Generated by Foxit PDF Creator Foxit Software For evaluation only.
|
|
|
- Çağatay Turgut
- 10 yıl önce
- İzleme sayısı:
Transkript
1 Ayine-i İskender Osmanlı, gel tanışalım! 1999 yılındayız. Yeni yıl, herkes için yeni umutlarla başladı şüphesiz. Ekonomik, siyasal, toplumsal pek çok beklentilerimiz bu yıla ertelenmiş durumda. Ama bizi daha ziyade 999 kültürü ilgilendiriyor. Ertelenmeyen, ertelenmesi mümkün olmayan ama beklenen bir kültür yılı olması gerekiyor bu yılın. 1999, tarihimize bakışımızı yeniden formatlayacak ve bizi kendimizle barıştıracak diye umuyorum ben. 1999, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun 700. yılı. Şüphesiz devlet, üniversiteler, tüzel ve özel kişiler tarafından yurt içi ve yurt dışında muhtelif faaliyetlerde bulunulacak, tanıtımlar yapılacak, toplantılar düzenlenecek. Bütçeden bazı paralar bir yerlere (umarız birilerinin cebine olmaz) akacak ve karşılığında biz atalarımızla yüz yüze geleceğiz. Doğrusu ben 75. yılda olduğu gibi Osmanlı yılına da hazırlıksız yakalandığımızı vehmediyorum. Çünkü bugüne kadar haberim olan faaliyetlerin hepsi küçük imkanların değerlendirilmesiyle başlatılacak. Üniversiteler sempozyumlar düzenleyecekler, resmi kurumlar kutlamalar yapacaklar. Ama korkuyorum ki bir noktadan sonra bunlar 'yasak savma' kabilinden olmaya başlayacak. Devlet bu konuda yeterince hassas değil gibi sanki. Kültür Bakanlığı'ndan henüz elle tutulur bir proje çıkmadı söz gelimi. Henüz bir sinema filmine başlandığını duymadık, bir televizyon dizisi senaryosu yazılmadı, çocuklar için paket programlar ve çizgi filmler yapılmadı. Dış ülkelerle bağlantılar kurulup tanıtım kuşaklarının takvim ve programlarının tespit edildiğini de duymadık. Bir "Osmanlı tarihi" yazımı için henüz bir ekip kurulup eser siparişleri verilmiş değil. Velhasıl 1999 başladı; ama henüz ortada bir plan ve program mevcut değil. Kültür Bakanlığı, Türk Tarih Kurumu, üniversiteler, tüzel kuruluşlar, televizyonlar, devlet sanatçıları, tarihçiler ve tarihini sevenler!.. Unutmayın, Osmanlının başka 700. yılı olmayacak!.. «««1973 yılıydı. Unesco o yılı, 700. ölüm yıldönümü vesilesiyle "Mevlana Yılı" ilan etmişti. Hatırlıyorum, bütün dünya Mevlana'dan bahsetmişti. Bugün Amerika'dan Japonya'ya kadar mevcut olan Mevlevilik kültürünü biz sanırız, 1973'teki 700. yıl anma faaliyetlerine borçluyuz. O sene lise öğrencisi idim ve bu etkinlikler vesilesiyle Mevlana'yı okuyordum. Mesnevi'nin bir yerinde, beni önce dondurup sonra titreten bir beyit karşıma çıktı. Diyordu ki Mevlana: -Satrancı öyle oyna ki 700 sene sonra mat diyebilesin! Hazret keramet göstermiş, 700 sene sonra mat demişti. Osmanlının mat demesi ise bizim elimizde. Yoksa hemen arkasından milenyum geliyor ki 2000 yılında Hıristiyan kültürünün bombardımanı altında kalacağımız aşikar. TAŞRA DERGİLERİ Ay sonuna yaklaştığımda masamdaki dergilerin sayısı bir hayli artmış ve benim de zamanım iyiden iyiye kısalmış olur nedense. Eline aldığı her dergide, ilgi alanına giren yazıları öncelikle okumaya dikkat edenlerdenim. Taşrada amatörce neşredildiği halde profesyonelce hazırlanan dergilerin bazılarındaki nefis yazıları bu yüzden kaçırdığım olur. Bu dergilerin pek çoğu akademisyenler yahut üniversite öğrencileri tarafından çıkartıldığı için Türkiye'nin bilimsellikte geldiği seviyeyi de bu bakış açısıyla kestirmeniz mümkün. İşte onlardan bir kaçının alfabetik dökümü: Adı Yok, Adapazarı Moral Kültür Merkezi yayını ( ) Aşiyan, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Edebiyat Bölümü yayını ( ) Genç Erenler, Ankara (Alevilik kültürü yoğunlukta) ( ) Genç Kardelen, Niğde ( ) (Genç Kardelen'e ulaşma imkanı olanlar, derginin geçtiğimiz sayısında Abdürrahim Karakoç ile alakalı mükemmel bir dosya okumuşlardı. Hatırlatmaya gerek yoktur ki okuyucu üzerinde bu tür biyografik dosyaların etkisi her zaman büyük olmuştur. Dergi bu tür dosyalara devam etse keşke!..) Hakkari, Hakkari İlim, Sağlık, Kültür ve Araştırma Vakfı (HİSKAV) yayını, ( ) Hizmet, İskenderun Hizmet Vakfı yayını ( ) Polemik, Tokat, edebiyat seçkisi ( ). Çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu bir ekip çalışması. Ufuk, Giresun, eğitim kültür dergisi ( ) BERCESTE Dil safdır kederden amma güler yüz ister Hub olmayana neyler ayine-i mücella Sayfa 1
2 Şeyhülislam Yahya (ö. 1644) Gönlümde keder ve endişe bulunmuyor, bu doğru. Ancak karşısında bir güler yüz olmayınca neye yarar?!.. Ayna istendiği kadar cilalanmış, parlatılmış olsun, güzel olmayanı gösterdikten sonra elinden ne gelir (o pırıl pırıl halinden zevk mi alır)?!.. NÜKTE Halk gülmeye başlayınca Vaktiyle bir memleketin idarecileri, halkın dertlerini unutmuşlar. Bir taraftan enflasyon ve hayat pahalılığı artarken; diğer yandan halka özveri ve diğergamlıktan bahsediyorlarmış. Bu arada bütçe açık vermeye, hazine boşalmaya başlamış. İdareciler bunu önlemek için mallara yeni zamlar yapmışlar, yeni yükümlülükler getirmişler. Ülkenin hakimi, adamlarını gönderip halkın tepkisini ölçmek istemiş. Tabii gelen haberler fena: -Efendimiz, halk çok şikayetçi. Hepsi burnundan soluyor. Kızgınlıkları had safhada. Ertesi hafta yeni zamlar yapılmasını emretmiş hakim. Sonra yine adamlarını gönderip halkın nabzını öğrenmek istemiş: -Efendimiz, bu sefer halk, ha ayaklandı; ha ayaklanacak. Sarayınızın kapılarına dayanırlarsa şaşmayın. Hakim yine sakin, bir hafta sonra yeniden zamlar yapılmasını istemiş. Bu seferki zamlardan sonra gelen habercilerin yüzleri gülüyormuş: -Efendimiz, çok şükür tehlike geçti. Halk sokaklara dökülmüş; gülüyorlar, oynuyorlar. Kimsenin hiçbir şeyden şikayet ettiği, hele zamları düşündüğü falan yok!.. Hakim bu haberi duyar duymaz sarayın kapılarını sürgületmiş ve demiş ki: -İşte bu sefer halkın sabrı zorlanmaya başlamış; zamlara son verin. Ayine-i İskender Kahvelerim pişti gel Folklorumuzda kahve ile alakalı ne güzel manzum sözler vardır; insan okudukça kahve ve kahvehane kültürünün, bu yolda oluşmuş geleneklerin, kahve içmeye dair ritüellerin, teşrifat ve görgü kaidelerinin çokluğuna şaşıp kalır. Şu beyitleri okuyalım: Gönül ne kahve ister ne kahvehane Gönül ahbab ister kahve bahane * * * Ehl i keyfin keyfini kim yeniler kim tazeler Taze elden, taze pişmiş, taze kahve tazeler * * * Kahvenin yüzü kara, kim demiş ki içilmez Gönlü ak, dili tatlı, hatırından geçilmez * * * Kahve i ru siyahım şifa verir bedene Hak lanet eylesin tütünü icad edene "Kahve ile tütün, keyifler bütün" sözünü yahut, "Kahvenin yüzü karadır; ama yüz ağartır" darb ı meselini, kahveyi nes ile (nes cafe) içen nesil asla bilmeyecektir sanırız. Onlar, kahve fincanlarının zarflarının ne zarif şeyler olduğunu, kahvenin asaleti dolayısıyla, içilmeden önce mutlaka bir şeyler vermek gerektiğini (kahve altı>kahvaltı) "kahve parası"nın bahşiş demeye geldiğini, kahve renginin gönül yanıklığını ifade ettiğini, velhasıl Türk kahvesinin töresini asla hatırlamayacaktır. Oysa eskiden "bir acı kahvenin kırk yıl hatırı" var imiş. Eskiler burada "acı kahvenin" demişler, çünki kahve, sade içilmelidir. İhtimal şekerin bulunmadığı yahut karaborsa olduğu zamanların göreneğidir bu. Onlara göre sade kahve içilemiyorsa orta şekerliye cevaz vardır; ancak şekerli kahve içmek doğrusu pek hafif meşreplik gibi görülür. Kahveyle birlikte getirilen su, mutlaka kahveden evvel ve ancak birkaç yudum içilerek kahvenin geçeceği yollar silinip süpürülmeli, cilalanmalı, sıvanmalıdır. Kahve bittikten sonra su içilmesi, yahut hemen ardından çay içilmesi (yahut ikramı) görgüsüzlük kabul edilir. (Gelinlik kızlara bir hatırlatma: Aman müstakbel damadın ailesine kahveden sonra hemen çay ikram etmeyin. Kim bilir belki bu geleneği unutmayan ailelerden biridirler.) Biz son İstanbul efendilerinden olan değerli hocamız Orhan Okay Beyefendi'den dinlemiştik. Evvel zamanda gençlerden birinin bir kasabaya yolu düşmüş. Kasabanın kahvehanesinden içeri girince kar ve tipiyi dışarıda bırakmanın sevinciyle canlı bir selam vermiş: Esselamü aleyküm! Sayfa 2
3 Kahvenin peykelerinde oturanlardan ancak birkaçı başlarını dama yahut satranç tablalarından kaldırmadan şöyle yan gözlerle gelene bakıp kendi hallerinde oyuna devam etmişler. Delikanlı selamının itibarsızlığına biraz alınmışsa da şu sıcağın keyfini çıkartmak lazım diye eşiğe yakın bir yerde paltosunu çıkarmış, bir iskemle çekmiş ve oturup ocağa seslenmiş: Bana bir sade kahve! Bu söz üzerine kahvehanedeki adamlardan, hatta ihtiyarlardan birkaçı başlarını çevirip, Ve aleyküm selaaaam delikanlı! Dışarısı çok soğuk galiba! Bir sade kahve içini ısıtır, gibi sözlerle selam alıp mukabelede bulunmuşlar. Delikanlı kahvesini bitirdikten sonra çevresine bakmış, yine kimsenin onunla ilgilendiği yok. Canı sıkılmaya, saatler ilerlemeye ve gözlerini uyku bastırmaya başlayınca belki uykusunu açar diye yeniden kahve istemeye karar vermiş: Efendi! Bana bir sade kahve daha! Bu söz kahvehanede müthiş bir kıpırdanmaya sebep olmuş ve evvelce selamını alanlar bu sefer iskemlelerini alıp delikanlının çevresine sokulmuşlar: Eee! Hoşgeldin. Anlat bakalım yiğidim. Kimsin, kimlerdensin, nereden gelirsin, nereye gidersin yollu sorular ve ardından hemen koyulaşıveren sohbet. O sırada delikanlı halinden ve gördüğü ilgiden gayet memnun herkese bir ikramda bulunmak istemiş: Garson, herkese benden birer çay! Tabii olan olmuş ve iskemlesini kapan eski yerine!.. Bize göre acı kahvenin hatırı işte bu olsa gerek. Kahvehane-kıraathane Bilmem sizin de dikkatinizi çekmiş midir; eskiden 'kahvehane' adı verilen yerlerde kahve içilir ve kitap okunur, ekseriya sohbet ile vakit geçirilirmiş. Belki bu yüzden olsa gerek, yakın geçmişte kahvehane adı yerine "kıraathane (okumaevi, okuma salonu)" tabelaları görülmeye başlamıştı. Tezat şurada ki eskiden kahvehanelerde kahve içilip kitap okunurdu; şimdi kıraathanelerde bira içilip kumar oynanıyor. (Değerli araştırmacı Prof. Dr. Namık Açıkgöz kahvehaneler üzerine yakında yayınlanacak olan bir çalışma yapmıştı. Umuyorum bu değişimin sosyal yönü orada incelenmiştir.) Yakın dönemin kültür hayatına damgasını vurmuş kahvehanelerin en önemlisi herhalde Küllük'tür. İstanbul'un Bayezit semtinde, şimdi yerinde iş hanlarının bulunduğu bu kahvehane, bir devrin sosyal bilimler enstitüsü, yahut topyekun edebiyat ve güzel sanatlar fakültesi gibi entelektüel yetiştirmiştir. Nevzat Sudi'nin "Küllük Anıları" adlı kitabında (Karşı yay ) buranın genel panoraması verilmiştir. Şu satırlar o kitaptan (s ): "Yeri gelmişken, ancak bir sayı çıkabilen, sonra da Dahiliye Vekaleti'nin buyruğuyla kapatılan 'Küllük' dergisinin içeriğinden de söz etmek isterim. Derginin ikinci sayfasında 'Küllük Beyannamesi' yer alır: Küllük bir kahvedir. Kahve deyip de geçmeyelim.... Anadolu köyünün hakiki mabedi kahvedir. Kahveci, mabedin teşrifatçısı. Kahve er meydanıdır. Mahsulün gidişatı kahvede konuşulur. Kız kaçırma haberi kahveye gelir. Filan vuruldu, kahvede duyulur. Vergi memuru kahveyi ziyaret eder. Muhtar kahvededir. Tarihte tekkelerin yegane ciddi rakibi kahveler olmuştur harbi Türk köylüsü tarafından kahvenin hoparlöründen dinlendi. Kahve harman zamanı, ekin zamanı boşalır. Kahveci ekseriya hem berber, hem şairdir. Lafın kısası kahve köyün stratejik merkezidir. (...) Küllük bir kahve ismidir demiştik, Küllük bir istikamettir de. Bugünün şairi halkla temasa geçmenin sırrını bir kahvenin tavanında bulacaktır. Küllük, büyük bilmeceleri halletmek isteyenlerin mecmuası, bu gayrete malik olanların kahvesidir." Aaah!.. Nerede o eski kahvehaneler?!.. NAZM Kahvelerim pişti gel Cezvelerim taştı gel İyi günüm dostları Sayfa 3
