Kubbealtı Gençlerinden MERHABA Kubbealtı Akademi Mecmuası'nın ücretsiz ekidir Yayına Hazırlayanlar: Dr. Nevnihal BAYAR Kübra YETİŞ ŞAMLI Kapak Tasarım: Tûba ŞAMLI Basım: ÖZAL Matbaası Dağıtım: Ertuğrul MAYUK Yazışma Adresi : Kubbealtı Akademisi Kültür ve San at Vakfı Köprülü Mehmed Paşa Medresesi Peykhâne Sokak No:3 Çemberlitaş İSTANBUL Tel: 0 212 516 23 56 Faks: 0 212 638 02 72 Yazılarınız, görüş ve eleştirileriniz için kgmerhaba@hotmail.com www.kubbealti.org.tr Merhaba Kış 2010 / 1
İÇİNDEKİLER İLHAN AYVERDİ NİN GENÇLERİ Dr. Fahrünnisa BİLECİK -------------------------- 4 ÂBİDE BİR ŞAHSİYET: ZÎNET İLHAN AYVERDİ Cemil ALTINBİLEK --------------------------------- 6 ÜÇ UÇ BEYİ Buğra ŞAMLI ------------------------------------------ 8 ZIRHLI GEMİ Gülmisal GÜRSOY ---------------------------------- 11 EZELDEN EBEDE İZZETLENMİŞ ŞAHSİYET : İLHAN AYVERDİ B. İzzet TAŞÇI --------------------------------------- 16 CEVÂBIM SEN SİN Ali Şîr OLGAÇ ---------------------------------------- 17 İLHAN AYVERDİ OKULU Dr. Nevnihal BAYAR ----------------------------- 21 ÜÇ AYVERDİ ÜÇ MÜCÂHİT ÜÇ AKINCI... E. Seval YARDIM ---------------------------------- 25 İLHAN AYVERDİ HAKKINDA FAHRÜNNİSA BİLECİK İLE RÖPORTAJ Hazırlayan: Mübin SOYYER ------------------ 28 ÖYLE BİR GİDİŞ Kİ Aliye AREN ------------------------------------------- 35 SÖZLÜKLERİN EFENDİSİ, SÖZCÜKLERİN EFENDİSİ Dr. Mustafa Sinan YARDIM ------------------ 37 BİR BÜYÜK KAYBIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ Doç. Dr. Güleda ENGİN ------------------------ 42 GÜL MASALI Kübra YETİŞ ŞAMLI ----------------------------- 43 BİR HAYAT BİN DOST Yard. Doç. Dr. Murat AŞICI ----------------- 45 İLHAN TEYZE Yard. Doç. Dr. Gülberk BİLECİK ---------- 46 ŞİİR Şehkâr FAYDA KINIK --------------------------- 48 BİR HÂTIRA Sertac Fuad KARAAOĞLU ------------------- 49 BİR ÂBİDE ŞAHSİYETİ DAHA ANLATAMAMAK Semânur ALTUĞ FAYDA --------------------- 50 YÜKSEK BİR ŞAHSİYETLE DOSTLUK Murat EMİNOĞLU -------------------------------- 53 İLHAN AYVERDİ NİN ARDINDAN Nazlı SARI -------------------------------------------- 58 İLHAN HALA İlhan TAHRALI ------------------------------------- 62 2 / Merhaba Kış 2010
KUBBEALTI GENÇLERİNDEN MERHABA Değerli Merhaba Okurları, 50. sayımızla yeniden karşınızdayız. Merhaba nın 50. sayısı hüzün ve hasretle hazırlandı. Kubbealtı Gençleri nin her faâliyetinde olduğu gibi Merhaba Dergisi nin yayın hayâtına başlamasında da fikir annemiz, yol gösterenimiz, cesâret verenimiz ve dâimî destekleyenimiz olan, Vakfımızın Mütevelli Heyeti Başkanı Muhterem İlhan Ayverdi Hanımefendi 6 Kasım 2009 târihinde Hakk a yürüdü. Paylaşmakla bir nebze olsun teselli bulduğumuz hüznü bu sayfalara taşıyan, hislerimize tercüman olan tüm yazarlarımıza teşekkür ederiz. Yine yakın târihte kaybettiğimiz kıymetli büyüğümüz, Vakfımızın Kurucular Heyeti Üyesi, gazeteci, yazar Ergun Göze Beyefendi yi de rahmetle anıyoruz. Merhaba Yayın Kurulu edilmiştir Bu sayı Kubbealtı Gençleri tarafından İlhan Ayverdi ye ithaf Merhaba Kış 2010 / 3
İLHAN AYVERDİ NİN GENÇLERİ Dr. Fahrünnisa BİLECİK fbilecik@yahoo.com Sevgili Gençler! Gençliğin zekâtı hizmettir. Tabiî ki hayâtınızı yaşayacaksınız. Okuyacak, çalışacak, evlenecek, evlât sâhibi olacaksınız ama bütün bunların yanında hizmet etmeye zaman ayıracaksınız. İhtiyaçlılara, yaşlılara sâhip çıkacaksınız ki size de sâhip çıkanlar olsun. Hayırlı işlerde birbirinizle yarışacaksınız. Hizmet fırsatı çıktığında Neden hep ben değil, çok şükür ki ben. diyeceksiniz. Bunu yaparken kendinizi göstermeyeceksiniz. Hizmet ön planda olacak, siz değil. Memleket meselelerine kayıtsız kalamazsınız. Fikir üretecek, projeler yapacak, uygulayacak, vatanımızın, milletimizin gelişmesine, ilerlemesine katkıda bulunacaksınız. Ben ne yapabilirim ki, meseleler dağ gibi, nasıl başa çıkarım? demeyeceksiniz. Bu yol ümitsizlik yolu değildir. Himmeti gayret getirir. Boşuna Baba himmet, oğul gayret. dememişler. Yılmadan, yorulmadan, bıkmadan, hizmetin büyüğü, küçüğü demeden, benliğe düşmeden, birbirinize sıkı sıkı sarılarak çalışacaksınız. Bu bir bayrak yarışıdır, yarıda bırakmayacaksınız. Birbirinizin kusûrunu görmeyeceksiniz. Her insanın bir güzel tarafı, iyi tarafı vardır, siz onu bulmaya çalışacaksınız. Sevmeyebilirsiniz ama hürmet etmeye mecbursunuz. Kırmayacaksınız, kırılmayacaksınız. Yaratılanı Yaratan dan ötürü hoş göreceksiniz. Başkası hakkında zanda, yorumlarda bulunacağınıza kendinizi tahlil edeceksiniz. Kötü huylarınızın yerine iyilerini koymak için çalışacaksınız. Cemiyetlerin nefis terbiyesi yeri olduğunun şuûruyla hareket edecek, her türlü sürtüşmeden, sen ben dâvâsından uzak duracaksınız. Küslük, dargınlık bizim için geçerli değildir. Affedeceksiniz, kin gütmeyeceksiniz. Herkesle iyi geçinmeye ve faydalı olmaya çalışacaksınız. İncelikle, gönül kırmadan, karşınızdakini ezmeden söyleyecek ve hareket edeceksiniz. Edep insanın her hâlinde olmalıdır. Yâni, göz ile Hak tan başka bir şey görmeyecek, lisanla bir şeye îtiraz etmeyecek, Allah ın buyruğunu tutacak, yasakladığından kaçacaksınız. Bunlar sizde yer ederse adâletten ayrılamaz, kimsenin kalbini kıramazsınız. Ancak bu şekilde Allah ın rızâsını kazanabilirsiniz. 4 / Merhaba Kış 2010
Cömert olacaksınız. Verecek bir şeyiniz yoksa insanlara iyi davranacaksınız, güler yüzlü davranacaksınız. Her gördüğümüz, her duyduğumuz şeyde bize bir mesaj, bir ibret dersi vardır. Onu yakalayabilmemiz lâzım. Zaman sermâyedir. Onu isrâf edip hebâ etmeyin! Sözünüzde durun! Zîra söz yemindir. Nefis muhâsebesini elden bırakmayın! Hak için halka hizmeti düstur edinin! Bu sözlere, vasıflara daha niceleri eklenebilir. Fakat mühim olan bunları saymak değil, hangisine ne ölçüde sâhibiz, ne ölçüde yapabiliyoruz, ona cevap verebilmektir. Biz bize düşeni yapalım, Allah da elbet şânına düşeni yapar. demiştiniz. İlhan Ayverdi nin Gençleri veya sizin koyduğunuz isimle Kubbealtı Gençleri, bu sözlerin sorumluluğunu taşıyarak, hizmetlerine daha nicelerini ekleyerek, günden güne büyüyerek, sen ben dâvâsına düşmeden yoluna devam ediyor. Faâliyetlere başladığımız 1999 senesinden bu güne kadar bizi bir an olsun yalnız bırakmadınız, yol gösterdiniz, akıl verdiniz, sevinçlerimizi, acılarımızı paylaştınız. Bizimle güldünüz, bizimle ağladınız. Sofranızda, evinizde nasiplendik. Hep verdiniz, veren el, vakıf el oldunuz. Bundan sonra da attığımız her hayırlı adımda, başladığımız her faydalı işte mânevî destek ve himmetinizin bizimle berâber olacağına inancımız tamdır. Şimdi sıra bizde, şimdi sizden duyduklarımızı, gördüklerimizi işlemek vakti Sözümüz sözdür, sözümüz yemindir vesselâm. Merhaba Kış 2010 / 5
ÂBİDE BİR ŞAHSİYET; ZÎNET İLHAN AYVERDİ 1 Cemil ALTINBİLEK Manisa Akhisar doğumlu, ama kökenlerinin bir ucu Dağıstan da bir ucu Balkanlar da, tam bir Osmanlı âilesi ve belki de son Osmanlı. Babası Murat Tolun Bey, İstiklâl Harbi mücâhitlerinden Akhisar Cephesi Kuvâ-yı Milliye kumandanı. O dönem Gālip Hoca diye bilinen Celal Bayar, evlerinde kurtuluş planları yaptığı silâh arkadaşı. Yunanlıların Akhisar ı yakma teşebbüsünde, çoğunluğu çocuk ve kadınlardan oluşturduğu treni hareket ettirmek istemeyen Rum makinistin şakağına tabancasını dayayarak, trenin hareket etmesini sağlayan ve tren halkını Yunan kuvvetlerinin elinden kurtarmış, gözüpek bir kahraman ve de İstiklâl Şeref Madalyası sâhibidir. Kurtuluştan sonra Akhisar Tayyâre Cemiyeti Başkanlığı yapmış, Akhisar I, Akhisar II uçaklarının alınmasına gayretleri ile büyük katkı sağlamış, Akhisar Kültür Merkezi ve Tayyâre Sineması nın yapılmasına önayak olmuş bir teşkîlâtçıdır. Z. İlhan AYVERDİ nin, Akhisar İlk ve Ortaokulu ve İzmir Karataş Lisesi ni müteâkip, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyâtı Bölümü nü seçimi, İstanbul yıllarının ve Türkoloji dünyâsındaki emsalsiz yerinin de başlangıcı olacaktır. Asıl dönüm notası ise, mütefekkir ve yazar Sâmiha AYVERDİ nin Yaşayan Ölü adlı romanını Cağaloğlu nda alış-veriş yaptığı kitapçının tavsiyesi ile alıp, bilâhare İstanbul Maârif Müdürlüğü nde birlikte çalıştığı Mehmet Örtenoğlu (Mehmet Dede) vâsıtası ile Sâmiha AYVERDİ nin önce sohbet ve muhabbet halkasına girmesi, sonra da Sâmiha Hanım ın ağabeyi Ekrem Hakkı AYVERDİ nin zevcesi olarak âile içine dâhil olması ile gerçekleşecektir. Bundan böyle de bu üçlü, yirminci asırdaki kültür dünyâsının merkezi hâline gelir. 1960 lı yıllarda İlhan AYVERDİ, önce eşi yüksek mîmar, mühendis ve müteahhit Ekrem Hakkı AYVERDİ ile birlikte, Anadolu ve Rumeli yi karış karış gezer, Osmanlı mîmârî eserleri; fotoğrafları, mîmârî proje, rölöve ve hâtıraları ile tespit edilir. 20 yıllık bir çalışma sonunda dört ciltlik devâsâ bir eser meydana çıkar. Bugün birçoğu yıkılıp yok edilmeye devam eden Osmanlı medeniyetimizin, mîmârî eserlerimiz ile vücut bulmuş ve asırlarca bulundukları yerlerde Osmanlı nın tapuları olmuş eserler, gelecek kuşaklara ibret vesîkaları olarak tespit edilir. Kütüphânelerde baş mürâcaat eseri olma vasfındaki 1 Manisa Denge Gazetesi nde yayımlanmıştır. 6 / Merhaba Kış 2010
Osmanlı Mîmârî Eserleri kitapları tamamlanır. Bu çalışmada İlhan Hanım, Ekrem Hakkı AYVERDİ nin eşi ve yardımcısı olarak devamlı yanında bulunmuştur. 1970 li yıllarda İlhan AYVERDİ nin, aynı zamanda isim anası olduğu Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı nın kuruluş çalışmaları, yine Sâmiha, Ekrem Hakkı ve İlhan AYVERDİ üçlüsü başkanlığında gerçekleştirilir. Kubbealtı; Osmanlı sarayında devlet işlerini görüşmek üzere vezirlerin ve diğer görevlilerin toplanıp karar aldıkları yerin adıdır. Uzun süre Mütevellî Heyeti Başkanlığı nı İlhan AYVERDİ nin yürüttüğü Kubbealtı Vakfı nın kuruluş gāyesi, Vakıf senedinde; İlim, sanat ve mûsikîde Türk milletine has târihten gelen haslet ve değerleri esas tutan millî tefekkür ve millî san atın ilelebed pâyidâr olmasına yardımcı olmaktır. Bu sebeple, gāyesiyle alâkalı gördüğü bilcümle ilmî ve içtimâî faaliyetlerde bulunmak şeklinde açıklanmıştır. Kubbealtı Vakfı nın kuruluşu ile yaşıt bir başka proje de Kubbealtı Lugatı olmuştur. Aynı yıllara yaşanan dil karmaşası ve kavgaları AYVERDİ üçlüsünü harekete geçirmiş ve zamânın Nihad Sâmi Banarlı, Fâruk Kadri Timurtaş, Tahsin Banguoğlu, Fâruk Nâfiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon gibi zirve edebiyat ve dil âlimlerinin de iştirâk ettiği bir danışma heyeti ile yola koyulunmuş ve bilâhare teşekkül eden çalışma heyetinin başına İlhan AYVERDİ bizzat geçerek, otuz dört yıllık ibâdet ciddiyetindeki bir çalışma sonunda, yaklaşık bin yıllık yazılı edebiyat târihine dâir eserler taranarak, fişlenerek, yorumlanarak, üç cilt ve 3549 sayfalık Türkçenin bugüne kadar yapılmış en büyük lugatı olan, Asırlar Boyu Târihî Seyri İçinde Misalli Büyük Türkçe Sözlük, 2005 yılının sonunda Türk dil ve kültür hayâtına kazandırılmıştır. Şâir ne güzel ifâde etmiş: İlhan Ayverdi Hanım Türkçemizi derlemiş, Sabrının gergefinde rengârenk örneklemiş. İlhan AYVERDİ nin dernek, vakıf ve Türkoloji çalışmaları yanında, mânâ ve ruh ufuklarına yolculuğu da bu üçlü ile birlikte seyretmiş ve Sâmiha AYVERDİ nin; Allah ın iç ve dış güzelliği berâber vermiş olduğu ihlâs âbidesi İlhan. ifâdesi ve Ezelden ebede izzetlenmiş, ağabeyimin yâr-ı vefâdarı, hayâtım boyunca beni hoşnut eden İlhan AYVERDİ den Allah da iki cihanda hoşnut olur inşaallah. hayır duâları, basılı evrak içine kadar girmiştir. Merhaba Kış 2010 / 7
ÜÇ UÇ BEYİ Buğra ŞAMLI bugrasamli@yahoo.com İstanbul Fâtih te, Hırka-i Şerif Mahallesi ndeki Sâdettin Efendi Sokağı nın 4 numaralı kapısına cephesini dönen biri başını sola çevirince, Kırtay Sokağı numara 10 daki konağı görür. Üst paralelinde sürekli işleyen Fevzi Paşa Caddesi nin gürültüsüne kıyasla sokağın sükûneti, bu iki kapının bir zamanki mukîmleri arasındaki ezelî râbıtayı kendi dilince söyler durur gibidir. Konak, sivil Türk mîmârisinin yüzyılların imbiğinden süzerek kazandığı üslûbun bir eseri olarak, vakar ve tevâzuyla yükselmekte olduğu noktadan sokağa hâkim konumuyla sanki sokağın sâhibidir. Üç katlı müstakil eve gelince, bir cephesi günlük telaş ve koşturmacaya dönük ve ön kapısı bu dünyâya açılırken, arka cephesi, çok kimsenin yana yakıla aradığını fark bile etmediği huzûra varan, gözlerden uzak bir yol üzerindedir. Tıpkı bir zamanlar bu evde yaşamış üç Ayverdi nin halka hizmetle geçen ömürleri boyunca, bu Dost kapısına bağlı olmaları gibi. Sâmiha, İlhan ve Ekrem Hakkı Ayverdi Her biri için söylenecek söz bulmak hiç de zor değil. Eserleri ortada olan insanlar hakkında yazmak, konuşmak neden zor olsun? Mühim olan, bu aziz şahsiyetlerin eserlerini görmemiş, duymamış, bilmemiş olanlara onları lâyıkıyla anlatacak kelimeleri seçebilmek. Oysa, anlatılanlar kalemin gücüne veya dile hâkimiyete ve bu ikisi de nakledenin idrâkine tâbi iken, söz okunun hedefini vurması ne kadar mümkün? Tam da burada, Hz. Mevlânâ nın Fayda, harf anmakta sanmam ki var; Harftir bir bağ için çitten duvar. Yok edip ses, söz ve toptan harfleri, Olmadan bâri konuşsak hiçbiri. 1 hikmetli sözünü hatırlıyoruz. Lâkin böyle bir sükûtun hakkını vermek, saatlerce konuşmak veya ciltlerce yazmaktan daha zor olduğu için yazmakta mâzuruz. Üstelik söylenmesi gereken herşeyin zâten söylenmiş olduğunu biliyoruz. Bunun kârı, ne diyeceğimizi bilemediğimizde başvuracak referansların varlığı demek. İşte, Osmanlı ile kemâle ermiş Türk-İslâm kültür ve îman mîrâsını 20.yüzyıla hayatlarıyla taşımış, hizmetleri uç uca eklendiğinde tüm yönleriyle koca bir medeniyete sâhip çıkarak, onu 1 Mesnevî, kendi vezniyle manzum çeviri Dr. Abdullah Öztemiz, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul 1989, s. 223. 8 / Merhaba Kış 2010
bihakkın temsil ettikleri görülen üç Ayverdi den bahis açmak için de evvelce yazılmış böyle bir yazı imdâdımıza yetişti. Muhakkak ki muharrir, söz konusu yazıda kendisinden bahsetmiyordu. Ancak kendisini tanıyanların cüretimize hak vereceğini umarak diyoruz ki bizzat kendileri de bu yazıda tasvir ettikleri kimseler cümlesindendir. Bağ Bozumu adlı kitabının Uç Beyleri başlıklı yazısında muhterem Sâmiha Ayverdi şöyle yazmış: Serhad kal alarında, mazgallarda düşmanı gözleyen, fırsat kollayıp akınlara giden, doyumluklar ve ganîmetlerle dönen uç beylerinin kahramanlık devri geçmiş ise de vatan ve îman aşkı ile iç ve dış düşmanların sinsi faaliyet ve savletlerini göğüsleyici olmakta devam eden uç beylerinin kahramanlık ve savaşları bitmiş değildir. 1 Ömürleri bezm-i elesti tasdik mührü olmuş üç Ayverdi, bu devrin uç beylerinden idi. Verdikleri eserler birbiriyle kıyaslandığında, ilk bakışta her birinin farklı işlere eğildikleri sanılabilir. Oysa biraz daha dikkat edilince bu faklılığın bir ayrılığa delâlet etmediği, bilâkis birbiriyle âhenkli bir bütünü meydana getirdiği görülür. Dahası, ortaya çıkan eser ve hizmetlerde üç Ayverdi, elverdiğince maddeten ama her zaman mânen ve fikren işbirliği içinde olmuşlardır. Meselâ, Ekrem Bey in yılları alan gayretiyle Türk kültürüne kazandırdığı Avrupa da Osmanlı Mîmârî Eserleri ciltlerinin yazımında, muhterem İlhan Hanım uzun seyâhatlerinde bizzat yanındadır. Kubbealtı Akademisi Kültür ve San at Vakfı, İstanbul Fetih Cemiyeti, Türk Kadınları Kültür Derneği, Yahyâ Kemal Enstitüsü gibi hizmet odaklı teşekküllerin kuruluş ve faaliyetlerinde elbette çok kişinin emeği olmuştur ama ön safta yine bu üç Ayverdi vardır. Hele Kubbealtı Lugatı ki bu müşterek mesâi ve birliğin dünya planındaki hâtemi 2 denmeye sezâ bir dev eserdir. Eserin, Türk diline hizmeti ve hacmine değinmek bu yazının konusu değildir. Ancak altını çizmeden geçemeyeceğimiz şudur ki, otuz dört yıl alan mesâi ve gayretiyle ortaya çıkardığı bu lugatın kendisi, muhterem İlhan Ayverdi nin ahde vefâ ve dervişin çilesini nasıl çekmesi gerektiğine dâir, görmeyi bilene göze sokmadan verdiği hakîkî bir misaldir. Ziyâ Paşa nın, Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde. dediği gibi, biri anıldığında diğer ikisini hatırlamadan edememenin bir diğer sebebi, belki her üçünde de zuhur eden aynı prensip, aynı gayret, aynı ferâgat, aynı gözünü budaktan sakınmama ama hep müşterek bir tevâzu, fazîlet, zerâfet ve asâlet ile iş görmeleridir. 1 Sâmiha Ayverdi, Bağ Bozumu, Hülbe Yayınları, Ankara 1987, s. 225. 2 Hem mühür, hem sonuncu mânâlarını hâiz olması sebebiyle bu kelimenin yerine daha yenisini (!) kullanmaya elimiz varmadı. Merhaba Kış 2010 / 9
Ayverdileri, ezelden ebede birbirine böylece kenetleyen ve hizmet yoluna gayret kemerini kuşandıran sır da hiç şüphesiz evlerinden çıkınca Sâdettin Efendi Sokağı yla vâsıl olunan konakta gizlidir. 7 Kasım günü merhum İlhan Hanım ın naaşının eller üzerinde katettiği o yol da asla kopmayan bir kulba tutunmuş bir uç beyinin, Yahyâ Kemal in Akıncılar şiirindeki tasvîrine benzer son seferiydi aslında: Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla Onlar, diline, îmanına, târihine, iftiharlarına yaylım ateşi açan vatansızlara karşı koyanlar dı; ömürleri şu bin yıllık vatan coğrafyasında sınır bekçiliği etmekle geçmişti. Sâmiha, İlhan ve Ekrem Hakkı Ayverdi, paraya pula, şâna, şöhrete, mevkie, gösterişe yan gözle dahî iltifat etmeyen kahraman gāziler, yiğit ve serdengeçti uç beyleri 1 idiler. Bugün dünyâda oldukları gibi Sultan larının ayak ucunda başka bir âlemi seyrederlerken dahî, fethettikleri gönüllere diktikleri îman ve Türklük sancaklarının gölgesinde, onların yaşayarak öğrettikleri prensiplerden mesûl ve onlarla mahfuz geride kalanların yapacakları daha nice işler var. Emânet ettikleri mîrâsın hakkını verebilmek niyâzıyla 1 Bağ Bozumu, s. 227. 10 / Merhaba Kış 2010
