fact that all organizational justice sub-dimensions on emotional exhaustion are effective, 369
The fact that is effective process and interaction justice on depersonalization It has been concluded that justice in distribution and interaction on the reduction of personal achievement is effective. 6. CONCLUSION AND RECOMMENDATIONS Individuals are in constant search for justice in the community, family, friends, and workplace where they live and interact. Many factors are influencing the perception of justice in the workplace, in the organization in which the individual works, such as the allocation and sharing of resources, punishments / awards, wages, statutes and perspectives, interpersonal interaction, enforcement of rules, Individuals, if they are perceived to be injustice in their workplace, will have a negative impact on their many attitudes and behaviors. One of the variables that affects justice is exhaustion. The only factor that influences burnout is not necessarily organizational justice. However, when the research results are examined, it is concluded that organizational justice is an important factor affecting exhaustion. In this study, it was tried to show how the physical education teachers affected the burnout levels of justice perceptions related to the institution they were working with. The research model created in this framework was tested with regression analysis conducted from the data provided by 417 physical education teachers working in Samsun, Amasya, Tokat, Çorum and Kayseri schools connected to the Ministry of National Education. According to the results of regression analysis, organizational justice sub-dimensions have been found that distribution and interaction justice on burnout is effective, that all justice sub-dimensions on emotional exhaustion are influential, justice on process and interaction on depersonalization is effective, and justice on distribution and interaction on reduction in individual achievement is effective. The fact that the beta coefficients are negative indicates that the burnout levels of employees decrease as the perception of justice perceived by employee s increases. These results are discussed in Eroğluer and Erselcan (2017), Shkoler and Tziner (2017), Hur et al. (2014), Son et al., (2014), Yıldırım et al. (2012) and Lambert et al. (2010) the results are similar to those of the research results. As a result of the findings, it is necessary for organizational managers to take some preventive measures to prevent the burnout by positively affecting employees' perceptions of justice. With the provision of organizational justice, employees will develop positive attitudes towards mobilizing, and the feeling of burnout will diminish. Through the development of such systems as the presence of objection systems against the decisions and processes related to employees 'desires and needs, the organizational managers' feelings of attitude and expression in their attitudes and expressions are gentle and respectful to employees, equal and fair distribution of organizational resources, it will lead to positive results from the individual point of view. An important finding, especially in sports sector workers, is the finding that the bias in distribution justice results in a reduction in sense of accomplishment. The distribution of justice in the same organization is inevitable for individuals who work in different sports branches. For example, in a super league club there are dozens of different sport branches. The most important of these is normally football The needs for sports equipment s needed for table tennis are different from those for swimming sports. Nonetheless, the popularity of the sport may have more prevalence in the distribution of resources, or the presence of athletes in the sports club who have received degrees in Olympic or world championships may also influence resource distribution. The interest or respect that a sports branch has seen in social life will increase the reputation of the coaches, managers and athletes working in that sport, and their interest, love and respect will also vary. The development of the sport is the main motion of the Turkish National Education because it is expressed in the Constitution. For this reason, it is necessary for the institutional administrators of MEB to develop and disseminate all branches of sports with fair attitude against Physical Education teachers. Even so, it will not make much sense to say that the attitude of justice to the teachers will be complete and correct. Each sport has different dynamics. For this reason, the use of resources or the achievements of more supported sports branches are also different. How is this perceived by employees? The question we are asking is whether to act on the basis of increased education, training and participation in sports, from sportive performance to schools where sports education is given will especially improve distribution justice. School administrators should focus on the sports branches where the greatest possible number of learners will be able to participate, 370
avoid from success-oriented behaviors and take into account the specialties of teachers working in their institutions. Otherwise the generalizability of the findings will be discussed. These thoughts and reasons may add a new and different perspective to future work. REFERENCES Adams, J. Stacy. (1965). Inequity in Social Exchange. Advances in Experimental Social Psychology, 2, 267-299. Altınkurt, Y. (2010) Örgütsel Adalet. Editörler. Hasan Basri Memduhoğlu ve Kürşat Yılmaz, Yönetimde Yeni Yaklaşımlar: 275 290. Pegem A. Yayıncılık, Ankara. Al-Zu bi, H. A. (2010). A Study of Relationship Between Organizational Justice and Job Satisfaction. International Journal of Business and Management, 5 (12), 102-109. Balaban, Ö., Konyalı, H. (2016). Kamu Çalışanlarının Tükenmişlik Düzeyleri İle Örgütsel Adalet Algıları Arasındaki İlişkinin İncelenmesi: Sakarya SGK örneği. Siyaset, Ekonomi ve Yönetim Araştırmaları Dergisi, 4(1): 189-207. Beugre, C. D. (1998). Managing Fairness in Organizations, Westport, Greenwood Publishing Group. Cihangiroğlu, N. (2009). Örgütsel Bağlılığın Belirleyicileri Olarak Örgütsel Adalet ve Kararlara Katılım. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Erzurum. Cohen-Charash, Y., Spector P. E. (2001). The Role Of Justice In Organizations: A Meta-Analysis. Organizational Behavior and Human Decision Proceses, 86(2), 278-321. Colquitt, J. A. (2001). On the Dimensionality of Organizational Justice: A Construct Validation of A Measure. Journal of Applied Psychology, 86(3), 386-400. Colquitt, J. A., LePine J. A., Piccolo R. F., Zapata C. P., Rich B. L. (2012). Explaining the Justice Performance Relationship: Trust as Exchange Deepener or Trust as Uncertainty Reducer?. Journal of Applied Psychology, 97(1), 1-15. Colquitt, J. A., Rodell J. B. (2011). Justice, Trust, and Trustworthiness: A Longitudinal Analysis Integrating Three Theoretical Perspectives. Academy of Management Journal, 54 (6), 1183-1206. Cordes, C. L., Dougherty T. W. (1993). A Review and An Integration Of Research On Job Burnout. Academy of Management Review, 18 (4), 621-656. Cropanzano, R., Byrne, Z. S.. (2001). When It's Time to Stop Writing Policies: An Inquiry into Procedural Injustice. Human Resource Management Review, 11(1): 31-54. Çakar Demircan N., Yıldız S. (2009). Örgütsel Adaletin İş Tatmini Üzerindeki Etkisi: Algılanan Örgütsel Destek Bir Ara Değişken mi? Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 8(28), 68 90. Çakmak, K.Ö. (2005). Performans Değerlendirme Sistemlerinde Örgütsel Adalet Algısı ve Bir Örnek Olay Çalışması. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul. Çavuş, M. F., Gök T., Kurtay F. (2007). Tükenmişlik: Meslek Yüksekokulu Akademik Personeli Üzerine Bir Araştırma. ÇÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 16.(2), 97-108. Çiftçioğlu, A. (2011). Investigating Occupational Commitment and Turnover Intention Relationship with Burnout Syndrome. Business and Economics Research Journal, 2(3), 109 119. Çolak, M., Erdost H. E. (2004). Organizational Justice: A Review of The Literature and Some Suggestions for Future Research. Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 22 (2), 51-84. Engelbrecht, S. (2005). Motivation and Burnout in Human Service Work: The Case of Midwifery in Denmark. Diss. Roskilde University, Faculty of Psychology, Philosophy and Science Studies. Eroğluer, K., Erselcan, R. C. (2017). Çalışanların Örgütsel Adalet Algısı ve Tükenmişlik Düzeylerinin Çalışan Sessizliği Üzerindeki Etkisi. Business and Economics Research Journal, 8 (2), 325-348. Freudenberger H. J. (1974).Staff Burn-Out. Journal of Social Issues, 30 (1), 159-165. García-Izquierdo, A. L., Moscoso, S., Ramos-Villagrasa, P. J. (2012). Reactions To The Fairness Of Promotion Methods: Procedural Justice And Job Satisfaction. International Journal Of Selection And Assessment, 20 (4), 394 403. Greenberg, J. (1987). A Taxonomy of Organizational Justice Theories. Academy Of Management Review, 12 (1), 9-22. Greenberg, J. (1990). Organizational Justice: Yesterday, Today, and Tomorrow. Journal of Management, 16 (2), 399-432. Greenberg, J. (2009). Everybody Talks About Organizational Justice, But Nobody Does Anything About it. Industrial And Organizational Psychology, 2 (2), 181-195. Greenberg, J., Bies R.J. (1992). Establishing The Role of Empirical Studies of Organizational Justice in Philosophical Inquiries into Business Ethics. Journal of Business Ethics, 11(5-6), 433-444. 371
Hur, W.M., Park, S. I., Moon, T. W. (2014). The Moderating Roles of Organizational Justice on The Relationship Between Emotional Exhaustion and Organizational Loyalty in Airline Services. Journal of Service Marketing, 28(3), 195-206. İşcan, Ö. F., Sayın, U. (2010). Örgütsel Adalet,I ş Tatmiṅi ve Örgütsel Güven Arasindaki İli şki. Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 24(4), 195 216. İşcan, Ö. F., Naktiyok, A. (2004). Çalışanların Örgütsel Bağdaşımlarının Belirleyicileri Olarak Örgütsel Bağlılık ve Örgütsel Adalet Algıları. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 59(1), 181-201. Jepsen, D. M., Rodwell J. (2012). Female Perceptions of Organizational Justice. Gender, Work & Organization, 19 (6), 723-740. Karacaoğlu, K., Yörük, D. (2012). Çalışanların Nepotizm ve Örgütsel Adalet Algılamaları:Orta Anadolu Bölgesinde Bir Aile İşletmesi Uygulaması. İŞGÜÇ, The Journal of Industrial Relations and Human Resources, 14(3), 43 64. Karaeminoğulları, A. (2006). Öğretim Elemanlarının Örgütsel Adalet Algıları ile Sergiledikleri Üretkenliğe Aykırı Davranışlar Arasındaki İlişki ve Bir Araştırma. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul. Khan, S. K., Rashid M. Z. A. (2012). The Mediating Effect of Organizational Commitment in the Organizational Culture, Leadership and Organizational Justice Relationship With Organizational Citizenship Behavior: A Study of Academicians in Private Higher Learning Institutions in Malaysia. International Journal of Business and Social Science, 3(8), 83-91. Kivimaki, M., Ferrie, J.E., Head, J., Shipley, M.J., Vahtera, J., Marmot, M. (2004). Organizational justice and changes in justice as predictors of employee health: the Whitehall II study. Journal of Epidemiol Community Health, 58:931 937. Köse, G. (2014). Örgütsel adalet algısının tükenmişlik üzerindeki etkisini belirlemeye yönelik bir araştırma. Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara. Lambert, E. G., Hogan, N. L., Jiang, S., Elechi, O. O., Benjamin, B., Morris, A., Laux, J. M., Dupuy, P. (2010). The Relationship Among Distrubutive and Procedural Justice and Correctional Life Satisfaction, Burnout, and Turnover Intent: An Exploratory Study. Journal of Criminal Justice, 38, 7-16. Lambie, G. W. (2007). The Contribution of Ego Development Level to Burnout in School Counselors: Implications For Professional School Counseling. Journal of Counseling & Development, 85 (1), 82-88. Liljegren, M., Ekberg, K. (2009). The associations between perceived distribu-tive, procedural, and interactional organizational justice, self-rated health, and burnout. Work. 33 (1), 43 51. Maslach C. & Jackson S. E. (1986). Maslach Burnout Inventory Manual (2nd Ed). Palo Alto: Consulting Psychologists Press. Maslach C., Jackson S. E. (1981). The Measurement of Experienced Burnout. Journal of Occupational Behavior, 2 (2), 99-113. Maslach C., Pines A. (1977). The Burn-Out Syndrome in The Day Care Setting. Child and Youth Care Forum, 6 (2), 100-117. Maslach, C. & Pines A. (1977). The Burn-Out Syndrome in The Day Care Setting. Child and Youth Care Forum, 6 (2), 100-117. Maslach, C., Jackson, S. E. (1985). The role of sex and family variables in burnout. Sex Roles, 12 (7-8), 837 851. Maslach, C., Leiter, M. P. (2007). Encyclopedia of Stress. Encyclopedia of Stress. Elsevier. Maslach, C., Schaufeli, W.B., Leiter M.P. (2001). Job Burnout. Annual Review of Psychology, 52 (1), 397-422. Meydan, C.H., Şeşen H., Basım, N. (2011). Adalet Algısı ve Tükenmişliğin Örgütsel Vatandaşlık Davranışları Üzerindeki Öncüllük Rolü. "İş, Güç" Endüstri İlişkileri ve İnsan Kaynakları Dergisi, 13(2), 41-62. Meydan, C.H., Şeşen H., Basım, N. (2011). Örgütsel Adalet Algısı ve Örgütsel Bağlılığın Tükenmişlik Üzerine Etkisi: Türk Kamu Sektöründe Bir Araştırma. Bilig, 57, 175-200. Moliner, C., Martínez-Tur, V., Peiró, J. M., Ramos, J., Cropanzano, R. (2005). Rela-tionships between organizational justice and burnout at the work-unit level.international Journal of Stress Management, 12 (2), 99 116. 372
Moorman, R. H. (1991). Relationship Between Organizational Justice and Organizational Citizenship Behaviors: Do Fairness Perceptions İnfluence Employee Citizenship? Journal of Applied Psychol,76 (6), 845 855. Özmen, Ö. T., Arbak Y., Süral Özer P. (2005). Değerler ve Adalet. 13. Ulusal Yönetim ve Organizasyon Kongresi Bildiriler Kitabı, İstanbul, 161-166. Pelit, E., Bozdoğan, İ. (2014). Çalışanların Örgütsel Adalet Algılamalarının Tükenmişlik Düzeyleri Üzerindeki Etkisi: Kemer deki Beş Yıldızlı Otel İşletmelerinde Bir Uygulama. İşletme Araştırmaları Dergisi, 6 (2), 37-66. Pelit, E., Türkmen, F. (2008). Otel İşletmelerinde İşgörenlerin Tükenmişlik Düzeyleri: Yerli ve Yabancı Zincir Otel İşletmeleri İşgörenleri Üzerine Bir Araştırma. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 10 (1), 117-139. Shah, S. A., Waqas, M., & Saleem, R. (2012). Organizational justice and job satisfaction: The mediating role of trust in supervisor. International Journal of Human Sciences, 9(1), 672-721. Shkoler, O., Tziner, A. (2017). The mediating and moderating role of burnout and emotionalintelligence in the relationship between organizational justiceand work misbehavior. Journal of Work and Organizational Psychology, 33, 157-164. Short S. E., Short M. W., Haugen C. R. (2015). The Relationship between Perfectionism and Burnout in Coaches. International Journal of Coaching Science, 9(1), 37 49. Son, S., Kim, D. Y., Kim, M. (2014). How perceived interpersonal justice relates to job burnout and intention to leave: The role of leader member exchangeand cognition-based trust in leaders. Asian Journal of Social Psychology. 17 (1), 12 24. Şeşen, H. (2011). Adalet Algısının Tükenmişliğe Etkisi: İş Tatmininin Aracı Değişken Rolünün Yapısal Eşitlik Modeli İle Testi. Savunma Bilimleri Dergisi, 9 (2), 67-90. Şimşek, M.Ş., Emhan, A., Demirtaş, Ö., Topuz, G. (2015). Mobbing, Algılanan Örgütsel Adalet ve Tükenmişlik İlişkileri Üzerine Bir Alan Araştırması. Bartın Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, 6 (11), 199-214. Terkeş, N. (2015). Öğretmenlerin Örgütsel Adalet Algısı ve Tükenmişlik Düzeyleri Arasındaki İlişki (İstanbul İli Kağıthane İlçesi Örneği). Yeditepe Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul. Toğa, N. (2016). Örgütsel Adalet Algısının Tükenmişlik Sendromuna Etkisi ve Bir Uygulama. İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Malatya. Töremen, F., Tan, Ç. (2010). Eğitim Örgütlerinde Adalet: Kavramsal Bir Çözümleme, Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Dergisi, 14, 58-70. Tsai, M.C.H. (2012). An Empirical Study of the Conceptualization of Overall Organizational Justice and Its Relationship with Psychological Empowerment, Organizational Commitment and Turnover Intention in Higher Education. University of Washington Doctor Dissertation, United Stated of America. Tuğrul, B., Çelik E. (2002). Normal Çocuklarla Çalışan Anaokulu Öğretmenlerinde Tükenmişlik. Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 12 (12), 1-11. Tziner, A. (1987). Congruency Issue Retested Using Fineman's Achievement Climate Notion. Journal of Social Behavior and Personality, 2(1), 63. Uluköy, M. (2014). Sağlık Çalışanlarının Örgütsel Adalet Algısı İle Tükenmişlik Duyguları Arasındaki İlişki: Bir Uygulama. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 39: 213-226. Williamson, K., Kristy J. W. (2011). Organisational Justice, Trust and Perceptions of Fairness in the Implementation of Agenda For Change. Radiography, 17 (1) 61-66. Yeniçeri, Ö., Demirel, Y., Seçkin, Z. (2009). Örgütsel Adalet İle Duygusal Tükenmişlik Arasındaki İlişki: İmalat Sanayi Çalışanları Üzerine Bir Araştırma. Kahramanoğlu Mehmetbey Üniversitesi, İİBF Dergisi, 11(16): 83-99. Yıldırım, M.C., Ekinci, A.,Öter, Ö.M. (2012). Eğitim Müfettiş Yardımcılarının Örgütsel Adalet Algılarının Mesleki Tükenmişlik Düzeylerine Etkisi. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, 45 (1), 327-345. 373
AFGANİSTAN EL HALISI İHRACATINDA SWOT ANALİZİ Yrd. Doç. Dr. İsmail GÖKDENİZ Kırıkkale Üniversitesi M. Yonous JAMI Kırıkkale Üniversitesi ÖZET Yüz yıllardır Afgan el yapımı halılar Afgan sanat ve kültürün simgesi olarak bilinmektedir. Gerçek tarihi incelendiğinde birkaç bin yıllık tarihe sahip bu ürün üretim, kalite tasarımı, istihdam yaratma potansiyeli ve döviz girişi gibi özellikleri nedeniyle Afganistan'nın ihracatında önemli ve stratejik biryere sahiptir. Fakat son on yılda, Afgan el yapımı halıların dış piyasalardaki payı azaltmıştır. Bu araştırmanın amacı, Afganistan el yapımı halıların ihracatını SWOT matrisini kullanarak analiz etmektir. Bu çalışma tanımlayıcı bilişsel (descriptive-cognitive) niteliktedir ve bu kapsamda ilgili bilgiler (ikincilkaynaklar), kitaplar ve bilimsel dergiler gibi kütüphane kaynaklarını kullanarak toplanmıştır. Gerekli verileri daha fazla toplamak için araştırmacılar tarafından yapılan bir anket (birincilveri) kullanılmıştır. Araştırmacılar Afganistan'da el yapımı halı uzmanları, satıcıları ve ihracatçılarının görüşlerini toplayıp SWOT matrisi kullanarak analiz yapmışlardır. Bu araştırmanın sonuçları, endüstrinin ihracattaki tüm güçlü yönlerini, fırsatlarını, zayıf yönlerini ve tehditlerini ortaya koymakta SWOT matrisi hazırlanıp ve endüstri için en uygun stratej iseçilmiştir. Anahtar Kelimeler: Uluslararası Pazarlama, İhracat, İhracatStratejileri, Halı, Afganistan, SWOT analizi 374
YAPISAL EŞİTLİK MODELİYLE E-TİCARET SEKTÖRÜNDE MÜŞTERİ MEMNUNİYETİ VE SADAKATİ ARASINDAKİ İLİŞKİNİN İNCELENMESİ Yrd. Doç. Dr. Adem BABACAN Cumhuriyet Üniversitesi Muhammed Raşid ŞİMŞEK Cumhuriyet Üniversitesi ÖZET İnternet kullanıcılarının alışveriş için daha az vakit harcamak istemeleri ve piyasada satılan ürünlerin büyük bir kısmına hakim olarak alternatif ürünler hakkında da bilgi sahibi olmak istemeleri gibi önemli nedenlerle e-ticaret gerçekleştiren birey sayısında her geçen gün artış yaşanmaktadır. Bu artış ile birlikte e-ticaret alanında faaliyet gösteren işletmelerin sayısı da artmaktadır. Bunun neticesinde oluşan talebi karşılamaya çalışırken müşterilerin siparişleri işletme olarak temin ve teslim aşamaları titizlikle yürütülmesi gerekmektedir. E-ticaret müşterilerini sanal ortamda gerçekleştirdikleri alışverişlerinden memnun edebilmek çokta kolay olmamaktadır. Bu çalışmada Bu çalışmada e-ticaret sektöründe faaliyet gösteren firmalar ile sektörden alışveriş gerçekleştiren müşteriler arasındaki memnuniyet ve sadakat ilişkisini yapısal eşitlik modeliyle incelenmiştir. Sektörde faaliyet gösteren kategorisinde dikkat çeken web sitelerinin ve bu web sitelerinin müşterilerinin yanıtlamış olduğu anketler ile yapısal eşitlik modeli kullanılarak analizler gerçekleştirilmiştir. Anahtar Kelime: Yapısal Eşitlik Modeli, E-Ticaret, Müşteri Memnuniyeti, Müşteri Sadakati JEL Kodları:C44, C49, C61 375
Tarih 4.11.2017 Saat 15.30 SALON MOUNTAIN 2. Oturum Moderator TUDSAK 164 TUDSAK 166 TUDSAK 293 TUDSAK 265 TUDSAK 305 Doç. Dr. Yılmaz YEŞİL Doç. Dr. Fatih SAKALLI Gazi Üniversitesi Arş. Gör. Dr. Dinçer APAYDIN Gazi Üniversitesi Arş. Gör. Dr. Atila KARTAL Akdeniz Üniversitesi Doç. Dr. Onur Alp KAYABAŞI Aksaray Üniversitesi Doç. Dr. Yılmaz YEŞİL Gazi Üniversitesi HAKAN GEZİK İN BUZ YARASI ADLI ROMANINDA I. DÜNYA SAVAŞININ İZLERİ SAMİPAŞAZADE SEZAİ NİN SERGÜZEŞT İ İLE HALİT ZİYA UŞAKLIGİL İN AŞK-I MEMNU SUNDA İNTİHARIN İŞLEVİ TÜRK SAZ ŞİİRİNDE HZ. MUHAMMED SEVGİSİ TÜRK DÜNYA GÖRÜŞÜNÜN TÜRK HALK MASALLARIYLA YENİ NESİLLERE AKTARIMI İSKİTLERDEN GÜNÜMÜZE, BİR MEZAR GELENEĞİ "SIRAYLA TOPRAK ATMAK" 376
HAKAN GEZİK İN BUZ YARASI ADLI ROMANINDA I. DÜNYA SAVAŞININ İZLERİ Doç. Dr. Fatih SAKALLI Gazi Üniversitesi ÖZET Hakan Gezik in Buz Yarası adlı eseri, bir Osmanlı yüzbaşısının gerçek yaşamından kesitler içeren bir aşk ve kahramanlık hikâyesi olmanın yanı sıra Birinci Dünya Savaşı nda ve Kurtuluş Mücadelesi nde Doğu Anadolu daki yaşamı ve direnişi tanıklıklarla anlatan bir romandır. Eser, Beyaz Nehir, Ardıç Ormanı Gelibolu Cehennemi Dardağan ı Görmek adlı dört bölümden oluşur. Roman kahramanları Erzincanlı Yüzbaşı Burhan la arkadaşı Kemal birçok cephede savaştıktan sonra Kazım Karabekir in birliğine katılırlar. Görevleri Rus ve Ermeni askerlerinin gözetiminde olan Erzincan Köprüsü nün düşman çekilirken havaya uçurulmasını engellemektir. Roman, Birinci Dünya Savaşı nın son zamanlarında Rusların, Erzurum, Erzincan, Kars başta olmak üzere Doğu Anadolu nun bazı bölgelerini işgal ettikleri bir sırada Kazım Karabekir in topladığı kuvvetlerle yerel milisleri (kuvvetleri) de yanına alarak bölgeyi kurtarmak için harekete geçtikleri bir zaman diliminde başlar. Romanda iki Türk askerinin görevleri uğruna verdikleri mücadele ile Doğu Anadolu daki yaşam ve direniş, çeşitli tanıklıklarla akıcı bir dille anlatılmaktadır. Kış mevsiminde, buz yarasının kurşun yarasından ağır olduğu bir zaman diliminde köprünün havaya uçmasıyla karşı tarafta kalan Türk milislerini nehirden geçirme görevini üstlenen Burhan ile Kemal i ayakta tutan tek şey vatan, sıla ve sevgiliye duyulan özlem ve aşktır. Bildirimizde yukarıda söz edilen roman kahramanlarının bu mücadelede üstlendikleri rol ve I. Dünya Savaşı nın İzlerinin Buz Yarası adlı romanda nasıl işlendiği üzerinde durularak Türk askerinin vatanı için verdiği mücadele vurgulanmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Buz Yarası, Roman, I. Dünya Savaşı, İz, Hakan Gezik TRACES OF WORLD WAR I IN THE NOVEL BUZ YARASI OF HAKAN GEZİK ABSTRACT Hakan Gezik s novel Buz Yarası, in addition to being a heroic and romantic story comprising true scenes from an Ottoman lieutenant, is a work which presents the resistance in Eastern Anatolia during World War I and the Independence War together with witnesses. The work does consist of four chapters called Beyaz Nehir, Ardıç Ormanı, Gelibolu Cehennemi and Seeing Dardağan. Lieutenant Burhan and his friend Kemal, protagonists of the novel, participate the regiment of Kazım Karabekir after fighting in several front lines. Their duty is preventing Russian and Armenian troops from expoding the bridge of Erzincan which they control, during those retreat. The novel begins in a period which, while Russians occupy some regions, especially Erzurum, Erzincan and Kars, Kazım Karabekir, with his own forces and attending militias, is headed to retrive the land. In the novel, the struggle of these two Turkish soldiers for the duty and the resistance in Eastern Anatolia is narrated together with several witnesses. In winter time, a period which ice wound is more painful than bullet wound, the bride gets exploded and Turkish militias stay across the river, then Burhan and Kemal take on the responsibility to transfer them. In this troublesome occasion only one thing makes them endure is what they feel about their country and the love for their beloveds. In our paper, stressing on the role which these protagonists take on during this struggle and how traces of World War I presents on Buz Yarası, Turkish soldiers effort wil be highlighted. Key Words: Buz Yarası, Novel, World War I, trace, Hakan Gezik 377
SAMİPAŞAZADE SEZAİ NİN SERGÜZEŞT İ İLE HALİT ZİYA UŞAKLIGİL İN AŞK-I MEMNU SUNDA İNTİHARIN İŞLEVİ Arş. Gör. Dr. Dinçer APAYDIN Gazi Üniversitesi ÖZET İntihar probleminin edebi eserdeki işlevini aramak, problemin mahiyeti ve özellikle roman karakterleri üzerinde düşünmeyi gerektirmektedir. Türk edebiyatında roman türünün şekillenmeye başladığı yıllardan itibaren, intiharı konu edinen romanlar denince akla gelen birkaç örnek üzerinde bireysellik açısından kısaca durulduğunda, intihar eden roman karakterlerinin vermek istedikleri mesaj ve bu mesajın anlatımdaki işlevi belirginleşmektedir. Bu çalışmada Sami Paşazade Sezai nin 1889 yılında yazmış olduğu Sergüzeşt isimli romandaki Dilber karakteri ile Halit Ziya Uşaklıgil in 1900 yılında yazılmış Aşk-ı Memnu adlı romanındaki Bihter karakteri, kendi hayatlarına son verme kararı alan birer kurmaca şahıs olmaları bakımından mukayeseli olarak incelenecek ve bu durumun romanlardaki yapısal niteliği ortaya konmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: İntihar, Halit Ziya Uşaklıgil, Samipaşazade Sezai, Aşk-ı Memnu, Sergüzeşt THE FUNCTİON OF SUİCİDE İN BETWEEN THE NOVELS SAMİPAŞAZADE SEZAİ S SERGÜZEŞT AND HALİT ZİYA UŞAKLIGİL S AŞK-I MEMNU ABSTRACT Searching for the function of the suicide problem in the literary work requires not only thinking about the nature of the problem but also the novel characters. From the years when novels began to take shape in Turkish literature, when the succesful novels are briefly emphasized on "individuality" on the few examples that come to mind, the message that the novel characters who commit suicide want to give and the function of this message in narration becomes clear. In this study Bihter character in the novel "Aşk-ı Memnu" written by Halit Ziya Uşaklıgil in 1900 with the Dilber character of the Sergüzeşt which was written in 1889 by Sami Paşazade Sezai will be examined in terms of being a fictional person in order to make a decision to put an end to their lives. The structural characteristics of the situation in the novels will tried to be revealed. Key Words: Suicide, Halit Ziya Uşaklıgil, Samipaşazade Sezai, Aşk-ı Memnu, Sergüzeşt 378
TÜRK SAZ ŞİİRİNDE HZ. MUHAMMED SEVGİSİ Arş. Gör. Dr. Atila KARTAL Akdeniz Üniversitesi ÖZET Türkler dinlerine karşı son derece bağlı bir millettir. Türk-İslam toplumunda Hz. Muhammed e sevgi ve itaatle bağlı olmak İslam inancının bir gereğidir. Müslüman Türklerdeki Hz. Peygamber sevgisi sanata, edebiyata kısaca hayatın her alanına yansımıştır. Beni ananızdan, babanızdan, çoluk çocuğunuzdan ve herkesten çok sevmedikçe gerçek manasıyla iman etmiş olmazsınız. (Buhari, Müslim). Hadisi mucibince Türk edebiyatında Hz. Peygamber sevgisini anlatan manzum ve mensur pek çok tür ortaya çıkmıştır. Birçok şair ve nâsirin eserlerinde müstakil ya da eserin bir bölümünde Hz. Muhammed ile ilgili güzel sözler bulunmaktadır. Türklerdeki Hz. Peygamber sevgisinden kaynaklı ortaya çıkan türlerin başında şunları sayabiliriz: Nâ t, Esmâ-i Nebi, Siretü n- Nebi, Şefeâtnâme, Kırk Hadis, Dolapnâme, Mucizâtü n- Nebi, Hicretnâme, Mevlid, Hilyenâme, Gevhernâme ve Gülnâme. Şairler, şiirlerinde Hz. Peygambere olan sevgilerini dile getirirken ilham aldıkları en büyük kaynak Kur an ve Hadisler olmuştur. Saz şairleri şiirlerinde bu ortak duyguyu işlemelerine rağmen konuyu ele alış ve söyleyiş farklılıkları onları tekdüzelikten kurtarmıştır. Aynı temayı farklı özellikleri ile şiirlerinde başarıyla işlemişlerdir. Anahtar Kelimeler: Türk saz şiiri, Hz. Muhammed aşkı, Hz. Peygambere bağlılık. 379
TÜRK DÜNYA GÖRÜŞÜNÜN TÜRK HALK MASALLARIYLA YENİ NESİLLERE AKTARIMI Doç. Dr. Onur Alp KAYABAŞI Aksaray Üniversitesi ÖZET Küreselleşme ve bunun sonucunda sosyal dönüşüm, günümüz neslinde ahlaki çöküntü, milli duygulardan yoksunluk, içinde bulundukları toplumun öz kültürüne yabancılaşma, bireysellik vb. olumsuz özelliklerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur denilebilir. Bu olumsuzlukları yok etmek, en azından en az seviyeye düşürmek gerekmektedir. Bunun çeşitli yöntemleri bulunabilir. Bu yöntemlerden bir tanesi toplumsal değerlerin iletildiği, Halk Edebiyatı ürünlerinden de birisi olan masalların aktif kullanımıdır. Ait oldukları toplumun hayatlarından çıkarak hayal gücüyle zenginleştirilen masalların; içerisinde barındırdıkları karakterler, olağan üstü unsurlar, olay akışındaki hareketlilik, icrası vb. sebeplerden dolayı toplum içerisinde yaygın bir etkiye sahip oldukları söylenebilir. Masallar gerçek olmamakla birlikte dinleyene verdikleri mesajlarla toplumun dünya görüşüne uygun düşünceleri yansıtırlar. Bu sayede masalı dinleyen, masallardaki karakterlerle kendisi arasında bir bağ kurar ve benzer durumlarda ne yapacaklarını düşünebilirler. Çünkü masallar günlük hayat içerisindeki karmaşık olguları basitleştirerek kolay anlaşılır bir şekilde dinleyicisine sunmaktadırlar. Böylece masallar, dinleyicisini bir parçası olduğu toplumun değerlerini anlamaya ve bu değerlere bağlanmasına yardımcı olmaktadır. Bu noktalardan hareketle çalışmada Anadolu sahası Türk Halk Masallarından seçilen örnekler üzerinden masalların hangi değerleri yeni nesillere aktardığı üzerinde durulacaktır. Anahtar kelimeler: Türk Halk Masalı, değer, toplum. 380
İSKİTLERDEN GÜNÜMÜZE, BİR MEZAR GELENEĞİ "SIRAYLA TOPRAK ATMAK" Doç. Dr. Yılmaz YEŞİL Gazi Üniversitesi ÖZET İnsan, hangi toplumda yaşarsa yaşasın hayatının bazı dönemlerinde hem kişisel hem de toplum içindeki yerinin ve konumunun değiştiği bazı dönemlerden geçer, bu dönemlerde toplumdan topluma değişmekle birlikte amacın ve özün aynı kaldığı bazı tören ve kutlamalar yapılır. Birey için bir toplumdan diğerine geçişin sembolü ya da sınavı olan geçiş dönemi törenleri içlerinde birçok kültürel unsuru ve inancı barındırdılar. İnsan hayatının üç önemli geçiş dönemi vardır ki bunlar: Doğum, evlenme ve ölüm dür. Bu üç önemli geçişin çevresinde bir takım âdet, ayin, tören ile dinsel ve kimi yerde büyüsel işlem kümelenmekte ve söz konusu geçişleri yönetmektedir. Bunların hepsinin amacı, genelde insanın yeni durumunu kutlamak ve kutsamak, aynı zamanda da onu geçiş sırasında yoğunlaştığına inanılan tehlikelerden ve zararlı etkilerden korumaktır. Ölüm; doğum ve evlenme gibi kişinin hayatında karşılaştığı en önemli olaylardan bir tanesidir. Bu olgu, kişisel olmakla birlikte, toplumu ilgilendiren bir olay olmasından dolayı da, çeşitli bilim dallarında değişik yöntemlere göre konu edilip incelenmektedir. Bu olgunun etrafındaki inanç ve uygulamaları olgunun bağlamındaki milletin gelenek ve görenekleri etkilemiştir. Ölüm; bir insan, bir hayvan veya bitkide, kısaca bütün canlılarda hayatın tam ve kesin olarak sona ermesi anlamını taşımaktadır. Ölüm kavramı mevt, irtihal ve vefat sözcükleriyle de karşılanmaktadır. Ölüm karşısında insanoğlu daima duyarlı olmuş ve bu kaçınılmaz hakikati ifade etmek için pek çok kelime kullanmıştır. Ölümü anlatmada dünyanın en zengin dillerinden biri de Türkçe'dir. Türk halkı bir kişinin ölümünü anlatırken onun iyiliği, dürüstlüğü veya kötülüğünü de vurgulamaktadır. İyi bir kul için "Rahmete kavuştu, Hakk'a yürüdü, vuslata erdi..." gibi ifadeler kullanan halk, kendisine zararı dokunmuş kişiler için de "mortu çekti, tahtalı köyü boyladı, kaykıldı, kalıbı dinlendirdi, temize havale olundu..." gibi mecazlar bulmuştur. Biyolojik olarak bedenin yaşama gücünü kaybetmesinden ibaret olan ölüm olayının doğrudan en önemli toplumsal sonuçlarından birisi, üyelerinden birinin aile grubundan sökülüp alınması olup, dinî bakımdan da bu olay yeni bir hayata başlamak için atılan ilk adım olduğundan, aile hayatı içinde önemli bir dinî-toplumsal olay olarak karşımıza çıkmaktadır. Ölüm dolayısıyla düzenlenen törenlerin, grup yaşantısında sahip oldukları büyük önem, sırların sırrı olan ölümün toplumda ortaya çıkardığı korkunun etkilerinin derecesini ortaya koymaktadır. Ölüm olayı nedeniyle düzenlenen dinî törenlerin grup yaşantısında uyandırdığı duygularda, ölenin sosyal statüsü büyük yankı uyandırır. 196 Ölüm neticesinde gerçekleştirilen pek çok ritüel bulunmaktadır. Bunlardan birisi ise çok fazla yapılan fakat nerden geldiği noktasında pek bir bilgimizin olmadığı sıra ile defnedilen mevtanın üzerine toprak atılma işlemidir. Bu durum Eski Türk Kurganlarının oluşumu sırasında da kişilerin sıras ile toprak ve taş atmasından günümüze kadar gelmiş bir adet olarak düşünülmektedir. Bildirimizde bunun üzerinde durulacak heredot tarihinde geçen ibarelerden yola çıkılarak bu durum izah edilemeye çalışılacaktır. Anahtar kelimeler: ölüm, Türk Dünyası, ritüel, mezara toprak atmak 196 Ünver GÜNAY, Erzurum ve Çevre Köylerinde Dinî Hayat, İstanbul 1999, s.203 381
Tarih 4.11.2017 Saat 15.30 SALON VEGA 3. Oturum Moderator TUDSAK172 TUDSAK230 TUDSAK275 TUDSAK176 TUDSAK320 TUDSAK183 Doç. Dr. Feyzan Göher VURAL Doç. Dr. Feyzan GÖHER VURAL Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Öğr. Gör. Dr. Ayşegül ALTINOVA ŞAHİN Gazi Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Hüsnü YÜCEKAYA Gazi Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Hilal Tuğba ÖRMECİOĞLU Akdeniz Üniversitesi Arş. Gör. Dr. Sinan DEMİRTÜRK Yrd. Doç. Dr. Bahattin DEMİRTAŞ Gazi Üniversitesi PAZIRIK KURGANLARININ HUN MÜZİK TARİHİNE TUTTUĞU IŞIK KIRIM TÜRKLERİ ARASINDAKİ MİLLÎ UYANIŞ VE BUNA KARŞI ÇARLIK REJİMİNİN ALDIĞI TEDBİRLER ANADOLU DA TÜRK YERLEŞMESİNE AHİ BİRLİKLERİNİN KATKISI GEÇ OSMANLI MODERNLEŞMESİ VE MÜHENDİSLİK MESLEĞİ İFHAM GAZETESİNE GÖRE MİLLİ MÜCADELE KAVRAMI VE MİSAK-I MİLLİ İLE İLGİLİ YORUM VE HABERLERİN TAHLİLİ HER İKİ DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA ÇORUM A YAPILAN AZINLIK VE YABANCI SÜRGÜNLERİ 382
PAZIRIK KURGANLARININ HUN MÜZİK TARİHİNE TUTTUĞU IŞIK Doç. Dr. Feyzan GÖHER VURAL Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi ÖZET Kurganlar ve onlar vasıtasıyla günümüze gelen tüm unsurlar, Türk kültür tarihine önemli katkılar sunmaktadır. Pazırık Kurganlarında bulunmuş olan detaylı dövmelere sahip, mumyalanmış cesetler, süslü koşum takımları ile gömülmüş atlar, deri, ahşap ve metal işlemeciliğin son derece kıymetli örnekleri, keçe ve dokuma eserler, kıyafet ve aksesuarlar, dönem tarihi ve kültürü hakkında detaylı bilgiler sunmaktadırlar. Tarihin her alt dalı gibi Müzik Tarihi de yazılı belgelerin yanı sıra arkeolojik bulguları, sanatsal ve kültürel ürünleri veri olarak kullanılır. Pazırık Kurganları, Hun kültürüne olduğu gibi Hun müzik kültürüne de ışık tutmaktadır. Pazırık Kurganlarından çıkmış olan pek çok materyal, günümüzde Rusya Saint Petersburg da bulunan Hermitage Müzesi nde sergilenmektedir. Bu çalışma, söz konusu müzeye gerçekleştirdiğimiz ziyaret ve literatür taraması yoluyla elde ettiğimiz verilere dayanmaktadır. II ve V. Pazırık Kurganlarından çıkan davul parçaları ile telli bir saza ait olan parçalar, Türk Müzik Tarihi açısından önemlidir. Bilhassa II. Pazırık Kurganında bulunan ve M.Ö. IV V. yüzyıllara tarihlenen açık arp tipindeki çalgı, bu tarz çalgıların Türk kültüründeki yerini belirlemesi açısından son derece dikkat çekicidir. Dünya müzik literatüründe arp tipi çalgıların tarihçesinden söz edilirken Mısır, Yunan, Mezopotamya medeniyetlerinden söz edilir; İran ve Çin çalgılarına biraz değinilirken, Türk kültüründen hemen hemen hiç söz edilmez. Oysa Hermitage Müzesi nde fotoğrafladığımız çalgı, Türklerin arp tipi enstrümanları milattan önceki dönemlerden beri tanıdıklarını, kullandıklarını ortaya koymaktadır. Bu çalışmada, Pazırık Kurganlarında bulunmuş olan kültürel ürünler ve müzik aletleri görseller eşliğinde sunulacak; kurganlarda bulunmuş olan çalgıların Türk Müzik Tarihindeki yeri, dünya sanatı açısından önemi değerlendirilecek; çalgıların yapısal özelliklerine değinilecektir. Veriler, literatür taraması ile desteklenerek Hun Müzik Kültürü hakkında bilgiler verilecektir. Anahtar Kelimeler: İslamiyet ten Önceki Dönem Türk Kültürü, Hun Müziği, Pazırık Kurganları, Türk Çalgıları, Tarihsel Müzikoloji. 383
KIRIM TÜRKLERİ ARASINDAKİ MİLLÎ UYANIŞ VE BUNA KARŞI ÇARLIK REJİMİNİN ALDIĞI TEDBİRLER Öğr. Gör. Dr. Ayşegül ALTINOVA ŞAHİN Gazi Üniversitesi ÖZET Kırım Tatarlarının eğitim ve kültür alanlarındaki ihtiyacı 1880 lerden itibaren Osmanlı Devleti tarafından karşılanmaktaydı. Zira kendi dilinde ve Müslüman bir ortamda ileri düzeyde bir eğitim almak isteyenlerin gidebilecekleri tek yer Türkiye ydi. Bu eğitim ihtiyacı sebebiyle Türkiye de tahsil gören Kırım Tatar talebelerinin sayısı gün geçtikçe artmaya başladı. İstanbul daki medreselerde bilhassa dinî eğitim alarak yetişen bu talebeler, tahsillerini tamamlandıktan sonra Kırım a dönerek buralarda hocalık yapmaya, Türkçe öğretmeye ve böylelikle burada bir millî şuurun gelişmeye başlamasını sağladılar. 1905-1907 yılları arasında bu uyanış Çarlık idaresi tarafından çok fazla dikkat çekmemiş yahut çekmişse de bir dereceye kadar göz yumulmuştu. Fakat bir süre sonra durum değişti. Türkler arasındaki bu uyanış fark edildi ve hükumet sert tedbirler almaya başladı. Türkiye den gelen muallimler, Pan-İslamizm i yayan tehlikeli unsurlar olarak görülmeye başlandı ve uzaklaştırıldı, mektepler kapatıldı, Türkiye den getirilen kitaplarının okutulması yasaklandı. Her ne kadar Türkçe kitaplar konusunda yasaklayıcı bir tutum sergilense de anlaşılan odur ki; bu kitaplar daha uzun yıllar, Kırım mekteplerinde gizli de olsa kullanıldı ve Türkçe dersler okutulmaya devam edildi. Tüm bu gelişmelere rağmen, hiş kuşkusuz, Osmanlı Devleti nden gelen muallimler ve kitaplar Kırım da derin izler bırakmış, Kırım daki Tük halkının çocuklarını okutmaya yönelmesine vesile olmuştur. Bu tebliğde, Kırım Tatarları ile Osmanlı Devleti arasındaki eğitim ve kültür alışverişi sayesinde meydana gelen millî şuur ve bu değişim karşısında Çarlık idaresinin aldığı sert tedbirler ele alınacaktır. 384