4 Kötü günüm geçti gel Muallim Naci DEYİMLERİMİZ Sabır (çanağı) taştı İyi kalpli bir zenginin genç yaşta vefatı üzerine üzüntüden kısa zamanda hanımı da ruhunu teslim etmiş. Tek varis durumundaki kız çocuklarına amcasını vasi tayin etmişler. Kızın amcası zalim çıkmış ve kızın mallarına el koyduktan gayrı bir de kendini hizmetçi gibi kullanmaya başlamış. Yenge bir yandan, yeğenler bir yandan zavallı kızı hem itip kakıyorlar, hem de kendilerine hizmet ettiriyorlarmış. Zamanla çocukcağızı dövmeye de başlamışlar. Bütün ev halkının ayrı ayrı eziyet ve takazalarına, hakaret ve tokatlarına maruz kalan yavrucak her gece yatağına göz yaşları içinde girer olmuş. Öyle sindirmişler ki derdini kimseciklere açamıyormuş. Yavrucak bir gece yine yastığı göz yaşlarıyla ıslanarak uyuya kalmış. O gece rüyasında Eyyüb peygamberi görmüş ve derdini olduğu gibi anlatmış. Sonunda Hz. Eyyüb onun sırtını sıvazlayıp kendisine sabır tavsiye etmiş ve yeşil bir çanak vererek: - Evladım, demiş. Bu çanağı gizli bir yerde sakla. Her gün bildiğin duaları oku ve içinden daima "Ya Sabir" ismini vird edin. Ağlayacağın zaman göz yaşlarını bu çanakta biriktir. Çanak dolup taştığı gün inşallah senin de çilen bitecek! Kızcağız heyecan içinde uyanmış. Bir de ne görsün; yeşil çanak başucunda duruyor. Çanağı saklayıp rüyasından kimseciklere bahsetmemiş. Zaman su gibi akar derler; kızcağız ne zaman odasına çekilip ağlasa göz yaşlarını bu çanağa döker olmuş. Hayatı gittikçe çekilmez oluyor; ama çanak da bir yandan doluyormuş. Sıcak yemek yüzüne hasret, gittikçe eriyerek ergenlik çağına yaklaşmış. Bir gece öyle çok ağlamış ki çanak ha taştı ha taşacak. O sırada Eyyüb aleyhisselamın sözlerini düşünüp ne olacağını merak ediyormuş. Sabaha karşı amcası kendisini çağırmış ve bütün ev halkıyla birlikte denizaşırı bir seyahate gideceklerini söyleyip tehditkar ve azarlar bir eda ile kulağını çekerek eve göz kulak olmasını, aksi halde canını alacağını söylemiş. Kız acı içerisinde kıvranırken içinden "İnşallah senin de bir canını alan bulunur!" diye geçirmiş. Mazlumun ahı yerde kalmazmış; o yolculukta ev halkının bindiği gemi batmış ve hepsi boğularak ölmüşler. Sabırlı kızcağız anasından babasından kalan mirasa sahip olduktan başka amcasının da tek varisi olarak her şeyin sahibi olmuş. Dilimizdeki "sabrımız taşıyor, sabrı taştı, sabrımı taşırma vb." deyimlerin menşei budur. Tahammül sınırlarının zorlandığı anlarda ağzımızdan dökülen bu sözün eskiden ciddi bir yaptırımı varmış ve uluorta değil, nadiren söylenir; ama söylenince de ardında durulurmuş vesselam!.. BERCESTE Gayrılar vaslıyla şad olsa ziyad olur gamım Matem ehlinin sürur-ı ıyd yasın artırır Aşki (ö. 1574) Bayram geldi diye herkesler şad olurken benim üzüntüm çoğalır. Çünki bayram sevinci, matem ehlinin yalnızca yasını artırıyor. Ayıne-i İskender Hayran kime denirdi? Hayret ve hayran kelimelerinin sözlüklerdeki karşılıkları her ne kadar "olağanüstü güzellik(ler) karşısında şaşa kalma, beğeni ve takdir haliyle şaşkınlaşma" şeklinde yazıla gelmişse de biz hayret, hayranlık ve hayran olma gibi hallerde daima gizli bir esrar sarhoşluğu bulmuşuzdur. Hayret denildiği zaman görülen olağandışı bir güzellik veya hal karşısında hislerin iflas etmesi gelir aklımıza. Klasik şairler bu kelimelerden birini kullandıklarında, perde arkasında ekseriya esrar içenlerin kendinden geçmiş hallerini tasvir eder, bir esrar sarhoşunu (hayran) mazmunlaştırırlar. Hayret içinde kalan yahut hayran olan kişi, tam da esrar çekip kendinden geçen kişi gibi davranır. Gözleri donuk bakar, parmağı ağzında kalmıştır, kendisi farkında olmadan gülümsemektedir, hareketleri gayr-i iradidir, şaşkın ve dalgındır, hissi ve zihni melekeleri tam çalışmaz, velhasıl kendinden geçmiştir işte. Yani esrar onu tam manasıyla etkisi altına almıştır. Esrar Dede'nin (ö. 1796) şu beytine bakalım: Aceb ki bülbül-i abdalı almaya hayret Ki gösterir ana her sebze suret-i esrar Eskilerin beng dediği esrar; eroin, morfin gibi uyuşturucu cinsinden bir madde Sayfa 4
5 olup halis Hind keneviri yaprağı üstündeki yağlı sakızın işlenmesi sonucu elde edilir. Bunun için bir nebat sayılır veya yenilerek, yahut nargile, sigara vs. yoluyla çekilerek (esrar-keş) kullanılır. Osmanlı'nın esrar tiryakileri, önceleri ışık veya abdal denilen Kalenderi dervişleri, sonraları da yozlaşmış Bektaşi tayifesidir. Bunlar esrar çekerek hayran olurlar (hayran abdal deyimi buradan gelir) ve hayret makamına girerlermiş(!). Esrar kelimesinin, Arapçada (ve tabii Osmanlı Türkçesinde) "sırlar" demek olduğunu söyleyerek esrar sarhoşu olan hayranların ve hayretin yönünü değiştirelim ve Esrar Dede'nin beyitteki esrarına (sırlar) tekrar dönelim: "Abdal (derviş) halini alan bülbül, (gül karşısında) hayrete düşmeye görsün; artık onun gözüne her bitki esrar (sır küpü) olarak görünür." Hayret ve hayranlığın bir de tasavvufi yönü var elbette. Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre hocamızın nefis çevirisiyle Kaknüs Yayınları tarafından şu yakınlarda kültürümüze kazandırılan (İstanbul 1998), hikmet avcısı değerli dostumuz Toshihiko İzutsu'nun (toprağı bol olsun) "İbn Arabi'nin Fusus'undaki Anahtar Kavramlar" adlı araştırmasının beşinci bölümü, "Metafizik Hayret"e ayrılmıştır. İbn Arabi'ye göre "hayrete duçar olan kimse bir daire çizer" ve hayret zorunlu olarak dairesel bir hareket şeklini alır. Böyle bir yürüyüş, İlahi tecelli dairesini yansıtır. Allah ile (ma'allah), Allah'tan (ani'llah) ve Allah'a (ila'llah) olan her hareket, ister istemez Hakk'ın Ahadiyyet mertebesinden somut varlıklar mertebesine nüzul ve la-taayyün sırrına yönelir. Hayret makamındaki bu gayri-ihtiyari dönüş, bir merkez etrafında gerçekleşmektedir ki o merkezin miline Kutup deriz. Tabii insan, pergelin müteharrik ayağı misali bir merkez etrafında dönüyorsa Allah'a olan uzaklığı hiç değişmiyor demektir. Bu durumda vahdet veya kesrette kalması fazla önemsenmez. O halde hayret, vahdet makamında olabildiği gibi kesret makamında da gerçekleşebilir. Vahid-i Mutlak'ın her şeyde (ummanda da, katrede de; güneşte de, zerrede de) mevcut (taayyün) ama gizli (la-taayyün) olması, ister istemez bizi de aynı buutlarda hayrete düşürecektir. Bu durumda insan aklı, birbirine zıt olan ahadiyyet veya kesret yönlerinden birinde kilitlenir kalır. Ama eğer bunu keşif yoluyla biliyorsa (tasavvuf mertebelerini geçmişse), o vakit insan Allah'ın değişik tecellilerinde hayrete düşmeyecek, bütün bunların bir görünüşten ibaret olduğunu bilecek ve "La mevcude illa'llah" diyerek gerçeği kavrayacaktır (s 'dan özet). BERCESTE Ey hace tutuldu nefesin kabre de girdin Bu aleme sığmam der idin şimdi ne dersin A efendi! Sonunda nefesin tutuldu ve kabre de girdin. Evvelce "Bu aleme sığmam!" diye böbürlenerek geziyordun; (merak ediyorum, acaba) şimdi (içinde bulunduğun hale) ne diyorsun?!. Nefi'ye dair "Divan şiirimizin hırçın ve gür sesli şairi Nefi de Karakoç'un değer verdiği, andığı, şahsiyetinden söz ettiği simalardan biridir. Bu dik başlı ve mağrur şairin "bütün sanat mübalağası, aşırılıkları ve çelişkileri içinde niyeti samimi ve kavgası şahsi değil, toplumsaldır. Bozuk düzene karşı dilini ve kalemini kılıç gibi kullanmıştır. Toplum uğruna en sonda başını vermiş bir kişidir. 'Devlet umurunda şuur' arayan Nef'i, gerçekte kendisiyle toplumu özdeşleştirmiş şairlerimizdendir." (...) Karakoç şiir dünyasındaki kadim dostlarını anlatırken hep idealize eden bir üslubu tercih etmiştir. Bunda onun hem kendi kalem gücünü gösterme temayülünün, hem de beğendiği klasik şiir alemini derinleştirme, genişletme çabasının etkisi vardır denebilir." Bu cümleler değerli araştırmacı Dr. Turan Karataş'a ait. Karataş'ın Kaknüs Yayınları arasında çıkan seçkin kitabı, "Doğu'nun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç" adını taşıyor. Eser, bugüne kadar Sezai Karakoç hakkında yapılmış incelemelerin en kapsamlısı. Bir doktora çalışması olmak bakımından bilimsel, bir şair kaleminden çıkmak bakımından da şiirsel bir kitap. Okumaya başlayınca bir sanatçının farklı dünyasını bütün yönleriyle öğreniyorsunuz. Böyle bir kitap bizde ancak gıpta uyandırır. Kaknüs Son zamanlarda kitapçı vitrin ve raflarında Kaknüs Yayınları'nca neşrolunan eserlerin daha fazla yer almaya başladığını siz de fark ettiniz mi bilmiyorum. Daha ziyade sosyal bilimlerle ilgilenen Kaknüs, edebiyat dizilerini şiir, öykü, roman, sanat-edebiyat ve araştırma-inceleme üst başlıklarıyla beş ayrı dalda yürütüyor. Ömer Lekesiz'in "Yeni Türk Edebiyatında Öykü"sü (C. I-II), Melek Paşalı'nın "Hayal Günlüğü" ile Kamil Yeşil'in "Ankebud" adlı hikayeleri, Hüseyin Atlansoy'un "Kaçak Yolcu" ile "İlk Sözler", Cevdet Karal'ın "Horozlu Ayna ve Sayfa 5
6 Ölüm", Y. Ziya Özburun'un da "Kıvılcımlar Kitabı" adları altında derlenen şiirleri ile Ercüment Aytaç'ın "Ve: Blues" isimli romanı benim dikkatimi çekenler. Kaknüs ilgililerine de bir hatırlatma yapalım: Kitapların dizgisi, mizanpajı, kapağı, kağıdı vs. hepsi güzel de; her kitabın yer aldığı dizi üst başlıklarının yeniden gözden geçirilmesinde fayda var gibi geldi bize. Yoksa roman serisinde günlük, hikaye serisinde klasik masal, sanat-edebiyat serisinde (öykü serisi var iken) hikaye kitabı görmezdik. Ayine-i İskender Oğuz Kara Han neslisin Osmanlı Cihan Devleti'nin en büyük özelliklerinden birisini, hiç şüphesiz coğrafyasında barındırdığı milletlerin çeşitliliğinde ve bu kadar milletten insanı ortak değerler etrafında barış ve huzur içerisinde asırlarca yaşatmış olmasında aramak gerekir. Osman Gazi tarafından teşkilatlandırıldığı için Osmanlı adıyla anılan bu devletin ana çizgisi Türklük üzerine bina olunmuştur. Müteakip asırlarda çeşitli ırklardan devlet adamlarının, hatta Türklerden ziyade başka milletlerden devletluların görev aldığı teşkilat yapısında saltanat tahtını daima Türk soylu Osmanlı hanedanından birisinin doldurmuş olması, bu ana çizgiyi devletin temel ilkesi olarak daima yaşatmıştır. Pek çok eski kitapta Osmanlı hanedanının Kayı Boyu'ndan neş'et ettiği yazılıdır. Bu bilgiyi, ilk defa kayda geçiren kişi, "Camiü't-Tevarih" adlı eserin müellifi olan ünlü İlhanlı veziri Reşidüddin Tabib'dir ( ). Kaşgarlı Mahmud'un Divanu Lugati't-Türk'ünde verilen, Oğuzların 24 boyuna (1) ait damgalar da bu bilgiyi destekler mahiyettedir. Osmanlıların Oğuz'un Kayı Boyu'ndan geldiğine dair bilgiler Sultan II. Murad (saltanatı: ) zamanında "Tevarih-i Al-i Selçuk" adlı eseri telif eden Yazıcoğlu Ali tarafından tekrarlanır. Bu eserde Oğuz an'anelerinin pek çoğu da kayda geçirilmiştir. Yine bu döneme ait Osmanlı paralarında ilk ve son defa Kayı Boyu'nun damgaları vurulmuş olup bilahare bu damga silahlarda da görülecektir. Bu damga şu şekildedir: (I.Y.I.) (Bu damga daha sonra Bosnalı Sinan'ın Hünername'sinde de yer alır. Oğuzların Kınık Boyu'ndan gelen Selçukluların damgası da ok-yay şeklinde gösterilir.) Ahmedi'nin ( ) İskendername'sinde, Mehmed Neşri'nin (ö. 1490) Cihannüma'sında (Neşri Tarihi) ve Mahmud oğlu Hasan'ın Cam-ı Cem-ayin adlı eserinde de aynı bilgiler tekrarlanmıştır. Osmanlıların Kayı Boyu'ndan geldiğini yazan diğer bir kaynak da Cengiz'in torunlarından olup Hive'de hükümdarlık yapmış olan Ebülgazi Bahadır Han'dır ( ). Şecere-i Terakime ve Şecere-i Türk adlı eserlerin sahibi olan Bahadır Han, Oğuzlara ait kıymetli bilgiler vermek bakımından da önemlidir. Bütün bu kayıtlardan bazıları, birilerinin dediği gibi, eski müverrihlerin Osmanlı hanedanını Kayı Boyu'ndan göstermekle siyasi bir çıkar sağlama gayretlerinin ürünü de olsa, Osmanlı'nın Türklük çizgisine asla halel getiremez. Bugün onların Osman Gazi ile başlayan sadece bir devletinin 700. yılını kutluyoruz. Diğer Türk devletleri de hesaba katıldığında ilk ve orta çağların tarihi biraz da Türklerin tarihi olarak karşımıza çıkar. (1) Oğuz Han'ın altı oğlu vardır. Bunlar Gün Han, Ay Han, Yıldız Han ile Gök Han, Dağ Han, Deniz Han olarak bilinirler. Bunların her birinin dörder oğlu olmuş ve Oğuz Han'ın yirmi dört boyu böylece sürüp gitmiştir. Bazı kaynaklarda Kayı Han bu torunlardan biri olarak gösterilirse de aslında Kayı, Oğuz'un (Mete, Moton, Muton) dedesidir. Oğuz'un oğlu, Gök-alp'tir. Nitekim Aşıkpaşazade, yazdığı tarihinde "Devrimde olanları yazdım; Oğuz'dan olan Gök-alp'e kadar gittim." der. Hatta Osman Gazi'yi "Eğer o, 'Ben Selçuk hanedanındanım!' derse ben de Gök-alp oğluyum." diye konuşturur. Ebülgazi Bahadır Han'ın Şecere-i Türk'ündeki bir efsaneye göre Alan Koa (Alanguva) adlı bir melikenin çadırına gökten yeşil gözlü bir ilah iner. Alan Koa bundan gebe kalır ve Kayı sülalesi, semavi bir boy olarak bunun iki oğlundan ürer. Nuh Aleyhisselam'a dayanan soy Dünyanın en muhteşem devletlerinden birini kurmuş olan Osmanlıların Kayı Boyu'ndan olmaları kadar, Kayı'dan önceki hayatları da tarihçilerin ilgi alanına girmiştir. Osman Gazi'yi Nuh Aleyhisselam'a bağlayan soy kütüklerinin (şecere) bazıları şöyle sıralanır: Şükrullah'ın Behcetü't-Tevarih'inden: 1. Nuh (as) 2. Yafes 3. Kavı/Kavı Han 4. Kara Han Sayfa 6
