Ad-Soyadı: Kübra Nur Akkoç Numara: 21302138 Ders - Şube: Türkçe 101-19 Öğretmen: Başak Berna Cordan Tarih: 17.11.2014 "ben sana mecburum, sen yoksun." Kavuşulamayandı. Erişilemeyen hedefti, sonu mutlu bitmeyen filmdi. Birçok şair yarattı. İlhamdı, ahenkti. Gözyaşı, çaresizlik ve hayal kırıklığı dolu yüzlerce dize; kimi zaman O'nun tek bir gülüşüne, kimi zamansa tek bir bakışına yazıldı. Önce şairlerin sonra da bizlerin içine işledi; en gizli, bastırmaya çalıştığımız "zayıf" taraflarımızı ortaya çıkardı, aşkın sayısız tanımı olduğunu gösterdi. O; imkânsız sevgiliydi.
Akkoç, 2 "çok toplumcu bir çizgiden şiire girdiğim halde, neden iyi bir aşk şiirleri ozanı sayıldığımı anlamak benim için hayli güç olmuştur"(ilhan 149). Âttila İlhan'ın ben sana mecburum adlı şiir kitabında gördüğümüz temel temalardan biri: imkânsız aşk. Usta şair, her yürekten farklı bir acıyı şiirlerinde toplamış. Hiç "mutlu" şiiri yok şairin. Kim bilir, diye düşünüyor insan, belki de gerçekten hiç mutlu olmamış. İçimizi karartmıyor şiirleri, aksine rahatlatıyor. Benim yaşadığımı yaşayan bir başkası da varmış dedirtiyor, yalnızlığımızı gideriyor. Bunun yanı sıra, İlhan'ın işlediği tek tema, aşk ya da imkânsız aşk değil. Toplumcu ve siyasi yanı da çok güçlü şairin. Şiirleri biraz dönemin siyasi havası kokuyor. Şair, yaşam mücadelesi ve geçim derdinin aşkın çok daha önüne geçtiği zamanları da anlatıyor. Ancak, benim için Âttila İlhan, her zaman O; "üçüncü şahıs" olarak hatırlayacağımız adam: Gerçek aşkın şairi. "birkaç kuşağın gençleri bu şiirlerde büyük şehirlerin dağdağalı yaşantısı arasında yaşadıkları, yaşamaya özendikleri sevdaları bulmuşlardır"(149). Özlenen, imrenilen ve kavuşulamayan bir sevgili. Dönemin getirdiği iletişim ve ulaşım sıkıntıları aşkları daha zor, zor olduğu kadar da değerli hale getirmiş. Günümüzde "aşk" olarak adlandırdığımız şeylere bakıyor, sonra da Attila İlhan'ın şiirlerini okuyoruz. Tepkimiz hep aynı: "Adam, ne sevmiş be!" Peki, biz neden böyle sevemiyoruz? Düşünüyoruz, yaşadığımız aşkları şimdi bir kitap haline getirsek, 30 yıl sonra okuyan bir insan bizim hissettiğimiz duyguları anlayabilir ve hissedebilir mi? Muhtemelen hissedemez. Ama biz hissedebiliyoruz.. Çünkü bu şiirleri okumak geçmişten günümüze uzanan aşkların nasıl evrim geçirerek yapaylaştığını gösteriyor. Fedakârlıkların yerini hırsın, çok sevmenin yerini çok ilgi beklemenin aldığını görüyoruz. Arıyoruz, belki de hiç bilmediğimiz duyguları, özlüyoruz.
