BAYRAMPAŞA'DA POLİS İŞBİRLİKÇİSİNE İNFAZ Bayrampaşa Hapishanesi'nde tutuklu bulunan Oktay Yıldırım'ın 18 Mayıs günü hapishanede ihanet suçunu işlediği için öldürülmesini DHKP-C üstlendi. Bu konuda yapılan açıklamada Yıldırım'ın "polis ajanı" olduğu için öldürüldüğü belirtildi. İhanet hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiçbir toplum tarafından affedilemez. Kendi kişisel çıkarları için; herşeyi düşmana satanlar alçalmakta sınır tanımaz... Açıklamada "Düzen vaatleri ile, her türlü ahlaksızlıkla insanları aldatan, ailelerini dahi kullandıran polis; bu yöntemlerle sonuç alamadığı gibi, bu insanların ölümünden de doğrudan sorumludur" denildi. Oktay Yıldırım 18 Mayıs günü Bayrampaşa Hapishanesi'nde cezalandırılmış, cesedi gardiyanlara teslim edilmişti.* Gazetemizin 21 Mayıs 1999 tarihli 31'inci sayısı İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından sansürlendi. 31'inci sayımızın sansürlenen yazısı Kürdistan'da Tek Yol Devrim köşemizde yer alan "Emperyalizm ve Oligarşi Devrimleri, Yurtseverleri; Halk Kurtuluş Mücadelelerini Yargılayamaz" başlıklı yazıydı. Bu yazıya ilişkin ikinci baskımızda yazdığımız "SUSMAYACAĞIZ" başlıklı yazı da sansürlenmekten kurtulamadı. İstanbul DGM'ye iki kez sansürlemek yetmemişti; dergimiz üçüncü kez sansürlendi. Bu kez ise birinci ve ikinci baskımızda savcının ve hakimin her nedense "gözünden kaçan" üçüncü ve dördüncü sayfalarımızda yayınladığımız "İncirlik'ten Sonra, Çorlu, Balıkesir ve Bandırma'daki Üsler de Emperyalizmin Hizmetinde" başlıklı yazımız sansürlendi. Geçen sayımız tam üç kez sansürlenmiş oldu. Amaç fikirlerimizin halka ulaşmasını engellemektir. Gazetemizin 31'inci sayısına da uygulanan sansür politikaları protesto ediyoruz, fikirlerimizi halka ulaştırmaya devam edeceğiz.*
Sorun çözüldü, endişeler giderildi; Artık herkes içine sindiriyor... MGK'NIN "MİLLİYETÇİ-ANASOL'U GÖREVE HAZIRLANIYOR Ve endişeler, tereddütler bitti. Beklenen oldu. Artık Türkiye'nin düze çıkması daha kolay olacak! Çünkü DSP-MHP- ANAP koalisyonu, ya da burjuva basının uygun gördüğü isimle "milliyetçi-anasol" nihayet kuruluyor. Herhalde ne Bahçeli, ne de Ecevit "aman bu kriz bir an evvel bitsin de hükümeti kuralım, birikmiş bunca sorun var, onları çözmeye başlayalım" diye düşündüklerinden sineye çekmediler bütün söylediklerini. Bir müdahale yapıldı ve iki tarafın da kendi tabanlarını bu koalisyona ikna etmek için çıkardıkları kriz çözüldü. MGK müdahale etti, sorun çözüldü Kuşkusuz, seçim sonuçları ortaya çıktığında ve en ideal koalisyon modeli olarak DSP-MHP görüldüğünde Ecevit de tabanından gelen tepkileri dikkate almak zorundaydı. Kimse kolay unutmuyordu. Ecevit'e oy verenler de kendi katilleriyle koalisyon kursun diye onu seçmemişlerdi. Rahşan Ecevit'in açıklaması tam bu noktada geldi. Görünürde Ecevitler bir hamle öne geçmişlerdi, hem kendi tabanlarına "istemeden yapıyoruz ama elden ne gelir, parlamento aritmetiği bu" mesajı verecekler, hem diğer partilerle, ANAP ve DYP'yle de koalisyon modelleri arayacaklar, olmazsa MHP'yi iyice köşeye sıkıştırıp koalisyon pazarlıklarında az sayıda bakanlığa razı edeceklerdi. Yoksa MHP'yle veya bir başkasıyla koalisyon kurmak umurlarında bile değildi. Ama MGK tam zamanında MHP'nin imdadına yetişti. Genelkurmay Başkanı Kıvnkoğlu Demirel'le "olağan" görüşmesini "olağanüstü" bir zamanlamayla yaptı. Arkasından Demirel "üzümün çöpü armudun sapı aranmaz" dedi. Demirel kamuoyuna böylelikle ordunun mesajını veriyordu. Önce Mesut Yılmaz, sonra Ecevit ve daha sonra da Bahçeli ile yaptığı görüşmelerde de bu mesajı verdi, hükümetin mutlaka kurulması gerekiyordu, "eski defterleri kapatın" dedi. Muhtemelen Ecevitler "şok" açıklamalarını yaptıktan sonra "MHP ile olmazsa DYP ve ANAP'la da olur" diye düşünüyorlardı; ama öyle olmadı. Ordunun mesajından sonra kalan tek alternatif yine milliyetçi-anasol'du. Herkes tükürdüğünü yalamak zorundaydı. Mesut Yılmaz, mesajı öyle açık almıştı ki, Ecevit'le MHP'nin dışarıda bırakıldığı ayrı bir koalisyon pazarlığına yanaşmadı bile. DYP bir parça öne çıkmaya çalıştı; ama MGK onun da önünü kesince ihtirasını herkesin bildiği Çiller "halkımız bizim muhalefette kalmamızı istemiştir" demek zorunda kaldı. MHP de "Ecevitler özür dilemeden biraraya gelmeyiz" demişlerdi. MGK onlara da tükürdüklerini yalattı. Fazilet'in durumu ise içler açışıydı. MGK'dan arka arkaya şamar yiyen, adeta kanlısı haline gelmiş Vural Savaş'ın kapatma davasıyla da şaşkına dönen Fazilet, klasik faydacı politikalarına dönmekte gecikmedi ve MHP'ye yağ çekmeye başladı: Madem ki Ecevit MHP'ye böylesine ağır sözler söylemişti, MHP'de pekala Fazilet'le birlikte koalisyon kurabilirdi. Nasıl olsa meclis aritmetiği buna izin veriyordu. Fazilet, Bahçeli'nin seçim sonuçlarının açıklandığı gün "DYP ve Fazilet Partisi biraz dinlensin" sözlerini de sineye çekebilirdi. Böylece Merve'yi meclis salonundan atan Ecevit'ten de intikam almış olurdu. Fazilet hala ne yardan ne serden politikalarıyla sonuç alabileceğini sanıyor, ama yanılıyordu. MGK en başından beri Fazilet'i hiçbir şekilde hükümet ortağı yapmayacağını göstermiş, ama Fazilet buna doğru dürüst direnememişti. Bu tabanında dalgalanmaya yol açmıştı. Bir de burjuva anlamda bile siyasi basiretsizlik bu duruma eklenince Fazilet iyice zor duruma düştü. Bugün ortaya çıkan tablo, ordunun demokrasicilik oyunundaki gerçek yerini gösteren bir örnektir de aynı zamanda. Ordu dediğini yaptırmıştır. Onun dışında bu düzenin parlamentosunda da, hükümetinde de yaprak kıpırdayamayacağı, kimsenin değil yalnızca ordunun borusunun öteceği görülmüştür. Şimdi burjuva siyaset pazarında al gülüm ver gülüm zamanı Burjuva siyaset pazarında ihtimaller bitmez. Çünkü bütün burjuva partileri pastadan daha büyük pay kapmak ister. "Devlet malı deniz yemeyen domuz"dur. Her koalisyon pazarlığında bütün burjuva partileri aslında en çok kadroyu partizanca dağıtabilecekleri, devletin en önemli kurumlarına yerleştirebilecekleri, en çok soygun, talan yapabilecekleri bakanlıkların peşinde koşarlar. Bu durum, yani burjuva partilerinin açgözlülüğü, düzen için de siyasi bir istikrarsızlık kaynağıdır. MGK müdahale edene kadar bu sefer de öyle oldu. Koalisyon pazarlıklarında projeler falan konuşulmadı. Kaç tane bakanlığı hangi partinin alacağı konuşuldu. Adeta ellerinden gelse her milletvekili için bir bakanlık kuracaklardı. Bu mümkün olmadığı ve de MGK'dan "bu işi fazla uzatmayın" talimatı geldiği için, en sonunda bakanlıkları kardeş payı yapıp hükümet pazarlığını tamamladılar. Ağzı kulaklarına varıncaya kadar sırıtan Mesut yılmaz ve Ecevit ile ciddiyetten çatlayacakmış gibi görünen, kasım kasım kasılan Devlet Bahçeli tablosu bunu gösteriyor. "Yok aslında birbirimizden farkımız, ama biz daha iyi MGK'cıyız" Kim ki hükümet kurmak istiyor, kendisin MGK'ya ispatlamak zorundadır. Ülkemiz siyasetinde MGK ve ve TÜSIAD'a en çok güven veren parti hükümet olur. Kendini iyi ispatlayamazsa ayağı kayar, ispatlamanın tek yolu halka saldıracağının, halkın direnişini, her türlü hak arama eylemini ezeceğinin, örgütlenmelerine izin vermeyeceğinin ve tekellerin her türlü isteğini karşılayacağının güvencesini vermektir. Ama fazla da köşeli olmamalı, vur deyince öldürmemen', MGK'nın öngördüğü reformları da yapabilmelidir. Kurulacak "milliyetçi-anasol" da böyle olacaktır. Koalisyonun üç partisi de bu güvenceyi vermiştir. Aralarındaki sorunlar MGK'nın gözünde teferruattır. Çözülebilir. MGK çözdürecektir. Bu hükümetin uygulayabileceği tek bir politika vardır, o da MGK politikalarıdır. Hükümetin hiçbir partisi bunun dışında adım atamaz. Atmaya çalıştığı anda, yönetememe krizi daha da derinleşmiş demektir. MGK düzen içinde böylesine belirleyiciyken düzen partileri ancak kuklalar olabilir. Hükümet Programı mı? Hükümetin "programı" bugünden bellidir. Irak'a ve Yugoslavya'ya yönelik emperyalist saldırıya ortak olmaya devam edilecektir. Özelleştirmelere devam edilecektir. Ve bunlar hükümetin asıl ortağı durumundaki CHP ve MHP'nin dün şu veya bu biçimde karşı çıktığı konulardır. Bu konuda çok rahat edemeyeceklerdir. Ama MGK kararlarına, emperyalizmin isteklerine uyma zorunluluğu hergün onların milliyetçilik maskelerini kemirecek, bu teşhir olmuşluk, yönetememe krizini derinleştirecektir. Başka? Halka yönelik baskılar, yasaklar devam edecektir. Devrimcilere, demokratik kurumlara hayat hakkı tanımama politikası sürdürülecektir. Ama nereye kadar? Kimsenin bir adım geriye gidecek yeri yoktur. Halk direnecektir. Devrimci mücadele sürece, koşullara uygun araç ve yöntemlerle gelişmesini sürdürecektir. Kısacası, süreç zorlu olacaktır. Ama zaman bizden yana çalışacaktır.-*
SUSURLUK VE MHP Devlet Bahçeli eski şefleri Türkeş kadar olmasa bile bu subayları iyi tanır. Ancak ne bunların iddialarını ne de belgelerle deşifre olan Susurluk gerçeğini tartışmak niyetinde değildir. Onun amacı tartışmaların önünü kesmek, Susurluk'u tartıştırmamaktır. Susurluk zincirinin hemen her halkasında kontrgerilla devletinin en alttan en üst makamına kadar çürüme ve kokuşma vardır. Katliam, cinayet, köy yakma, kayıp, işkence, tecavüz, fidye için adam kaçırma, haraç, rüşvet, uyuşturucu ticareti, kumar, fuhuş, kara para aklama... her türlü pislik buradadır. Nerede pislik varsa orada MHP vardır. Ve bütün bu pisliklerde başrol oyuncularından biri MHP'dir. Burjuvazin ilk öncelikli meselesi faşist MHP'nin halk tarafından kabul edilebilir bir düzen partisi görünümüne büründürülmesidir. O nedenle de kurum kurum kurulan, ciddiyetten çatlayan Devlet Bahçeli'nin ve de MHP'nin diğer yöneticilerinin yaptıkları her açıklama, sergiledikleri her davranış "büyük önem" taşıyor. Rahşan Ecevit'in yarattığı "kriz" öncesi hükümet kurma çalışmaları çerçevesinde biraraya gelen Ecevit- Bahçeli ikilisi basına görüşmeleri hakkında açıklamalar yaparken, doğal olarak gazetecilerin merak ettikleri, hükümet kurma çalışmalarından ziyade MHP'nin durumu oldu. Bir gazeteci Susurluk olayı ile MHP bağlantısını sordu. "Sinirlenen Bahçeli, 'Susurluk olayında MHP'li hiç kimse yoktur. Susurluk konusunun önünde, arkasında, hiçbir yerinde MHP yoktur. Doğru dürüst araştırarak sorunuz' karşılığını verdi." (9 Mayıs 1999, Radikal) Susurluk'taki Devlet Gerçeği, Kapatılmaya Çalışıldıkça Açılıyor Faşist şef Bahçeli'nin başvurduğu yöntem faşizmin klasik taktiğidir: Demagoji yap, tehdit et, işin içinden sıyrıl... Soru soran gazeteci nezdinde bütün kamuoyuna tehdit savuruyor; "bizi tanıyorsunuz, bu konuları sakın ha deşmeye kalkışmayın!" Faşist MHP'yle Susurluk ilişkisini dünya alem biliyor. Ama en azından bu süreçte konuşulup tartışılması MGK'nın hiç ama hiç işine gelmiyor. Bugünkü süreç halk düşmanı faşist katiller güruhu MHP'nin yılan misali kabuk değiştirme zamanıdır. Tam bu sırada çıkabilecek bir tartışma, açığa çıkacak yeni bir pislik bütün planlarını alt üst edebilir. Oligarşinin ve özelde Bahçeli'nin telaşı bundandır. Susurluk skandalının ortaya çıkmasından sonra ne isimler, ne ilişkiler ortaya döküldü. Bunlar günlerce yazıldı, çizildi, televizyon programlarında tartışıldı. Hatta TBMM'de sözüm ona soruşturma komisyonları dahi kuruldu... Susurluk'ta açığa çıkan ilişkilerin kökünün kırk yıl kadar eskiye dayandığı ve Susurluk düzeninin CIA damgalı raporlara göre yapılandırıldığı belgelerle ortaya "MHP Susurluk'ta yok" öyle mi? Peki Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı'ndan emekli Amiral Sezai Orkunt'un ŞU açıklamalarına ne demeli? "... Silahlı Kuvvetler sağdan çok soldan korkar... Organizasyon MHP ile olmuştur. Bazı imkanlar Türkeş'e verilmiştir." (İstanbul Barosu Susurluk Araştırma Komisyonu'nun hazırladığı rapordan) Aynı raporda emekli Kurmay Albay Mehmet Alanyuva'ya atıf yapılarak; "Sovyet işgaline ya da yerli komünist gruplara karşı gayri nizami harp yürütmek için hazırladığı ve MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş'e verdiği şemada milis birlikleri oluşturulması gerektiği dile getiriliyor. ST 31-35 kodlu talimatnameye göre hazırlanmış şemada askeri birliklere ihtiyacı asgari hadde indirmek üzere sivil polis, milis birlikler ve dost davaya yakınlık gösteren... fertlerden azami yardım beklenir ve faydalanılır" diye yazıyor. İşi, kontrgerillanın bizzat örgütleyicileri açıklıyor. Ama MHP hala, "bizim ilgimiz yok" diyor. Yoksa Özel Harp Dairesi'nde ya da bilinen adıyla kontrgerilla karargahında görev yapmış bu subaylar komünistti de MHP'yi karalamak için mi böyle konuştular? Devlet Bahçeli eski şefleri Türkeş kadar olmasa bile bu subayları iyi tanır. Ancak ne bunların iddialarını ne de belgelerle deşifre olan Susurluk gerçeğini tartışmak niyetinde değildir. Onun amacı tartışmaların önünü kesmek, Susurluk'u tartıştırmamaktır. Susurluk zincirinin hemen her halkasında kontrgerilla devletinin en alttan en üst makamına kadar çürüme ve kokuşma vardır. Katliam, cinayet, köy yakma, kayıp, işkence, tecavüz, fidye için adam kaçırma, haraç, rüşvet, uyuşturucu ticareti, kumar, fuhuş, kara para aklama... her türlü pislik buradadır. Nerede pislik varsa orada MHP yardır. Ve bütün bu pisliklerde başrol oyuncularından biri MHP'dir. Susurluk tartışmalarında MHP'nin adı fazla telafuz edilmedi. Edilmesi de gerekmiyordu. Çünkü MHP, "fazla yıpratılmaması gereken
Devlet çetesinin içerisinde yer alıp katliam ve her türlü kirli işlerden sorumlu olan MHP'li faşistler, işledikleri suçlar belgelerle sabit olduğu halde, birkaç Özel Timci ve uyuşturucu kaçakçısının dışında hiç kimse hakkında doğru dürüst ne bir soruşturma ne de dava açıldı. Teşhir olanlar; Çatlılar, Ağarlar, Bucaklar, Eymürler, Komanlar, Ekenler, İbrahim Şahinler, "Yeşiller, Veli Küçükler, Alaaddin Çakıcılar, Hadi Özcanlar, Oral Çelikler, Tevfik Ağansoylar, Kırcılar, Yaşar Özler... hepsi de MHP'liydi. bir güç"tü MGK'nın gözünde. Ancak kontrgerilla devletinin icraatları ortaya dövülmeye başladıkça açığa çıkan ilişkilerin tamamına yakınının faşist MHP ile şöyle ya da böyle bir temas halinde olduğu ortaya çıkmıştır. Bu ilişkiler ağında yer alanların büyük bir bölümü yıllarca sivil faşist MHP örgütlenmesi içerisinde bulunmuş, halka, devrimcilere, aydınlara yönelik cinayetlerin, katliamların planlayıcısı ve uygulayıcısı olarak doğrudan görev almış katillerdir. Kaldı ki, mutlaka faşist MHP'ye kayıtlı üye olmaları da gerekmiyor. Katliamların, infazların sorumluları, uyuşturucu trafiğinin başını tutanlar, kadın ticareti vb. yapanların adresleri kontrgerilla devletidir. Yani MHP'nin 12 Eylül mahkemelerinde "fikrimiz iktidarda" dediği devlettir Susurluk. Polisinden Özel Tim'ine, Jitem'den MİT'e, bakanlıklardan sivil bürokratlara Susurluk devletinin her kurumunda kadrolaşma MHP'li olma referansıyla örgütlenmiştir. Devletin resmi kurumlarında görev yapsalar ya da başka burjuva partilerinde bulunsalar da bu görevli ve politikacıların gerçek kimliğinde MHP'li yazar. Susurluk skandalının kahramanları ile onlarla yakın ilişki içerisinde olanları şöyle bir hatırlayalım: Başta Çatlı olmak üzere skandalın kahramanlarının MHP ile olan ilişkisi herkesin malumu. Çevre ilişkileri içerisinde yer alanlardan tek bir örnek MHP'nin rolünü hatırlatmaya yetecektir. Örneğin Cem Ersever cinayeti ile ilgili adından söz edilen Ali Balkan Metel... Ali Balkan, MHP'li Gün Sazak'ın Gümrük ve Tekel Bakanlığı döneminde gerçekleştirdiği faşist kadrolaşma ile 1977'de Gümrük Muhafaza'da göreve başlar. İki yıl sonra da Büyükdere'de Gümrük Muhafaza Başmüdür Yardımcısı olur. MHP'nin kontra çetelerinin uyuşturucu ve silah işlerini halleder. Ali Balkan Metel, Susurluk'tan sonra 23 Haziran 1997 tarihli Yeni Ufuk Gazetesi'ne yaptığı açıklamada Abdullah Çatlı'yı yakından tanıdığını söyler. Çatlı ve Tuğgeneral Veli Küçük hakkında övgü dolu sözler sarfeder. Ali Balkan Metel Veli Küçükle tanışmasını Küçük'ün kendisi gibi ülkücü olmasına dayandırır... Bir katliam ve uyuşturucu kaçakçılığından sanık Çatlı, Tuğgeneral Veli Küçük ve Gümrük Muhafaza Müdürü Ali Balkan Metel... Bu üçlüyü bir araya getiren MHP'dir, Susurluk'tur. 12 Eylül sonrası yeniden örgütlenen sivil faşist MHP dar
anlamda, yani devlet kurumlarındaki örgütlülüğünün dışında, siyasi bir parti olarak ciddi bir güç halini almadı. Devletin her kademesinde etkin, karar alma mekanizmalarının içindeki bir güç konumundaydı. Bu MHP'li kadrolar ile sağlandı. Susurluk devletine ruh veren, TBMM içerisinde bulunmasa da MHP idi. Devlet çetesinin içerisinde yer alıp katliam ve her türlü kirli işlerden sorumlu olan MHP'li faşistler, işledikleri suçlar belgelerle sabit olduğu halde, birkaç Özel Timci ve uyuşturucu kaçakçısının dışında hiç kimse hakkında doğru dürüst ne bir soruşturma ne de dava açıldı. Teşhir olanlar; Çatlılar, Ağarlar, Bucaklar, Eymürler, Romanlar, Ekenler, İbrahim Şahinler, "Yeşiller, Veli Küçükler, Alaaddin Çakıcılar, Hadi Özcanlar, Oral Çelikler, Tevfik Ağansoylar, Kırcılar, Yaşar Özler... hepsi de MHP'liydi. Bunlardan "Susurluk'un üstünü örtme" manevrası gereği tutuklananlar bir süre sonra serbest bırakıldılar. Devlet, kendisini korumak zorundaydı, dolayısıyla MHP'yi de korumak zorundaydı... MHP Devletin Her Kademesinde Kadrolaşmıştır Faşist MHP devlet içerisindeki kadrolaşmasıyla '80 öncesinden çok daha güçlü bir konuma gelmiş ve dolayısıyla daha ileri düzeyde bir koruma zırhına sahiptir. 12 Eylül'de göstermelik de olsa tutuklanıp yargılandılar. Bugün ise, yargılamak şöyle dursun, devletin tek bir kurumu faşist MHP hakkında soruşturma yapmaz. Ordusu, polisi, MİT'i, Özel Tim'i, DGM'si MHP'lidir, faşisttir... Ankara DGM eski Başsavcısı Nusret Demiral'ın emekli olur olmaz yine Ankara DAL'ın katil işkencecilerinden İbrahim Dedeoğlu'nun seçimlerde MHP'den milletvekili adayı olması, meclisteki MHP'lilerin arasında tescilli katiller bulunmasına rağmen işlem yapılmaması tesadüf değildir. Bu kadar da değildir. Meclisteki diğer burjuva partilerinin, özellikle de ANAP ve DYP'nin milletvekili ve yöneticilerinin büyük bir bölümü de faşist MHP ve onun örgütlerinden yetişmiş kadrolardır. Susurluk'un her karesinde faşist MHP vardır... Devlet Bahçeli'nin "Susurluk olayında MHP'li hiç kimse yoktur" iddiası, sahtedir, dahası katillere karşı da bir "vefasızlıktır. Abdullah Çatlı ile birlikte Bahçelievler katliamını gerçekleştiren Haluk Kırcı, bu vefasızlığa nasıl serzenişte bulunuyor bakın: "Çatlı, 3 Kasım 1996'da o meş'um kazada hayatını kaybettikten sonra basın mensupları, o yıllarda Ülkücü Hareket'in önderliğini yapan bazı şahıslara 'Abdullah Çatlı'yı tanır mıydınız?' diye sordular. Bu sorunun muhatabı olanların cevapları kanımı dondurdu: 'Tanımam', 'Şahsen tanırım, hiç beraberliğimiz olmadı', '25-30 sene evvel bizimle olmuş' (yani gelmiş gitmiş)... Çatlı'yı tanımayan var mı?... Hele sizler... Herkesten iyi tanıyor ve biliyorsunuz. O koltuklarda oturmanızı, o çılgın yıllarda bile evinizde rahat yatmanızı sağlayan; makamınıza çağırıp 'oğlum' diye hitap ettiğiniz ve bağrınıza bastığınız kişi Abdullah Çatlı değil miydi?" Bu "vefasızlık", meşruluk kazanma çabaları içerisindeki faşist hareketin bir taktiğinden ibarettir. Devlet Bahçeli, "Susurluk olayında MHP'li hiç kimse yoktur" diyor! Susurluk'ta açığa çıkan ilişkiler içerisinde yer alanların mutlaka MHP'ye üye olması gerekmediğini söylemiştik... Kontrgerilla şeflerinden Mehmet Ağar, Kemal Yazıcıoğlu, İbrahim Şahin, Korkut Eken ve daha birçokları MHP'yle sürekli ilişki içerisinde oldukları halde bu parti üyesi değildirler. Ama "gönül" verdikleri parti faşist MHP'dir. Ağar'ın da, Yazıcıoğlu'nun da MHP ve Türkeş'le her dönem ilişkileri olmuştur. Türkeş öldüğünde MHP Genel Başkanlığı için tartışılan isimler arasında Mehmet Ağar adının -ki, o dönem Mehmet Ağar DYP milletvekilidir- olması bundandır. Mehmet Ağar'ın MHP'ye hizmeti ve ilişkileri saymakla bitmez... Polis ve Özel Tim kadrolarına MHP'lileri dolduran Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı, Yaşar Öz gibi katilleri bir araya getiren ve "bin operasyon" dediği infaz ve katliamlarda kullanan, onlara devlet adına yeşil pasaport, silah taşıma belgeleri veren Mehmet Ağar'dır. Mafyacılar Partisi MHP Susurluk'un bir gerçeği de mafyalaşan devlettir. Uyuşturucu ticareti, kaçakçılık, fuhuş, kumar, çek-senet tahsilatı, haraç vb. gayri meşru faaliyetlerin yani kısacası mafyacılığın odağında da MHP vardır... Henüz "Ülkücü mafya" diye bir tanımlamanın olmadığı yıllara bir bakalım: "İstanbul'daki MHP örgütünün karanlık örgütlerle çok girift ilişkileri vardır. Mesela Oflu İsmail'in İstanbul MHP'ye büyük yardımlar yaptığını duydum. Bu adam kaçak duruma düştükten sonra, bunun teşkilatının başına eniştesi (Dündar Kılıç -bn) geçiyor. Bu adam da MHP'ye büyük yardımlarda bulunuyor. Yaşar Okuyan'ın Oflu İsmail'in yanında yetiştiği söylenir. (Yaşar Okuyan) Kabadayı tipli bir adamdır... Abdullah Çatlı İstanbul'dayken, sahte döviz ve para basanlarla ilişki kurduklarını öğrendim. Bunları alarak Türkiye çapında piyasaya sürmeye çalışmışlar..." (İtiraflar, Ali Yurtaslan) Yine 12 Eylül öncesinde MHP'nin gayri meşru ilişkilerini organize eden ve finansman sağlayan bir başka isim: Murat Bayrak... Sancaktül adlı şirketin sahibi, Yugoslav göçmeni bir "işadamı". İkinci Dünya Savaşı'nda işgalci Nazi ordularıyla işbirliği yapar. Almanlar yenilince de soluğu Türkiye'de alır. Önce AP'den Çanakkale milletvekili olarak parlamentoya girer. Daha sonra Küçükköy belediye sınırları içerisinde kurduğu tatil köyünde faşistlere komando eğitimi yaptırır. 1980'de MHP Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyeliği'ne seçilir. 12 Eylül'de MHP'nin hemen tüm yöneticileri gözaltına alınırken Murat Bayrak ne gözaltına alınır, ne de hakkında bir soruşturma başlatılır. Bayrak 14 Aralık 1996'da Hürriyet Gazetesi'ne yaptığı açıklamada askeri kanadın bir kısmı ile senelerden beri yakın temasta olduğunu belirterek "bunların isimlerinin hepsini bildirmeye kalksam çalıştığınız gazetenin size tahsis edilen sütunları yetmez" diyordu. Bayrak aynı zamanda uluslararası çapta bir silah kaçakçısıdır. Adı Frank Terpil adlı eski CIA ajanının açıklamalarında da geçmiştir. 12 Eylül'lü yıllar, yurtdışında ve yurtiçinde MHP bağlantılı uyuşturucu ticaretinin yaygınlaştığı yıllardır... Örneğin İsviçre Narkotik Polisi'nin 1984 Nisan'ında "Mısır Koçanı Harekatı" adını verdiği operasyonda yakalanan kişiler ve ele geçirilen eroin, bunun açığa çıkan küçük bir parçasıdır. MHP'nin katilleri. Abdullah Çatlı, Hasan Hüseyin Şener, Mehmet Şener ve Oral Çelik bu kez eroin işindedirler... Ve 12 Eylül'le birlikte mafyada yeni bir adlandırma ortaya çıkar: Ülkücü mafya. Faşistler mafyacılıkta bir çığ gibi büyür ve devletin resmi güçlerinin desteğiyle palazlanırlar. 1976-77 yıllarında Ülkü Ocakları Derneği Urfa Şube Başkanı olan Ali Yasak, yeraltı dünyasındaki adıyla "Drej Ali"; sümüklü faşist Alaaddin Çakıcı, Nihat Akgün, Necdet Ulucan, Yaşar Aktürk, Turan Çevik, Sedat Peker, Fevzi Öz, Metin Kayaçağlayan, Nurettin Güven... Bunlar yalnızca buzdağının görünen kısmıdır. MHP Susurluk'tur. 30 yıldır yaptığı katliamların, işkencelerin, soygunların hesabını halka ve devrimcilere vermekten kendini kurtaramaz. Halkın Adaleti dün olduğu gibi, bugün de MHP'nin ve onun eli kanlı yöneticilerinin ensesinde olacaktır.*
Ankara'da Öğrenci Gençlik Bahar Şenliği Yaptı "ÖĞRENCİYİZ HAKLIYIZ KAZANACAĞIZ" Üniversiteli gençlik yıl sonunda "Bahar Şenlikleri" düzenleyerek halkımızın kültür, gelenek ve değerlerine sahip çıkıyor. Yapılan şenlikler emperyalizmin ve onun işbirlikçisi oligarşinin dayattığı yoz kültüre, YÖK'ün üniversitelerde üniversiteli gençliği tektipleştirme politikalarına alternatif olmaya devam ediyor. Ankara Siyasal Bilimler Fakültesi öğrencileri de 21 Mayıs günü böyle bir etkinlik düzenlediler. Etkinlik saat 14.30'daTÖDEF/AYÖ-DER'li bir öğrencinin açılış konuşması ile başladı. Konuşma da şöyle denildi: "İsteriz ki baskıların yoğun olduğu, şovenizmin kitlelere empoze edildiği tüm halk kesimlerinin, baskıya ve sömürülmeye devam ettiği şu günlerde Siyasal Bilimler Fakültesi öğrencileri olarak, gençliğin yozlaştırılmaya çalışılmasının önünde duralım, halkları kardeşliği şiarını türkülerimizle yükseltelim. Ve diyelim ki 'Öğrenciyiz Haklıyız Kazanacağız'". Açılış konuşmasının ardından sahne alan Grup Özgürlük Türküsü konser verdi. Grup Özgürlük Türküsü'nün söylediği marşlarla ve türkülerle coşku doruğa çıkarken öğrenciler halaylar çektiler. Ayrıca TÖDEF'li öğrencilerin stand açarak Kurtuluş gazetesi, Devrimci Gençlik dergisi, Tavır ve Grup Yorum kasetlerini yardım amaçlı satmaları yoğun ilgi çekti. Yaklaşık 900 kişinin katıldığı şenlik saat 16.00'da sona erdi. Şenlikte sık sık "Öğrenciyiz Haklıyız Kazanacağız", "Cebeci Faşizme Mezar Olacak", "Yaşasın Halkların Kardeşliği", "Devrim Şehitleri Ölümsüzdür" sloganları atıldı.* 13'üncü İTÜ Şenliği Sona Erdi H er yıl geleneksel olarak yapılan İTÜ öğrenci meclisi girişimi tarafından düzenlenen İTÜ şenliği 20 Mayıs Perşembe günü sona erdi. 11 Mayıs günü başlayan İTÜ şenliğine birçok yazar ve sanatçı katılırken günler süren şenlikte etkinlikler ve kutlamalar düzenlendi. Şenlik kutlamanın son günü olan 20 Mayıs Perşembe günü 16.00'da başladı. İlk olarak Karadeniz horon ekibinin oynadığı Karadeniz halk oyunlarından sonra sahneyi Grup Zülfikar ve Yırtık Uçurtma grubu aldı. Yırtık Uçurtma söylediği türkülerin ardından İTÜ Öğrenci Meclisi Girişimi tarafından gelen mesajlar okundu. DLMK, HÖP, Marmara Halk Bilim Klubü, Öğrenci Kültür Merkezi Fikir Klübü, İYÖ-DER ve Ümraniye Hapishanesi'nde tutsak olan Zehra Kulaksız'ın mesajları okundu. Zehra Kulaksız'ın yazdığı mesajda "Ben şu anda Ümraniye hapishanesinde bulunmaktayım. Bir zamanlar sizinle birlikte demokratik üniversite mücadelesi veriyordum. Ve bu mücadele sonucunda tutsak düştüm. Bu tutsaklık beni hiçbir zaman yıldırmadı, yıldırmayacak. Demokratik üniversite mücadelenizde hep yanınızda olacağım." Zehra Kulaksız'ın bu mesajının ardından sahneyi Grup Yorum aldı. Grup Yorum'un sahneye çıkmasıyla birlikte söylediği türkülerle şenliğe katılanlar tarafından halay çekilmeye başlandı. Çekilen halayların ardından Bize Ölüm Yok, Güven Park, Cemo, Dağlara Gel, Mitralyöz marş ve türkülerinin ardından Grup Yorum tarafından konuşma yapıldı. Şenlikte son olarak sanatçı Yaşar Kurt'un sahnede yer almasının ardından sona erdi. 1500 kişinin katıldığı İTÜ Öğrenci Meclisi Girişimi'nin düzenlediği İTÜ şenliği saat 22.00'de sona erdi.*
H Yüksel Caddesi'nde 78'inci Hafta Kayıplar Devletin Tükenişidir alkımız, kaybedenlerden hesap sormak için, düşünce özgürlüğü için, demokrasi için, insanca yaşamak ve devletin pervasızca saldırılarına son vermek için 22 Mayıs Cumartesi günü Ankara Yüksel Caddesi'nde 78. kez beraberdiler. Eylemde yapılan konuşmada şöyle denildi: "Ülkemizde en temel insan hakları bile rafa kaldırılmıştır. Kişisel haklara yönelik saldırılar artarak devam ediyor, özellikle keyfi gözaltılar gelenek haline getirilmiştir. Nerede kimin, nasıl gözaltına alınacağı bilinmemektedir. Bu gözaltılar evrensel hukuk sistemine ve bizim temel insan haklan anlayışımıza aykırıdır." Açıklamada ayrıca "Bugün hapishanelerde yatan insanların çoğunluğunu düşüncelerini ifade edenler oluşturuyor. Ülkemizde gün yoktur ki yayın kurumlan basılmasın ve insanlar düşüncelerini ifade ettiği için hapishanelere tıkılmasın" denildi. Eylemde "Kurtuluş Namussuzlara Karşı Savunulan Vatandır", "Kara Sayfalar Tükenişleridir", "Kurtuluş Susmadı, Susmayacak-Ankara Kurtuluş", Türkiye Halkları ABD ve NATO'nun Suç Ortağı Olmayacak Haftalardır Yugoslavya halkları üzerine bombalar yağdırarak emperyalistler yüzlerce insanı katletti. Yüzlerce insanı katleden uçakların ülkemizden kalkması, aktif rol oynayarak halkların bombalanması için Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin uçak vererek bizzat katılması üzerine devrimci hareketin Avrupa Temsilciliği bir açıklama yaptı. Açıklamada şöyle denildi: "Şu anki hükümet Yugoslavya halklarının katledilmesinin birinci derecede sorumludur. Türkiye halklarının bu savaştan hiçbir çıkar yoktur. Var diyenler tekelci patronların kiralık kalemleri, halkını satan vatan hainleridir. Körfez savaşında da bir koyup beş "Kayıplar Devletin Çaresizliğidir Kaybedilen 500 İnsanımız Nerede- HÖP", "Hücrelere İzin Vermeyelim", "Devrimci Tutsaklara Özgürlük", dediler. İncirlik'ten kalkan uçaklar Irak halkının üzerine bombalar yağdırdı. Amerika'nın attığı bombalarla kadın, çoluk, çocuk katledildi. Sonuçta karlı çıkan ABD ve diğer emperyalistler oldu. Ne halkın yaşadığı yoksulluk bitti ne de ulusal onurumuz korundu. Sadece ülkemiz Irak halkının katledilmesi için Amerika'nın hizmetine sunulmuş oldu. Türkiye halkları onuruna düşkündür. Halklarımızın ne Ortadoğu ne de Balkan halklarıyla alıp veremediği yoktur. Dünya halklarının baş düşmanı NATO ve ABD'dir. Ülkemizi emperyalistlere peşkeş çeken, halklarımıza ulusal onursuzluğu dayatan hükümet ve onun partileridir."* "DGM'ler Kapatılsın" dövizleri açıldı. Eylemde "Anaların Öfkesi Katilleri Boğacak", "Devrimci Tutsaklar Onurumuzdur", "Katil Devlet Hesap Verecek" sloganları atıldı. 12.30'da başlayan eylem saat İ3.00'da bitirildi.*
