Büyük yalanın karanlık iktidarı



Benzer belgeler
Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000)

KİTAP GÜNCESİ VIII. GELENEKSEL KİTAP GÜNLERİ SAYI:3


Başbakan Yıldırım, 39. TRT Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği ne gelen çocukları kabul etti

"Satmam" demiş ihtiyar köylü, "bu, benim için bir at değil, bir dost."

Budist Leyko dan Müslüman Leyla ya

Ece Ayhan. Kardeşim Akif. Akif Kurtuluş'a Mektuplar. Hazırlayan Eren Barış. "dipnot

OKUL MÜDÜRÜMÜZLE RÖPORTAJ

ilkokulu E-DERGi si 23 Nisan ın Önemi Sorumluluk Okulumuzda 23 Nisan Hedef Siir: Egemenlik Ulusundur 2017 Nisan Sayısı Bu Sayımızda:

KİTABININ GELİRİNİ, İHTİYACI OLAN KIZ ÇOCUKLARINA VERECEK

KOKULU, KIRIK BİR GERÇEĞİN KIYISINDA. ölüler genelde alışık değiliz korkulmamaya, unutulmamaya... (Özgün s.67)

Kahraman Kit Misafirlikte

AŞKI, YALNIZLIĞI VE ÖLÜMÜYLE CEMAL SÜREYA. Kalsın. Mutsuz etmeye çalışmayacak sizi aslında, sadece gerçekleri göreceksiniz Cemal Süreya nın

EDEBİYATIN İZİ 86. İZMİR ENTERNESYONAL FUARI NA DÜŞTÜ

Anneye En Güzel Hediye Olarak Ne Alınması Gerekir?

Çocuk ve Gençlik Romanları Yazarı Tokatlı Hemşerimiz İbrahim Ünsal Uçar İyi yazar olmak isteyen bir gencin 100 roman okuyup bir roman yazması lazım

olduğunu fark etti. Takdir ettiği öğretmenleri gibi hatta onlardan bile iyi bir öğretmen olacaktı.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk ü Ölümünün 78. Yılında Saygı ve Minnetle Anıyoruz

Çocuklar için Kutsal Kitap. sunar. Akıllı Kral Süleyman

Bir başka ifadeyle sadece Allah ın(cc) rızasına uygun düşmek için savaşmış ve fedayı can yiğitlerin harman olduğu yerin ismidir Çanakkale!..

Geç Kalmış Bir Yazı. Yazar Şehriban Çetin

Atatürk ün Kişisel Özellikleri. Elif Naz Fidancı

Hikaye uzak bir Arap Alevi köyünde geçer. Ararsanız bambaşka versiyonlarını da bulabilirsiniz, hem Arapça hem Türkçe.

Çocuklar için Kutsal Kitap sunar. İlk Kilisenin Doğuşu

TV LERDEKİ PROGRAMLARA ÇIKANLAR KURAN OKUMASINI BİLMİYOR

Güzel Bir Bahar ve İstanbul

TURK101 ÇALIŞMA 6 ZEYNEP OLGUN MAKİNENİN ARKASI

O sabah minik kuşların sesleriyle uyandı Melek. Yatağından kalktı ve pencereden dışarıya baktı. Hava çok güzeldi. Güneşin ışıkları Melek e sevinç

Evimi misafirlerim gidince temizlemek için saatlerce uğraşıyorsam birçok arkadaşım

Emine Aydın. Resimleyen: Sevgi İçigen. yayın no: 104 ÇOCUKLAR için islâm TARiHi

Melih Güler. - şiirler - Yayın Tarihi: Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

Gülmüştü çocuk: Beni de yaz öyleyse. Yaz ki, kaybolmayayım! Ben babamı yazmamıştım, kayboldu!

Ilgaz (14 Şubat 2010) Yazı ve fotoğraflar: Hüseyin Sarı (huseyinsari.net.tr)

Kızla İlk Buluşmada Nasıl Sohbet Edilir? Hızlı Bağ Kurma Teknikleri

Yeşaya Geleceği Görüyor

HALİDE EDİB ADIVAR VURUN KAHPEYE ROMAN

KAHRAMANMARAŞ PİAZZA DA AYDİLGE RÜZGARI ESTİ

Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız? Bugüne kadar hangi okullarda okudunuz?

1. Çağımızda, toplumların mutluluk ve. refahlarının hatta bağımsızlıklarının; bilimin. ışığında sürdürülen araştırma ve geliştirme

Sayın Başkanım, Sayın Müdürüm, Protokolümüzün Değerli Mensupları, Çok kıymetli Hocalarım, Değerli Öğrenci Arkadaşlarım, Velilerimiz

Sevgili dostlar. 53 yıldan sonra avukatlığı bırakmak zorunda kaldım. Sizlere son bir anımı sunuyorum. Sevgiler, saygılar.

Sevgili dostum, Can dostum,

İşten Atılan Asil Çelik İşçilerinin okuduğu basın açıklaması: 15/03/2012

Cumhuriyet Halk Partisi

Çocuklar için Kutsal Kitap. sunar. Yeşu Yetkiyi Alıyor

Bir gün Pepe yi görmeye gittim ve ona : Anlayamıyorum her zaman bu kadar pozitif olmak mümkün değil, Bunu nasıl yapıyorsun? diye sordum.

Bilinen hikayedir. Adamın biri, akıl hastanesinin parmaklıklarına yaklaşmış. İçeride gördüğü deliye:

Fransa da ki saldırıya Bodrumdan tepki

Bazen tam da yeni keþfettiðiniz, yeni tanýdýðýnýz zamanda yitirirsiniz güzellikleri.

Hazırlayan: Tuğba Can Resimleyen: Pınar Büyükgüral Grafik Tasarım: Ayşegül Doğan Bircan

SEVGİ. Doğduğumuz gün içgüdüsel olarak annemize babamıza sarılır onların yanında olmak

Şef Makbul Ev Yemekleri'nin sahibi Pelin Tüzün Quality of magazine'e konuk oldu

Ateş Ülkesi'nde Ateşgâh Ateşgâh ı anlatmak istiyorum bu hafta sizlere. Ateş Ülkesi ne yolculuk ediyorum bu yüzden. Birdenbire pilot, Sevgili yolcular

YÜKSEL ÖZDEMİR. - şiirler - Yayın Tarihi: Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

ANKET SONUÇLARI. Anket -1 Lise Öğrencileri anketi.

NOKTALAMA İŞARETLERİ MUSTAFA NAZIM ÖZGEN

İnsan Okur. Resimleyen: Reha Barış MERAKLI KİTAPLAR

Bir$kere$güneşi$görmüş$ olan$düşmez$dara$

TÜRKİYE - AFRİKA EKONOMİ FORUMU AÇILIŞ TÖRENİ KONYA 9 MAYIS İş Dünyası ve STK ların Değerli Başkan ve Temsilcileri,

Çocuklar için Kutsal Kitap. sunar. Kral Davut (Bölüm 2)

66 Fotoğrafçı Etkinlik Listesi. 52 Haftalık Fotoğrafçılık Yetenek Sergisi

Günaydın, Bana şiir yazdırtan o parmaklar. ( ) M. Mehtap Türk

Üniversite Üzerine. Eğitim adı verilen şeyin aslında sadece ders kitaplarından, ezberlenmesi gereken

Beykoz Yerel Basını: Yılın Öğretmen Çifti, Adife& Bayram YILDIZ - Özgün Haber

MATBAACILIK OYUNCAĞI

Giovanni dışında bütün örenciler çok çalışıyor. O hiç çalışmıyor ama sınıfın en başarılı öğrencisi. Çok iyi Türkçe konuşuyor.

Perşembe İzmir Gündemi

ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATI. Refik Durbaş. Şiir BEZ BEBEKLE KUKLASI. 2. basım. Resimleyen: Burcu Yılmaz

TERCİH ETTİĞİN OKOL GELECEĞİNDİR MEVLÜT ÇELİK 8.SINIF KAVRAM HARİTASI. Mevlüt Çelik. T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük

İNSANIN YARATILIŞ'TAKİ DURUMU

Benimle Evlenir misin?

TED İN AYDINLIK MEŞALESİNİ 50 YILDIR BÜYÜK BİR GURURLA TAŞIYAN OKULLARIMIZDA EĞİTİM ÖĞRETİM YILI BAŞLADI

Hatıraların Masumiyeti Hatıraların Masumiyeti Hatıraların Masumiyeti

Tüm IlnKI-'En ~ TÜM BANKA VE SiGORTA ÇALıŞANLARı SENDiKASı KES K. TOM BANKA VE SIGORTA ÇALıŞANLARı. AYlıK HABER BÜLTENi ÖZEL SAYı HAZiRAN 1997

2013 YILI Faaliyet Raporu

SORU- Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız? Bugüne kadar nerelerde görev aldınız?

NURULLAH- Evet bu günlük bu kadar çocuklar, az sonra zil çalacak, yavaş yavaş toparlana bilirsiniz.

Ekmek sözcüğü, sözlüklerde yukarıdaki gibi tanımlanıyor. Aşağıdaki görselin yanında yer alan tanımlar ise birbirinden farklı. Tanımları incele. 1.

Gürkan Genç, 1979 yılının Ocak ayında dünyaya geldi. Hemen hemen her çocuk gibi en büyük tutkusu bisikletiydi. Radyo-Televizyon-Sinema bölümünden

Türkiye nin köklü şirketlerinden PET HOLDİNG 40 yaşında

3. Hangi ülkenin vatandaşlığını taşıyorsunuz? Alman vatandaşlığı: evet Başka bir ülkenin vatandaşlığını taşıyorum:...

ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATI. Betül Tarıman. Öykü GÖKYÜZÜ PRENSİ PO İLE KÜÇÜK KIZ. 2. basım. Resimleyen: Uğur Altun

Defne Öztürk: Atatürk ün herkes mutlu ve özgür olsun diye hediye ettiği bayramdır.

SAN Kİ ÖNCELEYİN GÜL AŞIK OLMUŞTU. kadının yeniden yaratılmasına sebebiyet vermiştir, onlara olan eşsiz aşkıyla. Bir yandan bu

BAHARA MERHABA. H. İlker DURU NİSAN 2017 İLKOKUL BÜLTENİ

Kulenizin en üstüne koşup atlar mısınız? Tabii ki, hayır. Düşmanınıza güvenip onun söylediklerini yapmak akılsızca olur.

Kahraman Kit ve Akıllı Can. Technical Assistance for Promoting Registered Employment. Kayıtlı İstihdamın Teşviki için Teknik Destek Projesi

Dünyayı Değiştiren İnsanlar

SEVGİNİN GÜCÜ yılında Manisa da doğan İlhan Berk, Türk şiirinin en üretken, usta şairlerinden

Müslüman kadın futbolcular Berlin'de buluştu ALMANYA...

GÖKYÜZÜNDE KISA FİLM SENARYOSU

Herkese Bangkok tan merhabalar,

Çanakkale Savaşı'ndaki Osmanlı Yahudileri

Anne Ben Yapabilirim Resimleyen: Reha Barış

Aynı kökün "kesmek", "kısaltmak" anlamı da vardır.

Pirinç. Erkan. Pirinç (Garson taklidi yaparak) Sütlükahve söyleyen siz değil miydiniz? Erkan

KÜÇÜK KALBİMİN İLK REHBERİNİN BU GÜNÜME UZATTIĞI HAYAT YOLU

> > ADAM - Yalnız... Şeyi anlamadım : ADAMIN ismi Ahmet değil ama biz şimdilik

Transkript:

Aydınlık 28 Şubat 2014 Cuma SEYYİT NEZİR Yıl: 2 Cemal Süreya: Türkiye üzerinde gezdirilmiş gül kokusu Sayı: 105 Büyük yalanın karanlık iktidarı N A K İ T VA Mine Kırıkkanat tan Bir Hıristiyanlık Masalı n4 Yalçın Ergül: Er olan General yazdı 10 n Beyazıt Kahraman: Kara cahil Mihmandar

HALDUN ÇUBUKÇU halduncubukcu@hotmail.com 3 MİLLİ ORDUNUN KIRILMA NOKTASI: KORE SAVAŞI Önce iki don verip, sonra çuval geçirdi Amerikalılar İstiklal Savaşı madalyası dururken göğsünde, başka hangi madalyayı isteyebilir Türk subayı? Ama, işte Albay Nuri Pamir istiyor, bunun için Allah a yalvarıyor mektuplarında, ABD Silver Star madalyasını göğsüne takmak, Kore halkının milli bağımsızlığını ve devrimini ezmek için saldıran müttefik ordusu kumandanı ABDlilerin takdirini kazanmak, böylelikle de memlekete döndüğünde general olma şansını yakalamak için istiyor Gümüş Yıldız madalyasını. Dürüstlüğü, gözüpekliği yanında iri cüssesine karşın incelikleriyle Nuri Pamir, günlüğüne, 25 Temmuz 1951 tarihinde Harp Okulu Alay Komutanlığı ndan ayrıldım notuyla başlıyor, 4 Haziran 1952 günü de son notunu düşüyor; ABDli generallerin Türk subayını takdir edişi üzerine. 5 Haziran günü da cephe teftişinde düşman top ateşinde ölüyor. 316 Gün Küçük Kartal ın Kore Günlüğü alt başlığıyla: Albay Nuri Pamir in Kore Savaşı günlüğü ve mektupları ndan oluşuyor. Özellikle Ankara daki eşe, sevgiliye yazılmış mektuplar, cephenin ön hattındaki, çok kanlı geçen bir savaşın içindeki askerin en insani duygularını yansıtması bakımından hüzünlü bir etkileyicilikte. Bayan Pamir in mektuplarında Kore üzerinden Japonya dan istenen Çin-Japon işi armağanlık eşyaların, incilerin, çay takımlarının vs. mektuplardaki ağırlığı, o yıllarda üst düzey bir subay ailesinin yaşama koşulları, özlemleri, özentileri açısından da ilgiye değer. LAS VEGAS ŞEHİTLERİ! Ancak Puna Pamir ile birlikte kitabı hazırlayan Erhan Çiftçi nin Kore Savaşı Hakkında başlıklı giriş yazısı hayret verici şekilde, bilgilendirmeye değil cahilleştirmeye yönelik, Soğuk Savaş ABD argümanlarının günümüze uyarlanmış bir hali. Her şeyden önce Kore ye asker gönderilmesinin TBMM kararı alınmaksızın, Demokrat Parti iktidarının keyfi politikalarının en acı verenlerinden biri olduğunu yazmak zorunda bir yüksek lisans öğrencisi. II. Dünya Savaşı sonrası SSCB nin Türkiye üzerine yoğunlaştırmaya başladığı tahakküm çabalarını bertaraf etme yolu olarak ve varsa eğer öyle bir tahakküm çabası, olmuşsa, bunun karşılığında Batı nın kucağına atlamanın propagandasının ve mazur gösterilişinin bu biçimde sözcüklere dökülmesinden en gericilerimiz bile 20 yıl önce vazgeçmişti. Erhan Çiftçi, Küçük ve Büyük Vegas adlarından ve de oldukça kayıp verilmesinden ötürü, tarihe kanlı Vegas Muharebeleri olarak geçmiş o çatışmalarda, Amerikalıların kumarhane ve batakhane kentinden adını almış bir savaşta Türk askerinin niçin şehit sayıldığını izah etmeli Kendine! Bir araştırmacı, üstelik Harp Akademileri Komutanlığı Stratejik Araştırmalar Enstitüsü nde, hele hele gerçeği tam 1950 lerin CIA ağzı anti komünizmi içinde Türk askerinin teçhizat açısından kendilerinden oldukça üstün durumda bulunan Çin askerlerine canları pahasına geçit vermediği hamaseti de gerçeğe ve dolayısıyla bilime aykırıdır. Öylesine ki, bu ifadesinden 20 sayfa sonra Puna Pamir babasının ağzından gerçeği yazarken Çiftçi yi de kötü biçimde açığa düşürmüş oluyor: Çinliler her yönden saldırıyordu; bazen toplarla, tüfeklerle, bazen ellerindeki kamalarla, kılıçlarla (s.32) ABD ve müttefik ordusunun donanımı, iaşesi, levazımatı, ateş gücü, cephanesi; hava, deniz destekleri, Kuzey Kore ve Çin Halk Cumhuriyeti gönüllü ordusuna göre tahayyül edemedikleri bir nitelik ve bollukta olduğu hem Albay Pamir in hem de konuya ilişkin diğer kaynakların ortak yargısıdır. Öylesine ki, bu durum askerimiz için pek acıklı bir gerçeklik halini alır, sonraki süreçte techizatı NATO ca sağlanacak ordunun o günlerde de silahı, topu ABD lilerce verilmekle kalmaz, albay rütbesindeki bir üst komutan günlüğüne ne acıdır ki şunları yazar: Üç kat çamaşırım var. İki katı Tokyo da Amerikalılardan aldığım 2 don, 2 fanila (s.45) İşte milli ordunun tarihsel kırılma noktası da, sadece ufkunu değil donunu bile Amerikalılardan tedarik ettiği anda başlamış olur. KIRILMA! Mustafa Kemal ve Voroşilov, 29 Ekim 1933 Kunuri Savaşları olarak adlandırılan 26 Kasım - 1 Aralık 1950 tarihleri arasındaki yeğin çatışmalarda Türk tugayı, BM Ordusu içinde asker sayısına oranla en çok kayba uğrayan birliktir. ABD askerleri kaçabilsin diye ardçı olarak harcanan Türk askerinin bu kırılma dan çok, asıl kırılış ı işte o Amerikan NATO donuna, fanilasına muhtaç olan kırılışıydı. O iç çamaşırları ile 2012 de Süleymaniye de özel kuvvetlere geçirilen çuval aynı iplikten dokunmuştu. Kore de, Amerikalı bir albay ayda 1400 dolar alırken bir Türk albayı 40 dolar, bir ABDli er 90 dolar alırken, Türk eri 5 dolar alıyordu (s.74, dipnot 40) Albay faslında 35, er faslında 18 kat değerliydi Amerikalılar işin ilginci, erlerimizi subaylardan daha değerli bulmuşlar!- ve bu TSK nın içine sinebiliyordu! Altını çizmeli yine, İstiklal Savaşı na daha Kuleli Lisesi öğrencisiyken katılmış, göğsü İstiklal Madalyalı albay Nuri Pamir, Amerika nın Sesi Radyosu na şu mesajı verirken artık geçmişini unutmuş, belleğini yitirmiştir: Bu kadar mukaddes ve ulvi gaye için çarpışıldığını şimdiye kadar tarih kaydetmemiştir. (s.125) Sonrasına şaşmamalı: Tugay Komutanı yeni gelen Amerikalı albaya iskemle verdi. Beni unuttu. (s.245) Unutanlar unutulur! Unutmayanlar, göğsünde o madalyayı taşıyanlar elbette vardı. O günlerde azınlığa düştüler ve muhtemelen tasfiye edildiler. 12 Mart ta ve 12 Eylül de bütün bir Harp Okulu dahil binlerce, binlerce tasfiye edildiler Rütbeleri söküldü, işkence gördüler, zulme uğradılar. Mustafa Kemal in askerleri, yegâne madalyaları İstiklal madalyası olanlar yine de tükenmiyordu. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı da bir dönüm noktasıydı. NATO ve ABD Türkiye ye silah ambargosu dahil her baskıyı uygularken, İnönü nün aslında 1964 te bir çaresizlik, bir eyvahı olarak ABD ye karşı yükselmiş yeni bir dünya kurulur, biz de o dünyada yer alırız sesi bir "Eyvah!"tı aslında. Çünkü, 1939 da Türkiye zaten o dünyaya aitti. Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyetin 10. yıl kutlamalarında Mareşal Voroşilov ile fotoğraf çektirmekten mutlu oluyordu. Taksim Cumhuriyet anıtına Sovyet askerlerinin heykellerini diktiriyordu: biri Voroşilov, diğeri Frunze... Amerikan generallerininkini değil! HHH Ergenekon, Balyoz, Casusluk süreçleri o kırılma günlerinin yadigarı, bir anlamda da kırılmanın kırılmasıydı. Her düzeyde TSK yeniden milli ordu olduğunu anımsama, yeniden İstiklal Savaşı anımsama ve algılama sürecine Yeni Dünya Düzeni ve projeleri sayesinde girmeğe, direnmeye, NATO konseptinden aykırı düşmeye başlamıştı ki Bu kez, kırılma değil ama kırım dı uygulanan... Artık genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları, ordu komutanlarından teğmenlere, astsubaylara uzanan bir kırım başlatılmıştı Bir kitap da emekli Hava Pilot Tümgeneral Yalçın Ergül den... Roman: General Soruyor Yalçın Ergül Paşa: Nasıl olabildi bütün bunlar? Olmuştu işte. Şu satırları çok önemli: Silah arkadaşlığı, kanat arkadaşlığı kavramlarının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladığım için yazdım. Vefa ve kadirşinaslık duygularının nasıl da korkuya yenildiğini gördüğüm için yazdım. Bu ülkenin güçlü bir Silahlı Kuvvetlere ihtiyacı olduğunu herkes benim satırlarımda bir kez daha anlasın diye yazdım. Asker gibi yazdım Şimdi her iki kitabın okumalarını birleştirebiliriz. Ey askerler, Albay Nuri Pamir i Kore de kim öldürdü? Albay Dursun Çiçek e kim ateş etti ve siz neden zındanlardasınız? "Kızıllar" pusu kurmadı size Siz Kore den beri müttefik pusularına düştünüz. Aydınlık Yayın Yönetmeni Haldun Çubukçu halduncubukcu@hotmail.com Yazıişleri Müdürü Damla Yazıcı damla.yazici@msn.com Sayfa Sekreteri Görsel Tasarım Alev Özgenç Hakan Uğurluay, Şener Soysal Sahibi Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. Genel Müdür Celal Demirel Yönetim Yeri İstiklal Cad. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0212 251 21 14 / 251 21 15 / 251 55 04 Faks: 0212 252 51 22 Genel Yayın Yönetmeni Mustafa İlker Yücel Sorumlu Müdür Murat Şimşek Tüzel Kişi Temsilcisi Metin Aktaş Reklam Servisi Reklam Grup Başkanı Duygu İlem duyguilem@aydinlikgazete.com Reklam Müdürü Kamile Karakadılar kamile@aydinlik.com.tr kitap@aydinlikgazete.com Baskı: Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. Tic. A.Ş Oruçreis Cad. Remzi Özkaya Sok. No:16 Bahçelievler / İstanbul Tel: 0212 655 44 34

