KEVSER SÛRESİ Nuzul 15 / Mushaf 108 Surenin Adı: Kesret ismiyle geldiği için Çok hayır, Bol ikram, Nimet sağanağı mânasına gelen adını ilk âyetinden alır. Gerçek şu ki, Biziz sana her hayrı cömertçe bahşeden (1) El-Kevser; çok hayır manasına gelir. Kevser; Hz Peygambere tahsis edilen bir çok (kesir) nimete verilen isimdir. Bu nimetlerin en belirgin olanları; Kur an Nübüvvet Hikmet tir. Tüm mushaf ve tefsirlerde bu isimle yer almış ve şöhret bulmuştur. Kur an da kelimenin kullanıldığı tek yer burasıdır. Surenin Nuzul Yeri ve Zamanı: Sûre Mekke de inmiştir. Hem konusu, hem üslubu bunu teyit eder.
MEKKE Mina Müzdelife Arafat KABE Başta Osman b. Affan, İbn Abbas ve Cabir b. Zeyd inkiler olmak üzere bütün ilk tertiplerde sûre Mekkî olarak kayıtlıdır. Sûrenin Medenî olduğunu söyleyenler Enes hadisine (Müslim vd.) dayanırlar. Surenin bunu desteklemeyen üslûp ve muhtevasına ilaveten, ilk tertip sahibi sahabilerin buna katılmamış olmaları dikkat çekicidir. Sûre İbn Abbas tertibinde Asr-Tekâsür, diğerlerinde Âdiyât-Tekâsür arasına yerleştirilir. Çoğunluğun yaklaşımı daha isabetli görünmektedir. Mevcut yeri itibarıyla sûre peygamberliğin 2. yılının sonuna yerleştirilebilir. Sûrenin 3. âyeti Hz. Peygamber e kin ve nefret besleyen bir zümrenin varlığına delalet eder. Kevser Kur an ın en kısa sûresi olsa da, anlamı derindir. Surenin Konusu: Konusu itibarıyla şerh ve Duhâ sûrelerinin hizasına konulabilir. Zira Kevser sûresi de adı geçenler gibi muhatabını motive eden bir muhtevaya sahiptir. Allah Rasulü nün ümidini tahrik eder, kuvve-i mâneviyesini yükseltir. Âlemlere rahmet olana, vahiy ve nübüvvetin sadece ağır bir sorumluluk değil, aynı zamanda büyük bir hayır olduğunu hatırlatır. Gerçek şu ki, Biziz sana her hayrı cömertçe bahşeden (1) Bu hayırlı nimet sayesinde Abdulmuttalib in yetimi alemlere rahmet olmuştur. Ve bunu yapan da Âlemlerin Rabbi Allah tır. O halde, Âlemlerin Rabbine şükür gerektir ve şükrün en büyüğü, ibadeti ona tahsis etmektir. O halde Namazı da, Kurbanı da yalnız Rabbine tahsis et (2)
Kevser-ebter karşıtlığı sûrenin anahtarıdır. Ona kin güdüp ondan nefret edenler olacaktır. Bunun anlamı, Allah ın bir çok hayır ve keremine mazhar olduğu için varlığı bütünüyle hayır olmuş birinden mahrum kalmaktır. Yani, el-ebter olup onunla alâkasını kesen ve ona düşman olan biri, gerçekte el-kevser den kesilip ona düşman olmuş ve hayrın kaynağından mahrum kalmış biridir. Bir başka gerçek de şu ki; (hayırdan) tamamen kesilip kopmuştur senden nefret eden (3) Allah ım! Bizi hayrın kaynağından mahrum eyleme!
