Muhammed Hüseyin FADLULLAH. Tefsir Dersleri, Cilt:2
|
|
|
- Süleyman Hikmet
- 10 yıl önce
- İzleme sayısı:
Transkript
1 MİN VAHYİ'L KUR'AN Muhammed Hüseyin FADLULLAH Tefsir Dersleri, Cilt:2 Tarama & Tashih : Muhammed ÇİÇEK ekitap: Muhammed H.İPEK Dualarınızı bekliyoruz... Önemli: Sitemize üye olarak bizi destekleyin. Unutmayın ki, her yeni üye, kütüphaneye yeni kitapların eklenmesi demektir... Akademi Yayınları 8 Özgün Adı: Min Vahyi'l Kur'an Dizgi Baskı: Başaran Matbaası Cilt: Çiftçi Mücellithanesi Kapak: Aycan Grafik Kapak Baskısı: Orhan Ofset
2 Tashih: Akademi Fevzipaşa Cad. No. 57 Kat 4 Tel: Fatih/İSTANBUL Çeviri: Mehmet Yolcu İstanbul ONBİRİNCİ DERS BAKARA SURESİ AYETLER TARİHLERİ VE BUGÜNKÜ HALLERİYLE YAHUDİLER KUR'AN TERAZİSİNDE Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla «Ey İsrailoğulları, size bağışlamış olduğum nimetleri hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Ve sadece benden korkun. Elinizdeki Tevrat'ı onaylayıcı olarak indirmiş olduğum Kur'an'a inanın; O'nu inkâr edenlerin ilki olmayın, Ayetlerimi birkaç para karşılığında satmayın; yalnız benden çekinin. Bile bile batılı Hakk'ın üzerine örtüp Hakk'ı bakışlardan gizlemeyin. Namazı kılın, zekâtı verin ve rukuya varanlarla birlikte siz de rukuya varın. Siz kitabı okuduğunuz halde insanlara (başkalarına) iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Bunun yanlış olduğunu düşünemiyor musunuz?» (Bakara; 40-44) Bu, surenin yeni bölümlerinden biridir. Yüce Allah bu ifadelerle; Peygamberimize ve Peygamberlikmisyonuna karşı çıkan, Müslümanların akidelerini sarsmak, kanatlarını altüst etmek için kervanı engellemeye çalışan, şeklini bozmaya, Müslüman ın zihniyetinde kuşkulara, endişelere yol açmaya imkân arayan İsrailoğullarına (Yahudilere) hitap etmekte-
3 dir... İşte bu atmosferde Kur'an-ı Kerim ehl-i kitabın bir kesimini oluşturan ve İslam'ın ortaya çıktığı bölgede büyük etkinliğe sahip olan Yahudilerle fikir mücadelesine girişmektedir... İslam'ın Yahudilerle diyaloga önem vermesinin başlıca iki önemli amacı vardı: Birincisi: İslam dini ile diğer dinlerin ortak ilkelerini belirlemek. İslam, herkes tarafından kabul edilen ortak kurallar, ilkeler ve misaller aracılığı ile Yahudilerin ellerinde bulunan delilleri çürütmeyi ve bu vesile ile sahayı genişletmeyi, diyalogu apaçık, net ve pratik değeri olan ilkelere dayandırmayı, böylece diyalogu geliştirmenin uygun zeminlerine yol açmayı hedef alıyordu. Bu, madalyonun bir yüzüdür. Madalyonun ikinci yüzü ise, Allah'ın vahyi ve mesajı tarafından gönderilmeyen ve aslında Kitap'ta olmadığı halde Yahudiler tarafından Kitab'a sokulan asılsız saptırmaları düzeltmeyi amaçlıyordu. İkincisi: Yahudilerin içinde yaşadığı gerçek ortamı net olarak ortaya koymak, yaşamlarından egemen olan pratiklerini gözler önüne sermek. Onların kusurlarını, ayıplarını, rezilliklerini söz konusu etmek tavır ve hareketlerinde izledikleri kaypak yöntemleri açıklamak, insanları çağırdıkları çizgiye kendilerinin bile gelmediklerini, ondan saptıklarını ve sahip oldukları ahlakta, tutum ve hareketlerinde bu çizgiye uymadıklarını açıklamak ve neticede onları saf dışı etmektir. Burada şöyle bir soru sorulabilir: Özellikle Yahudiler ve İsrailoğulları üzerinde durulmasının hikmeti nedir? Kur'an-ı Kerim diğer dinlerle diyalogdan söz ederken neden her zaman İsrailoğullarından işe başlamaktadır? Ehli Kitabın diğer bir kesimini oluşturan Hıristiyanlara neden bu ölçüde yer vermemektedir? Cevap daha önce işaret ettiğimiz olgu ile yakından ilgilidir... Yani İslam'ın Medine'de insanların hayatında bir güç olarak ortaya çıktığı günden itibaren Müslümanların karşısında yer alan Yahudilerin büyük kitleleri harekete geçiren dini bir gücü temsil etmeleri, özellikle onlara yönelmeyi gerektiriyordu. Ehl-i Kitabın diğer kesimlerini oluşturan Hıristiyanlara gelince; bunlar vakıa olarak İslam'ı cephe alma konusunda o kadar önemli ve etkili bir fonksiyona sahip değillerdi. Hatta İslam'ın ilk dönemlerinde Hıristiyanların, olumlu yönden, İslam'ın lehine aktif bir etkinlikleri olduğu bile söylenebilir. Çünkü ilk Müslümanlar, zor durumda kaldıklarında Habeşistan'a