7 5. Oğuz 52. Osman Mahmud Oğlu Hasan'ın Cam-ı Cem-ayin'inden: 1. Nuh (as) 2. Yafes 14. Kayı Han 15. Kara Han 16. Oğuz 17. Gün Han 18. Kayı Han 63. Osman Gazi Aşıkpaşazade'nin Tarih'inden: (I. şecere) 1. Nuh (as) 2. Yafes 23. Kara Han (26. sırada tekrarlanır) 27. Oğuz 28 Gök-alp 42. Osman Gazi (II. şecere) 1. İshak (as) 2. Kayı/Kay/İys 3. Kara Han / Kar Han 4. Oğuz / Uguz 5. Gök-alp 42. Osman Gazi (III. şecere) 1. Nuh (as) 2. Yafes 4. Kabı Han 5. Kara Han (40 ve 43. sırada tekrarlanır) 6. Oğuz (44. sırada tekrarlanır) 7. Gök-alp (45. sırada tekrarlanır) 55. Osman Gazi Hükümdarın fetvası Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi devlet hazinesini sıkıntıya sokmuş, zenginlerden borç alınmaya başlanmıştı. Bu arada gayrimüslim bir zengine de birkaç bin altın borçlanılmıştı. Çok geçmeden alacaklı ölmüş ve geride iki çocuk ile büyük bir servet bırakmıştı. Devrin defterdarı (maliye bakanı) padişaha sunduğu bir arizada, bu kadar servetin iki çocuğa fazla olduğunu, borcu ödememeyi, hatta mallarının bir kısmının müsadere edilmesini teklif eder. Oğuz neslinin en asil hükümdarlarından olan Yavuz arizayı okuyunca hiddetlenir ve altına şu satırları yazıp iade eder: "Müteveffaya rahmet, maline bereket, evladına afiyet, gammaza lanet!" 700 yılın ardindan: Not: 1999 yılı boyunca, inşaallah, Osmanlı'dan günümüze bir pencere açarak küçük ahlak değerlerini söz konusu edeceğiz. Bu başlık altında okuyacağınız anekdotları lütfen günümüz ile mukayese ediniz. BERCESTE Ahali ızz ü devletde, reaya emn ü rahatda Hüner erbabı rif'atde, cihan yekpare nurani Nedim (ö. 1730) Müslüman halk, ululuk ve kutluluk; gayrimüslimler de emniyet ve rahat içindeler. Hüner sahipleri ise daima el üstünde tutuluyorlar. Osmanlı ülkesi baştan başa nura garkolmuş vesselam!.. DEYİMLERİMİZ Püf noktası Vaktiyle testi ve çanak-çömlek imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkan açmayı arzu eder olmuş. Ne yazık ki her defasında ustası ona: - Sen, demiş, daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor. Ustanın bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık dayanamaz ve gidip bir dükkan açar. Açar açmasına da yeni dükkanında güzel güzel yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından Sayfa 7
8 yarılmaya, yer yer çatlamaya başlar. Kalfa bir türlü bu çatlamaların önüne geçemez. Nihayet ustasına gider ve durumu anlatır. Usta, - Sana demedim mi evladım; sen bu işin püf noktasını henüz öğrenmedin. Bu sanatın bir püf noktası vardır. Usta bunun üzerine tezgaha bir miktar çamur koyar ve, - Haydi, der, geç bakalım tezgahın başına da bir testi çıkar. Ben de sana püf noktasını göstereyim. Eski çırak ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta önünde dönen çanağa arada sırada "püf!" diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp giderir. Böylece çırak da bu sanatın püf denilen noktasını öğrenmiş olur. Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o günden sonra püf noktası denilmeye başlanır. 700 YILIN ARDINDAN Dilenciler Koca Ragıb Mehmet Paşa Mısır valisi olup Bulak'a vardığında merasim ile karşılandığı sırada yolunun üzerine sayısız dilenci sıralanmış. Paşa bunları görünce görevlilere sormuş: - Bunlar saraya varıncaya kadar böyle kesret üzere midir? - Beli. Eslafınız zamanında dahi bunlar böyle dizilirler; iki taraftan beşer onar adam bunlara sadaka verirdi. Paşa hayret içinde çıkışmış: - Bunca dilenciye akçe yetiştirmek ne kabil? Eğer bunlara sadaka verilmek lazım gelir ise saraya varınca biz de sadakaya muhtaç olup üst başlarında durmamız iktiza eder. Rahmetullahi aleyh! BERCESTE Çok insan anlayamaz eski musıkimizden Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden Yahya Kemal Ayine-İ İskender Kuğunun en güzel şarkısı en son söylenendir Kaknusun hikayesini mutlaka biliyorsunuzdur. Hani öleceği vakit çalı çırpı toplayıp kanat çırpışlarıyla onları tutuşturarak kendini yakan ve yanıştan sonra küller arasında meydana gelen yumurtayla yeniden doğan efsanevi kuş. Hikaye, vefatının 200. yıl dönümünde Şeyh Galib'in, edebiyat ve şiir muhitlerinde yeniden gündeme gelmesiyle pek güzel örtüşüyor. Kutlu dost Beşir Ayvazoğlu bizi daha evvel Şeyh Galib kitabı ile buluşturmuştu. Şimdi de elimizde Kuğunun Son Şarkısı var. Hiç şüphesiz Selim-i Salis devrinin kehkeşanında, Türk klasik şiirinin has bahçesinde son güzel şarkıyı söyleyen Galib Dede ile ona hem-aheng olacak nağmeyi besteleyen Dede Efendi ve sözü estetik zirvelerde resmeden hat sahibi Mustafa Rakım Efendi, kervankıranlar misali parlıyorlardı. Kuğunun Son Şarkısı'nda bu dehaların o gökkubbeyi dolduran sesleri var. Bir de çağın diplomasi ve entrika meydanlarında en gür avaza sahip olan Halet Efendi'nin çığlıkları. Galib, Tanzimatçıların hiç farkına varamadıkları, Cumhuriyet şiirine ise cılız bir soluk halinde yansıyan (Bu yansımaların bir kısmı Beşir Bey'in çalışmasında mevcut.) bir misyonun sahibi. Üzerinde araştırma yapanların ortak ifadesiyle o bir deha. XVIII. yüzyıla kadar Türk şiirinin en farklı desenle dokunmuş kumaşı. Eğer Türk şiiri XIX. yüzyılda bir Galib daha yetiştirmiş; yahut sanat yönünden Galib'i kopyalayabilmiş olsaydı günümüz şiirinin şekli değil; ama ruhu şimdikinden çok farklı olurdu. Beşir Bey'in kitabı okunduğunda bunu bir kez daha anlıyorsunuz. Galib deyince nedense gözümün önünde, mum alevinden devasa yangınlara kadar boy boy ateş manzaraları canlanır; üzerime şerareler yağıyor sanırım. Ruhum Sevgioğulları yurdundan esip gelen yanık türkülerle çalkalanır. Bunun sebebi Galib'in, neredeyse üç dizeden birinde ateşe düşmüş olması, yahut ateşin binbir çeşidinden yanıcı ilhamlar devşirmiş olması belki de... Bütün ömrü "Ah mine'l-aşk (Aaah, aşktan ve aşkın elinden!..)" diye yanarak geçen Galib'in romanı da herhalde ateşle yazılabilirdi ki Kuğunun Son Şarkısı'nda da en geniş yer ateşe ayrılmış. Okurken o ateş sizi de yaksın; o aşkın yıldızları birer yalım olup kafanıza yağsın istiyorsunuz! Kitabın diğer bölümleri de Galib'in iç sancılarına, ruh çarpıntılarına aşina bir gönülden süzülerek pek mükemmel kurgulanmış. Sanırız tarihi bilgi ve eldeki hazır malzeme kullanılarak ondan aşk romanı lezzetinde bir biyografi ancak bu Sayfa 8
9 kadar güzel süzülebilirdi. Kitabın en kötü yanı, tam okumanın zevkine vardığınız yerde "Geçdi Galib Dede candan ya Hu!" diyerek bitivermesi. Ve siz, keşke bu roman biraz daha sürseydi diyorsunuz. Himmetin var olsun Üstad!.. Galib ile Nabi Şeyh Galib'in Hüsn ü Aşk'ı yazmasının sebebi anlatılırken, hemen her kaynakta, Nabi'nin Hayrabad adlı eserinden bahsedilir ve Hayrabad bir mecliste okunurken herkesin bu kitabı övmesi üzerine Galib'in "Ben daha iyisini yazarım" manasını tazammun eden sözler söylediği nakledilir. Aynı bilgi Kuğunun Son Şarkısı'nda da tekrarlanıyor: "O gün Hayrabad okunup şairi hayırla yad edildikten sonra içlerinden biri, Nabi'nin seviyesine ulaşmanın, hatta ona nazire yazmanın mümkün olmadığını söyleyerek övgüde epeyce mübalağaya kaçar." (1) Bu cümledeki "mübalağa" kelimesi bizce edebiyat tarihimize sinmiş yanlış bir kanaatin sonucudur. Hele "epeyce mübalağa" ifadesi gerçekten de epeyce mübalağalıdır. Çünki Hayrabad hiç de öyle yabana atılır bir eser değildir. Galib'in bu eseri küçümsemesinin nedeni, Nabi'nin başarısızlığında değil bizzat kendisinin deha oluşunda aranmalıdır. Yani o mecliste Hayrabad'a nazire yazmanın mümkün olmadığını söyleyen şiir-şinas her kim ise, bu görüşünde haklıdır. Çünki Hüsn ü Aşk şairi, gerçekte Sebk-i Hindi'den bir reh-i na-refte (gidilmedik yol) açarak Sebk-i Galib'e uruc eden sözün sahibkıranıdır. Nabi'nin eserini geçmiş olması bizce Nabi'nin değerini düşürmez. (1) Beşir Ayvazoğlu, Kuğunun Son Şarkısı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999, s. 28 İnce sözler Şeyh Galib, "Onlar ki kelama can verirler." der. Zaman'ın kültür sayfası bu dizeyi logo veya epigraf olarak kullansa yeridir, sanırız. Farkında mısınız bilmem; bu sayfada haftanın her gününde narin, nahif, nazik ve müstesna sözlere can veriliyor. Okay, Cansever, Ayvazoğlu, Erdoğan, Özbilgen, Behar, Bekiroğlu, Dursun, Armağan, hepsi sözün seçkin ustaları. Ve en genç olanımızdan bahsedeceğim şimdi. Gül Saati çaldığında duyduğumuz bazı ince sözler vardır, bilirsiniz. Hani cumartesi günleri her birimizin hayatından taşan duyarlıklarımızın devşirdiği sesler ve renklerle; ışıklar ve tebessümlerle yüz yüze getirirler bizi sık sık. Kah hüzünlerimizi, kah hicranlarımızı nakşeder eşyaya. Adına deneme denilmiş şiirler arasında geziyor gibi olursunuz da birdenbire tükeniveren satırların arkasını arar gözleriniz bir zaman. Aslında ben, denemeden çok çok öte bir şeyler bulmuşumdur o yazılarda. Nurullah Ataç'ı kıskandıracak bir lezzet aldığım olmuştur onlardan. Kendini dinlemek, iyi günlerinin yaşama sevincini yakalamak isteyen yürekler için yazılmış reçetelerden bahsediyorum, Ali Çolak'ın geçtiğimiz günlerde Ötüken Neşriyat arasında çıkan İnce Sözler'inden... İnce Sözler'in bazılarını bu sayfanın cumartesi nüshalarında mutlaka okumuşsunuzdur. Diğer sayfalarında da bu şirin kitabın, gül ıtırları taşıyan bir demet güzellik karşılıyor sizi. Sonra Nesimi dilinden şöyle diyorsunuz: "İnsanların ve Evlerin Kokusu"nu duyarken. Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam. Sonra "Kendinizle Söyleşme"ye başlıyorsunuz ve ardından "İnce Sözler" duyuyorsunuz derinden derine. Bir çeşme çağlıyor gibi serin, berrak ve hoş içimli bir suya kavuşuyorsunuz. Ali Çolak bizden sonraki kuşağın yüz aklarından biri. Kendine has çizgi ve üslubuyla onun, usta denemeciler safında şimdiden yerini aldığına inanıyoruz. BERCESTE O zaman ki bezm-i canda bölüşüldü kale-i kam Bize hisse-i mahabbet dil-i pare pare düştü Şeyh Galib (ö. 1799) Kalu Bela'da, ruhların yaratıldığı vakit, herkese, dünyadan kam alma kumaşı bölüştürülüyordu. O gün bize, aşk hissesi olarak, (makas artığı misali) paramparça olmuş (veya olması kararlaştırılmış) bir gönül düştü. (Çok şükür!.. Şimdi çektiğimiz pejmürde aşk, işte o zamanki hissemizdir ve gönlümüz de o günkü gibi paramparçadır.) Ayine-İ İskender Sayfa 9
10 Seci bir sanat idi amma!.. Düz yazı içinde kafiye yapma sanatına 'seci' diyoruz. Cümlelerin ortalarında veya sonlarında kafiyeli sesler bulundurmak anlatıma güzellik, akıcılık ve ihtişam kazandırır. Atalarımız söze önem verdikleri ve kutsallığına inandıkları için onu süsleyerek söylemeyi benimsemişler, laf yerine kelam etmeyi tavsiye buyurmuşlardır. Osmanlı Türkçesinde bu üslubun ilk temsilcisi Fatih'in vezirlerinden olan alim Sinan Paşa'dır (ö. 1486). Onun dini ve felsefi düşüncelerini anıtlaştırdığı Tazarruname'sinden sonra bu vadide Nergisi (ö. 1634) ve Veysi (ö. 1628) Türk edebiyatının en muhteşem örneklerini vermişlerdir. Çağdaş edebiyat tarihçilerinin, anlaşılırlık yönünden okuyucuyu zorladığı; mananın dolaylı yoldan ifadesini ön plana çıkardığı için Osmanlı edebiyatının bir kusuru gibi sunmaya çalıştıkları secili nesir, sözün kelam mertebesinde süslenmesinden ibarettir. Doğrudur, biz bugün secili metinleri anlamakta zorlanırız. Çünki muhteşem secilere kapı aralayan o ahenkli kelimeleri sözlüklerimizden sürüp çıkarmışızdır. Ancak Osmanlı asırlarında seci ayıplanmaz, bilakis itibar edilir ve söze güzellik verme bakımından revaca erermiş. İtiraf ederiz ki şöyle güzel tertiplenmiş bir seci metnini okurken mana ve mefhumu günümüz nesrindekinden daha iyi kavrıyoruz. Secili nesri tenkit edenlerin, günümüzün ipe sapa gelmez cümleler, anlam düşüklükleri ve imla hatalarıyla dolu nesirlerini neden tercih ettiklerini de anlamakta bu yüzden zorlanıyoruz. * * * Seci'in asırlar ilerledikçe seçkin muhitten halk seviyesine indiğini göstermek bakımından eski aşk mektupları çok manidar metinlerdir. Hele arzuhalcilere yazdırılamayacak kadar mahrem olanlarında seci'in ne derece sıcak bir anlam ve kalbi yakınlığı ifade ettiğini görmemek imkansızdır. İşte Sultan Abdülmecid devrine ait bir mektuptan bazı satırlar: "Şifau'l-kulub, likau'l-mahbub, gözüm yaşı ile yazıldı bu mektub. Meleksima canım, lebi mercanım; ey ruy-ı mahım, gül yüzlü şahım; zülf-i kemendim, serv-i bülendim; peri ruhsarım, şeker güftarım; def'-i melalim; fikr ü hayalim; gül-i handanım, derde dermanım, taze fidanım, kaşı kemanım; kara gözlüm, şirin sözlüm, güler yüzlüm. Nuş edip aşkın hun ile ciğer dolsun, aşüfte gönül derd ile beter olsun... Ah efendim, nazeninim! İzzetde yekta, saadette bi-hemta; mahabbette la-nazir, güzellikte bi-kusur; canımdan azizim, şekerden lezizim efendim, canımın canı, sultanım. Hayli zamandır, görüşüp konuşmadık, hasret-i iştiyakınız hadden efzundur; kerem edip hane-i bi-minnete teşrif buyurasız efendim, sultanım. Hamil-i name bizim Raşid