ZIRHLI GEMİ Gülmisal GÜRSOY gulgursoy@turk.net Zırhlı bir gemi ile küçük bir yelkencik düşünün. Her ikisi de denizlerde ne de güzel salınır. Hele bir de üzerlerine güneşin cömertçe ışıklarını saldığını hayal edin. Durum daha da bir güzel olmaz mı!? Ancak hayat bu, hep güneşin altında seyrüsefer edilecek değil ya. Gün olur fırtına da kopar, kasırga da kasıp kavurur. Bizim küçük yelkencik fırtına da ne yapar feryat figan sığınacak bir liman aramaktan başka! Onu da zavallıcık ya bulur ya bulamaz ama netîcede batış kaçınılmaz değil midir? Oysa zırhlı bir gemi acaba fırtınadan ne dereceye kadar etkilenir, bir düşünmek lâzım. Zırhlı bir gemi olmaya bakın, cılız bir yelkencik değil. diyen görmüş geçirmiş - bilge- kişilerin seslerini duyar gibiyim. Kimimiz bu seslere îtibar ederiz, kimimiz ise umursamaz güler geçeriz. Fakat bir an kendimize fırsat tanır, ez-kazâ bile olsa kulağımıza çalınmış bu sözdeki mânâ ne ola diye düşünürsek, acaba nasıl cevaplara ulaşabiliriz? Gelin yeni bir beyin fırtınasına daha çıkalım, çıkalım ki gerçek bir zırhlı gemiyi gözden uzak ufuklara uğurlarken, ânıyla, şânıyla, insan olarak yaratılmanın vakarıyla selâmetleme gayretlerimizi ziyâdeleştirebilelim. Zîra bildiğiniz üzere, nice güzellikleri gölgede bırakan bir zarâfetle 07.11.2009 târihinde Sn. İlhan Ayverdi ebediyete intikal etti. Kendisi Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı nın Mütevellî Heyeti Başkanı, - takdîri bana düşmedi ama yine de söyleyeceğim- edebiyat dünyâsının bir devi, Türkçe nin hâmisi, benim de İlhan Halamdı. O görülebilir ufukları çoktan aştı. Bir kusûrum varsa affola. Bir kusûrumuz varsa affola. Onun gibi güzellikle karşılaşıp şu dünya denilen yerde aynı havayı solumuşsak şükredelim. Seneler süren hastalığına rağmen çevresini kuşatmış kuşatamamış cümle insanlara hatta cümle canlılara sevgisini ilgisini cömertçe sunuştaki hikmetle sarsılıp soralım. Şu âlemden bir İlhan Ayverdi geldi ve geçti. Ondaki sır ne? Niçin Sn. Ayverdi zırhlı bir gemiye benzetilmekte? Zırhtan kasıt ne? Allah niçin bizlere bir İlhan Ayverdi tablosu seyrettirdi? Buradaki hikmet ne? Madde dünyâsının dar kalıpları içine hapsolmuşlar, ne acıdır ki bakın bahse konu zırhı bile nasıl târif ediyor: Efendim, Sn. İlhan Ayverdi yi bu kadar güzel ve özel kılan şey ne bilmem ama tecrübelerim bana öğretti ki; yalnız ve yalnız bencillikler insanı zırhlı kılar. Güç, mevki, para, pul edindikçe, şan şöhret saldıkça insan zırhlanır. Böylece hayâta kuvvetli tutunarak kök salar. Erişilmez, dokunulmaz, yıkılmaz olur. Hiçbir tûfan, hiçbir fırtına böyle bir kimseye zarar veremez. Prestij üzerine prestij koyarak dostlar üzerinde Merhaba Kış 2010 / 11
hâkimiyet kurup egemenlik sağlandıkça, zırh şüphesiz daha da ziyâdeleşir. Yeter ki dostum, gemi misâli âlemde salınırken nefisle bezenmek becerilsin. Yeter ki dostum, nefisten bir duvarla zırhlanılabilinsin. Aksi halde yıkım kaçınılmazdır bilesin.. İyi hoş da bu tarz düşünenlerin Sn. İlhan Ayverdi yi yakından veya uzaktan az da olsa tanımalarını çok isterdim. Zîra yukarıda anlatıldığı gibi bir nefsâniyeti hiç bilmeyen, dolayısıyla da kendi dünyâsında hiç yer vermemiş Sn. Ayverdi deki hâli nereye oturtacaklardı şaşarım. Son birkaç aydır hastalığımla ilgili tutulmuş olduğum fırtınada, cılız bir yelkencik misâli dik durmaya çalışırken, âriflerin de dikkat çektiği zırhlı gemi ile cılız ve yaygaracı tekne karşılaştırması zihnimi çok kurcaladı. Mal da yalan, mülk de yalan; var biraz da sen oyalan! hesâbı, seneler ve seneler geçirmişken, hangi nefsânî değer acaba bir zırh kesilip de insan olarak yaratılmışlığın hakkını koruyabiliyordu?.. Başta Prof. Dr. Tarık Akçal olmak üzere desteğini benden esirgemeyen bütün doktorlarıma, hastahâne görevlilerine, telefonlara çıkmama rağmen geçirdiğim seyri tâkip edip duâlarıyla destek olan büyüklerime, küçüklerime, bütün dostlarıma, siz değerli okuyuculara ve tabiî âileme çok teşekkürler. Allah cümlesinden râzı olsun. Allah ın izniyle bir şeyler geldi ve geçti inşaallah. Fakat bu seyir esnâsında bir kez daha anladım ki; yalnız ve yalnız Allah ın dediği oluyor, gayrısı yalan. Ne vücûdunuza, ne paranıza pulunuza, ne başınıza gelen hâdiselere hükmedebiliyorsunuz. Hal bu olunca da nerede kaldı nefisle zırlanmak! Bu hakîkat noktasından hareketle maddeci zihniyeti bir kenara koyalım ve bir de mâneviyat cephesine kulak verelim. Bakalım bu cephe bizlere neler söyleyecek, zırh tâbiriyle İlhan Ayverdi arasındaki bağlantı hakkında nasıl ipuçları içerecek? Zırhın mâneviyat cephesi: Dünya denilen şu âlemde beden geminle seyrüsefer etmektesin. Elbet ki sana barınak olan bu gemiyi maddî mânevî besleyip büyütecek, koruyacaksın. Ama dikkat! Uğradığın her limandan, soluduğun her bir andan kendi gemine dâhil ettiklerin var. Bu yolda nefsinin süfliyeti (alçakları) sana öncü olursa, beden gemini ancak pislikle donatırsın. Oysa özgür olmalısın. Âit olduğun hakîkatin rengine büründükçe özgürleştiğinin farkında olmalısın. Şâyet bunu başarırsan, alışverişinde (seçiminde) yöneldiğin her bir değer sana bir mânâ katar. Sen hayra yönelip gayret gösterdikçe de vicdânın doğru sözlü kesilip, gönlünde karakol misaâi taht kurar ki; gayrı ne istiyorsun? Bak, sen insan olmuşsun. Rabbim Allah. deyip istikāmet ettikçe, râzı olup Hayır olandadır. diyebildikçe yollar aşıyorsun. Kahrı da lûtfu da bir görüp Yaradan dandır diyerek, acıdan bal tadı alan da sen değil misin? Paran gitse üzülmezsin, şöhretin bitse düşünmezsin, eşinden dostundan çoluğundan çoçuğundan darbe yesen güler geçersin, 12 / Merhaba Kış 2010
hastalığı imtihan kabul edip Hakk a koşarsın, üzerinden fırtınalar tûfanlar akıp gitse zırhlı bir gemi misâli güçlü, zarif, vakur bir edâyla enginlere akarsın ve artık an gelir zırhlı olup olmamayı da umursamazsın. Zerre misâli varlığını Hakk ın deryâsında öylesine yok kılarsın ki o derya sana zırh kesilir, şaşacak vakit bile bulamaz, yokluğun zevki içinde haşr olursun. Zırh tâbirinin îzâhına yönelik bu iki düşünce tarzını örneklendirmek gerekirse; Sn. İlhan Ayverdi ulviyet çizgisinin en güzel temsilcilerinden biri olarak yorumlanır. Buna karşılık, maddesel zihniyete gömülmek, süfliyet çizgisinin zehir zemberek tadını âşikâr eder, denilir. İkisi birbirine taban tabana zıttır. Bu noktada bizlerin hâli; süfliyete yöneldikçe, şüphesiz fırtınaya tutulmuş bir yelkenciği andıracak ve batmaya mahkûm olacak, ancak ulviyete yöneldikçe de Sn. İlhan Ayverdi ve onun gibileri örnek kabul edip yollar aşmaya aday kesilecektir... Takdir edersiniz ki böyle bir durumda da ister istemez hâtıraların seyri başlar. Neden? Çünkü artık hayatta yollar aşarken, hayran olduğumuz örnek aldığımız kişi veya kişileri, anılar içersinde değerlendirip, onlar yaşasaydı meseleler karşısında ne yapardı, diye sorgularız. Böylesi bir durumda geçmiş gözümüzde canlanır, içlerinden, kendimizce sorularımıza cevaplar bulmaya uğraşırız. Yâni hâtıraları yol gösterici ve öğretici kılarız. İşte onlardan bir küçük örnek: Rahatsızlığım sebebiyle hastahânede yatıyorum. Sn. İlhan Ayverdi nin vefâtından bir iki ay önce. Sn. Ayverdi hasta, duyuyoruz. Konuşmakta, hareket etmekte büyük sıkıntısı var. Buna rağmen ziyâretine giden ortak bir yakınımızın kendisine iyice yaklaşmasını istemiş ve ona güçlükle, büyük bir enerji sarf ederek şöyle söylemiş: Gülmisal e söyle, onu ziyâret etmeyi isterdim. Fakat o benim hâlimi biliyor, ne çâre ki gidemiyorum. Nefsime lânet! Bu selâm benim için ne büyük bir mutluluk vesîlesi. Fakat selâm bir kenara, değerli büyüğümün özeni, hayâta tutunuşu, başkasının acısıyla acılanması, sevinciyle mutlu olması, ben senin yanındayım demesi vs. vs. benim gibiler için ne de büyük bir örnek! (Ben de kendimce önemli bulduğum bir hastalık geçirdim ama hastayken (de?!) kendimden başkasını düşünmüyordum. Fakat O!) Sn. İlhan Ayverdi nin bir başka husûsiyetini ortaya koyduğunu düşündüğüm, küçük bir tespîti de dikkatlerinize sunmadan geçmek istemiyorum. Maalesef ki o da hayâtın acı bir gerçeğidir. Bildiğiniz üzere kimse kimseyi sevmek, beğenmek zorunda değildir. Terbiyesizliktir ama bunu açıkça da dile getirebilir. Yâni; rahatsız olduğumuz şahısla görüşmeyebiliriz. Onu muhâtap kabul etmeyebiliriz. Fikrimizce o bir yerlerde bir yangın çıkarmıştır, suçludur, değildir, kaşının altında gözü vardır, yanımızda olsun Merhaba Kış 2010 / 13
istemeyebiliriz. (Eyvallah?!). Ancak, Ey ahâli! Bir yerde bir yangın çıkmış, elbet ki o yangın söndürülecek. Bu yangını söndürmekte her yol mubahtır. Yangını çıkan da şu kişidir. diyemeyiz. Dersek; vasıflarımız, eğitimimiz, bilgi dağarcığımız, elimizdeki verilerimiz yeterli olmadığı halde yargıç kürsüsüne çıkıp oturan, maalesef ki küçük şımarık bir çocuğu andırırız. Üstelik bu hal sâdece çocuksu bir tavır mâhiyetinde kalmaz, istemediğimiz -beğenmediğimiz- kişiyi de herkes için bir hedef olarak gösteririz. Oysa, bir dostumuzda yangın çıkabilir. Elbet ki koşup o yangını söndürmek için -en azındançabada bulunmak bizim görevimizdir. Ancak, bu uğurda her yol nasıl mubah görülebilir! Biz her yolu mubah görürsek; fitneyi, fesatı, yalanı, dolanı, iftirâyı, bütün bunlardan medet ummayı da yangını söndürmek bahânesiyle mubah görürüz. Bunun getirisi hem bizim de hem toplum için fâciadır. Recm bildiğiniz üzere taşlayarak öldürmek mânâsına gelir. Yukarıdaki tablo, bu gün İran da Afganistan da gördüğümüz recm vakalarının, modern toplumlardaki yansımasına zemin hazırlar. Bir topluma bu mikrop bulaştı mı, o toplum iflâh olmaz. Etrâfını da zehirler. Bu gün kurban A ise yarın kurban B denilen bir başkası olur. Devamlı bir kurban arayışı gözlenir. Öte yandan recm vakalarından -hem recm eden, hem de recm edilen anlamında- kurtulan var mıdır? Bilmem. Varsa bile bıyık buranından para sayanına varıncaya kadar, muhtelif tiplerin muhtelif oyunlarına direnç gösterme yolunda lüzumsuz bir mücâdele kapıda demektir. Zîra birileri bir yerde malzeme edilmiştir. Elbet ki birileri de istismar görevini üstelenecektir. Bu doğaldır. Yaşlısı genci artık toplum olarak bir buhrânın içine iyice itilir. Herkes birbirinin kuyusunu kazar hâle gelir, birbirinin ayağını kaydırmak için fırsat kollanır. Bırakın diğer taşları, bir fitne okunun dahî ucu, bu noktalardan geçerek uzadıkça uzar. Ve... vay toplum vay... İşte Sn. İlhan Ayverdi hasta yağında yatsa bile masalsı bir dünyânın değil, hayâtın tam içindeydi. En basit toplumdan en modernine varıncaya kadar, hepsinde maalesef ki gelişebilecek bu ve benzeri olayları eşinden, dostundan, yakın - uzak çevresinden pek çok büyük insanda olduğu gibi ırak etmiş, bu konuda laf değil refleks geliştirmişti. Dolayısıyla O, bu âleme bakan cephesiyle zırhlıydı. Nefis ondan uzak durur, cümle süfliyet ondan ürker, korkar, kaçardı. O kardeşi kardeşe düşürerek değil, birbirine dost kılarak yollar aştı. O hanımefendiliği, zarâfeti, gönlünün paklığıyla ulaşılamayacak kadar üstün, bir o kadar da şefkatliydi. O, âile birliğini, bütünlüğünü korumak, yaşatmak, en başta da âile bilincini aşılamak için uğraş verdi. İnsanlığa örnek olarak yürüdüğü yolda, fırtınaya yakalanmış, oradan oraya koşuşan yelkencikleri de yücelten, güçlendiren, gerektiğinde kucaklayıp, zırhlı bir gemiyi andıran varlığıyla kol kanat geren de O değil miydi? 14 / Merhaba Kış 2010
O, vasıflarını sergiledi. Biz bunu gördük veya görmeyi beceremedik, ama O prensiplerinden hiç ödün vermeden yaşadı. O beni beğensin, bu beni takdir etsin diye değil. Doğru bildiği neyse, onu uyguladı. Bunun için hayranlıkla sevildi. Şimdi artık Allah korkusuyla yücelmiş, Allah aşkıyla şahlanmış olarak bilinmez ufuklara yol alıyor ki o mutlu, biz ise hüzünlüyüz. Çünkü bu âlemden bir İlhan Ayverdi geçti kıymetini bildik mi? Acziyetle mahcûbuz. Umarım, onsuz bir yaşamda kendimize düşeni gerçekleştirerek bu mahcûbiyetten bir parça da olsa kurtuluruz. Allah, İlhan Ayverdi ye -İlhan Halacığıma- rahmet eylesin, nurlarda yatırsın, hâlinden, tavrından feyzler alarak yaşamayı nasip etsin inşaallah. Âmin. Merhaba Kış 2010 / 15
EZELDEN EBEDE İZZETLENMİŞ ŞAHSİYET : İLHAN AYVERDİ B. İzzet TAŞÇI bizzettasci@yahoo.com İlhan Ayverdi Hanımefendi ile ne zaman karşılaşsak, ki bu karşılaşmalar çok uzun sürelere tekābül ediyordu, her seferinde bana hep Sen mesleğin gereği Anadolu yu karış karış geziyorsun. Halk ne âlemde, ne düşünüyor? diye sorardı. Ben de gördüklerimi mümkün olduğunca mizâhî bir üslûpla anlatırdım ki kendileri neşelensinler. Ben anlatırken zamanla yüzüne hüzünlü bir tebessüm yayılırdı. Yüzündeki her biri nice hâdiselere şâhit olmuş kıvrımların derinliği seneler geçtikçe arttı. Ama İlhan Ayverdi nin yüzündeki o hüzünlü tebessüm hiç ama hiç kaybolmadı. İlhan Ayverdi nin kadîm dostları, kendisinin daha çocukluk yaşlarında etrâfına karşı çok müşfik davranması ile fark edildiğini söylerler. Hakîkaten ben kendisinin kemik erimesinden dolayı tahammülsüz ağrılar çekmesine rağmen, bu durumda bile kendisinin değil, bu memleketin meseleleri için üzüldüğüne şâhidim. İlhan Ayverdi nin vefat ettiğini internetten öğrendim. Gözlerim doldu. Yanımdaki meslektaşlarım Bu hanım kimdir? dediler. Ben de Beyler, bu hanım, 34 senesini adadığı lugatın tanıtım toplantısına sıhhî sebeplerle gidemediği için Bu mahrûmiyet nefsimin kabarma ihtimâline karşılık Hak tandır ve en hayırlısıdır. diyen bir âbide şahsiyettir. cevâbını verdim. Kibir ve gurur gibi Hazret-i Kur an da zemmedilen iki sıfata karşılık İlhan Ayverdi den zikredilen bu fevkalâde cümle karşısında diyecek söz bulamıyorum. Alçak gönüllü İlhan Ayverdi etrafındakileri hep karşılıksız sevdi. Sevgisini esirgemedi. İnsanlar, belki korunup kollandıklarının farkında olmadılar ama o hep vazîfesini bazen cehrî bâzen de hafî icra etti. Yazının başlığındaki tanımlamayı Sâmiha Ayverdi, İlhan Ayverdi için yapmış. Kendisinin aziz rûhunun ebede intikal ettiği şu anda bundan daha güzel bir tanımlamaya rastlayamadım. Allah rahmet eylesin ve bizleri de şefâatine nâil etsin. 16 / Merhaba Kış 2010
CEVÂBIM SEN SİN Ali Şîr OLGAÇ ali.olgac@orange-ftgroup.com Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlâre su Kim bu denlû dûtuşan odlâre kılmaz çâre su Fuzûlî, Su Kasîdesi İlhan Ayverdi nin vefâtıyla yaşadığımız büyük his tûfânından sonra insan Fuzûlî gibi kudretli bir kalem olup da, sayfalar, ciltler yerine tek bir cümlede, belki bir berceste beyitte herşeyi anlatabilmek istiyor. Ama ne çâre. Biz yine sayfalar doldurmaya devam edeceğiz. Etmeliyiz de.. Ergun Göze, Sâmiha Ayverdi nin İnsan ve Şeytan adlı romanının üçüncü baskısına yazdığı takdimde batılı bir romancı olan Henry de Montherlant tan şu sözleri alıntılamış: Hikmet bizi terkediyor... Şiirde, tiyatroda, romanda... Bir tutam hikmet bir orman gibi geliyor insana artık. Hikmet gerçekten de yüzyılımızın kaybedilmiş büyük sırrı. Bu, insanın yaradılışından gelen öyle büyük bir ihtiyaç ki herhangi bir yerde kırıntısı bulunduğunda kitleler tarafından büyük rağbet görüyor. Diğer taraftan günün silindir gibi ezici bir tazyikle dayattığı fiziksel ve dünyevî zevk ve mutluluk arayışı hikmete olan ihtiyâcımızı unutturuyor ya da ona ulaşma kanallarını tıkıyor. Hikmetin tanımına Ayverdi Sözlüğü nden 1 baktığımızda kelimenin, maddî, felsefî ve mânevî bilgileri ihtiva çok zengin bir anlamı olduğunu görüyoruz. İçerdiği bütün bu bilgi türlerinin yaşanarak hayâta geçirilmesi sûretiyle ulaşılan seviyeye de hakîmlik, bilgelik deniyor. İnsanoğlu şüphesiz vâroluşundan îtibâren hakîm ve bilge insanlara ihtiyaç duydu, onlarda yaşanırken gördüğü prensip ve değerleri hâl edebildiği derecede ruh sükûnuna, huzûra ve mutluluğa erişti. Günümüz insanının büyük derdi, bu temiz bilgi ve mânâ kaynağıyla arasındaki mesâfeden ibâret. 21. yüzyıla, bilgiye erişim çağı denmesi bu cihetten ne kadar ironik! Modern insan ya çoğunlukla sâdece bilimi, aklı ve ideolojileri rehber edinerek dünyâsını sınırlıyor ya da bunlardan bıkan, yetersizliğini sezen, mânâya aç bir diğer grup ta sapkın ve mesnetsiz kült inanışların girdabında çırpınıyor. Bu iki sınıf içine de alamayacağımız, almamamız gereken İslâm dünyâsı da hikmetten ve hakîmden uzaklaştığı nispette kuru, zevksiz, şeklî ve kimi zaman da tehlikeli bir kalıba kendini ister istemez sokmuş oluyor. 1 İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul 2005. Merhaba Kış 2010 / 17