hicret etmişlerdi. Habeşistan'ın Hıristiyan Kralı onları bağrına basmış ve korumuştu. Oraya hicret eden Müslümanların Hz. İsa ve annesi Meryem e ilişkin Kur'an ayetlerini okumalarına sevinmiş ve onlarla hem fikir olduğunu belirtmişti. Dolayısıyla aralarındaki sorunlar asgariye inmişti. Artık aralarındaki mesele, düşünceye ilişkin bir problemdi. Yani geriye sadece Hz. İsa'nın şahsiyeti ve Allah ile ilişkisi meselelerinin nasıl anlaşılacağı konuları kalmıştı. Buna bağlı olarak onlarla gerçekleştirilen ve oluşturulan diyalog bu düzeyde kaldı. Yani konunun bütün önemi düşünceye ilişkin bir konuda düğümleniyordu. Burada özellikle dikkat çekilmesi gereken önemli noktalardan biri de, İslam'ın Yahudilerle diyalogu ile Müşriklerle diyalogu arasında tabiat ve önem farkının söz konusu olduğudur. Yahudilerle detaylarına kadar irdelenen konuların hiçbiri, Müşriklerle söz konusu edilen konularla benzerlik arz etmez. Ve onlara paralel konulardan oluşmaz. Belki de buradaki önemli farklardan biri, İslam dininin, Müşrikleri dini bir kuvvet olarak kabul etmemiş olmasından kaynaklanıyordu. Çünkü şirk, dini bir düşünce değildi. Aksine şirk dini, Tevhid yolunun tam karşı tarafında yer alıyordu. Bu nedenle İslam dini ile şirk dini arasında evren, hayat, ilahi Peygamberlik misyonlarından kaynaklanan tarihsel değerler, bu
4 çağda hayattaki değer yargıları veya bireysel ve toplumsal hayata ilişkin yasalar ve hukuki değerler gibi genel konularda ortak bir nokta yoktu. Beraber sahiplendikleri müşterek değerleri yoktu. Bu nedenle İslam onlarla ortak bir mesele bulamıyordu ki detaylara yönelik bir diyaloga girsin. Son çare olarak şirki, düşünce yönünden ele almayı esas almıştı. Onları, akıllarını kullanmaya ve düşünmeye davet etmişti. Allah'ın kendilerine bağışladığı bütün imkânları bunun için seferber etmelerini istemişti. Düşüncenin ana maddesini oluşturan vasıtaları, yeni bir fikrin oluşturulmasında kullanılacak düşünme vasıtalarının tümünü en güzel şekilde harekete geçirmeyi hedef almıştı. Bunun ardından Kur'an onları karşısına alıyor; onlarla düşünce, hareket ve metot konularını, problemlerini tartışıyordu. Onlarla bu problemleri çözmenin yollarını arıyordu. Yahudiler'e gelince, bunlar Müşrikler gibi değildi. Ortada hem İslam'ın hem de Yahudiliğin doğru kabul ettiği ve iman ilkelerinden saydığı ilahi peygamberlik olgusu (risalet) vardı ve her iki taraf ortak bir tarihe sahipti. Bu da söz konusu tarihin çeşitli merhaleleri çevresinde birtakım tartışmalara girmeyi zorunlu kılıyordu. Doğru ile doğrudan sapmış, yanlış yola girmiş düşüncenin detaylarına inmeyi gerektiriyordu. Ortak bir zeminde kalabilmek ve birleştirici, teke indirgeyici bir hareket mantığına sahip olabilmek için akide, metot, yasama, (hukuk) ve şahsiyetler konusundaki ayrılıkların, farklılıkların kaldırılması, ortak bir noktaya gelinmesi zorunlu oluyordu. İşte bu konular iki grup arasında birtakım sürtüşmelere ve açmazlara yol açıyordu. Bir ölçüde hassas ve esnek olmayı icap ettiriyordu. Onlarla diyaloga geçerken buluşma zeminlerinde onlara ulaşabilmek için gerekli titizliği esas almayı ve ehl-i kitaba açık olmayı zorunlu kılan şartlar söz konusuydu. Kur'an-ı Kerim bu bölümde Yahudilerden, onların hayatlarından, sosyal etkinliklerinden, işi düzeltmeye çalışan Peygamberlere ve diğer insanlara karşı nasıl bir tavır ve tutum içine girdiklerinden ve siyasal konumlarından söz etmektedir... Bu bölümde yer alan ayetler, yüzden fazladır. Çünkü bu sure Medine'de indirilen bir suredir ve bununla Müslümanların sistemi oturtulmak istenmiştir. Medine'deki Müslümanların yaşam tarzları, düşüncede izleyecekleri yöntem ve metot, mücadelede esas alacakları ilkeler ve strateji burada belirtilmiştir. İşte bu ilkeler, metotlar, yöntemler böylece her yerde ve her zamanda geçerli olan canlı birer örnek konumuna geçmiş ve örnek alınacak problemler, meseleler düzeyine yükselmiştir. Burada ayrıca Kur'an'ın üslup üstünlüğüne de dikkat çekmemiz gerekir. Kur'an burada insanı en temel boyutları ile ele almakta, ruhi (manevi) ve fikri yapısını göz önünde bulundurmaktadır. Kur'an insanın hasmına karşı olan düşmanlık noktasını baz