DİRENİŞ... "TEK BAŞIMIZA" OLSAK DA! "Büromuza geldikleri sırada ben Haber Merkezi'nin olduğu birinci kattaydım. Diğer arkadaşlar barikat kurup yukarı çıktıklarından ben burada yalnız kaldım. Ancak yalnız da kalsak barikat geleneğimizi devam ettirmeliyiz diye düşünerek ben de burada barikat kurmaya başladım... Bu barikatın çözülmesiyle arşive yönelerek ikinci barikatı kurdum." '29 Nisan günü Kurtuluş Gazetesi'ne yapılan baskını böyle anlatıyordu bir direnişçi. "Arkadaşım barikat kurmaya başlamıştı. Ben ise balkona çıkıp dışarıdan toplanan insanlara seslendim. Burası Devrimci Gençlik Bürosu... Gerçek suçlu olan şurada gördüklerinizdir. Biz onların çirkin yüzlerini yazıyoruz... Biz olmasak ta bizden sonrakiler yazmaya devam edecek." Bu sözler de, yine aynı gün polis baskına uğrayan Devrimci Gençlik Dergisi muhabirinin. İki ayrı yere baskın yapıyor polis. Ama bu iki ayrı yerde aynı tavırla karşılaşıyor. Direniş ve barikatlar çıkıyor karşına. Aslında biliyor da buralara eline kolunu sallayarak, keyfi istediği zaman giremeyeceğini. Çünkü başka dergi bürolarına benzemiyor bunlar. Onun için bir büro baskınına yüzlercesi birden geliyor. Hemen her zaman yaptıkları gibi önce sinsice çaktırmadan faka bastırmak istiyorlar ama olmuyor. Ellerinde silah ve demir çubuklarla saldıran onlarca polise karşı tek başına karşı koyuyor Kurtuluş'taki direnişçi. Bulunduğu mevziyi barikatlar kurarak adım adım savunuyor, direniş geleneğine bir halka da kendisi ekleyerek sahip çıkıyor. "Ben tek başıma ne yapabilirim ki!" diye düşünmüyor. Yüzlerce polis karşısında iki kişiler Devrimci Gençlik'te. "Sayımız az, güçler dengesiz!" demiyorlar. Biri barikat kurarken diğeri çıkıp halka sesleniyor. Gelenek sürüyor. Başka yerlerde ise başka türlü yaşanıyor bu polis baskınları. Aylardır demokratik kitle örgütlerine yönelik yoğun bir şekilde polisin saldırı ve baskınları sürüyor. Ve sol aylardır, bu saldırılara karşı direnmek gerektiğini yazıyor. Ancak pratiğe bakıldığında yazılıp çizilenler kağıt üzerinde kalıyor. Tekrar tekrar yazılıyor. Saldırılar, baskınlar sürüyor ama değişen bir şey olmuyor. Peki neden? Kurtuluş'ta bir kişi tek başına, Devrimci Gençlik'te iki kişi onlarca yüzlerce polise karşı direniyor da, başka yerlerde onlarca kişi birden hiçbir direniş göstermeden mevzilerini neden, nasıl terkediyor? Yıllardır yaşanır bu, aylardır ise daha da yoğun yaşanıyor ama sol bu konuda da kendisini sorgulamıyor, neden böyle oluyor diye sormuyor. Demek ki ortada önemli bir sorun var. Sadece direnelim diye yazmakla direniş örgütlenemiyor. Politikalar doğru mu, doğruysa niye hayata geçmiyor? Moralsizlik mi, kendine güvensizlik mi? Öyleyse kaynağı ne? İdeolojik zayıflık mıdır yoksa? Eğer direnmek gerektiğine inanılıyorsa, direnilmek isteniyorsa öncelikle bu soruların cevapları bulunmak, netleştirilmek zorundadır. Bu soruların cevabı bulanmadan, kaynağı tespit edilmeden ve eksikliği, zaafı giderecek adımlan atmadan gelişmek mümkün değildir. Bu noktada yapılacak birlikler de işe yaramaz. Direnmeyenlerin birliğinden direniş çıkmaz. Güçsüzlerin birliğinden güç doğmaz. Diyelim faşist saldırılara karşı bir birlik yaptık. Saldırılar oluyor, sen tek başına direniyor, saldırılara karşı koyuyorsun ama o pratikte hiçbirşey yapmıyor, sadece yazmaya devam ediyor. Böyle birlik olur mu, ya da bunun adından başka nesi birlik olur? Sol bunlara cevap bulmalıdır. Sağlam bir birliğin temelinde yatan politikada tutarlılık, ideolojide netlik, kendine güven ve yüksek moral ve buna uygun pratiktir. Peki nasıl olacak bu, nasıl yaratılacak? DİRENİŞ GELENEĞİMİZİ YAYGINLAŞTIRMALIYIZ Direniş geleneğinin yaratılmasında ve sürdürülmesinde temel olan meşruluğa inançtır. İdeolojiye, örgüte, halka güvenle sağlanır bu inanç. Meşru olan biziz, meşruluğumuzu her her koşul altında savunmalı ve halka da anlatmalıyız. Meşru olmayan, suçlu olan hiçbir gerekçe göstermeden elinde silah ve demir çubuklarla saldıran, balyozlarla kapılarımızı kıranlardır. Meşru olmayanlar bizleri yaka paça gözaltına alıp karakollarda işkence yapıp her türlü çirkin saldırıda bulunanlardır. Meşru olmayanlar halka her türlü baskıyı reva görenlerdir. Bizler her koşul altında direnme geleneğimizi sürdürmeli ve meşruluğumuzu halka anlatmalıyız. Ve asıl suçluların kimler olduğunu halka göstermeliyiz. Oligarşinin uyguladığı her türlü terör, baskı, saldırı karşısında devrimci şiddet ve devrimci direniş meşrudur. Meşruluğumuzu savunalım. Geleneklerimize sahip çıkmalıyız. Direniş ve teslim olmama geleneğini hayatın her alanına yaymalıyız. Bulunduğumuz her alanda, Legal veya illegal faaliyet yürüttüğümüz, çalışma yaptığımız her kurumda tek başımıza da kalsak, yaşadığımız her alam saldırılar karşısında bir direniş mevzisine çevirmeliyiz. Saldın ve baskınlar karşısında yalnız ya da topluyken, meşru ve haklı olan bir insanın düşünmesi gerektiği gibi düşünmeli, hiçbir tereddüte kapılmadan, başkalarından bir şey beklemeden gereken tavır koymalıyız.*
OLİGARŞİNİN HÜCRE-TECRİT UYGULAMASI, YAŞANANLAR VE DEVRİMCİ TAVIR Oligarşinin devrimci, ilerici, yurtsever tutsakların direniş çizgisini geriletme ve giderek teslim alma politikalarında önemli bir araç olarak düşündüğü hücre tipi hapishaneler, bugüne kadar gündemden hiç düşmedi. Oligarşi ne zaman ki halk muhalefetinin önünü alamamış, halka daha fazla saldırmanın hazırlıklarını yapmıştır. Hapishanelerdeki devrimci tutsaklara yönelik saldırılar da halka saldırmanın ilk adımı olmuştur. Bu saldırılarını "meşru" bir zemine oturtabilmek için her türlü yalan ve demagojiyi kullanmıştır. Koro halinde, hapishanelere hakim olamadıklarını, denetleyemediklerini, hapishaneleri kendi temsilcilerinin değil devrimcilerin yönettiğini, sayım alamadıklarını, arama yapamadıklarını, devrimcilerin dışarıya talimat verdiklerini, militan yetiştirdiklerini, hapishanelerin firarlarla yol geçen hanına döndüğünü vb. vb. tekrarlayıp durmuşlardır. Oligarşinin her kademeden sözcüsü, bu durumdan kurtulmanın biricik yolunun ise, Hücre Tipi Hapishanelerden geçtiğini defalarca kez açıklamıştır. Hücre tipi hapishaneler ve devrimci, yurtsever tutsakların tecriti Türkiye devrimci hareketi için yeni değil. 12 Eylül koşullarında bu tip hapishaneler ve' tecrit uygulamaları fiziki-psikolojik işkence, tek tip elbise uygulaması, sıkıyönetim mahkemeleri, her türlü insani ve demokratik talebin yasaklanmasının yanında ve pekçok baskının uygulanmasını kolaylaştıran bir araç olarak kullanıldı. Cuntadan sonra da defalarca (çoğunda Eskişehir tabutluğu nezdinde) hücre tipi hapishaneler tutsaklara dayatılmış, ancak oligarşi, direnişler karşısında her defasında geri adım atmak zorunda kalmıştır. 1996 ölüm orucu direnişi bunlardan biridir. Ölüm Orucu direnişinden bu yana geçen üç yıl düşmana da, devrimci tutsaklara da çok şeyler öğretti. 20 Mayıs Süresiz Açlık Grevi ile başlayıp Ölüm Orucuyla zafere ulaşan bu süreç hapishaneler cephesinde bir dönemeç oldu. Faşizm büyük bir yenilgi aldı. Direnişin etkileri dünya kamuoyuna yansıdı. Bu yenilgiden hareketle düşmanın bir daha saldırmayacağını düşünenler de oldu elbette. Ancak özgür tutsaklar böyle düşünmediler. Çünkü onlar, bunun bir iktidar savaşı olduğunu ve bu savaşın hapishanelerde de kendi özgünlüğünde sürdüğünü biliyorlardı. Her savaşta çatışmaların şiddetlendiği veya durağanlaştığı aşamalar olur; geri çekilmeler, güç toplamalar yaşanır. Hapishanelerde yaşanan da bu olmuştur. Düşman her direnişten sonra yeni saldırı hesaplarına girişmiştir, girişmektedir. Devrimci tutsaklar da direnişin kazanımlarını kendi kişiliklerinde zafere dönüştürerek, hapishanelerdeki örgütlenmelerini daha da geliştirerek, bulundukları hapishanelerde mevzilerini genişleterek kendilerini yeni direnişlere hazırlarlar. İrade savaşı yalnızca direnişlerle sınırlı değildir. Direniş süreci sonrasında da tüm hızıyla sürer. Bu gerçekliği dikkate almayanlar bedeller pahasına kazanılan zaferleri koruyamazlar. Oportünizmin geçen üç yılda düştüğü durum bu olmuştur. Başlangıçtaki zafer sarhoşluğu yerini giderek düşmanın değişik biçimlerde süren saldırılarıyla şaşkınlığa bırakırken, küçük hesaplar, basit kaygılar sergilenmiştir. Hapishaneler cephesinde devrimci tutsakların örgütlülüğünü, birliğini geliştirip güçlendirmek bir yana oportünizm yer yer, attığı adımlar, sergilediği tavırlarla, mevcut örgütlülüğün prestijim de gölgelemiştir. Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu içinde hiçbir politika üretmediği gibi özgür tutsakların ürettiği politikaları, önerileri de geçiştirmiştir. Düşman hemen Ölüm Orucu'nun arkasından Diyarbakır'da saldırmış, tutsakları katletmiştir. Bunun karşısında başta milliyetçi hareket olmak üzere oportünizm de gereken tavrı geliştirmemiştir. İlerleyen süreçte "hücre tipi" politikası tartışılmaya başlanmış, Parti-Cephe tutsaklarının bu politikayı teşhir etme, protesto etme anlamında güçlü bir çıkış yapma önerisi de "erken" bulunarak reddedilmiştir. Yalan süreçlerde gündeme gelen Ceyhan, Sakarya, Buca hapishanelerine yönelik saldırılarda da benzer olumsuzluklar, eksiklikler yaşanmıştır. Kısacası, oportünizm, aradan geçen üç yılda iyi bir sınav verememiştir. Elbette bu süreç daha geniş değerlendirilmelidir. Bugün bazı kesimlerde düşmanın "hücre tipi" saldırısını ne zaman başlatacağı tartışıladursun, faşizm saldırıyı başlatmış durumdadır. "Hücre Tipi", Diğer Önlemlerle Birleşiyor: Amaç Özgür Tutsaklığı Yok Etmektir Hücre tipi hapishaneler, MGK da dahil, devletin pekçok kurumunda defalarca gündem yapıldı, kararlar alındı. Alınan kararlar gereği, Türkiye'nin pekçok yerinde adına "F Tipi" dedikleri toplam 16 hücre tipi hapishane yapılacak. Bunlardan 6'sının ihalesi de yapıldı. Açıklandığına göre; Ankara Sincan, Tekirdağ, İzmir ve Edirne F Tipi Hapishane ihaleleri, her biri 2 trilyon 284 milyar 134 milyon TL ile Ekinciler İnşaat'a; Konya F Tipi Hapishanesi 2 trilyon 147 milyar, Bolu F Tipi hapishane ise, 2 trilyon 177 milyar TL'ye Öz-Yapı İnşaat'a ihale edildi. Bunların kimilerinin 2000 yılı içerisinde tamamlanarak hizmete sokulacağı da açıklandı. Bu girişimleri tamamlar tarzda son günlerde burjuva basın-yayın organlarında, hapishanelerle ilgili provokasyon amaçlı yalan ve çarpıtma haberler de giderek artıyor. Oligarşinin kalemşörleri ve sözcüleri neler yazıp söylemiyorlar ki... Onlara göre, "Her biri terörist yetiştiren okul olan hapishanelere çeki düzen verilmeli"dir. Mevcut koşullarda, "cezaevine giren terörist, pişmanlık duyup uslanacağına, daha bir bilenip çıkmakta" dır. "Cezaevleri ıslah edilmeden, yani teröre fidelik yapan bu mekanlar düzeltilmeden, terörün üstesinden gelmek mümkün değil" dir. "Firarlara neden olan koğuş sisteminden vazgeçilmeli"dir. vb... vb... Oligarşi hücre tipi uygulamasıyla devrimci tutsakların örgütlülüğünü dağıtmayı amaçlıyor. Örgütlü insanları birbirinden tecrit ederek güçsüz düşürmek; örgütlü yaşamdan, disiplinden, birlikte üretmekten, birlikte hareket etmekten, oligarşinin saldırılarını püskürtmek için birlikte direnmekten mahrum bırakmak istiyor. Örgütlülüğü dağıttığında devrimci tutsaklara istediği gibi saldıracağım ve teslim alma politikalarını istediği gibi hayata geçireceğini umuyor. Oligarşi, açıkça "Amacım devrimci tutsakları teslim almaktır" diyemediğinden ve halkımızın hücrelere gösterdiği tepkiyi göğüsleyemediğinden, yine yalan ve aldatmacalara başvuruyor, sözkonusu hapishaneleri "hücre tipi" olarak tanımlamaktan kaçınıyor. Bunun yerine, "oda tipi", "iki, üç kişilik odalar", "villa tipi odalar", "beş yıldızlı otel" tanımlamaları getiriyor. Sanki "sessiz imha" ile tutsakları katleden kendisi değilmiş gibi, "kalabalık koğuşların insan haklarına aykırı" ve "salgın hastalıklara neden olduğu" yalanını söylüyor. Bunlarla da yetinmiyor. Buyandan hücre tipi hapishaneleri uygulamaya sokmak isterken, diğer yandan devrimci tutsaklara yönelik daha farklı saldırı araçlarını da devreye sokuyor. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü'nün yeniden yapılandırılmasına yönelik yürüttükleri çalışma bunlardan biridir. Bu Genel Müdürlüğü tamamen kontrgerillanın saldırı kurumu haline getirerek, bazı bürokratik ve hukuki engelleri de ortadan kaldırmak istiyor. Yine, devrimci tutsakların herhangi bir saldırı karşısında aynı anda pekçok hapishanede birlikte direnişe geçmelerinin önüne geçmek için "iletişimin kesilmesi", "isyanlarda ilk müdahaleyi yapabilmek için" 30 bin gardiyana "yakın dövüş"ün öğretilmesi, personelin "teorik olarak eğitilmesi" gibi pekçok şeyi hedeflediklerini açıklıyorlar. Oligarşinin Hücre Politikalarını Bir Kez Daha Boşa Çıkartacağız O zaman ne yapılacaktır? Devrimci tutsakların bugüne kadar hücre politikalarına karşı direnişleri, bundan sonra yapacaklarının rotasını da göstermektedir. Oligarşinin saldırılarını püskürtmenin ve hücre tipi hapishanelerini uygulamaya sokmasını engellemenin tek yolu ne pahasına olursa olsun direnmektir. Ama, her şeyden önce hücretecrit uygulamasıyla neyin hedeflendiğinin iyi kavranması gerekir. "Hücre-tecrit uygulamalarıyla bugünkünün ne farkı var", "ikisi de tutsaklık değil mi?" yanılgısına düşülmemelidir. Çünkü, hücre uygulamasıyla asıl olarak devrimci tutsakların siyasi kimliklerinden soyunmaları, davalarına ihanet etmeleri amaçlanmaktadır. 18 Nisan seçimleri sonrasında yeni kurulacak hükümetin, halka saldın hükümeti olacağı açıktır. Bu, halkın öncüleri ve onların moral değeri olan devrimci tutsaklara da saldırılacağı anlamına gelir. Devrimci tutsaklar bu bilinçle hareket etmeli, oligarşiye yeni bir yenilgi tattırmaya hazır olmalıdır. Bunun yolu da, tüm güçlerini birleştirmelerinden, saldırılar karşısında kan-can pahasına direnişe geçmeye hazır olmalarından geçer. Özgür tutsaklar bu sürece hazırdırlar.*
yüzlerine bulaşmasının getirdiği hazımsızlıktı. Mahkeme heyeti Av. Zeki Rüzgar'ın salondan çıkartılma kararını tutanağa yazdırır yazdırmaz salondan kaçtı. Suçlarını biliyorlardı. Verilen aradan sonra duruşma yeniden başladığında Av. Zeki Rüzgar salona alınmayınca bu durum avukatlar tarafından belirtildi ve Av. Zeki Rüzgar'ın salona alınması istendi. Mahkeme heyeti avukatların bu yöndeki taleplerini "...sanık avukatları ne olduğu anlaşılamayan şeyler söylediler..." şeklinde tutanağa geçirince, avukatlar Av. Zeki Rüzgar'ın salondan çıkarılmasını protesto ederek duruşmadan çıktılar. Boş salonda ara kararını alan mahkeme heyeti duruşmayı 17 Haziran saat 15.00'e ertelerken, protesto amacıyla salondan çıkan avukatlar hakkında suç duyurusunda bulunmaya karar verdi... Gerekçesi, avukatların müvekkillerine karşı sorumlu oldukları, salondan çıkarak bu sorumluluklarını yerine getirmedikleri, görevlerini ihmal ettiklerinden haklarında suç duyurusunda bulunulması gerektiği idi. Bu dava herşeyin en çıplak yüzüyle ortaya çıktığı, kimsenin kafasında hiçbir kuşku kalmayacak şekilde komplonun yerleştiği bir davadır. Karar önceden ve mahkemede değil, mahkemeden çok daha üst yerlerde verilmiştir. Mahkeme heyetine düşen görev bu kararı tebliğ etmektir. Bunun için de hiçbir yasal ve hukuki kaygı taşımamaktadırlar. Çok uzun hapis istemiyle yargılanan insanlar hakkında hiçbir delil yoktur. Çokça suç iddiası, şuç atımı vardır ama delil yoktur. İlk duruşmadan itibaren heyet ısrarla avukatların gösterdiği ve tüm iddiaları birer birer çürüten delilleri toplamazken, dosyaya konulan kendi topladıkları delillerle komplo ortaya çıkmıştır. Video kasetlerinde Av. Zeki Rüzgar'ın değil silahlı savaşı savunması, tek bir kare görüntüsü dahi yoktur. Mahkeme heyeti işte bundan dolayı hırçındır. Av. Zeki Rüzgar'ın kişiliğinde devrimcidemokrat insanlara, aydınlara, avukatlara komplo kurulmuştu. Şimdi de komplo ellerinde patlamaktadır. Patlamaya da devam edecektir. Kurulan komplonun zerresi kalmayacak, komployu kuranlar, ortağı olanlar altında kalacaktır.*
Tek Suçlu Murat Kurt Burjuvazi halka ne faydası, zararı var diye düşünmez. Onun derdi ne yapıp edip en pis işleri, sapkınlıkları bile allem edip kallem edip, magazinleştirip izlettirmek, seyirciyi ekran başında tutmak. Böylece herşey meşrulaşıyor tabii. Bütün pislikler, sapkınlıklar, gayrı meşru işler, ahlaksızlık, namussuzluk, yozlaşma meşrulaştırılıyor. Savaşmalıyız bu kültürle. Burjuvazinin televizyonları, basını ile savaşmalıyız. Yoksa dünyada ne kadar pislik varsa taşıyacaklar, gittikçe daha fazla kirletecekler toplumu. Geçtiğimiz günlerde Kartal Endüstri Meslek Lisesi'nde ABD'de sıkça yaşandığını gördüğümüz olayların bir benzeri yaşandı. Aynı liseden daha önce uzaklaştırılan Murat Kurt adlı genç okula silahla gidip sınıf basarak kız arkadaşı Şebnem Serttaş'ı ağır yaraladı, kendisine engel olmak isteyen öğretmen Hüseyin Ağırman'ı ise öldürdü. Bir kaç gün boyunca televizyon haberlerinde ilk sıraları alan bu olay, öğretmen Hüseyin Ağırman'ın cenazesinin toprağa verilmesinden, Murat Kurt'un yakalanıp, tutuklanmasından sonra olay kapandı, geriye magazinel bir kaç haber kaldı. Bitkisel hayatta olduğu açıklanan Şebnem Serttaş'la ilgili yeni bir gelişme olmazsa belki bir daha da medyanın gündemine hiç gelmeyecek. Peki olay bu kadar basit mi? Üzerinden atlanıp geçilecek adli bir vaka olarak mı görülmeli? Elbette devlet, polis, burjuva basın, düzen partileri böyle görüp, böyle değerlendireceklerdir ama bu ülkenin gerçek sahipleri olarak, halk olarak biz böyle göremeyiz. Ölenler de, öldürenler de bizim insanlarımız, bizim evlatlarımız. Ne oluyorsa bize, bizim çocuklarımıza oluyor. Sorun sadece Kartal'da gerçekleşen bu olay değil. Şöyle sadece son üç-beş seneyi gözümüzün önüne bir getirelim. İntihar edenler, cinnet geçirenler, eşini-çocuklarını öldürenler, ayrılan eşini-sevgilisini öldürenler, çocuklarını rehin alanlar, köprülerden atlayanlar, kendini yakmaya kalkanlar ve daha birçok farklı biçimlerde ruhsal bozuklukların, bunalımların ortaya çıkardığı olaylar her geçen gün çoğalmıyor mu? Peki neden böyle oluyor, neden bu olaylar durmadan çoğalıyor? Kestirmeden, bunları düzen ortaya çıkarıyor. Düzen yozlaştıkça, yoksulluk artıkça çaresiz kalan, bunalıma düşen insanlar çoğalıyor. Bu tür yollara başvuranlar artıyor denilebilir. Evet, doğrudur. Sonuçta düzenin yarattığı bozukluklar, çarpıklıklardır. Ama örneğin yoksulluk, çaresizlik illa da herkesi bunalıma sürükleyecek, cinnet geçirtecek, herkesi hırsız, katil yapacak diye bir kural yoktur. O zaman insanları hem kendilerine hem de başkalarına daha fazla zarar getiren normal olmayan davranışlara yönlendiren faktörlerin ne olduğunu, bunda kimin ne kadar pay sahibi olduğunu da ortaya koymak gerekir? İşte burada gece gündüz insanların beynine giren medyanın oynadığı rol büyüktür. Burjuva televizyonlar, gazeteler, dergiler güya haber diye dünyada, özellikle de ABD'de ve ülkemizde gerçekleşen intiharları, cinayetleri, çeşitli sapkınlıkları defalarca tekrar tekrar öyle veriyorlar ki adeta insanların beyinlerine kazıyorlar. Elbette bunlar da bunalımda olan, çaresiz kalan veya ileride bu duruma düşen insanların bilincinde adeta içinde bulundukları bunalımdan, çaresizlikten çıkmanın bir "çözüm" yolu haline geliyor. Yani medya bunları zaten bunalımdaki insanlar için bir "alternatif" gibi sunuyor. Burjuvazi ekonomik, askeri anlamda Türkiye'yi belki küçük Amerika yapamadı ama, medyanın yozlaşmada, sapkınlık ve çarpıklıklarda ABD'ye benzetmek konusunda bayağı başarı sağladığı ortada. Clinton'un, bilmem şunun bunun, aşk maceraları, sapkınlıkları günlerce, üst üste yayınlanır. Bilmem hangi ülkede kim nasıl cinayet işlemiş... Soygun yaparken tezgahtan nasıl döverek öldürmüşler... Aşk, intikam cinayetleri... Bunlar ne diye ekranlara getirilir, neden defalarca izlettirilir? Halka faydası ne bunların, halkı ne ilgilendirir? Burjuvazinin derdi değildir bu soruları sormak, halka ne faydası, zararı var diye düşünmez. Onun derdi ne yapıp edip en pis işleri, sapkınlıkları bile allem edip kallem edip, magazinleştirip izlettirmek, seyirciyi ekran başında tutmak. Böylece herşey meşrulaşıyor tabii. Bütün pislikler, sapkınlıklar, gayrı meşru işler, ahlaksızlık, namussuzluk, yozlaşma meşrulaştırılıyor. Savaşmalıyız bu kültürle. Burjuvazinin televizyonları, basını ile savaşmalıyız. Yoksa dünyada ne kadar pislik varsa taşıyacaklar, gittikçe daha fazla kirletecekler toplumu.*
Kartal Hapishanesinde tutsakların moral bozukluğu ve icazetçilik. Bu hapishaneye önce adli tutuklular, ardından Newroz gösterilerinden tutuklananlar götürüldü. Şimdi de kimi örgüt davalarından yargılananlar konulmaya başlandı. Yaşananların sınırlı bir kesiti de olsa, tutsak yakınlarının anlatımları neler yaşandığını gözler önüne seriyor. İşte bir tutsak annesinin anlatımları: "O canlı, konuşkan... gitmiş, yerine gözleri belirsiz bir noktaya bakan cansız, yüzü sapsarı kesilmiş biri gelmiş. İlk görüşe gittiğimde bana, 'Bulunduğum hücrede benden başka kimse yok. Kendi kendime konuşuyorum, bağırarak şiir okuyorum, şarkı HÜCRE-TECRİT UYGULAMALARI VE ÜÇ ÖRNEK söylüyorum' demişti. Daha sonra, 'Artık dayanamıyorum, bizi buradan kurtarın, Adalet Bakanlığı'na gidin, buradaki koşullan onlara anlatın' dedi. Çocuğum eriyor o hücrede, adalet bu mu?" Bir tutuklu babasının söyledikleri ise şunlar: "Bulunduğu hücre, 3 ranza, banyo, tuvalet ve bir masanın sığabileceği büyüklükte. Hücrenin önünde sadece 5 adımlık bir kapalı havalandırmaları var. Yemekleri kapı altından ayakla içeri itilerek veriliyormuş. Oğlum, her an kapılardan birinin açılarak kendisinin öldürüleceğinden korkuyor... Her görüşmemizde, 'Baba beni buradan mutlaka çıkar. Bizi mezara koysunlar daha iyi' diyor. Cezaevi müdürünüz nasıl diye sorduğumda ise, 'Mezara koyduktan sonra bekçisi iyi olsa ne olur' diyor. Eski oğlum ile şimdiki arasında dağlar kadar fark var." İlk görüşe gittiğinde kardeşinin ' durumunun normal olduğunu söyleyen bir tutsağın ağabeyi ise şunları söylüyor: "Daha sonraki her görüşte, 'Bizi buradan çıkartın, yoksa delireceğiz' demeye başladı. Durumundan endişeliyiz." "Kardeşim psikolojik dengesini kaybettiğini söylüyor. Öldürüleceğinden korkarak, hastahaneye gidemiyor. Yemekleri yiyemiyormuş. Bu kısa sürede sakalları beyazladı... Birilerinin bir an gelip kendilerine bir şey yapmasından korkuyor." (14 Mayıs 1999 tarihli Özgür Bakış ve Evrensel gazeteleri) Söylenenlerden çıkan sonuç şudur: Mevcut koşullar ve uygulamalar insanların yaşamasına uygun değildir. Tutsaklar her geçen gün daha fazla psikolojik-moral çöküntü içerisine girmektedirler. Hapishane idaresi, tutuklular üzerinde ölüm de dahil, her türden korkuyu büyütmeye çalışmaktadır. Görünen o ki, bu taktik başarılı da olmuştur. Tutsaklar koşulların değiştirilmesi için direnmek yerine, ailelerine "delireceğiz" vb. diyerek, her şeyi kendi dışlarından istemekte ve beklemektedirler. Aileler, olumsuzluğun farkındadırlar, üzülmektedirler ama onlar da başkalarından yardım beklemektedir. Hem ailelerin hem de tutsakların anlatımlarına dayanarak, bunlarla oligarşinin hapishaneler politikası ve hücre-tecrit uygulamasının teşhir edildiği de iddia edilebilir. Ancak verilen mesajda güçsüzlük ve icazet vardır. Bu nedenle anlatımlar oligarşinin hapishaneler politikasını teşhir etmekten öte, halkı sindirme ve teslim alma politikasına hizmet eder. Bu mesajlarda zaferin ancak direnişle kazanılabileceği yoktur. Başta PKK tutsakları olmak üzere kimi tutukluların uygulamaları protesto için "süresiz dönüşümlü açlık grevi" yapıyor olması bu gerçeği değiştirmiyor. Çünkü en başta, yapılan eylem mevcut statüyü değiştirecek nitelikte değildir. "Aydın" icazetçiliği. Kartal Hücre Tipi Hapishanesi'nde yaşananlar tekil örnek değil kuşkusuz. Şair Yılmaz Odabaş'ın Bursa E Tipi Hapishanesi'nde tutuklu iken yaşadıkları ve buna gösterdiği tepki, direnmemenin meşrulaştırılması açısından çarpıcıdır. İşte Yılmaz Odabaş'ın "Düş ve Yaşam" isimli kitabı nedeniyle yargılanıp verilen
1,5 yıllık hapis cezasını yatarken başına gelenlerle ilgili anlatımı: "Bu cezaevinde çırılçıplak soyulduğum ve Mart ayının dondurucu soğuğunda, içinde bir ranza ve açık bir tuvalet dışında hiçbir şeyin bulunmadığı tek kişilik bir hücreye konulduğum ilk günden itibaren, 50 gün çok irkiltici tanıklıklarım oldu. Bursa'da çağımıza, Türkiye insanına ve verili hukuk anlayışına yakışmayan bir zulüm kalesi kurulmuştu." (15 Mayıs 1999 Özgür Bakış) Yılmaz Odabaş, hapishanede gördüğü ve yaşadıklarıyla ilgili daha pekçok olumsuzluk anlatıyor. Anlatıyor ama buna uygun düşen tavrı geliştirmiyor. Aydın olma misyonunun gereğini yerine getirme bir yana, yaptıklarının meşruluğuna inanan sıradan bir insanın davranışını bile gösteremiyor. Korkularıyla hareket ediyor. "Halen süren mahkumiyeti nedeniyle ayrıntılı açıklama yapmadığı"nı söylüyor. Ancak bu teslim olmuşluğu kabullenme samimiyetinden de yoksundur: "Ben bu cezayı hücrede de yatarım. Bilincime ipotek koyacak, benim burada canımı alacak değiller." (Öküz Mizah dergisi, Mayıs 1999) Devam ediyor: "... Sonuçta benim de buradaki mağduriyetim, cezaevi idaresinden değil, büyük oranıyla mahkumların istismarından kaynaklanıyor; acı olan bu." Bu söyledikleriyle tam da egemenlerin ağzından konuşan Yılmaz Odabaş, kabul etmese de bilincinin ne kadar ipotekli olduğunu açığa vuruyor. Kendisine (ve başkalarına) yapılanlardan birinci dereceden sorumlu olan devleti aklıyor. İmralı'da yaşananlar. PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan'ın İmralı'da tecrit edilmesi ve "yargılanması" amacıyla yapılan hazırlıklar başka bir örnektir. Öcalan'ın "yaşamımı zorlayan koşullar" diyerek tanımladığı tecritiyle ilgili olarak başta kendisi ve avukatları olmak üzere ailesi ve görüşmeye giden heyetlerin söyledikleri çarpıcıdır: "Hem müvekkilimizin sağlığı, hem de savunma hakkının gerçekleşmesi bakımından tecrit koşulları kaldırılmalıdır." (Avukat Mahmut Şakar, 27 Nisan '99 Evrensel) "Müvekkilimiz Öcalan'ın sağlık sorunlarına ilişkin olumsuz gelişmeler bizleri kaygılandırmaktadır. Sağlığına ilişkin tüm olumsuzlukların ona uygulanan tecritten kaynaklandığı sonucuna varmış bulunuyoruz. Tecritin devam etmesi halinde onun mahkeme önünde savunmasını özgür iradesi ile hazırlaması da mümkün görülmemektedir." (Abdullah Öcalan'ın dilekçesinden, 30 Nisan '99 Özgür Bakış) Yine Öcalan'ın avukatlarından biri, "İlk görüşmemizde sakin ve ölçülüydü, ikinci görüşmemizde ise çok stresliydi" diyor. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) ise 2 Mart'ta İmralı'da ziyaret ettiği Abdullah Öcalan'la ilgili olarak hazırladığı raporda hapishane koşullarının rahatlığına övgüler diziyor. Ayrıca, "Öcalan'ın psikolojik durumunun bozuk olduğu kanaatine vardıklarını; hücrede yalnız kalmasının ve dışarıyla temasının olmamasının bu duruma yol açmış olabileceğini; mevcut durumun devamı halinde Öcalan'ın ruh halinin daha da kötüye gidebileceğini" yazıyor. Öcalan'ın İmralı'daki durumuyla ilgili yapılan açıklamalar bu çerçevededir. Hiç mi birşey yapılmamıştır? Avukatları ve Öcalan'ın kendisi tecrit koşullarının kaldırılmasıyla ilgili dilekçeler yazmışlardır. Şüphesiz tecrit statüsünün kaldırılmasının gerekliliğine inanan tüm kesimler bu konuda üzerine düşenleri yerine getirmelidir. Ama sonuç almak için yapılması gerekenler de sır değildir: Açık çatışmayı kabul etmek... Ancak uzlaşma herşeyin merkezine oturtulunca tecrit statüsünün kaldırılması da tıpkı "barış girişimleri"nde olduğu gibi dışındaki güçlere havale edilmiştir. Kısaca mevcut statü kabullenilmiş, değişiklik ise oligarşinin (emperyalizmin baskısı umuttur) insafına bırakılmıştır. Yakacık, Yılmaz Odabaş, İmralı'da... Bu üç örnekte de ortak olan yan, sadece yaşananların aktarılmasıyla sınırlı oluşlarıdır. Koşulları değiştirmek için direniş yoktur. Olan da en geri düzeydedir. Acı tablolar çizmek, ülkemiz devrimcilerinin değil ama, küçük burjuvaların geri yanlarının başında gelmektedir. Temelinde de direnme, karşı koyma dinamiklerinin olmaması veya tükenmesi, kendine güvensizlik vardır. Savaş gerçeğinden uzaklaşıp iktidar bilinci yok olduğunda düşülen yanlışların başında, oligarşinin terörünü olduğu gibi ve hatta abartarak aktarma gelir. Böyle yapıldığında terörü uygulayanların insafa geleceği veya birilerinin "dur" diyeceği beklenir. Oysa, sadece faşizmin hapishanelerde (veya başka alanlarda) uyguladığı baskı, yasak ve terörünü öne çıkarmak, oligarşinin kitleleri teslim alma politikasına hizmet eder.* "Hücre Tipi" Hazırlıkları Sürüyor YAKIN DÖVÜŞÇÜ GARDİYANLAR Adalet Bakanlığı'nın hapishanelerdeki koğuş sistemini hücre sistemine dönüştürme projesi sürüyor. Tepkilere ve direnişlere yol açmaması için şimdilik uygulama sessiz ve derinden sürdürülüyor. Asıl hedefinin siyasi tutsakları teslim almak olduğu bilinen ve adım adım yürütülen bu çalışmanın bir süre sonra siyasi tutsakları da kapsayacak biçimde genişletileceği kesindir. Ancak devlet "ıslah" için hücre sistemi uygulamasını da yeterli görmemiş olacak ki, şimdi de isyanlarda ilk müdahaleyi yapmaları için 30 bin hapishane görevlisine yakın dövüş sanatı öğretecekmiş. Bu gelişme 15 Mayıs'taki Milliyet'te "Body Gardiyan" başlığıyla verilen bir haberde de yer aldı. Bu da hücre sistemine geçiş projesinin bir parçasıdır. Esasında "yakın döğüş" derslerinin bu kadar çok gardiyanı kapsayacak şekilde verilmesi yenidir ama, uygulama yeni değildir; geçmişte Özel Tip hapishanelerin açılışında orada "görev" alacak gardiyanlara böyle kurslar vermişlerdi. Ama bilindiği üzere devlet açısından pek işe yaramadı. Çünkü son sözü direnenler söylüyor. Adalet Bakanı Selçuk Öztek, "Mevcut sistem, artık bitmiş bir sistem" sözleriyle tutsaklara yönelik saldırıları, baskıları, bugüne kadar yapılan katliamları yeterli görmediğini açıklıyor. Bugüne kadar tutsaklara yönelik saldırılarda özel tim, asker, "çevik kuvvet" polisleri, sivil polislerle birlikte çoğunluğunu faşistlerin oluşturduğu gardiyanlar da yer almış, kalaslarla, sopa ve demir çubuklarla saldırarak tutsakların yaralanmalarında ve katledilmelerinde doğrudan rol Oynamışlardır. Ancak bu saldırılara tüm gardiyanların katıldığı anlamına gelmiyor. Saldırılarda yer alanlar ise polis, asker desteği olmadan bu işe tek başlarına girişmeye genellikle cesaret edemiyorlardı. Ancak görünen o ki, devlet, bundan sonra tutsaklara yönelik saldırılarında gardiyanları çok daha etkin olarak kullanmayı düşünüyor. Ama ne hücre sistemi, ne de gardiyanlara öğretilen "yakın döğüş sanatı" tutsakları teslim almaya yetmez. Bugüne kadar yapılan saldırılara barikatlarıyla, yumrukları ve yürekleriyle direnen, şehitler veren özgür tutsaklar yeni saldırılara da direnecekler, siyasi kimliklerini, onurlarını koruyacaklardır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.*