ب س م للا ح ن م ا ر ح ن م م RAHMÂN RAHÎM ALLAH IN ADIYLA ح ننا ح ع ط ن اك ح ك و ث م ١ 1 GERÇEK şu ki, Biziz sana her hayrı cömertçe bahşeden: (1) (1) el-kevser, çok hayır mânasına gelen camid bir isimdir. Kural gereği camid isimler müsemmasından başkasına delalet etmezler. Şu halde bu kelimenin karşılığı İbn Abbas ve onu izleyenlerin de dediği gibi, Hz. Peygamber e tahsis edilen nimetlerdir. Hz. Enes ten gelen havuz hadisi kelimenin delâletiyle değil, yorumuyla alâkalı olarak anlaşılmalıdır. Kevser i; Hz. Peygamber in nesli, Sahabesi, Ümmeti, Ümmetinin alimleri, Cennette bir ırmak, Tevhid, İslâm, Fazilet, Övülmüş makam, Şeriatının sadeliği, Kur an ın kolay anlaşılması, Ona has bir nûr olarak yorumlayanlar da olmuştur. Tabatabâî yorumların 26 ya kadar çıktığını söyler (el-mîzân). Allah Rasulü ne verilen nimetlerin başında; vahiy, nübüvvet ve hikmet gelir. Vahiy ve onun ayrılmaz bir parçası olan nübüvvet, bir başına çok hayır dır. Öte yandan, kime isabetli hüküm verme yeteneği (hikmet) bahşetmişse, doğrusu ona tarifsiz büyüklükte bir servet bahşedilmiştir (Bakara: 269) âyeti hatırlanmalıdır. Gerisi, başta Duhâ, İnşirah ve Fetih olmak üzere bir çok sûrede sayılan ve leke ( senin için veya sana has ) ifadesiyle tahsis edilen nimetlerdir. el-kevser de mübalağa vurgusu mündemiçtir. Zımnen bu, Allah Rasulü ne verilen vahyin ve risaletin etkisinin sadece onun ölümüne kadar değil, ölümünden sonra da artarak devam edeceği müjdesini içerir ف ص ل م ب ك و حن م ٢ 2 O halde namazı da, kurbanı da yalnız Rabbine tahsis et! (2) (2) Veya salat ın destek (A lâ: 15) ve nahr ın göğüs anlamlarından yola çıkarak: O halde desteğini Rabbine tahsis et ve (inkârcılara) göğüs ger. Tercihimizde ıstılahi anlamlar esas alınmıştır.
İnhar emrini; Elh-i Beyt okulu namaza başlama tekbirinde elleri göğüs hizasına kaldırma olarak anlamıştır. Rükudan doğrulurken elleri kaldırmak olarak da yorumlanmıştır. Lam ın delalet ettiği gibi, burada namaz kılma ve kurban kesme emredilmemektedir. Vahyin ilk günlerinden beri zaten kılınmakta olan namazı ve Hz. İbrahim den beri kesilmekte olan kurbanı Allah a has kılma, O na tahsis etme emredilmektedir. Bunun anlamı namazı ikame etmek kurbanı vikâye edinmek tir. Tevhid ve ihlasın gereği de budur. Söz akışı gereği Bize yerine Rabbine şeklinde gelmesi, kulun ubudiyetinin Rabbin rububiyyetine teşekkür makamında bir karşılık olduğunu ifade eder. (Nuzul 9 / Mushaf 87 : A la 15 Aşağıdadır.) ى ١١ و ذ ك م حس م م ب ه ف ص ل 15 Rabbinin adını hatırda tutan da, salata duran da (kurtuluşa erecek). (15) (15) Veya: namaz kılan. Dahası, kök anlamının yardımıyla: destek olan veya esas duruşunu koruyan. Sâlât ı sadece namaz ile karşılamak yerine, asli haliyle bıraktık. Zira salat, Kur an da gerçek bir çokanlamlı kavram olarak yer alır. Ekâme fiili ile birlikte namaz ibadetini hakkını vererek kılmak, Mâide 12 de destek, Mâide 58 de din ve dindarlık, Mâide 