alarak saldırıya geçmemektedir. Ona karşı sert biçimde tavır koymamaktadır. Peygamberlik misyonuna (risalet) ve Peygamberlere karşı tarih boyunca izledikleri yola dikkat çekmemektedir. Meseleyi, onların bu konularda ortaya koydukları kaypak tavırları esas alarak çözmeye çalışmamaktadır. Hareket noktası olarak değişmez İslami ilkeyi temel almaktadır. Bu İslami ilke, düşmanın pratiklerini ve düşmanca tavırlarını, tarihi süreci gözler önüne sererek ortaya çıkarmayı ve düşmanını bu süreç içinde yargılamayı esas almaktadır. Bu noktada onların kökleri, insanoğlunun var olduğundan bu yana yer alan İlahi risaletlerin başlangıcına kadar uzanmaktadır. Bu aşamada yüce Allah büyük bir fazilet ve önemli bir nitelik olarak onlardan Nebiler Resuller gönderdiğini belirtmektedir. Fakat onlar bu sağlam ve dosdoğru çizginin değerini takdir edememiş ve kıymetini bilememişlerdir. Bu nimete karşı Allah'a şükretmemiş ve bu doğrultuda yol almamışlardır. Tam tersine karşı koymuş, bu çizgiden sapmış ve Peygamberlerini haksız yere öldürmüşlerdir. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmışlardır. Allah'ın kendilerine bahşettiği bu imtiyazların, bu avantajların kendi öz değerlerinden kaynaklandığını, bunlarla diğer uluslardan farklılık arz ettiklerini zannetmişlerdir. Kendilerini Allah'a en yakın ulus, Allah katında seçilmiş ulus olarak
5 görmüşlerdir... Kur'an bu tarihi yapıyı gözler önüne serdikten sonra hemen muhatap aldığı Yahudilere yönelmektedir. Onların hatalarını, suçlarını cinayetlerini anlatmaktadır. İslam çağrısına karşı geniş kapsamlı bir cephe açmalarını ve O'na düşmanlık etmelerini eleştirmektedir. Biz bu uzun muhakemede gerçekten toleranslı bir ruhun varlığını görüyoruz. Bu müsamaha ruhu ile onlara yaklaşılmakta ve onlar gerçeğe davet edilmektedir. Bütün bir şefkat ile kendilerine bir çağrı yöneltilmektedir. Bu yanlış hareketlerinden, tavırlarından vazgeçmeleri aşılanmaya çalışılmaktadır. Daha sağlıklı, daha doğru bir tutum izlemeye dönüş yapmaları telkin edilmektedir. Bütün bir yapıcılıkla, bütün bir şefkatle ve realiteye dayalı bir anlayışla Allah'tan korkmaları, kalplerini bu korkuya açmaları talep edilmektedir. Böylece anlatılmak istenmektedir ki, insan ne kadar Allah'tan uzaklaşsa da, O'nun doğru çizgisinden sapsa da Yüce Allah onu ihmal etmez, kendi arzu ve istekleriyle yüzüstü bırakmaz. Tam tersine sürekli onu korumaya devam eder. Onu kendisine çağırır ki, kalbi Hakka, ruhu Allah'a açılsın. Biz burada bu ayetleri incelemeye çalışırken İsrailoğullarının fonksiyonlarını, değişik boyutlara varan hareketlerini, tutum ve davranışlarını, kaypak olan yöntemlerini, dönekliklerini ve derin psikolojikkomplekslerini araştırmaya çalışacağız... Sonra, saldırılarla, zorluklarla dolu olan yaşama karşı, Peygamberin sabrı; Peygamberlik misyonunun gücü, derin anlayışı ve kavrayışı ile bu zorluklara nasıl karşı koyduğunu, bu kadri yüce Peygamberin onlara karşı nasıl bir siyaset izlediğini göreceğiz. Böylece, hayatımızda izlediğimiz Allah yoluna davette bu örnekten ilham almaya, ondan istifade etmeye yöneleceğiz. Allah'ı Hatırlayın ve O'na Verdiğiniz Sözde Durun (Ey İsrailoğulları, size bağışlamış olduğum nimetleri hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü yerine getireyim ve sadece benden korkun» (Bakara, 40) Cenab-ı Allah onlara nimetlerini bu şekilde hatırlatmak istiyor. Onların bu nimetleri hatırlamalarını ve bu nimetlere karşı sorumluluklarının bilincine varmalarını talep ediyor. Onlar realite ve pratik eylem sahasında, Allah'a bağlılık göstermek suretiyle, nimete şükrettiklerinin ispatlamalıdırlar. İlahi Peygamberlik misyonunu; kabul etme, destekleme ve bağlılık gösterme ile karşılamalıdırlar... «Nimetlerimi hatırlayın» Ki, Peygamber Muhammed'e (salât ve selam üzerine olsun) karşı takındığınız inatçı tavrın şükredenlerin tutumu değil, nimete nankörlük edenlerin (kâfirlerin) tutumu olduğunu öğrenesiniz. Çünkü siz O'nun gerçekten Allah'ın elçisi olduğunu biliyorsunuz... Allah'ın İsrailoğullarına bahşettiği bu nimetler nelerdir, sorusuna gelince Bakara suresinin daha ilerideki ayetlerinde bu soruya cevap verilmektedir... «Bana verdiğiniz sözü tutun,» Ayetin bu cümlesi, Allah ile onlar arasında; kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamaları, insan için belirlediği çizgide uyum ve ahenk içinde hareket etmeleri, Peygamberlerini doğrulayıp desteklemeleri konusunda bir antlaşma olduğunu ortaya koymaktadır... Yalnız bu antlaşma Allah ile İsrailoğulları arasında onları diğer insanlardan farklı bir konuma getiren söz konusu özellikleriyle uyum sağlayacak biçimde özel bir antlaşma mıydı? Yoksa herkesle