İzmir den İstanbul a gelişimden sonra dizi dibinde geçen 15 koca sene boyunca, temsil ettiği hakîmler silsilesinin diğer üyeleri gibi İlhan Ayverdi nin de madde ve mânâyı, akıl ve kalbi olağanüstü büyük mahâretle bünyesinde birleştirmiş ve dengelemiş olduğunu hep müşâhede ettim. Akla gelebilecek tüm erdemleri sıralasak İlhan Ayverdi için hepsinin en i diyecek o kadar çok insan tanıyorum ki, bu da O nu tanımayanlarca beni mübâlâğa etmiş olmakla itham edilmekten kurtarıyor. Şefkat ve merhamette, muhabbet ve sevgide, durup dinlenmeden çalışma ve halka hizmette, cesârette, ihlâsta, îmanda ve takvâda, yumuşak huylu ve hilm sâhibi olmakta, insanları idâre, organize etme, motivasyon, yönetim ve doğru yola sevkte, arabulucu ve birleştirici olmakta, sadâkatte ve vefâda, güvenilirlikte, karakter tahlîlinde, karşısındakinin karakter ve seviyesine göre muâmelede, kırmamak ve kırılmamakta, dile hâkimiyetde ve onu kullanışda, söze ve ahde verilen önemde, az söze büyük mânâlar sığdırmada, edepte ve ahlâkta, sabırda ve tahammülde, sosyal hayâtın içindeki aktif rollerde, tevâzûda ve alçakgönüllülükte, cömertlik ve paylaşmakta, akl-ı selîmde, hâsılı iç ve dış tüm güzelliklerde bir zirve olduğunu, O nu görmüş ve tanımış olanlar hemen teslim edeceklerdir. Bu karakter özelliklerinin tümü, yüzyıllara sığmayacak 83 senelik hayâtında kısa veya uzun temâsı olmuş pekçok şahsen tanıdığım insanın ve bizzat benim hâtıralarımla sâbittir. Esâsen bu hâtıraları yazmak ve toplamak ta onu tanımış olma bahtiyarlığına ermiş olanların büyük ve vazgeçilmez vazîfesidir. İşte bu hâtıralardan ve geriye bırakmış olduğu büyük prensiplerden, yukarıda bahsettiğimiz kitlelerin hikmetin şifrelerinin izini sürmesi ve susuzluğunu gidermesi mümkün olacaktır. İlhan Ayverdi den bahsedip de sözlükten bahsetmemek olmaz. Birgün bir mektup verdiler ve okumamı istediler. Mektup Aliağa Petrol Rafinerisinde üst düzey bir yöneticiden geliyordu. Sözlüğü okumuş, bu büyük hizmetten dolayı kendilerine teşekkür ediyordu. Bir de, mühendis olduğu için, ısı ve sıcaklık maddelerinde teknik bâzı yorumlarda bulunmuş ve bâzı eklemelerin yapılmasını teklif etmişti. İlk bakışta söyledikleri hiç te boş değildi. Benden bu teklif üzerinde düşünmemi, çalışmamı ve sonucu bildirmemi istediler. Ayverdi Sözlüğü ndeki mevzûubahis maddeleri, teklif edilen eklemeleri, ansiklopedileri, interneti uzunca bir süre alt üst ettim, başka mühendislere danıştım. Hummâlı bir çalışma netîcesinde sözlükteki mevcut tanımın, ağyârını mânî efrâdını câmî olduğuna kanâat getirerek, aynen korunmasının en doğrusu olacağını düşündüğümü bildirdim. Sevdiğim en güzel ses teşekkür etti ve: Ali Şîrciğim, bak iki madde için ne kadar çalıştın. Sözlükte bunun gibi altmış bin madde var! dediğinde, 34 sene süren sözlük çalışmasının ne kadar zor ve yıpratıcı olduğunu ancak anlayabilmiştim. Konunun bir uzmanının bir zamanlar bana söylediği İlhan Ayverdi yaşayan en büyük leksikologtur. 1 deyişi o zaman zihnimde bir daha anlam kazandı. Aslında Ayverdi 1 Sözlük bilimci. 18 / Merhaba Kış 2010
Sözlüğü hikâyelerini çalışma ekibinde bulunanlardan dinlerken, çekilen sıkıntıları ve omuzlanan yükü hâlâ daha hakkıyla anlayamadığımın farkına varıyorum. Bunun gibi sözlükle ilgili birkaç iş daha vermişlerdi ve ben de zevkle yapmaya gayret etmiştim. Bana verilen bu küçükten küçük işlerin aslında çorbada tuzum bulunması için lûtfedildiğini seneler sonra anlayacaktım. Genelde iş çıkışı ziyârete giderdim. Nedense ve neredeyse hep akşam yemeklerine denk gelirdi. Yüzlerin, binlerin gelip geçtiği Hızır elinin deydiğine şüphe olmayan bu sofrada ne tatlı yemekler yemişimdir. Lokman Hekim in hocasının elinden aldığı kelek karpuzu şapur şupur yemesi miydi benimki? Hayır, hem karpuz kan kırmızıydı, hem hocamın elinden yiyordum. Her zaman huzurlu olduğum fakat bir taraftan da O nunlayken kendime, düşüncelerime ve hislerime çeki düzen verme kaygısıyla hiç rahat olamadığım yine böyle bir akşam yemeği sırasında, kendimi tutamayarak Efendim, bizim karmaşıklaştırdığımız, uzattığımız, anlatmakta zorlandığımız müşkül halleri her zaman o kadar az kelimeyle, o kadar sâde ve veciz ifâde ediyorsunuz ki, hayret ediyorum. Bu herhalde seneler süren sözlük çalışmalarınızın bir bakiyesi olsa gerek. demiştim. Bunu farkeden evlâtlarımızın olmasına şükrediyorum. dedi. Ben okumadım ama İbn-i Arabî nin Füsûsü l-hikem de Hikmeti kelimelerin kalbine indiren Allah a hamd olsun. dediği söylenir. Bunun derin tasavvufî mânâsını pek bilemeyeceğim ama Allah ın kelimelerin kalbine indirdiği o hikmeti, İlhan Ayverdi nin bizler için çıkartıp bize hediye ettiğinden hiç şüphem yok. Cenâzesinde, ziyâdesiyle üzüntülü fakat hüznü ölçülü ve dengeli yaşayan kalabalık bir topluluk hazır bulundu. İzinden gelenler son vazîfelerinde dahî aslında O nun bir nevî sünnetini yerine getirdiler. İlhan Ayverdi, gençliğinde üstâdıyla bir sohbetinden sonra evden ayrılırken, aşkın hislerinin galebesiyle iki gözü iki çeşme ağlıyormuş. Üstâdının hanımının, bu hâli görünce Makbul olan, gözyaşlarını içine akıtmaktır. dediğini bana aktarmıştı. Biz de hiçbir zaman O ndan böyle kontrolsüz his patlamaları zuhur ettiğine şâhit olmadık. Hisleri her zaman aklının kontrolündeydi. Sâmiha Ayverdi nin dediği gibi, gönül ateşinin üstünden akıl maşasını hiç eksik etmediği için etrâfa hiç kıvılcım sıçramıyor ve yangın da çıkarmıyordu. Doğruyu yanlıştan ayırdeden ve her zaman doğruyu seçen bu keskin görüş, bu idrak ve bu hâl, akl-ı selîm değildi de ya neydi? Râbiatü l-adeviye hasta yatağında yatıyorken, ilkbaharın binbir renkleri, cıvıl cıvıl sesleri ve benzersiz kokuları câzibesiyle mest olan yardımcısı dışarıdan içeriye seslenmiş: Efendim, keşke çıkıp dışarıda Allah ın yarattıklarını seyretseniz. Hazret cevap vermiş: Sen içeri gel ve Allah ın Cemâl ini seyret! İlhan Ayverdi de ömrünün son altı senesini, birçoğu ifrat derecede çalışmaktan kaynaklanan farklı hastalıklar sebebiyle çoğunlukla yatağa bağlı geçirdi. Biz de işte bu altı sene boyunca aynı Cemâl i görmek için dışardaki Merhaba Kış 2010 / 19
baharın sarhoşluğundan kafamızı kaldırdığımız her anda onun odasına, içeriye koştuk durduk. Tüm rahatsızlık, yorgunluk, acı ve ağrılarına rağmen, bunları bize hissettirmeden hep güleryüzle bizi kabul etti, dinledi, dertlerimize çözümler buldu, doğru yola sevketmeye devam etti. Üzerimde öyle olağanüstü bir tesiri vardır ki, mânâ ve akla müteallik ne birikimim varsa ona borçluyum. Kâh O ndan öğrendim, kâh sâyesinde. Başka yerlerden öğrendiklerim ve zâten bildiklerim de O nunla anlam kazandı. Bu noktada da yalnız değilim, pekçok kişi benzer ifâdelerle bunu îtiraf ediyor. İttifak ettiğimiz bir diğer nokta da bu borcun ödenemeyeceği. Bir insanın nasihat etmeden, direktif vermeden, emir vermeden, sâdece söylediklerini yaşayarak, büyük insan gruplarını nasıl etkilediğini ve kendine hiçbir emrin ve korkunun bağlayamayacağı sağlamlıkta râm ettiğini görmek hayretimi artırıyor. Zâten Ehlullah ın bir büyük özelliğinin de kalpleri teshir olduğu söylenmez mi? Bu perspektiften baktığımda Şeyh Gālib in: Efendimsin cihânda îtibârım varsa sendendir Meyân-ı âşıkānda iştihârım varsa sendendir. beyiti, bana bir insanın herşeyi muhtaç olduğu üstâdına olan duygularını ve minnetini ifâde kuvveti açısından uzun zaman aşılamaz gelmiştir. Tâ ki Yaşayan Ölü adlı romanı bu sene içinde tekrar okurken daha önce farketmediğim bir Mevlânâ rubâisine çarpılıncaya kadar. Gerçi Sâmiha Ayverdi, romanında bu rubâinin Yaratan a bir hitap olduğunu îmâ etse de, benim bulunduğum seviyede bu ancak Efendi ye en güzel bir hitap hâlini aldı. Vefâtından önce altı ay kadar bir süre hastalığı çok ağır seyrettiği için İlhan Ayverdi ye ziyârete gidemiyorduk. Bu en uzun ayrılığımdı. Ekim ayında iştiyâkım o dereceye vardı ki artık dayanamadım ve izin isteyerek gittim. İşte bu görüşümde bu rubâiyi kendilerine okumak ve yüzlerindeki o derin ve târifsiz ifâdeyi görmek de nasip oldu. Okuduktan sonra hiç konuşma olmadı ve sessizce ama gözyaşlarımı içime akıtamadan ayrılmıştım. Mevlânâ rubâisinde, onu okurken her defâsında sanki yeni yazılıyormuşçasına şöyle diyor: Hayâtımda bütün hatâ işlesem, sevâbım sensin. Bu harâb ömrümden maksut sen, yalnız sensin... Ben bu âlemden gideceğim zaman, dünyâda ne yaptın, ne iyilikler işledin diye sorarlarsa, ne diyeceğimi biliyorum: Cevâbım Sen, yalnız Sen sin! 20 / Merhaba Kış 2010
İLHAN AYVERDİ OKULU Dr. Nevnihal BAYAR nevbayar@gmail.com İlhan Ayverdi, bildiğimiz kadarıyla genel sözlük yazarı ilk ve tek hanım. Ömrünü bu işe adayan, dilini memleketi kadar seven bir Türkçe âşığı... Gencecik bir öğretmenken, mîmar Ekrem Hakkı Ayverdi ile evlenmiş ve bu evlilik O nun için bir dönüm noktası olmuştur. Kezâ Ekrem Hakkı Bey, kendi mesleğinin yanı sıra dil, edebiyat ve sanat sahalarında da ilgisi ve bilgisi olan bir insandır. Böyle bir insanla îman ve fikir dünyâsını da birleştiren İlhan Ayverdi, bu güzel, müstesnâ, örnek evlilik hayâtına devam ederken, kendilerinin de bizzat içinde oldukları Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı kurulur. Vakfın ilk hedefi; Türk dilinin zenginliğini, târihî seyrini ortaya koyacak bir lugat hazırlamaktır. İşin uzmanlarından oluşan bir heyet kurulur ve çalışmalara başlanır. Ancak Türkçenin sözlüğünü hazırlamak, sâdece dile kolaydır. Zaman, bu fikri doğrular ve sözlük heyetinden kopmalar başlar. Sonuçta İlhan Ayverdi tek başınadır. Ama yılmaz. Kula verilen söz Hakk a verilmiştir. düşencesinden hareketle maddeleri yazmaya başlar ve bu işi, özel hayâtından, sağlığından üstün tutar. Lugat denilen uzun ve meşakkatli yolda, bedeni pek çok hastalığı misâfir kabul etmiş, 34 yılın sonunda da ortaya sabrın acı meyvesi dedikleri Kubbealtı Lugatı çıkmıştır. İlhan Ayverdi nin lugat çalışmalarını yürüttüğü Fâtih teki evi, âdeta bir okul gibiydi. Bizler, Hayri Bey in üç kızı olarak (bendeniz, Fahrünnisa 1 ve Gülberk Bilecik 2 ), çok küçük yaşlarda bu okulun öğrencileri olmuştuk. Hepimiz ayrı ayrı lugatın çeşitli safhalarında çalıştık. Fişleri alfabetiğine dizmekle başlayan mesâimiz, bugün çok şükür, ablam (Fahrünnisa Bilecik) ve benim için Kubbealtı Lugatı nın diğer meyveleri olan sözlüklerimizi 3 tamamlamaya kadar ulaştı. Böyle bir okulun öğrencisi olmak, İlhan Ayverdi ile çalışmak, O nun başlattığı lugat çalışmalarını devam ettirmek için gayret kemerini kuşanmış olmak, hayatta bana verilen en güzel hediyeler... Bu lütuflar için ne kadar şükretsem az, Allah lâyık etsin... 1 Dr. Fahrünnisa Bilecik, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı Kubbealtı Lugatı Proje Müdürü. 2 Yard. Doç. Dr. Gülberk Bilecik, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Târihi Bölümü Türk ve İslâm Sanatı Anabilim Dalı. 3 Türkçe Sözlük, Okul Sözlüğü. Merhaba Kış 2010 / 21
Bizler, o evde çalışanlar, misâfirliğe gelenler, evlâtları Ayverdi Okulu ndan çok şey öğrendik. Bu okulun diğer okullardan farkı; derslerin sâdece yazılı veya sözlü olarak verilmesi değil, aynı zamanda uygulamalı olmasıydı. Zîra öğretmenimiz, bize aktarmak istediği herşeyi hâl edinmiş bir insandı. Kur an ahlâkını her bakımdan yaşayan ve yaşatmaya çalışan müstesnâ bir hocaydı. Âcizâne, Ayverdi Okulu nda bu müstesnâ hocadan duyduklarımı ve O nun şahsında gördüklerimi sizlere aktarmak istiyorum: İlhan Ayverdi nin sevgisi, bilgisi, hayat üslûbu, dünya görüşü herkesin istifâdesine açık bir hazîneydi. İsteyen, nasîbi kadar alır, giderdi. Hiçbir şeyini, buna şahsî geliri de dâhil, kimseden sakınmazdı. Herkese yardım elini uzatırdı. Her ay sayısız insanı doyurur, çocuk okutur, hasta olanları tedâvi ettirirdi. Cömertliğinde sınırı yoktu. Kendisine elini uzatan herkese, uzanan elin nasîbi kadar, maddî mânevî hazînesinden verir, kimsenin elini, gönlünü boş çevirmezdi. İlhan Ayverdi, insanlarda gizli ve gömülü kalmış kābiliyetleri, güçleri uyandırır, işler hâle getirirdi. Bendeniz, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyâtı Bölümü Yeni Türk Dili Anabilim Dalı nda yüksek lisans yaparken, hocamın da zorlamasıyla, Milliyet Gazetesi nin çıkarmak istediği Türkçe Sözlük Pojesi ne dâhil olmuştum. Bir iki defa toplantılara katıldım; iş zordu, ancak zevkli de görünüyordu. Benim amacım, yeni edebiyat sahasında çalışmaktı. Yâni sözlük çalışmak gibi bir hedefim yoktu. Kararsızdım. İlhan Ayverdi nin evinde babamla bu mevzuyu konuşurken, İlhan Hanım bana, birden: Neden burada, bizimle çalışmıyorsun? dedi. Düşünmeden Olur, peki efendim. dedim. Dedim ama lugat çalışması benim için çok zor, yorucu ve sıkıcı idi. O güne kadar da öyle düşünüyor ve eskiden olduğu gibi, mümkün mertebe bu çalışmanın içinde ufak tefek vazifeler üstlenmek istiyordum. Açıkçası bu konuda kendime, daha doğrusu sabrıma olan güvenim şüpheliydi. Ancak bir kere Evet demiştim. Söz vermiştim. Cumartesi günleri maaşlı olarak bu işe başladım. İyi ki başlamışım. Çok şükür kısa bir dönem hâriç, o günden bu güne mesâim devam ediyor. Bu mesâi boyunca; kelimelerle dostluk kurmayı, onların dünyâsına dalmayı, âileleriyle tanışmayı, bilinmeyenlerine, sırlarına yolculuk etmeyi, saklanmış olanları ortaya çıkarmayı, onlarla hüzünlenip sevinmeyi öğrendim. İlhan Ayverdi, zâhirde bilmeyerek ama mânen mutlaka bilerek, benim meslek hayâtımda bir dönüm noktası olmuşlardır. Emînim bu, pek çok insan için de böyledir. İlhan Ayverdi, hiç kimseyle uzun tartışmalara girmez, inatlaşmazdı. Herkesin dostu ve hayır duâcısı idiler. Kimsenin kötülüğünü istemezlerdi. Gereksiz didişmeleri, 22 / Merhaba Kış 2010
çekişmeleri sevmezlerdi. Hakkınızı talep ederken bile haksızlığa baş vurmayın! derlerdi. Doğruluktan asla ayrılmayın, yalan söylemeyin, verdiğiniz sözlerde durun. diye nasihat ederlerdi. Dâima kavga yerine tatlı dili, güler yüzü tercih ederlerdi. İlhan Anne Çocuk Yuvası kurulduğunda, yuva logosu seçilirken, özellikle gülen yüzleri olan çocukların bulunduğu logoyu seçmişlerdi. Zaman zaman yaşadığım sıkıntılardan, kendimce mâruz kaldığım haksızlıklardan bahsederdim. Bana, insanın kötülenmekle küçülmediğini, övülmekle de büyümediğini söylerlerdi. Senin için düşmanlık isteyenlerin bile hayrını iste. diye nasihat ederlerdi. İlhan Ayverdi nin üzerinde çok durduğu bir nokta da söz dü. Söz, haktı. Onunla oynanmazdı. Kula verilen söz, Hakk a verilmiş sayılırdı. Söz, yemindi. Vâdedilen şey mutlaka yapılmalıydı. Kimseyi, hiçbir canlıyı kandırmayı sevmezlerdi. Bir gün evlerinde çalışırken Kadem 1 odaya geldi. Onunla biraz oynamak biraz da rahatlamak için, elimi uzatarak pisi pisi diye kediyi yanıma çağardım. İlhan Hanım hemen ama güler yüzle, Elinde gerçekten verecek bir şeyin yoksa, hayvancağazı kandırma! diye beni uyardılar. Herkese karşı güler yüzlü ve yumuşaklardı. Misâfiri asla geri çevirmezler ve her şartta ikramda bulunurlardı. Hatta eve gelen misâfirler, küçük de olsa mutlaka bir hediyeyle uğurlanırdı. Evlerinin neredeyse bir kaç odası her türden, her yaşa göre hediyelik eşyâlarla doluydu. Bu hediyeleri sağlıkları el verdiği müddetçe kendileri paket yaparlar, bundan da mutluluk duyarlardı. Bayramlarda, kandillerde sâdece çocukları değil büyükleri de sevirdirirler, insanların şahsiyetlerine göre seçtikleri hediyelerle, onları mutlu ederlerdi. Emînim çoğumuzun evinde bu hediyelerin, küçük hâtıraların özel bir yeri vardır. Kimsenin ayıbını, kusurunu görmez, yüzüne vurmaz, asla utandırmazlardı. Herkesle dosttular, herkesin dostuydular. Kimseye küsmezlerdi. Karşılıksız vermek, sabır, maddî mânevî cömertlik, dâima yaşayarak çevresine gösterip öğrettiği meziyetlerindendi. Sayısız insanı iş sâhibi yapmış, ev almasına sebep olmuş, okutmuş, evlendirmiş, tedâvi ettirmişlerdir. İhtiyâcı olana karşılıksız yardım etmek hayat felsefelerinden sâdece biriydi. Ayverdi Okulu nda lugat hâricinde de pek çok çalışan vardı. Hepsiyle tek tek ilgilenir, dertlerini dinler, çâre olurdu. Kimseyi hizmetçi, bekçi, odacı, hademe, aşçı, bahçıvan, amele diye ayırmazdı. O okulda, evde çalışan insanların çoğu, bugün dünyâlığını garantilemişlerdir. 1 Ayverdiler in evinde mutlaka kedi beslenirdi. Kadem de bunlardan biriydi. Merhaba Kış 2010 / 23
Hiçbir işlerini yarına bırakmazlardı. Çok tertipli ve düzenlilerdi. Evin temizliği ve düzeniyle yakından ilgilenir, dağınıklığa müsâade etmezlerdi. Yapılacak işlerde genişliği ve gevşekliği sevmez, en basit işlerde bile çok titiz davranırlardı. İlhan Ayverdi, çok dakiklerdi. Çalışma saatleri şaşmazdı. Kimseyi bekletmez, her yere vaktinde giderlerdi. Bu konuda çok titizdiler. Zamânı asla boşa geçirmezler, dinlenme aralarında bile mutlaka bir şeyle meşgul olurlardı. Kimseyle alay etmez, ayıbını yüzüne vurmazlardı. Hep tatlı dilliydiler, sert, kırıcı konuşmazlardı. Kimsenin arkasından konuşmaz, hiç dedikodu yapmazlardı. Ayverdi Okulu nda lugat çalışmaları sırasında, öğlen yemeği araları olurdu. Bu yemekler çok keyifli geçerdi. Mutlaka yeni bir şeyler öğrenirdik. Bâzen konuşmalar dedidokudaya doğru yol alınca, İlhan Hanım tatlı tatlı, bâzen muzip bir şekilde ama asla utandırmadan bizleri uyarır, hepimizi mesâiye dâvet ederlerdi. Çok zarif ve nüktedandılar. Somurtkanlığı hiç sevmezlerdi. Çok güzel giyinirlerdi, her zaman bakımlıydılar. Evde çalışmalarına rağmen, asla salaş kıyafetlerle dolaşmazlar, mutlaka çok şık giyinirlerdi. Renk uyumuna çok dikkat ederlerdi. Hep çok güzel kokarlardı. Uzun saçlarını toplarlar, o zarif boyunlarını bir kolyeyle süslerlerdi. Hanımların, temiz ve bakımlı olmaları gerektiğini söylerlerdi. Hayattan, dış dünyâdan kopuk, sâdece lugatla baş başa yaşamazlardı. Aksine dünyayla, olaylarla, mekânlarla, insanlarla çok ilgiliydiler. Her gelişmeyi tâkip eder, üzerinde yorumlarda bulunur, yapılması gereken bir şey varsa yaparlardı. Asla münzevî hayâtı yaşamadılar. Çocukları çok severlerdi. Bu Okul un sık sık küçük ziyâretçileri olurdu. Onlarla yakından ilgilenir, elleriyle ikramda bulunur, sıkılmadan uzun uzun anlattıklarını dinler, hediyelerini kabul ederlerdi. Bu hediyeleri de mutlaka saklarlardı. Ziyârete gelen her çocuk elinde hediyesiyle uğurlanırdı. Asla boş gönderilmezdi. İlhan Ayverdi yi anlatmak için çok iyi anlamak gerek... Ben bu konuda yetersizliğimi bilerek son bir kaç söz söylemek istiyorum: İlhan Ayverdi, himmetini hep insan üzerine harcamış, insanı işlemiş, insanı kendi kendisine işletmiş, ayıklamış, arıtmış ve gene insana, kendi kendini ayıklayıp arıtma yollarını göstermiş, öğretmiş müstesnâ bir hocaydı. Bir îman ve ahlâk âbidesiydi. Ahlâkı, Kur an ahlâkıydı. Kendilerini tanıdığım, kısa bir süre de olsa birlikte çalıştığım için Allah a şükrediyorum. Allah, Ayverdi Okulu dan hakkıyla mezun olmayı nasip etsin inşaallah... 24 / Merhaba Kış 2010
