MÂRİFET İ İLÂHİYYE TARÎKAT I ALİYYE ERENKÖYLÜ MUHAMMED HİKMET EFENDİ
ا لل ه م ا ن ى ا س ي ل ك م ا ت س ا ل م ن ى Allah ım ne istiyorsan benden onu istiyorum senden
İÇİNDEKİLER TAKDİM... 9 GİRİŞ: KUR AN, SÜNNET VE TARÎKAT... 11 İLİM VE TASAVVUF... 25 İLMİN FAZÎLETİ... 27 ÖLÜM HAKTIR... 34 TEVBE... 36 RÂBITA (MUHABBET)... 42 KÂMİL MÜRŞİD VE ONA KARŞI GÖSTERİLECEK HÜRMET... 55 KÂMİL MÜRŞİDİN ÂDÂBI... 63 SÂDIK MÜRİDİN VASIFLARI... 65 KALBİN AHVÂLİ... 68 ŞÜKÜR VE ZİKİR... 79 EHL İ TARÎKİN AHVÂLİ... 106 EHL İ ZİKRİN FAZÂİLİ... 111 ÂLEM İ EMİR, ÂLEM İ HALK VE LETÂİF... 115 NEFY Ü İSBAT ZİKRİ... 119 MURÂKABE VE TEVECCÜH... 121 İHLÂS... 132 SIDK... 138 SABIR... 147 SABRIN EHEMMİYETİ... 150 RIZA... 153 MEVEDDET... 155 TEVEKKÜL... 159 HİDÂYET İ İLÂHİYYE... 166 NAMAZ... 173 KIYÂMÜ L LEYL... 186 İNFAK... 189 CİHAD... 195 SOHBET... 198
TARÎKAT I ALİ YYE 7 TEVÂZU... 206 ŞERİAT TARÎKAT MÂRİFET HAKÎKAT... 210 ÂYETÜ L KÜRSÎ... 218 ULUL AZİM PEYGAMBERLERİN VASIFLARI... 221 PEYGAMBERLERİN VASIFLARI ŞUNLARDIR:... 222 HZ. İBRAHİM ALEYHİSSELÂM IN SIDKI VE SEHÂVETİ... 224 HZ. İSMAİL ALEYHİSSELÂM IN RIZA VE TESLİMİYETİ... 225 HZ. EYYÜB ALEYHİSSELÂMIN SABRI... 226 HZ. ZEKERİYYA ALEYHİSSELÂMIN İŞÂRETLE KONUŞMASI... 226 HZ. YAHYA ALEYHİSSELÂMIN GARİBLİĞİ... 227 HZ. İSA ALEYHİSSELÂMIN ZÜHDÜ... 228 HZ. MUSA ALEYHİSSELÂMIN MUHABBETİ... 229 HZ. MUHAMMED SALLALLÂHU ALEYHİ VESELLEMİN MERHAMETİ... 230 MÂRİFET... 231 KELİME İ TEVHİD... 241 NEFSİN DERECELERİ... 245 NEFS-İ EMMÂRE... 245 NEFS-İ LEVVÂME... 258 NEFS-İ MÜLHİME... 268 NEFS-İ MUTMAİNNE... 277 NEFS-İ RÂDİYE... 288 NEFS-İ MARDİYYE... 297 NEFS-İ SÂFİYE... 305 GÜNAHKÂR ÜMMETE MÜJDELER... 313 MİRAÇ MÜJDELERİ... 316 SİLSİLE İ ŞERÎFE... 319 AHLÂK I HAMÎDELER... 324 AHLÂK I ZEMÎMELER... 326 LUGATÇE... 330
TAKDİM Hamdü senâ ve şükürler olsun Hâlık ı Yezdân a, salâtü selâm olsun habîb i zîşâna, enbiyâ yı kirama. Peygamberimizin âline, ashabına, etbâına, ve evliyâ yı izâm hazerâtına ve ümmetine selâm olsun. Ey Aziz! Malumunuz olsun ki elimizde bulunan bu muazzam risâle i mübâreke efkâr ı umûmîyi ve ferâset i ammeyi tenvir edecek niteliktedir. Hz. Yusuf (a.s) melikin rüyasından sonra kıtlıkta insanların havâic i asliyelerini temin etmek için yedi yıl mahsulü ambar etti. Bilâhare kıtlık döneminde ambarları açıp halkın menfaatına sundu. İnsanlar yedi sene; kıtlık zamanı zarfında o ambarların bereketi ile rızıklanıp hayat buldular. Malumunuz olsun ki bu eser i şâhane, asırlardır ilim ve irfan hazinesinden şûle veren bir kevkeb i durrîdir. Bu kevkeb i durrî, gönül kandilinden parlayarak talib i ilim, tarîkat ve erbâb ı sıdk ı yakîni ziyalandırır. Çünkü üstâdımız Seyyid Muhammed Hikmet Efendi Hazretlerinin bir ömür vererek meydana getirdiği bu şaheser tasavvufî, ilmî ve şer î bir çok meseleyi hâizdir. Şöyle ki; bu eserde ilim ve tarîkat, takva ve sahâvet, zikir ve sohbet, râbıta ve mâ rifet, şükür ve hakîkat, teveccüh ve kemâlât, ihlâs ve muhabbet, tevâzu ve sadâkat, mürâkabe ve meveddet, tevhid ve risâlet, akıl ve içtihad, sabır ve tevekkül, tevbe ve nefis gibi birçok mevzûlar zikredilmiştir. Bulunduğumuz bu asır fitne ve fesat, fısk u fücûr, kebâir ve mâsiyet, zulüm ve dalâlet, sefahet ve cehalet, su i edep ve kerâhet ile doludur. Şerli insanlar müminler için bu dâr ı dünyayı mihnet, zahmet ve meşakkatli bir zindan haline getirmiştir. İşte bu asır insanların maneviyat ve ruhâniyetini tamamen ilim ve irfan kıtlığına sürükle
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 10 miştir. Bu sebepten nâşi, her talib i irfânın bu mühim esere muhtaç olduğu kanaatindeyim. Eğer ki bu risâle i mübârekeyi baştan sona aklını, fikrini, fehmini ve ferasetini kullanarak kemâl i edeb ile okuyup amel eder isen, biiznillah nefsini tezkiye ve kalbini tasfiyeye muktedir olursun. Şeriat, tarîkat, mârifet ve hakîkat mertebelerine erer, taraf ve etrafını da tenvir edersin. Hz. Mevlânâ şöyle der : Sırr ı men, ez nale i men, dûr nist Leyk çeşm ü güşra an nûr nist Sırrım iniltimden uzak değildir. Lakin her gözde onu görecek, her kulakta onu işitecek nur yoktur. İşte bu sebeptendir ki bu risâle i mübârekeyi okurken gönlüne, fikrine, fehmine, zikrine, aklına ve ferasetine fayda verebilmesi için tamamen bir tefekkürle müzakere etmen gerekir. Cenâb ı Allah sübhanehu ve teâlâ ve tekaddes hazretleri Kur an ı Azîmu ş şân da şöyle buyurmaktadır: ا ن م ا ي ت ذ آر ا ول وا ال ا ل ب ا ب (Fakat bunu) ancak akıl sahipleri anlar. 1 Cenâb ı Hâlık ı Yekta dan niyâzım şudur ki her kim bu şaheseri okur, okutur ve amel ederse; Hâlık ı Kibriya onun gözüne basîret, kalbine mârifet, gönlüne hidâyet bahşu ihsân eylesin. Amîn. Abdulhekim El Mevlevî 1 Rad Sûresi Âyet 19
GİRİŞ: KUR AN, SÜNNET VE TARÎKAT İslâmiyet dâima âli ve gâlibtir, mağlûb olmaz. 2 Emmâ bâd ihvân ı dîn ve erbâb ı sıdk ı yakîne arz ve ifade olunur ki tarâik i aliyyenin hepsi mefhâr ı mevcûdat seyyid i kâinat efendimizin akvâl ve efâlinden yani sözleri ve amellerinden ibâret olduğu için turûk ı aliye esas itibariyle birdir. Cümlesi Muhammedîdir. Tarikat lügatta tarîk yani yol demektir. Istılâh ı tasavvufta ise Cenâb ı Hakk a takarrub maksadıyla sülûk olunacak ibâdet ve taat yoludur. Milyarlarca mahlukat içerisinde mükerrem olarak yaratılan insan için İslâm dini bunun yolunu göstermektedir. Bu yol sırât ı müstakîmdir. Hidâyet ve felâha bu yolla erişilir. Bu bir terbiye ve seyr i sülûk merâtibidir. Lâ ilâhe İllâllah Muhammedu rrasûlullah kelime i tayyibesi insanın imanını ve müslümanlığını tesis eden iki cümle i şerifedir. İslâmın etemmi Lâilâhe illallah, mütemmimi de Muhammedu r rasûlullah tır. Lâ ilâhe illâllah ikrâr ı vahdet, Muhammedu rrasûlullah tasdîk i risâlettir. Bu iki mübarek kelimeyi bir kimse hulûs i kalb ile yâd edince küfür zulmetini atarak İslâm nûru ile dâr ı selâmete vâsıl olur. Allah tek Muhammed hak meâl i şerifini bilerek inanınca derûnundaki şirk ve diğer emrâz ı bâtıniyeyi de siler temizler. Bu iki mübarek 2 Hadis Buhârî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 12 cümle birbirini tamamlar. İkisi de onikişer harflidir. Harflerinin müsâvî oluşunda derin mana ve sırlar vardır. Sözlerin en doğrusu ve hakk olanı Lâ ilâhe illâllah Allah tan başka ilah yoktur sözüdür. Ezelî ve ebedî olan, gerçek ve mutlak Hakktır. Sıddıklar ise, ondan başka hiçbir şeyi görmezler. Bunun için onun varlığına ve kudretine onu şahid ve delil gösterirler. Mutlak Hakk kendi zâtı ile var olan hakîkî mevcuttur. O da Allah tır. Ariflerin sözü de sohbeti de ibadet ve tevhiddir. Marifetullaha ermiş ariflerin makamı bildim, buldum, oldum demek değildir. Bu makama erenlerden taşıp dökülen sözler ve cevherler ise, tasavvuftur. Her işde usûl vuslâtın miftahıdır. Vasıl olamayış usûlü bilmeyiştendir. Yani vusûlsüzlük usûlsüzlüktendir. Hakk ehli olan usûlü vaaz eder, gâyeyi gösterir. Hakk aşığı ise evvelâ usûlü bulur sonra gâyeye ulaşır. İslâm Kur ân ı Kerîm e tâbi olmak, sünnet i seniyye ye ittibâ etmektir. Saadet asrını hâliyle, kâliyle yaşamaktır. Hakîkî müslümanlık da budur. Evliyâullah Hazerâtının akvâli nebevî, efâli melekî, ahlâkı ilâhîdir. Tasavvuf, sofunun sofu değil, sefâsıdır. Kesret âleminde vahdet müşahede eden urâfâ yı muhakkıkîn o sermedi, zevki söze sığdırmak, tarif etmek için husûsî bir lisan ile konuşmuşlardır ki onun adına tasavvuf denir. İnsan evvelâ şunu iyi bilmelidir ki: Turûk ı aliyyenin kâffesine Cenâb ı Hakk ın emrü fermanı, vahy i ilâhîsiyle sülûk edilmiştir. Tarikatın lüzum ve vücûbû âyet i kerîmeler ve hadîs i şeriflerle sabittir.
TARÎKAT I ALİ YYE 13 Cenâb ı Hakk şöyle buyuruyor: ل ك ل ج ع ل ن ا م ن ك م ش ر ع ة و م ن ه اج ا... Her birinize bir şerîat ve bir yol verdik... 3 Fahreddin Râzî, Ebussuud, Hâzin ve Âlusî hazretlerinin tefsirlerinden beyan üzere şir adan murad şeriat, minhacdan maksatsa nurlu bir yol olup o da tarikattır. Evliyâullah hazerâtına göre Kur an ve Sünnet, nurlu yolun başlangıcı, Tarîkat da bu yolun devamıdır. Evâmir i ilâhiyeyi ihtivâ eden hüküm ve rükunlere şeriat denir. Evâmir i ilâhiye ise Kur an ve Sünnettir. Kur an ve Sünnetin emirlerini icra edenlere de şeriatcı denir. Mefhârı kâinat Rasûlü ekrem sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz buyurdular: Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sarıldığınız müddetçe yolunuzu şaşırmazsınız. Bunlar Allah (c.c) nun kitabı Kur an ı Kerîm ve benim sünnet i seniyyemdir. 4 Kur an ı Kerîm in emir ve hükümleri de üç bölümde mütaalâ edilir: 1 Ahlâk ve ibâdete ait hükümler 2 Muamelâta ait hükümler 3 Ukûbâta ait hükümler Sünnet ise, peygamberimizin müminlere örnek hayatıdır. Sünnet kavlî, fiilî ve takrirî olmak üzere üç kısma ayrılır. Hz. Peygamber in tebliğ, dâvet ve irşad usûlünü temsil eden mânevî hayatı hâl adıyla 3 Mâide Sûresi, Âyet 48 4 Hadis Ebû Davud
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 14 anılmıştır. Hâl in ise, kâl yani sözle anlatılması mümkün değildir. Nitekim Hz. Peygamberin sözleri, fiilleri ve takrirleri dışında bir de hâlleri vardır. O nun söz, fiil ve takrirleri hadis ve siyer kaynakları tarafından tespit edilip kayda geçirildiği halde hâlleri ancak halaka i sohbetinde bulunan ashâb ı kirâm tarafından yaşanarak, teselsülen in ikas yoluyla nesiller boyu devam edegelmiştir. Dînî ilimlerden kıraat ilmi de uygulamalı bir ilimdir. Tecvid ve kıraat bilgileri her ne kadar kitaplarda yazılı ise de onların anlaşılıp uygulanması bir fem i muhsîn tabir edilen ehliyetli ağzın icrâ ve ifâ suretiyle tâlimine bağlıdır. Bu yüzden kıraat ilmi üstaddan öğrenilir. Hâl ilmi olan tasavvuf da sadece kitap mütalaasıyla elde edilemez. Ancak bir üstad ve mürşid i kâmilden öğrenilir. Cenâbı Hakk peygamberimiz hakkında şöyle buyuruyor: و ا نك ل ع ل ى خ ل ق ع ظيم Ve muhakkak sen yüce bir ahlâk üzeresin. 5 Peygamber efendimiz aleyhisselâti vesselâm ise: Ben ancak mekârim i ahlâkı tamamlamak için gönderildim. 6 buyurur. Kur an ı Kerîm ilâhî nizâmın hayata hâkim olması için, insanlık âlemine surûr ve hidâyet bahşeden bir Kitab ı Rahmânîdir. Kur an; sadece bir devletin veya devletlerin değil, dünya ve âhiretin saadet menbaıdır. Allah (c.c) ile kulları arasında nisbet ve münâsebet tesisi için, Kur an inzâl buyurulmuştur. Kullarına hulûl ve ittihâdden münezzeh olan Allah (c.c) birer fermân ı ilâhî olan kitaplar ile beşere hitâp etmiştir. O öyle bir furkân ı ilâhîdir ki, mahbûba nâme i rabbân î, 5 Kalem Sûresi, Âyet 4 6 Hadis, Buhârî
TARÎKAT I ALİ YYE 15 mahlûk ı müdrike bir fermân ı sübhânî, müminlere feyyâz ı nurânî, âsiü l usâd ümmete de irşâd ı ilâhîdir. Kur an ı Kerîm hem lafzı hem de mânasıyla Allah (c.c) tarafından vahiy olunduğu için ona vahy i metlûv (okunan vahy) denilmiştir. Sünnet i seniyye Peygamber aleyhisselâti vesselâm efendimizin Allah ın emirlerine uygun hareket etmek maksadıyla seçip yaşadığı hayat nizamı, gittiği yol, söylediği sözler, işlediği işler, uygun gördüğü veya terkettirdiği amellerdir. Cenâb ı Hakk şöyle buyurmuştur: ق ل ا ن آ ن ت م ت ح بون الل ه ف ا تب ع ون ى ي ح ب ب ك م الل ه و ي غ ف ر ل ك م ذ ن وب ك م و الل ه غ ف ور ر ح يم (Rasûlüm!) De ki: Eğer Allahʹı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. 7 Allah u Teâlâ Kur an ı Kerîmde şöyle buyurmuştur: م ن ي ط ع ال رس ول ف ق د ا ط اع الل ه Kim Rasûle itaat ederse Allahʹa itaat etmiş olur... 8 Allah u Teâlâ Rasûlüne itaatı kendisine yapılan itaata bağladı. Bu sevgi ve hürmeti birbirinden ayırmamak lazımdır. Cenâb ı Hakk şöyle buyuruyor: 7 Âl i İmran Sûresi, Âyet 31 8 Nisa Sûresi, Âyet 80
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 16 ي ا ا يه ا ا لذ ين ا م ن وا ا ط يع وا الل ه و ا ط يع وا الر س ول و ا ول ى ال ا م ر م ن ك م ف ا ن ت ن از ع ت م ف ى ش ی ء ف ر دوه ا ل ى الل ه و ال رس ول ا ن آ ن ت م ت و م ن ون ب الل ه و ال ي و م ال ا خ ر ذ ل ك خ ي ر و ا ح س ن ت ا و يل ا Ey îman edenler! Allahʹa itaat edin. Peygamberʹe ve sizden olan ulül emre de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allahʹa ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu Allahʹa ve Rasûlüne döndürün; bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. 9 Sünnet herhangi bir müslümanın kendisinden müstağni kalamayacağı bir kaynaktır. İslâm ahkâmının anlaşılması sünnete bağlıdır. Hadis ise, sünnetin esâsı ve temelidir. Hadis i Kudsî de sünnetin kavlî olanına dâhildir. Hadis i Kutsî Peygamberimiz aleyhisselâti vesselâma rüyâ veya ilham tarikiyle Cebrâil aleyhisselâmın getirdikleridir. Peygamber aleyhisselâti vesselâm efendimizin Aziz ve Celil olan Allah (c.c) na isnad ederek söylediği sözlerdir ki; mânâ ilham tarikiyle Allah (c.c) dan olup lafzı ise kendisindendir. Cenâb ı Allah şöyle buyuruyor: و م ا ي نط ق ع ن ال ه و ى ا ن ه و ا لا و ح ي ي وح ى O, arzusuna göre konuşmaz. O vahyedilenden başkası değildir. 10 Sünnet ise vahyin bir çeşit sözden çıkarılan manası olduğundan dolayı vahiydir. Fakat lafz olan vahiy vasfına sahip değildir. Bu sebebten ona vahy i gayri metlûv (okunmayan vahiy) denilmiştir. Her peygamberin bir şeriat ve sünneti olduğu gibi mürşid i kâmilin de sulûk ettiği bir tarîkatı vardır. 9 Nisa Sûresi, Âyet 59 10 Necm Sûresi, Âyet 3 4
TARÎKAT I ALİ YYE 17 Et tarîkatü ve l hakîkatı hâdimân ı şeriah Tarîkat ve hakîkat şeriatın hâdimidir. Cenâb ı Hakk şöyle buyuruyor: ي ا ا يه ا ا لذ ين ا م ن وا اذ آ ر وا الل ه ذ آ ر ا آ ث ير ا Ey inananlar! Allah ı çok zikredin. 11 Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: و اذ آ ر ر بك ف ى ن ف س ك ت ض رع ا و خ يف ة و د ون ال ج ه ر م ن ال ق و ل ب ال غ د و و ال ا ص ال و ل ا ت ك ن م ن ال غ اف ل ين Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini zikret. Gafillerden olma. 12 Peygamber Efendimiz hazretleri: Cenâb ı Hakk kalbime ne vahyetmişse onu olduğu gibi Ebu Bekir Sıddîkın sadrına ilkâ eyledim. 13 buyurmuşlardır. Cenâb ı Hakk bu emr i ilâhîyi Hz. Cibril vasıtasıyla Efendimiz Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem e tebliğ edince lisânen olsun, kalben olsun zikr i şerifin icrasına hemen başlamışlardır. Aynı zamanda zikr i kalbîyi sıddık ı azam hazretlerine de emir ve telkin buyurmuşlar; bil cümle ashab ı kirâma da tebliğ etmek için onu vekil tayin etmişlerdir. Bayezid i Bistâmî nin zamanına gelinceye kadar bu yüce tarîkata Sıddîkıye tarîkatı denirdi. Şah ı Nakşibendî efendimize gelince Nakşibendiye tarîkatı denilmiştir. 11 Ahzab Sûresi, Âyet 41 12 A râf Sûresi, Âyet 205 13 İmâm ı Rabbânî Mektûbât
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 18 Kezâlik peygamber i zîşân efendimiz lisanen olan zikr i cehrîyi de Hz. Ali efendimize tâlim ettirmiş ve diğer ashâb ı güzîne de tebliğ hususunda onu vekil buyurmuşlardır. Bu itibarla zikir ikiye ayrılmış olup, birincisi Ebu Bekir Sıddık a, ikincisi de Hz. Ali ye nisbet edilmiştir. Bu her iki yüce silsile İmâm ı Caferi Sâdık, Hasan ı Basrî, Mâruf ı Kerhî, Abdulkadir Geylânî (k.s.) gibi muhterem efendilerimizden teselsülen ve tevâtüren zamanımıza kadar gelmiştir. Sünneti seniyye yi Muhammediye ye ittibâ hususunda diğer ashâb ı kirâm dahi Hz. Ebu Bekir Sıddîk ve Hz. Ali efendimizden ahz ı telâkkî ettikleri hafî ve cehrî zikirleri alelumum icra buyurmuşlardır. Müride zikr i hafî telkin edilirken nisbet i bâtınıyye hakkında şu söylenmelidir. Lafza i Celâlin hafî zikri, nefyü isbat ve murâkabeden kalbde zuhur edecek huzur müsâvidir. Bunlar ise hiçbir sahabeye nasip olmayıp ancak Hz. Sıddık ı âzam a mahsus kılınmış bir ikram ı ilâhidir. Sıddık i âzam bunu Rasûlullah dan teveccüh tarikıyle bâtınen ahz eylemiştir. Muhabbet, zikr i kalbî ve murakabe sahabe i kirâm hazerâtının delilidir. Müridin kalbine ilka yı zikir, huzur ve cezbe ise sâdât ı Nakşibendiyyenin delilidir. Cenâb ı Hakk şöyle buyuruyor: و ا نيب وا ا ل ى ر بك م و ا س ل م وا ل ه م ن ق ب ل ا ن ي ا ت ي ك م ال ع ذ اب ث م ل ا ت ن ص ر ون Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O na teslim olun, sonra size yardım edilmez. 14 14 Zümer Sûresi, Âyet 54
TARÎKAT I ALİ YYE 19 Bilesin ki bu âyette zikredilen inâbe rücû demektir. Hakk Teâlânın kavli şerîfiyle sabit ve vaciptir. 1 İnâbe küfürden imana dönmek 2 İsyan ve nisyandan istiğfâra dönmek 3 Masiyet ve günahlardan temizlenip Hakk a dönmek 4 Gafletten Allahu Teâlâ nın zikrine dönmek 5 İnâbe müracaat manasınadır. Meşayihden inâbe almak yahut meşayiha intisab etmektir. Cenâb ı Hakk şöyle buyuruyor: ق ل ا ن آ ن ت م ت ح بون الل ه ف ا تب ع ون ى ي ح ب ب ك م الل ه و ي غ ف ر ل ك م ذ ن وب ك م و الل ه غ ف ور ر ح يم De ki: Eğer Allah ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. 15 Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular: Sizler imanlarınızı tazeleyiniz. Ashab ı kirâm dediler ki: İmanımızı nasıl tazeleriz ey Allahʹın Rasûlü? Buyurdu ki: Lâ ilâhe illallah ı çok söyleyiniz. 16 Yine Peygamber efendimiz kelime i tevhid imanın esasını teşkil ettiği için zikirlerin ekmeli ve Cenâb ı Hakk ı hamdetme, Allah ın nimetlerini çoğaltmaya vesile olduğu için Duaların efdâlidir 17 buyurmuştur. Şunu da arz ve beyan edelim ki: Tarîkatlardan bir tarîkat ı aliyyeye intisab edenler hakkında yanlış bir yola sapmışlar diye per 15 Âl i İmrân Sûresi, Âyet 31 16 Et terğib vet terhib 17 Hadis İbni Mâce
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 20 vasızca dil uzatıp sû i zanda bulunmak ne büyük bir cüret ve ne büyük bir cehalettir. Çünkü bunlar Allah Allah diye yâ nâm ı akdes i ilâhîyi yahut Lâ ilâhe illallah diyerek kalben ve ceseden kelime i tayyibe i tevhidi söylüyorlar. Tevbe ve istiğfar ediyorlar. Allah ın zikri ile vakitlerini geçiriyorlar. Beş vakit namazlarını kemâl i edeple huzur ve huşû içerisinde cemaatle edâ ediyorlar. Böyle hayırlı amellerde hayırlı işlerde, razı olunan vazifelerde bulunmak şer an, aklen, örfen ve hikmeten kabahat midir? Bu hallerin hangisi hilâf ı şer i şerîftir. Bunların hangisi yanlıştır? Öyleyse turûk ı evliyaullahı inkâra teşebbüs etmek neûzubillâhi Teâlâ sû i hâtimeyi mûcip olur. Siz vazife i ubûdiyetinize ve taatinize müdavim iken Lâimin levminden (kınayanın kınamasından) korkmayın Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: و ل ا ي خ اف ون ل و م ة ل اي م...onlar hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar... 18 âyet i celîlesi mûcibince asla fütur getirmeyerek yolunuza devam ediniz. Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem buyuruyor ki: Her şey için bir anahtar vardır. Cennetin anahtarı ise fukara ve mesâkîni sevmektir. 19 Hubb ı dervişân kilid i cennet est Düşman ı îşân sezâ i lânet est Yani dervişlere meyil ve muhabbet cennetin anahtarıdır. Onlara düşmanlık ise lânete müstehaktır. 18 Mâide Sûresi, Âyet 54 19 Hadis Deylemi müsnet
TARÎKAT I ALİ YYE 21 Avf İbnu Mâlik radiyallahu anh anlatıyor: Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: Yahudiler yetmiş bir fırkaya bölündüler, onlardan sadece bir fırka cennetliktir, yetmiş fırka cehennemliktir. Hıristiyanlar ise yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunlardan da yetmiş bir fırka cehennemliktir, sadece biri cennetliktir. Muhammed ʹin nefsi elinde olan Zât ı Zülcelâlʹe yemin olsun! Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecek, bunlardan biri cennetlik, yetmiş ikisi cehennemliktir. Ey Allahʹın Rasûlü! Cennetlikler kimlerdir? diye sorulmuştu. Onlar, benim ve ashabımın yolunda olanlardır; oda sevâd ı a zamdır 20 buyurdular. Bu hadîs i şerifte belirtilen fırka i nâciye cenâb ı risâletpenah efendimiz hazretleriyle ashâb ı kirâmın yolunda sülûk eden şah ı râh ı şeriat ve sünnete tâbi olan ümmetlerdir. Şeyh Tacüddin El Nakşibendî Hazretleri Nâciye i Kübrâ adlı eserinde buyurmuşlardır ki: Ey ihvân ı dîn iyi biliniz ki şeyhin hukuku edebe riâyet etmekle kolaylaşır. Tarikat şeyhlerine muhabbet etmek onların manevî kemâlatının büyüklüğüne delâlet eder. İlm i ledünne mazhar olmuş o şeyh i kâmile tâzim ve hürmet göstermek müridin edep ve teslimiyetindendir. Çünkü insan ı kâmil mir ât ı Hakk tır. Peygamber i Zîşân sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz buyurmuşlardır ki: Mümin i kâmilin firâsetinden hazer ediniz (sakınınız), zira kalbindeki nûr ı ilâhî ile esrarınızı keşfeder. 21 Her kim kâmil velinin ruhaniyetine basiret gözüyle bakarsa onda Cenâb ı Hakk ın tecellisini görür, sıfatının zuhûrunu idrak eder. Râbıta sebebiyle şeyh i kâmilden sâlikler feyz alır. Velinin velâyetinde kesbî ilim şart değildir; veli ümmî de olabilir. Sâlikler râbıta ve muhabbetle, şeyhin teveccühüyle maksûdlarına vâsıl olurlar. 20 Hadis Buhârî, Müslim 21 Hadis Tirmizî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 22 Babalık nisbeti ikidir. Biri ceset babası diğeri ise ruh babasıdır. Şeyh için babalık nisbeti vardır. Ceset babası evladını âlem i illiyyînden dâr ı dünyaya gelmesine sebeptir. Ama ruh babası ise, evlad ı manevîsini dâr ı dünyadan âlemi ulvîye yükselmesine vesiledir. Evliyaullah hazerâtı nazarında manevî babalık nisbeti zâhirî babalıktan daha üstün ve evlâdır. Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem hazretleri buyurdular ki: Allah katında insanların mükerrem ve muhteremi takvâ ve tâatı çok olan kimsedir. 22 Cenâb ı Hakk bu hususta : ي ا ا يه ا ال ناس ا نا خ ل ق ن اآ م م ن ذ آ ر و ا ن ث ى و ج ع ل ن اآ م ش ع وب ا و ق ب اي ل ل ت ع ار ف وا ا ن ا آ ر م ك م ع ن د الل ه ا ت ق يك م ا ن الل ه ع ل يم خ ب ير Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, Oʹndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. 23 Yine Cenâb ı Hakk: ا نم ا ال م و م ن ون ا خ و ة ف ا ص ل ح وا ب ي ن ا خ و ي ك م و ا تق وا الل ه ل ع لك م ت ر ح م ون Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allahʹtan korkun ki felaha eresiniz. 24 İslâm da karâbet (akrabalık) üç şekilde tahakkuk eder. 1 Din karâbeti 22 Hadis Buhârî 23 Hucurat Sûresi, Âyet 13 24 Hucurat Sûresi, Âyet 10
TARÎKAT I ALİ YYE 23 2 Kan karâbeti 3 Sıhriyyet karâbeti Kan karabeti baba tarafına taalluk eder. Sıhriyyet karabeti ise, aile tarafına taalluk eder. Eğer iki tarafta dinen bağlılık yoksa bunların her ikisi de izâfîdir, kabire kadardır, kabirden öteye gidemez. Amma din karabetine gelince; iman kardeşliğidir; ulvîdir, kutsîdir, melekîdir, imânî ve İslâmîdir. Hayatta, mematta, haşirde ve neşirde daimîdir. Din karabeti yani dinen akrabalık diğer iki akrabalığın fevkindedir. Kan karabeti ve sıhriyyet karabetiyle yakın olan kişiler birbirlerine din karabetiyle de bağlıysa nûrun alâ nurdur. Cenâb ı Hakk sâdıklarla beraber olmayı şu emr i ilâhîsiyle ferman buyurur: ي ا ا يه ا ا لذ ين ا م ن وا ا تق وا الل ه و آ ون وا م ع ال صاد ق ين Ey iman edenler! Allah tan korkun ve sâdıklarla beraber olun. 25 Peygamber i Zîşân sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz ise: Allah için salihleri sevmek ve Allah için fasıklara buğz etmek farzdır. 26 buyurur. Kur an ı Kerîm; sâdık bir dosttan mahrum kalmanın hüzün ve hüsranını da şu âyet i kerîmede ne kadar açık olarak beyan buyurur: ف م ا ل ن ا م ن ش اف ع ين و ل ا ص د يق ح م يم Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var. Ne de yakın bir dostumuz 27 Allah için sâdık bir dost kazanmak hem dünya, hem de ahiret için mühim ve elzemdir. Tefsirlerin beyanına göre kıyamet gününde 25 Tevbe Sûresi, Âyet 119 26 Buhari İman 27 Şuarâ Sûresi, Âyet 100 101
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 24 hasenesi ve seyyiesi eşit (müsâvî) olan bir mümin huzûr ı ilâhîye celb edilir. Allah (c.c): Kulum bir hasene getir de seni cennetime koyayım, buyurur. Kul da kederli bir halde anasına, babasına, kardeşlerine gider ve halini arzeder. Her kime gittiyse; bugün feze ul ekber günüdür, benim de bir haseneye ihtiyacım var, ne olacağım belli değil der ve vermezler. Bir haseneye ihtiyacı olan kul kederli bir halde huzûr ı ilâhîye celbedilir. Allah (c.c) bildiği halde sorar: Ne oldu kulum, bir hasene vermediler mi? Kul da vermediler yâ Rabbena der. O zaman; Ey kulum benim için dünyada sâdık bir dost kazanmadın mı, ona git buyurur. Kul da senin için sâdık bir dostum vardı ya Rabbenâ der. Bir haseneye ihtiyacı olan kul gider, dünyada iken Allah için dost olduğu kardeşini mahşerde bulur ve hâlini arzeder. O da, ey kardeşim bugün benim de ne olacağım belli değil, madem ki sen bir haseneyle kurtulacaksın verdim, tek sen kurtul der. Haseneyi aldıktan sonra Allah (c.c) kulunu tekrar huzûr ı ilâhîyesine celb eder. Bildiği halde sorar, Ne oldu ey kulum? o da mesrur bir halde, ya Rabbenâ! Kardeşim bana merhamet etti de bir hasene verdi der. Cenâb ı Hakk Celle ve Âlâ hazretleri Bugün feze ul ekber günüdür, kul olduğu halde o sana merhamet edip acıyor, ben erhamerrâhimîn olan Allahu azîmuşşanım, seni de onu da affettim, girin cennetime buyurur. Musannif Rahimehullah buyurdu ki: Din karabeti muhabbet i ilâhiyye ehli indinde nübüvvet i zahiriyyenin kurbiyetinden daha faziletlidir. Zira ehli muhabbetin nisbeti olan Hz. Peygamber, Bilâl i Habeşî, Selmân ı Fârisî, Suheyl bin Rumî yi (r.ah) hazerâtını ehl i beytten addetti. Fakat Rasulullah ın amcası Ebû Talib ehl i beyt şerefinden mahrum kaldı. Kan karâbeti onu Rasûlullaha yakın kılmamıştır. Çünkü ilâhî irade imâna taalluk eden muhabbeti esas kabul etmiştir. Sahabe i kirâm hazerâtı çok şerefli üstün vasıflı hamiyyet
TARÎKAT I ALİ YYE 25 perver fazilet ehli insan ı kâmil idiler. Onlar bu hallerini kuvve i hasene olan Allah ın Rasûlünden almışlardı. İLİM ve TASAVVUF İmâmı Mâlik hazretleri buyurmuşlardır ki; Kim ki fakih olurda mutasavvuf olmazsa, fâsıktır. Kim de mutasavvuf olur da şeriatı yaşamazsa zındık olur. 28 Başka bir uslubla: Tasavvufsuz ilim âtıldır İlimsiz tasavvuf ise bâtıldır Bu ikisini cem eden âlim de hakîkate ulaşır. İlim amellerin esası ve tashih edicisidir. Amelsiz ilimde fayda olmadığı gibi, ilimsiz amelde de fayda yoktur. İlim ve amel birbirinin mütemmimidir, ayrılmazlar. Sâlik, Allah ı bilmek, iman yolunda onun rızasına kavuşmak isterse sülûkun hangi merhalesinde olursa olsun ilim tahsil etmelidir. Tahsili lâzım gelen ilimlerin başında akâid ilmi ile ibâdet ve muamelatların sıhhatına dair fıkıh ilmi yer alır. Tasavvuf; zâhir ve bâtın yönlerin hepsinde noksansız olarak İslâm ın amelî tatbikatından başka bir şey değildir. Bu da ilimsiz olmaz. İlmin fazilet ve ehemmiyeti Kur an ve sünnetle sabittir. Allahu Teâlâ buyuruyor: 28 Aliyy ül Kâri, Ayn ül Şerhi
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 26 ا نم ا ي خ ش ى الل ه م ن ع ب اد ه ال ع ل م و ا ن الل ه ع ز يز غ ف ور...O kulları içinden ancak âlimler, Allahʹtan (gereğince) korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır. 29 Bu âyette takvâyı havf ve haşyet manasında alırsak en takvâlı demek Allah tan en çok korkan demektir. Şu da bir gerçektir ki Allah tan korkmak O nun azâbından korkmak demek değildir. Allah korkusu azap korkusundan daha üstündür. Allah sevgisini kendisine şiar edinen kimse daha yüksek takvâ ve vera sahibidir. Gerçek şu ki, bir kulun ahsen i takvîm üzere yaratılmasına ve ilâhî tecelliye mazhar olmasına sebep olan Allah sevgisidir. Bu sevgiyi kaybetmesi hüsranların en müthişi, acıların en fecisidir. Çünkü bu öyle bir kayıptır ki insanı cehennemde ebedî kalmaya müstehak kılar. Onun için arifler şöyle demişlerdir: Mukallit azaptan korktuğu için günahlardan kaçınır. Gayesi cennettir. Muhakkik günahkâr olmaktan korktuğu için haramlardan sakınır. Niyeti rıza, arzusu da cennettir. Ehlullah ise, Allah (c.c) nun sevgisini kaybetmemek için günah işlemekten sakınır. Onlar yalnız Allah (c.c) na müştakdırlar. Aksâ l gayeleri ve arzularının müntehası ise, Cemâlullah dır. Ehlullahın en büyük kaygısı Allah sevgisinden mahrum kalmaktır. Allahu Teâlâ buyuruyor: ا من ه و ق ان ت ا ن اء ا لي ل س اج د ا و ق اي م ا ي ح ذ ر ال ا خ ر ة و ي ر ج وا ر ح م ة ر به ق ل ه ل ي س ت و ى ا لذ ين ي ع ل م ون و ا لذ ين ل ا ي ع ل م ون ا نم ا ي ت ذ آر ا ول وا ال ا ل ب اب 29 Fatır Suresi, Âyet 28
TARÎKAT I ALİ YYE 27 Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür. 30 İLMİN FAZÎLETİ Ebu Derda (r.a) Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellemin şöyle buyurduğunu işittim dedi: Her kim ilim aramak için bir yola çıkarsa, Hz. Allah ona cennetin yolunu kolaylaştırır, ilmi talep edene, yaptığından razı oldukları için, bütün melekler kanatlarını indirirler. Muhakkak âlim için yerdekiler ve göktekiler, hatta sudaki balıklara varıncaya kadar her varlık (onun affı için) istiğfar ederler. Âlimin, âbid üzerine fazileti; ayın sâir yıldızlar üzerine fazileti gibidir. Muhakkak âlimler Peygamberlerin vârisidirler. Hakîkaten Peygamberler miras olarak altın ve gümüş bırakmamışlar, fakat onlar miras olarak ilim bırakmışlardır. Her kim ilim öğrenirse büyük nasip almış olur. 31 Ebu Zerr (r.a) dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem : Ya Eba Zerr! muhakkak senin sabahlayıp Hz. Allah ın Kitab ından bir âyet öğrenmen senin için yüz rekat nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır ve yine senin sabahlayıp onunla amel edilsin yahut edilmesin bir bab ilim öğrenmen senin için bin rekat nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. 32 buyurdu. 30 Zümer Suresi, Âyet 9 31 Ebu Davud, Tirmizî, İbni Mâce 32 Hadis Tirmizî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 28 Hz. Osman (r.a): Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem : Kıyamet gününde üç zümre kimse şefaat eder: Nebîler sonra âlimler sonra da şehitlerdir 33 buyurdu dedi. Tasavvuf kulun, Kur an ve Sünnet rehberliğinde tevbe ile başlayan nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesidir. Cenâb ı Hakk ın (c.c) rızasına ulaşabilmek için ihlâs, takva ve zühd esaslarına riâyet edilerek hayatının her anında nefsini kontrol altında tutabilmenin gayreti içinde olmaktır. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor : ز ين ل ل ناس ح ب ال شه و ات م ن ال نس اء و ال ب ن ين و ال ق ن اط ير ال م ق ن ط ر ة م ن ال ذه ب و ال ف ضة و ال خ ي ل ال م س وم ة و ال ا ن ع ام و ال ح ر ث ذ ل ك م ت اع ال ح ي وة ال دن يا و الل ه ع ن د ه ح س ن ال م ا ب ق ل ا ؤ ن ب ي ك م ب خ ي ر م ن ذ ل ك م ل لذ ين ا تق و ا ع ن د ر به م ج ن ات ت ج رى م ن ت ح ت ه ا ال ا ن ه ار خ ال د ين ف يه ا و ا ز و اج م ط هر ة و ر ض و ان م ن الل ه و الل ه ب ص ير ب ال ع ب اد Nefsanî arzulara, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allahʹın katındadır. De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allahʹın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür. 34 Yukarıda zikrettiğimiz âyet i kerîme, takva, zühd ve ihlâs kavramlarının niçin önemli olduğunu vurgulayan ilâhî fermanlardır ve Kur an ı Kerîm de bu üç hususun ne kadar önemli olduğunu belirten âyet elbette bundan ibaret değildir. 33 İbn i Mâce, Kitab ı Zühd 34 Ali İmran Suresi, Âyet 14 15
TARÎKAT I ALİ YYE 29 Bu demektir ki, mümin bir kulun günlük yaşantısında, ibadetlerinde ve kendisi dışındaki varlıklarla irtibatında bu üç noktaya titizlikle riâyet etmesi hayatî öneme sahiptir. İşte bunu sağlamak tasavvufun yegâne gâyesidir. Şüphesiz bunun yolu da, nefsi, ahlâk ı zemîme (kötü huy ve alıskanlıklar) dan arındırmak ve bunların yerine ahlâk ı hamîdeyi (ilâhî rızaya uygun alışkanlıkları) ikâme ederek olgunlaştırmak; kalbi, Cenâb ı Hakk ın nazar ve iltifat edeceği bir tecelligâh haline getirmek ve ilâhî emir ve yasaklara en ince noktalarını gözeterek riâyet etmeye çalışmaktan geçer. Burada nefsin arındırılıp olgunlaştırılması ve kalbin temizlenmesi olarak ifade ettiğimiz iki faaliyet, günümüzde maalesef ihmal edilmektedir. Oysa Kur an ve Sünnete baktığımızda bunların zaruret derecesinde önemli görevler olduğu görülmektedir. Cenâb ı Hakk (c.c) şöyle buyurmaktadır: ق د ا ف ل ح م ن ت ز آ ى و ذ آ ر اس م ر به ف ص ل ى Doğrusu felaha ermiştir temizlenen, Rabbinin adını zikredip Oʹna kulluk eden. 35 Aynı istikametteki bir diğer âyet i kerîmede de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: ق د ا ف ل ح م ن ز آ يه ا و ق د خ اب م ن د س يه ا Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir; onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir. 36 35 A la Suresi, Âyet 14 15 36 Şems Sûresi, Âyet 9 10
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 30 İşte bu âyetlerde kurtuluşun şartı olarak belirtilen nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi zikrullahla kalbin nurlanmasıdır. Bu gayret, tasavvufun gerçekleştirmeyi gaye edindiği en temel hususlardan birisidir. Başka bir âyet i kerîmede: ي و م ل اي ن ف ع م ال و ل ا ب ن ون ا لا م ن ا ت ى الل ه ب ق ل ب س ل يم O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allah a kalb i selîm ile gelenler (o günde fayda bulur). 37 Bu âyet i kerîmede kulu ahirette kurtaracak olan bütün amel ve davranışların, neticede kalbin selâmetliğine bağlı olduğu ve kalp selâmetliği kaybolduğu zaman ne malın, ne de evladın kişiye herhangi bir fayda vermeyeceği beyan buyurulmaktadır. Burada anlatılan kalp, Allahu Teâlâya ve onun emrine teslim olmuş kalptir. Bu kalpte Cenâb ı Hakk ın emirlerine muhalefetin eseri kalmaz. Zira bu öyle bir kalptir ki, mâsivâdan, yani Allahu Teâlâ dan gayrısından sâlim olmuştur. Rabbinden başkasını murad etmez, Rabbinin emrettiklerinden başkasını işlemez. Onun tek gayesi Allahu Teâlâ dır. O nun emri ve şeriatıdır. Hiçbir şüphe bu kalp ile Allahu Teâlâ nın emirleri arasına giremez. Kalp öyle bir duruma geldiği zaman şirkten, günahlardan, bid atlerden, bâtıl olan şeyden arınmış, selâmeti bulmuş demektir. Böyle bir kalbe sahip olan kimsenin bütün ahvâli, sözleri, amelleri, zevkleri, zâhir ve bâtın bütün fiilleri Rasûl i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem efendimizin nuru ile selâmet bulmuş olur. Bu kalbe Selîmü l Kalb denir. Numan bin Beşir (r.a) dan rivâyete göre, Rasûl i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz de, bedenin diğer azalarının selâmet linin kalbin selâmetline bağlı olduğuna ve ancak kalbin ma siyet 37 Şuâra Sûresi, Âyet 88 89
TARÎKAT I ALİ YYE 31 lerinden arındırılması halinde diğer azaların görevlerini hakkıyla yerine getirebileceğine dikkat çekerek şöyle buyurmuştur: Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o salah kesbederse cesedin tamamı salah kesbeder, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Âgah olun bu et parçası kalbtir. 38 Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Bu âyet ve hadisler ile benzeri muhtevâdaki nasslarda zikredilen Kalp selâmeti nasıl sağlanacaktır? Buna şöyle cevap vermek mümkündür: Kalbin selâmeti ancak kulun, nefsini her an muhasebeye tâbi tutması ve gerek kalbin gerekse diğer azaların amellerinin devamlı surette murakabe altında bulundurması ile mümkün olur. Bu murakabede Şer î emir, yasak ve tavsiyeler esas alınacak ve bunlara uymayan şeyler terkedilecek bu suretle ameller ıslah edilecektir. Azaların amelleri fıkh ı zâhir dediğimiz fıkıh ilmi ile kalbin amelleri ise, fıkh ı bâtın dediğimiz tasavvuf ilmi ile nurlanır ve kalp mutmain olur. Ebu Hureyre (r.a) dan rivâyet edilmiş olan Rasûl i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem efendimizin şu hadîs i şerîfi, hem kalbin, hem de azaların amelleri hususunda, birini diğeri uğruna ihmal etmeksizin aynı ölçüde hassasiyet göstermenin önemini dile getirmektedir: Muhakkak Allahu Teâlâ sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat ancak sizin kalblerinize ve amellerinize bakar. 39 Bu yolda kulun hiç bir zaman hatırından çıkarmaması gereken şey, yüce yaratıcının kendisini her an görmekte ve yaptığı her işin amel defterine kaydedilmekte olduğu gerçeğidir. Cenâb ı Hak (c.c) şöyle buyurmaktadır: 38 Hadis Buhari, Müslim, 39 Müslim, Birr: 10, No: 34, 411987
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 32 ا ن ر بك ل ب ال م ر ص اد Çünkü Rabbin (her an) görüp gözetlemededir. 40 Yine bu yolun yolcusu, Cenâb ı Hakkʹın (c.c), kendisine kendisinden bile yakın olduğu, kalbinden geçirdiği en küçük bir düşünceyi dahi hakkıyla bildiği gerçeğinin şuuruyla hareket edecektir. و ل ق د خ ل ق ن ا ال ا ن س ان و ن ع ل م م ات و س و س ب ه ن ف س ه و ن ح ن ا ق ر ب ا ل ي ه م ن ح ب ل ال و ر يد Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız. 41 Âyetini her an benliğinde hissederek, atacağı her adımda ve yapacağı her işte ilâhî murakabe altında olduğunun farkına varmak, tasavufun insanda oluşturmayı hedeflediği şuur halinin bizzat kendisidir. Nerede ve ne halde olursa olsun kendisini Cenâb ı Hakkʹın (c.c) her an görmekte olduğunu ve her an kendisiyle beraber bulunduğunu bilmek, kişiyi yasaklara ve kötülüklere dalmaktan uzak tutan en önemli noktadır. Cenâb ı Hak (c.c) şöyle buyuruyor: ه و ا لذ ى خ ل ق ال سمو ات و ال ا ر ض ف ى س تة ا يام ث م اس ت و ى ع ل ى ال ع ر ش ي ع ل م م اي ل ج ف ىال ا ر ض و م ا ي خ ر ج م ن ه ا و م ا ي ن ز ل م ن ال سم اء و م ا ي ع ر ج ف يه ا و ه و م ع ك م ا ي ن م اآ ن ت م و الل ه ب م ا ت ع م ل و ن ب ص ير O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ edendir. Yere gi 40 Fecr Suresi, Âyet 14 41 Kaf Suresi, Âyet 16
TARÎKAT I ALİ YYE 33 reni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür. 42 Bir müminin, yaptığı her işte ve attığı her adımda Rabbinin kendisi ile beraber bulunduğunun ve kendisini her an görüp gözetmekte olduğunun şuuruna varması, kalp selâmeti ve ruh inkişafı bakımından varabilecek en üst noktadır ki, tasavvufun insana kazandırmayı hedeflediği ruh güzelliği ve hâl de işte budur! Hayatını böyle bir şuur seviyesinde yaşamayı başarabilmiş insan, ilâhî rızaya nail olma bahtiyarlığına ermiş, Kur an ve Sünnet in arzuladığı gerçek insan olma vasfını hakkıyla elde etmiş demektir. Bu hâlin Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem tarafından ihsan olarak ifade buyurulduğunu biliyoruz. Hz. Ömer (r.a) dan rivâyet edilen Cibrîl Hadisi diye bilinen meşhur hadiste Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem, îman ve İslâm ı tarif ettikten sonra Cibrîl (a.s) ın: İhsân nedir? şeklindeki sorusuna şöyle cevap vermiştir: İhsân Allah (c.c) na O nu görüyormuşcasına ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O nu göremiyorsan da, muhakkak O seni görüp gözetmektedir. 43 Yukarıdaki takvâ, ihlâs ve zühd olarak üç madde halinde zikrettiğimiz hususları bire indirmek ve bunları verâ kelimesinin bünyesinde toplamak da mümkündür. Zira hakkıyla riâyet edildiği zaman takva, hem diğer iki noktayı, hem de tasavvufî lisandaki diğer ıstılâhları bünyeside toplayan bir tabir olarak manalandırılabilir. Bu da insanı ihsân makamına ulaştıran yegane yoldur. Kişi ihsan makamına ulaştığı zaman, her türlü ibadetinde ve halinde Allahu 42 Hadid Suresi, Âyet 4 43 Hadis, Buhârî, Müslim
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 34 Teâlâ yı yanında hissedecek, O nu görüyormuşçasına O ndan çekinecek ve masivayı terkedecektir. İnsanın, her anında Cenâb ı Hakk ı yanında hissetmesi, O ndan başka herşeyden yüz çevirmesine sebep olur. Bütün varlığıyla O na yönelen kul, giderek müşâhede (Allahu Teâlâ yı görür gibi olma) makamına ulaşır. Bu makamda kul yaptığı her amelinde, kalbiyle Allahu Teâlâ yı müşahede eder. Bu makam, kalbin iman nuru ile nurlandığı, basîret gözünün açıldığı ve giderek gaybın o kimseye ayan olduğu bir makamdır ve bu makam, yukarıda zikrettiğimiz hadîs i şerîfte işaret buyurulan: ihsân makamıdır. ÖLÜM HAKTIR Ruh ile cesedin hâli alemlerin her birinde farklı durumlardadır. Şöyle ki: Cenâb ı Hakk buyuruyor: آ ل ن ف س ذ اي ق ة ال م و ت ث م ا ل ي ن ا ت ر ج ع ون Her canlı ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz. 44 Ölüm üç şekilde bilinir: İlmel yakîn Aynel yakîn ve Hakkel yakîn olarak bilinir. 44 Ankebut Sûresi, Âyet 57
TARÎKAT I ALİ YYE 35 Ölümün ilmel yakîn olarak bilinmesi: Ölüm haktır ancak Kur an ve Sünnetin tarif ettiği şekilde ilim yoluyla bilinir. Ne zaman ki ayak parmaklarımızın ucundan can çekilmeye başlanıp göbeğimize kadar gelince ölümü aynel yakîn olarak tatmaya başlarız. Sonra göbeğimizden çekilerek can bağaza geldiği zaman Lâ İlâhe İlallah der dilimiz iki dudak arasında kalır ve ruhumuzu Rabbimize teslim ederiz. İşte o an ölümü hakkel yakîn olarak tatmış oluruz. Allahümme yessirlenâ hayrul umûr. ا نا ل ل ه و ا نا ا ل ي ه ر اج ع ون...Muhakkak ki Allah tan geldik ve yine Oʹna döneceğiz. 45 Îmanlı olarak ölen bir mümin için peygamberimizin şöyle müjdesi vardır: Müminin Allah a armağanı ölümüdür. 46 İbnu Ömer (r.anhümâ) anlatıyor: ʺRasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: ʺSizden biri ölünce, kendisine akşam ve sabah yeri arzedilir. Cennet ehlinden ise, yeri cennettir, cehennem ehlinden ise, yeri cehennemdir. Kendisine: ʺAllah seni kıyamet günü diriltinceye kadar yerin işte burasıdır!ʺ denilir.ʺ 47 O halde her ölen kişi ne şekilde ölürse ölsün, ister kabre konsun veya suda boğulsun ister vahşi bir hayvan tarafından yenilsin veya yanarak ölsün muhakkak ki layık olduğu hale göre mükafatlandırılacak veya cezalandırılacaktır. Dârü l âlem dörttür. Dâr ı Dünya (Dünya âlemi ) 45 Bakara Sûresi, Âyet 156 46 Ramûz ul Ehâdis 47 Hadis, Buhârî, Müslim, Tirmizî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 36 Dârü l Berzah (Kabir âlemi) Dârü l Karar (Cennet âlemi, saâdet yeri ) Dârü l İkab (Cehennem âlemi, azab yeri) Bunlardan en mühimi ise, cesetlerin ba s olunduğu gündür. Zira haşrolunduktan sonra beden artık ne uykuyu ne ölümü ne de bozulmayı kabul eder. Allahu Teâlâ her alem için o aleme mahsus ayrı ayrı hükümler koymuştur. Dünya alemine ait hükümler beden üzerinde câridir, dünyada ruh bedene tâbidir. Berzah âlemine ait hükümler ise, ruh üzerine cârîdir. Kabirde beden ruha tâbidir. Cesetlerin ba s olunduğu ahiret alemine gelince, Allahu Teâlâ cennetlik kullarına ruh maa l cesed olarak ikrâm ı ilâhîyyesini taddıracaktır. Cehennemlik kullar ise yine ruh maa l cesed olarak Allahu Teâlânın şiddetli azabına dûçar olacaklardır. Hamevî Hz. der ki: Dünyada ruh küllî olmak hüviyetini kazanınca ayrı ayrı sûretlerde görülebilir. Dünyada ve berzah âleminde istediği yerde zâhir olabilir. Çünkü burada ruh cismaniyete galip haldedir; tam istiklâl durumundadır. Bu istiklâli bedenden ayrılma yoluyla değildir, fakat ruh ve cesetledir. Allah (c.c) buyuruyor: TEVBE و ت وب وا ا ل ى الل ه ج م يع ا ا يه ال م و م ن ون ل ع لك م ت ف ل ح ون
TARÎKAT I ALİ YYE 37..Ey müminler! Hep birden Allah a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. 48 Cenâb ı Hakk şöyle buyurur: و م ن ي تق الل ه ي ج ع ل ل ه م خ ر ج ا و ي ر ز ق ه م ن ح ي ث ل اي ح ت س ب و م ن ي ت و آل ع ل ى الل ه ف ه و ح س ب ه Kim Allahʹtan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve onu beklemediği yerden merzuk eder. Kim Allahʹa güvenirse Allah, ona yeter. 49 Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz bu âyeti şu hadîsi şerifle şerh etmiştir: Kim istiğfar zikr i şerîfine devam ederse Cenâb ı Allah, o kimsenin üzüntülerini sevince, müzâyakasını vüs ate, darlığını genişliğe çevirerek umulmadık yerlerden kendisini merzûk eder (rızıklandırır) 50 buyurdu. Tevbe şer i şerîfte zemmedilenden medhedilene yönelmektir. Tevbe, sâlikin yolunun başlangıcı, müridlerin saadet anahtarı ve şanı yüce Allah (c.c) na seyrin sıhhatinin şartıdır. Hakîkaten de şanı yüce Allah, müminlere bir çok âyetlerde onu emir buyurmuştur. Dünya ve ahirette kurtuluşa sebeb kılmıştır. و ي ا ق و م اس ت غ ف ر وا ر بك م ث م ت وب وا ا ل ي ه ي ر س ل ال سم اء ع ل ي ك م م د ر ار ا و ي ز د آ م ق وة ا لى ق و ت ك م و ل ا ت ت و لو ا م ج ر م ين Ey kavmim! Rabbinizden af dileyin; sonra da Oʹna tevbe edin ki, üzerinize rahmeti bol bol göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın. Günah işleyerek (Allahʹtan) yüz çevirmeyin. 51 Rasûlullah efendimiz şöyle buyuruyor: 48 Nur Suresi, Âyet 31 49 Talak Sûresi, Âyet 2 3 50 Tac Terc. c.5 51 Hud Suresi, Âyet 52
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 38 Günahtan tevbe eden kimse günah işlememiş gibi olur 52 Yine Allah (c.c) buyuruyor: ي ا ا يه ا ا لذ ين ا م ن وا ت وب وا ا ل ى الل ه ت و ب ة ن ص وح ا ع س ى ر بك م ا ن ي ك ف ر ع ن ك م س يا ت ك م و ي د خ ل ك م ج نات ت ج ر ى م ن ت ح ت ه ا ا لا ا ن ه ار ي و م لا ي خ ز ىالل ه الن ب ى و ا لذ ين ا م ن وا م ع ه ن ور ه م ي س ع ىب ي ن ا ي د يه م و ب ا ي م ان ه م ي ق ول ون ر بن ا ا ت م م ل ن ا ن ور ن ا و اغ ف ر ل ن ا ا نك ع ل ى آ ل ش ى ء ق د ير Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve Onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nûrları aydınlatıp gider de, Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin derler. 53 Mâsum olduğu halde Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem ümmetine meşru olduğunu öğretmek için çok kere tevbeyi yeniler, istiğfarı tekrar tekrar yapardı. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem: Ey insanlar! Allah (c.c) na tevbe edin ve O ndan mağfiret dileyin. Hakîkaten ben günde yüz defa tevbe ediyorum. 54 buyurdu. İmâm ı Nevevî rahmetullahi aleyh dedi ki: Her bir günahtan tevbe etmek vaciptir. Yapılan isyan bir kul hakkına taalluk etmiyor da, şanı yüce Allah la kendi arasında ise, bu günahtan tevbenin üç şartı vardır: 52 Hadis, Ebû Dâvud, İbn i Mâce 53 Tahrim Suresi, Âyet 8 54 Hadis Müslim
TARÎKAT I ALİ YYE 39 1 Tecrid: İsyandan tamamıyla vazgeçip sıyrılmak, o isyana ebedî olarak bir daha dönmemeye azmetmek. 2 Nedâmet: Yapılmış olan günaha pişman olmak 3 İ tizar: İşlediği günahdan dolayı Cenâb ı Hakk a karşı özrünü beyan etmek, af dilemektir. Bu üç şartın biri olmazsa tevbe de sahih olmaz. Eğer isyan, kul haklarına taalluk ederse tevbenin şartı dört olur. Bu üç şarttan sonra dördüncüsü ise, hak sahibine hakkı ödenerek temizlenmektir. Eğer o hak, mal veya buna benzer şeyler ise, sahibine iade edip, helalleşmek, eğer bu hak bir kişiye atılan zina iftirası sebebiyle lazım gelen bir had hakkı ise, hak sahibinin o haddi icra etmesine imkan vermek veya affını dilemek gerekir. Eğer gıybet ise, gıybet edilen şahıstan helallık istenmelidir. İşte bu surette bütün günahlardan tevbe etmek vacibtir. Masiyetle iştigal eden insan, şanı yüce Allah (c.c) nun yolundan uzaklaştıran fasık arkadaşlarından ayrılıp, hayırlı ve sâdık olan kişilerin sohbetine devam etmelidir. Zira sâdık dostların sohbetleri insanın isyan ve günaha dönmesine engel ve mani olur. Enes bin Malik (r.a) şöyle dedi: Siz bir takım çirkin amelleri işliyorsunuz, bu amelleri gözünüzde kıldan daha ince görüyorsunuz. Hâlbuki biz onları Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem in zamanında büyük günahlardan sayardık. 55 Mümin masiyette tevbesiz kalmamalıdır. Zira bu şekilde tevbe, kendi reyindeki avamın tevbesidir. Mümin isyanlardan tevbe ettiği gibi, Allah ı zikretmekten alıkoyan herşeyden de tevbe ede! Bu konuda büyük Şeyh Zinnûn î Mısrî (r.ah) ye tevbeden sorulduğunda: 55 Hadis Buhari
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 40 Avamın tevbesi günahtan; havassın tevbesi ise, gafletten dolayıdır dedi. Abdullah Temîmî (r.a) buyurur ki: Tevbe edenlerin arasında farklılıklar vardır. Kimi günah ve seyyiâtından; kimi sürçme ve gafletinden; kimi de hasenât ve taatını gördüğünden tevbe eder. Allahu Teâlâ buyuruyor: ا ن ال م تقين فى ج نات و ع ي ون ا خ ذ ين م ا ا ت يه م ر به م ا نه م آ ان وا ق ب ل ذ ل ك م ح س ن ين آ ان وا ق ل يل ا م ن ا لي ل م اي ه ج ع ون و ب ال ا س ح ار ه م ي س ت غ ف ر ون Şüphesiz ki Allah a isyandan sakınanlar, cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar. Rablerinin kendilerine verdiğini alarak. Şüphesiz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı. Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi. 56 Rasûlullah efendimiz buyurur: Ehl i Cennet cennete girip âlî dereceleri gördüklerinde bir şey için nedâmet ederler. Keşke dünyada bir saatimizi dahi gafletle geçirmeyip Allah ı zikretseydik de, biz de bu derecelere nâil olsaydık derler. 57 Bil ki mümin ne zaman şanı yüce Allah la olan akdini tashih ederse, amelini çoğaltırsa, tevbesini ince ve hassas yapar. Her kim ki kalbini günahtan temizler ve ünsiyet nurları onun üzerine doğarsa, artık onun kalbine gizli âfâtların girmesinden korkulmaz. Mümin gece ve gündüzlerde çok istiğfar yaparak, peşi peşine tevbe etmeyi çoğaltırsa bu durum ona, gerçek kulluğu ve mevlası 56 Zariyat Suresi, Âyet 15 18 57 Kütûb i Sitte
TARÎKAT I ALİ YYE 41 hakkındaki kusurunu hissettirir. Bu mümin ise, kulluğunu itiraf edip, Rabbine sâdık kul olur. Yüce Rabbimiz buyuruyor: ف ق ل ت اس ت غ ف ر وا ر بك م ا ن ه آ ان غ فار ا ي ر س ل ال سم اء ع ل ي ك م م د ر ار ا و ي م د د آ م ب ا م و ال و ب ن ين و ي ج ع ل ل ك م ج نات و ي ج ع ل ل ك م ا ن ه ار ا Dedim ki : Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki,) üzerinize gökten bol bol rahmet indirsin, Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın. 58 Günahlarından hakîkaten pişman olan müminin tevbesinin nişanesi, Rabbine döktüğü gözyaşlarıdır. Gözyaşı, Hakk yolcularının Cenâb ı Allah (c.c) na takarrupları için yegâne melcedir. Gözyaşı kalbin teessür ifâdesi ve gözün niyâzıdır, nedâmet mânâsı taşır, Allah (c.c) na tevbedir, âşıkın derûnî hislerini coşturan kelimesiz ve sedâsız lisânıdır. Gözyaşı ârifin kalbinin tercümanıdır. Mâğfiret için Allah ın kullarından istediği istirhamdır. Tevbe ve istiğfar eden kulun gözyaşı, Hakk ın rahmetini tahrik ve merhametini celb eder. Gözyaşı, günahkârların sıdk ve ihlâs ile rabblerine arzettikleri ubûdiyyet incisinin tâneleridir. Yokluğa erenlerin saadet sermâyeleridir. Allah için gözyaşı öyle sermayey i sadeftir ki; rahmet, merhamet ve mağfiret habbelerini içinde taşıyan seyyidü l istiğfar ve tevbe i nasuhtur. Gözyaşı günahkârların çâre i gufrânıdır. Muhlisin habbe i ihlâsıdır. Âsînin habl ı salâhıdır. Hülâsâ vuslata erenlerin yegâne istinatgâhıdır. 58 Nuh Suresi, Âyet 10 12
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 42 RÂBITA (MUHABBET) Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem: Kişi sevdiği ile beraberdir. 59 buyurmuştur. Rabteden, bağlayan, yakınlık, sevgi ve muhabbet gibi manalara gelir. Tasavvufta râbıta sâlikin daima huzur ı ilâhî de bulunduğunu yakinen bilmesi ve Allah ı görür gibi ibadet etmesidir. Hidâyet i hakîkîye nail olmak; ancak bu duygu ve şuur ile mümkündür. Mürid, bu irtibat sayesinde her tavır ve hareketinde kendisini şeyhine benzetmeye çalışır ve yukarıda işaret ettiğimiz Muhabbet râbıtası sonucunda seven, giderek sevilenin sıfatlarına bürünür. Nitekim İmâm ı Rabbânî nin beyanı vechile; manevî yolda ilerlemek, kendisine uyulan şeyhe, yapılan muhabbet râbıtasına bağlıdır. Bir mürid, şeyhine karşı olan muhabbeti vasıtasıyla an be an onun boyasıyla boyanır ve in ikas yoluyla nurlanır. Bu muhabbet ve nurlanma kâmil mânâda olursa bu hâle fenâ fişşeyh denir. Şeyhin, müridi yetiştirdiğini, müridin de kendi istifadesini bilmesi şart değildir. Nitekim güneşin harâretiyle yavaş yavaş yetişen ve günlerin geçmesiyle olgunlaşan nebâtat yetiştiğini bilmediği gibi, onların kemale ermesine sebep olan güneşinde bunu idrak etmesi gerekli değildir. Evliyâullah hazerâtı aşk ve muhabbeti şöyle teşbîh etmişlerdir: El hubbu belâ ve l aşkı semmül katl Allah ve Rasûlüne muhabbet belâ kadar zordur. Onlara âşık olmak ise öldürücü zehirdir. Cenâb ı Hakk Kur an ı Kerîm de şöyle buyuruyor: 59 Hadis Buhari, Müslim
TARÎKAT I ALİ YYE 43 ي ا ا يه ا ا لذ ين ا م ن وا ا تق وا الل ه و آ ون وا م ع ال صاد ق ين Ey iman edenler! Allah tan korkun ve sâdıklarla hemcelis olun 60 Bu âyet i kerîmede müminlere hitap edildiği açıktır. Bu göstermektedir ki sıdk sıfatı, imandan daha husûsî bir manaya sahiptir. Yani sıdk mertebesinde bulunan herkes mümindir, ancak her mümin sıdk mertebesinde değildir. Bu âyette emir buyurulan beraberlik iki şekilde olur: Cismânî beraberlik: Sâdıkların meclisine bizzat devam ederek, onlardan ilim, fazilet ve feyz almakla olur. Ashâb ı kirâm Rasûlullah ın etrafında pervane olup, sürekli onunla birlikte bulunmaya âzamî gayret ederlerdi. Uzak beldelerde bulunanlar da fırsat buldukça, yol emniyetini temin ettikçe, her taraftan alemlerin efendisini ziyarete gelirlerdi. Hz. Ömer (r.a) efendimiz, Medine dışında otururken komşusu ile birer gün nöbetleşerek Allah Rasûlünun yanına gelir, huzûr ı Rasûlullahta sohbete müdavim olur ve o günkü sohbeti, ahvâli ve hâdiseleri arkadaşına aktarırdı. Rasûlullahla cismen beraber olmak ashâb ı kirâmı manen suratli bir şekilde kemâle erdirmiş; cismanî birliktelik yanında Risâletpenahın halaka ı tedrîsatında, kalpten kalbe aynel yakîn ilham olarak ve in ikas tarikıyla hâl ve nûr mün akis olmuştur. Bu halde zâhiren ve bâtınen kemâlâta ermişlerdir. Bunun içindir ki, diğer insanlar ashâb ı kirâmın derecesine ulaşamazlar. Ruhanî beraberlik: Eğer kişi, sâdıklardan cismânî olarak ayrı bulunuyorsa ne yapacaktır? İşte bu durumda da onların gidişatlarına 60 Tevbe Sûresi, Âyet 119
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 44 uyacak, yaptıklarını yapıp, yapmadıklarını terk edecek; onların hâl, tavır ve sözlerini onların gıyabında hayalinde canlandıracak ve onların hâli ile hâllenecektir. Ehlullahın meclisinde bizzat bulunmak, kişiye fayda sağladığı gibi, gıyaben şahıslarını ve hallerini düşünmek de fayda verir. Çünkü bir kişi hayalinde, dimağında ve kalbinde neyi tasavvur ederse, fiillerinde de o tezâhür eder (açığa çıkar) ki, râbıta (muhabbet) de bundan ibarettir. Nakşibendî meşâyihinden Hâce Muhammed Masum hazretleri köklü bir muhabbete vesile olan râbıtayı özellikle tavsiye etmişlerdir. Zira hakiki sevgi olunca müminin kalbinde bilâ icbar velâ ihtiyar zikrullah vücuda gelir, kalp selâmet bulur, huzur ı daimîye mazhar olur. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: ر ج ال ل ات ل ه يه م ت ج ار ة و ل ا ب ي ع ع ن ذ آ ر الل ه و ا ق ام ال صل وة و ا يت اء ال زآ وة ي خ اف ون ي و م ا ت ت ق لب ف يه ال ق ل وب و ال ا ب ص ا ر Onlar, ne ticaret ne de alış verişin kendilerini Allah ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zeât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin dehşete düştüğü bir günden korkarlar. 61 Rabbimiz cümlemizi kendisini çok zikreden kulları zümresine dahil etsin ve kalbimizi iman hakîkatlariyle ve yakîn nurlarıyla tenvîr etsin. Âmin Râbıtanın delili Kitap, Sünnet ve imamlarımızın kavilleriyle sabittir. Cenâb ı Hakk şöyle buyurmuştur: 61 Nûr Sûresi, Âyet 37
TARÎKAT I ALİ YYE 45 ي اا يه ا ا لذ ين ا م ن وا ات ق وا الل ه و اب ت غ وا ا ل ي ه ال و س يل ة و ج اه د وا ف ى س ب يل ه ل ع لك م ت ف ل ح ون Ey iman edenler! Allah tan korkun. O na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz. 62 Burada âyetin mefhumu umûmî ise de emredilen şey vesile aramak olunca, muhabbet kulu Allah (c.c) na vâsıl edecek şeylerin en efdali haline gelir. Çünkü Cenâb ı Hakk Peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem ve diğer nebîler hakkında: ق ل ا ن آ ن ت م ت ح بون الل ه ف ا تب ع ون ى ي ح ب ب ك م الل ه و ي غ ف ر ل ك م ذ ن وب ك م و الل ه غ ف ور ر ح يم (Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. buyurmuştur. 63 Burada râbıtanın zaruretine işaret vardır. Çünkü tâbi olmak için tâbi olunanı gözle veya hayalen görmek lazımdır. Tâbi olanla olunan ruhen beraber olmayınca ittibâ (tâbi olmak) nasıl gerçekleşecektir. Bizim râbıtadan maksadımız muhabbettir. Bu olmazsa ittibâ sayılmaz. Şeyh Abdulganî Nablusî Risâle i Tâciyye ye yazdığı şerhinde der ki: Eğer râbıta, âdâbına riâyet edilerek yapılırsa maksat tamamen hâsıl olur. Çünkü şeyh i kâmil müridin Allah (c.c) na açılan kapısı ve onun vuslat sebebidir. Cenâb ı Hakk Kur an ı Kerîm de: ي ا ا يه ا ا لذ ين ا م ن وا ا تق وا الل ه و آ ون وا م ع ال صاد ق ين 62 Mâide Sûresi, Âyet 35 63 Âl i İmrân Sûresi, Âyet 31
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 46 Ey iman edenler! Allah tan korkun ve sâdıklarla beraber olun. buyurmaktadır. 64 Bahru l Hakâik tefsirine göre sâdıklardan murad mürşidlerdir. Çünkü ezelde verilen söze en fazla onlar sadakat göstermişlerdir. Onlarla her zaman beraber olmanın yolu râbıtadır, yani muhabbettir. Fenâfillâhın başlangıcı bulunan fenâfişşeyh mertebesine vasıl olmanın en yakın yolu muhabbettir. Sâdâtımızın büyüklerinden olan Hâce Ubeydullah Ahrar (k.s) buyurmuşlardır ki: Sâdıklarla beraber olmak âyet i kerîmede emredilendir. Allahu Teâlâ bu kelâmında zâhiren ve bâtınen sâdıklarla beraber olmayı emir buyurmuştur. Mânen beraber olmanın yolu muhabbettir, bu da ehlince malumdur. Reşâhât kitabında bu husus açıkca anlatılmıştır. Bu konularla uğraşan bilsin ki evliyaullahın sözlerinde râbıtanın ne olduğu ve onun bütün güzellikleri vuzûha kavuşmuştur. Onların kıymetli kelamlarını takip edenlere bu gerçekler gizli değildir. Kokularını bir kere alanın onları bırakması mümkün değildir. Bu mevzuda mutasavvufların delillerine itimad etmeyen bir kimse bu ümmetin fakihlerinin sözlerine itimad etmelidir. Bu bir kimse bilmeli ki hangisini tercih ederse etsin dört mezhebin de imamlarının aralarında yer aldığı müctehidler râbıta ve muhabbetin asıl ve esasının Kitab ve Sünnetle sabit olduğunu söylemişlerdir. Kalbinde bir hastalık bulunmayanların kaynaklara müracat edebilmeleri için bu imamların kavillerinin yerlerini göstererek naklediyoruz. Gerçekleri anlamaya muvafık kılan ancak Allah tır. En doğru yolu gösteren de O dur. Yine Cenâb ı Hakk şöyle buyurdu: و م ن ي ع ش ع ن ذ آ ر ال رح م ن ن ق يض ل ه ش ي ط ان ا ف ه و ل ه ق ر ين و ا نه م ل ي ص دون ه م ع ن ال سب يل و ي ح س ب ون ا نه م م ه ت د ون Kim Rahmân ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şey 64 Tevbe Sûresi, Âyet 119
TARÎKAT I ALİ YYE 47 tanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. 65 Cumhur ı müfessirîn beyânına göre Yusuf sûresinde ki: Eğer Rabbinin bürhanını görmeseydi 66 âyetinin tefsirinde rûhâniyeti cismaniyetine galip olan peygamberler ve veliler gibi zatların tasarruf ve imdât edebilecekleri hakîkatini açıkça beyan etmişlerdir. Onlardan Keşşaf tefsiri sahibi âyetteki bûrhan kelimesini şöyle tefsir etmiştir: Yusuf (a.s) Züleyhâ ile imtihan olunduğu zaman o kadından sakın sözünü işitmişti. Bir anda kendini toparladı, bir de baktı ki karşısında Yakub (a.s) ı gördü parmaklarını ısırıyordu. Bir rivâyete göre Yakub (a.s) eliyle Yusuf (a.s) ın göğsüne vurdu. 67 Hanefî imamlarından İmâm Ekmelüddin Şerhu l Meşârık adlı eserinde Buhârî ve Müslim in rivâyet ettikleri Beni rüyada gören kimse uyanıkken de görecektir. (veya beni uyanık halde görmüş gibidir) zira şeytan benim sûretime giremez 68 hadisinin şerhi de şöyle: Rasûlullah ı gören uyku ve uyanıklık halinde O nunla beraber olduğu için görür. Görenle O nun arasında bir beraberlik hâsıl olmuştur. Beş asıl vardır ki umumiyetle iştirak mahalli olur. Zat, sıfat, fiil, makam, hâl. Hangi iki şey veya iki kimse arasında ne tür bir münasebet olursa olsun muhakkak bu, sözü edilen beş asıldan birine girer. Münasebetin kuvvetine ve zayıflığına göre bu mertebelerden birinde tecelli eder. Münasebet az da olur, çok da olur; muhabbetin kuvvet derecesine göre kuvvet bulur. Bir noktada o dereceye gelir ki iki şahıs sanki bir varlığın ayrılmaz iki parçası olur. Bir müridde muhabbet i mâneviye galip olursa o daha evvelki evliyâullahın ruhlarıyla mânen 65 Zuhruf Sûresi, Âyet 36 37 66 Yusuf Sûresi, Âyet 24 67 Keşşaf Tefsiri 68 Hadis Buhari, Müslim
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 48 irtibat kurabilir. El Eşbâh kitabına hâşiye yazan El Hamevî hazretleri Nefehâtü l Kurb ve l ittisal kitabında özet olarak şöyle der: Allah ın velilerinin ruhaniyetleri cismaniyetlerine galip olduğu için değişik sûretlerde görülebilirler. Şu sahih hadis i şerifin mefhumu bu manaya alınmıştır. Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: ʺRasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdular ki: ʺMüslüman olan bir kul, sahip olduğu her maldan Allah yolunda bir çiftini infak ederse, cennetin kapıcıları onu mutlaka karşılar ve her biri kendi beklediği kapıdan girmesi için dâvet eder. 69 Hz. Ebû Bekir (r.a) sordu: Ya Rasûlullah, bu kapıların hepsinden de girecek olan var mıdır? Rasûlullah buyurdu ki: Senin onlardan olacağını ümit ediyorum ey Ebû Bekir. 70 Râbıta, ancak velâyet kuvvetiyle tasarruf sahibi olan bir şeyh i kâmile yapılırsa fayda verir. Çünkü şeyh i kâmil Hakk Teâlâ nın aynası olan insan ı kâmildir. Hakk a onun irşâd ıyla vâsıl olunur. Kim onun rûhâniyetine basîret gözüyle bakarsa onun irşâd ıyla hakîkata mazhar olur. Çünkü râbıta, feyz almak isteyeni feyze sebep olacak zâtın ruhanî velâyetinin tasarrufu altına sokar. Burada tasarruf eden rûhâniyetdir. Feyz almak için râbıta eden, ilâhî kemâlattan rabbânî tecelli ile feyz alır, tefeyyüz edib kemâle erer. Bu ilâhî düstûr, sevgi ve muhabbetle zuhur eder, mânevî terakkî ve teslimiyet ile husûle gelen merâtib i ilâhîdir. Bu merâtibin evveli fenâ filihvan hâlidir. Hâliyle, kâliyle, özüyle ve sözüyle ihvan kardeşinde fanî olmalıdır. Sâniyen fenafişşeyh, yani şeyhde fânî olmaktır. Sâlisen fenafirrasûl Rasûlullah da fanî olmaktır. Râbian fenafillah, 69 Hadis Nesâî 70 Kütüb i Sitte
TARÎKAT I ALİ YYE 49 Allah ta fanî olmaktır. Ve sonra bekâ billah, yani Allah ta bâki olmalıdır ki o sâlikin kendinde matlup ve vuslat arzusu zuhur etsin. Nebî sallallâhu aleyhi vesellem: Her asırda ümmetimden sâbikûn bulunacaktır. 71 buyurmuştur. Ve illâ teklifine mâ lâ yutak (takat getirilemez) olacağı tabiîdir. Cenâb ı Hakk kâdir i mutlak buyuruyor: ق ال م ا م كن ى ف يه ر ب ى خ ي ر ف ا ع ين ون ى ب ق وة ا ج ع ل ب ي ن ك م و ب ي ن ه م ر د م ا Dedi ki: Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım. 72 Zülkarneyn hazretlerinin Bana kuvvetle yardım ediniz. âyet i kerîmesiyle müsbet bulunan istiânesi makul görülüyor. Hâlik ı Azîm e secde niyetiyle Beytullahın duvarlarına karşı yere kapanmaya itiraz olunmuyor; esbâba tevessül kabul olunuyor. Erzâk ı cismâniyelerini ağniyadan teseül eden fukaraya şirk etti denilmiyor. Bunlardan daha ziyâde mühim olan erzâk ı rûhâniye ve füyûzâtı ilâhiyeyi tevessül için enbiyâ ve evliyânın vasıta ittihaz olunması neden caiz görülmesin? Enbiyâ, evliyâ ve ulemâyı tevessül (vesile ittihaz etmek) nâss ı ilâhî ile sabittir. Cenâb ı Hakk kâdir i mutlak Mâide sûresinde: 71 Künzü l Hakâîk 72 Kehf Sûresi, Âyet 95
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 50 ي اا يه ا ا لذ ين ا م ن وا ا تق وا الل ه و اب ت غ وا ا ل ي ه ال و س يل ة و ج اه د وا ف ى س ب يل ه ل ع لك م ت ف ل ح ون Ey iman edenler! Allah tan korkun. O na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz. 73 buyuruyor. İsmail Hakkı Bursevî Sâdıklarla beraber olunuz! âyetinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: Bu âyet i kerîmede bahsi geçen sâdıklardan murad, kâmil mürşidlerdir. Bir sâlik onların himayelerinde ciddiyetle hizmet eder ve muhabbetiyle nazarlarına kabul olunursa, onların feyz ve bereketiyle masivayı terk etmeye, Allah yolunda istikamet üzere bulunmaya rahatlıkla muvaffak olur ve huzur ı Hakk a kavuşur. Hz. İbrahim (a.s) ın muhabbet hakkında verdiği cevap ne kadar ibret âmizdir : Muhabbetten sual oldu Halîl e Mine l kalbi ilel kalbi sebîle buyurdu. Müfessir Âlûsî ise, yukarıdaki âyetin tefsirinde; Sâdık ve salihlere karışınız (onlarla içiçe olunuz) ki; onlar gibi olasınız, feyz i felâh bulup feyz yâb olasınız. Çünkü herkes yakın olduğu kimseye tâbi olur buyurmuştur. Bu âyet i kerîmeyi râbıtaya delil olarak ilk defa Pîrimiz Ubeydullah Ahrâr zikretmiştir. Diğer bir âyet i celîlede de Mevlâ Teâlâ: ف اد خ ل ى ف ى ع ب اد ى و اد خ ل ى ج نت ى 73 Mâide Sûresi, Âyet 35
TARÎKAT I ALİ YYE 51 (Seçkin) kullarım arasına katıl, ve cennetime gir! 74 buyuruyor. Bu âyet i celîlenin açık beyanından da anlaşılacağı üzere dünyada, Allahu Teâlâ ya hakiki kul olmaya çalışan ihlâslı kulların arasına girmek, ahirette cennetlere girmeye sebep ve vesîledir. Tabiî ki, dünyada devamlı o dostlar arasında bedenen bulunmak mümkün olmasa da, râbıtadan ibaret olan manevî beraberlik, ehli için müyesserdir. Cenâb ı Hakk âyet i celîlede şöyle buyuruyor: و ا د خ ل ن ى ب ر ح م ت ك ف ى ع ب اد ك ال صال ح ين...Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat. 75 Salih kullar zümresine girmek her iki cihanda da ruh maa l ceset saadettir, saadet i rûhâniyedir, yani ruhun mutluluğudur. Onlarla beraber cennet ve onun derecelerine kavuşmaktır. Saadet i cismâniye de bedenin mutluluğudur. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz buyurur ki: Bir kimse aşırı sevgiden dolayı Cenâb ı Hakka kavuşmayı severse Cenâb ı Hakk da onun likasını sever. Kim de Allah (c.c) na kavuşmayı kerih görürse Allah da o kula kavuşmayı kerih görür. 76 Amel i salihin en güzeli ise, Allah dostlarıyla bedenen ve ruhen beraber olabilmektir ki, ruhânî beraberliğin tek yolu muhabbettir. Bir mürid i sâdık, sıdk ve ihlâs ile sohbet i şeyhe müdâvim olursa biiznillâh i teâlâ kalpten kalbe in ikas tarikiyle hâl mun akis olur. 74 Fecr Sûresi, Âyet 29 30 75 Neml Sûresi, Âyet 19 76 Hadis i Müslim
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 52 Meşâyih indinde mürid üzerine taalluk eden âdâblardan bazıları şunlardır; Müridin şeyhine teslimiyeti, gassal elinde meyyit gibi olmalı. Ben ancak intisab ettiğim şeyhim vasıtasıyla matlubum olan Allah (c.c) na vasıl olurum diyerek aksâl gayesi olan arzusunun müntehâsına ulaşır. İslâm öyle nurlu bir yoldur ki müridi gassal elindeki meyyit teslimiyetiyle mürşide, mürşidi Kur an ve Sünnete kâmil manada ittibâsıyla Rasûlullah a, Rasûlullah ı da zîr i himâyesinde olan ümmetiyle Allah (c.c) na râm eder. Kulların nefsânî arzu ve cehâlet felâketinden kurtulmaları ve ilim ve marifetle kendilerini yetiştirebilmeleri için sadece kitap okumak kâfi değildir. Her halde bir âlim i âmilin, bir mürebbî i kâmilin halaka i tedrîs ve terbiyesinde bulunmaları zarûreti açık bir hakîkattır. Bir insan nefsini mezmum sıfatlardan ve şerre sürükleyici duygu ve temayüllerden temizleyip, mânevî nurlarla süslenme ve ilâhî tecellîlerle hem hâl olma şerefini sadece Allah ı zikrederek elde edemiyeceğinden bu mevzuda da o kimsenin bir delil i râha ve bir mürşid i dil âgâha rabt ı kalp eylemesi gerekir. Tarikatta ve mânevî terakkîde feyz almak isteyen bir sâlikin mürşidinin râbıta ve teslimiyetine olan itimadı, ilim öğrenmek isteyen bir öğrencinin hocasının şifâhî (sözlü) ifadelerine olan bağlılığından üstün olmalıdır. Râbıta ve teslimiyet bu derecede olunca sâlikin kalbinde zikrullah ı teâlâ bilâ icbâr velâ ihtiyar husûle gelir. Hâlık ile mahluk arasında ülfet ve muhabbet zuhur eder. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: ص ب غ ة الل ه و م ن ا ح س ن م ن الل ه ص ب غ ة و ن ح ن ل ه ع اب د ون Allah ın boyasıyla boyandık. Allah tan daha güzel rengi kim verebilir?