ANADOLU DA TÜRK YERLEŞMESİNE AHİ BİRLİKLERİNİN KATKISI Yrd. Doç. Dr. Hüsnü YÜCEKAYA Gazi Üniversitesi ÖZET Ahiliğin kökenine dair birbirinden farklılık arz eden bir kısım hipotez bulunmaktadır. Bu varsayımlarda ahilik kurumunun ne ölçüde özgün bir Türk Kurumu olduğu sorgulanmaktadır. Daha önemlisi ise Anadolu da yerleşimi yeni olan insanların, dinamik bir biçimde yüksek bir birikimi hayata geçirmeleridir. Bu durum Anadolu'da yerleşen insanların medenilik seviyelerini göstermektedir. Atlı konargöçer yaşamın nomad bir kültürle ilgisinin olmadığı bilinmektedir. Anadolu ya henüz gelmiş Türkmenlerin çok kısa zamanda yerleşmelerini tamamlayarak şehir yaşantısına adapte olmaları, üzerinde durulması gereken çok ilginç bir durumdur. Anadolu da zanaatın ilerlediği Bursa, Tokat, Amasya, Denizli ve Kayseri gibi şehirlerde 1400 lü yıllardan itibaren zanaat dallarının genelinde Türk zanaatçıların yoğun olarak çalıştıkları görülmektedir. Türk iskânının ilk aşamalarında Anadolu'da el sanatları ve ticaret Bizans loncalarına bağlı Rum ve Ermeni esnafların elindedir. Uzun dönemden beri bölgede bulunmanın avantajı ve tevarüs eden tecrübî birikim sayesinde ticari hayatın önemli kısmına hâkimlerdir. Bu durum Türk esnaf ve zanaatkârının bir teşkilat bünyesinde örgütlenmesini gerektirmiştir. Milli bir esnaf ve zanaatkâr zümresi meydana getirilmiş Anadolu daki yerleşme bu kesimle desteklenerek kendi yaşam tarzını ve dünya görüşünü meydana getirmiştir. Bu dönemde zanaatların geneli dokuma işkolunda bulunmaktadır. Bu sektörde ki işkollarının genelinde Türk zanaatçılar baskın bir oranda temsil edilmekteydi. Özellikle ince işçilik gerektiren ipekli dokumacılığında ve boyahanelerde de zamanla Türk ustaların ekser çoğunluğa ulaştıkları görülecektir. Bu durum sosyal hayatın en önemli bir parçası olan zanaat sektöründe milli bir bakış açısına ve kıvama ulaşmayı sağlamıştır. 385
HER İKİ DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA ÇORUM A YAPILAN AZINLIK VE YABANCI SÜRGÜNLERİ Yrd. Doç. Dr. Bahattin DEMİRTAŞ Gazi Üniversitesi ÖZET Osmanlı dünyasında sürgün kavramının iki farklı anlamı vardır. Bunlardan ilki iskân ve yerleştirme karşılığıdır. Devletin, kendi hâkimiyeti altında yaşayan topluluklardan bir kısmını belirli program ve kurallar çerçevesinde değişik sebeplerle yerleşik oldukları bölgelerden alıp öngördüğü başka bölge ya da bölgelere yerleştirmesidir. İkinci anlamıyla sürgün tamamen hukukî bir terimdir ve bir ceza çeşididir. Kelime anlamı olarak red, tahkir, te dip, hak üzerine tutuklama gibi anlamları içeren tâzir, İslam Hukukunda tayin edilmiş, şer i bir cezası olmayan cürümlerden dolayı, padişah veya naibi tarafından verilen cezaları kapsamaktadır. Bu bildiride sürgünü bu ikinci anlamıyla Osmanlı hukukunda bir ceza ve cezalandırma biçimi olarak ele alacağız. Bilindiği üzere her iki dünya savaşında önce Osmanlı Devleti arkasından da Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içerisinde yaşayan azınlık ve yabancılardan kaynaklı birtakım sorunlar yaşamıştır. İlk olarak birer Osmanlı vatandaşı sayılan azınlıkların ve düşman devlet tebaası mevkiinde görülen yabancıların I. Dünya Savaşı sırasında sergiledikleri tutumlar nedeniyle ülkenin değişik yerlerine sürgün edildikleri görülmüştür. Benzer bir durum Cumhuriyet döneminde de yaşanmıştır. Her ne kadar Türkiye, II. Dünya Savaşına çok geç dahil olsa bile bazı azınlık vatandaşları ve yabancılara nakil ve sürgün cezası uygulamak durumunda kalmıştır. İşte iki dünya savaşı yıllarında sürgün ve nakillerin uygulanma yerlerinden biri de Çorum vilayetidir. Bu bildirinin hazırlanmasında Başbakanlık Osmanlı ve Cumhuriyet Arşivi nde bulunan belgelerden yararlanılacak ve karşılaştırmalı bir tarih çalışması yapılacaktır. THE EXILES OF MINORITIES AND FOREIGNERS TO ÇORUM DURING BOTH WORLD WARS ABSTRACT The concept of "sürgün" (literally "exile") had two meanings in the Ottoman world. The first of these meant "resettlement and relocation". It was the relocation by the government of some of the communities that lived under its administration from the area where they were settled to another area or other areas that it determined, within the framework of a particular programme and rules and for different reasons. In its second meaning, "sürgün" is a completely legal term and a type of "penalty". Literally containing such meanings as repudiation, disparagement, chastisement and arrest on account of rights, the term "tâzir" includes such punishments as given by the sultan or his representative for crimes that do not have an Islamic (shar'i) punishment predetermined in Islamic law. In this paper, we will discuss the term "sürgün" in this second meaning of it, as a penalty and a way of punishment. As is known, in both world wars, some problems arose owing to the minorities and foreigners living within the borders firstly of the Ottoman Empire and subsequently of the Republic of Turkey. Firstly, it is observed that minorities who were considered Ottoman citizens and foreigners who were seen as subjects of hostile governments were exiled to different parts of the country on account of the attitudes that they displayed during the First World War. A similar situation was also experienced during the Republican era. Even though Turkey became involved in the Second World War very late, it had to enforce the penalty of transfer and exile on some of its minority citizens and some foreigners. One of these places to which these exiles and transfers were enforced during the years of the two world wars was the province of Çorum. In the preparation of this paper, documents available in the Archives of the Prime Ministry and the Republican Archives will be used and a comparative historical study will be conducted. 386
Tarih 4.11.2017 Saat 15.30 SALON SIRIUS 4. Oturum Moderator TUDSAK153 TUDSAK225 TUDSAK256 TUDSAK315 Prof.Dr. Muammer NURLU Doç. Dr. Galibe HACIYEVA Nahçıvan Devlet Üniversitesi Doç. Dr. Muhammet Recep OKUR Anadolu Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. İlker USTA Anadolu Üniversitesi Öğr. Gör. Dr. Hüseyin ELBİ Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Selim ALTAN Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Aynur ÇAKMAKÇI ÇETİNKAYA Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Süheyla RAHMAN Manisa Celal Bayar Üniversitesi Prof.Dr. Muammer NURLU Gazi Üniversitesi SOSYAL SİSTEMDE KÜLTÜR VE EĞİTİMİN STRATEJİK YÖNÜ YURTDIŞINDA YAŞAYAN TÜRK VATANDAŞLARININ EĞİTİM İHTİYAÇLARINA YÖNELİK ANADOLU ÜNİVERSİTESİNİN YÜRÜTTÜĞÜ FAALİYETLERİN İNCELENMESİ TIP FAKÜLTESİ İNTÖRN ÖĞRENCİLERİNİN HUZUREVİ KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ: YALNIZLIK, TERKEDİLME TÜRKÇE SÖZCÜKLERLE YAPILMIŞ ROMENCE BİRLEŞİK FİİLLER 387
SOSYAL SİSTEMDE KÜLTÜR VE EĞİTİMİN STRATEJİK YÖNÜ Doç.Dr.Galibe Hacıyeva Nahçıvan Devlet Üniversitesi ÖZET Küreselleşme çağdaş dünyanın kaçılmaz gerçeklerinden biridir. Tarihin çeşitli dönemlerinde toplumların gelişimiyle bağlı yapılan araştırmalar dünyadaki sosyal sistemler içerisinde kültür ve eğitimin en büyük ve en stratejik bir önem taşıdığını ortaya koymaktadır. Bazen milli devletçiliğe, milli değerlere güçlü darbe olan küreselleşmenin bir çok hallerde halkların ve milletlerin taleyinde önemli tarafları dikkat çekiyor. XVIII. yüzyıldan başlayarak milli devletlerin yaranması süreci başlangıç devri sayılmış olsa da, XXI.Yüzyılda küreselleşen dünya yeniden etnos-subetnoslar meselesini gündeme getirmiştir. Yeni dünya gerçekliğinde büyük etnosların temerküzleşmesi, maddi ve manevi medeniyetlerin birleşmesi prosesi gidiyor. Bu dönem Türk milletinin çok zor şartlar içinde bulunduğu ve işgalçı güçlere karşı her türlü mücadele ettiği bir zamana denk geliyor. Şu anda böyle çalkantılı bir dönem içerisinde bulunan Türk topluluklarının yaşadığı çeşitli bölgelerde, özellikle Doğu Türküstan, Irak, Balkan ülkeleri, Rusya ve İran (Güney Azerbaycan) gibi hegemon emperyalist devletlerin sınırları içerisinde asimle edilmekte olan eski tarihi Türk milli kimliği, Türk kültürü ve Türk dili bu bölgelerde yüzyıllardır bulunmakta, nüfusun belirli oranı tarafından bilinmekte ve kullanılmaktadır. Türk milletinin çok zor şartlar içinde bulunduğu, yabancı güçlere karşı mücadele ettiği bir dönemde Atatürk ün toplumlar arasında kültür ve medeniyete büyük önem vermesi tesadüfi sayılamaz. Atatürk toplumlar arasında barış ve birliğin yaranmasında kültürel ilişkilerin büyük önem taşımasını şöyle ifade ederek Cumhuriyet döneminin eğitimi için iki temel ilkeyi öngörmüştür. Bunlardan birincisi; eğitimin toplumun ihtiyaçlarına cevap vermesi; diğeri ise eğitimin çağdaş, yani çağın ihtiyaçlarına uygun olmasıydı. Nitekim başta eğitim olmak üzere bilim, kültür ve teknolojiye gerekli önem veren ülkeler mutlaka bunun karşılığını almış, yurt içinde ve milletlerarası platformlarda layık oldukları saygın yere yükselmişlerdir. Atatürk ün söylediği gibi Dil, ilim ve inkılabın en kuvvetli ve nafız vasıtalarından birincisidir. Lisanı sakat bir hatibin, ifadesi bozuk bir muharririn fikirleri ne kadar yüksek ve cazip olursa olsun, birisinin dinleyiciler, o birisinin ise okuyucular üzerindeki tesiri derin ve devamlı olamaz. Atatürk ün eğitime ait teorik fikir ve düşüncelerinin temelinde milli eğitimin amacının bağımsız Türk devletçiliği prensepleri temelinde kurulması idealı önemli bir yer tutuyor. Millet için devletten ve milli devletçilik düşüncesinden kıymetli hiç ne olamaz. Atatürk ün söylediklerine ve dünya tecrübesine dayanarak sadece Türkiye de değil, Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yaşadığı bölgelerde de milli dilde kurulmuş eğitim müesseselerinin stratejik fikir ve düşünce üretme merkezlerine dönüştürülmesi gerekiyor. Büyük Türk Devletinin kurucusu Mustafa Kemal Paşa Atatürk ün söylediği gibi, İstikralını ve bağımsızlığını korumasını bilen Türk Milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmasını bilecektir. Anahtar Kelimeler: Atatürk, küreselleşme kültür ve eğitim, Türk kültürü, milli devletçilik. THE CULTURAL AND EDUCATİONAL DİRECTİON İN THE SOCİAL SYSTEM ABSTRACT The globalising is one of inevitable true of the modern world. Important sides of the globalising strong blow last, attention to national statehood, national values in some circumstances in the fate of the people and nations. XVIII if process of the arising since the century of the national states are respected in the beginning period, XXI world globalised in the century has brought the tribes-subtribes problem to the agenda anew. Process of the becoming concentrated in the truth of new world of great tribes joining of the material and spiritual cultures goes. This time were in the inside of very difficult conditions Turk nation and occupier meets fighted with against strengths to at one time every kind of. Such mixture one of regions being in the time is Eastern Türküstan, Iran (South Azerbaijan), Irag, Caucasian, Balkan countries, Russia. Turk culture and Turkish are centuries and there are in the world. Investigations carry out connected with development in the different times of the history of the societies social in the world culture in the systems inside and put assuming one importance of the educational to the middle the greatest and the most strategical. Cannot respect which attaches no great importance to the culture between societies that lives in the time was in the inside of very difficult conditions Turk nation, fighted with against foreign strengths here the chance. Ataturk has intend law of two foundations for educational of the republic time. From these in the first place; Answering to need of the society of the educational; But the other modern, 388
correspond to need of the time of the educational that is. Educational countries which attach importance to the science, culture on to be how and technology which has received the absolute equivalent of this in the head, they have increased to the earth that they deserved in the country inside and international platforms. As told Ataturk, "Language, science and in the first place from the strongest means of the revolution. If cripple expression one of is much and let cripple expression one of the language thoughts of spoiled of the writer high and charming, but influence over one of listeners, arrow of that one deep and durable can not be. Peace of the Ataturk between societies in the world and he has expressed assuming great importance in arising of the unity of the cultural connections so: If what sort, seem from point of view social of "Balkan nations, it is necessary forget combined mass being from the same blood which has come from the middle Asia, close families. Theoretical thought about the education al and building on principles of Turkish statehood of the purpose of the national educational of the Ataturk assumes great importance the ideal on the basis of thoughts He is not only to tell Ataturk and world experience in the Turkey stand it is necessary turn to centre of strategical thought and thought of the educational institutions built in the national language. Key Words: Ataturk, the globalising, culture and education, Turk culture national statehood. 389
YURTDIŞINDA YAŞAYAN TÜRK VATANDAŞLARININ EĞİTİM İHTİYAÇLARINA YÖNELİK ANADOLU ÜNİVERSİTESİNİN YÜRÜTTÜĞÜ FAALİYETLERİN İNCELENMESİ Doç. Dr. Muhammet Recep OKUR Anadolu Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. İlker USTA Anadolu Üniversitesi ÖZET Anadolu Üniversitesi Yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının eğitim ve kültür ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla yurtdışında eğitim-öğretim hizmetleri yürütmektedir. İlk olarak 1986 yılında Almanya'nın Köln şehrinde açtığı büro aracılığı ile bu faaliyetine başlamıştır. Yıllar içerisinde bu eğitimöğretim faaliyetleri farklı coğrafyalarda yaşayan soydaşlarımız için çeşitlenerek artmıştır. Türkiye de olduğu gibi yurtdışında da eğitimde fırsat eşitliği imkanı sağlamak amacıyla Batı Avrupa ülkelerindeki vatandaşlarımız ile birlikte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Azerbaycan ın yanı sıra; Bulgaristan, Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek, Arnavutluk, Kuzey Amerika ve Suudi Arabistan da yaşayan soydaşlarımız da yararlanmaktadır. Her Öğretim yılında ilgili yurtdışı programlarına Öğrenci Seçme Sınavı, YGS (Yükseköğretime Geçiş Sınavı) Sonucu ve İkinci Üniversite kapsamında başvurular alınarak öğrenci adaylarının kesin kayıtları yapılmaktadır. Yurtdışı programlarına kayıt yaptıran öğrenciler, Türkiye'de resmi bir devlet üniversitesi olan Anadolu Üniversitesi'nin İşletme, İktisat veya Açıköğretim Fakültesi öğrencileridir ve Türkiye diploması verilmektedir. Açıköğretim Sistemi içerisinde Önlisans ve Lisans olmak üzere 39 farklı programda öğretim hizmeti verilmektedir. 2016-2017 öğretim yılı itibariyle öğrenci sayıları Batı Avrupa da 4.907, Azerbaycan da 2.525, Bulgaristan da 185, Makedonya da 514, Kosova da 454, Bosna-Hersek te 136, Arnavutluk ta 120 ve Kuzey Amerika da 110 dur. Öğrencilere temel öğrenme malzemesi olarak sunulan kitaplar dışında Anadolum e-kampüs Sisteminin sunduğu olanaklar ile etkileşimi üst düzeye çıkarmak ve öğrenen motivasyonunu artırmak amaçlanmaktadır. Bu çalışmada yurtdışında yaşayan soydaşlarımızın eğitim-öğretim ihtiyaçlarının giderilmesi bağlamında Anadolu Üniversitesi Yurtdışı programları ele alınmıştır. Programlara kayıtlı öğrenci sayısı, eğitim-öğretim faaliyetlerinin yürütülmesi, e-öğrenme faaliyetleri, personel hareketliliği incelenmiştir. 390
TIP FAKÜLTESİ İNTÖRN ÖĞRENCİLERİNİN HUZUREVİ KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ: YALNIZLIK, TERKEDİLME Öğr. Gör. Dr. Hüseyin ELBİ Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Selim ALTAN Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Aynur ÇAKMAKÇI ÇETİNKAYA Manisa Celal Bayar Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Süheyla RAHMAN Manisa Celal Bayar Üniversitesi ÖZET Manisa Celal Bayar ÜniversitesiModern dünya ailenin küçülmesini, aile bireylerinin birbirine zaman ayıramamasını da beraberinde getirmiştir. Huzurevleri aile kurumundaki, modern dünyanın, insanların yaşam şekillerini, aile hayatlarını değişimin sonuçlarından sadece birisidir. Yaşlanma bireyler için kaçınılmaz bir süreci ifade etmektedir. Ancak yaşlılık ile birlikte sosyal faaliyetlerdeki değişim, toplumdan soyutlanmama ve bu sürecin kalitesi, yaşam doyumunun artırılabilmesi mümkün olmaktadır. Ülkemizde geleneksel olarak özellikle kırsal kesimde ve muhafazakâr aile yapılarının korunduğu kesimlerde yaşlı bireylerin ailesi ve çocukları ile birlikte yaşaması eğilimi yüksektir. Ancak son dönemlerde çekirdek aile yapısına doğru bir değişimin olması huzurevinde yaşayan bireylerin sayısında artışa neden olmaktadır. İnsan olarak belirli bir olgunluğa ulaşmış (pratisyen) aile hekimliği adaylarının ihtiyar birey ve huzurevi ilişkisi konusundaki düşünceleri toplumun aydınlatılması ve tıp eğitimi müfredatında geriatri konusunun yeri bakımından önem arz etmektedir. Tıp uygulaması ve eğitiminde mükemmellik için, bilimsel yeterlilik kadar, algısal bir farkındalık ve duyarlılık önemlidir. Bu nedenle yaşlanan toplumda sağlık hizmet sunumunda önemli yer tutan geleceğin hekimlerinin huzurevi konusundaki görüş ve deneyimleri önemlidir. Türkiye de sosyo-kültürel yapı itibariyle yaşlı bireylerin evde bakımı anlayışının yaygın olduğu söylenebilir. Modernleşme ve kentleşme sosyal süreçlerinin etkinliği dikkate alındığında; yaşlı bireylere hizmet veren huzurevi gibi kurumların sayısının arttığı görülse de görülse de aile yanında bakım anlayışı gerek yaşlılar, gerekse yetiş- kin evlatlar tarafından dile getirilen bir durum olarak saptanmıştır. Yaşlı bireyin huzurevinde kalmayı aileden itilmişllik olarak kabul ettiği, yetişkin evladın da böyle bir durumda sosyal çevre tarafından ayıplanacağı kaygısı ile sorumluluk duygusu taşıdığı tespit edilen bir diğer araştırma bulguları da araştırmamızı destekler niteliktedir (Görgün Baran, 2005: 282). Giriş Modern dünya ailenin küçülmesini, aile bireylerinin birbirine zaman ayıramamasını da beraberinde getirmiştir. Huzurevleri aile kurumundaki, modern dünyanın, insanların yaşam şekillerini, aile hayatlarını değişimin sonuçlarından sadece birisidir. Yaşlanma bireyler için kaçınılmaz bir süreci ifade etmektedir. Ancak yaşlılık ile birlikte sosyal faaliyetlerdeki değişim, toplumdan soyutlanmama ve bu sürecin kalitesi, yaşam doyumunun artırılabilmesi mümkün olmaktadır. Ülkemizde geleneksel olarak özellikle kırsal kesimde ve muhafazakâr aile yapılarının korunduğu kesimlerde yaşlı bireylerin ailesi ve çocukları ile birlikte yaşaması eğilimi yüksektir. Ancak son dönemlerde çekirdek aile yapısına doğru bir değişimin olması huzurevinde yaşayan bireylerin sayısında artışa neden olmaktadır. İnsan olarak belirli bir olgunluğa ulaşmış (pratisyen) aile hekimliği adaylarının ihtiyar birey ve huzurevi ilişkisi konusundaki düşünceleri toplumun aydınlatılması ve tıp eğitimi müfredatında geriatri konusunun yeri bakımından önem arz etmektedir. Tıp uygulaması ve eğitiminde mükemmellik için, bilimsel yeterlilik kadar, algısal bir farkındalık ve duyarlılık önemlidir. Bu nedenle yaşlanan toplumda sağlık hizmet sunumunda önemli yer tutan geleceğin hekimlerinin huzurevi konusundaki görüş ve deneyimleri önemlidir. Türkiye de sosyo-kültürel yapı itibariyle yaşlı bireylerin evde bakımı anlayışının yaygın olduğu söylenebilir. Modernleşme ve kentleşme sosyal süreçlerinin etkinliği dikkate alındığında; yaşlı bireylere hizmet veren huzurevi gibi kurumların sayısının arttığı görülse de görülse de aile yanında bakım anlayışı gerek yaşlılar, gerekse yetiş- kin evlatlar tarafından dile getirilen bir durum olarak saptanmıştır. Yaşlı bireyin huzurevinde kalmayı aileden itilmişllik olarak kabul ettiği, yetişkin evladın da böyle bir 391
durumda sosyal çevre tarafından ayıplanacağı kaygısı ile sorumluluk duygusu taşıdığı tespit edilen bir diğer araştırma bulguları da araştırmamızı destekler niteliktedir (Görgün Baran, 2005: 282). Yöntem Tıp Fakültesi intörn öğrencilerinin huzurevi konusundaki görüş ve deneyimlerini konu edinen bu çalışmada, nitel araştırma modelinden yararlanılmıştır. Nitel araştırma yöntemi öğrencilerin kanaatlerin ve algılarını daha kolay öğrenebileceğimiz bir yöntem olduğu için tercih edilmiştir. Çünkü nitel araştırma gözlem, görüşme ve doküman analizi gibi nitel veri toplama yöntemlerinin kullanıldığı, algıların ve olayların doğal ortamda, gerçekçi ve bütüncül bir biçimde ortaya konmasına imkân verir. Araştırmanın veri toplama yöntemi, konu ile ilgili literatür temel alınarak şekillendirilmiştir. İntörn öğrencilerin öznel gözlem ve deneyimlerini yansıtabileceği için, kelime ilişkilendirme tekniği (KİT) ile veriler toplanmıştır. Kavramsal değişim stratejilerinden bazıları (Tahmin-Gözle-Açıklama, kavramsal değişim metinleri, analoji) öğretim stratejisi olarak, bazıları(kelime ilişkilendirme testi, yapılandırılmış grid, tanılayıcı dallanmış ağaç) ölçme-değerlendirme tekniği olarak, bazıları da (kavram haritaları) hem öğretim hem ölçme değerlendirme tekniği olarak kullanılmaktadır. Öğrencilerin bilişsel yapısını inceleyen bu tekniklerden en genel ve en eski olanı, aynı zamanda bu araştırmada kullanılacak olan KİT dir (2). Kelime İlişkilendirme Testleri; öğrencinin bilişsel yapısını ve bu yapıdaki kavramlar arasındaki bağları, yani bilgi ağını gözler önüne serebilen, uzun süreli hafızadaki kavramlar arası ilişkilerin yeterli olup olmadığını veya anlamlı olup olmadığını tespit edebilmemize yarayan alternatif ölçme değerlendirme tekniklerinden en eski ve en yaygın olanlardan birisidir (3). Araştırma, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi 2016-2017 Öğretim Yılı son sınıf 51 öğrenci (intörn) ile yürütülmüştür. Bu öğrenciler riskli gruplara multidisipliner yaklaşım dersinde huzurevi ziyaretler gerçekleştirmiş ve gözleme dayalı deneyimleri olan öğrencilerdir. Katılımcı sayısı, veri doygunluğuna göre belirlenmiş, 43 kişiden sonra kategoriler oluşmuş, veriler tekrarlanmaya ve doyuma ulaşmaya başlamış; ancak araştırmacılar tekrarları teyit etmek için veri toplama sürecini devam ettirmiştir. Gönüllülük esasına dayalı 51 öğrenci ile veri analizi tamamlanmıştır (n=51). Öğrencilerin 29 u kadın, 22 si erkek olup, yaş aralığı 23 ile 27 arasında değişmektedir. Araştırmanın verileri, katılımcıların kendi seçtikleri kelimeler ile görüş ve deneyimlerini temsil eden bu kelimelere dayalı kurdukları kendi cümleleri şeklinde toplanmıştır. Bu, nitel yaklaşımla öznel deneyimleri incelemede tanımlama tekniği kullanılacaktır. Araştırmanın veri toplama yöntemi, ilgili alan yazın esas alınarak şekillendirilmiştir. Öğrencileri tanıtıcı 3 sorudan oluşan form ve tek cümlelik soru ile veri toplama araçları oluşturulmuştur. Katılımcılardan huzurevi kelimesini duyunca aklına gelen ilk üç kelimeyi yazmaları ve kısaca açıklamaları istenmiştir. Araştırmanın amacı göz önünde bulundurularak, cümleler araştırmaya konu olan huzurevi ile ilgili olmalı ve katılımcının mesleki algı ya da öğrenciliği sürecindeki deneyimini temsil etmelidir şeklinde anlayış ile veriler oluşturulmuştur. Her katılımcının seçtiği kelimeler ile kurduğu cümleler bilgisayara aktarılmış ve çözümlenmiştir. Veriler, tümevarım bakış açısıyla analiz edilmiştir. Tümevarım analizi, kodlama yoluyla verilerin kategorilere ayrılması, bu kategoriler arasındaki ilişkilerin ortaya çıkarılması ve buna dayalı olarak kategoriler ve alt kategorilerden bütüncül bir resme/yapıya ulaşılmasıdır. Veri analizi, toplanan verilerin hazırlanması, organize edilmesi, verilere ilişkin genel bir anlayış sağlanması, kod listesinin geliştirilmesi, verilerin kodlanması ve kategorilerin oluşturulması ile sürdürülerek, verilerin kategoriler çerçevesinde raporlaştırılması ile son bulmuştur. Verilerin analizinde temel nokta verilerin içlerinde barındırdıkları kuramsal unsurların ortaya çıkarılması ve kategorik etiketlerin oluşturulması olup; verilerin çözümlenmesi araştırmacılar tarafından elde kodlama tekniği ile gerçekleştirilmiştir. Verideki temel fikri oluşturmak için benzeşen kodlar bir araya getirilerek, beş kategoriye indirgenmiş ve raporlanmıştır. Görsel sunumda kategori isimleri ve atıf sayıları f harfi ile sunulmuştur. Veri çözümlenirken invivo kodlama yapılmış; bazı kategoriler bizzat katılımcıların söylediklerinden isimlendirilmiştir. Kod ve kategorilerin alan yazın ile karşılaştırılması da yapılarak veri çözümlenmesi geçerliliğine katkı sağlanması amaçlanmış ve tartışmada yorumlamalar bu bakış açısı ile ele alınmıştır. Araştırmada amaç, araştırılan konuyla ilgili kuramsal bir temel oluşturmaktır. Çalışmada veri toplama aşaması sonunda araştırmacı tarafından verilerden elde edilen kategorilerin kuramsal doyuma ulaşması ile konu ile ilgili kavramsal bir model ortaya konulmaya çalışılmıştır. Etik Yönü Veri toplamaya başlamadan önce fakülte yönetimine araştırma ile ilgili bilgi verilmiş, izin alınarak katılımcılarla iletişime geçilmiş ve Üniversite Yerel Etik Kurulu ndan onay alınmıştır. 392
Gönüllük ve isteklilik esasına göre katılım sağlanmış, öğretmen öğrenci ilişkisinden kaynaklanabilecek hassas noktalar (araştırmaya katılma ya da katılmama durumlarının başarı değerlendirmelerini etkilemeyeceği vb.) konusunda öğrencilere bilgi verilmiştir. Katılımcı numaraları verilerek, öğrencilerin kimliği gizlenmiştir. Bulgular Araştırmanın verileri çözümlendiğinde, Tıp Fakültesi intörn öğrencilerinin huzurevi konusundaki görüş ve deneyimlerini gösteren huzurevi kelimesi öğrenciler için içsel bağlamda beş ana kategoride toplandığı belirlenmiştir. Ana kategori isimleri ve aldıkları frekans sayıları; Yalnızlık (f=75), Yaşlıl(ık) (f=74), Terkedilme (f=31), Negatif Duygulanım İfadeleri(f=165) ve Pozitif Duygulanım İfadeleri (f=66) dir (Şekil 1). YALNIZLIK (f=75) YAŞLI(LIK) (f=74) TERKEDİLME (f=31) Pozitif Duygulanım İfadeleri (f=66) HUZUREVİ Negatif Duygulanım İfadeleri (f=165) Şekil 1. Huzurevi Kelimesi Kavramsal Modeli: Kategori İsimleri ve Atıf Sayıları Negatif duygulanım ifadeleri olarak öğrenciler muhtaç olma, ölümü bekleyiş, son durak, ziyarete gelmeme, en aciz/sıkıntılı dönem, mutluluk isteği/sevgi ihtiyacı, zorunluluk, ailevi koşullar, kayıp, zorluklar, hastalık, bakım, korku, kaygı, sevgi ihtiyacı, iç burkan hikayeler/anılar, üzüntü, hüzün, eş, evlat özlemi/hasret, suskunluk ve skandal ifadelerini kullanmışlardır. Frekans sayıları ile bunlar içerisinde en sık olan ifadeler; muhtaç olma (f=27), sevgi ihtiyacı (f=21), ölümü bekleyiş/son durak (f=19), ziyarete gelmeme (f=16) ve en aciz/sıkıntılı dönem (f=15) dir. Pozitif duygulanım ifadeleri, sakin/ sessiz, olumlu ortam/yer sosyalleşme, aile/arkadaşlık/ dostluk/akran, sevgi/ilgi/şefkat/iyimserlik, huzurlu, güvenli, şefkat, rahat, dinlenme, paylaşım,, mutluluk, umut, özerklik, toplum, yardım, zenginlik, şeklinde öğrenciler tarafından belirtilmiştir. En sık ifade edilenler sakin/sessiz (f=18), olumlu ortam/yer (f=18) ve sosyalleşme (f=14) şeklindedir. Tıp Fakültesi intörn öğrencilerinin %63 ü (n=32) huzurevi kelimesi bağlamında en sık yalnızlık ifadesini kullanmışlardır. Cinsiyet bağlamında incelendiğinde yalnızlık ifadesini kullananların 18 i kadın, 14 ü erkektir. Bu kategoriyle ilgili katılımcı bilgileri ve alıntıları şöyledir: Yalnızlık; en çok ilgiye ihtiyacının olduğu dönemde kimsenin etrafında olmayışı (Katılımcı 9, K, 24 yaş). Yalnızlık; orada kalan insanlar yalnızmış izlenimi uyandırıyor, sanki eşini kaybetmiş ve çocukları tarafından istenmeyen kişi izlenimi uyandırıyor (Katılımcı 14, K, 24 yaş). Yalnız; bir insanın huzurevinde kalması demek gerçekten huzurlu bir evi olmadığını hissettiriyor (Katılımcı 26, K, 23 yaş). Yalnızlık; ben oradaki insanların dolaylı olarak yalnızlığa itildiğini düşünüyorum (Katılımcı 35, E, 24 yaş). 393
Katılımcı intörn öğrencilerin %57 si (n=29) huzurevi kelimesi akla gelince yaşlı(lık) kelimesini düşündüklerini yazmışlardır (öğrencilerin 16 sı kadın, 13 ü erkek). Bu kategoriyle ilgili alıntılar şöyledir: Yaşlılık; yaşlı insanların bakıma ihtiyaç duymaları (Katılımcı 33, K, 24 yaş). Yaşlı; ileri yaşta bireylerin bulunduğu toplu yaşam alanı (Katılımcı 37, K, 24 yaş). Yaşlı; dedemi anlatmam gerekiyor, yaşlılığı betimlemek saçma olur (Katılımcı 40, E, 27 yaş). Geleceğin hekimlerinin 4 ü erkek 3 ü kadın olmak üzere 7 si huzurevi kelimesine ilişkin negatif duygulanım ifadesi olan terkedilme yi 31 kez kullanmıştır. Örneğin erkek olan katılımcı 22 ve kadın olan atılımcı 27 şunları belirtmiştir; Terk edilme; geniş aileden çekirdek aileye geçen yaşantımız, yalnız ve hayatı yaşayan bireyler meydana getiriyor (Katılımcı 22, E, 25 yaş). Vefasızlık; hepsinin gözünde bir hüzün var, ailenin terk etmişliği ve vefasızlık dolu (Katılımcı 27, K, 25 yaş). Araştırmada veri çözümlemesindeki genel bulgu, intörn hekimlerin ağırlıklı olarak olumsuz ifadeleri daha fazla kullanmalarıdır. Toplumda eğitim seviyesi ve statüsü yüksek hekimlik mesleği adayı kişiler için huzurevi kavramı negatif yüklenmeler ile bağlamsal yapıda kötü uygulamaları gözlemledikleri ya da olumsuz deneyime sahip oldukları ile tartışılabilir. Muhtaçlık, acizlik, kendi kendine yetememe durumunu da kapsamaktadır. Normal hayatını yaşayabilmek için başkalarının yardımına ihtiyaç duymak da, fiziksel faaliyetlerinin kısıtlanması da başkasına muhtaç kalabilmek için yeter sebeplerdendir. Acizlik, muhtaçlık, bağlılık, düşkünlük, bağımlılık Sosyal bir varlık olarak insan bağlanan bir varlıktır. Ait olduğu topluma, gruba, aileye, sosyal çevresine, evine, okuluna, yaşam tarzına bağlanır. Çalışmış olduğumuz gruptaki kadınların huzurevi ile ilgili ilk algıları son derece olumsuz. Bu olumsuz algı, yaşlılıklarını huzurevlerinde yaşama düşüncelerini son derece olumsuz etkilemektedir. Görüşmelerimiz sırasında sık sık huzurevinde yaşamak istemediklerini, huzurevinde yaşamamak için de birçok çareye başvurabileceklerini dile getirmişlerdir. Özcan, Karataş ve Nural ın (1992) Trabzon da geniş ailede yaşlıların yeri ve algılanışı konusunda yaptıkları çalışmada da benzer bulgulara ulaşılmış, kadınların huzurevinde kalmaya ilişkin acıma ve olumsuz duygular taşıdığı saptanmıştır. Kadınların hemen hepsi Büyüğümüz saygı duyulması gerekir düşüncesi ile yaşlıların huzurevinde kalmasını uygun bulmamıştır Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı nın (2013), huzurevlerinde kalan 449 misafir üzerinde yaptığı araştırmaya göre, yaşlıların huzurevine yerleşme nedenleri arasında yüzde 20'si yalnızlık, yüzde 17'si bakacak kimsesinin olmaması ilk sırayı aldı. Öneriler; toplumda huzurevleri konusundaki genel olumsuz algı yaşlı bireyi ailesine yönlendirmekte, bir anlamda ailesine bağımlı kılmaktadır. Bunu engellemek için var olan farklı bakım modelleri incelenmeli ve sistemle bütünleştirilmelidir. -Yaşlılara ilişkin refah hizmetlerinin planlanma ve uygulanma süreçlerinde yaşlıların sosyal, kültürel, psikolojik özellikleri, alışkanlıkları konusunda alternatif hizmet modellerinin oluşturulması gerekmekte. 'Yaşlı ailelere', 'yalnız yaşayan yaşlıya' ve 'yaşlısının bakımını sağlayan ailelere' yönelik bir hizmet yelpazesinin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu hizmetlerin sunumunda çok çeşitli kurumlar ve hizmet modelleri oluşturulmalı. Hizmet yelpazesinde yaşlı dayanışma merkezleri, gündüz bakım evleri, gündüz bakım ve rehabilitasyon merkezleri, gönüllü aile, yaşlı apartmanı, kısa süreli haftalık tam bakım uygulamaları, cep huzurevleri ve evde destek hizmetlerine (evde yardım, evde takip hizmetleri, ev sağlık hizmetleri, sürekli bakım, evlere yemek servisi, telefonla yardım servisi ve evlere bakım-onarım hizmeti gibi) yoğunlaşılması gerekmekte. Yaşanan alanlar ve konutlarda; yaşlıların bireysel tercihleri göz önüne alınarak toplum içinde kendi ortamlarında yaşamasının teşvik edilmesi gerekmekte Kaynaklar YAŞLILIK VE YAŞLI KADINLARDA HUZUREVİ ALGISI: NİTEL BİR ÇALIŞMA1 Prof. Dr. Dolunay ŞENOL2 & Sezgin ERDEM3 Görgün Baran, A. (2005). Yaşlı ve Aile Araştırması: Ankara Örneği. Ankara: T.C. Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü Yayınları Genel Yayın No: 127, s:282. 394
TÜRKÇE SÖZCÜKLERLE YAPILMIŞ ROMENCE BİRLEŞİK FİİLLER Prof.Dr. Muammer NURLU Gazi Üniversitesi ÖZET Türkçenin Romenceyle ilişkisi gerçek anlamda Osmanlıların Romanya'yı fethiyle başlamıştır. 14. yüzyılın sonlarından itibaren Romencenin söz varlığı dilimizden yapılan alıntılarla zenginleşmiştir. Romencenin dil yapısı dolayısıyla Türkçeden doğrudan fiil alınamamış; ama Türkçe sözcüklerle bu dilde birleşik fiiller meydana getirilmiştir. Romencedeki bir kısım birleşik fiiller, bir ad veya ad soylu Türkçe sözcüklerle Romence yardımcı fiillerin birleşmesinden meydana gelmiş, anlamca kaynaşarak oluşmuş birleşik yapıdaki fiillerdir. Romencede kullanılan A fi alışveriş (Alışveriş yapmak), A face pe dădacă (Dadılık yapmak), A da de belea (Belaya çatmak), A nu avea habar de nimic (Bir şeyden haberi olmamak), A se face pastramă ([Pastırma olmak] Çok zayıflamak), A se juca/ A învîrti dulap (Dolap çevirmek, aldatmak), A îmbrăca pe cineva în/cu caftan ([Birine kaftan giydirmek] soyluluk vermek) A lua un caftan: [Bir kaftan almak] Dövülmek, dayak yemek... gibi Türkçe sözcüklerle yapılmış onlarca birleşik fiil örneği bulunmaktadır. Bu birleşik fiillerin bir türü daha vardır. Bu türe girenler, bir veya birden fazla ad ile bir fiilin birleşmesinden oluştukları ve yapı bakımından ad+yardımcı fiil kalıbında oldukları halde, işlev ve anlam bakımından yalnız kaynaşmakla kalmamışlar, aynı zamanda bir kalıplaşmadan geçerek deyimleşmişlerdir. Bu tür fiillere -anlam kaymasına ve kalıplaşmasına uğramış olduklarındandeyimleşmiş birleşik fiiller diyebiliriz. Aslında, Romencede kullanılan sözcüklerle meydana gelmiş olan birleşik fiilleri tek ögeli (bir iki istisnası dışında) kalıplaşmış fiiller olarak da kabul edebiliriz. Bu durumda şu dilbilgisel sıralamayı yapabiliriz: a) Özne-fiil bağlantısı ile birleşenler: Bu birleşik fiillerde fiilden sonra gelen ad veya ad öbeğinin fiile yalın halde bağlandığı görülmektedir: A fi alışveriş ( Alış veriş yapmak), A face hatârul cuiva: (Birine lütufda bulunmak), vb. Bu durumda birleşik fiil içindeki ad, fiilin öznesi olmuştur. b) Nesne-fiil bağlantısı ile birleşenler: Fiilden sonra gelen ad veya ad öbeğinin fiile bir nesne olarak bağlandığı görülmektedir: A-şi căpăta alageaua: ([Belayı bulmak] aldanmak) / A-şi găsi beleaua (Belasını bulmak), A ieşi abraş (Yenilgiye uğramak). c) Tümleç-fiil bağlantısı ile birleşenler: Fiile bağlanan ad yönelme, bulunma, çıkma durum ekleri almıştır: A da de belea: Belaya çatmak. A-i cădea beleaua pe cap: Belaya düşmek. A se băga / intra / a se vârâ in belea: Belaya uğramak.. A fi cu piper pe lambă ([Dili biberli olmak] Alaycı, kötü olmak), A umbla cu tertipuri (Kurnazlık yapmak), vb. d) Zarf-fiil bağlantısı ile birleşenler: Fiilden sonra gelen ad fiilin zarfı görevindedir. A fi / a ajunge la aman (Büyük bir sıkıntıda olmak), A trăi ca un binbaşă (Binbaşı gibi yaşamak, bolluk içinde yaşamak), A pune/a atîrna / a lega / a spînzura (ceva) la ciochină ([Bir şeyi çıkına koymak/bağlayıp asmak] Unutmak), A sta ca un butuc: Kütük gibi hareketsiz durmak, vb. Bildirimizde, Türkçeden geçen sözcük veya sözcük öbeğiyle yapılmış Romencedeki birleşik fiiller ayrıntılı bir biçimde işlenmeye çalışılmış; bu yolla, dilimizin Romenceyi nasıl etkilediği; bu dili kullanan topluluğun dili ve zihniyeti üzerinde ne gibi değişikliklere yol açtığı örneklerle somutlaştırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Romencede fiil, Romence deyimler, birleşik fiiller, Türkçe ve Romence. GİRİŞ İnsanoğlu var olduğu ilk günden itibaren çevresinde olup bitenleri bir takım inanışlara bağlı olarak anlama gayreti içerisinde olmuştur. İnanışları doğrultusunda belirli kalıplar çerçevesinde içerisinde yaşamış olduğu tabiatı anlamlandırmaya çalışmıştır. Bu çerçevede tabiattaki diğer olgularla birlikte çeşitli renkler de insanoğlunun dikkatini çekmiştir. Bireylerin zevk ve estetik duygusu renklere duyulan ilgiyi artırmış ve zamanla renkler inanışlara bağlı olarak milli ve manevi değerler kazanmıştır. Türk milleti de tabiata bakış açısı ve inanışları doğrultusunda doğada gördüğü renklere çeşitli anlamlar yüklemiştir. Coğrafi Sembol Olarak Al (Kızıl) ve Mavi Renkler Türk kültüründe renklerin sembolik anlamları ilk olarak batılı Türkologların dikkatini çekmiş ve çalışmalarında bu konuya işaret etmişlerdir. Bu Türkologlardan biri olan A. VonGabain(2009) Türk kültüründe renklerin ifade ettiği sembolik anlamları şu şekilde açıklamıştır; 395
