Michel Butor - Değisme www.cepsitesi.net BİRİNCİ BÖLÜM BİR SOL AYAĞINIZI BAKIR SÜRGÜYE basmışsınız, sağ omuzunuzla da sürme kapıyı az daha itebilmek için boşuna uğraşıp duruyorsunuz. Daracık aralıktan içeriye kenarlara sürtünerek sokuluyorsunuz, sonra koyu cam rengi pürtüklü deriden, oldukça ufak valizinizi uzun yolculuklara alışık bir erkeğin valizi bu pek ağır olmasa da buraya değin taşımaktan mosmor kesilen parmaklarınızla yatık sapından kavrıyorsunuz, kaslarınızın ve sinirlerinizin tümünün, sadece parmak boğumlarınızda, elinizin ayasında, bileğinizde ve kolunuzda değil, fakat omuz basınızda da, sırtınızın tüm yarısında, ensenizden böğürlerinize dek omurlarınız boyunca da gerilerek meydana çıktığını duyu yorsunuz. Hayır, bu olağanüstü halsizliğin tek sorumlusu henüz ağarmakta olan tanın erken saatleri değil, yaşınız bu, bundan böyle bedeninize el koyduğunu anlatmak istiyor size, oysa kırk beşinize yeni girdiniz. Gözleriniz ince bir dumanla perdeli gibi, yarı kapalı, gozkapaklarınız iyiden iyiye duyarlı, henüz kayganlığını bulmamış, ve incecik kırışıklarla dolu; şakaklarınızın derisi yumuşaklığını yitirmiş ve gerilmiş, buralardaki saçlar seyrelmeye ve kırlaşmaya başlıyor, bir yabancı gözüyle belli belirsiz ama sizce öyle değil, Henriette ve Cecile için de değil, artık çocukların gözünden bile kaçmıyor, ve üstünüzde ağırlaşan, sıkan,
bunaltan giysiler altında 'vücudunuz, içini binlerce hayvancığın kapladığı çalkantılı, gazimsi bir suda yüzer gibi. Bu kompartımanı seçtiniz, çünkü solunuzda, koridora bakan ve gidiş yönünde olan köşe bostu, eğer vakit olsaydı da her zamanki gibi Marnal dan sizin için yer ayırtmasına istemiş olsaydınız, işte tam burayı isterdiniz, yok hayır, kendiniz telefon edip ayırtırdınız yerinizi, çünkü birkaç günlüğüne Roma ya sıvıştığınızı Scabelli Tica-retevinden kimse bilmemeliydi. Sağınızda, yüzü dirseğinize gelen adam yolculuk süresince oturacağınız yerin tam karşısında oturuyor, sizden daha genç, olsa olsa kırkında, sizden boyluca, soluk benizli, saçları da kırca, merceklerin ardında irileşen gözlerini kırpıştırıp duruyor, tütünden sararmış küt tırnaklı elleri iri iri ve kıpır kıpır, hareket saatinin sabırsızlığı içinde parmaklarını sinirli sinirli, bir kenetliyor bir çözüyor, görünüşe bakılırsa, kare kare delikli filede, koridordan yana bölmeye dayalı duran, tıka basa şişirilmiş ve patlak bir dikişinden renk renk uçlarını seçebildiğiniz dosyalarla, herhalde pek sıkıcı cilt cilt kitapla dolu şu siyah çantanın sahibi olmalı, adamın başı üstünde onun özel bir simgesi gibi bu çanta, hem açık seçik hem de sırrına erilmez bir efsane gibi, sadece bir sözcük değil de, başlıbaşına bir nesne bu, sahibiyle ilintili bir nesne. Öyle dikelip durmanızdan canı sıkılan adam, ayakları tam sizinkilerin dibinde, tedirgin, dik dik bakıyor, oturmanızı söyleyecek oluyor ama, sözler çekingen dudaklarına ulaşamıyor bile, ve pencereye doğru dönerek üzerine S.N.C.F. (*) simgesi işlenmiş perdeyi aralayıp koridora bakıyor. Aynı kanapede, tutulmuş olduğu halde şimdilik boş duran ve siyah ipek kılıflı bir şemsiyenin yeşil maroken üzerinde çizgi gibi, yanlamasına yattığı yeri geçer geçmez, su geçirmez ekose kılıflı, pırıl pırıl, ufacık iki kilidi göze çarpan, küçük, hafifçecik bir valizin durduğu filenin altında, açık gri tü-vid elbiseli, kırmızı-mor verev çizgili kıra-vat takmış sarısın bir genç adam, askerliğini yapmış olmalı, sağ elinde buğday tenli bir kadının sol eli, başparmağını kadının avucunda ileri geri gezdirerek hafif hafif oynuyor, kadının gözleri bu oyuna dalmış, memnun, birden size kayıyor, baktığınızı görerek hemen kaçırıyor gözlerini, ama genç adamın eliyle oynayışına bakmaya devam ediyor. Bunlar sadece sevişen bir çift değil, aynı zamanda yeni evliler, ikisinin de parmağında pırıl pırıl yüzükleri var, belki de ba- (*) Fransız Demiryolları Ulusal Ortaklığı. (Çev.) layına çıkmışlardır, başlarının üzerindeki filede, üst üste konmuş, kocaman ve birbirinin eşi, domuz derisinden, saplarına incecik kayışlarla dörtköşe meşinden birer etikettik bağlanmış, yepyeni şu iki valiz, cömert bir amcanın armağam değilse bile düğün vesilesiyle alınmıştır herhalde. Sadece onlar önceden yer ayırtmışlar: sarı ve kahverengi iki rezervasyon fişi nikel çubukta, iri iri, siyah rakamlarıyla hareketsiz sarkıyor. Diğer kanapede pencere yanında tek başına oturan, otuz yaşlarında ve şimdiden oldukça semiz, sağ elinin nikotinden sararmış parmakları bir yana, üzerinden temizlik akan bir din adamı, resimlerle dolu dua kitabına dalmaya çalışıyor, üstteki filede, kül rengine dönmüş asfalt karası belge çantasının uzunca fermuarı bir deniz ejderinin sivri dişli ağzı gibi yarı aralık, işte oraya doğru kaldırıyorsunuz valizinizi, tıpkı dökme demirden koskoca içi boş bir gülleyi halkasından kavrayarak yerden kesen gülünç bir meydan atletinin yaptığı gibi, ve tek elle, çünkü öbür elinizde biraz önce almış olduğunuz kitabı hala sımsıkı tutmaktasınız, iri iri pürtüklü, camgöbeği deri kaplı ve üzerine adınızın baş harfleri olan L. D. bastırılmış valizini fileye doğru kaldırıyorsunuz, ailenizin geçen yaş gününüz için almış olduğu armağan bu. Yeniyken Scabelli yazı makineleri Paris Bürosu Müdürüne yakışır derecede şıktı, ve daha yakından incelendiğinde ortaya çıkan şu yağ lekeleri ve halkaları sararmaya yüz tutmuş pasa rağmen, daha bir süre gözü aldatabilir. Karşınızda oturan sevimli ve tatlı genç kadınla din adamının arasında kalan pencereden, bir başka kompartımamn penceresini ve aradan da sarı tahta kanapeleriy-le, sicimden örülmüş filesiyle daha eski model bir vagonun içinde, alaca karanlıkta, üst üste yansılanan sayısız şekillerin ötesinden, sizin boyunuzda bir adamın yaşını tam olarak söyleyemeyeceksiniz, giysilerini de pek iyi seçemiyorsunuz, biraz Önce
sizin yaptığınız ve henüz yorgunluğunu duymakta olduğunuz hareketleri, daha da yavaş olarak ve aynı jestlerle tekrarlamakta olduğunu görüyorsunuz. Oturdunuz, ayaklarınızı şöyle iki yana, artık sakinleşmiş görünen ve durmadan parmaklarını oynatmaktan vazgeçen aydın kişiye doğru uzatıyorsunuz, yanar söner ipek astarlı, kalın ve tüylü kumaştan paltonuzun düğmelerini çözerek eteklerini iki yana atıyorsunuz, daha dün ütülendiği halde çizgisi bozulmuş lacivert pantalonunuzun içinde, dizleriniz ortaya çıkıyor, boynunuzda çaprazlama duran, gevşekçe bir örgüden, pürtük pürtük, ve saman sarısı ile sedef rengi boğumlarıyla size, sarısıyla beyazı birlikte çarpılmış yumurtayı hatırlatan yün kaşkolünüzü sağ elinizle gevşeterek açıyorsunuz, gelişigüzel üçe katlayarak, içinde mavi bir sigara (*) paketi, bir kutu kibrit bulunan ve herhalde dikiş yatakları tütün kırıntıları ve toz dolu, kocamanca palto cebinize sokuşturuyorsunuz. Sonra krom kaplama tokmağı sert bir hareketle kavrıyorsunuz, kaplamadaki ince (*) Metinde gauloises. bir çatlaktan daha koyuca renkteki demir kısım görünüyor, ve sürme kapıyı itmeye çalışıyorsunuz, bir iki sarsılıştan sonra daha ııeri gitmemekte direniyor kapı, tam o sırada, koridor penceresinin ardında, ufak tefek, kırmızı yüzlü, siyah pardesûlü, başında melon şapka bir adam beliriyor, biraz önce tıpkı sizin yaptığınız gibi, sürme kapının aralığından, ama kapıyı hiç de zorlamadan, nasıl olsa ne sürgünün ne de kapının gerektiği gibi işlemeyeceğinden eminmiş gibi, tam siz ayaklarınızı toplarken, belli belirsiz bir dudak ve göz hareketiyle, rahatsız ettiğinden ötürü özür dileyerek içeri süzülüyor, görünüşüne bakılırsa Ingiliz, yeşil maroken kanapede çizgi gibi uzanan siyah ipek kılıflı şemsiyenin sahibi olsa gerek, tamam, işte alıyor şemsiyeyi, üstteki fileye değil de, onun altındaki, demir çubuklardan örülmüş etajere koyuyor, şimdi kompartımanda sizden biraz yaslıca sadece bu kişi var, tepesi de daha dazlakça. Sağda, şakağımzı dayamış olduğunuz buz gibi camdan ve biraz önce önünden naylon kukuletah bir kadının soluk soluğa geçtiği yarı aralık koridor penceresinden, kurşuni gökyüzünde belli belirsiz çizgileriyle ortaya çıkan peron saati ilişiyor gözünüze, minik saniye yelkovanı kesik kesik sıçramalarla dönmekte, tam sekizi sekiz geçiyor, yani trenin kalkmasına daha tam iki dakika var, sol elinizde, az önce gar salonundan almış olduğunuz ve, bu koleksiyona olan güveninizden ötürü hemen hiç düşünmeden, ne kitabın ne de yazarın adına bile bakmadan seçmiş olduğunuz kitabı hala sımsıkı tutmaktasınız, birden bileğinizde, şimdiye değin gömleğinizin, ceketinizin ve paltonuzun beyaz, mavi, ve gri üç kat rengi altında gizlenmiş olan, bordo kayışlı ve üzerinde gece ışık veren yeşil bir maddeyle kaplı rakamlar bulunan kol saatinizi tutuveriyorsunuz, sekizi on iki geçiyort geri alıyorsunuz. Dışarda eski ınodel bir araba, surdan burdan yol bulmaya çalışıyor, peronda boz renkli bir kalabalık, telaş içinde, vedalar ve fısıldaşmalar içinde şaşkına dönmüş, allak bullak olmuş, hoparlörlerin yarı yarıya yutarak yaydığı kopuk sapık cümlelere kulak veriyor, sonra öbür perondaki tren gürültüyle sarsılıyor, yeşil vagonlar birbiri ardından geçiyor ve işte sonuncusu, bir tiyatro perdesinin saçakları kalkar gibi, gözünüzün önünde alabildiğine uzanan bir sahne açıyor, insan dolu bir başka peron, bir başka saat, şimdilik hareketsiz duran ve herhalde sizin tren gardan ayrıldıktan sonra kalkacak olan bir başka tren. Gözkapaklarmızı açmakta güçlük çekiyorsunuz, başınız olanca ağırlığıyla ensenize basıyor, şöyle köşeciğinize iyice gömülerek ve omuzunuzla rahat bir oyuk yaparak yerleşmek isterdiniz ama, sırtınızın gerilip kasılışları boşuna, titreşi ve sarsmtıya kapıldınız bile. Pencerenin ötesindeki alan birdenbire büyüyüverdi; kesişen demiryolu makaslarıyla alaca bulaca olmuş toprağın yüzünde lokomotif minik bir nokta gibi, kimi zaman yaklaşıyor, kimi zaman görünmez oluyor: lokomotifi sadece bir an izleyebildiniz, gene sadece bir an o çok iyi bildiğiniz koca koca yapıların duruk sırtlarına takılıp kaldı gözünüz, ve sonra çaprazlama kesişen şu demir kirişlere, bir sütçü kamyonunun girmekte olduğu şu koca köprüye, sinyallere, elektrik direklerine ve kablolara, bunların dört yana dağılışına, bu defile içinde birden meydana çıkan ve bir bisikletlinin kıvrıldığı yola, tren yolunu izleyen ve ondan ince bir parmaklıkla, diken diken olmuş solgun ot kümeleriyle ayrılan bir sokağa, demir kepengi yavaş yavaş
kalkmakta olan şu kahvehaneye, tabela yerine yaldızlı bir metal gülleciğe takılı atkuyruğu model saç oturtulmuş şu kuaför salonuna, karmen kırmızısı iri iri yazılarını seçtiğiniz şu bakkal dükkanına, bir başka treni beklemekte olan yolcularıyla şu ilk banliyö istasyonuna, çelik gaz depolarına, pencereleri maviye boyanmış atölyelere, şu yer yer çatlak bacaya, yedek otomobil lastiklerine, asma hereklerine, uzayıp giden ve ortalarına kulü-becikler serpiştirilmiş minik bahçelere, birbirinden bölük bölük avrılmış ve televizyon antenleri görünen villalara takılıp kalıyor gözünüz. Gittikçe daha düzensiz serpiştirilmiş evler yavaş yavaş alçalmakta, site dokusunu yama yama bölen lekeler çoğalıyor: yol kenarlarında çalılıklar, yaprak, dökmeye yüztutmuş ağaçlar, ilk çamur birikintileri, böğürlerinde öbek öbek ağaçlarla sıradağlar, bunların eteklerinde ve alçalan göğün altmda şimdiden yeşermeye başlamış kır parçacıkları. Kompartımanda, karşınızdaki şu dört çehre, kesintisiz bir uğultu, zaman zaman duyulan dağınık ve batıcı çığlık demetleriyle ve uluyuşlarla yoğunlaşan derin, aralıksız bir titreşi içinde, boyuna sarsılarak, hırpalanarak, tek söz konuşmadan, tek hareket yapmadan birlikte sallanıyor; pencerenin obür yanında oturan din adamı hafif bir bıkkınlık iç çekişiyle, elinde tuttuğu siyah, esnek meşin kaplı dua kitabım, işaret parmağmı uçları yaldızlı sayfalardan biri arasına sıkıştırarak ve beyaz ipek şeridi aşağı doğru sarkıtarak kapıyor. Birden tüm gözler iri yarı, kırmızı yüzlü, soluk soluğa bir adamın, hiç çaba göstermeden, omuzuyla şöyle bir itivermesiyle açılan kapıya çevriliyor, tam tren kalkarken binmiş olacak, üzeri şişkince valiziyle birlikte, gazeteye sarılı, tostoparlak, kaba saba bağlanmış ve ipleri şurdan burdan kopmuş paketini fileye fırlatıyor ve pardösü-sünün düğmelerini çözerek yanıbaşımza oturuyor, sağ ayağını solunun üzerine atıyor, cebinden kapağı renkli bir «sinema haftası» çıkararak resimlerine bakmaya koyuluyor. Etlice yüzü din adamını görmemize engel oluyor artık, sadece pencere sövesine dayadığı elini, sarsıntıya tutularak biteviye titreşen parmaklarını ve bu aralıksız gürültü içinde, pencere kıyısına vidalanmış metal levha üzerine işaret parmağıyla sessiz ve usul usul vurarak oyalandığını görebiliyorsunuz, levhada, daha evvelden bildiğiniz (çünkü şu anda uzaktan pek ivi seçilmiyor, yatay olarak yan yana dizili, perspektifin etkisiyle herbiri eğri büğrü, yamyassı görünen harfleri sadece yaklaşık ola rak değerlendirebiliyorsunuz), Fransızca ve İtalyanca şu yazı var: «Dışarı sarkmak tehlikelidir, E pericoloso sporgersi». Pencerenin tüm alanını yol yol kara çizgiler halinde, çabuk çabuk süpüren ve kesintisiz olarak birbirini izleyen beton ve demir telgraf direkleri, karmaşık nota çizgilerini andıran, ama notalarla değil de seslerle ve bunların ufacık bir çizgi oyunuyla ortaya koydukları karmaşık seslerle yüklü telefon telleriyle ve izolatörlerle ahenkleşerek, yükseliyor, uzaklaşıyor, tekrar alçalıyor, çaprazlama kesişiyor ve çoğalıyor. Daha ötede, evlerin ve köylerin gittikçe aralıklı olarak böldüğü ağaç kümelerinden bir blok, olduğu yerde ağır ağır dönmekte, ağaçlı bir yolla kesiliyor bir anlığına, sonra yeniden, organlarının birinin ardında gizlenir gibi tortop oluveriyor. Şimdi tren gerçekten bir ormanı izlemekte, yok hayır, ormanın tam ortasından geçmekte, şakağınızı dayadığınız su camın ötesinden, şu anda önü bomboş olan koridor penceresinden ve vagonun sonuna dek görebildiğiniz Öbür pencerelerden seçilen manzara: gittikçe gürleşen ve çalılıklarla kaynaşmış, donuk renkli ulu ağaçlar kümesi. Şimdi demiryolu gittikçe daralan, uzunlamasına bir hendek meydana getiriyor, öyle ki gökyüzünü göremez oldunuz artık, ve toprak iki yanda, çıplak doldurma yığınlar ya da örme duvarlar halinde yükseliyor, işte tam duvarın yüzünde, beyaz dikdörtgen içinde, iri iri, kırmızı harfler ancak yazıyı okumanıza fırsat veren kısa bir anda belirip kayboldu, gerçi bu adı bekliyordunuz ama, yine de bu denli erken değil, her geçişinizde ve kaç kez okumuş olduğunuz, eğer gündüze rastlamışsa görmek için dışarı uzanıp baktığınız istasyon bu, yolculuğunuzun ya gelecek durakta sona ereceğini, ya da gerçekten başladığım haber verir çünkü.
Fontainebleau-Avon istasyonu. Koridor penceresinden, belediye binasının önünde durmakta olan eski model, siyah bir Citroen araba görülüyor. Bu sabah, artık gürültü ve sarsıntısına alışmış olduğunuz bu treni kaçırmaktan endişe etmenizin nedeni, tasarlamış olduğunuz saatten daha geç uyanmış olmanız değildi, tam tersine, gözlerinizi açtığınızda, tan aydınlığı darmadağınık çarşaflara işlemeler çizerken ve kaçıp kurtulmak istediğiniz o gevşek ve ılık zemin üzerinde çarşaflar ezik ve yenik hayaletler gibi karanlıktan sıyrılırken yaptığınız ilk iş, kolunuzu uzatıp çalar saatin düğmesine basmak, çalmasını önlemek oldu. Bakışlarınızı pencereden yana çevirdiğinizde Henriette in vaktiyle siyah olan saçlarını, sonra, ürküntü veren donuk ilk sabah ışığında yavaş yavaş ortaya çıkan, yarı saydam geceliği içinde belirlenerek, aralıklarına kentin iplik iplik is ve tozu birikmiş, pıhtılaşmış kanı andıran benek benek pas lekeleriyle sarılmış pancurları gürültüyle açıp katladığı sırada büsbütün ortaya çıkıveren sırtını gördünüz. Buz gibi, acıtıcı bir hava dalgası burun deliklerinizi yalayarak odaya yayıldı, altı tabaka camın birden açılmasıyla Henriette, ürpererek, ve çökmüş göğsünde yersiz ve bayağı duran bir dantelin süslediği geceliğinin yakasını sağ eliyle sıkıştırarak, Louis-Philippe stili aynalı giysi dolabına doğru ilerledi, ve kapağm açılmasıyla, tavan, tavandaki kabartma süslemeler ve aydan aya daha çok ortaya çıkan bir çatlak öyle ya bu çatlağı, şimdiye dek çoktan sıvatmalı, ortadan kaldırmalıydınız hep birden yansılandılar, (pul pul arduvaz levhacıklardan elenmişçesine süzülen bu yaygın ve cimri ışıkta, abajur bile rengini yitiriyordu biraz, sadece bakır rengi, kırmızı değil de kızılımsı bir ışıltı tavan kabartmasında köşelemesine titreşmekteydi), ve Henriette, askıya geçirilmiş, bomboş sıska kolları aşağı sarkık, sanki Mavi - Sakalın eski karılarının o susuş ve sallanışlarıyla acınacak derecede gülünç hayaletlerinin etsiz, ip gibi kollarına geçirilmişler gibi duran bu giysiler arasından gri-sarı iri iri kareli sabahlığını çekti, çıplak kolunu yukarı kaldırarak, koltuk altını ortaya çıkaran bir hareketle giydi, ipek kordonu sinirli sinirli bağladı; güvensizlik, kuşku dolu ve gergin yüz çizgileriyle birle-serek, bir hasta görünüşü veriyordu bu hareket ona. O sırada bakışlarında tatlılık olmadığı bir gerçek, ama sabahleyin onun da kalkması gerekli miydi sanki, evvelce konuşmuş olduğunuz gibi, pekala tek basınıza yapardınız isinizi, nitekim, çok kez, çocuklarla birlikte yazlığa gittiklerinde becermiştiniz, ne var ki kendisinin evdp olduğu zamanlarda bu türlü işlerde size hiç güveni yoktur, varlığının sizin için vaz geçilmez olduğunu samr, sizi de buna inandırmak için... Saatinizi kolunuza takıp (altı buçuğu henüz geçiyordu), şöyle yatağınıza oturmak, terliklerinizi usulcacık ayağınıza geçirmek ve başınızı kaşıyarak, gri gökyüzünden henüz sıyrılmakta olan Pantehon un kubbesin deki camların aralığından şöyle uzaklara bakmak için Henriette in odadan çıkmasını beklediniz, kapıyı ardından usulca kapadınız, aynı zamanda karmızın yüzündeki anlamı çözmeye çalışıyordunuz kendi kendinize, bir şeylerden kuşkulanıp kuşkulanmadığını değil de, bu apaçıktı, ancak tam neden kuşkulandığını ve özellikle,bu gidişinizle ilgili düşüncelerini ne derece maskelediğini anlamaya çalışıyordunuz. Pişirip getirdiği sütlü kahveyi içmek elbette hoşunuza gitti, ama pek de gerekli değildi bu, nasıl olsa vagon-restoran da kahvaltı edeceğinizi biliyordu. Kapıdan çıkarken mutsuz bir öpücüğü esirgeyemediniz ondan. «Şimdi tam vakit, birinci mevkide nasıl olsa yer bulabilirsin». Bu kez yer ayırtmadığınızı nereden biliyordu acaba? Yoksa siz mi söylemiştiniz? Peki niye? Ne olursa olsun, gerçekten bilmediği bir şey varsa, su anda ücüncü mevki kompartımanda olduğunuzdur, Scabelli Ortaklığınca hiç de gerekli görülmeyen ve yolluğu ödenmeyecek olan bu yolculuğu Romalı idarecilerden ve Paris bürosu memurlarınızdan gizli yapmaktasınız çünkü. Daha merdivenleri inmeye başlamamıştınız ki, kapıyı kapadı, böylece sizi duygu-landırabilecek son fırsatı da kaçırmış oluyordu, bunu pek önemsediği de yoktu ya, işinizi görmek için erkenden kalkması bilinçsiz bir alışkanlıktı sadece, hatta küçümsemeyle bezenmiş bir acıma duygusuydu bu, çünkü ikinizden en çok bezmiş olanın Hen-riette olduğu apaçık bir gerçek. Hem niye ona, belki de alay etmek için söylediği, ne cevap vereceğinizi bilemediğiniz, pek de cevaplandırmak istemediğiniz o son sözlerinden ötürü ve kapıyı hemen
kapayıverdi diye kızacak missiniz? Ama her ikiniz için de en iyisi,onun hiç kalkmaması olacaktı; en iyisi, gözlerini hiç açmaması, daha o uyurken, yarı karanlık odada belli belirsiz duyulan o uykucu soluyuşlarıyla çarşaf inip kalkarken, henüz pancurlar kapalıyken çıkıp gitmenizdi. Şu anda çıplak tarlalar ve kahverengi ağaçlıklar arasından dümdüz süzülüp giden bu treni kaçırmaktan endişelenmeniz, taksi bulmak için sandığınızdan daha çok zaman harcamış olmanızdandı, Soufflot sokağını elinizde valizle yaya geçmeniz gerekmişti, sonuçsuz kalan birçok denemeden sonra, ancak Saint-Michel bulvarında, köşedeki Mahieu kahvesinin önünde bir Citroen arabayı çevirmeyi basardımz, zahmet edip kapıyı bile açmadı şoför, ufacık valizinizi yerleştirirken de hiç oralı olmadı, saçma bir düşünceye kaptırdınız kendinizi o anda, sanki şoför bu kez birinci mevkide değil, üçüncü mevkide gideceğinizi yüzünüzden anlamıştı, işin daha da can sıkıcı yönü, sanki bunda onur kırıcı bir şey varmış gibi geliyordu size, davranışlarınızı da etkiliyordu bu; yoğun, yarı düş havasından henüz sıyrılamamış sabah düşüncelerinin yanıltıcı sapmaları... Takside, şimdiki gibi sağ köşeye gömülerek, henüz ıpıssız kaldırımlarda birbiri ardından geçen ağaçları, Sorbonno kilisesini ve bomboş meydanı, gerçekte daha eski çağlara bağlanması gerekirken, Julien L Apostat Hamamları diye anılan kalıntıları, şarap pazarım, «Jardin des Plantes»m parmaklıklarını, solda, Austerlitz köprüsü duvarının üstünden görünen Katedralin baş tarafını, ve en son olarak, çan kulelerinin arasından, Austerlitz garının saat kulesini gördünüz. Tam sekizi gösteriyordu. Uluslararası bağıntılar gişesinden az önce aldığınız bileti zımbalayan memura, hangi perona gitmeniz gerektiğini soracaktınız ki, tam orada bulunduğunuzu anladınız, ve peron girişinde bulunan kadranı, bulunulan saati değil de trenin kalkacağı saati, yani sekiz onu gbsteren hareketsiz yelkovanı, yine tam karşıdaki levhada, trenin duracağı istasyonların ezbere bildiğiniz listesini gördünüz: La Roche, Dijon, Chalon, Bourg, Cu-loz, Aix-les-Bains, Chambery, Modane, Tu-rin, Genes, Pise, Roma Termini ve başka istasyonlar (bu tren Romadan sonra devam ediyor), Napoli, Reggio, Syracuse; kalan bir iki dakikadan yararlanarak, hareket edeli-den beri sol elinizden hiç bırakmadığınız ve pek öyle uzun boylu düşünmeden seçtiğiniz kitapla birlikte, şimdi paltonuzun cebinde, kaşkolün altında duran, henüz açmadığınız bir paket sigarayı aldınız. Koridor penceresinin ardında görünen siyah bir Citroen araba, kilisenin önünden kalkıyor, demiryoluna paralel yolda, sizinle yarışırcasına koşuyor, sonra uzaklaşıyor, bir koruluğun ardında gizleniyor, yine ortaya çıkıyor, kıyısında söğüt ağaçları dizili ve eski bir sandalın bulunduğu nehri geçiyor, sonra gerilerde kalıyor ve birden hızlanarak, arada bıraktığı uzaklığı kapıyor, yolkavşağmda duruveriyor, kıvrıhyor ve, çan kulesini bir arazi büklümünün ardından hayal meyal seçebildiğiniz köye doğru kaçıp gidiyor. Montereau istasyonu geçti gitti. Bir zil sesi uğultuyu delip geçiyor, beyaz ceketi ve kenarları sarı şerit çevrili mavi şapkasıyla restoran memuru geliyor, epeydir beklemekte olan yalmz siz değilmişsiniz meğer, genç evliler de başlarmı kaldırıyorlar çünkü, birbirlerine bakıp gülümsüyorlar şimdi. Bir adam, bir kadm ve sadece sırtını görebildiğiniz bir başka kadın kompartımanlarından çıkarak uzaklaşıyorlar; bir pardö-sü kolu şakağınızı dayamış olduğunuz camı siliyor, sonra siyah naylondan, şişkince bir el çantasımn plastik tokası bir iki kez çarpıyor cama. Isı duyulur şekilde yükseldi, iki kanape arasına oturtulmuş, ensiz, baklava biçimi dilim dilim metalin ısındığım duyuyorsunuz. En son gelen ve yambasmızda oturan adam, belli ki yolcular arasında hali vakti pek iyi olmayanı bu, okumakta olduğu «sinema haftasını katlıyor, bir an kararsız, dergiyi nereye koyacağını kestiremiyor, sonra ayağa kalkıyor, etajere yerleştirdiği dergi birden yelpaze gibi açılıveriyor, pardösüsünü çıkararak iri yarı elinde, bir araba üstüpüsü gibi bumburuşuk, tortop ederek fileye, sizin valizinizle, gazeteye sarılı kendi paketinin arasındaki boş yere kaba saba bir hareketle fırlatıyor (boynuz toka metale çarptıktan sonra, aşağı sarkan kemerin ucunda sallanıp kalıyor), sayfaları dağılan dergiyi tekrar alıyor, açıyor, yerine oturuyor.
Şu fotoğraf hangi sinema artistinin evlenmesini kutluyor acaba, ve kaçıncısını? Zil sesiyle bakışlarınız yeniden sağa çevriliyor, ve pek ahım şahım olmadığı halde epeyce pahalı satılan kahveyi, bir kuzey kentinin kararsız ilkbaharlarının soluk mavi göğünü andıran fincanlara doldurmak üzere restorana doğru giden beyaz ceketli garsona bir süre takılıp kalıyor gözünüz. Once genç kadın toparlanıyor, arkadan kocası, özür dileyerek geçiyorlar önünüzden, sanki birlikte yaptıkları ilk yolculukları imiş gibi kızarıyorlar, ve sanki her şey, en küçük olaylar bile onlar için görülmemiş şeyler ve salt zevk imiş gibi, yüzleri hep gülüyor, biraz önce ardına dek açık kalan kapıyı yarı aralık bırakarak hemen çıkıyorlar ve çabucak uzaklaşıyorlar. Karsımzda oturan kişiye gelince, o da yanıbasındaki camın perdesini yukarı kaldırmakta. Haydi siz de gidin, bir türlü elinizden bırakıp da rahatlayamadığınız su kitabı cebinize sokun artık, hiç de acıktığınızdan değil, daha demin bir kahve içmiştiniz çünkü, alışkanlıktan da değil, bu tren her vakit bindiğiniz tren değil ki, hem de yol tarifesi bambaşka, hayır, ne acıktığınızdan ne de alışkanlıktan, sadece önceden tasarlamış olduğunuz bazı şeyler arasında bu da vardı, önceleri kurmuş olduğunuz ve artık siz farkında bile olmadan, yavaş yavaş ve kendi kendine işlemeye başlayan bir mekanizmadan başka bir şey değil bu. İKİ TAMAM BURASI, BUYDU DEMİN çıktığınız kompartıman, işte tam karşmızda oturan, saçları kırlaşmaya yüz tutmuş, şu anda elindeki siyah, kaba saba bez ciltli, kalınca kitaba dalmış olan adam ve yanındaki, kırmızı yüzlü, üstü başı tertemiz, ufacık obur balık gözlü kişi, ve pencere yanında oturan, dua kitabına yeniden dalmaya çabalayan din adamı. Dört vagon ötede bıraktığınız yeni evlilere gelince, masada birbirine doğru eğil miş, huzur dolu bir söyleşiye dalmışlardı, onlar için en olmayacak şeyler bile bir konuşma nedeni ve yepyeni bir hoşnutluk kaynağı, oysa can sıkmtısı ve yalnızlık sizi gene o köşeciğinize, sizi alıp götüren şu trende ilişik bulundu ğunuz noktaya, sizin olan bir nesneyle, soldaki filede duran valizinizle belirlenmiş olan köseciğe attı. Ama keşke, Gare de Lyon da boş bulmakla pek sevindiğiniz, ve her zaman iş yolculuklarınız için birinci mevkide yer ayırtırken Marnal ın tercih ettiği, koridordan yana, gidiş yönünde, şimdi valizinizin bulunduğu filenin altındaki yerinizi boş bırakmasaydınız, paltonuzun zaten dolu cebini sarkıtan ve dikişleri tartan şu kitabı bırakıp gitseydiniz keşke, hani restoranda okuyacağınız da yoktu, şimdi orada, kompartımana en son giren ve daha ilk bakışta, kapıyı bir dokunuşta ardına dek itivermekle gücünü apaçık ortaya koyduğundan ötürü, o budalaca kendine güveni ve bayalığmdan ötürü pek sevimsiz bulduğunuz adam oturu yor, resimli sinema dergisine kaptırıvermiş kendini, yerinizden kalkmayı aklından bile geçirdiği yok, bir firma temsilcisi olmalı, ama hangi firma? Herhalde bir şarap firmasında, ya da ecza maddeleri yapan bir firmada, belki de bir çamaşır ticaretevi, yazı makineleri olamaz, öyle olsaydı yanına aldığı eşyalar başka türlü olurdu; o da sizin gibi kaçak gitmiyorsa tabii... Siz yokken ısı daha da yükselmiş, ya hareket ettiğinizden ya da sıcak şeyler içtiğinizden olacak, terliyorsunuz. Tam aynaya gelen yüzünüz trenin sarsılışlarıyla titreşerek, dörtgen çerçeve içinde yansılanıyor. Bu sabah acele traş olmuştunuz, kulaklarınıza doğru bir sürü siyah noktacık ilişiyor gözünüze. Terden nemli elinizi çenenizin üzerinde gezdiriyorsunuz. Diken diken dokunuyor, hem de derisi gergin; yüz çizgileriniz çekik, gözleriniz donuk, ağzınızda bir acılık. Demin kahve içtiğiniz halde daha tam uyanamadınız, oysa, saatinizin da doğruladığı gibi, dokuzu çoktan geçti, yani normal bir is günü olsaydı, şimdi opera caddesinde, masa basında olacaktınız bu saatte, ya o geç kalan sekreterlerin telaşları, oysa dün oldukça erken yatmıştınız. Bu yolculuk bir rahatlayış ve gençleşme, hem bedeninizin hem de kafanızın baştan aşağı bir arınışı olmalıydı; niye şimdiden bunun olumlu etkilerini ve coşkusunu duymuyorsunuz? Nedir sizi böyle apansız saran, nerdeyse sıkıntı diyebileceğiniz bu bitkinlik? Yoksa yıllardır hiç gevşemeyen bir gerilimle birikmiş, ve simdi öc alırcası-na, kendinize ayırdığınız bu dinlenme anını fırsat bilerek, tıpkı kabaran bir denizin
dalgakıranda bulduğu ufacık bir çatlaktan sokularak, o vakte dek korunmuş toprakları basması ve kurutucu burukluğuyla örtmesi gibi, sizi baştanaşağı kaplayan yorgunluk mu bu? Zaten siz de, işte bunun için, bilincine fazlasıyla vardığım/, bir tehlikeyi önlemek için atılmadınız mı bu serüvene; ilk ihtiyarlık belirtileri olarak ortaya çıkan çatlakların tümünü birden onarmaya doğru, öylesine bir rahatlama ve yenileşmenin sizi beklediği Romaya doğru alıp götürmüyor mu bu tren sizi? Peki ya sinirlerinizin gerilmesi, kan dolaşımınızı güçleştiren bu sıkıntı neden? Niye biraz olsun ferahlamış değilsiniz? Yoksa sizi altüst eden, tarifedeki bu ufacık değişiklik mi, bu trene aksam sekizde bineceğinize sabah sekizde binmiş olmanızdan mı bu iç sarsıntısı, bu tedirginlik, bu ürküntü? Yoksa alışkanlıklara bu denli bağlı, şimdiden bu denli tutsak mısınız? Ovley-se, alışkanlıklardan kopmanın tam zamanıydı iste, ve hemen gerceklesmelivdi bu, yoksa bir kaç hafta daha geciktirmek her şeyin yıkılması demekti, o yavan cehennem yaşamı kapılarını sımsıkı kapayabilirdi ve bir daha hiç bulamazdımz artık o gücü. İşte kurtuluş yaklaşmakta ve ardından «şahane» yıllar. Şimdilik paltonuzu çıkarın, katlayın, valizin üstüne kaldırın. Filenin yatay çubuğunu sağ elinizle kavrıyorsunuz; hafifçe yana eğik durmak zorundasınız, trenin biteviye sarsılışlarıyla, böyle durmanız daha da güçleşiyor, ve başparmağınızı iki parlak kilide basıyorsunuz, birden açılıveriyor, kapak hafif bir zemberekle itilircesine yukarı fırlıyor, elinizi dibe kaydırarak, el yordamıyla, kırmızı - beyaz çizgili ve fermuarmın ucunda küçük bir halka sallanan,mat naylondan torbayı buluyorsunuz, bu sabah içine, Pantheon meydanı on beş numarada, yüzünüzü aynada iyiden iyiye inceledikten ve kuruladıktan sonra, henüz ıslak traş makinanızı, gri naylon kutusuyla birlikte tras sabununuzu, yeni cilet destesini, diş fırçanızı, tarağınızı ve diş macununuzu, neyiniz var neyiniz yoksa tümünü, gelişigüzel, hiç yerleştirmeden, aceleyle ve sinirli sinirli atmıştınız; daha sonra, terliklerinizi koyduğunuz meşin torba geliyor elinize, ve dün aksam Henriette, sofranın eksiklerini tamamlarken, yalınkat duvarla bölünmüş bitişik odadan çocukların kavga ve şamataları hafifleyerek süzülüp gelirken (artık bu yaşta geçinmeyi öğrenmiş olmaları gerekmez miydi!), odanızdaki giysi dolabından, renk renk ve zarif gezmelik çamaşırlarınızın arasın dan, Cecile i düşünerek özene bezene seçtiğiniz horozibiği rengi piiamamzın ipek kuması değiyor elinize, ve işte aradığınız rehber. Kapak gevşek bir iki sarsılışla düşüyor, artık bu kez kilitlemeye üşeniyorsunuz. Kanapedeki orta yere oturuyorsunuz, çabuk çabuk geçen tarlalara ve puslu, durgun ufka bakan pencerenin yanında, hafif hafif dualar mırıldanan din adamıyla (kimbilir ne saatler geçiriyorlar dır böyle!), koridora bakan pencerenin yanında oturan, (şimdi oradan, az önce restoranda gözünüze ilişen, narçiçeği fitilli kadifeden mantosu olan ka-dm geçiyor), gazetesine eğilmiş, şu sinema yıldızının evlenme haberini okuyarak, kalan yolunu ağır ağır, sindire sindire tüketmekte olan ticaret temsilcisinin arasında kalan boş yere. Kopuk bağcıklarından biri, ufak bir çıban başı gibi dışa fırlak ve hafifçe derinize batan gizli bir düğümle onarılmış, kızılımsı kahverengi ayakkaplarınızın köselesinden sıcaklığın geçtiğini duyuyorsunuz, hemen sizinkilerin dibinde bir başka ayakkabı, burnu öteye dönük, simsiyah ve yeni boyanmış, alacakaranlıkta ışıldıyor, lacivert iplik çorabın üstüne, benzer tonda iki griden ince ince çizgili pantalonun paçası düşüyor, bu iki gri çizgi arasmda beyaz, incecik bir ip likcik, helezonlar çize çize, sabah rüzgarıyla dağılan bir bulut kümesi gibi eriyip gidiyor. Bu siyah ayakkabı, titrek titrek, sağa doğru kalkarak, bağlı olduğu bacakla birlikte eş bacak üstüne biniyor, siz de ayaklarınızı bitiştirerek, Parisden Romaya doğru bu gidişin sarsılışlarına kapılmış, hafif hafif titreşmekte olan kompartımanın tümüyle birlikte titreşen ellerinizde tutmakta olduğunuz, gökmavisi kare kapaklı, güney -doğu bölgesine ilişkin Chaix (*) rehberini incelemeye koyuluyorsunuz. «2 Ekim 1955 den 2 Haziran 1956 akşamına kadar geçerli kış tarifesi» yazılı bu rehberde bazı ilanlara da yer verilmiş: «Her mevsimde Nis de Hötel de la Paix» (hiç kalmadınız bu otelde), «Chambert ve Guillot şekerlemeleri» ve sonra, iyice seçebilmek için gözlerinize yaklaştırdığınız, hareketsiz tutamadığınız için okunması elbette daha da güçleşen minik harflerle «A la Ruche d Or», damı saman saplarıyla örtülü
küçücük bir kulübeye benzetilmiş eski bir kovan resminin üstüne, bir sepet sapı gibi ve içe bükük bir çizgi biçiminde dizilmiş harflerle, şuraya buraya serpiştirilmiş dört lekecik, bunlar da arıları simgeliyor herhalde, (şu trenin uğultusu da, kaim ve tok bir ses ama, zaman zaman duyulan alabildiğine tiz bir ses, kayıp giden şeyin metal bir cisim olduğunu ve iki metalin boyuna birbirine sürçtüğünü hatırlatıyor), birkaç sayfa ötede «Velay Verveine i» (**) (hiç içmediniz, tatlımsı, yeşilimtrak bir sey olacak; biraz sonra restorana gittiğinizde «ver-veine» var mı diye sorarsınız, işte her gidişinizde likörlerden bir şey isteyip istemediğinizi sorup duruyorlar ya). Birden, Le Puy-en-Velay denen bir kent olduğunu hatırlıyorsunuz, hiç ayak basma- (*) Demiryolları için hazırladığı rehberlerle tanınmış, uluslararası bir firma. (Çev.) (**) Verven okunur. Mine çiçeği kaynatılarak yapılır ve ıhlamur gibi içilir. dığımz, Fransanın bazı taşra kentleri gibi, ilginç ve görülmeye değer jeoloji kalıntılarına ve «dyke»lerine (*) bunlara böyle deniyordu galiba, içi resimlerle bezenmiş katedraline rağmen, kapkara, yapış yapış bir iç sıkıntısı kusan yerlerden biri olmalı, Sca-belli nin Cevennes bölge temsilcisi olarak bir memurunuz bulunur bu kentte, gerçi yazı makineleri hiç de gerekli değil burda, ilkokulu yeni bitirmiş bir çocuğa bile sorsanız bilir bunu (ne var ki Scabelli şebekesinin Fransayı baştanbaşa sarması gerekti), hiç yüzünü görmediğiniz halde, gözdağı vermek için dün kendisine sert bir dille mektup yazdığınız memurun böyle bir yerde pek iş be-eı romeycceği apaçık, şu anda adını bile hatırlamıyorsunuz adamın, çünkü bu işle Me-london u görevlendirmiş bulunuyorsunuz, kendisi her yıl denetleme gezisine çıkıp da bölge merkezine gittiğinde, Puy kentine de uğrar. Restorana sizden önce gittiklerine ve vardığınızda servislerinin yapılmış olduğunu, kızarmış ekmeğe yağ sürmekte olduklarını gördüğünüze göre, gene koca ile çiçeği burnunda karısının şimdiye çoktan dönmüş olmaları gerekirdi. Gerçek bir beraberlik onlarınki, bunca seyi birlikte keşfediyorlar, büyülenmişler sanki, bu yoldan ilk kez gecivor olmalılar, ne çok sev buluyorlar birbirlerine söyleyecek, hiç de sizin gibi, bu yolculuğun ic sıkıntısını ve boşluğunu (*) Çatlaklarına lav püskürtülmüş volkan kalıtı; aşınmaya uğrayan kısımlar gidince, surlar şeklinde ayakta kalır. (Çev.) gidermek için bazı anları uzatmaya çalışmıyorlar, oysa siz demin, kahvaltıda, önünüzdeki zamandan birkaç saniye daha kemirebilmek için nasıl da ağır ağır çiğnemiştiniz lokmaları, onlar için en olmayacak şeyler zaman ister, üstelik çabucak geçiverir bu zaman, hem onlarda, Romaya varana değin geçirilecek saatlerin önceki yolculuklardan birikmiş yorgunluğu da yok, sizse fazlasıyla yaşadınız bu saatleri, sizi Cecile den ayıran saatler, bu kez bir de üçüncü mevkiin rahatsızlığı ekleniyor buna, sizin yerinizde olsalardı hiç de keyifleri kaçmazdı bu yüzden, eğer Romaya gidiyorlarsa, yarın sabah uyanışlarını göreceksiniz, bitkin ama gülümseyerek. işte geldi genç kadın, pek sevimli ve nazik, sağınızda, sizin yerinizde oturan, şu anda elindeki tükenmez kalemle, dizine dayadığı resimli dergideki bulmacayı çözmeye çalışan firma temsilcisinden özür dileyerek geçiyor, başını kaldırıp bakıyor adam bir anlığına, sonra, karşıda oturan profesörden özür diliyor (olsa olsa profesördür), kara kaplı ve sırtma, kağıdı sararmış ve kirlenmiş oval bir etiket yapıştırılmış kitabmı tekrar kapıyor, etiketin üzerindeki, çini mürekkebiyle ve eski biçim bir uçla yazılmış iri iri rakamlar kitabın bir üniversite kitaplığındaki yerini belirliyor herhalde, sonra dimdik oturan ingilizden (Ingiliz olsa gerek bu kisi) özür diliyor, su anda elinde okuyacak bir seyi olmayan tek yolcu o, ve sizden özür diliyor, ayağımzı cabucak çekmediniz; sendeliyor, sol elini öne doğru uzatarak, sağ eliyle de sepet biçimindeki, kenarları beyaz deriyle çevrili, sapları saçörgü hasır çantasını kollamaya çalışıyor, çantanın ağzından bir eşarbın ucu çıkıyor ve ikiye katlanmış bir kadın dergisinin sayfaları görünüyor; bir anlığına yeşil marokene, tam kalçanızın dibine tutunuyor, pardösüsü hafifçe dizlerinize sürünüyor. Başını arkaya çeviriyor, şimdi dudakları tam gözünüzle bir, arkasından gelmekte iken, sağ eliyle, karşı filenin nikel çubuğuna tutunan kocasına bakıp gülümsüyor. Artık buldu dengesini; yer tutmak için bırakmış oldukları iki kitabı rahatlıkla
eğilip alıyor, biri «Guide Bleu»(*), diğeri «Assimil ltalien»(**), kocasına veriyor, o da her ikisini etajere bırakıyor. Onlar da fark ettiler ısının yükseldiğini, pardösülerini çıkarıyorlar. Kadın, çantasım kösedeki boşluğa kaydırarak, elleri dizleri arasında ve gri tüvid eteğine yusyuvarlak gömülerek, pencere yanma yerleşiyor. Kocası, etajere koyduğu kitapları alıp yerine oturuyor; bakışıyorlar, sonra size bakıp gülümsüyorlar, demin genç adam, kalın porselenden, mavimtırak fincanda sekerini eritirken, ikisi birden size bakmışlardı ve tanımışlardı; üçünüz arasında, aynı masada olmasa bile, hareket halindeki aynı salonda kahvaltı etmiş olmanızdan (*) Guide Bleu: Memleketler üzerine ayn ayrı ciltler halinde hazırlanmış, mavi kapaklı, tanınmış bir Fransız rehberi. (**) italyancayı kendi kendine ve kolay bir metotla öğrenmek isteyenler İçin hazırlanmış dil kitabı. ötürü, sizi diğer dört kişiden ayıran küçük bir yakınlık doğmuş bulunuyor, öyle ki, şu anda onlara yaklaşmanız, kendileriyle konuşmanız kolaylaşmış sayılır, fakat buna pek istekli görünmediğinizden, genç adam da çabucak yorulup vaz geçiyor, başını çeviriyor ve yeniden deminki ağırbaşlılığına dönüyor; karısı çantasından çıkardığı derginin model sayfalarını çevirirken, o da elindeki rehberi açıyor, dizleri üzerine bir kent planını yayıyor. Genç din adamı kolunu bükerek, yorgun yorgun, dua mırıldanmaya koyuluyor yeniden. Tarlalarda inekler. Gene rehberi karıştırmaya başlıyorsunuz. işte birbiri içindeymişçesine sıkışık maddeler, dar sütunlar halinde düzenlenmiş istasyon indeksleri, uluslararası bağıntıları gösterir tablolar, ve işte sizi ilgilendiren tablo: E. İtalya, içinde bulunduğunuz treni buluyorsunuz: 609 no.lu sürat postası. 1, 2 ve 3 üncü mevki (seneye üçüncü mevki kaldırılacak anlaşılan), sayfa kenarlarına konmuş ve siyah bir eşkenarla işaret edilen tamamlayıcı açıklamalara baktığınızda, sadece Paris - Roma arasmda değil, aym zamanda Paris - Syracuse arasında da aktarmasız vagonlar bulunduğunu görüyorsunuz; şu anda içinde bulunduğunuz vagonun bunlardan biri olup olmadığını merak ediyorsunuz, genç evlilerin Syracuse ya gidip gitmediklerini mi soruyorsunuz kendi kendinize. Gerçi hiç görmediniz burayı ama, duyduklarınıza ve görmüş olduğunuz fotoğraflara bakılırsa, halayları için biçilmiş kaftan, özellikle Ro-mada bile havalara pek güvenemeyeceğimiz bu mevsimde. Saint - Julin-du Sault istasyonu geçiveriyor, demir ayaklara oturtulmuş elektrik lambaları, bu ayaklar üzerine yapıştırılmış çeşit çeşit ilanlar, binanın yan tarafında iri iri harflerle istasyonun adı. Ve sonra bir çan kulesi, yollar, tarlalar, koruluklar. Genç evliler, erkeğin planda işaret ettiği bir ayrıntı üzerinde konuşmaya dalmışlar. Koridorun ötesinde, şuraya buraya serpiştirilmiş adatavşanı yuvaları, vadiler şeklinde kazılmış çukurlar ve hemen pencerelerin ötesinde, bir kamyonun ilerlemekte olduğu yol. Kamyon bir an uzaklaşıyor, geri geliyor, bir evin arkasında gözden kayboluyor, onu izlemekte olan bir motosikletli, tatlı bir eğimle kemer şeklini alan hoş bir eğri çizerek kamyonu arkada bırakıyor, kimi zaman trenden, kimi zaman motosikletliden uzaklaşan kamyon, sonunda sahneden çekilip gidiyor. Bu sabah Gare de Lyon dan, her sabah olduğu gibi, saat sekizi on geçe kalkmış olan ve rehberde çaprazlama konmuş bir çatal -bıçakla simgelendiği gibi, bir vagon - resto-ran ı bulunan bu tren, biraz önce yeni evlilerle gittiğiniz restoran, öğleyin yine oraya gideceksiniz, ama akşama bir başka vagon, bir Italyan vagon - restoran ı takılmış olacak, Dijon da duracak, on biri sekiz geçe kalkacak, on üçü iki gece Bourg a varacak, Aix-les-Bains den on dört kırk birde ayrılacak (gölün çevresindeki dağlarda kar görüleceğe benziyor), Chambery de aktarma için yirmi üç dakika bekleyecek, ve sınır istasyonunda gümrük işlemleri nedeniyle on altı yirmi sekizden on yedi on sekize değin kalacak (Modane adını gördükten sonra, küçük bir bina, binayı geçince «gümrük» anlamına gelen hiyeroglife benzer bir yazı), Turin Pi-azza Nationale ye on dokuzu yirmi altı geçe varacak (ortalık çoktan kararmış olacak), oradan saat yirmiyi beş geçe kalkacak, Ce-nova Piazza Principe yi yirmi iki otuz dokuzda geçecek, gece biri çeyrek geçe Piza -da olacak, ve Romaya, yarın beş kırk beşte, henüz tan ağarmadan varacak. Hemen hemen yabancısı olduğunuz bu tren, çünkü siz genellikle, rehberde yan sütunda gösterilen, sadece birinci ve ikinci mevkii olan, 7 no. lu
yataklı Roma Ekspresine binersiniz, çok daha hızlı gider ve bu yolu on sekiz saat kırk dakikada alır, oysa yabancısı olduğunuz bu tren aynı yolu, durun bakayım, tam yirmi bir saat otuz beş dakikada alıyor, yani ikisi arasındaki fark, söyleyiverin, tam iki saat elli dakika eder. Hem de öbür trenin saatleri daha uygun: akşam yemeği saatlerinde biniyorsunuz, ertesi günü öğleyin Romada-sınız. İçinde bulunduğunuz bu trene ilişkin daha geniş bilgi edinmek için (oysa öbür trenin, yani alışık olduğunuz Le Rome - Ex-presse in tarifesini ezbere bilirsiniz, ve büsbütün yabancısı sayılmasanız bile, bir türlü içinden çıkamadığınız su kare kapaklı rehbere hiç ihtiyacınız olmaz o trende), tarifeyi en ince ayrıntılarıyla veren ve trenin hiç yavaşlamadan geçtiği istasyonlara değin tüm istasyonları içine alan 500 no. lu tabloya, daha sonra ise, Paris - Marsilya anayolundan ayrıldığınızda, Macon istasyonundan itibaren 530 no. lu tabloya bakmanız gerekecek, Modane dan sonra bir İtalyan rehberi olmalı elinizde. Çünkü bu rehberde belli başlı durakları gösteren şu tek sayfadan başka işe yarar pek bir şey bulamıyorsunuz: Turin, Genes, Pise, başka yerlerde de duracak herhalde, belki Livourne da, belki de Civitavecchia da.. Ortalık henüz ağarmamış olacak. Eğer geceyi kanapenin ortasındaki bu yerde geçirmek zorunda kalırsanız, haliyle sık sık bölünecek olan uykunuzdan güçlükle uyana caksınız; ama yol arkadaşlarınızdan birinden birinin inmesi elbette herkesin birden Romaya gideceği düşünülemez, ve köşedeki yerlerden birine geçmeniz işten bile değil- Bu altı kişiden bazıları yarın sabah, mavi gece lambasımn, globun içinde gördüğünüz saydam ve armut biçiminde diğer iki ampulün arasına oturtulmuş olan su küresel ve donuk ampulün aydınlatacağı kompartımanda kalacaklar herhalde. Kır evlerinin ışıkları sönmüs olacak. Bir iki kamyonun farları ile istasyon fenerlerini göreceksiniz; üşüyeceksiniz; elinizi çenenizin üzerinde gezdireceksiniz, kıllar daha da sertleşmiş, törpü gibi dokunacak elinize; dışarı çıkacaksınız ve gözlerinize bir parça su serpmek için koridorun sonuna dek yürüyeceksiniz. Ve hemen sonra, petrol arıtma evinin alevini ve alüminyum kuleleri bir noel ağacı gibi süsleyen ampulleri geçer geçmez, henüz alaca karanlığa gömülü ve uvkuda olduğu halde, tramvayların, troleybüslerin gürültüsü duyulmaya başlayan kenti çepeçevre dolaştığınız sırada, banliyö istasyonları birbiri ardından sökün edecek: Roma - Tra-vestere (ve ırmağın karanlık sularında bir iki ışık yansıması göreceksiniz), Roma - Os-tiense (surların bulunduğu yeri, piramidin ışıl ışıl tepesini seçebileceksiniz), Roma -Tuscolona (işte oradan, La Porte Majeure -den itibaren, merkeze dosdoğru sokulacak tren). Ve sonunda, baştanbaşa cam, saydam Roma - Termini garı. Buraya aynı trenle bir başka mevsimde, tan ağarırken gelmek ne hoştur, yarın oraya vardığınızda ise.ortalık henüz zifiri karanlık olacak. Koridorun ötesinde bir çiftlik ve bir demet sarı kavak; çukurca bir yol büklüm çizdikten sonra, kargalarla alaca bulaca olmuş ve hafifçe bombeli bir tarladaki, tarak dişlerini andıran saban oluklarının gerisinde ortaya çıkıveriyor, ve aynı noktada, başında miğfer, siyah meşin ceketli bir motosikletli beliriyor, bir an demiryoluna yaklaşıyor, sonra lokomotifle birlikte, önünüzdeki diğer vagonların girdiği bir köprünün altındaki toprak doldurmalar arasında kaybolup gidiyor. Pencereden, din adamıyla genç kadının arasından tekrar görmeye çalışıyorsunuz motosikletliyi, epeyce gerilerde kalmış olmalı. Birdenbire karar verdiniz bu yolculuğa. Gerçekten, pazartesi akşamı, arabanız garajda kaldığı için, valizi Opera caddesi, Da-niele - Casanova sokağı basındaki büronuza bırakıp da, yemek saatinde eve gittiğinizde, ortada bir şey yoktu henüz. Cecile e Parısde bir iş bulmayı çoktan beri tasarlamakla birlikte, şimdiye değin bu yönde hiçbir olumlu adım atmış değildiniz, ve ancak salı sabahı, günlük işleri yoluna koyduktan ve siz Romadayken gelen mektupları cevaplandırdıktan sonra, müşterilerinizden biri olan ve pencerenizden vitrinleri görünen «Durieu Turizm Bürosu» müdürü Jean Du-rieu ye telefon ederek, ayrıca gizli tutmasını hatırlatarak, otuz yaşlarmda, dikkati çekecek derecede zeki, İngilizceyi ve Ital-yancayı rahatlıkta konuşan, aklınızda kaldığına göre, Romadaki Fransız Elçiliğinde Ateşemiliterin sekreteri olarak çalışan bir hanıma uygun herhangi bir iş bulunup bulunamıyacağım sordunuz, ve Romadaki işinden pek memnun olmadığım, Parise dönmeyi çok istediğini,
böylece «mütevazi» bir ücret karşılığında herhangi bir işi seve seve kabul edebileceğini sözlerinize eklediniz. «Sanırım bir şey bulabilirim» diye cevap verdi; gerekli bilgiyi edinir edinmez size telefon edecekti; aynı gün öğleden sonra telefon ettiğinizde, bürosunda bazı değişiklikler yapmak istediğini ve bu yenilikler çerçevesinde, kendisinden sözettiğiniz kimsenin kendilerine çok yararlı olabileceğini bildirdi, ve maddi yönden övlesine uygun tekliflerde bulundu ki, artık Cecile i razı etmek için elinizden geleni yapacağımzı söylediniz. Göreve başlama tarihine öpünce? Ne vakit isterse başlayabilirdi, elbette ne denli erken olursa o denli iyi olurdu, bununla birlikte hiç de sıkısık bir durum voktu ortada, Rnmada görülecek islerini, görevinden ayrılmak için gereken işlemleri, taşınmasını ve Parise yerleşmesini rahat rahat, istediği gibi ayarlayabilirdi; oyle ya bu gibi durumlarda ne türlü güçlüklerin ortaya çıkabileceği önceden kestirilemezdi; müdürün sesinde,nezaketinde, hoş olmayan bir suç ortağı tonu vardı. O zaman bunu mektupla ayarlamayı ve Cecile Ie ancak gelecek ay, Scabelli nin yabancı memleketlerdeki şube müdürleriyle yapılacak yıl sonu genel kurul toplantısına gittiğinizde görüşmeyi düşünüyordunuz, işlerin böyle birdenbire sarpa sarması ise çarşamba günü oldu, on üç kasım çarşamba, yaş gününüz, kırk besinci yaş gününüz. Şöyle ki, bu türlü gülünç aile törenlerine pek meraklı olan Henriette, bu kez sandığından daha doğru çıkan o kuşkularından ötürü, bu yaş gününe apayrı bir önem vermişti, sizi böylece elinde tutabileceğini, bir takım aile geleneklerinin ağında tutsak edip, kıskıvrak bağlayacağını sanıyordu; aşk falan değildi bu tabii, böyle şeyler çoktan bitti aranızda (bir zamanlar, gençlik tutkusu gibi bir şey varsa bile, Cecile in size tattırdığı o özgürlük ve büyülenme duygusuyla hiçbir benzerliği yok bunun), günden güne büyüyen korkuysuydu bunun gerçek nedeni (ah, nasıl da ihtiyarhyordu!) alıştığı düzende bazı değişiklikler olduğunu fark etmesindendi bu, kıskançlık da denemez, sadece hesapsız bir adım atarsınız, ya da sarsıntılı bir dargınlık sonucu, gerek kendisinin gerekse çocukların rahatı bozulur düşüncesi takılmıştı kafasına. Oysa yersizdi bu yönden korkusu, size hiç güvenemiyordu da ondan, daha doğrusu yıllarca önce sarsılmıştı güveni, zaten birbirinizden ilk kopmanız ve yılların daha da derinleştirdiği o uzaklık, bundan doğmuştu ya; ne diğer basanlarınız ne de o denli önemsediği bu daireyi borçlu olduğu o su götürmez son basarınız içini rahatlatmıştı Hen-riette in, ve gittikçe daha iyi anlıyordunuz ki, gerçek nedenler ortada yokken bile size karşı sessiz sitemler doluydu içi, hep üze-rinizdeydi gözü. Çarşamba günü öğleyin, yemek salonuna girerken (Pantheon un eşsiz saçakaltı süslemeleri beyazımsı bir kasım güneşiyle ışıldamaktaydı, bir anda soluverdi ışıltı) çocuklarınızdan dördünü de sandalyelerinin arkasında kazık gibi dimdik, için için alay ederek bekler bulduğunuzda ve Henriette -nin yüzünde, gölgede kalan dudaklarında bir başarı gülümsemesi sezinlediğiniz anda, bir-leşerek size tuzak kurmuş oldukları, tabağınızda bulduğunuz tüm armağanların bir çeşit oltaya takılı yem olduğu ve özene bezene hazırlanmış o yemeklerin (nerdeyse yirmi yıldır birlikte yaşarsınız da nelerden hoşlandığınızı bilmez olur mu) sizi cezbetmek için hazırlandığı duygusuna kapıldınız, bütün bunlar, artık yaşmızı başınızı almış, oturmuş, yola getirilmiş olduğunuzu kabullenmeniz içindi, oysa önünüzde o bambaşka yaşam daha yeni acilmiş bulunuyordu, daha dün, Romada tattığınız o bambaşka yaşam, Parisdeki ev onun gölgesi bile olamazdı, zaten iste bunun içindir ki, adamakıllı sinirlendiğiniz halde oyunu son derece tedbirli oynamak için elinizden geleni vaptımz ve basardınız da, hatta şen göründünüz yemek boyunca, her birini zevkinden ötürü övdünüz, masaya dizili kırk bes mumu tam hakkını vererek üflediniz ve, işte o anda, sürüp giden bu yalana, iyiden iyiye kökleşen bu aldatmacaya bir son vermek kararını da almış bulunuyordunuz. Bugünden tezi yoktu! Artık Cecile Parise gelecekti ve birlikte yaşayacaktınız. Ne boşanma ne de gürültü patırtı, bundan emindiniz, eminisiniz de, her şey, yağdan kıl çeker gibi, sarsıntısız olup bitecekti, zavallı Henriette susacaktı, çocuklara gelince, haftada bir görmeye gelecektiniz onları, ayrıca pek iyi biliyordunuz ki, burjuva ikiyüzlülüğünüzden ötürü size sık sık takılan Cecile bu konuda sizinle birlik olmakla kalmayacak, üstelik bir başarı sevinci de duyacaktı bundan.
Ah, ardında korkular yatan, soluğunuzu kesen su havadan bir an önce kurtulmalıydınız, en kısa zamanda geleceğin havası, o pek yakın mutluluğun havası bol bol dolmalıydı ciğerlerinize, Cecile e müjdeleyecektiniz bu haberi, ve herhangi bir yanlışlığa meydan vermemek için de karşılıklı konuşup anlaşmalıydınız. Ve öğleden sonra, Opera caddesindeki büroda,, acele yapılması gereken hiçbir iş kalmadığı kanısına vardıktan sonra, yardımcınız Maynard a, cuma - salı arası birkaç günlüğüne işe gelemeyeceğiniz konusunda bilgi verdiniz. Sonra Marnal ı göndererek elinizdeki şu rehberi aldırttınız, ama ne bilet almasını, ne de yer ayırtmasını istediniz, Romaya döneceğinizin Scabelli de bilinmesini hiç istemiyordunuz çünkü. Aksam Henriette e, bazı olağanüstü durumların ortaya çıktığını ve cuma sabahı, yani bu sabah, yola çıkacağınızı söylediğinizde, kafasını kurcalayan nokta hiç de gitmeniz olmadı, çünkü daha önceleri de çok kez, aylık yolculukların dışında acele bir iş için merkeze gitmek zorunda kaldığınız olmuştu, asıl kafasını kurcalayan nokta, yolculuğunuz için seçtiğiniz, pek alışılmamış ve uygunsuzluğu apaçık olan hareket saati oldu, doğrusu Ceceile le geçireceğiniz hafta sonu tatilinin tadını çıkarabilmek, yarın öğleyin, cumartesi, yemeği Cecile le başbaşa yiyebilmek, ve bir de niye saklamak, sadece bu trende üçüncü mevki bulunduğu için, özellikle bu tarifeyi seçmiştiniz. Düşünüyordunuz ki, önünüzdeki yıllar için büyük bir önem taşımakla birlikte, pek de zorunlu olmayan bu kaçamak yolculuğunuz için Sca-belli yolluk ödemeyecekti tabii, ye size pahalıya oturacaktı bu gidisiniz. İste Henriette de tam seçtiğiniz bu hareket saati üzerine bir sürü soru sordu, pek beceriksizce ve uydurma karşılıklar vermeye çalıştınız bunlara, öyle ki kolayca öne sürdüğü pek yerinde savunmalarına, diyecek bir şey bulamaz oldunuz sonunda; üstelik bu noktada, her şeye karşın ve mantık dışı direşinize büsbütün şaşıyordu. Bunu izleyen aksam yemeği herkes için sıkıntılı oldu, yemek boyunca çocuklar, başlarını tabaklarına eğerek sinsi sinsi gülümseyip durdular, ağzınızı açıp da tek söz söylemediniz, sadece Jacquelıne in ellerini mürekkep lekeleri içinde görüp de gidip yıkamasını söylediğinizde, omuz silkerek kalkması üzerine çileden çıktınız, pek tabii annesi de kızının savunmasını açık açık yapmayı uygun gördü, öyle ki, tuvaletteyken, bu gürültülü tartışmayı kelimesi kelimesine izlemiş olan küçük masaya döndüğünde, artık iyice hakkınızdan gelmiş olduğu kanısıyla, böbürlenerek oturdu yerine, (sizin öbür çocuklarınızdan ayırdığınız, en çok sevdiğiniz küçük kızınız Jacqueline bu, diğerleriyle hiçbir yakınlık kuramıyorsunuz, ne düşünürler, neyi severler, neyi sevmezler hiç bilmezsiniz, iki oğlanın dövüştüğü zamanlar bir yana, çokluk üçü size karşı birleşirler sanki), çocuklarınıza karşı tutumunuzda biraz olsun kararsızlık vardıysa bile, bunu büsbütün silip götürecek, yok edecek nitelikteydi bu son olay. Son lokmayı yutar yutmaz paltonuzu sırtınıza geçirdiniz, aşağı inip L Estrapade sokağındaki garajdan Citroen arabanızı alarak, Paris dışına uzandınız, geceleyin yağmurun altında belki yüz kilometre yaptıktan sonra dönerek arabayı Pantheon meydanında, kaldırımın kenarına park ettiniz, ve gece yarısından sonra eve girdiğinizde Hen-riette yatmıştı, ama uyamktı, tek söz söylemedi, üzerinize dikilen bakışları biraz alaylıydı, küçümseme yüklüydü. Allahtan, ertesi günü, yani dün,perşembe sabahı ortalık yatışmıştı, yemekler sakin geçti. O buz gibi ve umut kırıcı gün boyunca, gittikçe kötüleşen ve sonu gelmeyecek gibi olan, oraya buraya koşup durduğunuz o sinir bozucu havada, ayrıca kendinize tanıma yürekliliğini gösterdiğiniz ve çarşambaya dek sürecek kısa tatili de hesaba katarak, Scabelli nin çetrefil işleriyle uğraşmanız gerekmişti, ve akşam eve dönerken Theatre - Français meydanındaki trafik tıkanıklığı her zamankinden daha uzun sürdü, üstelik garaja gidip de, bu hafta garip sesler çıkaran arabanızı Romada bulunacağınız zamandan yararlanarak temizletmek istediğinizde öyle bekletildiniz ki, sonunda sabrınız taşarak, memurlardan biri de sizinle ilgilenmek lütfunda bulunamaz mı diye kıyameti kopardınız, bir de Pantheon meydanı on beş numaraya geldiğinizde asansörü bozuk bularak dört kat merdiven çıkmak zorunda kaldınız, bir de içeri girdiğinizde, geç döndüğünüz halde sofra hala hazır değildi, Henri ile Thomas odalarında şamata etmekteydiler, Henriette in beeeriksiz, etkisiz bağırmaları da buna ekleniyordu, Ma-deleine i çağırmak için koridora çıktığında bir ölü gözü gibi donuk,
bitik gözleri kuşku ve hınçla alev alevdi, ve sanki kendisinde apaçık görülen çökmenin sorumlusu sizmişsiniz gibi, hep altında ezildiğiniz o bakışlarına şimdi küçümseme dolmuştu; boğmak istercesine sarılan eller gibi, bir kıskaç gibi sıkan, bunaltan bu yarım yamalak yaşamdan, bu günbatısı sonrası yaşammdan, bu basit tırtıl yaşamından pek yakında kaçıp kurtulacaktınız artık. Nitekim, şu elinizde tuttuğunuz, pek bir-şey seçemeseniz de bakmaya devam ettiğiniz mavi kapaklı rehber çantamzdaydı, ve yemekten sonra, o koskoca yatağa tek başınıza (Henriette siz uyuduktan sonra gelip yatmıştı) girmezden önce valize, yanınıza almış olduğunuz bir iki kat temiz çamaşırın üzerine yerleştirmiştiniz. Bu rehber, biricik kurtuluş yolunuzun, ışık ışık bir Roma ya varışın, gizli bir yönüyle daha da sihirli görünen bu gençlik kürünün ve şu anda geçmekte olduğunuz bu yolun tılsımı, anahtarı, bir çeşit garantisi gibiydi, bu yol ki bir ucunda Henriette var, bir takım jestleri goz boyarcasına yapmaya devam eden bir kadın kadavrası, sizi biteviye gözetleyen bir kadavra, ve çocuklarınızdan ötürü, her gün yeni bir dalgamn sizden koparıp götürdüğü çocuklarınız, karşınızda mumdan heykeller gibi dikilen, her gün daha az ilgilendiğiniz ve paylaşmak isteği duymadığınız yaşamlarını sizden her gün daha çok gizleyen çocuklarınızdan ötürü, yıllardır ayrılmayı göze alamadığınız ve kendisinden boşanamayacağmız Henriette, çünkü kolay kolay peki demeyecektir buna, hem sonra mevkiinizi düşünerek her türlü rezaletten kaçınmak istersiniz tabii (Sca-belli ve İtalya şubesi hoşgörmezler bunu, ne Calottine ne de Tartufe iyi gözle bakar), bir de işiniz var bu yolun başında, kıskıvrak bağlı olduğunuz göreviniz, eğer Cecile, o kurtarıcınız, o bir nefeslik hava, sizi güçlendiren, aydınlık ve mutlu ülkeler müjdecisi, o iyiliksever el, Cecile olmasaydı çoktan iç sıkıntısı ve hiçlik denizine, insanı yıpratan ve iç karartan o monotonluğun, Sca-belli nin içinde yüzdüğü o bilinçsizlik okyanusunun boğucu derinliklerine batıp giderdiniz; bu yol, ağırlığıyla omuzlarınızı çökerten, ama artık pek yakında gerçekten kurtulacağınız o gözetleyici hayaletten başlayarak, o büyüleyici varlığa, bir tek bakışıyla sizi o korkunç karikatür yaşamdan kurtarabilecek, o mobilyaları, yemekleri, o pörsük vücudu ve gücünüzü tüketen o aileyi unutturarak, sizi bir anda kendi kendiniz kılacak Cecile e uzamyor. Bu rehber, artık varmış olduğunuz ayrılma kararının bir garantisi sanki, sırtınıza vurulan o boş vicdan hesapları yükünü takım taklavat atıvermek, gücünüzü kesen o bayağı korkaklıktan kurtulmak ve hatta böyle bir özgürlüğü ve yürekliliği, hafta boyunca içinizi ışıtmış olan, rakamlar, tüzükler, imzalar haftası, o yağmurlar, bağırıp çağırmalar ve anlaşmazlıklar haftası boyunca, yenilmeden, vaz geçmeden, bir an bile kendinizi bırakmadan direnmenize yardım etmiş olan böyle bir kararı verebüme yürekliliğini çocuklarınıza öğretme kararının bir garantisi. Bu rehber, Henriette ten gizli yapmakta olduğunuz bu yolculuğun garantisi, evet gizli, gerçi Romaya gideceğinizi söylediniz ama, gerçek nedenleri gizlediniz bir bakıma, Henriette pekala biliyor ki, seçtiğiniz bu olağanüstü tarifenin ardında bir sır yatıyor, sizin sırrınız bu, biliyor ki bu sır Cecile adını taşır, öyle ki bu noktada kendisini aldattığınız bile söylenemez, gerçekten bir yalan değil bu, sayılmaz da (neden bu açıdan bakma hakkı tanınmasın size!), madem ki Hen-riette le olan ilişkilerinizde, ne olursa olsun bundan böyle doğacak olan, ama şimdilik oldukça puslu bir içtenliğe doğru, hem de sizden ayrılmakla kavuşacağı bağımsızlığa doğru, belki de bir dereceye dek onun da özgürlüğüne doğru atılacak adımların aşılması zorunlu olan ilk devresidir bu sır, çünkü Opera caddesinden hiç kimse şu anda nereye gittiğinizi bilmiyor ve adresinize herhangi bir şey yollayamazlar, oysa genellikle Hotel Quirinale e vardığınızda, daha evvel gelmiş, sizi bekleyen bir yığın mektup, telgraf bulurdunuz, böylece yıllardır ilk kez gerçek bir dinlenme olacak bu birkaç gün, tıpkı eskiden, henüz şimdiki sorumlulukları yüklenmezden evvel, daha işinizde gerçek ten başarılı olmadığınız yıllardaki gibi bir dinlenme, sır, çünkü Scabelli nin Le Corso şubesinden hiç kimse, cumartesi sabahından pazartesi akşama dek Romada olacağınızı bilmiyor, orada bulunacağınız sürece kimseye görünmemelisiniz, bu da sizi o aşırı derecede nazik, yapmacıklı ve teklifsiz memurlarla karşılaşmamak için tedbirli olmaya zorluyor. Cecile için de sır, çünkü onu şaşırmış görmenin zevkini tadabilmek için haber vermediniz kendisine.