4 YALÇIN ERGÜL ER OLAN GENERALİ N ROMANI Artık bunları neden yaptılar sorusundan kurtulun Dünyanın en güzide ordusunun en seçkin subaylarından olan savaş pilotlarına hakaret edildiği için yazdım. Atatürkçü olduğum için yazdım. Silahlı Kuvvetlerin sivil demokratik kontrolü ile güçsüz bırakılması arasındaki vahim uçurumu göremeyen sözde entelektüelleri uyandırmak için yazdım GENERAL Yalçın Ergül Ka Kitap 402 s. Silivri den bir çığlık daha yükseldi bugünlerde. Türk Hava Kuvvetleri Plan Prensipler Daire Başkanı yken 2009 yılında sahte dijital verilerle Balyoz tertibinden tutuklanan Emekli Hava Pilot Tümgeneral Yalçın Ergül Türk Ordusuna kurulmuş en büyük tezgahlardan birini öncesi ve sonrasıyla gözler önüne seren çarpıcı bir eser kaleme aldı: General Kitabın kapağında sana ne olup bittiğini anlatacağım, neyin neden olup bittiğini sen bulacaksın yazıyor. Sahiden de öyle oluyor, kitabı bitirdiğinizde artık kendinize bütün bunları bu masum insanlara neden yapıyorlar diye naif bir soru sormuyorsunuz. Her şeyin bir nedeni var. Bu olanların da! Yalçın Ergül ile yazışmalı olsa da, romanı General üzerine bir söyleşi yapmak istiyorduk, olamadı. Ama o, kendi kitabı üzerine yazdı. Paylaşıyoruz. Yalçın Ergül Yüksek irtifadan, ses hızıyla yazdım Türkiye nin bir büyük milli güvenlik meselesi var. Ben bunu yazdım. Dileyen herkesin, yalan yanlış bilgilerle ve de sahte kurgularla istediği her türlü hakareti Silahlı Kuvvetlere yapabilmesine itiraz ettiğim ve bu davranışın Türkiye de entelektüel gözükmenin en geçerli yolu sayılmasına tahammül edemediğim için bu romanı yazdım. Dünyanın en güzide ordusunun en seçkin subaylarından olan savaş pilotlarına hakaret edildiği için yazdım. Atatürkçü olduğum için yazdım. Silahlı Kuvvetlerin sivil demokratik kontrolü ile güçsüz bırakılması arasındaki vahim uçurumu göremeyen sözde entelektüelleri uyandırmak için yazdım. İftira ile komplo kurulmuş arkadaşlarımın görüşlerinden istifade ile yaşadıklarımızı hikâye ederek yazdım. Böylece öznellikten nesnelliğe daha da yaklaştım. Şimdiye kadar tutsak arkadaşlarım tarafından gerçekleşen olayları anlatan çok değerli eserler yazıldı. Merak ediliyordu, tutsak subayların iç dünyalarında neler yaşanıyordu; cevap vermeye çalıştım. Annelerimiz, babalarımız, çocuklarımız, kadınlarımız bu süreçte ne kadar üzüldüler; nasıl onurlu, mütevazı ve asil davrandılar, herkes anlasın diye yazdım. Onlara minnet duygularımızı vurgulamak için yazdım. Hainliğin boyutu o kadar büyüktü ki milletim bilsin diye yazdım. En kara günlerimizde arkamızda duran bir avuç mangal yürekliye hem özendiğim hem öykündüğüm hem de müteşekkir olduğumuzu ifade etmek için yazdım. Silah arkadaşlığı, kanat arkadaşlığı kavramlarının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladığım için yazdım. Vefa ve kadirşinaslık duygularının nasıl da korkuya yenildiğini gördüğüm için yazdım. Bu ülkenin güçlü bir Silahlı Kuvvetlere ihtiyacı olduğunu herkes benim satırlarımda bir kez daha anlasın diye yazdım. Asker gibi yazdım. Bulutlu göklerin, şimşeklerin içinden, azgın dalgaların köpükleri arasından, amansız sahra şartlarının ortasından yazdım. Asker olmanın zor sanat olduğunu göstermek için yazdım. Türk ordusunun üniformasının dünyanın en güzel üniforması olduğunu bildiğim için yazdım. Bu üniformayı dijital saçmalıklarla kirletmek isteyen ahlaksızlara karşı duruşumu göstermek için yazdım. Babalara yazdım, analara yazdım; ağlamasınlar gurur duysunlar diye yazdım. Hayatta en hakiki mürşidin bilim olduğuna inandığım için yazdım. Mürit olmayı seçerek bir mürşidin peşinde koşanlarla asla bir araya gelemediğim için balyoz davası tutsaklarından biri olduğumu çok iyi bildiğimden yazdım. Uçar gibi yazdım. Bazen yerden otuz metre yukarıda saatte sekizyüz kilometre süratle hedefine yaklaşan bir uçağın içinden boşalttım kelimelerimi; bazen yerden on kilometre yukarıda sesten iki kat hızlı uçarak sınırlarımıza yaklaşan düşman uçağının suratına füzemi çarpar gibi çarptım kelimelerimi sayfalara. Fakat heyhat! Bazen de büzülerek yazdım, sıkılarak yazdım. Yazdıklarımın yazılmasına sebep olan sorumlulara acırken ve yazdıklarımın olabildiğine yeniden hayret ederken kelimelerim yavaş yavaş ve içimi acıtarak döküldü kalemimden. Nasıl olabildi bütün bunlar? Olmuştu işte. Ben bir büyük devletin, bir büyük ordusunun, bir onurlu subayıydım. Bu davalar bizi uluslararası askeri ve diplomatik camiada bir küçük devlet, bir kabile durumuna düşürdü. Subaylık mesleğine koşan gençleri acaba sorusuyla baş başa bıraktı. Milletin ordusuna teveccühünü sorgulaması sorununa yol açtı. Bu acıyı gelecek nesiller yaşamasın istiyorum. Çocuklarımız ordusuyla ve devletiyle gurur duysunlar istiyorum. Balyoz denen bu süreçten bu büyük millet onurlu bir çıkış bulmalıdır. Bu arayışa katkı sunmak için yazdım. Yargıtay 9 Ekim 2013 tarihinde Balyoz Mahkemesinin kararlarını onayladığında Rütbelerini kaybettiler, artık er oldular, diyerek akıllarınca bizi aşağıladıklarını düşünenlere, bu milletin eri olmaktan gurur duyduğumu belirtmek üzere; aşağıdaki hikâyeyi aynı gün nasıl yazdıysam, okursanız mutlu olacağım General adlı muhabbetimi de öyle yazdım.

Er!.. apse düşeli bir yıl kadar olmuştu. Bir hırh sızlık olayına karışmış, çaldığı mallar paha etmese de bu iş ona pahalıya patlamış ve kendisini bu büyük hapishanede bulmuştu. Haftada on dakika annesiyle görüşmek için telefon açma hakkı veriliyordu. O bu hakkını her cumartesi günü kullanıyordu. İşte babasına çok benzettiği o adamı bir telefon görüşmesi dönüşü koridorda görmüştü. İnce, orta boyluydu. Beyaz sakalı, beyaz saçlarıyla bütünlük oluşturuyordu. Adımları dinçti ve yürürken etrafına bir enerji yayıyordu. Yanından geçerken sanki üzerine bir sıcak ışık düşmüştü çünkü yaşlı adam ona merhaba, nasılsınız demişti. Sesi o kadar dolgun ve saygı doluydu ki. Şaşırdı. Ben iyiyim amca sen nasılsın dedi ürkek bir ses tonuyla. Ertesi cumartesi onu daha uzunca bir zaman izledi. İnce hatlı beyaz saçlı ve sakallı adamın telefon görüşmesi esnasında zaman zaman yüzüne gülümseme yayılıyor zaman zaman da kahkahayla gülüyordu. Yaptığı telefon görüşmesinin onu çok mutlu ettiği belliydi. Babasının kahkahalarını hatırladı. O da aynı bu beyaz saçlı adam gibi gülerdi. Ertesi hafta telefon saatinde annesinin güzel sesini duyduğunda dünyalar onun olmuştu. Telefon görüşmesi süresi olan on dakika ne kadar çabuk geçiyor diye düşünüyordu dönüş yolunda. O anda yine babasını gördü; canım şu babasına çok benzeyen adamı. Yanından geçerken adam kendisine yine nasılsınız dedi. Birbirlerini kat ettikten sonra durdu geriye döndü ve adamı incelemeye başladı. Adam yine yüzü gülerek telefonda konuşmaya başladı. Gülerken etrafına bir sıcaklık da gönderiyordu ya da o öyle hissediyordu. Adam konuşmasını bitirdikten sonra yanında getirdiği bir kâğıda bazı şeyler yazdı. Kalemini yaka cebine koyarken göz göze geldiler. Adam gülümsedi. O da gülümseyerek karşılık verdi. İnfaz koruma memuru yana açılmış bir kol hareketiyle kendisini adamdan uzak tutmaya çalıştı. Hâlbuki izin olsa gidip babasının elini öpebilirdi; öylesine bir yakınlık hissetmişti bu karşılıklı gülümsemeden. Kim bu adam diye sordu yanındaki infaz koruma memuruna. Balyoz hükümlüsü dedi infaz koruma memuru. Koğuşuna döndükten sonra kendisinden yaşça büyük koğuş ağabeylerine nedir bu balyoz hükümlülüğü diye sordu. Koğuş abisi onlar darbeci dedi, darbe yapıp seni beni hapse atacaklardı, yakalandılar. Babam öyle bir şey yapmaz demek geldi içinden, ama sadece peki dedi. Daha sonra başka ağabeylere de sordu. Onlar da balyoz hükümlülerinin koca koca paşa olduklarını söylediler. Generalmiş bunlar, amiralmiş. Kendi menfaatleri için halkı hapse atacaklarmış ama kendileri hapse düşmüşler. Bir abi ise Yanılıyorsunuz hiçbir şey de bilmiyorsunuz sakat adalet onlara da bir kumpas kurdu ve onları da buraya tıktı. Bunu yapanlar da seni beni hiç düşünmeyen kendi egemenliklerini topluma giydirmeye çalışan yobazlar, dedi. Herkes bu abiye güldü. İçinden nedense bu son konuşan abiye inanmak geldi, babası haksızlığa uğramış gibi geldi ona. Suçlu ve haksız olan bir insan telefonda öyle gülerek rahat konuşamaz, koridorda öyle rahat yürüyemez diye düşündü. Suçsuz bir babaydı o. Bir sonraki hafta yanından geçerken bütün gücünü topladı ve Amca sizin rütbeniz nedir? diye sordu. Adam yanındaki infaz koruma memurunu elinin hafif bir hareketiyle durdurdu, kendisine yaklaştı ve başını sıvazlarken azametli duruşuyla Ben, dedi ER im. Benim rütbem budur. Şaşırmıştı. Dönerken infaz koruma memuruna o amca er mi diye sordu. Öğrendi ki Hava Pilot Tümgeneralmiş. Sevindi, haftaya fırsat bulursa kendisine savaş pilotu olmak nasıl bir şey diye soracaktı. Öyle ya babasına bu soruyu sorma hakkı yok muydu?

6 SEYYİT NEZİR seyyitnezir@yahoo.com Türkiye üzerinde gezdirilmiş gül kokusu Türkiye nin Üzerinde Gezdirilmiş Gül Kokusu Benjamin, Baudelaire i komün barikatlarının bozguncusu olarak tanımlıyordu. Cemal Süreya ise dizeleriyle Gezi Kuşağı nın barikatlarını kurdu. İsyanla bu dizelerin yansıttığı imge arasındaki örtüşme, bir rastlantının ürünü olamaz elbette Çizim: Köksal Çiftci BİR KIRLANGICIN DAHA VAR Cemal Süreya Hazırlayan: Elif Sorgun YKY, 92 s. Cemal Süreya, özellikle son yirmi yıldır, yazdığı her satırın etkisi halka halka büyüyen bir şairimiz. Aslında iki edebiyatçımızdan biri: Edebiyat ve yaşam üzerindeki ideolojik kuşatma çekildikçe alanları genişleyen Ahmet Hamdi Tanpınar ve Cemal Süreya, önceleri yapıtları için kusur olarak görüldüğü halde, bireyi düşünsel ve ruhsal derinliğiyle köklü bir tarihsel ve kültürel birikim içinde sergiliyor olmayı üstünlüğe dönüştürüp yaygın okur kitlesine ulaşmayı başardılar. Verdikleri düşünsel ya da sanatsal her türden ürünle, her biri kendi gökkuşağıyla yaşam ufkumuzu etkili biçimde açtı. Cemal Süreya, Soğuk Savaş ın ideolojik çatışmayı yaşamın omurgasına koyan söylemini ta ilk şiirlerinde kırmıştı; bu nedenle de adı sol edebiyatçıya çıkmış çevreleri bocalatmakla kalmayıp bir süre sonra tehdit olarak algılanmaya başlandı. Aragon u, Eluard ı, Neruda yı, Ritsos u komünist şairler olarak baş tacı edip evrensel kişilik olarak selamlayanlar, İkinci Yeni şiirini baştan sona olumsuzluyorlardı. İşin ilginç yanı, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan, Ülkü Tamer gibi şairlerin her biri şirinin özü bakımından olduğu kadar, toplumsal yönelim, ilişkiler ve düşünsel ürünler bakımından da yenilikçi çabalarını komünist aşısıyla pekiştiriyor, barbar aşısıyla tazeliyordu. Cemal Süreya, İkinci Yeni girişiminin öncülüğünü yalnızca şiiriyle sürdürmüyor, Papirüs dergisindeki başyazılarıyla ülkenin sol yaklaşımına yeni ilmekler veriyor, şiirin yerel ve evrensel bileşkesine açılan ve geniş bir toplumsal zeminde kozasını yeniden ören bir şiirin kuramsal uzanımlarını arıyordu. İşçi sınıfını, emeğin saflaşmasında komünist aydınların tutumunu, emperyalizmin dayattığı Soğuk Savaş söyleminin içinde kalarak otuz iki beyiti bir makamda icra eden kimi solcular, bu tutumu kaçış olarak niteledi, karşısında yer aldı. 1980 lerde kimi komünistler, sosyalist gerçekçiliğin dışında konumlanmayı seçerken (bkz: BerfinBahar, Mart 2014), yaklaşan postmodernizm tehlikesini duyumsayan bir tavrı dışa vurdular. Nitekim Cemal Süreya nın açtığı çığırda yeni konum arayışlarını Yenibütün bildirisiyle vurguladıklarında, onun Hepimiz Yenibütüncüyüz demesi, bir eklemlenme isteğinin en açık anlatımıydı. Gezi Kuşağı gökten mi indi? Gezi İsyanı, 27 Mayıs ı 28 Mayıs a bağlayan gece, polisin Gezi eylemcilerine kimyasal gaz kullandığı vahşice saldırıya karşı toplumsal refleks olarak görülemez yalnızca; ondan çok daha fazlasıydı: 60 yıllık bir ruh örgüsünün eyleme giydirilmesiydi. Bu birikimde öne çıkan renkleri İkinci Yeni gökkuşağı ve özellikle Cemal Süreya belirliyordu. İsyanı ve barikatları tanımlayan pankart onundu, otuz yıl önce hazırlamıştı: Ölüm geliyor aklıma birden ölüm Bir ağacın gövdesine sarılıyorum. Benjamin, Baudelaire i komün barikatlarının bozguncusu olarak tanımlıyordu. Cemal Süreya ise dizeleriyle Gezi Kuşağı nın barikatlarını kurdu. İsyanla bu dizelerin yansıttığı imge arasındaki örtüşme, bir rastlantının ürünü olamaz elbette. Çünkü şiirlerinin daha önceki basımlarını, Sevda Sözleri nin Can daki (1984-1994) basımlarını saymasak bile, YKY de (1995-2013 arasında yılda ortalama üç kez yayımlanarak) 53. basıma ulaşması, bu yapıtın Gezi Kuşağı için elkitabı niteliği kazandığının apaçık göstergesidir. Cemal Süreya, Gezi Kuşağı na ruhunu üfleyen şairdir. Direniş boyunca Gezi Kuşağı nın imge ve söz dünyasını esinlemiş, bireysel ve toplumsal ilişkiler diyalektiğinin aşktan doğaya bütün somutlanışlarının ironik anlatımına kan vermiştir. Üvercinka da söylediği gibi tıpkı: Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü. Bu ironi, yaşama alanlarında ve eylemde insana dayatılan cinsiyetçi kötü tutum ya da baskıların kitlesel karşı koyuşla etkisiz bırakılmasını da sergiler: Korkunç bir güzellik halkların havasında Birden ötesine geçiyoruz varmak istediğimizin Ayır ayırabilirsen, hangimiz kadın, hangimiz erkek Kışkırtıcı güncel olgularla halkın inanç ve duyguları arasındaki itişmenin alaysı ama şefkat dolu anlatımını sık sık yakalarız: En olmayacak günde geldin tazeledin ortalığı Alıp kaldırdın bu kutsal ekmeği kaldırdığın yerden Cemal Süreya da daha ilk şiirlerinden beri ölüm karşısında diyalektik bir yaklaşım belirgindir. Ölümden söz ederken, sözcüklerin korkulu bir durumdan çok, yaşama sevinci ve hüzün arasında mekik dokuyuşuna tanık oluruz; ölüm, bir yazgı olarak bile yaşama sevinci içinde anılır: Geceyse ay hemen tazeler minareleri Kur an sayfaları atılan sokaklardan Ölüm bir çeşit sevgiyle uçar Ölüm uçar çocuk yüzlere Onun şiirinde ölüm, Üstü Kalsın da da hüzünlü

7 Aydan Ay, Zuhal Tekkanat (Elif Sorgun) ile Cemal Süreya Derneği nde Bir Kırlangıcın Daha Var üzerine konuştu Sekizinci kırlangıç... n Elif Sorgun adınızı Cemal Süreya ile evliyken aldınız. Bizler biliyoruz ama bilmeyenler adına bir açıklama yapar mısınız? Elbette. 657 sayılı personel kanunu gereğince çalışıyordum. Ayrıca bazı Edebiyat dergilerinde şiir çalışmalarım yayınlanıyordu. Oradan telif aldığım için, iki yerden ücret almam yasakmış. Bu yüzden Cemal Süreya, haritadan Yozgat ın Sorgun ilçe adını alıp, Karacaoğlan dan İncecikten bir kar yağar / Tozar Elif, Elif diye şiirinden beslenerek takma adımı koymuştur. n Gerçek adınızsa Zuhal Tekkanat. İkiz kardeş gibiler... Zuhal Tekkanat, resmi görevlerde iş yapmaktadır. Gerek evde, gerek dışarıda... Elif Sorgun a gelince, gerçekten ikizim. O da Türk Edebiyatının şiir dalında yürümeye adamış kendini. Böylece iş bölümü yapmışlardır. n Başlıca hangi kitaplarınız oluştu. Şiir, düzenleme, antoloji... Anlatır mısınız? Şöyle. 1990 dan beri 7 şiir kitabım oldu. Bir de antoloji: Papirüs Şiirleri Antolojisi (Kültür Bakanlığı Y.). Düzenleme çalışmalarına gelince: Papirüs Dergilerinin başyazıları, Dostlarının Kaleminden Cemal Süreya vb. 6 kitap basıldı. Böylece 14 kitaba ulaştım. n Şimdi özel bir soru: Cemal Süreya nın Seçme Şiirler inden oluşan Bir Kırlangıcın Daha Var adlı kitabınız, YKY den çıktı. Hemen de çok ses getirdi. Örneğin Cumhuriyet, Radikal Kitap Eki sayfalarında göründü. Çok satan kitaplarda sıradaydı. Bu konuda neler söylemek istersiniz? Böyle bir düşüncem yoktu. Sevgili Leyla Şahin le Cemal Süreya üstüne kapsamlı bir çalışma sonucu ortaya çıktı. Toplu Şiirler ini edinemeyen genç okurlar için düşünmüştüm. n Seçkiye imrendim. Hatta bir toplantıda, Ahmet Saraçoğlu da bunu vurgulamıştı. Bir şey daha sormak istiyorum: Neden Bir Kırlangıcın Daha Var? Cemal Süreya 7 Kırlangıç üstüne yaşamını açıklamış bu şiirde, 7. Kırlangıç yoktu! Üzülerek söylemeliyim ki: Genç kuşaklar için kurduğumuz Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği nin yaşaması açısından kitaba Bir Kırlangıcın Daha Var adını koydum. Yani Cemal i 7. Kırlangıçta yaşatıyoruz. n Kitabınızda Cemal Süreya nın 89 şiiri bulunmaktadır. 89 şiir içinde size yazılanlar var mı, ya da siz mi özellikle koydunuz? Buna dikkat etmedim. Dikkatimi çeken Sevda Sözleri kitabını araştırdığımda bugüne değin çok okunarak eskitilmiş şiirler olmamasına dikkat ettim. Özellikle şair adını değil, şiir kimliğini savundum. İyi bir seçki olduğuna inanıyorum. Sonuçta bir insan, bir şair olarak yanlış yapmadığıma inanıyorum. n Kitabın önsözünde: Bir kırlangıcın daha var... dizesi bende hayata, umuda dair bir ifade taşımıştır daima. Adeta bir ölümsüzlük vurgusu... Cemal in o kırlangıcı hep duruyor, hep duracak demişsiniz... 8. Kırlangıç yok mu? Sadece söylemek istediğim, oğlumun babası Cemal Süreya nın şiirinde 6 kırlangıcı nasıl yaşadığı görünmekte. 7. Kırlangıç ise seçkilerden edindiğim kitap adını belirlemektedir. 8. Kırlangıç mı? Yeterince açık değil mi? O benim... Lokman şair senin hayatın Yedi kırlangıcın hayatı kadar Altısını ardı ardına yaşadın Bir kırlangıcın daha var. n Hakçası, Elif Sorgun a 8. Kırlangıç pek yakıştı. Bu söyleşi için, parmağınız acıdığı halde bana yardımcı oldunuz. Bu nedenle hem Cemal Süreya, hem Memo için size teşekkür ediyorum. Ben de çok çok teşekkür ediyorum. Okurlara sevgiler... bir istihzayla vurguladığı gibi, ödeşme ânıdır. İnsan; doğa ya da Tanrı karşısında, kendinden bıraktığı izlerle hep alacaklıdır, bahşişte bulunur. Bir Kırlangıcın Daha Var Şair, Kehanet 1985 te ömrü üstüne beklentisini cesaretle ve çok açık belirtir: yedi kırlangıç ömrü. Altısını tamamlamıştır, yedincisini bitiremeden ölür. Zuhal Tekkanat, şairin ikinci eşi, oğlu Memo nun da annesi. Aynı zamanda varislerinden. Yıllardır şairin yapıtlarının ve yazınsal terekesinin korunup yaygın okur kitlesine taşınması için yorulmaksızın uğraş veriyor. Gerek Cemal Süreya Kültür ve Sanat Derneği nin kurucu üyelerinden birisi olarak, gerekse yazı ve kitap çalışmalarıyla özverili çabalar örnekliyor. Geçtiğimiz eylül ayında, derneğin bir atılıma gereksinmesi olduğunu belirterek benden taşın altına elimi koymamı istedi. Derneği paranın tura yüzü olarak kullanıp yazı yüzünde küçük çıkar beklentileriyle işyerini kollayan birilerinin yol açtığı aşınmayı gidermek üzere zorlu bir savaşım gerekiyordu. Sonunda savaşımı özverili dernek üyelerinin daha etkin tutum ve destekleriyle başarıya taşıdık. Zuhal Tekkanat, işte bu yorucu günlerde elinde bir kitapla çıkageldi: Şairin şiirlerinden seçtikleriyle hazırladığı Bir Kırlangıcın Daha Var kitabı, daha önce Doğan Hızlan ın Üstü Kalsın adıyla okura sunduğu seçme şiirlerde yer alan pek çok şiire yer vermekle birlikte, yeterince üstünde durulmamış şiirlerine de dikkat çekmeyi amaçlıyor. Kitaba hızlıca göz atarken pek çok dize bana Gezi Kuşağı üstünde şairin duyarlık izlerini bir daha gözleme olanağı verdi. Şairlerin günahları Gezi Kuşağı üzerinde yani bu büyük toplumsal günahta başka şair ve yazarların hiç mi etkisi yoktur? Elbette Namık Kemal den Tanpınar a, Ahmet Haşim den Gonca Özmen e bütün şairlerin payı vardır. Söylüyor zaten Süreya: Ne günah işlediysek yarı yarıya İkinci Yeni nin her fırsatta zararından söz eden kimileri, şimdilerde Gezi Kuşağı yla derin ilişkisinin ipuçlarını yakaladıkça daha bir üstüne atlıyor, şiirlerini rastgele kullanıyor. Böylesi durumlar için okurların uyanıklığına elbette güvenmek gerekiyor. Unutmadan belirtelim: Geçtiğimiz aylarda #dirensanat başlığıyla Gezi Özel Sayısı veren Üçnokta dergisi, şimdi de sanatçı bildirilerinin altındaki imzaların ömrüne dair bir özel sayı hazırlıyor. Böyle bir sayının kapak başlığını bile kırk yıl önce koymuştur Cemal Süreya: Zamanaşımı süresi dolmadan tüyüp gider imzaları. Onun şiiri güncel hiçbir olguya değinmeksizin güncelliği yakalamayı, yaşamın her anında kendini güncellemeyi gerçekleştirir. Her şeyi okuruyla ve doğayla yarı yarıya bölüşür... Koskoca bir betondan ahıra döndürülmüş olan Türkiye nin üzerinde gezdirilmiş gül kokusu olarak Cemal Süreya şiirini en yoğun duyduğumuz günlerde Haziran Ayaklanması onun imgelerini yurt çapında yüklenip bu işlevi bütün bir yaşam düzeyinde gerçekleştirdi. Etkisi konik bir açılımla derinleşip yaygınlaşarak her gün daha bir artıyor...