TARÎKAT I ALİ YYE 53 Biz ancak O na kulluk ederiz (deyin). 77 Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem hazretlerinden feyz almak Cenâb ı Hakk tan feyz almaktır. Allah ın boyası ile boyanın âyeti kerîmesine uyarak ahlâk ı zemîmeden kurtulup Allah ve Rasûlü tarafından istenen ahlâka yani ahlâk ı hamîdeye sahip olan fenâ i tam ile fenâfirrasûl ve fenâ i tam ile fenâ fillah ve bekâ i tam ile bekâ billah şerefine vasıl olan mürşid i kâmile râbıta edilmesi aşağıdaki âyeti kerîmeyle müminlere emir ve ferman buyurulmuştur: ي اا يه ا ا لذ ين ا م ن وا ا تق وا الل ه و اب ت غ وا ا ل ي ه ال و س يل ة و ج اه د وا ف ى س ب يل ه ل ع لك م ت ف ل ح ون Ey iman edenler! Allah tan korkun. O na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz. 78 Kendisine râbıta olunacak mürşidin tavır ve ahlâkı Rasûlullahın ahlâkına tâbi olmadıkça râbıtadan beklenen feyzin zuhuru imkânsızdır. Râbıta eden sâlikin ise, şeyhinin peygamber ahlâkı ile ahlâklandığını, şeriat, sünnet ve tarîkat ölçüleriyle tahkîk eylemesi de mürid üzerine vâcibtir. Yoksa râbıta eden de ettiren de perişan olurlar. Râbıta edilecek şeyh i kâmilde bulunması gereken vasıflar vardır, bu vasıflar şunlardır: 1 Ehl i mücâz 2 Ehl i selâsil 3 Ehl i ilim 4 Ehl i hâl 5 Ehl i istikâmet 77 Bakara Sûresi, Âyet 138 78 Mâide Sûresi, Âyet 35
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 54 6 Ehl i infâk 7 Ehl i safâ olmalıdır. Bu vasıfları taşımayan kişi eğer şeyhlik iddiasında bulunuyorsa şeriat ıstılahına göre hem dâl hem de mudîldir. Tasavvuf ıstılâhında ise, böylelerine lakıyt denir. İmâm ı Rabbânî (k.s) buyurmuştur ki: Tarîkatımız sahâbe i kirâm rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmâin hazerâtının tarîkidir. Bu tarîkde, şeyh i kâmilde marifet nuru tahakkuk ederse ifâzada hayyen ve meyyiten musâvîdir. Muhabbet tarîkiyle muhakkak ondan istifâde edilir. Rasûlullah efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem : İşleriniz çıkmaza girdiğinde ehl i kubûrdan manen yardım isteyin. 79 buyuruyor. Himmete nail olmak için mutlaka kabirin yanına gitmek şart değildir, zaten bu herkes için her zaman mümkün de değildir. Bu sebepten dolayı bulunduğu yerden Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem in Medine i Münevvere de bulunan ravza i mutahharasına veya herhangi bir evliyaullahın kabrine, ruhaniyyetine teveccüh ve râbıta yapan kişi muhakkak onlardan istifade ederler. Râbıtadan maksat muhabbet ve sevgidir. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem bir hadiste: Kişi ahirette sevdiği ile beraber haşr olunur. 80 buyurur. 79 Hadis Alûsî, Ruhul Meâni,Aclûni, Keşf ül Hafa 80 Hadis Buhârî
TARÎKAT I ALİ YYE 55 KÂMİL MÜRŞİD VE ONA KARŞI GÖSTERİLECEK HÜRMET Kâmil insan olabilmek için birçok şartlar daha vardır. Bunlardan birincisi Kuran ve Sünnete ittiba etmek sonra kalp tasfiyesiyle nefis tezkiyesidir ve nihâyeti de hüsn i hulktur, yani güzel ahlâktır. Marifete ermek de ancak bunlarla mümkündür. Marifet ise, yüce sahibi ilâhlık sıfatlarıyla tanımak ve haklarını korumaktır. Allah ın hakkı ile kulun hakkını birbirine karıştıran kimse marifet sahibi olamaz. Evliyânın aksâ l gayesi şeriat ı garrâya uymak ve sünnete ittibâ etmektir. Ubudiyet ancak Cenâb ı Hakka karşı olur. Bizâtihî ibâdet edilmeye, yüceltilmeye, övülmeye ve sevilmeye sadece Cenâb ı Hakk layıktır. O na ibâdet ve saygı için bir sebebin bulunması gerekmez. O bizleri cennetle tebşîr ve cehennemle inzâr etmeseydi bile, bize gereken, samimiyet ve teslimiyetle O na kulluk etmek, bütün varlığımızla O nu sevmek ve ona yönelmek olurdu. Şeref ve izzetin tek kaynağı Allahu Teâlâ dır. Cenâb ı Hakk bu meyanda şöyle buyuruyor: ي ق ول ون ل ي ن ر ج ع ن ا ا ل ى ال م د ين ة ل ي خ ر ج ن ال ا ع ز م ن ه ا ال ا ذ ل و ل ل ه ال ع ز ة و ل ر س ول ه و ل ل م و م ن ين و لك ن ال م ن اف ق ين ل ا ي ع ل م و ن Onlar: Andolsun, eğer Medine ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır, diyorlardı. Hâlbuki asıl üstünlük, ancak Allah ın, Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler. 81 Bu âyet i celîlede yüce Rabbimiz kendi izzetiyle peygamberinin ve müminlerin izzetini beraber zikrediyor. Şu halde Allah ın Rasûlüne izzet vaciptir, Allah ve Rasûlünü sevenlere de izzet vâcip 81 Münâfikûn Sûresi, Âyet 8
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 56 tir. Allah ın aziz kıldığını hiç kimse zelîl edemez, zelîl ettiğini de hiç kimse azîz edemez. Bütün izzet, şeref, kıymet, nimet ve ikram O nun elindedir. O kulları içinden dilediğini seçip peygamber yapar. Ona mucize ve melekleri ile yardım eder. Kendisini her türlü sıkıntılardan korur sadece peygamberlerde bulunan vasıflarla tenvir eder, insanlara Rasûl olarak gönderir ve tâbi olun! emrini verir. Cenâb ı Hakk şöyle buyuruyor : ق ل ا ن آ ن ت م ت ح بون الل ه ف ا تب ع ون ى ي ح ب ب ك م الل ه و ي غ ف ر ل ك م ذ ن وب ك م و الل ه غ ف ور ر ح يم (Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. 82 Bu âyet i celîleden anlaşıldığı gibi, peygambere tâbi olmak Allah (c.c) na itaattır. O na isyan eden, karşısında şanı yüce Allah ı bulur. O nu seveni Allah sever; üzenin hakkından da O gelir. Peygamberler şanı yüce Allah ın en sevgili dostlarıdır. Hepsinin seyyidi Hz. Muhammed (a.s) efendimizdir. O, hürmetlerin en güzeline lâyıktır. Yapılabilecek her övgü onun için azdır. Şerefli şahsını kul vasfından çıkarıp ilâhlık vasfında görmek de insanı dalâlete düşürür. Ya Rasûlâllah Gubâr ı pâyına almam cihânı yâ Rasûlallah Değişmem muy una heft asumanı yâ Rasûlallah Duyunca makdem i teşrîfin Âdem sulb i pâkinden Değişti habbeye bâğ ı cinânı yâ Rasûlallah 82 Âl i İmrân Sûresi, Âyet 31
TARÎKAT I ALİ YYE 57 Bir veli kula velâyet makamını kullar değil, Allah verir. Veli, Allah tarafından soyu, malı ile değil îmanı, irfânı ve edebi ile sevilir. Allahu Teâlâ sevdiği kullarını diğer kullarına da sevdirir. Bu sevgi ona karşı hürmet ve edebi gerektirir. Allahu Teâlâ bir kulunu sevince, onu göklerdeki meleklere ve yerdeki varlıklara sevdirir; gönüllerde ona karşı bir hürmet hissi yerleştirir. Bu ilâhî kanundur, değişmez. Allah Azze ve Celle bu meyanda Kur an ı Kerîmde: İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır. 83 buyuruyor. Allah ın Habibi sallallâhu aleyhi vesellemin şu müjdesini hatırlatalım: Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdu ki: Allah bir kulu sevdi mi, Cebrâil (a.s)ʹa şöyle seslenir: Ben falanca kişiyi seviyorum, sen de sev! Bunun üzerine semâda aynı şekilde nida edilir. Sonra, arz ehli arasına onun sevgisi indirilir. Allah bir kula buğzetti mi, Cebrail (aleyhisselam)ʹe seslenir: Ben falancaya buğz ediyorum. Bu şekilde semâda nida edilir. Sonra, yeryüzüne onun hakkında buğz indirilir. 84 O halde şeriata ve sünnete ittibası, istikameti, irşadı ve hizmeti ile Allah ın dostu olan bir kâmil mürşide cümle alem hürmet ederken, biz hangi akılla ilgisiz kalacağız, onu hafife alacağız, ondaki ilâhî nûr ve sevgiden mahrum olacağız? Hele de bu kıymetli şahsiyetlere dil uzatmak, onları alaya almak, karalamak, düşmanlık yapmak vahim bir talihsizliktir. Herkes, kalbindeki iman ve takva kadar Allah ın sevdiklerini sever, O nun dinine hizmet eder, ilâhî emânetleri korur. Yüce Rabbimiz ölçüyü şöyle ortaya koyuyor: و م ن ي ع ظم ش ع اي ر الل ه ف ا نه ا م ن ت ق و ى ال ق ل و ب 83 Meryem Sûresi, Âyet 96 84 Hadis Tirmîzî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 58 Her kim Allah ın hükümlerine saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalblerin takvâsındandır. 85 Tefsir i Taberî de bu âyetin şu manaya geldiği belirtilir: Mümin kullarım üzerine, bana ait olan her şeye hürmet, saygı ve usûlünce muamele etmek haktır ve vazifedir. 86 Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz uyarıyor: Evliyaullahı hafife alanın kendisi alçalır. 87 Evliyaullaha hürmet etmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen ve ulemamızın (kıymet ve edebini) bilmeyen bizden değildir. 88 Bazı kimseler, dini koruma niyetiyle takvasıyla meşhur velilere, özellikle de kâmil mürşidlere hürmet, tazim ve edepten kaçmakta ve aynı zamanda halkı da bundan sakındırmaktadırlar. Bu kimseler, bilerek veya bilmeyerek itikâdî tehlikeye maruz kalırlar. Hâlbuki tereddüde ne gerek var? Bu ümmetin salihleri ve irşadla meşgul kâmil insanları, hiçbir zaman ilâhî sınırları ve edebi çiğnemediler ki onlara buğz edilsin. Kâmil velilere Allah için hürmet gösteren sâdık talipler de onları kulluk vasfından ve mükellefiyet bağından çıkarmadılar ki şirke ve zarara girsinler. Herkes herşeyini Kur an ve Sünnete göre yaptıktan sonra sonuç rahmet ve cennettir. Günümüzde tasavvufun dışında olan ve ona taâssupla bakan bazı kimseler hürmetle ibadeti birbirine karıştırıyorlar. Bu kimseler müridin mürşidine gösterdiği edep, hürmet, teslimiyet ve muhabbeti çok aşırı bularak mürşidi ve müridi şirke düşmekle itham ediyorlar. Hâlbuki onların şirkle suçladığı Allah dostları işin tâ başından şirk ve gösteriş gibi en tehlikeli günahlardan kaçınırlar, ama ne yazık ki bazı kimselerin haksız ithamlarından kurtulamazlar. 85 Hac Sûresi, Âyet 32 86 Taberî, Camiu l Beyan 87 Hadis Tirmizî 88 Hakim i Tirmizî
TARÎKAT I ALİ YYE 59 İmâm ı Gazâlî hazretleri buyuruyorlar: Tasavvuf ve tarikatta geçirmiş olduğum seyr i sülûk esnasında hesaba sığmayacak kadar çok sırlar ve hikmetler gördüm. İstifade olunması için bir miktarını anlatıyorum. Ben yakînen bilmiş oldum ki Allah Teâlânın yoluna Kur an ve sünnetin gösterdiği İslâmı yaşamak için sülûk edenler hâssaten ehl i tarîk olanlardır. Ve onların sîretleri en güzel sîrettir. Yolları en doğru yoldur. Ahlâkları en güzel ahlâktır. Hatta ukalânın akılları, hükemânın hikmetleri ve ulemâdan şeriatın esrarına vâkıf olmuşların ilimleri cem edilse de tasavvuf ehlinin siret ve ahlâklarının yerine daha hayırlısı konulmuş olmaz. Zira zâhirlerinde ve bâtınlarında bütün hareketleri ve sekenatları tamamen Mirât ı Nübüvvet nurundan iktibas olunmaktadır. Hâlbuki bu âlemde Nübüvvet nurundan başka manen aydınlatacak bir nur mevcut değildir. İşte bunun için ehli tasavvuf sîret ve ahlâkın en güzeli ne ise ona sahip olmuş bulunurlar. Hakk ile bâtılı, nûr ile nârı birbirine karıştıranlar bilmelidir ki kâmil mürşidin müridinden, üstadın talebesinden, imâmın cemaatinden istediği edep, kendi adına ve nefsi hesabına değildir. Kâmil mürşid ve âlimler, talebelerini ilâhî terbiye ile edeplendirmek ve onları Cenâb ı Allah ın indinde kabul görecek güzel bir kul haline getirmek için gayret ederler. İmam Şa rânî (k.s) der ki: Mürid, mürşidine karşı âzâmî derecede edebe riâyet etmeli, huzurunda ve gıyabında en küçük hürmetsizliği basit görmemelidir. Bu hali elde eden mürid, nihâyet Allah (c.c) na ve Rasûlüne karşı edepli olma haline yükselir. Çünkü mürşid, mürid için manen yükselme sebebi, edep, mârifet ve irfan mektebidir. Cihan imparatoru Yavuz Sultan Selim Han kendisini Rasûlullâh ın hakîkatine eriştirecek bir mürşidi kâmilin önemini; Padişah ı âlem olmak bir kuru kavga imiş Bir veliye bende olmak cümleden a lâ imiş diyerek Allah dostlarının ehemmiyetine dikkat çekmiştir.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 60 Kâmil mürşid, âlim, ârif ve sâlihtir. Allah ın dostu, peygamberimizin vârisidir. Rasûlullah efendimiz şöyle buyuruyor: Âlimler enbiyânın vârisleridir. 89 Âlimden maksat ilmi ile amel eden muttakî velilerdir. Mürşid i kâmil terbiyemizle uğraşan mânevî bir babadır. O bütün vasıflarıyla hürmet ve saygıya layıktır. İçeri girince hürmet etmet, ziyâret edince elini öpmek, huzurunda edeple oturmak, devamlı yüzüne bakmaktan sakınmak hürmetin zâhirî şeklidir. Fakat o da Allah ın bir kuludur, ölçüsüz yüceltmek tehlikelidir, Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem efendimizin şu uyarısı da pek çok tehlikenin önüne kesmektedir: Ey İnsanlar! Sözünüzü dikkatli söyleyin sakın şeytan sizi basit ve boş şeylere sevketmesin. Ben, Abdullah ıın oğlu Muhammedim ve Allah ın Rasûlüyüm. Vallahi, sizin beni Allah ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkarmanızı sevmem. 90 Bu uyarı, ümmetin önünde bulunan bütün imam ve mürşidlerin, cemaat ve müridlerin temel anlayışı olmalıdır. Herhangi bir mürid, önündeki mürşidi övme ve yüceltme adına esasen anlamadığı, bizatihi tecrübe ve müşahede etmediği hâl ve makamları, yetki ve tasarrufları ona ait göstermekle uğraşmamalıdır. Buna gerek yoktur. Bir şeyhin, Allahu Teâlâ gibi herşeyi bildiğini söylemek küfürdür. Onun bütün alemi elinde tuttuğunu iddia etmek haramdır. Mürşidi adına asılsız keşif ve kerametler anlatarak onu insanların nazarında yücelteceğini sanmak, koyu bir cehalettir. İlmi, edebi, takvayı, taatı, hizmet ve cihadı hafife alıp, gördüğü rüyalarla şeyhini tanıtmaya, tasavvufu anlatmaya çalışmak yanlıştır, bu nurlu yola ihânettir. Görünen hal 89 Hadis Buhari, Müslim 90 Ahmed b. hanbel Müsned
TARÎKAT I ALİ YYE 61 lerden ve yaşanan fiillerden birşey anlamayıp rüyalarda hikmetler aramak, ferâset değil gaflettir. Asıl hürmet ve edep sadece mürşidin huzurunda değil, onun bulunmadığı yerlerde de muhafaza edilmelidir. Aşağıdaki hadîs i şerîf buna ne güzel bir delildir. Rasûlullah efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem abdest aldığında, ashâb ı kirâm Rasûlullah ın abdest suyunu kapıp, yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem : Niçin böyle yapıyorsunuz? diye sordu. Dediler ki: Bereketlenmek ve sevap kazanmak için! Bunun üzerine efendimiz: Kim Allah ve Rasûlü nün kendisini sevmesini istiyorsa konuştuğunda doğru söylesin, emânete ihânet etmesin ve komşusuna eziyet etmesin. 91 buyurdu. Demek ki müridin mürşidine olan saygı ve sevgisi, sırf şekilde kalan hareketlerle değil; kalbteki samimiyet, haldeki istikâmet, ve insanlara Allah için hizmetle isbat edilebilir. Allah dostlarını, yâni kamil mürşidleri seven ve her fırsatta sevdiğini söyleyen müridler, evliyaullaha ve bu yola yani tasavvufa halel getirecek hal, söz ve davranışlardan, ifrat ve tefritten kaçınmalıdırlar. Aksi takdirde bu kimseler haksız itham eden kadar haksız itham ettirmeye sebebiyet vermekten mes ul olurlar. Hz. Peygamber in irşad ve eğitim konusundaki vârisleri onun ilim, irfan ve ahlâkına vâris olan âlimlerdir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. hadis i şerifinde maddî verâsetten çok mânevî verâset söz konusu olmaktadır. Mânevî verâset maddî ve mâlî verâset gibi mîras bırakandan vârise kalan ve artık onun malı olan rûhî değerler, mânevî haller ve ahlâkî kemâllerdir. Hz. Peygamber in tebliğ, dâvet ve irşad usûlünü temsil eden mânevî yaşayışı hâl adıyla anılmıştır. Hâl in ise kâl yani sözle anla 91 Hadis Heysemî, Kurtubî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 62 tılması mümkün değildir. Nitekim Hz. Peygamberin sözleri, fiilleri ve takrirleri dışında bir de hâlleri vardır. O nun söz, fiil ve takrirleri hadis ve siyer kaynakları tarafından tespit edilip kayda geçirildiği halde hâlleri ancak çevresinde ve sohbetinde bulunan ashâbınca idrâk edilerek in ikas yoluyla nesiller boyu yaşanarak devam edegelmiştir. Dinî ilimlerden kıraat ilmi de uygulamalı bir ilimdir. Tecvid ve kıraat bilgileri her ne kadar kitaplarda yazılı ise de onların anlaşılıp uygulanması bir fem i muhsîn tabir edilen ehliyetli ağzın icrâ ve ifâ suretiyle tâlimine bağlıdır. Bu yüzden kıraat ilmi üstaddan öğrenilir. Hâl ilmi olan tasavvuf da kitap müteâlâsıyla elde edilmez. Ancak bir mürşid i kâmilden öğrenilir. Onların rehberliğinde ve yanında bulunularak elde edilir. Tasavvufta işte bu mânâdaki üstadlar için mürşid veya daha özel anlamda şeyh kavramı kullanılır. Şeyh tasavvufta mânevî bir eğitim görmüş; irşad icâzet ve liyâkatini hâiz Hz. Peygamber e ulaşan bir silsileye sahip kişiler hakkında kullanılır. Şeyh kendisine intisap eden mürid ve sâliklerinin müşkillerine rehberlik edecek bir bilgiye sahip olmalıdır. Şeyh olacak kimse kemâl sıfatlarıyla muttasıf olmalı; dünya ve makam sevgisinden geçmeli, riyâzet ve mücâhedeyle farzların dışında, nâfile ibadetlerle nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye etmeli ve Allah ve Rasûlünün ahlâkıyla ahlâklanmış olmalıdır. Ayrıca inkıtâya uğramadan Hz. Peygambere ulaşan bir silsileye sahip de bulunmalıdır. Şeyhler itidâli ihtiyar ve tavsiye ederler ve mâlâyani ile vakit geçirmezler. Yüzü nûrânî, sözü rabbânî ve sohbeti irfanî olan Allah dostlarıdır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurur: Evliyaullah, gördüğünüzde Allah ı hatırladığınız kimselerdir. 92 Mensuplarının 92 Hadis Süyuti, ed Dürrül mensûr
TARÎKAT I ALİ YYE 63 dışında çağdaş ilim ve irfan ehli kişilerin de takdir ettiği kemâl sahibi insanlardır. KÂMİL MÜRŞİDİN ÂDÂBI Mürşidin riâyet etmesi lâzım gelen âdâblardandır ki, mütevâzı olmalıdır. Kendisine bağlanılmasını temin ve insanların gönüllerini celb için değil; ancak Allah rızası için konuşmalıdır. Nefsânî arzulardan âzâmî derecede kaçınmalıdır. İrşada istekli kimseler, kendisine geldiğinde, bunun Allahu Teâlâ dan bir imtihan olabileceğini düşünmelidir. Çünkü nefisler övülmeyi ve şöhreti sever. Hâlbuki gerçek kurtuluş, şöhretten uzak bulunmaktadır. Kul, kendisine tecelli eden ilâhî yazgının farkına varıp, hâlindeki istikâmeti ve kararlılığı muhafaza edince, müridlerin irşad isteği ile kendisine gelmelerini ve onların terbiye edilip yetiştirilmelerini ilâhî bir işaret olarak anlar. Mürşidler bir babanın çocuğuna gösterdiği şefkat ve itina içinde, müridlere faydalı olacak dinî ve dünyevî nasihatlarda bulunur. Cenâb ı Hakkʹın irşad isteklisi olarak kendisine gönderdiği her mürid için Allah (c.c) na sığınır ve Ona müracaat eder. İrşadıyla taliplerin Kur an ve Sünnete yönelmesini Allahu Teâlâdan talep eder. Kalbini Cenâb ı Hakkʹa nâzır tutmaksızın ve sözünün taliplere hidâyet vesilesi olması hususunda Allah tan yardım dilemeksizin, müridlerle tek kelime dahi konuşmaz. Kalbini Cenâb ı Hakkʹa yöneltip ve yalnız onun rızasını umarak irşada başlar. Tâlipleri irşad ederken dilin kalbe, kalbin de Cenâb ı Hakkʹa bağlı bulunması gerekir. Dil, kalbin tercümanı olduğu gibi müride karşı konuşurken mürşidin kalbi de Hakkʹın tercümanı olmalıdır. Mürşid müridlere nasihat ederken gönlünü Cenâb ı Hakkʹa karşı tutmalı, ilâhî huzûra dalmış vaziyette bulunmalı, kendisinde konuşma şeklinde tecelli edecek ilâhî vâridâtın, üzerindeki irşad ve terbiye emânetini yerine getirecek şekilde vukuunu beklemelidir.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 64 Şeyh müridin her an değişebilen hâline dikkat etmeli, iman nûrunun verdiği ferâset, ilim ve marifetinin gücüyle müridde meydana gelen vâridâtı anlamalı, onun kabiliyet ve istidatlarını kavramalıdır. Çünkü müridlerden bir kısmı, yalnızca ibadet ve zâhirî amellere düşkün olduğundan ebrar târiki ile irşada; bir kısmı da mukarrabîn tarîki ve kalbî hallerle irşad ve kurbiyete elverişli olur. Ebrar ve mukarrabîn tarîkinden her birinin kendine göre başlangıcı ve sonu vardır. İşte şeyh, her müridin kendi durumuna en uygun ve en faydalı yolu bilerek yönlendirmelidir. Her doktor kendisine mürâcaat eden hastaların dertlerini nasıl anlarsa, hâzik bir tabib olan mürşid i kamillerde tâliplerin mânevi durumlarını anlar, huzuruna gelen taliplere durumlarına ve hâllerine en uygun manevi tedâvi usûlünü anlatır. Şeyhlerin ahlâkı Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem in sûret ve sîretine en güzel bir şekilde iktidâ ve ittibâ ile tezyin edilmiştir. İşte onlar, efendimizin her konuda emir, mendup, münker ve vâcib şeklinde tecelli eden sünnetini ihyâ eden kimselerdir. Mürşidin, kendisinden irşadlarını isteyen taliplere güzel davranması da şeyhliğin edeplerinden biridir. Şeyhlerin edeplerinden biri de müridlerine rıfk ve mülâyemetle muamele etmektir. Meşayıhtan biri Bir derviş gördüğünde ona ilimle değil, rıfk ve hilimle yaklaş, çünkü rıfk kişiyi yaklaştırır, ilimse uzaklaştırır. buyurmuş. Şeyh bu sözdeki inceliği ferâset nuruyla anlar ve müridine rıfk ile yaklaşırsa, doğacak sevginin bereketiyle onu yavaş yavaş ilimle yetiştirmeye çalışır, sonra da öğrettikleri ile amel etmesini telkin eder. Şeyh ile mürid arasında ki mânevi muhabbetin temel şartı sevgidir. Mürid mürşidine ne kadar gönülden bağlanırsa o kadar istifâde eder. Nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem in ashâbından kendisini öz nefislerinden daha çok sevmelerini istemesi bu gaye
TARÎKAT I ALİ YYE 65 içindir. Yoksa Hz. Peygamberin böyle bir muhabbete ihtiyacı olmadığı kesindi. Ama sahâbeler onu canlarından çok sevdikçe ona daha çok benzeme ve onun uğrunda fedâ i cân etme yoluna gireceklerdi. Bu yolun salikleri ancak Kur an ve Sünnete ittibâ etmekle hidâyete ererler, feyz i felah bulup feyz yâb olurlar. Tevfik ve hidâyet Allah tandır. SÂDIK MÜRİDİN VASIFLARI Evliyâullah hazerâtı sâdık mürîdi şöyle anlatır: Mürid muktedî ve murad muktedâdır. Biri seven diğeri sevilendir. Mürid, irade eden ve tâbi olandır. Sâlike muktedî denebilmesi için bâsîret gözünün hidâyet nuruyla görmesi, kendi noksanlarını bilmesi şarttır. Hakkʹa kurbiyyet hâsıl olmadan teselli bulmaması lâzımdır. Hangi bir kimse müridlikten dem vurur, iki cihanda da Allah tan gayri muradı bulunur ise Hakkʹa vasıl olamayacağı gibi, müridlik vasfı onun üzerinde emânet gibidir. Murâd a muktedâ denilmesinin sebebi ise şudur: Onun hâkimiyeti mürid üzerinde öylesine tahakkuk etmiştir ki bütün noksanlarını tamamlamadan onu bırakmayacaktır. İstidatlarını kemâline erdirmek için terbiye ve irşad usûllerini tatbik edip onu ıslâh ı nefs edecektir. Mürid bütün edeplere riâyet eden, verdiği sözleri yerine getiren, elindekine kanaat edip râzı olan, nimete şükreden, belâya sabreden, kader ve kazâya rızâ gösteren sıkıntılı ve serbest halinde Rabbine hamdeden, gizli ve açık her hâlinde ihlâsını muhâfaza eden sâliktir. Mürid yalnız Allaha kul olur, ancak ondan yardım diler. nefsâni arzu ve istekler, adetler onu yolundan döndüremez. Sözü zikir ve hikmet, sükûtu tefekkür ve ibrettir. Fiili sözünden ileridir. Ameli ilmini tasdîk eder. Şiârı huşû ve vakardır, ahlâkı tevâzû kalbi münke
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 66 sirdir. Daima Hakkʹa uyar ve her şey de hakkı üstün tutar, bâtılı reddeder. İyi insanları sever onlarla dost olur. Onunla arkadaş olmak hayırlıdır. İnsanlara yardımı çok, başkalarına yükü azdır, rahatsız ve tedirgin edici olmaktan uzaktır. İtimat eder ve kendisine de itimat edilir. Yalan söylemez, kimseyi hor ve hakir görmez, hıyânet etmez. Cimri de değildir müsrif de; vasattan ayrılmaz. İşte Kur an dan delili: و ا لذ ين ا ذ ا ا ن ف ق وا ل م ي س ر ف وا و ل م ي ق ت ر وا و آ ان ب ي ن ذ ل ك ق و ام ا (O kullar), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar. 93 Sâdık mürid kendine lâzım olan vazifeleri yapar. Elindeki bir şeyi ihtiyaç sahibinden kıskanmaz. İçi temiz, niyeti güzel, çevresine saygılı ve edepli, himmeti kendisini Rabbine yaklaştıracak derecede yüksek, nefsi dünyadan yüz çevirmiş, hatasına ısrar etmez, vefâkar, fütüvvet sahibi, insaflı dürüst ve istikâmet üzeredir. Verilince şükreder, verilmeyince sabreder. Zulmederse helallik diler, tevbe ve istiğfar eder; zulme uğrarsa affeder ve bağışlar. Cenâb ı Hakk şöyle buyurur: و ع ب اد ال رح م ن ا لذ ين ي م ش ون ع ل ى ال ا ر ض ه و ن ا و ا ذ ا خ اط ب ه م ال ج اه ل ون ق ال وا س ل ام ا Rahmânʹın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) ʺSelâm!ʺ derler (geçerler). 94 93 Furkan Sûresi, Âyet 67 94 Furkan Sûresi, Âyet 63
TARÎKAT I ALİ YYE 67 Sâlik bir köşede gizli kalmayı sever, şöhretten ve gösterişten hoşlanmaz, kendini ilgilendirmeyen konulardan dilini, elini, gözünü, gönlünü muhafaza eder; sâlikin Rabbine karşı vâki olan hatalarından kalbi daima mahsun ve müteessirdir. Dinde tâvizkâr değildir. Allahʹı gazablandırma karşılığında kulları memnun etme derdine düşmez. Uzleti sever. Sâdık müridi daima bir hayır işlerken görürsün. Yahut bildiği bir şeyi öğretmekle meşguldür. Ondan iyilik beklenir kötülük beklenmez, kendine ezâ ve cefâ edeni hoş görür, affeder. Cenâb ı Hak şöyle buyurur: و ه ز ى ا ل ي ك ب ج ذ ع ال نخ ل ة ت س اق ط ع ل ي ك ر ط ب ا ج ن ي ا ʺHurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün.ʺ95 İbni Ömer radiyallahu anhümâdan rivâyetle Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz: Müminin hâli hurmaya benzer ondan ne alırsan sana fayda verir 96 buyurur. Mürid hurma ağacı gibidir. Onu taşlayanın üzerine taş değil, hurma düşürür. Toprak gibi mütevâzidir. Edepli, hayâlı ve hüsnü lhulk sahibidir, ondan güzellikler zuhur eder. İçindeki imanın nûru nâsiyesinden okunur. Herkes ondan istifâde eder. Bütün azim ve himmeti Rasûlullah efendimize tâbi olup Allahʹa kul olmaktır. Bütün gayreti ve arzusu Rabbimizin rızâsını kazanmaktır. Sâdık mürid daima Rabbinin emrine mûti, mahlûkatına da merhametlidir. 95 Meryem Suresi, Âyet 25 96 Hadis, El mu cemul kebîr Taberânî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 68 Nebiyy i muhterem sallallâhu aleyhi vesellem buyurdu ki: Müslüman elinden ve dilinden, müslümanların selâmette kaldığı kimsedir. Muhâcir de Allâhʹın nehyettiğini terkedendir. 97 KALBİN AHVÂLİ Evliyaullah hazerâtı, kalp beş kısımdır buyurmuştur: Diri kalp, Uyanık kalp, Gafil kalp, Hasta kalp, Ölü kalp. İnsanın kalbî hallerini izah etmeden onun amelleri üzerinde biraz durmak gerekir. İnsanın amelleri, şer î emirler veya yasaklardan birine tesadüf eder. Şer î emirler: Zâhirî ve bâtınî emirler olmak üzere iki kısımdır. Zâhirî emirler; namaz, zekat, hac ve oruç gibi. Bâtınî (Kalbî) emirler; Allah a, meleklere, kitaplarına ve peygamberlerine inanmak... İhlâs, rıza, istikâmet, huşû ve tevekkül gibi. Şer î yasaklar: Zâhirî ve bâtınî yasaklar olmak üzere şer î yasaklarda iki kısımdır. 97 Hadis Buhârî
TARÎKAT I ALİ YYE 69 Zâhirî yasaklar; haksız yere cana kıymak, zinâ etmek, içki içmek ve başkasına ait malı gasbetmek gibi. Bâtınî (Kalbî) yasaklar ise; küfür, kibir, nifak, riyâ, gurur, kin ve haset gibi. Kalp, amellerin esâsı ve çıkış yeridir. Kalbin amelleri zâhirî amellerin başlangıcıdır. Kalbin ifsâdı, zâhirî amelleri de bozar. Amellerin hepsi önemlidir. Fakat Allah indinde kalbî ameller bedenle ilgili amellerden daha önemlidir. İnsanın kalbine melekûtî vâridat ve hâller zuhûr eder, akıl bunları vasf edemez. Kalbin yeri gönül ise de kalp gönlün ayıp ve noksanından berîdir. Kalbin örtüsü nâsûtî ise de kendisi lâhutîdir. Kalbin hayatı rûh i izâfîdir. Onun dört direği vardır: Tevekkül, tefvîz, sabır ve rızâdır. Kalbin kapıları da dörttür: İlim, zikir, hilim ve üns dür. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: ث م ق س ت ق ل وب ك م م ن ب ع د ذ ل ك ف ه ى آ ال ح ج ار ة ا و ا ش د ق س و ة و ا ن م ن ال ح ج ار ة ل م ا ي ت ف جر م ن ه ال ا ن ه ار و ا ن م ن ه ا ل م ا ي ش ق ق ف ي خ ر ج م ن ه ال م اء و ا ن م ن ه ا ل م ا ي ه ب ط م ن خ ش ي ة الل ه و م ا الل ه ب غ اف ل ع ما ت ع م ل ون (Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, yarılır da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir. 98 Bunun için Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem sahabenin kalplerinin ıslahına önem verir; onları Allahʹa yöneltirdi. Muhakkak ki insanın güzel ahlâklı ve edepli olmasının, kalbinin nurlanmasına bağlı 98 Bakara Sûresi, Âyet 74
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 70 olduğunu bildirir, gizli olan kalbî hastalıkların şifâsı üzerinde durur ve onlara bu meselenin önem ve ehemmiyetini anlatırdı. Peygamber efendimiz buyuruyor: Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o salâh kesbederse cesedin tamamı salâh kesbeder, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Âgâh olun bu et parçası kalptir. 99 Allahu Teâlâ ve tekaddes hazretleri و ل ا ت ق ف م ال ي س ل ك ب هع ل م ا ن ال سم ع و ال ب ص ر و ال ف و اد آ ل ا ول ي ك آ ان ع ن ه م س و ل ا Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur 100 buyurur. İnsanların hayra veya şerre yönelmesinde aklın ve duyu organlarının kalpte gönderdiği havâtırların önemi büyüktür. Havâtır kalbe gelen fikirler demektir. Hayır veya şerden, kişinin dışarıdan duyduğu sesler, gördüğü sûretler, kalbte bir iz bırakır. Evliyâullah hazerâtı bu hakîkate göz ve kulak kalbin casusudur diye işâret ederler. Kalp devamlı gelen havâtırları terennüm eder. Kalbe aktarılan havâtır rağbeti yönlendirir. Rağbet bir şeyi çok iştiyakla istemektir. Rağbet azmi doğurur. Azim; bir iş hakkında kat i karar vermektir. Azim de niyetle neticelenir. Niyet ise, kalbin yapmak maksadıyla bir işe yönelmesidir. Hayra yapılan niyet bir nûrdur, şerre yapılan niyet ise fısku fucûrdur. 99 Hadisi Buhârî ve Müslim 100 İsrâ Sûresi, Âyet 36
TARÎKAT I ALİ YYE 71 İhlâsın aslı da niyettir. Hakîkati o niyeti temizlemektir, kemâli ise sıdktır. Niyeti temizlemekten maksat, şeytanın vesvese, teşviş ve iğvâsından, nefsin varta ve desiselerinden kalbi zikrullahla tasfiye ederek korumaktır. İhlas Allahu Teâlâ nın bir sırrıdır. Onu sevdiği ve seçtiği kulların kalbine koyar. Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretleri iblise: ا ن ع ب اد ى ل ي س ل ك ع ل ي ه م س ل ط ان و آ ف ى ب ر بك و آ يل ا Muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir hükmün yoktur. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter. 101 buyurur. İblis de ihlâslı kulları azdıramayacağını şöyle itiraf eder: ل ا ز ين ن ل ه م ف ى ال ا ر ض و ل ا غ و ي نه م ا ج م ع ين ا لا ع ب اد ك م ن ه م ال م خ ل ص ين...yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna 102 Şeyh i ârifân Mahmud Sâmi hazretleri şöyle buyurur: Şeytan ı aleyhi laane nin vesvesesi bir anda kalbe uğrar geçer. Amma nefsin desisesi musırran ısrar eder, sahibini o günâha sürükleyene kadar nefis vazgeçmez. Nefsin hile ve desiseyi kalbe aktarmadaki hüneri şeytandan yetmiş misli daha eşeddir. Yegâne kurtuluş seyyidül istiğfar ve zikrullahla nefsin tezkiye edilmesidir. 101 İsrâ Sûresi Âyet 65 102 Hicr Sûresi Âyet 39 40
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 72 Kalbin nurlanmasında veya kararmasında kalbe göz ve kulak yoluyla gelen havâtırın etkisi çoktur fakat kalbin hangi halde bulunduğunun, aklın neyle meşgul olduğunun önemi de büyüktür. Zikrullahla itminâna ermiş bir kalbin dış ve iç düşmanın etkisiyle nurunun sönmesi biiznillah mümkün değildir. Fakat aklını fâni âlemin cüzlerine dağıtmış; aklı maaş olan kişinin, nifak ve günâha dalarak zaten hasta olmuş kalbinin, şeytanın veya nefsin azıcık bir etkisiyle vartaya düşmesi mümkündür. İbn i Abbas (r.ah) anlatıyor: ʺRasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: Şeytan âdemoğlunun kalbinin üzerinde tünemiş vaziyette bekler. Allahʹı zikredince kaçar, gaflette ise vesvese verir. 103 Mürşid i kâmil olan seçilmiş velilerde ise ruh cesedin sultanı, akıl ruhun veziri, kalp de onun müftüsüdür. Allahʹın izniyle şeytan teşviş ve iğvasıyla, nefis varta ve desiseleriyle mürşid i kâmile zarar veremez. Çünkü nefs i sâfiye sâhibi hazretlerin kalbleri her an temkin ve huzur halindedir. Biliniz ki ârif kulun kalbinin nûru îman, seması mârifet, güneşi şevk, ayı muhabbet, yağmuru merhamet, meyvesi ahlâk ı hamîde, sarayları himmettir. O halde mahlûkatın mükerremi mârifet ehlinin kalbidir; feyyâz ı feyz i Yezdandır. Her iki cihanın geçididir. Can âleminin gülistânıdır. İlim ve irfan hazinesidir. Lütf u ihsan denizidir. Hazreti Rahman ın evidir. Bunun delili şu âyet i kerîmedir. Allah (c.c) buyuruyor: ف ى م ق ع د ص د ق ع ن د م ل يك م ق ت د ر 103 Hadisi Buhârî
TARÎKAT I ALİ YYE 73 (Onlar) Kudretine nihâyet olmayan Allah ın sadâkat meclisinde, huzûru kibriyâsındadırlar. 104 Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem: Muhakkak Allahu Teâlâ cesetlerinize ve suretlerinize bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize nazar eder. 105 buyurur. Allahu Teâlâ Kur an ı Kerîm de: ا ل م ن ش ر ح ل ك ص د ر ك Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? 106 buyurur. Cenâb ı Hakk ın tecellîsi müminlerin sadrınadır. Kalp de nazargâh ı ilâhîdir. Zâhirî amellerin çıkış yeri olan kalp itminana erince mümin istikâmetten ayrılmaz. Kalbin ıslâhı Cenâb ı Allah ın bizi sakındırdığı kötü amellerin terkiyle mümkündür. Kalp ıslâh olursa o zaman hayat bulur, selîm olur, kemâle erer. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: ي و م ل اي ن ف ع م ال و ل ا ب ن ون ا لا م ن ا ت ى الل ه ب ق ل ب س ل يم O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allah a selîmü l kalp ile gelenler müstesna. 107 Selîmü l kalbin üç alâmeti vardır: 104 Kamer Sûresi, Âyet 55 105 Hadisi Buhârî ve Müslim 106 İnşirah Sûresi, Âyet 107 Şuarâ Sûresi, Âyet 88 89
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 74 1 İnsan, hayvan, canlı, cansız cümle mahlûkat ve eşyaya karşı şefkat ve merhamet üzere bulunup, kimseyi incitmemeyi ve kimseden incinmemeyi şiâr edinmek. 2 Dünyalık ele girdiği zaman sevinmemek, elden çıktığı zaman da yerinmemek. 3 Yapılan ibâdet, taât ve duâdan karşılık beklememek. Dünyada muvakkat mevkuf makamında ubûdiyet zinciri boynumuzda günümüzü beklemekteyiz. Çünkü biz kuluz. Nasıl ki köle efendisinden bir şey isteyemezse, bizim de Cenâb ı Hakk tan bir şey istemeye hakk ı sarîhimiz yoktur. Her şey O nun fazlu keremi, lütfu ihsânındandır. Her iş ve sözünde doğru ve dürüst olup, emrolunduğu gibi istikâmet üzere bulunmak. Göründüğün gibi olmak ve olduğun gibi de görünmektir. Bu edebî hasletleri kendisi için şiâr ve ihtiyat haline getirirse ol kimse için yolda kalmak ihtimâli yoktur. Ve bir kimsede bunlar bulunmadığı müddetçe de derece i ulyâya terakkînin imkân ve ihtimali de yoktur. Rasûlullah efendimiz buyuruyor: Ebu Hureyre (r.a) dan rivâyet olunduğuna göre, Nebî sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuşlardır: Îman yetmiş küsûr şûbedir. En üstün derecesi lâilâhe illallah demek; en aşağı derecesi yoldan ezâ verecek şeyleri temizlemektir. Hayâ da imandan bir şûbedir. 108 İmanın kemâle ermesi, nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesiyledir. İnsanın amelleri çok olsa bile nefis tezkiye edilmezse muhakkak gizli hastalıklar amelleri ifsat eder. 108 Hadis Buhârî
TARÎKAT I ALİ YYE 75 Kalbin mezmûm sıfatları kulun Allahʹtan uzak olmasına ve ebedî olan cenneti kaybetmesine sebep olur. Rasûl i Zîşân sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz Kalbinde zerre miktarı kibir olan cennete giremez buyurmuştur. 109 İnsanın ahirette selâmete ermesi ancak kalbinin bu hastalıklardan sâlim olmasıyla mümkündür. Müminin nefsinin bazı ayıpları gizli olur ve kalbinin illetleri ona önemsiz gelir. Kişi hevâ ve hevesine tâbi olursa, nefsini bilemez ve kendisinin kâmil ve olgun olduğunu zanneder. Bu kalbî sıkıntıdan kurtulmanın yegâne çâresi Kur an ve Sünnete tâbi olan hâzik bir mürşid i kâmile intisâp etmektir. Tasavvuf kalbin hastalıklardan temizlenmesinin keyfiyetini bildiren manevî bir ilimdir. Nefs i emmârenin kibir, riyâ, gadap, haset, cimrilik, mal sevgisi, hubb ı riyâset gibi yedi mezmûm sıfatı vardır. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: ل ه ا س ب ع ة ا ب و اب ل ك ل ب اب م ن ه م ج ز ء م ق س وم Cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için birer gurup ayrılmıştır. 110 Yine Cenâb ı Hak: Onlara, içinde ebedî kalacağınız cehennemin kapılarından girin; kibirlenenlerin yeri ne kötüdür denilir. 111 buyurmaktadır. 109 Hadis Müslim 110 Hicr Sûresi Âyet 44 111 Zümer Sûresi Âyet 72
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 76 Kim nefsini bu yedi kötü sıfattan temizlerse cehennemin yedi kapısı ona kapanır ve cennete girer. Mücrimler ise, günahlarının durumuna göre ayrı ayrı kapılardan ateşe gireceklerdir. Bu tabakalardan ilki olan cehennem, günahkâr müminler ve mümineler içindir; orada müminler cezaları nisbetinde azab gördükten sonra Allahʹın lutfu ile çıkarılıp cennete girerler. İkinci tabaka hıristiyanların ceza yeridir ve ismi lezâ dır. Yahudilerin azap yeri ise, hutame dir. Saîr ise, sâbîilerin mekânıdır. Sekar ateşperestlerin, cahîm putperestlerin ve cehennemin Hâviye ise münâfıkların içinde ebedî kalacakları azab yeridir. Bu zümre Kur ân ın tâbiriyle esfel i sâfilîn diye târif edilen zümredir. Esfel i sâfilîn, cehennemin en aşağı tabakasındakiler demektir. Mahlûkâta nazaran her cihetten güzel ve üstün olarak yaratılan insan, akıl nîmetiyle de donatılmıştır. Ne zaman ki ruh cesedin sultânı akıl da rûhun vezîri olursa, insan yaratılış gâyesine hizmet eder. Fakat Allah ve rasûlünün rızâsı dışında kullanılan nîmetler insanı hayvanlar seviyesine; hatta daha da aşağıya düşürür. Bunun delîli şu âyetlerdir: و ل ق د ذ ر ا ن ا ل ج ه نم آ ث ير ا م ن ال ج ن و ال ا ن س ل ه م ق ل وب ل ا ي ف ق ه ون ب ه ا و ل ه م ا ع ي ن ل ا ي ب ص ر ون ب ه ا و ل ه م اذ ان ل ا ي س م ع ون ب ه ا ا ول ي ك آ ال ا ن ع ام ب ل ه م ا ض ل ا ول ي ك ه م ال غ اف ل ون Yemin olsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, anlamazlar; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar. İşte asıl gâfiller onlardır. 112 ل ق د خ ل ق ن ا ال ا ن س ان فى ا ح س ن ت ق ويم ث م ر د د ن اه ا س ف ل س اف لين Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık. 113 112 A raf Sûresi, Âyet 179 113 Tîn Sûresi, Âyet 4 5
TARÎKAT I ALİ YYE 77 Hazreti Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: ʺRasulullah sallallâhu aleyhi vesellemʹden insanları en çok cehenneme götüren şeyin ne olduğu soruldu: ʺAğız ve ferc!ʺ buyurdular. En ziyâde neyin insanları cennete soktuğundan sordular: ʺAllahʹa takva ve güzel ahlâk!ʺ buyurdular.ʺ 114 Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem bu hadislerinde, insanların hidayet ve felâhına, dalâlet ve helâkına en ziyâde müessir olan sebepleri açıklamaktadır. Cevamiʹuʹl kelîm olan efendimiz bu mühim meseleleri herkesin anlayacağı ve kabul edeceği bir güzellikte açıklıyor. Şimdi cezâya çarptırılan kimselerin dilinden niçin ateş ehli olduklarını beyan eden şu âyete bakalım: و قا ل وا ل و آ نا ن س م ع ا و ن ع ق ل م ا آ نا ف ى ا ص ح اب ال سع ير Ve: Şâyet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevlerin mahkûmları arasında olmazdık! derler. 115 Takva sahibi olmak; Allahʹın emrettiklerini yapmak, nehyet tiklerini terketmektir. Haramların en şiddetlisi ise, küfür ve şirktir. Emirlerin en önemlisi farzlardır. Farzları yerine getirmenin başlan gıcı, kelime i şehâdeti ikrar ve tasdikdir. Allahʹa takva, kulun bütün emirleri ihlâsla yapması ve yasaklardan âzamî derecede sakınmasıdır. Güzel ahlâk; güler yüzlü olmak, insanlardan gelen eziyete tahammül etmek ve gadaplanmamak diye tarif edilir. ʺGüzel ahlakın en aşağı mertebesi insanlara ezayı terketmektir, en yüce mertebesi de kendisine kötülük yapanlara iyilik yapmaktır. İşte bu iki haslet cen 114 Hadis Tirmizî 115 Mülk Sûresi, Âyet 10
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 78 nete girmeyi gerektirir. İki dudak ve iki bacak arasına sahip olamayanlar ise dünyada helak olur ahirettede cehenneme girerler. Tasavvuf nefsin ayıbını ve tedavinin keyfiyetini gösterir. Mezmûm ahlâklardan ve kötü sıfatlardan uzaklaştırır, kalbi tasfiye edip zikrullahla tenvîr eder. Nefsi sâfiyenin tevbe, teslimiyet, istikâmet, sehâvet, rıza, şükür, tevazu, tevekkül gibi sekiz ahlâk ı hamidesi vardır. Cennet i âlâ nında sekiz kapısı vardır. Nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye ederek ve bu ahlak ı hamîdelere mazhar olan müminler biiznillah bu kapılardan cennete girer. Sekiz cennetin isimleri ve kapıları şöyledir: 1 Cennetü l Firdevs: Kapısı kırmızı altındandır; namaz kılanlar bu kapıdan girecekler. 2 Cennetü l Adn: Kapısı en güzel lü lü dendir; tevbe edenler bu kapıdan girecekler. 3 Cennetü l Naîm: Kapısı beyaz gümüşdendir; hacca gidenler bu kapıdan girecekler. 4 Cennetü l Vesîle: Kapısı beyaz incidendir; zekat verenler bu kapıdan girecekler. 5 Cennetü l Huld: Kapısı turuncu mercandandır; oruç tutanlar bu kapıdan girecekler. 6 Cennetü l Me vâ: Kapısı yeşil zeberceddendir; cihad edenler bu kapıdan girecekler. 7 Dâru s Selâm: Kapısı bordo yâkuttan olup; verâ sahipleri bu kapıdan girecekler. 8 Dâru l Karâr: Kapısı sarı miskten olup; sıla i rahim yapanlar bu kapıdan gireceklerdir.
TARÎKAT I ALİ YYE 79 Cennetin kapılarının yedi tanesi bazen açık bazen kapalı bulunur. Fakat tevbe kapısı kıyamete kadar dâimâ açıktır. Müminlerden bu kapıların her birinden aynı anda girenler de vardır. Peygamberimizin şu hadis i şerifi buna delildir. Hazreti Enes (r.a) anlatıyor: ʺRasulullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: ʺKim abdest alınca onu mükemmel kılar, sonra da üç kere: ʺEşhedü enlâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlühʺ derse, kendisine cennetin sekiz kapısı açılır, dilediğinden içeri girer.ʺ116 Bu yönden takva sahibi tasavvuf ehlinin ilimde, amelde ve peygambere vâris olmada çok geniş nasipleri vardır. ŞÜKÜR ve ZİKİR Eş Şeyh İmâmü l Hümâm İbni l Ammadi l Hanbelî rahimehullah fıkıh kitabında der ki: Tefekkür, nâfile namazdan ve oruçtan efdâldir. Zikir kalplerin râyihası mesâbesindedir. Zikir sebebiyle mahbûba ünsiyet hasıl olur. Cenâb ı Hakk Kâdir i Mutlak buyuruyor: و اذ آ ر ر بك ف ى ن ف س ك ت ض رع ا و خ يف ة و د ون ال ج ه ر م ن ال ق و ل ب ال غ د و و ال اص ال و ل ا ت ك ن م ن ال غ اف ل ين Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini zikret. Gafillerden olma. 117 116 Hadis i Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud 117 A râf Sûresi, Âyet 205
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 80 Zikrullah ile allamü l guyûb olan Cenâb ı Hakk tan kalbin gafleti zâil olur. Ne zaman ki kalp îtina ile ağyardan tecrit ve ıslâh edilip zikir ile de temizlenirse Allahu Teâlânın da yardımıyla kalpte bir hassâ i fâikiyet ve itminan hasıl olur. Zira kalp nazargâh ı İlâhî, mevzî i iman ve menbâ ı envârdır. Kalbin salâhıyla cesedin tamamı salih olur. Nuʹman İbnu Beşir (r.ah) anlatıyor: Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o salâh kesbederse cesedin tamamı salâh kesbeder, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Âgah olun bu et parçası kalptir. 118 Nasıl olur da kalbin salâhına gayret olunmaz ki! İtikat ve amele sebep olan ibadetlerin sıhhati kalbin salâhına bağlıdır. Öyle ise kul Allahu Teâlâya kalbini bağlamadıkça tam mümin olamaz. Matlup ve makbul ibadet, ancak hâlis niyet ile sahih olur. İbadet ister oruç ister namaz gibi bedenî, ister zekât gibi mâlî, ister hac gibi hem mâlî hem bedenî olsun bu ibadetlerin cümlesi kalbin hâlis niyet ve ihlâsıyla ancak makbuldur. Cenâb ı Hakk Kâdir i Mutlak buyuruyor: ا لذ ين ا م ن وا و ت ط م ي ن ق ل وب ه م ب ذ آ ر الل ه ا ل ا ب ذ آ ر الل ه ت ط م ي ن ال ق ل و ب Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah ı anmakla huzûr bulur. 119 Ve yine Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretleri buyuruyor: ف اذ آ ر ون ى ا ذ آ ر آ م و اش ك ر وال ى و ل ا ت ك ف ر ون Öyle ise siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin; sa 118 Hadis Buhârî, Müslim 119 Ra d Sûresi, Âyet 28
TARÎKAT I ALİ YYE 81 kın bana nankörlük etmeyin! 120 Kullarının emrine nâmütenâhi nimetlerini ve hazinelerini veren Allah onları her türlü şirk ve günahlardan, maddî ve manevî çirkinliklerden, temizlemek ve vikâye etmek; cümlesini felâh ı küllîye nâil kılmak üzere Habîb i emcedi, Nebiyy i Muhteremi Hz. Mustafa sallallâhu aleyhi vesellem efendimizi gönderdi. Cenâb ı Rabb i Müteâl bütün bu in am ve ihsânına karşılık olarak kullarını bu âyet i kerîme mûcibince iki vazife ile tavzif buyurmuştur. Bunlar zikir ve şükürdür. Kelime i tevhid imanın esasını teşkil ettiği için zikirlerin ekmelidir ve Cenâb ı Hakk ı hamd etme Allah ın nimetlerini artırmaya vesile olduğu için de duâların efdâlidir. 121 Peygamber efendimiz buyururlar: Cenâb ı Hakk ı öyle çok zikredin ki görenler sizi mecnûn sansınlar. 122 Kalben Cenâb ı Hakk ı zikretmek ise, hased, riyâ, kibir gibi kalp hastalıklarını izâle etmesi bakımından şifânın tâ kendisidir. 123 Yine Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem zikir hakkında: Korkunç bir şey gördüğünüzde istiğfâra, zikrullâha ve niyâza müdâvim olup Allah a ilticâ ediniz 124 buyurur. 120 Bakara Sûresi Âyet 152 121 Hadis, İbni Mace 122 Hadis İbni Mâce 123 Hadis, Münavi Künuzu l Hakâik 124 Hadis, Buharî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 82 Evliyaullah şükrün bir çok tariflerini anlattı. Şükür, kalbin nimet vereni bilmesidir. Azâların taatta olması, lisanın Allah ı zikr etmesi ve O na hamdetmesidir. Şükür, nimetin hâsıl olması ile kalbin ferahlanmasıdır. Bununla beraber azaları nimet verenin taatına sarfetmektir. Hudû yönü ile nimet verenin nimetini itiraf etmektir. Ulemâ der ki: Şükür, kulun kulak göz ve diğer azaları gibi, şanı yüce Allah ın bütün nimetlerini yaratıldığı gaye üzere kullanmasıdır. Başka bir ifadeyle âza ve cevârihiyesini mâ hulık aleyne sarfetmektir. Ârif i billah der ki: Şükür, nimeti itiraf edip, hizmete dâim olmaktır. Her kim şükrü çok yaparsa şekûr diye isimledirilir. Bu sebepten dolayı Allah Subhânehü ve Teâlâ: ق ل يل م ن ع ب اد ى ال شك ور...Kullarımdan şükreden çok azdır! 125 buyurur. Allah ın nimetlerinin kullarının üzerinde sayılmayacak kadar çok olduğu gizli değildir. Sayılması çok zordur. Allah (c.c): و ا ن ت ع دوا ن ع م ت ل ا ت ح ص وه ا الل ه...Allahʹın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız... 126 buyurdu. Bir başka âyet i celîlede ise: ي ا ا يه ا ال ا ن س ان م ا غ رك ب ر بك ال ك ر يم Ey insan! İhsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir? 127 buyurarak bizleri sırât ı mustakîme, istiğfâra, zikir ve şüküre davet ediyor. 125 Sebe Sûresi, Âyet 13 126 İbrahim Sûresi, Âyet 34 127 İnfitar Sûresi, Âyet 6
TARÎKAT I ALİ YYE 83 Nimetlerin taksimini esas olarak üç kısma ayırmak mümkündür. Dünyevî olanlar: Sıhhat, âfiyet ve helâl mal gibi Hem dünyevî hem dîni olanlar: Îman, Kur ân, ilim, amel, takva, verâ, hüsn i hulk ve mârifetullah. Uhrevî olanlar: Hüsn i hâtime, cennet, rıza, cemâlullah gibi Şükrü tekit eden dinî nimetlerin en büyüğü îman, Kur an, sünnet, İslâm ve marifetullahtır. Bunların Allah tan ikram olduğuna, itikat edip Ona kul olmaya gayret etmek ise, hamd ve şükürdür. Allah (c.c): و ل ك ن الل ه ح بب ا ل ي ك م ال اي م ان و ز ين ه ف ى ق ل وب ك م...Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiştir... 128 buyurdu. و ل و ل ا ف ض ل الل ه ع ل ي ك م و ر ح م ت ه م ا ز آ ى م ن ك م م ن ا ح د ا ب د ا و ل ك ن الل ه ي ز آ ى م ن ي ش اء Yine Nûr Suresi 21.âyetinde...Eğer üstünüzde Allahʹın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır... 129 buyurdu. Muhakkak ki mümin, bütün mevcûdâtı ve onun içinde olan şânı yüce Allah ın âyetlerini tefekkür eder. Allah ın kendine lutfettiği nimetleri düşünür, Allah (c.c) na olan şükrünü çoğaltır ve sevgisini de fazlalaştırır. 128 Hucûrat Sûresi, Âyet 7 129 Nur Sûresi, Âyet 21
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 84 Şânı yüce Allah ın kullarına öyle nimet ve ihsanları vardır ki onları peygamber efendimiz vasıtası ile göndermiştir. Bazı nimet, iyilik ve hayırlar ise, peygamberimizin vârisleri ârif i billah olan mürebbî mürşidlerimiz vesîlesiyle gelmiştir. Bundan dolayı mümine lazım olan, Allah (c.c) na şükretmesidir. Çünkü nimet veren hakîkatte O dur. Hayrın celbi için, insanları kendine musahhar kılmıştır. Allah (c.c): و م ا ب ك م م ن ن ع م ة ف م ن الل ه...Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allahʹtandır... 130 buyurdu. Mümine verdiği nimette yüce Allah kimi vesile kıldıysa müminin de o kişiye teşekkür etmesi gerekir. Bunun için Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem İnsanlara teşekkür etmeyen Allah (c.c) na da şükretmez 131 buyurdu. Allah (c.c) bizi kendi şükrüne ve bizim yaratılışımıza sebep olan ana babamıza karşı, onların bize yapmış oldukları iyilik ve nimetlerine karşı teşekkür etmemizi tavsiye etmiştir. Lokman Suresi 14. âyetinde: ا ن اش ك ر ل ى و ل و ال د ي ك...Önce bana, sonra da ana babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur... 132 buyruluyor. Bu iki şükrün en kolayı kullara teşekkür etmektir. Her kim kullara teşekkür etmeyi terkederse Allah (c.c) na şükretmeyi de unutur. 130 Nahl Sûresi, Âyet 53 131 Hadis Tirmizî, Ebû Dâvud 132 Lokman Sûresi, Âyet 14
TARÎKAT I ALİ YYE 85 Şükrün tariflerinden anlaşıldığı üzere şükür üç kısımdır. O kısımlar ise; Lisânın şükrü, erkânın şükrü ve kalbin şükrüdür. Lisânın şükrü yüce Allah ın و ا ما ب ن ع م ة ر بك ف ح دث Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an. 133 buyurduğu âyetine imtisâlen Allah (c.c) nun nimetlerini konuşmaktır. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem in Allah ın nimetlerinden konuşmak şükürdür kavlini tatbik etmektir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem hamdetmeye tergib ve teşvik etti. İbni Ömer (r.a) ın rivayet ettiği bir hadiste: Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem ashâbına şöyle konuştu: Allah ın kullarından bir kul: Ya Rabbi! Lekel hamdü kemâ yenbağî lî celâlî vechike ve lî â zâmi sultânik dedi. Bunun sevabını nasıl yazacaklarını iki melek bilemediler ve semaya çıktılar, dediler ki Ey Rabbimiz! Kulun sana öyle bir hamdetti ki, sevabını nasıl yazacağımızı bilmiyoruz dediler. Allah kulunun ne dediğini daha iyi bildiği halde Kulum ne dedi? diye buyurdu. O kul Ya Rabbi! Lekel hamdü kemâ yenbağî lî celâli vechike ve lî â zâmi sultânik dedi dediler. Azîz ve Celîl olan Allah o iki meleğe: Kulumun dediği gibi yazın, o bana mülâkî olduğunda onun mükâfatını ben veririm buyurdu. 134 Erkânın şükrü: O şanı yüce Allah için amel yapmaktır. Şanı yüce Allah şükrün amel olduğuna işaret ederek: ا ع م ل وا ا ل د او د ش ك ر ا 133 Duha Sûresi, Âyet 11 134 İbni Mâce
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 86...Ey Davud ailesi! Şükredin!... 135 buyurdu. Şükrün amel olduğunu Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem seyyidemiz Aişe vâlidemizin rivâyet ettiği şu hadiste beyan etmiştir: Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem geceleyin nafile namaz kıldığı zaman, iki ayağı yarılıncaya kadar kıyamda olurdu. Ben dedim ki: Ey Allahʹın rasûlü niçin böyle yapıyorsun? Senin gelmiş ve gelecek olan günahların mağfiret olunmadı mı? Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Ey Âişe Allah (c.c) na çok şükreden bir kul olmayayım mı? diye cevap verdi. 136 Kalbin Şükrü: Sana veya herhangi bir kula verilen bütün nimetleri yüce Allah ın verdiğine şahitlik etmendir. Allah (c.c): و م ا ب ك م م ن ن ع م ة ف م ن الل ه...Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allahʹtandır... 137 buyurdu. Nimetlerin görünmesi, nimet veren Allah ı görmeye perde olmasın. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem bu hakîkate uyarak dedi ki: Her kim sabahladığında, ey Allah ım! Benimle beraber ve yahut mahlûkatından herhangi biri ile beraber ne gibi bir nimet sabahladıysa, onlar sadece sendendir. Senin şerîkin yok, hamd ve şükür sana mahsustur derse o günün şükrünü eda etmiş olur. Her kim de bunun aynısını akşamleyin de söylerse, gecenin şükrünüde eda etmiş olur 138 buyurdu. Şükredenlerin mertebeleri: İnsanların şükrünün îfâsında farklı mertebeler vardır. 135 Sebe Sûresi, Âyet 13 136 Hadis Buhârî 137 Nahl Sûresi, Âyet 53 138 Ebû Dâvud
TARÎKAT I ALİ YYE 87 Müminlerin şükrü: Allah (c.c) un vermiş olduğu nimetlere şükrederler. Havassın şükrü: Nimetlere ve felaketlere şükrederler ve bütün hallerinde üzerlerinde olan fazilet ve nimetlere şahit olurlar. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem kendisine felaket gelip de karşılığında lisanı ile hamdedenleri medhü senâ etti. Şükür, şeytanın kalbine ye s atmasına ve şanı yüce olan Allah ın rahmetinden ümit kestirmesine meydan vermeyerek, kalble razı olmaktır. Ebu Musa El Eşarî den, Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Bir kişinin çocuğu öldüğü zaman Allah (c.c) bildiği halde meleklerine der ki: Kulumun çocuğunun ruhunu kabzettiniz mi? Melekler: Evet derler. Allah (c.c): Kulum ne dedi? diye sorar. Melekler: Sana hamdetti ve iltica edip, İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn dedi, derler. Şânı yüce Allah buyurur ki: Kulum için cennette bir köşk bina edin ve onu Beytü l Hamd diye isimlendirin. 139 Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Cennete ilk önce davet edilen kişiler, bollukta ve darlıkta Azîz ve Celîl olan Allah (c.c) na hamdedenlerdir 140 buyurdu. Havassü l Havassın şükrü: Nimet ve felaketi görmeyip, nimet veren Allah ın rızasında kaybolmalarıdır. Bu manada Şibli (r.a): Şükür, nimeti görmeyip nimet vereni görmektir dedi. Şükrün Fazileti: Şükür en yüksek makamlardandır. Zira kalbe, lisana ve bütün azalara şâmildir. Çünkü o sabrı, rızayı, hamdi, bedenî ve kalbî ibadetlerin çoğunu kapsar. Bunun için şânı yüce Allah şükrü emredip, 139 Hadis Tirmizî 140 Hadis Müslim
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 88 bunun zıddınıda yasakladı. Çünkü bunun zıddı küfür ve nankörlüktür. Kâdir i mutlak olan Allah (c.c): و اش ك ر وال ى و ل ا ت ك ف ر ون...Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin! 141 buyuruyor. Şükür peygamberlerin en büyük sıfatlarındandır. Allah (c.c) Halili olan İbrahim (a.s) için: ا ن ا ب ره يم آ ان ا مة ق ان ت ا ل ل ه ح ن يف ا و ل م ي ك م ن ال م ش ر آ ين ش اآ ر ا ل ا ن ع م ه ا ج ت ب يه و ه د يه ا ل ى ص ر اط م س ت ق يم İbrahim, gerçekten Hakkʹa yönelen, Allah a itaat eden bir peygamber idi; Allah a ortak koşanlardan değildi. Allahʹın nimetlerine şükrediciydi. Çünkü Allah, onu seçmiş ve doğru yola iletmişti 142 buyurdu. Şanı yüce Allah Nuh (a.s) için: ذ ر ي ة م ن ح م ل ن ا م ع ن وح ا ن ه آ ان ع ب د ا ش ك ور ا (Ey) Nuh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli! Şunu bilin ki Nuh, çok şükreden bir kul idi. 143 buyurdu. Allah ın Habibi ve Hazreti Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem de gece gündüz her daim şükür makamında idi; huşû ve iffet üzere Rabbimin huzurunda ibadetiyle şükrünü ifâ etmeye çaba gösterirdi. İşte bunun için kıyamda nefsi ile cehdinden, hatta ayakları şişene kadar ibadet etmesinden sorulduğunda buyurdu ki 141 Bakara Sûresi, Âyet 152 142 Nahl Sûresi, Âyet 120 121 143 İsrâ Sûresi, Âyet 3
TARÎKAT I ALİ YYE 89 Ziyade şükreden bir kul olmayayım mı? 144 Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem şükrü gerçekleştirenlerin en hayırlısı olduğu gibi; böylece ashabını ve diğer müminleri de bu büyük makamı gerçekleştirmeye çağırıyordu. Her namazın sonunda dua ile yüce Allah (c.c) dan istimdad ve şükreden bir kul olmayı diliyodu. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Muaz bin Cebel (r.a) a Ey Muaz! Sana vasiyet ediyorum, her namazın sonunda Ey Rabbim! Zikrine, şükrüne ve güzel ibadeti yapma üzerine bana yardım eyle! diyesin 145 buyurdu. Kâdir i mutlak olan Allahʹın insanların üzerine fazlu keremi bol olduğu halde, insanların çoğu onun nimetlerine şükretmekten gâfildir. Nitekim bu hususta yüce Rabbimiz: ا ن ر بك ل ذ و ف ض ل ع ل ى ال ناس و ل ك ن ا آ ث ر ه م ل اي ش ك ر و ن Şüphesiz Rabbin, insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmezler 146 buyurdu. Allah (c.c) Kur an ı Kerîm de nimetlerini ve ikramlarını insanlara hatırlatarak bir çok defa tefekküre davet ediyor. Zira insanoğlu Allah (c.c) lütfettiği nimetleri tefekkür ettiğinde onları anmak ve saymaktan acze düşer. Bu acziyeti ise, kulun şükrünü ziyâdeleştirir. Evliyaullah hazerâtı için Allah sevgisi yegâne gâyedir. Ona kurbiyyet ile nimetlenirler; onun fazlu keremini yakînen bilirler. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: 144 Hadis Buhârî 145 Tahtâvî 146 Neml Sûresi, Âyet 73
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 90 ج ز اؤ ه م ع ن د ر به م ج نات ع د ن ت ج ر ى م ن ت ح ت ه ا ال ا ن ه ار خ ال د ين ف يه ا ا ب د ا ر ض ى الل ه ع ن ه م و ر ض وا ع ن ه ذ ل ك ل م ن خ ش ى ر ب ه Rableri katında onların mükâfatı, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Oʹndan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat, Rabbine saygı gösterene mahsustur. 147 Evliyaullah Allahʹın sevdiği dostlarıdır. Allah (c.c) onları sevdi ve razı oldu. Cenâb ı Hakk buyuruyor: ي ا ا يه ا ا لذ ين ا م ن وا م ن ي ر ت د م ن ك م ع ن د ين ه ف س و ف ي ا ت ى الل ه ب ق و م ي ح ب ه م و ي ح بون ه ا ذ لة ع ل ى ال م و م ن ين ا ع زة ع ل ى ال ك اف ر ين Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, öyle bir kavim getirir ki Allah onları sever, onlarda Allahʹı severler; onlar müminlere karşı şefkatli, kafirlere karşı izzetlidir... 148 Zikir de şükür gibi lisânî, kalbî ve bedenî olmak üzere üçe ayrılır. 1 Zikr i lisânî: Dil ile olan zikir. Allahu Teâlâ yı esmâ i Hüsnasıyla anmak, yâd etmek, tesbih ve temcid eylemek, hamd etmek, kitabını okumak ve dua etmek anlamındadır. 2 Zikr i kalbî: Kalp ile zikir. Cenâb ı Hakk ı gönülden anmaktır ki başlıca üç nevîdir. Birincisi: Allahʹın varlığına delil olan kâinat ve Kur an ayetlerini, sıfat ve esmâ i ilâhiyeyi tefekkür etmek. 147 Beyyine Sûresi, Âyet 8 148 Mâide Sûresi, Âyet 54
TARÎKAT I ALİ YYE 91 İkincisi: Ahkâm ı Rubûbiyeti ve vezâif i ubûdiyeti (kulluk vazifelerini) yani Allah ın tekliflerini, hükümlerini, emirlerini, nehiylerini, vâdlerini ve bunların delillerini tefekkür etmek. Üçüncüsü: Enfûsî ve âfâkî mahlukâtı ve bunlardaki yaratılış sırrını temâşâ ve tefekkür ile, her zerrenin lâhûti âleme ayna olduğunu görmektir ki bu aynaya gereği gibi bakanların gözüne, o celâl ve cemâl sahibinin nurları in ikas eder. Ve bundan bir lahza içinde alınacak zevk i şühûdun bir lemhâsı bile âlemlere değer. Zikrin bu makamının nihâyeti yoktur. Zikrin hakîkatı da budur. Zikreden kimsenin Allah tan gayrisini unutmasıdır. Bu makamda insan, kendinden ve âlemden geçer bütün şuuru Hakk a mustağrak olur. 3 Zikr i bedenî: Diğer uzuvlarla olan zikir. Beden âzâsından her birinin memur bulunduğu vazifelerle meşgul ve müstağrak olması ve nehy edildiği şeylerden uzak bulunmasıdır. Kitab ı kâinata bak, meâl i kibriyâyı gör Bedâyı i cihâna bak, cemâl i kibriyâyı gör Şevâhik i cibâle bak, celâl i kibriyâyı gör Zemîne bak, semâya bak kemâl i kibriyâyı gör. Fa lem enne hû lâ ilâhe illallah Allahümme yessir lenâ bicemîi ihvâninâ. Âmîn bi hürmeti tahâ ve yâsîn. Cenâb ı Hakk Kâdir i mutlak Kur anda şöyle buyurur: ف اذ آ ر ون ى ا ذ آ ر آ م و اش ك ر وال ى و ل ا ت ك ف ر ون Öyle ise siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin! 149 149 Bakara Sûresi, Âyet 152
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 92 Kul Allah ı tesbih, temcid, tahmid ve tâatla zikrederse; Allahda kulu rahmetiyle zikreder. Kul dua ile zikrederse; Allahda duasına icâbetle zikreder. Kul sena ve itaat ile zikrederse; Rabb Teâlâda af ve mağfiretle zikreder. Kul dünyada zikrederse; Allah da onu âhirette zikreder. Kul tenhalarda zikrederse; Allahda onu sahralarda zikreder. Kul Allah ı toplulukta zikrederse; Mevlâsı da onu Mele i âlâda zikreder. Kul ibâdetle zikrederse; Allahda yardımla zikreder. Kul mücâdele ile zikrederse; Allahda hidâyeti ziyâde ile zikreder. Kul sıdk ve ihlâs ile Allah ı zikrederse, Allah da onu kurtuluş ve muvaffakiyetle zikreder. Kul rubûbiyetle Allah ı zikrederse; Allahda nihâyette o kulu rahmet ve ubûdiyetle zikreder. Ebû Sâide l Hudrî den gelen bir rivâyette Allah Rasûlü birgün halka teşkil etmiş bulunan bir topluluğun yanına vardı. Onlara niçin böyle oturduklarını sordu? Onlar da: Kendilerine başta İslâm olmak üzere pek çok nimetler veren Allah ı zikretmek için bir araya geldiklerini anlattılar. Peygamberimiz tekrar: Siz gerçekten sadece Allah ı zikretmek üzere mi toplandınız? diye sorunca sahâbîler: Vallâhi sadece bu maksadla bir araya geldik diye yemîn ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber aleyhisalâtü vesselâm: Sizi itham ettiğim için üstelemedim. Cebrail bana: Allah ın sizinle meleklerine iftihar ettiğini haber verince ben de sizin ne ile meşgul olduğunuzu tam olarak anlatmak istedim buyurdu. 150 Hülâsa, kulluğun başlangıç ve esası zikir, nihâyet ve karârı şükürdür. Zikir, marifet ile şükür de nimet ile mütenâsib olacaktır. Mesela bir nefeste içli dışlı iki nimet vardır; her nefeste iki şükür vaciptir. Demek oluyor ki bi hakkın şükretmekte kullar için gayri mümkündür. Şu halde: Bu hitâp ı ilâhî karşısında yapılması icâbeden iki şey, 150 Hadis Müslim
TARÎKAT I ALİ YYE 93 acz ve noksanını bilip Cenâb ı Hakk ın kudretine arz ı teslimiyettir. Nitekim imanın ve İslâm ın esâsı ve mebdei de bunu idrâk etmektir. Zikrin efdâli kelime i tevhiddir. İşte bu tevhidin, bu idrâkin ve bu teslimiyetin müktezâsı da âyet i kerîmenin bu hitab ı ulvîsi karşısında müminin acz ve noksanını hissedip, her hâlükârda Hâlık Teâlâ yı zikretmesi, kulluk vazifesini layıkıyla ifa etmeye say u gayret etmesi, şükretmesi ve hülâsa, huzur ve sükûna erip, mücessem bir edep hali iktisab ederek visâl i ilâhîye ye nail olmasıdır. Bunun için de yapılacak olan şey şudur: Kavlen, fiilen, zâhiren ve bâtınen âdâb ı nebîye temessük etmektir. Malumdur ki ruh, âlem i emirden olup zaman ve mekanla mukayyet değildir. Ruh, bu ten kafesine hapistir, gurbettedir. Daima visâl arzu eder ve hep geldiği yerin nağmelerini terennüm eder. Onun yükselmesine mani olan bazı hicaplar (perdeler) vardır. Bunlar kibir, haset, riya, ucub, şehvet, gazap gibi ahlâk ı zemimelerdir. İşte mümin zikrullah ile bu perdeleri birer birer parçalar ve böylece ruh da esas hüviyetine ve gayesine doğru adım adım yaklaşmış olur. Nihâyet bu ameliye tamam olunca, ruh hakîkî hüviyetiyle meydana çıkar ve o kimse mukarrabîn i ilâhiyeden olur. Cenâb ı Hakk buyuruyor: الل ه و اذ آ ر وا آ ث ير ا ل ع لك م ت ف ل ح ون...Allah ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz. 151 Zâkir zikre başlamazdan evvel, hevâ, hırs, ittibâ i şehvet ve gayrıya meyil gibi bilcümle menhiyattan tevbe ve istiğfar ile bedenini ve kalbini temizlemeye dikkat etmesi lazımdır. Abdest aldıktan sonra mümkün ise halvet bir yerde oturmak evlâdır. Kaza namazı borcu 151 Cum a Sûresi, Âyet 10
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 94 varsa, önce kaza namazını kılar. Yoksa şükür ve abdest namazını kılar. Duadan sonra tevbe ve istiğfara başlar. İnkisar ve huzur ı kalple bütün kusurlarını ve ahlâkî fenâlıklarını düşünerek cenâb ı Hakk ın huzur ı mânevîsinde bulunduğunu kemâl i edeb ve teennî ile af ve mağfiretine iltica eder. Tevbesinde nedâmet ve bir daha yapmamaya azim ve niyet şarttır. Tevbeden sonra diğer muayyen evrâdını ikmal ettikten sonra tefekkür i mevt ile meşgul olur. Geleceği muhakkak olan ecelin nasıl vukû bulacağını; kabre defnedildiğinde sorulacak suale nasıl cevap verileceğini; mahşere kadar kabirde ne hâl üzere bulunacağını ba s olunduğunda hangi sıfatta dirilip, nasıl haşr olacağını; huzur ı Rabbi l âleminde ne cevap verebileceğini ve o kıyamet gününde toplananlardan Bir kısmı (müminler) cennettedir, bir kısmı da (kafirler) cehennemdedir. 152 Manzum ı celîlince hangi fırkadan olarak ayrılacağını derin düşünce ile teemmül eder. Biiznillâhi teâlâ Sultân ı Enbiyâ sallallâhu aleyhi vesellem efendimizin şefaat ı uzmâsına iltica eyler. Sonra da silsile i Nakşibendî meşâyıh ı kirâm hazerâtının himmetlerini istirhamda bulunur. Ondan sonra dünyada dahi bi iznillah ruhânî himmet ve teveccühe nail olursa, kalbin tasfiyesine ve düşman nefsin tezkiyesine muvaffak olacağını düşünür. Zikrin tesirinin ilk görüldüğü yer kalptir. Meselâ zikir olarak ALLAH lafzına devam eden bir mümini düşünelim; Mümin bir taraftan La ilahe illallah derken diğer taraftan bunun manasını düşünür. Cenâb ı Hakk dan başka bir mabud bulunmadığını; O ndan başka talep edilecek bir şey olmadığını ve hattızâtında O ndan gayri hakîkî bir mevcut bulunmadığını tehattür eder. İşte yolu ve usulü ile yapıldığı takdirde bu zikir ve tefekkürün tesiri en kısa zamanda kendini gösterir. Zamanla bu tesir o kadar artar ki günün birinde bütün vücuda sirâyet eder. 152 İnfitar Suresi, Âyet 13 14
