153 AYLIK İLİM KÜLTÜR VE EDEBİYAT DERGİSİ Fiyatı: 8 TEMMUZ 2013 Dergisi Hediyesi... 24 Somuncu Baba Külliyesi Açılışı Takvayı Kuşandıran 46 İbadet: Oruç
DÎVÂN-I HULÛSÎ-İ DÂRENDEVÎ 4. BASKI ÇIKTI ES-SEYYİD OSMAN HULÛSİ EFENDİ NİN DÎVÂN I VE DİĞER ESERLERİ OKUNDUKÇA, TEMELİNİ ATTIĞI, ŞİMDİ BİR VAKIF MEDENİYETİ OLARAK İNŞÂ EDİLEN ESERLERİ TEMÂŞA EDİLDİKÇE, ONUN İSMİ ÇAĞLARDAN ÇAĞLARA AKTARILACAKTIR. ÖRNEK VE ÖNDER BİR İNSAN OLARAK HER ZAMAN GÖNÜLLERDE YAŞAYACAKTIR. Online sipariş ve satış NASİHAT YAYINLARI www.nasihatyayinlari.com
Başyazı Sebahaddin ATEŞ SOMUNUCU BABA KÜLLİYESİ AÇILIŞI Binalarla birlikte gönüllerin inşasını gaye edinen Vakfımız; Darende ye ve ülkemize güzel bir eser armağan etmiştir. 15 Haziran 2013 tarihinde Şeyh Hamid-i Veli/Somuncu Baba Külliyesi nin açılışı çok geniş bir gönüllünün katılımıyla gerçekleşti. Somuncu Baba Hazretleri nin: Bizim gülşendeki güller/dururlar taze solmazlar/hazân olup dökülmezler/zemistânı bahar olmaz mısralarında beyan ettiği hakikat, yüzyıllar sonra yine canlı bir misalle gözler önüne serildi. Bir gülün taç yaprakları gibi sekiz sarmallı kubbesi, güzellikleri ve cennetin sekiz kapısını temsil eden ahşap kubbe yapısıyla gül diyarında yeni bir gül açıldı. Güzel kokusu o gün etrafa saçıldı. Vakıf Mütevelli Heyet Başkanımızın 2009 yılında başlattırıp, titizlikle takip ettiği proje neticesinde eser, mamur bir bina olarak gözler önündeydi. Binlerce gönül dostu bu güzel ânı paylaşmak için uzak-yakın demeden yolları aşmış, sabahın erken saatinde Somuncu Baba Külliyesi nin avlusunu doldurmuştu. Birçok ziyaretçi ailesiyle, çocuklarıyla, bu tarihî zaman dilimine şahit olmak için akın akın yurdun dört bir tarafından Darende nin yolunu tutmuş, güzide topluluğun içinde kendine bir yer bulmuştu. Hulûsi Efendi Hazretlerinin ifadesiyle: Ufkumuzdan güneş doğdu/nefsin karanlığın boğdu/hidâyet hâdiden oldu/gelin dostlar bize gelin çağrısına kulak veren onbinlerce insan o gün Darende deydi. Yeni inşa edilen camii ile bambaşka bir çehreye kavuşan külliye, mekânların genişliği kadar yüreklerin de herkesi kucaklayacak genişlikte olduğunu gösteriyordu. Birlik ve beraberlik ruhuyla manevî bir atmosferde, gönül kardeşliği ikliminde müstesna bir zaman dilimi yaşanıyordu. İleri ufuklara bakan Vakıf Başkanımızın yapımını arzu ettiği, bütün safhalarını en ince noktalarına kadar takip ettiği külliye inşaatının açılış ânı, aslında zamanın durduğu, tarihin altın harflerle yazıldığı bir fasl-ı güldü. Çünkü güneş ufuktan, bütün sıcaklığıyla herkesin üzerine doğmuş, gönülleri ısıtıyor, yürekleri ışıtıyordu. 14 Haziran 2013 Cuma günü Vakıf Mütevelli Heyet Başkanımız tarafından, Somuncu Baba Hazretlerinin 1399 yılında Bursa Ulu Camii minberinden yaptığı Fatiha Suresi Tefsiri nin farklı bir yorumu da Somuncu Baba Camii minberinden irad ediliyordu. O muhteşem hutbenin dua bölümüne âmin diyerek sözü bağlayalım: Allah ım Bu güzel Camii Şerif, Somuncu Baba Hazretleri nin mâneviyatına yıkışır bir şekilde samimiyetle inşa edildi. Bize bu imkânları bahşettiğin için sana hamdediyoruz. Allah ım, bu külliyenin yapımında emeği ve desteği olanlara ilahi katından bereketli nimetler ihsan eyle... Allah ım, neslimizi gençliğimizi ve gelecek nesilleri bu maneviyat merkezine, bu mukaddes vatan toprağına hizmette daim eyle Allah ım, yapılan samimi vakıf hizmetlerini makbul ibadetler zümresine dâhil eyle. Allah ım, Senin yardımın olmazsa biz bir şey yapamayız. Her zaman her işimizde, her ânımızda yardımını bekliyoruz, lutfeyle Allah ım, bu mabed-i şerifte samimiyetle kılınacak namazları huşulu, huzuru kalple yapılacak duaları makbul dualardan eyle Allah ım, bizi, bu mübarek beldeyi ve bütün İslâm âlemini her türlü kötülüklerden muhafaza eyle, bu mabed-i İslâm ı ilelebet payidar eyle The Opening of Somuncu Baba Complex Our foundation, whose aim is to build the hearts besides buildings, has presented a fabulous monument to Darende and our country. On 15th June 2013, the opening of Somuncu Baba/ Shaikh Hamid-i Wali Complex was inaguruated with the wide participation of volunteers. Many visiters from all over the country came to Darende in order to witness this historical moment and took part in this eminent community. Our president of the foundation, who always looks forward the horizans and has wanted the complex to be constructed, has followed every stage of the construction to the tiniest detail and the opening moment of the complex was in fact an unforgettable event when the time stopped and was written in gold letters because the sun rising from the east rose on everyone; warmed and lightened the hearts. On June 14th 2013, Friday, the exegesis of Sura al-fatiha, which had been interpreted by Somuncu Baba on the pulpit of Grand Mosque in Bursa in 1399, was interpreted from a different perspective by the head of the board of trustee of our foundation.
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı nın Yayın Organıdır Kurucusu A. Şemsettin ATEŞ Yaygın Süreli - ISSN: 1302-0803 Yıl: 20 Sayı: 153 Basım Tarihi: 01 Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı Adına İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni Sebahaddin ATEŞ Sorumlu Yazı İşleri Müdürü M. Hulusi ERDEMİR Yayın Editörleri Yrd. Doç. Dr. Mehmet TAŞTEMİR Musa TEKTAŞ Yayın Kurulu Prof. Dr. Nihat ÖZTOPRAK Prof. Dr. Ali YILMAZ Prof. Dr. Sebahat DENİZ Prof. Dr. Bilal KEMİKLİ Prof. Dr. Abdullah KAHRAMAN Prof. Dr. Ali AKPINAR Danışma Kurulu Prof. Dr. Mehmet AKKUŞ Prof. Dr. Sinan YALÇIN Prof. Dr. Mehmet SOYSALDI Prof. Dr. Ahmet ŞİMŞİRGİL Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE Prof. Dr. Mahmut YEŞİL Yapım ARTWORKS www.artworks-tr.com 06 İNFÂK AHLÂKI Ali AKPINAR İnfâk, İslâm ın en temel ibadetlerinden biridir. Yüce Yaratıcı pek çok âyette namaz ibadeti ile zekâtı ve infâkı birlikte anmıştır. Bu, Yüce Allah ın hakkı ile kul hakkının iç içe olduğunun göstergesidir. 24 SOMUNCU BABA KÜLLİYESİ AÇILIŞI Resul KESENCELİ Osmanlı hükümdarlarından Yıldırım Bayezid Han dönemi ve 14. yy eseri olan, cami kare planlı bir yapı olup, trompların teşkil ettiği yedigen bir kasnak kubbeyi taşır. 50 SEVGİYE DAİR Mukadder A. YÜKSEL Sevgi öğrenilebilen bir duygudur. İnsanın yaşamında, sosyal çevresinde, inancında ve dünya görüşünde sevgi varsa nasıl seveceğini ve kimleri seveceğini kolaylıkla öğrenir. Genel Sanat Yönetmeni İlhan SOYLU Sanat Yönetmeni Ali GÜRSOY Yönetim Yeri-Basım-Yayım-Pazarlama VİSAN İktisadi İşletmesi Zaviye Mah. Hacı Hulûsi Efendi Cad. No:71 44700 Darende / MALATYA Tel: (422) 615 15 54 Faks: (422) 615 28 79 www.somuncubaba.net - bilgi@somuncubaba.net Osmanlı dan Ramazan Hİkâyelerİ İsmail ÇOLAK Kuyuya Tâlİp Bİr YUSUF BEYAZ BULUT M. Bedrettin TOPRAK İmdat AVŞAR 58 70 80 Dağıtım Kültür Dergi Dağıtım Baskı & Üretim Ege Basım Matbaa ve Reklam Sanatları Ltd. Şti. Esatpaşa Mahallesi Ziyapaşa Caddesi No:4 Ataşehir/iSTANBUL Tel: 0216 470 44 70 II. Mahmud döneminde iki defa şeyhülislamlık makamına gelen Dürrizade Seyyid Abdullah Efendi, İstanbul un sayılı zenginlerindendi. Üsküdar Doğancılarda inşa ettirdiği... Yusuf un başından geçen bir hikâyedir; ama Yusuf tan ibaret değildir. Yusuf un şahsında kuyunun da hikâyesidir bu. Kuyunun şahsında hikmetin. Kuşluk vakti gelirdi. Bir ılık yel eser, bir rahmet bulutu gibi geçerdi mahalleden. Bembeyaz bir ses yankılanırdı sokak aralarında. Kurum Abone : 140 Yurtdışı 1 Yıllık Abone : 72 EURO Posta Çeki (Darende Postanesi) : 1361068 Ziraat Bankası TR 56 0001 0003 2026 7984 8050 01 Vakıf Bank TR 04 0001 5001 5800 7299 7740 58 Bankasya TR 3900 2080 0032 0188 5847 0001 Akbank TR 7300 0460 0060 8880 0019 0311 Teb TR 5900 0320 0000 0000 0651 5222 Gönderilerin abone adına yatırılmasından sonra lütfen arayınız. BİZ ÇİLEYİ YOL EYLEDİK - Muhsin İlyas SUBAŞI (9) DERGÂH-I HAKK A KUL OLMAK - Hüseyin ALPSOY (10) EL-MUKÎT - Ramazan ALTINTAŞ (14) GİZLİ ŞİRK: RİYÂ - Kadir ÖZKÖSE (18) FENÂ DENİZİNDEKİ CEZBE - Musa TEKTAŞ (36) BÜCEYR B. ZÜHEYR (R.A) - Bünyamin ERUL (41) GÜZEL KOKU - Enbiya YILDIRIM (42) TAKVAYI KUŞANDIRAN İBADET: ORUÇ - Abdullah KAHRAMAN (46) MUSTAFA TAKÎ EFENDİ VE MİKYAS-I ŞERİAT - Fatih ÇINAR (54) VELİLER VE HÜKÜMDARLAR - Muharrem AKIN (62) HALİD EL-BAĞDADÎ(K.S.) NİN RÂBITA RİSALESİ - Halİl İbrahİm ŞİMŞEK (64) SEVDA ESİRİ - Mürsel GÜNDOĞDU (73) BİLGİ VE ZENGİNLİK - Mustafa ÖZÇELİK (74) YAR - Mehmet SERTPOLAT (77) ANTALYA VELİLERİ - Yusuf HALICI (78) DÖNERİM... - Hızır İrfan ÖNDER (83) AĞIZ KOKUSUNU ÖNLEMENİN 11 YOLU - Akın DİNDAR (84) KİMYON - Şifalı Bitkiler (86) KABAK OTURTMA - Mesude SARI (87) ABONE İLETİŞİM HATTI 444 36 61 /SomuncuBabaDergisi 3
Ey silsile-i aşkda girân-mâye-i ismet Ey kâfile-i hüsnde sipeh-sâlâr-ı muhabbet Bir gün yine ol vâkıf-ı esrâr-ı Hudâ dan Sordum ne ile olmalı yâ yâr-ı muhabbet Eytdi ki yanıp cân vere pervâneler âsâ Ammâ yine ızmâr ola esrâr-ı muhabbet Ey hırkasını rehn-i şarâb eyleyen âşık Ey mest ü harâb-ı mey-i ma nâ-yı muhabbet Ümmîd-i vefâ eyleme bu dehr-i fenâdan Beyhûde yere eyleme ifnâ-yı muhabbet Mü min deme şol münkir-i pîr-i mey-i aşka Bin dürlü hüner kılsa da da vâ-yı muhabbet Bir lahza nazar eylemedi dehre Hulûsî Ol Kâf-ı kanâatdaki ankâ-yı muhabbet Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s) 4 5
İlim ve Hayat Ali AKPINAR* İnfâk, İslâm ın en temel ibadetlerinden biridir. Yüce Yaratıcı pek çok âyette namaz ibadeti ile zekâtı ve infâkı birlikte anmıştır. Bu, Yüce Allah ın hakkı ile kul hakkının iç içe olduğunun göstergesidir. İnsanlar istemek/dilenmek zorunda bırakılmadan infâk etmek önemlidir. Bu konuda Kur ân da şöyle buyurulur: Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde dolaşamayanlara ve utandıklarından dolayı kendilerini tanımayanların zengin saydıkları yoksullara verin. Onları yüzlerinden tanırsın, insanlardan yüzsüzlük ederek bir şey istemezler. Sarf ettiğiniz iyi bir şeyi Allah şüphesiz bilir. 2 İNFÂK AHLÂKI İnfâk bir ibadettir. Her ibadet gibi onun da sahih olabilmesi için, öncesinde ve sonrasında yapılması gereken hususlar, şartlar vardır. Onları şöyle özetleyebiliriz: İnfâk Öncesi Yerine Getirilmesi Gereken Hususlar İnfâk edilecek malın helâlinden kazanılmış olması gerekir. Haram yoldan elde edilen bir malın/ paranın herhangi bir sevap beklemeden elden çıkarılması, fakir fukaraya verilmesi gerekir. Nitekim bir hadislerinde Peygamberimiz, yediği içtiği, giydiği haram olan, haramdan beslenen kimsenin ne kadar içten yaparsa yapsın duasının bile kabul edilmeyeceğini haber vermiştir. 1 İnfâkın hesâbının titizlikle yapılması gerekir. Nasıl ki malî yılbaşlarında ince hesaplar yapılıyorsa, bunun için muhâsebecilerden yardım alınıyorsa; fakir fukarânın hakkı olan infâk için de titiz hesaplar yapılmalıdır. Hangi mallardan, kimlere, ne zaman, nasıl ve ne kadar zekât verileceği, infâk edileceği tesbit edilmeli, bu konuda bilenlerden yardım alınmalıdır. İnfâk geciktirilmeden vaktinde edâ edilmelidir. Hayır, sonraya bırakılmaz. Mâzeretsiz olarak herhangi bir hayrın geciktirilmesinin vebâli vardır ve geciktirme hayrın sevâbından azaltan bir husustur. Bunun için özellikle farz olan infâklarda kişinin, ne zaman zengin olduğunu ve ne zaman zekât vermesi gerektiğini belirlemesi ve ona göre zekâtını vermesi gerekir. Vaktinden önce verme, fakirlerin lehine olduğu için caizdir. Ancak geciktirme caiz değildir. İnfâkta öncelikle muhtaç olanlar tercih edilmelidir. Akrabâ ve yakın komşulardan işe başlayarak en fazla ihtiyacı olanlara öncelik verilmelidir. Bu, hem daha sevap, hem de toplumsal düzeni sağlama amacına daha uygundur. Kişi kendisi araştıramıyorsa, bu konuda tecrübeli kişi ve kuruluşlardan yardım alarak en uygun kimselere infâkın ulaştırılmasına gayret etmelidir. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur: Sana, ne sarf edeceklerini sorarlar, de ki: Sarf edeceğiniz mal, ana baba, yakınlar, yetimler, düşkünler, yolcular içindir. Yaptığınız her iyiliği Allah şüphesiz bilir. 3 İncitmeden, kendilerine infâk edilecek olanların onurlarını zedelemeden vermeye gayret etmek gerekir. Bu konuda Kur ân da şu uyarılar yer alır: Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. 4 Ey İnananlar! Allah a ve âhiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını sarf eden kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma ve ezâ etmekle boşa çıkarmayın. 5 İnfâk edilen şey içtenlikle ve sevgiyle verilmelidir. Her şeyden önce Yüce Allah ın sevgisiyle verilmelidir. Kişi sevdiği maldan ve o malın da iyisinden vermelidir; verdiği kimseyi, kendisine sevap kazandıran kardeş olduğunu bilip sevmelidir. Severek isteyerek vermelidir; bunun için vermenin dünya ve âhiret kazanımlarını düşünmelidir. Vermekle insanın kalbini öldüren bencillik, kendini düşünme gibi hastalıklardan kurtulduğunu; fakir zengin kardeşliğinin sağlandığını, kaza ve belâlardan kurtulacağını, berekete ereceğini hatırdan çıkarmamalıdır. Rabbimiz sevgi temelli verenleri şöyle açıklar: Onlar, O nun sevgisiyle verenlerdir 6 Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksulla, öksüze ve esire yedirirler. Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz, bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu biz çok asık suratların bulunacağı bir günde Rabbimizden korkarız derler. 7 Peygamberimiz de en faziletli sa- 6 7
dakanın, sağlıklı yaşama ümidi varken, cimrilik tutkusu içinde, fakir düşerim endişesi taşırken verilen sadaka olduğunu söyler ve muhâtabını uyarır: Sen can boğaza gelmeden vermeye bak, çünkü ölüm döşeğinde artık (hiçbir şey gözüne gözükmez) şunu falana, şunu filana verin dersin, ama iş işten geçmiştir, zaten malların falana yahut filana kalmıştır. 8 Elbette sadece Yüce Allah ın rızâsı istenerek infâk edilmelidir. Yardım edilen kimseden herhangi bir karşılık-menfaat beklenmemelidir. Bugün asgarî ücretle, hatta çok daha düşük ücretlerle çalıştırdıkları işçilere, onların ailelerine yardım eden, bu yaptıkları yardımı zekâtlarına sayan zenginlerimiz vardır. O çalışanlar, kendilerine yardım yapılacağını bildikleri için çalışmak zorunda kalıyorlarsa, kendilerine yardım edilmediği takdirde aynı şartlarda çalışmayacaklarsa, yapılan bu yardımlar tam olarak infâk ruhu ile bağdaşmamaktadır. Bu konuda Rabbimizin uyarısı açıktır: Sarf ettiğiniz iyi şey kendinizedir, zaten ancak Allah ın rızasını kazanmak için sarf edersiniz. Sarf ettiğiniz iyi bir şeyin karşılığı haksızlığa uğratılmaksızın size verilir. 9 İnfâk Sonrası Yerine Getirilmesi Gereken Hususlar İnfâk eden verdiğini unutmalıdır. Hadiste Yüce Allah ın koruması altında olacak kişilerden birinin de sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyen kişi olduğu özellikle belirtilmiştir. Bunun anlamı, kişinin mümkün olduğunca gizli yardım etmesi, verdiğini unutmasıdır. İnsanın sol tarafında kalbi vardır. Buna göre, kişinin verdiği içine oturup kalmamalı, verdiğine pişmanlık duyar noktasına gelmemelidir. Bu ruha sahip olabilmek için Yüce Allah ın verdiğini, O nun kullarına vermenin O nun emri olduğunu, vermenin berekete sebep olacağını her zaman düşünmek gereklidir. İnfâk ibadeti sürekli yerine getirilmeye çalışılmalıdır. Yalnızca farz ve vâcip olan infâk çeşitleriyle yetinilmemeli, yapılabildiği ölçüde nafile infâklarla infâk ibadeti kesintisiz sürdürmeye gayret edilmelidir. Bu konuda, Az sadaka çok belâyı def eder, amellerin en efdali az da olsa devamlı olanıdır. buyrulmuştur. Yine bir hadiste, Senden bir şeyler isteyen at üstünde/arabayla da sana gelse onun hakkı vardır/ona yardım et. 10 buyrularak devamlı infâk ibadetinin içerisinde olmaya teşvik edilmiştir. Onun için farz olan infâkların yanı sıra nâfile infâklarda da bulunmalıyız. Mîzânda hesap görülürken farz namazlardaki eksikliklerin, nâfilelerle tamamlanacağı haberlerde yer almaktadır. Aynı şekilde farz infâklardaki eksikliklerimizi tamamlayacak olan nâfile infâklarımızı da olabildiğince artırmaya çalışmalıyız. Sâlih amellerimiz, Rabbimize dua için en güzel fırsatlardır. Bunun için infâk ibadetinden sonra hem kendimiz, hem yardım ettiğimiz kimseler, hem dünyamız, hem âhiretimiz için dua etmeliyiz. Son olarak Rabbimizin şu uyarılarına kulak verelim: Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele. Bunlar cehennem ateşinde kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak, Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir; biriktirdiğinizi tadın denecek. 11 Ey inananlar! Sizi, mallarınız ve çocuklarınız Allah ı anmaktan alıkoymasın; böyle olanlar hüsrana uğrayanlardır. Birine ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar ertelesen de, sadaka versem, iyilerden olsam. diyeceği zaman gelmezden önce, size verdiğimiz rızıklardan sarf edin. Bir canın eceli gelip çatınca, Allah onu asla geri bırakmaz; Allah, işlediklerinizden haberdardır. 12 Dipnot *Prof. Dr. 1 Müslim, Tirmizî. 2 2/Bakara, 273. 3 2/Bakara, 215. 4 74/Müddessir, 6. 5 2/Bakara, 264. 6 2/Bakara, 177. 7 76/İnsân, 8-10. 8 Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 447. 9 2/Bakara, 272. 10 Ebû Dâvûd. 11 9/Tevbe, 34-35. 12 63/Münâfikûn. 9-11. BİZ ÇİLEYİ YOL EYLEDİK Düştü ruhumuza ismi, Sevgisini hâl eyledik. Baktık kainatta resmi, Dilimizi lâl eyledik Hayat binbir vaveylada, Lâ da değil, O, illâ da, Leyla bizde, biz Leyla da Gönlümüzü çöl eyledik Bu bir aşktır gönle gider, Aşk, nefiste ölmektir, der. Ölmeyenler neler öder, Biz o nefsi kul eyledik Her rengin ayrı dili var, Her renk aynı sırra çıkar, Sır insanı nurla yıkar, Biz o sırrı yol eyledik Gönül kendince bir dildir, Çilesiz aşk, aşk değildir, Bu kapıdan gel, sen de gir, Biz çileyi bal eyledik!.. Muhsin İlyas SUBAŞI 8 9
Hulûsi Kalb den Hüseyin ALPSOY Dergâh-ı Hakk a Kul Olmak Aynı redif ile yazılan yek âhenk gazeller, şâirin muhayyilesini okuyucuya daha rahat aktarmasını sağlar. Ayrıca şiirde hem şekil ve ses hem de anlam itibariyle bir bütünlük oluşturulmasına imkân verir. Bu ay değerlendireceğimiz ancak redifli gazelde böyledir. Ancak kelimesi gazele anlam bakımından farklı bir derinlik kazandırmıştır. Çünkü ancak kelimesi kullanıldığı yere göre görev ve anlam farklılığı oluşturur. Kimi zaman zarf olarak kimi zaman bağlaç olarak kullanılır. Genellikle bir durum veya olay için açıklama yapmak amacıyla tercih edilir. Hulûsi Efendi ( k.s.) her iki mısra arasındaki bağı güçlendirmek ve anlamı derinleştirmek için ancak kelimesini redif olarak tercih etmiştir. Böylece ifade güç kazanmakta ve iki mısra arasında kuvvetli bir anlam ilişkisi kurulmaktadır. Derde Düşen Devâ Bulur Yüzeysel olarak şekil özelliklerinden bahsettiğimiz gazelde genel olarak tasavvufun en mühim meselesi ve özü olan Allah aşkı anlatılmaktadır. Ve bu aşk karşısında gönül ehli Hak dostunun genel durumu ifade edilmektedir. Hulûsi Efendi (k.s.) nin gazellerinde genel olarak ifadeyi mantıksal bir sıralamayla vermeye çalıştığına daha önceki şerh yazılarımızda değinmiştik. Bu gazelde böyle bir sıralama dikkatimizi çekmedi. Ancak genel olarak âşığın En Sevgili karşısında hayranlık duyması, aşkın cefasına tâlip olması ve âşığın sevgili yolunda canını fedâ etmesi anlatılmıştır. Seni sevmek imiş âlemde her zevk u safâ ancak Senin derdine düş olmak imiş derde devâ ancak (Âlemde her zevk ve sefa ancak seni sevmekmiş, devâ ancak senin derdine düşmekmiş.) Gazelin son beyti adeta bir ahitnâme niteliğindedir. Hulûsi Efendi (k.s.) tüm samimiyetiyle iki cihanda yalnızca gerçek Sevgili yi arzu ettiğini ifade etmiştir. Ve kapısında kul, köle olduğu makamdan yalnızca bir cevap beklemektedir. Âşık için sevgili her nesneden ve lezzetten daha önemlidir. Ve dâima asıl gâye sevgilidir. Zevk, Arapça, lezzet ve tad anlamına gelen bir kelimedir. Genellikle tasavvufta manevî haz ve lezzet; mânâdan duyulan lezzet anlamlarında kullanılır. Ancak bazen insan suyu içse bile suya kanmak ifadesi başka bir duyguyu anlatmak için kullanılır. Veya bir güzel manzarayı görmekle müşâhede etmek arasında fark vardır. İşte bunun gibi âlemde görülen, duyulan zevklerin üstünde bir lezzet-i rûhanînin varlığı âşık tarafından sezilmiştir. Bu zevk manevî zeklerin de ötesinde bir zevktir. Ehl-i hak ve muhabbet olanlar, Allah a iman etmek (İmân-ı billah), bu imanın üzerinde en büyük makama yâni mârifetullah a yükselmek, o mârifetullah içindeki muhabbetullâh ı keşfetmek ve ehl-i aşk için en kıymetli netice olan lezzet-i 10 11