yediyle hak-i paye bir elmas yüzük, fındık altuniyle yapılmış dest-aviz-i aşıkanemiz irsal olunmuştur. Makbulünüz olmak niyazımdır. Baki afitab-ı hüsn ü cemal günbegün ziyad olsun canım efendim, iki gözüm. Bende-i muhlisiniz Ahmed" Seyyah bir aşkın serencamı Secili metinlerin eski dil zevkini göstermek bakımından halkın yazı diline de yansıdığını aşağıdaki şu satırlar gösterir sanırız: Bir bunca müddet, bir bunca eyyam, bir bunca seyran; gezdim cihanı, çektim felaket; bunca serencam geçti başımdan. Nagah edeydim, kah kah çıplak, kah yalın ayak, kak başı kabak; gezdim gördüm, bunca vilayet. Vardım bir şehre, çarşısı pazar; bilmeyen gezer, bilenler sezer. Dediler, "Derviş!", "Ne semtten geliş?", "Var mıdır bir iş?" Dedim "Seyyahım!", "Sadık-ı rahım, kendime şahım başımda külahım." Bildirdim halim. Dediler "Kanden gelirsin?" Dedim "Ben şahım başıma." Dediler "Gel eğlen! Şu vilayette alalım sana bir ebru hilal, lebleri zülal, bir ruhleri al; başı önünde, devlet yanında, ben gerdanında; benleri yıldız, dilber bir kız; kaşları yaydır, çehresi aydır; benleri çoktur, akranı yoktur; bir yüzü mah, bir zülf-i siyah, bedir-mah yüzlü, bir ahu gözlü, bir şirin sözlü; bakıp durmalı, cana sarmalı, hemen almalı; zülfü burmalı, saçı sırmalı, bir teni ablak, pamuktan yumşak; bir tatlı dilli, bir ince belli, yanağı güllü, neydüği belli; bu resme meşhur, gözleri mahmur, kaşları samur, elma yanaklı, kiraz dudaklı, gümüş tırnaklı; naziktir eli, çifte gamzeli, bu resme metin. Ben de işittim, yandım tutuştum, ateşe düştüm; hem gerçek sandım, söze inandım. Hemen gittiler, nikah ettiler, beni yettiler, alelacele gerdeğe girdim; illa ki gördüm, bir kazma dişli, bir kazan başlı, üç otuz yaşlı, saçı dökülmüş, yüzü buruşmuş, eti karışmış... Kapıyı açtım, hemandem kaçtım; kuş gibi uçtum. Durmadım orda, asla Kırım'da; giderim şarka, eskidi hırka; başta bir külah, kurtardı Allah!.. Kosova yüreğimizde bir yara! Sayfa 10
11 KOŞMA Yüce Balkanlar'ı duman bağlamış Gene mi gurbetten kara haber var? Seher vakti burda kimler ağlamış? Çemenzar üstünde taze çiğler var!.. Ufukta iz gördüm kızıl bayraktan Dumanlar ağıyor nemli topraktan Tekbir sadaları gelir uzaktan Hudud boylarında sanki mahşer var İnliyor bir şehid ruhu derinde Yara var toprağın birçok yerinde Ümitsiz açılan çiçeklerinde Ne reng ü bu kalmış, ne tab u fer var Neş'eler bu bezmi terk edip gitmiş Sel almış bu bağı tarumar etmiş Kan bataklığında beslenip gitmiş Soluk, penbe, dilber bir Nilüfer var Rıza Tevfik 700 YILIN ARDINDAN Osmanlı şiir akşamları Her perşembe saatleri arasında Türk klasik edebiyatından örnek şiirleri şerh ettiğimiz toplantılarımıza bütün okuyucularımız ve Divan Edebiyatı meraklıları davetlidirler. Adres: Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Cumhuriyet Caddesi Nr, 209; Kat, 6; Harbiye-İstanbul Yalanın mubah olduğu an Hükümdarlar zaman zaman memleketin dahili vaziyetini öğrenmek için tebdil-i kıyafetle halk içine karışırlardı. Sultan IV. Murad ile III. Mustafa'nın tebdil gezmeye düşkün olduklarını tarihler yazarlar. Sultan Mustafa bir bahar günü derviş kıyafetiyle çarşı pazarı dolaşmış ve yorgunluk gidermek üzere kırlara doğru yürümeye başlamış. Samatya taraflarında bir tepecik üzerinde oturmuş dinlenirken musahibi Nakşi'nin taşıdığı dürbünü isteyip bir müddet çevreyi temaşa etmiş. Meğer uzaklarda bir kadınla bir erkeğin sarılıp öpüştüklerini görmesin mi!?.. Nakşi'ye seslenmiş: -Derhal git! Şu karşıdakiler kimlerdir, öğren gel!.. Nakşi emri yerine getirip nefes nefese dönmüş ve -Efendimiz, demiş, bunlar hayli zamandır birbirlerini görmeyen iki kardeş imişler. Oracıkta rastlayınca dayanamayıp sarmaş dolaş olmuşlar. Zat-ı şahaneye de arz-ı ihlas eylediler. Padişah gülmüş: -Nakşi! Yalan söyledin amma zararı yok; bir yalanla iki kelleyi birden kurtardın. Etek öpmek Evliya Çelebi'nin anlattığına göre (c. III, s. 31) Miloş isimli Sırp, Kosova sahrasında Murad Hüdavendigar'ın elini öpme bahanesiyle yakınına gelip hançeriyle onu şehit ettikten sonra Osmanlı hükümdarlarının hiçbir yabancıya el öptürmemeleri bir protokol kaidesi olmuş ve gerek elçiler, gerekse diğer yabancı devlet büyükleri padişahın ancak eteğini öpmekle yetinmişlerdir. Sembolik olarak padişahın kaftanının ucunu dudaklarına değdiren bir kişi onun elini öpmüş kabul edilir ve böylece emniyet tedbiri de alınmış olurdu. Etek öpmek adetinin mazisi Osmanlı'dan çok eski zamanlara dayanır ve köleler ile cariyeler, efendilerinin yahut diğer asilzadelerin bedenlerine dokunamaz, ancak eteklerini (elbisenin belden aşağı kısmı) öperek tazim gösterirlermiş. Osmanlı'nın bu uygulamayı, Sırplara karşı bir protokol kaidesi olarak başlatması bize oldukça manidar göründü. Şimdiki "etek öpmek" deyimi bu geleneğin hatırasını taşır ve mecazen tabasbus, yaltaklanma anlamında kullanılır. Deyimlerimiz: Eli kulağında Gerçekleşmesi pek yakın olan işler hakkında "(Henüz olmadı ama) eli kulağında!" deriz. Bu deyimin kaynağı Asr-ı Saadet'e, Bilal-i Habeşi'ye kadar uzanır. İslamiyet yayılmaya başlayıp da Müslümanların sayısı artınca, onları namaz için bir araya toplamak üzere ezan okunması kararlaştırılmış ve sesi güzel olduğu için de Habeşiştanlı eski köle Hz. Bilal bu vazifeye seçilmişti. Ne var ki Medine'deki müşrikler ve diğer dinlere mensup olanlardan bazı tahammülsüz insanlar ezan okunurken sesi duyulmasın diye gürültü yapmaya, çocukları toplayıp Sayfa 11
12 Bilal-i Habeşi ile alay ettirmeye başlamışlardı. Bunun üzerine Hz. Bilal, ellerini kulaklarına tıkayarak ezan okumaya başladı. Bilahare müezzinler ellerini kulaklarına tıkamayı bir tür Bilal-i Habeşi sünneti gibi gördüler ve ezanı öyle okudular. Eskiden birisi yanındakine, - Ezan okundu mu? dediğinde, eğer vakit çok yakın ise, - Okunmadı ama (müezzinin) eli kulağında; dermiş. Berceste: İftirakınla efendim bende takat kalmadı Yah-pare oldu bu dil aşkda mahabbet kalmadı Şol kadar ağlatdı ben biçareyi hükm-i kaza Giryeden hiç hazret-i Ya'kub'a nevbet kalmadı Sultan Ahmed (I) Efendim! Ayrılığın yüzünden bende zerre kadar güç ve takat kalmadı. Gönül, onca aşk ateşiyle bir buz parçası kesildi de (eyvah) aşktaki sevgi eriyip gitti. Alın yazım, zavallı beni öylesine ağlattı ki; akıttığım göz yaşlarından dolayı Yusuf'u için ağlayan Hz. Yakub, gözlerinden elemini ve hasretini akıtmaya bir türlü fırsat bulamadı. Ayine-İ İskender Kadimzaman aşkları Klasik zamanların aşk u alaka bahsinde bugünden farklı olarak iki husus dikkat çekicidir: İlki, gizlilik; ikincisi de edep. "Yalnızca bir türlü aşk vardır; ama taklitleri binlercedir." diyen bilgenin sözüne bakılırsa İlahi, tasavvufi, platonik veya beşeri olsun bütün aşkların temeli aynı nurdan beslenir. Aşıkın gözünden başka herkese gizli olan o nurun, aşka adanmış bütün gönüllerde bir saygı ve ihtiram hissi doğuracağı tabiidir. Aşkın muhtelif boyutlarında ortak olan bu gizlilik ve edep hissi, ister istemez atalarımıza ait beşeri aşka da yansımış ve aşıka özgü bir tavır geliştirilmesine yol açmıştır. Aşkın kayda geçirilmemiş yasası demek olan bu tavır, daha ziyade aşıkı ilgilendirir. Aşık, sevdiği insanın adına halel getirmemek için sevda bahrinin merkezine kendisini koyar ve aşkın bütün acılarına talip olur. Ona göre aşk, her şeyden evvel bir sır -ki bu uğurda ser verilir- olup neticesi de elemdir. Elem çekmeyince -ki o da aşkın yegane gıdasıdır- aşk, yalnızca bir ilgi olarak kalır. Elemin ibtidası, içe yönelmek, başkalarından ayrı bir hayal dünyası kurup orada sevgiliyle birlikte olmaktır. Buna ister melal diyelim, ister melankoli, her hal ü karda aşkın yolu bir özgelikten, ayrıcalıktan ve dolayısıyla gizlilikten geçer. Aşık, sevgilinin haberi olsun yahut olmasın, kendi kozası içinde medd ü cezirler yaşadıkça, aşkı ve dolayısıyla özlemi artacak ve sevgili uğruna can-fedaya kadar gidecektir. Şimdilerin telefonlu, randevulu ve uluorta aşklarına nazaran kadim zaman aşıklarının yegane vuslat zevkleri, sevdiklerini teşehhüd miktarı görmekten ibarettir. Bazan bir çarşı-pazarda, bazan bir sokakta, bazan bir tanıdığın evinde vs. sevdiği insanı bir kerre görebilmek ve eğer mümkün ise -bir hareket, bir bakış, bir mektup, bir çiçek, bir mendil vs. ile- halini ona anlatabilmek, onun için yaşanabilecek en büyük aşk macerasıdır. Artık saba yeli sevgilinin kokusunu getirmeye, mehtap onun nurunu taşımaya, nağmeler onun sesini taklid etmeye, çiçekler ondan renk çalmaya başlayacak ve aşık, çevresindeki her şeyde onu görmeye, hissetmeye, duymaya başlayacaktır. Gözünün önündeki her şey sevgilinin bir hayalinden, daha doğrusu sevgili bir hayalden ibarettir artık. Zaten istese de hakikatini görmesi, konuşması mümkün değildir. Çünki içinde yaşadıkları İslam toplumunun genel ahlak ölçüleri buna müsaade etmez. Aşık, sevgilisini ancak, "Küçüksu'da gördüm seni / Gözlerinden bildim seni" diyebilecek kadar tanır. Bir aşık için, değil bir arkadaşına sevgilisinden bahsetmek, sevgili adının başka bir dudaktan duyulması bile tahammül edilmez acıları getirir. Bu da yine aynı toplumsal yapının ahlak ölçüleriyle izah edilebilir. Bu bakımdan eski aşıkların sevgililerine nezaketin son perdesinden "Sana ey canımın canı efendim / Kırıldım küstüm incindim gücendim" diye sitem etmelerini bile cür'etkarlık kabul eden o anlayış ile şimdilerin adına aşk evliliği denilip de bir yıl sonra küfürler, kavgalar, sille-tokat trajedilerle sona eren birlikteliklerini aynı aşkın görüntüleri kabul etmek çok zordur. Eski aşkları asil yapan, sanırız biraz da aşk u alakanın gizliliği ve daima edep sınırlarında kalmasıymış. Hani senedisahih olmasa da bir hadis-i şerifte buyurulmuştur ya: "Aşık olup da aşkını gizlemekle beraber iffetini muhafaza ederek ölen, şehittir." Bu bakımdan Şark'ın klasik aşıkları, şimdilerin "Nereni nereni.." ile başlayan şarkılarla ilan-ı aşk eden gençlerine göre birer aşk şehididirler. Sayfa 12
13 700 YILIN ARDINDAN Türk böyle şehit olur Türk tarihinin en ünlü amirali Hızır Hayreddin Reis (Batılıların taktığı lakap ile Barbaros), Akdeniz hakimiyetini ele geçirir ve Afrika sahillerini boydan boya Türk idaresine hediye ederken en yakın yardımcıları bizzat kendi kardeşleri İlyas, İshak ve Oruç idiler. Bilhassa Oruç ile omuz omuza, sırt sırta verip Akdeniz memleketlerini dize getirmişlerdi. Hızır'ın Akdeniz'de yaşadığı en sevinçli gün Preveze zaferini kazandığı gün (27 Eylül 1538) ise, en üzüntülü günü de hiç şüphesiz ondan tam yirmi yıl evvel Oruç'un, İspanyollar arasında şehit olduğu gündür. Akdeniz'deki Türk varlığının ilk yıllarında Cezayir toprakları Türkler ile İspanyolların hakimiyetlerini kanıtlama arenası olarak görülüyordu. Oruç Reis, Becaye, Tlemsen ve Cezayir gibi şehirleri almış ve kendisini Cezayir ülkesinin hakimi ilan etmişti. Bilahare Oran'ı ve Beni Raşid kalesini de alınca İspanyollar Cezayir'in tamamen elden gitmesini engellemek için büyük bir ordu hazırlayıp Cezayir'e gönderdiler. Aylarca süren savaş ve kuşatmaya Türklerle birlikte yerli halk da karşı koymaktaydı. Öyle bir nokta geldi ki yerli halk saf değiştirip Oruç'tan desteğini çekti ve bu topraklarda bir kolunu bırakmış olan Oruç Reis'i bir avuç Türk cengaveriyle yapayalnız bıraktı. Oruç ve yiğitleri günlerce Tlemsen kalesini savundular. Bir türlü yardım gelmiyordu. Nihayet bir gece muhasara hattını yararak kaleden çıktılar. Üç konaklık mesafedeki Melih ırmağını geçebilirlerse kurtulacaklardı. İspanyol süvari ordusu peşlerindeydi. Kovalamaca gün boyu sürdü. Hava kararmak üzere iken düşman nehre yakın bir yerde Oruç ve adamlarına yetiştiyse de kısa bir çarpışmadan sonra kılıçlar kınına girdi, tüfekler sustu. Avrupa'yı titreten kahraman denizci derhal askerlerini alıp nehri geçmeyi düşündü. Dolunayın yakamozlar kırdığı sulara atların ayakları bir karınca sessizliğiyle değiyordu ki İspanyol süvarilerine ikinci bir yardım dalgası geldi ve zemini titreten nal sesleri Melih ırmağından da duyulmaya başladı. Şimdi asker sayısı bire on olmuştu. Bu sırada leventlerin ancak yarısı karşıya geçebilmişlerdi. Geride kalanlar büyük bir İspanyol hücumuna maruz kaldılar. Oruç Reis, henüz nehri geçmemiş olan leventlerini yüzüstü bırakıp gidemezdi ve yavaş yavaş eriyen askerlerine yardım için atını mahmuzladı. Onu gören herkes bin bir meşakketle geçtikleri nehri, öleceklerini bile bile yeniden gerisin geri kat etmek için dizginlere asıldılar. O sırada Oruç'un sesi, ırmağa yansıyan kılıç sesleri arasında dalga dalga yayılıyordu: - İşte Türk böyle şehit olur!.. BERCESTE Evc-i havada sıyt-ı çakaçak-ı tiğdan Avaz-ı ra'd u saika reh-gümkünan olur Nef'i (ö. 1635) (Öyle bir savaş ki) şimşek ve yıldırım sesleri ve yalımları, bu hengamede çak çak öten kılıç şakırtılarından korkup göklerin doruklarında yollarını şaşırır, nereye kaçacaklarını bilemez olurlar. Ayine-i İskender Portakalcının cevabı XIV. yüzyıl Çin bilgelerinden Liu Ci'nin bir denemesini okurum ben zaman zaman. Şöyle: "Hangchou'da bir meyveci vardı; bu adam portakalları muhafaza etmesini o kadar iyi bilirdi ki portakallar sıcakta da soğukta da bozulmazlardı. Yemişler meydana çıkarıldığı zaman pırıl pırıl; elle dokunulunca yada(1) gibi tatlı idiler; renkleri de altın rengi idi. Fakat kesildikleri vakit görülürdü ki içleri eski pamuk gibi kuru idi. Buna şaştım ve kendisine sordum: -Sen malını, kaplara konsun da atalara kurban olarak sunulsun diye mi; yoksa misafirlere ikram edilsin diye mi satıyorsun? Yoksa budala ve gafilleri aldatmak için mi bunları dıştan bu kadar güzel kılıyorsun? Sen gerçekten müthiş bir sahtekara benziyorsun. Yemişçi gülümseyerek şöyle cevap verdi: -Yıllardan beri bu işi yaparım; bununla yaşar, vücudumu muhafaza ederim. Ben satarım, başkaları alır. Şimdiye kadar kimse bana bunlar hakkında bir şey söylememiştir; yalnız sizin hoşunuza gitmediler. Hem sonra, bugün sahtekarlık eden yalnız ben değilim, çok kişi var. Şunun üzerine hiç düşünmediniz mi: Kaplan derisinden yastıkları üzerine, sanki şehri müdafaa ediyorlarmış gibi manalı tavırlar, edalarla oturan subay diplomalı kimseler... Bunlar acaba savaş taktiğinin kurallarını kullanacak iktidarda kimseler midir? Tapınağın hamisi imiş gibi ihtişamla oturan o memur külahlı, geniş kuşaklı insanlar, iyi bir Sayfa 13