Ama Cecile bu sırrı tümüyle paylaşacak, hiç ummadığı bu kavuşma ikinizin de içinde bunaldığınız ve öylesine acılarla sizi birbirinizden ayıran tüm bağlarm düğüm yerine vurulan bir kılıç gibi olacak. Gece Pantheon meydanındaki ani bir fren gıcırtısıyla uyanarak, sağınızda duran «empire» stili ayaklığa oturtulmuş gece lambasını yaktığınızda, yatağın öbür kıyısında uyumakta olan mutsuz Henriette e uzun uzun baktınız, iyiden iyiye kırlaşan saçları yastığa dökülmüş, ağzı yarı aralık, ve asılması güç bir patiska deryasının ötesinde, uzak. Genç kadınla din adamının arasındaki pencerenin ötesinde, kocaman bir römorklu benzin kamyonunun geçmekte olduğu yol boyunca, yüksek gerilimli telgraf direkleri birbiri ardmdan geçiyor, bir köprüyü aştıktan sonra tarlalar üzerinden sert bir dönemeç yaparak kıvrılan demiryoluna gittikçe yaklaşan kamyon, köprünün altında gözden kayboluyor. Karsınızdaki adam, şimdi kamyonu koridorun öbür başından görüyor olmalı, siz pencerenizden, gitgide netleşen ve vadiye benzer hendeklerin arasından, yüksek gerilimli başka telgraf direklerinin birbirini izlediğini görüyorsunuz. Gece, donuk aynaları andıracak Roma garının üst camları. Elinizde valiz, peron boyunca yürüyerek, pürüzsüz siyah mermerden yapılmış dörtköşe sütun ayakları arasından ve sonra, narin yapılı beton kubbenin altından geçip, çıkış kapısına doğru darmadağınık koşuşacak olan, henüz yarı uykulu kalabalığa karışarak ilerleyeceksiniz, İtalyan bilet memuruna, bu sabah Gare de Lyon dan almış olduğunuz ve şimdi ceketinizin sol iç cebinde, kimlik kartınızla çok çocuklu aile belgenizin ve diğer belgelerin yanında duran biletinizin yarısını uzatacaksınız; sonra, kitapçıların ve diğer dükkanların henüz açılmamış olacağı gar salonuna geçtiğinizde, koca koca cam bölmelerin ardında ve bu cam bölmelerde gerçek dışıymış gibi yansılanacak olan diğer salonun ötesinde, karanlıkta pek iyi seçemeyeceğiniz Diocletien hamamlarını değil de, sadece sokak fenerlerinin ışıklarım, tramvayların benek benek mavi kıvılcımlarım ve zeminde parlayan bir kaç farın ışığını görebileceksiniz. Henüz açılmamışsa bile az sonra açılacak olan cafe-bar da (*) oturup bir kahve içtikten ve zemin kattaki Albergo Diurno -ya inip banyo yaptıktan, traş olup giysi değiştirdikten sonra tekrar yukarı çıktığınızda, ve ancak valizinizi de emanete bıraktıktan sonra, tan ürkek ürkek ağarmaya, sökmeye başlayacak; ama güneşin iyice görünmesi, meydanı çevreleyen yapıların alnaçlarıyla tarihsel kalıntıları gri ve pas rengi sarımsı bir ışıkla ortaya çıkarması için saatin altı buçuk yedi olmasını beklemek gerek, eliniz kolunuz boşalmış, kafanız rahatlamış, bu yepyeni güne huzur içinde girmek ve iyiden iyiye yerleşmek için pencere önüne otu rarak, bol köpüklü bir sütlü kahveyi ağır ağır yudumlarken, az evvel geçen bisikletli satıcının bıraktığı günlük gazetelere göz gezdirdiğiniz sırada, dışarda ışık lar gittikçe bollaşacak, zenginleşecek, ortalık biraz ısınacak ; tamn bu erken saatlerinde gardan ayrılırken, Roma kopkoyu bir kızıllığa bürünmüş, tuğlaların tümünden sızan eski çağların kanıyla kentin tozu toprağı boyanmış olacak, ve hiçbir şeyden habersiz, haftanın diğer günlerinde olduğu gibi, Elçiliğe, doğru koşacak olan Cecile e evinin yakınlarında uygun bir saatte görüneceğiniz ana değin, tatlı ve masmavi bir göğün altında (eminsiniz, öyle olacak) dolaşmak için daha iki (*) Ay111 zamanda içki bulundurulan bir çeşit kahvehane (Ç.N.) saatlik vaktiniz olacak ve, Paris sonbaharının ardından kavuşulan bir ilkbahar gibi, o pırıl pırıl Roma havasına, ne denli uzun ve doiambaçlı, ne denli şaşırtıcı olursa olsun sizi büyüleyecek olan yan sokakları adım adım gezmekten sizi alakoyacak tüm engellerden uzak, gönlünüzce dalabileceksiniz. Ama ana çizgileriyle tasarlamış olduğunuz yolunuz sizi yine Esedra meydanına doğ ru sürükleyecek, meydanın ortasındaki dokuzuncu yüzyıl stili çeşmenin o saatte akar durumda mı olacağı, ya o şehvet uyandıran gülünç fakat nefis bronz kadın heykellerinin su damlacıkları ;çinde yüzer durumda mı yoksa kupkuru mu olacağı sorusu geçiyor aklınızdan, hani pek önemsediğiniz de yok bunu, hem bu kez yaya olacağınıza göre kemerlerin altından geçersiniz, sonra mağazaların birer birer açılmaya başlayacağı ve motosikletlilerin o korkunç şamatalarıyla birer ikişer harekete geçeceği Nationale caddesini yürüyeceksiniz, sadece bu kez, her zaman olduğu gibi içeri girerek valizi bırakmayı, yerleşmeyi düşünmeyeceksiniz, hemen karşı kaldırıma geçerek, henüz yarı uykuda olan Hotel Quirinale nin önünden yolunuza devam edeceksiniz,
ama tam o sırada, otel kapıcısına görünmemek için (böy-lesi pek ince ve gülünç bir tedbir olurdu) yan sokağa sapmak gelirse aklınıza, iş değişir, öyle ya kapıcının sizi karşılayarak yardım etmesini, yerlere dek edilerek selamlamasını önlemiş olursunuz böylece, sonra Victor-Emmanuel anıtına doğru inmeye devam edeceksiniz, karsınıza çıkan tüneli de geçerek, sağınızda kalan ve daha o saatte tıklım tıklım Le Corso bulvarını arkada bırakarak, Palais Venise in duvarları dibinden ilerleyerek, Saint Andrea della Valle kilisesine değin yolunuza devam edeceksiniz; yok hayır, öyle olmamalı; yarın bu yol, onu süslemek, bezemek ve tam anlamına varmak için yapacağınız zikzaklara, sapmalara, şurda burda eğleşmelere rağmen, taksiyle geçtiğinizde, ya da Cecile nin odasından otel odasına doğru ters yönde yaya yürüdüğünüzde, oraya buraya dönemeçleriyle size bitmez tükenmez, kimi zaman bıktırıcı bile gelen bu yol, ne denli yavaş vürüseniz (trende geçireceğiniz bu gecenin yorgunluğu), size pek kısa gelecek ve çabucak bitivere-cek; yol hayır, daha çok dolaşmaksınız, çok daha iyi gezmelisiniz, o eşsiz saatin ve size sakladığı yepyeni ışımanın tadını çıkarmalı, Cecile in şaşkınlık ve sevincini hazırlayan ve gelecekteki yaşamınızın ilk çizgilerini taşıyacak olan bu üç günlük prelüdü iyi yaşamalısınız; hiç de öyle çabucak geçmemeli bu yolu, Le Gesu kilisesine daha varmamış olmalısınız, hata Capitol un çevresini dolaştıktan sonra Tiber e dek uzanmalı, ve Largo Argentia ya inerek, ortaçağdan kalma kuleyi, bir sürü aç kedinin toplandığı kocaman çukuru ve Cumhuriyet devrinden kalma yıkık dökük dört tapınağı da gezdikten sonra, Garibaldi köprüsüne çıkan ve Le Traves-tere deki pizza evlerinden birine akşam yemeğine gittiğinizde geçtiğiniz, şimdi adını hatırlayamadığınız anacaddeye sapmalı, ya da... Saat dokuzdan evvel çıkmaz Cecile ama siz çok daha evvelden, Monte della Farina caddesi Dei Barbieri sokağı başındaki, kapisinin üstünde Padou lu Saint-Antoine m donuklaşmış heykeliyle, iki sigorta kurumunun paslanmış tabelaları görünen yüksekçe evinin tam karşısında yerinizi almış olacak ve puronuzu içerek (Vagon-restorana gittiğinizde bu purolardan almayı unutmamalısınız,) dördüncü katın pancurlannm açılmasını gözleyeceksiniz. Koridorun ötesinden, üstü örtülü bir harmanla bir su birikintisinin kıyısındaki ağaç kümesinin ardından bir motosikletli çıkıve-riyor. Sağa kıvrıldıktan sonra, üstü eşya yüklü ve muşambayla örtülmüş, büyücek mavi bir yolcu otobüsünün ardında gizleniyor, sola, geçit bekçisi lojmanının bulunduğu yana tekrar kıvrılıyor, bir tren ve hemen ardından o mavi otobüs, baryerli geçitten kayıp gidiyor, arkadan küçük bir köyün çan kulesi ve su deposu ortaya çıkıyor. Genç evliler başlarım birleştirmişler, birlikte titreşerek pencereden bakıyorlar. işte Joigny istasyonu, tüm kasaba Yonne un sularmda yansılanıyor. Tekrar rehbere dönüyorsunuz, ama açmanızla kapamanız bir oluyor, açık mavi kapak üzerindeki güneydoğu bölgesine ilişkin, üzerinde sadece Akdeniz kıyılarını ve bir de incecik çizgilerle sınırların belirtildiği kabataslak haritayı inceliyorsunuz, yaklaşık olarak ve kolayca bulunabilecek biçimde gösterilmiş, birbirinden inceli kalınlı dik, siyah çizgilerle ayrılmış kentler, tıpkı resimleri silinip gitmiş bir vitraym kurşun iskeleti gibi, tıpkı sırlı bir yüzeydeki çatlaklardan örülmüş ağ gibi; tam bu sırada, karşınızda oturan, herjüz pardösüsünün düğmeleri ilikli ve kemeri belinde sımsıkı bağlı duran adam yerinden kalkıyor, az sonra varacağınız ve bütün trenlerin zorunlu olarak durak yaptığı istasyonda, sadece demiryolları idaresince belli bir önem taşıyan küçük ı_.aroc-he-migennes istasyonunda ineceğinden falan değil (şapkasıyla şemsiyesini etajerde ve mavili-yeşilli ekoseden kılıf geçirilmiş valizini de filede bıraktı çünkü), sadece koridorun sonuna gitmek istedi de ondan, biraz sonra trenin duracağmı ve tren dururken tuvalete girmenin yasak olduğunu bilmiyor çünkü, gerçi bu vagona konan tabela sadece fransızca ve İtalyanca ama, bu kimselerin denizötesi insanlarına duydukları küçümsemeden ötürü olacak, ne italyancayı ne de fransızcaya pek anladığı yok, nitekim tabeladaki yazıyı umursamayacak bile. Peki ama, aynı yasaklama kendi memleketinde, ingilterede de yok mu, hem nerden biliyorsunuz ne italyancayı ne de fransızca-yı anlamadığını, bu yolun yabancısı olduğunu, sizin gibi sık sık bu trene binmediğini, treni sizden iyi tanımadığım? Peki ya İngiliz olduğunu nerden çıkardınız? Görünüşüne, kılık kıyafetine, ten rengine bakılırsa İngiliz olduğu söylenebilecek olan bu kisi üstüne şu anda dilediğiniz gibi
fikir yürütebilirsiniz, bineliden beri ağzım açmadı, şimdi de kapıyı kapayıp çıkmak için boşuna uğraşıp duruyor. Tren duruveriyor, birdenbir sessizlik, hareketsizlik, herkes kitabını bırakıp, başını kaldırıyor, bakıyor. Biraz evel koridora çıkan ve şimdi sırtı görünen adamın, pencereyi açıp dışarı sarkarak baktığını görüyorsunuz; şu emaye kaplı, üzerine Laroche-Migennes yazılmış ve direğe tutturulduğu noktada vidaların çevresi yer yer kızılımsı pasla örtülmüş demir levhadan, kara kara elektrik telleriyle yol yol olmuş gri gökyüzünden ve parlayan rayların çizgi çizgi böldüğü kara topraktan, küçük ve harap evlerden başka görülecek ne var sanki burada? Birdenbire serin bir hava dalgası doluyor kompartımana, ve bir hoparlörün kısık sesle yaydığı bir takım anlaşılmaz heceler işitiliyor, yarım yamalak anlaşılan son sözler, «Dijon a değin durak yapmayacak olan tren» gibi bir şeyler... Solunuzda oturan din adamı kapalı duran kitabımn siyah meşin kabına usul usul vuruyor parmaklarıyla, profesör dediğiniz kişi gözlüğünü çıkararak bir güderi parçasıy la camlarını siliyor, ticaretevi temsilcisi dediğiniz kişiye gelince, pardösüsünün cebinden bir Churchman paketi çıkararak içinde kalan son sigarayı aldıktan sonra boş paketi demiryoluna fırlatıyor, pencereyi yavaşça kapıyor, yüzünü kompartımana dönerek, kibriti çakıyor, sigarasını içmeye, cebinden çıkardığı bir Manchester Guardian gazetesini okumaya başlıyor, az sonra gazeteyi katlıyor, yürümeye başlıyor, ortadan kayboluyor. Siz de hevesleniyorsunuz; ayağa kalkıp, kapağı aralık kalmış valizin içinde usulca bırakıyorsunuz rehberi; paltonuzu kavrayarak sol cebindeki kaşkolün altını yokluyorsunuz ve Gare de Lyon dan tam tren kalkarken almış olduğunuz romanı bularak, kanepeye, kalktığınız yere bırakıyorsunuz, ve henüz sigara paketinizi alarak,bir köşesini üçgen şeklinde yırtıp açıyorsunuz. Kapı yanında karşılıklı oturan iki adam ayaklarını çaprazlama uzatmışlar; rahatsız ettiğinizden ötürü özür dileyerek koridora çıkıyorsunuz. ÜÇ GİTTİKÇE YAKLAŞMAKTA OLAN Bur-gonya manzarasının ortasında, şimdilik yeri pek seçilemeyen ve söylentilere göre Ju-les Cesar ın Galyalıları yenmiş olduğu Alise - Sainte- Reine in hemen yakınında, Laumes Alesia garı ve hurda lokomotifler deposu şekillenmeye başlarken, bir tanıdığına rastlayarak koridora çıkan ticaret temsilcisinin kalktığı yere, demin yerinizi belli etmek için koymuş olduğunuz ve şimdi yanıbaşmızda duran romana hiç el sürmeden yerleşiyorsunuz. Vagonun baş tarafındaki pencerelerden biri aralık kaldığından, ısırıcı bir hava dalgası burun delikerinizl yalayıp geçiyor, soğuğu kesmek için kapıyı çekiyorsunuz, birden kımıldıyor ve aşağı yukarı yirmi santim kayıyor. Pencere sövesine vidalı küllüğün kapağıyla bir süre oynadıktan sonra, ceketinizin sağ cebinden «gauloises» paketini çıkarıyorsunuz, iki ucu paketin tam sırtında mühürlenmiş gibi duran beyaz şeride hiç dokunmadan, sadece bir köşesini yırtmış olduğunuz ve içinden iki sigara eksilmis bulunan paketten üçüncü sigarayı alıp, ellerinizi aleve gererek yakıyorsunuz, biraz duman geldiğinden, gözlerinizi bir iki kez kırpıştırmak zorunda kalıyorsunuz, saate bakıyorsunuz, onu çeyrek geçtiğine göre hareket edeli iki saatten fazla olmuş, ve on biri on iki geçe varacağınız Dijon istasyonuna tam bir saatiniz var demektir, sigaranın külünü silkeliyorsunuz ve incecik, kuru tütün lifleriyle tıka basa şişirilmiş şu beyaz kağıt rulodan tekrar nefesler çekmeye başladığınızda, karsınızdaki adamın miyop gözlük camlarında, iki kırmızı noktacığın titreşerek yansılandığını görüyorsunuz, şimdi orada Ingiliz değil de, demin tngilizin yambaşmda oturan ve şu anda yaprakları sararmış bir kitaba dalmış olan profesör oturuyor, gittikçe canlanan, ama sigaradan zaman zaman üflediğiniz dumanla hafifçe donuklaşan iki kırmızı noktacık, adamın çıplak alnındaki derince üç çizginin altında, üç kat camdan ve aralık duran kapıdan gelen ışığın etiksiyle netliğini yitirmiş olan küçük bir tablonun camından izlenen hafifçe eğimli manzaranın yanı sıra, titreşerek parlıyor. Gözlerini, vagonun sarsılışlarıyla durmadan oynayan satırlarda tutmaya ve sağ elindeki kursun kalemle sayfa kıyılarma zaman zaman işaretler koyarak, önemli hiçbir noktayı kaçırmadan, çabuk çabuk okumaya
çalışıyor, herhalde bugün öğleden sonra vereceği ve henüz hazırlığı tamamlanmamış olan dersini hazırlıyor, hukuk olsa gerek, sarsıntıyla bir o yana bir bu yana giden başlığı ters yönden pek çıkartamıyorsunuz ama, seçebildiğiniz kadarıyla L. E. G. harfleriyle başlayan ilk sözcük «Legislation» olabilir, bu yol üzerinde başka üniversite olmadığına göre, ders vermeye Dijon a gidiyor herhalde. Sıska ve titrek parmağında alyans var; haftada iki üç kez gidiyordur Dijon a, ama işini ayarlıyabildiyse, örneğin Dijon da küçük bir daire tutabildiyse, ya da bütçesine uygun bir otel bulabildiyse (kazancı pek ahım şahım olmasa gerek), haftada bir gitmekle yetiniyordur, meslektaşlarının çoğu gibi karışım ve çocuklarım Parisde bırakı-yordur herhalde, öğrenimleri nedeniyle Parisde bulunması gereken çocuğu varsa tabii, Dijon da iyi lise olmadığından değil de, çocukları liseyi çoktan bitirmişlerdir de ondan, hiç değilse büyük kızı, ama belki de oğlandır en büyük çocuğu (gerçi aptalca bir tutum orası öyle ama, ilk çocuğunuzun erkek olmasını isterdiniz), profesör sizden bir kaç yaş daha gençse bile, erken evlenmiştir ve çocuklarıyla daha yakından ilgilenmiştir de, büyük kızı hiç güçlük çekmeden, sizin Ma-deleine den daha parlak bir öğrenim yapacak durumdadır, oysa Madeleine on yedisine bastığı halde daha onuncu sınıfta. Heyecanla çeviriyor sayfayı geçtiği satırlara tekrar bakıyor, içi rahat değil: sakin sakin ve çok daha evvelden hazırlanması gereken böyle bir çalışmayı son dakikalara bıraktığından ötürü hayıflanıyor olmalı; belki de son dakikada bir pürüz çıkmıştır da, evvelce hazırlanmış bitmiş şeyleri, görevine başladığından bu yana her yıl, hiç mesele çıkmaksızın tekrarlaya geldiği ve artık hazır saydığı bu dersi yeniden gözden geçirmesi gerekmiştir. Gerçekten seçkin bir yön var bu adamın, gözden kaçmıyor: dürüstlüğü. Kazandığı parayla şu anda sizin gibi Romanya bir kaçamak yapabilmek şöyle dursun eğer bütçesi elverseydi ve giyim kuşama para vermeyi gereksiz sayarak bundan kaçınmak onda ikinci bir tabiat haline gelmemiş olsaydı, artık neredeyse eski denebilecek, zaten yeniyken bile şıklıkla ilgisi olmayan su giysilerden kurtulmak isterdi herhalde, özellikle iri, siyah düğmeli şu paltodan, hani fakültede efsaneleşmiştir artık bu palto; henüz çıkarmadı, sıcaktan rahatsız olmadığından değil de, aklına getirmediğinden, problemine öylesine dalmışki, demin pek solgun görünen yüzü şimdi pençe pençe kızarmış, parlayan merceklerin ardında, gözlerini sinirli sinirli kırpıştırıp durduğunu görüyorsunuz. İnsanın araba alacak parası bile olmadık tan sonra (kendisi buna aldırmasa bile, çünkü düşünceli olduğu kadar sade bir adama benziyor, karısı ve çocukları isterler), nasıl hukuk profesörü olarak yaşar? Peki, ya Scabelli Ortaklığının Fransa şubesinde müdür iseniz? Gerçekten siz profesörden daha iyi kazamyorsunuz, arabanız da var, ara sıra keyfinizce yasama hakkını görüyorsunuz kendinizde, oldukça sık giyiniyorsunuz, karınız da öyle, daha doğrusu isterse pekala giyinebilir, orası öyle ama, onun mesleği size cazip gelmese de kendisi seviyordur isini, zaten pek karın doyurmayan bu mesleği seçmezdi sevmeseydi, oysa siz Scabelli ye girmezden önce, ne yazı makineleri ne de bunların piyasadaki sürümü umurunuzdaydı, hem onun yaz tatili var, oysa sizin işiniz tüm vaktinizi yiyor, hatta, Roma bir yana, Paris dışına çıktığınız zamanlar bile. iyi olmasına iyi makineler bunlar, diğer firmalarınkinden hiç de aşağı kalmaz, gayet güzel çalışan pek sevimli şeyler, ama bu makinelerin yapım işleriyle uğraşmaz sizin şube, bununla hiç ilginiz yok, siz sadece alıcının bir Olivetti ya da bir Hermes marka yerine Scabelli markasını tercih etmesi için uğraşır durursunuz, bunun gerçek bir nedeni de yok hani, kimizaman pek eğlenceli bir oyun bu, yıpratıcı, insana soluk aldırmayan, üstelik kazançlı bir oyun, kötü bir tutku gibi sizi tüketebilirdi de edemedi, nitekim özgürsünüz işte, ve Cecile adını taşıyan özgürlüğe doğru uçup gitmektesiniz, gerçi kazancınız profesörünkünden çok daha iyi, onun geçim sıkmtısı çektiği besbelli, ama yine de o essiz aşkımz, özgürlüğünüzün bir kanıtı olan askınız olmasaydı, acınacak durumda profesör değil siz olurdunuz, hiç değilse o sevdiği bir işle uğraşıyor, hoşlandığı bir uğraş üzerine oturtmuş yaşamını, ne var ki Cecile in askı iki yönden de başarıya ulaştığınızı gösterir, hem kazancınız fena değil hem de böylesine bulunmaz bir serüven uğruna verecek gençlik kalmış demektir ruhunuzda. Yine de yeterince kazamyor sayılmazsınız, paraya karşı pek özgür değilsiniz hani, yoksa birinci mevkide olurdunuz simdi, daha iyi olurdu tabii, aman camm böyle düsünme-yiverin, üçüncü mevkiin rahatsızlığım
hiçe saydığınızı, böyle ufak tefek güçlükleri kendinize dert etmeyecek kadar sportmen ruhlu kalabildiğinizi söyleyin gitsin. Bakın şimdi pek şen, olasıya canlı ve zafer kazanmış bir kahraman gibi buluyorsunuz kendinizi. Sigara parmaklarınızı yakıyor; kendi kendine yandı gitti. Yeni evli genç adam aya ğa kalkıyor, Guide Bleu yü ve Assimil ita-lien i kalktığı yere bırakıyor, özür dileyerek çıkıyor, koridorun alt başında gözden kayboluyor. Pantalonunuza dökülen külü, profesörün ayakları dibindeki, eşkenar aralıklarla süslü metal zemine silkeliyorsunuz, o da kitabım kapayıp kalkıyor, siyah paltosunu fileye, tıklım tıklım kağıt dolu çantasıyla, mavi-yesil ekose kılıflı valizinin arasına tortop bırakıyor, ve hiç vakit geçirmeden araştırmalarına dönüyor. İzmariti küllüğe bastırarak eziyorsunuz. Bir el koridor penceresinin camına metal bir cisimle vuruyor, biletçi ve elinde zımbası, ce ketinizin iç cebindeki cüzdanı aramaya koyuluyorsunuz, geçen çarşamba kutlanan doğum gününüz için çocuklarınızın armağan ettikleri ve hemen kutusuna yerleştirerek yatak odanızdaki aynalı giysi dolabımn raflarından birine koymuş olduğunuz siyah cüzdanı değil de, eski kırmızı cüzdanınızı, bir ay sonra süresi dolacak olan ve yıl sonu genel kurul toplantısına katılmak üzere Roma-ya gitmezden birkaç gün evvel Marnal dan yeniletmesini isteyeceğiniz pasaportunuzun yanında duruyor, içinde ikiye katlanmış beş tane binlik ve öbür gözde iki tane on binlik var, yani vagon-restoranda kahvaltı edip hesabı ödedikten sonra geriye kalan miktar, sınırdan geçirilmesine izin verilen yirmi bin frangı aşıyor, olağanüstü bir durum olur da saymaya kalkarlarsa (şimdiye değin olmuş şey değil), gene de bu kadarcık bir şey için mesele çıkaracak değiller ya, (güçlük çıkaracak olurlarsa geçirilmesine izin verilmeyen farkı orada bırakır, geçer gidersi niz), cüzdanın hemen yanında, iyice kirlenmiş ve üzerinde çok eskiden çekilmiş, size pek benzemeyen bir fotoğrafınızın yapışık olduğu kimlik kartımz, bir iki bin İtalyan lireti, üç tane metro bileti, bir iki tanesi kullanılmış bir otobüs abonmanı (kare kapaklı rehberi şimdi din adamı açıyor, bir şeye baktıktan sonra katlayıp dua kitabımn kabıyla ilk sayfası arasına yerleştiriyor), Le Corso bulvarında Cecile le çekilmiş dakikalık bir resminiz, yeniletmeyi unuttuğunuz «Louvre -u sevenler Derneği» kartınız, «Dante Alig-hieri Derneği» üye kartımz ve işte biletiniz, biletçiye uzatıyorsunuz, zımbalandı, tekrar yerine yerleştiriyorsunuz. Tam çıkarken kompartımana dönen genç adamla burun buruna geliyor biletçi, biletini ararken bir ara pek telaşlanıyor, karısına işaret ediyor, bir o cebini bir bu cebini yokluyor ve sonunda buluvor, rahatlıyor, özür dileyerek önünüzden geçiyor. Genç kadın okumakta olduğu dergiyi kat layarak yanıbaşma bırakıyor, Guide Bleu ve Assimil italien i tekrar açıp bakıyor, saçlarını arkaya atıyor, sonra çantasını alıp ayağa kalkıyor, iki kanape arasındaki boşlukta kocasıyla yüz yüzeler simdi, ipek çorabı hafifçe pantalonunuza değerken size bakıp gülümsüyor, ve sonra genç adam din adamının tam karşısma, pencere yanına, karısmm az evvel kalktığı yere oturuyor. Biletçi bitişik kompartımandan çıktı; elindeki zımbayla bir sonrakinin camına vurmaya başlıyor. Profesör yeterince çalıştığı, artık dersinin hazır olduğu ve gerisini nasıl olsa getirebileceği kanısına varmış olacak ki, rahatlamış, kitabını kapıyor, kalemini ceketinin yakasına hafifçe geçen cebe, dolma kaleminin yanına ve birkaç kez kullanıldığı iyice belli olan mendilin arkasına yerleştiriyor, sonra ellerini oğuşturuyor, kulak arkalarını sıvazlandıktan sonra, gözlükle gözleri arasmda kalan boşlukta gezdiriyor parmaklarını ve ayağa kalkıp, fileden çantasını alıyor, sayfaları arasına ufacık kağıtlar sıkıştırılmış kara kaplı kitabı çantaya koyduktan sonra, pek anlayamadığınız ve dudak hareketlerinden, bir de elinin tersiyle şuraya buraya hafif hafif vuruşlarından sadece ritmini şöyle böyle çıkartabildiğiniz bir şarkıyı mırıldanarak çıkıyor, son olarak sağımzdaki cama vuruyor iki kez, ve gözden kaybolur kaybolmaz camın ardından beliren genç kadın onun yerini alıyor, daha içeri girmeden, kocasının kadın dergisini karıştırmakta olduğunu ve vagonun sallanışına uyarak bir aşağı bir yukarı inip kalkan dudak uçlarındaki alaylı gülümsemeyi görüyor, gönül postası sayfasını okuyor olmalı, kocasına yaklaşarak alay lı bir tonda: «Bak sen: Demek seni de ilgilendiriyor bunlar:» diyor; hareket halinde bir bekleme salonunu andıran bu yerde, bir sürü nezaket sözünden sonra,
gerçekten işitilebilecek derecede yüksek sesle söylenmiş ilk sözler bunlar, genç adam sevimli bir omuz silkisiyle cevap veriyor. Darcy istasyonunu geçiyorsunuz. Koridorda epeyce uzakta, biletçini bir kompartımandan çıkıp ötekine, ve işte herhalde sonuncuya girdiği duyuluyor, sonra aşağı yukarı Madeleine yasında bir genç kız giriyor içeri, bir iki adım arayla, ticaret temsilcisi, hani biraz evel, ta Parisde tutmuş olduğunuz yeri kapmış olan adam onu izliyor. Genç evliler yine yan yana oturuyorlar, sadece birinin yerini diğer almış, bu kez kocası pencere yanında, kadın ise ingilizin yanında. Koridorun ötesinden bir yük treninin geçtiği görülüyor, kirlimsi beyaza boyanmış, soğutma sistemli tahta vagonlar ve bunların üzerinde iri iri siyah harfler. inşallah Romada havalar iyi gider, «hic ver assiduum» (*), inşallah yarın sabah, Ro ma sonbaharının o zorlu yağmurlarmdan biri başlayıp da, sizi yakm evlerden birinin garaj kapısı dehlizine sığınmak zorunda bırakmaz, - o zaman Cecile e rastlamanız, geçtiğini görmeniz, sırtında naylon yağmurluğu, Elçiliğe doğru koşup giderken arkasından koşup yetişmeniz bir mesele olur çünkü, -inşallah pırıl pırıl bir göğün altında, pek iça-çıcı olacağa benzemeyen bu gecenin yorgun luğundan sıyrılmış ve güçlenmiş, biraz sonra restorandan alacağınız purolardan birini tüttüre tüttüre, palto kolunuzda, alaca karanlıkta, ama damları yaldızlayan güneşten içi- (*) Latince : «Bu sürekli ilkbahar». Çev. niz ışıyarak, Monte della Farina caddesi Dei Barbieri sokağı başında, elli altı numaranın tam karşısında, iki gece kalacağınız o gizli adreste, rahat rahat bekleyebilirsiniz. Gözetlemeye başladığınızda, dördüncü katın pancurlarım henüz kapalı bulacaksınız, ne denli tezcanlı olduğunuzu bilirsiniz, yolu uzatmak için ne yapsanız, yine saat sekiz olmadan gözetleme yerine varmış olursunuz siz, ve karşıdaki yapının çatlaklarla kaplı alnacına gözlerinizi dikerek, sokaktan geçen erkenci kişilerin yüzlerini inceleyerek epeyce beklemeniz gerekecektir, ta pencere açılana dek, belki de Cecile pencerede görünür ve simsiyah saçları, Fransız babadan olduğu halde Italyan kadınlarına özgü siyah saç lan henüz dağınık, belki de pencereden sarkarak, köseyi şamatayla dönmekte olan bir motosikletliyi izler, başımn bir hareketiyle saçlarım arkaya atar belki, eğer öyle yaparsa, tam o anda gözünün size takılması iş ten bile değil, ama geldiğinizden haberi olmayacağına göre tanıyamaz, ancak sabah sabah sokakta dolaşan bu yabancıya daha.dikkatli baktığında size biraz benzediğini fark edecektir. Böylece, bir çeşit yokluğunuza rağmen siz onu görebileceksiniz, sonra eski romen stili evinin yüksek tavanlı, geniş ve loş odasında gözden kaybolacak, köşedeki ve tam ikinize göre olan küçük sediriyle, Cecile in özene bezene, binbir çeşni katarak tazelediği çiçeklerle şipşirin döşenmiş bir oda bu, ilkbahar ve yaz aylarında turistlere kiralanan bitişik diğer iki oda bu mevsimde bostur, işte bunlardan, biri iki geceliğine sizin odanızmış gibi bilinecek, binanın diğer bölüğünden, ev sahibesi Bayan da Ponte ile ailesinin, ayrıca Mozart operaları güftecisi veya ressam Bassano nun oturdukları kısımlardan iyice ayrılmış olan bu oda, zifiri karanlık bir giriş holünün öbür yanına düşer ve camlı kapısı doğrudan doğruya o koskoca mutfak dairesine bakar. Şu halde Cecile in kapıda görüneceği anı tozlu camının ardından güçlükle seçilen Sa-int-Antoine heykelinin üstünden endamının belireceği anı bekleyeceksiniz, ve sonra, omuzlarında sizin armağanınız olan büyücek beyaz şalıyla görünecek, inşallah onu örtün-müştür, sizce en alımlı hali bu Cecile in, sırtında menekşe rengi ve koyu kırmızı dal dal desenli, iri plili entarisi, ama hava serincey-se, zümrütten az koyuca, fitilli kadifeden tayyörünü giymiş olabilir, siyah örgüleri tepesinde toplanmış ve mavimsi cam topuzlu bir iki firketeyle tutturulmuş, sadece dudakları bo"01 ve kasları koyu mavi kalemle belirlenmiş, ne yüzünde ne de o şahane cildinde başkaca hiçbir şey. Çıkar çıkmaz sola sapacak; Sant Ande-rea della Valle kilisesine yönelecek, pek kestirme olmasa da her gün ordan gitmeyi tercih eder, bu kez sizi bulacak orda, görmesi için işaret edeceksiniz, sesleneceksiniz, gözlerine inanmaz da geçip gitmeye kalkarsa, koşacaksınız arkasından. iste o anda Cecile in yüzünde, bir demet glayyölü darmadağın eden esintiye benzer bir dalgalanma olacak
Gülmeye başlayacaksınız. Pazartesi akşamına değin kalacağınızı söyleyeceksiniz, gerisini hemen öğrenmeyecek, öyle ya, o sevinç şaşkınlığını derece derece duyurma-lı ve tüm sevinci, bir zerresini bile kaçırmadan, yudum yudum tattırmaksınız Ceci-le e, sonra Largo Argentia bulvarma gidip kahve içmek üzere yolundan alıkoymak istediğinizde, Elçiliğe geç kalma korkusuyla direnecek, aldırmayacaksınız (artık ne önemi var ki geç kalmasının), kucaklayıp öperek, ferahlatıcı sözler söyleyeceksiniz ona, sonra bir taksi çevirip (o saatte le Corso bulvarı, Vittoria Emmanuele meydanında müşteri bekleyen taksiler vardır elbet), Palais Farnes e götüreceksiniz Cecile i, bir adımlık yere taksi tutmakla kazanacağmız zaman pek önemsiz olacağına göre bu.ies-tmiz salt tantana olacak tabii, ayrılırken öğleden sonra aynı yerde bekleyeceğinizi söyleyeceksiniz. Sonra öğleye dek yapayalmz kalacaksınız, valiziniz henüz emanette olacağına göre, daha tam yerleşmiş olmayacaksımz, tıpkı Romada bir turist gibi, bu özgürlük ve tatil saatlerini değerlendirmek için, kaç zamandır, daha doğrusu Cecile le tamşalıdan beri adım atmadığınız vatikan müzesini gezeceksiniz, Scabelli binaları ve işinizle ilgili diğer yerler bir yana, Cecile siz gittiğiniz sayılı yerlerden biri bu müze, çünkü sadece sabahları saat ondan ikiye değin açık, pazar günleri ise kapalıdır. Birlikte hiç gitmediğiniz yerlerden biri de Saint-Pierre kilisesi, Cecile papalardan ve din adamlarından sizin kadar nefret eder çünkü, hatta denebilr ki bu duygu ona çok daha köklü ve bilinçli (Cecile i o denli sevmenizin nedenlerinden biri de bu ya), ama bu duygusu, barok stili bina alnaçlariyla, kubbeleri ve çeşmeleri sonsuz bir zevkle seyretmesine hiç de engel olmaz, hem doğrusunu isterseniz, siz de yarın sabah Vati-kana giderek, mimaride bir başarısızlık örneği, zevk yoksunluğunun alabildiğine şatafatlı ve anıtsal bir itirafı gibi olan yapının içini gezmeye hiç de can atmıyorsunuz. Sizin için nasıl vapılacak «w. bu aksam vagon-restoranda İtalyan tarifesine göre yemek ücretini ödedikten sonra yamnızdaki şu bir iki bin liret hemen hemen bitmiş o-lacağma göre, Le Corso bulvarında, Palais Doria mn karşısında bulunan Banco di Ro-ma mn şubesine uğrayıp hesabınızdan bir miktar para çekmek olacaktır; sonra Risa-gimento meydanına değin otobüsle gidersiniz, yine de Vatikana dek, o heybetli surların dibinden epeyce yürümeniz gerekecek, böylece müzeye vardığınızda saat onu bulmuş olur, tam açılma saati. Antik çağdan kalma, şurası burası aşı-rılmış heykellerin, ne devi rne de sanat özellikleri hesaba katılmadan, gelişigüzel ve anlamsız bir biçimde dizilmiş olduğu içsuz bucaksız galerileri çabuk çabuk geçeceksiniz, bir yığın değersiz şey arasında ışıldayan bir iki gerçek yapıt da, sonradan eklenmiş ahmakça bir kafa, ya da rastgele ta-kılmışbi r kol veya bacak yüzünden bayağılaşmış (yıllardır çürümeye yüztutmuş şu kentte biri ortaya çıkıp d abu keşmekeşe ve yalan rezaletine bir son veremez mi?). Saat beşte Elçilikten çıkar çıkmaz, Palais Farnese meydanında durup yolunuzu gözlemek Cecile düşecek bu kez, ve ancak bir restoranda oturduğunuzda, örneğin eski Claude sirki meydanındaki Tre Scalini restoranında, karşımzda duran ve Borromini -nin yapıtı kilisenin kubbesini ve upuzun meydanın başdöndürücü hareketine kapıl-mışçasına, gökyüzünde esner gibi uzanan oval biçimde çan kulelerini seyrederek, ve az ileride Dört Nehirler çeşmesinin suları beyaz taştan yontulmuş dört ejderin (Tuna, Nil, yassı burnu şaşkınlıktan yan yatmış gibi duran Garaj, yüzü pek seçilmeyen ve üzerini örten sis tabakasından yeni yeni sıyrılan Rio) ağzından fışkırırken, pembe grani ten dikilitaşın altına oturtulmuş olan bir kaya parçasının çevresinde bu dört heykel helezonlar çize çize dönerken, «tagliatelle» makarnasını çatalınıza dolaya dolaya konuşacaksınız Cecile le, yolculuğunuzun nedenlerini anlatacaksınız ve ona diyeceksiniz ki, bu kez Ssabelli nin işleri için değil, sadece kendisi için geldiniz Romaya, ve kendisine uygun bir iş buldunuz Parisde, artık bu kez Albergo Quirinale oteline inmediniz, birlikte geçiriceksiniz bu bir ik günü ve Cecile in evinde kalacaksınız, bu durumda, yemeği yer yemez Bayan da Ponte ile görüşmenizi ve valizi emanetten almanız gerek, böylece geriye kalan saatlerinizi huzur içinde geçirebilecek, bu uçsuz bucaksız kentte, tarihsel kalıntılarıyla, ağaçalrıyla, tüm sokaklarıyla sizin olan Romada, gençler gibi sarmaş dolaş gezebileceksiniz, öyle ki istediğiniz sokağa dalabilirsiniz, is yerleri kapalı olacağına göre Le Corso bulvarmda, hatta Colonna meydanında rahat rahat dolasabilirsiniz ama ne olursa olsuı* Vittorio Vene-to
caddesinde, güzellikle Cafe de Paris yakınlarında pek görünmeseniz iyi olur, çünkü Bay Etore Scabelli çokluk orada bulunur ve saatlerce oturmayı sever. Sonra, güneş batarken, yakındaki bir pizza evine gitmek üzere (Cecile isteyecektir bunu), Monte della Farina caddesine uğrayıp paltolarınızı alacaksınız; yol boyunca sinema programlarını gözden geçireceksiniz, yarın akşam için değil tabii, ertesi akşam için, çünkü trende geçireceğiniz bu rahatsız ve huzursuz gecenin yorgunluğu asıl yarın çıkar, ve Cecile in odasındaki yatağa erkenden atacaksınız kendinizi, artık bu kez sabaha dek kalmak üzere. Koridorun öbür başından görünen bulutlar hiç de dağılacağa benzemiyor. İngiliz ayak ayak üstüne atıyor. Pencerenin ardında, yapraklarını dökmüş üzüm bağlarıyla örtülü tepeler kümesi dalga dalga titreşmekte. Romanın belli başlı anıtlarını Ceile i ta mmazdan evel de gezmiştiniz, iklimini o zamanlar da severdiniz ama, bu Roma aşkı henüz doğmamışti içinizde; Romayı belli bir yönüyle ancak Cecile in yanı başında görmeye başladınız, ve Cecile in sizde uyandırdığı Henriette in yanmdayken Cecile le pa-şar, Parisde dolaşırken Romayı duyar oldunuz., İşte geçen pazartesi günü saat dokuzda, Roma Ekspresinin birinci mevkiinde, su geçireceğiniz geceden çok daha rahat bir geceden sonra Parise döndüğünüzde, zayıf bir sabah güneşi Gare de Lyon un cam bölmelerinden süzülürken, her zaman olduğu gibi Pantheon meydanı on beş numaraya gitmek, banyo yapıp traş olduktan sonra I, Estrapa-de sokağındaki garajdan arabanızı alıp işinizin başına dönmek için bir taksiye atlamayı ve bir an evvel gardan ayrılmayı düşüneceğiniz yerde, oralarda Albergo Diurno -ya benzer,banyo yapılabilecek bir yer bulunup bulunmadığını araştırmaya koyuldunuz, sonunda küçük bir hamam buldunuz ve temiz liginden pek emin olamadığınız küvette yıkandınız, sonra, genellikle Roma dönüşlerinizde on buçuktan evvel büroda olamadığınızı hatırlayarak, kalan vakitten yararlanmak üzere şöyle biraz dolastımz, tıpkı Pa-risde Romalı bir turist gibi, sanki gerçekte Romada oturuyormuşsunuz da, Parise ara sıra, daha doğrusu ayda bir veya iki ayda bir, iş için geliyormuşsunuz gibi bir duyguyla. Daha sonra Marnal a aldırtmak üzere valizinizi emanete bırakıp, Seine nehrine doğru uzandınız, Austerlitz köprüsünden karşıya geçtiniz ve «Jarsım ayında pek az görülen pırıl pırıl havaya bakıp, paltonuzun düğmelerini çözdünüz, Saint-Liuis adasını geçtiğiniz sırada, bir sütlü kahve ile birlikte «croissant» (*) yediniz, gerçi trende her-zaman olduğu gibi bir çay içmiş, bir iki peksimet yemiştiniz (ama genellikle bu kahvaltı si eaz gelir, sonradan doyururucu bir şeyler yiyerek bunu tamamlamanız ge- (*) Bir çeşit çörek. Çev. rektiğinden, pazartesi sabahları evde kahvaltı hazırlarlar, herhalde gene hazırlamışlardır), sonra Monteverdi nin bir melodisini hafiften mırıldanarak, elinizdeki çantayı müziğin ritmine uydurup sallaya sallaya, öteki eliniz pantalonunuzun cebinde, Çite nin çevresini dolaştınız, Noter-Dame ın karşısından kalkan 69 no.lu otobüse bindiğinizde saat o-ııa geliyordu, Palais Riyal meydanında indiniz. Parise gerçekten dönmüş bulunduğunuzu daha bir süre unutabilmek için, öğle yemeğini dışarda yemeye karar verdiniz, ama Henriette i boş yere merakta bırakmamak için eve, Danton-25 e telefon açtınız, aşçı kadın Marceline cevap verdi, ve Henriatt -in çıktığını, Çocukların ise okulda olduklarını öğrendiniz. Eve ancak akşam dönebileceğinizi Hanımefendiye haber vermesini söylediniz Marceline e. Yarım saat sonra Henriette telefon etti: «Bay Delmint la görüşmek istiyorum».. Evet, benim, Nasılsın? Öğleyin gel-miyeceğime üzgünüm. Akşam yemeğine geleceksi ya? Elbette. Peki yarın? Yarın olağanüstü bir şey mi var ki? Yo, hayır, doğum günün de... Çarşamba... Öyle ya! Çok naziksin.
Yolculuğun nasıl geçti? Her zamanki gibi. Haydi hoşça kal. Güle güle. Daniela-Casanova sokağımn öbür yanındaki «Durieu Turizm Bürosu» vitrinlerinin ilkinde Burgonya gezisine çağıran afişler yer alır: Beaunne Yoksullarevi nin sırlı kiremitleri, eyıuı ayında aıacalı bulacaıı olmuş yapraklar arasında kara kara salkımlarla yüklü bağlar, ve Dijon Düklerini mezarları; Opera caddesine baka nikinci vitrinde kış sporları canlandırılmış kayak takımları, ipler, koca koca kayak ayakkap-ları, büyük boy teleferik resimleri ve ışıl ışıl karla örtülü, izlerden yol yol olmuş tarlalar, kollarını öne doğru gererek atlayan şampiyonlar, damları güneşte pul pul ışıldayan, beyaz küreklere bürünmüş ve balkon ları ıpıslak tahta parmaklıkla çevrili köşkler, kayak pntalonu giymiş, balıkçı yakalı ve Jacquard motifleriyle süslü kar kazaklarıyla genç kızlar; bu fotoğraflarda bambaşka bir Savoie canlandırılmıstı, biraz sonra geçeceğiniz, henü alaca karanlık ve sis içinde, yer yer kirlimsi kar birikintilerine rastlanan Savoie ya hiç benzemiyen bir Savoie, üçüncü vitrinde ise baştanbaşa İtalya: Turin de Saitn-Suaire kilisesinin yıldızlarla benzemiş kubbesi, Cenovada Ba'bi sarayının merdivenleri, Piza kulesi, Tarqui-nia lı bir flütçü, Saint-Pierre mevdamnda imparator Sixte-Quint in buyruğuyla taşıtü-mış olan Neron sirki dikilitaşı, ve çoğunu bilmediğiniz bir sürü kent: Lucques k'bse-si, Benevent de Trayan zafertakı, Vicence -da Olimpiyat tivartrosu; dördüncü vitrinse sizi Italyaya çağırır. Kemerlerin altından görünen ve bir bulut fonu üzerinde tatlı bir ışıltıyla parıldayan perspektifi sağınızda bırakarak, Py-ramides sokağından karşıya geçtiğinizde, caddenin öbür kaldırımı boyunca dizilen diğer turizm büroları İtalya adını tekrarlayıp duruyordu size, sağdaki Theatre-Fran-çais denbire çekilen bir set gibi, araba selini durduruveren kırmızı ışığın yanmasını beklediniz, sonra Rivoli caddesini geçerken, bölme bölme dükkanlar kümesine dalarak bir süre kaybolduktan sonra, Tuileries parkı üzerinde alaya çıktınız. Parkta, bir kö-şeciğe gizlenmiş gibi duran ve Kabil in iki oğlunu canlandıran pek sevimsiz heykeli ve Carrousel zafertakını geçtiğiniz sırada, Car rousel in ardında ve epeyce uzakta bulunan Etoile zafertakımn önünde yer alan gri renk dikiltaşm iğne gibi sipsivri tepesini seçebil-yordunuz. Arabalar bir kitaplık rafmdaki gibi sıkışık park edilmişlerdi, Mollien pavyonunun giriş kısmında iki üç otobüs duruyordu; fotoğraf makinelerini zırhlanmış, taş kanepelerde oturan Amerikalı kadınlar kılavuzun gelmesini beklerken, önlerine yaydıkları planları inceliyorlardı. Ne mezar taşlarına ne de Vatikanda bulunan antik çağ heykellerinin bronz kopyalarına her zamankinden fazla ilgi gösterdiniz, Samothrace heykeline giden merdivenleri sinirli sinirli ve hangi vöne gideceğinizi pek kestiremeden tırmandınız, Mısır sanatına ayrılmış galerileri de aynı hızla gpc:p giderek, helezon biçimi küçük merdivenden, on sekizinci yüzyıl salonlarına çıktınız. tik salonda Gııardi ve Magnasco nun tablolarına, ikinci salonda Vatteau ve Chardin in yapıtlarına, üçüncüsünde ise Ingiliz ressamlarla, Fragonard ın tablolarına kayıyordu gözünüz, sadece dördüncü salonda dur dunuz,ama ne Goya mn ne de David in tablolarına bakmak içindi bu: ayaklarınızın sürükleyip götürdüğü ve önünde durup en ince ayrıntılarına değin aşkla incelediğiniz kocaman iki duvar panosu, üçüncü derecede bir ressam olan Pannini nin imgeleme yoluyla yaptığı iki derlemesi oldu, kapıları ardına dek açık yüksek tavanlı salonlarda sergilenen bu tabloların önünde seçkin ziyaretçiler, din adamları ya da soylu sınıftan kişiler, duvarları baştanbaşa kanlayan manzaralarla, salonun şurasına burasına oturmuşlr heykeller arasında dolaşırken, tıpkı Sixtine kilisesindeki tablolar önünde kendilerinden geçen ziyaretçiler gibi, hayranlık, ilgi ve şaşkınlıklarını bir takın el kol hareketleriyle anlatmaya çalışıyorlardı, bu resimlerin ilginç yönü şuydu ki, gerçekte varolan objeyle çizgilerde canlandırılan objeyi birbirinden ayıramıyordu insan, sanki ressam, diğer bir çok çağdaşı gibi, belli bir tasarıdan hareket ederek, amcanın salt başarısım koymuştu ortaya: gerçeğin tam bir benzerini yaratmak. Öyle ki-herhangi bir sütun baslığı bulunduğu çerçeveden çıkarılıp da resmiyle yan yana getirilse, ikisi tıpatıp aynı olacaktı, romen barok mimarisi üstatları
da ayni seyi yapmışlardı: binalarmı kurarken alabildiğine geniş alanlar seçerek, ulu kümeler halinde, sürekli olarak gizleri önünde serilen ve büyüklükleri karsısında ezildikleri antik çağ yatıtlarım hatırlatan amtlar kurmuşlar, o eşsiz ölçü sistemlerinden, pek meraklı oldukları dörtköşe sütunlardan ve şehvet uyandıran tatlı eğimlerden yararlanarak, büyüleyici etkileri bakımından bu tarihsel kalıntılarla boy ölçüsen anıt lar kurduktan başka, model olarak aldıkları bu eski yapıtlarda gördükleri tüm süsleme unsurlarını, olduğu gibi ve sistemli olarak kendi sanat dillerine aktarmışlardır. Simetrik olarak komşu iki panonun konusu da buydu zaten, eskiyle yeninin karşılaştırılması, putperestlik devrinin, on altıncı yüzyılından bu yana, devamlı olarak, kiliseye meydan okuyuşu işlenmişti tablolardaki Louvre un dörtköse avlusuna bakan pencerenin sağ yanında modern Romayı canlandıran resimler, solda ise antik çağ Roması,bu kısımda, Kolise yi Maxence bazilikasını, Pantheon tapınağını bulmak pek hoşunuza gitmişti, iki yüzyıl evel Piranxse -in elinden nasıl çıktıysa öyleydi bu tablolar, daha sonra, hemen hemen yerle bir denebilecek üç beyaz sütun baslığa, Mars Ul-tor adına yaptırılan tapmaktan alınarak, imparator Auguste e maledilmiş ve onun adını taşıyan Forum a getirilmiştir, şimdi ise pek gösterişli yüksek sütunlar üzerine yerleştirilmiş bulunmaktadır bu sütun baslıkları, az ötede Antonin ile Kraliçe Fausti-ne tapmağının sütunlarla süslenmis giriş kısmı ve evlere doğru içerlek olarak yerleştirilmiş olduğundan, günümüze dek ayakta kalabilmiş olan kilisenin alnacı görülüvordu, Constantin zafertaki, kentin dışında bulunan Caracalla hamamları ve sonunda, Romanya trenle gelirken birdenbire karsınıza çıkıve-ren, Minerva Medica denen o merak uyandırıcı yusyuvarlak tapmak. Pencerenin ötesinde, gitgide bulutlanan ve kararan göğün altında üzüm bağları ve bunların arasından, derli toplu bir köyün evleri üzerinde yükselen bir kilisenin, sarımtırak, baklava biçimi, sırlı kiremitlerle örtülü damı. İki kanapenin arasındaki sıcaklık yayan metal zemin üzerindeki çizgiler, tıpkı bir aktarma istasyonundaki gibi, sayısız çaprazlar meydana getiriyor. Bundan iki yıl evveldi, ağustos sonlarında, demek ki iki yılı geçti bile, yine şimdiki gibi bir üçüncü mevki kompartımanında, tam şimdi oturduğunuz yerde, koridordan yana, gidiş yönündeki kösede oturmaktaydınız, karşımzda, birkaç dakika evvel vagon restoranda tanışmış olduğunuz Cecile oturuyordu, tatilden dönüyordu. Bu saatlerden daha geç bir saatti, öğle olalı bir hayli olmuştu çünkü, bu tren gibi, Parisden sabahleyin halkan ve Romaya tan vakti varan bir trendi, tarifedeki ufak tefek ayrılıklar bir yana bırakılırsa gene bu trendi herhalde, o gün son dakikada ortava çıkan, şimdi unutup gittiğiniz bazı güçlükler nedeniyle bu trene binmek zorunda kalmıştınız, ama öğleye değin bir İtalyan vagonunun birinci mevkiinde oturmuştunuz, duvarlarda bazı ünlü tabloların renkli fotoğrafları vardı, hatırladığınıza göre Romayı canlandıran resimlerdi bunlar, örneğin «Borg-hese Villasında iki Aşk Meleği» alegorisi, hani reprodüksüyonlarma her yerde rastlanan ünlü tablo. ilk kez restoranda görmüştünüz onu, pencere yanında bir masada, ikinci servisi beklerken. Dijon u çoktan geçmiştiniz, Be-aunne, Macon, Chalon, hatta Bourg u gerilerde bırakmıştınız. Üzüm bağlarını nyerini dağ manzaraları almıştı artık. Esmerleşmiş göğsünü açıkta bırakan turuncu bir entari giymişti, tepesinde topladığı siyah örgüleri altın topuzlu firketlerle tutturulmuştu, ve dudaklarında menekşeye çalan bir ruj... Restoran yavaş yavaş dolmaktaydı, Allahtan kimse oturmadı masanıza, nava sıcak olduğundan, pencerenin üstündeki bölme bölme cam çerçeveyi açmak için Cecile den izin istediniz, ve konuşma böylece başlamış oldu, sonra, siyah çantasından bir rehber çıkardığını görerek, şimdiki gibi gökmavisi değil de, filizi yeşile çalan, kompartımanın duvarlarında gördüğünüz tabloların yeşilini hatırlatan renkte bir rehber, sizin yanınızda rehber yoktu o yolcuğunuzda, Cecile e, Aix-les-Bains e kaçta varacağınızı sordunuz. Yemekten sonra daha epeyce vakit kalır». Orada inecek değilim, Romaya gidiyorum. Ne yazık ki gezmeye değil, iş yolculuğu...» Başlangıçta uzun susmalarla bölünen bir iki nezaket sözü, süreli bir konuşma halini aldı yavaş yavaş, yemeklerden, biraz evvel kendisine tattırdığınız şaraptan, mönüden sözettiniz, öyle ki, Cecile hesap
pusulasına bir gözatıp da, üzerinde yeterince fransız parası bulunmadığını söyleyene değin böylece sürü" itti konuşma. Liret veririm» Evet ama, epeyce kaybınız olur. isterseniz, Paris resmi kurundan bin liret sa-tınalabilirim.» O vakit kendinden söz etti biraz, Roma-ya gitmekte olduğunu, bir kaç yıldır Palais Farnese de çalıştığım, Romayı ve Roma yaşamını, işini çok sevdiğini söyledi, sonra yalnızlığından yakındı, Parisde geçirdiği bir aylık tatilden dönmekte olduğunu, bu arada ttalyayı pek özlediğini, Milano da doğduğunu, annesinin Italyan olduğunu ve öğrenimini savaş yıllarında, Colleğe de Sevigne de tamamladığını anlattı. Savaş sona erip sınırlar açıldığında, Ital-yaya, akrabalarımn yamna dönmüş, sonra Fiat firmasında çalışan genç bir mühendisle evlenmişti, ama Turin e yerleşmelerinden kısa bir süre sonra, evliliklerinin henüz ikinci ayında, kocası tüyler ürpertici bir otomobil kazasında ölmüştü. Bu anıların heyecanıyla hala ürperdiğini ve acıklı olayı hatırlatan her şeyden kurtulmak için Güneye yerleştiğini söylüyordu. Restoran hemen hemen boşalmıştı, yolcular kompartımanlarına dönmüşlerdi, birlikte kalktınız; birinci mevkideki kompartımanınızın önüne geldiğinizde, siz de Cecile e kendinizden sözetmek için öylesine bir istek duyuyordunuz ki onunla birlikte, kompartımanına dek yürüdünüz ve tam karsısına oturdunuz. O sırada tren Lamartine in adıyla birlikte hatırlanan o gölü izlemekteydi. İtalya sınırlarına girdiğinizde, konuşma sürüp gidiyordu, ve aksam yemeğine, Italyan vagon-restoramna birlikte gittiniz. Haşin Riemont manzaraları güneşte ısıl ısıl yanıyordu, gölgelerin koyu koyu düştüğü yamaçlardaki hafif eğimli evlerin gri damları pırıl pırıldı; sırtınızdan terin süzülerek indiğini duyuyordunuz, oysa serinlik düşmeye başlamıştı. Hep dinliyordu Cecile, gözleri üzerinizde, hayran, gülümseyerek. Vakit ilerliyor, akşam oluyordu. Kompartımana birlikte döndüğünüzde, sadece üç yolcu vardı: baştan ayağa siyahlara bürünmüş ihtiyar bir Italyan kadın ve biri kız diğeri erkek iki kardeş, Fransız turist. Cenova tünellerini geçmekteydiniz; ışık ışık mağazaları ve sulara vuran ayışığmı seyrediyordunuz; susmuştunuz artık; yolculardan biri ışığın söndürülmesini istedi... Gideceksiniz sandı Cecile, siz de tam o anda gitmeli mi kalmalı mı diye düşünüyordunuz, o sırada Cecile in yüzünde beliren kederi nasıl da yakaladınız! Gitmediniz, simdi oturduğunuz gibi, gidiş yönündeki kösede oturuyordunuz, Cecile de demin profesörün oturduğu yerde, tam karsınızdaydı, basmı sola eğerek gülümsemeye başlamıştı bile, bakışlarınız altında kendini uykuya bırakıyordu yavaş yavaş, zaman zaman sıçrıyor, elleri pencere sövesinde, okşar gibi geziniyor, zaman zaman içini çekiyor ve bu sırada ağzı hafifçe aralanıyor, alt dudağını ısırır gibi duran üst dişlerinin uçları meydana çıkıyordu, kimi zaman sarsılıyor, sonra yine trenin hareketine kapılıyor, dalıveriyordu. Sıcaklık yayan metal zemin üzerinde ayaklarınız ileri geri sürtünüp duruyor, Pencerenin ardında, hareket edeliden beri varlığını hatırlatıp duran yağmur çiselemeye başladı bile, camlarda damlacıklar, biraraya gelmiş binlerce kirpik sanki çizik çizik. Karşı duvardaki pano «yeni Çağ Roma-sından manzaralar» diye adlandırılmış, Musa heykeli olanca heybetiyle kurulmuş salona, tablolarda ise, sıra ile Bernin in yapmış olduğu çeşmeler seçiliyor; Navona meydanındaki «Dört Nehirler Çeşmesi inden Bar-berini sarayının yanındaki Triton Çeşmesine ve Saint- Pierre meydanından Trinite des Monts kilisesinin merdivenlerine kayıyor gözünüz böylece Cöcile den ötürü daha çok sevmeyi öğrendiğiniz ve Cecile e daha çok sevmeyi öğrettiğiniz, her köşesi Cecile in yüzü, bakışıyla dopdolu olan bu yerlerde gezer gibi oluyordunuz. Acıkmaya başlayınca, pencereden dışarı, Louvre un dörtköşe avlusuna baktmız, yağmur yağıyordu, merkez binadaki duvar saati yarımı gösteriyordu. Dönemeç dönemeç küçük merdivenden inerek, Mısır salonlarını koşarcasına geçtiniz, ama tam Samothrace heykelinin önüne gelince, dümdüz aşağı ineceğinize sola saparak, «Salle des Sept Metres»i, sonra aynı hızla Büyük Galeriyi geçerek, yabancı ressamlar topluluğuna daldınız, Romada doğmuş iki Fransız ressamı olan Poussin ile Lorrain in tablolarına varıncaya değin baştanbaşa gezdiniz salonu.
Şimdi tuvallerdeki konu tertibini hatırlamaya çalışıyorsunuz ama, pek çıkartamıyorsunuz, bir kez sağdaki duvarda küçük bir tablo on yedinci yüzyılda Forum u canlandırıyordu, bunu iyi hatırlıyorsunuz, sonra boş bırakılmış Le Campo Vaccino kırları, ve bir zamanlar evrenin başkenti Romanın belkemiği durumunda olan «hayvan pazarı», bir ae Kutn ne Booz» tablosu vardı ki, bu tuvaldeki dikey alanın geniş oluşu, tablolardaki kişilerin, bir mısır kabartma resminde canlandırılan hasatçıların hareketlerini andırır biçimde gelişen hareketleri, ve gerek zamanla gerekse üst üste vurulan verniğin etkisiyle canlılığını yitirmiş buğday tarlası, bir duvar halısı görünüşü veriyordu resme, pek iyi hatırlamıyorsunuz ama bundan sonraki tablo ya «Atinada Veba» ya da «Sabine lerin kaçırılması» olacak, olsa olsa bu ikisinden biri, zaten her iki tablo da, Pom pei fresklerini öylesine andırıyordu ki, ressamın, o çağda yaşamadığı halde, sadece ilginç bir kopyasını ortaya koyduğu (bu kopya Palais Doria da bulunmaktadır) ve sanat değeri pek üstün olmayan «Noces Aldobrani»adlı antik çağ resimlerinden esinlenerek, olağanüstü bir sezgiyle o çağın ruhunu yakalayabilmiş olmasını insanın aklı almıyor doğrusu: peki ya karsı panodaki tablolar? Bir «Baküs Şöleni», sonra? «Odvsse nin Bri-seis i babasına getirişi»? ya da «Bir limanda sabah»? Yoksa «Kleooatra mn Tarsus a Çıkısı»mıydı? Belki her üçü de? Kişiler öylesine özentisiz ve oldukları gibi gösterilmişlerdi ki, insanın bunlara ruh üfleyesi geliyordu öyle ki tabloda canlandırıl mis olan bir sahnenin öncesini ve sonrasını hayal ederek, kişilerin herbiri için bir övkü yarattınız kafanızda, tabloların herbirinde, yasamalarının bütününden koparılarak dondurulmuş bir yasantıvı buluyordunuz: s lar üzerinde bir yolculukları, o görkemli deniz kentlerinin sokaklarında geçen bir serüven, yüksek tavanlı salonlarda, dizi dizi sütunların arasında, ya da o depdebeli evlerin bahçe sinde, ulu ağaçlar altında bir gezinti; Virgi-le in nefesiyle dopdolu olan ve bambaşka bir ruh taşıyan bu tablolardaki yapılar antik-çağın havasına ne güzel uyuyordu; yüzyıllardır elele vererek, antik anıtların benzeri diye bir yığın ruhsuz ve anlamsız yapıları bize yutturan o sözde mimarlar kuşağı, ne vakte değin sürdürecekler bu yalanı? Saat gibi, dakika şaşmaz mideniz - yaşlanma belirtisi derler - sizi daldığınız düşten uyandırdı, ama daha çabuk çıkmak varken, hiç de öyle yapmadınız, pekala Van Dyke galerisini geçtikten sonra sola sapıp, ortaçağ heykellerine götüren merdivenden inebilirdiniz, hayır, yine geldiğiniz yoldan, yapıtları nönünde kendilerinden gecen ziyaretçi kalabalığının arasmdan, «Salle des sept Metres den ve Samothrace heykelinin ya kınından olanca hızınızla geçtiniz; ama yine de Antakya mozayiklerine, Neron çağı kadın büstlerine ve ihramı içinde Neron un çocukluğunu canlandıran, pek ağırbaşlı, tombul yanaklı küçük heykele gözuciyle bakmadan edemediniz. Yağmur iyice şiddetlenmiş, sicim gibi yağıyordu, eski Gambetta heykelinin bulunduğu yerdeki yüksekçe beton düzlüğe çıktığınızda Carrousel Zafertakı güçlükle seçilir olmuştu artık, Dikilitaş ise hiç görünmüyordu. Rivoli caddesi tıpkı yarım saat evvel olduğu gibi, taksiden geçilmiyordu, arabaların önündeki silgeçler yelpaze gibi açılıp kapanarak, camları biteviye tarıyordu. Richelieu sokağında bulunan, evvelce iş randevularınız için bir iki kez gitmiş olduğunuz restorana girerek «spagettia la Bolo-gnese» istediniz, ama önünüze koydukları şeye «spagetti» denebilir miydi ki? Yoksa birdenbire duyduğunuz yalnızlık yemeğin tadım almanıza, beğenmenize engel mi oluyordu? Sıra kahveye gelince, garsonlar gülümseyerek temin etmişlerdi ki espresso getireceklerdi, ama birkaç saniye sonra bir Fransız kahvesi koydular önünüze, güzel olmasına güzeldi ama, iyice süzülerek fincana dolmasım bile beklemek gelmedi içinizden, fincanda birikeni içip hesabı hemen ödediniz. Böyle olacak olduktan sonra neye yarardı eve dönmemek? Henriette le olan ilişkilerinize boş yere bir yalan daha katarak bunları büsbütün içinden çıkılmaz hale getirmeye, daha da zehirlemeye değer miydi ki?- Bir tek sigara kalmıştı «Nationale» paketinizde, yağmur olasıya şiddetlenmişti, sönen sigarayı asfalta fırlattınız. Saat henüz bir buçuktu, yirmi beş dakika evvel büroya dönmeyi hiç de canınız istemiyordu, hem de dairede tek kişi yoktur da uyur kalırsınız diye korkuyordunuz: tren yolculuklarına alışık olsanız da, genellikle yoruluyorsunuz, hatta birinci mevkide bile, bu yorgunlukları son yıllarda daha çok duyar oldunuz.
Ama durum yakında düzelecek artık, top lantılarda birkaç kez değindiğiniz bu konuya, bundan böyle yolluğunuzun yataklıda gitmenizi sağlayacak ölçüde ödenmesi kararlaştı, ama şu anda birinci mevki de bile değilsiniz ve önünüzdeki yarı uykusuz geceyi düşündükçe, tutumluluk hevesine kapümış olmamza hayıflanıyorsunuz, için için, henüz kazanç durumunuzun pek iyi olmadığı zamanlardan kalma bir alışkanlık bu, ama ne münasebet, birden toparlanıyorsunuz, pintilikten mi üçüncü mevkide gidiyorsunuz sanki, duygusalllık derler buna, yani romatizm, iki yıl evvel ağustos sonlarında Cecile i bu trende tanımıştınızya, hani birinci mevkideki yerinizi bırakm Cecile in kompartımanına gitmiştiniz, hani tam şimdi oturduğunuz yerde oturmuştunuz; hem sonra, Cecile ie yaptığınız yolculuklarda da hep bu trene binmiştiniz; ama gerçeği söylemek gerekirse, yine bunun altından tutum düşüncesi çıkıyor; Cecile in son iki yolculuğunu siz ödemiştiniz ve o zamanlar bunun size pahalıya oturmasından kaçınıyordunuz, çünkü eviniz için, Pantheon meydanı on beş numaradaki aileniz için yeterince paranızın olmamasından korkuyordunuz; hem de Henriette in hesap sormasından çekiniyordunuz. Artık bu yönden oldukça rahatlamış durumdasınız, be çeşit küçük hesaplar size gülünç geliyor artık, ah ne olurdu, bu duruma çok daha erken ulaşmış olsaydınız da, şimdiye dek sadece Romaya gittiğinizde ve kaçamak olarak tattığınız o yasamı, Cecile in yamba-şında, Cecile le birlikte, yıl boyunca sürdürebilmiş olsaydınız. Demek ki daha yarım saat vardı, o kötü havada sokakta dolaşamazdımzya, Opera caddesinin karşı yanında, sol kaldırımdan yukarı doğru yani az evvel bürodan Louve-re a gitmek için seçtiğiniz yolu, karşıt yönde yürüdünüz, vitrinlerde Paris ve Roma üstüne turistik rehberlerin bulunduğu kitabevini, sonra dostunuz Durieu nün bürosunu izleyerek, caddenin sonuna dek ilerlediniz, ger çi düne gelinceye değin Durieu ile hiç de sıkı fıkı dost değildiniz ama, bugüne bugün kendisine çok şey borçlusunuz, bundan böyle Cecile onun yanında çalışacak, Cecile e Pa-risin kapılarını açan odur, hem de Durieu nün aklının ucundan geçmez ama - bürosunun vitrinleriyle Sicilya yı, ortasında Neron Dikilitaşıyla Saint-Pierre meydanını, Tarquinia lı flütçüyü, Piza kulesini, Balbi Sarayı merdivenlerini, içi yıldızlarla bezenmiş koca Gua-rlni kubbesini, tüm İtalya yı, Alpler i ve Da-niele-Cananova sokağına bakan vitriniyle, şu anda geçmekte olduğunuz Burgonya manzaralarını önünüze seren yine kendisidir, vak tiyle bilginlerin uğrak yeri ve sayısız bilimsel buluşlara sahne olmuş, ama şimdi, bu niteliklerini Parise kaptırdığından bu yana sadece bir dinlenme ve eğlence yeri haline gelen, ardülke ürünlerini yalayıp yutan obur Burgonya nm merkezine yaklaşmakta şimdi tren, vitrindeki renkli fotoğraflarda, Be-aunne Yoksullar evinin avlusu ve çapraz desenler biçiminde dizilmiş sırlı kiremitlerle örtülü damı, ressam Roger Van der Wey-den in «Kıyamet Günü» adlı tablosuyla, Melc-hior Broederlam ın «Kutsal Ailenin Mısıra Kaçışı» adlı yapıtı, sonra siyah-beyaz fotoğraflarla «Les Puits des Prophetes» adlı tablo ve Burgonya bağlarını gösterir renkli afişler, üzüm salkımları, çeşitli şarap reklamları yer alıyordu; sokağın karsı yanında ise, İtalya havasına bürünmüş sizin büronun vitrini : iri siyah harflerle «Scabelli» tabelası, harfler neon ışığıyla yazılacağına o türlü bir ayarlamayla dizilmiş ki, büyücek çerçeveli buzlu camın üzerine, geceleyin, tıpkı gölge oyununda beyaz perdeye düşen hayaller gibi düşüyor herbiri, binanın alnacı zemine dek cam, duvarlar mozayik kaplı, vitrinde şuraya buraya gerilmiş iplerin ucundaki herbir püsküle bir yazı makinesi asılmış ve herbiri özel bir ampulle içeriden aydınlatılmış (pek tabii sizden önce Olivetti firması da buna benzer şeyler yapmıştı), binanın yan taraftaki eski kapısından yukarı katlar da yararlamr, öndeki merdiven ihtiyacı yeterin-cev karşılamadığından,ikinci katta bulunan Scabelli bürosuna çıkmak için, personelden başka bazı önemli müşteriler de yan kapıdaki merdivenden işler, ikinci katta bazı değişiklikler yaptırmayı çoktan beri düşünüyorsunuz ama, Romalı yöneticiler hiçbir zaman kendilerinin olmayacak bir işyeri için geniş çapta harcamalara girişmeyi pek istemediklerinden, bu işe yanaşmıyorlar. Capucines bulvarından Caumartin caddesine dek yürüyerek, bir Roma Cafe-bar ına girdiniz, özellikle akşamları hinçahınç dolan bu bara o gün öğleden sonra tekrar uğradığınızda (Pantheon meydanı on beş numaraya dönüşünüzü, Henriette le çocukları göreceğiniz saati elinizden geldiğince geciktirmek istiyordunuz çünkü), yüksek taburelerin üstüne tünemiş, yüzleri gözleri boya içinde, bodur bacaklarının
bitimindeki iğne gibi topuklarım durmadan oynatan ve yalancı mücevherden küpeleriyle oynarken, ara sıra upuzun sigara ağızlıklarına parmaklarıyla usul usul vuran bir yığın kadın müşteri vardı, oysa öğleyin gittiğinizde bir iki ihtiyardan başka kimsecikler yoktu, «antik çağ dekoru» ile Latin başkentinin bugünkü cafe-bar ları-na hiç de benzemeyen bu cafe-bar insanın basına vuran zevk yoksunluğuyla, kırmızı kapitone koltuklarıyla, eski gümüş para kolek-siyonunyla ve hafifçe kararmaya yüztutmuş nefis tablolarıyla daha çok on dokuzuncu yüzyıl Romasının havasını taşıyordu, duvarlardaki resimler antik çağın o debdebeli fakat biraz karanlıkça ahlak özgürlüğünü yansıtan tipik sahneler canlandırıyordu, «Messelina Aşk Yuvasında», az ötede «Neron un ihtişamla Romaya Girişi», v.s., burjuva değer ölçülerinden sıyrılmış «La Belle Epoque» Pa-risinin dar görüşlü zevk düşkünlerinin özendikleri ve açıktan açığa, anıyla sanıyla uygulamaya can attıkları antik çağm o ulu ahlakdışı yaşayışını ortaya koyan tablolardı bunlar; burası bir Roma Cafe-bar ı da olsa, gönlünüzce bir esnresso içemeyeceğinizi evvelden biliyordunuz, nitekim, gazetelerini okurken ikide birde birbirlerinin kulağına eğilerek dertleşen iki ihtiyarı göz uciyle süzerek, bir fransız kahvesini yudumlamakla yetinmeniz gerekti,saat ikiye bes vardı, yani bir paket «gauloisse» almak için birkaç dakika oyalandıktan sonra tam tamına yetişirdiniz dairenin açılış saatine, aksam herkes gittikten sonra, tam altı buçukta büroyu kilitleyip çıktığınızda, caddelere karanlık başmıstı, ebekuşağı renklerine bürünmüş bir çiselti tüm vitrinlerden, tabelalardan, taksi farların dan ve trafik lambalarından süzülürken, Marnal ın öğleden sonra emanetten alıp getirdiği valiz elinizde, ağırcaydı doğrusu, taksi çevirmek için bir süre beklediniz kaldırım da, hiç boş taksi geçmiyordu, metroya binmeye gelince, o bitmez tükenmez koridorlarda valizi sürükleyip durmak kolay olmayacak tı, o vakit bir karar vermek zorunda kaldınız, ve geldiğiniz yoldan geri dönerek, valizi masanızın üzerine bırakmak üzere, zifiri karanlık ve inin cinin top attığı büroya çıktınız, ıpıssız odaların pencerelerinden sur da burda birkaç ışığın ve ıslak gölgelerin kımıldadığı görülüyordu, eliniz kolunuz rahatlanış olarak, dosdoğru cafe-bar a yollandınız, bu kez, öğleyin gördüğünüz müşterilerden çok daha genç kimseler, bir sürü kadın ve erkek vardı, aşağı yukarı on beş dakika kaldınız bar da, ısınmak için demlice bir çay içtiniz, yorucu bir gece geçirdikten sonra, bu çayın uykunuzu kaçıracağını aklınıza bile getirmiyordunuz, sonra Madeleine den metroya binmek üzere ıslak ve pek telaşlı kalabalığa karıştınız, Sevres-Baby-Sevres-Ba-bylone da aktarma yaptıktan sonra Gare d austerlitz yoluna geçerek, Odeon da indiniz türlü ırktan bir yığın üniversite öğrencisi metro merdivenlerinden aşağı inerken, siz yukarı, caddeye çıktınız, en kısa yol bu değildi tabii, - zaten Pantheon meydanı on beş numaraya dönmekte aceleniz olsaydı, otobüse binmeniz daha uygun olurdu - Roma yolculuğunu biraz daha uzatabilmek isteğiyle seçmiştiniz bu yolu, zaten gün boyu Parisde Romayı sürdürüp gitmek için, Roma anıtlarını hatırlatan ve Cecile in gözlerini, sesini, gülüşünü, gençliğini ve size şaklanmış özgürlüğünü gözünüzün önünde canlandıracak şeyleri aramıştınız hep; Bunun bir başka nedeni de, bir turist gibi adım adım.acelesiz, Saint Germain bulvarını yürümek, Saint-Michel bulvarına gelince karşıya geçip sağa dönerek, sol kaldırımdan yukarı doğru çıkmak istemenizdi, çün kü Roma İmparatorlarından Julien I Apos-tat nın herhalde tammış olacağı uzadıya incelemek değil de (hiç de gece vakti yağmurun altında eğleşmeye niyetiniz yoktu; hem görülecek ne vardı ki?), sadece duvarların dibinden yürümek ve bunlara hafifçe değip geçmek istiyordunuz, Romalı İmparatorun «Sevgili Lutece» inden (*) kalan biricik iz bu duvarlar olduğuna göre imparatorun adının bu kalıntılara verilmiş olmasına şaşmamak gerek. Her zaman bu saatlerde olduğu gibi, Pa-ntheon meydanından el ayak çekilmişti, genellikle bu saatlerde, o aksam L Estrapade sokağındaki garajda kalmış olan arabanızla (dün de oraya bıraktınız arabayı) eve çoktan dönmüş olurdunuz; alaca karanlıkta Pant-heon tapmağı, gece görünmeyen kubbesiyle ve tüm kütlesiyle, geniş meydamn ortasında yoğunlaşmış gibi duruyordu, tapınağın duvarlarım izleyerek giderken, yol bitmez tükenmez gibi geldi size, ıslak asfaltın üzerinde köşeyi dönmekte olan bir otomobilin farları, bir anlığına Jean-Jacques Rousseau -nun heykelini aydınlattı.