rûhâniye ermek gibi bir meşakkat yoluna tâbi olmuşlardır. Ancak neticede varılan makam maddî ve mânevî bütün zevk ve lezzetlerin üzerindedir. Cennet ehlinin Cuma günü Allah ile görüşmesinin onlara tüm cennet nimetlerini unutturacak olmasını ifade eden rivayetleri beyitin anlamı çerçevesinde düşünebiliriz. Aşk ehli için en büyük azap ise sevgilinin kendileriyle irtibatı kesmiş olmasıdır. Cefâ bile olsa yârdan gelen cana safâdır. Nitekim gönül ehli büyük insanlar bu düşünce etrafında hayatlarını kurgulamışlardır. Başlarına gelen belâ ve musîbetleri Allah ın kendilerini biliyor olmasına yormuşlar ve Allah ın en sevgili kulları peygamberlerin her bi- nedenle sonsuzluk ve bekâ arzusu Yüce Yaratıcı tarafından insanın fıtratına yerleştirilmiştir. Çünkü insana bu hissi veren Zât hayatın ve bekânın da sahibi Zât-ı Hayy-ı Kayyûm dur. Ancak insan kendini onun yoluna fedâ ederse gerçek manada ölümsüzlük iksiri olan âb-ı hayâta erişmiş olacaktır. Bu hissin bir yansıması olarak insanlar, edebiyatta da sıklıkla kullanılan, âb-ı hayat suyundan bahsetmişler ve çeşitli vesilelerle ona ulaşma arzusunu dillendirmişlerdir. Oysaki gerçek âb-ı hayatın Hayy-ı Kayyûm a kendini fedâ etmek olduğunu unutmuşlardır. Beyitte, Hz. İbrâhim (a.s.) in kıssasında ifade edildiği gibi, batıp giden ve kaybolan geçici fâni şeylere gönlün bağlanmaması ifade edilmiştir. Ve Hz. İbrâhim in kıssası beyitleştirilmiştir. Fe lemmâ efele kâle lâ uhibbul âfilîn/gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur, dedi. Yıldız batınca, batanları sevmem, dedi. hakikati ifade edilmiştir. (6/En âm, 76) Hulûsi Efendi (k.s.), ancak o zaman gerçek âb-ı hayata erişileceği esâsı üzerinde durmuştur. Temâşâ-yı cemâlin ârzûsuyla zâr olan çeşme Gubâr-ı hâk-i pâyındır olursa tûtiyâ ancak (Ey âşık sevgilinin güzelliğinin arzusuyla ağlayan gözüne ancak sevgilinin ayağının toprağının tozu lâyıktır.) kullanılırmış. Beyitde ifâde edilen hayâlin gerçeklikle ve sosyal hayatla da ilgisi bulunmaktadır. Niyâzım âsitânın hâkinin kurbânı olmaklık Ümîdvârım ki redd olmaz kapından bir recâ ancak (İsteğim eşiğinin toprağının kurbanı olmaktır, ancak ümitliyim ki kapında bir istek reddolmaz.) yapmak düşer. Ancak kimi zaman bu kapının kişiselleştirilmesi yanlış anlamalara yol açabileceği için, aslında marifet ve aşk isteğinin Allah tan olduğuna dikkat çekilmiştir. Şeyh yalnızca Rabbin kapısında nazı geçen bir niyaz niteliğindedir. Ve ehl-i aşkın vuslata ermesi için bir vasıtadır. İki âlemde andan özge devlet istemem bi llâh Diyesin kim Hulûsî kapımızda bir gedâ ancak rinin hayatlarının sıkıntı içinde geçmiş olmasını örnek göstermişlerdir. Bu örneklerin en önemlisi ise Abdullah ın yetimi olarak dünyaya gelmiş ve hayatı hep sıkıntılar içinde geçmiş olan Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) in hayatıdır. Yolunda sarf eden cân nakdini erdi visâline Hayât-ı câvidânîdir sana olmak fedâ ancak (Ebedî hayat sana feda olmaktır, ancak can nakdini yolunda sarf eden sana kavuşabilir.) Can Feda Edenler İnsanların en temel meselelerinden biri de ölüm hakikatidir. Ve ölüm insanın başına geleceğini bildiği halde en sık unuttuğu hakikattir. Bu Âşık sevgilinin yolunu gözlemekte ve onu görmek arzusuyla yanıp tutuşmaktadır. Bu nedenle dâima gözyaşı dökmektedir. Ancak buna rağmen sevgiliye kavuşamaz. Klasik Türk edebiyatı geleneğinde sevgili kavuşulamayan ve ulaşılamayandır. Zâten bahsi geçen sevgilinin tasavvufî anlamda da Allah olarak düşünülmesi; aynı ifade zenginliğinin ve mazmunlar dünyasının kullanılmasına olanak tanımıştır. Yâni şâirin çoğu zaman manevî aşktan mı maddî aşktan mı bahsettiğini anlamak mümkün olmayabilir. Çünkü dâima, görülemeyen ve kavuşulamayan bir sevgiliden bahsedilmektedir. Âşık ancak bu sevgilinin ayağının tozuna erişebilir. Onu da sürme diye gözüne sürecektir. Çünkü ağlamaktan gözüne perde inen âşığın tek çâresi sevgilinin ayağının tozudur. Eski zamanlarda sürme göz hastalıklarının tedâvisinde Büyük Kapıdan Himmet Ummak Beyitde kullanılan âsitâne kelimesi sözlükte kapı eşiği, kapı dibi, eşik yanı gibi anlamlara gelir. Osmanlı devrinde bir tarîkatın veya tarîkat kolunun merkezi olan tekkeler için kullanılmıştır. Tasavvufta ise, eşikten kasıt şeyhin kapısıdır ki oradan himmet umulur. Ve derviş için zâhirden bâtına, mecazdan hakîkate ve nihâyetinde dergâhtaki mürşit olmaya geçişi sağlayan önemli bir unsur olarak görülür. Bundan dolayı eşiğe, tasavvufta kudsiyet atfedilmiştir. Bu nedenle recâ kapısı olarak düşünülür. Ve bu kapıdan eli boş dönülmeyecektir. Çünkü sulatanlığın şânı âciz kullarının ve kölelerinin isteklerine cevap vermekten geçer. Nitekim sultana sultanlık, gedâya da gedâlık (Vallahi iki âlemde O ndan başka bir mevki makam istemem, diyesin ki Hulûsi kapımızda ancak bir dilencidir.) Gazelin son beyti adeta bir ahitnâme niteliğindedir. Hulûsi Efendi (k.s.) tüm samimiyetiyle iki cihanda yalnızca gerçek Sevgili yi arzu ettiğini ifade etmiştir. Ve kapısında kul, köle olduğu makamdan yalnızca bir cevap beklemektedir. Zîrâ Sevgili nin kapısında kul olmak âşık için en büyük makamdır. Hulûsi Efendi nin hâli, tıpkı Tapduk Emre nin kapsında Bizim Yunus mu? hitâbına muhatab olan Yunus un hâli gibidir. Himmet beklediği kapıdan Sen ancak bizim kapımızda kul olabilirsin cevabı bir tâlip için yeterlidir. Zirâ o aradığı ve arzu ettiği mertebeyi bulmuştur. 12 13
Güzel İsimler Ramazan ALTINTAŞ* Azıkları yaratıp, bedenlerin ve ruhların gıdasını veren: EL-MUKÎT İslâm da genel mânâda rızk iki kısma ayrılır: Bunlardan ilki, mutlak, diğeri de tayin edilmiş rızktır. Birincisi herkesin yararlandığı ot, su, hava vb. gibi şeyler; diğeri ise, insanın arayıp bulduğu ve helâlinden elde ettiği özel mülkiyetidir. El-Mukît; korumak, birine canlılığını sürdürecek kadar gıda vermek, gücü yetmek mânâlarındaki kavt kökünden türemiş bir sıfattır. Azıkları yaratıp, bedenlerin ve ruhların gıdasını veren, gücü yetip koruyan, muktedir ve kulların amellerine şahit olan demektir. Yüce Allah ın en güzel isimlerinden olan el-mukît, Kur an-ı Kerim de sadece bir âyette geçer: Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevâbından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah, her şeye güç yetiren ve gözetip koruyandır. 1 Bedenlerin Gıdasını Veren El-Mukît isminin anlamlarından birisi, azık olarak yiyecek ve içecekleri yaratıp bedenlere gönderen mânâsına gelir. Burada azıktan maksat, bedenin hayatta kalmasını sağlayacak olan besin maddeleridir. İnsan iyi beslenirse, beden sağlığını koruyabilir. İslâm inancına göre, bütün canlılara rızk veren, Allah tır. Yüce Allah ın en güzel isimlerinden birisi er- Rezzâk, el-mukît in anlamını da ihtivâ eder. İşte er-rezzâk Allah ın bir sıfatı olarak, tekrar tekrar rızık veren, onu sürekli artırıp çoğaltan demektir. Rezzâk vasfı, Kur an da sadece bir âyette Allah a tahsis edilmiştir: Şüphesiz Allah rızık verendir, güçlüdür, çok kuvvetlidir. 2 Bu sebeple er-rezzâk ismi sadece O na izafe edilir, Allah tan başkası adına kullanılamaz. Ama bu ismin/sıfatın başına abd/kul sözcüğü eklenerek Abdürrezzâk/Rızık verenin kulu anlamında insana isim olarak verilebilir. Er-Rezzâk olan Rabbimizin bu isminin ve kudretinin tecellisi olarak biz kullarına ve canlılara verdiği rızık, canlı varlıkların maddî haz almaları ve faydalanmaları için beslendikleri şeylerdir. Rızık, bir kimsenin ister özel mülkü olsun veya olmasın; yenilen, içilen ve diğer şekillerde kendisinden faydalanılan mallara denilir. Çünkü insan ve diğer canlıların yaşayabilmeleri için buna ihtiyaçları vardır. Kaldı ki, ibadetleri yapabilmemiz için insana güç katan şeylerden birisi de beslenmedir. İslâm da genel mânâda rızk iki kısma ayrılır: Bunlardan ilki, mutlak, diğeri de tayin edilmiş rızktır. Birincisi herkesin yararlandığı ot, su, hava vb. gibi şeyler; diğeri ise, insanın arayıp bulduğu ve helâlinden elde ettiği özel mülkiyetidir. Bu ikinci anlamdaki rızk, insan için ayrılmıştır. İnsan, bu rızkını elde etmek için bir kesp, çaba ve gayret içine girmelidir. İnansın ya da inanmasın, herkese çalışmasının karşılığı vardır. Bu anlamda Yüce Allah her canlının rızkını tekeffül etmiştir. Bir âyette bu husus açıkça belirtilir: Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah a âit olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de, (öldükten sonra) emâneten konulacakları yeri de o bilir. Bunların hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz da yazılı)dır. 3 Canlıların Hücrelerini Sürekli Yenileyen Yüce Allah ın el-mukît isminin bir diğer anlamı da, insanın ve bütün can taşıyan varlıkların sağlıklarını korumaları için hücrelerini sürekli yenileyen dir. Bu bağlamda rızık, azık olanı da olmayanı da kapsar. Her canlının bedeninde yaş ya da hastalık durumuna göre deformeler yaşanabilir. Ama Yüce Allah öyle bir sistem kurmuş ki, ölü olan hücreler atılıyor ve yerlerine yenileri getiriliyor. Bu anlamda insan bedeninde yer alan organlarda sürekli bir yaratılma 14 15
ve yenilenme vardır. Yüce Allah, takdir ettiği zaman dilimine kadar, bedenlerdeki bu yenilenme işlemini sürdürecektir. 4 O, bu yenilenme olayını ne zaman durdurursa, zaten o zaman bütün organlar da işlevini kaybeder. Artık bundan sonraki hayat bir başka hayat tarzına dönüşecektir. Nasıl ki Yüce Allah, kullarının hayatlarını sürdürmeleri ve bedenlerinin maddî ihtiyaçlarını karşılamaları için onlara yiyecek ve içecek cinsinden -helâlinden olmak şartı ile- sayısız rızk veriyorsa, aynı şekilde kalp, ruh, sır, ahfâ gibi mânevî dünyalarının açlığını gidermek için de onlara başka rızkılar vermektedir. İşte el-mukît isminin diğer bir taraftan da, kalbin mânevî ihtiyacı olan ilim, takvâ, zikir, iman ve marifet cinsinden mânevî rızkların kullara verilmesi mânâsına gelir. Mânevî Dünyamızın Gıdasını Veren İnsanın bedeninin kıvamı; yeme ve içme şeklinde aldığı besinlere bağlıdır. İşte bunun gibi, mânevî bünyesinin kıvamı İbadetlerin ruhunu teşkîl ve tahkîm eden niyet ve ihlâs, bütün ibadetlerin iliğidir. Dolayısıyla, ibadetlerden elde edeceğimiz sevâbı yok eden âdetleştirilmeye dayalı, gösterişçi ve desinler türü dindarlıklardan uzak durulmalıdır. da mânevî gıdaları almaya bağlıdır. Nitekim bir âyette, ruhun gıdasının zikir olduğu bildirilir: Onlar, inananlar ve kalpleri Allah ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah ı anmakla huzur bulur. 5 Bu âyette insanın ruhsal ihtiyaçlarının başında Allah a iman ve bize Allah ı hatırlatacak şeylerle meşgul olmak gelmektedir. Zaten zikir kavramının kelime mânâsı, her an Allah la birlikte olmak, O nu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamak değil midir? Zikir, ya kalp ya da dil yoluyla olur. Kalp yolu ile olan zikir, her an O nu hatırlamak ve anmaktır. Dille olan zikir ise, O nu dilimizle Allah Allah deyarak ya da en güzel isimleriyle sürekli telaffuz etmek şeklinde cereyan eder. Bu her iki zikrin içerisine sadece Allah ı söz planında büyüklüğünü ifade etmek değil, aynı şekilde O nun bize yüklediği sorumlukları yerine getirmek de girer. Bu sorumluluklar arasında; Kur an okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek gibi ibadetler yer alır. Bütün bunlar bize Allah ı hatırlatır. Biz Allah ı anarsak, yarın kıyamet gününde de o bizi anacak ve kulum diyecektir. Eğer biz O nu unutursak, yarın kıyamet gününde O da bizi unutacaktır. Ruhumuzun gıdası, zikirdir. İç huzuru elde etmenin yolu, yürekten Allah a iman etmek ve salih amel işlemektir. Arapça da iman, insanın iç dünyasından korku ve endişenin gitmesi ve nefsin huzur bulması anlamına gelen emn kökünden türemiştir. Allah a inanan ve O na güvenen kimseler yegâne güven kaynağına tutunmuş olurlar. Amel ve tâatlerle beslenen iman, insanın mânevî kanallarının açılmasına vesile olur. Nitekim Kur an da bu tür mü minlerin imanı şöyle anlatılır: Mü minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. 6 İşte Allah tan gelen ilâhî öğretiyi diliyle ikrar eden ve kalbiyle tasdik eden kimseye mü min denilir. Mü minlik sıfatıyla özdeş olan kimse, kendini ontolojik anlamda güvende hissettiği gibi, aynı şekilde hemcinslerine, tabiat ve bütün bir varlık alanına kendisinden güvende olduğunu hissettirir. Her ne kadar iman, bir kimsenin Müslüman olması ve kendisini ruhsal bir güvenlik içinde bulundurması anlamına gelirse de, bunun devamı ibadetlerle takviye edilmeye bağlıdır. İbadetlerin şekil boyutu kadar, mânâ boyutu da önemlidir. Bunlardan birisi eksikse, ibadetlerden pozitif yönde beklenen ahlâkî ve ruhsal değişim gerçekleşemez. İbadet hayatının ruh ve mânâsını; iyi niyet, huşû, ihsân, ihlâs, takvâ ve her şeklin sembolik anlamını kavramak oluşturur. Bundan dolayı bir Müslümanın, ibadetle âdeti birbirinden ayırması gerekir. Bu da ancak sahih niyetle olur. İbadetlerin ruhunu teşkîl ve tahkîm eden niyet ve ihlâs, bütün ibadetlerin iliğidir. Dolayısıyla, ibadetlerden elde edeceğimiz sevâbı yok eden âdetleştirilmeye dayalı, gösterişçi ve desinler türü dindarlıklardan uzak durulmalıdır. Onların (kurbanların) etleri ve kanları aslâ Allah a ulaşmaz. Fakat O na sizin takvânız (Allah a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. 7 âyetinde bu ihlâs durumu ve samîmî dindarlığın nasıllığı vurgulanır. Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) den gelen bir rivâyette de bu gerçek anlatılır: Nice oruç tutanlar vardır ki, onların oruçtan payları sadece aç ve susuz kalmalarıdır. 8 Bütün bu uyarılar, mânevî rızık hükmündü olan ibadetlerin mânâ boyutlarına bizim dikkatlerimizi çekmektedir. İbadetler; ihlâs, saf dindarlık olan takvâ ile bütünleştiğinde insanın ruhsal hayatını iyileştirici neticeler doğurur. Bir Müslüman ancak ibadetlerindeki mükemmeliyet neticesinde ihsan derecesine yükselebilir ve Allah a yaklaşabilir. İnsan O na yakınlığı nispetinde huzurlu ve mutludur. Bu durum onu, her an Allah la birlikte olma duyarlılığına götürür. Çünkü ibadetler, insanın fikrini yüceltir, ruhunu olgunlaştırır ve iradesini terbiye eder. Netice itibariyle Yüce Allah (c.c) el-mukît tir. O dur herkese rızık veren; O dur her şeye güç yetiren; O dur kâdir-i mutlak olan. O halde, yaşamamız ve maddî varlığımızı sürdürmemiz için bütün isyanlara rağmen rızkını kesmeyen Allah a karşı şükretmesini bilmeliyiz. O dur iç dengemizi sağlamak için bize imanı ve hidâyeti nasip eden. Nasıl ki, maddî yanımızı, çamur yanımızı, yiyecek ve içecek cinsinden olan besinlerle doyuruyorsak, mânevî dünyamızın doyurulmasında da bize rızık olarak verdiği iman ve itâat cinsinden olan mânevî besinleri almayı ihmal etmeyelim. İnsan hayatında denge, ancak beden ve ruhun ihtiyaçları ölçülü bir şekilde karşılandığı zaman sağlanabilir. Dipnot *Prof. Dr. 1 4/Nisâ, 85. 2 52/Zâriyat, 58. 3 11/Hud, 6. 4 Bkz. Beyhakî, Ebu Bekr Ahmed, Kitâbu l-esmâ ve s-sıfât, Neşr. M. Z. El-Kevserî, Beyrut, ts., s. 66 5 13/Ra d, 28. 6 8/Enfâl, 2. 7 22/Hac, 37. 8 İbn Mace Sıyâm 21. 16 17
Sûfi Perspektif Kadir ÖZKÖSE* GİZLİ ŞİRK: RİYÂ Riyâ kelimesi terim olarak, gösteriş yapmak mânâsına gelmektedir. İslâm nazarında riyâ; amel işlerken kulun Allah tan başkasını düşünmesi ve ihlâsı terk etmesidir. Kur ân-ı Kerim deki şu âyetler bu hususa dikkat çekmektedir: Ey iman edenler! Allah a ve âhiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez. 1 Münâfıklar, Allah ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah ı pek az anarlar. 2 Riyâ ile amelini boşa çıkaranların perişan hallerini Muhyiddin İbnü l-arabî (ö. 638/1240) şu şekilde dile getirmektedir: Hüsranda kalanların en kötü durumda olanı, işlediği salih amelleri halka gösteren ve riyâ ile iyi amelini yok edip şahdamarından daha yakın olan Allah ın huzuruna kötü amellerle çıkandır. 3 Kulluk Allah içindir. Ömür Allah yolunda tüketilirse mübârektir. Kötülüklerden kaçınmak da iyiliklere ermek de sadece Allah için yapılmalıdır. İşlediğimiz amelleri sadece Allah a arz edebilmeliyiz. Allah için işlenmeyen ameller boşa çıkmaktadır. Bu gerçeği Fudayl b. Iyâz (ö. 187/802) şu tesbiti ile anlaşılır kılmaktadır: Halk için ameli (ve günah olan şeyleri) terk etmek riyâdır, halk için amel (ve ibadet) etmek ise şirktir. 4 Riyâkârlıktan kaçındığımızı görmek ve riyâkâr olmadığımızı yansıtmak bile sıkıntılıdır. Tasavvufta terk bilinci esastır. Allah ile aramızdaki en büyük perde nefis perdesidir. Benlik duygusunu ortadan kaldırmadan, kendimizi görmekten kaçınmadan kulluk gerçeğine eremeyiz. Riyâkârım diye yemin etmem, riyâkâr değilim diye yemin etmemden daha hoşuma gider. 5 diyen Fudayl b. Iyâz ne kadar haklıdır. Nihâyet ehli, güzellikleri cem halinde, günahları ise fark halinde bulurlar. Yani güzellikleri kendilerinden bilmezler, ancak günahları kendilerinden bilirler. Bu konuda iyilikleri yaparken bunu Hakk a nisbet etmek gerekir. İhlâs ile Riyânın Bir Arada Bulunmaması Riyâ ehli yaptıklarını duyurmak ister; reklamı sever; gösterişe kalkışır; alkışı, takdiri, beğeniyi, onaylanmayı, taltifi bekler. Hâlbuki tasavvufta dervişin zemmi de medhi de bir görmesi esastır. Başkalarının kınamasına da aldırmaz takdirine de bel bağlamaz. Sûfî ücretli kul değil, sırf kuldur. Dervişin hesabı olmaz. Derviş hasbî adamdır. Göstermek ve görülmek derdine düşmez. Ama riyâya müptelâ olanlar halk nazarında itibar kazanmak isterler. Riyâ ehli rütbe peşinde 18 19
Allah erleri ise ihlâslı kullardan olmak ister, Allah için ibadet eder, Allah tan başkasının yaptığını bilmesini istemez, Allah ın rızâsını ve âhiret diyarını kazanmak yegâne derdidir. Derdi Allah olanın, kalbi Allah a bağlı kalanın, istediğini Allah tan isteyenin, Allah ın beğenisini kazanma iştiyâkına düşenin yâr ve yardımcısı Allah tır. koşar; dertleri taç ve hırkadır; birtakım payeler için yaptıklarını insanlara gösterme derdine düşerler. Allah erleri ise ihlâslı kullardan olmak ister, Allah için ibadet eder, Allah tan başkasının yaptığını bilmesini istemez, Allah ın rızâsını ve âhiret diyarını kazanmak yegâne derdidir. Derdi Allah olanın, kalbi Allah a bağlı kalanın, istediğini Allah tan isteyenin, Allah ın beğenisini kazanma iştiyâkına düşenin yâr ve yardımcısı Allah tır. Allah o kuluna öyle yardım eder ki, onu katına yükseltmekle kalmaz, insanların gözünde de onun şanını artırır, değerine değer katar. O nedenle kul, Allah bilsin, gerisi beni alakadar etmez. demelidir. İyilik yapıp denize atmalı, balık bilmezse Halık bilir umudunu korumalı. Ebu Bekir Kelâbâzî (ö. 385/995) nin ifadesiyle, insanlar arasında itibar kazanmak amacıyla yaptıklarını başkalarına işittirmeye kalkışanların yaptıklarını Allah insanlara sevimsiz kılmakta, onu onların gözlerinde küçük düşürmekte, onların nazarındaki değerini alçaltmakta ve insanlara rezil etmektedir. 6 İbadetlerin Perdelemesi Üçüncü devre Melamîliğinin pîri Muhammed Nûru l-arabî (ö. 1305/1887) sevenlerini riyâya düşmekten sakındırmakta, yapmış oldukları ibadetleri görmemelerini tavsiye etmekte, ibadetleriyle vuslata ereceklerine kani olmamalarını, mahviyet duygusuna bürünmelerini, her an ibadetle meşgul olsalar dahi ibadetlerinin noksanına hükmetmelerini tenbih etmektedir. Çünkü ona göre ibadet ve itâatler bazen vuslata değil Hak tan perdelenmeye bile sebep olmaktadır. Onun ifadesiyle söyleyecek olursak deriz ki: Bir kişi ameli sebebiyle Hakk a kurbet ettiğini/yakınlaştığını düşünürse ehl-i isyândan olur. İbadetler ile ucb etmek ve dâvâ-yı bâtıla ile diğer kullara mazhariyet iddiasında bulunmak sûfîlerin bazen düştüğü hatalardandır. Bu ise nefsânî kirlerin, cismânî kirlerin, rûhânî karanlıkların esasıdır. İsyan edenler isyanıyla, tâat sahipleri de ona güven sebebiyle Hak tan mahcup olurlar. Hz Peygamber (s.a.v.) bile Ben ancak bir beşerim. demiştir. Kul salih ameli kendinden görmemelidir. Hak Teâlâ katında en üstün amel ağyâr için yapılmayandır. Buna cennet arzusu, cehennem korkusu dâhildir. Bir beklenti olmamalıdır. Suretâ âmil kul ise de o güç ve iradeyi veren Hak tır. 7 Muhammed Nûru l-arabî bu ifadeleriyle bizlere ibadetlerimiz karşılığında sevap ve mükâfat beklentisine koyulmamızın kendimizde bir varlık gördüğümüzün işareti olduğunu söylemektedir. Kendimizde varlık görmeye kalkışmak, Hakk ı bilmemizin önündeki en büyük engeldir. Zira şeytan da kendinde varlık gördüğü için Hz. Âdem in varlığındaki Muhammedî hakikati yani zat, sıfat ve ef âl tecellîlerini nefyettiği için Hak tan perdelenmiştir. O nedenle, İddia sahibi olmaktan sakın. diyen Muhammed Nûru l-arabî ye göre yapılan her iyilik Hak tan, her kusur ise nefisten bilinmelidir. 8 Muhammed Nûru l-arabî bu gerçeği şu sözleriyle daha anlaşılır kılmaktadır: Nihâyet ehli, güzellikleri cem halinde, günahları ise fark halinde bulurlar. Yani güzellikleri kendilerinden bilmezler, ancak günahları kendilerinden bilirler. Bu konuda iyilikleri yaparken bunu Hakk a nisbet etmek gerekir. Bu kurb-ı ferâizdir. Kötülüklere gelince bundan nefsine pay çıkar. Bu da kurb-ı nevâfildir. Sana gelen her iyilik Allah tandır. Sana gelen her kötülük ise kendindendir. 9 İhlâstan Ödün Vermemek Seyr u sülûkta ibadete devamın önemine sürekli vurgu yapan Sivaslı mutasavvıf şair Şeyh Hâlid Efendi (ö. 1350/1931), seyr u sülûkun kemâlini ihlâsa bürünmekte görür. O şu gazeliyle bizleri ihlâstan ödün vermemeye davet etmektedir: Sâlik-i Hak için her anda ihlâs Lâzımdır etmeklik amelde ihlâs Ecsâda benzetdi ârif a mâli Bilirseñ rûh oldu amelde ihlâs Zâhidân isteyip ecr ü mesûbât Eyledik sanırlar amelde ihlâs Sen kulsun kullara lâzım ibâdet Edip vechen li llâh amelde ihlâs İbâdet memlûkuñ ihsân Mâlik iñ Ya neden etmezsiñ amelde ihlâs Olmasa va d ile hem de va îdi Acep etmez miydiñ amelde ihlâs Havl ü kuvvet Hak dan yok sende senlik Tecrîd ol bul var sen amelde ihlâs Ne hidmetle olduñ nâil-i eltâf Añlarsañ yoklukda amelde ihlâs İlâhî rahm eyle hâl-i Hâlid e İhsân et lutfuñdan amelde ihlâs 10 Riyâ Tehlikesi Darendeli Osman Hulûsi Efendi (ö.1410/1990), Divan ında riyâdan o kadar çok korkmakta, riyâ tehlikesinin büyüklüğüne o kadar çok dikkat çekmekte, riyâ denilen perişanlıktan o kadar çok yakınmaktadır ki, kaş yapalım derken göz çıkaran Kurtuluşumuz ilâhî rızâya ermektedir. Allah ın rızâsını kazanmaktan başka sâadet yoktur. Allah ile dost olanın başkasına eyvallahı olmaz. Allah tan hoşnut olanın başkasına yaranması olmaz. riyâ ehline murâkabe ve muhâsebe derslerine devam etmeyi önermektedir. Sa y eder zâhid ki zühd ile rızâ tahsîl ede Bilmez o kim bu amel zerk u riyâ hâsıl kılar mısraında zühd ve gayreti ile rızâyı elde etmek isteyen kimi zâhid geçinenlerin amellerine riyâ ve gösteriş kattıklarını, riyâları yüzünden mahcup ve mahsur konuma düştüklerini haber vermektedir. Allah bizleri ancak riyâsız olduğumuz ve her derdimizi O na arzettiğimiz zaman muvaffak kılacaktır. Osman Hulûsi Efendi nin dizelerine kulak verdiğimiz zaman riyâdan sakınmanın yolunu öğ- 20 21