Avukat Zeki Rüzgar'a Yönelik Komplo Devam Ettiriliyor Şimdi de Komplo Ellerinde Patlıyor Komplo ile tutuklanan Av. Zeki Rüzgar, TİYAD yöneticileri Ercan Gökoğlu ve Betül Gökoğlu'nun yargılandıkları davanın 4. duruşması 20 Mayıs günü yapıldı. Saat 10.30'da başlaması gereken duruşma mahkeme heyetinin kasıtlı olarak geciktirmesi ile saat 18.00'de başlayabildi. Bu davanın her duruşmasını ve duruşmaların her anını irade savaşına döndüren mahkeme heyeti, gerek yargılanan insanlar ve gerekse avukatlar üzerinde baskı kurmanın bir yöntemi olarak duruşmaları çok geç başlatmayı kullanıyordu. Saat 18.00'de başlayabilen duruşmada heyet henüz başlangıçta avukatları uyararak biraz sonra yapacağı saldırıyı haber veriyordu. Mahkeme, heyetin bir önceki duruşmada avukatlara yaptığı saldırıyı hatırlatmasıyla başladı. Av. Bahri Belen bir yudum su içerek duruşmanın inzibatını bozduğundan (!) heyet tarafından salondan atılmaya çalışılmıştı. Eğer böyle bir şey duruşmada tekrarlanırsa avukatlar ve yargılananlar salondan atılacaktı. Tanık olarak Av. Zeki Rüzgar'ın evinden ve bürosundan alınan disketleri inceleyen ve bilirkişi mütalası veren bilirkişi dinlendi. Aslında dinlenmedi, mahkeme heyeti tarafından yönlendirildi. Bilirkişi kendisine verilen bütün bilgisayar disketlerini incelediğini, disketlerde 37 sayfalık bir istihbarat notunun olmadığını, bazı disketlerin boş olduğunu, bazı disketlerin program disketleri olduğunu, bazı disketlerin de çeşitli savunmalar-temyiz dilekçeleri ile dolu olduğunu ama istihbarat notları olmadığını, disketleri çok ayrıntılı incelediğini belirtmiş olmasına rağmen heyet aynı disketlerin tekrar incelenmesine karar verdi... GEREKÇE BOŞ OLAN DİSKETLERİN DAHA DİKKATLİ İNCELENMESİ GEREKTİĞİNİ, ARADA BİR YERLERE YAZILARIN SIKIŞMIŞ OLABİLECEĞİ idi. Biraz bilgisayar kullanan, tanıyan herkes bilir ki disket ya boştur ya da doludur. Disketlerde araya bir yerlere yazı sıkışmaz. Bu durumun avukatlar tarafından belirtilmesine rağmen heyet ısrarla disketlerin bilirkişiye verilmesini kararlaştırdı. Aynı heyet bir önceki duruşmada da hiçbir tutanakta yer almayan 35'inci disketin yaratılarak gönderilmesi için DGM savcılığına yazı yazmıştı. Bilindiği gibi Av. Zeki Rüzgar'a kurulan komplonun temel delili içinde asker, polis, DGM savcı ve hakimlerinin istihbaratı olan 37 sayfalık istihbarat yazısının bulunduğu bir bilgisayar disketinin bulunduğu iddiasıdır. Bu öylesine güçlü (!) bir delildir ki bu diskete dayanarak mahkeme hakimleri tarafsız olmadıklarından dolayı davadan çekilmişlerdi. Yani komplo bu "delil" üzerinden yürüyordu. Ama komplonun temeli olan delil ortada yoktu. Bunun yaratılması için de ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Çeşitli tutanaklarda disket sayısı farklı farklı gösteriliyor. Disket sayıları tutanaklarda 26, 27, 32, 33 ve 34 adet olarak geçiyor. Üstelik bilirkişiye en yüksek rakam olan 34 adet disket gönderilmiş olmasına rağmen çaresizlik içinde komployu kurtarmaya çalışıyorlar. Bundandır ki 35'inci disketin yaratılması için savcılara yazdıkları gibi şimdi de boş olan disketlerin tekrar daha dikkatli incelenmesini istiyorlar. Öyle ya aralarda biryerde sıkışmış olabilir!.. Disketlerin tekrar bilirkişiye verilmesinden sonra duruşma taleplerin dinlenmesi ile devam etti. Davayı baştan sona değerlendiren Av. Zeki Rüzgar ciddi bir iddia ile yargılandığını, TCK 168/1 maddesi gereği 22.5 yıl hapis istemiyle yargılandığını ve kendisi aleyhine iddiaların temel delili olan disketlerin çözümüne dair bilirkişi raporunun heyet tarafından okunmadığını söyleyince başkan kendilerine hakaret edildiğini, Av. Zeki Rüzgar'ın salondan çıkarılması gerektiğini söyledi. Oysa bir önceki duruşmada hakimler henüz bilirkişi raporunu okumadıklarını kendileri söylemişlerdi. Tabi ki asıl neden okumak ya da okumamak değildi. Asıl neden komplonun ellerine,
Analarımız da Elbet Gülecek! "Gün gelecek, Özgürleştirdiğimiz vatan topraklarında Analar acı çekmeyecek. Vatanımızın özgürleştiği gün Anaların çığlıklarının Dindiği gün olacak. İşte o gün Senede bir gün değil Her gün, onların günü olacak." (Müjdat YANAT, 1996 Ölüm Orucu Şehidi) ANALARIMIZA Ne çok uğraştılar umudu sahiplenmenizi engellemek için. Ne tarla bıraktılar ne yakmadık tapan. Ne çok yiğidin canını aldılar. Ne çok ev yakıldı, yıkıldı. Öyle ki, bayramlarda ziyaretine gittiğiniz, düğünlerde, cenazelerde sevincinizi acınızı paylaştığınız köylerin dumanı tütmez oldu. Ev ev değil, toptan yokedildi köylerimiz. Yurtsuz bırakıldınız. Aç, susuz. Tepenizde tanklar, paletler... Ne oldu ama başarabildiler mi? Yüreklerinize korkuyu çörekleyebildiler mi? Nasıl engelleyebilirler ki, dokuz ay karnında taşıdığın, can verdiğin evladım sahiplenmeni? Ne engelleyebilir? Zulüm mü? Açlık mı? Evladının kılına zarar geldikten sonra eline aldığın her lokma diken olup boğazına dikilmez mi? İçtiğin her damla su zehir olmaz mı? Karalara bürünüp yas eylemez misin? Herşey canından can parçan için değil mi? İşte bu yüzden başaramadılar, başaramıyorlar ya. Siz ki, yiğit, emekçi, vefalı ve yüreği sevgi dolu analarımız. Ölüm Oruçları'nda yerlerde sürüklenen, gözaltına alınan işkence gören ama evlatlarının öldürülmesine izin vermemek için meydanlara, sokaklara çıkmaktan, düşmanın yakasına yapışmaktan vazgeçmeyen analarımız. Evladını kavgada şehit veren, ardından "Yas tutmayacağım, ağlamayacağım; bugün düğünümüz" deyip öfkesini isyana dönüştüren analarımız. Yıllardır hapishane kapılarını yol eyleyen; kar, kış demeden evlatlarının görüşüne giden analarımız. Kavgamızın güzelliğini bizlerle birlikte taşıyan, bizlerle mücadelenin havasını soluyan analarımız. Yuvasını korumak için yıkıma gelen dozerin önüne bedenini yatıran kondulu analarımız. Gün doğumundan batımına, tarlada, bahçede, evde, davar peşinde koşturan, üretirken kendini tüketen, gün yüzü görmeye hasret köylü analarımız. El kapısında çalışmaya mecbur bırakılmış işçi, memur analarımız. Ve daha niceleri. Kutsal bellenmiştir Analık. Emeğin en yücesini, sevginin en büyüğünü sunar evlatlarına. Her acıya dayanır, her sıkıntıya katlanır. Yemez yedirir, içmez içirir, giymez giydirir. Amaçları evlatlarının iyi gün yüzü görmesi, hayırlı bir evlat olmasıdır. Ailesine, yuvasına bir zarar gelsin hele, durduramaz kimse hıncını, öfkesini. O zaman kartallaşır bakışları. Hele ki devrimci olunca ana, devrim kadar genişler yüreği, neler sığmaz ki o zaman içine. Bir ülke sığar artık, bir ülkeyi basar bağrına. Artık binlerce evladı, binlerce ferdi vardır ailesinin. İnandı mı bir, dövüşkendir analarımız. İnancını yavrusu gibi saklar, büyütür içinde. Soluğunu kavgaya kattı mı artık zafer bizimdir. Onlar ki, 12 Eylül'ün en karanlık yıllarında dahi sonsuz bir sevgiyle evlatlarını sahiplenenlerdir. Yıllarca, en ağır baskı koşullarında dahi yağmur, kar, boran demeden günlerce hapishane önlerinde bekleyen, TBMM'nin kapısına dayanan, katliamların, işkencelerin hesabını soranlardır. Kayıpların hesabını sorduklarında "cebimde mi ki, çıkarıp vereyim" diyen Demirel'e, duymadıysanız alın size kan diyerek fırlattıkları kan şişeleriyle cevap verenlerdir. Onlar, ellerinde kaybedilmiş, katledilmiş oğullarının, kızlarının resimleriyle Galatasaray Lisesi önünde, Yüksel Caddesinde, Konak'ta... "Evlatlarımız Nerede" diye haykıranlardır. 96 Ölüm Orucu'nda kendine aydın, ilerici diyenler, suskunluğa gömülürken meydanlarda ilk onların sesi yankılanmıştır. "Evlatlarımız Onurumuzdur", "biz doğurduk size öldürtmeyeceğiz" diyerek hergün eylemden eyleme koşmuşlar, yaşlı bedenlerini evlatlarıyla birlikte açlığa yatırmışlardır. Onlar ki, oğullarını, kızlarını artık zılgıtlarla savaşa göndermekte, zılgıtlarla toprağa vermektedir. Ölüm Orucu şehidimiz Ayçe İdil ERKMEN'in dediği gibi; "Durulur mu güzel anam, durulur mu? Siz yanımızdayken durulur mu? Sizin için direnilir, sizin için ölünür"... Bugün ülkemizde burjuvazinin gösterdiği gibi "mutlu anne, gülen çocuk" tablosu yoktur. Gerçek değildir bu tablo, aldatmacadır. Adalet, onur ve namus için mücadele eden binlerce devrimci katledilmiş, analarımızın gözpınarları kurumuştur. ASKER ANALARI; Düşman olmayın devrim şehitlerinin analarına. Düşman olmayın devrimcilere. Bu güzel vatanımızı talancılarin, soyguncuların, ahlaksız ve sahtekarların elinden kurtarmak için, ülkemiz bağımsız, halkımız özgür olsun, zulüm, baskı görmesin diye savaşan devrimciler değildir senin düşmanın. Düşmanın, bu ülkeyi emperyalistlere peşkeş çeken, evladını bir avuç işbirlikçinin, soyguncunun çıkarlarını, düzenini korumak için halka karşı savaştıranlardır. Evladının ölümüne sebep olanlar onlardır. Koçların, Sabancıların, Çiller, Mesut Yılmaz, Demirel, Ecevit'lerin çocukları gitmiyor savaşa. Asıl onlara düşman olmalısınız. Bir onlara bakın, bir de devrim şehitlerinin analarına. Sana kim daha çok benziyor, aynı çileleri, aynı acıları kim yaşıyor? Ancak bu zulüm düzeni yıkıldığında biter halkın gözyaşı, acısı. Ancak halkın iktidarında halkın evlatlan birbirine kurşun sıkmak zorunda kalmaz. Kininizi, öfkenizi bu düzene, bu düzeni sürdürmek isteyenlere yöneltmelisiniz. Devrim şehitlerinin analanyla birlikte bu zulüm düzenine karşı mücadele etmelisiniz.
Bu öyle bir düzendir ki, 60-70 analarımızın da yüzü gülecek. Kahrın, yaşındaki analarımızı yerlerde öfkenin, üzüntünün değil, sevincin sürüklemekte, işkence yapmaktadır. gözyaşları akacak gözlerinden. O gün Susurluk Devleti'nin analara verdiği Susurluk Devleti'nin yıkıldığı, demokratik değer budur. halk iktidarının kurulduğu gündür.* Elbet bu topraklarda BİR KİTAP Kitabın Adı: "ANA BABALARIN EL KİTABI" Yazan: Anton S. MAKARENKO Yayın Evi: Sorun Yayınları, 320 sayfa "Eğitmeyi bilmek de bir sanattır... piyano çalmak, bir tablo yapmak, iyi bir firezeci ya da iyi bir makina ayarcısı olmak sanatı gibi" diyor Makarenko. Makarenko eğitimbilim konusunda hem teorik hem pratik çalışmaları olan bir eğitimcidir. Yaşam Yolu 1-2, onun Türkçe'ye çevrilen kitaptan arasında adı en çok duyulan, ve ülkemizde yılardır beğeniyle okunan bir eğitim kitabıdır. Ama, o sadece bir yazar değil, pratiğin içinde biridir; şu sözleri de bunu anlatır: "30 yıldan beri, eğitsel çalışmalarla uğraşıyorum. Bu sürekli çalışma için 200 bin saat ayırdım. Elimden 3 bine yakın çocuk geçti..." Makarenko, "Ana Babaların El Kitabı"nda; dokuz bölüm halinde, her bölümde değişik olay ve sonuçlara vurgu yaparak yaşadığı deneyleri aktarmaktadır. Kitap; çeşitli aile tiplemelerini, uyumsuz çocukları, ana babalarla çocuklar arasındaki karmaşık ilişkileri, ana babaların ve çocukların toplumla olan ilişkilerini vermeye çalışıyor. Kuşkusuz bu kitapta Makarenko okuyucuya hazır bir "reçete" sunmuyor. Toplumun geleceği olan çocukların eğitimi ve toplumun en küçük hücresi olan ailenin nasıl olması gerektiğini örnekler ışığında tartışıyor. Okurken kah öfkelenecek, kah kızacak, kah sevineceksiniz, olay ve anlatımlar sizi sürükleyecek kadar canlı ve ders vericidir. Makarenko'nun anlatımı da, eşler arasındaki emek ve sevginin, çocuklara yaklaşımın nasıl ciddiyetle ele alınması gerektiği konusunda herkesin kafasını açacak ölçüde nettir. Paylaşma, dayanışma, sevgi ve insan saygısı bu yaklaşımın özünü oluşturur. Kitap sadece ana-babalar için değil, çocuklar, gençler, yaşlılar kısaca, herkes için bir eğitim kitabı olabilecek bir özelliğe sahip. Kitap okunduğunda her insanın başta kendisi olmak üzere, tüm ailesini ve aile ilişkilerini yeniden gözden geçirip sonuçlar çıkarabileceği düşüncesindeyiz. Anlatılan her deneyden çıkarılacak sonuçların günümüze, insan ilişkilerine, kendi yaşamımıza dönük yanlarıyla incelenmesi ilerletici ve geliştirici olacaktır. Makarenko daha kitabın 1. Bölüm girişinde kendisine şunu soruyor. "Bugünün ana-babaları çocuklarını yetiştirirken, ülkemizin tarihini, giderek dünya tarihini yapacak olan insanı yetiştiriyor. Böyle geniş bir konunun onca ağırlığını taşıyabilecek kadar güçlü mü omuzlarım?" (s. 9) Makarenko gibi ana-babalar da bu sorunun cevabım açıklıkla verebilmelidir. Çocuklarımızı yetiştirirken onlar nasıl hazırlıyoruz? Onlara tarihi, değerlerimizi, onurlu olmayı, haksızlığa, adaletsizliğe karşı durmayı, boyun eğmemeyi öğretiyor muyuz? YOKSA bencilliklerimiz öne çıkıyor ve "aman oğlum, kızımın başına bir iş gelmesin" deyip onları boyun eğen bir yaşam için mi yetiştiriyoruz? Düzenin çocuklarımızı, gençlerimizi ne hale getirdiği, onları nasıl kişiliksiz, zayıf ve korkak kişiler yapmaya çalıştığı, uyuşturucu, alkol ve fuhuşla onları nasıl bir geleceğin beklediği hiç de yabancımız değildir. Bir anne-baba olarak artık karar verme zamanımız gelmiştir. NASIL ÇOCUKLAR İSTİYORUZ? "Ülkenin tarihini, giderek dünya tarihini yapacak olan çocuklar mı?" yetiştireceğiz, yoksa, "zavallı, bencil, sıradan, düzeni devam ettiren küçük insanlar mı" yetiştireceğiz? Çoğu zaman ana-babalar çocuğunu sevme, koruma görünümü altında onun adına düşünür, onun adına karar verir. Çocuklarını tüketici ve giderek bir asalak haline getirirler. Sevgi adına çocuklarının kişiliğinin gelişmesinin önünde ENGELDİRLER. Çocuklarına İYİLİK değil, KÖTÜLÜK yaparlar. Evet analar babalar, nasıl çocuklar yetiştiriyorsunuz? Bir "Düşman" mı? Halkına, değerlerine, ana-babasına yabancı, toplumsal olaylara duyarsız, insan sevgisinden uzak, asalak ve tüketiciler mi? Ana-babalar çocuklarının geldiği noktadan öncelikle kendilerini sorumlu tutmayı öğrenmelidirler. Çocuk eğer, bir "düşman" olarak yetişmişse bunun bir sorumlusu da o ailelerdir. Makerenko, aile arasındaki sorunların ana kaynağını oluşturan "para" konusuna da el atmadan geçmemiştir. "En şeytanca buluş" olan paranın yokluğunun çoğu zaman aileleri, çocukları yuvarladığı "uçurumlar" bilinir. Düzenin üç kuruş için insanları nasıl çirkinleştirdiğini uzun uzun anlatmaya gerek yoktur. Ama her ana, baba üç kuruş için, eğilip bükülmeyen, kişiliğinden ödün vermeyen insanlar yetiştirebilmelidir. Makerenko, ailenin çocuk eğitiminde izleyeceği yöntemi de tartışmaya açmıştır. Ana-Babalar nasıl bir yöntem, izleyecektir? Çocuğun eğitiminde dayağın yeri nedir mesela? Olmalı mı, olmamalı mı? Makerenko, doğal bir otoriteden yanadır... Tüm bunların daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle kitabı okumak, aile içinde tartışmak yararlı olacaktır.* ANALIĞIN YÜZ KARASI BİR KADIN Oktay Yıldırım bir işbirlikçiydi. Annesi onun halkı, devrimcileri ihbar etmesine aracılık yaptı. Bir özgürlük eylemini engellemek için "oğul" gardiyana koşarken, "anne" de askerlere koşup ihbar yapıyordu. Tutsakların ziyaretçilerini nedensiz yere ihbar ediyor, işkenceye aldırtıyorlardı. "Oğul", polisle kısa sürede bırakılmak için işbirliği yapmıştı. "Anne" de "evladı"nın biran önce çıkması için ihbarcılık yapıyordu. İhanet çukuruna birlikte battılar. Oktay Yıldırım, ihanetinin cezasını canıyla ödedi. "Anne" oğlunun ölümünden sorumlu olarak, cezasını ömür boyu vicdan azabıyla ödeyecek. Ama sahi, böyle bir annede gerçekten vicdan veya bir parça annelik duygusu var mıdır sizce? Ey muhbirin muhbir anası! Ha kızını orospu yapmışsın, ha oğlunu muhbir... Var mı bir farkı? Kızına para için git orospuluk yap demekle, oğluna para için git onun bunun kızını, karısını sat demekle, dışarı çıkmak için insanları gambazla, işkenceye aldırt demek arasında ne fark var ha? Annelik mi bu yaptığın? Böylelikle korumuş mu oluyorsun evladını? Evladının işbirlikçiliğini teşvik eden, gizleyen, onun ölüm kararına imza atmış demektir. Hangi ihanet cezasız kalır ki? Ama diyelim muhbirliğiniz açığa çıkmadı; diyelim ki, "evladın" tahliye oldu! Ne pahasına? Onlarca insanı gözaltına aldırıp işkence tezgahlarına göndermek, onlarcasını hapishanelere attırmak, belki de kimisinin katledilecek olması pahasına. Hangi yüzle bakacaktınız insanların yüzüne? "Oğlumu bıraktılar" derken, neden bıraktılar sorusuna yalan cevaplar verirken vicdanınız sızlamayacak mıydı? Oğlunun çıkması için onlarca insanı işkenceye göndermek, tutuklattırmak, hangi annenin vicdanına sığar? Vicdansız ana! Sen bir ana olamazsın. Ana-oğul birlikte işkenceye gönderdiğiniz, tutuklattırdığınız o insanların da anaları, evlatları yok muydu? Ya onların analarının acısı? Ki, işkenceye aldırdıklarınızın çoğu da anaydı zaten... Yine kıyaslayalım, bir anne evladının iyiliğini ister elbet. Ama onurlu, namuslu bir iyiliktir bu. Bir ana "kızının iyiliği" için, onun orospu olmasını isteyebilir mi? Hainin annesine göre isteyebilir. Orospu olup çok para kazanıp rahat edecektir. Kızı için böyle bir "iyilik" düşünen anne, artık anne değildir; bir genelev patroniçesinden farksızdır. "Sermaye"si az bir Manukyan'dır o. Ya oğlunu muhbir, hain yapan, muhbirliğini teşvik eden ana? Onun da farkı yok Manukyan'dan. Şubedeki işkenceci "kadın" polislerden farkı yok. Ey analar! Oğullarınızı ve kızlarınızı bu düzenin çirkefliklerine teslim etmeyin. Analık kutsaldır, yücedir. Bir tek koşulla; onurlu, namuslu olmak ve onurlu, namuslu evlatlar yetiştirmek koşuluyla. Evladının onursuzluğuna, namussuzluğuna onay veren ana, kutsal, yüce değil, düşkün bir yaratıktır artık.*
"BU CHP ADAM OLMAZ" DEDİRTEN KURULTAY Deniz Baykal, seçim öncesi CHP'nin baraja takılacağı şeklindeki görüşlerin artması üzerine büyük bir iddia ile "Barajı geçecek miyiz, geçemeyecek miyiz göreceksiniz" diyordu. CHP barajı geçemedi. Geçseydi belki Baykal bir süre daha durumu idare edebilirdi. Geçemeyince yol gözüktü. Kendi isteğiyle değil, tepkilere direnemediği için istifa etti. Direnişini sürdürmeye kalksaydı Kurultaydaki tablo çok daha yaygın olarak bütün parti örgütlerinde yaşanacak ve sonuçta da büyük olasılıkla kendi hizbi ile başbaşa kalacak, CHP'nin yüzde 8'lik oyu çok daha küçülecekti. Kurultaydan geriye ise bir havada uçuşan sandalyeler kaldı, Bir Altan Öymen teşekkür konuşması yaparken pet şişelerden kaçışı, Bir de galiz küfürler. CHP'ye oy verenlerin çoğunluğu emekleriyle geçinen, sola yakın, demokrat diye nitelenebilecek bir kitledir. Ancak CHP düzen partisidir, il-ilçe yönetimlerinden başlayarak partinin tepesine giden yolun her karışı burjuva politikacılığının kurtları tarafından parsellenmiştir. Bütün düzen partilerinde olduğu gibi CHP'de de emekten, halktan yana olanların bu yolu aşıp tepeye ulaşabilmeleri mümkün değildir. CHP'de subaşlarını tutanların tabandaki beklentileri, CHP'yi diğer düzen partilerine tercih edip oy verenlerin beklentilerini hepten görmezden gelmeye başlamalarının bir nedeni de budur. 90'lı yılların başında CHP'nin halktan aldığı destek, MGK politikalarına sağlanan uyumla, kontrgerillanın icraatçısı olunarak harcandı. Deniz Baykal'ın Tony Blair özentiliği ise halkla CHP'yi, tabanla yönetimi birbirinden daha da uzaklaştırdı. Kurultay öncesi yönetime talip olan çok sayıda adayın yaptığı tartışmalar geçmişin köklü bir muhasebesi değil, yönetimi ele geçirmenin hesaplarıydı yalnızca. Elbette hizipçiliği ile ünlü Deniz Baykal'ın Tony Blair özentisinin partinin küçülmesinde önemli bir payı vardı, ama tek neden bu muydu? Baykal öncesi ve Baykal'ı yönetime getiren CHP tartışılmadan, daha açıkçası CHP'nin misyonu, düzen için neyi temsil ettiği tartışılmadan hiçbir şeyin değişmeyeceği, değiştirilemeyeceği açıktı. Ama kimse buna niyetlenmedi. Niyetlenemezdi de. Çünkü en radikal konuşmayı yapan Hasan Fehmi Güneş'ten, geçici gözüyle bakılan ve Baykal tarafından da desteklenen yeni başkan Altan Öymen'e kadar yönetime talip olan adayların hepsi CHP'nin bugün geldiği noktadan sorumludur. Hasan Fehmi Güneş, faşizme karşı direnç odaklan oluşturmaktan bahsediyordu mesela. Faşistlerin halka nasıl saldıracaklarından bahsediyordu. Heyhat! Demek ki, faşizm sadece MHP iktidar ortağı olduğu zamanlar geliyor CHP'nin aklına, o gidince faşizm de gidiyor. Peki Hasan Fehmi Güneş'in partisinin hükümet ortağı olduğu yıllarda, cunta dönemlerinde bile görülmedik ölçüde gerçekleştirilen infazlar, faili meçhuller, kayıplar, katliamlar olurken demokrasi mi vardı Türkiye de? Hasan Fehmi Güneş ne yapıyordu o zaman? CHP ne yapıyordu? Faşizme koltuk değneği olmaktan başka... İşçi, memur, öğrenci coplanırken köyler yakılıp boşaltılırken,
yiyecek ambargoları uygulanırken, faşistler halka saldırırken CHP neredeydi? Kurultay'da yönetime talip olanlar ne yapıyorlardı, neden sesleri çıkmıyordu? Neden halka yapılan saldırılara, zulme ortak olmuştu CHP? Neden MGK'nın emirerliğini yapmıştı? Bu dönemde CHP'de subaşını tutanlar, yöneticilik yapanlar, hele ki başbakan yardımcılığı yapmış olan bir Murat Karayalçın gibileri hangi yüzle yönetime tekrar talip oluyorlar, hangi yüzle kürsüye çıkıp konuşma cesareti gösterebiliyorlardı? Faşizm neydi? Emperyalizm neydi? Bunlara karşı mücadele etmeden, halktan yana olmadan, onun çıkarlarını korumak için mücadele etmeden nasıl demokrat olunurdu? Bunların hiçbiri ne Kurultay öncesi ne de Kurultay'da tartışılmadı. Baykal kurultayda tekrar aday olmaya cesaret edemedi. Diğerlerinden bazıları ise Baykal'ı,. Baykal'ın "yeni solculuğunu" eleştirerek, kimisi doğru dürüst tek kelime etmeden yılların alışkanlığıyla vaatlerde bulunarak, kimisi de eski CHP çizgisine dönmeyi savunarak, CHP'nin başına çöreklenmek için yarıştılar. Altan Öymen'e pet şişelerinin atılması, sandalyelerin havada uçuşması, Altan Öymen'den habersiz dağıtılan anahtar liste ve o yokken oylamanın başlatılması gibi ayak oyunları eleştiriliyor bugün en çok. "Bu CHP adam olmaz" deniyor. Bunların çok önemi yok aslında, ilk kez de yaşanmıyor tüm bunlar. CHP'lilerin asıl eleştirmeleri, muhasebesini yapmaları gereken faşizmin nasıl koltuk değneği olduklarıdır. Bunca sömürüye, zulme nasıl ortak olduklarıdır. Eğer bu eleştiriyi, muhasebeyi yapmış olsalardı, Kurultayda yönetime talip olanların hiçbirinin o salona girmemesi, sokulmaması gerekirdi. Ama bunu yapabilecek bir delege yapısı da yoktur. Belki çok küçük bir azınlık dışında, büyük bölümü onun ya da bunun adamıdır. Yine şu veya bu eski yöneticilerin destekçisi olmuşlardır. Hesap sormamışlardır. Sonuç: Eski tas eski hamamdır. CHP'de bundan sonra da değişecek bir şey yoktur. Halktan yana olanlar, devrimcilerin yanında olmalıdır. Tony Blairciliğin kurtaramadığı gibi, bundan sonra da, ne eski çizgisine dönmeye çalışmak, ne de politikasızlıkla politika yapmak kurtaramaz CHP'yi. Eski-yeni diye birbirinden kalın çizgilerle ayrılan bir şey yoktur CHP'de. Yeni eskinin devamı, onun yarattığı doğal bir sonuçtur. Eski çizgisiyle de CHP bir düzen partisiydi. Ecevit'in yüzde 41'le iktidar olduğu dönemi hatırlayın. Sıkıyönetim, baskı yasaları onun döneminin eseridir. '90'larda SHP'yle aynı şey devam etmiştir. O zamanki SHP'li insan hakları bakanları devrimci harekete karşı yapılan infazlarda gözlemci rolü oynamışlardır. Ortak olmuşlardır. Yıllar geçtikçe, bu suç ortaklığı daha açık çıkmıştır su yüzüne. Doğaldır da bu, çünkü düzen kriz içindedir, kitlelerin tepkilerini nötralize edecek koltuk değneklerine ihtiyacı vardır. Düzenin krizinin derinleşmesi CHP'nin krizini de derinleştirmiştir. Düsen, kendi "sol"unu kullanarak halka saldırılarına devam etmek gerektiğini düşündüğünde, elinin altında hep CHP olmuştur. Bu CHP'nin kaderidir. Ve bugün gelinen nokta kaçınılmaz son olmuş, kitleler CHP'den alabildiğine uzaklaşmışlardır. Düzen, CHP'nin bugünkü çizgisine gelmesini istemiş, o da gelmiştir. Sorgulanması gereken budur, yoksa bunda kimin en çok pay sahibi olduğu değil. Peki şimdi sunulan çözüm nedir? Hem düzen partisi olacak, düzenin koyduğu kurallara göre politika yapılacak, hem de düzenin vermek istemediklerini CHP'den bekleyeceksin... CHP'nin en "solcularının sunduğu dahiyane çözüm budur işte. Ama olmaz öyle şey. Hem düzenden, hem de halktan yana olunamaz. Ya halktan yana ya da karşısında olursunuz. Türkiye gerçeğinin, faşizm gerçeğinin öncelikle ortaya koyduğu budur. CHP tabanındaki demokratların, emekten yana olanların öncelikle görmesi gereken de budur.* FAŞİZME KARŞI NASIL OMUZ OMUZA OLUNUR? Bugünlerde en çok duyulan sloganlardan biri "Faşizme Karşı Omuz Omuza" sloganı. Ülkemizde her zaman geçerliliği olan bu slogan, MHP'nin oy oranını artırıp iktidara ortak olması ihtimaliyle daha da güncelleşmiş oldu. Devrimci, demokrat, ilerici hemen her kesim kullanıyor sloganı. ÖDP'liler atıyor mesela. Oportünistler, Kürk milliyetçileri de. Hatta, CHP Kurultayı'nda bile salonda belli bir kesimin en sık attığı ve salonda en gür sesle çıkan slogan oldu. Böyle olunca bu sloganın çok çeşitli kesimleri birleştirebilecek, ortak bir hedefe yöneltebilecek bir muhtevaya sahip olduğu düşünülebilir. Esasında öyledir de. Ama bu günkü durumda bu pek de mümkün değildir. Mümkün olmaması sloganın ülke koşullarına uygun olmamasından kaynaklanmıyor. Ülkemizde faşizm vardır ve elbette faşizme karşı omuz omuza olmak gerekir. Mümkün olmaması bu sloganı atanların, attıkları sloganla kendi gerçekliklerinin ve siyasal tesbitlerinin tezat oluşturmasıdır. Faşizme karşı omuz omuza olmak gerekir. Ama önce; faşizm nedir, MHP kimdir, MGK kimdir, Susurluk nedir, bunlarda netleşme gerek. CHP'liler "Faşizme karşı omuz omuza" diyor. Peki hem CHP'li, hem faşizme karşı nasıl olunacak? CHP faşist düzenin partisi. Muhalefette iken düzenin payandası, destekçisi, hükümette iken MGK'nın sözünden çıkmayan, faşizmin icraatçısı bir parti. Yüzüne sosyal demokrat etiketi takması bir şeyi değiştirmiyor. Düzene karşı olmayan, faşizme karşı olmayan bir partide yer alıp da nasıl faşizme karşı mücadele edilir? ÖDP'lilerin durumu da CHP'lilerden farklı değildir. "Ne REFAHYOL ne Hazırol" deyip MGK'nın kuyruğuna takıl, düzenin icazetini almak için her yolu dene, faşizmin seçim oyunlarına katılıp, faşizmin parlamentosuna girmek için can at, ondan sonra "Faşizme Karşı Omuz Omuza" diye slogan at. MGK'nın kuyruğuna takılmakla, faşizme karşı omuz omuza olmak, birbiriyle çelişir. Faşizm MGK'dır. MGK Susurluk'tur. Susurluk MHP'dir. Susurluk devlettir. Bunlar içiçedir. Birine karşı olup, diğerine karşı olmamak mümkün değildir. Kürt milliyetçiliği "faşizme karşı omuz omuza" diyor. Peki MHP'li bir hükümetten çözüm bekleyen kim? Çözüm beklenen bir hükümete karşı omuz omuza verdiğimizde, senin omuzun bizim omuz başımızda nasıl duracak? Oligarşiye barış öneriliyor. Oligarşiyle barışanlar, faşizme karşı nasıl duracak. Oligarşi kim? Faşizm ne? Demek ki karışıklık var. Oportünizm, aynı açmaz içindedir. Kürt milliyetçiliğinin peşinden sürüklendiğinde, hangi çerçevede, hangi şiarlarla omuz omuza gele- cek? Elbette bu sloganı atanların gerçekten faşizme karşı olmak, faşizme karşı savaşmak gibi bir amaçları varsa solun çok çeşitli kesimlerinin yan yana gelmemesi, omuz omuza olamaması için bir neden yoktur. Devrimden, sosyalizmden yana değildir ama faşizme karşıdır; anlaşılırdır, sınıfsal bir temeli vardır ve çeşitli demokrat, ilerici kesimlerle, (ki bunun içine o zaman anti-faşist CHP'lisi de, başkası da girer) bu çerçeve içinde de faşizme karşı omuz omuza gelinebilir. Ama en başta kime ve neye karşı, ne için omuz omuza durulacağında netlik şarttır. MHP'yi devletten ayrı düşünmek, 80 öncesi anti-faşist mücadelede içine düşülen en önemli yanlışlardan biridir. Bu yanlışın sahipleri, yanılgılarını esas olarak sürdürmüş, teorik olarak olmasa da fiilen mevcut düzeni burjuva demokrasisi olarak değerlendirip legalleşmişlerdir. MHP'ye karşı mücadelenin, devlete karşı mücadeleden ayrı ele alınamayacağı, bugün çok daha bariz bir gerçektir. Susurluk'taki devlet, anti-faşist mücadelenin içeriğini fazla tartışmaya yer bırakmaksızın ortaya koyuyor. Ama Susurluk'u Çiller-Ağar-Bucak'tan ibaret görenler için elbette belirsizlik, kafa karışıklığı sürecektir. "Faşizme karşı omuz omuza", evet;' Ama faşizm kim? MHP kim? Devlet kim? Bunları netleştirmek kaydıyla. MHP'li yeni hükümet kısa zamanda kurulacak gibi görünüyor. Yine kısa zamanda görülecek ki, MGK politikalarının uygulayıcısı olacak-. tır. MGK ve Susurluk konusunda netleşmeyenler, MHP'ye karşı da doğru bir ideolojik ve pratik tavır geliştiremeyeceklerdir. Yine MGK'nın çeşitli manevralarına yedeklenip, anti-faşist mücadelenin dışında kalacaklardır. MGK'nın "ülkücü mafya"yı "tehdit" olarak ilan etmesi üzerine yapılan değerlendirmeler hatırlanmalıdır. Bunun MHP'yi aklamaya yönelik bir karar manevra olduğu son derece açık olmasına rağmen, reformistlerden Kürt milliyetçilerine, Aydınlık karşı-devrimcilerine kadar pek çok çevre, bundan farklı sonuçlar çıkarmış, MGK'nın ilericiliği keşfedilmiş, sola karşı artık daha "yumuşak" davranacağı tahlilleri yapılmıştır. MGK, solun önemli bir kesiminde bu kafa karışıklığı olduğu sürece, onları oyalayacak, yeni beklentilere sokacak yeni taktikler, manevralar geliştirmekte zorlanmayacakta. Bu karışık kafalarla faşizme karşı omuz omuza durmak zordur; veya omuz omuza durulduğunda, omuz başımızın ne zaman, nasıl birdenbire boşalıvereceğini bilemeyiz. Omuz omuza olmanın gücünü ve güvenini duyamayız. Faşizm nedir? MHP kimdir, devlet, MGK, Susurluk nerede durmaktadır; biz bunların karşısında neredeyiz? Faşizme karşı doğru bir çizgide buluşabilmek için bunların cevapları netleşmeli, yanılgılar son bulmalıdır.*