Zile basınca, cırıltılı bir ses çıkararak aralandı kapı, solda kapıcı odasının sımsıkı örtülmüş perdelerinden belli belirsiz, kızılımtırak bir ısık sızıyordu, otomatiğe bastınız, asansörle dördüncü kata çıktığınızda, elle- (*) Parisin eski adı. Çev. rini gri önlüğüne silerek, Henriette in size doğru geldiğini gördünüz, her zamanki gibi öpmenizi bekliyordu, ama artık bu oyunu daha fazla uzatmamakta kararlıydınız, paltonuzun düğmelerini çözmeye başladınız, işte o vakit sordu: «Valizini ne yaptın?» Büroda bıraktım; bu akşam araba yoktu da, bir de valiz taşımak istemedim. Yemek biraz sonra hazır olacak. Bugünü iyi geçirdin mi? Çok iyi. Bitkinim tabii.» Arkasına dönüp Marceline i hırpalamaya başladı, siz de oğlanların odasına bir göz atmak istediniz, ikisi birden suçlu suçlu ve küstah bir tavırla karşınıza dikildiler, anlaşılan, tam içeri girdiğinizde, Henri yatağa uzanmış, korkunç serüvenler serisinden bir roman okumaktaymış ve dar atmış kitabı yastığın altına, biraz da acemice gizlemiş, Thomas ise su dolu küvette, kağıttan yaptığı renk renk yelkenli kayıklarını yüzdür üyormuş ve ıslak ellerini gizli gizli, an-nesininkine benzer bir jestle, fitilli kadifeden kısa pantalonuna siliyormuş, küçük küvetin içinde yavaş yavaş batmakta olan kayıklar görülüyordu; çünkü orta masasının üzerinde izmaritle ve uçları yanık yanık kağıt parçalarıyla dolu büyücek bir kül tablası duruyordu, ya küçük ya da büyük oğlan kahveden aşırmış olacaktı bu küllümü, Gaffelt sözlüğü diğer kitaplarla birlikte yer lerde sürünüyordu, az evel bu kitapları birbirine atarak oyun oynamışlardı herhalde. Kapıyı çekip çıktığınızda, kahkahalarını güç tutuyorlardı içeride, kızların odasına girdiğinizde (bir köşede Jacqueline in bebek arabası darmadağınık atılmış minik giysilerle tıklım tıklım, tam ortada, elektriğin altında, bir sürü tamamlanmamış dikiş), Madeleine i berjer koltuğa yayılmış, «Elle»i okur buldunuz «Kardeşin nerde? Annem yemek salonuna, ödevlerini yapmaya gönderdi.» Gerçekten kötü bir yaş dönemindeler, akşam olup da eve dönlüdüğünde, harika oyuncaklarla oynar gibi, kendileriyle hos vakit geçirilen miniminilerin o sevimliliğini, çekiciliğini çoktan yitirmişler, buna karşılık, ne Madeleine ne de diğerleri, karşınıza alıp da yetişkin biriyle, bir dostla dertleşildiği gibi konuşabileceğiniz yaşta değiller henüz; göreviniz, yaşamınız dağdağası, basınızdan aşkın endişeleriniz yüzünden öğrenim durumlarıyla yakından ilgilenmiyorsunuz, ayrıca şamata ettikleri zamanlar onlara haşin de davranıyorsunuz, bu da size karşı güvensizlik yaratıyor çocuklarınızda, öyle ki, artık size yabancılaşmış, size karsı birleşmişler sanki, herbiri çekinme bilmez birer vahşi olup cıkmıs.anneleriyle aranızdaki islerin iyi gitmediğini pekala seziyorlar, hiçbir sey gözlerinden kaçmıyor, bunu aralarında ko-nusmasalar bile, pek sanmıyorsunuz konuştuklarını, hiç değilse kendi kendilerine düşünüyorlardı, aldatıldıklarını bilmiyor değiller ama, size gelip bir şey sormaya çekiniyorlar. Cecile in askımn önünde uzun süre kararsızlık içinde bocalamanızın başlıca ne deni hiç kuşkusuz çocuklarmızdı, ama işi oluruna bırakarak yavaş yavaş kangan olmasına göz yummak elbette bir çözüm yolu sayılmazdı, tam tersine, yapılması gereken şey, sezgilerinin gerçek olduğunu çocuklarınıza içtenlikle söylemek olacaktır, belki de acı çektirecek bir ameliyat bu, ama karşılığında, kafalarına sinmiş ve yakıp kavurmaya başlayan bir dertten kurtulacaklar, hem de duygularını açığa vurmaktan korkusu olan bir baba örneği olmalısınız çocuklarınıza, bu iyiliğinizi yaşamları boyunca unutmayacaklardır; şu halde biraz da onların iyiliği için daha da kararlı olmamz, biraz da onları düşünerek, gizlenmekten vaz geçmeniz ke-rek. Ortada bırakacak değilsiniz çocuklarınızı, onları hep koruyacaksınız, destek olacaksınız, hiçbir şeyden yoksun olmamaları için çalışıp didineceksiniz; işte o vakit daha çok yaklaşacaklar size, güvensizliğe benzer o tedirginlikten sıyrılmış, dudaklarındaki o kötü gülüş silinmiş olarak gelecekler size, böylece ilişkileriniz kötü duygulardan arınmış olacak.
Odamza girince pencereyi açtınız ve yağmurda farlarm üzerinden bakarak, önce Pantheon un, sonra Julien Hamamlarının yerini aradınız, Parisdeki anıtlar içinde, görür görmez size Cecile i hatırlatan biricik anıttır. Pantheon, sadece adının bir başka Roma tapınağını, Agrippa nın on iki ilahlar adını yaptırdığı tapınağı hatırlatmasından ötürü değil, avrıca tam pencerenizin düzeyine kalan çelenk çelenk saçakaltı kabartmalarının, bunca dekorasyon çabalan içinde, Romada bulunan en başarılı süslemelere son derece yaklaşan bir güzellikte olmasından ötürü; sonra pancurları kapayıp, lavabo-nun bulunduğu bölmeye, ellerinizi yıkamaya gitiğinizde bir de baktınız ki aynanın üstündeki raf bomboş, sabahleyin neyle traş olacağınızı kara kara düşünmeye başladınız ve valizi getirmemekle aptallık ettiğiniz düşüncesi geçti içinizden, oğlanlar henüz çok küçük, böyle şeyler, traş fırçası v. s. bulunmazdı ki onlarda, yirmi dört saatlik sakalla da, yarın sabah Bayan Capnedac in, Lam-bert in ve Bayan Perri in karşısına çıkamayacağınız apaçık bir gerçek olduğuna göre, sabahleyin kahvaltı eder etmez beraber gitmekten başka çare yoktu. Biraz evvel, kapıdan adımınızı atar atmaz, herhalde bunu düşünmüştür Henriette, bu gibi şeylerde şaşılacak derecede keskin bir dikkati vardır çünkü, ama mahsus bir şey dememiştir, kendiniz anlayın da utanın diye, sevgi konusunda olmasa bile (artık iş işten geçti çünkü), günlük yaşamın diğer konularında onsuz yapamayacağınızı daha iyi anlayasınız diye. Henriette in şaşmaz siyasetidir bu, gözünüzü karartıp herhangi bir adım atmanıza engel olmak, çocuklara kötü örnek olabilecek herhangi bir olayı önlemek için izlediği hep o msırık ve bayağı siyaset, hep o maske, çünkü boşanmayı kendisi de istiyor için için, ama buna göğüs gerecek yüreklilik yok onda, arkadaşlarının kendisine acıyarak bakacaklarından, çocuklara sınıf arkadaşlarının söyleyecekleri şeylerden korkuyor, bir türlü göze alamıyor bunu, işte bunun için, kopacak fırtınayı her gün biraz daha uzaklaştırmakta elinden geleni yapıyor, nasıl olsa bir süre sonra tutkunuzun zayıflayacağını, kararlarınızın değişeceğini ve böylece her şeyin yerli yerinde kalacağı m umuyor. Bunu sağlamak için de biteviye ayni tip hilelere başvuruyor, peki başarsa bile ne geçecek eline? Sizi kesin bir yenilgiye uğratmış olmanın acı ürünü mü? Olsa olsa cehennemlik kişilerin saplandıkları zift ve iç sıkıntısı batağına bir başkasını da sürüklemiş olmaktan duyacakları mutsuz zevk olur bu, diyelim ki zafer, ama ne sefil zafer, sonunda yambaşında bulacağı erkek bir yıpratma savaşında gereken direnme gücünü gösterememiş, bundan böyle ancak küçümsenecek bir erkek durumuna düşmüştür, hatta savaşırken duyabileceği küçümsemeden daha derin bir küçümseme duyacağı, horgöre-ceği, yenik bir erkek. işte o vakit büsbütün çekilmez bulacak sizi, aramzdaki uzaklık nefrete dönüşecek, çünkü kendisi istemediği halde, sadece güçsüzlüğünden ötürü, ve o budala arkadaşları yüzünden kapıldığı, sizi de sarmıs olan korku nedeniyle yamnda tutsak yaşadığınızı bilecek, ah, o sistem dolu yüzde nasıl da şimşekler çakar o vakit! Hiç bağışlayabilir mi, yüreksiz olduğunuzu apaçık ortaya koyduktan, ve sizde sevebileceği ne kaldıysa tümünü birden öldürdükten sonra nasıl bağışlar sizi? Metodunda nasıl da direniyor, bir başkasının gözüyle iyiniyet gibi görünebilecek böyle bir tutumla nasıl da ikinizi birden, hem kendini hem sizi dönüşsüz bir yıkıma sürüklemekte! Salonda ışık yandığında, Pantheon un saçakaltı süslenmelerinin en iyi göründüğü pencere yanındaki koltuğa yerleştiniz; radyoda Montverdi nin Orfeo adlı operasından parçalar çalmıyordu; sadece siyah demir şamdam yakmıştınız; kapıdaki buzlu camın ardından, masayı hazırlamakta olan Marce-line in hareketlerini görebiliyordunuz; karsı duvarda Piranese in iki tablosunu seyrediyordunuz, biri «cezaevi Serisinden» bir tabloydu.diğeri mimari yapıtlarla ilgili resimlerden; Cecile le ilişkilerinizin yeni başladığı zamanlarda kurmuş olduğunuz Latin ve Italyan yazarlar kitaphğından Eneide in, Guillaume Bude koleksiyonundan ikinci cildini alıp, altıncı bölümünü açtınız. Tam o sırada, sağ elinin başparmağıyla işaret par mağı mürekkep lekeleri içinde Jacqueline geldi, şöminenin öbür yanına, Fransız yazarlarına ayrılmış büyük kitaplığın yakınında duran koltuğa oturdu, kollarını dizleri üzerinde kavuşturmuş, sıkıntılı bir hali vardı. «Yolculuğun iyi geçti mi baba? Evet Jacqueline im, sen nasılsm bakalım? Yaramazlık yapmadın ya? O Hanımı yine gördün mü?
Hangi hanımı? Hani eskiden bize gelmişti ya, işte o hanım. Bayan Darcella mı? Soyadını bilmiyorum ki. Cecile dediğin hamm. Evet gördüm, niye sordun? Yakında yine gelecek mi buraya? Sanmıyorum Henriette sofranın hazır olduğunu söylemek camlı kanıvı açtığında küçüğe ö-'-le bir baktı ki, Jacqueline kıpkırmızı oldu, ağlamaya başladı, ellerini yıkama bahanesiyle banyoya kaçtı. Bu küçük olayın altmda ne yatıyordu? Sadece basit bir olaylar rastlantısı denemez miydi buna? Ya Jacqueline in kızarması, ağlaması ve kaçması, annesinin ya da sizin dav ranışınız mı allak bullak etmişti böyle çocuğu? Yoksa küçücük kafasında yarattığı bir takım samların tarafınızdan doğrulanması isteğiyle kurnazca sorular mı sormaya kalkışmıştı? Böylece, kimsenin bilmediği bazı şeyleri herkesten evvel kendisi mi öğrenmek istemişti? Yoksa, acaba, yok hayır, gerçeği g'zlemeye çalışmak, dolambaçlı yollara sapmak bir işe yaramazdı artık, insamn kendi kendisine karşı, kendi esenliği adına yersizdi artık böyle bir utançla yaşaması, peki küçük kızınızın sözlerinde, birkaç yıl evveline değin sizi hep sevmis olan, az evvel tatlı bir jestle size yaklaşan ablası Madeleine gibi olmaya özenerek büyüklük tasladığı zamanlar bir yana, sizi sevmekten kendini alamayan bu küçük kızınızın sorularında gizli ve hafiften bir alay yok muydu? Yatağınızda dönüp dururken boyuna bu soru geliyordu aklınıza; öğleden sonra cafe-bar da içtiğiniz üç bardak demli çay y.ol yorgunluğuna rağmen uykunuzu kaçırmıştı. Dışarıda yağmur iyice şiddetlendi, iri iri damlalar cama çarparak, eğik çizgiler halinde aşağı kayıp gidiyor. İngiliz gazetesini katlayarak tekrar cebine sokuyor. Koridorun öbür başından, titrek ve birbiri içine girmiş telgraf tellerini altından yaprak dökmüş bağlarla örtülü tepelerin yamaçlarında, kimi zaman bir ev, kimi zaman bir ağaç kütlesini seçebiliyorsunuz henüz, belli belirsiz. Ama artık tamam, oldu, İşte özgürsünüz. Elbette yoluna konması gereken bazı ufak tefek işler var, zaten bir kaç ay geçmedikçe durum pek oturmuş sayılmaz, ama eşiği aştınız bile. Yarından sonra, pazar sabahı, aşağı yukarı dokuza doğru uyandığınızda, güneş pan-curlarm aralığından sızacak ve kulağınıza gelecek sesler İtalyanca olacak. Herhalde Cecile sizden önce kalkmış olacak, ve bir ibrik dolusu sıcak su hazırlayacak size, uyamr uyanmaz ilk işiniz Cecile in odasından çıkıp, ara kapıdan geçerek, iki geceliğine sizin odanız bilinen bitişik odadaki el sürülmemiş gibi duran yatağı biraz dağıtmak olacak, sonra yıkanacaksınız. Ve kendinizi Roma sokaklarında bulacaksınız, hava güzel olursa, öğle yemeğine kent dışında bir yere, örneğin sonbaharda hiç fırsat bulup gidemediğiniz Villa Adriana ya, ama Cecile isterse plaj restoranlarından birine de gidebilirsiniz, o nasıl isterse öyle olur tabii, çünkü o günün kraliçesi Cecile olacak; havada yağmur sezilirse, elinizle koymuş gibi biliyorsunuz ki Cecile sizi, Romanın ilk sırlarım önünüze sermis olduğu yere,travestere meydanındaki Sainte-Cecile kilisesinde bulunan, Pietro Cavallini nin «Kıyamet Günü»adlı tablosunun önüne sürükleyecektir, oradaki bir cezvit papaz saat on birde, özel bir izinle ziyaretçileri gezdirir. Bu mevsimde Romada bile karanlık erken basacağına göre, eve erken dönersiniz, size kendi eliyle bir akşam yemeği hazırlamak isteyecektir, mutfak hünerlerini göstermeye bayılır çünkü, hem böylece yine erken yatmış olursunuz. Ertesi gün, pazartesi, saat dokuzda Pala is Farnese de bulunması gerekecek, daha ertesi gün ve daha birçok günler, Durieu turizm Bürosundan anlaşma mektubu gelip de, Elçilikteki görevinden ayrılmak için dilekçe vereceği ve bunun onaylanacağı güne değin daha birçok günler; ancak öğleyin buluşabileceksiniz, sabahleyin tek başınıza, Cecile Romadan ayrıldıktan sonra artık birlikte hiç gidemeyeceğinizi müze veya amtlardan birini görmeye gidersiniz, bundan böyle Roma-ya gelip de bu yerleri tekrar gezdiğinizde,
askınızın ilk zamanlarını anma ve kutlama törenleri gibi olacak bu ziyaretler, örneğin, garın karsısındaki Hamamlar müzesine, kuşlarla cıvıl cıvıl o kutsal bahçeye ve Livie yemek salonuna, ama belki de görmediğiniz şeyler kalmıssa Vatikana gidersiniz, hem ziyaret saatleri uymadığından, hem de Cecile le birlikte aldığınız bazı kararlar nedeniyle Cecile in görmeye fırsat bulamadığı bu salonlara daha iyi bakarak, yerinde gezmiş görmüş bir haberci gibi, bu yapıtları sahteleştiren kötü toprak tabakasını sıvırıp. gerçek anlamlarıyla Cecile ulaştırabilmek için. Ayrıca, Vatikana pazartesi şahabı yapacağınız ziyaret, yarın sabahki de öyle ya (gerekirse sizin gözünüzden kaçan yönleri Ce-cile siz yapacağınız ilk ziyaretiniz olacak, demek ki yakında Parise yerleşip de artık Monte delle Farina da sizi beklemeyeceği zamanlar tek başınıza yapmak zorunda kalacağınız ziyaretleri ilki; sanki Cecile in yokluğunu şimdiden haber veren bir tören gibi olacak bu Vatikan ziyareti. Ama bu iki sabahtan yararlanarak gitmeyecek olursanız, bir daha kimbilir ne zaman gidebilirsiniz, böyle dört beş günlük bir kaçamak bir daha kolay kolay elinize geçmez hem belki de Cecile olmayınca, Romaya gelmek için hiçbir istek duymaz olursunuz.. Artık bundan böyle, «Ölümsüz Kent» dedikleri Romanın size çöl gibi gelmesinden, sizi buraya çeken ve bağlayan kadının yokluğunda tüm istek ve gücünüzü yitirmekten korkuyorsunuz. Bunun böyle olacağı az çok belli değil mi, o zaman işler biter bitmez, hafta sonu tatilinden yararlanmayı bile düşünmeden, ilk trene atlayıp dönmekten başka bir istek duymazsınız herhalde, ve eğer cumartesiye rastlamışsa, saat on üç otuz sekizde kalkan ve bu trenden daha hızlı giden (bu pazartesi gene bu trenle döneceksiniz, çünkü üçüncü mevki sadece bunda var) ve geçen pazar günü Parise döndüğünüz trenle, ya birinci mevkiide ya da, umarsınız ki yataklıda hemen dönersiniz. Tamam, karar verdiniz bile, öğleden sonra, imparatorluk devrinden kalma eski anıtların bulunduğu semti gezeceksiniz, veni çağ barok stili Roması, bu eski çağ kalıntılarını ulu yalnızlıklarıyla basbasa bırakmak istermis gibi, bovuna öbür yana doğru kaymakta olduğundan, artık kentin bu vöresm-de adım basında ortavn çıkan eski anıtlardan başka birşey görülmez denebilir. Forum u baştanbaşa geçip, Palatin tepesine tırmanırken, hemen hemen her taş ve tuğla duvar size Cecile in bir sözünü, onunla paylaşmak için okumuş, öğrenmiş olduğunuz bir şeyi hatırlatacak; sonra Septimus Seve-rus sarayından başlayarak, Venüs ve Roma tapınaklarından aşağı inerken, çamlar arasında yükselen Caracalla hamamlarının diş diş kubbelerine dek akşam alaca karanlığının çöküşünü ve Kolise nin içinde gecenin yo-ğunlaşışmı seyredeceksiniz, daha Constan-tin zafertakının yanmdan geçerek, San Gregorio caddesini, sonra Maxime sirki boyunca Dei Cherchi caddesini yürüyeceksiniz; akşam karanlığında soldaki Vesta tapınağını ve karşı yanda kalan Janus Quardifronus zafertakmı seçeceksiniz; böylece Tiber e dek uzanmış olacaksınız ve Palais Farnese e gö türen Giulia caddesine varıncaya dek Ti-ber i izleyeceksiniz, Cecile in çıkmasına bir iki dakika kalmış olacak, bekleyeceksiniz. Koridorun öbür başındaki pencereden, dışarıyı kasıp kavuran yağmurun altında güçlükle seçebildiğiniz upuzun bir yük katarı, tam cama değecek gibi değil de, az öteden geçiyor, önce kömür vagonları, sonra uzun uzun kalaslar, bitmemiş otomobiller, karşılıklı olarak birbirine dayalı, henüz boyanmamış ve, topju iğnelerle tutturulmuş ölü böcek kanatlarını andıran araba tekneleriyle yüklü başka vagonlar, daha sonra pencerelerine demir parmaklık geçirilmiş hayvan vagonları, arkadan, üstleri pas tutmuş, başka yerlere demiryolu döşemek için kullanılacak ufak ufak taşlarla dolu üstü açık vagonlar, ve sinyal feneriyle birlikte, küçücük bir kulesi olan sonuncu vagon; kitaplarma iyice dalmış genç evliler ayaklarını sizin kanapenin altına dek uzatmışlar, profesör koridorda duruyor şimdi, pencere demirine yaslanmış, sigara içiyor, Bir istasyon geçti gitti. Adını okuyamadınız. Solunuzda oturan din adamı kalkıyor, dua kitabını kapayarak, kara kabına yerleştiriyor ve kalktığı yere bırakıyor, sonra sizden özür dileyerek geçiyor, sürme kapıyı az daha aralayarak, koridorda, sağınızdaki aralığa sokuluyor, ve gözden kayboluyor. Saat on bir, on bir dakika sonra Dijon da duracaksınız, acaba orada mı iniyor? Otuz beş yaşlarında olmalı; güçlü kuvvetli; pek sakin bir tip değil; saatlerce köşesinde
oturup durmaktan sıkılmış görünüyordu demin, duası bitti mi acaba, yoksa bıktı mı okuya okuya? Ne gizlenmedir şu kara kisve! Çok şey söyler, orası öyle ama, bu açıklamanın gerisinde daha neler neler gizlidir! Bu kişi bir cez-vit papazı mıdır, bir kolejde öğretmen mi, bir köy papazı mıdır, yoksa bir kentin bölge papazı mı? bilinmez. Gerçi üzerindeki şu kara kıvrımlar, bir kiliseye bağlı olduğunu gös terir, her gün belli sayıda dualar okuduğu ve dinsel törenleri yönettiği kanısını verebilir size, ama yaşamı üzerine, gününün birçok saatini dolduran uğraşıları, ilişkide bulunduğu çevre üzerine ne söyler bu giysi? Nereye gidiyor acaba? Halinden Dijon da inmeyeceği anlaşılıyor, ama şu siyah belge çanatsmdan başka birşeyi olmadığma göre, Dijon dan daha uzağa gitmeyecek demektir; onun da sizin gibi bir kadınla buluşmaya gittiği pek akla yakın değil; olsa olsa ailesine, diyelim ki ihtiyar annesine gitmiştir; herkes gibi onların da tatili olsa gerek, onların da zevk için yolculuk yaptıkları olur herhalde, ama bu mevsimde... Mesleğiyle de ilgili olmasa gerek bu yolculuğu, yani sizin meslek dediğiniz, ama onun yaşamı demek olan şey; neden Parisden kalkıp da Di-jon a gitmesi gerekmiştir, işte bu nokta hiç anlaşılmıyor, eğer konferans vermeye giden bir aydın kişiyse iş değişir; belki de araştırma yapmak için Richelieu sokağındaki «Bibloatheque Nationale»e geliyordur zaman zaman, belki de geçen pazartesi, kütüphanenin yakmlarmda bir yerde karşılaştınız; ama hiç de o tiplere benzemiyor. Hukuk profesörü sizden yana dönüyor; içeri giriyor; yerine oturuyor; cebinden çıkardığı gözlük kılıfından bir güderi parçası alarak yine gözlük camlarını silmeye başlıyor. İşte bu kişilerin, yüzlerinden anlaşılmasa bile, giysilerinden, okudukları kitaplardan, hal ve tavırlarından, ya profesör ya da bilimsel araştırıcılar sınıfından oldukları az çok anlaşılıyor; örneğin bu adam,oysa öteki, o kara lata, kutsal yağ, bir de şu dua kitabı herşeyi karanlığa gömmüş. Şimdi Romaya gideceğe pek benzemiyorsa da, daha evvel gitmiştir yada günün birinde gitmek, papacığınm yüzünü görmek ve kentin sokaklarından geveze sinek sürüleri gibi vızıldayan, kimi semiz kimi sıska, kimi tıfıl kimi moruk o cübbeliler alayına katılmak düşünü kuruyordur hep, bu düşle yaşıyordur. Romayı görmüşse bile, veya bir gün görecekse, Cecile in size iki yıldır tanıttığı Romadan apayrı bir Roma olacaktır bu. Genç koca gözlerini Assimil İtalien den ayırıyor, karşıdaki yerin boşalmış olduğunu, yambaşındaki genç karısının artık dergisiyle oyalanmadığını görüyor; şu anda Guide Bleu yü karıştırmakta, önüne bir kent planı açtı, hemen tanıdınız, Roma, Ayaklarınızı toplayarak, kompartımana girmekte olan din adamına yol açıyorsunuz; oturduğu yere bırakıp gittiği dua kitabını alıyor, ama hiç açmadan ceplerinden birine sokuyor ve yağmuru seyretmeye başlıyor. Yüzünden okunan sıkıntı, boğum boğum kaslı parmaklarının gerilmesinden anlaşılan bu sinirli hal hangi nedenlere bağlanabilir acaba?. İçin için ve derinden duyulan bir çeşit eksiklik mi, yoksa şu giysinin simgelediği şeylerin topuna birden duyduğu bir çeşit insansızlık mı, belki de seçtiği bu yolun kendi yolu olmadığını anlamıştır, ve hatta herkim için olursa olsun bu yolun bir çıkmaz olduğunu düşünmekle beraber gerçeği bir türlü benimseyemiyordur da, hayıflanı-yordur buna?/ Belki de geçici ve ikinci planda b'r takım güçlüklerin etkisidir bu sadece. Birdenbire bir hüzün çöktü yüzüne, bu da Parise, hasta bir yakınını görmeye gitmiş olabileceği sanısına pek güzel uyar, ama kendisinin Parisde oturduğu ve hasta akrabasını yoklamaya Dmon a va da Bourg a gitmekte olduğu da düşünülebilir. Belki de yaşanmış bir olavın anısından gelmivordur bu gerginlik, korkudur belki bu, zaten az evel vüzüne çöken karanlık yasanmış bir şeyin gölgesi olmaktan çok geleceğin gölgesiydi, olabilir ki onu da Önemli bir karar beklemektedir, belki de şu anda, daha doğrusu demin, dualarına tekrar dalacağı yerde, siz öyle yapacak sanıyordunuz, kitabı bıkkın bikkın cebine soktuğu anda, sizin bu yolculukla atmış olduğunuz adımdan daha önemli bir adım atmış, şu duaları, şu giysiyi silkip atmaya karar vermiştir, belki kendini birden boşlukta buluverecek ama, evelce kendisine dehşet ve ürküntü veren özgürlüğün koynunda, yeniden doğmuş gibi bir duygu içinde.
Şimdi oldukça sakinleşmiş görünüyor, dua mırıldanmakta; yaşamı boyunca terk etmeyecek bu kara latayı; küçük bir kolejde etüd öğretmenliği yapıyordur; oğullarınız yaşındaki çocuklara cezalar vermekle ge çiriyordur günlerini, çok iyi futbol oynadığından, çevresinde seviliyor, sayılıyordur. Karşımzda oturan ve soldaki camdan dışarı bakmakta olan profesör istasyonun yaklaştığını haber veren bir şey görmüş olacak, ayağa kalktı, paltosunu giyiyor, çantasmı koltuğuna sıkıştırıyor, Ingiliz de hazırlanıyor, valizini indirmekte, elinizle koymuş gibi biliyorsunuz ki bir şarap firmasında temsilci bu adam, sonbahar ürününden satınal-mak için gelmiştir. Raylar, telgraf direkleri sıklaşıyor; Di-jon un evleri görünmeye başladı. Uyuşan ayaklarınızı biraz kımıldatmak istiyorsunuz. Gare de Lyon dan almış olduğunuz ve henüz açmadığınız roman solunuz, da duruyor, kalktığınız yere doğru itiyorsunuz kitabı, çıkarıyorsunuz. Ikinci bölüm DÖRT VAGONDAN ATLAR ATLAMAZ içinize işlemiş olan nemli havanın etkisiyle hala ür-periyorsunuz, dışarıdayken tam önünde dikildiğiniz koridor penceresinin altında asılı duran ve tam sırtınıza gelen levhada, evet iyice dikkat etmiştiniz, Dijon, Modane, Tu-rin, Genes, Rome, Naples, Messine ve Sy-racuse (genç evliler Syracuse e gidiyorlar herhalde) okunuyordu, şimdi ikisi birlikte, tam karşınıza gelen pencerenin önündeler, camı indirmişler, rayları ve gittikçe şiddetlenen yağmurun altında, az ötede, kımıldamaya çalışan bir treni daha iyi görebilmek için dışarı sarkıyorlar. Erkek başını kaldırıyor; Panbheon meydanı on beş numaranın yemek salonundaki masanızın rengindeki kupkuru saclarında yağmur damlacıkları ışıldıyor, kadın saçlarındaki kasım güneşine daldırıyor parmaklarını ve kaküllerini silkeliyor, tıpkı Cecile in, saçlarını düzeltirken, siyah kehlibardan pul pul yılanlarına parmaklarını daldırdığı gibi, ve Henriette in, yıllarca evvel gençliğinde yaptığı gibi. Din adamı dua kitabını çıkardı, kitabın dış kabı, kanapenin üzerinde, demin yerinizi belli etmek için koyduğunuz romanın pek yakınında, sanki atılmış gibi duruyor, etajere koymak üzere romanı alıyorsunuz, tek kelime okumadan, başparmağmızı sayfaların ucuna dayayarak, yaprakları birbiri ardından, çabuk çabuk geçirtiyorsunuz, hani öğrenciyken, küçük sinema dergileriyle oynarken sınıfda yapardınız ya, işte öyle, ama şimdi, resimlerin hareket eder gibi olduğunu görmek için yapmıyorsunuz bunu, garın ve trenin şu hayhuyu içinde, dönen sayfaların çıkardığı ve yağmur sesini andıran o tatlı hışırtıyı duymak istiyorsunuz sadece. Kara latasına gömülmüş oturuyor, giysinin kıvrımları lavdan bir heykelin üzerindeymiş gibi hareketsiz şimdi, yağmur altındaki manzaraya, elektrik direklerine bakmıyor artık, onca hiçbir yeniliği olmayan, bıktırıcı şeylerdir belki bunlar, sayfa uçlarının meydana getirdiği dilimin içine daldırdığı iri yarı işaret parmağıyla hafifçe bükülüyor yapraklar, tam yerinize otururken gözleriniz karşılaştı,ama o size değil, biraz önce inen profesörün yerinde, karşınızda oturan kişiye bakıyor boyuna, vagon pankartlarını okumaya daldığınız sırada girmiş olmalı kompartımana, pek fazla ıslanmamış olan açık gri paltosu hala sırtında, Italyan olduğu kesinlikle söylenebilir, sadece cebinden bir «La Stampa» gazetesi çıkarması değil, aynı zamanda, sıcaklık yayan metal selinin dondurulmuş gibi duran baklava biçimi dalgaları üzerinde duran pabuçlarının siyahlı beyazlı ve sivri burunlu oluşu da doğruluyor bunu. Genç evliler camı yukarı çektikten sonra yerlerine oturdular. Baştan ayağa siyahlar giymiş, kıpır kıpır, ufak tefek, yüzü şimdiden kırışmış bir kadm, başında iri topuzlu iğnelerle ve tüllerle süslü şapkası, bir elinde hasırörgü bir valiz ve zembil, diğeriyle, kırmızı bir eşarpla örtülmüş sepeti taşıyan on yaşlarında bir oğlanm elinden tutarak içeri giriyor, din adamıyla sizin aranızdaki boş yere yerleşir yerleşmez derinden bir iç çekiyor. Hoparlörden gelen çatlak bir ses anonsu şöyle bitiriyor: «...Chambery, Modane ve İtalyan, yolcular lütfen kompartımanlara; dikkat tren hareket etmek üzeredir», son dakikada hızla çarpılan bir kapının şaklaması; gidiyorsunuz.
Pabuçlarının beyaz deriden olan kısmında yuvarlak yuvarlak birkaç çamur lekesi sırıtıyor; İtalyadan güzel bir havada ayrılmıştır; belki de sizin gibi geçen pazar günü, ve yanına başka ayakkabı almamıştır. işte beyaz kasketi ve beyaz ceketiyle restoran memuru öğle yemeği için ilk servisi tercih edenlere, evli çift öyle istedi, mavi fiş, saat birden sonraki ikinci servise kalanlara ise pembe fiş dağıtıyor, Italyanla birlikte siz ikinci servise kalıyorsunuz, aşağı yukarı sizin yaşınızda, kuşkusuz kazancı sizinki kadar iyi değil, herhalde Dijon dan İtalyaya hardal ve Clos-Vaugeot şarabı satan bir ticaretevinde temsilcidir. Boynunda kobalt mavisi bir koşkolu var, ve deminki hukuk profesörünün, Fakülte kitaplığından almış olabileceği, kaba ve siyah bezle ciltlenmiş bir sürü kitapla tıklım tık-iık dolu, mat kırmızı renkte, üzeri mürekkep lekeleriyle kaplı çantasının yerini almış olan yol çantası da tıpatıp aynı kobalt mavisinden. içine koyduğu tuvalet eşyaları neler olabilir? Pek tabii bir elektrikli tras makinesi (siz bir türlü alışamadınız), yanında hiç değilse bir kat pijama, sonra, sadece İtal yada satılan o pek şık gömleklerden birkaç tane, ve Le Corso bulavarındaki vitrinlerde ipek kılıflar içinde satıldığını gördüğünüz o deri terliklerden bir çift, ve sonra, olsa olsa dosyalar, belgeler, daktiloda yazılmış renk renk kağıtlar, projeler, döküm defterleri, mektuplar, faturalar. Gelecek istasyonlardan birinde ineceğini sandığınız din adamının yanıbaşına oturmuş olan siyahlı kadın (apaydınlık genç çiftin karsısında ne karanlık ve yadırgatıcı bir çift oldular!), solunuzda oturan ve şimdiden sabırsızlanmaya başlayan, aşağı sarkan ayaklarım birbirine çarpıp duran küçük oğlanla (tıpkı sizin Thomas nm küçüklüğü), kendisi arasında sıkışıp kalmış olan sepetin üstündeki eşarbı kaldırıyor su anda. işte Gevrey-Chambertin istasyonu geçti. Koridorda ise, kompartımanların birinden çıkıp ötekine dalan garsonun beyaz ceketini görüyorsunuz; ömür yandaki pencereden, ye niden iri iri yağmur damlalarıyla, ağır ağır, kararsız, ürpere ürpere, kimizaman yokola-rak, karmakarışık eğri çizgi demetleri halinde süzülen damlacıklarla puslanan camın ardından, bir sütçü kamyonu, çizik çizik olmuş esmer bir fon üzerinde daha koyu görünen, artık pek seçilemez olan bir takım çizgiler arasından hayal meyal süzülüp gidiyor. Pazartesi akşamı Palais Farnese den çıkar çıkmaz, Cecile in gözleri sizi arayacak, ve benyuar biçimi çeşmelerden birinin başında, şırıl şırıl akan suların sesini dinler bulacak, alaca karanlıkta, hemen hemen ıssızlaşmış meydanı geçerek size koşup gelişini seyrettiğinizi görecek, Le Campo dei Fi-ori de tek satıcı kalmamış olacak ve, kentin canlılığım, ışıklarını, tramvayların gürültüsünü, neon lambalarıyla donatılmış tabelaları ancak Vittorio Emmanuele caddesine vardığınızda bulacaksımz; ama yemekten evvel daha bir saatlik vaktiniz olacağına göre, bu pek alışılmış yoldan gideceğinize, belki de daracık loş sokaklardan, şuraya buraya saparak, ağır ağır ve yolunuzu olabildiğince uzatarak, kolunuz Cecile in belinde, ya da omuzuna sarılmış, gezeceksiniz, tıpkı şu genç evlilerin, Romaya gidiyorlarsa Romada, Syracuse e gidiyorlarsa Syracuse -de gezecekleri gibi, akşamları dolaşmaya çıka Romalı genç sevgililer gibi, siz de o her yana dağılmış sevgililer seline, bir gençlik banyosuna dalarcasına katılacaksınız, ve Ti-ber nehrini izlerken, sığ ve kapkara sularda yansılanan ışıkların titreştiğini görmek için zaman zaman duracak, kıvıdaki duvara vas-lanıp bakacaksınız, bu sırada üzerlerinde dansedilen «ponton» (*) lardan, aksam rüzgarıyla uzaklara savrulan beylik bir müziği Geniş ve üzeri dümdüz bir çeşit yüzer sal. Çev. ğin yankıları gelecek kulağınıza, Sant.Ange-lo köprüsüne dek uzandığınızda, günısığında öylesine özentisiz ve bembeyaz görünen heykeller, gece ışığında donmuş mürekkep lekeleri ve yadırgatıcı bir takım görüntüler gibi fark edilecek, sonra yine loş sokaklara dalarak, Romanın belkemiği olan Piazza Ne-vona ya çıkacaksınız tekrar, Bernin çeşmesinin ışıklandırılmış olduğunu göreceksiniz ve yakınında bir yerde oturacaksınız, teraslara pek oturamazsınız, hem hava biraz se-rinlemiştir o saatte, hem de dışarıdaki masa lar içeri alınmıştır herhalde, hiç değilse Tre Scalini restoranına gidip pencere yakınındaki masalardan birine oturur, «orvieto» (*) nun en alasını içebilirsiniz, iste orada Ce-cile e, öğleden sonra ne yaptığınızı en ince ayrıntılara dek anlatmak istersiniz, öyle ya bu kez sadece kendisi için gelmiş olduğunuza, gün boyu ayrı kaldığınız halde bir dakikanızı bile Scabelli nin işlerine vermediğinize, bu yolculuğunuzu hiç de Scabelli adına yapmadığınıza iyice inanmalı, çünkü birlikte kuracağınız bu yeni yaşamın özüne yalan şöyle dursun
en ufacık bir kuşku gölgesi bile karışmamalı hem de Cecile le birlikte Romada Romayı konuşabilmeniz için son bir fırsat olacak bu. Gerçekten öyle; artık Cecile Romadan ayrılacak ya, karar verilip, tarihler belli olduktan ve gereken isler yoluna konduktan sonra, diyelim ki haftaya pazartesi akşamı, olmazsa en geç bir iki hafta sonra, veya Romaya tekrar geldiğinizde (onu Romada son görüşünüz olacak bu), sanki artık Cecile Romada değilmiş gibi gelecek size, gerçi o son günler süresince tamdığı ve sevdiği yerleri anılarına iyice bağlayabilmek için tekrar gezip görmek isteyecektir ama, artık izlenimlerini derinleştirmeye, zenginleştirmeye çalışmayacak. Böylece, bundan böyle, Cecile yerine siz Romalı olacaksınız, işte bunun için, daha Romadayken ve Roma anıları Paris yaşamıy la örtülüp canlılığını yitirmeden evvel sizi elinden geldiğince yararlandırsın istiyorsunuz bilgilerinden, istiyorsunuz ki Romadaki bu son günlerini, bu fazla kazanılmış zamanı (gerekirse uzatsın bu süreyi, yeni görevine başlamadan evvel biraz tatil yapsın) sizin sevdiğiniz ve henüz görmediği yerleri tanımakla geçirsin, şimdiye dek hiç ayak basmadığı Vatikanı, sadece katolik kilisesine duyduğu genel nefretten ötürü değil de (bu yeterli bir açıklama olmaz çünkü), ayrıca, sizi tanıdığından bu yana Vatikan Sitesini, vicdan özgürlüğü konusunda içtenlikle ileri sürdüğünüz kamtlara rağmen, ve görünüşte biraz da haklı olarak, sizin Henriette -ten ayrılmanıza engel olan, yaşamınızı yeniden kurmanızı ve gitgide üzerinize çökmekte olan o ihtiyar adam havasını silkip atmanızı yasaklayan şeylerin bir simgesi gibi gördüğünden ötürü, şimdiye dek hiç ayak basmadığı Vatikanı da gezsin, bu müzede her seye rağmen ilginç bazı şeyleri görsün, tanısın. Artık verdiğiniz bu karar ve yapmakta olduğunuz bu yolculukla, Cecile e iyice göstermiş olacaksınız ki, bu türlü zincirlerin tü- (*) Tanınmış bir İtalyan şarabı. münü kırrraş bulunuyorsunuz, o heykeller ve resimler, Cecile in size kavuşabilmek için aşmak zorunda kalacağı birer engel, sizi bağımsız hale sokmak için aşmak zorunda kalacağı birer set olmaktan çıkmıştır gerek, bundan böyle gönül rahatlığıyla girebilir Va-tikana, zaten girmesi gerek, binalarıyla, bekçileriyle ve ziyaretçileriyle belki de sinirlerini bozacak olan bu Cite yi ve yapıtlarım tanıması gerek; tanısın ki, Romada doğan bu ruh kaynaşması ve beraberlik, kökleri Romada olmakla beraber bir başka yerde, her ikinizin de kopamayacağımz yurt bildiğiniz Paris de gelişecek ve serpilecek olan askınız, doğduğu ve filizlendiği bu toprak larda daha da kökleşsin, güçlensin. Koridorun ötesinde, yağmur damlalarından dokunmuş örtünün perdelediği camı ardında gördüğünüz bir alüminyum parıltısından anlıyorsunuz ki gittikçe yaklaşmakta olan şey trenle karşıt yönde ilerlemektedir, işte arkada kaldı bile, bir akaryakıt kamyonuymuş meğer. Daha şiddetli bir sarsıntının etkisiyle bir kol düğmesi metal çubuğa sürçerek tanlıyor birden. Yağmurdan sırsıklam camın ötesinde, bir göl sularındaki yansılanmaları andıran görüntüler ortasında ışıksız damlarla birlikte bir çan kulesinin üçgen üçgen hayalleri ağır ağır dönmekte. Cecile le öğle yemeğinizi yediğiniz Tre Scalini restoramndan çıktığınızda, pek tatlı bir hava vardı, biraz serin olmasa insan kendini ağustosta sanabilirdi; Dört Nehirler Çeşmesi güneşte sikir sikirdi. Bırakıp gidiyorsunuz diye, pazar öğleden sonrasını yapayalnız geçirecek diye sızlanıyordu. Pazartesi sabahı Parisde, işinizin başında bulunmanızın çok önemli olduğunu söyleyerek ve nedenlerini bir bir sayarak yatıştırmaya çalışıyordunuz Cecile i, bir telgraf çekerek gecikeceğinizi bildirmek yakışık almaz diyordunuz, üstelik bu gecikme pek bir şeye yaramayacaktı, çünkü nasıl olsa pazartesi günü kalkan ve bu kez dönüşünüzde binmeyi tasarladığınız yirmi üç otuz tre-niy le gitmek zorunda kalacaktınız. «Oysa ben, seninle Parıse gidebilmek, seni günde beş dakika olsun, hatta gizlice görebilme için herşeyi bırakıp gitmeye hazı-rımö Ah, biliyorum, senin için Romalı bir dosttan başka bir şey değilim* ben, buna rağmen seni sevmem çılgınlık, senin gözünde benden başka hiçbir şeyin önemi oftnadığı-nı söylediğinde, tersini gösteren bir sürü kanıl ortadayken yine sana inanıyorum, seni bağışlıyorum, deliyim ben,deli.»
İst ebunun üzerine, Parisde kendisine is bulmak için elinizden geleni yapmakta olduğunuzu, ilk fırsatta kendisini Parise götüreceğinizi, Henriette ten gürültüsüz patırtısız ayrılacağınızı ve birlikte yaşayacağınızı söylemiştiniz Cecile e. Şimdi buna gerçekten karar verdinizse bile, çevrenizdekilere sorup soruşturup uygun bir iş aradınızsa ve buldunuzsa, böy-lece Cecile söyledikleriniz su anda gerçekleşmiş bulunuyorsa bile, henüz o zaman bu yönde tek adım atmış değildiniz, netleşmemiş bir tasarıydı bu sadece, gerçekleştirmeyi hep bir sonraki haftaya, bir sonraki yolculuğunuza atıyordunuz. O anda size pek haksızca bir şey gibi gelen o mahzun bakışlarından anlıyordunuz ki Cecile de biliyordu bunu böyle olduğunu, onun için de hiçbir şey demedi, Sant Andrea della Valle kilisesinin karşısındaki taksi durağına sessizce, yönelmişti vakit ilerdiyodu çünkü, daha Albergo Quirinale ye uğrayıp valizi almak gerekiyordu. Garda, birinci mevkiin gıcır gıcır basamaklarından birine atlayıp, gidiş yönünde, koridordan yana köşede ayırdığınız yere, uçsuz bucaksız uzanan saydam gar salonundan almış olduğunuz gazetelerle birlikte bir polis romanını bıraktıktan ve valizi üstündeki fileye yerleştirdikten sonra, Ce-cile i bir kez daha öpmek için aşağı atladığınızda, belki cevabınız değişir umuduyla: «Peki ne zaman geleceksin?» diye tekrar sorduğunuda (işte değişti şimdi cevabınız, ama o zaman bunu bilmiyordunuz ve Cecile i huzuru kavuşturmak elinizde değildi), evvelde nve ezbere bildiği, Roma da bulunduğunuz sürece belki yirmi kez vermiş olduğunuz cevabı yine tekrarladınız: «Ne yazık ki aralık sonundan evel gelemem», hiç de öyle olmadı işte; sanki Cecile olacağı evvelden sezinlemiş gibi, sanki şu günlerde oluşmakta olan şeyler içine doğmuş gibi, o mahzun havadan sıyrılarak gülmeye başladı, ve tren sarsılırken: «Hadi iyi yolculuklar, beni unutma» dedi, ve aranızda açılan, gittikçe büyüyen uzak lıkta yavaş yavaş ufalıp gidişine bakıp kaldınız. Sonra içeri girdiniz, yerinize oturdunuz, Parise dek boş kalan yerin tam karşısına ve duvarda asılı bir resmin, Sixtine kilisesi resimlerinden bir motifi, gözlerini gizlemeye çalışan bir cehennemliği canlandıran renkli fotoğraf m tam önüne; sonra Julien I Apos-tat nın mektuplarına dalıp gittiniz- Piza ya vardığınızda güneş batmak üzereydi; Cenova da akşam yemeğinizi yerken yağmur yağıyordu ve camın ardında damlacıkların gittikçe çoğaldığını gördünüz; sabah bire doğru sınırdan geçtiniz, sonra ışıklar söndürüldü ve sabahm beşine değin rahat rahat uyudunuz; sağınızdaki mavi perdeyi aralayıp baktığınızda, yaklaşmakta olduğunuz bir istasyonun ışıkları gecenin derin karanlığını yer yer deliyordu, tren yavaşlamış olduğundan yazıyı okumakta güçlük çekmediniz : Tournus. Yağmurdan puslanan camın ardında, biteviye geçen monoton telgraf direkleri dizisine ani ve daha belirli bir nota gibi katılan, üzeri dama tahtası gibi kare kare bölünmüş yusyuvarlak bir sinyal levhası çeyrek devir yaparak dönüyor. Sağ elinizi dayamış olduğunuz küllüğün kapağı şiddetli bir sarsıntıyla atıyor. Koridorun ötesinde, bir «Wilson sis Odasmun ağır ve titrek zerreciklerden meydana gelen yörüngelerini andıran minik ırmaklar demetiyle yol yol olmuş camın ardından, üstü örtülü bir kamyon sarımtırak su birikintileri arasından, dört yana kıyasıya çamur saçarak geçip gidiyor. Bu kez ne Alberto Quirinale ye uğramak, ne de yemekten sonra telaş etmek zorunda kalacaksınız, böylece kalan vaktinizi Monte delle Farina caddesi elli altı numarada, C -cile in odasında geçirebilirsiniz, yakında Cecile in bırakıp gideceği ve artık ya bir, ya iki kez görebileceğiniz odada. Konuşmanızın başlıca konusu yeni yaşamınızın ayarlanması olacak, Cecile in Pa-rise nasıl yerleşeceği sorununa gelince, henüz iyice aydınlığa kavuşmamış olan bu noktadan söz etmeyi son dakikalara bırakmayı tercih edersiniz, gerçi ne sürebileceğiniz bazı olanaklar yok değil: ocak ayında bir yıllığına Amerikaya gidecek olan Martel ailesinin dairesi boşalana değin, Pantheon meydanı on üç numaradaki, şimdilik boş olan bekar odasını teklif edebilirsiniz, evinize o derece yakın oluşu korkunç bir durum tabii, ya da bir otel odası, gerçi her ikinizin de düşünüzde yaşattığınız şeyler değil bunlar ama, yine de birkaç hafta idare edilebilir,
Martel ler dairelerini size seve seve verirler herhalde, ama tedbirli olmalısınız, herseyi olduğu gibi bilmeleri iyi olmaz, görünüşte durumunuzu canla basla benimser görünseler bile içlerinden ne düşünecekleri pek kestirilemez, ve daha sonra, şubatta Mar silyaya yerleşecek olan Dumont un küçük dairesine geçebilirsiniz, gerçi biraz dar, konforlu değil, yeri de iç açıcı sayılmaz ama, başka yer bulamayacak olursanız, pekala istediğiniz biçime sokulabilir. tşte durum bu diyeceksiniz Cecile e, ve yeni baştan genç evlilerin problemleriyle uğraşmanız gerekecek, ama olabilir ki önünüzdeki günlerde daha başka olanaklar ortaya çıkar, gazete ilanlarını yakından izleyeceksiniz, uygun bir şey bulursanız hemenharekete geçeceksiniz, hatta Cecile geldiğinde her şeyi hazır bulsun diye boya ve badana işlerini yaptırmaya bile başlayacaksınız. Cecile in yatağında, Dikilitaş ve Zafer-takı fotoğraflarının altına yan yana uzanmış sevişirken, henüz durum iyice kesinleşmemiş de olsa, satınalacağınız mobilyaları, mutfak eşyalarını konuşacaksınız, sayısız susmalarla bölünecek sözcükleriniz, ve cümleleriniz, az sonra kalkıp, daha trene epeyce vakit olduğu halde, ev sahibine uğrayıp, hiç yatmamış olacağınız, sadece sabahları girip yatağa dağınık bir hava vermekle yetineceğiniz bitişik odamn hesabını ödeyeceksiniz, sonra garın yolunu tutacaksınız, ağır olmasın diye son derece dikkat ettiğiniz şu valiz elinizde olacağma göre yaya gidemezsiniz, taksi tutmak gerekecek, bunun için de ya Sant andrea della Valle kilisesinin önünde, ya da Largo Argentina da epeyce beklemek zorunda kalacaksınız, çünkü on bire doğru taksiler seyrek geçmeye başlar. Işıl ısıl garda, üzerinde «Piza, Cenova, Torino, Modana, Pariği» levhası bulunan üçüncü mevki vagonlardan birine girip, şimdiki gibi, koridordan yana, gidiş yönünde bir köşe bulduktan sonra, peronda bekleyen Cecile in yamna ineceksiniz, belki de size soracak : «Peki ne zaman geleceksin?» ama bambaşka bir tonda ve apayrı bir anlamda, artık aranıza girecek uzaklığın mutluluğunuza engel olamayacağı o gecede kendisine vereceğiniz cevap, geçen pazar günü, öğleden sonra verdiğiniz cevap olacak: «Ne yazık 'ki aralık sonundan evvel gelemem», ama içinizde, pek yakında mutlu olacağınız ve bu sıkıntılı, gergin havadan uzak, birbirinize kesin olarak kavuşacağınız inancını duyarak ve gülümseyerek, bir başka türlü söyleceksiniz bu sözleri. Son dakikaya değin kollarınızda sıkacaksın Cecile i, çünkü bu kez, gecenin o saatlerinde ve pek konforlu olmayan bu trenin kalkacağı dakikada, olağanüstü bir raslan-tı sonucu Scabelli den önemli bir 'kişi iki adım ötenizde bulunsa bile, yine de sizi tarayabileceği korkusu olmaz içinizde; basamakları tüm düdük çalarken tırmanacaksınız, ve camını indirmiş olacağınız bir pencereden, tren gardan çıkarken, Cecile in size doğru koşuşuna, gücü yettiğince işaretler edişine, heyecandan ve koşmaktan kıpkırmızı soluk soluğa kalışma bakacaksınız, sonra rahat bir gece geçirmek üzere kompartımana yerleştiğinizde, kafanız Cecile le o denli dolu olacak ki hiçbir sey okuyamaz olacaksınız, yolcuların herbirinin yüzünde, hatta banliyö istasyonlarında, Roma Tusco-lana, Roma Ostiense, Roma Travestere trenlerini beklemekte olan yolcuların yüzlerinde bile, hep Cecile in gülümseyen dudaklarını göreceksiniz- Sonra yolculardan biri ışığın söndürülmesini isteyecek. Yağmur biraz yatıştığından, artık damlaların pek puslandırmadığı camın ötesinden, sizinkine benzer bir Citroen arabanın geçtiğini görebiliyorsunuz, kapkara çamura bulanmış ve önündeki silgeçleri gözalırca-sına gidip gelen araba, demiryolundan uzaklaşıyor, üstü örtülü bir harmanın ardında ve koridorun öbür başından görünen bağların arasında gözden kayboluyor, elindeki çıngırağı sallaya sallaya garson geçiyor koridordan. Genç karı koca irkildiler, ama yolculuklara karısından daha alışık olan genç adam, henüz erken olduğunu, garson turunu tamamlayıp dönerken kalkmalarının daha uygun olacağını söyledi. Saatinize bakıyorsunuz : on biri elli üç geçiyor, dört dakika var Chalon a, yemeğe gitmenize ise tam bir saat Solunuzda oturan çocuk çukulatasını kıtırdatırken, eriyen tablet parmaklarına sıvaşmaya başlıyor, o vakit siyahlı kadın birkaç yıl sonra Henriette tıpkı ona benzeyecek, olsa olsa biraz daha sık olabilir o kadar, su siyah giysilerden bir ton daha açık bir ton daha az kapanık griler giyer herhalde çantasından bir mendil çıkarıp küçüğe usul usul sorular sorarak ellerini siliyor, sonra sepetten bir bisküvit paketi çıkararak gümüş
rengi yaldızlı kağıdı yırtıyor, içinden bir tane alıp çocuğa veriyor, belki oüln belki de torunudur, yeğeni de olabilir, belki de başka bir şeyidir, titreşip duran ve sıcaklık yayan metalin üzerine bir parça bisküvit düşürüyor çocuk. Din adamı kitabından ayırıyor gözlerini, bir esnemeyi geçiştiriyor, sol elini kösedeki maroken yastığa davıvor ve bir parmaerıvla «Dışarı sarmak tehlikelidir» yazılı levhaya usul usul vuruvor, sonra omuzlarını arkalığa dayayarak ileri geri sürtüyor, arkava yaslanıyor, tekrar dikleşiyor, ve Chalon un evleri geçmeye başladığı sırada yine kitabına dalıyor. Demin yerinize oturmuş olan adam giriyor içeri, iki kanape arasında sarhoş gibi yalpalayarak, siyah yağmurluğunu giyiyor, birden sendeliyor ve omuzunuza tutunarak dengesini buluyor. Şimdi artık tam bir hareketsizlik ve ses sizlik, sadece yüksek tonda bir iki konuşma, bir iki gıoırtı ve sürçme sesi büsbütün büyüyor bu sessizlikte, camlarda damlacıklar kesildi, titreşmez oldu artık. Ticaret temsilcisi kötü bir deri taklidi olan ve köşeleri kalınca beslenmiş kızılımsı renk mukavva valizini fileden kolayca indiriyor. içine bir sürü eşantiyon doldurmuştur herhalde: fırçalar? Konserveler? belki de çeşitli deterjanlar? Genellikle bu türden işadamları pek uzun yolculuk yapmazlar; kısa kısa duraklarla kentten kente dolaşırlar ve baktıkları bölgenin yakınında bağlı oldukları bir merkez bulunur- Scabelli nin taşra temsilcileri hiç çıkmazlar uzak yolculuklara; görevli olarak Parise geldikleri bile yoktur, çokluk denetleyiciler onların bulundukları bölgelere giderler, bu ticaret temsilcisinin herhangi bir firmada denetleyici olabileceği pek akla kırk yılda bir piyasaya kaliteli mal süren, yakın değil. Belki de kötü örgütlenmiş ve çoğu zaman kötü imalat yapan, kenarda köşede kalmış önemsiz iş yerlerinden biridir bu, ama belki de bu memur tatile gidiyordur (ne de mevsimi ya!) ya da ailesini görmeye, belki de bir kadınla buluşacak, ne tip bir kadın, hangi pis sokakta oturur, ne tip bir otelin dayalı döşeli odasmda halde yiyecek vardır içinde, dünden artmış biraz katık ve meyve gibi şeyler, peki gün boyu hep elinde taşıyamaz ya bunları, müşterilerine giderken nereye bırakacak paketi, emanete bırakama, almazlar; ama niçin almasınlar, hem belki de tanıdıkları vardır burada, olabilir ki hanımı ve çocuklarıyla birlikte bu kentte oturuyordur (nun da parmağında, sizin gibi, artık görmenize engel olduğu yeni evli genç adam gibi, ve tam karşınızda oturan Italyan gibi, bir alyansı var), belki de karısını aldatıyordur da, ruhu bile duymuyor sanıyordur, ama gerçekte kocasını böyle Parise çeken şeyin ne olduğunu pekala biliyordur kadm, ne var ki huzuru kaçmasın diye kocasının yalanlarına çokluk inanmış görünüyordur, kafa sallıyordur ama arada bir fırtınalar koparıyordur. Kapıda tıpkı onun tipinde, onunkine benzer bir valiz taşıyan bir başka adam beliriyor, ondan daha yaşlıca, daha kızıl yüzlü-daha enine boyuna, gelmesi için ona uzaktan uzağa sesleniyor ticaret temsilcisi, demin bitişik kompartımanda rastladığı ve sizin tercih ettiğiniz köseyi size bırakıp yanma gittiği tanıdık buydu herhalde. Yanıbaşımzda oturan küçük oğlan, ortadan ikiye kesilerek araşma, birazı dışarı sarkan bir jambon dilimi sıkıştırılmış ekmeği hırsla ısırıyor. Sırtında haki renk palto, sırsıklam olmuş genç bir asker içeri süzülüyor, çevreyi pek yadırgamış görünüyor, elinde tuttuğu ve boyanmış tahtadan küçük bir kasayı fileye kaldırıyor, sonra Italyanın yanıbaşına oturuyor. Birdenbire gürleyen düdük sesi; telgraf direklerinin ve iskeledeki tahta kanapelerin hareket ettiği görülüyor. Yine başladı gürültü ve yalpa. İstasyonu geçtik bile. Demir yoluyla karayolunun kesiştiği bir geçitte beklemekte olan otomobiller- Ve işte Chalon -un son evleri. Zil sesinin tekrar duyulmasıyla, ellerinde birer mavi fiş, paltosuz insanlar alayı hareket halindeki yemek salonuna ve yemek lere doğru sökün ediyor. Once yeni gelin kalkıyor, İtalya üzerine Guide Bleu sünü kalktığı yere bırakıyor, aynada saçlarmı düzelttikten sonra kocasıyla birlikte çıkıyorlar.
Dul kadm sepetinden bir parça kaser peyniri çıkarıp ince ince dilimliyor; din adamı kapadığı dua kitabını kabına yerleştirmekte. İşte Varennes-le Grand istasyonu. Koridorda duran beyaz ceketli ve şapkalı garsonun sırtını görüyorsunuz. Yağmurun yeniden puslandırmaya başladığı camın ötesinde, bir okul binasından fırlayan öğrenci alayı. Tavandaki globun içinde küçük mavi ampûl yanarken, kompartımanda sizden başka, ağızları açık uyumakta olan iki kişi daha vardı, bir adam ve bir kadın: kalkıp, bir İtalyan sigarası içmeye koridora çıktınız. Tournus ü geçeliden beri tek ışığa rastlanmıyordu kırlarda; vagonun pencerelerinden ^amaçlara vuran ışık dörtgenleri içinden kayıp gidiyordu otlar. Cecile i görmüştünüz düşünüzde; ama hiç de hoş değildi bu düş; gar peronunda vedalaştığınız sırada gördüğünüz o güvensiz ve sitemli bakışları girmişti düşünüze, acı çekiyordunuz- Zaten ne olursa olsnu Henriette ten ayrılmak istemenizin nedeni, Cecüe in en önem siz sözlerine, en ulak jestlerine dek sınmış olan o sitemli hali değil miydi. Bundan böyle ne zaman Romaya gitseniz bunu mu bulacaktınız artık? Artık huzur haram mıydı size Romada, kentinizi taptaze ve apaydınlık bir aşkın içtenliğine bırakıp da gençliği yeniden tatmanız kısmet olmayacak mıydı bu kentte? Korunmuş sandığınız bu son sığınağa da mı sokulmuştu ihtiyarlığın pençesi? Bundan böyle, bu ikileşmiş sitem, bu ikileşmiş hmç ve korkaklığınızı yüzünüze vuran bu iki suçlama arasmda bocalayıp duracak mıydınız? Tam iki yıldır, kurulduğunu, pekiştiğini, ve her Roma yolculuğunuzda gittikçe güzelleştiğini gördüğünüz bu barınağı zedeleyecek, günün birinde tuzbuz edecek bu ufacık çatlağın büyümesine seyirci mi kalacaktınız? Sizi birinci kadından nefret ettiren o «şüphe likeni», bir çırpıda kökleyip atma yürekliliğini gösteremiyorsunuz diye şimdi de diğerinin yüzünde bitecek, yayılacaktı da buna göz yumacaktıınz, öyle mi? Gerçekten, Henriette in yüzüne yerleşerek sinsi sinsi yayılan o amansız çıban, korkunç bir maske gibi bürümüştü yüzünü, öyle ki ağız çevresine doğru gittikçe katılaşarak, onu konuşamaz hale sokmuştu (ağzından çıkan her söz, sanki günden güne kalınlaşmakta olan bir duvaırn ardından, yada gittikçe daha dikenli, daha batıcı çalıların kapladığı bir çölden geliyordu), ve öpüşlerinize sadece alışkanlıkla cevap verir hale gelen o dudaklar granittenmiş gibi kaskatı, buz gibiydi artık, göz çevrelerine yayılan katılaşma ise, adeta perde inmiş gibi Hen-riette in bakışlarını değiştirmişti, elbette isterdiniz bu çıbanı kökünden kazımayı, ama korkuyordunuz, ameliyat masası önündeki bir cerrah gibi, neşteri canlı hücrelere çalmaktan, ve dokunur dokunmaz, yıllardır birikmiş acıların birden fışkıracağından korkuyordunuz. Ne var ki derinlere işlemiş, irinleşmiş bu müthiş dert, ancak bu türlü bir arıtmayla kurutulabilir, yoksa, eliniz kolunuz bağlı bek ler durursanız, çıban daha da yayılacaktır, sonunda boğazınıza dek batmış olacaksınız bu derde, ve Cecile in yüzüne de bulaşacak cüzzam... Şimdiden Cecile in yüzüne çöken o sitemlerin gölgesi bile korku vericiydi, bu iki kadından birini seçmenin zamanı gelmişti artık daha doğrusu bu seçme kesinlikle ve çoktan yapılmıştı şu halde bunu bir karara bağlamak bu kararı bildirmek ilan etmek gerekti, Henriette in acı çekmesi, çocukların sarsılmaları pahasına da olsa yapmalıydınız bunu, gerek Henriette ve çocuklar için, gerek kendiniz için biricik şifa, ve Cecile in sağlığını koruyacak tek çare buydu; ama nasıl da güçtü bu kararı vermek, neşter nasü da titriyordu elinizde! Ah, şu son günlerde aksilikler üst üste gelmeseydi, içinde boğulduğunuz o anlatılmaz tatsızlık çıkmasaydı, pekala gelecek haftaya, bir sonraki yolculuğa atabilirdiniz bu işi; kaçamak yollara sapar, Henriette in oldum olası içinden geçirdiği gibi, Cecile in ise yeni yeni anlamaya başladığı gibi, korkak ve uyuşukça sıyrılırdınız işin içinden, ama artık gereken adımı attığınıza göre Cecile bu gözle bakamaz size; Parisde işler bu türlü bir gelişme göster meşeydi, peşinizi hiç bırakmayan o sese, sizi biteviye sıkıştıran o sızlanmalara, o yardım çağırılarına düşünüze girerek size azap çektiren bu yüze rağmen, mutluluğunuza gitmekte böylesine acele davranmazdmız; düşünüze giren bu yüz, vagonun pencerelerinden yamaçlara vuran
ışık dörtgenleri içinden kayıp giden ot-larm arasında belirip siliniyordu, düşünme-meye çalışıyordunuz artık, kalbinize bıçak gibi saplanan ve içinizde ulumaya başlayan acıyı susturmaya çalışıyordunuz. Peronda son dakikadaki gülüşünü düşünerek avunmaya çalıştınız,.nafile, bir sonra ki yolculuğunuzda, aralık ayında gittiğinizde, bu gülüşün buruklaştığını, daha sonraki vedalaşmalarda ise apaçık bir alaya dönüştüğünü şimdiden görür gibi oluyordunuz. Cecile i kafanızdan uzaklaştırmak, aranıza giren uzaklığın sisine gömmek, boğmak için, zifiri karanlığa dikmiştiniz artık gözlerinizi, evler ve ağaçlar koyu koyu kütleler halinde ve toprağa sıvaşık davar sürüleri gibi geçip gidiyordu, istasyonların ışıklarına, pankartlar, peron saatlerine asılıp kalıyordu dikkatiniz: Sannecey, Varennes-le Grand, Chalon un alabildiğine uzayıp giden iskeleleri, tren kimi zaman hiç yavaşlamadan geçip gidiyordu, Fontaines-Mercury Rully; sonra adamakıllı yorgun ve bitkin, tekrar uyuyabileceğinizi umarak, birinci mevki kompartımana girdiniz, kapıyı çekip yerinize oturdunuz; sağınızdaki camı örten mavi perdeyi araladığınızda, istasyon fenerleri görünüyordu, tren yavaşlamış olduğundan Chagny de olduğunuzu anladınız. Artık gittikçe ufalan damlacıklarla benek benek camın ötesinden geçiveren köy, sennecy olsa gerek. Din adamı ayağa kalkı-yro, filde duran belge çantasını alıyor, fermuarını aralayarak dua kitabını içine yerleştiriyor, tekrar yerine oturuyor. Sıcaklık yayan metal zemin üzerinde, bir bisküvit kırıntısı, baklava biçimi dilimlerden birinin tam ortasında, siyahlı kadımn pabuçlarıyla genç askerin postalları arasında, iyi yana gidip geliyor, paltosunun düğmelerini çözüyor asker, ayaklarını iki yana açarak dirseklerini dizleri üzerine dayıyor ve koridora bakmaya başlıyor. Üçüncü mevki kompartımanda uyandığınızda, tavanda mavi ampûl ışırken Cecile karşınızda uyumaktaydı, uykuya dalmış üç turist yolcu daha vardı kompartımanda. Sonra, tan ağarmaya başlarken, saate baktınız, beşe gelmemişti henüz; gök dupduru ve yeşilimsiydi, her tünelin bitiminde biraz daha aydınlanan bir yeşil- Koridor penceresinden, iki tepenin arasından Venüs gezegenini gördünüz ve, Tar-quinia istasyonu uzakta belirirken, pencere yarımdaki iki yolcu kımıldadılar, gerindiler, sonra biri storu yukarı itince, kendi kendine ve ağır ağır kalktı perde, gittikçe pembeleşen bir ışıkta Cecile in yüzü yavaş yavaş aydınlandı, belirlendi, kımıldamaya başladı Cecile, doğruldu, gözlerini açarak bir anlığına size baktı tanıyamadan, nereden olduğunu anlamaya çalışıyordu sanki, sonunda gülümsedi. Bir gün öncesi, sabahleyin, darmadağınık saçları ve gergin yüz hatlarıyla Henri-ette in uyamşını düşündünüz, Cecile le ki-yasladmız, hemen hemen dokunulmamış gibi duran, gecenin sarsıntılarıyla ve başını dayamış olduğu arkalığa sürtünerek hafifçe gevşemiş simsiyah saç örgüleri, sabah ışığında pırıl prıl, alnını çevreliyordu ve arzu uyandıran zengin bir gölge halesi çizerek yanaklarından aşağı inerken, kırışıksız, ipek gibi teninin, dudaklarımn ve gözlerinin parıltısında titreşimler yapıyordu sanki, önce kısa bir süre dalgın ve kararsız, kısık duran gözleri canlamvermişti birden, hem de yepyeni bir şey, bir gün öncesi olmayan, güven dolu bir sevinç dolmuştu gözlerine, bu değişiklikten sorumlu tutuyordunuz kendinizi. «Geceyi burda mı geçirdiniz siz?» Çenenize dokunduğunuzda, elinize törpü gibi geldiğinden, bir dakika sonra döneceğinizi söylerek çıktınız, gidiş yönüne karşıt yönde ilerleyerek, Parisde binmiş olduğunuz ve artık bomboş olan birinci mevki kompartımana girdiniz, valizi kanapenin üzerine indirerek, traş takımının bulunduğu torbayı çıkardınız, işiniz bitince, hemen hemen tüm perdeleri açılmış olan vagonların içinden geçe geçe Cecile in yanma döndünüz, siz yokken rujunu tazelemiş, gevşeyen örgülerini düzeltmişti Cecile, henüz adının Cecile olduğunu bilmediğiniz Cecile. Roma Travestere yi, sonra Tiber nehrim, sabah güneşinde ışıldayan Cestius Piramidini ve Roma Ostiense yi, soma Roma Tus-calana yı, daha sonra La Porte Majeure ü geçtiniz, baştanbaşa cam saydam Roma garına vardığınızda Cecile in inmesine yardım ettiniz paketlerini taşıdınız, gar holünü birlikte geçtiniz, kendisine kahvaltı ikram ettiniz ve bu sırada, yeni yeni ışımaya başlayan güneşin aydmlattığı
Diocletien Hamamlarını, cam panoların ardından birlikte seyrettiniz; sonra, sizinle aynı taksiye binmesi için üstelediniz ve Monte delle Fari-na caddesi, elli altı numaraya, hemen hemen yabancısı olduğunuz bu semte ayak basmanız işte böyle oldu. Henüz adım söylememişti; o da sizinkini bilmiyordu, buluşmanızdan söz edilmemişti hiç, bununla beraber, Nationale caddesini taksiyle geçip, Albergo Quirinale oteline yaklaşırken, günün birinde tekrar karşılaşacağınız ve serüvenin burda bitmeyeceği inancı vardı içinizde, adını o zaman öğrenirdiniz, o da sizinkini öğrenirdi, birbirinize adres verir, bir yerde buluşmayı kararlaştırırdınız, içinizde güçlü bir duygu, bir gün, Cecile in az evvel girdiği eve girmekle kalmayıp, oturduğu semti ve Romanın henüz bilmediğiniz büyük bir kısmını onunla tanıyacağınızı söylüyordu size. Gün boyunca gezerken, konuşurken, yüzü gözünüzün önünden gitmedi hiç, gece dügünüze girdi ve ertesi gün elinizde olmadan Monte della Farina yakınlarında dolaşıp durdunuz, hatta bir ara, yarın sabah yapacağınız gibi elli altı numarayı gözlediniz, onu dunuz hep, ama gülünç olmak korkusuyla pencerelerden birinde göreceğinizi umuyor- (yıllardır böyle davranışlarda bulunmuş değildiniz), ve görür de sinirlenir, kendisine asılan biri gibi sizi tersler, böylece her şey yıkılır korkusuyla, çekilip gitmeye razı oldunuz, ve günün birinde kavuşmayı talihe bıraktınız. Sıcaklık yayan metal zemin üzerindeki bisküvit kırıntısı genç askerin postalları altında eziliyor. Din adamı cebinden cüzdamm çıkardı, parasmı sayıyor. Artık damlacıkların iyice seyrekleştiği camın ardında bir kilise ve bir köy gittikçe size doğru geliyor, buranın Tournus olduğunu biliyorsunuz- Tavandaki globun içinde, küçük mavi ampül ışımaktaydı. Hava sıcak ve ağırdı, nefesiniz daralıyordu; kompartımandaki diğer iki yolcu, şiddetli rüzgarda sallanan mey-valar gibi, başları bir sağa bir sola gidip gelerek uykuyu sürdürmekteydiler, sonra biri, tıknazca olanı, birden uyandı, ayağa kalktı ve sendeleyerek kapıya doğru ilerledi. Bir türlü peşinizi bırakmayan Cecile in yüzünü uzaklaştırmaya çalışırken, bu sefer Parisdeki aileniz karsınıza dikilerek sizi bunaltmaya başladı, ve onların hayalini kovmaya çalışırken, görevinizle ilgili diğer hayaller sökün etti, artık çıkamıyordunuz bu üçgenin içinden. Ah sabah olsaydı da, bir şeyler okuyabilecek, hiç değilse ilginizi herhangi bir eşyaya çevirebilecek hale gelseydiniz, ama henüz uyumakta olan bir kadın vardı kompartımanda, karanlıkta ne gözlerini ne de yüzünü seçebiliyordunuz, ne saçının ne de giysilerinin rengini görebiliyordunuz, belki de akşam bir ara görmüştünüz de sonra unutup gitmiştiniz varlığım, gidiş yönünde, pencere yanındaki köşede, hafifçe aşağı kaymış maroken yastığın gizlediği, tortop, belirsiz bir kütle gibi duruyordu, hafif ve kısık bir ses çıkararak, düzenli soluyuşlarla uyumaktaydı, rahatsız etmekten çekiniyordunuz, kı-mıldayamıyordunuz. Aralık kalmış kapıdan, içinde binlerce toz zerreciğinin kaynaştığı sarımtırak bir ışık düzlemi uzanıyordu içeri, ve sağ dizinizi karanlıktan sıyırarak, belirlerken, zeminde biçimlenen bir ışık trapezi, kompartımana dönen iri yarı adamın gölgesiyle yer yer silindi, sürme kapıya yaslanmış duran adamın sağ bacağını, ceketinin sağ kolunu, gömleğinin hafifçe örselenmiş manşetini, fildişi kol-düğmesini ve «gauloises» değil de «Natio-nele» paketini çıkarmak üzere cebine soktuğu elini iyice seçebiliyordunuz artık; sonra top top ve burula burula yükselen, kompartımana dolmak isterken, gökyüzünde dağılıp giden dumanlara dalıp gittiğiniz sırada, ani bir sarsıntı Dijon a gelmiş olduğunuzu haber verdi. Bir iki gıcırtının ve yuvarlanan cisimlerin zaman zaman çıkardığı aralıklı gürültülerin böldüğü sessizlikte, pencere yanındaki kadının uyandığını gördünüz, yamba-şındaki storu oynatarak bir iki santim yukarı ittiğinde, ve tam tren kalkarken, ortalık ağarmaya başladığından, tan renkleri henüz ortaya çıkmasa bile, gri ve incecik bir ışık şeridi belirdi camda, gittikçe daha parıltılı ve yavaş yavaş büyüyerek. Biraz sonra, stor iyice kalktığında, gökyüzünün bulutlandığım gördünüz, camda su damlacıkları minik çemberler çizmeye başlamıştı bile.