14 hükümet işi başaracak kudrette midirler? Şakiler ayaklanırlar; fakat bu kimseler memleketi onlara karşı savunmazlar. Halk sıkıntı içindedir; fakat bunlar yardımına koşmasını bilmezler. Maiyyetleri yolsuzluklarda bulunurlar; fakat bunlar mani olmazlar. Kanunlar kötüdür; fakat bunlar onları düzeltmekten acizdirler. Devlet hazinesinin nasıl israf edildiğine utanmadan, sıkılmadan bakakalırlar. Bunları o büyük resmi dairelerinde oturur görenler; güzel atları üstünde dolaşır, en güzel şaraplarla mest olur, en nefis yemeklerle karınlarını doldurur görenler korku ve titreme duyarlar. Bunlar da hep dıştan altın ile yada, içten çürük pamukturlar; öyle değil mi? Ama siz bunlara bakmıyor, yalnız benim portakallarımla meşgul oluyorsunuz. Sustum, karşılık verecek durumda değildim. Çekildim ve adamın sözleri üzerine düşünceye daldım. Bu adam bu dünyanın kötülüğünden duyduğu hiddeti portakal misaliyle ifade eden bir hiciv üstadı değil de nedir? (Çin Denemeleri, trc. N. Hızır, MEB Yay. İstanbul 1992, s )" Dünyada asırlar değişiyor; ama değişmeyen bir şablon her zaman mevcut. Öyle değil mi? (1) Yada, tılsımlı olduğuna inanılan bir tür parlak ve kıymetli taş olup dile dokundurulduğunda ağzı tatlandırırmış. Eski Türkler bu taşın kutsallığına inandıkları için yağmur duasına çıkacaklarında beraberlerinde götürürlermiş. Hüma kuşu yükseklerde seslenir Hüma kuşunu biz talih kuşu olarak biliriz. Gölgesi kimin başına düşerse, o kişi devlete erer, bahtı açılırmış. Yeşil kanatlı, sarı gagalı, boz saksağanı andırır bir kuş olduğuna dair rivayetler vardır. Kemikle beslenir ve başkasına zarar vermeyen hiçbir canlıyı incitmezmiş. Eski Türklerde hümanın adı "umay"dır. Oğuz hakanının hanımının ongunu (tılsımlı rotemi, uğurlu kuşu) olarak bilinir. Kadının ve ananın değerine istinaden saltanata ait bazı eşya hakkında sıfat olarak kullanılan hümayun kelimesi de buna dayanır (tuğra-yı hümayun, mühr-i hümayun vs.). Buradaki hümayun, Avrupalıların imperial veya royal, Romalıların ogüst kelimelerinin karşılığıdır. Onlarda daha ziyade kartal ile tasvir edilmiştir. Bizdeki hüma inanışı, padişahın başı üzerinde kanatlarının devamlı gölge yapması, dolayısıyla da halkı koruyup kollayarak onların mutluluğunu sağlaması biçiminde yorumlanmıştır. Diğer bir ifade ile eğer Osmanlı devletinin bir ongunu bulunsaydı, bu mutlaka hüma olurdu. Tıpkı Selçuklu kartalı gibi. Evliya Çelebi cin taifesinden yaratılmış olan mahlukatı sayarken Hüma'nın da adını zikredip şu bilgiyi verir: "Ve hüma kuşu makulesi, hala Çin vilayeti, Semenkan vilayeti ve Kafdağı'nın ötelerinde çokdur. Asla yere konmaz, hevada, bulutlar içre aşiyanları (yuvaları) vardır. Beyzasın (yumurtasını) havadan zemine bırağıp beş yüz yıllık yoldan beyzası zemine inince yavrusu zemine inmeden asumana uruc eder (yükselir). Asla vücudunu hayatta iken kimse görmemiştir. Amma laşesin bu hakir Evliya-yı pür-taksir Acem diyarında Genci Kulu hazinesinde görmüşüm. Güya ebabil kıt'asında, münakkaş (renkli), seri hareketli bir kuştur. Kanatları kırlangıç cenahları gibi sivridir. Amma kanatları ucunda birer karış kadar bükülmüş teller ucunda birer çengel-misal tırnakları vardır ve ayaklarında dahi çengelli tırnakları var ve minkarı (gagası) yırtıcı kuşburnu gibi değil, bir küçük kuşdur. Evc-i asumanda (yükseklerde) gıdası elma kabuğu dumanıdır ve suyu çiğ ve kırağıdır, derler. (Seyahatname, c. IV, v. 396 a, kısmen yalınlaştırılarak)" Ayine-i İskender Pazubend Şair Fıtnat Hanım'ın bir beyti vardır; istiğna sahibi güzellerin kaş çatmalarından kinaye olarak şöyle der: Çille-i sahtın çeker her dem keman ebruların Aferin erbab-ı aşkın kuvvet-i bazusuna Aşk erbabının pazı kuvvetine aşk olsun; yay kaşların zorlu kirişini hiç zorlanmadan çekiyor. Beyitteki bazu kelimesi "kol, bilek" gibi anlamlar yanında kolun dirsek ile omuz arasında kalan kısmına denir. Mecazen güç, kuvvet yerine kullanılır. Eski metinlerde geçen "Var kuvveti bazuya çıkarmak" diye bir deyimimiz vardır; "bir işi tez vakitte başarmak için olanca gayretini sarf etme"ye denir. Bu kelimeyle ilgili olarak, şimdilerde kimsenin artık kullanmadığı ve hatta adını bile unuttuğu bir de eski pazubendimiz (pazıbent, pazvant) vardır. Pazubend, muska yahut kimlik mahfazası şeklinde düşünülüp kolda taşınan, iki ila dört parmak eninde bir tür aksesuvardır. Meşinden, bezden, ipekliden, atlastan yapılabildiği gibi gümüş veya altından imal edilmiş olanları da bulunur. Hatta mücevher ve kıymetli taşlarla süslenmiş olan pazubendler de kullanılmıştır. Sayfa 14
15 Pazubendler, dirsek ve kol arasına bağlanır ve giysinin içinde görünmeyecek şekilde taşınırmış. İçlerinde vefk, hıfz ayetleri ve tılsımlardan müteşekkil muskalar bulundurulan pazubendlerin yükte hafif pahada ağır servetleri taşımak için de kullanıldığı bilinmektedir. Hali vakti iyi olanların pazubentleri içinde elmas, yakut vs. kıymetli mücevher taşıdıkları ve yolda yolakta ihtiyaç duyulursa bunları çıkarıp nakde dönüştürdükleri meşhurdur. Osmanlı'nın son asırlarındaki kervan yolculuklarında, bu usul oldukça yaygınlaşmıştır. Bilhassa derviş kılığında seyahat eden kişilerin pazubentleri mutlaka birer servet ihtiva edermiş. BİR PAZUBEND HİKAYESİ Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi'nde (c. IV, s. 2325) şöyle anlatır: Bazubendler zamanımızda kullanılmıyor. On bin kişide bir kişinin kolunda yokdur diyebiliriz. Son kullananlardan birisi Bitlisli Çamiç Ağa olmuştur, bazubendinin macerasını şöyle nakletmiştir: "Memleketten 1908'de çıktım. Yarım asır geçti, bir daha dönüp gitmedim. Masumiyetimi ıspat edemeyeceğim çirkin bir tecavüz iftirasına uğradım. Çiftlikte idim; tevkifime iki jandarma geldi. İkişer altın bahşişle geri çevirdim ve hemen o gece heybenin bir gözüne azık, öbür gözüne çamaşır doldurup çok iyi bildiğim dağ yollarından, ver elini İstanbul, deyip yaya olarak kaçtım. Heybeme elli altın atmış, pazubendime de İstanbul'da satıp sermaye yapmak üzere ana yadigarı iki güzel zümrüdümü saklamıştım. Bir Nakşi dergahında kıyafetimi tebdil ile derviş oldum. Otuz beş yaşlarında idim. Sakalım da vardı. Kasabalara uğramadım; konaklarım tekkeler, hanlar, köyler oldu. Düzce köylerine kadar sağ ve salim geldim. Orada bir handa yoldaş olayım diye peşime bir Çerkes delikanlısı takıldı. On yedi, on sekiz yaşlarında, bıyıkları yeni terlemiş, pençeli, şehbaz ve pürsilah çok güzel bir çocuktu. Fakat bakışlarından şüphelendim, haydut bakışlı idi. İkide bir "Eşkıya çıksa ne yaparsın?" diye sorar; ben de "Heybemi alır, beni soyar, canıma kıymazsa helal eder giderim." derdim. Harami yatağı bir derbende girdik. Oğlan yatağanı çekti, "Derviş, soyun bakalım!.." dedi. Heybemi aldı, beni yalın ayak bir don bir gömlekle bıraktı. Kolumdaki pazubendi sordu. "Muskamdır, istersen vereyim!?" dedim. "İstemem, beni de seni koruduğu gibi korur." dedi. Uğursuz boğazdan canımla çıkınca o kılıkla bir Bektaşi tekkesine sığındım. Üstüme çul çaput, bir şeyler verdiler. Oğlanı tarif ettim, tanıdılar. "Meşhur şaki Laz Dimitri'nin yetiştirmesi Çerkes Ali olacak; canını bağışladığına şükret." dediler. Şükrettim. KİTAP... KİTAP... Kitabevi yayınlarının son iki kitabı, klasik zamanları ve o zamanlara ait metinleri anlamaya yönelik anahtar niteliğindeki önemli bilimsel çalışmadan oluşuyor. Bunlardan ilki, Prof. Dr. Muhammed Cabiri'nin beyan babında lafız ve mana, asıl ve fer', cevher ve araz; irfan babında zahir ve batın, nübüvvet ve velayet, analoji ve mitoloji; burhan babında da ma'kulat ve lafızlar, vacip ve mümkün, nefs ve mead konularını işleyen Arap İslam Kültürünün Akıl Yapısı (722 s.); diğeri de Dr. Ömür Ceylan'ın Yunus Emre, Eşrefoğlu Rumi, Niyazi-i Mısri, Hacı Bayram Veli, Aziz Mahmud Hüdayi gibi mutasavvıf şairlerin şiirlerine yapılmış şerhleri konu alan Tasavvufi Şiir Şerhleri (462 s.) adlı eseridir. Divan şiirinin söylenip yazıldığı zamanlara ait olmak bakımından bu şerhler son derece önemlidir ve bugün Türk klasik edebiyatıyla ilgilenen hemen herkesin bu kitaptan öğreneceği çok şey vardır. Şerh sisteminin eski metod ve içeriği ile günümüzde bu tür şiirlere nasıl yaklaşılması gerektiğine dair mukayeseler ve öğrenilecek bir yığın eski kültür malzemesi. Tasavvufi Şiir Şerhleri edebiyat dünyamızın kaynak eserleri arasındaki yerini kısa zamanda alacaktır, eminiz. (Kitabevi, 0 212, ) DEYİMLERİMİZ Ali kıran baş kesen Külhanbeyi ağzında "Ali kıran baş kesen" diye bir deyim vardır. Bıçkın ve acımasız serseriler hakkında kullanılır. Bu deyim aslında "Dal kıran baş keser" ata sözünden galattır. Atalarımızın insanları ağaç ve bitki sevgisine teşvik için dal kıranın baş kesmiş kadar suçlu olduğunu belirtmeleri eskiden beri Türk-İslam töresinde ağaç ve bitki hukukunun derinliğini gösterir. Fatih'e atfedilen "Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim." sözü de bu anlayışın tezahürüdür. Ne ki, bizler "Dal kıran baş keser." sözünü "Ali kıran baş kesen" yapıp Anadolu'yu ağaçsız, bitkisiz bırakmışız. Doğu ve Güneydoğu'da bir tek yaprak olmaksızın uzayıp giden bozkırlar bir milli ayıp değil de nedir? Devleti bir kalem geçelim, peki bölge insanının ağaç sevgisi bu kadar mı azalmıştır?!.. Eğer öyle ise elbette "Dalı kıran başı keser." sözü "Ali kıran baş kesen"e dönüşmekte gecikmeyecektir. Çare, belki de bu sözü "Dalı kıranın başı kesilir" şekline dönüştürmekten geçiyor. Ağaç dikmek geleneğini yitireli çok olmuş; bari ağaç katlinin önüne geçilebilse. Sayfa 15