Akkoç, 3 "maddi nedenlerden, ya hayat koşullarından, ya sınıfsal farklılıklardan aşklar çokluk imkansız değil midir?"(150) Aşk ne zaman imkânsızlaşır? Yoksa zaten "aşk" dediğimiz şey, aslında hep imkânsız olan mıdır? Aşk teması üzerine yazılan yüzlerce roman, şiir ve şarkı olduğunu düşünelim. Bunlardan kaç tanesi mutlu aşkları anlatır? Sayısı oldukça az. Çünkü insanlar mutlu oldukları zamanlarda değil, mutsuzken ve acı çekerken içlerini döküp rahatlamak ister. Belki de sormamız gereken soru şu; mutlu aşk diye bir şey var mıdır? Mutluyken, yaşadıklarımızın üstüne hiç düşünmediğimiz zamanlar olur. Aklımıza gelebilecek en ufak bir olumsuz düşüncenin mutluluğumuzu bozma ihtimali, düşünmekten alıkoyar bizi. Düşünmediğimiz zamanlarda ne yaşadığımızı da sorgulayamayız. Kendimizi bazı kalıpların içine sıkıştırır ve doğru olanın bu olduğuna inanırız. Ancak sahip olduğumuz şeyleri kaybetmeye başlayınca; yaşamımızı da sorgulamaya başlarız. Aşkın varlığının ne demek olduğunu, yaşamımıza ve kişiliğimize neler kattığını ancak onu kaybettiğimizde anlarız. Aşkın yokluğu, bizi hayata karşı yüzeysel değil derin düşünmeye yönlendirir. Kaybettiğimiz zamanı, kaçırdığımız hayatları görürüz. Bir kere kaybettik mi de, bir daha kavuşamama korkusu da asla gitmez içimizden. Belki de içten içe kavuşmak istemeyiz. Yaşadığımız bu acının gerçek, mutluluğun da yapay olduğunu düşünürüz. İşte bu yüzden, imkânsız olan güzeldir. "ben sana mecburum bilemezsin adını mıh gibi aklımda tutuyorum büyüdükçe büyüyor gözlerin ben sana mecburum bilemezsin içimi seninle ısıtıyorum" (91)
Akkoç, 4 "ne yapsam ne tutsam nereye gitsem ben sana mecburum sen yoksun" (92) Kolay değil, bir şair için böyle bir mecburiyeti itiraf etmek. Günlük hayatındaki her şeyin aslında başka bir kişiye bağlı olarak gerçekleştiğini kabullenmek. Kaçımız, Attila İlhan kadar cesaretli; yaşadığı aşkları ya da imkânsız aşkları ve getirdikleri hayal kırıklıklarını ya da çaresizlikleri bu kadar açık bir dille ifade edebilmeye? Ne yazık ki, "cesaretliyim" diyebilenlerin sayısı çok az. İşte belki de, usta şair bu yüzden kendini feda ediyor. Kimi zaman toplumun kendini ifade ederken yaşadığı eksiklikleri, kimi zaman ise âşık olmak utanılacak bir şeymiş gibi; hislerimizi aktarırken yaşadığımız çekingenliği gizliyor. Söylemekten en çok utandığımız ve çekindiğimiz cümleleri, açık bir gerçeklikle ortaya koyuyor. Hepimizin hayatının farklı bir dönemini anlatıyor aslında; farklı insanların, eşsiz duygularını; bazen tek bir temada, bazen ise tek bir şiirde işliyor. Hepimiz, O'nun şiirlerinde hayatımızın farklı bir evresinde yaşadığımız duyguları buluyoruz, "Aa..." diyoruz, "Şair resmen beni anlatmış." Peki sizce, sizi hiç tanımayan bir insanın; hissettiğiniz en özel ve yoğun duyguları bilip yalın bir gerçeklikle bunları dile getirebiliyor olmasının arkasındaki başarının sırrı ne? Yaşanmışlık. "kitaba adını veren bu şiiri, yanılmıyorsam şiddetli, hayli tutkusal bir aşk ilişkisinden sonra, kestane kızılı bir istanbul sonbaharı boyunca yazmıştım"(151).
Akkoç, 5 "ne vakit bir yaşamak düşünsem bu kurtlar sofrasında belki zor ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden ne vakit bir yaşamak düşünsem sus deyip adınla başlıyorum içim sıra kımıldıyor gizli denizlerin hayır başka türlü olmayacak ben sana mecburum bilemezsin" (92) KAYNAKÇA: İlhan, Attila. ben sana mecburum. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2013.