Tavandaki mavi ampul ve koridorun sarımtırak ışıkları söndürülmüş artık; birer birer açılan kapılardan, uykulu gözlerini aça aça yolcular çıkıyordu, perdeler birer birer aralamyordu. Restorana kahve içmeye gittiniz, ama insanı bir anda canlandıran, kahvesi bol o güzelim espresso nun yerine soluk mavi ve bir parmak kalınlığındaki porselen fincanda, siyahımsı bir su bulacağınızı önceden bile bile, ve yanında, başka hiçbir yerde görmediğiniz, acayip, üçer üçer jelatin kağıdma sarılmış o dörtköşe peksimetlerden geleceğini bile bile. Dışarıda, yağmurun altında kasap giden Pontainebleau ormanındaki ağaçların üzerinde kalan son yapraklar rüzgarda demet demet koparak, erguvan rengi ve kızıl kümeler halinde, yarasa sürüleri gibi, ağır ağır uçuşarak düşüyordu, nerde bu ağaçların birkaç gün evvelki alımı? Demin baktığınızda, haşin dalların ucunda sallanan, artık diken diken olmuş, titrek, belli belirsiz bir iki lekecik, bir zamanlar en çıplak alanlara ve çalılıklara dek sere serpe ve bol bol yayılmış olan o debdebenin uzak izleriydi sanki, şu öbek öbek ormanın ve şu ulu ağaçların geçirmekte olduğu sarsmtıya bakarak, Fontaineb-leau efsanesinin kahramanından «Avcı»nm hayalini görür gibi oluyordunuz, bir zamanlar muhteşem giysiler içinde, atının sırtında dimdik duran levent şövalye, zamanla lime lime olmuş giysileriyle, rüzgarda dalgalanan şurdan burdan kopuk sırma ve şeritlerin donuklaşmış bir alev yığınını ve salkım saçak saçak hatırlatan hercümerci içinde, iskelete dönmüş atı üstünde gidiyordu sanki, lif lif olmuş sarkık etleri arasından, kömürleşmeye yüztutmuş ıslak gürgen dallarına benzeyen kapkara kemikleri fırlıyordu atın, bir açılıp bir kapanan kayışlan erimiş, üzerinden dökülüyordu, bir ara o unutulmaz sızlanışı kulağınızda yankılanır gibi oldu: «Sesimi duyuyor musunuz?» Artık, Paris yakınlarındaydmız, gri duvarlar, makasçı kulübeleri, içiçe girmiş raylar, banliyö trenleri, iskeleler ve gar saati.- Yağmur damlalarının gittikçe seyrekleştiği camın ardında ve gökyüzünde beliren ışıklı bir alanın tam altında evler, telgraf direkleri, toprak, evlerden çıkmakta olan insanlar, bir araba ve önünde atı, altından geçtiğiniz köprünün üstünden trenyolunu aşıp giden bir otomobil şimdi daha da net görünüyor. Paltolu iki genç, ellerinde valizleri, koridora çıkıyorlar. Senozan istasyonu. Din adamı cüzdanında duran biletini çıkarıp paralarını saydıktan sonra, cüzdanı kara latasının cebine yerleştirdi, artık siyah paltosunun düğmelerini ilikliyor, boynundaki yün örgü kaşkolü sıkıştırıyor ve arkasında kalan pencereden Macon un evleri sökün etmeye başladığı sırada, tıka basa doldurulmuş, bir hayli uğraştığı halde kapaya-madığı belge çantasını koltuğuna sıkıştırıyor, bir süre metal çubuğa tutunduktan sonra, tabanlarının havaya kaldıra kaldıra, siyahlı kadının önünden, genç askerle küçük çocuğun ve gazetesinin sayfasını çevirmekte olan italyanla sizin aranızdan geçip gidiyor. Tren iyice durana dek, koridor penceresinin önünde hiç kımıldamadan duruyor. Kötü deriden yapılmış şu belge çantasında dua kitabından başka ne vardır acaba? Bir sürü kitap? Eğer bir kolejde öğretmenlik yapıyor da, biraz sonra orada öğle yemeğini yiyip, saat ikide sizin Henri ve Tho-mas ya benzer haylaz oğlancıklarla ders yapacaksa, bunla ders kitaplarıdır, bakılacak ödev kağıtları da olabilir, belki de imla ödev leri, kırmızı kalemle alaca bulaca olmuş ödevler: «Sıfırın altında», «çok zayıf», «sıfır», altı sertçe çizilmiş ve yanına iki üç ünlem birden konmuş, «Velinize imzalatıp geri getirin» gibi notlar, ama belki de kompozisvon ödevleridir bunlar: «Arkadaşlarınızdan birine bir mektup yazarak tatili nasıl geçirdiğinizi anlatınız» (yok havır, tatilden döneli cok oluyor: bu tip konular öğretim yılımn ilk haftasında verilir), «Italvan yazı makineleri firsasımn Paris temsilcisisiniz, Romadaki müdürünüze, dört gün tatil yapmak istediğinizi bildiriniz», fikir var ama plan yok» «İmlaya dikkat din», «Çümleniz çok uzun», «İleri sürdüğünüz nedenler müdürünüzce uygun görülecek nitelikte değil,» ya da şöyle bir konu: «Adınız Leon Delmont, Sevgiliniz Cecile Darcella ya bir mektup yazarak, Parisde kendisine uygun bir iş bulduğunuzu bildiriniz», «Hiç aşık olmadınız belli» Peki ya kendisi ne anlar aşktan?
Aşktan yanıp tutuşuyordur belki de, ve yeryüzünde biricik kurtuluşu gibi gördüğü aşkıyla kilise arasında, ayrılacak olursa her şeyini elinden alacak olan kilise ile askı arasında paramparça olmaktadır benliği. «Karınızdan ayrılmaya karar verdiniz, durumu kendisine yazdınız», «canlandırmak istediğiniz kişiyi yaşayamıyorsunuz». «Bir cezvit papazısınız, bir üst derecedeki kişiye mezhepten ayrılma kararınızı bildiriniz». Biri pencereyi açtı, hoparlürün sesi iyice net geliyor: «.-.Chambery, Saint-Jean-de -Maurienne, Saint- Michel-Valloire, Modane, ve İtalya, yolcular lütfen içeri...» Şu mantosuz ve valizsiz yolcular, vagon-restoran dan, birinci servisten dönüyor olmalı, tamam, işte genç evliler, bu sırada perondaki memur vagonun kapılarını hızla çarpıyor, rüzgarda sallanan bir kaymağacı gibi yalpalıyor. Dul kadm sepetinden çıkardığı elmayı soyup, küçük oğlana dilim dilim yediriyor, dizine yaymış olduğu gazetenin üstüne kabukları dikkatle biriktiriyor, işi bitince gazete parçasını buruşturuyor, tortop ederek ve çakımn ağzını kağıda sürterek sildikten sonra kanapenin altına fırlatıyor çakıyı da kapayıp el çantasına atıyor, sonra pencereye doğru, din adamının kalktığı köşeye kayıyor usulca, küçük oğlan da biraz uzaklaşıyor, parmaklarını eme eme meyvasım çiğnediği sırada, kompartımanı bir elma kokusudur alıyor. Pont-de Veyle istasyonu. Koridorda, pencerenin bakır çubuğuna abanmış iki genç birbirlerinin sigarasını yakıyorlar. Genç kocanın, sıcaklık yayan metal zemin üzerinde duran açık sarı kauçuk ayakkaplarmın sol teki, ezilmiş bisküvit kırıntısının bıraktığı ve ayakkabıyla aynı renk olan lekeyi tam tamına örtüyor. Trende karşılaşmanızdan sonra bir aydan fazla zaman geçmişti ve Cecile i hemen hemen unutmuştunuz ki, eylül müydü ekim miydi pek iyi hatırlamıyorsunuz, güneşin olanca güzelliğiyle parladığı ve oldukça sıcak geçen bir günün akşamı, Scabelli nin bir sürü pürüzlü sorunlarıyla uğraşıp, işleri yoluna koyduktan sonra, Le Corso bulvarındaki bir restoranda, ateş pahasına satıldığı halde pek bir şeye benzemeyen bir şişe şarapla birlikte yemeğinizi tek başınıza yemiştiniz ve biraz kendinize gelmek için Mecene konser salonunun tam karşısında, Merulana sokağı başında bulunan bir sinemaya, şimdi adını bile hatırlamadığınız bir Fransız filmini görmeye gitmiştiniz, tam gişenin önünde rastladınız ona, hiçbir şey yokmuş gibi selamladı sizi, yukarı birlikte çıktınız, yer gösteren kadın beraber olduğunu anlayarak yan yana iki koltuk gösterdi- Filim başladıktan bir kaç dakika sonra, salonun üstü yavaş yavaş açıldı (*), artık siz perdeyi değil, gökyüzünü seyrediyordunuz, gece mavisi renginde, içinde binlerce yıldızın titreştiği bir şerit gibi, gittikçe genişliyordu gök, salon boşluğuna zaman zaman serinletici esintiler inerken, yıldızların görünüşü bir tavan gibi. Sinemadan çıkınca, birlikte bir şey içmeyi rica ettiniz Cecile den, Veneto caddesine gitmek üzere bindiğiniz taksi Sainte-Marie Majeure den, Dört Nehirler caddesini kıvrılırken, ona adınızı söylediniz, Paris adresinizle birlikte sizi Romada kolayca bulabileceği bir adres verdiniz; sonra iç açıcı renkler ve şık şık giysiler içinde kaynaşan kalabalığın arasından geçerken birden coştunuz, ertesi günü öğle yemeğini Tre Scali-ni restoranında birlikte yemenizin sizin için bir zevk olacağım söylediniz. Böylece.ertesi sabah, Scabelli merkez binasına gitmezden evvel büyük Postaneye uğrayıp, Henriette e bir tel çekerek pazartesinden evvel dönemeyeceğinizi bildirdiniz, ve saat on bire doğru, restoranm önündeki en uç masadan gördünüz Cecile i, meydanın öbür başındaydı, Dört Nehirler Çesmesin -nde yüzmekte olan küçük oğlanlar, heybetli dev heykellerin yambasmda minik noktalar gibi kalıyordu, o zamanlar Cavalcanti nin şiirlerini tanımış olsaydınız, yaklaşırken hava- (*) istenildiğinde salonun tavanı kaldırılarak açıkhava sineması haline sokulabilen bir yazlık sinema. Çev. yı parıltısıyla titreştiriyor derdiniz Cecile için. Çantasıyla şapkasını yanıbaşmdaki, hint palmiyesinden yapılmış sandalyeye koyarak, karşınıza oturdu, ince uzun ve narin ellerini koyduğu bembeyaz örtünün üstündeki çiçekler bardakların arasında hafif hafif kımıldarken, çevrenizdeki yüksek yüksek yapıların masaya düşen gölgesi ikinizi birlikte sarıyor, sanki
varlığınızı benimsiyor ve duygularınızı kamçılıyordu, bir zamanlar saray sirki olan bu meydan net bir çizgiyle iki dilime bölünmüştü sanki bu gölgeyle. Bir insan seli, konuşma ve jestlerine ara vermeksizin gölgeden aydınlığa geçerken, giysi renklerinin yamp sönüşüne, saçlarm ve entarilerin önce koyu koyu kıvrımlarla, sonra beklenmedik ışıltılarla, bu beyazımsı ışıkta görülmemiş bir nüans zenginliği yaratmasına bakıp kaldınız bir süre. Karşınızda duran meydanın, çeşmenin, kiliseyle birlikte iki oval kulesinin ve uzaklardan süzülüp gelen dinsel müziğin güzelliğini birlikte övdünüz, birlikte Romayı duymanızın başlangıcıydı bu, önce on yedinci yıldan kalma anıtlar üzerinde konuştunuz, ve Cecile in size «cazip köseleri» tanıtmak istemesi üzerine, Borromini nin yapıtı olan kiliselerden başlayarak aksama dek süren ve daha başlangıçta her ikinizi sevgiyle saran, tatlı bir gezinti yaptınız o gün. Sıcaklık yayan metal zemin üzerinde, tortop buruşturulmuş gazete parçası italya-nin pabuçlarına değin yuvarlamp geliyor. Haki renk paltosu iyice kurumuş olan genç asker kalkıp, dışarı çıkıyor. Lokomotifin bulunduğu yönde ilerlemekte olan bir adam, başını içeri uzatıyor, sonra hemen çekiliyor, kompartımanı şaşırdı galiba. Mevsim kış olmakla beraber tabiatta hiçbir şeyin eksikliği duyulmuyordu; yine tam bu bölgeden, Macon la Bourg arasından geçmekteydi tren, aşağı yukarı tam bu saatlerdi; öğle yemeğinizi ilk serviste yemiştiniz ve üçüncü mevkideki kompartımanınızı aramaktaydınız; her duruşunuzda Henriet-te, daha ilerlemek gerektiğini söylüyordu ve hep haklı çıkıyordu; ama siz aldırmıyor, önünüze gelen her kompartımanın kapısını açıp (kuş gibi hafifçecikti kapılar, nerde o zamanki güç kuvvet!) baktıktan sonra, yanıldığınızı anlayarak kapıyordunuz, Az daha kendi kompartımanınızdan geçip gidecektiniz tanıyamadan, bıraktığınız yolculardan hiçbiri yoktu çünkü; yeni binen yolcular arasında dört çocuklu bir aile, oturduğunuz yere bırakıp gittiğiniz kitapları alıp güzelce üstteki etajere yerleştirmişler ve yerinize oturmuşlardı. Koridorda dikilerek, tarlaları, üzüm bağlarını, kopkoyu ve öbek öbek korulukları, alçaldıkça kararan göğü, Bourg a yaklaşırken düşmeye başlayan karı, camlara çarparak ezilen ve pencere çerçevelerinde birikmeye başlayan kar taneciklerini seyrederek Cham-bery ye dek bekledikten sonra, tıpkı şu yeni evliler gibi, Henriette pencere yanma siz de yambaşma oturdunuz, ama yine gidiş yönünde. Artık dinmiş olan kar, süt kıvamında ve beyazlığındaki göğün altında uzanan dağları, ağaçları, evlerin ve istasyonların damlarım baştanbaşa örtmüştü, buz gibi camlarda yoğunlaşan buğuyu durmadan silmek gerekiyordu. Geceleyin, sınır istasyonundan geçerken, iyi ayarlanmamış radyatörün ısısı az geldiğinden, ikiniz de mantolarınıza sarınıp oturdunuz, başını omuzunuza bırakarak uyudu Henriette. Gidiş yönünün tersine yürümekte olan bir başka adam başını içeri uzatıyor ve lıemen çekiyor. Genç asker kompartımana döndü, yerine oturmakta. Ve metal zemin üzerinde sallamp duran tortop gazeteye pabucuyla vurarak, kanapenin altına yuvarlamaktan alamıyor kendini. Kendisine bir mektup yazarak,bir sonraki yolculuğunuzun tarihini bildirdiniz, ilk mektubunuzdu bu, ve şimdiki yazışmalarınızın tonunda değildi henüz, önceleri «Hanımefendi» diye-başlarken, «Sevgili Cecile» demeye başladınız, zamanla bunun yerini sevgililer arasında kullanılan o takma adlar aldı, «siz»de «sen» oldu, ve artık mektupları bitirirken nezaket sözleri yerine öpücükler yollar oldunuz birbirinize. Cevabını Albergo Quirinale ye yazmasını rica etmiştiniz, gelir gelmez buldunuz mektubunu, kendisini Palais Farnese in önünden alabileceğinizi isterseniz Travestere deki, kendisinin pek beğendiği küçük bir restorana gidebileceğinizi yazıyordu. Alışmıştı artık buna; her gidişinizde buluştunuz; sonbahar geldi, ardından kış; müzikten hoşlandığınızı söylediğinizden, konser ler için yer ayırtıyordu; sizi düşünerek sinema programlarını izlemeye ve Romada geçireceğiniz boş zamanlarınızı değerlendirecek ayarlamalar yapmaya koyulmuştu.
İlk olarak Borromini nin yapıtı olan kiliseleri gezmekle işe başlamanız kendiliğinden oluvermişti, Cecile bunu ayarlamış falan değildi (sonraları Romayı, siz onun için o sizin için, incelemeye koyulduğunuzda anlamıştınız bunu), zamanla hareket noktası olarak başka kiliseler ve yapıtları seçtiniz; örneğin, bir gün Palais Borghese yakınlarındaki, elden düşme değerli yapıtların satıldığı bir kitabevinde (bir iki gün sonra Cecile in tekrar uğrayıp, size isim günü armağanı olarak «La Construction et lae Prison» adlı, şimdi Pantheon meydanı on bes numaranın salonunun süsleyen tabloları aldığı kitabevi bu) Piranese in tarihsel kalıntılar üstüne bir kitabını bulup karıştırmıştınız, ve aşağı yukarı Pannini nin Louvre daki imgesel tablolarında konu olarak aldığı bu yapıtlar kıs boyunca oyaladı sizi, bu tas ve tuğla yığınlarını bir bir ve yakından gördünüz, incelediniz, anlamaya çalıştınız birlikte. Ve bir akşam üzeri - Appia bulvarınday-dınız, rüzgarın soğuğu iliklerinize işlemişti, Cecilia Metella nm mezarım incelediğiniz sırada güneş birden batıvermisti; kent ve surlar toz gibi ve kan rengi bir sis içinde kalmıştı, aylardır beklemekte olduğunuz şeyi yaptı Cecile, evinde çay içmenizi teklif etti, ve Monte della Farina caddesi, elli altı numaranın eşiğini iste böyle aşmış oldunuz, dört kat merdiven çıktıktan sonra, Ponte ailesinin, siyah büfeler, üzerinde buklet yünlü kumaştan kılıf geçirilmiş koltuklar, çeşitli reklam firmalarının duvar takvimleri (Scabelli nin ki de vardı) ve dinsel resimlerle dolu olan dairesini geçerek, Cecile in öylesine iç açıcı, fransızca ve İtalyanca kitaplarla dolu kitaplığıyla, Paris fotoğraflarıyla, renk renk çizgili kumaştan divan örtüsüyle öylesine bambaşka ve şipşirin döşenmiş odasına girdiniz. Şöminenin yamnda bir kucak odun duruyordu, ateş yakmayı üzerinize aldığınızı bildirdiniz, ama savaş yıllarından bu yana bu işi yapmaya unutmuştunuz; epey uzun sürdü. Oda sıcaktı artık; koltuğa gömülmüş, (V'cilı 'm hazırladığı çayı yudumlarken, bir hoş hissediyordunuz kendinizi; tatlı bir rahatlama sarmıştı varlığınızı; parlayan alevlere, bunların cam ve porselen kaplardaki yansımalarına, ayakkaplarını çıkarıp divana yaşlanmış, dirseği üzerinde doğrularak kızar iniş ekmeğe yağ sürmekte olan Cecile in, göz 1 erinize pek yakın duran gözlerindeki ışıltılara bakıyordunuz hep. Kıtır kıtır ekmeğe sürten bıçağın çıkardı ğı sesle birlikte şöminenin uğultusu geliyordu kulağınıza; belli belirsiz buhar kokusuyla, hafif bir duman kokusu birbirine karışıyordu; delikanlılığınızdaki çekingenlik gelmişti üzerinize; Cecile i öpmek kaçınılmaz bir alın yazısı gibi görünüyordu; birden ayağa kalktınız, «ne oldu?» diye sordu. Hiçbir şey demeden bakıyordunuz ona, gözlerinizi gözlerinden ayıramıyordunuz, ağır ağır, sanki arkanızdan kıyasıya ağır bir yükü sürüklüyormuşsunuz gibi yaklaştımz, divanda yambaşına oturduğunuzda, dudaklarınızın henüz aşamadığı birkaç santimlik bir yol, korkunç bir yol vardı, ipe serilmek üzere sıkılmış ıslak çamaşıra dönmüştü yüreğiniz. Bir elinde tuttuğu bıçakla öbür elindeki dilimi yere bırakıverdi ve, aşıkların yalnız kaldıklarında yaptığını yaptınız. Sıcak yayan metal zemin üzerindeki elma çekirdeğinin bir eşkenardan ötekine sıçradığını görüyorsunuz. Koridorda restoran memuru tekrar sallıyor çıngırağı. Polliat istasyonunu geçmektesiniz. Genç asker ayağa kalkıyor, tek eşyası olan, ceviz tetirine boyanmış, metal kulplu kontrplak kutuyu özene bezene indiriyor fileden ve dışarı çıkıyor, az sonra Italyan da çıkıyor, askerle karşıt yönde ilerliyor, bir kompartımandan çıkan ve bir süre koridorda ilerleyen iki kadın İtalyanı görmenize engel oluyor artık, şu anda kadınlar da görünmez oldu, Bourg un ilk evleri sökün etmeye başlıyor, artık kompartımanda, açık renk güzel bir deri kaplı, birbirinin eşi kocaman iki valizin altında, tam karşınızda oturan yeni evliler kaldı sadece, valizin sapma bağlanmış etikette gidecekleri kent yazılıdır herhalde, belki de Sicilya ya gidiyorlar, siz de isterdiniz Cacile le birlikte oraya gitmeyi, yazı hatırlatan bir iklimde, gerçekler dışı bu evlenmeyi, bu yarım yamalak birleşmeyi kutlamayı isterdiniz orada. Kadmın valizinde tuvalet takımı ve manikür yaparken kullandığı acayip aletlerin yam sıra.güneşte nefis bir renk alacak o-ian çıplak kollarını açıkta bırakan dekolte ve açık renk entariler vardır herhalde, bu sabah sizinle birlikte ayrıldıkları Pariste kalmış olsalardı, bu kollar uzun kollu giysiler altında gizlenecekti,
yolculukları bitene dek gizlenecekler zaten, hatta Romada durak yapsalar ve akşama değin gezdikten sonra bu trenden daha gürültülü, daha ağır giden, daha hırpalayıcı, daha sık ve şiddetli sarsıntılar yapan akşam trenine binseler de, yirmi dört saatlik bir yoldan sonra, bitkin, Palerme e veya Syracuse e varsalar bile, varana dek yine gizlenecek bu kollar, ama oraya ayak basar basmaz, ister sabah ister akşam insinler, Claııde un tablolarındaki gibi >tıl pııl ışıltılı, derinlikleri yeşil ve menekşe morıı, görkemli bir denize kavuşacaklar, mis gibi kokan havayı içlerine çektiklerinde öylesine serinlemiş ve rahatlamış olacaklar ki, tur zafer kahramanı imişler gibi bakışacaklar; valizde mayoları da vardır herhalde, bir de havluları, vardıkları aksam ya da ertesi günü, pazartesi ya da sah (siz o zaman dönüyor olacaksınız, Modane ı ve sımrı geçmiş olacaksınız), denizden çıkıp da kuma uzanmazdan evvel silinecekleri, yumuşacık sünger gibi kumaştan yapılmış büyücek havluları. Küçük oğlanın naneli bir bonbon emmekte olduğuna bakılırsa, siyahlı kadın yemeğini bitirdi demek ki, kağıtları dıgarı atmak için, şurada burada bir iki damlacığın titreştiği camı açtığında, hemen hemen bombog olan iskeleler duruveriyor, ve küçücük, kurşuni binalar fonu, bu fon önünde tahta vagonlar, gökyüzünde telefon telleri, yerde bun lara paralel uzayıp giden raylar. ikinci zil sesinde, ayakta durmuş nemli havayı içinize çekerken, valizlerin etiketine göz ucuyle bakıyorsunuz, evet, «Syracuse» yazılı, sonra köşelere yerleştirilmiş dört fotoğrafa bir göz atıyorsunuz: Dağ manzaraları, Carcassonne de gemiler, tam sizin oturduğunuz köşede Etoile Zafertaki, Paris -den ayrılırken Gare de Lyon dan almış olduğunuz romanı etajerden alıp, kalktığınız yere bırakıyorsunuz, ve çıkıyorsunuz. BEŞ İÇERİ GİRERKEN, BtTMEK ÜZERE olan puronuzu pencere sövesine tutturulmuş küllükte ezerek söndürüyorsunuz, Etoile zafer -takmın altındaki yerinizi belirleyen romana doğru eğiliyorsunuz ye sol elinizin iki par-mağiyla, beceriksizce tutmaya çalışıyorsunuz, alm bakalım, birdenbire şiddetli bir sarsıntı, fena sendelediniz, kitap fırladı gitti, kanepeye tutunmak zorunda kalıyorsunuz. Yarım şişe Macon şarabının bu derece etkisi olabileceğini hiç düşünmemiştiniz, ama bir de puro var, ayrıca yemekten evvel kendinizi tutamayıp, bir şişecik porto içmiştiniz, yalmzken yaptığınız şey değildi, hem sonra, dört beş güne sığdırdığınız bir haftalık işlerin yorgunluğu da buna eklendi: Sca-belli nin günlük işlerini daha da acele yapmak zorundaydınız, ve yaşamınıza vereceğiniz yepyeni bir yönle ilgili olarak son derece önemli o kararı almanız, bunu içinizde tutmayı becermeniz, pek yakında nasıl olsa ayrılacağınızı aşağı yukarı kesin olarak bilir olduktan sonra büsbütün çekilmez olan bu aile çevresinde dimdik ayakta durabilmeniz için olanca enerjinizi seferber etmeniz gerekmişti, öyle sanmıştınız ki, bir kere karar verdiniz miydi, ne türlü durumlarla karşı karşıya kalsanız, bunların geçici olduğunu bildiğinizden ötürü, artık hiçbir şeyi u-mursamazdımz, ama nerde... Sevimli Thomas, yusyuvarlak gözlerini dikmiş, metal zemin üzerine düşen kitabın kırışan yapraklarını düzeltişinize ve tozlarını silkeleyişinize bakıyor. işte o sık sık oynadığınız oyuna yine başlıyorsunuz: yol arkadaşlarınızdan herbirine bir ad takacaksınız, ama sizin Thomas dan daha küçük olan ve yerinde kıpır kıpır eden bu oğlancığa Thomas adı pek yakışmadı; ona Andre deyin daha iyi; çocuğun elinden tutup dışarı çıkmakta olan kadın da Bayan Polliat olsun; yeni evlilere gelince, yok, roman kahramanlarını bırakın, Pierre deyin gitsin, Pierre ile..., ne olsun ki, Cecile adına dokunmak yok, ama Agnes olabilir, Sant Agnese in Agona dan geliyor, Navona meydanındaki, Borromini kiliselerinden birinin adı. Kitabı kapayıp, etajere koyuyorsunuz ve yerinize otururken, yüzü daha da kızarmış görünen Italyan içeri giriyor, antik çağ adlarından birini takmaksınız ona, bayılırlar buna, Amilcare? pek Romalı değil, Ne-rone? Traiano? Augusto?. Peki nereden biliyorsunuz Romalı olduğunu? Akşam yemeği için karısınm (onun da parmağında yüzük var) sıcacık tuttuğu
«pasta» (*) ile bir şişe «Chianti» (**) ye kavuşmak üzere Turin de (belki de karısına ya lan atmıştır, yarın döneceğini söylemiştir de, bu geceyi başka bir kadınla geçirecektir), ya da geceyi geçirmek üzere Cenova da ineceğine kendi kendinizle nesine bahse girersiniz? Birden, Saint-Laurent katedralinin roman stili alnacıyla, bu azizin demir yuva -lardan birinde duran heykelini hatırlıyorsunuz, Turin de de, Guarini tarafından yapılmış ve ayni biçimde, içiçe kemerlerden meydana gelmiş bir kubbe Saint-Laurent adım taşır, o halde bu adama Lorenzo demek her iki duruma da uygun düşecektir. İşte Bayan Polliat yeğeninin elinden tutmuş getiriyor, çocuğu sepetin yanıbaşına oturttuktan sonra, içinde bir iki naneli bonbon kalmış torbayı sepetten çıkarıyor. Kendi kendinize bir öykü kuruyorsunuz: Alpler bölgesinde, kapkara ve rutubetli bir kentte doğup, büyümüştü, bankada veznedar olan babası akşamları bitkin ve sinirli dönerdi eve, kahvedeki servisçi kızlarla aldatırdı karısını, katkısız protestan olan ailesiyle birlikte, her pazar kiliseye giderler, hım hım İlahiler mırıldanırlardı, ilkokul diplomasını aldıktan ve uzun yıllarını eski model bir piyanoda «gam» yapmakla geçirdikten sonra, on sekizine geldiğinde, günün birinde annesiyle birlikte ve ilk olarak Lyon a gitmişti, Halk Eğitim Merkezinde san dersleri veren bir öğretmenden ders aldı, dans etmeyi öğrendi, sonra yılbaşı balosunda, tali ) Hamurişleri türünden bir İtalyan yemeği. (**) Bir İtalyan Şarabı. Çev. tili geçirmek üzere ailesinin yanına dönmüş bulunan bir tıp öğrencisiyle tanıştı, birlikte bir pastaneye gidip oturdular, tekrar buluş tular, istasyona onu geçirmeye gittiği gün bir peron bileti alarak içeri girmişti ve, uzaklaşıp giden sonuncu vagondan bir türlü ayıramamıştı gözlerini. Önce gizli mektuplaştılar, ama meydana çıktı, öyle ki, piyanonun başında geçen bir görüşmede her şeyi açıklaması gerekti, ailesi araştırma yapmaya karar verdi, herkes çocuğun çok iyi bir genç olduğunu söylemişti, mektuplaşmalarına izin verildi. O ara kendini roman okumaya verdi, böy lece daha iyi yazmayı öğrendi, günün birinde satın aldığı ruju, bir tılsım gibi çantasında gizledi, zaman zaman odasına kapanarak makyaj denemeleri yaptı, durdu. Nişan yapmak için, çocuğun öğrenimini bitirmesini beklediler, sonra askerliğinin bitmesi beklendi ve evlendiler, balayma Parise gittiler. Kocasının işleri iyi gidiyordu, ama harp patladı, henüz çocukları bile olmamıştı, dul kaldı; o günden bu yana oturduğu kentin dışına çıkmış değildi, ilk olarak Bourg a, banka memuru olan ve ileride veznedar olmak umuduyla yaşayan, iki oğlan üç kız babası ağabeyini görmeye gitti: en küçükleri olan Andre biraz hastalanmıştı, doktor hava değişikliği gerektiğini söyleyince, halasıyla gitmesi uygun görüldü. Chindrieux istasyonu geçiyor. Koridor penceresinden,yavaş yavaş buharlaşmakta olan on on iki kadar damlacıkla nokta nokta olmuş camın arasından görünen bir göl pla-tinden örtüsünü, iyice alçalmış, kurşuni renk göğün altına alabildiğine yaymış. Deniz kıyışım izleyecek tren ve yolculardan biri ışığın söndürülmesini rica ettiğinde, eğer şansınız iyi gider de köşedeki yerlerden birinde olursanız, şakağınızı dayamış o-lacağmız perdeyi belki biraz aralayarak, o güzel günün bulutsuz gecesinde ayışığınm dalgalarındaki yansımalarını görebileceksiniz. Her şey konuşulup görüşülmüş, gereken her şey yapılmış, her şey hazırlanmış, tarihler bile aşağı yukarı kararlaşmış olacak; Cecile le aranızda hiçbir gölge kalmamış olacak, barışacaksınız, ah, barışmak da söz mü, hiçbir zaman gerçekleştirmediğiniz bir birleşme olacak bu; işte o zaman, bunca umut verici nedenler ortada olduğu halde bir türlü susturamadığınız, sizi yiyip bitiren şu endişelerden kurtulmuş olacaksınız artık. Yorgun, ama bambaşka bir yorgunluk içinde olacaksınız, Romada kaldığınız sürece öylesine bir rahatlama duyacaksımz ki, artık yolculuk koşullan ne olursa olsun, hatta hiç boş yer bulamasanız bile, yine uyumakta güçlük çekmeyeceksiniz, ama bu geceki uykunuz, orası öyle, bölük pörçük bir şey olacak. Tren Civitavecciha da duracak, belki karanlığa rağmen Tarquinia istasyonundan geçmekte olduğunuzu anlayabileceksiniz, sonra gözleriniz kapanıverecek, ve artık su kabustan uzak, yapmakta olduğunuz bu yolculukla kapıları açılmış olacak yepyeni yaşamı, evvelden tada tada uyuyacaksınız; vermiş olduğunuz bu katı kararla artık sınırlarını aşmış bulunacağınız o bölgede adım adım dolaşacaksınız düşünüzde.
Cenova ya vardığınızda, peronlardaki kaynaşma ve gürültüyle uyanacaksınız; koridorun sonunda dek giderek traş olduktan sonra, restorana geçip kahvaltı edeceksiniz, kompartımana döndüğünüzde çoktan varmış olacaksınız Turin e. Bundan sonra Alpleri tırmanmaya başlayacaksınız, birden vuran sabah güneşinde parlayan karla örtülü tepeler gözünüzü kamaştıracak,sarp ve derin vadilerin böğürlerinde uzanan bembeyaz ormanların arasından geçeceksiniz, ve kompartımanı dupduru, taptaze bir ışığın titreşimleri ve yansımaları sardığında, tüm yolcuların yüzü, geceyi çok kötü geçirenlerin bile, tantanalı bir sevinç içinde yüzer gibi olacak, ama hiçbir yüzde sizinki kadar durulmuş bir sevinç, sizinkine benzer bir kurtuluş ve zafer okunmayacak, ve sonunda, Modane gümrük memurlarım bile insancıl bulmaya başlayacaksınız. Yamacı döndüğünüzde, haliyle gökyüzü o denli aydınlık görünmeyecek, öğle yemeğinizi yerken ya kar serpiştirmeye başlayacak ya da bulutlar arasında bulacaksınız kendinizi, camlar yoğunlaşan buharlarla puslanacak ve yükseklik azaldıkça ormanlar yeniden kararacak, gökyüzündeki grilik gittikçe koyulaşacak. Az sonra, şu anda geçmekte olduğunuz yere, trenin ters yönde izleyeceği şu göle gelmiş olacaksınız, başınızın üstündeki valizde bulunan ütülü çamaşırları giymiş olacaksınız, şimdi üstünüzde olanlar ise, kirlenmiş ve bumburuşuk, valize tıkılmış olacak. Artık su damlacıklarının kaybolduğu camın ardında, Aix-les-Bains istasyonunun yavaşladığı ve durduğu görülüyor, pazartesi akşamı bineceğiniz ve salı öğleden sonra tam bu saatte buradan geçecek olan Roma- Paris treninin lokomotifi, ardından sıra sıra vagonlar, karşıt yönde geçip gitti. Geçen pazar, Albergo Quirinale de, tram vay gıcırtıları ve harekete geçmekte olan vespa motosikletlerinin sabah sabah kaç kez uykunuzu bölen homurtularıyla pek gürültülü patırtılı hale gelen Nationale caddesine bakan odamzda, masanın üzerinde açık duran valize bakıyordunuz, Paris.Roma yolculuğunuz süresince giymiş olduğunuz gömleğin bumburuşuk kolu dışarı sarkmaktaydı, başka temiz gömleğiniz yoktu ve, bir gün evvel Monte della Farina elli altı numaradan döndüğünüzde, yatmazdan evvel çıkarmış olduğunuz ve diğer giysilerle birlikte yatağın yakınındaki sandalyede duran gömleği giymekten başka çare yoktu, o zaman, bu türlü durumlarda hep yaptığınız gibi, gelecek yolculuğunuzda bir değil iki yedek gömlek getirmeli demiştiniz kendi kendinize, ama yine unuttunuz işte. Karşı evin son iki katma güneş dolmuştu bile; gömleğin dışarı sarkan inatçı kolunu bükerek valizin kapağını kapadınız, gara gitmek üzere son dakikalarda otele döndüğünüzde hiç vakit kaybetmeden çıkabilmeniz için, gereken hazırlıkları evvelden yaptmız. Bir evvelki gece, Cecile den bir türlü ay-rılamıyordunuz, o saatten sonra nasıl olsa sabaha dek uyuyamıyacağınızı biliyordunuz (ama o zaman ne saçma geliyordu size bu yaptıklarınız) caddeye indiğinizde saat ikiye geliyordu. Cecile çoktan kalkmıştır diyordunuz, bun dan emindiniz, sizi bekleye bekleye sıkılmış, tek başına kahvaltı etmiştir; bu düşünceyle, bir cale-bar da sütlü kahve ile birlikte, İtalyanların «croissant» dedikleri, içleri tıka basa reçel doldurulmuş çöreklerden yiyerek, kahvaltınızı oyle aheste aheste ettiniz ki, Monte della Farina caddesi elli altı numaraya vardığınızda saat on bire geliyordu, Pon-te ailesi kiliseye gitmişti, sizi düşünerek çay, çeşit çeşit tostlar v.s. hazırlamış ve saatlerce beklemiş olan Cecile i yapayalmz buldunuz odasında, hiç de memnun görünmüyordu, bir gece evvel ayrılırken, bunun sizin için bir zevk olacağını söylemiştiniz kendisine... daha neler neler fısıldamıştınız kulağına ayrılırken, kahvaltı için söylediklerinizi ise unutup gitmiştiniz. Sıcaklık yayan metal zemin üzerinde, sol ayağınızın dibinde iki elma çekirdeği duruyor, hareketsiz. Bir yıl kadar oluyor, yine bu mevsimdi, ama daha gerilerde bir pazar akşamı, çayınızı ağır ağır, birlikte içmiştiniz, pencere ve pancurlar ardına dek açıktı, karsı evin saçağının bir kösesi gittikçe zayıflayan aksam güneşinin kızıllığına bulanmıştı, divanda yan yana, sırtınız duvara dayayarak oturmuştunuz, havada kızarmış ekmek kokusu, başı omuzunuza doğru eğilmiş, saçları boynunuzu okşuyordu, ve kolunuz beline dolanmış, ve...
Sokaktan gelen gürültüler gitgide belirlendi, damarın üstünde pembemsi bir gök parçası gittikçe koyulaştı, sonra çözülmeye başlayan bulut örgüleri arasından yıldızlar göründü. Fenerlerin ışığıyla ara sıra geçen otomobil farları duvarları yaldızlıyordu, gittikçe kararan odada, bileğinizdeki saatin fosforlu rakamları nokta nokta parlıyordu. Yirmi üç otuz trenine daha vakit vardı, sizinle Parise gitmeye karar vermişti Cecile, hava birden serinledi, ürperdiniz o anda. Mutfak olarak kullandığı gömme dola-bin içine yerleştirilmiş küçük bir küvetin ve ufacık bir fırının tam üstüne gelen lambanın ışığında, Cecile in yıkamış olduğu tabakları, bardakları kuruladınız, o valizini yerleştirir ken siz de pencereyi kapadımz; kendi valizinizi daha evvelden emanete bir akmış tımz.. Le Corso bulvarında, Vittorio Emmanue-le caddesi her zamanki gibi canlıydı, oysa karşı caddeler şaşırtıcı bir sessizliğe gömülmüştü, Navona meydanı hemen hemen bomboştu, Dört Nehirler Çesmesi gecenin sessizliğinde şırıl şırıl akmaktaydı, kahve ve restoranların önlerindeki masalar içeri alınmıştı. Üçüncü mevki kompartımanda, koridordan yana ve gidiş yönündeki kösede, bası omuzuna dayalı, ışık söndürülür söndürülmez uyuyakalışım seyrettiniz, siz yanında olduğunuz için, sanki evindeymiş gibi rahattı, ertesi sabah vagon-restoran da kahvaltı ederken, Allahtan başbaşa kalabildiniz, ve ilk karşılaştığınız günü andınız. Sıcaklık yayan metal zemin üzerinde, sizin ayaklarınızla karşınızdaki italyanınkiler arasında kalan bir dörtgenin içinde, yivlerden birinin üzerinde ezilmiş bir elma çekirdeğinin eteni, incecik kabuğun çatlaklarından fışkırmış, sıvaşmış. Roma ya bir başka gelişinizde kendisine armağan etmiş olduğunuz, gözalıcı renklerle yol yol süslenmiş ve iyice gergin yayılmış divan örtüsü, Cecile kendini üzerine atıve-rince hafifçe kırışmıştı, dizlerini bükerek ve sırtını duvara yaslayarak oturduğunda, sim siyah tülden bulutları andıran saçları, Etoile Zafertakınm, Napolyon un anısına bağlanmış bu alelade anıtın üzerindeki bembeyaz bulutlarla kaplı Paris göğüne alabildiğine yayılmıştı, terliklerini ayak parmağıyla iterek aşağı bıraktığında, bu alaca bulaca renk denizinde ortaya çıkıveren çıplak ayaklarmın tmaklarmda bir gün evvelinden kalma pul pul ojeleri gördünüz (artık Parise yerleşirse bu mevsimde yapacağı şey değil); Tam divanın yüzeyinde kalan alçacık, küçük yuvarlak masanın damasko örtüsüne, kocasınm değil de, ya annesiyle babasının ya da büyükannesiyle büyükbabasınm adlarının baş harfleri işlenmişti, bir başka zaman birlikte kahvaltı ederken anlatmıştı ki kocası, böyle son moda kumaş yapan, tanınmış bir yerden servis takımı alacak kadar zengin değildi (anlattıklarının gerisini pek iyi hatırlamıyorsunuz şimdi): Ve masanın üzerinde, yarıya dek soğuk çay dolu olduğunu bildiğiniz pırıl pırıl bir gümüş çaydanlık duruyordu, yanında kuzey Afrika malı porselen bir süt kabı, bir cam şekerlik, incecik porselenden iki fincanın biri kullanılmış, dibinde sarımsı bir su ile on-on iki kadar siyah siyah noktacık, çiçekli bir tabakta dört dilim kızarmış ekmek, yanıba-şında bunların kızarttığı nikel ızgara, tere-yağ dolu küçücük kayık tabak ve küçük, ayaklı bir reçel kabı. Ve gümüş çaydanlığın üzerinde, alaca karanlıkta yıldız gibi parlayan bir güneş ışıltısı, pancurlar yarı aralık duruyordu, tek ışık yolu vardı içeri uzanan. «Hepsi buz gibi oldu artık. Yeniden çay demleyeyim mi?» Laf olsun diye söylüyordu, kımıldamaya hiç de niyeti yoktu, kaskatı duruyordu, suratı asık; canınız çay istemiyordu zaten: «Geç kaldığımın farkındayım; masayı toplamışsmdır diye gelirken bir kahve içmiştim.» Pancurları ardına dek açtınız, masanm üzerindeki şeyler ve ojeli tırnakları ışıldamaya başladı, bulunduğunuz noktadan bakıldığında, yatağın üzerindeki Paris fotoğraflarının camları birer ayna gibiydi artık. Pencerenin ötesinde Aix-les-Bains istasyonu kımıldıyor ve uzaklaşıyor.
Bourget gölünü geçtikten sonra ve kasım ayı sonlarmda iyice kısalan öğle sonrası vaktini tam tamına yarıladığınızda, tren sınırı geçmekteyken, Chindrieux istasyonunu göreceksiniz. Güneş, daha doğrusu güneşin ışıkları, çünkü sınırı geçtikten sonra güneşi görmeyeceksiniz artık, derece derece zayıflayacak; Bourg a vardığınızda alaca karanlık çoktan basmış olacak, ve Macon da, büyük bir ihtimalle yağmur damlacıklarıyla kapalı olacak camlardan, sokak fenerlerini, elektriklerini ve tabelalarım göreceğiniz kasaba ve köylerin çoğu ve gökyüzü zifiri karanlık olacak. Böylece, Burgonya yı hiç görmeden geçeceksiniz; olanca ağırlığıyla çökecek olan nemli ve soğuk gece içinize işlerken, sizi geçen haftadan daha çetin bir haftanın beklediği Parise yaklaşmış olacaksınız, çetin bir hafta, çünkü her şey kesinleşmiş olacağına göre, bunların gerçekleşeceği güne değin kim seye bir şey sezdirmemeye elinizden geldiğin ce dikkat etmeniz, o Henriette in yanıbaşın-da, hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmeniz ve Cecile Parise gelene değin sessiz bir durgunluk maskesi ardında gizlenip beklemeniz gerekecek. O da nesi, bu denli güçsüz müsünüz siz? Döner dönmez kendisine her şeyi dürüstçe anlatmamz daha yerinde bir davramz olmaz mı? Vermiş olduğunuz bu karar, Henriette in acı sözleri, sızlanmaları ve sizi kendisine çevirmek için baş vuracağı (eminsiniz bunu yapacağından) bir takım hareketlerle yıkılıverecek kadar temelsiz mi? Hayır, Henriette in gözyaşları değil sizi korkutan ;hem sadece ağlayacağınımı sanıyorsunuz? Ne münasebet, çok daha korkunç, çok daha sinsice davranacaktır. Yalmz bakışlarından değil, bedeninin her bir noktasından, şöyle bir duruşundan, hatta en ufak jestlerinden hep o küçümseme akacak; bir süre sustuktan sonra: «Peki, ne vakte dek burda kalacaksın?» diyecektir; ve kalkıp gitmek düşecek size. İşte o zaman, en çok korktuğunuz şey başınıza gelecek, bir otel odasında tek basınıza yaşamak; bu duruma bir kez düştünüz müydü, en ufak şeylerle, en basit hileleriyle vuracaktır sizi, Allah bilir ne ince hilelerle başvuracağını, zayıf noktalarınızı, savunma sırasında nerelerden açık vereceğinizi öyle iyi bilir ki... Bir iki hafta sonra bir dilenci gibi dönersiniz eve, Henriette in gözünde, kendi gözünüzde, bir daha görmekten utanır olacağınız Cecile in gözünde küçülmüş ve yenik. Yok, hayır, zamansız yapacağınız herhangi bir açıklama, inceden inceye kurmuş olduğunuz bu kurtuluş planını temelden sarsabilir. Bu durumda, işin üstesinden gelmeniz için, her şeyden önce güçsüzlüğünüzün tam bilincine varmanız, ona göre hazırlıklı olmanız kaçınılmaz bir zorunluluk, yani yapılacak tek şey susmak, haftalar, belki de aylar boyunca bu yalanı sürdürüp gitmek; yoksa kendinizi güdü sanmanız, yenilgiyi daha basından kabüllenmeniz demek olur.. Ah, aşkın zaferi uğruna tedbirin buyurduğu bu karar ne ağır, nasıl da küçültücü ve katı, öyle kati ki, bunu daha da katılaştırmaya ihtiyaç var, canınızı sıkmakla beraber ortadan kaldırılması olanaksız bazı nedenleri de göz Önünde tutarak, salı akşamı, Parise yaklaşırken, bu nedenlere daha da sıkı sarılmanız gerekecek, öyle ya, Cecile in yanında geçireceğiniz bu günlerin, mutluluğa bu derece yaklaşmış olmanın vereceği yüreklilik ve güçlenme başımzı döndürür de ne olursa olsun deyiverirsiniz. Şu halde, vagon-restoran da, belki de herbirinde ayrı bir ayartıcı ışıma göreceğiniz binlerce yağmur damlacığının anakış-layacağı camlardan dışarı bakarak akşam yemeğinizi yerken, kayıp giden trenin ışıklı pencerelerinden zifiri karanlığa vuran aydınlıkta, çürümeye yüz tutmuş yaprak yığınları ve Fontainebleau ormanmdaki yüz lerce ağaç gövdesi bir görünüp bir kaybolurken, ve bunlarm arasından dörtnala giden bir atın, çıplak ve diken diken dallara tıklarak bölük pörçük olmuş, bir sis kuşağını andıran muazzam ve boz renkli kuyruğunu görür gibi olduğunuzda, dingil gürültülerini bastıran nal seslerinni ve «efsane Atlısı»nın o yakarış ve çağrısını, o azarlayan ve ayartıcı sorusunu «Daha ne bekliyorsunuz?» işitir gibi olduğunuzda, Parisde sizi bekleyen yalan haftaları ve aylarına kendinizi iyice hazırlamalısınız, susmak ve sabretmek için
gereken irade gücünü toplamalı, öte yandan.içinizde yanmakta olan alevin sönmemesini sağlamalı, ve uzun süreli bir «direnme savaşı»nı kazanabilmek için benliğinizdeki kaynakların tümünü biraraya getirmelisiniz. Artık iyice kurumuş kirli camlardan, şu anda göğü değil de, bir bayırda üstüste dizili, bazıları ise dört yana serpiştirilmiş evleri, küçük ve büklüm eğimli bir yolu, son hızıyla inmekte olan bisikletiyle ve ardında yatay bir yelpaze gibi uçuşan yağmurluğunu görüyorsunuz. Voglans istasyonu geç tı gitti. Bayan Polliat kalkıyor aynanın önünde siyah şapkasını düzeltiyor, siyah kehli-bar topuzlu bir iğne takıyor ve hasır valizini indirirken Pierre den yardım istiyor, o da elindeki Guide Bleu yü Agnese e uzatarak kalkıyor, kocası güçlük çekmeden bulabilsin diye sonlardaki bir sayfanın arasına işaret parmağını sıkıştırarak kitabı kapıyor Agnes, boşta kalan, incecik mavi renkte iki sayfa şeridi aşağı doğru sarkıyor ve, tren makasları geçerken meydana gelen sarsıntıların hafif fakat kesintisiz ritmiyle birlikte genel yalpalamşlara da uyarak sallanıp duruyor. Bayan Polliat paketlerini kanapenin üzerine, din adamı indiğinde yerleşmiş olduğu, pencere tayanında, gidiş yönündeki köseye yısıvor, uysal uysal duran yeğeni Andre nin paltosunun önünü ilikliyor, küçücük kaşkolünü sıkıştırıyor ve zembilden bir tarak çıkararak saçlarını düzeltiyor, artık ne Ag-nes i ne de Pierre in yüzünü görebiliyorsunuz, Pierre tekrar yerine oturdu ve kitabını açtı herhalde ama, hayır, daha açmadı galiba, görebildiğiniz kadarıvla ve sol kolu-nunun durusuna bakılırsa, kirli camdan dışarı. Chamberv nin ilk evlerine bakmakta olduğu düşünülebilir. Nasıl tanıştılar acaba? Cecile le tanışmanız gibi bir yolculuk sırasında mı, yoksa Henriette le tanışmanız gibi Fakültede öğrenci iken mi? Yok, bu sonuncusu pek akla değil, genç adam Mühendislik Yüksek Oku-lu nu bitirmiştir herhalde, karısı ise, ya Güzel Sanatlar ın Dekorasyon bölümünde, ya «L Ecole du Louvre»da, ya da Ingiliz Filo-lojisi inde yapmıştır öğrenimini, bir arkadaş toplantısında tanışmış olabilirler; onu dansa kaldırdı, pek iyi dans etmese de kızdaki çekingenliği ve hareketlerini felce uğratan o kendine güvensizliği gidermeyi bilmişti, öyle ki herkesin ilgisini çekti bu; buna güldü genç kız; konuyu dillerine dolamışlardı arkadaşları; kızarmamaya çalışıyordu ama yanaklarının aeev alev yandığını duyuyordu. Yazın tekrar gördü kızı, delikanlı odaya girdiğinde nasıl da altüst olmuştu, gen cin gözünden kaçmadı bu; yalnız bir odaya geçtiler; Paris bulvarlarından birine bakan balkonda oturdular, altlarında otomobillerin farları birbirine karışıyordu, çınarların ürperen yapraklarının hışırtısı an an büyüyerek duruluyordu uzaktan, iç çeker gibi. Ah, olan olmuştu, tutulmuştu kız, filimlerde ve romanlarda uzaktan uzağa parıltısını seyrettiği ve ulaşılmaz sandığı ülkeye birden dalıvermişti, ve aklı almıyordu bir türlü, nasıl olurdu da Pierre gibi yakışıklı bir genç, çevresinde dört dönen ve kulu kölesi olmaya can atan bunca kız varken kendisine gönül vermiş olabilirdi, korkunç bir düs kırıklığına uğramak korkusuyla fazla iyimser olmamaya çalışıyordu, bu yüzden Pier-re le tek kelime konuşmadığı oluyor, ona bakmaya bile çekiniyordu, Pierre de şaşırıp kalmıştı ne yapacağını bilemiyordu. Sizin çok iyi bildiğiniz şeyler bunlar: bir zamanlar Henriette le birlikte Quartier Latin deki sinemalarda görmüş olduğunuz seriden filmler görmek üzere sinematek lere veya Cine-Club lere giderek, sonsuz bir saygı ve hayranlıkla seyretmişlerdi bunları, bir iki kez diskoteğe, ara sıra bir restorana götürmüştü kızı; konuyu ailelerine açtılar; dün kilisede evlendiler; evdeki telaşlar, se-lamlanacak bir sürü eş dost, bitkindiler gece eve döndüklerinde. Ama şimdi, her şey ne güzel, dün gece pek az uyudukları halde nasıl da dinç uyandılar bu sabah, o darmadağınık eşyaların nasıl da uzağındalar şu anda. Ve ölünceye dek birbirlerine bağlı kala-lacaklarına nasıl içtenlikle ve ta yürekten yeminler ediyorlar için için! Ne vakte dek sürer b ııdiiş? Ah, bir bilselerdi sizi yollara düşüren nedenleri, kendilerine deseniz ki, bir zamanlar Iloıırictte le yolculuk yaparken siz de bövle gençtiniz ve aranızdaki yakınlığın hiç azalmadan sürüp gideceğini sanıyordunuz, doğacak çocuklarınızın bu bağı daha da derinleştireceğini düşünüyordunuz, doğdular ve gerçekten öyle
oldu, sonra nasıl da yıpranıp gitti duygular ve iste bu yolculuğa çıkmış bulunuyorsunuz, her seyi silkin atmaya ve kurtulmaya nasıl da karar verdiniz, bunları kendilerine uzun uzadıya anlatmaya kalksanız, su yüzünüz, hareketsiz ve hafifçe büzülerek su oturuşunuz korkunç bir etki bırakmaz mı üzerlerinde? Ama ne olursa olsun, onları bu iç rahatlığından koparmanız ve yaptıkları şeyin bir başarı olduğunu sanmakla yanıldıklarını, tıpkı bir zamanlar o yaşlarda duyulabilecek salt bir içtenlikle sizin de aynı yanılgıya düşmüş olduğunuzu söylemeniz gerekmez mi, günün birinde ayrılmaya şimdiden hazırlıklı olmaları, sizin yetiştiğiniz çevreye benzer bir çevreden aldıkları bir takım önyargıları şimdiden yıkmaları ve günün birinde Agnes de, tıpkı Henriette iniz olan değişimler olduğunda tüm davranızlarmı o akıl almaz küçümseme duygusu sardığında, sizce kadavralaşmış bir kadına döndüğünde, Pi-erre de tıpkı sizin gibi her şeye yeniden başlayabilmek için bir başka kadm arayarak, o kadını bambaşka, sanki harcanmamış bir gençlik gibi görüp de sizin karşüaştığınız güçlüklerle karşılaştığında, yetiştikleri ortamın ürünü olan bir takım önyargıların bir an evvel karar verip kurtulmalarına engel olabileceğini şimdiden bilmeleri daha iyi olmaz mı? Tren durmakta. Pek hareketli görünen Bayan Polliat camı indirdi, istasyon o yanda Eşyalarına göz kulak olmasını ve birer birer pencereden uzatmasını rica ediyor Pi-erre den, yeğeni Andre yi elinden tutup götürüyor, özür diliyor ve ayaklarını sizinkülr-le Sinyor Lorenzo nunkiler arasından sürüyerek çıkıp gidiyor. Koridorda dikilen, biri on altı diğeri on sekiz yaşlarında iki çocuk yana doğru kayarak yol veriyorlar, sonra kompartımana giriyorlar, ikisi de fermuarlı siyah meşin süveter giymişler, ellerinde okul çantaları... Dul kadının çirozlaşmış ve bir pençe gibi kavrayıcı elinin, sıra ile hasır valize, zembile ve demin içinden çeşit çeşit yiyecek çıkan sepete doğru uzandığını görüyorsunuz, Yanındaki küçüğü göremez oldunuz artık, belki de yeğeni falan değildir, belki de dul değildir bu kadın, adı da Bayan Polliat olma sa gerek, küçüğün Andre adını taşıması ise binde bir ihtimal. İki kardeş, boşalan yerlere, küçüğü pencere yanma, öbürü de onun yanıbaşına oturmazdan evvel çantalarını üstteki fileye yerleştiriyorlar, meşin süveterlerinin önünü açıyorlar, çocuklara bakmakta olan Agnes böyle güzel ve canlı çocuklarının olmasını diliyor içinden ve kendi kendine şöyle diyor; Pierre benden gözünü hiç ayırmayan şu a-damm yaşına geldiğinde, ikimiz de yaşım başını almış karı-koca olduğumuzda, bunlar kadar oğullarımız olacak, ama bizim çocuklarımız daha iyi giyinecekler, ne de olsa Chambery nin bilmem hangi okulunun verebileceği bilgi ve görgüden daha iyisini verecek okullarda okuturuz onları. Bağıra çağıra konuşan iki İtalyan işçisi sırtlarındaki torbaları indirip bir süre dizleri üzerinde tutuyorlar; şu anda hiç boş yer kalmadı kompartımanda. İtalyanca ve fransızca olarak devam eden üç ayrı konuşma birbirine karışıyor, ne dediklerine pek dikkat edemiyorsunuz, gelecek istasyonda duracağınızı haber veren hoparlörün sesi diğer sesleri bastırıyor. işte sarsıntı başlar başlamaz, kulağınızın alışmış olduğu gürütü yeniden duyulur oldu ve pencerenin ötesindeki şeyler size doğru, karşı kanepe doğrultusundan uzayıp giden çizgiye doğru koşuşuyor ve bu çizgide eriyip gidiyor; içeri akan ve hemen yok-olan rüzgar havanın nemini birden emiyor. Pierre kalktı, pencereyi kapıyor. Bourg dan çıkarken.elindeki zımbayla cama vuruyor biletçi, sessizlik, herkes biletini aramakta. Chignin-les-Marches istasyonu. Pencerenin ötesinde, yamaçları kaplayan ormanlarda şimdiden biraz kar. O pek tatlı sonbahar güneşinde, pencereden sarkarak, aşağıdan geçmekte olan, tepeleme kok kömürü dolu bir at arabasının köşeyi güçlükle dönüşünü seyrediyordunuz. Kış Romaya da geliyor eninde sonunda, olabilir ki önünüzdeki günlerde havalar geçen haftaki gibi iyi gitmez, ve size ayrılacak olan oda buz gibi soğuk olur o zaman, ama Cecile in odasında gün boyu ateş yanar çıtır çıtır. Dazlaklaşmaya başlayan kafanızda geziniyordu Cecile in eli, usul usul, hafifçe vücudunuza yaşlanmış, konuşuyordu: «Biliyor musun aptalca bir şey bu; Söylediklerine bakılırsa, her gelişinde şu Alber-go Quirinale denen otelde bir oda tutmak ve her gece, yatılı okul öğrencisi gibi oraya dönmek zorundaymışsın, tıpkı kışla
duvarından atlayıp kaçan, ama ertesi sabah yoklamada bulunmak zorunda olan bir asker kaçağı gibi, yazık doğrusu. «Sen ne dersen de, durum aşağı yukarı bu bence. Karım böyle yalanlarla oyalaman ne vakte dek sürecek? Ama söylediklerin gerçekse tabii, eğer bana karşı tutumun değil de, onunla olan ilişkilerin yalansa... «Yok, yok, beni inandırmaya çalışma; sevdiğini biliyorum ve artık onunla yaşamanın sana gittikçe ağır geldiğini söylediğin zamanlar, bunun içtenliğine de inanıyorum, hiç bir şey söyleme, ezbere biliyorum çünkü ne diyeceğini, anladığım kadarıyla mesele karın değil, bunu evvelce konuşmuştuk, sen daha çok Scabelli den çekiniyorsun, hos-görmezler diye... öyle dememiş miydin bana, hani böyle sitem ediyorsam, sana takılmak istiyorum da ondan, senden ve korkaklığından hıncımı almak için sade, yoksa seni bağışlıyorum. «Ama günün birinde bu türlü düşünmekten kurtulabilirsen, bil ki, kapısında şu eski tip, koskoca sürgü gördüğün bitişik odanın kiracısı gelecek hafta çıkıyormuş, bu sabah konuşuluyordu, Da Ponte'lerle konuşurum, orayı sana verirler; hayır demeyeceklerinden eminim (kuzenim olduğunu söylerim, tamam mı?) ve ikimiz de rahatlamış oluruz.» «Adam biraz evvel çıktı, daha dönmediğinden eminim; istersen kapıyı açıp bir bakalım». Bir iki kez direnen sürgüyü itmeyi başardı, kapı açıldı, menteşeler gıcırdadı. Odanın pancurları henüz kapalıydı; çarşafları darmadağınık bir demir karyola ve açık duran bir valiz görünüyordu, çeşit çeşit kravatlar, çoraplar komidinin üstünde, bir saç küvetin iki yanında, kova ve ibriğin dibinde duran üçayaklı iskemlenin üzerinde, şuraya buraya, gelişigüzel atılmıştı. Ve yarm gerçekten yasayacağınız seyi o sırada hayal etmeye koyulmuştunuz, bunu bu denli çabuk gerçekleştirebileceğiniz aklınızın ucundan geçmezdi, günün birinde ger çekleştirmeyi tasarlamış falan da değildiniz henüz, belki çok uzak bir gelecekte olabilirdi bu, Cecile in hevesine kendinizi kaptırarak hayal kurmak hoşunuza gidiyordu o anda, gördüğünüz dağınıklığa benzer bir dağınıklık içinde giysileriniz, şuraya buraya atılmış, koyu al kadife koltuklarm, diğer mobilyaların üzerinde görür gibi oluyordunuz, pufla yatak örtüsünün ve battaniyelerin altına sizin için serilecek çarşafların hiç kirlenmeyeceğini düşünüyordunuz, nitekim kirlenmeyecek, ara kapı sabaha dek açık kalacak çünkü... sadece sabahleyin, orda yattığınız sanılsın diye, çarşafları biraz buruşturacaksınız. Sıcaklık yayan metal zemin üzerinde, dışarıdan gelenlerin ıslak ayakkaplarının bıraktığı ve kar havalarında görülen bulutları andıran çamur izlerinde, zımbalanan biletlerden dökülmüş pembe ve kahverengi kağıttan yıldız kümelerini seyrediyorsunuz. Bilet kontrolü yapıldıktan sonra Ceci-le le birlikte içeri girmiştiniz. Pierre ile Ag-nes gibi yan yana oturuyordunuz, konuşulmuyordu, Pierre gibi siz de kitap okuyordunuz, çıkarken yerinize bıraktığınız ve dönüşte tekrar elinize aldığınız kitap, ivice hatırlamıyorsunuz ama Roma üzerine bir kitaptı ara sıra Cecile e dönüp bazı bölümleri gösteriyordunuz. Birkaç dakika sonra satırları seçemez oldunuz, tam şimdi geçmekte olduğunuz yerden geçtiğiniz sırada, ve pencereden karşıt yönde koşup giden dağlara bakarak, düşünüyordunuz; ne olurdu sanki hep böyle olsaydı, neden ondan ayrı yaşamak zorundayım? işte bir adım attık ve, Roma dışında da yanımda olmasını sağladım, şimdiye dek Roma sınırları içinde kalmak zorunluğunu duyarak yaşamıştık hep, işte bu sınırların dışına taşımayı başardık; eskiden Roma garı ayrıldığımız ve kavuştuğumuz yerdi, aşıldı artık sınır; Parisde kaldığı sürece onsuz olmanın acısını, aramıza giren şu yolların ve dağların verdiği acıyı duymayacağım artık, bileceğim ki yakınımdadır, ve ara sıra görebileceğim... Gerçekten sizi niçin büyük bir mutluluk bir zaferdi bu, bununla beraber ince bir sızı karışıyordu sevincinize, gerçi ilk adımı atmıştınız ama, sonrasını nasıl getireceğini hiç bilemiyordunuz, şimdi olmasa bile sonunda yine ayrılık vardı, sınırları bu kez aşmıştınız ama, gelecek yolculuğunuzda yi ne eskisi gibi, Roma garında ayrılacaktınız, özel bir durumda o anınız, hayır, hayır, gerçekte değişen bir sey yoktu ortada.
Öte yandan, böylesine tehlikeli bir değişiklik istemek eskiden aklınızdan bile geçmezdi; iki yönlü bir yasam sürdürmekten memnundunuz; Parisde olduğunyz zamanlar da Roma günlerinin anılarıyla avunuyordunuz, bu size yetiyordu, Paris yaşamınızda değişiklik yapabileceğiniz hiç aklınaza gelmemişti. Bundan böyle yeni bir olanak görür olmuştunuz önünüzde, başlangıçta korkunç ve çılgınca bir şey ve adeta yoldan çıkmanız. gibi görünen bu olanak ağır basmaya başlamıştı içinizde, yavaş yavaş büküyordu, düşüncelerinizin tümünü sarmıstı artık, yadırgamaz olmuştunuz bu düşünceyi, bir an bile çıkmıyordu kafanızdan, ve Henriette ten büsbütün nefret eder oldunuz. Romadan Parise, Cecile le dizdize yolculuk etmek, ne hesapsız bir adım! geldiği gibi yaşayıp gidiyordunuz eskiden, ama şimdi, ha yır, bununla yetinemezdiniz artık, o anda Cecile in de bunları düşündüğünü biliyordunuz, kafasından söküp atamayacaktı artık bu düşünceyi ve, her zaman olmasa bile, işinizin ve medeni durumununuzun izin verdiği ölçüde sık sık ve uzun süre ^anınızda olmayı isteyecek, sonunda yaşamınızda tek kadın haline gelebilmek, bu eşsiz ve katkısız aşkı, bu yepyeni özgürlüğü tatmak ve size de tattırmak için, şimdiye değin kırık dökük, kopuk sapık ve zavallıca yaşantılarınızdan öteye geçmeyen, benliğinizi tümüyle sarmayan o kısıntılı özgürlükle artık yetinmemek için, elinden gelen her şeyi usta bir sanatla yapacaktı. Nitekim, tam bir yıl sonra bu olanak gerçekleşmiş oluyor, yani gerçekleştirmeye karar verdiniz ve yola çıktınız işte. Chambery den hareket ettikten az sonra Voglans tan geçmiştiniz; tren Aix-les-Bains -de durdu; gölü seyretmek için birlikte koridora çıktınız. Bir adam kapıdan basını uzatıyor, sağa sola bakındıktan sonra, kompartımanmı şaşırdığını anlıyor, çekilip gidiyor. Cecile le yaşamınızın uç sınırları olan Roma garına, bir yıl evvel geçici olarak aşmış olduğunuz, «Statione Termini» denen bu sınır bölgeye, üç yıl kadar evvel bir kış sabahı, henüz tan ağarmadan, yolculuktan bitkin düşmüş Henriette le birlikte inmiştiniz, henüz Monte della Farina caddesine ayak basmadığınız, Romanın sizin için yalnızlık demek olduğu zamanlardı, Henriette i seviyordunuz o zamanlar, hiç değilse ortada bir başka kadın yoktu onunla kıyaslayacağınız ve Henriette den yavaş yavaş kopmakta oldu ğunuzun farkında bile değildiniz, o küçümseme duygusunun yerleştiği, katılaştırmaya, ihtiyarlatmaya, yıpratmaya başladığı Henri-ette ama ne zamandır bir türlü kısmet olmayan bu Roma ziyaretinin gerçekleşmesiyle sizi yürekten bağışlayan Henriette, ilk kez savaş öncesi yıllarında görmüş olduğu bu kente tekrar gelmeyi çok istemişti, çünkü orada, sizin simdi aradığınız gençliğe kavuşacağını umuyordu (hiç de öyle olmadı ya), hem de o günlerden bu yana epeyce karışmış ve yıpramış olan duygular yumağını tekrar saracağına, ipin ucunu yakalayarak, sağlamca düğümleyeceğine inanıyordu; Albergo Quirinale ye taksiyle gittiniz, durum gereğince, evliler için ayrılmış olan, şimdiye dek kaldığmız bekar odalarından çok daha geniş ve güzel bir oda ayırtmıstı-mz, öyle ki, sonraki gelişlerinizde, kapıcıdan anahtarı alırken hep canınız bu odayı çekmiştir ne derseniz deyiniz, Cecile in çok iyi anladığı gibi (ancak simdi anlıyorsunuz haklı olduğunu) gerçekten bu otel Henriette in bir savunma kalesi gibi olan Romada, ne zaman buraya ayak bassanız, gece geç vakit gelişleriniz bir yana, özellikle sabahları uyanıp da çevrenizdeki mobilyaları gördüğünüzde, peşinizi buralarda da bırakmayan, sizi kendisinden nefret ettirme pahasına da olsa, tüm düşüncelerinizi, gizliden gizliye ve sinsi kendisine çevirir bu Henriette. Adını adınızın yanına yazarken mutluydu. Kahvaltıyı odanıza istediniz. Pancurlar henüz kapahydı, dışarda hatırı sayılır bir ayaz vardı, Allahtan kalorifer iyi ısıtıyordu o gün. Ayakkaplarını çıkarıp yatağa uzandı, güneşin doğmasını beklediniz birlikte. Yazık! Ne zamandır beklediği bu yolculuktan, Romada geçireceği bu günlerden ne büyük bir sevinç umuyordu, son yıllarda her geçen günle biraz daha yitirdiği kocasına kavuşacaktı güya, ve aranıza giren uzaklık, ikiniz için de yeni yeni düş kırıklıkları hazırlayan Roma dönüşlerinizin büsbütün derinleştirdiği uçurum ortadan kalkmış olacaktı güya, gerçekten her Roma dönüşünüzde, Henriette in ve sizin sürmekte
olduğunuz yaşam arasındaki ayrım acı bir biçimde ortaya çıkıyordu, o Parisde baskı ve yük altında ezilirken, siz daha özgür ve mutlu bir yaşam umuduyla dolu Roma havasını çekmekteydiniz ciğerlerinize. Öte yandan Parisdeki iş-nizin, henüz zorunlu ihtiyaçlarınızı karşılamaktan öteye geçmese de, maddi b-akımdan gittikçe kazançlı hale gelen isinizin, gerçek Özünüzle bağdaşmaz hale geldiğini seziyordu H nriette, kendi kendinizi aldatmaya çalışsanız da, bu uğraşı anlamsız bulmaya başlamıştınız artık, eve yemeğe davet ettiğiniz meslektaşlarınızla görüşürken o eski havanızdan, o mağrur kişiliğinizden uzaklaşıyordunuz yavaş yavaş, meslektaşlarınızın o bayağı gülüşlerine ahlak ve ahlakdışı konularda kullandıkları beylik laflara, memurlar, müşteriler ve piyasa rakipleriniz üstüne kullandıklar bazı deyimlere kendinizi kaptırır olmuştunuz, eskiden kötü yönlerini benimse-meksinizin bir dereceye değin uzlaşma halinde kaldığınız, hiç değilse düşünce ve söz özgürlüğünüzü koruyarak, kendinizi dışında tutmayı basadığınız bu Scabelli, kişiliğinizi yavaş yavaş eritir, tüketir olmuştu, eskiden, hiç değilse belli bir devrenizde Henriette le dertleşirken, sözlerinizde bağımsızdınız, oysa son yıllarda körü körüne verir oldunuz kendinizi Scabelli ye, ve Henriette e, bütün bunları kendisi için yaptığınızı, daha iyi bir evde yasaması, simdi oturduğunuz daireyi alabilmeniz, çocuklarınızın daha iyi giyinip kuşanmalarını sağlamak için yaptığınızı, yeni evliyken gülümseyerek söylediğiniz gibi, kusursuz bir koca olabilmek için yaptığınızı söylüyordunuz, gerçekte kendi kendinizden ve Henriette den yavaş yavaş kopmakta oldu Çok iyi biliyordu ki, o bahçeleriyle, o tarihsel kalıntılarıyla Roma sokaklarının haya li, içinizde olağanüstü bir güçle büyüyen bir düş olmuştu artık, Paris yaşamınızda gerçekleşmeyen bazı şeylerin yaşadığı bir düş, biliyordu ki Roma, gerçeğinizin yaşadığı «belde» idi, benliğinizin bir yönü orada, kendisinin eli değmeksizin gelişmekteydi, işte uzağında kaldığı bu ışığa kendsini de daldırmanızı istiyordu. Ne yazık ki, o zamanlar Roma sizde sadece bir düş, bir büyülemeydi, elle tutulmaz, sözcüklere aktarılmaz bir şey; gördüklerinizi bazı bilgilere bağlayamıyordunuz, henüz hiçbir şey okumamıştınız, tutku girmemişti işin içine, Henriette e söyleyecek tek şey bulamıyordunuz Roma üstüne. Ah, bu kenti çok daha iyi tanıdığınızı san mıştı, Roma aşkınız sayesinde edindiğiniz ve ancak Cecile in kazandırabildiği şimdiki bilgilerinizden henüz yoksun olduğunuzu nereden bilebilirdi, böylece o kış günü, görmeye ve anlamaya çalışan, sizden yardım bekleyen ama yardımsız ve yapayalmz bıraktığınız Henriette yambaşmızda, sokaklarda dolaşırken, sorduğu sorulara cevap veremiyor-dunuz ve, eksikleriniz meydana çıktıkça, güya kurmuş olduğunuz bu sığınağın nasıl da temelsiz olduğunu göstermiş oluyordu size, o anda size öyle geldi ki, karşımzda canlı birer umut gibi duran Roma sokaklarının evvelce size fısıldayıp durdukları şeyleri bir daha duyamayacaktınız artık, şöyle bir gözatmakla pek bir şey anlaşılmayan, ama sakin incelendiğinde anlaşılması hiç de güç gelmeyen latince bir metin gibi, Romanın kulağınıza fısıldadığı o sözleri bir daha hiç duyamayacaktımz artık: Biteviye susmanız ve çaresizliğiniz Hen-riette i bezdirmişti, evvelce o denli sevdiği şeylerden nefret eder oldu ve daha ilk günün akşamı, Parise dönmek isteğini yorgun gözlerinden okudunuz,siz de tekrar Roma nıza kavuşmak ve rahatlamak için, Henriette in gitmesini, tek başınıza kalmayı ister oldunuz. Kar başlamıştı, Romada gördüğünüz ilk kar, şu anda lapa lapa yağan ve dağlara puslu bir görünüş veren kara hiç de benzemiyordu, sıuu sepken yağıyordu kar, çamurlu sokaklar ıpıssız oluvermiş, el ayak çekilmişti, paltolarının yakalarını kaldırarak koşuşan bir iki kişiden başka kimse görünmüyordu dışarıda. Üstçük nezle oldu, pazar günü yataktan çıkamadı, pazartesi günü de, sabahtan akşama dek Scabelli nin işleriyle uğraştınız, tek başma çıkmak düştü Henriette, ve nereye gideceğini bilmeden, bezgin, kiliseleri bir bir gezerek, herbirinde düzinelerle teşbih çekti. Ne vardı Henriette le böyle kış ortasın-du, sizi hiç de çekmiyordu bu; ama Henriet-te e engel olmak istemezdiniz; döndüğünde pek sıkıntılı bir hali vardı, bununla beraber kör bir inancın ışığı parlıyordu gözlerinde. Ertesi günlerde sadece yemek saatlerinde ve gece buluşur oldunuz, tıpkı Parisde olduğu gibi; dönüş ikiniz için de bir rahatlama oldu.