8 ŞENOL ÇARIK senolcarik@gmail.com Şairlerine layık bir halkın yarattığı Türkiye lenen ağaç, dünden bugüne gelen ve yarına taşınan bir miras. Devrimdir bunun adı. Ve bu devrime mecburiyet günlerinde mutlaka okunması gereken kitapların listesini sunuyor okurlara Sadık Albayrak. İlk sırada Falih Rıfkı Atay ın "Zeytindağı" var. Trajedilerin sahnesi topraklarda savaşı anlama kılavuzudur adeta, savaşta aydın tavrına tanıklığın en yalın ifadesidir. Listenin ikinci sırasında Yakup Kadri Karaosmanoğlu nun "Ergenekon" isimli eseri bulunuyor. Sonra sırasıyla Yakup Kadri nin Atatürk kitabı, Reşat Nuri Güntekin in "Yeşil Gece"si, Çernişevski nin zindanda yazdığı adeta bir başucu kitabı olan "Nasıl Yapmalı" Okuyarak ayaklanma Fotoğraf: Alpay Tuğlu Hiçbir ilaç, hiçbir kür, yaratıcı bir inkılap heyecanı içinde yaşayan bir memleketin havası kadar insana sıhhat ve şifa veremez (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara romanından) FIRTINA İKLİMİNDE B. Sadık Albayrak Doğu Kitabevi 192 s. İnsan devrimsizleştirilmeye, atıl kalmaya mahkum edilebilir mi? Zemheri günleri bahara, yaza dönmez mi? Bu soruların ortasında buyurucuların devranında, yazgıları tersine çeviren yürekler şimdilerde bahar tazeliği taşımakta Toplumcu gerçekçi edebiyatın yüz aklarından Sadık Albayrak, ülkemiz tarihinin en fırtınalı günlerini, öncesiyle sonrasıyla, tanıklığıyla not düşüyor. Politikayla sanatı harmanladığı "Fırtına İkliminde" gelmekte olanı muştulayan, geleni sadece izlemekle kalmayıp yaşayan ve müdahale eden ve nihayetinde gelecek olan o en güzel günlere hazırlık yapan bir yazarla tanışıyor insan. Tabanındaki depremi duymuyor musun? Haziran ayaklanmasını, ya da gezi direnişini, öncesi ve sonrasıyla anlatıyor Albayrak kitabında. Fırtına yüklü bulutların getirdiği günleri daha bu bozkıra düşmezden önce de ekliyor satırlarına ve devrim arifesinde görünenler diyor bütün bunlara. Ereğli fırtınasının söylediği, Yeni Osmanlı hükümranlığının çatısını uçuran rüzgarlar Ulus ta yıkılan barikatlar ve yeniden doğan bir ulus Bayramlarını yeniden kurmak için direnen milyonlar Sloganın şiire, şiirin slogana dönüştüğü günlerde dillerde şiar olunan Yeminler edildi yıkılacak Silivri eşliğinde duvarları çatırdayan Silivri Cezaevi önünde yüzbinlerin direniş günlüğü Abideleşen Silivri direnişi nöbet çadırını Silivri Kongresi başlığı altında anlatıyor Albayrak ve ekliyor: Silivri çadırları bende Erzurum ve Sivas kongreleri benzeri bir tarihsel olay çağrışımı yaptı. Bu daha başlangıç Türkiye için yeni bir başlangıç olan 31 Mayıs ayaklanması günleri, direnişin içindeki bir edebiyatçının kaleminden aktarılıyor. Üç gündür artık yeni bir Türkiye de yaşıyoruz. Şairlerine layık bir halkın yarattığı Türkiye bu Nazım Hikmet in dizelerindeki gibi Bir şafak vakti karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini toprağa basıp doğrulanların türküsü çalınıyordu dört bir yanda Karanlığın sonu görünmüş ve birkaç gün sonra halk meydanları zaptetmişti. Dipten gelen bu dalgayı mahalle bakkalı da duyuyordu Gezi mayasının çalındığı ve tuttuğuna şahitlik eden objektifin sahibi Alpay Tuğlu nun kareleriyle renklenmiş Fırtınalı Günler... Her biri yaşananları belgelemiş. Taksim Komünü Açmaz açamaz deme Açacaktır o nar çiçeği bizim Bizim caddelerimizde Enver Gökçe Pek çoğumuz o günleri yaşadık. Unutulmaz günlerdi. Ütopyaların gerçeğe döndüğü, yeni insanın vücut bulduğu günlerdi. Albayrak, geleceğin şiirinin devrim olduğunu söylüyor. Bunu yeni bir Türkiye nin ilk adımı olarak gördüğünü dile getiriyor ve bir ağızdan hürlüğün havasını tutturuyor Devrimin cazibesi Haziran ın sıcak günlerinde tarihimizden gelen devrimci mirası da hatırlatıyor kitabında Sadık Albayrak. Jön Türkler e Mustafa Kemal e, geleneğe, köklere vurgu yapıyor. Dalına bağlı yaprak, kökünden bes- Sadık Albayrak yazılarında karşıdevrimin yıkıcılığından, gericiliğin ve yobazlığın yarattığı geriye dönüşün siyasal ve ekonomik-politik altyapısından söz ediyor. Geriye gidişatta cumhuriyete ve kurumlarına vurulan darbeler, akıl tutulmasına kapılanlar hem felsefi, hem sosyolojik hem de kültürel yanlarıyla, edebi bir dille aktarılıyor. Bütün örnekleriyle ve diyalektik bir bağla anlatılan olaylar örgüsü içerisinde sanki elinde bir meşaleyle geliyor yazar: Okumak! Tarihten örneklerle bunu okuyarak ayaklanma ve okuduğunu hayata geçirenler olarak formüle ediyor. Aydına, sanatçıya bir durum hatırlatmasında bulunuyor. Okuma yazmasız yazarları ironik bir dille silkelerken bir gerçeği söylüyor: Sanatçı bütün çocukların anasıdır ve ateş dağıtıcısıdır Fırtınadan önce Kitabın sunuş yazısında "Fırtına İkliminde"nin Mayıs tan önce hazırlandığını ve adı konduğunu belirtiyor Albayrak. Fırtına dan önceye yetişmedi. İyi de oldu, kurgusu değişti. Adını daha iyi anlatan parçalar eklendi, fırtınanın rüzgarını aldı Kitapta dikkat çeken bir bölüm ise şöyle: Yaşanan günleri mahalle bakkalına dahi soruyor Albayrak, ayaklanmayı nasıl gördüğünü anlatmasını istiyor. Ne olacak sorusuna bakkalın verdiği cevabı o bilindik söz ile birlikte aktarıyor, Gecenin en karanlık olduğu zaman, şafağın en karanlık olduğu andır. Gezi kitaplığına yeni bir kitap daha 2013 yazında hayatın kendisi başkaldırı ve direniş oldu. Kaldırımlar, duvarlar, telefon ekranları, mizah dergileri, ağaçların gövdeleri ayaklananların istek ve düşüncelerini aktarıyordu. Taksim deki kıvılcım büyüyor, ülkenin dört bir yanında alev alıyordu Çabuk unutmanın hakimiyetini çabuk öğrenme, toplumsal hayattan öğrenmenin aldığı günlerdi Aydınlık taki yazılarından da yakından tanıdığımız Sadık Albayrak, her geçen gün büyüyen Gezi kitaplığına Fırtına İkliminde isimli çalışmasıyla katıldı. Yalnızca basit bir günce şeklinde değil, öncesiyle sonrasıyla, bir bütün halinde dört mevsimi birden anlatıyor Albayrak. Alpay Tuğlu nun fotoğrafları yanında Karşıdevrime sanatla direniş yolunda Yalçın Çetin ve Dr. Halis Dokgöz ün karikatürlerinden de söz etmeden geçmeyelim

SAYIM ÇINAR sayimc@superonline.com 9 Aşk önyargılara direniyor tarihinde başlayıp haftalarca devam eden Gezi Parkı olayları esnasında başlayıp gelişen bir aşkı konu 31Mayıs alan #direnaşk yayımlandı. En başından itibaren Gezi Parkı direnişine katılmış olan yazar Ali Bolat ın olaylar sırasında şahit olduğu gerçeklerden yola çıkarak yazdığı roman, 35 yaşındaki içine kapanık bir kadın olan Aslı yla 23 yaşındaki Ufuk un aşkını anlatırken, bir yandan da yaşanan sürece içeriden bir bakış atıyor. Olgun bir kadınla genç bir adamın aşkına fon olan Gezi Parkı olayları, Aslı nın kendi içinde bir değişim başlatmasına neden oluyor. Ali Bolat la yeni kitabını Aydınlık Kitap için konuştuk. Ali Bolat n Öncelikle Ali Bolat kimdir? 1976 yılında Mersin de doğdum. Liseyi daydı. Siz neden roman yazmayı tercih ettiniz? bitirinceye kadar orada yaşadım. İstanbul Üniversitesi, İletişim Fakültesi, gazetecilik bölümünü kazanınca Aslında kendi hissettiğim heyecanı ve olaylar esnasında gördüğüm ve yaşadığım olayları en güzel bu İstanbul a geldim. Bir süre gazetecilik yaptım. 1999 yılında ilk kitabım Düş(le)mek yayımlandı ve o zaman- şekilde anlatabileceğimi düşündüm. İnceleme, araştırma ya da belgesel tarzı kitaplar olaya daha çok dışarıdan bakıyorlar. Ama sonuçta ben olayların içindan bu yana da yayınevi dünyasıyla iç içeyim. #direnaşk altıncı kitabım. deydim. n #direnaşk neyi anlatıyor? n Aslı nın yaşadığı bir değişimden bahsediyorsunuz. Gezi Parkı olayları sizin üzerinizde de izler bı- Gezi Parkı olaylarına tesadüfler sonucu dalan otuz beş yaşındaki içine kapanık Aslı nın olaylar sırasında şahit olduğu gençlikten aldığı ilham ve yirmi üç yaşındaki raktı mı? bir gence âşık olmasının cesaretiyle kendi kişisel Sadece benim değil, benim kuşağımdan pek çok devrimini gerçekleştirmesini anlatıyor. Yani her ne kadar Gezi Parkı olayları romanımın bir bölümünü kapki pek çok insan o tarihten sonra bir değişim yaşamaya kişinin üzerinde iz bıraktığına şahit oldum. Etrafımdalasa da, asıl anlatmak istediğim kendini mutsuz ve çaresi hisseden bir kadının hikâyesi. mandır tek bir satır bile yazmamıştım mesela. Ama başladı. Kendi adıma şunu söyleyebilirim: Uzun za- n Neden bir kadının gözünden anlatmayı seçtiniz? parkta gördüğüm gençlerin heyecanı, bir şeyleri başarabileceklerine olan inançları benim de durup düşünmeme neden oldu. Niye yazmıyorsun artık? dedim kendi kendime ve ortaya #direnaşk çıktı. Çünkü Gezi Parkı eylemleri daha çok kadınlarla simgeleşti benim gözümde. Hatırlarsanız Kırmızılı kadın, TOMA nın önünde kollarını iki yana açmış siyahlı kadın, sapanla taş atan teyze gibi pek çok kadın figürü erkek arasında aşkın sürdürebilmesi sizce mümkün n Peki, 35 yaşında bir kadınla 23 yaşında bir gördük. Aslı da bu kadınlarla kendini kıyaslıyor ve hayatına dair bir şeyler yapması gerektiğine karar veri- Şunu rahatlıkla söyleyebilirim sanırım. Aynı soru- mü? yor. Bu anlamda Aslı yı Türkiye nin cisimleşmiş bir hali yu bana Gezi Parkı olaylarından önce sorsaydınız büyük ihtimalle yanıtım hayır olurdu. Ancak şimdi hayata gibi de görebiliriz aslında. Gezi Parkı olaylarına kadar başına ne gelirse ses çıkarmayan o kadın, tıpkı Türkiye gibi bir değişim yaşıyor. olmasın ki? İki insan birbirini seviyorsa yaş farkı neden daha umutlu ve pozitif baktığımı söyleyebilirim. Neden n Bu durumda aşk nelere direniyor? engel olsun? Sonuçta önemli olan hissettikleri şeyin Aşk öncelikle önyargılara direniyor. Bir kere zaten gerçekliği olmalı. 35 yaşında bir kadınla 23 yaşında bir erkeğin aşk yaşamaları pek çok kişiye göre önyargı yaratacak bir du- geldi? Gezi Parkı yla birlikte bir roman yazmanız n Böyle bir roman yazma fikri nereden aklınıza rum. Kaldı ki Aslı da başlangıçta bu noktaya takılıp kalıyor. Kalbini kendisinden on iki yaş küçük birisine kapmanınız. neyin işareti? Öykü kitaplarınız var ama bu ilk rotırdığı için suçluluk duyuyor ama bir yandan da bunu Evet, bu ilk romanım. Gezi Parkı olaylarına ilk katıldığım gün çevremdeki gençlerden çok etkilendim. Kı- engellemeyi bir türlü başaramıyor. Sonra geçmişe direniyor aşk. Aslı nın geçmişinden atamadığı ve tüm ilişkilerini belirleyen, evliliğini bile bitirme noktasına geti- inanıyorlardı. Bu gençleri görmek benim içimde de bir pır kıpırlardı, cesurlardı, dünyayı değiştirebileceklerine ren travmatik olaylar var. şeyleri değiştirdi diyebilirim. İlk defa bir roman yazmam n Aslı yı gerçek bir karakter gibi anlatıyorsunuz? da bunun göstergesi aslında. Sanırım öykülerden Bu romanın ne kadarı gerçek? oluşan bir kitap yazmak yerine, baştan sona bu konuya Şöyle söyleyeyim, ben 31 Mayıs tarihinden itibaren odaklanan bir şey yazmak fikri daha cazipti benim için. sürekli eylemlere destek verdim. Gezi Parkı nın dağıtıldığı geceye kadar da neredeyse her gün parktaydım. manlar, LGBT gibi pek çok çeşitli gruplar vardı. Sizi n Gezi Parkı nda Çarşı, Antikapitalist Müslü- Orada olduğum sürede hem pek çok insan tanıdım, en çok hangileri etkiledi ve kendinizi yakın buldunuz? hem de pek çok hikâyeye şahit oldum. Dolayısıyla ismi Aslı olmasa da böyle biri olduğunu söyleyebilirim. Yani Açıkçası beni en çok etkileyen Çarşı Grubu ydu. Onları daha önce de takip ediyordum ve yaptıkları sos- bazı kısımları kurgu olsa da anlatılan aşk ve geçmişe yapılan yolculuk oldukça gerçek. Tabii bu arada Gezi yal projeleri destekliyordum. Bu olaylara bu kadar aktif olarak katılmaları aslında halkın Gezi Parkı na gir- Parkı olaylarına dair anlatılanlar da benim birebir şahit olduğum şeylerdi. mesini sağlayan en önemli etkendi. Çünkü Çarşı Grubu nu yanımızda hissetmek hem hepimizi heyecan- n Gezi Parkı yla ilgili çıkan kitapların çoğunluğu ya inceleme, ya araştırma ya da belgesel tarzınlandırdı, hem de cesaret vericiydi bizim için. Tabii Antikapitalist Müslümanlar ı, LGBT leri de göz ardı edemeyiz. LGBT ler çoğu insanı şaşırtacak bir cesaretle olayı sahiplendiler. LGBT bireylere önyargısı olan pek çok insan bu olaylardan sonra yanlış fikirlere sahip olduklarını kabullendi. Hatta LGBT bireylerin onur yürüyüşüne en büyük destek Gezi Parkı na katılanlardan geldi bu sene. Antikapitalist Müslümanlar da aslında farklı görünsek bile aynı fikir çevresinde buluşabileceğimizi ispatlayan en önemli etkendi. n Esasında aşka hasretiz. Hasret, nefret ve aşk yan yana. Sen en çok neyin eksikliğini hissettin de bu kitabı yazdın? Olaylara kadar süren bir ilişkim vardı. O süreçte ayrıldık. Bu beni elbette üzmüştür ama şimdi bakınca iyi ki o döneme denk geldi diyorum. Çünkü içimde bir şeyler yenilenmeye, değişmeye başlamıştı süreçle birlikte. Bir de Gezi Parkı olayları boyunca yaşanan acılardan dolayı kendi içimdeki duyguya yoğunlaşamadım. Benim sevgilimden ayrılmamın yaşananların yanında hiç önemi yoktu çünkü. Belki farkında olmadan özlem duygusunun da etkisi olmuştur içimde, bilemiyorum. Ama içimde nefret olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. n Aşk, evliliğin öldürdüğü, evlenmemenin sakat bıraktığı bir duygu olduğu zaman çok tehlikeli oluyor değil mi? Kesinlikle katılıyorum. Aşkı hep kuralları olan bir duygu olarak görüyoruz. Ne bileyim, sanki her aşk evliliğe doğru yol almalı diye düşünüyoruz ya da evlilikle sonuçlanmayan aşkların eksik olduğunu düşünüyoruz. Bu önyargılarla yaşadığımız için de tam olarak içimizdeki duygudan keyif almayı beceremiyoruz. Özgürce sevemiyoruz, sevişemiyoruz, toplumsal baskı olduğu kadar kendi içimizdeki baskılar da bizi engelliyor. Belki de aşkın öncelikle direnmesi gereken şey de kendi düşüncelerimiz ve öğretilmişliklerimizdir. n Çok aşk romanları da okumuşsunuzdur. #direnaşk da çok iddialı bir isim ve roman. Peki, siz gerçek aşkı buldunuz mu? Bu soruya cevap vermek çok zor aslında. Çünkü yaşadığımız her şeyin gerçek ve samimi olduğuna inanmak isteğiyle doluyuz. Dolayısıyla da her aşkımızda gerçek aşkı bulduğumuzu ve bu sefer sonsuza kadar süreceğini düşünmeye meyilliyiz. Ben de sanırım yaşadığım her aşkta aynı şeyi hissetmişimdir. Tabii ki bazı kişiler üzerinizde daha fazla iz bırakıyor ama bu onlara hissettiğiniz duygunun gerçek aşk olduğu anlamına gelebilir mi, bundan emin değilim. Fakat gün geçtikçe aşkı bulmanın daha da zorlaştığı bir gerçek. Çünkü iletişim çağında yaşıyoruz ve ne yazık ki her şey çok çabuk tüketiliyor. #DİRENAŞK Ali Bolat Yabancı Yayınları 408 s. Hatırlarsanız Kırmızılı kadın, TOMA nın önünde kollarını iki yana açmış siyahlı kadın, sapanla taş atan teyze gibi pek çok kadın figürü gördük. Aslı da bu kadınlarla kendini kıyaslıyor ve hayatına dair bir şeyler yapması gerektiğine karar veriyor. Bu anlamda Aslı Türkiye nin cisimleşmiş bir hali