ABDULLAH ÖCALAN'A MEKTUP ayın Abdullah Öcalan, Oligarşi, sizi ve sizin şahsınızda Kürt halkının ulusal kurtuluş mücadelesini yargılayıp mahkum etmek istiyor. Yanınızdayız. Egemen sınıflar devrimcileri, yurtseverleri, halkları yargılayamaz. Yalnız değilsiniz. "Sanık" sandalyelerinde tek kişi bile olsak, yalnız değilizdir. Düşmanla yüzyüzeyken ve tek başımızayken de hiç yalnız kalmadık. 1988'de, cuntanın açtığı, sivil cuntacıların sürdürdüğü mahkemede, önderliğimizle, kadrolarımızla, taraftarlarımızla bizim nezdimizde halk kurtuluş mücadelesini mahkum etmeye çalışırlarken şöyle ifade etmiştik bunu: "Spartaküs vardı salonda. Yanında yüzlerce kendisi gibi köle arkadaşlarıyla. Sonra Baba İshak hiçbir duruşmayı kaçırmadı. Bedreddin bir köşeye divanını kurmuş, Torlak ve Börklüce'yle birlikte müritlerini dinliyordu. Tupac Amaru da sessiz ve vakur kişiliğiyle oturuyordu bu davada. Yanında beyaz adama lanet okuyan binlerce kızılderili vardı. Pir Sultan gelmişti, elinde sazı, dilinde 'dostun selamı'..." Bu kadar da değildi tabii. Dünya proletaryasının öğretmenleri Marks ve Engels, Lenin'den Mao'ya, Ho Amca'dan Castro'ya, Dimitrov'dan Che'ye, dünya devriminin muzaffer önderleri de oradaydılar. Onlarla birlikte yargılanan değil, yargılayandık. Onlarla birlikte tarihin yargısını savunmuştuk orada. Biliyoruz ki, İmralı'da da olacaklar. Dünyanın tüm zalim ve sömürücüleri de orada olacak. Yani kısacası, mahkeme salonu denilen o 10-20 bilemediniz 100-150 metrekarelik yerler sömürenlerle dünya halkları arasındaki savaşın bir mevzisinden başka bir şey değil. Söyleyeceğiniz her söz, ya dünya halklarının, ya diğer tarafın hoşuna gidecek. "İki tarafı" birden hoşnut etmek mümkün değildir. Sayın Öcalan, Siz de kuşkusuz çok iyi biliyorsunuz ki, oligarşi için sorun tabii ki bir kişiye şu veya bu cezayı vermiş olmanın ötesindedir. Oligarşi bu davada halkların kurtuluşu için doğru olan, devrimci olan ne varsa mahkum etmek istiyor. Oligarşi bu davada halkların kurtuluş umudunu boğmak istiyor. Buna karşı koymak durumundayız Sayın Öcalan. Yirmi bini aşkın şehidimiz adına, mücadelenin haklılığını ve meşruluğunu savunmalıyız o kürsüde. İmralı'dan yaptığınız çeşitli açıklamalar ve mektuplar vesilesiyle yeni bazı değerlendirmelerinizi öğrenmiş olduk. Çok yeni şeyler söylüyorsunuz; bu yeni şeyler içerisinde tek tek ele aldığımızda doğrular ve yanlışlar birarada duruyor. Eğer süreci, stratejileri, politikaları yeniden şekillendireceksek, bu değerlendirmeyi yaparken doğruları ve yanlışları ayıralım. Yine bu arada, bunların aslında yeni olmadığını, 93'ten beri düşündüğünüzü belirtiyorsunuz. Birkaç açıklamanızda ben zaten 90'ların başında artık sonuç alamayacağımızı görmeye başlamıştım diyorsunuz. Keza yine Roma dönemindeki bir konuşmanızda artık TC ordusunun da, gerillanın da askeri olarak daha fazla bir şey yapamayacaklarını söylemiştiniz. Yani o zamandan bir anlamda "tıkanma" tespiti yapıyordunuz. Söylediklerinizin doğru yanları var. Sezgisel veya deneysel de olsa bazı gerçeklerin düşündüğünüz gibi olmadığını gördünüz. Ama bunları gördüğünüzde veya sezdiğinizde "ne yapıyoruz, nereye gidiyoruz, nasıl düşündük, neden düşündüklerimiz uygulanmadı, bu yol, bu strateji, bu taktikler yanlış" demediniz. Cüretle yanlış olanı, hayata uymayanı masaya yatırmadınız. Ve dostlarınızı, doğru söyleyenleri ne yazık ki hiç dinlemediniz. Bu koşullarda bunları söylemek ne kadar anlamlı bilemiyoruz; ama siyasal ve tarihsel olarak bunları söylemek zorundayız. Açıklamalarınızda, sekiz maddede yeni bir yol ve yöntemler üzerine düşündüğünüz görülüyor. Ama bir bütün olarak, bakış açısı yanlışlığını korumaya devam ediyor. Doğrular bu yanlış bütün içerisinde kayboluyor, yokoluyor, geri olana hizmet ediyor. Bunların, en azından belli başlılarını ele almak istiyoruz. A- İmralı'dan açıkladığınız Sekiz madde de "doksanlı yıllardan itibaren bazı saptırmalara rağmen, Kürtlerin ifade özgürlüğüne de açık hale gelen demokratik cumhuriyet sistemi"nden sözediyorsunuz. Hangi demokratik sistem Sayın Öcalan? Hangi ifade özgürlüğü? En başta bu tesbitinizi ele aldık. Çünkü "demokratik cumhuriyet" tesbiti yapmak, bugüne kadarki devrimci mücadelenin meşru zemine sahip olmadığını söylemek demektir. Bunu siz de biliyorsunuz, o halde nereden çıktı bu "demokratik cumhuriyet" tesbiti? Bunların Türkiye'de olmadığını, Türkiye'de bütün halklara zulüm ve esaret uygulayan, bütün ezilenlerin sesini şiddetle bastırmaya çalışan düzenin niteliği hiç bir zaman demokratik cumhuriyet olmadı. Oligarşik diktatörlük demokrasiyle hükmünü sürdüremezdi zaten, onun için faşizme başvurdular. Demokratikliğin, demokrasinin nasıl oluşacağını hepimiz çok iyi biliyoruz. B- Yine bu sekiz madde'de "Ülkemiz" diyorsunuz, başka açıklamalarınızda "ortak vatan" diyorsunuz; bunlar çok doğru teshirler. Keşke bunları yıllar önce söyleseydiniz. Özgür koşullarda söyleseydiniz. Ama yine de zararın neresinden dönülürse kardır. Bu ülke, bu vatan bütün halkımızın. Halk kim; halk bu topraklar üzerinde yaşayan, emperyalistlerle, işbirlikçi tekellerle, toprak ağaları ile çelişkisi olan herkestir, bütün ezilenlerdir. Kürt, Türk, Arap, Laz, Çerkez, Gürcü, Asuri, Boşnak, Azeri, Terekeme, Rum, Ermeni bütün ezilen halklardır. Vatan ve halk kavramları derinleştirildiğinde, neler yanlış, neler doğru ve nasıl yapmalıyızın cevabı kendiliğinden ortaya çıkar. Vatan üzerinde sözünü ettiğimiz bütün halklar yaşıyorsa, ve bu halkların asırlardır süren birliktelikleri varsa, bu gerçeği görmezden gelip, halkları milliyetlerine göre ayırıp her milliyetin bağımsız örgütlenmesini ve mücadelesini savunmak yanlıştır. Düşünün, Anadolu'dan Rumeli'ye kadar ülkemizde yaşayan bütün milliyetler sadece milli taleplerini başat hale getirip mücadele ederse sonuç ne olur? Bu, milliyetlerin birbirini boğazlamasından başka bir sonuç doğurmaz. Devrimciler her zaman sınıfsal ve ulusal mücadeleyi birlikte ele almışlardır. Bu birliktelik gözardı edildiğinde emperyalistlerin devreye girmesi ve mücadeleyi saptırması çok zor olmamıştır. Ülkemiz ve vatan kavramları üzerinden sömürgecilik, ayrı örgütlenme teorileri yeniden gözden geçirilmelidir. Bu gözden geçirme Türkiye devrimini güçlendiren sonuçlar verecektir. C- Kaçırılmanızın aynı zamanda Türkiye'ye karşı da bir komplo olduğunu belirtmişsiniz; Türk-Kürt çatışmasını isteyen bazı güçler var demişsiniz. Kaçırılmanızda bu neden var mı bilemiyoruz, ama emperyalistlerin böyle bir çatışmayı istediği açıktır. Buna bağlı olarak, bir Türk-Kürt çatışmasını engellemek istediğinizi belirtiyorsunuz. Elbette doğru bir amaç. Savunmanız buna hizmet ettiği ölçüde bu yanıyla da özel bir önem taşıyacaktır. Ama neden "Türk-Kürt çatışmasını" önlemek gibi bir "görev" çıktı önümüze? Buraya nasıl gelindi? Ne yapıldı da oligarşi Türk şovenizmini, milliyetçiliği bu kadar geliştirebilme imkanı buldu? Strateji, emperyalistlerle, farklı ülkelerle ilişkiler, Kürtlüğe, Türklüğe, Türk halkına bakış açısı nasıldı ki, böyle bir gelişme oldu? Tabii bunlar sorgulanmalı; ama şunu da eklemeliyiz; "Türk-Kürt" çatışmasını engellemek, oligarşiyle barışmaktan geçmiyor. Yapılması gereken, bu çizginin muhasebesini yapıp, halkın karşısına ciddi bir özeleştiriyle çıkmak ve mücadeleyi, örgütlenmeyi Anadolu halklarının birliği, kardeşliği temelinde geliştirmektir. D- Avrupa ve ABD'nin komplosundan sözediyorsunuz. Özellikle ABD'ye vurgu yapıyorsunuz. Bütün bunlar da doğru. Evet ama Sayın Öcalan, bütün bu yaşadıklarınızdan sonra, taraftarlarınıza, mücadelenizi destekleyenlere çok daha açık ve net mesajlar vermeniz gerekmiyor mu? Bugün çok açık ki; Türkiye'deki
hiç bir hükümet ABD'nin, dolayısıyla MGK'nın iradesi dışında önemli hiç bir konuda adım atamaz. Peki durum bu iken, siz sekiz maddede hangi çözümü öneriyorsunuz? Roma'ya geldiğinizde, Avrupa'nın ve ABD'nin kabul edebileceği yedi maddeyi önerdiniz. Denediniz, karşılığını siz özgürlüğünüzle ödediniz. Ama bu konularda hala açık ve net, ciddi bir muhasebe olmadığı görülüyor. Olmadığı için sekiz madde'de hala BM, AB, AGİT'i gözlemci olarak çağırıyorsunuz. Bütün dünya, ABD'nin sizi Türkiye oligarşisine neyin karşılığında verdiğini çok iyi biliyor. PKK'nın dişleri sökülecek, güçsüz bırakılacak, ezilecek, bunun sonucunda, oligarşi hem de pazarlıksız bir kısım kültürel haklar vererek "sorunu çözdüm" diyecek. Elbette ABD, ne Kürt halkına ne de başka bir halka sevdalı değil. O attığı her adımın kendi çıkarlarını güçlendirmesini ister. Türkiye oligarşisi de, ulusal güçler de kendisine hizmet etsin ister. Bunun için mümkün olduğu kadar sorunu sürece yayar. Hiç bir zaman kendi dışında çözüm istemez. Ne zaman ister; işte yaşadığımız Yugoslavya örneği. UÇK hergün daha çok bombalayın, işgal edin diyor. İşte Barzani, Talabani örneği. Yıllardır Kuzey Irak'ta yaşanan zulüm. Emperyalizm bütün halklarla oynuyor, adeta alay ediyor; sana demokrasi lazım, bir diğerine insan haklan lazım, başkasına senin kültürel hakların yok diyor; herkesle oynuyor. Bazen önünü açıyor, destekliyor gibi görünüyor. Bazen başına bombalar yağdırıyor. Buna yolaçan nedir Sayın Öcalan? Buna yolaçan, sınıfsal ve ulusal mücadeleyi birleştiren devrimci zeminde durmamaktır. Buna yolaçan, halkların birliği, ortak mücadelesi ve ortak iktidar hedefinden uzaklaşmaktır. Dar ulusal çıkarlara hapsolmaktır. Bu zeminden çıkılmalıdır. Doğru devrimci rotaya girildiğinde; vatan, halk, özgürlük ve kurtuluş ifadeleri gerçek anlamını bulurlar. Kurtuluş nerededir Sayın Öcalan? Bugün Irak Kürdistanı'nda olan biten nedir? Görünüşte Kürt ulusal talepleri ile ilgili her türlü haklan vardır. Emperyalizmin desteğiyle Irak halkına bomba yağdırarak bu sağlanmıştır. Peki kurtulan kim, kimden kurtuldular? Muhtemel ki, emperyalizm Kosova'yı da Yugoslavya'dan ayıracak. Kurtulmuş olmayacağı çok açık. En önemlisi de, farzedelim ki, emperyalizmin desteği olmadan bir kısım kültürel haklar verildi. Nitekim, Saddam bunu defalarca vermiştir. Sonra neler olduğu herkesin malumudur. O halde devrimci zemin nedir? Ortak vatan kavramı etrafında yeni bir strateji, geçmişle hesaplaşmadan çıkarılamaz. E- Sayın Öcalan, bundan bir süre önce "PKK, Nereden Nereye?" başlığıyla bir dizi yazı yazmıştık. O zaman daha ortada Roma da yoktu, ama bizce o soruyu sormanın zamanı gelmişti yine de. Biliyoruz ki, o ve benzeri yazılarımızı tepkiyle karşıladınız. Ama biz eleştiriyi de dostluğun bir parçası olarak ele alıyorduk. Bu soru ("Nereden Nereye?") sorulmalıydı. Şimdi düşünüyoruz da, eğer o zaman, gerçekten bu soruyu sormuş, cevaplarını tartışmış, 93'ten bu yana düşünmeye başladıklarınızı masaya yatırmış olsaydınız Roma olmayacaktı belki. Ve daha önemlisi siz orada, İmralı'da olmayacaktınız. Tutsak düşmenize üzüldük. Ama adeta kendiniz hazırladınız bu sonucu. Etrafınızdaki şakşakçıların da bunda önemli bir payı var. Hala anlamakta güçlük çekiyoruz, kendinizi nasıl öyle tümüyle emperyalistlerin eline teslim edebildiniz? Nasıl güvendiniz? "Başka çare yoktu" gibi bir cevabı kabul edilemez buluruz. Yapacağınız tek şey emperyalistlerin denetimi altında olan o ilişkiler ağının dışına çıkmaktı. Yani "biz demiştik" meselesi değil ama o zaman herkes Roma Zaferi'nin türküsünü söylerken, biz "bir an önce emperyalistlerin denetiminden çıkılmalıdır" çağrısı yapıyorduk. Tabii etrafınızdaki şakşakçı siyasetlerden, kişilerden farklı bir sesti bizimki. Sesimizden pek hoşlanılmıyordu. Bu nedenle sık sık bize "kemalist"ten, "şovenist"e uzanan adlar konuluyor, hatta zaman zaman "özel savaşçılığımız" bile telaffuz ediliyordu. Ama bir yerde bunları önemsemiyoruz şu an. Çünkü bunlar yalnızca birer sonuç. Sorun, bu sonuçlan yaratan teori ve yöntemlerdir. F- İmralı'dan yaptığınız açıklamalarda bir nokta çok dikkat çekiciydi. Bu Mavi Çarşı gibi eylemler için "dış güçler" yaptırıyor demiştiniz? Öyle mi değil mi, çok önemli değil. Ama PKK'yı en iyi tanıyan sizsiniz, böyle bir şey nasıl ihtimal dahilinde görülebiliyor. Hangi ilişkiler yarattı bu durumu? Ülkelerle veya örgütlerle kurulan ilişkilerin mantığı neydi? Evet Sayın Öcalan, yıllardır bizi ve bir çok kesimi bu noktada politika bilmemekle eleştirdiniz. Doğrudur, bizim bildiğimiz politikada bunlar yok. Bugün sürdürülen politikalar gözden geçirilmek zorunda değil midir? Hangi politika kime hizmet etti, doğru olan nedir? G- Devletin yeniden yapılanması diyorsunuz. MGK da yeniden yapılanmadan sözediyor. Nedir bu yeniden yapılanma? MGK'nın ne dediği, ne yapmak istediği açıktır; onlar sarsılan iktidarlarının güvencesini almak istiyor. Sorun biz ne istiyoruzdadır. Biz bu devleti ne reformlarla, ne de bir kısım Kürt kültürel haklarının verilmesiyle yeniden yapılandıranlayız. Bu devlet, tüm mekanizmasıyla felç edilmeden, ezilenlerin devrimci iktidarı inşa edilmeden hiç bir şey gerçekleşemez. Türkiye'deki demokrasi sorunu devrimci iktidar sorunudur. Bunun dışındaki her çözüm devletin bekasını ve mevcut sistemin ömrünü uzatmaktan başka hiç bir işe yaramaz. Bu nedenle vatanın ve halkın kurtuluş çizgisinde mücadele sürmelidir. Bir yandan da yanlışların, eksiklerin üzerine gidilebilir. Ama o çizgiyi reddettiğinizde yanlışları bulma ve aşma şansı da ebediyen kaybedilmiş demektir. H- Teslim Töre'ye yazdığınız mektupta 20. Yüzyılın sonundaki gelişmelere ilişkin yaptığınız değerlendirmede "...faşizm ve her tür sağ totaliter rejimlerin çözülüşünü, 1990'larda reel sosyalist demokrasi yoksunu total sistemlerin çözülüşü eklenince 2000'ci yılların galibi genel anlamda demokratik sistem olmuştur" demektesiniz. Yani diyorsunuz ki, artık dünyada faşizm, her tür sağcı diktatörlük çözüldü, sosyalist diktatörlükler de çözüldü, demokratik sistem galip... Doğru değil Sayın Öcalan. Bu çözümlemeleri dünya gerçeğiyle, ülkemiz gerçeğiyle bağdaştırmak mümkün değil. Egemen olan demokrasi değil, emperyalist sistemdir. Yeni sömürgelerde faşizm hüküm sürmektedir. Emperyalistler için, dinlerin, dillerin, kültürlerin hiç bir önemi yoktur. Parçalansınlar, atomlarına kadar parçalansınlar diyerek halkları böler ve güçten düşürürler. Hala bunu yapmaya devam ediyorlar. Demokratik sistem nerededir? Ne ülkemizde "Demokratik cumhuriyet"ten, ne dünyada "demokratik sistem" den sözedilemez. Bunlar zorlama tespit ve yorumlardır. I- Ortak vatanı benimsediğinize göre PKK'nın legalleşmesi, af ve Kürt kimliğinin tanınması neyi çözecektir? Bunca acı, bunca şehit sadece Kürtçe konuşmak, yazmak ve Kürtler de vardır demekdedirtmek için mi? zaten doksanlardan beri Kürtlerin ifade özgürlüğü var diyorsunuz. O halde mücadelenin amacı nedir? Bu yol doğru değil Sayın Öcalan. Bu yol, emperyalizmin ve oligarşinin her ne şekilde olursa olsun, devrimci düşünceleri ezme ve yoketmesine hizmet eder. Elbette ortak vatan. Ve bu vatan üzerinde yaşayan bütün ezilen halkların ortak çıkarları, bütün ezilen halkların sınıfsal ve ulusal çıkarları. Kürde ait ne varsa değil, bütün halklarımıza ait olumlu olan, ilerici olan, mücadelesine hizmet eden ne varsa önümüze alıp, halkların birlikteliğini yeniden yaratıp, emperyalistlerin ve oligarşinin oyunlarını bozmalıyız. İnsanları, devrimcileri Türk solu, Kürt solu, Arap solu, Laz solu, şeklinde ayırarak değil; milliyetleri ne olursa olsun devrimci iktidar temelinde birleştirmeli ve iktidarı istemeliyiz. L- Kimse devrimcileri affedemez Sayın Öcalan. Ezilenler adına yola çıkmış hiç bir devrimci kendisi için olmasa bile, yoldaşları için de af isteyemez. Özgürlük tarihin hiç bir döneminde egemenler eliyle sağlanamaz. Gerçek özgürlük, gerçek legalleşme, gerçek demokratikleşme ancak devrimci İktidarla mümkündür. Teori düz ve açıktır. Yaşananlar, yaşadıklarımız da çok açık ve çıplaktır. Emperyalistler, işbirlikçiler her türlü komployu kuracaklardır. Ne kadar trajik olursa olsun, bunlar dünyanın sonu değildir. Biz ne istediğimizi bilirsek, biz yolumuzu açık ve net çizersek, egemenler her zaman korkulu rüyalar görmeye mahkumdurlar. Egemenler, zalimler sizi yargılayamaz. Siz yargılayacaksınız. Orası siyasi bir arenadır. Ezilenlerle ezenlerin çatışma arenasıdır. Bütün ezilenlerin kurtuluşu, halkların kardeşliği, özgürlük, mevcut sistemin yokedilmesiyle mümkündür. Ezenler ve ezilenler ayakta durdukça; kellenizi almak için cellatlar çırpınırken siz barış isteyen konumda değilsiniz. Barışı ancak ezilenlerin iktidarı sağlayabilir. O zaman siyasi arenada ezenler yargılanacaktır. İşte şimdi siz, ezilenlerin sesi olmalısınız. Dostluğumuzu, dayanışmamızı sunuyoruz. Emperyalizme ve faşizme karşı savaşanların dostuyuz. Dost olarak, halklarımızın çıkarlarının gereği olarak, o kürsüde bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizmi savunmanızı bekliyoruz. Size yakışan, sizden beklenen budur. Sağlık ve esenlik diliyoruz. Dostça selamlarımızı yolluyoruz.*
1960'lı yılların ikinci yarısında gelişen gençlik hareketinin önderlerinden birisidir. SBF-DER Başkanlığı yaptı. TlP içerisindeki ayrışmada Mahir Çayan'la birlikte tavır aldı. THKP-C'nin önder kadrolarından birisi oldu. Bu dönemdeki mücadele içerisinde Karadeniz'den Dersim'e, Diyarbakır'a kadar bir çok alanda görev ve sorumluluklar üstlendi. O'nu Fatsa'da köy faaliyetleri yürütürken görürüz. Örneğin Karadeniz'i neredeyse bir baştan bir başa dolaşmıştır. Yine başka bir defasında Aliağa'da işçilerin grev çadırındadır. Sonra Diyarbakır'da Bismil ve Silvan köylüleriyle birliktedir. Bir başka zaman yoksul Dersim köylüleriyle omuz omuzadır. Onların öğretmeni ve öğrencisidir. Mücadelenin içinde öğrenmiş halka gitmiş, halktan öğrenmiş ve halka öğretmiştir. Önderlik vasıflarını bu mücadelenin içinde kazanmıştır. Hüseyin Cevahir partinin Genel Komite üyesidir. Komitede yapılan iş bölümüne göre Kürdistan'dan sorumluydu. Bu nedenle Kürdistan'ın değişik bölgelerine gidip geldi. Örgütlenmeler yaptı, araştırmalarda bulundu ve Kürt sorununa ilişkin çeşitli yazılar da yazdı. O günkü koşullarda gerilla savaşına şehirden başlanması nedeniyle İstanbul'a geçip şehir gerilla eylemlerinde yer almasına rağmen doğduğu topraklarla siyası, örgütsel bağını da koparmadı. Cevahir Kürt milliyetindendir. Çocukluğu Dersim'in Mazgirt ilçesinde geçti. Kürt halkının acılarını çocukluğunda yaşadı, gördü ve dinledi. 38'in anılarıyla büyüdü. Doğduğu ve yaşadığı topraklara en çok duyarlılık taşıyan Cephelilerden birisiydi. Parti-Cephenin Kürt sorununa bakış açısının oluşmasında Cevahir'in önemli yeri vardır. Parti-Cephenin isabetli tahlilleriyle ulusal soruna yaklaşımını bütünleştirmiş ve doğru sonuçlar çıkarmıştır. Mayıs 1970 tarihli Aydınlık Sosyalist Dergi'nin 19. sayısında Cevahir imzasıyla yayınlanan Diyarbakır, Bismil, Silvan izlenimleri, O'nun bu konuda ki ilk inceleme ürünlerinden birisidir. Cevahir izlenimlerinin başlarında Bismil köylülerini ve toprak sorununu anlatır. "Köylüler iki bölüme ayrılabilir: Dağ köylüleri ve ova köylüleri. Halk geçimini tahıl üretiminden sağlamaktadır. Ekilebilir toprak miktarı 2 milyon dönümün üstündedir. Toprakların bir kısmı ağaların elinde. Obaya traktör ve diğer tarım aletlerinin girmesine rağmen ağa ve Şeyh baskısı devam etmekte." O yıllarda daha hemen hiçbir grubun Kürt sorununu tanımlayamadığı koşullarda Kürt halkının çelişkileri ortaya konur. "Yine Bismil'deki kavgaların adam vurmaları, bir tek nedeni var: TOPRAK. Bir yanda ağa toprakları 10 binlerce dönümü bulurken, bir yanda ağalar hazine topraklarına el atmışlar,. 2 milyon dönümü aşan toprağın yüzde 80'ni ihtilaflı. Bu ihtilaflı durumu da şimdilik bir tek şey çözümlüyor; YILDIRMAK..." Halk 1970'lerde de yoksul, topraksız ve açtır. Çelişkiler ağa ve jandarma zulmüyle bastırılmaktadır. Cevahir yazısında yer yer de köylülerin anlatımlarını aktarır. "Komandolar bizim köye geldiler. Hepimizi içtima ettiler. Sonra, koşturup güldüler. Ardından da başladılar dayak atmaya. Anlamıyorum bir türlü bu nasıl iş, bu nasıl hükümet, bu nasıl düzen? Komandolar bekçiden su istediler. Bekçi suyu getirince başından aşağı döküp gülüştüler." Cevahir köylülere yönelik baskıları çok çeşitli yönleriyle anlatır. Özellikle "silah toplama" gerekçesiyle halk üzerinde sürdürülen baskıya işaret eder. O dönem su istedikleri bekçiden aldıkları suyu bekçiye dökenlerle, bugün halka dışkı yediren, Mardin'de, Şırnak'ta, Van'da halkı kaçırıp katledenler aynıdır, değişmemiştir. Kürtçülük "bölücülük" suçlamaları, demagojileri o zaman da vardır; buna ilişkin olarak da Cevahir şunları yazar: "Hangi taraftan tutulursa tutulsun, bir bozukluk, bir kokuşmuşluk ve bir yolsuzlukla karşılaşmaktasınız. İktidar bu durumu iyi bildiği için dikkatleri bilinçli bir biçimde başka tarafa çekmekte; yoğun bir 'Kürtçülük' olduğunu yaymaktadır. Oysa Kürtçü- lük yoktur. Olan kendi ana dilini kullanma hakkına sahip eşit vatandaş olma özlemidir. Ve ancak, gerçek eşitlik şartlarında Türkiye halklarının gerçek birliğinin ve kardeşliğinin inancıdır." Türkiye halklarının birliği ve kardeşliği ve gerçek eşitlik Kürt sorununda 29 yıl önce doğru olarak yakalanan temel halkalardır. Cevahir baskı ve işkenceleri ve baskının sosyal temellerini ortaya koymaya devam ediyor: "...Bunlar birkaç örnek. Bismil'de bunlardan daha kötü, daha akla hayale sığmaz işkenceler yapılmıştır. Bunları yapanlar bu memleketin askerleri. Yaptıranlar da emperyalizmin işbirlikçileri ve toprak ağaları, işkence yapılanlarsa ülkenin halkı..." Yıllardır baskı ve zulmün sorumluları tüm açık kimlikleriyle ortadadır. Baskı ve zulüm uygulayanlar politikalarından vazgeçmemişlerdir. Emperyalizm ve oligarşinin politikalarının değiştiğini ummak ve onlarla barışmaya çalışmak körlüktür. Parti-Cephe'nin bu konudaki yaklaşımlarını tahrif ederek yıllardır Parti- Cepheyi ve önderlerini "Kemalist", "sosyal şoven" olarak niteleyen Kürt milliyetçiliği emperyalizm konusunda nerelere savrulduklarına bakıp, yıllarca önce Parti-Cephe'nin bu konuda hangi tespitler yaptığını, sosyal şovenlere karşı nasıl ideolojik mücadele yürüttüğünü sorunu özü itibarıyla nasıl doğru biçimiyle ortaya koyduğunu bir kez daha görmek zorundadır. Cevahir, Bismil'deki gözlemlerin- den sonra, Silvan'a geçmiştir. "Silvan'ın merkezinde 8 Nisan 1970 günü, sabah saat üç sularında üç bine yakın jandarma, komando birlikleri 6 helikopter ve topçu, keşif uçaklarının desteğiyle etrafı kuşattılar. Görenler sanki bir düşman kalesi muhasara altına alınmış da düşürülecek sanırdı. Gürültülerden uyanıp evinden çıkaran herkesi istisnasız belli bir toplama yerine götürüyorlar. Toplanma yeri Tekel işletmesi meydanı Çalakorte Şador'un yukarı kısmı idi. Olupbitenleri öğrenmek için başını dışarıya çıkaran herkes bu toplama yerlerine aktarıldı. Toplama yerlerinde halka, sürün, yat, kalk, yuvarlan emirleri ile toplu halde işkence edildi ve halkı sırtüstüyüzükoyun yere yatırıyor, üzerinde tepiniyorlardı." Cevahir arama ve işkencelerin tüm bölgede sürdüğünü, işkencelerin en yoğununun ise Derik, Eruh ve Siirt taraflarında yapıldığını yazar. İşkencelere, operasyonlara ilişkin örnekler verir. Gözlemlerinin, incelemelerinin ışığında sorunu tahlil eder. "Ülkemizin emperyalizmden, işbirlikçilerinden ve toprak ağalarından temizlenip halkımızın kurtuluşu ve mutluluğunu istiyorsak, yüzyıllardır Türk halkıyla kader birliği yapmış, düşmana karşı omuz-omuza dövüşmüş bir Kürt halkı var. Bu halkın Türk halkı gibi çözümlenmemiş binlerce sorunu ortada duruyor. Ağa baskısı, açlık, zulüm, işbirlikçi iktidarın terörü Doğu'da kol geziyor." Cevahir ayrıca emperyalizmin Ortadoğu'da halklar arasına düşmanlık sokup emperyalizme karşı verilen mücadeleyi hafifletmeye çalıştığına işaret ederek tarihsel bir uyarı yapar: "İşte durumun can alıcı noktası burası. Türkiye devrimcileri uyanık davranıp bu oyunu şimdiden bozmaya çalışmazlarsa ileride çok büyük açmazlara düşebilirler." Emperyalizmin 1970'lerde yoğunlaşan Ortadoğu'ya yönelik manevraları, karşımıza işbirlikçi kukla bir Kürt yönetimi ve emperyalizmden icazet dilenen Kürt milliyetçilerini çıkarmıştır. Sorunun çözümüne ilişkin olarak da Cevahir, şunları belirtir: "Doğu sorunu ancak devrimci yoldan çözüme bağlanabilir. Bu devrimci iktidar uğruna Kürt ve Türk devrimcileri, bütün yurtseverler omuz omuza çalışmalıdırlar. Halkları var olan, gerçek kardeşliği pekiştirilmeli, baş düşman emperyalizme karşı mücadele edilmeli ve uyanık olunmalıdır. Tek doğru yol budur. Yoksa hangi saflarda olursa olsun burjuva şovenizmine düşmek emperyalizmin oyununa gelmektir, bölücülüktür." Cevahir bunları yazdığında yıl 1970'dir. O dönem Kürt milliyetçiliğinin, sömürgecilik tespiti yapanların, ayrı örgütlenmeyi savunanların esamesi bile okunmamaktadır. Bu paragrafta herşey, sorunun devrimci çözümü vardır.*
HÜSEYİN CEVAHİR Yıl 1968, Dünyanın dört bir yanında ve ülkemizde meydanlar gençliğin kapitalist düzeni, emperyalizmi lanetleyen sloganlarıyla sarsılmaktadır. Yıl 1968... 1945 doğumlu Dersimli Cevahir Ankara SBF'ye kaydolur olmaz hemen SBF Fikir Kulubü'ne ve TİP'e girer. İnce, şair ruhlu, sessiz, sakin kişiliğinin yanı sıra çatışmalarda bir o kadar da kararlı ve inatçıdır. Başta Samsun-Ankara yürüyüşü olmak üzere o dönemin öne çıkan pek çok eyleminde en önde yer alanlardan biridir. TİP'in reformist, revizyonist çizgisi onu da tıpkı onbinlerce yaşıtı gibi iktidar amaçlı silahlı bir mücadelenin gerekliliği düşüncesine götürdü. Safların yeni yeni ayrıştığı bir süreçti. Sola 50 yıldır hükmedenlerin etki alanında çıkmıştı gençlik Eski"lerden fazla ve farklı bir şey çıkmayacaktı. Dolayısıyla kendi yollarını kendileri bulacaklardı. Saflaşma, gençliğin kendi önderlerini de çıkarması demekti. Mahir, Cevahir, Ulaş... bu önderliğin, ilk en güçlü halkalarım oluşturdular. Önderlikler yalnızca kararlı, gözü pek, hesapsız olmalarından değildi. Bunlar onların önder konumlarım açıklamakta yetersiz kalacaktır. Önderlikleri o keşmekeş içinde devrime bir yol çizmeleriydi. Daha işin basındaydılar. Onlarca yol vardır görünürde. Ama onlar bir yolda karar kıldılar. Silahlı mücadele. Ne sol cuntacılar kadar hayalci ve kolaycı, ne reformist TİP gibi uzlaşmacı, ne de PDA gibi icazetçiydiler. Zordu devrim, silahlı savaş zordu, ama tek yol da zordan, onu örgütlemekten geçiyordu. Cevahir bu zorlu yolda en öndekilerden biriydi. Bir şehir gerillası olarak eylemlerin içindeydi. Devrimci hareketin Kürdistan örgütlenmesinin sorumluluğunu üstlendi. Fabrikalarda, toprak işgallerinde, okullarda faşizme karşı direnişi ve kavgayı örgütlerken Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Alevi, Sünni, tüm Türkiye halklarına bağımsızlık istiyor, halkların kardeşliğini gösteriyordu yaşamıyla. En çok Karadeniz'e gitti. Gerillayı örgütleyecekti. Adalıydı Cevahir. Yalansız, hesapsız, çıkarsızdı yaşamı. Yani devrimciydi. Görevi devrim yapmaktı. Cevahir yoldaş, o zorlu yolda yürüyoruz hala. Bıkmadan, usanmadan, yılmadan. Ne türkünüzü dillerimizden, ne de silahlan ellerimizden düşürmedik. Siz THKP-C önderleri, uğruna şehit düştüğünüz "Kurtuluşa Kadar Savaş" şiarına isimlerinizi ekledik Maltepe'nin ve Kızıldere'nin ertesinde gençtik, tecrübesizdik ama anladık gösterdiğiniz yolu ve dur-durak bilmeden geçtik 28 yılı. İhanetlere, cuntalara yenilmeyen kararlılığınızla, zamana yenilmeyen stratejinizle devrim yürüyüşünü sürdürüyoruz*
NATO, Yugoslavya'ya saldırılarını aralıksız sürdürüyor. Emperyalizm, Yugoslavya'yı dize getirmek için filolarına eklediği yeni savaş uçaklarıyla saldırı gücünü büyütürken, her bombardıman sonrasında katledilen insanların, yakılıp yıkılan yerleşim yerlerinin, evlerin, binaların sayısı büyüyor. Ama herşeye rağmen Yugoslavya halkı kendisini yutmaya çalışan NATO gibi dev bir savaş makinasına karşı direnişini sürdürüyor. Direniş uzadıkça da, her ne kadar ABD ve İngiltere "yakında sonuç alacağız, Miloseviç daha fazla direnemez" gibi açıklamalarla moral kazandırmaya çalışsalar da emperyalistler arasında NATO'nun bu savaşı kazanabileceğine, en azından yakın bir zamanda sonuç alınabileceğine ilişkin umutlar azalıyor. "NATO BAŞARISIZ" Özellikle Avrupa emperyalistlerinde savaşın sonuçlarına ilişkin kaygılar artarken, Alman Welt am Sonntag gazetesinin geçen hafta yayınladığı Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanı ABD'li General Wesley Clark tarafından hazırlanan gizli NATO raporu savaşın uzayacağına işaret ediyor. Rapora göre, NATO'nun iki aydır süren saldırılarında Sırp ordusunun ancak 300 ağır silahı imha edilebildi, Kosova'daki tank ve ağır toplarının üçte ikisinden fazlası ise hala sağlam durumda. Bombardımanlarda sadece 10 hava taarruz merkezi kullanım dışı bırakılabildi. MİG-29 dışındaki savaş uçaklarının büyük bölümüne henüz dokunulamadı. Toplam savaş uçaklarından ancak yansı kullanım dışı kalırken, yüksek ve orta irtifa hava savunmasının ancak yarıya yakını imha edilebildi. Alçak irtifa hava savunma bataryaları ise hala sağlam ve ABD'nin ancak devreye sokamadığı Apache helikopterlerine karşı etkili olabilecek 1000'den fazla hava savunma sistemi varlığını koruyor. Ortaya çıkan bu rakamlar NATO'nun beklenen başarıyı gösteremediğini açıkça ortaya koyuyor. Ancak bu durum aynı zamanda özellikle ABD ve İngiltere tarafından bombardımanın uzatılması için de gerekçe yapılıyor. NATO sözcüleri Supları dize getirmek için hava bombardımanının en az bir ay daha sürmesi gerektiğini açıkladılar. Ve bombalamaya devam ediyorlar. Hem de daha büyük çaplısına hazırlanarak. SİVİL YERLEŞİM YERLERİNİN BOMBALANMASI MEŞRULAŞTIRILMAYA ÇALIŞILIYOR NATO yetkilileri bombardımanların başladığı 24 Mart'tan sonraki ilk günlerde sık sık yaptıkları açıklamalarda sivillere asla zarar verilmeyeceğini, askeri hedefleri vurarak sonuç alacaklarını açıklıyorlardı. Ancak aradan zaman geçip Yugoslav halkının direnişi kırılamayınca saldırının hedefleri de genişlemeye başladı. Kamu binaları, yollar, köprüler, depolar, fabrikalar, havaalanları, petrol rafinerileri peşpeşe bombalanmaya başlandı. Gerekçe de Sırp ordusunun bunları kullanmasını engellemek, gücünü zayıflatmak, lojistik destekten mahrum bırakmaktı. Peşinden elektrik santralları bombalanıp halk elektriksiz bırakıldı. Sırp yönetimine destek veriyorlar, halkı direniş için motive ediyorlar diye televizyon, radyo istasyonlarım bombalamaya başladılar. Öyle ya, emperyalistlere göre basın ülkesini bombalayanlara karşı çıkmamalı, hatta kendileriyle işbirliği yapmalıydı. Direniş sürdükçe hedefler de genişledi; sivil yerleşim yerleri, köyler, kentler bombalanmaya başlandı. Tabii buna paralel katledilenlerin sayısı da giderek arttı. Bunların büyük bölümü emperyalist medya tarafından dünyaya duyurulmuyor bile. Ancak hepsini gizleyebilmek de mümkün olmuyor. Özellikle toplu ölümlerin olduğu tren, otobüs, mülteci konvoyu, hastane, Çin büyükelçiliğinin bombalanması gibi gelişmeler dünyada da NATO'ya karşı tepki ve protestoları büyütmeye başladı. NATO'nun ise bu tepkiler karşısında yaptığı tek şey önce susmak, araştırıyoruz demek, ya da Sırpların üstüne yıkmaya çalıştıktan sonra özür dilemek oldu. "Pardon" diyordu NATO, "istihbarat hatası oldu", "yanlışlıkla vuruldu" ama biz bombalamaya devam edeceğiz. Ediyorlar da. Geçen hafta Belgrad'da ne kadar yabana ülke büyükelçiliği varsa NATO bombalarının ya doğrudan hedefi oldu ya da yakınlarına düşen bombalardan zarar gördü. İstok bölgesinde 1000 hükümlünün bulunduğu bir hapishane bombalandı. 1 hapishane yöneticisi, 9 mahkum öldü. Hatta UÇK'nın kamp olarak kullandığı bir yer bile bombalandı. Belgrad'daki Dragisa Misoviç Hastanesi bombalandı. Sırplar bu saldırıda 226 sivilin öldüpnü açıkladılar. NATO, ABD, İngiltere adına yapılan açıklamalarda ise hala pişkince "pardon, yanlışlık oldu" deniliyor. "Günde 700 sorti yapıyoruz, savaş bu, bu kadar yoğun bir bombardıman sırasında arada böyle kazalar olması doğaldır" diyorlar. Böyle diye diye sivil yerleşim yerlerinin bombalanmasını, halkın katledilmesini doğal bir gelişme, savaşın kaçınılmaz bir sonucu gibi göstermeye çalışarak meşrulaştırıyorlar. Elektrik trafoları, enerji kaynakları, tv istasyonları, su kaynakları... Buraların bombalanmasından en çok kim zarar görüyor? Sırp ordusundan çok halkın zarar gördüğü çok açıktır. Ama televizyonlar, bu tür saldırıları