Bilindiği gibi Çinliler en azından Han zamanından beri (İÖ 206 - İS 221) genel evreni de yeryüzü dünyası gibi dört bölüme ayırmışlardır. Bu bölümler doğu, batı, güney ve kuzeye yönelmişlerdi ve tabiî aynı zamanda günün ve yılın dört zamanıyla yani sabah, akşam, öğle, gece yarısı ve ilkbahar, güz, yaz, kışla ilgiliydiler. Bu dört bölümün her birine bir renk, bir hayvan, bir unsur vb. de tespit edilmişti. Çinlilerin sıralamasına göre doğu, batı, güney, kuzeyin karşılıkları mavi - yeşil, ak, kızıl, kara; ejderha, pars, kuş, kertenkele; tahta, maden, ateş, su idi. Buna sonradan sarı - yaldız rengi ve toprak unsurları orta kavramının ifadesi için eklenmişlerdir. Bu sistem Wulun beş dolaşanlar diye adlandırılmıştır. Aynı kozmolojik görüşler Türk ve Moğol halkları tarafından da bilinmekte ve kullanılmakta idi. Hun imparatoru Mete Han ın Çin İmparatorunu kuşatırken beyaz atları batı yönünde; mavi atları doğu yönünde; siyah atları kuzeyde; kırmızı atları ise güneyde konuşlandırması (Ögel, 2000) yukarıda ifade edilenlerin bir örneği olarak gösterilebilir. Nerimanoğlu nun (1996:72) verdiği bilgiler ışığındatürklerde yön ve renk kavramları şu şekilde tablolaştırılabilir; Tablo 1.11. yüzyıla Kadar Türklerde Yönler ve Renkleri Kuzey Güney Doğu Batı Hunlar Kara Al Kır (Boz) Ak Köktürkler Yağız (Konur) Doru(Koyu-Boz) Kır-Boz Ak Uygurlar Kara Kırmızı Kök-Yeşil (Mavi) Ak Ziya Gökalp (2014) de renklerin yön belirten sembolik anlamları konusunda ülkemiz etrafındaki deniz isimlerini örnek göstermiştir. Buna göre batıda bulunan deniz anlamında Akdeniz, kuzeyde bulunan deniz anlamında Karadeniz, güneyde bulunan deniz anlamında Kızıldeniz adlandırmalarının kullanıldığını ifade etmiştir. Ülkenin doğusunda bulunan Hazar Denizinin de tarihi süreç içerisinde Gök Deniz adıyla anıldığı görülmektedir (Küçük, 2010). Bunun yanında Anadolu nun doğusunda bulunan büyük göllerden biri de Gökçe Göl olarak adlandırılmıştır (Kafalı, 1996). Dede Korkut destanlarında bu gölden Gökçe Deniz adıyla söz edilmektedir (Genç, 1999). Millî ve Manevî Değerlerin İfadesi Olarak Al (Kızıl) ve Mavi Renkler Türk tarihinde renklerin temsil ettiği kavramlar sadece sembolik değerlerle sınırlı kalmamıştır. Türk kültürü ve geleneklerinin önemli bir kısmında renklere milli ve manevi değerler yüklenmiştir. Bunun en somut örneği Türk milleti için büyük önem taşıyan bayraklarda görülmektedir. Türk milletinin en eski inanışları ele alındığında Al ateş veya Al ruhu adı verilen koruyucu bir ruhun varlığı karşımıza çıkmaktadır. Buna göre bu ruh milleti her türlü kötülüklerden korumaktadır. Bu durumda Türklerin eski devirlerden beri al bayrak kullanmalarının bahsi geçen al ateş inancı ile bağlantılı olduğu akıllara gelmektedir (Genç, 1999). İnan (1987) bu konuda Kırgızların ve Kazakların bayrak kelimesi yerine yalav kelimesini kullandığını belirtmiş ve bu kelimenin aslının alav, alev olduğunu ifade etmiştir. Aynı konuyla ilgili olarak Ögel (2000) de al rengin bütün Türklerce mukaddes sayılmasının ve Türklerin en eski devirlerden itibaren al bayrak kullanmalarının al ateş inancına bağlı bir gelenek olabileceğini belirtmiştir.kızıl renk Türklerde bir düğün ve gerdek rengidir. Türklerdeki bu gelenek yoluyla kızıl kaftan artık bir gelin, güvey giysisi olarak kabul edilmiştir. Gerdek otağı da kızıldır. Dede Korkut ta da evlenecek kız ve damadın kızıl kaftan giydikleri görülmektedir (Heyet, 1996). Bir Kazak-Kırgız hikayesinde, murada eremedik anlamında kaydedilen kızıl çapan giyemedik şeklindeki bir kayıt, bu geleneğin Türk boyları arasındaki yaygınlığını bizlere göstermektedir (Genç, 1999). Türkler için al kutsal ve tanrısal bir renktir. Bu nedenle Oğuz Türkmen boyları börk adı verilen şapkalarının tepe kısmında Tek Tanrı ve Gök Tanrı inancına bağlı olarak al rengi kullanmışlardır (Küçük, 2010). Eski Türk ve Moğol kültüründe al aynı zamanda hanlık sembolü olarak görülmüştür. Tahta çıkacak olan han, al renkli kaftan giymiştir. Ayrıca eski Uygurlarda devlet işlerinde al damga kullanılmış ve bu al damga daha sonra İlhanlılara onlardan da Osmanlılara geçmiştir (Ögel, 2000, s. 401-403). Uygur yazısıyla yazılmış olan Oğuz Destanı nda Oğuz Kağanın olağanüstü özellikleri anlatılırken gözlerinin al olduğu söylenmektedir. Ayrıca Çin kaynaklarında Köktürk Kağanı Mukan Kağan ın gözlerinin al olduğundan bahsedilmektedir. Gözün al olmasının bir kahramanlık ve olağanüstülük anlamı taşıdığı anlaşılmaktadır(ögel, 2000, s. 404). Ayrıca Hakas Türklerinde padişahlar genellikle kırmızı yüzük takmayı ve kırmızı tahta oturmayı tercih etmişlerdir (Küçük, 2010).Buradan yola çıkılarak Türk kültüründe al rengin kağan, kağanlık ve kahramanlık ile özdeşleşen bir renk olduğu söylenebilir (Karadoğan, 2004). Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti nin resmi bayrağının da al-kızıl renkte olması bunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir. 396
Bunların yanı sıra, al renk olumsuz durumlar ve kavramlar için de kullanılmıştır. Gebe ve loğusa kadınlara kötülük yapan ruh "albastı", "al karısı" gibi isimlerle anılmaktadır. Bu kötü ruh hemen hemen bütün Türk topluluklar tarafından bilinmektedir. Ayrıca Dede Korkut ta Deli Dumrul hikâyesinde Azrail için al kanatlı Azrail tabiri kullanılmıştır (Karadoğan, 2004). Yine eski Türk mitolojisinde insanlara kötülük yapan al-kızıl kurt motifi vardır. Eski Türk inanışlarında gök kurt ne kadar olumlu vasıflara sahipse al-kızıl kurt da o denli olumsuz vasıflara sahiptir (Ögel 2000: 405-406). Dede Korkut hikâyelerinde de sıklıkla renk simgeciliğine başvurulduğu görülmektedir. Dirse Han Oğlu Boğaç Han destanında Bayındır Han ın verdiği ziyafet bu yolla anlatılmakta ve Türk kültüründe renklere yüklenen anlamların bir örneğini göstermektedir; Hanlar hanı Han Bayındır yılda bir kerre ziyafet verip Oğuz beylerini misafir ederdi. Gene ziyafet tertip edip attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kestirmişti. Bir yere ak otağ, bir yere kızıl otağ, bir yere kara otağ kurdurmuştu. Kimin ki oğlu kızı yok, kara otağa kondurun, kara keçe altına döşeyin, kara koyun yahnisinden önüne getirin, yerse yesin, yemezse kalksın girsin demişti. Oğlu olanı ak otağa, kızı olanı kızıl otağa kondurun, (...) (Ergin, 2012, s. 11). Alıntılanan bölümden hareketle Türk kültüründe ak rengin,kutluluğu, mutluluğu erkek çocuğa verilen değeri; kızıl rengin evliliği, çoğalmayı ve kız çocuğunu, kara rengin ise kötü durumu, üzüntüyü ve olumsuzluğu simgelediği söylenebilir. Renkler toplumların bilincinde genellikle ait oldukları veya üzerinde bulundukları varlıkların özelliklerinden hareketle bir simge ve sembol olarak kabul görmüşlerdir. Renklerin bu şekilde kullanımına Türk milletinin kültür hayatında önemli bir yere sahip olmuş olan tasavvuf anlayışında da rastlanmaktadır. Bunda tasavvuftaki insanın mecazi manada dönüşüme dayalı geçiş devrelerinin payı büyüktür. Dönüşümün anlatımında şeklini almak ifadesinin yanı sıra rengine/boyasına boyanmak, rengine girmek, aynı renklerle renklenmek gibi ifadeler geniş yer tutar (Yıldırım, 2006, s. 131). Bu çerçevede tasavvufta renk ve renksizlik deyimleri çok kullanılmıştır. Halvetilere göre nefsin emmare, levvame, mülhime, mutmainne, raziye, marziye ve kâmile hallerine sırasıyla şu renkler verilmiştir: mavi, sarı, kızıl, kara, yeşil, ak, renksizlik. Bu yedi renk insan-ı kâmil olma yolunda geçilen mertebeleri temsil eden yedi nurun rengidir (Uludağ, 2012, s. 294). Nefsin mertebeleri, sıfat, şekil ve diğer özelliklerine bağlı olarak kırmızı renk ise sıfat olarak acımasızlık, bâtıl yola girme, kanaat,ilim, cömertlik, tevazu, tevbe, sabır,ibadeti saklamamak, yalan, bakışta perhiz,ayıbı yüze söylemek, harama meyli; görülenler olarak bağ, bahçe, denizlerin yürüyerek geçilmesi, havada uçmak, istenen yere gitmek, kırkık sakal, kötürüm, âma (kör), sağır, dilsiz, köse, harami,hokkabaz, canbaz, soytarı, şaşı olmayı temsil etmiştir. Gerek yüklendiği anlam ve insan zihninde uyandırdığı çağrışımlar, gerekse estetik değeri kırmızıyı dil ve edebiyatta da sıklıkla kullanılan bir renk haline getirmiştir. Halk şirinde genel itibarıyla estetik bir unsur olarak kullanılan kırmızı renk, sevgilinin güzelliğinin anlatımında önemli yer tutar; Gel sevdim seni deruni dilden Bulaman üstüne bahane dilber Seçilmez ruhlerin kırmızı gülden Hubların serdarı cihane dilber (Gevheri) Donataydım. yeşil ile, al ile; Besleyeydim şeker ile, bal ile; Boğum boğum al kınalı el ile Gelin olup bize gelesi kızlar. (Karacaoğlan) Al yanaklar domur domur terlemiş Rahmetin güllere yağdığı gibi (Karacaoğlan) Dedim dilber yanakların kızarmış Dedi çiçek taktım dil yarasıdır Dedim dane dane olmuş benlerin Dedi zülfüm değdi tel yarasıdır 397
(Âşık Ömer) Ah napayım napayım Şaştım nerden öpeyim Al zülfün bir yana Al yanaktan öpeyim (Urfa Manisi) Ergen kıza beyaz bezler uyar mı Al giy allı balam şalların hani (Hıfzi) Divan şiirinde de kırmızı renk en çok sevgilinin güzelliğinin anlatımında ve tabiat tasvirlerinde estetik bir unsur olarak ele alınmıştır. Divan şiirinde sevgilinin anlatımında en çok kullanılan renk kırmızıdır. Bunda belirleyici olan faktörlerin başında bu rengin güzellik ve çekicilik bakımından diğer renkler içerisinde daha alımlı, anlamlı ve belirgin olması ile âşığı en çok etkileyen unsurlar olarak yüz ve dudağın kırmızı olması gelir (Eren, 2008, s. 38). Klasik Türk şiirinde en fazla üzerinde durulan güzellik unsurlarından biri olan dudak renk bakımından la le, yakûta, akike, mercana, ateşe, şaraba, kana ve goncaya; yanak ise gül, gül yaprağı, gülistan, gülşen, gonca, lâle, lâlezar ve şaraba benzetilmektedir (Pala, 2014); Leb-i lâ linin açıp hokka-i yâkût-ı teri Sıdı bir hande-i şirin ile dürc-i güheri (Ahmet Paşa) Gâh lâ li gibi gözüm yaşını al eyler Gâh zülfi gibi hâlümiperîşân eyler (Avni) Göz beyâzına çeker lâ llerün sûretini Dem-be-dem hâme-i müjgân ile bağrum kanı (Fuzuli) Hasret-i la l-i lebünbagrını pür-hûn itmiş Dâg yakmaga komış gögsine ah gerhâtem (Baki) Gül yüzünde zülfün örter hatt-ı reyhân-ı dürüst Kim görüpdür kâfiri hıfz ede Kur anı dürüst (Necati Bey) Ümmîdvâr-ı vaslın önünce kaçar müdâm Seyreyleniz ol lâle ruhu âl eder yürür (Yahya) Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana Mey süzülmüş şîşeden ruhsâr-ı âl olmuş sana (Nedim) Dünye çemenlerinde yüzün gülsitân yeter Kimdir ki yüz kızarda gül ü erguvândahı (Şeyhi) Yılmaz Uğur (2009) yapmış olduğu araştırmada Ahmet Paşa, Avni, Şeyh Galib, Fuzuli, Rumelili Zaifi, Baki, Necati Bey, Yahya, Nedim, Şeyhi, Nef i, Hayali Bey ve Enderunlu Vasıf ın divanlarını incelemiş ve kırmızı rengin bu divanların tamamında adı en çok geçen renk olduğunu tespit etmiştir. Divan şiirinde, sabit imajlar sisteminin şairlere sunmuş olduğu kalıpların dışına çıkılamaması ve 398
güzellik tariflerinin belli bir çerçevede yapılması kırmızı rengin adının çokça geçmesini sağlamıştır denilebilir. Renkler, Türk toplumunda pek çok alanda önem teşkil ederek, yönlerde, inançlarda, sanatta kendisini gösterdiği gibi kıyafetlerde de var olmuştur. Bitki köklerinden imal edilen boyalar Türklerin hayvan kıllarından özellikle keçi kılından dokudukları keçelere ve bezlere renk olmuş, bu bezlerden de otopluluğu temsil etmeye başlayan kıyafetlere ve süs eşyalarına dönüşmüşlerdir (Yıldırım E., 2012). Rus Arkeolog S. V. Kiselev tarafından Altay ve Sayan Dağları bölgesinde Tuyahtı adıyla anılan yerde açılan bir kurganda hala günümüze kadar korunmuş bedenlerin var olduğu tespit edilmiştir. Bu kazıda bulunan bir erkek bedeni üzerindeki üç kat elbisenin, üst kısmının kırmızı, ortadaki kısmının yeşil ve en alttaki kısmının ise sarı renkli ipekten yapılmış olduğu belirlenmiştir (Abdulkadir İnan, 1987). Kaşgarlı Mahmut Divan-ı Lügat it-türk adlı eserinde kıyafetlerde kullanılan renkler konusunda bize şu ipucunu vermektedir (Kaşgarlı Mahmud, 2007): Kızlar kılnu bilseler kızıl kedher, yaranu bilse yaşul kedher. (Kadın yaranmayı ve kırışmayı bilse kızıl ipekli, yaranmayı ve gözeniliği bilse yeşil ipekli giyer.) Bu örnekteki ifadeler Türklerin kıyafetlerde kullandıkları renkleri rastgele kullanmadıklarını ve onlara bir anlam yüklediklerini göstermektedir. Tüm bu göstergeler ele alındığında al rengin tarihin başlangıcından itibaren Türk milleti için milli, manevi bir renk olarak algılandığı ve tarih boyunca inançları yansıtan, aynı zamanda Türk duygusunu ve ruhunu anlatan milli bir kimlik kazandığı göstermektedir. Araştırmaya konu olan mavi renk ise Türk kültüründe yüceliğin, huzurun, temizliğin, sonsuzluğun, türeyişin ve ruhaniliğin sembolü olarak karşımıza çıkmaktadır. Gök Tanrı dinine inanan Türkler için gök mavidir. Şamanlar ululuğu temsil eden mavi rengi, gök kelimesiyle adlandırmışlardır (Küçük, 2010). Gök, hem göğün rengi hem de göğün adıdır. Türklerin Gök Tanrı inanışından hareketle gök renk, Tanrı nın, ululuğun ve yüceliğin bir sembolü olmuştur (Heyet, 1996). Ögel, tengri yani tanrı sözcüğünün Türklerde gök kubbeyle ilişkilendirildiğini ve gök rengin de göğün maviliği anlamına geldiğini vurgulamaktadır (Ögel, 2000). Mavi renk, Tanrı anlamında kullanılması nedeniyle de Türk kültüründe kutsal bir renk olarak kabul edilmiştir. Eski Türklerin Gök Tanrı inanışı ile destanlardaki mavi ışık motifi mavi rengin inanca dayanan bir anlamı olduğunu ortaya koymaktadır. Türk kültürü ve tarihinde bunun birçok örneği görülmektedir. Oğuz kağanın yüzünün mavi olması, birinci eşinin gökten inen mavi bir ışıktan çıkması, ordusuna kılavuzluk eden kurdun mavi renkte olması kutsallıkla ve Tanrı'yla bağdaştırılabilir (Heyet 1996: 59). Çünkü mavi genellikle gökrengi olarak kullanıldığı için Tanrı nın ululuğunun ve yüceliğinin bir göstergesi olarak kabul edilmiştir. Bunun yanında Türk kültüründe gök, semavî bir kavram olarak; Gök Tanrı, gök kurt (Bozkurt), gök boynuzlu keçi, gök öküz, gök Türk, gök yüzlü Oğuz şekillerinde karşımıza çıkmaktadır (Bayat 1993: 52). Mavi renk Türk kültüründe aynı anda matem rengi olarak da kabul görmüştür. Dede Korkut Kitabında Kazan Bey Oğlu Uruz Beyin Esir Olduğu Destanı adlı bölümde (Ergin, 2012, s. 70) Uruz Bey ile babası Kazan Bey in arasında geçen konuşma bu duruma somut bir örnek teşkil etmektedir; Anam benim için mavi giyip kara sarınsın Kudretli oğuz ilinde yasımı tutsun Benim başım senin yoluna kurban olsun Geri dön baba XIV ve XVI. yüzyıllar arasında farklı merkezlerde hazırlanmış tarihî veya edebî konulu resimli el yazmalarında cenaze törenlerini canlandıran minyatürlerde de mavi renk bir matem rengi olarak karşımıza çıkmaktadır. İlhanî, Memluk, Türkmen, Timurî ve Osmanlı el yazmalarının minyatürlerinde cenaze törenlerine katılanlar mavi, mor, siyah renklerde giysiler içinde tasvir edilmişlerdir (Bağcı, 1996, s. 163). Türk kültürü araştırmalarında başvurulan en önemli kaynaklardan biri olan bayraklarda da mavi renk sıkça karşımıza çıkmaktadır. Türklerin tarihte kurmuş olduğu devletlerin başında gelen Göktürk, Hazar, Büyük Selçuklu ve Timur Devletlerinin kullandığı bayraklar bunlardan sadece birkaçıdır. Günümüzde de Kazakistan, Azerbaycan ve Özbekistan devletlerinin; Altay, Balkar, Başkurtistan, Doğu Türkistan, Gagavuzya, Hakasya, Kırım, Karaçay, Karakalpakistan, Nahçivan, Tuva ve Yakutistan Özerk Cumhuriyetlerinin bayraklarında mavi rengin kullanıldığı görülmektedir. Oğuz Kağanın Güneş tuğumuz, bayrağımız, gök de çadırımız olsun! söyleminden hareketle Türk 399
bayraklarında gökle ilişkili olarak mavi rengin kullanılmış olabileceği söylenebilir. Bu yönüyle mavi rengin Türk kültüründe önemli bir yeri olduğu anlaşılmaktadır. Türk kültüründeki önemi, değeri ve yeri mavi rengi özel isimlerde, deyimlerde, ninnilerde, bilmecelerde, tekerlemelerde, türkülerde çok yönlü olarak karşımıza çıkarmıştır; Mavi tarla üzerinde, beyaz güvercin yürür (Türk Bilmecesi) Mavi göklerden indim, al atlaslar giyindim. Küçük olsanız bile, sizlerde var ümidim. (Türk Bilmecesi) Bizim evin önüne Kim attı mavi boya Annem babam evde yok Bakalım doya doya Ağlama yar ağlama Mavi yazma bağlama Mavi yazma tez solar Ciğerimi dağlama Al Çuha Mavi Çuha Çuha Kenarın Yuha Kaç Gündür Görmemişem Az Kalıy Aklım Çıka Maviler Giymez İdim Gönüller Bilmez İdim Gönül Ateşten Gömlek Bilseydim Giymez İdim (Türk Manisi) (Diyarbakır Türküsü) (Bayburt Türküsü) (Rumeli Türküsü) Divan şiirinde de mavi renk çadır, deniz, akarsu, duman, şişe, şarap küpü, giyim, kuşam, gökyüzü, felek, köşk, nilüfer ve yüzük terkiplerinde sıkça kullanılmıştır. Mavi renk, özellikle gökyüzünün bir yansıması olarak tabiat tasvirlerinde çokça görülmektedir. Boyandı gök dere fîrûze dökdü derdinden Hirâs saldı Nişâbûra leşker-i nigehin (Şeyhî) Gömgök itdi sille-i âhum sipihrünsûretin Gök yüzine bak inanmazsan eger ey meh-likâ (Bakî) Âhum göge boyandı göge gök boyanmadın Yandum o şem şevkıne pervâne yanmadın (Bakî) Kanı sâki ol câm-ı firûze-reng Degildir degildir zamân-ı direng (Nedim) Değil mâ îkabâdatal atınnakkâşlargûyâ Zemîn-i lâciverde bir dırahşânbûh yazmışlar 400
(Nailî) Mâhilermıkraz olup mâ-i kumâşa girdiler Kesdi deryâ kaddine lâyık libâs-ı nâzenîn (Hayalî Bey) Sinêm nice bir âh-ı mahabbetle pür olsun Birgün dilerim çarhı dahı gök ü mor olsun (Nef î) Mavi renkle ilgili değinilmesi gereken önemli bir nokta da günümüzde Türk rengi olarak turkuaz şeklinde adlandırılmasıdır. Bu renk Selçuklu mimarisinde ve İznik çinilerinde oldukça fazla yer verilen mavi yeşil arası firuze taşının rengidir (Orçan, 2011, s. 94). Oğuzların yaşadıkları şehirlere bıraktıkları eserler de onların çini işleme sanatında ne kadar ileri olduklarının göstermektedir. Oğuz şehirlerinden Barçınlığ Kent te bulunan Kök Kesene Harabeleri nden, Karakoyunlulardan kalan Gök Mescid te, Semerkant ta imar edilmiş olan Uluğ Bey Medresesi nden, Özbekistan daki ItchanKala ya ve Kazakistan daki Hoca Ahmet Yesevi Türbesi ne kadar mavi rengin kullanımına çokça rastlanmaktadır. Türk-İslâm mimarisinin örnekleri olan bu eserler incelediğinde kubbe tarzı yapıların Türk çadırına benzediği dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu mimarilerdeki kubbelerin çini süslemelerinin gök; yani, mavi renkte yapılması bu uygulamanın Gök Tanrı inancı ile bir ilişkisi olabileceği düşüncesini akıllara getirmektedir. Türk inancında göğün direğinin çadır direğine, çadırın kubbesinin de gök kubbeye benzetildiği göz önünde bulundurulduğunda bu mimari eserlerin kubbelerinin Tanrı ya yakın olma düşüncesi ile birlikte gök rengiyle bezenmiş olabileceği söylenebilir diyor bir araştırmacı (Yıldırım E., 2012). SONUÇ Renkler, bireyin iç dünyasında yaşadığı duyguların ve inanışların bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bireylerin iç dünyasındaki bu yansıma zamanla her milletin kültür hayatında boy göstermeye başlamakta ve renklere milletlerin ortak bilincinde anlamlanmaktadır. Her milletin kültür yapısında renklerin bir anlam değeri vardır. Türk dilindeki renklere yüklenen anlamların zenginliği de bu çerçevede ön plana çıkmaktadır. Türkler tarih boyunca kıyafetlerinde, sanat eserlerinde, destanlarında, bayraklarında, yönleri belirlemede, devlet teşkilatında ve daha birçok alanda çeşitli anlamlara gelecek şekilde renkleri kullanmışlar ve onları sıradanlıktan uzaklaştırmışlardır. Türk tarihindeki bu renk adlarının yerleşim birimi, devlet adı, ırmak, göl ve dağ adlarında kullanımı geleneği bugün de devam ettirilmektedir. Geçmişteki adlandırmaların ise büyük ölçüde korunduğu görülmektedir. Türk kültüründe özellikle devletlerin bağımsızlığını simgeleyen bayraklarda kullanılan renkler, renklerin bayraklara yükledikleri anlamlar ve bu bayraklarda yer verilen kimi simgeler kısmî değişikliklerle birlikte eskiye sadık kalınarak korunmakta ve yaşatılmaktadır. Bayrakların zemininde kutsallığın işareti olarak kırmızı (al) ve Gök Tanrı inancının, yüceliğin işareti olarak mavi (gök) renkler çokça kullanılmaktadır. Bunun yanında mavi, kızıl, ak, kara gibi renklerin dini ve örfi adetler arasındaki varlığı da günümüze kadar devam etmektedir. Bu araştırmada bahsedilen al karası ve Gök Tanrı inancının bir yansıması olan turkuaz renkli kubbeler bunun bir örneği olarak gösterilebilir. Renkler Türk kültür tarihinde inanışların yanı sıra edebi eserlerde de kendini göstermiştir. Türk kültürü içerisinde değer kazanan renklerin klasik Türk şiirinde ve Türk halk şiirinde de ayrı bir değer kazandığı görülmektedir. Şairler yaşadıkları dünyayı ve zihinlerinde yarattıkları sevgiliyi anlatmak için renkleri kullanmışlardır. Sevgilisini anlatan şair hemen hemen bütün güzellik unsurlarında renkleri kullanarak renklerin diliyle sevgiliye seslenmiştir. Özellikle kırmızı renk klasik Türk şiirinde en çok kullanılan renk olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk dünyasının geneline bakıldığında renklere ilişkin inanışların ortak bir çerçevede toplandığı görülmektedir. Özellikle Nevruz ve al basması geleneklerinde, renklerin yön adlarında ve sembolik anlamlarında ortak bir anlayışın var olması Türk dünyasında kültürel bağların güçlü olduğunu ve bu geleneklerin devam ettirildiğini göstermektedir. Bunun yanında renklerin sembolik anlamlarının, milli ve manevi duygu değerlerinin Türk kültüründe kendisine çokça yer edinmesi bu açıdan Türk dilinin zenginliğini ve gücünü bizlere göstermektedir. KAYNAKÇA 401
Bağcı, S. (1996). İslam Toplumlarında Matemi Simgeleyen Rnekler: Mavi, Mor ve Siyah. Ankara: Türk Tarih Kurumu. Eren, A. (2008). Baki divanında kırmızı renk. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 37, 31-68. Ergin, M. (2012). Dede Korkut Kitabı. İstanbul: Boğaziçi. Genç, R. (1999). Türk inanışları ile milli geleneklerinde renkler ve sarı kırmızı yeşil. Ankara: Atatürk Külltür Merkezi Başkanlığı Yayınları. Gökalp, Z. (2014). Türk Töresi. İstanbul: Ötüken. Heyet, C. (1996). Türklerin tarihinde renklerin yeri. S. Tural, & E. Kılıç içinde, Nevruz ve renkler (s. 55-61). Ankara: Atatürk Kültür Merkezi. İnan, A. (1987). Makaleler ve incelemeler. Ankara: Türk Tarih Kurumu. Kafalı, M. (1996). Türk kültüründe renkler. S. Tural, & E. Kılıç içinde, Nevruz ve renkler (s. 49-54). Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları. Karadoğan, A. (2004). Türk ad biliminde renk kültü. Milli Folklor(62), 89-99. Kaşgarlı Mahmud. (2007). Divan-ü Lügati't TÜrk. İstanbul: Kabalcı. Küçük, S. (2010). Eski Türk kültüründe renk kavramı. Bilig(54), 185-210. Nerimanoğlu, K. V. (1996). Türk dünya bakışında reng. S. Tural, & E. Kılıç içinde, Nevruz ve renkler (s. 63-73). Ankara: Atatürk Kültür Merkezi. Orçan, S. (2011). Türk Masallarda Renk İmgesi. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Ögel, B. (2000). Türk kültür tarihine giriş. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları. Pala, İ. (2014). Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü. İstanbul: Kapı. Uludağ, S. (2012). Tasavvuf terimleri sözlüğü. İstanbul: Kabalcı. Von Gabain, A. (2009). Türkoloji makaleleri. İstanbul: Bilgeoğuz. Yıldırım, A. (2006). Renk simgeciliği ve şeyh gâlib in üç rengi. Milli Folklor(72), 120-140. Yıldırım, E. (2012). Türk Kültüründe Renkler ve İfade Ettikleri Anlamlar. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Yılmaz Uğur, E. (2009). Klasik Türk Şiirinde Renkler. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi: Kırıkkale Sosyal Bilimler Enstitüsü. 402
3. GÜN 04.11.2017 CUMARTESİ SAAT: 17.30 EŞ ANLI OTURUMLARI Tarih 4.11.2017 1. Oturum Saat 17.30 SALON CAPALLA Moderator TUDSAK184 TUDSAK231 TUDSAK262 TUDSAK274 TUDSAK314 Yrd. Doç. Dr. Bahattin DEMİRTAŞ Yrd. Doç. Dr. Bahattin DEMİRTAŞ Gazi Üniversitesi Öğr. Gör. Dr. Ayşegül ALTINOVA ŞAHİN Gazi Üniversitesi Ümmet SOYDEMİR Milli Eğitim Bakanlığı Yrd. Doç. Dr. Hüsnü YÜCEKAYA Gazi Üniversitesi Dr Qə lə ndə rli Taleh VİLAYƏTOĞLU Memarlık və İnşaat Universitesi/AZERBAYCAN Dr. Aliyev Ruslan YUSİFOĞLU Memarlık və İnşaat Universitesi/AZERBAYCAN Dr. Bə sə r Şirinov HƏBİBOĞLU Memarlık və İnşaat Universitesi/AZERBAYCAN İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA TÜRKİYE DE SİYASAL İKTİDARIN SANAT POLİTİKASI OSMANLI DEVLETİ NDEKİ RÜŞDİYE MEKTEPLERİNİN KIRIM DAKİ YANSIMALARI I. NUMARALI MARAŞ AHKAM DEFTERİNE GÖRE 18. YÜZYILDA MARAŞ'TA REAYADAN ALINAN USULSÜZ VERGİLER TİRE DOKUMACILIĞI AZƏRBAYCANIN MƏNZİL SFERASINDA ENERJİNİN İQTİSADİ SƏMƏRƏLİLİYİ 403
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA TÜRKİYE DE SİYASAL İKTİDARIN SANAT POLİTİKASI Yrd. Doç. Dr. Bahattin DEMİRTAŞ Gazi Üniversitesi ÖZET İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türk Hükümetlerinin temel politikası ülkeyi her ne pahasına olursa olsun savaştan uzak tutmak, ülkedeki ekonomik ve sosyal alanlarda kendini gösteren zorluklarla mücadele etmek olmuştur. Bunlara rağmen o yıllarda sanat ve kültür çalışmaları ihmal edilmemiştir. Siyasal iktidarın sanat politikası bir taraftan Atatürk inkılaplarının devamı çerçevesinde gelişirken diğer taraftan da dış politika ilişkilerinde bir vasıta olarak değerlendirilmiştir. Savaş yıllarında kültürel ve sanatsal etkinliklerin gerçekleştirildiği başlıca mekânlar, sinema, tiyatro, sergi, fuar, okul binaları, halkevi salonları olmuştur. Tiyatro ve temsillerde, savaş döneminin özellikleri oyunlara yansımış, toplumdaki değer değişimleri, savaşın yılgınlığı ve ekonomik sıkıntılar duygusal bir tutumla konu edilmiştir. Savaş yıllarında sinemalarda eğlencenin yanı sıra eğitim ve propaganda amaçlı filmler de gösterilmiştir. O yıllarda Batılı sanatların halka benimsetilmesi temel amaçlardan biri olmuştur. Bunun için Avrupa dan sanatçılar getirtilmiştir. Bu arada milli kültürün içinden çıkmış olan Hacivat-Karagöz, Meddah gibi karakterler, dönemin kültür anlayışını benimsetmek amacıyla kullanılmış, fakat bu sanat dallarının uluslararası düzeyde tanıtımı için çaba sarf edilmemiştir. THE ART POLICY OF THE POLITICAL ADMINISTRATION IN TURKEY IN THE YEARS OF THE SECOND WORLD WAR ABSTRACT In the years of the Second World War, the basic policy of Turkish governments was to keep the country away from the war at all costs and to struggle against the difficulties in the country that manifested in the economic and social areas. Despite these, studies of art and culture were not neglected in those years. While the art policy of the political administration developed in the form of a continuation of Atatürk's reforms on the hand hand, it was considered an instrument in foreign policy relations on the other. During the war years, the primary places where the cultural and artistic activities were carried out were cinemas, theaters, exhibitions, fairs, school buildings and halls of the people's houses (halkevleri). In the theaters and the stage plays, the features of the war era were reflected, as the changes in social values, the frustrations of the war and the economic troubles were discussed with an emotional attitude. In the years of war, films aimed at education and propaganda as well as entertainment were shown in the cinemas. In those years, one of the primary aims was to have the populace adopt the Western arts. For this purpose, artists were brought over from Europe. In the meantime, such characters as "Hacivat and Karagöz" and "Meddah", which came out of the national culture itself, were used to have the cultural understanding of the period popularly adopted, but effort was not made to make these fields of art known on an international level. 404
OSMANLI DEVLETİ NDEKİ RÜŞDİYE MEKTEPLERİNİN KIRIM DAKİ YANSIMALARI Öğr. Gör. Dr. Ayşegül ALTINOVA ŞAHİN Gazi Üniversitesi ÖZET Osmanlı Devleti nde siyasi ve sosyal alanlardaki gelişmeler, zamanla Kırım ve çevresinde de akis bulmuştur. Bu alanlardan biri olan eğitim de de bir takım etkilenmeler ve buna bağlı olarak meydana gelen gelişmeler görülmektedir. Rüşdiye mektepleri açıldıktan sonra zaman içerisinde Osmanlı Devleti nin pek çok yerinde büyük bir yayılma sahası göstermiştir. Bu yayılma sahası, Osmanlı coğrafyası dışındaki Türk unsurların da bu eğitim kurumlarından ilham almalarına sebep olmuştur. Rusya daki Türklerin okuyabilecekleri sıbyan mekteplerinin üzerinde sadece medreseler varken ve onlar da ihtiyaca cevap veremez durumdayken 1905 senesinde Kırım Cemiyet-i Hayriyesi nin gayretleriyle Akmescit te bir rüşdiye mektebi açılmıştır. Aynı zamanda kız çocuklarının da okuyabileceği bu mektebe İstanbul dan muallim getirtilmiştir. Bu eğitim kurumuna, muallim Ömer Sami (Arbatlı) nın İstanbul da gördüğü Merkez Rüşdiyesi adına uygun olarak Akmescit Cemiyeti Hayriyesi Erkek ve Kız Rüşdiye Mektebi adı verilmiştir. Yabancı dil olarak Rusça konuşulması dışında İstanbul rüşdiyelerindeki programın tatbik edildiği bu mektebe toplumun farklı kesimlerinden olumsuz tepkiler gelmiş olmakla birlikte, bu girişimi destekleyen kesimler de olmuştur. Akmescit in en saygılı müderrislerinden biri olan Özenbaşlı Abdullah Efendi, bu mektepleri destekleyenlerden biridir ve mektep açılır açılmaz birkaç çocuğunu getirip mektebe kaydettirmiştir. Kerç taraflarından gelen zengin biri de mektebe gelerek buradaki eğitim öğretimi görmüş ve dönünce Saraymend köyünde benzer bir okul açarak Kerç Rüşdiyesi nin temellerini atmıştır. Ertesi yıl da Gözleve de, Karasubazar da, Kerç te, Yalta da, sonraları da Kefe de olmak üzere aşağı yukarı aynı programla pek çok rüşdiye mektebi açılmıştır. Bu mektepler, Rusya da Türk kültürünü temsil etmesi açısından övgüye layık neticeler vermiştir. Bu tebliğde Osmanlı Devleti ndeki rüşdiyelerin Kırım daki yansımaları ele alınacaktır. 405
I NUMARALI MARAŞ AHKAM DEFTERİNE GÖRE XVIII. YÜZYILDA MARAŞ TA REAYADAN ALINAN USULSÜZ VERGİLER Ümmet SOYDEMİR Milli Eğitim Bakanlığı ÖZET Bu çalışmamızda Başbakanlık Osmanlı Arşivi Divan-ı Hümayun ve Bâb-ı Âsâfî Defterleri tasnifinde yer alan I. Numaralı Maraş Ahkam Defteri ndeki Maraş kazasına gönderilen hükümler esas alınarak 18. Yüzyılda Maraş kazasında yerel yöneticilerin reayadan kanunla belirlenen ve tahrir defterlerinde yer alan vergi kalemlerinden hariç talep ettikleri vergiler ve bu usulsüzlükler karşısında Maraş ahalisinin tepkileri, İstanbul a şikayetleri ve bu şikayetler karşısında merkezi yönetimin aldığı tedbirler incelenmeye çalışılmıştır. Araştırma esnasında I. Numaralı Maraş Ahkam Defterindeki H.1155-1164 / M. 1742-1751 tarihleri arasındaki bin iki yüz elli iki hükümden Maraş kazasına gönderilen hükümler arasından yönetici sınıf ve halk arasında vergi konusunda ihtilaflara konu olan hükümler tahlil edilmiştir. Bu hükümlerin tahlilinde Osmanlı Sosyo- ekonomik tarihine ilişkin araştırma- tetkik eserleden istifade edilmiştir. Araştırmada yerel yöneticilerin kanunnamelerle miktarı belirlenmiş olan; Öşür, çift akçesi, basma akçesi, kulluk akçesi, zemin resmi, resm-i bağ ve bağçe, resmi güvare, İspençe, resm-i bennak ve resm-i mücerred,,resm-i arus, bâd-ı hevâ, resm-i cürm-i cinayet, resm-i deştbani, avarız-ı divaniye, imdad-ı seferiye ve hazeriye gibi isimlerle adlandırılan vergilerin haricinde kanunda yeri olmayan Kefere akçesi, Kaftan Baha, Selamiye, Yem Baha, teftiş akçesi ve başka adlar altında vergi taleplerinin yanı sıra fermanlarla yasaklanmasına rağmen reayadan kendileri ve maiyetindekiler için ücretsiz yiyecek-içecek, mal ve hizmet talep ettikleri görülmüştür. Ancak yerel yöneticilerin vazifelerini icra edebilmek için ihtiyaç duydukları nakdin akçenin değer kaybettiği yıllarda yetmediğinden kanunla belirlenen vergiler dışında vergi toplama yoluna başvurmuş olabilecekleri de değerlendirilmektedir. 406
TİRE DOKUMACILIĞI Yrd. Doç. Dr. Hüsnü YÜCEKAYA Gazi Üniversitesi ÖZET Osmanlı imalatçılığı ile ilgili aydınlığa kavuşmayan pek çok husus bulunmaktadır. Bu konuda genel kanaatler de net bir görüntü arz etmemektedir. Yürütülen çalışma kapsamında Osmanlı Dokumacılığı, Tire sicillerindeki örneklere göre incelenmiştir. Bu sayede Tire de dokunan kumaşlar, bu kumaşların zaman içinde değişen kullanma oranları, yerli kumaşların ithal dokumalar karşısındaki durumu ve değişen oranlar belirlenmiştir. Yine halı ve kilim gibi bir kısım ev dokumaları ve kıyafet çeşitleri de tespit edilmiştir. Ayrıca Tire ve hinterlandında pamuk yetiştiriciliği ve bölgede bulunan dokuma işkolu zanaatçıları hakkında bilgilere ulaşılmıştır. Belirlenen bilgiler, şehrin dokuma ürünleri profilini kesine yakın bir oranda ortaya çıkarmıştır. Tespit edilen bulgular, bir yöntem mahiyetinde şer iyye sicillerinde araştırılmıştır. Yürütülen çalışma bağlamında yedi sicilde yüzlerce tereke incelenmiştir. Bu terekelerde toplamda 60 çeşit kumaş tespit edilmiştir. Tespit edilen kumaşların alt türleri de eklendiğinde 148 çeşit kumaş çeşitliliğine ulaşılır. Diğer yakın bazı şehirler ile kıyaslandığında Tire de pamuklu kumaşların daha yoğun kullanıldığı anlaşılmaktadır. En çok tespit edilen kumaşlar: çuha, basma, peştamal, ve çarşaf kumaşlarıdır. İthal kumaşların Tire de diğer bazı şehirlere göre daha yoğun tespit edildiği görülmüştür. Buna rağmen bu konuda ki genel kanaatin aksine ithal kumaşların sınırlı oranda kaldığı anlaşılmaktadır. Yine Tire ve çevresinde çeşitli kumaşların dokunduğu görülse de özellikle, pamuklu dokumacılık işkolunda atölyelerin daha yoğun olduğu anlaşılmıştır. 407
AZƏRBAYCANIN MƏNZİL SFERASINDA ENERJİNİN İQTİSADİ SƏMƏRƏLİLİYİ Dr Qələndərli Taleh VİLAYƏTOĞLU Memarlık və İnşaat Universitesi/AZERBAYCAN Dr. Aliyev Ruslan YUSİFOĞLU Memarlık və İnşaat Universitesi/AZERBAYCAN Dr. Bəsər Şirinov HƏBİBOĞLU Memarlık və İnşaat Universitesi/AZERBAYCAN XÜLASƏ Azərbaycan mənzil sferasının qarşısında enerji səmərəliliyinin üç əsas vəzifələri durur: birincisibinaların enerji səmərəliliyinin layihələndirilməsində zərurilik təkcə istilik müdafisəi və istilik qənaətliliyi meyarlarının tikinti normalarında tələb olunan naliyyətlərə yönəldilməsi yox, həm də səmərli enerji qənaətli memarlıq tikinti qərarlarının fəal təbliğ edilməsidir, ikincisi-enerji təchizatının potensialının mənimsənilməsi hesabına tikinti istehsalının energetik xərclərinin azalması, üçüncüsü memarlıq-tikinti enerji qənaətliliyi innovasiyalarının istifadəsi ilə evlərin cari və əsaslı təmirinin, modernləşdirilməsi və yenidən qurulmasının öz vaxtında aparılması vasitəsilə mövcud mənzil fondunun enerji səmərəliliyinin yüksəldilməsi. Açar sözlər: mənzil kommunal, tikinti materialları, enerji qənaətliliyi, alternativ və bərpa olunan enerji, investor ECONOMIC EFFICIENCY OF ENERGY IN THE HOUSING SECTOR OF AZERBAIJAN ABSTRACT In front of the residential area of Azerbaijan, there are three main objectives of energy efficiency: the first is the need to design energy efficiency of premises not only to focus on the requirements of the heat protection and thermal energy standards, but also to promote efficient energy-efficient architectural-building decisions, increasing the energy efficiency of the existing housing fund by reducing the energy costs of building construction through the utilization of its potential, and the timely construction and modernization of homes by using architectural and construction energy efficiency innovations. Keywords: housing - utilities, building materials, energy efficiency, alternative and renewable energy, investor Giriş Qarşıdakı illərdə ölkənin yanacaq - enerji kompleksi sahəsində görüləcək işlər iqtisadiyyatın və əhalinin enerji resurslarına olan tələbatının daha dolğun ödənilməsini təmin etməkdən, energetika sənayesinin inkişafı, o cümlədən onun səmərəliliyini artırmaqdan ibarət olacaqdır. 2014-2018-ci illərdə bu sahədə dövlət siyasətinin əsas istiqamətləri aşağıdakılardan ibarət olacaqdır. - ölkənin enerji sistemində yeni güclərin yaradılması işlərinin davam etdirilməsi, yeni stansiyaların və ötürücü şəbəkələrinin tikintisi və yenidən qurulması; - alternativ və bərpa olunan enerji mənbələrindən istifadənin genişləndirilməsi; - regionlarda yeni istilik və su elektrik stansiyalarının tikintisi, mövcud enerji bloklarının modernizasiyası işlərinin davam etdirilməsi; - regionlarda qaz təchizatının daha da yaxşılaşdırılması tədbirlərinin davam etdirilməsi; - regionlarda müasir istilik sistemlərinin qurulması, mövcud istilik sistemlərinin bərpası, modernləşdirilməsi işlərinin davam etdirilməsi. 1.Enerji təminatı və qənaətliliyi Əhalinin elektrik enerjisinə olan tələbatını təmin etmək istiqamətində son 10 ildə regionlarda ümumi gücü 2400 meqavata yaxın 25 elektrik stansiyası tikilmiş, 10 min km-dən çox elektrik verilişi xətləri və 1500-dən çox yarımstansiya tikilmiş və ya yenidən qurulmuş, təbii qazla təchizatın yaxşılaşdırılması sahəsində isə 40 min kilometrədək qaz xətləri çəkilmiş və ya təmir edilmiş, yaşayış evlərinin qazlaşma səviyyəsi 34%-dən 83,4%-ə çatmışdır. Son 10 il ərzində əhalinin su təminatının yaxşılaşdırılması üçün yeni su və kanalizasiya xətləri çəkilmiş, yeni su anbarları istifadəyə verilmiş, əhəmiyyəli meliorasiya tədbirləri həyata keçirilmişdir. Bu dövrdə regionlarda 3,4 min kilometrdən çox su1,2 min kilometrdən çox kanalizasiya xətti çəkilmiş, 96 su anbarı tikilmişdir. Əhalinin su təminatının yaxşılaşdırılması üçün Oğuz - Qəbələ su kəmərinin inşası 408
nəticəsində şəhər əhalisinin 70 faizi Ümumdünya Səhiyyə Təşkilatının tələblərinə cavab verən keyfiyyətli işməli su ilə davamlı olaraq təmin ediləcəkdir. Şəhərətrafı qəsəbələrdə su və kanalizasiya sistemlərinin bərpası yeni xəttin və qurğuların tikintisi davam etdiriləcəkdir. Ceyranbatan su təmizləyici qurğularının məhsuldarlığının artırılması üçün yenidənqurma işləri aparılmış və aparılır. Ceyranbatan - Maştağa su kəmərinin tikintisi davam etdirilir. Maliyyə hesabatının beynəlxalq standartının məlumatına uyğun mülayim iqlim şəraitlərində yerləşən, dövlətlərdə ümumi enerji xərclərinin təxminən üçdə biri, binaların istiliyinə yönəldilir, bununla bağlı kommunal - məişət sferasında xərclərin kəmiyyətinin xeyli artması müşahidə olunur. Qeyd etmək lazımdır ki, Azərbaycanda, xüsusilə Bakı şəhərində bir nəfərə düşən enerji istehlakının artması baş verir. O faydalı sahə və məişət cihazları ilə əhalinin orta təmin olunması, həmçinin yaşayış evlərinin istismarının xeyli enerji tutumu ilə bağlıdır. Mənzil - kommunal təsərrüfatı sferasında enerji - və istilik təchizatının çox payı bələdiyyə müəssisələrinə düşür. Belə sistemdə enerji resurslarının istehsalçıları öz fəaliyyətinin səmərəliliyinin yüksəldilməsində və mənzil - kommunal sferasının təkmilləşdirilməsi üzrə regional proqramlarda iştiraklarına maraqları olmurlar. Mənzil - kommunal sferasında istismar ehtiyaclarına enerji xərclərinin aşağı salınması və enerji daşıyıcılarına qiymətlərin artması Azərbaycanda elektrik enerjisinin çatışmamazlığı ilə bağlı çox mühüm əhəmiyyəti vardır. Həmin məsələlərin əmələ gəlməsi bir neçə səbəblərlə izah olunur, məhz yaşayış evlərinin istiləşdirilməsində elektrik enerjisinin istifadəsi, bölüşdürmə kanallarında itgilərin səviyyəsi 28%-ə çatır, bu gün enerji güclərinin xeyli köhnəlməsi isə 75% təşkil. Yaşayış evlərində xeyli istilik itgisi binaların layihələndirilməsində köhnə konstruktiv həllərin və mühəndis avadanlıqlarının tətbiqi nəticəsində baş verir. Məsələn, divarların, dam örtüklərinin, taxta puşlarm (mərtəbə örtüklərinin), döşəmələrin, pəncərə və qapı boşluqlarmm səmərəli istilik izolyasiyası materialları ilə layihələndirilməsində geniş istifadəsi binanın istilik itgisinin 45-50% aşağı salınmasına səbəb ola bilər. Termostatların, xüsusi istilik punktlarının quraşdırılması hesabına binaların istiləşdirilməsində enerji təchizatının səmərəliliyi üzrə Almaniyanın təcrübəsi diqqətəlayiqdir, çünki sakinlərin ödəmələrinin 2,1 dəfə azalmasına imkan yaratdı ondan əlavə, ən rahat tətbiq olunan və ekoloji sistemi olan ənənəvi sanitar - texniki avadanlığın və mətbəx inventarının dəyişilməsi həyata keçirilibdir. Bazar iqtisadiyyatı inkişaf edən ölkələrdə enerji qənaətliyinin səmərəliliyinin təmin edilməsində istilik fizikasına və mənzil-kommunal sferasının enerji sisteminin idarə edilməsinə xeyli diqqət verilir. Almaniyanın panel evlərin layihələndirilməsində və tikintisində, həmçinin onların əsaslı təmirində enerji qənaəti il iyinin təmini üzrə mütləq tədbirlər nəzərdə tutulur, onlara aiddir: dam örtüklərinin təzələnmiş konstruksiyaları; daşıyıcı balkonlar; ventilyasiyanm istiliyin, su təchizatı və kanalizasiyanın yeni sistemləri; təhlükəsiz elektrik avadanlığı; fasadların istilik izolyasiyası; zavodda hazırlanan germetik şüşə paketləri. Həmin enerji resurslarının, qazın və suyun sərfinin mərkəzləşdirilmiş uçotuna keçidi diqqətəlayiqdir. Qeyd etmək lazımdır ki, Bakıda və Azərbaycanın digər şəhərlərində mənzil fondu müxtəlif səbəblər üzrə enerji qənaəti itkiyə görə deyil, enerjinin artıq sərfinə görə inkişaf etmişdir. Enerji daşıyıcılarının aşağı qiymətlərlə olması enerji qənaətliliyi üzrə iqtisadi stimulların olmaması, tikintinin smeta dəyərinin maksimum ucuzlaşmasına yönəldilmiş mənzil-kommunal sferası obyektlərinin enerji tutumunun yüksəldilməsinə səbəb oldu. Məsələn, Bakıda istiliyə bir ildə enerjinin sərfi 210-280 kvt.saat/kv.m təşkil edir,eyni zamanda da sərt iqlim şəraitində yerləşə İsveçdə və Finlandiyada, cəmi 135 kv.saat/kv.m Tamamilə demək olar ki, mənzil - kommunal sferasında enerji qənaətliliyinin amilləri və istehsaldaxili ehtiyatları yardır. Mənzil - kommunal sferasında enerji qənaətliliyinin təmin edilməsinin mühüm yolları aşağıdakılardır: - layihələndirmədə təkcə tikinti norma və qaydalarına riayət edilməsinə yox, həm də yeni enerjiyə qənaət edən konstruksiyaların tətbiqi; - cari və əsaslı təmirlərin keyfiyyətli aparılması hesabına mənzil - kommunal fondunun istismar dövründə enerji qənaətliliyinin sosial iqtisadi səmərəliliyinin yüksəldilməsi, həmçinin onların enerjiyə qənaət edən material və konstruksiyaların istifadəsi ilə yenidən qurulması. Enerji qənaətliliyi metodları tikintinin xüsusiyyətlərindən asılıdır. Mənzil - kommunal sferasında investisiya - tikinti kompleksi regional (ərazi) bazarlarında öz fəaliyyətini həyata keçirir, onunla bağlı 409