renmekte, rızâ gemisine binip sâhil-i selâmete çıkmanın huzurunu yakalamaktayız. Bakınız Osman Hulûsi Efendi nasıl da candan sesleniyor bizlere: Her ne dilersen Kibriyâ ihsân eder ol bî-riyâ İste murâdını dilâ vakt-i seher vakt-i seher *** Şol müselsel turrası îmânımızdır şübhesiz Hamdü li llâh tâat-ı zerk u riyâdan geçmişiz *** Zerk u riyâdan geçmişiz Tevhîd-i sırfı seçmişiz Aşk bâdesinden içmişiz Ol sâkî-i devrân bizim *** Nâmûs u ârı varı hep zühd ü riyâ zünnârı hep Terk eyleyip ağyârı hep arkadaşlık eyler misin *** Ey abd-i makbûl dönme sağ u sol Budur doğru yol Hakk ı zikr eyle Murâdın irfân edesin iz ân Ey sevgili cân Hakk ı zikr eyle Her ân her nefes gayra meyli kes Budur sana bes Hakk ı zikr eyle Fikr-i hevâdan kalb-i riyâdan Geçip sivâdan Hakk ı zikr eyle Uyan ey mürde düşüp bir derde Kalkıp seherde Hakk ı zikr eyle Tutup bir etek ol ballı petek İnle bülbül tek Hakk ı zikr eyle Hulûsî hâs ol ehl-i ihlâs ol Bahra gavvâs ol Hakk ı zikr eyle *** Cefâdan iştikâsı âşıkı gamdan halâs etmez Riyâ ile edilen tâatın ihlâsı hâs etmez Şirk-i Hevâ Kurtuluşumuz ilâhî rızâya ermektedir. Allah ın rızâsını kazanmaktan başka sâadet yoktur. Allah ile dost olanın başkasına eyvallahı olmaz. Allah tan hoşnut olanın başkasına yaranması olmaz. Makalemi gösteriş için ibadet etmenin tehlikesine dikkat çeken Süleyman Uludağ ın şu tesbitleri ile tamamlamak istiyorum: Mü min sadece Allah a ibadet eder. Allah tan başkasına tapmak şirk olduğu gibi riyâ gösteriş için ibadet etmek de şirktir. Gösteriş için olan ibadetler şekil ve suret olarak Allah için yapılıyormuş gibi olsa da, esas amaç ve maksat olarak başkalarının tekdirini, beğenisini, övgüsünü ve güvenini kazanmak; bunu da maddî çıkar sağlamanın, şöhret olmanın ve belli bir makam elde etmek aracı olarak kullanmak olduğundan şirktir. Buna örtülü şirk denir. Üstü kapalı şirk, gizli şirk denir. Aslında büyük bir şirk olduğu hâlde buna şirk-i asgar/küçük şirk de denir. Gösteriş için ibadet eden kişi hem Hak Teâlâ hem de kullarına karşı suç işlemiş olur. Çünkü O nu da, bunları da aldatma gibi bir yol tutmuştur. Yüce Allah sırf kendisi için yapılan ibadetlerden başkasını kesinlikle kabul etmeyeceğini bildirmiştir. Şöyle buyurur: İhlâslı olarak O na ibadet et. 11 Kur ân samimiyetle ibadet eden ihlâslı kulları över. 12 Sadece hulûs ile hulûs-i kalble yapılan ibadetlerin Allah katında değeri vardır. Hadiste; Riyâ şirktir. 13 buyurulmuştur. Riyâ da nesnel değil, öznel bir şeydir, bir niyet ve gönül işidir. Kimin ihlâslı, kimin riyâkâr olduğunu dıştan bakılınca kesin bir şekilde belli olmadığından, başkalarının ibadet ve kullukları konusunda bu açıdan hüküm vermek ve değerlendirmek imkânı yoktur. Bir Müslüman ancak kendi ibadetlerini ve ubûdiyetlerini bu bakımdan değerlendirebilir. Daha doğrusu değerlendirmelidir. 14 Dipnot *Prof. Dr. 1 2/Bakara, 264. 2 4/Nisâ, 142. 3 Kuşeyrî, er-risâle,s.394. 4 Kuşeyrî, er-risâle, s. 424. 5 Kuşeyrî, er-risâle, s. 424. 6 Göktaş, Kelâbâzî ve Tasavvuf Anlayışı, s. 244-245. 7 Bolat, Muhammed Nûru l-arabî, s. 107. 8 Bolat, Muhammed Nûru l-arabî, s. 107-108. 9 Bolat, Muhammed Nûru l-arabî, s. 108. 10 Yıldız, Şeyh Halid Divanı, s. 205. 11 39/Zümer, 2, 11, 14. 12 37/Saffât, 40, 47, 128, 160, 169. 13 Tirmizi, Nüzur, 9; İbn Mâce, Fiten, 16; Aclûnî, Keşfü l-hafâ, 435. 14 Uludağ, İstimdâd, Tasavvuf, yıl 3, sy.8, s. 16. ANTALYA GÜZELLEMESİ Tünek Tepesi nden baktım, doymadım Bir başka baharın, yazın Antalya!... Senden daha güzel şehir duymadım Bir ömür çekilir nazın Antalya!... Aspendos, Saklıkent çağları aşar Demre, Kemer, Serik yarına koşar Kurşunlu, Manavgat coştukça coşar Sularında yüzer kazın Antalya!... Bacasız sanayin hayattır bize Karanlık geceler döner gündüze Suretin can yakar, hacet yok söze Hüznümü artırır sazın Antalya!... Gönülde yaşarsın, özlenensin sen Toroslardan bakıp gözlenensin sen Side de tarihle sözlenensin sen Dillere destandır mâzin Antalya!... Saat Kulesi nde zaman durmuştur Kadim rüyasını hayra yormuştur Bugünden yarına köprü kurmuştur Gönlümden silinmez izin Antalya!... Martılar, masmavi suya seslenir Alanya bir gelin gibi süslenir Konyaaltı, Side dünden beslenir Gönlüme aşikâr gizin Antalya!... Akdeniz de inci misalisin sen Âşığın maşuğa visalisin sen İrem Bağları nın emsalisin sen Ay ı kıskandırır yüzün Antalya!... M. Nihat MALKOÇ 22 23
Tarih Resul KESENCELİ 24 DARENDE ŞEYH HAMİD-İ VELİ SOMUNCU BABA KÜLLİYESİ AÇILIŞI VE İLİM-İRFÂN MEDENİYETİ Aslan Tektaş Külliyenin Özellikleri ve Yeni Camii Osmanlı hükümdarlarından Yıldırım Bayezid Han dönemi ve 14. yy eseri olan, cami kare planlı bir yapı olup, trompların teşkil ettiği yedigen bir kasnak kubbeyi taşır. Birer tane doğu ile batıya, iki de kıbleye açılan tavan pencerelerine ek olarak kubbe kasnağından yedi yüzeyde, şevli pencereler bulunmaktadır. Kubbe üzeri yedigen piramit çatı ile örtülüdür. 7 rakamının sırrı; Fatiha Suresinin 7 ayetten oluşması, Somuncu Baba Hazretlerinin Bursa Ulu Camii de okuduğu hutbede Fatiha Suresini işari / manevî olarak yedi ayrı yorumla açıklaması, aynı zamanda göğün ve yerin yedi kat olması, haftanın yedi güne bölünmesi, dünyanın yedi günde yaratılması bu temele dayanır. Somuncu Baba Hazretleri ve oğlu Halil Taybi Hazretlerinin kabirleri bu kubbenin altındadır. Müteakip asırlarda doğu ve kıble tarafa ilave edilen kemerli sahnlar, ahşap düz örtü ile son cemaat mahalli ise kıbleye meyyal çatı ile kapatılmıştır. Asıl mekâna girişte, kapı kemeri altında bulunan tamir kitabesinden camiin H. 1005 Muharrem ayı, Miladi 1596 Nisan-Mayıs ayında yapıldığı anlaşılmaktadır. Türbe arkasında çıkan memba kaya suyu, cami içerisinde bulunan kayadan oyma kanalla kapı girişinin sağında do- 25
ğal şadırvan lülelerine aktarılmıştır. Abdest almak üzere hazırlanmış mekân, estetik açıdan dikkat çekicidir. Minberdeki Lihye-i Saâdet / Sakal-ı Şerif, Mehmet İzzet Paşa tarafından İstanbul dan Darende ye hediye edilen iki Sakal-ı Şerif ten birisidir. Somuncu Baba Camiinde tarih boyunca özenle saklanan ve nesilden nesile aktarılan bu kutsal emanet, dinî bayramlar ve mübarek gecelerde ziyarete açılmakta ve bu manevî atmosferden tüm ziyaretçiler istifade etmektedirler. 1990-2000 yılları arasındaki restorasyon çalışmasında kıble cihetindeki hazirede bulunan mevcut kabirlerin tanzimi ile Türkçe tanıtım levhaları yaptırılmıştır. İç mekandaki Hattat Hasan Çelebi nin hattı ile çehar-i yâri güzîn levhaları, yekpâre mihrabiye ayeti, Osmanlı tarzındaki kandil ve avizeler iç mekânı güzelleştiren estetik unsurlardır. Cami ana mekânın ön kısmına kütüphane-araştırma merkezi yapılmıştır. Külliye 10.000 Kişinin Aynı Anda Namaz Kılabileceği Kapasitede 2003 yılında ana mekânın sağ tarafına, 13x13 kare planlı ilave cami inşa edilmiştir. Tarihî ve manevî dokuya uygun olarak inşa edilen caminin cemaat giriş yeri ayrı olarak düzenlenmiştir. İlave camide çatı işçiliğine ayrı önem verilmiş, Güney Afrika dan getirilen sapella ağacından ahşap el işlemeli olarak ters tavan/çatı yapılmıştır. Tefrişat, tarihî dokuya uygun olarak düzenlenmiştir. Birincisinden ayrı olarak yapılan Yeni Caminin inşaatı ise 2009 Nisan ayında başlamış olup 25x25 kare planlıdır. Tarihî ve manevî dokuya, sanat ve estetik anlayışa uygun olarak yapılan Şeyh Hamid-i Veli Camii ve Külliyesi toplam 6.000 metrekarelik alanı kapsamaktadır. Kapalı alanı 3.000, açık alanı 3.000 metrekaredir. Kapalı alanda 5.000, açık alanda 5.000 olmak üzere toplamda 10.000 kişi namaz kılabilecek kapasitededir. Selçuklu-Osmanlı mimarî özelliğini gösteren Yeni Camii ve Taç Kapı da Mardin taşı kullanılmıştır. Bu ise Osmanlı-Selçuklu motif ve kültürel özelliğini yansıtmaktadır. Avlu taban mermer kaplamasında Bursa Kemalpaşa beyaz mermeri kullanılmıştır ki bu da Kabe-i Şerif in açık alanını hatırlatmaktadır. Selçuklu-Osmanlı mimarî tarzı olarak pencerelerin küçük olması içeriye loş bir ışık huzmesinin girmesini sağlamış, böylece yapılan ibadet için ayrı bir feyz ve huzur ortamı oluşturulmuştur. Selçuklu ve Beylikler Dönemi figür/üslup özelliği taşıyan mihrap, minber ve kürsünün çok güzel el işleme figürleri ve ahşap sanat anlayışı ile tek yapıda çözülmesi Yeni Camii ye ayrı bir güzellik katmıştır. Aydınlat- 26 27
ma ve ses sistemleri ise günümüz modern anlayışıyla yapılarak Selçuklu-Osmanlı tarzı ile güzel bir ahenk/üslup oluşmuştur. İslâmî geleneğe uygun olarak abdesthanelerin belli bir mesafe uzaklıkta, Hamidiye Çarşısı nda yapılması ise bizlere düşünce inceliği ve nezaketinin zirvede olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda külliyeye/ huzura abdestsiz gidilmemesinin inceliğini ifade etmektedir. Yeni Camii nin iç ve dış yapısındaki sadelik ise kültür tarihimizin izlerini yansıtırken tarihimizin güzelliklerini günümüz anlayışıyla bizlere göstermektedir. Yeni Camii nin tavanı muhteşem bir tarzda ahşap işçiliği ile yapılmıştır. Tarihten günümüze bir örneği daha yoktur. Yeni Camii nin tavanı, Selçuklu-Osmanlı kültür sanatının temel figürlerinden biri olan her köşesinde İslâmî açıdan bir mana barındıran, üst üste gelecek şekilde ve tavan merkezinden dışa doğru büyüyen 5 adet 8 köşeli yıldızlar şeklinde tasarlanmıştır. Toplam 40 yıldız köşesi bulunmaktadır. 40 rakamı maneviyatta çok önemli bir anlam taşır. Kırkları ve büyükleri ifade eder. Hz. Muhammed (s.a.v.) in 40 yaşında peygamber olduğu, malın 40 ta birinin zekât olduğu, Hz. Yunus un balığın karnında 40 gün kaldığı bilinmektedir. Aynı zamanda 8 rakamı cennetin sekiz kapısını, 5 rakamı İslâm ın 5 şartı gibi manevî değerleri ifade etmektedir. Yeni Camii de; mihrabı, minberi, mahfili, halıları, avlusu, şadırvanı, taç kapısı ve ana binası ile bir bütünlük görülürken çatı yüksekliği olarak Yeni Camii normal yükseklikte, ilave camii ondan biraz daha yüksek, ana kısım/türbenin bulunduğu bölüm ise, en yüksektir ki bu ise maneviyattaki saygıyı ve değeri bizlere ifade etmektedir. Tarihî ve manevî dokuya, sanat ve estetik anlayışa uygun olarak yapılan Şeyh Hamid-i Veli Camii ve Külliyesi ayrı bir letafet, zarafet, incelik ve fikriyatla vücuda getirilmiştir. Protokol Konuşmaları ve Cami Beratı Şeyh Hamid-i Veli Camii ve Külliyesi açılışına Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Malatya Valisi Vasip Şahin, AK Parti Gurup Başkanvekili Mahir Ünal, AK Parti Malatya Milletvekilleri Öznur Çalık ve Mustafa Şahin, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici, Malatya Belediye Başkanı Ahmet Çakır, AK Parti İl Başkanı Bülent Tüfenkçi, MHP İl Başkanı Arif Yıldız, Darende Kaymakamı Mehmet Aktaş, Darende Belediye Başkanı İsa Özkan, kamu kurum kuruluşlarının müdür ve çalışanları, sivil toplum örgütleri ve siyasî parti başkanları, iş adamları ile çevre il, ilçe ve yurtdışından birçok konuk katıldı. 15 Haziran 2013 Cumartesi günü sabah 9.00 da başlayan programda Vakıf Mütevelli Heyet Başkanımız Hamit Hamidettin Ateş Efendi, programa katılan Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ a plaket takdim etti. Başbakan Yardımcısı Bekir 28 29
Bozdağ ise, Cami Açılış Beratı nı Vakıf Mütevelli Heyet Başkanımız Hamit Hamidettin Ateş e verdi. Açılış programı vesilesiyle bir konuşma yapan Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Tarih içerisinde milletlerin kültürlerinin ve medeniyetlerinin temel taşlarını meydana getiren, gelecek çağlara etki eden büyük insanlar vardır. Bu etki üzerinden yıllar geçmesine rağmen özelliğinden hiçbir şey kaybetmez ve aynı sıcaklığını ve ağırlığını her daim yeniymiş gibi muhafaza eder. Yıllarca halkın belleğinde varlığını korur. İnsan hayatının sırrını çok iyi bilen büyüklere bütün insanlığın ihtiyacı vardır, tarihimiz bizim bu anlamda büyük insanlarla doludur. Hem ilim hem irfan sahibi, hem mana âleminde hem madde âleminde büyüklerine insanların, asırların, eserlerin şahitlik ettikleri nice büyüklerimiz vardır. Ben bu vesile ile bunlardan bir tanesi olan Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretlerini burada bir kez daha rahmetle minnetle şükranla yâd ediyorum. dedi. Somuncu Baba bildiğiniz gibi Kayseri de doğmuş, Şam Tebriz ve Erdebil de dinî ve dünyevî ilimlerle ilgili icazet almış, irşat vazifesi için Anadolu yu adeta karış karış gezmiş ve Bursa da bir dönem yaşamış ve ömrünün son kısmını da Darende de geçirmiş bir ilim ve gönül sultanıdır. Konuşmacılarımızın da işaret ettiği gibi Yıldırım Bayezid Han, Bursa Ulu Camii nin inşaatını tamamlayıp açılışını hayırlı bir gün olan Cuma günü yaparken Emir Sultan Hazretlerine cuma namazında ilk hutbeyi okuması emrini veriyor. O da, zamanın kutbu aramızdayken benim onun huzurunda hutbe okumam doğru değildir diyerek Somuncu Baba Hazretlerini işaret ediyor. Onun üzerine Ulu Camii de ilk hutbeyi Somuncu Baba irad ediyor. Anlatılan odur ki, Fatiha Suresini 7 farklı şekilde hutbesinde tefsir ederken bütün cemaat ona hayran kalmıştır. O dönemin şeyhülislamı Molla Fenari Hazretleri bu hutbeyi dinledikten sonra Somuncu Baba ya intisab etmiştir. Somuncu Baba Hazretleri Osmanlı coğrafyasının manevî güneşidir. Öyle bir güneştir ki yetiştirmiş olduğu talebeleriyle birlikte tüm Osmanlı coğrafyasını etkilemiştir. O Hacı Bayram-ı Velileri, Akşemseddinleri ve daha nice gönül erlerini yetiştirmiştir. Onun yetiştirdiği gönül ve ilim adamları Osmanlı hükümdarlarının önlerinde ışık oldular ve Anadolu dan Balkanlara, Kafkasya ya, Ortadoğu ya kadar olan bu güzel coğrafyayı hep aydınlattılar. İlimleriyle aydınlattılar, gönülleriyle aydınlattılar, sevdalarıyla aşklarıyla aydınlattılar, birlik diyen kardeşlik diyen dilleriyle fikirleriyle aydınlattılar. diyen Bekir Bozdağ, daha sonra özetle şunları belirtti: İşte Dîvân ı, Mektûbât ı ve Hutbeleri ile sevenlerinin kulağına hakikat sesini fısıldayıp fikrini zikrini sohbetini ilmini hayatını insanların hizmetine sunmuş olan Darendeli Şeyhzade oğullarından mutasavvuf şair, ilim ve gönül insanı Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş Efendi de böylesi bir zatın ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Peygamber Efendimizin neslinden, ülkemizin, insanımızın manevî rehberlerinden, manevî ilim ve irfan sultanlarından ve manevî ışıklarından birisidir. Ölümünün üzerinden 23 yıl geçti ama onun yaktığı ışık, onun ateşlediği yürekler onun yoluna onun aydınlattığı gibi devam etmektedir. Bu vesile ile vefatının 23. senesinde Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretlerini bir kez daha rahmetle yâd ediyorum. Aynı zamanda Osman Hulûsi Efendi 12. yüzyılda Hoca Ahmet Yesevî ile başlayıp daha sonra Yunus Emre, Eşrefoğlu Rumî, Niyazi Mısrî, Aziz Mahmud Hudaî, Ahmet Kuddusi gibi isimlerle devam eden tasavvuf şiirinin 20. yüzyıldaki en önemli temsilcilerinden biri olmuştur. Açılışa katılanlara Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ın selamını ileten Bozdağ, Şeyh Hamid-i Veli Camii ve Külliyesi nin restorasyonunda emeği geçenlere teşekkür etti. Programdan memnun kalan Başbakan Yardımcımız memnun bir şekilde ilçemizden ayrıldı. BBP Genel Başkanı Mustafa Destici ise bütün manevî erenleri şükranla ve özlemle andığını belirterek, Somuncu Baba ve Hulûsi Efendi yi minnet ve rahmetle andığını belirterek, Hulûsi Efendi nin Nasihat şiirinden beyitler okudu. Mustafa Destici, bugün Türkiye nin 30 31
Sulejman Muradovic birlik ve beraberliği için en büyük eksikliğin manevî büyüklerinin azalması olduğunu söyledi. AK Parti Grup Başkanvekili Mahir Ünal da maddî ve manevî anlamda Anadolu yu inşa edenlerin ruhlarının burada olduğunu hissettiğini söyledi. Tarihten günümüze bu güzelliklerin devam ettiğini belirtti. Malatya Valisi Vasip Şahin, külliyenin emek verilerek inşa edildiğini ifade etti. Hiçbir fedakârlıktan kaçınılmadığını söyleyen Şahin, yapıda hem Osmanlı hem de Selçuklu Devleti nin izlerini bulmanın mümkün olduğunu kaydetti. Malatya Milletvekili Öznur Çalık ve Malatya Belediye Başkanı Ahmet Çakır yapılan hizmetler karşısında takdir ve teşekkürlerini beyan ettiler. Külliye Açılışı ve Ziyaretler Külliye nin açılışı yapılan hatim merasimi ve açılış duasından sonra Taç Kapısı nda Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Vakıf Mütevelli Heyet Başkanımız ve kıymetli protokol tarafından gerçekleştirildi. Akabinde yeni yapılan camii gezildi. Ziyaretçiler tarihî dokuya uygunluk, sanat, estetik ve teknik açıdan eserin mükemmelliği karşısında çok etkilendiler ve takdir ifadelerini söz ve hareketleriyle gösterdiler. Sonra türbe kısmına geçilerek Somuncu Baba, Halil Taybi, Hulûsi Efendi Hazretleri ve ahfadın kabri şerifleri ziyaret edildi. Hamidiye Çarşısı Açılışı ve Bedesten / Hayır Çarşısının Gezilmesi Hamidiye Çarşısı da Külliye gibi aynen Selçuklu-Osmanlı tarzında sanat ve estetik anlayışı çerçevesinde inşa edildi. Ön ve sağ tarafı kemerli dükkânlardan müteşekkil çarşının orta bölümünde tarihî dokuya uygun şadırvan yapıldı. İç kısımda bulunan abdesthaneler, mükemmel bir güzellik ve zarafetle yapıldı. Hamidiye Çarşısı nın açılışı, coşkulu bir kalabalık ile Vakıf Mütevelli Heyet Başkanımız tarafından, dualar eşliğinde yapıldı. Daha sonra Bedesten e geçilerek Hayır Çarşısı nın açılışı gerçekleştirildi. Yurt genelindeki temsilcilikler tarafından getirilen yöresel ürünler, eşyalar ve kıyafetler insanların istifadesine sunuldu. Misafirler kendilerini mutluluk diyarında gülistanın gülleri arasında görüyorlardı. Gerçekten olağanüstü hazırlanmıştı 32 33
Uluslararası Somuncu Baba ve Hulûsi Efendi Sempozyumu Uluslararası Somuncu Baba ve Hulûsi Efendi Sempozyumu nun ikincisi, Türkiye, İngiltere ve Mısır üniversitelerinden akademisyenlerin katılımıyla gerçekleştirildi. Darende Kapalı Spor Salonu nda düzenlenen program, Mısırlı Hafız Hüseyin Türkan ın Kur an-ı Kerim tilavetiyle başladı. Açılış konuşmasını yapan Kaymakam Mehmet Aktaş, mesajları çağları aşarak bugüne ulaşan Şeyh Hamid-i Veli, yani Somuncu Baba ve Darandeli düşünür Osman Hulûsi Ateş Efendi nin, Anadolu yu maneviyatlarıyla aydınlattığını belirtti. Darende Belediye Başkanı İsa Özkan, ilçede faaliyet gösteren Vakfımızın büyük mutasavvıflardan devraldığı anlayışla önemli hizmetler yaptığını söyledi. Nijeryalı Büyükelçisi Mohammed Yousef Babagindeo da önceki yıllarda da etkinliğe katıldığını ifade ederek, her ziyaretinin bir öncekinden daha maneviyat dolu geçtiğini kaydetti. Kültür etkinliklerinin çok mükemmel geçtiğini belirten Babagindeo, Allah, Türkiye yi de Nijerya yı da korusun. dedi. Vakfımız Yönetim Kurulu Üyesi Mustafa Yağcı, sevginin paylaşıldıkça herkes tarafından hissedileceğini belirterek, Somuncu Baba ve Hulûsi Efendi nin insanlığa hizmet için seferber olduklarını anımsattı. Bosna Hersekli orkestra şefi Emir Muhanovic de ilçede etkileyici bir manevî hava olduğunu söyledi. Hulûsi Efendi nin divanındaki ilahileri okuyunca o dizelerin yazıldığı yerleri görmek istediğini kaydeden Muhanovic, Somuncu Baba ve Hulûsi Efendi manevî kimlikleriyle Türkiye nin yanı sıra Balkanlar ve Ortadoğu yu da etkilemiştir. İyi ki onların yaşamış olduğu yerleri görme fırsatı buldum. ifadesini kullandı. Bosna da Halil Hulûsi Birzina nın Darende yi dört saat anlattığını fakat güzellikleri anlatarak bitiremediğini belirtti. Sempozyumda Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil Somuncu Baba nın Yetiştirdiği Talebeleri ve Etkileri ni anlatırken büyük İnsanları tanımak için yaptıkları eserlere bakmak, yetiştirdikleri insanları görmek gerekir dedikten sonra bunu anlamak için Darende yi görmek ve anlamak gerekir ifadesini kullandı. Dumlupınar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bilal Kemikli, Bir Kültür Ocağı: Somuncu Baba nın İnşa Ettiği Muhit», Gaziosmanpaşa Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kadir Özköse Hulûsi Efendi de İrfani Gelenek, Maramara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdullah Kahraman, Hulûsi Efendi nin Hutbelerinde İlim ve İrfan, Mısır Ayn Şems Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Ahmet Sami Elaydy Hulûsi Efendi nin Hayatında Ahlakî Tavırlar tebliğini sunarken Darende de Hulûsi Efendi ve Hamideddin Efendi ye bağlı insanlarda gördüğü güzelliği ve kardeşlik duygusunun zirvede olduğu belirterek Allah ın selamıyla selamladığını ifade etti. İngiltere Glasgow Üniversitesi Öğretim Üyesi Sheikh Rudwan Mohammed de Hulûsi Efendi nin Dîvânı nda İlim ve İrfan İlişkisi başlıklı konuda sunum yaptı. Üst düzeyde Somuncu Baba ve Hulûsi Efendi anlatılırken ilim ve irfan sofrasından damlalar gönülleri yıkadı, temizledi. Plaket Töreni ve Teşekkür Programın tamamlanmasından sonra Külliye nin yapımında emeği geçenlere, sempozyuma katılan ilim erbabına, idari ve mülki erkâna plaket takdimi yapıldı. Katılımcılar tarafında sevgi seli ve alkış tufanı ile memnuniyetler dile getirildi. Bizlerde Başbakan Yardımcımız Bekir Bozdağ başta olmak üzere tüm devlet erkânına, akademisyenlerimize, misafirlerimize, gönül dostlarımıza teşekkür ederek, muhabbetimizin sonsuza kadar sürmesini temenni ediyoruz Sağ olun, var olun 34 35
Edebiyat Musa TEKTAŞ Hakk ın kendine dost edindiği, üns makamı için seçtiği ve kudsiyet suyu ile temizlediği veliler vardır. Allah ın veli kulları nâil oldukları lütuf ve ihsânlar sayesinde hiç bir zorlukla karşılaşmadan bütün mertebe ve makamları aşarak Hakk a ererler. Bir de velilerin yakınlarında yaşayan meczuplar vardır. Meczup, kendinden geçerek Hakk a ermiş ve fenâ denizinde yok olup bir daha kendine gelememiştir. Halk arasındaki velileri büyükler şöyle tarif etmiştir: Allah ın halk içinde, kalbleri Hz. Âdem (a.s.) in kalbi (hâl, ahlâk ve gidişatı) üzerinde olan üçyüz, Hz. Mûsa (a.s.) nın kalbi üzerinde olan kırk, Hz. İbrahim (a.s.) in kalbi üzerinde yedi, Cebrail (a.s.) in kalbi üzerinde olan beş, Mikâil (a.s.) in kalbi üzerinde üç, İsrafil (a.s.) in kalbi üzerinde bir kulu vardır. Sonuncusu öldüğünde yerine üçlerden, üçlerden biri öldüğünde beşlerden, beşlerden biri öldüğünde yedilerden, yedilerden biri öldüğünde kırklardan, kırklardan biri öldüğünde üçyüzlerden, üçyüzlerden biri öldüğünde de halktan biri onun yerine geçer. Onların duaları sebebiyle Allahu Teâlâ mahlûkatı diriltir, öldürür, yağmur yağdırır, bitkileri bitirir ve yeryüzüne gelmesi muhtemel belâları defeder. Tam ismi Mevlânâ Yakub b. Osman b. Mahmud b. Muhammed b. Mahmud el-gaznevî olan Yakub-ı Çerhî, Afganistan ın Kâbil ve Gazne şehirleri arasında yer alan Luhûger eyaletine bağlı Çerh te dünyaya gelmiştir. 2 Doğum tarihi bilinmemekle birlikte 8/14. asrın ortalarında dünyaya geldiği anlaşılmaktadır. 3 İlim Deryasından İnci Toplarken Saygın bir aileye mensup olan 4 babası zâhid ve muttakî bir zât olan Ya kûb Çerhî, ilim tahsili için Çerh ten ayrılıp büyük şehirlere gitmek ister. Rüyasında Hızır (a.s.) ı görür ve onun tavsiyesi ile ilim tahsili için sefere çıkmaya kesin olarak karar verir. İlk tahsilini Herat ta yüksek tahsilini Mısır da, mânevî tahsilini Buhara da tamamlar. 5 Fenâ denizindeki cezbe İbn Mes ud a: Allah ın onların sebebiyle diriltmesi ve öldürmesi nasıl mümkün olabilir? diye sorulduğunda cevaben: Çünkü onlar, ümmetlerin çoğalması için Allah a dua ederler ve bu sebepten dolayı da ümmetler çoğalır. Zulmedenlere beddua ederler. Allahu Teâlâ da onların boyunlarını kırar. Yağmur yağması için dua ederler, yağmur yağar. Bereket için dua ederler, yeryüzünde onların duaları sebebiyle ekin olur. Dua ederler ve duaları sebebiyle her türlü belâ yeryüzünden kalkar, demiştir. 1 Civarındaki meczuplara değer veren büyük velilerden biri de Altın Silsile nin 18. Halkası olan Yakub-ı Çerhî Hazretleridir. Mısır daki eğitiminden sonra, 782/1380-81 de Buhara ya dönen Çerhî, Buhara ulemasından da fetva icazeti almıştır. 6 Fetva icazetini alıp Çerh e dönerken, Bahâeddîn Nakşbend in yanına gelip tevazu ve niyazla: Beni gönlünüzde tutunuz. deyince, Şâh-ı Nakşbend: Gideceğin zaman mı yanımıza geliyorsunuz? şeklinde karşılık verir. Bunun üzerine Çerhî: Size hizmetten büyük mutluluk duyuyorum. ifadesini kullanınca, Şâh-ı Nakşbend, bu sevginin kaynağını sorar. Çerhî: Sizin büyük birisi olmanızdan ve insanlar arasında makbul sayılmanızdan. cevabını verin- 36 37