Türkiye Oligarşisi, Emperyalist Savaşın İçine Daha Fazla Dalıyor YUGOSLAVYA'DA İŞİMİZ NE? 19 Nisan'dan bu yana NATO bombardumanlarına savaş uçaklarıyla doğrudan katılan Türkiye oligarşisi kraldan daha kralcı bir tavırla, uşaklıkta sınır tanımayarak ABD'nin, NATO'nun her istediğini yerine getiriyor ve hergeçen gün artan ölçüde saldırıların içinde yer alıyor. Brüksel'de NATO sözcüleri tarafından günlük olarak verilen basın brifinginde yapılan açıklamaya göre 72 F-15 ve F-16 savaş uçağından oluşan büyük bir NATO filosu ay sonuna kadar Türkiye'deki Bandırma, Balıkesir ve Çorlu üslerinde olacak ve bu üslerden Yugoslavya'nın bombalanmasına katılacaklar. Bu filo içinde 18 de TSK'ya ait savaş uçağının yer alacağı söyleniyor. Ecevit hükümeti ve ordu ise, NATO ile yapılan işbirliği, savaşla ilgili gelişmeler hakkında halka hiçbir da savaş bu olur! gibi, doğal bir havada veriyorlar. Sırp zulmü, Sırp vahşeti diye ayağa kalkılırken, NATO'nun halka yaptığı zulüm, katliamlar, vahşet adeta görmezden geliniyor; çok doğal, meşru gibi gösteriliyor. Emperyalizmin de istediği bu zaten. Karşısında kendisine engel oluşturabilecek, zorlayacak bir tepki oluşmayınca bombalayarak, katlederek, halkı zorda, sıkıntıda bırakmak için elinden geleni yapıyor. Sup ordusunu teslim alamayınca halka yöneliyor. Irak'ta ambargo ve hava saldırılarıyla halkı bıktırıp yönetime karşı kışkırtmaya çalışması gibi, aynı şeyi Yugoslavya'da deniyor. Ardı arkası kesilmeyen bombardımanlarla halkı yıldırıp, bıktırıp yenilgiyle de olsa artık bitsin bu savaş dedirterek Miloseviç yönetimi ile karşı karşıya getirmeye çalışıyor. Belgrad'taki Politika Çalışmaları Enstitüsü'nün yaptığı araştırmaya açıklama yapmıyorlar. Herşeyi kapalı kapılar ardında gerçekleştiriyorlar. Ancak herşey olup bittikten ve gelişmeler halk tarafından başka kaynaklardan öğrenildikten sonra kısa açıklamalarla meseleyi geçiştiriyorlar. Türkiye'ye ait savaş uçaklarının Yugoslavya'yı 19 Nisan'dan sonra bombalamaya başladığı da yaklaşık 20 gün süreyle halktan gizlenmiş, ancak yabancı kaynaklardan bu gerçek öğrenilmişti. Hep böyledir zaten; kendisini yakından ilgilendiren en hayati konularda bile halka bir şey sorulmaz Türkiye'de. Halk güdülecek koyun gibi görülür emperyalizmin uşakları tarafından. Ecevit: "BİZİM PİLOTLARIMIZ DİKKATLİDİR" Giderek artan ölçüde sivil yerleşim yerlerinin vurulması, sivillerin göre bugün halkın yüzde elli üçü işini kaybetmiş bulunuyor. Yüzde 64'ü ise NATO bombardımanı nedeniyle evini terketmek zorunda kaldı. Emperyalistlerin Yugoslavya'yı yeni-sömürgeleri haline getirme hevesleri hem Kosovalı hem de Sırp halkının zulüm, acı görmesine, gözyaşı dökmesine neden oluyor. Atılan bombalar halkları vuruyor. Bu arada NATQ savaştan sonra Kosova'ya yerleştirilecek işgal gücünün sayısını ise 28 binden 45-50 bine çıkarma kararı alarak şimdiden bölgeye yaptığı askeri yığınağı artırmanın meşru zeminini oluşturmaya çalışıyor. Bu aynı zamanda ileride yapılacak kara harekatına hazırlıkların da hızlandırılması anlamına geliyor. EMPERYALİSTLER KARA HAREKATINDA UZLAŞAMIYORLAR Yugoslavya'nın direnmekten katledilmesi karşısında gazetecilerin sorduğu soruya böyle cevap veriyor Başbakan Bülent Ecevit. Sanki diğer ülkelerin pilotları çok yeteneksiz, dikkatsiz de onun için halkı katlediyorlar, sivil yerleşim yerlerini vuruyorlar!.. Ecevit'in pilotları dikkatli olsa ne olur olmasa ne olur? Sanki vuracakları hedefleri kendileri belirtiyorlar. Pistten kalktıklarında nereyi vuracaklarını bile bilmiyorlar. Havalandıktan sonra CIA'nın tespit ettiği hedeflerin koordinatları veriliyor, hedefe yaklaşınca ateş et diyorlar, onlar da bombaları fırlatmaya başlıyorlar. Yani emperyalizm adına, emperyalizmin belirlediği hedefleri bombalıyorlar. Uçaklar, pilotlar emperyalizmin elinde ölüm kusan oyuncaklar gibidir orada. Dolayısıyla emperyalizmin Yugoslavya'da döktüğü her damla kanda, o uçakları kullanan pilotların da, onları oraya gönderenlerin de sorumluluğu vardır. Katliamlara ortaktırlar. BURJUVA MEDYA SALDIRGANLIĞI vazgeçmemesi kara harekatı yapılması tartışmalarını da sık sık gündeme getiriyor. Bu konuda en ısrarcı davranan ise İngiltere. Tony Blair NATO ülkelerini kara harekatına ikna etmek için adeta çırpınıyor. Gerek Avrupa emperyalistleri ile ABD arasındaki çelişkiler, gerekse yetersiz de olsa çeşitli ülke halklarından yükselen tepkiler, kara harekatı başlatılması konusunda emperyalistlerin anlaşmaya varmalarını engelliyor. Avrupa, emperyalistleri ABD'nin kendi pazar alanları üzerinde daha fazla hakimiyet kurmasını istemiyorlar. Kara harekatı bir yerde ABD'nin Kosova'ya yerleşmesi demek. ALMANYA, FRANSA, KANADA KARA HAREKATINA KARŞI; Avrupa Birliği dönem sözcülüğünü yürüten Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, 19 Mayıs'ta yaptığı açıklamada Kosova'ya yönelik kara VE UŞAKLIĞI ALKIŞLIYOR Burjuva medya ise durumdan çok memnun, övünerek yazıp, anlatıyorlar saldırıları. "Türk pilotları çok başarılı", "Awacs'daki Türk subayı Sırpların 3 MIG-29'unu düşürdü" diyerek saldırganlığı göklere çıkarıyorlar. Bilmeyen de sanır ki, Türk subayları emperyalizme karşı savaşıyor. Orada emperyalizmin elinde oyuncak olmuşsun, halkı bombalayıp, katledip duruyorsun, bunun neresiyle övünüyorsunuz? Kendi muhabirlerine dokunulduğunda, Sırplar şuraya girmemize, buraya gitmemize engel oluyor, basın özgürlüğü çiğneniyor diye şikayetçi olan burjuva medya, NATO uçaklarının durmadan Sırp televizyon ve radyo istasyonlarını bombalaması, hatta buralarda çalışan insanları katletmesi karşısında bile gıklarını çıkarmıyorlar. Neredeyse iyi oluyor, daha çok bombalayın diyecekler. Hani nerede basın özgürlüğü, nerede kaldı sizin basın ahlakınız? harekatına kesinlikle karşı olduklarını ve böyle bir girişimi engellemeye çalışacaklarını söyledi. Fransa ve Kanada da Almanya ile birlikte kara harekatına karşı çıkıyor. İTALYA NATO SALDIRILARININ BİRAN ÖNCE DURDURULMASINI İSTİYOR; İtalya ise bombardımanın da biran önce durdurulmasını istiyor. İtalya başbakanı Massimo D'Alema diplomatik görüşmelerde bir belge üzerinde anlaşma sağlanır sağlanmaz BM Güvenlik Konseyi'nin kararı beklenmeden NATO'nun hava harekatının askıya alınmasını ve Misoloviç'le masaya oturularak soruna siyasi ve diplomatik çözüm bulunmasını istiyor. Ayrıca Massimo D'Alema, NATO uçaklarının kullanamadıkları bombaları Adriyatik denizine bıraktıklarını, 143 bombanın denizde bulunduğunu söyleyerek,
KORE'Yİ UNUTMADIK... YUGOSLAVYA'DA DA YENİ BİR KORE YAŞANMASINI İSTEMİYORUZ! Oligarşi, emperyalizmin çıkarları için Yugoslavya'daki savaşa katılıyor, bombalıyor, katlediyor. Ama bu ilk değildir. Egemen sınıfların emperyalist saldırılarda fiilen suç ortağı olmaya başlamaları 49 sene öncesine, Kore Savaşı'na katılmalarına kadar uzanır. 14 Mayıs 1950'de yapılan seçimleri kazanan ve başbakan olan emperyalizmin işbirlikçisi Adnan Menderes hükümetinin ilk yaptığı icraatlardan biriydi Kore'ye asker göndermek. Menderes hükümeti "komünizmle savaşmak uğruna", emperyalizmin çıkarları için binlerce askeri, memleketinden binlerce kilometre uzağa yolladı. Kore'ye asker göndermek TBMM'de tartışılmamıştı bile. Anayasa gereğince 17 Ekim 1950'de tartışmaya açıldığında beşbin kişilik askeri birlik çoktan Kore'ye varmak üzereydi. Yüzlercesi ölecek, binlercesi yaralanacak ve sakat kalacak bu askerlerin büyük çoğunluğu belki daha önce Kore'nin adını bile duymamışlardı. Ama 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı'ndan sonra dünya jandarmalığına soyunan ABD'ye yaranmak için, uşaklık ruhuyla hareket edenler tarafından dünyayı kurtaran kahramanlar olarak ilan edilip savaşmaya gönderilmişlerdi. Böylece Menderes hükümeti, ABD'den aferin alacak, emperyalizmin gözüne girecek, NATO'ya kabul edilecekti. Gönderilen beşbin askerden ölenlerin yeri yenileriyle dolduruldu. Çünkü emperyalizme 5 bin kişilik kuvvetle savaşın sürdürüleceği sözü verilmişti. Halka verdikleri sözlerin hiçbirini tutmayanlar emperyalizme verdikleri sözlere sonuna kadar sadık kaldılar. Sonuçta ABD'den sonra en çok kayıp veren ülke Türkiye oldu. 717 ölü, 5 bin 247 yaralı, 229 esir ve 167 kayıp verilmişti bu haksız savaşta. Ülkeyi yönetenler Kore Savaşı'nda gösterdikleri uşaklıklarını daha sonra NATO'nun bu bombaları toplamasını istedi. YUNANİSTAN ASKERİ ÜSLERİ NATO'YA KULLANDIRTMIYOR; Yunanistan da NATO saldırılarına karşı çıkan ülkelerden biri. Toprakları üzerindeki NATO üslerinin Yugoslavya'yı bombalayacak savaş uçaklar tarafından kullanılmasına izin vermiyor. Öte yandan Türkiye'ye ait askeri uçakları hava sahasından geçirmiyor. Geçen hafta Türkiye'nin askeri malzeme taşıyan 3 nakliye uçağına Yunanistan hava sahasından geçiş izni vermedi. RUSYA DA KARŞI, AMA HİÇBİR ETKİSİ YOK; NATO'nun Yugoslavya'ya askeri müdahalede bulunmasına ve bombalamasına Rusya baştan beri karşı çıkıyor. Ancak baştan beri de karşı çıkışı hep sözde kaldı. da her vesileyle göstermeye devam askerler ölürken onlar emperyalizmle ettiler. Mısır'la, Süveyş kanalı üzerinde geliştirilecek yeni-sömürgecilik egemenliğinden vazgeçmek istemeyen ilişkilerden nasıl pay alacaklarının, İngiltere arasındaki çatışmada İngiliz emperyalizminin yanında yer aldılar. Türkiye, bu uşaklığın ödülü olarak 1952'de NATO üyeliğine kabul edildi. Adnan Menderes hükümeti yenisömürgeleşmede, emperyalizme bağımlığı geliştirmede attığı bu "büyük" adımla çok mutluydu. Aynı uşak ruhluluk, Aralık 1952'de Birleşmiş Milletler'de Cezayir halkının ulusal bağımsızlığının tanınması oylamasında da kendini gösterdi. Türkiye, Fransız emperyalizmin isteği üzerine Cezayir'in bağımsızlığı aleyhine oy kullandı. Peki; halk ne kazandı bu işbirlikçilikten? Kore'de emperyalizmin çıkarları için savaşılmasından ne kazandı? Oraya gönderilip de ölen, yaralanan askerler halkın çocuklarıydı. Mendereslerin, bakanların, milletvekillerinin, patronların çocukları gidip savaşmadılar. Giden neler kazanacaklarının, nasıl köşeyi dönebileceklerinin hesabını yapmakla meşguldüler. Sonra ne oldu peki? Savaş bitti, bedelini biz ödemedik mi? Ölen öldüğüyle, sakat kalan sakatlığıyla kalmadı mı? Geri dönebilenler "gazilik" unvanıyla "ödüllendirilip", ölene kadar onları sürünmekten kurtaramayacak olan küçücük bir maaşa mahkum edilmediler mi? Peki bugün Yugoslavya'nın bombalanmasından, Türkiye'nin savaşa katılmasından ne çıkan var halkın? Ölenler yine bu halkın çocukları olacak, öldürülenler de yine emperyalizmin saldırılarına karşı direnen halk değil mi? Savaşın bedelini yine biz ödemeyecek miyiz? Ödüyoruz da zaten. Türkiye'nin savaş giderinin bugünden 8 trilyon lirayı bulduğu açıklanıyor. Ayrıca daha önce Türkiye'den Yugoslavya'ya ihraç mal taşıyan TIR'lar NATO bombardımanı başladığından bu yana bölgeye gidemiyor. Transit geçmesi gereken TIR'lar da güzergahlarını değiştirmek ve yolu uzatmak zorunda kaldıkları için zarar daha da büyüyor. Kimin sırtından çıkacak bütün bunlar? Koçların Sabancıların, generallerin, Ecevitlerin sırtından mı? Hayır bize ödetecekler. Tabii bir de düşman olmamız için hiçbir sebep yokken bombalanan, katledilen Sırp halkının nefretini kazanmak var işin içinde. Halklar arasında düşmanlık yaratılması var. Peki neden böyle olsun, neden birbirimize düşman olalım? Elbette Kosova halkının da zulüm görmesine, haklarının gaspedilmesine karşıyız, karşı olmalıyız? Ama biliyoruz ki, bu savaş Kosova halkım kurtarmak için yapılmıyor? Yugoslavya bunun için yakılıp yıkılmıyor. Sözkonusu olan emperyalizmin çıkarlarıdır. Bugün Kosova halkının da bunca çileyi, zulmü çekmesinin asıl sorumlusu yine emperyalizmdir. Emperyalistler Yugoslavya'nın parçalanmasını istedikleri için böyle oldu. Bakın iki aydır savaşa trilyonlar harcayan emperyalistler, mülteci kamplarında yaşamak zorunda kalan Kosovalılar için ne kadar fedakarlık yapıyorlar? Savaşa harcadıklarının yanında yardım adı altında yaptıkları devede kulak bile değildir. Halk bir kap yemek, bir ekmek için tüm gün boyunca kuyruklarda sıra bekliyor. Salgın hastalıkların başlamasından korkulduğu açıklanıyor. Ama emperyalistlerin umurunda değildir bunlar, tüm yardımları göstermeliktir ve sadece kanlı yüzlerini gizleyebilmek içindir. Biz bu savaşa karşıyız. NATO, uçakları, bombalan, askerleriyle hemen defolup gitmelidir. Türkiye bu savaştan derhal geri çekilmelidir. Ülkemizdeki üsler derhal kapatılmalıdır. Gerek iktidarda emperyalizmin seyrediyor. Milletler İnsan Haklan Komisyonu, işbirlikçisi Yeltsin gibi birinin Komisyon, Kosova'daki Korisa bulunması, emperyalizme BM İnsan Hakları Komisyonu: köyünün NATO uçaklar tarafından ekonomik açıdan bağımlı hale "SALDIRI AHLAKİ DEĞERLERDEN bombalanmasıyla yaşanan gelmesi, gerekse kendi iç sorunları SAPMIŞTIR"; NATO'un artan katliamdan sonra yaptığı ağırlığını koyabilmesinin önündeki katliamlar emperyalizmin açıklamada "Saldırı ahlaki en önemli engellerden biri. Arada denetimindeki bazı kuruluşlarda değerlerden sapmıştır" diyerek bir NATO saldırılarına karşı çıkan bile protestolara yol açıyor. NATO bombardımanlarına tepki demeçler veriyor, sonra susup Bunlardan biri de Birleşmiş gösterdi.*
MEŞRULUK, MİLLİYETÇİLİK VE DEVRİMCİLİK Devrimci, yurtsever bir hareketin meşruluğunun temeli, ne için savaştığıdır. Ancak amaç ve hedef, her türlü yolu ve yöntemi meşru kılmaz. Amaca ulaşmak için her yolu mubah gören anlayış, siyasette makyavelizm olarak adlandırılır ve burjuvaziye özgüdür, devrimcilerin savunabileceği, uygulayabileceği bir siyaset tarzı değildir. Dolayısıyla amaca ulaşmak için izlenecek yol ve başvurulacak amaçlar da meşruluğun bir diğer temeli haline gelir. Tarihsel, siyasal olarak meşru olmakla bu meşruluğu kitleler nezdinde benimsetmek, kuşkusuz ayrı şeylerdir ve bu noktada "izlenen yol, başvurulan araçlar" kitleler nezdindeki meşruluğun belirleyicisi haline gelir. Bu açıdan bugün solun bir meşruluk sorunu yaşadığını söylemek mümkündür. Devrimciler, kitleler nezdinde bu yanıyla tartışılır durumdadır. Tabii sorun devrimcilerin meşru olup olmaması değildir. Elbette meşrudur. Ama devrimcilik, solculuk PKK milliyetçiliği nezdinde ne hale getirilmiştir, bunun soldaki, kitlelerdeki yansımaları neler olmuştur, sorun buradadır. Bugün hayatın ve halkın içinde olan herkes tanıktır ki, geniş bir kesim, devrimcileri PKK (daha tam bir ifadeyle PKK'nın eylemleri) konusundaki tavrıyla değerlendirir olmuştur. Neden bu hale gelmiştir peki? Devrimciler, PKK'yı bir "ulusal hareket" olarak savunmakta bugüne kadar tereddütsüz davranmışlardır. Ne var ki, bugün bu savunuyu, eleştirileri belirtmeden yapmak imkansız hale gelmiştir. Çünkü savunulan hareket, kendi meşruluk zeminini büyük ölçüde daraltmış, tarz olarak asla savunulamayacak eylemleri çizgileştirmiştir. Ulusal bir hareketin demokratik, ilerici niteliği, emperyalizme ve yerli egemen güçlere, feodal güçlere karşı çıkışında ifadesini bulur. Oligarşi karşısında savaşan silahlı bir güç olarak halk güçlerinin safında bulunan PKK, emperyalizme ve feodal güçlere karşı tavırsızlığıyla, ilerici, demokrat yanını zayıflatmıştır. İlerici, demokratik bir ulusal mücadelenin gereği, diğer halkların çıkarlarını da düşünmektir. PKK bu noktada da tersine bir yaklaşımla, diğer halkları aşağılayıcı, onların çıkarlarına gözlerini kapayan bir çizgi izlemiştir. Şu veya bu siyasi tavır sonucunda Türk halkının, Türkiye solunun zarar görecek olması, onu hiç ilgilendirmemiştir. Bu bakış açısıyla SHP'yle ittifak yapmakta da, karşı devrimci Aydınlık'ı meşrulaştırmakta da sakınca görmemiş, sivil faşistlere karşı bulundukları alanlarda gerekli tavrı almamış, bütün olaylara "Kürtlerin" çıkarları temelinde bakmış, diğer konularda daha çok "bu sizin sorununuz" tavrını geliştirmiştir. Buradaki "Kürtlerin" tanımlaması önemlidir. "Kürt halkı" değil, "Kürtler" yaklaşımı, mafyacısıyla, toprak ağasıyla, burjuvasıyla "Kürt" olan herkesin, herşeyin sahiplenilmesini beraberinde getirmiştir. Bu sahiplenme, PKK çizgisindeki burjuva siyaset tarzını daha da pekiştirmiş, pragmatizmi koyulaştırmış; ama daha da önemlisi, devrimden ve emperyalizme, egemen güçlere karşı olmaktan giderek uzaklaşılmışur. Bu çizgide "Kürt" olan herşey savunulup korunurken, "Türkler"e yönelik ise bir aşağılama, karalama tarzı geliştirilmiştir. İşte bu noktada her şey tersine dönmüştür. Çünkü başka ulusları, halkları aşağılama, karalama, devrimcilerin tarzı değildir. Egemen güçlerin diğer ulusları ezmek için izledikleri bir politikadır.. Kürt milliyetçiliğinin politik çizgisinde Türk halkının, Anadolu halklarının çıkarları, ancak demagoji olarak vardır. "Türkiyelileşme" bunun çıplak ifadesidir. Roma'ya gidişin hemen öncesindeki süreçte aylarca "Türkiyelileşme"nin teorisi yapılmış, bizim "bu propagandif bir söylemdir" eleştirimiz reddedilip olmadık suçlamalar yapılmıştır. PKK'nın çıkışında tüm Anadolu halklarının çıkarlarını savunmak olduğu iddia edilerek, bugüne kadar hep Türkiye solundan beklendi, ama madem Türkiye solu yapamıyor, o zaman biz yapalım diye düşündüklerini belirtmişlerdir. Ama bu teorinin ömrü de Roma'ya kadardır. Roma'ya gider gitmez Türk halkı, Anadolu'nun diğer halkları yok sayılmış, "Kürtlerin" otonomisi karşılığında Anadolu halkları beş dakikada unutulmuştur. PKK'nın Türk halkının çıkarlarını savunmadığı, emperyalizme dayandığı, Roma süreciyle birlikte kitlelerin gözünde netleşmiştir. NATO'nun Yugoslavya'ya müdahalesiyle birlikte PKK'nın politikalarıyla Yugoslavya'ya müdahale arasında da bir paralellik kurulmuş ve bu karşı bir düşüncenin gelişmesini sağlamıştır. Roma'ya sığınış... emperyalizmle pazarlıklar... gizli servislerin denetiminde gidiş gelişler... halka yönelik eylemler... Papa'ya, emperyalistlere övgüler... "Viva İtalya" sloganları... Bunların birbiri peşisıra yaşandığı bu süreçle birlikte geniş halk kitleleri "bu mu solculuk?", "devrimcilik bu mu?", "halkı böyle mi savunacaksınız?" sorularını giderek daha fazla sormaya başlamıştır. Bu soru giderek sıradan halk kitlelerinin de ötesinde, bizzat solcu, devrimci çevrelerde de sorulmaya başlanmıştır. Kitleler nezdinde bu soruyu sorduran; PKK'nın EYLEM ÇİZGİSİ ve DİPLOMASİ anlayışıdır. Bir an önce sonuç almak için, oligarşiyi bir an önce masaya oturtmak için faydacı, adaletsiz, devrimci olmayan bir askeri eylem çizgisi uygulanmış, bu tarz giderek devrimci değer ve ilkeleri, halklar arasındaki ilişkileri TAHRİP edici bir hal almıştır. PKK'nın diplomasi anlayışı da aynı tahrip edici sonuçları yaratmıştır. Çünkü PKK'nın diplomasi dediği, emperyalistlere karşı bir mücadeleden uzak durmak ve emperyalistlere güven vermek üzerine şekillenmiştir. Bu çerçevede sürekli olarak emperyalistlerden medet uman, emperyalizmi Türkiye üzerinde baskı yapmaya, müdahaleye çağıran bir söylem geliştirilmiş, bu da halk kitleleri nezdinde solla emperyalizmi yanyana getiren bir sonuç doğurmuştur. "Gavura" karşı halkta varolan tepkiler, bu defa PKK'ya ve onunla aynı gördüğü ölçüde de sola yönelmiştir. Anti-emperyalizmiyle Türkiye halklarının gündemine ve gönlüne giren Türkiye solu üzerine tam da bu noktada gölge düşmüş, halk, -devrimcilerin bu yanına kuşkuyla bakar olmuştur. Israrla Avrupa Birliği, BM, NATO Türkiye'ye müdahaleye çağrılmıştır. Buna, ÖDP gibi reformist kesimlerin her söze Avrupa'yla başlayan, her konuda Avrupa'yı örnek veren, Avrupa'nın baskısıyla gerçekleşecek demokratikleşmeyi bekleyen politika ve söylemleri de eklenince, tabii ki solun antiemperyalistliği konusunda halkın kafası karışmış, solla emperyalizm birbirine karşıt olarak değil, yanyana düşünülmeye başlanmıştır. Çarpıklığa bakın şimdi; bir yandan IMF'ye karşı propaganda yürütülüyor, bir yandan bu çağrılar. NATO'yu çağırıyorsan, IMF'ye de evet diyeceksin. Avrupa Birliği'ne evet diyorsan, emperyalizme bağımlılık ilişkilerini de onaylayacaksın. Halk, kendi sağduyusu içinde böyle düşünmüş, faşistler de bu durumu kullanmıştır. Halkın düşünce tarzı yanlış değildir. O bu tür söylemlerin mantıki sonucunu düşünmüştür. Faşistler ise, "Kahrolsun Emperyalizm" diye sahte sloganlar atarak bu süreçten karlı çıkmak istemişler, başardı da olmuşlardır. Kısacası, EYLEM ÇİZGİSİ HALKA YÖNELİK EYLEMLERE, DİPLOMASİ MANDACILIĞA dönüşmüş, bu eylem çizgisi ve diplomasi anlayışı kitleler nezdinde varolan devrimcilik ölçülerini altüst etmiştir. PKK'nın pratiği içinde devrimcilik, ulusal kurtuluşçuluk, adaletsiz, halkı katleden bir anlayış olarak görülür hale gelmiştir. Çok çeşitli alanlarda, çeşitli siyasi hareketlere yönelik olarak insanların "iyisiniz, haklısınız da bir de PKK'yı savunuyor musunuz?" tarzında yaklaşımlarına sıklıkla rastlanmıştır. Bunu sadece, geri, şovenizmin etkisi altındaki kesimlerin tepkisi olarak düşünmek doğru değildir. Ulusal taleplerin veya bu talepler doğrultusunda bir mücadelenin olduğu hemen her yerde, karşıdevrimci, gerici kitle tabanı içinde karşı bir şovenist akım gelişebilir. Ancak ülkemizde şovenist temeldeki gelişme bunun sınırlarını çok aşmış, daha geniş kitleler nezdinde bir yansıma bulmuştur. Bu anlamda milliyetçiliği, şovenizmi geliştiren etkeni doğru anlamak gerek. Bazı aklı evveller, bizim "Kürt ulusal mücadelesi nedeniyle milliyetçiliğin geliştiğini" yazdığımızı belirtiyorlar. Ya okuduklarını anlamamışlar, ya da çarpıtmak işlerine geliyor." Yazdığımız da, olgunun kendisi de çok açıktır. Milliyetçiliği, şovenizmi geliştiren Kürt milliyetçi hareketinin YANLIŞ eylem ve politika çizgisidir. Egemen sınıfların "Türk ırkçılığı" düşüncesi yeni değildir. Osmanlı'nın son dönemlerinden beri vardır ve hemen her iktidar tarafından şu veya bu ölçüde benimsenmiş, sürdürülmüştür. Kürt ulusal mücadelesi içinde Türk ırkçılığının karşısına halkların kardeşliği, halkların ortak çıkarları değil, Kürt milliyetçiliği konulmuş, Kürt milliyetçiliğinin egemen sınıfların milliyetçilik tarzına çok yakın biçimde adalet ve kural tanımadan sürdürülmesi, diğer ulus ve halkların aşağılanması, Türk
ırkçılığı ve daha geniş anlamda Türk milliyetçiliğinin gelişmesi için daha elverişli bir ortam oluşturmuştur. Öyle bir politika geliştirilmiş ve bu politikalar doğrultusunda öyle eylemler yapılmıştır ki, açıkça halk hedef alınmıştır. Devleti, emperyalizmi, toprak ağalarını hedeflemeyenler, halkı, ormanları, ulusal değerleri rahatlıkla hedef almışlardır. Bu tabloda tabii ki devrimcilik yoktur. Ama bu tablo devrimcilik olarak yansıtıldığında, halkın kafasında devrimcilere dair varolan pek çok olumlu düşünce yıkılmıştır. Böyle olduğu içindir ki, oligarşi tüm solu PKK'yla özdeşleştirme politikası izlemiş, hemen her eylem PKK'ya maledilmiş, tüm devrimci örgütler "PKK taşeronu" olarak lanse edilmiştir (*). Bu propagandanın tümüyle etkisiz olduğu söylenemez. Eylemleriyle, propagandasıyla diğer halkların sempatisini değil, tepkisini toplayan bir siyasi hareketi öne çıkarmak elbette oligarşinin işine gelirdi. Tabii bu tepkinin yalnız "diğer halklar" içinde değil, bizzat Kürt halkı içinde olduğunu belirtmek gerek. HADEP'in "Doğu" ve özellikle de "Batı"daki milyonlarca Kürt'ün oylarım bir türlü alamamasında, bu eylem çizgisinin hiçbir payı olmadığını söylemek, gerçeklerden uzaklaşmaktır. Devrimci hareket kitleler nezdinde meşruluğunu kabul ettirmekte çok büyük, geri döndürülemez adımlar atmıştır. Oligarşinin tüm baskı ve terörüne rağmen reformist alternatiflere" rağmen, Susurluk eylemlerinde, 1 Mayıs'larda halkın "illegal", "yasadışı" Cephe bayrağı altında toplanması bunun ifadesidir. Ama tabii, başta belirttiğimiz gibi, tarihsel ve siyasal olarak meşruluğumuzla, bunun kitleler nezdindeki yansıması, her zaman bire bir değildir. Kitleler nezdinde meşruluk'taki aşınma, 1 Mayıs '99'daki kitlesellik düşüşünün nedenlerinden biridir. Devrimci hareket, PKK karşısında başından itibaren doğru ve istikrarlı bir konumda olmuştur. Ulusal talepler itibarıyla, ulusal bir hareket olarak PKK savunulmuştur, gerek oligarşinin saldırılan ve demagojileri karşısında, gerekse de özellikle '84- '85'ler öncesi solun pek çok kesiminin PKK'ya yönelik ajanprovokatör, karşı-devrimci değerlendirmeleri karşısında, PKK yerli yerine oturtulmuştur. Ama PKK, sahiplenilen ve savunulan niteliklerinde tutarlı, devrimci bir konumda kalmamış, çizgisi her geçen gün milliyetçilik yönünde gelişmiş, emperyalizm ve egemen sınıflarla uzlaşmaya kadar gitmiştir. Bu gerileyiş her alanda yansımasını gösterip eylem çizgisine, ittifaklar politikasına yansımış, ve bu noktada devrimcilerin PKK'yı savunmasının koşulları büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır. Devrimci propaganda, PKK'nın pratiğinin ortaya çıkardığı engellere çarpmaya başlamıştır. Oligarşinin halkı katlettiğini söyleyen bir devrimcinin "Sanki siz farklı mı yapıyorsunuz?" cevabını alması adeta doğal hale gelmiştir. "Siz" derken kastedilen, esasında PKK'dır. Ama tüm solu kafasında aynılaştıran kitleler nezdinde, bunun tüm sola yönelik bir karşıtlığa dönüşmesi de engellenemeyen bir sonuç olmuştur. Eylem çizgisi, adalet anlayışı konusunda devrimciler, Kürt milliyetçisi çizgiyle farklılıklarını daha net ortaya koymak, hem pratikte daha özenli olmak, hem de bunu doğrudan propagandanın ve ideolojik mücadelenin bir parçası haline getirmek zorundadırlar. Oluşan bu muğlaklığı ortadan kaldırmak durumundayız. Mavi Çarşıları yaratan eylem çizgisinin, politikanın, ne ulusal kurtuluş mücadelesi, ne de devrimcilik demek olmadığını kitlelere anlatmalı, göstermeliyiz. Meşruluk adına hiç kuşku yok ki, Anadolu halklarının ulusal, sınıfsal taleplerinin hiç birinden vazgeçmek sözkonusu değildir. Kürt halkının ulusal haklan aynı kararlılıkla savunulacak, bu doğrultudaki her mücadele, ilerici, demokratik nitelik taşıdığı sürece desteklenecektir. Ama gerileyen meşruluğun yeniden kazanılması, yanlışlar karşısında çok daha net olmayı, net düşüncelerimizi kitlelere daha yaygın biçimde taşımayı gerektirir. Bütün bunlarla sonuç olarak, devrimciliğin, bozulan, zedelenen tüm değer ve ilkelerini yeniden yerli yerine oturtacağız. (*) İşin ilginci, PKK di böyle algılanmasında bir mahzur görmemiş, tersine, gerçek öyle olmamasına rağmen tüm solu yönlendirdiği, onlara söz geçirebileceği imajını bilinçli olarak vermiştir. Öcalan'ın burjuva basınla yaptığı bir röportajda Devrimci Sol'a ilişkin "PKK'nın Dev-Sol'la yaptığı bir anlaşmadan söz ediliyor. Dev-Sol, PKK'nin bir şehir içi uzantısı mı? sorusuna verdiği cevap şöyleydi: "Genelde ortaya çıkardığım ortam türü solu biraz nefes alır duruma getirmiştir. Ama Dev-Sol'a çok bilinçli görev verdiğimizi söylemek mübalağalıdır. Dev-Sol'un bizden güç aldığı doğrudur. Ama bizim gidin şu şu şunları öldürün demek gibi bir talimatımız yoktur. Bunu çok açıkça belirtiyorum. Biz bunları iyi kullanabilirdik..." Haklı Olan, Meşru Olan Kürt Halkıdır Tarih, milattan yüzyıl kadar öncesidir. Yer, Roma. Egemenler ve ezilenler arasındaki ilk büyük kavgalardan birine tanık olunur o zaman. Ezilenlerin önderi Katilina'dır. Ezenlerin ordusuna ise, aslında ezilenler sınıfından olup, egemenlerin desteğiyle başa seçilen Çiçeron komuta etmektedir. Ezilenler köledirler. Hiç bir haklan yoktur, hayvanlar gibi yaşamaya mahkum edilmişlerdir. Mülkleri yoktur, canları da köle sahibinindir. Ayaklanırlar. Toprak ve Hürriyet istemektedirler. Ayaklanmaya katılan komutanlardan biri şöyle der: "Bütün anlaşmazlıkların ve savaşların kaynağı olan zenginliği istemiyoruz. İstediğimiz, sadece özgürlüktür." Ezilenler yenilir. Katilina savaş alanında katledilir. Ama toprak ve hürriyet kavgası bitmez. Aradan az bir zaman geçmiştir ki, bir kez daha ayaklanır ezilenler. Tarih M.ö 73'tür. 70 köle Spartaküs'ün öncülüğünde isyan edip silahlanır. Dört bir yandan gelip katılanlarla kısa sürede bir orduya dönüşürler. Ezilenlerin ordusu... Savaşırlar... Yine yenilirler... Ama savaş bitmez... M.Ö 100'lü yıllardan bugüne... 2000 yıl 2000 yıldır sürüyor bu kavga. Binyıllardır tarih, ezenlerle ezilenler arasındaki savaşın tarihidir. Köle sahipleriyle köleler arasında, krallar, senyörlerle köylüler arasında, burjuvaziyle işçiler arasında... Kavga sömüren ve zulmedenlerle halk arasında sürüyor. Sömürenler ve zulmedenler, katletmekle yetinmediler hiç. Ayaklanan köleyi, köylüyü, işçiyi asi, eşkıya, anarşist, terörist, bölücü, bozguncu ilan ederek, insanların kafalarında da mahkum etmeye çalıştılar. Edebildiler mi? Hayır, tarihsel kavga sürdü. Hiçbir yenilgi, hiç bir propaganda ezilenlerin haklılığına gölge düşüremez. Hiçbir zulüm adalet ve hürriyet istemekten alıkoymaz insanları. Ezilenlerin ezenlere karşı sürdürdüğü bu savaş haklı bir savaştır. Bin yıllara uzanan kesintisizliğin kaynağında bu haklılık vardır. Fransa'da, Almanya'da, Rusya'da işçiler, köylüler ayaklanır. Yenerler, yenilirler. Anadolu'da yoksul köylüler ayaklanır. Hakça, Ortakça bir yaşam isterler. Türkmen, Kürt, Rum, Ermeni... kardeşlik sofrasında birleşip savaşırlar. Katledilirler. Yenilirler. Ama Anadolu'nun bir başka yerinde uç verir ayaklanma. Çünkü tarihsel olarak yenilmemişlerdir. Çünkü isteklerinde haklıdırlar. Kavgaları meşrudur. Baskı, zulüm, yasaklar, sansürlerin gücü, bu gerçeği değiştirmeye yetmez. Köle sahiplerinin soyundan gelen oligarşi, baskıyla, terörle bitiremediği ezilenlerin mücadelesini, basınını, mahkemelerini kullanarak mahkum etmeye çalışıyor. Tarihsel kavga sürüyor. Tarihsel kavganın bir yanı, Kürt halkının mücadelesinin haklılığı ve meşruluğu üzerinde yoğunlaşmış durumda. Öcalan davası nezdinde Kürt halkının taleplerinin haklılığı, mücadelesinin meşruluğu mahkum edilmek isteniyor. Kim haklı, kim meşru sorusu üzerinde yoğunlaşıyor kavga. Cevabı bellidir. Cevabı binyıllardadır. Bir halkın dilini yasaklamak, haklı mıdır? "Haklıyız" diyemezler. Her türlü demagojiyi yapabilirler ama haklıyız diyemezler. Sömürmek, zulmetmek, meşru mudur? Katlederler, köyleri yakıp yıkarlar, insanlarımıza pislik yedirirler, işkence yaparlar, ırza geçerler, ama bunlar meşrudur diyemezler. Her türlü demagojiyi yapar, ama bunları yapıyoruz ve bunlar meşrudur,doğrudur diyemezler. Haklı ve haksız olanlar bellidir. 30 bin ölünün sorumluluğunu, kurtuluş için savaşanlara yıkmaya çalışmaları, haksızlıklarını ve gayrı meşruluklarını gizlemek içindir. 30 bin ölü, istisnaları dışında halkımızın ölüleridir. Askerdir, gerilladır. Asker, aldatılarak kendi halkına karşı savaştırılandır. Sömürü ve zulüm düzenini korumak için savaşırken ölmüştür. Yanlış safta ölmüştür. Gerilla halkının kurtuluşu için ölmüştür. Doğru saftadır. Askerin de gerillanın da ölümlerinin sorumlusu düzenin sahipleridir. Çünkü bu savaş, sömürü ve zulüm düzeni olduğu için süren bir savaştır. Savaşın sonu, sömürü ve zulüm düzeninin yıkılmasıyla gelecektir. Bu savaşla, halkımız hür, vatanımız bağımsız olacaktır. Haklı ve meşru olan sömürü ve zulüm düzeni değil; sömürü ve zulüm düzenine karşı savaştır. HAKLI VE MEŞRU OLAN, HAKLILIĞI- NI VE MEŞRULUĞUNU SAVUNANLAR KAZANACAKTIR. Bu tarihin hükmüdür. İmralı'daki DGM'nin hükmü, bu hükmü değiştiremez.*