106 de davet, Nûr 41 de kuşların salatı olarak yaratılış amacına uygun hareket etmek, Meryem 59 da ibadet ve daha başka mânalarda kulanılmıştır (bkz. Bakara: 3, ; Mâide: 58, ; Mâ ûn: 4, ). Burada zikr ile yan yana kullanıldığı için ikinci bir mef ul ile geldiği Tâhâ 14 teki ekimi s-salâte li-zikrî (adımın anılıp şanımın yücelmesi için tüm destek ve çabanı seferber et) ibaresini andırmaktadır. A lâ sûresinin 9 ve 10. âyetindeki zikrâ ve men yahşa ile 14-15 teki men tezekkâ ve sallâ arasında sıkı bir irtibat vardır. Salât ın gerçek anlamını bulmamızda bu pasajdaki kavramsal karşıtlıklar yol göstericidir. Men yahşâ (10) ile el-eşkâ (11) nasıl zıddiyet ilişkisine sahipse, Yaslâ (12) ile sallâ (15) da kökenleri bir olmasına rağmen mânaları zıttır. Birincisi ateşi desteklemek için cehennemin göbeğine dikilmeyi İkincisi ise Allah a özünde kendine- destek için esas duruşu korumayı ifade eder. Zımnen: Cehennemle doğrulmak istemeyen namazla doğrulsun mesajını içerir. Zira salleytu l- ûd, değneği ateşte doğrulttum demektir. es-salvu, insanın dik oturmasını sağlayan oyluklar veya dik yürümesini sağlayan omurga anlamına gelir (Lisân ve Tâc). Allahu a lem. ح نر ش ان ئ ك ه و ح ل ب ت م ٣ 3 Bir başka gerçek de şu ki; (hayırdan) tamamen kesilip kopmuştur senden nefret eden. (3) (3) el-ebter, ilk âyetteki el-kevser in karşıtı bir vurguya sahiptir. Bizce bu Kur an ın çift/zıt kutupluluk özelliğinin (mesânî) bir göstergesidir. el-kevser çok hayır mânasını taşıdığı için, el-ebter de hayrın kaynağından tümüyle kopup kesilen mânası taşır. Betera: kata a (kesip kopardı), el-ebter: el-maktu (kesilip kopmuş) demektir. Yani, geriye ondan hiçbir iz kalmadığı için vardı ama yok oldu demeye bile gerek duyulmayan bir kopuş.
Ebter soyut ve mânevî değerler için kullanılır. Ebter e kelimenin sonradan kazandığı soyu kesik mânası verenler, Müşriklerin Hz. Peygamber in oğulları Kasım ve Abdullah ın vefatının ardından Onun soyu kesiktir suçlamasından yola çıkarlar. Bu yoruma göre âyet bu suçlamayı kabul edip onu yapanlara iade etmiş olmaktadır. Oysa ki Kur an ın kendisi soy-sopla, evlat ve oğulla övünmeyi şiddetle kınar. Kur an a göre çocuksuzluk bir eksiklik değil bir imtihandır. Kaldı ki, bu sûrenin iniş nedeni olarak gösterilen Âs b. Vail e mukabele ediliyorsa, bu mukabele gerçekleşmemiş demektir. Zira onun oğlu (Amr b. As), torunu Abdullah ve onun nesli yaşamıştır. Eğer ebter ile mânevî soyun kesikliğinin kastedildiği söylenecek olursa, iman gibi küfrün de hep varolacağı bedihi bir hakikattir. Kâfirler sadece dünyada var olmayacaklar, âhirette de (cehennemde) var olacaklardır. Yani küfrün ve kâfirin soyunun kesik olduğu şeklindeki bir anlayış da isabetli değildir. Ebter suçlamasının, Allah Rasulü nün kavminin yolundan ayrılıp kopmasını, ifade ettiğini söyleyenler de olmuştur. Fakat hakikat yukarıda söylendiği gibidir ve âyetin meali de buna göre verilmiştir.