10 BEYAZIT KAHRAMAN bilimtoplumu@gmail.com PALAVRANIN YENİDEN VE ÇOK DAHA BAŞARISIZ ÜRETİMİNDE EDEBİYAT YAPTIĞINI SANMAK Mihmandar ı kara cahil olanın O dönemin Bizans tarihçileri, Hz. Eyyûb un Bizans ı kuşatan Emevi ordusunda bulunduğundan hiç söz etmiyorlar. Emevi ordusu, Kadıköy de surlarla çevrili Kalkedon u bile alamamıştı. Osmanlı tarihini en iyi bilenlerden biri olan ünlü tarihçi Josepf von Hammer in Osmanlı Tarihi adlı kitabının 1. cildine bakılabilir. Avusturyalı tarihçi Paul Wittek de aynı görüşte MİHMANDAR İskender Pala Kapı Yayınları 400 s. İlk kez yayımlanan kitap kapaklarına 50.000, 100.000 gibi sayılar yazmak da etkili bir pazarlama yöntemi olsa gerek. Bir tür güç gösterisi, hatta böbürlenme Okurun ilgisini çekmeye de yarıyor. Kitabın kapağındaki sayıları görünce, bu kadar çok insan okuduğuna göre, bu kitabı ben de okumalıyım diye düşünenler olacaktır. Çoğunluğa dahil olmak ister insan. İskender Pala nın romanı Mihmandar ın kapağında da altı haneli sayılar görünce, okumak zorunda olduğumuz düşüncesine kapılabiliyoruz. Çok ikna edici, değil mi? Eğer gelmişse, kaç yaşında Konstantinopolis önündeydi Eyüp? Kitabın adının altında Bir Eyüp Sultan Romanı diye de açıklanmış zaten. Peygamberin mihmandarı Halid bin Zeyd Ebu Eyyub El Ensari yi bilmeyen var mıdır? Hz. Muhammed in Mekke den Yesrib e (Medine) göçü, Kusva adlı devesi Halid bin Zeyd in evinin önünde durduğu için o evde yedi ay boyunca konuk kalışı İmam Hatip Liselerindeki Siyer derslerinde ve bütün okullardaki din derslerinde hep anlatılan bir konudur. Eyyub, o evin çocuğudur. Babası Halid bin Zeyd, annesi Fatıma dır. Farsça bir sözcük olan mihman, konuk anlamına, yine Farsça dar eki ise sahip ve malik olan anlamına geliyor. Mihmandar; değerli konukları, resmi konukları ağırlamak, gezdirmek ve onlara kılavuzluk etmek gibi işlerle görevli olan, konuk kabul eden, konuk ağırlayan kimse anlamında kullanılıyor. Bu durumda mihmandar, evin sahibi olan baba mıdır, evin çocuğu mu? 622 yılında Ebu Eyyub un kaç yaşında olduğu bile tam olarak bilinmiyor. İskender Pala kitabında, Emevilerin 669 yılında Konstantinopolis i kuşattığında, Ebu Eyyub un 80 yaşını geçtiğini yazmış. Yaşını tam olarak vermiyor. Veremez zaten. Başka kaynaklarda da Eyüp Sultan ın öldüğünde 80 ila 90 yaş arasında olduğu bilgisi var. Öldüğünde en az 80 yaşında kabul etsek, 589 da doğmuş olması gerekir. 622 de Hz. Muhammed ile tanıştığında ise 33 yaşında Fakat İskender Pala nın anlatımında, babasının dizinde uyuyan bir çocuk Safsatadan laf kalabalıkları Dinsel konuları, menkıbeleri, Arapları, Arapçayı kullanmayı çok seviyor İskender Pala. Kitaplarının hemen hepsinin konusu dinsel. Mihmandar ın giriş bölümü de menkıbe adını taşıyor. Anlatılanların gerçekliği çok tartışılır. Yemen de Tübba Düru adında çok zengin bir melik yaşarmış. İsa Peygamber den 150 yahut 250 yıl kadar sonra hükümdar olmuş. (s.9) Yüz yıl kadar bir süre önemli bir belirsizlik değil mi? Dokuz bilge veziri varmış. İlk sekizinin adını, Arap abecesinin harflerini sırayla uygulayarak kendi koymuş. (Nasıl yani? Doğduklarında mı, onları vezir yaptığında mı?) Bu arada bir uyarıda bulunayım: İskender Pala nın roman diye yazdıklarını okurken böyle sorular takılırsa aklınıza, okuyamazsınız; bırakırsınız. Soru sormak yok. İnanacaksınız, o kadar. Arap abecesindeki tüm harfler ilk sekiz vezir için kullanılınca, dokuzuncu vezirinin adı Semul, aslında babasının da adıymış. Tübba Düru bir gün İsa dinini öğrenmek için vezirleriyle ve on iki bin askeriyle Kudüs e doğru yola çıkmış. Yolu üzerindeki Mekke ye uğramış. Kâbe yi tavaf ve ziyaret etmek istiyormuş. Mekke nin ileri gelenleri onları hoş karşılamamış, onlara iyi davranmamışlar. Aralarında çatışma çıkacakmış. Mekke yi talan etmeyi, hatta bazı Mekkelilerin başlarını kesmeyi düşünmüşler. Vezir Semul, Âhir Zaman Nebisinin doğma vaktinin yaklaştığını, Mekke halkı yok edilirse, büyük bir olasılıkla, onun atalarının da yok edilebileceğini, doğumunun geri kalma olasılığının söz konusu olabileceğini, bunun da Allahın gazabını üzerlerine çekeceğini söylemiş. Mekke den sonra Yesrib denen ve kötü kokan bir kasabada konaklamaları gerekmiş. Konacak bir menzil ararken nihayet o pis kokunun olmadığı bir yer bulmuşlar. Tübba Düru bu güzel kokunun sebebini sorunca bilge Semul, Kâbe de doğacağını söylediği peygamberin bir müddet sonra buraya geleceğinden, burada yaşayacağından, bu güzel kokulu küçük yere defnolunacağından; duydukları kokunun, belki de, ona ait olacağından söz etmiş. Ol Nebinin gelme zamanı yaklaşmaktadır demeyi de unutmamış. (s.11) Melik Tübba, anılan yere toy kurdurup şölenler düzenlemiş. Melikin emrindeki âlimler orada kalmak istemişler. Melik de âlimlerin kırkı için Yesrib'de birer ev yaptırmış, her birine birer cariye vererek birçok mal bağışlamış. İsrailiyat ile mübarekleştirmek Gelecek Nebi için de temeli taştan bir ev yaptırmış. O muhterem zât Mekke de peygamber olup da bu memlekete hicret buyurduğu vakit, bu hanede ikamet eylesin diye vasiyet etmiş. Pişmiş tuğlaya yazılmış bir tablet (mektup) bırakmış veziri Semul e; Beklenen o son peygamber benden sonra gelecek olursa, o muhterem zât namına sana bu mektubu veriyorum. Emanetimi, elden ele, babadan oğla teslim ederek bizzat eline ulaştırıncaya kadar devrettiresin. Mektubun üzerine de İbrani harfleriyle, Evvel ve âhir; her şey, her emir ve takdir Allah Taalâ nındır yazmış. Semul, melikin mektubunu bir sandıkçeye koyup mühürlemiş. Ta ki emanet sahibini bulunca açılsın. Semul ün yedi veya on iki göbek sonraki torunu Zeyd bu evde otururken adı güzel Muhammed doğmuş. Yirmi yıl sonra da Zeyd in bir oğlu olmuş, adını Halid koymuşlar. Halid, arkadaşı Revaha nın telkiniyle Müslümanlığa meyletmiş. Halid 22 yaşındayken evlenmiş ve bir oğlu doğunca, ona, çok tövbe edenlerden ve hastalanınca sabır gösterenlerden olsun diye, büyük dedesi Semul e imkân tanıyan Melik Tübba Düru nun lakabı Eyyub u ad diye koymuş. Ol sebepten Yesribliler (Medineliler) Halid e Ebû Eyyûb demişler. (s.12-13) İskender Pala bu rivayeti, 1882 de yazılmış Hikâye-i Ebû Eyyûb adlı kitaptan sadeleştirerek aldığını açıklıyor. Romanını da bu rivayetten hareketle kurgulamaya çalışmış. Kısacası, 668 de Halife Muaviye nin oğlu Yezid komutasındaki Emevi ordusuyla Bizans kuşatmasına katıldığı ve burada şehit olduğu rivayet edilen Eyyüp El Ensari nin soyunu Yemen e, vezir Semul e dayandırıyor. Yukarıdaki rivayetten hareketle hesaplayabilir misiniz peygamberimizin mihmandarı Hz. Eyyûb El Ensari nin doğduğu yılı? Yaklaşık olarak desem? İskender Pala, yaklaşık olarak hesaplamış galiba. Halife Muaviye nin isteği üzerine, Yezid komutasındaki seyyire birliğine katılıp Konstantinopolis e doğru yola çıkan sahabe Ebu Eyyûb El Ensari nin o yıllarda (668-669) seksenini devirdiğini yazmış. Seksenini devirmişti ve bütün dostları, bütün akranları, sohbet edeceği, hatıralarını söyleyeşeceği herkes Allah a yürümüştü. (s.156) Muaviye nin çağrısına uymaması, seyyire birliğine katılıp Konstantiniyye ye gitmemesi için evine gelip onu ikna etmeye çalışan oğlunun gözlemleri ise, yine İskender Pala nın kurgulamasına göre şöyledir: Dün kutlu Nebi nin yurduna, babamın sevdiği şehre, şehrimize, sılama geldiğimde, evimiz gibi babamı da biraz yaşlanmış, biraz daha bel vermiş buldum. (s. 151) O yıllarda ortalama insan ömrünün 40-50 yıl arasında olduğunu biliyoruz. Mesela, Muaviye nin oğlu halife I. Yezid 37 yaşında ölmüştür. Seksen yaşını geçmiş bir insanın at üstünde aylarca yolculuk yapamayacağını nasıl anlatsak acaba? Dünyaca ünlü tarihçiler anlatmışlar. O dönemin Bizans tarihçileri, Hz. Eyyûb un Bizans ı kuşatan Emevi ordusunda bulunduğundan hiç söz etmiyorlar. Emevi ordusu, Kadıköy de surlarla çevrili Kalkedon u bile alamamıştı. Osmanlı tarihini en iyi bilenlerden biri olan ünlü tarihçi Josepf von Hammer in Osmanlı Tarihi adlı kitabının 1. cildine bakılabilir. Avusturyalı tarihçi Paul Wittek de aynı görüşte. 780 yıl sonra bir mezar nasıl yanlış adreste bulunur? Peki, nasıl olup da Eyyûb El Ensari nin Konstantiniyye kuşatmasına katıldığı, şimdiki Eyüp semti yakınlarında şehit olduğu ve oraya defnedildiği rivayet ediliyor? Hz. Eyyûb un orduya katılıp kuşatmada bulunduğundan söz eden ilk kaynak, bu seferden yaklaşık olarak iki yüz yıl sonra İbn Sad tarafından yazılan Tabakat adlı kitaptır.

11 ELİF TEMEL Ülkeyi iftira atölyesine dönüştüren bir cadı avı Tarihçi Joseph von Hammer, Hz. Eyyub un mezarının İstanbul un fethi sırasında bulunmasının psikolojik bir gereksinimden doğduğunu Osmanlı Devleti Tarihi adlı kitabının birinci cildinde anlatmış. Psikolojik gereksinim vurgulamasının açıklamasını, tarihçilerin kutbu Prof. Dr. Halil İnalcık tan öğrenmeye çalışalım: Sultan II. Mehmet Konstantinopolis i kuşattığında dört düşman gemisi Haliç e gelerek Bizans a yardım getirmeyi başarmış. Bizans halkı surlara çıkıp Osmanlı ordusuna karşı sevinç gösterileri yapmış. Osmanlı ordusundaki askerler arasında bir umutsuzluk, yılgınlık belirmiş. Bazı askeri birlikler kuşatmayı bırakıp gitmeye başlamışlar. Fatih in şeyhi ve öğretmeni Akşemseddin bu çözülmeyi önlemek ve askerleri yeniden savaşa teşvik etmek için çare düşünmüş: Peygamberimizin sahabesi ve mihmandarı Hz. Eyyûb un mezarını bulmak Bunun için II. Mehmet den izin istemiş. Eskiden manastırların yer aldığı bugünkü Eyüp semtinde kazılar yapılmış. Toprak altında yazılı mermer parçaları bulunmuş. İşte Hz. Eyyûb un mezarı burası! diye orduya duyurulmuş. Askerlerin savaş isteği ve heyecanı yeniden doğmuş. (Tarihçilerin Kutbu, s. 431) Alman tarihçi Franz Babinger de Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı adlı yapıtında, Hz. Eyyûb un mezarının İstanbul un fethi sırasında birdenbire bulunuvermesinden Dinsel duyguları kamçılayan bu aldatmaca, hiçbir çağdaş kaynakta yer almaz diye yazmış. Babinger, Fatih in İslam ülkelerine gönderdiği fetihnamelerinde Hz. Eyyub dan hiç söz etmediğini de belirtiyor. Tarihimizde psikolojik savaş ı en iyi kullananlardan birinin de Akşemseddin olduğu açıkça anlaşılıyor. Hz. Eyyub un mezarı, ölümünden yaklaşık olarak 750 yıl sonra, 1453 te, Bizans azizlerinin mezarlarının bulunduğu Kozmodion adlı yörede, Akşemseddin in istihareye yatmasından sonra mucizevi bir şekilde bulunuveriyor. II. Mehmet, fetihten sonra bu yere cami ve türbe yaptırdı. Soru sorarsanız, aklınızı kullanırsanız okuyamazsınız İskender Pala nın kitaplarını. Ben, bu yazıyı yazmak için okumak zorunda kaldım. İnsanların soru sormasını engellemek için kutsal olayları, fizik ve biyoloji bilimlerine aykırı uydurmaları sadece gerici politikacılardan duymuyoruz artık. Bunu görev edinmiş 'edebiyatçı'lar da çıkıyor. İskender Pala nın kitaplarını okumada asıl zorluk, sizin kullandığınız Türkçeyi kullanamamasında. Bu ayrı bir yazı konusu ise de, Osmanlıca-Türkçe Sözlüğü kullanmadan okuyup anlayabileceğinizi hiç sanmıyorum. Yazar, okuruna Arapça öğretmeyi mi amaçlamış acaba? Bir vakıf üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı profesörü olarak görev yapan İskender Pala nın dil yanlışlarını, onun öğrencilerine ve meslektaşlarına bırakıyorum. MİT in hazırladığı bir bilgi notundan kurgulanan zekâ ürünü bir komplo Hemen ardından ülkeyi iftira atölyesine dönüştüren bir cadı avı Kıblelerin değişerek yüzlerin gizli karargâhlara çevrildiği, itirafçılardan oluşan gizli tanıkların başrolde yer aldığı bir senaryo Türkiye, 12 Haziran 2007 tarihinde, Ümraniye deki bir gecekonduda 27 adet el bombasının ele geçirildiği iddiası ile sarsıldı. Temmuz 2007 de ilk gözaltıların gerçekleşmesiyle iddiaların zemini daha da kuvvetlendirildi. Tuhaf olan ise, operasyonun hemen iki saat öncesinde bahsi geçen el bombalarının karakolda yan yana dizili halde fotoğraflanmış olmasıydı. Dava dosyalarında da yer alan kamera kayıtlarında polislerin kendi aralarında konuştukları tespit ediliyordu. Henüz adı bile konulmamış bir soruşturma hakkında Soruşturma Ergenekon olunca sinkaf ederim hâkimini de savcısını da diyen bir polis memurunun kayıtlara yansıyan sesi, henüz yolun başında olan Ergenekon soruşturmasının tüm itibarını yerle bir etmişti. Fakat insanlar korkuyor, Ergenekon kelimesini duydukları an mikrofonlardan uzaklaşıyorlardı. Her yeni güne Ergenekon da yeni dalga başlıklı haberler ile uyanıyordu Türkiye. Art arda gelen gözaltılarla aralarında siyasi parti liderinin de bulunduğu yazarlar, akademisyenler ve profesörler tutuklanıyordu. Korku imparatorluğu kurulmuştu bir kere Yaratılan Ergenekon ERGENEKON DAN BALYOZ A ASRIN İFTİRASI Cengiz Köylü Kaynak Yayınları 136 s. 10 Ocak 2009 tarihinde, yandaş basının Dokunulmaz albay üç yıl sonra hapiste manşetleriyle öğrendi tüm Türkiye Hava Kurmay Albay Cengiz Köylü nün ismini. Siyasi parti lideri, akademisyen ve gazetecilerin ardından ikinci Ergenekon davası kapsamında bir asker daha tutuklanmıştı. MİT in bizzat hazırlayıp 2005 te Genelkurmay a gönderdiği bir bilgi notuna istinaden Savcı Zekeriya Öz ün talimatları doğrultusunda yürütülen soruşturmada, iddia edilen İP/Karargâh Evleri nin askeri lideri olmakla itham ediliyordu Cengiz Köylü. Çok değil bir yıl sonra, Ergenekon örgütü savını güçlendirmek ve davanın itibarını kurtarmak adına, Ergenekon davası içinde güçlü bir askeri kanadın gerekliliğine ihtiyaç duyulduğu iddiaları atılmıştı ortaya. İddiaların yersiz olmadığı 20 Ocak 2010 tarihli Taraf gazetesinin Darbenin adı Balyoz! manşetiyle destekleniyordu bir anlamda. Cengiz Köylü, Hasdal Askeri Cezaevi nden getirildiği Beşiktaş Adliyesi nde, Balyoz davasına yönelik başlatılan soruşturma kapsamında ifadesinin alınmasının ardından sevk edildiği 13. Ağır Ceza Mahkemesi nce 1 Nisan 2010 tarihinde tutuklandı. Senelerce süren hukuk dışı yargılama ve sayısız duruşmanın ardından Ergenekon davasından hakkında 6 yıl 3 ay hapis cezası istenen Cengiz Köylü, Balyoz davasından 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Zoraki terörist rolü Beş yılı aşkın süredir tutuklu bulunan Hava Kurmay Albay Cengiz Köylü, Ergenekon dan Balyoz a Asrın İftirası adlı kitabında Bu kirli oyunda 'Zoraki Terörist' rolü verilen yüzlerce kişiden yalnızca biriyim diyerek söze başlıyor ve yukarıda özetlenen çelişkili süreci adım adım okuyucuyla paylaşıyor. Yazar, TSK da yapılanan fişleme çetesinin faaliyetlerini bizzat şahit olduğu olaylar üzerinden anlatıyor: ( ) Ali ile Kayseri de tanıştım. Benim sorumluluğumda olan bir birime, 15 Eylül 2008 tarihinde, personel astsubayı olarak atanmıştı. Atandığı yerin şube müdürü, tanıştırmak için Ali yi odama getirdi. Görünürde melek yüzlü, temiz bir çocuktu. Fethullah Gülen in Işık Evlerindeki ABİLERİ- NE aktarılan ve iftira atölyesinde işlenen bilgilerin ne tür meyveler verdiğini ise şöyle anlatıyor: ( ) Abiler içinde en zekisi olarak gördükleri ve en çok sözü geçen Yusuf Abi leri bir akşam evlerine geldiğinde, Ergenekon Örgütü nden bahseder. Yusuf Abi, büyük bir örgütü ortaya çıkardıklarını, toplumdaki bir sürü üst düzey kişiyi içeri aldıklarını, bunun iyi bir şey olduğunu, hatta Albay Cengiz Köylü ismini vurgulayarak benim de Ergenekon Örgütü üyesi olduğum için tutuklandığımı söyler. Cengiz Köylü tutuklandığı 10 Ocak 2009 tarihinden Balyoz davasında Yargıtay kararının açıklandığı 9 Ekim 2013 tarihine kadar geçen süreci, Ergenekon ve Balyoz davalarındaki kurgulama ve haksız yargılama safhalarını resmi belgelerle ve tüm ayrıntılarıyla deşifre ediyor. Kaynak Yayınları ndan çıkan kitapta yazar; H Bu komploların iftira çetesi ve onun üniformalı üyeleri tarafından nasıl kurgulandığını, H Her iki davadaki MİT, TSK ve Cumhuriyet Savcılığı ihmallerini, H Cemaat in yetiştirdiği ve TSK içindeki fişleme çetesinde aktif rol alan ABİ lerin suç dosyasını resmi belgelere dayanarak anlatmaktadır.