həm enerji istehlakı, həm də enerji qənaətliliyi sosial - iqtisadi, təbii, iqlim və digər şəraitlərdən bilavasitə asılıdır. Ona görə də: - Azərbaycanın müxtəlif regionlarında mənzil - kommunal sferasının eyni tipli obyektlərinin tikintisi (və ya ayrıca şəhərlərdə) enerji resurslarının müxtəlif istehlakı ilə əlaqədardır; - mənzil - kommunal sferası obyektlərinin enerjisinin iqtisadi səmərəliliyi onun istismarının müqayisəli - uzun dövrü ərzində əmələ gəlir. Həmin xüsusiyyətlərdən enerji qənaətliliyi göstəriciləri asılıdırlar; - enerji qənaətliliyi göstəricilərinin səmərəliliyi tikinti meydançasının geoloji və coğrafi - iqlim şəraitini və konstruktiv elementlərin və avadanlıqların enerji tutumunu nəzərə almalı və müəyyən etməlidir; - mənzil - kommunal sferasının tikinti şirkətləri həm texnologiyanın mövcud enerji tutumuna, həm də normativ göstəricilərə yönəlməldirilər; - enerji istehlakmm optimal səviyyəsinə riayət edilməsinə və enerji qənaətliliyinin təmin edilməsinə tikinti şirkətinin bütün xidmətləri yönəldilməlidir. Bir halda mənzil - kommunal sferası obyektlərinin tikintisinin yerinə yetirilməsi xeyli müddət ilə xarakterizə olunur, onda onların istismarı isə bir neçə on illiklər ərzində həyata keçirilir, qiymətləndirilməsinin əhəmiyyəti, resursların enerji qənaətliliyinin idarə edilməsinin təşkili haqqında xəbər verir. 2.Mənzil-kommunal sferası obyektlərinin həyat təşkili. Mənzil - kommunal sferası üçün iqtisadi menecmentdə obyektin həyat tsikli termini istifadə olunur və obyektin tikintisinin başlanğıcının və onun istismarının sonunun sıx əlaqəsini göstərir. Belə mərhələli yanaşma enerji qənaətliliyi səviyyəsini qiymətləndirmək üçün mümkündür və onların qənaətliliyi həm tikinti materialları, detalları və konstruksiyalarının istehsalı mərhələsində, tikintiquraşdırma işlərinin yerinə yetirilməsində, həm də tikilən obyektlərin istismarında əldə edilir. Enerji resurslarının istehlakmm miqdarı və müxtəlif mərhələlərdə onların qənaətliliyi xeyli fərqlənirlər. Beləliklə, mənzil - kommunal sferası obyektlərinin həyat tsikli ni dörd mərhələyə ayıra bilərik: layihə - axtarış işlərinə;obyektin tikintisinə;istifadəyə verilən obyektin istismarına;istismarın müəyyən edilmiş müddətinin keçməsi (uzanması) üzrə obyektin sökülməsinə. Statistik məlumatların təhlili göstərir ki, tikinti materialları, məmulatları və konstruksiyaların payına enerji resurslarının 8%, tikinti - quraşdırma işlərinin yerinə yetirilməsinə 2% düşür. Enerji xərclərinin ən çox payı mənzil - kommunal fondunun istismarı ilə bağlıdır. Əgər yaşayış evlərinin tikintisində enerji qənaətliliyi səviyyəsinə baxsaq, görərik ki, qənaətin əsas payı binaların layihələndirilməsi və tikintisi mərhələsində əldə edilir, bu isə öz növbəsində enerji qənaətliliyinin sosial - iqtisadi səmərəliliyini şərtləndirir. 3.Layihələndirmə və tikinti mərhələlərində alternativ variantların müqayisəsi. Layihələndirmə mərhələsində həll edilmənin alternativ variantlarının müqayisəsi aparılır, arxitektura - tikinti, konstruktiv və həcm - planlaşdırma həllərinin qiymətləndirilməsi həyata keçirilir, tikinti sahəsində yeni innovasiyanın həll edilməsi ilə tanışlıq əldə edilir, layihələndirilən obyekt üzrə bütün mövcud informasiya mənbələri və normativ baza öyrənilir. Layihələndirmədə enerji qənaətliliyinin əsas elementləri texniki - iqtisadi əsaslandırmanın işlənməsində və tikinti layihəsinin hazırlanması mərhələsində müəyyən edilir. Son məhsulu mənzil - kommunal sferası obyektlərini xarakterizə edən, əsas göstəricilər, məhz obyektin əhəmiyyəti və istismara təhvil verilməsini investor - obyektin sifarişçisi şərtləndirir. Layihənin konstruktiv həll edilməsi tikinti norma və qaydalarına uyğun gəlməlidir. Beləliklə, layihələndirilən obyektin istismarı dövrendə enerji istehlakı və enerji qənaətliliyinin ən mühüm aspektləri layihələndirmə mərhələsində həll edilməlidir. Enerji xərclərinin əsas göstəriciləri məhz həcm - planlaşdırma, konstruktiv həllərin işlənməsində və mühəndis avadanlığın seçilməsində müəyyən edilir. Layihələndirmə mərhələsində obyektin əsas texniki - iqtisadi göstəriciləri formalaşır: onun dəyəri, ayrıca konstruktiv elementləri yerinə yetirilməsi müddəti, tikinti materialları və məmulatları, işlərin istehsal texnologiyası, obyektin mühüm istismar xüsusiyyətləri (keyfiyyət, möhkəmlik) və obyektin tikintisində enerji istehlakı səviyyəsi. Layihənin variantları investor - sifarişçi ilə birlikdə baxılır və özünün maliyyə və texniki imkanlarına əsasən, seçim həyata keçirilir. Məhz layihələndinnədə obyektin layihə enerji tutumu və istismarı müəyyən edilir. Enerji tutumunun konkret əhəmiyyəti sifarişçinin tələbindən asılıdır, normativlər əlaqələndirilir, enerji qənaətliliyini hesaba almaqla texniki və konstruktiv həll edilməni tutan layihə işçiləri kollektivinin səlahiyyətli səviyyəsi 410
müəyyən edilir. Ona görə də layihə həllinin qiymətləndirilməsinin mühüm göstəriciləri təkcə obyektin möhkəmliyinin yüksəldilməsini yox, həm də gələcəkdə onun istismarı üzrə xərclərinin qənaətliliyini nəzərdə tutan, layihənin keyfiyyətinin yüksəldilməsi əldə edilməlidir. Tikinti istehsalında enerjidən istifadə edilməsi səviyyəsini, əmək vasitələrinin enerji səmərəliliyini, əməyin enerji silahlanması xarakterizə edir, yəni tikinti istehsalının texniki inkişafı. Ona görə də əməyin enerji silahlanması ilə yanaşı onun məhsuldarlığı artmalıdır. Belə halda tikinti məhsulunun (yaşayış evınin) enerji tutumu aşağı düşər. ƏDƏBİYYAT 1. Regionların sosial - iqtisadi inkişafı (2014-2018-ci illər). Azərbaycan Respublikası Dövlət Statistika Komitəsi, 2015. 2. Bakı şəhərinin və onun qəsəbələrinin sosial - iqtisadi inkişafı (2011-2013) və (2014-2018). 3. Azərenerji İstehsalat Birliyinin materialları. 411
Tarih 4.11.2017 Saat 17.30 SALON MOUNTAIN 2. Oturum Moderator TUDSAK171 TUDSAK186 TUDSAK187 TUDSAK190 TUDSAK253 Doç. Dr. Feyzan GÖHER VURAL Doç. Dr. Feyzan GÖHER VURAL Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Doç. Dr. Timur VURAL Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Doç. Dr. Timur VURAL Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Doç. Dr. Feyzan GÖHER VURAL Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Doç. Dr. Timur VURAL Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Doç. Dr. Feyzan GÖHER VURAL Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Arş. Gör. Merve SOYCAN Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Arş. Gör. Bauyrzhan BOTAKARAYEV A. Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi TUVA ATLARININ SESİ: İGİL TUVA HÖMEY GELENEĞİ HAKAS TÜRKLERİNİN KÜLTÜREL KAHRAMANI VLADİSLAV KUÇENOV TÜRK KÜLTÜRÜNDE ÜFLEMELİ ÇALGILAR MODERN KAZAKİSTAN'DA İSLAM: AŞIRI İSLAM'IN KAZAKİSTAN'DA YAYILMASININ NEDENLERİ VE ŞARTLARI 412
TUVA ATLARININ SESİ: İGİL Doç. Dr. Feyzan GÖHER VURAL Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Doç. Dr. Timur VURAL Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi ÖZET Türkler binlerce yıldır doğumdan ölüme, düğünden savaşa kadar her zaman ve her yerde müziği ve çalgıları baş tacı etmişlerdir. Milyonlarca kilometre kareye yayılmış olan Türk Dünyasında, mızraplı, yaylı, nefesli ve vurmalı yüzlerce çalgı vardır. Bu çalgıların bazıları, sadece müzik aleti olmaktan çıkarak, o bölgenin hatta ülkenin simgelerinden birisi konumuna gelmiştir. Tuva Türklerinin yaylı çalgısı igil de böyle özel bir konuma sahiptir. İki telli bir saz olan igil, Geleneksel Tuva Müziği nin önemli bir çalgısıdır. Gerek solo, gerekse toplu müzik icralarında karakteristik yapısıyla aranan bir enstrüman olan igil, Moğol morin-huur çalgısı ile kimi benzerliklere sahiptir. Buna rağmen kasnak biçimi ile bu çalgıdan ayrılır. At derisi gerilmiş olan igilin hem tellerinde hem de yayında at kuyrukları kullanılmaktadır. Alan araştırmasına dayalı olan bu çalışmada, 2017 yılı içinde Tuva ya gerçekleştirdiğimiz araştırma gezisinde derlediğimiz bilgiler ışığında igil çalgısı ele alınacaktır. Çalgının yapısı, Tuva halkı ve Tuvalı müzisyenler için öneminden söz edilecek; Tuvalı sanatçılar ve Tuvalı halk bilimcilerinden dinlemiş olduğumuz igil çalgısının ortaya çıkış efsanesi ve bu efsanede yer alan atın igile dönüşme hikayesi paylaşılacak; çalgının burguluğundaki at figürü, burguluk sayısının anlamı, tel ve yaylarında kullanılan at kuyrukları, göğsüne gerilen at derisi, icra sırasında çalgı ile gerçekleştirilen at sesleri, sözü edilen efsane ile bağlantılı olarak yorumlanacaktır. Çalışma görsel ve işitsel verilerle desteklenecektir. Anahtar Kelimeler: Tuva, Tuva Müziği, İgil, Kültürel Müzikoloji JEL Kodu: Z110 ABSTRACT Music has a very important place for thousands of years for Tukrs, from birth to death, from wedding to war There are hundreds of music instruments in the Turkish World, which are spread over millions of kilometers. Some of these instruments have become one of the symbols of that region or even the country. "Igil" which is Tuvan Turks string instrument, has such a special position. A two-string instrument, igil is an important music instrument of Traditional Tuva Music. It is a popular instrument for both solo and orchestral music. The igil has similarities with the Mongolian morin-huur. However, it is separated from this instrument by the shape of the bout. The horses skins are used on "igil"'. In addition, horse tails are used in the strings and bows. In this study, which is based on field research, the igil has been examined under the information we compiled in a research trip to Tuva in 2017. In this work, the importance of this instrument to Tuva people and musicians has been mentioned. In addition, details such as the legend of igil, the relation of this music instrument and horses, structure and metariels of igil have been discussed. The study has been supported by visual and auditory as well as literature review. Key Words: Tuva, Tuvan Music, Igil, Cultural Musicology Giriş Müzik, insanoğlu için vazgeçilmez bir paylaşım ve iletişim yoludur. İnsanlar tarihsel süreç içinde, seslerinin yanı sıra çeşitli çalgıları da müzik üretiminde kullanmayı öğrenmişler; zaman içinde çalgıları çeşitlendirmişler ve geliştirmişlerdir. Şüphesiz her insan ve her toplum için müzik büyük bir öneme sahiptir. Ancak bazı milletler için müziğin kutsallıktan, savaş aracı olmaya uzanan geniş bir kullanım sahası ve derin anlamları vardır. Bu milletlerin başında Türkler gelir. Türkler için doğumda ninnilerle başlayan müzik yolculuğu, ağıtlarla göğe uğurlanmaya dek sürer. Milyonlarca kilometrekareye yayılmış olan büyük Türk dünyasının her noktasında müzikle yaşayan, müziği yaşatan çok sayıda insan, yüzlerce çeşit çalgıyı vücuda getirmiştir. Bu çalgıların bazıları, sadece müzik aleti olmaktan çıkarak, o bölgenin hatta ülkenin simgelerinden birisi konumuna gelmiştir. Tuva Türklerinin yaylı çalgısı igil de böyle özel bir konuma sahiptir. İki telli bir saz olan igil, Geleneksel Tuva Müziği nin önemli bir çalgısıdır. Valentina Suzukey in ifadesine göre, Tuvalılar tarafından kültürlerinin bir simgesi olarak kabul edilmektedir (Suzukey ile kişisel görüşme). Gerek solo olarak gerekse Geleneksel Tuva orkestrası içinde toplu icralarda yer alan igilin kökeni, binlerce yıl önceye dayanmaktadır. Türk dünyasındaki tüm yaylı çalgıların atasının kıl 413
kopuz olduğu düşünülmektedir. İgil de ıklığ olarak da adlandırdığımız yaylı kopuzdan türemiş çalgılardan birisidir. İgilin oldukça yakın bir akrabası olan kıl sazı, günümüzde Saha (Yakutistan) bölgesinde çalınmaktadır. Moğolların milli çalgılarından olan morin-huur da igil ile benzerlikler göstermektedir. Sözü edilen her üç çalgı da Türk ve Moğollardaki at kültü ile ilişkili olarak gelişmiştir. Türklerin kanadı olduğu ifade edilen at, Kök Tengri inanışından günümüze çok özel bir konuma sahip olmuştur. Orta Asya bozkırlarında Türk ün sırdaşı, yoldaşı, savaş arkadaşı olan at, ölümde de onu yalnız bırakmamış; kurganlara mumyalanarak yerleştirilmiştir. At, Kök Tengri ye sunulan adak; etinden, sütünden, yele ve kuyruklarından faydalanılan kutsal hayvan olmuştur. Günümüzde Saha Türkleri hala yolculuğa çıkmadan önce at yelelerini ağaçlara bağlama geleneklerini sürdürmektedirler. Aksi, büyük bir uğursuzluk sayılmaktadır. Bu kıymetli at yeleleri ve kuyrukları, çalgıların da temel malzemelerinden olmuştur. Telli pek çok çalgının tel kısımlarında kullanılan at kuyrukları; yaylı sazların hem tellerinde hem de yaylarında kullanılmıştır. Örneğin igil ile büyük bir benzerlik gösteren Saha çalgısı kıl ın tel ve yaylarında at kuyruğu kullanılırken; çalgının göğsündeki deride at derisidir. Tuva da görüşme gerçekleştirdiğimiz Doç. Dr. Margarita Kungaa, igil sazının yaradılış efsanesini bizimle şöyle paylaştı: Tuva da atıyla birlikte yaşayan bir adam varmış ve atını çok severmiş. Her yere birlikte gider; her şeyi birlikte yaparlarmış. Adam şarkı söylerken at onu dinlermiş. Günün birinde atını kaybetmiş, hiçbir yerde bulamamış. Bu durum adamı kahretmiş. Onun hep yanında olması için bir çalgı yapmış. Bir atın kuyruklarını ve yelelerini bu çalgıda tel ve yay olarak kullanmış; atın derisini çalgıya germiş. Çalgının burguluk kısmına ise atının başına birebir benzer bir at başı heykelciği kondurmuş. Çalgısının ismine ise igil/egil-geri dön anlamında igil ismini vermiş. Böylece igil oluşmuş (Kungaa ile kişisel görüşme) Efsanesinden malzemelerine kadar igil için Tuva Türklerinin atlarının sesi demek yanlış olmayacaktır. Bunlara ilaveten igilin icrasında da at ses, taklitleri yapılmaktadır. İgil efsanesinin benzer bir başka çeşidi ise şöyledir: Uzun zaman önce, sadece üç keçiye sahip olan fakir bir adam ve onun Ösküs-ool (oğul) adında bir çocuğu varmış. Kötü bir Moğol hükümdarı, oralardan geçerken değerli otlarımın sıska, işe yaramaz atlar tarafından yenmesini istemiyorum der ve sıska bir atın kurtlara yem yapılmasını ister. Buna çok üzülen çocuk, hükümdarın dediğini yapmaz ve atı alarak keçi sütüyle besler. Çocuk büyüdüğünde bu atla tüm at yarışlarını kazanır, hükümdarın atlarını bile yarışlarda geçer. Tuva nın kahramanı olur. Buna çok sinirlenen hükümdar, atın bir uçurumdan atılmasını emreder. Atını bulamayan Ösküs-ool atını her yerde arar, sonunda bitkin düşerek, bir yerde uyuyakalır. Rüyasında ona yaklaşan ve insan gibi konuşan atını görür. At ona Benim cesedimi bir uçurumun altında bulacaksın. Kafatasımı yaşlı bir ağacın dalına as ve o ağaçtan bir çalgı yap. Çalgının göğsüne benim derimi ger, telleri ve yayını kuyruk tüylerimden yap ve bu çalgının adına eğil/igil de der. Atın dediklerini yapan Ösküs-ool, çalgıyı her çalışında mutlu günlerini hatırlarmış. Ösküs-ool, igili öyle güzel çalıyormuş ki onu dinleyen insanlar onunla birlikte hüzünlenip, onunla birlikte ağlamışlar. Birden yüksek dağın tepesindeki bulutlar bölünmüş ve gökten alnında beyaz bir yıldız olan gri bir aygır inmiş. Aygır arkasından siyah beyaz yüzlerce attan oluşan bir sürüyü de getirmiş (Wallin 2005: 4-5; van Deusen 2004: 48). Tuva nın geleneksel çalgılarından bir diğeri ise bızançıdır. Bızançı, boğa / inek ile ilişkilendirilir. Bızançının tıpkı inek memesinin dört adet olması gibi, dört burguluğu ve dört teli olduğu; igilin ise tıpkı at memesinin iki adet olması gibi iki burguluğu ve teli olduğu belirtilmektedir (Otçutay ile kişisel görüşme). 8-10.08.2017 tarihlerinde çalışmalarını izleme imkânı bulduğumuz Tuva Geleneksel Orkestrası, igil icraları esnasında bu çalgı ile at kişneme seslerini gerçekleştirmektedirler. Bu ses, yayın tellere hızlıca sürtülürek; saptaki elin ise tizden kalına kaydırılarak indirilmesi şeklinde yapılmaktadır. Gerçek bir at kişnemesine oldukça benzeyen bu taklit, kimi zaman ise icracıların kendi sesiyle de yapılmaktadır. İgil icrasına eşlik eden tak-tuk ta atın koşuş ritmini vermekte oldukça başarılı bir çalgıdır. Vurmalı bu çalgı, at toynaklarından yapılmaktadır. Büyükçe bir atın toynaklarından yapılan bu çalgı bir çifttir ve teki davul kasnağına sabitlenirken, diğeri elde tutulur. Elde tutulan toynak, sabit olana at koşuş ritmini anımsatacak şekilde vurulur. Bu şekilde yaratılan atmosferde, efsanedeki atına dön gel diye seslenen adamın duasının kabul olduğuna inanmamak imkânsız gibidir. İki telli igil sazı, uzunca bir sapa sahiptir. Burgulukları farklı uzunlukta olabilmekte; burguluğun üzerinde genellikle bir at başı heykelciği yer almaktadır (Levin vd. 2016: 612). Tuva nın Çadaana Şehri nde gerçekleştirdiğimiz araştırma gezisi esnasında, Tuva nın en önemli çalgı yapımcılarından olan Ondar Oçur-ooloviç Valeriy ile tanışma ve kendisinden çalgının yapımı hakkında bilgi alabilme şansımız; daha da önemlisi kendisinin elinden çok özel bir igil çalgısını satın alabilme imkânımız oldu. Tuva nın en önemli höömey (gırtlak çalma) müzisyenleri arasında gösterilen Ondar 414
Valeriy nin (Suzukey ve Tumat 2015: 133) anlattığına göre igil, kolay şekil verilebilen ama aynı zamanda sağlam bir ağaçtan yapılmalıdır. Kendisi genellikle Tuva da yetişen bir ağaçtan igil yaptığını ifade etmiştir. Bu ağaç, çiçek gibi kokan bir gövdeye sahiptir ve kesildikten sonra da aynı güzel kokuyu barındırmaktadır. Tuvalılar bu ağaçtan yapılmış olan objelerin, kötü ruhları kovacağına inanıyorlar. Bu, şüphesiz Eski Türk İnanışı kökenli bir gelenektir. Mis gibi kokan bir sapa sahip olan igilin, başında Valeriy nin hocasının igilinde yer alan at başına çok benzeyen beyaz bir at yer almaktadır. Ondar Valeriy, küçükken hocasının igilini çok beğendiğini; bu nedenle kendi igillerinde de sık sık beyaz at figürünü kullandığını belirtmektedir (Ondar Oçur-ooloviç Valeriy ile kişisel görüşme) Soldan sağa F. Vural, O.O.Valeriy, T. Vural Tuva 2017 Bununla birlikte aşağıdaki örneklerde görüldüğü üzere igillerde sık sık kızıl-kahve at başları yer almaktadır. Kimi zaman ise Budist inanışla bağlantılı olarak parlak yeşil, kırmızı renklerde at başlarının kullanıldığı da görülür. İgil burguluklarına örnekler Uzunca bir sapa sahip olan igil, iki bacağın arasına sıkıştırılarak icra edilmektedir. Ses teknesi genellikle üst kısmı yuvarlak (kalbe benzer) alt kısmı sivri gelecek şekilde yapılır. Bununla birlikte köşeli kasnakların yapıldığı da nadiren görülür. Ön göğsünde kullanılan deri geleneksel olarak at derisi olmakla birlikte, günümüzde sık sık keçi derisi tercih edilmektedir. Teller ise daha önce de vurgulandığı gibi at yelesi ya da kuyruğundan yapılmaktadır. İgil, tıpkı Anadolu da icra edilen klasik kemençe / İstanbul kemençesi gibi tellerin üzerine basılarak değil; tırnaklarla tellere yandan temas edilmesi suretiyle icra edilir. Bununla birlikte görüşme gerçekleştirdiğimiz Tuvalı halk bilimci ve enstrümanistler, eski dönemlerde igilin her iki şekilde de, yani hem tellerin üzerine basılarak, hem de yandan tele tırnak değdirilerek çalındığını ifade etmişlerdir. İgil icrası sırasında Tuva müziğinin en dikkat çekici ve karakteristik özelliklerinden olan gırtlak çalma tekniği de uygulanabilmektedir. Gırtlak icracılarının sıklıkla igil kullandıkları görülür. Ana melodi ve doğuşkanlarının aynı anda icrasına dayanan ve çalan kişiyi fiziksel olarak çok zorlayan bir teknik olan gırtlak çalma, igil ile tınlatılan 4 lü, ve 5 li aralıklarla büyük bir uyum içinde seyretmektedir. Ses nitelikleri de büyük bir yakınlık göstermekte; birbirini tamamlamaktadır. 415
Görüşme gerçekleştirdiğimiz Tuva Geleneksel Orkestrası igil icracısı ve yapımcısı olan Otsur Vladimiroviç Otçutay (Oçuktay), igilin sadece bir müzik aleti olmadığını; Tuva nın en önemli simgelerinden birisi de olduğunu vurgulamaktadır. Gerçekten de ülkede, igile büyük bir sevgi ve saygı duyulduğunu görmek mümkün (Otçutay ile kişisel görüşme). İgil efsanesinden etkilenilerek yapılmış olan deneysel igil çalışmalarından birinde, çalgının göğsü olarak bir atın kafatası kullanılmıştır. Bu çalgı, Tuva Geleneksel Müzik Merkezi girişinde yer alan sergide bulunmaktadır. Kızıl da ziyaret ettiğimiz bir çalgı yapım atölyesinde ise Kızıl şehrinin kültür meydanına yerleştirilmek amacıyla yapılan devasa boyutta bir igil heykelini görüntüleme şansına sahip olduk. Son Söz Ortaya çıkış efsanesi bir at ile ilişkilendirilen igil, Tuva kültürünün en önemli temsil unsurlarından birisi olarak düşünülmektedir. Gerek müzisyenler, gerek halk bilimciler, gerekse Tuva halkı igili kültürlerinin bir simgesi olarak kabul etmektedirler. İki telli oluşu atın iki memeli oluşu ile ilişkilendirilen igilin tellerinde ve yayında at kuyrukları; göğsünde at derisi kullanılmaktadır. Bununla birlikte günümüzde farklı hayvanların derisinden de faydalanılmaktadır. Çalgının çalınışında da at kişneme sesleri taklit edilmektedir. Solo ve orkestralar içinde yer alan igil, höömey e (gırtlak çalma) eşlik eden başlıca çalgıdır. Bu çalgıyı dinlerken, efsanede atına dön gel / egil diye seslenen adamın dileğinin gerçekleştiğine inanmamak imkansız gibidir. Kaynakça Levin Theodore, S. Daukeyeva, E. Köchümkulova, The Music of Central Asia, Indiana University Press, Indiana 2016. Suzukey Valentina Y. Ve Ç.S. Tumat, Хоомейжи Республики Тыва (Tuva Cumhuriyeti nin Höömey Sanatçıları), Tuva Geleneksel Kültür Merkezi, Kızıl 2015. van Deusen Kira, Singing Story, Healing Drum: Shamans and Storytellers of Turkic Siberia, University of Washington Press, USA 2004. Wallin Sarah, Tuvan Throat Singing and the Legend of the Horse Head Fiddle, 2005. Kişisel Görüşmeler: Kungaa Margarita, Halk Bilimci, Tuva- Kızıl, Görüşme Tarihi: 06-14.08.2017 Suzukey Valentina Yu., Müzikolog, Tuva-Kızıl, Görüşme Tarihi: 09-10.08.2017 Valeriy Ondar Oçur-ooloviç, Çalgı Yapımcısı, Tuva-Çadaana, Görüşme Tarihi: 12.08.2017 Otçutay Otsur Vladimiroviç, İgil İcracısı ve Çalgı Yapımcı, Geleneksel Yuva Müzikleri Merkezi, Tuva- Kızıl, Görüşme Tarihi: 08-09.10.2017 416
TUVA HÖMEY GELENEĞİ Doç. Dr. Timur VURAL Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Doç. Dr. Feyzan GÖHER VURAL Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi ÖZET Günümüz Tuva Özerk Cumhuriyeti toprakları Kadim Türk tarihinin kaynak bölgelerinden biridir. Dört bir tarafı Türki topluluklar ile çevrili bu coğrafya kendi geleneklerini büyük oranda günümüze kadar taşımıştır. Bunun çeşitli sebepleri mevcuttur. Güney ve Kuzey Sibirya bölgesinde Türk nüfusun en yoğun olduğu topraklardır. Tuva topraklarının kışın çok soğuk ve petrolden nasibini alamamış olmasından ötürü, Rusların baskısından uzak kalmıştır. Ekonomik zenginliklerin olmadığı topraklar büyük oranda burayı vatan bilen Tuva Türklerini barındırmaktadır. Çok az sayıda Rus asıllı vatandaşın olduğu Tuva, Rusya Federasyonu na bağlı olmasına karşın Rus dilini iyi bilmeyen genç bir nüfusa sahiptir. Sosyal ve ekonomik sıkıntıların çok derin olarak hissedildiği bu ana vatan toprağı üzerine yapılacak çalışmalar Türk kültürü açısından büyük önem arz etmektedir. Türkler kendilerine has müzik gelenekleri ile her zaman dikkat çekmiştir. Öz kimliklerini büyük oranda kormuş olan Tuva Türkleri tüm dünya da Hömey dedikleri gırtlak çalma tekniği ile tanınmaktadır. Bu gelenek doğadaki seslerin taklitleri üzerine kurulmuştur. Tuva Cumhuriyeti ndeki Hömey çalma geleneğinin yörelerine göre türleri de mevcuttur. Bu türlerin temel olarak sesin oluşum yeri ve nağmelerin çeşitliliğine göre ayrıldığı söylenebilmektedir. Dağlık bölgelerde ve bozkırda hömey çalma tekniği tınılarıyla birbirinden ayrılmaktadır. Hömey sanatçıları icraları esnasında igil, bizançi, doşbulur veya davul çalmaktadırlar. Bu araştırma kapsamında, 2017 yılı Temmuz-Ağustos ayları içinde Tuva Özerk Cumhuriyeti nde gerçekleşen alan araştırması kapsamında elde edilen bilgiler doğrultusunda, Hömey çalma geleneğinin, türleri, teknik güçlüklerine yönelik tespitler sergilenecektir. Anahtar Kelimeler: Müzik, Vokal Müzik, Gırtlak Müziği, Tuva Müziği, Müzikoloji ABSTRACT The territory of today's Tuva Autonomous Republic is one of the source regions of Ancient Turkish history. This geography surrounded by Turkish communities on four sides has carried its traditions up to date. There are several reasons for this. The Tuva Republic is the region where the Turkish population is most concentrated in the Southern and Northern Siberia regions. The fact that the Tuva lands are too cold a oil-free makes it possible for the Russians to stay away from oppression. The lands where economic riches do not exist are largely accommodated by Tuva Turks. Tuva has a young population that does not know Russian well although it is connected to the Russian Federation. The work to be done on this geography, where social and economic troubles are very influential, is of great importance for Turkish culture. The Turks have always been attracted to their musical traditions. The Tuva Turks, whose selfidentities are protected in great measure, are known all over the world for the technique of throat singing, which they call "Koomey." This tradition is based on imitations of the sounds of the nature. There are also genres according to the locality of the tradition of the Khoomey in the Republic of Tuva. It can be said that these species are separated according to the place of the voice and the diversity of the voices. In the mountainous regions and steppe, the khoomey technique is separated from each other by sound. The Khoomey artists are playing ygyl, byzanchy, doshbulur and drums during their performance. This research is based on field research in the Tuva Autonomous Republic in July-August 2017. Identification of the tradition, types and technical difficulties of the khoomey tradition has been exhibited. Keyword: Music, Vocal Music, Throat Singing, Tuva Music, Musicology Giriş Tuva Özerk Cumhuriyeti coğrafi olarak Sibirya nın en güney bölgesidir. Toprakları bozkır ve dağlık olmak üzere iki kısımdan ibarettir. 170.300 km 2 lik ülkenin yaklaşık %82 dağlar %18 ise ovalardan oluşmaktadır. Deniz seviyesinden ortalama yükseklik 2500 metredir(ölmez, 1996 : 10). En yüksek dağ silsilesi olan Müngü Tayga (Gümüş Orman) 3976 metreye kadar ulaşmakla beraber dağlık kısımlar yoğun orman dokusuna sahiptir(arıkoğlu,). Sulak topraklara sahip olan Tuva yeşillin hakim olduğu bir ülkedir. Yeşilin bu kadar bol ve bereketli su kaynakları ile beslenmesine rağmen tarım 417
oldukça yetersiz düzeydedir. Görüşmelerimiz sırasında Kızıl şehir merkezinde kışın sıfırın altında -50 civarı derecelerin sıklıkla görüldüğünü Tuvalılardan sık sık duyduk. İklimin getirdiği zor koşullar kısa süreli iyi hava şartları meyve ve sebze yönünden bu ülkeyi ithalata mahkûm etmektedir. Ülkede keçi, koyun, inek ve yılkı (yabani at) besiciliği yapılmaktadır. Bütçesi büyük oranda merkezi hükümetin katkılarına bağlı ola bu ülkede nüfusun %77 si (235.313) Tuva Türküdür. 17 idari bölgeden oluşan ülkenin başkenti Kızıl dır. Tuvalıların tarihin ulaşılabilen kısımlarından itibaren aynı coğrafyada yaşamaları onları daha ayrıcalıklı bir yere taşımaktadır. Günümüz Tuvalıların ataları, Türki kavimler olan İskitler ve Hunlardır. Klanlardan, ailelere, etnik kimlikten, inanışa kadar birçok faktör Tuva kültürünün oluşumunda önemli rol oynamıştır(mongush, 2006: 275). Tuva toprakları kışın çok soğuk ve petrolden nasibini alamamış olması, Rusların baskısından uzak kalmasını sağlamıştır. Bu sayede birçok kadim Tuva Türk geleneği doğal haliyle günümüze kadar gelmeyi başarmıştır(matrenitsky ve Friedman, 2012:111). Resim 1. 1937 Yılında Hömey Eşliğinde Yapılan Tuva Kureşi (Martyanova, 2009 :53) Tuva Araştırması Gezi Güncesi 05 Ağustos 2017 günü 07:00 de başlayan Novosbrisk - Abakan uçuşunun ardından saat 08:25 civarında Abakan a indik. Burada bizi Hamzabeg Tenoo Tyundeşava karşıladı ve birlikte Abakan Tren garına geçtik. Tuva ulaşımının sadece karayolu ile sağlanabilmesi bu ülkenin gelişimindeki büyük engellerden biridir. Abakan tren garında anlaştığımız taksi ile yaklaşık 450 km lik bir yolculuk gerçekleştirdik. Yolun tamamı gidiş-geliş olup, Sayan dağlarını aştığınız kısımları çok virajlı, yokuşlu ve tehlikelidir. 4,5 saat süren yolculuk sırasında ülke sınır girişi sırasında polis kontrolünden geçtik. Eğer Tuva Türkü polisler ile karşılaşmışsanız Türkiye den geliyor olmanız oldukça keyifli bir sohbete dönüşebilmektedir. Bu polis kontrol noktasından sonra uçsuz bucaksız Turan Ovası sizi karşılamaktadır. Bu güzergahta Turan Şehrine girmeden hemen önce meşhur İskit halkının yaşadıkları ve Arjan kazılarının yapıldığı ova sağınızda kalmaktadır. Turan şehri ise oldukça geri kalmış tamamı tek katlı ve müstakil evlerden oluşan bir yerleşim bölgesidir. Evlerin büyük bir kısmı aslında sadece saçtan yapılmış baraka olarak isimlendirilebilecek durumdadır. Resim 2. Kızıl İline 30 km Mesafedeki Tuğların Dikili Olduğu Tuva Otağı (Kişisel Foto Arşivi) 418
Turan şehrini aştıktan sonra yaban atlarının birer çiçek gibi serpildiği, kısmi tepecikler ile süslenmiş bir bozkır sizi karşılamaktadır. Yaklaşık bir saatlik bir yolculuğun ardından Tuva nın başkenti Kızıl, Yenisey Irmağı nın ardına dizilmiş tespih taneleri gibi doyumsuz bir manzara ile sizi karşılamaktadır. Resim 3. Turan İli İstikametinden Kızıl a Giriş ve Yenisey Irmağı (Kişisel Foto Arşivi) Tuva da yaptığımız çalışmalar süresince bize Tuva Halk Edebiyatı Doçenti olan Margarita Kungaa eşlik etmiştir. Dört gün boyunca Kızıl kent merkezinde birçok müzisyen ve müzikolog ile görüşmeler yapıp, ses ve görüntü Kayıtları alma imkânımız oldu. Hömey tekniğine yönelik kapsamlı araştırma yapabilmek için görüştüğümüz kişiler bizi Kızıl a yaklaşık iki saat uzaklıktaki bir kentte yaşayan ustaya ulaşmamızı tavsiye ettiler. Bu araştırma, 10 Ağustos 2017 günü Çadaana kentinde çok tecrübeli ve ünlü bir Hömeyci olan Ondar Oçur-ooloviç Valeriy (1962) ile yapılan görüşmeler esas alınarak şekillendirilmiştir. Hömey (Gırtlak Çalma) Geleneği Hömey tekniği İnsan sesinin, konuşma ve şarkı için kullanımının çok ötesinde bir yaratıcılığa sahiptir. İki tane müzikal melodinin bir şelale gibi, aynı anda ve uyum içinde akışması sanatıdır. (Levin, 1999 : 80) Tuva dilindeki Hömey kelimesinin Moğolca gırtlak manasındaki khoomey den geldiği düşünülmektedir. Batılılar bu tekniğe Throat Singing (Gırtlak şarkısı) veya Overtone Singing (Doğuşkan 197 Şarkısı) gibi isimler kullanmaktadırlar. Tuva insanının inancına göre müzik ilk olarak tabiattaki seslerin taklidi ile oluşmuştur. Tabiattaki her şeyin bir ruhu vardır ve her ruh kendi fısıltısına sahiptir. Doğa ile birlikte yaşayan Tuvalı çobanlar suyun fısıltısından, ağaçların hışırtısına kadar tabiatın namelerini müziklerine aktarmışlardır. Bir başka görüşe göre Hömey tekniği Tuva şamanlarının ruhlar ile iletişim kurmak için geliştirdikleri bir vasıtadır. Zaman içinde doğa ve hayvan seslerinin tamamını kapsayarak halk arasında yaygınlaşarak benimsenmiştir. Bu teknik zaman içinde tüm Tuva topraklarına yayılmış ve sözlü müzik geleneğinin büyük kısmını teşkil etmiştir. Ayrıca bu teknik çeşitli ritüellerin içinde ruhani ve şifa amaçlı olarak da kullanılmaktadır(matrenitsky and Friedman, 2012 :111). 197 Frekans değeri belli temel bir sesin tınlamasıyla eş zamanlı olarak ortaya çıkan çok tiz seslere kadar uzanan sıralı ses dizisi. 419
Resim 4. 1902 Yılına Ait Bir Tuva Şamanı Ayin Yaparken (Ermolaeva, 2014 :73) Levin ve Süzükei ye göre ise çobanlar sabahları nehrin kıyısına otururlar. Su akıntısı onlara nasıl şarkı söyleyeceğini anlatır. Çoban önce birkaç ana melodiyi sudan öğrenir. Dudağının ve dilinin yardımıyla suyun hem ritmik hem de melodik akışına eşlik eder. Çıkarttığı doğuşkan sesleri özellikle suyun ana seslerinden seçmeye özen gösterirler(2011:27). Bu örnekten de anlaşıldığı üzere Tuva müziği doğanın insan üzerinde can, ses ve ruh bulması temeline dayanmaktadır. Bu teknik temel bir ses üzerine şekillenen diğer doğuşkan ses veya seslerden oluşmaktadır. Şarkıcı çalgı eşliğinde veya sadece sesi ile oluşturduğu melodilerin arkasından temel bir sesin üzerine gırtlak tekniğini kullanarak kimi zaman duymakta zorlanılabilen ikincil ezgiler oluşturur. Bu sesler genelde temel sesin doğuşkanları arasında gezinme esasına dayanmaktadır. Levin ve Edgertone yaptıkları ölçümlerde bazı sesleri tampere ses sisteminin dışına gittiklerini tespit etmişlerdir(1999:82). Aslında Tuva hömey geleneğinin tınılarındaki orjinallikte buradan kaynaklanmaktadır. İnsan sesi oldukça karışık bir enstrümandır. Ses oluşum sırasında hömey şarkıcılarının basınçlı nefes kullanımıyla oluşturduğu geçici kıvrımlar ses telleri dışında farklı bir ses kaynağının oluşmasına sebep olmaktadır. Bu basınçla uygulanan havadaki sürtünme artışı titreşimi daha şiddetli bir hale getirir ve bu aşamada doğuşkanlar ortaya çıkmaya başlar. Bu araştırma kapsamında yaptığımız kayıtlar ile çok farklı tınılara sahip hömey geleneğinin bulunduğunu tespit etmiş bulunmaktayız. Basit bir kategorilemeye göre Kargıra, Hömey ve Sıgıt olmak üzere üç şekli vardır. Kargıra tekniği daha belirgin bir bas ses oluşturma üzerine kuruludur. Normal sesin yerinden bir oktav kalın olarak melodiler söylenir. Sıgıt tekniğinde ise ıslık benzeri bir ses oluşturmak için tiz bir ses kullanılmaktadır. Hömey ise daha basit bir tekniktir. Orta yükseklikte bir ses temel alınarak yapılır. Aynı zamanda hömey diğer iki tekniği tanımlayan bir genel isim olarak ta kullanılmaktadır (Tongeren, 2004 :18-19). Hömey Sınıflandırması Çılandık Kargıra Sıgıt Hömey Borbangnadır Tablo 1. Pegg ve Levin e ait Tablo Beşli sınıflandırmadaki Tuva dilindeki kelimelerin anlamları Pegg (2001:302) ve Levin e (2006:67,228) göre şöyledir: Sıgıtın manası Islık, kargıranın ki ise bir şelale gibi kükremek, Kara karga gibi gaklamak, Borbangnadır ise yuvarlanmak, Çılandık ise kuş şakırdaması anlamına gelmektedir. Kızıl ilinde karşılaştığımız hömey okumaları arasında da ciddi farkların olmasına karşın hömey sanatçıları bunun aslında doğru teknik kullananlar ve yanlış teknik ile okuyanların ayrımı olduğunu dile getirmişlerdir. Ayrıca hömey okumanın insan vücudunda ciddi tahribata sebep olduğunu ve hömeyin doğru teknik ile öğrenildiğinde 20 yıl civarında söylenebildiğini, eğer yanlış bir teknik uygulanırsa 10 yıl içerisinde sanatçının sesini kaybedebileceğini vurgulamışlardır. Son yıllarda Tuva Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı bünyesindeki Ulusal Orkestra hömey sanatçılarının erken emekli olmalarına yönelik düzenlemelerin getirildiğini belirtmişlerdir. Bizde yaptığımız gözlemlerde daha otuzlu yaşlarda olan sanatçıların çoğunun elli ve üzeri yaşlarda görünüme sahip olduklarını tespit ettik. Lakin bu sadece hömey söylemek ile alakalı demek oldukça zordur. Tuva nın yaşam koşullarının zorluğu bunda ayrı bir başlık teşkil etmektedir. Hömey Söylemede Tavır Yenisey Kırgızların anavatanı olan Şören Köpcik Bölgesinde yer alan çataagan şehrine 10 Ağustos 2017 günü saat 13:00 sularında ulaştık. Bizi yol boyunca çok sayıda kurgan ve balbal selamladı. Bu 420
şehirde bizi müzik okulu müdürü, öğretmenleri ve öğrenciler güler yüzleri ile karşıladılar. Okuldaki öğrencilerden oluşan müzik topluluğu geleneksel kıyafetleri ile bize yarım saat civarında özel bir konser verdiler. Bu konser sonrasında onlar ile tanıştık ve eğitimleri ile ilgili kısa bir sohbet gerçekleştirdik. Öğretmen, hömey ustası ve çalgı yapımcısı onların değimiyle mastır Ondar Valeriy ile bu mini konser sonrasında buluştuk. Birlikte icra ve bilgi akışına dayalı 45 dakikalık bir görüşme kaydı gerçekleştirdik. Valeriy ile sohbetimiz özellikle kargıra olarak isimlendirdikleri hömey tekniğindeki tavırlar üzerine odaklanmıştır. Bazı cevapları sırasında ifadelerini Tuva kültür ile bağdaştırmasına rehberimiz ve halk edebiyatı uzmanı olan Margarita Kunga yardımcı olmuştur. Bu sayede daha açık ve kültür ile ilintileri vurgulanan bir görüşme gerçekleştirilmiştir. Resim 5. Hömey Sanatçısı Ondar Oçur-ooloviç Valeriy (Kişisel Foto Arşivi) Ondar Valeriy (d. Kasım 1962), dedesi ve babasından hömey söylemeyi öğrenmiştir. Abisi Hular Olyek çok yetenekli bir sanatçıydı. Sovyet döneminde Amerika ya bile davet edilmiştir. Hular Olyek çok genç yaşta vefat etmiştir. Tüm Tuva da bilinen köklü bir sanatçı ailedir. Valeriy Bey sağlık nedeniyle artık ders veremiyor. Demir kopuz, igil, doşbulur ve bizançi çalgılarının usta yapımcısıdır. Tuva hömey geleneği önceden de bahsettiğimiz üzere coğrafi farklılık gösteren yöreler arasında değişik tavırlara sahiptir. Kungaa ya göre Şarkıcı hangi tavırda söylüyorsa, oranın doğasını yansıtıyordur. Tuvalılar hangi tür kargıra olduğunu hemen anlarlar. HÖMEY SINIFLANDIRMASI 1. Dağ Hömeyleri 2. Ova 3. Hayvan Taklidi Hömeyleri Hömeyi a.kojagar Kargırası b.dağ kargırası Hovuk kargırası a.çılandık b.ezengi kargıra Kargırası c.boğa Gustarı Hömeyi Tablo 2. Alan Araştırması Kapsamında Ortaya Çıkan Hömey Sınıflandırması Bu kargıraları öncelikle dağ grubu kargıralar diye sınıflamamız doğru olacaktır. Dağ grubu kargıralarda kendi içinde iki türdedir. a. Bunlara ilki Kojagar Kargırası yani dağın zirvesindeki seslerin taklit edildiği tavırdır. Kojagar kargırasında dağın zirvesindeki rüzgar ve diğer seslerin farklılığı hissedilir. Zirve civarında ortaya çıkabilecek ses yansıması da kojagar da hissedilmektedir. Zirvede rüzgarın sesi başka olur. b. Diğer tür olan Dağ kargırası ise kojagar kargırasından daha farklı bir duyuluşa sahiptir. Dağ kargırasında dağın etkileri ve orta yükseklikteki kısımlarındaki sesler işitilir. Çobanlar koyunlarını güdenlerken işittikleri sesleri dağ kargırasında çıkarırlar. Rüzgarın farklılıkları bu tür kargıraya yansıtılır. Hovuk kargırası (Bozkır Kargırası): Ses yayılıp ovada dağılışının taklidi vardır. Akan sular vardır bu tavırın içinde. a. Çılandık kargıra: Çılandık kelime kökeni yılan demektir. Stil olarak bu ismi almıştır. b. Ezengi Kargırası: Eyengi (üzengi) at üzerindeki üzengi seslerin taklidi gırtlak çalmaya ezengi denir. Atın koşuş şeklilerine göre okunuşu değişir. Atın ilerleyiş türüne göre çırağı, sayat ve çeler denilen gidişlere göre değişmektedir. Çırağ: atın zıplayarak gitmesi. Ona uygun höömey söylenirken ses arada kaybolur, böylece atın zıplaması tarif edilir. Sayak: Atın düzenli gidişi türünde ise höömeyde iniş gidiş yapılmaz. Atla ilgili yaşamın yansıması, doğa ve hayvan sesleri müzikte temeldir. 421