ce, Şâh-ı Nakşbend: Bundan daha iyi bir delil getirmen lazım, halk arasındaki bu kabul şeytânî de olabilir. der. Çerhî: Hak Teâlâ bir kulunu severse, onun sevgisini insanların kalbine atar, halk da o kişiyi sever. hadisini nakleder. Bu cevap üzerine Bahâeddîn Nakşbend tebessüm ederek şöyle der: Biz azîzânız! Bu söz üzerine Çerhî nin hâli değişiverir. Zira bir ay kadar önce rüyasında kendisine: Azîzâna mürid ol! dendiğini hatırlar ve ondan kendisini unutmamasını ister. Bunun üzerine Şâh-ı Nakşbend: Azîzân dan böyle bir istekte bulunmuşlar. Böyle bir talep karşısında kendileri de bir şeyin hatırda kalması için vasıtaya ihtiyaç olduğunu ve hatırlamayı sağlayacak bir şey bırakmalarını istemişlerdir. Sizin yanınızda bize verecek bir şey yok. Bu sebeple, külahımı al götür. Bunu gördüğünde bizi hatırlayasın. Bizi hatırladığında da bizi bulursun. Bunun bereketi ailenin üzerine olsun. Ayrıca yolculuğunda Mevlânâ Tâceddin-i Deştkülegî yi ziyaret et, zira o evliyaullahtandır. diye tembih eder. 7 Cezbe Rüzgârından Tatlı Esintiler Çerhî, Deştkülegî ile görüştükten sonra Buhara ya yönelir. Buhara da Yakub-ı Çerhî nin itimat ettiği bir meczup vardır. Ona: Hâce Nakşbend in hizmetine gireyim mi? diye sorar. Meczup: Ey Yakub! Çabuk adım at ki senin makbuller zümresinden olma vaktin gelmiştir. der ve toprağın üzerine birkaç çizgi çeker. Çerhî, kendi kendine: Bu çizgileri sayayım. Şayet tek sayı çıkarsa hareketinin doğru olduğuna bir delildir. Zira Allah (c.c.) tektir ve teki sever. 8 der ve çizgileri saydığında tek olduğunu görür. Kendi ifadesine göre bu olaylar içindeki şüphelerin kaybolmasında birer amildir. Çerhî, hâlâ içinde saklı olan şüpheyi gidermek için diğer bir seferinde tefe üle başvurarak Kur an-ı Kerim den bir yer açar ve İşte onlar, Allah (c.c.) ın doğru yola ilettiği kimselerdir; sen de onların yoluna uy. 9 âyetinin yazılı olduğu kısım çıkar. 10 Meczuplar Velilere Baba Derler Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi nin sohbetine devam eden onunla irtibatı olan birçok meczup vardır. İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi (k.s), Kayseri, Sivas, Elbistan civarında yaşayan Babo, İzo, Cemil, Ellez, Şemo, Bostan, Hacı Mehmet isimli yedi meczubu Osman Hulûsi Efendi ye emanet ederek onların ihtiyaçlarıyla ilgilenmesini tavsiye etmiştir. Onlar çeşitli zamanlarda Darende ye ziyarete gelir Osman Hulûsi Efendiyle görüşürlerdi. Hepsinin ortak özelliği ona Baba diye hitap etmeleridir. Bunlardan birkaç hatıra nakledelim. Elbistanlıların bulunduğu bir sohbet esnasında Osman Hulûsi Efendi; Elbistan da sevdiğimiz bir Bostan Emmi var. Bize deseler ki: Elbistan ı mı alırsın, yoksa Bostan ı mı alırsın. Biz Bostan Emmiyi alırız. Bu konu ile alâkalı bir de beyit vardır: Bize Bostan gerek Bostan, Bin türlü bostan olsa da Elbistan Bir defasında Bostan Emmi Darende ye ziyarete gelerek Osman Hulûsi Efendi ye Efendim ben gidiciyim. Ne olur cenaze namazımı siz kıldırın. der. Aradan birkaç gün geçer bir sabah erkenden henüz hiçbir haber verilmediği hâlde Osman Hulûsi Efendi Oğul arabayı hazırlayın Elbistan a gidiyoruz. Bostan Emmi vefat etti. Bize vasiyeti var cenaze namazını kıldıracağız. der. O gün Elbistan a gidilir ve Bostan Emmi nin cenazesi teşyi edilir. Gürünlü Hacı Mehmet Emmi ise on üç kez hac ve umreye bazen yayan bazen de araçla giden bir meczuptur. Mekke ve Medine âşığı olan bu zata 1983 yılında Osman Hulûsi Efendi şöyle buyurur: Hacı Mehmet bir gün burada kalırsın (hacda vefat edersin) himmetin içindesin tasa yok. buyururlar. Bundan sonra birkaç kez hacca gider ama geri dönüp gelir, orada kalamaz. 1998 yılında Darende ye gelerek Hamideddin Efendi yi ziyaret eder. Şöyle der; Efendim babanız Osman Hulûsi Efendi şöyle buyurmuştu: Hacı Mehmet gidersin orada kalırsın himmetin içindesin tasa yok. demişti. Evliyalar yalan söylemez, bu söz ne zaman gerçekleşecek? der. Muhabbetli Bir Meczup H. Hamideddin Efendi de Hacı Mehmet Emmi ye Misafirimiz ol bu sene seni umreye götürelim. diye buyurur. Bu müjdenin üzerine Hacı Mehmet Emmi Gürün sokaklarında günlerce; Ben Muhammed e gidiyorum Muhammed e. Gelmeyeceğim, daha gelmeyeceğim komşular, akrabalar, yâranlar hakkınızı helâl edin. Benden yana cümle hakkım helâl olsun, ben Muhammed e gidiyorum Muhammed e. Ebul Kasım Muhammed çağırdı, gidiyorum. Rasûlü Ekrem e gidiyorum. Hani Osman Hulûsi Efendim Gider orada kalırsın. demişti ya. İnşallah vakti saati gelmiştir. Osman Hulûsi Efendi nin kelâmı artık doğar inşallah. Gidiyorum Sıddık-ı A zam a, Rasûlümün sadık dostuna gidiyorum. diye çarşı pazar dolaşarak feryat eder. Hacı Mehmet Emmi nin oğlu Ahmet Aktaş şöyle anlatıyor: Hamideddin Efendi nin babama Misafirimiz ol. kelamı zuhur etmezden evvel annem, biraz para biriktirip umre yaparız, der. Hacı Babam; Sultan, Sultan akıllı ol, para ile hacca gidilmez. diye annemi ikazda bulunmuştur. H. Hamideddin Efendi, Hacı Babamı misafir kabul edince, babama refakatçi olarak annemin de gitmesini uygun bulur. İkisinin de gitmesi müjdesi verilince babam; Gördün mü Sultan, dediğimiz çıktı para ile hacca gidilmez, demiştim. Şahlardan himmet gerekir, himmetsiz bu iş olmaz. Osman Hulûsi Efendi himmetin içinde olduğumu hatırlatmıştı taa ezelden. Bak ki sen de himmetin içindesin Sultan, demişti. Büyük bir sevinç ve heyecanla Medine ye giden Hacı Mehmet Emmi orada harikulade anlara şahitlik etmiştir. Medine nin yerlilerinden Seyyid Cafer Efendi nin büyük hurma bahçesi vardır. O muhterem zat, H. Hamideddin Efendi yi ve bendesinde olan tüm umreci arkadaşlarını hurma bahçesine yemekli davet eder. Sohbet anında bütün cemaat bir anda ayağa kalkar kıyam ederler. Tabii bu hâli anlayanlar anlamıştır. Bu davete Hacı Mehmet de iştirak etmiştir. Hayli sohbetten sonra Hacı Mehmet otele geldiğinde, Sultan Hanıma; Sultan Sultan, sana müjdem var müjdem. H. Hamideddin Efendi de Hacı Mehmet Emmi ye Misafirimiz ol bu sene seni umreye götürelim. diye buyurur. Bu müjdenin üzerine Hacı Mehmet Emmi Gürün sokaklarında günlerce; Ben Muhammed e gidiyorum Muhammed e. Gelmeyeceğim. demiştir. Bugünkü davetimiz Seyyid Cafer diye bir muhteremin hurma bahçesindeydi. Sohbetin en hazlı saatinde iki cihan serveri Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz teşrif etti. Seyyidimizin sohbetini şereflendirdi. Müjdeler olsun Sultan, Hazreti Muhammed (s.a.v.) i gördüm. O bana öyle bir bakış baktı ki. Beni yanına mı alacak, ne yapacak bilemem. diye çok heyecanlı bir şekilde anlatır. Ve ondan iki gün sonra biraz rahatsızlaşır. 26 Kasım 1998 tarihinde umre ziyaretçileri Medine den Mekke ye gitmek için toparlanır ve yola devam edilir. Cuma günü Mekke ye geçilir. Cuma namazı Mekke ye yakın bir yerde eda edildikten sonra yola devam edilir. İkindi namazı Mekke de kılınır. Umre ziyaretçileri emir gereği tavafa gitmek 38 39
için ihramlı olarak otelden hareket etmeye başlarlar. Hacı Mehmet Emmi de onlarla beraber çıkmak için kalkar ama tavaf yapamadan rahatsızlaşır. Arkadaşları yardımcı olurlar. Doktor Beye haber verilir, derhâl müdahalesi yapılır fakat nafile... Hacı Mehmet Emmi nin beklediği an gelmiştir. Çok istediği bir beldede, istediği bir şekilde ruhunu zikir ve salâvat okuyarak, Allah ve Muhammed diyerek Hakk a teslim eder. 27 Kasım 1998 günü Kâbe-i Muazzama da kılınan cenaze namazından sonra Cennetü l-mualla ya defnedilir. Bir dostu anlatıyor; Cenazeyi taşırken Hacı Mehmet Emmi meşrebli, birkaç tane meczup da cenazeye katıldılar. Cenazenin önüne düşerek bizi en kısa yoldan Cennetü l-mualla ya götürdüler. Kim olduklarını sordurduğumuzda; Bunu tanıyoruz, bizim arkadaşımızdı. dediler. Defin işlemleri bitene kadar mezarlıkta durup yardımcı oldular. Definden sonra onları daha göremedik. 11 Yakub-ı Çerhî Hazretleri kalbindeki kararsızlığın kaybolunca, Hâce Nakşbend e intisap etmek üzere Kasr-ı Ârifan a gider. Oraya vardığında Hâce Nakşbend i, yolun kenarında yüzü mütebbessim bir halde kendisini bekler halde bulur. Akşam namazını kıldıktan sonra Şâh-ı Nakşbend in huzuruna çıkar. Huzurunda onun heybetinden konuşmaya mecali kalmaz. Kabul Yönünde İşaret Yâ Rabbi, ben onları seviyorum, onlar da beni sevsin, alsın aralarına diye Allah a yalvarır Sabah namazı vakti Şâh-ı Nakşbend in arkasında namaza durur. Namazdan sonra Şâh-ı Nakşbend dönerek; Mübarek olsun, işaret kabul yönündeydi. Biz, eksik kimseyi kabul etmeyiz, kabul edersek de gelen kişinin vaktinin dolması için geç kabul ederiz. der. Çerhî, dergâha kabul edildikten sonra zikir ile yükselme dönemine girer. Mürşidinin gözetimde hareket eder. Şâh-ı Nakşbend kendisine kalp ilminin inceliklerinden bahseder. Gönlünü mânevî ilimlerle besler. Rahmet nazarlarını, onun da kalbine aktarır. O da Şâh-ı Nakşbend in hizmetlerine daha bir sadakatle sarılır. Sohbetlerine muhabbetle katılır. Ledün ilmin, kalp ilmine ve irfan ilmine yönelir. Bir süre sonra Bahâeddîn Nakşbend, kendisine; Tarikat âdâbı ve hakikat sırlarından sana verdiğimiz her şeyi Hakk ın kullarına eriştir. Ta ki onların mutluluğa ulaşmalarına sebep olsun! diyerek icazet verir. İcazet aldıktan sonra Buhara dan ayrılan Çerhî, Keş şehrine giderek kısa bir süre kalır. Bu esnada aldığı Bahâeddîn Nakşbend in ölüm haberi kendisini çok sarsmış ve bir müddet bocalama devresi geçirmiştir. Alâeddîn Attâr ın çağırması üzerine Çağâniyan a hareket etmiştir. Alâeddîn Attâr ın vefatına kadar Çağâniyan da kalan Çerhî silsilede Alâeddîn Attâr dan sonra gelmektedir. 12 Yakub-ı Çerhî 5 Safer 851/22 Nisan 1447 de Cumartesi günü vefat etmiştir. Kabri Hisar-Şadman yakınındaki Halfetu (Hulgatu) köyündedir. Dipnot 1 Esad Sahib, Mektûbât-ı Mevlânâ Halid, çev.: Dilaver Selvi, Kemâl Yıldız, Umran Yay., İstanbul 1993, ss..157-158. 2 Molla Abdurrahman Câmî, Nefahâtü l-üns -Evliya Menkıbeleri-, çeviri ve şerh: Lâmiî Çelebi, haz.: Süleyman Uludağ ve Mustafa Kara, Marifet Yay., 2. Baskı, İstanbul 1998, s. 549. 3 Necmeddin b. Muhammed Nakşbendî, Altın Silsile (Hulâsatü l-mevâhib) haz.: İbrahim Tozlu, Semerkand, 4. Baskı, İstanbul 2008, s. 147. 4 Ahmet Cahid Haksever, Ya kûb-ı Çerhî Hayatı, Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı, İnsan Yayınları, İstanbul 2009, s. 39-41. 5 Muhammed b. Abdullah el-hânî, Âdâb, çev.: Ali Hüsrevoğlu, Erkam Yay., İstanbul 2008, s. 80. 6 Ali b. Hüseyin Vâiz el-kâşifî Safî, Hüseyin Reşahâtu ayni l-hayât, çev.: Mehmed Rauf Efendi, İstanbul 1291 (taş baskı), s. 37; Kâsım Kufralı, Gucduvanî, İA, c. IV, s. 569. 7 Özköse Kadir-Şimşek H. İbrahim, Altın Silsileden Altın Halkalar, Nasihat Yayınları, Ankara, 2009, s. 267 vd. 8 Buharî, Daavât, 68; Müslim, Zikr, 5; Tirmizî, Salât, 453. 9 6/En am, 90. 10 Safî, Reşahât, s. 97. 11 Camcı, Mahmut, Gürünlü Hacı Mehmet Aktaş, (Yay. Haz.: Musa Tektaş), Ank., 2003, s. 210-214. 12 Câmî, Nefahâtü l-üns, s. 549; Haksever, Yâ kub-ı Çerhî, s. 56. Sahabe Albümü Bünyamin ERUL* Adı : Büceyr b. Züheyr. Ölüm yılı : Tespit edilemedi. Künyesi : Tespit edilemedi Ölüm yeri : Muhtemelen Medine olmalı. Doğum yılı : Tespit edilemedi Doğum yeri : Tespit edilemedi Ölüm sebebi : Muhtemelen hastalık olmalı. Baba adı : Züheyr b. Ebî Selmâ. Hakkında : Kardeşi Ka b ile birlikte Hz. Anne adı : Tespit edilemedi. Peygamber (s.a.v.) ile görüşmek üzere yola Eş(ler)i : Tespit edilemedi. çıktılar. Ancak Ebrak denilen yere varınca Akrabaları : Kasîde-i Bürde sahibi olan Ka b b. Züheyr in kardeşidir. Ka b orada kalmayı tercik etti. Büceyr ise Medine ye varıp Hz. Peygamber (s.a.v.) ile Oğulları : Tespit edilemedi. görüşerek Müslüman oldu. Ardından kardeşine Kızları : Tespit edilemedi. de tevbe edip gelmesi halinde Hz. Pey- Kabilesi : Mudar ın Müzeyne kolundan. gamber (s.a.v.) in onu da affedeceğini yazdı. Önce buna karşı çıkan Ka b, bir süre songamber İslâm a girişi : H. 8. sene. Sohbet süresi: 2 sene ra pişmanlıkla gelip Kasîde-i Bürde diye meşhur olan şiirini, söyleyerek Müslüman Rivayeti : Yok. oldu. Yaşadığı yer : Medine Hadisleri : Huneyn de Büceyr şu şiiri Mesleği : Şairlik söylemiştir: Hicreti : Yok Savaşları : Mekke Fethi, Hayber, Huneyn Allah bize ikram etti, dinimizi üstün kıldı, ve Taif Seferi Ve bizi Rahman a kulluk yapmakla aziz etti, Görevleri : Tespit edilemedi Allah onları helak etti ve topluluklarını dağıttı, Fizikî yapı : Tespit edilemedi. Şeytana tapmaları sebebiyle de onları zelil etti. Mizacı : Serinkanlı, akıllı ve kararlı. Ayrıcalığı : Babası ve kardeşi gibi o da Kaynaklar: İstîâb, I. 46, 407; İsâbe, I. 269; çok başarılı ve iyi bir şairdi. Kaynaklar onun bazı şiirlerini nakletmektedir. Üsd, I. 103; DİA, 480-481; Hâkim, Müstedrek, III. 670-674; İbn Kesîr, Sîret, III. 645. Ömrü : Muhtemelen orta yaş. Büceyr b. Züheyr (r.a) *Prof. Dr. 40 41
Kültür Enbiya YILDIRIM* Güzel Koku Küçüklüğümüzde camiye gittiğimizde bugünlerde teneffüs edemediğimiz hoş bir koku sinmiş olurdu içeriye. Çünkü namaza gelen cemaat ya camiye gelmeden önce ya da cami içinde esans sürünürdü. Nitekim babamın cebinde de böylesi bir koku her zaman vardı. Evden çıkmadan önce sol elinin üstüne bundan sürer, sonra diğer elinin sırtıyla burasını birbirine sürterdi. Ardından da sakalının sağ tarafını sol elinin, sol tarafını da sağ elinin dışıyla esanslardı. Seyretmesi bile bize keyif verirdi. Baktığımızı gördüğünde bizim de ellerimize hafiften sürerdi. O dönemlerde cami cemaati de ceplerinden esanslarını çıkarır ve sağında solunda ulaşabildikleri mü minlerin ellerine sürerlerdi. Bazen babamız veya cemaatten biri esansı bize verirdi. Sürebildiğimiz kadar büyüğümüzün ellerine koku sürerdik. Büyük görevi îfâ etmenin ardından şişeyi veya içi pamuklu esans kutusunu sahibine iade ederdik. Gözlerimde tüllenen bu vazifeyi eda ettikten sonra aldığım hazzı, cemaate doksan dokuzluk tesbih dağıtıp tesbîhât bittikten sonra toplayarak yerine astığımda da alırdım. Kaybolmaya Yüz Tutan Değerlerimiz Günümüzde kaybettiğimiz nice değerimiz yanında, hacı yağı veya esans dediğimiz bu güzel âdetimiz de neredeyse mazi olmak üzere. İbadethanelerimize girdiğimizde teneffüs edebileceğimiz güzel bir koku artık burnumuza gelmiyor. Camilerimiz daha ihtişamlı ve bakımlı, ancak eskilerde ibadet havasının bir parçası olan, geleneğimizin bir cüz ünü oluşturan ve insanın içine huzur veren o güzel esans kokusunu çok arıyoruz. Bu geleneğin bizim çocukluk dönemlerinde başladığı sanılmasın. Malum olduğu üzere önceleri camilerimiz mum ve kandillere konulan zeytinyağı Esans sürünmek ilim halkalarımızın da bir geleneği idi. Hocalar abdestlerini alır, en güzel elbiselerini giyer, taranıp kokularını sürünerek ilim meclislerine gelirlermiş. ile aydınlatılırmış. Özellikle akşam, yatsı ve sabah namazlarında yakılan mumlar ve kandiller ile camilerin içi çok hoş kokarmış. İnsanlar camilere tenekelerle zeytinyağı hibe ederler ve bunlarla kandillerin yakıtı temin edilirmiş. Bunun yanında cemaat her zaman güzel kokular süründüğünden dolayı da caminin mânevî atmosferi bu güzel kokuyla mezc olur ve cemaat yaptığı ibadetten daha fazla haz alırmış. Velhasıl ışığı loş camilerdeki atmosfer çok farklı olurmuş. Daha eskiye, Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanına gidecek olursak, camiye koku sürünerek gelmenin son elçiyle birlikte başladığını görürüz. Dolayısıyla bu güzel uygulamayı başlatan insan bizzat Rasûlün kendisidir. O, sarımsak, soğan, pırasa gibi başkalarını rahatsız eden şey- 42 43
lerin yenilmesinin ardından camiye gelinmesini kesin bir dille yasakladığı gibi 1, insanın güzel kokular sürünerek mescide gelmesini de tavsiye ederlerdi. Özellikle Cuma günleri yani cemaatin kalabalık olduğu zamanlarda buna daha fazla ehemmiyet verirlerdi. Çünkü güzel koku caminin her yanına dağılacak ve cemaat teneffüs ettikleri hoş kokuyla ferahlayacaklardı. Konuyla ilgili hadislerinden birinde Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmaktadırlar: Bir kimse Cuma günü yıkanıp elinden geldiği kadar temizlenir, yağından yağlanır veya evindeki kokudan sürünür, sonra Cuma ya çıkar, iki kimsenin arasını ayırmaz, daha sonra kendisine takdir kılınan namazı kılar ve imam (hutbede) söze başlayınca susarsa, o Cuma ile öteki Cuma arasındaki günahları mağfiret edilir. 2 Arabistan ın sıcak iklime sahip olması ve insanların daha fazla terlemesi nedeniyle Allah Rasûlü nün ne kadar ince düşündüğü -hiç şüphesiz- dikkatimizi çekecektir. Güzel Koku Sürünmek Sünnettir Hz. Peygamber (s.a.v.) in koku sürünmekle ilgili tavsiyesi sadece camiyle kayıtlı değildir. O her hâlükârda kokuyu teşvik eder 3, güzel koku sürünmenin peygamberlerin sünnetlerinden olduğunu belirtir 4, kokunun kendisine sevdirildiğini söylerdi. 5 Evinde de her zaman güzel koku kabı bulunurdu. 6 Dışarı çıkarken bu kokudan sürünür, kokuyu sürme işini de çoğunlukla Hz. Âişe validemiz yapar, Hz. Peygamber (s.a.v.) e bırakmazdı. 7 Allah ın elçisi dışarı çıktığında da yanında esans bulundururdu. 8 Bugünlerde ceplerinden çıkardıkları esansı yanlarındaki cemaate ikram eden büyüklerimiz, Hz. Peygamber (s.a.v.) in bu uygulamasını devam ettirmektedirler. Bunu yapan insanlara gıptayla ve ayrı bir muhabbetle bakıyorum; beni hem geçmişe götürüyorlar hem de etraflarındaki insanlarla birlikte aralarında çok farklı bir muhabbet halesi oluşturuyorlar. Allah Rasûlü, daha pek çok hadisinde çeşitli münâsebetlerle güzel kokuyu zikretmiştir. Meselâ güzel arkadaşı misk satana benzetmiş, insanın hiç olmazsa onun güzel kokusundan istifâde edeceğini belirtmiştir. 9 Bunun yanında oruçlunun ağız kokusunun Allah katında misk kokusundan daha hoş olduğunu ifâde etmiştir. 10 Bayanların durumuna gelince, kadınların dışarı çıktıklarında erkeklerin ilgisini çekecek kokular sürünmelerini yasaklayan pek çok hadis bulunmaktadır. 11 İbadetin ruhuna halel getirecek her bir şeye engel olmak isteyen Rasûlullah bayanların camiye gelirken koku sürünmelerini de yasaklamıştır. 12 Karanlığa rağmen yatsı namazına gelmelerine müsaade etmiş, ancak koku sürünmemelerini istemiştir. 13 Bununla birlikte Allah Rasûlü kokusu çevreye yayılmayan hafif esansları sürünmeleri hususunda hanımefendilere izin vermiştir. 14 Bir Âdâb Öğretmek Esans sürünmek ilim halkalarımızın da bir geleneği idi. Hocalar abdestlerini alır, en güzel elbiselerini giyer, taranıp kokularını sürünerek ilim meclislerine gelirlermiş. Böylece okudukları ilme gereken hürmeti göstermiş, karşılarındaki öğrencilere de bir âdâb öğretmiş olurlarmış. Ayrıca bu vakur halleri öğrencilerde saygı uyandırırmış. Nitekim dört mezhep imamından biri olan İmam Malik in ilim meclisine oturmadan önce en güzel elbisesini giydiği, abdestini alıp sakalını taradığı, fesini takıp güzel koku süründüğü ve vakar içinde oturup hadisleri okuduğu nakledilmektedir. Neden böyle yaptığı sorulduğunda da Allah Rasûlü nün hadislerine saygı gösteriyorum. cevabını verirmiş. 15 Ben de evimde her zaman hacı yağı denilen esanstan bulunduruyorum. Bazen çocukluğumdaki o kokuyu özlüyorum ve her zaman teneffüs edeyim diyerek bıyıklarıma sürüyorum. Gün boyunca o kokuyu aldıkça kendimi her an camideymiş gibi hissediyorum ve çocukluk dönemim hiç aklımdan çıkmıyor. Sanki o an yaşadığım hayat ile geçmişteki yaşantımı aynı anda yaşıyor gibi oluyorum. 2005 yılında umrede, Kâbe nin avlusunda duvara yaslanmış otururken Beytullah ı seyrediyordum. Yanıma daha sonra doktor olduğunu öğreneceğim Senegalli biri oturdu. Yarım saate yakın sohbet ettik. Sanki aynı mahalleden veya aynı köyden gelmiş gibiydik. Mü min olmanın getirdiği kardeşlikle neredeyse konuşmadık mesele bırakmadık. Ayrılırken bana büyükçe bir şişe esans hediye etti. Beni hatırlayıp bu kardeşine dua edersin. dedi. O şişenin esansını birkaç yıl gıdım gıdım kullandım. Her süründüğümde onu ve İslâm ın bize kazandırdığı güzel kardeşliği düşündüm. Bu yüzden hacı yağı deyip geçmemek gerekir. Günümüzde parfüm neredeyse esansın yerini aldı. Oysa esans ne kadar bizim geleneğimize ait ise parfüm de o kadar bize yabancıdır. Belki de bu yüzden ben, esans kokusunu aldığımda büyük bir keyif alırken parfüm kokusunu hissettiğimde son derece rahatsız oluyorum. Lakin toplumsal dönüşümümüzle birlikte esans artık tahkîr edilen bir nesne haine geldi. İnsanlarımız esans sürünene küçümser gözle bakıyor, Hacı yağı sürünmüş diyor; modern zamanların gerisinde kalmış, geçmiş zaman adamı gibi görülüyor. Doğrusu ben namazda takmayı artık terk ettiğimiz takke kadar, kullanmayı bıraktığımız misvak kadar esansı da özlüyorum. Yaşı elliye yakın veya üstünde olanlar muhtemelen bu yazıyı çok farklı okumuşlardır; neleri kaybettiğimizi düşünmüşlerdir; insanların değerleri kaybolmaya başladığında, küçüğüyle büyüğüyle her şeyin aynı anda yavaş yavaş hayattan çekilmeye başladığını tekrar fark etmişlerdir. Camilerde başlardan giden takkeleri, ellerden uzaklaşan doksan dokuzluk tesbihleri, unutulan mevlid merâsimlerini hayıfla anmışlardır. Gençlere gelince, bu yazının, bizlerin nereden nereye savrulduğumuzu anlamalarına katkı yapacağını ümit ediyorum. Değerlerimize dönmemiz ve sonu misk olan cennet şarabından nasipkâr olmamız dileğiyle. 16 Dipnot *Prof. Dr. 1 Muslim, 874. 2 Buhârî, 883. 3 Tirmizî, 912. 4 Tirmizî, 1000. 5 Nesâî, 3878. 6 Ebû Dâvûd, 3631. 7 Buhârî, 5468. 8 Kenzü l-ummâl, 17614. 9 Buhârî, 1959. 10 Tirmizî, 695. 11 Tirmizî, 2786. 12 Muslim, 997; Ebû Dâvûd, 565. 13 Muslim, 996. 14 Tirmizî, 2711. 15 Muvatta, Rivayetu Muhammed, mukaddime, I/28. 16 83/Mutaffifîn, 26. 44 45