12 ROZERİN DOĞAN KAPAK 13 MİNE KIRIKKANAT, BİR HIRİSTİYANLIK MASALI NDA TARİHİN EN BÜYÜK SAHTEKÂRLIKLARINDAN BİRİNİ ANLATIYOR Bir büyük yalandan doğan karanlık iktidar: VATİKAN Papalık makamı ve devletin kurucu yasası, Vatikan ın gizli arşivlerinde Donatio Costantini başlığıyla yer alır. Büyük Konstantin in vasiyet belgesi dünya tarihinin en büyük sahtekârlığı niteliğinde. Aynı zamanda Avrupa yı Asya dan ayıran siyasal oluşumun temel yalanı. Mine Kırıkkanat, böyle bir vasiyetin olmadığını, bunun Papalık devletinin bir tezgahı olduğunu, dolayısıyla Papaların ruhani ve siyasal meşruiyetlerinin olmadığını söylüyor BİR HIRİSTİYAN MASALI Mine G. Kırıkkanat Kırmızı Kedi Yayınevi 188 s. Mine Kırıkkanat, son kitabı Bir Hıristiyanlık Masalı nda tarihin en büyük sahtekârlıklarından birini anlatıyor. Öyle bir sahtekârlık ki bu, tarihin akışını değiştirir. Avrupa yı Asya dan ayırır. Öyle bir sahtekârlık ki bu, Hıristiyan dinini böler. Öyle bir sahtekârlık ki bu, Papalığın merkezini Konstantinopolis ten alır, Vatikan a götürür ve tarihe Konstantin in Bağışı adıyla geçer. Söz konusu sahte belge, Batı Roma Kilisesi ne toplam altı maddede özetlenen bir sahte miras bırakır. Belge, İmparator Büyük Konstantin in Doğu Roma ya çekilme kararı ile Batı Roma yı Papa nın irade ve hükmüne bağlamasıyla biter. Kitabın en başında Kırıkkanat; İmametin muhalefetin ve İslami dogmaları eleştirmenin imkânsız hale geldiği 2014 yılında, ben de Papalık makamının kurucu yalanını ortaya döküyor, Katolik Kilisesi nin sahte dogmalarını hedef alıyorum diyor. Kırıkkanat la Bir Hıristiyanlık Masalı kitabını konuştuk. Hıristiyan âleminin önderliğini Papa ya veren ve tarihe Konstantin in Bağışı (Donatio Constantini) adıyla geçen belgenin içeriği nedir? Hıristiyanlık âlemi için ne ifade ediyor? Bu sahte belge, Roma Katolik Kilisesi nin kurucu yasası ve tarihte kurulan tüm Papalık devletlerinin, gelmiş geçmiş tüm papaların makam meşruiyetinin yegâne dayanağıdır. İstanbul un kurucusu ve Roma tarihinin ilk Hıristiyan İmparatoru Büyük Konstantin in vasiyeti olduğu iddia edilen bu belgenin içeriğinde, papalara, dolayısıyla Roma Kilisesi ne yeryüzündeki tüm kiliselerin üstünde hüküm ve temsiliyet yetkisi, yani Hıristiyan âleminin liderliği verilir. Bu liderliğin o zamanlar salt ruhani değil, devlet dahil tüm toplumsal yaşama dair olduğu düşünülürse, sahte vasiyet, papaları imparatorların, kralların üstünde hak ve söz sahibi yapar. Yetmez, tüm İtalya topraklarının egemenliğini, yani Roma mülkünü Papalık devletine bırakır bu vasiyet. Böyle bir belgeye neden ihtiyaç duyulmuş? Roma daki Papalık makamını, Yeni Roma olarak kurulan Konstantinopolis, yani İstanbul Fener Patrikhanesi nin üstüne çıkarmak, Hıristiyan âlemi liderliğini İstanbul dan Roma ya aktarmak için. Bu anlamda, Batı Avrupa ile Doğu Avrupa yı ayıran bir tarih gerçeğidir, bu sahte belge. Katolik mezhebini yaratan sahtekârlık Bu belgeyi tarihinin son iki bin yıldaki en büyük sahtekârlığı olarak nitelendiriliyorsunuz. Bu yalan belge Katolik mezhebi için ne ifade ediyor? Evet bu belge son iki bin yılın sahtekârlığı. Çünkü gerçekten 2014 yıllık miladi tarihin en büyük, en etkili sahtekârlığı bu. Sonuçları, tüm Hıristiyan kavimlerin kaderini ve dünyanın siyasal coğrafyasını değiştiriyor. Katolik mezhebi, zaten bu sahtekârlığın bir sonucu. Kurucu yasası bu sahte belge. Sahte vasiyetle edindikleri iktidar gücü Papaları nasıl etkiledi? Onları, devlet hükümdarlarının üstünde söz sahibi yaptı. Avrupa da Papaların onayı olmadan kuş uçamadı. Hele özgürlük güvercini, pozitif bilim, akılcılık, hiç mi hiç... Büyük Konstantin e atfedilen sahte vasiyet, papaları özel yaşamdan tüzel yaşama, her alanda otorite haline getirdi. Bu otorite elbette korkunç, küresel diyebileceğimiz bir diktatörlüğe dönüştü. Roma Kilisesi nin ve hükümdarı Papa nın otoritesini eleştiriye açmamak için ilan edilen dogmalara karşı gelenleri ve gözünün üstünde kaşın var diyen, hatta bazen sadece gülme günahı işleyen yüz binlerce insanı, Engizisyon ateşlerinde yaktılar. Ama öte yandan, Roma Katolik Kilisesi muktedirleri ve bazı papalar inanılmaz boyutlarda sefahat âlemlerinde yaşıyor, Avrupa da avar mirası Mine Kırıkkanat günah işledin diye öldürüp öldürttükleri insanların tamamından daha çok günah işliyorlardı. Sahtekârlığın böyle bir sonucu vardır: Makamını sahte bir belgeye dayandıranların iktidarı elbette dürüst ve ahlaklı olamaz. Bir Hıristiyan Masalı kitabında hikayesini anlattığınız, tarihin yönünü değiştiren bu belgenin sahte olduğu nasıl anlaşıldı? Sahte olduğunu ilk kim dillendirdi? Biliyorsunuz, o dönemde ateist kavramı yok ve zaten ateist düşünce belirtmeye kalkanlar, şeytan diye yakılarak öldürülüyordu. Herkes din- n Avrupa Birliği nin mucidi Şarlman diyorsunuz? Şarlman ın Konstantin in Bağışı belgesiyle ilgisi nedir? Şarlman, Avar Türklerini Avrupa dan silen, Fransızların atası Franklarla, Almanların atası Germenleri ve zaten bugünkü AB dediğimiz Avrupa yı tek bayrak altında toplayan ilk Avrupa hükümdarı. Babası Kısa Pepin le birlikte sahte vasiyeti kullanarak Papaların devlet kurmasını ve Avrupa Hıristiyanlığı nın Konstantinopolis in hükmünden ayrılmasını sağlayan ikinci Frank. Zaten Fransa, ta 800 lerden öteye tam da Kısa Pepin ve Şarlman ın bu hizmeti yüzünden Kilise nin Büyük Kızı sayılır. Papalık makamını yaratan ve koruyan muktedir güç, önce Frank, sonra Fransız krallarıdır. Zaten Müslümanlar Roma yı almadı, meğer orası Bizans mış yalanını da evrensel kılan, yine Fransız Kralı 14. Louis olmuştur n Avrupa da konuşulan ilk Asya dili hangisi? Neden bu dil? Avrupa da konuşulan ilk Asya dili, Türkçe. İlk Türk imparatorluğu, Avar imparatorluğu. En büyük hakanı da Bayan Kağan. Açık değil mi? Şarlman söküp atıyor Avarları Avrupa dan. Ancak Avarlar Türk tü falan diye övünecek bir durum yok. Çünkü Avarlar, tüm Türk boyları gibi askeri güce dayanarak devlet kurmayı başarıyorlar, ama bilgi biriktirmiyorlar. Yazılı kültüre geçmiyorlar, talana dayalı bir varlık sürdürüyorlar. Böyle olunca da bilgili olan geliyor, bilgi biriktirmeyeni zekayla yeniyor, biriktirdiği ganimeti de alıyor. dardı. Aşağı yukarı her on dindara da bir rahip düşüyordu. Sadece din adamları okuma yazma biliyordu, o da hepsi değil. Zaten kimsenin görmediği, varlığından söz edilerek etkisi yayılan vasiyetin sahte olduğunu da ilk kez, felsefe okuduğu için gözü açılan bir papaz, Arnoldo da Brescia 1140 yılında iddia eder. Bedelini de hayatıyla öder. Önce asılır, sonra cesedi yakılır. Kendisinden geriye hiçbir şey kalmasın diye, külleri Tiber nehrine atılır. Sahte vasiyetin üstünden, bu ilk kurbana kadar 400 yıl geçmişti... Sahteliğinin kanıtlanması için bir o kadar daha geçecekti. Tek tanrılı dinler duvardır Aradan bunca yıl geçmesine rağmen söz konusu belge neden hâlâ görmezden geliniyor? Çünkü Vatikan ın bu belgenin sahte olduğunu kabul ettiği andan itibaren, Papa nın o meşhuuur ve malum koltukta oturmaması gerekir bir. İkincisi; Hıristiyanlık dininin mezheplere ayrıldığı kanlı savaşların sorumluluğunu kabul etmesi gerekir. Üçüncüsü ve en önemlisi, Hıristiyan dininin ideolojik duvarından Roma Katolik Kilisesi nin -sahte- kurucu dogmasını çekerseniz, salt Katolik âleminin başı budanmaz, tüm mezheplerin, hatta tüm dinlerin diğer dogmalarını da sorgulamak gündeme gelir ki, bu da hepsi Yahudiliğin efsanelerinden yola çıkan, dogmatik mekanizması birbirine bağlı semavi dinlerin dünyevi otoritesini sarsar. Üç, tek tanrılı din, bir duvardır. Dogma dediğimiz doğruluğu tartışılmaz hakikat ler de bu duvarın tuğlaları. Herhangi birinin temelindeki tartışılmaz bir doğruyu, yalan diye çekerseniz, duvar yıkılır. Bu sahtekârlıktan büyük zararlar gören Ortodoks mezhebi başta, tüm Hıristiyan ve diğer dinlerden bilginlerin konu hakkında susmaları, mümin kitlelerin bu büyük sahtekârlığı öğrenmemesi için üstünü kapatıp tarihe gömmeleri; aslında aynı ekmek teknesinden beslenenlerin kol kırılır yen içinde dayanışmasıdır. Bu dayanışmaya, inanç işletmesinin ürettiği büyük rantı kaşıklamaya devam savaşı da diyebilirsiniz. Hıristiyanlık âleminin gözü İstanbul da Rozerin Doğan Umberto Eco da sahte vasiyetten söz eder Hıristiyanlık âleminin ilk travması Kudüs ü Selahaddin Eyyubi nin Müslüman ordularına kaptırmak oldu. İkinci travma ise başkent Konstantinopolis in kaybı diyorsunuz. Bu travmaları nasıl atlattılar? Ya da atlattılar mı? İsa nın doğduğu ve Hıristiyanlığın dünyaya yayıldığı en kutsal mekanını kaybetmenin travmasını, İsrail in Kudüs ü geri almasıyla bir ölçüde tamir ettiler. Yahudilik, ne de olsa Hıristiyanlığın babası, kutsal kitabı, İncil in bir parçası. Aynı ideolojinin, külntürün atası. Üstelik Kudüs ü, Yahudilere yaptıkları mezalimin bedeli olarak bırakmak, vicdanları açısından da rahatlatıcı. Ama Hıristiyanlığın ikinci kutsal mekanı, ilk emperyal başkenti, Konstantinopolis i yitirmenin travmasını atlatamadılar. Birinci Dünya Savaşı sonrası İstanbul un işgalini bir rövanş olarak yaşadılar ve zaten çığlık çığlığa, Konstantinopolis i geri aldık diye ilan ettiler. Ama Atatürk ün olağanüstü iradesiyle yönetilen Kurtuluş Savaşı, bu oyunu bozdu, rövanş suya düştü. Üzerinden kaç yüzyıl geçerse geçsin, Hıristiyanlık âlemi var oldukça, bir gözlerinin burada olduğuna, ilk fırsatta İstanbul u geri almaya kalkacaklarına kuşkunuz olmasın. Eğer böyle bir emel olmasaydı, Konstantinopolis in Roma İmparatorluğu nun başkenti olduğunu unutturmaya çalışırlar En popülerleri Dan Brown ın Da Vinci Şifresi olan birçok kurgu roman var dünya edebiyatında. Araştırdığınız bu sahte belgeden esinlenen var mı? Yoksa neden? İster inançlı olsun ister ateist, Yahudi Hıristiyan kültürden gelen birinin cesaret edemeyeceği bir konu bu. Katolik Kilisesi ni eleştirmekle yetinmiyor, Katolik mezhebine sen yoksun, meşruiyetin de yok diyor. Böylesine yerleşik bir inanç kurumunu, zalim diye eleştirebilirsiniz, ama Umberto Eco dahil, hiçbir Batılı meşruiyet ini sorgulayamaz. Zaten Umberto Eco, bir röportajında Büyük Konstantin in sahte vasiyetinden söz ediyor. Kiliseyi sahtekârlıkla suçluyor, ama kitap yazmamış. Böyle bir kitabı, ancak ters köşeden İslami kültürden gelen laik bir araştırmacı yazabilirdi. En başta, tarafsızlık açısından doğrusu buydu. Ben de bunu yapmaya çalıştım. mıydı? Hıristiyan Roma nın beşiğini, başkentini kaybettik dememek için adını Bizans a çevirirler miydi? Büyük Konstantin in Hıristiyanlık tarihindeki önemini gizlemeye çalışırlar mıydı? Konstantinopolis Ekümenik Patrikliği nin Müslüman Osmanlı nın eline düşmesi, Hıristiyanlığın Ortaçağ ın karanlığından kurtulup Rönesans ı başlattığını söylüyorsunuz Ben değil, Batı tarihi söylüyor. Ortaçağ ı bitiren pek çok tarihsel öğe var. Bunlardan biri de Konstantinopolis in Osmanlı tarafından fethi. Batı kültürünün zaten hayran olunacak üstünlüğü bu: Her yenilgiden bir kazanç damıtıyor, her düştüklerinde, yenilgiyi lehlerine çevirecek bir yenilik, bir ilerleyişle ayağa kalkıyorlar. Çünkü kafa yapıları, felsefe ve mantıkla oluşturulmuş zekaya dayalı. Fotoğraf: Deniz Toprak

14 İstanbul un işgalini bir rövanş olarak yaşadılar ve zaten çığlık çığlığa, Konstantinopolis i geri aldık diye ilan ettiler. Ama Atatürk ün olağanüstü iradesiyle yönetilen Kurtuluş Savaşı, bu oyunu bozdu, rövanş suya düştü. Üzerinden kaç yüzyıl geçerse geçsin, Hıristiyanlık âlemi var oldukça, bir gözlerinin burada olduğuna, ilk fırsatta İstanbul u geri almaya kalkacaklarına kuşkunuz olmasın Osmanlı İstanbul u alınca, buradan giden bilginler, zaten 1204 te Konstantinopolis in Haçlılar tarafından talanı sırasında götürülen bilgiye deneyimlerini katıp, ilgiyi arttırdılar ve Rönesans ın başlamasında kilometre taşı oldular, evet. Papa nın adamları tarafından 8. yüzyılda imal edilen bu sahte belge olmasaydı, Hıristiyanlığın merkezi bugünkü Vatikan da değil de bizim topraklarımızda olabilir miydi? Elbette. Hıristiyanlığın merkez makamı burasıydı. Konstantinopolis in yönderlik meşruiyetini çalıp, Vatikan a taşıdılar. Aynı coğrafyanın bizden önceki sahibi, Ortodoks Roma ya karşı kurulan bu komplonun, henüz final aşamasında olmadığını söylüyorsunuz? Tarihsel emeller, kinler, oluşumlar ne kadar bastırılırsa bastırılsın, bin yıl sonra bile geri gelir. Sırpların Boşnaklara yaptığı mezalim, bunun en son örneğidir. 1000 li yıllarda Boşnakları Bogomil diye yakan Sırplar, bu soykırımdan Osmanlı ya sığınıp Müslüman olarak kurtulan Boşnakları 1990 larda da Müslüman diye katletti. İstanbul ve Küçük Asya, daima savunulması gereken, sahibiyim diye yan gelip yatılamayacak kadar önemli bir kavşak. Daima yeni fetihlere açık ve yeni fatihlerin iştahını kabartacak bir ganimet. Osmanlı nın başına gelenler, Türkiye nin başına gelmez diye bir şey yok. Daha 90 yıl önce işgal edildi, zor kurtardık Dünyada, bölgede ve ülkede on yıl sonra ne olacağını kim bilebilir? Tarih bilmeden yazılamazdı Bugün siyaseten İsrail in arkasında durmak Batı için çok zor almasına rağmen, bu desteğin devam etmesini nasıl yorumluyorsunuz? Daha önce söylediğim gibi, Kudüs ün İncil de kayıtlı sahipleri Yahudilere geri dönmesi demek olan İsrail e destek, Hıristiyan Batı nın Yahudilere yaptıklarından getirdiği nedametin bedelidir. Tarih boyunca egemenler, dogmalarla inananların güvenini kötüye kullandı. Bu araştırmadan da anlıyoruz ki dogmalar, iktidarın araç ve gereçlerinden ibarettir. İnançsız muktedirler tarafından uydurulan bu büyük yalanı yazarken nasıl bir araştırma yaptınız? Tüm dinlerdeki tüm dogmalar, geopolitik tasarım ve iktidar araçlarından ibarettir. Yaptığım araştırmalar, tümüyle tarih belgelerine dayalı. Konu üzerinde pek çok belgesel çalışma var. Ancak hepsi belli bir ayrıntıya odaklı ve hiçbiri geopolitik bir bütünlükte ele almıyordu sözünü ettiğim sahtekârlığı. Ben bu araştırmaları topladım ve nedenlerle sonuçlar arasında bağlantı kurarak, siyasal coğrafyaya izdüşümünü oluşturdum. Elbette bir arka bahçem, ayrıntılarda kaybolmadan bütünü kavrayacak birikimim vardı, öyle herkesin işin içinden tarihi çok iyi bilmeden çıkabileceği bir iş değil, yoksa. Mucitler sacitleri parmağında oynattı Kitabı okurken bugün yaşadıklarımızı düşündüm Silivri de sahte belgelerle yatanları Yüzyıllar geçse de iktidar sahipleri kendilerini korumak için zalim olmaktan çekinmiyorlar. Ne dersiniz? Şöyle diyelim: Hak etmedikleri iktidar uğruna insanlıktan çıkmaya hazır olan zalim muhterisler, muktedir olmak için her türlü sahtekârlığı yapmaya daima hazırdırlar. Son olarak İstanbul için hâlâ komplo baki... komplocular pusuda mı? Elbette pusuda. İstanbul, 1123 yıl süreyle Hıristiyan Roma nın başkenti, egemenlik merkezi, Batı kültürünün kaynağıydı. İstanbul un Müslümanlar tarafından alınmasının üstünden henüz 561 yıl geçti. Türkler, Avrupa ile Asya nın bu en önemli kavşağını 562 yıl daha ellerinde tutabilecekler mi? Bu cehalet ve cehaletin yol açtığı yanlış kararlarla zayıflama devrine sokulan Türkiye Cumhuriyeti ne bakarak, soruya olumlu yanıt vermek güç. Unutulmamalıdır ki tarihi, yazılı kültüre dayalı, bilgi uygarlığı yazar. Neden Batı mucit, biz sacitiz? Bu kitap, mucitlerin sacitleri nasıl parmağında oynattığını göstermekte ve bunu gayet iyi anlayan Atatürk ün mucitlik yoluna girmesini sağladığı Türkiye nin giderek koyulaşan bu sacitlikle, egemenlik iddiasını da sürdüremeyeceğini işaret etmektedir. ELİF KORKUT elifkorkut@ymail.com Aşk mümkün müdür O zamanlar her şeyi zar zor tamamlayan mutlu bir adamken, şimdi her şeyi olan mutsuz bir adamım. BİR ZAMANLAR HER ŞEY MÜMKÜNDÜ Ozanser Uğurlu Postiga Yayınevi 262 s. Ekilendiğiniz bir şarkı aniden çıkınca ya da o şiirlerle karşılaştığınızda, o kitaptaki hikayede, birinin sözlerinde aklınıza gelen kişi-kişiler kimdir? Bu kişiler aşk diye tanımlanan şeyi yaşadığımız kişiler midir? Neden tüm kişiliğine karakterine ve kültürüne rağmen 14 Şubat a yaklaşıldığında dilimiz ne söylerse söylesin, aklımız birilerinin varlığını sorgular sinsi sinsi? Aşk ile ilgili söylenen her şeye kulak kabartmamız neden? Aşka dair Schopenhauer in Aşkın Metafiziği kitabında yazanlar mıdır esas olan? Cemal Süreya yı yabana atabilir miyiz? Aşkın gizemli tanımlarının yanında komplike ilişkiler, deneyimler ve her ne yaşanıyor ve söyleniyorsa ona dair; hepsini bir kenarı bıraktığımız bir an istiyorum şimdi. Çalışırken, başka bir şeyle ilgilendiğimiz o meşgul anlarımız gibi, buhranlardan uzak. Çünkü birazdan bahsedeceğim kitap tüm tanımlama ve yaşanmışlıkların karmaşasını elinin tersi ile iterek aşk ı, bir evlilik üzerinden, bir erkeğin gözüyle oldukça gerçekçi bir hikaye ve samimi bir dille bize kendini sunuyor. Okuması oldukça rahat bir kitap. Hikayeyi çözümleyebilmeniz için boş bir kafa, konsantrasyon, isimleri aklınızda tutma çabası, alt metin okuma gibi endişeleri taşımanıza gerek yok. Yakın bir arkadaşınız size evliliğini anlatıyor ve siz de hiç sıkılmadan dinliyormuşsunuz gibi bir his uyandırıyor yazar sizde. Bu da okuyana samimiyetin getirdiği bir rahatlama ve mutluluk getiriyor. Hikayedeki karakterler çoğu zaman, hayalimizde kanlı canlı canlandırabileceğimiz kadar bize yakın. Her kişiyi yaşamınızdaki bir dostunuza, arkadaşınıza, tanıdığınıza benzetmeniz; yerine koymanız çok olası. Karakterlerin yanında hikaye de oldukça tanıdık. Şişirilmiş dizilerdeki kadın-erkek klişelerini kesinlikle barındırmıyor. Erkeğin düşünce sistemi, aklınıza ilk olarak gelen birçok şeyden çok farklı olarak, sizi şaşırtacak bir samimiyette tanıtılıyor. Aile yaşantısının bireyler üzerindeki etkisi de aynı klişe düşünce sisteminden uzak anlatılmış. Örneğin yazarın etkileyici evlilik tasvirinde, ev içindeki rutinlerin sorgulanmasının yanında çoğu zaman susmayı tercih eden erkeklerin iç sesinde neler söylediklerini de duyabiliyoruz. Zamanla heyecanını kaybeden paylaşımlar arttıkça, ikili ilişkilerdeki kendiliğinden oluşan karşılıklı paylaşım ve dürüstlük eksikliğinin bu denli çaresiz ortaya çıkması da başarılı bir şekilde yansıtılmış. Aynı zamanda ilişkilerdeki terk edilme, aldatılma korkusunun yerini de görüyoruz. Alışkanlık haline gelmiş ilişkide aniden karşınıza hayatınızın aşkı dediğiniz eski sevgiliniz çıksa ne yaparsınız? O nu düşünmeyecek, hayal etmeyecek kadar, rutinleşmiş ilişkinize bağlı kalabilir misiniz? Bir şey öğretme endişesi taşımayan, ilişkileri kendi tanımış ve bize tanıtmaya çalışan bir yazarla karşı karşıya değiliz. Bize mutlu evliliğin sırları verilmiyor. Yakın bir arkadaşımızın bize anlattığı iç sesi gibi, anlaşılma kaygısı taşımayacak samimiyeti taşıyan, realist bir öykü bu. Dolayısıyla aşka dair düşündüğümüz tüm o karmaşık şeylerden bir an uzaklaşıp, işin gerçekten ne olduğuna bakarsak orada kendimizi bir kadına/erkeğe bir şeyler söylerken ve onunla bir şeyler yaparken bulacağız. Asıl sorun, onun dışında kalan anlar mıdır?