16 Bizden hatırlatması: Ağaç dikme mevsimindeyiz. BERCESTE Cenneti almak olmaz akçe ile Girmek olmaz behişte rüşvet ile Fuzuli (Behişt: Cennet) İskender PALA Ayine-i İskender Meyvelerden elma; içkilerden kımız Yiyecek ve içeceklerimiz her geçen gün değişiyor ve bize yabancılaşıyor. Hamburger ve fast food (buna Hüsrev Hatemi Hoca fesâd ı fûûd diyor) ile sağlıksız beslenme en küçük şehirlerimizi bile istila etti. Merak ettik, acaba atalarımız eskiden ne yer ne içerlerdi? Osmanlılar devrine ait yemekler üzerine araştırmalar yapıldığı için bunları bulmak o kadar da zor değil. Ancak Orta Asya daki hayatımızın yeme içme bahsi hâlâ meçhuller arasında. Atalarımızın Orta Asya daki hayatları büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa dayanırdı. Muazzam hayvan sürülerini uçsuz bucaksız bozkırlarda ve vadilerde besleyerek hayatın akıp gittiği o zamanlarda bilhassa hayvansal gıdalar ön planda tutulmuştur. Süt, yağ, kaymak, lor, keşmik, ağız ve yoğurt... Bugün faydası herkesçe bilinen yoğurdu ilk defa yapan ve zamanla dünyaya tanıtan Türklerdir. Nitekim pek çok dilde yoğurdun adı yine yoğurttur. 981 tarihinde Türklerin yanına elçi olarak giden Çinli Vang-Yen-Tö orada gördüğü yemekler hakkında "Dikkate şayandır ki en fakir adamlar bile et yerler. İleri gelenler at eti yerler. Orta halli adamlar ise koyun, ördek, kaz eti yemektedirler." der. Atalarımızdan bahseden kaynakların elma ve armut gibi meyveleri çok yetiştirdiklerini ve bilhassa kavuna değer verdiklerini egzotik bir anlatımla söylemelerine bakarak bu meyvelerin orta Asya kökenli oldukları iddia edilebilir. Peki Orta Asya da atalarımız ne içerlerdi? Hemen söylemeliyiz ki Türkler şarap içmeyi Hun İmparatorluğu zamanında öğrendiler. Onlar şaraba süci veya bor demişlerdir. Macarcadaki bor kelimesi hâlâ içki anlamını korumaktadır ki Macar diline Türkçeden intikal etmiştir. Bozanın da XI. asırda Türkler tarafından içildiğine dair belgeler vardır. Darıdan yapılan bozanın Türkler arasındaki adı buhsumdur. Buna benzeyen bir içki de begni adıyla anılmakta olup buğday ve arpa cinsi hububattan yapılmıştır. Türklerin en eski içecekleri hiç şüphesiz kımızdır. Kımızın ne zamandan itibaren istimal edildiğini kestirmek zordur. Çünki Türklere ait bütün eski kaynaklarda kımızdan bahsedilir. Hipokrat, İskitlerden bahsederken bu kavme Kısrak sağanlar ve süt içenler demektedir. Strabon da eski bir Yunan şairinin dizelerini naklederken Aethioplar ve Ligys lerin yanında oturan at sağan İskit lerden bahsetmektedir. Çin tarihleri de ayrıca bu konuda zengin bilgilerle doludur. Türkler, yılkı dedikleri at sürülerini bozkır ve çayırlarda serbest olarak otlatırlar, onları başıboş bırakıp yetiştirirlerdi. İçlerinden binek olarak kullanılacakları yakalayıp alıştırmak hayli zor işti ve ustalık isterdi. Hele sütü sağılacak kısrağı tutup eğitmek başlı başına bir ihtisas isterdi. Genç kısrak, yavrusunu aşırı derecede kıskandığından önce yavru tutulup onun vasıtasıyla annesi yakalanırdı. Kısraklar binek hayvanı olarak kullanılmadıkları için yarı vahşi dolaşır, uçsuz bucaksız yaylalarda sürüler halinde bulunurdu. Gem, yular, semer, mahmuz vb. koşumlar kısrak için oldukça yabancı şeylerdir. Bu yüzden bir kısrağı yakalamak, öncelikle onun asabi hareketlerini teskin ile mümkündür. Usulüne uygun ehlileştirilmek istenen bir kısrak yaklaşık 8 10 günde insana alışır. Bundan sonra 3 veya 4 hafta boyunca ayağına köstek vurulur ve sağım mevsiminde iyice insana ünsiyet kespetmiş olur. Ancak ondan sonradır ki kısrağı sağacak kadın yanına yaklaşabilir. Sağılan süt tulumlara konur ve içine maya katıştırılır. Evin kadını belli vakitlerde bu tulumu sallayarak sütün çalkalanmasını sağlar ve ekşime noktası kemale erdiğinde içilmek üzere başka kaplara aktarırdı. Kımız, ekşimtrak, hafif köpüklü bir içecektir. Mayalanmadan dolayı içinde alkol bulunur. Besin değerinin yüksek olduğu bilinmektedir. Kırgızlar ve Tatarlar kımızı bugün dahi mebzul miktarda tüketirler. Ancak bir Kırgız ın içtiği miktara dayanabilecek mideye ender rastlanır. Kımız sarhoşluk verdiği için dinen içilmesi caiz görülmez. Ancak verem tedavisi için Orta Asya da kımız kürlerinin uygulandığı bilinmektedir. DEYİMLERİMİZ: Sayfa 16
17 Balık kavağa çıkınca Son Posta gazetesinin 25 Mayıs 1940 tarihli nüshasında "Hindistan da balıklar kavağa çıkmaya başladı" şeklinde bir haber ve altında şu bilgi mevcuttur: "Hindistan da ve Hindiçini de Anabas adında çok garip bir balık vardır. Bu balık sudan dışarı çıkıp yüz metreye yakın yürüyebilmektedir. Bu yolu otuz dakikada almaktadır. Bu balıkların güçlü kuvvetli olanları ağaçlara da tırmanmaktadır." Bu haber besbelli ki şimdiki asparagasçıların babaları tarafından yazılmıştır. Haberin tek okunabilirlik gerekçesi de dilimizdeki "Balık kavağa çıkınca" deyimi olsa gerektir. Kavak ağacı sulak yerlerde hızla yetişen ve kerestesinden istifade edilen bir ağaç olduğu için bizim coğrafyamızda daima var ola gelmiştir. Bugün Anadolu da kavak kelimesiyle türetilmiş yer isimlerini (Aynalıkavak, Kavaklar, Uzun Kavak vs.) sıralamak bile uzunca bir liste yayınlamayı gerektirir. Türkülerimizde, edebiyatımızda (servi yerine) folklorumuzda kavak sembolizmine sıkça rastlanmaktadır. Dilimizde gereği yapılamayacak vaatleri anlatmak, güya onların icra zamanını bildirmek üzere "balık kavağa çıkınca..." denilir. Güya balığın kavak ağacına çıkması nasıl imkansız ise, bu tür vaatlerin gerçekleşmesinin de öyle imkansız olduğu anlatılmaktadır. Oysa bu deyimdeki kavak sözünün kavak ağacıyla bir alakası yoktur. Burada anılan kavak, İstanbul da bulunan Kavak semtleridir. İstanbul Boğazı nın Karadeniz e açılan noktasında iki yerleşim alanı vardır. Bunlardan Asya dakine Anadolu Kavağı, Avrupa dakine de Rumeli Kavağı denilmektedir. Kavaklar çok rüzgârlı (1) ve akıntılı olduğu için burada balık avlamak imkansız gibidir. Hatta bu bölgede balık da fazla eğleşmez ve burada balık tutulup karaya çıkarılamaz. Tahminimiz o ki bu deyim İstanbul civarında türetilmiş; ama gitgide diğer şehirlere de yayılınca İstanbul daki bu semtleri bilmeyenler tarafından Kavak adı kavak ağacı gibi anlaşılmış ve Balık Kavağa çıkınca deyimi de kavak ağacıyla ilişkilendirilmiştir. Çünki deyimin anlamı her iki okunuşa da uygundur. (1) Yine deyimlerimiz arasında bulunan Başında Kavak yelleri esiyor benzetmesinde de söz konusu olan kavak yeli Kavaklar da esen şiddetli rüzgârdır ki kontrol altına alınamayan, bildiğince hareket etmekten dolayı bir işe yaramayan düşüncelerin sahipleri için; yani delikanlılık coşkunluğunun aykırılığını anlatmak üzere kullanılır. BERCESTE: Nelerden arta kalmıştır hele dünyayı söyletsen Kimi devdir, kimi aslan; yatan mevtâyı söyletsen Laedrî Sayfa 17
Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000)
Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000) 14.08.2014 SIRA SIKLIK SÖZCÜK TÜR AÇIKLAMA 1 1209785 bir DT Belirleyici 2 1004455 ve CJ Bağlaç 3 625335 bu PN Adıl 4 361061 da AV Belirteç 5 352249 de
Hikaye uzak bir Arap Alevi köyünde geçer. Ararsanız bambaşka versiyonlarını da bulabilirsiniz, hem Arapça hem Türkçe.
Sitti Cemili ve Meryem im Ben çocukken pek çok Arapça hikâye dinledim anneannemden. Sitti Cemili den anneanne diye bahsetmek de tuhafmış. Arapça da onun adı Sitti yani benim ninem. Söylemeden geçemeyeceğim,
BÖLÜM 1. İLETİŞİM, ANLAMA VE DEĞERLENDİRME (30 puan) Metni okuyunuz ve soruları cevaplayınız. MUTLULUK HİKAYESİ
BÖLÜM. İLETİŞİM, NLM VE DEĞERLENDİRME ( puan) Metni okuyunuz ve soruları cevaplayınız. MUTLULUK HİKYESİ 8 Hayatı boyunca mutlu olmadığını fark eden bir adam, artık mutlu olmak istiyorum demiş ve aramaya
Divan Edebiyatının Önemli Şair ve Yazarları. HOCA DEHHANİ: 13. yüzyılda yaşamıştır. Din dışı konularda şiir yazan ilk divan şairidir. Divanı vardır.
Edebiyatı Sanatçıları Edebiyatının Önemli Şair ve Yazarları HOCA DEHHANİ: 13. yüzyılda yaşamıştır. Din dışı konularda şiir yazan ilk divan şairidir. ı vardır. MEVLANA: XIII.yüzyılda yaşamıştır. Birkaç
"Satmam" demiş ihtiyar köylü, "bu, benim için bir at değil, bir dost."
Günün Öyküsü: Talih mi Talihsizlik mi? Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir adam yaşıyormuş. Çok fakirmiş. Ama çok güzel beyaz bir atı varmış. Kral bu ata göz koymuş. Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir
Birinci kadın; Oğlunun çok hareketli olduğunu, ellerinin üzerinde dakikalarca yürüyebileceğini söyledi.
Marifetli Çocuk Üç kadın ellerinde sepetleriyle pazardan dönüyorlardı. Dinlenmek için yolun kenarındaki kanepeye oturdular. Çocukları hakkında sohbet etmeye başladılar. Birinci kadın; Oğlunun çok hareketli
Recep in İlk Üç Orucunun Fazileti
Mektub-u Attar Muhammed İlyas Kadiri Razavi tarafından tüm İslami Erkek Kardeşlerine ve İslami Kız Kardeşlerine, Medaris El Medine ve Camiat El Medine nin erkek öğretmenler, erkek öğrenciler, kadın öğretmenler
Günaydın, Bana şiir yazdırtan o parmaklar. (23.06.2004) M. Mehtap Türk
- Günaydın Günü parlatan gözler. Havayı yumuşatan nefes. Yüzlere gülücük dağıtan dudaklar. Konuşmadan anlatan kaşlar. Bana şiir yazdırtan o parmaklar. (23.06.2004) M. Mehtap Türk - Günaydın Günaydın...
Bir başka ifadeyle sadece Allah ın(cc) rızasına uygun düşmek için savaşmış ve fedayı can yiğitlerin harman olduğu yerin ismidir Çanakkale!..
BABAN GELİRSE ÇAĞIR BENİ OĞUL.. Çanakkale destanının 99. yıl dönümünü yaşadığımız günlere saatler kala yine bir Çanakkale k ahramanının hikayesiyle karşınızdayım.. Değerli okuyucular; Hak için, Hakikat
Soðaným da kar gibi Elma gibi, nar gibi Kim demiþ acý diye, Cücüðü var bal gibi
BÝRÝNCÝ BÖLÜM 1 Dünya döndü Son ders zili çalýnca tüm öðrenciler sevinç çýðlýklarý atarak okulu terk etti. Ýkili öðretim yapýlýyordu. Sabahçýlar okulu boþaltýrken, öðleci grup okula girmeye hazýrlanýrdý.
DENEYLERLE BÜYÜYORUZ
BU AY HANGİ KAVRAMLARI ÖĞRENECEĞİZ? Hızlı-Yavaş Ön-Arka Sağ- Sol BEYİN FIRTINASI YAPALIM Büyüdüğünde hangi mesleği seçeceksin ve nasıl bir yerde yaşayacaksın? Bir gemi olsaydın nerelere giderdin? Neler
Anlamı. Temel Bilgiler 1
Âmentü Haydi Bulalım Arkadaşlar aşağıda Âmentü duası ve Türkçe anlamı yazlı, ancak biraz karışmış. Siz doğru şekilde eşleştirebilir misiniz? 1 2 Allah a 2 Kadere Anlamı Ben; Allah a, meleklerine, kitaplarına,
20 Derste Eski Türkçe
!! 20 Derste Eski Türkçe Ders Notları!!!!!! Cüneyt Ölçer! !!! ÖNSÖZ Türk Nümismatik Derneği olarak Osmanlı ve İslam paraları koleksiyoncularına faydalı olmak arzu ve isteği île bu özel sayımızı çıkartmış
tellidetay.wordpress.com
Acele karar vermeyin Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama kral bile onu kıskanıyormuş. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, kral bu at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını
Hocam Prof. Dr. Nejat Göyünç ü Anmak Üzerine Birkaç Basit Söz
Hocam Prof. Dr. Nejat Göyünç ü Anmak Üzerine Birkaç Basit Söz PROF. DR. 133 Prof. Dr. Alaattin AKÖZ SÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Hiç unutmadım ki! Akademik olarak hem yüksek lisans, hem de doktora
iyi günler sevgili ilk yar'larımızın değerli dostları, Bugün geçmişlere gideceğiz, çünkü yakınlarda kulaklarını çok çınlatmıştık... Ne kadar güzel bir örnek çalışmaydı öğretmenlerimizin sevgili Ahmet Hocamızın
MEVSİM İLKBAHAR SAĞLIKLI YAŞAM. İlkbahar mevsiminin özelliklerini öğreniyoruz.
MEVSİM İLKBAHAR İlkbahar mevsiminin özelliklerini öğreniyoruz. İlkbahar mevsiminde meydana gelen değişiklikleri öğreniyoruz. İlkbahar mevsiminde hayvanların yaşayışlarında meydana gelen değişiklikleri
Hazırlayan: Saide Nur Dikmen
Yayın no: 169 VEFA VE CÖMERTLİK ÖYKÜLERİ Genel yayın yönetmeni: Ergün Ür İç düzen: Durmuş Yalman Kapak: Zafer Yayınları İsbn: 978 605 5523 15 2 Sertifika no: 14452 Uğurböceği Yayınları, Zafer Yayın Grubu
Arapgirli Haşim Koç. - şiirler - Yayın Tarihi: 6.7.2006. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat
- şiirler - Yayın Tarihi: 6.7.2006 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir. Şiirlerin
Ayine-i İskender İskender Pala Osmanlı, gel tanışalım!
Ayine-i İskender İskender Pala Osmanlı, gel tanışalım! 1999 yılındayız. Yeni yıl, herkes için yeni umutlarla başladı şüphesiz. Ekonomik, siyasal, toplumsal pek çok beklentilerimiz bu yıla ertelenmiş durumda.
Ramazan Manileri // Ramazan Manileri. Editors tarafından yazıldı. Cuma, 25 Eylül 2009 17:55
Ramazan Manileri // Ahmet ağa uyursun uyursun Uykularda ne bulursun Kalk al abdest, kıl namaz Sabahleyin cenneti bulursun Akşamdan pilavı pişirdim Gene karnımı şişirdim Çok mani diyecektim ama Defteri
BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR
ÖTÜKEN Ârif Nihat Asya BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR Şiirler: 1 BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR Servet Asya ya Armağanımdır. DESTAN O zaferler getiren atların Nalları altındanmış; Gidişleri akına, Gelişleri akındanmış.
Azrail in Bir Adama Bakması
Mevlâna (1207 1273) Güçlü bir bellek, çağrışım yeteneği, üretkenlik, olağanüstü görüş ve anlatım gücü, derin duygusallık ve hüzün, her yönüyle İslam kültürüne hâkimiyet... İşte Mevlâna deyince akla gelen
Söylemek istemediğimiz birçok şey, söylemek istediğimiz zaman dinleyici bulamaz.
Söylenen her söz, içinden çıktığı kalbin kılığını üzerinde taşır. Ataullah İskenderî Söz ilaç gibidir. Gereği kadar sarf edilirse fayda veriri; gerektiğinden fazlası ise zarara neden olur. Amr bin As Sadece
Ömer Turhan. - şiirler - Yayın Tarihi: Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat
- şiirler - Yayın Tarihi: 03.09.2018 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir.
olduğunu fark etti. Takdir ettiği öğretmenleri gibi hatta onlardan bile iyi bir öğretmen olacaktı.