ÜÇ AYVERDİ... ÜÇ MÜCÂHİT... ÜÇ AKINCI... E. Seval YARDIM sevalyardim@gmail.com Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile. Her nefis ölümü tadacaktır. âyetinin hakîkati hükmünü icrâ etti ve biz, yine her zaman olduğu gibi sevdiklerimiz dâr-ı bekāya göçtüğünde hasretle ardından bakakaldık, kalakaldık. Neylersin ölüm herkesin başında. diyor şâir. Evet, ölüm her kesin başında, ama bâzı gidişler var ki, giden için bayram Kalanlara ise külâhı önüne koyup muhâsebe yapmak payı düşüyor. Çünkü o giden kendisine verilen ve ömür denen nîmeti öyle bereketli kullanmış ki, o gidiş, insana Acaba ben bu nîmeti nasıl kullanıyorum? sorusunu sorduruyor. Günlerdir hâtıralar tuğyânı içinde sürükleniyorum. Her an zihnimde başka bir yansıyış ve ben kendimi bir film şeridinin içinde buluveriyorum. İşte bu noktada Kur'an, insanlığın daha önce yaşadıklarından ders alalım diye peygamberlerin hikâyelerini anlatmış; insanlığın büyük terbiyecileri hep Âdetullâha uyup yaşanılanlardan bir ders çıkarma, mâzinin dilinden bugüne bir şeyler söyleme metodunu kullanmışlar. O halde bir hayal dünyâsı içinde dolaşmak yerine bize bu hâtıralar karşısında durup düşünmek ve yaşadıklarımız hakkında tefekkür etmek düşer. diyorum kendi kendime. Sonra gerçek Bugün Hâl * * * 1995 yılında yüksek lisans öğreniminin ders dönemindeyim. Türk Halkbilimi dersinde vize yerine geçecek ödevimiz için bir bölgeye âit maddî ve mânevî alanlardaki kültürel ürünleri, derleme metodları nı kullanarak tesbit, tasnif ve analiz edeceğiz. Bu derste dikkatimi çeken noktalardan biri de yapılan monografi ve derleme çalışmalarının külliyetli kısmının genellikle taşra ya âit olması. Medeniyetimizin göz bebeği olan İstanbul a dâir çok az çalışma var. Ben de ulaşabileceğim İstanbullu hanımlarla görüşmeler yaparak kaybolmaya yüz tutmuş, İstanbul halkının yaşayışına âit malzemeler toplamaya Hocam Prof. Dr. Şeyma Güngör ün de onayıyla karar verdim. Böyle bir konuyu tasarlarken evvel emirde görüşebileceğim isimler zâten aklımdaydı. Bunlardan birincisi İlhan Ayverdi idi. Diğer isimler Nâdide Uluant ve Kâinat Büyükaksoy du. Merhaba Kış 2010 / 25
Kendimce onların da tanıdığı kişilerle halkayı genişletmeyi planlıyordum. Hazırlıklarımı yaptıktan sonra meseleyi görüşmek için İlhan Ayverdi Hanımefendi yi aradım. Telefonu kendileri açtılar. Anlattım. Her zamanki lâtif ses tonlarıyla Sevalcığım, ben İstanbullu değilim. O sebeple vazîfen için uygun kişi olamam. Ama Ali Fuat Başgil in hanımı Nüvîde Başgil var. O, İstanbulludur. Yalnız sık sık yurt dışına gider. Ben bir görüşeyim, burada ise ve kabul ederse çalışmanı onunla yapabilirsin. Ben sana haber veririm. dediler. Netîcede benim Nüvîde Hanım ile bağlantımı kurdular. Birkaç telefon görüşmesi yapmamıza rağmen Nüvîde Hanım ın seyâhati sebebiyle kendisiyle bir araya gelemedik. Ama o da bana başka bir İstanbullu âilenin telefonunu verdi ve görüşmelerimi onlarla yaptım. O sırada Nâdide Hanım da seyahatte olduğundan kendisiyle görüşemedim; ancak Kâinat Hanımefendi ile çok istifâde ettiğim uzun bir mülâkātımız olmuştu. Bu olay yaşandığında ben İlhan Hanımefendi yi beş yıldır tanıyordum, kendisini farklı zeminlerde görmüşlüğüm, bir arada bulunmuşluğum, dinlemişliğim, hatta çok kereler evlerinde karşılıklı uzun sohbet etmişliğim vardı. Ama onun İstanbullu olmayacağı asla aklıma gelmemişti. Ne kadar şaşırdığımı anlatamam. * * * İlhan Ayverdi Hanımefendi haklıydı, ödevimde bilimsel çalışma esaslarını tâkip etmem gerektiği için İstanbullu olmayan bir isimle görüşme yapmam uygun değildi. Çok sonraları öğrendim ki, kendileri Manisa Akhisar da doğmuş, büyümüş; liseyi İzmir de bitirmiş, üniversite tahsili için İstanbul a gelmişti. Ama benim için ve hatta tanıyan herkes için o, eminim ki bir İstanbul Hanımefendisi idi. Çünkü İstanbul büyük bir medeniyetin sembolü demek, İstanbullu demek, yaşayışıyla o büyük medeniyeti yaşatan demekti. Yaşatmak ise zâten başlı başına canlı tutmak ve korumaktır. O medeniyet öyle bir medeniyetti ki, bünyesinde taşıdığı her unsurda bir tevhid ayarı vardı. İnsana hürmet, sevgi ve ilgi merkezli bir yaşayış hâkimdi. O medeniyette haddeden geçmiş bir zarâfet ve nezâketle, irâde ve kararlılık bir aradaydı. Gören herkeste hayranlık ve saygı uyandırırdı. O medeniyetin içinde yaşayan herkes alabildiğine hür, ama görünmeyen bir iple merkeze bağlı idi. O medeniyet, inandığı değerler uğruna baş koyabilen insanların kurduğu medeniyetti. İlhan Ayverdi Hanımefendi yi tanıyan herkes, onun dile getirebildiğimiz ve getiremediğimiz birçok vasıfları ile bir medeniyet sembolü olduğuna şahâdet edecektir. 26 / Merhaba Kış 2010
Belli ki bu hal Ayverdi âilesinin bir ferdi olduktan sonra zirveye taşınmıştır. Ama kendisi zâten o hâlin hâmili olmasaydı, o iki büyük insanın sevgilisi ve hâldaşı 1 olmazdı. Üç Ayverdi Üç mücâhit Üç akıncı Onlar bu medeniyetin bizden alınmaya çalışılan temel değerleri mihverinde mücâdele verdiler. Sâmiha Ayverdi, îman ve târih şuurumuz; Ekrem Hakkı Ayverdi, san at ve mîmârimiz; İlhan Ayverdi, dilimiz için elde kalem, direndiler. Kaleyi terk etmediler. Bu değerlerin akıp gitmesine, kaybolmasına, yok olmasına seyirci kalmadılar. Ve asla geçmişi bugüne getirmek sevdâsında olmadılar. Zamânın hükmünü icrâ edeceğinin şuurunda oldukları için hep halk-ı cedîde inandılar. Hep bir yürek yanıkları oldu, mesele sâhibi oldular ve îmânın onlara verdiği güçle çalıştılar. Dünya döndükçe verdikleri âbidevî eserler bunu îlan edecektir. İşte bu hâtıranın zihnime düşürdükleri böyle Bu gidişin ardından hep aynı soruyu soruyorum: Acaba ben bu nîmeti nasıl kullanıyorum? Tek tesellim, hac yolundaki karıncanın ümîdi Gidemesem de yolunda ölürüm. diyor ya Bir sözlük yazamam ama onun içinden bir kelimeyi öğretebilirim inşallah Bayramın imdi, bayramın imdi Yâr ile bayram ederler şimdi. 1 Haz. Zeynep-Sinan Uluant, İthaflar, Sâmiha Ayverdi den Dostlarına, Dostlarından Sâmiha Ayverdi ye, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul 2002, s.3. Merhaba Kış 2010 / 27
İLHAN AYVERDİ HAKKINDA FAHRÜNNİSA BİLECİK İLE RÖPORTAJ 1 Hazırlayan: Mübin SOYYER mubinsoyyer@gmail.com Efendim, Merhaba Dergisi nin İlhan Ayverdi Özel Sayısı için ne yazmalıyız diye düşünürken, yıllardır İlhan Ayverdi nin yanında olan Fahrünnisa Bilecik Hanım la röportaj yapmak istedik. Kendisine röportaj teklifimizi kabul ettiği için teşekkür ederiz. Evet efendim, bu röportaj her ne kadar İlhan Ayverdi ile hâtıraların anlatılacağı bir röportaj ise de biz öncelikle sizi tanımak isteriz. Fahrünnisa Bilecik kimdir? İlhan Ayverdi ile ne zamandır birliktedir? İlhan Ayverdi Hanımefendi hakkında konuşmak, söz söylemek, kendilerini anlatmaya çalışmak son derece zor. Elimden geleni yapmaya çalışacağım. İlhan Ayverdi Hanımefendi, 1972 den beri Kubbealtı Lugatı Misalli Büyük Türkçe Sözlük üzerinde çalışıyorlardı. Ben 1984 yılında yâni üniversiteye girdiğim sene (Mimar Sinan Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyâtı Bölümü) kendileri ile çalışmaya başladım. Bu, lugat faâliyetinde yer alan babam Hayri Bilecik 2 in teşvîkiyle oldu. Allah kendisinden râzı olsun. Babam Arapça ve Farsça kelimelerin etimolojisini (köken bilgisi) yapmış, M harfinin yazılmasını üstlenmişti. Kardeşlerim Nevnihal 3 ve Gülberk 4 de bu büyük çalışmaya zaman zaman dâhil oldular. Yâni lugat, bizim evin temel konularından biriydi. Bu şekilde büyüdük. Daha sonra dil konusunda yüksek lisans yapmamı istediler. Benim tercihim eski edebiyat veya yeni edebiyat üzerinde çalışmaktı. Ancak îtiraz etmeyerek Marmara Üniversitesi Türk Dili Anabilim Dalı nı seçtim ve bunun ne kadar doğru bir karar olduğunu lugat çalışmaları devam ettikçe daha iyi anladım. Bu arada aynı anabilim dalına asistan olmuştum. Ardından doktoraya başladım. Doktoramın konusu Kazak Türkçesi idi. Bu dili öğrenmek ve kendimi geliştirmek amacıyla Kazakistan da 1990 senesinde açılan ilk Türk lisesinde bir sene öğretmenlik yaptım. Bütün Türk Cumhuriyetleri ni dolaşma ve 1 Röportaja Ali Mübin Parıltı, Ertuğrul Mayuk, Melik Uyar, Selahattin Başer kardeşlerimiz de iştirak etmişleridir. 2 Yüksek İslâm Enstitüsü mezunu, Emekli Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmeni. 3 Dr. Nevnihal Bayar, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı Kubbealtı Lugatı Türkçe Sözlükler Koordinatörü. 4 Yard. Doç. Dr. Gülberk Bilecik, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Târihi Bölümü Türk ve İslâm Sanatı Anabilim Dalı. 28 / Merhaba Kış 2010
dillerini öğrenme fırsatım oldu. Kazakistan dan dönünce tekrar kendileri ile çalışmalarım başladı. Bilgisayara yeni geçilmişti, öncesinde her şey elle yazılıyordu. 2005 senesine kadar, haftada üç gün kendileri ile çalıştım, üç gün üniversitede ders verdim. İlhan Ayverdi Hanımefendi, 2000 yılından sonra rahatsızlandılar. Önce ayaklarında bir rahatsızlık başladı, çok çabuk ilerledi. İki tercih arasında kaldım Üniversitede kariyer yapmak veya lugatta çalışıp kendilerinin yanında kalmak. 2005 yılında bu tercihi burada kalmak husûsunda kullandım. Üniversiteden istifa ettim, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı Kubbealtı Lugatı Proje Müdürü olarak atandım. Hâlen de bu görevi sürdürmekteyim. Kendilerinden hem lugat husûsunda hem insanlık husûsunda çok şey öğrendim. Tabiî öğrenmek yeterli değil, insanın bunu hâl etmesi önemli. İnsan objektif bir değerlendirme ile hayâtına baktığında, bâzı şeyleri iyi ki yapmışım ya da keşke yapmasaydım, diyebiliyor. Benim iyi ki yapmışım dediğim şey, İlhan Ayverdi Hanımefendi ile çalışmak. Keşke daha çok zamânım olsaydı, daha çok fırsatım olsaydı. Nasip bu kadarmış demek ki Daha önceki görüşmemizde bizlere İlhan Ayverdi nin çok tertipli bir yaşayışları olduğundan, bir günlerinin hayatlarının âdeta bir özeti olabileceğinden bahsetmiştiniz. Günlük yaşayışlarını bize anlatabilir misiniz? Bu özeti sizden alabilir miyiz? İlhan Ayverdi nin günlük yaşayışlarında iki devre var. 2000 öncesi ve sonrası Yâni rahatsızlıklarından öncesi ve sonrası Bu iki devreye de şâhit oldum. Hakîkaten bir günleri hayatlarının özeti gibiydi. 2000 öncesi dönemden bahsedersek, sabahları erkenden namaza kalkıyorlardı. Rahatsızlandıkları devre de buna dâhildir. Sabah namazını kılın, çünkü çok feyizli, bereketlidir. derlerdi. Arkasından ufak bir kahvaltı yaparlardı, çok az yerlerdi. Masalarına oturur, çalışmaya başlarlardı ve bu çalışma kesintisiz gece 11 e kadar sürerdi. Bu arada gelen misâfirleri hiçbir zaman çalışıyorum diye geri çevirmemişlerdir. Geç vakte kadar misâfir kabul edilirdi. Kendileri misâfirleriyle özel olarak ilgilenirler, onlara ikram etmeyi çok severlerdi. Dostlarının sevinçli ve üzüntülü günlerinde onları yalnız bırakmazlardı. Telefonlar O kadar çok telefon gelirdi ki Telefonu hep yanlarında taşırlar, arayanları asla cevapsız bırakmazlardı. Televizyon seyretmezlerdi, ancak haberleri hiç kaçırmadan dinlerlerdi. Muhakkak gazete okurlardı, memleketimizdeki ve dünyâdaki gelişmeleri günü gününe tâkip ederlerdi. Kamuoyunun gündemini işgal eden kitapları, ilgilendikleri alanlarda yazılmış bulunan kitap ve dergileri okur, özet çıkartırlardı. Merak ettikleri konularda Merhaba Kış 2010 / 29
uzmanlaşmış isimlerden bilgi alırlardı. Memleket meseleleri hakkında faydalı projeler üretmeye çalışırlardı ve bunların uygulanması için teşvik ederlerdi. Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı nın Mütevellî Heyeti Başkanı oldukları için Vakıf la ilgili toplantılar, çalışmalar genellikle evlerinde yapılır, her türlü faâliyeti tâkip ederlerdi. Aynı zamanda kendi kurdukları gençlik teşkîlâtının (Kubbealtı Gençleri) bütün çalışmalarında, yaptıkları projelerde en büyük destekçileri olmuşlardır. 2000 li yıllardan sonra, tekerlekli sandalyede oldukları, yatakta oldukları dönemde doktorlar tarafından ziyâretlere kısıtlama getirildi. Ancak randevu ile görüşme kabul edebiliyorlardı. Telefonlara bakamıyorlardı ancak, arayanlar yine cevapsız kalmıyorlardı. Bu devrede de lugat çalışmaları kesintisiz olarak sürdü. Tekerlekli sandalyelerine oturup masa başına geçiyorlardı ve çalışıyorlardı. Gerek Kubbealtı Vakfı nın gerek Kubbealtı Gençleri nin faâliyetlerini tâkipte de son dönemlerine kadar bir aksama olmadı. Lugatın 2005 yılında basılmasından sonra diğer çalışmalarına ve kitap okumaya daha fazla zaman ayırdılar. Her gün Kur an okurlardı ve not tutarlardı. Lugat üzerinde çalıştıkları zaman genelde kitaplarını gece okumayı tercih ederlerdi. Rahatsızlıklarından sonra kendileri okumak istedikleri kitapları bana söylüyorlardı, ben o kitabı okuyup özetini çıkarıyordum. Kendileri de o özeti okuyorlardı. Gazeteler de aynı şekilde Lugatın bu evde (İlhan Ayverdi nin Fâtih teki evi) yazıldığını biliyoruz. Bu çalışmaları ayrıntılı şekilde anlatabilir misiniz? Lugat ın çok safhaları var. Benim yetiştiğim safhada çok fazla eser taranmış ve fişlenmişti. Bu fişler bodrum katında dolaplarda hâlen muhâfaza ediliyor. 400 den fazla kitap taranmış ve kitapların içindeki kelimeler fişlere teker teker yazılmış. Kelime, kelimenin geçtiği cümle, cümlenin bulunduğu kitap, yazarı, basım târihi fişlere geçirilmiş. İşte bu böyle bir çalışma. On binlerce fiş var. İlk başlarda ben, bütün o fişleri yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya taşımakla vazîfeliydim. Ev üç katlı olduğu için ve çalışmalar üçüncü katta devam ettiğinden bu gerekliydi. Taşıma esnâsında alfabetik sıra da bozulmamalıydı. O fişlerin alfabetik sıraya konulmasında ben, Gülberk ve Nevnihal çalıştık. Çok zor bir iştir, iğneyle kuyu kazmaya benzer. Getirilen fiş zarfını kendileri açarlar, içinden birçok fiş çıkar. Bunlarda çeşitli kitaplardan alınmış örnekler vardır. Zarfın iç kapak kısmında diğer lugatlarda o kelimenin ne şekilde târif edildiği yazılmış ve yapıştırılmıştır. Bütün bunlar okunduktan sonra kendi verdikleri anlamı yazıyorlar. Daha sonra misaller arasından eleme yaparak en uygun olanları seçiyorlar. Kendileri bir hafta boyunca çalışıyorlar, cumartesi günleri Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyâtı 30 / Merhaba Kış 2010
Bölümü nden Leksikolog Prof. Dr. Ahmet Topaloğlu ile kontrol ediyorlar, biz de bunları temize çekiyorduk. Daha sonra yazılanlar İstanbul Üniversitesi Târih Bölümü mezunu Hülya Uğur tarafından bilgisayara geçirilmeye başlandı. Bu işi sonraları Can Bayar devraldı. Dizgi kontrolü, mizanpaj vb. hususlarda yardımını esirgemedi. Hâlen de görevine devam etmektedir. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi nden Prof. Dr. Mustafa Tahralı, Arapça-Farsça kelimelerin köken bilgisi üzerinde çalışırdı. Aynı zamanda imlâdan sorumluydu. Tabiî bilgisayara geçtikten sonra çıkış alınıyor, kontrolü yapılıyor, defâlarca okunuyordu. En son kendileri okurlardı. Hepimiz ayrı renk kalem kullanıyoruz, tashihlerin karışmaması için. Bilgisayar işleri hızlanmaya başladıkça biz de hızlanmaya başladık. 2005 yılına kadar bu çalışma kuyumcu titizliğiyle devam etti ve nihâyet bu dev eser üç cilt olarak yayımlandı. Tabiî çalışmalar durmadı. Kızkardeşim Dr. Nevnihal Bayar da aynı sene benimle birlikte üniversitedeki görevinden ayrılarak Kubbealtı Lugatı Türkçe Sözlükler Koordinatörü oldu. Benim de Proje Müdürü olmamla Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı bünyesinde bir lugat birimi teşekkül etti. Daha sonra Temmuz 2006 îtibâriyle yine aynı birimde Tanıtım ve Halkla İlişkiler Koordinatörlüğü oluşturuldu. Murat Oktay idâresindeki koordinatörlük sâyesinde, lugatın tanıtımı için yapılan çalışmalar belirli bir sistem dâhilinde yürütülüyor. Bu arada kendilerinin rahatsızlıkları artmıştı ancak, çalışmalarımızda bize dâima fikir verdiler, destek oldular. Nitekim 2007 de Prof. Dr. Ahmet Topaloğlu ile berâber çalıştığımız tek ciltlik Türkçe Sözlük, 2009 da da orta öğretime yönelik kelime dağarcığını içeren Okul Sözlüğü yayımlandı. Birim bünyesinde lugat faaliyetlerimiz dışında, dilimizi doğru şekilde yazabilme ve konuşabilme amacına yönelik olarak imlâ konusunda çalışmalar yapmaktayız. İlköğretim okullarında ve çeşitli üniversitelerde mevzu ile ilgili seminerler düzenlemekteyiz. Ayrıca dilimizi istîlâ etmiş olan yabancı kelimelere karşı mücâdelemiz sürmektedir. Mağaza, şirket, dükkân vb.ne yabancı isimler yerine Türkçe isimler konulması konusunda da kurumsal çalışmalarımız devam etmektedir. Ulaştığımız sonuçlar memnûniyet vericidir. Çalışmalar sırasında ve kendi hayatlarında en çok nelere dikkat ederlerdi? Çalışmalar sırasında ve özel hayatlarında vakti ziyan etmemeye çok dikkat ederlerdi. Gün içinde çalıştıkları saatleri yazarlardı. Yapacakları şeyleri geceden planlarlardı ve buna uygun davranmaya çalışırlardı. Lugat konusunda çok titizdiler. Yanlışlık yapılmasını istemezler, yapılmışsa düzeltilene kadar tekrar tekrar uğraşırlardı. Bizden de aynı şekilde davranmamızı isterlerdi. Merhaba Kış 2010 / 31