Ne vardı Henriette yle geçen Noel de aptalcasma, tam soğuk dalgasının estiği günlerde bu yolculuğa çıkacak... Kaç zamandır hep sonralara atıyordunuz bu yolculuğu, sonunda, aman olsun bitsin demiştiniz. Peki, o zamanlar Cecile i tammış olsaydınız, sizinle adım adım dolaşarak bu kentin sırlarını ve benliğinizin bu kentle beslenen o yönünü gözlerinizin önüne serseydi, o kar, o sis ve yağmur günlerinde olağanüstü bir güzellik bulmayacak mıydımz? Peki ama, Cecile e, o can sıkıcı Roma günlerinden evvel rastlamış olsaydınız, onu yine bu derece sever miydiniz? Cecile i çok daha evvelden tanıyor olsaydınız, Henriette ten böyle birdenbire kopabilir miydiniz? Şimdi bu trende olur muydunuz? Pek tabii o zaman her şey bambaşka bir yön almış olurdu, belki de şimdiye dek çoktan... Ak sakallı bir İtalyan içeri şöyle bir göz attı. İnce bir sis kaplamıştı golü, sonra bulutlar top top oldu ve yağmur boşandı, gitgide sıklaşan damlalar camları puslandırmaya başlamıştı. Birlikte kompartımana döndünüz, kitabı tekrar elinize aldınız, omuzunuza yaslanmıştı; artık okuyamıyor dunuz, düşünüyordunuz ki, sınırın aşılması geçici bir zaman içindi ve hiç de sandığınız gibi gerçek bir adım değildi, bu birkaç haftalık zamanda Cecile i Romadaki gibi sık sık göremeyecektiniz, seyrek ve kaçamak buluşmalarla yetinecektiniz, yapılan şu değişiklik bile smırları yıkamamış, sadece biraz geriletmişti, ayrılık yeriniz Roma olacağına, Parise itilmiş bulunuyordu, öyle ya, trene binerken «Statione Termini» ayrılacağınızda, trenden iner inmez «Gare de Lyon»da ayrılacaktınız. lütabı kapadımz Cecile okumaya dalmış görünüyordu, Juralar a yağan ve akşama doğru Burgonya ya kaymış olan yağmur nedeniyle içerisi karanlıkça olduğundan, iyice görebilmek için satırların üzerine eğiliyordu, vücudu vücudunuza değmiyordu artık, hiç konuşulmuyordu. Ah, demek şimdiden ha (şu anda olaya uzaktan baktığınızda daha iyi anlıyorsunuz bunu, bilinmez bir sıkıntı, bir tedirginlik sarmıştı ruhunuzu, sanki yavaş yavaş içinize sızan bir şey, bezginlik ve soğukluk iblisi sizi kendi kendi kendinizden uzaklaştırıyordu; zamanla unutup gitmiştiniz bunları, şimdi düşünüp gerçek anlamına varıyorsunuz, zaten son haftalarda bu türlü anıları kafanız dan uzaklaştırmaya baktınızdı hep, üst üste gelen sıkıntılardan, düşünmeye vakit yoktu ki, ancak, günlük yaşamınızda bir çeşit irkilme gibi olan, ve ilk olarak Scabelli nin dışında, işinizle ilgili sorunların uzağında yapmakta olduğunuz bu gizli yolculuk sırasında ve bu dinleme anında, ne olursa olsun ulaşmaya karar verdiğiniz bu biricik kurtuluşun, bu yakın mutluluğun ve değişimin içinizde yaşayan inancını sarsabilecek her türlü düşünceden uzak kalmaya çalıştığınız su son günlerde kafanızdan uzaklaştırdığınız bu amlar, şimdi birer birer doluyor artık içinize), Ah, demek şimdiden ha, elden gidiyordu demek, bağ şimdiden gevşemiş, çözülüyordu demek ayrılık başlamıştı bile, anlıyordunuz geçici olarak bile aşılmış değildi sınırlar, biraz olsun geriletilmiş bile sayılmazdı; ka-bûllenmek istemiyordunuz ama, gerçekte bunu bile başarmış değildiniz, sadece esnekleşmişti sınırlar: vedalaşma Roma garında olacağına ve birkaç dakikada atlatılacağına, yolculuk boyunca sürüp gidecekti, uzadıkça uzayacaktı, nitekim ayrılıyordunuz, olup biten şeyin bilincinde olmaksızın, yavaş yavaş, acı acı, lif lif koparak ayrılıyordunuz birbirinizden, gerçi dizdize oturuyordunuz ama, her istasyon, Culoz, Bourg, sonra Macon ve Beaunne, tıpkı evvelki yolculuklarınızda olduğu gibi, gittikçe büyüyen uzaklıklardı aranıza giren. Eliniz kolunuz bağlı, kendi kendinize oynadığınız bu oyuna seyirci kalıyordunuz, kompartımanda İtalyanca konuşmalar, zaman zaman susmalarla bölünerek, yerini Fransızca konuşmalara bırakırken, aştığınız her kilometreyle, Roma sokaklarının hayli, Cecile den başlayarak bu kenti hatırlatan insanların yüzleri, Henriette ten başlayarak, çocuklarımzm yüzleri önünde, Pantheon meydanı on beş numaradaki evinizden başlayarak, bu evin çevresindeki evlerin ve Paris sokaklarının hayali önünde, gittikçe gerilemekteydi. Dijon dan sonra, birlikte akşam yemeğine gittiğinizde, ayrılacaklarını ve tek başlarına gideceklerini sezmiş iki insamn acıklı çağırışı vardı bakışlarınızda; Cecile e olan bu ihanetinizi ve aranızda gittikçe
yoğunlaşan uzaklığı, dokunaklı fakat kesik kesik sözlerle, ölçe biçe söylenmiş mutluluk laflarıyla gidermeye, gizlemeye çalışıyordunuz, nişanlısının cesedini, artık yalan olmuş bir bedeni kolları arasında boş yere sıkan, böy-lece ölümün kesinliğini ve acısını daha derinden duyan gençten farksızdınız o anda, nasıl bu ceset belli bir değişimden sonra bir hayalet havasına bürünecekse, Parisde kaldığı sürece Cecile de öyle olacaktı sizin için. Koridor penceresinin önünde, trenin lambalarından dökülen ölü ışığın biçimlendirdiği dörtgenler içinde, ağaç gövdeleri, bayırlar ve kuru yapraklar görünüp kaybolurken, Cecile in çevresini gittikçe saran gölgeleri kovmak umuduyla, durmadan konuştunuz, konuştunuz, kısa bir susma anı olur da Cecile in yitişini çabuklaştırır ve yerinde, artık size yabancılaşmış, kendisiyle ne konuşacağınızı bilmez olacağınız bir başka kadın buluverirsiniz korkusuyla, cevap vermesine fırsat vermeden konuşuyordunuz, bu arada ona, şu karanlık ormanlarda ve kayalıklarda dolaşan, duyduğu her yankıya hep aynı çağırıyla «Nerdesiniz?» diye cevap veren, çok eski çağların sesiyle konuştuğundan olacak, artık sözleri güçlükle anlaşılan «Av-cı»nın efsanesini de anlattınız, Gare de Lyon a dek bunu böylece sürdürüp gittiniz. Sıcaklık yayan metal zemin üzerinde Lo-renzo Brignole nin sol avağı yer değiştirirken, küçük pembe - kahverengi yıldızlar kümesi dağılıp gitti ve yarısı ayakkabının altında kaldı, bu arada, kanapenin altmda bitmez tükenmez ve pek karışık doğrultularda yolculuklara çıkıp, sonunda sürme kapıya dek gelmiş olan tortop gazete parçası da bir ayak vuruşuyla uzaklara kovuldu. Cecile le Parise yapmış olduğunuz bu yolculuğu pek düşünmeseniz iyi edersiniz, Romayı ve yarını düşünün daha iyi. «Sadece seni görmek için Romaya gelmeyi becerebilsem bile, pek tabii bitişik odada kalabilmem için Scabelli den gizli gelmem gerek... Hayret doğrusu, bir kez olsun tanıdıkların yanında kalabileceğinizi akılları almaz mı? Yoksa adresi meydana çıkaracaklarından, evin durumunu uzun uzadıya araştıracaklarından mı korkuyorsun? Hani yaparlar da, ne senin ne de benim haberim olur, bununla yetinecekleri de pek kesin değil, ne olursa olsun kaçınmak isterim bu türlü... Hem sonra Da Ponte ailesi... Bırak Allahaşkına, bu insanları o denli saf görme, katoliklerin bu kentte vicdan huzuruna kavuşmalarından kolay ne var, «Toties Quotis» dedikleri, tüm günahlardan arınılan kiliselerden birine gidip bir iki dua mırıldanmaları yeter, örneğin bir adım uzağımızda Le Gesu kilisesi var. Sen gerçekten inanıyor musun ki bu morukların keskin gözlerinden kaçıyor durumumuz? Pekala biliyorlar, takdis edip, geçip gidiyorlar. İnan ki, torunlarından birini çoktan senin peşine takmışlardır, ne iş yaptığını, nerede oturduğunu çoktan öğrenmişlerdir. Gerisini düşünmezler artık, ama yine de görünüşü kurtarmak gerek: komşu kadm geldiğinde, evi baştanbaşa gezdirirler, evde değilsek, mahsus bizim odalarımızı gösterirler ona, büyükanne olsun, kızkardeşi olsun, bir punduna getirip, kuzenim olduğunu ve bitişik odadaki şu yatakta yattığım, gözlemlerinin de bunu doğruladığını söyleyebilmek ister, ziyaretçi komşu kadm da bu türlü şeyleri az çok sezer, kurcalayıcıdır, dedikodu yapmaya hazırdır. Böylece, elimizden geldiğince kendimizi kollamamızı, dedikoduya meydan vermemeye dikkat etmemizi isterler, tedbirlerin alındığını bilmeleri ve bu yönden içlerinin rahat olması gerek. «Hadi canım, bize cephe alamayacaklarından eminim ben, yeter ki, şimdiye dek yaptığımız gibi, davranışlarımızı ayarlamayı bilelim; zorluk çıkarmak şöyle dursun bizi koruyacaklardır bile, hatta kırk yılda bir gelen torunlar ve yeğenler bile. Pek tabii bunlara kimse bir şey anlatmayacaktır, ama sezeceklerdir, adeta havadan koku alacaklardır, boşboğazlıkları vardır ama, yine de ağ-zısıkı kimselerdir, bizi koruyacaklardır, hem de durumumuza imrenerek.» Loş odayla aydınlık oda arasındaki kapı aralığı sırada söylüyordu bunları, kulağınıza değil de, ağzınıza fısıldıyordu, ve dudakları dudaklarınıza değiyordu zaman zaman.
«Kaç yıldır bu ailenin kiracısıyım, senli benli davranışları bir yana, bana karşı çok iyidirler, ne var ki karşılarına alıp, bitmez tükenmez ve bezdirici nutuklar çekmeyi özer lerine görev saymaları can sıkıyor, kafaları bölme bölme ayrılmış sanki, ama din konusundaki görüşlerini tam olarak anlayamadım gitti. «Bilmem kendileri farkındalar mı, katolikliği anlayışları bambaşka (sanırım farkındalar bunun, zaten bu yüzden çok rahatım yanlarında), onların anlayışı, sarsak sarsak yürüyen karasinekler gibi Romanın yüzüne yayılan alay alay kilise adamımn anla yışmdan farklı. «Ne olursa olsun, biliyorlar durumumuzu (besbelli bu; sen de onları benim kadar tanısaydın, birlikte çıktığımız zamanlarda, veya camlı mutfak kapısından kendilerini selamladığımda, bakışlarından hemen anlardın), biliyorlar ki vicdanımız rahattır, hiç değilse rahat olduğunu sanıyorlar (yanlış an lama, sana sitem falan etmiyorum; biliyorum sen de içinin rahat olduğunu sanıyorsun, ya da öyle düşünmeye çalışıyorsun, gözlerindeki kızgınlık geçsin diye hemen söyleyeyim: bunu kimizaman başarıyorsun bile, sana kaç kez söylemek istemişimdir bunu; epeyce ilerleme var, bu bir gerçek, birlikte geçirdiğimiz bu iki yıl süresince, itiraf et ki, az da olsa, karına, çocuklarına, Parisde-ki evine, işine, yani her şeye rağmen, özlemini çektiğin o özgür adama, o içtenlik dolu kişiye biraz olsun benzemede yararlı olabildim), düşünüyorlar ki vicdanımız rahattır, bu ister onların hoşgörüsüne ister başka nedenlere dayansın, önemsedikleri yok bu noktayı. Ah, Da Ponte ailesinin bu derin ve akıllıca suçortaklığından yararlanmayı becerebilsen! İşte o zaman, bitkin, öpüştünüz; sonra kollarınızdan sıyrıldı, menteşeleri yeniden gıcır gıcır ötmeye başlayan kapıyı kapattı, sürmeledi. «Ama birkaç hafta içinde karar verip odayı ayırtmazsan, bir baskası kiralar, birkaç hafta, birkaç gün içinde... Ne zaman çıkıyormuş? Galiba perşembeye veya cumaya. Ah, ne çılgınlık ettim böyle konuşmakla; bos bulundum, hiç yapmazdım böyle şeyler. Bilmiyor değilim, tekrar geldiğinde, geceleri beni yalnız bırakıp yine otele gidersin sen ve su duvarın ardında bilmem hangi yabancı yasayacak, sanırım yemek vakti oldu, artık çıksak...» Le Corso bulvarı ve Vittorio Emmanuele yine cıvıl cıvıldı, Sant Andrea della Valle kilisesinin kapısı acıktı; öbür yandaki daracık sokaklarda ayinden dönmekte olan kimseler, bembeyaz entarileri içinde genç kızlar, acık maviler giymiş oğlanlar, siyahlara bürünmüş yaşlı kadınlar ve renk renk kemerler takmış papaz okulu öğrencileri kaynaşıyordu. Navona meydam restoranlarında, az evvel geçtiğinizde dışarıda gördüğünüz tüm masalar içeri çekilmişti. Şurda burda, tartışmakta olan gruplar göze çarpıyordu, ve üç dört vespa motosikleti, üzerlerinde ikişer üçer kişiyle, upuzun meydana eski çağlardaki sirk havasım tekrar vermiş, gülüşmeler ve çığlıklar arasında birbirini kovalayarak yarışıyorlardı. Dört Nehirler Çeşmesi güneşte şıkır şı-kırdı. Biraz serinlik olmasa, insan kendini ağustosta sanırdı. Tre Scalini restoranına girdiniz. Buhar tabakasının gittikçe kalınlaştığı camın ardında karın devam ettiğini hayal meyal seçebiliyorsunuz, artık daha seyrek düşüyor kar tanecikleri, işte bir istasyon, adını okuyamadınız. Organlarınızda bir kesiklik, şimdiden bitkinsiniz, biraz doğrulmaya çalışıyorsunuz, bu demir gibi yerde geceyi geçireceğiniz geliyor aklınıza. Saate bakıyorsunuz: henüz üç buçuk, sınıra daha bir saate yakın zaman var, inmenize ise tam on üç saat, işte küçük bir tünel geçtiniz. İki gençten biri, büyüğü, Henri bu, çıkmak istiyor, bir iki yıl sonra sizin Henri ona benzeyecek, ama daha derli toplu ve sık giyinebilir, çok daha iyi bir öğrenim görmesini sağladınız çünkü, elbette onun gibi turp gibi bir delikanlı olmaz, elde edeceği diplomalarla bu nokta ikinci derecede kalır zaten annesinden boşanmış olursanız, oğlunuzu istediğiniz zaman görmenize engel olmayacaktır bu, hem de ağır bir görevi yerine getirir gibi her gün aynı masaya oturacağınıza, kavga gürültü içinde, aynı evde, çekilmez bir yaşama süreceğinize, karşılıklı olarak istek duyduğunuzda biraraya gelebileceksiniz, annesinden boşanmış olmanız,
oğlunuzun öğrenim durumuyla ilgilenmenize, daha sonra mesleğinde ilerlemesine yardım etmenize, onu elinizden geldiğince desteklemenize hiç de engel olmayacağı gibi, Cecile le birlikte yerleşeceğiniz eve, sizi görmeye de gelebilir, isterse yemeğe kalır ve, Henriette in evde olmadığı bir saatte, o-sım nasıl yerleştirdiğini görmeniz için, sizi Pantheon meydanı on beş numaraya götürebilir: Ve boşanmış olmanız, araya belli bir zaman girdikten sonra, ara sıra annesini görmenize, niçin olmasın, engel değildir; Ce-cile den gizlersiniz tabii. işte daha uzunca bir tünel daha. Dikkatinizi çevrenizdeki şeylere çevirin daha iyi, şu kapı tokmağına, etajere, esva dolu fileye, bir dağ manzarası canlandıran tabloya, aynaya, bir limandaki minik minik gemilerin farkedildiği resme, şu küllüğün kapağına, rulo rulo sarılmış storlara, ısık otomatiğine, alarm işaretine, Ve kompartımandaki kişilere bakın, iki Italyan isçisine, Bay Lorenzo Brignole ye, ara sıra esneyen ve birbirinin şakağına öpücükler konduran, sonra kitaplarına yine kahramanca dalan Pierre le Agnes e, camda birikmiş buharları giysinin yeniyle silmeye çalışan oğlana bakın ki, içinizdeki bu kargaşalık, anıların bu tehlikeli çalkantısı ve kısır döngüsü dursun artık; Henriette i düşünmektense, demin dışarı çıkan oğlanı düşünün, ya da pencere yanında oturmakta olan kardeşini, birkaç yıl sonra sizin Thomas hiç de ona benzemeyecek, bu oğlana Andre diyebilirsiniz artık, nasıl olsa dul kadının yeğeni indi ve adı boşaldı, Sant Andrea della Valle den gelir, pek seviyorsunuz bu adı, bir oğlunuz daha olsaydı (Jacqueline den sonra artık çocuk istemediniz) adım Andre koyardınız, Chambery deki bir teknik okulda ya da ticaret lisesinde okuyan, hafta sonu tatillerini geçirmeye dağ köylerinden birine giden şu oğlanları düşünün biraz da, bu hafta okullarında ne oldu da cuma öğleden sonra okul tatil edildi acaba? Yoksa evden telefon edip çağırdılar mı? Belki de genellikle cuma gecesi eve gidiyorlardır da, bu hafta öğretmenlerden biri ra-hatsızlanmıstır, öğleden sonra ders yoktur, öyle mi acaba? İşte bir tünel daha; tavandaki ampûl yandı. Yanıbaşmızdaki Italyan sırt çantasınm kordonunu çözüyor, bir mücevher kutusu çıkarıp açıyor, siyah bir inci gerdanlık gösteriyor arkadaşına, karısına veya dostuna bir armağan mı acaba? Konuşmalarına kulak veriyorsunuz ama, anlaşılmıyor, alışık olmadığınız bir şive bu işte oğlanlardan büyüğü donüyor kompartımana. Manzara diye bir sey kalmadı artık; birden kararıverdi ortalık, sadece pencere camlarında bir iki ışıltı, tünel geçmek tesiniz çünkü, sonra bembeyaz kesildi camlar, dışardaki kar gibi bembeyaz. Hadi kalkın, koridorda bir sigara içersiniz, ara sıra camdaki buğuyu yeninizle silip dışarı da bakarsınız. Hiç açmadığınız romanı etajerden alıp, kanapeye bırakıyorsunuz, çıkıyorsunuz. ALTI İÇERİ GİRMENİZ GEREK; BİRAZ sonra Fransız polisi geçecek. izmariti küllükte ezerken fark ediyorsunuz ki sadece sekiz sigara kalmış pakette, sonra kanapede duran kitabı alıp etajere koyuyorsunuz. En ufak hareketlerinizden son derece sinirli olduğunuz anlaşılıyor. Sinyor Lorenzo nun pasaportu yeşil, Pi-erre le Agnes inki mavi ciltli ve gıcır gıcır, iki oğlanın kalktığı yere oturmuş olan Italyan işçilerininkiler biraz yıpranmış, içlerinden en çok kullanılmış olanı kuşkusuz sizinki, 1950 den beri kullamyorsunuz, eski model, kapağı incecik kahverengi karton, iki kez süresini uzattırdınız şimdiye dek. Tren durduğundan, boğucu bir sıcaklık doldu Modane a geldiğinizi anlıyorsunuz, pus lu camlardan hiçbir şey görünmüyor, her yer karla örtülmüştür herhalde. Dalgın Fransız gümrükçüsü geçer geçmez Pierre le Agnes rahatladılar, bakışıyorlar. Gri-yeşil üniformalı, çizmeleri takır takır buz tutmuş çamurla kaplı İtalyan gümrükçü, demin oturdukları yere koymuş oldukları sırt çantalarını açmalarını istedi iki işçiden gömlekler, çoraplar, ufak tefek armağanlar gözünüzün önüne serildi, Sinyor Lorenzo, yelpaze gibi açık tuttuğu pasaportunun ardından tiksintiyle seyrediyor sahneyi pasaport açılıp kapandıkça fotoğrafını görebiliyorsunuz, ters yönden adını okumayı başardınız: Ettore Carli.
Pencere yamnda oturan işçinin adı And-rea, gerisini okumaya vakit kalmadı, soyadı «etti» ile bitiyor. İşlemler sona erdi, kapanan kapıların gürültüsü ve düdük sesleri, tren kımıldıyor ve az sonra şiddetli bir sarsıntıyla tekrar duruveriyor, işte şimdi gerçekten hareket etti. Mont-Cenis tüneline giriyorsunuz. Işık sönüverdi; kapkaranlık oldu, sadece koridorda, kırmızı bir nokta gibi yanan sigara ve belli belirsiz ışıltısı, derin uyku soluyuşlarına benzer soluklar arasında duyulan sessizlik ve tekerleklerin görünmeyen bir kubbeye çarpıp geri dönen uğultusu. Saatinizin üzerindeki yeşilimtırak noktalara, akrep ve yelkovana bakıyorsunuz; henüz beş kırk, ah, bu sizin için yıkım demek, birden korku bürüdü içinizi, neliklerle verdiğiniz bu güzel karar altüst olabilir: ufak tefek kesintileri saymazsanız daha tam on iki saat var, hatta daha fazla, binbir düşüncenin üşüştüğü, pek tekin olmayan şu köse-ciğe çivili ve işkence direğine gerili kalmak, saatlerce, Romaya varana dek, tam on iki saatlik işkence. Tekrar ışığa kavuştunuz ve yolcular konuşmaya başladılar, gelgelelim, su uğultu ve basağrısı demir parmaklıklar gibi sardı sizi, kompartımandan kopuyorsunuz gitgide; camlar yavaş yavaş grileşiyor, işte bembeyaz kesildi tümü. Pierre in, mendil bulunan eliyle camın tam ortasına çizdiği dörtgenin aydınlığında, bir istasyon binasının köşesi belirip kayboluyor, Bardoneccia olduğunu biliyorsunuz buranın, ve koridordan yana pencereden bir şeyler görür gibi oluyorsunuz, yoğunluğu azalan buğu tabakası inceldikçe, dağlar belirmeye ve gökyüzünden yavaş yavaş sıyrünıaya başlıyor. Gelecek salı günü üçüncü mevkide yapacağınız yolculuk sonunda bitkin Pantheon meydanı on beş numaradaki dairenizin kapışım yanınızda bulundurduğunuz anahtarla açıp girdiğinizde. Henriette i, sizi beklerken dikiş diker bulacaksınız, yolculuğunuzun nasıl geçtiğini soracak, hic değişmeyen cevabı tekrarlayacaksınız: «Her zamanki gibi» işte o dakikada, kendinizi ele vermemek için çok dikkatli olmanız gerekecek, insafsızca inceleyecek yüzünüzü, verdiğiniz cevaba kanacağını sanmak da boş bir umut: bilmiyor mu sanki bu gidişinizin diğerlerinden farklı olduğunu? Yüzünüze yayılacak zafer sevincini maskelemeyi, Romada olup bitenleri ve vermiş olacağınız kararları ona hiç sezdirmemeyi, böylece Henriette i kuşkular içinde bırakmayı becerebilecek misiniz? Ama bunu yapmamz gerekecek; yapmalısınız; en emin yol bu. Gelecek salı günü Parise, Pantheon meydanı ron beş numaraya döndüğünüzde, Henriette sizi görür görmez anlayacak ki, korktukları başma gelecek; yani yapmak istediğiniz şeyleri yapacaksımz; söylemeseniz de anlar bu, gizlenmesi olanıksız, işte o vakit en ince ayrıntılarına dek, her şeyi bilmek isteyecek, bunu koparmak için de elinden geleni yapacak, Cecile in ne zaman geleceğini soracak size, kendiniz biliyor musunuz sank ne zaman geleceğini, salı günü de bilmeyeceksiniz bunu, bilmediğinizi söyleyeceksiniz, bu da gerçeğin te kendisi olacak, ama inanmaz ki, sessiz fakat açık seçik sorularıyla üzerinize çullanacak, artık elinden kurtulmanın tek çaresi olup bitenleri bir bir anlatmak. Oysa Cecile gelene değin hiçbir sey bilmemesi, hiçbir şeyden kuşkulanmaması çok daha iyi olurdu, ama nasıl olsa bileceğine göre... Gelecek salı, Henriette i, sizi beklerken dikiş diker bulduğunuzda, daha herhangi bir şey sormadan: «Sana yalan söyledim, anlamıştın zaten; bu kez Romaya Scabelli adına gitmedim ben, sekiz on da kalkan treni tercih etmemin, çok daha rahat olmasına rağmen, üçüncü mevkii olmadığından ötürü ekspresle gitmek istemeyişimin nedeni de buydu; bu kez sadece Cecile için gittim Romaya, ikiniz arasımda kesin kararımı verdiğimi ve kendisini seçtiğimi söylemek, Paris-de ona bir iş bulduğumu haber vermek, bundan böyle benimle olmasını ve, senin tattıra-madığın o eşsiz yaşama beni kavuşturmasını söylemek için; ben sana tattırabildim mi sanki o yaşamı, biliyorum, suçluyum, ka-bûlleniyorum, sitemlerini sineye çekmeye, seni haklı görmeye hazırım eğer biraz olsun avunacaksan, üzüntün biraz olsun hafifleyecekse suçla beni, neyle suçlarsan suçla, ama olan oldu artık, geri dönemem, bu yolculuğu yapmış bulunuyorum ve Cecile buraya gelecek; senin için neyim ki ben, sen de biliyorsun işte, böyle gözyaşı dökmek niye...» diyeceksiniz.
Ama pekala biliyorsunuz ki, bir damla yaş akıtmayacak gözünden, sadece yüzünüze bakacak, sözsüz bir bakış ve tek başımza konuşacaksınız, konuşacaksınız, sonunda he-lak olup sustuğunuzda, bir de bakacaksınız ki odamzda yapayalnızsınız, Henriette odasında uyumuş ya da dikiş dikmekte, vakit ilerlemiş, yol yorgunluğu çökmüş üzerinize ve Pantheon meydanına yağmur yağıyor... Gerçekten, salı günü odaya girer girmez, yolculuğunuzu anlatacaksınız Henriette e ve diyeceksiniz ki: Cecile i, kendisini tercih ettiğime inandırmak için gitıim Romaya, Parise gelmesini ve artık benimle yaşamasını söylemeye gittim...» Birden, dehşet verici bir ses yükseliyor içinizde: «Ah, bu kararı verene dek neler çektim ben, böyle yıkılıp gitsin mi? Şu anda trende, eşsiz Cecile in yolunda değil miyim ben? Güçlüydü iradem, güçlüydü arzum... Toparlanmam, kendime gelmem için, bu düşünceleri kovmalıyım, kovmalıyım karanlıklardan yükselerek üzerime saldıran hayalleri. Artık çok geç, düşüncelerinizin, bu yolculukla sımsıkı pekiştirilmiş zincirleri, trenin kararlı sallantılarıyla birer birer çözülmekte, dikkatinizi dışarı çevirmek, uçup gittiğini gördüğünüz bu karara sımsıkı sarılmak için çabalarınız boşuna, çarka takıldınız bir kez. Pierre adım taktığınız, demin pasaportundan gerçek adını öğrenmeye fırsat bulamadığınız adam pencereden bakmıyor artık, tünele giriyorsunuz çünkü, upuzun lokomotifin çıkardığı gürültü, sanki kendi içinizden geliyormuş gibi boğuklaştı; artık camda sadece yüzlerin ve kompartımandaki şeylerin yansılandığı görülüyor. Saat on dort otuz beşti; güneş Roma garını sol yandan aydınlatıyordu; ne yarın ne yarmdan sonra, ne de pazartesi günü o denli tatlı ve pırıl pırıl bir hava bulmak olanık-sız. Artık solup gidecek olan o şahane Roma sonbaharım ışığa boğan, ululaştıran yazdan kalma son güzellikti o. Yıllarca bekleyişten sonra Akdenize kavuşan bir yüzücü gibi daldımzdı kente, valiz elinizde, sizi gülümseyerek karşılamaya hazır hizmetçilerin beklemekte olduğu Al-bergo Quirinale ye dek yürüdünüz. Görevli olarak gelmiştiniz o kez; saat üçte Scabelli de randevunuz vardı ve altı buçuğa değin sürdü, tam çıkarken, arkadaşlarınız, o güzel havada Vittoro Veneto caddesindeki teraslardan birine oturup birlikte bir şey içmeyi teklif ettiler, bir türlü atlatamadınız, oysa Cecile bekliyordu, diğer gelişlerinizde olduğu gibi, kendisine yazmıştınız, Elçilikten çıktıktan sonra, her zaman olduğu gibi, Farnese meydanındaki küçük bir kahvede bekleyecekti, normal koşullarda oraya, saat altıda ve Cecile den evvel gitmiş olurdunuz genellikle. O gün gittiğinizde kimsecikler yoktu... Hayır, kimse haber bırakmamıştı size, genellikle yamnızda gördükleri hanımı bir ara gördüklerini hatırlıyorlardı ama, pek az kalmıştı, ne yana gittiğini de gören olmamıştı. Monte della Farina da, pencerede ışık vardı. Kapıyı yaşlı kadın Da Ponte açtı ve hemen seslendi: «Signoça, e il signore France-se, il cugino (*).» Ah, iyi ki geldin: bir engel çıktı da yolculuğunu geciktireceksin sandımdı, merak ediyordum.» Mantosunu çıkarmamıştı henüz; birlikte çıktınız, loş merdivenlerde kucaklaştınız. Gideceğiniz restoranı Cecile evvelden seçmişti: Travester" ' '' bulunan, meslektaşlarının öve öv e bitiremedikleri küçük bir restoran, bir gidip görmek istiyordu, ama Tiber adasından geçmekle yolu uzatmış olacağınızı düşünerek dar sokaklara daldınız, bir süre yolunuzu şaşırdınız, bunun sonucu olarak da, dönüşte yukarı çıkacak vaktiniz yoktu, ayrıldınız. işte tünelden çıkıyorsunuz, ama iyiden iyiye kararmış hava, tren daha sert sesler çıkarıyor, camlarda pek az buğu kaldı, dağlarda birbiri ardından yanan inişli yokuşlu ışıklar görünmeye başlıyor. Sıcaklık yayan metal zemin üzerindeki eşkenar dilimlerin biçimlendirdiği ızgaradan zifiri karanlık bir külhanın dalga dalga sıcak buharları yükseliyor. (*) İtalyanca : «Sinyora, Fransız Bey geldi, kuzeniniz».
Aşağı yukarı bu aylardı; geceydi ve yağmur yağıyordu; Gare de Lyon dan, tek kelime konuşmadan, birlikte çıktınız; uzun bir yolculuğun yorgunluğunu duyuyordunuz, üşüyordunuz. Çok kalabalıktı, kaldırımda durup uzun süre taksi beklediniz. Bir kentin, hem de sizin kentinizin, Cecil in bunca umut bağladığı ve ne zamandır tekrar görmeye can attığı, sizi bir elçisi, bir prensi gibi gördüğü bu kentin cıvıl cıvıl karşılayışı bu mu olacaktı, kalabalıkta eriyip gittğinizi, siz yanında oldukça umursamayacağını sandığı, ama uzayıp gittikçe büsbütün çekilmez bir hal alan bir takım tatsızlıkların üstesinden gelmediğinizi görmekle düş kırıklığına uğramaktan kendini kurtaramıyordu. Oteline götürdüğünüz Cecile i, Quartier Latin de her an Henriette le burun buruna gelebilirler düşüncesiyle, Pantheon meydanından uzakça bir yerde, Odeon sokağında, sakin ve rahat bir otelde yer ayırtmıştınız. Yapılacak şey, biraz odasına çıkıp makyajını tazeledikten sonra inmesi, ve akşamı birlikte geçirmek üzere Saint-Germain-des Pres de güzel bir kahveye gitmeniz olacaktı, gelgelelim, dayanacak güç kalmamıştı Cecile de, size gelince, enerji ve canlılığınız sizi de yarı yolda bırakmıştı, böylece otel kapısında ayrıldınız, ertesi günü, Scabelli den çıktığınızda buluşup, öğle yemeğini birlikte yemek üzere sözleştiniz. Valiz elinizde Monsieur-le-Prince sokağı-ni yaya geçtiniz, sanki yabancı bir kente yeni ayak basmışsınız da, kimseyi tanımıyordunuz, henüz ne zengin (buna zenginlik denebilirse tabii) ne de evli barklı olduğunuz zamanlara, artık yoluna girmiş işinizi, güven verici ve size toplumda bir yer sağlayan tüm olanaklarınızı yitirmişsiniz gibi geliyordu size, tıpkı sıfırdan başlayan bir genç gibi, şu Monsieur-le-Prince sokağı da bitmek bilmiyordu. Ancak, o sşatte el ayak çekilmiş Pantheon meydanını geçip de asansöre bindiğinizde rahat bir nefes aldınız ve yeniden kavuştunuz güven duygusuna. Salonda dikiş dikmekte olan Henriette, kapıda anahtar gıcırtısını duyunca geldi. «Tren geç mi geldi? Yok, hayır, Romada tamdığım bir hanımı oteline götürmem gerekti de... Bana karşı her zaman çok nazik davrandı; kendisini bir gün eve davet etsek iyi olur herhalde, seninle tanışmayı, çocukları falan görmeyi çok istediğini söyledi Hafta içinde bir akşam olabilir (on beş gün kalacakmış Parisde); pazertesi ya da salı akşamı kimseyi beklemediğimize göre; kendisine bir telefon edeyim, cevabını sana söylerim. «Bundan böyle, şu pek yorucu olan akşam treniyle gelmemeye karar verdim, Romada geçirdiğim zamandan hiç yararlanamıyorum (sadece öğleden sonra ve aksam orada bulunabiliyorum). Kendilerine de söyledim ya madem ki aksam yemeğini Romada yemem gerekiyor, artık ertesi günü yola çıksam daha iyi olacak. Ha, unutuyordum, yarın öğle yemeğine gelemiyorum.» Buğulardan gittikçe sıyrılan camın ötesinde ve yavaş yavaş kararan göğün altında, dağların yamaçlarında ve ovalardaki köylerin ışıkları birbiri ardından yanıyor, ama tünele giriyorsunuz yine.trenin sesi yine boğuklaştı. Yambaşımzdaki kapıdan dışarı sızan ışık, pencerenin ardından çabuk çabuk geçtiğini gördüğünüz kapkaranlık kayalara vuruyor artık. Albergo Quirinale deki daracık ve gürültülü odanızda, vespa ve tramvayların sesiyle uyanmıştınız. Pencereleri açarak ortalığın ağarmasını beklediniz. O gün Scabelli deki programınız yüklü değildi; tam saat birde, Farnese meydanındaki küçük bir kahvede buluştunuz. Hafta sonu tatlillerinden birinde Borromi-ni yapıtlarını, bir başkasında Bernin inkileri gezmiştiniz,- bir gün Caravage ın ve Guido Reni nin tablolarıyla ortaçağ fresklerini ve hristiyanlık öncesi mozayiklerini görmüştünüz; hafta sonu tatillerinizin birikişini de imparatorluk devrinin çeşitli dönemlerini incelemekle geçirmiştiniz, örneğin, Constantin devri (Zafertakı, İmparator Maxence m bazilikaları, Kapitol müzesinde saklanan Max-ence dev heykelinin parçaları), Antonin ler ve Flavien ler devri, Cesar devri (tapınaklar, Palatin tepesindeki saraylar, Neron un altın yaldızlı köşkü), şuraya buraya dağılmış bu ulu yıkıntılara bakarken, anıtların herbirini yeniykenki heybetiyle. Romayı ise en pervasız zamanlarındaki haliyle canlandırmaya ça lısıyordunuz gözünüzün önünde, örneğin, Forum u gezerken, Roma nın o zamanki halini
bir iki zavallı taş yığınıyla ve kırık dökük sütun başlıklarıyla, o yüksek yüksek duvarlar ve bunların tuğladan örülmüş etekleriyle düşünmüyordunuz da, içinizde yaşayan bir düş, günden güne gerçeklik ve netlik kazanan, oralardan her geçişinizde varlığını daha iyi kanıtlayan bir düş havası içinde görüyordunuz. Bu bitmez tükenmez gezintilerinizin, ziyaretlerinizin ve incelemelerinizin birinde, her iki Dikilitaşı aynı günde görme isteği uyanmıştı içinizde, düşündünüz ki, çeşitli Roma temalarını belli bir düzen içinde keşfede-bilmeniz için, aynı gün iki Saint-Paul kilisesini birden görmeniz San Giovanni den öbür San Giovanni ye, Saint-Agnes ten öbür Saint-Agnes e Lorenzo dan öbür Lorenzo ya gitmeniz uygun olurdu, bu adların sizde yarattığı imgeler ancak böyle derinleştirilebilir, gerçek çizgilerini bulabilirdi, ancak bu yolla ulaşabilirdiniz yapıtların gizli anlamlarına ve edindiğiniz bilgileri yararlı haile sokabilirdiniz, içinizde öyle bir kanı vardı ki, bu dinsel anıtlar size, tüm gerçeklerin uzağında tanıtılan, binbir hileyle yutturula gelen bir hris-tiyanlığın, günden güne çökmekte ve bozulmakta olan, bununla beraber baskısı altında ezildiğiniz bir dinin, doğmuş olduğu şu kentin göbeğinde yükselen yıkıntılarından, küllerinden sıyrılabilmek için çaresizlik içinde bocalayıp durduğunuz hristiyanlık evreninin kapılarım ardına dek açarak, inanılmaz ve sayısız gerçekleri önünüze serecekti, gelge-lelim bu tasarınızı Cecile e açmaya çekiniyordunuz, Romalılara özgü o boş inanlardan, birine kapılarak, sanki dinsel görüşleriniz ona da bulaşıverecekmis gibi bir korkuyla, direnecekti, sizi anlamak istemeyecekti. Bir ay evvelki gezintilerinizin anahtarı Pietro Cavalini nin freskleri olmuştu, ve bir cuma günü Farnese meydanmdaki küçük kahvede buluşup da.largo Argentina bulvarına (hafta içinde Romadan pek uzaklaşamı-yordunuz tabii) öğle yemeğine gitmezden evvel Cecile e, Michel-Ange ın, Romanm şurasına burasına serpiştirilmiş yapıtlarım, örneğin Tanrıça isis le oğlu Horus un ve Sevgili Osiris lerinin, kolları bacakları ayrı semt lere gitmiş heykelinin parçalarını aramayı ve sanatçının Romadaki çalışmalarını toplu olarak incelemeyi, nasıl olup da şimdiye dek düşünmediğinize şaştığınızı söyleyecek oldunuz. Birden gülmeye başladı: «Dönüp dolaşıp lafı nereye getirmek istediğini anlıyorum: Sixtine kilisesi demek istiyorsun, değil mi? Nefret ettiğim şu Vatikan a ne yapıp yapıp sokmak istiyorsun beni, gözkamaştırıcı ve özgür Romanm böğründe asılıp kalmış şu kanserli site, ahmakça süslenmiş püslenmiş bir irin torbası. «Ne dersen de, hristiyanlık iliklerine işlemiş senin, çürütmüş seni, ne aptalca bir bağlılık dine; Romada yaşayan en silik bir aşçı kadın bile senden daha özgür düşünür. «Ah, biliyordum günün birinde bunu isteyeceğini, ama beni bunca şeyden yoksun eden, şimdi de senden ayıran, içimize sinsice sızmak isteyen bu zehirden öyle korkuyorum ki, ölsem ayak basmam Vatikan duvarlarının ötesine hele seninle asla, orada göreceğin her şey, büsbütün besleyecek, destekleyecek yüreksizliğini.» Pek cazipti o haliyle, kendi kendine ve kapıldığı öfkeye gülüvordu. bir yandan da sizi öpüyor, üzerinizdeki etkisinden, gücünden emin olmak istiyordu, yanılmış olduğunu söylemeniz, onu akımca düşüncelere çevirmeniz olanaksızdı artık. «Ama ille de Musa heykelini görmek istiyorsan, evimin bir adım ötesinde Saint-Andrea-della-Valle kilisesinde, Michel-Ange -ın heykellerinin bir seri kopyası derlenmiş, gidip görelim,ne dersin?» Trenin değişik sesler çıkarmasından, tünelin bittiğini anlıyorsunuz. Üzerinde «e peri-coloso sporgersi» yazılı incecik metal levha üzerine, piyanonun tuşlarına dokunur gibi, hafif hafif vurmakta olan Agnös uzunca bir esnemeyi geçiştiriyor, işte ışıklı yazıhaneleriyle, kocaman levhayı aydınlatan feneriyle Ulzio Claviere istasyonu. Beretti mi, Peretti mi, yoksa Cerutti mi, yok, Ceretti olabilir, çünkü pasaportunun üzerinde «etti» hecesini görmüştünüz, özür dileyerek dışarı çıkıyor, karşıdan gelmekte olan, beyaz, upuzun kürk mantolu kadınla burun buruna geliyorlar, bembeyaz ve sivri burunlu ayakkabı giymiş olan bu kadın yüzde yüz Italyan, sonra Andrea adındaki öbür işçi, yambaşmızda durmakta olan sırt çantasını alıyor, dizleri üzerine koyuyor, herhalde istasyonun yaklaştığını biliyor, ya da anladı, ikisi de Turin de inecekler galiba.
Agnes le Pierre mavi ceketli memurdan birinci servis için fiş alıyorlar, siz yine alışkanlıkla ikinci servise kaldınız, hem böylece, öğle yemeğiyle tavandaki ışığın söndürülece-ği an değin, tam merkezde bulunan mavi incinin ışımaya başlayacağı, dört yana koyu ve dinlendirici ışıklar serpeceği ana değin geçireceğiniz zamam kısaltmış olursunuz... Acıktınız ama, kendinizi pek iyi hissetmiyorsunuz; açsınız ama iştahınız yok; biraz şarap, bir parça alkol gerek size; iç sıkıntısı ve bezginlik karışığı bir açlık bu, iyice acı-kana dek bekleşeniz daha iyi olur. Bu arada Faselli,yok, Fasetti, ya da Ma-setti kompartımana döndü, özür dileyerek geçiyor ve Andrea mn yanına oturuyor, sonra Pierre le Lorenzo nun arasında durmakta olan sırt çantasını alıyor, dizleri üzerine koyuyor, Lorenzo bu kez restoran fişi almadığına göre, Turin de inecek demektir, evde karısı bekliyordur, elinde tuttuğu ve tırnak makasıyla birlikte aym halkaya geçirilmiş şu anahtarı kilide sokar sokmaz, olsa olsa Henriette yaşlarında karısı, kaynamakta olan suya «pasta»yı salacaktır, kızı da vardır herhalde, Madeleine den büyüktür (çünkü sizden erken evlenmiştir o), şimdiden bir sürü mesele çıkarıyordur babasına. Belki de şu anda sofrayı hazırlamaktadır kız, yok, hayır, evde değüdir, sevgilisiyle buluşabilmek için, bir kız arkadaşına akşam yemeğine gideceğini atmıştır annesine, o da «pes doğrusu, tam babanın Fransa dan döneceği gün...» diye çıkışınca, başlamıştır zırlamaya. Canetti midir, Panetti midir, sırt çantasının gözlerinden birini açarak, bıçak, ekmek ve tereyağı çıkarıyor, üzerine yağ sürdüğü dilimi, o arda paketinden incecik, halka kesilmiş salam çıkarmakta olan Andrea -ya uzatıyor. Bu üç İtalyan birlikte inecekler; gişeye değin, peron boyunca birlikte, yan yana yürüdükten sonra, tam oraya vardıklarında, Lorenzo ile dostça ve sanki kırk yıldır ahbapmışlar gibi, şamatayla vedalaşacaklar, sonra yolları ayrılacak,belkide bir daha görüşmeleri hiç kısmet olmayacak, kimbilir günün birinde karşılaşırlar da, birbirlerini görmeden geçip giderler. Yarm sabah büroya gittiğinde, gecikmiş i$ mektuplarını hazırlaması gerekecek, sekreterini eski model bir Scabelli makina-sının başına oturtup (yenisini alması için geçen yıldan beri yalvarıyor kızcağız), bunları daktilo etmesi için sıkıştıracak, ikisi de gergin bir hava içinde çalışırken, saat çoktan biri geçmiş olacak, ancak o zaman gidebilecek yemeğe, işte az önce pek sakin görünen yüzünde beliren şu gerginliğin nedeni bu olsa gerek, bir de yorgunluk ve açlık. Bir süredir tırnak makasıyla düzelttiği tırnaklarına şöyle bir göz attıktan sonra, anahtarlığı cebine sokuyor, gözü size takılıyor, tedirgin, patronuna benzetti galiba, belki de özene bezene tırnak düzeltmesini hayra yormayacağınızdan endişeli (yoksa bir sır mı yatıyor bunun altında? kendini ele verdiği duygusuna mı kapıldı acaba? Bu elleri bir başka kadın.birlikte, San Carlo meydanındaki restoranlardan birine gideceği bir kadın için mi hazırladı böyle?). Tekrar üzerinize dikilen gözlerindç, birdenbire bir şaşma, adeta acıma okuyor, sanki yüzünüz birdenbire değişmiş gibi bakıyor size hatlarınız gerilmiş, bakışlarınız bulanıklaşmış sanki, hani demin yüzünüze bakmıştı ya, o andan bu yana yıllar yaşamışsınız da çökmüşsünüz sanki; başını çeviriyor. Restoran memuru elindeki çıngırağı sallarken.karşıdan siyah entarili, sırtı kamburlaşmış bir kadın geliyor, İtalyan bu, eski Cume kentinin sıska kahinlerine benziyor, ihtiyar Bayan Da Ponte ye de benzetiyorsunuz onu. Artık okumadığı halde önünde açık tuttuğu kitabım kapayarak, ayağa kalkıyor Pierre, aynada kravatını düzelttikten sonra, ayaklarınızın üstünden atlayıp geçiyor. Gittikçe koyulaşan gecenin karanlığında Bussolino istasyonunun ışıklan yanıp sönüyor. Pierre in ardından Agnes de çıkıyor. Tünele girerken, trenin uğultusu derinlere gömülüp gidiyor. Konsomasyonu öderken, ona dönüp: «istersen gidip görelim şu kiliseyi, daha çok erken, yemeği dönüşte yeriz» demiştiniz, ama Vittoro Emmanuele bulvarına vardığınızda, kilise kapısını sımsıkı kapalı buldunuz, ancak akşam girebildiniz, içerisi loştu pek bir şey göremediniz.
Güneş batmıştı; soğuk bir rüzgar esiyordu ve morumsu bir toz bulutu kaldırarak, tramvay raylarının üzerinde burgaçlar çeviriyordu; akşam yemeğinden evvel Saint-Pierre-aux-Liens kilisesini gezebilmek için acele ediyordunuz, en uygun saat oydu çünkü. Yolda giderken, Musa heykelini ilk görüşünüz geldi aklmıza (Henriette le geldiğinizde mi görmüştünüz acaba?) Çevresi zifiri karanlık iken heykel öylesine aydınlatılmıştı ki, boynuzlar ışıktanmış gibi görünüyordu. Büyük kapı kapatılmıştı, Romaya karanlık basıyordu, Vatikan ın üzerinde, gittikçe kararan damların arasından, lambaların ve tabelaların yavaş yavaş uyanmaya başladığı caddelerden yükselen buharımsı bir şeyin içinde, ve fren sesleriyle, ray makaslarını çıkardığı gıcırtılarla iz iz bölünün uğultunun üstünde, yıldızlar birer ikişer parılda-maya başlamıştı, kilisenin kapılarından sızan org seslerinin, boğuk boğuk gelen İlahilerin uğultusu ekleniyordu kentin uğultusuna, ayin vardı anlaşılan. Bir süre kilisenin çevresinde dönüp durdunuz, sonra, din adamlarının oturduğu binanın önündeki bahçeden geçtiniz; Saint-Sacrement ayini yapılmaktaydı, mihrapta mumlar, ampuller yanıyordu; kubbenin boşluğunda dalga dalga günlük kokusu tütüyordu, dizçökmüş kadınlar dua mırıldanıyorlardı; eski Roma tanrıları gibi, üzerine kutsal yağ (veya sarımtırak renkte içyağı eriyiği) sürülmüş Musa heykelinin mermeri parıl parıldı, önünde yığınla turist. Cecile elinizden çekip uzaklaştırdı, az sonra o pek sıkıcı Cavour caddesinde buldunuz kendinizi. «Yarın yine buraya gelmeliyiz» dedi. Peki ama, bunun dışında görülecek daha bir sûru şey var. Ne var ki? Senin şu peygamberlerin ve kahinlerin, pek sevdiğin «Kıyamet günü» ve «Evrenin Yaratılışı» tabloları bir yana, ne kalıyor geriye? Hiç de değil, Diocletien Hamamlarındaki «Sainte-Marie-des Anges» tablosu var, «Şartröz» tablosu var Ha evet, Aziz Bruno nun berbat bir heykeli de var ordu, bilmem hangi fransız heykel traşmın yapıtı. Houdon un Parisdeki Bruno heykeli çok daha güzel. Ama yine de, aziz heykelleri arasında en sakil olanı Bruno heykeli bence. Ya diğer Azizlerinki? Bilmem; bu yapıt hiç de güven uyandırmaz bende. Ya, demek güven uyandıranları da var; şu Saint Sacrement ayinlerinden vebadan kaçar gibi kaçmaksın sen, ama istersen o sevgili ve haşmetli Saint-Pierre kilisene bir git, bu ayinlerden birinde bulun da bir güzel duygulan, tadım tat bir kez, iyileşirsin; ama benimle gitmeyi aklından çıkar, küçük bir restoranda oturur, beklerim ben, bu korkunç denemeden sonra yanıma dönersin de seni iyi etmeye çalışırım, gece de başucunda beklerim, böylece o dehşet verici Bruno azizlerinden korurum seni uykunda, ama gece boyunca kalamam tabi- yanında... Öp beni. Burda olmaz; Pitzaevi ne vardığımızda.» Masa baslarında kümelenmiş işçiler kağıt oynuyorlardı, içlerinden biri körkütük sarhoştu. «Sonra bir de, Sainte-Marie-sur la Mi-nerve kilisesinde «İşkence Direğine bağlı 1-sa» tablosunu görebiliriz, Romadaki tek gotik kilise bu. Dünyanın en sakil şeyi, bizim semttedir, istersen, Palais Farnese den çıkar çıkmaz, gidip görürüz. Onu gördükten sonra da Porta Pia kilisesi yakınlarında bir yere gider yemek yeriz, ama sanatçı tek yönüyle yaşıyor bu yapıtta... Savaş öncesi baskılarından bir Güide Bleu var bende, ona bakar bilgi ediniriz; ama aklıma bir şey geldi.oldukça uzak bir villada, bir «Pieta» (*) olacak, bir türlü gidip görememiştim, ister misin görelim? Böylece, ertesi günü bir taksiye atlayıp, Sanseverino Villasına gittiniz, ne yazık ki kapıyı kapalı buldunuz, sadece pazartesi günleri saat ondan on ikiye değin açık olduğu yazılıydı kapıda. Sonunda, San-Pietro-in-Vincoli kilisesine gittiniz, Musa heykelini dosyasıya seyretmek için bol bol vaktiniz artmıştı, Saint- Sac-rement ayinine ve güneşin batmasına daha çok vardı, ıpıssız, buz gibi ve henüz projektörlerin yanmadığı kubbenin altında ikinizden başka tek kişi yoktu, Musa heykeli ta-vanarasında
karşılaşılan bir hayalet gibiydi bu atmosferde, oraya buraya, bir yapıttan ötekine sürüklenirken, bir eksiklik duyuyordunuz içinizde, elinizi uzatsanız tutabileceğiniz, ama Cecile den ötürü yasaklanmış bir şeyin eksikliğini, bunu kendisine söylemeye diliniz varmıyordu, ama biliyordunuz ki Cecile de ayni şeyi düşünüyordu içinden, o Peygamberler ve Kahinler, elle tutulmaz gözle görülmez «Kıyamet günü Takdiri» ya- (*) Çarmıhtan sonra Aziz Meryem in kollarında İsa yı canlandıran bir tablo. Çev. kanızı bırakmıyordu artık, bu gezip tozmalarınızın saçmalığının bilincine varmıştınız ikiniz de o gün, hiç konuşmuyordunuz, düş kırıklığını paylaşmak için söz gerekmezdi artık, «Evet, Musa heykeli, peki bunun dışında?...» gibi sözler söylemiyordunuz artık biribirinize, biliyordunuz ki, Musa heykelinden başka şeyler de vardı Romada, ikiniz de gerçekten kaçmaktan başka bir şey yapmış değildiniz o vakte değin, ve bunun utancmı, acısını duyuyordunuz içinizde, Sanseverino Villasının kapısmı kapalı bulduğunuz zaman da duymuştunuz bunu içinizde ve, içeri giremediğiniz için bir anlığına sinirlenmiştiniz, ama, az sonra ikiniz de sessiz kalıvermisti-niz, öyle ya, ne denli dokunaklı olursa olsun, bir tek «Pieta» durumu düzeltmeye, o boşluğu doldurmaya yetmezdi ki. Montedella Farina da, divana uzanmış, Epoca mn son sayısını gözden geçirmekteydiniz, Cecile de yemek yapıyordu, birden size döndü, ellerini üç renk çizgili elbezine silerken: «Biliyor musun, Roma zaman zaman çekilmez geliyor artık bana...» dedi. Tatilin ne zaman? Anlaşıldı, sadece tatillerde; sen buraya, şu odaya sadece bos vaktin olursa geliyorsun, Romaya ise Scabelli nin isleri için, nitekim biraz sonra Albergo na döneceksin yine. Ah, hiç olmazsa sana güvenebilseydim, beni inandırabilseydin...» (Bu sabah 3.10 trenine, Cecile i inandı-rabilmek için binmiş bulunuyorsunuz); ışığı söndürüp, birlikte divana uzanmıştınız, bileğinizdeki saatin ışıklı rakamlarını gözlediğiniz sırada, kulağınıza şöyle fısıldıyordu: «Yarın sabah geç kalma, çayla birlikte tost hazırlayacağım sana» öpücüklerle susturmuştunuz. Cecile i ama ertesi sabah unutup gitmiştiniz. Pencerenin ötesinde uzayıp giden toprağın yüzü, dibi nasıl karanlıksa öyle karanlık (tüneldeki gibi sesler çıkarmıyor artık tren), ve gökyüzünde yeşilimsi bir iki serpinti dalga dalga uzanıp gidiyor, hala seçebildiğiniz bir iki bulutun arasmda ışıyan yıldızlar, yollardan kayıp giden otomobillerin farları ve dağların tepelerine serpiştir-rilmiş evlerin küme küme ışıkları... Gecen yıl, aşağı yukarı bu vakitlerdi, Cecile tatilini geçirmeye Parise gelmişti, ama siz izinli değildiniz, dakikalar geçmek bilmiyordu o sabah büroda, kendinizi oranm müdürü gibi değil, küçük bir memuru gibi hissediyordunuz, öğleyin Cecile i aşağıda, yağmurun altında bekler buldunuz, kukuletalı sarı bir yağmurluk giymişti, elleri cebinde, ayakları hafifçe ayrık, dikiliyordu. «Ne hava! Beni öpmeyecek misin? Bur da, bu semtte olmaz canım. Seni böyle yağmur altında bıraktığıma çok üzgünüm, bundan sonraki... Neye yarar? Bundan sonra karınla olacak değil misin öğle yemeklerinde... Her gün değil ki... Hemen hemen. Hep karımla olmayacağım; zaman zaman işadamlarıyla buluşup yemeğe gimem gerekecek, Romada da öyleydi ya. Bu demektir ki seni daha da az görebileceğim. Daha iki hafta hurdasın ya... Öyle, göz açıp kapayıncaya dek geçer, bir de bakacağız, trendeyiz... Şimdiden düşünme bunu. Nereye gidelim?
Sen beni gezdireceksin burada. Bir sûru yer var gidilecek. Senin istediğin bir yer varsa, söyle. -- Sen nereye istersen.istiyorum ki biraz da içimizden geldiği gibi yaşıyalım. Sağ yaka mı, sol yaka mı? Sağ yaka desem iş yerin, sol yaka desem karın var, karar vermek güç. O halde adalara gidelim. Ne bulacağımızı pek bilmiyorum ama, elbette vardır ilginç şeyler, iste arabam, şurada duruyor. Louvre daki bölme bölme dükkanları geçtikten sonra, sağda, ıpıslak camdan ve gittikçe yatışan Cecile in profilinin ardından, Carrousel Zafertakı ile, çok uzakta, Concorda Meydanındaki Dikilitaş göründü geçti, bir süre Seine i izlediniz, sonra damların üzerinden, Notre-Dame in kurşuni kubbeleri ortaya çıktı. Kırmızı -beyaz kareli masa örtüleri görünen kıyı restoranlarından birine girdiniz. «Henriette e senden sözettim. Nasıl olur? Endişelenme camm, bir sey söylemiş değilim. Kendisini tanımayı, evimi ve çocuklarımı görmeyi istersin sanmıştım, hem birlikte karar vermemiş miydik, nasü olsa günün birinde öğrenmesi gerek diye? BUme-si iyi olur değil mi ya? Elbette, bilmesi iyi olur. Eh, madem ki günün birinde öğrenecek, hazır sen gelmişken... yavaş yavaş alıştırmış oluruz, hep demez miydik, herhangi bir drama meydan vermeyelim diye? Evet, derdik. Şu halde tanışmanız zorunlu. Beğeneceksin onu, o da şendeki değerleri kabullenecektir, çok normal olacak bu karşılaşma, ve günün birinde kendisiyle bu konuyu görüşmem gerektiğinde, iş kolaylaşmış olacak. Gerçekten, iş kolaylaşmış olacak, ama senin yönünden tabii. Niye alay ediyorsun benimle? Bunun böyle olmasını ben mi istedim? Parise geldiğini gizlerdim, olur biterdi; sen değil misin, bunda darılacak, gücenecek bir şey yok diyen, her şeyin benim sandığımdan çok daha basit olduğunu, sadece olayların karşısında direnmek gerektiğini söyleyen, dine bağlı ve burjuva bir ortamda yetişmiş olmamdan ötürü geri kafalı olduğumu, bunu bir türlü silkip atamadığımı ileri süren sen leğil misin? Bana bunu belki yüz kere söylemedin mi? Ben de Henriette e, Romalı bir hamm tanıdığımı, admın Cecile olduğunu (söylemiş miydim acaba bunu), bana bazı yardımlarda bulunduğunu, evimize davet etmenin yerinde bir jest olacağını söyledim. Peki nasıl karşıladı? Düşüncelerini bilemiyorum. Pazartesi veya salı dedi. Sana hangisi uyarsa. Henriette güvensizlik içinde, biliyorum, ama merak da ediyor, hem de dine ve burjuva ahlakına bağlı biri olarak kendi kendine diyordu ki... Evet, benden çok Henriette te vardır bu yetiştirilişin etkileri bundan kurtulmayı istemek şöyle dursun, gittikçe daha sıkı sarılıyor buna, Henriette in, yıllardır ve gun geçtikçe daha da katılaşan, anlaşılmaz hale gelen yönü bu; kendisini yeni tanıdığım zamanlar hiç de böyle değildi,zaten bu yüzden çekilmez bulunuyorum artık onu; ve işte bunun için sana ihtiyacım sonsuzdur, bir kurtuluşsun sen benim için, pekala biliyorsun; bununla beraber Henriette e elimden geldiğince az acı vermek isterim, çocukları da düşünüyorum... Biliyor musun seni niye boylesine seviyorum, bunları anlayabiliyorsun da ondan,böyle davranmayı sen öğrettin bana, senin gözünde acık seçik meseleler bunlar, sen yanımda oldukça ben de öyle görüyorum, gelgelelim Henriette le olunca... Hiçbir şey dediği yok bu konuda, özellikle bu günlerde hep susuyor, bir sey söylemek ihtiyacını duymaz o, onunla olunca her şey öylesine akıl almaz, öylesine yıkıcı ve karışık bir biçime giriveriyor ki, beni anlıyorsun, değil mi? Çok iyi anhyorum. Öyleyse niye ter döktürüyorsun bana? Gelmek istemeyebilirsin, bundan kolay ne var, gücenecek değil ya bunun için.
Niye istemeyeyim, istiyorum, onu, evini, Pantheon un kubbesine bakan o pencereleri, mobilyaları, kitaplarını, karını ve çocuklarını görmek isterim, bana pek az anlattığın o yüzü, o küçümseme yüklü ve katı gülüşü, o susuşu tanımak isterim elbette (Romadayken bana pek anlatmazdın Paris yaşamını, silip atmak istercesine, bir çeşit uzaklığa gömerdin onu, hiç değilse benim için yapardın bunu, seni gördüğüm gibi bilmem içindi belki de bu ne yazık ki pek az görebiliyordum seni), sık sık söz etmezdin ondan, yarıda kesilen üstü kapalı sözlerden, yüzünde beliren ve gözümün önürjden hiç gitmeyen sıkıntıdan anlardım biraz, pek önemsediğin bu kadın nasıl bir yaratıkmış görmek isterim tabii. Kıskanma, hiçbir nedene dayanmayan bir kıskançlık bu. Kıskanmıyorum; hem niye kıskana-cakmışım, seni gençleştiren benim, bunu anlamak için seni bir Romada bir de Parisde görmek yeter. Kıskanmıyorum, gidip karşısına dikileceğim, canavara ininde karsı ko yacağıma göre... Canavar mı? Sadece zavallı, mutsuz bir kadın, kendisiyle birlikte beni de can sıkıntısı girdabına sürüklemek istiyor, hepsi bu. Gidip göreceğim işte o zavallı kadıncağızı, kendisine haber verebilirsin, pazartesi günü geliyorum; bana kapışım acacak, ben de rolümü iyi oynayacağım, sade ve gerçek bir hanımefendi pozunda, tepeden tırnağa süzeceğim onu, o da beni süzecek, birbirimize nazik davranacağız. Ona nazik davranacaksın, değil mi? ikimiz de nazik davranacağız birbirimize. Onu kırk yıldır tanıyormuşum gibi gelecek sana, sasacaksın. Sanada, uzak bir tanıdık, iyiliğim dokunmuş biri gibi davranacağım. Hiçbir sey sezmeyecek mi? Belli etmeyecektir. Hiç gülmemeliyiz. Gülmek falan istemeyeceksin zaten. Bana «sen» demek de gelmeyecek içinden, bundan yana hiçbir endişem yok. Biliyor musun, müdür de olsan çocuksun sen, hiç değilse benim yanımda çocuklaşıyorsun, seni bunun için seviyorum ya, bu çocuğu olgun erkek yapmak istiyorum çünkü, Henriette bunu becerememiş işte; yapmış görünse de, gerçekte yapamamış, başardığı tek şey, seni yarı yarıya ihtiyarlatmış olması, ama sen bunu kabullenmeye hiç yanaşmıyorsun, olabilir. Pekala, sen bize bırak. Kendimizi tutmasını bileceğiz. işler yolunda gidecek. Bak göreceksin, karını beğeneceğim. O da benim değerlerimi kabul edecek. Ve sen cehennem azabı çekerken, biz karşılıklı geçip, tatlı sözler söyleyeceğiz birbirimize. Çıkıp giderken, fevkalade bir akşam geçirdiğimi söyleyeceğim, o da beni bir başka güne davet edecek, hemen kabûl edeceğim. Görüyorsun ya, hiç de sandığm gibi değil, ondan nefret etmiyorum; bunu zaman zaman göstermemiş miydim sana? Öyleyse anlaştık demektir, pazartesi olsun mu? Tamam. Konuşacak şey bulamıyordunuz artık. Pazartesiyi beklemek gerekti. Bir saattir tabağınızda bekleyen ordövr ü hemen atıştırmanız gerekti, vakit ilerlemişti çünkü. Zeytinden ufak ufak parçalar ısırırken, siyah Citroen arabanın ve arka planda kalan No-tre-Dame m mihrabı üzerine inen yağmura bakıyordunuz pencereden. Sıcaklık yayan metal zemin üzerindeki eşkenarlar, kocaman bir yılanın pulları gibi dalgalamyor. Camlara vuran gölgelerde, kır lara serpiştirilmiş evlerin, otomobillerin ve istasyonların ışıkları görünüyor sadece, ve daha genççe görünen İtalyan işçinin profilinin ardında ters yönde yansılanan kompartımanın görüntüsü üzerine düşerek, an an koyulup açılan noktacıklar çiziyor bu ışıklar. Ah, biraz açıyordu hava, tam Cenova -ya yaklaşırken, az önce Akdenizin üzerine doğan, soğuk, ışıksız bir güneşin ardından, ve sizi hala kaskatı bırakan o sıkıntılı gecenin sabahında, gökyüzü biraz biraz aydınlanıyordu, gece boyunca şakır şakır yağan yağmurun altında tek ışık görmeden geçmiştiniz Roma kırlarım, ara sıra geçen istasyon lar hemen hemen ıssız, sadece bagaj arabaları kaynaşıp duruyordu ve ıslak
peronda, görünmeyen insanlar, ellerinde titrek titrek yanan fenerlerle uzaklaşıp giden insanlar uzaktan uzağa birbirlerine sesleniyorlardı, gece boyu gözünüzü kapamamıştınız, durma dan saate bakıyor, gün doğana değin, sınıra varana değin, gün batmadan Parise girene ve Pantheon meydanı on beş numaraya varıp kendinizi yatağa atan değin geçireceğiniz saatleri hesaplayıp duruyordunuz, artık nerdeyse ezbere bilir oldunuz istasyon adlarının listesi, hiç değilse büyük garların ve durakların adları, ya vaktiyle programınızdaki isler arasında belli bir yer tutmuş şu veya bu olay nedeniyle aklınızda kalmış olan, ya da herhangi bir tarihsel amtla veya olayla hatırlanılan bazı yer adları kafanızın içinde dönüp duruyordu, huzursuz bir uykuya dalmış olan Henriette e bakıyordunuz, gitgide size yaklaşmış, soğuğu duymamak için iyice sokulmuştu belki de savaş yıllarından bu yana böyle okşamamıştınız sacla rını, birkaç yıl evvel bu Roma yolculuğundan ilk kez söz ettiğiniz zamanlar, bu saçları günlük güneşlik bir Romada işte böyle okşayacağınızı hayal etmiştiniz, Henriette ı okşarken kendi kendinize, bundan böyle sadece uykusunda sahip olabileceğim bu kadına, diyordunuz, sadece uykusunda yakla-lasabileceğim ona, Romanın sizi birbirinize yaklaştıracağını ummuştunuz, geçirilen o tatsız günlerde ve tekrar yasamayı beceremediğiniz balayı denemesinden sonra, ayırıcı ve aşılmaz bir uzaklık oluvermişti bu kent oysa nasıl da bağlıydınız Romaya (özellikle o gidişinizde, nefret ede ede okşamakta olduğunuz bu kadının sizi ayırdığı, yoksun ettiği Romaya karşı, daha gerdan ayrılır ayrılmaz o vakte değin duymadığınız bir yakınlık duyar olmuştunuz) ve omuzunuza yaslanmış, huzursuz uykusunda sayıklayıp duran bu kadına Roma üstüne söyleyecek tek söz bulamaz durumda olduğunuzu anladıktan sonra, bu kenti tanımak ve derinliklerine inmek isteğiyle yanıp tutuşur olmuştunuz, bir bakıma bu kadın, Roma sokaklarında yambaşımzda gezmişti de size hiçbir şey verememişti, çünkü bu alanda her şeyi sizden bekliyordu, yavaş yavaş itildiğini sezdiği bu «belde»ye sizin elinizi tutarak girmek ve orada size kavuşmak, sizi ilk zamanlara, savaştan önce birlikte ve ilk kez Ro-mayı gezdiğiniz zamanlara döndürmek istiyordu. İşte açıyordu hava, bulutlar dağılmaktaydı. Piza da yağmur dindikten sonra bulut lar alçalmış, kurşun gibi çökmüştü, Paris bulutlarını andırıyorlardı ve, çarşaf gibi, kıpırtısız denizin rengini, manzaranın güzelliğini bozuyordu bu bulutlar, sessiz kompartımanda sadece tekerleklerin ve rayların aralıksız, dolu dolu müziği duyuluyordu, bir de durmadan titreşen metal cisimlerin zıngır tısı, yolcularm herbiri uykulu gözlerini açmaya çalışıyor, kaskati kalmış ellerini oynatıyor, boyununu bir sağa bir sola bükerken, parmaklarını, diken diken olmuş ve havaya dikilmiş saçları arasına daldırarak başını kaşıyordu. Çeliğimsi kış güneşi, hüzün verici ve lime lime yün çilelerini delip ortaya çıkmıştı artık; Henriette le konuşur olmuştunuz: «Kötü bir mevsim seçtik Romaya gitmek için» dedi. Çok iyi biliyordunuz ki, sizi bağışlamak için gösterdiği bir çabaydı bu, Roma için uygunsuz bir zaman seçtiğinizi ve bunu, bir da ha oraya gelip sizi rahatsız etmesin diye yap tığınızı söylememek için, kötü yaşanmış o günlerin anısını silmek için gösterdiği bir çaba, ama kendisi de biliyordu ki olanaksız di unutmak, çünkü Roma fiyaskosu ve aranızda açtığı uçurum, yıllardır derinleştiğini gördüğü ve sizi sorumlu tuttuğu, hic bağış-layamadığı o uzaklığın bilincine varmanıza neden olmuştu, bu uzaklığı büsbütün derinleştirmişti, Roma dayken tek umudu, benliğinizin gerçek ve değişmez bir yönüyle sığın dığmızı sezdiği, ama sadece düssel bir sığınağınız olan Roma nm aracılığıyla, bu uzaklığı ortadan kaldırabileceği idi, ne yazık ki dram ortadaydı, kesindi, düşsel bir sığınıktı Roma sizin için, çözülmek, anlaşılmak bile istemeyen bir düş, öyle ki sizi küçümseyen Henriette hak vermemek elde değildi. Ve bir anlığına, bakışlarının ta derinliklerinden kopup gelen bir gülümsemeyle, size ulaşabildi; uçurumu birden aşıvermek, yaranın ağzını birden kapayıvermek istiyordu sanki; size Parisden, büyükannelerinin yanma bıraktığınız çocuklarınızdan söz etmeye başlamıştı; yine birleşmiştiniz günlük yaşam konularında, bu ne sizin için ne de Henriette için yeterliydi ama, yine de bir şeydi, ne yapıp yapıp buna sarılmalıydınız, başka hiçbir şeyiniz yoktu ki o zamanlar, tercih yapacak durumda değildiniz ki.