6 yapılan bir antlaşma mıydı? Bu konu açıklık kazanmamıştır. Açıkça anlaşıldığına göre mesele bundan geniş boyutlarda seyretmektedir. Biz İsrailoğulları ile özel bir antlaşma yapıldığına dair herhangi bir ipucuna rastlamıyoruz. Burada söz konusu olan antlaşma, Yüce Allah'ın her yer ve zamandaki kullarından aldığı sözdür. İnsanları Allah'a ibadet etmeye çağıran fıtratları ve Peygamberlerin risaletleri vasıtasıyla onlardan söz almıştır. Bunlara iman etmek, içerik olarak Allah'ın huzurunda eğilmeyi ve O'na bağlanmayı zorunlu kılar... Ayrıca Yüce Allah kendisi ile kulları arasında gerçekleşen bu söz almaya ve kesin antlaşmaya, yüzden fazla ayette yer vermiştir. Burada özellikle İsrailoğullarından söz alınmasının ele alınma nedeni, kıssanın içerik olarak onlardan söz etmesi ve onların tarihlerini yönlendirmeye çalışmasıdır. «Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim.» Yüce Allah, kullarına hayatın yollarını kolaylaştırmaya, hayattaki nimetleri ve güçleri (enerjileri) onların emrine vermeye, onları takva sahibi kullara söz verilen Adn Cennetlerine göndermeye söz vermiştir. Biz ayetin bu cümlesinden kesin bir düşünce ilkesi çıkarıyoruz... Eğer Yüce Allah kullarına Ahirette Cenneti, dünyada desteği, yardımı, korumayı, kollamayı ve bütün önemli, büyük işleri söz veriyorsa, bu, insanların O'na verdikleri söz karşılığındadır. Bu söz onlarla yaptığı antlaşmanın ilkelerine bağlılıkla sınırlıdır. Yani onların İman çizgisiyle ahenk ve uyum sağlamalarına, iyi işler (amel-i salih) yapmalarına bağlıdır. Bu sözü yerine getirmeden, antlaşmaya bağlı kalmadan, bunların gereği olan tavır ve hareket pratiğe aktarılmadan onların böyle bir hak iddia etmeleri söz konusu olamaz... Bu bağlamda bir noktaya değinmek gerekiyor: İnsanlar Allah'a karşı hiçbir hak iddia edemezler. Çünkü onlar, Allah'ın yarattığı varlıklar ve O'nun malı, mülkü niteliğindedirler. Onlar sadece Allah'ın vaadi, lütfu ve rahmetiyle bunca mükâfatlara müstahak olurlar. Öyleyse bu, Allah'ın vaadinden kaynaklanan bir hak olmaktadır ve bunun fazileti de bütünü ile O'na aittir. «Ve sadece benden korkun.» Eğer siz Allah'tan korktuğunuz halde insanların korkusu ve onlardan duyduğunuz endişe ile mal, şehvet (arzu, istek) ve nüfuz gibi elde etmiş olduğunuz imtiyazların elinizden kaçacağı korkusu eli sağlıklı olan çizgiden yan çiziyorsunuz, biliniz ki Allah'ın izni olmadan hiç kimse size zarar vermez. Öyleyse hem dünya işlerinde hem de ahiret işlerinde yalnız Allah tan korkun. Çünkü dünyanın da, ahiretin de sahibi Allah'tır. Demek ki, otoritesinden ve cezasından korkulacak olan yalnızca O'dur. Burada cümlenin yüklemi, özel bir anlam ifade etmesi için öne alınmıştır. Nitekim: «Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz»(fatiha 4)...Ayetinin metninde de yüklem, bu amaçla öne alınmıştır... «Sizin yanınızdaki (Tevrat'ı) doğrulayan bu Kuran 'a da iman ediniz» Muhammed'e, risaletinde ve Kur'an'ında yer alan ve sizin yanınızdaki Tevrat'ı doğrulayan vahye, iman ediniz. Çünkü Peygamberler öncekilerini yalanlamak için değil, onları doğrulamak, tasdik etmek, hayatın ilerlemesi, gelişmesi, yeni şeylere ihtiyaç duyması nedeniyle eksik kalan taraflarını tamamlamak için gelirler.. «O'nu inkâr edenlerin ilki olmayın»