Fıkıh Abdullah KAHRAMAN* Takvayı Kuşandıran İbadet: ORUÇ İbadetin yoğun iklimi olan üç aylar, değerini bilen mü minler için gerçekten önemli fırsat zamanlarıdır. Bu aylar girdiğinde mü minleri ayrı bir heyecan sarar. Bu heyecanın devamını istedikleri için de şu duayı her gün yaparlar: Allah ım! Receb ve Şaban ı bize mübarek (bereketli) kıl ve bizi Ramazan a ulaştır! Bu dua adeta, Recep ve Şaban ın esas hedef olan Ramazan için birer vesile olduğunu ifade eder. Çünkü şehr-i Ramazan diğer aylardan birçok bakımdan farklıdır. Bu yazımızda Ramazan ı farklı kılan oruç ibadetiyle ilgili bazı soruların cevabını aramak istiyoruz: Orucun Farz Kılınmasının Hikmetleri Nelerdir? Kur ân da orucun farz kılındığını anlatan âyet aynı zamanda orucun farz kılınmasındaki hikmeti çok veciz bir şekilde ifade etmektir. Buna göre oruç, takva makamına erişmeyi sağlamak, yaşamak ve hızlandırmak için farz kılınmıştır. Orucun hikmetine dair yorum yapan İbn Arabi, Gazali, İzzüddin b. Abdisselam vb. âlimler bu takvanın nasıl elde edileceğinin yollarını göstermeye çalışmışlardır. Buna göre genel olarak oruç; - Derecelerin yükselmesi, hataların örtülmesi ve günahlara kefaret, şehvetlerin kırılması, sadakaların çoğaltılması, tâatların artırılması, isyan ve ilahi emirlere muhalefeti çağrıştıran şeylerden sakınmaktır. Bunun yanında orucun şu hikmetlerine de dikkat çekilmiştir: Ruh ve Beden Sağlığı: Oruç ruhun doyurulmasıdır. İnsanın aslı toprak olduğundan onda toprak unsuru ve ruh unsuru vardır. Toprak unsuru onu alçak durumlara çekmeye çalışırken, ruh unsuru onu yüce seviyelere çıkarmak ister. İşte oruç insanın balçık unsuruna galip gelip ruhun istekleri istikametinde yükselme çabasına en iyi şekilde yardımcı olacak ibadettir. İrade Eğitimi: Bu, oruçlunun sabra alışmasıyla ortaya çıkar. Hadiste Orucun sabrın yarısı olarak ifade edilmesi de bu eğitimin başarıya eriştiğini göstermek içindir. Oruçluya sataşma yasağı getirilmesi, sataşana Ben oruçluyum. şeklinde mukabele etmesinin istenmesi ve çirkin davranışlardan sakınmasının tavsiye edilmesi de irade eğitiminin bir parçasıdır. Nefis Terbiyesi Ve Şehvetleri Frenleme: Bu, en güzel ifadesini Oruç kalkandır. hadisinde bulmuştur. Aksi halde oruç hedefine ulaşmaz, boşuna aç, susuz kalma eylemi olur. Esasen Ramazan ayında cennet kapılarının açılması ve şeytanların bağlanması da bu kapsamda değerlendirilebilir. Yani oruç tutan, kendisine cennet kapılarını açacak ibadet ve davranışları artırmış, cehennem kapılarını açacak olanları azaltmış, yok etmiş ve isteklerine uymayarak şeytanını bağlamayı hedef edinmiş demektir. Oruçta niyetin farz olması da orucun bir farkındalık ve bilinç hali olduğunu gösterir. Aynı zamanda oruç sosyal yönü itibariyle, nimetlerin kıymetini bilmeyi, oruçlu olunduğu sürece zengin fakir arasında eşitlik hissi yaşamayı sağlar. Fakirlere yardım, onların halini düşünme fırsatı vermesi de onun ayrı bir hikmeti ve güzelliğidir. Oruç, Sadece İmsakten İftara Kadar Aç-Susuz Kalmak mıdır? Bazılarının orucu sadece bu kadardır. Ancak bu, zahiri fıkhın yani genel olarak fıkıhçıların dış çerçevesini belirledikleri oruçtur. Bu, orucun sadece şekil şartı ve dış kabuğudur. Bunun içini doldurmak gerekir. Oruçta hedef takva olduğu için bu noktada sufilere kulak vermek ve sufi orucu tutmak gerekecektir. Oruç hakiki bir zühddür. Bu sebeple tasavvufî bakışta, midenin yeme ve içmeden, gözün şehvetle bakmaktan, kulağın gıybet ve dedikodu dinlemekten, dilin gaflet ve dünya ke- 46 47
lamı konuşmaktan, bedenin Allah a isyandan ve dünyevî lezzetlerden uzak tutulmasına özel önem verilmiştir. Mesela, fıkıhçılara göre gıybet vb. davranışlar orucu bozmazken sufilere göre bozar ve o günün orucunun kaza edilmesi gerekir. Böyle bir oruç Ebû Talib el-mekki ye göre havassın orucu dur. Bu sebeple Gazali gibi mutasavvıf âlimler orucu kısımlara, derecelere, tabir yerinde ise kurlara ayırmışlardır. Müslümanlar bu kurları takip ederek kendilerini ve oruçlarını test etmelidirler. Bunlar aynı zamanda tutulan orucun kalite açısından mertebeleridir: Avamın orucu: Mide ve cinsel organlara tutturulur. Onların ihtiyaçlarının oruç süresince karşılanmaması esastır. Havassın orucu: Bütün azalara tutturulur. Bu da azaların günah sayılan davranışlardan korunması ile olur: Aynı zamanda bu sâlihlerin orucudur. Havassu l-havâssın orucu: Kalbin dünyaya ait süflî düşüncelerden korunması ve masivadan tamamen arındırılmasıyla olur. Bu orucu tutanların Allah tan başka düşünceleri olmaz. Bu şekilde bir orucu ancak peygamberler, sıddîk ve mukarrebler tutabilir. Böylece sufiler oruçla insan için Samediyyet makamına ulaşmayı hedeflerler. Bu noktada sözü İbn Arabi ye verelim: İbn Arabi ye göre oruç; Allah ın es-samed, el-muhyi el-mümit gibi sıfatlarıyla muttasıf olmaktır. Oruç, tenzihiyyet makamına ermektir, müşahededir, terktir ve bütün azalara oruç tutturmaktır. İnsana ait olan ve insanı ayakta tutan, yeme, içme gibi temel ihtiyaçlara muhtaç olmayı bırakmak ve bunlar olmadan yaşayabilmektir. Bunları terkteki hazzı yakalamaktır. Bu anlamda mecazen ibadet sayılır. Oruçlu ihsan makamını elde etmeye adaydır. İşte oruçlunun iki sevinç kaynağı olması demek de aslında budur. Çünkü oruçlu, Allah ile arasında engel teşkil eden ve düşüncesini süflileştiren dünyevî ihtiyaçları terk ederek adeta Rabbine kavuşur ve bunun sevincini yaşar. Oruçta Normal Hayata Devam mı Gerekir, Yoksa Dinlenme Biraz Artırılabilir mi? İslâm ın genel ve özellikle ibadetlerdeki hedefi, bazı mistik ve beşerî din sistemlerinde olduğu gibi, bedene işkence değildir. İslâm ın hedefi, insana fıtratını buldurmak ve onun gereklerini yaptırmaktır. Bütün emirler gibi ibadetler ve oruç da insan fıtratına uygun bir ibadettir. Bundan dolayı oruç, insanın beşerî imkânları dâhilinde emredilmiş, bu sınırları aşacak duruma gelenlerden yükümlülük ya geçici olarak veya tamamen kaldırılmıştır. Hasta ve yolcular geçici, kronik hasta ve aşırı yaşlılar ise, imkânları varsa fidye vererek, tamamen oruçtan muaf tutulmuşlardır. Orucu emreden ayette hem ruhsatlardan bahsedilmesi, hem de kolaylık ilkesinin hatırlatılması bunu göstermektedir. Dolayısıyla oruçta imkân dâhilinde bedeni zorlamamak esastır. Çünkü beden zorlandıkça oruç bundan etkilenecektir. Makul tahammüller orucun sevabını artırabilirse de takati aşan durumlar için böyle bir şey söylenemez. Hz. Peygamber (s.a.v.) in yolculukta oruç tutmakta direnip aşırı zorlanan ve bu sebeple arkadaşlarını serinletsinler diye başına toplayan bir sahabisine: Seferde oruç iyilik değildir. şeklindeki ikazı bu noktada önemlidir. Aynı zamanda iftarda acele edilmesi, sahurun en son dakikalara ertelenmesi tavsiyesi de bu anlamda değerlendirilebilir. Ramazan da hayat normal olarak devam eder. İstirahat imkânı olanlar da edebilirler ve etmeleri tavsiye de edilebilir. Bu, orucun uykuya tutturulmasından ayrı bir şeydir. Orucu Diğer İbadetlerden Ayıran Özellikler Nelerdir? Sözlükte oruç, yemeği, içmeyi, cinsel ilişkiyi terk etmek ve kendini tutmak gibi anlamlara gelir. Dinî bir terim olarak ise, özel bir şekilde kendini tutmaktır. İslâm ın beş temel rüknünden biri olan oruç, nuranî, ruhanî bir ibadet olup kul ile Allah arasında özel bir sır mahiyetindedir. Ramazan ayında Müslümanlara farz kılınmıştır. Ramazan ayı dışında da nafile olarak oruç tutulması Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından hem fiilî hem de kavlî sünnetlerle teşvik edilmiştir. Orucu diğer ibadetlerden ayıran bazı özellikler şöyledir: Oruçta gösteriş olmaz: Orucu oruç haline getiren esasen niyettir. Bundan dolayı orucun geçerli olması için niyet şart koşulmuştur. Zira yeme içme gibi eylemler niyetle terk edilmekte ve nefsin, zahiren orucu bozan bu isteklerine dur denilmektedir. Böylece yememe ve içmeme eylemi Allah a ibadete dönüştürülmektedir. Bunu sağlayan niyettir. Niyet gizli bir şeydir. Onu Allah tan başka kimse bilemez. Bu sebeple oruç da dil ile veya fiille ifade edilemeyen, gösteriş tarafı olmayan mütevazı ve gizlilik özelliği taşıyan bir ibadettir. Kudsi bir hadiste Âdemoğlunun bütün ibadetleri kendisi içindir, oruç ise benim içindir ve onun mükâfatını ancak ben veririm. buyurulması orucun bu yönüne işaret etmektedir. Açlık ve susuzlukla krallara ve putlara değil, ancak Allah a ulaşılır. Oruç sadece Allah için yapılan bir ibadettir. Geçmiş milletlerde putlar için oruç tutma âdeti olmamıştır. Hâlbuki putlar ve sahte tanrılar için rükû, secde ve kurban adama şeklinde ibadetler yapılmıştır. Oruç, insanın behimi özelliklerinden sıyrılabileceğinin bir ispatıdır. Bundan dolayı da ilahi ahlak ile behimi alışkanlıklar arasında bir dengedir. Oruçlu için cennette Reyyân adı verilen özel bir kapı tahsis edilmiştir. Oruç kulu doğrudan Allah a ulaştıran İslâm, iman, kunut, sıdk, sabır, huşu, tasadduk, hıfz ve zikir gibi mümine ait üstün özellikler arasında sayılmıştır. (33/Ahzâb, 35.) Buna göre oruç sadece Allah için tutulduğundan, O na götüren ana yollardan biridir. O zaman bu seneki orucumuza bir hedef koyarak avamın orucundan havasın orucuna ulaşmayı, fıkıh orucunun içini doldurarak sufi orucuna varmayı başarmaya çalışalım inşallah! * Prof. Dr. 48 49
Eğitim Mukadder Arif YÜKSEL SEVGİYE DAİR Sevgi öğrenilebilen bir duygudur. İnsanın yaşamında, sosyal çevresinde, inancında ve dünya görüşünde sevgi varsa nasıl seveceğini ve kimleri seveceğini kolaylıkla öğrenir. Aksi halde işi zordur. Aynı zamanda bir sevgi filozofu olan Mevlâna, Öğrenmeye çalış sevmeyi, güzel olan ne varsa kâinatta her şeyi, sen sevmesini öğrendinse, şimdi artık öğretmelisin. Bütün kâinat bir birine sevgi zinciri ile bağlanmış, Sevgisini öğren ki o zaman dersin: Ölümsüz olan da varmış. der. Buna göre Allah ı layığı ile sevebilen; Peygamberimizin, Allah ın ahlâkı ile ahlâklanın hadis-i şerifinin gereğini yerine getirmiş olur. Allah; merhamet, iyilik, yardım, adalet, güvenilir olma vb. ahlakî sıfatlarla kendini tanımlamakta ve kullarından da bunları istemektedir. Allah ın ahlâkı ile ahlaklanma tavsiyesi, O nun sıfatlarını özümseme ve yaşam biçimi haline getirme amacını gerçekleştirmeye matuftur. Allah ı sevmek ve Allah tarafından sevilmek için Kur an-ı Kerim de üsve-i hasene (en güzel örnek) olarak takdim edilen Hz. Muhammed (s.a.v.) e tâbi olmak gerekiyor. 1 Ona severek bağlanmak, bir lidere ve rehbere tabi olma, yüksek kişiliklere hayranlık duyma, onu idealize ederek ahlakıyla bütünleşme ihtiyacımızı karşılıyor. Allah ın Habibim! (Sevgilim) dediği gül kokulu Nebi nin sevgisi, kendi erdemlerini aktararak sevenini yüceltir. Peygamberimizi gerçekten sevebilen birisi gülde, onun eşsiz cemalini ve kokusunu hisseder. Sevilenler Anne sevgisi ile baba sevgisi farklıdır. Anne şartsız ve karşılıksız sever. Çünkü çocuk, sadece bünyesinin değil yüreğinin de bir parçasıdır. Babanın sevgisi şartlıdır. Dediğimi yaparsan, dediğim gibi olursan seni severim. der ya da böyle demeye getirir. Güçsüz ve çaresiz bir çocuk için annenin sevgi dolu kucağı, güvenli bir sığınak, güç ve cesareti öğreten baba sevgisi ise sağlam bir dayanaktır. Geothe der ki: Hiç kimse kollarında çocuk tutan bir anne kadar çekici ve birkaç çocuk arasındaki kadın kadar saygı değer değildir. Allah ın, eseri olması hasebiyle kulunu sevmesi anne sevgisi gibi şartsız, kulunun amelini sevmesi hakkaniyet gereği baba sevgisi gibi şartlıdır. Sevgi cevheri kemâl, lezzet ve menfaat saikinden biri ya da hepsinin uyarısıyla harekete geçer ve tercih ettiği bir saikle mahiyet kazanır. Kemâl (olgunluk) saikinin uyardığı ve beslediği sevgi, şefkatle muhataba ulaşır. Şefkatli sevgi, karşılık beklemeden iletilen bir İnsan ya kendindeki sevgiyi ya da kendi sevgisine en yakın olanı sever. Sevgi ilâhî menşei olan bir eserdir. Belki de sevgiye acının karışması, müessir (sevginin gerçek sahibi, yaratıcısı) dururken, eserin ondan daha ziyade sevilmesindendir. duygu ve hizmettir. Bunun eşsiz örmeğini annelerde görürüz. Anneyi şefkatli sevgi yüceltir ve ulvileştirir. Allah ın kullarına olan sevgisi ise anne sevgisinden kat kat fazladır. Anneler, şefkatli sevgilerinin kapsama alanına kendi çocuklarından başka eş, dost ve sevgiye layık diğer kimseleri aldıklarında erdemin zirvesine ulaşırlar. Erkeklerin de bu zirveye ulaşmaları anne sevgisiyle yani şefkatli sevgiyle sevebilmelerine bağlıdır. 50 51
Eşler arasındaki sadece iki kişiye özel sevgi; huzur, sükûn ve mutluluk kaynağı olması bakımından Yüce Yaratıcının varlığının bir delilidir. 2 Eş sevgisi, cinsel arzu değildir. Öyle olsaydı, cinsel arzu karşılandığında sevginin de bitmesi gerekirdi. Psikologlara göre cinsel arzu sadece bir kaşıntıdır. Eş sevgisi, eşlerin, anı, mekânı ve hayatı paylaşırken hâsıl olan ferahlıktır, romantizmdir. Eşten başka hiç kimsenin eş sevgisine olan ihtiyacı karşılaması mümkün değildir. Bir bütünün iki eşit parçası gibi olan eşleri ancak samimi bir sevgi bütünleştirebilir ve sevgiyle bütünleşen hayat gerçek anlamına kavuşur, gözümüz ve gönlümüz helalinden doyuma ulaşır. Sevgi, vererek mutlu olmaksa eğer (şefkat), bunun en somut örneği evlat sevgisinde ortaya çıkar. Evladımıza kanımızı, malımızı, emeğimizi ve geleceğimizi veririz. Başkalarına verirken acıtan verme duygusu, evlada verirken mutluluğa dönüşür. Onlar bize insan düzleminde büyük olmamıza ve ilâhî bir meslek olan mürebbiliği (terbiye edicilik) ifa etmemize imkân verirler. Onları dünyaya biz davet ediyoruz. Biz, doğumlarından sonra onların isimlerini yaşatıyoruz onlarsa bizim ölümümüzden sonra ismimizi yaşatıyorlar. Ölümsüzleşenler ya da ölümsüz eserler bırakanlar, hamuruna sevgi mayası katılarak yoğrulan çocuklar arasından çıkıyor. Onların sevgisi bizim umutlarımızı besliyor, bizim sevgimiz ise onların güç ve yeteneklerini. Dostlarımız da sosyal çevremizin doğal ve zaruri unsurlarıdır. Dostlarını göz ardı etmiş olanın asosyal hayatı ne kadar mutlu ve renkli olabilir ki? Dostlarımızın sevgi ve desteğiyle motive oluruz. Başarılarımız, dostlarımızın destek ve takdirleriyle taçlanır. Dostlarımızla neşemize neşe katar, üzüntülerimizi hafifletiriz. Dostlarımızın sevgisi güven, tecrübesi rehber, sohbeti gıda, ikazı ilaç hükmündedir. Meveddet, (sevgi) iki karabetten (yakınlık) biridir. kelâm-ı kadîmi, bir soy akrabalığı, bir de sevgi akrabalığı olmak üzere iki türlü yakınlık olduğunu ifade eder. Ancak Muhabbetten daha yakın karâbet yoktur ve düşmanlıktan daha öte bir uzaklık da mevcut değildir. sözüne göre de asıl yakınlığın sevgi bağı ile meydana geldiği anlatılmaktadır. Şair şöyle diyor: Âlemde çün mehabbet imiş akreb-neseb İhvâna bundan gayrı olur mu aceb neseb? (Âlemde en yakın bağ muhabbet bağı imiş /Dostlar için bundan başka nesebe ne gerek var.) Yüzümüzü öperek, saçımızı okşayarak, kulağımıza hoş nağmeler bırakarak esip giden rüzgârın altında havası, suyu ve ortamı temiz, çevresi sakin bir doğa parçası, birbirini adaletle takip eden ve sevinçle kucağımıza atlamak istercesine bize koşan deniz dalgaları sevgi duygularını depreştiren romantik uyarıcılardır bence. Kedi ve köpek gibi evcil hayvanlarda, sağmal hayvan yavrularında, hatta vahşi hayvan yavrularındaki sevecenlik, ilâhî kudretin harika eserleri olması yanında herhalde çağdaş olmamızla, aynı havayı teneffüs etmemizle ve aynı dünyayı paylaşıyor olmamızla, en önemlisi daha ziyade asil bir insanî duygu olan sevme duygumuzun sevecen olanı keşfetme yeteneğiyle ilgilidir sanırım. Birini sevmek, sadece güçlü bir duygu değil, bir karardır, bir yargıdır ve bir söz vermedir diyor, E. Fromm ve devam ediyor: Çünkü duygular geçicidir. Sevme eylemine karar ve yargı karışmasaydı o sevginin ölünceye kadar devam edeceğini nasıl garanti edebilirdik. Ayrıca sevgiye değer olan nesneyi de seven keşfediyor. Ona bir değer biçiyor, bir paye veriyor. Sevilen, sevenin iltifatıyla sevgili unvanına kavuşuyor. Her yönü ile duygusal olan sevginin eserleri ve faydaları da duygusaldır ama bu eserler ve faydalar, her birey için çok hayatî bir önemi haizdir. Sevgi, stresin yol açtığı zihinsel bunalım sebebiyle düşüncenin bloke edilmesini engeller, hafıza netliği sağlar, sistemleri sağlam çalışan bir ruh hali ile çok olumlu maddî ve manevî yararlar sağlar. Şefkatli sevgi, hem şefkat edende, hem de şefkat edilende güven duygusunu tesis eder. Oysa diğer verme türlerinde acaba karşılığında ne istiyor veya ne vermem gerekir gibi bir endişe daima akla gelir. Sevginin her miktarı kanaatkâr bir kalbi tatmin ve teskine elverişlidir. Sevgi, sevileni sevginin etkin gücüyle kendine bağlar ve onun oluşturduğu güvenlik ortamında huzura kavuşturur. Sevginin Dost ve Düşmanları Sevgi, dostlarının hazırladığı uygun ortamda oluşur ve gelişir. İlgi, sezgi, yaratıcı kişilik, özgürlük, sabır, kararlılık, sorumluluk duygusu, inanç, bilgi ve bilinç, acı ve hüzün duyguları sevginin en yakın dostlarıdır. Sevgi, dostlarıyla sağladığı işbirliği neticesinde sahibine iç güzellik, ufuk genişliği, özgüven, merhamet, dayanışma, hoşgörü, saygı, fedakârlık, samimiyet, umut, neşe ve mutluluk gibi yüksek insanî erdemleri kazandırır. Öte yandan bencillik, gurur, kibir, kıskançlık, iki yüzlülük, kuşkuculuk, kin ve nefret gibi kişisel kompleksler, menfaatçi (pragmatist) ve fırsatçı (oportünist) tutumlar ve haksızlık, sevginin en amansız düşmanlarıdır. Bu duygular bireydeki sevgiyi yok ettiği gibi çevredeki sevgilere de zarar verir. Sevginin kendisini savunması için bir miktar, kötülükten nefret etme duygusunu yedekte bulundurulması her zaman yararlı olur. Seven insan canlı cansız her varlığın mayasının sevgi olduğuna inanır. Sevimsiz, zalim insanın mayası da sevgidir ama bozulmuştur. Mayası saf olan tek zümre sevenlerdir. Sevilenler için de aynı şeyi söyleyemiyoruz. Çünkü sevgide bazen sapmalar da meydana gelir ve sevgiye değer olmayan nesnelerin de sevildiği görülür. İnsan ya kendindeki sevgiyi ya da kendi sevgisine en yakın olanı sever. Sevgi ilâhî menşei olan bir eserdir. Belki de sevgiye acının karışması, müessir (sevginin gerçek sahibi, yaratıcısı) dururken, eserin ondan daha ziyade sevilmesindendir. Sevgi içindeki acı ve hüznün, seveni eğitmek ve olgunlaştırmak gibi çok önemli bir rolü ifa ettiği de düşünülebilir. Bizler acıyı öylesine özümsemişiz ki hayattaki acılar, yemekteki acılı baharatlar gibi yaşama renk ve tat katmaya başlamış. Acısız, ne yemeğin, ne de hayatın tadına varılabiliyor. Buna rağmen aşağıda malzeme ve yapılış tarifini vereceğim, içinde neşe ve mutluluktan başka bir tat bulunmayan sevgi yemeğini başka bir deyişle insanlık yemeğini önermek isterim: Sevgi Yemeği M a l z e - me: Bir ölçek selâm, iki ölçek hayırlı günler, biraz ilgi, bir tutam anlayış, normal ölçülerde nezaket, bir tatlı kaşığı hoşgörü... Yapılışı: Malzemeyi iç dünyanızdan alın, temizdir yıkamak gerekmez, gönül mutfağında hazırlayın. Özenle hazırladığınız malzemeyi sevgiyle karıştırdıktan sonra gönül fırınında sevgi sıcaklığı derecesinde pişirin. Sevgi yemeği hazır hale geldikten sonra dostlarınıza bizzat kendiniz servis yapın. Tükenir diye ketum davranmayın zira bu yemek herkese yeter. Seven ve sevilenlerden olası Dipnot 1 3/Al-i İmran, 31. 2 30/Rum, 21 52 53
Kültür Fatih ÇINAR MUSTAFA TAKÎ EFENDİ VE MİKYAS-I ŞERİAT Mu stafa Takî Efendi, Millî Mücadele nin etkin simalarından birisidir. O, halk üzerindeki etkisi ve siyasî mücadeleleri ile bu döneme damga vuran bir ilim adamıdır. Takî Efendi, döneminde, meşrutiyetle memleketin idare edilmesi, hesap verebilir bir yönetimin iş başında olması, adaletin tesis edilebilmesi ve istibdat yönetimine karşı tavrı ile birçok ismi de etkilemiştir. O, fikirlerine gönül veren birçok siyasî oluşuma destek vermiş ve fikirlerini toplumun her kesimine ulaştırabilme düşüncesiyle çeşitli yayın organlarında birçok makale kaleme almıştır. Takî Efendi nin Sebilürreşat, Sırat-ı Müstakim, Beyanü l-hak ve Vicdan gibi mecmualarda yayımlanan yazıları tespit edilmiş ve bu makaleleri üzerinde bazı çalışmalar da yapılmıştır. 1 Yakın zamanda Takî Efendi nin yazılarının Mikyas-ı Şeriat adlı mecmuada da yayımlanmış olması ihtimalinden hareketle yaptığımız bir araştırmada bu mecmuada yayımlanmış ve daha önce başka kaynaklarda zikredilmemiş iki makalesine daha ulaştık. Bu çalışmamızda mecmua ve Takî Efendi nin bu mecmuada yayımlanan makaleleri üzerinde durmak istiyoruz. Mikyas-ı Şeriat ve Mustafa Takî Efendi nin Makaleleri Mecmua, meşrutiyet döneminde yayın hayatına başlamıştır. Gazetenin imtiyaz sahibi Hüseyin Remzi Bey dir. Gazete dinî içerikli ve meşrutiyeti savunan yazıları ile dikkat çekmiştir. Gazetenin imtiyaz sahibi Hüseyin Remzi, 11 Mayıs 1909 tarihinde tutuklanarak ömür boyu hapse mahkûm edilmiştir ve bu tarihten sonra gazete yayın hayatından çekilmek zorunda kalmıştır. 2 Mustafa Takî Efendi, kaleme aldığı iki makale ile gazetenin meşrutiyet fikrine destek vermiş ve kendisinin de bu fikri benimsediğini açıkça ifade etmiştir. Takî Efendi, gazetenin 24 Rebiyülevvel 1327 Perşembe/2 Nisan 1325 tarihli ve 28 numaralı sayısının başyazısında (s. 2 3) döneminde meşrutiyet sistemini hâkim kılmak için kurulmuş birçok birlikteliğe işaret etmiştir. Açıkça İttihat ve Terakki Cemiyeti ni desteklediğini, bu cemiyetle paralel fikirleri paylaşan Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye, Fedâkerân-ı Millet, İttihâd-ı Muhammediyye ve Ahrâr Fırkası gibi cemiyetleri milletin birlik ve beraberliğine hizmet için bir araya gelmiş topluluklar olarak benimsediğini ifade etmiştir. Takî Efendi, bu fırkaları desteklediğini, düşüncelerini paylaştığını ve icraatlarını beğendiğini yazısında dile getirmekle birlikte bu cemiyetlerde gördüğü bazı eksikliklere de değinmiştir. Onlara birlikte hareket etmelerini tavsiye eden 54 55