c. Boğa Gustar (böğürmesi) Hömeyi: Boğanın sesinin taklidi yapılır. (Margarita Kungaa) Andreçeskiy Molad Sovyetler döneminde öldü. Ondan derlenmiş bağguş adlı (baykul değil) bağ sarı guş (kuş) sesini taklit edermiş, ev ve yabani hayvanların sesini müzikte kullanmıştır. Ustanın marifetine göre bu tarzdaki hömeyler gelişebilmektedir. Sadece bazı ustaların taklitlerini yapabildikleri hayvanlarda mevcuttur. Bazı hayvanların sesleri melodik olarak taklit edilmeye daha uygundur. SONUÇ Hömey tekniği Tuva müziğinin en önemli karakteristik unsurudur. Tuva müziğinin dünyaca ünlü olmasının temel sebebi hömey tekniğidir demek yanlış olmayacaktır. İskitler evresinden itibaren aynı coğrafyada yaşamlarını sürdüren Tuva Türkleri müziksel geleneklerini günümüze geleneksel haliyle taşımayı başaran az sayıda Türki topluluktandır. Hömey tekniğinin temel bir ses üzerine eş zamanlı olarak oluşturulan doğuşkan ses ezgileri olduğu tespit edilmiştir. Batılı müzikologların çalışmalarında bu tekniğin kaba sınıflandırmasının Kargıra, Sıgıt ve Hömey denirken başka bir çalışmada daha dataylı tanımlara inilerek Çılandık, Kargıra, Hömey, Sıgıt ve Borbangnadır olmak üzere beş türe çıktığı görülmüştür. Alan araştırması kapsamında Usta Valeriy den derlenen kayıtların incelemesinde ise üçlü ana grup bunlar sırasıyla; Dağ Hömeyleri, Doğa Hömeyi ve Hayvan Sesi Taklidi Hömeyleridir. Hömey sadece insan sesi ile icra edilebildiği gibi, igil, bizançi, doşbulur veya diğer Tuva vurma çalgılarıyla da icra edilmektedir. Hömey tekniği çok eski dönemlerde beri tüm doğanın taklidi, onun ruhunun aranması ve ruhlar alemine bir kapı açmanın aracı olarak yaşatılmıştır. KAYNAKÇA Ermolaeva, B. P. (2014) Kızıl Fotoğrafları Albümü Tuva Cumhuriyeti Hükümeti Aldan Maadır Adına Ulusal Müze Yayını, Rusya, Tuva, Kızıl. Levin, Theodore C. And Edgerton, Michael E. (1999), The Throat Singers Of Tuva, Scientific American, September, s:80-87. Levin, Theodore C. And Süzükei, Valentina (2011) Where Rivers and Mountains Sing Indiana University Pres. USA. Matrenitsky, Vladislav and Friedman, Matrenitsky, Harris L. (2012) "Transpersonal Effects of Exposure to Shamanic Use of Khoomei (Tuvan Throat Singing)." International Journal of Transpersonal Studies.31(2). p.111-117 Martyanova, N. M. (2009) Tuva Entnografi Kolleksiyonları Minusinsk Kraeved Çeskava Müzesi, Udk: 391395, Rusya, Hakasya, Abakan. Mongush, Marina (2006) "Modern Tuvan Identity" Inner Asia, 8, no. 2, 275-296 Pegg, Carole (2001) Mongolian Music, Dance & Oral Narrative: Performing Diverse Identities. CD Included University of Washington Pres. Tongeren, Mark C. van, (2004) Overtone Singing: Physics and Metaphysics of Harmonics in East and West Revised Second Edition. CD Included. Amsterdam: Fusica 422
HAKAS TÜRKLERİNİN KÜLTÜREL KAHRAMANI VLADİSLAV KUÇENOV Doç. Dr. Timur VURAL Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Doç. Dr. Feyzan GÖHER VURAL Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi ÖZET Hakasya Güney Sibirya bölgesinde yer alan ve Türklerin kadim topraklarındandır. Güney ve doğusunda Türki topluluklar olan Tuva, Altay ve Şorya yer almaktadır. Yenisey Kırgızlarının asıl vatanı olan bu topraklar 13. Yüzyıldan itibaren Moğol Akınlarına uğramıştır. Bu akınlar sonrasında Hakasların büyük kısmı Kırgızistan topraklarına göç etmiştir. 1729 yılında Rusya ve Çin in anlaşması sonucunda Rusya ya bağlanan Hakaslar 1992 yılında özerk bir cumhuriyet olmuştur. Rusların hakimiyetini kabullenmeyen Hakaslar büyük bir direniş göstermişlerdir. Ortaya çıkan çatışmalar sonunda birçok Hakas erkeği öldürülmüş ve zaman içinde asimile olmaları için devlet eliyle programlar uygulanmıştır. İşte kimliksizleştirilmeye çalışılan Hakas toplumunun yaşayan kültürel kahramanı olan Vladislav Kuçenov (Вячеслав Кученов) bu aşamada sahneye çıkmıştır. Kuçenov, iyi bir namahçı (destancı müzisyen), heykeltıraş ve halk bilimi araştırmacısıdır. Yaptığı heykelleri ile Hakas toplumuna tarihleri hakkında gerekli ülküyü aşılamaya çalışmaktadır. Heykellerinde özellikle tarihi kahramanlarını ön plana çıkarmayı hedefleyen Kuçenov, Hakas Türk kimliğini, dilini ve kültürünü gençler arasında yaymaya çalışmaktadır. Hakas destan geleneğinin son temsilcisi olan Kuçenov, zihnine nakşettiği destanları çatagan isimli enstrümanı ile icra etmektedir. İcraları esnasında kullandığı gırtlak çalma tekniği ve destanları geleneğe uygu olarak aktarmasından ötürü ayrıca bir önem taşımaktadır. Bu araştırma, 2017 yılı Ağustos ayında Hakasya nın Abakan şehrinde gerçekleştirilen alan araştırması ile tarama çalışması sonucunda elde edilen verilere dayanmaktadır. Kuçenov un Hakas Türk kültürüne verdiği desteğin sergilenmesi ve kayıt altına alınması ayrıca önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Vladislav Kuçenov, Hakas Destanı, Çatagan, Gırtlak Çalma, Müzikoloji Jel Kodu: Z110 ABSTRACT Khakassia, Southern Siberia region and the Turks' lands. To the south and east are the Turkic communities Tuva, Altay and Shorya. This land, which is the main homeland of Yenisey Kyrgyz, has been subjected to the Mongolian raids since the 13th century. The majority of Khakassia after these raids have migrated to present-day territory of Kyrgyzstan. Khakas, who joined Russia in 1729 as a result of Russia and China agreement, became an autonomous republic in 1992. Khakas who did not accept the dominance of the Russians showed great resistance. At the end of the clashes, many Khakas men were killed and programs were implemented by the state to be assimilated. Khakas community was trying to be unidentified, at that time living cultural hero Vladislav Kuchinov (Вячеслав Кученов) came out on stage. Kuchinov is a well-known namahch (legend teller), sculptor, and researcher of folklore. He aims to give information about his histories to Khakas society with his sculptures. He is trying to spread Khakas Turk identity, language and culture among young people. Kuchinov is the last representative of Khakas epic tradition. He performs epics on his mind with his chatagan. His throat playing and traditional epic singing technique is also of importance. This research is based on field survey in Abakan city of Khakassia in August 2017 and literature review. It is also important exhibit and record Kuchinov s supportings for the Khakas Turkish culture. Key words: Vladislav Kuchinov, Hakas Epic, Chatagan, Throat Playing, Musicology GİRİŞ 61,9 bin km2 bir yüz ölçümüne sahip olan Hakas Cumhuriyeti, Krasnoyarsk, Kemerovo, Tuva ve Altay özerk bölgelerinin ortasında yer almaktadır. Oldukça verimli topraklara sahip olan Hakasya Türklerin kadim yurtlarından biri olma unvanını taşımaktadır. Cumhuriyet Büyük Yenisey (Kim suu) ırmağına karışan; Uybat Uyuş (<Üüs<Ögüs), Erba, Askiz, Abakan nehirleri ve bunların çeşitli derelerinin bulunduğu su bakımından zengin bir bölge üzerindedir. 423
Resim 1. Rusya Federasyonu ve Hakasya Özerk Cumhuriyeti Haritaları Hakaslar günümüzde kendi toprakları başta olmak üzere Krsanoyarsk ve Tuva topraklarında yaşamaktadırlar. Sovyetler Birliği döneminde Krasnoyarsk Krayı içinde yer alan Hakaslar, 1991 sonrasında özerk bir cumhuriyet olarak karşımıza çıkmaktadır. 2002 yılına ait nüfus sayımına göre 687 bin kişilik nüfusa sahip olan Hakasya Özerk Cumhuriyeti nde sadece 75.622 kişilik Hakas nüfusu yaşamaktadır(killi Yılmaz, 2007:106). Nüfusun %11 lik kısmını teşkil eden Hakaslar başkentleri Abakan da çok küçük bir topluluk olarak yaşamlarını sürdürmektedirler(levin and Süzükeı, 2011:164). Bazı Kaynaklarda Abakan Türkleri olarak bilinen Hakaslar, Arıkan a göre Hakas ismini Çin kaynaklarına dayandırılarak almışlardır. Çin kaynakları eski Kırgızlardan bahsederken Hakas, Hyagas, Hagas, Syatzsyası, Syagesi, Hegesi, Hehe Hayakya vb. şekillerde çevrilen kelimeler kullanılmıştır(arıkoğlu, t.yok: 13). Farklı isimler ile anılsalar da Hakas Türk toplumu, ağır bir Rus kültürü altında hayatta kalmaya çalışmaktadır. Devlet politikasının yardımından da uzak kalan Hakas Türkleri üzerine Abakan da bir miktar çalışma yaptığınızda ilk karşınıza çıkan isim kaçınılmaz olarak Vladislav Nikolaevich Kuçenov olacaktır. Gençler arasında kültür teşkilatı kurmaya çalışan bu büyük adam, onlara dillerini, yaşayışlarını ve müziklerini hatırlatmak için önemli girişimler göstermektedir. Vladislav Nikolaevich Kuçenov un Hayatı Vladislav Nikolaevich Kuçenov 3 Kasım 1969 Uty Beysky bölgesinde doğmuştur. İlk eğitimine Abakan da başlamıştır. Annesini beş yaşındayken kaybetmiş, babası başka bir yere yerleştiğinden büyük annesi tarafından yetiştirilmiştir. Kör olan büyükannesi Kuçenov u sık sık anlattığı hikayeleri dinlemeye zorlamıştır. Uykuya daldığında bile koluna dürterek uyandırır ve hikayeyi dinlemesini sağlamıştır. Altı yada yedinci sınıfta sanata olan yatknlığı ortaya çıkan Vladislav Abakan daki Çocuk Sanat Okuluna gitmiştir. Sovyet döneminin en ünlü resim sanatçısı olan Domozhakov Alexander Viktorovic (1955-1998) çalışma imkanı bulmuştur. 15 yaşında Hocası Domozhakov, Kuçenov un heykel eğitimi için Leningrad a gitmesine vesile olmuştur. Resim 2. Kuçenov un Gençlik ve Görüşme Anı Fotoğrafı (19 Ağustos 2017) 424
Leningrad Sanat Akademisini etnik kimliğine dayalı zorluklara rağmen yeteneğini destekleyen bazı hocaları sayesinde tamamlar. 1994 yılında üniversiteden mezun olan Kuçenov burada yaptığı çalışmalar ile 1992-1993 yılları arasında Amerika da üç adet kişisel sergi açmıştır. Resim 3. Kuçenov a ait Kök Boğa ve İrenek Han Heykeli Bu fuarlar sponsorlar tarafından organize edilmiştir. 1992 yılında Chicago daki sergisinde 30 dan fazla bronz heykel yer almıştır. Los Angeles'ta düzenlenen sergisinde yer alan 53 heykel arasında "Erlik Han", "Ülgen", "Umay" gibi ünlü eserleri de bulunmuştur. Mezun olduktan sonra Abakan a yerleşen Kuçenov heykellerinde ulusal kimliğe ait renkleri yansıtmayı benimsemiştir. Resim 4. Kuçenov a ait Hyrlas Heykeli 1995 yılında Rusya Sanatçılar Birliğine üye olmuştur. Abakan da büyük anıtsal eserler inşa eden sanatçı Hakas kimliğini, ünlü şahsiyetlerini ve Kök-Türkçe alfabeyi eserlerinde çeşitli temalar ile mutlaka sergilemiştir. Resim 5. de görülen heykel Hakas Destancılık geleneğini yaşatmak için yaptığı önemli eserlerinden biridir. Bu eserde çatagan çalan haycı (destan okuyucu) altında Kök-Türkçe alfabe ile birlikte gri granit taşına işlenmiştir. Görüldüğü üzere çataganın kutsal Türk simgesi olan ve Orhun abidelerinde de karşımıza çıkan kaplumbağa figürü ile birlikte işlenmiş olması diğer bir dikkat çekici unsurdur. 425
Resim 5. Kuçenov a ait Haycı Heykeli Resim 5. de görülmekte olan heykel 26 Ekim 1996 yılında düzenlenen 1. Uluslar arası Abakan Sempozyumu ve Hakas Kültür Merkezi nin açılışı için hazırlanmıştır. Filarmoniya denilen arkadaki binanın ikinci katında küçük bir kısım Hakas Kültür Merkezi olarak hizmet vermektedir. Resim 6. Ağıt (Sıgıt) Anıtı 1996 yılı Kuçenov için sanatta çok verimli geçen bir yıl olmuştur. Bu yıl Abakan da siyasal baskılardan mağdur olanlar için Ağıt (Sıgıt) isimli bir anıt yapmıştır. Resim 6. da görülmekte olan bu anıt Stalin dönemi baskısı kurbanı olanların annelerini, karılarını ve kız kardeşlerini temsil etmektedir. Yazıtında: Bu anıt ile Stalin döneminde halkların yaşadıkları trajedileri gelecek nesillere aktarmak istiyorum. Görüldüğü üzere Hakas halkının yaşadığı acıları eserlerine aktarması aslında tarihe sanat ile not düşmek içindir. Bu sayede gençlerin yaşanan acılara bakarak gelecekte daha doğru kararlar verebileceklerine inanmaktadır. Resim 7. Samohval Parkı ve Hakas Milli Kahramanı İrenek Han (Yerenak İşeyev) 426
Resim 7. de görüldüğü üzere Kuçenov, büyük ölçekli olarak yapmış olduğu heykeller ile dünya çapında tanınmış bir artisttir. Samohval Parkı Abakan şehrine Tuva üzerinden gelirken sadece 5 km kala bir yüksek tepe üzerine inşa edilmiştir. Parkın planlaması ve yapımında Kuçenov başrolü üstlenmiştir. Bu parkta Hakas tarihinde önemli roller almış olan başta İrenek Han ile 2. Dünya savaşı sırasında Rus ordusunda görev almış Hakas kişilerin heykelleri ve kutsal taşların kopyaları bulunmaktadır. Günümüz itibari ile Hakaslar tarafından kutsal kabul edilmeye başlayan bu park evlenen çiftlerin zorunlu güzergâhları arasında yer almaktadır. Vladislav Nikolaevich Kuçenov un Müzikal Yaşamı 1994 yılında Saint Petersburg Sanat Akademisi nden mezuniyetinin ardından Abakan a dönmüştür. Uzun süre iş bulamamış ve sonunda anatomik çizimler için bir kolej öğretmeni onu davet eder. Kolejde işe başlayabilmesi için diplomasını getirmesi gerekir lakin diploma kasabada kalmıştır. Kasabaya ise otobüs ile ulaşım olmadığından yağmur altında tüm yolu kat etmek zorunda kalmıştır. Ertesi gün şehre dönebilmek için ıslanmış ayakkabılarını kurutmak için sobanın yanına koyup uykuya dalmıştır. O gece rüyasında dayısını bir gölge olarak görmüştür. Dayısı ona Kalk senin ile konuşmam lazım demiştir. Onun ölmüş olduğunu bildiği halde her hangi bir şey söyleyememiştir. Sabah olunca uyanan Vladislav ayakkabılarını giyip bir kurgana gitmiştir. Sonrasında duacıların sürekli bulundukları Shazoi isimli yere gitmiştir. Sonrada iki nehrin birleştiği Arghyzhyg noktasına gitmiştir. Burada yanına yine gölge gelir ve şöyle fısıldar Sen bir ozansın, şarkı söyleyeceksin, catagan ve komuz çalacaksın aynı zamanda hay söyleyeceksin bu emir ile görevlendirilmiştir. Kuçenov hiç çatagan ile komus çalmamış ve hay söylememiştir. Bunun üzerine gölge eğer bu söylediklerimi yapmazsan çok hasta olacaksın hatta öleceksin der. Sözlerine Bu dediklerimi öğreneceksin diye ekler. Bu tüm gece süren uzun bir rüyadır ardından Kuçenov evine gider ve uyur. Ertesi sabah katlığında Ne kadar acayip bir rüya idi diye düşünür. Kalkar ve tuvalete gider lakin ayakkabıları ıslak ve kirlidir. Halasına sorar akşam uyanıp bir yerlere gittim mi? diye. Normal olarak o kalksa halası uyanacaktır. Şaman olan insanlar ile ilgili bu tür hikayeler duymuş, eğer rüyadaki komutları yapmayı reddederse öleceğini bilmektedir. Hay söylemeyi dener ve bunu yapabildiğini fark eder. Ardından Abakan a dönmek için bindiği otobüste bir destan aklında canlanmaya başlar. Bu tarzda hikaye hiç bilmiyordur. Aklında canlanan destanın sözleri Yeşil Attaki Ay Çarun Han hiçbir destan içinde bulunmamaktadır. Kendisinin de anlayamadığı çeşitli söz ve ifadeler içinde geçmektedir. Bu destanı okuması ortalama bir saat sürmekte ve gözlerini kapatıp ve kendi doğaçlamasını yaparken ortaya bu destan çıkmıştır. Bu aşamadan sonra destanlara çatagan ve komus ile eşlik etmeye başlamıştır. Hiç böyle bir şey söylemeyen ve bir anda başlayan Kuçenov u gören insanlar çok şaşırdılar. (164) Kuçenov hikayesini anlatırken birazda espirili olarak heykel çalışmaları ile para kazanamadığı için müzik ile uğraşmaya başladığından da bahsetmiştir. İlk müzik çalışmalarına Çetigen Tiyatrosu nda başlamıştır. Ayhanız grubunda çalışmaya başlayan sanatçı, bu grupta aktör olarak çalışmasını isteselerde kuçenov müzikte devam etmiştir. Hakasların kültüründe Tiyatronun olmaması da bu kararında etkili olmuştur. İlerleyen zamanda Sergey Çerkov ile sabcılar isimli bir müzik grubu kurdular. Bu grubun amacı Hakas Müzik kültürünü canlandırmaktır. Ayhanız grubunda çalışırken de geleneksel Hakas şarkıları söylemiştir. Lakin Sabcılar grubunda ise köylere giderek derlemeler yaparak müzik kültürünü yerinde öğrenmiştir. Yevgeniy Başlov gibi müzisyenler Kuçenov a konservatuvarda çalışması gerektiğini söyleselerde o halk müziğinin içinde kalarak faydalı olmayı tercih etmiştir. İlk öğretmeni Şero Bölgesi, Kızılal Köyünde yaşayan çatagan ve halk şarkıları eğitimi veren Argudayev olmuştur. Kuçenov köye ilk gittiği gün Argudayev i bulamamış ve eşi ile tanışmıştır. Argudayev i beklerken tarla işlerinde çalışmıştır. Ertesi gün köye gelen hocasından çok faydalanan Kuçenov, Sergey Çerkov ile köylerden çok sayıda halk şarkıları toplamıştır. Topladıkları şarkıları 1998 yılında Moskova da bir disk olarak yayımlamışlardır. Amerikalı bir firma on yıllık kontrat yapan ikili, onlardan düzenli olarak halen telif geliri elde etmektedir. İtalya, Almanya, Hollanda ve Amerika dan çok sayıda konserler gerçekleştirmişlerdir. Bu grubun geleneksel icra tarzı tüm dünyada ilgi toplamasının önemli bir sebebi gırtlak çalma dediğimiz tekniği şarkılarında kullanmalarıdır. Kuçenov bu tekniği destan ve tahbak icralarında çok iyi uygulamaktadır. 427
Resim 8. Sabcılar Grubu (Çatagan çalan Kuçenov) 2003 yılında Kültür Bakanı tarafından Flarmoniya da çalışması teklif edilmesi üzerine burada yeni görevine başlamıştır. Sergey Çerkov ve eşi Anna alerji rahatsızlıkları sebebiyle seyahat edemediklerinden dolayı 2003 Sabcılar grubundan ayrıldılar ve grup yok olmuştur. 2003 yılında Ülger Dans Grubu nu kurmuştur. 2007 yılında Tuva da gerçekleştirdikleri konserde Ülger grubunda sadece üç kız dans ediyordu. Bu konserden sonra Hakasya Kültür Bakanı dans kültürü yok olmadan önce önlemler almak üzere Kuçenov a başvurmuştur. Kuçenov çalışmalar yaptıktan sonra bakanın yanına gitmiş ve 10 kız ve 10 erkekten oluşan bir dans grubu kurabileceğini söylemiştir. Bakan Bunu yapamazsınız bu kadar çok sayıda yetişmiş dansçı, Hakas kültürü ve dilini bilen kişi Hakasya da yoktur der. Kuçenov Bakanım destek olamıyorsanız, bize engel olmayın yeterli der. Ardından bu grup Amerika ve Fransa da birçok konserler vermiştir. Resim 9. Kuçenov un Kurucusu Olduğu Ülger Grubu Bu büyük konserler sonrasında Hakasya Cumhurbaşkanı bu gruba maaş ödemek istediğini söyler ve Kuçenov tüm belgelerini hazırladığı 20 kişilik topluluğun dosyasını cumhurbaşkanına hemen teslim eder ve şaşkınlığından faydalanarak devlet bünyesinde faaliyetlerini sürdüren müzikli bir dans grubunun kurulmasını sağlar. Bu grup kısa zamanda 10 erkek ve 10 kızdan oluşan bir kadroya ulaşmıştır. Bu grup 2017 yılında 16 çift dansçı ile 6 müzisyenden oluşan oldukça geniş bir kadroya kavuşmuştur. Topluluğun dans grubu, III. Sibirya Dünya Müzik Festivali "Sayan Ring-2005" Grand Prix'sini kazanmıştır. 428
Resim 10. Ülger Grubu 2014 Yılı Soçi Olimpiyatları Dönemine ait Bir Fotoğraf Kuçenov, bu grubun sadece dans ve müzik icrası çalışmaları yapmasının geleneksel kültür için yetersiz olduğuna inandığından ötürü çeşitli kurallar geliştirmiştir. Bu grupta içki içmek yasak, sahne yakınlarında sigara içmek yasak, erkelerin saçlarının uzun olması ve herkesin Kök-Türkçe okuma ve yazmayı bilmesi zorunludur. Bu tür kısıtlamalar Hakas kültürüne uygun yaşamaya teşvik etmek içindir. Bu grubun içinde bir nevi Tengricilik inanışının kuralları geçerli hale getirilmiştir. Bu gruptaki müzisyenler çok iyi icralar gerçekleştirmiştir. Ülger grubundaki müzisyenlerin Abakan da eğitim almaları önemsenmiştir. Dışarı şehirlere gidenlerin kendi kültürlerinden uzaklaştığı düşünülmüştür. Konservatuvarlarda okumuş müzisyenlerin geleneksel kültürden uzak oldukları düşünüldüğünden bu grupta yer verilmemiştir. Çoğunluğu köylü müzisyenlerden teşkil edilmiştir. Geleneksel müzik eğitimi konservatuvarlarda verilmemektedir. Kültür ile uğraşan bazı birimlerde az da olsa bu eğitim verilmektedir. Resim 11. Kuçenov ile Görüşmemize Ait Fotoğraf Ayrıca Kuçenov ile Hakas müzikleri ile ilgili görüşmemiz sırasında bizdeki türkülerin bir benzeri olarak tahbakları bize örneklemiştir. O na göre Hakas müzik kültüründe tahbaklar kadar destanlarda önemli bir yer tutmaktadır. Tahbaklar daha gündelik yaşamı anlatırlar, destanlar ise tarihi olayları ve kültürü daha derinlemesine sergilerler. Tahbak söylemek daha kolay ve daha çok kişi söyleyebilir ama destan okumak çok emek gerektirir. Destanlar 1930 ve 1940 lı yıllarda komus ile söylenirken 1950-1960 larda çatagan ile söylenmiştir. Komus ile destan söylemek daha kolaydır. Çazık Numander isimli bir destan okuyucusunun enstrüman kullanmadan icra ederdi. Kırgızların manas okumaları gibi destanlarını enstrümansız olarak okurdu. Yaylı ıh diye bilinen enstrüman ile de destan söylenirdi. 1930-1940 lı yıllarda her köyde bir kaç tane destan okuyucu mevcuttur. Eski insanlar zenginlikten daha çok kültüre önem verirdi. Yine Kuçenov ve bize rehberlik eden Hakas halk bilimcilerin ifadesine göre destan geleneğinin yaşayan son halkası Kuçenov dur. 429
Resim 12. Kuçenov Çatagan Eşliğinde Destan Okurken Ayrıca destan okurken ve tahbak söylerken çalgılardan ve insan sesi yardımıyla bazı hayvan seslerinin taklit edildiğini ifade etmektedir. Hakaslarda kuş sesleri çok yaygın olarak kullanılırdı. Günlük yaşama eşlik eden tüm hayvan seslerini müziklerine taşımışlardır. Hayvan sesinin çok gelişmiş kullanımları yoktur. At, koyun ve kurt seslerinin kullanımı Moğollarda, Tuvalılarda ve Hakaslarda bu yaygın şekilde görülmektedir. Levin ve Süzükei ye göre Hakasların büyük kısmı kendi dillerini unutmuştur. Ayrıca Rusya Bilim Akademisi nin 1997 yılında yaptığı çalışmalar sonucunda çıkardıkları makalede, Kuçenov, doğaçlamaya dayalı Haycılık yapabilen tek ustadır (Levin and Süzükei, 2011 :164). SONUÇ Hakas Türklerinin kültürel kahramanı olarak değerlendirilen Kuçenov, geleneksel renkler kullanarak yaptığı heykelleri dünya çapında bir artist olarak değerlendirilmektedir. Hakas kültürüne ait önemli kaynaklardan olan geleneksel müziği Abakan a döndüğü andan itibaren büyük bir içtenlik ile sahiplenmiştir. Özellikle köylerde gerçekleştirdiği derleme çalışmalar ile Sovyet sonrası kalan tüm tahbak ve destanları kurtarmak için büyük bir gayret göstermiştir. Müzik alanında ilk girişimi Sabcılar grubu ile şekillenmeye başlamış, bu grubun dağılmasının ardından yine kendisinin kurduğu Ülger dans ve müzik grubu ile önemli bir başarılar kazanmıştır. Haskas Onur Sanatçısı unvanına sahip olan Kuçenov tüm faaliyetlerinde geleneksel Hakas Kültürüne hizmet etmeyi amaçlamıştır. Kendi grubunda yaşatmaya çalıştığı geleneksel kültür tüm Türk Dünyasına örnek olacak bir seviyededir. KAYNAKLAR Arıkoğlu, Ekrem Çev. ve haz. (t.yok), Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi, Hakas Edebiyatı, E-Kitap, Cilt 25,, T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. Killi Yılmaz, Gülsüm (2007) Hakas Ağız Araştırmaları Tarihi Üzerine Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, Cilt.4, Sayı:3, s:105-124, Ankara. Levin, Theodore and Süzükeı, Valentina (2011) Where Rivers And Mountains Sings İndiana Uni. Pres, USA. 430
TÜRK KÜLTÜRÜNDE ÜFLEMELİ ÇALGILAR Arş. Gör. Merve SOYCAN Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Müzik Eğitimi Anabilim Dalı ÖZET Binlerce yıllık geçmişe sahip olan Türk Müziğinin ve Türk Müziği çalgılarının kökeni, Orta Asya da atılmıştır. Üflemeli çalgılar için de durum benzerdir. Hunlar döneminde askerî müzik takımlarının temel enstrümanlarından olan borudan, Uygur döneminde bambudan yapılan balimana kadar pek çok çalgı, bu coğrafyada gelişmiş ve çeşitlenmiştir. Türklerin batıya yürüyüşü ile birlikte bu çalgılar da beraberlerinde taşınmıştır. Doğuda Turfan bölgesinden, batıda Balkanlara kadar tüm Türk coğrafyasında takip edebildiğimiz üflemeli çalgıların çeşidi oldukça fazladır. Üflemeli çalgıların yapımında kullanılan ilk materyaller içinde kamış, kemik, fildişi, bambu, boynuz ve ahşap parçaları yer alır. Zamanla bu materyallerin kullanımına ilaveten bronz, gümüş, altın, nikel gibi metaller de eklenmiştir. Pek çok müzik tarihi kitabında, üflemeli çalgıların kullanıldığı en eski medeniyetlerin, Yunan, Mısır ve Hint toplulukları olduğu belirtilir. Bunlarla birlikte Asya da binlerce yıldır hüküm sürmüş olan Türk ve Çin medeniyetlerinden de söz etmek gerekir. Türklerde üflemeli çalgıların tarihçesi milattan önceki dönemlere kadar dayanır. Çin kaynaklarını incelediğimizde Hun ve Kök Türkler döneminde çeşitli üflemeli çalgıların kullanılmış olduğu görülür. Uygurlar dönemine gelindiğinde eşsiz duvar resimleri ve freskler, görsellerine erişebildiğimiz üflemeli çalgıların varlığı hakkında bilgiler sunar. Bu çalgıların içinde düz ya da yan tutularak çalınan flütler ve ağız orgu başta gelir. Selçuklu dönemi seramik eserleri üzerinde de üflemeli çalgı çalan müzisyenleri görmek mümkündür. Türk Halk Müziğinde kaval ailesi, İslamiyet in kabulünün ardından Türk Tasavvuf Müziğinde ise ney, flütün akrabaları olarak gelişmiştir. Orta Asya Türk topluluklarında günümüzde de çeşitli üflemeliler kullanılmaktadır. Bunların bir kısmı kapalı mekânlarda çalmaya uygun yumuşak sesli; kimileri ise açık havada çalınan yüksek sesli sazlardır. Farklı materyallerden yapılan bu çalgıların bazıları gelişen teknoloji ile değişime uğramış; bazıları ise eski yapısını korumuştur. Türk dünyasında icra edilen üflemeli çalgıların içinde dilli ve dilsiz kavallar, meye benzeyen bir enstrüman olan baliman, yan ve düz tutularak icra edilen flütler, limbi, şoor, demet kamışlı ağız orgu, mıskal / erganun, farklı söylenişleri ve biçimleri ile zurna, avlarda kullanılan pırgı sayılabilir. Betimsel karakterli bu çalışmada, Türk halk kültürü içinde gelişmiş olan nefesli sazlara değinilecek; çalgıların Türk dünyasındaki gelişimi, çeşitlenmesi, aldığı biçimler ortaya konulacak; çalgıların çalınış biçimlerine ve materyallerine göre gruplandırılması yapılacaktır. Anahtar Kelimeler: Türk Müzik Kültürü, Türk Halk Kültürü, Üflemeli Çalgılar, Çalgıların Sınıflandırılması, Müzikoloji. JEL Kodu: Z110 WIND INSTRUMENTS IN TURKISH CULTURE Research Assistant Merve SOYCAN Nigde Omer Halisdemir University Faculty of Education-Education of Fine Art Department Department of Music Education ABSTRACT The roots of Turkish Music and Turkish Music instruments which have thousands of years' history were laid in Central Asia. The situation is similar for wind instruments. Many instruments have developed and diversified in this geography from Huns period s boru (pipe) is basic military musical instrument to Uighur period s baliman made from bamboo. Along with the migration of the Turks to the west these instruments were carried too. There are various instruments in Turkish geography from Turfan region in the east to the Balkans in the west we can clarify. The first materials used in making of wind instruments include reeds, bones, ivory, bamboo, horns and wood. Over time, metals such as bronze, silver, gold, and nickel have also started to be used. The earliest civilizations which use wind instruments are Greek, Egyptian and Indian communities as it is stated in many books of music history. In addition to these civilizations, Turkish and Chinese civilizations that have ruled in Asia for thousands of years must be mentioned. The history of musical instruments in Turkish culture dates back to b.c.e. There are Chinese sources proves that various rhythmic instruments were used during Hun and Gokturk period. Unique wall paintings and frescoes 431
provide information about the presence of wind instruments that we can access to their visuals by the time of the Uighurs. The flutes with different holding methods and ağız orgu (mouth organ) are in the lead among these instruments. Also, you can see the image musicians playing the wind instruments on the ceramic works of the Seljuk period. While kaval developed in Turkish folk music, ney developed in Turkish Sufi music after Islamic influences. Various wind instruments are used today s Central Asia Turk communities. While some of these instruments have softer sound which makes them suitable to play in indoor spaces, some of them have louder sound which makes them suitable to play at outdoors. While some of these instruments have changed in terms of production material together with technological developments, some of them remain same. Dilli and dilsiz kavals, baliman similar to mey, flute types with different holding methods, limbi, şoor, demet kamışlı ağız orgu, mıskal / erganun, with different name and types zurna, pırgı was used at hunting can be the examples of wind instruments in Turkish culture. There are three aims of this descriptive study: (1) to mention wind instruments have developed in Turkish folk culture, (2) to reveal developments, diversification and forms of the instruments in the Turkish world, and (3) to classify the instruments according to their playing styles and production materials. Key Words: Turkish Music Culture, Turkish Folk Culture, Wind Instruments, Classification of Instruments, Musicology JEL Code: Z110 GİRİŞ Müziğin, insanların var oluşundan sonra doğadaki sesleri taklit etmesiyle, el çırparak, içi boşaltılmış ağaç kütüklerine ve taşlara vurarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu sebeple ortaya çıkan ilk müzik aletinin de davul olabileceği öngörülmektedir. Ancak ilk insanların, içi boş kamış, kemik gibi doğal malzemeleri kullanarak üflemeli bir çalgı olan flütü keşfetmeleri bu çalgıların tarihinin de en az davul kadar eski olduğunu göstermektedir. İlk insanların ren geyiklerinin parmak kemiklerinden düdük yapıp çaldıklarını söyleyen Koca (2002, s.182), daha sonra bu düdüklere delikler açarak nefesli çalgı çeşidini geliştirdiğini, Sümerler, Bâbilliler ve Âsurlular ın bu üflemeli çalgı türünden olan flütleri kullandıklarını belirtmiştir. Binlerce yıllık geçmişe sahip olan Türk Müziğinin ve Türk Müziği çalgılarının kökeni, Orta Asya da atılmıştır. Türk yaşayış, kültür, sanat ve müzik ürünlerinin kökenini oluşturması bakımından ayrıcalıklı bir yere sahip olduğu düşünülen Hunlar, geçirdiği müziksel evrimleri ile mahiyeti altındaki boy ve budunların hepsine ulaştırarak Türk müziğinin ortak bir dili olmasında etkili olmuş, Türk müziğini yaygın bir duruma getirmiş, çeşitli müzik kültürlerini etkilemiş ve onlardan etkilenmiştir (Göher Vural, 2011, s.9-55). Hunlar döneminde askerî müzik takımlarının temel enstrümanlarından olan boru, tahta üflemeli bir çalgı olan flavta, Çin zurnası olarak adlandırılan, günümüz zurnanın kökeni olduğu düşünülen üflemeli bir çalgı bu coğrafyada kullanılmış ve çeşitlendirilmiştir. İlk defa Türk adını taşıyan bir devlet olan Kök Türklerde (Göktürk) devletin resmi çalgıların olan boru, ağaç veya kamıştan yapılan sıbızgı, kaval ve flüt çeşitleri kullanılırken; Uygur döneminde boru, bambudan yapılan baliman, yan ya da düz tutularak çalınan flüt, ney, surnay (zurna) gibi üflemeli çalgılar kullanılmıştır (Göher Vural, 2011, s.142-207). Türklerin batıya yürüyüşü ile birlikte bu çalgılar da beraberlerinde taşınmıştır. Zaman içinde bu çalgıların bazıları unutulmuş; bazıları gelişmiş ve çeşitlenmiştir. Kimileri ise eski özelliklerini günümüzde de koruyarak, varlığını devam ettirmektedir. Betimsel karakterli, genel tarama yöntemine dayalı olan bu araştırmada Hunlar, Kök Türkler, Uygurlardan başlayıp, Tuva (Tıva), Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tataristan ve Anadolu gibi Türklerin yaşadığı coğrafyalarda kullanılmış ve kullanılmakta olan üflemeli çalgılar araştırılmıştır. Tarama modelleri, geçmişte ya da halen var olan bir durumu, var olduğu şekilde betimlemeyi amaçlayan araştırma yaklaşımlarıdır. Genel tarama modelleri, çok sayıda elemandan oluşan bir evrende, evren hakkında genel bir yargıya varmak amacıyla, evrenin tümü ya da ondan alınacak bir grup, örnek ya da örneklem üzerinde yapılan tarama düzenlemeleridir (Karasar, 2010, s.77-79). Türk tarihinin binlerce yıllık bir geçmişi olması ve milyonlarca kilometrekarelik bir alanı kapsaması, Türk kültürü araştırmaları için büyük bir veri kaynağı oluşturmakla birlikte; araştırmaların 432
sınırlandırılması zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir. Bu çalışma da Türk dünyasında en fazla kullanıldığı tespit edilen 30 adet üflemeli çalgı ile sınırlandırılmıştır. Türk Kültüründe Kullanılan Başlıca Üflemeli Çalgılar Türk dünyasında kullanılan başlıca üflemeli çalgıların isimleri ve kısa tanımları aşağıda sunulmuştur. Buna göre ilk olarak Türk tarihinde büyük bir önemi olan savaş çalgılarından söz edilecektir. İslamiyet ten önce tuğ; İslamiyet ile birlikte önce tabılhâne daha sonra Mehterhâne içinde çalınan çalgıların başında boru gelir: Boru (Bug, Borguy, Borgay, Borı): Hunlar döneminde tuğ takımları ile yapılan askeri müzikte boru, takımın temelini oluşturan çalgılardan biridir (Göher Vural, 2011, s.65). 1071 yılında Malazgirt Savaşı nı kazanan Sultan Alparslan ın ordusunda boru kullanan nevbetin bulunduğu bilinmektedir (Uslu, 2002, s.162). Başlangıçta ağaç kabuğundan, sonraları bakır, pirinç hatta altın levhalar bükülerek yapılmıştır. Birkaç çeşidi bulunan borunun en çok kullanılanı zurnadır. Derviş boruları, deniz hayvanlarının kabuklarından; işaret boruları, değirmen boruları, hamam borusu ve göç borusu topraktan yapılmıştır. (Özalp, 2000, s.45-46). Eğlence amaçlı da kullanılmıştır. Burma pirinç boruya örnek bir resim aşağıda verilmiştir. Eğri Seferi Sonrası Ordunun İstanbul da Karşılanması, (1596) Talikzade Eğri Fetihnamesi (Vural, 2013, s.130) Nefir (Yuf Borusu): İsrafil borusu da denen üflemeli bir borudur. Savaşlarda Selçuklular ve İlhanlılar tarafından çok kullanılmıştır. Zurna ailesindendir. Çoğunlukla boynuzdan yapılır ve ana deliğe yerleştirilen kamış bir sipsi ile çalınır (Özalp, 2000, s.44). Nakur: Bir çeşit borudur. Askeri müzikten haberleşmeye kadar çeşitli amaçlarla kullanılan bir çalgıdır (Uslu, 2011, s.72). Müyiz Sırnay: Boynuzdan yapılmış bir çeşit borudur, üzerinde üç delik bulunur (Gürdal, 2002, s.169). Jelbuvaz: Tulum çıkarılmış oğlak derisine (en kaliteli deri olarak adlandırılır) bir üfleme borusu ve beş delikli bir kamış düdük bağlanarak yapılan nefesli çalgıdır (Gürdal, 2002, s.169). Zurna (Surnay): Çok yüksek sese sahip olan zurna, geçmişte ve günümüzde düğün bayram gibi eğlencelerin vazgeçilmez çalgısı olmakla kalmayıp, askeri müzik icra eden Mehter topluluklarının da ana çalgılarından biri olmuştur. Geniş bir coğrafyada kullanılan çalgı her zaman davul ile birlikte kullanılır. Üfleme yerinde bir kamış ve daha sonra gittikçe genişleyen ağaç bir gövdesi olan zurna, boyunun uzunluğuna göre zil zurna, cura zurna, kaba zurna gibi isimler almaktadır (Gürdal, 2002, s.172). Toplamda 8 delikten oluşan çalgı, erik, kayısı gibi ağaçlardan yapılmaktadır. Zurna, yüksek sesi nedeniyle açık hava sazlarından birisi olarak kabul edilir. Gerek savaşlarda, gerekse eğlencelerde Türk kültürünün önemli simgelerinden birisi olmuştur. Aşağıda bir zurnacıya ve zurnanın eğlence amaçlı kullanımına dair bir örnek sunulmuştur. 433
Hans Sloan a Ait, Büyük Sultanın Saray Yaşantısı Adlı Albümden Zurnacı (1620) ve Haliç de Gösteri, Kayıklardaki Mehter Takımı ve Çengilere Ait Detay (1720) (Vural, 2013, s.141-149) Kerrenay: Orta Asya Türk dünyasında geniş bir kullanım alanına sahip olan kerrenay, genellikle metalden yapılan, 2-3 metre uzunluğunda olabilen, yüksek ve kalın sesli bir çalgıdır. Çoğunlukla uyarı ve haber verme amacıyla kullanılmıştır. 1950 li yıllara kadar Özbek ve Tuva Türklerince kullanılmaya devam etmiştir. Pırgı: Orta Asya Türklerinde av esnasında geyik sesi taklidi çıkarmak için kullanılan, üflemeli bir çalgıdır. Hakas Türkleri tarafından bilhassa eskiden avcılar tarafından büyük toynaklı hayvan avlarında kullanılmıştır. Pırgı, koni şekli verilmiş iki benzer ahşabın çemberlerle bağlanması yoluyla yapılır. Yapımında huş ya da söğüt ağacı tercih edilir. Havanın kuvvetle içe çekilmesiyle çıkan dişi geyik sesi, erkek geyikleri toplamak için yapılan bir çağrı gibidir. Pırgı bu temel kullanımının yanı sıra, savaşlarda askeri müzik içinde ve sinyal amaçlı olarak da kullanılmıştır. Günümüzde sadece birkaç müzik aleti yapımcısı tarafından yapımı devam etmektedir (Kızlasov ve Tarunov 2008, s.115). Amırga (http://www.alashensemble.com/instruments_murgu.htm) Abırga (Amırga): Pırgının Tuva Türkleri arasında yaygın şekli ise abırgadır. İçi boş kemik, saz, ağaç parçası, bambu gibi materyallerin üzerine delik açarak yapılan sazlar flüt, kaval, düdük olarak adlandırılmıştır. Bununla birlikte daha basit ve daha az ses genişliğine sahip çalgılar düdük; halk müziğinde kullanılan dilli dilsiz çalgılar kaval; sanat müziğinde (örneğin Uygur ve Selçuklu) icra edilmiş çalgılar flüt vb. adlandırmalar almıştır. İlk örneklerini arkeolojik bulgular ışığında görebildiğimiz bu tip çalgıların nasıl çalındıklarını ise Uygur dönemi minyatürlerinden beri takip edebilmekteyiz. Turfan Uygurları, gelişmiş medeniyetleri ile dünya tarihinde çok ayrıcalıklı bir yere sahiptirler. Tamamen yerleşik yaşama geçmiş olan Uygurlar, saray müziğine ve saray müzisyenlerine büyük bir önem vermiştir. Duvar resimleri ve Uygur minyatürlerinden takip edebildiğimiz kadarıyla M.S.IX-X. yüzyıllarda kullanılan üflemeli Uygur çalgıları içinde düz ve yan tutularak icra edilen flütler ve ağzı orgu en dikkat çekenleridir: Bambu/Saz/Ağaç Flütler: Bulunulan coğrafi bölge, çalgılarda kullanılan materyalleri doğrudan etkiler. Dolayısıyla Uygur döneminde kullanılmış olan flüt tipi çalgıların bambudan, ahşaptan ve 434
sazlardan yapılmış olabileceği düşünülmektedir. Bunların içinde düz ve tan tutularak icra edilen sazlara ilişkin aşağıda bir minyatürden örnek sunulmuştur: Uygur Minyatüründen Detay (Göher Vural, 2016, s.220) Selçuklu döneminde de flüt benzeri çalgıların kullanıldığını yazılı kaynaklar ve seramiklerin incelenmesi sonucu söylemek mümkündür. Selçuklu seramikleri incelendiğinde bu çalgıları çalan kişilerin saray müzisyeni oldukları anlaşılmaktadır. Müzisyenlerin gerek kıyafetleri gerekse başlarındaki hareler, onların saray müzisyeni olduğuna işaret etmektedir. Limbi: Nefesli bir halk çalgısı olan limbi günümüz yan flütüne benzemektedir. Kamış veya ağaçtan yapılan örnekler olmakla birlikte bugün genellikle metalden yapılmaktadır, ancak eski zamanlarda genç ölen kızın kaval kemiğinden yapıldığı rivayet edilir (Gürdal, 2002, s.166). Limbi ve Mıskal (http://www.alashensemble.com/instruments_murgu.htm) Levni-Müzisyenler Fifre: Yanlamasına çalınan ve 6 tane deliği olan, tahta üflemeli flüt benzeri bir çalgıdır. Bazı kaynaklarda çalgının mehter müziğinde kullanıldığından bahsedilmektedir. Ancak fifrenin mehter müziğinde kullanımına ilişkin kesin bir örnek bulunamamıştır. Mıskal: Erganun, ağız orgu ya da ağız tamburası olarak da adlandırılan bu çalgı pan flüt olarak da bilinmektedir. Boyları ve kalınlıkları farklı olan kamış düdüklerin, küçükten büyüğe doğru sıralanması ile elde edilmiştir. Sesinin az olmasından dolayı hayvancı ve köylü Türkler arasında yer alamamıştır (Ögel, 1987, s.388). Mıskal (miskal), sürtmek anlamına gelmektedir. Ses, çalgıya üflenirken dudağın borulara sürtülmesi yoluyla elde edilir (Sarı, 2012, s.203). Ney: Nay olarak da bilinen bu çalgı görünüm ve yapı olarak karmaşık bir yapıya sahip değildir. Tarihçesi şimdiki yapısından az değişiklikle çok eskilere dayanan ney, kamıştan yapılmakta ve 6-7 deliklileri bulunmaktadır. Askeri müzikte de kullanılan ney, daha çok tasavvuf ve sanat müziğinde kullanılmaktadır. Esas Ney, Mabeyin (Ara) Ney ve Nısfiye olarak üçe ayrılır (Özalp, 2000, s.203). 435