7 Çünkü O'nu inkâr etmek, O"nun davasının ve risaletinin doğru olduğunu belgeleyen elinizin altındaki sağlam delillerle, sarsılmaz kanıtlarla asla bağdaşmaz. Burada şöyle bir soru sorulabilir: Kureyş Müşrikleri onlardan daha önce küfür ve inkara kalkıştıkları halde ve Yahudiler ve inkar edenlerin ilki olmadıkları halde Yüce Allah neden «O'nu inkar edenlerin ilki olmayın» demektedir? Cevap: Bu ifade tarzının mübalağa (abartma sanatı) türünden bir açıklama olması mümkündür. Yani burada onların herkesten önce O'na iman etmelerinin gerektiği pekiştirilmek istenmiş olabilir. Herhalde burada esas alınan nokta, Müşriklerin bu sırada İslam'a davetin pratik sahasında Ehl-i kitabın düzeyinde kuvvetli, etkili bir düşüncelerinin bulunmadığıdır. Yani bu konuda Müşriklerden daha çok, ehl-i kitap söz ve yetki sahibiydi. Nüfuz onların elindeydi. İşte bu nedenle onların tutum ve tavırları diğerlerine oranla daha önemli ve etkili kabul edilmiştir. O'nun içindir ki, kendilerinden öncekilerin inkâr etmeleri fazla önemli olmadığından yok mesabesinde gösterilmiştir... «Ayetlerimi bir kaç para karşılığında satmayın.» Ayetin metninde geçen ve satın alma anlamına da gelen «şira» kavramı burada satmak anlamındadır. «İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce, insanları Allah yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için (masal, hikâye gibi) eğlence (türünden boş) sözleri alırlar» (Lokman 6) ayetinde geçen«şira» kavramı da satın alma anlamındadır. Burada denmek isteniyor ki, maddi ya da manevi imtiyazlar, menfaatler karşılığında Allah'ın gerçek ayetlerinden yüz çevirmeyiniz, başkalarından elde ettiğiniz menfaatler karşılığında Allah'ın gerçek ayetlerinden yüz çevirmeyiniz, başkalarından elde ettiğiniz menfaatler karşılığında onları terk etmeyiniz. Çünkü İslam'a karşı savaşmak için aldığınız bu para, Allah'ın ayetlerine ve yasalarına bağlılıkla elde edeceğiniz dünyevi ve uhrevi kazançların yanında bir hiç niteliğindedir... «Yalnız benden çekinin.» Yani benden başkasından korkmayın. Çünkü onlar size ne bir zarar ne de bir menfaat sağlama gücüne sahip değillerdir. Öyleyse yaptıklarınızda ve yapmadıklarınızda benden korkmayı ölçü olarak alınız. Çünkü dünya ve ahirette insanın seyrini, yaşamını yönlendirme gücüne sahip olan yalnızca benim kuvvetimdir... Takva kavramı, insanın iç duygularında yaşadığı geçici herhangi bir korku değildir. Gerçek takva; insanın vicdanında ve kalbinde yer eden, onu Allah'ın emirlerine eksiksiz bir şekilde bağlayan, yasaklarından sakınmasına doğru yönlendiren bir iç dinamizmin adıdır. Bu durumda takva sahibi insanın önünde yasağı çiğneme kapısı açılsa da oraya girmeye yanaşmaz. Bunun tersine Allah'a bağlılık kapıları açılmışsa gerçek bir samimiyet ve tam bir İmanla oraya girer. «Bile bile batılı hakkın üzerine örtüp, Hakkı bakışlardan gizlemeyin» İsrailoğulları, Aldatma ve Hakkı Gizleme Arasında Yahudiler iki yöntemle İslam'a karşı koyuyorlardı: Birincisi, aldatma ve kaypaklıkla meseleyi saptırma yöntemidir. Bu yönteme göre onlar batılı hak ile karıştırıyor, Hakk'ın gerçek çehresini gizlemeye, şüpheler yaymaya, iman ve yasama konularında birtakım kuşkular üretmeye çalışıyorlardı. Bu yöntemle, insanların gerçeği açık olarak görmelerine engel oluyorlar ve onların hak ve batıl arasında şaşırıp kalmalarını sağlamaya, ikisini birbirinden ayırmalarını önlemeye çalışıyorlardı. Bugün yaşadığımız hayat şartlarında
8 da birçok kimseler bu yöntemi kullanmaktadır. İslam düşüncesine ve tabiatına bir takım tezgâhlarla, oyunlarla kuşkular yerleştirmeye gayret etmektedirler. İslam'ın başarıya ve hayatta en büyük hedefine ulaşma imkânlarının yetersizliğini yaymaya çalışmaktadırlar. Özellikle Yahudiler bu yöntemi tarih boyunca kullandıkları gibi, bugün de geliştirilmiş metotlarla uygulamayı sürdürmektedirler... İkincisi yöntem, gerçeği, hakikati gizleme, saklama yöntemidir. Yahudiler bu sırada, Peygamberimizin ilahi mesajında gerçekten doğruluk bulunduğunu bildikleri, O'nu, gerçek Peygamberlerden biri olarak tanıdıkları, birçok bilgilerin ve eldeki verilerin de O'nun doğruluğunu pekiştirdiği halde bu bilgileri ve belgeleri insanlardan gizliyorlardı. Kıskançlıklarından ve hiçbir temele dayanmayan azgınlıklarından dolayı İslam'ın hayatta ilahi bir risalet olarak güçlenmesini, toplumda gerçek konumuna oturmasını istemiyorlardı... Bu yöntem bugün Kâfirlerin ve ateistlerin bize karşı kullandığı bir savaş taktiğidir. Onlar, İslam'ın reddedilen hiçbir ilkesinin, bir delile dayandırılarak bilinçli bir şekilde reddedilmediği imajını