TARÎKAT I ALİ YYE 95 Kalp bu işe alışınca artık yürürken, otururken, yatarken, çalışırken mütemadiyen Cenâb ı Hakk ı zikreder. Zikrullahın tesirinin vücûda sirâyeti öyle bir hâl alır ki; o zat azasının her zerresinde; Cenâb ı Hakk ı zikrettiğini duyar, görür, hisseder... Böylelikle kendi fâni olan sıfatlarını ve zâtını, Cenâb ı Hakk ın bâki olan sıfatlarında fâni kılar da; O nun sıfatlarıyla sıfatlanır ve Onun hayâtiyetiyle hayatlanmış olur. Zikir esnasında eğer sâlike gaybet hâli arız olursa o hâli ammden terk etmek doğru değildir. Eğer kalbin zikretmesiyle haraketi murad olunursa, ne hâlet i fenâda ne de hâlet i gayirde zikrin devamı şart değildir. Devamı istenen ancak huzûr ı kalptir ve Cenâb ı Hakk a teveccühüdür. Kalbin hareketi ister bulunsun ister bulunmasın. Ey zâkir senin zikrin ism i câmî olsun ki o, ALLAH ism i şerîfidir. Bu zikirden başkasına teveccüh etme. Dilin ve kalbinle söyle, kulağınla da işit ki sırrında da nâtık ı zâhir olsun. Sen de zikr ile nâtıkın zuhurunu hisettiğin vakit, kendinde olan o hâli terk etme. Zira hâl ârızidir, zâil olabilir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz buyuruyorlar ki: Cenâb ı Allah, kendisini çok zikreden kimseyi sever. 153 Evliyaullahın bazılarının sultân ı ezkârın tesiri altında bulunduklarında tüyleri ve tırnaklarına varıncaya kadar vücutlarının en küçük zerreleriyle bile zikredip hatta hareket halinde bulunduklarından vecdin galebe ve baskısına karşı koyamadıkları, bu yüzden yalnız kıyam ile değil, devran ile de gönüllerini yatıştıramadıkları ve belirli bir nizama riâyet etmeksizin çok değişik şekillerde zikrettikleri de inkâr edilemez. 153 Hadis Suyutî, El Câmiu s Sagîr
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 96 Daima zikr i kalbî ile meşgul olmak havâtır geldiğinde istiğfar edip Cenâb ı Hakk a teveccüh ile iltica etmek ve halktan uzlet edip kelâm söylemekten dilini tutmak gerekir. Allahʹı çok zikreden kullar öyle akıllı ve uyanık kimselerdir ki otururken, yatarken yani, gerek meşguliyet ve gerekse istirahat hallerinde Cenâb ı Hakk ı zikrederler; her ne halde bulunurlarsa bulunsunlar kalpleri zikrullahtan başka bir şey ile meşgul olmaz. Bu sebepledir ki çok zikredenler zikrullahtan bir an gafil bulunmazlar ve gönülleri daima murakabe i ilahiyye ile müsteğrakdır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: ف ا ذ ا ق ض ي ت م ال صل وة ف اذ آ ر وا الل ه ق ي ام ا و ق ع ود ا و ع ل ى ج ن وب ك م ف ا ذ ا اط م ا ن ن ت م ف ا ق يم وا ال صل وة ا ن ال صل وة آ ان ت ع ل ى ال م و م ن ين آ ت اب ا م و ق وت ا Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken Allahʹı zikredin. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli olan bir farzdır. 154 Yani bu namazı edâ ettiğiniz (salât ı havfî kıldığınız) vakit arkasından ayaktayken, otururken ve yatarken her türlü ahvalde Allah ı zikir ve yâd ediniz. Ve hatta muhârebede kılıç sallarken, dizleyip andaht yaparken yaralanıp yere düştüğünüzde Allah ı kalbinizden asla çıkarmayınız ve O nu daima zikrediniz. Yine âyet i kerîmede Cenâb ı Hakk buyuruyor: و اذ آ ر ر بك ف ى ن ف س ك ت ض رع ا و خ يف ة و د ون ال ج ه ر م ن ال ق و ل ب ال غ د و و ال اص ال و ل ا ت ك ن م ن ال غ اف ل ين Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah 154 Nisa Sûresi Âyet 103
TARÎKAT I ALİ YYE 97 akşam Rabbini zikret. Gafillerden olma. 155 İnsan varlığının ruh ile bedeni arasında çok acaip bir münasebet ve alâka vardır. Ruhta hasıl olan bir eserin bedene hemen bir tesiri iner ve bedende hasıl olan bir eserin de derhal ruha bir takım neticeleri çıkar. Meselâ; ekşi bir şey tahayyül edilince dişin kamaşması veya bir facia tehayyülünde baş ağrısı, harâret ve baygınlık hâsıl olması gibi bütün haller ruhtan bedene inen âsârdır. Keza bedene bir takım işlerin tekrarlanmasından nefiste bir (meleke i kaviyye) hasıl olur ki bu da bedenden ruha çıkan âsârdır. Bu sûretle insanda hüsn i tefekküre engel olmayacak şekilde çok hafif sesle zikrullaha devam olunduğu zaman zikrullahın tesirinden kalpte yeni bir vâridat husule gelir ve bundan da ruha bir nur yükselir. Sonra bu nurlar ruhdan sırra, sırdan hafîye, hafîden ahfâya, ahfâdan nefse akseder. Karşılıklı aynalar gibi birbirini takviye eder ve tamamlarlar. Bu hâle ait mertebelerin artma ve yükselmesinin hududu ve nihâyeti yoktur. Marifet yolculuğu işte bu nihâyetsiz deryada; bu ucu bucağı bulunmayan vahdet denizinde matlup olan Hakk a yürümektir. Bu vuslat yolculuğunun gemisi ruhtur. Ve bu geminin dümeni de zikrullahdır. Kur an ı Kerîm de: ا نم ا ال م و م ن ون ا لذ ين ا ذ ا ذ آ ر الل ه و ج ل ت ق ل وب ه م و ا ذ ا ت ل ي ت ع ل ي ه م اي ات ه ز اد ت ه م ايم ان ا و ع ل ى ر به م ي ت و آل و ن ا لذ ين ي ق يم ون ال صل وة و م ما ر ز ق ن اه م ي ن ف ق ون Müminler ancak, Allah anıldığı zaman kalpleri titreyen, kendilerine Allah ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden Allah yolunda infâk eden kimselerdir 156 buyurulmuştur. 155 A râf Sûresi, Âyet 205 156 Enfâl Sûresi, Âyet 2 3
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 98 Lafzatullah zikredilince müminlerin kalplerini ümid i rahmet ve şevk ı muhabbetle müterâkıf bir azâmet korkusu istilâ eder. Ve onlar ancak Rablerine tevekkül ve itimad eylerler, başkasına değil. İşte bu sıfat ile muttasıf olanlar gerçek müminlerdir. Zira bunlar hem kalpleri hem kalıpları ile mümindirler. Bu müminlere Rablerinin indinde yüksek dereceler ve büyük bir mağrifet, tükenmez rızık, fenâsı, belâsı ve derdi bulunmaz hayr ı mahz olan bir nimet vardır. Cenâb ı Hakk Teâlâ şöyle buyuruyor: ا لذ ين ا م ن وا و ت ط م ي ن ق ل وب ه م ب ذ آ ر ا ل ا ب ذ آ ر الل ه الل ه ت ط م ي ن ال ق ل و ب Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah ı zikretmekle huzur bulur. 157 Evet başkasıyla değil, ancak Allah ın zikri ile kalpler mutmain olur. Gönüllerin ızdırabı sükun bulur, yatışır. Zira ilk ve son, başlangıç ve nihâyet ancak Allah (c.c) na müntehi olur. Bütün sebebler Allah (c.c) na istinat eder. Oluş ihtimalinin silsilesi Allah ta kesilir. Allah mâfevki mâverasi olmayan hudûd ve miktarlardan münezzeh kebr i müteâl olduğundan gerek vücutta gerek vicdanda O ndan ilerisi yoktur ki fazlı bir hareket i kalbiyyeye imkân ve ihtimal bulunsun. Gönül Allah tan gayri temâyül ettiği hangi şeye vâsıl olsa hepsinin sonu olduğundan, hiç birinde karar kılamaz, hiç birinde itminanı bulamaz. Hiç bir şey gönlün iştiyakını teskin, heyecanını tatmin edemez. Allah deyince fikirler gaye i teharrisine erer, bütün hissiyat bütün ümitler ve korkular son mercîe dayanmış bulunur. Gönül arzu ve istekten daha yükseğine intikal etmek ister. Öyleki mârifet i ilâhiyye den zevkiyâb olmağa başladı mı bütün metâlibin ve bütün ümûrun Allah (c.c) na râci olduğunu anlar ve artık O ndan yüksek bir merci ve maksûda intikal mümkün olmaz: İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî der. 157 Ra d Sûresi, Âyet 28
TARÎKAT I ALİ YYE 99 Marifetullaha yükselmeyen ve Allah ı zikretmeyen gafil kalpler hiç bir zaman ızdıraptan kurtulamaz. Huzur ı kalbî, saâdet i itminanı bulamaz, çırpındıkça batar. Hem bu çırpınış neşve i aşkın uyandırdığı heyecan ı visal değil, fani sebeblerin, geçici emellerin sarsılıp yıkılışından hasıl olan bir ızdırâb ı hicrandır ki Allah demeyince mütevâliyen teselsül eder gider. Her halükârımızda zikrullaha devam edelim ki Allah bizleri kalpleri zikrullah ile itminana eren kullarından eylesin. Âmin yâ Rabb! Evliyaullahın Evsâfı Cenâb ı Hakk şöyle buyuruyor: ا ل ا ا ن ا و ل ي اء الل ه ل اخ و ف ع ل ي ه م و ل اه م ي ح ز ن و ن Bilesiniz ki, Allah ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. 158 Aynı şekilde nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye edip, itminâna ermeden imanın hakîkatine ulaşmak mümkün olmaz. İtminana kavuşmak, imanın sırrına ermektir ki böylesi bir iman zevâl bulmaz. Bu iman Allah dostlarının imanıdır. İyi bil ki, hakîkaten evliyâullahın üzerlerine korku yoktur. Evliyaullah unvanı, Allah (c.c) na dost olanlar, Allah için dost olanlar, Allah için birbirlerine destek olanlar gibi mânâlara gelir. Velâyet, muhabbet, dostluk, yardım ve vekâleten onun işine bakmak gibi anlamlar ifade eder. Bu unvana kimlerin layık oldukları hakkında ulemânın naklettikleri bazı rivâyetler vardır. Said bin Cübeyr (r.a) dan rivâyet olunmuştur ki Rasûlullah a evliyaullahın kimler olduğu sorulmuş O da şöyle buyurmuştur: Onlar öyle kimselerdir ki, görüldüklerinde Allah zikr olunur (yâd olunur). 159 158 Yunus Sûresi, Âyet 62 159 Hadis, İbni Mace
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 100 Başka bir rivâyette ise, Görüldüklerinde Allah hatıra gelir. 160 Yakınlarında bulunanlar görürler ki halleri ve davranışları ile derhal Allah hatırlanır. Abdullah bin Abbas (r.a) semt ve heyetleri yerine ihbat ve sekinet yani duruşlarını ve yürüyüşlerini görenlerin hatırına Allah gelir şeklinde tefsir etmiştir. Bunların dünya malına tamahları yoktur. Çalışmanın ibadet olduğunu bilirler, kazançlarını Hakk yolunda infak ederler, Allah uğrunda birbirlerini severler. Nitekim Ömer bin Hattab (r.a) dan rivâyet olunmuştur ki Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur. Allah`ın kullarından öyle insanlar vardır ki enbiyâ değiller, şehid de değiller, fakat kıyamet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı onlara nebîler ve şehidler imrenerek bakacaklardır. Ashâb ı Kirâm: Ey Allahʹın Rasûlü! Bunlar kimler ve ne gibi hayırlı ameller yapmışlardır? Bize bildir ve biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim dediler. Rasûlullah: Bunlar bir kavimdir ki aralarında ne akrabalık ne ticaret olmaksızın Allah ın nuru ile nurlanıp Allah rızası için birbirlerini severler. Vallahi yüzleri bir nur ve kendileri de nurdan birer minber üzerindedirler. İnsanlar korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzun oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler 161 buyurdu Ebu Hureyre (r.a) dan ve Ebu Mâlik Eş ârî (r.a) dan da aynı mealde rivâyetler bulunmaktadır. Bu rivâyetlerin her biri bir başka özellikte tarif demek olduğundan hepsinin ortak olarak anlamını içine alan geniş bir tarif ortaya konmuştur. Allah (c.c) na ibâdet ve taatle sevgi gösterisinde bulunur, Allah da kendilerine kerâmet ihsan ederek dostluğunu gösterir. Onları aşağıdaki âyette daha açık bir sûrette Cenâb ı Hakk şöyle beyan buyurmuştur: ا لذ ين ا م ن وا و آ ان وا ي تق ون 160 Hadis Süyuti, ed Dürrül mensûr 161 Hadis, Hakim el Müstedrek
TARÎKAT I ALİ YYE 101 Onlar, iman edip de takvâya ermiş olanlardır. 162 Bir Hadis î kudsîde şöyle buyruluyor: Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilân ederim. Kulum bana nafilelerle o kadar yaklaşır ki ben onu severim ve ben onu sevince işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. 163 Fahreddin Râzî hazretleri kerâmet hakkında şöyle buyurur: Allahʹın Celâl nûru kul için kulak olunca o kul yakını işittiği gibi uzağıda işitir. Bu nur ona göz olunca yakını gördüğü gibi uzağıda görür ve yine bu nur bir kul için el olunca yakına, uzağa ulaşır. 164 Velîlerin kerâmeti hakîkatin zuhûrudur Mukaddesât eserleri tarikatın da nûrudur. Mus ab bin Sa d (r.a) dan rivâyet edilen Siz ancak garipler hürmetine yardım olunuyor ve rızıklandırılıyorsunuz. 165 hadis i şerifinde ki gariplerden murad, Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz zamanındaki fakir muhacirlerdir. Kutub ve Gavs onlardandır. Bu taifeye âyetlerde Allahʹın kulları ve Rahman ın kulları denilmiştir. Cenâb ı Hakk her asırda bu vasıftaki manevî rical i gaybleri arzda mevcut ve hazır bulundurur. Asr ı Saadetten sonra bu zatlara Kutup, Gavs, Evtâd, Nücebâ ve Ebdal (üçler, yediler, kırklar seçkin veliler, mânevî direkler) şeklinde isimler verilir. 166 162 Yunus Sûresi, Âyet 63 163 Buhari Rikak Hadisi Kutsi 164 Râzî, Tefsiri Kebir 165 Buhârî, Abdurrezzak EL Musannet 166 Sûyûtî El Havî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 102 İşte bu hadis i şerif Allah u Teâlâ nın sevdiği kullar hürmetine yardım ettiğinin gerçek bir delilidir. Gavslık makamına ulaşan bir kişi o derece tasarruf sahibidir ki, karada veya denizde bir kişi veya bir cemaat, herhangi zulüm ve şiddete dûçâr olup, âciz ve zor durumda kalsa ve zamanın Gavsından yardım talep etse; Allahu Teâlâ o zatlara bunu ilham tarîkiyle bildirir. O gavs da hemen harekete geçerek biiznillah imdatlarına yetişir onları o sıkıntı ve tehlikeden kurtarır. Bu yüzden o zata yardım eden manasına gelen Gavs ismi verilmiştir. İbni Mes ud radiyallahu anh dan rivâyet edilen Allah onlar sebebiyle yer halkından belaları kaldırır. 167 hadis i şerifi bu hakîkate delildir. Gavsiyet makamına ulaşan, bir zât kabul kapılarını açmak isterse, kalbini Mevlâ Teâlâya dayandırıp, icâbet hazinelerinin miftâhı hâline gelen dilini de dua ile kıpırdattığında en büyük belâları insanlardan biiznillah uzaklaştırır, çünkü o Hakk Teâlâ nın himayesindedir. Allahu Tealâ âleme nazar etmek dilediğinde evvelâ o zâta tecellî eder, sonra ondan alemlere bakar. Bu makam asâleten Rasûlullah aleyhisselatu vesselam a aittir. Vekaleten de rasûlullahın nâibleri olan gavs ı âzamlara mahsustur. Kettânî kuddise sirruhû şöyle buyurmuştur. Alemde büyük belâ ve âfatlar vukû bulacağında evvelâ Nüceba (kırklar) yalvarır belâ def olmazsa bu sefer urefâ (yediler) niyazda bulunur, yine kalkmazsa muhtârûn (üçler) dua eder, yine mündefî olmazsa Gavs duaya başladığı anda Allahın izniyle hemen belâ ortadan kalkar, çünkü belâ azim olunca ancak büyük bir zâtın diliyle def olması umulur. Fiilin fâili Allah tır. Hakîkatte kendisinden yardım istenilen zât ancak Allahu Tealâ dır. Gerçek tevhid ve mecâzî isnadın ne demek oldu 167 Ali el Mütteki Ahmed bin Hanbel, Müsned
TARÎKAT I ALİ YYE 103 ğunu bilen bir kimse, bir işi sebep ve vesîlelere dayandırmakla günahkâr olmaz. Allah ın bu velî kulları ölmez. Çünkü Allah ın Hayy ismine mazhardır. Evet o velilerdir ki dünya zevkini ehline, ahiret zevkini de yine ehline bırakıp Allah ile beraber olmuşlardır. Onlar cennet ve cehennem i unutup ancak ALLAH için ibadet ederler. Ve O nunla bulundukları an, iki cihânı da cennet, O ndan ayrı oldukları an iki cihânı da cehennem görürler. Ancak O nu ister ve ni met olarak O nu bilirler; başkalarına gaib olan, onlarca bilinmiştir. Vücutları bir yerde iken gönülleri Arş da, Kürsî de sohbette bulunur. Gerçi onlar, vücutlarıyla miraç etmezler, fakat ruhlarıyle miraç ederler. Cenâb ı Hakk ı gözleriyle görmezler, fakat esrarıyla müşahade ederler. Onlar bu âlemde, herkesle her ne muamele ederlerse, ancak Hakk rızâsı için ederler. Onlar dinar ve dirhemsiz ağniyâ, taleb i ilimsiz ulemadırlar. Eyliyaullah hazerâtının akvâli nebevî; ef âli melekî; ahlâkı ilâhîdir. Onların ibâdet i husûsiyeleri Cenâb ı Hakkʹın huzurunda mülâzemet, âdetleri ketm i esrâr ve setr i kerâmettir. Veliler kavlen, fi ilen, zâhiren ve bâtinen âdâb ı Nebîye temessük etmiş zâtlardır. Onlar iki cihan nurunun ma iyyetinde gönüllü kurbanlardır. Bu zatların sohbetine devam edenler mürde kalplerini yek nazarda biiznillah ihya ederler. Hakîki zâkir ve veli yi kâmil, şeriat, tarîkat, ma rifet ve hakîkat mertebelerine müstenid, İslâm dininin cihanşumül vahdet akîdesini bihakkın taşıyan, onu bizzat yaşayan ve tatbik eden zâttır. Cenâb ı Hakk buyuruyor: و اذ آ ر اس م ر بك ب ك ر ة و ا ص يل ا
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 104 Sabah akşam Rabbinin ismini zikret. 168 Evliyaullah şol kimselerdir ki, iman ettikten sonra hayatları boyunca ittika üzere yaşamaya âzamî gayret gösterirler. Kâmil bir iman ile ilâhî emirleri ve hükümleri ifa ve icraya devam ederler. Kendilerinden Allah rızâsına aykırı bir hâl, bir durum sadır olmaması için dikkat ederler, her türlü haramdan ve şüpheli şeylerden sakınırlar. İşte evliyaullahın hakîkî tarifi budur. Evvelâ mümin olmaları, sâniyen de Allah korkusundan dolayı ittikâ hasletine sahip olmalarıdır ki, bunlar onların kâmil manada Allah (c.c) na yönelmesindendir. Cenâb ı Hakk şöyle buyuruyor: ل ه م ال ب ش ر ى ف ى ال ح يوة ال دن ي ا و ف ى ال اخ ر ة ل ات ب د يل ل ك ل م ات الل ه ذل ك ه و ال ف و ز ال ع ظ يم Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allah ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir. 169 Dünya ve ahiret hayatında müjde onlaradır, bu da Allah ın kendilerine olan teveccühü ve ikramıdır. Evliyaullah ın kerâmeti haktır meselesinin temelide budur. Onlar Allah tan başka dost ve velî tanımazlar; Allah (c.c) na aykırı düşmekten korkup sakınırlar ve ondan başka hiçbir şeyden çekinmezler. Allah da kendilerine dost olduğu için artık onlara ne korku vardır ne de hüzün. Dünyada da müjdelenmişlerdir. ahirette de bu gerçek Kur an da şöyle zikredilir: ا ن ا لذ ين ق ال وا ر بن ا الل ه ث م اس ت ق ام وا ت ت ن زل ع ل ي ه م ال م ل ي ك ة ا لا ت خ اف وا و ل ا ت ح ز ن وا و ا ب ش ر وا ب ال ج نة ا لت ى آ ن ت م ت وع د ون 168 İnsan Sûresi, Âyet 25 169 Yunus Sûresi, Âyet 64
TARÎKAT I ALİ YYE 105 Şüphesiz, Rabbimiz Allah tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler. 170 Ayrıca yine ahirette: و س يق ا لذ ين ا تق و ا ر به م ا ل ى ال ج نة ز م ر ا ح ت ى ا ذ ا ج اؤ ه ا و ف ت ح ت ا ب و اب ه ا و ق ال ل ه م خ ز ن ت ه ا س ل ام ع ل ي ك م ط ب ت م ف اد خ ل وه ا خ ال د ين Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük cennete sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında rıdvan onlara: Selam size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin cennete, der. 171 Şeklinde ilâhî müjdeye mazhar olacaklardır. Allah ın kelimelerinde tebdil yoktur. Yani Allah ın bu vaadlerinde, bu müjdeli sözlerinde hiçbir değişme olmayacaktır. Allah ın sözünü değiştirecek, O nun verilmiş hükmünü kararını uygulamadan kaldıracak hiçbir kuvvet yoktur, olması ihtimali de mevcut değildir. Allah da asla verdiği sözden dönmez, verdiği sözü yerine getirir. Cenâb ı Hakk buyuruyor ki: ل ه م ع ق ب ات م ن ب ي ن ي د ي ه و م ن خ ل ف ه ي ح ف ظ ون ه م ن ا م ر الل ه ا ن الل ه ل ا ي غ ي ر م ا ب ق و م ح ت ى ي غ ي ر وا م ا ب ا ن ف س ه م و ا ذ ا ا ر اد الل ه ب ق و م س وء ا ف ل ا م ر د ل ه و م ال ه م م ن د ون ه م ن و ال Onun önünde ve arkasında Allah ın emriyle onu koruyan takipçiler (melekler) vardır. Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah tan başka yardımcıları da yoktur. 172 170 Fussilet Sûresi, Âyet 30 171 Zümer Sûresi, Âyet 73 172 Ra d Sûresi, Âyet 11
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 106 Bu âyet uyarınca, evliyaullah dahi kendilerindeki o velâyet hasletini, o iman ve ittikayı değiştirip bozmadıkça Allahu Teâlâ nın bu dünya ve ahiret için verdiği sözü ve müjdeyi değiştirmesi ihtimali yoktur. Bunlar ebedî müjdelerdir. İşte bunlar felâha erenlerdir. Madem ki, evliyaullah böyle müjdelerle müjdelenmiştir ve onlara korku yoktur ve onlar mahzunda olmayacaktır, öyleyse peygamberlik rutbesi daha yüksek olduğu için peygamberlere hiç bir zaman korku ve hüzün yoktur. EHL İ TARÎKİN AHVÂLİ Ey Sâlik, ehlullah buyurmuşlardır ki: Sâlikler iki kısımdır. Biri sâlik i meczûb, diğeri de meczûb ı sâlikdir. Sâlik i meczûb; evvel ilâhî âsârı müşâhede eder, âsâr ile esmây ı anlar, esmâ i ilâhiyye ile sıfât ı ilâhiyyeye, sıfat ı ilâhiyye ile fenâ fillâha, fenâ fillâh ile de bekâ billâha vâsıl olur. Alel ekser sâliklerin hâli budur. Kitap ve Sünnette bunlara işaret vardır. Meczûb ı sâlik ise, evvel bekâ billâhı müşâhede eder. İstidât ve liyâkatine göre kendisine bazı sırlar zuhur eder. Sonra safha safha fenâ fillah, sıfat ı ilâhiye ve esmâ i ilâhîyye, nihayet âsâr ı ilâhîyyeyi müşâhede eder. Sâlikin ibtidası, meczubun intihâsıdır. Yâni sâlikin son vardığı yere meczub daha başında iken varmıştır. Sâlikin hâli; eşyayı Allah (c.c) na vâsıl olmak için müşâhede etmek; meczubun hâli ise, eşyayı ALLAH ile beraber müşâhede etmektir. Meczubun seyri sulûku mahv u fenâ (sekir, kendinden geçme hâli) ile sâlikin seyru sulûku da sahvu bekâ (uyanıklık, his âlemine dönmek hâli); son bulur. Sâlikin seyri sulûku aşağıdan yukarıya gitmek; Meczubun seyri sulûku ise, yukarıdan aşağı inmektir. Meczubların seyri sulûku mahvu fenâ ile son bulduğu için, onlar mürşid olamazlar. Bir kimse
TARÎKAT I ALİ YYE 107 nin mürşid olabilmesi için sulûk edip, Hakk a vasıl olup, fenâ fillâh makamından sonra bekâ billâh makamına ermesi lâzımdır. Çünkü bu makam Enbiyânın vârisleri olan mürşid i kâmillerin makâmıdır. Zira makam ı irşad ancak fenâdan sonra bekâ tahakkuk eden kimse için sahih ve sâlim olur. Sahvu bekâ; makam ı mahvu fenâdan üstündür. Mürşid i kâmillerin halleri de evvelâ sulûk, sâniyen cezbe i ilâhiye ile Hakk a vuslat, sonra da bu usul üzere insanları Allah (c.c) na davet edip, tebliğ ve irşad için sa yu gayret etmektir. Hadis i şerifte; Rahman olan ALLAH ın cezbelerinden bir cezbe ins ve cinnin ameline denktir. buyurulmuştur. Cenâb ı Hakk ın cezbi, ins ve cinnin amelinden efdâldir. İnsanın kendi kuvvet ve tâkatiyle Cenâb ı Hakk a sulûk ve kurbiyetiyle Cenâb ı Hakkʹın ahz ü cezbi arasındaki fark, beyne s semâ ve l arz gibidir. Cezbe: Cenâb ı Hakkʹın bir kulunu mânen cezbedip kendi muhabbetine çekmesi, yaklaştırması demektir. Bazı kimselerin hilkatinde ateş unsuru galip olduğundan gelen hâl ve füyûzata tahammül edemez, cezbelenir, ağlar; zarfı olan ceset ona tahammül edemez. Cezbe i Rahman, sekaleynin yani ins ve cinnin amelinden efdâl olması nasıl oluyor denilirse ins ve cinnin ameli, kendi çalışıp kazanmasıyladır. Fakat Cenâb ı Hakkʹın ihsânı sınırsızdır. Bir kulun ameli ile kıyas kabul etmez. İşte cenâb ı vâhidü l atâyâ olan ALLAH zülcelâl hazretlerinin ihsânı da sınırsızdır. Bunu lutfedip bir vesile ile verir. Biz müminler de Cenâb ı Hakkʹın lütfuna mazhar olmak ve kendimizi sevdirmek için peygamberimize tâbi olmamız gerekir. Cenâb ı Hakk buyuruyor:
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 108 ق ل ا ن آ ن ت م ت ح بون الل ه ف ا تب ع ون ى ي ح ب ب ك م الل ه و ي غ ف ر ل ك م ذ ن وب ك م و الل ه غ ف ور ر ح يم (Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allahda sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. 173 Nazm ı celiline göre Rasûlü Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem efendimizin yoluna ittiba etmemiz lazımdır. Cezbesiz hiçbir veli yetişmemiştir. Çünkü Cenâb ı Allah bir kulunu kendi tarafına çekmezse hiçbir kimse kendi kendine Cenâb ı Hakkʹa vasıl olamaz. Bazen sulûk mukaddem olur ve bazen de cezbe mukaddem olur. Cezbe i hakikiyye sulûkten sonra olan cezbedir ki bu daha makbul ve kâmildir. Bu kısım meczuba, sâlik i meczub denilir. Meczub ı sâlik ise, mübtedilerin hâlidir. İstikamette olurlarsa istifade ederler, değilse edemezler. Bazı meczublar keşifler görürler ki bu hâl kendilerini yoldan alıkoyar. Şeriate ittiba etmeyince o hâli de kaybolur, mahrum kalır. İşte bu, sâlikin hâli değildir. Meczub olanın; herhalde sulûk görmesi lazımdır. Sulûk ve cezbe ile terakkinin farkı, yürüyen insan ile uçan tayyarenin farkı gibidir. Cezbe ve aşk yolu daha yakındır. Cezbe, sahibinde iki şekilde zuhur eder: Bir kısmı sâkindir, zâhirde ve vücutta cezbe eseri görülmez. Fakat sahibinin bâtını meczubdur. Bâtında hissedilen hâl, lezzet cezbe eseridir. Diğer bir kısmı ise, mâye i fıtratta nâr cesede galip geldiği için cezbe zâhir olur, gelen fuyûzât ı ilâhîye teskin edilemediği için sesli olarak Allah tezekkür edilir. İrşad için her halde sulûk lâzımdır. Meczub olanların hâli ârızîdir, aslî değildir. 173 Âl i İmrân Sûresi, Âyet 31
TARÎKAT I ALİ YYE 109 En efdâli sâlik i meczubdur. Yani sulûkden sonra hakîkî cezbeye mazhar olanlardır. Rasûlü Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem hazretleri hâl i istiğrakta deryâya dalar gibi müstağrak olurdu. Hâli sahva gelip ayrılmak için Hz. Aişe radıyallahuanha ya Bana kelam et, konuş ya Hümeyra buyuruyorlar, bazen de dünya işleriyle bir maksada mebni meşgul olduklarında Vücûd ı şeriflerinde bir ağırlık arız olur o vakit Hz. Bilal (r.a) a Kalk yâ Bilal bizi ferahlandır. 174 diye buyururlarmış. Cenâb ı Hakk buyuruyor: ت س ب ح ل ه ال سم و ات الس ب ع و ال ا ر ض و م ن ف يه ن و ا ن م ن ش ى ء ا لا ي س ب ح ب ح م د ه و ل ك ن ل ا ت ف ق ه ون ت س ب يح ه م ا ن ه آ ان ح ل يم ا غ ف ور ا Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey O nu tesbih eder. Oʹnu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır. 175 Muhyiddîn i Arâbî hazretlerinin beyanına göre mevcudât, lisan ı hâl ile ALLAH ı zikir ve tesbih ederler. Yalnız bunların uyanıklık dereceleri farklıdır. Şöyle ki içlerinde cemâdât, Hakk ı zikir ve tesbih etmekte en uyanık olanıdır. Hiçbir maişet ve mâsiva düşüncesi olmadan Hakkʹa uyan, hükmüne râm olan, emre mutî ve münkad bulunan varlıklardır. Taş, toprak, su ve madenler bu gruba dahildir. Nebâtât, Hakk ı zikir ve tesbih etmekte cemâdâttan bir derece noksandır. Zira bunlar neşvü nemâ veya hayatını idâme etmek meyvesini yetiştirmek için suya, toprağa, güneşe, havaya ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçları temin esnasında gaflete duçâr olabilirler. Hayvanâtın Cenâb ı Hakk ı zikir ve tesbih etmekdeki dereceleri nebâtâtdan da aşağıdır. Çünkü büyümeleri ve çoğalmaları, hastalık 174 Hadis Ebû Dâvud 175 İsrâ Sûresi, Âyet 44
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 110 ları, hareketleri, maişet çabaları ve ihtilafları dolayısıyla bunlar daha ziyade gaflete duçâr olurlar. İnsanlar, nebâtât ve hayvanlarda olan bilcümle ihtiyaçlarla ma luldur. Ayrıca insanların akıllarına nefislerinin galip olması itibâriyle de benlik, hayalât, havâtır, hafıza, şüphe, vesvese, dünyevî hırs ve ihtilafları onları devamlı gaflete duçâr eder. Bunun için Cenâb ı Hakk insanları irşad kasdiyle vâhiy inzâl buyurmuş, Nebî ve Rasûl göndermiş, Hakk ı bildirmiş ve tarîk i hidâyeti göstermiştir. Yine de mevcûdât içinde en çok gaflete maruz olanlar insanlardır. Ancak istisnâları vardır. İnsanlar içinde öyle kâmil zâtlar vardır ki onlar bir lahza dahi Allah ı unutmazlar. Her an Allah ı zikr hâlindedirler. Cenâb ı Hakk şöyle buyuruyor: ا ن ف ى خ ل ق ال سم و ات و ال ا ر ض و اخ ت ل اف ا لي ل و ال نه ار ل ا ي ات ل ا ول ى ال ا ل ب اب ا لذ ين ي ذ آ ر و ن الل ه ق ي ام ا و ق ع ود ا و ع ل ى ج ن وب ه م و ي ت ف كر ون ف ى خ ل ق الس م و ات و ال ا ر ض ر بن ا م اخ ل ق ت ه ذ ا ب اط ل ا س ب ح ان ك ف ق ن ا ع ذ اب ال نار Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru! 176 Cenâb ı Hakk buyuruyor: ي ا ا يه ا ا لذ ين ا م ن وا ل ات ل ه ك م ا م و ال ك م و ل ا ا و ل اد آ م ع ن ذ آ ر الل ه و م ن ي ف ع ل ذ ل ك ف ا ول ي ك ه م ال خ اس ر و ن 176 Âl i İmrân Sûresi, Âyet 190 191
TARÎKAT I ALİ YYE 111 Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah ı zikretmekten alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. 177 EHL İ ZİKRİN FAZÂİLİ Ebû Hureyre (r.a) dan mervîdir ki: Allah Teâlâ hazretlerinin bir takım melâikeleri vardır ki vazifeleri ehli zikri aramaktır. Zikir yapan cemâatı bulduklarında yek diğerine nidâ ederek Geliniz aradığınız buradadır diye toplanırlar. Tâ semâya kadar o mevkîyi kanatlarıyla çevirirler. Allah Teâlâ hazretleri ehl i zikrin ibâdetlerini melâikeden ziyâde bildiği halde melâikeye hitaben Ey melekler, benim kullarım ne diyorlar? diye sual buyurur. Melekler de Ya Rabbenâ o kulların seni tesbih, tekbir, tahmid ve temcîd ediyorlar derler. Allah Teâlâ Hazretleri meleklere hitaben: O kullarım beni gördüler mi ki? buyurur. Hayır Ya Rabb, vallahi onlar seni görmediler derler. Allah Teâlâ Hazretleri Onlar beni görmüş olsalar nasıl olurlar? buyurur. Ya Rabb, onlar görmüş olsalar daha şiddetle ibadet ederler. Tekrar Allah Teâlâ Hazretleri Benden ne istiyorlar? diye sorar. Melekler de: Cennet istiyorlar derler Cenneti gördüler mi? buyurur, Ya Rabb, vallâhi onlar Cenneti görmemişlerdir, Görmüş olsalar nasıl ederler? buyurur Allah Teâlâ; melâike de: Cenneti görmüş olsalar Cenneti talepte ve ibadette daha gayretli olurlar diye arz ederler Benim kullarım neden istiâze ediyorlar? buyurur; melâike Cehennemden derler, Görmüşler mi? Hayır Ya Rabb, onlar asla cehennemi görmemişlerdir Benim kullarım cehennemi görmüş olsalar ne yaparlar? Daha şiddetle korkarlar Ey melekler siz şahit olunuz ki ben o zikir meclisinde bulunanların günahlarını afv ve mağfiret eyledim. Meleklerden birisi: Ya Rabb, ol meclisde filanca bir kimse 177 Münâfikûn Sûresi, Âyet 9
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 112 vardır ki başka bir hâceti için gelmiştir der. Allah Teâlâ Hazretleri de buyurur ki: Ol meclisle hem meclis olan şakî olmaz. 178 Ebû Musâ (r.a) dan rivâyet olunur ki bir hadîs i şerifte peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurur: Rabbini zikir eden kimse ile zikir etmeyen kimselerin misâli, hayy ile meyyit (diri ile ölü) gibidir 179 Allah ı zikreden kimseler hayydır. Allah ı zikretmeyenlerin kalpleri ölüdür. Bu hadis i şerif ehli zikir için pek büyük bir tebşirdir. Kur an tilâveti, hadîs i şerif kıraâti ve ulûm i diniyye tedrisi ile meşgul olmak da zikrullah sayılır. Allahu Teâlâ bütün insanların cesetlerine kün emriyle tecelli edip hayâtiyet bahşetmiştir. Bâtınını da akıl, şuur ve idrakle tenvîr eylemiştir. Mümin ve zikir ehli kimselerin cesetlerini sâlih amel ve taatle, kalplerini de mârifetullah nûru ile tenvîr etmiştir. Kalp marifetullah nûrunun parlayacağı yegâne mahaldir ki îman nuru o burçtan doğar. Bütün ilâhî sırlar orada gizlidir. Kalbten sonra o hakîkî lâhûtî nûrun zuhûru bütün âzâlarda tecelli eder. İşte bu insan mükerrem itlâkına şâyân olacak benî âdemdir. Tâlim i nefs ve tehzib i ahlâk ile tezyîn i zâhir ve bâtın eden hâdimân ı serâperde i şeriat, mahremân ı nâzenân ı tarîkat olan bahtiyârân ı ümmettir. Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretleri milyarlarca mahlûkât ve mevcûdât içinde insan ı en güzel kıvamda, mümtaz ve mükerrem yaratmıştır. Cenâb ı Hak şöyle buyurmuştur: ل ق د خ ل ق ن ا ال ا ن س ان ف ى ا ح س ن ت ق و يم 178 Hadis Buhârî 179 Hadis Buhârî
TARÎKAT I ALİ YYE 113 Biz insanı en güzel biçimde yarattık. 180 Allahu Teâlâ insanı ruh ve beden kabiliyetleri bakımından canlıların en mükemmeli kılmıştır. Sûrette en güzel biçimde yarattık ifadesi bu hususu belirtmektedir. İnsan serbest iradesi ile ya bu kabiliyetlerini güzel kullanarak kâmil insan olacak yahut da aksi yönü tutarak şuurlu varlıkların ve canlıların en aşağı mertebesinde yer alacaktır. Dünyada değeri bu kadar büyük olan insan, Allah ın emirlerini yapmazsa cezası da o nisbette ahirette fazla olacaktır. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: و ل ق د آ رم ن ا ب ن ى ا د م و ح م ل ن اه م ف ى ال ب ر و ال ب ح ر و ر ز ق ن اه م م ن ال ط يب ات و ف ضل ن اه م ع ل ى آ ث ير م من خ ل ق ن ا ت ف ض يل ا Biz, hakîkaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık. 181 Görüldüğü gibi bu âyette Allahu Teâlâ, insanoğluna lütuf ve ikramının bir özetini vermekte ve onun âlemdeki özel yerini işaret etmektedir. Müfessirlere göre insanın şan ve şerefi ve diğer varlıklardan üstünlüğü, Allah ın ona verdiği beden güzelliği; el, göz, kulak gibi organlarını daha becerikli bir şekilde kullanması, konuşabilmesi, gülüp ağlayabilmesi, okuyup yazabilmesi; başka bir takım varlıkları kendi hizmetinde kullanması; aletler icat etmesi; olaylar arasındaki sebep sonuç alakasını görmesi ve bu sayede geleceğe yönelik programlar ve hazırlıklar yapması; iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı, güzeli çirkini anlayabilmesi; kısaca maddî ve manevî, ahlâkî ve ruhî meziyetleri hâiz olmasındandır. Bu mükerremiyet, insana takvâ ve verâ muvâcehesinde lütuf ve ihsan olunmuştur. 180 Tîn Sûresi, Âyet 4 181 İsrâ Sûresi, Âyet 70
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 114 Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: ي ا ا يه ا ال ناس ا نا خ ل ق ن اآ م م ن ذ آ ر و ا ن ث ى و ج ع ل ن اآ م ش ع وب ا و ق ب اي ل ل ت ع ار ف وا ا ن ا آ ر م ك م ع ن د الل ه ا ت قيك م ا ن الل ه ع ل يم خ ب ير Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. 182 Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem buyurdu ki: Hak katında insanların mükerrem ve muhteremi takva ve taâti çok olandır. 183 İttika: Allah (c.c) na şüphesiz inanmak, emirlerini tutmak, nehyettiklerinden kaçınmak, iyi sakınmak, tam korunmak ve vikâyesine girmektir. İlâveten kevnî kanunlara muvafık hareket etmek; musahhar kılınan eşya ve kanunlardan meşru olarak istifâde etmek; haramdan kaçınmak; helâle rağbet eylemek, aksi halde azaba dûçar olunacağını bilmek ve dehşetli hallerin zuhurundan korkmaktır. Hz. Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: Ey Eba Hureyre, verâ sahibi ol, insanların Allahʹa en iyi kulluk edeni olursun! Kanaatkârlığı esas al ki insanların Allahʹa en iyi şükredeni olursun. Nefsin için sevdiğini insanlar için de sev mümin i kâmil olursun. Sana komşu olanlara iyi komşuluk et ki merhametli müslüman olursun. Az gül, zira çok gülmek kalbi öldürür. 184 182 Hucurât Sûresi, Âyet 13 183 Hadis Buhari 184 Kütüb i Sitte
TARÎKAT I ALİ YYE 115 Muttakî, mübalağa ile en çok ittika edendir. İnsanın bütün mevcudiyetiyle Hakka yönelmesi, her an Allah ile olmak şuuruna ermesidir. İnsanlar, Hz. Adem ve Havvâ validemizden çoğalmaları veya her birinin bir anne ve babadan doğmaları sebebiyle yaratılışta eşittirler. Bu sebepten soy ve soplarıyla övünmeleri yersizdir. Çünkü gerçek ve yegâne üstünlük takvâ üstünlüğüdür. Muttakî insan mükerremdir. Yoksa turâbî, hayvânî ve zulmânî bir cesetten ibaret olan hayvan ı nâtık tabir edilen mevcuda, mükerrem ıtlâki caiz değildir. Bu vücut, koyun gibi yer, içer, uyur ve ölür. En güzel kıvamda ve mükerrem sıfatta yaratılan insanın nefsini tezkiye, kalbini tasfiye etmesi lazımdır. ÂLEM İ EMİR, ÂLEM İ HALK VE LETÂİF İnsan iki sıfat üzere yaratılmıştır: Biri âlem i emir (mânâ âlemi) diğeri âlem i halk (madde âlemi). Bu iki alem insanda on letâiften müteşekkildir. Allahu Zülcelâl ve l kemal Hazretleri bunları kün emriyle yaratmıştır. Âlem i emirden olan letâif beştir: Kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ. Bunlar ruhânî, nurânî, ulvî ve kudsîdir. Bu yolda seyri sülûk gören bir insanın sadrındaki letâifin zikrullahla mezmun sıfatlardan temizlenip nurlanmasına tasfiye denir. Letâifin diğer beşi de âlem i halktandır. Bunlar anâsır ı erbaa (dört unsur) olan toprak, su, hava, ateş ve beşincisi bunlardan meydana gelen nefs i nâtıkadır. Âlem i halktan olan letâifin hepsinin mahalli dimağdır, fakat cesede meczedilmişlerdir. Âlem i halktan olan letâifin zikrullahla günahlardan temizlenip nurlanmasına da tezkiye denir. Ruhâniyet ile cismâniyet, yani mânâ ile madde arasındaki farkı bir dereceye kadar beyan edip açıklamak icap ediyor. Ruhâniyet, âlem i emirdendir, nûrânîdir, melekîdir, felekîdir, yemez, içmez, uyumaz, gafil bulunmaz, sevdiklerini unutmaz; yakında uzakta her nerede olursa olsun biiznillahi teâlâ manen imdatlarına yetişir.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 116 Âlem i emirden olan beş letâifin mahalleri Arş ı Âlâ nın fevkindedir. Mele i Âlâ ile irtibat ve alakaları bulunduğu halde insan vücudunda madde ile terkip edilmiştir. Bu irtibata benzer bir misal Kur an ı Kerîm de şöyle zikredilir: و ا ن ل ك م ف ى ال ا ن ع ام ل ع ب ر ة ن س ق يك م م ما ف ى ب ط ون ه م ن ب ي ن ف ر ث و د م ل ب ن ا خ ال ص ا س اي غ ا ل ل شار ب ين Şüphesiz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz. 185 Âlem i emirden olan beş letâifin insan vücudunda irtibat kılındığı yerler şöyledir. Kalp: Sol memenin altındadır. Ruh: Sağ memenin altındadır. Sır: Sol memenin hizasında sadra yakındır. Hafî: Sağ memenin hizasında sadra yakındır. Ahfâ: Sadrın ortasındadır. Bu letaifin nurlandırılmasına alem i emirden olan kalpten başlanır; zikrediliş sıralarına göre devam edilir. Bu letaifin nurlanması, yani seyr i sülûk yapılması ehliyetli bir mürşid i kâmilin terbiyesi altında olmalıdır. Âlem i emirden olan letâifin nurları da şöyledir: Latife i Kalp, Hz. Adem (a.s) ın emri altındadır. Latife i Kalbin nuru sarıdır. 185 Nahl Suresi, Âyet 66
TARÎKAT I ALİ YYE 117 Latife i Ruh, Hz. Nuh ve Hz. İbrahim (a.s) ın emirleri altındadır. Latife i Ruhun nuru kırmızıdır. Latife i Sır, Hz. Musa (a.s) ın emri altındadır. Latife i Sırrın nuru beyazdır. Latife i Hafi, Hz. İsa (a.s) ın emri altındadır. Latife i Hafinin nuru siyahtır. Latife i Ahfa, Hz. Muhammed (a.s) ın tahtı tasarrufundadır. Latife i Ahfânın nuru yeşildir. Cismâniyet, âlem i halktan olup su, ateş, hava ve topraktandır. Zulmânî ve hayvânîdir. Yer, içer, uyur, gaflete dûçar olur ve ölüme mahkumdur. Turâbîdir, toprak olur. Bazen evlatlarını bile unutur. Bu iddiaya delil olarak Rasûlü kibriya ve sertâc ı enbiyâ aleyhi ekmelüttehâyâ efendimiz hazretlerinin buyurmuş oldukları: Benim gözlerim uyur fakat kalbim uyumaz. 186 hadis i şerifine dikkatle bakılırsa madde ile mânâ arasındaki farklılık olduğu veya onların birbirleriyle aynı olmadıkları açıkca anlaşılır. Buna göre tarikat müntesibi bir mürid, mânevî babası yerinde bulunan şeyhinin bu şekilde yaratılmış bir kul olduğunu bilmeli. Ruhâniyetinden beklenen mânevî himmet ve feyzi, cismaniyetinden beklememelidir. Meselâ halis bir mânevî evladının intisap ettiği zamanı hemen hatırlayamayan babanın halini beşerî ve cismânî kısmına vermelidir. Ne ümitsizliğe kapılmalı ne de başka bir sebep aramalıdır. Ancak mânevî pederinin ruhâniyetindeki hassasiyetle teselli bulmalı ve vazifesini yerine getirmedeki gayret ve çalışmasıyla mutmain olmalıdır. Cenâb ı Hakk buyuruyor: ي ا ا يه ا ا لذ ين ا م ن وا ا تق وا الل ه و آ ون وا م ع ال صاد ق ين 186 Hadis Buhari
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 118 Ey iman edenler! Allah tan korkun ve sâdıklarla beraber olun. 187 Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: Kim bir kavme benzerse o kavimden olur. 188 Ebû Musa (r.a) anlatıyor: ʺRasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: ʺİyi arkadaşla kötü arkadaşın misâli, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi sana kokusundan vermese bile güzel kokusu sana ulaşır. Körük çekene gelince; körüğün kıvılcımı ya elbiseni yakar yahut da hoş olmayan kokusunu koklarsın.ʺ 189 Terbiyesinde bulunduğu bir şeyh i kâmil zâtın mârifet ve tensibi ile dersli olan mürid, lâfza i Celâl (Allah, Allah) ism i şerifine lisânen başlar ve zikir hâli, hafî olarak kalbe intikal edene kadar sürer. Aynı şekilde ve sırası ile letâif i hamse âlem i emirden olup mahalli sadırdır. Eğer zikir hâli letâif i hamseyi nurlandırıp tekâmül ederse bundan sonra zikir hali anâsır ı erbâa olan nefse intikal eder. Nefs i nâtıkanın mahalli dimağ olmakla beraber zikir mahalli alındaki iki kaşın ortasıdır. Nefsi zikirle rüsûh bulup nurlanınca zikrullah bütün vücûda intikal eder. Zikir hâli cesedin her zerresinde uyanırsa buna zikr i sultânî denir. Nefs i nâtıka ve bütün vücut zikrullahla meleke kazanınca âlem i halktan olan anâsır ı erbââ ve nefis de tezkiye ve temizlenmiş olur. Evvelâ letâif i hamse i âlem i emrin, sâniyen letâif i hamse i âlem i halkın zikirlerini tamamlamış olup sıra nefyü isbat zikrine gelince, sâlike nefyü isbat dersi verilir. 187 Tevbe Sûresi, Âyet 119 188 Ebu Dâvud, Ahmed İbn i Hanbel 189 Hadis Buhârî, Müslîm
TARÎKAT I ALİ YYE 119 NEFY Ü İSBAT ZİKRİ Kalp ile yapılan hafî zikrin nefyü isbat ile yapılmasıdır. Bu zikirden faydalanmanın dokuz şartı vardır. Habs i nefes (Nefesini tutarak) zikretmek Lâilâheillallah zikrinin nakşını sadırda tefekkür etmek Kelime i Tevhidin mânâsını düşünüp anlamak Kelime i Tevhidi mülâhaza edip kalbin zikre tam manası ile iştirakını sağlamak Kelime i Tevhidin manasını bütün letâife tesir edecek şekilde darb etmek Vukûfu l kalp: Kalpten Allah tan başka herşeyi çıkarmak Vukûfu l adedî: Sayının tek olmasına riâyet etmek Sonunda Muhammedur Rasûlullah diye bitirmek Rücû ilâllah (İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî) Dönüş Allah (c.c) nadır demek Evliyaullah hazretlerinin beyan ettiği şekilde müride telkin edilen Lâ ilâhe illallah Kelime i Tevhidi nefyü isbat ile yapılır. Âdâbı şöyledir: Dil damağa yapıştırılır, nefes göbeğin altında hapsedilir, sonra tahayyül ederek dimağın sonuna kadar lâ çekilir. Oradan ilâhe sağ omuza, illâllah da kalbe aktarılır. Kalp, şeklini ve yerini bildiğimiz, sol memenin iki parmak altındaki yerdir. İllallah lafzı bütün kuvvetiyle kalbin en derin hücrelerine şiddetle indirilir. Ve harareti de bütün vücûdu saracak derecede kalbe intikal eder. Lâ ilâhe derken bütün mâsivâyı, yani Allah tan başka kalbinde ne varsa hepsini çıkarıp temizlenir. Her şeyin fâni ancak Hakk ın bâki olduğu hakîkatine erilir.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 120 İllâllah ı söylerken de Cenâb ı Hakk ın Zâtının bekâsı, bâki olanın ancak O olduğu kalbe nakşedilir. Bu, bütün letâifiyle yapılır. Lâ ilâhe illâllah ın aslî harflerle yazısının şeklini düşünülür, mânâsı mülâhaza edilir, Allah ın zatından başka maksat yoktur. O ndan gayri arzumuz olmadığını bilmek, O ndan başka maksut ve mâbudumuz olmadığını söylemekten daha şümulludur. Çünkü her mabud aynı zamanda maksuttur. Aksi olmaz. Ve sonunda kalp ile Muhammedur Rasûlullah denilir. Bunu söylerken, Rasûlullah a ittiba etmeye kendini şartlandırır. Bunu böyle tamamladıktan sonra nefesinin kuvvet derecesine göre bunu tekrar eder; bırakırken tek sayıda bırakır. Buna vukuf i kalbî denir. Her nefesini salmadan önce (İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî Allah ım maksûdum sensin matlûbum da rızâ i ilâhîndir) der. Bundan maksat nefes alma arasında gelmesi muhtemel olan tefrika ve vesveseyi def etmiş olmaktır. Biraz istirahat edince diğer bir nefesle tekrar başlar. Fakat iki nefes arasında gaflet etmemeye bilhassa dikkat eder. Tahayyülünü aynı haliyle devam ettirir. Nefyü isbata devam edebilmesi için bu zarurîdir. Sayı yirmibire ulaşınca neticesi görülür. Bu da kendisinin fânî olduğunu anlayıp Hakk ın mutlak Bâkî olduğu hakîkatine ermektir. Nefyü isbat zikri, şartlarına riâyet edilerek yapıldığı takdirde ve sâlikin istidadına göre az veya çok bir zaman sonra sâlikdeki tevhid akidesi nazârî olmaktan çıkar ve hakîkate intikal eder. Basiret gözü açılmıştır. Nereye baksa Allahu Teâlâ nın tecellisinin nûrunu müşahade eder. Kâbiliyeti cezbe halinin başlangıcına tahammül edecek olan kimse yukarıda anlattığımız ilk zikir şekline devam etmelidir. Sülûke istidâdı olan da bu iki şekilde zikre çalışsın. Her ikisi de kalp ile yapılır.
TARÎKAT I ALİ YYE 121 Eğer buna hakkı ile çalışır, nefyedilecek olanı nefyeder, isbat edilecek olanı isbat ederse neticesi görülür. Murâkabeye başlayacak hale gelir. Cenâb ı Hakk buyuruyor: ت س ب ح ل ه ال سم و ات الس ب ع و ال ا ر ض و م ن ف يه ن و ا ن م ن ش ى ء ا لا ي س ب ح ب ح م د ه و ل ك ن ل ا ت ف ق ه ون ت س ب يح ه م ا ن ه آ ان ح ل يم ا غ ف ور ا Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herşey O nu tesbih eder. Oʹnu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır. 190 Âsumandır kubbesi ahderanlar âvizesi Arza ziyâ bahşeden kanâdil i şems i mahdır Kaldırılmakla tekâyâ susturulmaz zikr i Hâkk Cümle mevcûdât zâkir, kâinât ise dergâhtır. MURÂKABE VE TEVECCÜH Murâkabe kelimesi mufâale babındandır. Mânâsı: Allahu Teâlâ nın kulunu görüp gözetmesi ve kulun Allahu Teâlâ yı hiç unutmadan zikretmesi, kendisini görüp gözettiğini bilmesi ve tefekkür etmesidir. Cenâb ı Hakk, Kâdir i Mutlak şöyle buyuruyor: الل ه ا ن آ ان ع ل ي ك م ر ق يب ا...Şüphesiz Allah sizin üzerinizde görüp gözetleyicidir. 191 190 İsrâ Sûresi, Âyet 44 191 Nisâ Sûresi, Âyet 1
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 122 Yine Cenâb ı Hakk buyurmuştur ki: الل ه ع ل ى و آ ان آ ل ش ى ء ر قي ب ا...Allah her şeyi görüp gözetir. 192 Murâkabe kalbin, zât isminin mânâsına tam iman ederek buna dalması ve kendini yok bilerek buna devam etmesidir, hiç bir an Allah tan gâfil kalmamasıdır. Ehlullah buyurdular ki: Murakâbe kelime manası itibariyle bir şeyi karşılıklı olarak gözetlemek demektir. Murâkabe Allah (c.c) na vâsıl olmak için müstakil bir yoldur. Hakîkat tâlibi bilmelidir ki Cenâb ı Hak her an onun halini görmektedir ve her an onunla beraberdir. Teveccüh ve murâkabe, nefyü isbattan yüksek ve üstündür. Cezbeye daha yakındır. Sâlik murâkabeye devam sayesinde vezâret mertebesine varır. Ona mülku melekûtta tasarruf müyesser olur. Gönüllerden geçenlere müttalî olur. Bâtını hidâyet nurlarıyla nurlanır. Kim murâkabeye devam ederse gönlü daima derli toplu olur ve kalbi daima Allah (c.c) na yönelik olur. Bu hale büyükler Cem ve Kabul derler. Başka bir ifade ile kün meallah velâ tübalî yani her an Allah la beraber olma neş esi. Cenâb ı Hakk şöyle buyuruyor: الل ه ا لا ا ن ي ش اء و اذ آ ر ر بك ا ذ ا ن س يت و ق ل ع س ى ا ن ي ه د ي ن ر ب ى ل ا ق ر ب م ن ه ذ ا ر ش د ا Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Unuttuğun zaman Allah ı an ve Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir 193 de. 192 Ahzab Sûresi, Âyet 52 193 Kehf Sûresi, Âyet 24
TARÎKAT I ALİ YYE 123 Âyet Allah tan başkasını unutup gönlünden çıkardığın zaman, sonra zikrederken zikrini unuttuğun zaman, sonra Hakk ı zikrederken kendini unuttuğun zaman, Rabbini zikret diye tefsir edildi. Başka bir ifade ile de: Ey Ârifân! Ender cihan ezcâri terk, terk i dünyâ terk i ukbâ terk i hestî terk i terk Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: İmanın efdâli nerede olursan ol Allah ın seninle beraber bulunduğunu yakînen bilmendir. 194 Sâlik kendini ve gaybet halini unuttuğu zaman bu hâl fenânın fenâsıdır. Yani fenâ hâlinin de ortadan kalkmasıdır. Denildi ki: Fenâ mertebesine varan tekrar beşerî sıfatlarına döner. Fenâ hâlinin başlangıcı görüldüğü zaman sâlik hakikî bir tefekkürle ve diliyle Lâ ilâhe illallah zikrine devam etmelidir. Bu zikrin en az miktarı bir gece ve bir gündüzde beşbin adettir. Sâlik fenâ tam haline vasıl olmakla velâyet i suğra derecesine ulaşır, yani veli olmak için ulaşılması gereken ilk noktaya varmış olur. Velâyet i kübra derecesine sâlik, bundan sonra vasıl olabilir. Bu da bekâbillâh mertebesidir. Bundan sonra nafile namazlarla meşgul olur. Bu Allah ın bir fazlıdır ki dilediğine verir. Allah ın fazlı büyüktür. Sözü edilen merhaleler, kolay ulaşılabilir zannedilmemelidir; bunlar uzun ve yorucudur, ehline malumdur. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: الل ه ذ ل ك ف ض ل ي و ت يه م ن ي ش اء و الل ه و اس ع ع ل يم...Bu, Allah ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allahʹın lütfu ve ilmi vâsîdir. 195 194 Hadis, Suyuti Camiu s Sagır 195 Mâide Sûresi, Âyet 54
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 124 Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Efendimizin Buhârî, Müslim ve diğerleri tarafından Hz. Ömer (r.a) dan rivâyet edilen sahih hadislerinde, Cebrâil aleyhisselamın: İhsân nedir? sualine vermiş oldukları cevab ı Nebevîlerinde: İhsân, Allahu Teâlâ ya O nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O nu görmüyorsan da O seni görüp gözetmektedir buyurmuşlardır. Hidâyet i hakîkîye mazhar olan mümin her an bu duygu ve şuur içinde bulunmak ve bütün hayatını bu inanca göre tanzim etmekle beraber kendisinde yakîn hâli zuhur eder; bu vesileyle de vuslat ı ilâhiyeye nâil olur. Allahu zül celâl ve kemâl hazretleri Fecr Sûresinin 14. ayetinde bu meyanda şöyle beyan eder: ا ن ر بك ل ب ال م ر ص اد Muhakkak Rabbin (her an) görüp gözetlemededir. 196 Murâkabenin Safhaları Murâkabenin edep ve usûlünü gösteren âyet ve hadisler muvâcehesinde kabiliyeti bulunan ruhânî latifelerimiz ancak ard arda yapılan murâkabelerle kurb ı ilâhiyeye mazhar olabilirler. Sâlik murâkebe i ahadiyyetten maiyete, maiyetten akrabiyyete, akrabiyyetten muhabbete, muhabbetten vahidiyyete kadar uzanan hakîkat yoluna da nâil olabilir. Zira bunları ancak ehli olanlar (seyr i sülûkun sonuna gelmiş maneviyatı yüksek kimseler) anlarlar. Murâkabe ile meşgul olacak kimse temiz bir yerde taharet i kâmile ile oturmalı ve bütün mevcûdatı arşdan ferşe kadar âsumânın fâni olduğunu düşünüp yok farz etmeli. Allah tan başka herşeyi hâtırından tecrit etmeli. Hak celle ve alâ hazretlerinin ahadiyyetini tefekkür etmeli. O zatı zülcelâli noksan sıfatlardan münezzeh bilmeli, havâtır hücum edecek 196 Fecr Sûresi, Âyet 14
TARÎKAT I ALİ YYE 125 olursa nefyü isbat zikri ile meşgul olmalı ve o havâtırı def etmeye çalışmalı. Allahu Teâlâ ile devamlı huzurda olmaya gayret göstermeli. Gaflet ehlinden uzak kalmalı, dilinden istiğfarı eksik etmemelidir. 1 Ahadiyyet murâkabesi İhlâs ı şerif sûresinin manası düşünülerek yapılır. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: الل ه الص م د ل م ي ل د و ل م ي ول د و ل م ي ك ن ل ه آ ف و ا ا ح د ا ح د الل ه ق ل ه و De ki: O, Allah birdir. Allah Sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur. 197 Vâhid, Cenâb ı Hakk ın sıfat isimlerindendir. O takdirde manası şudur. Esma ve kemal sıfatlarında ona hiç bir şeyin eş olması mümkün değildir. Aynı manadaki Ehad de O nun zât ismidir. Bu tevhidin kât i ifadesidir. Tevhid ehli hakîkat dilinde Allah ın zâtının tasavvur, tevehhim ve tahayyül edilen her şeyden münezzeh olduğunu bilir. Bu üç merhale yakîn hâli ile, Rububiyyetini ve birliğini ikrar etmekle bilinir. Tevhidin üç mertebesi vardır. Tevhid i Ef al: Varlıkta Allah tan başka hakîkî bir müessir olmadığının hakîkatine ulaşmak. Bu birinci ve edna mertebedir. Alâmeti tam bir tevekküldür. Tevhid i Sıfat: Bütün kudretleri ve ilimleri Allah ın şamil ve mutlak kudret ve ilmi içinde mustağrak ve muzmahil görmek; her kemalin onun cemâl nûrundan bir parıltıdır diye kabul etmektir. Bu mertebe birincinin üstündedir. 197 İhlâs Sûresi, Âyet 1 4
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 126 Tevhid i Zât: Allah ta istihlâk ve fenâ bulmaktır. Artık bu makamda bütün işaretler ve ibâreler yok olur. Bunun ifadesi şudur: Lâ mevcûde illallah yani; Allah dan başka var olan hiçbir şey yoktur. 2 Maiyyet murâkabesi Hadid Sûre i Celilesinin 4. âyetinde: و ه و م ع ك م ا ي ن م اآ ن ت م و الل ه ب م ا ت ع م ل ون ب ص ير...Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür. 198 Umumî sûrette ilmu kudreti, hususî sûrette fazlu rahmeti herşeyi ihâtâ etmiştir. Allah yaptıklarınızı görür cümle i ilâhiyyesinin manası mülâhaza edilerek yapılır. Âyet i kerîmedeki bu beraberlik zâta ve zamana müteallik bir beraberlik olmadığı gibi, hulûl ve ittihad yoluyla da değildir. Aksine bütün zuhûr mahallerinden şimşek ziyâsı gibi, sadece zuhûr sûretiyledir. Yani Hazreti Allah bütün işlerimizi ve her halimizi bilmekte, görmekte ve vâkıf bulunmaktadır. Göklerde ve yerde mevcut bulunan her şey O nun kendi mülküdür. Herkese iyi veya kötü ameline göre karşılık vermek O nun hakkıdır. Bu âyet i celîleyi bildikten sonra halktan birinin yanında çirkin bir fiili yapmaya cesaret edemeyenlerin yüce Mevlanın huzurunda ne cesaretle o çirkin hareketi yapmaya teşebbüs edebilecekleri hayret verici bir husustur. Zâkir nefyü isbat zikrini yaparken nefesini hapsederek zikredilen ile huzura varmalıdır. Sâlik her nerede olursa olsun kalbi her an Allah ile huzur halinde bulunmalıdır. Bu bakımdan teveccüh, murâkabe ile aynı manaya gelir. Bunun bir başka manası, kalbi, zat tecellisini, müşahedeye her an uyanık tutmaktır. Zikirden hasıl olan huzur, murâkabe, sohbet ve râbıta, teveccüh aynı manaya gelir. Bundan hareket ederek diyebiliriz ki huzur, zât ı ehâdiyyetin nurlarını 198 Hadîd Sûresi, Âyet 4
TARÎKAT I ALİ YYE 127 müşahede etmektir. Bunun için keyfiyeti değişiktir. Çeşitli şekillerde zuhur eder. Onu havassdan başkası bilmez. 3 Akrabiyyet murâkabesi Bu murâkabede Kaf sûre i celilesinin 16. âyeti olan: و ل ق د خ ل ق ن ا ال ا ن س ان و ن ع ل م م ات و س و س ب ه ن ف س ه و ن ح ن ا ق ر ب ا ل ي ه م ن ح ب ل ال و ر يد Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız. 199 Cümle i sübhânîsinin mânâsı tefekkür edilir. Akrabiyyet ism i şerifi en yakın olanın huzuru, huzurların en yücesidir. O huzur keşif ehli için zât iledir. Bu huzurun sahibine, en yakın olanın kulu ve yakının kulu denilir. Çünkü o aziz ve celil olan Allah bize habli veridden (şah damarı) daha yakındır. Cenâb ı Hak: و ا ذ ا س ا ل ك ع ب ادى ع ن ى ف ا ن ى ق ر يب ا ج يب د ع و ة ال داع ا ذ ا د ع ان ف ل ي س ت ج يب وا ل ى و ل ي و م ن وا ب ى ل ع له م ي ر ش د و ن Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit duasına icâbet ederim. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar 200 buyuruyor. Başka bir âyet i celîlede ise: ا ن ه س م يع ق ر يب...Şüphesiz O, işitendir, yakındır 201 buyurmuştur. 199 Kaf Sûresi, Âyet 16 200 Bakara Sûresi, Âyet 186 201 Sebe Sûresi, Âyet 50
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 128 Peygamber efendimizin haber verdiği gibi arşdan dünya semâsına inişiyle yakındır, daha yakındır. Çünkü Allah, biz nerede olursak bizimle beraberdir. Onun için yakın, daha yakın isimleriyle isimlendirilmiştir. O bize bizden daha yakındır. Çünkü habli verid bizdendir. Ve damar bize bitişiktir. O ise ondan da yakındır. İşitmemiz, görmemiz, ayağa kalkmamız, oturmamız, istememiz, hükmümüz onunladır, bu hükümler ise, habli veridde yoktur. Çünkü bizde habli veridin gayesi diğer damarların durumu gibi hayat hükmünün akışı ve kanların yolu olmasından ibarettir. Sonra Allahu Teâlâ bize de kendisine yakınlığı emretti; çünkü biz onun aciz kullarıyız. İstediğini ihya eder dilediğini de imha eder. Murakabe, huzur ı kalp ve tam bir ihlâs ile Cenâb ı Hakk a yaklaşmayı arzulayan bahtiyar bir kul için vesiledir. 4 Muhabbet murâkabesi Bu murâkabede Maide sûre i celilesinin 54. âyetinde geçen: ي ح ب ه م و ي ح بون ه...Allah onları sever onlar da O nu (Allah ı) sever... 202 Cümle i Rabbaniyesinin mânası tefekkür edilir. Muhabbet murâkabesi görüp gözetici olan Allahu Teâlâ ya kalbin kâmil mânada muhabbet etmesiyle olur. Çünkü Allah kullarını görüp gözeticidir. Bu murakabede kul Allah ın emirlerini layıkıyla ifa ediyor mu yoksa bâtıla mı meyl ediyor diye Rabbin o kalbe muttalî olduğunu ve onu her an gördüğünü bilir. Sıddıkların kalpleri zülcelâlin mülâhazasına dalar, O nun heybetinin altında münkesir olur. Kalplerinde O ndan başkasına sevgi ve muhabbet için asla yer kalmaz. Onun dış uzuvları yasakları işlemek 202 Mâide Sûresi, Âyet 54
TARÎKAT I ALİ YYE 129 şöyle dursun görüşüp konuşmaya dahi iltifat etmez. Onlar uzuvlarını sünen i sedad üzere hıfz etmede bir müdebbire ihtiyaçları yoktur. Takvâ ve verâ sahibi evliyaullah hazerâtı öyle bir topluluktur ki Allahu Teâlâ nın tecellisi onların bâtınları ve zâhirleri üzerine hâkim olur. Lâkin bu onları dehşete düşürmez. Kalpleri itidal üzeredir. Halleri ve amelleri şer i şerife uygundur. Muhabbet ihtiyârî değil izdirârîdir. Allah tandır. Evvelâ Allah kulunu sever sonra kul Allah ı sever. Yukarıdaki âyet bunun delîlidir. Fakat zikir ise ihtiyârîdir. Önce kul Allah ı zikreder sonra Allah kulu zikreder. Eğer muhabbet ihtiyâri olsaydı kişi en çok dilediğini severdi. Fakat izdirârî olduğu için söz gelişi bir kimse akrabalarından daha fazla Allah ın veli kuluna muhabbet edebilir. Muhabbet kişinin kendi dilemesinin hâricinde zuhûr ediyor. Cenâbı Hak buyuruyor: ف اذ آ ر ون ى ا ذ آ ر آ م و اش ك ر وال ى و ل ا ت ك ف ر ون Öyle ise siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin! 203 Hâlbuki daha önceki âyette Allah onları sever, onlarda Allah ı sever buyurulmuştu. Bu âyette ise Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim buyurulmuştur. 5 Vâhidiyyet Murakabesi Bu murâkabe Bakara sûresinin 163. âyetinde ki: و ا ل ه ك م ا ل ه و اح د ل ا ا ل ه ا ل ا ه و ال رح م ن ال رح يم İlâhınız bir tek Allah tır. O ndan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, ra 203 Bakara Suresi, Âyet 152
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 130 hîmdir. 204 Cümle i ilâhiyyesinin mânâsı düşünülerek yapılır. Sizin ibadet edilmeye müstehak olan ilâhınız bir tek Allah tır. Onun ne zâtında ne sıfatlarında ne de fiillerinde bir benzeri yoktur. İbadet edilecek başka bir Allah mevcut değildir. Allah mülkün de yegane ve tek sahibidir. Bu hakîkati Rabbul âlemîn bütün mahlukata kıyamet günü ferman buyuracak ve fermanına hiç bir mahlukat cevap vermeye kadir olamadığından Allahu Teâlâ ve tekaddes hazretleri yine kendisi cevap verecektir. Cenâb ı Hak Kâdir i Mutlak buyuruyor: ي و م ه م ب ار ز ون ل اي خ ف ى ع ل ى الل ه م ن ه م ش ى ء ل م ن ال م ل ك ال ي و م ل ل ه ال و اح د ال ق هار O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah a gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? Kahhâr olan tek Allah ındır. 205 Bu âyet i celîle de vahidiyyet murâkabesine delâlet eder. O Rahman ve Rahîmdir. Nimetlerin sahibi ve lütufların kaynağı O dur. Büyüklük ve şeref O na mahsustur, zatında ve sıfatlarında tektir. O nun zatı, sıfatıyla kemâle ermiş olmayıp bilakis zâtının kemâli, sıfatlarının da kemâlini gerektirmiştir. Hû ifadesinin kalbini yalnız Allah (c.c) na bağlayan veliler için önemi pek büyüktür. Hû O nun zâtına işaret eden en büyük ismi gibi olmuştur. Hû için ism i âzam (Allah ın en büyük ismi) diyenler de vardır. Bununla beraber ism i âzam, Allah ism i şerifidir diyenler daha çoktur. Çünkü Allah ismi, zât ve bütün sıfatların tamamına delâlet etmesi itibarıyla daha 204 Bakara Sûresi, Âyet 163 205 Mü min (Gâfir) Sûresi, Âyet 16
TARÎKAT I ALİ YYE 131 geniş kapsamlıdır. Hû ise, tevhid makamında âzamdır. Hû yâ hû yâ men lâhû illâ hû O! ey O! Ey O ndan başka olmayan zât ı kibriyâ tâbiri rivâyet edilegelen tevhid zikirlerindendir. Bütün bu yücelik ve büyüklüğü ile beraber hem Rahman ve hem de Râhimdir. Allah merhamet edenlerin en çok merhametlisidir. Rahman: Çok merhamet eden, rahmeti herşeyi kuşatan, ihsanı herşeye vâsi demektir. Rahman ın rahmeti, ezelî rahmettir. Bu rahmetten iyi de, kötü de, mümin de, kafir de nasiplenir. Varlıklar zarurî olarak bu rahmetten yararlanıp vücut alanına çıkmışlardır. Her varlık bu rahmetin içindedir. Rahman, bütün mahlukatı merhametiyle büyüten, besleyen, sevk ve idare eden mânâsınadır. Rahîm: İradeleriyle çalışanları yaratılış gayelerine götürür. Rahîm sıfatının muhtevasında iki şey mündemiçtir (gizlidir). Birincisi Lütf ı İlâhî, ikincisi ise, Adl i ilâhîdir. Lütf ı ilâhî, Allah (c.c) nun dünyadaki mûtî ve musallî kullarına ahirette Cennet ve Cemâlini ihsan etmesidir. Adl i İlâhî ise, dünyadaki asi ve günahkâr kullarını ahirette Cehenneme sevketmesidir. Demek ki Rahîm adının muhtevasında Allah ın adaleti, mükâfatı ve cezası da vardır. Ortak koşanlar böyle tek bir İlâha ortak koşmuş, inkâr edenler böyle çok esirgeyen ve çok merhamet eden bir İlâhı inkâr etmiş oluyorlar. Bu sebeple kendilerini bu ezelî ve ebedî rahmetten mahrum ederek lânete uğruyorlar. Bunun için şirk ve inkârdan vezgeçmeli de Allah (c.c) na ve Allah ın indirdiklerine iman etmeli, tevhid dairesinde bu Rahmet i ilahiyyeye ebedî mazhar olmalıdırlar.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 132 İHLÂS İhlâsın tarifi: Ebul Kasım Kuşeyrî (rh.a) der ki: İhlâs taate tam yönelmek ve Hakk Teâlâ Hazretlerini gayrilerden ayırmaktır. İhlâs, taate tam yönelmekle beraber Hakk Teâlâ Hazretlerinin tek olduğunu bilmektir. İhlas, kulun amelini Allah için yapmasıdır; O nun emirlerine rıza gösterip livechillah Hakkʹa teslim olmasıdır. Kuşeyrî hazretleri yine şöyle demek de sahih olur dedi: İhlas bütün mahlukatı gözden geçirip, mülahaza etmekten sakınıp, ameli Allah için yapmaktır. Allah (c.c) buyuruyor: ق ل ا ن ى ا م ر ت ا ن ا ع ب د الل ه م خ ل ص ا ل ه الد ين 206 De ki: Bana, dini Allah a hâlis kılarak Oʹna kulluk etmem emrolundu. Ebu Aliyyül Dakkak (rh.a) der ki: İhlas, halkın mülâhaza ve gözetmesinden korunmaktır. İhlaslı olan kişi ibadette Hak tan gayri hiçbir kimseye gösterişi olmayandır. İbadetini sırf Allah için yapandır. Yine Zümer sûresinde: ق ل الل ه ا ع ب د م خ ل ص ال ه دي نى De ki: Ben dinimde ihlâs ile ancak Allah a ibadet ederim. 207 Fudayl bin İyad (rh.a) dedi ki: İnsanlar için amelin terki riyâ, insanlar için amel yapmak şirktir. İhlas ise şanı yüce Allah ın kulunu her ikisinden de muaf tutması korumasıdır. Âyet i celîlede Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: 206 Zümer Suresi, Âyet 11 207 Zümer Suresi, Âyet 14
TARÎKAT I ALİ YYE 133 ق ال ر ب ب م ا ا غ و ي ت نى ل ا ز ين ن ل ه م ف ى ال ا ر ض و ل ا غ و ي نه م ا ج م ع ين ا لا ع ب اد ك م ن ه م ال م خ ل ص ين (İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna. 208 İmâm ı Cüneyd (rh.a) dedi ki: İhlas, kul ile Allah arasında bir sırdır. Melek bilmez ki yazsın, şeytan da bilmez ki bozsun, nefsî arzular da anlamaz ki ona meyledip, onu saptırsın. Şeyhülislâm Zekeriyya Ensârî (rh.a) dedi ki: İhlâslı kişiye münasip olan, hiçbir kimseye ihlâslı olduğunu göstermeye ve ihlâsına da güvenmeye! Ne zaman buna uygun davranmaz ise, ihlâs tamam olmaz. Hatta bazıları da bu durumu riya diye isimlendirmiştir. İşte ihlâsla ilgili bu kelamlar ve değişik ibareler bir maksada döner. O da kulun cismen, kalben ve malen yaptığı amellerdir. Bunlardan dolayı nefse fırsat vermemek lazımdır. Bununla beraber kendini de ihlâslı görmemelidir. İhlâsın Kitap ve Sünnetteki önemi: Amellerin kabulü, ihlâsın mevcudiyetine bağlı olduğundan dolayı şanı yüce Allah Peygamberine öğretmesi için ibadette ihlâsı emretmiştir. Zümer sûresinde: ا نا ا ن ز ل ن ا ا ل ي ك ال ك ت اب ب ال ح ق ف اع ب د الل ه م خ ل ص ا ل ه الد ين 208 Hicr Sûresi, Âyet 39 40
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 134 (Rasûlüm!) Şüphesiz ki Kitabʹı sana hakk olarak indirdik. O halde sen de dini Allah a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et 209 buyurdu. Şanı yüce Allah kullarına kavlî, fiilî ve mâlî olan bütün ibâdetleri ihlâsla yapmalarını emretti. Cenâb ı Hak buyuruyor: و م ا ا م ر وا ا لا ل ي ع ب د وا الل ه م خ ل ص ين ل ه الد ين ح ن ف اء و ي ق يم وا ال صل وة و ي و ت وا ال زآ وة و ذ ل ك د ين ال ق يم ة Hâlbuki onlara ancak, dini yalnız Oʹna has kılarak ve Hanifler olarak Allah a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur 210 buyurdu. Hak Teâlâ hazretleri kıyamet gününde rızasına ve nimetlerine kavuşmanın tek yolunun, yalnız kendi rızası için yapılmış salih amelle mümkün olduğunu, halkın mülâhaza ve gözetmesinden sâlim olmasını beyan eder. Cenâb ı Hak buyuruyor: ق ل ا نم ا ا ن ا ب ش ر م ث ل ك م ي وح ى ا ل ى ا نم ا ا ل ه ك م ا ل ه و اح د ف م ن آ ان ي ر ج وا ل ق اء ر به ف ل ي ع م ل ع م ل ا ص ال ح ا و ل ا ي ش ر ك ب ع ب اد ة ر به ا ح د ا De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâhʹınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın. 211 209 Zümer Suresi, Âyet 2 210 Beyyine Suresi, Âyet 5 211 Kehf Suresi, Âyet 110
TARÎKAT I ALİ YYE 135 Allah (c.c) yukarıdaki âyette olduğu gibi Kur an ın muhtelif âyetlerinde hidâyete ermenin yolunu iman ve sonra da amel i salihle mümkün olduğunu beyan buyurmuştur. İhlâs, Allah ın rızasını istemek ve buna hiçbir şeyi karıştırmamaktır. ا ل ا ل ل ه الد ين ال خ ال ص و ا لذ ين ا تخ ذ وا م ن د ون ه ا و ل ي اء م ان ع ب د ه م ا لال ي ق ر ب ون ا ا ل ى الل ه ز ل ف ى ا ن الل ه ي ح ك م ب ي ن ه م ف ى م اه م فيه ي خ ت ل ف ون ا ن الل ه ل اي ه د ى م ن ه و آ اذ ب آ ف ار Dikkat et, hâlis din yalnız Allahʹındır. Oʹnu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez. 212 Allah indinde kabule şâyan olan ibadet ihlâsla yapılan ameldir. İhlas benim sırlarımdan bir esrardır, onu kullarımdan sevdiklerimin kalplerine koyarım. 213 Evliyaullah şöyle buyurmuştur; Yapılan amelin salih amel (Allahʹın kabul ettiği amel) olabilmesi için şeriatın şu beş rüknünü taşıması lazımdır: İman, İlim, ihlâs, amel ve cihad. Bu beş rükünden herhangi biri tahakkuk etmeyip, noksan kaldığı müddetce şeriat tahakkuk etmez, meydana gelmez. Ne zaman bu beş rükün tamamlanıp şeriat tahakkuk ederse o dünya ve ahiret saadetlerinin fevkinde olan Allah Subhanehû ve Teâlâ Hazretlerinin rızası, Rıdvan ı Ekber de tahakkuk eder. Allah Teala müteşerri kulundan râzı olur. 212 Zümer Suresi, Âyet 3 213 Hadisi Kutsi