Turin i geçmiştiniz, manzara, şu anda geçmekte olduğunuz, ama karanlıkta görünmeyen yine bu manzaraydı; karla örtülü tepeler,az sonra ortaya çıkan dağlar güneşte ışıldıyordu zaman zaman, birbiri ardından geçtiğiniz tünellerden sonra tren yükseklere tımanırken, camlar buğulanmış, az sonra buz tutarak kaskatı gerilmişti, ve demin, akşamın alaca karanlığına gömülen vadiler ve köyler yöresi, gür, bembeyaz bir ormanın ardına gizlenirken, bir cocuk parma&ınm bir takım harfler ve resimler çizdiği görülüyordu havaya. Ve sımrdan sonra, gümrüğü geçer geçmez, camlar henüz durulur gibi olmuştu ki kar başladı. Juralar a vardığınızda yağmur boşandı, Macon da ise aksam karanlığı bastı kilometreler bitmek bilmiyordu ve Henriette e yorgunluk çökmüştü, o katılık ve endişe yine belirmişti yüzünde. Fontainebleau ormanından geçtiğiniz sı rada, «Avcı» size, «Deli misiniz?» diye bağırırken, Parise, odanıza, yatağınıza kavuşmak için nasıl da sabırsızlanıyordunuz! Yatakta Henriette in yanma uzandığınızda, şöyle fısıldadı: «Teşekkür ederim, ama ayaklarımda hal kalmadı, ne bitmez yolculukmuş!» Yastığa bıraktığı başını hemen öteye çevirdi, uyuyakaldı. Çok iyi anlıyordunuz ki, Romaya götürdünüz diye teşekkür etmiyordu size, gerçekten götürmüş sayılmazdınız ki, Parise kavuştuğu için teşekkür ediyordu, bundan böyle gerçekten uzaklaşacaktı artık sizden, hiç olmazsa Parisde çocukları vardı, o mobilyalar, o duvarlar, günlük alışkanlıkları ve oturmuş bir yaşamı vardı. Kapıda beliren bir adam, Ezechiel e (*) benzer sakallı bir ihtiyar sert bir hareketle bir sağa bir sola bakmıyor, sonra durup cama vuran gölgesini seyrediyor bir an, uzaklardan gelen bir iki ışığın nokta nokta izleri olmasa, oldukça net bir gölge bu. Sonra cumartesi oldu, büyük bir sevinçle buluştunuz, kucaklaştınız. «Sevgili Paris ine alışıyor musun bakalım? ikinci gece alıştım bile. Sokaklarda dolaşırken, sanki hiç ayrılmamışım gibi geliyor bana. Zamanla çok sey değişmiş, dükkanlar başka renge boyanmış, bazıları başka islerde kullanılır olmuş; gri-siyah giysiler içinde bırakıp gitiğim bir terzi kadının yerinde kırmızı yüzlü bir kitapçı buldum geçende, ama hoşuma gidiyor, bu değişiklikler beni karşılamak için giyilmiş bayram giysileri sanki. Oysa seni ben gezdirmek, sana bunları ben göstermek isterdim, senin Romada bana yaptığın gibi. Ben de bunu bekliyorum senden. Ama yeni bir şey yok ki senin için Pa ris dc? Olsun, unutup gitmişim, her şeyi tekrar görmek isterim; bazı şeyleri ancak görünce hatırlıyorum, kimisi eskimiş; kimisi yenilenmiş. Eminim ki hiç ayak basmadığım bir yığın ilginç yer biliyor sundur sen... Nereleri görmediğini nasıl kestirebilirim ki? Ne soru! Nereye istersen götür beni; nerede olursa olsun, eskiden sevmiş olduğum Romadayken hayal meyal hatırladığım bir şeyler bulabileceğim, işte bunun için üzülüyorum ya Romaya çabucak döneceğime, bir çılgınlık edip sana bağlandıktan sonra, nasıl yalnızlık çekiyorum orada bir bilsen.» Sonbaharın son güzel günlerinden birinde, Opera caddesinden aşağı iniyordunuz. «Louvre a eklenen yeni salonları gezme-mişsindir herhalde, ama böyle bir günde müzede kapanmak... Biz Villa Borghese ve Palais Barberi-ni ye kapanmaya alışık kimseleriz. O Romadayken... (*) Tevrat ta yer alan bir peygamber Çev. Senin Romada yaptığım benim de Parisde yapmam tabii değil mi? O halde Parisi de Roma kadar iyi tanımak için hemen işe girişmeli. Ve daha sık gelmeliyim, daha uzun süre kalmalıyım burda oturmalıyım. Senin zevkine güvenirim, en ufak isteklerin benim de isteklerimdir. Ne vakit görmüştün sen o salonları? Bir yıl, belki de iki yıl oluyor, pek iyi bilmiyorum.
Hem benimle görmek istiyorsun bu tabloları, hem de sıkılırım diye tasalanıyorsun; oysa resme o denli ilgisiz değilim ben; durup dururken niye bu endişe, bu kuruntun, niye yabancı gibi tutuyorsun beni? Ortak zevklerimiz yok mu? Romadayken bana, filan kiliseyi, falanca yerdeki yıkıntıları, kır-ortasında bulunan, ya da evlerin arasına sıkışıp kalmış bir taşı, ne yapıp yapalım hemen görelim derken, karşı durulmaz bir kararlılık gösterirdin, istekle dolup tasardı sesin, gözlerin yakın bir zevk müjdeler gibi parlardı; nereye dersen seve seve gitmedim mi, hem de büyük bir şevkle? Salonları ben olmasam da görebilirsin diye düşünüyorum da... Peki niye sensiz gitmemi istiyorsun? Öyle istiyorsan, benim için niye sıkıntıya gireceksin? Zalim olma, seni hoşnut etmekten başka bir isteğim yok benim, ille de söylemem mi gerek, senin yanında hiçbir zaman sıkılmayacağımı? Hiçbir zaman mı? Nerede olursak olalım, öyle mi? Bil ki senin dışında kalan şeyler sıkar beni, Parisde beraberken bile aramıza giren Henriette bunaltıyor beni. Sen de böyle yaparsan, nasıl tabii olurum davranışlarımda? İşte yemekten sonra, Louvre salonlarını bu hava içinde ve hiç konuşmadan gezdiniz, sadece eski Roma heykellerinin önünde, bir de Claude Lorrain in tablolarına bakarken konuştunuz, Pannini nin iki duvar panosuna gelince, en ince ayrıntılarına değin aşkla incelediniz bu tuvalleri. Cecile den ayrıldıktan epeyce sonra, uyumakta olan Henriette in yanıbasında uzan mis, düşünürken, birden aklınıza geldi: Ce-cile e, ertesi günü arabanızla banliyölere gitmeyi teklif etmiştiniz, ama ayrılırken bunu unutarak, «pazartesiye görüşürüz...» demiştiniz sadece. Pazartesi günü size geldiğinde, bu konuda hiçbir şey demedi. Çok zarif giyinmişti. Salona girer girmez, iki kadın tepeden tırnağa süzdüler birbirlerini, saldırmaya hazır iki güreşçi gibi bakıştılar, korktuğunuz fırtınanın kopmasım bekliyordunuz, kadehlere şarap doldururken eliniz zangır zangır titrediğinden, vagonrestoran mönü sünde öğütlenen biçimde, avucunuzda sımsıkı kavradınız kadehi, salon sarsılıyordu sanki, ve istasyona girmekte olan bir trenin birdenbire sert bir fren yapması gibi, pek şiddetli bir sarsıntı bekler gibiydiniz. Çocuklardan sadece Madeleine ve Henri vardı yemekte (Thomas ile Jacqueline yemeklerini mutfakta yiyip, hemen yatmışlardı), gözleri bir size bir konuk hanıma kayıyordu, hayran olmuşlardı ona, dillerini yutmuşlardı sanki, masada güzel oturmaya son derece dikkat ediyorlar, etten küçük küçük lokmalar keserek, ağır ağır çiğniyorlardı, ve bardağı kullanmadan evvel ağızlarını iyice siliyorlardı, sizde görmeye hiç de alışık olmadıkları bazı beceriksizlikleriniz şaşkına döndürmüştü çocukları tedirgin ve her an tetikte olmamza bakarak, bu konuğun sizin gözünüzde özel bir yeri olduğunu,onun yüzünden bu hale geldiğinizi seziyorlardı; korkunuzun nedenlerini anlayamadıklarından, daha büyük ölçüde paylaşıyorlardı bu korkuyu. Sadece Henriette, hiçbir şey fark etmemiş görünüyordu, ikide bir zile basıp hizmetçiyi çağırıyor emirler veriyordu, kusursuz yapıyordu görevlerini, o da Cecile e karşı nazik davranıyor, siz hep sustuğunuzdan, Cecile le hep kendisi konuşuyor, hem de onun kadar güzel konuşuyordu, Romayı, Ro-maya yaptığı iki yolculuğunu anlatıyor, Cecile e ailesi, işi üzerine sorular sorarak, sizin bilmediğiniz bazı şeyleri söyletiyordu ona. Fırtına kopmadı. Hatta yavaş yavaş fark ediyordunuz ki aralarındaki konuşmalar bir kurnazlık, karşılıklı gülümsemeler bir gizleme, birbirine gösterdikleri ilgi bir siyaset değildi, hiç de nefret etmiyorlardı birbirlerinden, tam tersine, birbirlerini beğeniyorlardı, içtenlik doluydu karşılıklı beğenileri, hem de gözlerinden okunur hale gelmişti bu, zaten sizin varlığınız dışında hiçbir neden yoktu nefret etmeleri için, yerinizde adeta külçeleşmiş, ağzmızı açmadan oturuyor, boğulacak gjbi oluyordunuz, sizinle ilgilene-mez olmuşlardı yavaş yavaş, aralarında bir birleşme doğuyordu size karşı, birlik oluyorlardı. işte o anda, dehşetle gördünüz mucizeyi: inandığınız, dayandığınız Cecile size ihanet ediyordu, Henriette ten yana oluyordu; ikisinin de duyduğu kıskançlıkta birleştirici, orta bir yan vardı çünkü, size karşı duydukları ve küçümsemeye benzer bir duygu, yavaş yavaş gümşığına çıkıyordu.
Bu dayanılmaz işbirliğine bir son vermek umuduyla,bir ara söze karıştınız, aralarına girdiniz. Ah, sizi korkutan şey hiç de nezaket maskelerini fırlatıp atarak kavgaya başlamaları değildi artık, bu maske Cecile in gerçek yüzü oluverir, Cecile in içtenliği haline geliverir diye korkuyordunuz. Öyle anlaşılıyordu ki, kendi kalesi gibi gördüğü bu evde, kendisine öncelik tanıyan bazı haklarından hiç de vaz geçmeyecekti Henriette, oysa bunu umarak Cecile i karşısına çıkarmıştınız, yenilgiyi kabüllenerek gerileyeceğini, diğer kadının güzelliği, ayak ta duran gençliği, yetenekleri ve diriltici gücü karşısında yenilgiyi haklı göreceğini san mıştınız. Ya Henriette Cecile i kandırır da, elinden almak istediği erkeğin beş para etmez biri olduğuna onu inandırırsa nice olurdu haliniz? Zaten iş ona varacağa benziyordu, tehlike henüz başlıyordu, henüz, belli belirsiz bir gölge gibiydi henüz tehlike, ama ikisi birarada oldukça büyüyecek, önlenemez, karşı konulamaz hale gelecekti. İşte o zaman tam olurdu Henriette in zaferi, savaşarak değil de düşmanına kendi hastalığını bulaştırarak kazanılmış bir zafer, üstelik Cecile e karşı değil size karşı bir zafer; işte o zaman birleşirler ve hakkınızdan gelirlerdi, elele verip sizi ezerlerdi, sonunda bir yıkıntıya dönerdiniz, yaşayan bir ölüye, o anlamsız ve iğrenç görevlerini yerine getirmeye devam eden, ama kadavradan farksız biri, üstelik ikisi de mutsuz, ikisi de düş kırıklığına uğramış, içleri nefret dolu, için için ağlarlardı solan umutlarına ve yalan olmuş bir aşka. Eyvah! işte canevimizden vurdular: pek rahatlamış görünen Henriette sahanlıkta dur muştu, üç gün sonra yine buyurmasını rica ediyordu Cecile den, o da ta yürekten söz veriyordu geleceğine, nasıl da içtenlikle söylüyordu bunu, istediği kadar inkar etsin! Onu durdurmak elinizden gelmiyordu artık: «Ne olur kabul etme Cecile, gelmeni istemiyorum ben!» diye haykıramazdınız ya, birkaç dakika sonra arabada, Odeon sokağında ki otele giderken, her şey çoktan kararlas-mıştı iki kadm arasında, geri dönülemezdi ar tık. «Perşembe akşamı gelmek zorunda olduğunu sanma sakın, bir bahane bulur, atlatırız. Niye gelmeyeyim; buluşmamız bir mesele oluyor Parisde, en kolayı evine gitmem. Gördün mü, ben sana dememiş miydim: hiç de kötü geçmedi, dost olarak ayrıldık, hatta ikinci bir davet bile koparmayı başardım Henriette ten, cambazlık gibi geliyor bu bana. Fevkaladeydin. Henriette de fevkaladeydi. Senden daha geniş fikirli o hem de boşuna kuruntuya kapılma: pek önemsediği yok artık seni, Kendisi davet etti beni, seni hoşnut etmek için de yapmadı bunu, hayır, seni ölesiye seven ve senden vaz geçen ve kocasını elinden almak isteyen kadının ayaklarma kapanan bir kadının davranışı değil bu, her türlü geri düşünceden uzak bir davet. Sana tam bir bağımsızlık tanıyor karın, farkında değil misin? Arabayı durdurdunuz; otele gelmiştiniz. «Cecile, seni seviyorum, geceyi yanında geçirmek isterdim» dememek için zor tutuyordunuz kendinizi; hem de, hayır, kolay değildi, Romada değildiniz ki; evvelden bir oda ayırtmış olsaydınız... Alnımza bir öpücük kondurdu, ayrıldı. Birkaç kez geldi evinize. Onu Henriette in yanında görmeye yavaş yavaş alışıyordunuz Önemi yok bunun diyordunuz kendi kendinize. Düşünecek vaktiniz yoktu zaten. İşler hiç de kötü gitmiyordu ki, önemli olan da bu değil miydi? Son hafta boyunca hiç başbaşa kalamamıştmız; bazı akrabalarıyla ilşkile-rini yenilemişti, size gelince, isadamlarıyla buluşmanız çokluk yemek saatlerine rastlamıştı. Sıcaklık yayan metal zemin üzerindeki eşkenarlar yalpalamyor, birbirinden ayrılıyor, ve dilimleri ayıran oluklar kekre bir külhanın üzerindeki metalde açılan çatlaklar gibi sanki; eşkenarlar yay gibi içe bükülürken lif lif kabarıyor uçları, ve sonra her şey kararıyor, yerde sıçrayıp duran kırıntılar, döküntüler, çamur izleri, ezilmiş yiyecek artıkları, kananelerin altında titreşip duran kağıt parçalarımn uçları, her şey. Camlardaki gölgeler dışardan vuran ışıklarla salkım saçak bir hal alıyor, Tu-rin in banliyö istasyonlarından birindesiniz. Henüz bomboş koridorun sonunda gördüğünüz Agnes gittikçe yaklaşıyor kompartımana.
Sinyor Lorenzo gri paltosunu giydi, oysa iki işçi keyiflerini hiç bozmuyorlar, sımsıkı kapalı sırt çantaları dizlerinin üzerinde, kollarını kavuşturmuşlar, konuşup gülüşmeye devam ediyorlar. Kendi kendinize şöyle diyorsunuz: Bir yıl oluyor, tam bir yıl, birlikte yolculuk yapmıştık, unutmuş değilim bunu, sadece nasıl geçtiğini biraz unutmuştum, hatırladığıma göre, Romaya varmaktan başka bir şey düşünemez olmuştum, nitekim her şey yavaş yavaş düzeldi Romada. Sinyor Lorenzo yeşil valizini indirdi, gazeteleri paltosunun cebine sokuşturuyor, bu sırada içeri girmekte olan ve size bakıp gülümseyen Agnes e yol veriyor, arkadan gelen kocası, Sinyor Lorenzo nun çıkması için az yana çekiliyor. Tıklım tıklım iskele, ışıl ısıl raylar, istasyon fenerleri, içerisi karanlıkça kubbe ve Torina adım bağıran pankartlar gittikçe yavaşlıyor, ve durdu, bağıra çağıra koşuşan hamallar, arabasını iteleyerek geçen meşrubat satıcısı kadın... Susadınız, ama biraz sonra içersiniz; acıktınız, ama servisi beklemeniz gerek genç evliler döndüklerine göre, restoran memuru nerdeyse geçer. Kendi kendinize: ne yapacağımı bilemez oldum artık, diyorsunuz; bilmem ki burda işim ne benim; Cecile e ne diyeceğimi bilemiyorum artık; Parisde olduğu zamanlar onsuzum; ne onun için ne de benim için iyi olur gelmesi; Durieu Turizm Bürosu unda çalışacak olursa, her gün pencereden göreceğim onu, ama Romadaki işini arayacak tabii, hem Romada bir yığın tanıdığı var, bir çevresi var. Düşünmeyeyim daha iyi. Oluruna bırakmalı. Yarın sabah, Romaya vardığımda bir şeyler düşünürüm duruma göre. Belki olayları bir başka ışık altında görebilirim o zaman. En iyisi gözümün önün de duran şeylere,, örneğin paketlerini koridor penceresine doğru kaldıran ve dışarıda duran, ama göremediğiniz kişiye vermeye çalışan şu kadına bakmak: Hava soğuk. En iyisi akşam yemeğinden dönen genç evlilere bakmak, yemeğin ve şarabın etkisiyle al al olmuş yüzleri, yine elele tutuştular. Ey Agnes ve Pierre, bu geceyi nasıl geçireceksiniz? Şu iki işçi yakında inecek mi dersiniz? Başka binen olmazsa, kanapelere uzanıp yatabilirsiniz, hatta, tek siz rahat edin diye, yemekten sonra başka kompartımana giderim ben. Syracuse e dek bu trende mi kalacaksınız? Kimbilir ne tatlı günler geçireceksiniz! Birlikte ne güzel gezeceksiniz deniz kıyısında, gece ve gündüz tam bir uyum halinde, birbirinize karşı saygılı, her an gözleriniz kamaşmış ve, artık yalnızlık duvarının yıkıldığını düşüne düşüne! Ya ben ne olacağım bu bir iki gün, örneğin yarın, yani cumartesi, siz belki yolda olacaksınız, belki bit kin, ama Napoli yi keşfetmekten son derece memnun, bu saatlerde Paestum yıkıntılarını gözler olacaksımz, pazar günü ise, despot Denys nin kenti Syracuse e varmış ve, pencereleri yemyeşil bahçelere bakan nefis bir otele çoktan yerleşmiş olacaksınız herhal de, bir de pazartesi yi düşünün, peki ya ben ne yapacağım o gün, hangi aziz veya azize-ye kul olacağımı, sabahtan akşama dek? Peki, dönüşte, balayı dönüşünüzde, sizi yamyassı edecek olan ezici Paris yaşamının çarkına takılarak, kendinizi çarkın dişleri arasında döner durur bulduğunuzda, hangi semtte olacaksınız? On yıl sonranız ne olacak, bu tatlı uyumdan, yorgunluklara meydan okuyan ve onu iksire çeviren, yudum yudum içmekte olduğunuz bir iksire çeviren bu çoşkulardan ne kalacak geriye? Ey Pierre, yarın çocuklarımz olunca, belki de benimki kadar anlamsız hatta daha beter mesleğinizde ilerleyip, buyruğunuz altında çalışan, ama firma ayakta durabilsin diye pek az para verdiğiniz bir sürü memurun başına geçtiğinizde (kendi kazancınıza gelince iş değişir tabii), ve Pantheon meydanı on beş numaradaki daireyi satınaldığı-nızda, bu günlerden ne kalır geriye? Ey Ag-nes, o çok iyi bildiğim kaygı ve güvensizlik sizin bakışlarınıza da dolacak mı günün birinde, ya siz, traş olurken aynadan gördü ğüm Pierre, siz de bir gün, tükenip gitmekte olduğunuzu için için duyarak, geçici bir süre için ve tek kurtuluşunuz olarak, ara sıra tattığınız üç beş güne, üç beş günlük Roma düşüne sığınıp, yaşadığınız kente getirmeyi bir türlü beceremeyeceğiniz Cecile in izin yanında mı bulacaksınız son umudu? işte ak sakallı bir ihtiyar, tıpkı Zacha-rie (*), ve yamnda kanca burunlu bir nine, tıpkı Pers kahini, içeri giriyorlar.
Demek ki Agnes le Pierre başbaşa kalamayacaklar kompartımanda, bu gece uyurken rahatsız olduklarını göreceksiniz, size gelince, dimağınızın kapıları önünde ve metal zemine çizilmiş ızgaramn altında şimdiden fısıl fısıl etmeye başlayan kötü düşlerin pençesinde kıvranıp duracaksınız ve, sapasağlam, sarsılmaz bildiğiniz o kararın paramparça olduğunu görmek sizi allak bullak edecek, hiç aklınıza gelir miydi ki böyle ufak tefek çatlaklarla, bir tutam kırıntı döküntüyle ve toz toprakla, yaşamanızın ön ve geri siperlerini ustaca zorlaya zorlaya, cıvataları asırdıra aşırdıra, bu çorap söküğü gibi sökülen ve kafanıza üşüşen anılar yüzünden, bu karar böyle yıkılıp gitsin, ve ufak tefek izler birike birike, böyle şifasız yaralar açsın da, sizi İblisin kucağına, sadece sizin değil, sizin hamurunuzdan olan tüm erkeklerin içinde çöreklenmiş İblisin kucağına atsın? Nasıl oldu da hortladı o anı içinizde tüm ayrıntılarıyla? Gerçeği görmeseydiniz, mutlu olabilirdiniz Cecile le, hiç değilse bir süre... Ya su Zacharie ve Pers Kahini ne yap maya geldiler buraya? Şimdiye dek nasıl bir yasam sürdüler acaba? Nereye gidiyor- (*) Tevrat ta yeralan biz Peygamber. Çev. lar ki? Şu uyku bilmez gözlerini Romaya değin üzerinize mi dikecekler böyle? Siyah bir valizleri var; şapkalarını çı kardılar ikisi de; emekli öğretmen olabilir su ihtiyar, ya da banka memuru. Herhalde çoluk çocuk sahibi kimselerdir. Belki de oğullarının biri Savaş ta öldü. Torunları olan küçük bir kız çocuğun vaftizine gidiyorlar-dır. Hiç de alışık görünmüyorlar yolculuğa. Olur şey değil, bir de gevezelik etmeye kalkmasınlar simdi! Rahat bıraksınlar beni! Ah, şu zil çalıverse! Tamam, sustular; ellerini kavuşturmuş, oturuyorlar, siyah giysileri içinde, dimdik, kazık yutmuş gibi. İşte zil; daha kalkmadı tren. Kitabı yerinize bırakıyorsunuz. Kompartımandan çıkarken sendeliyorsunuz, öyle ki söveye yaslanmak zorunda kaldınız. (Boş Sayfa) ÜÇÜNCÜ BÖLÜM YEDİ GEÇTİ BİLE; İÇİNİZDE ŞARABIN ve alkolün sıcaklığı, parmaklarınızda sonuncu puro nun kokusu, işte eskiden olduğu gibi güç ve güven dolu içiniz, gerçi gözkapaklarımz ağır laştı ama, iyi işaret bu, kahve içmediniz de ondan, uykunuz kaçar korkusuyla son derece tedbirli davrandmız, yeniden o düşünceler ve anılar tuzağma düşersiniz de, içinizde kimbilir ne değişimler olur, bu da kararlarınızı altüst eder diye, alışık olduğunuz halde kahve içmediniz, alm bakalım, yine o bulantı, fena oluyorsunuz yine, ve tedirginsiniz, ama, aklmazdan geçmezdi yolculuğun türlü etkilerine hala bu denli duyarlı kalmış olabileceğiniz, demin bir ara, nerdeyse ihtiyarlamış, tükenmiş, duyarsızlaşmış ve canlılığını yitirmiş biri sanacaktınız kendinizi, demek hiç de öyle değilmiş? Hiçbir şey okumadan, sessiz sakin oturmakta olan şu altı yolcunun arasında, ihtiyarla karısı, Agnes le Pierre ve iki İtalyan isçisi (bunlara birer ad uydurmuştunuz ama şimdi hatırlayamadınız bir türlü), o meseleyi rahat rahat, enine boyuna inceleyeceksiniz artık, yemek süresince düşünmemek için şöyle bir kurnazlığa başvurmustunuz: Güya, yine Scabelli adına ve hesabına yolculuk yapıyordunuz, yarm sabah Le Corso caddesindeki binada tartışılacak bazı sorunları toparlamaya çalışıyordunuz kafanızda, bu arada, sanki bir işçi ya da ırk bilgini i-mişsıniz gibi, pek sevdiğiniz ve Romada geçireceğiniz günler süresince, mönü de başka bir şey bulunmamasına hiç aldırmayarak, kavuşmaktan pek memnun olacağınız Italyan yemeklerini büyük bir ilgiyle incelediniz, ayrıca, masanızdaki ve komşu masala-daki İtalyanca konuşmalara kulak verdiniz, salonda Fransızlara pek rastlanmıyordu artık, kendiniz iyi konuşamasanız da pek hoşlandığınız İtalyanca yol yorgunu yolcuların ağzmda anlaşılmaz hale gelmişti. Evet, şu anda karnınız tok olduğuna ve aklınızı kullanarak güzelce dinlenmiş bulunduğunuza göre, yolculuğunuzun ortaya attığı problemi, vermiş olduğunuz kararı, Cecile i bekleyen geleceği, Henriette e söyleyeceklerinizi inceden inceye düşünebilirsiniz artık, neydi o deminki perişanlığınız, hiç açmadığınız şu
kitapla belirlenen köşeciği-nizde otura otura, hiçbir şey göremez olmuş tunuz, çizdiğiniz yoldan sapmış, ürpertici ve utanç veren karanlıklar içinde, niye burada bulunduğunuzu bilemez hale gelmiştiniz. Açlıktan, yorgunluktan, bir de trenin rahatsızlığından başka bir sey değil bu, öyle ya, bir delikanlı gibi hareket edebilir misiniz artık (ben daha gencim, yasamaya karar verdim ve güçlendim, iyi ama eski çamlar bardak oldu). Yıllar tüketiyordu çünkü ve, çatlaklar birer ikişer sırıtır olmuştu basarınızın yüzünde, hemen atmak gerekiyordu bu adımı, yoksa bir iki hafta daha geciktirmek demek. gösterdiğiniz bu yürekliliği bir daha hiç gösterememek demekti, gerçek meydanda: az evvel, evet, şuracıkta, az kalsın her sey yıkılıp gidiyordu. Evet sanki kafayla ve aklınızı başınıza toplayarak, bir daha hiç düşünmemelisiniz, mademki olan olmuştur ve adım atılmıştır, mademki bu yola düştüm, deyin ve hadi bir kez daha tekrarlayın bakalım kendi kendini ze: Ben Romaya gidiyorum, Cecile uğruna gidiyorum, ve şu köşeye tekrar oturursam, Cecile için oturmuş olacağım, Romaya gidiyorum ben, çünkü bu serüvene atılmak yürekliliğini gösterdim bir kez. Ama niye öyle kapı aralığında ayakta duruyor, trenin ard arda sarsılışlarıyla sağa sola yalpalanırken, omuzunuzun söveye çarptığını bile fark etmiyorsunuz? Niye öyle, yolundan alıkonulmuş bir uyur-gezer gibi donup kaldmız kapı aralığında, yoksa korkuyor musunuz içeri girmeye? Parisde beğenip de oturduğunuz şu köşeye yerleşir yerleşmez deminki düşüncelerin yine başınıza üşüşeceğinden mi korkuyorsunuz? Tüm gözler üzerinize çevrildi, tam karşınıza gelen camda yansılanan görüntünüze ilişiyor gözünüz, ha yıkıldı ha yıkılacak, bir sağa bir sola devrilen bir sarrhosun gölgesi bu, bulutlar dağılıp ay çıkana dek, görüntü silinip gidene dek bakıp kahyorsunuz cama. Okumayacaktınız da niye aldınız bu kitabı? Okusaydınız belki de basınıza gelmeyecekti bunlar. Peki şimdi yerinize oturduğunuz halde, elinizden bırakamadığınız kitabı niye açamıyorsunuz, niye adını okumak bile gelmiyor içinizden, niye Pierre kalkıp dışarı çıkarken ve pencerede ay bir görü-239 nüp bir kaybolurken, gözlerinizi dikmiş, öyle bakıyorsunuz kitaba? Sanki geçirgen hale gelen kapağın altındaki bembeyaz sayfalar kendiliğinden açılıyor, ama dizi dizi harflerin biçimlendirdiği sözcükleri göremiyorsunuz, öyle mi? Ama yine de, şimdiye değin hiç açmadığınız, şimdi bile ne yazarını ne de adım merak ettiğiniz, sizi kendi kendinizden bir türlü uzaklaştıramayan bu kitap, verdiğiniz kararın bazı anılarla yıpranmasına engel olmayan, bu sözde kararı için için kemiren ve inkar eden şeylere, bir sürü kuruntularınıza karşı koruyamamış olan bu kitap, ne olursa olsun, her şeyden evvel bir roman olduğuna göre, bu romanı hiç de gelişigüzel seçmediğinize, yayımlanan yığınla kitap arasında sizce belli bir özellik taşıdığına ve gar kitabevinde özel bir rafta yeraldığına gö re, şimdi hatırlamasanız ve ilgi duymasa-nız bile, satın aldığınız sırada gerek adıyla gerek yazarıyla sizde bir şeyler uyandırdığına göre, Şu ana değin açmadığınız ve artık zaman kalmadığı için okuyamayacağınız bu kitaptaki kişiler, Biliyorsunuz ki, şu kompartımandan gelip geçen kişilere az çok benzeyen kimselerdir ve, bazı dekorlarla, olaylarla, sözlerle ve bazı kesin anlarla, başlıbasma bir öykü yaşamaktadır bu kitapta. Oyalanmak için almış olduğunuz bu romanı, yolculuğunuz süresince, düşünce eyleminizde tam kendiniz olarak kalabilmek ereğiyle okumaktan kaçınmıştınız, düşünüyordunuz ki, içinde bulunduğunuz koşullar içinde sizi iyiden iyiye sarabilecek bir roman, ancak içinde bulunduğunuz duruma tıpatıp uyan bir konuyu işlemiş olabilir, bu da sizi eğlendirmek ve tasarılarınızın, o güzel umutlarınızın yıkılmasını önlemek şöyle dursun, kötü sonucu büsbütün çabuklaştırabilir. Ama, kitabın bir yerinde elbet güçlükler içinde bocalayan ve kurtulmak isteyen bir adam vardır, elbet bu kişi üzerine iyi veya kötü, az veya çok, doğru veya yanlış bir şeyler söylenmiştir, ve bu kişi birden anlamıştır ki, tuttuğu yol hiç de umduğu yere götürmüyor onu, sanki bir çölde, bir fundalıkta ya da çıkışsız bir ormanda yolunu yitirmiştir de, geldiği yolu bile bulamaz olmuştur artık, öyle ki koskoca dallar, sarmaşıklar ve basılır basılmaz yeniden doğrulan otlar, ya da rüzgarın savurduğu kumlar.arkada bıraktığı izlerin tümünü silmiştir.
Kitabın sırtma dikilen gözleriniz, önce ellerinize, sonra, bu sabah giydiğiniz halde kirlenmiş olan gömleğiniz manşetlerine kayıyor, Romaya varmadıkça, şu gece ve şu yol sona ermedikçe, sabah olup da tan ağarmadıkça değiştiremezsiniz bu gömleği, ancak yarın sabah, yorgun argın başlayacağınız, hiç de tasarladığınız gibi geçmeyecek bir günün sabahı, evet niye gizlemeli, olan oldu, adımı atmasına attınız ama, trene binerken atmaya kararlı olduğunuz adımm tam tersine bir adım, başlangıçta size apaydınlık ve sapasağlam görünen kararınızdan sizi geri döndüren bir adım, kavuşma dileğiyle şu trene binmiş olduğunuz ve geleceğinizin güneşi ışıl ışıl bir yüzden sizi ayıran, Cecile le Parisde süreceğiniz ask ve mutluluk yaşamından yoksun eden adım, evet sakin kafayla ve aklınızı başınıza toplayarak deyin ki, artık şu kompartımanda hiç düşünmemeli bunları, bakın Pierre döndü Agnös -in yanına otururken kaçamak bir öpücük konduruyor alnına, çevresine şöyle bir gözat tıktan sonra, uykunun ağırlaştırdığı o gözleri öpüyor (ama ışık daha bir süre açık kalacak), Assimil italien in tekrar açıyor, Agnös le birlikte, dudaklarını büze büze, ama hiç ses çıkarmadan okuyorlar, ve Guide Bleu kanapenin üzerinde sıçrayıp dururken, siyahlar giymiş ihtiyar Zacharie yelek cebinden gümüş saatini çıkarıp kulağına yaklaştırıyor (nasıl duyacak tiktakları bu hengamede, trenin bu yaygarası içinde?), dinliyor, (siz de görüyorsunuz uzaktan, henüz dokuz buçuğu bile geçmemiş) sonra kabına yerleştiriyor, cebine sokuyor, bu sırada iki İtalyan isçisi, koridordan geçmekte olan arkadaşlarına işaret ediyorlar ve gövdelerini burkarak, göz kırparak, ille de gelsin diye üsteleyip duruyorlar,az sonra ikisi birden kalkıyor, şırt çantalarım kalktıkları yere bırakarak ve «Scusi, Scusi» (*) diyerek geçiyorlar önünüzden, daha eşiği asar asmaz başlıyorlar bağıra çağıra konuşmaya, uzaklaşıp gidiyorlar,bir başka kompartımana girdiler. Yanıbasınızdaki ihtiyar Italyan kadın yine Öyle kollarını karnımn üzerinde kavuşturmuş oturuyor, ama dudakları kıpır kıpır ediyor şimdi, yolculuğun tehlikelerin- (*) İtalyanca: «Affedersiniz, Affedersiniz» Çev. den korunmak için kendi kendine dua mırıldanır gibi, yol kavşaklarında bekleyen şeytanlara lanet okuyor sanki, yıpranmış yüzündeki çizgiler zaman zaman geriliyor, birden dehşetle, iri iri.açıyor gözlerini bir şeye karşı direnir gibi sanki, sonra sakinleşiyor, gözkapakları yarı aralık, dudakları kıpırtısız gibi trenin sarsıntısı mı acaba çenesini öyle sağa sola çarpıtan ve pörsük derisinin kırışıklarınım titretip duran? Karşınızda oturan kocasının yüzünde de duygulanma gibi bir sey beliriyor yavaş yavaş; size bakıyor, kendi kendine gülümsüyor, sanki birini hatırlatıyorsunuz ona, bir öyküyü geçiriyor içinden ve birdenbire, san ki sizi acı acı suçluyormuş gibi, zalim ve öç almak isteyen bir ışık çakıyor ihtiyar gözlerinde. Novi Ligure istasyonu. Sarsılan ampuller globun içinde titreşti. Ve koridor penceresinin camında bir o yana bir bu yana giden görüntüler belirirken, arka plandaki karanlık yamaçlarda, şuraya buraya serpiş tirilmiş minik minik ışıklı pencereler görünüyor. Hayır, ona her şeyi söylemeyeceksiniz, söylemek için yanıp tutuştuğunuz şeyler içinizde kalacak : olayları istediğiniz gibi ayarlamayı da beceremeyeceksiniz; yine de bazı tarihler konuşulacak, ama başlangıçta tasarladığınız gibi, Henriette ten ayrılacağınız ve Cecile le birlikte, tasarladığınız o daireye yerleşeceğiniz tarihten hiç soz edilmeyecek. Gerçi, Cecile, Romaya kendisi için geldiğinizi ve Parisde bir iş bulmakla, ne vakittir istediği bir şeyi gerçekleştirmiş olduğunuzu öğrenince sizi bağışlayacak ve aranız düzelecek, ne yazık ki pek temelsiz ve dokunulsa yıkılıverecek bir barışma bu, bileceksiniz ki, artık Cecile den ayrıldınız bile; bundan böyle, endişeler bir başka kemirecek benliğinizi: pekala biliyorsunuz ki Romada tam bir özgürlüğe kavuşup, Cecile in yambaşında, tüm varlığınızla Cecile e yönelmiş olarak geçireceğiniz bu günler süresince, artık geleceğine güvenle bakamaya cağınız, tehlikeler ve düş kırıklarıyla dolu bildiğiniz aşkınızın buruklaşmış mutluluğu içinde ve bu nedenlerin etkisiyle daha da tutkulu, Cecile e Parisdeki işini durmadan öveceksiniz, onu inandırmaya çalışacaksınız ve bu inanı pekiştirmek için elinizden geleni yapacaksınız, ya size kanıverir, gözünde büyüteceği yeni isinin cazibesine kapılır, böylece sözlerinizin tuzağına düşer de kalkıp Parise geliverirse aşkınızın sonu nice olur?
Biri ışığın söndürülmesini isteyecek. Civitavecchia istasyonundan sonra, tren deniz kıyılarını izlerken, henüz başlayan yolcu luğun olanca yorgunluğunu evvelden duyacaksınız, ama uyku girmeyecek gözünüze, yerinizde kıpır kıpır, bir türlü rahat edemeyeceksiniz, bir yandan da kötü düşleri savuşturmaya çabalayacaksınız, alay edercesine ve zifiri bir mürekkep sala sala peşinizden gelecek olan kötü düşleri. Cenova ya vardığınızda artık nefret eder olacağınız üçüncü mevkiden çıkıp gideceksiniz, henüz 6 ortalık aydınlanmamış ve kompartımanın perdeleri inik olacak, kadmlı erkekli yolcular, bulantı veren o ağır havayı içlerine çeke çeke, ağızları açık kaba kaba soluyarak uyurlarken, tavanda yanıp duran gece lambasmın ışığı sıvaşacak tüm yüzlere. Kompartımana döndüğünüzde, iç karartan, buz gibi ve yağmurlu bir günün buruk ışığında gözlerini açacaklar, tren AIp-lere tırmanırken, Romada bu bir iki gün süresince etmiş olacağınız tumturaklı lafların meydan vereceği bir takım olayların bu gidişle nereye varacağını düşünmemek için, elinizdeki kitaba kendinizi vermeye çalışacaksınız ve sınıra varıncaya değin okuyacaksınız. kimbilir belki de yine bu kitap olur elinizde, Roma akşamlarında yapacak başka şeyleriniz olacağına göre, kitap okumaya vakit bulamazsınız herhalde, öyle ya, umarsınız ki, bu kez, gece vakti, sürüklene sürüklene ve kötü talihinize lanet okuya o-kuya Albeırgo Quirinale ye dönmek düşmeyecek size, henüz tek satırını okumamış olacağınız bu roman olur belki de elinizde, ama belki de «Statione Termini»den almış olacağınız bir başka roman, gümrükten geçerken kapayacağınız bu romanda, olabilir ki bir adam, çıkıssız bir ormanda yolunu şaşırmıştır, gideceği yere varmak söyle dursun, geldiği yolu bile bulamaz olmuştur artık, ayaklarının gömülüp gittiği kuru yapraklar üzerindeki izler silinmiştir çünkü, (Yaklaşır gibi olan, sonra birden uzaklaşan nal sesleri, az sonra ulur gibi bir feryadın yankıları gelir kulağına, sanki atlı da yitirmiştir yolunu ve yardınşa çağırmaktadır kendisini), Birden karşısına çıkan telörgü geçmesi ne engel olmaktadır. Kıyıdan kıyıdan gitmek zorunda kalır, birdenbire boşanan ve kulaklarında uğuldayan sicim gibi yağmurda soluğu kesilir, gözlerini açık tutabilmek için akla karayı seçer. O sırada, kürklere bürünmüş silahlı bir adam çıkar karşısına, cebinden meşale gibi bir el lambası çıkararak çevreyi tarar ve, yağmurun altında, bitik bir yüz, titrek titrek yukarı kalkan iki el görür. Ve bir kitap bulur pantalon kemerine so kulmuş, kitabı açar, şakır sakır yağmurdan ıslanan sayfalar erir gider, dört yana dağılır, ıslık gibi bir sesle, katılırcasna güler silahlı adam, sonra, toprağın yüzünde kocaman bir keseği andıran kulübeciğine sağılır gider, artık sımr geçilmiştir), Gümrükten geçerken v.e memura pasaportunuzu gösterirken kapalı duracak kitap, ama tüneli geçer geçmez, Fransa yakasındaki dik yamaçlı ve yapış yapış gölgeli vadileri inerken tekrar okumaya, böylece, sizl bekleyen Paris yaşamını, en sıkıntılı ayrıntılarına dek düşünmemeye çalışacaksınız: Scabelli de iş günleri, Daniele Casano-va sokağının karşı yanındaki «Durien Turizm Bürosu nun birinci katındaki pencerelerden Cecile in başı görünüyor, düşlerini süsleyen bu eşsiz kente gelirken, kafanıza soktuğu o eşsiz serüveni birlikte yasayacağınızı ummuş olan Cecile kıza zamanda anlayacak ki Romadakinden daha uzaksınız artık ona, birleştiğiniz bazı geceler de ko-nusmasız geçecek, bırakıp gitmesi gerektiğini ve onu Romaya döndürmek için çabaladığımzı anlayacak sonunda, zaman zaman o türlü bir kinle, öyle ezici bir düş kırıklığı içinde, öyle acı acı bakacak ki, güya kurtuluşunuzun uğruna atmış olduğunuz a-dımm gülünçlüğünü okuyacaksınız gözlerinde ; Kitaba dalacaksımz bunları düşünmemek için, zaten o hüzünlü gölü geçmekte olduğunuz dakikalarda iş işten geçmiş olacak artık, çünkü yarın, Romaya vardığınızda, Cecile öğrenmiş olacak tasarılarınızı, aldanarak nasıl da mutlu olacak şu günlerde, öylesine mutlu olacak ki, artık onu Parise gelmekten caydırmak olanaksızdır, ileri süreceğiniz nedenleri hep ters anlayacak, sizi bir kez daha korkaklıkla suçlayacak, ve yeniden güçlenmeniz uğruna her şeyi ya pacak, o güven ve minet dolu yüze, sevinçten ışıl ışıl olmuş şaşkınlığına dayanmaya yürek gerek.
Bourg a vardığınızda ortalık kararmaya başlayacak, Macon da iyice karanlık basacak, bir gün evvel geçenlerle, pek yakında geçecek olan olayları bir bir gözden geçireceksiniz ve, Cecile ne denli üstelerse üstelesin, ne Parisdeki işten, ne de bir iki ahbabınızın vereceklerini umduğunuz dairelerden Cecile e hiç sözetmemeyi başarmış olacağımz için sevineceksiniz için için, Cö-cile e cevap olarak, pek çok aradıktan sonra bir iş bulur gibi olduğunuzu, işte bu nedenle ve kimseye bir şey sezdirmeden, gizlice Romaya gelmeye kalktığınızı ama son dakikada umudunuzun boşa çıktığını, araştırmalarınıza elbette devam edeceğinizi, bu arada, yakında kesinleşeceğini umduğunuz bir tasarınızın olduğunu söylemekle - hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir şeyin mutluluğunu duysun hiç olmazsa - yetinmeyi başarmış olacağımz için kendi kendinizi kutlayacak, için için bayram edeceksiniz... Böylece, Henriette le girişilecek bir savaşı hazırlamaya, ona neyi söylemeli neyi söylemeli diye düşünmeye de ihtiyaç kalmayacak, Henriette in yönünden değişen bir şey olmayacak çünkü, bu sırada belki de binlerce damlacıkla örtülü camlardan bakarken, zifiri karanlığın bağrında, aydmlık koridor pencerelerinden sızan ışıkla ortaya çıkacak olan yerlerdeki çürümekte olan yapraklarla örtülü yamaçlarla birlikte, Font-tainebleau ormanındaki yzlerce ağaç gövdesinin benek benek geçtiğini göreceksiniz, ve dingillerin uğultusunu bastıran nal seslerini, «Avcı»nm alaylı sesini işitir gibi olacaksınız: «Sesimi duyuyor musunuz?»... Sonra, ıpıslak bir Paris gecesinde, üçüncü mevkide yapacağınız yolculuğun bitkinliği içinde, yapayalnız, Gare de Lyon a, salı günü, yirmi bir elli dörtte varacaksınız, taksiye sesleneceksiniz. Koridor penceresinin ardında, ufku meydana çıkaran bir dağ geçidinin üstünde ve uzaktan uzağa kayıp giden otomobil farlarının zikzaklar çizdiği küçük bir yolun üstünde ay, iki yana dağıttığı, uzun uzun telekli ve ibikli kus kafaları biçimini alan bulutların arasından sıyrılıyor. Karsımzda oturan, az evvel kapalı duran gözleri simdi yarı aralanmış olan, içinden vezinli kafiyeli uzun bir şiir okuyormuş da, her kıta sonunda omuzlarını oynatıyormuş gibi yapan ihtiyarın arkasındaki duvarda asılı ve siyah şapkasıyla yarı yarıya örtülü olan bir dağ manzarasının çevresinde ışıktan bir hale meydana geliyor, kıyıları kertik kertik. Pencerenin ardından upuzun bir yük katarı geçti. Livourne dan sonra hiç durmamıştı tren o kez ekspres le gidiyordunuz; Maremma bölgesinden geçmekteydiniz; vagon-resto-ran m sol yandaki pencerelerinden görünen ve yaprakları kızıl kızıl olmuş ağaçlarla, sürülmüş tarlalar arasındaki kanallar güneşte ışıldıyordu, tam Grosseto kenti yakınlarında, karşıdan upuzun bir yük katarı geldi, hızla geçip gitti. Karşımzda oturan, enine boyuna Romalı kadının kocası, ikide birde cebinden açık mor meşin kaplı küçük bir not defteri çıkarıyor, karısı iri iri gözleriyle, koyu koyu bakışlarıyla çevresini süzerken ve yolcuların berbirine, tabii size de, tebessümler dağıtır ken, durmadan bir şeyler yazıp, çiziyor, sinirli sinirli gözden geçiriyordu yazdıklarını; kadının, sizden izin isteyerek indirdiği perdenin üzerinde binlerce yıldız parlamaya başladı. Portakalınızı soyarken, kadımn bakımlı ellerini hayran hayran seyrediyordunuz, bir yandan da, altı buçukta, Farnase meydanındaki kahvede sizi bekleyecek olan Cecile i düşünüyordunuz: şu anda, akşam yemeğini nerede yiyor acaba? Ya evinde, ya da sevdiği küçük restoranlardan birinde, herhalde sizi ve birlikte geçireceğiniz akşamı düşünüyordur, bu kez umutludur belki de, ken dişiyle ilgili olan ve varmanızı istediği o kesin karara artık vardığınızı, Parisde bulmanızı pek çok istediği işin artık bulunduğunu müjdeleyeceğinizi umuyordur. Başka yolcusu bulunmayan, birinci mevkideki kompartımanınıza döndüğünüzde, etajere bırakıp gittiğiniz Julien I Apos-tat nın Mektuplarını tekrar aldınız elinize, pencereden deniz görünüyordu, kitap elinizde kapalı duruyordu, zaman zaman kumla karışık serin bir hava dalgasının geldiği açık pencereden, Tarquinia istasyonuna, uzaktaki kente ve çorak dağlarm önünde yükselen kurşuni kulelere bakıyordunuz sonra bir süre, maroken koltuklardan birinin üzerindeki satır biçiminde ve gitikçe büyüyen bir ısık lekesine diktiniz gözünüzü.
Tren yolu bomboştu önünüzde, aksam alaca karanlığında esen rüzgarın kavurduğu diz boyu otlarla kaplı çayırlar uzanıyordu göz alabildiğine. Gittikçe seyrekleşen ot kümelerinin arasından, ta ufukta, bir toz bulutunun ardın da, dağlarm alçaklı yüksekli doruklarmı görüyor, kocaman bir çukur görüyor bulunduğu yerle dağlar arasında, yaklaştıkça, çukurun derinleştiğini fark ediyor, dibinde su olduğu anlaşıaln eğri büğrü bir nehir yatağı bu, yamaçlardaki diken diken bitkilere tutunarak, dibe doğru inmeye başlıyor. Ama tutunduğu otlar kökleniyor, elinde kalıyor; ayağını basmaya çalıştığı taşlar ufalanıyor ve yerinden oynuyor, kademe kademe yuvarlanıyor aşağılara, öyle ki, akşam karanlığı basarken ve gökyüzü gittikçe morlaşan bir şerit halini aldığında, yuvarlanan taşların gürültüsüyle, dipten dipten gelen aralıksız uğultuyu biribirinden ayıramaz oluyor artık. Karşı kanapenin köşesindeki, her an bir iplik boyu yol alarak yayılan, büyüyen ışık lekesi, tren bir dönemeci kıvrılırken, birden aşağıya, titrek zeminin üzerine kaydı, az sonra kompartımandan süzülüp gitti, yavaş yavaş. Biliyordunuz ki er geç bir karar vermek zorunda kalacaktımz, ama bunun bu denli çabuk olacağı aklınızdan bile geçmezdi o zamanlar, hiç de aceleye getirmek niyetinde değildiniz, düğümün kendiliğinden çözülmesini bekleyip duruyordunuz; istiyordunuz ki bir fırsat çıksm ve bu serüvene yeni bir biçim versin; Cecile in ne olacağını, gelecekteki yaşamınıza belli bir yol çizmeyi düşündüğünüz falan yoktu, ne o günkü ilişkileriniz üzerinde uzun uzadıya düşünüyordunuz, ne de Cecile le olan yaşantılarınızı böyle evirip çeviriyordunuz kafanızda, Ve, okuyup bitirdiğiniz «Julien I Apos-tat nın Mektupları» dizleriniz üzerinde kapalı dururken, kafanız Scabelli nin sorunlarıyla doluydu, tabii ki içinizden lanet okuyordunuz ve kafanızdan uzaklaştırmaya çalışıyordunuz bunları, ne varki acele çözümlenmesi gereken sorunlar karşısmdaydınız ve, saat on beş otuz daki randevunuza pek az vakit kalıyordu bunları düşünmeniz için, böylece dönüp dolaşıp Scabelli nin sorunlarına eğilmemek elinizde değildi, ve Cecile in yüzü rakamlar, imzalar, Fransa şubesinin yeni baştan örgütlenmesi teklifi, yayım projeleri arasında dalgalanıyordu, ticari konuşmaların uğultusu, bordro döküm cetvelleri ve satış rakkamları arasında, hayal meyal seçebiliyordunuz Cecile in sesini, Cecile in jestlerini. Önünüzdeki bu engeli bir geçseniz, şu sınırı bir atlasanız, ondan sonra tam bir dinlenmeye kavuşacaktınız, Cecile in gözlerinde, adımlarında, kollarında tam bir rahatlama, tatil, hoş vakit, gençleşme ve herşeye yepyeni bir bakış... Geceleri, geç vakitlerde, Albergo Quiri-nale ye döneceksiniz diye evvelden tasalanmaya da pek vaktiniz yoktu, kafanızda bir sürü şey vardı çünkü, o sıkıcı ve tumturaklı laf kalabalığı, ipe sapa gelmez meseleler ve, nedensiz, ereksiz bir boğuşma, sizi yavaş yavaş tüketen bir uğraşı, bütün bunların karşılığı da mevkinizin sağlamlaşacağı düşüncesi, belki aylığınızı arttıracakları umudu idi, bütün bunları, sizden öylesine uzaklaşıp gitmiş bir kadın ve çocuklar için, onlar daha iyi, daha rahat yaşasmlar diye yapıyordunuz. O kez Cecile için gitmiyordunuz çünkü, bugün olduğu gibi, Romaya gidersiniz tek nedeni Cecile değildi; efendileriniz öyle buyurmuşlardı, yolluk ödemişlerdi, siz de gidiyordunuz; ama Cecile le buluşmanın mutluluğunu hiçbirinin ruhu bile duymayacak tı; öç alıyordunuz böylece, sizi köleleri gibi kullanan, küçülten, sadece kendileri için boğuşup duran biri haline getiren, kendi kendinize karşı uysal ve hain, kendi çıkarlarınıza karşı ilgisiz, sadece onların çıkarına çalışan, onların gizli kapaklı çıkarlarını gözeten biri haline sokanlardan öç alıyordunuz böylece. Ah, bu pek işlek utanç bölgesinin, bu kırbaç altında koşuşma bölgesinin, evet, baskı altında bu koşuşmayı efendilerinize, «bağlılık» gibi göstermeye çalışırken, buyruğunuz altındakilere de «görev aşkı» diye yutturmaya çalışırsınız ve yutacak olurlarsa da hemen küçümsersiniz onları içinizden, işte bu işlek utanç bölgesinin ve kırbaç altındaki koşuşmalar bölgesinin uzağında Cecile bir kurtuluş, gerçek özünüze dönüşme, rahatlayış bir gülüş ve ateş, yakıp kavuran bir pınar, iyileştirici ve arıtıcı bir el, sizi tatlı bir sonsuzluk gibi saran o gözleriyle, utanç bölgesinden uzaklaştıran, kurtaran bir varlık idi, tüm vaktinizi o gözleri düşünmekle geçiremiyorsunuz diye kederleniyordunuz işte o anda, toplantıda tekliflerinizi iyi savunabilmek
için yararlanacağınız bir takım formüller, kurnazca yollar ara makla geçiyordu dakikalarınız, yerinize gözdiken kıskançların karşısında dimdik durabilmek, sizin olmayan, ama gerçekte belli bir kişinin de sayılmayan bazı hakları korumak için kafa yorduğunuz sırada, çamların ışıkta tatlı tatlı sallamsım seyrediyor, yavaş yavaş sakinleşiyordunuz, güçleniyordunuz, çok daha iyi görünüyordunuz artık ve yaşamaktan zevk almaya başlıyordunuz yeniden! Pencerenin ötesinde ve oldukça net yansılanmış olan kompartımanın görüntüsünün ötesinde (öyle net ki, başınızı biraz uzatınca, hareketsiz ve gözleri yan aralık duran ihtiyar Italyan kadından hemen sonra, kendi kendinizi görebiliyorsunuz bu görüntüde) ve kendi görüntünüzün az ötesinde, sanki sizi zerre zerre ufalayan bir değirmen taşı var, sanki sarp kayalar var, sanki eğri büğrü bir nehir yatağı var, ve dibine yuvarlanıp gidiyorsunuz; şu dakikada içine tünel oyulmuş bir kaya ilişiyor gözünüze. Ag-nes uyumakta, Pierre ona bakıyor, birbirine karışan saçlarının üstünde, Concarne-au nun ünlü kayık fotoğraflarından biri yüzüyor gibi sanki. Sıcaklık yayan metal zemin üzerinde Pierre le Agnes in ayakları sal lanıp duruyor, ara sıra yere sürtünüyor. Oysa bu kez sadece Cecile için geldiniz buralara, artık bu kez, vermiştiniz kararınızı, yol boyunca yavaş yavaş solup giden, kuruyup giden kararınız, artık tanınmaz hale gelen ve bu dayamlmaz çözülmeyi durdurmak için gösterdiğiniz çabalara rağ men hala değişmekte olan kararınız, bu kez, elinizde tutup durduğunuz şu kitabı da okumadmız, kapağını bile açmadınız, adını okumak bile gelmiyor içinizden, çünkü tatildesiniz bu kez, çünkü sizi sımsıkı kavrayan dış yaşam telaşlarından uzaksınız şu anda, çünkü bu kez aşkınızla kendiniz arasına giren Scabelli duvarını ortadan kaldırdınız, çünkü durum derece derece ilerleyerek en can alıcı noktasına ulaşınca, ve yerleşmiş kökleşmiş şeyleri altüst etmek, alışılagelmiş düzeni yıkmak zorunda kalır kalmaz, ne yapmakta olduğunuzu ve olup bitenleri tam olarak bilmek isteğiyle, hiçbir kaçamak yola sapmayacak, sıvışamayacak biçimde, kıskıvrak bağladınız kendinizi; ve işte bu koşullar içinde yeni yasam düzeninizi, daha bu sabah iyiden iyiye ve en ince ayrıntılara değin düşünülmüş ve kesinleşmiş sandığınız yeni yaşam düzeninizi daha dikkatli olarak ve sarsıla sarsıla daha bir keskinleşmiş gözle görmek, içinde bulunduğunuz durumu iyice anlamak zorunluğunu duyarak, unutup gitmiş olduğunuz, derinliklere gömülü bazı anılara ve kendi kendinize (isterseniz buna kendi kendiniz diyelim, şimdiye değin hiç düşünmemiştiniz bu nokta üzerinde), kapalı tuttuğunuz kapıları açıverdiniz, evet kendi kendiniz, gerçi bunu hesaba katmıyordunuz ama, gerçekte düşüncelerinizi o tarzda yöneten oydu, tehlikeden uzak sanıyordu durumunuzu, ve işte anıların kafanıza doluvermesiyle, ve bir de bu yolculuğun yeniliği, alışılmamış yönlerinin etkileri de buna eklenince, ve şu yargılanma anında, birdenbire kabarıp, taşıvermiş-ti o bölme, şimdiye değin iyi kötü gizlenmiş olan, ama şimdi ortaya dökülen, varlığım açığa vuran ve dakikadan dakikaya gücü nü yitirerek yok olup giden bölme, benliğinizin bir başka yam. Anılar ağır basmaya başlıyor artık-. Parisde kötü yaşanmış o bir iki haftanın sonunda, yine bu trende, cehennemin dibine Datsın para ve sınıf farkları yüzünden yine bugünkü gibi üçüncü mevkide, ama Gare de Lyon dan epeyce uzaklaştıktan sonra buluş muştunuz, güya peronda buluşacaktımz ama bunu konuşalı çok oluyordu, son zamanlarda hiç buluşamamıştınız çünkü, Cecile dönüş biletini gelirken almıştı, gereken saatte uyanamadınız o gün, taksiden indiğiniz de saat sekizi beş geçiyordu, son dakikaya dek peronda dikilerek beklediğinizden, «gav-loses» almaya bile vakit bulamamıştınız, tıklım tıklım, bugünkünden çok daha kalabalık olan tren neredeyse hareket edecekti, hala görünürlerde yoktu Cecile, kalabalı gı yara yara, güçlükle geçtiniz koridorlar dan, kompartımanlara birer birer bakıyordu nuz ve kendi kendinize, eğer onu bulamazsam, eğer trende değilse, artık benden bıktı,usandıysa, Parisdeki durumum ona bir başka ışık altında göründü de, korkunç bir düş kırıklığına uğrayıp bana haber bile ver meden yolculuk tarihini değiştirdiyse, fark öder birinci mevkide giderim, hiç olmazsa bir yer bulur, ayakta kalmamayı garantilemiş olurum diye düşünüyordunuz. Vagon-restoran da kahvaltı veriliyordu, oturdunuz (gerçi evde bir şeyler yemiştiniz ama, soluk soluğa kalmıştınız, dinlenmek istediniz), ve düşünüyordunuz: onsuz ne ya parım Romada? Yarm Monte delle Farine caddesine gider, dönüp dönmediğini anlarını, eğer dönmediyse, Romada
kaldığün süre her gün gider, bakarım, çayınızı yudumlarken, yağmur damlacıklarıyla örtülü pencereden raylara, makaslara ve rayların arasmdaki, iyiden iyiye paslanmış taşlara bakıyordunuz. Sonra, valizi alarak, baş taraftaki vagonlara doğru tekrar aramaya çıktığınızda, birden «Leon!» diye haykırdı, arkamzı dön dünüz, kapı aralığında kalakaldınız: «Gelmeyeceksin sandımdı, acaba hareket tarihini mi değiştirdin diye düşünüyordum; sana yer ayırmıştım ama, tren kalktıktan sonra epeyce bekledim, gelmeyince...» Ve bir süre, koridorda, sigarasız, ayakta durup, tekrar kitabına dalan Cecile e bak tmız, sonra pencereye yaslanarak kendi kendinize: Nasıl ayarlamalı? Laroche veya Di-jon da bir inen olsa da, Cecile in yanma o- turabilsem! diye düşünürken, gözleriniz, ormandaki ıslak sonbahar yapraklarına ve hemen hemen çıplanmış ağaçlara daldı, gitti. Öylece, kendinden geçmiş, epeyce bir süre, eğri büğrü yatağında akan derenin çağıltısına kulak verirken, ve ayışığı sularda ince ince pırıltılarla titreşirken (taptaze ışığıyla hilal doğmuştu, yukarı kalkık duran iki ucuyla, nehrin iyice daraldığı noktada, bir kayığı andırıyordu), işte tam o anda, nehrin karşı yanından, nal sesleriyle birlikte, heceleri kayadan kayadan çarpıp yankılanan bir ses duyar gibi oldu; sanki orada birinin olduğunu anlamıştı da, yerini bulamaya çalışıyordu atlı: «Kimsiniz?».. Gittikçe daralan kıyıda ayakları kaya kaya, bir geçit bulabilir miyim düşüncesiyle suyu izlerken, birdenbire kapaklandı, taşların arasındaki kuma batıyor, çıkan sesle daha da büyüyor suyun uğultusu, ve iste dalgalara kapıldı, sürüklenip gidiyor, hızlı giden bir şeyin içinde, sonra kayalıklarda buluyor kendini, sürüne sürüne, bir mağaranın ağzma dek gidiyor, ıslık gibi bir ses ve şiddetli bir hava akımı geliyor mağaradan. Uzanıp yatacak bir düzlük aranıyor el yordamıyla, ama dayanmakta olduğu köşeyle yetinmek zorunda, hiç de uzanıp yatamıyor, sadece şakağım dayayabiliyor dikey kıyıya, o da cam gibi düz, buz gibi soğuk, bir mermer damarına rastlayan yer olsa gerek; yeniden'düzeliyor soluk alışları; burnuna bir duman kokusu geliyor. Gözleriniz Fontainebleau ormanındaki kuru yapraklara dalıp gitmişti, diğer yolcular ise öbek öbek kavrulmakta olan çiçek siz bahçelere bakıyorlardı, Cecile yine dal-mişti kitabına, çantasında sigara bulunduğundan emindiniz ama isteyemiyordunuz, işe dilencilikle başlamak istemezdiniz, kibrit kutusunu çıkardınız cebinizden, üç tanecik kalmıştı içinde, dirseğiniz pencere demirine dayalı, üç kibriti birer birer alevlendirdiniz, sönüveriyordu hemen, koridor sonlarında bir yerde açık cam vardı herhalde birden başınızı çevirdiniz, Cecile size bakıyordu, pek eğlendiriyordu bu haliniz onu, sıkılarak, azıcık öteye kaydınız, bunu görür görmez, kompartımandan çıktı, geldi dudaklarına bir sigara sıkıştırmıştı, bomboş kibrit kutusunu gösterdiniz, hemen gidip çakmağını aldı, geldi. «Siffara ister misin? Hayır, teşekkür ederim. B;raz oturmaz mısın? iki kişilik yer bosalsın, otururum. Dijon da inen olur.» Küçük parmağıyla usul usul vurarak dü şürüyordu sigaranın külünü. Sens kentinin üzerinde yükselen kurşuni renkli katedral geçiyordu yavaş yavaş; tren Yonne ırmağını izlemekteydi. «Öğle yemeğini kaçta yiyorsun?» Yer ayırtmadım, vakit olmadı. Trene son dakikada yetiştim. Son günlerde işim başımdan aşkındı. İkimiz de aynı durumdaydık. Biraz sonra geçer garson. Demin geçti, ben ilk serviste yer ayırttım; bilseydim senin için de ayırtırdım. Ben restorandayken geçmiş olacak. Gelemedin sanmıştım trenin yarısını dolaştım, aradım. Gidip, şansımızı deneriz. Elbet bir yer bulunur...
Bulunur, hem restoran sahibi beni tamr. Hadi, otur biraz; benim yüzümden Dijon a dek ayakta gidecek değilsin ya.» Ne yazık ki, ne Laroche da ne de Di-jon da inen oldu, yan yana oturabilmek için yemek saatine değin ayakta beklediniz, oturduğunuzda da pek açılamadınız birbirinize, hırlaşıp duran bir karı-koca vardı masanızda. «Romaya bir varsak, rahatız orada; yarın saat dokuzda Scabelli de olmam gerekiyor, öğle yemeği için de randevu kabûl etmek aptallığında bulundum, ama altıdan son ra rahata kavuşacağım; seni Farnese meydanında bekleyeceğim. Romada mı...? Romayı sevmiyor musun ki? Seninle olduğum zamanlar seviyorum. Hep yamnda olabilmeyi isterdim. Ben de...parisde ve hep yamnda olmayı... Unutmaya çalış şu Paris günlerini; bir daha gidişimizde her şey bambaşka olacak. Sana hiç hatırlatmayacağım bunu. Sıcaklık yayan metal zemin üzerine düştü kitap elinizden. Dogruiurken, aynada, dağ manzaraları ile kayık fotoğraflarının arasında, işçilerden birinin sırt çantasının tam üstüne gelen yerde, bir başka fotoğraf ilişti gözünüze, Carcassone kenti kulelerini ve mazgalları canlandıran bir tablo. Ipıssız küçük bir istasyondan geçmektesiniz, sadece bir iki fener, ışıkta meydana çıkan bir tahta kanape ve bir saat, trene yüklenecek kasalar... Gürültü birdenbire büyüdü ve ikileşti, ters yönde giden bir başka trenin ışıklı pencereleri, inatçı bir çiviye şiddetle indirilen çekiç darbeleri gibi, birbiri ardından geçiyor camdan, geçen Roma dönüşünüzde bindiğiniz ekspres bu. Trenin sarsıntıları içinde sakin sakin oturan iki ihtiyar bakışıyorlar, iki suçortağı gibi gülümsüyorlar birbirlerine. Elinizi cebinize atıyorsunuz, sadece iki «gauloises» kalmış pakette, biraz evvel «Na-tionale almayı da unuttunuz. Işık gözlerinizi yormaya başladığından,biraz da başka türlü oturmayı deniyorsunuz. Şimdilik uyku aklınızdan bile geçmiyor, bu gidişle sabaha dek geçmez belki de. Böyle oturunca rahat ettiniz ama, ayak ayak üstüne atmış uzun süre oturamazsınız ki. Burnuna duman kokusu geldiğine göre, demek ki biri var mağarada yaşayan, başını tavana çarpmamak için dikkatle doğruluyor, iki eli kayalara dayalı, daha da keskinleşti duman kokusu. Biraz ilerleyip dönemeci kıvrılınca, duvarlarından sular sızan, sisten in gibi olmuş kocaman bir dehliz görüyor, ve buharların ortasında sarımsı-kızıl bir alev yığını; ihtiyar bir kadm kocaman bir kitaba eğilmiş, bakıyor, başmı kaldırmadan, alaylı bakışlarını çeviriyor yabancıya ve, fısıl fısıl (ama bu ses alabildiğine büyüyerek, trenin tüneli geçerken çıkardığı sese dönüşüyor, güçlükle anlaşılıyor sözler) konuşuyor: «Yorucudur bu ormanlar, bu savan, bu kayalar, beni dinlerken oturup biraz dinlenmeyi hak etti artık, uzun zamandır ve enine boyuna düşünüp hazırlamış olacağın sorular olmalı kafanda, sor bakalım, öyle ya, pek tehlikeli olan bu nehirde yolculuğu göze aldığına göre, iyice düşünüp taşınmış sındır kafanda olgunlaştırdığın nedenleri vardır bu yolculuğunun, şu buharlar ve dumanlar arasında yükselen alevlerimin ışığında gördüğüm, artık lime olmuş, renkleri tanmmaz hale gelmiş giysilerinden anlaşılıyor ki çok uzaklardan gelmişsin buraya, bunun nedenleri, giysilerine yapışık şu iki sayfada yazılı olsa gerek. «Neden susuyorsun öyle? Bilmiyor muyum sanki, sen de «0»nu aramaktasın, senin ve senin gibi olanların sonunun ne olacağını «0»na sormak için çıkmadın mı bu yolculuğa? Boğazına bir şey düğümlenmiş gibi, hık hık ederek: N olur, yapma, demez benimle alay etmeye, ey Sybille (*), benim tek isteğim buradan çıkabilmek ve, geldiğim yoldan geri dönerek evime gitmek, ama mademki dilimden anlıyorsun, acı bana, mazur gör, sana layık sözleri bulup söyleyemiyorum, seni konuşturacak şeyleri söylemeyi beceremiyorum işte.