Sevgili Meral, Merhaba! Kardeşinin durumuna çok üzüldüm. Faşizm bu işte Meral. Kendinden olmayan herkese düşman. Bir çocuk bile olsa onu ezmeye, sindirmeye çalışıyor. Ama fazla üzülme. Şöyle düşün: Bizim mücadelemiz, çocuklarımız, kardeşlerimiz de özgürce yaşayabilsin diye işte. Bu konu üzerinde daha sohbet edebiliriz. Ama istersen Che'ye geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim. En son Che'nin Kongo'ya gelişini anlatmıştım sana. Bundan önce dünyanın birçok ülkesine de gidiyor; Mısır'a, Vietnam'a, Çin'e... Ama bunları geçiyorum. Che'yi Kongo'da bulunduğu 1965 yılında ısrarla çatışmaların dışında tutmaya çalıştılar. Bunun birçok nedeni olabilir. Herhalde, başlıca nedeni Kongolular'ın Che'nin siyasi gücünden ürkmeleri, onun hareketin önderi olabileceğini düşünmeleridir. Küçük hesaplar yapmışlardır yani. Che ile birlikte gelen Kübalılar da onun çatışmalara girmesine karşı çıktılar, ama onların kaygıları Che'nin hayatını korumaktı. Fidel de, onları gönderirken "Che'ye dikkat etmelerini" istemişti. Che ise ne pahasına olursa olsun savaşmak istiyordu. Buraya savaşmak için gelmişti. O bir devrimciydi. Karargahta oturup beklemek, çatışmaların raporlarını okumakla yetinmek ona göre değildi. Ayrıca kendine ayrıcalık tanıyamazdı. Bu yüzden, bir defasında herşeyi göze aldı ve ana karargahtan çıkarak bir çarpışmanın başına geçti. Çarpışmanın sadece kurmaylığını yapmakla yetinse geni iyiydi. (Kübalılar böyle olacağını düşünmüşlerdi); Ama o, eline silah alıp cepheye gitti, düşmana ateş etmeye başladı. Hayatını tehlikeye atmıştı. Dahası, bunu gizlemiş, adeta bir seyir defteri gibi tuttuğu günlüğüne de yazmamıştı. Yoldaşları çarpışmadan sonra onu ağır bir şekilde eleştirdiler. Bunu neden yaptığını sordular. "Burada şef benim" diye cevapladı onları. Eleştirileri dinledi. Açıkça söylemedi ama mahkum etmediğine göre haklı da bulmuş olmalı... Cevap olarak yalnızca "Arada bir bazı kuralları bozmak gerekir." dedi. Bunun yanlış olduğunu biliyordu şüphesiz, ama savaşma tutkusu ağır basmıştı. Bir keresinde Che'nin bulunduğu kamp saldırıya uğradı. Che dimdik, yürüyerek, ayakta savaştı ve böylece kendini bir kez daha tehlikeye attı. Birkaç Kübalı korumak istedikleri için onu uyardılar. O şöyle cevap verdi: "Burada sadece bir comandante var." Bu olay çatışma sırasında en az dört kez tekrarlandı. Geçen haftaki mektubumda da yazmıştım. Kongo'daki gerillaların siyasi seviyesi çok düşüktü. Ne için savaştıklarını bile bilmiyorlardı. Çünkü hem Kongo oldukça geri bıraktırılmış bir ülkeydi hem de gerillaya katılanların çoğu kabile ilişkileri temelindeydi. Che savaşırken bu durumu da göz önüne almak zorundaydı. Bu çok zor bir işti; çünkü dillerini bile bilmiyordu. Ama onların Kübalılar'dan farklı, aşağı olduğunu düşündürtecek herşeyden de kaçınmalıydı. O zaman paylaşımcılık çok daha önemli oluyordu tabii. "Biz genelde buradaki yoldaşlardan daha iyi yiyecek ve kıyafetlere sahibiz, bu yüzden herşeyimizi onlarla paylaşmalıyız,. Onlara birşeyler öğretmek istiyoruz. Bunu yaparken kötü olanlara kılı kırk yaran, takıntılı insanlar gibi tepeden bakmamak, bunun yerine verdiğimiz derslerde insani sıcaklığımızı göstermeliyiz. Politik görevlerimiz devrimci alçakgönüllülüğüyle yürütmeli ve bunu en önemli silahımız olarak görmeliyiz. Fedakarlığımız ve kendimizi fedaya hazır oluşumuzla, yalnız Kongolu yoldaşlara değil,, aramızdaki güçsüzlere örnek olmalıyız." Kongolu bir gerilla şöyle anlatıyordu Che'yi: "Bir sonraki gün Tatu'yla (Che) dağa çıktık. Sadece dağa çık, dağdan in. Kendi kendime söylendim: 'Pis beyaz, ülkesinde dağ yok mu acaba?' Bir gün dağa çık, bir gün yine in... Emperyalizm gidene kadar artık şeker yememeye yemin ettiğini söyledi bana, çünkü benim ülkemde şeker yokmuş. Tekrar çık, tekrar in. Kendi kendime sordum, 'Ne oluyor burada?'...yer her zaman nemliydi. Yanımızda sadece bir battaniye vardı. Barakamızda Tatu ve Dreke (Kübalı bir gerilla) yatıyordu. Gaz lambası yakılmıştı ve barakanın ortasında bulunan ateşin yanında Tatu kitap okuyordu, gece yarısını az geçmişti.... Onun bir hamağı vardı, kendisiyle paylaşmamı önerdi. Hamak genişti, ama yine de ayaklarımız ve kafalarımız birbirine değiyordu. Kongo'da Che bir yabancıydı. Küba'da olduğundan çok daha yabancıydı hatta. Çünkü herşeyden önce o, bütün beyazlara karşı savaştıklarını düşünen siyahların arasında bir beyazdı. Bir Kongolu gerilla daha sonra şöyle diyordu Che hakkında: "Harekatımızın güçlü olduğunu söyledi, ama yöneticilerimizin bazıları köylülere kötü davranıyorlarmış ve bir devrimci, köylülere asla kötü davranmamalıymış, çünkü onlar için savaşıyormuşuz. Bazı kişilerin teğmen veya kaptan olmaları için
Eğer yeryüzünde ödedikleri kan borçlarıyla ve müthiş trajedileriyle, hergünkü yiğitlikleriyle, dünya halklarının artan nefretinin saldırısı karşısında emperyalizmin güçlerini paramparça etmek için indirdikleri bitmek tükenmek bilmez darbelerle iki, üç, daha fazla Vietnam yaratılabileydi, gelecek bize nasıl da aydınlık ve yakın görünecekti! Ve biz, hepimiz, darbelerimizin daha güçlü, daha güvenli ve mücadele eden halklar için her çeşit yardımın daha etkili olması için birleşmeyi başarabilseydik, gelecek o zaman nasıl da büyük ve nasıl da yakın olurdu! Dünya haritasının küçük bir noktasında, çağrıda bulunduğumuz görevi yerine getiren ve verebileceğimiz pek az şeyi, hayatımızı, fedakarlığımızı kavganın emrine sunan bize, kanımızın suladığı ve artık bizim olan bir dünyada bu günlerden birinde son nefesimizi vermek düşerse, o zaman, eylemlerimizin etki alanını iyi ölçüp biçtiğimiz ve kendimizi büyük proleter ordunun elemanı olmaktan daha fazla birşey saymadığımız, ama Küba Devrimi'nden ve onun büyük komutanının, dünyanın bu içinde yaşadığımız bölümünde aldığı tavırdan çıkan büyük dersten gurur duyduğumuz bilinmelidir: "İnsanlığın kaderi tehlikedeyse, bir insanın ya da bir halkın maruz kaldığı tehlikeler ya da fedakarlıklar ne ifade eder ki!" değil de ülkemizi kurtarmak için savaşıyormuşuz. Bu, gerçekten küçük bir nutuktu... O zamanlar şunu düşünüyordum: 'Niçin bir beyaz bize yardım etmek için o kadar uzaklardan gelsin?' 'Orada evini, karısını bıraktı...' Siyasi eğitimimiz yoktu. Bir beyazın gelip biz siyahlara yardım etmesini anlayamıyordum, hem de savaşımız beyazlara karşıydı. Başkaları benden de kütü şeyler düşünüyordu. Ülkemizin özgürlüğü için değil de sadece beyazlara karşı savaştığımızı düşünüyorduk. Aslında niçin savaştığımızı bile bilmiyorduk. Yöneticiler devlet başkanları gibi yaşamak istiyordu. Çoğu hiçbir zaman, ihtiyaçlarımızı ve savaşın nasıl gittiğini öğrenmek için cepheye bile gelmezdi. Sadece rahat yaşamak istiyorlardı." Üstelik Che, onların dillerini de bilmiyordu. Bunu bir zaaf olarak görüyordu, öğrenmeye çalışıyordu. Bu durumu Kongo ile ilgili yaptığı özeleştiride çok açıkça ifade etmiştir. Ama herşeye rağmen Kongolularla birlikte savaşmaya, onlara savaşı öğretmeye çalıştı. Siyasi bilinçleri yoktu Kongolular'ın, gerilla liderlerinin çoğu bile savaşı zulmün ve sömürünün olmadığı bir dünya için değil, devrimden sonra önemli mevkilere gelmek için sürdürüyorlardı. Birçok çatışmada ilk kaçanlar komutanlar ve askerler oluyordu. Üstelik, aralarında kabile çelişkileri vardı; zaman zaman birbirlerine girdikleri de oluyordu. Gerilla komutanları sarhoşluklarıyla ün salıyorlardı halk arasında. Che'nin deyimiyle, halk onları adeta turist olarak görüyordu. Ve Che, insanın değişebileceğine, dönüşebileceğine inanıyordu. Bu onun en büyük inançlarından birisi olmuştur. Herkes değişebilir, yeter ki bunu kavrasın. O zaman sorun öğretmendedir. Bunu yeterince kavratabiliyor mu kavratamıyor mu? Kavratamıyorsa yenilgi de kaçınılmazdır. Kongo'da Kübalı gerillalar Kongolular'ın çok sık kaçtığını söylerken, Che onları şöyle cevaplıyordu: "Bağımsızlık savaşı sırasında Kübalılar da kaçmıştı!" Muhtemelen, Kongolular'ı eleştiren Kübalılarda gizli bir ırkçılık, milliyetçilik görüyordu Che. Oysa hiçbir halk bir diğerinden üstün olamazdı. Her halk eşitti. Kendine göre zaafları ve üstünlükleri vardı. Önemli olan bu insanları açığa çıkarabilmekti. Kaçaklar için de şöyle düşünüyordu: "Hepimiz bir kere kaçmışızdır, karanlık aşamalardan geçmişizdir ve bu sırada kendi gölgemizden bile korkmuşuzdur. Bu da öyle bir aşama ve bizler onlara bunu aşmaları için yardım etmeliyiz." Açık ve dürüsttü Che. Herşeyden önce kendine karşı dürüsttü. Sevgili Meral, burada Che'nin kendine karşı dürüstlüğü üzerinde biraz daha durabiliriz. Bu, Che'yi tam olarak tanımak için önemli. Che, yaklaşık bir yıl kaldığı Kongo'dan ayrılırken kendi açısından çok ağır özeleştiriler yaptı. Bir insanın, hem de Che gibi bir insanın kendine nasıl vuruşlar yapabileceğini göstermesi bakımından örnek özeleştirilerdir bunlar. "Bu bir başarısızlığın öyküsü.... Analizlerin en zorlusunu, kendi kişisel davranışınım analizini yapmak zorundayım... Tepkilerim dengesizdi; uzun süre, çok fazla iyimser denebilecek bir tavır sürdürdüm, ve ara sıra da çok sert, kinci patlamalar yaptım; belki de doğuştan ayrılmaz bir özelliğim bu benim....yeterince hızlı ve kapsamlı bir şekilde Kisuaheli dilini öğrenemedim; en başta
Che'nin çocuklarına yazdığı mektuptan Sevgili Hildita, Aleidita, Camillo, Celia ve Ernesto, Birgün bu mektubu okuyacak olursanız, bu demektir ki ben, artık aranızda değilim. Beni belki de hiç hatırlamayacaksınız ve küçükler tamamen unutmuş olacaklar. Babanız fikir ve düşüncelerine göre yaşamış ve inandıklarına kesinlikle sadık kalmış bir insandı. İyi birer devrimci olarak büyüyünüz. Doğaya egemen olan tekniğe egemen olmak için çok çalışın, çok öğrenin. Şunu asla unutmayın ki, önemli olan devrimdir ve hiçbiriniz, tek tek ve yalnız, hiçbir değere sahip değilsiniz. Özellikle, dünyamn herhangi bir yerinde, herhangi bir insana yapılmış bir haksızlığı içinizde hissedecek kadar duyarlı olunuz. Bu, bir devrimcinin en değerli niteliğidir. Şimdilik bu kadar, çocuklarım; sizleri bir kez daha görebilmeyi umuyorum. Sevgiyle kucaklıyorum. Babanız. benim şeflerle, liderlerle konuşmama olanak veren, ama beni tabandan uzaklaştıran Fransızca bilgime bağlanacak bir hataydı bu. Gerekli çabayı gösterme konusunda iradeden yoksundum.... Kongo'da, benim iki temel zaafımın ihtiyaçları bol bol karşılandı: Çok ender yoksun kaldığım tütün ve her zaman istemediğim kadar bol kitap... Okumak için bir kenara çekilmem, günlük sorunlardan kaçmam, adamlarım ile olan ilişkilerimin zayıflamasına yol açtı... Birliğimin, durum karşısında, aynı benim takındığım tavrı takınmasını istedim ve başarısız oldum....ve tayin edici anda, onlardan en uç fedakarlığı istemeyi göze alamadım... Benim bakımımdan Kongo'da kalmak çok kolaydı. Mücadelenin kendisine olan saygı gereği yapılması zorunlu olan şeydi bu. Bir karar almaya kalkışınca, tayin edici fedakarlıkların bana ne kadar kolay geldiğim bilmem, bu kararı almamı önleyecek bir etmen olarak karşıma çıktı. Kendimi, iç eleştirinin yükünden kurtarıp belli sayıda companero'lardan bu son jesti talep etmiş olmam gerektiğini düşünüyorum; çok azından istemeliydim bunu, ama kalmalıydık... Özel durumum beni aynı zamanda asker, bir dış güç temsilcisi, hem Kübalılar'ın hem de Kongoluların eğitimcisi, bir stratejist ve meçhul bir sahnede politikacı yaptı. Ve devrim önderleriyle ilişkilerimin söz konusu olduğu yerde, yumuşak görünen ama inatçı, kendini tekrarlayıp duran bir gözetimci... idim. Bu kadar çok şeyin ipini elimde tutunca sonuçta ortaya, çözme olanağım olmayan bir gordion düğümü çıktı... Ben Kongo'da bildiklerimin üstüne birşeyler öğrendim; bir daha düşmeyeceğim hatalar var, belki başka hataları tekrarlayacağım ve bazı yeni hatalara düşeceğim. Kaybetmemize rağmen gerilla savaşma her zaman olduğundan çok daha derin bir inançla geri döndüm. Sorumluluğum büyük; ne mağlubiyeti ne de ondan çıkardığım o değerli dersleri asla unutmayacağım." İşte Che'den bir özeleştiri dersi! Bunları tabii özellikle kendine dokundurtmayan, herşeyin en İyisini, en doğrusunu, en mükemmelini yaptığını sananlar okumalı. Ve birilerinin daha okuması gerek: Halka karşı, devrime karşı en büyük sorumsuzlukları yaptıkları halde hala burnundan kıl aldırtmayanlar... Herkes bu açıklıktan ders almalı, herkesin çıkartacağı birşeyler olmalı. Özeleştiri, kendini sürekli sorgulama, hatalarının üzerine gitme, kendiyle savaşma Che'nin devrimciliğinin bir başka yönü. Hayatının tek bir anında bile popülist olmayan, kendini asla öne çıkarmayan Che, yalnızca bir defa, o zaman da ince bir mizah duygusuyla karışık halde böyle bir kendini beğenmişlikten bahsetmiş; o da gerilla komutanı olarak atandığı gün hissettiklerini yazarken. Che'nin gerilla komutanı olarak atanması da bir oldu bittiye gelmiş aslında. Sierra'dayken, Küba halk önderlerinden, 22 yaşında katledilen Frank Pais için bir mesaj yazdıktan sonra bunu tek tek imzalamaya başlamışlar. Sıra Che'ye gelince, Castro müdahale etmiş: "Komutan diye yaz!" Ve böylece komutan olmuş. Aynı gün, siyah beresindeki yıldızı hediye etmiş bir gerilla. Ve bir başka armağan da gene Castro'dan gelmiş: Bir kol saati. Che şöyle yazıyor bu armağanla ilgili düşüncelerini: "Her insanda, bir ölçüde saklı olan kendini
beğenmişlik, bir anda tümüyle ortaya çıkma fırsatı bulmuştu. Ve ben, kendimi, dünyanın en mutlu insanı gibi hissettim." Öyle bile olsa, bu çok doğal, çok insanca bir duygu değil mi? Ama Che öylesine alışmış ki her türlü ayrıcalığın dışında olmaya... Şimdi, Meral, Che'nin diğer bir özelliğine gelelim. Onun silahını kaybeden gerillayı ön cephede savaşmak zorunda bırakan, oburluk yapana açlık cezası veren sert komutan yüzünün altındaki çocuksuluğuna. Bununla ilgili de birçok örnek var ama birkaç tanesini anlatmakla yetinelim. Che saf ve çocuksu. Belki Meksika'da, Havana'ya girip Batista'yı devirmek ve Küba'nın emperyalizme bağımlılığını ortadan kaldırmak için hazırlananların arasında o da gerilla eğitimi görmüş, ama en iyi eğitim yeri savaşın ortasıdır. Che, savaşı savaşın içinde öğreniyor. Olanca saflığıyla. "La Plata baskınından, bir onbaşının kaskını, günün anısı olarak saklamıştım ve biraz da gösteriş olsun diye, kafamda taşıyordum. Ama, sorun şu ki, bizim kampa yaklaştığımızda, nöbetçiler, başında düşman kaskı olan birini ve arkasındaki gölgeleri görmüşler. İlk gören nöbetçi tam o anda tüfeğini temizliyormuş. Buna karşın, Camillo, o ateş edebilir, parmağı tetiğe dokunurken, beni böyle kılık değiştirmiş olarak görünce dehşete düşmüş. İlk kurşun kulağımın yanından ıslık çalarak geçti, neyse ki makineli tabancanın ara sıra tutukluk yapmak gibi bir huyu vardı." Ve Che ve Camillo, birbirlerini kucaklıyorlar; biri ölümden dönmüş olmanın, diğeri de yoldaşını kazara öldürmemiş olmanın sevinci ve ürpertisiyle. Che ise, kaskı artık kullanmamaya karar veriyor. Che, aynı akşam defterine şunları yazıyor: "Bunlar, en güçlü sinirlerin bile dizlerin titremesine engel olamadığı anlar. Gerçekte, savaş bizim için hastalık, çarpık bir zevk değil kesinlikle, gerekli olduğu için savaşıyoruz." Sürekli öğreniyor Che... "En güçlü sinirler" bile dizlerin titremesine engel olmayabilir gerçekten; dahası, korku da hissedebilir insan, hatta bu Che olsa bile. Nihayetinde Che de bizden biridir, bizim gibidir; korkularıyla da öyledir. Korku, insani bir duygu; ama önemli olan ne peki? Korkuyu yenmesini bilmek. Neden? Çünkü bu "gerekli"; öylesine basit ve yalın işte. Camillo onun en sevdiği gerilla önderlerinden biri. Havana'ya devrim ordusuyla birlikte girmeden önce aralarında şakalaşıyorlar. Camillo'yu bir katırın sırtında Batista'nın başkanlık sarayına sokacağını söylüyor Che. Camillo da Che'ye, devrimden sonra nasıl zengin olacağını anlatıyor: Che'yi bir sirk kafesine koyacak, her gelene gösterecek ve onlardan alacağı parayla milyonlar kazanacak böylece. Ve Yuri Gagarin, yani uzaya ilk çıkan insan, 1961 yılında Küba'ya geldiğinde onu ilk karşılayanlar arasında yer alıyor Che. Saatlerce onunla birlikte dolaşıyor, sohbet ediyor ve ona birçok soru soruyor. En son, kendisinin de yıldızlar altında dolaşmayı ne kadar çok istediğini anlatıyor. Doktor, gerilla, bakan, ekonomist Che'nin hayalleri uzaya uzanıyor... Ama "uzay"dan önce sırada Bolivya var... Emperyalistlerin Che korkusu o Küba'daki bütün görevlerini bırakıp, Küba'yı zor durumda bırakmamak için Küba vatandaşlığından da vazgeçerek ortadan kaybolunca başladı. Che'nin Küba'da ayrıldığı 1965 yılı içinde, 6 ülkenin değişik gazetelerinde Che'nin öldürüldüğü haberleri çıktı. Gene birçok gazete onun farklı yerlerde görüldüğünü yazıyorlarmış; örneğin Kolombiya'da, Peru'da, Şili'de, Arjantin'de, Brezilya'da, Uruguay'da, Meksika'da... İlginç bir ölüm haberinde de Che'nin Amerika'daki kumarhaneler şehri Las Vegas'ta bir fabrikanın bodrumunda ölü bulunduğunu anlatıyormuş. Hepsi bu değil, başka söylentiler de var: Che'nin Fidel tarafından öldürtüldüğünü söyleyenler çıkmış örneğin... Başka bir dergide, bir İtalyan gazetecinin Che ile Peru'da "gerçekleştirilmiş" bir röportajı yayınlanmış. Endüstri Bakanlığı'ndan istifa ettikten sonra kendini öldürdüğünü söyleyenler varmış. Bir kesim de Vietnam'daki veya Dominik'teki gerillaları yönettiğinden söz ediyormuş. Başka bir gazete ise, ihanet ettiğini ve Küba'nın sırlarını 10 milyon dolar karşılığında ABD'ye sattığım iddia ediyormuş. Sonra, bir anda Dominik'te ortaya çıkıveriyor, bir Küba denizaltısıyla ülkeye gelip halk ayaklanmasının başına geçiyormuş; hatta onun için "sokak çatışmalarında öldü" diye yazıyorlarmış. Fransa'da bir gazetenin haberi daha farklıymış: Onlara göre de Che ve Fidel tartışmışlar, çok sinirlenen Fidel birkaç el ateş edip Che'yi vurmuş. Bir Peru gazetesi ise, Çin taraftan olduğu için Che'yi Sovyetler'in ortadan kaldırdığını söylüyormuş. Nasıl ayaküstü yalanlar uydurmuşlar görüyor musun... Bu örnekleri balonca, özellikle devrimci önderlere ilişkin bu tür haberleri nasıl ihtiyatla karşılamamız gerektiği daha açık görülüyor. Evet Sevgili Meral, işte sana örnek bir devrimci... Perspektifler onun devrimci yaşamında ve mücadelesinde. Che'ye haftaya da devam edelim bence. Çünkü ondan alacağımız birkaç ders daha var. Ve ayrıca, bir devrimcinin halk kitleleri tarafından sevilip benimsendiğinde nasıl ölümsüzleşuğini de yazalım. Satırlarımı sonluyor, sevgi ve selamlarımı yolluyorum. Şimdilik höşçakal. Ağabeyin İbrahim Not: Yine Che'nin bazı yazılarından seçtiğim bölümleri de mektubuma koyuyorum. Bunlara da bir bakarsın. Ama, senin de karar verdiğin gibi, Che'yi mutlaka okumalısın. Ders çıkararak, kuru bilgi olarak değil seni de geliştirecek şeyler olarak okumalısın. Ve okurken notlar da almalısın. İşte sana birkaç kitap adı: Che'nin yazdığı yazılardan ve yaptığı konuşmalardan derlenmiş Yar Yayınları'nın çıkardığı "Savaş Anıları", "Bolivya Günlüğü", "Savaşçıya Pratik Öneriler", "Politik Yazılar" gibi kitaplar, "Che Guevara - Ölüm Nereden Nasıl Gelirse Gelsin -" adlı, Jean Cornier adlı bir Fransızın Che'nin kızının yardımlarıyla hazırlanmış bir biyografi kitabı (Can Yayınları'ndan çıkmış), "CIA Che'ye karşı"; Adys Cupull ve Froilan Gonzales adlı iki Kübalının araştırması (gene Yar Yayınları'ndan), "O Yıl Hiçbir Yerde Değildik"; Alan Yayıncılık'tan çıkmış, Che'nin Kongo'daki günlerini anlatan bir kitap...*
İŞKENCENİN HESABINI SORMAK, SUSURLUK DEVLETİNDEN HESAP SORMAKTIR İşkencenin sorumlusu, tabii ki tek başına işkenceyi yapan işkenceciler ya da daha somut olarak polis, jandarma, asker vb. değildir. İşkencenin asıl sorumlusu Susurluk devletidir. İşkenceler devletin, bilgisi ve onayı dahilinde yapılmaktadır Bu nedenle de, devletin hemen bütün organları şu veya bu düzeyde işkence çarkının ADI SOYADI: Savaş KURUÖZ DOĞUM TARİHİ: 30. 05.1980 MESLEĞİ: Konfeksiyon işçisi GÖZALTINA ALINDIĞIYER VE TARİH: İstanbul/Okmeydanı, 27 Haziran 1998 GÖRDÜĞÜ İŞKENCE TÜRLERİ: Kaba dayak, küfür, hakaret, çırılçıplak soyma, tazyikli suya tutma, haya sıkma, askıya alma, kafaya poşet geçirerek boğmaya çalışma... GÖZALTINDA TUTULDUĞU GÜN: 5 gün ŞU ANDA BULUNDUĞU YER: Ümraniye Hapishanesi Bir konfeksiyon atelyesinde asgari ücretle çalışıyordum. Her gün yaklaşık 12 saat çalışırdık. Tatil günü olarak sadece pazarlarımız vardı. Gözaltına alındığım 27 Haziran da böylesi pazar günlerinden birisiydi. Arkadaşlarımla biraz gezmek için buluşacaktık. Bunun için Okmeydanı otobüs durağında otobüs bekliyordum. Durağın karşısındaki duvara bir grup afişleme yapıyordu ve durakta otobüs bekleyen sadece ben vardım. 5-10 dakika sonra polisler geldi. Önce afiş asanları sonra da beni gözaltına aldılar. Toplam yedi kişi gözaltına alınmıştık. Direk Feriköy Polis Karakolu'na götürdüler. Üzerimizdeki bütün eşyalar alındıktan sonra hücreye koydular. Yarım saat sonra da Şişli Etfal Hastanesi'ne götürdüler. Buradaki doktor karnımızı açtırıp baktıktan sonra muayenesini tamamladı. Tekrar Feriköy Polis Karakolu'na getirdiler. Buradaki polisler "yarın sizi içinde yer alır. Yasaması da, yürütmesi de, yargısı da bu işin içindedir. Bunların içinden yargı, işkenceyle direk ilgili olan, işkencecilerle birlikte çalışan bir kurumdur. Çünkü gözaltına alman bir kişi direk olarak savcının sorumluluğundadır. Bu kişinin ne kadar gözaltında kalacağına, gözaltı sonrası tutuklanıp tutuklanmayacağına ilk önce karar veren savcıdır. Yani "yasal" olarak işkenceciler savcıya bağlıdır. Ama bırakacağız" diyorlardı. Ancak daha on dakika geçmeden bizi Mecidiyeköy Polis Karakolu'na götürdüler. Kimlik tesbitimizi yaptıktan sonra tekrar Feriköy Karakolu'na getirdiler. "Haftada bir pazarımız var, onu da zehir ettiler" diye kendi kendime söyleniyordum ki, Vatan diye anılan İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne götürüleceğimizi söylediler. Vatan'a vardık. Direk asansörle 5. kata çıkardılar. Kalabalık bir polis grubu bizi karşıladı. "Hans" dedikleri işkenceci küfürler ederek tekme-tokat vurmaya başladı. Hepimizin yüzünü duvara döndürerek yan yana dizdiler. Gözlerimizi bağladılar. Yan odadan gelen "Savaş'ı getirin" sesiyle birlikte 3 işkencecinin tekme tokatlarıyla sesin geldiği odaya götürüldüm. Odada bir sandalyeye oturttular. Yüzümü bir o yana bir bu yana döndürtüyorlardı. Dediklerini yapıyordum. Ama "Oraya değil lan... Buraya döneceksin" diye benimle oyun oynuyorlardı. Ne tarafa döneceğimi, ne yapcağımı şaşırmıştım. Burada bana bir takım resimler gösterip tanıyıp-tanımadığımı sordular. Tanımadığımı söyleyince "biz şimdi sana tanıtırız" deyip asansörle aşağıya indirdiler. Burası hücrelerin bulunduğu bodrum katıydı. "Soyun" dediler. Bana anlamsız ve utanç verici geldiği için soyunmadım. Ama onlar zorla üzerimdeki elbiseleri soydu. Çırılçıplak kalmıştım, utanıyordum. Birden üzerime tazyikli su sıkmaya başladılar. Sonra birisi gelip hayalarımı sıkmaya başladı. Hayalarımın bu uygulamada böyle değildir. İnsiyatif tamamen işkencecilerin elindedir. Savcılık da çoğunlukla işkence çarkının içinde olduğundan sorgulamayı işinin "ehli" olan polislere, jandarmalara bırakır. Polis ve jandarmadaki sorgulamanın da işkence demek olduğu açıktır. İşkenceciler savcılığın kendilerine olan desteği ya da birlikte çalışmalarının verdiği güvenle istedikleri gibi hareket ederler. Bir evi, işyerini vb. basmak için savcılıktan izin alma gereği bile sıkılmasının verdiği acıyla bayıldım. Uyanınca, beni götürüp hücreye attılar. Hücrede tek başımaydım ve her yerim ağrıyordu. Ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Hücrenin kapısı açıldı ve beni alıp asansörle 5. kata çıkardılar. Bir işkenceci "akıllandın mı" diye sordu. "Bir şey bilmiyorum" deyince vurmaya başladılar. Aynı zamanda ağıza alınmayacak küfürler ve hakaretler ediyorlardı. Kısa boylu, sarışın, bıyıklı bir işkenceci "Hadi maç izlemeye gidelim. Maçtan sonra bunu...den asarız" dedi. Ve beni tekrar hücreye indirdiler. Gece beni tekrar aldılar. Önce çırılçıplak soydular. Ayaklarımı bileklerimden bir iple bağladılar. Kollarımı da arkaya alıp birbirine bir bez yardımıyla sardılar ve bezin üstünden de iple bağladılar. Sırtımla kollarımın arasına bir kalas geçirip kalası iki ucundan 1.5 metre mesafedeki iki dolabın üstüne koydular. Bu işkenceye askı diyorlardı. Kollarım kopacak gibi ağrıyordu. Ne kadar süre geçtiğini hatırlamıyorum. Sonra beni askıdan indirip dövmeye başladılar. Kaba dayaktan sonra da hücreye götürdüler. Böylece ilk günümün işkence fasih da bitmiş oldu. Şubedeki ikinci günüm de askı, haya sıkma, soğuk tazyikli su, küfür, hakaretle geçti. 3. gün de hücreden alıp 5. kata çıkardılar. Bu sefer önüme 56 sayfalık bir yazı koydular ve imzalamamı istediler. Ne yazdığını bilmediğim bu kağıtları imzalamak istemedim. Ne yazdığını öğrenmek duymaz, gözaltına aldıkları kişileri savcılığa zamanında bildirmez, bunu işkenceye aldığı kişiye "bak alındığını kimse bilmiyor, kaydını da yapmadık, kabul etmezsen seni öldürürüz" diye koz olarak kullanır. Gerçi kaydı olsa da bir şey değişmez. İşkencede insanlar katledilir, sonra da "İntihar etti, kafasını duvara vurdu, ev aramasına götürüldüğünde kaçmaya çalıştığı için vuruldu" gibi çocukların bile inanmayacağı tutanaklar tutar, savcılık bunu araştırma gereği bile için okumak istedim. Okutmadılar, "imzalamazsan yine asarız" dediler. Ben de "okumadan imzalamam" dedim. Bunun üzerine işkencecilerden birisi kafama bir poşet geçirdi ve boğazıma gelen kısımdan sıkmaya başladı. Nefes alamıyordum, lanı boğulmak üzereyken poşeti çıkardılar. Sonra da elime bir kalem sıkıştırıp elimin üzerinden tutarak kağıdı imzaladılar. Böylece "ifademi" imzalamış oldum. 4. gün parmak izlerimi almak ve fotoğrafımı çekmek için hücreden çıkardılar. Bunun dışında bütün gün hücrede kaldım. 5. gün İstanbul DGM'ye götürüldük. Çıkarıldığım savcılıkta iki örgüte birden üye olduğumu öğrendim. Afîşleme yapanlar serbest bırakılınca örgüt üyelegimin birisi düştü. Sonra başka bir savcının karşısına çıkarıldım. Savcıdan molotof attığımı ve pankart astığımı da öğrenmiş oldum. Savcının iddiasına itiraz edip "Ben bir şey yapmadım. İfadeyi bana zorla imzalattılar, işkence yaptılar" dedim. Savcı da, "iyi yapmışlar" dedi. Sonra beni mahkemeye sevk etti. Mahkeme de savcının iddialarını ve polisin hazırladığı fezlekeyi gözönüne alarak tutuklanma ve 15 yıl hapis cezasıyla yargılanmama karar verdi. Böylece arkadaşlarımla geçirmeyi düşündüğüm bir pazar tatili Ümraniye Hapishanesi'ne konulmamla sonuçlandı.*