MUSA TAKCI KİMDİR? İyi bir öğretmen, koruyucu bir ağabey, saygılı bir evlat, şefkatli bir baba, merhametli bir eş, çok aranan bir kardeş, güçlü bir şair, disiplinli bir yazar, hayırlı bir insan, güzel
http://www.ilkyar.org.tr/izlenimler/140717%20nasil%20destek%20olabilirsiniz.pdf
ilk yar'larımızın sevgili dostları, ilkyar desteklerinizle giderek büyüyen bir aile olarak varlığını sürdürüyor. Yeni yeni ilk yar'larımızla tanışırken bir taraftan fedakar gönüllülerimizi, ve bir zamanlar
Ö.Ç BİLFEN ANAOKULU 5 YAŞ GRUBU GÜNLÜK EĞİTİM PROGRAMI
Ö.Ç BİLFEN ANAOKULU 5 YAŞ GRUBU GÜNLÜK EĞİTİM PROGRAMI 01-05 HAZİRAN 2015 01 HAZİRAN PAZARTESİ SERBEST ZAMAN ETKİNLİĞİ: Çocuklarla selamlaşıldı ve istedikleri ilgi köşelerinde evden getirdikleri oyuncaklarla
þimdi sana iþim düþtü. Uzat bana elini de birlikte çocuklara güzel öyküler yazalým.
Kaybolan Çocuk Çocuklar için öyküler yazmak istiyordum. Yazmayý çok çok sevdiðim için sevinçle oturdum masanýn baþýna. Yazdým, yazdým... Sonra da okudum yazdýklarýmý. Bana göre güzel öykülerdi doðrusu.
Sultanım, müsaade buyurun, ben İstanbul'un çevresini dolaşıp, mevcut suları bir inceleyeyim!.
HEY GİDİ KOCA SİNAN.. MEKANIN CENNET OLSUN!.. Kanuni Sultan Süleyman devri.. O vakitler İstanbul da su sıkıntısı var.. Problemi çözmek için Sultan Süleyman, Mimar Sinan ı makama çağırır ve Mimarbaşı, milletin
Revak Kitabevi, 2015 Tüm hakları Revak Kitabevi ne aittir. Sertifika No: 23108. Revak Kitabevi: 30 Bektaşîlik Serisi: 4. Fakrnâme Vîrânî Abdal
Revak Kitabevi, 2015 Tüm hakları Revak Kitabevi ne aittir. Sertifika No: 23108 Revak Kitabevi: 30 Bektaşîlik Serisi: 4 Fakrnâme Vîrânî Abdal Yayına Hazırlayan Fatih Usluer ISBN: 978-605-64527-9-6 1. Baskı:
Şeb-i Arus İstanbul da: Mevlana nın vuslat gecesi bu yıl yine aşkın başkentinde!
Şeb-i Arus İstanbul da: Mevlana nın vuslat gecesi bu yıl yine aşkın başkentinde! İstanbul, bu yıl ikinci kez Mevlana Celaleddin-i Rumi nin ölüm yıldönümü olan Şeb-i Arus törenlerine ev sahipliği yapıyor.
Doğru bildiğini her yerde haykıran, kimseye eğilip bükülmeyen birisiydi Neyzen Tevfik..
Ünlü hiciv ustamız Tevfik hakkında çok güzel bir yazı. Sami Özey'in kaleminden... YÜZ KARASI Doğru bildiğini her yerde haykıran, kimseye eğilip bükülmeyen birisiydi Tevfik.. Yaptığı her hareketle, yazdığı
Ana Stratejimiz Milletimizle Gönül Bağımızdır BÜLTEN İSTANBUL B İ L G. İ NOTU FİLİSTİN MESELESİ 12 de. 2014 İÇİN 3 HEDEFİMİZ, 3 DE ÖDEVİMİZ VAR 3 te
9 da AK YIL: 2012 SAYI : 164 26 KASIM 01- ARALIK 2012 BÜLTEN İL SİYASİ VE HUKUKİ İŞLER BAŞKANLIĞI T E Ş K İ L A T İ Ç İ H A F T A L I K B Ü L T E N İ 4 te Ana Stratejimiz Milletimizle Gönül Bağımızdır
Yukarıda numaralanmış cümlelerden hangisi kanıtlanabilirlik açısından farklıdır?
1. (1) Şair yeni bir şiir kitabı yayınladı.(2) Kitap, şairin geleneksel şiir kalıplarını kullanarak yazdığı şiirlerden oluşuyor.(3) Bu şiirlerde kimi zaman, şairin insanı çok derinden etkileyen sesini
İSMEK İN USTALARI SANATA ADANMIŞ BİR ÖMÜR ETEM ÇALIŞKAN ETEM ÇALIŞKAN KALİGRAFİ SERGİSİ
İSMEK İN USTALARI ETEM ÇALIŞKAN KALİGRAFİ SERGİSİ SANATA ADANMIŞ BİR ÖMÜR ETEM ÇALIŞKAN ETEM ÇALIŞKAN KALİGRAFİ SERGİSİ 10-17 MART 2014 / Dolmabahçe Sanat Galerisi Başkan dan eserlerin hiçbiri zahmetsiz,
Sayın Başkanım, Sayın Müdürüm, Protokolümüzün Değerli Mensupları, Çok kıymetli Hocalarım, Değerli Öğrenci Arkadaşlarım, Velilerimiz
Sayın Başkanım, Sayın Müdürüm, Protokolümüzün Değerli Mensupları, Çok kıymetli Hocalarım, Değerli Öğrenci Arkadaşlarım, Velilerimiz ve Özellikle Canım Annem 1 Üniversite tercihlerini yaptığımız zaman,
Küçüklerin Büyük Soruları-4
Küçüklerin Büyük Soruları-4 Yayın no: 186 KUR AN OKUMAYI NEDEN ÖĞRENMELİYİM? Genel yayın yönetmeni: Ergün Ür İç düzen/kapak: Zafer Yayınları Isbn: 978 605 4965 07 6 Sertifika no: 14452 Uğurböceği Yayınları,
TARSUS DA BİR GÜN...BELKİ DE İKİ... Adanalılar...Mersinliler...Gaziantep, Hatay ve Osmaniyeliler...Türkiye nin gezmeyi sever insanları...
TARSUS DA BİR GÜN...BELKİ DE İKİ... Adanalılar...Mersinliler...Gaziantep, Hatay ve Osmaniyeliler...Türkiye nin gezmeyi sever insanları... Hatta Tarsuslular. Dünyanın öbür ucundan gelen Japonlar,Koreliler,Almanlar
25. Aşağıdaki deyimlerle anlamca üçlü bir grup oluşturulduğunda hangisi dışta kalır? A) eli bol B) eli açık C) eli geniş D) eli kulağında
21. Hangi cümlede "mi" farklı anlamda kullanılmıştır? A) O bu resmi gördü mü? B) O buraya geldi mi bayram olur. C) Zil çaldı mı içeri girer. D) Yemeği pişirdi mi ocağı kapat. 22. "Boş boş oturmayı hiç
Aruzla şiire başlayan sanatçılar, Ziya Gökalp in etkisiyle sonradan hece ölçüsüyle yazmaya başlamışlardır.
BEŞ HECECİLER Milli edebiyattan etkilenen Beş Hececiler, milli kaynaklara dönmeyi ilke edinmişlerdir. Şiire I. Dünya Savaşı Milli Mücadele yıllarında başlayıp Mütareke yıllarında şöhret kazanan edebi topluluktur.
İÇİNDEKİLER SÖZ BAŞI...5 MEHMET ÂKİF ERSOY UN HAYATI VE SAFAHAT...9 ÂSIM IN NESLİ MEHMET ÂKİF TE GENÇLİK... 17
İÇİNDEKİLER SÖZ BAŞI...5 MEHMET ÂKİF ERSOY UN HAYATI VE SAFAHAT...9 ÂSIM IN NESLİ... 15 MEHMET ÂKİF TE GENÇLİK... 17 SAFAHAT TA DEĞERLERİMİZ... 41 Adâlet... 43 Adamlık... 47 Ahlâk... 50 Azim... 42 Birleştiricilik...
KİTAP GÜNCESİ VIII. GELENEKSEL KİTAP GÜNLERİ SAYI:3
KİTAP GÜNCESİ VIII. GELENEKSEL KİTAP GÜNLERİ SAYI:3 Issue #: [Date] MAVİSEL YENER İLE RÖPOTAJ 1. Diş hekimliği fakültesinden mezunsunuz. Bu iş alanından sonra çocuk edebiyatına yönelmeye nasıl karar verdiniz?
Pirinç. Erkan. Pirinç (Garson taklidi yaparak) Sütlükahve söyleyen siz değil miydiniz? Erkan
1. Sahne (Koruluk. Uzaktan kuş cıvıltıları duyulmaktadır. Sahnenin solunda birbirine yakın iki ağaç. Ortadaki ağacın hemen yanında, önü sahneye dönük, uzun ayaklık üzerinde bir dürbün. Dürbünün arkasında
TATÍLDE. Biz, Ísveç`in Stockholm kentinde oturuyoruz. Yılın bir ayını Türkiye`de izin yaparak geçiririz.
TATÍLDE Biz, Ísveç`in Stockholm kentinde oturuyoruz. Yılın bir ayını Türkiye`de izin yaparak geçiririz. Ízin zamanı yaklaşırken içimizi bir sevinç kaplar.íşte bu yıl da hazırlıklarımızı tamamladık. Valizlerimizi
MALTEPE SİHİRLİ GEMİLER ANAOKULU MAYIS AYI BÜLTENİ 3 YAŞ
MALTEPE SİHİRLİ GEMİLER ANAOKULU MAYIS AYI BÜLTENİ 3 YAŞ MAYIS AYI PSİKOLOJİ BÜLTENİ ÇOCUKLARDA YARDIMSEVERLİK Çocuklar küçük yaşlarda özellikle 3 yaşına kadar oldukça benmerkezci ve kendilerine yönelik
Filmin Adı: Şaban Oğlu Şaban. Oyuncular: Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Adile Naşit, Şener Şen. Filmin Yönetmeni: Ertem Eğilmez. Senaryo: Sadık Şendil
1 Filmin Adı: Şaban Oğlu Şaban Oyuncular: Kemal Sunal, Halit Akçatepe, Adile Naşit, Şener Şen Filmin Yönetmeni: Ertem Eğilmez Senaryo: Sadık Şendil Müzik: Kemani Sebuh Efendi- Kürdilihicazkar Longa Filmin
5 YAŞ VE HAZIRLIK SINIFI EKİM BÜLTENİ
5 YAŞ VE HAZIRLIK SINIFI EKİM BÜLTENİ HAZIRLIK SINIFI EKİM AYI ŞARKILARIMIZ OKULUMA BAŞLADIM BİR DÜNYA BIRAKIN SONBAHARIN SESLERİ SEVİMLİDİR HAYVANLAR HOŞ GELİŞLER OLA Her gün erken kalkarım Önce yüzümü
ilkokulu E-DERGi si 23 Nisan ın Önemi Sorumluluk Okulumuzda 23 Nisan Hedef Siir: Egemenlik Ulusundur 2017 Nisan Sayısı Bu Sayımızda:
ilkokulu E-DERGi si 2017 Nisan Sayısı Bu Sayımızda: 23 Nisan ın Önemi Sorumluluk Siir: Dünya Çocuk Bayramı Hikaye: Sagır Kaplumbaga Okulumuzda 23 Nisan Hedef Siir: Egemenlik Ulusundur Siir: 23 Nisan Söylediklerimiz
Orucun Manevi Hayatımıza Katkıları
Orucun Manevi Hayatımıza Katkıları Kur ân-ı Kerim de Oruç Ey müminler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de sayılı günler içinde Oruç tutmanız farz kılındı. Umulur ki, bu sayede, takva mertebesine
Ateş Ülkesi'nde Ateşgâh Ateşgâh ı anlatmak istiyorum bu hafta sizlere. Ateş Ülkesi ne yolculuk ediyorum bu yüzden. Birdenbire pilot, Sevgili yolcular
Ateş Ülkesi'nde Ateşgâh Ateşgâh ı anlatmak istiyorum bu hafta sizlere. Ateş Ülkesi ne yolculuk ediyorum bu yüzden. Birdenbire pilot, Sevgili yolcular hazır olun düşüyoruz diyor. Düşüyoruz ama ben dâhil
Ali Rıza Malkoç. - şiirler - Yayın Tarihi: 6.8.2005. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat
- şiirler - Yayın Tarihi: 6.8.2005 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir. Şiirlerin
KAHRAMANMARAŞ PİAZZA DA AYDİLGE RÜZGARI ESTİ
KAHRAMANMARAŞ PİAZZA DA AYDİLGE RÜZGARI ESTİ Türk pop ve rock müziğinin sevilen ismi Aydilge,mini konseri ve imza günü etkinliği ile Kahramanmaraş Piazza Alışveriş ve Yaşam Merkezi nde hayranlarıyla buluştu.
M. Sinan Adalı. Eski zamanlarda yaşamış peygamberlerin ve ümmetlerinin başlarından geçen ibretli öyküler, hikmetli meseller
yayın no: 117 PEYGAMBERİMİZİN DİLİNDEN HİKMETLİ ÖYKÜLER Eski zamanlarda yaşamış peygamberlerin ve ümmetlerinin başlarından geçen ibretli öyküler, hikmetli meseller Genel yayın yönetmeni: Ergün Ür Yayınevi
ÇAYLAK. Çevresinde güzel bahçeleri olan bir villaydı.
ÇAYLAK Çevresinde güzel bahçeleri olan bir villaydı. Alt katta genel tıbbi muayene ve müdahaleleri yapılıyordu. Bekleme salonu ve küçük bir de laboratuar vardı. Orta katta diş kliniği ve ikinci bir muayene
ABLA KARDEŞ Gerçek bir hikayeden alınmıştır.
SOKAK - DIŞ - GÜN ABLA KARDEŞ Gerçek bir hikayeden alınmıştır. Batu 20'li yaşlarında genç biridir. Boynunda asılı bir fotoğraf makinesi vardır. Uzun lensli profesyonel görünşlü bir digital makinedir. İlginç
KİTABİYAT. Mevlānā Celāleddin-i Rumî, Mesnevî 1-2/3-4/5-6, Nazmen Tercüme: Ahmet Metin Şahin, Kaynak Yayınları, İstanbul 2006.
KİTABİYAT Mevlānā Celāleddin-i Rumî, Mesnevî 1-2/3-4/5-6, Nazmen Tercüme: Ahmet Metin Şahin, Kaynak Yayınları, İstanbul 2006. Yayınlanalı yedi yıl olmuş. İlk yayınlandığını bir gazetede mütercim ile yapılmış
Akıl Fikir yayınlarından yeni kitaplar
On5yirmi5.com Akıl Fikir yayınlarından yeni kitaplar Akıl Fikir Yayınlarından çocuk kitapları ve hikaye kitapları. Yayın Tarihi : 24 Şubat 2016 Çarşamba (oluşturma : 1/5/2017) Akıl Fikir yayınları yeni
ANKARA ÜNİVERSİTESİ GELİŞTİRME VAKFI OKULLARI ÖZEL LİSESİ 2011-2012 ÖĞRETİM YILI I. DÖNEM 11-A SINIFI MF GRUBU DİL VE ANLATIM DERSİ I
ANKARA ÜNİVERSİTESİ GELİŞTİRME VAKFI OKULLARI ÖZEL LİSESİ 2011-2012 ÖĞRETİM YILI I. DÖNEM 11-A SINIFI MF GRUBU DİL VE ANLATIM DERSİ I. YAZILI SINAVI SORULARI Öğrencinin Adı ve Soyadı : Sınıfı: Numarası:
Siirt'te Örf ve Adetler
Siirt'te Örf ve Adetler Siirt'te diğer folklor grupları gibi örf ve adetlerde ke NİŞAN Küçük muhitlerde görülen erken evlenme adeti Siirt'te de görülür FLÖRT YOK Siirt'te nişanlıların nişandan evvel birbirlerini
İSTİKLÂL MARŞI'MIZ. Her milletin bir milli marşı var fakat bizimkisi ayrı. Bizimkisi İstiklal Marşıdır, başka yazılamaz gayrı.