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 136 İslâm, dünya ve ahiret saâdetlerini tekeffül edicidir. Şeriat tahakkuk ettikten sonra İslâmın ötesinde hiçbir şeye ihtiyaç kalmaz. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: ق ل ا ن ى ا م ر ت ا ن ا ع ب د الل ه م خ ل ص ا ل ه الد ين 214 De ki: Bana, dini Allahʹa hâlis kılarak Oʹna kulluk etmem emrolundu. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem Efendimiz buyurdular ki: Dininde ihlâs üzere ol, az amel seni ihyâ eder. 215 Evliyaullaha mahsus olan tarîkat ve hakîkat ise İslâmın üçüncü rüknü olan ihlâsa hâdimdirler. Tarîkat ve hakîkati tahsil etmek, ihlâsı kazanarak şeriatı tamamlamak içindir. Başka bir şey için değildir. Ehl i tarîke hasıl olan kalbî haller ve ilimler maksud ı aslî değil birer vasıtadır, Hakk a yaklaşmalarına vesiledir. Seyr i sülûk ve cezbe makamlarının nihâyeti olan rıza makamına vasıl olmak lâzımdır. Zira tarîkat ve hakîkat menzillerini tayyedip geçmek rıza mâkamının lüzumu olan ihlâs şuûruna sahip olmaktan başka bir şey için değildir. İhlasın Esasları: İhlasın aslı, hakîkati ve bir de kemâli vardır. İhlasın aslı; niyettir. Hakîkati; niyeti noksanlık ve hatalardan temizlemektir. Kemâli de; sıdktır. İhlas bu üç rükünden meydana gelir. 214 Zümer Sûresi Âyet 11 215 Ebu Nûaym,Hilye
TARÎKAT I ALİ YYE 137 Saʹd İbnu Ebî Vakkas anlatıyor: ʺBiz altı kişi Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem ile birlikte oturuyorduk. Müşrikler ona: ʺŞunları huzurundan kov, bizimle sohbete cürʹet etmesinlerʺ dediler. Saʹd devamla diyor ki, orada ben vardım, İbnu Mesʹud, Hüzeyl kabilesinden bir kişi, Bilal ve ismini hatırlayamadığım iki kişi daha vardı. Bunun üzerine Cenâb ı Hak şu âyeti inzâl buyurdu: و ل ات ط ر د ا لذ ين ي د ع ون ر به م ب ال غ د وة و ال ع ش ى ي ر يد ون و ج ه ه م ا ع ل ي ك م ن ح س اب ه م م ن ش ى ء و م ا م ن ح س اب ك ع ل ي ه م م ن ش ى ء ف ت ط ر د ه م ف ت ك ون م ن ال ظال م ين Sırf Allahʹın rızasını dileyerek sabah akşam Rabbʹlerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değiller. Onları yanından kovduğun takdirde zalimlerden 216 / 217 olursun. Allahu Teâlâ Şöyle buyuruyor: م ن ال م و م ن ين ر ج ال ص د ق وا م ا ع اه د وا الل ه ع ل ي ه ف م ن ه م م ن ق ض ى ن ح ب ه و م ن ه م م ن ي ن ت ظ ر و م ا ب د ل وا ت ب د يل ا Müminler içinde Allah a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir. 218 Kulu, bütün amellerinde ihlâsa yönlendiren ve Allah için olmayan amelin sahibine iade edildiğini beyan eden hadis i şerifler vardır. Yine hadislerde açıklandı ki, muhakkak şanı yüce Allah kulun amellerinin zahirine bakmaz. Bilâkis kalbindeki niyetlerine ve mak 216 En am Suresi, Âyet 52 217 Hadîs i Müslim, İbn i Mâce 218 Ahzab Suresi, Âyet 23
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 138 satlarına bakar. Zira ameller niyetlere bağlıdır. Bütün işlerde maksatlara göredir. Muhakkak Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem riyâyı bir yerde küçük şirk, diğer yerde de şirklerin şirki diye isimlendirmiştir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem şanı yüce Allah ın kıyamet gününde mürâilerden uzaklaşacağını ve onları kendine ortak koştuklarına göndereceğini haber verdi. İşte ihlâsın ehemmiyyetini ve yukarıda zikredilen manalarını açıklayan bazı hadis i şerifler: Ebu Umâme (r.a) dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem a bir kişi geldi: Şu kişiden haber verir misin, hem ecir, hem de anılmak için cihad eden kimseye ne vardır? diye sordu. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdu ki; Ona hiçbir şey yoktur. Bu sözü o adam üç defa tekrar etti. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem de her seferinde: Onun için hiçbir şey yoktur buyurdu, sonra da: Muhakkak şanı yüce Allah hiçbir ameli kabul etmez. Ancak kendisi için hâlis olan ameli ve o amelle kendisinin rızasının talep edilmesini kabul eder buyurdu. 219 Ebu Hureyre (r.a) nakletti ki Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem: Muhakkak Allahu Teâlâ sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat ancak sizin kalplerinize ve amellerinize bakar 220 buyurdu SIDK Şânı yüce olan Allah (c.c) na vasıl olmak isteyen hidâyet yoluna talip bir mümin de elbette şu üç sıfatın tahakkuk etmesi lazımdır: 219 Ebu Davud ve Nese i hadis 220 Hadis Müslim
TARÎKAT I ALİ YYE 139 İhlas, Sıdk ve sabır. Zira bütün kemâlât ancak bu üç sıfatla muttasıf olunduğunda elde edilir. Yine amel de ancak bu üç şartla tamam olur. Ne zaman ki bu üç haslet amelden ayrılırsa, o zaman amel bozulur ve kabule şayan olmaz. Öyle ise söze evvela sıdk, sonra ihlâs ve sonra da sabırla başlayalım. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: و اذ آ ر ف ى ال ك ت اب ا ب ره يم ا ن ه آ ان ص د يق ا ن ب ي ا Kitapʹta İbrahimʹi an. Zira o, sıdkı bütün bir peygamberdi. 221 Ulema sıdkı birkaç kısma taksim etme yoluna gittiler. Onlardan bazıları, sınıflandırmada tafsilat bazıları da icmal yoluna gittiler. Hüccetü l İslâm İmâm Gazâlî (rh.a) sıdk için altı mana zikretti ve dedi ki: Bil ki sıdk lafzı altı manada kullanılır. Kelamda doğruluk, amelde doğruluk ve dinî makamların hepsinin tahakkukunda doğruluktur. Her kim sıdk ile beraber bunlara muttasıf olursa, işte o Sıddık tır. O manalar şunlardır: Lisanın sıdkı sözlerde olur. Ahde vefa etmek bu manaya girer. Üstü kapalı konuşmada yalandan kurtuluş vardır. Niyet ve irâdede sıdk ise, ihlâsa girer. Hareketlere ve sukûnetlere teşvik edip yönlendirmekte ancak şanı yüce Allah için olmalıdır. Allah için amel yapmaya azmetmede sıdk. Sıdk, bütün engelleri aşmada, vefa göstermektir. 221 Meryem Suresi, Âyet 41
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 140 Amellerde sadakat; gizli ve âşikar yaptığı ibâdet ve taatı ancak Allahʹın rızasını gözeterek yapmak, ucub ve riyadan âzamî derecede sakınmak. Havf, reca, tazim, zühd, rıza, tevekkül ve hûb gibi dîni makamlarda sâdık kalmak. Diğer taraftan Kadı Zekeriyya Ensârî (rh.a) sıdkta dikkat edilecek üç yerin olduğunu zikretti ve dedi ki: Sıdk vâki olana mutâbık bir hükümdür. Sıdkın mahalli lisan, kalp ve fiillerdir. Bunun her biri kendine mahsus olan vasfa muhtaç olur. Lisanın sıdkı sözü doğru söylemektir. Kalpte olan vasıf ise, şüphesiz azmetmektir. Fiillerde olan vasıf ise amelleri zindelik ve sevgi ile yerine getirmektir. Sebebi, o sıfatla muttasıf olanın haberine güvenmek, semeresi ise, hem Allah ın hem de mahlukun onu sevmesidir. Sıdkın anlamı umûmiyetle müslümanların yanında dilin doğru olmasıyla sınırlıdır. Lâkin evliyaullah ise, sıdktan dilin sadâkatinin yanı sıra, kalbin sadâkatine, fiillerin sadâkatine ve hallerin sadâkatine şâmil olacak şekilde genel manasını kastederler. Allame İbni Ebu Şerif (rh.a) Akaid hâşiyesinde buyurdu ki: Evliyaullahın sıdkı, sırrın aleniyete, zâhirin bâtına ve amellerin de hallere ters düşmemesidir. Sıdk onların bu mefhumları ile öyle bir sıfattır ki, ondan azm, samimiyet, kemâlât derecelerine yükselmek ve mezmum olan nâkıs sıfatlardan da uzak kalmak meydana gelir. Sıdk bu itibarla şanı yüce Allah ın sâlikin elindeki olan kılıcıdır. Sâlik seyr i sulûk yolunda ârız olan alaka ve engellerin iplerini onunla keser. Eğer sıdk olmasaydı, terakki derecelerine gidilemezdi. Elbette sâlik duraklama ve kesilmeye maruz kalırdı. Allame İbni Kayyım Cevziyye (rh.a) der ki: Sıdk, şanı yüce Allah (c.c) na mülâki olmak için hazır olmaktır. Sıdk salih amellerin ve makamların; yakaza, tevbe, inabet, muhabbet, havf, reca, tevfiz ve tesli
TARÎKAT I ALİ YYE 141 miyet gibi kalbî ahvâlin membaı ve marifetullahın da anahtarıdır. Anahtar ise fettâh ve âlim olan şanı yüce Allah ın yedindedir. O ndan başka İlah ve Rab yoktur. Sâlik azami derecede gayreti nisbetinde sıdkla vasıflanırsa yüksek iman mertebelerine seri adım atmayı başarır. Zira sıdk defedici ve hareket ettirici bir kuvve i kudsiyyedir. Şanı yüce Allah (c.c) na sulûk makamlarından her makam için lazım olan sıfattır. Seyir merhalelerinin başı, kulun yüce Rabb ine dönüp, içtenlikle tevbe etmesindeki sıdkıdır. O tevbe ise, salih amellerin esası ve kemâl derecelerinin evvelidir. Nefs i emmârenin tehzibinde sıdk, emmâre olan nefsin hastalık ve şehvetlerinden halas olmada büyük bir başarıyı tahakkuk ettirir. Sıdk ile kalp tasfiye, nefis tezkiye edilerek mutmain olursa mümin imanın zevkini tadar. Şöyle ki Cenâb ı Hak buyuruyor: ي ا ا يت ه ا الن ف س ال م ط م ي نة ف اد خ ل ى ف ى ع ب اد ى ا ر ج ع ى ا ل ى ر بك ر اض ي ة م ر ض ية و اد خ ل ى ج نت ى Ey huzura kavuşmuş insan! Sen Oʹndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. Kullarım arasına katıl, ve cennetime gir! 222 Rasûlülllah sallallâhu aleyhi vesellem: Allah ın Rab olduğuna, dinin İslâm olduğuna ve Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem in de Nebi olduğuna sıdk ile inanan bir kimse imanın tadını tadar 223 buyurmuştur. Sıdk, müminin şeytanın vesvese, hile ve şerrinden eman bulmasıdır. Mümini saptırmasından ve azdırmasından şeytana umudunu kestirir. Sıdk sâliki, kalpten dünya sevgisini çıkarmasından dolayı devamlı mücâhedeye, sadaka vermeye, din kardeşlerini kendine ter 222 Fecr Sûresi, Âyet 27 30 223 Hadis Müslim
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 142 cih etmeye ve hayırlı işlerle meşgul olmaya yöneltir. Hatta sâlik dünyanın sevgisinden halas olur ve dünyanın kalbine hakim olmasından kurtulur. Sıdk ihlâsla ilim talep etmede, cehaletten kurtulmada ve amelin tashihi için insanı istikamete ve sebat etmeye götürür. Sıdk nice meşakkatlerle geceleri uykusuz kalmaya, sonrada rıza i Bâri ye nail olup bol nasip almaya ve büyük bir olgunluğa götürür. Çünkü ulemâ sâdıkları, ihlâsları ve sabırları ile başarıya ulaşmışlardır diye vasfeder. Amelde sıdk ise, ilmin kemâline sebep olur. Fakat bunda mutlaka ihlâs lazımdır. Eğer ihlâs olmaz ise, seyr i sulûk eden kimse matlubundan geri kalır; o kimsenin nefsi de iltifat dolayısıyla şehvet arzusu, süma (gizli amelini teşhir etmek) gibi bazı illetlere mâruz kalır. Sıdkta ihlâs ise, gayeye doğru çalışma yolunda, birçok şaibeleri bulur ve izâle edip giderir. O gaye ise, şanı yüce Allah ın rızası, marifeti ve muhabbetidir. İşte bundan dolayı sıdkın ehemmiyeti ve eserinin büyüklüğü meydana çıkmıştır. Bunun için Hak Subhânehû ve Teâlâ, nübüvvet ve risaletten sonra sıdkı en büyük derecelerden saymıştır. Ebu Kasım Kuşeyrî (rh.a) der ki: Sıdk her işin dayanağı, tamamlanması ve intizamıdır. O, nübüvvet derecesini takip eder. Şânı yüce Allah buyuruyor: و م ن ي ط ع الل ه و ال رس ول ف ا ول ي ك م ع ا لذ ين ا ن ع م الل ه ع ل ي ه م م ن ال نب ي ن و الص د يق ين و ال شه د اء و ال صال ح ين و ح س ن ا ول ي ك ر ف يق ا ا Kim Allah a ve Rasûlʹe itaat ederse işte onlar, Allahʹın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır! 224 224 Nisa Suresi, Âyet 69
TARÎKAT I ALİ YYE 143 Bundan dolayı şânı yüce Allah müminlere sadâkat ehli olan ehl i sıdk ile mülâzemet etmelerini, onların hallerinden istifade etmelerini ve sıdklarından faydalanmalarını emretti. Cenâb ı Hak Kâdir i Mutlak : ا لذ ين ي ا ا يه ا الل ه ا م ن وا ا تق وا و آ ون وا م ع ال صاد ق ين Ey iman edenler! Allah tan korkun ve sâdıklarla beraber olun. 225 Şânı yüce Allah, sâdıkların az olduğunu ve onların müminlerden seçilmiş bir toplum olduğunu vasfederek şöyle buyurur: م ن ال م و م ن ين ر ج ال ص د ق وا م ا ع اه د وا الل ه ع ل ي ه ف م ن ه م م ن ق ض ى ن ح ب ه و م ن ه م م ن ي ن ت ظ ر و م ا ب دل وا ت ب د يل ا Müminler içinde Allah a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir. 226 Mârufu l Kerhi (rh.a) sâdıkların azlığına işaret ederek: Sâlihler ne kadar çok, ancak sâlihlerin içerisinde sâdıklar ne kadar azdır. dedi. Şânı yüce Allah bazı münâfıkların ayıplarını ortaya koyarak Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem ile beraber oldukları halde onların imanlarını ve ahidlerini tasdik etmedi. Cenâb ı Hak buyuruyor: ط اع ة و ق و ل م ع ر وف ف ا ذ ا ع ز م ال ا م ر ف ل و ص د ق وا الل ه ل ك ان خ ي ر ا ل ه م (Onların vazifesi) itaat ve güzel sözdür. İş ciddiye bindiği zaman Al 225 Tevbe Suresi, Âyet 119 226 Ahzab Suresi, Âyet 23
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 144 lah a sadakat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. 227 Bir kulun sıdkının semeresi kıyamet gününde cehennemden kurtuluştur. Allahu Teâlâ bu meyanda : ق ال الل ه هذ ا ي و م ي ن ف ع ال صاد ق ين ص د ق ه م ل ه م ج ن ات ت ج ر ى م ن ت ح ت ه ا ال ا ن ه ار خ ال د ين ف يه ا ا ب د ا ر ض ى الل ه ع ن ه م و ر ض وا ع ن ه ذ ل ك ال ف و ز ال ع ظيم Allah şöyle buyuracaktır: Bu, doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Oʹndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur 228 buyuruyor. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem sıdkın; kulu bütün fazilet ve kemâlata ulaştıran ve cennete girmeye layık kılan bir sıfat olduğunu haber vermiştir. Sıdk ile devamlı muttasıf olmayı, sıddıkiyet mertebesine nail olmak için bir anahtar kılmıştır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem : Muhakkak sıdk insanı iyiliğe, iyilik de cennete götürür. İnsan doğruluk yapa yapa, nihâyet bu seciyesi ile Allah katında sıddıklardan yazılır. Muhakkak yalancılık da insanı fısku fücûra, fısku fücûr da cehenneme götürür. İnsan yalancılık ede ede nihâyet Allah katında çok yalancı yazılır 229 buyurdu. 227 Muhammed Suresi, Âyet 21 228 Maide Suresi, Âyet 119 229 Hadis Buhari, Müslim
TARÎKAT I ALİ YYE 145 Muhakkak Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem sıdkın kalpte sukûnet, huzur ve fikir rahatlığı vereceğini açıklamıştır. Yalancılık ise endişe, huzursuzluk, şüphe ve istikrarsızlığa sebeb ve neden olur. Hasan bin Ali (r.a) dan rivâyet olundu ki, Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem in: Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyen şeye bak. Zira sıdk sukûnettir. Yalancılık ise şüphe veren şekkdir 230 buyurduğunu hıfzettim. Sadıklar hep bir mertebede değildir. Sâdıktan yüksekte sıddık vardır. Ebu Kâsım Kuşeyrî (rh.a) : Sıdkın en azı için ve dışın müsâvi olmasıdır. Sıdk, konuşmalarında doğru olan, sıddık ise bütün konuşmalarında, fiillerinde ve hallerinde doğru olan kimsedir dedi. Sıddıkiyet rütbeleri kendi içinde dahi birbirine benzemeyerek farklı olup bazısı bazısından daha yüksektir. Ebu Bekir Sıddık (r.a) sıddıkiyet makamının en yüksek zirvesine nail olmuştur. Rasûlullah ı tasdik edenlerin başında gelir. Cenâb ı Allah (c.c): و ا لذ ى ج اء ب ال صد ق و ص دق ب ه ا ول ي ك ه م ال م تق ون Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler var ya, işte kötülükten sakınanlar onlardır 231 buyurarak bu hakîkata şehadet etmiştir. Sıddıkiyet makamından yüksek ancak nübüvvet makamı vardır. Nübüvvet makamının altında Sıddıkiyet makamı vardır. Nübüvvet makamı en yüce ve ulvîdir sadece Allahʹın seçtiği peygamberlere mahsustur. Sıddıkiyet makamı en büyük velâyet ve en azim bir hilafettir. Bu makamda nefsin olgunlaşıp duru ve temiz olması için fütuhatlar akın eder. Tecelliyâtlar büyür, müşahade ve keşifler tamamlanır. 230 Hadis, Tirmizî 231 Zümer Suresi, Âyet 33
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 146 Hülâsâ: Her kim bâtınını sıdk ve ihlâs ile nurlandırırsa, hareketleri ve sükûnetleri, kalbindeki nurun devrân ı demi ile batınında tamamlanır. Bu nedenle sıdk, hâlde, kelâmda ve amelde zâhir olur. Kul kendisine Allahʹın lutfettiği esrarları gizlerse, şanı yüce Allah ona o sırrın elbisesini giydirir. Allâme Kurtubî (rh.a) buyurur ki: Bir kimse şanı yüce Allah ın bir sırrını fehmederse, kelâmlarında sıdka, amellerinde ihlâsa ve hâllerinde de saf ve temiz olmaya devam etmesi haktır. Her kimde bu hal olursa ebrarlara ulaşır, ve gaffar olan Allah ın rızasını kazanır. Ey sâlik! Kendi kelâmlarında sâdık ol! Zira yalancılık münâfıkların sıfatıdır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem: Münafığın alâmeti üçtür. Konuştuğunda yalan söyler, vaad edince vaadinden muhalefet eder. Emniyet edildiğinde hıyânet eder 232 buyurdu. Şânı yüce Allah (c.c) na vâsıl olmak istediğinde sâdık ol. Yükseklik ve kastedilen şeylere nâil olmak, arzu etmekle olmaz. Bunun için denildi ki: Kalbinde vuslat isteği olan vuslata nâil olamaz. Bilakis ciddiyet ve mücahade ile çalışan nâil olur. Kalbini sıdk ile tamir et! O zaman şânı yüce Allah (c.c) na seyrinde ve sulûkunde gayretli ve maharetli olursun. Sen sıdk ile Allah (c.c) na yönel ki; amellerin makbul olsun. Allah (c.c) na karşı ahdinde sâdık ol ki menzile varasın,allah (c.c) na vasıl olasın. Rabbinin emir ve nehiylerinde ve Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem e ittiba etmende sâdık ol. Tâ ki şânı yüce Allah (c.c) na kulluğun tahakkuk etsin. Kulluk Allah (c.c) na seyr i sulûk edenlerin bütün mertebelerde ve makamlarda ona karşı edep ve tevazulu olmalarıdır. 232 Hadis Buhari ve Müslim
TARÎKAT I ALİ YYE 147 SABIR Evliyâullah hazerâtı sabrı üç kısım olarak zikrettiler. Taat ve ibadetlerde sabır. Mâsiyet ve isyanlardan sakınmaya sabır. Belâ ve musîbetlere karşı sabır. Taat ve ibadetlerde Sabır: Allah ın şeriatında istikâmet üzere yaşamaktır. Mâlî, bedenî ve kalbî olan ibadetlere ihlâs ve sabırla devam etmektir, maruf ve meşru olan şeylerde iyiliği emredip, kötülükten kaçınmaktır. Bunlara itiraz edenlerin sıkıntılarına ve çeşitli mihnetlerine sabretmektir. Zira Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem e isâbet eden eza ve sıkıntıların gelmesi muhtemeldir. Şânı yüce Allah, Lokman aleyhisselamın oğluna vasiyetini Kur an da zikrederken: ي ا ب ن ى ا ق م ال صل وة و ا م ر ب ال م ع ر وف و ان ه ع ن ال م ن ك ر و اص ب ر ع ل ى م ا ا ص اب ك ا ن ذ ل ك م ن ع ز م ال ا م و ر Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir 233 buyurmuştur. Muhakkak şânı yüce Allah kurtuluşa erenlerin, şu dört sıfatı kendinde tahakkuk ettiren kimselerden olduğuna yemin etti. O dört sıfat ise, iman, salih amel, ümmete nasihat ve sonra da bunlara sabretmektir. Şanı yüce Allah Asr sûresinde: Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır 234 buyurdu. 233 Lokman Suresi, Âyet 17
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 148 Masiyete karşı Sabır: Nefsin alevlenip saldırmasına, bozulup eğilmesine ve eğriliğinin doğrulmasına karşı mücahede etmektir. Şeytanın harekete geçerek çıkarmış olduğu fesat ve şerleri kontrol altına almaktır. Ne zaman ki kul nefsi ile mücahede edip onun saptırmasından kendini kurtarırsa tam bir hidayete erer. Allah (c.c) buyuruyor: و ا لذ ين ج اه د وا ف ين ا ل ن ه د ي نه م س ب ل ن ا و ا ن الل ه ل م ع ال م ح س ن ين Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir. 235 Allah ın beşareti ile kurtulup felah bulanlara Kur an ı Kerîm de şöyle müjde vardır: ق د ا ف ل ح م ن ت ز آ ى و ذ آ ر اس م ر به ف ص ل ى Elbette temizlenen felâha ermiştir ve Rabbini zikredip Oʹna kulluk eden. 236 Kur an ı Kerîm den başka bir müjde; و ا ما م ن خ اف م ق ام ر به و ن ه ى ال نف س ع ن ال ه و ى ف ا ن ال ج نة ه ى ال م ا وى Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştırmış kimse için, şüphesiz cennet (onun) yegâne barınağıdır 237 buyrulur. Musibetlere Sabır: Şüphesiz ki dünya hayatı bir imtihan ve onları deneme yeridir. Şanı yüce Allah, kullarının imanını bildiği halde çe 234 Asr Suresi, Âyet 1 3 235 Ankebut Suresi, Âyet 69 236 Ala Sûresi, Âyet 14 15 237 Naziat Suresi, Âyet 40 41
TARÎKAT I ALİ YYE 149 şitli bela ve musibetlerle dener. İyiyi kötüden türlü mihnetlerle müminleri münafıklardan ayırt etmek için imtihan eder. Allahu Zü l celâl ve l kemâl hazretleri beyan eder: الم ا ح س ب ال ناس ا ن ي ت ر آ وا ا ن ي ق ول وا ام نا و ه م ل ا ي ف ت ن و ن Elif. Lâm. Mîm. İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece İman ettik demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? 238 Şânı yüce Rabbimiz olan Allah Âl i İmrân Sûresi 186. âyetinde: ل ت ب ل و ن ف ى ا م و ال ك م و ا ن ف س ك م و ل ت س م ع ن م ن ا لذ ين ا وت وا ال ك ت اب م ن ق ب ل ك م و م ن ا لذ ين ا ش ر آ وا ا ذ ى آ ثير ا و ا ن ت ص ب ر وا و ت تق وا ف ا ن ذ ل ك م ن ع ز م ال ا م و ر Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve muttakî olursanız muhakkak ki bu, amellerin en değerlisidir. 239 Yine Bakara Sûresinde: و ل ن ب ل و نك م ب ش ى ء م ن ال خ و ف و ال ج وع و ن ق ص م ن ال ا م و ال و ال ا ن ف س و ال ثم ر ات و ب شر ال صاب ر ين Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! 240 buyurur. Şüphesiz ki sâdık mümin, bu musibetleri sabırla ve Allah (c.c) na teslim olarak karşılar. Hatta sürûr ve rıza ile göğüs gerer. Çünkü o iyi 238 Ankebut Suresi, Âyet 1 2 239 Ali İmran Suresi, Âyet 186 240 Bakara Suresi, Âyet 155 157
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 150 bilir ki, bu musibetler yaratan tarafından ancak günahların keffâreti ve kötülüklerin silinmesi için inmiştir. Şöyle ki, bu belâ ve musibetlere sabreden ve bunları rızâ ve teslimiyetle karşılayan müminlerin Allah indinde derecelerini ve makamlarını yükseltir. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurur: Allah bir kula ilm i ezelîsinde ameli ile nâil olmadığı yüksek menzillerden vermişse, şanı yüce Allah onu cesedi, ehli ve malı ile bir musibet mübtela edip dener, sonra onu bunlara sabrettirir. Hatta o kul Allah (c.c) nun ona önceden verdiği yüksek derecelere nâil olur. SABRIN EHEMMİYETİ Sabır imanın yarısı, insanın saadetinin sırrı, belâ ve musibet anında afiyetin kaynağıdır. İnsan bir müşkil ve sıkıntı içine düşüp de fitneler onu sardığında, mihnetler peşi peşine geldiğinde, sabır, sâlikin nefsi ile mücahedesinde silâhıdır. Nefsi, Şanı yüce Allah ın şeriatı istikametine yöneltip götürmek, fesad ve sapıklığa düşüp kaymasından korumaktır. Allah (c.c) sabrın ehemmiyetini Kur an ı Kerîm in muhtelif âyetlerinde zikretmiştir ve sabrı emretmiştir. Sabır ehlini vasfederek: ل ي س ال ب ر ا ن ت و لوا و ج وه ك م ق ب ل ال م ش ر ق و ال م غ ر ب و ل ك ن ال ب ر م ن ام ن ب الل ه و ال ي و م ال اخ ر و ال م ل ي ك ة و ال ك ت اب و ال نب ي ن و ات ى ال م ال ع ل ى ح به ذ و ى ال ق ر ب ى و ال ي ت ام ى و ال م س اآ ين و اب ن ال سب يل و ال ساي ل ين و ف ى ال رق اب و ا ق ام ال صل وة و ا ت ى ال زآ وة و ال م وف ون ب ع ه د ه م ا ذ ا ع اه د وا و ال صاب ر ين ف ى ال ب ا س اء و ال ض راء و ح ين ال ب ا س ا ول ي ك ا لذ ين ص د ق وا و ا ول ي ك ه م ال م تق ون
TARÎKAT I ALİ YYE 151 İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Söz verdiği zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır! 241 buyurdu. Hidâyete nâil olan mürşitlerin yüksek makamlara sabırla ulaştıkları şöyle beyan buyurulur: و ج ع ل ن ا م ن ه م ا ي مة ي ه د ون ب ا م ر ن ا ل ما ص ب ر وا و آ ان وا ب اي ات ن ا ي وق ن ون Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyruğumuzla doğru yola ileten rehberler tayin etmiştik 242 Sabrın faziletini tekit eden birçok hadis i şerifler vardır. Mümin dünya hayatında müşkillerle karşılaştığında yegâne dayanağı sabırdır. Kendisine isabet eden bela ve sıkıntıları sabır ve tahammülle halleder. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem in hayatı sabır, cihad ve fedakârlıkla geçmiştir. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem buyuruyor: Ebu Saidi l Hudri (r.a.) dan: Muhakkak Nebî sallallâhu aleyhi vesellem hiçbir kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir bağ verilmedi. 243 buyurdu. Bir âyet i kerîmede ise, Allahu Teâlâ: 241 Bakara Suresi, Âyet 177 242 Secde Suresi, Âyet 24 243 Hadis Buhari, Müslim Ebu Davud ve Tirmizî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 152 ا لذ ين ي ا ا يه ا ا م ن وا اس ت ع ين وا ب ال صب ر و ال صل وة ا ن الل ه م ع ال صاب ر ين Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allahʹtan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir 244 buyurdu. Süheyb bin Sinan (r.a.) rivayet etti ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem: Müminin durumuna taaccüp ederim. Muhakkak ki her işi kendisi için bir hayırdır, bu müminden başka kimseye verilmemiştir. Ona bir takım sürûr isabet ederse şükreder, belâ ve musibet isabet ederse sabreder kendisi için hayırlı olur. 245 buyurdu. Sabredenlere mükâfatın hesapsız verileceği şöyle haber veriliyor: ق ل ي ا ع ب اد ا لذ ين ا م ن وا ا تق وا ر بك م ل لذ ين ا ح س ن وا ف ى ه ذ ه ال دن ي ا ح س ن ة و ا ر ض الل ه و اس ع ة ا نم ا ي و فى ال صاب ر ون ا ج ر ه م ب غ ي ر ح س اب (Rasûlüm!) Söyle: Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allahʹın (yarattığı) yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir. 246 Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem: İnsanlara karışmayıp ezalarına tahammül etmeyenden, onlara karışıp eziyetlerine sabreden Müslüman daha hayırlıdır. 247 buyurdu. Cenâb ı Hak Kâdir i Mutlak: و آ ا ين م ن ن ب ى ق ات ل م ع ه ر ب يون آ ثير ف م ا و ه ن وا ل م ا ا ص اب ه م ف ى س ب يل الل ه و م ا ض ع ف وا و م ا اس ت ك ان وا و الل ه ي ح ب ال صاب ر ين 244 Bakara Suresi, Âyet 153 245 Hadis Müslim 246 Zümer Suresi, Âyet 10 247 Hadis Tirmizî
TARÎKAT I ALİ YYE 153 Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever 248 buyuruyor. İbni Mesud (r.a.) Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem in enbiyalardan bir Nebiyi kavmi dövüp te, kan revan içinde koyduklarında, o nebi, yüzündeki kanı silerek diyordu ki: Ey Allah ım kavmimi mağfiret eyle gerçekten onlar bilmiyorlar! diye münacaatta bulunduğunu sanki görüyor gibiyim 249 buyurdu. RIZA Rıza müminin Allah tan gelen kaza ve kadere razı olmasıdır. Bil ki bir kul Rabbinin her hükmüne razı olursa, şanı yüce Allah da o kulundan razı olur. O zaman Hak Teâlâ nın Kur an ı Kerîm de : ج ز اؤ ه م ع ن د ر به م ج نات ع د ن ت ج ر ى م ن ت ح ت ه ا ال ا ن ه ار خ ال د ين ف يه ا ا ب د ا ر ض ى الل ه ع ن ه م و ر ض وا ع ن ه ذ ل ك ل م ن خ ش ى ر ب ه Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden razı olmuş, onlar da Allahʹtan razı olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkanlar içindir 250 buyuruyor. Yukarıdaki âyetin işaret ettiği gibi rıza karşılıklı olur. Evliyâullah, iki tarafın rızada birbirine bağlanıp ayrılmasının sırrını idrak etmişlerdir. Süfyân ı Sevrî bir gün Rabiatü l Adaviyye nin yanında idi. Süfyân: Ey Allah ım benden razı ol! dedi. Adaviyye: Sen razı ol 248 Ali İmran Suresi, Âyet 146 249 Hadis Buhari Müslim 250 Beyyine Sûresi, Âyet 8
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 154 madığın halde, Allah tan rıza istemeye haya etmez misin? dedi. Süfyân da: Estağfirullah dedi. Saʹd İbnu Ebi Vakkas (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: Ademoğlunun saadet sebeplerinden biri de Allah Tealaʹnın hükmettiğine rıza göstermesidir. Şekâvet sebeplerinden biri de Allah Teâlâʹya istiâneyi terketmesidir. Keza şekâvet sebeplerinden bir diğeri de Allahʹın hükmettiğine razı olmamasıdır. 251 Allah ın kuldan razı olması, en yüce bir makam ve en büyük bir bağıştır. Bu meyanda Şânı yüce Allah : و ع د الل ه ال م و م ن ين و ال م و م ن ات ج نات ت ج ر ى م ن ت ح ت ه ا ال ا ن ه ا ر خ ال د ين ف يه ا و م س اآ ن ط يب ة ف ى ج نات ع د ن و ر ض و ان م ن الل ه ا آ ب ر ذ ل ك ه و ال ف و ز ال ع ظ يم Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vâadetti. Allahʹın rızası ise, hepsinden büyüktür. İşte fevz i azîm (büyük kurtuluş) budur 252 buyurdu. Cennet sahibinin rızası, cennetten daha yüksektir. Bununla beraber cennet sakinlerinin talep ve gayeleri de budur. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem in şu hadis i şerifte haber verdiği gibi: Ebu Said el Hudrî (r.a): ʺRasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: ʺAllah Teala hazretleri cennet ehline: ʺEy cennet ahâlîsi!ʺ diye seslenir. Onlar: ʺhayır ve saadeti kudret elinde tutan Rabbimiz buyur! Emrine âmâdeyiz!ʺ derler. Hak Teâlâ: ʺRazı oldunuz mu?ʺ diye sorar. Onlar: 251 Hadis Tirmîzî 252 Tevbe Sûresi, Âyet 72
TARÎKAT I ALİ YYE 155 ʺEy Rabbimiz! Razı olmamak ne haddimize! Sen bize mahlukatından bir başkasına vermediğin nimetler verdin!ʺ Hak Teâlâ: ʺBen sizlere bundan daha fazlasını vereyim mi?ʺ der. Onlar: ʺBu verdiklerinden daha üstün ne olabilir?ʺ derler. Rab Teâlâ: ʺSize rızamı helal kıldım. Artık, size ebediyyen gadap etmeyeceğim!ʺ buyurur.ʺ 253 Allah (c.c) nun cennetteki müminlere rızasını ve cemâlini helal kılması ne büyük ikrâm ı ilâhî, ne güzel fevz i azîmdir. Yâ Rab! Allahümme innî es elüke rıdâke ve rıdâ habîbike ve cemâlike ve cemâli habîbike. Allahümme innî es elüke bigurbik ve bigurbi habîbike, ve bigurbi dârul karâr. Yâ Rabbel âlemîn. MEVEDDET Dostluk, sevgi, muhabbet demektir. Allah sevgisi, muhabbet makamlarının en son gayesi ve derecelerin en yüksek zirvesidir. Bunu anladıktan sonra başka bir makam yoktur. Ancak o makam, muhabbetin semeresinden bir semeredir ve ona tâbi olanlar vardır. Ona tâbi olanlarda şevk, ünsiyet ve rıza gibi şeylerdir. Muhabbetten evvel bir makam yoktur, ancak tevbe, sabır ve zühd gibi mukaddimeleri vardır. Muhabbet, bundan daha açık bir şekilde tarif edilemez! Tarif ve hudud gizli olandan başka hiçbir şeyi ziyade etmez. Onun tarifi mev 253 Hadis, Buhârî, Müslim
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 156 cudiyetidir. Çünkü tarif ilimler içindir, ancak muhabbete gelince; muhiblerin kalplerine akan manevî bir zevk ve vâridât ı ilâhîdir. Tatmayan bilmez. Muhabbet hakkında bütün denilenler, ancak eserlerini açıklamak, semerelerini tâbir etmek ve sebeblerini aydınlatmaktan başka bir şey değildir. Sünnette ise, Enes (r.a) dan rivâyette Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem : Üç haslet her kimde var ise, imanın halavetini tadar: Allah ve Rasûlü kendisine her şeyden daha sevgili olmak, sevdiği kişiyi ancak Allah için sevmek ve ateşe atılmayı hoş görmediği gibi, küfre dönmeyi de hoş görmemektir. buyurmuşlardır. 254 Şânı yüce Allah (c.c) Kur an ı Kerîm de şöyle buyuruyor: ق ل ا ن آ ن ت م ت ح بون الل ه ف ا تب ع ونى ي ح ب ب ك م الل ه و ي غ ف ر ل ك م ذ ن وب ك م و الل ه غ ف ور ر ح يم (Rasûlüm! ) De ki: Eğer Allahʹı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir 255 buyurmaktadır. Allah sizi sevsin cümlesi, Allahʹın muhabbetine, muhabbetin de faydasına ve faziletine delildir. Şeyhü l Ekber İbnü l Arabbiyyü l Hatemî rahmetullahi aleyh dedi ki: İnsanlar muhabbetin tarifinde ihtilaf ettiler. Zatını sınırlayan bir kimseyi görmedim. Tam tersine sınırlamak tasavvur dahi edilemez. Çünkü hiçbir kimse neticelerinden, eserlerinden ve gerekli görülen şeylerinden başka hiçbir şey ile sınırlayamaz. Bilhassa da bununla Cenâbü l İlâhiyyü l Aziz olan yüce Allah muttasıftır. Evliyaullahtan biri muhabbet hakkında şöyle buyurmuştur: Gayret muhabbetin sıfatlarındandır, sınırlanamaz. 254 Hadis Buhârî 255 Âl i İmran Sûresi, Âyet 31
TARÎKAT I ALİ YYE 157 Cüneydi Bağdâdî rahmetullahi aleyhe muhabbetten sorulduğunda, cevabı iki gözün yaş dolup akması, kalbinin aşk ve şevk ile çarpması ve sonra kalpten lisana gelen vâridatların terennüm edilip anlatılması şeklindeydi. Ebu Bekir Kettânî (rh.a) dedi ki: Ehli muhabbet hakkında, Allah ʹın aziz kıldığı Mekke de hacc mevsiminde şeyhler arasındaki sohbet esnasında şöyle bir konuşma geçti. Cüneyd i Bağdâdi (rh.a) ise içlerinde yaş bakımından en küçükleri idi. Dediler ki: Yâ gurret i aynî; muhabbet hakkında mârifet i ilâhîyye ve ilm i ledünniyattan yanında ne varsa söyle? Başını yere eğdi gözleri yaşardı, sonra dedi ki: Nefsini terk eden bir abd, Rabbini zikreden lisan, onun hukukunu eda edip yerine getiren bir kalp, onu gözeten, heybetinin nurları kalbini yakan, sevgi bardağında sefâsını içen ve Cebbar ın gaybiyet perdesini açan, söylerse Allah rızası için hikmet incileri saçan, Onunla hareket edip Onunla sukûna eren. Bütün varlığını Allah yoluna seren, Allah için, müminleri seven, umduğuna erendir. O zaman şeyhler ağladılar ve dediler ki: Ey Tâcü l Ârifîn Allah mükâfatını versin... Bundan ziyadesi olmaz. Muhabbetin delili ve fazileti: Allahʹın kuluna, kulun da Rabbine muhabbetinin delilleri çoktur. Şânı yüce Allah (c.c) Kur an ı Kerîm de şöyle buyuruyor: ي ا ا ي ه ا ا لذ ين ا م ن وا م ن ي ر ت د م ن ك م ع ن د ين ه ف س و ف ي ا ت ى الل ه ب ق و م ي ح ب ه م و ي ح بون ه ا ذ لة ع ل ى ال م و م ن ين ا ع زة ع ل ى ال ك اف ر ين Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı şefkatli mütevâzi, kâfirlere karşı onurlu ve güçlü bir toplum getirecektir... 256 256 Mâide Sûresi, Âyet 54
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 158 Ebu Hureyre (r.a) dan Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Allah bir kulu sevdiğinde Cebrail i çağırır: Ben filanı seviyorum, sen de onu sev der. (Bu sebeble) Cebrail (a.s) onu sever. Sonra semâ ehline nida eder ve der ki: Muhakkak Allah filan kulunu seviyor. Siz de onu sevin. (Bu sebeble de) sema ehli onu severler. Sonra da yerde kabul görür. (Yer ehli de onu severler) buyurdu. 257 Ebu Derda (r.a) Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem den rivâyetle Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem: (Şu) dua Davud aleyhissalâtü vesselâm ın duasından idi: Ey Allah ım! Ben senin sevgini ve seni sevenin sevgisini istiyorum. Senin sevgine yetiştiren ameli istiyorum. Ey Allah ım! Senin sevgini bana nefsimden, ehlimden ve soğuk sudan daha sevgili kıl! 258 buyurdu. Kur an ı Mübînde : و م ن ال ناس م ن ي تخ ذ م ن د ون الل ه ا ن د اد ا ي ح بون ه م آ ح ب الل ه و ا لذ ين ا م ن وا ا ش د ح ب ا ل ل ه İnsanlardan bazıları Allahʹtan başkasını O na denk kabul eder de onu Allahʹı sever gibi severler. İman edenlerin Allahʹa olan sevgileri onlarınkinden çok daha fazladır 259 buyurulmaktadır. Kur an ve sünnet, kullardan Allahʹı sevenlerin ve Allahʹın da sevmiş olduğu kulların amelleri, sözleri ve güzel ahlâkları ile doludur. Yüce Allah şu kavillerinde, Âli İmran Sûresi 146. âyetinde: Allah sabredenleri sever buyurmuştur. Muhakkak ki bir çok hadis i şeriflerde Allah ve Rasûlünü sevmek imanın şartlarından kılmış ve: Ben kendisine, ehlinden, malından ve 257 Hadis Buhârî 258 Hadis Tirmizî 259 Bakara Sûresi, Âyet 165
TARÎKAT I ALİ YYE 159 bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça sizden biriniz hakîkî iman etmiş olamaz. 260 buyurmuştur. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem sahabelerini muhabbete yönlendirir, muhabbetin büyük bir tesir ve yüce bir makam olduğuna, şânı yüce Allahʹın nimetlerine ve yüksek faziletlerine dikkatlerini çekerdi. Sonra da Allahʹı sevmeleriyle Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem in muhabbetini iktiza ettiklerini beyan ederdi. Aynı onların Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem i sevmelerinin Allah sevgisine ulaştırması gibi. Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem Nimetleri ile sizi beslediği için Allahʹı sevin. Allah sevgisi ile de beni sevin. 261 buyururdu. TEVEKKÜL Tevekkülün tarifi: Tevekkül, insanların elinde olan şeylerden ümit kesip, Allah ın indinde olan şeylere teslim olmaktır. Tevekkül kalbin Allahʹa teslim olup, O ndan gayrisine itimat etmemesi veya herşeyde Allahʹa ümit bağlayarak, O nun her şeyi bildiğine itimat edip, teslim olmasıdır. Allahʹın yedinde olanın, senin yanında olandan daha hayırlı ve emnü emanda olduğunu bilmendir. Tevekkül, kalbe Allahʹtan başkasından alakayı kestirmen ve her işte Allah a rücu etmendir. Ebu Saidi l Harraz (rh.a): Tevekkül, Allahʹı tasdik etmek, O na itimat etmek, O na güvenmek, O nunla mutmain olmak, bütün şeylerde Allahʹa teslim olmak, dünya işlerini ve rızka ait olan her sıkıntıyı kalpten çıkarmaktır. dedi. 260 Hadis Buhârî ve Tirmizî 261 Hadis Tirmizî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 160 Yüce Allahʹa tevekkül etmek, işleri ve gerçek olayları O na devredip bırakmak herhalde O na itimat etmek, hareket ve kuvvetin ancak Allah tan olduğunu bilmektir. Tariflerde verildiği üzere, tevekkül kalbî bir mertebedir. Sebebe tevessül tevekküle mâni değildir. Bunun için tevekkülün yeri kalp, sebeblerin yeri ise, bedendir. Nasıl olur da bir mümin yüce Allahʹın bir çok âyet i kerîmelerde emretmiş olduğu ameli terkeder? Hâlbuki Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem bir çok hadis i şeriflerde Ona çağırır. Bir kişi Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem e devesinin üzerinde geldi ve: Ya Rasûlallah, devemi salıverip tevekkül edeyim mi? diye sordu. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem: Onu (çökert), bağla ve sonra da tevekkül et buyurdu. 262 Tevekkülün fazileti : Tevekkül, imanın neticelerinden bir netice ve marifetin meyvelerinden bir meyvedir. Kulun tevekkülü, kulun şanı yüce Allahʹı ve sıfatlarını bildiği kadardır. Çünkü hakîkî mütevekkil şanı yüce Allah tan başkasını fâil olarak görmez. (Hakîkatte fail i mutlak O dur.) Cenâb ı Allah (c.c) و ع ل ى الل ه ف ل ي ت و آل ال م و م ن و ن...Müminler ancak Allahʹa dayansınlar 263 buyurdu. Her kim hâlinin sadâkâtı ile Allahʹa sığınarak, hakkıyla yüce Allahʹa tevekkül ederse şanı yüce Allah da ona muhabbetini ikram eder. Kalbini iman nuru ile doldurur. Zâhirini de ikram ve iffetle ziynetler. 262 Hadis i Tirmizî 263 İbrahim Sûresi, Âyet 11
TARÎKAT I ALİ YYE 161 Yüce Allah (c.c) şöyle buyuruyor: ف ت و آل ع ل ى الل ه الل ه ا ن ي ح ب ال م ت و آل ين Allahʹa dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever. 264 Berâʹ İbn i ʹÂzib radiyallahu anhümâʹdan şöyle dediği rivâyet olunmuştur: Nebî sallallâhu aleyhi vesellem yatağına girdiğinde sağ tarafına yatardı. Sonra şöyle duâ ederdi: Allahʹım! Kendimi Sana teslîm ettim, yüzümü Sana çevirdim, işimi Sana ısmarladım, Sana itimâd ettim, Seni dilerim ve Senden korkarım, Senden başka sığınacak, Senden başka kurtaracak (halâskâr) yoktur; halâs ve himâye ancak sana âittir. Allahʹım indirdiğin Kitabına inandım ve gönderdiğin Peygamberine iman ettim. 265 Ve yine: و م ن ي ت و آل ع ل ى الل ه ف ه و ح س ب ه...Kim Allahʹa güvenirse O, ona yeter... 266 buyuruyor. Şiddetle mihnetlere düşüldüğü zaman şanı yüce Allahʹa tevekkül etmek, kalbe sukûnet ve huzur verir. İbn i Abbas (r.a) dan rivâyet edildiğine göre peygamberimiz şöyle buyurmuştur : İbrahim aleyhissalâtü vesselâm ateşe atıldığında Allah bize kâfî, O ne güzel vekildir diye Allah a tevekkül etmiştir. 267 Ashâbı Kirâmın tevekkülünü Kur an ı Kerîm şöyle beyan eder: 264 Âl i İmran Sûresi, Âyet 159 265 Riyâz us Sâlihîn 266 Talak Sûresi, Âyet 3 267 Hadis Buhârî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 162 ا لذ ين ق ال ل ه م ال ناس ا ن ال ناس ق د ج م ع وا ل ك م ف اخ ش و ه م ف ز اد ه م ا يم انا و ق ال وا ح س ب ن ا الل ه و ن ع م ال و آ يل Bir kısım insanlar, müminlere: Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan! dediklerinde bu, onların imanlarını ziyadeleştirdi ve Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir! dediler. 268 Hakîkaten Allahʹa tevekkülü olan kişi, Allah ın kazasına razı olur, fiiline teslim olur ve kalbi de hükmüne mutmain olur. Muhakkak ki tevekkül, imanın ve marifetin en büyük semeresidir. Saadet ve itminanın en önemli sebeplerindendir. İşte bunun hakîkatini sâlikler iyi bilip, fehmetmişlerdir. Sebepleri terketmek ve onlardan uzak kalmanın tevekkül olmadığını bildiler. Belki de tevekkül, arzularını Allahʹa havale edip, O na hasretmek; O nun tedbirine ve hikmetine sığınmak; kalbi sebeblere bağlamamaktır. Tevekkülün en büyük mertebelerini sâlikler tahakkuk ettirmişlerdir. Onların kalpleri ancak Allah ile mutmain olurlar. O na itimat eder. O na güvenirler, O na yönelirler ve yalnız O ndan yardım isterler. Zirâ hakîkatte O ndan gayri fâil yoktur. Fâil i mutlak ancak O dur. Onlar bedenleriyle Allah ın emirlerine imtisal ederler, şeriatına temessük ederler, peygamberin ve ashab ı kirâm ın hâl ve gidişine iktida ederek sebeblere sarılırlar. Çünkü sebeblere sarılmak peygamberlerin sünnetidir. İslâm da tevekkül Allaha güvenip sığınmak ve Ona teslim olmaktır. Bir başka ifade ile tevekkül, maksada erişmek için yapılacak bir şey kalmadıktan sonra Allah (c.c) na itimat etmek ve işi Allah (c.c) na havâle etmektir. Tevekkülün böyle beşerî tedbirleri aldıktan 268 Âl i İmran Sûresi, Âyet 173
TARÎKAT I ALİ YYE 163 sonra Allah (c.c) na güvenmek anlamında olduğu âyet ve hadislerle açıkca belirtilmektir. Nitekim bir âyet i kerîmede: ف اع ف ع ن ه م و اس ت غ ف ر ل ه م و ش او ر ه م ف ى ال ا م ر ف ا ذ ا ع ز م ت ف ت و آل ع ل ى الل ه ا ن الل ه ي ح ب ال م ت و آل ين...Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah (c.c) na dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever. 269 buyurulduğu gibi, hadis i şerif de: Eğer siz Allah (c.c) na hakkıyla tevekkül etmiş olsaydınız, O kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı. Görmez misiniz ki kuşlar, sabahleyin yuvalarından aç çıkıyorlar da, akşamleyin, karınları tok olarak dönüyorlar 270 buyurulmaktadır. Bu âyet i kerîme ve hadis i şerif tevekkülün görünen ve bilinen sebeplere yapışmakla alabileceğini açıkca belirtmektedir. Kuşların rızıklandırılmalarının sebebi, yuvalarında durmaları değil, yuvalarından çıkıp rızık talebinde bulunmalarıdır. Tevekkül için önce hareket lazım. İşin sebep, yada sebeplerine başvurmak, fayda ve zarar taraflarını düşünmek ve istişârelerde bulunmak lâzım. Karar verdikten sonra da vehim ve endişeye kapılmadan Allah (c.c) na güvenmek lâzım. Meselâ bir çiftçi tarlasını vaktinde sürer, zamanı gelince tohumunu eker, gerektiğinde sular, çapalar ve gübresini verir ve bütün bunlardan sonra sonucu Allah tan bekler, kendi tedbirine ve yaptıklarına bir değer izâfe etmezse gerçek anlamda tevekkül etmiş olur. Ama bunların hiçbirini yapmadan tevekkülden söz etmek doğru değildir. 269 Âl i İmran, Âyet 159 270 İbn Mâce, Tirmîzi
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 164 Tevekkül imânın arkadaşı, müminin en önemli özelliğidir. Nitekim Cenâb ı Hak Kur anda pek çok âyette tevekkülü inananların vasfı olarak saymıştır. Tevekkül, iç huzuru veren bir saadet yolu olduğundan Allahʹın Rasûlü dualarında: İlâhî sana teslim oldum. Sana inandım ve sana tevekkül ettim. 271 buyururlardı. Nefse güvenmeyi ise, göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa, insan için bir kayıp saydıklarından: İlâhî göz açıp kapayıncaya kadar, hattâ ondan daha kısa bir süre beni nefsime bırakma! 272 buyururlardı. Tevekkül bir kalp hâli olarak insanlara işlerinde en büyük güç kaynağıdır. İnsanın hayat mücâdelesinde en büyük destektir. Zor durumlarda ve zaaf anlarında moral kaynağı ve başarı sebebidir. Nitekim Kur an ı Kerîm de buyurulmuştur ki: ا لذ ين ق ال ي ظ نون ا نه م م ل اق وا الل ه آ م م ن ف ي ة ق ل يل ة غ ل ب ت ف ي ة آ ث ير ة ب ا ذ ن الل ه و الل ه م ع ال صاب ر ين...Allahın huzuruna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allahʹın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir dediler. 273 Onları başarıya götüren samimi çalışmaları ile Allah (c.c) na olan güven ve tevekkülleridir, O nun yardımına olan itimatlarıdır. Sehl bin Abdullah Tüsterî tevekkül hakkında şöyle buyurmuştur: Allah Rasûlünün hâli tevekkül, çalışıp kazanması da sünnetidir. Allah Rasûlü, insanların zaafları sebebiyle onlara çalışma yolunu gösterdi ki, kendisinin hâli olan tevekkül seviyesinden düşseler bile, sünnetinden ayrılmasınlar. Çalışıp kazanmaya gayret etmeyen kişi, gerçek manada tevekkül etmemiş demektir. Hz. Ömer in hiçbir iş yapmadan rızk bekleyen ve kendilerini mütevekkil olarak nitele 271 Buhârî 70, Deavet 9 272 Ebu Davud, Cihad 75 273 Bakara Sûresi, Âyet 249
TARÎKAT I ALİ YYE 165 yen kimselere: Siz mütevekkil değil, müteekkil kimselersiniz (hazır yiyicilersiniz) diye karşı çıkması bunu gösterir. Sebebe tevessül tevekküle mâni değildir.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 166 Allah a dayandım diye sen çıkma yataktan Ma na yı tevekkül bu mudur hey gidi nâdân? Hudâyı kendine kul yaptı kendi oldu Hudâ Utanmadan da bu cür ete tevekkül diyor hâşâ? Bazıları tedâvi ve çare aramayı tevekküle aykırı zannederdi. Oysa ki Allah Rasûlü: Allah derdi de devâyı da yaratmıştır, ey Allahʹın kulları tedavi olunuz 274 buyurmuştur. Velhasıl tevekkül, hayat yolculuğumuzda karşımıza çıkan engelleri aşmak için bütün gücümüzü kullandıktan sonra Allah (c.c) na teslim olup ve O nun kudret ve merhametine sığınmaktır. HİDÂYET İ İLÂHİYYE Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: الل ه و ي ز يد ا لذ ين اه ت د و ا ه د ى و ال ب اق ي ات الص ال ح ات خ ي ر ع ن د ر بك ث و اب ا و خ ي ر م ر د ا Allah, doğru yola gidenlerin hidâyetini artırır. Sürekli kalan iyi işler, Rabbinin nezdinde hem mükâfat bakımından daha hayırlı, hem de âkıbetçe daha iyidir. 275 Yani münafıklar Kuran ı işitirler fakat istifade edemezler. Ama o kimseler ki onlar Cenâb ı Hakk ın gösterdiği doğru yolu tutmakla ihtida ettiler. Binaenaleyh Allah Teâlâ Hazretleri onların hidâyetlerini ziyade eder. Çünkü her ne zaman Kur an ı işitseler manasını öğ 274 Hadis Tirmizî (Tıb 2) 275 Meryem Sûresi, Âyet 76
TARÎKAT I ALİ YYE 167 renmeye sa y ederler ve hak olduğuna itikat ederek ihlâs üzere iman ederler. Ve Allahu Teâlâ Hazretleri onların kalplerine ittikasını da verir ki, onlar kalplerindeki Allah korkusu sebebiyle Kuran ı Azimuşşân ın her emrine uyar ve nehyinden ictinab ederler. Yine Hakk Teâlâ: و ا لذ ين اه ت د و ا ز اد ه م ه د ى و ا ت يه م ت ق و يه م Hidâyeti yolunu bulanlara gelince, Allah onların hidâyetlerini arttırır ve sakınmalarını sağlar. 276 Binaenaleyh her kimin kalbinde ittikası zayıftır, yani Allahu Teâlâ nın korkusu azdır, o kimsenin Allah Teâlâ Hazretlerinin emirlerine imtisali de o nisbette zayıf ve gevşek olduğu gibi nehyinden de ictinabı ona göre zayıf ve az olur. Zira takvanın esası, emr i celil i ilâhî ile memur olduğu şeylerin cümlesini eda eylemek ve nehy buyurmuş olduğu menhiyatın da cümlesini terketmekten ibarettir. Müminlerin imanlarının ziyadeleşmesine sebep olan şey de; Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinden işittikleri Kuran ı Azimüşşan ile ehâdis i nebeviyyedir. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: و ا لذ ين ج اه د وا فين ا ل ن ه د ي نه م س ب ل ن ا و ا ن الل ه ل م ع ال م ح س ن ين Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir. 277 Tefsir i Hâzin ve Medârik de beyan olunduğuna nazaran mücahede ile murad bir manaya göre; ilim talebi için sa yü gayrettir. Bu manaya göre: O kimseler ki ilim tahsili için sa yü gayret ettiler. 276 Muhammed Sûresi, Âyet 17 277 Ankebut Sûresi, Âyet 69
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 168 Elbette biz onları tahsil i ilim yolunda hidâyette kılarız demektir. Diğer bir manaya göre mücahede ile murad; sünnet i nebeviyyeyi ikame etmek ve ilmiyle amel ve günaha tevbe etmek manasına da denilmiştir. Fahr i Râzî nin beyanına nazaran âyetin mânâsı; o kimseler ki bizim vahdaniyyetimize delalet eden delilleri nazar etmekte ve düşünerek sa yü gayretle takatlerini sarf ettiler. Elbette biz onları itikad ı sahihe ulaştırırız demektir. Muhsinîn ile murad; ibâdetlerini şeriata riâyet ederek ihlâsla edâ eden kimselerdir. Ebû Hureyre radiyallahu anhʹdan rivâyet edildiğine göre peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz şöyle buyurdu: Azîz ve Celîl olan Allah buyurur ki : Ben kulumun zannı indindeyim kulum beni zikrettiği zaman muhakkak onunla berâber bulunurum. O beni gönlünde gizlice zikrederse, ben de onu bu sûretle anarım. Eğer o beni bir cemâat içinde zikrederse ben de onu daha hayırlı bir cemâat içinde zikrederim. O kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Kulum bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım. 278 Yine rivâyete göre: Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: İslâm dini beş şey üzerine kurulmuştur. Allah tan başka hiçbir ilah bulunmadığına, Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem Allah ın Rasûlü olduğuna şehadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermek, hac etmek ve ramazan orucunu tutmaktır. 279 İslâmın temeli şehadet kelimesinin ifade ettiği manadır. Namaz, oruç, hac ve zekat ise, İslâmın rüknüdür; ahlâkî vazifeler ise, bu binanın çatısıdır. Temel olmadıkça ne duvar yapılabilir ne de çatı ku 278 Hadis, Buhârî 279 Hadis Buhârî
TARÎKAT I ALİ YYE 169 rulur. Bu sebeple her şeyden önce bu temelin kurulması ve korunması gerekmektedir. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: ي ا ا يه ا ا لذ ين ا م ن وا ا تق وا الل ه ح ق ت ق ات ه و ل ا ت م وت ن ا لا و ا ن ت م م س ل م ون Ey iman edenler! Allah tan, O na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin. 280 Âyet i celilesinde emir olunan takva ve ittika budur. Takvanın bu derecesi en yüksek derecesidir. Kitab ı Mübînin hidâyeti, bütün bu mertebe sahiplerine şamildir. Avamı İslâma, havassı iman ve ihsana, havassü l havassı da perdelerin açılmasına ve gözle görmeye davettir. Müttakîler Allah ile olan ahidlerine sâdık kalırlar. Allah ın imandan hemen sonra emrettiği ibadet ve taatlara devam ederler zahiren ve bâtınen ahdü mîsaklarına sadâkat gösterir ve gaybe iman ederler. Şeriata iman: Kalp ile inanmak, lisan ile ikrar ve erkan ile amel etmektir. İslâm ise: Hudû ve inkiyattır. Her iman İslâmdır, ancak tasdik olmazsa her İslâm iman olamaz. Zira bazen kişi içten tasdik etmediği halde zahiren müslüman olabilir. Fakat zâhiren boyun eğmeden içten tasdik etmiş olamaz. Ebussuûd rahimehullah tefsirinde der ki: İman tasdik olmaksızın tahakkuk etmez. İnsan peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem in getirdiği dinin esaslarını ikrar ile beraber onları tasdik etmesi lazımdır ki, buna iman denilir. İtikadı ihlâl eden yahut itikadına halel getirene münafık, ikrar etmeyene kâfir denilir. Ameli ihlâl edene de yani iman ettiğini yaşamayana da fasık denir. Gayb iki kısımdır. Biri muttali olma imkanı bulunmayan gayb ki; 280 Âl i İmrân Sûresi, Âyet 102
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 170 Cenâb ı Hak Kâdir i Mutlak buyurur: و ع ن د ه م ف ات ح ال غ ي ب ل ا ي ع ل م ه ا ا لا ه و و ي ع ل م م ا ف ى ال ب ر و ال ب ح ر و م ا ت س ق ط م ن و ر ق ة ا لا ي ع ل م ه ا و ل ا ح بة ف ى ظ ل م ات ال ا ر ض و ل ا ر ط ب و ل ا ي اب س ا لا فى آ ت اب م ب ين Gaybın anahtarları Allah ın indindedir; onları O ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır. 281 Ayetinde beyan olunan gaybdır. Diğeri ahkâm ı ilâhiyye şeriatlar, ahiret günü ve ahvâli, hesap ve ceza muâmelatı gibi deliller ile muttali olma imkânı bulunan gaybdır. Bunlar Kur an ı Hakîm ve Ehâdis i Nebeviyyede tafsilen beyan olunmuştur. Hâris bin Nüğayr, Abdullah bin Mes ud (r.a) a: Siz Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem i görüp ona iman ile cümlemizi geçtiğiniz için size Allah ın büyük ecir vereceğini umuyoruz. Onu gördünüz ve sohbetinde bulundunuz. Abdullah b. Mes ud (r.a) da Biz de size gıpta ediyoruz ki onu görmeden iman ettiniz. İmanın efdâli ise, gaybe imandır. Allah (c.c) da âyet i celilede muttakîleri gaybe imanla tavsif ve medh ediyor dedi ve: ا لذ ين ي و م ن ون ب ال غ ي ب و ي قيم ون ال صل وة و م ما ر ز ق ن اه م ي ن ف ق و ن Onlar gayba inanırlar, namazı kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden Allah yolunda infak ederler. 282 Âyetini okudu. Aynı nakil Ebul leys Semerkandî nin tefsirinde de vardır. Müminler, münâfıklar gibi değillerdir. Münafıklar müminlerle karşılaştıkları vakit iman ettik derler. Şeytanlarıyla başbaşa kal 281 En âm Sûresi, Âyet 59 282 Bakara Sûresi, Âyet 3
TARÎKAT I ALİ YYE 171 dıkları vakit biz sizinle beraberiz onlarla istihza ediyoruz derler. Bunların gaybe imanları yoktur buyurur. Gaybın Allah ın ve Rasûlünün beyanlarıyla muttali olunabilen kısımlarına şu misal verilebilir: Ömer bin Hattâb (r.a) diyor ki: Bir gün Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem in yanında idik. Elbisesi son derece beyaz, saçları son derece siyah birisi geldi. Üzerinde bir seferden döndüğünü hissettirecek bir alâmet yoktu. İçimizden hiç kimse de onu tanımıyordu. Geldi Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem in önüne oturdu, dizlerini onun dizlerine dayadı. Dedi ki: Ya Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem bana İslâmı anlat Nebî sallallâhu aleyhi vesellem dedi ki: Allah dan başka hiçbir ilâh olmadığına şehadet edip namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, ramazanda oruç tutman, yoluna güç yetirebilecek isen Beytullahı hac etmendir. Adam: Doğru söyledin dedi. Biz hem sorup hem tasdik etmesine taaccüb etdik. Sonra o kimse dedi ki: İman nedir? Nebî sallallâhu aleyhi vesellem dedi ki: Allah (c.c) na, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeğe, cennet ve cehenneme, kadere, hayır ve şerrin Allah dan olduğuna iman etmendir Adam yine: Doğru söyledin dedi. Sonra: İhsan nedir? diye sual etti. Nebî sallallâhu aleyhi vesellem: İhsan Allah (c.c) na sanki O nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Sen onu görmüyorsan da o seni görüp gözetmektedir buyurdu. Adam yine: Doğru söyledin diye tasdik etti. Sonra dedi ki: Bana kıyamet saatini haber ver. Nebî sallallâhu aleyhi vesellem cevaben: Bu hususta sorulan sorandan daha bilgili değildir buyurdu. Adam yine: Evet doğru söyledin dedi. Bana emârelerinden haber verir misin? diye sual etmesi üzerine Nebî i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem: Kadın kendi efendisini doğurduğu, çıplak deve çobanları birbirleriyle bina yarışına girdikleri vakitlerdir Adam yine tasdik etti ve ayrılıp gitti. Birkaç zaman geçince Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem bana: Ya Ömer bu adamın kim olduğunu bilir misin? diye sual etti. Ben: Allah ve Rasûlü bilir dedim. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdu
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 172 ki: O Cibril idi, size dininizi öğretmek için gelmişdi. O bana hangi sûrette gelirse gelsin ben onu tanırım. 283 Bu hadis i şerif Hadis i Cibril diye meşhurdur. Müminler kalplerine Allah ın verdiği gıyabî bir nur ile iman ederler. Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem in sözlerine bu nur ile nazar ederler ve onun her sözünün hak ve sıdk ile olduğunu müşahede ederler ve şühud ı iman ile iman ederler. Nebî i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem bunu beyan için: Ebu Saîd (r.a) anlatıyor: Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem : Müminin ferasetinden kaçının, çünkü o Allahu Teâlâʹnın nuruyla bakar 284 buyurup sonra şu âyeti okudular: Elbette bunda fikr u firâseti olanlar için ibretler vardır 285 buyurmuşlardır. Büyükler buyurmuştur ki: Gayb iki kısımdır. Biri senden gâib olan, diğeri senin kendisinden gâib olduğundur. Senden gâib olan alem i ervahdır. Sen zerre i vücudunla bezm i eleste ruhunla hazır iken Allah ın hitabını doğrudan doğruya işitip O na cevap veriyor, O nun âsâr ı Rububiyyetini mütalaa, meleklerini müşahade ediyordun ve enbiyâ ve evliyanın ruhlarıyla muârefen vardı. Sen kalıba girince beş duyu ile mukayyed kalınca bütün bunlar senden gâib oldu. Senin kendisinden gâib olduğun ise, gaybu l gaybdır ki O Hz. Rububiyyet dir. Sen vücuda gelince onu görmez oldun. Fakat o bizi her zaman görür. Biz nerede olursak olalım O her zaman bizimle beraberdir. O sana yakındır. Âyet i celîlede: 283 Müslim, Nesâî, Ebu Dâvud, Tirmizî. 284 Hadis Tirmizî 285 Hicr Sûresi, Âyet 75
TARÎKAT I ALİ YYE 173 و ل ق د خ ل ق ن ا ال ا ن س ان و ن ع ل م م ات و س و س ب ه ن ف س ه و ن ح ن ا ق ر ب ا ل ي ه م ن ح ب ل ال و ر يد Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız buyurulmuştur. 286 NAMAZ Namaz ibâdet olarak kendine mahsus hareket ve zikirlerle yapılan bir ameldir. Kıyamında kırâat, kuûdunda senâ ve dua, fiilin failine de rahmet vardır. Cenâb ı Hak Kâdir i Mutlak: ا لذ ين ي و م ن ون ب ال غ ي ب و ي قيم ون ال صل وة و م ما ر ز ق ن اه م ي ن ف ق و ن Onlar gayba inanırlar, namazlarını kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda infak ederler 287 buyurur. Bu âyet i celîlede salât erkânına riâyet ederek dosdoğru kılmak ve ömrünün sonuna kadar kılmaya devam etmektir. Âyet i celîledeki salât lafzı, cem î sîgasiyle olduğu için namazın cemaatle edasına işaret vardır. Salâtın bir kaç manası vardır. Salât dua demektir: Cenâb ı Hakk ın şu kavli: 286 Kaf Sûresi, Âyet 16 287 Bakara Sûresi, Âyet 3
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 174 خ ذ م ن ا م و ال ه م ص د ق ة ت ط ه ر ه م و ت ز آ يه م ب ه ا و ص ل ع ل ي ه م ا ن ص ل وت ك س ك ن ل ه م و الل ه س م يع ع ل يم Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin dua n onlar için sükûnettir. Allah işitendir, bilendir bu manaya gelir. 288 Salât senâdır: الل ه ا ن و م ل ي ك ت ه ي ص لون ع ل ى الن ب ى ي ا ا يه ا ع ل ي ه و س لم وا ت س ل يم ا ا لذ ين ا م ن وا ص لوا Allah ve melekleri, Peygamberʹe çok salavât getirirler. Ey müminler! Siz de ona salavât getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin. âyeti bu manaya gelir. 289 Salât kırâattır: ق ل اد ع وا الل ه ا و اد ع وا ال رح م ن ا ي ا م ات د ع وا ف ل ه ال ا س م اء ال ح س ن ى و ل ا ت ج ه ر ب ص ل ات ك و ل ا ت خ اف ت ب ه ا و اب ت غ ب ي ن ذ ل ك س ب يل ا De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini derseniz olur. Çünkü en güzel isimler Oʹna hastır. Namazında yüksek sesle okuma; onda sesini fazla da kısma; ikisinin arası bir yol tut 290 âyeti bu manaya gelir. 4 Salât rahmettir: ا ول ي ك ع ل ي ه م ص ل و ات م ن ر به م و ر ح م ة و ا ول ي ك ه م ال م ه ت د و ن İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır 291 âyeti bu manaya gelir 288 Tevbe Sûresi, Âyet 103 289 Ahzâb Sûresi, Âyet 56 290 İsrâ Sûresi, Âyet 110
TARÎKAT I ALİ YYE 175 Namaz kılan müminler gaybe iman eder ve Allahʹın kendilerine rızık olarak verdiğinden infak ederler. Rivâyet olunur ki: Büyük zâhidlerden Hâtemî Esamm (rh.a) Asım bin Yusuf u ziyarete gitti. Asım ona: Ey Hâtem namazı güzel kılar mısın? diye sual etti. Hâtem, evet dedi Asım nasıl kıldığını sordu. Hâtem dedi ki: Namaz vakti yaklaştığı zaman abdest azâlarımı tamamca yıkayarak güzel bir abdest alırım. Sonra namaz kılacağım yere gelirim. Her bir uzvum karar ve sükûnet bulur. Kabeyi iki kaşım arasında, makamı sadrımda düşünür Allah ın her zaman hâzır ve her hâlime nâzır ve bana şah damarımdan daha yakın olduğunu bilirim. Sonra ayaklarım sırat üzerinde Cennet sağımda, Cehennem solumda, ölüm meleği de arkamda farz ederim ve bu namazıma sanki son namazımmış gibi niyyet ederim. Sonra ihsan üzere yani Allah ı görürcesine bir tekbir alırım. Kırâatimi tefekkürle yaparım. Bunları tam yapmış olarak otururum. Recâ üzere teşehhüd ederim. Sünnet üzere selam veririm. Sonra bu namazımı ihlâsla teslim ederim. Sonra havf ve recâ arasında yaşarım, namazı böylece kılmağa devam ederim. Bunları dikkatle dinleyen Asım dedi ki: Ey Hâtem! sen her namazı böyle mi kılarsın? Hâtem: Evet otuz seneden beri böyle kılarım dedi. Bu cevap üzere Asım ağladı ve dedi ki: Ben şimdiye kadar namazımı hiç böyle kılmadım. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: ʺİslâm beş esas üzerine bina edilmiştir: Allahʹtan başka ilâh olmadığına ve Muhammedʹin Oʹnun kulu ve rasûlu olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, Kâbeʹyi haccetmek, Ramazan orucu tutmakʺ 292 Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: 291 Bakara Sûresi, Âyet 157 292 Hadis Buhari
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 176 ا ت ل م ا ا وح ى ا ل ي ك م ن ال ك ت اب و ا ق م ال صل وة ا ن ال صل وة ت ن ه ى ع ن ال ف ح ش اء و ال م ن ك ر و ل ذ آ ر الل ه ا آ ب ر و الل ه ي ع ل م م ات ص ن ع ون (Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitabʹı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allahʹı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir. 293 Âyet i celîlesine göre namaz kılan müminlerin her türlü kötülük ve yasaklardan kendini korumuş olması gerekirken pek çok namaz kılan kimsenin bir takım haram ve yasaklardan kendisini kurtaramadıkları görülmektedir. Binaenaleyh bu husustaki müşkillerinin halli için Hak celle ve alâ hazretleri; ق د ا ف ل ح ال م و م ن ون ا لذ ين ه م ف ى ص ل ات ه م خ اش ع ون Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler. 294 Buyurmuş olduğu gibi sallallâhu aleyhi vesellem Efendimiz de: Huşûu olmayan kimsenin namazı kabule şâyan olmaz. Yani vaad olunan faydası da beklenemez buyurmuşlardır. Bu gibi kimseler ancak şeriat bakımından farzını eda ettiklerinden namaz kılan için tayin olunan şer i cezadan kendini kurtarmış olur. Huşû zâhirî ve bâtınî olmak üzere iki kısımdır. Bâtınî olan huşû için önce şunu açıklamak gerekir. Namaz kılmaya başlayan bir kimse iftitah tekbirinden selam verinceye kadar kendisinin Cenâbı Hakkʹın huzurunda bulunduğunu bilip onun heybet ve azâmeti karşısında kendisinin merhamet ve şefkate muhtaç, günahkâr bir kul olduğunu bilmeli. İbadetler arasında Allah ın en çok sevdiği namaz sayesinde 293 Ankebut Sûresi, Âyet 45 294 Mu minûn Sûresi, Âyet 1 2
TARÎKAT I ALİ YYE 177 söz ve hareketleriyle af ve mağfiret talep edip onun lutûf ve ihsanını kazanmaya çalışarak korku ve haşyet duygusu içinde bulunmalıdır. Şüphesiz bu şekilde kılınan namaz meleklerin muhtelif şekillerdeki ibadetini içinde topladığından diğer ibadetlerin en faziletlisi ve af ve mağfiret sebeplerinin en makbulüdür. Bilindiği gibi meleklerin bir kısmı ayakta, bir kısmı oturarak, bir kısmı ruku ve secde ile meşgul olurken, bazıları da tekbir, tehlil, hamd ve tesbih ile ibadet ederler. Namaz kılan müslümanlar da bu faziletlerin hepsinden feyz alırlar. Zahirî hususa gelince bir insan namaza başlar başlamaz tam bir sukûnetle etrafına bakmadan ve âzâlarını gereksiz hareketlerden koruyarak Allahʹın huzurunda bulunup dilinden dökülen kelimelerin manasını düşünmelidir. Şöyle ki: (Allahu Ekber): Hak celle ve alâ hazretlerinin herşeyden büyük olduğunu düşünmelidir. (Sübhânekallâhümme ve bi hamdik): Ey Allahım sana hamd ederek her türlü noksanlardan tenzih ederim. (Vetebârekesmuk): Senin şerefli isminin hayır ve bereketleri cem ettiğini bilirim. (Veteâlâcedduk): Senin azâmet ve şânını itiraf ederim. (Velâilâhe gayruk): Senden başka bir ilah olmadığını dil ile ikrar, kalp ile tasdik ederim. (Eûzubillâh): Cenâb ı Hakkʹa sığınırım. (Mineşşeytânirracîm): Dergâh ı merhametten kovulan şeytanın hile ve desiselerinden.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 178 (Bismillâh): Allahʹın ismi şerifi lisanımda ve kalbimde bulunduğu halde namaza şurû ediyorum (başlıyorum). (Errahmânirrahîm): O rahman ve rahimdir. Dünyada merhameti herkese şâmil ahirette ise mûtî ve musallî kullarına cennet ve cemâlini ihsan buyurandır. (Elhamdülillâhi rabbilâlemîn): Hamdü senâ bütün alemlerin yaratıcısı, rızıklandırıcısı Allahu zülcelâl vel kemâl hazretlerine mahsustur. (Errahmânirrahîm): O Rahmandır ve Rahimdir. (Mâliki yevmiddîn): Din gününün mâlik ve melikidir. Herkesin gözü onun lütuf ve keremindedir. (İyyâke na budu ve iyyâke nestaîyn): Allahım yalnız sana ibadet eder yalnız senden yardım beklerim. (İhdinassırâtalmüstakîm): Bizleri cennete uzanan doğru yola hidâyet eyle. (Sıratallezîne enamte aleyhim): Yani ihsanına nail olan nebîlerin ve velîlerin nurlu yoluna. (Gayrilmağdûbi aleyhim veleddâllîn): Gazaba uğrayan yahûd ve nasâranın yoluna değil. Namaz kılan kimse bu sûretle fatihâyı okuduktan sonra istediği bir sure daha okur. Cenâbı Hakkʹı tâzim makâmında rüku ya varır. Kendini küçültür ve: (Sübhâne rabbiyel azîm): Büyüklük kendine mahsus olan Hz. Allahʹı bütün noksanlardan tenzih ederim.