duymaz. İşkenceci ve savcılık ilişkisi sadece sorgulama aşamasıyla da sınırlı değildir. Sorgulama bitip savcılık karşısına çıkarılmadan önce işkenceciler savcıyla görüşüp ne yapılması gerektiğini söylerler, savcı da buna göre karar verir. Savcılığın karşısına çıkma bir formaliteden başka bir şey değildir. Polisin hazırladığı düzmece tutanaklara, işkence altında alınan ifadelere dayanarak tutuklama gerekçesiyle mahkemeye sevk eder. İşkence gördüğünüzü, söylemenize rağmen bunu tutanaklara geçmediği gibi, "polis işkence yapmaz" veya "iyi yapmış" gibi sözleri rahatlıkla savcıların ağzından işitebilirsiniz. Hele bir de haksız bir şekilde gözaltına alınışınızı protesto etmek için açlık grevi yapmışsanız, bu devletin yasalarında bile olan "savunma hakkı"nızı kullanarak işkencede ifade vermemiş, hazırlanan düzmece tutanaklara imza atmamışsanız bu sefer "örgüt tavrı koymak"tan, dolayı savcılık tarafından "tutuklama istemiyle" mahkemeye sevk edilirsiniz. Evet yasal bir hak olan susma hakkını kullanırsanız, hakkınızda açılan dava iddianamesinin deliller bölümünde, susma hakkını kullanmanın "örgüt tavrı koymak" olarak değerlendirildiğini görürsünüz. Bu özellikle DGM savcılarının artık klasikleşmiş bir uygulamasıdır. Mahkeme de bu çarkın içinde olduğu için savcının tutuklama talebini çoğunlukla yerine getirir ve tutuklanırsınız. Ardından gelen "yargılama" da da hiçbir araştırma vb. yapılmadan polisin hazırladığı fezlekelere göre on yıllarca ceza yersiniz. Ama hasbel kader işkencecilerin hakkında açılan davada ise mahkemeler, deliller çok açık olmasına rağmen işkencecileri aklamak için çabalar ve aklar. Yargı işkence ilişkisinde de görüldüğü gibi "işkence münferit" değildir. İşkence, Susurluk devletinin halkı sindirmek için sistemli olarak uyguladığı bir politikadır. Bu nedenle de işkencenin hesabını sormak tek başına bu mahkemelerde işkencecilerin yargılanmasını istemek değildir. Elbette kendi yargı mekanizmalarında da gidilebilecek son noktaya kadar gitmek gerekir. Bu işkencenin devlet politikası olduğu gerçeğinin bir kez daha açığa çıkarılmasını sağlayacak, susurluk devletini bir kez daha teşhir edecektir. Ama bu tür davaların sonucu geçtiğimiz günlerde biten Göktepe davasının sonucundan farklı olmaz. İşkence kanıtlansa bile göstermelik olarak tutuklanan işkenceci-katiller kısa süre sonra yine görevlerinin başına dönerler. Bu nedenle, işkencenin hesabını sormak, Susurluk devletinden hesap sormayı zorunlu kılar.*
Dikkat! Çetelerin çıkar kavgası sürüyor Çetelere bir yenisi daha eklendi. Adı: Tele-kulak çetesi. Basın, televizyonlar günlerdir içinde Senkron TV'nin sahibi Levent Altınay'ın da bulunduğu bu çeteden bahsediyor. Çetenin bir yıldır aralarında işadamı, sanatçı ve ünlülerin de bulunduğu kişileri dinlediğini, bu işi nasıl gerçekleştirdiğini, hangi teknikleri nasıl kullandığını yazıp, anlatıp duruyorlar. İşin içinde bir de Sibel Can olunca haberler daha bir renklendirilip, magazin yapılıyor tabii. Ancak bu arada çok daha ciddi başka bir dinleme olayı arada kaynatılıyor, unutulmaya çalışılıyor. İstanbul'daki bu olayın hemen öncesinde Ankara'da da bir telefon dinleme skandalı patlamıştı. 6 Mayıs'ta gazetelerde yer alan haberlere göre Emniyet Genel Müdürlüğü'ne bağlı Teftiş Kurulu müfettişlerinin yaptığı inceleme sonucu Ankara Emniyeti istihbarat birimi tarafından İçişleri Bakanı Cahit Bayar'ın, Müsteşar Yahya Gür'ün ve Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican'ın telefonları dinleniyordu. Sonra buna Cumhurbaşkanlığı Köşk'üne ait telefonların dinlenmesi eklendi. Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican 9 Mayıs'ta yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ne ait telefonların dinlenmesiyle ilgili olarak şöyle diyordu: "Bazı operasyonlar yapılırken, teknik olarak telefon takibi yapılıyor. Bu telefon dinleme değil, görüşme izlemesi. Bazı şüpheli telefonlar bu şekilde izlenirken, teknik olarak karşılarına Köşke ait telefon düşüyor. Olay bu." Yani Bilican'a göre ortada Köşke ait telefonların bilinçli olarak dinlenmesi, izlenmesi gibi bir olay yok. Oranın telefonunun izlenmiş olması sadece bir tesadüf; teknik bir olaydan kaynaklanıyor. Ancak bu açıklamaya rağmen üç personelin yerleri değiştiriliyor. Neden? Bu bir tesadüfse personelin suçsuz olması gerekmez mi? Cevap yok. Belli ki birşeyler örtbas edilmeye çalışılıyor. İstanbul'daki tele-kulak olayı ise yapılan açıklamaya göre 1 senelik bir olay. Sibel Can'a kadar kurulan bu tezgahı bilmeyen yok. Çete bu işi sipariş üzerine ve en ileri teknolojileri kullanarak yürütüyor. Bunların polis tarafından, devlet çeteleri tarafından daha önceden bilinmemesi mümkün değil. İki tele-kulak olayı, iki çete. Biri Ankara'da; üniformalı. Diğeri İstanbul'da; sivil. Biri resmi, biri özel. Bu size içiçe geçmiş üniformalı ve üniformasız çeteleriyle Susurluk'u hatırlatmıyor mu? Çetelerin çıkar kavgasına tutuşmasıyla pislikler birbiri ardısıra nasıl ortaya dökülmüştü o zaman. Şimdi bu tele-kulak çeteleri de durup dururken ortaya çıkmadı herhalde. Ankara'daki olay daha önce görevden alınan İstanbul eski Narkotik Şube Müdürü Ferruh Tonkuş'un bir takım iddia ve ihbarları üzerine ortaya çıkıyor. Ferruh Tonkuş, İstanbul Emniyetindeki it dalaşında kendi kellesinin alınmış olmasının intikamı peşinde belli ki. İstanbul'daki çete ise kimin çıkarına dokundu da ihbarı yiyip ortaya çıkarıldı, kim bilir... Çetelerin çıkar kavgası sürüyor, Susurluk sürüyor, pislikler ortaya dökülmeye devam ediyor. Kendisi dev bir kulak olan Susurluk devleti hariç, İstanbul'daki çete gibi özel sipariş üzerine çalışarr daha böyle kaç, tane tele-kulak çetesi var acaba? İstanbul'daki olay basında geniş olarak yer alıyor. Gözaltına alınanlar ek süre de alınarak günlerce sorgulandı. Ankara'daki örtbas edildi. Ne de olsa oradakiler resmi. "Yen kırılır içinde kalır" misali. İstanbul'dakiler suçlu mu? Susurluk devletinin kendi yasalarını hiçe sayarak neredeyse tüm toplumu dinlediği, habersiz, sessiz ve sinsice istediğinin evine, işyerine istediği zaman kulağını uzattığı; topladığı bilgileri her türlü alavare, dalavere, şantaj, ihale, infaz ve katliam işlerinde kullandığı bir düzende İstanbul'daki çetenin yaptıkları herhalde devede kulak kalır. Ne derler "üzüm üzüme baka baka" kararır. Devlet çürürken etrafını da çürütüyor. Pislikler, çeteler her geçen gün yeni alanlar, yeni kanallar bularak virüs gibi her tarafa yayılıyor. Pisliğin kaynağını kurutmak gerekir, başka yolu yok.*
DİNLENEN İSLAMCILAR OLUNCA FAŞİZMİ KEŞFEDİYORLAR! DİNLENEN BAŞKASIYSA, MESELE YOK! Geçen hafta KANAL 7 çok önemli bir haberi izleyicilerine duyuruyordu. Habere göre Kanal 7'nin yayını henüz "kaynağı tespit edilemeyen" bir yerden gönderilen sinyallerle engellenmeye çalışılıyordu. Ardından başka bir olay daha KANAL 7 ve islamcı basında geniş olarak yer aldı. Bu olay Kanal 7'nin engellene nedenini de açığa çıkarıyordu. Buna göre Yeni Şafak'ın yazarlarından olan Fehmi Koru'nun telefonu da dinlenmekteydi. Fehmi Koru, 19 Mayıs akşamı FP milletvekili Nazlı Ilıcak ve Öncü Gazetesi'nden Emin Şirin ile Hacı Baba Restaurant'a akşam yemeğine gidiyor. Yemekte yaptıkları konuşmalar ise "birileri" tarafından Fehmi Koru'nun cep telefonundan devreye girilerek hem dinleniyor, hem de naklen başka gazetecilere dinletiliyor. Olayın öğrenilmesinden sonra Fehmi Koru, dinlenme olayını televizyondaki yorum programında anlatmak istiyor, ancak yorumu uydudan gönderilen sinyallerle dört kez engelleniyor. SUSURLUK SÜRÜYOR Olayın iki boyutu var. Biri, Susurluk'un aynen sürdüğünü bir kez daha gösteriyor. Daha bir kaç hafta önce de Ankara Emniyet istihbaratının cumhurbaşkanlığı köşkünün telefonlarını dinlediği ortaya çıkmış, ancak olayın dinleme değil, teknik bir aksaklıktan kaynaklandığı söylenip 3 polisin görev yerleri değiştirilerek mesele örtbas edilmişti. Daha bu olay kapanmadan, İstanbul'dan Ankara ve İzmir'e kadar uzanan Senkron TV merkezli tele-kulak olayı patlak vermişti. Ankara'daki olayın içinde polis olunca, Kanal 7 de dahil burjuva medya bu olayın üzerinde durmadı ama diğeri "özelleşmiş" tele-kulak olayıydı, dolayısıyla da üzerinde durmakta da hiçbir mahsur yoktu. Bu nedenle tele-kulak çetesi günlerce burjuva medyanın haberlerinde önemli bir yer tuttu. Ancak olayın rengi değişip devletin etkili yetkili isimlerine doğru uzantılar çıkmaya başlayınca, üç-dört kişinin tutuklanmasıyla bu mesele de gündemden düşürülüp, unutuldu. Şimdi ise Fehmi Koru'nun dinlenmesi ve Kanal 7'nin yayınının engellenmesi olayı ortaya çıktı. Bunları kimin yaptığı çok açık aslında. Yapabilecek teknolojiye sahip olan tek adres var: Susurluk devleti. Kimileri hala demokratikleşmeden falan dem vuradursun, Susurluk devleti, çeteleriyle, kendi anayasasını bile hiçe sayan hukuk, kural tanımazlığıyla icraatlarını tüm hızıyla sürdürüyor. Olayın ikinci boyutu ise, İslamcıların tutumudur. BAŞKALARINA YAPILINCA GÖRMEZDEN GELİR, GEÇİŞTİRİRLER; AMA KENDİLERİNE DOKUNULUNCA FERYAT EDERLER İslamcıların değişmez karakterleri haline gelmiş olan bu tutumları bu olayda da aynen görülüyor. İşin ucu kendilerine dokundu mu, öylesine ağlayıp, sızlanmaya, haktan, hukuktan bahsetmeye başlıyorlar ki, onları dinleyen, bu ülkede en büyük adaletsizlik, hukuksuzluk, en büyük zulüm islamcılara uygulanıyor, başka kimseye bir şey yapılmıyor sanır. Sanki başka baskı, zulüm yok gibidir. Bugüne kadar başkalarının yazılı veya sözlü yayınları engellenmiyor muydu? Bu güne kadar bu ülkede başkaları dinlenmiyor muydu? Ve hala dinlenmeye devam edilmiyor mu? Devrimcilerin onlarca yıldır, dergi bürolarının, derneklerinin, evlerinin telefonları dinleniyor. Hem de öyle gizli kapaklı da değil, alenidir. Polis konuşmaların arasına girer, küfür ve hakaretler eder. Telefonu keser. Akla gelebilecek her şeyi yapar. Bunlar onlarca açıklamayla duyurulmuştur. Kanal 7, Fehmi
Eğer gerçekten zulme karşıysanız, karşı olmak istiyorsanız, sadece size dokunulduğunda karşı olmayacaksınız. Bir yandan zulüm düzeni içinde yaşamaya, kendinize yer edinmeye çalışırken, diğer taraftan düzene karşıymış gibi görünmeyeceksiniz. Zulüm düzeninin tümüne karşı olacaksınız. Zulüm düzenini ortaya çıkaran, onu koruyan, kollayan her şeye karşı olacaksınız. Emperyalizme karşı olacaksınız, işbirlikçilerine karşı olacaksınız. Susurluk'a, faşizme karşı olacaksınız. Hileyi, hurdayı bir kenara bırakıp; yalana, dolana, talana, soyguna, sömürüye, işkenceye, infazlara yani zulmün her türlüsüne, tüm pisliklere karşı olacaksınız. Koru, ve bilcümle islamcılar bunları bilmez mi? Elbette bilirler. PEKİ BUNLAR OLURKEN NEREDEYDİLER? NE YAPTILAR? Cevabı "Hiç Bir Şey"dir. İslamcı çevreler bir gün olsun çıkıp da devrimcilere yapılan baskıları protesto etmemişlerdir. Tarihlerinde yoktur böyle bir şey. Sadece kendilerine dokunulunca feryat ediyorlar. Bakın bu son dinleme olayı üzerine neler yazıyorlar: Yeni Şafak'ın manşeti: "Telefondaki faşist kim?", Nazlı Ilıcak'ın yazısından: "Derin devletin kulağı çok uzadı... Faşizm Tırmanıyor" Faşizm ancak böyle durumlarda akıllarına geliyor. Peki neden? Zulmün ucu sadece kendilerine dokunulunca mı haksızlık, hukuksuzluk oluyor? Hani nerede kaldı o zaman zulme karşı olmak, nerede adalet, nerede demokrasi savunuculuğu? Basına engelleme, yayın hakkına müdahale mi? Alası devrimci basına uygulanıyor. İşte gazetemiz aylardır kara sayfalarla dolu olarak çıkıyor. Hapis, para cezaları bir yana, neredeyse bürolarımızın basılmadığı, çalışanlarımızın dövülerek gözaltına alınmadığı, işkence görmediği hafta yoktur. Susurluk devleti gazetemizin basımını, dağıtımını engellemek için bugüne kadar baskı, tehdit, şantaj, işkence, tutsaklık, infaz dahil akla gelebilecek her türlü yöntemi kullandı, kullanmaya da devam ediyor. Farklı düzey ve biçimlerde de olsa bu ve benzer uygulamalar tüm sosyalist basın üzerinde sürmektedir. Kanal 7, Zaman, Fehmi Koru ve bilcümle islamcılar, bunları bilmez, görmez mi? Elbette bilirler ve görmektedirler. Peki tüm bunlar karşısında bugüne kadar ne yapmışlardır, ne yapmaktadırlar? Hiçbir şey. Kanal 7'nin ekranından Kurtuluş'un kara sayfalarını göstermeyi düşünmemişlerdir. Devrimcilere oldu mu, kör, sağır ve dilsizdirler. Hiçbir şey görmezler, duymazlar, söylemezler. Hatta, devrimci basını sabote etmekte, kontra haberlerle karalamaya çalışmakta, hedef göstermekte Susurluk devletiyle birliktedirler, destekçisidirler. Ama sıra kendilerine geldi mi, demokrat kesilirler. Böyle yaparak da, yani sadece kendilerine yapılanları yansıtarak esasında Türkiye gerçeğinin üzerini de gizlemekte, düzene, Susurluk devletine destek olmaktadırlar. Bunu en fazla da KANAL 7 yapmaktadır. FEHMİ KORU DURUMUN FARKINDA AMA... Fehmi Koru, 22 Mayıs'ta Zaman'da çıkan konuyla ilgili açıklamasında Kanal 7'ye yapılan engelleme için, "Benzer engelleme olayı, daha önce, yurt dışından yayın yapan bir kanal için de söz konusu olmuştu. O kanalın yetkilileri, uluslar arası bir kuruluşa şikayette bulunarak tespit yaptırdılar. Tespitte elde edilen bulguların uluslar arası bir skandala dönüşeceği korkusu, o engellemeyi yapanlara, geri adım attırdı. Bize yönelik engellemeler de, eminim, ters tepecektir"'diyor. Daha önce benzer uygulamaya maruz kalan kanalın adını bile anmıyor, MED TV diyemiyor. Engellemeyi yapanın Susurluk devleti olduğunu açıkça söyleyemiyor. Aslında Fehmi Koru durumlarının farkındadır. 21 Mayıs'ta Yeni Şafak'taki köşesinde şöyle yazıyor: "Bazı hayati konular, eğer kendi başımıza gelmiyorsa, ilgi alanımız dışında kalıyor." Fehmi Koru, cümlesini "insanoğlu bu..."diye devam ettiriyor. "İnsanoğlu bu..." diye geçiştirilemez. Bu, islamcıların tavrı ve ruh halidir. Peki neden? Çünkü karşı çıkıyor görünseler de, düzenden, düzenin nimetlerinden vazgeçemiyorlar. Devleti karşılarına almaya cesaretleri de yok; icazetli muhalefet yapıyorlar. Bu yüzden Med TV ancak böyle bir durumda aklına geliyor Fehmi Koru'nun? O kanala engelleme yapılırken, başka devrimci yayınlar engellenirken, Fehmi Koru, Kanal 7, islamcılar ne yaptı? Sevinçten havalara uçmuyorlar mıydı? Med TV engellenince iyi, Kurtuluş'un sayfaları karartılınca bize ne, sonra faşizm kendilerine yönelince "Basın özgürlüğü"! Ama bunlar hep böyle. Gazetelerinden televizyonlarına, Fazilet Partisi'ne kadar hepsi böyle. Alavere dalavere ile, hile ile, icazetli politikayla sonuç almaya çalışmak felsefelerinin temeli olmuş. Devlete dalkavukluk yaparak kurtulacaklarını, kendilerine meydanın boş bırakılacağını sanıyorlar. Şu Fazilet Partisi'nin yaptığına bakın. ABD vatandaşlığıyla, ABD'nin desteğini almak istiyor. MHP ile iktidar olmak için nasıl çırpınıyor? Hani siz Batı'ya, ABDye karşıydınız? Hani ABD şeytandı? Şeytanın desteğiyle mi inançlarınızı savunacaksınız? Hani islamcılar, Susurluk'a karşıydı, ırkçılığa karşıydı? Susurluk'un tetikçisi katiller partisiyle, ırkçılarla ittifak yaparak mı Susurluk'a karşı çıkıyorsunuz? İslamcılar için Susurluk, faşizm falan önemli değil. İktidar olabilmek için herşey mubah! Her türlü yalan söylenebilir, ikiyüzlülük yapılabilir, öyle mi? Kaldı ki, iktidarda da gördük islamcıları. Milliyetçi Cephe hükümetlerinde gördük, REFAHYOL hükümetinde gördük. Zulmün uygulayıcısı olmaktan başka hiçbir şey yapmadıklarını gördük, herkes gördü. Ama hala ders çıkarma yok. Hala Susurluk devletine dalkavukluk yapıyorsunuz. Bu yol sizi bitirecektir. Türbanı bile savunamayacaksınız. zaten bugünden savunabildiğiniz söylenemez. Bu gidişle daha da beter hale geleceksiniz. Onlarca kez söyledik, bir kez daha söylüyoruz; Eğer gerçekten zulme karşıysanız, karşı olmak istiyorsanız, sadece size dokunulduğunda karşı olmayacaksınız. Bir yandan zulüm düzeni içinde yaşamaya, kendinize yer edinmeye çalışırken, diğer taraftan düzene karşıymış gibi görünmeyeceksiniz. Zulüm düzeninin tümüne karşı olacaksınız. Zulüm düzenini ortaya çıkaran, onu koruyan, kollayan her şeye karşı olacaksınız. Emperyalizme karşı olacaksınız, işbirlikçilerine karşı olacaksınız. Susurluk'a, faşizme karşı olacaksınız. Hileyi, hurdayı bir kenara bırakıp; yalana, dolana, talana, soyguna, sömürüye, işkenceye, infazlara yani zulmün her türlüsüne, tüm pisliklere karşı olacaksınız. Tüm inançlar için özgürlük isteyeceksiniz. Düzene karşı cepheden mücadele etmeyi göze alacaksınız. Bunun başka yolu yoktur. Yoksa söylediğiniz, yaptığınız her şey yalandır, sahtedir. Ancak kendinizi kandırırsınız. Düzene payanda olmaktan da kurtulamazsınız. *
TARİHİMİZ GELECEĞİMİZİN GÜVENCESİDİR... Yakın zamanda Boran Yayınevi'nin çıkardığı "Kızıldere, Adalıların Türküsü" ve "Katliamın ve Ayaklanmanın 4. Yılında Gazi Direnmeye ve Hesap Sormaya Devam Ediyor" broşürleri ile "Bağımsızlık, Demokrasi ve Sosyalizm Mücadelesinde Gençlik" kitabı tarihimizin önemli dönüm noktalarını anlatması bakımından mutlak okunması gereken yayınlardır. Kızıldere'deki destansı direnişin özetle anlatıldığı Adalıların Türküsü broşürünün önsüzü "30 Mart 1972 tarihi, bir miladdır" diye başlıyor. Halkımızın ve ülkemizin yazgısını değiştirecek, kurtuluşun yolunun açıldığı bir milad. Hiç unutmadığımız, unutmayacağımız bir milad. "Yalnızca hesap sormak için değil, Anadolu ihtilalini gerçekleştirmek için unutmuyoruz Kızıldere'yi." Kızıldere'yi unutmak, Kızıldere'yi bilmemek Anadolu ihtilalinden vazgeçmek, istememektir. Kızıldere'nin gösterdiği yoldan yürümeyenlerin ihtilali zafere taşımaları, devrimi gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Bu yolun harcı, statükoculuğa, reformizme, düşmanın her çeşidine tavizsizlikle, başeğmezlikle; yoldaşlara, halka duyulan sonsuz güven ve kanla harmanlanmıştır. Bu yolun harcını atanlar "Yüzlerce yıla yayılan Bedrettin'in, Türkmen ayaklanmalarının, efelerin, Kurtuluş Savaşı'nın, devrimin kahramanlık destanlarından çıkıp gelmişlerdi. Namusu, onuru, sadakati, fedakarlığı bu topraklarda yazılan nice destandan öğrenip gelmişlerdi. Onlar yoksulluk içinde, namusun en yüce değer olduğu köylerden, kasabalardan, şehirlerden gelmişlerdi. Kendilerini var eden ne varsa hepsini bu topraklardan, bu halktan almışlar, bunları Marksizm- Leninizm ile bütünleştirmişlerdi. İşte bundan o kadar, gözükara, vefakar, fedakar, cüretkardılar. Ne uğruna yaşadıklarını bilecek kime kafa tutup kime dost olacaklarını ayıracak kadar bilgeydiler." (Adalıların Türküsü) "Hiçbir teorik kalıba sığdırılamayacak" büyüklüktedir Kızıldere. Cephe geleneğinin, cepheli kişiliğin mayası, ilkleri vardır Kızıldere'de. Ve bu maya böylesine sağlam, böylesine güçlü olduğundandır ki düşmanın, her türden oportünist, revizyonist ve tasfiyecinin beklentilerini boşa çıkararak büyümüş, devrim ateşini, savaş şiarım Anadolu'nun dört bir yanına yaymıştır. "Ada yeniden yüzeye yükseldi okyanusların altından. Yeşil, gür ormanlarla bezenmiş olarak, selamladı doğan günü. Karanlıkların ortasında genç taze yeni ateşler yandı. Gencecik insanlar 'Biz Adalıyız' dediler kendilerine. Hepimiz bir Ulaş, Hüseyin, Mahir'iz. Cihan'ız biz, Saffet, Hüdai, Sinan... biz Kızıldere'yiz" (Adalıların Türküsü) Egemenlerin 71 silahlı devrimci hareketini diriltmemek üzere yoketme hayalleri kısa zamanda yok oldu. Kızıldere büyük bir potansiyel çıkarmıştı açığa. Bu potansiyelin en aktif, en dinamik kesimi oldu gençlik. Gençlik, Kızıldere'nin öğrettiği yolda devrim yürüyüşünü sürdürdü. "Bağımsızlık, Demokrasi ve Sosyalizm Mücadelesinde GENÇLİK" kitabı işte bu yürüyüşün 74-80 tarihleri arasındaki kesitini anlatıyor. 18 Nisan seçimlerinin ardından, MHP'nin çokça tartışıldığı bugünlerde "gençlik" kitabını okumak, tartışmak her zamankinden önemli hale geldi. "Kitapta, herşeyden önce bu '12 Eylül öncesi'denilen şeyin ne olup olmadığını göreceksiniz. Burada okuyacaklarınızın pek çoğunu başka kitaplarda, hatta bu dönemi de anlattığı iddiasındaki ansiklopedilerde bile okumanız zordur. Çünkü yazılanların çoğu, belirtilen nedenle solun da çeşitli açılardan unutmaya, unutturmaya çalıştığı bir tarihi dönemdir" (Gençlik) Oportünizm, reformizm ve sol geçinen pek çok kesimin muhasebesini yapmadığı yıllardır 74-80'li yıllar. Böyle olduğu içinde MHP'nin ne olduğu, ülkemizdeki faşizm gerçeği çarpık biçimde algılanmaya, anlatılmaya devam ediliyor. Sol'un çarpık-yanlış faşizm tespitleri, dolayısıyla mücadele kaçkınlıkları, sivilfaşistlerin devlet eliyle nasıl halkın üzerine salındığı, düşmanın politika ve yöntemleri, bu yöntemleri boşa çıkaran anti-faşist mücadele anlayışı, doğru devrimci anlayış, somut, akıcı örneklerle, bugüne de ışık tutan, yol yöntem gösteren tarzda anlatılmış gençlik kitabında. Antifaşist mücadelenin o dönemde öne çıkması dönemin koşullarından kaynaklanıyordu elbette. Deneyimler, gelenekler anti-faşist mücadele sınırları içinde kalmaz bu süreçte de. "Tüm bunların ötesinde, bu tarihte gençliğin DEV-GENÇ önderliğinde yarattığı direnişler, gelenekler vardır. Anlatılan bu tarih, ülkemiz gençliğinin onurlu geçmişi, gururla taşıyacağı mirasdır." (Gençlik) "Yolumuz Çayanların Yoludur" diyerek devrim yolunda yürüyen, Mahirlerin bayrağını devralan gençlik, anti-faşist mücadeleyi hiç bir dönem devrim mücadelesinden ayrı görmedi, pratiğini de bu anlayışa göre şekillendirdi. Okullardan kampüslerden, gecekondu mahallelerine, fabrikalar, köylere, kasabalara ulaştı, büyüdü kavga. Kızıldere'de yaratılan gelenekler yeniler eklendi. "Kızıldere'nin suları çoğaldı. Çoğaldı Adalılar." "Akıyordu Kızıldere. Yatağı belliydi. Sulandıkça geçtiği yerleri, uyandı dağ, uyandı ağaçlar. Çiftehavuzlar'a, Toroslar'a, Dersim'e,Adana'ya, Ankara'ya, Okmeydanı'na,Gazi'ye, Ölüm Oruçlarına, nice savaş mevzisine, direniş cephesine akü Kızıldere. Suladığı her karış toprakta yeni bir kanal açtı kendine. Yeni bir kol uzattı. Nice yiğitleri sardı kollarıyla" (Adalıların Türküsü) Cepheliler bu akışta önlerine çıkan her engeli, her bendi yıkıp geçtiler. Kanlarıyla çoğalttılar, güçlendirdiler akan suyu. 12 Eylül'ler, tutsaklıklar, operasyonlar, işkenceler, iç ve dış düşmanların bütün darbeleri bu akışı durduramadı. 12 Mart 1995te Gazi'de çağladı, yatağım büyüttü Kızıldere. "Kurşun yağmurlarına rağmen taşla sopayla düşmanın üzerine yürüyen Gazi halkına bu gelenek şehitlerinden kalmıştı. Gazi, yılların emeği, çabası ve kanı, canı üzerine kurulmuştu. Tüm bunları yaratanlar işte burada yatan şehitlerdi. Bu tarihin sonucu ise üç gündür düşmanı bozguna uğratan Gazi ayaklanmasının kendisiydi."(gazi) Kızıldere'de ölümü hiçe sayan gelenek, Gazi'de yediden yetmişe halkın elinde, bilincindeydi. Gazi'nin üzerinden dört yıl geçti. Bu dört yılda çok şey konuşuldu, yazıldı, çizildi Gazi üzerine. Ancak direnenlerin söyledikleri karşısında tüm o söylenenlerin, çarpıtmaya, karalamaya, unutturmaya, kendine yontmaya çalışmaların anlamı kalmadı, kalmıyor. Gazi broşüründe, Gazi direnişinin, Gazi'nin ne olduğunu cevabı tekrar verilirken, aradan geçen zamanda kimin ne yaptığının muhasebesi de yapılmıştır tekrar. Geçen dört yılda Gazi'yi yaratan Cephelilerin, Gaziyi sahiplenin, Gazililerle, Gazi Halk Meclisi ile birlikte katliamın hesabım soran, halkın taleplerine cevap veren tek güç olduğunun da kanıtı olmuştur. Kızıldere, Gazi broşürlerinde ve Gençlik kitabında anlatılan süreçleri, tarihimizin bütünün öğrenmeli, bu yayınlan okumalı ve okutmalıyız. Sözkonusu tarihsel süreçleri bilen arkadaşlar da gönümüzün ihtiyaçları çerçevesine okuduklarından alacakları çok şey olacak, farklı boyutlarda önemli dersler çıkaracaklardır. Elbette çıkan yayınları okumak tek başına tarih bilinci edinmek için yeterli olmaz. Okumak bu bilinci edinmenin ilk ve en kolay adımı sayılabilir. Tarihimizi okurken, Cepheli kimdir, hangi durumlarda nasıl düşünür, nasıl davranır, nasıl yaşar sorusunun cevabını-somutlayabildiğimizde ve öğrendiklerimizi kendimizle bütünleştirebildiğimizde kazanacağımız güç bizi yenilmez kılar. Çünkü tarihimiz yenilmezliğin, başeğmemenin, zaferlerin tarihidir. Düşmanda bu gerçeği bildiği için tarihimizi çarpıtmaya, unutturmaya çalışır. Kanla yazılan tarih silinmez, unutturulamaz. Düşmanın bu yöndeki tüm çabalan boşunadır. Cepheli olmak, iyi bir cepheli olabilmek için tarihimiz öğrenelim, öğretelim.*
KİTLE ÇALIŞMASI Herkes, çok çeşitli gelişmeler vardır. Eylem, kitlelere bir karşısında, illa ki merkezi bir sesleniş biçimidir. Dağıtılan bir bildiri, bir yayın organı aynı açıklama, kararı, talimat, işleve sahiptir. beklemeden, olayı bakış Ancak bunlar temel önemi açımız ışığında yorumlayıp haiz mücadele ve çalışma çözümlemeli ve kendi biçimleri olmakla birlikte, elindeki araçlarla kitlelere kitleleri örgütlemeye yetmez. ulaşmalıdır. En başta Klasik Araçlarla Yetinmek ve yöneticiler, günlük Takvim Devrimciliği, Kitle gelişmeler karşısında inisiyatifli hareket etmelidirler. İmkan varsa elbette hareketten görüş, öneri, talimat alınmalıdır; ama yoksa, "ne yapacağımızı bilemedik, onun için tavır alamadık" açıklanırları kabul edilemez. Nasıl yorumlayıp çözümleyeceğimiz de çok karmaşık bir konu değildir. "Olay şudur", "bu olayda burjuvazi ne yapmak istiyor", "olayın içinde yeralan kesimlerin tavırları nelerdir?", "olay kitleleri hangi açıdan ilgilendiriyor?", "kitledeki ilk yansıması nasıl olacaktır?", "biz hangi açıdan bakmalıyız?", sorularını cevaplayıp, olayı bu çerçevede kitlelere götürmeliyiz. K itleleri örgütlemek devrimci faaliyetin odak noktasıdır. Eylemler, örgütlenme biçimleri, mücadele biçimleri, örgütsel ilişkiler, legalite ve illegalite, propaganda ve ajitasyon, hemen herşey buna göre biçimlenir. Kitlelere seslenmenin, ulaşmanın çok çeşitli biçimleri Çalışmasında Kısırlığın Baş Nedenlerindendir; Faaliyeti yürüten ancak belli yıldönümlerinde progaganda, bildiriler dağıtıp yazılamalar yapan, onun dışında güncel politikaya yönelik kendiliğinden ilişkiler dışında bir çalışması olmayan bir birim, esas olarak kitle çalışması yapmıyordun Güncel politika yapmak durumundayız. Bu öncelikle, şu veya bu konudaki düşüncelerimizi, çağrı ve mesajlarımızı ısrarlı ve sürekli bir biçimde kitlelere ulaştırmaktır. Bu "öncelik" saptandığında, açık ki, ne belli yıldönümlerinde yapılan bildiri gibi faaliyetler, ne de dergi dağıtımı bu ihtiyacı karşılamaya yetmeyecektir. Türkiye gündemin çok hızlı değiştiği bir ülke durumundadır. Halk kitlelerinin sorunlarının büyüklüğü, oligarşi içi çelişkilerin boyutu, krizin derinliği gibi nedenler sonucunda böyle bir tablo ortaya çıkmıştır. Öyle ki çeşitli burjuva güçler ve hatta devletin kendisi bile gündeme müdahalede yetersiz kalabilmektedir. Ama, egemen sınıflar her konuyu, kitleleri yönlendirmenin, karşıdevrimci propagandanın etkisi altına almanın bir aracı olarak değerlendirmektedir. Kitlelere Hemen Her Konuda, Ne Düşündüğümüzü, Ne Dediğimizi, En Seri Şekilde İletmeliyiz; Olaylar, gelişmeler, böyle hızla akarken, dergiler, merkezi açıklamalar ihtiyacı karşılayamaz. Hem gündemimizi, hem üslubumuzu "kendimize", "sola" yönelik olmaktan çıkarmak zorundayız. Halkın evde, kahvede, sokakta, işyerinde, dolmuşta tartıştığını tartışabilmeli, konuyu halkın tartıştığı kavram ve olgularla yorumlayıp anlatabilmeliyiz. Açıklamalarımızda bütünüyle sola, devrimcilere hitap eden üslubu terketmeliyiz. Tabii bunun da yapılacağı yer vardır, ama propagandanın asıl doğrultusu, biçimi bu olamaz. Bu çalışma tarzı, birkaç konuyla sınırlı bir faaliyet olarak düşünülmemelidir. Önemli olan bu tarzın sürekliliğini sağlamaktır. Kitlelerle ilişkimiz ve kitlelere ulaşma araçlarımız böyle bir süreklilik kazandığında, o mekanizmayı çalıştırmak zaten çok daha geniş bir gündem üzerinden kitlelere düşüncelerimizi açıklamak demektir. Propaganda ve Ajitasyonu Yerelleştirmeli; Yerel Güncel Gelişmeleri Yönlendirmeliyiz; Ülke genelinde yaşanan her olaya ilişkin görüş ve düşüncelerimizi bulunduğumuz alanda kitlelere iletmek, bu kitle çalışmasının bir yanıdır. Ancak bununla da yetinemeyiz. Yerelde de halkın pek çok sorunu, çelişkisi vardır; bu sorun ve çelişkilere bağlı olarak da, il, ilçe köy, mahalle, hangi düzeyde bir birim olursa olsun, onun bir de kendi gündemi vardır. Bütün bu çelişkilere nasıl müdahale edeceğiz, nasıl yönlendireceğiz, alandaki tüm insanlarımız buna kafa yormak durumundadırlar. Ne yöneticinin, ne militanın dünyası, hangi gün hangi pankartı nereye asarız, önümüzdeki kampanyada nereyi molotoflarızla sınırlı olmamalıdır. Bunlar da düşünülür, ama yine kitle çalışmasına bağlı olarak düşünülmelidir. Bu eylem kitleleri nasıl etkiler, nasıl düşündürür, onu neyle bütünleştirmek gerekir... gibi pek çok soruyla birlikte ele alınmalıdır. Söylediğimiz her söz, yazdığımız her kelime bu somutluğa denk düşmelidir. Dolayısıyla bir basın açıklaması veya bildiri yazarken, bunu da o bilinen, kolaycı