Takî Efendi, bu cemiyetleri birbirlerinin alternatifleriymiş gibi görmenin son derece yanlış bir fikir olduğunu belirtmiştir. Ona göre, hepsinin amacı adalettir, adalet olmalıdır ki adaletin de tam karşılığı İslâm ın emir ve yasaklarını uygulayarak insanların dünya ve ahiret mutluluklarını sağlamaktır. Takî Efendi, bu makalesini şu cümleler ile sonlandırmıştır: Yani bir olduğu ilan olunmalı, bir taraftan siyasî konuşmalar ve diğer taraftan dinî ve hikmet içerikli yayınlarda tek bir amacın olduğu vurgulanmalıdır. Osmanlı nın meşru şekilde akla uygun olarak birliğini temine çalışmalıdır. Son olarak ifade etmemiz gerekirse tefrikadan/ayrılıktan uzak duralım. De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah tan başkasına kulluk etmeyelim, O na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun biz Müslümanlarız. 3 Takî Efendi nin Mikyas-ı Şeriat ta kaleme aldığı ikinci makalesi Sivas İttihat ve Terakki Cemiyeti İlmiyye Şubesi nin gazetede yer alan ve Aynen başlığını taşıyan ilanı ile ilgili görüşlerinden oluşmaktadır. 4 Bu çalışmasında Takî Efendi, Fetavâ-yı Cihangiriyye, Orhan Gazi döneminde Alâeddin Paşa tarafından konulan Askerî Nizamname, Sultan Mehmet Han tarafından tesis ettirilen Kânûn-ı Muhammedî, Sultan Mahmud Han tarafından Tanzimat-ı Hayriye ismiyle uygulanılmak istenen ıslahat fermanı ve 1293 Kanun-i Esasisi gibi Osmanlı toplumunu ıslah için kaleme alınan çeşitli ferman ve kanunnamelerin geçirdikleri aşamalardan ve gelinen noktada bu ferman ve kanunnamelerin değerlerinden bahsetmiştir. Takî Efendi, Sivas İttihat ve Terakki Cemiyeti İlmiyye Şubesi nin gazetede yer alan ifadelerini desteklemek için kaleme aldığı bu yazısında şeffaf, hesap verebilir ve halkı ile barışık bir idarenin kaçınılmaz olduğundan bahsetmiş ve bu sistemin de ancak meşrutiyet ile gerçekleşebileceğini izah etmeye çalışmıştır. O, İslâm ın yeni karşılaşılan olaylar karşısında yetersizmiş gibi gösterilmesini haksızlık olarak kabul etmiş ve bu konuyu şu şekilde değerlendirmiştir: İslâm Kanunları ve İlkeleri Yüce İslâm dini, bazılarının zannettiği gibi, bugünün gelişmesini ve ilerlemesini temin edemeyecek yetersiz ve sınırlı bir durumda değildir. Yüce İslâm dini bugünkü gelişmelerin ve ilerlemelerin milyonlarca katına da çıksa onu da temin edecek kanunlara ve ilkelere sahiptir. Bu gerçek birçok yabancı tarafından da itiraf edilmiştir. Görülen sınırlılık ve yetersizlik hali dinden değil dinden esinlenerek konulduğu iddia edilen fikir ve nazariyelerdendir. Üzülerek ifade edelim ki bu garip durum İslâm adı altında yaşanan ve Avrupa taklitçiliğini ki onu da bilmeyerek yapıyorlar kendisine şeref addeden bir kısım insanımızdan kaynaklanmaktadır. Ne gerek, donanımlı âlimlerimize yetki verilsin her idare hakkında dinin esaslarından hüküm çıkararak bir kanun yazılsın. O zaman inkârcılar da itiraz edenler de yabancısı da yerlisi de Müslümanı da gayr-i Müslimi de kanun nasıl olur, kanuna itaat, adaleti temin nasıl olur? Görsün. 5 Takî Efendi, ilk makalesinin altına Sivas tan Mustafa Takî şeklinde imza koyarken ikinci makalesinde ise sadece Mustafa Takî ifadesi ile yetinmiştir. Sonuç Millî mücadele sürecine sözlü ve fiili gayretleri ile yön veren isimlerden birisi olan Takî Efendi nin bu mecmuada yayımlanan makaleleri onun meşrutiyet çizgisindeki görüşlerini daha net bir şekilde gözler önüne seren önemli notlardır. Takî Efendi nin bu mecmuada yayımlanan makaleleri bizlere bir kez daha onun görüş ve düşüncelerini açıkça ifade etme noktasındaki cesaretini göstermiştir. Ayrıca bu makaleler, kendisini zihni bir kargaşanın ortasında bulan Anadolu insanının zihnindeki bu önemli sorunu giderebilme adına Takî Efendi nin attığı önemli adımlardan bir tanesi durumundadır. Yine bu çalışmaları Takî Efendi nin zamanı iyi okuyabilen ve topluma yön verebilen lider ruhlu bir şahsiyet olduğunu gösteren numunelerdir. Takî Efendi nin Mikyas-ı Şeriat ta yayımlanan bu makalelerinin tespit edilmesi başka yayın organlarında da makalelerinin olabileceği fikrini akıllara getirmektedir. Kaynaklarda üretken bir yazar olduğu belirtilen Takî Efendi nin daha başka yayın organlarında yayımlanmış çeşitli çalışmalarının olması güçlü bir ihtimaldir. Temennimiz Takî Efendi nin bu olası çalışmalarının ve kaynaklarda zikredilmesine rağmen henüz ulaşılamayan diğer eserlerinin de gün yüzüne çıkarılarak insanımızın istifadesine sunulması yönündedir. Dipnot 1 Örneğin Fatih Çınar, Mustafa Takî Efendi ve Makaleleri, Nasihat Yayınları, Ankara 2012. 2 İsmet Bozdağ, Abdülhamit in Hatıra Defteri, Pınar Yay., İstanbul 1996, s.104-105; Ahmet Ali Gazel- Şaban Ortak, İkinci Meşrutiyet ten 1927 Yılına Kadar Yayın İmtiyazı Alan Gazete Ve Mecmualar (1908-1927), s.227; Meşrutiyet in İlanından Beri Türkiye de Neşrolunmuş Gazete ve Mecmualar, Ayın Tarihi, No: 41, (Ağustos 1927), s. 2350-2358; Meşrutiyet in İlanından Beri Türkiye de Neşrolunmuş Gazete ve Mecmualar, Ayın Tarihi, No: 42, (Eylül 1927), s. 2451-2457; Meşrutiyet in İlanından Beri Türkiye de Neşrolunmuş Gazete ve Mecmualar, Ayın Tarihi, No: 44, (Teşrin-i sani 1927), s.2650-2654; Meşrutiyet in İlanından Beri Türkiye de Neşrolunmuş Gazete ve Mecmualar, Ayın Tarihi, No: 45, (Kanun-ı evvel 1927), s.2810-2816; Meşrutiyet in İlanından Beri Türkiye de Neşrolunmuş Gazete ve Mecmualar, Ayın Tarihi, No: 52, (Temmuz 1928), s.3556-3561; Meşrutiyet in İlanından Beri Türkiye de Neşrolunmuş Gazete ve Mecmualar, Ayın Tarihi, No: 53, (Ağustos 1928), s.3641-3651. 3 Al-i İmran 3/64. 4 Burada şu hususlar dile getirilmiştir: Yazılı olarak sunulan metin cemiyetimiz tarafından gözden geçirilerek harfiyen hakikate uygun görülmüştür. Osmanlı ismi altında bulunan bütün Müslümanların ruhları din ve şeriat gıdası ile gıdalanmıştır. Onların kanları ise dinin hükümlerini korumak için akmaya hazır haldedir. Dinin hükümleri bazen zor da gelse Müslüman ona öteden beri Şeriatın kestiği parmak acımaz sözü ile bağlılığını ifade etmiş, İslam ın dışında hangi kanun konulursa konulsun adaleti temin edemeyeceğine can-ı gönülden inanmıştır. Gayr-i Müslim vatandaşlarımız ise yüzyıllardır İslam ın adaletini görmüş, İslam ın edep ve adetleri ile edeplenmişlerdir. Bu nedenledir ki İslam ın kadir ve kıymetini bilirler ve onun hükümlerinin bizimle beraber uygulanmasını isterler. Çünkü onlar da adaleti istemektedirler ki adalet dinin kendisidir. Devletin ve milletin vekilleri bugün büyük bir yanılgı içerisindedirler ki yeni yapacakları kanunlarda dinin hükümlerini ve sınırlarını korumadıkları sürece otuz milyon Osmanlının ve üç yüz milyon Müslümanların vebali ile sorumlu olacaklardır. Artık tarih ve istikbalin kendilerini nasıl yâd edeceklerini düşünmelidirler. Mustafa Takî, Mikyâs-ı Şeriat, 9 Rebiülahir 1327, Perşembe, (16 Nisan 1325), Numara:30, s.3. 5 Mustafa Takî, Mikyâs-ı Şeriat, 9 Rebiülahir 1327, Perşembe, (16 Nisan 1325), Numara:30, s.3 4. 56 57
Tarih İsmail ÇOLAK Osmanlı dan Ramazan Hİkâyelerİ Sarayda Ramazanlar çok güzel olurdu. Bir hafta evvel hazırlık başlardı. Temizlik yapılır, Kiler-i Hümayun dan bütün dairelere büyük sürahiler içinde türlü şuruplar, birçok iftariyeler gelirdi. Şükürler olsun bir Ramazan-ı Şerif i daha idrak etme bahtiyarlığını yaşıyoruz. Cümle Ümmet-i Muhammed hakkında rahmet, mağfiret, inayet ve berekete vesile olsun. (Amin.) Bu yazımda, tadımlık nevinden de olsa Osmanlı Ramazanlarından küçük bir buket sunmak istiyorum. Harem de Yaşanan Ramazan Coşkusu Öncelikle Osmanlı Haremi nde Ramazan ın nasıl karşılandığına ve bu mübarek ayda sarayın büründüğü manevî atmosfere biraz göz atalım: Bu konuda Sultan II. Abdülhamid in kızı Ayşe Osmanoğlu nun hatıratında geçen şu müşahedeler tatminkâr bir ipucu niteliğindedir: Öte yandan Harem Dairesi ndeki Hünkâr Sofası nda da Ramazan ayı boyunca yoğun manevî programlar icra edilirdi. Burada bu aya mahsus olarak yapılan en önemli faaliyet Huzur Dersleri idi. Gelenek haline gelen bu derslerde, ulema Sarayda Ramazanlar çok güzel olurdu. Bir hafta evvel hazırlık başlardı. Temizlik yapılır, Kiler-i Hümayun dan bütün dairelere büyük sürahiler içinde türlü şuruplar, birçok iftariyeler gelirdi. Ramazan ın ilk gecesi bütün dairelerin sofalarına altın yaldızlı kafesler kurulur, Harem Ağalarıyla bir imam, iki güzel sesli müezzin gelirdi. İlahiler okunarak namaz kılınırdı. Gece kapılar açılır, sahur tablaları girer, top atılıncaya kadar herkes ayakta kalırdı. Öğle üzeri de her daireye bir hoca gelir, vaaz verirdi. Akşam topla beraber zemzem-i şerifle oruç bozulur, iftar takımları hazırlanır, buzlu limonatalar, şuruplar içilirdi. Sarayın harem dairesi, Ramazan da adeta cami haline girer, herkes ibadetle vakit geçirirdi. ile dinî sohbetler ifa edilir, mukabeleler yapılır ve mevlitler okunurdu. Bu genel malumattan sonra şimdi de kıssa, nükte ve latifelerin diliyle biraz ibretli veanlamlı, biraz da eğlenceli eski Ramazanlardan birkaç çarpıcı sayfa açalım. Ramazan Günü Kazanılan Zafer Sultan III. Selim dönemi... Avusturya ordusu Yerköy Kalesi ni sarmıştı. Bir Ramazan ayı idi. Kaledeki Osmanlı askerlerinin tamamı oruç tu- 58 59
tuyordu. En büyük sıkıntıları oruç olmak değildi. Hayvanların otlaklarının düşman işgali altında olması ve ot ihtiyacıydı... Bir süre sonra cesur bir yeniçeri, ot getireceğini söyleyerek kaleden ayrıldı. Avusturyalılara başvurup izin istedi: - Hayvanları aç bırakmak mertliğe sığmaz. İzin verin biraz ot yolayım! Avusturyalılar önce izin verdiler. Osmanlı askeri, ot yolup arabalara yüklemeye koyuldu. Ardından düşman askerleri etrafını sardı. Alay etmeye, hakaretler savurmaya başladılar. Yeniçerinin sabırlı davranışları karşısında iyice zıvanadan çıktılar. Sonra da acımasızca katlettiler. Kesik başını kalenin önüne getirip, bağırıp çağırmaya, tehdit etmeye başladılar: - Hepinizin kellesini süngülerimize geçireceğiz! Alçak Türkler! Daha da ileri gidip Peygamber Efendimize ve padişaha dil uzatmaya yeltendiler. İşte o zaman kaledeki Osmanlı askerlerinin sabrı tamamen tükendi. Galeyana gelen yeniçerilerin dilinde aynı tepki vardı: - Düşmanın hakaretlerini daha fazla dinleyemeyiz, tahammülümüz kalmadı. Düne kadar padişahlarımızın ayaklarına kapananlar şimdi aslan kesiliyorlar. Komutan emrini verdi. Avusturyalılara haddi bildirilmeli, Peygamberimize ve padişahımıza hakaret etmek ne demekmiş gösterilmeliydi: - Herkes hazırlansın! Allah aşkı için savaşımız vardır. Peygamberimize ve padişahımıza dil uzattırmayız! Allah, din, peygamber ve padişah aşkı ile savaşan Osmanlı askerleri, Avusturyalılara öylesine saldırdılar ki, düşman feleğini şaşırdı, neye uğradığını bilemedi. Aslında bu denli şiddetli bir tepki ve hücum beklemiyorlardı. Osmanlı nın en hassas damarına bastıklarının farkında değillerdi. Osmanlılar için din ve kutsal değerler olunca akan sular durur, canlar feda edilirdi. Şiddetli çarpışmalar sonunda beş binden fazla düşman askeri cezalandırıldı. Geri kalanlar da canlarını zor kurtardılar. Çareyi kaçmakta ve her şeylerini arkada bırakmakta buldular. Yerköy Kalesi önünde, bir Ramazan ayında zafer Osmanlıların ve İslâm ın olmuştu. Takvimler, 8 Haziran 1790 tarihini, parlak bir sayfa olarak yapraklarına ekledi... Tuhaf Ramazan Hoşafı II. Mahmud döneminde iki defa şeyhülislamlık makamına gelen Dürrizade Seyyid Abdullah Efendi, İstanbul un sayılı zenginlerindendi. Üsküdar Doğancılarda inşa ettirdiği, Paşa Kapısı diye anılan saray yavrusu muhteşem konakta yaşamaktaydı. Sultan Mahmud, bir yaz günü Ramazan akşamında, şeyhülislamın konağına adeta bir iftar baskını düzenledi. Yanında bakanları, önde gelen devlet adamları ve hizmetine bakanların oluşturduğu hatırı sayılır bir kalabalık vardı. Haber vermeksizin gerçekleştirdiği ziyaretle Dürrizade ye sürpriz yapmak istedi. Tabii, o anda konak halkını tarif edilemez bir panik havası sardı. Etekleri tutuşarak efendisi şeyhülislam hazretlerine koşan kâhya, ellerini iki yana açarak şöyle sordu: - Ne yapacağız şimdi? Ama Dürrizade hiç telaş göstermedi. Ev halkına ayrılan yemekler misafirlere verilecek, kendi yemeği de padişaha takdim edilecekti. Neticede, bütün olumsuz şartlara rağmen her şeyiyle dört dörtlük bir sofra kuruldu. Sultan Mahmud hizmetkârı çağırtarak tebrik etti. - Yemekler gerçekten nefis olmuş. Sadece bir şey dışında. O da, şu billur kâse içindeki hoşaf biraz ılık olmuş, dedi. Kâhya ya da o zamanki ismiyle Kethuda, padişahın bu küçük eleştirisi üzerine, elleri göbeğinde bağlı, başı hafifçe eğik bir vaziyette cevap verdi: - Biraz karıştırılınca kendiliğinden soğur efendimiz. Padişah, işte o zaman işin farkına vardı. Ve dile getirdiği tek kusurun da geçersiz olduğunu gördü. Çünkü billur zannettiği hoşaf kabı, içi oyularak kâse süsü verilmiş bir buz kalıbıydı. Hâşâ Teravihin Allah ı Başka mı? Sultan II. Abdülhamid devrinde bir Ramazan gününde sarayda teravih namazı kılınıyordu. İmam normal zamanda yatsı namazını ağır ağır kıldırdığı halde sıra teravihe gelince acele acele kıldırmaya başlamıştı. İmamın arkasındaki safta bulunan Hemşinli Mahmud Efendi selamdan sonra dayanamayıp imama sordu: - Yatsı namazını kimin için kıldırdın? - Allah için. - Hâşâ yatsının Allah ı başka, teravihin Allah ı başka mı? Onu neden yavaş kıldırıyorsun da teravihe gelince acele ediyorsun? O sırada Hünkâr Mahfili denilen bir kafes içerisinde namaza eşlik eden Abdülhamid Han kafese vurdu ve imama şu emri verdi: - Hoca haklı, dediğini yap! Jet İmam Başka bir hızlı teravih hikâyesi de şöyle: İri yarı bir adam olan İzzet Molla, Fatih Camii nde teravih namazı kılıyordu. İmam alelacele kıldırdığı için de nefes nefese kalıyordu. Namazın ortalarına doğru elinde fener olan birisi camiye geldi. İmamın selam verdiğini görünce şöyle hayıflandı: - Eyvah yetişemedik! Bunu duyan İzzet Molla da, canının acısını çıkaracak, akan terlerini soğutacak bir cevabı, yanındakilerin duyacağı kısık bir ses tonuyla konduruverdi: - Biz içinde iken yetişemiyoruz a birader! Zeytinyağını Padişah, Sirkesini Sadrazam Koysun! Bir Ramazan günü Sultan Abdülhamid, Yıldız Sarayı nda bakanlar ile tanınmış gazetecilere iftar ziyafeti verdi. Sofrada ağız tadıyla yenecek bir salatanın nasıl yapılacağı hakkında söz açıldı. Birisinin, şakayla karışık şu tarifi, misafirlerin çok hoşuna gitti: - Salatanın yağını cömert birine, sirkesini bir pintiye koydurmalı, bir deliye de karıştırtmalıdır. Orada bulunan yazar Ebüzziya Tevfik, söze karışıp şöyle dedi: - O halde, zeytinyağını Şevketmeab Efendimiz Abdülhamid e, sirkesini de Sadrazam Paşa Hazretleri ne koydurmalı. Çırağan Sarayı na da gönderip karıştırtmalıdır! O vakit, devrik padişah V. Murad, Çırağan Sarayında hapis bulunuyordu. Bu konuşma, sultanın kulağına gidince, çok hoşlandı. Ebüzziya Tevfik i 100 altınlık bir hediye ile ödüllendirdi. 60 61
Kitap Muharrem AKIN Velİler ve Hükümdarlar Türk tarihinde millî, dinî ve insanî duygulara dayanan bir cihan hâkimiyeti mefkûresi askerî ve siyasî kudretle yayılırken manevî kudret ve kuvvetin daha net bir şekilde coğrafyaları etkilediği bir hakikattir. Nasihat yayınları arasında neşredilen, Tarihçi-Yazar Resul Kesenceli nin Veliler ve Hükümdarlar adlı kitabında bu gerçek dile getirilmektedir. Eserin takdim bölümünde şöyle denilmektedir: Anadolu coğrafyası başta olmak üzere bölgenin İslâmlaşmasında Kolanizatör Türk dervişlerinin, evliyaların ve mürşidlerin çok büyük etkileri vardır. Onlar hem hükümdarların yetiştirilmesi ve yönlendirilmesinde hem şehirlerin kurulmasında hem de medenileşmesinde çok önemli yere sahiptirler. Pek çok bölgeye zaviyeler, dergâhlar, vakıflar, medreseler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, şifahaneler inşa etmek suretiyle medeniyetin temelini oluşturmuşlardır. Aynı zamanda insanların kalplerini fethetmek suretiyle coğrafyaların İslâmlaşmasını sağlarken tüm sahalarda İslâm medeniyetinin nüfusunu ve nüfuzunu artırmışlardır. Uzantıları ve etkileri ise günümüze kadar devam etmiştir. Osmanlı Devleti nin oluşturduğu medeniyetin tüm hücrelerinde İslâm medeniyetinin izleri bulunmaktadır. Osmanlı nın yükselmesini sağlayan İslâm medeniyeti bu Türk devletini dünya medeniyetlerinin içerisinde çok önemli bir yere taşır. Tabii olarak kurmuş oldukları şehirler yapmış oldukları eserler yetiştirmiş oldukları bilginler ve yaşayış şekilleri ile sosyal ve siyasî hüviyetleri bunları göstermeye kâfidir. Osmanlı Devleti manevî kudret kaynakları maddî hizmetleri idaresinde yaşayan çeşitli kavim din ve mezhepler arası ahengi siyasî istikrarı ve sosyal dengesi ile dünya medeniyetlerini derinden etkilemiştir. Bu etkinin temeli ise İslâm medeniyetidir. Hazreti Muhammed (s.a.v.) in oluşturduğu ilâhî ruh ve manevî nüfuz ile tarihi etkileyen İslâm âlimlerinin mürşidlerin, dervişlerin ve siyasî liderlerinin işbirliği ile mükemmel ve müthiş bir dünya medeniyeti ortaya çıkmıştır. Bu medeniyetin etkilerini tüm coğrafyalarda sosyal hayatta dünya nizamının bütün parçalarında görmemiz mümkündür. Kesenceli, Veliler ve Hükümdarlar adlı kitabının önsöz bölümünde içeriğin ipuçlarını bizlere şöyle vermektedir: Millet olma şuurunun önemli bir boyutu da inançtır. Türk Milletinde millet olma şuurunu bu kadar yüksek tutan, ona ruh ve mana veren, onu güzelleştiren, his dünyasını ona göre meylettiren şüphesiz bu inanç boyutudur. Şu unutulmamalıdır ki tarih içerisinde başarılı olan her hükümdarın arkasında onu destekleyen ve yetiştiren, yönlendiren çok önemli maneviyat erenleri / mürşid-i kâmiller bulunmaktadır. Bunun içindir ki tarih şuuru ve bilinci yerleştirilirken bu önemli simaların nitelikleri ve kimlikleri insanlarımıza çok güzel bir şekilde anlatılmalı ve öğretilmelidir. Osmanlının kuruluşunda Şeyh Edebalı nın, Orhan Bey döneminde Geyikli Baba nın, İstanbul un fethinde Akşemsettin (Akşeyh) Hazretlerinin, Yıldım Bayezit dönemi anlatılırken Şeyh Hamid-i Velî (Somuncu Baba) nin rolleri; II. Murad dönemi anlatılırken Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri, Birinci Ahmed döneminde Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretlerinin ve pek çok velînin izleri net bir şekilde görülmektedir. Bu Allah dostlarının; tarihi, coğrafyaları ve hükümdarları çok boyutlu olarak yönlendirdikleri arşiv vesikaları ile belgelenmiştir. Tarih şuuru içerisinde ibretli hadiseler, örnek kıssalar ve ihtişamlı olaylar ile Allah dostlarının tesirleri ve hükümdarlarla yakın ilişkilerinin açık bir şekilde okuyucuya sunulduğu Veliler ve Hükümdarlar adlı kitap Nasihat Yayınları nın 38. eseri olarak raflarda yerini almıştır. Nasihat Yayınları: Tel. 0 422 615 15 54 KİTAPLIK Gül Seferi Muhsin İlyas Subaşı Şiir Vakti Yayınları Tel: (352) 222 96 08 Hazret-i Süreyyâ Dîvânı ve Vâridâtı Ahmed Süreyyâ el-kâdirî Revak Kitabevi Tel: (216) 342 47 97 Bozkırda İki Cengaver Tuğrul ve Çağrı Bey Can Güzel Nesil Yayınları TEL: (212) 551 32 25 Ravza-i Aşk Zelkif Camadan Kaknüs Yayınları Tel: (216) 341 08 65 Yeni Yüzyılda İslam Dünyası Ekmeleddin İhsanoğlu Timaş Yayınları Tel: (212) 511 24 24 62 63
Kültür Halil İbrahim ŞİMŞEK* Elinizdeki bu risale daha önce birçok kişi tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Mustafa Hakî Efendi nin oğlu Bahattin Efendi nin Tasavvuf ve Menâkıb adlı eserini yayına hazırlarken Halid el-bağdadî nin hayatı ve menkıbelerini anlattığı kısımda Râbıta Risalesi sinin çevirisini yaparak eserine aldığını gördük. Bahattin Efendinin çevirisini yayına hazırlarken onun yaşadığı dönemin Türkçesini kullanması sebebiyle tarafımızdan bazı sadeleştirilmeler yapılmıştır. Bu tasarrufları gerçekleştirirken Bahattin Efendinin ifadelerine sadık kalmaya gayret ettik. Halİd el-bağdadî (K.S.) NİN RÂBITA RİSALESİ Mustafa Hakî efendi nin oğlu M. Bahattİn Yaraş Efendİ Rahman ve Rahim olan Allah ın adıyla Allah a hamd, seçtiği kullarına selam olsun. İnsanların en hayırlısı Hz. Peygamber (s.a.v.) in - salatların en üstünü ve selamların en mükemmeli üzerine olsun- sünnetine uyanlara uyan şaşkın fakir kul Halid Nakşbendî den Daru l- Hilafe de (İstanbul) oturan ihlâslı kardeşlere. 1 Sıhhatinize delalet eden mektuplarınız geldi. İnkâr edenlerin çokluğuna rağmen sünnî tarikatımız üzerine sebatınıza işaretiniz beni sevindirdi. Birçok kere bunun için Allahu Teâlâ ya hamdettim. Hakk ın sırlarını bilmekten gâfil olan bazı kimselerin râbıtayı tarikatta bidatten saydığı bu miskinin kulağına ulaştı. Onlar râbıtanın aslı ve hakikati olmadığını iddia ediyorlarmış. Kesinlikle hayır. Râbıta yüce Nakşibendî ye tarikatımızın usulünden büyük bir asıldır. Belki Kitab-ı Aziz ve Sünnet-i Rasûl (s.a.v.) e tam olarak uymaktan sonra hakikate ulaşma sebeplerinin en büyüğüdür. Efendilerimizden bazıları sülûk ve teslîki râbıtaya indirgemişlerdir. Bazıları başka yol tuttuysalar da râbıtanın fenâ fî ş-şeyh tahsili için ki fenâ fî llahın mukaddimesidir en yakın yol olduğunu bildirmişlerdir. Bazıları da onu Kur an âyeti ile ispat etmişlerdir. Büyük efendilerimizden Şeyh Ubeydullah (Hoca Ahrar) şöyle buyurmuştur: Ey iman edenler! Allah a karşı gelmekten sakının ve doğrularla (sadıklar) beraber olun. 2 âyet-i kerimesinde âlemlerin Rabbi nin bize emrettiği sadıklarla beraber olmak suret ve maneviyat açılarından gerçekleşir. Manevî varlık râbıta ile olur. Bu hüküm ehli nezdinde meşhur olup Reşahât adlı eserde açıklanmıştır. Sanki bunlar râbıtanın terim anlamını bilmiyorlar. Bilseler inkâr etmezlerdi. Tarikatta râbıta, Müridin kâmil fâni fî llah olan şeyhinin ruhaniyetinden istimdadı (yardım istemesi) demektir. Onun suretini hayal edip edip saygı göstermek, gıyabında da huzurundaki gibi ondan feyiz almak içindir. Bu huzurda bulunma hâliyle müridin huzuru ve nuru tamamlanır. O sebeple mürit dünyevî işlerin süpürücü rüzgârlarından menedilir. Bu inkârı tasavvur edilemeyen bir emirdir. Ancak cephesine hüsran, kin ve kibir yazılan kimse onu inkâr eder. Zira o inkârcı eğer Allah ın velilerine inanan kimse ise onlar râbıtanın güzelliği ve büyük faydasını açıklamışlardır. Onlar yüce kelimelerini araştıranlara ve insanî esintilerini koklayanlara bunun gizli olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Her hâlde inkâr edenler şeriatın imam ve önderlerinin usul ve fürua dair görüşlerine inanırlar. Dört mezhep imamlarının her biri açıkça veya işaret olarak bu konulardan bahsetmişlerdir. İşte size onların bazı sözlerini yerleriyle beraber zikrediyorum ki, kalbinde hastalık olmayan, sırf heva 64 65