TARÎKAT I ALİ YYE 179 (Semiallâhu limen hamideh): Allah kendisine hamd edeni işitir. (Rabbenâ lekelhamd): Rabbimiz hamd ve senâ sana mahsustur diyerek rükûdan kalkar secdeye varır. Bilindiği gibi kulların fiilleri içinde en çok kabul olan amel mahviyyettir, yani bir insan kendisinin hor, hakir ve aciz bir mahluk olduğunu ve her nesi varsa Cenâb ı Allahʹın malı ve mülkü bulunduğunu bilmesidir. Secdeye varmak, yerlere kapanmak, toprakla bir olmak ise fiilen mahviyyeti temsil eder. Dil ile de kul (Sübhâne rabbiyela lâ): kuvvet, kudret mal ve mülk bakımından herşeyden üstün olan Allahʹı bütün noksanlıklardan tenzih eylerim der ve teşehhüd için oturur. (Ettehıyyâtu lillahi): Hamd ü senâ gibi ibadet i kavliyye Hz. Allah a mahsustur. (Vessalavâtu): Kezâlik ibâdet i fiiliyye. (Vettayyibâtu): İbâdet i mâliye dahi bil cümle iyilikler Allahu Teâlâ hazretlerine mahsustur. Şunu ifâde edelim ki aleyhisselâtu vesselâm efendimiz leyle i mîraçta huzur ı Hz. Rabbul izzete varınca bu kelime i tayyibelerle vazife i hamd ve senâyı ifâ edince Hâlık ı Teâlâ hazretleri de şu kelimelerle: (Esselâmu aleyke eyyühennebiyyu ve rahmetullâhi ve berekâtuhu) mukâbele buyurmuşlardır. Bunların manası şudur: azab ı dünyeviye ve uhreviyyeden emniyet ile berâber Cenâbı Allah ʹın rahmeti, bereketi, hayır ve afiyeti senin üzerine olsun. Sonra tekrâr aleyhisselâtu vesselem efendimiz selâm ı Bârî i Teâlâya cevâben:
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 180 (Esselâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhissâlihîn): Yani Cenâb ı Hakkʹın rahmet ve inâyeti bize ve bil cümle enbiyâ ve evliyâ üzerine olsun tabiri ile maruzatta bulunmuştur. Bâdehû leyle i şerîfe i miraçta vaki olan bu olaya kesb i vukuf eyleyen Cibril i emin dâhi (Eşhedü enlâilâheillallâh ve eşhedüenne muhammeden abduhû ve resuluh): Yani Cenâb ı Allahʹın birliğine ve Muhammed in kemâli ubûdiyyet ve risâletine şehâdet eylerim demiştir. Hz. Muhammed in ismi zikrolunduğunda salâtu selâm gönderilmesinin luzumu bedihî olduğundan teşehhüdün hitamında (Allâhümmesalli alâ Muhammed): Ya Rabbi rahmetini Hz. Muhammed üzerine nazil et. (Ve alâ âli Muhammed): Hem de Muhammed in bilcümle akraba ve tallukâtı ile ümmeti itaatı üzerine nazil et. (Kemâ salleyte alâ İbrâhime ve alâ âli ibrahime inneke hamîdün mecîd): Nasıl ki İbrahim aleyhisselam ile âline nazil buyurmuşsun demeli ve bundan sonra deavet i mesûreden birisini okumalı. Ondan sonra namaza mahsus olan huzur ı mukaddes i İlâhîden hurûç ederek âlem i şuhûda dahil olacağı için eğer imam ise hazır bulunan cemaat ile melaike i kirama ve eğer münferit ise, sağındaki ve solundaki melâikeye hitâben (Esselâmü aleyküm ve rahmetullah): söyleyerek vazife i salâtı ifâ eylemelidir. Allah (c.c) ehli İslâmı muvaffak buyursun, memur bulundukları namazlarını kemâl i huzur ve huşû ile eda etmekle kalplerini pür nur eylesin. Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem in Cenâb ı Hak celle ve ala hazretlerine arz ve takdim etmiş olduğu tahiyyatı namaz kılan kimse kendi hesabına yani kendi tarafından takdim eylemelidir. Hi
TARÎKAT I ALİ YYE 181 kaye gibi okuyup geçmemelidir. Sonra Cenâb ı Hakkʹın buyurmuş olduğu selâmı ve peygamberimizin ilâhî selama verdiği cevabı yine Cebrail (a.s) kelime i şehâdetini kendi tarafından okuyormuş gibi okumalıdır. Namazın başından sonuna kadar huzur ve huşûyu muhafaza etmek evliyaullâhın hâlidir. Çünkü onlar her an temkin ve huzur hâlindedir. Kalbini tasfiye nefsini tezkiye etmemiş müminlerin ise namazlarını huzur ve huşû ile kılmaları her zaman mümkün değildir. Avam nâs için ise kolay olmadığı âşikârdır. Şu kadar var ki namazın hangi rüknunda olursa olsun namaz kılan için o nisbette kabul ümidi şüphesizdir. Binaenaleyh namaz kılanlar huzur ve huşû için mümkün olduğu kadar çalışıp gayret göstermelidirler Mükâtil de şöyle demiştir: Nebi sallallâhu aleyhi vesellem Mekke de iken sabah akşam iki vakit namaz kılardı. Miraç hadisesi vuku bulunca beş vakit namazla emrolundu. Miraç vakitlerin en şereflisi hallerin en faziletlisi ve münâcatın en azizi bulunduğundan namaz bu gecede farz kılınmıştır. Namaz imandan sonra taatlerin en faziletlisi kulluk vazifelerinin de en güzelidir. Binaenaleyh ibadetlerin en faziletlisi vakitlerin en değerlisinde farz kılındı. Miraç kulun Rabbine kavuşması ve O na yaklaşmasıdır. Hadis i şerifte beyan olunduğu veçhile cemaatle kılınan namaz yalnız başına kılınan namazdan yirmibeş yahut yirmiyedi derece daha efdaldir. Namazın cemaatla kılınması ekser ulemâya göre farz ı kifayedir. Yalnız başına kılsa da olur, fakat cemaat sevabı alamaz. Ahmed bin Hanbel Rahimehullaha göre cemaat farzdır. Nafile değildir. Nevafilin evlerde kılnması makbul ve müstehabtır. Cemaatın farzıyyetine kâil olanlar,
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 182 ي ا ق و م ن ا ا ج يب وا د اع ى الل ه و ا م ن وا ب ه ي غ ف ر ل ك م م ن ذ ن وب ك م و ي ج ر آ م م ن ع ذ اب ا ل يم Ey kavmimiz! Allahʹın davetçisine uyun. Ona iman edin ki Allah da sizin günahlarınızı kısmen bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun 295 âyetini müezzine icabet ediniz diyerek tefsir etmiş ve farziyyetine hükmetmişlerdir. Müezzinler Allah (c.c) na, cemaatle ibadete davet ederler. Ebû Hureyre radıyallâhu anh anlatıyor: ʺRasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: ʺKim itaatten dışarı çıkar ve cemaatten ayrılır ve bu halde ölürse, cahiliye ölümü ile ölürʺ 296 buyurmuştur. Yine aleyhisselatu vesselam efendimiz şöyle buyurmuştur : Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: ʺRasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: ʺKim kırk gün, iftitah tekbirini kaçırmadan cemaatle namaz kılarsa, kendisine iki berâet yazılır; ateşten berâet, nifaktan berâet.ʺ 297 Allah (c.c) na yemin olsun ki birine emredeyim de insanlara namazı kıldırsın ben de cemaatden geri kalanları takip ederek evlerini yakayım istedim 298 Neb i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem miraç gecesinde semâvatın melekûtunu ve sâkinlerinin ibâdetlerini müşâhade ettiği esnâda onların hallerine gıpta edip Allah dan bunları ümmeti için talep etti. Allah da bütün meleklerin ibadetlerini beş vakit namazda cem edip onun ümmetine verdi. Çünkü onlardan kimisi kıyamda 295 Ahkaf Sûresi, Âyet 31 296 Hadis, Buhârî, Müslim 297 Hadîs, Tirmizî 298 Hadîs Buhârî, Müslim
TARÎKAT I ALİ YYE 183 kimisi rükuda, kimisi secdede kimisi hamd etmekte kimisi de tesbih etmekte idiler. Allah Teâlâ bu ümmete de beş vakit namazlarını dosdoğru kıldıkları takdirde bu melâikelerin ecirlerini vereceğini vaad etmiştir. Namazların ikişer, üçer, dörder rekat farz kılınmasının hikmetine gelince Nebî sallallâhu aleyhi vesellem o gece melaikenin görünüşünü ikişer, üçer, dörder kanatlı olarak gördü. Allah bu ümmetin namazlarının nurlarının sûretlerinde bunları cem etti. Melekler ibadetlerin ruhlarını göğe yükseltirler. Bir ibâdetin onlar için nurânî bir görünüşü vardır. Temessül eder. Sahih hadislerde varid olduğu veçhile Allah, salih amellerden melekler halk eder. Allah aynı şekilde meleklerin kanatlarını üç mertebede kılmıştır. Senin Allah (c.c) na uçacağın kanatlarını da onların kanatlarına benzer şekilde kılmıştır. Sabah namazını ilk kılan Adem aleyhisselam, öğle namazını ilk kılan İbrahim aleyhisselam, ikindi namazını ilk kılan Yunus aleyhisselâm, akşam namazını ilk kılan İsa aleyhisselam, yatsı namazını ilk kılan Musa aleyhisselamdır. Bu meyanda denilmiştir ki: Beş vakit namazı ilk kılan Adem aleyhisselâmdır. Sonra bunlar peygamberler arasında dağılmıştır. Vitir namazını ilk kılan Rasûlü Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem Efendimizdir. Bu hususta Rabbim bana bir namazı da ziyade ile vermiştir buyurmuşlardır. Namazın ikamesi her bir namazı kendi vaktinde rukû, sücud ve hududunu zâhiren ve bâtınen muhafaza ederek kılmaktadır. İdâmesi ise devâm ı murakabe ile namazda gizlenen eltâf ı rubûbiyyete naîl olmak için tahsis i nazar eylemektir. Cenâb ı Allah şöyle buyuruyor: ا ت ل م ا ا وح ى ا ل ي ك م ن ال ك ت اب و ا ق م ال صل وة ا ن ال صل وة ت ن ه ى ع ن ال ف ح ش اء و ال م ن ك ر و ل ذ آ ر الل ه ا آ ب ر و الل ه ي ع ل م م ات ص ن ع ون (Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah ı anmak elbette (ibadetle
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 184 rin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir 299 Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem bir hadis i şerifde: Yaşadığımız günlerde Allah ın nice nefehâtı vardır. Gözünüzü açın ve onu yakalamaya çalışın buyurmuştur. Namazın bir şekli bir de ruhu vardır ki her bir şartını ve rüknünü yerine getirmekle ruhuna erilir. Mesela, namazın şartlarından biri abdestir. Abdestin her bir farzında, sünnetinde edebinde namazın dosdoğru kılınmasına insanı hazırlayan bir hikmet vardır. Mesela elleri yıkamak dünyanın levsiyatından ve nefsî mâsiyetlerinden temizlemeye kalbî, hayvanî ve şeytânî sıfatlardan tasfiye etmeğe işarettir. İlk vahiyden sonra evine gelerek bürünüp sarınan peygambere Elbiseni temiz tut buyurulmuştur ki bu Kalbini temiz tut diye de tabir edilmiştir. Yüz yıkamak himmet, yüzünü dünya muhabbetinin necasetinden yıkayıp temizlemeye işarettir. Çünkü dünya muhabbeti her bir günahın başıdır. Namazın şartlarından biri kıbleye yönelmektir. Bundaki sır Hak Teâlâ yı arzu etmekten başka herşeyden yüz çevirmek ve kurbiyyet ve münâcat arzusuyla Hz. rububiyyete teveccüh etmektir. Elleri kaldırmak, dünya ve ahiretten yüz çevirmektir. Namazda tekbir, kulun Allah tan başka herşeyi kalbinden çıkarıp O na ihlâsla yönelmesidir. Namazda iftitah tekbirinin hemen niyeti izlemesi Allah tan bir şey isterken niyyetin samimî oluşunun tekbir ve tazim ile gösterilmesi gerektiğine işarettir. Allahuekber diyerek Allah a sığınmadan namaz sûretâ câiz olmadığı gibi hakîkatte de caiz değildir. Kişi: Dünya ve ukbadan vazgeçip Allahuekber deyip Cenâb ı Hakk a yönelmedikçe namazı olmaz. Sağ elini sol eli üzerine koyarak ikisini beraber göğsüne koymakta da yaratıcı huzurunda kulluğun şeklini ifadeye ve kalbî 299 Ankebut Sûresi, Âyet 45
TARÎKAT I ALİ YYE 185 mâsivânın muhabbetinden korumaya işaret vardır. Namazda Kıraate yöneldim diye başlanmasında, Hakk tan başkasını talep etmemek şirkten uzak kalarak, Hakk a yönelmek vardır. Fatiha nın kıraatinin vacip oluşu ve Fatihâsız namazın caiz olmayışında öyle bir hakîkate işaret vardır ki bu hakîkat, kulu Rabbül Alemine şükür ve hidâyet talebiyle Rabbânî lütufların güzel kokularına gark eder. Sözü edilen ilâhî lütuflardır ki her biri insü cinnin ameline denktir ve namaz ile kulu Allah (c.c) na daha çok yaklaştırır. Kıyam, rükû ve sucûd, kulun âlem i ervaha ve gayb yurduna dönüşüne işarettir. Secdeden sonra teşehhüdde enâniyet perdelerinden kurtulmaya işaret olduğu gibi rabbani ihsanlarla Hakk ın cemalini görmeye vasıl olma işareti de vardır. Sonra tahiyyatta kulların, meleklerin huzurunda varışındaki şekillerini gözetler. Sağa ve sola selam verişte dâreyne selam vermeye işaret bulunduğu gibi sağdan cennet nimetlerine soldan da dünyâya davet eden her davetçiye selama işaret, vardır. Böyle bir kul icabet ve münacat makamları içerisinde bulunduğu halde Hakk ın huzurundadır. Nitekim Cenâb ı Allah şöyle buyuruyor: و ع ب اد ال رح م ن ا لذ ين ي م ش ون ع ل ى ال ا ر ض ه و ن ا و ا ذ ا خ اط ب ه م ال ج اه ل ون ق ال وا س ل ام ا Rahmân ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında Selam! derler (geçerler) 300 Mukallitler namazı edâdan selamla çıkarlar. Hakîkat ehli ise selamla namazı devam etmeye girerler. Nitekim Allahu Teâlâ: ا لذ ين ه م ع ل ى ص ل ات ه م د اي م ون Ki, onlar namazlarında devamlıdırlar (ihmal göstermezler) 301 buyurmaktadır. Namaz kılan bir kavmi namazları korur. 300 Furkan Sûresi, Âyet 63 301 Meâric Sûresi, Âyet 23
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 186 KIYÂMÜ L LEYL Gece (teheccüd) namazı Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem Efendimize farz idi, ümmetlerine de sünnet i müekkededir. Gecenin seher vaktinde Allah dostlarının mânevî erzâkı dağıtılır. O vakitte uyanık bulunanlar mânevî rızıklarını alırlar, gafil olup uyuyanlar ise taksim edilen manevî rızıklardan mahrum kalırlar. Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretleri seherlerde kalkıp teheccüd namazı kılanları şöyle medhü sena ediyor : آ ان وا ق ل يل ا م ن ا لي ل م اي ه ج ع و ن و ب ال ا س ح ار ه م ي س ت غ ف ر ون Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi. 302 Bu âyet i celile gece namazı hakkında bir şükürdür. Hadis i Kutsî de: Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği hiçbir kulağın duymadığı hiç bir beşerin aklına gelmeyen nimetler hazırladım 303 buyurmaktadır. Kur an ı Kerîm de şöyle buyuruluyor: و م ن ا لي ل ف ت ه جد ب ه ن اف ل ة ل ك ع س ى ا ن ي ب ع ث ك ر بك م ق ام ا م ح م ود ا Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin. 304 Bu âyet i kerîme de gece namazı hakkında bir emirdir. Ve yine Allahu Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri buyuruyor: 302 Zâriyat Sûresi, Âyet 17 18 303 Buhârî, Müslim ve Tirmizî 304 İsra Sûresi, Âyet 79
TARÎKAT I ALİ YYE 187 ا لذ ين ي ق ول ون ر بن ا ا نن ا ا م نا ف اغ ف ر ل ن ا ذ ن وب ن ا و ق ن ا ع ذ اب ال نار ا ل صاب ر ين و ال صاد ق ين و ال ق ان ت ين و ال م ن ف ق ين و ال م س ت غ ف رين ب ال ا س ح ا ر Ey Rabbimiz! İman ettik; bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru! diyen; sabreden, dürüst olan, huzurda boyun büken, infak eden ve seher vaktinde Allahʹtan af dileyenler (içindir). 305 Bu âyet i kerîme de gece namazı hakkında bir zikirdir. Görülüyor ki Allahu Teâlâ gece ibadetlerini, seher vakitlerinde uyanık bulunmayı Kur an ı Kerîm de emir, şükür ve zikir şekillerinde ferman buyuruyor. Ashâb ı kiramdan bir cemaat Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem ın huzur ı saadetlerinde Abdullah bin Ömer (r.a) ı zikretmişlerdi. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdu ki: Abdullah ne güzel mümindir bir de gece namazı kılsaydı! 306 Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem ashabından birine de: Gece uykusunu çoğaltma! Zira gece uykusunun çokluğu sahibini kıyamet gününde sevaptan mahrum bırakır buyurmuşlardır. Deylemî nin rivâyet ettiği bir hadis i şerifte Rasûlullah buyuruyor ki: Üç ses vardır ki Allahu Teâlâ onları sever. 1 Kur an okuyanın sesi 2 Seher vakitlerinde istiğfar edenin sesi 3 Horoz sesidir 307 305 Âl i İmran Sûresi, Âyet 78 306 Hadis Buhârî, Müslim 307 Hadis Deylemî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 188 Süfyan ı Sevrî Hazretleri buyuruyor ki: Allahu Teâlâ nın seher vakitlerinde esen bir rüzgarı vardır, seher vakitlerinde yapılan zikirleri ve istiğfarları yüklenir. Meliki Cebbar olan Allahu Teâlâ ya götürür. Şu sözler de Süfyân ı Sevrî nindir: Gecenin ilk vakti olunca, arşın altından bir münâdi nidâ eder. Âbidler kalksınlar der, âbidler kalkarlar. Allahu Teâlâ ne kadar dilediyse o kadar namaz kılarlar. Gece yarısında ikinci bir münâdî nidâ eder: Kânitler kalksınlar der, onlar da kalkarlar seher vaktine kadar namaz kılarlar. Üçüncü bir münâdî istiğfar ediciler kalksın der, onlar da kalkarlar, istiğfar ederler. Şafak atınca son bir münâdî der ki; Gafiller kalksınlar, onlar da ölülerin kabirlerinden kalktıkları gibi yataklarından kalkarlar. Allahu Teâlâ buyuruyor ki: ا ن ن اش ي ة ا لي ل ه ى ا ش د و ط ي ا و ا ق و م ق يل ا Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kıraata daha elverişlidir. 308 Zira gece, bütün kâinat ve mahlûkat her şey tam bir sükûnet içindedir. Bu sükûnet içinde ibadet eden, namaz kılan, Kur an okuyan kimselerin kafalarını düşüncelerini meşgul edecek dünyevî hiçbir şey yoktur. Kul bütünü ile Mevlâsına yönelebilir, namaz içinde veya namaz dışında okuduğu Kur an ın manasını daha iyi anlayabilir. Kur an ı Kerîm i daha güzel daha açık okuyabilir. Gece açılan eller, seher vakitlerindeki tevbe ve istiğfarlar, Allahu Teâlâ ya tazarru ve niyazlar, yalvarıp yakarmalar, kulun kalbinin temizlenmesinde ruhun cilalanmasında tesiri büyüktür. 308 Müzemmil Sûresi, Âyet 6
TARÎKAT I ALİ YYE 189 Hz. Rasûlü Ekrem efendimiz gece teheccüd namazında o kadar kıyamda (ayakta) dururlardı ki mübarek ayakları şişerdi. Hz. Aişe Vâlidemiz Ya Rasûlullah Allah Teâlâ size (geçmiş ve gelecek günahlarınızı bağışladık) buyurduğu halde ne için ayaklarınız şişinceye kadar kıyamda durursunuz? demişlerdi de Fahr ı Kâinat efendimiz: Yâ Âişe ben Allahu Teâlâ ya şükreden bir kul olmayayım mı? buyurmuşlardı. 309 Ashab ı kiram ve selef i sâlihîn de kıyâmu l leyle (gece namazı ve ibadetlerine) son derece riâyet ederlerdi. Evliyaullah teheccüd namazı hakkında şöyle buyurmuşlardı: Seher vakti çıkmadan yetiştiremezseniz dahi imsak ile berâber hatta imsakın çıktığı sıralarda iki rekat olsun teheccüd namazı kılmalısınız, teheccüd namazını katiyyen ihmal etmemelisiniz. Teheccüd namazı oniki rekattır. İki rekatta bir selam vermek suretiyle zamanın ve durumun müsadesine göre kaç rekat kılınabilirse o kadar kazançlı olunacağında şüphe yoktur. Sultanü l Ârifîn Sami Efendi Hazretleri Rahmetullahi Aleyh teheccüd namazı için hiç olmazsa iki veya dört rekat kılınız diye tavsiye ederlerdi. İNFAK Allah (c.c) buyuruyor: ا لذ ين ي و م ن ون ب ال غ ي ب و ي ق يم ون ال صل وة و م ما ر ز ق ن اه م ي ن ف ق و ن Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerini merzuk kıldığımız 309 Hadis Tirmizî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 190 şeylerden infak ederler. 310 Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretleri infak etmenin sırf kendi rızası için olması gerektiğini şu âyette beyân eder: و م ا ت ن ف ق ون ا لااب ت غ اء و ج ه الل ه...Yapacağınız hayırları ancak Allahʹın rızasını kazanmak için yapmalısınız. 311 Rasûlullah efendimiz infak etmenin önemi hakkında şöyle buyurmuştur: Sadaka ile Cehennem ateşinden korununuz, velev ki bir hurmanın yarısı da olsa! Ona da malik değilseniz güzel bir kelam veya selamla insanların gönüllerini alınız. 312 Rızık lügatta atâ yani vermek demektir. Örfde canlıların faidelendikleri, yedikleri nimet; şeriatta ise, helal ve haram olarak yenilen, giyilen istifade edilen şeylerin kâffesidir. Evliyaullah demişlerdir ki ağniya mallarından kırkda bir fukaraya infak ederler. Âbidler nefislerinden infak ederler, hizmet ve vazifelerinde betâet göstermezler. Evliyanın infakı ise, ruhlarını hubb ı mevlâda bezletmektir. Ârifler murakabe i hakikiye ile merzuk kılındıkları hallerinden istidadlı olan sâliklerin gönüllerine infak ederler. Aşıklar canlarını Mâşuk yolunda infak ederler. Fukaranın infakı ise, ağniyaya güvenmeyi kalbinden söküp atmasıdır. Yukarıdaki âyet i celilede iman, namaz ve infak birbirine bağlı ve arkası arkasına zikrolunmuştur. İman kalp ile namaz ruh ve cesed ile infakta can ve mal ile yapılır. Bütün ibadetler bunlarla alâkalıdır. 310 Bakara Sûresi, Âyet 3 311 Bakara Sûresi, Âyet 272 312 Hadis, Buhârî, Müslim
TARÎKAT I ALİ YYE 191 İmanda necat, namazda münacat, infakta derecât vardır. Yine imanda beşaret, namazda keffâret, infakta taharet vardır. Yine imanda izzet, namazda kurbiyyet, infakta ziyade vardır. Bakara sûresinin ikinci ve üçüncü âyetinde dört şey zikrolunmuştur ki bunlar kemal dereceleriyle hulefâ i Raşidîn (r.ah) de zuhur etmiş vasıflardır. 1 Takva 2 Gaybe iman 3 Namazı dosdoğru kılmak ve 4 İnfak Evliyaullah a göre infakta birinci mertebe sehâdır. Sonra cûd sonra îsar gelir. Malının bir kısmını verip bir kısmını bırakana sehî, malının çoğunu infak edip kendisine az bir şey bırakana cevvâd, zaruretin bütün sıkıntılarına rağmen gönlüne bir darlık gelmeden malının tamamını infak eden ve Allah ın kullarını kendisine tercih edene, sâhib i îsar denilir. Hülâsa infakın fezâil ve derecâtı çoktur. Rasûlullah efendimiz: Yâ Bilal! infak et, Cenâbı Hakkʹın lütfuyla eksilir diye korkma. 313 Ebû Abdullah el Hârisü l Râzî demiştir ki: Allah Teâlâ peygamberlerden birine vahyetti ki Ben filan kulun ömrünün yarısını fakr ile, yarısını zenginlik ile geçirmesine hükmettim. Hangisini evvel isterse onu vereceğim. Kendisine sor, arzusunu beyan etsin buyurdu. O peygamber bu adamı çağırdı ve gelen vahyi haber verdi. Adam: Ailemle istişare ettikten sonra bir cevap veririm dedi ve istişaresi üzerine Hanımı: Zenginliğin evvel olmasını tercih et dedi. Adam: Zenginlikten sonra fakirlik çok zordur, fakirlikten sonra zenginlik ise pek tatlıdır, dedi. Kadın: Bu hususta benim dediğime bak dedi. Adam, o peygambere gidip zenginliğin evvel olmasını tercih 313 Hadis, Suyûti el Camiu s Sagîr
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 192 ediyorum dedi. Allah ona bütün zenginlik kapılarını açtı. Hanımı dedi ki: Eğer bu nimetin ömrünün sonuna kadar devamını istiyorsan Allah ın kullarına karşı cömert ol. Kendine bir elbise aldığın zaman bir fakire de elbise al. Adamın ömrünün ilk yarısı böyle bolluk içinde ve şükür ile geçince Allah o peygamberine vahy etti: Ben o kulumun ömrünün yarısını gına ile yarısını da fakr ile geçirmenisini takdir etmiştim. Fakat gördüm ki, o kulum bütün nimetlerine şükr etti. Şükür ise, nimetin ziyadesini ve devamını vacip kılar. Ömrünün geri kalan kısmını da zenginlikle geçirmesini takdir ettiğimi kendisine müjdele! buyurdu. Rasûlullah efendimiz infak hakkında şöyle buyurmuştur: Gerçekten tasadduk Cenâb ı Hakk ın gadabını söndürür, ömrü uzatır ve insanı su i hatimeden (imansız ölmekten) muhafaza eyler. 314 Ehli hakîkat der ki: Ve mimmâ razeknâhüm yünfikûn yani varlığın vasıflarından kul ile Rab arasında taksim edilmiş bulunan namazın hakkını tam verirler. Nihâyet huzur ı ilâhî de tam bir sukûna kavuşup bu sükûnu bozacak hususlara karşı direnirse onu latif nefhalarıyla ezelî ve kendi yanındaki derecelere ulaştırır. Nasıl ki, Cenâb ı Hakkʹın Nebî sallallâhu aleyhi vesellem e yaklaş hitabı şeklinde tecellîsi varsa, mümine de secde et ve yaklaş şeklinde tecellîsinin nûru vardır: İşte o muttakiler sana inzâl olunana ve senden evvel inzâl olunanlara iman ederler. Ahirete yakînen iman edenlerde işte onlardır. Ebu l Leys rahimehullah tefsirinde der ki: Yakîn i iyân: Bir şeyi görüp o şey hakkında her türlü şekk ve şüpheyi izâle eden yakîndir. Görmekle temin edilir. 314 Hadis, Tirmizî,Ahmed b. Hanbel
TARÎKAT I ALİ YYE 193 Yakîn i delâlet: İstidlâl ile elde edilen yakîndir. Meselâ uzakta bir yerde duman çıktığını görüp ateşin bulunduğuna dair elde edilen yakîndir. Burada ateşi görme yok, dumanından istidlâl vardır. Yakîn i haber: bir şeye dair haberle yakîn elde edilmesidir. Meselâ: Dünyada Mekke diye bir şehrin bulunduğundan bahis olunur ki, kişi oraya gidip görmese bile orayı bilenlerin verdikleri haber ile mevcudiyetine yakîn hâsil eder. Âyet i celîle nin bu beyanı müşâhede mertebesinde olmayanlar için yakîn haberdir. Bundan sonra yakîn i delâlet gelir. Âhiretin hak olduğunu yakînen görüncede haber ve delâlet iyân ve müşâhadeye yükselir. Şeriatın zâhirini bilmek ilmel yakîn, bildiğini halisâne ve ihlâs üzere yaşamak aynel yakîn, müşâhadeye ermekde hakkal yakîn mertebesidir. İlmel yakîn isabetli bir fikir istidlâl ve idrak i batınî vasıtasıyla hasıl olan ilimdir. Bu, gaybe yakînen inanan âlimlerin bulundukları mertebedir. Bu mertebe i ilmiyye ervah ı kudsiyye ile münasebet kurulmaksızın ziyadeleşemez. İlmi aynen yani gözle görerek tahakkuk etmişse bunun mertebesi yakîn i iyândır, yani aynel yakîndir. Bu da malumun müşâhadesi ile hasıl olur. Bu mertebenin bir üstüne ikilik hicâbı aradan kalkmaksızın varılmaz. Bundan sonra hakkel yakîn mertebesi gelir. Bu mertebe de artık hicâb diye bir şey kalmamıştır. Bu mertebenin aynel yakîni evliyâya, hakkel yakîni ise, enbiyaya mahsustur. Bu derece ve mertebeler ancak mücahede ile hâsıl olur. Her zaman abdestli bulunmak, az yemek, semâvât ve arzın Allah tarafından idaresi hakkında tefekkür etmek lüzümsuz şeylerle meşgûliyyetten kaçınmak, farzları sünnetleriyle beraber edâ etmek, Hakk dan gayri yani mâsivâdan tecerrüd etmek, Allah (c.c) na vasıl olmaktan başka her türlü arzuyu terk, az uyumak, Allah (c.c) na arz ı ubûdiyyet etmek, haramdan kaçınmak, helal yemek, sözünde ve işinde doğru olmak, kalp ile murâkabeye her an devam etmek gibi
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 194 mücahede yollarıyla ıyân ve müşâhedenin anahtarları elde edilir. Dokuz zümre vardır ki bunlar aldanmışlardır. Hâlıkın Allah olduğunu bilip de O na kulluk etmeyen. Razıkının Allah olduğunu bilip de huzur ve itminan içinde bulunmayan. Dünyanın zâil olduğunu bildiği halde ona itimad eden, yani her türlü işinde onu esas kabul eden. Vârislerinin, kendinin düşmanı olduklarını bildiği halde onlar için mal biriktiren. Ölümün bir gün muhakkak geleceğini bildiği halde ona hazırlanmayan. Kabrin ahiret menzili olduğunu bilip de orası için amel i sâlih işlemeyen. Kendisini hesaba çekecek olanın Allah olduğunu ve O nu aldatmanın imkanı bulunmadığını bildiği halde sahih bir hüccete dayanmayan. Cennete ulaşmak için sırattan geçileceğini bildiği halde cehenneme düşmekten korkmayan. Ateşin fâcirlere me va (yuva) olduğunu bildiği halde ondan ürpermeyen kimse aldanmıştır. Yakîne eren tûl i emeli terk eder. Tûl i emeli terk eden zühde, zühd hikmete, hikmet de her işin sonunu düşünmeye götürür ki ahiret imanı bu iman ve tefekkürün kemal hâlidir. ي ا ا يه ا ا لذ ين ا م ن وا ا تق وا الل ه ح ق ت ق ات ه و ل ا ت م وت ن ا لا و ا ن ت م م س ل م ون Ey iman edenler! Allahʹtan, Oʹna yaraşır şekilde korkun ve ancak
TARÎKAT I ALİ YYE 195 müslümanlar olarak can verin. 315 Cenâb ı Hak buyuruyor: CİHAD ا نم ا ال م و م ن و ن ا لذ ين ا م ن وا ب الل ه و ر س ول ه ث م ل م ي ر ت اب وا و ج اه د وا ب ا م و ال ه م و ا ن ف س ه م فى س ب يل الل ه ا ول ي ك ه م ال صاد ق ون Müminler ancak Allah a ve Rasûlüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır. 316 Tarîk i Hakk ta en üstün vasıflara mazhar olanlar sâdıklardır. Mertebe i sıdk, mertebe i şehâdetten üstündür. Muteber olan sıdktır. Her fevz i necâtın, saadet i dâreynin miftahıdır. Sıdk iki kısımdır: Sıdk ı kâlî ve sıdk ı hâlîdir. Sıdk ı kâlînin mertebesi umum nassın şeriat ve sünnete riâyeti ile olur. Sıdk ı hâlînin mertebesi ise: Ehli tarîk olan mukarrabîn zümresinin sıdkıdır. Âzamî derecede verâ ve takva sahiplerinin halleridir. Ebedî saadete mazhar olurlar. Allah Subhânehu ve Teâlâ buyuruyor: و م ن ي ط ع الل ه و ال رس ول ف ا ول ي ك م ع ا لذ ين ا ن ع م الل ه ع ل ي ه م م ن الن ب ي ن و الص د يق ين و ال شه د اء و ال صال ح ين و ح س ن ا ول ي ك ر ف يق ا Kim Allah a ve Rasûlüne itaat ederse işte onlar, Allah ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır! 317 315 Âli İmran Sûresi Âyet 102 316 Hucûrat Sûresi, Âyet 15 317 Nisa Sûresi, Âyet 69
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 196 Cihad iki kısımdır: 1 Cihad ı Sûrî 2 Cihad ı Mânevî. Cihad ı mânevî, cihad ı sûrî den azam ve ekberdir. Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz Tebük Gazvesinden dönerken ashabına: Şimdi küçük cihaddan büyük cihada (nefsi ıslah etmeye) dönüyoruz buyurmuşlardır. Cihad ı mânevî derecât ve terakkî bakımından da efdaldir. Zira; cihad ı sûrî nin neticesi şehâdettir. Cihad ı mânevînin neticesi ise, sıddıkiyettir. Sıddıkların makamı şühedâdan yüksektir. Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: Gerçekten herşeye cilâ verecek bir âlet vardır. Kalbin cilâsı ise, zikrullahtır. Azaptan kurtulmak için zikrullah gibi bir amel olamaz. Velev ki kılıcın kırılıncaya kadar fî sebîlillah muhârabe edesin. 318 Nitekim, hadis i şerifte: Hakîkatte mücâhid nefs i emmaresi ile mücahede eden kimsedir 319 Nefislerin tezkiyesi ile alâkalı âyetler ve hadislerde açıkca görülüyor ki: Nefsin terbiyesi zarûrîdir ve çok mühim bir vazifedir. Zira: Evliyâullah hazerâtı buyuruyor ki: Nefis inat ve hıyânet kaynağı, şer ve cinâyet mâdeni; enfüs ve âfak da fitnelerin menşei, alelıtlak zülmun ve günahın zuhûrunun sebebidir. 318 Hadis Suyûti, Câmiu s Sagîr 319 Hadis Tirmîzi
TARÎKAT I ALİ YYE 197 Ruh sultânı, akıl veziri ve kalp müftüsünün aralarında ittifak hâsıl olsa, nefs i emmâreden muhalefet ve şikak kalkar gider. Cihad ı mânevî iki kısımdır: 1 Cihad ı mâliyye 2 Cihad ı bedeniyye Buna ibâdât ı mâliye ve ibâdat ı bedeniyye de denir. Mücahede i mâliye, mücahede i bedeniyyeden daha faziletlidir. Hadis i şerifte mücâhede i mâliye mücahede i bedeniyyeye takdim olunmuştur. Zira nefislerin a lel ekser arzu ve emeli mal ile olduğu için, mala muhabbeti daha fazladır. Nefsin sıfat ı zemîmesinden birisi de hubb ı dünyadır. Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışların başıdır. Bir şeye olan aşırı derecedeki sevgi insanı kör ve sağır yapar. 320 Her ümmetin helakını mucib bir fitne vardır. Benim ümmetimin sebeb i helaki ise hubb ı dünyadır (yani dünya sevgisidir). 321 Dünya muhabbetiyle kalbinizi işgal edip Cenâb ı Hakk ın zikir ve muhabbetinden gafil olmayınız. 322 Cenâb ı Hak buyuruyor ki: اش ت رى الل ه ا ن م ن ال م و م ن ين ا ن ف س ه م و ا م و ال ه م ب ا ن ل ه م ال ج نة 320 Ebû Dâvud 321 Hadis Hakim Müstedrek 322 Hadis Deylemi Müsned
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 198 Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. 323 Bu âyet i kerîmede açık delille sabittir ki müminlerin dünyevî uhrevî saâdetleri malın Allah yolunda infak edilmesine bağlıdır. ki: Yine Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem buyuruyor Şüphesiz bu altın ve gümüş sizden önce gelen ümmetin helakına sebep oldu. Cimrilik, hırs ve övünmeden kaçınmadığınız takdirde, bunlar sizin sebebi helâkınız olur. 324 SOHBET Sohbet Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem efendimizin sünnet i seniyyesidir. Zira Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem ashâb ı kirâmını sohbet ile yetiştirdi. Sahabe ve ashab ismi oradan geliyor. Sahabe demek Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem in sohbetinde bulunmuş olan mümin demektir. Ashab kelimesi sohbetten kinâyedir. Peygamberimizin arkadaşlarına ashab denmesinin hikmet ve sebebi ise onların Rasûlullah ın sohbetine müştak ve müdâvim olduklarındandır. Allah (c.c) buyuruyor: آ ن ت م خ ي ر ا مة ا خ ر ج ت ل ل ناس 323 Tevbe Sûresi, Âyet 111 324 Hadis; Sami Ramazanoğlu
TARÎKAT I ALİ YYE 199 Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz... 325 tebşîr i ilâhîsine mazhar olmuş bulunan o büyük insanlar Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem in sohbetleriyle yetişmişlerdir. Allah (c.c) buyuruyor: و م ن ا ح س ن ق و ل ا م من د ع ا ا ل ى الل ه و ع م ل ص ال ح ا و ق ال ا نن ى م ن ال م س ل م ين (İnsanları) Allahʹa dâvet eden, salih amel işleyen ve Ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? 326 Tesânüd i İslâmiyenin arz üzerinde tahakkuk etmesi için altı şart vardır. Müslümanlar bu altı şartı nefsinde tatbik ederse tesânüt i İslâmiye arz üzerinde tahakkuk etmiş olur. Şöyleki: 1 Allahu gâyetünâ (Aksâl gâyemiz Allah olmalı) 2 ve r Rasûlü Zâimünâ (Rasûlullah önderimiz olmalı) 3 ve l Kur ânu düsturunâ (Kur an düsturumuz olmalı) 4 ve l İslâmü sebîlünâ (İslâm yolumuz olmalı) 5 ve l Cihâdü hırfetünâ (Cihad sanatımız olmalı) 6 ve ş Şehadetü fî sebîlillâhi aksâ emâninâ (Allah yolunda şehit olmak ise, arzumuzun müntehâsı olmalıdır) Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem efendimizden itibaren devam edegelen bir esas vardır ki o; sohbettir. Tarikatların da bu esasa riâyet etmeleri lazımdır. İnsanları irşad edecek vârisü l enbiyâ sıfatını hâiz mürşid i kâmiller ve sâlikler mutlak surette sohbetle kemâle ererler. 325 Âl i İmran, Âyet 110 326 Fussilat Sûresi, Âyet 33
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 200 Zira şeyhü l meşâyih olan sâdıklar imânın kemâline ermiş sıdka kavuşmuş, sadakat mertebesine ulaşmış, dünya ve mâsivâ sevgisinden uzaklaşmış, Allah ve Rasûlullah sevgisi ile meşbu hem hâl olmuş kimselerdir. Onların sohbetleri biiznillah ölü kalpleri diriltir. Zira onlar her halleri ile Allahu Teâlâ (c.c) ya bağlıdırlar, sohbet esnasında Allahu Teâlâ dan gelen ilâhî vâridâtı sohbetlerinde mevcut bulunanlara dağıtırlar. Basireti açık olanlar bunu bilirler ve görürler. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular: Bir kimseye dünyaya karşı zühd ve az konuşma hasletlerinin verildiğini görürseniz ona yaklaşın (ve sözlerini dikkatle dinleyin). Çünkü o hikmetli sözler eder veya ona hikmet ilham edilir 327 Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem ashâb ı kirâmı yetiştirdi, ashâb ı kirâm tâbiini, onlarda tebe i tâbiîni. İslâm tarihi boyunca şeyh i sâdıklar şeyh i sadıkları yetiştirdiler. Çünkü onlar Kur an ı Kerîm deki sâdıklarla beraber olunuz âyet i celilesini kendilerine şiâr edinmişlerdi. Günümüze gelinceye kadar emânet emin ellerden ehil ellere teslim edilegeldi. İşte bu ehliyetli zâtlar hep sohbette yetiştiler, yetiştirildiler. Rabbimizin şu emru fermânı mürşid i sâdıklara her zaman esas teşkil etti. Allah (c.c) buyuruyor: ا ن الل ه ي ا م ر آ م ا ن ت و دوا ال ا م ان ات ا ل ى ا ه ل ه ا و ا ذ ا ح ك م تم ب ي ن ال ناس ا ن ت ح ك م وا ب ال ع د ل ا ن الل ه ن ع ما ي ع ظ ك م ب ه ا ن الل ه آ ان س م يع ا ب ص ير ا Allah size, mutlaka emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne 327 Ramûzul Ehâdis
TARÎKAT I ALİ YYE 201 kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür. 328 Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Efendimiz şöyle buyurur: Allâhu Teâlâ yedi kimseyi zıllinden başka gölge olmayan kıyamet gününde kendi zılli altında barındıracaktır: İmâm ı âdil, (Adil idâreciler) Rabbine ibâdete müdâvim olan genç, Gönlü mescidlere merbut olan kimse, Allah için buluşup Allah için ayrılan kimseler, Makam ve cemâl sâhibi bir kadının haram teklifine Ben Allahʹdan korkarım diyerek günâhı reddeden erkek, Gizlice sadaka veren mümin, Allâhu Teâlâʹyı tenhâda lisânen, yâhud kalben zikredip de haşyeti ilâhîyeden ağlayan mümin. 329 İslâm da sohbetin lüzum ve ehemmiyeti büyüktür, sâdık imânı kemâle ermiş, içi ile dışı bir, sözü özüne uygun mustakîm, muttakî, sıdka kavuşmuş ve dünya sevgisinden uzaklaşmış, Allah ve Rasûlullah sevgisi ile hemhal olmuş, başkalarına da himmet eden kemal ehli zâtlar sohbetle yetişmişlerdir. Şeyh i sâdıklar (mürşid i kâmiller) kalıpları ile etraflarındaki insanların içinde oldukları halde, kalpleri ile daima Allah (c.c) nun sevgisi, aşkı ile Allahu zülcelâl vel kemâl ve tekaddes ve Teâlâ nın arşında cevelân ederler. Ve sohbetlerinde bulunanları istidâdlarına göre nefsin bataklıklarından çıkarıp, imân, ihlâs ve ihsan nimetlerine 328 Nisa Sûresi, Âyet 58 329 Hadis, Buhârî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 202 doğru yükseltirler. Biiznillah O nun razı olmadığı fiillerden ve hallerden kurtarıp rızasına yöneltirler. Bu zevât ı muhteremelere intisab etmeye gelince: Bu da bir emr i meşrudur. Zira Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer (Radıyallahu Anha) ya tabî olun. 330 Ammar (Radıyallahu Anh) ın hidâyeti üzere olun ve İbn i Ümmi Abid (Abdullah bin Mesud) (Radıyallahu Anh) ın ahdine temessük edin. 331 Ulemaya da ittibâ edin. Zira onlar Enbiyânın vârisleridir. Dünya ve ahiretin nur saçan kandilleridir 332 buyurdular. İktida ve ittiba mânâsına olan intisab, hidâyet yoluna sülûk etmiş, sırat ı mustakîme ermiş olan mürşidlerin yoluna girmektir. Kur an ı Kerîm de mürşide olan ihtiyaç Musa (a.s) la Hızır Aleyhisselam kıssasında şöyle beyan olunur: ق ال ل ه م وس ى ه ل ا تب ع ك ع ل ى ا ن ت ع لم ن م ما ع لم ت ر ش د ا Musa ona: Sana öğretilenden, bana, doğruyu bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen için sana tâbi olayım mı? 333 dedi. Musa (a.s) ululazîm bir peygamber olduğu halde kendisi için lüzumlu olan ilm i ledünnîyi elde etmek maksadıyla peygamber olmayan, fakat salih bir kul olan Hızır aleyhisselama tâbi olmuştur. Bu hakîkat müridin mürşide intisab etmesi için açık bir burhan ve delildir. Nefsinin heva ve hevesine esir olan insanların elbette sâdık bir mürşide olan ihtiyacı zarûrîdir. 330 Hadis, Tirmizî ve İbni Mâce 331 Hadis Tirmizî ve İbn i Adiy 332 Hadis Deylemi 333 Kehf Sûresi Âyet 66
TARÎKAT I ALİ YYE 203 İnsan ı kâmilin yetişmesi için sâdıklarla beraber olun emr i ilâhîsine uyulur. Evvelki hallere tâlim terbiye sonrakilere ise seyr i sülûk tâbir olunur. Seyr i sülûkun sırası şöyledir: Vâris i enbiyâ olan şeriat tarîkatmârifet ve hakîkat ehli olan mürşid i kâmile intisab olunur. Vereceği evrâdu ezkâr ihlâsla tâlim edilir. Sohbet ve hizmetine devamla bilcümle nasihatlarına ihtimam gösterilir. Allahu Teâlâ bir kimseye tevbe etmeyi ve bir şeyh i kâmile intisab etmeyi nasip ederse o kimse intisab etmiş olduğu şeyh i kâmili Allah için sever ve tam bir teslimiyetle ona teslim olur, onun emrine itaat eder. Gassâl elinde meyyit ne ise o da mürşidine öyle teslim olur. Mustakim bir mürid, bağlandığı mürşid i kâmile teslimiyyeti nisbetinde terakkî eder (mânen ilerler). Teslimiyeti kuvvetli olan kısa zamanda seyr i sülûkunu tamamlayabilir ve yüksek hal ve makamları idrak eder. Bu meyanda Elmalılı Hamdi Yazır Muhammed, Esad Erbilî (k.s) ın aşağıdaki beytini işitince şöyle der: Gam değilmiş Hamdi! Olmak seyr i gülşenden cüdâ Neşve var yadında derler, gül fedâ bülbül fedâ Şimdi şeyh i asırdan duydum şu yolda bir nidâ: Dergâh ı pîr i muğanda hak i pay ol Es âda Ol zaman anlarsın ancak rutbe i bâlâ nedir Mürşidi kâmilin dergahında ayak tozu olacak şekilde mütevazi olup, teslim ol ki yüksek rütbenin ne olduğunu bilesin ve göresin.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 204 Bir müridin mürşidine teslimiyeti ile muhabbeti birleştiği zaman Allah ın feyz ve bereketi mürşidinin kalbinden kendi kalbine oluk gibi akar. Mürşid ile mürid arasındaki bağ, muhabbetullahdır. Muhabetullah bağına ermeyenlerin sevgileri mecâzîdir. Ancak aşkla devam edildiği takdirde muhabbetullaha ulaşmak mümkün olabilir. Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem Allahu Teâlâ kıyamet gününde muhakkak surette buyuracak ki: Benim için birbirini sevenler nerededirler? Bugün benim gölgemden başka gölge yoktur. Onları bugün gölgemde gölgelendireceğim.. 334 buyurdular ve şu âyet i kerîmeyi okudular: ا ل ا ا ن ا و ل ي اء الل ه ل اخ و ف ع ل ي ه م و ل اه م ي ح ز ن و ن Bilesiniz ki, Allahʹın dostlarına korku yoktur; onlar mahzun da olmayacaklar. 335 Şeyh i sâdıklar ümmet i Muhammed in içinde Allahu Teâlâ nın en büyük nimetleridirler. Cenâb ı Mevlâ mahza lütf i ilâhî olarak zilletle yaşayanların içinde dahi o mübârek muhterem kullarını ihsan ediyor, bulunduruyor. Ne var ki çok kere o zevât ı kirâm ın etrafında toplanmış bulunanlar o büyük nimetten kendileri istifâde edemedikleri gibi başkalarının istifâdesine de mâni oluyorlar. Ebû Musa (r.a) anlatıyor: ʺRasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: ʺİyi arkadaşla kötü arkadaşın misâli, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi sana kokusundan vermese 334 Hadis Müslim 335 Yunus Sûresi, Âyet 62
TARÎKAT I ALİ YYE 205 bile güzel kokusu sana ulaşır. Körük çekene gelince; körüğün kıvılcımı ya elbiseni yakar yahut da hoş olmayan kokusunu koklarsın.ʺ 336 Şeddâd bin Evs rivâyet etmiştir: Hz. Peygamber ile berâberdik. Bize sordu: Aranızda yabancı (yani ehl i kitaptan) bir kimse var mı? Bizde: Hayır dedik. Sonra bize kapıyı kapatmamızı emretti ve şöyle dedi: Ellerinizi kaldırın ve Lâ ilâhe illallah deyin Ellerimizi kaldırdık ve Lâ ilâhe illallah dedik. Sonra Hz. Peygamber: Allah a hamd olsun. Yâ Rabbi, sen beni bu kelime ile gönderdin, bana bunu emrettin ve onda bana Cennet i vaad ettin. Sen vaadinden dönmezsin dedi. Sonra da şöyle buyurdu: Sevinin zira Allah hepinizi affetti. 337 Her mümin kendi hâline göre, Allahu Teâlâ ya yakınlığı ve Rasûlullaha sevgisi nisbetinde evliyaullahın sohbetinden istifâde eder. İstifadenin devamı edeplere riâyet edilerek dedikodu, mâlâyâni ve gıybet gibi günahlardan sakınmak ile mümkün olur. Halid İbn i Velid (r.a) rivâyet ettiği bir hadîs i şerifte: Peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem Efendimize bir a rabi gelerek Yâ Rasûlallah! Sizden hem dünyada, hem de ahirette bana kafi gelecek, beni müstefid kılacak şeylerden istirham edeceğim dedi. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem da: İste, ne arzu ediyorsun? buyurdular. Ve aralarında şu muhavere cereyan etti: A rabi: İnsanların en âlimi olmak istiyorum. Rasûlü Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem: Allah tan kork, insanların en âlimi olursun. A rabi: İnsanların en zengini olmak istiyorum. Rasûlü Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem: Kanaat et, insanların en zengini olursun. A rabi: İnsanların en hayırlısı olmak istiyorum. Rasûlü Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem: İnsanlara faydalı olan kimse onların en hayırlısıdır. A rabi: İnsanların en âdili olmak istiyorum. Rasûlü Ekrem sallallâhu aleyhi 336 Hadis Buhârî, Müslîm 337 Hadis, Ahmed İbn i Hanbel
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 206 vesellem : Şu halde kendin için arzuladığını insanlar için de arzu et. A rabi: İnsanların en hassı olmak istiyorum. Rasûlü Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem: Allah ı çok zikret insanların en hassı olursun. A rabi: Muhsinlerden olmak istiyorum. Rasûlü Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem: o halde ahlâkını güzelleştir. İmanın kemâle ersin. A rabi: İtaatkârlardan olmak istiyorum. Rasûlü Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem: Allah ın farz kıldığı şeyleri yerine getir, muti olursun. A rabi: Allah ın rahmetine mazhar olmak istiyorum. Rasûlü Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem : Kendine ve Allah ın mahlukatına karşı merhametli ol. A rabi: İnsanların en kuvvetlisi olmak istiyorum. Rasûlü Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem: Allah a dayan ve O na tevekkül et insanların en kuvvetlisi olursun. A rabi: Duâmın kabul olunmasını istiyorum. Rasûlü Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem: Haramdan ictinab et. A rabi: Allah ın insanlar arasında beni rüsvâ etmemesini istiyorum. Rasûlü Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem: İnsanlar arasında rüsvâ olmamak için dilini ve namusunu koru, güzel ahlaklı ol buyurdu. 338 TEVÂZU Güzel ahlâkın başı, tevâzudur. Bir kimse, mütevâzı olmadıkca diğer güzel ahlâkların tamamını üzerinde toplamış olsa dahi o kimse kemal sahibi, faziletli bir mümin olamaz. Zira tevâzunun zıddı olan kibir, enaniyyet ve gurur, kullukla asla bağdaşmayan Allah Teâlâ nın hiç sevmediği sıfatlardır. Hadis i Kudsîde: 338 Taberânî
TARÎKAT I ALİ YYE 207 Kibriyâ benim ridâmdır, azâmet benim îzarımdır. Bunlardan birini benden almak (kibir ve azâmet göstermek) isteyeni cehenneme atarım. buyurulmuştur. 339 Cenâb ı Hak İblis aleyhilâne yi kibirlenmesine sebep rahmetinden ebediyyen tard eylemiştir. Allah (c.c) bu hakîkatı Kur an ı Kerîm de şöyle beyan eder: ا لا ا ب ل يس ا س ت ك ب ر و آ ان م ن ال ك اف ر ين Yalnız İblis secde etmedi. O kibirlendi ve kâfirlerden oldu. 340 Kibirlenmek insan için en kötü bir cehâlet ve edepsizliktir. Kibirden kurtulamamış olan hiçbir ilim sahibi ilminden hayır göremez, yine kibirden kurtulamamış olan hiçbir mürid zühdün, takvânın gerçeğine eremez. Ve bu şeytânî kuruntudan kendini kurtaramamış olan hiçbir müslüman; mümin i kâmil olamaz. Kibri, gurûru ve enâniyeti yıkamamış, yok edememiş olan müslüman fertlerin cemiyetlerinde, Allah ve Rasûlünun istedikleri birlik ve uhuvvet meydana gelmez. Buna göre her müslüman ferdin seyr i sülûk görerek, mücâhede ederek nefsini bu kötü sıfattan kurtarmak mecburiyetinde olduğu şüphe götürmeyen bir gerçektir. Kibir ve enâniyyetten kurtulmak ve gerçek mümin olmak ve böylece kulluğun sırrına varmak için geçmişte çilehaneler inşa edilmiş ve bu mekanlarda müminler mücahede ve riyazetin her türünü idrak etmişlerdir. Bunları hem kendileri yapmışlar, hem de yol gösterdikleri, irşâd ettikleri kimselere tavsiye etmişlerdir. Zîra bu kullar için en büyük zarûrettir. 339 Hadis Müslim, İbn i Mâce 340 Sa d Sûresi, Âyet 74
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 208 Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurdular: Allahu Teâlâ mütevâzı olun, hatta hiç bir kimse hiç bir kimseye karşı iftihar etmesin ve hiç bir fert hiç bir ferde zulüm yapmasın diye bana vahyetti. 341 Allah (c.c) Kur an ı Kerîm de mütevâzı erkek ve kadınları medhü senâ ile şöyle tebşîr etmiştir: ا ن ال م س ل م ين و ال م س ل م ات و ال م و م ن ين و ال م و م ن ات و ال ق ان ت ين و ال ق ان ت ات و ال صاد ق ين و ال صاد ق ات و ال صاب ر ين و ال صاب ر ا ت و ال خ اش ع ين و ال خ اش ع ات و ال م ت ص دق ين و ال م ت ص دق ات و ال صاي م ين و ال صاي م ات و ال ح اف ظ ين ف ر وج ه م و ال ح اف ظ ات و ال ذاآ ر ين الل ه آ ث ير ا و ال ذاآ ر ات ا ع د الل ه ل ه م م غ ف ر ة و ا ج ر ا ع ظ يم ا Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, taata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allahʹı çok zikreden erkekler ve çok zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. 342 Tarîkata gönül vermek, seyr i sulûk görmenin mecburiyetine, inanmak güzel şeylerdir; ne var ki bunlar kâfi değildir, bu hususta hüsn i niyet sahibi olmak da yetmez. Dinimizin farz kıldığı ve dinî hayatımızın temeli olan ulûm ı şer iyye mutlaka öğrenilmelidir. Allah (c.c) Kur an ı Kerîm de: 341 Hadis Müslim, Ebû Davud ve İbn i Mâce 342 Ahzab Sûresi, Âyet 35
TARÎKAT I ALİ YYE 209 ي و ت ى ال ح ك م ة م ن ي ش اء و م ن ي و ت ال ح ك م ة ف ق د ا وت ى خ ي ر ا آ ث ير ا و م ا ي ذ آ ر ا لا ا ول وا ال ا ل ب ا ب Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar buyurdu. 343 Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem bir hadis i şeriflerinde şöyle buyurdular: Allah Teâlâ bir kimsenin hayrını murad ederse onu dinde fakîh kılar. 344 Bu hadis i şerif; yukarıdaki âyet i kerîmede geçen hikmet ve hayır kelimelerini tefsir ediyor. Allah Teâlâ nın hikmet ve hayırdan muradı ilâhîsinin şer î ilimleri öğrenip dini iyi anlamak, yani fıkıh ilmine sahip olmak manasına geldiği anlaşılıyor. Peygamber Efendimiz hikmet hakkında şöyle buyurmuşlardır: Allah korkusu hikmet başıdır. 345 Hikmet kelimesi, sağlamlaştırmak manasında olan ihkâm kökünden gelmektedir. Bir kimsenin dinî hayatının sağlam temele dayanabilmesi için ulûm ı şer iyyeyi iyi öğrenmesi lazımdır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: İlmi Allah rızasından başka bir şey için öğrenen veya o ilimle Allah rızasından başka bir şey isteyen kimse cehennemdeki yerine hazırlansın. 346 343 Bakara Sûresi, Âyet 269 344 Hadis Buhârî, Müslim 345 Deylemî, Müsned 346 Hadis Tirmizî, İbn i Mâce
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 210 ŞERİAT TARÎKAT MÂRİFET HAKÎKAT Tasavvufun bir çok tarifleri vardır; bu tariflerin en kısası tarîk dir. Yani tasavvuf Allah (c.c) na giden dosdoğru bir yoldur. Her gidilen yolun sonunda bir gaye vardır. Tasavvufun gayesi ise kalp tasfiyesi ve nefis tezkiyesinden sonra kulu Allahʹa vâsıl etmektir. Buna marifet ve hakîkat yolu da denir. Bu yola çıkan yolcu, yolculukların en güzeline çıkmış olur. Seyr i sulûkte hedef hayvanî ve nefsânî bütün mezmûm sıfatlardan birer birer temizlenmektir. Bundan başka fâni ve nefsani hayatta büyük müsibet diyebileceğimiz hadiselerin en müşkil olanlarına bile her zaman tevekkül ve teslimiyet ile hazır bulunmak lazımdır. Şeriat ile Hakîkat arasındaki fark şudur: Şeriat peygamber vasıtasıyla gelen ve mükellefiyeti anlatan hükümlerdir. Hâlbuki hakîkat tarif vasıtasıyla gelmiş hükümlerdir. Şeriatı, hakîkat teyit eder; hakîkatı, şeriat şarta bağlar. Hemen her vecihten şeriat hakîkat ve hakîkat şeriattır. Bununla beraber tasavvuf ehlince ikisinin arasında fark vardır ki şöyledir: Şeriat Rasûller vasıtasıyla gelir hâlbuki hakîkat vasıtasız bir takril (delilin müddeaye mutabakatı) dır. Şeriat demekle emirlerle yasaklara işaret edildiğide vakidir. Hakîkat demekle insanın kalp gözündeki perdenin açılması kastolunabilir. Şeriat fiillerin ve amellerin varlığı ise, hakîkat iç âleme ait hallerin müşahedesidir. Şeriatı tatbik edersek nefsin heva ve hevesinden kurtuluruz. Hakîkat ise, kulun hakkel yakîn Allah a vuslatıdır. Şeriat ilmin şartlarını yerine getirmek, hakîkat hükmün galebelerine teslim olmaktır. Şeriat Rabbin kullarına hitabıdır, isbat edilecek şeyi açıklamak ve buna ait delili ileriye sürmek üzere yaratanın kullarına emir ve nehy sûretiyle bildirdiği kelamdır. Hakîkat ise, kendisini sevenlere tahsis buyurduğu lütuf ve ihsanıdır. Şeriata Allah ın emirleri ve yasakları, hitap ve kelamı, hakîkate tarifi ve hükümleri de denilmiştir. Şeriat Allah (c.c) na kulluk etmek ve
TARÎKAT I ALİ YYE 211 hakîkatte onu müşahede etmektir. Şeriat O nun daveti ve hakîkat ise O nun kendisine yaklaştırması, meveddeti ve muhabbetidir. Cenâb ı Hak şeriat ile hakîkati bir çok âyetlerde bir araya getirmiştir ki bunlar şu cümlelerdendir: ل م ن ش اء م ن ك م ا ن ي س ت ق يم Sizden doğru yolda gitmek isteyenler için de 347 işte buradaki istikamet yolu şeriattır. Bir diğer âyet: و م ا ت ش اؤ ن ا لا ا ن ي ش اء الل ه ر ب ال ع ال م ين Alemlerin Rabbı Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz 348 bu da hakîkatin delilidir. Diğer bir âyet: ا ياك ن ع ب د Rabbimiz! Ancak sana kulluk ederiz... 349 işte burada şeriatı korumak vardır. Başka bir âyet daha: و ا ياك ن س ت ع ين...ve yalnız senden medet umarız 350 burada ise hakîkati ikrar vardır. Hâlbuki Ancak senden yardım dileriz sözünde de her işi ondan görmek ve kendisine yapılan ibadeti yine kendisinin müsahhar kılışına ve yardım etmesine borçlu bulunmak manası var. Ancak sana taparız âyetini senden başkasına tapmayız ve sana ibadetimizde senden gayrisini ortak yapmayız manasına alanlar vardır ki; bu ma 347 Tekvir Sûresi, Âyet 28 348 Tekvir Sûresi, Âyet 29 349 Fâtiha Sûresi, Âyet 5 350 Fâtiha Sûresi, Âyet 5
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 212 kam şeriatındır. Ancak senden yardım dileriz âyetinde Nefsimizden ve çevremizden değil yalnız senden yardım dileriz. Manasına alanlar vardır ki bu da hakîkatin makamıdır. Ancak sana taparız ebrarın Ancak senden yardım dileriz ise mukarrebûn olanların makamıdır. Ebrar ın ayakta durması Allah (c.c) nadır ve mukarrebûnun ayakta durabilmesi de Allah tandır. Birincilerin ameli, Allah içindir ve ikincilerin ameli ise Allah iledir. Allah için amel sevap, Allah ile amel kurbiyet (Allah (c.c) na yakınlık) kazandırır. Allah için amel ibadetin tahakkuk ettirilmesini Allah ile amelde iradenin tashihini icabeder. Allah için amel her âbidin nâatı (güzel vasfı)dır. Allah ile amel ise, her kâsidin (nakıs olanın) nâatıdır. Allah için amel İslâmʹın zâhir hükümlerini tatbik etmektir; hâlbuki Allah ile amel batınî din hükümlerini yerine getirmektir. Hakîkate tutunmakla şeriata uymaktan müstağni kalacağını zannedenler doğru yolu şaşırmış ve şaşırtmış kimselerdir. Bu verdiğimiz izahlardan anlaşıldı ki önümüze çıkan sebeblere bakarak hüküm vermek, emri ve nehyi gözetmek kulun kulluğunu yapması ve şeriate uyması demektir. Nitekim Allah ın zâtı hakkındaki hikmetinin tevhid ve hakîkat olduğu anlaşılmıştır. Şu halde hakîkat şeriatın iç yüzüdür ki iç yüzü bir şeyin dış yüzünden müstağni kalmadığı gibi dış yüzü de iç yüzünden müstağni kalamaz. Bu dıştan içe geçiş yolu, Tarîkat dır. Yani şeriattan mârifete ulaşmak tarîkatla mümkün olur. Mârifet ise, bu yolların neticesinde vuslata erenlere Allahʹın lutfettiği ledünnî ilimdir. Bilki mârifetin neticesi hakîkattir. Şeriatı yaşarsak verâya en yakın amelleri yaparsak tarîkat meydana çıkar. Eğer tarîkatı tatbik edersek mârifete ulaşırız. Marifetten sonra hakîkata vasıl olunur. Bunu idrak etmekle de hakîkat zuhur eder. Hülâsâ, gerçeğin ta kendisi olan İslâm dinini cihanşümul Vahdet hakîkatine Şeriat Ta
TARÎKAT I ALİ YYE 213 rikat Mârifet ve Hakîkat kademeleri ile erişilir. Şeriatta bilerek yemek, tarîkatta gıybette bulunmak ve hakîkatte masivayı (Allah dan gayrisini) hatırından geçirmekle oruç bozulur. Hakîkatin sırlarına ancak şeriatın yani Kur an ve Sünnet in emrettiği amelleri yapmakla vâkıf olmak mümkündür. Zira şeriata aykırı düşen her tarîkat küfürdür. Kur an ve Sünnet in teyit etmediği her hakîkat ilhat ve zındıklıktır. Necmeddîn i Kübrâ şöyle buyurdu: Şeriat gemi gibidir, tarîkat ise, deniz. Mârifet de denizdeki inciye ulaşmanın ilmidir, hakîkat ise o incinin kendisidir. İnci ise rıza, cennet ve cemalullahtır. İnci tâlibi gemiye binecek ve denize açılacaktır ki inciye kavuşsun. Ehl i Hakîkat indinde kurbiyyet kulun bütün arzu ve sıfatlarını Allah ın iradesinde ifnâ edip fasılasız tecelliyata müstağrak bulunmasıdır. Kurb ne yukarı çıkmak, ne de aşağı inmektir. Allah (c.c) na kurbiyyet kibir ve enâniyetten külliyen kurtulmaktır. Çalışmakla kimse Allah (c.c) na vasıl olup muradına eremedi. Fakat vuslata erenler yine çalışanlar oldu. Edep ve ihlâs içinde kemal derecesine geçmek ilim ve amelledir. Mutlak vâhidi müşahede ancak farzdan sonra nâfile ibadetlerin yapılmasıyla tahakkuk eder. Cenâb ı Hakk ın yarattığı mahlukatın içerisinde en yüksek tecellisine mazhar olmak şerefi insana nasip olmuştur. Bütün mevcudat insan için yaratılmıştır. O nun şeref i kudûmuna âlemler yaratılmıştır. Hakkın in âmı hakîkatin izahı ona arz olunmuştur. O mazhar ı kün ve nüshâ i kübrâdır. Netice olarak salih insanların boyası ile boyanmak, halleriyle hallenmek ziyaları ile ziyalanmak lazımdır. Her türlü zan ve şüpheden âri dalalet ve bidattan hâli burhan ve hüccetlerle kavî bir imanla hakka bağlanmak ve halis bir niyete sahip olmak insanı felaha erdirir. Tasavvuf ilmi kişiyi gerçek fikir cevheriyle bil fiil yetiştiren İslâm ve irfan medreseleridir. Bu ilm i celâlin müntesipleri olan ürefa i âri
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 214 fîn, keşfe dayalı tarz ı talim ve terbiye i telakkî eylerler. Onların usülleri kuru bir sözden ibaret değildir. Terbiye ve tehzib i ahlâk hususunda takip ettikleri bir edep yoludur. Tasavvuf Allah (c.c) na fart ı muhabbet ve terk i davadır. Zikr i dâimî, huruc ı masivaullahtır. Tasavvuf: Menşe i adâb ı erkân ı şeriattır. Kimyâ i feyz, iksir i hakîkattir. Gurfe i bahr i şuhûd, Rabb i izzettir; Zât ı ef ali, sıfat ı Hakk ı bilmektir. Terk i kesrettir, kemâl i mahz ı rahmettir. Meşrik i dîlden doğan şems i hakîkattir. Hayret i efzây i tavâf ı kâbe i dîldir. Tasavvuf, şems i tâbân, bedr i kamer, nur ı hikmet, cezbe i ismet makam ı hayret ve kemal i ru yettir. Hülasa tasavvuf terk i terktir, terk i niyettir, teslimiyet ve edeptir. Cenâb ı Hak buyuruyor ki: ا لا م ن ار ت ض ى م ن ر س ول ف ا نه ي س ل ك م ن ب ي ن ي د ي ه و م ن خ ل ف ه ر ص د ا Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar. 351 Allahu Teâlâ Peygamber i Zîşân efendimize bazı gaypleri, sırları bildirir tâki onun gaypten haber vermesi kendisi için bir mucize teşkil etsin diye. Müfessirlerin beyanına nazaran Mu tezile görüşüne sahip olanlar bu âyete istinaden evliyaullahın kerametini reddederler ve keramet câiz olsaydı velinin gaybı haber vermesi câiz olurdu; bu ise, ancak Cenâb ı Hakk ın beğenip seçtiği peygamberlere mahsustur derler. Hâlbuki âyette vâki olan selb, umûmîdir. Allahu Teâlâ herkesi her gaybine muttali kılmaz demektir. Bu bazı gaybleri dilediğine izhar buyurmasına asla mâni değildir. Bununla beraber evliyaullahtan harikulâde şeylerin zuhûru da yine peygambere muzâftır. O nun 351 Cin Sûresi, Âyet 27
TARÎKAT I ALİ YYE 215 mucizesinin isbâtıdır. Çünkü veli ancak muhabbet i Rasûl vasıtası ile mazhar ı keramet olur. Veliyullah demek Allahu Teâlâ yı ve O nun sıfatlarını mümkün olabildiği kadar bilen; taatlerine müdâvim olan, masiyetlerden ve dünyevi lezzet ve şehvetlere dalmaktan ictinap eden ve bütün bunlarla beraber mensup olduğu Peygamber uğrunda herşeyini feda eden bir zât i kudsîyyü l sıfattır. Onun kerametinde peygamberlik davası yoktur. Bilâkis peygamberin mucizesini teyit ve isbat vardır. Evliyaullahın kerametleri peygamberlerin mucizeleri hep ceberût âlemindendir. Vehb bin Münebbih şöyle rivâyet eder: Havârîleri İsa (a.s) a sormuşlar: Ey Ruhullah, evliyaullah kimlerdir? Buyurmuş ki: Onlar o kimselerdir ki insanlar dünyanın zâhirine bakarlarken onlar bâtınını görürler. İnsanlar dünyevî ve acil muradlar isterlerken onlar gelecek ahiret muradını isterler de ölümü daima hatırlarlar. Diyanetinde muhik (haklı) olmayan, kalbiyle ve diliyle Allah ın Peygamberini ikrar ve onun bütün emir ve nehiylerine itaat etmeyen bir kimse veli olamaz. Hatta o istiklal iddiasında bulunur da peygambere tâbi olmazsa yalancıdır. Ondan zuhura gelen şeyler de istidracdır. Keramet değildir. Peygamberlerden zuhura gelen hârikulade şeylere mucize; evliyaullahdan zuhur eden olağanüstü hallere keramet denir. Mârifetullaha talip olmuş din kardeşlerim bilmiş olsunlar ki, sâdât ı nakşibendiye (k.s) esrârehumu z zekiyyenin itikâdı ehl i sünnet vel cemâat itikadıdır. Sâadat ı izâmın tarîkının menbaı şeriat ı Muhammediyenin ve sünnet i seniyyenin ahkamını hıfz üzeredir. Bu hususta gavs i Samedânî, kutb ı Rabbânî Müceddid i Elf i Sânî, Şeyh Ahmedü l Fârukî (k.s) hazretlerinin şöyle buyurdukları vechile:
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 216 Ey İhvân ı Din! Malumunuz olsun ki, bizim tarîkimizde İslâm adabından bir edebe riâyet etmek, yahut bir kerâhatten kaçmak velevki kerâhet i tenziye de olsa zikirden, fikirden mürakebeden ve teveccühden bir kaç mertebe daha efdaldir. Evet edebe riâyet ve kerahatten ictinap ile beraber, zikir ve fikirde birlikte bulunursa o zaman nurun alâ nûrdur. Fevz i azîme nail olur. Allah (c.c) na ubudiyyete devam etmezse bu şerefe nâil olamaz. Zirâ Cenâb ı Hakk ın insanı yaratmasından muradı, insanın Allah (c.c) na ubudiyyet vazifesini ifa etmesi içindir. Fakat bidâyette aşk ve muhabbetin insana taallûku Cenâb ı Hakk a karşı kulun işlediği masivadan alakasını kesmek içindir. Çünkü aşk ve muhabbet maksûd ı asli değildir. Belki ubudiyet makâmını tahsil içindir. Bir insan, mâsivadan alâkasını kesmedikçe Hak Teâlâ hazretlerine tam manasıyla kul olamaz. Aşk ve muhabbet ise, bu alâkayı kesmeye vesile olur. Buna binâen ubûdiyet velâyet mertebelerinin nihâyetidir. Ubûdiyet in üstünde makam yoktur. Bu saadet i azîme ise, cezbe i ilâhî ve sulûk tarikiyle manevi terbiyenin husuluna tevakkuf eder. Arif i billah şeyh Ebû Ali Ed Dakkâk buyurdu ki: Kendi kendine biten bir ağacın meyvesi olsa da cılız ve lezzetsiz olur. Âdetullah öyledir, sebebsiz bir şey olmaz. Nitekim tevâlüt ve tenâsülde anasız babasız olmaz. Gerçi cezbe i ilâhî, ilm i ledünnî ve fıtrat ı kudsiye ile kalb i selîme vasıl olmuş olanlar varsa da nadirattandır. Ahkâm ı din ise, ekser ve agleb (galip) üzerine mebnîdir. Rivâyet olunur ki sahrada İmâm Gazâlî üzerinde yamalı bir hırka, elinde bir asa ve bir ibrikle görülmüş ve kendisine: Yâ İmâm Bağdat ta ders okutmak bundan efdal değil midir? diye sorulduğunda gadapla bakıp ve buyurmuştur ki: İrâdet feleğinde saadet ayı tulû edip akıl güneşi vuslat ve ferrine meyl ettiği için böyle oldu. Ulûm ı şer iyye ve hakikiyyede mütekemmil olan Şeyh Abdülvehhab ı Şa rânî, Meşârıku l Envar il Kudsiyye fi l Uhudi l Muhammediye sinde nakleder ki; Kalbi huzûr ı ilahiyeye duhulden men
TARÎKAT I ALİ YYE 217 eden sıfat ı mezmümeden halas edecek bir şeyhi, mürşid ittihaz etmek vaciptir, diye icmâ ve ittifak vâkidir. Şeyh denilince ârif, âlim, kâmil mükemmil bir zât ı kudsiyyi l sıfat hatıra gelmelidir. Bu evsafı hâvi hakiki şeyhin tarifi kitabımızın muhtelif yerlerinde mevcuttur. Ey kardeş! Malumun olsun ki müridleri kendine intisaba çağıran sahte şeyhler çoktur; lâkin iradesinde sâdık ve imanında samimî mürid de çok azdır. Şunu da iyi bil ki; halkı Cenâb ı Hakk a vasıl kılan Cenâb ı Hâlık ın fiilinden başka bir şey değildir. Herşey ancak O nun iradesi ile mümkündür. Hakiki şeyh, Cenâb ı Hakk ın emirlerine hakkıyla inkıyad ve Rasûlullah ın sünnetlerine tam ittiba edendir. İşte buna binaen Ebû Bekir Es Sıddîk (r.a): Ey İnsanlar! Ben Allah (c.c) na ve Rasûlüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin, ben isyan ettiğim vakit, siz bana itaat etmeyin buyurdular. Bir mürid Allah ı talepte sâdık olmazsa bin mürşidi olsa Hakk a vâsıl olamaz. Bir mürşid de Kur an a ve sünnete kâmil mânâda tâbi değilse bin müridi olsa dâhi bir müridi Hakkʹa vasıl edemez. Sultanü l Enbiya sallallâhu aleyhi vesellem Efendimiz Hazretleri ekmel i mürşidîn olduğu ve insanların hepsini aynı akvâl ve ef âliyle irşad buyurdukları halde, bazıları sâdık ve ihlâs sahibi olduklarından Hakk a vasıl oldular. Bazıları ise, kâzib (yalancı) olduklarından münafık oldular. Bir kısmı da Hakk tan yüz çevirdiklerinden dolayı helak oldular. Zira Cenâb ı Hak dilediğini doğru yola iletir. ي ه د ى م ن ي ش اء ا ل ى ص ر اط م س ت ق يم...O dilediğini doğru yola iletir 352 âyeti buna delildir. 352 Bakara Suresi, Âyet 142
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 218 Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: ÂYETÜ L KÜRSÎ الل ه ل ا ا له ا لا ه و ا ل ح ى ال ق ي وم ل ا ت ا خ ذ ه س ن ة و ل ا ن و م ل ه م ا ف ى ال سم و ات و م ا ف ى ال ا ر ض م ن ذ ا ا لذى ي ش ف ع ع ن د ه ا لا ب ا ذ ن ه ي ع ل م م ا ب ي ن ا ي د يه م و م ا خ ل ف ه م و ل ا ي ح يط ون ب ش ى ء م ن ع ل م ه ا لا ب م ا ش اء و س ع آ ر س ي ه ال سم و ات و ال ا ر ض و ل ا ي و د ه ح ف ظ ه م ا و ه و ال ع ل ى ال ع ظ يم O Allah ki, O ndan başka ilah yoktur; O, hayydir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O nundur. İzni olmadan O nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O na hiçbir şey gizli kalmaz.) O nun bildirdiklerinin dışında insanlar O nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür. 353 (Allâhu lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm) Allahu Teâlâ şol zât ı âlâdır ki ondan gayri ibâdete müstehak yoktur. Ancak zât ı ulûhiyeti tedbir ve hıfz etmeğe kâim ve dâim O dur. O nun hayatı ezelî ve ebedîdir zevâli ihtimali yoktur. Binaenaleyh O vâcibü l vücûddur. (Lâ te hüzühû sinetün velâ nevm.) Gaflet, uyku gibi şeyler asla kendisine ârız olmaz. (Lehû mâ fissemâvâti ve mâ fi l ard) Semâvât, arz ve onlarda mevcud olan cümle mahlukat Allah ındır. Ve cümlesinin hıfzı O na aittir. 353 Bakara Sûresi, Âyet 255
TARÎKAT I ALİ YYE 219 (Menzellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih) Allah Teâlâ indinde âsilere enbiyâ ve evliyâdan kim şefaat edebilir? Hiç kimse şefaat edemez. Ancak Cenâb ı Allah ın izni celîli ile şefaat eder. (Ya lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum) Allahu Teâlâ insanların ileriye takdim ettikleri ve geride işledikleri amellerini bilir ve hiç bir zerresi ilminden hâriç olmaz. Yani kullarının bilerek bilmeyerek dünyâ ve âhirete müteallik işledikleri amellerin cümlesini bilir. (Ve lâ yuhîtûne bi şey in min ilmihî illâ bimâşae) Hâlbuki nâs Cenâb ı Allah ın ilminden azıcık bir şey bile bilmezler. Ancak Allah ın bilmelerini murad ettiği şeyleri bilirler. Binaenaleyh insanlar ne kadar âlim, akıl ve mutalaa sahibi de olsalar onların bildikleri ilim, ilm i ilâhîye nisbetle bir katre olmadığı gibi bir zerre bile değildir. (Vesia kürsiyyü hüs semâvâti velard) Vâcib i Teâlâ nın kürsüsü semâvâta ve arza vâsî oldu ve onları, ihâta etti. Bu mana kürsîsinin semâvâtın fevkinde ve arş ı alânın altında semâvât ı sebâyı ihâtâ eder. Yedi semâvât ve altı tabaka arz kürsiye nisbetle cesim bir ova üzerine atılmış bir halka gibidir. (Ve la yeûduhû hıfzuhümâ) Semâvât ve arzı hıfzetmek Allah Teâlâ üzerine ağır olmaz. Zira kudret i kâmile sâhibidir. Herşeyin hıfzı kudretullaha nisbetle pek kolaydır. (Ve hüvel aliyyül azîm) Hâlbuki Allahu Teâlâ şerik ve nazirden âli ve herşeyden büyüktür. Binaenaleyh zât ı ulûhiyetine nisbetle zât ı celîli akdes i ilâhîden başka her şey âcizdir. Beyzâvî nin beyânı vechile: Bu âyet i celîle mesâil i ilâhiyyenin esaslarına müctemildir. Çünkü Vâcib i Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin mevcud, vâhid, ve vâcibü l vücûd zât hulülden münezzeh tağyir ve füturdan müberra ve mâlikü l mülk bilcümle usül ve fürûu icat edici kudreti kâmile sahibi olduğuna ve huzûrunda şefâate mezûn olmayan asla şefaat edemeyip ancak izn i ilâhî olursa şefaat edebileceğine ve ilminin
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 220 herşeyi ihâta ettiğine ve hiçbir şey ağır gelmeyip zât ı pâkini meşgul etmediğine ve her hayalin idrâkinden âri ve berî olduğu Cenâb ı Müteâldir. Bu âyet sözü edilen mânâlara delâlet ettiğinden Kur an ı azimüşşânın en büyük âyetlerindendir. Allah lafz ı celîli cemî sıfatı kemâlât ı ilâhiyeyi câmidir. Vacib i Teâlâ ve tekaddes hazretlerinin ism i âlisidir. Lâilâhe illallah kelime i tevhiddir. Lâ mevcuda illallahdır. Lâ maksûda illallahdır. Ehl i hakîkate göre lâ mevcuda illallahdır. El hayyul kayyum esmâ i husnânın âzamıdır. El hayyu Vâcib i Teâlâ nın kâdir ve âlim olduğuna ve El kayyûm bizâtihî kâim ve mukavvimi ve murâkıbı olduğuna delalet ettiğinden ism i âzam olduğu mervîdir. Rasulullah sallallâhu aleyhi vesellem Efendimiz bir hadis i şerifinde bu âyetin okunduğu haneden şeytanın firar edeceğini ve sâhir ve sâhirenin sihirlerinin o hane halkına zarar veremeyeceğini bildirerek bu âyetin tilavetine devam etmenin âbid ve sıddîklerin vazifesi olduğunu ve Kur anın seyyidinin, sûre i Bakara, Bakara nın seyyidi de Âyete l Kürsî olduğunu beyan buyurmuştur. 354 İşte bu hadis i şerif; insanları maddî esbâba tevessül ettikleri gibi manevî esbâba tevessülün lüzumunu da beyan etmiştir. Çünkü insana musallat olan şeytanı Âyete l Kürsîyi okumakla kaçırmak, hırsızı silahla kaçırmak kâbilindendir. Bir kul ki şeytandan gelecek şirk vesâir belaların definden aciz olduğunu itiraf ederek kudret i azîme sahibi olan zül celâl vel cemâl hazretlerine kemâl i ihlâs ile iltica eder ve tamamen kudret ve azametini beyan eden şu Âyete l Kürsîyi okursa Hâlıkına karşı: İlahî sen birsin. Sen mâbudu bi l haksın. Sen hayyül Kayyumsun. Kullarını hıfzedersin. Senin uykun yoktur. Her vakit uyanıksın. Yerler gökler ve içindeki cümle mahlûkat senindir. Sana hiçbir şey ağır ve güç gelmez. Zira cem i nekâisden münezzeh ve cümleden âlisin. Şu halde beni ve evlâdü ıyâlimi muhafaza et 354 Hadis Tirmîzi
TARÎKAT I ALİ YYE 221 demiş ve iltica etmiş olur. Hâlıkına sığınan bir kulunu hâfız ı hakîkî olan Hak Teâlâ hazretlerinin muhafaza buyuracağında şüphe yoktur. Şu kadar ki itikad etmek ve teslim olmak şarttır. Yoksa iman ve itikadı zayıf olanlar mâneviyattan istifade edemezler. ULUL AZİM PEYGAMBERLERİN VASIFLARI Peygamberlerde mevcud olan hususi sıfatlar vardır şöyle ki: Allah (c.c) kudret i külliyyesi ile mülkü istediğine veren, istediğinden bir anda almak kudretine de sahip olan, dilediğini aziz, istediğini zelil eden, mevcudât ı Künn emri ile yoktan var edip Rabbanî sanatıyla en selim akılları, en üstün idrakları hayretlerde bırakır. Hâlık ı zül Celâl Hazretleri; zerrelerden kürrelere kadar kâinatı, yer yüzünde halîfe olarak yarattığı insana hizmet için, insanı da Zât ı kibriyâsına kul olsun diye vâretmiştir. Doğuşunda İslâm fıtratı üåzere yaratılan insan Allah ı bilmek ve rızasını bulmak hususunda kendine lâzım olan her şeyi akıl ile bulamaz. Kendisine rehberlik edecek, yol gösterecek, istikâmete yönlendirecek bir nebiye mutlak ihtiyaçı vardır. Bu ihtiyacı karşılamak maksadıyla Cenâb ı Hak, Ebul Beşer olan Adem (a.s) ın yaratılışından beri bütün kavimlere kendi dilleri ile konuşan, nev i beşere îman ve ahlâk telkin eden küfür ve azgınlıktan nehyeden insanlar göndermiştir ki bu zevât ı âliye peygamberlerdir. Gösterdikleri ilâhî mucizeler ve ellerindeki semâvî kitaplarla Allah tarafından insanlara delil ve rehber olarak gönderilen bu Peygamberler; iman, amel, ahlak, muamelât, vesair hususlarda Hak tarafından husûsi terbiye görmüş ve kemâle ermiş Mevlâ i Müteal tarafından seçilmiş ve sevilmiş, her bakımdan üstün vasıflı verâ sahibi insanlardır. Bunlardan bazılarına müstakillen kitap ve şeriat veril
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 222 miştir ki, bu zumreye Rasûl i Kiram Mürselîn denir. Bir kısmı da kendinden evvel gelen bir Rasûlün kitabı ve şeriatı üzere halkı irşad ve ikaz eder ki, bu kâmil insanlara da Enbiyâ denilir. Peygamberlerin Vasıfları Şunlardır: Tebliğ: Emrolunduğu vazifenin ehemmiyyet ve kudsiyyeti bakımından zülcelâl hazretleri risâlet ve tebliğ vazifesini erkeklere tahmil eylemiştir. Kadınlardan peygamber gelmemiştir. Tebliğ bildirmek, ulaştırmak demektir. Peygamberlerin Allah tarafından aldıkları emir ve yasakları her ne pahasına olursa olsun ümmetlerine eksiksiz ulaştırmaları demektir. Tebliğ in zıddı olan gizlemek peygamberler için muhaldir. Her peygamber aldığı bütün emirleri harfi harfine ümmetine bildirmiştir. Sıdk: Doğruluk, her peygamber her zaman doğru sözlü ve dürüsttür. Asla yalan söylemezler. Şeriat emirlerini insanlara tebliğ anında kendilerinden en ufak bir yalanın sâdır olmasına imkan olmadığı gibi yaptıkları her şeyde doğrudur. İsmet: Günah işlememek, günahtan korunmuş mâsum olmak demektir. Peygamberler hem vahiy den önce hem de vahiy den sonra günahtan mâsum oldukları icmâ ile sâbittir. Emânet: Güvenilir ve emin olmak demektir. Peygamberlerin hepsi güvenilir kimselerdir. Onlar asla emâneti zâyi etmezler. Kendilerinde vahy i ilâhîyi nakil ve telkin anında kat iyyen emânete sâdık kalırlar. Hakîkatı Cenâb ı Kibriya dan aldıkları gibi aynen tebliğ ederler. Cenâb ı Hak bu meyanda şöyle buyurur: و م اآ ان ل ن ب ى ا ن ي غ ل
TARÎKAT I ALİ YYE 223 Bir peygambere, emânete hıyânet yaraşmaz... 355 Fetânet: Peygamberlerin akıllı, zeki olmaları demektir. Bunun zıddı olan ahmaklık peygamberler hakkında asla düşünülemez. Yaratılış, akıl, ahlak, şeref ve asalette herkesten üstündürler. İtikad ve imana dair hükümler, kullarının Allahu Teâlâ ya karşı vazifeleri, ibadetler ve dini muamelelerin keyfiyeti, herhangi bir şeyin iyi veya fena olduğu, ancak peygamberlerin Hakk tarafından Vahy Emini melek vasıtasıyla aldıkları Vahy ile tayin ve tesbit olunur. Hz. Adem aleyhisselâm yaratılışından Peygamberimize kadar, ne kadar peygamber geldiği adet bakımından malum değildir. Yalnız yirmisekizinin ismi, mukaddes kitabımız Kur an ı Hakîm de zikredilmiştir. Bunların evveli Adem (a.s) ve sonuda Peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselâm dır. Hazret i Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem sonra peygamber gelmeyeceği kati ve muhakkak olduğu için peygamberimize Kur an da Hâtem ül Enbiyâ denmiştir. Cenâb ı fahri alem bu bakımdan Enbiyâ kafilesinin hem seyyidi, hem serdarı, hem de sonudur. Vazife i Nübüvvet onda tamam olur ve kemâle erer. ر بن ا ا نن ا س م ع ن ا م ن اد ي ا ي ن اد ى ل ل ا يم ان ا ن ا م ن وا ب ر بك م ف ام نا ر بن ا ف اغ ف ر ل ن ا ذ ن وب ن ا و آ فر ع نا س يا ت ن ا و ت و فن ا م ع ال ا ب ر ا ر Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, ʺRabbinize inanın!ʺ diye imana çağıran bir davetçiyi işittik, hemen iman ettik. ey Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al. 356 Keşfu l Mahcub müellifi Hucvîrî Cüneyd i Bâğdâdî den şöyle nakletmektedir. 355 Âli İmran Sûresi Âyet 161 356 Âli İmran Sûresi Âyet 193
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 224 Tasavvuf Kur an ı Kerîm de kıssaları ve vasıfları anlatılan ulul azm peygamberlerdeki şu sekiz haslet üzerine kurulmuştur: İbrahim (a.s) ın cömertliği, İsmail (a.s) ın rıza ve teslimiyeti, Eyyüb (a.s) ın sabrı, Zekeriyya (a.s) ın işaretle konuşması, Yahya (a.s) ın garipliği, Musa (a.s) ın muhabbeti, İsa (a.s) ın zühdü ve nihâyet Hz. Muhammed (a.s) ın merhameti. Hz. İbrahim Aleyhisselâm ın Sıdkı ve Sehâveti Kur an ı Kerîm de İbrahim (a.s)ʹın Cenâb ı Hak tarafından Halîl ittihaz edildiği bildirilmektedir. Allahu Teâlâ buyuruyor: ا ب ره يم خ ل يل ا الل ه و ا تخ ذ...Allah İbrahimʹi dost edinmiştir. 357 Tefsirlerin beyanına göre İbrahim (a.s) malı ve sürüsü çok olan bir peygamberdi. O Allah ın kullarına ikramdan duyduğu zevk sebebiyle misafirsiz sofraya oturmamaya büyük özen gösterirdi. Gelen misafirlerine koyunlarından kesip ikram ederdi. Hz. İbrahim (a.s)ʹın cömertliği o dereceye varmıştı ki en kıymetli varlığı olan oğlunu Hakkʹın murâdıyla kurban etmekten çekinmemişti. Aslında bu kurban olayı bir imtihan ı ilâhîydi. İnsanın en sevdiği şeylerden bile Allah için vazgeçebilmesi gerektiğini telkin etmekteydi. İbrâhim (a.s) ın Ben âlemlerin Rabbine teslim oldum şeklindeki beyanı Allahʹtan başka bir değer tanımadığının ifadesiydi. İbrâhim (a.s) hakkında Kur an ı Kerîm de: و اذ آ ر ف ى ال ك ت اب ا ب ره يم ا ن ه آ ان ص د يق ا ن ب ي ا 357 Nîsa Sûresi, Âyet 125
TARÎKAT I ALİ YYE 225 Kitapʹta İbrahimʹi an. Zira o, sıdkı bütün bir peygamberdi. 358 buyrulur. Tasavvuf da sâliklerini böyle bir sıdk, teslimiyet ve sehâvete çağırmaktaydı. Çünkü gerçek cömertlik malı da, canı da Allah yolunda vermektir. Hz. İsmail Aleyhisselâm ın Rıza ve Teslimiyeti Kur an da oğlunu Hak yolunda kurban etme emrini alan İbrahim aleyhissalâtü vesselâmın durumu oğlu İsmail aleyhissalâtü vesselâma haber verdiğinde aldığı cevap gerçek bir teslimiyet şâhikasıdır. Nitekim Kur an ı Kerîm de: ي ا ا ب ت اف ع ل م ا ت و م ر س ت ج د ن ى ا ن ش اء الل ه م ن ال صاب ر ين...Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın 359 diyerek baba oğul, hükm i ilâhîye boyun eğip rıza ile teslim oldular. Candan geçmek zordur; henüz hayatın bahârında, insanın canını, yaratanı uğrunda verebilmesi ancak gönülden teslimiyetle olabilecek bir iştir. Sâlikler de bu anlamda teslimiyet sahibi olmalı ve gönlünü gerçek sahibine yöneltmeli. Bu yüzden tasavvufta rıza ve teslimiyet mânevî makamların en yücesi sayılmıştır. Rızâ: Lütfunda hoş, kahrında hoş diyebilmektir. 358 Meryem Sûresi, Âyet 41 359 Saffat Sûresi, Âyet 102
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 226 Hz. Eyyüb Aleyhisselâmın Sabrı Hz. Eyyüb aleyhissalâtü vesselâm da sabırla kemâle ermiştir. Eyyüb aleyhissalâtü vesselâm sabrın timsâlidir. Amansız bir derde dûçar olan bu büyük peygamber hastalığının Hak dan geldiğini bildiği için asla sızlanmamış aksine bunu kendisi için Hakkʹa yakınlığa vesile olarak görmüştür. Nitekim Kur anda bu durum şöyle anlatılır: و ا يوب ا ذ ن اد ى ر ب ه ا ن ى م سن ى الض ر و ا ن ت ا ر ح م ال راح م ين Ve Eyyübʹu da (an). Hani Rabbine: Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin diye niyaz etmişti. 360 Eyyüb aleyhissalâtü vesselâm varlıklı ve geniş bir aileye mensuptu. Fakat evinin yıkılması sonucu aile fertlerinin çoğu öldü. Malı mülkü elinden gitti. On yıldan fazla süren ağır bir hastalığa müptelâ oldu. Bütün bu musibet ve sıkıntılara rağmen halinden şikâyet eder duruma düşmemek ve takdire rızâ ve sabır göstermek için durumunu Cenâb ı Hakkʹa arzetmekten; O ndan sıhhat ve afiyet istemekten bile çekindi. Nihâyet eşinin ısrârı ile bu kadarcık bir arzuhalde bulundu. Çünkü sızlanmadan dua ve arz ı hâl câizdi. Hatta Hak Teâlâ nın hoşuna giden bir durumdu. Bu dua üzerine Allah Teâlâ bir rahmet üzere onun derdini giderdi ve hastalığına şifâ verdi. Hem de ona yeniden geniş bir aile kurmayı nasip etti. Bütün bu olup bitenler sırasında Allahu Teâlâ Eyyüb ü sabırlı bir kul olarak bulduğunu beyan buyurmaktadır. Eyyüb aleyhissalâtü vesselâmın sabrı Hak yoluna giren sâlik ve derviş için büyük destek ve sığınaktır. Hz. Zekeriyya Aleyhisselâmın İşâretle Konuşması Tasavvufta İşâret, lafızlardaki mânânın derinliğini araştırma yöntemidir. Kur an tefsiri ile hadis yorumunda işârî diye bilinen bir 360 Enbiyâ Sûresi, Âyet 83
TARÎKAT I ALİ YYE 227 usül vardır. Kur anın, Kur an ve hadis ile tefsirine rivâyet tefsiri denir. Aklî istidlâller, edebî ve lugavî tevillerle tefsirine dirâyet tefsiri denildiği gibi keşf ve ilhâma dayalı olarak iç mânâya nüfuz şeklindeki tefsirine de işârî tefsir denilir. Bu işâret kavramı, meseleleri rumuz ve sembollerle ancak ehlinin anlayabileceği bir şekilde konuşup anlatmaktır. Sâlikler bu metodu Zekeriyya peygamberin bu konudaki durumuyla irtibatlandırırlar. Bilindiği gibi erkek evlâdı olmayan Zekeriyya aleyhissalâtü vesselâm ilerlemiş yaşında Cenâb ı Hak dan hayırlı bir nesil talebinde bulundu. Hak Teâlâ da onun duasını kabul ile kendisine bir erkek evlâd ihsan edeceğini müjdeledi. Bu sefer Zekeriyya aleyhissalâtü vesselâm ihtiyarladığını ve zevcesinin kısır olduğunu düşünerek bunun nasıl gerçekleşeceğini merak etmeye başladı ve evlâd müjdesi konusunda Allahu Teâlâ dan bir işâret ve alâmet istedi. Bunun üzerine Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: ق ال اي ت ك ا لا ت ك لم ال ناس ث لث ل ي ال س و ي ا ف خ ر ج ع ل ى ق و م ه م ن ال م ح ر اب ف ا و ح ى ا ل ي ه م ا ن س بح وا ب ك ر ة و ع ش ي ا..Sana işaret, sapasağlam olduğun halde üç gün insanlarla konuşamamandır, buyurdu. Bunun üzerine Zekeriyya, mâbetten kavminin karşısına çıkarak onlara: Sabah akşam tesbihte bulunun diye işaret verdi. 361 Tasavvufta açık lafızlarla detaylı anlatımlardan ziyade rumuzlu anlatımlar vardır. Ârife bir işâret kâfidir. Ârif olan onlar ifadeleriyle kalpten kalbe olan yolun gözden ve gönülden geçtiği, çoğu lafızların buna tercüman olmaktan aciz düştüğü anlatılmak istenmiştir. Hz. Yahya Aleyhisselâmın Garibliği Tasavvuf yolu kurbiyet yoludur. Çünkü insanın insanlara karşı olan yakınlığı ve yalnızlığı Hakkʹa kurbiyet ve yakınlık sağlar. Hz. Zekeriyya nın oğlu ve Hz. İsa aleyhissalâtü vesselâmın teyze zâdesi 361 Meryem Suresi Âyet 10 11
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 228 olan Yahya aleyhissalâtü vesselâm genellikle etrafında kendisine inanan insanların azlığı ve milleti tarafından şehid edilmesi sebebiyle garîb sayılmıştır. Hz. Yahya aleyhissalâtü vesselâm kendi vatanında ve kavmi arasında bile garip yaşamıştır, bu garipliğine rağmen doğumunda, ölümünde ve dirilişinde daha doğrusu insanın hep yalnız kaldığı demlerde Allah ın kendisine selam olsun dediği bir peygamberdir. Bu gerçek Kur anı Kerîm de şöyle beyan edilir: و س ل ام ع ل ي ه ي و م و ل د و ي و م ي م وت و ي و م ي ب ع ث ح ي ا "Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağı gün ona selam olsun! 362 Nitekim garipliği anlatan bazı hadisler şöyledir: Dünyada garip bir yolcu gibi ol. Nefsini de ölülerden say. 363 İslâm garip olarak başladı, tekrar başladığı gibi garip hâle dönecektir. Ne mutlu o gariplere! 364 Hz. İsa Aleyhisselâmın Zühdü Hz. İsa aleyhissalâtü vesselâm insanları ve özellikle İsrailoğullarını tevhide çağırmak ve onları Allahʹın dinine yöneltmek için çok gayret sarfeden ululazim bir peygamberdi. Kur an ı Kerîm de: ي ا ا يه ا ا لذ ين ا م ن وا آ ون وا ا ن ص ا ر الل ه آ م ا ق ال ع يس ى اب ن م ر ي م ل ل ح و ار ي ن م ن ا ن ص ار ى ا ل ى الل ه ق ال ال ح و ار يون ن ح ن ا ن ص ا ر الل ه 362 Meryem Suresi Âyet 15 363 Hadis i Tirmîzî, İbn i Mâce 364 Hadis i Müslim, Tirmizî
TARÎKAT I ALİ YYE 229 Ey iman edenler! Allahʹın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: Allahʹa (giden yolda) benim yardımcılarım kimdir? demişti. Havârîler de: Allah (yolunun) yardımcıları biziz, demişlerdi 365 buyurulur. Tasavvuf, sâlikleri Allah yoluna davet eder, gayret ve zühd usulüyle terbiye eder. Bu bir bakıma Hz. İsa aleyhissalâtü vesselâmın sünnetidir. Seyr ı sulûkte zühdden başka bir de halvet ve sohbet usulleri vardır. İsa aleyhissalâtü vesselâmın Hakkʹa tevekkül ve inkıyâdı konusunda tasavvuf kitaplarımızda çeşitli rivâyetler yer almaktadır. Onun bu hâli mâsivaya değil, sâdece Hakkʹa güven duyma konusunda sâliklere rehber olmuştu. Hz. Musa Aleyhisselâmın Muhabbeti Cenâb ı Hak Kâdir i Mutlak ve Tekaddes hazretleri şöyle buyuruyor: ق ال م وس ى ل ق و م ه اس ت عين وا ب الل ه و اص ب ر وا ا ن ال ا ر ض ل ل ه ي ور ث ه ا م ن ي ش اء م ن ع ب اد ه و ال ع اق ب ة ل ل م تق ين Musa kavmine dedi ki: Allahʹtan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allahʹındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Âkıbet muttakîlerindir. 366 Cenâb ı Bârî Teâlâ Musa aleyhissalâtü vesselâma hitaben yâ Musa benim için ne amel işledin? buyurdu. Kelimullah Musa aleyhisselam da yâ Rab salât ım, siyâm ım zikr im ve tasadduk um senin içindir dedi. Hak celle ve âlâ hazretleri buyurdu ki salât sana 365 Saff Sûresi Âyet 14 366 Âraf Sûresi Âyet 128
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 230 burhan, savm cünne (kalkan) sadaka gölge ve zikir de senin için nurdur bana mahsus amelin nedir? Musa aleyhissalâtü vesselâm ya Rab sana mahsus olan amele delâlet eyle. Yâ Musa benim rızam için dostlarıma muhabbet ettin mi? Ve benim rızam için düşmanlarıma da adâvet eyledin mi? buyurdu. Musa Kelimullah ın malumu oldu ki Muhabbet de buğz da yalnız Allah için olmalıdır. Rasûlullah Efendimiz bu hakîkatı şöyle beyan buyurmuştur: Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir. 367 Ey ihvân ı din bu hususu teemmül et. Eskiden yünlü elbise giymek tevâzu işareti sayılırdı. Yünlü elbiseler insanın vücudunu tahriş eder, pamuklu ve ipekliler kadar rahatlık vermezdi. Sâlikler Hz. Musa nın giydiği yünlü elbiseleri esâs alarak yünlü giymeyi âdet olarak benimsemişlerdi. İbni Mes ud (r.a) ın rivâyetine göre Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem buyurmuştur ki: Musa aleyhissalâtü vesselâm Rabbine mulâkî olup O nunla konuştuğunda üzerindeki elbisesi yündendi. 368 Hz. Peygamber ve ashabı da ara sıra yünlü elbise giyerlerdi. Âbid ve zâhid kimseler de bazen bu sünneti uygulamışlardır. Hatta bu yüzden hicrî ikinci asırdan itibâren âbidler yünlü giyen manasına sûfî lakabıyla anılmış, ilimlerine de tasavvuf denilmiştir. Hz. Muhammed Sallallâhu Aleyhi Vesellemin Merhameti Cenâb ı Hak Kâdir i Mutlak ve Tekaddes hazretleri peygamberimizin yüce şânını Kur an da şöyle zikreder: 367 Hadis Ebû Dâvud 368 Hadis Tirmizî
TARÎKAT I ALİ YYE 231 و م ا ا ر س ل ن اك ا لا ر ح م ة ل ل ع ال م ين (Rasûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. 369 Merhamet Hz. Peygamber in şiârıdır. Çünkü o, Merhamet etmeyene merhamet olunmaz. 370 buyurarak ümmetini rikkat ı kalp ve güzel ahlâka çağırmıştır. Peygamber Efendimiz kendisi için değil Allah için olmak üzere gelen fakr ı da ihtiyar etmiştir. Allahu Teâlâ bütün yeryüzünün hazinelerini teklif etmiş, O ise, fakru zarureti tercih etmiştir. Ve yine dâvetine karşı gelen hatta daha ileri giderek mübârek vücûdunu kanrevan içinde bırakan müşriklere beddua etmemiştir. Peygamberimizin yaşadığı hayat tarzı Kur an ve sünnettir. Aslında diğer peygamberlerde sayılan özelliklerin hepsi Hz. Peygamberimizde bulunmakla birlikte diğer peygamberlerden de teyit edilmiş böylece İslâm ın ve İslâm tasavvufunun kemâli gözler önüne serilmiştir. MÂRİFET Tasavvuf, nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi ile ruhu pâk ederek lâhût âlemine yükselmek yoludur. Ruh o âlemde Hakk ın vuslatına kavuşur. Yakîn nurunu örten perdelerin açıldığını görür, böylece ruh nefsin kötü arzularından kurtulur ve hakîkat âlemine yükselir. İşte bu âlemde ruhun tattığı lezzet başka hiçbir lezzete benzemez. Bu makam riyazete, mücâhedeye ve zühde kendini vermekle elde edilir. Aslında nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi de insanı aksâ l gayeye ulaştırmak için bir vesiledir. Mutasavvıflar maddî basiretlerini bağlayan 369 Enbiyâ Sûresi, Âyet 107 370 Hadis Buhârî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 232 sebepler dediğimiz emrâz ı bâtıniyyeden kurtulmak için beden riyazetine ve bu yolda mücahedeye devam ederler. Gölgenin belirmeden önceki aslına dönmesi demek olan fenâ fillah makamına yükselmek ve Allah (c.c) ya vuslat için benliklerinden kurtulmak isterler. Evliyaullah hazerâtı buyurmuşlardır ki: Marifet iki kısımdır : Âlem i kebîrin mârifeti Âlem i sağîrin mârifeti Bu babların her biri üçer asla ve asıllar da muhtelif fasıllara ayrılarak mütalaa edilir. Yaratılış hakîkatlerini mümkün mertebe anlatmaya gayret edeceğiz. Fakat her şeyden evvel şunu arz edelim ki; tasavvuf hâl ilmidir, kâl ilmi değildir. Tasavvuf özdür, söz değildir. Tasavvuf sîrettir, sûret değildir. Bu sözleri mârifete bir yakîn hâsıl olsun diye sarf ediyoruz. Zira tekemmül ilme l yakîn ayne l yakîn ve hakka l yakîn ile gerçekleşir. Âlem i kebîrin mârifeti: Âlem i kebîr, cevâhir ve arazdan ibârettir. Yani araz ve cevâhirin mecmûuna âlem denir. Âlem de iki kısma ayrılır: Âlem i gayb, âlem i şuhûd. Ey Hak talibi insan, ey irfanu istidadı, meal i idrakine kabiliyetli ve insanlık sıfatına tam müdrik mahluk! Bil ki sen âlem i kebîrin bir nüsha ve nümunesisin yani sen bir âlem i sagîrsin, bu âlem i kebîrde (kainatta) her ne var ise, âlem i sagîrde (insanda) mukâbili vardır. Ey insanoğlu, sen kendinin evvelini, ahirini, zahir ve batınını bilmiş ve anlamış olasın. Zira dünyaya gelmekten murad kesb i kemal seyr i cemâl içindir. Nefsi tezkiye edip sonra marifetullaha nâil olmaktır. Hadis i kutsîde: Nefsini bilen Rabbini bilir buyurulur. Onun içindir ki Cenâb ı Hak Kur an ı Kerîm de: و م ا خ ل ق ت ال ج ن و ال ا ن س ا لا ل ي ع ب د ون
TARÎKAT I ALİ YYE 233 Cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım 371 buyuruyor. Başka bir hadis i kutsîde: Ben gizli bir hazine idim bilinmekliğimi murad ettim, mahlukatı yarattım 372 buyurulmuştur. Hülâsâ her kim kemâl tahsil etmek, kainatı ve içindeki mevcudatı hakkıyla bilip anlamak isterse kendi nefsini bilip anlamaya gayret eylesin. Zira Hakk ı bilmeye yol buradan gider ve insan için yaratılışında ki maksad ve aksâ l gaye marifetullahdır. Âlem i kebîrin evveli bir cevherdir, kezâ âlem i sagîrin evveli de bir cevherdir. Âlem i kebîrin evveli olan cevher, âlem i kebîrin tohumudur ve âlem i sagîrin evveli olan cevher de âlem i sagîrin tohumudur. Yakînen bilmiş olalım ki her iki âlemde ne oldu ve ne olacaksa ancak bunlar onların tohumlarında mevcuttur. Yani tohumlarda ne varsa âlemde o zâhir oluyor. Misâl: Bir zerdali çekirdeği zümrüt bir toprağa atılsa zirâî terbiyesine dikkat ve ihtimam edilse ancak ondan zerdali ağacı zuhura gelir de başka ağac meydana gelmez, yani zerdali tohumundan ceviz ağacı hâsıl olmaz. Zira zerdali tohumunda yalnız zerdali ağacının bütün teferruatı gizlidir. Bu tohumda kendi ağacının bütün fürûu mevcut olmasa idi ağaç meydana gelebilir miydi? Gelemezdi. Şu kadar ki tohumda icmâl idi, ağaçta tafsil oldu. Tohumda bir kuvve idi ağaçta bir fiil oldu. Aslı ne ise seyri o oldu ve başka olmadı. Âlem i sagîrin ise cevher i evveli nutfedir ve her ne ki âlem i sagîr olan insanda vücuda geldi, zâhir oldu. O nutfede aynen mevcut idi mevcud olmasa vücuda gelir miydi? 371 Zâriyât Sûresi, Âyet 56 372 Keşfül Hafa
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 234 Ehl i Şeriat âlem i kebîrin cevher i evveline, yâni tohumuna ruh ı evvel der. Ehl i hikmet ise Akl ı evvel der. Ehl i vahdet ise, âlem i kebîrin cevheri evveline sırr ı evvel der. Şeriat ehlince âlem i kebîrin beyânı şöyledir: Mevcûd i kadîmin evveli ve âhiri yoktur. Mevcûd i hadis için evvel ve âhir vardır. Bu söz bedîhidir. Zira mevcût, var olan iki halden hâli olamaz. Onun ya evveli olur yahut olmaz. Eğer evveli olmazsa kadîm olur. Evveli olursa hadis olur. İşte bu iki mevcûttan mevcûd i kadîm Allah tır. İlk mevcût O dur. Bütün mevcûtların vücuduna sebep olan Hâlık ı Teâlâdır. Mevcûd i hâdise âlem denir. Sonradan zuhura gelmiştir ki mahlukdur. Allah (c.c) yarattığı hiçbir şeye benzemez. Allah âlemden gayridir ve âlem de Allah tan gayridir. Allah sânidir, âlem masnûdur. Allah hâlıktır, âlem mahluktur. Allah fâildir, âlem mef uldur. Allah râzıktır, âlem merzukdur. Allah kemal sıfatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzehdir. Allah muhtardır, istediği vakitte dilediği âlemi vücuda getirir, var eyler ve eğer dilerse yine yok eyler. Bu işi işleyip işlememesinde irade sahibi ancak Allah tır. Hâlık Teâlâ bu âlemi vücuda getirmeyi murad eyledi. Evvelâ kudret eliyle tabii kanunları buyurdu sonra âlem i kebîrin cevher i evveli olan rûh i evveli halk eyledi. Bu rûh i evvel tohumdur. Bu tohumda vasat olarak zaman ve mekanı yarattı. Tohum eriyip cûşa geldi, zübdesinden âlem i ervah halk olundu. Kışrından âlem i ecsam vücut buldu. Âlem i ervaha âlem i melekût, âlem i emir, âlem i nurânî, âlem i latif, âlem i gayb denildiği gibi mütekabilen âlem i ecsâma; âlem i halk, âlem i zulmânî, âlem i kesif, âlem i şuhûd denilir. Âlem i ervah mertebeleri tohumla beraber ondörtdür. Âlem i ecsâmın mertebeleri de tohumla beraber ondörtdür. Ruh, âlem i ervah ve bunların mertebelerinin beyanı şöyledir: Ruh, latif cevherdir, cismin muharrikidir, taksim ve tecezzi kabul etmez, âlem i emirdendir. Belki kendisi bizzat âlem i emirdir.