Kuşnay: Birbirine bağlı iki kamış naydan ibaret olup, bunlara ses çıkaran dil eklenmiştir ve iki kamışa birden üflenerek çalınır. Yaklaşık 20-25 cm boyundadır ve 7 deliklidir. İki oktav ses aralığını çıkarabilir (Gürdal, 2002, s.170). Girift: Sekiz delikli, kamıştan yapılan, bir buçuk oktav ses çıkarabilen ney tipi sazdır. Türk musikisinde 19. yy sonlarına kadar kullanılmıştır. Her makam neydeki rahatlıkla çalınamadığı için, Farsça da karışık, içinden çıkılması zor anlamına gelen girift sözcüğünden adını almıştır (Sözer, 1996, s.301). Pişe (Piyşe): Kamıştan yapılan, neye benzeyen 7-9 delikli bir çalgıdır. Selçuklu kaynaklarında görülen bir çalgıdır (Uslu, 2011, s.73). Şebbabe: Teknik olarak kamıştan yapılsa da doğrudan ney olarak kabul edemeyeceğimiz ney türevi çalgılardan biridir. 10 delikli bir çalgıdır. Mizmar-ı ırakî olarak da bilinmektedir (Tan, 2011, s.20). Kaval: Kaval, çobanlık mesleğini yüzyıllardır devam ettiren Türklerin hayatında önemli bir yere sahiptir. Dilli ve dilsiz çeşitleri tüm Türk dünyasında varlığını devam ettirmektedir. Yedi önde bir arkada olmak üzere sekiz delikli ağaç bir çalgıdır ve erik ağacından imal edilir. Günümüzde halk çalgıları orkestralarında önemli bir yere sahiptir. Şoor: Üç delikli nefesli bir halk çalgısı olan şoor 60-80 cm uzunluğundadır. Kamış veya ağaçtan yapılır. Erkeklerin çaldığı bir çalgıdır. Sağ ayak üzerine otururken sol ayak ileri uzatılır ve çalgı sol ayağa yaslanarak çalınır (Gürdal, 2002, s.167). Çoor: Dişe takılarak çalınan dilsiz üflemeli çalgıdır. Boyları ve delik sayıları farklı olabilmektedir. Tuva (Tıva) bölgesindeki şoor ile aynı çalgı olduğu düşünülmektedir (Gürdal, 2002, s.169). Aşağıda çalgıyla ilgili bir örnek sunulmuştur: Çoor (http://www.alashensemble.com/instruments_murgu.htm) Sıbızgu: Sıbızgu (sıbızgı) ismi Türk coğrafyasında farklı çalgıların ismi olarak karşımıza çıkmaktadır. Uygur bölgesinde aşağıda tanımı yapılan 17 kamışlı ağız orgu için sıbızgu ismi kullanılırken; Kazak ve Kırgız coğrafyasında ise kaval benzeri bir çalgı için kullanılmıştır (Vural, 2015, s.224). Ağaç veya kamıştan dilsiz bir boru çeklindeki çalgının eski türlerinde üç parmak deliği vardır ve iki buçuk oktav ses genişliğine sahiptir. Pentatonik diziler çalmaya uygun olan sıbızgının boyu 30-60 cm arasında değişir (Gürdal, 2002, s.168). Kuray olarak da adlandırılmakta olan çalgı bugün hala ülkemizde sipsi adıyla tanınmaktadır. Gargı Tüydük: Kamıştan yapılan bir çeşit dilsiz kavaldır. Ağıza gelen bölüme 5-6 cm uzunluğunda metal bir üfleme borusu eklenmiştir. Bu bölüm çoor çalgısı gibi ön dişlere takılarak çalınır (Gürdal, 2002, s.171). Dilli Tüydük: Tek parça kamıştan oluşan, 8-10 cm boyunda bir çeşit sipsidir. Dört delikli çalgı, sol elle tutulurken sağ el sol elin üzerine kapatılır ve açılıp kapanarak sese vibrasyon verilerek çalınır (Gürdal, 2002, s.171). Mizmar: Düdük türünde, 2 parçadan oluşan, bir parçası ağaç olan ve Türk musikisinde kullanılan sazdır (Özalp, 2000, s.204). Ağız Orgu: Kamış demetli ağız orgu olarak da geçen ağız orgu, Uygur döneminde kullanılmış bir sazdır. Bu çalgıyı icra eden müzisyenlerin duvar resimlerindeki görünümleri incelendiğinde saray müzisyeni olduğunu söylemek mümkündür. Müzisyenlerin gerek şapkaları gerekse kıyafetleri ve duruşları onların saray müzisyeni olduğunu göstermektedir. Uygur dönemini takiben Orta Asya nın çeşitli bölgelerinde kullanılmaya devam eden bu saz, günümüzde icra edilmemektedir. Ağız orgu temel olarak ağıza yerleştirilen bir metal kısım ve bu kısımdan yukarı doğru çıkan bambu çubuklardan oluşur. Bambu çubukların açılıp kapatılmasıyla ses elde edilir. Aşağıda bu çalgının görünümü yer almaktadır: 436
Uygur Minyatüründen Detay-Ağız Orgu / 17 Kamışlı Demetli Ağız Orgu Balaban: Mey, düdük gibi adlarla tanınan bu nefesli çalgı, bir kamış ve bir ağaç gövdeden oluşur. Kayısı, ceviz, armut, dut ağaçlarından yapılmakta olan balabanın 8, 9 delikli çeşitleri bulunmaktadır (Abdullayeva, 2015, s.28-29). Uygur bölgesinde baliman olarak tanınmaktadır. Düz tutularak çalınan balabanı Çinliler de kullanmaya başlamıştır (Arslan ve Öger, 2008, s.13). Mey: Azerbaycan ve Özbekistan da Balaban adıyla bilinen çalgı ile aynı olan mey düz tutulur. Çoğunlukla doğu Anadolu da kullanılan, erik ağacından yapılan bir çalgıdır ve 9 deliği bulunmaktadır. Hafif bir sesi olduğu için kapalı yerlerde kullanmaya daha uygundur (Gazimihal, 2001, s.42). Düdük: Çoban çalgısı olarak bilinen düdük, ağaç nefesliler çalgılarının boyut olarak küçük üyesidir. Dilli bir çalgıdır ve gövdesinde 8 deliği bulunur. 1 oktav sese sahiptir ve tütek olarak da adlandırılmaktadır. Tulum: Genellikle keçi derisinden yapılan çalgının ağızlık kısmı da şimşir ağacından yapılmaktadır. Bir tarafına çift kamıştan oluşan düdük, diğer tarafına bir üfleme borusu yerleştirilmiştir ve 5 sıra çift delikten oluşur (Uzun, 2016, s.56-66). Yüksek sesli bir çalgı olmasından dolayı açık hava sazı olarak kullanılır. Çalışmada ele alınan 30 çalgı dışında battal, kara kamış, kap, çıbık, uran, zambır, saz sırnay/tastavık, battal, borazan, bülür, argul, gırnata, karabaş, eşul, luturiyan, safir, şabr, şahlıca, şiliabi gibi daha birçok üflemeli çalgıya rastlanmıştır. Ayrıca bazı kaynaklarda üflemeli, bazı kaynaklarda vurmalı olarak bahsedilen demir kopuz (ağız orgu) çalgısı, metal, ahşap, bambu ya da kemikten yapılabilir. Özellikle demirden yapılan çalgı, ağza alınır ve metal çubuğu çekilerek ses elde edilir. Bununla birlikte çalgı icra edilirken, kimi zaman nefes kullanılarak da farklı tınılar yakalanabilmektedir. Dolayısıyla kimi kaynaklar bu çalgıyı üflemeli olarak belirtse de tam bir üflemeli saz olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. SONUÇ Türk dünyasındaki üflemeli çalgıların incelendiği bu çalışma sonucunda, Türk Tasavvuf Müziği, Türk Saray/Sanat Müziği, Türk Halk Müziği icralarında üflemeli sazların büyük bir yere sahip olduğu görülmüştür. Tarihsel anlamda Hunlardan günümüze; coğrafi anlamda Turfan dan Balkanlar a yüzlerce üflemelinin kullanıldığını söylemek mümkündür. Bununla birlikte çalışmada ele alınan 30 çalgının, çeşitli amaçlarla, farklı yerlerde icra edilebildiği görülmüştür. Asker millet anlayışına uygun olarak yaşamış olan Türkler, savaş aleti olarak boru, zurna, nefir gibi çalgıların yüksek sesinden faydalanmış; bu çalgıları gerek kendi askerlerine güç ve moral vermek, gerek karşı tarafı ürkütmek, gerekse uyarı amaçlarıyla yüzlerce yıl kullanmıştır. Dinî Tasavvufi müzik, sanat/saray müziği içerisinde çeşitli üflemeliler kullanılmıştır. Türk Halk müziği çalgılarında da çeşitlilik görülmektedir. Flüt ve kaval tipi çeşitli çalgılar, farklı bölgelerde farklı isimlerle adlandırılmıştır. Çalgıların isimlerindeki çeşitlilik Türklerdeki ağız farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Çalışmanın sonucunda üflemeli çalgılardan flüt limbi ve fifrenin yan tutularak, diğer çalgıların düz tutularak çalındığı, çoorun (şoor) ise dişe takılarak çalındığı tespit edilmiştir. Ayrıca kaval, düdük, dilli düdük gibi çalgıların dilli, yine kavalın başka bir çeşidinin, gargı tüydük gibi çalgıların da dilsiz çalındığı görülmüştür. Türklerin bulunduğu coğrafi bölgelerin özellikleri, çalgı yapımında kullandıkları materyalleri doğrudan etkilemiştir. Üflemeli çalgılara bakıldığında, kemik, kamış, ağaç, bambu, metal, pirinç, deri gibi materyallerin sıkça kullanıldığını görürüz. Örneğin Uygurların bulundukları coğrafi bölge, üflemeli çalgı yapımında daha çok bambu kullanmalarına sebep olmuştur. Ancak Anadolu ya gelindikçe daha çok saz, kemik gibi maddelerden faydalanıldığı görülür. 437
Yalnızca üflemeli olan bu çalgıların sayısına bakıldığında, Türk tarihinin zenginliğini, derinliğini ve kültürünün yaygınlığını anlamak mümkündür. KAYNAKÇA Abdullayeva, S. (2015, Yaz). Türk Dünyasının Nefesli Müzik Aleti: Balaban. http://irsaz.com/new/pdf/201509/1442587045120882786.pdf adresinden elde edildi. Son Erişim: 10.10.2017 Arslan, M. & Öger, A. (2008). Uygur Türklerinde Bazı Çalgılar ve Çin Kültürüne Etkisi. Ege Üniversitesi Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Dergisi, VIII (2). Gazimihâl, M. R. (2001). Türk Nefesli Çalgıları (Türk Ötkü Çalgıları. Ankara: Hilmi Usta Matbaası. Gürdal, İ. (2002). Kopuz ve Türk Dünyası Halk Çalgıları. Türkler, C. 19, ss. 164-175. Karasar, N. (2010). Bilimsel Araştırma Yöntemleri. Ankara: Nobel Yayınları. Kızlasov İ. L. & Turanov A. M. (2008). Сокровища культуры Хакасии (Hakasya Kültür Hazineleri), Москва (Moskova). Koca, F. (2002). Ney in Tarihi Gelişimi ve Dini Mûsikimizdeki Yeri. Dini Araştırmalar,12 (4), ss. 181-196. Ögel, B. (1987). Türk Kültür Tarihine Giriş IX. Türklerde Halk Musikisi Aletleri. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Özalp, M. N. (2000). Türk Mûsikîsi Tarihi I. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi. Sarı, A. (2012). Türk Müziği Çalgıları, Ud, Tanbur, Kanun, Kemençe, Ney, Kudüm. İstanbul: Nota Yayıncılık. Sözer, V. (1996). Müzik Ansiklopedik Sözlük. İstanbul: Remzi Kitabevi. Tan, A. (2011). Ney Açkısının Tarihi ve Teknik Gelişimi. (Yayımlanmış doktora tezi). Marmara Üniversitesi, İstanbul, Türkiye. Uslu, R. (2002). Selçuklularda Müzik ve Literatürü, Türkler Ansiklopedisi. Ankara: Yeni Türkiye Yayınları. C.6, ss.162-173. Uslu, R. (2011). Selçuklu Topraklarında Müzik. Konya: Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü. Uzun, E. (2016). Doğu Karadeniz Bölgesi Tulum Çalgısının Tarihsel Serüveni Hakkında Bazı Tespitler. Uluslararası Karadeniz Havzası Halkbilimi Araştırmaları Dergisi, 1(6), ss. 54-70. Vural Göher, F. (2011). İslamiyet ten Önce Türklerde Kültür ve Müzik Hun, Kök Türk ve Uygur Devletleri. Konya: Çizgi Kitabevi. Vural, T. (2013). Türklerde Askeri Müzik Geleneği, Tuğ, Nevbet, Mehter. Konya: Çizgi Kitabevi. Vural, T. (2015). Kazak ve Türk Halk Müziği Çalgıları Üzerine Bir Karşılaştırma. II. Uluslararası Türk Dünyası Araştırmaları Sempozyumu, C.4. 438
MODERN KAZAKİSTAN DA İSLAM: AŞIRI İSLAM IN KAZAKİSTAN DA YAYILMASININ NEDENLERİ VE ŞARTLARI Arş. Gör. Bauyrzhan BOTAKARAYEV A. Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi ÖZET 1980 lerin sonları ve 1990 lı yılların başlarında, sonradan Kazakistan ve diğer Orta Asya cumhuriyetlerinde İslami canlanma olarak adı verilen yükseliş gerçekleşmiştir. Ulusal kimliğin önemli unsurlarından olan İslami inanç ve geleneklerin yeniden doğuşu Kuzey Kafkasya, Azerbaycan, Volga bölgesi, Kırım, Tataristan ve SSCB nin diğer bölgelerinde yer aldı. Hatta teorik kavramların tümü bile oluşturulmuştur. Araştırmacılar, geleneksel İslam a olan bu yoğun ilgi artışını hazırlayan genel ön koşulunu, toplumun birçok yönünü etkileyen güçlü sosyo-politik süreçler oluşturduğunu belirtmektedir. Sovyetler Birliği nin içindeki cumhuriyetlerin halklarının genel sekülarizasyonu, devrimden hemen sonra başlamıştır. Dini konularda yapılan reformlar, ilk olarak kilisenin okuldan, okulun ise kiliseden ayrılması kararnamesiyle başlar, sivil evlilik, rütbe isimleri, kadın eşitsizliğinin ortadan kaldırılması vb. gibi çeşitli kararnamelerle devamını bulmuştur. Sovyet cumhuriyetleri arasında siyasi ve ekonomik yapısı ile sosyal statüsü, kültürel ve manevi, eğitim düzeyi arasında ciddi bir fark olmamıştı. Böyle büyük bir ülkenin gelecekteki gelişmesinin stratejisi ve yönleri Sovyetler Birliği Komünist Partisi nin bilgeli yönetimiyle gerçekleşmiştir. Bugün Kazakistan çeşitli dinlerin, dini yapıların ve kurumların hayatta kalabileceği bir yer haline gelmiştir. Buna öncellikle cumhuriyetin bağımsızlığı ve laik demokratik gelişmenin yoluna düşmesi sebep olmuştur. Dolayısıyla, Müslümanların dini inançlarını karşılama imkanlarının fırsatı doğdu. Ayrıca, toplumdaki geçiş döneminin siyasi ve sosyal, ekonomik yükleri ve manevi-kültürel koşulları da etkilemiştir. Bütün bunlar, ülkedeki yeniden oluşan dinlerin özel psikofizik propaganda tekniklerine dayanan misyonerlik faaliyetlerinin canlanmasına yol açmıştır. Anahtar Kelimeler: Orta Asya, Kazakistan, İslam, köktendincilik, uluslararası siyaset 439
Tarih 4.11.2017 Saat 17.30 SALON VEGA 3. Oturum Moderator TUDSAK159 TUDSAK243 TUDSAK291 Doç. Dr. Gülsün MEHMET Yrd. Doç. Dr. Veli Savaş YELOK Gazi Üniversitesi Doç. Dr. Gülsün MEHMET Gazi Üniversitesi Öğr. Gör. Zuhra KARGAR KADİM ŞEHİR SEMERKANT VE ONA YAZILAN BİR DESTAN HAKKINDA SALAR TÜRKÇESİ - TİBETÇE GRAMATİKAL PAYLAŞIMLAR ÖZBEK ŞAİRİ MOLLA YOLDAŞ HİLVETİ HAYATI VE ESERLERİNE GENEL BİR BAKIŞ 440
KADİM ŞEHİR SEMERKANT VE ONA YAZILAN BİR DESTAN HAKKINDA Yrd. Doç. Dr. Veli Savaş YELOK Gazi Üniversitesi ÖZET Özbekistan ın ikinci büyük şehri ve aynı yönetim biriminin merkezi olan Semerkand, Özbekistan ın güney kesiminde yer almaktadır. Biruni ve Kaşgarlı Mahmud a göre kentin adı bol kent anlamına gelen Semizkent ten gelmektedir. Bazı görüşlere göre de Farsça kaya anlamına gelen asmara ile kent sözcüğünün birleşmesiyle oluşmuştur. Semerkant, tarihin ilk şehirlerinden biridir. M.Ö. 700 lü yıllarda Ahamenid egemenliğinde kalan şehir, M.Ö. 4. asırda Sogdyana nın başkentiydi. 712 yılında Müslümanların idaresine geçen şehir, bu tarihten itibaren İslam ın Orta Asya daki merkezi olmuştur. Samanoğulları nın idaresine geçtikten sonraki süreçte şehir, Çinlilerden öğrenilen teknik sayesinde önemli bir kağıt yapım merkezi haline gelmiştir. Karahanlı, Selçuklu ve Harzemşahların idareleri altında yaşayan şehir Moğollar tarafından ele geçirilince büyük zarar görmüştür. 1363 yılında Emir Timur tarafından Timurlu Devletinin başkenti ilan edilmiştir. Emir Timur Han döneminde bölgesinin ve dünyanın en önemli kültürel, siyasi ve iktisadi merkezlerinden biri olmuştur. Özbekistan da Yeryüzünün süsü olarak adlandırılan Semerkand, manzum ve mensur pek çok esere konu olmuş, bunlarda şehrin kimi zaman tarihi, kimi zaman burada yetişen alim, şair, devlet adamlarının hayatlarından kesitler, kimi zaman onların dine ve millete yaptıkları hizmetler işlenmiştir. Sovyetler Birliği döneminde, bilhassa 1940 lı yıllardan sonra destan metni mahiyetindeki şiirlere kadim şehirler içerisinde muhafaza ettiği tarihi ve toplumsal nitelikler, hem de mevcut sistemin getirdiği imkanların ifadesinde araç unsur olarak kullanılmıştır. Bu mahiyetteki metinlerden birisi de Dushon Fayziy tarafından yazılan Samarqandnoma dir. Eser Assalom, Guldasta, Samar İla Kand, Sayohat, Zinalar, Afrosiyob, San at Diyori, Ajib Afsona, Obida, Registon, Yulduzlar, Sayri Bog, Ipak Yo lida, Olamga Mashur, Zarzandlar, Xiyobon, Oktyabr Ziyosi, Xotima başlıkları altında yirmi bölümden oluşan eserde Semerkant ta doğup büyümüş, şehrin yaşadığı pek çok sıkıntılara yaşadığı süreçte şahit olmuş bir sanatkârın gözünden adeta şehrin tarihi, siyasi, mimari ve toplumsal nitelikleri dile getirilmiştir. Tebliğimizde Dushon Fayziy tarafından yazılan Samarqandnoma adlı destan hakkında bilgi verilerek onun muhtevasından hareketle Semerkant şehrinin edebiyata yansıması üzerinde durulacaktır. 441
SALAR TÜRKÇESİ - TİBETÇE GRAMATİKAL PAYLAŞIMLAR Doç. Dr. Gülsün MEHMET Gazi Üniversitesi ÖZET Salarlara ait dil malzemeleri incelendiğinde Salarcada; diğer Türk dillerinde bulunmayan veya yabancı gibi duran gramatikal özellikler ve sözdizimi farklılıkları görürüz. Salarca son derece ilginç ve dikkat çekici bir gramer envanterine sahiptir. Salarcayı Eski Oğuzcanın bir bakiyesi olarak kabul ediyoruz. Ancak Salarca Eski Oğuzca temelli özelliklerinin yanında bünyesinde -şuan için bu şekilde kanaklandırıyoruz- Orta Türkçe Harezm yazı dilinin karma dil özelliklerini de yansıtır. Salarcada bu iki kaynak dışında belirli oranda Türkçe-Türkçe olmayan dil ilişkilerini delilleyen özellikler de vardır. Amdo Tibetçesi, Moğolca (farklı pek çok lehçesi), Çince ve belki Güney Asya dilleri veya ölmüş dillerden alınmış, ödünçlenmiş ya da bu dillerle paylaşılmış gramatikal özellikler. Bu özelliklerden biri Salarcaya has bir gramatikal belirsizlik işaretleme özelliğidir: Türkçede belirsizliğin gramatikal gösterimi yoktur. Türkçede tekli belirsizlik ya kelime+ [ø] şeklinde nominativ ile yada [bir] + kelime şeklinde leksikal bir parça temsil edilir. Salarcada ise tekli belirsizlik [(bir) + kelime + [-ur/-or]] şekinde gösterilir: (i) ninor vara! bir yaşlı kadın varmış. (ii) bir ninor vara! bir yaşlı kadın varmış Anahtar Kelimeler: Salarca, Eski Oğuzca, dil kontaktı, gramatikal Paylaşım, belirsizlik 442
ÖZBEK ŞAİRİ MOLLA YOLDAŞ HİLVETÎ NİN HAYATÎ VE ESERLERİNE GENEL BİR BAKIŞ Öğr. Gör. Zuhra KARGAR Afganistan ÖZET Çağdaş Özbek edebiyat tarihine damga vuran Molla Yoldaş Hilvetî kendine özgü yaşam tarzıyla çeşitli nazım biçimleri ve nazım türlerinde eserler yazmıştır. Kendi yaşadığı dönemde, yani 19. ve 20. Yüzyılda Özbek edebiyatında oldukça şöhret kazanan ve önemli bir yer edinen Mukimî, Furkat, Zevki ve Nadim Nemenganî gibi birçok şairin hayatı ve eserleri hakkında gerek coğrafya halkı gerekse Türk dünyası az çok bilgiye sahiptir, ama bunun aksine onlarla çağdaş olan Molla Yoldaş Hilvetî hakkında nerdeyse hiçbir bir bilgiye sahip değiliz. Bunun sebebinin Sovyetlere karşı olmasından veya kendisine Hilvetî (çekingen) mahlasını vermesinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Hilvetî iki divan ve üç mesneviye sahip olup bunlardan en önemlisi olan Seyri l Cibal, tarihi olayları anlatır. Diğeri ve en ünlüsü ise Mevlid-i Şeriftir ki günümüzde de okunmaktadır. Molla Yoldaş Hilvetî Özbek edebiyatında mevlidi nazım olarak kaleme alan ilk şair sayılır. Sovyetler döneminde birçok kitap yakılmak veya suya atılmak suretiyle yok edilmiştir. Ancak Molla Yoldaş Hilvetî nin oğlu babasının eserlerini kendi evinde muhafaza etmiş ve bu eserlerin bugüne kadar ulaşmasına ön ayak olmuştur. Bu nedenle, bu eserler bugüne kadar kimsenin eline geçmemiş ve yayımlanmamıştır. Dolayısıyla hâlihazırda Hilvetî nin hayatı hakkında açık ve net bilgiye sahip değiliz. Bu makalenin amacı, Hilveti nin eserleri ve hayatı hakkında bilgi vermektir. Bu amaçla Özbekistan a gerçekleştirdiğimiz seyahatimizden Hilvetî nin hayatı hakkında bilgiler topladık ve Türkiye de Hilvetî hakkında yapılmış önceki çalışmalardan da faydalandık. Anahtar kelimeler: Hilvetî, Namengan, Divan, Şair, Mesnevi. A GENERAL OVERVİEW ABOUT THE LİFE AND WORKS OF OZBEK POET MOLLA YOLDAŞ HİLVETİ ABSTRACT Molla Yoldaş Hilveti, who made a mark on the history of contemporary Uzbek literature, he has many works in different forms of verse with his own lifestyle. In the period when he lived (19th and 20th centuries), there are many informations about the lives and works of famous poets such as Mukimi, Furkat, Zevki and Nadim Nemengani, who have gained a lot of fame in Uzbek literature. Unfortunatley we have very few knowledge about Yoldaş Hilveti. That is because of his opposition to the Soviets or it is thought to have originated from the fact that he was very shy to open publicly. Hilvati has two Divan and three Mesneviye which among them the most important one is Seyrul Cibal, which is about the historical events. The other one is Mevlid-i Şerif which is also read today. Molla Yoldaş Hilveti is considered to be the first poet to write Mevlidî in Uzbek literature. Many books were destroyed by burning or thrown into the water during the Soviets era. However, son of Molla Yoldaş Hilveti kept the works of his father in his own home and has been advanced for these works to arrive in our day. For this reason, these works have not been handed down to anyone and have not been published so far, so there is no clear information about the life of Hilveti at present. The purpose of this article is to give information about Hilveti's works and life. We have collected many information about the life of Helveti from our travels to Uzbekistan and also from previous works on Helveti in Turkey. Keyword: Hilveti, Nemengan, Divan, Peot, Mesnevi 443
Tarih 4.11.2017 Saat 17.30 SALON SIRIUS 4. Oturum Moderator TUDSAK138 TUDSAK157 TUDAK236 TUDSAK323 Prof. Dr. Muhammed KARATAŞ Prof. Dr. Muhammed KARATAŞ Akdeniz Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa KOŞANCI Akdeniz Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mete Kaan NAMAL Akdeniz Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Beyhan AKSOY Akdeniz Üniversitesi Nazrin ALİZADA Gazi Üniversitesi Doç.Dr. Kürşat ÖNCÜL Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Prof.Dr..Mustafa YILDIRAN Akdeniz Üniversitesi Prof.Dr. Ramazan GÖKBUNAR Manisa Celal Bayar Üniversitesi KÜRESELLEŞMENİN SOSYO-EKONOMİK DEĞİŞİME YANSIMALARI ÇİN İN YUMŞAK GÜÇ POLİTİKASI TÜRKİYE NİN TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR POLİTİKASINDA PROBLEMLER VE ÇÖZÜM YOLLARI ORTA ASYA VE KAFKASYADAKİ TÜRK DEVLETLETLERİNDE KAMU MALIYESİNİN GELIŞIMI: VERGİLER, HARCAMALAR VE KAMU FAALIYETLERİ 444
KÜRESELLEŞMENİN SOSYO-EKONOMİK DEĞİŞİME YANSIMALARI Prof. Dr. Muhammed KARATAŞ Akdeniz Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa KOŞANCI Akdeniz Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Mete Kaan NAMAL Akdeniz Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Beyhan AKSOY Akdeniz Üniversitesi ÖZET Küreselleşmeyle ilgili yazılar çoğunlukla küreselleşmenin tek bir boyutu hakkında, genellikle küresel ekonomik yapının oluşumu, tarihi, yapısı, getirisi ve zararları üzerinedir. Bu çalışmalar uluslararası iktisadi politikaların, küresel mali piyasaların, mal, hizmet ve iş gücünün tüm dünyadaki akışının, doğrudan yabancı sermaye yatırımının, uluslararası iktisadi kuruluşların karmaşıklığını açıklamada yararlı olmaktadır. Ancak küreselleşmeyi sadece ekonomik bir fenomen olarak açıklamak doğru değildir. O nedenle küreselleşmeyi çok boyutlu sosyo-ekonomik ve jeo-politik bir sürecin parçası olarak ele almak daha isabetli olacaktır. Çünkü küreselleşmenin dönüştürücü güçleri çağdaş sosyal hayatın ekonomik, politik, kültürel, teknolojik ve ekolojik boyutlarına derin bir şekilde nüfuz etmektedir. Bu anlamda küreselleşme, sadece nesnel süreç olmayıp iktisadi, kültürel, sosyal, politik ve derin siyasi boyutu bulunan bir olgudur. Günümüzde küreselleşmenin ülkeler arasındaki sosyo-ekonomik işbirliğine ilişkin etkilerinin çok yönlü ele alınması gereği tartışma götürmez bir gerçektir. Çünkü iktisadi unsurlar; sosyal, teolojik, politik, kültürel ve teknolojik hatta ekolojik faktörlerle iç içe bulunmaktadır. Günümüz dünyasında egemen ekonomilere sahip ülkeler; sosyo-ekonomik değişime ilişkin süreci küreselleşme kapsama alanında jeo-politik etkinlikte kullanmaya devam etmektedirler. Anahtar Kelimeler: Küreselleşme, sosyo-ekonomik değişim, sosyo-ekonomik gelişme Jel Kodları : F63, L16, O11, Z13 GLOBALIZATION'S REFLECTIONS TO SOCIO-ECONOMIC CHANGE ABSTRACT Globalization is pushing all countries towards change in the economic structures and development levels. Information technology-dominated economic development, which started in developed countries, also spreads to underdeveloped and developing countries. This makes the global world more competitive, but there are some concerns in this regard. Economic development increases welfare in developed countries. But, in developing countries globalization can not increase economic well-being. So that, developed countries can create political, cultural and political pressure due to globalization. Thus, national firms can be left defenseless. Therefore, advocating the contribution of globalization to enhancing competition and contributing to the same economic welfare for all countries is neither ethical nor rational. Information-based production is accelerating technological change. But only developed countries can achieve this. In these circumstances, the possibility of globalization naturally, undeveloped and underdeveloped countries in the past adversely affected, continue to adversely affect, will continue to have adverse effects in the future. Globalization is changing social. Globalization is changing socio-economic structure. This will continue in the future. Key Words: Globalization, socio-economic development, socio-economic change, Jel Code: F63, L16, O11, Z13 Giriş Düşük gelir düzeyi, yoksulluk, gelir dağılımında eşitsizlik, hızlı nüfus artışı, sanayi sektörünün gelişmemiş olması, düşük eğitim düzeyi ve yetersiz sağlık hizmetleri gibi önemli problemlerle boğuşan bu ülkelerin küreselleşmenin olumlu katkılarından faydalanmaları oldukça zor görünmektedir. Gelişmekte olan bu ülkelerin yaşadığı problemlerin nedenleri iktisadi, politik ve sosyo-kültürel faktörler olarak özetlenebilmektedir. Kısaca bu ülkelerde hem yoksulluğa etki eden hem de yoksulluğu başlatan ve sürmesine yol açan faktörler neredeyse iç içedir. Bu nedenle de hem az gelişmiş ülkeler hem de gelişmekte olan ülkelerin uzun süreli istikrarlı ve kalıcı iktisadi gelişme trendini yakalamaları küreselleşme ortamında kolay olamamaktadır. Fakat ülkelerin küresel dünyada olup biten gelişmelere kayıtsız kalmaları mümkün olamamaktadır. Ülkelerin kayıtsız kalamadığı ancak küreselleşmenin hız 445
kazandırdığı ve bu nedenle birçok ülkenin karşı karşıya kaldığı sosyo-ekonomik alana ilişkin olagelen değişimler kısaca özetlenmektedir(karataş, 2003:169): a. Ekonomik yapıda değişmeler olmaktadır. b. Üretim ve tüketim ilişkilerinde değişmeler olmaktadır. c. Teknolojilerde değişmeler olmaktadır. d. Kitle iletişim sistemlerinde değişmeler olmaktadır. e. Toplumsal rol ve statülerde değişmeler olmaktadır. f. Eğitim kurumlarında değişmeler olmaktadır. g. Gelenek ve göreneklerde değişmeler olmaktadır. h. Kişilik yapısında değişmeler olmaktadır. I. Sanat ve sanat olaylarında değişmeler olmaktadır. i. Dilde değişmeler olmaktadır. j. Çocuk yetiştirme yöntemlerinde değişmeler olmaktadır. k.cinsel tutum, davranış ve değerlerde değişmeler olmaktadır. l. Aile ve akrabalık ilişkilerinde değişmeler olmaktadır. m. Nüfus artış hızında değişmeler olmaktadır. n. Dini kurumlarda değişmeler olmaktadır. 1. Küreselleşmenin Sosyo-Ekonomik Değişime Yansımaları İçinde yaşadığımız gezegenimiz, yeraltı ve üstü doğal kaynakları, nüfus, dini, dili, kültürü, sosyal, siyasal ve ekonomik yapısı ve tarihsel geçmiş olarak farklı özelliklere sahip resmi ya da resmi olmayan iki yüze yakın ülkede yaşayan yaklaşık yedi buçuk milyar kişi tarafından paylaşılmaktadır. Artan hızla devam ede gelen teknolojik gelişmeler ve küreselleşmeden ötürü, dünyada olup bitenler anlık olarak gün yüzüne çıkmakta ve etkiler doğurabilmektedir. Teknolojik gelişme ve yenilikler öncelikle ilişkilerin yoğunlaşmasına ve ülkelerin karşılıklı olarak daha bağımlı hale gelmesine yol açmaktadır. Sürekli olagelen teknolojik yenilikler, başta ekonomik faaliyetlere olmak üzere toplumda her kesimin sosyo-ekonomik yaşantısına entegre edilerek toplumsal dönüşüm gerçekleştirilebilmektedir. Bilgi toplumuna dönüşüm, yeniliklerin iktisadi faaliyetlerde meydana getirdiği yüksek katma değerle esaslı dönüşüm halini almaktadır. Toplumsal değişmenin en önemli etkeni, toplumun yapısını oluşturan toplumsal ilişkiler ağı ve bunları belirleyen kurumların değişmesidir(tolan, 1996:276). Bu faktörlere etki eden unsurların başında yeni keşiflerin, toplumsal şartların, icatların ve kültürel değerlerin rolü büyüktür. Toplumsal gelişmede yapısal değişme daha ziyade ekonomik gelişmeyi ifade etmek için kullanılmaktadır. Yapısal değişme ile fiziki, beşeri sermaye, talep, üretim, ticaret ve istihdam bileşenlerinde farklılaşma meydana gelmektedir(atik, 1999:135). Küreselleşmenin özellikle kent yaşamında demografik görünüme, gelirin harcanması ve tüketim alışkanlıklarına yansımaları çok açık şekilde görülebilmektedir. Küresel ekonomide mal ve hizmet ticareti beraberinde bilgi ticareti ve bilgi yoğun mal ve hizmet transferini de kapsamaktadır. Böylelikle dünyanın değişik ülkelerine ait sosyo-kültürel temelli mal ve hizmetler karşılıklı yapılan ticaret aracılığıyla öncelikle var olmaya devam etmekte ve kolaylıkla diğer ülkelere transfer edilebilmektedir. Bu sürece başta toplumsal amaç ve planların açıklığı, yöneticilerin, çalışanların yetenek ve kapasiteleri, kaynakların uygunluğu, organizasyon yapıları etki yaptığından değişimden tüm bireyler ve toplumsal sınıflar etkilenmektedir(gökçe, 2000;20). Küreselleşmenin neden olduğu toplumsal değişim sürecinde, yapısal değişim, ikame unsuru ve iktisadi hayatın her alanında meydana gelen hareketlenme yeni bir değişmeye zemin hazırlamaktadır. Endüstrileşme, şehirleşme, teknik ilerleme, bilgi, girişim faaliyetlerindeki bu tempo maddi, personel, kurumsal ve bilişim alt yapısı için sosyo-ekonomik gelişmeye dönüşmektedir (Erkan, 1976:133). Tablo: 1 Küresel Ekonomi İçerisinde Bulunan Seçilmiş Bazı Ülkelerde 2015 Yılına Ait TV, Bilgisayar ve İnternet Kullanımı, Kişi Başına Telefon Sayısı, Bilgi İletişime Dayalı Malların İhracattaki Payı (%) Ülkeler Hane Halkı Başına Düşen (%) Bilgisayar Kullanımı (%) Televizyon Ve Radyo İnternet Kullanımı (%) Kişi Başına Telefon Sayısı Sabit Hat Mobil (Cep) Bilgi İletişimine Dayalı Malların İhracattaki Payı (%) 446
Türkiye 55,6 98 53,7 15 96 1,5 Singapur 87,5 ---- 82,1 36 146 30,0 Çin 49,6 ---- 50,3 16 93 25,9 G. Kore 77,1 98 89,9 58 118 19,8 Meksika 44,9 95 57,4 16 85 16,0 Çek C. 78,9 ---- 81,3 18 129 13,4 İsrail 83,5 89 78,9 43 133 11,2 Hollanda 96,2 99 93,1 41 124 10,8 ABD 87,3 99 74,6 38 118 9,0 İsveç 88,3 94 90,6 37 130 6,9 Japonya 80,0 99 93,3 50 125 8,4 Almanya 91,0 95 87,6 55 117 4,5 İngiltere 89,9 99 92,0 53 126 4,2 Endonezya 18,7 72 22,0 9 132 3,5 Mısır 50,8 98 35,9 7 111 2,8 Kaynak: World Bank, World Development Report 2016, (04.10.2017), http://documents.worldbank.org/curated/en/896971468194972881/pdf/102725-pub-replacement- PUBLIC.pdf, (04.10.2017) Küreselleşmeye dair seçilmiş bazı ülkelerin ülkeler arasındaki sosyo-ekonomik etkileşimi gösteren bilgiler Tablo:1 de sunulmaktadır. Toplumlar arasında kültür unsurlarını doğudan etkileyerek küreselleşmenin sosyo-ekonomik yansımalarına yol açan bazı bilgiler bu tabloda gösterilmektedir. Türkiye de televizyon ve radyo sayılarında gelişmiş ülkelere paralellik söz konusu olmakla birlikte bilgisayar ve internet kullanımı, sabit ile mobil hat sahibi olmada geride kaldığı gözlenmektedir. Türkiye, bilgi iletişimine ait malların ihracattaki payı açısından gelişmiş ülkelerin çok gerisinde kalmaktadır. Hatta Mısır ve Endonezya nın dahi gerisinde kalmaktadır. Öte yandan World Competitinevess Yearbook 2014-2015, raporunda belirtildiği üzere; okullarda internete ulaşım sıralamasında Türkiye dünya sıralamasında % 4,7 ile 58.ci sırada, internet kullanımında ise 2013 yılında %46,3 iken 2015 yılı verilerine göre%53,7 yeyükselmiştir. (http://www3.weforum.org/docs/wef_globalcompetitivenessreport_2014-15.pdf; (05.10.2017). Az gelişmiş ülkeler, gelişmiş ülkelerle aralarındaki açığı kapatmaya yönelik uygulamaya çalıştıkları iktisat politikalarının belirlenmesinde endüstrileşmeye öncelik verdikleri gözlenmektedir. Bunun nedeni oldukça açıktır. Çünkü endüstrileşme sürecinde içsel ve dışsal ekonomiler ortaya çıkmakta ve teknolojik yenilikler bu sayede hızla yayılma etkisi gösterme ortamı bulabilmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki iktisadi kalkınma, ekonomik olduğu kadar sosyal, kültürel, siyasi ve tarihsel yönleri de bulunan ileri-geri bağlantısı yoğun bir süreçtir(tozlu, 1991:67). Öte yandan küreselleşen dünyada ülkenin kendi iç dinamiklerinin yanında uluslararası iktisadi ve mali konjonktürün ortaya koyduğu ticaret, siyaset ve sosyo-kültürel gelişmeler de etkili olmaktadır. Küreselleşme bu süreçte yoğun bir şekilde etkili olmaktadır. Sosyo-ekonomik gelişme düzeyi artıkça toplumların sosyo-kültürel unsurlarında, tüketim ve üretim alışkanlıklarında kapsamlı değişiklikler meydana gelmektedir(lim, 1996:204). Endüstriyel yapı değişikliğinde iş gücünün etkinliği her sektörde farklı şekilde ortaya çıkmakta olup bunun nedenlerinin başında daha iyi eğitim, daha iyi teknik bilgi ve daha fazla tecrübe gelmektedir(hatipoğlu, 1993:58). İçinde bulunduğumuz çağda, gelişmekte olan ülkelerden sadece dış dünya ile bütünleşik bir iktisat politikası yürütebilen ülkeler kalkınabilme fırsatı bulabilmektedirler. Çünkü dış ticaret bu ülkelere, piyasa hacmini genişletme, işbölümü ve ölçek ekonomilerine ortam oluşturma, yenilikleri, yeni bilgi, fikir ve yöntemleri yayma, rekabeti arttırma ve ülke içindeki tekelleri ortadan kaldırıcı, iç talep arttırıcı gelişmeleri sağlayıcı ortamı sağlamaktadır. Küreselleşme sürecinde makul yapı değişiminin temelinde sanayi sektöründe üretim, katma değer ve hizmet sektörüyle birlikte istihdam içindeki oranın arttırılmasıdır. Nitekim toplumda yapısal değişme olmadan ekonominin büyümesi, gelişmesi, verimlilik artışının olması ve daha etkin hale gelmesi mümkün olamamaktadır(türkay, 1994:143). Küreselleşmede toplumsal değişimde uygarlıkların gelişiminde kurumların, normların ve bütün sosyal sistemin her bir öğesi daha üst düzeyde yenilenmiş farklılaşmayı ve gelişimi meydana getirecek şekilde yeni yapısal koşullar türetmektedir(smith, 1996:32). Küreselleşme süreci içinde olan ülkelerde nitelikli ve yaratıcı düşünce sayesinde tüketim alışkanlıklarında değişmeler meydana gelmektedir. Kırsal yörelerden kentlere göç ile şehirleşme üzerinde çağdaş yaşam kültürü etkisi, bilimsel ve teknolojik ilerleme, iş bölümünde çeşitlilik ve 447
yaygınlık, uzmanlaşma, sosyo-kültürel unsurların çağ popülâsyonu üzerinde oluşturduğu hareketlilikler vb. unsurlar hem bireysel hem de toplum katmanları üzerinde kaçınılmaz olarak tüketim kalıplarının değişimine yol açmaktadır. Ancak kişilerin yaşam biçimlerine etki eden unsurların hepsi aynı biçimde gelişme göstermeyip, tempolarında değişiklikler olabilmektedir. Nüfusun artması, ihtiyaçların çoğalması, daha yüksek refah düzeyi arzusu, küreselleşmeyle birlikte işbölümü ve uzmanlaşmada üretim ve tüketim kalıplarının hareketliliğe yol açmaktadır(celkan, 1993:68). İktisadi faaliyetler, sosyal olayların bütünü içerisinde gerçekleştiğinden bireylerin tekil ve topluma özgü tüketim alışkanlıkları da kültür değerleri ve normları içerisinde başkaları tarafından saygı görmek, daha modern yaşamak ve sosyal statünün gereklerine göre yaşamak arzusuna bağlı olarak hem farklılaşmakta hem de değişmektedir(eke,1980:93). Küreselleşmenin siyasal yapının değişimi ve gelişimi üzerine etkisi daha ziyade geleneksel ya da az gelişmiş toplumların modernleşme olarak tanımlanan hedeflemelerinin kanuni ve yasal alana yansımaları biçiminde olmaktadır. Öte yandan siyasal gelişme; daha ziyade modern sanayi toplumlarına özgü siyasal süreç yönündeki gelişmeleri kapsayan bir durumdur. Bir toplumda ortaya çıkan belli sebepten ileri gelen, yine belli amaçlara yönelen veya bilinen ekonomik ve sosyal koşulların ortaya çıkmasına işlevsel yönden zorladığı değişim biçimini ifade etmektedir(sarıbay, 1998:168). Değişim, kültürel ve siyasal yapı arasında bir etkileşim meydana getirerek toplumsal gelişimi meydana getirmektedir. Siyaset politika, kültür, ahlak, ekonomi başta olmak üzere benzeri disiplinlerde, kanunlarda, hukuki düzenlemelerde, mesleki kuruluşlarda, sivil toplum kuruluşlarında, piyasa ile piyasa mekanizmaları üzerinde toplumsal ilerlemenin yayılmasını ve yoğunlaşmasını sağlamaktadır (Özüerman, 1996:40). Sonuç: Günümüz dünyasında özellikle gelişmekte olan ülkelerin istikrarlı iktisadi gelişme gerçekleştirememelerinin birçok nedeni bulunmaktadır. Küreselleşmenin yoğun olarak etkili olduğu ülkelerde özellikle gelişmeyi engelleyici ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi kökenli birçok öncü faktör dikkati çekmektedir. Ülkelerin iktisadi gelişmesine doğrudan etki ederek toplumun hayat standardını hızla yükselten faktörler bulunmaktadır. Sosyo-ekonomik altyapı, eğitim düzeyi, ülkenin sahip olduğu teknolojik seviye, girişimcilerin sayısı ve niteliği, çalışanların kalitesi (işgücü niteliği), çalışma koşulları, toplumun yenilikleri benimseme kapasitesi; küreselleşmenin sosyo-ekonomik hayata yansımalarının doğrudan etki ettiği en önemli unsurlar arasında gelmektedir(acar, 2008:50). Ülkelerin küresel ekonomik ve siyasi faktörlerle entegrasyonu bu şekilde sağlanabilmektedir. Ülkelerin iktisadi ve siyasi başarıları, toplumların siyasal anlamda olagelişinden itibaren sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik birikimlerinin küreselleşme ile ne ölçüde örtüşe bildiğine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Küreselleşen dünyada eğitim ve teknoloji faktörleri, iktisadi ilerlemeye ivme kazandırıcı etkileri nedeniyle çok önem taşımaktadır. Çünkü ekonomik gelişmenin motoru verimlilik artışıdır. Verimlilik artışının en önemli öğelerini işgücünün ve toplumun eğitim seviyesinin niteliksel olarak yükselmesi oluşturmaktadır. Ayrıca gelişmekte olan ülkeler; sanayileşme devrimi etkisi ni ve II.Dünya Savaşı sonrası Uzakdoğu ülkelerinin gerçekleştirdiği büyük atılım hamlesini kaçırmış olmaları önemli bir eksikliktir. Bu nedenle birçok ülke küreselleşme sürecini; günümüzün teknolojik yenilikler ve ilerlemelerle donatılma boyutu biçiminde algılamaktadırlar. Hatta çoğu ülkede küreselleşme dinamiği, bu ülkelerin gelişmiş ülkelerle olan açığı kapatabilme olasılığının en son halkası biçiminde yorumlanmaktadır. KAYNAKÇA Atik, Hayriye, The Characteristics of The Information Economy, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı:3, 1999. Eke, Beğlü, Yaşama Tarzı ile Gelir Seviyesi Arasındaki İlişki, İ.Ü., İktisat Fakültesi Sosyoloji Enstitüsü Dergisi, 1980 Yılı Sosyoloji konferansları(1980), Cilt:18, Kitap No:5-77, 1980. Erkan, Hüsnü, Die Modelle Der Makroökonomischen Wachstumstheorie und Die Theorie Der Wirthschafthlichen Entwicklung. (Inauguraldissertation Zur Erlangung Der Würde Eines Doktors Der Wirthschaftswissenschaften, Wirthschaftswissenschaftlichen Fakütat Der Albert- Ludwings Üniversität, Freiburg im Breisgau, 1976 Celkan, Hikmet Yıldırım, Eğitim Sosyolojisi, 3.Baskı, Eğitim Fakültesi Basımevi, Erzurum, 1993. Gökçe, Feyyal, Değişme Sürecinde Devlet ve Eğitim, Eylül Kitap ve Yayınevi, Ankara, 2000. Hatipoğlu, Zeyyat, Gelişme ve Türkiye İktisadı, 1.Baskı, Beta basım Yayım ve Dağıtım, İstanbul, 1993. Karataş, Muhammed., Sosyo-Ekonomik Gelişmede Yapısal Değişim, Stratejik Araştırmalar Dergisi, Sayı:1, Şubat 2003. 448