İSTİKLÂL MARŞI'MIZ Her milletin bir milli marşı var fakat bizimkisi ayrı. Bizimkisi İstiklal Marşıdır, başka yazılamaz gayrı. Kimisi yazılmış bilmem hangi krala; lorda, barona. Küçümsemem ama, benzetirim
Adı-Soyadı: Deniz kampa kimlerle birlikte gitmiş? 2- Kamp malzemelerini nerede taşımışlar? 3- Çadırı kim kurmuş?
ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkok Benim adım Deniz. 7 yaşındayım. Bu hafta sonu annem ve babamla birlikte kampa gittik. Kampa
Demodur Kırmızı yazılar sizin sipariş verirken yollamış olduğunuz yazılardır.
Demodur Kırmızı yazılar sizin sipariş verirken yollamış olduğunuz yazılardır. / /20 YAZI ARKASINDA SİZİN FOTOĞRAFINIZ KULLANILMAKTADIR En Kıymetlim, Sonsuz AĢkım Gözlerinde sevdayı bulduğum, ellerinde
YIL DEDE'NİN DÖRT KIZI
Hafta Sonu Ev Çalışması YIL DEDE'NİN DÖRT KIZI Zaman adlı ölümsüz bir dev vardı. Bir gün Zaman, Yıl Dede'yi dört kızıyla birlikte yeryüzüne indirdi. Kızlar, yeryüzünü çok sevdiler. Hepsi bir yana dağılıp
Nakarat Alnımızın aklığı kafire kabus olur. Mazlumun canı yansa ahı bize dokunur. 2. Nakarat
2 Bir avuçtuk biz göklere sığmayan. Bir avuçtuk biz Cennete susayan. 2 2 Düşmez dilimizden sökülmez kalbimizden Nakarat En kutlu sözdür bu La ilahe illallah. 5 2 Yar oldum gönlüme sevgi ektin içime. Tevhit
Bu kısa Z Nesli tanımından sonra gelelim Torunum Ezgi nin okul macerasına.
Z NESLİ VE TORUNUM EZGİ! Değerli Okur! Bu köşe yazısı; Ülkemizde nüfusun üçte birini oluşturan geleceğimizi emanet edeceğimiz çocuklar(ımız) la ilgili neler yapıyoruz? Çocuklarımız bu zorlu yaşam yolculuklarında
6. Sınıf sıfatlar testi testi 1
6. Sınıf sıfatlar testi testi 1 1. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde soru anlamını sağlayan kelime sıfat değildir? A) Kaç liralık fatura kesilecek? B) Oraya gidip de ne iş yapacaksın? C) Ne kadar güzel konuşuyor
Insanı başa taç yaptım. Ne eğildim, ne de saptım. Acılardan ilaç yaptım. Aşık Şahturna Hayatı ve Şiirleri
1950 Sivas Gürün'de doğdu. 10 yaşlarında saz çalıp, türkü-deyişler okudu. 15 yaşında kendi yapıtı ilk plağıyla büyük üne kavuştu. Konser turneleri, kasetler, plaklar, uzunçalar, long playler ve günümüz
iki sayfa bakayım neler var diye. Üstelik pembe kapaklı olanıydı. Basından izlemiştim, pembe kapaklı bayanlar için, gri kapaklı olan erkekler içindi.
Malum ülkemiz son dönemde Globalleşen dünya ile birlikte oldukça sıkıntılı. Halk olarak bizlerde de pek çok sıkıntılar var. Ekonomik sıkıntılar, siyasi sıkıntılar, sabotaj planları, suikast planları. Darbe
PİNOKYO EĞİTİM KURUMLARI MART AYI AYLIK EĞİTİM PROGRAMI 1. HAFTA
1. HAFTA TARİH : 01 MART 2016 04 MART 2016 KONU : YEŞİLAY 1- Yeşilay nedir? Ne işe yara? Faaliyetleri nelerdir? Nefes akciğer yapalım. Vücudumuzu 2- Sigara ve alkolün zararlarını hep birlikte öğrenelim
3 YAŞ AYIN TEMASI. Cinsiyetim, adım, özelliklerim, görünümümdeki değişiklikler nelerdir?
3 YAŞ AYIN TEMASI Cinsiyetim, adım, özelliklerim, görünümümdeki değişiklikler nelerdir? Vücudumuzun bölümleri ve iç organlarımız nelerdir? Ne işe yarar? İskelet sistemi nedir? Ne işe yarar? Aile ve aileyi
En güzel 'Anneler Günü' şiirleri
On5yirmi5.com En güzel 'Anneler Günü' şiirleri En güzel 'Anneler Günü' şiirlerini sizler için listeledik... Yayın Tarihi : 10 Mayıs 2013 Cuma (oluşturma : 1/17/2017) 12 Mayıs Anneler Günü... Sizin için
ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ
ΥΠΟΥΡΓΕΙΟ ΠΑΙΔΕΙΑΣ ΚΑΙ ΠΟΛΙΤΙΣΜΟΥ ΔΙΕΥΘΥΝΣΗ ΜΕΣΗΣ ΕΚΠΑΙΔΕΥΣΗΣ ΚΡΑΤΙΚΑ ΙΝΣΤΙΤΟΥΤΑ ΕΠΙΜΟΡΦΩΣΗΣ ΤΕΛΙΚΕΣ ΕΝΙΑΙΕΣ ΓΡΑΠΤΕΣ ΕΞΕΤΑΣΕΙΣ ΣΧΟΛΙΚΗ ΧΡΟΝΙΑ : 2014 2015 Μάθημα : Τουρκικά Επίπεδο : Ε1 Διάρκεια : 2 ώρες
HÜRRİYET İLKOKULU EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI KUTLAMA PROGRAMI
HÜRRİYET İLKOKULU 2015-2016 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI KUTLAMA PROGRAMI 1 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI KUTLAMA PROGRAMI Sayın Müdürüm, Saygı Değer Öğretmenlerim,Kıymetli
Selam vermekle karşımızdaki kimseye neyi ifade etmiş oluruz?
DEĞERLER EĞİTİMİ SELAMLAŞMA Selam ne demektir? Selâm, kelime olarak; huzur, barış, sağlık ve iyi dileklerini sunma anlamlarına gelir. Selamlaşmak; insanların karşılıklı olarak birbirlerine sağlık, huzur,
KOKULU, KIRIK BİR GERÇEĞİN KIYISINDA. ölüler genelde alışık değiliz korkulmamaya, unutulmamaya... (Özgün s.67)
KOCAER 1 Tuğba KOCAER 20902063 KOKULU, KIRIK BİR GERÇEĞİN KIYISINDA... Hepsi için teşekkür ederim hanımefendi. Benden korkmadığınız için de. Biz ölüler genelde alışık değiliz korkulmamaya, unutulmamaya...
Ö.Ç BİLFEN ANAOKULU 5 YAŞ GRUBU GÜNLÜK EĞİTİM PROGRAMI
Ö.Ç BİLFEN ANAOKULU 5 YAŞ GRUBU 23 MART PAZARTESİ GÜNLÜK EĞİTİM PROGRAMI 23-27 MART 2015 SERBEST ZAMAN ETKİNLİĞİ: Çocuklarla selamlaşıldı ve istedikleri ilgi köşelerinde evden getirdikleri oyuncaklarla
Adamın biri bir yolun kenarına dikenler ekmiş. Dikenler büyüyüp gelişince yoldan geçenleri rahatsız etmeye başlamış. Gelip geçenler, adama:
Yolun Kenarına Diken Eken Adam Adamın biri bir yolun kenarına dikenler ekmiş. Dikenler büyüyüp gelişince yoldan geçenleri rahatsız etmeye başlamış. Gelip geçenler, adama: - Bu dikenleri sök, insanları
.com. Faydalı Olması Dileğiyle... Emrah& Elvan PEKŞEN
.com Faydalı Olması Dileğiyle... Emrah& Elvan PEKŞEN n ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1.com ilkokul1 n Problem Avcıları Biz problem avcılarıyız. Benim
NURULLAH- Evet bu günlük bu kadar çocuklar, az sonra zil çalacak, yavaş yavaş toparlana bilirsiniz.
Bozuk Paralar KISA FİLM Yaşar AKSU İLETİŞİM: (+90) 0533 499 0480 (+90) 0536 359 0793 (+90) 0212 244 3423 SAHNE 1. OKUL GENEL DIŞ/GÜN Okulun genel görüntüsünü görürüz. Belki dışarı çıkan birkaç öğrenci
Osmanlı dan Cumhuriyet e Adım Adım!
Osmanlı dan Cumhuriyet e Adım Adım! Eskiden devletimizin adı Osmanlı Ġmparatorluğu idi. Başımızda padişah vardı. Egemenlik haklarımız padişahın elindeydi. Başkentimiz Ġstanbul du. 19 Mayıs 1919 da Mustafa
20 Derste Eski Türkçe
20 Derste Eski Türkçe Sunuş: Yaklaşık iki yıldır Osmanlı madeni paraları toplamaktayım. Paraların üzerindeki eski türkçeyi okumak için bir kaç kitap inceledim, olmadı. Bu konudaki kurslara katılmaya da
kanaryamın öyküsü Ayla Çınaroğlu Resimler: Yaprak Berkkan
kanaryamın öyküsü Ayla Çınaroğlu Resimler: Yaprak Berkkan 1996, Uçanbalık Cumhuriyet Bulvarı No: 302/104 35220 Alsancak - İZMİR Yazar: Ayla Çınaroğlu Resimler: Yaprak Berkkan Yayın Yönetmeni: İlke Aykanat
İsim İsim İsimlerin Tamamlanmış Hali
Aşağıda verilen isimleri örnekteki gibi tamamlayınız. Örnek: Ayakkabı--------uç : Ayakkabının ucu İsim İsim İsimlerin Tamamlanmış Hali Kalem sap Çanta renk Araba boya Masa kenar Deniz mavi Rüzgar şiddet
Şiir. Kategori: Şiir Cuma, 23 Nisan 2010 16:15 tarihinde yayınlandı. Gösterim: 4075. 1 / 7 Phoca PDF 1. SEN (1973) Senden, senden, hep senden,
Çemberlitaş taki dedesinin konağında büyüyen şair, Amerikan ve Fransız kolejlerinde başladığı ilk ve lise öğrenimini Deniz Lisesi nde tamamladı. İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü nü 1924 te bitirince
Yine yapmak istediklerimizden birisi olan, spesifik sektörlerde, belki daha az, ama daha etkin iş adamları seyahatlerini önemsiyoruz ve buna
MÜSİAD Cidde Temsilcisi Tanıtımı ve Türk Suud İş Forumu 23.05.2015 TC Cidde Başkonsolosu Fikret Özel, Cidde Tic Odası Başkan Yardımcısı, Mazeen Baterjee Türk-Suud İş Konseyi Başkanı, Mazan Ragap, Cidde
Ilgaz (14 Şubat 2010) Yazı ve fotoğraflar: Hüseyin Sarı (huseyinsari.net.tr)
Ilgaz (14 Şubat 2010) Yazı ve fotoğraflar: Hüseyin Sarı (huseyinsari.net.tr) 14 Şubat 2010 Pazar günü, Fotoğraf Sanatı Kurumu (FSK) organizasyonluğunda 26 kişilik bir grupla günübirliğine Ilgaz a gidiyoruz.
Bilim,Sevgi,Hoşgörü.
Bilim,Sevgi,Hoşgörü. Mehmet Akif Ersoy 20 Aralık 1873 27 Aralık 1936 Mehmet Akif Ersoy, Türkiye Cumhuriyeti nin ulusal marşı olan İstiklal Marşı nın yazarıdır. Vatan Şairi olarak anılır. Yahya Kemal Beyatlı
Ramazan: Hicri takvimin dokuzuncu ayıdır. Ramazan-ı Şerif veya Oruç Ayı da denilir.
Hoş Geldin Ya Şehri Ramazan Recep ve Şaban ayını mübarek kılıp bizi ramazan ayına ulaştıran rabbimize hamd olsun. Bu yazımızda sizinle ramazan ayıyla ilgili terimlerin anlamını inceleyelim. Ramazan: Hicri
Yüreğimize Dokunan Şarkılar
On5yirmi5.com Yüreğimize Dokunan Şarkılar Gelmiş geçmiş en güzel Türkçe slow şarkılar kime ait? Bakalım bizlerin ve sizlerin gönlünde yatan sanatçılar kimler? Yayın Tarihi : 6 Ocak 2010 Çarşamba (oluşturma
Nasrettin Hoca ya sormuşlar: - Kimsin? - Hiç demiş Hoca, Hiç kimseyim. Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca: - Sen kimsin?
Nasrettin Hoca ya sormuşlar: - Kimsin? - Hiç demiş Hoca, Hiç kimseyim. Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca: - Sen kimsin? - Mutasarrıf demiş adam kabara kabara. - Sonra ne olacaksın? diye
MİNİK PATİKLER ANAOKULU
Stanford Üniversitesinden Walter Mischel deneyi 1970 li yılların başında Stanford Üniversitesinden Walter Mischel tarihe geçen ilginç bir deney yapıyor; Marşmelov Deneyi. Deneye 600 çocuk katılıyor. Deneyi
ABDULLAH ALİYE CAN ANAOKULU ÇİÇEKLER SINIFI OCAK AYI BÜLTENİ BELİRLİ GÜNLER VE HAFTALAR. Yeni yıl (31 Aralık-1 Ocak)
ABDULLAH ALİYE CAN ANAOKULU ÇİÇEKLER SINIFI OCAK AYI BÜLTENİ BELİRLİ GÜNLER VE HAFTALAR Yeni yıl (31 Aralık-1 Ocak) Enerji Tasarrufu Haftası (Ocak ayının ikinci haftası) GÜNE BAŞLAMA ETKİNLİKLERİ Oyun
Nasuh Mitap ı Ankara dan tanırım. Kendisi hakkında bir şey yazmayacağım.
Nasuh Mitap ı Ankara dan tanırım. Kendisi hakkında bir şey yazmayacağım. Cenaze namazıyla yapılan cenaze törenine bir kere daha canım sıkıldı da diyemeyeceğim Devrimcilerin bu türlü davranışlarına alıştık
Necip Fazıl ın Yaşamındaki Düşünce Labirentleri - Genç Gelişim Kişisel Gelişim
Yusuf Yeşilkaya www.yusufyesilkaya.com [email protected] 26 Mayıs 1904 tarihinde İstanbul Çemberlitaş ta dünyaya gelen Necip Fazıl, hem kültürlü hem de varlıklı bir ailenin çocuğudur. Dört-beş yaşında
İSLAM UYGARLIĞI ÇEVRESINDE GELIŞEN TÜRK EDEBIYATI. XIII - XIV yy. Olay Çevresinde Gelişen Metinler
İSLAM UYGARLIĞI ÇEVRESINDE GELIŞEN TÜRK EDEBIYATI XIII - XIV yy. Olay Çevresinde Gelişen Metinler OLAY ÇEVRESINDE GELIŞEN EDEBI METINLER Oğuz Türkçesinin Anadolu daki ilk ürünleri Anadolu Selçuklu Devleti
KÜÇÜK KALBİMİN İLK REHBERİNİN BU GÜNÜME UZATTIĞI HAYAT YOLU
KÜÇÜK KALBİMİN İLK REHBERİNİN BU GÜNÜME UZATTIĞI HAYAT YOLU Nereden geliyor bitmek tükenmek bilmeyen öğrenme isteğim? Kim verdi düşünce deryalarında özgürce dolaşmamı sağlayacak özgüven küreklerimi? Bazen,
Melih Güler. - şiirler - Yayın Tarihi: 11.9.2011. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat
- şiirler - Yayın Tarihi: 11.9.2011 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir.
5 YAŞ AYIN TEMASI. Cinsiyetim, adım, fiziksel özelliklerim nelerdir? Vücudumuzun bölümleri ve iç organlarımız nelerdir? Ne işe yarar?
5 YAŞ AYIN TEMASI Cinsiyetim, adım, fiziksel özelliklerim nelerdir? Vücudumuzun bölümleri ve iç organlarımız nelerdir? Ne işe yarar? İskelet sistemi nedir? Ne işe yarar? Aile nedir? Aileyi oluşturan bireylerin