kalıpların dışında yapacağız. Son günlerde çeşitli alanlar tarafından yayınlanmış basın açıklamalarına bir göz atın. Hemen hepsi "Basına ve Kamuoyuna" başlığını taşıyor. Olabilir, ama bunun altına basın açıklamasının yapıldığı konuya ilişkin bir başlık bile çıkarılmamış. İçeriğine geçin; sözkonusu soruna altındaki imzanın bulunduğu alandan bir bakış yok; sorunun o alandaki yansıması yok. Gençlik de, memurlar da, Haklar ve Özgürlükler Platformu da, İşçiler de, basın yayın organları ve kültür merkezleri de aynı şeyleri söylüyor. Böyle konular da olabilir; ama esas olan, o alandan bakabilmektir. O alandan bakabilmek, sorunu kendi somutumuzda çözümlemektir. Bunun ardısıra bu basın açıklamasında kime, ne anlatacağız, vermek istediğimiz mesajı nasıl vereceğiz sorularını cevaplayabiliriz. Bu tür açıklama ve bildirileri sıradan, yasak savma kabilinden yapılan işler olmaktan çıkarmalıyız. Ama aynı zamanda bunları "ülke tahlili" yaptığımız teorik metinler olarak da düşünmemeliyiz; o konudaki düşüncelerimizi en basit, sade anlatımla, en sade duygularımızla kitlelere taşımalıyız. Bu üslubu ancak sesleneceğimiz kitlenin dilini, geleneklerini, düşünüş tarzını bilerek yakalayabiliriz. Denilebilir ki, çoğu kez kendi kendimizi zora sokuyoruz, illa teorik veya ağdalı ifade edeceğiz diye kendimizi zorluyoruz; daha fazla zaman ve emek harcıyoruz, sıkıntılar yaşıyoruz; ama işe bakın ki, bu tarz yazdığımız açıklamalar, en az işe yarayan açıklamalardır. Oysa yüzeyselliğe düşmeden doğal konuşma üslubumuzla, halka düşünce ve duygularımızı en sade bir biçimde anlatmayı esas alsak, hem açıklama, bildiri yazma işi pratikleşecek, hem de daha anlaşılır olacağız, propagandamız daha etkili bir tarza kavuşmuş olacak. Bunların her zaman çok uzun olmaları da gerekmiyor. Yerel bildiri ve açıklamalar bazen bir paragraf, hatta bir kaç satır da olabilir. Zaten böyle bir pratikliği ve doğallığı yakalayamazsak, sürekliliğini, güncel gelişmelere cevap veren bir sıklığı sağlayamayız. Her bildiri, basın açıklaması yazımının olay olduğu bir birim düşünün; bunda pratik bir tarz yakalamadan bildirileri süreklileştirmeye kalkarsak, bu defa bildiri yazımına ayrılan zaman çalışmaların engeli haline de gelebilir. Bir gün, şu veya bu gelişmeyle ilgili bölgemizdeki, birimimizdeki esnafa yönelik kısa açıklamalar dağıtabiliriz; belki bir gün, belki bir hafta sonra bir başka vesile olur, birimdeki gençlere yönelik bir bildiri gündeme gelir. Bizim şu veya bu konudaki tavrımızı belirten kısa açıklamalar yapabiliriz. Örneğin, diyelim bir Merve Kavakçı olayı oluyor, halk bunu tartışıyor; bu konudaki görüş ve düşüncelerimizin kitlelere ulaştırılması için illa ki dergiyi veya bir özel sayıyı beklemek durumunda değiliz; belki her yerde değil ama diyelim ki islamcı çevrelerin yaygın veya etkin olduğu birimlerde, pekala çok kısa bir bildiriyle, olaya nasıl yaklaştığımız açıklanabilir. Mesele yaptığımız işi ciddiye almaktır. Basın açıklamasını niye yazıyoruz? Klasik olarak dergiye gönderip üç beş kuruma fakslayacaksak orada bir amaçsızlaşma vardır. Tekrar belirtelim; elbette bazen öyle konular olur ki, belli bir tavrı açıklamış olmak ön plana çıkar, açıklamamızı basına iletmek Halkı, Çelişkileriyle, Sorunlarıyla, Talepleriyle, Tüm Zenginliği İçinde Görmeliyiz; Halk ulusal, dinsel, mezhepsel, mesleki, pek çok ayrı özelliklere sahip kesimlerden oluşur. Halkın her kesimine ulaşmanın biçimleri de bu yüzden tekdüze bir çalışmaya indirgenemez. Halk siyasal eğilimleri açısından da çok büyük bir çeşitlilik gösterir. Esasında onyıllardır sürdürülen tüm depolitizasyon politikalarına rağmen, halk politikaya kendi ölçüleri içinde ilgilidir; hemen herkesin "memleketi kurtarmak" için kendince düşünceleri, projeleri vardır. Bunların ne kadar yerinde olup olmadığı çok da önemli değildir. Sorunun varlığını bilen, gören, yaşayan ve bu yanıyla esasında duyarlı sayılabilecek bir halktir halkımız. öne çıkar; ama kendi ilişki ve örgütlenme alanımızdaki kitleye bu düşüncelerimizi ulaştırmak esasür. Örneğin bir kültür merkezi basın açıklaması yapıyor veya bir bildiri kaleme alıyorsa, onu dergiye ulaştırmış olmakla, bir şey yapmış sayılmaz. Onu yüzlerce, binlerce sanatla, kültürle ilgili insanlara ulaştırıyor muyuz, mesele budur. Propaganda ve ajitasyonu yerelleştirebilmenin olmazsa olmaz koşullarından biri de tabii ki gerekli teknik araçlara sahip olmaktır. Bunlar fotokopidir, bilgisayardır, bilgisayar yazıcısıdır, faks gibi bağlantılar, baskı araç ve olanaklarıdır. Bunlar bulunması çok zor olmayan şeylerdir; ama tabii ki bu ihtiyaç çok yakıcı biçimde duyulmuyorsa, ve dahası soruna daha baştan "olmaz", "pahalı" diye yaklaşıyorsak, gerçekten de olmaz, bulunmaz. Bunlar olmalı, hem de, legal ve illegal olarak kullanabileceğimiz sayı ve çeşitlilikte olmalı. Her birim kendini bu açıdanda bir örgüt gibi düşünmelidir. İmkanlarımızı genişlettiğimizde propagandamız da daha çok çeşitlilik kazanacaktır. Örnek olarak hep bildiriden, basın açıklamasından sözettik; ama çeşitli birimlerde, (bu, semtler de olabilir, okullar, fabrikalar, işyerleri de), üç-beş günde bir yenilenen, sürekliliği olan duvar gazeteleri düzenleyebiliriz. Tabii bunlar, baştan beri anlatmaya çalıştığımız anlayış ve çerçeveye uygun olarak üç-beş gazete kupüründen oluşmuş olmayacaktır; kitleyle diyalogumuzu sağlayan, çeşitli günlük gelişmeler konusunda ne düşündüğümüzü kısa kısa cümleler halinde açıklayan, sorular soran çok zengin biçimlerde olabilmelidir. Halkı, Çelişkileriyle, Sorunlarıyla, Talepleriyle, Tüm Zenginliği İçinde Görmeliyiz; Halk ulusal, dinsel, mezhepsel, mesleki, pek çok ayrı özelliklere sahip kesimlerden oluşur. Halkın her kesimine ulaşmanın biçimleri de bu yüzden tekdüze bir çalışmaya indirgenemez. Halk siyasal eğilimleri açısından da çok büyük bir çeşitlilik gösterir. Esasında onyıllardır sürdürülen tüm depolitizasyon politikalarına "Devrimci hareket ne diyor?" Merakını Yaratmalıyız; İnsanlar bizim söyleyeceklerimizde olaylara ilişkin en tutarlı, mantıklı, net açıklamayı bulabileceğini bilmelidirler. Bu açıklamaya ihtiyaç duymalıdır. Tabii hemen ilk başta bunu bekleyemeyiz. Ona ulaştırdığımız düşüncelerin hayatın içinde doğrulandığına tekrar tekrar tanık olmalarını sağlamalı, giderek "ya, adamlar gerçekten doğru söylüyorlar, gerçekten hep dedikleri gibi çıkıyor", düşüncesini adım adım yaratmalıyız. rağmen, halk politikaya kendi ölçüleri içinde ilgilidir; hemen herkesin "memleketi kurtarmak" için kendince düşünceleri, projeleri varda. Bunların ne kadar yerinde olup olmadığı çok da önemli değildir. Sorunun varlığını bilen, gören, yaşayan ve bu yanıyla esasında duyarlı sayılabilecek bir halktır halkımız. Bu düşünceleriyle çeşitli düzen partilerine oy verirler, içinde yeralırlar. O düzen partileriyle ilişkileri içinde devrimcilere karşı düşünceleri, önyargıları da olabilir. Çünkü bizim ulaşamadığımız bu geniş kesimlere, düzen partileri ve bizzat devletin kendisi sürekli belli propagandalarla ulaşmaktadır. Ama biz bütün bunları bilerek, halkın her kesimine ulaşmakta ısrarlı olmalıyız. Onlara gitmek için bir çaba sarfetmezsek, onların karşı düşünceleri, önyargıları olduğu gibi kalacak, hatta zamanla daha da güçlenecektir. Faşistlerin, gericilerin, tüm diğer düzen partilerinin etkisi altındaki kitleleri onların insafına terkedemeyiz. İdeolojik olarak güçlülüğümüze, haklılığımıza inanarak onlara ulaşmakta ısrarlı olduğumuzda, sonuç alacağımızı da herkes kendi pratiğinde görecektir. Sol, büyük çoğunluğuyla bu kesimlere ulaşma kanallarına sahip değildir. Düzen partilerinden kopmuş, bunu oy vermeme biçiminde ifade eden kitle de ülkemizde hiç küçümsenmeyecek
rakamlarla ifade edilebilen bir kitledir. Milyonlarcadır. Ama kendimizi bunlarla da sınırlayanlayız. ANAP'a oy veren herkes ne burjuvadır, ne de burjuvazinin çıkarlarının savunucusu, MHP'ye oy veren herkes faşist değildir, Fazilet'e oy veren herkes bağnaz bir gerici değildir, esasında buna hemen herkes çok çeşitli örneklerle tanık olmuştur. Neticede bunlar da işçi, memur, köylü, gecekondulu insanlardır. Ama bunun örgütsel faaliyetimiz içinde fazla bir yansıması yoktur. "Devrimci hareket ne diyor?" Merakını Yaratmalıyız; İnsanlar bizim söyleyeceklerimizde olaylara ilişkin en tutarlı, mantıklı, net açıklamayı bulabileceğini bilmelidirler. Bu açıklamaya ihtiyaç duymalıdır. Tabii hemen ilk başta bunu bekleyemeyiz. Ona ulaştırdığımız düşüncelerin hayatın içinde doğrulandığına tekrar tekrar tanık olmalarını sağlamalı, giderek "ya, adamlar gerçekten doğru söylüyorlar, gerçekten hep dedikleri gibi çıkıyor", düşüncesini adım adım yaratmalıyız. Bunu yaratabilmenin bir diğer koşulu elbette sözlü veya yazılı propagandada açıklayıcı, ikna edici olabilmektir. Halk için yabancı kavramların bolca kullanıldığı, bir şeyi açıklamaktan, halkı buna ikna etmekten çok, sadece bizce belli kesin sonuçlar aktaran bir propaganda tarzı elbette bu sonucu yaratamaz. Çünkü devrimci hareketin ne dediği kitle nezdinde genel olarak anlaşılmaz kalacaktır. Yani, doğru görüşü söylüyor veya yazıyor olmak tek başına yetmez; o doğru görüşü nasıl, hangi biçimde ve hangi üslupla ortaya koyduğumuz da önemlidir. En basitinden gündeme gelen herhangi bir olayda "sorumlusu düzendir", "katili oligarşidir" diyorsak, bunun neden böyle olduğunu da izah etmeliyiz. Yazarken, konuşurken, söylediğimize karşımızdakini inandırmayı, ikna etmeyi gözönünde bulundurmalıyız. Bildirimizi okuyana "evet, doğru söylüyorlar", "gerçek budur" dedirtebilmek önemlidir. Karşımızda düşünen, tartışan, doğruyu arayan bir kitle var; onların tabii ki oligarşinin propagandaları sonucu oluşmuş önyargıları var. Bütün bunları hesaba katmayan bir propaganda daha baştan kendini bir anlaşılmazlığa mahkum etmiş demektir. Herkes, çok çeşitli gelişmeler karşısında, illa ki merkezi bir açıklama, kararı, talimat, beklemeden, olayı bakış açımız ışığında yorumlayıp çözümlemeli ve kendi elindeki araçlarla kitlelere ulaşmalıdır. En başta yöneticiler, günlük gelişmeler karşısında inisiyatifli hareket etmelidirler. İmkan varsa elbette hareketten görüş, öneri, talimat alınmalıdır; ama yoksa, "ne yapacağımızı bilemedik, onun için tavır alamadık" açıklamaları kabul edilemez. Nasıl yorumlayıp çözümleyeceğimiz de çok karmaşık bir konu değildir. "Olay şudur", "bu olayda burjuvazi ne yapmak istiyor", "olayın içinde yeralan kesimlerin tavırları nelerdir?", "olay kitleleri hangi açıdan ilgilendiriyor?", "kitledeki ilk yansıması nasıl olacaktır?", "biz hangi açıdan bakmalıyız?", sorularını cevaplayıp, olayı bu çerçevede kitlelere götürmeliyiz. Kitlelere götürmek, bilinen sınırlı ilişkiler içinde tartışmak, her zaman rutin olan yer ve sayıda bildiri dağıtmak değildir. Esasen bunlar, hem kullandığımız araçlar, hem ulaştığımız kitle açısından yetersizdir. O zaman her seferinde bu mevcudu aşmalı, genişletmeliyiz. Her yönetici, her taraftar, her seferinde daha fazlasına ulaşmayı hedeflemelidir. "Ben bu bildiriyi nasıl yapar eder de bir fazla kişiye, bir fazla sokağa daha ulaştırırım" diye düşünülmelidir. Bildiri, yayın dağıtımını bir angarya olarak gören, bir an önce bitse de kurtulsak havasındaki kişi kitlelere gitmez, gittiğini örgütlemez. Tabii tüm bunları "demokratik" bir ortam içinde yapmayacağız; tersine düşmanın yoğun saldırıları altında yapacağız. Bildirimizi dağıttırmayacak, afişimizi astırmayacak; ama vazgeçemeyiz, yeni yollar, yeni yöntemler bulacak, kitlelere ulaşacağız. Propaganda ve ajitasyonu bildirisinden sözlü propagandaya kadar, günlük hayatın içine yayıp, pratikleştireceğiz. Her seferinde ilk kezmiş gibi organizasyonlar yapmak enerji ve zamanımızı alan, örgütsel faaliyeti hantallaştıran bir tarzdır. Bunun için sürekliliği olan basit, pratik mekanizmalar oluşturmalıyız. Bu aynı zamanda faaliyetlerimizi polisin denetim ve takibinin dışına çıkarmayı da sağlayacaktır.* GÜNÜBİRLİK YAŞAM Günlük yaşamda en çok karşılaştığımız sorulardan biri, "bugün ne yapıyorsun"dur. Buna elbette çok çeşitli cevaplarımız vardır, ve mutlaka şöyle veya böyle yapacak bir şeyimiz de vardır. (Tabii, zaman zaman valla bugün ne yapacağımı bilmiyorum tarzı cevaplara da rastlamak mümkündür, ancak bu artık günübirlik yaşamdan da öte, boşvermişliktir ve bu nedenle burada üzerinde durmuyoruz.) O gün yapacak birşeylerimizin olması, tek başına bizim çalışma tarzımızın olumluluğunu veya olumsuzluğunu, çalışkan veya tembel olunduğunu göstermeye yetmez. Bunu anlamak için, "bugün ne yapıyorsun?" sorusu, başka bilgilerle tamamlanmalıdır. Mesela; o gün doluyuzdur, ama yaşamımızın her anında aynı disiplinle mi çalışıyoruz? Enerjimizi verimli mi kullanıyoruz? Yaptıklarımızı, neye hizmet ettiğini, ne kadar ve nasıl bir sonuç alacağımızı bilerek mi, yoksa günlük, mekanik işler olarak mı yapıyoruz? Eğer cevaplanınız olumsuzsa, o zaman bir sorun var demektir. Çünkü enerjimizin büyük bir bölümü boşa gidecektir, hatta gitmektedir. O gün işimiz varsa bile, yaptığımızdan tam verim elde edemeyiz, veya o gün çok sıkışığızdır ama yarın ne yapacağımızı bilmiyoruzdur. Böyle bir kişi, "işe göre, ihtiyaca göre, duruma göre" iş yapıyordur. Yani günübirlik yaşıyordun Günübirlik yaşayan bir insanın hedefi yoktur. Onun devrimciliği "günü kurtarmak'la geçer. Belki her işe koşturuyordur ama geriye dönüp baktığında aldığı bir sonuç da yoktur. Bir işin şurasından veya burasından da tutmuş olabilir. Ama önceden planlayıp, programlamadığı için ne yaptığını bilmez. Neden böyle olduğu sorulduğunda ise çoğunlukla vereceği cevap yoktur. Görev yapma anlayışı da günü kurtarmayla sınırlıdır. Sonuç alıcı bir tarza sahip olmadığı için heyecansızdır. Alınacak sonucun coşkusunu içinde duyamaz. Bir süre sonra da "yapamıyorum"ları, "başaramıyorum"lan sıralamaya başlar. İşin özü planlı programlı olmamaktır oysa. Sokak çalışmalarında bir kural vardır. Daha sokağın başındayken aynı sokağın neresinden, nasıl, ne zaman çıkacağının planı da olmalıdır kafanda. Elbette bu sadece sokak çalışmasına özgü bir yöntem değildir. Bir devrimcinin hangi işi ne zaman, hangi işi nerede, kiminle yapacağım programlaması daha sonraki işlerini de aynı titizlikle sıraya koyması, planlaması, olmazsa olmaz görevlerindendir. Yani bir devrimci 24 saatinin her anında neyi, niçin, nasıl yapacağım bilir. Ve 24 saatten sonraki 24 saatieri de nasıl çalışacağı itibarıyla kafasında nettir. Görevi değişebilir, yeri değişebilir, ama onun çalışma tarzı değişmez. Eğer burdan yapamıyorsa bünyede başlayan ve zaten varolan liberalizm, küçük küçük boş vermişlikler, hantallıklar," adam sendeci tavırlar, "şu eksik kalsa ne olur ki"ler artık önünde durulmaz bir hal alır. Ve hergün devrimciliğinden tavizler vermeye, devrimci ruhu ve coşkusunu kaybetmeye ve tabii bir yerde durduramazsa da çürümeye başlar. O zaman bizim bıraktığımız her boşluğu düşman girip dolduracaktır. Zaten olmayan, yapılmayan her iş, düşmanın da olmamasını istediği işlerdir. Devrimci insan her gününü, her saatini, hatta her anını sorgulayan, ne yapıyorum, ne yapmam gerekir diye düşünen ve bunu pratiğe geçiren insandır. Böyle olabilmek için, birincisi, planlı programlı olmalıyız. Kendimize günlük, haftalık, aylık planlar programlar çıkarmalıyız. "Şu kadar süreyle şu kitabı okuyacağım, şu insanlarla ilişkilerimi şu seviyeye getireceğim, sorumlumla şu konulan tartışacağım... bir ayda şu, şu, şu sonuçları elde edeceğim" diyebilmeliyiz. İkincisi, kendi öz denetimimizi hayata geçireceğiz. Bir iş oluyorsa nasıl yaptık, olmuyorsa nerede ne tür yanlışlar yaptık diye düşüneceğiz. Denetimi sırf sorumlumuzdan beklemekle olmaz. Kendi kendimizin denetçisi olacağız. Çünkü denetim sonuç almaya koşullanmaktır. Üçüncüsü, programımızı hayata geçirmede ısrarcı olacağız. Yaptık, olmuyor mu? Bir daha yapacağız, yine olmuyorsa yöntemimizi değiştirip bir daha yapacağız. Bir daha, bir daha diyerek, sorup öğrenerek bıkmamacasına ısrar edeceğiz. Yaşamın karmaşıklığında boğulmak istemiyorsak programımızı hayata geçirmek için daha en baştan küçük, mütevazi ama radikal kararlar almayı da unutmamamız gerekir. Düşüncede ve eylemde başlayan ve yaşamının birçok anına serpiştireceği bu gibi küçük küçük radikallikler hem o kişinin, hem de bulunduğu alanın gelişimini ve dönüşümünü daha da hızlandıracaktır.*
Guatemala'da geçtiğimiz hafta bir referandum yapıldı. Referandum, 1996 yılında gerilla hareketi URNG ile Guatemala oligarşisi arasında yapılan barış anlaşmasına göre anayasanın yeniden şekillendirilmesine ilişkindi. Referandumda iki temel konu vardı. Biri Maya yerlilerine "eşit haklar verilmesi", diğeri ise eski katliamların sorumlularının yargılanması idi. Bu anayasa değişikliğiyle, ispanyolların kıtayı işgalinden beri ilk kez, yüzlerce yıl önce Latin Amerika'nın en yüksek uygarlıklarından birini yaratmış olan Maya yerlilerine hak eşitliği sağlanacaktı. Ama oylamaya toplam seçmenlerin yalnızca yüzde 18.4'ü katıldı. Onların da yüzde 63'ü öngörülen değişikliklere red oyu verdi. Bu referandumu eski gerillalar istemişti. "Öyle mi" dedi Guatemala oligarşisi. "İstediğiniz olsun. Yapalım bakalım." Ve yaptılar. Sonuç gerillalar açısından tam bir fiyaskodur. Guatemala oligarşisi iktidardır. Gerilla hareketinin anlayamadığı bu olmuştur. Hiçbir iktidar barışçıl yollarla kendi yok oluşunun koşullarını hazırlamaz. Dahası, düşmanını gerilettiği ölçüde kendisi geri adım da atmaz. "Barış anlaşması"nda ne imzalamış olurlarsa olsunlar, düzeni tehdit edebilecek hiçbir uygulama yaptırmayacaklardır. Yaptırsa da, göstermelik olacak, şirin görünmek, "bakın biz barış anlaşmasının gereklerini yerine getiriyoruz" diye yapacaklardır. Olayın iki yönü vardır aslında. Birincisi, faşist rejim askeri olarak halkın karşısında büyük üstünlük sağlamıştır. Barış anlaşmasından sonra gerillayı yalnızca sözler vererek kandırmış, silahsızlandırmış, böylelikle kendi politikalarını uygulayabilmek için meydan da boşalmıştır. Önünde kendisine silahlı bir karşı koyuşu gerçekleştirecek ciddi bir güç kalmamıştır. Oligarşinin baskı ve terör politikalarını uygulayabilmesi için çok daha uygun bir zemindir bu. Gerillaların talebi olan referandum işte bu koşullarda gündeme getirmiş, güç ve şiddet gösterileriyle bastırarak, ezerek, halkın referanduma katılmasını da engellemişlerdir. Şimdi bu durumda Guatemala'da devrimci, demokrat güçler içinden "insan hakları", "demokrasi" nerede, barış anlaşmasına uyulsun vb. diyenler çıkabilir, ama bu tür ifadeler tek başlarına hiçbir anlam ifade etmezler. Sahipleri güçsüzdürler. Güçsüzdürler, çünkü yaşama zemini buldukları silahlı bir savaş yoktur artık. İnsan haklarından, demokrasiden bahsedenlerin etkili olabilmesi, ancak ve ancak faşist rejimle gerillalar arasında bir denge unsuru oldukları müddetçe mümkündür. Ne kadar çok barış isterlerse istesinler, tek varlık koşulları savaştır. Savaşan taraflarda biri savaşmaktan vazgeçtiğinde böylelerinin de oligarşi için bir değeri ve önemi kalmaz. İkincisi, faşist düzen, askeri yanın dışında psikolojik, moral açıdan da üstünlük sağlamıştır. Silahlı savaş varken bu savaş, halk için d güçlü bir moral kaynağı olmuştur. Ezilse de, sindirilmeye çalışılsa da halk bilir ve inanır ki, kendisi için savaşanlar vardır ve hesap soracaklardır. İdeallerini, özlemlerini gerçekleştireceklerdir. Bu moral bağlılıkla olanca yaratıcılığını kullanır, binbir türlü araç ve yöntemle faşist rejimin oyunlarını bozar, savaşanları sahiplenir, onları her anlamda besler ve hakları için mücadele eder. Devlet "bu yolla bir yere varılmaz, silahları bırakın" der örneğin. Halk bunlara güler geçer. Hürriyetlerinin yolunun silahlı savaştan geçtiğini bilir. Gerillanın yarlığı onun moralini besler. Bu saflaşma her zaman iradi olmamıştır da. Silahlı savaş durumunda halk kitleleri kendiliklerinden de bir saflaşma yaşarlar, devlete cephe alırlar. Guatemala'da da öyle olmuştu, Ancak sonraki süreçte Guatemala'da silahlı savaşın artık bitirildiği durumun da mantıki sonucu yaşanmıştır. İbretlik bir durumdur bu. Halk, eski gerillaların talep ettiği referanduma katılmamıştır. Şüphesiz, baskı yaşanmıştır, faşist rejim halkı sindirmek için elinden geleni yapmıştır; bu da en önemli
sebeplerden biridir. Ama bu halkın yalnızca yüzde 14'ünün oylamaya katılmasını ve katılanlardan da bu demokratik taleplere hayır oyu çıkmasını mazur göstermez. Aynı halk, inandığı dava uğruna yapamayacağı şey, katlanamayacağı baskı, ödeyemeyeceği bedel olmadığını da defalarca göstermiştir; 36 yıllık iç savaşın 200 bin cana malolmasına rağmen direnmiştir. Ancak derin bir hayal kırıklığının ve moral bozukluğunun yaşandığı yerde halk kitleleri baskıya direnemezler. İşte ikinci nokta budur: Devlet, "barış" anlaşmasından sonra referandumla bir zafer kazanmıştır. Bir başka deyişle halk, yenilgiyi kabul etmiştir. En tehlikeli yenilgi de budur. Koşullarını URNG kendi elleriyle hazırlamıştır; dahası, dünyada yaşanmış onca tecrübeden de hiçbir ders çıkarmamıştır. Adeta savaşmaktan bıkmış, savaşının meşruluğuna inancı kalmamış ve teslim olmuştur. Barış anlaşması imzalayarak yenilgiyi kabul etmenin sonuçları bunlarla kalmamıştır Guatemala'da. Guatemala gerillası, kendisi gibi silah bırakan, teslimiyeti kabul eden bütün gerilla hareketlerinin yaşadıklarını yaşamıştır. Dünyanın hemen her yerinde gerilla hareketlerinin düşmanlarıyla pazarlık masasına oturduklarında ondan istedikleri, birbirine benzer şeylerdir. Bir, rejim içinde ordunun rolünün Faşist rejimlerle anlaşamazsın. Dünyanın hiçbir oligarşisi halkların hürriyet taleplerini karşılayamaz. Karşılayacağım dediği noktada yalan söylüyordur. Kitleleri kandırmaya çalışıyordur. Amacı bu yalanlarla halkı sürekli geri adım atmaya zorlayıp etkisizleştirmektir. Ve bu süreç moral bozuklukları yaratacak, halk kitlelerinde derin bir yenilgi psikolojisine neden olacaktır. sınırlanmasını isterler. Hiçbir yerde başarılı olamamışlardır. Ordu daima iktidarı elinde tutan esas güç olarak kalmıştır. İki, eski kontraların, ölüm muhafızlarının yargılanmasını isterler. Birkaç göstermelik yargılama dışında bunda da başarılı olamamışlardır. Üç, demokratik açılımların gerçekleştirilmesini, varsa, azınlıklara ulusal haklarının verilmesini isterler. Hiçbir yerde başarılı olamamışlardır. Dört, "barış"tan sonra gerillaya iş bulunmasını talep ederler. Belki de bu talepte başarılı oldukları tek ülke El Salvador'dur; eski gerillalar düzenin yeni bekçileri olmuş, polis olarak görevlendirilmişlerdir. Guatemala dört talebin de karşılanmadığı bir ülkedir. El Salvador kadar bile olamamıştır. Oligarşi gerillayı işe yerleştirme vaadini bile yerine getirmemiştir. Dahası, Guatemala gerillası kendisi gibi uzlaşmacı gerilla hareketlerinin kaderini bir başka noktada da yaşamıştır: Faşist rejim eski gerilla önderlerini birer birer katlederek ortadan kaldırmaya başlamıştır. Bu süreç derinleşerek sürecektir. Guatemala oligarşisi daha ağır, daha şiddetli saldıracak; karşısında bu saldırılara direnecek bir güç kalmadığından emin oldukça da saldırılarını şiddetlendirecektir. Ders çıkartılması gereken çok şey vardır Guatemala'da. Hepsinden önemlisi, en temel ders şudur: Faşist rejimlerle anlaşamazsın. Dünyanın hiçbir oligarşisi halkların hürriyet taleplerini karşılayamaz. Karşılayacağım dediği noktada yalan söylüyordur. Kitleleri kandırmaya çalışıyordun Amacı bu yalanlarla halkı sürekli geri adım atmaya zorlayıp etkisizleştirmektir. Ve bu süreç moral bozuklukları yaratacak, halk kitlelerinde derin bir yenilgi psikolojisine neden olacaktır.*
İsrail'de Sandıktan "Barış" Değil, ABD Planı Çıktı Yeni başbakan İşçi Partisi lideri Ehud Barak Burjuva basın seçim sonuçlarını "Ortadoğu barışına umut ışığı"diye karşıladı. Peki neyi değiştirecek Barak? Emperyalizm istediği sonucu çoktan almış, FKÖ'yü elinde istediği gibi oynamaya başlamış, hatta doğrudan doğruya, CIA'in denetimine almıştır. Bundan sonra yapılacak olan "barış"ı halklara pazarlamaktır. Şimdi bu pazarlamayı Barak-Arafat ikilisi beraber oynayacaklar. Arafat da konuşacak, "zorlama"lar yapacak; ama bunların hepsi göstermelik olacak, çünkü hesap çoktan görülmüş. Vitrinde ne olursa olsun, yapılanlar gerçekte ihaneti "barış"diye yutturmak olacak. İsrail'de 17 Mayıs'ta yapılan erken genel seçimleri başını İşçi Partisi'nin ve Merkez Partsi'nin çektiği "Tek İsrail" bloku kazandı. Benjamin Netanyahu, üç yıllık başbakanlığı döneminde enflasyonu azaltma sözünü tutmayan, işsizliği arttıran, özelleştirmeye hız veren, aşın dincilere ayrıcalık tanıyan politikaları ve Filistin'e yönelik ABD'nin bile tepkisini çeken tavrıyla oldukça yıpranmıştı. ABD'nin de İşçi Partisi adayı Ehud Barak'ı desteklemesi Netenyahu'nun sonunu hazırlamıştı zaten. Sonuçta; ABD'nin desteğini alan, Netanyahu'ya tepki duyan İsrail halkına işsizliği ve enflasyonu düşürme, aşırı dincilere tanınan ayrıcalıklara son verme ve Filistin'de tıkanan "barış" sürecinin önünü açma sözünü veren Ehud Barak, yüzde 56'lık oy oranıyla başbakan seçildi. Siyonist Katil "Barış Umudu" Oldu Seçim kampanyasında İsrail halkının ekonomik-sosyal sorunlarına ağırlık veren, "barış" sürecine ilişkin ABD'yi memnun edecek açıklamalar yapan Ehud Barak, binlerce Filistinlinin katledilmesinden sorumlu Siyonist bir katildir. İsrail ordusunda, özel komando birliklerinde göreve başlayan Barak, Genelkurmay Başkanlığına kadar yükselmiştir. "İsrailli Rambo" olarak tanıtılan Barak'ın, İsrail'in 51 yıllık tarihinde en çok madalya kazanan asker olması, katliamlardaki sorumluluğu hakkında bir fikir veriyor. Genelkurmay Başkanlığından emekli olduktan sonra İşçi Partisi'ne giren Barak, 1995'te İçişleri Bakanı, 1996'da Dışişleri Bakanı olarak hükümetlerde yeraldı. 1997'de İşçi Partisi Genel Başkanı oldu. Barak'ı desteklediğini gizlemeyen Clinton, seçim kampanyaları konusunda uzman üç danışmanını, Barak'a yardımcı olması için İsrail'e göndermişti. Bu destek sadece Clinton'la da sınırlı değildi. FKÖ lideri Yaser Arafat da, "barışa oy verin" mesajıyla İsrail halkının Barak'a oy vermesini istemişti. Clinton'un Barak'ı telefonla arayıp kutladıktan hemen sonra yaptığı açıklama, ABD'nin politikasını ve Barak'tan beklentisini de ifade ediyordu: "İsrail'in güvenliğini daha da güçlendirecek, adil, kalıcı ve kapsandı bir barış için çalışmayı sürdüreceğim. Filistinli ve Arap ortaklarıyla barış sağlanması için uğraşacak olan Barak hükümetiyle çalışmaktan zevk duyacağım." (19 Mayıs 1999, Cumhuriyet) Barak ABD Planını Sürdürecek Barak'ın başbakan olması önemli bir değişikliğe yol açmayacaktır. Ancak Barak, Netanyahu'dan farklı olarak ABD'nin de isteği doğrultusunda, "Filistin Devleti" ilanı, işgal altındaki Kudüs'ün statüsü ve Filistinli mültecilerin geri dönüşleri konusunda tıkanan "barış" sürecini devam ettirecektir. Burada en önemli nokta kukla Filistin devletidir. Barak, "Filistin Devleti"nin ilanına karşı olan Netanyahu'dan farklı olarak şunları dile getiriyor: "Bir Filistin devleti benim rüyam değil ama Netenyahu'nun yaptıkları Filistin devletine yaradı. Bu yüzden artık biz Filistin devleti olacak mı olmayacak mı sorunundan çok, adeta Netanyahu'nun kurduğu bu devletin İsrail'in düşmanı değil dostu olmasıyla ilgileniyoruz." (23 Nisan 1999, Özgür Bakış) ABD'de bizzat ABD Başkanı Clinton'un yürüttüğü görüşmeler sonucu 24 Ekim 1998'de Netanyahu ve Arafat arasında imzalanan Why Anlaşması'yla ilan edilecek
Emperyalist Barış; YıUardır sürdürülen mücadelenin ihanet masalannda satılmasıdır. Bu mücadele içinde şehit düşen onbinlerin kanının içine tükürmektir. İhanetin, onursuzluğun, soysuzluğun tescili ve meşru gösterilmeye çalışılmasıdır. Katillerle, halk düşmanlarıyla, işbirlikçi hainlerle aynı tastan beslenmek, kendisi de işbirlikçileşmektir. O tasa doğranan ekmek kardeş kanıyla yoğrulmuştur. Bunun için, Emperyalist barış mide bulandırıcıdır, tiksindiricidir, lanetlidir... seçim sonuçları belli olduktan hemen sonra "Kudüs bölünemez" "Bağımsız Filistin Devleti", her bakımdan İsrail'e bağımlı bir "devletçik" olacaktır. Why Anlaşması'nı imzalayan Netanyahu, seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte oy kaybedeceğini düşünerek 4 Mayıs 1999'da ilan edilmesi öngörülen "Filistin Devleti" ilanını Arafat'ı tehdit ederek engellemişti. Barak ise, etrafı İsrail'in işgal ettiği topraklarla çevrili, Mossad ve CIA'ya bağlı Filistin Polis Gücü'yle kendi güvenliğini sağlama aldığı, 1967'deki Arap-İsrail Savaşı sonucunda işgal ettiği Batı Şeria ve Gazze'nin büyük bölümünde İsrail işgalinin sürdüğü, siyasi, askeri ve ekonomik olarak tamamıyla İsrail'e bağlı bir Filistin "devletçiği"ni kabul etmektedir. ABD emperyalizmi de böylesi bir "devletçiği" istemektedir ve Filistin halkının işgalden kurtulmuş, bağımsız bir Filistin özlemine rağmen işbirlikçi Arafat da kendisinin başkanı olacağı bu "devletçiğe" dünden razıdır. "Barış" sürecinin tıkanmasına neden olan en önemli konulardan biri olan Kudüs'ün statüsü sorununda da farklı bir politika uygulamayacaktır Barak. Seçim öncesi Doğu Kudüs'ün Filistin'e verilebileceğini söyleyen Barak, (19 Mayıs 1999, Radikal) diyordu örneğin. Filistin halkına sırtını dönerek ABD'nin güdümüne giren Arafat'ın da Barak'a karşı önemli bir direniş göstermeyeceği ortadadır. 1995'te imzalanan Taba ve 1998'de imzalanan Why Anlaşmalarına aykırı olarak İsrail tarafından zorla göç etirilen yüzbinlerce Filistinlinin topraklarına geri dönmesinin engellenmesi de sürecektir. Seçim öncesi Filistinli mültecilerin dönmesini Filistin Özerk Yönetimi ile tartışacağını söyleyen Barak, seçim sonrası bu sözlerini de unutmuştur. Barak'ın seçim öncesi verdiği en önemli sözlerden birisi de, bir yıl içinde Güney Lübnan'daki İsrail işgaline son verilmesiydi. Bu sözü vermesinin nedeni ne "barışsever" olması, ne de Lübnan'ın toprak bütünlüğüne saygı duymasıdır. Güney Lübnan'da Hizbullah'ın direnişi ve İsrail ordusuna ağır kayıplar verdirmesi ile İsrail halkının da bu işgale karşı sesini yükseltmesi, Siyonist İsrail'i Güney Lübnan'dan çekilmeye mecbur bırakmıştır. Nitekim seçimlerden aylar önce Netanyahu da Güney Lübnan'dan çekilmek istediklerini açıklamıştı. Kuzey İsrail'in "güvenliğini" sağlamak adına Güney Lübnan'ı işgal edip "güvenlik bölgesi" ilan eden İsrail, Hizbullah gerillalarının saldırılarında yüzlerce askerini kaybetti. ABD'nin girişimiyle başlayan ve denetiminde süren Israil-Suriye barış görüşmelerinin Netanyahu hükümeti döneminde kesilmesine ilişkin, görüşmeleri tekrar başlatacağmı açıklayan Barak, Suriye'nin görüşmelerin kaldığı yerden devam etmesi şartını da kabul etmektedir. Ancak işgal ettikleri Golan tepelerinden çekilmeyecek, su kaynakları da İsrail denetiminde kalmaya devam edecektir. Suriye'nin bu durumu kabul etmesi zordur. Çünkü Golan Tepeleri bölgedeki en önemli su kaynaklarından biridir. Bu bakımdan Barak'ın kısa vadede Israil-Suriye ilişkilerinde ABD'nin istediği bir "barış"ı sağlaması da olası görünmemektedir. Barak ya da Netanyahu... Ortadoğu halkları açısından ikisi arasında hiçbir fark yoktur. Siyonist İsrail'in ve ABD'nin politikalarında hiçbir değişiklik olmayacaktır. Filistin halkı da bu gerçeği iyi biliyor. Filistinliler arasında yapılan bir ankette, "Ehud Barak başbakan olduğu takdirde olumlu bir değişiklik bekliyor musunuz" sorusuna, ankete katılan Filistinlilerin yansından fazlası (yüzde 51) "her şey eskisi gibi olacak" derken, yüzde 18.8'i "daha kötü olacak" cevabını vermiştir. Ankete katılanların yüzde 25'i cevap vermezken, sadece yüzde 6'sı "olumlu bir değişim olabilir" cevabını vermiştir. (17 Mayıs 1999 tarihli Hürriyet) Seçim sonuçlarını "memnunlukla" karşıladığını açıklayan Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Yaser Arafat ise, Filistin halkına rağmen ihanetine devam edeceğini bir kez daha göstermiştir. Netanyahu'nun karşı çıkması ve ABD'nin baskıları sonucu, İsrail'le imzalanan anlaşmalar çerçevesinde 4 Mayıs'taki "devlet ilanı"nı bile yapamayacak kadar emperyalizmin ve Siyonist İsrail'in işbirlikçisi olan Arafat, Barak'tan koparacağı birkaç küçük tavizin hesabını yapmakta ve en kısa sürede "Bağımsız Filistin Devleti" ilanını yapmak istemektedir.*