Lim, david, Explaining Economic Growth: A New Analytical Framework, 1.st. ed., Edward Elgar Publishing Company, Cheltenham, UK, 1996. Özüerman, Tülay, Türkiye nin Sosyal ve Siyasal Gelişme Seyri İçinde Siyasal Partiler, DEÜ İ.İ.B.F.Dergisi, Cilt:11, Sayı:1, 1996. Sarıbay, Ali Yaşar, Siyasal Sosyoloji, 4.Baskı, İstanbul, Der Yayınları, 1998. Smith, Anthony D., Toplumsal değişme Anlayışı, Çev.Ülgen Oskay, 2.Baskı, Gündoğan yayınları, Ankara, 1996. Tolan, Barlas, Toplum Bilimine Giriş, 4.Baskı, Murat Kitap ve Yayın Evi, Ankara, 1996. Tozlu, Necmettin, Ekonomik Gelişme Sorumluluk ve Eğitim, Türk Dünyası Araştırmaları, Aralık 1991, Sayı:75 Türkay, Mehmet, Gelişme Kavramının Kökenleri ve Sahip Olduğu Özellikler, MÜ, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Haziran 1994, Cilt:1, Sayı:1, 1994. 449
ÇİN İN YUMŞAK GÜÇ POLİTİKASI Nazrin ALİZADA Gazi Üniversitesi Yumşak güç (soft power) insanları kendi tarafına herhangi bir güç kullanmadan çekme stratejisidir. Temelinde meşruluğun dayandığı bu güç insanları ileri sürülen objektiflerin yasallığına inandırarak, onları yürüttükleri siyaseti takip etmeye sevkedebilmektir. Çünkü askeri güç devletleri yenebilmek için güçlü araç olabilmesinin yanı sıra onların uğrunda savaştıkları ideolojinin gerçekleştirilmesi açısından zayıf kalabilir. Bu aşamada ise yumşak güçün devreye girmesi sözkonusudur. Bir ülkenin yumşak güçü üç kaynağa dayanmaktadır: kültür (kültürün evrenselliği devletin esas güç kaynağıdır), siyasi değerler ve dış politika. Ancak, bu yumşak güç unsurlarını birleştirerek ortaya verimli bir politik strateji çıkarmak ise işin esas kısmını oluşturmaktadır. Bu yüzden, bir aktörün havuç ya da sopalara başvurmadan, işbirliği yaparak ya da çekicilik unsurunu kullanarak istediklerini yaptırabilmesi yumuşak güç olarak adlandırılmaktadır. Yani, bunu özetleyecek olursak, yumuşak güç başkalarının isteklerini kendi istekleri yönünde etkileyebilmektir ve bu söylenilenler doğrultusunda, yumşak güçün bazı temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: Yumşak güç beğenilmenin, takdir edilmenin ve devletlerin sahip olduklarını etkili bir şekilde sunmasının sonucudur. Yumşak güç tamamen düşünceyle ve maddi değerlerle alakadardır. Yani eğer bir ülke başka bir ülke tarafından güvenilir, saygıdeğer ve pozitif düşüncelerle algılanıyorsa bu, o ülkenin yumşak güçe sahip olduğu anlamına gelmektedir. Yumşak güç doğru koşullar altında uygulandığında verimli olarak tahakkuk etmektedir. Böylece, yumuşak güç kavramına kısaca değindikten sonra bu çalışmada, Çin dış politikasında yumşak güç stratejisinin temel hedef ve güçlerinin ne olduğuna değinilecek, bu eksende Çin in kullandığı yumşak güç yöntemleri- kültür bazında Konfüçyüslük ve Taoism, yeni dönemde sayıları arttırılmaya çalışılan Bağımsız Düşünce Kuruluşları incelendikten sonra Çin in bu yöntemleri uygulamada nasıl kullandığını görmek için özellikle, Afrika, Güneydoğu Asya ve Latin Amerika sı örneğinde uygulanan ve gelecek dönemlerde de uygulanması planlanan yumşak güç stratejisi hakkında detaylı araştırma yapılarak bir çerçeve çizilmeye çalışılacaktır. Anahtar Kelimler: Çin, Yumuşak Güç, Bölgesel Uygulamalar. GİRİŞ Güç devletin başka bir devlete kendi isteğini yaptıra bilmesinin en önemli aracıdır. Bu yüzden de bu kavram daima tartışmaya açık olmuştur. Farklı unsurları ihtiva eden güçün günümüz itibariyle daha çok kullanılan üç türü mevcuttur. Bunlara: sert güç (hard power), yumşak güç (soft power) ve bu iki kavramın birleşmesini ihtiva eden akıllı güç ( smart power) dahildir. Bu çalışmada daha çok üzerinde duracağımız konu ise yumuşak güç ve onun Çin dış politikasındaki yeri olduğundan, ilk önce kısaca yumuşak güçün tanımlanmasında fayda vardır. Yumşak güç (soft power) insanları kendi tarafına herhangi bir güç kullanmadan çekme stratejisidir. Temelinde meşruluğun dayandığı bu güç insanları ileri sürülen objektiflerin yasallığına inandırarak, onları yürüttükleri siyaseti takip etmeye sevkedebilmektir. Çünkü askeri güç devletleri yenebilmek için güçlü araç olabilmesinin yanı sıra onların uğrunda savaştıkları ideolojinin gerçekleştirilmesi açısından zayıf kalabilir. Bu aşamada ise yumşak güçün devreye girmesi sözkonusudur. Bir ülkenin yumşak güçü üç kaynağa dayanmaktadır: kültür (kültürün evrenselliği devletin esas güç kaynağıdır), siyasi değerler ve dış politika. Ancak, bu yumşak güç unsurlarını birleştirerek ortaya verimli bir politik strateji çıkarmak ise işin esas kısmını oluşturmaktadır. Bu yüzden, bir aktörün havuç ya da sopalara başvurmadan, işbirliği yaparak ya da çekicilik unsurunu kullanarak istediklerini yaptırabilmesi yumuşak güç olarak adlandırılmaktadır. Yani, bunu özetleyecek olursak, yumuşak güç başkalarının isteklerini kendi istekleri yönünde etkileyebilmektir ve bu söylenilenler doğrultusunda, yumşak güçün bazı temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: - Yumşak güç beğenilmenin, takdir edilmenin ve devletlerin sahip olduklarını etkili bir şekilde sunmasının sonucudur. - Yumşak güç tamamen düşünceyle ve maddi değerlerle alakadardır. Yani eğer bir ülke başka bir ülke tarafından güvenilir, saygıdeğer ve pozitif düşüncelerle algılanıyorsa bu, o ülkenin yumşak güçe sahip olduğu anlamına gelmektedir. - Yumşak güç doğru koşullar altında uygulandığında verimli olarak tahakkuk etmektedir. 450
Böylece, yumuşak güç kavramına kısaca değindikten sonra bu çalışmada, Çin dış politikasında yumşak güç stratejisinin temel hedef ve güçlerinin ne olduğuna değinilecek, bu eksende Çin in kullandığı yumşak güç yöntemleri- kültür bazında Konfüçyüslük ve Taoism, yeni dönemde sayıları arttırılmaya çalışılan Bağımsız Düşünce Kuruluşları incelendikten sonra Çin in bu yöntemleri uygulamada nasıl kullandığını görmek için özellikle, Afrika, Güneydoğu Asya ve Latin Amerika sı örneğinde uygulanan ve gelecek dönemlerde de uygulanması planlanan yumşak güç stratejisi hakkında detaylı araştırma yapılarak bir çerçeve çizilmeye çalışılacaktır. BÖLÜM I. YUMŞAK GÜÇ POLİTİKASI VE ÇİN İN KÜRESEL AKTİFLİĞİNİN TEMEL DİNAMİKLERİ 1.1. Çin in Küresel Aktifliği Devletlerin yumşak güç stratejisini kullanması devletten devlete bu stratejiden yararlanma açısından farklılık arzetmektedir. Özellikle, ABD nin bu yumşak güç unsurunu en etkili biçimde kullanan süper güç olduğu zaten ortadadır. Fakat bazı araştırmacılar tarafından Amerikan yüzyılının bitdiği ve ona rakip gibi ise Çin in daha çok geliştiği, hatta gelecekte Amerika nın önüne geçeceği yönünde fikirler ileri sürülmektedir. Bilindiği üzere, Çin ekonomisi önceden dışarıya kapalı şekilde faaliyet gösteriyordu. Fakat bu avantaj sağlamadığından dışarıya açık bir piyasa ekonomisinin büyüme ve gelişmeni sağlayacağını düşünen ve bunu ilk defa uygulamaya çalışan Deng Xiaoping olmuştur. Bununla o, Çin in dış ticaret refahını yükseltmeği hedeflemekteydi. Bunun içinse ilk önce ülke içinde refahın sağlanması gerekliydi ki, 1978 yılından itibaren uygulanmaya başlanan üç aşamalı Milli Kalkınma Stratejisi yle kişi başına düşen gelir oranı arttırılmış ve 1985 yılından sonra ise dünyaya açılmayı hedef alan entegrasyon politikası ile piyasa ekonomisine geçişi sağlayan modernizasyon programlarını daha da geliştirerek Çin ekonomisine yabancı sermaye akımının dahil olması için olanaklar geliştirilmiştir. 198 Peki, böyle hızla büyüyen ekonomiye sahip olan Çin in küresel aktifliyinin temel dinamikleri nelerdir?bu eksende esas vurgulanması gereken faktör ekonomidir. Son 25 yılda gerçekleştirilen reformlar sayesinde Çin ekonomisi soyutlanmış bir ekonomi olmaktan çıkmış ve öncelikli piyasa güçleri tarafından hızla büyümesi sağlanan,ortalama yüzde 11 büyüme ile küresel dünyaya entegre eden ikinci büyük bir ekonomi haline gelmiştir. Çin in bu reformlarının ardında büyük Çin Strateji Modeli nin gerçekleştirilmesi ideolojisi durmaktadır. Bu strateji ile küresel aktifliğini korumaya çalışarak Çin liderleri bazı hedefleri gerçekleştirmeyi planlamaktadır: 199 - Bu strateji, ekonomi ve hayat standartlarını daha da geliştirerek Çin liderlerinin ÇKP vasıtasıyla yerel hedeflerinin gerçekleştirilmesini destekliyor. - Çin liderleri ABD ve Japonya nın düşmanca eylemlerine rağmen daha çok yerel sorunların çözülmesine odaklanarak, ekonomik büyümenin süreklililiğini sağlayarak sosyal istikrarı korumaya çalışıyor. - Uygulamada ise, Çin dış politikasında ekonomik ve stratejik değerler arasında denge kurularak, Çin in milli çıkarlarının daha da geliştirilmesi için çeşitli siyasi ve ekonomik aktörlerin faaliyeti kordine edilmeye çalışılıyor. Ekonomisini büyütmeye odaklı olan Çin büyümedeki kaldıraç etkisiyle ticari ilişkileri geliştirmesinin yanı sıra enerji alanında da kayda değer ilerleme sağlamaya çalışmaktadır. Dünya Ticaret Örgütü nün verdiği istatistiklere göre, 2011 yılında dünya mal ihracatında %10,4 lük payla ve 1.899 milyar USD ile ilk sırada yer alan Çin, dünya mal ithalatında da 1.743 milyar USD ile ve % 9,5 luk payıyla ABD yi takiben ikinci sırada yer almaktadır. 200 Bu büyüme sonucunda 1993 yılına kadar enerji alanında kendi kendine yeterli bir ülke olan Çin, enerji ithal eden ülkelerden biri haline gelmiştir. Petrol açısından dışa bağımlı durumda olan Çin, dünyadaki en büyük kömür üreticisi ülkedir. 1978 yılından 2004 yılına kadarenerjitüketimi %245 oranındaartarken, enerjiüretimi %194 oranındaartmıştır. Bu 198 George Friedman,Gelecek 100 Yıl: 21.Yüzyıl İçin Öngörüler, Pegasus Yayıncılık, 1.Baskı, İstanbul, 2009, s.127. 199 Phillip C. Saunders, China s Global Activism: Strategy, Drivers and Tools, Institute for National strategic Studies Occasional Paper, Cilt:4, Kasım 2006, s.1. 200 Özlem Arzu Azer, Çin in Enerji Güvenliği Bağlamında Kafkasya ve Orta Asya Politikası, İnternational Conference On Eurasian Economies, 2012, s.233. 451
yüzden Çin enerji ihtiyacını stratejik güvenlik sorunu olarak algılamaktadır.artan enerji ihtiyacını karşılaya bilmek için Çin 2002 yılında Dışarı Çıkış (Zou Chu Qu - Going Out) Stratejisini uygulamaya koymuştur. Bu strateji ile ülkenin önemli petrol firmaları vasıtasıyla ülke dışından petrol temini sağlanması, araştırma ve üretim anlaşmaları yapılması, rafineriler kurulması,sibirya ve Orta Asya dan Çin e yeni boru hatları tesis edilmesi amaçlanmaktadır.çin in bu büyük strateji planına göre ana hedefi, Çin in doğusu ve güneyi; yani Asya Pasifik bölgesidir. Bu ana hedefe ulaşabilmek için Çin in, Batı ya açılan tek doğal kapısı ise Doğu Türkistan daki hakimiyetini sağlamlaştırmak, arka bahçesi olarak telakki ettiği Hazar ülkeleri 201 ve kuzeyden gelebilecek tehditlere karşı RF ve Türkiye yolu ile Avrupa ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmektir. Bu strateji ile Çin hem enerji güvenliğini sağlamaya çalışıyor hem de ABD, AB gibi bölgede çıkarları olan devletlerin karşısında gittikçe yükselen bir küresel güç olmak istiyor. Çin 2015 yılından itibaren ekonomideken dine özgü bir politika izlemeye başlamıştır.yani, kendine özgü devlet kapitalizminden kendine özgü piyasa ekonomisine geçiş yapmıştır.yeni yönetimin bu uygulamaya geçmesi 2020 yılına kadar Çin in yeni kalkınma planının tamamlanmasını gerçekleştirmektir ki, bunun için değişik ve yeni bir strateji uygulanmasına gidilmiştir. Böyleki, günümüzde yatırım ve ihracata dayalı büyüme modelinden iç talebe dayalı büyüme modeline geçmeye çalışılıyor ve bu da kendi beraberinde ekonomide bir nevi gerilemenin yaşanmasına neden olmuştur. Özellikle, son 25 yılda hızla ekonomisi artan ve büyüyen bir ülkenin ekonomisindeki böyle gerileme2016 yılında da devam etmiştir. Buna sebep ise dünya genelinde yaşanan petrol fiyatlarındaki düşüşler ve döviz kurlarındaki dalgalanma olmuştur. Aşağıdaki tablodanda gözüktüğü üzere ekonomideki büyüme son yıllarda gerileyen oranda olmuştur. Tablo 1. Çin Ekonomisinde Büyüme Kaynak: Çin, Ekonomik Büyümede Model Değiştiriyor, http://www.moment-expo.com/cinekonomik-buyumede-model-degistiriyor, (e.t. 15.11.2016) Fakat, tüm bunlara rağmen Çin hedeflerinin gerçekleştirilmesi yolunda önemli yatırımlar yapmaya devam ederek, özellikle de yumşak güç stratejisini uygulayarak etkinliğini korumaya ve stratejik hedflerine ulaşmaya çalışıyor. 1.2. Çin Yumşak Güç ü ve Esas Hedefleri Dünyada gittikçe artan bir şekilde önemli role sahip olan Çin, yumşak güç poltikası uygulamasında hem ulusal hem de uluslararası düzeyde çekici ve etkili olmayı hedefliyor. Çünkü Çin, yumşak güç stratejisini uygulamakla bazıhedeflerini gereçekleştirerek küresel güç olma yolunda bütün avantajları kullanmaya çalışmaktadır. Bu çerçevede Çin : - Amerika nın tüm dünyaya demokrasi ihrac etme stratejisine karşın devletler arasında harmoni yaratılmasından yana bir strateji sergilemeye çalışarak uluslararası işbirliğini teşvik etmek istiyor. O, Amerikan modelinin dünyayı daha sert bir sisteme çevirdiği ve küresel güvenliği tehdit eden terörizm riskinidaha da artırdığı fikrini savunmaktadır. - Günümüzün en aktüel sorunlarının başında gelen ve devletler arasında çıkan çatışmaların belki de en tetikleyici unsuru,sivilizasyonlar arasındaki fark ve bu farkın ortaya çıkardığı 201 Aslıhan P. Turan, Hazar Havzası nda Enerji Diplomasisi, Bilge Strateji, Cild:2, Sayı:2 6 Mart 2010 s. 57. 452
sonuçlardır. Çin bundan yararlanarak farklı sivilizasyonlar arasında harmoni oluşturmaya çalışarak farklı milletlere saygı göstermeye ve onlardan farklı birşeyler öğrenmeğe çalışıyor ve bu da sivilizasyonlar arasında farkı ortaya çıkararak onları çatışmaya iten tezlerden daha mantıklıdır. Bunun sonucudur ki, Çin de daha az dini çatışmalar yaşanmaktadır. - Ekonominin Batı yönlü daha çok gelişmesi, dünya ülkeleri arasında gelişim ve kişibaşına düşen gelir düzeyi açısından ciddi bir açık ortaya çıkarmaktadır. Bu yüzden dünya ahalisinin yarısı gelir eşitsizliği ile karşı karşıya kalarak yoksulluk düzeyinde yaşamaktadır. Çin ise bunu gözönünde bulundurarak iş ücretlerini kaldırarak, işçilerin çalışma ortamını daha da geliştirerek bu alanda herhangi bir kazanın ve sorunların yaşanmasını önlemeye çalışıyor. Bunun için Çin liderleri yoksullukla mücadele çalışmalarını da güçlendiriyor. 202 - Çin, zayıf ülkeler ve orada yaşayan insanların daha çok muzdarip olduğu küresel isınma dahil çevre sorunlarının çözülmesi ve çevrenin korunması için de kendine özgü bir strateji uygulamya çalışıyor. Amerika ve Avrupalılar bu konuda daha çok farkındalığa sahip olmalarına karşın hala sahip oldukları yaşam biçimini değiştirmek istemiyorlar. Fakat Çin kendine özgü bir yol çizerek bu sorunun en aza indirilmesi için çalışmalara başlamıştır. Özellikle, çevrenin korunmasına dair Çin modeli çerçevesinde yasal düzenlemeler gerçekleştirilmiş, bu çerçevede Hava Kirliliğini Önleme Yasası, Su Kirliliğini Önleme Yasası ve Deniz Çevresini Koruma Yasası yenilenmiş, Gürültü Kirliliğini Önleme Yasası, Su Kirliliğini Önleme Yasası nın Ayrıntılı Uygulama Yönetmeliği ve İnşaatlarda Çevre Koruma Yönetmeliği gibi yeni yasalar yürürlüğe girmiştir. 203 Bunun yanı sıra ciddi kirliliğe yol açan 84 binden fazla küçük işletme kapatılmış, ekolojik ortamının korunması ve yeniden yapılandırılması güçlendirilmiş ve vatandaşların da çevre koruma bilincini yükseltmeye çalışmıştır. Peki Çinin uygulamaya çalıştığı bu strateji ile sorunu tamamen çözmek mümkün müdür? Çin modeli uygulmasındaki fikirler sorunun ortadan kaldırılması için tamamen yeterli olmasa bile bu modelden hareketle bazı etkili çevre koruma yöntemleri ve politikası geliştirilmesimümkün olabilir. Çin yumşak gücünden bahsederken burada iki farklı görüşün olduğunu söylemek gerekiyor. 204 Bunlardan ilki ve esas olanı sosyologlar ve filozoflar tarafından kabul edilip ilerisürülen- Çin yumşak güçünün merkezinde kültür faktörünün olmasıdır. İkincisi ise, daha çok uluslararası uzmanlar tarafından ileri sürülen- yumşak güçün merkezinde politik güç unsurunun bulunmasını fikiridir. Onlar kültürün önemini inkar etmiyorlar fakat yumşak güçte daha çok bu güçün nasıl kullanılması gerektiğine odaklanılması gerektiğini savunuyorlar. Amayumşak güçün çekirdeği gibi kültür anlayışı kabul edildiğinden bunun daha etraflı incelemesinde fayda vardır. 1.3. Kültür ( Konfüçyüslük ve Taoism ) Yumşak güç farklı görüşleri, ideolojileri ve hatta farklı politik sistemleri ihtiva eden bir stratejidir ve bu sıralananların hepsini kendi içinde toparlayan bir unsur vardır. Bu da kültürdür. Uluslararası Bilimler üzre Şangay Enstitüsü direktörü Yu Xintian şöyle söylemiştir: 205 İdeoloji ne kadar çok çekici olursa o kadar çok insanın onu benimsemesine neden olur ve bu da ülkenin yumşak güç stratejisini daha çok geliştirme imkanını beraberinde getirir. Kültür ise farklı ekonomik ve politik ideolojilerle iç içe geçerek devletin ulusal güç mücadelesinde daha önemli yere ve role sahiptir. Bu yüzden, Çin yumşak güçünün önemli bir bölümünü kültür unsuru oluşturuyor ve bu, yalnızca Çin in eskilere dayanan tarihi ve geleneksel kültürünü ortak olarak paylaşan Doğu Asya komşuları tarafından değil aynı zamanda daha geniş dünya birliği tarafından da Çin yumşak güçünün en önemli kaynağı olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden Çin deki bazı araştırmacılar hala Çin in Batı yla kültürel ticareti geliştirmesi gerektigini savunurken bazıları da kültürel medyayı kullanarak Çin in uluslararası alanda profilini ve imajını yükseltmesinin gerekli olduğuna vurgu yapıyorlar. 202 Sujian Guo, Jean-Marc F. Blanchard, Harmonious World and China s New Foreign Policy, Lexington Books, New York, 2008, s. 135. 203 Çin de Çevre Koruma Çalışmalarında Kaydedilen Gelişmeler, http://turkish.cri.cn/chinaabc/chapter9/chapter90301.htm, ( e.t. 17.11.2016) 204 Bonnie S. Glaser, Soft Power with Chinese Characteristics, CSIS Report, Bölüm 2., 10 Mart 2009, s.13. 205 Li Mingjiang, Soft Power in Chinese Discourse: Popularity and Prospect, RSIS Working Paper, Sayı:165, S. Rajaratnam School of International Studies, Singapore, 2008, s.2 453
Çin kültürü bugün dünyada artan bir öneme sahiptir. Ve bu kültür modern ve popüler kültürden daha ziyade geleneksel Çin kültürüne dayanmaktadır. Akademisyen Sheng Ding de politikaçıların ve akademisyenlerin Çin yumşak güçünün en güvenilir kaynağı gibi geleneksel kültürükabul ettiklerini savunmaktadır. 206 Eski propoganda şefi olan Li Changchun da vurgulamıştır ki, kültürel mirasın korunması Çin in yabancılar tarafından daha da cazip görülmesi ve dünyanın gözünde olumlu imajının yükseltilmesi açısından yumşak güç stratejisinin esasını oluşturmalıdır. 207 Bu açıdan değerlendirildiği zaman Çin kültürünün genişletilmesinin en parlak branşını Konfüçyüsçü Enstütüleri oluşturmaktadır. İlk defa Çin, Konfüçyüsçü Enstitüsünü Kasım 2004 yılında Güney Kore de kurmuştur. 208 Daha sonra böyle merkezlerden biri Türkiye de açılmıştır. Türkiye kendi dil ve kültürünü dünya geneline yaymak için Yunus Emre Enstütüsü kapsamında geniş çaplı bir işbirliği projesini geliştirmeğe çalışırken Çin le de bu konuda karşlıklı anlaşmaya varıldıktan sonra Çin Türk Medeniyyet Merkezi ne ev sahipliği yapmayı kabul ederken Türkiye de de iki şehir Konfüçyüsçü Enstitüsü ne ev sahipliği yapmaktadır (İstanbul da iki, Ankara da bir merkez ). 2013 yılının sonuna gelindiğinde dünya genelinde 120 ülkede böyle merkezler açılmıştır. Özellikle, dünyanın üç kıtasında- 149 Avrupa, 144 Amerika ve 93 Asya da Konfüçyüsçü Enstitüsü faaliyet gösteriyor ki, ölçeğine ve çapına göre en büyük merkezler Birleşik Krallık, Fransa, Almanya ve İtalya da olmasının yanı sıra Amerika kıtasında Amerika da 97, Kanada da 13, Brezilya da 8 olmakla büyük ölçekte enstütüler faaliyet göstermektedir. 209 Çin için birçok avantaj sağlayan Konfüçyüsçülük: 210 - Hükümetin, toplumsal ve siyasal dengenin sağlanmasında esas ilham kaynağıdır; - Geleneksel toplumun ve ailelerin parçalandığı, suçların arttığı ve insan ölümüne sebep olan çevre kirliliğinin mevcut olduğu modern toplumu insancıllaştırmak için hükümete hizmet ediyor; - Komunizmin Çin de hakim ideoloji olmasına rağmen konfüçyüsçülük, Çin prestijinin yeniden onarılması ve halkın Çin Modelini gerçekleştirilmesi yolunda birleştirilmesini sağlayarak Kommunist Partisini meşrulaştırmıştır. Çin in yumşak güç politikası çerçevesinde uygulmaya çalıştığı strateji çin dilinin dünya genelinde öyrenilmesinin sağlanmasıdır ki, bunu da Konfüçyüsçü Enstitüleri vasıtasıyla gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu sayede hatta yeteri kadar başarı elde edilmiştir. Çin in her geçen gün daha çok gelişerek dünyanın ikinci ekonomisi durumuna gelmesi ve gelecekteki Asya rüzgarını estirebilecek güç olması ihtimali de çin dilinin öğrenilmesine olan ilgiyi daha da arttırmıştır. Bugün Missisipe den Nil e kadar dünyanın birçok yerinde çin dilin öğrenilmesine ilgi vardır. Bu dilin öğrenilmesi için 2012 yılından itibaren Çin Dili Yeterlilik Test Merkezi (iş dili ve genel çince) açılmıştır ki, bu merkez öğrencilere global şekilde dil sınavlarından yararlanma imkanı sağlamaktadır. 2014 yılından ise dil öğrenmek için özel eğitim ve ilaveten 2 sınav seçeneğinden de yararlanma imkanı sağlanması planlanmıştı. 211 206 Kingsley Edney, The Globalization of Chinese Propoganda İnternational Power and Domestic Political Cohesion, St. Martin s Press, New York, 2014, s. 25. 207 Kingsley Edney, a.d.e., s. 25. 208 Anja Lahtinen, China's Soft Power: Challenges of Confucianism and Confucius Institutes, Journal of Comparative Asian Development, Cilt:14,Sayı:2, 2015, s.211. 209 440 Confucius Institutes and 646 Confucius Classrooms Established, the US Has the Most, http://english.hanban.org/article/2014-06/10/content_540321.htm, ( e.t. 17.11.2016) 210 Anja Lahtinen, a.g.e., ss. 210-211. 211 Annual Report of Confucius İnstitute, (s.19), http://www.lse.ac.uk/cibl/pdf/cibl-brochure/13-1292- Confucius-Annual-Report-v10-LR.pdf, ( e.t. 17.11.2016) 454
Tablo 2. HSK ve HSKK Testleri Kapsamında Yapılan Sınav Sayısı (Business and General Chinese Language Tests) The Business Chinese Test The General Chinese Test Kaynak : Annual Report of Confucius İnstitute 2013, s. 19. Farklı alanlarda faaliyet gösteren bu enstitülerin büyük bir kısmı Çin dili ve kültürünü teşvik ediyorken diğer kısmı ise geleneksel Çin tıbbını, turizmi, müziği, yiyecek ve içeceklerini ve çay kültürünü teşvik etmek alanında uzmanlaşmıştır. Çin kültüründen bahsederken yalnızca insan merkezli Konfüçyüsçülüğe odaklanmak doğru olmaz. Çünkü Çin kültürünün belkemiğini oluşturan ve yumşak güçünün diğer önemli unsurlarından biri doğa merkezli Taoisim dir. Eski Çinli akademisyenler şöyle söylemiştir: Bilmeliyiz ki, eski çinliler doğanın güzelliğine hayran kalmışlar ve bu güzellik insanların dünyada doğru pozisyon belirlemelerinde, sağlıklı bir yaşam sürdürmelerinde en önemli etkenlerden biri olmuştur. Ve hiç kuşkusuz bu Konfüçyüslükle Taosimin karşılıklı ilişkisinden kaynaklanarak ortaya çıkmıştır 212 Doğa herşeydir tezine dayanan Taoisim fiziksel ve ruhsal sağlığı, insan ve doğa arasındaki uyumu ve insanın ona karşı olan sorumluluklarını ihtiva etmektedir. 213 Önceleri Taoisim den kurtulmaya çalışan ÇKP si günümüzde ise bundan uluslararası yumşak güç aleti gibi yararlanma yolları aramakta ve Taoisim e uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmaktadır. 214 Böyle ki, ekim 2011 tarihinde Çin Uluslararası Taoisim Konferansı na ev sahipliği yapmıştır.bu konferansın gerçekleştirilmesi Çin in konfüçyüslük gibi taosimi de dünyanın geri kalan kısmına Çin kültürünün bir parçası gibi tanıtmak ve bundan yumşak güç unsuru gibi faydalanmak açısından atılmış olan önemli adımdır. Konferansta konuşma yapan Çin lideri Jia Qinglin, Taoismin Çin geleneksel kültürünün bir parçası olduğunu vurgulamış, batılı birçok ülkede ve yabancıuniversitelerde Taoisimin geniş çaplı araştırmalara tabii tutulduğunu 20 den fazla ülkeden katılan 500 katılımcıya anlatarak Çin kültürünü dünyanın gözünde daha cazip göstermeye çalışmıştır. Konferansa katılan Çin Taoisim Birliği başkanı Reng Farong ise şöyle söylemiştir: Lao Tze, Taoisim tezini büyük ülkelerin kendisini mütevazi bir konumda göstermesi gerektiğine esaslanarak ileri sürmüştür. Ancak modern dünyada, birçok güçlü devlet zayıf devletlere karşı aşağılayıcı muamele yapmayı ve yasal olmayan yollara başvurmayı daha çok yeğliyor. O, bunun Taoisimle uygunluk teşkil etmediğini vurgu yaparak, Çin in reform ve kendi kültürünü genişletmek için hazırladığı yeni stratejisinde yumşak güçün bir parçası gibi Taosimin de dahil edildiğine dikkat çekmiştir. 215 Joseph Nye in da söylediği gibi: Kültürün genişletilmesi ve dağılımı devletin onu cazip kılması ile yapılamaz, bu, daha çok doğal yollarla ilerileme sağlanmasıyla kültürün popüleritesinin arttırılmasına bağlıdır. 216 Bu açıdan değerlendirildiğinde Konfüçyüs Enstitüsü ve Uluslararası Taoisim Formu Çin hükümetinin nüfuzunu arttırması için kullandığı en üst düzey strateji örnekleridir. 212 Taoism also Part of China s Soft Power, http://en.people.cn/102774/7871168.html, ( e.t. 17.11.2016) 213 Taosim as a Part of China s Soft Power, http://www.china.org.cn/travel/2012-07/11/content_25876100.htm, (e.t. 17.11.2016) 214 The Tao of Soft Power, https://energeopolitics.com/2011/11/09/the-tao-of-soft-power/, e.t. 17.11.2016) 215 China Promoting Taoism's Influence Abroad, http://www.chinadaily.com.cn/xinhua/2011-10- 24/content_4147437.html, ( e.t. 17.11.2016) 216 China s Soft Power: Can China Make The Grade?, (s.11.), http://public.wartburg.edu/mpsurc/images/jmiller.pdf, ( e.t. 17.11.2016) 455
1.4. Yumşak Güçte Bağımsız Düşünce Kuruluşları Çin yumşak güç uygulamasını yalnızca yukarıda vurgulanan kültür ekseninde genişletmek istemiyor. Bu yüzden yeni merkezler oluşturarak uluslararası alanda dikkat çekmeye çalışmaktadır. Aslında yeni organizasyonel fenomen olarak ortaya çıkan düşünce merkezleri daha önceden mevcut olan birliklerdir ki, onlar herhangi bir kar amacı gütmüyorlar ve araştırma yapmak amacıyla akademik dünya ile devletlerin veya hükümetlerin politikalarının uygulamaya geçilmesinde köprü vazifesi görüyorlar 217 ve son zamanlarda Çin bu Think Tank çalışmalarından çoğu alanda yararlanmaktadır. Çin de bu kuruluşların oluşumunu incelediğimiz zaman aslında onların üç gelişim aşaması olduğunu söyleyebiliriz: 218 Bunlardan ilki 1980 li yılları kapsamaktadır. Bu aşamada Çin modern düşünce kuruluşlarının faydalarını fark etmeye başlamıştır ki, bu dönemdeki think tank ler daha çok siyasal alanı kapsayan araştırmalara odaklanmaktaydı. İkinci aşama, 1990 ların ortalarından itibaren başlamış ve bu dönem Den Xiaoping in Güney Çin e teftiş seyahetinden sonra başlanan reformların yeni aşamasını oluşturmuştur. Üçüncü aşama ise XXI. Yüzyılda hızlı ekonomik büyüme ve sosyal gelişimin daha ciddi bir boyut almasından sonra liderlerin düşünce kuruluşlarına daha çok önem vermeye başladığı bir dönemdir. Bu çerçevede, 2006 ve 2007 yllarında geçirilen China Think Tank Forum unda düşünce kuruluşlarının Çin dış politikasında proaktif rolü vurgulanmış ve daha sonra 2013 yılında 18. Kongrede Çin yumşak güç stratejisine yeni düşüncelerin getirilmesinde bağımsız olarak faaliyet gösteren düşünce kuruluşlarının oluşturulmasının faydalı olacağı konusunda ortak bir fikir ilerisürülmüştür. Kongrede Tshingua Universitesi profesörü Hu Angang da böyle yeni düşünce birliklerinin yaratılmasının Çin in uluslararası alanda sesinin daha çok duyulmasında etkli olacağı yönünde fikirler söylemiştir. 219 Hiç kuşkusuz Çin siyasal birliğinin dünyaya açılan gözü gibi nitelendirilen Think-Tank stratejisi Çin Modelinin uygulamasında iyi sonuçlar doğuracaktır. Böyle ki, günümüzde ABD den sonra dünyada 429 düşünce kuruluşu ile en çok Think Tank e sahip olan ikinci ülke Çin dir. 220 Bu düşünce kuruluşları yönetim ve uluslararası ilişkiler alanında yeni fikirler üretilmesinde aktif rol oynamaktadırlar. Bu kadar öneme haiz olmasının yanı sıra Think Tank'lerin tipolojisinde farklı yaklaşımlar mevcuttur. Fakat dış politika alanında üstlendikleri önemli rolden kaynaklanarak onları üç kategoride toparlamak mümkündür: 221 1. Resmi hüküment düşünce kuruluşları; 2. Yarı-resmi\ akademik düşünce kuruluşları; 3. Üniversiteye bağlı düşünce kuruluşları. Özellikle, Çin de son dönemde kurulan üç düşünce kuruluşunu vurgulamakta fayda vardır. a) 2014 yılında kurulan ve günümüzde TED konuşmaları ve Batı Demokrasisi üzerine yaptığı yorumlarla bilinen Eric Li tarafından yönetilen Chunqiu Araştırma Enstitüsü. Bu enstütünün Observers adlı websitesi bulunmaktadır ki, site Çin deki sağ ve sollar arasında gelişime katkıda bulunmaktadır. 222 b) Wang Huiyao tarafından yönetilen, Çin e özgü değerlerin ve Çin işletmelerinin küreselleşmesi üzerine uzmanlaşan Çin ve Küresel Çalışmalar Merkezi. Bu merkezin 100 tamzamanlı çalışan araştırmacı birliği vardır. Bu merkezin ülke içinde yayımlanan raporlarının olmasının yanı sıra Guangzhou, Qingdao, Shenzhen de araştırma enstütüleri ve ülke dışında faaliyet gösteren temsilcileri vardır.bu düşünce merkezi Çin deki sosyal düşünce merkezleri arasında ilk sıradadır. 223 c) 19 ocak 2013 yılında kurulan 217 Erhan Akdemir, Amerika nın Orta Doğu Politikasının Şekillenmesinde Düşünce Kuruluşlarının Rolü, Uluslararası Hukuk ve Politika, Cilt:2, No:8, 2007, s. 53. 218 Yang Ye, Feasible Paths of Development for Think Tanks in China, Briefing Paper Special İssue, Shanghai, Eylül 2011, ss. 26-27. 219 The Rise of China s New Soft Power, The Rise of China s New Soft Power, http://thediplomat.com/2015/06/the-rise-of-chinas-new-soft-power/, ( e.t. 18.11.2016) 220 The China-Africa Think Tank Forum and the Negotiation of Soft Power, https://onthinktanks.org/articles/thechina-africa-think-tank-forum-and-the-negotiation-of-soft-power/,(e.t.18.11.2016) 221 Mahmood Ahmad, The Role of Chinese Think Tanks in Foreign Policy Making: Growing Influence and Political Limitations, The Dialogue, Cilt:3, Sayı:3, 2008, s.396. 222 The Rise of China s New Soft Power, The Rise of China s New Soft Power, http://thediplomat.com/2015/06/the-rise-of-chinas-new-soft-power/, ( e.t. 18.11.2016) 223 About CCG, http://en.ccg.org.cn/about/, (e.t. 18.11.2016) 456
Remin Üniversitesi Finansal Araştırmalar Üzre Chongyang Enstitüsü. Bu enstütünün araştırma alanı esas olarak finansal sorunların çözülmesi olmasının yanı sıra küresel yönteşim, güvenlik gibi alanlarda da çalışmalar yapmaktadır. Günümüz itibariyle ise bu enstitünün odaklandığı üç alan vardır: 224 1) G20 Zirvesi, 2) İpek Yolu Formu, 3) Ekofinans. Genel olarak Çin de faaliyet gösteren düşünce kuruluşlarını değerlendirdiğimizde onların Çin dış politikası çerçevesinde yumşak güç stratejisine sağladığı katkıları böyle sıralamak mümkündür: 225 - Bu kuruluşlar,analizler yaparak ÇKP nin ve hükümet resmilerinin işini kolaylaştırıyor; - Yabancı siyaset kurucularla görüşler teşkil ederek, Çin siyasal sisteminin küresel siyasetdeki yeni siyasi yönelimlerle donatılmasında kolaylıklar sağlıyor; - Yabancı araştırmacılardan ve siyaset bilicilerden resmi kanallar vasıtasıyla elde edilemeyen bilgilere erişerek dış politika stratejisinin etkili şekilde uygulanması için olanakların elde edilmesi imkanını yaratıyor. BÖLÜM II. ÇİN DIŞ POLİTİKASINDA YUMUŞAK GÜÇ UYGULAMALARI 2.1. Çin in Afrika da Yumşak Güç Uygulaması Çin hızlı enomik büyüme, yeni reform ve dışarıya açılma politikası çerçevesinde yeni modernleşme sürecine dahil olmuştur. Bu süreçte uygulmaya çalıştığı yumşak güç politikası ekseninde açıldığı bölgelerden biri de Afrika olmuştur. Aslında iki üke arasındaki ilişkilerin tarihi eskilere dayanmaktadır. Böyle ki, Afrika halkının milli bağımsızlık mücadelesi zamanından Çin Afrika ülkelerine emperyalizm, ırkçılık, sömürgeçilik, hegemonyaya karşı direnmelerinde yardımcı olmuş ve 1950 yılından başlanan diplomatik ve kültürel ilişkiler daha sonra Sino-Afrikan ilişkilerinin geliştirilmesinde de önemli rol oynamıştır.1980 li yıllara kadar devam eden Afrika halklarının bağımsızlık mücadelesi zamanı Çin yine de Afrika ya siyasal istikrarın sağlanması ve ekonomik gelişim için yatırımlar yaparak, insani yardım ederek destek olmuştur. 226 Bu eksende, Çin XXI. Yüzyılın başlangıcından itibaren Afrika ile olan ilişkilerin geliştirilmesine daha çok önem vermeye başlamış ve uygulamaya çalıştığı yumşak güç stratejisi çerçevesinde Afrika üzerindeki etkinliğini artırarakkendi endüstriyel gelişimine katkı sağlamak için Afrika nın zengin doğal servetlerinden- ucuz hammaddelerinden yararlanmayı planlamaktaydı. Bununiçin buraya sermaye koyulması gerektiğinin farkında olan Çin finansal destek sağlamak adına 2000 yılında ilk Çin Bankasını Afrika da kurmuştur. Bu banka günümüzde 20 Afrika ülkesinin ticari işlemlerini yapmaktadır. 227 Devlet düzeyinde en önemli adım ise Ekim 2000 yılı tarihinde FOCAC çerçevesinde geçirilen görüşle ikili ilişkilerde yeni aşamanın başlanması olmuştur. FOCAC eşitlik ve karşılıklı yarar esasında Çin ile Afrika ülkeleri arasında oluşan diyalog için barış ve kalkınmayı destekleyen bir forumdur. 228 Bu Forum Pekin ile Afrika arasında yardım, ekonomik kalkınma, ticaret, yatırım ve siyasi ortaklıkları kapsamaktadır. Forum çerçevesinde kabul edilen beyannamede bunlar vurgulanmıştır: - Ekonomik ve sosyel faktörler siyasal istikrarın en esas etkenleridir ve Çin Afrika ülkelerine bu konuda yardım etmeği üstlenerek Batı nın bölgede geleneksel olarak oynadığı rolü elinden almaya çalışıyor. Bu eksende oluşturulan yeni etkileşim modeli South South işbirliğine dayanmaktadır. - Çin çoktaraflı diyaloglarla vatandaş cemiyetini elealmaya çalışıyor. Bunun için ise kültür faktöründen etkin şekilde yararlanmaktadır. Böyle ki, Çin Afrika ülkeleri ile 65 kültürel anlaşma imzalamış ve FOCAC çerçevesinde Afrika daki kültürel siyasetini daha da güçlendirmiştir. Bu eksende, 2004 yılında Afrika da Çin Kültürü adlı oluşturulan etkinlik 224 RDCY in Brief, http://rdcy-sf.ruc.edu.cn/displaynewsen.php?id=14417, ( e.t. 18.11.2016) 225 Nicola Casarini, The Role of Think Tanks in China, Europe China Research and Advice Network (ECRAN), Short Term Policy Brief 33, Haziran 2012, ss.4-5. 226 Luo Jianbo, Liu Hongwu, On the Historical Evolvement of China s Aid towards Africa and Its Significance, West Asia and Africa, Sayı:11, 2007, ss.25-30. 227 Shubo Li Helge Ronning, China in Africa: Soft Power, Media Perceptions and a Pan-developing Identity, Chr. Michelsen İnstitute Report, sayı: 3, 2013, s. 2. 228 Beijing Declaration of the Forum on China-Africa Cooperation, http://www.focac.org/eng/ltda/dyjbzjhy/doc12009/t606796.htm, (e.t. 20.11.2016) 457
çerçevesindeburada yaşayan insanlar için resim sergileri düzenlenmiştir. 229 Bunların yanısıra Çin kültürünün Afrika da daha çok yayılması için Konfyüsçülük merkezleri de faaliyete başlamıştır ve ilk böyle enstitü 2005 yılında Kenya nın başkenti Nairobi de kurulmuştur. Daha sonra bu merkezlerin sayısı daha da artmış ve 21 Konfyüsçülük Enstitüsü, 4 Konfüsyüçü sınıfı 17 Afrika ülkesinde faaliyet göstermektedir. 2010 yılından itibaren bu enstütüler 7170 öğrenciye ulaşmak için 4 milyon dolar harcamıştır. 230 Bu merkezler geleneksel Çin festivallerinin düzenlenmesinde, kamuya açık görüşmeler yapılmasında, Çin kültürü ile Afrikalıların tanışmasının sağlanmasında çok büyük rol oynamaktadır. FOCAC çerçevesinde 2006 yılında geçirilen zirve görüşünde Çin le Afrika arasında Sino-Afrikan Stratejik İşbirliğinin Yeni Aşaması na varılmıştır.bu dönemden sonra Çin Afrika ya eğitim alanında verdiği desteği daha da artırmış ve 2000-2007 yılları arasında 52 Afrika ölkesinden 20000 Afrikalı öğrencinin Çin de eğtim almasının yanı sıra bu öğrencilerden yüzde 60 ı burslu olarak eğitim almıştır. 2006 yılında artık Çin burslu öğrencilerin sayısını 4000 e çıkarmıştır. Bunun yanısıra Çin İhracat-İthalat Bankası (Çin Eximbank) 2006 yılında, yatırımcılara Afrika kıtasına yapacakları yatırımlar için milyarlarca dolar kredi vermiş, daha sonra Mayıs 2007 tarihinde Şangay Afrika Gelişme Bankası nın yıllık toplantısına ev sahipliği yaparak burada da yeni borç ve yatırım anlaşmaları imzalanmıştır. Çin in Afrika daki bu çalışmalarını gözönünde bulundurarak, aslında uyguladığı yumşak güç stratejisinin başarılı olduğunu söylersek yanılmış olmayız.çünkü bu dış politika stratejisi yalnızca ülke dışında olumlu sonuçlar doğurmamış, bunun yanı sıra Çin dahilinde de Afrika halkına karşı olan düşüncelerin olumlu yönde değişmesine neden olmuştur. Böyle ki, 2006 ve 2009 yıllarında Çin de bir sorgu geçirilmiş, Afrika nı tanıyor musunuz diye sorulan soruya insanlardan %71.7 si çok az tanıdıklarını söylemiş, %10 unun tamamen hiçbir şey bilmediklerini söylemesine karşın %18.3 lük bir kısım ise Afrika hakta yeteri kadar bilgiye sahip olduklarını söylemiştir. Daha sonra 2009 yılında yapılan sorguya göre ise Çin in Afrika daki siyasetini destekliyor musunuz sorusuna %87.7 si evet derken %5.5 i hayır cevabını vermiştir. 231 Sorgulardan da gözüktüğü gibi gün geçtikçe Çin halkı da Afrika daki Çin siyasetini daha çok destekliyor hale gelmiştir. Bu eksende,çin de uygulamaya çalıştığı Afrika Stratejisi çerçevesinde2008 yılından itibarenyine bazı yeni sorumlulukları üstlenerek buradaki etkinliğini sürdürebilir hale getirmeğeçalışmaktadır. Bu sorumluluklara- Afrikada yeni 10 tarım teknoloji merkezinin kurulması, 30 hastanetikilmesi, bulaşıcı hastalıkların önlenmesi ve tedavi merkezlerinin açılması için 40 milyon yatırım ayrılması,100 yerel okul açılması ve öğrencilere ayrılan Çin bursunun miktarının ikiye katlanması dahildir. Karşıya koyulan hedeflerin gerçekleştirilmeye başlamasıyla Çin, Afrika halkının gözünde bölgeye nüfus etmeye çalışan diğer ülkelere nazaran daha cazip gelmeye başlamış ve bunun sonucu aşağıdaki tabloya da yansımışıtır. Tablo 3. China s Influence More Positive than America s 229 Luo Jianbo, Zhang Xiaomin, China s African Policy and Its Soft Power,(s.5), http://www.victoria.ac.nz/atp/articles/pdf/jianboxiaomin-2009.pdf, (e.t. 20.11.2016) 230 Shubo Li Helge Ronning, a.g.e., s. 4. 231 Shubo Li Helge Ronning, a.g. e, s. 6. 458