HALiT PAYZA 15 Düş gezginleri Düşler, uykunun derin uyku olarak adlandırılan REM evresinde görülen görsel, işitsel algı ve duygulardır. Yunan mitolojisinde Hypnos -uyku-; Nyx un -geceoğlu olan Morfeus ile girer. Morfin sözcüğü de Morfeus tan gelir. Morfeus un uçma ve aynı anda her yerde olabilme yetisi vardır. Morfeus, haşhaş çiçeği ile okşayarak, canlıların düş görmelerini sağlar. Rüyaları bilimsel olarak inceleyen bilim dalı oneiroloji dir. Düşbilime adını veren Oneiros tur. Uykubilimle ilk ilgilenen bilim adamı tıbbın babası olan İyonyalı Hipokrat tır. Düşler konusunda Hipokrat ın; Uyku Hali Vasıtasıyla İnsan Vücudundaki Hastalıkları Önceden Bilme adını taşıyan kitabı vardır. Kitap Hipokrat ın Sağlık Bilgisi Kitabı olarak da anılır. Hipokrat, düşlerin kimi sayrılıkların ön bilgileri olduğunu varsayar. Aristo da Rüyalar adlı bir kitap yazmak gereksinimini duyar. Antikitenin en ünlü oniromansı/ düş yorumcusu Efesli Artemidorus tur. Düş Nörofizyolojisi, düşlerin biyokimyasal, biyolojik ve anatomik işlevlerini içerir. Alfred Mauray, Düş Nörofizyolojisi nin öncüllerindendir. İlk kez, düşlerin sürekli ve periyodik olarak özel zamanlarda oluştuğunu, düş sırasındaki içsel ve dışsal uyarıların düşleri oluşturduğunu ortaya atmıştır. Göz uçlarında bulunan nöronlar uykumuz geldiğinde beyne sinyaller gönderirler. Bu iletilere; beyin, gözkapaklarımızı ağırlaştırarak yanıt verir. Düş görürken gözlerimiz sürekli devinim halindedir. REM aşamasında gözkapaklarının kapalı olduğu halde, devinimlerini, 1953 te, Eugene Aserinsky belirlemiştir. Aserinsky, bu görüsünü bir elektrookülogram aracılığıyla saptamıştır. Sigmund Freud, Düşlerin Yorumu nda ruhbilimsel araştırmaların, düşlerin, histerik korkuların, takıntı ve sanrıların bir değerler dizisi olarak kuramsal açıdan önemli olduğunu ileri sürer. Freud a göre, düş imgelerinin kökenlerinin açıklanmamış olması durumunda, fobilerin, takıntıların, sanrıların anlamlandırılması ve sağaltılması olası değildir. Düşler, uyanıklık aşamasında arka plana itilmiş, üstben ya da bilinç tarafından denetim altında tutulmuş düşünce ve duyguların, derin uyku aşamasında bilincin denetimini uyanık durumdakine oranla daha hoşgörülü davranması ile bilinçaltından kaçarak duyusallaşması ile oluşurlar. Düşlerde üstben tarafından baskı altına alınanlar istemler, dilekler, yaşanmışlıklar farklı sembollerle soyutlanırlar. Bir düş, parmaklıklar altındaki mahkûmun firar etmesi gibidir. Psikanalizde düşler, bilinçdışı süreçlerinin dışavurumudurlar. Düşler, psişik dengelerin bozulmasını ve bireyin sayrılanmasını engellememek için, bilinçdışına vuran bastırılmış ama silinmemiş kalıntılardır. Düşler için sağaltım nesneleri tanımı yapılabilir. Bilincimizce bastırılan ve bilince ulaşması engellenen istem ve dürtüler; bilincin denetiminden kurtularak, bilince ulaşmayı ve orada doyuma ulaşmayı amaçlar. Ulaşamazsa bastırılmış takıntılar, duygular psikolojik ya da fiziksel olarak başka tepkiler verilmesine neden olur. Freud, histeri krizleri geçirmekte olan pek çok hastasını hipnozla uyutarak, histeriye neden olan bastırılmış duyguları anımsatarak bilince taşıması ile histeri ya da felç halini sağaltmıştır. Callaway, düşlerin tetiklenmesinin gerekçesini beynin dimietiltriptamin salgılamasının bir sonucu olduğunu saptamıştır. Düş sırasında dışsal uyaranlar da düşün biçimlenmesinde etkin durumdadır. Bilinç, bu uyaranları algılamakta ancak uykunun bozulmaması için dışsal uyaranları da düş biçimine dönüştürmektedir. Düşler, ani şokların fantastik görüngülerle yumuşatılmasını sağlar. Bunun içindir ki Hartmann a göre düşler psikoterapi gibi bir işlev üstlenirler. Düşler aynı anda yaratıcı da olabilir. Voltaire in La Henriade, Edgar Allan Poe nun fantastik/gerilim/korku öyküleri varlıklarını yaratıcılarının düşlerine borçludurlar. Bu yapıtlar yaratıcı düşlere örnektirler. Her iki yazar da anılan kitapları düşlerine dayanarak yazmışlardır. Bakır levhalar üzerine yazılı metinleri, renkli resimlerle bezeme tekniği William Blake, düşünde gördüğü yitik kardeşinden öğrenmiştir. İyiyle kötünün bahçesinde Gülşah Elikbank da Uykusuzlar romanıyla, güneşten, ay ışığından, yağmurdan ve en çok da gökkuşağından beslenen düş gezginlerini anlatıyor. Uykusuz ların güç kaynağı gölgeleri. Düş gezginleri fantastik ölümsüzler. Dünyanın ekolojik dengesini altüst eden, yaşamın sonunu getirecek insanlardan hoşlanmıyor uykusuzlar. Gerekçeleri çok açık; insanlar doğanın dilini anlamıyorlar. Kitle imha silahlarıyla kendi ırklarını yok ediyorlar. Elikbank ın fantastik dünyasında yalnızca uykusuz lar yok. Kötü Enerji Kalkanları, Kehanet Avcıları, Succubuslar var. Amaçları, Yada Taşı ve Hakikat Taşı nı ele geçirerek, insan soyunu köleleştirmek. Kendisi de bir Succubus olan, Yasmin -Nina nın üvey annesi- evreni neden köleleştirmek istediklerini dünyanın fazlasıyla kalabalık olmasıyla açıklıyor. Üstelik insanlar kendi türlerini de sevmiyor. Açlık, sefalet umurlarında değil. Dünya nüfusunun yarısı ihtiyaçlarından fazlasını tüketiyor, diğer yarısının aç kalmasının gerekçesi de bu. Ne var ki dünya korunmasız değil. İnsanları seven ve onları kendi yazgılarıyla bırakmak isteyen düş gezginleri, gölgesizler, iyi uykusuz lar var. Her şey bir uykusuzun ölümlü bir kadına âşık olmasıyla başlıyor. 1946 da başlayan roman, günümüzde yarı insan yarı uykusuz olan bir başka kadınla devam ediyor. İnsan soyu kurtuluşunu Nina ya borçlanıyor. Uykusuzlar da tür içi olsun ya da olmasın iyilerle kötülerin savaşını içeriyor. Tırmanışa geçen fantastik yazın Uykusuzlar fantastik bir kurgu dünyada değil, bizim gezegenimizde geçiyor. Akıcı bir dille yazılmış olmasına karşı, kahramanlarının Nina, Pina, Med, Ares, Kemlin, Lusiyan, Mordos gibi Türkçe olmayan adlarla yazılması okurken düşündürdü. Bunun gerekçesi, fantastik romanın Türk yazınında yeterince yer almaması olabilir mi? Aslında bu tür kaygılara gerek yok. Son yıllarda dünya yazınında fantastik yazın hızla tırmanışa geçmiş durumda. Türk yazınında da bu tür eserlerin sayısı her geçen gün artıyor. Kitabevi raflarında önemlice bir yer buluyor. Fantastik yazın, konularına göre hem gerçekten kaçışı, hem de Uykusuzlar da olduğu gibi, fantastik öğeleri kullanmasına karşın gerçekliğe fantastik bakış açısıyla dönüşü simgeliyor. Bizim yazınımız fantastik yazına kapılarını hiç kapamadı. Hatta Doğu yazını fantasma ile gelişti. Destan, masal, mesnevi gibi sözlü ya da yazılı yazın örnekleri, bir tür olarak fantastik yazının ortaya çıkmasında önemlice yer tutar. Yaşanmış ya da yaşanabilecek olgular, olağanüstü abartılarla okura aktarılır. Ferhat, elindeki künk ile dağları deler, Binbirgece Masallarında insanlar uçan halılara binerler, sihirli lambalarla doğal olarak yapılamayacak pek çok olağanüstü işler yaparlar. Barış Müstecaplıoğlu nun dörtlemesi Perg Efsaneleri, bizde çağdaş fantastik romana öncülük eden ilk roman serisi olarak kabul edilebilir. İhsan Oktay Anar, Hasan Ali Toptaş, kitaplardaki dili kullanışları ve kurgu tekniklerine bakarak fantastik yazın içine yerleştirebilirler. Latin Büyülü gerçekçik i varsa, bizim de neden Türk Fantastik Yazınımız olmasın? Elikbank da Uykusuzlar dan önce yazdığı Siyah Nefes, Mavi Dağ, Kızıl Ölüm üçlemesi, Medusa nın Pusulası gibi kitaplarıyla bu türün iyi yazarlarından. Zaten kendisi de geleceğin, düş görenlerin ve o düşlerin dikenli yollarında yalınayak yürümeye yüreği yetenlerin olduğunu yazıyor. Edgar Allan Poe nun da dediği gibi Düş içinde düştür, tüm gördüğümüz. Ömrümüz! UYKUSUZLAR Gülşah Elikbank İthaki Yayınları, 197 s. Gülşah Elikbank Bizim yazınımız fantastik yazına kapılarını hiç kapamadı. Hatta Doğu yazını fantasma ile gelişti. Destan, masal, mesnevi gibi sözlü ya da yazılı yazın örnekleri, bir tür olarak fantastik yazının ortaya çıkmasında önemlice yer tutar

16 GÜL YILDIZ Önyargısız bir yargı ideali Yargı ile yürütme arasında bir süredir yaşanan çekişmenin faillerini sıralamaya gerek yok. Yargı erkinin ilk kurbanları ülkenin muhalefetiydi; yani içeridekiler. Şimdi bildiğimiz gibi yeni mağduru iktidar oldu TÜRKİYE DE YARGI YOKTUR Ortak yazarlı Tekin Yayınevi 224 s. Verilen tüm kararlarda aklın muhakeme yetisi, kendi düşünce sistemine; yani ideolojisine dayanır. Karşımızdakini suçlarken onun da bizi suçlaması, bu yüzden çok rastlanır bir durumdur. Toplumda da farklı fikirleri benimseyen ve birlikte yaşayan bir kalabalıktan söz ederiz. Aynı dili konuştukları için; birbirlerini anlama olasılıkları, farklı fikirlerine rağmen oldukça yüksektir. Demokrasi, bu farklı fikirlerin eşit temsil edilmesini amaçlar. Böylece neyin doğru neyin yanlış olduğuna hep birlikte karar verilmesini sağlayan yasalar hazırlanmış olur. Yargı ise bu yasalara bağlı kalarak, yasaları hazırlayanlar ile onu uygulayanların üstündedir ki biz buna hukuk devleti sistemi adını veriyoruz. Ancak, yargının elindeki bu güç, el altından yürütme organına karşı; hatta hukuk devleti sistemine karşı kullanılabilir hale geldi. Darbe, beklenildiği gibi sağdan geldi. Neyse ki halk, haklarını teslim etme niyetinde değil. Eğer ki halk, dini inanç özgürlüğünün biricik koruyucusu laiklikten vazgeçiyorsa; eğer ki halk, kendi egemenliği anlamına gelen demokrasi geleneğinden rahatsız; dini liderler arayışında ise; eğer ki halk, ifade özgürlüğüne gelen kısıtlamalara göz yumuyorsa; eğer ki bir kadın, onu diğerlerinden ayıran uygulamalara rıza gösteriyorsa o ülkede özgürlük ve eşitlik adına bir şeyler yolunda gitmiyor demektir Yaşanan yargı krizi de bunu gösteriyor. Peki, nasıl bir HSYK modeli olmalı? Özgürlüğün temel koşulu olan demokrasinin uygulanabilir olması için, farklı fikirlerin hakkıyla temsil edildiği bir yasama erki, yargılamayı belirlediği gibi HSYK üyelerini; yani yargının baş faillerini de belirleyebilir mi? Yargı erki aracılığıyla suçlu ilan edilmiş fikirlerin olduğu bir ortamda, özgür seçme ve seçilme hakkından bahsedilebilir mi? Bu yasama, meşru mudur? Yargı ile yürütme arasında bir süredir yaşanan çekişmenin faillerini sıralamaya gerek yok. Yargı erkinin ilk kurbanları ülkenin muhalefetiydi; yani içeridekiler. Şimdi bildiğimiz gibi yeni mağduru iktidar oldu. Tabii bu mağdur, kapandaki rüşvet peynirini alacak kadar saftı. Pek masum görünmüyor Öyle ki hukuk devletinin altına dinamit koyacak kadar cüretkar yasalar hazırladı. Yargıyı, iktidara; yani ülkenin bir kısmını temsil eden tek ideolojiye teslim etmenin, dikta rejimine neden olacağını da hangi ideolojiyi benimsemiş olursa olsun bütün hukukçular, bir süredir dile getiriyor. Zor bir açmaz Yasaklanan sözdür İşte bu tartışmalar sürerken beş yürekli hakim, kürsüye çıkıp karar vermekle yetinmemiş; hukuk sistemin nasıl daha iyi işleyebileceğini sorgulamış. Tekin Yayınevi nden çıkan "Türkiye de Yargı Yoktur" kitabı Türk hukuk tarihine tarafsız bir gözle ele alma kaygısıyla, İstiklal Mahkemeleri nden Ergenekon Mahkemeleri ne kadar Türkiye deki tarihsel hukuk sürecinde, iktidarın yargıyı muhalefete karşı bir silah olarak kullandığına işaret ediliyor. Ve kitapta, hakimlerin sık sık dile getirdikleri Ordu vesayetinin yerini günümüzde yargı vesayeti almıştır düşüncesi öne çıkıyor. Elbette, ordu diktasını, TSK dahil; ülkede kimse istemiyor. Aydınlara bu konuda önemli bir görev düşüyor. Peki, kazanılmış temel eşitlik hakları için mücadele veren tertemiz insanlar neredeler? Türkiye, adaletin en çok sorgulandığı bir dönemden geçiyor. Bu sorgulamayı hukukçuların gözünden görmek ve anlamak için kitap, genel okur kitlesi için yön gösterici nitelikte. Böyle bir durumda, hukuk devletinin kendisini tehdit etmediği sürece farklı ideolojilere tahammül edebilmesi için ifade özgürlüğü anayasayla temel bir hak olarak garanti altına alınmalı. Bunun yorumlanması da terör yasalarını kapsıyor ve ülkemizde bu yasa öyle yorumlanır ki daima muhalefet bir tehlike olmuştur. Bu konuda hemen herkes mütabık. Bireyin "düşüncesini şiddet kullanmadan ifade edebilme" hakkı elinden alındığı gibi, sadece aydınlara değil; elinde mesleği gereği silah tutanlara bile terörist suçlaması yöneltilmiştir. Günümüzde düşüncesini ifade eden aydınlar tutsak, aydınların düşüncesini özgürce ifade edebileceği bir rejimi savunan askerler tutsak Hakim Faruk Özsu, kitapta, ifade özgürlüğünü ideolojik açıdan ve hukuki boyutlarıyla irdelerken Fazıl Say örneğine değiniyor. Özsu, Yasaklanan sözdür diyerek, noktayı koyuyor. Koltuğun yarattığı iktidar Sözün yasak olduğu ülkelerde düşünce gelişemez, biliriz. Ülkede aydınlar gericilik derken, gericilik dedikleri için kendi özgürlüklerinin ellerinden alınmasını göze alırken işte bunu kastediyorlardı İnanç özgürlüğünü savunurken, kutsal değerlerin siyasette yani güç dengelerinde araç olarak kullanılmasına karşı çıkarken, bunu kastediyorlardı. İslam referanslarıyla bilinen bir iktidar varken Fazıl Say örneğinin yaşanması gayet doğal. Ancak Hakim Kemal Şahin, bu iktidar döneminde bile halen inanç özgürlüğü yargı tarafından korunmuyor savını sürdürüyor. Şahin, yargının, adalet kavramıyla çelişen dikta işlevini vurguluyor, dini ve etnik kimlikler ekseninde hakimlerin verdikleri kararların aynı olduğunu, haksızlığı sürdürdüğünü ileri sürüyor ki bu elbette tartışılır. Tartışılması da elbette önemlidir. Şahin, Türkiye de ideolojik açıdan farklı gruplar arasında erklerin el değiştirmesi olgusunun altını çiziyor. Zaten kitaptaki hakim görüş bu. Ancak nesnel değerlendirmeler bir yana, hukuk devletine yani rejimin esasına darbe vurarak iktidar yürütmek bir yana Mesela Hakim Muzaffer Şakar ın, günümüzde koltuğun yarattığı iktidar sarhoşluğuna benzer biçimde, karar verme mercilerinin kürsünün yarattığı sarhoşluğa kapılmış olmasına ihtimal vermek, haksız bir eleştiri olabilir. Kürsü nün zincirlerinden kurtulduğu önkabulüyle Şakar ın yargı ve ordu içindeki hiyerarşi eleştirisini farklı bir gözle yorumlamak gerekiyor. Bu noktada sadece şu soruyu sormak yeterli olabilir; hukukun dili neden sadeleştirilmemiş bir üst dil ayarında? Neden Ergenekon iddianamesinde defalarca tekrarlar yapılarak okunması ürkütücü büyük bir dosya yaratıldı? Hakimlere ayrım yapmamalarını öğütleyen Şakar, sosyolojik literatürde pek çok kere eleştirilere uğrayan ya-ya da mantığı temelinde konuşmaktan geri kalmamış. Neyse ki bu fikirleri savunan yargı mensuplarının gözü aydın, çünkü yeni HSYK yasasıyla, yargı içindeki hiyerarşi bir yana, yargıyı denetleyecek erk, iktidarlar olacak, yani tek ideoloji. Oysa kitapta farklı ideolojilerin temsil edildiği yasama erkinin seçtiği bir yüksek yargı kuruluşu idealine de vurgu yapılıyor. Demokrasi candır. Kitabın yazarları da Demokrat Yargı Derneği üyesi hukukçular Ve demokratik bir yargı için verdikleri katkı, sadece bu kitap özelinde bile oldukça değerli. Çünkü başlatılan bu tartışmalar, toplumları çözümlere yaklaştırır. Hakim Uğur Yiğit, bu çerçevede kitaba sağladığı katkıların yanında, hukukun somut değerlerini de tartışmaya açıyor. Yiğit, adliye saraylarının kent merkezinde yer almasının huzur ve adaleti mi yoksa çatışma ve suç unsurlarını mı akla getirdiğini toplumbilim temelinde şehir planlamacılık açısından analiz ediyor. Yiğit, ayrıca, yargı başkentinin eskiden Eskişehir olduğunu anımsatarak, erkler ayrılıgı zemininde Bursa önerisini getiriyor. Kitapta asıl vurgulanan mevzu ise hemen herkesin birleşebilecegi bir söylem- Yargı bağımsızlığı yargı varsa anlamlı

GÜNEŞ ÖZAYTEN GÖRSEL KiTAPLIK gunesozayten@gmail.com 17 Savaşın değiştirdiği hayatlar Türkçe adıyla Avcı, orijinal adıyla The Deer Hunter, toplumlarda siyasi, kapitalist emellere yönelik yaratılan savaş algısı nın, savaşın gerçekliğinden çok farklı olduğunu anlatan bir başyapıt. Avcı,sinema tarihinde, Lewis Milestone un, 1.Dünya Savaşında geçen Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok u, Oliver Stone un, Vietnam Savaşını anlatan Müfreze si, Francis Ford Coppola nın Kıyamet i, Stanley Kubrick in Full Metal Jacket ı ve Peter Weir ın Gelibolu su gibi, savaş karşıtı filmler deyince akla gelen ilk on film arasında yer alıyor.yönetmenliğini, çok az sayıda filme imza atmış olmasına rağmen, bu filmlerle çağdaş sinema tarihinde farklı bir yere sahip olan Amerikan Bağımsız Sinemasının önemli isimlerinden Michael Cimino nun yaptığı film, Amerikan orta sınıfına mensup, Rus asıllı 3 Amerikalı arkadaşın hikayesini konu ediyor. Pennyslyvania da Clairton isimli bir kasabada yaşayan Michael(Robert De Niro), Nick(Christopher Walken) ve Steve(John Savage), bir çelik dökümhanesinde işçi olarak çalışmaktadırlar. Hayatlarının baharında olan bu üç adam, Amerika ya karşı hissettikleri aidiyetin neticesinde Vietnam Savaşı na gitmek için gönüllü olarak orduya yazılırlar. Filmin başında bu üç arkadaşın yaşantılarına tanık olurken, ağırlıklı Rus asıllı orta sınıf Amerikalıların yaşadığı küçük bir kasabadaki yaşam tarzına da tanık oluruz. Burada sentez bir yaşam sürülmektedir; insanlar bir yandan Amerikan kimliğini yaşamaya çalışırken, bir yandan da kökenlerinden gelen gelenek ve göreneklerini, kapalı toplum yapısı içinde yaşamaya çalışırlar. Michael, Nick ve Steve, iş dışındaki zamanlarını arkadaşlarıyla geçirirler. Ayrıca Michael, beraber yaşadığı ev arkadaşı Nick in kız arkadaşına (Meryl Streep) içten içe sevdalıdır. Michael ın birde avcılık hobisi vardır. Zaman zaman arkadaşlarıyla birlikte ava çıkar. Savaşa gitmeden kısa bir süre önce Steve evlenir, dostları ve aileleri, onlara düğünle karışık bir uğurlama partisi düzenlerler. Vietnam Sendromu Vietnam a gittiklerinde ise, idealize ettikleri her şey ters yüz olur. Hiç tanımadıkları bir coğrafyada, anlamını bilmedikleri bir savaşın ortasında bulurlar kendilerini. Savaştan önce bilmedikleri şeylerdir bunlar. Filmin başında ilginç bir sahne vardır; Steve in düğününün yapıldığı mekana, yeşil bereli bir Vietnam gazisi gelir. Michael, Nick ve Steve, kayıtsızca bara doğru giden adamı görünce, ona içki ısmarlamak ve onunla sohbet etmek isterler. Yakında savaşa gidecekleri için heyecanlıdırlar. Gazi ise, onlara karşı kayıtsız kalır. Aynı durumu, Michael da savaştan döndükten sonra yaşayacaktır. Savaşta, bir çatışmada Vietnamlılara esir düşmüşler, zor şartlar altında kurtulmuşlar, bu sırada Nick, Vietnam da kaybolmuş, Steve ise nehrin üzerinde kendilerini almaya gelen askeri helikoptere binmeye çalışırken düşmüş ve iki bacağını birden kaybetmiştir. Arkadaşları arasında en güçlü karakter yapısına sahip olan Michael ise, Vietnam Sendromu nu yaşamakta ve yaşadığı tecrübelerin ruhunda açtığı yaralarla, savaştan önce kutsal bildiği tüm değerleri sorgulamaktadır. Vietnam Sendromu, ağır çatışma şartları altında bulunmuş olan askerlerin, evlerine döndüklerinde karşılaştıkları başta normal yaşama uyum sorunu olmak üzere, birçok problem yaşamalarına neden olan ağır bir depresyon durumudur. Savaş sosyal bir varlık olan insanoğlunun en karanlık yönüdür ve tarihçesi, en az insanlığın tarihçesi kadar eskidir. İlk başta iktidar için, taşla sopayla başlayan savaşlar, Makedonyalı Büyük İskender in döneminden itibaren, çoğunlukla emperyal, kapitalist amaçlarla yapılmaktadır. Bunun dışında tarihte din savaşları da(haçlı Seferleri gibi) yine önemli bir yer tutmaktadır. Zamanla, Ortaçağ, Rönesans, Reform, Sanayi Devrimi derken 20.yüzyıla gelindiğinde savaşlarda boyut değiştirmiştir. Kullanılan silahlar, çok daha gelişmiş, ancak acımasız teknolojilerden oluşurken, genel olarak savaşlarda, çok daha ağır kayıpların yaşandığı ve daha çok masumun öldüğü bir hale gelmişlerdir. Hiroşima ve Nagazaki de, ölmek demeyelim, atom bombasıyla anında yok olan, küle dönüşen, Vietnam da kimyasal silahlarla öldürülen, Irak ta misket bombalarıyla yok edilen milyonlarca insan bunlara örnektir. Hak olan tek savaş nedeni vardır, o da emperyal ya da kapitalist güçlere, odaklara karşı yürütülen vatan savunmasıdır. Özgürlük ve demokrasi havariliği! 20. yüzyılın en büyük kapitalist gücü, ABD idi. Zira böyle olabilmek için, kültürel emperyalizmin her çeşidini ve bunun işe yaramadığı yerlerde de savaşı kullandılar. 1930 larda ABD, Büyük Ekonomik Buhranı yaşamaktaydı. 1939 da Japonların Pearl Harbour saldırısı, ABD ye içinde bulunduğu ekonomik krizi atlatmak ve Dünya politikasında söz sahibi bir güç olabilmesi için aradığı fırsatı, altın tepsiyle sunmuş oluyordu. 6 yıllık savaşın sonucunda, artık çift kutuplu yeni bir dünya söz konusuydu ve Soğuk Savaş adı verilen yeni bir döneme giriliyordu. ABD, kendine uygun söylevi yaratmış ve kendini özgürlüklerin ve demokrasinin savunucusu olarak lanse etmişti. Hem kendi toplumunda, hem de dünyada, 2.Dünya Savaşı ndan kalma korkuları bu sefer, komünizme karşı kullanıyordu. Dış dünyaya söylevi, özgürlük ve demokrasi havariliği idi. Michael, Nick ve Steve gibi orta sınıf Amerikalılara ise, vatana karşı yönelebilecek her türlü tehdit için, sınırları ötesinde yürüttüğü savaşların, kahramanca ve meşru olduğunu söylüyordu. Ancak 1968 yılına gelindiğinde, tüm dünyadaki sosyal hareketlilik, savaş karşıtı söylemlerin ve hareketlerin artmasına neden olmuştu. Bunda, Amerika nın Vietnam da yaşamış olduğu büyük mağlubiyet de bir nedendi. Avcı, bütün bunların bilinciyle değerlendirilmesi gereken bir film. Avcı her ne kadar Amerikan kimliği, kahramanlık gibi şeyleri sorguluyor olsa da, ucu açık bir finalle sona eriyor. Michael, savaş sırasında kaybettiği Nick i bulmak için, yeniden Vietnam a döner. Artık Amerikalılar geri çekilmekte, Saygon boşaltılmaktadır. Michael, arkadaşını mafyanın eline düşmüş bir şekilde bulur. Travmanın etkisinden kurtulamayan Nick, iddialı bir Rus ruleti oyuncusu olmuştur. Michael, onu kurtarabilmek için Nick e meydan okumak zorunda kalır, fakat Nick, arkadaşının gözü önünde ölür. Daha önce söz verdiği üzere, Michael arkadaşının cenazesini, memleketine getirir. Cenazeye katılanlar, cenazenin ardından kahvaltı yapmak üzere bir eve gelirler. Michael, Nick in sevgilisi, Steve ve karısı, arkadaşları vs Bir süre sonra hep bir ağızdan God Bless America (Tanrı, Amerika yı Korusun) yı söylemeye başlarlar ve film bu şekilde sona erer. Bu finalden, orta sınıfa mensup Amerikalıların, her şeye rağmen kendi idealize ettikleri değerlere sımsıkı sarılmaya devam edecekleri gibi bir anlam çıkarılabilir. Vietnam Savaşı ndan yaklaşık 10 yıl sonra çekilen film için, başrol oyuncusu Robert De Niro, Kariyerim boyunca, beni fiziksel olarak en çok yıpratan film budur diyecektir. En başarılı performanslarından birini sergileyen De Niro ya, filmde yine oldukça başarılı bir performansla Christopher Walken, Meryl Streep, John Savage ve John Gazale eşlik ediyor. Film, 1979 senesinde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Christopher Walken) En İyi Kurgu, En İyi Müzik Oscarlarının da sahibidir. Bu 2,5 saatlik savaş karşıtı epik, görsel kitaplığınızda mutlaka bulunmalı. AVCI Yönetmen: Michael Cimino, Oyuncular: Robert De Niro, Christopher Walken. Tiglon, 175 Dakika 1978 ABD Steve in düğününün yapıldığı mekana, yeşil bereli bir Vietnam gazisi gelir. Michael, Nick ve Steve, kayıtsızca bara doğru giden adamı görünce, ona içki ısmarlamak ve onunla sohbet etmek isterler. Yakında savaşa gidecekleri için heyecanlıdırlar. Gazi ise, onlara karşı kayıtsız kalır