TARÎKAT I ALİ YYE 235 Cisim kesif cevherdir; taksim, tecezzi kabul eder; âlem i halktandır. Belki kendisi âlem i halkdır. Allahu Teâlâ âlem i ervahı mertebeler üzere halk etmeyi murad eyledi. Cevhere nazar buyurdu ol zübde i nûr eriyip cûşa geldi. Sâfîsinden ilk olarak Fahr i Kâinat Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi vesellem Efendimizin ruhunu yarattı. Sonra ulülazim peygamberlerin ruhları, sonra rasûllerin, sonra nebîlerin ruhları, sonra velilerin ruhları, sonra ariflerin, sonra zâhidlerin, sonra âbidlerin, sonra müminlerin ruhları, sonra bâtıl dinde olanların, sonra kâfirlerin, sonra hayvanların, sonra nebatların ruhları halk olundu. Böylece onüç mertebe üzerine âlem i ervah tamam oldu. Her bir ruh ile nice bin melâike de halk olunarak âlem i melekût yaratılmış oldu. Âlem i ecsâmın mertebeleri: Rabbü l âlemin âlem i ecsâmı halketmeyi diledi; cevhere nazar buyurdu. Bundan iki âlem zuhura geldi. Nuranî, latîf, öz kısmından âlem i ervah, zulmânî kesif kısmından âlem i ecsam meydana geldi. Bu cisimler âlemi de onüç mertebe üzre yaratıldı ve cevherle beraber ondört oldu ki ruhlar âlemindeki mertebelere tekabül etmektedir. Hak Celle ve âlâ cevherin kışrına tecelli buyurarak evvela zübde hülasasından Arş ı Alâ yı yarattı. Sonra Kürsî yi yarattı. Sonra yedinci semâyı yarattı, sonra altıncı semâyı, sonra beşinci, sonra dördüncü semâyı, sonra üçüncü, sonra ikinci, sonrada birinci semâyı yarattı. Sonra ateş unsurunu, sonra hava unsurunu, sonra su unsurunu, sonrada toprak unsurunu yarattı. Böylelikle âlem i ervâhın ve âlem i ecsâmın müfredâtı toplamı yirmisekiz oldu. Kur an Allah ın kitabıdır, bu kainat da Allah ın kitabıdır. Kur an harfleri yirmisekiz hece harfdir, kainât mertebeleri de yirmisekiz mertebedir.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 236 Kur an ı Kerîm in harflerinin ondördü noktasızdır. Ondördü noktalıdır. Kainat mertebelerininde ondördü âlem i ervâha ait, ondördü âlemi ecsama aittir. Âlem i sagîrin mârifeti: Ârifler bilirler ki Kur an daki İsm i Âzam kainatta insana tekabül eder, onun için insan mazhar ı kül, âlem i sagîr ve nüsha i kübrâdır. Mücahede, mükaşefe ve müşahede erbâbı olan arifler kitap yapraklarındaki sahifelerle birlikte kâinatın mertebelerini, mürekkeblerini ve onların hikmet ve tekâbüllerini okurlar. Sahifedeki satırları herkes okuyabilir, fakat kainattaki mertebelere tekabül ettirerek tam mânâsını anlamak, ancak âriflerin kârıdır. Kainat harflerinin herbirinde nice bin esrâr münderic ve her kelimesinde sayısız mânâ mündemicdir. Kur an harfleri kainat harflerinin bir delilidir, remzidir. Biri lafız, diğeri mânâdır. Biri şekil, biri ruhtur. Biri ilm i zâhirle biri ilm i ledün ile bilinir. Fahri Kainat Efendimiz büyük kainat kitabını okurdu. Onunla meşguldü. Ancak zahir harflerin ümmîsi idi. Âlem i ervâhın mertebelerine tekabül eden âlem i ecsâmın mertebeleri: Âlem i ervâhın her bir mertebesine, âlem i ecsâmın mertebelerinden biri tahsis kılındı. Şöyle ki: Arş ı Âlâ: Menbâ i feyz i Hudâ, Hâtemü l Enbiyâ aleyhi ekmelüttehâyâ Efendimizin ibâdetgâhı ve halvethânesi oldu. Kürsî: Ulül azm peygamberlerin ruhlarının makâmı ve halvethânesi oldu. Yedinci kat semâ: Rasûllerin ruhlarının makâmı ve halvethânesi oldu. Altıncı kat semâ: Nebîlerin ruhlarının makâmı ve halvethânesi oldu.
TARÎKAT I ALİ YYE 237 Beşinci kat semâ: Velîlerin ruhlarının makâmı ve halvethânesi oldu. Dördüncü kat semâ: Ariflerin ruhlarının makâmı ve halvethânesi oldu. Üçüncü kat semâ: Zâhidlerin ruhlarının makâmı ve halvethânesi oldu. İkinci kat semâ: Âbidlerin ruhlarının makâmı ve halvethânesi oldu. Birinci kat semâ: Müminlerin ruhlarının makâmı ve halvethânesi oldu. Ateş ve hava unsuru; zındıkların ruhlarına, Su ve toprak unsuru da; kafirlerin ruhlarına mekân oldu. Keza hayvanların ve nebâtların cisimleri de, bunlar için makam oldu. Hülâsâ; kafirler ve zındıklar unsurda ve tabiatta kalmış kimselerdir. Unsurlar makamı ise, esfel i safilîndir. (En aşağı makam) Aynı zamanda bunlar Vâcibü l vücûd hazretlerinin ahsen i takvim sırrına mazhar ve müsemma olarak yarattığı selim tabiatlı insanları Makam ı Ulyâ dan, Makam ı Süflâ ya indirmeye ve düşürmeye çalışırlar. İnsan Allahu Zülcelâl Hazretleri tarafından teklifât ı ilâhiyyeye tâbi tutulmuştur. Hiç bir mevcut başı boş olmadığı ve teklifâttan münezzeh bulunmadığı gibi sorumsuzca da kalacak değildir. Makam ı esfele düşmüş bir kimse bu makamda tevfikât ı samedâniyye cümlesinden olarak nefsini ve Rabbini bilirse tekrar makam ı ulyâya çıkabilir. Ve bu gibi zevât bu urucda (yükselmede) şeriat ehlince insanlar için en yüksek makam diye tarif olunan (Makam ı Evvellerine) kadar
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 238 yükselebilirler. Gayretlerinin azlığı, himmetlerinin kısırlığı ve bahanelerinin çokluğu ile nice kimseler makam ı evvellerine kadar çıkamayıp yolda kalmışlardır. Esasen bu yolda kalma keyfiyyeti olmasa idi, Hâlık Teâlâ tarafından kitapların inzâli, Rasûllerin irsâlı ve muallimlerin talimleriyle, mürşidlerin irşâd ı hep abes gibi görünürdü. İşte bu minval üzere âlem i ervâhın ve âlem i ecsâmın halk olunmasından sonra da sıra ile mâdeniyat, nebâtât ve hayvânât âlemi yaratıldı. Bütün bunlardan sonra Hâlık ı Zülcelâl Adem (a.s) ile Havva validemizi yaratarak nev i beşeri, sahâ yı âleme göndermiş oldu. Her insan için yegâne gâye ve vâzife teklifât ı ilâhiyyeyi kemâl i itina ile bi hakkın yerine getirmeye sayü gayret ve cehd ederek ve bu yolda kalmamaya azmü cezmü kasd eyliyerek makam ı evveline dahil ve vasıl olmaktır. Acaba yolda kalmamanın çaresi nedir? İnsan, Hâlik Teâlâ nın vahdâniyyetini Hâtemü l Enbiyâ nın nübüvvetini tasdik edip kendini ve başkalarını aldatmayacak şekilde yasaklardan ictinap ve emirlere intisap ile güzel sıfatlarla muttasıf bulunmalıdır. Varlık Hakkʹın varlığıdır. Bizim varlığımız Hakk a nisbetledir, izâfîdir. Biz varlığımızı Hakk dan alırız. Yıldızların ve ayın ziyâyı güneşten almaları gibi. Bizi tenvir eden yalnız Hakk dır, Hakk ın nurudur. Ziyâ ı ruhumuzu Hüdâ bahşeder, yoksa bizâtihî var değiliz. Hakk ın varlığı kendinden, halkın varlığı Hâlık dandır. Bütün kâinatta tek bir vücut zâhirdir. O da Allah ın vücududur (varlığıdır). Allah ın vücûdundan (varlığından) başka hiçbir şeyin hakikî vücûdu yoktur. Eşyanın çokluğunda görünen her şey varlığını tek Hakk tan alır. Allah bu kâinatın bütün zerrelerine kendi varlığını ve birliğini nakşetmiştir. Bu eşyanın hiçbiri yok iken O bir olan zat vardı. Var olan işte hep O zâttır. Ve O ndan başka da mevcut yoktur. Şânı mutlak O dur. Senin benim varlığım bir hayal ve gölgeden ibarettir. Var sandığın herşeyin aslı yoktur. Aynaya akseden sûretin aslı olmadığı gibi. Biri vardır ki ezelî ve ebedî olan O dur. O ndan başka var yoktur. O da alemlerin Rabbi olan Allah tır.
TARÎKAT I ALİ YYE 239 Bu dünya ve cihan bir varmış bir yokmuş meali arzeder. Yani ezellerin ezelinde bir zat vardı. Ondan başka bir şey yoktu. O Zât ın bilgisinde, ilminde bu alemin böyle olacağı vardı. Kendi vücudunun nuru ziyâsı ile O zât bu âlemi var eyledi ve bütün mevcutları yoktan var etti meydana çıkardı. O zat yine her anda bütün mevcutları varlıkla yokluk arasında gezdirerek sanatını kudretini gösterir. Şânı mutlak O dur. Ezellerin ezelinde yok olan bir şey yine yoktur. İsterse var gibi görünsün. Ezelde var olan zat herşeyi kuşatıcı ve kendisinde helak edici manası ile var olandır. İşte yukarıdan beri andığımız varlık ALLAH tır. Başka vücut başka mevcut yoktur. İşte bu mevcuda bu varlığa iman et. Varlık yalnız O nundur. Bu varlık mahluka hayy ismi ile tecelli etmiştir, mahlukta hayy ismi ile hayat bulmuştur. Ey Mümin! Varlığını kendinden biliyor isen itikadını tashih et. Perdeler açılmadıkça maksud zâhir olup görülmediği gibi, Hakk ın varlık vücudu sana nur bahşetmedikçe sen kendini bulamaz bilemezsin. Nurunu güneşten alan ay gibi sen de hayatını Allah dan aldığını unutma! Ey insanoğlu varlığını kendinden bilip mağrur olma! Varlık senin değildir, sen bir hiçsin. Varlık Allah ındır. Kendine bir göz gezdir. Sana ait dünyalık ne bulacaksın. Hayat: İn âm ı Hakk tır Vücut: Vücud ı Bâri dir Beden: Binâ i Sübhanî dir Ruh: Emr i İlâhî dir Kuvvet: Kudret i Sübhânî dir Bilgi: İlm i Alîm dir Mâl: Mülk i Mâlik tir Güzellik: Bahş i Yezdân dır Servet: Atây ı Rahim dir
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 240 Ahlâk: Kerem i Kerîm dir Görüyorsun ki elinde bir şey kalmamıştır. Buna senin ilave edeceğin yalnız bir sözün var: Ya Rabbi ben de seninim. İstersen ihya edersin; dilersen imha edersin. Allah cihana hayy ismi ile tecelli etti. Cihan feyzyâb oldu neşv i hayat buldu. İnsan bu hayat benimdir, dedi. Zavallı insan, kün emri ile yok olacağını varlık namına bir şeyi kalmayacağını düşünmedi ki. Ne hilkat ve kanunları ne tabiat ve düsturları. Nâle ve hâlede, aşk ve meşkte, çiçek ve böcekte, gül ve bülbülde, hey ve neyde, dil ve gönülde aradığın hep O, hep O nun varlığı, hep O nun zuhurudur, hep Hakk tır. Tabiat samûttur. Fakat onu dinleyebilirsen dinle. Hilkat sâkittir. Fakat onu okuyabilirsin. Her güzel şeyde O nun sırrı vardır. Seni cezbeden O nun sırrı ve O nun hakîkatidir. Yoksa güzelin kaşı gözü değil. Hak bin yerden tecelli eyler. Kara balçığa et kemik giydirip sonra ona kıymet verip yürüten ve söyleten Allah ım ete kemiğe gönül adlı ayna verip âşıklarına görünen Allah ım. Maşukları ile dilsiz, sessiz, sözsüz kelimesiz, gönül lisanıyla konuşan Allah ım sen ne güzelsin. Hakk tarif edilemez, tarife sığmaz. Vasıflar kelamlar O nu tasvir edemez. Kitablar, lügatlar O nu anlatamaz. Onu daima düşünmek, gönülde O nu taşımak sûreti ile nisbetini sağla. O na nisbeti artır. Arif olanlar Allah ı şöyle bilir Allah zât ile herşeyden âri fakat sıfatlarıyla her şeye sâridir. Allah vücud ile mevcûd, sıfat ile muhît, esmâsı ile mâlum, ef âl ile zâhir, A sâr ile meşhuddur. Allah (c.c) ya böyle iman etmek ne güzeldir. Hülasa: Varlık senin değildir. Hakk ındır. Feyyaz ı mutlak O dur. Varlığa iman et, başını yere koy, aczini bil, ALLAH de! Vesselam.
TARÎKAT I ALİ YYE 241 KELİME İ TEVHİD Buhârî nin rivâyet ettiği hadisi bir şerifete Nebî yi Muhterem aleyhisselâtü vesselâm şöyle buyurdular: Her kim günde yüz kere lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerikeleh lehul mülku velehul hamdu ve huve alâ kulli şey in kadîr derse o kimse için on köleyi azat etmesine muadil olur ve yüz adet hasenat yazılır ve o kimseden yüz adet seyyie mahvedilir ve o gün akşama kadar şeytandan hazer ve iman için hısn ı hasıyn olur. 373 Ebu Hureyre (r.a) dan rivâyet edilen bir hadis i şerifte, Nebî sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuşlardır: İman yetmiş küsur şubedir. En üstün derecesi lâ ilâhe illallah demek en aşağı derecesi yoldan eza verecek şeyleri temizlemektir. Haya da imandan bir şubedir. 374 Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Cennetin anahtarı Lâ ilâhe illallah diye şehadette bulunmaktır. Lâ ilâhe illallah zikrine devam edenler için kabirlerinde ve kabirlerinden kalktıkları zaman korku yoktur. Sanki ben lâ ilâhe illallah zikrine devam edenlerin ال ح م د ل ل ه ا لذ ى ا ذ ه ب ع نا ال ح ز ن ا ن ر بن ا ل غ ف ور ش ك ور...Bizden tasayı gideren Allah a hamdolsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir. 375 âyetini okuyarak kabirlerinden kalktıklarını görüyorum buyurdular. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem ashab ı kirâma İmanınızı tecdid ediniz deyince ashâb; İmânımızı nasıl tazeleyelim? Yâ Rasûlallah dediler. Rasûlullah Lâ ilahe illallah zikrine devam edi 373 Hadis Buhârî 374 Hadis Buhârî 375 Fâtır Sûresi Âyet 34
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 242 niz. Çünkü buna devam etmek kalbi nurla doldurur ve müminin yakinini artırır. 376 buyurdu. Cenâb ı Hak âyeti kerîmede : ا لذ ين ا م ن وا و ت ط م ي ن ق ل وب ه م ب ذ آ ر الل ه ا ل ا ب ذ آ ر الل ه ت ط م ي ن ال ق ل و ب Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah ı zikretmekle itminana erer. 377 İbni Abbas (r.a) den rivâyet edilen bir hadis i şerifte: Allah mahlukatın en âzamı olarak arşı halk ettiği vakit arş yirmi dört bin yıl titredi. Allah da onun üzerine yirmi dört harf izhar etti. Bu da Lâ ilâhe illallah Muhammedurrasûlullah kelimesidir. Bu sükûneti yirmi dört bin yıl devam etti. Allah Teala ilk mahlukunu halk edip ona tevhidi Lailahe illallah muhammedurrasûlüllah kelimesini emredince arş tekrar titremeye başladı. Rab Teâlâ: Sakin ol ya arş! buyurdu. Bunun üzerine arş: Ya ilâhî! Bu kelimeyi söyleyeni mağfiret etmedikçe sakin olamam! deyince Rabb Teâlâ: Ben seni halk etmeden ikibin sene evvel zâtıma kasem ettim ki hangi bir kulumun diline bu kelimeyi verirsem onu muhakkak mağfiret ederim. buyurdu. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem den rivâyet olunduğuna göre, Ebulbeşer Âdem aleyhissalâtü vesselâm: Yâ Rabbi, Muhammed hakkı için beni affet dedi. Allah Teâlâ: Muhammed i nereden biliyorsun? deyince Âdem cevâben: Beni yaratıp ruhumu üfledin. Gözlerimi açar açmaz arşın üstünde: Lâ ilâhe illallah Muhammedurrasûlullah yazıldığını gördüm. O zaman anladım ki, mahlûkatın sana en sevgilisi Muhammed dir. Çünkü ismini kendi isminin yanında zikretmişsin dedi. Allah Teâlâ da onu Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem hürmetine affetti. 378 376 Ramûz ul Ehâdis 377 Ra d Sûresi, Âyet 28 378 Beyhâkî, Delâil, V, 489
TARÎKAT I ALİ YYE 243 Enes (r.a) den rivâyete göre Nebî sallallâhu aleyhi vesellem Kalbinde zerre miktar iman olan cehennemde ebedî olarak kalmaz. 379 buyurmuşlardır. Rasûl i Zîşân sallallâhu aleyhi vesellem Efendimiz Kalbinde zerre miktarı kibir olan cennete giremez buyurmuştur. 380 Müminlere Cenâb ı Hak tan bir rahmet ve merhamet olarak ruhlarının kabzedildiği vakitte hatırlayıp söylemeleri için ölüm meleğinin alnında Lailahe illallah yazılıdır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Ölüm alameti zâhir olan hastalarınıza kelime i tevhid zikrini telkin ediniz. 381 buyurmuştur. Yine hadis i şerifte zikrin efdâli Lâ ilâhe illallah duanın efdali Elhamdülillah dır. Kelime i tevhid asıl imanı tevlid ettiği için zikrin ekmeli ve Cenâb ı Hakk ı tahmid nimeti, samedâniyyeyi tezyide medar olduğu için duaların efdalidir. Hususiyle mübarek üç aylarda kelime i tevhid ile meşgul olmakta büyük fazilet vardır. Ehl i hikmet buyurmuşlardır ki: Kalbin nurlanması altı şeyle olur. Salah ehliyle oturmak, namaz kılmak, oruç tutmak, Kur ân ı Kerîm okumak ve Allahʹı zikretmek, bir de seher vaktinde tazarru ve niyazda bulunmaktır. İbadete ihlâs ile devam kalbin uyanmasına vesile olduğu gibi masiyete devamda kalbin hasta olup ölmesine sebep olur. Çok yemek, çok uyumak ve çok konuşmak da kalbi kasvete duçâr eder. Çok gülmek de kalbe manen zarar verir. 379 Hadis Buharî Müslim 380 Hadis Müslim 381 Hadis İbn i Mâce
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 244 Süfyan ı Sevrî rahimehullah der ki: Dört haslet küfre götürür. 1 Bir kişiyi bilmeden gıybet eylemek. Çünkü bu gaybe hüküm demektir. Gaybe hüküm ise küfürdür. 2 Hased eylemek. Bu Cenâb ı Hakk ın verdiğini reva görmemektir. Her kim Allah ın verdiğini reva görmezse küfürdedir. Çünkü Hak Teâlânın hikmetini ve adlini inkâr etmiş olur ve küfre gider. 3 Haram mal toplamaktır. Bu da kıyamet gününün hesabına inanmamaktır. Her kim ki kıyamet gününün muhasebesine inanmazsa küfre gider. 4 Hak Teâlâ Hazretlerinin rahmetinden ümidini kesmektir. Rabbu l âlemîn olan Allahu Azimüşşân bu meyanda Kur an ı Kerîm de Yâkub aleyhissalâtü vesselâmın evlatlarına şu tavsiyesini beyan buyurur: ي ا ب ن ى اذ ه ب وا ف ت ح سس وا م ن ي وس ف و ا خ يه و ل ا ت اي ي س وا م ن ر و ح الل ه ا ن ه ل ا ي اي ي س م ن ر و ح الل ه ا لا ال ق و م ال ك اف ر و ن Ey oğullarım! Gidin de Yusuf u ve kardeşini iyice araştırın, Allah ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah ın rahmetinden ümit kesmez. 382 382 Yusuf Sûresi, Âyet 87
TARÎKAT I ALİ YYE 245 NEFSİN DERECELERİ NEFS İ EMMÂRE Ey sâlik ehlullah demişlerdir ki: Nefs i emmâre âyet i kerîmede mübalağa sıgası ile emmâretün şeklindedir. Kötülüğü şiddetli emreden mânâsı vardır. Nefs i emmârenin seyri ilallah Allah (c.c) na dır. Âlemi, şehâdet âlemidir. Mahalli, sadırdır. Hâli meyildir. Dayanağı şeriattır. Nefsin sıfatları gayri meşru isteklerini yerine getirmek için Hakk ın emirlerine uymayan, men ettiklerini fütursuzca yapan, şeytana uyan, keyfine, zevkine, günaha düşkün olan cühelâ, süfehâ ve erbâb ı meâsînin nefsinin sıfatlarıdır. Nefs i emmâre, echel i eşya, aduvv i ekber olup sinn i kemâle ermemiş etfâl i tarîkdir. Himmet ve gayreti kendi nefsini helâk etmek içindir. Onun arzusu veliyünniam olan Hz. Allah (c.c) na karşı masiyet ve kendisine düşman olan şeytana itaattir. Nefis haddi zâtında ahkâm ı şer iyyeyi münkir ve bittabî Hakk ın emr i hilâfına hâkimdir. Çünkü tekâlif i ilâhîyyenin icrası nefse pek ağır gelir. Bu sebepten tezkiye i nefs, tasfiye i kalp zarurî olup tezkiye olmadıkça insanda yakîn hâlinin zuhuru güç olur. Huzur, saadet ve felâha ancak nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesinden sonra erişilir. Sûrî olan imanın durumu safra hastalığına duçâr olan kimse gibidir. Onun vicdanı nebâtın lezzetinin hilâfına şahit olur. Balın halâvetini tadan insanın ancak o zaman safra hastalığından kurtulması mümkün olur. İnsan günahlardan kurtulmak için ancak nefis tezkiyesi ile mutmain olduktan sonra hakîkat i iman suret ve kuvvet bulur. Ve vicdanî olur ki bu kısım iman zevalden mahfuzdur. Elbette bu marazın idrâkine akl ı mead olmak gerekir. Yoksa akl ı maaşın endişesi kısa ve fikri nakıs olduğundan zâhiri noksan, bâtından bihâberdir. Çünkü akl ı maaş
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 246 mergub (rağbet edilmiş) ağniya ve erbâb ı dünyadır. Zamîr i kâsirü l nazardır (kısa görüşlü). Akl ı maad ise hadîdü l basardır (keskin bakışlı, akıllı). Onların nasibi ise, enbiya ve evliyadır. Cenâb ı Hak buyuruyor ki: و م ا ا ب ر ئ ن ف س ى ا ن ال نف س ل ا مار ة ب ال سوء ا لا م ار ح م ر ب ى ا ن ر ب ى غ ف ور ر ح يم (Bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir. 383 Nefsin efsûnuna ve mekrine aldanma ki nefis iki başlı ejderhaya benzer, seni helâk eder. Aklını başına al ve bunu ganimet bil ki Rahmet kapısı açıktır. Tevbe, bineyi acaip bir binektir ki bir lâhzada insanı zeminden feleklere yükseltir. Peygamber efendimiz şöyle buyurmuşlardır: Senin düşmanlarının en düşmanı, en şiddetlisi iki tarafın arasında bulunan nefistir. 384 Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: ا لا م ن ت اب و ام ن و ع م ل ع م ل ا ص ال ح ا ف ا ول ي ك ي ب د ل الل ه س ي ي اه م ح س ن ات و آ ان الل ه غ ف ور ا ر ح يم ا Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. 385 383 Yusuf Suresi, Âyet 53 384 Kenzul Hakaik, Beyhâki 385 Furkan Suresi, Âyet 70
TARÎKAT I ALİ YYE 247 Sıdk ve ihlâs ile ve bir daha işlememek şartı ile tevbe edenlerin tevbesi kabul edileceği gibi seyyieleri hasenâta tebdil olunacaktır. Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem ashab ı kiram ile bir gazveden gelmişlerdi. Buyurdular ki: Hayırlı bir geliş geldiniz. Küçük cihaddan büyük Cihada geldiniz. Dediler ki: Büyük cihad nedir ya Rasûlallah? Peygamberimiz cevaben şöyle buyurdular: Kulun nefsi ve hevası ile cihad etmesidir. 386 Nefis tezkiyesi için yapılan riyâzatın dört esâsı vardır. Az yemek (kıllet i taam) az uyumak (kıllet i nevm) az konuşmak (kıllet i kelâm) ve halvet. 1 Az yemek (kıllet i taâm): İnsan nefsini azdıran şeylerin başında yeme içmede sınır tanımamak gelir. Yemek ve içmekten başka nimet bilmeyenin ilmi az, sıkıntısı çok olur. İrfan ehli kişiler az yemek ve az içmekle vücuttaki faydasız şeyleri atarlar. İnsanın amacı suflî duyguları harekete geçiren yeme ve içme peşinde koşmak değil, ulvî duygulara yardımcı olacak kadar yemektir. Nitekim Kur an da: و آ ل وا و اش ر ب وا و ل ا ت س ر ف وا ا ن ه ل ا ي ح ب ال م س ر ف ين Yiyiniz, içiniz israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez 387 buyurulur. Hazret i Peygamber ve ashâbının çoğu zaman oruçlu bulunmaları, tasavvuf ve tarikat ehli için dayanak olmuştur. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem İnsanoğlu karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır. İnsana belini doğrultacak birkaç lokma yeter 388 buyurmaktadır. 386 El Hatib, tarihinde, Cabir (r.a) dan rivâyet etti. 387 Âraf Sûresi, Âyet 31 388 Hadis i Tirmîzi
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 248 2 Az uyumak (kıllet i nevm): Az uyumak Allah a dönüşün ifâdesidir. Çünkü uyku organları tembelleştirir. Az uyumak ise, kalbi cilâlandırır, nurlandırır. Az uyumak açlık ve az yeme sonucu elde edilir. Çünkü tok karın uykuyu artırır. Cenâb ı Hak Teâlâ peygamberimiz hakkında şöyle buyuruyor: الل ه ل ي غ ف ر ل ك م ات ق دم م ن ذ ن ب ك و م ا ت ا خر و ي ت م ن ع م ت ه ع ل ي ك و ي ه د ي ك ص ر اط ا م س ت ق يم ا Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir. 389 Hazret i Peygamberin gelmiş geçmiş bütün günahlarının bağışlandığı halde gece az uyuyup kalan zamanını ibâdetle geçirmiş ve bunu şükredici bir kul olarak yaptığını ifade buyurmuştur. Kur an da geceleyin yatağından kalkıp Rablerine korku ve ümitle dua edenler övülür. Rasûlullah efendimize teheccüd namazı emredilmiştir. Peygamberimiz ise, teheccüd namazını ümmetine tavsiye etmiştir. Az uyumak hem bedene hem de ruha rahatlık verir. Uykuda ölçü vücudun dinlenmesine yetecek kadar olanıdır; vücuda eziyet olacak bir uykusuzluk değil. 3 Az konuşmak (kıllet i kelâm): Konuşmak insanın fazîletidir. Fazlası ziyân, azı vakar ifadesidir. Az konuşan kınanmadığı gibi itibârı da çok olur. Çok konuşmak kişinin ayıplarını ortaya koyar ve küçültür, dilini tutanın günahları az, kalbi rahat olur. Ukbe bin Âmir, Rasûl i Ekrem e kurtuluş çaresini sorduğunda şu cevabı almıştı: Dilini tut, evin geniş olsun ve günah ve hatalarına ağla. 390 389 Fetih Sûresi, Âyet 2 390 Hadis Buhârî
TARÎKAT I ALİ YYE 249 Allah insana iki kulak bir ağız verdiğine göre insanın iki dinleyip bir söylemesi esastır. Kur anın ilk emri oku olduğuna göre konuşmak değil ilme sarılmak gerekir. 4 Halvet (Uzlet) ve Çile: Halvet tasavvuf ıstılahında tarikata giren bir müridin muayyen bir zaman sonra şeyhinin emriyle insanlardan uzaklaşarak tekkelerin çilehâne veya halvethâne denilen özel bir bölümünde inzivâ hayatı yaşaması, kendini Hakka vermesidir. Halvetin gâyesi kalpten masivâyı çıkarmaktır. Gönlü ağyardan temizlemek, Hakk ın sayısız nimetlerini düşünüp şükretmektir. Halvet ve çilenin kırk gün olmasının Kur an ve Sünnet ten mesnedleri vardır. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: و وع د ن ا م وسى ث لثين ل ي ل ة و ا ت م م ن اه اب ع ش ر ف ت م ميق ات ر به ا ر ب عين ل ي ل ة (Bana ibadet etmesi için) Musaʹya otuz gece vâde verdik ve ona on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu. 391 İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: ʺRasûlullah aleyissalâtu vesselâm buyurdular ki: Kim kırk sabah Allahʹa ihlâslı olursa, kalbinden lisanına hikmet çeşmeleri akmaya başlar. 392 Cenâb ı Hak Hâdi i Mutlak hazretleri kendi hikmetiyle zâtının sırlarını görünmeyen semâsından tabiat ı küllîye olan arzına indirip, isim ve sıfatlarının husûsiyetlerini izhar etmek için o eser nutfelerinin incisini sadefinin içinde gizlemiştir. Fakat nefsinin karanlıklarına gömülen insanlar yaratılışından evvel nail olduğu değer ve faziletini unutarak dünyaya ve nefsin şehvetlerine cânı gönülden meyledince hayvanlık sıfatına yönelmiş; âbâ ve ecdadlarını katiyyen hatırlarına 391 A râf Sûresi Âyet 142 392 Câmiuʹs Sagîr, Feyzuʹl Kadir 6
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 250 getirmeyip başlangıç ve sonlarıyla ilgilenmeyip tamamıyla unutmuşlardır. Sonra Cenâb ı Hak onları bu gaflet uykusundan uyandırıp onlara hidâyet yolunu göstermek, iç ve dışlarını temizleyip günahlarından arındırmak için peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Tâ ki beşerî karanlıklardan, nefsin kötülük ve arzularından kurtulup gönül âleminde ilâhî kandilleri yansın ve orayı aydınlatsın. Böylece içlerindeki şehvet arzularını, kötülük ve hainliklerini görüp anlayabilsinler. Üzerlerindeki nefsânî kötülükleri terkedip nurlar âlemini keşfetmeye çalışsınlar. Ve ilk asırlarını hatırlayıp ona dönerek arzu ve istekte bulunsunlar. Evliyaullah buyurmuşlardır ki: İnsanın cesedinde iki ruh vardır. Bunların birine hayvanî, diğerine insanî ruh demişlerdir. Onların hayvanî ruh dedikleri lâtîf cevher insan vücudu içerisinde bir buhar ı zulmanî olup bedende olan hayat, his ve iradî hareketleri taşır. Bu ruha nefs i behimiyye, yani hayvanî nefs denir. İnsan ruhu denilen cevherse nefs i nâtıkadır ki bu maddeden ayrı bir cevher sayılmıştır. Lâkin kendi fiil ve hareketlerinde maddeye yakın ve onunla beraberdir. Ve ancak bu nefistir ki levvâme, mülhime, mutmainne, râdiye, mardiye ve sâfiye adlarıyla adlandırılmıştır. Bu nefs acaba ne çeşit sıfatlarla sıfatlanınca bu isimlerden biriyle anılıyor? Eğer nefs i nâtıka şehvânî nefsin her dediğini yapar, ona itaatli olur her hâliyle ona uygun hareket eder ve onun hükmü altında bulunursa buna nefs i emmâre denir. Eğer şehvanî nefsin verdiği emirleri sükûnetle karşılar, Allah (c.c) na bağlı olur fakat yine kendinde fâni şehvetlere meyil olursa ona levvame nefs denir.
TARÎKAT I ALİ YYE 251 Eğer bu meyil yok olmuş, şehvanî nefisle mücadelede metanet göstermişse ve kendi iç âlemine dönüp ilham almaya kabiliyet kazanmışsa buna da nefs i mülhime denir. Eğer şehvanî nefsin hükmü altından çıkıp ubudiyet makamına yükselmiş ve ızdırapları dinmişse, helâlı dışında bütün şehvetlerini tamamen susturmuş ise buna da nefs i mutmainne denir. Eğer bu makamdan ilerleyip bütün makamları gönlünden atmış arzu ve isteklerinden vazgeçip her şeyden fânî oldu ise buna da nefsi râdiye ismi verilir. Eğer bu hâli kemal derecesini bulursa Allah indinde makbul olur. Ve insanların yanında kalplerin sevgisini kazanmasıyla hürmete lâyık olur. Buna da nefs i mardiyye adı verilir. Bütün arzu, istek ve varlıklardan soyunup Cenâb ı Hakk ın sıfatlarıyla muttasıf olup kendisine manen hilat giydirilip irşad maksadıyla insanlar arasına gönderilirse buna da nefs i sâfiye denir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: و ن ف س و م ا س و يه ا ف ا ل ه م ه ا ف ج ور ه ا و ت ق و يه ا Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verene. Sonra da ona iyilik ve kötülükleri ilham edene yemin ederim 393 Bir kutsî hadiste Cenâb ı Allah buyuruyor: Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben de ona bir arşın yaklaşırım; o bana bir arşın yaklaşırsa ben de ona bir kulaç yaklaşırım; o bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak varırım. 394 393 Şems Sûresi, Âyet 7 8 394 Müslim, İbni Mace, Edep: 58
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 252 Böylece onun lûtfu onları öyle bir cezbe ile huzura çekmiştir ki onları âdet ve tabiatlarından tamamen uzaklaştırmıştır. O cezbe ile onlar yine Hazret i Ehadiyyete gitmişlerdir. Kendi sıfatlarını onun sıfatlarında mahvetmişlerdir. Zira onlar tam kullukla sıfatlanmış olduklarından onun rububiyetinde hiçbir anlaşmazlık kalmayıp onunla mutmain olmuşlardır. Nefs i emmâre, günah ı kebaîre irtikâbiyle me luf olur. Ferâiz i İlâhîyye yi terk eden kalp nur ı ilâhîden mahrum olup zulmette kalır. Kalbine havf i İlâhî gelmez. O kimse kötülüğü arzu edip günah işlemekle muhakkak zarar görüp hâib ve hâsir kalıp mahrum ve hüsran olmuştur. Bu sâliklerin seyr i sülûkunda vâsıl ı ilallah olmak için yedi makam vardır. Bu makamlar da şunlardır: Ağyarın zulmet makamı olup nefs i nâtıka, EMMÂRE adını almıştır. Nurlar makamı olup bu nefis orada LEVVÂME adını almıştır. Esrâr makamı olup bu nefis o makamda MÜLHİME adını almıştır. Kemal makamı olup bu nefis de o makamda MUTMAİNNE adını almıştır. Kavuşmak makamı olup bu nefis orada RÂDİYE adını almıştır. Fiillerin tecellileri makamı olup bu nefis de MARDİYYE adını almıştır. Sıfat ve isimlerin tecelli makamı olup bu nefis SÂFİYE adını almıştır. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor:
TARÎKAT I ALİ YYE 253 ا لا م ن ت اب و ام ن و ع م ل ع م ل ا ص ال ح ا ف ا ول ي ك ي ب د ل الل ه س ي ي ات ه م ح س ن ات و آ ان الل ه غ ف ور ا ر ح يم ا Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. 395 Cenâb ı Hak Hazretleri, küdsiyyü l sıfat bir racul i salih, bir veli kulunu, kullarını irşad için gözler önüne koymuştur. Ulûm ı zâhiriyeyi tedris ve talim için her zaman âlimler yetiştirmiş olduğu gibi ulûm ı bâtıniyeyi tâlim için de hiçbir zaman ehlullahı eksik buyurmamıştır. Bu manevî yola girmeyi istemeyen nefs i emmâre sahibi kullara karşı, Allah ın bir hucceti olmak üzere, icâzeti tevâtürle sâbit bulunan, ârifi billah olan velisini insanlar arasında ivazsız, garazsız ve bir menfaât mukâbilinde olmayarak, li vechillah Hakk yoluna, şeriat ı mudahharanın emirlerine davet eden kimsedir. Bedenî hastalıklardan şifayâb olmak için bir tabibin teşhis ve tedâvisine ihtiyacın lüzûmu bilindiği gibi kibir, hased, hubb i dünyâ vesâir emraz ı kalbiyenin tedavisi için, bir hâzik tabibin tedavisine daha ziyade ihtiyac olunduğundan, bir kulun, sayü gayretle çalışarak insanları salâhî hâle teşvik ve tergib edip Allah ın emrini kullara tebliğ etmesi lâzımdır. İşte bu hikmete mebnî Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz hazretleri, Hz. Ali (k.v.) efendimize; Yâ Ali! Senin delâletinle Cenâb ı Allah ın bir şahsı hidâyete ulaştırması dünya ve mâ fî hâ nın senin olmasından daha hayırlıdır 396 buyurmuştur. Cenâb ı Hak buyurdular ki: 395 Furkan Sûresi, Âyet 70 396 Hadis Sahih i Buhari, c.5, s.77
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 254 ي ا ا يه ا ا لذ ين ا م ن وا ت وب وا ا ل ى الل ه ت و ب ة ن ص وح ا ع س ى ر بك م ا ن ي ك فر ع ن ك م س ي ي ات ك م و ي د خ ل ك م ج نات ت ج ر ى م ن ت ح ت ه اال ا ن ه ار ي و م ل اي خ ز ى الل ه الن ب ى و ا لذ ين ا م ن وا م ع ه ن ور ه م ي س ع ى ب ي ن ا ي د يه م و ب ا ي م ان ه م ي ق ول ون ر بن ا ا ت م م ل ن ا ن ور ن ا و اغ ف ر ل ن ا ا نك ع ل ى آ ل ش ى ء ق د ير Ey iman edenler! Samîmi bir tevbe ile Allah (c.c) na dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve Onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nûrları aydınlatıp gider de, Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin 397 derler. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem: Günahdan tevbe eden hiç günahı olmayan kimse gibidir 398 buyurmuştur. Tevbe eden kimse Cenâb ı Hakk ın dostudur. Çünkü Allah ın hidâyet ve inâyet ettiği kimseye bir işaret kâfî gelir. İcmâ i ümmete göre tevbe etmek vâciptir. Çünkü yasak edilen şeyleri terk etmek ve emrettiklerini devamlı yapmak kulların üzerine borçtur. Şer an tevbenin mânâsı ma siyyetten itaate rucûdur. Tevbe, bütün makamatın esası, cem î hayratın anahtarı, cümle menâzilin kalbi, bütün muamelatın aslıdır. Bundan dolayı sofiye meşâyihi ona bâbü r rahme vasfını vermişlerdir ki, kurb ı ilâhî mertebelerinin ilkidir. Mağrib tarafından tevbe kapısı, insanlar için kıyamete kadar açıktır. Ebû Hureyre nin rivâyet ettiği bir hadiste: Bir kimse güneş mağribden doğmadan evvel tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder 399 hadisi ile, Hz. Ömer in tevbe kapısı nedir! sualine cevap 397 Tahrim Sûresi, Âyet 8 398 Ebû Dâvud, İbni Mâce c.2, s.1421, h.no 4250 399 R. Salihin cilt.1 sayfa. 21 hadis. no 17
TARÎKAT I ALİ YYE 255 olan Tevbe kapısı, mağrib cihetinin ardındadır. Onun altından iki kanadı vardır ki, inci ve yâkut ile murassâdır. İki kanadın arası suratle giden bir süvarinin gidişine göre kırk senelik yoldur. Allahu Teâlâ onu yarattığından beri, açık durmaktadır. Güneş mağribden doğuncaya kadar açık duracaktır. 400 Hadisine işarettir. Ebu said el Hudrî (r.a) dan Nebî sallallâhu aleyhi vesellem Efendimiz hazretlerinin şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: Benî İsrail içinde bir kimse vardı. O doksan dokuz insan öldürmüştü. Sonra bu adam evinden çıkıp o zamanın büyük alimlerine bu cinâyetlerinin tevbe ile af imkânını sormağa başlamıştı. Önce bir rahibe varıp sordu ve Acaba benim için tevbeden istifade imkânım var mıdır? dedi. Rahip: Hayır yoktur diye cevap verdi. Bu menfî cevap üzere katil o rahibi de öldürdü. Sonra bu adam yine sormağa başladı. Sorduklarından bir kişi ona: Sen, Nusrat köyüne ve oradaki mabede git, orada bir takım insanlar Allah (c.c) na ibadet ederler. Sen de onlarla beraber Allah (c.c) na ibadet et, günahlardan tevbe eyle ve bir daha da memleketine dönüp gitme. Çünkü orası kötü bir mıntıkadır. dedi. Katil Nusrat köyüne yönelip giderken yolun tam ortasında (Eceli geldi) ölüm erişti. Tevbekâr olmak için gideceği köye doğru göğsü ile yönelerek öldü. Şimdi Rahmet melekleri ile azap melekleri muhâsamaya başladılar. Rahmet melekleri: Bu tevbeye niyet ederek ve kalbi ile Allah (c.c) na yönelerek geldi diyorlardı. Azap melekleri de: Bu adam asla hiçbir hayır işlememiş diyorlardı. Bu sırada insan suretinde bir melek geldi. Bu meleği hakem tayin ettiler. O da dedi ki: Şimdi siz buradan itibaren geldiği köyün mesafelerini ölçüp birbirine tatbik ediniz. Adamın öldüğü bu yer hayra yöneldiği yere yakınsa Rahmet melekleri götürsün! Bunun üzerine Allahu Teâlâ ve tekaddes hazretleri tevbe için gideceği köye: Biraz yaklaş diye ve müteveffanın kendi köyüne de: Biraz uzaklaş diye vahyeyledi. Rahmet ve azap meleklerine de: Haydi şimdi her iki tarafı da ölçerek ikisi arsındaki mesafeyi mukayese ediniz. diye emretti. Mücrim 400 Ramus cilt. 1 sayfa. 242 2
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 256 tevbe köyüne bir karış daha yakın bulundu ve bu cihetle mağrifet olundu. 401 Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: و ر ح م ت ى و س ع ت آ ل ش ى ء...Rahmetim ise her şeyi kuşatır... 402 Rivâyet edildiğine göre bedevî bir a rap Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellema gelerek: Mahlukâtı hesaba çekecek kimdir ya Rasûlullah? diye sordu. O da Allah Teâlâ ve Tebâreke hazretleridir cevabını verince; Bizzat kendisi mi? diye sordu. Peygamberimiz evet dedi. Bedevî: Muhakkak, Kerîm olan, güçlü olunca affeder, hesaba çekince de müsahama gösterir 403 cevabını verdi. Cenâb ı Hak hadis i kutsî de şöyle buyuruyor: Benim rahmetim gadabımı sebgat etmiştir. 404 Ey sâlik! Ehlullah tevbe hakkında şöyle buyurmuştur: Benden inâbe tevbesini mi yoksa isticabe tevbesini mi soruyorsunuz? dedi. Soran kişi de İnâbe tevbesi nedir? şeklinde sordu. O Allah ın senin üzerindeki kudretinin büyüklüğünü hissederek O ndan korkmandır. Cevabını verdi. Aynı zât; İsticabe tevbesi nedir? diye sorduğunda da; Cenâb ı Hakk ın sana olan yakınlığını yürekten duyarak O ndan korkup ürpermendir. Cevabını verdi. İsticabe tevbesi bir kulda gerçekleştiği zaman, o namaz kılarken kendisini meşgul eden, Allah ın dışındaki herşeyden istiğfar eder. Bu tevbe kurb ehlinin bâtınları için mutlak lâzım olan bir tevbedir. Avamın tevbesi günahtan, ebrarın tevbesi gafletten, mugarrabinin tevbesi de bir lahza Allah ı 401 Hadis Buhari, İbni Mâce, 402 A raf Sûresi, Âyet 156 403 Ebu Davud, İbni Hanbel 404 Hadis i Kudsî, Müslim
TARÎKAT I ALİ YYE 257 unutmaktandır. Peygamberlerin tevbesi ise ümmetlerinin mağfiret olunması içindir. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem Hazretleri: Bir kimse kalben ve ceseden Estağfirullah zikr i şerîfine devam ederse Cenâb ı Allah, o kimsenin gamlarını feraha üzüntülerini sevince ve müzayakasını vüs ate tebdil ile darlığını genişliğe çevirerek me mûl olunmadık umulmadık bir taraftan kendisini merzûk eder (rızıklandırır) 405 buyurdu. Arifi billah Verânın tamam olması için on şart vardır buyurmuşlardır. Gıybetten hıfz ı lisan Sû i zandan ictinâb etmek Kimseyle alay etmemek (istihzâyı terk) Haramdan gözünü muhâfaza etmek Her zaman doğru sözlü olmak Kibir ve ucubdan sakınmak Allah ın verdiği nimetlere hamd ve şükür etmek Malını Hak yoluna infak edip bâtıla israf etmekten kaçınmak Namazları devamlı ve huşû ile kılmak Şeriat ve sünnetten ayrılmamaktır Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: Kalbinde hardal tanesi ağırlığında imanı olanı cehennemden çıkarın. Sonra da izzetim ve celalim hakkı için gece ve gündüz bir an bana iman edeni bana iman etmeyenle bir tutmam 406 buyuruyor. 405 Tac Terc. c.5, s.270, H.No: 478 406 Hadis i Kutsi, Buhari, Tac. Terc. c.5, s. 722, H.No: 1124
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 258 NEFS İ LEVVÂME Ey sâlik! Ehlullah buyurmuşlardır ki: Hakk ın emirlerine kısmen uyan; men ettiklerinden ise bazen kaçınan kaçınamadığında pişman olan; kendini zaman zaman kınayan ve levm eden nefistir. Bu mertebedeki nefis terbiyenin başlangıcını görmüş, tezkiyeden bir nasip almış ve şeriatın emirlerine itaat etmeyi istemiştir. Lâkin henüz kendine hâkim olabilme, kötü isteklerini tamamen reddedebilme arzusuna kavuşmamıştır. Öyle ise hasenatıyla mesrur, seyyiâtıyla mahzun olan nefistir. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: و ل ا ا ق س م ب ال نف س ال ل وام ة Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz). 407 Nefs i levvâmenin seyri illallah (ancak Allah)tır. Âlemi, berzah âlemidir. Yeri, gönüldür. Hâli sevgidir. Dayanağı, tarikatın erkân ve usullerine uymaktan ibarettir. Sıfatları kınama, heves, halka itiraz, yalvarma, temenna, gizli riya, makam sevgisi ve şehvettir. Emmâre nefsin bazı alışkanlıklarının kalıntıları yine bu nefiste vardır. Fakat bütün bu vasıflarla birlikte yine bu nefis hakkı hak, bâtılı bâtıl görür ve bilir ne var ki bu sıfatlarla huzursuzdur. Ne yapsın ki tamamen kendini bunlardan kurtarmaya gücü yetmiyor. Fakat şeriata karşı olan sevgisi fazla ve tarikata bağlılığı devamlıdır. Gündüzleri oruç tutmak, geceleri namaz kılmak ve sadaka vermek gibi salih amelleri vardır. Lâkin bu nefse ucûb ile gizli riya girer. Düşünceleri hatalıdır. Bu nefsin sahibi, insanların salih amellerini bilmesini ister. Amelleri insanlar için olmayıp, Allah için olsa da böyledir. İn 407 Kıyamet Sûresi, Âyet 2
TARÎKAT I ALİ YYE 259 sanlardan gizlese de amelleri için medh olunmayı ister. Bu arzudan da ikrah edip, rahat bulmaz. Onu tamamen kalbinden söküp atabilse, endişesiz, muhlis olurdu. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: ق د ا ف ل ح م ن ز آ يه ا و ق د خ اب م ن د س يه ا Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir. 408 Nefislerin tezkiyesi ile alâkalı cihad babındaki âyetler ve hadislerde açıkca görülüyor ki nefsin terbiyesi zarûrîdir. Ve çok mühim bir vazifedir. Zira nefis inat ve hiyânet kaynağı, şer ve cinâyet madeni, enfüs ve afâkta fitnelerin menşei, ale l ıtlak zulmün zuhurunun sebebidir. Ruh sultanı, akıl veziri ve kalp müftüsünün aralarında ittifak hasıl olsa nefsanî ve tâbi kuvvetlerden muhalefet ve şikak kalkar, gider. Muhbir i sâdık olan, Peygamber i zişân sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz hazretleri:... şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz buyurmuşlardır. 409 Cenâb ı Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz hazretleri diğer bir hadis i şeriflerinde: Gerçek mücahid nefs i emâresiyle cihad eden kimsedir buyurmuşlardır. 410 İbni Atâ demiştir ki: Nefsin cibilliyetinde su i edep vardır. Hâlbuki kul edebe mülâzemet etmekle memurdur. Nefis, tabiatı icabı meydan ı muhâlefette, Allah ve Rasûlünün emirlerine muhalefet etmekte burnunun dikine gider. Kul gücünün yettiği kadar kötü istek 408 Şems Sûresi, Âyet 9 10 409 Beyhâkî 410 Tirmizî, Ahmed bin Hanbel, Ramuzu l Ehâdis, cilt.1, sayfa. 233 4
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 260 lerini reddetmeye çalışmalıdır; nefsinin dizginini bırakmamalıdır; aksi takdirde onun fesadında ortak olmuş olur. Cenâb ı Hak buyuruyor: ف ا ع ر ض ع ن م ن ت و ل ى ع ن ذ آ ر ن ا و ل م ي ر د ا لا ال ح يو ة ال دن ي ا Onun için sen bizi zikretmekten yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevir. 411 Hazret i Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz şöyle buyurmuşlardır: Ümmetim için en çok korktuğum, nefislerinin hevâsına tâbi olmaları ve tûl i emel peşine düşmeleridir. 412 Ebu Hafs el Haddad demiştir ki: Bir kimse nefsini devamlı töhmet altında tutmaz, her halinde ona muhalefet etmez, bütün günlerinde onun hoşuna gitmeyen hayırları icra eylemezse aldanmışlardan olur. Nefis levvâme sıfatında olduğu sürece bazen galip olur, dediklerini yaptırır. Bazen de mağlup olur, sahibine söz geçiremez. Buna göre kabz ve bast, nefs i levvâmeden kaynaklanır. Kalp sahibi kimse, kalbe ait vasıfların üzerinde bulunmasından dolayı nuranî bir hicab, nefis sahibi olan kimse de, nefse ait sıfatların bulunması dolayısıyla zulmanî bir hicab altındadır. Kalpten yükselip hicablardan kurtulduğu zaman, hiç bir hâl ona hükmedemez. İşte o zaman kabz ve bastın etkisinden sıyrılmış olur. Kişi kalpten yükselip nurânî hicabın varlığından kurtulduğu, kalp ve nefse ait hicablar olmaksızın kurbiyyet makamına erdiği zaman ne kabz, ne de bast hâline düşmez. Fenâ ve bekâ makamından vücûda döndüğü zaman nurânî varlık olan kalbe döner. O takdirde kabz ve bast da kendine dönmüş olur. Fenâ ve bekâ makamına erdiği zaman kabz ve bast yoktur. 411 Necm Sûresi, Âyet 29 412 İbni Adiy, Cabir (r.a) dan rivâyet olunmuştur
TARÎKAT I ALİ YYE 261 Nefsi emmârenin Kibir, riya, gadab, haset, cimrilik, mal sevgisi, hubb ı riyaset gibi yedi mezmûm sıfatı vardır. Cehennemin de yedi kapısı vardır: Cehennem, Lezâ, Hutame, Saîr, Sekar, Cahîm, Haviye. Kim nefsini bu kötü sıfatlardan temizlerse Cehennemin bu yedi kapısı ona kapanır. Ve Cennete girer. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor : ي ا ا يه ا ا تق وا ا لذ ين ا م ن وا الل ه ح ق ت ق ات ه و ل ا ت م وت ن ا لا و ا ن ت م م س ل م ون Ey iman edenler! Allahʹtan, Oʹna yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin. 413 Sebeb i kâinat ve mefhâr ı mevcudât peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz hazretleri: İnsanlar helâk olmuşlardır, ancak âlimler müstesna, âlimler de helâk olmuşlardır, ilmiyle amel edenler müstesna, ilmiyle amel edenler de helâk olmuşlardır, ihlâs sahipleri müstesnâ. Muhlis olanlar da büyük bir tehlike üzeredirler. 414 buyurmuşlardır. Günahkâr insanlar Cenâb ı Hakk a karşı dünyada vâki olan kusurları sebebiyle ilâhî adaletin gereği olarak ölümden sonra azap göreceklerdir. Müstehak olacakları bu ceza ise adâlet i ilâhîyenin icâbâtındandır. Ancak bu cezadan müstesna olanlar İslâmî kaideleri ve şer î hükümleri ulemadan öğrenmiş olan kimselerdir. Şu kadar var ki bunlar ilimleriyle amel etmedikleri müddetçe, meselâ namazın şartları ve erkânını öğrenip namaz kılmadıkça uhrevî azaptan yakalarını kurtaramazlar. Helâk olanların bir üçüncüsü de ihlâssız amel edenlerdir. Nefislerini tezkiyeye tâbi tutmayanların diğer bir deyişle kibir, hased, riya ve cimrilik gibi kötü huylardan temizlenmeyenlerin amel ve ibadeti, mukaddes ve münezzeh olan zat ı ecellü a lâ hazretlerinin kabulüne lâyık olmayacağından onlar da afv ve inâyet i 413 Âl İmran Sûresi, Âyet 102 414 Aclûnî, Keşfu l Hafâ
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 262 ilâhî yetişmedikçe azaptan kurtulamazlar. İlim, amel ve ihlâs gibi faziletleri şahsında cem eden havass ı ümmet ise, şüphesiz azaptan kurtulmuş demektir. Bunlar için bir endişe var ise yalnız azl ve nasb düşüncesidir. Azl, makamlarından uzaklaştırılma, nasb ise, bir makamdan başka bir makama tayin edilmesidir. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: و ت وب وا ا ل ى الل ه ج م يع ا ا يه ال م و م ن ون ل ع لك م ت ف ل ح ون...Ey müminler! Hep birden Allah (c.c) na tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz... 415 Hazret i Enes (r.a) der ki: Allah ın Rasûlü sallallâhu aleyhi vesellem: Muhakkak ki şeytan hortumunu âdem oğlunun kalbi üzerine bırakır, eğer ademoğlu Allah ı zikrederse, şeytan gerisin geriye çekilir, eğer Allah ı unutursa şeytan onun kalbini istilâ eder. 416 Hak yolun yolcusu, nefs i levvâme makamında iken, şeytan onu yolundan çevirmek için gelir, ona yaptığı sâlih amellerini, iyi işlerini süslü gösterir; kalbine ucub getirir. İşte sâlik amel yolundan, ucub ile dolup, nefsini beğendikten sonra, şeytan ona suret i Hakk tan gelerek İlimden maksat amel etmektir. Sen salih amelleri yapabiliyorsun. O halde ilim öğrenmene, alimlerle sohbet etmene, vaaz dinlemene hiç ihtiyacın kalmamıştır. O sana vaazü nasihat eden âlim, keşke kendi nefsine söz geçirip, öğüt alsa ve senin amelinin onda biri kadar amel yapsaydı, hakiki kurtuluşa ererdi der. Böylece ucub kendine yerleşince, kendini büyük, başkalarını küçük görüp, insanlara sui zan eder. Sonunda kötü huylu olur ki kimseden bir nasihat kabul etmez. Aklına göre ibadet edip, cahillik karanlıklarında helâk olur. Sonra bu 415 Nur Sûresi, Âyet 31 416 Ramuz el Hadis, c.1, s.102 9
TARÎKAT I ALİ YYE 263 sâlike yine der ki: Sana insanların hüsn i zannı vardır. Amellerini işlerini iyi yap ki, sana uysunlar, bununla kat kat sevaplara kavuş. Sâlik bu niyetle amelini güzelleştirirse illetli olur. Sonra bu laîn, sâlike der ki: Sen ibadeti gizli yap. Çünkü Allahu Teâlâ gizli yapılan ameli kabul edip, seni sever. İnsanlar da ihlâsını öğrenip seni severler. İşte sâlik bu söze uyar ve insanların kendisini sevmeleri arzusuyla, amelini gizlerse riyaya düşer de haberi olmaz. Şeytanın aldatma yolları çoktur. Elinden gelirse sâlikin amelini bozar. Bozamazsa kalbine o amelden efdâl bir amel getirir, fakat sâlikin o ameli yapacak kudreti yoktur. Lâkin ikinci ameli ona güzel, kolay gösterir. Böylece buna başlayıp, birinci amelden geri kalır. Ne var ki onu da tamamlayamaz. İkisinden de mahrum olur. Meselâ şeytan, sâlike der ki: Sen Allahu Teâlâ yı ve Rasulunu nasıl seviyorum diyebilirsin? Çünkü ne Kâbe yi tavaf eder ne Ravza i Mutahhara yı ziyarete gidersin. Bu tembellik ve ihmal sevgi ile bağdaşamaz. Sana lâyık olan, Hakk a tevekkül edip, Beytini hac ve Habib ini ziyaret sevabını almandır. Sâlik bu vesveseye kulak verir, azıksız, binek hayvanı olmaksızın, fakir olarak hacılar kafilesi ile Kâbe ye doğru çıkarsa, yol zahmet ve yorgunluğundan bedeni gidemez hâle gelince evrad ve ezkârı kaçırıp kalbinde melâl bulunca şeytan ona der ki: Nefsine haksızlık ve zorluk edip de yapamayacağın kadar yüklenme. Namazın kazaya kalsa da, Mekke de kılarsın. Taassup yönüne gitme. İşte bu sâlik, acizliğinden şeytanın bu sözüne uyarsa, farzları kılmakta da gevşek davranır. Açlığı ve susuzluğu bastırıp, ahlâkı kötüleşince, yine şeytan ona der ki: Hak Teâlâ haccı zenginlere farz etmiştir. Senin gibi fakir o Beyt e nasıl gider? Şüphe yoktur ki seni hac yoluna gönderen istek, ancak şeytanın vesvesesidir. O zavallı, şeytanın bu sözünden üzülüp, pişman olur. Kazaya razı olmayıp, kalbi kararır, insanların gıybetini yapıp, ayıplama, saldırma ile ırzlarına dil uzatıp, onlara düşmanlık eder. Zira hac yolunda ona ne kimse sadaka verir, ne de iltifat edebilir. O halde kafileyi mahşer yerinin halkı gibi bulup, herkes kendi nefsinin kaygısında olduğundan, o, gıda, yiyecek içecek peşinde olup hac ve ziyaretten nasipsiz kalır. Bir pay olsa da bin belâ
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 264 ile alır. Hâlbuki önceden memleketinde iken, gönlü rahat ahlâkı iyi idi. Halim selim idi. İnsanları kendine tercih eden cömert ve kerem sahibi idi. Hac yolunda başına gelen korkunç hâllerden ahlâkı kötü, göğsü dar olup, nefsi bahil, haris ve leim oldu. İşte bu sâlik hacca gitmekle kendi yolundan kalıp, başına bu kadar belâlar gelince, şeytan onun yolunu kesmekle arzusuna kavuşur. Hak Teâlâ nın yardımı o sâlike erişir ve şeytanın bu tür hile ve aldatmalarından kurtulursa, şeriatın edepleri, tarîkatın usülleri ve yüksek himmetle sâlik olur, ilerler. Böylece nefs i mülhime olup diğer makama kavuşur. Peygamber i zîşân efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem : Şeytan insanoğlunun kalbine icra i nüfuz etmek için istîlâ eder. Lâkin kalp Cenâb ı Allah ı zikredince meyyûsen geri çekilir. Nisyan ederse, unutursa istîlâ eder ve onu etkisi altına alır 417 buyurmuştur. Hazret i Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz: Allah ım nefsime takvanı ver. Sen onun velisi ve mevlâsısın. O nu temizle. Muhakkak ki sen, nefisleri temizleyenlerin en hayırlısısın 418 buyurur. Ruh kalbe tevdi edilmiş güzel bir sıfat ve ahlâkın menbaı olan latîfe olduğu gibi nefis de kalıba tevdi edilmiş kötü sıfat ve ahlâkın kendinden kaynaklandığı bir latîfedir denmiştir. Göz görme, kulak duyma, burun koklama, ağız tatma yeri olduğu gibi, nefis kötü sıfatların ruh da iyi ve güzel sıfatların mahallidir. Nefsin bütün ahlâk ve sıfatı iki kökten gelir. Birincisi hafiflik, diğeri de aç gözlülük ve ihtirasdır. Hafifliği cehâletinden, aç gözlülüğü de hırsından kaynaklanır. Hafifliği itibarı ile nefis düz bir satıhta yuvarlanan makaraya benzer. Yaratılışındaki ve fıtratındaki özelliğe göre hareket etmeye devam eder. Hırsı bakımından da kandilin ışığı etrafında dönen sonra da ateşin içerisine kendini atan kelebeğe benzer. Helâkına sebep 417 Taberânî, Câmiu s Sağir 418 Sahih i Müslim, cilt. 3, sayfa. 2088, Hadis. no 2722
TARÎKAT I ALİ YYE 265 olan ateşe doğru hücum etmeksizin kendisine yeterli, az bir ışıkla yetinmez. Hafifliğinden dolayı sabırsız ve acelecidir. Akıl, heva ve hevesi hükmü altına alır. Aç gözlülük ve ihtirastan da tama ve hırs meydana gelir. Bu iki vasıf tama ve hırs Hz. Havva Vâlidemiz ve Adem (a.s) da ortaya çıkmıştır. Cennete tama etmiş ve yasaklanmış ağaçtan yemişlerdir. Nefsin sıfatlarının asıl yaratılışından oluşan bir takım kökleri vardır. Çünkü o topraktan yaratılmıştır. Toprağında kendine has bir özelliği vardır. İnsanoğlundaki zaaf vasfının topraktan, buhl ve cimrilik sıfatının çamurdan, şehvet vasfının pişmiş çamurdan, cehaletinin de salsal diye tanımlanan cıvık balçıktan yaratıldığı söylenir. Bu vasıf pişmiş çamura ateş girmesi dolayısı ile, insanda şeytanî bir şeyi bulunduğunu gösterir. Aldatma, hile ve hased gibi kötülükler, şeytanın özü olan ateşin insanın yaratılışına kısmen girmesinden kaynaklanır. Nefsin aslını, kaynağını ve fıtrî karekterini bilen kişi, ona karşı galebe etmenin yaratana sığınmak ve O ndan yardım istemekle gerçekleşeceğini de bilir. Bir kul, yaratılışında mevcut olan hayvanî iştiyakları ilim ve adl ile eğitip yönlendirmedikçe insanlık derecesine eremez. Şu halde sâlik ifrat ve tefrite düşmeden itidali korumalıdır. Böylece kendindeki manevî hisler güçlenir, bünyesinde mevcut olan şeytanî vasıfları ve kötü ahlâkı anlar ve insanlığın mânâsını kavrar. Bu konuda nefsinin lehine olan şeylere razı olmayacak derecede kemâle erer. Sonra insanın cesedinin içinde altmış adet Emrâz ı Bâtınî vardır. Kibir, hased, riya, ucub, şirk i hafî, bahillik, enâniyet, şehvânî arzu, dünya muhabbeti, hubb ı riyâset, gibi. Bu mezmun sıfatlar insanın gönlünden istiğfar, zikrullah, nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi ile temizlenir. Ve en son bir kalpten hubb ı riyâset arzusu çıkar. Ubûdiyyet, kul olduğunu bilip Allah (c.c) na itaat etmektir.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 266 Rubûbiyyet Cenâb ı Hakk ın her zaman her yerde her mahluka muhtaç olduğu şeyleri vermesidir. Cenâb ı Hak şöyle buyurmuştur: و ل ق د خ ل ق ن ا ال ا ن س ان م ن ص ل ص ال م ن ح م ا م س ن ون Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık. 419 Şurası bir gerçektir ki vecd ve hâl sahiplerinin hâlleri zevk ve vicdan denizinin derinliklerinde oluşan ve ancak vücûd, şuhûd ve yakîn menbaından zâhir olan öyle bir incidir ki akıl ve his dalgıçlarının ona el değdirmesi pek nâdirdir. Kılı kırk yaran akıllar bile onun kıymetini takdirden âcizdir. O halde bu şah incilerin seçilmişlerine sîne sadeflerinde can gibi korunmakta, bu çok değerli cevherler büyüklerin göğüs hazinelerinde saklı durmakta olduğu gün gibi aşikârdır. Her marifet yolcusunun bu engin denize lâyık, her muhabbet tâlibinin bu değeri biçilmeyen yakuta erişmeye muvafık olmadığı bellidir. Mülk ve melekûtun yegâne sahibi olan şanı yüce Allah kullarına hitaben: Ey kulum senin hayatın ve ölümün, yükselmen ve düşmen, genişlik ve sıkıntın, sıhhat ve afiyetin velhâsıl her nefesin benim kudret elimde olduğu hâlde, yasaklamış olduğum bir fiili ne cesaretle işledin, saadetinin düşmanı olan mel ûn şeytanın oyununa ram oldun? Ey kulum beni görmez, bilmez mi zannettin? Yahut kendin gibi aciz bir kula karşı gerekli gördüğün haya ve hürmeti bana karşı lüzumsuz mu sandın? buyuracağı esnada acaba ne gibi bir cevap hazırlanacaktır? Hangi bir filozofun zekâsından hangi bir avukatın kesret i ma lûmat ve bilgisinden istifade edilecektir? Heyhât, heyhât... Şunu da ilâve edelim ki, konuşma esnasında cürüm ve hatalarını itiraf ile beraber azarlama ve infiâlden kurtulmak için Allah gafûr 419 Hicr Sûresi, Âyet 26
TARÎKAT I ALİ YYE 267 dur diyen bir takım lâubalîler muhakkak bilsinler ki kendilerini aldatmış olurlar. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: و ا ن ىل غ ف ار ل م ن ت اب و ام ن و ع م ل ص ال ح ا ث م اه ت د ى Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra doğru yolda giden kimseyi bağışlarım. 420 Yasak ve günahlarda ısrar edenler hakkında böyle bir müjde sâdır olması şöyle dursun, aksine Kur an ı Celîl hükmüyle Allahu Teâlâ: ي ا ا يه ا ال ناس ا تق وا ر بك م و اخ ش و ا ي و م ا ل اي ج ز ى و ال د ع ن و ل د ه و ل ا م و ل ود ه و ج از ع ن و ال د ه ش ي ي ا ا ن و ع د الل ه ح ق ف ل ا ت غ ر ن ك م ال ح ي وة ال دن يا و ل ا ي غ ر ن ك م ب الل ه ال غ ر و ر Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allahʹın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allahʹın affına güvendirerek sizi kandırmasın. 421 Hak Teâlâ hazretlerinin esmâ ve sıfatlarına itikat etmek her mümin için farz ı ayndır. Meselâ Gaffar bağışlayıcı ismi şerîfine güvenerek amel ve ibâdet mecburiyetini lüzumsuz görenlerin Rezzak rızık verici ismine güvenerek de dünyevî maişetlerini temin etmek hususunda çalışıp gayret göstermeyi zaid görmeleri gerekir. Birine itikat edip diğerine itimat etmemek mantık ve hikmet cihetinden saygıya lâyık olamaz. Şeriat ve akıl bakımından da sahih bir itikada yaklaşamaz. Cenâb ı Vâcibü l Vücûd cümlemize tam bir akıl ihsan buyursun. Vukûu muhakkak olan ahiret yolculuğunu unutmak iste 420 Tâhâ Sûresi, Âyet 82 421 Lokman Sûresi, Âyet 33
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 268 yenlerden ve geri kalan bir saati bile meçhul olan dünya hayatını mahbûb ve maşuk kabul eden güruhundan eylemesin. ÂMİN NEFS İ MÜLHİME Ey Sâlik Ehlullah buyurmuşlardır ki: Hakk ın emirlerine mümkün mertebe uyan, men ettiklerinden âzamî derecede sakınan ve bu hâllerinden dolayı bazı ilâhî ilhamlara nail olan bu makamda, nefs i mülhimenin seyri, Alallah (Şanı yüce Allah a) dır. Yani bu makamda sâlikin bâtının da hakîkî iman zuhur eylediğinden şuhûdunda mâsiva kalmaz. Âlemi, ruhlar âlemidir. Mahalli ruhdur. Hâli aşktır. Vâridi, marifettir. Sıfatları ilim, cömertlik, kanaat, tevazu, sabır, tahammül, özrü kabul, hüsnü zan ve eziyetlere katlanmaktır. Bu makamda sâlik bütün insanların kaderlerinin Allah Teâlâ nın yed i kudretinde olduğunu müşahade ettiğinden kimseye, hiçbir mahlûka asla, bir itirazı kalmaz. Yine bu nefs i mülhimenin sıfatları arasında ağlamak, insanları ihmal etmek, hayranlık duymak, havf ve recânın bulunmayışı ve güzel sesleri işitince fazla haz duymak, hararetlenmek, zikrullahı sevmek, Allah ile ferahlanmak, güler yüzle ve hikmetle konuşmak, müşahede ve murakabe etmek bulunur. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: ف ا ل ه م ه ا ف ج ور ه ا و ت ق و يه ا Sonra da ona iyilik ve kötülükleri ilham edene yemin ederim ki. 422 Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem Hazretleri: Muhakkak ki şeytan âdemoğlunun kan damarlarında dolaşır. Ve ben şeytanın size vesvese vermesinden korkarım. 423 buyurmuştur. 422 Şems Sûresi, Âyet 8
TARÎKAT I ALİ YYE 269 Peygamber i Zîşân Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem Hazretleri: Muhakkak sizin Rabbiniz için zamanınızın günlerinde dalgalı gelen rahmet kokuları vardır. Bu koku dalgalarına kalbinizi açıp hazır bulununuz. 424 buyurmuştur. Nefs i mülhime eğer manevî terakkiye başlamış ve terbiye ve taatını artırmış, fakat arzu ve isteklerini terk etse de unutmamışssa mülhimedir. Arzu ve isteklerini unutmamış demek her ne kadar taatı ve terbiyesi artmışsa da içinde kötülük bulunan fiili icra etmek arzusu tamamen çıkmamış olan nefisdir. Meselâ sigarayı terk eden bir kimsenin seneler geçtiği halde o arzu içinden çıkmadığı gibi. Yani nefs i mülhime sahibi terk ettiği bir fiili her ne kadar bırakmışsa da içinde hâlâ o arzu ve istek kalmış, daha unutmamıştır. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem Efendimiz buyurmuşlardır ki: Dikkat edin vücutta bir et parçası vardır. O ıslah edildiği zaman bütün vücut salaha kavuşmuştur. O fesada uğradığı zaman bütün vücut fesada uğramış olur. O et parçası kalptir. 425 Bu makamda sâlik mürşid i kamile muhtaçtır ki onu karanlık şüphelerden kurtarıp nurlu ufuklara çıkarsın. Çünkü bu makamda sâlikin hâli zayıftır. Hakka gidemez ve Celâl ile Cemâl i ayırt edemez. Ancak bu makamda sâlik latîf, ruhanî, sâdık ve Allah (c.c) na aşık olur. Ve onun kalbinde irfan nuru güneş gibi doğar; bu nur ruhuna kemâle erme müjdesini verip Allah (c.c) na kavuşma rüzgarını estirir ve kalbindeki perdeleri kaldırıp nefsinin en büyük ve çirkin zevklerini yok eder. Çünkü bu makam ruhun güzel makamıdır. Ruh ise Allah ı görmekten utangaçlık duyar. Fakat ruhun duyduğu şiddetli sevinçler Hakk a kavuşmaya engel olmaktadır. Fakat nurlu perde ve onun sevinçleri beğenilmiştir ve faydalıdır. 423 Tecrid i Sarih 424 Müslim Buhari 425 Tecrid i sarih Terc. cilt. 1,sayfa. 60, Hadis. No: 60
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 270 Çünkü utanma ve sevinme Allah ın cemâlini ve O na kavuşmayı arzulamaktır. Bu makamdaki sâlik Allah zikrine devam eder. Arifin kalbinde hâlıkın hakîkati belirir. Ruhunda iman nuru zuhur eder ve onda ilâhî bilgiler doğar. Dünyanın aşağılık lezzetlerinden nefret edip ebedî hayatın devlet ve mutluluğuna şevkle, istekle sarılır. Fakat bu isimden istenen özelliklerin meydana gelmesi için zikrin gizli ve kuvvetli yapılması, nefeslerinin sesini işitip kelimelere kulak vererek zikre devam edilmesi lâzımdır. Aşıklar ise, yakînen bilmişlerdir ki gözden düşmekten murad saygı ve hürmeti gerektiren makam ve şöhretlerden ayrılmaktır. Onlar şeriatın hududunu gözetirler. Ashâb ı Kirâm ın hareketlerine uyarlar. Evliyânın âdetleri ile yaşarlar. Halkın nazarında değersiz görünen işleri yaparlar. Bununla beraber bunlar mahbûbûn likâsının bütün engellerini kökünden söküp atarlar. Meselâ süslü ve kıymetli bir elbise giymek için çalışıp yorulmazlar. Ancak sıcak ve soğuğa karşı alelâda bir elbise ile yetinirler. Mahbûba yönelirler, gönülleri sohbette olur ve tefeyyüz ederler. O hasrete, yakınlığa kavuşmaktan lezzet alırlar. Ruhuna zevk ve lezzet verip arifler katında izzet rifat görüp mahbûbu yanında kadrü kıymet bulurlar. Bu makamda arif zaman zaman Lâ ilâhe illallah ismi şerifine devam ettikçe gönlünden hikmet pınarları kaynar. Lisanından zülâl i marifet cereyan eder. Bu makamda sâlik latîf i ruhânî ve âşık ı rahmânî olur. Kalbinde irfan nurunu bulur. Ruhu kemal müjdesi bulmuş, kavuşma esintisi yüzünü okşamıştır. Kalbindeki perdeler teker teker açılıp, nefsinin kötü arzu ve emelleri zâil olup gitmiştir. Bu makam ruh makamıdır. Ruh ise, görünmez. Ruh ile hazları toplamakta; onlar da onun yolunu tıkamaktadır. Lâkin nuranî perdeler ve lezzetler makbul ve faydalıdır. Zira onun talebi, cemâl i müşâhadedir ve vuslat arzusudur. Zül ve iftikâr ile nimetlenir. Şevki galip oldukça sabır ve kararı kesilir. Bu makamda olan aşığın maşu
TARÎKAT I ALİ YYE 271 kuna şevki galip oldukça, ilâhîler ve nağmeleri dinledikçe mahbûbun şevkinden zevk ve kararı kalmaz. Dizginleri bırakır ve âra giriftâr olmaz. Elbisesini tebdil edip insanların itibarını bir habbeye almaz. Öyle hareket eder ki bir kimsenin yanında hiç kadrü kıymeti kalmaz. O âşık, bu hallerle mânevî lezzet bulur. Bu kendini gözden düşürmekle, doğru, yalancıdan ayrılır. Çünkü muhabbet davasında olan çok ise de sözü doğru olan az bulunur. Muhabbete doğru olan kalbinde mahbûbundan başka şey kalmayan, insanları unutan ve insanlarında unuttukları kimsedir. Muhabbetin bir şartı şudur ki muhib olan elbette mahbûbuna mûtî ve müştak olmalıdır. Bu yüce makâma çıkmak ancak mahbûbun likâsını ve mâşukun cemâlini düşünmek, anmak, hatırlamak ve arzu etmekle olur. Bu makamda sâlike fenâ (yok olma) hâleti (manevî hâli) gelir. Vasat makama çıkıp nefsinin mutmain olmasına vesile olur. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: ي و م ت ا تى آ ل ن ف س ت ج اد ل ع ن ن ف س ه ا و ت و ف ى آ ل ن ف س م ا ع م ل ت و ه م ل اي ظ ل م ون Ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir, onlara asla zulmedilmez. 426 Safra hastalığına müptelâ olan kimse taâmın lezzetini tatmaktan mahrum olduğu gibi maraz ı kalbîye dûçâr olan kimse de imân ı hakîkî zevkini tatmaktan mahrum olacağından zevk i ruhânîye nâil olması marâz i kalbîsinin zâil olmasına mütevakkıftır. Bu sebeple tezkiye i nefs zarurî olup, nefs müzekka olmadıkça o kimsenin imanında yakîn hali de pek güç olur. Nefs i mutmainne olmadıkça mümin hakîkî imana ulaşamaz taklitte kalır. Bu hasta kalbin idrâkine akl ı meâd, yani ahiret aklı olmak lâzımdır. Akl ı maâş ise, ancak dünya işlerini müdriktir. Onun endişesi dünyadır. Maraz ı kalbîsinin 426 Nahl Sûresi, Âyet 111
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 272 âfetini, tehlikesini idrak edip de ehemmiyet vermez, bu sebeple onun ıslahından gafil olup, evâmir i ilâhîyeye imtisâlden, ibadet ve tâattan mahrum kalmış olur. Hak yolu sâliki, nefs i mülhime makamında iken şeytan yolunu kesmek için uygun kalıplardan ona girer. Zira bu sâlik adı geçen engelleri geçip bu makamdaki mârifet derecesine gelmiştir; bu desiselere aldanmaktan emin olmuştur. İşte bu ârife, o lâîn, sûret i haktan gelip der ki: Sen âlemde hâlleri biliyorsun, vahdet i vücûdu da öğrendin. Bunun için Allah tan başka mevcut yok dersin. Çünkü evvel, âhir, zâhir, bâtın nurunun parıltılarını bulmuşsun. Çünkü göklerin ve yerin nuru Allah tır işaretini, nereye dönersen Allahu Teâlâ yı bulursun müjdesiyle bilmişsin. Hepimiz Hakk tan geldik, yine Hakk a gideriz âyet i kerîmedir. Başlangıcımız ve varışımız hep O dur. Cennetlikler cennet için cehennemlikler cehennem içindir. Her hareket edenin hareketini Allah yaratır. Sizi Allah yarattı, siz ise biliyorsunuz buyurulmuştur. Bu rumuzu ancak senin gibi bildirdiği ârifler bilir. Bundan sonra sen niçin kendine zor ve çetin amellerle meşakkat verirsin? Bundan böyle senin çektiğin meşakkatler için, uygun olan, bu zâhir amellerde bulunan ibadet ve riyâzetlerinin hepsini ağyâr olan zâhir ehli için terk etmendir. Taklit sahiplerinin işleri ile meşgul olmayıp yalnız kalbine dönüp zevk ve şevk ile dolmandır. Önemli ve en lüzumlu olan murâkabe ve müşahede gibi kalp işleri ile lezzetlenmendir. Eğer ârif kalp ayağı sürçer, bu vesvese ve desiselere kulak verir ibadet ve mücahedeyi terk eder ve nefsin hevasına uyup giderse onun kalbi bilmediği yerden kararır ve şeytan da oraya yerleşir; sonra ona der ki: Rabbin senin hakîkatindir ve sende O nun hakîkatisin. Çünkü Allah, O işiticidir ve görücüdür. buyurmuştur. Dilediğini yap, çünkü O na yaptığından sual olunmaz kelâmıyla senin de sorumlu olmadığını duyurmuştur. İşte o zaman, tabiî, zulmet perdeleri onun basiretini öyle örter ki hiç görmez olur. Hırsızlık ve hıyânete başlar, çeşit çeşit haramları yer, itikadı bozulup Allah tan kork
TARÎKAT I ALİ YYE 273 maz olur. Şeytanın öyle bir oyuncağı olur ki Rahman ını bırakıp onu sever, ona ibadet eder. Tabiatı toprağına meyledip şeytanın sözüne uyan gafilin hâli budur. Eğer bu ârife Hakk ın inâyeti erişip mücâhede üzere devam ederse onun nefs i mutmainne olup yüksek himmetle bu makama gelir. İki dünya saadet ve rahatlığını bulup şeytanın aldatmasından emin olur. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: ي ا ا يه ا ا لذ ين ا م ن وا ا تق وا الل ه و ل ت ن ظ ر ن ف س م اق دم ت ل غ د و ا تق وا الل ه ا ن الل ه خ ب ير ب م ا ت ع م ل و ن Ey iman edenler! Allahʹtan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allahʹtan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. 427 Yarından kıyamet günü kastedilmiştir. Çünkü Allah (c.c) na göre dünya ve ahiret birer gün sayılmıştır. Ayette Allah tan korkma emri tekrarlanarak tekit edilmiştir. Yahut birinci tekit amele taalluk eden vacipleri edâ hakkındadır. İkinci tekit ise haram olan şeyleri terketmek hakkındadır, buyurulmuştur. Ebû Hureyre (r.a) dan şöyle rivâyet olunmuştur: Ben Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellemʹin şöyle buyurduğunu işittim: Allahu Teâlâ rahmetini yüz parça yaptı da, doksan dokuz parçasını kendi yanında tuttu, bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle bütün mahlûklar biribirlerine acırlar. Hattâ kısrak (yavrusunu emzirirken) dokunur korkusuyle bir ayağının tırnağını yukarı kaldırır. 428 Eğer bir kâfir Allah Teâlâ hazretlerinin indindeki rahmetinin vüsatini bilmiş olsa idi, cennetten ümidini kesmezdi ve eğer bir mümin de Allah Teâlâ hazretlerinin indindeki azâb ı ilâhîyyeyi bilmiş olsa 427 Haşr Sûresi, Âyet 18 428 Hadis Buhârî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 274 idi cehennem azâbından emin olamazdı. Yani müminler daima iki kanat mesabesinde olan beynel havf ve recâda bulunmalıdır. Mürid iki dünyanın da alâka ve menfaatlerinden kurtulup Hakk a yönelip vasıl oluncaya kadar hiç inkıtaya uğramadan teskiyei nefs ve tasfiye i kalp ile seyr i sülûk eden kimsedir. Ey Sâlik! Bu makamda sâlike, bir kâmil velinin sohbeti müyesser olmadıysa onun için en önemli şey şeriata uyup ekmel i kâmilîn rûhü l mürşidîn ve Habîb i Rabbi l Âlemîn hazretlerinden gelen duâ ve virdler ile ve ona salâtu selâm ile nefsini tedavi edip, ebrar ile sohbet etsin. Ta ki istikametle nefs i mutmainne olup, kemal makamını bulsun. Bu evrad, ezkâr ve sohbet i ebrar, bu sâlike hatalar vâki olduğu zaman lâzımdır. Eğer insan tehlikeye düşmeyip hayrı şerrine galip ise ve nefsi şeriat ve tarikatte vasat halde istikâmet üzere bulunursa daima geniş ve rahat olsun. Kalbi her an huzur ve sürûr ile dolsun. Mâsivâdan kaçınıp dâima huzurlu olsun. Perde arkasında kalmış ağyarın kötü sözlerine itibar etmeyip işine baksın. Münazara edenlerden yüz çevirip tarikate uygun refîk i şefik bulsun. Bu makam iyilikle kötülüğü bulunduran makamdır. Çünkü Cenâb ı Hak Kâdir i Mutlak bu nefs için: ف ا ل ه م ه ا ف ج ور ه ا و ت ق و يه ا Sonra da ona iyilik ve kötülükleri ilham edene yemin ederim ki. 429 buyurur. Eğer bu nefs i mülhimenin iyiliği kötülüğüne galip olursa yüksek makamlara doğru çıkar. Kötülüğü iyiliğine galip gelirse tabiat zindanına düşüp bedenin esfel i sâfilîne girer. Mutmainneye çıkıncaya kadar nefsin arzularına muhâlefet edilmelidir. Zira o bu makamda iken aşağıya meyillidir, geri dönmeyi kollamaktadır. Hayrın şerre galebe 429 Şems Sûresi, Âyet 8