Yolunu şaşıranların başvurduğu Gu-ide Bleu de yok mu aradığım cevaplar? Heyhat! Bulamıyorum, bulsam da göz lerim görmez oldu artık, okuyamıyorum. Al bakalım, fırında kömür gibi yanmış şu iki çöreği (**) veriyorum sana. Ama hiç sanmam senin aydınlığa kavuşacağını.. Peki,yolumu bulabilmem, şifreli kilidi açabilmem için bir altın asa vermeyecek misin bana? Olmaz, sana vermem onu, senin gibi arzularına bile yabancı olanlara verilmez o; sen ancak, şu ateş söndüğü zaman göreceğin titrek ışıltıya güvenebilirsin» Dört yana savrulan bulutlardan başka bir şey seçemez oluyor, sadece uzaklarda, genzini ve gözlerini yakan sisler içinde, gümüş parıltısı gibi bir şey seçebiliyor, ve kımıldıyor. (*) Vaktiyle Cumes kentinde, bir mağarada yaşadığına inanılan ve Sybille adım taşı, yan bir kadın kahin. Çev. (**) Eski bir inanca göre, hamuru yoğururken içine bir kuru bakla atılmış iki çörek, talihi denemeye yarardı. Çev. Üst üste binmiş dura dura yorulan bacaklarınızı gevşeterek, bir koşucunun yap tığı gibi büküp, oynatıyorsunuz, ve karsınızdaki ihtiyara çarpıyorsunuz, gözleri hafif aralık olduğu halde, uyur gibi duruyor ihtiyar, ama deminden beri gözlerini dikmiş size bakıyordu, dudaklarınızın kıpır kıpır edişi pek hoşuna gitti herhalde, ve sanki kendi içinde yaşayan bir düşe göre anlamlandırıyor bunu. Sıkmaya başladı artık şu sonu gelmez hareket, sağa sola yalpalar, gürültü ve su ışık; saatlerdir ve kilometreler boyunca biriken, şimdiye değin hiç renk vermeden dayandığınız yorgunluk bir ot harmanı gibi üzerinize çökerek sizi endişelendirmeye başlıyor artık, dayanılmaz bir istek duyuyorsunuz biraz uzanmak için, olmak ki, hem şu ihtiyar kadını rahatsız etmekten çekiniyorsunuz, hem de omuzunda Agnes i uyuturken dudaklarından gülümseme eksik olmayan Piere den aşağı kalmak istemiyorsunuz,oysa sizin kadar alışık değil bu yollara o, görünüşe bakılırsa Paris den Roma ya yaptığı ilk yolculuğu ama yine de, karşınızda oturan ve şu anda biraz sakinleşmiş görünen, yıllar yılı katı ve savaşçı bir yasam sürdükten sonra, şu anda yüzeye çıkmış gibi olan insancılığı içinde daha bir yumuşak görünen ihtiyarın bakışları altında, okşayıp duruyor Agnes i. Gözkapaklarmız yarı inik, köseye iyice büzülüyorsunuz ve, meyhane pancurlarının aralıklarından bakarak hüzünlü bir yarı sarhoşluk halinden daha koyu bir sarhaşlu-ğa, uyku haline geçebilmek isteğiyle cebinde kalmış son meteliği arayıp duran bir sarhoş gibi, şu gürültü patırtı içinde ve solunuza düşen gece karanlık dörtgeninde bir sağa bir sola giden çehreleri bulanık bir sis arasından hayal meyal seçebiliyorsunuz evet solunuza düşüyor gecenin gölgesi, bunu koridordan yana uzantısında, medeni bir ses İtalyan biletçinin geldiğini haber veriyor. Üst boyun omurlarınızdan ikisi, Atlas ve Axis (yıllarca evvel dinlediğiniz bir anatomi dersinden hatırlıyorsunuz bu adları, tıpkı bol bol yenen bir yemeğin uzun zaman sonra akla gelen tadı gibi) paslı bir iğnenin ucu gibi ince ince batarken, kasketli memur sürme kapıyı aralayarak, bıyıklarının altından: «Biglietti per favore» (*) diyor: hareketsizlikten tutulup kalmış boynunuz ağrıya ağrıya, o incecik kağıt parçasını bul mak için palto ve ceketinizin ceplerini yokluyorsunuz, sonunda pantalon cebinden çıkıyor, hayret, nasıl girmiş buraya, hep cüzdanınızda bulundurursunuz biletinizi, demin vagon-restoran a gittiğinizde bir başka biletçi geçmiş demek, ama o size hiç de böyle yiyecek gibi bakmıyordu, belki de birinci mevki yolcusu sanıyor sizi, hep birinci mevkide görmeye alışıktır da ondan bakıyordur, şaşmıştır burada olmanıza, iflas falan mı ettiniz diye düşünüyordur zımba tuttuğu elini kasketine götürüyor; sürme kapıyı sert bir hareketle kapayıp gidiyor. «Lütfen biletinizi gösteriniz» Boyun omurlarınızdan İkincisiyle üçün-cüsü arasında bulunan upuzun ve başı paslanmış bir toplu iğneyi andıran bir başka omur batacak yer arıyor, burula burula saplanıyor ete, tüm sırtınızda sayısız iğnelemeler, duvara sürtünüyorsunuz, ama iğnelenmeleri daha derinden duymaktan başka bir işe yaramıyor bu, işte bir
düzine iğne, gittikçe derinlere batan tırmıklar gibi ya da ete geçen dişler, kımıldayamaz oldunuz artık, ve daha bir sürü iğne, bir kıskacm ağzındaki sayısız dişler gibi, herbiri ayrı bir acı vererek, oranıza buranıza batıyor, sonra sıkışır gibi oluyor kıskaç, birden acıyla doğruluyorsunuz. Öbür yama dönmekten çekiniyorsunuz: kulağınızın dibindeki şu açık ağızdan gelen solukları duymaktan, şu acımasız ve donuk kıvrım, çöreklenmiş duran su yılamn diken bakışları, bacaklarınızın dibinde kuyruğu diken derisindeki pulları görmekten korkuyorsunuz çünkü. Karşınızda oturan ihtiyar ayağa kalkıyor ve size: «Bir de bana bak, hareketlerim ne rahat» diyor. Sanki, kayar gibi gidiyor kapıya doğru, parmağıyla dokunur dokunmaz ardına dek açılıyor kapı, koridorda gözden kayboldu. Tavandaki globun içindeki ampûl sarsılıyor ve ışık söndü sönecek gibi titriyor Birden sıçrıyor Agnes, önünde bir uçurum görmüş gibi ağzım açıyor bir an, sonra trende olduğunu anlıyor; eliyle alnını sıvazlıyor, bir demet saç eşarptan taşmış, Pierre e bakıyor, Agnes in parmaklarını avucuna alıyor Pierre, ensesinden öpüyor usulcacık, başım kocasının omuzuna bırakırken size bakıp gülümsüyor, hafifçe düşüyor yine gözkapak-ları; başının üzerinde asılı fotoğraftaki kayıklar, bir Roma akşamında gün batarken, gece mavisine dönüşen ve yaldız yaldız ışıldayan ipek sularda yüzer gibi. Işıkta tatlı tatlı sallanıyordu çamlar; tarlalarda kimsecikler görünmüyordu; köylüler uykudaydı herhalde. Tek başınıza idiniz kompartımanda, okuyup bitirdiğiniz «Julien I Apostat mn Mektupları» vardı elinizde, uzaktan Saint-Pier-re kilisesi ve Roma göründü, sevinçten uçuyordunuz. Hemen kalktmız ve kitabı yerleştirdikten sonra, sokakları, kapı eşiklerinde birikmiş kadınları, kaynaşıp duran taşıtları, tramvayları, Tiber i, Travestere banliyö istasyonunu, tekrar ortaya çıkan ve üzerinden geçmekte olduğunuz Tiber i görünmeye başlayan surları, Ostiense istasyonunu seyrettiniz. Nefes alısınız bile bambaşkaydı o anda, Cecile e bir an evvel kavuşmak için can atıyordunuz, Scabelli nin işlerinden bir an evvel kurtulmak için nasıl da sabırsızlanıyordunuz, ne olurdu bir kez de Romaya sadece Cecile için gelebilseydiniz, bunu ne zaman gerçekleştirebileceğinizi hiç bilemiyordunuz, bugüne kısmet olacağı, böylesine tez karar vereceğiniz aklınızdan geçmezdi doğrusu. Tuscolana istasyonu geçiyordu, ardından La Porte Majeure ve Ekmekçi Eurysa-ces in mezarı göründü, ihtiyar bir sarhoş mezartasma yaslanmış, Romaya Hoşgeldin, der gibi, eliyle koluyla işaretler ediyordu, daha sonra asfalt onarıraı çalışmalarım gor dünüz yolda. Tekrar kımıldadı. Basmaya çalıştığı taslar ufalanıyor, kökleniyordu,sonra kademe kademe yuvarlanarak düşüyordu, öyle ki düşen taşların gürültüsüyle, dipten dipten gelen ve gittikçe büyüyen uğultuyu birbirinden ayıramıyordu artık. Dört yana savrulan koyu koyu bulutlar gördü ve uzakta, gözlerini genzini yakan sisler arasında, gümiis ışıltısına benzer bir ışıltı. Suyun kıyısına geldi; dalgalarda oynaşan ince ince parıltılar görüyor, uzun uzun dinliyor suyun uğultusunu. Tam o sırada, burgaç burgaç dönen bulanık suların üzerinde yelkensiz bir kayık ve içinde bir ihtiyar görüyor, omuzunda bir kürek, ayakta duruyor ihtiyar, yere atla-yıverecekmiş gibi. Işık yansımalarıyla morumsu olmuş diken diken sakallarının örttüğü yüzünde göz diye bir şey yok, sadece iki gözçukuru görülüyor, ıslık gibi öten ve alev alev bir ateşin yanmakta olduğu iki gözçukuru, gazla çalışan bir ocağın alev kusan noktasını andırıyor herbiri, bu göz kamaştıran parıltıda başka bir şey görmek olanaksız. Metal bir kayık bu, kopkoyu bir pas kütlesini andırıyor, sadece teknenin kıyıları demiryolu rayları gibi ışıldıyor ve bir orağın bilenmiş ağzı gibi keskin. Kayık yaklaşıyor, hafif hafif oynuyor suda, küreklerden biri esmer kumlara batıyor; şaşılacak derecede tatlı bir ses duyuyor:
«Ne bekliyorsunuz? Sesimi duyuyor musunuz? Kimsiniz? Sizi karşı yakaya geçirmeye geldim ben, görüyorum ki ölmüşsünüz; korkacak bir şey yok, batmazsınız, sizi taşıyabilir bu kayık.» Nasıl olur da tutar kendisine uzanan bu eli?, ve ihtiyarın gözçukurlarından taşan çiy ışığı aydınlattığı elinin ayasında,parmak uçlarından damla damla sızan, kapkara, eritici bir yağ biriktiğini görüyor, sıvaşan sıvı giysinin kolundan içeri akıyor, yapış yapış. Olduğu yere yığılıp kalıyor. Çamurlu sular yalayıp geçiyor vücudunu, kayıktaki adam yerden kaldırıyor onu, kayığının dibine atıyor, ve başlıyor yolculuğu, ihtiyarın gözçukurlarındaki alevin buğusuyla gözleri kavrulurken, gar hoparlörlerinde büyüyen madeni sese benzer bir ses kulaklarında ötüyor: «Biliyorum, Romaya gitmek istiyordun, tanırım seni; artık vakit çok geç, geriye dönülemez, seni oraya götüreceğim.» Sonra La Porte Majeure ün altmdan geçti tren ve Romaya girdiniz. Sizin tren gibi, hızla kayıp gelen başka trenler de yaklaşıyordu gara, pencerelerde kadınlı erkekli yolcular Minerve Medecin Tapınağı denen yusyuvarlak anıta, sonra gar binalarına, peronlara.bembeyaz mermer kanapelere bakıyorlardı. iki yolculuğunuz arasına sanki yıllar girmiş gibi geliyor size, oysa topu topu sekiz dokuz gün evveldi; eskiden böyle yakın iki yolculuk yaptığınız olmamıştı hiç Romaya; işte yıllar boyunca biriken zaman aralıkları, koskoca bir tuğla duvar gibi sağlamaktaydı dengeyi, şu son yolculuğunuzla bir den sarsıldı bu duvar, üzerinize çöken ağırlığını yarm sabaha, tan ağarana dek, durum daha kararlı yeni bir biçim alana dek duyacaksımz. Cecile le birlikte yaşama olanaklarınız, onunla tadacağınız yepyeni bir gençlik, (vaktiyle yaşayamadığınız ve içinizde el değ memiş gibi duran gençliğiniz bu), henüz kapıları ardına dek açık bir gelecek demekti sizin için... Soldan giren güneş Roma garını ışığa boğuyordu o sabah, ah, ne tatlı geçmişti o birkaç gün! Tünelden geçmekte olan trenin gürültüsünde uyumaya devam eden Agnes in başının üstündeki kayıklar yüzmekte. Pierre in kulağının üstündeki aynada arcassonne kentinin kuleleri titreşmekte. Üçüncü mevki kompartımana dönmüştünüz, Cecile şimdi oturduğunuz yere., koridordan yana, gidiş yönündeki köşeye oturmuştu. Karşısında oturan ve şu anda yüzünü hiç mi hiç hatırlayamadığınız kişinin başının üstündeki bir fotoğrafa dalmıştı gözleri, ne resmiydi bu acaba? Koridorda, pencerenin bakır çubuğuna yaslanmış dışarı bakarken, yüksek bir taş duvar gördünüz, şöyle bir yazı vardı duvarda: «Bu köyde (az evvel geçtiniz bu köyü, taş duvarı ve yazıyı az evvel yine gördünüz, köyün adına gelince, bu yol üzerindeki bir sürü önemsiz köyün adını aklınızda tutarsınız da, nedense bu köyün adını bir türlü hatırlayamadınız), falan yılda (on dokuzuncu yüzyıl, bin sekiz yüz... gerisi?), Nicephon Niepce, fotoğrafı icat etmiştir; gördüğünüzü Cecile le paylaşmak için kapıdan başınızı uzattınız, kitabına dalmıştı yine Cecile, neydi bu kitap, hiç hatırlamıyorsunuz, Cecile in odasındaki Paris fotoğraflarını düşünmeye başladınız, Zafertakı, Dikilitaş, Notre-Dame ın iki kulesi ve Eyfel, iki duvarda ve pencerelerin iki yamnda asılıydı bu fotoğraflar, bir türlü uzanıp yatamadı-ğınız, hep sallantılı ve, yaşamımzda gelip geçici bir odayı andıran şu kompartımandaki dört resim gibi tıpkı. Bugün olduğu gibi yine yağmur yağıyordu Juralara; camı örten ve gittikçe irileşen damlalar, çeşitli doğrultularda köşegenler çizerek, her sarsılışta nefesleri kesili-yormuş gibi, ağır ağır süzülüyordu aşağı, ve tünellerden geçerken, yüzünüzün camdaki görüntüsü karanlığı delen bir gölge meydana getiriyor, çılgın gibi geçiyordu kayalar bu noktadan. Kendi kendinize şöyle diyordunuz: geriye bakmamalıyım hiç, o kötü günleri düşünmemeliyim, unutmalıyım o uzaklaştırıcı Paris günlerini; Cecile hiç gelmedi Parise, zaten bunu hiçbir zaman hatırlamamaya kararlıyız ikimiz de; ben Romaya gidiyorum, Cecile e kavuşacağım orda, dört gözle beklediğini biliyorum; birlikte Parise falan gitmedik biz; şu anda trende bulunuyorsa, arkamda oturuyorsa, trenin hareket edeceği dakikalarda Gare de Lyon dan aldığı bir kitabı okuyorsa, bu bir raslantıdan başka bir şey değil.
Alpler e yağmur yağıyordu, bilirsiniz ki. gözün seçemediği yükseklerde kara dönüşür bu yağmur; tren Modane da durduğunda, tıkanık bir beyazhğa gömülüydü her sey. Yer bulup oturmuştunuz artık (ya Cham-bery de ya da havzanın küçük istasyonlarından birinde inen olmuştu demek), kitabına dalmış olan ve ara sıra başını kaldırıp pencereden bakan ve «Ne hava!» diye Cecile in tam karşısında idiniz. Kar tanecikleri cama yapışıp kalıyordu. Gümrük memurları pasaportlara baktılar. O ara Cecile kitabını kapadı, dönüp bakmadınız bile kitaba, ne okuduğunu da sormadınız kendisine, belki de Romaya gitmek üzere yola çıkan ve, uzanıp yatamadığı metal bir kayığın içinde, sadece şakağını, cam gibi soğuk, kaygan ve dikey bir kıyıya dayamış, inceden inceye yağan bir katran yağmuru altında, gittikçe kar beyazına dönüsen ve paramparça edilmiş kağıt kırıntıları gibi katılaşmış ve kurumuş bir katran bu, yolculuğuna devam ederken birdenbire duman kokusu gibi bir koku duyan ve, kıpkızıl bir alevin parıltılarım görmeye başlayan bir adam anlatılıyordur bu kitapta, metal teknenin altında kumlar gıcır gıcır ederken ve yalpaların yavaş yavaş durduğu bir sırada, sisler içindeki kıyıya uzanan iki el gibi açılı-vermiştir kayık, ve içindeki ihtiyar, gecenin koynunda yolunu ytirmiş başka ruhlar aramaya gidince,adam yapayalnız kalıver-miştir kayıkta. iki elinde iki çöreği sımsıkı tutuyordu, avuçlarının resmi çıkmıştı çöreklere, gece uyurken teknenin keskin kıyılarına çarptığı ellerinden sızan kana ve yağ gibi kapkara bir sıvıya bulanmış avuçlarının resmi. Ve dolu dolu üç dört damlacığın, sanki ıssız ve kayalık bir yörede çetrefil bir yolu yeniden çizmek ister gibi, kıvrıla büküle, ağır ağır süzüldüğünü görüyordu bileğinde. Morumsu kumları yalayıp yutan kapkara suların hiç dinmeyen uğultusu duyuluyordu, sonra birdenbire, alevlerin parladığı yerden bir karga alayının kanat çırptığını ve boşlukta dört yana dağıldığını gördü, birkaçı başının üstünde dolana dolana, nehir boyunca uçuyor, ama nehir mi bu, bir göl parçası mı, yoksa bir bataklık mı, çünkü saz ve balçık kokusuyla birlikte yosun kokusu geliyor, bir ateş kokusu da karışıyor buna, turba kokusu olabilir, ne yapıp yapıp ateş kokusuna yaklaşmalıydı, çünkü bu kırık dökük ve teknesi kağıt gibi ince, hiç de güven vermeyen metal kayıkta, tek başına, uzanıp yatamazdı uzun süre, tekne bir bakla taneciğinin kapçığı gibi yarıldı zaten, su kabarcıklarıyla örtülü minik dalgalar yalayıp geçiyor vücudunu, ve burula burula savrulan kumla birlikte ufacık çakıllar, bacaklarından, sırtından içeri sokulmaya başlıyor. Kargalar onu ölü sanıyor, ama karga mı bunlar acaba, çünkü böyle bir ışıkta herhangi bir kuş da karga sanılabilir, hem sesleri de çıkmıyor hiç: ikisi gelip omuzlarına kondu, bir üçüncüsu de pençesini saçlarına daldırarak tam tepesine oturdu. Son derece ağır bir hareketle doğruluyor, önce boynunu oynatıyor, sonra göğsü kalkıyor, daha sonra, parçalanmış ellerine dayanarak ayağa kalkıyor, sendeleye sendeleye, dizleri üzerinde dikiliyor; işte yakasını bırakmayan kargalarıyla birlikte ve titrek titrek ayakta duruyor, bu sırada iki karga daha gelip, elindeki deri gibi incecik, yuvarlak ve kir içinde kalan iki çöreği kapıp kaçıyor. Kağıt kırıntıları yağmaya devam ediyor, çiçek taç yaprakları, ya da sonbahar yaprakları gibi, suyun yüzünü kaplıyor bunlar, pul pul soyulan bir resim görünüşü veriyor suya, bir kısmı da adamın giysilerinin açıkta bıraktığı yerlere, yüzüne gözüne yapışıyor, artık bu manzaraya gözü alışır gibi olan ve biraz bir şeyler seçebilir hale gelen adam bakıyor kı, kıyı sandığı bu yer meğer bir limanmış, alev gördüğü yer ise ışıklı bir deniz feneri imiş meğer. Kayığa biniyor ve kendini akıntıya bırakıyor, dalgaların homurtusu zayıflıyor; zaman zaman bir uğultu sarıyor beynini, yoğunlaşmış soluklar bunlar; bir tuğla duvarı izlemekte olduğunu görüyor, işte La Porte Majeure, ne demiryolu var, ne işçi seli, ne de çevrede eriyen ışıkta herhangi bir kımıltı, sadece ışığın önünde, fildişi bir sandalyede biri oturuyor, normal bir insandan çok daha iri yapılı, enine boyuna biri, bir değil iki yüzü var, bunlardan birini o zavallıcığa çeviriyor, gülerken Isırış kırış oluyor yüzü, yüksek sesle, şöyle diyor : «Hiçbir zaman geri dönemeyeceksin», ve göremediği diğer yüzü La Porta Ma-jeure e, Romaya, kendisinin baktığı yöne dönük, uzayıp giden ve boğuk boğuk çıkan bir sesle bir şeyler söylüyor, konuşma
denemez buna, savrulup giden öfkeli sesler saçılıyor ağzından, havlama gibi oluyor gitgide, ve bu iki çehreli kafanın üstünde kuşlar dönüp dururken, kağıt kırıntıları yağmuru devam ediyor. Artık hiç ses yok; sadece duvardan süzülüp inen derin ve karışık solumalar. Üniformalarında, saçlarında kar taneleri birikmiş pek telaşlı gümrükçüler pasaportları geri verdikten sonra, kapıyı çekip gittiler. Bu sıcak ve tıklım tıklım kompartımanda, yüzlerin ihatırlayamadığmız, zaten pek dikkat etmediğiniz yolcular, Italyanlar ve Fransızlar vardı, galiba konuşuyorlardı (ama, az evvel hareket eden ve bir tünele sokulup gitmekte olan trenin gürültüsü neyse, bu konuşmalar da oydu sizin için), sadece karşınızda oturan Cecile e bakıyordunuz, tekrar açmıştı kitabını, varlığınızdan habersiz gibiydi, onu yitirip de.acılar içinde, yeniden bulmaya, hiç düşünmemeniz gereken o Paris günlerinin aranıza soktuğu bölmeyi aşarak kendisine yaklaşmaya çalıştığınızın hiç farkında değilmiş gibi görünüyordu. Şimdiden düşünmez olmuştu Paris günlerini, daha doğrusu, o süre içinde sizin varlığınızı, bunu bir yapabilseydi, o sırada siz Parisde hiç bulunmamışsınız gibi düşünebil-seydi, Parise varışınızı, o buluşmaları, Pantheon meydanı on beş numaraya ziyaretlerini hiç hatırlamayabilseydi, işte o vakit, pek heveslenerek yaptığı bu Paris gezmesini, büyük bir sevinçle kavuştuğu baba yurduna yaptığı bu yolculuğu bu yönden kendisine hiçbir şey veremediğiniz halde, nitekim Romaya son gidişinizde Henriette le de böyle olmuştu bir başarı gibi gelecekti Ce-cile e. Kitabın son satırlarını dalgın dalgın izliyordu gözleri; görüyordunuz ki Cecile in içinde bir şeyler oluşmaktaydı; gözlerinden dalga dalga geçen çeşitli anlamları en ince nüanslara değin izliyordunuz, gizlemeye çalışmıyordu artık, onu niçin yok gibiydiniz çünkü. Bu iki haftanın anlamını yerli yerine koyabilmesi için sizi yok bilmesi gerekti çünkü, sanki birlikte yolculuk yapmıyordunuz, sizi bu trende bulması sadece bir raslan-tıydı, sanki biraz evvel birlikte yemek yememiştiniz, böyle düşünmesi zorunluydu; kendi kendine gülümseyerek, hayal kuruyordu: güya yalnız yolculuk yapıyordu, ama hep sizi düşünerek, ve Romada buluşacağınızı kurarak, tam o sırada trende bulunduğunuzu anlıyordu, sevinçli bir şaşkınlık içinde, mutlu oluyordu, sanki Roma buralara dek, onu karşılamaya gelmiş gibi oluyordu. iste bunları okuyordunuz yüzünden, bir kitabın koyduğu perdenin gerisinde geçen ve sözcüklere dökümemis bir iç-konuşma -yı böye çözümüyordunuz işte. Karşımzda, tam şu anda oturduğunuz yerde oturmuş, elinde kapalı bir kitap, başı sağa dönük, bu yolların devamlı yolcusu olarak kaç kez seyretmiş olduğunuz donuk Piemont manzarasına bakarken, hayal kuruyordu: evet, manzarayı seyretmekteydi, ve karşısında siz vardınız, aynı noktaya birlikte bakıyordunuz, birbirinizden habersiz, aynı trene binmiştiniz, ve tam karşısına oturmuştunuz, böyle bir anda size rastlaması ne harikulade bir şeydi, sizi görme isteği dayanılmaz bir hal almıştı ki koridorda görüverdi sizi, siz de onu görmüştünüz, kapıyı açıp girdiniz, tam karşısında oturuyordunuz, mahzun, ya Scabelli yı ya da hiç görmediği, bilmediği bir Henriette i düşünüp tasalanıyordunuz. Size dönmüştü artık Cecile, bakışları mutluluk doluydu, pek zavallı bir rol almış olduğunuz o Paris sahnelerinin anısı, güçlü bir hayal yeteneğinin önünde gerilemişti, bununla beraber biliyordu ki pek tehlikeli bir bölgeydi bu amlar bögesi, hiç değme-meiydi oraya, akşam yemeğinin sessiz sedasız geçmemesi için, en iyisi Romadan, yavaş yavaş yaklaşmakta olduğunuz, kavuşmak için ikinizin de can attığı Romadan sözetmekti, ama öyle istiyordunuz ki, ikinizden biri orada olsun da diğerini beklesin, yok, Romadan hareket etmiş ve diğerini karşılamak, son günlerde olup bitenleri anlatmak üzere, Turin e gelmiş olsun. İkinizden biri boş bulunur, ağzından bir şey kaçırıverir de, yeni yeni oluştuğunu sezinlediğiniz bu taze lehim bir yerinden çat-layıverir diye ödünüz kopuyordu! Hiç konuşmadan dönmüştünüz kompartımana, yolcuların bazıları siz yokken inmişlerdi, böy-lece Cecile in yanıbaşına oturduğunuzda ve «Yorgunum» dediği sırada, kolunuzu arkasına uzatabildiniz, ama ışığın söndürülmesi için Cenova ya değin beklemeniz gerekti.
Mavi ışığın altmda, başını omuzuna bırakarak uyumuştu, seviyor, okşuyordunuz ve yavaş yavaş dağılan, firketelerden kurtulan siyah saçlarını öpüyordunuz usulcacık, boynunuzdan içeri kayıyordu saçları, dudaklarınıza, burun deliklerinize, gözlerinize değiyordu hafif hafif. Pierre in omuzunun üstünde, aynada, kara kara kuleler titreşip duruyor. Bir ayna görünüşü alan camın ardında ve kompartımanın gölgesinin bitiminde, kırların tek tük ışıkları, otomobil farları beliriyor, sonra, bir geçit bekçisi lojmanında, ışıklı bir odanın aynalı giysi dolabının önünde, okul önlüğünü çıkarmakta olan küçük bir kız görünüp, kayboluyor. Ve bir başka gölge, gölgelerin en titreği, arkanıza gelen duvarda, başınızın üzerinde asılı fotoğrafın, ihtiyar İtalyan ın metal çerçeveli gözlüğünün camlarına vuran gölgesi bu, biliyorsunuz ki bir sürü eski model arabaların ortasında yükselen Zafertakı nı canlandırıyor bu fotoğraf. Bir zamanlar ne mal mülk ne de mevki sahibiydiniz, şu yolculukla yıkmaya çalıştığınız bazı alışkanlıkları edinmemiştiniz henüz, Pantheon meydanında bulunan daireyi, Cecile le birlikte yaşamak için bırakıp gitmek istediğiniz daireyi almamıştınız henüz, ama bırakıp gidemeyeceksiniz ki, ölünceye dek o duvarlar arasında tutsak yaşayacaksınız, çünkü Cecile gelmeyecek Parise, getirmeyeceksiniz, oysa bu sabah trene binerken kararınız kesindi, hatta yola çıktıktan sonra bile... ye gelinceye değin kesindi, sonra bir süre, kararımzı hala ayakta sanıyordunuz,... ya varana değin öyle sandınız, evet Cecile i Parise getirmeyeceksiniz, çünkü bu konuda Cecile i ve kendi kendinizi aldatmak için ne yapsanız nafile, biliyorsunuz ki ayrılık kaçınılmaz bir son sizin için, yavaş yavaş koparak, pek çok acı çekerek, ikinizi de yıkacak acılarla, günün birinde Cecile i terk ederseniz, (bunu yapacağınız besbelli, aşkınızın içtenliğine rağmen ayrılacaksınız birbirinizden, hem de yakın bir gelecekte), Parisde bulduğunuz iş bir seraptan başka bir şey olmayacak onun için, ve sizin desteğinizden yoksun, evet bundan yoksun bırakacaksınız onu, çünkü hep kaçacaksınız ondan, görmek istemeyeceksiniz, Romaya dönmekten başka bir şey gelmeyecek elinden, Evet, henüz o dairede oturmadığınız zamanlar, ölünceye dek tutsak yaşayacağınız daire, çünkü bir başka Cecile çıkmaz artık karşımza, iş işten geçti, gençliğe kavuşmak için son şansmızdı bu, yitirmemek uğruna bunca şey yaptığınız son şans, tek haklı olduğunuz nokta da bu ya, ama ne yazık ki kaydı gitti parmaklarınızın arasından, gerçekte sizin olmayan bir şey gibi görüverdiniz birden bu aşkı, ancak unutarak, bazı şeyleri düşünmekten korka korka yaşatabileceğiniz bir ask, Henüz salonu süsleyen o mobilyalar yoktu, bir kısmı babaevinde, bir kısmı Henri-ette lerin evinde duruyordu, bazılarım da henüz satın almamıştınız, Henüz çocuklarınız. Madeleine, Henri, Thomas, Jacqueline doğmamışlardı, daha yeni evliydiniz, balaymdaydınız ve ilk olarak Romayı görecektiniz, lise öğrencisi olduğunuz yıllardan beri, müzeleri gezmeye başlayalıdan beri düşlerinizde yaşattığınız Romayı, ilkbahardı, Paris banliyölerinde baharlar açmıştı, pencereden gelen nefis bir havayı ta içinizde duyuyordunuz, zamanın modasına göre giyinmiş Henriette yeni entarisiyle yanıbaşınızda, mutlu, en küçük tepelere bakarken sevinçten dolup taşıyordu, elinde İtalya üzerine bir Guide Bleu vardı, bu eski baskıyı hala küçük kitaplığın raflarından birinde, cumartesi akşamları ışıklandırılan Pantheon kubbesine bakan pencere yamndaki köşede bulundurursunuz, siz de İtalyanca cümleler ezberlemeye çalışıyordunuz, Fontainebleau ormanı baştanbaşa tazecik sürgünlerle donanmıştı (o vakit anlatmamış mıydı Henriette size, bu ormanda küçükken, kızkardeşleriyle yaptıkları gezintileri, hani, akşam karanlığı basar basmaz ünlü «Avcı» çıkagelir de kendilerini sorguya çeker ve alıp kaçırır diye ödü koparmış Henriette in?), Bir süre evvel boşanan sağnaklar damları ve kaldırımları yıkamış, pırıl pırıl yapmıştı, dağlarm yamacında otlaklar göz kamaştıracak gibi güzeldi. Sınıra geldiğinizde güneş batmak üzereydi, yavaş yavaş inen akşam karanlığında doruklar yaldız yaldız parlıyordu, polis memurları pasaport sordular. Ve sonra, duvarlardan süzülüp inen, derin ve karışık soluklar duyulur oldu sadece. O sırada ihtiyar gümrükçünün yüzünde karmakarışık bir gülümseme belirdi, fısıl fısıl konuşuyordu : «Nerdesiniz? Nc yapıyorsunuz? istediğiniz nedir?»
Bunca tehlikelere göğüs gererek, bin-bir yanılgıdan sonra buralara gelmemin nedeni, yitirdiğim, aramakta olduğum bir kitaptır, yitirdim, çünkü var mı yok mu dikkat bile etmiyordum, adını bile okumamıştım, oysa bu serüvene atılırken yanıma almış olduğum biricik ve önemli eşya oydu. Bana demişlerdi ki kapısında böyle acımasız nöbet tuttuğunuz Roma kentinde bulunur bu kitaptan. l eki ama, diyelim ki bu kitabın kıyıda köşede kalmış bir çevirisini bulup verdiler sana, anlayacak kadar İtalyanca bildiğin kanısında mısın? «Gir, işte ardına dek açık kapı, ikinci yüzümle, atacağın ilk adımları izleyeceğim; senin için başka çıkar yol yok: yapabileceğim tek iyilik, sen geçer geçmez bu kapıyı, geldiğin yolun kapısını iyice kapatmak ve artık dönüş olmadığına seni inandırmaktır, elimdeki kılavuzlardan birini verebilirim sana, bir dişi kurt bu, ama tüylerinin rengi toprak rengine öylesine yakın ki, şu perdelenmiş gözlerinle, kurdu bir göreceksin bir yitireceksin, ama burnundan burnundan soluyuşuna ve pençeleriyle toprağı kazıyışına iyi kulak ver, bunlar güveneceğin işaretlerdir.» Yaldız yaldız ve kızıla boyanmış doruklar üzerinden ay görünüyordu, bu taptaze ve uçsuz bucaksız alevler dekorunda gümrükçülerin yüzü mora dönüşmüştü, şimdiki gibi yine bir bayağılık.vardı yüz hatlarında, hem de daha acımasız, daha bir kurumlu idiler. Tren hareket edin bir tünele daldığında ışık yanmamıştı henüz, gece lambası bile sönüktü, zifiri karanlığa gömüldünüz bir iki dakika, sonra, tünelin bitiminde zümrüt yeşili bir ışıma oldu, göz alabildiğine uzanan haşin Piemont vadilerine akşam karanlığı basıyordu, gözün bir noktasında ufacık bir gedik ve nokta gibi bir ışıma. O devirde İtalya demek polis demekti, üniformalı polisler her istasyonda karşınıza çıksalar da, o sırada ciğerlerinize çektiğiniz hava, o vakte değin hiç tatmadığınız o Roma havası, o gerçek ilkbahar havası, Fransa baharlarıyla kıyaslanamaz bir ilkbaharın havası zehirlenemezdi bu kadarcık şeyle, onu doya doya koklamanıza engel olamazdı bu korkunç ve tepeden tırnağa silahlanmış budalalık, nitekim sıkıntısını açığa vuran Henriette e şöyle demiştiniz: «Yok farzej; bu kişileri», o da buna inanmak için boşuna zorluyordu kendini. Geceleyin, kıpırtısız dalgalar üzerinde ay ışırken, deniz kıyışım izliyordunuz, Hen-riette, tıpkı Pierre e sokulan Agnes gibi, size sokuluyordu, kolunuz beline dolanmış, bası omuzunuzda ve elleri dizlerinizin üzerinde, esintiyle ucusan ve demet demet göz-kapaklarımza değen saçlarını, tatlı böcekleri kovar gibi itiyordunuz elinizle; sıcaktan bunalıp ceketinizi çıkarmıştınız, burun deliklerini, soluklarını duyuyordunuz Hen-riette in, teninizde. Döndükçe döndünüz oturduğunuz yerde, artık sırtınız duvara değil cama dönük şimdi, öyle ki, eski model arabaların ortasında yükselen Zafertakı fotoğrafını rahatça görebiliyorsunuz artık. Karşı camda, ihtiyar İtalyan kadının görüntüsünün biraz uzağında beliren kompartımanın görüntüsü birdenbire yol yol çiziliyor, çünkü bir başka tren, pencerelerinin çoğu ışıklı bir başka tren geçmekte, iki trenin birleşen hızı ve tünele girerken büsbütün şiddetlenen uğultusu nedeniyle pencereleri sayamıyorsunuz artık, doğru dürüst göremiyorsunuz bile; işte kayboldu gitti öbür tren, tünel de bitti, önünüze bir perde gibi gerilen tepenin üzerinden yüzünü gösterdi ay, tavandaki ışığın dışarı vuran görüntüsünün az aşağısından asılıp kalıyor bir süre. Işıklar çoğaldı; işte ışıl ışıl tabelalar ve sokaklar, cıvıl cıvıl kahveler, saatımza bakıyorsunuz; evet öyle, Cenova ya yaklaştınız; uzunca bir tünel daha var geçilecek, sonra gara gireceksiniz. Bir tramvay geçiyor sarsıla sarsıla, he men hemen boş. İki İtalyan işçisi sırt çantalarını almaya geliyorlar. İhtiyar Sybille pencere yanındaki köşeye geçmeye hazırlanıyor. Agnes, birbiri ardından geçen kertik kertik duvarları seyrediyor. İşte kentin ortasındasımz artık, sağınızda kamara pencerelerinden ışık taşan vapurlar, işte ünlü deniz feneri, iskeleler, başka trenler, eşyalarmın başında bekleşen yolcular, karşı kayamn yamacında üst üste dizilmiş yüksek yüksek yapılar, ve durdunuz, Agnös kalkıp camı indiriyor.
Size gelince, hareket kesilir kesilmez, hiç okumadığınız şu kitabı elinizde evirip çevirmeye başladınız, varlığı sizi o türlü etkilemeye başladı ki, bir başka kitap doğmaya başlıyor içinizde, düşsel bir kitap, içinde bulunduğunuz şu koşullar içinde, yolunu şaşıranların rehberi gibi, elinizde bulunmasını istediğiniz bir başka kitap: Diyelim ki henüz kişisel gelişimini tamamlayamamış, ve ilk basamaklarda bir adam, henüz netliğe ulaşmamış bir alt-yöre de çabalayıp duruyor, bu kitaba ulaşmak ereğiyle yollar aşar, sular geçer bu adam, sonunda bilinmez yörelere sokulur, gümrükçü Ja-nus un(*) karşısında dili tutulur, tek kafası iki yüzü vardır Janus un, tepesine kargalardan bir taç oturtulmuştur, kargaların kara kara teleklerinin herbirinin ucu gittikçe genişleyen bir alev şeridiyle çevrilidir, öyle ki, gövdeye doğru kanatların tümü alev alev görünmektedir, gövde, gaga ve ayaklar be-yazlaşana dek kızdırılmış bir ateş sanki, bu alev kümesi içinde gözler, parlayan iki siyah inci, Dağılmaya başlayan buharlar arasında bir kuyruk ve dört ayak görür gibi olur adam, bir tilki ya da bir kurt, bir dişi kurt görür gibi olur, Ve kımıldar, La Porte Majeure ün altından geçmektedir, kapıyı geçince bir sokak bulacağını sanırken, kayalar arasına sıkışmış daracık bir geçit bulur, bu eğri büğrü (< ) Janus (tanus): Roma tanrısı. Evlerin kapılarım bekleyen tanrı. Başlangıç ve bitiş tanrısı. Janus un tek başı, biri sağa biri sola bakan iki çehresi vardır. Roma Fo-rum unda, kıral Numa tarafından yapıldığı söylenen bir tanus kapısı vardır. (B. Ne. catigll, «Mitologya Sözlüğü») yolda ilerlerken bir dişi kurdun yumuşacık ayak seslerini duyar, ve iyice yükseklerde bir ışıma görür gibi olur, başını çevirip son bir kez ardına bakar, önce metalden yapılmış bir çiğ damlası gibi olan, sonra, yoğunlaşa yoğunlaşa aşılmaz bir perde haline gelen buharların arasından gümrükçünün gözlerini, dudaklarını seçer, incecik alev çizgileridir sanki bu gözler ve dudaklar, Dişi kurdun izini yitirmiştir, telaşlanır, yükseklerdeki yusyuvarlak ışıklı noktadan dökülen gümüş rengi ışıltıda, el yordamıyla arar kayaları, yok, yerinde yeller esiyor kayanın, eline toprak gelir, bir su sızıntısı değer parmaklarına, yol gösteren kurdun soluğunu duymasına engel olur suyun çağıltısı, yolun ikiye ayrıldığı noktaya varınca, konuşmalar, ayak sesleri gelir kulağına, meşaleler görür gibi olur, beyaz giysiler içinde İlahi okuyarak cenaze götüren insanlar vardır, yükseklerdeki o yusyuvarlak noktadan, biraz evvelki kadar parlak olmayan, donuk bir ışık kozalağı yavaş yavaş, aşağı kaymaktadır şimdi (gün batıyor olmalı), Kurdun, gittikçe yükselen soluğunu, gitgide bir at soluğunu, daha sonra, kişnemeyi andıran homurtularını duyar tekrar, Dümdüz ve gittikçe yükselen bir dehlizde koşmaya başlar, dehlizin sonunda, yemyeşil bir alan görür alaca karanlıkta, kapıda at büyüklüğünde bir dişi kurt ve bir atlı durmaktadır, kanat açmış, atmacalara benzer kargalar adamın iki yumruğu üzerinde durmaktadır, yüksek yüksek evlerin ve kemerlerin üstüne doğru uçup gider kargalar, pencerelerde kus kanadı genişliğinde lambalar yanmaktadır, Küçük bir meydana gelmiştir artık, a-ğaçlarm altmda masalar, şarap dolu sürahiler ve kendine doğru gelmekte olan iki üç kişi görür (bunlar italyanlar, der kendi kendine, tanıdıklar), Gözlerini oğuşturur, oğuşturur, gözka-paklarındaki pul pul kağıt kırıntıları dökülene, hiç kalmayana dek oğuşturur gözlerini, kendisine söylenenlere kulak verir, ama anlayamaz; Size gelince, hareket kesilir kesilmez, kitabı evirip çevirmeye başladınız elinizde. Biri: «Scusi, Signore» diyerek geçiyor önünüzden, genç bir kadın, dudakları kıpkızıl, bej rengi bir manto giymiş, elindeki menekşe rengi valizi koyacak yer arıyor; ne o, yoksa o da mı kitap çıkaracak valizden? Kitabınızı kanapeye bırakıyorsunuz; niye şu tren hala kalkmaz diyorsunuz kendi kendinize, kalkıp peron saatine bakmaya gidiyorsunuz. SEKİZ İŞTE DÖNDÜNÜZ KOMPARTIMANA, kafanızda Parisden beri gittikçe büyüyen ve düşüncelerinizi kördüğüm haline sokan çalkantı, vücudunuzda, yorgunluk nedeniyle duyduğunuz ve her çeyrek saatte daha batıcı bir hal alan, şiddetlendikçe düşüncelerinizin akışmı bir başka türlü etkileyen binlerce iğnelenme, öyle
ki bakışlarınızı herhangi bir nesneye veya çehreye çevirmenize engel oluyor artık bu hal, üstelik, hep kaçınmak istediğiniz o anılar ve kararlar yöresine itiyor sizi, biteviye kaynayan ve köpüren bölgeye, içinizde yeni baştan bir örgütlenme oluşurken ve yaşamınız yeni bir biçim alırken, iradenizin dışında, önüne geçemediğiniz bir akıntıya kapılmış gittiğiniz şu sırada meydana gelen akıl almaz değişimden ötürü altüst olan anılar yöresine itiyor sizi, bu değişimse, büyük bir kısmıyla bilinciniz dışında olmakta, farkındasınız, sadece pek sınırlı bir bölmeyi görebiliyorsunuz, bu bölmeye bitişik diğer bölmeler size yabancı, oysa bunu biraz olsun aydınlanması öyle önemli ki sizin için, elbette, en ince sabırlarla girişilecek en derin arama taramaları seve seve göze alırdınız bu karanlığı biraz olsun dağıtabilmek, bu «kaçınılmaz son» üzerinde pek az da olsa etkili olabilmek, bir şeyler yapabilmek için, ama o «kaçınılmaz son» yiyip bitiriyor sizi gecenin koynunda, içinizde sürüp giden bu boğuşma tüketip gidiyor kişiliğinizi, yorgunluk ve şu koşullar nedeniyle, bir ara hala ayakta duruyor sandığınız o kararın ağırlığı nedeniyle, insan yaşantılarına sahne olan uzaydaki şu çetrefil durumunuz nedeniyle, olayların akışı ve anlamı sizin için her an değişirken, her an olaylar bir başka ışık altında görünürken ve başka başka doğrultular alırken, kişiliğinizi yiyip bitiren bu iç-savaş yorgunluk biçiminde dışa vuruyor, içinizdeki bu boğuşmanm gümbürtüleri geliyor kulağınıza, kulaklarımz uğulduyor, soluğunuz kesiliyor, ter döküyorsunuz, kuru terler, çamaşırlarınız sırtınıza yapışıyor, başınız dönüyor, hasta gibisiniz, birden o derece bitkinlik duyuyorsunuz ki, sendeliyor, söveye tutunmak zorunda kalıyorsunuz, göz-kapaklarınız ve başımz kurşun gibi ağır, yerinize otururken yığılıp kalıyorsunuz adeta, öyle ki kalkarken bıraktığınız kitabı almaya bile haliniz yok, ve ancak oturduktan sonra, bir elinizi köşeye dayayarak ve bacaklarınızı karşıdaki ihtiyar Italyana doğru gererek güçlükle çekiyorsunuz iki kalçanızın arasından, kompartımanda tek uyamk kalan bu ihtiyar olsa gerek, ama mavi ışığın loşluğunda parlayan yuvarlak yuvarlak gözlüklerinin ardından pek iyi seçilmiyor gözleri, boynunuzu öne eğerek, elinizle çenenizi kıvırıyorsunuz ve deriyi yokluyorsunuz, daha bu sabah traş olduğunuz halde diken diken sakallar geliyor elinize içiniz yanıyar, şarap istiyor canınız, çevresinde sürüyle sivrisineğin vızıldayarak uçuştuğu elektrik ampulleriyle çelenk çelenk oyulmuş gecenin koynunda, kırmızıya boyanmış ve çevresinde insanların kaynaştığı demir masalarda duran genç kız endamlı sürahilerde parlayıp duran o dupduru, tortusuz şaraptan içmek istiyorsunuz, sizinle konuşmak için toplanmışlar orada insanlar, şu hayhuy bir dinse de, içlerinden biri, tek tek ve anlaşılır tonda bir şeyler söylese, belki anlarsınız ne dediğini, Yüksek sesle: «Susadım» diyorsunuz, kimse duymuyor, sesinizi yükseltiyorsunuz, hava sarsılıyor sesten ve dalga dalga yayılan bir sessizlik oluyor birden, meydanın dört yanma, çevredeki yüksek yüksek evlere dek yayılıyor sessizlik, pencerelerden başlar uzanıyor size bakmak için, isteğinizi anlatmak umuduyla bir kez daha bağırıyorsunuz, yine anlatamıyorsunuz, başlar birbirine çevriliyor, aralarmda anlaşıyorlar, ye gittikçe artıyor endişeleri, güvensizlikleri. Elinizle sürahileri gösteriyorsunuz, ma-sadakilerden biri kalkıyor, kararsız bir hareketle ve tüm gözleri kendi üzerine çevrilmiş bile bile, yarıya dek dolduruyor kadehi, birazını da mavi-mor damalı gömleğinin kollarına döküyor, sonra kadehi havaya kaldırıyor, size gösteriyor, ampullerden birinin çevresinde bir iki kez döndürdükten sonra size uzatıyor, Bir titremedir alıyor vücudunuzu, kadehi dudaklarınıza iletmek için çabalıyorsunuz, sonunda bir yudumcuk içmeyi başarıyorsunuz (kadehin kıyısı ufalamverdi ağzınızda) ve oranıza buranıza batan cam kırıklarıyla birlikte, boğazınızı, gırtlağınızı yakan feci şarabı hiddetle tükürüyorsunuz, 288 öfkeden uluyorsunuz adeta, ve kadehi karşı evlerden birinin duvarına fırlatıyorsunuz, pencerenin camı tuzbuz oluyor, koskoca bir leke, sıvayı ve duvarı oya oya akmaya başlıyor. Diken diken olmuş, yağ ve kir içinde kalmış çenenizde gezdiriyorsunuz elinizi, parmaklarınızı mavi ışığa tutup inceliyorsunuz bir süre. İşığı kim söndürdü? kim söndürdü ışığı, siz vagon-restoran ı bulmak için koridorları arşınlarken? restoranın Genova da kaldı ğını düşünemediniz işte, sigara arıyordunuz, bir bulsaydınız, uyanık kalmanız kolayla-şırdı, kafanızı büsbütün karıştıran, bulandıran şu ipe sapa gelmez düşlerden kurtulurdunuz böylece,
çünkü duruma dikkatle, soğukkanlılıkla, kendinizi işin dışmda tutarak bir başkası imişsiniz gibi bakabilmeyi istiyorsunuz; Çünkü bir noktanm iyice aydmlanması gerek: eğer Cecile i Romanın bir çehresi, sesi ve çağırışı olabildiği ölçüde sevdiğiniz bir gerçek ise, onu sadece Roma nedeniyle seviyorsamz, eğer Cecile i Roma sız ve Roma nm uğazında sevmiyorsanız, eğer onu Roma nedeniyle seviyorsanız (ne de olsa sizi Romaya kavuşturan Cecile olmuştur, su anda da yine O dur), yani Cecile sizce Romanın Kapısı ise, hani katolikler papazla birlikte tekrarladıkları dualarda «Aziz Meryem Cennetin Kapısı» derler ya hep bir ağızdan, işte Cecile i gerçekten bu nedenlerle seviyorsamz, şu noktayı anlamak isterdiniz: niye böylesine büyülüyor sizi Roma, peki bu büyü niye Parisde bozuluyor, Cecile Parisde de Romanın bir simgesi, bir elçisi olmak istese de niye olamıyor, peki ya Henriette, kendisi de katoiik olduğuna göre, bu «Kentler Kenti» onun için de bambaşka bir anlam taşıdığına göre, sizin bu kente olan bağınızı niye sitemlerinin öz-kaynağı gibi görüyor? İşte böylece Cecile e duyduğunuz aşk, bakışlarınız altında değişti gitti, bundan böyle bir başka gözle bakacaksımz aşkınıza, bambaşka bir anlama büründü artık, o halde, sakin sakin, soğuk kanlılıkla incelemeniz gerek: sizdeki bu «Roma Miti» nin özü ve kapladığı alan nedir, bu miti yapan ve ona katışan şeyler nelerdir, gözünüze görünen ululuğu içinde, neler gizlidir gözle görünmeyen çevresinde? işte şimdi bu noktaya dikmelisiniz gözlerinizi, ve bu miti, tarihsel alan içinde evirip çevirerek, bunun özel davranış ve kararlarınızla olan bağıntılarını, aynı zamanda çevrenizde yasayan, bakışlarıyla, davranışlarıyla, sözleriyle, hatta susuşlarıyla duygularınızı ve hareketlerinizi bir takım koşullara bağlayan kişilerle bu mitin bağıntılarını daha iyi anlamaya çalışmalısınız, ah, bir de üzerinize çöken su uykuya karsı, sizi yorgunluğun ve içinizdeki devlerin pençesine atan şu mavi loşlukta üzerinize çullanan kabuslara karşı dire-nebilseniz! Kim söndürdü ışığı? Kim istedi gece lambasını? Gerçi diğer ışık katıydı, yakıcıydı ama, hiç değilse aydınlattığı şeylerin kaskatı, elle tutulur bir yüzeyleri vardı ve size öyle geliyordu ki, bunlara dayanarak, bunlara tutunarak, o çözülmeye, o çatlağa, alabildiğine yayılan ve kişiliğinizi eritip giden o soru yağmuruna bir dereceye değin karşı koymaya çalışıyordunuz, siper oluyordunuz, o gittikçe yaygın iç-soruşturma ki bir bölmeden ötekine bulaşıyor, ve bu denli yufka, bu denli dayanıksız olabileceğini şimdiye değin hiç anlayamadığınız dış mekanizmayı da, dıştaki metal zırhı da sarmaya başlıyor herbir ekinden, Oysa havada asılı gibi duran şu mavi, size öyle geliyor ki nesneleri görebilmek için önce bu mavi tabakayı delip geçmesi gerek gözün, devamlı titreşi ve uğultuyla, kimden geldiği ancak tahminle anlaşılan su soluklarla birleşerek, nesneleri o ilk sallantılı özlerine döndürüyor bu ışık, varlıklar doğrudan doğruya görülmüyor da, ancak bazı belirtilerle anlaşılıyor, öyle ki siz onlara bakarken onlar da size bakıyorlar köşecikle-rinden, Ve bu mavi ışık sizi de «yaratılışsın o ilk devrine, o sakin dehşet devrine, o ilkel coşku devrine döndürüyor, binlerce yalan yıkıntıları üstünde, varoluşun ve gerçeğin tutkusu yaşar orda, ulu ve güçlü. Gözünüzü şu inatçı mavi ampule dikiyorsunuz, kocaman bir inci tanesi gibi, ama çağıldayan koyuluğu ile, uyuyanların ellerinde, alınlarında tatlı yankılar yapan bir kaynağı andırıyor, içinde bulunduğu glob da, iki yarım küre daha görülüyor, incecik camdan yapılmış, içlerindeki telin artık soğumuş olacağını düşünüyorsunuz, oysa demin hoyrat bir ışıkla parlamaktaydı bu teller, tıpkı şu anda koridorda yanmakta olan lambalar gibi, koridorun dışında şu anda, ara sıra ortaya çıkan, ama gitgide seyrekleşen, henüz uykuya dalmamış bir iki köyün yolları belirip kayboluyor, su kıyılarım izleyen yollar. Pazartesi akşamı, Palais Farnese den çıkan Cecile in gözleri gecenin karanlığında sizi arayacak, sonunda, benyuvar biçimi çeşmelerden birinin başında, korkular içinde, kendisini beklediğinizi görecek, çünkü o akşam, Tre Scalini de yemek yerken, sıra itiraflara gelecek, o acı veren açıklamayı yapmak zorunda kalacaksınız, pekala biliyorsunuz ki bu noktada susmamz olanıksız-dır, günün birinde bir karar vereceğinizi umarak, hala Parisde uygun bir iş aramakta olduğunuzu sanarak oysa iş çoktan bulundu, ve bugün yarın uygun bir şey bulabileceğinize inanarak, Cecile in bekleyip durmasına gönlünüz razı olmayacaktır.
işte tam yemek sırasında ve biraz sonra başlayacak ayrılığa hazırlanırken, Cecile uğruna geldiğiniz Romada geçirilecek şu birkaç gün sona ererken, kendisine yapmış olacağınız, yani, yarın sabah, birkaç saatlik yolculuğunuz sona erdiğinde, yapacağınız sürprizden son derece mutlu olacak olan Cecile, artık zaferi kazandığı sanısıyla sevinçten dolup taşarken, bu yolculuğa bambaşka bir sürprizle çıkmış olduğunuzu ondan gizlemek elinizden gelmeyecek, diyeceksiniz ki: Parisde uygun bir is bulmuştunuz, ve artık Parise geleceğini, Elçilikten ayrılmak için gerekeni yapmaya, Romaya veda etmeye, birlikte edindiğiniz bilgileri kafasında derleyip toparlamaya başlayabileceğini müjdelemeye geliyordunuz. Daire işine gelince, bir sürü yol denemiştiniz, bazı olanaklar ortaya çıkmıştı, böylece her şey olmuş bitmişti, parmağınızı oynatmak yeterdi mutlu olmanız için, ama sonunda vaz geçmiştiniz bundan. Sizdeki bu değişimin nedenlerini Ceci-le e bir bir anlatmadan da edemezsiniz, çünkü bu yönden hiçbir umut beslemesin istiyorsunuz, susamazsınız artık bu durumda, olanaksız bu, zaten kendisi için olağanüstü bir Roma yolculuğu yapmış olmanızdan, bir çeşit vaat hatta tumturaklı bir aşk itirafı anlamı çıkarmakta gecikmeyecektir, bu durumda susmak demek, Cecile le olan, yani Romanın ta kendisiyle olan ilişkilerin, üzerine titrediğiniz bağların tümünü zehirleyen, son derece tehlikeli bir yalana sapmak demek olur, siz ki bu ilişkilerin kendinizle ilgili bir yönünü arılaştırmak için çırpınıyorsunuz, bu yalana yer vermekle, tüm ilişkilerinizi tam bir çıkmaza sokmuş, arılaştırmak şöyle dursun, kokuşturmuş olursunuz. Bu durumda, son aksam, evet bunu son akşama bırakmalı, böylece, hiç olmazsa, elinizden uçup giden bu mutluluğu, bu temelsiz mutluluğu bir iki gün olsun tadarsınız, pek yakında kavuşacağınızı umarken, hayal ve olanaksızlık ülkesine kayıp gittiğini gördüğünüz o mutlu yasamı, bir parçacık olsun tatmış olursunuz ikiniz de. Bu durumda, son aksam, Tre Scalini restoranında, karsıdaki Dört Nehirler Çeşme-si ni seyrederken, Cecile karşımzda, az sonra bırakıp gideceksiniz diye son derece tedirgin, ama o akşamı son dakikasma dek kendisine ayırdığınızdan son derece mutlu ve bunu, ileride büsbütün onun olacağınıza bir işaret gibi yorumlarken, Ona bu korkunç darbeyi indirme yürekliliğini gösterebilmelisiniz, onu o türlü bir düş kırıklığına uğratmayı göze alabilmelisiniz, evet, her şey olmuş bitmişken, her şeyin bir anda yıkıldığını Cecile e söylemeniz ve bunu kanıtlamaya girişmeniz gerekecek o akşam. Hayır, yapamayacaksınız bunu, sözlerinizi kamtlayamayacaksınız; hazırlanmış sözler dilinizin ucuna gelse de söyleyemeyeceksiniz bunları, Cecile in yüzü, şaşkınlığı, anlamaz hali gücünüzü kesecek o anda. Zaten daha evvelki günlerin yaşantıları, yapmış olacağınız bazı şeyler sizi yalanlayacak; inanmayacak Cecile; üstün bir ruh ve Henriette uğruna bir özveri görecek sözlerinizin altında, gıpta edecek Henriette e, hatta nefret edecek ondan, can çekisen eski bir bağın yüce çırpınışları diyecek buna Cecile ve zaferi kazanmak için biraz daha sabretmek gerektiğine, nasıl olsa günün birinde kendisine, «artık bu kez tamam» diyeceğinize, böylece kendisinin ağır basmasına engel olan son bağların da koparılmış olacağına ve zaferin kendisinde kalacağına inanacak. Bu itirafınız Cecile e, şimdiye değin size karsı duyamadığı inancı ve güveni vermiş olacak, övle ki susmanız değil, tam tersine, bu açıklamayı yapmanız yol açacak yalana, çünkü inanmavacak sözlerinize, çünkü hareketleriniz engel olacak inanmasına. Arkalarına dönecekler ve, üzerlerine sıva döküntüleri, tuğla kırıkları yağarken, lekeye bakacaklar, şurasına burasına cam kırığı gelen birkaçı da, şaşkınhk ve nefretle, geri geri çekilecek, konuşmalar heyecanlı ve sinirli bir uğultuya dönüşecek, işte o zaman, çemberi yarıp geçen polisler sizi yakalayacaklar, ama hiç de hırpalamadan, adeta acıyarak, ayaklarınızı sürüye sürüye, güçlükle yürüdüğünüzü, delik deşik köseleden fırlayan etlerin, pütür pütür ve ateş gibi yanan toprağa sürttüğün görecekler çünkü, omuz vererek,
yürümenize yardım edecekler, ikide birde önünüze düşen başınızı doğrultacaklar, ama yine düşecek, anlaşılır bir tonda ve tatlı sözler söyleyerek teselli etmeye bile kalkacaklar, Ve Travestere sokaklarından geçirecekler sizi, pizza evlerindeki kıpkırmızı kesilmiş fırınların önünde, loş ve basık tavanlı salonun dibindeki masalarda oturanlar, boşalan bardaklarına Fascati şarabı doldururken, taşlardan, kaldırımlardan Roma gecelerinin sıcaklığı fışkırırken, gözuciyle bakacaklar size, kuşkulu. Bir tapmağın ardına dek açık kapılarından ve sütunların arasından bakarak, burnunuza dalga dalga gelen buhar kokuları arasmda, bir kutsal heykel göreceksiniz, pırıl pırıl ışıldayan, ve duman duman yanan meşalenin tam dibinde bir heykel, çevredeki pencerelere üsüsmüs Da Ponte ailesi sizi seyredecek, ama tanıyamayacak-lar. Silah, haç ve kılıç dolu bir avluya sokacaklar sizi, helezon biçimi, daracık merdivenleri çıkacaksınız, ta Tiber kıyısında, bir baştan bir başa uzanan Adalet Sarayı mn çatışma varıncaya dek çıkacaksınız merdivenleri, ve çatı pencerelerinden, Saint-Pi-erre kilisesinin ışıl ışıl kubbesini, ışıklandırılmış Victor- Emmanuel anıtını, garı ve gar meydanındaki Diocletien Hamamlarını, uğultu gibi bir sesin yükseldiği gıcır gıcır Ko-lise yi, ve küçük siyah kapıya dek uzanan alanı göreceksiniz. Hatta o akşam yapacağımz şey bile, Ce-cile e söyleyeceğiniz sözleri yalanlayacak; yemekten sonra Albergo Quirinale ye gidip valizi almak için telaşlanmanız gerekmeyeceğine göre, kalan vaktinizi Cecile in odasında, Monte della Farina caddesi elli altı numarada, üç günlüğüne sizin de eviniz olacak evde geçireceksiniz çünkü; o yönde atacağınız her adımdan, bir yandan rahatsızlığınız, bir yandan Cecile in yanılmasını önlemek için göstereceğiniz irade gücü, ve yine bu erekle gerek yemek boyunca göstermiş olacağımz sonuçsuz çabalar, gerekse yol boyunca göstereceğiniz çaba, bir de dönüş yolculuğunun evvelden çöken yorgunluğu nedeniyle, ayaklarınızı sürükleye sürük-leye giderken atacağınız her adımdan, en ufak okşayışlarınızdan ve son derece dokunaklı, aşklı sesinizin titremesinden, Cecile, o uzun nutuklarınızdan uzak ve tam tersine bir anlam çıkaracak. İnanmış görünerek, oyuna o da katılacak, ve böyle davranmakla size yardım ettiğini sanarak, düşüncelerinizi destekleyecek, hatta körükleyecek, ve o anda yüzünde, Roma gecesinin karanlığında gizlemeye çalıştığı bir zafer gülümseyişi (sadece bir yanılgı!) görerek, utanç ve umutsuzluk duyacaksınız. Yatağın üzerine, Paris fotoğraflarının altına, yan yana uzanmış sevişirken, konuşacaksınız, Cecile i şuna inandırmak için yapacaksınız bunu: kendisine Parfsde bir iş bulacaksınız, geçici bir zaman için de olsa, birleşmenizi sağlayacak bazı ayarlamalar yapacaksınız, ama kısa bir süre sonra kendisini terk etmek zorunda kalacaksmız, çünkü belli bir iklimde kök salan aşkımz Parisde yaşayamıyacaktır, elinizden gelmez gerçeği değiştirmek, aşkınız çok daha evvelden alışmış olmalıydı Paris toprağıpa. Hep dinleyecek, ama anlamayacak, ve şöyle diyecek kendi kendine: bu denli dürüst ve bana bu derece bağlı olduğunu bilmezdim; ne iyi etti de bunları itiraf etti bana, hoşnudum ondan! benim onu tanıdığım kadar tanımıyor kendini; ona duyduğum güveni kendisi bile duyamaz; bir iki haftacık daha sabrettim mi tamam; onu o çekingenlikten kurtarmakla batıp gitmesini önlemiş oldum; onun gücüyüm ben, gençliğiyim. Kendisine söyleyeceğiniz sözleri iyice tartabümesi için biraz zaman bırakmak gerek Cecile e; bir veya iki gün evvelinden yapmalı bu konuşmayı, yani yarın, böylece, gerek yanıbaşında uyuduğunuzu seyrederken, gerekse pazartesi günü Palais Farnese -de çalışırken, uzağınızda, tekrar tekrar düşünebilsin sözlerinizi, ve bazı sözleri tekrar tekrar işitebilsin ağzımzdan, gerçekten bunu mu demek istediğinizi sorabilsin ve başka bir anlama çekilemeyeceği kanısına varsın. Demek ki bu birkaç günü bile gönlünüzce yaşayamayacaksınız, özgürlüğünüz uğruna yola çıkmıştınız ama, iki üç günlüğüne bile tadını çıkaramıyacaksınız bu özgürlüğün. Yazık, demek bu günleriniz, Cecile in inanmazlığı ile, eski bağınızın son kalıntısı sanacağı şeyi içinizden söküp atma çabalarıyla, sevgi dolu acı acı alaylarıyla geçecek, ne güç buna dayanmak, dayanamazsınız siz buna.
Diyelim ki, yarın, varır varmaz ona her şeyi anlattınız (nasıl anlatabilirsiniz?), yine de pazartesi gecesi, peronda, üzerinde «Pisa, Ganes, Torino, Modana, Parigi» yazılı üçüncü mevki kompartımanın önünde durduğunuzda, Cecile hiçbir şey anlamamış olacak, sizi bu yolda zorlamasını istediğinizi sanacak, vaz geçme kararınızın içtenliğine bir türlü inanamıyacak, isin çok daha olumlu yönüne takıhp kalacak aklı: Scabelli nin dışında yaptığınız bu yolculuğu ve Parisde bulduğunuz, yalan söylemenizden kuşkulanarak en ince ayrıntılarına değin anlattıracağı ve öğrenmiş olacağı işi düşünecek hep, kompartımanda bir yer ayırıp, umarsınız ki şimdi oturduğunuz yer gibi bir yer olur, oraya bir kitap bıraktıktan sonra, Cecile i kucaklamak için aşağı indiğinizde, kuşkusuz, aynı şeyi soracak size: «Peki, ne zaman geleceksin?», Bu soruyu sormakla, o andaki heyecanınızdan, gardaki kaynaşmadan yararlanarak, bu yeni maskenizin ardında gizlediğiniz şeyi görebileceğini umacak, çünkü bu maskeyi kendisini denemek için, bir de, içinizdeki bazı gerilimler e bir çözüm yolu bulmak isteğiyle, kendi kendinizi aldatmak için taktığınızı sanacak,. Bu soruyu, tekrar geldiğinizde bu güzel kararı olgunlaştırmış ve benimsemiş olarak döneceğinize kendisini iyice inandırmak için soracak, bir yandan da, bu birkaç günü çetin bir savaş içinde geçirmiş olduğuna, pek yakın sandığı o mutlu yaşamın bir parçası olarak tadamamış olmasına yanacak. O anda söylenmesi gereken sözleri bulabilecek misiniz, bulsanız bile, ayrılığa birkaç dakika kala, öylesine çetin, öylesine uzun ve yapayalnız bir yolculuğa hazırlanırken, Ce-cile e gerçeği söylemeye yüreğiniz dayanacak mı? Hayır, gücünüzü aşan bir şey bu, yapamazsınız, o halde, Cecile in gözünde bu yolculuğunuzun, bu yolculuğu yapmak için hazırladığınız bazı şeylerin ve en ince ayrıntılarına değin kendisine anlatmış olacağınız tasarılarınızın, şu anda gün ışığına çıkmış olan anlamdan bambaşka bir anlamş bürünerek, Cecile yönünden yanıltıcı ve kesin bir önem kazanmasını önlemek için başvuracağınız tek çare, Cecile e hiçbir şey söylememektir, olup bitenleri çok sonra, gerekirse bir başkasından öğrensin, belki de bu umudunuz iyice kırılıp solduktan sonra, bir başka biçim aldığında, üstü kapalı bir takım sözlerle, çok sonra, anlatırsınız olup bitenleri. O halde, bu gidişinizde Cecile i görmeyin daha iyi; zaten haberi yok geleceğinizden, nasıl olsa sizi beklemiyor. Romaya geldiğinizi hiç bilmemeli, kendisine bir iş bulduğunuzu, bir takım ayarlamalar yapmış olduğunuzu hiç öğrenmemeli, zaten Cecile in yönünden alınırsa, hiçbir şey olmamış gibi, sanki ne iş aradınız ne de buldunuz, ama sizin yönünüzden hiç de öyle değil, bundan böyle iş aramayacaksınız çünkü, hiçbir zaman da bulmayacaksınız bu işi. Evet, tek çare budur, kafanızda bir aydınlanma oluyor, tıpkı bir tünelin bitimindeki aydmlanma gibi, tek çare Cecile i görmemek, ona hiçbir şey söylememek, Scabelli adına ve hesabına tekrar Romaya geldiğinizde görürsünüz onu, zaten ayrılırken de böyle konuşulmuştu, artık içinize gömeceğiniz bir sır bu, dilinize dolaşıp duran bir ça-kıltaşı gibi kalacak içinizde, bundan sonra Cecile i yine görürsünüz, elbette sevginiz sürüp gider, ne yazık ki, dayanılmaz bir acıyla birbirinizden uzaklaşa uzaklaşa yaşayacaksınız bu aşkı, yapmakta olduğunuz şu yolculuk nedeniyle, hiç kapanmayacak ve her buluşmanızda biraz daha derinleşecek bir yarayı içinizde duya duya; günün birinde Cecile in kurduğu o güzel düşler ölüp gider de, sizden iyiden iyiye koparsa, o zaman anlatırsınız her şeyi, sözlerinizin hiçbiri de yalan olmaz o vakit, Tek çıkar yol onu görmekten sakınmak, tek çare, camını indirmiş olacağınız koridor ya da kompartıman penceresinin önünden başlayarak, artık sizi göremez oluncaya dek işaretler ederek koştuğunu görmemek, Son bir kez olsun, uzaktan olsun, o yüzü, uzaklaştıkça minicik kalan, soluk soluğa ve 300 heyecandan kıpkırmızı kesildiğini görür gibi olduğunuz, belki de gözyaşlarıyla ıslanacak ve yepyeni bir gülüşün ışığıyla aydınlanacak olan o yüzü, inatçı ve iyiden iyiye pekişmiş bir güvenle, minnetle dopdolu o,yüzü hiç görmemek, öyle bir güven duyar olacak ki size karşı, artık ne yapsanız ölmez bu duygu Cecile de,
ancak o karşı konulamaz yıkım, o yürekler acısı ve aptalca yıkım dönemlerinden geçtikten sonra ölür bu güven onda, böylece bu sabah Gare de Lyon dan hareket ederken göze almış olduğunuz bu serüven içinde, artık çıkışsız olduğunu anladığınız bu serüvenin içinde boğulup gidersiniz. Başınızı doğrultup, boynunuzu kısarak, herbir omurun yerine yerleşmesine çalışırken gözlerinizi açıyorsunuz ve, ihtiyar İtalyan ın açık duran ağzının, törpü gibi sert bıyıklarının, burun deliklerinin ve kalınca bir camdan yapılmış, şişik şişik duran gözlük camlarının üstünden, bir dağ manzarası olduğunu bildiğiniz fotoğrafın dörtgen çerçevesine bakıyorsunuz, koridordan sızan sarımtırak bir ışığın yansılanmalarından ötürü hiçbir şey görünmüyor tabloda; bunun az uzağındaki aynada, trenin her sarsılışında, perdesi açık kalmış yan pencereden giren dolunay görünüp kayboluyor. Pencerenin ötesinde, banliyö evlerinin damları ve gaz depoları üstünden görünen ay, henüz incecik bir hilaldi. Birinci mevki koridorunda, cebiniz «gau-loises» dolu dikilirken, arkanızdan geçen yolcular birinci servise gitmekteydiler. Sadece bir yolcu vardı kompartımanda, sizin yaşınızda ve yağ tulumu gibi şişman; takır takır kurumuş olan siyahımtrak purosunu içmekteydi, başının üstündeki filede koskocaman iki kırmızı valiz duruyordu. Pencerenin ardındaki ormanda ağaçlar yarı yarıya çıplanmıstı, dalların arasından ipinceciık hilalin sallanıp durduğunu görebiliyordunuz, diklemesine konmuş bir kayık gibi. Yolcular birinci servisten dönerlerken, sol eliniz kanapenin enlice yastığına dayalı, ensesiz bembeyaz ve gıcır gıcır, ajur işi süslü örtüye yaslanmış otururken, elinizi cama dayayıp, gecenin karanlığında Laumes- Ale-sia istasyonunu ve hurda lokomotiflerle dolu depoyu görmeye çalışıyordunuz. Başınızın üstündeki filede, şu yeşil valizinizden başka, açık renk deri kaplı ve dosyalarla, çeşitli belgelerle tıka basa dolu çantanız duruyordu, Scabelli Reims Şubesine ilişkin, kocaman, turuncu bir zarf vardı elinizde. Pencerenin ardında Saone nehrinin suları tatlı bir ışıltıyla parlıyordu. Şişman bey ışığı söndürmenizi istedi ve perdeyi çekti, siz de koridorda, sigaranın birini söndürüp birini yakarken, Macon un el ayak çekilmiş iskelelerine ve kadran üzerinde sıçrayıp duran saniye yelkovanma bakıyordunuz. Birdenbire ışıkları yakmışlardı; Moda-ne a gelmiştiniz; gümrük memuru İstampa ile vuruyordu cama, kibar kibar. Ve, küçük kara kapı açıldı, içerisi kapkaranlık, bir yığın kutularla, dosyalarla dolu rafların üzerinden, kemer gibi eğik tavam güçlükle seçebüiyorsunuz. Upuzun bir masanın ardında iri iri elli bir adam size bir şeyler söylüyor ama, ne dediğini anlamıyorsunuz; iki yana bakınıp duruyorsunuz, boyuna başlarını sallayan muhafızlara, bakışlarından acıma okunan kadınlı erkekli kalabahğa bakıyorsunuz, kadınlar siyah - beyaz örtülere bürünmüş. Tüm gücünüzü toparladıktan sonra gözlerinizi yumuyorsunuz, dikkatlerini çekmek istercesine iki elinizi havaya kaldırıyorsunuz, söyleyeceklerinizi daha iyi duyabilmek için nefes bile almıyorlar, en ağdalı italyancayı konuşmak için kendinizi zorlaya zorlaya söze başlıyorsunuz : «Bütün bunları isteyerek yapmış değilim, huzurunuzda af dilemeye hazırım, bendeniz sadece küçük bir satıcıyım, yazı makineleri satarım, ülkenizin ticari gelişiminde yararlı olmaya çalışıyorum, Yurdunuzun basit bir uşağıyım bu yolda, beni bu kentte namuslu, onurlu kişi bilirler, Scabelli den sorabilirsiniz», Ama neye yarar, kurduğunuz cümlelerin doğru olduğu kanısındasınız ama, sözler boğazınızda düğümleniyor, ağzınızdan sadece ıslık gibi, gittikçe tizleşen, gittikçe yürek parçalayıcı hale gelen sesler çıkıyor, öyle ki, savunmanızı dinlemeyi yürekten istedik leri halde ayağa kalkıyorlar, elleri sinirden kasılmış üzerinize üzerinize geliyorlar susturmak için, bu yürekler acısı sesi, sürüp giden bu faydasız iniltiyi dindirmek istiyorlar. Az evvel ışığı söndürüp gitmişti gümrük memuru, bir tünele girmekteydiniz, ayaklarımzı karşı kanapeye uzattınız ve ancak Tu-rin de uyandınız, henüz ortalık ağarmadığı halde bir kaynaşmadır başlamıştı
istasyonda, başlarında havı kabarmış şapkalarıyla iki papaz bindi, ışığı yaktılar ve başladılar söyleşiye, ara sıra kulağınıza çalman bir iki sözcük ilginizi uyandırıyordu, Cenova kolejlerinden birine ilişkin sıkıcı konuşmalar... Traş olduğunuz sırada, cilası kaçmış donuk cam yavaş yavaş aydmlanmaktaydı; vagon-restoran da bol köpüklü bir sütlü kah ve ve içine taze marmelat konmuş, İtalyanların «croissant» dedikleri çöreklerle kahvaltı ettiğiniz sırada ortalık aydmlandı; dupduruydu gökyüzü, kıyıları iyice belirli bir iki bulutçuk, köylerin üzerinde uçuşup duruyordu, boyuna renk değşitiriyordu bulutlar, köy yollarında sütçü arabaları ağır ağır giderken ve erkenci bisikletler karanlıktan yavaş yavaş sıyrılırken, birer ikişer sönüyordu sokak fenerleri. Gökyüzünde birdenbire açılan, iyice belirgin bir oyuğun göbeğinden doğuverdi güneş, oturduğunuz masayı yan yan taramakta olan ışınlar masada ne var ne yoksa, ekmek kırıntılarına dek, herbirine uzun uzun gölgeler çizerek, pek alımlı bir dekor içinde meydana çıkardı. Ve kompartımandaki kara cübbelerin kıvrımlarına toz toz yaldız yağmuru indi, kimse konuşmuyordu o anda. Bu ihtişamı bir tünel silip süpürdü. Kayanın öbür basından çıktığınızda, Cenova limanındaki vapurlar ve üzerlerindeki beyaz beyaz kayıklar göründü, vapur pencerelerindeki ışıltıların, tatlı tatlı oynaşan dalgalara vuran ışıltılarla yarışmasını, upuzun gölgesiyle martıları bir anlığına silen kocaman deniz fenerini seyrettiniz. Ccnova garında üçü de indi, iki papaz peronda durmuşlar, pelerinleri kollarında, ellerindeki kocaman ve bomboş olduğu anlaşılan siyah valizleri canlı canlı sallayarak, koridor penceresinden sarkmış, yan uykulu ve yüzü traşlı, «facchino»(*) diye bağıran şişman adamla şakalaşıyorlardı, sizse adamın yanıbaşında, ayakta duruyordunuz, sabahın ilk sigarasını içerken, serin serin gelen havayı içinize çekiyor, bir yandan da adamın sıkıntısıyla, gerilmiş yüz hatlarıyla ve ağzında duyduğu zehir gibi acılıkla alay ediyordunuz için için, valizleri indirmesine ve hamala vermesine yardım ederken, şöyle düşünüyordunuz: benden biraz yaşlı olsa gerek, dikkat etmeseydim, bir iki yıl sonra benim de olacağım buydu. Ay artık aynada değil, Agnes in gümüş parıltısına gömülen saçları üzerindeki fotoğrafın tamında yansılanıyor, deminki gibi net bir hilal değil artık, çizgileri silik, dağılmış, tıpkı bir gece kuşunun camda yansılanan görüntüsü gibi, bir iskeledeki kayıkları canlandıran fotoğraf ise görünmez olmuş. Viraggio istasyonunu geçiyorsunuz. Sandığınızdan daha çok uyumuşsunuz demek. Ah, mademki şu uykuyu, yakanızı bırakmayan şu kötü düşleri önleyemiyorsunuz, hiç uyanmadan uyuyabilseniz bari, böyle iki- (*) İtalyanca : «Hamal». Çev. de birde uyanıp, midenize ve kafanıza dolan o öldürücü dumanları, o zehir gibi acılığı duymasanız! Mademki kabustan kurtuluş yok, hiç olmazsa sık sık uyanmamaya bakmalı, sürüp gitsin daha iyi şu kabus, kesintisiz, yapsın yapacağını ve bitsin, siz de kurtulun, yüzünüze sıvaşıp kalmış şu kirden kurtulur gibi, dnlıa yola çıkarken traş olduğunuz halde çenenizi sarmaya başlayan sakallardan temizlenir gibi temizlenin şu kabustan, O İnilde, siz de diğer yolcular gibi, tan uğuruna dek uyumak üzere yerleşin şöyle, Cenovuda binen şu genç kadına bakın biraz, uyurken size doğru sarkıyor, başı omuzunuza değecek nerdeyse, olduğu yere pelte gibi yayılıyor gitgide, bir anlığına doğruluyor, iç geçiriyor, gözleri hep kapalı, tekrar düşüyor başı, sonra omzu aşağı kayıyor, elinin ayasıyla kanapeye dayanmış, kasılıp kalmış koluna veriyor tüm ağırlığını (ama tren azıcık sarsılsa, kol bükülüveriyor, sonra tekrar kalkıyor), ağzı açık, menekşe rengi dudaklarının arasında parlayıp duruyor dişleri. işte parmakları yavaş yavaş kayıyor ka-napeden; kolu uzandı kaldı, tüm vücudu size doğru kaymakta; arkalıktan kurtuldu bile omuzları; iki bacağı üzerinde duran sol elinin sırtı entarinin eteğine sürtünüp duruyor, sonra yere, sıcaklık yayan metal zemine düşüyor el, parmakları yeri süpürüyor şimdi. Boynuyla saçları arasından görünen ensesi bir hilali andırıyor, hilalden de parlak.