kırmak için, bildikleri tüm gerçek delilleri, gerçeğe aydınlık getiren belgeleri tümden reddetmektedirler. Ayetin anlamını açıklamak için burada iki önemli noktaya işaret etmek gerekir: Birinci nokta: Hakkı gizlemek ile hakkı batıla karıştırmak arasındaki fark şudur: Öyle meseleler vardır ki, onların düşünce ve eylem alanındaki anlamlarını maskelemek, onlarla oynamak mümkün değildir. Çünkü bu meseleler bu tür şeyleri kaldırmaz. İşte Yahudiler buna benzer konularda insanlardan gerçeği gizleme taktiğine başvurmuşlardır. Böylece insanlar gerçeğin yüzünü tanıyamayacak ve ona bağlanamayacaklardır... Ayrıca bazı meseleler vardır ki ince noktalarına ve detaylarına inilmesine rağmen birtakım kapılılıkları ve gizli yönleri kalabilmektedir. Buna benzer durumlarda ise Yahudiler, Hakk'ın yanında kendilerinden uydurdukları birtakım ilaveleri söz konusu ederek insanların dinlerini karmaşık hale getiriyor ve bu vesile ile istedikleri şekilde hak ve batılı karma bir biçimde onlara kabul ettiriyorlardı. İkinci nokta: Kur'an-ı Kerim'in hakkı gizleme veya hak ile batılı karma hale getirme noktasında İslam Ümmetine değilde özellikle ehl-i kitaba hitap ettiğini söyleyebiliriz... Bunun yanında yine anlaşılıyor ki, İslam Ümmeti Tevrat ı okumak ve orada yer alan hükümleri düşünmekle hakkı tanımak batıldan kurtulmak durumundaydı. Ümmetin, böyle bir eylemi gerçekleştirmesi isteniyordu... Fakat açıkça söylenebilecek odur ki bu sırada insanlar Tevrat'ı öğrenebilme, onu görüp hükümlerini inceleyebilme imkânlarına sahip değillerdi. Çünkü din adamları onu kendi tekellerinde bulunduruyor, kitlelerden gizliyor. Kendilerinin açıklamayı istedikleri dışında hiçbir şeyi onlara, göstermiyorlardı. Ayrıca Tevrat elde edilse bile Arapçaya çevrilmiş değildi ki insanlar yararlanabilsin. Öyleyse Tevrat'ı öğrenmenin, O'nu anlamanın biricik yolu onu ehl-i kitap bilginlerinden öğrenmekti. Bu nedenle görüyoruz ki Kur'an-ı Kerim özellikle bu bilginlere yöneliyor ve Tevrat'ı insanlara göstermeleri, oradaki gerçekleri açığa çıkarmaları için kendilerine meydan okuyor. «De ki eğer doğru söylüyorsanız Tevrat'ı getirin ve O'nu okuyun.» Burada önemli bir nokta daha vardır: Zekât vasıtasıyla insanlara fedakârlık ve bağış ruhu kazandırılınca insan cimriliğin, bencilliğin veya mal sevgisinin neden olduğu nefsanî arzulara karşı başarı elde edebilir. Bu duyguları bastırabilir. Çünkü bu gibi duygular pek çok imani hakikatleri inkâra, onları ciddiye almamaya götürür. Böylece zekât, insan için, biri bireysel (Psikolojik diğeri sosyal olmak üzere iki yararlı eylemi gerçekleştirmiş olur. Zekât vasıtasıyla insan, toplumdaki fakirlik problemlerinin çözümünde bir pay sahibi olduğundan mala aşırı derecede bağlılık ve düşkünlük göstermez. Mala kul olmaktan kurtulur. Böylece o,
9 mülkiyet sahibi olmakla sosyal bir görevi yerine getirmenin mutluluğunu ta dar. İnsan bu aşamaya geldiğinde, onu hakkı inkâra batılla menfaat elde etmek amacıyla beraber yürümeye çağıran malın başkasından kurtularak özgür hareket etme imkânı elde eder. Dolayısıyla fikri ve eylem planında hak ile beraber olmaya, onunla uyum sağlamaya engel olan büyük bir sorundan kurtulmuş olur. «Namazı kılın, zekâtı verin ve rukuya varanlarla birlikte siz de rukuya varın.» Yani hiçbir karışıklığa, hiçbir sapıklığa ve hiçbir zaafa yer vermeyen açık ve güçlü bir duyguyla iman ediniz. Yani imanınız, sizi pasifliklerden uzaklaştıran ve aktif davranışlara yaklaştıran bir eyleme dönüşsün... Namazı, Allah'a açılma, O'nunla diyaloga girme, sağlıklı bir ilişki kurma şeklinde algılayıp ikame ediniz. Böylece Allah'a bağlanın. Çünkü siz namazda her rükuya varışınızda, kendisini hatırladığınız her zikirde O'nunla sürekli bir bağ içinde oluyorsunuz... Zekâtı da Allah'ın mal dağıtımı çağrısına bir karşılık, bu bağış ruhunun İslam çağrısı ile ahenginin bir delili olarak veriniz... Böylece Mü'min insan, namazındaki imanıyla ruhsal bir harekete girmiş olur. Manevi anlamlarla iç içe bir halde bulunan maddi yardımıyla insanın insanla ilgisini kurar. İnsanları birbirine bağlar. Böylece insan ne sırf manevi değeri ne de maddi değeri temel almayan tam tersine mana ve