Kaynak: Jennifer Cooke, China Soft Power in Africa, (p.41)., https://csisprod.s3.amazonaws.com/s3fspublic/legacy_files/files/media/csis/pubs/090310_chinesesoftpower chap3.pdf, (e.t.20.11.2016) Yukarıda söylenenler doğrultusunda Çin Afrika daki çalışmalarını günümüzde de aynı şekilde devam ettirmektedir. 2015 yılında Xi Jinping, FOCAC çerçevesinde geçirilen görüşte Çin in ekonomik kalkınma için Afrika ya 60 milyar kredi vereceğini vurgulayarak, Afrika da artık barış gücü olarak güvenlik konularında da daha aktif rolalacağını ifade etmiştir. Jinping, gelecek 3 yılda Afrika ile 10 İşbirliğiPlanı çerçevesinde ticaret, piyasa işletimi, altyapı, kalifiye işgücü, finansman, endüstri, tarım modernizasyonu ve sürdürülebilir kalkınma alanlarında beraber çalışacaklarını söylemiştir. 232 Çin Afrika ya destek olarak hem Afrika dan yararlanmayı planlıyor hem de bölgeye nüfüs etmeğe çalışan devletlerin stratejisine engel olmaya çalışıyor. Bununla, ucuz hammaddenin kolayca bulunduğu, üretimden çok tüketime dayalı sistemin hüküm sürdüğü Afrika nı tam kontrol altında tutarak Çin, özellikle Afrika ülkelerinden petrol gibi enerji ve hammadde ihtiyacını karşılamasının yanısıra Afrika nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ndeki gücünden yararlanmakda istiyor. Bu yüzden Çin Afrika ya olan tam desteğini günümüz itibariyle de devam ettirmektedir. 2.2. Çin in Güneydoğu Asya da Yumşak Güç Uygulaması Daha önce de vurguladığımız gibi Çin in yumşak güç politikası ABD nin yumşak güç politikasından daha çok kültür, dış ve iç politikaya önem verilmesi açısından farklılık arzetmektedir. Bu yüzden diğer bölge ülkelerine,özellikle Güneydoğu Asya ülkelerine Çin daha çok cazip gelmektedir. Çünkü bu bölge ülkeleri esasen birliğe ihityacı olduklarını daha 1967 yılında kurdukları ASEAN çerçevesinde kabul ettikleri beyannamedeki prensiplerle ihtiva etmiştiler. Buna esasen onlar egemenliklerine, bağımsızlıklarına karşılıklı saygı göstereceklerini beyanetmesinin yanısıra tüm milletlerin milli kimliğine ve bölgese lbütünlüğüne saygı gösterecekleri beyanında bulunmuş, devletlerin bir birinin işlerine karışmaması, dışarıdan da herhangi bir müdahelenin olmaması ve üye devletler arasında işbirliğinin güçledirilmesi gerektiğini vurgulanmıştılarlar. 233 Çin de bu prensiplere 232 Çin in Gözü Afrika nın Kaynaklarında, http://www.dunya.com/dunya/cinin-gozu-afrikaninkaynaklarinda-haberi-301936, (e.t.20.11.2016) 233 Estabilishment of Association Of Southeast Asian Nations, http://asean.org/asean/aboutasean/overview/, (e.t.21.11.2016) 459
Barış İçinde Yaşamanın Beş Prensipi ile destek olmuştur. 234 Ve bu iki beyannameyi karşılaştırdıkta da aslında her iki taraf için benzer çıkarların mevcut olduğunu söylemek mümkündür. Fakat Çin in komunizmi desteklemesinden dolayı Güneydoğu Asya ülkeleri önceleri Çin i bir tehdit gibi görüyordu.1989 yılındaki Tiananmen olayından sonra ise Çin in bazı bölge ülkeleri ile- İndonezya, Singapore, Viyetnam ile ilişkilerinde normalleşme süreci başlanmıştır. Çin diğer bölgelerde olduğu gibi bu bölgede de dış politika stratejisini uygulamaya çalışırken yumşak güç çerçevesinde daha çok kullandığı kültür faktöründen yararlanmaya çalışmaktadır. Bu eksende, Konfüysçülük merkezlerini burada da açarak yerli ahaliye Çin kültürü ve dilini öğretmek esas amacını oluşturmaktadır. Bu çerçevede yapılan çalışmalar sonucu Çin de eğitim alan 110884 öğrencinin %75 i Asya dan özellikle de Güneydoğu Asya dandır. Bunun yanısıra Çin in TOEFL niteliğinde sınavı olan HSK dil sınavına katılan Asyalı öğrencilerin de yüzdesinde 40-50 oranında artım olmuştur. 235 Özellikle, Çin in 1990 lı yıllardan itibaren ekonomik alanda gösterdiği yükseliş ve 1997 yılında yaşanan Asya Ekonomik Krizinden sonra ASEAN ve Çin arasındaki ilişkilerde daha çok ilerleme kayd edilmeye başlanmıştır. 236 1999 yılında Çin in Dünya Ticaret Örgütü ne üye olmasından sonra ise ASEAN hükümetleri Sino-ABD ilişkilerinin olumsuz yönde etkileneceğinden endişelenmeye başlamış ve bunun üzerine Çin Güneydoğu Asya ülkelerine Serbest Ticaret Anlaşması bağlamayı teklif etmiş ve 2002 yılında anlaşma için çerçeve senedi kabul edilmiş, 1 ocak 2010 yılında anlaşma imzalanmış ve 2015 yılından itibaren yürürlüğe girmiştir. Bu eksende Çin ve ASEAN arasında 2011 yılında ortak komisyon oluşturulmuş, ilk görüşleri de 2012 yılında Nanning de geçirilmiştir. Bununla Çin in kısa zamanda ASEAN ın ikinci büyük ticari partneri haline geleceği ve ikili ticaretin 200 milyar dolara kadar artacağı beklenmekteydi. 237 Çin in bu bölgede ilerlemek istemesi bölgenin kullanılabilir kaynaklarının daha çok olmasına bağlıdır. Bu yüzden Çin Myammar a 100 milyon dolarlık yatırım yapmış, İndonezya doğalgazının daha geniş şekilde çıkarılmasının sağlanması için altyapı gelişimine destek olmuş, Kamboçya, Thailand, Singapore u birleştirecek demiryol ve otoyolu çekilmesine de yatırımlar yapmıştır. 238 Bunun ardından Kamboçya ile Çin arasında askeri alanda işbirliği anlaşmasına varılmış ve Kunming ve Bankong u Laos a birleştiren Kuzey-Güney Koridoru projesine maddi açıdan destek olmuştur. Çin, ASEAN la ilişkileri daha da geliştirmek amacıyla Çin-ASEAN Yatırım Fonu oluşturmuştur. Bu Fonun oluşturulması resmi şekilde 2009 yılında Çin başbakanı Jiabao tarafından ilan olunduktan sonra 2013 yılında Çin Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu tarafından onaylanmıştır. Bu Fon hem Çin de hem de ASEAN bölgesinde bulunan işletmelere sermaye desteği sağlamasının yanısıra bölgedeki en saygın ve en iyi performans gösteren özel sermaye fonlarından biri olmayı hedefliyor. 239 ASEAN bölgesinde en büyük Çin merkezli bir Fon olan CAF hem ticari başarıyı, hem de en iyi sosyal etkiyi elde etmek için bu bölgede iki önemli projeye- Greenfield ve Brownfield, yatırım yapmayı hedeflemiştir ki, bunu iki aşamada gerçekleştirmeyi planlamaktadır. İlk aşamada 1 milyar dolar, ikinci aşamada ise 10 milyar dolar yatırım yapılması düşünülüyor. 240 Daha önce de vurguladığımız gibi, Çin yumşak güç politikası çerçevesinde özellikle çevrenin korunmasına dikkat çekerek farklı bir strateji uygulamaya çalışıyor. Bu faktörü de Güneydoğu Asya ülkeleri ile olan ilişkilerinde etkin şekilde kullanarak, ASEAN ile birlikte bu çerçevede Çevrenin Korunması İçin İşbirliği Stratejisi kabul edilmiştir. Bu strateji 2009-2015 yıllarını kapsamaktaydı ve ASEAN a üye devletlerin çevre bakanları ile Çin arasında 2009 yılında geçirilen görüş zamanı kabul edilmişti. 241 234 Edward F. Hwang, China s Soft Power And Growing Influence in Southeast Asia, Thesis of Naval Postgraduate School, California, Mart 2008, s.26. 235 Bates Gill, Yanzhong Huang, Sources and limits of Chinese Soft Power, Survival, cilt: 48, sayı: 2,Haziran 2006, s.18. 236 Zhengxu Wang, Ying Yang, Is Chına s Soft Power Dominatıng Southeast Asia? Views From The Citizens, China Policy Institute Briefing Series- Issue 44, Ekim 2008, s.1. 237 Johannes Dragsbaek Schmidt, China's Soft Power Diplomacy in Southeast Asia, The Copenhagen Journal of Asian Studies, Cilt:26, 2008, s.25. 238 Johannes Dragsbaek Schmidt, a.g. e, s.26. 239 Background of CAF, http://www.china-asean-fund.com/about-caf.php?slider1=2, (e.t.21.11.2016) 240 Opportunityof CAF, http://www.china-asean-fund.com/about-caf.php?slider1=2, (e.t.21.11.2016) 241 Overview of ASEAN-China Dialogue Relations, http://asean.org/?static_post=overview-asean-chinadialogue-relations, (e.t.21.11.2016) 460
Çin in ister kültürel, ister siyasal ve ekonomik, isterse de çevresel alanda uyguladığı strateji yumşak güç poltikasının sonucudur ve onun bölge ülkeleri tarafından bir tehdit gibi değil aksine onların gelişimine katkıda bulunan ve onlara destek olan bir devlet gibi görülmesinde etkili olmuştur. Bunu yine de aşağıdaki tablodan görmek mümkündür. Tablo 4.China s image in six Southeast Asian countries Kaynak: ZhengxuWang, Ying Yang, Is Chına s Soft Power Domınatıng Southeast Asıa? Views from the Citizens, China Policy Institute Briefing Series, Issue 44, p.44. October 2008. 2.3. Çin in Latin Amerika sında Yumşak Güç Uygulaması Çin'in Latin Amerika'sı ile resmi ticari ilişkilerinin başlaması 1990'lı yıllara kadar gidip çıkmaktadır. Böyle ki, Çin bu bölgede mevcut olan sömürgeçiliğin farkındaydı ve bölgeye ABD ve diğer Batılı güçlerin soyut yaklaşımından farklı olarak Trans-Pasifik değişim modelini getirmek istiyordu. 242 Bu yüzden, Çin Latin Amerika'sında farklı bir yumşak güç stratejisi uygulamaya çalışmaktadır. Çin'in bölgede uygulamaya çalıştığı modelin esas hedefleri bunlardır: 243 - Latin Amerika'sı pazarlarına erişilmesi; - bölgenin gelişimi için yatırılan Çin yatırımlarının güvenliğinin sağlanması; - bölgede ABD ve Batılı devletlerin etkisinin azaltılması; - Çin modelini benimseterek Çin kültürünün ve dilinin etkisinin arttırılması. Bu hedeflerin gerçekleştirilmesi ise bölge ülkelerinin Çin'e olan güvencinin arttırılması ile mümkündür. Çünkü, bazı ülkeler ABD yanlı politika sergilemese de, bazıları özellikle de Venezuela, Ekvador, Boliviya ve Arjantin gibi ülkeler Çin'in bölgede etkin hale gelmesini istemekle sermaye akımının sağlanmasına çalışmaktadır. Bunun yanı sıra birçok Karayip ülkeleri havalanları, köprüler,yollar ve hastaneler dahil birçok altyapı projelerinin hayata geçirilmesi için Çin destekli finansal yardımlar yapılmasının taraftarıdır. Bu yüzden Çin başkanı 2004 yılında Latin Amerika'sı ülkelerini 4 kez ziyaret etmiş ve bu esnada demiryol, yeni petrol kaynaklarının bulunması için birçok ticari ve yatırım anlaşmaları imzalamıştır. Bu anlaşmalarla Çin Latin Amerika'sı ülkelerine milyar dolarla yardım ederek onların güvencesini kazanmaya çalışmaktadır. Böyle ki, Çin 244 ; - Venezuela'ya 28 milyar dolar borç vererek; - Arjantin'e demiryol sistemlerinin modernleştirilmesi için 10 milyar dolar yatırım yaparak; - 4.4 milyardan çok Peru madenlerinin geliştirilmesine yardım ederek; - Ve Brezilya'nın Petrobas şirketine petrol rezervlerinin arttırılması için kredi ayırarak bu ülkelerin gözünde Çin modelini kabuledilebilir hale getirmeye çalışmaktadır. 242 Adrian H. Hearn, Jose Leon-Manriquez, China Engages Latin America: Tracing the Trajectory, Lynne Rienner Publishers,2011, s. 14. 243 Evan Ellis, Chinese Soft Power in Latin America, JFQ Issue,sayı:60, Peru, 2011, s. 86. 244 Evan Ellis, a.g.e., s. 87. 461
Bunun yanı sıra Çin Latin Amerika'sında tarım alanına da yatırım yapmaktadır. Özellikle de, Arjantin ve Brezilya'nın soya alanına yatırım yapmaya odaklanan Çin yalnızca Arjantin'e bu alanın geliştirilmesi için 5.6 milyar dolar yatırım yapmıştır. Çin diğer bölgelerde olduğu gibi Latın Amerika'sında da kültürel faktörü etkin şekilde kullanmaya çalışarak, bu çerçevede yine de Konfüysçülük Enstitülerinin faydasından yararlanmaktadır. Böyle ki, son yıllarda 12 Latin Amerika'sı ülkesinde 25 böyle merkez faaliyet göstermektedir. Bu merkezler üniversitelerin içinde açılmıştır ve 2011 yılında merkeze kayıt yaptıran öğrencilerin sayısı 14.500 olmuştur. 245 Çin dilinin Latin Amerika'sında yayılmasında burada faaliyet gösteren Çin medyasının da çok büyük katkısı olmuştur.günümüz itibariyle, Latin Amerika'sında özellikle Brezilya, Meksika, Arjantin'de 18 bölgesel ofiste 42 çinli yönetici çalışıyor ve CCTV' nin 5 ofisinde 24 çinli görevli faaliyet gösteriyor. Yukarıda söylenilenler doğrultusunda açıkca bölgedeki Çin etkisini görmek mümkündür. Çin in bölgede her alana böyle nüfus etmesi ve etkinlik kazanması Çin yumşak gücünün yayılmasının göstergesidir ki, ABD bundan rahatsızlık duyuyor ve bölgede mevcut olan Çin unsurunu kontrol altında tutmaya çalışıyor. SONUÇ Güçe sahip olmak kolay fakat ondan politik ve stratejik amaçların gerçekleştirilmesi için yararlanmak zordur. Özellikle, devletin sahip olduğu güçten sert yollara başvurmadan kendi çekiciliğini, cazibesini ve ikna etme becerisini kullanarak yararlanması günümüzde aktüel olan yumşak güç stratejisi ekseninde öne çıkan unsurlardır. Çünkü yalnızca bu unsurların bir vehdet teşkil ederek birlikte kullanılması sonucunda bir devletin siyasal değerlerini, kütürel mirasını, teknolojik yeniliklerini, ekonomik yükselişini başka devletlerin gözünde cazip kılarak onlara empoze etmek mümkündür. Yani, eğer herhangi bir devlet örneğin, ABD nin politik stratejisini benimseyerek kendi politik sistemini oluşturmuşsa o devletin dışarıda temsil edeceği ve başka devletlere örnek olarak göstereceği model ABD destekli model olduğu için bunu ABD nin yumşak güç stratejisinin başarısı olarak gösterebiliriz. Yani, kısacası ismi geçen ülkenin yumşak güç stratejisinden zaten nasıl başarılı şekilde yararlandığı herkesce bilinmektedir. Fakat günümüzde Çin gibi bir devlet mevcuttur ki, onun ABD ye en büyük rakip olacağı konuşulmaktadır. Hatta bazı araştırmacılar tarafından ABD yüzyılının bittiği ve yeni yüzyılın ipinin Çin tarafından çekileceği gibi fikirler ortaya atılmaktadır. Tüm bunlar Çin in uygulamaya çalışıtığı politik stratejinin başarısıdır ki, bu stratejide ise yumşak güç çok büyük öneme sahiptir. Çin yumşak güç unsurunu kullanarak Amerika ve Batılı devletler tarafından dünyaya empoze edilmeye çalışılan sözde demokrasi stratejisi kavramının önüne geçerek bunun aksine ülkeler arasında harmoni yaratmak vaadini vererek kendini cazip kılmaya çalışıyor, günümüzün aktüel problemlerinden olan çevre ve açlık gibi sorunları dile getirerek bu eksende yasal düzenlemeler yapılması ile olumlu imaj çizilmesi yolunda adımlar atıyor ve bu çerçevede kendisi tarafından ileri sürülen ideolojilerin gerçekleştirilmesi için yumşak güç stratejisi ekseninde elinde bulundurduğu en önemli kozu olan kültür faktöründen yararlanmayı hedefliyor. Bu eksende Çin yumşak güç stratejisinde, Konfüçyüslük, Taoism ve Bağımsız Düşünce Kuruluşlarının faaliyetinden daha çok yararlanmaktadır.konfüçyüslük Çin yumşak güç stratejisinin dünyaya ihraç olunmasında en çok öneme sahip olan etkendir. İlk defa Güney Kore de merkezi açılan, daha sonra dünyanın 120 den fazla ülkesinde faaliyet göstermeye başlayan Konfüçyüslük Merkezleri sayesinde Çin dilinin nüfusu arttırılmış, dünya genelinde TOEFL niteliği taşıyan Çin Dili Yeterlilik Sınavından yararlanarak genel ve iş çin dilini öyrenmeye çalışan insanların işi daha da kolaylaştırılmış, bunun yanı sıra Çin çay kültürü, Çin tıbbı, Çin yemekleri konusunda insanların bilgi sahibi olması ve onların tanıtılması konusunda ilerlemeler kaydedilmiştir.konfüçyüslüğün yanı sıra Çin kültürünün dünyaya tanıtılmasında Taoisim in de kendine özgü rol üstlenmiştir ki, özellikle Çin liderleri son zamanlarda bu unsura daha çok dikkat çekerek onu dış poltikanın bir parçası haline getirmeye çalışıyorlar. Bundan başka Çin in yumşak güç stratejisi çerçevesinde etkin şekilde kullandığı diğer unsur ise Bağımsız Düşünce Kuruluşlarıdır. Bu kuruluşların oluşturulması aslında yeni olmasa da onların güçünden etkin şekilde faydalanmasına XX. Yüzyılın başından itibaren başlanmıştır. Dünya genelinde 429 düşünce kuruluşuna 245 Chinese Engagement in Latin America and the Caribbean: Implications for Foreign Policy, American University School of International Service, Aralık 2012, s. 18. 462
sahip olan Çin bu sayede dış politika çıkarlarını gerçekleştirmeye çalışırken resmi, yarı resmi ve üniversitelere bağlı şekilde faaliyet gösteren düşünce kuruluşlarının gücünden yararlanmaktadır. Böyle yumşak güç unsurlarını birarada kullanarak Çin kendini özellikle yardıma ihtiyacı olan ve Çin açısından da kullanılabilir servetler bakımından yararlı olan bölgelerde, onlara yardım eden ve destek olan bir ülke gibi göstermeye çalışıyor. Bu yumşak güç stratejisi ekseninde Çin in daha çok etkin olduğu bölgeler Afrika, Güneydoğu Asya ve Latın Amerika sı olmuştur. Bu bölgelerde yerleşen devletlere maddi ve manevi açıdan destek olarak kendine olumlu imaj çizen Çin, aslında kendi politik çıkarları çerçevesinde sınırlarının dışına yayılma politikasını seçmiştir. Özellikle, bu bölgelerde yaşayan çoçuklara burs imkanları sağlamakla, onların ekonomisinin geliştirilmesine maddi açıdan destek vermekle bölge ülkelerini kendi tarafına çekmeye çalışarak Çin, yumşak güç stratejisini uygulamaya çalışıyor ve bu eksende, Çin, kendisini garanti altına almadan sorumluluk altına girmemeye özen göstererek, uzun sürede seyrek adımlar atarak hedeflerine doğru ilerleme stratejisine öncelik vererek, dünya geneline kendisini ıspat etme çabası içinde olmayarak, çekicilik gücünü kullanarak yumşak güç stratejisini dış politikasının en önemli aracı haline getirmeyi hedeflemektedir. KAYNAKÇA Kitap, Makale, Dergi ve Raporlar AHMAD, Mahmood; The Role of Chinese Think Tanks in Foreign Policy Making: Growing Influence and Political Limitations, The Dialogue, Cilt:3, Sayı:3, 2008. AKDEMİR, Erhan; Amerika nın Orta Doğu Politikasının Şekillenmesinde Düşünce Kuruluşlarının Rolü, Uluslararası Hukuk ve Politika, Cilt:2, No:8, 2007. AZER, Özlem Arzu; Çin in Enerji Güvenliği Bağlamında Kafkasya ve Orta Asya Politikası, İnternational Conference On Eurasian Economies, 2012. CASARİNİ, Nicola; The Role of Think Tanks in China, Europe China Research and Advice Network (ECRAN), Short Term Policy Brief 33, Haziran 2012. Chinese Engagement in Latin America and the Caribbean: Implications for Foreign Policy, American University School of International Service, Aralık 2012. EDNEY, Kingsley The Globalization of Chinese Propoganda İnternational Power and Domestic Political Cohesion, St. Martin s Press, New York, 2014. ELLIS, Evan, Chinese Soft Power in Latin America, JFQ Issue,sayı:60, Peru, 2011. FRİEDMAN, George; Gelecek 100 Yıl: 21.Yüzyıl İçin Öngörüler, Pegasus Yayıncılık, 1.Baskı, İstanbul, 2009. GILL, Bates; HUANG, Yanzhong; Sources and limits of Chinese Soft Power, Survival,cilt: 48, sayı: 2, Haziran 2006. GLASER, Bonnie S.; Soft Power with Chinese Characteristics, CSIS Report, Bölüm:2, 10 Mart 2009. GUO, Sujian; BLANCHARD, Jean-Marc F; Harmonious World and China s New Foreign Policy, Lexington Books, New York, 2008. HEARN, Adrian H; LEON-MANRIQUEZ, Jose, China Engages Latin America: Tracing the Trajectory, Lynne Rienner Publishers,2011. HWANG, Edward F., China s Soft Power And Growing Influence in Southeast Asia, Thesis of Naval Postgraduate School, California, Mart 2008. JİANBO, Luo; HONGWU, Liu; On the Historical Evolvement of China s Aid towards Africa and Its Significance, West Asia and Africa, Sayı:11, 2007. LAHTINEN, Anja; China's Soft Power: Challenges of Confucianism and Confucius Institutes, Journal of Comparative Asian Development, Cilt:14,Sayı:2, 2015. MINGJIANG, Li; Soft Power in Chinese Discourse: Popularity and Prospect, RSIS Working Paper, Sayı:165, S. Rajaratnam School of International Studies, Singapore, 2008. RONNİNG, Shubo Li Helge, China in Africa: Soft Power, Media Perceptions and a Pan-developing Identity, Chr. Michelsen İnstitute Report, sayı: 3, 2013. SAUNDERS, Phillip C.; China s Global Activism: Strategy, Drivers and Tools, Institute for National strategic Studies Occasional Paper, Cilt:4, Kasım 2006. SCHMIDT, Johannes Dragsbaek China's Soft Power Diplomacy in Southeast Asia, The Copenhagen Journal of Asian Studies, Cilt:26, 2008. TURAN, Aslıhan P. Hazar Havzası nda Enerji Diplomasisi, Bilge Strateji, Cild:2, Sayı:2, 6 Mart 2010 WANG, Zhengxu; YANG, Ying; Is Chına s Soft Power Dominatıng Southeast Asia? Views From The Citizens, China Policy Institute Briefing Series- Issue 44, Ekim 2008. 463
YE, Yang Feasible Paths of Development for Think Tanks in China, Briefing Paper Special İssue, Shanghai, Eylül 2011. İnternet Kaynakları Annual Report of Confucius İnstitute, (s.19), http://www.lse.ac.uk/cibl/pdf/cibl-brochure/13-1292-confucius-annual-report-v10-lr.pdf, ( e.t. 17.11.2016) About CCG, http://en.ccg.org.cn/about/, (e.t. 18.11.2016) Background of CAF, http://www.china-asean-fund.com/about-caf.php?slider1=2, (e.t.21.11.2016) Estabilishment of Association Of Southeast Asian Nations, http://asean.org/asean/aboutasean/overview/, (e.t.21.11.2016) Soft Power? China Has Plenty?,http://thediplomat.com/2013/06/soft-power-china-has-plenty/3/, (e.t.15.11.2016) Çin de Çevre Koruma Çalışmalarında Kaydedilen Gelişmeler, http://turkish.cri.cn/chinaabc/chapter9/chapter90301.htm, ( e.t. 17.11.2016) 1 440 Confucius Institutes and 646 Confucius Classrooms Established, the US Has the Most, http://english.hanban.org/article/2014-06/10/content_540321.htm, ( e.t. 17.11.2016) Taoism also Part of China s Soft Power, http://en.people.cn/102774/7871168.html, ( e.t. 17.11.2016) Taosim as a Part of China s Soft Power, http://www.china.org.cn/travel/2012-07/11/content_25876100.htm, (e.t. 17.11.2016) The Tao of Soft Power, https://energeopolitics.com/2011/11/09/the-tao-of-soft-power/, e.t. 17.11.2016) China Promoting Taoism's Influence Abroad, http://www.chinadaily.com.cn/xinhua/2011-10- 24/content_4147437.html, ( e.t. 17.11.2016) China s Soft Power: Can China Make The Grade?, (s.11.), http://public.wartburg.edu/mpsurc/images/jmiller.pdf, ( e.t. 17.11.2016) The Rise of China s New Soft Power,The Rise of China s New Soft Power, http://thediplomat.com/2015/06/the-rise-of-chinas-new-soft-power/, ( e.t. 18.11.2016) The China-Africa Think Tank Forum and the Negotiation of Soft Power, https://onthinktanks.org/articles/the-china-africa-think-tank-forum-and-the-negotiation-ofsoft-power/,(e.t.18.11.2016) The Rise of China s New Soft Power,The Rise of China s New Soft Power, http://thediplomat.com/2015/06/the-rise-of-chinas-new-soft-power/, ( e.t. 18.11.2016) RDCY in Brief, http://rdcy-sf.ruc.edu.cn/displaynewsen.php?id=14417, ( e.t. 18.11.2016) Beijing Declaration of the Forum on China-Africa Cooperation, http://www.focac.org/eng/ltda/dyjbzjhy/doc12009/t606796.htm, (e.t. 20.11.2016) Luo Jianbo, Zhang Xiaomin, China s African Policy and Its Soft Power,(s.5), http://www.victoria.ac.nz/atp/articles/pdf/jianboxiaomin-2009.pdf, (e.t. 20.11.2016) Çin in Gözü Afrika nın Kaynaklarında, http://www.dunya.com/dunya/cinin-gozu-afrikaninkaynaklarinda-haberi-301936, (e.t.20.11.2016) Opportunityof CAF, http://www.china-asean-fund.com/about-caf.php?slider1=2, (e.t.21.11.2016) Overview of ASEAN-China Dialogue Relations, http://asean.org/?static_post=overview-aseanchina-dialogue-relations, (e.t.21.11.2016) 464
TÜRKİYE NİN TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR POLİTİKASINDA PROBLEMLER VE ÇÖZÜM YOLLARI Doç.Dr. Kürşat ÖNCÜL Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ÖZET Türkiye nin Türk dünyası dış kültür politikasına ait temel kırılma noktası SSCB nin dağılmasıdır. Bu tarihten itibaren Türkiye özellikle Büyük Öğrenci Projesi kapsamında Türk Dünyasına yönelik yeni politikalar geliştirmeye başlamış ve bu sürecin sonucunda yeni bir döneme adım atılmıştır. Belirtilen proje kapsamında ilk gelen öğrencilerden 1992 den bugüne çeyrek asır geçmiştir. Ancak Türkiye bu sürecin sonucunda özellikle politikasını başlatmasına neden olan Türk dünyasıyla ilişkisinde istenilen başarıya ve hedefe ulaşamamıştır. Bugün İçin Başbakanlığa bağlı olarak olarak görev yapan kısa adıyla TİKA olarak bilinen Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı, Yunus Emre Enstitüsü, Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığına bağlı müşavir ve ateşelikler kurumsal anlamda gelişim göstermelerine karşın işlevsel anlamda özellikle bildiriye konu olan coğrafya açısından verimsiz ve kısır çalışmalar gerçekleştirmiştir. Soft Power olarak adlandırılan bu çalışmalar birbiriyle iç içe geçmiş olan şu problemlere sahiptir. Bu kurumlar arasında koordinasyon eksikliği, yönetim ve çalışanlardaki donanım yetersizliği, idealizm yoksunluğu, gerçekleştirilen faaliyetlerdeki kopukluklar, öğrencilerin Türkiye ile intibakı konusundaki programlama eksiklikleri, öğrencilerin mezuniyeti sonrasında öğrencilerle olan bağın büyük oranda kopması vb. Problemler aynı zamanda konuya ilişkin çözüm yollarını da göstermektedir. Ancak bildiri kapsamında problemler detaylandırılarak bugün gelinen noktada nelerin yapılması gerektiği verilecektir. Elde edilen gözlemler problemlerin uluslararası güç kaynaklı olanlar, Türkiye kaynaklı olanlar ve muhatap ülke kaynaklı olmak üzere üç farklı açıdan ele alınmasının gerekliliğini göstermektedir. Bu çalışma belirtilen problemleri ve nispi çözümlerini belirtmeyi hedeflemektedir. Anahtar Kelimeler: Türk Dünyası, Büyük Öğrenci Projesi, Türk Dış Politikası I280 Education: Government Policy Guideline: Covers studies about issues related to state, local and national education policies. Keywords: Education Policy, Education Reform, Culture policy Caveats: Studies should be cross-classified here and under H52 or H75. PROBLEMS AND THEIR SOLUTIONS IN TURKEY'S CULTURE POLICY REGARDING TURKIC WORLD ABSTRACT Turkey's breaking point regarding external culture policy is the fall of the USSR. Turkey has started to develope new policies for Turkic world especially within the frame of the "Major Student Project" and take a step into a new period as a result of this process. It has been quarter century since the first students came in 1992 within the frame of the stated project. Yet, Turkey couldn't get the required success and target at the end of the process in relations with Turkic world, which is the reason to start the policy. Despite the fact that Turkish Cooperation and Coordination Agency within the Prime Ministry, Yunus Emre Institute, Ministry of National Education, colsuntancies, attaches within Ministry of Culture institutionally show progress, they functionally carry on barren and unproductive studies with regards to geography, which is the subject of our declaration. These studies named as "Soft Power" have these interwoveb problems: coordination deficiency among these institutios, lack of management and equipment of employees, lack of idealism, troubles in performed activities, lack of communication with students after their graduation etc. These problems also show solutions regarding the subject. However, what should be done at this point is discussed in this declaration. Observations reveal that the problem should be held in three different ways: originating from international power, from Turkey and from state party. This study aims to show stated problems and their relative solutions. Key Words: Turkic world, Major Student Project, Turkish external policy. 465
GİRİŞ Osmanlı İmparatorluğu nun dağılmasının ardından yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti yıllarca süren savaşlar ve yabancı ülkelere verilen ekonomik haklar nedeniyle ülkede yerli bir sanayiye sahip olamamıştır. Bu nedenle ilk etapta Osmanlı İmparatorluğu nun duraklama ve gerileme dönemlerinde ortaya konan sosyal ve ekonomik unsurlara bağlı modernizasyon çabaları yeni kurulan cumhuriyetle birlikte kapsamlı ve her alanda gerçekleştirilecek bir harekete dönüşmüştür. Ancak Atatürk sonrasında dünyada gelişen politik ve sosyal gelişmelerin de tetiklemesiyle dışa karşı büyük oranda kapalı bir siyasal anlayışın şekillenmesi söz konusu olmuştur. Bu politik kabul Türkiye nin kendi politik şartlarının da desteğiyle 1980 ihtilaline kadar büyük oranda devam etmiş, SSCB nin dağılması sürecinde bu nedenle Türkiye hazırlıksız yakalanmıştır. Gerek bürokraside gerekse sosyal alanda ortaya çıkan bu boşluk elbette bir anda giderilebilecek bir durum değildi. İktidarı elinde bulunduranların bu anlamda önceliklerinin farklı olması bu sonucu hazırlayan etkenlerdendir. Milliyetçi Türkçü kesimin iktidardan uzak olması, ekonomik bir potansiyele sahip olmaması, kurumsal anlamda yürütülen bir çalışmalar bütününden uzaklığı gibi etkenler de gerek kamu da gerekse kamusal olmayan sahalarda Türk dünyasıyla ilgili gerçekleştirilecek kısa ve uzun vadeli sağlıklı politikaların ancak yaşanılarak öğrenileceği bir süreci doğurmuştur. Türkiye, belirtilen olumsuzluklara karşın bağımsızlıklarını yeni kazanan ülkeleri tanıyan ilk ülke olması ve bu ülkelerin duygusal ve kültürel bağları nedeniyle kendilerine örnek ülke olarak Türkiye yi tercih etmiş olmaları açısından avantajlıydı. Bu duygusal yoğunluk her iki taraf açısından ciddi bir kazanım olmakla birlikte beklentileri büyütmesi ve ileride doğacak hayal kırıklıklarının kırılmalara yol açması açısından aynı zamanda önemli bir handikap olarak karşımıza çıkacaktır. Türk ülkelerinin bağımsızlıklarını ilan ettikleri 1990 lı yıllar, ekonomik olarak Türkiye nin genel itibarla bir atılım dönemi şeklinde görülmekle birlikte sosyal anlamda 1980 sonrası ihtilal yorgunluğunun getirdiği bireyselleşmenin, kültürel değer sorgulamalarının, yatay geçişlilik açısından köyden kente doğru göçün ve tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin çalkantılarının yaşandığı önemli süreçlerden de biridir. Ekonomik, sosyal ve politik açıdan özetlenen 1990 lı yıllar Türkiye si için Türk Dünyası önemli bir heyecan kaynağı olmuştur. Ülkeler arası en üst düzeyde gerçekleştirilen ziyaretler bu heyecanın Adriyatikten Çin Seddi ne söylemlerini en üst perdeden dillendirildiği günlerdir. Bir taraftan politik söylemlerin diğer taraftan kentleşme ve sanayileşmeye bağlı olarak yeni pazar arayışlarının eldeki ekonomik birikimin kullanılacağı bir alan arayışına yeni bir ufuk sağlamış küçük ve orta boyutlu iş adamları açısından bulunmaz bir fırsat olarak görülmüştür. Türkiye, tüm bu sosyal, politik, ekonomik yapı içerisinde Türk Dünyasına yönelik adımlar atmaya başlamıştır. Bu çalışmalar temel itibarla çok uluslu ve ikili ekonomik/sosyal anlaşmalar şeklinde ele alınabilir. Anlaşmaların ülkeler arası muhatapları bakanlıklar olmakla birlikte yerelde bu uygulamalar daha ziyade ekonomi, kültür, eğitim ataşelikleri üzerinden yürütülmüş ya da yürütülmeye çalışılmıştır. Ancak 1990 lı yılların tüm heyecanıyla yapılan anlaşmalara karşın bugün için Türkiye ile Türk dünyası arasındaki ilişkiler çeyrek asrı aşan bir süreçte istenilen noktanın oldukça uzağındadır. İşte tam bu noktada beklentilerin karşılanamamasının nedenlerinin ve çözüm yollarını ifade etmek gerekmektedir. Bu problemleri, Uluslararası Güçlerden Kaynaklanan, Türkiye den Kaynaklanan ve Türk Dünyasındaki ülkelerden kaynaklananlar şeklinde belirtmek gerekir. Türkiye nin ekonomik, sosyal ve dış politika alanında yeterli bir güce sahip olmadığı bu dönemlerde aynı zamanlarda içeride PKK terör örgütü dışarıda ise 1991 Körfez Krizi ne bağlı uluslararası problemler yaşanmaktadır. Türk Dünyasıyla atılacak adımlar ve gerçekleştirilecek her tür faaliyet bu coğrafyaya fiziksel olarak uzak olan küresel güçler Avrupa ve Amerika açısından kabul edilebilir bir durum değildir. SSCB ise dağılmasına ve ekonomik anlamda sıkıntılı bir dönemde bulunmasına karşın askeri anlamdaki gücü bağımsız devletlerle kıyaslanmayacak kadar güçlüydü. Dolayısıyla bölgede tekrar var olma ve kendi politik kabulleri çerçevesinde müdahale etme gücü vardı. Türkiye nin bu coğrafya ile yakınlaşması kısa sürede bölgesinde ekonomik bir güç olması adına önemli avantajlar doğurabilirdi dolayısıyla bunun önüne geçilmeliydi. İlk etapta Azerbaycan ve Ermenistan arasında yaşanan çatışma ve bu çatışmaya bağlı olarak yaşananlar Türkiye nin Azerbaycan üzerinden Türk dünyasıyla olan bağını koparacak önemli bir argümandır. Atatürk ün şahsi girişimiyle oluşan Nahçıvan sınırı Nahçıvan ın Azerbaycan la olan fiziksel bağının koparılmasıyla yalnızca Azerbaycan a yönelik değil aynı zamanda Türkiye ye de verilen önemli bir mesajdır. Türkiye, Ermenistan ı açıktan destekleyen Rusya tarafından işgal edilen bölgelerle yalnızlaştırılmak istenmiş Fransa başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesi yaşananlara seyirci kalarak ve Ermenistan yanlısı bir politika izleyerek Türkiye ve Türk dünyası ülkeleri arasında doğacak yakınlaşmayı engellemek adına kendilerince gerekli 466
müdahalelerde bulunmuşlardır. Türkiye bu dönemde bu problemi çözmek adına siyasal/askeri risk alamamış ve Karabağ problemi olarak adlandırılan bu duruma perde arkasından müdahale etmeye çalışmıştır. Her ne kadar gayrı resmi şekilde yapılan ekonomik ve askeri yardımlar ifade edilmişse de bu destek bugüne kadar Karabağ probleminin çözümünü sağlamamıştır. Problemin çözümüne yönelik en temel unsurlardan biri MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş'in Ermenistan Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan'la önce Paris daha sonra Frankfurt'ta yaptığı iki görüşmedir. Türk yetkililerin de bilgisi dahilinde gerçekleşen görüşmelerde Türkeş, Petrosyan'a işgal ettikleri Azeri topraklarından çekilmeleri halinde Türkiye'nin elektrik ve buğday yardımında bulunacağını, ayrıca Kazakistan petrol poru hattı ile Türkmenistan doğal gazının Ermenistan topraklarından geçeceği mesajını ilettiği ifade edilmektedir.(http://www.haber7.com/ic-politika/haber/1043548-turkesin-olumuyle-ilgili-sokermeni-iddiasi) Ermeni işgalinin halen sürdüğü 2017 yılı Kasım ayı itibarıyla faaliyete geçirilen Bakü Tiflis Kars hattı Türkiye nin bu coğrafya ile olan fiziksel bağını ekonomik değerler üzerinden ve yeni dönemin şartları doğrultusunda sağlamıştır. Uluslararası platformda öngörülmeyen müdahaleler Türkiye merkezli aksaklıklar ve hatalarla önemli bir boyuta taşınmıştır. Yukarıda belirtildiği üzere ilk problem Türkiye nin bu konudaki hazır bulunuşluğunun olmamasıdır. Dolayısıyla hangi ülkeyle ilişkili olarak nelerin ne şekilde yapılabileceği doğru öngörülememiştir. Konuya ilişkin olarak bugün Özbekistan da bir efsane şeklinde anlatılan olay bu durumu örneklendirme açısından dikkat çekicidir. Türkiye den en üst düzeylerde bir yetkili Özbekistan a gider. Merhum Özbek lider İslam Kerimov, Türkiye den gelen misafirini karşılayarak tarihi mekânları gezdirir ve çeşitli konularda görüş alışverişi yapılır. Ancak seyahatin sonu yaklaşmış ancak Türkiye tarafından doğalgaz konusunda herhangi bir çalışma fikri ifade edilmemiştir. Rahmetli Kerimov doğalgaz konusunda herhangi bir projenin olup olmadığı sorunca Türkiye den giden misafiri Özbekistan da doğalgaz mı var diye sorar. Özbekistan da hemen herkes tarafından anlatılan bu olay Türkiye nin maalesef bu tarihlerde yeterince hazırlık yapılmadan duygusal unsurlarla hareket edilmiş olduğunun en güzel ifadesidir. Olayın önemi gerçekliğinden ziyade Türkiye ye karşı mevcut bürokrasinin ve Özbekistanlıların toplumsal kabulüdür. Yukarıdan bir bakış açısıyla kendini bu ülkelere yardım ve destek veren bir pozisyonda gören Türkiye yeterli bir proje fikri üretememiş ve uygulamaya geçirememiştir. Önceliğin ekonomik unsurlar olduğu bu tarihlerde daha ziyade sosyal ve kültürel konularda konuşmalar yapılmış ancak gerek ekonomik gerekse diğer konularda beklentiler karşılanamamıştır. Ülkeler arası politikaları sürdüren ve altyapıyı hazırlayan büyükelçiler ve ekonomi, kültür, eğitim ataşelikleri doğru işletilememiştir. Bu coğrafyada görev yapan bazı yetkililer görev yaptıkları ülkelerle barışık bir duruş sergileyememiş, insani ilişkilerde sıcak temaslar kuramamışlardır. Kurumsal anlamda hala büyük oranda devam eden dış işleri personeli ile diğer personel arasındaki ayrımcılık aynı çatı altında görev yapan ancak farklı bakanlıklara mensup temsilciler arasında koordinenin sağlanamamasına yol açmıştır. Bu coğrafyada görev yapan farklı bakanlıklara ait bürokratik pozisyonların yetkin kişilerden oluşmaması buna bağlı olarak beklentilere karşılık vermeyen ve sonuç alınamayan faaliyetlerin ötesine geçilememiştir. Siyasi rant kavgalarına bağlı olarak bu bölgelere emekliliği gelmekte olan ya da donanımsız kurum mensupları gönderilmiştir. Her iki durum da çalışma aşkından yoksun sönük tiplerin yansıması olarak masa başında görev yapmaktan zevk alan hantal bürokratik tiplerin varlığına yol açmıştır. 15 Temmuz Fetö terör kalkışması sonrasında bu bölgede görev yapmışlar içerisinde görevden alınanların sayısı oldukça büyük bir oranda olması ise problemin farklı boyutlarını göstermesi açısından dikkat çekicidir. Ekonomik faaliyet gerçekleştirmek isteyen Türk iş adamlarının bu coğrafyada yaptıkları işlerde bölge ülkelerindeki işadamlarıyla uzlaşamamaları ve kısa sürede zengin olma kaygısıyla hareket etmeleri ilerleyen süreçte birçoğunun bu ülkelerden ayrılmasına ve bölge ülkelerindeki kabullerin değişimine yol açmışlardır. Eğitim faaliyetlerinde bugün Türkiye nin yaşadığı Fetö Terör örgütüne ait problemlerin bu coğrafyada uzun yıllar boyunca desteklenmesi, bu ülkelerin sosyo-politik yapısıyla örtüşmediğinden ortaya çıkan problemler kişisellikten çıkarak ülkeler arası ilişkilerin bozulmasına yada istenmeyen bir yapıya sahip olmasına yol açmıştır. Büyük öğrenci projesi olarak iyi niyetle başlatılan öğrenci değişimi ve Türkiye de okuma projesi yeterli alt yapı hazırlığı yapılmadığından uzun yıllar boyunca sosyal ilişkiler ve adaptasyon açısından çeşitli problemlerle sürdürülmüştür. SSCB döneminin kültürel politikaları kırılamamış gelen öğrencilere gerek Türkiye sevgisi gerekse Türk dünyasından gelen diğer öğrenciler arasında gönül bağı kurulamamış buna bağlı olarak Türk dünyası kavramı bu öğrencilere verilememiştir. 467
Türk Dünyası coğrafyası bağımsızlıklarına kavuşmanın ardından büyük bir heyecanla bir sanayi ve ekonomik atılım gerçekleştirmek istemişlerdir. Ancak bu tür değişim ve dönüşümler çoğunlukla birçok farklı etkene bağlı olarak gerçekleştirilemez. Osmanlı İmparatorluğu nun yenileşme çabalarında olduğu gibi bir anlamda dünün kapitülasyonları ve günümüzün güçlü sermaye sahipleri bu tür yeni yapılanmalara karşı mesafelidir. Ayrıca bu tür gelişmeler zaman içerisinde bireysel, kurumsal ve sosyolojik altyapısıyla birlikte şekillenecek unsurlardır. Kısa süre içerisinde gerçekleşmeyen istekler beklentilerin hayal kırıklığına dönüşümüne yol açınca elde edilmesi planlanan kazanımların sürdürülebilirliği de zora girmiştir. Ayrıca uzun bir dönem SSCB politikalarıyla yönetilen bu ülkeler bir anda liberal ya da kapitalist ekonomiyle mücadele edecek bir yapıya sahip değillerdi. Ayrıca yeni düzene karşı koyan önemli bir bürokratik kesim tüm bu gelişmeleri izleyerek ağırlaştırmak ve geçmişin ekonomik yapısına dönmek beklentisi içerisinde hareket etmiştir. Birbirinden farklı ancak birbiriyle girift bu ilişkiler ağı istendik sonuçlara ulaşılmasını engellemiştir buna karşın problemler aynı zamanda kendi çözüm unsurlarını da ortaya çıkarmıştır. Belirtilen hususlara yönelik adımların atılması söz konusu olduğunda edinilen tecrübeler doğrultusunda problemleri aşmak daha kolay olacaktır. KAYNAKLAR Türk Fahri, Türk Kültür Dış Politikası, Paradigma Akademi Yayınları, 2014 (http://www.haber7.com/ic-politika/haber/1043548-turkesin-olumuyle-ilgili-sok-ermeniiddiasi) 468
ORTA ASYA VE KAFKASYADAKİ TÜRK DEVLETLETLERİNDE KAMU MALİYESİNİN GELİŞİMİ: VERGİLER, HARCAMALAR VE KAMU FAALIYETLERİ (1991-2016) Prof. Dr. Mustafa YILDIRAN Akdeniz Üniversitesi Prof. Dr. Ramazan GÖKBUNAR Manisa Celal Bayar Üniversitesi Bu çalışma, Sovyetler Birliği nden ayrılarak bağımsızlığını kazanan Türk cumhuriyetlerin kamu maliyesinde geçirdiği kamu maliyesi evrimi analiz etmek amacındadır. Çalışmada Kazakistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan Komünist bir ekonomik modelden piyasa sistemine geçiş yapmaya çalışan bu ülkelerin maliye politikasında kullandığı araç ve uyguladığı politikaların modern ekonomi politikaları ile uyumları analiz edilecektir. Çalışmanın önemi, enerji tabanlı ekonomik yapıya sahip olan bu ülkelerde kamu ekonomisinin boyutları ve özelliklerinin ortaya çıkarılması açısından farklılık arz edecektir. Böylece Türk devletlerinin dünyadaki modellerden farklılığı, eksikliği ve üstün yönleri analiz edilebilecektir. Bu ülkelerin gelişiminin maliye teorileri açısından değerlendirme de yapılarak çalışmanın maliye teorisi açısından da değerlendirme yapılması sağlaması da diğer bir katkısı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Orta Asya Türk Devletleri, Maliye Politikası, Vergi Politikası Jel Kodu: H50, H60, N15 469