TARÎKAT I ALİ YYE 275 sinin alâmeti şudur ki: Bu sâlik bâtını îmânın hakîkati ile pûr nûr ve zahiri şeriat ile mamur olur. Kalbi her varlığın Allahu Teâlâ nın muradına uygun olduğunu müşâhede eder. Kalıbı taat ile mu tad olup bütün büyük günahlardan ve küçük günahların çoğundan sakınır. İnsanlar arasında ve yalnız yerde olmak ona tesir etmez. Böylesi sâlik Hakk ın huzurundan gâfil olmaz. Şerrin hayra galebesinin alâmeti ise şudur: Nefsî arzularından sıyrılamayan sâlik şeriatle edeplenmezden önce kendinde hakîkat şuhûdu kuvvet bulursa vartaya düşer. Oldum zanneder, tâati terk edip günahlara dalar. Ancak sâlik şeriat ile müeddeb olur da şuhûd ı hakîkat kendinde galebe çalarsa, görür ki âlemdeki her varlığın ve kendinin yaptığı işler bile her an Hakk ın murâdına uygun gelir. İşte o zaman şeriatın esrarından, hakîkat nurlarından haberdar olur. İlk durumda iken salik bir kararda durmaz; bir mezhebe girmez; belki insanla hayvan arasındaki farkı bile bilmez; benlikten kurtulmaz ve nefsinin esiri olur. Ancak Hakk a yönelir istiğfar a müdâvim olursa ve şeriatın emirlerine sımsıkı sarılırsa hidâyeti ilâhîye yetişir ve bu vartadan biiznillah kurtulur. Aşk ve hararetle vecd ve hâle kavuşmakla kemâl makamını bulur. O zaman nefsinin meyl ve dönüşünden emin olur. Öyle ise bir kere basiretle bak ki, bu mukarrebler yolu ne güzel bir yoldur. Ne lezzetli hâlleri vardır. Sâliklerin makamları şaşılacak derecede yüksektir. Gönülleri hoş ve kayıtsızdır. Zira korku ve üzüntüden geçmişlerdir. Eğer zelil olsalar aziz onlardır, fakir iseler zengin onlardır. Sermayeleri zül ve iftikârdır. Meskenetleri yoksulluk, yaşamaları ise mütevazi olup alçak gönüllü kimselerdir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: ا ل ي و م ا آ م ل ت ل ك م د ين ك م و ا ت م م ت ع ل ي ك م ن ع م ت ى و ر ض يت ل ك م ال ا س ل ام د ين ا
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 276...Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmʹı beğendim... 430 Hülâsâ yalnız Kitap ve Sünnet ile amel, kurtuluşa sebeptir. Şeriat yolunda giden sonunda cennet konaklarına kavuşur. Kitap ve Sünnete uyan sonunda emniyet yeri olan Ravza i Rıdvan a girer. Bununla beraber verâset, ilm i nübüvvet hazinesinin vârisi, hatemiyyet defînesinin hediyesidir. Hasan Basrî hazretleri buyuruyor ki: Bir gün Basra sokaklarında âbid bir genç ile dolaşırken ansızın bir tabibe rastladık. Bir kürsi üzerine oturmuş, etrafında erkek, kadın ve çocuklardan kalabalık bir cemaat var. Her biri kendi hastalığına yarayacak bir ilaç soruyordu. Yanımdaki genç irşad maksadı ile ileri geçerek : Ey tabip! Yanınızda günah illetine uğrayanlara şifa verecek bir ilacınız var mı? dedi. Hekimin kemâl i hayretle elini başına koyup düşündüğünü gördük sonra içlerinden divânelerden biri: Erenler biraz dinlerseniz o derdin devasını şöyle tarif edeyim: Tevbe kökünü, istiğfar yaprağı ve tevazu dalları ile karıştırıp gönül havanına koyarak, haya suyunu üzerine döküp, tevhid tokmağı ile güzelce dövmeli. İnsaf eleğinden geçirip göz yaşı ile hamur etmeli, aşk ateşi ile pişirip, muhabbet balından katarak, şükür kâsesine doldurup reca yelpazesiyle soğutup, hamd ve kanaat kaşığı ile gece gündüz yemeli. Günah illetine tutulanların devâsı budur der. Allah ehli olan yanındaki cemaata dönerek: Ehl i irfanım deye kimseyi tân etme sen Defter i irfâna sığmaz söz gelir divâneden der. Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem hazretleri şöyle buyurmuşlardır: Bir kimse aşırı sevgiden dolayı Cenâb ı Hakkʹın li 430 Maide Sûresi, Âyet 3
TARÎKAT I ALİ YYE 277 kâsını (ona kavuşmayı) severse, Cenâb ı Hakda onun likâsını sever. 431 Gönül Hakkʹın huzurunda bulunursa, hissler mamur ve mesrûr olur. Dünya konaklarını geçmek binekle, mâna konaklarını aşmak kalp iledir. Selim kalbin kıblesi Hüdâ dır. Âdeti kazaya rızâdır. Müminin kalbi ihsânı, havassın kalbi rızâyı, hassu l havassın kalbi ise, likâyı gözetir. Gönül bahçesinde mârifet güllerini ve çiçeklerini koklayıp vahdet bahçesini seyretmek ve aşk nâmelerini dinlemek her şeyden lezzetlidir. Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem buyuruyor ki: Size lazım olan âlimlerle oturmak ve hikmet ehlinin sözünü dinlemektir. Şüphesiz Allahu Teâlâ ölü toprağı yağmur suyuyla dirilttiği gibi ölü kalbi de hikmet nuruyla ihya eder. 432 NEFS İ MUTMAİNNE Ey Sâlik! Ehlullah buyurmuşlardır ki: Hakk ın emirlerine tam uyan, men ettiklerinden sakınan ve kuvvetli iman ve itminan sahibi olan mutmainne nefstir. Arifibillah olan takva, vera ve yakîn ashabının nefsidir. Bunlar hitâb ı ilâhiyeye mazhar olmuşlardır. Bu makama ancak sâdık müridler vasıl olur. Cenâb ı Hak buyuruyor ki: ي ا ا يت ه ا الن ف س ال م ط م ي ن ة ا ر ج ع ى ا ل ى ر بك ر اض ي ة م ر ض ية ف اد خ ل ى ف ى ع ب اد ى و اد خ ل ى ج نت ى Ey itminana ermiş nefis! Sen rabbinden, rabbin de senden razı olarak 431 Hadis Müslim, Ramuz ul ehadis, cilt. 2, sayfa. 327 11 432 Râmuzu l Ehâdis, cilt. 1, sayfa. 371 14
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 278 rabbine dön! Kullarım arasına katıl ve Cennet ime gir! 433 Görülüyor ki, mutmainneden aşağı derecedeki nefisler hitab ı ilâhiyyeye lâyık olmamışlardır. Ancak itminana ermiş olan nefs i mutmainne, râdiye ve mardiye nefisleri hitabullaha mazhar olmuşlardır. Ve Allah mutmainne nefis sahiplerini râdiye ve mardiye makamlarına davet buyurmuştur. Cenâb ı Hakk ın kullarına merhameti muktezasınca sizler bu davete icabet etmek mi istiyorsunuz? O hâlde bilin ki talim, terbiye, nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesinden sonra Cennetim e girin hitab ı ilâhiyyesine mazhar olursunuz. Bu makamda nefs i natıka kendi ızdırabından Hakk ın hitabıyla itminan bulduğu için ismi, mutmainne olmuştur. Nitekim Hak Teâlâ bu nefse: Ey mutmain olan nefis kelâmıyla hitab etmiştir. Nefs i mutmainnenin seyri maallah (Allah la beraber)dir. Âlemi, Hakîkat ı Muhammediye dir. Mahalli, sırdır. Hâli, itminana sadıktır. Vâridi, şeriatın bazı esrarıdır. Sıfatları, cömertlik ve güler yüzlülük, tevekkül, sabır, halim selim, teslim, rica, doğruluk, ibadet, yumuşak gönüllülük, hamd ve senâ, şükürdür. Dahası daimî huzur, kalp sevinci, tatlı dillilik, ayıp ve kusurları örtücülük ve hataları bağışlayacılık da diğer evsafıdır. Sâlikin bu makamda olmasının bir alâmeti de şeriattan zerre kadar ayrılmamasıdır. Taberânî ve İbn i Asâkir in Ebu Ümame (r.a) dan tahric etmiş oldukları bir hadis i şerifte Rasûlullah ın bazı sahabeye talim buyurdukları: Allah ım senden itminana kavuşmuş bir nefsi mutmainne dilerim ki likâna iman etsin, kazana razı olsun, atâna kanaat etsin 434 duaya devam etmelidir. Bu makamda sâlik, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimizin ahlâkını tamamen bilip uygulamaktan zevk duyar ve 433 Fecr Sûresi, Âyet 27 30 434 Alûsî, Ruhu l Meânî Elmalı Tefsiri, c.8, s. 5821
TARÎKAT I ALİ YYE 279 onun fiil ve hareketlerine uymakla kalbi tatmin olur. Çünkü bu makam kâmil insan olma makamıdır. Yine bu sâlik, bu makama eren sâlike bakanların gözleri ve hazır olanların kulakları zevk ve lezzet bulur. Eğer her zaman ve bütün gün konuşsa tatlı sözlerinden dinleyenlerin kulaklarına bıkma ve usanç değil, hoşluk ve lezzet gelir. Huzur bulurlar. Çünkü onun dili Allah tarafından dimağ ve kalbine akıtılan ilm i ledünniyenin mânâ ve incelikleriyle bezendiğinden şeriat ı garranın anlatılmasında söylediği her söz Kur an ı Kerîm e ve hadis i şeriflere tamamen uygundur. Onun sohbetleri Allah tarafından kalbine akıtılan ilhamlardan ibarettir yani ilmi, ilm i ledünnîdir. Bu kâmil veli yakınlarıyla ve insanlarla görüştükçe kendisine gelen, kalbine akıtılan bu hikmetleri, onlara söyler ve öğrendiği ilâhî bilgileri, sevdiklerine ve arzu edenlere istidat ve kaabiliyetlerine göre öğretir, onları irşad eder ve çok zaman zikir ve ibadetle uğraşıp kendi âleminde kalır. Tâ ki makamlara yükselmekten mahrum kalmasın. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem: Bir kimse kalbini iman için temizlerse ve kalbini selim, lisanını sâdık, nefsini mutmain, ahlâkını müstakîm, kulağını hakkı duyan ve gözünü ibret ile bakıp hakkı gören hâline getirirse muhakkak felâha ermiştir buyurdular. 435 Bu makamda bulunan, nefs i mutmainne sahibi olan ârif zikir, dua ve ibadete devam edip Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimize evvelki sevgisinden daha fazla bir sevgiyle bağlanır. O insan ı kâmilin yanında toprak ve altın müsâvî olup mal ve mülkü sırf hayır ve hayrat yapmak ve fakirlere yardım etmek için ister. Para kazanma ve mal edinme, onun gönlünü bir an bile Cenâb ı Hakk tan gafil kılmaz ve onun huzuruna varmaya engel olmaz. Kazandıklarını gizlemez, tok gözlü olur ve kimseden bir şey istemeyip verilenleri fakirlere dağıtır. Mal ve parayı sırf bu gaye ile infâk etmek, ancak bu 435 İmam ı Ahmet, Beyhakî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 280 veli zâtın şânına yakışır. Bu maksatla kazanılan mal da sırf Allah rızası için harcanır. Böyle olan mal sevgisi kınanmamış bilâkis öğülmüş ve beğenilmiştir. Eğer bu makamda bulunan kâmil Cenâb ı Hak, adı, şanı kaybolmuş bir insan suretinde gizler ve böylece şöhret yapmaz, âfet ve belalardan korursa, bu hâl onun için bir nimet ve saadettir. Eğer Cenâb ı Hak onu, halk gözünde beğenilmiş ve herkesce takdir edilmiş olarak gösterir ve şeyhlik rütbesini ona giydirir, irşad göreviyle vazifelendirirse o zaman kâmil kul, bu durumda ilâhî takdiri kabul eder fakat o, bu şeyhliği ne ister ne de diler, ne arzu eder ve ne de ondan çekinip kaçar gider. Ancak Cenâb ı Hak onu kalplerin sevgilisi yapıp dost ve müridlerini, kendisine itaatli, hürmetli ve edepli kılar. Allah (c.c) insanlar arasından seçtiği kulunu sever, hem de sevdirir. Mânevî bir emirle irşad vazifesine başlamış olur. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem: Bir kimse zâhir ve bâtınını, içini ve dışını temizleyerek kırk gün hâlisâne Cenâb ı Allah (c.c) için amel ve ibadet ederse kalbi menba ı hikmet pınarı olup lisanından zülâl i marifet ile tatlı sözler akmaya başlar buyurmuşlardır. 436 Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem yine buyurmuşlardır ki: Nefsimi yed i kudretinde tutan Cenâb ı Allah (c.c) na yemin ederim ki iman etmedikçe Cennete giremezsiniz ve birbirlerinizi sevmedikçe de Kâmil mümin olamazsınız. Size bir şey söyleyeyim mi? Onu yaptığınız takdirde sevişirsiniz, kalbinizde ülfet ve muhabbet zuhur eder. Selâmı aranızda yayınız. 437 Şu halde cümlemiz; Müminiz, imanımız vardır diyoruz. Bunun isbatı lazımdır. Şahit ise amel ve ibadettir. Rahmet i ilâhîyyeye nâil olmak için amel ve ibadet şarttır. 436 Ebu Nuaym, Hilye, Ramuzu l Ehadis, c.2, s.398 11 437 Sahihi Müslim, c.1, s.74, H.No: 93 94
TARÎKAT I ALİ YYE 281 Ebû İdrîs el Havlanî, Muʹâz bin Cebel (r.a) den naklediyor: Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: Allah Tebâreke ve Teâlâ Hazretleri şöyle hükmetti: Benim rızam için birbirlerini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için birbirlerine ikramda bulunanlara benim de muhabbetim tahakkuk etmiştir. 438 Bu itibarla İslâmî usul ve kaidelere riâyet ederek birbirlerini seven müminler saadet i ubudiyyenin meyvelerini tatmış, rıza i ilâhîyyeyi kazanıp Cennet e girmiş olur. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: و ل م ن خ اف م ق ام ر به ج نت ا ن Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır. 439 Şeyhü l Meşayih hazretleri bu ayeti şöyle şerh etmiştir: İki cennetin biri ehlullahın dünyada huzur ı dâimîye mazhar olmasıyladır: diğeri de ahirette verilecek olandır. Cenâb ı Hak şöyle buyurmuştur: ا لذ ين ا م ن وا و آ ان وا ي تق ون ل ه م ال ب ش ر ى ف ى ال ح ي وة ال دن ي ا و ف ى ال اخ ر ة ل ات ب د يل ل ك ل م ا ت الل ه ذل ك ه و ال ف و ز ال ع ظ يم Onlar, iman edip de takvâya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allahʹın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir. 440 438 Hadis, İmâm Mâlik, Muvatta 439 Rahman Sûresi, Âyet 46 440 Yunus Sûresi, Âyet 63
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 282 Evliyaullah, dünyada kalben daima rahat, ferah, sürur ve saadet içindedirler. Cenâb ı Hak buyuruyor: ا ل ا ا ن ا و ل ي اء الل ه ل اخ و ف ع ل ي ه م و ل اه م ي ح ز ن و ن Bilesiniz ki, Allahʹın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. 441 Müminlerin ahlâkı edep ve tevâzudur. İnsan tevâzudan daha kıymetli başka bir libas giymemiştir. Tevazu ve hikmet hazinesine nail olan, herkese lâyık olduğu değeri verir. Herkes de ona lâyık olduğu saygıyı gösterir. Tevâzudan nasibini alan, gönül rahatlığına erer. Fakat bunu da ancak ilim sahipleri kavrayabilir. Ebu Zür a, Enes (r.a) in rivâyetiyle gelen bir hadis i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ bana mütevazi olmanız gerektiğini, birbirinize zulmetmemeniz icab ettiğini vahiy yoluyla bildirdi. 442 Peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem tevazunun gereği olarak hür olsun köle olsun herkesin davetine icabet eder, bir yudum süt veya bir tavşan bacağı bile olsa hediyeyi kabul eder, onları yemekten çekinmez, hediyelere mukabelede bulunur, cariye veya miskin bile olsa davetlerine icabet ederdi. Ebû Zür a, icazet tarikiyle Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem in şöyle buyurduğunu haber veriyor: Tevâzunun ilk şartı, rastladığın herkese selâm vermen, sana selâm verenin selâmına mukabele etmen, meclisin en aşağısına râzı olman ve yaptığın iyiliklerin bilinmemesini istemendir. 441 Yunus Sûresi, Âyet 62 442 Müslim, İbni Mâce
TARÎKAT I ALİ YYE 283 Tevâzu, alçak gönüllü olmak ve mahlukata yumuşak davranmaktır. Hakkʹa karşı hudû ile boynu bükük olmak, nasihatlara kulak verip kabul etmektir. Nefsinde varlık gören kimsenin, tevâzudan nasibi yoktur. Nefsinin hatalarını bilen üstünlük ve şerefe tamâ etmez, tevazu yolunu tutar. Kendisini zemmedene düşmanlık etmez, medhedildiği zaman da Allah (c.c) na şükreder. Süfyan ı Sevrî hazretleri buyuruyor ki: Şehvetle hasıl olan bütün günahların mağfiret edilmesi umulur. Fakat kibir ve gururdan doğan masiyetlerin mağfiret olunması memul değildir. Zira şeytanın isyanının aslı kibir ve enaniyetten, Adem (a.s) ayağının kaymasının aslı ise hatadandır. Ya Rasûlallah Gubar ı payina almam cihânı yâ Rasûlallah Değişmem mûyuna heft âsumânı yâ Rasûlallah Duyunca makdem i teşrifin Adem sulb i pâkinden Değişti habbeye bağ ı cinânı yâ Rasûlallah Mütevâzı olmak isteyen, sâlihlerin sohbetine devam etsin ve onlara hürmette kusur göstermesin. Kişi sâlihlerin tevâzusuna bakarak kendisi büyüklük taslayamaz. Lokman (a.s): Herşeyin bir bineği vardır. Amelin bineği de tevâzudur buyurur. Tevâzu cemiyete çıktığında herkesi kendinden üstün ve hayırlı görmendir. Tevâzunun üç alâmeti vardır: Ayıplarını bilerek nefsini küçük görmek. Müminlere karşı edepli ve alçak gönüllü olmak. Kimden gelirse gelsin hakkı ve nasihatı kabul etmektir.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 284 İnsan, nefsinin şerrini ve ayıbını bilmelidir. Kendisine bir değer vermemeli, manevî bir hâl gördüğünde onu kendinden değil Allahʹtan olduğunu bilmeli, nefsine pâye çıkarmamalı, kendini insanlardan daha aşağı görüp her zaman mütevâzı olmalıdır. Kul Allah ın emir ve nehyine karşı mütevâzî olmalıdır. Çünkü nefis rahatına düşkün olduğundan emr i ilâhîden yüz çevirir. Nefsin istekleri yasak olana tutkundur. Kul, nefsini emr i ilâhî ve nehy i ilâhîye boyun eğdirince tevâzu sahibi olur; Allah ın murad ettiğini öne alır ve kendi arzusunu terkeder. Kul gerçek tevâzuya ancak kalbinde müşâhede nûrunun parlamasıyla erişebilir. Çünkü müşâhede anında nefis erir. Nefsin tesirini yitirmesiyle kul, kibir ve ucubun aldatmalarından kurtulur. Bu sayede nefis, Hakk a karşı itaatkâr, halka karşı yumuşak olur. Gerçek tevazudan en çok nasip alan şüphesiz kurbiyet makamına ermiş bulunan Peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem idi. Hazret i Âişe (r.anha) Vâlidemizin rivâyet ettiği bir hadis i şerifte: Bir gece Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem i yanımda bulamadım. Kadınlığın verdiği kıskançlık duygusu ile onu diğer zevcelerinden birinin yanına gittiğini zannederken O nu mescidde secdeye kapanmış bir halde gördüm. Secdede şunları söylüyordu: Yâ Rab! Sana secde ediyorum, kalbim sana iman ediyor, lisanım seni ikrar ediyor. İşte ben huzurundayım, ey şânı yüce Mevlâm! En büyük günahların affedicisi sensin. 443 Sâdık olan sâlik bu makama sülûk edince ona öyle bir kemal hâsıl olur ki mâsivâdan kaçar. Hak ile ünsiyeti arar. Zâtı pâkine muhabbet edip habibine tâbi olur. Onun söz hareket ve ahlâkını can ile kabul edip, ondan ruhuna hayat, imanına tat bulur. Marifet nuru ile gönül rahatlığı bulur. Şeriatten ayrılmaz, biiznillah teâlâ ölünceye kadar böyle gider. 443 Kütüb i Sitte
TARÎKAT I ALİ YYE 285 İşte bu kâmilin kalbine ne gelse onu Habib i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem ın söz ve işlerine kıyaslar. Uygunsa onunla amel eder, değilse şeytandandır deyip amel etmez. Muhakkak bilir ki Hz. Habib i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem bu dünyadan ahirete intikal edinceye kadar farz ve vaciplerden birini terk etmemiştir. Salih amellerin terki ne evliyâdan ne de âlimlerden işitilmemiştir. İşte gerçek muhib olan veli yakînen bilir ki şeriata uygun olmayan söz ve düşüncelerin tümü sapıklıktır. Zira o gönül sahibi Kur an ve Sünnet i zâhire uymayan bâtını, bâtıl bulmuştur. Bunun için şeytan ı aleyhi lâine galip olmuştur. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: ا ن ع ب اد ى ل ي س ل ك ع ل ي ه م س ل ط ان ا لا م ن ا تب ع ك م ن ال غ او ين Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna. 444 Şeriatın sırrı ona münkeşif olup, o sırrı şeriatın zâhirinde, gizli bir engin deniz olarak görmüştür. Ama şeriatın zâhiri ile amel etmeyen gâfil, ârif ve kâmil olamaz. Bâtın ve esrar ona münkeşif olmaz. Belki zındık olup dalâlette kalır. Cenâb ı Hak şöyle buyurmuştur: ق ل ا ن آ ن ت م ت ح بون الل ه ف ا تب ع ون ى ي ح ب ب ك م الل ه و ي غ ف ر ل ك م ذ ن وب ك م و الل ه غ ف ور ر ح يم (Rasûlüm!) De ki: Eğer Allahʹı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. 445 444 Hicr Sûresi, Âyet 42 445 Âl i İmran Sûresi, Âyet 31
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 286 İşte bu âyet i kerîme, ahirete intikal edinceye kadar şeriat kapısının üstünde durmayı bildirmekle yeterlidir. Şeriatla amel eden ârif ve kâmile gelince: O, şeriatın içine ve özüne girip oradan Allahu Teâlâ nın sırlarına kavuşur. Kalbi ile sahibi arasında vâki olan hususiyete erişir. Bu esrarı, ancak zâhirleri şeriatla müzeyyen ve bâtınları hakîkatle münevver olan kâmiller bilir. Onlara hiçbir şey sûret i Hakk tan görünmez. Şeytan onlara yakın gelmez. Gelse de hiçbir taraftan yol bulamaz. İstese bile onlara zarar veremez. Nitekim şeyh i Samâdânî Abdulkâdir Geylânî hazretlerine sahrada şeytan gelip: Ey Abdulkâdir! Ben Rabbinim. Haramları sana mübah kıldım, dilediğini yapabilirsin dedi. Bu kâmil şeyh ona: Yalan söyledin, muhakkak ki sen şeytansın. Allahu Teâlâ haram ve günahları emretmez cevabını vermiştir. Ey Sâlik! Basiret gözünü aç ve gör ki bu şeriat ne büyük kerâmet kalesidir. Bununla amel eden iki âlemde ne kadar aziz, şerif, kıymetli ve her tehlikeden emin ve sâlimdir. O halde bütün ebrâr, âbidler, zâhidler, ârifler, mümtaz kâmiller zümre i kal asına girip şeytanın aldatmasından emin olanlar, ancak Allahu Teâlâ nın tevkifi ile şeriate yapışıp ilim ve ihlas ile amel edenlerdir. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem : Ey insanlar! Allah (c.c) na tevbe ve istiğfar ediniz. Ben günde Allah (c.c) na yüz kere tevbe ve istiğfar ediyorum buyurmuştur. 446 Cenâb ı Hak Kur an ı Kerîm in indiriliş gayesini şöyle beyan eder: و ا ن اس ت غ ف ر وا ر بك م ث م ت وب وا ا ل ي ه Ve Rabbinizden mağfiret dilemeniz, sonra da ona tevbe etmeniz için (indirildi)... 447 446 Rıyazü s Salihin, c. 1, s. 19, hadis no: 19 447 Hud Sûresi, Âyet 3
TARÎKAT I ALİ YYE 287 Evliyâullah hazerâtı takvâ ve verânın tamam olması için şu hususlara riâyet edilmesi elzemdir buyururlar: Dünyada iken takvâ azığını hazırlayan kıyamet gününde Allah ın habibi olur. Gadabı ve öfkeyi terkeden Allah ın himayesinde olur. Dünyevî arzularını terkeden kıyamet günü Allahın azabından emin olur. Hasedi ve kini terkedenin kıyamet günü, derecesi âli olur. Riyâset sevgisini terkeden kıyamet günü el Melikü l Cebbâr yanında aziz olur. Dünyada enaniyeti terkeden iyiler arasında nimete erer. Husûmeti terkeden kıyamet günü felâha erer. Bahilliği terkedenin melekler içinde ismi yâd edilir. Dünyada rahatlığı terkeden kimse ahiret günü mesrûr olur. Haramı terkeden ahiret günü peygamberlerin komşuluğunda bulunur. Harama bakmayı terkedenin Allah kıyamet günü gözünü Cennet te ferahlandırır. Zenginliği kalben terkedip fakirliği ihtiyar edeni Allah kıyamet günü veliler ve peygamberlerle beraber haşreder. Dünyada insanların ihtiyaçları için çalışanın Allah dünya ve ahirette ihtiyaçlarını giderir. Gece Allah için teheccüde kalkıp kıldığı namaz kabirde kendisine nur olur. Arş ı Rahman ın gölgesinde olmayı isteyen kimse zahid olsun. Meleklerin ziyaretçi olmasını isteyen kimse tevbe i nasuh ile Allah (c.c) na tevbe etsin. Kalbinin zengin olmasını isteyen kimse Rezzak olan Allah Teâlâ nın taksimatına razı olsun. Firdevs ve bâkî olan lezzetleri isteyen ömrünü dünya fesadı ile zâyi etmesin. Dünya ve ahirette Cennet i arzu edenler sehâvetli olsunlar. Zira cömert kimseler cennete yakın, cehennemden uzak olurlar. Kalbinin tam bir nur ile aydınlanmasını isteyenler herşey için tefekkür edip öğüt alsın. Kendisine sabredici bir beden, zikredici bir lisan, Allah korkusuyla titreyip mütevazı olan bir kalp isteyen mümin ve müminâta çokça istiğfar etsin. Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem buyuruyor ki: Dört haslet müminde toplanırsa Allah ona bu sebeple Cennet i vacip kılar.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 288 Dilde doğruluk Malda cömertlik Kalpte muhabbet, Gizli ve aşikarda ittikâ ve hayırseverlik. 448 NEFS İ RÂDİYE Ey sâlik! Ehlullah buyurmuşlardır ki: Nefis bütün arzu ve isteklerinden tecerrüd ederek her vechile Hakkʹa ve teveccüh i tam ile Rahman a yöneldiğnde ve bilâ fasıla daima Rahim ile olmak şuuruna erdiğinde Allah tan, hikmetine ve hükmüne râm olarak razı olmuş olur. Cenâb ı Hak şöyle buyurmuştur: ي ا ا يت ه ا الن ف س ال م ط م ي نة ا ر ج ع ى ا ل ى ر بك ر اض ي ة م ر ض ية ف اد خ ل ى ف ى ع ب اد ى و اد خ ل ى ج نت ى Ey itminana ermiş nefis! Sen Rabbinden, Rabbin de senden razı olarak Rabbine dön! Kullarımın arasına katıl ve Cennet ime gir! 449 Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz hazretleri: Ben ancak mekârim i ahlâkı tamamlamak için gönderildim 450 buyurmuştur. Nefs i nâtıka her hâlinde rıza ile sıfatlandığından ismi, râdiye (razı olan) olmuştur. Nitekim Hak Teâlâ bu nefse: Rabbinden razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön! kelâmıyla hitap etmiştir. 448 Râmuzu l Ehâdis, c. 2, s. 483 12 449 Fecr Sûresi, Âyet 27 30 450 Hadisi Buhârî
TARÎKAT I ALİ YYE 289 Bu makamda nefs i râdiyenin seyri fillah (Allah için)dir. Âlemi, âlem i lâhut tur. Mahalli (yeri) sırrın sırrıdır. Hâli, fâni olmaktır. Lakin bu makamda bildirilen fânî değildir. Bu iki fânî arasındaki fark şöyledir ki, önce fenâ i vasat derecedeki sâlikin hâli olup hislerin duyarlılığından geçmiştir. Bu fânî ise sülûkun sonunda bulunup bekâ ile müşerref olunan hâldir. Beşerî sıfatların mahvolup gitmesidir. Sâlik bekâya hazır olup, ona kavuşmuştur. Zira bekâ bu fenâyla aynı olup diğer fenâ ondan sonra gelir. O ise Hakke l yakîn olup bu makamda ele geçer. Bu radiye nefsin vâridi yoktur. Zira vârid ancak bekâ sıfatları ile olur. Hâlbuki bu kâmilin beşerî sıfatları öyle zâil olmuştur ki eseri bile kalmamıştır. Onun için bu makamda kâmil olup nefsiyle bâkîdir. Bundan önce makamlarda olduğu gibi ne Rabbi ile bekâdır, ne de diğer makamda olacak olan gibidir. O halde bu öyle bir hâldir ki ancak zevk ile tadarak anlaşılır. Bu nefse ikram için verilen sıfatlar verâ, hulûs, muhabbet, nush, huzur, kerâmet, terk, mâsivayı unutmak, kemâl üzere teslim ve rızadır. Zira bu kâmil, Cenâb ı Mutlak ın şühûdunda müstağrak olur. O hâlde âlemde meydana gelen herşeyi itirazsız gönül hoşluğuyla kabul edip haz alır. Hiçbir musibeti kendinden gidermek için Hakkʹa iltica etmeyip herşeye razı olur. Bu halde iken bile insanlara nasihatla emr ü nehyedebilir. Bu hâl onu Allah ın kullarına irşaddan alıkoymayıp tebliğe devam eder. Sözünü duyan ondan istifade eder. Bütün bunlarla beraber bu kâmil sırrın sırrıyla âlem i lâhutu bulur. Bu makamın sahibi Hakkʹın huzuru ile edep deryasına dalar. Duası red olunmaz. Lâkin edep ve hayası gâlip olduğundan bir şey isteyemez. Çaresiz kalsa dua eder ve duası kabul olur biiznillah. Bu veli Hak Teâlâ nın katında aziz ve mükerremdir. İleri gelenler ve avam arasında muhteremdir. Allah (c.c) insanların kalbine o sâdık kuluna karşı muhabbet vermiştir, bu kâmil insan da Allahʹın kullarına hüsnizan eder. Zalimlere hiç meyletmez. İhtiyaç sahibi olmasa da kendisine verilen hediyeyi reddetmez, muhtaç olan garib gurabaya infak eder; ihtiyaç sahibi olsa da kimseden bir şey istemez. Rabbi ile meşgul olur. Bu veli bâtın âleminde öyle bir sultanlığa kavuşmuştur
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 290 ki zahirdekilerin yani dünya saltanatların hepsi onun hükmü altında kalır. O halde o tebâsından bazısına nasıl tenezzül edip meyl ve itibar edebilir? Bu makamda ehlullah Hayy ismiyle meşgul olur Hayy virdine devam eder. Böylece fâni olup Hayy ismi ile bekâ bulur; Hakk ın menziline gider. Bu isim ile meşgul oldukça fenâdan çıkıp bekâya erip Hayy sıfatı ile muttasıf olur. Peygamber Efendimiz bir kudsî hadiste Rabbimizden naklediyor: Kulum bana nafilelerle o kadar yaklaşır ki ben onu severim ve ben onu sevince işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. 451 Aziz ve Celîl olan Allah buyurmuştur: (Cennette) sâlih olan kullarım için hiçbir gözün görmediği hiçbir kulağın işitmediği beşer kalbine (hatır ve hayaline) gelmeyen şeyler hazırladım. 452 Nefs i râdiye sahibi olan veli bu makamın sonlarında fiillerin tecellilerini geçip isim ve sıfatların tecellilerine gelip başka makama yükselir. Böylece İlme l Yakîn den Ayne l Yakîn mertebesine gelir. Oradan bir cezbe ile başka bir makama girip o makamda kendisine Hakke l Yakîn hasıl olur. Hak Teâlâ nın kendi sıfatlarından biri kulun kalbine münkeşif olur. Bir kulun bütün sıfatları fenâya kavuşursa Hak Teâlâ onun kalbine kendi sıfatlarından bir sıfatla tecelli eder. O sıfatın bazı eserleri Allahu Teâlâ nın ihsanı ile fâni olan kulda zahir olur. Meselâ Hak Teâlâ ona Semî, işitici sıfatı ile tecelli edince o kul cemadatın zikrini bile işitip anlayabilir. Çünkü o fâni kul ilme lyakîn ve ayne l yakîn mertebelerinden geçip hakke l yakîn mertebesini bulmuş olur. 451 Hadis, Buharî 452 Hadis i Kudsî, Müslim
TARÎKAT I ALİ YYE 291 Ehlullah buyurmuşlardır ki: Sâlik i sâdık ilme l yakîn mertebesini geçip ayne l yakîn mertebesine gelince Hakkʹın cezbesiyle hakke lyakîn mertebesini bulur. İlme l yakîn: Aklî delillerden hâsıl olan ilimdir. Ayne l yakîn: Müşâhade ile hasıl olan ilimdir. Hakke l yakîn: Kulun sıfatlarının Hakkʹın sıfatlarında fâni olması ve O nunla ilmen, şuhûden ve hâlen bekâ bulmasıdır. Hakîkatta kulun sıfatları fânî olup zatı da fenâ bulmayınca bekâya eremez. Bu sâlike sulûkunde faydalı olan vahdet i vücûdu şuhûddur. Yalnız marifet, faydalı olmaz. Çünkü eksiktir. Şuhud ise, izdirâr ı hâl olup mücahede ile hasıl olur. Zül ve iftikâr ile vücuda gelir. Zira müşahede ancak mücahededen doğup kuvvet bulur. Bu müşâhede hâli, şeriata uyulur ve güzel ahlâk sahibi olursa faydalı olur. Yoksa sonu hüsrandır. Nebiyy i Muhterem sallallâhu aleyhi vesellem Efendimiz buyurmuşlardır ki: Kimde üç haslet bulunursa halâvet i imânı tatmış olur. Allah ve Rasulunun muhabbetinin kendisine herşeyden daha fazla sevgili olması, sevdiği kimseyi yalnız Allah için sevmesi, onun muhabbetini kalbinde duyması ve küfürden kurtulduktan sonra tekrar küfre dönmeyi ateşe atılmak kadar kerih görmesidir. 453 İmanın halâvetini yani tadını kalpte hissedebilmek için, hadiste geçen faziletleri, bir müminin kendi şahsında toplaması gerekir. Bunlardan biri eksik olursa vaad edilen kalbî hazzı tam mânâsıyla tadamaz. Bu zevke ulaşan iman gaybî ve şuhudî merhalelerini aşmış hakîkî imanı zevki derecesine ulaşmış olur. Bir kimsenin Allahu Teâlâ ya olan muhabbetinin hakîkî olup olmadığının alâmeti kendi 453 Hadis Buhârî, Tecrid i Sarih Tercümesi cilt.1, s.32 hadis no: 161
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 292 sinde üç hasletin bulunmasıdır. Deniz misali cömertlik, güneş misali şefkat ve toprak misali tevazudur. Hz. Ali (r.a) buyurmuştur ki: Yanında Allahʹın, Rasûlullah ın ve evliyanın sünneti olmayan kimsenin elinde hiçbir şey yok demektir. Ona denildi ki: Yâ Ali Allahʹın sünneti nedir? buyurdu ki: Sırrı gizlemektir. Yine Rasûlün sünneti nedir? diye sual olundu. Buyurdu ki: Güzel ahlâk sahibi olmak ve insanlarla iyi geçinmektir. Evliyanın sünneti nedir? İnsanlardan gelen eziyete sabretmektir. Sizden evvelkiler şu üç hasletle vasiyetleşirdi: Ahiret ve dini için çalışan kimseye Allah, dünyası için kâfidir. Gizli hâlini güzelleştiren kimsenin Allah âşikar hâlini iyileştirir. Allah la arasını düzelten kimsenin, insanlarla olan münasebetini Allah düzeltir. Cenâb ı Hak şöyle buyurmuştur: ج ز اؤ ه م ع ن د ر به م ج نات ع د ن ت ج ر ى م ن ت ح ت ه ا ال ا ن ه ار خ ال د ين ف يه ا ا ب د ا ر ض ى الل ه ع ن ه م و ر ض وا ع ن ه ذ ل ك ل م ن خ ش ى ر ب ه Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden râzı olmuş, onlar da Allahʹtan râzı olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (Oʹna saygı gösterenler) içindir. 454 Cenâb ı Hak Kâdir i Mutlak buyurur ki: آ ان ي ر ج وا ل ق اء ر به ف ل ي ع م ل ع م ل اص ال ح ا و ل ا ي ش ر ك ب ع ب اد ة ر به ا ح د ا...Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, sâlih amel işlesin ve 454 Beyyine Sûresi, Âyet 8
TARÎKAT I ALİ YYE 293 Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın. 455 Hikmet ehli; kalbin feyz yâb olup nurlanması için namaz kılmak, oruç tutmak, Kur an okumak, Allah ı zikretmek, salâh ehliyle oturmak, seherde istiğfar etmek, tazarru ve niyaz ile ağlamak gerektiğini dile getirirler. Müminin güzel ahlâklı olması nefsinin tezkiye, kalbinin tasfiye olduğuna delâlet eder. Cenâb ı Hak şöyle buyurmuştur: ا ول ي ك آ ت ب ف ى ق ل وب ه م ال اي م ان و ا يد ه م ب ر وح م ن ه...İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir... 456 Evliyaullah hazerâtı itikatta ve amelde, İslâm ahlâkını yaşayarak kemâle erenlerdir. Onların akideleri, Kitap, Sünnet ve icmâ i ümmete dayanır. Bu yolun sultanları, efendilerimiz, imanın tadını alan, kemâl sahibi âriflerdir. Hak Sübhanehu ve Teâlâ hazretleri onlara lutfederek onları takva ve verânın âlî derecesine yükselterek, kalplerini marifet nurlarıyla aydınlatır. Ehlullah da mâsivayı terkederek Hakk a yönelirler, Allahʹın onlara verdiği nur, hicabları kaldırır, onların sırları arşın etrafında cevelân eder. Onlar azîmetle amel eden hakîkat ehlidirler. Âlî himmetleriyle ehl i sünnet ve l cemaat mezhebini ve akaidini Kitap ve Sünnet ile teyit edip bidatçıların ve ehl i dalaletin saptırmalarından temiz tutarlar, böylece Hak yolunun sâliklerini Kur an ve Sünnet e bağlarlar. Cenâb ı Hak onları velâyet nuruyla teyit eder, onları rahmet ve hikmetiyle müminlere gösterir, müminler de istifade ederek, feyz yâb olup feyz i felâh bulurlar. Bu kalbi diri ve uyanık olan hakîkat ehilleri Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem, sahabe i kiram, tâbiîn, tebe i tâbiîn ve selef i 455 Kehf Sûresi, Âyet 110 456 Mücadele Sûresi, Âyet 22
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 294 sâlihînin sîretlerinden olup Kur an a ve Sünnet e güzelce ittiba, ashab ı kirama gerektiği şekilde iktidayı kendilerine yol edinmişlerdir. Aynı zamanda Cenâb ı Vehhâb Teâlâ hazretlerine daima ilticâ halinde fazl ı ilâhî ve feyz i namütenâhiye bağlılık halindedirler. Onların gönüllerini Allah sevgisi sarmış olduğu için dünya dertlerinden ve bütün mâsivâdan tamamen yüz çevirmişlerdir. Onların itikadlarının temizliği ve sağlamlığı nâsiyelerinde okunur. Allah ın inâyeti onların kalplerindedir. Böylece onların gönülleri Cenâb ı Hakkʹın rahmet nazarlarına mazhar olmuştur. Allahʹın tevkifi onların refikidir. Bunlar tefrika, düşmanlık ve ihtilaflardan kurtuldukları için bütün mahlukata şefkat ve rahmet nazarıyla bakarlar. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem onları fırka i nâciye diye müşerref kılmıştır. Peygamber Efendimiz bir hadis i şeriflerinde: Ümmetim yetmişüç millete (veya fırkaya) ayrılacak. Bunların hepsi de ateşte, yahut hâviyededir. Ancak biri müstesna buyurmaları üzerine sahabe i kiram: O fırka hangisidir ya Rasûlullah? diye sorduklarında Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem: Benim ve ashabımın olduğu yolda olanlardır ki o da sevâd ı a zamdır 457 buyurmuşlardır. İnsan ı kâmilin bir alâmeti de, onun terinin misk u anber kokmasıdır. Diğer bir alâmeti de sana yüzüyle öyle yönelir ki sanki senden başka kimseyi bilmez. Arifin dili, Allahʹı anarak konuşur. Kalbi muhabbetine sadıktır. Sırrı ebedî olarak Hakkʹa aşıktır. Arifin kalbine kıble i rahmandan nesim i nevbahar kokuları gelir; uyumaz. Masivaya meyli kalmaz. Çünkü onun gönlü muhabbet eleminden lezzet bulmuştur. Aşk derdi ve gam ile dolmuştur. Aziz ve celil olan Allahʹın nazargâhı olduğunu bilmiştir. O halde o gece nasıl uyuyabilir? Bir gönül ki masivadan geçip yükselmiştir ve yakınlık rayihasını 457 Hadis, Buhârî, Müslim
TARÎKAT I ALİ YYE 295 teneffüs etmiştir. Üns ve huzur meclisine kavuşmuştur. O gönül Hakk tan nasıl gafil olur. Ey sâlik susmak ilimlerin üstünüdür. Hayy ve Kayyum un hikmetidir. Dil konuşsa gönül susar. Dil sussa gönül hikmet söyler. Konuşmak gümüş olsa, susmak altın olur. Çok konuşanlar pişman olur. Her susan sâlim olur. Susmak, konuşmayı terk etmektir. Kalbin susması itiraz ve yüz dönmeyi terk etmektir. Kalbin susması hayreti getirir. Hayret ise vâridât ve keşfe sebeptir. Arif susarsa, mâlik olur. Aşık susarsa sâdık olur. Susmak müminin üstün hasletidir. Çoğu afiyetler ondadır. Belâ konuşma içindedir. Susmakla kalp gözü açılır. Akıl artar ve rahatlar ve kalpte yakîn hâli zuhur eder. Dilini tut ki onun isyanı, tuğyanı (azması) diğer uzuvlardan çok ve büyüktür. Sukût et ki, onun fesadı diğer bütün âzalardan fazladır. Demek ki dilini korumak herşeyden önemli ve elzemdir. Çünkü dilini korumakta diğer azaları korumak da vardır. Sonra safî muhabbet hâsıldır. Ne benlik ne de ikilik kalır. O hâlde halis muhabbet, hulletten daha yüksek ve daha saf olur. Nitekim Hz. Habib i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem, Halilullah aleyhisselâmın menzil ve derecesine kavuşup oradan Kâbe i Kavseyn e yükselip, ev ednâ makamına ulaşmıştır. Zira Halil İbrâhim aleyhisselam Allahu Teâlâ nın sıfatlarıyla O na tevessül etmiştir. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem ise sıfatlar ile kalmayıp, zât ı pak ile durmuştur. Muhabbet saf olur ve sahibinin hâli bilinirse ona mekârim denir. İşte mekârim saf muhabbet sahibinin hâlidir. Henüz ona makam olmamıştır. Müşahedenin başlangıçlarını, mebdelerini henüz bulmamıştır. Zâtî olan halis muhabbet devam eder, yerleşir ve kuvvetlenir ve muhibbin ne aynı ne eseri kalır. Ondan rüsum ve âdetler kalkar, haberi kesilir, muhabbet ve aşk denizi coşup içinde olanların tümü yok olursa, o zaman muhabbetin, yani sevginin ismi aşk olur. Burada köle olan muhib azad olur. Çünkü
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 296 kölelikte benlikte vardır. Kulluk icapları ise, yakînin bekâsında bulunur. Benlik kalkıp fenâ bulunca, izafe bulutları o zaman açılır ve yok olur. Şevk ve iştiyak arasındaki fark şöyledir ki, şevk sevdiğini görmekle sakin olur, iştiyak görüşmekle artar. Şevk evliyanın seçkinlerinde, iştiyak seçilmişlerin seçilmişlerinde bulunur. İştiyaka giren onda öyle hayran olur ki, eseri görünmez. Ârifin çok nurları vardır. Biri akıl, biri kalp, biri tevhid, biri marifet, biri şevk, biri muhabbet, biri aşk, biri vecd ve hâl nurlarıdır. Aşk muhabbetin sonudur, en ileri şeklidir. Hakkʹın dostlarına hidâyet ve inâyettir. İnsan kalbinin üstünlük ve kemâlini bilip kendini tanımak ve marifetullah istidadını bulmak için bu kadarla iktifa olundu. Zira büyük okyanus bir kaba sığmadığı gibi insan kalbinin hâlleri de söylemek ve anlatmakla bitmez. Zikre devam ile gönül aynası cilâlanır ve parlar. Bâtın güneşinin aksini kendinde bulur. Kâmil insan onun aksi olduğunu bilip aslına kavuşmuştur. Lâkin ihtiyar ile izhârı yasak olduğundan o sır gizli kalmıştır. Onu bilen demez, diyen bilmez. Şimdi sen marifet ehlinin rumuzlarına âşinâ olup tayy ı mekân ve seyr i âsûman, mirâc ı ruhânî, cezb i rahmânî, ruh ve bedenlerin haşri, kalp, can, canan, fakr, fenâ, likâ ve bekâ nelerdir anladın. İki cihan insanın gönlünden, ruhundan bir nişân imiş. Hz. Ali (k.v) buyurdular ki: Amellerin en zor olanı dört haslettir: Gadablı anda affetmek, sıkıntılı anda cömertlik etmek, kapalı ve tenha yerlerde nefsi kötülükten kurtarmak, korktuğu veya bir menfaat umduğu kimse için de olsa Hakk ı söylemek. Ebû Bekir Sıddık (r.a) buyurdu ki: Cenâb ı Hak mümin kuluna on haslet vermişse o kul mutlaka bütün afet ve belâlardan kurtulmuş, mukarriblerin derecesine ulaşmış, muttakîler mertebesine nail olmuştur:
TARÎKAT I ALİ YYE 297 1 Akl ı selim ile beraber kâmil bir iman 2 Her an şükürle beraber güzel bir sabır. 3 Fakirlikle beraber zikir ve zühd 4 Az yemekle beraber daimî tefekkür. 5 Allah korkusu ile daimî bir mahzuniyet. 6 Tevâzu ile her an Allahʹa iltica. 7 Merhametle beraber daima şefkat. 8 Haya ile beraber her an muhabbet. 9 İlimle beraber faydalı bir hilm. 10 Kanaâtkar bir kalp ile sadâkât. Peygamberimizin Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer Efendilerimiz hakkındaki şu sözleri ne kadar ibretâmizdir. Enes bin Mâlik (r.a)ʹden rivâyet olunduğuna göre, Nebî sallallâhu aleyhi vesellem bir kere Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman (r.anhüm) ile birlikte Uhud dağına çıkmıştı. Orada bulundukları sırada dağ depreşti. Bunun üzerine Rasûlüllâh: Ey Uhud, uslu dur! Bil ki, üstünde bir Peygamber, bir Sıddık, iki de şehîd bulunuyor 458 buyurdu. NEFS İ MARDİYYE Ey sâlik! Ehlullah buyurmuşlardır ki: Nefs i mardiyye sahibi, bütün mevcudiyetiyle Hakkʹın emrine ram olur; ibadet ve taatta bulunur; ihlâsla itaat edip hizmet görür; 458 Hadis Buhârî
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 298 Allah (c.c) na sıdk ı sebat ile istikamet üzere ve böylece Cenâb ı Hak kendisinden razı olur. Cenâb ı Hak şöyle buyurmuştur: ي ا ا يت ه ا الن ف س ال م ط م ي نة ا ر ج ع ى ا ل ى ر بك ر اض ي ة م ر ض ية ف اد خ ل ى ف ى ع ب اد ى و اد خ ل ى ج نت ى Ey itminana ermiş nefis! Sen Rabbinden, Rabbin de senden razı olarak Rabbine dön! Kullarımın arasına katıl ve Cennet ime gir! 459 Allahu Teâlâ bu makamda nefs i natıkadan razı olduğundan ismi mardiyye olmuştur. Nitekim Hak Teâlâ bu nefse Rabbine razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön kelâmıyla hitâp etmiştir. Bu makamda nefs i mardiyyenin seyri, anillah (Allah tan)dır. Âlemi, şehâdet âlemidir. Yeri, hafîdir. Hâli, hayrettir. Varidi, şeriattır. Sıfatları, Allahu Teâlâ nın ahlâkı ile ahlâklanmaktır; beşeriyyeti terk ve hüsn i hulktur. Cenâb ı Hak şöyle buyurmuştur: و ا نك ل ع ل ى خ ل ق ع ظ يم Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin. 460 Hataları af, ayıpları örtmek, hüsn i zan, herkese lutf ve şefkattir. İnsanları tabiatlarının zulmetlerinden, ruhlarının nurlarını çıkarmak için onlara meyl ve muhabbettir. Lâkin bu meyil ve muhabbet fillahtır. Yani Allah için olduğundan makbuldür. Nefs i emmâre makamında olan meyil ve sevgi gibi değildir. Bu re fet ve rahmettir. Zira nefs i emmarede sevgi nefs için olduğundan kötü, çirkin, gaflet ve zulmettir. Bu ise nefs i mardiyyenin sıfatından 459 Fecr Sûresi, Âyet 27 30 460 Kalem Sûresi, Âyet 4
TARÎKAT I ALİ YYE 299 olup halk ile Hâlık in sevgisini birleştirebiliyor. Bu şaşılacak bir şey olup ancak bu makama kavuşanlara nasip olur. Onun için bu makamda olan veli görünüşte insanlardan ayrılmaz ama bâtını kibrit i ahmer gibi olup misli bulunmaz. Seçilmişlerin seçilmişidir; nur menbaı, esrar madeni, sevilmişlerin önderidir. Bu makamda hâl ilm i ilâhî dairesindedir. Makamın sahibi şuhûdunda ağyar kalmayıp kalbi, masivadan kurtulmuştur ve Allahu Teâlâ nın ve insanların yanında beğenilmiştir. Kendisi herşeyden razıdır (muhakkak ki Allahu Teâlâ nın razı olduklarından razıdır) değeri yüksektir. Bu kâmilin seyri anillahtır. Yani Hz. Hayyul Kayyum muhtaç olduğu ilimleri kendisine bahşetmiştir. Âlem i Gayb dan Şehâdet Âlemi ne Allahu Teâlâ nın izni ile dönmüştür. Böylece kendisine ihsan edilen marifetlerle insanlara faydalı olur. Lâzım olan hikmet ve nasihatı insanların seviyesine göre, onların anlayacağı derecede söyler. Bu kâmilin hâli makbul hasletlerdendir. Onda Huzûr ı hayret vardır. Bu hayrettir ki Ya Rabb! Sana olan hayretimi artır duası Hz. Sıddîk ı Ekber den bildirilmektedir. Bu hayret sülûkun başlangıcında olan hayret değildir. Bu kâmilin sıfatlarındandır. Bunların sahibi her sözünü tutar sözünden dönmez. Herşeyi yerine koyar adaletten ayrılmaz. Yeri geldiğinde o kadar infak eder, mal verir ki tanıdığı olmayan görse onu israf ediyor zanneder. Yerini bulmayınca o kadar az verir ki tanımayan bahîl ve hasîs zanneder. Kendini öven kimseye, vermeye lâyık değilse bir şey vermez. Kendini kötüleyene ve ihsana uygunsa kendini kötülediği için hakkını vermemezlik etmez. O kerem menbaıdır. Bu güzel haller gönül sahibi olan velilerin şanıdır.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 300 Bu makamın sahibi her hâlinde vasat hâldedir. İfrat ve tefritten uzaktır. Bu vasat yol dile kolaydır ama yapmak zordur. Bu güzel ahlâkla sıfatlanmayı herkes arzu eder. Bu sıfatta olanları sever onlardan edeple bahseder. Lâkin vasat hâl, bu vuslat yolu çok zor olduğundan onunla sıfatlanmış olan azdır. Zira o, bu makam sahiplerine mahsus bir lütf i celil ve sıfat ı cemildir. Allahu Teâlâ Hazretleri buyurdular ki: Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben ona savaş açarım. 461 Veli kul Allah (c.c) na ibadeti hakkıyla ifâ eden ve ibadet arasında isyana düşmeden birbiri ardından ibadet vazifelerini yerine getiren demektir. Bir kimsenin veli olması için hem kulluk vazifesini yerine getirmesi hem günahlardan kaçınması şarttır. Nasıl peygamberlerin masum olması gerekirse, velilerinde mahfuz olması gerekir. Şeriata bir itirazı olan ise gurura kapılmış durumda ve kendini aldatmaktadır. El Kureyşî der ki: Velinin mahfuz olmasından maksat, ayağının sürçmesi veya hataya düşmesi hâlinde Allahu Teâlâ nın onu o hâl üzere bırakmamasıdır. Hataya düşerse Allah ona tevbeyi ilham eder, o da tevbe eder ve bu durum onun veliliğine bir halel getirmez. Hadiste Allahu Teâlâ nın harp ilân ederim sözü hakkında el Fâkihânî şöyle diyor: Burada beliğ bir mecaz vardır. Çünkü Allahʹın sevdiğinden hoşlanmayan Allah (c.c) na muhalefet etmiş olur. Allah (c.c) na muhalefet eden O nunla karşı karşıya gelir. Allah kendisiyle karşı karşıya geleni ise helâk eder. Ayrıca Allahʹın veli kullarına düşman olanların, Allahʹın kendilerine düşman olmasını gerektirecek bir durum içine düşmesi yani Allahʹın veli kullarını sevmenin Allahʹın sevgisini kazanmaya sebep olduğunu gösterir. Allahʹı en iyi bilen ve tanıyan kimse onun azamet ve kudretine karşı hayreti ve sevgisi en fazla olan kimsedir ki bunlar da evliyaullahtır. 461 Hadis Kudsî, Sahihi Buhari
TARÎKAT I ALİ YYE 301 Bir mürid i sâdık önce amellerle işe başlaması ardından, hâllere yükselmesi, sonradan hâller ile amelleri bir araya getirmesi gerekir. Böyle müntehi bir mürid mahbublar tarîkına alınmış mürîd olur. Ruhu ilâhî huzura cezbedilmiştir. Ruhu kalbinin, kalbi nefsinin, nefsi de bedeninin, kendisine tâbi olmasını ister. Böylece müntehi bütün külliyeti ile Allah (c.c) na kâim ve onun huzurunda her an secde eder vaziyette bulunur. Buna işaretle Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz buyurmuşlardır ki: Rab olarak Allah (c.c) na, din olarak İslâm a ve peygamber olarak da Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem e tabi olan kimse imanın halâvetini tatmıştır. 462 Bir müminin kalbiyle imanın tadını alabilmesi için Allahʹın zât, sıfat ve fiillerini gâyet güzel bilmesi lâzımdır. Din olarak İslâm ın esaslarını her şeye tercih etmek ve Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem i yüce bir peygamber olarak sevip ona tâbi olmak zorundadır. Aksi halde kalpte iman feyizlerini hissetmesi asla mümkün olamaz. Kapanmış bir gözün renk güzelliklerini, işitmez bir kulağın nağmeleri gibi insan kalbindeki günah ı kebâireyi isyan ve nisyanı temizlemek için gözyaşıyla beraber ihlâsla istiğfar ile zikrullaha devam etmek lâzımdır. Allah ve Rasûlünu sevip, sünnetini öğrenip kendine rehber edinmekle onun getirdiği şeriata sahip çıkmakla malını canını bu uğurda feda etmekle mümkündür. Aksi halde Allah ve Rasûlüne tabi olmayan kişi de imanın halâvetini tatmış olamaz. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: Sana ruhum ve cesedim bütünüyle secde etti. 463 462 Sahih i Müslim, 463 Hadis, Müslim
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 302 Hz. Ebu Hureyre (r.a) dan rivâyet olunduğu üzere Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: Namaz dinin direğidir. 464 Namazda on haslet vardır. Rabbin rızası, kalbin nuru, yüzün zîneti, bedenin huzûru, kabrin yoldaşı, rahmetin inmesi, göğün anahtarı, mîzanın ağırlığı, Cennet in pahasıdır. Cehennem ateşine perdedir. Namazı vaktinde erkanıyla kılan kimse, dininin direğini ayakta tutmuş; onu terkeden, dinini yıkmıştır. Cenâb ı Hak şöyle buyurmuştur: و ل ل ه ي س ج د م ن ف ى ال سم و ات و ال ا ر ض ط و ع ا و آ ر ه ا و ظ ل ال ه م ب ال غ د و و ال ا ص ال Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez sadece Allah a secde ederler. 465 Burada gölgeler manasına gelen zilâl den maksad, ruhların secdesi ile secde eden cesetlerdir. Böylece muhabbetin özü ve ruhu onların bütün zerrelerine sirâyet eder. Allah ın zikrinden ve Kur an ı Kerîm tilavetinden muhabbet ve meveddet duyarak zevk alırlar ve istifade ederler. Allah onları sever, kendilerine bir nimet olarak mahlukatına da onları sevdirir. Ebu Hureyre (r.a.) dan rivâyet edilen bir hadiste Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: Allah bir kulu sevdiği zaman Cibril e: Allah falanca kulu sevdi. Sen de onu sev diye nida eder. Cibril de onu sever ve semada şöyle nida eder: Allah Teâlâ falancayı sevdi, siz de onu seviniz. Bu nida üzere sema ehli de onu sever. Sonra o kul yeryüzündeki insanların sevgisine mazhar olur. 466 464 Hadis, Buhârî, Müslim 465 Ra d Sûresi, Âyet 15 466 Tecrid i Sarih Tercümesi
TARÎKAT I ALİ YYE 303 Meşâyih i kirâm hazretleri buyurdular ki: Temkin makamına vasıl olmayan kimsenin mürşidlik etmesi caiz olmaz. Mürid iki kısımdır. Biri seyr i sülûk eder sonra cezbeye tutulur, diğeri evvelâ cezbeye tutulur sonra seyr i sülûk eder. Tab ında sadakat cevheri gizli bir mürid, kâmil bir mürşid aramadan bir sâlik i nâkıs veya bir meczub i nâkısın kemendine boynunu kaptırırsa bütün istidatlarını ve kemâle yönelik kabiliyetlerini hebâ etmiş olur. Ricâlullahın menzilelerine ve kemâl makamlarına ulaşamaz. İrşadları sahih olan mürşidlerimiz bütün fenâ mertebelerini geçtikten sonra bekâ i hakîkî ile bekâ billaha eren Allah dostlarıdır. İrşâd makamı, mukarrabiyet makamı üzerindedir. Çünkü mukarrebiyet makamında bulunan temkin makamında bulunması lâzımdır. Kurbiyyet makamına ulaşmak cismânî ve ruhânî bütün beşeriyyet sıfatlarından kurtulmakla olur. Dünya ve ahiret endişesi terk edile cektir. Velâyet derecelerinin ilki velînin kendisinin fânî, Hakk ı müşahadesinde onunla bâkî olmasıdır. Velî o kimsedir ki Allah tarafından kerâmetlerle teyid olunduğu halde onları gizler. Üzerinde velâyet nurları parlar. Kendinden bahsetmez. Allah tan gayriye gönül vermez. O ndan başkasıyla karar kılmaz, teselli bulmaz. Yine onlar dünya metaına meyil ve tenezzül etmezler. Şehvetlere tâbi olmadıkları gibi nefsânî arzulara da iltifat etmezler. Kendilerini eşrafın ve avamın ziyaret etmesi onların gönüllerine kibir getirmez. Çünkü böyle şeylerin tesirinden kurtulmuşlardır. Hırka ve benzeri şeyleri sahip olmalarıda onları meşgul etmez. Kerâmetlerin zuhuru onlar için vasat şeylerdendir. Bunlarla meşgul olmazlar. Hangi bir yüksek sıfat bir velide bulunuyorsa o sıfat, derecelerine göre bütün peygamberlerde kemâl hâlinde mevcuttur. Özellikle Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi vesellem de. O evvelkilerin ve sonrakilerin ekmelidir.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 304 Ehl i hakîkat demişlerdir ki: Rasûllerin mertebelerinin ednâsı nebîlerin mertebelerinin âlâsıdır. Nebîlerin menzillerin ednâsı sıddıykların mertebelerinin âlâsıdır. Sıddıklerin menzillerinin ednâsı şühedâ menzillerinin âlâsıdır. Şehidlerin menzillerinin ednâsı salihlerin mertebelerinin âlâsıdır. Salihlerin menzillerinin ednâsı müminlerin mertebelerinin âlâsıdır. Hz. Ali (r.a) Ebu Bekir (r.a) a: Yâ Ebâ Bekir, amel ve mücahedede daima bize tekaddüm edişine sebep nedir? diye sorunca Hz. Ebu Bekir (r.a): İnsanları iki kısım gördüm. Bir kısmı dünyayı bir kısmı ukbayı ister. Ben Mevlâyı istedim. İslâm a girdiğim günden beri doyasıya yemek yemedim. Marifetullah (Allahʹı bilmek, düşünmek) zevki bana dünya taamından daha lezzetli geldi. İslâm a girdiğim günden beri kanasıya su ve şerbetlerden içmedim. Muhabbetullah zevki bana dünya şerbetlerinden daha lezzetli geldi. İslâm a dahil olduğumdan beri karşılaştığım iki amelden yani dünya ve ahiret amellerinden herzaman evvelâ ahiret amelini tercih ettim. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem e mülâzemet ettim. O ndan bir an bile ayrılmamaya gayret eyledim. Velevki gâr ı Sevrde dâhi olsa beraber bulundum, onun sohbetinden feyz aldım. Elhamdulillah. Cenâb ı Hakk ın Bana dua edin icabet edeyim mealindeki âyet i kerîmesindeki bahisle Biz dua ediyoruz fakat duamız müstecab olmuyor diye dert yanıp sorduklarında, arifibillah İbrahim Edhem
TARÎKAT I ALİ YYE 305 hazretleri şu cevabı vermiştir: Sizin kalpleriniz on şey üzerine ölmüştür, siz Allahʹı bildiniz hakkını ödemediniz. Allahʹın kitabını okudunuz onunla amel etmediniz. Şeytana düşmanlığınızı iddia ettiniz, onu kendinize dost ve yâr edindiniz. Rasûlullah a muhabbetinizi iddia ettiniz. Onun yolunu ve sünnetini terkettiniz. Cenneti sevdiğinizi iddia ettiniz, fakat cennet için ameli salih işlemediniz. Ateşten korktuğunuzu iddia ettiniz fakat günahlardan sakınmadınız. Ölümün hak olduğunu iddia ettiniz fakat ona hiçbir hazırlıkta bulunmadınız. Başkasının ayıplarıyla meşgul olup kendi ayıplarınızı görmediniz. Allahʹın verdiği rızkı yersiniz fakat ona şükretmezsiniz. Ölülerinizi kabire defneder yine de ondan ibret almazsınız. NEFS İ SÂFİYE Ey Sâlik! Ehlullah buyurmuşlardır ki: Nefs i sâfiye sahibi vehbi olan ilm i ledünne mazhar olmuş vâris i enbiyâdır. Bu makamda kalpte on lâhutî güneşin doğmasıyla bu yüksek tecellinin nurlu eserleri insanın bütün azalarında zahir olur. O zaman bu makam sahipleri kulluk vazifelerini derin ve derûnî bir zevk ve neş e içinde seve seve ifâ ederler. Âlim i billah olan bu velîler, halkı ivazsız garazsız ve dînar ve dirhemsiz, bir menfaat mukabilinde olmayarak livechillah Hak yoluna, şeriat ı mutahharanın, sünnet i seniyyenin emirlerine davet eder. Cenâb ı Hak şöyle buyurmuştur: ف و ج د ا ع ب د ا م ن ع ب اد ن ا ات ي ن اه ر ح م ة م ن ع ن د ن ا و ع لم ن اه م ن ل د نا ع ل م ا Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş, yine ona tarafımızdan ilmi ledünnî öğretmiştik. 467 Cenâb ı Hak şöyle buyurmuştur: 467 Kehf Sûresi, Âyet 65
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 306 ف ى م ق ع د ص د ق ع ن د م ل يك م ق ت د ر Kudretine nihâyet olmayan Allah ın sadakat meclisinde, huzuru kibriyasındadırlar. 468 Nefs i sâfiye, bütün faziletlere kavuştuğu için ismi kâmile olmuştur. Seyri, billah (Allah ile)dir. Âlemi, kesrette vahdet ve vahdette kesret âlemidir. Yeri, hafîye nisbetle, ruhun bedene nisbeti durumunda olan ahfâ, hâli ise bekâdır. Vâridi buraya kadar anlatılan tüm nefislerin vâridleridir. Sıfatları, bildirilen bütün güzel huylardır. Bu makamdaki arifi billahın meşgul olduğu vird Kahhar ismidir. Bu makam bütün makamların en büyüğü ve en yükseğidir. Zira bunda bâtın saltanatı kemâle erip, mücahede tamam olmuştur. Riyazete ihtiyaç kalmayıp vasat hâlde kalmıştır. Bütün muradlarını almıştır. Ancak âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c) ın rızasını almak kalmıştır. Bu kâmil velinin amelleri savap ve ibadettir. Temiz nefesleri kudret ve inâyettir. Tatlı sözleri ilim ve hikmettir, pür lezzet ve halâvettir. Yüzünü görmek huzur ve saadettir. Bu arifi görenlerin kalbine Allahu Teâlâ yı zikir ve fikir gelir. Huşû ve hudû ile ona yönelir. Nasıl yönelmesin ki o, Allahʹın aziz kulunun yüzünü görmektedir. Dördüncü makamda iken veliyullah idi. Bu makam avam evliyasının makamıdır. Beşinci makam seçkin evliyanın makamıdır. Altıncısı seçilmişlerin makamıdır. Vermek isteyince hiç kimsenin mâni olamadığı, vermemeyi murad edince hiç kimsenin engel olamadığı Allahu Teâlâ her ayıptan münezzehtir. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuşlardır ki: İhsan, Allahʹı görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. 468 Kamer Sûresi, Âyet 55
TARÎKAT I ALİ YYE 307 Sen onu görmüyorsan da o seni her an ve daim görüp, gözetmektedir. 469 Hidâyet i hakîkîye mazhar olan mümin her an bu duygu ve şuur içinde bulunmak ve bütün hayatını bu inanca göre tanzim etmekle beraber kendisinde yakîn hali zuhur edip bu vesileyle vuslat ı ilâhîyeye nâil ve mazhar olur. Bu Kahhar ismi kutba mahsus olan isimlerden olup kutb onunla sâliklere imdat edip nurlar, hidâyetler ve müjdeler gönderir. Hattâ sâliklerin içinde zuhur eden cezbe, surur ve huzur gibi gönül ve ruh hâllerine yardım, zamanın kutbundan (irşad kutbundan) olup onların zikir ve teveccühlerine karşılıktır. Bu makamın sahibi bir an ibadetsiz olmaz. Bedenin her uzvuyla, eliyle, ayağıyla, diliyle yahut yalnız kalbi ile ibadettedir. Gafil olmaz. Bu kâmilin istiğfarı çoktur. Tevazuu yerindedir. Rızası ve sürûru halkın Hakkʹa ikbal ve teveccühlerindedir. Kızması ve üzülmesi onların Hakk tan gaflet ve yüz çevirmelerindendir. Hakk ı isteyenlere rağbet ve muhabbeti öz evlâdına olan muhabbet ve rağbetten daha çokdur. Bu kâmil veli emr i bi l mâruf ve nehy i ani l münker edip yumuşak ve alçak gönüllükle söyler. Muhabbet ehlini sevip sevilmeyeceklere sevgisizlik gösterir. Bununla beraber kalbinde kimseye kötülük beslemez. Allah için olan işleri yapar. Ayıplayanların ayıplamasından kaçınmaz. Bu makamdaki bir kulun kahrı lutfuyla, gazabı hilmiyle ve celâli cemâliyle karıştığından gazap hâlinde razı olup, rıza hâlinde gazap eder. Lâkin her şeyi yerine koyup her hâlinde adâlet üzere gider. Himmetle bir şeyin olmasına teveccüh ederse biiznillah onu murâdına uygun hâsıl olmuş bulur. Bu kâmilin muradı Hakkʹın muradına, uygun, rıza ve kızması da onun rıza ve kızmasına mutabıktır. Ruhu onunla olup hep huzur dadır. Çünkü o künmeallah velâ tübâlî sırrına mazhar olmuştur. 469 Tecrd i Sarih Tercümesi
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 308 Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: Muhakkak Allah her yüz yıl başında bu dini ihya edecek kudsiyyü l sıfat bir racul i salih, bir insan ı kâmil gönderir. 470 Müceddid; kudsiyyü l sıfat, racül i sâlih, insan ı kâmil, zâhirî ve bâtınî ilimlere vakıf ve mücehhez olan zatlardan her yüz senede bir, Cenâb ı Hak tarafından seçilir. Bu zat, din i mübini ihya eder, o sünneti bidattan ayırır, bidat ehlini hezimete uğratır, ehl i sünnet yolunu tevsî, tahkim ve ihya eder. İnsan ı kâmil olan müceddidin dinde yapacağı tecdid kitap ve sünnette gösterilen işlerden bozulmuş ve tefessüh etmiş olanları himmet i âlî ve ilm i tâlimle insanları ihya etmekle mükelleftir. Cenâb ı Hak şöyle buyurmuştur: آ ن ت م خ ي ر ا مة ا خ ر ج ت ل ل ناس ت ا م ر ون ب ال م ع ر وف و ت ن ه و ن ع ن ال م ن ك ر و ت و م ن ون ب الل ه و ل و ا م ن ا ه ل ال ك ت اب ل ك ان خ ي ر ا ل ه م م ن ه م ال م و م ن ون و ا آ ث ر ه م ال ف اس ق ون Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten nehyeder ve Allah a inanırsınız: Ehl i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır. 471 Hiçbir peygamberin ümmeti vâris i enbiya rütbesine nail olmamıştır. Yani her peygamberin ümmetine emr i bi l mâruf ve nehy i ani l münker vazifesi verilmemiştir. Ancak bu vazife ümmet i Muhammed e tevdi olunmuştur. 470 Sünen i Ebû Davud, 471 Âl i İmran Sûresi, Âyet 110
TARÎKAT I ALİ YYE 309 Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz buyurmuşlardır ki: Her asırda benim ümmetimden sâbikûn vardır ki bunlara büdelâ ve sıddîkûn denir. Haklarındaki inâyet ve merhamet i ilâhîyye o kadar mebzuldur ki sizler de o sayede yer ve içersiniz. Ve yeryüzü halkı için tasavvur olunan bela ve musibetler onlarla def ve ref olunur. 472 Sâbikûn, tekaddüm edenler; mukarrabîn demektir. Asr ı saadetten beri her zaman sâbikûn zümresi arz üzerinde mevcuttur. Asr ı saadet te sabikûn şerefine birinci olarak erkeklerden Hz. Ebu Bekir i Sıddık (r.a), kadınlardan Hz. Hatice (r.anha), gençlerden Hz. Ali (r.a), köleler içinde Zeyd bin Harise (r.a) nail olmuşlardır. Sâbikûn, nur kaynağı Kur an ı Kerîm ve hadis i şeriflerle beşere saadet ve huzur behşeden şeriat ı garrâ ve sünnet i seniyye ile tarîk i Hakkʹa giden fırka i nâciye ve ehli sünnet olan evliya zümresidir. Hidâyet bulmuşlar, tarîkât ı Muhammediyye ye sâlik olmuşlar, hakîkat ilmine ermişlerdir. Huzur ve üns meclisine gelmişler, muhabbet deryasına dalmışlardır. Fenâfillah olup bekâbillâha kavuşmuşlardır. Burada ifade i merâmımız Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem in Allahʹın ahlâkı ile ahlâklanınız hadisinin hakîkatıdır. Çünkü o nefsin nezaheti, nefs tezkiyesinin kemâli ile muhabbete hazırlanıyor. Muhabbet ise bir mevhibe i Rabbânî olup tezkiyeye bağlı değildir. Fakat Cenâb ı Hak câri olan sünnetine uygun olarak sevdiklerinin nefislerini hüsn i tevkifi ile teyidi ile tezkiye eder. Allah, nefsine nezahet ve temizlik nasip ederek muhabbet cazibesi ile ruhunu cezbettiği kimseye sıfatlarından ve ahlâkından bir hil at giydirir. Bu ona göre bir vuslat rütbesidir. Bazen şevk yani aşırı sevgi onun bâtınından kaynaklanarak daha da ötelere geçer. Çünkü Cenâb ı Hakkʹın atîyeleri, ihsanı sonsuzdur. Bazen kul kendisine 472 Münâvî, Künûzü l Hakaik
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 310 lutfedilenle teselli bularak bu ona şevk ateşini dindiren bir vuslat olur. Muhib indinde vuslat rütbesini gerçekleştirenin Hakk tarafından kendisine verilen şevk gücü ile ihsan sıfatları istikrara kavuşmuş olur. Eğer şevk gücü olmasaydı gerisin geriye döner ve orada kişi ile kalbi arasına perde olan nefsinin sıfatları ortaya çıkardı. Muhabbetin zâhiri ve bâtını vardır. Zâhiri sevgili olan Cenâb ı Hakkʹın rızası peşinde olmak, bâtını ise herşeyden uzaklaşarak yalnız sevgiye tutulması ve şahsında ne başkaları ne de kendisi için birşeyin kalmamasıdır. Muhabbetteki yüce hâllerden birisi de şevktir. Muhîb sürekli sevdiğine karşı iştiyak içinde bulunur. Çünkü Hakkʹın tecellilerinin sonu yoktur. Sâlik hangi hale ulaşırsa ulaşsın bilir ki, onun gerisinde daha mükemmel ve daha yüce hâller var. Seven kişide meydana gelen şevk, şahsî gayreti ile değildir. O Cenâb ı Hakkʹın muhiblere lütfettiği bir mevhibe i ilâhîyesidir. Peygamber i Zîşân efendimiz şöyle buyurmuştur: Cenâb ı Hakkʹın velileri onlardır ki görüldükçe Allah hatıra gelir. Eğer gören kimsenin dünyadan başka arzusu yoksa. 473 Eğer o kimsenin dünya muhabbeti kalbini ihata etmişse basar ve basireti kapanmış olur ve karşısındaki insanın veli olduğunu anlayamaz. İmâm ı Nesefî hazretlerinin Zübdetü l Hakâik isimli eserinde bildirdiğine göre, aleyhisselâtu vesselâm efendimiz hazretleri buyuruyorlar ki: Bir kimse zamanın imamına (kutbuna) biat etmeden ölürse cahiliyye ölümü üzere ölmüştür. 474 Amma, zamanın kutbunu akıl ile bileyim demek abestir. Ancak, Hak Teâlâ hazretleri nin bildirdiği kimseler bilirler. Kutbiyyeti hak etmek, çok ibadet ve fazla riyazetle değildir. Gâyet büyük ma 473 Ramuzu l Ehâdis 474 Sahih i Müslim, Buhârî
TARÎKAT I ALİ YYE 311 kam ve belki atiyye i zül tavli vel in amdır. Kümmelîn i evliyadan nice zâtın, şöhret ve şanı cihanı tutmuştur. Kerametleri haddi aşmış, harikulâde hâlleri akıllara durgunluk vermiş, insanları hayrete düşürmüş iken, makam ı kudbiyyete mazhar olamamışlardır. Dervişler lisanında Falana kutupluk verilmiş de almamış, falan kabul etmemiş diye galat söylerler. Aslı yoktur. Çünkü, Bârî i Teâlâ kendi hikmet ve maslahatını kullarından sormaz. Ve onlar ile müşavere etmek şânı âliyyesinden değildir. Herkese müstehak olduğu dereceyi ihsan eder. Cenâb ı Hak, kudbiyyet derecesine müstehak olan zata hil at ı kutbiyyeti inam ve ihsan eder. Lâkin, o zata sorup sual etmek ve o zatın da ben bu dereceyi isterim istemem demesi gibi muhavere şân ı uluhiyyette olamaz. Bu ise atîyye i ilâhîyyeye muhaldır. Sultanü l Ârifîn Bayezid i Bistâmî hazretleri buyurmuşlardır ki: Benim zamanımda İslâm içinde kümelîn i evliyâdan yetmiş bin kadar veli var idi. Onların mâdûnunda çok veliler vardı. Lâkin o asrın kutbu henüz keşfe erişmemiş ümmî bir haddâd idi ki gece gündüz evlad u iyâlinin nafakası için dükkânında demircilik sanatı ile meşgul idi. Ben ise hayrette kalmış idim. Sırr ı kudbiyyet nedir ki bu kadar velilerden birisine verilmeyip te bir ümmî ve henüz dîde i basîreti küşat olmamış bir haddâda verildi, diye taaccüp ettim. Bir gün o haddâdın dükkânına vardım. Selâm verdikten sonra haddâd yanıma gelip elimi öptü ve benden dua istedi. Ben ona dedim ki: Ben senin ayaklarını pûs edeyim. Sen bana dua et. Cevapta o zat buyurdu ki: Fakat sana dua etmekle benim derdi derûnum teskin olmaz. Ve tekrar o zata dedim ki: Acaba derdiniz ne ola? Bizlere haber verseniz belki çaresine bakarız. O zat buyurdular ki: Acaba rûz ı mahşerde bu kadar kulların hâli nice olur? deyu ağlamaya başladı. Derdi derûnu bana dahi tesir edip beraber ağladık. O vakit sırrıma nida olundu ki kutublar nefsî nefsî diyenlerden değildir ümmetî ümmetî diyenlerdendir. Hemen kalbimdeki hayret ref olunup bil
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 312 dim ki bu zatların istîdâdı başkadır. Bunlar kalb i Muhammedî üzere vâki olup mazhar ı hakîkat ı Muhammediye olmuşlar. Lâkin o hâlde henüz keşif hâli zuhur etmediğinden kutub olduğunu bilmiyordu. Kendisinden sordum ki: Halkın muazzeb olmasından size ne? buyurdular ki: Ey birader, benim hamîr i fıtratım âb ı şefkat ve merhametle bir derece yoğrulmuş ki eğer bütün insanların günahını bana yüklenip onları affeyleseler memnun olurum. Ondan sonra kendisiyle bir haylice sohbet eyledim. Namazda okumak için benden bilmediği bazı sureler öğrendi. Lâkin benim batınım feyz i Rabbanî ile öyle doldu ki kırk senede tahsil edemediğim dereceleri o mecliste tahsil eyledim. O vakit bildim ki sırr ı kudbiyyet başka bir mânâdır. Ne ilim ile ne de kesret i amel ile husule gelir şey değildir. Cenâb ı Hak şöyle buyuruyor: الل ه ذ ل ك ف ض ل ي و ت يه م ن ي ش اء و الل ه و اس ع ع ل يم Bu, Allahʹın, dilediğine verdiği lütfudur. Allahʹın lütfu ve ilmi geniştir. 475 Kutub olan zât rûy i arzda vekil i Hakk dır ki onun kalbi, muhît i envâr ı ilâhî ve mazhar ı füyûzât ı namütenahidir. Kendi vaktinde her ne kadar ehl i iman var ise gerek ulema ve gerek evliyâ cemîsine feyiz, kutbun bâtınından taksim olunur. Zira ol zâtın kalbi nazargâh ı feyyâz ı mütealdir. Kutb ı zamanın tavassutundan müstağni olarak bahr i ehadiyyetten istifade etmek mümkün olamaz. Her devirdeki kutublar sıddîkler zümresinin ileri gelenlerinden seçilir. Kutb ı aktab derecesi evliyâlığın zirvesidir. Kutublar peygamberimizin nâib ve vârisleridirler. 475 Maide Sûresi, Âyet 54
TARÎKAT I ALİ YYE 313 GÜNAHKÂR ÜMMETE MÜJDELER Rıyâdu n Nâsıhîn de rivâyet olunur ki: Günlerden bir gün, Hz. Ebû Bekir, Hz Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Fâtıma ve Hz. Âişe Rasûlullah aleyhisselâtu vesselâmın huzurunda bulunuyor idiler. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem birden şiddetli bir ağlayışla ağlamaya başladı. Bunu gören Hz. Ebû Bekir Sıddîk şöyle dedi: Anam, babam sana feda olsun ey Allahʹın Rasûlü! Niçin ağlıyorsun? Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: Ümmetimin bir çok mâsiyetleri bulunmakta, önlerinde uzun ve zor bir yol, omuzlarında ağır bir yük vardır. Ahirette azâba girerlerse halleri nice olur! Hz. Ebû Bekir de duygulanarak: Ey Allahʹın Rasûlü! Sen gönlünü hoş tut! Allah bana izin verirse Kıyâmet gününde ümmetinin âsîleri hakkında durum vahimleşirse onların günahlarını hafifleştirmek için yarısını yüklenirim. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem, Hz. Ebû Bekiri taltif ve senâ ederek ona duâ etti. Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz, Hz. Ömer e teveccüh ederek şöyle buyurdu: Yâ Ömer! Ebû Bekir (r.a) ın sözlerini işittin. Günahkâr ümmetim hakkında sen ne yapacaksın? Hz. Ömer (r.a) şöyle cevap verdi: Ey Allahʹın Rasûlü! Ebû Bekir in yapmayı vaad ettiğine benim gücüm yetmez. Allah (c.c) bana izin verirse, ben de ümmetinin günahlarının üçte birini yüklenirim dedi. Rasulullah aleyhisselât u vesselâm, Hz. Ömer i taltif ve senâ ederek ona da duâ etti.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 314 Rasûlullah aleyhisselâtu vesselâm sonra Hz. Osman a dönerek şöyle buyurdu: Yâ Osman! Benim ümmetimin günahkârları hakkında sen ne yaparsın? Hz. Osman şöyle cevap verir: Ey Allahʹın Rasûlü! Benim Hz. Ömer in yaptığına gücüm yetmez. Allah (c.c) bana izin verirse, ben de ümmetinin günahlarının dörtte birini yüklenirim. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Hz. Osman ı taltif ve senâ ederek ona da duâ etti. Sonra, Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Hz. Aliʹye ikbâl ederek şöyle buyurdu: Yâ Ali! Ümmetimin günahkârları hakkında sen ne yapacaksın? Hz. Ali de şöyle cevap verir: Allah izin verirse, kıyamet gününde ümmetin sırat köprüsünden geçerken cehenneme düşmemeleri için ben elimden geleni yapacağım ve Cennet e yönlendireceğim. der. Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Hz. Ali yi de taltif ve senâ ederek ona da duâ etti. Sonra Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz zevcesi Âişe ye dönerek, şöyle buyurur: Yâ Aişe! Günahkâr ümmetim hakkında sen ne yapacaksın? Sen onların anasısın! Ananın evlâdına himmeti, merhameti gerekir. Hz. Âişe (r.a): Hz. Fâtıma dan önce ben bir şey söyleyemem dedi. Hz. Fâtıma şöyle cevap verdi: Sen Anasın; evlâdın anası huzûrunda önce konuşması doğru olmaz. Hz. Âişe şöyle söyledi: Rasûlullahın aleyhisselât u vesselâm in, hakkında; Fâtıma benden bir parçadır diye buyurduğu kızının, huzurunda ben nasıl önce konuşurum? Hz. Fâtıma (r.anha) şöyle cevap verdi: Rasûlullah aleyhisselât u vesselâm ın hakkında: Şâyet beni göremezseniz, dininizin yarısını
TARÎKAT I ALİ YYE 315 veya üçte birini şu Humeyrâ dan öğreniniz buyurduğu kimsenin huzûrunda ben nasıl konuşurum? O zaman: Hz. Âişe şöyle söyledi: Allah a yemin olsun ki senden önce konuşmayacağım! Peygamberi Zîşân (a.s) Hz Fâtıma ya: Ey gözümün nuru gönlümün surûru söyle günahkâr ümmetim hakkında sen ne yapacaksın? Hz. Fâtıma (r.anha) da Rasûlullah a şöyle der: Ey babacığım! Ümmetinin hesap günü mizânın başında dururum. Ümmetlerinin günahları sevaplarından ağır gelirse; Allah (c.c) izin verirse, (Evlâdımın mâ nen önceden bildirilen din yolundaki âkıbetlerine göre) oğlum Hasan ın şehid edildiğinde üzerindeki gömleğini çıkarır, Mizanda sevap kefesine koyarım. Eğer ağır gelmezse bu sefer oğlum Hüseyin in şehâdet gömleğini ilâve ederim. Yine de tamam olmazsa, ümmetinin sevaplarının ağır gelmesi için baş örtümü çıkarır kefeye koyar, ve ağır gelinceye kadar rabbıma iltica ederim. Peygamberimiz efendimiz aleyhisselâtu vesselâm Fâtımatü z Zehrâ yı taltif ve senâ ederek ona da duâ etti. Sonra, Rasûlullah aleyhisselâtu vesselâm zevcesi Âişe ye teveccüh ederek şöyle buyurdu: Ey Müminlerin anası, ümmetimin âsîleri için sen ne yapacaksın? Hz. Âişe şöyle cevap verir: Ey Allahʹın Rasûlü! O günde bu kadar şefaatçi varken zannederim bana ihtiyaç olmaz! Hz. Peygamber şöyle buyurur: Yâ Humeyrâ! Sana ihtiyaçları olduğu takdirde sen ne yapacaksın?