Yalan söylenmesini, başkaları hakkında zanla hareket edilmesini, dedikoduyu hiç sevmezlerdi. Verdikleri sözde muhakkak dururlardı, bizi de buna teşvik ederlerdi. İnsanlarla iyi geçinmeyi, gönüllerini hoş etmeyi, ihtiyaçlarını -kendileri ortada görünmeden- karşılamayı, yardım etmeyi çok severlerdi. Mahallede dostluk etmedikleri kimse yoktur. İnsan ayırımı yapmazlardı. Söyleyeceklerini yumuşaklıkla söyler, kimseyi incitmezlerdi. Kendilerine karşı yapılmış bir kötülüğü, ters bir davranışı görmezden gelirler, küsmezler, kin tutmazlardı. Kimseyi mahçup etmek istemezlerdi. olsun. Kısacası Kur an ahlâkını yaşamaya ve yaşatmaya çalışırlardı. Himmetleri hâzır Konu konu ilerlediğimiz için târihî sıraya dikkat etmiyoruz ama ben biraz da Kubbealtı Gençleri nden bahsetmenizi rica ediyorum. Kubbealtı Gençleri nin kuruluş hikâyesini anlatır mısınız? 1999 yılında hepimizi son derece büyük üzüntülere garkeden bir deprem oldu. Binlerce insanımızı bir anda, bir gecede kaybettik. Hayatta kalanlar ise perîşan vaziyetteydi. İşte bu günlerde Türk insanı bu acılı kardeşlerine yardım için kolları sıvadı. Kendileri, sürekli olarak bizim nasıl yardım edebileceğimizi düşünüyorlar ve bunu dile getiriyorlardı. Bir gün Kendilerine, tanıdığımız gençlerden bir ekip oluştursak ve deprem bölgesine gitsek, bir şeyler götürsek, dedim. Çok memnun oldular, sağlığım müsâit olsa hiç düşünmem, sizinle gelirim, dediler. Hemen arkadaşlarla toplandık, neler yapabileceğimizi konuştuk. Kısa sürede pek çok malzeme hazırladık ve 7-8 araba ile deprem bölgesine gittik. Orada bunların dağıtımını yaptık, insanlarımızın sıkıntılarını paylaştık. En önemlisi bir arada bir şeyler yapabilmenin zevkini tattık, birbirimizi tanımaya başladık. Sonrasında mahallemizdeki insanlara, kendi çevremizdeki ihtiyaçlılara, yaşlılara yardım amacıyla bir fon oluşturmamızı istediler. Maddî olarak ilk desteği yine kendilerinden gördük. Aramızda para topladık. Yaptığımız faâliyetlerden kazandıklarımızı buraya aktardık. Adı Hayırlı Fonu olsun. demişlerdi. Öyle oldu ve çok şükür hâlen devam ediyor. 2000 senesinde İlhan Ayverdi Hanımefendi, Gençler çok güzel işler yapıyor, bunu bir kurumlaştırsak. dediler. Ne yapabileceğimizi sorduğumda yeni bir oluşum istediklerini söylediler. Çalışmalara başladık. Adımızı Kubbealtı Gençleri koydular. 2001 yılında ilk toplantımızı evlerinde kendilerinin katılımıyla gerçekleştirdik. Vakıfların toplumun millî ve kültürel değerlerinin korunduğu ve yaşatıldığı birer hayır kuruluşu 32 / Merhaba Kış 2010
olduğunu ifâde ettiler. Buralarda hizmet ederken kendimizi ve ahlâkımızı düzeltmemiz gerektiğini belirttiler. Gençlerden bir danışma heyeti oluşturuldu. Kendileri, Kubbealtı Gençleri nin kuruluş amaçlarını yazmamızı istediler. İlâveleriyle ortaya çıkan amaçlar: 1. Vakıf bünyesinde gençler tarafından yürütülmekte olan faâliyetlerin daha organize bir tarzda zenginleştirilerek devâmının sağlanması, 2. Vakıf bünyesindeki grup faâliyetleri vâsıtasıyla gençler arasındaki iletişim ve kaynaşmanın geliştirilmesi, 3. Organize yapıyı kullanarak faâliyetlere katılımın daha geniş bir tabana yayılması, 4. Faâliyetler yardımıyla kabiliyetli gençlerin ileride Vakıf yönetiminde vazîfe almalarına mâtuf olarak yetişmelerine zemin hazırlamak, 5. Gençlerin sâhip olduğu potansiyelin Vakıf kanalıyla değerlendirilmesi ve dağılmasının önlenmesi, 6. Dışa dönük faaliyetlere gençlerin katılımının arttırılmasının sağlayarak: a) Gençlerin birer cemiyet insanı olarak yetişmelerine katkı sağlanması, b) Gençlerin toplum ve toplum meselelerini daha yakından tanımalarının sağlanması, 7. İstanbul da geliştirilen ve yaşatılan modelin diğer gençlere teşmîli (gençler arasında yayılması), 8. Faâliyetler için günün îcaplarına göre yeni kaynaklar temin etmek ve bununla ilgili yepyeni gelir sağlayıcı faâliyetler başlatmak, 9. Gençlerin bir arada eğlence kültürü altında kaynaşmalarına zemin hazırlamak, 10. Gençleri yeni yüzyılın şartlarına paralel olarak Vakfın çalışmaları üzerinde tefekküre (düşünceye) sevk etmek. 1 Kubbealtı Gençleri, hâlen sosyal faâliyetler (Hayırlı Fonu, geziler, çocuk eğlenceleri, kurban kesimi, kermes düzenlenmesi vb.), teknik ve mâlî faâliyetler (bütçe, teknik destek) ve fikrî faâliyetler (Merhaba bülteni, projeler, konferanslar vb.) olmak üzere üç kol üzerinden çalışmalarını sürdürüyor. Kubbealtı Gençleri bundan sonra nasıl devam edecek? Kendileri bu faâliyetlerin bitmesini istemiyorlardı, her seferinde de bunu dile getiriyorlardı. Biz elimizden geleni yaparak Kubbealtı Gençleri ni sürdürmeye çalışacağız. Bu bir bayrak yarışıdır, bizimle başladı ama ilelebet bizimle devam etmeyecektir. Kendileri, Hizmet Allah ın kuluna tebessümüdür, insanı olgunlaştırır. derlerdi. Tabiî 1 Kubbealtı Gençleri 2007-2008 Faâliyet Raporu ndan alınmıştır. Merhaba Kış 2010 / 33
hizmete tâlip olmak lâzım. Kubbealtı Gençleri olarak bu sorumluluğun farkındayız. Kendilerinin söyledikleri doğrultusunda daha da büyüyerek, daha da gelişerek, istediklerini yapmaya çalışarak devam edeceğiz. Ablacığım çok teşekkür ederiz. Bize vakit ayırdığınız için ve kısa da olsa bizlere İlhan Ayverdi Hanımefendi yi anlattığınız için minnettârız. Himmetleri hâzır olsun inşaallah 34 / Merhaba Kış 2010
ÖYLE BİR GİDİŞ Kİ... Aliye AREN aliye.aren@gmail.com Yazmalısın! dedim kendime. Sana Yaz! emrini veren için yazmalısın! Yazacağım, yazmam gerek biliyorum da hani fazla dolu şişeden su akmaz, fazla donmuş olan kesilmez, fazla ısınmış olana el değmez ya benimki de öyle Fazla dolu yüreğim söz hazînemse zayıf, olanı da çıkmamakta direniyor hem yürekten hem dudaktan Kapadım gözlerimi Nerden başlayayım? diye düşünmek için. Ama gözümü her kapayışımda bir tek görüntü zihnimde Çok tâze, çok dolu ve çok canlı: Parmaklar ucunda bir gidiş Bu kadar mı hasretti, bu kadar mı sabırsızdı gitmeye? diye sordum ilk farkına vardığım an. Bahçede geride duruyordum; ama bulunduğum noktadan o gidiş bütün ayrıntısıyla izleniyordu. Beni çarpan işte o gidişti! Hem sordum hem cevapladım içimden: Evet! hep biliyorduk da dile getirmekten bencilce kaçıyorduk. İlhan Teyzem, çok hasretti gitmeye. Gidiş ona bayram olacaktı biliyorduk; ama biz ler için en korkulandı O nefes e bizim ihtiyâcımız vardı, onun değil! O gidiş i görünce, yüreğim kendim için cız etti; onun için yüzüm güldü! Huşû içinde bir kalabalık, acılı; ama dingin yüzler, dudaklarda dualar ve parmak uçlarında bir naaş Kayan, akan, koşan bir naaş Köşeyi dönmesiyle gözlerden ırak olması sanki bir göz açıp kapama ânı Nasıl güzel ama nasıl güzel bir gidiş Haksız mı; koşmakta, sabırsızlanmakta? Her nefes beklediğine kavuşmaktayken ağırdan mı almalı? Sonra bir an aklıma geldi. Epeyce oluyor Nermidil Binark ın anılarını okumuştum. Meşhur Şâkir Paşa nın torunlarından Nermidil Hanım. O kitapta; Nermidil Hanım, annesinin vefâtını anlatıyordu. Okuduğumda etkilenmiş, öyle bir düşünmüştüm; ama şimdi oturdu zihnimde taşlar yerine. Ayşe Hanım vefat edince, evde bir cenâze evi telâşesi başlamış normal olduğu üzere. Ağlayanlar, feryat edenler, koşturanlar vs Sonra cenâzenin yıkanma aşamasında küçük bir grup eve gelmiş ve Müsâade ederseniz biz yıkamak istiyoruz. demişler âile efrâdına. Âile bu isteğe rıza göstermiş. Nermidil Hanım da annesinin yıkanmasında bulunmak üzere içeri girmiş ve kitapta Ben bu güne kadar, ölümü böyle sâkin, böyle huzurlu ve böyle normal karşılayan insanları görmemiştim. Görebileceğimi de tasavvur etmiyordum. diye o anki hayretini anlatır. Merhaba Kış 2010 / 35
Ben o duyguyu İlhan Teyzemi kaybettiğimde anladım. Yeri doldurulamaz bir boşluk, bedenin en hayâtî organlarından birinin kaybı gibi keskin bir acı; ama bir yandan da huzur, sükûnet ve kabulleniş. O zaman düşündüm de bu kalanlarla pek de ilgili değil gāliba. Bu gidenle ilgili Giden; o gidişi nasıl gördü ve nasıl beklediyse hepsinden önemlisi nasıl yaşadıysa kalanlar da öyle görüyor ondan ayrılmayı. Evet, artık her bunaldığımızda koşup akl-ı selîm ine başvurulacak biri yok, evet artık her bayram gözlerinizin içine bakarken yüreğinizin en gizli köşesini gören ve elini öpebildiğiniz için kendinizi huzurlu hissedebildiğiniz kimse yok, evet sâdece mütebessim çehresiyle sizin fırtınalarınızı dindirecek biri yok; ama gidişiyle bile huzur veren, giderken bile nurlandıran bir İlhan Teyze hep var. Peki ya şimdi o akl-ı selîmi nerde bulacağım, kime koşup dert anlatacağım, kimden beni düştüğüm yerden çekip çıkarmasını isteyeceğim derseniz? Çâre olur mu bilemem de, başlarımızı eğip yüreklerimize bir bakalım... 36 / Merhaba Kış 2010
SÖZLÜKLERİN EFENDİSİ, SÖZCÜKLERİN EFENDİSİ Dr. Mustafa Sinan YARDIM sinan.yardim@gmail.com Bizim Türkçe kelime haznemizin gelişmesinde, çocukluğumuzdan beri çokça sözlük karıştırmamızın önemli bir yeri vardır. Sözlüklerle ciddî mânâda ilk defa ünsiyet kurmamın hikâyesini anlatmak istiyorum. 1984 lerde öğrenci iken, o dönemdeki hâlimizi ve gidişâtımızı iyi görmeyen âile dostu büyüklerimizden Nazik Erik ve Kemâl Aren Hocalarımız, konuyu âilelerimizle müzâkere edip, bir çıkış yolu kabîlinden, yaşça birbirimize yakın olan arkadaşları kısa süreli bir yaz kampına almışlardı. Bu yaz okulunda, okuma ve anlama özürlü(!) olan biz gençlere uygulamalı Türkçe okuma ve anlama temrinleri yaptırılması planlanmıştı. İlk günler, belirli bir hızla geçildi. Önümüze sâde, hatta basit cümleler konuluyor, bu cümleler çözümleniyor, dili kullanma becerimizin gelişmesi yönünde ilerleniyordu. Dersler ilerledikçe metinler de yavaş yavaş giriftleşiyordu. Henüz kompozisyon yazma seviyesine geçmemiştik. Ancak, bir yerde çalışmanın temposu düşmeye başlamış, bana göre, neredeyse durma noktasına gelinmişti. Günlük hayatlarında çokbilmiş çocuklar olan bizler, verilen metinlere sâdece bakıp duruyorduk; tabiî ki metinler de bize O anlarımdaki tıkanmadan dolayı, beynimin zonkladığını bugün gibi hatırlıyorum. Zannediyorum, gelinen noktada hocalarımız bizimle ilgili bir gerçeği daha görmüşlerdi: Çocuklarımız önlerindeki kelimelerin anlamlarını bilmiyorlar; yâni kelime hazneleri de çok dar. Bu darlık içinde, görmemiz istenilen mânâ ufuklarının kenarına bile yaklaşamadığımız ortada idi. Herhalde düşünüldü, taşınıldı ve icrâ edilmek üzere hüküm verildi: Kelime öğrenme çalışması yapmak gerek. Çözüm ise, âşikâr: Çokça okumak ve çokça lugat karıştırmak! Bugünden yarına olacak iş de değil. Kampın sonunda nasihatler yanında, o yılki ödevimiz de verildi: Konu sınırlaması getirilmeden, ama belli bir disiplinle kitap okunacak; bilinmeyen kelimeler atlanmadan sözlükten öğrenilecek; dahası, sözlük sâdece karıştırılmakla kalmayacak, kitap okur gibi düzenli bir şekilde okunup bitirilecek! Kullanacağımız sözlük de belirlendi: Şevket Rado nun editörlüğünü yaptığı Hayat Büyük Türk Sözlüğü. Çarnâçar sözlük alındı, önce karıştırılmaya sonra da okunmaya başlandı. Bu sözlüğü aylarca okuduk. Böyle garip bir ödev karşısında, pes edip bırakanlar yanında, kapağını Merhaba Kış 2010 / 37
dahî açmayanların olduğunu hatırlıyorum. Ben bitiremedim; ama sonlarına gelebilen nâdir kişilerdendim. Sonra sonra fark ettim ki, hocalarımız bize cezâ olsun diye böyle bir ödev vermiş değillerdi. Bizim bir hakîkatle yüzleşmemizi istiyorlardı. Sözlüğün ve sözlüğe bakmanın kıymetini o zaman idrâk ettim. Bugün kütüphânemde çeşitli sözlükler bulunmaktadır. Ali Şîr Ağabeyim daha uyanık çıktı: Onun kütüphânesinde bendekinden kat be kat zengin, neredeyse her konuda pek çok ihtisas sözlüğü var. Ağabeyim, hâlâ ihtiyacını karşılayacağını düşündüğü sözlükleri almaya ve kullanmaya devam ediyor. Sözlük kullanma alışkanlığını abartılı bulan arkadaşlarına peşînen verdiği cevap, rahmetli babamın, hocası Nihad Sâmi Banarlı dan öğrencisiyken dinlediği îkazdır: Bilmediğiniz kelimeler için zâten sözlüğe bakacaksınız; asıl bildiğinizi zannettiğiniz kelimeler için sözlüğe bakmalısınız. * * * Düzenli ve bir disiplin dâhilinde sözlük kullanmak insanda pek çok meleke ve kābiliyetin gelişmesine yardımcı oluyor. Önce, varsa, bilgiye olan açlığınız tatmin oluyor, sonra dağarcığınız genişliyor; kelimelerin birinci anlamlarından sonrakilerle de ilgilenmeye başlayınca nüans fikri gelişiyor. Derinlik kazanmak istiyorsanız, kelimelerin etimolojileri üzerine kafa yormaya başlıyorsunuz. Mâlûm, esas zenginlik kelimeleri tek başlarına öğrenmekten ziyâde, kullanıldığı yerdeki mânâsıyla öğrenmekte yatıyor. Bunun için de ya cümle içinde kullanmaya çalışıyorsunuz ya da bir örnek görmek istiyorsunuz. Ayrıca deyimleşmiş kelimeleri veya kalıpları fark ettiğinizde size apayrı bir tefekkür ve ifâde kapısı açılıyor. Kelimeleri kendinize mâl etmeye başlamanız ise düşünce ufkunuzu genişletiyor, ivmenizi artırıyor, bir süre sonra âdeta sıçrama yapıyorsunuz. Bazı kalıpların birbirine benzediğini fark etmeniz ise elinizin altında bir sözlük bulunmasa dahî, şâyet kuralı anladı iseniz, kelime türetme melekenizin gelişmesine katkı sağlıyor. Hâsılı, bu zor ödev sâyesinde, ben kendi adıma pek çok şey kazandım. Bize sabırla emek veren hocalarımızı şükranla yâd ediyorum. Yüksek öğrenim hayâtımızla berâber okuma ve anlama nın yanında, düşündüklerimizi ve anlatmak istediklerimizi doğru bir şekilde ifâde etmek adına, daha ciddî bir yazma faaliyeti içine girdik. Açıkçası insan yazarken, okuma ve anlama sürecinden daha çok zorlanıyor. Yazmak, bir döneme kadar benim için daha çileli bir faaliyetti. Profesyonel mânâda bir yazar değilim; olmayı da bugüne kadar düşünmedim. Ama ortalamanın en azından bir parmak üzerine çıkma gayreti içerisinde olan birisiyim. 38 / Merhaba Kış 2010
Buna asgarî okuma-anlama-yazma becerilerine sâhip bir aydın olma gayreti de denilebilir. * * * 1987 de İstanbul a üniversite tahsili için geldiğimde İlhan Ayverdi nin merkezinde olduğu bir grubun hummâlı bir sözlük çalışması içinde bulunduğunu gördüm. Bugün birer sözlük uzmanı olan kardeşlerim Fahrünnisa Bilecik ve Nevnihal Bayar da bir taraftan Türk Dili ve Edebiyâtı tahsili görüyor, bir taraftan da tâ o zamanlarda, tâbir câizse, bu çalışma grubunun dizi dibinde kendilerine verilen vazîfeleri büyük bir samîmiyet ve ciddiyet içinde yerine getiriyorlardı. Kubbealtı Lugatı ile ilgili çalışmaların seyri hakkındaki havâdisleri, biz daha çok onlara sorardık. Bir sözlük meraklısı olarak, her ikisine de hep gıpta ettiğimi belirtmeliyim. Zaman ilerledikçe biz de kendimizi Kubbealtı Lugatı nın bir an önce çıkmasını bekleyen meraklılar kāfilesi içinde bulduk. Rahmetli Babam Prof. Dr. Ali Yardım, bu sözlüğün ilâhiyat konularındaki özel alan danışmanlarından olduğu için, bâzan İstanbul-İzmir arasında lugat ulaklığı da yapıyordum. O zamanlarda, babamın çalışma aralarında fırsatını düşürdükçe, yazılmış bulunan maddeleri inceliyordum. Böylece beklediğimiz sözlüğün nasıl bir sözlük olacağını anlamaya başladım. Lugat işinin de ne büyük bir iş olduğu, niye bir an önce bitmediği, benim için âşikâr hâle geldi. Bu noktada sâhanın dışından birisi olarak yapabileceğim iki şeyin bulunduğunu gördüm: İlki bitmesi için, kabûlü niyâzıyla âcizâne, fakîrâne, fakat hâlisâne çokça duâ etmek; ikincisi ise, yakînen de görüştüğümüz İlhan Ayverdi Hanımefendi yi elden geldiğince şahsî meselelerimizle meşgul etmemek. Son yıllarda elden geldiğince noktasını hiç noktasına taşıdığımı ifâde etmeliyim. Kubbealtı Lugatı nın ilk baskısı Kasım 2005 de yayımlandığında heyecânımız son raddesine çıktı. Ben sözlükçü değildim, ama sözlüğe ihtiyâcı olan bir meraklı okuyucuydum. Eseri elime aldığımda çokça şükrettim ve ilk sayfasından îtibâren incelemeye, satır satır okumaya başladım. Kubbealtı Lugatı okumalarım hâlen devam ediyor. Gördüm ki orada, benim ihtiyâcım olanın çok çok üzerinde, neredeyse her şey var. Okudukça başka hususları da görür oldum. İlhan Ayverdi nin mantalitesinin yâni hayâtı anlayış, düşünüş ve kavrayış biçimi hakkında pek çok noktanın, bu sözlüğe doğrudan yansıdığını fark ettim. Bu yüzden baş taraftaki, Takdim, Önsöz, Sözlüğün hazırlık safhası, Sözlükte tâkip edilen yol ve prensipler kısımları da, meslek erbâbı dışındakiler tarafından da, altını çize çize ve düşüne düşüne mutlaka okunmalıdır. Bu yazıyı kaleme alırken Kubbealtı Lugatı ndan sözlük, anlam, anlamlandırmak, mânâ, mânâlandırmak, açıklamak maddelerini tekrar tekrar bir Merhaba Kış 2010 / 39
daha okudum. Bu kavramlar, tanıdığım ve bildiğim İlhan Ayverdi nin şahsiyetiyle ve yaşadığı hayatla berâber düşünüldüğünde beni bir noktaya getiriyor: İlhan Ayverdi, Kubbealtı Lugatı nda maddî ve mânevî planda (yâni iç ve dış anlamıyla) kelime, söz, hareket ve davranış türü pek çok esâsı, özü, gerçeği ve hakîkati; iyi anlaşılmamış veya yanlış anlaşılmış meseleleri, açıkça, ince noktalarını anlatarak anlaşılır duruma getirmiş, açıklık kazandırmak için aydınlatıcı bilgi vermiş; mânâlandırmış, yorumlamış, şerhetmiş; îlân etmiştir. Bununla da kalmayıp tüm bunları da delillendirmiş, örneklerini vermiştir. Belki de onun bu lugat mâcerâsı ve tecrübesi, Mehmet Örtenoğlu (Mehmet Dede) ile başlayan yolculuğunda, kendisini buyruğu geçen, hükmünü yürüten, kendisine uyulan bir bilge kişi mertebesine getirdi. Târiflerde yetersiz olabiliriz, ama gördüğümüz hâl, bu idi. Dilimize eski Yunancadan geçmiş bulunan authentês, Rum telâffuzuyla da aféndis söyleyişlerine dayanan bir kelime vardır: Efendi! Bu dillerdeki mânâsı: Kendi kendine iş gören; mutlak hâkim. demek. Kubbealtı Lugatı nda birinci maddedeki mânâları ise: Sâhip durumunda olan, buyruğu geçen, hükmünü yürüten, kendisine uyulan kimse, sâhip. İlhan Ayverdi Efendi tabiatlı, bir bilge kimse idi. Tâlip olduğu sözlük işi, bizim gibi sıradan insanların harcı olmayan büyük bir iş! Bu yüzden kendilerine Sözlüklerin Efendisi, Sözcüklerin Efendisi dense yeridir. O, kelimelerde yaptığı gibi insanları ve hâdiseleri de kendi üslûbuna göre, kendi mihverlerinde okumuş, mânâlandırmış ve yorumlamış; âdeta şerh etmiştir. Elindeki terâzi ve mikyas âletinin ayarı herhalde çok doğru idi ki, yanıldığına şâhit olmadık. İnsanların ve hâdiselerin hakîkatini bildiği için, taşıdığı tevhîd şuûru ile hep birleştirici olmuştur. Her yaratılmış olanın bu dünya planında icrâ ettiği bir fonksiyonu olduğu bilinciyle, karşısına çıkanlar hangi tabiattan olursa olsun, bu insanları iyi ve olumlu yönlere sevk etme becerisini göstermiştir. Elbette tüm bu yazdıklarım, benim İlhan Ayverdi yi algılayışımı yansıtıyor. Kendilerinin vefâtından sonraki günlerde, bazı arkadaşlarımla duygu ve düşüncelerimizi paylaşma imkânım oldu. Bu meyânda, bir holdingte yıllardır başarılı çalışmalara ve çok büyük operasyonlara imza atmış, üst düzey yönetici konumundaki bir arkadaşımın da farklı bir bakış açısını burada nakletmek istiyorum: Bu bağlamda İlhan Ayverdi kimdi? sorusuna benim cevâbım, kendilerinin eşsiz bir Yönetim Gurusu olduğudur. Yönetim usûl ve prensipleri açısından 20. yüzyılı 40 / Merhaba Kış 2010