ve garaz için velileri inkâra girişmeyenler o mahallere müracaatla gerçeği görsünler. Benim söyleyeceğim budur. Başarı Allah tandır ve yolun doğrusuna ileten O dur. Şafiîlerden allâme es-sefirî el-halebî Şerhu l-buhârî de Daha sonra Rasûlullah (s.a.v.) halveti sever oldu ifadesine gelince şöyle dedi: Şeytan nasıl ki, Nebi (s.a.v.) in suretine benzeyemezse kâmil velinin suretine de benzeyemez. O, bu hususta birtakım şartlar zikretmiştir. Müfessirlerin birçoğu tasarruf ve ruhanî yardımı açıklamışlardır. Onlardan biri olan Keşşâf sahibi (Zemahşerî) itidalden uzaklaşmış, inkâra ve Mutezilî görüşlere yönelmiş olmasına rağmen şöyle demiştir: Rabbinin burhan/delilini (ikazını) görmeseydi 3 Bu âyet-i kerimedeki burhân şöyle tefsir edildi: Hz. Yusuf (a.s.) İyyâne ve iyyâhâ diye bir ses işitti, dikkate almadı. İkinci defa işitti, amel etmedi. Üçüncü defa Ondan yüz çevir. diye bir ses işitti, dikkat etmedi. Bunun üzerine babası Yakub (a.s.) parmağını ısırmış olduğu hâlde göründü ve denildi ki, Yusuf(a.s.) un göğsüne vurdu. Hanefî imamlarından Ekmeleddin (Babertî) Şerhu l-meşarık da hadis-i şerifin şerhinde şöyle buyurmuştur: İki şahıs arasında sevgi fazla olursa aralarında birlik meydana gelir, birbirlerinden ayrılmaz olurlar. Eğer geçmiş kâmillerin ruhlarıyla münasebet meydana getirilirse onlarla istediği zaman bir araya gelir. (Özet olarak alınan kısım sona erdi.) Yine Hanefî imamlarından Şerif Ahmed b. Muhammed el-hamevî Nefehâtu l-kurb ve l-ittisal bi-isbâti t-tasarruf li-evliyâi llahi Teâlâ ve lkerameti ba de l-intikal adlı eserinde şöyle buyurmuştur: Evliyâ ruhaniyetlerinin cismaniyetlerine galebesi sebebiyle müteaddid suretlerde görünürler. Bu anlamda sahih hadiste şöyle buyurulmuştur: Bazı cennet ehli cennetin her kapısından çağırılır. Hz. Ebu Bekir (r.a.) dedi ki: Bu kapıların hepsinden giren olur mu? Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: Evet! Umarım sen onlardan olacaksın. Dediler ki: Ruh eğer külliyet kazanırsa yetmiş bin surette görünebilir. Bu dünyada mümkün olur. Berzahta ise evla bi t-tariktir. Zira ruh orada bağımsızlığın zirvesindedir. Çünkü artık bedenden ayrılmıştır. (Özetle) Şafiî imamlarından İmam Gazalî (k.s.) İhyau ulûmi d-dîn adlı eserinin Namazın rükünleri esnasında kalpte olması gereken şeylerin açıklanması babında şöyle buyurmuştur: Tahiyyatı okurken kalbinde Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin olduğunu düşünerek Ey Nebî! Allah ın rahmeti, bereketi ve selamı senin üzerine olsun de ve kesinlikle bil ki, bu selamın ona ulaşır ve O senin selamından daha güzeliyle sana selam verir. Yine Şafiî imamlarından allâme Şihab Ahmed b. Hacer el-mekkî Hafacî nin şeyhinin şeyhidir Şerhu l-ubâb da teşehhüd kelimelerinin anlamlarını açıklarken şöyle buyurmuştur: Ey nebi! Selam senin üzerine olsun! diyerek Efendimiz (s.a.v.) e hitap şuna işarettir: Allahu Teâlâ ona ümmetinden namaz kılanları keşf ettirir, onların en üstün amellerine şahit oluncaya dek onların huzurundaymış gibi olur. Namaz kılanın Rasûlullah (s.a.v.) ın huzurunda olduğunu hatırlaması huşu ve huduunun artmasına sebep olsun. Bundan sonra o, İmam Gazalî nin yukarıda zikredilen sözünü teyit etmiştir. Şafiî âlimi İmam Sühreverdî Avârifu l-meârif adlı eserinin Yakın ehlinin namazı babında demiştir ki: Ey nebi! Allah ın rahmeti, bereketleri ve selamı senin üzerine olsun! derken Efendimiz (s.a.v.) i kalp gözünün önünde temsil eder. Allame Şihab b. Hacer eş-şafiî Şerhu şşemâil in sonlarında Hafız Celaleddin es- Suyutî nin Tenvîru l-halek fî rüyeti n-nebi ve l-melek kitabında zikrettiğine uygun olarak demiştir ki: İbn Abbas (r.a.) Efendimiz(s.a.v.) i rüyada gördü. Sabahleyin Hz. Peygamber (s.a.v.) in temiz eşlerinden Hz. Meymune (r.a.) nin yanına girdi. Hz. Meymune (r.a.) Rasûlullah (s.a.v.) in aynasını Hz. İbn Abbas a verdi. Hz. İbn Abbas aynaya baktı ve aynada Rasûlullah (s.a.v.) ın suretini görüp kendi suretini görmedi. İşte bu hâl sufilerin ıstılahında fenâ fî r-râbıta diye bilinmektedir. Sözümüz nebinin suretinde değildir denilmez. Çünkü biz de bunun nebilerin özelliklerinden olmadığını söyleriz. Veliler bu bağlamda ortaktır. Ehli nazarında bu hususta bir şüphe yoktur. Evet! Namazda Efendimiz (s.a.v.) den başkasıyla muhatap olmak namazı bozar. Namazın suretini kalpte gizleyip ona selam vermek varlığın ruhu, Mahmud makamının sahibi -ona, ailesine ve ashabına salat ve selam olsun- Efendimiz(s.a.v.) in özelliklerindendir. Ancak bu bizim açıklamamızın konusu değildir. Bu mevzu için Şafiîlerden Hafız Celaleddin es-suyutî bir risale telif edip Kitabu l-münceli fî tatavvuri l-velî ismini vermiş ve bu kitapta İmam Sübkî eş-şafiî nin et-tabakâtu l-kübrâ kitabından naklen şöyle demiştir: Kerametler çok çeşitlidir. Bu çeşitleri açıklarken demiştir ki, yirmi ikincisi velinin muhtelif tavırlara girmesidir. Mutasavvıflar bunu misal âlemi ile ispat etmişlerdir. Ruhların cesetle birleşmesi ve ruhun çeşitli şekillerde zuhurunu buna dayandırmışlardır. Buna delil olarak şu âyeti okumuşlardır:...ona tam bir insan şeklinde görünmüştü. 4 Sonra Kadîbu l-bân kıssasını ve diğerlerini zikretti. Yine Şafiîlerden İmam Şaranî (k.s.) en- Nefehâtü l-kudsiyye kitabında zikir edepleri ni sayarken şöyle demiştir: Yedincisi müridin şeyhinin şahsını gözü önünde hayal etmesidir. Bu mutasavvıfla nazarında edeplerin en kuvvetli olanıdır. Ben derim ki, biz Nakşibendî ye topluluğu nazarında râbıta işte budur. Bunun hakkaniyetine bütün kitaplar şahittir. Şafiîlerden allâme es-sefirî el-halebî Şerhu l- Buhârî de Daha sonra Rasûlullah (s.a.v.) halve- 66 67
ti sever oldu ifadesine gelince şöyle dedi: Şeytan nasıl ki, Nebi (s.a.v.) in suretine benzeyemezse kâmil velinin suretine de benzeyemez. O, bu hususta birtakım şartlar zikretmiştir. Hanefîlerin büyüklerinden allâme eş-şerif el- Cürcanî (k.s.) Şerhu l-mevâkıf ın sonunda İslâmî fırkalar ın zikrinden önce ve Şerhu l-metali in haşiyesinin ilk kısımlarında: Evliyânın vefatlarından sonra bile müritlere görünüp onlardan feyiz alınacağının sahih olduğunu zikretmiştir. Yine Hanefîlerden imam ve ârif Şeyh Tacuddin en-nakşbendî el-osmanî (k.s.) Tâciyye risalesinde Allah a ulaşan yolları açıklarken şöyle demiştir: Üçüncüsü müşahede makamına ve zâtî sıfalarla tahakkuka ulaşmış bir şeyhe bağlıdır. Zira onun görmesi Onlar ki, görüldüklerinde Allah hatırlanır. muktezasıyla zikrin faydasını ifade eder. Onun sohbeti Onlar Allah ın sohbetindedirler. mucibiyle ilahî huzuru sağlar. O şöyle demiştir: Şeyhin suretinin hayalde muhafaza edilmesi gerekir. Bu hâl üzere gaybet ve nefisten fenâ meydana gelinceye kadar kalbe teveccüh olunmalıdır. Eğer mürit ilerlemeden geri kalırsa onun şeyhini sağ omuzunda bilmesi ve onu sağ omuzundan kalbine çekmesi lazımdır. Bu şekilde gaybet ve fenâ oluşması umulur. Muhakkiklerin gözdesi ve sonrakilerin incisi Abdulgani en-nablusî (k.s.) de Taciyye üzerine yazdığı Miftâhu l-maiyye adlı şerhinde bunu onaylamıştır. Hanbelî imamlardan Gavsu l-azam Abdulkadir el-cilî (k.s.) den şöyle nakledilmiştir: Fakir yani yolun sâliki için Allah ın velileri ile kalbî râbıta vardır. Bâtınlarında bu râbıta sebebiyle istifade ederler. Mademki râbıtaları vardır, o zaman bunların dine zahiren ecnebi olanlarını ikram etmemelerinde beis yoktur. 5 Yine Hanbelîlerden Şemsüddin İbnü l-kayyım Kitabu r-rûh da şöyle demiştir: Ruh için bedenin sıfatından başka bir sıfat vardır. Mesela hem refik-i alada olur hem de ölünün bedenine bitişiktir. Şu şekilde ki, o bedenin bulunduğu kabre selam verilse ruh refik-i alada olduğu halde selama cevap verir. Derim ki; bu manada büyüklerin sözleri sayılamayacak kadar çoktur. Bu sözlerde öldükten sonra velilerin tasarrufuna zahir delalet vardır. Bir- çok muhakkik bu hususta mesleklerini açıklayan risaleler yazmışlardır. İnkârından kaçınılmalıdır. Çünkü helake sebep olur. Malikî imamlarından Muhtasar sahibi Şeyh Halil (k.s.) şöyle demiştir: Veli eğer velayetinde tahakkuk ederse ruhaniyetiyle muhtelif suretlere girer. Bu imkânsız değildir. Bu hüküm âriflerin nazarında meşhur olmuştur. Malikîlerden Şeyh Ebu l-abbas el-mürsî (k.s.) ve talebesi İbn Ataullah el- İskenderî (k.s.) de buna yakın sözler söylemişlerdir. Çözüm ehli veliler ve âlimler onların hakkaniyetini açıkladığı böyle hükümleri avâmın inkârı nasıl caiz olur? Bunlardan bazıları ledünni ilimleri vasıtasız olarak Hayy olan Allahu Teâlâ dan almışlardır. Usandırma korkusundan dolayı bu kadarla yetindim. Yoksa Allah ın yardımıyla bu mesele hakkında büyük bir cilt eser yazardım. Eğer din kardeşlerimizin kâmil velilerin tavırlarını inkâr etmelerinden korkmasaydım bu kadar sırları açığa vurmazdım. Ben bunları yazmaya iki şey mecbur etti: 1- Birincisi, vusulün kulpu ve ilahî rızanın basamağı olan tarikatımızı savunma amacıdır. Tarikatımızın usulü Rasûl (s.a.v.) e uyma (sünnete ittiba) ve kurtulanlar topluluğu (fırka-i nâciye) olan ehl-i sünnet akaidine sarılmak ve ruhsatları terk ederek azimetleri almak, murakabeye devam etmek, Mevlâ ya yönelerek dünyanın süslerinden ve belki Allah ın dışındaki her şeyden (masivau llah) kalbini uzaklaştırmaktır. Hadis-i şerifte ihsan ile kastedilen huzur melekesidir. Hadis-i şerif şudur: Çoklukta yalnız kalmak (celvette halvet), dinî ilimlerden istifade ve onları ifade etme, sıradan insanlardan bir imtiyazla ayrılmama, zikri gizleme, nefesleri muhafaza etme, nefesin Allah tan gafletle alınıp verilmemesi ve yüce ahlâk sahibi Efendimiz (s.a.v.) in ahlâkıyla ahlaklanmaktır. Bu tarikat artırma ve eksiltme olmadan bütünüyle temiz ashab hazretlerinin yoludur. Kitap ve sünnetin azimetlerini almaktır. Bu sebeple tarikatın imamı Bahaeddin Muhammed Nakşbend el- Buharî buyurmuştur: Bizim yolumuzdan yüz çeviren dininden şüphe üzerinedir. 2- İkincisi, gâfillerin eleştiri ve iftiralarından kaçınmaktır. Din kardeşlerimizin bu kesimin inkârına ve onların üzülmesine sebep olan eylemlere cüretlerine neden olmamalıdır. Sadık fâkirler Şeyhin suretinin hayalde muhafaza edilmesi gerekir. Bu hâl üzere gaybet ve nefisten fenâ meydana gelinceye kadar kalbe teveccüh olunmalıdır. Eğer mürit ilerlemeden geri kalırsa onun şeyhini sağ omuzunda bilmesi ve onu sağ omuzundan kalbine çekmesi lazımdır. Bu şekilde gaybet ve fenâ oluşması umulur. Allahu Teâlâ ya tarikatlarının teyidi için duacıdırlar. Onun devamını, hasedci fitneler ve düşmanların tuzaklarından korunmasını isterler. Bu fakir size elinizdeki risalede geçen bütün edeplerle vasiyet ederim. Size haber veriyorum ki, Kitap ve sünnete muhalefet eden, Rasûlullah (s.a.v.) ve ashabının hidayetine uymayan kimselerden Allahu Teâlâ ya sığınırım. Size sabah ve akşam İslâm ın yardımcısı olan bu yüce devletin devamı için sâlih dua etmenizi emrederim. Din düşmanları ve mürtedlere karşı onun yardımını talep ediniz. Allah ın selamı, rahmeti, bereketi başta ve sonda üzerinize olsun. Dipnot * Doç. Dr. 1 Çevirinin Osmanlı Türkçesi ile yazılmış nüshası için bk. Bahattin (Yaraş) Efendi, Tasavvuf ve Menâkıb, ss. 335-345. 2 9/Tevbe, 119. 3 12/Yusuf, 24. 4 19/Meryem, 17 5 İmam Sühreverdî Avârif inde Şeyhiyle ilişkilerinde müridin edepleri babında zikredilmektedir. 68 69
Deneme M. Bedrettin TOPRAK Kuyuya Tâlİp Bİr Yusuf Anlat Bu bir Yusuf masalıdır de Bunu söyle fakat Şunu da sor Yusuf un masalı neden Yusuf la başlamıyor? İsmet Özel Evet, bu Yusuf un başından geçen bir hikâyedir; ama Yusuf tan ibaret değildir. Yusuf un şahsında kuyunun da hikâyesidir bu. Kuyunun şahsında hikmetin. Bu yüzdendir ki kıssa; kuyudaki çocuğu hem sultan hem peygamber yapan Rabb in (c.c.) kelâmıyla başlar: İçlerinden bir söz sahibi şöyle dedi: Yusuf u öldürmeyin, bir kuyunun dibine bırakın da oradan geçen kafilenin biri onu bulup alsın. Eğer yapacaksanız böyle yapın. 1 Çocuk kuyuya atılır, hikâye başlar. Peki, neden kuyu? Neden başka birinin değil de kuyunun yazgısı bu? Yusuf un güzelliği ve kuyunun derinliği. Ya da Yusuf un güzelliği ve Yusuf un derinliği: diyor Özel. Hz. Yusuf un güzelliğini derinliğinde buluyor. Sığ bir güzellik her zaman eksik kalmıştır çünkü. Derinlik katılmayan güzellik yüzde kalır hep. Yüzeysel kalır. İçi güzelmiş demek ki esasen Yusuf un. Dünyanın içindeki kuyu gibi derin, bir o kadar içten. Kuyu yu güzel kılan Yusuf; Yusuf u güzel kılan derinlik. İlmin, iffetin, tevekkülün ve teslimiyetin güzelliği Ve Hulusi Efendi Hazretleri bir beyitte dile getiriyor melek tabiatlı bu müstesna özelliği: Ey Yûsuf-ı Ken ân ım Vey tıfl-ı melek şânım Yusuf u Sultan Yapan, Mısır mıdır Kuyu mu? Yusuf (a.s.) kuyuya taliptir, Mısır a değil. Yusuf un gömleği arkadan yırtıktır. Kuyu zindan olmaz ona, ucunda ilâhi rıza varsa. Zindan, Mısır sultanlığından evlâdır ona, ucunda ilâhi rıza yoksa. Seslenir Yusuf, yanlış yapmaktan korktuğu vakit zindanın da talibidir: Yasasız solup giden Bir güzellik değildi Yusuf un güzelliği Hüsnü Yusuf o hüsnü Yusuf tu ki yanı başına Yalnızca en gerekli şey konulmuştu Ne duygu, ne ihtiras, ne düşünce Ne mükemmel bir mantık Derinlikti Yusuf u güzel kılan Gerçekte Âdem soyuna ait olmayan Ve sanki bir yeminle onlara hep bağlı kalan Derinlik. Yusuf, Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettiği şeyden daha sevimlidir. Onların tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum. dedi. 2 Cahillerden olmamayı niyaz eder Yusuf (a.s.) ve duasına icabet olunur. İlmin kapısını zindanda aralar, kadınların tuzaklarından sığındığı limandan, ilim deryası olarak çıkar. İlim, talep edene verilir, makam değil. Bu yüz- 70 71
dendir ki okuyana talebe denir, memura değil. Yusuf ilim talep etti; makamı da aldı. Yusuf u sultan ve peygamber yapan ise ne kuyuydu ne Mısır. Yusuf un inandığı ve dilediğini derecelerle yükselten Rabbi vardı: ( ) Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir başka bilen vardır. 3 Kuyu da Mısır da Yusuf un içindedir. Mısır a sultan olmak için kuyuları geçmek gerekir mi bilinmez ama Yusuf olmak için, ya kuyudan ya da Mısır dan geçmek gerekir. Yusuf a talip olan kuyuya talip olur, dünyaya değil. diyor Alper Gencer. İlmin kıvılcımı kuyunun dibindeyse, kuyuya atılınca Cebrail (a.s.) yetişecekse, Yusuf un çocuk saflığı ve tüm güzelliği oradan çıktıysa, iffetin ve teslimiyetin bir imtihanıysa kuyu ve her çocuk biraz Yusuf sa, kuyuya talip olan dünyayı unutur. Unutmalıdır. Yoksa ölür kuyuya düşen çocuk. (İsmet Özel) Andolsun ki onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır. Kur an uydurulmuş bir söz değildir. Fakat kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi ayrı ayrı açıklayan ve inanan bir toplum için bir yol gösterici ve bir rahmettir. 4 Hz. Yusuf un güzelliğiyle birleştirdiği iffeti, sabrıyla birleştirdiği tevekkülü ve ilmiyle birleştirdiği devlet adamlığı, üzerine çokça düşünülmeyi gerektirir. Hz. Yusuf un yolu hakikatin yolunu gösterir. Gençliğe fenerdir Hz. Yusuf. Onun kıssası, ömrünü iş, makam veya dünya saadeti elde etmek için harcayan çoğu insan için bir tavsiye mektubudur; yol haritasıdır. Allah tan ne istemek gerektiğinin öğretmeni ve doğru şeyi istemenin neden gerekli olduğunun öğrencisidir Hz. Yusuf. Bir yol seçmek durumunda kalacaksak bizim tercihimiz kuyu n olacak Yusuf um. Derinliğini ve güzelliğini aldığın, iffetini koruduğun, dünyaya meyletmediğin ve tüm bunlardan dolayı dünyadaki çoğu yerden daha hayırlı olan senin kuyun. Ve nasip olur da Yusuf tutanlar yetişirse düşerken bize, senin kuyuda Rabbine ettiğin rivayet olunan dualarımızı göndereceğiz kanatlarıyla: Ey gâib olmayan şâhid! Ey uzak olmayan yakın! Ey mağlûb olmayan gâlib! İçinde bulunduğum sıkıntıdan beni ferahlığa çıkar. Bana bir kurtuluş kapısı aç! Dipnot 1 12/Yusuf, 10. 2 12/Yusuf, 33. 3 12/Yusuf, 76. 4 12/Yusuf, 111. Sevda Esiri Meftun oldum bir güzelin gönlüne Bir kor gibi yanar gider sevdamız Savrulmuşum bir Leyla nın çölüne Bir yol gibi uzar gider sevdamız. Umudumu vuslatına bağladım Dertlerimi dertleriyle dağladım Hasretinden sular gibi çağladım Bir sel gibi akar gider sevdamız. Fırtınalar budar kolum kanadım Yıkılırım ama dinmez inadım Senle yeşermektir benim muradım Bir dal gibi büyür gider sevdamız. Bir dem güneş olur doğar içime Bazen yağmur gibi yağar üstüme Kıvrım kıvrım dökülüyor gönlüme Bir göl gibi dolar gider sevdamız. Gündoğdu yum yalnız sende durgunum Sensiz iken bu dünyadan sürgünüm Solmayası bir goncaya vurgunum Bir gül gibi açar gider sevdamız. Mürsel GÜNDOĞDU 72 73
Kültür Mustafa ÖZÇELİK BİLGİ VE ZENGİNLİK Doğu nun büyük bilgesi Sadi Şirazî, Gülistan isimli eserinde bilgi bahsini anlatırken bize bir de bir olayı hikâye eder. Buna göre Mısır da bir Bey in iki oğlu vardır. Bunlardan biri ilim öğrenme meraklısıdır. Bu yüzden ömrünü bu işe harcar ve devrinin büyük bir bilgini olur. Diğer oğlunun ise aklı fikri paradadır. O da bütün zamanını bu yönde harcar. Önce büyük bir zengin ardından, devrin hükümetinde maliye bakanı olur. Benzer bir durum, bütün çağların insanları için aynıdır. Kimimiz maddî olanı, kimimiz manevî olanı kendimiz, hayatımız için önemli görür, mesaimizi bu amaç uğrunda harcarız. Sonuçta hayat ve insan gerçeği açısından iki kavram da gerekli ve önemlidir. Ama madde ve manayı bir bütünlük içinde değil de tek başlarına ele aldığımızda doğuracağı sonuçlar ne yazık ki insanın lehine olmamaktadır. Nitekim bu kıssada Mısırlı Bey in maliye bakanı olan oğlu, maddiyatın kendisine verdiği gurur neticesinde, sadece parayı önemser, bilgiye değer veren kardeşini küçümser, onunla alay eder ve şöyle dermiş: Ben saltanata ulaştım. Zengin oldum. Bu durum beni bakanlık mevkiine ulaştırdı. Şimdi büyük bir güce sahihim. Sen ise kitapların arasına gömülmüş, yoksul bir hayat sürüyorsun. Hayat Sadece Maddeden İbaret Değildir Zengin olan bu kardeşin tavrı bize hiç de yabancı gelmiyor. Zira günümüzde de meseleye böyle bakan, hayatı, gücü, mutluluğu maddî olanla özdeş halde düşünen nice insan var. Bunlar, görünüşte güçlüdürler. Sahip oldukları saltanattan dolayı ne isterlerse yapacaklarını düşünürler ve bunların pek çoğunu da yaşarlar. Hayat, sadece maddeden ibaret olsa idi yahut maddî olan şeyler tek başlarına bütün sorunları çözebilecek güçte olsaydılar, onların bu tercihlerini doğru bulabilirdik. Fakat durumun böyle olmadığı ortadadır. Zira para, mevki şeklindeki zenginlik hem kalıcı bir zenginlik değil hem de bunlara sahip olanı mutlu etmek için yetmemektedir. Bunu anlamak için bilgiye değer veren kardeşin şu cevabını okumak yeterli olacaktır. Asıl zengin benim. Çünkü peygamberlerin mirası olan ilme ulaştım. Erdem sahibi oldum. Benim için bunlardan büyük zenginlik yoktur. Sense Firavun un, Karun un yolundan gidiyorsun. Sonun hüsrandır. Zira bu tür bir zenginlik kalıcı değildir. Bu cevapta Firavun ve Karun örneklerinin verilmesi boşuna değildir. Zira bu iki isim de maddî gücün sembolü olan isimlerdir. Saltanatla, parayla bir zamanlar dünyaya hükmeder hale gelmişler fakat sonunda bu saltanat, bu zenginlik uçup gitmiştir. Dahası, maddî imkanlarını, saltanatlarını insanlık lehine, faydasına kullanmadıkları, bunları bir zulüm aracına dönüştürdükleri içir hayırla anılmamaktadırlar. İlim ise kalıcı bir zenginlik olduğu için âlimler hep hayırla anılan insanlar olmuşlardır. Buna göre maddî olan geçici, ilim kalıcıdır. Paraya değer veren kaybeder, ilme değer veren kazanır. Fakat burada ilme bu şekilde tamamen müspet bir şekilde yaklaşırken onun da ilmin gerçe- 74 75
ğinden habersiz, başka bir ifadeyle bilginliği bilgelikle birlikte algılamayanlar tarafından kötüye kullanılabileceğini unutmamak gerekiyor. Bilhassa çağımızda bilginin ne yazık ki böylesi maksatlar için kullanıldığını görmekteyiz. Mesela, bilgi sayesinde uzaya çıkan, yerin derinliklerinden madenler çıkaran, bir telefonla dünyanın öbür ucundaki insanla konuşabilen, bir tuşla istediği belgeyi başka birine aktarabilen insanlık yine aynı ilmin imkânlarıyla bir virüsle bir şirketin bilgisayarlarına girip hesaplarını boşaltabilmekte, insanlığın hayatını cehenneme çevirebilecek bombalar icat edebilmektedir. Bu yüzden kadim bilgelerin bu tür metinlerini okurken teorik olarak bilgi iyi, para yahut maddî olan şeyler kötü gibi bir genelleme doğru olmaz. Erdemli Bir Anlayış Para da bilgi de sonuçta vasıtadır. Önemli olan bunlara yüklediğimiz anlam ve bunları kullanma niyetlerimizdir. İşte bu noktada bu kavramlara yeni anlamlar yüklemek durumundayız. Böyle yapıldığı takdirde ilim de para da hem ferdin hem de toplumun yararına kullanılabilecek araçlara dönüşürler. İnsan nasıl madde ve ruh olarak iki gerçeklikten varlığını oluşturuyorsa hayat da iki yönlüdür. Hem maddî hem de manevî ihtiyaçlarımız söz konusudur. Madde ve mana arasına ikilikler sokmak, var oluşun özüne aykırı bir durumdur. Bütün mesele dengeli olmak, dengeli hareket etmektir. Mesela bilgisi olan da parası olan da bu imkânları kendilerinden ibaret görmemeli, bu sahipliğin bir ahlak boyutu olduğunu unutmamalıdır. Eğer bilgi ve para, erdemli bir anlayışla ele alınırsa mutlaka daha güzel sonuçlara vesile olacaktır. Bu noktada Hz. Mevlâna nın şu sözü bize ışık tutacaktır. Hz. Mevlâna bilgiyle ilişkili üç temel kavramdan söz eder. Bunlar; okumak, düşünmek ve üretmektir. Biz burada maddî olan şeyler için de benzer kavramları şu şekilde ele alabiliriz. Çalışmak, üretmek ve paylaşıma dönüştürmek. Yani ilim, düşünme ile kendine hikmet boyutu kazandırır. Bu da ilmin maksadına uygun kullanılmasına yol açar. O zaman bir bilgin bir buluşu gerçekleştirirken onu sadece kendinden ibaret görmez. İnsan sağlığını, çevresel şartları da düşünür. Aynı şekilde bir zengin de çalışarak elde ettiği parayı, kendinden ibaret görmeyerek üretim için bir imkâna dönüştürür. Bu dönüşüm, bu imkândan başkalarının da pay almasını yani paylaşımı sağlar. Sonuç da bilgi de para da sadece sahiplerinde kalmayan ve bütün bir toplumun hizmetine sunulmuş imkânlara dönüşürler. Böylece bir bilginin bilgisini paylaşmasıyla bir zenginin parasını paylaşması aynı sonuçları doğurur. Zekât bunun için vardır ve üstelik bu emir sadece parasal anlamda zengin olanları değil bilgi alanında zengin olanları da kuşatan bir emirdir. Bugün maddî ve manevî anlamda gerçekten mutsuz olan insanlığa bakıp onun mutluğunu sağlamak için projeler üretenler, çalışmalar yapanlar hayatın maddî ve manevî yönlü gerçekliğine işte böylesi bir niyet ve bütünlük içinde bakmak durumundadırlar. Açlık denilince elbette yüreğimizde bir acı depreşmekte, yediğimiz lokmalar boğazımızda kalmaktadır. Bu, bizim iç zenginliğimizi yitirmediğimizi gösterir. Madem öyledir, karnı aç olan kadar gönlü aç olanların, sevgiye, merhamete, şefkate muhtaç olanların da aynı problemi manevî alanda yaşadıklarını dikkate alarak bu tür projelerini böylesine kuşatıcı bir anlayışla ele almaları beklenir. Yine bir şehirde fabrika sayısı yetersiz bulanlar, aynı yetersizliğin mesela kütüphaneler konusunda da söz konusu olduğunu bilmelidirler. Değilse problemler terazinin her zaman bir tarafı aşağıda bir tarafı yukarıda kalacaktır. Önemli olan dengedir ve denkliktir. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın. buyruğu aslında dünya ile ahireti kalın çizgilerle ayırmıyor, bize bir denge bilince kazandırmaya çalışıyor. Bilgi ve para konusunu da bu örnekleme içinde düşündüğümüzde durumun aynı olduğu görülecektir. Zengin zenginliğiyle, bilgin bilgisiyle gururlanmayacak, her ikisi de kendilerine bahşedilen bu imkânları insanlık lehine, insanlık menfaatine yönelik olarak kullanacaklardır. Bunun için medeniyetimizin bir adı da vakıf medeniyeti olmuştur. Vakfetmeye konu olan ise hem paradır hem de bilgidir. YAR! İçimde dağa taşa sığmayan, Herkesten daha evla, biri var: Adı yar. Gönlüm tarumar! İçimde dağların yüklenemediği, devâsa bir sevda var, Öyle bir sevda ki gönlüme nasıl sığar? Gönlüm dar, Ve ahuzar! İçimde bir Mevla var, Adı yar! Ruhuma ayar Herkes reddetse, O sayar, O sevgisiyle kalbime sığar. İçimde hep O var! Artık ruhum bahtiyar! Elveda tüm aşklar(!) Bu iş buraya kadar! Mehmet SERTPOLAT 76 77