Demin geçtiğiniz yer Viraggio ise, az sonra Piza dasınız demektir (çam ormanlan göreceksiniz herhalde, denizden de uzaklaşmış olacaksınız); ama saat kaçta varacağınızı tam olarak bilemiyorsunuz; üstteki filede duran valize koyduğunuz rehbere baksanız anlaşılır ama, üşeniyorsunuz. Saatinize bakıyorsunuz: aşağı yukarı biri çeyrek geçiyor; kaç dakika ileri gittiğini bilmiyorsunuz artık; ne zaman ayar ettiğinizi de hatırlamıyorsunuz. Uyumaya çalışmaya değmez, nasıl olsa sarsılacaksınız biraz sonra, nasıl olsa ışıklar yanacak, belki de binen olur. Arno nehri mi acaba şu parlayan? Duvarlar göründü, ıpıssız ve loş sokaklardaki lambalar, kırmızı yeşil ışıklar ve bir başka tren, bir yük treni yaklaşıyor yavaş yavaş, üstü açık vagonlar otomobil yüklü; istasyon usulcacık kayıyor pencerenin önünden; bomboş peronda bir adam PTT torbalarıyla yüklü bir arabayı sürüp gidiyor, bir başka adam masadaki telefonu bırakıp, yazıhaneden çıkıp geliyor; yandığınızdan daha şiddetli oldu sarsıntı. Yanıbaşınızdaki kadın dirseği üzerinde doğruluyor, dikleşiyor birden, kanapeye iyice yerleşiyor, eliyle kaşlarını oğuşturuyor, arkaya yaslanıyor, yüzünü buruşturarak tekrar kapıyor gözlerini, süinip gidiyor yüzündeki mimik. Birden sıçrıyor Agnes. Pierre kolunu çekiyor, kıvırıyor, tekrar geriyor, birkaç kez büküp geriyor kolunu, boynunu uzatıp camdan bakıyor ve Agnes e: «Piza dayız», diyor, sonra saatine bakıyor: «en geç dört buçuk saat sonra Romadayız», Agnes in ellerini avuçları içine alıyor, başını omuzuna çekiyor, koluyla sarıyor, gözlerden ırakmışlar gibi seviyor, okşuyor Agnes i. Arkanızda bir kapı açılıyor; dönüp bakıyorsunuz, muhafızlardan birinin koluyla yüzünü örte örte girdiğini görüyorsunuz, arkasından biri geliyor ama yüzünü doğru dürüst göremiyorsunuz, sırtında si^in giysileriniz var, yepyeni, gıcır gıcır bu giysiler, elinde sizinkinin eşi bir valiz, sizden az yaşlıca. Komiser yine bir şeyler söylüyor, yine anlayamıyorsunuz ne dediğini, ve sözlerini bitirir bitirmez, yeni gelen adamın sesi yükseliyor, sözleri son derece net, açık seçik: «Kimsiniz? Nereye gidiyorsunuz? Aradığınız nedir? Sevdiğiniz kimdir? İstediği niz ne? Ne bekliyorsunuz? Neler duyuyorsunuz içinizde? Beni görebiliyor musunuz? Sesimi duyuyor musunuz?» Kopkoyu, mavi bir ışık, sadece yuvarlak pencerenin deliğinde biraz morluk. Duvarın dibinde dizi dizi duran muhafızlar başlarını eğiyorlar, gözlerini yumuyorlar. Tren sarsılırken, herbiri bir hareket yapıyor. Durduğunuz sürece hiç uyanmamış olan ihtiyar İtalyan öksürdü, önce mendilini sonra gözlüğünü çıkarıp, camlarını siliyor, gözünü oğuşturuyor, burnunu sıvazlıyor yukarıdan aşağı doğru. Yambaşınızdaki genç kadının dudakları kıpır kıpır, kendi kendine bir şeyler tekrarlar gibi, ne yapıp yapıp kendini inandırmak istediği bir şey var sanki, basını sallıyor, boynu eksen değiştirerek bir iki kez tekrarlıyor bu hareketi, şimdi şakağı kanapenin arkalığına dayalı, omzu yine düşmeye, yine çökmeye başlıyor, bükülüp gidiyor kolu, yan yana ve dümdüz duran bacaklarından biri ötekine doğru kayıyor yavaşça, iki dizi arasında çukurlaşan entari titreyip duruyor. ihtiyar Italyan kadın kollarını kavuşturmuş, genç kadını süzüyor, sonra pencereye çeviriyor başını, büzüşen parmaklarını açarak, dua eder gibi havaya kaldırıyor, omuz silkiyor, avuçlarını yumarak, kara entarinin eteğine bırakıyor ellerini, yine genç kadına çevrildi bakışları, kanapeye pelte gibi yığılıp kalmış kadın, derin derin soluklarla inip kalkıyor sırtı, sürüne sürüne size gelecek sanki, saçlarını öpmek geliyor içinizden, siz de ona doğru yıkılıverseniz... Agnes in yüzüne ay vurdu, açık duran gözlerinin akı, incecik bir porselen levha gibi ışıldıyor, simsiyah gözbebeğinin ortasında, titreşip duran, nemli bir ısık oku var sanki, ucu yuvarlacık. Pierre in yandan gördüğünüz yüzünde, sevgilisine tutkuyla dolup taşan bir şeyler mırıldamyormuş gibi bir anlam var, oysa uyuyor, tek uyuyan o kompartımanda şu anda; uyumaksınız, uyuyabilecek gibi yerleşmeksiniz köşeciğinize.
Piza yı geçeli epey oldu; biraz sonra yine görünecek deniz; yakında Livourne a gireceksiniz; orada tren duruyor muydu yoksa durmuyor muydu, artık hatırlayamıyorsunuz. Pierre in kolunu usulcacık uzaklaştırıyor Agnes, eli düsüveriyor, bilekleri kana-penin kıyısına dayalı, parmakları bükük bükük, avuçları yukarı bakıyor. Üstünüzdeki filenin çubuğuna tutunuyor Agnes, öbür eliyle eteğini çekiştiriyor, çıkıp gidiyor. Uyumak istiyorsunuz; yanıtoaşmızdaki camın perdesini indiriyorsunuz, size bakıp aynı şeyi yapıyor ihtiyar Italyan, sonra kapıyı da çekiyor, storu indiriyor. Tavandaki mavi ışıktan başka bir şey görünmez oldu, bir de Agnes in boş kalan yerindeki ayışığı dilimi. Pencerenin ötesinde bir otomobilin farları gecenin karanlığında camlara vuruyor. Elinizde imparator Julien in mektupları, tek başınıza idiniz kompartımanda, Cenova banliyösünü az evvel geçmiştiniz, güneş damların ve dağların üzerine doğru kayarken, gittikçe daha çok parlayan, ısınan ve göz kamaştıran ışığa gömülmüştü yüzünüz, Yerinizden kalkıp pencere yanına geçtiniz, can kulelerinin upuzun gölgeleri silinmemişti henüz, yollarda bir kaynaşma, sabah sabah dere kıyısında çamaşır yıkayan kadınlar; koridordan yana ise, yüksek yüksek burunlarla villalarm arasından, pek alımlı örtüsüyle, bir deniz üçgeni meydana çıkıverdi, bahçelerde mevsimin son çiçekleri. (Spezia limanında dizi dizi kurşuni gemiler), Işık, hatta gece lambası bile sönüktü artık, kompartımanın içi, tünellerle bir kararıyor, bir aydınlanıyordu, Viraggio istasyonundan geçtiğinizi fark ettiniz o anda, böylece Ligürler ülkesinden Etrüskler ülkesine geçmiş oluyordunuz, (dallar rüzgarda kımıldıyordu, denizden gitgide uzaklaşıyordunuz), Sonra, Roma kiremidiyle örtülmüş damların sırtından ve alçak tepelerin meydana getirdiği bir fon önünde, tıpkı sabah vakti bir limanın derin sularında oynaşan martılar ya da yelkenler gibi. Bembeyaz kubbe, vaftiz kilisesi ve eğik Piza kulesi göründü, burdan ne zaman bu saatlerde geçseniz, şu ışık altında (ne zaman olsa böyle bir ışık bulma şansı vardır burada), kuleyi gezmek isteği uyanır içinizde, Ama hiç inmediniz Piza da, buna vakit ayıramazdınız ki. Ara istasyonlarda hiç eğleşmeden dosdoğru Romaya giderdiniz hep, çünkü işler sizi bekliyordu, çünkü Cecile sizi bekliyordu. Ama hiç inmediniz Piza da, buna vakit kendisine yaklaşmakta olduğunuzdan habersiz Cecile; Scabelli den de kimse bilmiyor Romaya yaklaşmakta olduğunuzu. Livourne da, günlük güneşlik dar sokaklarda ilerleyen bir cenaze alayı görülüyordu, az sonra bu sokaklardan geçeceksiniz ama, hiçbir sey göremeden. İskelede avaz avaz bağırıyordu bir gazeteci (az sonra geçtiğinizde, istasyon memurlarından başka kimse olmayacak), ve eski bir lokomotif koyu koyu duman kusuyordu. Yumuşacık, ferahlatıcı bir hava vardı. Dışardan gelen tuz, halat ve kömür kokuları karışıyordu buna; yeni traşlı çenenize güneş vuruyordu. Tam bir hareketsizliğe gömülen odanın ortasında, başınızın yine düştüğünü hissettiniz. Morumsu.yuvarlak pencere deliğinden tozla karışık kum yüklü, pis bir hava giriyordu dalga dalga. Gittikçe koyulaşan mavi ışıktan başka bir şey görmüyordunuz artık, duvar boyunca, karşılıklı iki sıra halinde sandalyelerinde oturan muhafızların yüzlerini seçemez olmuştunuz, derinlere gömülüp gitmekteydiler sanki, ama gittikçe büyüyen, katılaşan ve madeni bir sese dönüşen soluklarını hala duyuyordunuz. Size öyle geliyordu ki, ayaklarınız gövdenizi taşıyamaz olmuştu, zaten yere basmıyordunuz, havalamyordunuz yavaş yavaş, boşlukta, bir eksenin çevresinde döne döne yükseliyordunuz sanki, oturanların gözleriyle bir düzeye gelene değin yükseldiniz. Kubbe biçimi tavanı görüyordunuz sadece, ve bir tünelde imişsiniz gibi, artık tek hareket yapmadan duran muhafızlarla birlikte, olduğunuz noktada dönüp duruyordunuz.
Şimdi anladınız nerede olduğunuzu; mermer tozuyla karışmış harç ve boya döküntüleri, şuradan buradan sızan sular, dört yanından koca koca, yapış yapış ve yeşilim-trak lekelerin aktığı kızılımsı lambalar, Neron un yaldızlı köşkünün yeraltı dehlizleri burası. Yuvarlak deliklerden ara sıra gökyüzünü ve geceyi görebiliyorsunuz. Tünel birden genişliyor; hiçbir hareket yok şu anda. Tren durmuştu (demin tren durmuştur herhalde, demek Livourne u geçtiniz) Li-vourne a gelmiştiniz çünkü (demin Livour-ne dan geçerken ışıkları yakmadılar), Livourne istasyonunda güneş, dumanların arasından parlıyordu (binenler olmuş, Agnes dönmüş, demek sizi rahatsız etmeden geçmişler). tek basınıza idiniz kompartımanda, pencere açıktı, dışarı sarkmış perona bakıyordunuz; avaz avaz bağıran satıcıdan gazete aldınız, Livourne dan ayrılmıştınız artık, kasım ayına girmiş bulunduğunuz halde Toskana sabahlarının o bol ve sürekli güneşi vardı, çıplak tarlaları, köyleri, tepeleri, mavili beyazlı kabinleriyle iyice ıssızlaşmış plajları ve tam şu anda geçmekte olduğunuz, gecenin karanlığında sık sık bölünen, kötü ve sıkıntılı bir uyku içinde, şu anda geçmekte olduğunuz yerleri seyrediyordunuz. Koridor penceresini ardında ve koyun karşı yakasında, Piombino burnu ile Elbe adası ortaya çıkıverdi. Vagon-restoran da ilk serviste öğle yemeğinizi yerken Baremma bölgesinden geçmekteydiniz, boylu poslu, çok güzel bir Romalı kadının karşısında oturuyordunuz, Cecile i hatırlatıyordu size. Ayın görüntüsü, yine Agnes in saçlarından kayarak, küçük bir limandaki dizi dizi kayıkları canlandıran, ama şu anda görünmez olan fotoğrafın camına düştü, salkım sa çak, bir gece kuşunun gölgesini andırıyor, sadece gölgesini değil, avını yakalama sabırsızlığıyla bir kasılıp bir gevşeyen pençelerini de hatırlatıyor, çerçevenin ucuna kayıyor görüntü, oradan da pencereye, ve çıkıp gidiyor, ama camdan dolunayı görebiliyorsunuz, pencerenin tam ortasına gelmiş, titreyip duruyor, ve bir anda ışığa boğdu kompartımanı, öyle ki iki pabucunuzun arasındaki sıcaklık yayan metal zeminin eşkenar pulları ışıl ışıl, adeta canlı. Piza ya doğru, mavi ışığın altında yol alırken, sanki trende rastlamış olduğunuz, hiç tanımadığınız bir kadınmış gibi, yanı-başınızda uyumasını seyrediyordunuz, sanki şu anda yanıbaşınızda uyumakta olan, güzel sırtı geniş geniş soluklarla inip kalkan şu kadınmış gibi, saçları, henüz açmadığınız kitabı sımsıkı kavrayan elinize değen, kanapeye çöküp kalmak varken, tek kelime söylemeden, sesini bile duyurmadan, sanki uykusunda onu kendinize çekmişsiniz gibi, kaya kaya size doğru gelen, size sokulan, ve bu derece yakınınızda uyumak yürekliliğini göstermiş olan şu kadın gibi, Ve kendi kendinize şöyle diyordunuz: ne adını ne kimliğini biliyorum, Italyan mıdır yoksa Fransız mı, trene ne zaman bindi, bilemiyorum, demek uyumuşum, bildiğim tek şey, kıyasıya güzel yüzünü boynuma dayamış uyuyor, kalçalarını ve dizime tatlı tatlı değen dizini kolumla sımsıkı kavramışım, gözkapakları dudaklarıma değecek gibi. Pencerenin perdesi inikti, ama şakağınızın sürtünüp durduğu camınki açıktı, koridorun dışında, damlalarla örtülü camın ardında kuduran sonbahar yağmurunun şamatası duyuluyordu. O Paris günlerinin yorgunluğu, yol yorgunluğu, Paris anılarının üstüne bir perde çekmek için gösterdiğiniz çabanm bir düzene sokmak için gösterdiğiniz çabanın yorgunluğu nedeniyle, zaman zaman ürperiyordu-nuz, ve vücudunuzun her ürperişine, Cecile in vücudunun ürperişleri cevap veriyordu, bir yankı gibi, az sonra sakinleşiyordu Cecile ve, üzerinizdeki bitkinliği, yeni yeni kapanır gibi olan yaralarınızı, sindirim sisteminizdeki ekşimeleri, kütür kütür kemiklerinizi, yıpranmış sinirlerinizi, sanki yumuşacık, denizsel bir yağla, tatlı ve tüy gibi yumuşacık gizli bir ışıkla yıkayıp, siliyordu, içinize çektiğiniz havayı, gittikçe yaklaşan duvarları, tüm adımları, Romaya ilişkin tüm adları, sözcükleri sanki bir süzgeçten geçiriyor, rahatlatıcı, zevkten başdöndü-ren bir şey haline sokuyordu. Livourne dan sonra tren hiç durmamıştı; Maremma bölgesini geçmekteydiniz; uyumaya çalışıyordunuz; Cecile Civita-vecciha yakınlarında uyanmıştı. Hareket birden kesilmişti; az yüksekte, gözlerinizin doğrultusunda bir resim Nuh Tufam m canlandırıyordu; o zamana değin karşılaşmış olduğunuz ne kadar insan varsa tümü birden, kadınlı erkekli,
uzadıkça üzüyorlardı, duvar yüksekliğinde olmuşlardı uzaya uzaya, eğik tavana değiyorlar, çeperde bükülüp kalıyorlardı. Sağınızdan solunuzdan, serpuşlu ve pelerinli Kardinaller alay alay geçiyorlardı, kulağınıza eğilerek, hep bir ağızdan söyle dediler: «Bizlerden niye nefret ediyorsun sanki, işte biz de Romadan bir parçayız ya?» Sonra, amber gözlü, mermer vücutlu, dev yapılı simsiyah dört adamın taşıdığı tahtın üzerinde, uzun uzun teleklerden yapılmış kocaman yelpazelerin gölgesinde, ipek sırmalı beyaz şemsiyenin altında, dört tasıyıcınm adımlarının temposuna uyarak sallana sallana gitmekte olan papa görünüyor, her bir parmağında bir yüzük bulunan elinde eldiven, başında tacı, yüzü gergin, gözleri kalın ve yuvarlak gözlük camlarının ardında gizlenmiş; tam ayağı ayağınıza değerken, en eski mezarlardan hortlamış gibi bir sesle, duvarlarda, birden canlanan duvarlarda çınlayan sesiyle, ağır ağır, üzgün şöyle diyor: «Sen ki ayaklarımın dibinde, şu havanın bile etkisinde felce uğramış, dudaklarını kıpırdatma gücünü bile bulamıyorsun kendinde, beni görmemek için gözlerini açık tutmaya çalışıyorsun da başaramıyorsun.. Sen ki uyumak, ayaklarının altmdan çoktan kaymış bulunan şu toprağa tutunabil mek istiyorsun, Sen ki başına üşüşen bir sürü görüntüye verecek ad bulamıyorsun, kafanda bir düzene sokamıyorsun, bunları. Ne diye Romayı sevmek iddiasmdasın O imparatorlarm hayaleti değil miyim ben, yıkılıp gitmiş ve özlemi çekilen evrenin başkentinde yüzyıllardır kolgezen bir hayalet?» Once kafası bomboz kesiliyor, sonra tüm giysileri maviye dönüşüyor ve yoğun ışığın altında eriyerek, pıhtı gibi yayılıyor salonun ortasına. O istasyonda biri indi, fileden valizini almak için ışığı yakmıştı. Cecile uyandı, tren durduğu sürece, nerede olduğunu anlamayan, taramayan gözlerle baktı size, kovmak istediği kötü bir düşün etkisinden sıyrılmaya çalışıyordu, sanki, yine de dinlenmiş görünüyordu. Traş olduğunuz sırada, aynada, yüz hat-larınız gergin, renginiz uçuk görünüyordu. Sizin kalktığınız yerde, gözleri açık, kımıltısız oturan Cecile in yanına döneceğinize, yağmurun altında birbiri ardından sökün eden banliyö istasyonlarını seyrediyordunuz koridorda: Roma Travestere, sonra Tiber nehri, köprüden geçmekte olan bir bir sütçü kamyonu hıçkırık tutmuş gibi gıcırdıyordu, simsiyah ve çalkantılı sulara farların ışığı vuruyordu, sonra Roma Osti ense, sonra henüz karanlığa gömülü surlar, ve surların üzerinden, yavaş yavaş kımıldamaya başlayan kentin hayal meyal seçilen ışıkları. Zamma meydanı, Appia Nuova caddesi ve Tuscolana istasyonu. Cecile kalkmış, ağzında bir firkete, dağılmış saçlarını topluyordu. Yolcular valizlerini koridora sürüklüyorlardı. La Porte Maggiore yi, sonra Minerve Medecin tapınağım geçtiniz; Romaya gelmiştiniz. Pencereden ayrıldı ay, ama yeni binmiş olan ve yüzünü doğru dürüst seçemedıği-niz kişiyle Pierre in başının arasında kalan aynada, pek soluk bir ışıltı bıraktı, diş diş mazgalları ve kuleleri canlandıran fotoğrafın camından bir an eğleşip, aynada yansılanan ölgün bir ışık. Grosseto istasyonu geçmekte. Şu tırnaklar nasıl da saplanmış etinize, şu zincirler nasıl da sıkı düğümlenmiş göğsunüzde, şu zehirli yılanlar nasıl da sağılıyor bacaklarınızdan aşağı! Boynunuzu yavaşça doğrultuyorsunuz, yumruklarınızı sıkıp, kollarınızı geriyorsunuz, işe bakın ki elinizde kitap vardı, yok olmuş, düşmüştür; iki bolüm olup, pabuçlarınızın arasında kalan metal zemin üzerinde ve sallamp duran ayakbilekleri arasında aranıp duruyorsunuz, boşuna çaba. işte orada kitap, kanapenin üstünde, ya-mbaşınızda uyumakta olan kadının parmakları altında duruyor, kadımn boynunu ısırasınız geliyor usulcacık, uykusunun arasında size dönmesini, dudaklarım vermesini isterdiniz, ve eliniz göğsüne kayarken, kollarınız arasında sıkmak, sıkmak. Parmakları arasından kurtulup kitap, sıçraya sıçraya uzaklaşıyor, tam düşerken yakalıyorsunuz. Yüzünü pek seçmediğiniz kişi dışarı çıkıyor, kapıyı çekerken, tüvid ceketi üzerinde turuncu bir ışık çizgisi ellerinizden birine kayıyor, sonra dizlerinizden birine, yeniden gömülüyorsunuz mavi karanlığa.
Ortadaki pıhtı dağılıp gidince, salonun ta dibinde «Kıyamet Günü Hakimi» beliriyor, bir eli havada, tavan çeperinde asılıp kalmış dev kişilerin başları öne eğik, gözleri kapalı: «Sesimi duyar duymaz tüm uzuvların zangır zangır titriyor, şimdiden kurda kuşa yem olmuş vücudun, delik deşik. Suçunu bağışlamayan sadece ben değilim, benimle olanların tümü, ve onların ataları, seninle yaşayanların tümü, ve onların evlatlarıdır.» Arkasında kalan duvar, çakan şimşeklerle alaca bulaca oldu, tabaka tabaka dökülmeye başladı. Kopkoyu, mavi ışıgm altında, yarı aralık gözler, yumulu gözler, one düşmüş ve trenle birlikte sağa sola yalpalanan başlar, ayışığma batmış güzel Agnös le ihtiyar ital-yamn arasında, dışardan vuran karanlığın dörtgen gölgesi daha da grileşti galiba, tavanın bir ucundan başlayarak upuzun yatan ve üzerinde, hiç tanımadığınız, belki de bir daha hiç karşılaşmayacağınız şu kadınların ve erkeklerin eşyalarımn durduğu fileler. Pierre dediğiniz kişi uyanıyor, omuzlarını kanapenin arkalığından çekiyor, dirseklerini dizleri üzerine dayayarak, gözünün önünden geçip giden, karanlık ve ufalmış manzara çerçevesine bakıyor. Agnes dediğiniz kadın da sıyrıldı uykusundan, kocasının bileğini tutarak, ayışığında saatin rakamlarını görmeye çalışıyor, «... ya kadar Romadayız. Evet, aşağı yukarı, daha uyuyabilirsin. Bacaklarım tutulmuş, biraz koridora çıkayım») Birlikte kalkıyorlar, sizi rahatsız etmemeye dikkat ederek, kapı tokmağına uzanıyor genç adam, usulcacık açıyor, son derece saygılı, ve turuncu ışıktan bir yol ellerine, ellerinize, yambaşımızda uyuyan kadımn dağılmış saçlarına yayılıyor. Daha rahat oturmaya çalışıyorsunuz, al-nınızı perdeye dayıyorsunuz, ne gezer, böyle de uyuyamazsınız; yine düştü basınız Gözünüzü tavandaki mavi inciye dikerek, ayaklarınızı sıcaklık yayan metal zemine sürte sürte, ihtiyar ltalyanm ayakları arasına sokmaya çalışıyorsunuz, genç kadının aşağı kayan eli ayakbileğinizi okşuyor usul usul, parmaklarıyla aranarak tanıdığı bir şeyi bulmaya çalışıyor sanki. Roma garında yağmurun uğultusu, trendeki gürültüden aşağı kalmıyordu, gar salonunda dikilip, sütlü kahvenizi acele acele içerken, dalga dalga gelen damlalar saydam damı dövmekteydi, garın önündeki meydanda sayısız gölcükler meydana gelmişti, taksiler geçerken yelpaze yelpaze çamur saçıyordu, gecenin karanlığında, bir çatı altında, mantolarızın yakası kalkık ve iyice sıkıştırılmış, hareketsiz, konuşmasız taksi beklediğiniz sırada, ara sıra daha da şiddetlenen rüzgar saçağa doğru savuruyordu çıvgım, kımıldamaya başlayan troleybüslerin dışında tek belirti yoktu tanı-müjdeleyen. Cecile in valizini Monte deellaa Farina caddesinde, sahanlığa dek çıkarıp, acele geri dönerken, onu öpmediniz bile, sadece gerekeni yapmış olmak ister gibi: «Hadi, akşama buluşuruz» diye mırıldandınız, kilidin içinde dönen anahtarm sesini ve kapının hızla çarpıldığım duydunuz. Albergo Quirinale de, yukarı katlardaki küçük, balkonlu bir odada, valizi masamn üzerine yerleştirdiniz, Guillaume Bude koleksiyonundan Eneide in birinci cildini çıkardınız; gidip pancurları açtınız; kayış kayış inen yağmurun arasından günısığı sızmaya başlıyordu, az sonra Via Nationale caddesindeki damarların üstünde bir bulutun çökmesiyle, uzunlamasına bir yarık açıldı apaydınlık. Akşam, Scabelli de sandığınızdan daha geç saatlere değin sürüp giden, pek yorucu ve bıktırıcı tartışmalar sona erdiğinde, Farnese meydanındaki randevunuzun saati çoktan geçmişti, henüz nemli ve serin havada, hafiften sürüp giden akşam karanlığında, vitrinlerin önünde eğleşe eğlese, ikide bir kaldırım değistire değiştire, acelesiz yürüdünüz, hatta Pantheon meydanmda bir tur atmaktan bile geri kalmadmız. Farnese meydanına gitmekten kendinizi alıkoymak ister gibi bir haliniz vardı (ama ayaklarmız hep o yana sürüklüyordu sizi, ve öfkeden kuduruyordunuz bu dudala-ca yazgıya boyun eğiyorsunuz diye), buyandan da,
Cecile in canına yetmiştir de, bırakıp gitmiştir diye umuda kapılıyordunuz, hele o yolculuk gecesinden sonra ve tatil dönüşü pek ağır gelen iş gününün yorgunluğunun üstüne, Ve şöyle diyordunuz kendi kendinize: beklemiyor dur, saat neredeyse yedi, bir sandviç yiyip erkenden yatmak üzere evine dönmüştür; Ne münasebet, oradaydı, her zaman oturduğu masada, bir moda dergisini karıştırıyordu, sabırsızlandığı bile yoktu; Paris tatilini nasıl geçirdiğini sormak geliyordu içinizden; sanki Henriette le tanıştırırken kullandığınız formüller gerçeğe uygunmuş gibi, sanki Cecile, Romada tanıştığınız, ara sıra gördüğünüz ve size karşı çok nazik davranan Romalı bir hanımmış gibi. Çok acıktım, bu sabah Largo Argentia -da bir restoran gördümdü, istersen oraya gidelim; sonra gidip yatacağım» dedi. Dönüşte merdivenleri bile çıkmadınız, ertesi günü buluşmanın sözü bile edilmedi. Esneyerek elini uzattı, iyi geceler, deyip uzaklaştı. Paltonuzun önünü sımsıkı kapayıp, buz gibi havada, Albergo Quirinale ye değin yürüdünüz, gece yarısına dek Virgi-le den şiirler okudunuz. Dip duvar tabaka tabaka dökülürken, «O» nun yüzü maviye dönüşüyor, yoğun ışıkta eriyordu, gecenin karanlığında yavaş yavaş belirlenen kentin göbeğinde, pıhtı gibi birikiyordu. Dev kişiler size doğru eğilerek, ellerinde tuttukları kocaman kitaplarının yapraklarını çeviriyorlardı parmaklarıyla. Cecile i düşünüyor, kendi kendinize: bir serüvendi, geldi geçti, onu bir süre görmeyeceğim, sonra iki dost olarak kalırız, diyordunuz; ama ertesi günü, aksam, gökyüzü sis içindeydi, dayanamaz oldunuz; Scabelli den çıkar çıkmaz, acele acele, koşarcasına, Palais Farnese in yolunu tuttunuz, Once ona görünmediniz; Roma gecesinde, adım adım izliyordunuz Cecile i, Monte della Farina caddesine sapmamıstı, pek telaşlı ve sinirli görünüyordu, adımlarınızı sıklaştırdığınız sırada, içinizden şu soru geçiyordu: Yoksa başka bir erkekle mi buluşacak? Bir süre tam yanıbasmda, ona dönük, gözlerinizi ondan ayırmadan yürüdünüz birden gördü sizi, duruverdi, çığlık attı ve çantasını düşürdü, eğilip almadı bile çantayı, kollarınıza atıverdi kendini. Dudaklarından öptünüz ve şöyle dediniz: Sensiz olamam ben. Bilseydim yemek hazırlardım, akşam yemeğimizi evde yerdik.» O anılar, Paris günlerinin bıraktığı o buruk tat silinip gitmişti. Yeniden gençleş-miştiniz; Cecile e kavuşmuştunuz artık, ve Romadaydımz. Tiber deki bir adacığa bakan küçük bir restoranda yemeğiniz yedikten sonra.yuvarlak Vesta tapınağına dek yürüdünüz, Janus Zafertakını geçtiniz, Palatin tepesini ve Caelius parkını izlediniz, sımsıkı sarılmıştınız birbirinize, durup durup öpüşüyordunuz, Neron un yaldızlı köşküne dek tek kelime konuşmadınız (Kolise meydanında hala sıkışık bir trafik vardı, otomobiller, vespa lar), Köşkün sadece perşembe günleri gezilebileceğini belirten yazıyı gördünüz: «işte bu yüzden hiç görmedim ya burayı... Yarın gelir, senin için görürüm. Şu anda ayışığı sadece cam ve ihtiyar Italyan kadına vuruyor, bir de, kadının başının üzerinden gördüğünüz ve diklemesine duran bir dikdörtgeni andıran, incecik pırıl pırıl Carcasone fotoğrafına. Elinizi dayamış olduğunuz kapı tokmağı birdenbire canlandı; kapı açılıyor; bir adam basının onu uzatıp bakıyor, sonra çekip gidiyor. Halkalarından ikisi düğmeden fırlamış olan stor, kesik kesik sıçramalarla yukarı kalkarken, gittikçe aydınlanan, genişçe bir şerit bırakıyordu ardında, kurşuni bir tanın ışıkları içinde yüzen Roma kırlarını, boyuna renk değiştiren dumüuz bir çizgi gibi görüyordunuz nu aralıktan, az sonra yeşil, sonra mor oldu çizgi; sıra sn a tepelerin koltuğunda,tarlaların ve üzumbagıarının üstünde üçğen üçgen, dupduru bir gökyüzü belirdi.
Yolculardan biri storu iyice kaldırdığında ve tren bir dönemeci kıvrılırken, güneş bakır kızılı fırçalarını içeri kaydırdı ve uyuyanların alınlarım, yanaklarım ışıl ışıl, sım-sıcak metal levhacıklarla örttü. Bir çiftlikten bir alay karga havalandı, koridor penceresinin ardında ise deniz vardı, dalgalar bu tablo içinde, bölük bölük, şuradan buradan ortaya çıkıyordu. Gözlerini açan Henriette: «Geldik bile» diyordu. Henüz Civitavecchia ya geliyoruz Ci-vitavecchia yıkık dökük hale gelmemişti, henüz, Savaştan evveldi çünkü, iskelede kara blüzlu gençler görülüyordu. Gidip saçını düzeltmesini, biraz kolonyayla yüzünü gözünü silmesini söylediniz ama, yanınızdan ayrılmak istemiyordu, eli omuzunuzda, kırpışık gözleriyle çamların ve villaların ardma acayip gölgeler serpiştirerek yükselen güneşe, kendinden geçmiş, bakıyordu. On dokuzuncu yüzyıl stili ve pek hantal bir yapı olan garın önünde ne troleybüs ne de vespa vardı o devirde, at arabalarına biniliyordu, kahvaltınızı iç sıkıcı ve havasız büfede ettikten sonra, üstü açık bir faytona binip gittiniz. italyancanız kitap bilgisinden öteye geçmiyordu henüz. Daha Scabelli.ye girmemiştiniz. Ne görseniz hayran oluyordunuz; ne üniformalar ne de «Yaşa Mussolini»ler engel oluyordu buna. Espagne meydamnda ve Borgogne caddesi üzerindeki Croce di Malta oteline yerleşir yerleşmez Henriette e, yatıp uyumak isteyip istemediğini sordunuz, aklından bile geçirmiyordu yatmayı, yürümek için can atıyordu, birlikte çıktınız ve güneşin ısıtmaya başladığı caddelere dalarak, şu ünlü tepelerin bulunduğu yeri aramaya koyuldunuz. O ulu «Nebiler» ve «Kahinler» kitaplarını kapıyorlar; cübbelerinin, peçelerinin ve harmanilerinin kıvrımları dalgalanıyor, yayıldıkça yayılıyor, uçlara doğru kara kara, koca kanatlar gibi inceliyor, artık başınızın üstünde çırpman bir alay kara kanat var teleklerin arasından, gittikçe çöken, duman duman bir gökte, geceyi görebiliyorsunuz. Alçalıyorsunuz, alçalıyorsunuz; ayaklarınız otlara değiyor artık. İki yana bakmca, kurşuni sütunların kırık dökük gövdelerini ve dizi dizi çalılıkları görüyorsunuz, arka planda, kutu kutu tuğlalardan örülmüş yıkık dökük bir oyuntu. İşte yaklaşıyorlar, havada duran ve şurası burası demirlerle süslenmiş minik bronz kafalar gözlerinizin birkaç santim yakınma geldi şimdi: «Ben Vaticanus, bebeklerin ilk çığlığının tanrısı. Ben Cunina, beşik tanrıçası. Ben Seia, toprağa atılan tohum tanrıçası. Ben, körpe filizlerin. Ben, çiçek saplarımn yatağının, Ben. yeni doğan yaprakların. \eni oluşan başağın. Baştaki kılçıkların. Başağın körpe tomurcuklarının. Ben, aklığının. Ben, olgunlaşmış başağın. Bizler, eski zamanlar Italyasınm, Kılı kırk yaran diğer küçük tanrılarıyız, biz ise, Eylemde ve Zamanda Bölünüş ün tanrıları, bize gelince, Roma yasaları bizim küllerimizden oluşmuştur. Ben Juganitus, erkekle kadının ellerini birleştiririm. Domiducus, gelini zifaf odasına sokarım. Domiducus, kadının bu evdeki yerini korurum. Ben Manturna, iffetinin bekçisiyim.
Virginnensis, iffet halkasmı ben gözerim. Ben Partunda, Ben Priapus. Ben de tanrıça Venüs deyip uzaklaşıyor, büyüyor, büyüyor, vücudu gittikçe saydamlaşıyor, yaldız yaldız oluyor, artık devleşmiş, size doğru dönüyor; tuğladan örülmüş oyukta dururken, diğer tanrı ve tanrıçaları avucunda tutmakta, havaya kaldırıyor elini, daha yukarı, daha yukarı kaldırıyor. Basmın üstünde bronzdan ve demirden üç heykel beliriyor, kara topraktan yapılmış olan üçüncüsü daha koyu renk, bunlar da Jüpiter, Mars ve Quirinus. Ve sonra, ihramlar içinde, kimisi zırh kuşamış kimisi al harmanilere bürünmüş kişiler dört yandan akın akın geliyorlar, kisvelerinin süsü gittikçe artıyor, sırmalar, taçlar, ağır işlemelerle bezenmiş mantolar. Tamyorsunuz: gelmiş geçmiş Roma imparatorları bunlar. Elinizde gıcır gıcır Guide Bleu, birlikte dolaşıyordunuz sokaklarda, Romanın o ünlü tepelerini arıyordunuz. Öğleden sonra Forum u ve Palatin tepesini gezdiniz; aksam saatlerinde, tam kapılar kapanırken, Venüs ve Roma Tapınaklarına tırmandınız. Henriette e, «Bak, şurada, uzakta» diyordunuz,, «Kolise nin ardından gördüğün şey, Neron un yaldızlı köşkünün kalıntılarıdır. Aşağıda, sağda gördüğün ise Constan-tin Zafertakı. Daha uzakta, ağaçların arasından, İmparator Claude Tapınağının etekleri görünüyor, biliyor musun, eski Roma lılar imparatorlara birer tanrı gözüyle bakarlardı.» Anfiteatrın çevresinde pek sıkışık bir trafik vardı o saatlerde, ama gördüğünüz arabalar, geçen yıl ve bu yıl gördüklerinizle kıyaslanırsa, son derece ağır giden otomobillerdi. Dei Fiori imperiali caddesi daha yeni açılmıştı, Tapınağm kalıntılarının bulunduğu yerdeki park henüz yapılmamıştı. Baş döndüren bu Roma akşamında, ka-napeye yan yana oturmuştunuz, birden şöyle bir soru sordu Henriette: «Niye Venüs ve Roma Tapınakları demişler bunlara? iki şey arasında nasıl bir ilgi kurulabilir ki?» Başınızı iyice arkaya atmış dururken, arkanızdaki duvarda asılı Zafertakı fotoğrafının cam dörtgeninin parlayıp durduğunu görüyorsunuz. Bir istasyonun ışıkları geçiyor pencereden; Tarquinia olacak. Kendi kendinize şöyle diyorsunuz: hiç kımıldamamak gerek, hiç olmazsa kımıldayıp durmayayım, bir işe yaramıyor ki çar-pınıp durmak, zaten vagonun sarsıntıları, kıyasıya tartaklamış bir makinenin parçaları gibi, tüm inançlarınızı yerinden oynatmaya, birini alıp ötekine sürtmeye yetiyor da artıyor bile. Elinizde mi kımıldamamak! ille de şu kolu bir germek gerek. Bir yay gibi gerip gerip de, sonra birden ipi koyvermişsiniz gibi, fırlayıp gidiyor eliniz, beş parmağınızın beşi birden açılıyor ve elinizin tersi bir yanağa değiyor, ateşe dokunmuş gibi çekiyorsunuz, yambaşınızdaki kadının yanağı bu, birden doğruluyor kadın.yüzüne, açık duran gözlerine alıcı gözle bakıyorsunuz. Sağ elinizi kapı tokmağına dayamıştınız, yine oynadı kapı; yine turuncu ışık süzülüyor aralıktan; içeri bir pabuç, sonra bir diz giriyor, bu kez gelen Pierre, traş olmaya gitti sanıyordunuz, elinde hiçbir şey yok oysa, kapı aralığından içeri sokuluyor, çenesinin bir yam kir içinde, üstelik ışık vurmuş, mürekkep içinde yüzer gibi ilerliyor, el yordamıyla arana arana, vücudu öne eğik, bir o yana bir bu yana dönerek, ayaklarını havaya kaldıra kaldıra ve ağır ağır sürüyerek, çöker gibi yığılıyor kanapeye. Agnes in entarisinin yarısını, sonra havaya kalkan bacağını görüyorsunuz, üst üste binmiş dizlerinizin üzerinde bir yay çizen bacak, kararsız, sallanıyor havadaki ayak bir galvanometre ibresi gibi titrek, koridordan ışık vuran plili eteğin ucu bir sülün kanadı gibi açılıyor, geniş, dizlerinize değecek gıoı kalkıyor, eııyıe önce omuzunuza, sonra kanapemn desteğine tutunuyor. Sağa bükmüyor, içeri atmayı başardığı topuğun üstünde dönüyor vücudu, eteğinin ucu, dizleri arasına sıkışıp kalan dizlerinizi örtüyor, mavi karanlıkta yüzünüzü buruşturur gibi yaptmız, sülünün öbür kanadı kapanırken saga dönüyor Agnes, iki elini Pierre in iki omuzuna dayıyor, artık kayabildi şimdi oturduğu noktaya, ve dimdik, sadece basını hafifçe öne
eğerek, pencereye bakıyor, duvarların üzerindeki benek benek ampullerin mavileştirdiği karanlıkta kayıp giden manzaraya daldı, gitti. Kapıyı kapamadı girerken; ihtiyar İtal-yanın eli tokmağa gidiyor; bir süre tokmağa dayalı kalıyor; sonra çekiyor elini; dizleriniz, yambaşımzdaki kadının dizleriyle birlikte turuncu ışığa gömüldü. «Ey Roma İmparatorları ve Tanrıları, sizleri tanımak uğruna kitaplara gömülmüş biri değil miyim ben? Bir sokağın dönemecinde ya da tarihsel yeryüzüne döndürdüğüm olmamış mıdır?» Alay alay geliyor yüzler, ellerinde evirip çevirdikleri bir böceksiniz sanki, hınçla bakıyor dev suratları, herbiri şimşeklerle alaca bulaca olmuş, tabaka tabaka dökülüyor. Vücudunuz ıslak toprağa gömülüp gitmiş, üstünüzde gök şimşeklerden alaca bulaca, tabaka tabaka çamur yığılıyor üstünüze. Bileğiniz turuncu ışığa gömülü. Elinizi kalçanız boyunca kaydırarak, ceketinizin kolunu sıyırıyor, saatinize bakıyorsunuz; beş olmuş. Pencerelerde bir iki erkenci ısık gördüğünüz şu sokaklar Civitavecchia sokakları olsa gerek. Sağdaki perdeyi yukarı kaldırıyorsunuz ve, yambaşınızdaki Romalı kadının yüzü karanlıkta, siyah saclarının altında, ışıklı bir nokta gibi beliriyor. Bundan sonra uyuyacak değilsiniz ya. En iyisi kalkmalı, şu valizi indirip, kanape-nin üzerine koymalısınız, içinden faraş takım larımzı alıp kapağını kapamalısınız. Şu kapıyı ardma dek açmak gerekiyor, oysa ayakta duracak haliniz yok. Çıkmak gerekiyor. DOKUZ DEMİR KAPLI YERDE, AĞIR ve sıcak havanın, tepki uyandıran bir kokunun içinde, deliği tıkanmayan küçük bir lavabo-nün önünde durup, bir akıp bir kesilen ve suyunu aralıklı yudumlar halinde veren musluğun yambaşındaki daracık rafın üzerinde dizili bir sürü şeyi, ıslak ve buz gibi fırçayı, traş makinesini, sabunu, kolonya şişesini, ciletleri, kabıyla birlikte diş fırçasını, yarıya inmiş diş macunu tübünü ve tarağınızı koymuş oldğunuz kırmızı -beyaz çizgili naylon torbayı elinizde tutmaktasınız, öteki elinizin işaret parmağım çenenizde gezdiriyorsunz, yağ gibi kayıyor, sonra törpü gibi sert ve ciletten çizik çizik olmuş gırt lağmıza dokunuyorsunuz, parmağınızın ucunda kurumakta olan kan lekesine bakıyorsunuz bir süre, ve valizin kapağım kaldırıp tuvalet eşyalarınızı içine koyduktan sonra,incecik, pirinç kaplama kilitleri kapıyorsunuz, valizi fileye kaldırsam mı yoksa burda mı dursa diye düşünüyorsunuz, acaba koridora çıkıp, yaklaşmakta olan Roma dolaylarını mı seyretseniz, yok hayır, en azından yarım saat vardır daha Romaya, saatinize bakıyorsunuz, evet tam yirmi bes dakika var. Ve valizi yukarı kaldırıyorsnuz. Kanape ile arkalığın birleştiği yerdeki oyuğa sıkısıp kalmış kitap ilişiyor gözünüze, Gare de Lyon dan hareket ederken almış olduğunuz, hiç okumadığınız, yolculuğunuz suresince sadece varlığınızın bir belirtisi olarak kullandığınız ve demin çıkarken, var mıydı yok muydu unutup gittiğiniz kitap, demek uyurken parmaklarınızdan kayıp gitmiş ve oracığa gizlenmiş. Uzanıp alırken şunlar geçiyor içinizden: bir kitap yazmalıyım; bundan böyle içimde açılan boşluğu doldurmanın tek yolu budur, artık özgürlüğe açılan başka kapım yok; ne yapsam şu tren beni gara değin sürükleyip gidecek, elim kolum bağlı, şu rayları aşıp gitmekten başka ne gelir elden? Demek ki bundan böyle, Henriette uğruna, çocuklar uğruna, Scabelli denen o yıpratıcı işi, gerçek özüme taban tabana aykırı bir uğraşı sürdürüp gitmek düşecek bana; demek ki Pantheon meydanı on beş numaradaki yaşam böylece sürüp gidecek; kurtulacağımı sanmakla aldanmışım, ama sunu iyi biliyorum ki sık sık Romaya gidip Cecile i görmeden edemeyeceğim. önceleri hiçbir şey söylemeyeceğim Cö-cile e, bu yolculuktan hiç söz etmeyeceğim, onu kollarımda sıkarken niye o denli acı duyar olduğumu bir türlü anlayamıyacak, Ama yavaş yavaş fark edecek ki, zaten bunu hep sezmişti, aşkınız çıkıssızdır, anlayacak ki bu aşkın sonu ihtiyarlayıp gitmenizdir, bir çölün kumları arasında yitmektir. Magliana istasyonu geçiyor. Koridorun dışında Roma dolayları göründü bile.
Birkaç dakika sonra o saydam gara varmış olacaksınız, bir trenle bir başka mevsim de, tan ağarırken gelmek ne hoştur buraya. İndiğinizde ortalık henüz zifiri karanlık olacak koca koca cam bölmeler arasından sokak fenerlerinin ışıklarım, tramvayların benek benek mavi kıvılcımlarını seçeceksiniz. Albergo Quirinale ye gitmeyeceksiniz, ama bir care-bar a oturup sütlü kahvenizi içersiniz, o sırada günlük gazeteleri gözden geçirirsiniz, ortalık ışımaya başlayacak yavaş yavaş, ışık gittikçe bollaşacak, zenginleşecek.ısınacak Valiz elinizde, tan ağarırken gardan ayrılacaksınız (gökyüzü dupduru şu anda, ay battı, şahane bir sonbahar günü olacak), Roma kopkoyu bir kızıllık içinde ortaya çıkacak,artık bu durumda ne Monte della Fa-rina caddesine ne de Albergo Quirinale ye gidebilirsiniz, bir taksi çevirip: Espagne meydam, Borgognone caddesi, Croce di Malte oteli diyeceksiniz. Cecile in pancurlarını gözlemeye gidecek falan değilsiniz; sabahleyin evden çıkışını görmeyeceksiniz; isine giderken, yolda size rastlamayacak. Aksam Palais Farnes in önünde onu beklemeyeceksiniz; öğleyin yemeğinizi tek basımza yiyeceksiniz; Romada kaldığınız sürece hep tek basınıza yiyeceksiniz yemeklerinizi. Yapayalnız gezeceksiniz ve Cöcile in semtine yaklaşmaktan sakınacaksınız: akşamları yapavalmz olacaksınız otel odasında, yalnız yatacaksınız. Ve otel odasında tek basınıza otururken yasaklanmış Cecile den uzak, Cecile'siz geçecek bu Roma günlerinin boşluğunu doldur mak için, bir kitap yazmaya başlayacaksınız. Böylece, pazartesi gecesi, evvelden kararlaşmış saatte ve evvelden kararlaşmış trene binmek üzere gara, garın yolunu tutacaksınız. Onu hiç görmeden. Koridorun ötesinde, heybetli petrol arıt-maevi parlayıp duran aleviyle ve yüksek yümsek alüminyum kuleleri bir noel çamı gibi bu süsleyen ampulleriyle, geçip gidiyor. Oturduğunuz köşede, yüzünüz arkaya dönük şimdi, gözünüz Parisdeki bir zaferta-kını canlandıran fotoğrafta; elinizde kitapla dikilip dururken biri omuzunuza dokundu. Pierre dediğiniz genç adam bu, geçmesi için yerinize oturuyorsunuz, meğer dışarı çıkmak için değümiş; kolunu uzatıp ışığı yaktı sadece. Ve, yumulu gözler birden açılıverdi, yüzlerde bir telaş... Genç kadının başının üstündeki filede duran valizi indiriyor, kanapeye koyuyor, açıyor ve tuvalet eşyalarını aramaya koyuluyor. Kendi kendinize şöyle diyorsunuz: diğer yolculuklarıma hic benzemeyen ve günlük yaşamımdaki alışılagelen ve zamanlardan ve eylemlerden koparak lif lif dağıldığım su yolculuk sırasında, keşke kompartımanda şu kişiler, su nesneler ve şu resimler olmasaydı da düşüncem bunlara takılıp kal-masaydı, çünkü sonuç öyle oldu ki, yol boyunca adeta bir düşünce makinesi oluştu kafamda, benliğimdeki çeşitli bölmeleri a-yakiandırarak birini öbürüne sürtüp duran bir makine, Eger koşullar böylesine biraraya gelmeseydi ve iskambil kağıtları bu turlu dizilmiş olmasaydı, belki de böyle paramparça olmayacaktım bu gece, bu düş daha sürüp gidecekti belki. Ama olan oldu, bir kez açıldıktan sonra, bu yaranın kapanacağını ya da unutabile-ceğimi ummak olanıksız artık, çünkü gerçek nedenin yattığı bir bölmeye açılıyor bu yara, çoktan beri içimde gizlenmiş olan bir bölmeye, sanmam bu yarayı iyi edebileceğimi, çünkü geçmişte açılan bir çukura dayanıyor ucu. Umudum yok tek başıma kurtulacağıma. Son damlasına değin kanımı, son kırıntılarına değin ömrümü de versem belim doğrulmaz artık. Evet yazmalı, hazırlamalı, bir yapıtın aracılığıyla da olsa, erişemediğimiz bir özgürlüğü, gelecekteki özgürlüğü hazırlamalı, pek dar bir ölçüde de olsa, bu özgürlüğün oluşmasına, kökleşmesine olanaklar hazırlamalı,
Artık benim için tek avuntu bu olabilir, bunun uzak bir ışıltısını, ama öylesine görkemli ve yüreğimizi burkan ışıltısını içimde duyabilmek yeter bana, Hatta bu kitap, bilinçli ya da bilinçsiz olarak Roma adının bizde yarattığı o «mu-amma»ya tam bir cevap getiremese bile, bu göz kamaştıran hem de karanlıklar içinde yüzen ülkeyi kabataslak olsun yansıtamasa bile. Roma Travestere istasyonu. Pencerenin ardında erkenci tramvaylar ışık ışık, caddelerde karşılaşıyorlar. Hava erkenden kararmıştı, otomobillerin farları Pantheon meydanındaki asfalta vuruyordu. Pencere yanındaki koltuğa oturmuş, kitaplıkta Julien I Apostat nm mektuplarını arıyordunuz ki Henriette içeri girdi, yemeğe kalıp kalmayacağınızı sordu. «Bilirsin, trende yemeği tercih ederim.. Valizin hazır, yatağın üzerinde. Ben mutfağa gidiyorum. Sana Allahaısmarladık diyeyim; pazartesi günü dönerim. Evet, kahvaltıya bekleyeceğiz; iyi yolculuklar. Şu evden bir an evvel çıkıp gitmek istiyordunuz, yağmur da dinmişti zaten, Saint-Michel bulvarı üzerindeki bulutların arasından görünmeye başlıyordu ay, üniversiteler açıldığından, çeşitli ülkelerden tip tip öğrencilerin meydana getirdiği kalabalık apayrı bir canlılık getirmişti bulvara, bir taksiye atladmız ve az sonra, Parisli İmparatorun adım taşıyan saraym köşesinden kıvrıldı taksi. Gare de Lyon da sigara aldınız, daha peronda iken birinci servis için restoranda yerinizi ayırttınız; birinci mevki kompartımana girdiniz, tulum gibi şişman, sizin yaşınızda, puro içmekte olan bir adam vardı içerde, dosyalarla ve belgelerle tıklım tıklım dolu valiziniz, acık renk deriden çantanızı fileve yerleştirdiniz, Scabelli Rims Şubesine ilişkin turuncu bir zarf çıkardınız çantadan. Böylece alışılagelen yolculuklarınıza benzeyen bir yolculuk başlamış oluyordu, o kez, Cecile e uygun bir iş bulma konusunda bazı olanakları araştırmıştınız ama bunun üzerinde pek fazla durmamıştınız; oturmuş ve düzenli yaşamınızı böyle altüst edecek hiçbir şey olmamıştı henüz, ama yine de, bu iki kadınla olan ilişkilerinizin kritik bir devresine girmekte olduğunuzu seziyordunuz, sona ermek üzere olan bu olağanüstü yolculukla o çalkantılı devre kapanmış oldu. Tren kalkınca, kordora çıkıp, banliyö evlerinin damları ve gaz depolarının üstünden yükselen ilkayı seyrettiniz. Pencerede dolunayı göremiyorsunuz artık, Aurelien surlarının önünde vespa ların sayısı gittikçe artıyor, yeni yapılan apartmanların hemen hemen çoğunda ısık var. Pierre dediğiniz adam kompartımana dö nüyor, yıkanmış, taranmış, yüzü güleç; Ag-nes adım taktığınız kadın çantasını alıp çıkıyor; yambaşmızda oturan ve yüzünden Ro malı olduğu anlaşılan genç kadın ayağa kalkıyor, mantosunu düzeltiyor, saçma çekidüzen veriyor, şimdi valizini indirmekte. Düşünüyorsunuz: Peki ne oldu çarşamba akşamından bu yana? Romadan son ayrılışımdan bu yana değişen nedir? Nasıl oldu da her şey altüst oluverdi böyle? Nasıl oldu da bu noktaya geldim ben? Bu yolcluğa karar vermekle, ne zamandır içinizde birikmiş olan güç birden boşanmış, patlamış oluyordu, gelgelelim bu patlamanın etkileri o noktada durmadı, bunun sonucu olarak da, ne zamandır içinizde yaşayan bir düşü gerçekleştirme yolunda iken birdenbire bir aydınlanma oluverdi, bir gerçeği gördünüz bu ışıkta, bir kez gördükten sonra da görmezlikten gelmek elinizde değildi, anlamıştınız ki, Cecile e olan aşkınız o görkemli yıldızın yani Romanm etkisi altındadır, Romayı her an içinizde duyabilmek için seviyorsunuz Cecile i; ne yazık ki günlük yaşamınızı sürdüğünüz kente ayak basar basmaz, Romayla aracılık yeteneklerini yitiriyor Cecile, herhangi bir kadın, bir ikinci Henriette olup çıkıyor, tasarlamakta olduğunuz ikinci evlilik, yine birinci evliliğini güçlükleryle karşı karşıya bırakacak sizi, hatta daha da kötüleşecek durumunuz, çünkü Cecile in yaklaştıracağını umduğunuz o kentin özlemini çekerek yaşayacaksınız hep. Ama suç Cecile in değil, eğer Cecile in yansıttığı ve Cecile in benliğinde erimiş olan Roma ışığı Parisde sönüp gidiyorsa, suçu Cecile de değil, Roma mitinin kendisinde aramak gerek, öyle bir mit ki, titrek bir
gölge gibi görünse de, somutlaştırmak, elle tutulur hale getirmek istediğiniz anda tüm karmaşıklığıyla karşımza çıkıyor, sizi umutsuzluğa düşürüyor. Paris yaşamınızda bulamadığınız doygunluğu «Pax Romana» (*) çağma dönmekle bulacağımz inancını yaşatıyordunuz içinizde gizliden gizliye, güya ulu bir kentin çevresinde, artık bu kent Roma yerine Paris ola- (*) «Roma Barışçılığı» çağı. Çev. çaktı, tüm evreni eşsiz bir düzen ve uyum içinde birleştirecektiniz. Güya bu iki «belde» gerçekten kaynaşacak ve birbiri içinde eriyecekti; işte bu umudun gölgesine sığınarak, tüm kusurlarınızın hoşgörüleceğini umuyordunuz. Cecile yerine bir başka kadın da olsaydı, Romanın uzağında yine yitirecekti bu yeteneklerini; Paris yerine bir başka kent de olsaydı, Cecile deki bu ışığı yine söndürecekti. Demek oluyor ki bir tarih çağı daha ölmüş bulunuyor bilinçlerde, öyle bir çağ ki evren bir kentin bağrında merkezleşmisti, Ptolemee nin tanımladığı gibi, iki yarımküre içinde yer alan herhangi bir yer değildi bu kent, Romaydı bu, yeryüzünün merkezi Roma, bu merkez zamanla yer değiştirdi, Roma İmparatorluğunun çökmesi üzerine yavaş yavaş Bizansa kayar gibi göründü, yüzyıllarca sonra ise, imparatorluk devri Paris ine yerleşti, nasıl eski Roma yollarının düğümlendiği yıldız Roma kenti idiyse, Fransa Demiryollarının düğüm noktası kara yıldız da Paris idi bir zamanlar. Yüzyıllar boyunca Avrupanın geleceği adına kurulan düşleri o denli etkilemiş olan bu imparatorluğun anısı, artık günümüzde, herbirimiz için son derece genişlemiş olan ve herbirimize göre başka başka sınırlanmış bulunan evrenimizin geleceği üzerinde etkisini yitirmiş bulunuyor. iste bu nedenlerle ve bir özlemle yaklaşmaya çalıştığınız bu çağ, daha ilk adımlarınızda, gerçeğiyle meydana çıktı, sizi bir boşluğa sürükledi, öyle ki, bambaşka bir göğün aydınlattığı Cecile, Parise ayak basar basmaz, daha loş bir ışığın altında, herhangi bir kadın olup çıkıyor. Kendi kendinize şöyle diyorsunuz: yazacağım kitapta, Parisde oturan bir adamın yaşamında Romanın etkisini belirtmeliyim; bu iki kenti birbirine ekli gibi düşünebiliriz, şöyle ki birincisi İkincisine göre daha derinlerde, yeraltında kalıyor, birinden diğerine gizli yollar var ama, bu yolları bilen biliyor, yine de hiç kimse tam olarak bilmeyecektir, bir kentten ötekine geçmek için bazı kestirmeler, beklenmedik sapmalar var, öyle ki iki ülke arasındaki uzaklık, birinden ötekine gitmek için geçilecek yol, o kişinin yolları bilme derecesine, bir de gideceği kenti az çok tanımasına göre değişecektir, diyelim ki kentlerden birinin yerini tammlamak için kullanılacak sözler, kişilere göre, başka başka rakamlara dayanacaktır ve, Romanın kapladığı alanla Parisin kapladığı alan, kişiden kişiye değişecektir, bu da iki kişi arasındaki rastlantıyı ya kolaylaştıracak ya da birer yanılgı haline gelecektir. Karşınızda oturan ihtiyar İtalyan ayağa kalktı, kocaman siyah valizini indirirken epey güçlük çekiyor, sonra dışarı çıkıyor, arkasından gelmesini işaret ediyor karısına, Ellerinde eşyalarla yolcular, alay alay koridordan geçmeye başladı. Az sonra kapının önü tıklım tıklım dolacak. Roma Ostiense istasyonu geçerken, simsiyah fonda belli belirsiz biçimlenen Cestius piramidinin tepesi görünüyor, altınızdan geçen banliyö trenleri Roma Lido istasyonuna ilk servisi yapıyorlar. Sıcaklık yayan metal zemin üzerinde, ideal bir demiryolu trafiğini ahdıran eşkenarlar arasında, tam bir gün bir gece süren yolculuk süresince birikmiş olan tozlara ve ince bir süprüntü tabakasına bakıyorsunuz. Ertesi sabah, perşembe sabahı, Ceci le i düşünerek, bir gün evvel gece yarısına doğru Monte della Farina caddesine vardığınızda, arzu dolu bakışlarınızı görerek, sizi o saatte odasına alamayacağını, çünkü Da Ponte ailesinin henüz yatmamış olabileceğini söyleyen Cecile i düşünerek, Neron un yaldızlı köşkünü gezdiniz ve o akşam odasında başbaşa yemek yediniz, rahat konuşmanıza engel olan dört Paris fotoğrafından boyuna kaçmıyordunuz gözlerinizi.
Ancak yatağa yan yana uzamp lambayı söndürdüğünüzde, o gün gezip gördüklerinizi kendisine anlatabildiniz, açık kalmış pencereden hafif bir esintiyle birlikte giren ayı-şığı aydınlatıyordu odayı, aşağıda, caddenin dönemecinden yaygarayla kıvrılan ves-pa'ların farları turuncu lekeler çiziyordu tavana. Her vakitki gibi, gece yansından sonra Cöcile den ayrıldınız; Albergo Quirinale ye döndünüz; kopmuş olan bağ yeniden onanlı-yordu yavaş yavaş; pek yufka ve nazik bir kabuk bağlamıştı yara; en ufak bir tedbirsizlikle kanayabilirdi; işte bunun için, o Paris günleriyle ilgili tek söz kaçırmamaya çalışıyordunuz ağzınızdan, ertesi günü, cuma. Thermes de Diocletien meydanındaki bir restoranda öğle yemeğinizi yerken, hiç de korktuğunuz başınıza gelmedi, çünkü Cecile tek soz kaçırmadı ağzından o konuda, hatta tren kalkarken, peronda, gözleri hep size el salladığı son dakikalara değin tek şey söylemedi o konuya ilişkin. Yeniden kazanmıştınız Cecile i, izi bile kalmamıştı sanki olup bitenlerin. Hiç mi hiç ilişmediniz bu konuya, gelgelelim, bu susma nedeniyle şifa bulmaz bir dert haline geldi yara, zamansız ve zorlanarak kapatılmış bir yaraydı bu, alttan alttan işliyordu kangren yaygınlaşmıştı ve o türlü irinlenmişti ki, şu yolcuğun koşullarıyla, çalkantılarıyla, bir takım iniş yokuşlarıyla deşiliverdi işte. Peronda, başını arkaya atmış, kıyasıya güzel, simsiyah saçları alevden bir taç, nefes nefese ve gülmseyerek koştuğu sırada, «Elveda» diye bağırmıştınız ona. Ve içinizden şunlar geçiyordu: onu yitirdim sandımdı, kavuştum; bir uçurumun dibindeydim ben; o konuya hiç ilişmemeli artık; bir daha hiç yitirmeyeceğim onu, başaracağım bunu, kavuştum artık Cecile. Sıcaklık yayan metal zemin üzerine bastığınız pabuçlarınızdaki boz boz yara izlerine bakıp kalıyorsunuz. «Elveda Cecile», kafanızda dönüp duruyor, bir düş kırıklığının buruk yaşları doluyor gözlerinize ve düşünüyorsunuz: bu aşkın böyle yalan olup gittiğini nasıl anlatırım ona, kendimi nasıl bağışlatırım, artık tek umudum, yazacağım kitap olabilir, Cecile olanca güzelliğiyle yaşamalı bu kitapta, hem de o denli güzel yansıttığı Romanın salt parıltısı ve ululuğu içinde yaşamalı Cecile. Kitapta, iki «belde» arasındaki uzaklığı, iki kenti ayıran şu istasyonları ve manzaraları da versem daha iyi olmaz mı? Ayrıca, istediği anda bir kentten öbürüne ulaşmak isteyen kimse için normal ulaşım yolu nedir, bunun da belirtmeliyim, ayrıca, bir sürü rastlaşmalar olmalı kitapta, beklenmedik anlarda, ancak zamanla aydınlanack olan bazı gizli yasaların düzenlediği anlık geçişler olmalı bir kentten ötekine. Böylece, romanm kahramanı günün birinde Parisdeki Pantheon un yakınlarında gezinirken, çok iyi tanıdığı bir evin köşesini döner dönmez, hiç beklemediği bir anda bir başka sokakta bulacaktır kendini, bambaşka bir ışık altında ve İtalyanca olduğunu anladığı yazılar arasında, Evvelce geçmiş olduğu bir sokağı hemen hatırlayacak, örneğin Romadaki Pantheon un yakınlarında bir sokak ve bu sokakta bir kadın çıkarsa karşısına,, bilecektir ki, ona kavuşmak için, parası ve zamanı varsa, bir trene atlayıp, bir yığın ara istasyon geçtikten sonra, Romaya gitmesi yeter; Bu Romalı kadm da ara sıra Parise geçebilecek; örneğin, erkek ona kavuşmak için kilometrelerce yol gittikten sonra, diyelim ki kadına bir yerde rastlamış olan bir dostun mektubundan, üzülerek öğrenecek ki, aynı anda kadm, erkeğin ayrıldığı kente geçmiş, Böylece aşkları, başından sonuna değin, kadm ve erkeğin açısından az çok değişik bir anlam taşıyan Roma - Paris bağıntısı yasalarına dayanmakla kalmavacak, aynı zamanda, herbirinin bu iki kenti tamma derecesine göre de koşullanmış olacak. Agnes dediğiniz, gerçekte adına varana değin kendisine yabancı olduğunuz, sadece yüzünü bildiğiniz, Syracuse e gitmekte olduğunu öğrendiğiniz genç kadın kompartımana dönüyor, kocasının yambasma oturuyor ve, karşıt yönlerden gelen vespa ların, henüz karanlıktan sıyrılmamış olan Aurelien surları önünde rastlaşmasını izliyor pencereden; surlar gitgide toprak doldurmaların ve Zamma semti apartmanlarının ardına gizlenerek, yavaş yavaş gerilemekte. İki yanda yükselen duvarlar arasından geçiyor şimdi tren, Appia Nuova caddesindeki köprüye sokuluyor.
Roma Tuscolana istasyonu. Adamın biri başını içeri uzatıyor, bir şey unutup unutmadığını anlamak ister gibi iki yana bakmıyor (belki de bu gece, karşı kanapede saatlerce oturmuş olan, ama yüzünü bile göremediniz kişi bu, çünkü o karanlığa gömülü idi, çünkü siz kötü uykularda, kopuk sapık sürüp giden kötü düşlerde ve sabah sabah yüreğinizi parçalayan şu soru yağmurunun açımasız, ağır ağır oluştuğu, dal budak saldığı gecenin koynunda yitik, Önümüzde açılan boşluktan ürperiyordunuz, başınız dönüyordu adeta, artık Romaya, şu sallantısız karaya, ayakta kalan tek gerçek gibi baktığınız şu yalnızlık toprağına ayak basarken, büyüdükçe büyüyen boşluk derinleştikçe derinleşiyor ve şimdiye değin birer birer kurduğunuz şeyleri ağır ağır, birer birer yutan bir uçurum oluyor). O ilkbahar gecesinde, Croce di Malte oteline dönerken,her şey yepyeni, taptaze idi sizin için. O zamanlar ne yeraltı treni ne troleybüs, ne de vespa vardı; sadece ana caddeler de işleyen taksiler ve faytonlar görülüyordu. Bellerinde renk renk kuşaklar, kimi genç kimi ihtiyar, alay alay geçen papazlara bakıp, Henriette de gülüyordu sizinle birlikte. Elinizde henüz gıcır gıcır Guide Bleu vardı, Cecile le çıkmaya alıştıgmız yıla değin, her yolculuğunuzda yanınıza alırdınız bu Guide Bleu yü, çünkü yeni baskıları hem yanlışlarla dolu hem de eski, ama sonraları Cecile inkini kullanır oldunuz ve eskisini Pan theon meydanı on beş numaradaki, Roma yazarları kitaplığına, pencereden yana köşeye yerleştirdiniz, hep orada durur. İkiniz de yorulmak bilmiyordunuz o günler (sabahları siz traş olurken, Henriette saçını yapıyordu, kendi kendinize Assimil Italien den cümleler ezberliyordunuz), Ertesi günü Vatikan a gittinizdi, Citeyi çevreleyen yüksek duvarları adım adım izlerken, küçük dükkanlarda satılan, ufak tefek ve pek acayip biçimli dinsel eşyalara bakıp, gülmekten kırılıyordunuz, sonra, hiç de güzel olmayan antik çağ heykelleriyle ve yaşayan başbuğlardan gelmiş cesit çeşit armağanlarla dolu galeriyi gezdiniz. Gördüğünüz kişilere, geçtiğiniz sokaklara, tüm amtlara sevgiyle, okşar gibi bakıyordunuz, Henriette in ve sizin ilk bakışmız-dı bu Romaya. Oraya buraya koşmakla ve çabucak ge-çiveren bu birkaç günün sonunda, o pek tatlı gezmelerden sonra, adım basında karşılastığınız üniformalılara bakıp, birbirinize bir şey demeden, ama ikiniz de ayni şeyleri duyarak ve düşünerek, Lanet ede ede, garın yolunu, Romaya hiç de layık olmayan o hantal Statione - Termini nin, o pek çirkin gar binasının yolunu tuttunuz; teren kalkarken Henriette e: «ilk fırsatta yine geleceğiz diye» fısıldıyordunuz. Şimdi de bir başka adam başını uzatıp iki yana bakındı (belki de gecenin birkaç saatini evli genç adamın yambaşmdaki yerde geçirmiş olan kişi bu). İçinizden geçiriyorsunuz: Söz veriyorum Henriette, fırsat bulur bulmaz, yatağmdan taşmış şu dalgalar durulur durulmaz, beni bağışlayabildiğin gün, yine geleceğiz Romaya; hemen ihtiyarlayacak değiliz ya. Tren durdu: Romadasmız, modern Statione -Termini desiniz. Ortalık zifiri karanlık. Bir siz kaldınız kompartımanda, bir de yeni evliler, burda inmiyorlar onlar zaten, Syracuse e gidiyorlar. Avaz avaz bağıran hamalların şamatasını düdük seslerini, soluk soluğa istimi ve öbür trenlerin gıcırtılarını duyuyorsunuz. Kalkıp paltonuzu giyiyorsunuz, valizi indiriyorsunuz; kitabı yerden alıyorsunuz. En iyisi bu iki kent arasındaki yöresel ve gerçek bağıntıları, olduğu gibi yansıtmak olacak, Ve, günün birinde yaratacağımz, yaratılması zorunlu olan ve elinizdeki şu kitabm biçimini vereceğiniz yapıta yönelirken, Bir gardan ötekine, bir sürü ara istasyonları aşa aşa ilerlediğiniz sırada, dış yola paralel olarak içinizde oluşan hareketi ve içinizde geçtiğiniz yolu anlatmalı, serüveninizin bu çarmıh devresini yansıtmalısınız. Koridor boşaldı. İskeleye kümelenmiş kalabahğa bakıyorsunuz, ve çıkıyorsunuz.
Bandrol Uygulamasına İlişkin Usul Ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 5.Maddesinin İkinci Fıkrası Çerçevesinde Bandrol Taşıması Zorunlu Değildir. SON Buraya Yüklediğim EBookları Download Ettikten 24 Saat Sonra Silmek Zorundasınız. Aksi Taktirde Kitabin Telif Hakkı Olan Firmanın Yada Şahısların Uğrayacağı Zarardan Hiç Bir Şekilde Sitemiz Sorumlu Tutulamaz ve Olmayacağım. Bu Kitapların Hiçbirisi Orijinal Kitapların Yerini Tutmayacağı İçin Eğer Kitabi Beğenirseniz Kitapçılardan Almanızı Ya Da EBuy Yolu İle Edinmenizi Öneririm. Tekrarlıyorum Sitemizin Amacı Sadece Kitap Hakkında Bilgi Edinip Belli Bir Fikir Sahibi Olmanız Ve Hoşunuza Giderse Kitabi Almanız İçindir. Benim Bu Kitaplar Da Herhangi Bir Çıkarım Ya Da Herhangi Bir Kuruluşa Zarar Verme Amacım Yoktur. Bu Yüzden EBookları Fikir Alma Amaçlı Olarak 24 Saat Sureli Kullanabilirsiniz. Daha Sonrası Sizin Sorumluluğunuza Kalmıştır. 1)Ucuz Kitap Almak İçin İlkönce Sahaflara Uğramanızı 2)Eğer Aradığınız Kitabı Bulamazsanız %30 Ucuz Satan Seyyarları Gezmenizi 3) Ayrıca Kütüphaneleri De Unutmamanızı Söyleriz Ki En Kolay Yoldur 4)Benim Param Yok Ama Kitap Okuma Aşkı Şevki İle Yanmaktayım Diyorsanız Bizi Takip Etmenizi Tavsiye Ederiz 5)İnternet Sitemizde Değişik İstedğiniz Kitaplara Ulaşamazsanız İstek Bölümüne Yazmanızı Tavsiye Ederiz Bu Kitap Bizzat Benim Tarafımdan By-Igleoo Tarafından www.cepsitesi.net - www.mobilmp3.net - www.chatcep.com - www.izlecep.com - www.mobilmp3ler.com Siteleri İçin Hazırlanmıştır. EBook Ta Kimseyi Kendime Rakip Olarak Görmem Bizzat Kendim Orjinalinden Tarayıp Ebook Haline Getirdim Lütfen Emeğe Saygı Gösterin. Gösterinki Ben Ve Benim Gibi İnsanlar Sizlerden Aldığı Enerji İle Daha İyi İşler Yapabilsin. Herkese Saygılarımı Sunarım. Sizlerde Çalışmalarımın Devamını İstiyorsanız Emeğe Saygı Duyunuz Ve Paylaşımı Gerçek Adreslerinden Takip Ediniz. Not Okurken Gözünüze Çarpan Yanlışlar Olursa Bize Öneriniz Varsa Yada Elinizdeki Kitapları Paylaşmak İçin Bizimle İletişime Geçin. Teşekkürler. Memnuniyetinizi Dostlarınıza Şikayetlerinizi YönetimeBildirin Ne Mutlu Bilgi İçin Bilgece Yaşayanlara. By-Igleoo www.cepsitesi.net