kapatmış ve 21. yüzyılı açmışlardır. Bu, bâzıları için yıllardır bilinen, bâzılarının yakın zamanda hayretle fark edeceği, geriye kalanların ise hiç bir zaman anlayamayacağı bir durumdur... Görüldüğü gibi herkes durduğu noktadan, hayâta bakış açısından, hatta meslekî pozisyonundan farklı şeyler görebiliyor. Bu gün bizlere düşen; zannediyorum ki, çok az konuşup çokça çalışmak. Yol belli, menzil belli; önümüzde daha kat edilmesi gereken bir hayat ve hizmet yolculuğu var. Bunları bize öğreten Sözlüklerin Efendisi! Rûhun şâd olsun! Bunları yaşayarak bizlere gösteren Sözcüklerin Efendisi! Seni uğurladığımız yolculuğun kutlu olsun! Merhaba Kış 2010 / 41
BİR BÜYÜK KAYBIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ... Doç. Dr. Güleda ENGİN guleda@gmail.com Sâmiha Ayverdi Hanımefendi nin Allah ın iç ve dış güzelliğini berâber vermiş olduğu ihlâs âbidesi olarak tanımladığı sırdaşı İlhan Ayverdi Hanımefendi yi ılık bir sonbahar günü bekā diyarına uğurladık. Kendilerini Merkez Efendi den, aslında hiç ayrılmadığı dostlarının yanına uğurladığımız günden beri, İngilizce derslerimizden birinde öğrendiğimiz bir deyimi düşünüyorum Öğretmenimiz bize annemiz üzerinden örnek vererek öğretmişti bu deyimi. Küçük yaşıma rağmen o zaman dahî ne kadar önemli olduğunu kendi kendime düşündüğüm bu deyim: To take someone for granted. Sözlükte bu deyimin mânâsı, Birinin varlığını kendisine verilmiş bir hak gibi görmek. olarak veriliyor. Sanırım biz, en azından kendi adıma ben, İlhan Ayverdi Hanımefendi yi de, Sâmiha Ayverdi Hanımefendi yi de kendimize verilmiş bir hak gibi gördüm, gördük. Bunu söylerken kıymetlerini bilmedik, bilemedik demek istemiyorum. O yüce sultanlarla tanışmış, dizlerinin dibinde oturmuş olmak dahî büyük bir şeref. Bilâkis, demek istediğim, özellikle dünyâya gözünü açınca kendisini bu güzîde câmianın içinde bulan insan, kendi öz annesi gibi etrâfında mânevî gelişimini yönlendirmede büyük rolü olan diğer büyüklerini de kendisine verilmiş tabiî bir hak gibi görüyor, diye düşünüyorum. Belki insanın böyle bir düşünceye kapılması büsbütün haksız da sayılmaz. Zîra, ekmek gibi, su gibi kendilerine muhtaç olduğumuzu, ancak yokluklarında tam olarak hissedebiliyoruz. Kendileri hakkında çok söylendi, söylenmeye ve yazılmaya devam edilecektir. Ben burada sâdece, çevresinde bulunanların yakînen bildiği, müşâhede ettiği gibi kendilerinin pek müstesnâ sıfatlara sâhip olduğunu yazmakla iktifâ edeceğim. İlhan Ayverdi Hanımefendi, ömrü boyunca hocasından gördüğünü uygulamakta geri durmayıp onlardan öğrendiğini hâl dili ile aktararak, her dâim gösterdiği tevâzu ile, kibarlığı ile bizlere örnek olarak, durup dinlenmeksizin çalışmasıyla yol göstererek, hayat yolculuğunu tamamladı. Kendilerinin, sevgili eşleri Ekrem Hakkı Ayverdi Beyefendi yi kaybettiklerinde Dünyâmın direkleri yıkıldı, omuzlarım çatırdadı. şeklinde ifâde ettikleri hâli şimdi bizler yaşıyoruz Allah tan niyâzım ezelden ebede izzetlenmiş kendileriyle kurmaya çalıştığımız mânâ yakınlığını bundan sonra da devam ettirebilmek Nûr içinde yat İlhan Teyzeciğim 42 / Merhaba Kış 2010
GÜL MASALI Kübra YETİŞ ŞAMLI kubrayetis@yahoo.com Güneşi gördüm, tanıdım kendi nasîbimce. Kimi zaman hayâtın önemli bir dönemecinde yönümü tâyin için koştum ona. Öyle teskin edici, huzur vericiydi ki ona teslim olmak. Kimi zaman sâdece biraz içimi ısıtmak istiyordum ya da yalnızca görmek, gözün hakkını vermek. Kimi zamansa sorularla, sorunlarla boğuşmaktan yorulup ona yıktım yükümü. Kuşlar gibi hafifledim. Bâzen kelimelerle bâzen kelâmsız, ama istisnâsız cevapladı sorularımı, dile getirmemiş olsam bile. Şafaktan gurûba güneşin devri, sorup sorabileceğim herşeye bir cevaptı aslında. Artık başka bir diyâra göçtü güneş. Battı demeye dilim varmaz, batmadığını da biliyorum zâten. Dünya döndüğü için, zaman geçtiği için gitti. Sâdece gitti. Hani bir süre baktıktan sonra başınızı çevirdiğiniz yerdedir ya, hani gözlerinizi yumduğunuzda bile göz kapaklarınızın ardındadır, işte öyle baktığım heryerde şimdi. Tıpkı gözlerime vurulmuş altın bir mühür gibi Kolum kanadım kırık. Elime kalemi ne zaman alsam sayfaya bölük pörçük cümleler dökülüp saçılıyor. Oysa bir şiir yazmak istiyordum. Toprağın en gizli derinliklerindeki tohumu bir bakışta keşfeden, ışığıyla, sıcağıyla sarıp sarmalayan, günyüzüne çıkaran güneşi anlatmak için. Mısrâlara sığdıramayınca çâresiz, satırlardan medet umdum. Kalemim, gurûbun ardından ıssız ve karanlık kalakalan gönlümün hükmünde olsa da yazacağım. Gül masalını anlatacağım: Bir varmış, bir yokmuş Toprağın kapkara bağrında gizli bir tohum varmış. Bir öğle vakti güneş fark etmiş onu. Şefkatli ışığı toprağın derinlerine nüfuz etmiş, tohumu bulmuş, sarıp sarmalamış, gün yüzüne çıkartıp yeşertmiş. Böylece büyümüş tohum, tomurcuğa dönüşmüş. İçinde hangi çiçeğin gizli olduğu kendisine bile meçhulmuş. Birgün güneş ona Çok güzel kokuyorsun, tıpkı bir gül gibi. demiş. Tomurcuk böyle dikkat çekecek güzellikteki bir kokunun alelâde kırçiçeklerinde bulunmayacağını düşünmüş. Bağrında bir gülün saklı olması ihtimâli onu sevinçli bir heyecanla ürpertmiş. Günlerce güneşten başka kimsenin mâlûmu olmayan o kokuyu çoğaltmış içinde. Aldığı tüm ışığı bunun için kullanmış. Sonra güneş ona Çok güzel bir rengin var, gül pembesi gibi. demiş. Tomurcuk pembenin ancak güle yakışacağını düşünmüş, mutlulukla Merhaba Kış 2010 / 43
gülümsemiş. Varını yoğunu seferber etmiş rengini ziyâdeleştirmek için. Derken güneş yeniden konuşmuş onunla. Yaprakların ne hoş, ne kadar düzgün ve pürüzsüz. demiş. Tomurcuk, buruşuk bir gelincik ya da karanfile dönüşmeyeceğini düşünüp rahatlamış. Bu güzel kokunun ve rengin ziyan olmayacağına pek sevinmiş. Güneş ışığını iftiharla içine doldururken, daha düzgün, daha şık yapraklar dokumaya uğraşmış. Tomurcuk hummâlı bir faaliyetle açmaya hazırlanadursun, zaman geçmiş, dünya dönmüş ve sonunda güneş kalp gözünden başkasıyla görülmeyeceği uzak diyarlara göçmüş. Masal bu ya, tomurcuk da tam bu gurup vaktinde çiçek açmış. Ve hayretle bir gül olmadığını görmüş. Gül gibi güzel kokuyormuş, gül pembesi yaprakları varmış ama gül değilmiş. Çiçek hayretten donakalmış. Sonra birden güneşin aslında ona hiç Sen gülsün. demediğini hatırlamış. Anlamış ki güneş, bağrındaki gizli hazîneden en tatlı râyihayı, en lâtif rengi, en kadife yaprakları bulup çıkarsın diye ona ilham vermiş, yol göstermiş, olduğunu değil olması îcap edeni söylemiş, fakat asla Sen gülsün. dememiş. Bir gül olmadığı ve hiçbir zaman da olamayacağı bilgisi başta hüzünlendirmiş çiçeği. Karanlıkta yavaş yavaş beliren yıldızlara rağmen güneşin göçünden sonra ona bomboş gelen göğün altında yapayalnız hissetmiş kendini. Fakat zaman ağır aksak ilerledikçe çiçek de yavaş yavaş anlamaya başlamış olanı biteni. Tesellîyi kendi kokusunda ve renginde bulmuş. Çünkü nasîbinde gül olmak yoksa da güle mensup olmak, ondan bir iz, bir nişan taşımak varmış. Evet, belki gül olarak yaratılmamış bir tohumdan gül yetiştirmek ne mümkün ne de gereklidir. Ama çiçek yetiştirmek, ne olacaksa onu olması için tohumu kendi hâline bırakmak da değildir. Mütevâzı bir kırçiçeğine bile gülün evsâfından vermek ise, ancak hakîkî bir çiçek terbiyecisi nin harcıdır vesselâm... 44 / Merhaba Kış 2010
BİR HAYAT BİN DOST Yard. Doç. Dr. Murat AŞICI muratasici@yahoo.com Hayâtı kırkından sonra sorgulamak neredeyse alışkanlık olmuş. Kırkı beklemek şartmış gibi Halbuki hayâta anlam yüklemek için kırk çok geç!.. Bunu daha önce yapmalı, sonra da işine gücüne bakmalı insan Hayâtı anlamlandırmak, sâdece bir duygu işi değil, çalışmaya üretmeyle bağlı eylem Gerçi sâdece çalışmak ve üretmek de yeterli değil. Üretirken insanı ve insanlığı düşünmek ve bunu etrâfıyla paylaşmak, hem mutluluğun hem huzûrun kaynağı olsa gerek Böyle bir niyetle ne üretirsen, kime neyi üretirsen üret, yaptığın işle ebedî hayâta katma bir değer kazandırıyorsun sanki. Eşya da üretsen, kitap da üretsen fikir de üretsen ortaya çıkan ürün insan ve insanlık için hayâta bir katkı oluyor. O katma değerdir ki seni yaşarken mutlu kılan, başkalarına sevdiren, dünyâdan ayrılışına hüzünlendiren, daha sonra tatlı tatlı yâd ettiren İlhan Ayverdi, hem ürtetti hem de hayâtı bizimle paylaştı. Bir taraftan sözlük çalışmalarını yaparken, bir taraftan da etrâfındaki insanlarla duygularını, düşüncelerini, bilgilerini paylaştı. Akl-ı selîmi ve zevk-i selîmiyle etrâfına ışık oldu; dostluğunu paylaştı. Geride kendine bin dost bıraktı Kendisiyle konuşurken, sohbet boyunca kendimizi değerli hissettik. Kendi sorumluluğumuzu fark ettik. Vatanımızın, milletimizin, yaşadığımız toplumun dertlerine, problemlerine sâhip çıkmamız gerektiğini düşündük. Bize ve hayâta kattığı her şey için kendisini minnet ve muhabbetle anıyoruz. Rûhu şâd olsun!.. Merhaba Kış 2010 / 45
İLHAN TEYZE... Yard. Doç. Dr. Gülberk BİLECİK gbilecik@yahoo.com Hayâtımın her aşamasında, her önemli karârımda yanımdaydı İlhan Teyze. Her zaman kayıtsız şartsız bir destek, hep yön verendi benim için. Mesleğimi sevmemde de en önemli etkendi O. Türk Dili ve Edebiyâtı okumak için üniversite imtihanına girdiğim ilk sene sınavı kazanamamıştım. Sınav sonuçlarının açıklandığı sabah telefonla evimizi aramış ve heyecanla nereyi kazandığımı sormuştu. Kazanamadığımı duyunca: Hiç üzülme. Olanda hayır vardır. Bugün kötü gibi görünen şey yarın hayra döner. demişti. Ertesi yıl sınava tekrar girmiş ve bu sefer de Sanat Tarihi Bölümü nü kazanmıştım. Âile fertlerimin neredeyse tümü edebiyatçıydı ve lugatte çalışıyordu. Küçükten beri edebiyatla iç içe bir ortamda büyüyen benim için Sanat Târihi, hiç de âşinâsı olduğum bir saha değildi. Acaba tekrar sınava mı girsem diye düşünürken, imdâdıma her zamanki gibi İlhan Teyze yetişti. Herkes edebiyatçı olacak değil ya! Sen de Sanat Târihi okur ve Ekrem Amca nın yolundan gidersin. dedi. O zamâna kadar hiç istemediğim bölüm, bu sözle birlikte gözüme güzel görünmeye başladı. Demek Ekrem Amca -masa başında hep çalışırken hatırladığım o koca adam- Sanat Târihi yle de ilgilenmişti. İçim biraz olsun rahatlamış ve mesleğimle ilgili olarak ilk kez heyecanlanmaya başlamıştım. Bu ilk ve büyük adımdan sonra İlhan Teyze, istediğim zaman Ekrem Amca nın kütüphânesini kullanabileceğimi söyledi. Zaman içinde derslerim ilerlemeye başlayınca, bu kütüphânenin benim ve mesleğim için ne denli bulunmaz bir hazîne olduğunu anladım. Aradığım hemen her kitabı bulabiliyor, pek çok kaynak esere kolaylıkla ulaşabiliyordum. Ayrıca evde bulunan antika koleksiyonu sâdece benim değil, sanat câmiasının da dikkatini çeken eserlerle doluydu. Kur anlar, cüzler, kitaplar, hatlar, işlemeler, cam eşyalar gibi sayamayacağım pek çok eser, elimin altındaydı. İlhan Teyze: Sen Sanat Târihçisi olacaksın. Bunları tanıman ve kıymetini bilmen lâzım. İstersen eserlerin fotoğraflarını çek, envanterlerini çıkar, belli dönemlerde bakımlarını yap. dedi. Bu bulunmaz fırsat pek çok antika eseri yakînen tanımama vesîle oldu. 46 / Merhaba Kış 2010
Birkaç sene sonra ilgi alanımın Osmanlı mîmârisine yöneldiğini anlayan İlhan Teyze, bu sefer de Ekrem Amca nın Osmanlı mîmârisiyle ilgili kitaplarını ve makālelerini okumamı istedi. Bunları okurken not al. Böylece Ekrem Bey in Türk ve Osmanlı mîmârisiyle ilgili düşüncelerini de toparlamış olursun. dedi. Bu sözüyle İlhan Teyze bana, hem bir kitabın nasıl okunacağını göstermiş oldu hem de çalışmak istediğim saha ile ilgili sağlam bir alt yapı oluşturmamı sağladı. Bütün bu destekler, yol göstermeler senelerce devam etti. Yazdığım bütün yazıları, tezleri, katıldığım bütün konferansları, seminerleri hep yakından takip etti. Olumlu veya olumsuz fikirlerini söyledi ama hiçbir zaman hevesimi kırmadı, incitmedi. Her zaman daha çok çalışmam için teşvîk etti. Yapamayacağımı düşündüğüm, zorlandığım konularda, Sen bir başla bakalım. Gerisi gelir. Mühim olan sâlih niyet. dedi. İlhan Teyze bana bir yol çizdi. Hayâtımı şekillendirdi. Mesleğimi sevdirdi. Beni bir hamur gibi yoğurdu, işledi. Emînim ki pek çok kişiye de aynı şekilde davrandı. Şimdi artık O yok. Zâhiren O nu göremeyeceğiz, konuşamayacağız. Kolumuz, kanadımız kırık. İçimiz buruk. Bir yanımız hep eksik.. Ama biliyoruz ki elleri hep üzerimizde. Attığımız her adımda, her dara düştüğümüzde, her sevincimizde yanımızda. Gözden ırak olan gönülden de ırak olurmuş derler ya bu sefer öyle değil. O hep bizimle, gönlümüzde Merhaba Kış 2010 / 47
ŞİİR Şehkâr FAYDA KINIK sehkarfayda@hotmail.com İlhan Ayverdi nin Aziz Rûhuna... Ey yâr! Nerelerdesin? Yüreğim hasret kaldı varlığına. Kanamadı bu vîran gönlüm sana, Doyamadı uçsuz bucaksız kâinâtına. Ey Gönüller Sultânı! Hangi diyarlarda meşk ediyorsun? Uzaklarda kimlere ışık saçıyorsun? Ey Dost! Bir nur hâresi gibisin gözlerde, Yüreğimi delen bir hasretsin. Ateşsin gönlümde alev alev Ey yâr! Nerelerdesin? 48 / Merhaba Kış 2010
BİR HÂTIRA... Sertac Fuad KARAAĞAOĞLU Sertac.Karaagoglu@fortis.com.tr Sâdece mâneviyat ya da sâdece maddiyat üzerine hayâtını şekillendirmenin; bir bacağı olmayan insanın koşmaya çalışmasından farksız olduğunu hâlen idrak edemediğim ve bu iki vazgeçilmezi bağdaştırma sınavlarından hep elendiğim şu zamanlarda, acaba bundan 15-20 sene evvele göre zerre kadar mesâfe alamadım mı, diye düşünürken aklıma gelen bir anekdotu aktarmak isterim: Üniversite yıllarının hemen her gencin başına verdiği kural tanımazlık zamanlarının bir gününde okulu birkaç gün asıp, beni her zaman sınırsız muhabbetle çeken Şehr-i İstanbul a kaçtım. Okul, eğitim, meslek, iş hayâtı gibi dünyevî işlerle iştigal etmek, bunlardan sıyrılıp insanın kendisini sâfî bir mâneviyat deryâsının içine atabileceği İstanbul varken neye gerekti. İlhan Ayverdi nin elini öpmek ve niyazda bulunmak, bu mâneviyat deryâsına dalış noktasıydı elbette. Çok değerli zamanları içinde bu beklenmedik ziyâretlere dahî her zaman vakit ayırabilmeleri, büyük bir lütuf ve nezâketle kabul etmeleri beni hep şaşırtırdı ama asıl şaşkınlığı bu ziyâretin ömür boyu unutulmayacak sohbeti sırasında Evlâdım, para, Allah ın Kâdir sıfatına mazhardır. kelâmını duyduğumda yaşadım. Mâneviyat denizinde yüzmek için vazgeçip geride bırakılanların, gelecekte bu mâneviyâtın yaşanabilmesi ve yaşatılabilmesi için ne kadar gerekli olduğunu; Haydi bakalım okula, derslerinin başına! gibi zorlama ve o zamâna mahsus klişe bir emirle söylemek yerine, insanın aklından ömür boyu çıkması mümkün olmayan veciz bir ifâdeyle ve hedef göstererek anlatmışlardır. Merhaba Kış 2010 / 49
BİR ÂBİDE ŞAHSİYETİ DAHA ANLATAMAMAK... Semânur ALTUĞ FAYDA semanuraltug@hotmail.com Dost u anlatmak için anlamak gerek. Ammâ anlayanın da anlatabildiği görülmüş müdür? Dost u anlayanların anlatabildiği görülmüyor ama onlar yaşıyor, hâl ü tavrıyla aksettiriyor. İnsan karşısında mücessem bir huzur görünce içini bir huzur kaplıyor, kendini huzurda hissediyor. İşte İlhan Teyze nin meclisinde bulunmak da böyle bir şey idi. Allah tekrârını nasip eder inşaallah! İlhan Teyze yi anlamaya da anlatmaya da benim kapasitem yeterli gelmez. Kalemi elime almış olmakla gösterdiğim cüret de, böyle çetin bir işe girişebilecek kadar kuvvetli değil. Yazacağım birkaç cümle de; sâdece kendisine İlhan Teyze yi görmüş, tanımış olma şerefi bahşedilen gençlerden biri olarak hissettiğim ağır sorumluluğu paylaşma gayretinden ibârettir. Günlüğüme iki kayıt düşmüşüm: Târih: 14 Nisan 2001. Bu akşam İlhan Teyze deydik... Kırk gün hiç yalan söylememe ve haram yememe ödevi verdi bize... Acaba çok mu yalan söylemeye başlamıştım? İnsanlara? Kendime? Târih: 14 Nisan 2002. Dün gece İlhan Teyzeler deydik. Bu seneki ödev ahde vefâ. Allah ım, yardım et ne olur, şu projeyi 1 bir an evvel bitirip artık diğer sözlerimi daha dikkatli vermeyi nasip et! 1 Mânevî Eğitim Projesi: İlhan Teyzemizin o dönemlerde basında sık sık yer almaya başlayan madde kullanımı ve bağımlılık yaşının ilkokullara kadar inmesi sorunu karşısındaki teessürünün netîcesi olarak hissettiği bir şeyler yapabilme arzûsunun bir meyvesidir. Proje 2002 yılı içinde çeşitli meclislerde görüşülmüş, 2002 yılının sonlarında bu tür iptilâların kökeninde insanların, bilhassa gençlerin içinde bulunduğu mânevî boşluğun son derece etkili olduğu sonucu çıkartılarak başlangıçta din eğitimi projesi adıyla anılan bir çalışma; herhalde bilgi altyapılarını birazcık geliştirmeleri için ileride bu projede vazîfe alacak kişilere hissettirilmeye başlanmıştır. Mehmetcan Topuz a yaptırılan bir ön çalışma raporunu paylaşmak üzere 16 Şubat 2003 te Kozyatağı nda yapılan bir toplantı ile de proje resmen başlamıştır. Prof. Mustafa Fayda nın danışmanlığında Fahrünnisa Bilecik, Mehmetcan Topuz, Kübra Yetiş, Ulya Karpuzcu, Yunus Emre Şen, Ali Şîr Olgaç ve bu fakirden oluşan ekip tarafından literatür taraması ve giderek sıklaşan toplantılarla genişçe bir rapor hazırlanmış; Karakter Eğitimi adıyla 2005 yılında neşredilmiştir. Projenin her safhasında, İlhan Teyzemiz maddî mânevî desteğini ve yoğun ilgisini esirgemeyerek çalışmanın tamamlanabilmesinde en büyük âmil olmuştur. Henüz projenin başlarında, 22 Nisan 2003 te kendi evinde 50 / Merhaba Kış 2010