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 316 Hz. Âişe: Ey Allahʹın Rasûlü arzuhâlimi Rabbıma anlatacağım dedi ve sonra kalktı, yürüdü bir odaya girdi; Yüzüne ve saçlarına toprak sürdü; ve Allah a şöyle yalvardı: Yâ Rab! Beni müminlerin anası kıldın. Kalbime analık şefkat ve merhametini istedim; sen de lutfedip bunları bana ihsan ettin! Onların muhabbetini kalbime yerleştirdin. Muhakkak her ana yavrusunun cehenneme girmesine râzı olmaz. Evlâtlarımı benimle berâber cennet e gönder, ya da ben de onlarla berâber cehennem e gireyim! der. Ve müminlere şefkâtinden dolayı hüzünle ağlar. O esnâda melekût âleminden şiddetli bir ses işitilir. Cebrâil aleyhisselâtu vesselâm ulaşır ve Hz. Peygambere şöyle der: Ya Muhammed! Cenâb ı Allah sana selam ediyor ve diyor ki: Âişe ye söyle müsterih olsun! Evlâdı anasından ayırmak câiz değildir. Kıyâmet gününde evlâdının hepsini ona bağışlayıp berâber Cennet e göndereceğiz. 476 Ya Rabb! Bizi müslüman olarak öldür ve salihler arasına kat. Rasullerinin Seyyidi, Habibin Hz. Muhammed Aleyhisselâm hürmetine, cümlemizi şefaatı uzmalarına nâil ve mazhar eyle... Âmin! MİRAÇ MÜJDELERİ Kur an ı Kerîm de şöyle buyurulur: ف ا و ح ى ا ل ى ع ب د ه م ا ا و ح ى Allah, kuluna vahyini bildirdi. 477 476 Riyadun Nâsıhîn sh. 363 477 Necm Sûresi, Âyet 10
TARÎKAT I ALİ YYE 317 Miraçta Allah Teâlâ, Habibi Muhammed Mustafa aleyhisselâtu vesselâm ın sırrının keşfolunması için ancak nübüvvet ve risâlet sâhibine câiz olan ilâhî sırlardan vahyetmiştir. Rivâyet olunur ki: Allah Teâlâ Efendimize vahyetti. Ve vahyinde şöyle buyurdu: Ya Muhammed! Sana bu gece ümmetinin üçte birini bağışladım. Kıyâmet gününde de, benim katımda ki makâmının, mahlukâta beyân olunması için onların üçte ikisini orada bağışlıyacağım! Yine rivâyet olunur ki: Allah Teâlâ ona şöyle vahyetti: Yâ Muhammed! Ümmetin itâat ediyor ve günah da işliyor. onların itâatı rızamla, isyanları kazamladır. Rızamla olanları kabul ederim; Kerîmim Kazamla olanları afvederim: Rahîmim Ya Habîbim! Ümmetine kalpleri katılaşmasın diye çok mal vermedim. Tevbe etmekten mahrum olmasınlar diye ânî ölüm vermedim. Kabirlerinde çok beklemesinler diye onları en son ümmet kıldım. Ya Muhammed! Bütün Enbiyâdan önce sen cennet e gireceksin. Senin ümmetin de, diğer Nebîlerin ümmetlerinden önce girecektir. Rivâyet edilmiştir ki: Nebî aleyhisselâtu vesselâm miraca ulaştığında Allah (c.c) şöyle buyurdu: Yâ Muhammed! Bütün mahlûkâtı senin için yarattım. Seni de kendim için yarattım. Hepsi de benim rızâmı, talep etmektedirler. Ben ise senin râzı olmanı dilerim. Hepsi benden istemektedirler. Sen ise benim matlûbumsun! İste, verile! Nebî aleyhisselâtu vesselâm Efendimiz şöyle buyurur:
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 318 Allah ım, sana ümmetimi affetmen için duâ ediyorum. Allah (c.c) şöyle buyurur: Yâ Muhammed! Ben Allah ım, Latîfim, sen Nebîsin, Şerifsin, ümmetin kavm i zaiftir. Latîf ile Şerîf arasında Zaîf nasıl gözetilmez. Yâ Muhammed! Sen ümmetim ümmetim diye yalvarıyorsun! Ben Rahmetim Rahmetim diye nidâ ediyorum: و ر ح م ت ى و س ع ت آ ل ش ى ء...rahmetim ise her şeyi kuşatır... 478 Rivâyet olunur ki: Rasûlullah aleyhisselâtu vesselâm miraca çıktıklarında Allah (c.c) ona, şöyle buyurur: Yâ Habîbim! Her sevgili, sevgilisinin yanına geldiğinde hediyeler getirir; sen bana ne getirdin? Nebî aleyhisselâtu vesselâm Allah Teâlâ ya cevaben şöyle der: Ya Rabbi! Senin hazinelerinde olmayan iki şey getirdim. Allah Teâlâ bildiği halde: Nedir onlar ya Muhammed? Onların biri ibadetlerin noksanlığı, ikincisi ümmetimin isyânıdır. Hakk Teâlâ şöyle buyurur: Yâ Habîbim, mâdem ki katıma âcizliği itiraf ile geldin. O halde sana ecir ve mükâfatımı kat kat vereceğim. Ümmetinin noksan ve isyânını Gufrân a çevireceğim. Bu beyan, şu âyeti kerîmenin mânâsına uygundur: ف ا ول ي ك ي ب د ل الل ه س ي ي ات ه م ح س ن ا ت 478 A râf Sûresi, Âyet 156
TARÎKAT I ALİ YYE 319...Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir... 479 Sonra Allahu Teâlâ Nebi sallallâhu aleyhi vesellem a şöyle buyurur: Ya Muhammed, sağına bak Hz. Peygamber sağ tarafına baktığında çok dalgalı hudutsuz bir deniz görür. Denizin içinde bir ada, adanın içinde bir ağaç, ağaçın üstünde bir kuş, kuşun gagasında az bir toprak görür: Evet ya İlahî der. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ya Muhammed! Bu hudutsuz deniz benim rahmet deryamdır. Şu küçük ada dünyadır. Üzerindeki ağaç dünyanın yeşilliği ve nimetidir. Ağacın üstündeki kuş insanlardır. Kuşun gagasındaki bir damla çamur, insanların mâsiyeti, günahıdır. Bu bir damla çamur mümkün müdür benim bu nihâyetsiz rahmet denizi mi bulandırsın? Eğer rahmet deryası bir dalgalanacak olursa o küçük zerre yok olur gider. Sen Şefîü l müznibîn sin günahkâr ümmetin şefaatçısısın. Ben erhamerrâhimîyn im Merhamet edicilerin en merhametlisiyim. 480 Yâ Rabbel âlemîn bi lütfike Yâ Rab mümin kullarını zikrinle hem dem et Firâkın ateşiyle yakma ehli huzûr et Visâlin Cennetine vâris kıl pür surûr et Rûyet i cemâline mazhar kıl ehli nûr et. SİLSİLE İ ŞERÎFE Halik ı arz u semâya eyleriz hamdü sena Ahmed i Muhtar kıldı aleme nûr i Hüda Hazret i Sıddıyk u Selman, Kâsım u Ca fer gibi Eylemiş neşr i hakîkat Beyâzid i rehnüma Bü l Hasan zât ı mükerrem, Bû Ali kân ı kerem Yusuf ı valaşiyem salar ı ceyş i asfiya 479 Furkan Sûresi, Âyet 70 480 Ramazanoğlu Mahmud Sâmî, Hz. Ebû Bekir Risâlesi
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 320 Hace Abdülhalik oldu Ârif ü Mahmûd a pir Şeyh Ali, Baba Külâl etti cihanı rûşenâ Varis i taht ı tarîkat Şah ı âlem Nakşibend Eyledi Hâce Alaüddin i halka pişuvâ Oldu Ya kub e Ubeydullah i Ahrârı halef Hazreti Zahid le geldi âleme zevk u sefâ Nûr ı çeşm i marifet Derviş Muhammed, Hâcegî Feyz i Bâki yle cihan ı ma nevi buldu beka Hazreti Ahmed Müceddid, Urvetü l vuska olup Şeyh Seyfüddini, Seyyid Nûr a nûr ı tila Habibullah ı Mazhar, Şah ı Abdullah Pir i Dehlevî Hazret i Hâlid le oldu kalb i salik pür ziya Seyyid âlî Neseb Taha l Hakkarî den sonra Pirimiz Taha l Harirî ve Es ad oldu kutb ı evliya Eyleriz arz ı dahâlet dergâh ı sâdâta biz El hac Mahmud Sami ihvân ı dine mağfiret kıl ey Hudâ Hikmetinin himmetinden eyleme bizi cüdâ Ve sallallâhu alâ seyyidinâ Muhammedin nûrin nûr Subhâne l Melîki l Azîzi l Kâdiri l Gafûr.
TARÎKAT I ALİ YYE 321
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 322 İCÂZETNÂME BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM El Hamdülillahi Rabbi l âlemîn ve s salâtü ve s selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmaîn. Emmâ ba d ihvân ı dîn ve erbâb ı sıdk u yakîne arz ve ifade olunur ki mensûb ı dervişânımız Hikmet Efendi evlad ı ma neviyemiz ihlâs, muhabbet ve teslimiyetle Şeriat ı Garrâ nın emirlerine riâyet ve Sünnet i Seniyyeye ittibâ ederek hazarât ı hacegânın muâmelatını tatbîken evvelâ Letâif i hamse âlem i emri tasfiye ve sâniyen Letâif i hamse âlem i halkı tezkiyeye gayretle Letâif i aşeresini tamamlayarak bir zaman dahî nefy u isbât ve murâkabât gibi zât ve sıfâtını tezyîn etmekte bulunduğunu yakînen gördüm. Binâenaleyh rûhânî işaret ve ma nevî emirle tarikât ı aliye i Nakşibendiye veya Kadiriyeye intisâb etmek arzusunda bulunan ihvân ı dîne de ta lim i âyîn i tarîkat için kendilerini me zun eyledim. Kâle Tebâreke ve Te âlâ ا ن الل ه ي ا م ر آ م ا ن ت و دوا ال ا م ان ات ا ل ى ا ه ل ه ا 481 Cenâb ı Hak ve Hâdî i Mutlak Hazretlerinden arz u niyâz ederim ki, Şeriat ı Mutahhara, Sünnet i Muhammediye ve Tarîkat ı Münevvere nin Fuyûzât ı Rabbâniyesiyle kalbinizi müttebi îman ve lisanınızı mecrâ i irfân eylesin. Âmin. آ ث ير ا 482 Kâlellahu Teâlâ: ا م ن وا اذ آ ر وا ا لذ ين ي ا ا يه ا ذ آ ر ا الل ه 481 Nisa Sûresi, Âyet 58 482 Ahzab Sûresi, Âyet 41
TARÎKAT I ALİ YYE 323 Âyet i celîlesinin ahkâmına vâkıf olan ihvân ı kirâma arz edebilirim ki tasfiye i bâtın ve tezkiye i nefse tâlib olanlar ve daha doğrusu Şeriat ı Garrâ dahilinde silsile i celîle i Nakşibendiye ve Kadiriye den ahz ı füyûzata râgıb bulunanlar siz evlâdımızın sohbetine devam ve beyân olunacak âdâbın riâyetine ihtimam sayesinde, nâil i meram olacakları şüphesizdir. İhvân ı kirâmı da şeref i sohbetinizden tefeyyuz ve müstefid buyurmasını Cenâb ı Bârî i Teâlâ dan niyâz ve istirhâm eylerim. Ve sallâllahu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmaîn Velhamdülillahi Rabbi l âlemin. Erenlerköyü Nakşibendî ve Kadirî Meşâyıhından Şeyh Mahmud Sami Ramazanoğlu [imza] Hicrî Yıl 1391 Recep 5 Regâib Rumî Yıl 1387 Ağustos 14 Yıl 1971 Ağustos 27 Yevm i Cuma [imza] SAMİ RAMAZANOĞLU 27 Ağustos 1971
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 324 AHLÂK I HAMÎDELER TAKVÂ: Allah korkusunu dâima kalpte hissetmek ve günahlardan sakınarak O nun rahmetinden ümitvâr olmak. İSTİKÂMET: Adâletten ayrılmamak. Kur an ve Sünnet e tâbi olmak, Allah a kulluk etmek. EMÂNET: Eminlik. İstikâmet üzere doğru ve dürüst olmak. Muhafaza edilmesi gereken herşeyi korumak. Emânet emin müminlere tevdî edilirse; emin kimseler de ehil olanları taraf ve etrâfına toplarsa emânet zâyi olmaz. FEDÂKÂRLIK: Allah için her türlü zahmet ve meşakkatlara göğüs germek. İslâm yolunda say ü gayret ederek hizmet etmek. KEREM: Atâ ve ihsan, cömertlik. Allah rızâsı için infâk etmek. MERHAMET: Acımak, şefkat göstermek. İyilik etmek. Bîçârelere yardımda bulunmak. Merhamet etmeyene merhamet olunmaz. Yerdekilere merhamet edin ki semâ ehli de size merhamet etsin. SIDK: Doğruluk, hakîkate muvâfakat. Ahdinde sâbit ve sâdık olmak. Verdiği sözü yerine getirmek. Sadâkattan ayrılmamak. HAYÂ: Hicâp. Utanma. Edep. Allah korkusu ile günahtan kaçınmak. Hayâ imandandır. ADÂLET: Âdil olmak. Zulüm etmemek. Hak sâhibine hakkını vermek. Haksızları îkaz ederek usûlüne göre terbiye etmek. ŞÜKÜR: Nîmet veren Rabbimize karşı hamdu senâ, itaat ve muhabbet etmektir. Âza ve cevâhirini Allah ın rızâsını kazanmak için kullanmaktır. İnsanlığın dünya ve âhiret saadeti (saadet i dâreyn) için Hakk yolunda madden ve mânen hizmet etmektir. ZİKİR: Allah ı (c.c) anmak ve azâmetini düşünmek. Bütün şûuru ile Hakka müsteğrâk olmak.
TARÎKAT I ALİ YYE 325 NEZÂKET: İncelik, zariflik. Edepli, hayâlı ve terbiyeli olmak. NEZÂFET: Temizlik îmandandır. Nezâfet; maddi mânevî kirlerden arınmaktır. ŞEFKAT: Bütün mahlûkâta, fakir fukaraya, garip gurabaya, yardıma muhtaç olanlara merhamet ederek görüp gözetmek. ŞECAAT: Yiğitlik, cesurluk. Şecaatli bir kimse Allah için canını fedâ eder. Vazîfesi olmayan işe de karışmaz. HİKMET: İlim, adâlet ve hilmin birleşmesinden doğan değerli sıfat. Hakkı hak bilip Hakk a ittibâ, bâtılı bâtıl bilip bâtıldan ictinab etmektir. EDEP: Güzel ahlâk. Terbiye. Hayâ. Kavlen ve fiilen insanlara lütûf ile muamele etmek. Sünnet i Rasûlullaha tâbi olmak. VEFÂ: Ahdinde, sözünde durmak. Sevgi ve dostlukta sebat etmek. SABIR: Meşakkatlara katlanmak, insana kolay gelmeyen hallere mukâvemet etmek. Musibet ve belâya uğrayanın, feryat ve isyan etmeyip, tahammül ederek sonunu beklemesi. İHLAS: Allah rızasını maksat ve gaye edinmek. Sırf Allah emrettiği için ibâdet etmek. TEVÂZU: Alçak gönüllü ve mahviyet sahibi olmak. Kendisinde varlık görmeyip kibir ve enaniyeti terketmek. Toprak gibi mütevâzı olmak. FAZÎLET: İmân, hayâ, ilim ve irfan vasfına mazhar olmak. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet etmek. RECÂ: Ummak, ümitvâr olmak. Allah tan afv ve mağfiret dilemek.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 326 HÜSN İ ZANN: Kâinatta vukû bulan hâdiselerin Allah ın kün emri ile olduğunu bilip bütün işlerin hayırlı olmasını dilemek. İnsanların iyi ve merhametli olmasını arzu ve temenni etmek. İLİM: Okumak, görmek ve dinlemekle hakîkati öğrenip bilmektir. İlim bizâtihî hâdî değildir. Vahyin irşâd ına muhtaçtır. Hidâyet Allah tandır. İlim ya vehbî ya da kesbî olur. Kesbî olan çoktur. Vehbî olan ise, nâdirattandır. HAMD: Medhetmek, öğmek, Cenâb ı Hakk a karşı kulların memnuniyet ve sevinçlerini, hamd ve şükürlerini bildirmeleri ve Allah ı senâ etmeleridir. AHLÂK I ZEMÎMELER KİBİR: Kişinin enâniyetinden dolayı, insanlara karşı böbürlenerek, başkalarından üstün olmadığı halde kendisini üstün görmesi. YALAN: Hakîkatin hilâfına olan sözler. Yalan nifakın en büyük alâmetidir. NİFAK: Müslüman gibi görünüp müminleri aldatmaktır. Konuşunca yalan söylemek, söz verip de sözünden hulf etmek, emânete ihânet etmek münâfıklığın alâmetleridir. ŞİKAK: İnsanların arasını bozmak fitne sokup fesad çıkarmak. HASED: Çekememezlik. Allah ın taksimatına râzı olmamak, başkalarını kıskanıp onların elindeki nîmetlerin zevâlini istemek. BAHİL: Cimri. Tamahkâr. Malını Hak yolunda (fîsebîlillah) infak etmeyen. TAMÂ: Dünyâya ifrat derecede haris olmak. Çok istemek, aç gözlülük.
TARÎKAT I ALİ YYE 327 NANKÖR: Gördüğü iyiliği unutan, nimetin şükrünü edâ etmeyen bedbaht insan. HÎLE: Sahtekârlık, ahlâksızlık. Bizi aldatanlar bizden değildir. Aldatanlar felah bulmaz. Müminde bir delikten iki defa ısırılmaz. ZULÜM: Haksızlık. İşkence. Haklı olmadığı halde başkasının hakkına tecavüz etmek. İstikâmetten ayrılmak. Zulüm eden zâlimler gadab ı ilâhiye müstehak olurlar. NEMÎME: Söz getirip götürme. Bir kimse aleyhindeki sözleri ifsad maksadıyla kendisine ulaştırmak. TECESSÜS: Casusluk. Gizlice kollamak, izinsiz bakmak. İç yüzünü sinsice araştırmak. CEDEL: Münâkaşa. Münâzarada kavga etme. Nizâ. Hakkı bulmak için değil, galip olmak için sözlü çekişme. YE S: Allah a güvenmeyi terk ettiğinden kalbin isyan ve nisyanla küfre düşmesi. Ümitsiz olması. Ye s insanı helâka götürür. SEBBETME: Afât ı lisan. Sövüp saymak. Küfür. İnsanı cinâyete sürükler. GADAB: Öfkelenmek. Sirkenin balı ifsad ettiği gibi gadab ta imânı ifsad eder. Gadablanan kişinin aklı başından gider. Amelleri zâyî eder. TÛL İ EMEL: Dünyaya aşırı düşkün olmak, âhireti ihmal edip dünyayı mamur etmeye çalışmak. SÛ İ HÂL: Fena hareket tarzı. Kötü hâl. Huysuzluk, uzlaşmazlık. Geçimsizlik. Dâimâ cidal çıkarmak. SÛ İ ZAN: Bir kimse veya bir iş hakkında hüsn i zannı terkedip kötü zanda bulunmak. İnsanların devamlı güzel olmayan tarafını görmek.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 328 HÜMEZE: El ve kaş işâretleri ile alay etmek. Bir kişinin ardından ayıplarını söylemek. Gammazlamak. LÜMEZE: Lisanla zemmetmektir. Yahut iki kimse arasında sözcülük, koğuculuk etmektir. GIYBET: Mümin kardeşinin duyunca incineceği ve sevmediği bir sözü arkasından söylemektir. Eğer isnad ettiğin şey onda varsa gıybet etmiş olursun ve eğer isnad ettiğin şey onda yoksa iftira etmiş olursun. MALÂYÂNİ: Mânasız, faydasız boş söz. İnsana dünya ve ukbâda fayda sağlamayacak sözler. HARÎS: Hırslı. Âhireti unutup dünyaya tamahkâr olan insan. BUĞZ: Sevmeme. Birisi hakkında gizli ve kalbî düşmanlık hissetme, kin ve husûmet tutma.
TARÎKAT I ALİ YYE 329 ب س م الل ه ال رح م ن ال رح يم ي س ق و ن م ن ر ح يق م خ ت وم خ ت ام ه م س ك و ف ى ذ ل ك ف ل ي ت ن اف س ال م ت ن اف س ون Kendilerine mühürlü hâlis bir içeçek sunulur. Onun içiminin sonunda misk kokusu vardır. İşte yarışanlar ancak onda yarışsınlar. (Mutaffifîn Sûresi, ayet 25 26)
LUGATÇE Âbâ: A (Eb.c) Babalar, Pederler. Mc. Mürşidler, ileri gelenler. A Abes: Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Luzumsuz ve gayesiz iş. Âbid: İbadet eden. Zâhid. Çok ibadet eden. Köle. Âb: F. Su Âb ı şefkat: Şefkat suyu. Âbû: F. Nilüfer çiçeği. Acîb: Şaşılan ve hayret uyandıran şey. Benzeri görülmeyen. Garib. Taaccüb olunan şey. Âciz: Beceriksiz. Eli ermez. Kabiliyetsiz. Gücü yetmez olan. Âdap (b) (Edep c.) : Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Âdaba uymayanlara edepsiz denir. Âdet: Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (Umumî efkarda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (sosyoloji). Adl: Hakkâniyet. Adâlet üzere oluş. Doğruluk. Adüvv: Düşman, hasım. Adüvv i Ekber: Büyük düşman, büyük hasım.
LUGATÇE 331 Âfâk: Ufuklar, yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak daire. Etraf, cihetler. Görüş ve dönüş sınırları (zıddı: Enfüs dür) Ağniyâ (Gani. c.): Zenginler, ganiler. Ağyar (Gayr, c.): Yabancılar, başkaları, rakipler. Ahfa: Çok gizli, pek gizli. Ahkâm: (Hüküm c.) Hükümler, kanunlar, nizamlar. Ahkâm ı şer iyye: Şer i hükümler. Âhu: f. Ceylan. Gözleri çok güzel olan, çok güzel göz. Gazâl. Akaid: (Akide, c.) Akideler, itikad olunan hakîkatlar. İtikada dair kaziye ve hükümler, esaslar. Akl ı maad (mead): İrfan ve ilimle terbiye olan, âhiretini düşünen akıl. Geleceği kavrayan akıl. Aktab: Kutublar, hak tarikatlarının reisleri, şahlar. A la : Daha iyi, pek iy, en yüksek, ziyade ve mürtefî olan. Ala : Yükseklik, büyüklük, şeref, şan. Alelâde : Âdet olduğu üzere, bayağı, basbayağı. Ale l ıtlak: Umumiyetle, mutlaka, bir suretle kayıtlı olmayarak, mingayri tahsis. Âlem : Bütün Cihan, kainat, dünya, her şey, cemaat, halk, cemiyet, dehr, hususi hal ve keyfiyet. Âlem i berzah: Berzah âlemi, kabir âlemi. Âlem i lâhut: İlâhî âlem, uluhiyet âlemi, ruhanî, mânevi âlem. Âli: Yüksek, şerif, celil, aziz olan. Âli himmet : Himmeti yüksek, gayreti çok.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 332 Âlim: Bilen, bilgili, çok şey bilen, bilgiç. İlm ile uğraşan, hoca. Alîm: Bilen, ilmi, ebedî ve ezeli olşan Cenâb ı Hak. Âlim i billah: Allah ı bilen, tanıyan. Amel: İş, çalışma, bir emri veya vazifeyi yerine getirme. Kâr, iş işleme. Dini bir emri yerine getirme, tatbik etme, itaat. İbadet. Âmil: Yapan, işleyen, sebep, vergi tahsiline memur kimse, mütevelli, vâli. Anillah: Allah (c.c) a doğru, Allah tarafına. Arif i billah: Mürşid, ermiş, evliyâ. Hakkʹın nuru ile Cenâb ı Hakk ı bilen. Âlemi, hâdiseleri ilahi feyz ve ilim ile gören veli. Arş: Bağ çardağı, gölgelik, kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök, Allah ın kudret ve saltanatının tecelli yeri. Arşın: f. Bir uzunluk ölçüsü. (68 cm. uzunluk) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği, zira. Arş ı Rahmânî: Rahmanı çok fazla seven, Allah a tutkun mübtelâ. Arz: Yeryüzü, toprak, zemin, dünyâ. Aşağı ve alçak. Memleket, ülke. Ashab ı kiram: Hz. Muhammed in sallallâhu aleyhi vesellem ın ashabı, sahabeleri. Âsuman: f. Gökyüzü, sema, felek. Aşık ı rahmânî: Rahmanı çok fazla seven, Allah a tutkun mübtelâ. Âşikâr (e): f. Belli, meydanda. Âşina: f. Malumatlı, haberi olan. Ârif, bilgili, mâlik, tanıdık, yabancı olmayan. Atâ: Verme, bağışlama. Lütuf, ihsan. Atiyye: Hediye, bahşiş, lütuf ve ihsan.
LUGATÇE 333 Atiyye i ilâhîyye: İlâhî lütuf, iyilik, ihsan, Allah ın lütfu, iyiliği ve ihsanı. Atiyye i zül tavli veli in am: Uzun ömürlü ve nimet veren. Avâm: Halktan ilmi irfanı kıt olan kimse, okuyup yazması az olan. Tasavvuftaki anlamı: Hakîkate tam ermemiş, tevhidin derin hakîkatlarından haberi olmayan, halkın ekseriyeti. Ayb: Kusur, leke, utandıracak hâl. Ayn: (c.: A yan A yun Uyun) Göz. Pınar, kaynak, çeşme, tıpkısı tâ kendisi, Zât. Eşyanın hakîkatı, kavmin şereflisi, nazar değme, casus, herşeyin en iyisi, muayene etmek. Ayne l yakîn: (Aynü l yakîn) Göz ile görür derecede görerek, müşâhede ederek bilmek. Aynî: (Bak. Ayn) Göze ait, kendine ait. Azâmet: Büyüklük, Cenâb ı Hakk ın büyüklüğü, kibirlilik. A zamî: En fazla, en çok, nihâyet derecede. Azimet: Takva ile amel etmek. Azîz: Cenâb ı Hakk ın bir ismidir. İzzetli, çok izzetli. Azl: Bir şeyi işinden ayırmak. Azze: Azîz ve şanı büyük olsun, büyük ve aziz oldu (mealinde). Azze ve Celle: Azîz ve Celâl olsun (mealinde). B Bâb: Kapı, kısım, mevzu, fâsıl, bölüm, parça, kitap, hususî madde, sığınacak yer, iş, şekil, tevbe. Bâbu r Rahme: Rahmet kapısı
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 334 Bahîl: Hasis, cimrî, tamahkâr, hayırlı işlere malını (varsa bile) harcamayan. Bahr ı Ehâdiyyet: Birlik denizi Bahş: Bağış, verme, ihsan. Bâri: Hususi ile, hele, hiç olmazsa, bir defa. Basar: (c. Ebsâr) görme duygusu. Kalple hissetme. Kalp gözü. Gözün görmesi, idrak, fikir, ilm i kelâmda: Kendi şânına lâyık bir vecih ile Cenâb ı Hakkʹın görme sıfatıdır. Kainatta hiçbir şeye O nun görmesinden hâriçte kalamaz. Basîret: Hakîkati kalbiyle hissetip anlama. Kalpte eşyanın hakîkatlerini bilen kuvve i kutsiyye. Ferâset. İbret alınacak hidâyet sebepleri. Beyyine. Huccet. Yer üstündeki kan. Bast: Genişlemek, açmak, yaymak. Bir şeye el uzatmak. Sevindirmek. Bir mecliste haya sebebiyle olan sıkılmanın gitmesiyle açılmak, özür kabul etmek, kaplamak. Tas: Allahʹın Cemâl tecellisiyle kalbin sukûn ve huzur içinde ferahlaması. Bâtıl: Hakîkatsız, hurâfe. Hak ve doğru olmayan, yalan. Şartlarını yapmamakla kabul olmayan ibadet ve muamele. Meselâ, Bir özür bulunmaksızın taharetsiz kılınan namaz gibi. Bâtın: İç, dahili, gizli, iç yüz, sır, esrar, künh, ve zâtî itibarı ile gizli (zıddı: Zâhirdir). Bedevî: Çölde yaşayan, göçebe. Medenî olmayan ve şehir hayatı yaşamayan. Behimiyye: Hayvanlık, canlı olmakla beraber akılsız oluş. Bekâ: Devamlılık, evvelki hâl üzere kalma. Daim ve sâbit olma. İlm i Kelâmda: varlığının asla sonu olmayan Cenâb ı Hakkʹın bir sıfatıdır. Bâki olmak, ebedilik.
LUGATÇE 335 Beliğ: Edb. Belâgatlı kimse, meramını tamamen, noksansız ve güzel sözlerle anlatmaya muktedir olan. Kâfi derecede olan, yeter olan. Berzah: İki âlemin arası. Kabir dünya ile ahiret arası, perde, sıkıntılı yer, iki yer arasındaki geçit, mania, engel. Beşerî: İnsana ve insanın fıtrî halllerine mensup ve mütealik, insanla ilgili. Beyne l havf ve r recâ: Korku ve ümit arası. Beyt: Ev, oda, hane. Geceyi bir işle geçirmek. Edb. İki satırlık menzume. Biat: Bağlılığını, itimadını bildirmek. Birisinin hakemliğini veya hükümdarlığını kabul etmek. El tutarak bağlılığını izhar etmek. Bağlılığını tazelemek, rey vermek. Bid at: (Bid a) sonradan çıkarılan âdetler. Fıkıhta: Dinin aslında olmadığı halde, din nâmına sonradan çıkmış olan âdetler. Meselâ: Giyim ve kıyafetlerde, cemiyet (toplum) hayatındaki, ilişkilerde, terbiye ve ahlak kurallarında, ibadet hayatında yani dinin hümettiği her sahada, dine uygun olmayan şekiller, tarzlar, kurallar, adetler ve alışkanlıklardır ki, insanı sapıklığa götürür. Bî haber: Habersiz, bilgisiz. Bilâkis: Aksine, tersine, zıddına. Bil cümle: Bütün, hepsi, umumiyetle. Budala: Zekaca geri, salak. Buhar: Suyun buğu haline gelmiş şekli, seyyal, latif cisim. Buhar ı Zulmânî: Karanlık buğu. Buhl: Cimrilik. Burak: Binek, Cennet e mahsus bir binek vasıtası.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 336 Büluğ: Erginlik, olgunluk, çocukluk devresini tamamlayıp ergenliğe geçiş. Ergenliğe ulaşan genç, namaz kılmak ve oruç tutmak gibi farzlarla mükellef (yükümlü olur). Yaklaşıp çatma. C Cabiye: Cemaat, içinde su toplanan büyük havuz. Şam diyarında bir şehir adı. Câiz: Mümkün olur, olabilir. Fıkıh: Yapılması sahih ve mübah olan herhangi bir fiil veya akit. Câriye: Cenâbı Hakkʹın in am eylediği rızık ve nimeti. Akıcı. Genç ve iyi hizmet eden kadın. Muharebede İslâm düşmanlarından esir edilen kadın hizmetçi. Cebrî: Zorla icra olunan, rızası olmadan yaptırılan. Cebriye fırkasından olan. Celâl: Nihâyet derecede büyüklük. Azamet, hiddetlik, hışım. İlm i Kelâmda: Cenâbı Hakkʹın kahrının ve azametinin tecellisi. Celb: Kendi tarafına çekmek, götürmek. Celil: Celâlet ve celâdet sahibi. Azim, mertebesi yüksek. Celle: Celîl oldu, celil olsun, meâlinde ve celle celâluhu diye Allah ism i celâli işitildiği veya anıldığı anda, tâzim makamında söylenir. Cemâl: Yüz güzelliği, fertteki güzellik, Cenâb ı Hakkʹın lütuf ve ihsanı ile tecellisi. Hak ile söylenen doğru söz, husün. Cemâlullah: Allahʹın cemâli. Cemi: Cümle, hep bütün. Gr.Çokluk bildiren kelime, çoğul. Cemiyet: Topluluk, birlik, hey et. Bir yere cem olma. Manevi birlik teşkil eden cemaat. Tas.:Zihnin yalnız Cenâb ı Hak ile meşguliyet hali.
LUGATÇE 337 Cenâb: Büyüklük ifade etmek için, hürmet maksadı ile söylenir. Cenâb ı Hak. Cenâb ı Resul i Kibriyâ (a.s.m) gibi. Cenâb ı Hak: Allah (c.c) Cereyân: Akma, akış, gidiş. Hareket, akıntı, gezme, mürûr, vuku. Mc.: Aynı fikir ve gaye etrafında toplananların meydana getirdikleri faaliyet ve hareket. Bu hareket; fikrî veya siyâsî hareketler gibi birbirlerinden farklı sahalarda olabilir. Cevelân: Dolaşma, kaynama, yerinde durmayıp gezme. Cevher: Bir şeyin özü esası. Kıymetli taş, çelik üzerindeki nakış, Edb.Noktalı harf Cezbe: Tas.: Meczubiyet, istiğrak. Allah ı hatırlayıp Allah sevgisi ile kendinden geçer bir hâle gelme. Cezbe i Rahmânî: İlâhî Cezbe Cibilliyet: (Cibillet) Huy, fıtrat, yaratılış, tabiat. Cibril: Cebrail, Ruhu l Kudus, Cenâb ı Hakk dan (c.c) Peygamberimiz e (a.s.m) vahiy getiren melek. Cihad: (Cehd den) Düşman ile muharebe, ilim ve imanla, sözle, fiille, mal ve canla bütün kuvvetini sarf etmek. Allah (c.c) yolunda muharebe, din için çalışmak. Cihet: Yan, yön, taraf, sebeb, mucib, vesile, bahane. Evkafça olan vazife, maaş, yer, mahâl, semt. Cühelâ: (Cahil. C.) Cehele, cühhâl. Tam manâyı ifâde eden, kaideyi uygun söz. Cür et: Yiğitlik, cesaret, korkmayarak ileri atılmak. Cürüm: (Cürm) Kabahat, kusur. Hata, isyan, günah, kanun hilafına hareket.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 338 Cüz: Kısım, parça. Bir şeyin bir parçası. Kitab forması. Küllün mukabili. Kur an ı Kerîm in otuzda bir parçası. Kanaat, iktifâ eylemek. Düğümü sağlam yapmak. Bir şeyi pekiştirip muhkem kılmak. Kız evladı. D Dahil: İçeri, iç, içinde, içeri girmiş Dalâlet: İman ve İslemiyetten ayrılmak, azmak, Hak ve hakîkatten, İslâmiyet yolundan sapmak. Allah a isyankar olmak, şaşkınlık. Dâr: Yer, mekân, konak. Dârü l karar: Kararlı surette kalınan, kıyametten sonraki yer. Cennet, Dar ül Beka. Delâlet: Deli olmak, yol göstermek, kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek, işâret. Dem: f. Nefes, soluk, ağız, nazar, an, vakit. Derûn: f. İç taraf, dahil, kalp. Derunî: f. Gönülden, içten. Deryâ: f. Deniz. Desîse: Gizli hile, oyun. Dide: f. Göz, ayn, çeşm, görmek, gözcü, göz bebeği, göz ucu. Dide i basîret: Basiret gözü. Dimağ: Beyin, kafanın içi. Divâne: f. Deli, aklı başında olmayan. Düçar: f. Yakalanmış, çatmış, mübtelâ, ulaşmış.
LUGATÇE 339 E Ebrar: (Berr. C.) Özü sözü doğru olanlar, hamiyetliler, sadıklar, iyiler. Ecdad: (Cedd. C.) Dedeler, babalar, büyük babalar. Echel: Çok cahil, çok bilgisiz, en cahil. Edâ: Yerine getirmek, ödemek, borcunu vermek, vazifesini yapmak. Tarz, üslub şive. Tekebbür. Fık.: Namazı vaktinde kılmaya Eda ve vakit geçtikten sonra kılınan namaza da Kaza denir. Edep deryası: Edep denizi Ednâ: Pek aşağı, en alçak. Pek az, pek cüz î, çok yakın. Ef âl: (Fiil. C.) Fiiller, işler, ameller. Efdal: Daha fazileti, daha lâyık, daha iyi. Efsûn: f. Sihir, büyü, üfürük. Sihirbazların tuzağı. Hile ile yapılan kötü işler. (Efsun islamiyetçe men edilmiş ve büyük günahlardan sayılmıştır.) Ehadiyyet: (Ehâdiyet) Allah ın (c.c) her bir şeyde kendine ait birlik tecellisi. Ehl i Bid at: Bid âtçı, Bidat işleyen. Ehl i sünnet ve l Cemaat: Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem söz ve hareketlerine şüphesiz, kat i ve sağlam delillerle uyan, sahabe ve onlara tabi olanlar, mezhebi ve o mezhepte olan. Ehlullah: Allah a itaat edip, O nun sevgisi ile O na yaklaşmış olan veli. Allah ın sevgisine mazhar olan evliya. Ekmel: Mükemmel, en kâmil, eksiği olmayan, en mükemmel.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 340 Elhamdülillah: Kısaca meali: Her ne kadar hamd ve şükür varsa, ezelden ebede ve kimden kime olursa olsun hepsi Allah a mahsustur. İman, şükür, hamd, memnuniyet ifade eden bir deyimdir. El Melikü l Cebbâr: Allah (c.c). Azamet ve kudretiyle istediğini yapan Allah. Elzem: Daha lazım, çok lazım, ziyade mucib, küçük parmaklı. Emân: Korkusuzluk, af ve yardım dileme, eminlik. Emmâre: Emreden, zorlayan. Emn: Eminlik, korkusuzluk, emniyet, bir şeye itimat etmek, insanda doğruluk ve imandan ileri gelen yüksek bir meleke ve kabiliyet, rahatlık. Emraz ı batınî(ye): İç hastalıklar. Emraz ı kalbiye: Kalbin mânevî hastalıkları. Emr i bi l ma ruf nehyi ani l münker: Dinin emirlerini, Kur anî ve İslâmî hakîkatleri neşretmek ve bildirmek, menedilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmî hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü menedip yaptırmamağa sevketmek. Emr i hilâfına: Emrin aksine. Enaniyet: (Enaniyyet) Benlik, kendine güvenmek, gurur, hodbinlik, sadece kendine taraftarlık, her yaptığıişi kendinden bilmek. Enbiya: (Nebi. C.) Nebiler, Peygamberler (Aleyhimüsselâm). Endişe: f. Korku, düşünce, merak, keder, kuruntu. Enfüs: (Nefs. C.) Nefesler, ruhlar, canlar, yaşayanlar. Envar: (Nur. C.) Nurlar, ışıklar, aydınlıklar. Maddî veya mânevî karanlıktan kurtarmaya vasıta olanlar.
LUGATÇE 341 Erbab: (Rab. C.) Maharet sahibi, elinden iyi iş çıkan kimse. Bir işin ehli. Erbab ı dünya: Dünyaya meyleden. Dünya erbabı. Erbab ı maâsî: İsyankârlar, âsiler. Erkân: (Rükn. C.) Rukûnler, esaslar, temeller, ileri gelen kimseler. Esmâ: Adlar, namlar, isimler. Esrar: (Sır. C.) Sırlar, gizli hikmetler ve mânâlar. Bilinmeyen şeyler, keyif veren zehir, uyusturucu madde. Elinde ve el ayasında olan hatlar. Esrar madeni: Sırlar madeni, Sırlar kaynağı. Estağfirullah: Cenâb ı Hakk tan kusurumun örtülmesini dilerim. Allah (c.c) kusurumu affetsin (mealinde, kusurunu anlayan bir müslümanın duası. Hürmet veya ikramlara karşı tevazu maksadı ile de söylenmektedir.) Eşedd i ihtiyaç: En şiddetli ihtiyaç. Eşref: (Şerif. C.) Şerefliler, ileri gelen büyükler. Etfal: (Tıfl. C.) Çocuklar, tıfıllar. Etfal ı tarîk: Tarikat çocuğu, yol çocuğu. Evâmir: (Emir. C.) Emirler, emredilenler, vazifeler. Evâmir i ilâhî: İlahi emirler, Allah tan gelen emirler. Evliya: (Veli. C.) Veliler, nefsine değil daima Cenâb ı Hakk ın rızasına tabi olmaya çalışan, ibadet ve taatta, takva ve riyazatta çok yüksek mertebelere ulaşıp Allah ın (c.c) mahbubu ve karibi olan büyük ve ender zâtlar. Evrâd: bak: Vird
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 342 Evsaf: (Vasf. C.) Vasıflar, sıfatlar. Ezkâr: (zikr. C.) Zikirler. F Fakr: İhtiyaç, yoksulluk, azlık, muhtaçlık, Cenâb ı Hakk a karşı fakrını, ihtiyacını hissetmek. Tas: Kendisindeki bütün herşeyin Allah a ait olduğunu bilmek. Fânî: Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misafir. Farz ı ayn: Herkesin yapmaya mecbur olduğu farz. Namaz kılmak, yalan söylememek, iman etmek, oruç tutmak gibi. Fazl ı ilâhî: İlâhî üstünlük Felah: Selâmet, saadet. Kurtuluş. Hayır ve nimetlerde refah, rahattan daim olmak. Fevz ve Zafer. Necât ve Bekâ. Sahur yemeği. Şakketmek. Felek: Gök, gök katı devir. Tâli, baht. Büyük ve dairevi olan şey. Her gök seyyaresinin gezdiği âlem. Dünya, âlem, Bir zilli âlet. Yuvarlak kütük, kızak. Fenâ: (Bekânın zıddı) yokluk, yok olma. Geçici dünya, geçip gitme. Tas: Kendi varlığından geçmek. Kötü. Devamlı olmayan. Faraiz: (Farize C.) Allah ın farz kıldığı ibadetler, yapılması mecburi olan din emirleri. Şeriatın hükümleriyle mirascılar arasında mal taksimi bilgisi. İslâm ın miras hukuku. Ferâset: Bak. Firaset. Anlayışlık, çabuk seziş. Fersah: Uzunluk ölçüsü birimidir. İki şey arasındaki açıklık. Sükun ve hareket arasındaki vakit. Zaman saat, daimî ve çok olup asla kesilmeyen şey.
LUGATÇE 343 Fesad: Bozuk ve fenalık. Karışıklık. Haddi tecavüz edip zulmetmek. Zıddı Salahtır Feyyâz: Çok feyz veren. Çok bereket ve bolluk veren. Feyyâz ı Mutlak: Mutlak ve sonsuz feyiz ve bolluk sahibi olan. Allah (c.c). Feyz: Bolluk, bereket, ilim, irfan, mübareklik, şân, şöhret, ihsan, fazıl, kerem, yüksek rütbe almak, suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su. Bir haberi fâş etmek. İçindeki düşüncesini izhar etmek. Feyiz yâb: (Feyz yâb) f. Bollaşan, feyiz bulan, feyze nail olan. Fırka i Nâciye: Kur an ı Kerîm e ve Sünnet i Seniyyeye sıkı sıkıya bağlı olup Ehl i sünnet ve cemaat yolundan ayrılmayan müslümanlar. Fıtrat: Yaratılış, tiynet, hilkat. Fitne: İnsanın akıl ve kalbini doğrudan doğruya, hak ve hakîkattan saptıracak şey. Muharebe, azdırma, karışıklık, ara bozmak. Dedi kodu, küfr, fikir ihtilâfı, şikak kavga. Delilik, mihnet ve beliye. Mal ve evlad. Potada altın ve gümüşü eritmek, imtihan ve tecrübe etmek. Fütur: Yeis, ümidsizlik, usanç, zaaf, keder, gam, gevşeklik. Füyuzât: Feyizler, inâyetler, Füyuzlar. Mânevi tecelliler. G Gadab: (Gazab) Hiddet, öfke, dargınlık, kızgınlık. Gaffar: (Gufran dan) Günahları örten, günahları bağışlayacı, mağrifeti çok kullarının günahlarını affeden Cenâb ı Hak (c.c).
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 344 Gaflet: Dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık. En mühim vazifeyi düşünmeyip. Cenâb ı Hakk a itaat gibi işleri bilmeyip, başka kıymetsiz şeylerle uğraşmak. Nefsine ve hevesâtına tabi olarak Allah ı ve emirlerini unutmak. Gafûr: (Gaffar ile aynı manadadır) Çok mağrifet ve merhamet eden, suçları en çok affeden, Cenâb ı Hak (c.c). Galat: Hata, yanlış, kaideye uymaz söz. Ganimet: Harpta düşmandan alınan mal. Çalışmaksızın ele geçen nimet. Garb: (Gurub. c.) Güneşin battığı taraf. Batı. Gark: Batma, suda boğulma. Garrâ: Parlak, beyaz, güzel, şa şalı. Kur anın kudsi nurlarının parladığı Medine i Münevverenin bir ismidir. Gaybî: Hazırda olmayan, görünmeyenlere ait. Hazır olmayanlara ait. Başka âlemlere ait. Ahirete ait. Gaybe ait ve müteallik. Gayri: Gayr diğer, başkası, mâada, âher, yabancı, istisna edatıdır. Başlarına getirildiği kelimeyi nefy yapar. iş. Gayri Meşrû: Allahʹın rızasına uymayan, şeriat harici, kanunsuz Gazve: Din düşmanı olan cephenin üzerine taarruz, muharebe, cenk, sefer, din muharebesi. Gazve gazivden alınmış olup cenk ve kıtal manasınadır. Düşmanla vuruşmak. Siyer de: Gaza ve Gazve tabirleri Peygamber Efendimizin bizzat hazır bulunduğu muharebeye denir. Peygamber efendimizin bizzat bulunmadığı müfrezelere Seriyye denilir. Gılman: (Gulâm C.) bıyığı yeni bitmiş gençler. Cennette hizmet gören delikanlılar, köleler, esirler.
LUGATÇE 345 Gıybet: Arkadan çekiştirmek, hazır olmayan birisinin aleyhine konuşmak. Birisinin gıyabında hoşuna gitmeyen bir şeyi söylemek. Giriftâr: f. Tutulmuş, yakalanmış. Gülistan: Gülyeri, Gül bahçesi. Günah: Allahʹın emirlerine uymayan hareket. Dine aykırı iş. Günah ı Kebâir: (Kebire) Büyük günahlar. Güruh: f. Bölük, Cemaat, takım, kısım, fevc. Habesat: Murdarlık, kötülük. H Habbe: Tane, tohum, ihtiyaç, parça. Habib: (Hubb dan) sevilen, sevgili, seven, dost. Haddâd: Demir işleri yapan usta, demirci, çilingir, muhafız, bekçi, gardiyen, kapıcı. Hadd i zâtında: Aslında, yaradılışında. Hadid ül Basar: Gözü keskin. Hafiye: Saklı ve gizli şeyleri araştıran, casus, polis. (C. Havâfi) insan bedeninde gizli olan can. Kuş kanadında ebâhirden sonra olan dört kısacık yeleklerin her birisi. Gizli, mestur. Haib: Mahrum, Ümidsiz, kederli, me yus, bibehre olan. Haiz: Bir şeye sahip olma, yer tutan, akranından mümtaz olan. Hakâyık: (Hakaik) (Hakîkat c.) Hakîkatler. Hakir: Küçük, ehemmiyetsiz, kıymetsiz, itibarsız, kudretsiz.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 346 Hakke l Yakîn: (Hakku l Yakîn) marifet mertebesinin en yükseği. En yakînî bir surette hakîkatı müşahade edip yaşamak hâli. Ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi. Halâvet: Tatlılık, şirin olmak. Halel: Bozukluk, eksiklik, başkası tarafından verilen zarar. İki şeyin aralığı, boşluk, açıklık. Hâl: Durum, vaziyet, görünüş, tavır, suret, keyfiyet, cezbe, dert, keder, elem, mecâl, kuvvet. Halîm: Yumuşak huylu. Hoş muamele yapan. Hâlis: Hilesiz, katıksız, saf, duru, saffetli, pek beya. Evvelce karışık iken kusuru zail olan. Her ameli, yalnız Allah rızası için işleyen. Hâlisâne: f.halise yakışır bir surette. Halis kimselere mahsus bir niyet ve fiil ile. Halk: İnsan topluluğu, insanlar, yaratmak, icad. Örneği ve benzer olmayan bir şeyi yaratmak, ibda eylemek. Bir şeyi yumuşatıp düzleştirmek. Hamd: Medih, övmek, Cenâb ı Hakkʹa karşı kulların memnuniyet ve sevinçlerini ve O na hamd ve şükür ile medihlerini bildirmeleri, sena etmeleri. Hamir: Hamur. Hamir i Fıtrat: Fitrat hamuru, yaratılış hamuru. Harîs: Son derece hırslı olan. Hased: Başkasının iyi hallerini veya zenginliğini istemeyip, kendisinin o hallere veya zenginliğe kavuşmasını istemek. Çekememezlik, kıskançlık, kıskanmak. Hasenât: Güzellikler, iyi ameller, iyilikler.
LUGATÇE 347 Hasene: İyilik, güzellik, hayırlı amel. Allah rızasına çok uygun iş. Eski altın paralardan biri. Hass: (Havvas c.) Hususi, halis, kıymetli ve ileri gelen mühim yakınların topluluğu. Hâsıl: Peyda olan, husule gelen, çıkan, meydana gelen. Hasîr: Hüsranda olan, sapıtan, dalalete giden, azgın, eli boş, müdafâsız, çaresiz. Hasis (e): (Hisset ten) kötü huy, fena tabiat, ufak, değersiz, tamahkâr, cimri. Haslet: Huy, ahlâk, yaratılıştan olan tabiat. Haşr: (Haşir) Toplanmak, bir yere birikmek. Toplama, cemi etmek, kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. Allah ʹın ölüleri diriltip mahşere çıkarması. Kıyamet. Hatemiyyet: Son luk. Hatime: Son, nihâyet, son söz. Havass: (Hâss Hâssa c.) hâslar, hâssalar, keyfiyetler, hususlar. Dindarlık ve doğruluğu ile, ilmiyle âmil olup mâneviyât mertebelerinde yükselmekle makbul ve muteber olan zatlar. Zenginler sınıfı. Havf i İlâhî: İlâhî korku. Hayrat: (hayır c.) Sevap için Allah rızası yolunda yapılan iyilikler, hasenalar. Hayy: Diri, canlı, sağ. Bir şeyi cem ve ihraz eylemek. Hâzik: Maharetli, işinin ehli, mütehassis Hâzik i tabib i mânevî: Manevi doktor mahareti. Hazîn: Hüzünlü, keder meydana getiren, acı uyandıran.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 348 Hazret: Hürmet maksadı ile büyüklere verilen unvan. Haz(z): Sevinç duyma, hoşlanma, zevklenme, saadet, tali, nasip, nimet ve süruru mucib şey. Heba: İnce toz, boş, beyhude, nafile, faydasız, israf, ziyan, aklı az olan. Helâk: Yıkılma, bitme, mahvolma, harislik ve pek düşkünlük, azab, korku, havf, fakr. Hevâ: İstek, nefsin isteği, düşkünlük, gelip geçici olan heves, nefsin zararları ve günah olan arzuları. Hezîmet: Bozgunluk, mağlubiyet. Hıfz ı lisan: (Hıfzu l lisan): Dili, günah ve lüzumsuz olan sözlerden korumak. Kötü ve fena sözlerden dilini muhafaza etmek. Hicab: Perde, örtü, hâvil, utanma, kendini kusurlu bilip insanlar arasından çekilmek. Men etmek, Allah ile kul arasındaki perde, setretmek, gizlemek. Hidâyet: Doğruluk, islâmlık, Hakk ı hak, bâtıl ı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak. Hikmet: İnsanın, mevcudatın hakîkatlarını bilip hayırlı işleri yapmak sıfatı. Hakimlik. Eşyanın ahvalinden, haricî ve bâtınî keyfiyetlerinden bahseden ilim. Herkesin bilmediği gizli sebeb. Kainattaki ve yaratılıştaki ilâhî gaye. Ahlâka ve hakîkata faydalı kısa söz. Sır. Bilinmeyen nokta. İlim. Adalet ve hilmin birleşmesinden doğan değerli sıfat. Hikmete mebnî: Hikmete dayanan. Hilafına: Zıddına, tersine, aksine. Hil at: Yüksek makamdaki zatların beğendiği kimseye takdir edilen zevata giydirdiği kıymetli, süslü elbise, kaftan.
LUGATÇE 349 Hilm: Doğuştan olan huy yumuşaklığı, şiddete tahammül. Nefsini heycandan korumak. Vakar, sükûn. Himâye: Koruma, korunma. Himmet: Kalbin bütün kuvveti ile Cenâb ı Hakk a ve sair mukaddesâta yönelmesi. Kalp isteği ile gösterilen ciddi gayret. Allah indinde makbul ve mübarek bir kimsenin mânevi yardım ile birisinin koruması, yardım etmesi. Hitabullah: Allahʹın hitabı. Hubb ı dünya: Dünya sevgisi. Hubb ı riyâset: Reisilik sevgisi. Hüccet: Senet, vesika, delil. Huld: Edeplik, sonu olmayan. Hulk: Huy, ahlâk, tabiat, yaratılıştan olan haslet. Hullet: İçten, samimi, sevgi, muhabbet. Hulus: Hâlislik, saflık, samimiyet. Huşû: Alçak gönüllülük, haya etmek ve mütevâzi olmak. Hüsn: (Hüsün) Güzellik, iyilik, eksiksizlik, cemal ile kemal. Hüsn i Hulk: Ahlak güzelliği, güzel ahlak. Hüsn i tevfik: Güzel başarı, yardım. Hüsn i Zann: Bir kimsenin veya bir hadisenin iyiliği hakkındaki vicdânî ve iyi kanaat. Istılah: Tabir, deyim. I
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 350 İbtidâ: Baş taraf, evvel, başlangıç. İbtilâ: Belaya uğramak. Musibete düşmek. İcâb: Lâzım, gerekli, sebeb olmak. İcâbât: Kabul olmak, kabul etmek, razı olma. İcâbet: İzin, müsaade, şehadetnâme, diploma, ilmî ehliyet. İcma : Toplanma, dağınık şeyleri toplamak, hazırlamak. İcra: Bir işi yürütmek. Yerine getirmek, yapma, tatbiketme. İcrâ ı nüfûz: Söz dinleten. İctinab: Çekinmek, sakınmak. İdrak: Anlayış, kavrayış, akıl erdirmek, fehim. Îfâ: Ödemek, yerine getirmek. İfrat: Haddinden geçmek, pek ileri gitmek. İ İftikâr: Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurma. Alçak gönülllük. İhata: Etrafından çevirmek, geniş bilgi ile anlamak. İhlâs: Kalbini safi etmek, içten samimi, riyasız sevgi ile doğruluk ve bağlılık. Sırf Allah emretmiş olduğu için ibadet etmek. İhtiras: Aşırı istek sahibi olmak, şiddetli arzu. İhvân ı Dîn: Din kardeşleri. İhyâ: Diriltmek İkbâl: Bir şeye yönelmek, reddetmeyip kabul etmek. İkmal: Tamamlamak.
LUGATÇE 351 İkrah: İğrenmek, tiksinmek. İkrar: Açıktan söylemek, kabul ve tasdik etmek. İktidâ: Uymak, tabi olmak. İktifa: Kâfi görmek, fazla istememek. İlham: Allah tarafından kalbe gelen mânâ. İllet: Esas sebep, vesile, hastalık, dert. İlme l yakîn: Mârifet ve dirâyetin ve emsalinin fevkinde olan ilmin sıfatı. İlm i ledün(iyye): Garip bir ilim ismidir. Ona vakıf olan, mesturat, ve hafayayı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, esrar ı ilâhîyyeye de ıttıla kesbeder. İlm i nübüvvet: Peygamberlik ilmi. İltica: Sığınmak İltifat: Güzel sözle samimi olarak okşamak. İmtisâl: Nümune kabul etmek. İnâbe: Günahları terk ile Hakkʹa dönüş. Hakkʹa tabi bir mürşide bağlanmak. İnâyet: Yardım, lütuf medet etmek. İnâyet i ilâhî: İlâhî yardım İndî: Şahsî, zati, keyfî. İnfak: Nafaka vermek, besleme. İnfiâl: Gücenme, darılma. Teessür. İnkıta: Tükenme, kesilme. İnşâd: Edb. Şiir okuma, sesini yükseltme. Birisini hicvetme.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 352 İntikal: Bir yerden bir yere nakletmek. İrfan: Bilmek anlayış, tecrübe ve zekadan ileri gelen zihnî kemal. İrşad(i): Doğru yolu göstermek, aklî ve kalbî. İrtihâl: Bir yerden başka bir yere göçmek, ölmek. İrtikab: Bir işe girişmek, kötü bir iş işlemek. İsm i şerif: şerefli isim. İstibrak: Kurbiyyet i ilâhîyyeye mazhar olmayı istemek. İsticâbe: Duânın Allah tarafından kabul olunması. İstidâd: Alışma, doğrulama. İstiğfar: Afv dilemek. Tevbe etmek, Estağfirullah demek. İstikâmet: Hatt ı hareketi doğru olma. İştiyak: Fazla arzu ve şevk. İ tidal: Bir şeyde veya halde ifrat veya tefrite düşmemek. İ tikad: İnanmak, inanç. İ timad: Güvenerek bağlanmak. Bir şeye kalben güvenip dayanmak. İtminan: Emniyet içinde olmak. İttiba: Tabi olma. Arkasından gitme. İttifak: Beraber hareket etmek için sözleşmek. İvaz: Karşılık olarak verilen şey, bedel. İzâfe(t): İsnad etmek. Bir şeyi bağlamak. İzafî: İzafetle alâkalı, izafete dair.
LUGATÇE 353 İzdirar: Sıkıntı. İzzet: Bir kimse zelil iken kavi ve kudret sahibi olmak. Kıymet, kuvvet. İyâl: Fık.: Bir adamın üzerine nafakasını vermek vacip olan, kendilerini geçindirdiği kimseler. K Kabz: Tutmak, ele almak, kavramak, almak. Kadr: İtibar, değer, kıymet. Kahhar: Allah (c.c) ın sıfatlarından biridir. Kaide: Esas, temel, nizam, yol. Kaim: Ayakta duran, mevcut baki. Kal a: Kale. Kanaat: Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kasır: Köşk, yüksek ve ferah binâ. Kâsıb: Kazanç sahibi, kazanmak için çalışan. Kasîru l nazar: Dar görüşlü, basireti kısa, miyop. Katiyyen: Kati ve kesin olarak. Kayyûm: Başlangıç, nihâyet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh ve ezelden ebede kaim. Daim ve var olan Allah (c.c) bütün eşyanın ancak kendisi ile kaim olduğu Cenâb ı Hak. Kelam: Söz. Ist.: Hikmet ve mantık esaslarıyla Allahʹın varlığı, birliği. Kelîm: Hz. Musa aleyhissalâtü vesselâm ın bir ünvanı.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 354 Kerem: Nefaset, izzet. Kerih: İğrenç, tiksindirici. Kerîm: Her şeyin iyisi. İhsan ve inâyet sahibi. Kerremellahu vechehu: Allah vechini mükerrem kılsın. Kesîf: Koyu, çok sık ve sert. Kesret: Çokluk, sıklık. Kesret i malumat: Bilginin çokluğu, sıklığı. Kıbel: Yan, taraf, yön, cihet, cânib. Kıymet: Değer, baha, bedel. Kibir: (Kibr) büyüklük, kendini üstün görme. Kibrit i Ahmer: Kırmızı kibrit, iksir, taş, mürşid. Kıymeti çok yüksek olan, az bulunan. Kibriyâ: Azâmet Kudsiyyü l sıfat: Melek vasıflı. Nurlu. Kurb: Yakınlık, yakında oluş. Kurb i İlâhî: İlâhî yakınlık. Kurbiyyet: Yakınlık kazanmak, yakınlık. Kutb (Kutub): Dini bir meslek veya gurubun başı. Evliyaullah zamanının büyük mürşidi. Kutbu l Aktab: Kutubların başı Külliye(t): Bütünlük, genellik. Kümmel: Kâmiller, olgunlar, ilmen.
LUGATÇE 355 Kün meallah velâ tübâliy: Allah (c.c) ile beraber ol, başka bir şey düşünme. Küşat: Açış, ilk açılış mevsimi. Lâhut: İlâhî âlem. Lahza: Göz açıp kapayacak kadar kısa zaman. Lâin: Lânet eden, lânetleyen. L Latîf: Mülâyim, yumuşak, nazik. Latife: Hoş söz, şaka, mizah. Latife i ruhani: İnsanın çok ince ve hassas olup kalbe bağlı bir duygusu. Laubali: Alakasız, kayıtsız, dikkatsiz. Lein: Alçak; deni, rezil, zelil. Levm: Çekiştirmek, birisinin yüzüne karşı kötü söylemek. Levvâme: Levm ve itâb edici. Zemmeden, çekiştiren. Libas: Giyilecek şey, elbise. Likâ: Kavuşmak, rast gelip buluşmak. Livechilah: Allah için, Allah namına, Allah aşkına. Lütuf: Rızık ve nevaziş. İltifat, mülayemet üzere muamele eylemek. M
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 356 Maasî: Günahlar, isyanlar. Ma bed: İbadet edilen yer. Madenî: Madenden yapılmış, madenle alakalı. Mâfiha: İçindekiler, o şeyin içinde olanlar. Mağfiret: Cenâb ı Hakkʹın kullarının günahlarını örtmesi, affetmesi, rahmeti ile lütfu. Mağrib: Batı Mahal: Yer, mekân, cây. Mahbub: Sevilen, muhabbet edilen. Mahfuz: Hıfzolunmuş, saklanılmış. Mahlukat: Yaratılmışlar. Mahmud: Medh olmaya müstehak, medhe lâyık. Mahrum: Maddî veya mânevî nimetlerden uzak. Mahsun: İstihkâmlı, kuvvetlendirilmiş. Mahsuniyyet: Sağlam ve metin kılmak. Mahsus: Ayrılmış, tâyin edilmiş. Mahşer: Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanmaları. Haşir meydanı. Mail: Eğik. Ma i hayat ı şeriat: Şeriat hayatının sayısı. Makâmât: Mertebeler, topluluklar. Makbul: Kabul olunan. Ma mur: İmar edilen, tamir edilmiş.
LUGATÇE 357 Maraz: Hastalık. Ma rifet: Bilme, bir şeyi cüz i vecihle bilmek. Ma rifetullah: Allah ı tanıyıp bilme. Ma ruf: Bilinen, tanınmış. Masivâ: Ondan gayrısı. (Allahʹtan) başka her şey hakkında kullanılan tâbirdir. Ma siyyet: İtaatsizlik, günah. Maslahat: İş, mes ele. Keyfiyyet, maksad. Ma şuk(a): Aşk ile sevilen. Meâd: Ahiret, dönüş. Mebde: Başlangıç, kaynak. Mebzûl: Bol, çok sarf olunan. Meczub: Cezbedilmiş. Deli, divâne, mecnun. Medh: Övmek. Medine i Vücûd: Varlık şehri. Mefhâr i Mevcudât: Kainatın kendisi ile iftihar ettiği zat mânâsına Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem alem olmuş bir tâbirdir. Mekârim: İyilikler, güzel ahlak sahibi olmak. Mekr: Hile. Melâl: Can sıkıntısı, uzanç. Me lûf: Alışılmış, ünsiyyet edilmiş. Mel un: lânetlenmiş. Me mûl: Umulan, beklenen.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 358 Me mur: Emir ile hareket eden. Vazifeli. Men: Yasak etmek. Menba ı hikmet: Hikmet kaynağı. Mendub: Şeriatın yasak etmediği veya emretmediği iş olmakla beraber yapılmasında sevap ve mendubiyet olan amel. Menfî: Müsbetin zıddı. Hakîkatın aksini iddia eden. Menşe: Kök, esas. Menzil: Konulacak yer, dünya, ev. Mergub(e): Rağbet edilmiş, yenilmiş. Mertebe: Derece, basamak, rütbe, pâye. Merzuk: Rızıklanmış. Mesabe: Derece, menzile. Meskenet: Miskinlik, tembellik. Mesrûr: Sevinçli, sürurlu. Mest: Aklı başında olmayan, kendinden geçercesine haz duymak mânâsında mest olmak şeklinde kullanılır. Meşakkat: Zahmet, sıkıntı. Meşâyih: Şeyhler, pirler. Metânet: Sağlamlık, kavilik. Me va: Mekan, varılacak yer. Meyyûs: Ümidsiz, kederli. Mezkûr: Zikri geçen, zikredilmiş. Mıntıka: Muayyen bir yer. Havali, taraf.
LUGATÇE 359 Miskîn: Uyuşuk, tembel. Muamelât: Muameleler, davranışlar. Muazzeb: Eziyet çeken. Mücâdele: Uğraşma, savaşma. Muhabbet fillah: Cenâb ı Hakkʹa karşı beslenen ihlâslı sevgi. Muhbit: Alçak gönüllü, mütevazi. Muhbit i anvar: Alçak nurlar. Muhbir i Sâdık: Peygamber Efendimizin bir ismi. Muhibb: Seven, muhabbet eden. Muhlis: Halis olan, ihlâslı kazanmak için gayret gösteren. Muhterem: Hürmet görmüş. Kıymetli ve şerefli kimse. Mukabele: Karşılık, karşılamak. Mukabil: Karşılık olan. Mukaddes: Takdis edilmiş. Mukarreb: Yakınlaşmış, yakınlaştırılmış. Mukarrebiyet: Yakınlaşma. Mukarrebûn: Büyük meleklerden bir zümre. Mukayese: Kıyas etme. Muktedâ: Kendisine uyulan, önde giden. Muktedî: Tâbi olan. Murakabe: Kontrol etmek. Teftiş etmek. Musibet: Âfet, belâ.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 360 Mu tad: Âdet, âdet edilen iş. Mutahhara: Temizlenmiş. Mûtî: İtaatli, terbiyeli. Muttasıf: İyi veya kötü sıfatla tarif edilen. Muvâfık: Uygun, yerinde, denk. Muzâyakâ: Sıkıntılı, darlık. Mübah: İşlenmesinde sevab ve günah olmayan şey. Mübalağa: Bir şeyi çok büyük veya çok küçük göstermek. Mübayaa: Satın almak, pazarlıkla bir şeyin değerini verip almak. Mübîn: Açık, vâzih, âşikâr. Mücâhede: Cihad etme, din düşmanına karşı koyma, gayret etme. Mücâhid: Cihad eden, çalışan, din için çalışan, Allah yolunda çalışan. Müceddid: Yenileyen, yenileyici. Mücehhez: Noksanları tamamlanarak hazırlanmış. Mücrim: Cürüm ve kabahat işlemiş olan suçlu. Müdrik: Aklı eren, anlayan, kavrayan. Mükellef: Bir şeyi yapmağa mecbur olan, vazifeli, muvazzaf. Mükerrem: Hürmet ve tâzim edilen. Mülâyemet: Lâtife etmek, şaka yapmak. Sevinç. Mülâzemet: Devamlı bir işle meşguliyet, sımsıkı bir işe bağlılık. Mülhim: Kalbe feyiz veren, ilham eden Allah (c.c).
LUGATÇE 361 Münâdî: Nida eden, seslenen, çağıran, müezzin. Münezzeh: Tenzih edilmiş. Teberri edilmiş. Münkad: İnkıyad eden, boyun eğen, muti olan. Münker: Allah (c.c) ın râzı olmadığı şey. İnkâr edilmiş. Mezardaki sual melekelerin birisinin ismi. Münkeşif:Açılmış meydana çıkarılmış, keşf olunan, yeni bulunmuş. Münkir: İnkâr eden, kubur etmeyen, dinsiz. Müntehi: Sona eren, son, bir şeyi tamamlayan. Mürşid: İrşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran, peygamber vârisi olan, tarikat piri, şeyhi. Müsâmaha: Hoş görülük, kusurlara göz yummak. Müsâvî: Birbirine denk olmak, aynı derece. Müstağrak: Dalmış, batmış. Müstakîm: Doğru, istikâmetli, temiz, hilesiz. Müstecâb: İstediği kabul edilen, icâbet olunmuş. Müstehak: Hakkeden, hak etmiş, kendisi kazanmış. Müstesnâ: Ayrı tutulan, istisna edilen. Müşâhade: Seyretmek, gözle görmek, seyr ederek anlamak. Müşâvere: Bir iş hususunda iki veya daha fazla kimseler arasında danışma, istişâre etme. Müşerref: Şereflenmiş, herkesce kıymetli, şerefli. Müteâdil: Birbirine denk ve eşit. Mütevakkıf: Bir şeye bağlı olan. İlerlemeyip duran, bekleyen.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 362 Mütevâzî: Gururlı olmayan, alçak gönüllü, gösterişsiz. Müteveffa: Ölü, vefat etmiş. Müttakî: Ehl i takva, haram dan ve günahtan çekinen. Müyesser: Kolaylıkla olan, kolay gelen, nasib. Müzekkâ: Temizlenmiş, Allah adı anılarak kesilmiş hayvan. N Nağme: Ahenk, güzel ses, âvâz, teganni. Nail: Muradına eren, ele geçiren, erişmiş. Nakıs: Noksan, eksik, tamam olmayan. Na Mütenâhî: F. Sonsuz, ucu bucağı olmayan. Nasb: Dikme, bir rütbe alan. Nâsiye: Çehrenin gösterişi, alın, yüz. Nasûh: Hâlis, çok nasihat eden. Nâtıka: Düşünüp söylemek hassası. Nazar: Göz değmesi, bakmak, göz atmak. Nazar gâh: Bakılan yer, nazar edilen yer. Nazır: Nazar eden, bakan, vekil. Nebât: Topraktan yetişen, biten her çeşit şey. Nebî: Peygamber, yeni bir kitap ve şeriatla gelmeyip kendinden evvelki Rasûlün getirdiğine devam ettiren Peygamber. Necât: Kurtuluş, selâmet. Nedâmet: Pişmanlık duymak.
LUGATÇE 363 Nefs i behimiyye: Akılsız nefs, hayvânî nefs. Nehy: Yasak etme. Nezd: Yan, yakın, fikrince. Nidâ: Seslenmek, çağırmak, haykırmak. Nihâyetsiz: Sonsuz. Nisyan: Unutmak, hatırdan çıkarmak. Niza: Çekişme, kavga. Nur: Aydınlık, parıltı, Kur an ı Kerîm. Nuranî: Nurlı, ışıklı, münevver. Nur menba: Işık kaynağı. Nush: Nasihat, öğüt. Nusret: Yardım. Nüfuz: Sözü geçer olmak, söz dinlemek, içine alan. Pür: Çok dolu, çok fazla, sâhibi, mâlik. P R Racül: Adam, kişi. Racül i Sâlih: Salih adam. Râm: İtaat eden. Rahmet: Merhamet, acımak, şefkat etmek.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 364 Ravza i Mutahhara: Peygamber efendimizin Kabri şerifiyle minberin arasındaki saha. Recâ: Ümit, emel, cânib, arzu, dilek. Ref: Kaldırma, yüceltme, hükümsüz bırakma. Re fet: Merhamet, acımak, yüce. Refîk: Ortak, arkadaş. Refîk i Âlâ: En iyi, en yüksek refik, cenâbı Hakk. Refîk i şefik: Şefkatli, merhametli. Rezzâk: Bütün mahlukatın rızkını veren Allah (c.c). Ricâ: Yalvarmak, niyaz eylemek. Ricalullah: Manevi kudret ve kuvvet sahibileri olan evliya. Rida: Örtü, belden yukarı örtülen şey. Rif at: Yükseklik, alişân olmak. Rivâyet: Hikâye edilen hâdise veya söz. Riyâ: Özü sözü bir olmamak. Gösteriş için yapılan hareket. Riyâset: Reislik, Bir işi idarede başta bulunmak. Riyazet: Nefsi kırma, kanaat içinde yaşamak. Rububiyye: Cenâbı Hakkʹın her zaman her yerde her mahluka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye ve tedbir etmesi. Rûhânî: Cisim olmayıp gözle görülmeyen cin ve melâike gibi bir mahluk, ruha ait. Rumuz: (Remz C.) İşaretler, ince nükteler. Rücû: Geri dönme, vazgeçme.
LUGATÇE 365 Rüsûm: Resimler. Saadet i ebediye: Büyük ve ebedî saadet, ahiret saadeti. Sâbikûn: Öncekiler, geçmişler. Sadır: Meydana gelen. Sair: Seyreden, harekette olan, geri kalan. S Salâhî: Bir şeyin en iyi hâline dair. Salat: Namaz, dua. Salatü Selâm: Hz. Peygameber e dua maksadıyla Allahümme salli âlâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin demek. Salih: Büyük peygamberlerden biri. Aleyhisselâm. Salih Amel: Allah rızsına uyan hayırlı amel. Sâlik: Bir yolda giden, belli bir yol tutup giden. Bir tarikat yolunda olan. Satıh: Düz bir şeyin dış yüzü, üstü. Evin damı. Sa y: Çalışma, çalışıp çapalama, gayret sarfetme. Sebat: Yerinden oynamamak, dayanmak. Sebkat: Geçmek, ilerlemek. Selâm: Ayıplardan, âfetlerden sâlim oluş. Selâmet, emniyet. Selef i sâlihîn: Ehli sünnet ve cemaat in ilk rehberleri. Selîm: Sağlam, kusursuz. Semâ: Gökyüzü.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 366 Senâ: Medihle tarif, medhetmek, övmek. Seniyye: Yüksek, çok mühim ve kıymetli. Sevâd ı Âzâm: Büyük şehir, Mekke i Mükerreme, insanların ekseriyyeti. Seyr: yürüyüş, eğlenme ve ibret için bakma. Seyr i sulûk: Tas: Takip edilecek usul. Seyyiât: (Seyyie, C.) Kötülük, günahlar. Sıddîk: Çok samimi, daima doğruluk üzere. Sıddîkîn: Sıddık olanlar. Hz.Ebu Bekir (r.a) gibi, ve onun izini takip edenler. Sılâ: Kavuşmak, ulaşmak. Hısım akrabayı gidip görme. Sinn i kemâl: Olgunluk yaşı. Sirâyet: Bir kimsenin işi, hali hareketi. Sofî: Ehli tasavvuf riyazet ve nefisle mücahede ile hakîkate ermeğe çalışan. Sofiyye: Sofilik, Tarikata mensup olmak. Su i zan: Başkasının hareketini kötü düşünmek. Sûret: Biçim, görünüş, kılık, tarz. Sûrî: Surete ait, görünüşe ait ve müteallik. Sübhanehû ve Teâlâ: her türlü noksanlıklardan beri olan Allah (c.c) Süfehâ: Sefihler, içkici, müsrif ve günahkâr kimseler. Sükûnet: Vakarlılık, ciddiyet durgunluk. Sulûk: Belli bir guruba girme, bir yolu takip etme.
LUGATÇE 367 Sünnet: Peygamber efendimizin sözü, emri, hal ve takriri. Sünnet i seniyye: Hz. Peygamber in sallallâhu aleyhi vesellem sözlerine, emirlerine ve harekâtına dair en yüksek ve kıymetli hâller. Sürûr: Sevinç, Neşeli olmak. Şark: Doğu Şefaat: Şefaat etmek, af için vesile olmak. Ş Şefi ül Müznibîn: Günahkarlrın şefaatcisi Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem. Şehvânî: Şehvetle ilgili, şehvete ait. Şerr: Kötü iş, kötülük, Allahʹa isyan. Şer an: Şeriatça, şeriata göre. Şeriat ı Garra: Parlak ve nurlu şeriat, islâmiyet. Şeriat ı Mutahhara: Temiz pak şeriat, İslâmiyet. Şerif(e): Şerefli, mübârek. Şeriyye: Şeriata uygun olmak. Şevk: Çok istek, şiddetli arzu, neşe. Şifâ yab: f. Şifa bulma, iyileşme. Şikak: Nifak, ikilik, ittifaksızlık. Şirk i hafî: Riyâkarlık, ihlâssızlık. Şuhedâ: Şehidler. Şuhûd: Şahidler, müşahade etme.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 368 Şuhûdî: Keşfe ve görmeye dair, görünebilir olana ait ve mensup. T Taaccub: Saçma, hayret etme tahayyür. Taalluk: Bağlılık, münâsebet, alâkalı oluş, ait olma. Taam: Yemek. Taat: İbadet etmek, Allah (c.c) emirlerini yerine getirmek. Tabiat: Âlem ve içindekiler. Yaratılış. Tabiat ı Külliyye: Külli yaratılış. Tabib: Doktor, hekim. Tabîin: (Tabiûn, Tâbî) Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem i sağ iken görmüş olan müminlerle yani ashabla görüşmüş ve onlardan ders almış olan sâlih müslümanlar. Tahakkuk: Bir şeyin doğruluğunun meydana çıkması, gerçekleşmek. Tahammül: Yüklemek, katlanmak, kaldırmak. Tahkîk: Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu araştırmak. Tahric: Çıkartma, Fık.: Müctehidlerin istinat ettikleri naslara, kaidelere, asıllara tatbikan şer î hükümleri istihrac etmek. Taksimat: Bölmeler, cüz cüz ayırmalar. Takva: Bütün günahlardan kendini korumak. Tâlip (b): İstekli, isteyen, talebe, öğrenci. Tama : Hırsla istemek, doymazlık, aç gözlülük, çok isteme.
LUGATÇE 369 Ta n: Hoş görmemek, kötülemek, birisinin ayıp ve kusurlarını beyan etmek. Tarîk: Yol, tarz, usûl, vâsıta. Tarîkât ı Münevvere: Nurlu yol. Tasallut: Musallat olmak, birini rahatsız etmek. Tasavvur: Bir şeyi zihinde şekillendirmek. Tasfiye i kalb: Kalbini temizleme, kalbin mânevî hastalıklardan kurtulma. Tathir: Temizlemek, yıkayıp pâk etmek. Tavaf: Ziyaret etmek, hacıların Kâbe etrafında yedi defa dolaşmaları. Ta yin: Yerini belli etmek, vazifeye göndermek. Tayyib: İyi, hoş, iyi davranış. Tayy i mekân: Mekânı ortadan kaldırmak, Bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi. Tavassut: Ara bulmak için girmek, aracılık. Tazarru: Bir şeye gizlice yaklaşmak. Kendi kusurlarını bilip kibirden vazgeçip tevazu ile yalvarmak. Ta zim: Hürmet, riâyet, ikramda bulunmak. Tebâreke: Mübârek etsin. Tebdil: Değiştirmek. Tebe i Tâbiîn: Tâbiînden olan birisinden hadis nakletmiş olan. Tebliğ: Ulaştırmak, götürmek, bildirmek. Tebşîr: Müjdelemek.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 370 Tecellî: Görünme, bilinme, kader, Allah (c.c) ın lutfuna uğrama. Tecerrüd: Mâsivadan alâkasını kesip, Allahʹa müteveccih olup, ibadet ü taatla meşgul olma. Tefekkür: Fikretmek, düşünmek, fikri, harekete getirmek. Tefessüh: Açılmak, genişlemek, inbisat bulmak, Tefrika: Nifak, ayrılık, bozuşma. Tefrit: Ortalamanın yani vasatın çok altında kalmak. Tefviz: İşini Allahʹa havâle etmek. Tekaddüm: Öne geçme, ilerleme. Tekâlif: Teklifler, vergiler. Tekâlif i ilâhîyye: Allahʹın teklifleri, yani emirleri. Te kid: Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma. Temâşâ: Hoşlanarak bakmak. Temcid: Cenâb ı Hakkʹın büyüklüğünü bildirmek, tazim ve sena etmek, ağırlamak. Temennâ: Eli alnına götürerek selamlama işâreti yapmak, minnettâr olma. Temin: Güvenlik, emniyet hissi vermek. Temkin: Ağır başlılık, usluluk. Tenezzül: Gönül alçaklığı, karşısındakinin seviyesine göre tevazu ile konuşmak. Terakkî: İlerleme, yukarı çıkma, yükselme. Tergib: Şevklendirme, ümidlendirme. Teşbih: Sübhanallah demek.
LUGATÇE 371 Teslîm: Bir emaneti verme, kabul etme, doğru ve haklı bulma. Tevâtür: Kuvvetli haber, müteaddid şeyler. Tevâzu: Alçak gönüllülük, kibirsizlik. Tevbe i Nasuh: Sdık tevbe, günahı bir daha yapmamak için kasd ve niyyet etmek vu bundan tam kararlı olmak. Tevbekâr: Tevbeli, yaptığına pişman olmuş. Tevdi: Emanet vermek, bırakmak, misafirin veda etmesi. Teveccüh: Bir şeye doğru yönelme, bir tarafa dönme. Tevessül: Allahʹın derghına yaklaştıracak amel. Tevfik: Uygun düşme, Cenâbı Hakkʹın kuluna yardım etmesi. Te yid: Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma. Tezkiye: Doğruluğuna şehadet etmek. Zekat vermek. Tezkiye i Nefs: Nefsini temiz bilmek. Kusuru üzerine almamak, nefsini kusursuz addetmek. U Ubudiyyet: kulluk, kölelik, Allah a itaat etmek. Ucub (Ucb): Kibir, gurur, kendin beğenmişlik. Uhrevî: Ahirete dair, ahiretle alakalı. Ukba: Ahiret, bâki olan âlem. Ulema: Âlimler, ilmiye mensupları. Ulu l Azm: Kat i azim sahipleri, ciddiyet, sabır, sebat sahibi büyük Zâtlar. Özellikle Peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem, İsa, Nuh, Musa, İbrahim (a.s.m).
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 372 Ulum ı Bâtıniye: Gizli ilimler. Ulum u Zâhiriyye: Zâhir bilinen ilimler. Usûl: (Asıl C.) Ana, Baba, cedler, istinatgâh, asıllar, kökler, temeller. Ü Ümmet: Cemaat. Bir peygambere inanıp onun yolundan giden insanların hepsi. Ümmî: Anasından doğduğu gibi kalmış ve tahsil görmemiş. Yazı yazmak bilmeyen. Üns: Alışkanlık, alışma, arkadaş, hemdem. Ünsiyet: Alışkanlık, dostluk, ahbaplık. V Vâcib: Yerine getirilmesi her müslüman için gerekli ve borç olup, yapılmadığı takdirde büyük günah olan Allahʹın emirleri. Vahdet: Birlik, yalnızlık, teklik. Tas.: Allahʹa yakınlık. Vahdet i Vücûd: Her yerde ve her şeyde kalbini yalnız Allah ile meşgul etme hâli. Vâki: Olan, düşen, konan, mevcud ve var olan, geçmiş olan, geçen. Vallâhî: Allah için, Allah Hakkı için, Allahʹa yemin ederim (mealindeki büyük yemin). Vârid: Bir şey hakkında söylenip tatbik edilen, hâzır, nâzır, bahadır.
LUGATÇE 373 Vâridât: Kâr, gelir. Vâris: Cenâb ı Hakkʹın bir ismi. Mirascı. Kendisine miras düşen. Vasat: Orta, iki şeyin arası. Vâsıl: Ulaşan, erişen, Hakkʹa vasıl olan. Vasıl i İlallah: Allahʹa ulaşma. Vecd: Aşk, Muhabbet, kendinden geçecek, unutacak kadar ilahî bir aşk hâli. Vech: Yüz, çehre, suret. Vech i kerem: İyi yönü. Vehb: Hibe, bağış, vergi. Vehhâb: Çok fazla ihsan eden, çok bağışlayan. Allah (c.c) nun bir ismi. Veliyullah: Allahʹın veli kulu. Vesile: Bahane, sebeb. Ve tekaddes: Ve mukaddes. Verâ: Takvanın ileri derecesi. Verâset: Miras sahibi olma, İrsiyet, varislik. Vesvese: Şüphe, tereddüt, kuruntu. Vird: Sık sık ve devamlı okunan dua. Vukû: Düşme, olma oluş, bir hadisenin çıkış şekli. Vuslat: Visal, sevdiğine kavuşma. Vüs at (vüs): Genişlik, tâkat, bolluk.
MÂRİ FET İ İLÂHİ YYE 374 Yakîn: Şüphesiz, sağlam ve kat i olarak bilmek. Yed i Kudret: Allahʹın kudreti ve kudretinin tasarrufu. Yezdân: Cenâb ı Hak. Y Z Zâid: Artan, fazlalık, ilâve olunmuş. Zâhid: Borç olan ibadetlerden, aslî vazifelerden başka dünaya süs ve makamlarından feragat eden kimse. Müttaki. Zâhir: Görünen, âşikâr, meydanda olan görünüşe göre. Zahmet: Sıkıntı, eziyet, zor, güç. Zarurî: Mecburî, ister istemez olacak iş. Zât: Hürmete layık kimse. Kendi, öz, asıl, ehil sâhibi. Zât ı ecell i âlâ: Yüce ve yüksek zât. Zât ı pâk: Temiz şahsiyetli. Zâyî: Elden çıkan, ziyan, yitik. Zelîl: Hor, hakir, alçak, aşağı tutulan. Zemin: Yeryüzü, meydan, eda, mevzu. Zemm: Birisinin ayıplarını söylemek. Zevâl: Zail olma, sona erme, güneşin tam ortada gibi, baş ucunda bulunduğu zaman. Zevce: Kadın eş, nikahlı, eş. Zındık: Dinsizlik, Kâfirlik.
LUGATÇE 375 Zikr i Şerif: Şerefli, yüksek zikir. Zikrullah: Allah (c.c) nu anmak. Zînet: Süs, bezek, kadınlara mahsus kıymetli eşya. Zîrâ: Çünkü. Zî şân: Şanlı, meşhur ve şerefli. Ziyâde: Artan, fazla kalan. Zuhûr: Meydana çıkmak. Ansızın meydana gelmek. Zuhûr ı güç: Güç ve kuvvetin ortaya çıkması. Zübde: Netice, sonuç, hülâsâ. Bir şeyin en mühim kısmı. Zübdetü l hakâyık: Hakîkatlerin özü, hülâsâ. Zühd: Dünyaya rağbet etmemek, nefsâni zevk ve arzudan kendini çekerek ibadete vermek. Züll: Hakir olma, alçalma, zillette oluş, horluk. Zulmânî: Karanlık, karanlıkla alâkalı. Karanlıkta ve karanlık gaflet uykusunda olan. Zulmet: Karanlık. Α Η