maddeyi mükemmel bir biçimde kaynaştırarak almaya çalışan İslam düşüncesine kavuşmuş olur. Bu düşünce aynı zamanda Allah'ın kudretinden, lütfundan ve rahmetinden kaynaklanan ve insanın yapısında da mevcut olan sıfatlarla tam bir ahenk içine girer. Sonra Ayet-i Kerime onların rukuya varanlarla birlikte rukuya varmalarını istemektedir. Çünkü rükû, tam manasıyla Allah'a boyun eğişin somut bir şeklidir. Allah tarafından yaratılan bütün canlı varlıklar aslında her durumda ve her zaman rükû halini yaşamak zorundadırlar. Ancak, böylece hayatın tamamı Allah'ın hizmetine ve iradesinin emrine girmiş olur. Buna bağlı olarak her insanın Allah'a rükû edenlerle beraber rükû etmesi gerekmektedir. Kendisi bir tarafta, Allah'la beraber yürüyenler öbür tarafta, yer almamalıdır. Siz İnsanlara İyiliği Emredip, Kendinizi unutuyor musunuz? «Siz kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Bunun yanlış olduğunu düşünmüyor musunuz?» Bu ayet, Yahudilerin İslam'ın ortaya çıkışı sırasındaki pratiklerini ve dinin esasından sapmış olan tutumlarını irdelemektedir. Onlar bu sırada kendilerini kitabın ve şeriatın koruyucuları, hakk üzeride dürüst yürümenin davetçileri, insanlar iyiliğe çağıranların öncüleri olarak görüyorlardı. Bu, onların kendilerine biçmiş oldukları roldü. Görevlerini kendileri belirlemişlerdi... Ne var ki onlar bir yandan da ortaya koydukları davranışlarla bu görevlerine ihanet ediyorlardı. Sorumluluk konusunda kendilerini unutanların konumuna düşüyorlardı. Dünya ve ahiretin geleceği konusunda bir problemleri yoktu. Kaybetme endişelerini gönüllerinde taşımıyor, hayatlarında yaşamıyorlardı. Bunun yanı sıra insanların dünya ve ahiret konusunda sürekli bir uyanıklık içinde olmaları gerektiğini vurguluyor ve bunu gündemde tutuyorlardı... İşte bu, insanın hareket mantalitesini kaybettiği, arzu ve isteklerinin tutarsızlığına teslim olduğu, hayatında bu direktiflere göre kendisine yön vermeye başladığı tutarsız bir yaklaşım, sahte bir yoldur. Zira akıllı olan insan eğer, insanların kendilerini kurtarmaları için çaba sarf
10 ediyor ve onları uyarmaya çalışıyorsa bu arada kendi kurtuluşunu da düşünmek zorundadır. Aklın değeri, pratikte iyiyi ve kötüyü belirleyen farkları güzelce kavramada ve bu kavrayışa göre hayatını iyiye doğru yönlendirmede ortaya çıkar. «Siz kitabı okuduğunuz halde» cümlesinin onların kitapla olan ilgilerini belirtmek ve kitap sahibi olduklarını tasvir etmek için araya sıkıştırılan soyut bir cümlecik olduğunu sanmıyoruz. Burada onlara bir şeyler dokundurulmak istenmektedir. Yani siz, daha derinden anlamak, daha güzel kavramak ve daha güzel bir ahlakla hayatınızı yönlendirmek için Allah'ın ayetlerini okuyorsunuz. Onları tetkik için var gücünüzü kullanıyorsunuz. Burada kalpleri hakkın haykırışı ve uyanıklığıyla en derinden sarsan, onları gafletten uyandıran vahiyle içli dışlı oldukları halde kendi içlerinde derin bir gaflete dalmaları, bu ayetlerden habersizmiş gibi davranmaları eleştirilmekte ve tenkit edilmektedir. «Bunun yanlış olduğunu düşünemiyor musunuz?» cümleciğinden anlaşıldığına göre, ayet onların bilinçlerini ve duygularını harekete geçirmek istemektedir. Yani bunların problemi bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir mesele değildir ki onları ilmin yollarını gösteren öğütlerde bulunulsun. Burada mesele, insanın yöneldiği şeyde aklını dondurmasıdır. İyiyi ve kötüyü pratik hayatta birbirinden ayırabilecek yeteneğini bilinçli biçimde kullanmaya yanaşmamasıdır. İyiyi ve kötüyü pratik hayatta birbirinden ayırabilecek yeteneğini bilinçli biçimde kullanmaya yanaşmamasıdır. Burada şöyle bir soru sorulabilir: Biz bu ayetten şunu mu anlıyoruz; pratik hayatın çeşitli yönlerinde, ilkelere bağlı bir hayata boyun eğecek kadar güçlü bir iradeye sahip olmayan insanın iyiliği yaygınlaştırmaması, kötülüğü engellememesi gerekir ki insanlara iyiliği emrettiği halde kendisini unutanların sınıfına girmesin. Yani bu farzı, Allah'ın tüm emirlerini yerine getiren ve bütün yasaklarından sakınan, bu konuda kendisini koruyabilenler ancak yerine getirebilir, bu görev sadece onlara farzdır. Cevap: Buradaki ayet bu konuya ilişkin