yaptığımız bir toplantıda hâdiselere aksiyoner yaklaşım tarzını özetleyen şu sözleri söylemiştir: Meseleler dağlar gibi, her şey birden yapılamasa da bir şey yapılabilir. Din duygusunu uyandırma endîşesini taşımıyoruz. Din duygusunu uyandırma konusunda gence ne yapabiliriz, ne verebiliriz? Bu endîşe üzerine ilahiyatçılar 1950 den beri çalışmışlar, fakat olmamış. Din duygusunun verilmesi zarûretini nasıl yaratabiliriz? Genç çocukluğundan îtibâren hiçbir şey verilmeden ortaya atılıyor. Din duygusu verilmesi zarûretinin hissettirilmesi konunun merkezidir. Bu şartlarda ne yapabiliriz? Batı nasıl bu hâle gelmiş? Çünkü endîşesi var. Bizde endîşe duyulmadığı için olmuyor. Bizde endîşeyi duyurmak için biz ne yapabiliriz, nasıl yapabiliriz? 50 yıldır çalışmalar yapılmış. İşe yönelik olarak ne yapılabilir? Zarûreti uyandırmak, bunun için bir dosya hazırlamak. Bugün genç, çocuktan gençliğe kadar hiçbir şekilde teçhiz edilmeden cemiyete atılıyor. Bu işin zarûretini hissettirmek lâzım. Din eğitiminin önemini, bu mecbûriyeti nasıl hissettirebiliriz?... Okul öncesini müesseseleştirmek mümkün olabilir. 2007 senesinde, daha önceden yuva işletmeciliği yapmış bulunan Mustafa Kınık arkadaşımızın girişimciliği ve Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı Mütevellî Heyeti Başkanı İlhan Ayverdi Hanımefendi nin teşvikleriyle bir yapılanmaya gidildi. (Merhaba, Kış 2009, 46, s.20) Yâni bu toplantıdan sâdece birkaç sene sonra, başladığı ve niyet ettiği hiçbir şeyi yarım bırakmayan hizmet ehli İlhan Teyzemizin bir başka projesinde, İlhan Anne Çocuk Yuvası kurulmuş ve okul öncesi müesseseleşmiştir. Örnek insanda bulunması beklenen vasıflar raporda şu şekilde tespit edilmiş ve o zamanlarda henüz basılmamış bulunan lugattan yararlanılarak îzah edilmiştir: a) Vicdan: İnsanda iyiyi kötüyü ayırt eden, iyilikten huzur, kötülükten azap duymasına yol açan, davranışları hakkında âdil bir yargıya iten duygu. b) Adâlet: Hak ve hukûka uyma, herkesin hakkını gözetme, doğruluktan ayrılmama. c) Vefâ: Dostluk ve muhabbette sebat etme, sevgide süreklilik, bağlılık ve sadâkat; sözünde durma, verilen sözü yerine getirme. d) Akıl: Düşünme, anlama, kavrama ve davranışlarını ayarlama melekesi (Örnek insanın, bunu insanlığın yararına kullanması beklenmektedir). e) İrâde: Bir şeyi yapıp yapmama husûsunda karar verebilme ve bunu uygulama gücü. f) Şahsiyet: Bir kimsenin şahsına ve nefsine âit özelliklerin, rûhî ve mânevî niteliklerin bütünü, kişilik. (Örnek insanın şahsiyetinin yabancılaşmamış, sevgi dolu bir yapıda olması ve bu kişilikten tâviz vermemesi, dengeli ve tutarlı olması beklenmektedir). g) Karakter: Kişinin ahlâkî üstünlük ve mükemmelliğini belirleyen özellik, şahsiyet. h) Diğerkâmlık: Başkalarının sevinç ve üzüntülerini samîmî bir şekilde paylaşma, kişisel yarar gözetmeksizin başkasına yararlı olmaya çalışma. i) Şükür: Verdiği nîmetler için Allah a karşı duyulan minneti dile getirme. j) İnanç: Kişinin dünyâya geliş amacını fark ederek Yaratan ile arasındaki bağı kurması, îman. k) Edep: İnsanın hatâya düşüp utanılacak şeyler yapmasını önleyen, yerinde ve ölçülü davranmasını sağlayan meleke, söz ve davranışlarındaki ölçülülük, her hususta haddini bilip sınırı aşmama, terbiye, nezâket, zarâfet. l) Hayâ: Ar, nâmus, edep. Kişinin kusurlarından dolayı utanması, Allah ın sevgisini kaybetmek korkusu ile kötülüklerden kaçınması hâli. m) Sabır: Katlanılması zor olan sıkıntı, acı, hastalık, yoksulluk, felâket vb. haller karşısında umutsuzluğa kapılmayıp şikâyet etmeden, sızlanmadan dayanma, tahammül gösterme. n) Hoşgörü: İnsanların davranışlarını anlayışla karşılayıp hoş görme, sert ve katı hükümlü olmama, müsâmaha. o) Rıza: İsteklerinin olmamasına, başına gelebilecek olaylara rıza gösterebilme, sorunlarına takılıp kalmama, çözemediği problemlerini erteleyebilme. p) Muhâkeme: Kişinin hayâtın anlamı ve içinde yaşadığı kâinâtı merak etmesi, araştırmaya, bilgi edinmeye gayret etmesi ve bu konularda tutarlı sonuçlara ulaşmak için aklını kullanması. Merhaba Kış 2010 / 51
Biz bu kırk günü ne kadar uzatabildik? Günlük hayatta verdiğimiz sözleri tutmakta ne kadar titiziz? Peki ezel ahdimize ne kadar vefâlıyız? Bunlar, birer birer cemâle uğurladığımız âbide şahsiyetleri utandırmamak için her gün kendimize sormamız gereken sorular. Onları tanımış olmaktan dolayı artan sorumluğumuzu iliklerimizde hissetmiyorsak, bu sorulara niye? ve nasıl? ı da eklememiz gerekir. İlhan Teyze Mârifet, gönül kırmadan söylemektir. İncelikle, zarâfetle söylemektir. Edep, insanın her hâlinde olmalıdır. demişler. Gönül kırabilecek bir konuyu söyletmemek de edeptir. O, diğer her şeyi bir yana bıraksak bile, bize bizim selâmetimiz için verdiği vazîfelerle üzerimizde hak sâhibi olmuştur. Kul hakkı ile, hele de böylesi bir kulun hakkı ile göçmek pek de yüz ağartmasa gerek. Kelimelere verilen bir ömür, insanlığa ve Türklüğe hizmetle geçen seneler... Amel defteri hiç kapanmayacak olan Ayverdiler... Koca bir çınarın göğsünden Kubbealtı lugatı filizlendi. Ama ya bizlerdeki lugat kullanma alışkanlığı ne haldedir? Bunu geliştirmek için Misalli Büyük Türkçe Sözlük ü elektronik ortama taşımak, eğer insanlarda okuduğu kitabın dipnotlarıyla iktifâ etmeyip lugata bakma îtiyâdı hâsıl ederse; bu iş muhteşem bir ömrü avuç içine sığdırmak değil, muhteşem bir medeniyeti gelecek nesillerin avuçlarına bırakmak olacaktır. Allah hepimize onlara lâyık olabilmeyi, utandırmamayı nasip eder inşaallah! Onun gibi tam bir örnek insan olamasak dahî, bu yoldaki gayreti hiçbir zaman elden bırakmamak vazîfemizdir. q) Azim: Bir işi yapmaya kesin karar verme, bir şeyi yapmak hususunda büyük bir kararlılıkla gayret gösterme kararı. r) Çalışkanlık: Kişinin, Halka hizmet Hakk a hizmettir. ölçüsü ile kendini geliştirmeyi ve insanlığa hizmet etmeyi prensip edinmiş, üretken, vazîfelerini en iyi şekilde yerine getiren, gayretli bir birey olması. Mânevî eğitim sisteminin, örnek insanlar yetiştirme amacının yanında, a) Toplumun mânevî değerlerinin (kültürün bir parçası olarak) nesilden nesile aktarımını sağlamak, vatan sevgisini ve millet olma bilincini genç nesillere aşılamak, b) Bütün insanlığın yarar sağlayabileceği ve diğer ülkelere model olabilecek bir nitelik taşımak. şeklinde ifâde edilebilecek hedefleri de bulunmalıdır. (Karakter Eğitimi, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul 2005.) İnşaallah örnek insan yetiştirmek hedefiyle çıkılan bu yolda muvaffak olunur. 52 / Merhaba Kış 2010
YÜKSEK BİR ŞAHSİYETLE DOSTLUK Murat EMİNOĞLU meminoglu21@gmail.com İnsan hayâtında elde edilebilecek en büyük kazanım yüksek şahsiyet olarak tanımlanabilecek bir veya birkaç büyük insan ile tanışmak ve onların dostluk halkası içinde yaşamaktır. Suyun doğal akışı her zaman yukarıdan aşağıya olur. Bu evrensel hakîkatin insan ilişkilerindeki tecellîsi, büyük insanların güçlü kişilikleri ile diğerlerini tesir altında bırakmaları ve onların duygu, düşünce, davranış ve üslûplarını yönlendirmeleri biçimindedir. İnsan bu dostluğa ne kadar samîmî bağlanır ve değer verirse bu etki o derece güçlü olacaktır. Hayâtıma tesiri çok güçlü olmuş böylesi şahsiyetlerden biri de 6 Kasım 2009 da bekā âlemine göçen İlhan Ayverdi dir. Çocukluğumdan beri onu yaşıtlarımla berâber İlhan Teyze olarak anardık. Yaşça ona daha yakın dostları ve öğrencileri ise daha çok ilhan Abla diye anmayı tercih ederlerdi. Her iki lakap da kişiliğindeki sonsuz tevâzû ve mahviyet ile çok uyumluydu. İlhan Ayverdi gibi bir şahsiyeti olduğu gibi, bir bütün olarak anlamak ve târif etmek imkânsız. Bundan dolayı onu anlatmak üzere girişilecek her teşebbüs, belki de daha çok kendinden bahsetmek anlamına geliyor. Buna hicap etmeme ve bunu son derece abes bulmama rağmen, İlhan Ayverdi nin yüksek şahsiyetini bir nebze olsun kayda geçirmiş olmak için bir denemede bulunmaya karar verdim. Onunla ilk izler 70 li yılların başındaki çocukluğuma dayanıyor. 73 te duâlarla ilkokula başladığımda âileme yollanan iki tebrik kartından biri O ve rahmetli beyi Ekrem Amcamızdan, diğeri ise Sâmiha Ayverdi Hanımefendi den gelmiş. Yıllar boyunca sıcak niyaz ve dilekler taşıyan tebrik kartları pek çok adres değişikliğine rağmen posta kutumuzdan hiç eksik olmamış. 70 lerin sonundan îtibâren Misalli Büyük Türkçe Sözlük çalışmalarının başladığını duyduk. Bu zor projenin koordinatörlüğünü üstlenen İlhan Teyzemize ulaşmak, onu görmek, özellikle 84 te Ekrem Amcamızın vefâtından sonra biraz zorlaştı. İstanbul dışında yaşadığımız için senede bir veya iki defa görebiliyor, her görüşmede yepyeni bir heyecan yaşıyordum. Yüksek lisans için yurt dışında bulunuyordum. Yüksek lisansım bittiğinde bana burs veren kurum derhal yurda dönmemi istedi. En başından gurbet illere doktora yapmak gāyesi ile gitmiş pek çok sıkıntılara ve ciddî bir mecbûrî hizmet yükü altına Merhaba Kış 2010 / 53
girmiştim. Bu beklenmedik haberin şaşkınlığı içinde durumu babam İlhan Teyze ye telefonda arz etmiş. Kendileri çok net biçimde Doktorayı tamamlamadan dönmesin. demişler. Bu sözleri, o andan îtibâren doktora ve sonrasında karşılaştığım zorlukları aşmada bana her zaman güç verdi. Böyle bir yönlendirme olmasaydı en baştan havlu atıverecekken, gerekli mürâcaatları ve îtirazları yaptım, tavsiye mektuplarını ve kabul belgelerini sundum. Epeyce uğraştıktan sonra doktoraya devam etmem onaylandı. Yurt dışında olduğum müddetçe bayram, kandil vb. özel günlerde sesini duymak ve tebrik için telefonla aradığımda hep kendi konuşur ve içimizdeki memleket hasretini giderecek ve doktora tezi sırasındaki sıkıntıları hafifletecek bir şeyler söylerdi. Eşimi ve daha sonra doğan ikinciyle birlikte çocuklarımı hep isimleriyle anardı. Geniş bir çevre içinde bu kadar çok âile ferdinin adlarını nasıl aklında tutardı, nasıl bir hâfızaya sâhipti, inanamıyorum. Kişilerin problem ve sıkıntılarını da unutmaz, tâkip eder, her fırsatta sonucun ne olduğunu sorardı. Böylece o kadar uzak mesâfede gurbet illerde sâhipli olduğunuz duygusu size müthiş bir rahatlık ve iç huzûru verirdi. Halbuki gerek 24 yıl aralıksız süren lugat işleriyle, gerekse eş-dost ve çevrenin işleriyle ve memleket meseleleriyle sürekli ve ne kadar meşgulmüş... Yine yurtdışında doktora yapan bir arkadaşımız tez aşamasının başında danışman hoca seçmekte iki profesör arasında kalıp karar veremediğini anlatmış. Cevâben Ahlâkı iyi olanı tercih et!.. demiş. Bu tavsiyenin ne kadar değerli ve anlamlı olduğunu, ancak kişilik problemleri olan veya huysuz bir hoca ile doktora yapan biri anlayabilir. Doktora bitiminde memlekete dönünce hangi üniversiteye katılacağımı da ona danıştım. Pek çok yerle görüştükten sonra en çok aklıma yatan iki üniversite hakkında sorduğumda Her ikisinin de hayırlı göründüğünü söyledi. Birinin daha çok eğitim, diğerinin araştırma ağırlıklı olduğunu gözlediğimi ifâde edince Eğitimi yapacak bulurlar, araştırma çok daha mühim. diyerek araştırma ağırlıklı kurumu tercih etmemi tavsiye etti. Doğrusu, zaman içinde bu yönlendirmenin de meyvelerini aldım. Kendisine belirli bir uzmanlık dalıyla ilgili bir konu üzerinde danıştınız mı, hiçbir zaman kendisi hüküm vermek istemez, hemen bildiği en iyi uzman kim ise ona yönlendirir ve ona danışmamızı isterdi. Meselâ, sağlıkla ilgili bir problem olsa, iyi bir hekimle veya hukukla ilgili bir sıkıntı olsa o konuda tecrübeli bir avukatla konuşup konuşmadığımızı sorardı. İhtisâsa çok değer verir ve dâima işin ehli ile istişâre prensibini aşılamaya çalışırdı. Biz kendi kararlarımızda ona danışırdık da, acaba o kendi işlerini nasıl karâra bağlar, nasıl görürdü? O da her zaman ehline danışarak hareket ederdi. Lugatta geçen meslekî terimlerin hemen hepsinde, konuyla ilgili akademisyenlere, işin uzmanlarına 54 / Merhaba Kış 2010
sormuş, danışmış ve tanımlamaları onlardan aldığı bilgilerle tamamlamıştı. Fakat uzmandan gelen târif veya bilgi geldiği gibi ham kalmaz, dâhiyâne bir akl-ı selîm süzgecinden geçirilerek mükemmel bir forma oturtulurdu. Kubbealtı Lugatı nda geçen meslekî terimler şöyle bir taransa bu husus hemen dikkati çeker. Bir defasında bir ikindi ziyâretimde sohbet sırasında Batı dillerinden Türkçemize son yıllarda girmiş ve yerleşmiş kelimelerden sinerji gündeme geldi. Orada bulunan birkaç kişiye Sen olsan nasıl târif edersin? diye sordu. Herkes kendince târifler yaptı. Daha sonra ünlü bir tıp profesörünün yaptığı bir târifi de kendi aktardı. Bunun üzerine kelimenin anlam yönüyle özellikleri bir süre daha tartışılıp, o sohbet meclisi sonunda güzel bir târif çıktı. Bu târifi bir not kâğıdına elle yazıp bırakmamı istedi. Son yıllarında sağlığı çok bozuldu ve evden dışarı çıkması zorlaştı, ama eskiden beri alışkın olduğumuz hatırşinaslığını hiç bırakmadı. Dostlarının bir araya geldiği bâzı merâsim veya sohbetlere katılmak veya tanıdıklarını tebrik veya tâziye amacıyla ziyâret için kendini zorlar, sağlığını tehlikeye sokardı. Böylesi her toplantıdan sonra birkaç gün ıstırap içinde hasta yattığını, ev halkından duyardık. Türkiye deki işimde çalışmaya başladıktan bir yıl sonra yönetim kurulu üyeliği, iki yıl kadar sonra da idârî bir yardımcılık görevini üstlenmemi istediler. Kabul etmemek mümkün olmadı. Her iki görev de bir anlamda terfî sayılırdı, ama diğer yandan da anlamlı bir karşılığı olmayan birer yüktü. Duâsını almak üzere her iki görevlendirmede de telefon açtım. Büyük bir safdillikle sevineceğini düşünmüştüm, ama özellikle yardımcılık görevi için Bu idârî görev çok hızlı oldu. şeklinde yumuşakça uyardılar. Böylesi îkazları her zaman büyük bir îtina ile yapar, Söz vücut bulur. kelâmı mûcibince keskin hükümler vermekten kaçınır, meseleyi muhâtabının anlamasını beklerdi. Şahsiyete çok değer verir, çok gerekli bir îkaz durumunda bile, kişiyi incitecek bir söz söylemekten kaçınırdı. Engin din kültürü içinde, İslâm tasavvufunun felsefe yönüne son derece vâkıftı, ama gerek ikili, gerekse sözlü ve yazılı sohbetlerde teorik konular üstünde çok durmayı tercih etmezdi. Bunun yerine insan ilişkilerinin güzel olması için, insanların güzel ahlâk sâhibi olmalarını arzu ederdi. Bu yönde çevresini saran eski nesil-yeni nesil herkese karakter eğitiminin önemini anlatırdı. Bu yönde irâdemizi geliştirmek üzere ilk tavsiye ettiği egzersiz yalan orucu olmuştu. Kırk gün beyaz yalan da dâhil her türlü yalandan uzak durarak ahlâkımızı güzelleştirmeye çalışmamızı teklif etti. Bu oruç bozulursa, tekrar başa dönülüyor ve kırka ulaşmak üzere bir defa daha baştan başlanıyordu. Kırk dolarsa da yeniden ve tekrar tekrar bunu yapmamızın faydasını anlattı. Böylece farkına varmadan günlük hayâtımızın içine sinsi bir unsur olarak yerleşmiş yalan söyleme eğilimi ile yüzleştik. Ardından gelen ve çok önem verdiği ahlâk Merhaba Kış 2010 / 55
güzelliği ahde vefâ-sözünde durma idi. Kula verilen sözün, veren için âyet hükmünde bağlayıcı olduğunu her fırsatta hatırlatırdı. İnsan ilişkilerinde başarılı ve mutlu olmanın bir seviye meselesi olduğunu zaman zaman çok mânîdar bir fıkra ile anlatırdı: Kovan ile çiçek tarlası arasında mekik dokuyan iki arı yolda karşı karşıya gelmişler. Hep belirli bir rota üstünde uçmaya alışkın arılardan biri ne yapacağını şaşırıp kovana geri dönmüş. Durumu arıbeyine sorunca Karşına bir engel çıktığında yoluna devam etmek istiyorsan, seviyeni yükselteceksin. cevâbını almış. Bu fıkra ile, insanlar arasında bir çatışma çıktığında problemi çözmenin en basit ve emin yolun maddî, mânevî ve fikrî yönlerden kendi seviyesini yükseltmekten geçtiğini, son derece akılda kalıcı bir üslûpla ifâde etmişti. Mahviyetkârlığına örnek olarak yaşanmış pek çok hâdiseyi akıllar almaz. Gāliba 2005 yazıydı, Kubbealtı Lugatı basılmış ve genel kamuoyunda çok olumlu tepkiler yazılıp çizilmişti. Kubbealtı Gençleri olarak minnet ve şükran duygularımızı ifâde etmek üzere, bir tebrik şilti yaptırdık ve hediye olarak da eski yazı ile Şeyh Gālip in meşhur beyitinden sâde bir hat levhası yaptırdık: Efendim cihanda îtibârım varsa sendendir Meyân-ı âşıkānda iştihârım varsa sendendir. Bir Temmuz öğleden sonrası Çengelköy de kaldığı yalıya Kubbealtı Gençleri ni temsilen bir arkadaşım ve eşlerimizle birlikte dört kişi buluşarak gittik. Lugat ve diğer işlerde en yakın yardımcısı Fahrünnisa Hanım la birlikte, hediyemizi kendilerine takdim ettik. Büyük bir sevinç duymadı. Sâdece gözünden bir iki yaş damlayarak Ben buna lâyık mıyım? diye sordu. Ondan öğrendiğim kelimelerden biri de hodbin (iyimser)dir. Bir ziyârette kendisinin çok hodbin olduğunu ve bedbinlikten (karamsarlıktan) her zaman kaçtığını söyledi ve bir örnek verdi. Meselâ, bir ambulans gidiyor görsem, acaba doğuma birini mi yetiştiriyor? diye düşünürüm, dedi. Bu bakış açısı o ziyârette hazır bulunan ve daha ilkokula başlamamış küçük kızımıza öyle tesir etmiş ki, zaman zaman hızla giden bir ambulans görsek, hemen bu cümleyi hatırlatır. Bu iyimserlikle her meselede Hakk ın rızâsına uygun bir harekette bulunmak ve çözüm üretmek, temel hedefi idi. Bâzılarının şimdilerde pro-aktif yaklaşım diye adlandırdığı bu tavırda eğer memlekette iyi bir işten dolayı tebrik edilecek bir kişi varsa hemen bir mektup veya telefonla tebrik etmekten geri durmazken, yanlış bir durum gördü mü de bir şikâyet veya uyarı mektubu ile müdâhale etmekten de çekinmezdi. İyimserliğini her zaman çevresine de aşılamaya çalıştı. Yirminci yüzyılın bitip yirmi birinci yüzyılın başladığı dönemde hayâtın içinden geçtiği değişimi doğru gözlemleyip ona göre tavır gösterebilen bir inkılâpçıydı. Bu 56 / Merhaba Kış 2010