18 Yeni çıkanlar Empati Çağı Frans De Waal, Akılçelen Kitaplar, 384 s. Frans de Waal, Empati Çağı nda daha barışçıl ve anlayışlı bir toplumun temelinde empati duygusunun yattığını savunuyor. Waal a göre yaşadığımız çağ, rekabete dayalı bencillik duygusunun yerine işbirliği ve dayanışmaya dayalı empatinin egemenliği altında geçecek bir dönem olacak. Empati Çağı, yaşadığı çağın sorunları üzerinde kafa yoran, barışçıl ve daha anlayışlı bir toplum için çaba gösteren insanların önünde yeni ufukların açılmasını sağlıyor. Sultanlar ve Cellatlar Rıza Zelyut, Bilgi Yayınevi, 256 s. Selim Han ı boğup öldürenler, onun koruduğu Şehzade Mustafa nın cellatlaşan ağaları idi. Harem deki dairesinde Padişah Mustafa nın kaydını gören cellatları ise küçük kardeşi Mahmut yollayacaktı. Harem den Tuna boylarına kadar uzanan Osmanlı coğrafyasının gizli tarihi, keskin gözlemlerle ve tarihsel gerçeklere uygun biçimde, Esirciler Hanı nın devamı olan bu romanda Yasaklı Apartman Hüzün Yücel, Sokak Kitapları Yayınları, 270 s. Galatasaray da İngiliz konsolosluğundaki patlama, çevre binaların yıkımı ve kaybedilen canlarla birlikte kan gölüne dönen o sokakta şahit olduğu hayatın gerçeliği, Füsun un da hayatında yeni adımlar ve kesin kararlar vermesine vesile olmuştu. Patlamanın ardından Füsun da büyük bir cesaretle yeni evine taşınır. Taşınmasıyla birlikte apartmanda her an patlamaya hazır müthiş olayların ve insanlık dışı gelişmelerin içinde bulur kendini. Hodri Meydan James F Fixx, Çev: Selma Koçak, Doruk Yayınları, 176 s. Çok mu zekisiniz? Süperzeka mısınız yoksa? İşte bu kitap, bu soruların yanıtını verecektir size. En azından egonuzu şişirecek, zihin açıcı bir keyifle zaman geçirtecek -ya da tam tersine, sizi çılgına çevirecek... İlk bakışta bulmacaların çözümü yokmuş gibi gelebilir; ancak ısrar ve küçük bir yaratıcılık, sizi şaşırtıcı bir mutlu sona vardıracaktır. Hadi, açın kaleminizin ucunu ve korkmadan deneyin kendinizi! Görelim bakalım ne kadar üstatsınız! Ejderha Elfleri Kısım 1 Bernhard Hennen, Çev: Yonca Kocadağ, Epsilon Yayınları, 578 s. Karanlık kehanetler bildiren görüntüler yüzünden kadim ejderhalar ve Alp topraklarının hükümdarları, kurtuluşları için seçilmiş olanları, yani Ejderha Elfleri ni görevlendirdiler. Hem de içlerinden birinin kendilerine ihanet edeceğini bile bile. Nandalee oku fırlatır fırlatmaz ne büyük bir hata işlediğini anladı. Trol avlamak zaten keyifli bir iş değildi ancak dişi elf bu avında trol tahtının varisini öldüreceğini hiç tahmin etmemişti. Ruh Seçen Shauna Singh Baldwin, Çeviri : Nil Bosna, Kafka, 652 s. Zengin bir imge dünyası, doğru ve yanlış yönleriyle unutulmayacak karakterler, önemli ahlaki sorular ve ağ gibi örülmüş sürükleyici bir öykü. Tarihin güçlerine bağlı erkek egemen bir toplumun sert gerçeklerini cesurca ortaya dökmekten kaçınmayan Baldwin in romanındaki canlı ve aydınlatıcı ayrıntılar bizi dinin, kültürün ve geçen yüzyılın son dönemindeki Hindistan ın çok katmanlı dünyasına çekiyor. Ruh Seçen, okuyucuyu özenle hayal edilmiş bir dünyaya götürüyor. k Kule Machiavelli Birey Nedir? Duvar O.ç. Kuşlar Meclisi William Golding, Çev: E.Efe Çakmak, İş Bankası Kültür Yayınları, 242 s. William Golding, ortaçağ dünyasına götürüyor. Başrahip Jocelin, sağlam temellerinden yoksun olan Meryem Ana Katedral Kilisesi nin tepesine dev bir kule dikmeye karar vermiştir. Roger Mason, karısı Rachel, kuleyi tamamlamak için gece gündüz çalışan işçiler, olup biteni hayretler içinde seyreden rahipler, katedralin temizlik işlerine bakan topal Pangall ve başrahibin bile kayıtsız kalamayacağı güzellikte bir kadın Goody Pangall, sonucu merakla beklemektedirler. Joseph Markulin, Remzi Kitabevi, 656 s. Roman, İtalyan kent devletlerinin birbiriyle çatışma ve rekabet içinde olduğu Ortaçağ da, savaş ve uzlaşmanın, kahramanlık ve dönekliğin, vefasızlık ve ihanetin kol gezdiği kaos ortamında geçiyor... Floransa nın ünlü Medicileri, her türlü alçaklıkla hatta ensestle bile suçlanan İspanyol asıllı Papa Borgia ailesi, Leonardo da Vinci ve Michelangelo gibi büyük sanat ustaları, yakılarak ölüme mahkûm edilen din adamı Girolamo Savonarola, bir macera romanı akıcılığıyla bir araya geliyor. Cem Eroğul, Yordam Kitap, 400 s. Marksizm ya da özdekçi tarih görüşü, bir buçuk yüzyılı aşkın bir süre içinde, toplum bilimlerine çok önemli katkılarda bulunmuştur. Bu katkılar bugün de sürüyor. Buna karşılık, toplum bilimlerine katkılarıyla karşılaştırıldığında, Marksizmin birey bilimlerine katkısı son derece cılız kalmıştır. Bu kitap, işte görece boş olan bu alanda bir söz söyleme denemesidir. Bilim Türkçe yapılacaksa, kullanılan dilin de buna uygun olması gerekir. İşte bu gerekçeyle bu kitap, arı bir Türkçeyle yazılmaya çalışılmıştır. Mustafa Angın, Yolda Kitap, 690 s. Duvar; inançtan ateizme, bilimden felsefeye, estetikten popülere, kaderden kapitalizme, emekten sömürüye bütün bir hayatı sözden afişler e taşıyan bir roman... Duvar; birbiriyle çarpılıp çoğalan, kimi zaman farkına bile varılmadan ömür tüketilen duvarlarla örülü bir evrene açılan, temel kurgusunu sorgulamadan, hesaplaşmadan alan, zaman ı yok olarak değerlendiren, bir çağ ötesini aktarma iddiasıyla yazılan bir anlatı... Buket Konur, Minval Yayınları, 152 s. Sonbahar yaprakları beni etkilemedi hiç, barlarda aşkından ölmedim o kadının. Olmak istediğim adamı oynadım hep ama asla olamadım. Çalma rüyaların kuytularında kaybettim çocukluğumu. Pompalı tüfekle herkesi vurabilecek kadar nefret doluyken nasıl sevebilirdim seni; sevmedim. En çok kendimi sevmedim. Rüzgâra inanıp rotamı değiştirdim. Ağzımı küfürle doldurup boşaldığım sonsuzluğa benden hiçbir şey gönderemedim. Peter Sis, Çev: Nazmi Ağıl, Alef Yayınevi, 160 s. Çağımızın en büyük illüstratörü olarak gösterilen Peter Sís ten kadim bir masal. M Ferideddin Attar ın Mantıku t-tayr ından yola çıkılarak yazılmış ve çizilmiş bir Simurg hikâyesi. Kral Simurg u aramak üzere yola çıkan, yedi vadiyi aşıp Kafdağına ulaşan kuşlar... Hiç eskimeyen ve eskimeyecek olan bu hikâyeyi bu kez uluslararası ün sahibi illüstratör, yazar ve film yapımcısı Peter Sís, resimleriyle ve şiirsel metniyle anlatıyor.

Yeni çıkanlar 19 Küçük Amerika 1 - Başkan Çetin Yiğenoğlu, Karahan Kitabevi, 460 s. Bu kitap, Küçük Amerika üst başlığıyla yapılan üç dosyalık çalışmanın ilki Çukurova Üçlemesi adlı çalışma tamamlandığında, Adana ya da Çukurova ya değin birçok şey yine eksik kalacak, ama en azından bir tartışma ortamı yaratacak, bir fikir verecek... Kuşkusuz, bu ilk çalışma sosyolojik, ekonomik, tarihsel alanda başlı başına Adana incelemesi olmadığı gibi bir portreden, yaşamöyküsünden ibaret de değil Feyzi Tuna - Her Film Bir İmtihandı Dilara Balcı, Agora Kitaplığı, 304 s. Yeşilçam ın zanaatçı yönetmenlerinden Feyzi Tuna, bu kitabında kendisinin Yeşilçam la imtihanını okurlarla paylaşıyor. Kendisiyle gerçekleştirilen keyifli sohbetlerle hayatına, hatıralarına ve sinemacı kimliğine dair ipuçları sunuyor. Türkiye sinema endüstrisinin katı kurallarını gözler önüne sererken, Yeşilçam ın renkli dünyasına, setlerde yaşanan traji-komik ve starların hayatlarının perde arkasına da değinmeden geçmiyor. Minima Poetika Ersun Çıplak, Dedalus Kitap, 205 s. Hem editör hem şair hem de sıkı bir eleştirmen olarak 2000 sonrası şiirin her aşamasına tanıklık eden Ersun Çıplak, içerden eleştiren,aynı zamanda izlenimcilikten de kendisini koruyabilen, şiir dışı saiklere itibar etmeyen müstesna bir isim. Tanıklık ettiği dönemde söz alacak kadar titiz ve donanımlı. Çoğunluğu karayazıedebiyat ta yayımlanan yazılardan oluşan Minima Poetika, günümüz şiirini içerden gören, içerden eleştiren fakat yüksek sesle ifade eden bir kitap olmuş bu nedenle. Salkım Söğütün Türküsü Evin İlyasoğlu, Pan Yayıncılık, 544 s. Bu kitapta yerli sanatçılar kadar yabancı sanatçılar, tarihin derinindeki anıtsal portreler kadar çiçeği burnundakiler, bugünkü ünlülerin ilk gençlik anıları rengarenk bir yelpaze oluşturuyor. Kimi düşünürün ve müzikçinin kendi çağını değerlendirmesi de kitaba tarihsel boyut katıyor. Bu seçkinin önemli bir işlevi yeni yetişen müzik yazarlarına söyleşi yapma tekniği kadar müziği geniş kitleye sevdirmek için ipuçları sunmasıdır. Don Quijote nin Üçüncü Cildi Ferhat Uludere, Yitik Ülke Yayınları, 126 s. Aziz Okuyucu!.. Cervantes in de dediği gibi insan zihninin yaratabileceği en eşsiz kitaplardan biri olan Don Quijote nin Üçüncü Cildi ; Seyyid Hâmid Badincani nin yeni bulunmuş elyazmalarından oluşuyor. Seyyid Hâmid Badincani, Don Quijote nin Üçüncü Cildi nde edebiyat tarihini alt üst edecek gerçekleri yazıyor. Ve Seyyid Hâmid Badincani bununla da kalmıyor; Godot nun kim olduğunu açıklıyor! Kaputt Curzio Malaparte, Çev: Neyyire Gül Işık, Can Yayınları, 600 s. Yalnızca cephelerdeki değil, cephe gerisindeki vahşeti de cümleleriyle okurun beynine kazıyan Malaparte, sayfalar boyunca bombardımanların altında, karla kaplı ormanların derinliklerinde, Nazi liderleriyle yapılan yemekli partilerde dolaşıyor. Kaputt un okura ulaşabilmesinin ilginç bir öyküsü var; bu yolculuk boyunca Malaparte nin elyazmalarını paltosunun astarına dikili olarak taşıması. Tıpkı okurun bu kitabın ruhunu yüreğine dikili olarak taşıyacağı gibi... Tarkovski Slavoj Zizek, Encore Yayınları, 120 s. Zizek için Tarkovski yi ilginç kılan onun filmlerindeki özgün biçimdir. Tarkovski maddi unsurları zamanın kendisi olarak kullanır ama aniden en içsel alana ilişkin olan zamanın melankolikliğini, belirsizliğini bize hissettirir. Zizek e göre Tarkovski de gerçekliğin tam da maddi dokusunun dağılmasıyla ruhani bir derinliğe ulaşılır. Tarkovski, kendimizi maddi gerçekliğin üstüne yükselterek ulaştığımız standart ruhani motiflerin ötesine, daha derin, daha önemli deneyimlere sürükler bizi. Nizamülmülk ün Öldürülüşü Ahmet Yıldız, Kaynak Yayınları, 168 s. Enver Paşa nın ölüm anından Nesturilerin Asya maceralarına, Hazar Kağanının toplantı salonundan yazar Muzaffer Buyrukçu nun son nefesini verdiği ana, Papa Urbanus un Haçlı Seferleri ni başlatan ünlü konuşmasından 12 Eylül faşizminin zindanlarında bir gencin yaşadıklarına, Sultan Alparslan ın ölümünden Nizamülmülk ün öldürülüşüne dek değişik konuları işleyen öyküler, ölümsüz birer anlatıya dönüşüyor. Ergenin Ruhsal Gelişimi Koray Karabekiroğlu, Say Yayınları, 304 s. Bu kitapta, ergenlikte ruhsal gelişim ile ilgili bilgi birikiminin bir ergen psikiyatrisi uzmanı gözüyle gözden geçirilmesini, yorumlanmasını ve özellikle de ergenlik çağında çocuğu olan anne-babaların kolaylıkla anlayabileceği ve uygulayabileceği bilgiye dönüştürülmesini amaçladık. Ergenlik konusunda işe yarar, sorun çözücü ve yapıcı yaklaşımların neler olduğunu, sorunlar henüz oluşmadan ne tür tedbirler almak gerektiğini ortaya koyduk. Atocha dan Ayrılış Ben Lerner, Çev: Hakan Toker, Jaguar, 216 s. Adam Gordon: Üniversiteyi bitirdikten sonra kazandığı şiir bursu yla İspanya ya giden bir Amerikalı. Sorulursa İspanyol İç Savaşı ve şiir hakkında bir araştırma yaptığını söylüyor; ama kendi kişisel araştırmasından, örneğin derin bir sanat deneyiminin mümkün olup olmadığına dair sorgulamalarından kimseye bahsetmiyor. Sanatın doğasını veya klişelerini sadece iç sesiyle tartışıyor. Zaten ne yaptığını kendisi de pek bilmiyor. Bana Kahraman Olduğum Söylendi Ben Fountain, Çev: Figen Bingül, Domingo Yayınevi, 310 s. Hepsi üç dakika sürdü. Irak ta pusuya düşürülen Bravo takımı düşmanı bozguna uğratmayı başardı ve her şey Fox TV kameraları tarafından saniye saniye görüntülendi. Sadece saatler sonra birer Youtube fenomeniydi Billy Lynn ve silah arkadaşları. Uzaktaki savaşın kapılarına gelmesinden korkan -ve bundan korktukları için utananbüyük ve kudretli Amerikan ulusunun kahramanlarıydı artık onlar... Bağbozumu Şarkıları Odağında Şükrü Erbaş Şiiri Mustafa Koç, Kırmızı Kedi Yayınevi, 400 s. Şükrü Erbaş ın şiirinin dokusunda, halk şiirinin derin köklerini ve yaşayan gölgesini bulabildiğimiz gibi modern şiirin büyük ustalarının gözettiği, Türkçeye içkin duyarlığı, vicdanı ve bilinci de şiirsel zarafet içinde bulabilmişiz. Kadim temaları; ölümü, ayrılığı, yalnızlığı ve aşkı kendimizle bir söyleşiye dönüştüren Şükrü Erbaş ın şiiri, hayatın zorbalığına karşı direniş sığınağı olarak da okunmuştur.