Ümmî Sinan Hazretleri Asıl adı Yusuf olan Ümmî Sinan Hazretleri Elmalı da doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hayatı ile ilgili yapılan araştırmalardan 1563-1567 yılları arasında doğduğu tahmin edilmektedir. Yetiştiği döneme bakıldığında Elmalı nın önemli bir mevkide bulunması ve burada bulunan medrese ve kütüphaneler göz önüne alındığında ise Elmalı nın bir ilim irfan merkezi olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, aralarında Niyazi-i Mısrî gibi ünlü talebelerinin olması ve bunların eserlerinde hocalarından övgüyle söz etmelerinden Ümmî Sinan Hazretleri nin iyi bir eğitim gördüğünü söyleyebiliriz. Gördüğü medrese eğiminden sonraki dönemde Halvetî büyüklerinden olan Şeyh Eroğlu Nuri ye bağlandı. Medresede ilimle meşgul olurken buradan ayrılıp tasavvufa yönelmesinde gördüğü bir rüyanın etkisi olduğu belirtilmektedir. Şeyhi Eroğlu Nuri Hazretleri nin Hakk a yürümesinin ardından, onun yerine irşat postuna geçti. İrşad makamındayken sadece tasavvufî eğitimle meşgul olmayıp, bugüne kadar gelen ve kendi adıyla anılan medresede zahirî ilimlerle ilgili dersler de verdi. Yani, Ümmî Sinan Hazretleri bir taraftan halka vaaz ve nasihatler verirken diğer taraftan da tekkesinde insanları Hakk a vuslata hazırlayan ahlâkî bir eğitim vererek onların manevî makamlarını tamamlatmayı kendisine aslî vazife edinmiştir. O gündüzleri medresede Örnek Hayat Yusuf HALICI ANTALYA VELİLERİ eğitim veren bir müderris, akşamları tasavvufî vaaz ve nasihatleriyle çevresini aydınlatan bir ışıktır. O yaşadığı çağda toplumu ile bütünleşmiş, sorumluluğunu yerine getiren bir âlimdir. Devrinde geniş bir kitleyi tesiri altına alan, ilim ve faziletiyle pek çok kişinin gönlünde taht kuran Ümmî Sinan Hazretleri aynı zamanda şairdir. Güçlü bir kalemi vardır. Yunus tarzında Türkçe şiirler yazdı. İki eseri vardır. Bunlar; Divan-ı İlahiyat, Kutbül Meani dir. Şiirlerini aruz vezniyle yazmıştır, hece vezni ile de yazdığı olmuştur. Şiirlerinde Allah ve peygamber muhabbetini, hakiki aşkı, insan-ı kâmil anlayışını işlemiştir. Hazretin bir şiiri şöyledir: Bülbülün mekânı güller içinde Kargalar ötmez bülbüller içinde Berü gel nefsini bilmek dilersen Nedir göstereyim haller içinde Vucudun milkine cevlan idersen Yolun öğredeyim yollar içinde Baş kodum bir zaman yollar içinde Ümmi Sinan ider Eroğlu dirler İsmime Şeyhimin iller içinde Dillerde söylenen ilâhîleri, nesilden nesile aktarılan kerametleri, başta Niyazi Mısrî olmak üzere yetiştirdiği nice şair-dervişleriyle hem tasavvuf hem de edebiyat dünyamızda kendine haklı olarak yer edinen Ümmî Sinan Hazretleri 1657 yılında Elmalı da vefat etmiştir. Mezarı kendi adıyla anılan caminin bitişiğindeki türbededir. Ahmed Şernubî Hazretleri İsmi Ahmed bin Osman olan Şernubî Hazretleri on altıncı yüzyılda yaşamış büyük bir evliyadır. Nesebi Hz. Ali (r.a.) a ulaşır. Mısır ın Şernub kasabasında doğduğu için Şernubî nispetiyle bilinir. Küçük yaştan beri kapıldığı ilahi cezbe sebebiyle gece-gündüz ibadetle meşgul olan Şernubî Hazretleri annesinin vefatından sonra Mekke ye gitti. Yedi yıl kadar orada kalıp âlimlerin, velilerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Sonra memleketi Şernub a döndü ve ibadetle meşgul oldu. Bir gece rüyasında gördüğü Peygamber Efendimizin işaretiyle İstanbul a giderek Şeyh Nureddin in huzuruna vardı. Evliya bir zât olan Şeyh Nureddin onu görünce; Merhaba ey Peygamber Efendimizin emri ile gelen kimse! Merhaba ey derviş oğlu derviş! diye buyurdu. Şeyh Nureddin in iltifat ve ihsanlarına kavuşan Ahmet Şernubî onun sohbet ve hizmetinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Bir müddet sonra hocasından aldığı icazet ve hilafetle memleketine döndü. Allahu Teâlâ nın emir ve yasaklarını anlatarak insanların kurtuluşa ermelerini sağlamak hususunda gayret gösterdi. Pek çok kimse onun sohbetlerinde bulunarak istifade etti. Bir müddet sonra talebelerinden birkaç kişi ile birlikte İstanbul a gitmek üzere yola çıktı. Günler süren bir yolculuktan sonra Antalya da bir yere çıktılar. Bu sırada ağır bir hastalığa tutulan Şernubî Hazretleri bir ara daha sonra yine hastalandı. Zikir ve ibadetle meşgul olduğu bir vakitte Hakk a yürüdü. Âlim, fazıl ve güzel ahlâklı bir zât olan Ahmet Şernubî Hazretleri 1538 yılında Antalya da vefat etti. Vefat etmeden evvel yanında bulunanlara şu nasihati yaptı: Her mü min, Allahu Teâlâ ya düşman olanları değil, İslâmiyet e yapışanları sevmelidir. Bunu sözlerinde ve mümkün ise, hareketlerinde belli etmelidir. Asî ve fasıklarla arkadaşlık etmemeli, fıskı çok olanlardan, kaçınmalıdır. İslâm a karşı duranları ve Müslümanlara düşman olanları sevmemek, bunları düşman bilmek farzdır. Ahmet Şernubî Hazretleri çok cömert bir zattı. Maddî sıkıntısı olan, önce ona gelirdi. Talebesinden birinin fakir bir komşusu vardı. O adam bir gün bu talebeye gelerek; Evlat, yüz dirhem borcum var, ödeyemiyorum, hocana söyle de bu parayı bana temin etsin. Ona çok dua ederim. dedi. Talebe de, Olur, söylerim. dedi. Ve kalkıp hocasına gidiyordu ki, yolda başka fakirleri gördü. Onlar da giyecek bir şeyler istediler. Genç talebe onlara da olur dedi. Hocasının huzuruna geldiğinde sadece giyecek isteyenlerin durumunu arzetti. Yüz dirhem isteyen komşusunu unutmuştu. Hazret; Peki evladım, ambardan giyecekleri al da götür ihtiyaçlılara ver. buyurdu. Talebe, baş üstüne efendim, deyip tam çıkıyorken Hazret, az dur evladım dedi ve yüz dirhem para uzatarak, Şunu da, o borçlu Müslümana ver. Borcunu ödesin de bize dua etsin. buyurdu. Ahmet Şernubî Hazretleri bir gün sevdikleriyle sohbet ederken şöyle dedi; - Kardeşlerim, din nasihattir. Gücü yeten herkes, sözünün geçtiğine anlatmalı mutlaka. Bu hususta hadis-i şerif de var. Peygamber Efendimiz (s.a.v.); İki Müslüman bir araya gelir de Allah tan ve Peygamberden bahsetmezlerse, Allah ikisine de lanet eder. buyuruyor. Sordular, Lanet eder, ne demek efendim? Hazret cevaben şöyle buyurdu: - Yani rahmetinden uzak eder onları. Onun için bir araya geldiğinizde, boş şeylerle vakit geçirmeyin. Açın, kitap okuyun. Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı bir ilmihal kitabını mesela. Böyle yaparsanız rahmet iner oraya, bereket yağar. Sonra kalpleriniz nurlanır. Asıl maksat da bu değil midir zaten? 78 79
Hikâye İmdat AVŞAR Ocak ayıydı. Kar, üç gün boyunca aralıksız yağmıştı. İhtiyarlar, o güne kadar öyle bir kış görmediklerini anlatıyordu. Rüzgâr hiç susmuyor, geceler boyu yağan karları savuruyordu. Evlerin kuzey tarafları dam boyu kar olmuştu. Çatılar dahi görünmüyordu. Bütün kasaba beyaz bir örtüye teslim olmuştu. Öğle ezanından önce bir sala sesi yükseldi minarelerden Beyaz bulut ölmüştü. BEYAZ BULUT Kuşluk vakti gelirdi. Bir ılık yel eser, bir rahmet bulutu gibi geçerdi mahalleden. Bembeyaz bir ses yankılanırdı sokak aralarında. Çocukları, çığlık çığlığa arkasından koşturan bir ses. Kendisi gidiyoooor! Kendisi gidiyooor! Bu sese aşina çocuklar, uzun bir koşuya hazırlanırdı. Bir yayla meltemi yalardı yüzlerini. O, beyaz ses, hep aynı güzergâhtan geçerdi. Onun geçeceği yolun iki yakasında kimi ayakkabılarının bağlarını sıkılar kimi bilyelerini cebine doldururdu telaşla. Oyunda ebe olan çocuklar bağışlanır, yakalananlar salıverilirdi. Bütün oyunlar yağmur sonrasına ertelenirdi. Bir beyaz yağmura tutulurdu çocuklar. Şeker burcuna girerdi güneş. Mevsim akide, saatler sormuk şekeri olurdu birden. Muştular çarpardı evlerin camlarına. Havaya fırlatılan çelik çomaklardan ürken kuşlar havalanırdı ağaçlardan. Beyaz bulutun geldiğini birbirlerine müjdeleyen çocukların neşeli sesleri yükselirdi tozlu yollarda. Hacı Dede geliyooor! Hacı Dede geliyoooor! Her hafta dolu gibi yağıp geçerdi Hacı Dede. İri, beyaz kanatlı bir kuş gibi uçarak gelirdi. Çocuklar ona doğru koşarak giderlerdi. Hacı Dede, mahalleye girince, bisikletinin direksiyonunu bırakır, iki elini yana açardı. Rüzgârın dalgalandırdığı beyaz önlüğünün etekleri havalanır, beyaz bir güvercin gibi kanatlanırdı. Hacı Dede ve çocuklar birbirlerine yaklaştıkça sesler de karışırdı. Yüzünden eksik olmayan o gülümsemeyle çocuklara şeker yağdırır, bağırarak yoluna devam ederdi. Kendisi gidiyooor! Kendisi gidiyooor! Çocuklar, kendisi giden o beyaz ve bereketli sesin arkasına düştüklerinde, mahallede bir kahkaha tufanı ve çok sesli bir koşu başlardı. Çocuklar, dillerinde neşeli bir tekerlemeyle, bir ırmak olup akarlardı bisikletin arkasından. Hacı Dede, neşeli bir tekerlemeydi çocukların dilinde. Koşarken hep bir ağızdan bağırırlardı. Hacı Dede beri bak! Kulağına deri tak! Hacı Dede beri bak! Kulağına deri tak! Tüm varını şeker yapıp çocuklara savuran, beyazlara bürünmüş bir gönlü deliydi Hacı Dede. Bir yayladan inip geçtiği tarlalara bereket bağışlayan ak köpüklü bir çağlayandı. Pamuk gibiydi sakalları. Başındaki şapka, ayaklarındaki naylon ayakkabılar, elbisesinin üzerine giydiği uzun önlüğü, bisikleti, bisikletinin direksiyonuna bağladığı kurdeleler, ön tekerleğin iki yanındaki rüzgârgülleri, çocuklara yağdırdığı akide şekerleri, söylediği ilahiler hepsi beyazdı. 80 81
Çocukların ufkunda bembeyaz bir buluttu. Geçtiği sokaklara şeker olup yağardı. O bulutun yağdırdığı şekerleri, kapabilmek için delice koşardı çocuklar. Hacı Dede, elini cebine her daldırdığında, tekerlemeler söyleyen çocukların sesi kesilirdi bir an. Yağmuru beklerlerdi. Hacı Dede, şekerleri havaya doğru fırlattığında, çığlıklar yeniden yükselirdi. Çocuklar, cami avlusunda yem atılmış güvercinler gibi şekerlerin düştüğü yere üşüşürlerdi. Yemleri toplayan güvercinler, Hacı Dede beri bak! Kulağına deri tak! diye bağırarak yeniden bisikletin arkasına düşerlerdi. Çocukların bu çığlıklarını duymuyormuş gibi ardına hiç bakmazdı kendisi giden. Her gün başka bir mahalleye yağan o bereketli, beyaz bulut, her gelişinde arkasına şekerler ve mutlu çocuklar serpiştirirdi Çocuklar yorulduğunda onun da sesi uzaklaşır, kollarını bir kuşun kanatları gibi çırparak uçar; süzülür, kaybolurdu. Hiç kimsesi yoktu Hacı Dede nin. Tek başına yaşardı. Şeker yağdırdığı mahallelerden eski teyp, radyo, saat, gaz ocağı ne bulursa satın alır, onları tamir ederek kasaba pazarında satardı Kazandığı tüm paraları şekere tahvil eder, çocukların mutluluğu için harcardı. Bazen bisikletinin arkasında kocaman bir limonata küpü ile gelirdi. Bir limonata sebili gibi akardı. Okulların kapısında bekler, çocuklara limonata dağıtırdı. Teneffüs zili çaldığında çocukların hücumuna uğrardı. Elindeki uzun kepçesiyle bardakları doldurup doldurup çocuklara verirdi. Öğrenciler onun etrafına yığılır, her biri bir yanından çekiştirir, üstünü başını yolarlardı. Yaramazlar, onun kollarına, omzuna asılır; kimi sırtına biner, kimi eteğini çekiştirirdi. Tamir ettiği eşya, radyo olursa kendisi konuşuyoooor! Gaz ocağı olursa kendisi yanıyooor! diye bağırarak satardı. Tamir ettiği eşyaları pazaryerine dizerdi. Bir kasete kendi sesini kaydeder, teybin düğmesine basar, oradan uzaklaşırdı. Tamir edilen teyp, hem kendi reklâmını hem de diğer eşyaların reklâmını yapardı. Hacı Dede uzaklaşınca, akşamdan kendi sesini kaydettiği kaset çalmaya başlardı. Tamir edilen teyp, meraklı alıcılara uzun uzun anlatırdı. Ben konuşurum. Konuşmayı biliyorum. Türkü de söylerim, ilahi de. Hatta ezan okurum. Bakın bu gaz ocağı da kendisi yanar. Bu saat, vakti kendisi söyler. Bu radyo beş dil biliyor İsterseniz size bir ilahi söyleyeyim mi? Reklâm faslı bittiğinde Hacı Dede nin sesinden bir ilahi başlardı. Ben yürürüm yane yane Aşk boyadı beni kane Ne akılem ne divane Gel gör beni aşk neyledi. Bazen gözden kaybolurdu. Yine uçtu bizim deli derlerdi arkasından. Hacdan dönenler, yemin billâh edip Hacı Dede yi Kâbe de gördüklerini anlatırlardı. Deli miydi? velî miydi? Kimse bilmezdi ama o, aklın sırdaşı deliliktir ey canlar derdi hep. Hac mevsiminde uçtum gittim, uçtum geldim. Kendim gittim, kendim geldim diye geçerdi mahalleden. Çocukların üstüne şeker yerine hurma yağdırırdı. Ocak ayıydı. Kar, üç gün boyunca aralıksız yağmıştı. İhtiyarlar, o güne kadar öyle bir kış görmediklerini anlatıyordu. Rüzgâr hiç susmuyor, geceler boyu yağan karları savuruyordu. Evlerin kuzey tarafları dam boyu kar olmuştu. Çatılar dahi görünmüyordu. Bütün kasaba beyaz bir örtüye teslim olmuştu. Öğle ezanından önce bir sala sesi yükseldi minarelerden Beyaz bulut ölmüştü. Bembeyaz gelirdi mahalleye. İri, beyaz bir kuş gibi uçardı sokaklarda. Bir şeker yağmuruydu o. Kuşluk vakti, ılık bir rüzgârla, beyaz bir sesle gelirdi. Bembeyaz bir günde, bir fırtınayla gitti ve bir daha hiç gelmedi kendisi giden. Ne o ses geçti mahalleden ne de şeker burcuna girdi mevsimler O günden sonra oyunlarını hiç ertelemedi çocuklar DÖNERİM... Hâlime bakıp da aldanmayın ha, Birden esiveren yele dönerim!.. Halim selim diye çullanmayın ha, Bentlerini yıkan sele dönerim!.. Esenliğe çıkıp bir gün gülmeden, Hayatın sırrını daha bulmadan, Hükmedip durmayın bilip bilmeden Çiçeklere duran dala dönerim... Zehretmeyin bana yediğim aşı, Râm edemezsiniz serazat başı, Boşuna mı aldık be hey bu yaşı Dilersem bir anda bala dönerim... Dağı aştı Sükûtî nin kederi, Bağlar her insanı elbet kaderi, Hasenatla dolsun amel defteri, İnan yediveren güle dönerim... Hızır İrfan ÖNDER 82 83
Sağlık Akın DİNDAR AĞIZ KOKUSUNU ÖNLEMENİN 11 YOLU Ağız kokusu toplumda çok büyük bir sorundur. Tahmin edilenden daha yaygındır ve sosyal ortamlarda sizi ve diğer insanları çok rahatsız eder. Bazı önlemlerle kötü ağız kokunuzu önleyebilirsiniz. Dilinizin pis bir halıya dönmesine izin vermeyin: Yemek parçaları ve bakteriler dişlerimiz ve diş etlerimizden çok dilimizin üzerindeki tat tomurcuklarının etrafında bulunur. Bu tomurcuklar sayesinde dilimiz gerçekte tam bir kalın tüylü halı gibidir. İşte bu tüylerin arası tıpkı halının ilmiklerinin arası gibi yemek parçacıklarının ve bakterilerin yerleşmesi için çok uygundur. Bu nedenle ağız sağlığı mutlaka dil temizliğini de içermelidir. Bu temizlik için özel aparatlar gerekmez. Diş fırçanızın kendisi, bir kaşığın kenarı bu iş için yeterlidir. Sakız çiğneyin: Şekersiz sakız çiğnemek tükürük salgınızı artırarak ağız temizliğinize yardımcı olur. Nane şekerleri ve tatlı sakızlar genellikle işe yaramaz ve durumu daha da kötüleştirir. Ancak xylitol içeren sakızlar da bu konuda size yardımcı olabilir. Tarçın kullanın: İçeceklerinizde ve uygun yiyeceklerinizde tarçın kullanabilirsiniz. Tarçın ağız içi bakterilerle mücadelede önemli bir silahtır. Eğer varsa tarçınlı şekersiz sakızlar da uygun bir öneri olabilir. Daha fazla su için: Çok su içmek onlarca diğer yararının yanında dilinizin kurumasını da önleyerek ağız kokusu ile mücadelede önemli bir silah olarak kullanılabilir. Dişlerinizi ve dişetlerinizi koruyun: Diş çürükleri, diş eti iltihapları ağız kokusunun önemli nedenlerindendir. Ağız içi herhangi bir enfeksiyon bakteri üremesini artıracağı için daima ağız kokusuna neden olur. Asla burnunuz tıkalı uyumayın: Sinüzit gibi hava yolu rahatsızlıkları ve burun tıkanmasına neden olan diğer durumlar geceleri ağızdan nefes almamıza neden olur. Bu durum ağızı ve boğazı kurutarak bakterilerin üremesi için ideal bir ortam oluşturur. Azalan tükürük salgısı durumu daha kötü hale getirir. Bu nedenle kesinlikle burnunuz tıkalı uyumamalısınız. Basit şeker tüketiminizi azaltın: Beyaz un, beyaz şeker, glukoz/fruktoz şurubu ile tatlandırılmış tüm hazır gıdalar ağız içindeki bakteriler için inanılmaz bir hazinedir. Bu tür şekerleri çok kolay kullanarak hızla çoğalırlar. Basit şekerler diş çürüklerine neden olur ve ağız sağlığını büyük bir süratle bozarlar. Lokmaları iyi çiğneyin: Bu sayede yiyeceklerle tükürük salgısı iyice karışır ve ağızda yemek parçası kalma olasılığı düşer. Daha çok çiğneme hareketi daha çok bakterinin yerinden koparak mideye gitmesine yardımcı olur. Diş ipi kullanın: Diş ipi sayesinde fırçanın çıkaramadığı yerlerdeki bakteri ve yemek artıklarını sökebilirsiniz. Özellikle diş gövdeleri arasındaki dar bölgelerde biriken yemek artıkları hızlı bakteri çoğalmasına neden olabilir. Sigara içmeyin: Sigara onlarca nedenle kötü ağız kokusuna neden olur. Saymaya gerek yoktur, içmeyiniz. Bayanlara bir ipucu: Diyet mevsiminin başladığı bu günlerde eğer düşük karbonhidratlı diyet yapıyorsanız bir başka kötü nefes sorunu ile karşılaşabilirsiniz. Düşük karbonhidratlı diyetlerde vücut enerji kaynağı olarak keton cismi denen maddeleri üretir ve kullanır. Ancak bunlardan bir tanesi nefes ile dışarı atılır ve bu madde nefeste kötü kokuya neden olabilir. Hatta siz bu kokuyu ojeleri çıkarmak için kullandığınız asetona benzetebilirsiniz. Böyle bir sorununuz varsa bir parça ekmek size yardımcı olabilir. 84 85
Şifalı Bitkiler Gönülden İkramlar Mesude SARI Kimyon Kabak Oturtma Bekir SARI Maydanozgiller familyasından, mayıs-haziran aylarında beyaz veya pembemsi çiçekler açan, keskin, hoş kokulu bir bitkidir. Tohumları baharat olarak kullanılır. Yaklaşık yarım metre boyunda olan kimyonun tohumlarından kimyon yağı çıkarılır. Kimyon, özellikle demir minerali açısından zengindir. Faydası İştah açar. Hazımsızlığı giderir. Mide ve bağırsaklarda gaz birikmesini önler. Sinirleri yatıştırır. Sinirsel baş dönmelerini keser. Anne sütünü artırır. Yüksek tansiyonu düşürür. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur. Romatizmaya karşı faydalıdır. Kolesterol oranını azaltır. Nefes darlığı, prostat ve şeker hastalığında faydalıdır. Vücudu terleterek zararlı maddelerin vücuttan atılmasını kolaylaştırır. Kullanımı Genellikle koku ve tat vermek için özellikle et yemeklerinde ve tatlılarda kullanılır. İlaç olarak Kullanımı: toz halinde doğrudan ya da suyla kaynatılarak yapılır. Sirke ve su ile kaynatılıp içilirse nefes darlığına karşı faydalı olur. İltihaplı yaraların üzerine konursa iyileşmesine yardımcı olur? Maydanozgillerden bir bitkinin kuru,ıtırlı tohumlarıdır.bilinen en eski baharatlardandır.15-20 cm boyunda bir bitkidir.çin de ve Hindistan da çok yetişmekle birlikte yurdumuzda Doğu ve Akdeniz bölgesinde yetişir.tohumlar yarım cm. kadar uzun,koyu sarı renktedir.kimyon tohumları çok keskin ve hoş kokuludur.keskin kokusu ve tadıyla baharatların arasında özel yeri vardır.genellikle toz olarak kullanılır.kimyonun sinirleri uyarıcı,mideyi yatıştırıcı ve bağırsak gazını giderici özelliği vardır.avrupa nın büyük bir bölümünde ve Akdeniz ülkelerinde yetişen Karaman kimyonu olarak bilinen bir türü de bulunur. Malzemeler 200 gr kıyma 1 kg kabak 3 adet domates 2 adet yeşil sivri biber 1 adet büyük boy kuru soğan 2 çorba kaşığı tereyağı 2 çorba kaşığı zeytinyağı 1 tatlı kaşığı kırmızıbiber Karabiber, tuz Sos İçin 1 adet domates 1 tatlı kaşığı domates salçası 1 çorba kaşığı zeytinyağı Hazırlanışı Sos: Kıymayı, tereyağıyla kavuruyoruz, tuz ve küçük doğradığımız soğanlarımızı ilave edip, kavurmaya devam ediyoruz. Domates ve yeşilbiberi doğrayıp, kırmızıbiber ve karabiberi ekledikten sonra 1-2 dakika kaynatıp altını kapatıyoruz. Kabaklarımızı kazıyıp, yıkıyoruz. 1 cm kalınlığında halka şeklinde doğruyoruz. Bir kap içerisinde 2 çorba kaşığı zeytinyağı ve tuzla kabaklarımızı harmanlıyoruz. Dikdörtgen bir borcam içerisine bir sıra kabak diziyoruz, hazırladığımız kıymalı sosu üstüne döküyoruz. Tekrar bir sıra kabak diziyoruz. Bir adet domatesi küçük küçük doğrayıp, domates salçasıyla ve zeytinyağıyla tavada öldürüyoruz. Bir kahve fincanı su ilave edip kaynattığımız sosu borcamdaki kabakların üzerine döküp folyo ile sararak fırına koyup pişiriyoruz. Afiyet olsun 86 87
2013 yılında aboneliğinizi yenilerken, yakınlarınızı da Somuncu Baba nın ilim ve kültür dünyasına katın. Onların da abone olmasını sağlayın. 152 İnsan lar n baş n Dili m a gele uhafa n belâ za etm lar n Peyg çoğu ek la ambe z md dilind ri miz: baz s r. Bir endir Alla hakk hadis. hu Te in r za -i şeri kend â lâ s na 2 0 1 3 n n fte isi de u k N y u A g ll R un b dikhkaa Z İ ar nd söz se ir t a 8 : sö n e atı tmez. bebiy z söy G İS İ Fiy ler, o le o k Hâlb T D ERkull uki A söze imse EB İY A ar nd llahu nin d VE ED an ba erece Teâlâ LT Ü R Allah z s d sini y gaza İL İM KÜ o a r za ü A YL IK k p -î ilâh seltir land r söyle. Ve îye a diği sö acak yk r bir sö ze ze lauba olara z söy rre k k li ola a le d r ar eh rak sö ve he seyi sö emm m de yler. iyet v ylediğ Hâlb erme uki A i o fe yerek llahu na sö Teâlâ zler se Müm o in bebiy dirir. kiminler le de buyu söyle lauba recesi ruyo dikle li ola r. ni ri sözl rak sö eri, v mele ylem elev ri ica e y ki lati ip so p ede nunu fe ols berim r. Yin un düşü iz: İn e bir n erek sanla hadis güna söyle r n e -i şeri hlar kseri dilleri fte P sinin eyga nden k yam mç kan et gü mala n ü nde yani buyu sözle ruyo rden r. Es-Se dir. yyid Osm an H ulûsi Efen di (k.s) 37 Say : Y l: 4 cuk a Ço 10 cak 20 si - O Dergi Bab uncu m mun cu Bab a Ço cuk D ergisi - Ara Y l: 3 Say : 36 l k 20 09 rgisi n in Üc retsiz Eki d ir. So Ayl k Ayl k So Somun cu Ba ba De 2013 Yılı Çocuk ekiyle birlikte yıllık abone bedeli ABONE İLETİŞİM HATTI 444 36 61 Visan İktisadi İşletmesi Zaviye Mah. Hacı Hulûsi Efendi Cad. No:71 44700 Darende Malatya endi Hulûsi Ef eşlik da Kard tinin Dîvân ın 615 28 79 bilgi@somuncubaba.net eniyefaks: Tel: (422) 615 15 00 (422) Med 6 ân İrf 5 İlim ve Darende www.somuncubaba.net 10 Son Durağı Dergisi 85... Hediyesi Türkiye : 85 Avrupa : 72 Euro ABD: 102 USD Banka / Posta çeki hesabınıza yatırdım. Dekont İlişiktedir. Posta Çeki (Darende Postanesi) : 1361068 Ziraat Bankası TR 56 0001 0003 2026 7984 8050 01 Vakıf Bank TR 04 0001 5001 5800 7299 7740 58 Bankasya TR 3900 2080 0032 0188 5847 0001 Akbank TR 7300 0460 0060 8880 0019 0311 Teb TR 5900 0320 0000 0000 0651 5222 Gönderilerin abone adına yatırılmasından sonra lütfen arayınız. Adı / Soyadı: Kurum Adı: Ünvan: Dergi Teslim Adresi: Faturayı adıma kesiniz Faturayı şirket adına kesiniz Posta Kodu: Telefon: ( Faks: ( Vergi Dairesi: Şehir: Vergi No: ) ) E-posta: Abone Başlangıç Tarihi: @ İmza Derginizin elinize sağlıklı bir şekilde ulaşabilmesi için yukarıdaki alanları eksiksiz bir şekilde doldurunuz. 88