dönemde toplumun meselelerine çözüm üretmenin en verimli yolu olarak takım çalışması içinde projeler geliştirmek olduğunu gördü ve çevresindeki gençlere ve genç ruhlulara aşıladı. Projeler içinde çalışmadaki belirli hedeflere, belirli kaynakları kullanarak bir plan çerçevesinde sınırlı süre içinde ulaşma yaklaşımını, çağdaş insanı kendine ve içinde yaşadığı topluma faydalı kılmanın en etkin yollarından biri olarak gördü. Kubbealtı Gençleri ni hayırlı gördüğü pek çok konuda projeler geliştirmeye yönlendirdi. Ülke gençliğinin başındaki tehlikelerden biri olan uyuşturucu meselesi üzerine bir araştırma yaparak bir proje hazırlanmasını çok arzu etti. 2000 lerin başında yapılan ilk araştırma bu problemin 2010 lardan sonra daha büyük bir mesele olarak toplumun karşısına çıkacağını ve o günlere hazırlıklı olmak gerektiğini gösteriyordu. Kendisine bu durum açıklanınca Mesele gelecekte büyüyecek olabilir, ama benim ömrüm sınırlı olduğu için şimdiden bir şeyler yapıldığını görmek için sabırsızlanıyorum. demişti. Böylece bize her işini düşünerek, planlayarak, tertip düzen içinde ve aceleye getirmeden yapan bir şahsiyet olarak Hayırlı işlerde acele ediniz. düstûrunu da kendi hayâtında yaşarak göstermiş oldu. Türk gençliğinin karakter eğitimi nden, memlekete hizmet edecek bir çocuk yuvası kurulmasına, yaşlılar için bir huzurevinden, Emir Buhârî Ney Evi restorasyonuna, El-ele projesinden, Avrupa Birliği Youth on Ethics (Gençlik Etiği Tartışıyor) atölye çalışmasına çevresini kanalize ettiği çok sayıda proje için ayrı birer makāle yazmak gerek. Vefâtından kısa bir süre sonra yayımlanacak bir dergi özel sayısının hacminin almayacağı bu çalışmalar üzerinde, gelecekte yazanlar çıkacaktır. İlhan Teyze 83 yıllık ömrünü güzel yaşadı, Hakk ın huzûruna binlerce dostunun samîmî şahâdeti ile alnı açık gitti. Ömrünün her deminde çevresine ve memlekete akl-ı selîmi ve kalb-i selîmi temsil eden bir regülatör gibi hizmet etti. Ardında Türk diline âbidevî bir eser olarak Kubbealtı Lugatı-Misalli Büyük Türkçe Sözlük ü yanında, kuruluşu ve sağlıklı işlemesi için her şeyini feda ettiği sivil toplum kuruluşları bıraktı. Kur an ahlâkını şahsiyetinin temeli yapmış, mîrâsına sâhip çıkacak insanlar yetiştirmek için ömrünü harcamış bir yüce şahsiyet olarak anılacaktır. Merhaba Kış 2010 / 57
İLHAN AYVERDİ NİN ARDINDAN Nazlı SARI Bu yazıyı yazmak gerçekten çok zor. Kelimeler elbette yetmeyecek. Çünkü anlatmak istediğiniz güzelliğin büyüklüğü târif edilemeyecek boyutlardadır. Bu güzellik, kendisinde Peygamber ahlâkını gördüğümüz bir kâmil insana ve onun hakîkat nûrunu her an yaydığı hayâtına âittir. Dünya var olduğundan, söz ve kelâm yaratıldığından, kalem ve yazı îcat edildiğinden beri, Allah aşkı ve onu yaşayan uluların hayâtı anlatılmaya çalışılmış, ama kıyâmete kadar anlatılmaya doyulamayacak olduğu için de, hiç kesilmeden anlatılmaya devam etmiştir İşte bu sonsuzluk içerisinde bir devre de İlhan Ayverdi ye aittir. Onu tanıyan ve yaydığı nûrun güzelliğini görenlerin dediği gibi Devir O nun devriydi. ve bu devirde hakîkat O ndan görünmüştü. İlginç olan şey ise kendi adıma, bu gerçeği vefat ettiği günden îtiraben daha iyi anlamaya başlamış olmam... Şimdi, yaşadığı günlerde anlamını sezmiş ama tam olarak idrak edememiş olduğumu yeni fark ettiğim bâzı sözlerini, öğütlerini, yanında bizzat dinlerkenki hâlimi hatırlıyorum. Kendisinden çekinmekle beraber nasıl da bâzı anlarda neredeyse arkadaş gibi hissedebilmiş olduğuma, aynı düşünüyoruz ya da benim gibi diyebildiğime hayret ediyorum. Bu hissiyâtımın, inanılmaz bir tevâzuun ve herkesten olabilme büyüklüğünün eseri olduğunu, o zaman sezmiş olsam da bugün çok daha iyi anlayabiliyorum. Şu da var ki içine büyük bir çekinme hissinin de iştirak ettiği bu münâsebetin sıcaklığının bir sebebi de kan bağımızın olmasıydı. Kendisine annemin halası olmasından ötürü, tüm âile olarak İlhan Hala diye hitap ediyorduk. İlhan Hala bizim aynı zamanda âile büyüğümüz idi. Fakat nazarında, sözlerinde, yaşayışında, bize ve herkese muâmelesinde gördüğümüz o nur ve birlikte olmaktan duyduğumuz zevk, onu tanıyan herkesle birlikte paylaştığımız ortak bir kıymet idi. Vefâtıyla gelen his karmaşasını da târif etmek mümkün değil. Ancak şu bir gerçek olsa gerek; bir kâmil insan bedenen bu dünyâdan göçtüğünde, dünyânın dengesinde herhalde bir sarsılma oluyor. O ilk günlerde hava, ışık, zemin, insan yüzleri, sesler bir garip göründü sanki. Herhangi bir vefat hâdisesi olmadığı kalplere kendiliğinden doğan hislerden belli idi. Bu hislerin bir kısmı üzüntüden ziyâde, beden ve 58 / Merhaba Kış 2010
dünya perdesinden sıyrılınca, artık tüm kalplere direkt ulaşabilen ve dolan o rûhun azameti ve nûru karşısında ne yapacağını bilememekti. Hatta belki bu nur ve büyüklük karşısında biraz da korkmaktı. O kadar çok insanın, yüzünü daha önce görmediğim kimselerin aynı duygularla sarılıvermesinin, başımız sağolsun, demesinin hikmetini kavrayıvermek ve işte o sırada, yaşadığı günlerdeki tevâzuunun derecesini görmek, bana olduğu gibi O nu tanıyan herkese son derece tesir etmiştir. Bir yandan artık dünyevî hiçbir perde kalmadığı için bizi gördüğünden -yaşadığı sırada da bundan farklı olmadığını şimdi idrak etsem de- duyduğundan son derece emin olmak, sanki artık birlikte olmak daha da kolaymış gibi hissetmek, bilmiyorum, o hayattayken yapamadığımı düşündüğüm şeyler ve hatalar için bir telâfinin başlangıcı olur mu.. Ne kadar anlatılsa eksik kalan bir şeyler olacak... İçindeki o her zaman genç olan rûhu mu anlatmaya çalışmalı, bir nazarıyla ya da bir meclisteki onca konuşmanın arasında kimi zaman sükût etmesiyle terbiye edişini mi, ya da konuşmaların çok ciddîleştiği bir anda bir espriyle, bir fıkrayla hemen havayı ısıtıvermesini mi? Yoksa hakîkate dâir bir sözü, bir hikâyeyi sesi titreyerek, gözlerinde yaşlarla anlatmasını mı? En küçük kardeşimiz doğduğu sene (1987) kırkı çıkana kadar bebeği ve annemi evinde misâfir etmiş, biz de gün içinde sürekli onların yanına gidip gelmiştik. 4-5 yaşlarında olduğum için hayal meyal hatırlayabiliyorum. O sene çok kar yağmıştı. Ben ve biri dokuz diğeri yedi yaşlarında olan iki ablam için tam bir kar bayramı idi. Bahçede kartopu oynamaktan fazlasıyla üşümüştük. Eve girdiğimiz zaman kendisi bizi battaniyelere sararak ısıtmıştı. Konakta oturduğumuz sırada bize iftara geldiğinde hediye dolu bir torba getirmeyi asla ihmal etmezdi. Kendisini konuşurken hayranlıkla ve dikkatle incelediğimizi fark ettiği bir anda gözlerini kısarak, tebessümle ve hafifçe dilini çıkararak şakalaşması da gözümün önündedir. Yine çocukluğumuzda, sağlığı araba kullanmaya henüz elverirken zaman zaman Çemberlitaş tan ya da topluca bulunduğumuz bir yerden eve dönüşlerde, arabasında arka koltuktan kendisini seyredişimiz son derece net bir sahne olarak aklımda kalmıştır. 2005 senesinde ehliyet aldığımı ilk söylediğimde, Eğer edebiyatçı olmasaydım diğer mesleğim hazır idi. demişti. Devâmını beklediğimde de gülümseyerek şoförlük demiş, hem yurt içinde hem Avrupa da eşi Ekrem Amca yla birlikte seyahatlerinde araba kullanmaktan ne kadar zevk aldığını anlatmıştı. Sağlığı iyice bozulana kadar, özellikle liseden üniversiteye geçiş dönemimde, Kubbealtı nda katılmaya başladığım konferanslara ilişkin ajandamda kendimce tuttuğum Merhaba Kış 2010 / 59
notları da yanıma alarak kendisine anlatmak istediğimde hiçbir zaman reddetmez, yaşımdan ötürü beni ciddîye almamak bir yana dursun, dikkatle dinlerdi. Âile birliğine de muazzam önem verirdi. Kendi akrabalarını mümkün olduğu kadar geniş katılımı sağlayacak şekilde bir yemekte toplar, meselâ bir fincan oyunu ile bu yemeklerin âhengini daha da arttırır, Ne güzel bir arada olduk değil mi? diye, o her zamanki hârikulâde ifâde ve sesiyle, dâvet ettiklerinin memnuniyetini ziyâdeleştirirdi. Sâdece âile yemekleri değil küçüklü, büyüklü her toplantının sonunda duyulan his de bu idi. Evine gelen kimseye bol ikramda bulunmayı sevdiğini de herkes bilir. Bir keresinde, elimde tuttuğum ikram tabağının içinden misâfirlere birer tâne vermekte idim. Bana yarı şakacı ve gülümser halde Herkesi kendin gibi az yer sandın. derken aslında pek de memnun olmadığını hissetmiştim. Bu hiç de kırıcı olmayan ve son derece açık cümlede ustalıkla cömertliği öğütleyivermişti. Etrâfına gösterdiği muhabbet ve alâkayı, en zarif hareketleriyle süslediği kim bilir kaç hâtıra, yüzlerce kişinin gönlünde yer etmiştir. Mahalledeki komşusundan, esnafından kendisini ameliyat eden doktoruna kadar, uzaktan yakından kısa veya uzun süre münâsebet kurduğu kimseleri hoşlamadan bırakmamıştır. Geçirdiği son büyük ameliyat için hastahânede kaldığı sırada, kendisiyle ilgilenen genç doktorun böbrek taşı olduğunu duymuş ve İyi geldiğini duydum. diyerek doktora içmesi için maydanoz suyu gönderdiğini söylemişlerdi. Genç doktorun maydanoz suyu sâyesinde böbrek taşını düşürdüğünü duymuştuk. Kendisine hizmet eden bu doktor ve yanındaki ekibi, ayrıca evinde çaya dâvet ettiğini kendisi anlatırken büyük bir ciddiyetle Bir kuru teşekkürle olmaz, insana insanca muâmele etmek lâzım. demişti. O ndaki aşk hâli her ne kadar ezel nasîbi olsa da kendisi, hakîkat yolunda yürürken aşk hissine yakın olmak için dahî çalışmak gerektiğini söylemişti. Konu maddî veya mânevî olsun Çalışmadan hiçbirşey olmaz. derdi. Zaman zaman küllenebilen mâneviyat zevki ateşinin de beslenmesi ve gayretle canlı tutulması gerektiğini söylerdi. 2007 senesinde şimdi çalıştığım işe başlamadan önce, hayır duâsını almak üzere gittiğimde İnşaallah faydalı olurum. demiştim. Faydalı olursun, mühim olan hakkını vermek. demişti. İlhan Hala nın sık sık çeşitli vesîlelerle Ne istediğini bilen insanı çok severim. demesi de kulaklarımdadır. Kendisi bu dünyâdan ne istediğini ve ne alacağını çok iyi bilmiş, bize kendi gördüğü güzelliği anlatmış ve bizim de yaşayabilmemiz için her türlü yolu yaşayarak göstermiştir. 60 / Merhaba Kış 2010
Bütün bu sözler, İlhan Hala yı anlatmak için ne kadar yetersiz Çok kimsece mâlûm olduğu için mi, yazmakla bitmeyeceği için mi, kimbilir herkeste paha biçilmez anların hâtırası olduğunu bildiğim için mi, anlatılacak çok fazla yönü olduğu için mi bilemiyorum, ama İlhan Hala yı sâdece hisler ve ufak tefek hâtıralarla anmakla yetinmek zorunda kalacağım. Bu dünyânın ve kendisine verilen ulvî vazîfenin hakkını vermiş olan İlhan Hala yı tanıma nasîbine nâil olan bir kimse olarak ve onun yetişmesini istediği gençlerden biri olarak, bu halka içinde olmanın hakkını verebilmeyi Allah tan niyaz ederim. Merhaba Kış 2010 / 61
İLHAN HALA İlhan TAHRALI tahralii@yahoo.com Gece yarısı çalan bir telefon, ardından korkulu bir bekleyiş, kendi kendimizi avutma çabaları ve sonunda gelen bir vefat haberi 6 Kasım 2009 günü böyle başladı işte. Uzun zamandır yatağında görmeye alışık olduğumuz İlhan Halamızı yine yatağında ama bu kez hareketsiz, soluksuz, kapanmış gözleriyle ziyâret ettik son kez. Öyle târif edilmez bir duyguydu ki dünyâya gözümü açtığım andan beri var olan, hayâtımızı dolduran o insanın aramızdan ayrıldığını öğrenmek. Sanki bir gün hepimiz gidecektik de bu dünyâdan, o hep var olacaktı. Aslında son yıllarda sıhhati günden güne bozulduğu için her gün, her an vefat edebileceğini biliyorduk, hazırlıklıydık belki ama, hazırlıklı olamıyormuş meğer insan. O gün değil de bundan yirmi sene sonra olsaydı bile yine hiç beklenmedik, böylesine sarsıcı bir haber olacaktı O nun vefâtı. Yine gözyaşları dökülecek, yine yüzlerce insan o eve koşuşacak, yine uzun zaman etkisi silinmeyecekti üzerimizden. Eğer küçük bir çocuk olsaydım, çocukluğumun en iz bırakan olayı İlhan Hala nın vefâtı olurdu, bâzı şeyleri anlayamasam da. Şimdiyse yirmi üç yıllık hayâtımda beni en derinden etkileyen, düşüncelere sevkeden, beni âdeta kendime getiren bir hâdise oldu onun âhirete göç edişi. Bu gidiş berâberinde çok gözyaşı getirdi, ama üzüntü değildi o yaşların dökülmesine sebep. Çünkü biliyorduk ki ölen yalnızca bedendi, aramızdan ayrılan sâdece onun cismiydi. Hatta İlhan Hala nın vefâtından sonra onu daha da yakından hissetmeye başladım. Öyle bir his ki bu, o hayattayken yaşadığını biliyordum, şimdiyse varlığını apaçık hissediyorum. İlk günler belki biraz kendi kendimi avutmak için; Değil üzülmek, çilesi ıstırâbı sona erdiği, Allah ına kavuştuğu için sevinmemiz gerekir. diyordum. Artık hayatta olmadığı düşüncesine inanamamak da karışıyordu hislerimin arasına; ama bir yandan da hâlâ var olduğuna, bizi duyduğuna ya da hissettiğine yürekten inanıyordum. Elbette eskisinden farklıydı bâzı şeyler; son zamanlarda çok seyrek olarak görsem de her gün haberini alıyor, birkaç metre ötede nefes alıp verdiğini, bundan da ötesi günlük meselelerle, bizlerle hâlâ yakından ilgilendiğini duyuyordum. Ölüm bunlara engeldi. Ne var ki, aradan çok değil birkaç gün geçip de aramızdan ayrıldığını kabullendikten sonra bir şeyi fark ettim. Varlığını eskisinden çok daha kuvvetli bir şekilde hissediyordum. Üstelik bunu hisseden yalnız ben değildim, daha pek çok insan aynı hissi paylaşıyordu. Âdeta İlhan Hala vefâtıyla kendisini sınırlayan beden 62 / Merhaba Kış 2010
kılıfından kurtulmuş, taşmış, büyüklüğüyle her yeri doldurmuştu. Bedeninin gidişiyle aradaki perde kalkmış, kalplerimize rûhundan, nûrundan birer damla düşmüştü. Yaşayışıyla herkese örnek olan o yüce insan, vefâtıyla da hepimize ibret olmuştu. Birlik ve berâberliği, tek yürek olmanın güzelliğini o gün gördüm ben. Yüzlerce insanın aynı hissiyatla orada toplandığına o gün şâhit oldum. Her zaman dilimizdeydi onun ne kadar büyük bir insan olduğu; ama o gün ilk kez bunu derinden idrâk ettim. Kalbim taşacak gibi hissettim bu güzelliğin karşısında, taşan gözyaşları oldu. Düşünüyorum da, kendisini yaşadığı süre zarfında yalnızca izlemişim. Onu, hayâtını, öğrettiklerini anlamamsa vefâtıyla birlikte oldu. Açılmamış hediye kutularının içindeydi sanki ömrü boyunca bize verdikleri. Kendisi hayattayken aldık hepsini, şimdi açıyoruz hepsini birer birer. Meğer ne büyük hazîneymiş bugüne kadar biriktirdiklerimiz. Şimdi gördükçe daha da büyüleniyorum. İnşaallah bu hazînenin, bu değerli mîrâsın kıymetini bilir, hebâ etmeden, gerektiği şekilde kullanmayı becerebiliriz. * * * Bu yazdığım satırlarda hep kendi hislerimden bahsettiğimin farkındayım, belki asıl söylenmesi gerekenler İlhan Ayverdi yi, onun kişiliğini, hayâtını anlatan cümlelerdi. Ama sayfalar dolusu yazı yazsam bile anlatmaya yetmeyeceğini biliyorum. Çünkü o anlatılarak tanınabilecek biri değildi. Hem yaş îtibâriyle kendisini benden çok daha iyi tanıyan pek çok büyüğümüz var. Ama bana İlhan Ayverdi yi biraz anlat deselerdi İlk önce, daha ben okul çağına bile gelmeden evvel adaşım dı benim. Bana belki de kendisinin her fırsatta öğrettiği kelimelerden ilki bu kelimeydi. Beni her gördüğünde özellikle bu kelimeyi söyler, her seferinde adaş diye hitap ederdi bana. Henüz daha fazlasına aklımın yetmediği ilkokul çağlarına geldiğimde halacığım oldu. İlkokul beşinci sınıftayken her cuma günü, annemin evde olmaması sebebiyle okul dönüşlerinde İlhan Hala nın evine gider, öğlen yemeklerini onunla berâber yerdim. Her sofrada beni kelimelerden imtihan eder, her zaman güler yüzle, çocuk yaştaki birini hiç sıkmadan, hem güldürerek, hem eğiterek sohbet ederdi. Akrabalık ilişkilerine son derece önem verir; hala, amca, kayınbirâder kime denir, diye sorardı iyice bellemem için. O günlerde farkında değildim ama ilkokuldaki o misâfirlik günlerim, İlhan Hala yla olan hâtıralarım arasında çok önemli bir yer tutmuş. Bir gün yemek için aşağı ineceğimiz sırada koluma girmiş, Koltuk merâsimi nedir bilir misin? diye sormuştu. Gelin ve dâmâdın merdivenlerden kol kola inmelerinin koltuk merâsimi olduğunu böylece öğrenmiştim. Vefâtından sonraki gün yatak Merhaba Kış 2010 / 63
odasından omuzlar üstünde çıkarılıp merdivenlerden aşağı indirilişi beni o âna götürüverdi birden. Birlikte son kez o merdivenlerden inişimiz hüzünlerdi beni. Lise dönemine geldiğimde artık hem adaşım, hem halacığım hem de mânevî büyüğüm olmuştu kendisi. İşte insan ne kadarına aklı yetiyorsa, o kadarıyla tanımlıyordu aynı insanı. Ne var ki benim aklımın yetmeye yavaş yavaş başladığı senelerde, kendisinin sağlığı iyice bozulmaya başlamıştı. Hem bu yüzden, kimi zaman rahatsız etmemek düşüncesiyle, kimi zaman da çekingenliğimden dolayı kendisine akıl danışmadan, müsâdesini almadan kendi başıma kalkıştığım işler oldu belki, büyük kusurlar işledim belki de istemeden. Ama O, bizlerin hatâlarını bizden bile daha iyi bilen insan, hiçbir zaman ayıplamadı, güler yüzünü eksik etmedi hiçbirimizden. O gülüşüyle, gözlerimize bakarken rûhumuzun derinliklerini gördüğünü hissettiren bakışıyla, duruşu, asâleti, şefkatiyle, emsâli bir daha dünyâya gelmeyecek bir candı. Allah tan dileğim, O nun bu dünyâda ektiği tohumlar filizlenir, dünya döndükçe hiç durmadan büyümeye devam eder. 64 / Merhaba Kış 2010