20 UMUT ERDOğAN karelervesayfalar@gmail.com Çocuk / Genç Gözü kara lejyonlar Kitleleri harekete geçirme ve yönlendirme, amaç doğrultusunda kullanma isteği insanoğlunun damarlarından asla çıkmayacak, kişiye göre sinsice, kişiye göre açıkça dışa vurulan sevimsiz bir içgüdü. Savaşta ya da barışta, insan üzerinde hakimiyet kurma isteği dendiğinde özellikle aklıma gelen en başta siyasiler ya da din adamları olmuştur. Tarih boyunca, bildiğim ve hatırladığım kadarıyla yanlış amaçlar için insanların inanç ve değer yargılarını kendi gelecekleri için, toplu bir yönetim ve boyun eğdirme aracı olarak kullanan insan, kazanan ya da kaybeden konumunda bir yol izleyerek bu açıktan faydalanmıştır. Tıpkı Hitler in, dünyayı yerinden oynatacak ideaları için kullanmayı ve kandırmayı başardığı (buna başarı demeye içten içe dilim varmıyor bile olsa) milyonlarca insanın kullanılması, belki hala bir çok siyasi akım (ya da kısıtlama yapmayalım bir çok insanın) için kullanılmak istenen kontrol mekanizmalarından biri. Savaşta, gözleri uğruna savaşmaları beyinlerine kazınan binlerce insanın kendisini ateşe atmaktan çekinmemesi ya da öldürmekten bir an bile çekince duymaması, ordu komutanının ve savaş süren asıl güç ya da güçlerin sahip olabilmeyi hayal ettiği yegane kaynak olsa gerek. İşte bu yüzden, savaşta Daha iyi nasıl sonuç alınabilir? sorusunu soran bir ordunun, eline geçen güç kaynaklarını çeşitlendirme ve çoğaltma, kusursuz ordu, hatta ölüm makineleri yaratma ihtiyacı doğuyor. Fabien Nury ve John Cassady nin imzasını taşıyan Lejyon, işte tam bu noktada, II. Dünya Savaşı sırasında orduların maksimum verim, en iyi strateji ile düşmanla karşı karşıya gelmesi, tek amaç doğrultusunda ilerlemesi üzerine yapılan bir deneye, projeye dayanıyor: Kazanmak! LEJYON Fabien Nury Çev: Ömer B. Albayrak Marmara Çizgi 192 s. Hikayenin başında, bizleri bir cinayet ve İngiliz İstihbarat Servisi nin olaya dahil olması karşılıyor. Neredeyse bir ritüel şeklinde işlenen bir cinayet ve intiharın ardından olayın aydınlatılması ile ilgilenen Servis in yanı sıra, cephede devam eden savaş da hikayenin ana eksenini oluşturuyor. Savaş sırasında, Almanların bir projesi ile hikayeye adını veren ve kitap kapağında beliren, on yaşında küçük bir Romen kızı olan Ana ile yolumuz kesişiyor. Ana, kan nakli ile insanların/hayvanların zihnini ele geçirme ve kontrol etme yetisine sahip bir kız. Elbette, bu durum Nazi ordularının gözünden kaçmıyor ve durumu, kendi amaçları için kullanmaktan çekinmeyecekleri bir projeye dönüştürüyorlar. Askerler, kan nakli ile Ana nın mükemmel strateji ve en iyi savunma ile saldırtacağı birer ölüm makinesine dönüşüyor. Vampirizm ve savaş bir arada Arka planda devam eden cinayet ve Ana, aynı zamanda bizleri tarihi bir karaktere, kimi zaman Vlad Tepes, kimi zaman Drakula adı ile anılan Kazıklı Voyvoda ya götürüyor. Vampirizm temasının da işlendiği Lejyon, bir savaş hikayesi olarak okuyucu için farklı noktalarda öne çıkan bir hikaye yaratıyor. Farklı bir çok karakterin içinde bulunduğu hikayede dikkatin yüksek seviyede tutulması bir ihtiyaç; farklı karakterlerin sıkça karşımıza çıkması haricinde farklı isimlerle karşılaşılan aynı kişiler ise yer yer kafa karışıklığı yaratsa da, çözüm bölümündeki netlik, oluşan küçük karışıklıkları dağıtacak şekilde. Çizimleri ile okuyucu için kolaylık sağlayan, göz yormayan çizim ve renkleri ile akıcılığı pekişen kitap, Marmara Çizgi nin çevirisi ile okunmayı bekleyenler arasında yerini alıyor. NOKTA Martin Baltscheit, Çev: Kazım Özdoğan, Gergedan Yayınları, 40 s. Bir keresinde, bir tilkinin bilmesi gereken her şeyi bilen bir tilki vardı. Her şeyi bilen uzun yaşar, diye düşünürdü bu tilki ve macera dolu uzun bir hayat yaşadı. Ama sonra bir tilki olduğunu unutmaya başladı. Almanya nın en iyi çocuk kitapları illustratörlerinden sayılan Martin Baltscheit, 2011 yılında Alman Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Ödülü ne layık görülen Belleğini Yitiren Tilkinin Öyküsü nde, bir zamanlar avucunun içi gibi bildiği dünyada artık yolunu şaşırmış olan ve hayatla başa çıkamayan yaşlı tilkinin hikâyesini büyük bir içtenlikle ve mizahi bir dille anlatıyor. Peter H. Reynolds, Çev: Oya Alpar, Altın Kitaplar, 32 s. Bir nokta yap. Bakalım seni nereye götürecek. Vashti nin öğretmeni onu incitmeden, resim çizerek duygularını anlatabileceğini söyledi. Ama Vashti resim yapamıyordu, o bir ressam değildi. Bunu kanıtlamak için Vashti boş bir kâğıda öfkeyle bir nokta yaptı. İşte! Bu minicik nokta Vashti nin yeteneğini keşfetme yolculuğunun ilk adımı oldu. Peter H. Reynolds bu minicik nokta masalıyla hepimizin içinde varolan yaratıcı gücümüzü dışa vurmamızı sağladı. Minicik nokta bir başlangıçtır... BELLEĞİNİ YİTİREN TİLKİNİN ÖYKÜSÜ BAYAN PİMPİRİK İclal K. Dikici, Res: Gökçe Akgül, Tudem Yayınları, 112 s. Bayan Pimpirik, namı diğer Bayan Pi için farklı olmak büyük bir ayrıcalık. Her gece bigudiyle sardığı mısır püskülü saçları, alacalı giysi ve şapkalarıyla tuhaf ama sevimli bir profil çizen Bayan Pi görüp görebileceğiniz en ilginç karakterlerden biri. Üstelik bu uğurda dışlanmayı, yalnız kalmayı hatta mahallenin delisi, uzaylısı, cadısı olarak adlandırılmayı bile göze alacak kadar da cesur... İclal K. Dikici nin, annesinden dinlediği masallardan ilham alarak öyküleştirdiği Bayan Pimpirik, ödüllü çizer Gökçe Akgül ün birbirinden güzel çizimleri eşliğinde renkli bir öykü kitabı... R. A. Montgomery, Çev: Cihat Tasçıoglu, April Çocuk, 132 s. Hey! Buraya baksana! Bu maceranın kahramanı kim biliyor musun? Sensin! Ancak çok iyi düşünmelisin çünkü vereceğin kararlar her şeyi değiştirebilir. Macera Himalayalar da Yeti nin peşinde. Hadi hazırlan. Macera Tüneli ne giriyoruz! Çok eğlen ve unutma: Sana güveniyoruz! MACERA TÜNELİ SERİSİ PAZARTESİ GELMESE! Dan Gutman, Çev: Andaç Oral, Epsilon Yayınları, 160 s. Bu okulda tuhaflıklar hiç bitmiyor! Okulun temizlik görevlisi Bayan Lazar, herkesi çok şaşırtıyor. Elinde süpürgesiyle dans eder gibi dolaşıyor, temizlik yapmaktan zevk alıyor ve bodrum katındaki gizli bölmesinde neler sakladığını kimseye söylemiyor! Okula yeni gelen bilim öğretmeni ise tam bir çılgın! Garip deneyler yapıyor, böceklere ve patatese bayılıyor! Onun da herkesten sakladığı bir sırrı mı var acaba? Bütün bunlar olurken haftanın en kötü günü hâlâ Pazartesi! A.J., Michael ve Ryan aynı fikirdeler. Peki ya Andrea ve Emily?

AHMET YILDIZ gercekedebiyat.com 21 YUSUF ALPER Eleştiride taraflılık Son yirmi yılın kültürel izleklerinin ya da Samir Amin in deyimiyle entelektüel modalarının etkisinde kalanlar için yukarıdaki başlık garip gelebilir ilk bakışta. Çünkü eleştirirken, bir yandan da tek gözümüzle kolladığımız akademik çevrelerin sözde tarafsız, mesafeli ve betimleyici üslubundan beklentimiz vardı. Akademik çevreler eleştiriyi kendi ideolojileri (yani her sanat yapıtını ideolojik/politik, tarihsel/güncel somutundan soyutlayıp metinsel bir ikona indirgemeleri) doğrultusunda tanımlamaları kendi içinde tutarlı. Burada önemli olan sanatsal alanın buna göstereceği tepkinin niteliğidir. Biz sanat yapıtını, okunması, tüketilmesi, maddi bir çıkar ve akademik hiyerarşide yükselebilmek için incelenmesi gereken bir nesneye indirgeyecek miyiz? Sevgili şair dostum Hüseyin Peker in dillendirdiği, Tez hazırlar gibi eleştiri yazısı sayfa ve zihin ölümüne yol açmaktadır! durumuna düşürecek miyiz? Temel soru(n) budur. Çağdaş eleştirinin ortaya çıkışı Bilindiği gibi eleştiri burjuva sınıfının tarih sahnesine çıkmasıyla kurumsallaşmıştır. Feodal toplumlarda açıktan eleştiri olanaksızdı. Bu anlamda modern bir kavramdır. Belki de Oscar Wilde, Yalnız eleştiren kafa yaratıcıdır, derken, bu burjuva ilkeyi özetlemektedir. Baskılara karşı gelme şiarını ilke edinen ve tarihsel özgürleşim aracı olarak adlandırılan eleştiri, ne var bu tanımlarla tezat oluşturacak biçimde bir hizaya sokma işidir de. Sapmayı cezalandırır, ihlalleri bastırır. Bu anlamda da bir aydın sorumluluğuna ihtiyaç duyar. Burada sorulması gereken soru bu sorumluluğun ne yönde işleyeceğidir. Kendine göre doğru yu söylemenin dışında başka bir amaç gütmeyen, yazarken kendisini tanrılaştırmış yazar/şair ve onun yarattığı, etkilediği okura, eleştirmenin tüm öznel çıkarlarının ve dünya görüşünün dışında, üstelik soğukkanlılığını yitirmeden bir şeyler söylemesi ne derece olanaklıdır? Eleştiride etik boyut Söz konusu olan ahlaki bazı kriterleri de içeren bir eylemdir. Ioanna Kuçuradi'nin vurguladığı buz gibi gerçek, Yüzyılımız, etik konusunda bir Orta Çağ ı yaşamaktadır, gerçeği orada dururken bu nasıl gerçekleşecektir? Aristo, Kant, Schopenhauer, Nietzsche etik konusunda tanımlamalara gitmiş düşünürlerdir. Ortak kanıları, genel anlamda ve mutlak anlamda iyi olduğu düşünülen belli bir yaşam anlayışından kaynaklanan davranış kuralları bütünü ya da insanların kendilerine göre yaşadıkları, kendilerine rehber aldıkları ilkeler bütünü ya da kurallar toplamı gibi tanımlardır. Ama bu tanımların ötesinde bir tanım da iki insan ya da insan toplum arasında kurulan ilişki dir. Yani etik ilişki. Kant'a göre bir eleştirmenin ya da sanatçının yaratma sürecinde üç ana etkenden söz eder: 1- Eğilim, 2- Kişisel çıkar, 3- Ödev. Eleştirmenin eleştiri işini yapmaya bir eğilim duyması normal karşılanabilir. Ama yine de yetmez. İkinci madde çıkar sağlama nedeni ise pek mümkündür ve günümüzde çokça görülmektedir. (Örneğin, akademik hiyerarşide eleştiri, not almak için yapılır. O ülke edebiyatının okurunun, yazarının güçlenmesi için değil. Kant, Du kannst, den du sollst! demiştir. Yani Yapabilirsin (görevini) çünkü (yapmak) zorundasın! Bu formülü neredeyse ilgili herkes bilir. Kant, eleştiri eyleminde, yani böyle bir ilişkide bulunan herkesin etik anlayışının mutlaka bir ödev duygusuna dayanması gerektiğini hararetle savunmaktadır. Raymond Williams ın dediği gibi, Çoğu eleştirmen doğal bir şövalyedir sözünün anlamı buraya çıkar. Eskilerin, Eleştirmenler aylak, işsiz, boşta gezer, ama söyledi mi tam söyleyen adamlardır sözü de böyledir. Terry Eagleton, Eleştiri akademik çevrelerin kucağına kendisini bıraktığında belki kendi güvenliğini sağladı der. Ama sonuç, etik olanın teknik olana yenilmesidir. Bu da eleştirinin toplumsal olarak sahip olduğu saygınlığından ve etkinliğinden feragat etmesini getirmiştir. Bu da eleştiri ve eleştirmen açısından acı bir durumdur. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bilindiği gibi dünyada büyük kötülükler ve büyük yanlışlar hep etik adına, ahlak adına yapılmıştır. O halde bunun sınırı nerededir? Bence insan yapısına, insan karakterine karşı, zıt ve en büyük sistem olan sınıflı toplumdan kurtulma mücadelesi, yani klasik deyimle, insanın insanı ezmediği bir topluma ulaşma yolunda bir hedef, etik kavrayışın ana teması olmalıdır. Baudelaire de eleştiri Baudelaire Baudelaire, eleştirmenlerin Taraflı, tutkulu ve siyasi olmaları gerektiğini iddia etmektedir. Çünkü bir tavır olmadan eleştiri de olamaz. Övme ve yerme isteği taşımayan birisi niçin eleştiri yapmalıdır? Ya da yapar? Taraflı olmalı, çünkü eleştiri nesnesini ancak böyle karşısına alabilir. Bir şeyi karşısına almadan hiçbir eleştirmen görevini yerine getiremez. Bir başka deyişle bugün Türk edebiyat eleştirisine musallat olmuş virüs gibi, metinin bir parçası olmaktan kurtulamaz; kitap tanıtıcısına dönüşür! Gürsel Aytaç ın aktardığına göre, Walter Benjamin şöyle demektedir: Taraf tutmayan açmasın ağzın! Ancak mahvetmesini bilen eleştirebilir! ÇOCUKSULUĞUN VE DOĞANIN ŞAİRİ: Hasan Varol Şair Hasan Varol benim kanat alıştırma arkadaşım. Yusufçuk Dergisinin 1978-79 sayılarından birinde birkaç genç şair arkadaşla birlikte bir çerçeve içinde yayınlanmıştık. Sonra bir dönem, şiir yayımlamadı. Ama yazıp biriktiriyormuş. 1990 sonrası tekrar yayımlamaya, art arda kitaplar çıkarmaya başladı. Dört şiir kitabını topladığı İncir Kuşu toplam 136 sayfa. Başlangıcından beri naif bir şiir yazıyor Hasan Varol. Cansever İnsan yaşadığı yere benzer demişti. Ben de; insan yazdığı şiire benzer, diyorum. İçtenlikli bir şairin farklı bir insan olması düşünülemez. Varol da içtenlikli bir şair. J. Amado dememiş miydi: Çocukluk şiirin anayurdudur. Hasan Varol için de çok geçerli. Bütün şairler çocuk yanlarını bir biçimde korumak zorundadırlar. Ama Varol sanki bütün olarak çocuk kalmış gibi. Bu durum onun psikodinamik açıdan oral dönem özellikleri taşıdığı, doğaya, anneye, sevgiliye, çevreye yoğun bağlılık eğilimi gösterdiğini düşündürüyor. Örneğin; Balık Gözlüm, Kavlı Meşeleri Öperekten, Elmalı Dağları, Güz, Aşkla vb. Hemen hemen bütün şiirleri doğa ve çevre tutkusunu gösteriyor. Yoğun sevgi ve hüznün kolkola gidebileceği naif, kırılgan bir kişilik yapısı olduğunu düşündürüyor. İlk kitabı, özellikle dergilerde kalan ilk şiirlerinde daha açık toplumcu, zaman zaman slogana yaklaşan anlatımları olsa da şiiri genel olarak yumuşak, lirik, insana ve doğaya yönelik sevgi dolu bir şiirdir. Yöresel kullanılan sözcükleri seviyor, oldukça çok kullanıyor. Bu sözcüklerden bazıları: dalar, tefek, civcer, tozağan, çımgışmak, şavıltı... Ey sevdiğim ekmek! Ben tozağanlardan Baharda arpacıklardan Ben civcerin cirkini yuğan Sumaklardan ayrı mıyım? (s.6) Giderek daha damıtılmış, fazlalıklardan iyice arınmış, rahat söyleyişli bir şiire yönelen Varol dan lirik örnekler verelim: Marlboro reklâmları yükseliyor duraklarda Beklerken sırtımıza inecekmişçesine Ben atını seviyorum kovboyun Şapkasını, bakışlarını, ipini asla!... Gidelim seni seven kalbim uçurtma. (s.57) Alıntı yaptığım Kalbim Uçurtma şiiri bir kitabına da ad olan en iyi şiirlerinden biri. Şair bu şiirinde ve başka birçok şiirinde konuşma dilini şiir dili kılma becerisi yanında, toplumsalcı bir tavır gösteriyor. Genel olarak doğadan yana, çevreci tutumu olan şair zaman zaman günün, mo- İNCİR KUŞU (Toplu Şiirler) Hasan Varol Hayal Yayınları 136 s. dern zamanın sorunlarını da şiirlerine taşıyabiliyor: Kozmetik, cloro floro carbon, ozon, krem, ayna, ruj, cımbız, parfüm vb. Kıvırcık sesli spiker gibi ilginç imgelerle. O. Veli şiirinin sözcüklerini anımsatarak... Yalın, içten, ironik... Çantana neler koydun? Krem, Nıvea Tarak, ayna Ruj, cımbız, parfüm. Güzelliklerini kirleten kadınların Her sokağa çıkışında Biraz daha ölüyoruz, Ölüyor, bu güzelim dünya. (s.109) Zaman zaman bireysel aşk da şiirlerine giriyor. İmgeler yine ilginç, doğadan ve yaşantıdan yansıyan sözcüklerle oluşturuluyor. İçtenlikli, naif ve erotizmi içermeyen bir aşk. Bazen de aşktan da öte şefkat duygusunun yoğun olduğu, sevecen yürekli bir babanın çocuğuna yönelik duyguları da şiirlerine yansıyor: Baktım ak çakıllar içinden geçen su gibiydi gözlerin Gülerken uyumuş, uykuda küçük bir göl gözlerin. (s.92) Hüznün egemen olduğu, akan zamana karşı bir şey yapamamanın insancıl sıkıntısını da görebiliyoruz: Dedim ya, bir vagonum şimdilerde eski, köhnemiş Açılmıyor kapısı, kapanmış, fırtınalarda bir kere. Ey çocukluğum, yola düş söyle, gençliğim al bir tay mıydı Rahvan sürerdim atımı, şimdilerde topallamam niye? (s.103) Kitabın lirik ve iyi şiirlerinden biri de Yılın Son Şiiri: Özveri ve elseverliğin öne çıkarıldığı bir şiir. Tabii oral dönem özelliğinin yansıması olarak yeme, yedirmeyle ilgili imgeler. ılın son şiiri bu, dalıver kuru kahveciye gir, Brezilya kahvesiyim de ince ince un gibi çekil. Şiir de neymiş sat anasını köpüren kahve gibi Şeker karıştır içine içilirsin iyi gelir. (s. 107) Günümüz şiirinde doğayı ve çevreyi böylesine içselleştiren, naif, duyarlı, insandan yana, yaşayan dilin şiire nasıl lirik ve ekonomik bir biçimde gireceğini gösteren şiirleriyle Hasan Varol okunmayı hakediyor.

22 YASEMiN K. ENGiNÖZ Açılmış bir el gibi insanı kavramaya hazır mekân üretimine dair Selim Velioğlu, yarışmalar yoluyla ürettiği projeler üzerinden aktardıklarıyla bir yandan da bu yolda ilerlemek isteyen genç mimarlara deneyimlerini damıtarak iletiyor BİR AÇILIŞ OLARAK MEKAN Selim Velioğlu Yapı Endüstri Merkezi Yayınları, 264 s. Tasarımın aslında gündelik yaşam ile ne kadar iç içe olduğuna ilişkin mesajlarla toplumu bilinçlendirmeyi, beklentilerinin karşılanabilir olduğu konusunda da topluma inanç aşılamayı hedefleyen bir kitap Bir Açılış Olarak Mekân. Yazarı Selim Velioğlu, akademisyenliğinin yanısıra mimarlık mesleğinde geçirdiği 30 yıllık deneyimden yola çıkarak, açılış kavramıyla ortaya koyduğu tasarım anlayışını; düşünceler, tasarımlar ve yapılar eşliğinde YEM Yayın dan çıkan bu kitapta okuyucuya aktarıyor. İlk bakışta alışıldık mimar monografilerini çağrıştıran bu kitap mekân tasarımına ilişkin bir yaklaşımı paylaşıma; daha geniş kitleler ve toplum tarafından değerlendirilmeye açıyor. Bunu yaparken mimar öncelikle kendini öğrencilik yıllarından başlayarak onu etkileyen zıt anlayışları ve bunların onda yarattığı duygulanımları, ikilemleri samimiyetle ifade ediyor. Bir mimar olarak önce insan olduğuna vurgu yapıyor: Öğrencilik yıllarımdan başlayarak, mekân tasarımına ilişkin iki zıt anlayış beni etkilemiş ve ikilem içinde bırakmıştır. Bunlardan birincisi, izleyici veya kullanıcıda yalınlık, arınmışlık duygusu uyandıran yaklaşımlardır. Bu tasarımlar bende kararlılık, azla yetinme, arınmış olanın gücü, sessizliğin sesi gibi çağrışımlar uyandırmış ve heyecanlandırmıştır Üzerimde derin etki bırakan ikinci anlayış ise izleyicide veya kullanıcıda yaşama sevinci uyandıran coşkulu, sıcak, ısrarcı olmayan, insani ölçek içeren yaklaşımlardır. Bunlar kurguda, teknoloji ve malzemede daha serbest, kavranılabilir boyutta, farklılıkların yan yana bulunduğu, kullanıcı isteklerine ve katılıma daha fazla olanak veren, yaşantıyı içine alan tasarımlardır Mekân yaratma sanatı Mimar olmayan ya da mimarlık yapmayan biri Bir Açılış Olarak Mekân kitabını okur mu? Kitabı okurken ve kitapta sunulan projeleri incelerken aklıma takılan bu soruyu evet ya da hayır gibi net bir cevapla yanıtlamak zor. Çünkü mekân yaratma sanatına ilgi duyan, bu konuya meraklı olan okuyucular için ilgi çekici bir yanı var. Yazar, insanın varoluşu ve onun mekanla kurduğu ilişkiden yola çıkarak gündelik yaşama, içinde bulunduğumuz çevreye ve şartlara ilişkin açılabilecek pek çok parantez i, köşe yazısı formatındaki yazıların derlendiği bir derleme içinde toplamak /sıkıştırmak yerine bol görselli, tasarlanan, yapılan, yaşanan ya da tasarım aşamasında kalan projelerle açarak, açıklayarak paylaşıyor. insan birey olarak dünyaya gelmekle birlikte toplumsallaşmak ve çevresiyle bütünleşmek zorunda olan, onu diğer canlılardan ayıran temel özelliği yaratma potansiyeli ile donatılmış, dinamik bir varoluştur. İnsan evrene doğru bir açılış tır ve sonradan katılır. Önce konuktur, sonra evsahibi... İçinde yer aldığı çevreye açılır, onunla sağlıklı olarak bütünleşirse, özgün kimliğini kazanır ve çevreye yeni değerler katabilecek düzeye erişir, evrenin boyutlarını büyütür ve evsahibi olur. Mekânsal çevre, taşıdığı olumlu işlevsel özelliklerin yanısıra, insanın yaratma potansiyelini uyaracak biçimde insana olabildiğince çok bilgi sunmalı, onu tinsel anlamda beslemelidir. Mekânsal çevre, sıkılmış bir yumruk değil, açılmış bir el gibi olmalıdır. Kullanıcısının arkadaşı olmalıdır. Konuşkan, cömert, davetkâr, canlı ve etkileşimli olmalıdır. Özellikleri ile deneyimleyende çağrışımlar oluşturarak, onu anlamsal yolculuklara çıkarmalıdır. Bireyin kimliğini kazanmada içinde yaşadığı mekânın etkisi üzerine düşünsel bir tartışma açan Velioğlu, bu tartışmayı örneklediği (Velioğlu ve çalışma arkadaşlarına ait) 45 proje eşliğinde görsel ve somut anlamda zenginleştiriyor. Projeleri aktarırken seçtiği başlıklar da yalın, samimi ve herkes için anlamlandırılabilir türden yaşam dolu kavramlara uzanıyor Eve dönüş, Korunun içinde, Hatıra fotoğrafları, Kaybolma korusu, Büyüklük ve güç gösterisi, serbest bölgede sıkışmak" gibi. Genç mimarlara rehber Bu kitabı meslek içi bir paylaşım, mekân tasarımına yönelik bir rehber olarak görmek de mümkün. Çünkü Velioğlu tasarım yaklaşımının odağında yer alan üçlü çözümleme yolunu ve (olabildiğince bir arada yer yer bazılarını kullandığı) Çokluk, Uydu Öğeler, Kütlesel Kademelenme, Avludan Hayat Bulma ve Yeşil Üreten Mekânsal Kurgu kavramlarını projeleri üzerinden tartışıyor ve bu konuya düşünsel bir boyutta yaklaşanların da okumalarına açıyor. Mimari proje yarışmalarına katılanlar ve bunları izleyenler için tanıdık bir ad olan Selim Velioğlu, yarışmalar yoluyla ürettiği projeler üzerinden aktardıklarıyla bir yandan da bu yolda ilerlemek isteyen genç mimarlara deneyimlerini damıtarak iletiyor. Bir mimar için, gönlünü verdiği, mimarlığın ne demek olduğunu, bir mimar olarak, neyi neden yaptığını, tutunduğu prensipleri, kavramları ve değişen koşullar içinde heyecanını yitirmeden nasıl çalıştığını anlatıyor. Kimi zaman yaptığı alıntılarla ele aldığı konuları herkes için anlaşılır bir sadelikle ve samimiyetle yazıya döküyor; kimi zaman mimar kimliğinden sıyrılarak mekâna açılan bir insan olarak sorular soruyor ve mimar olarak bulduğu yanıtları, çözümleri gözler önüne seriyor.