olarak inmemiştir. Özellikle söz konusu edilen şudur; Allah'a davet yolunda çalışan bütün insanların gönlünden bu çifte standartlı uygulamayı söküp atma bilincini sert ve uyarıcı bir üslupla ifade etmektir. Yani Mü'minin konumu ile davetçinin konunu arasında fark olmamalıdır ki söz ve hareket birliğine gidilebilsin. Çünkü böyle bir uygulama bir taraftan davetçinin, sözleri ve eylemleriyle insanlara öğüt vermesi halinde çağrısının başarıya ulaşmasını vesile olabilir, bir yandan da düşünce ve imanın hedefe yönelişi sağlıklı bir konuma geldiğinde davetçinin şahsiyetini de kabul ettirecektir. İyiliği yaygınlaştırma ve kötülüğü engelleme meselesine gelince: Bu insanın yaygınlaştırmaya çalıştığı veya engellemeye uğraştığı şey ile bağı olmayan başka bir görevdir. Yani davette bulunmanın vücubiyeti diğer şartların varlığına bağlı değildir. Dolayısıyla bu, sadece pratik olarak kendisini koruyan suçsuz kimselere farzdır, demek doğru değildir. Dolayısıyla bu, sadece pratik olarak kendisini koruyan suçsuz kimselere farzdır, demek doğru değildir. Çünkü insanın görevi, iman ve sapıklık savaşında iki yönlü bir mücadeleye girişmesidir. Bu mücadelenin biri içe yöneliktir. Davetin merhalelerinde ondan sapmamak için, istikameti takip etmek için verilen mücadelenin adı budur. Diğer mücadele alanı ise dışa yöneliktir. Diğer mücadele başkalarının hayatındaki sapıklıkla savaşmak esastır. Bu yaklaşım ışığında, Cihad-ı Ekber (büyük cihad) nefis ile yapılan cihad, Cihad-ı Asgar (küçük cihad) ise akide düşmanlarına karşı savaşla ortaya konan
11 cihaddır. Bu her iki cihad da birer şer'i (hukuki) farz olarak yan yana ve paralel giderler. Çünkü silahıyla kâfirlere karşı cihad eden Müslümanlar bir taraftan da davetleriyle küfre karşı cihad ettikleri halde masum (günahsız) değillerdir. Bazı durumlarda Allah'a isyan anlamındaki günahı işliyor ve doğru yoldan ayrılıyorlardı. Yalnız onlar uyandıkları ve hatırladıkları anda önceki doğru yollarına dönüş yapıyorlardı... Düşünceyi özetlersek, Ayet-i Kerime, eylem konusundaki pasiflikle beraber davet alanındaki aktifliğin yan yana olmasını doğru görmeme konusuyla ilgili değildir. O zaman ki realiteyi eleştirmek ve mahkûm etmek amacını gütmektedir. Taki böylece sosyal hayattaki ahlak düzeldiği gibi insanın pratik hayatı da doğru bir istikamete yönelsin. Davetçi, davayı bilinçli bir şekilde anladığı gibi onu sağlıklı bir şekilde uygulayabilsin ki diğeri de davetçinin sapmasını paravana olarak kullanıp sapmaları için bir mazeret biçiminde ileri sürmesinler ve bu vesileyle davete karşı savaşmaya yol bulamasınlar. Hamd Âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. ONİKİNCİ DERS BAKARA SURESİ AYETLER KUR'AN İSRAİLOĞULLARINA ÖGÜT VERİYOR VE ONLARA ALLAH'I HATIRLATIYOR Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla «Sabrederek ve namaz kılarak Allah 'tan yardım dileyin. Hiç şüphesiz bu, Allah'a saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.» (Bakara, 45) «Onlar ki, Rableri ile buluşacaklarını, kesinlikle O'nun huzuruna döneceklerini bilirler.»(bakara,46) İnsan, yaşamı boyunca bazen şehevi duyguların baskısıyla karşılaşır. İçten bir duygu ve ateşe benzer bir hareketle nefsanî arzuların çağrısına boyun eğmesi ve Allah'ın mesajını kulak ardı etmesi özellikle istenir. Yanı sıra insan bazı durumlarda mal mülk sevgisinin egemenliği altına girer ve bu sevgi, mal veya makam elde etmek amacıyla kişinin imanını ve iman ilkelerini terk etmesini öngörür. Onu olumsuz yönde etkilemeye çalışan duyguların etki alanına girer... Ayrıca dış baskılar da insanın varlığını ve hayatını tehdit eder. Allah'ın çizgisinden uzak düşen saptırıcı etkenlere teslim olmaya zorlar... Tüm bunların hepsine insan hangi güçle ve nasıl karşı koyacaktır?
12 Bu iki Ayet-i Kerime insanın Allah'a imanını imanın eylemleri vasıtasıyla harekete geçirmektedir. İnsanın, tehlike arz eden hayatın badirelerine karşı hakkın çizgisinden sapmamasını garanti altına almak istenmektedir. Bu çizgiyi korumanın teminatı sabır ve namazdır... Sabır, iradesinden ve imanından hareketle kişinin kendisine hâkim olmasını, zaaf1ara kapılmayan bir konuma gelmesini sağlayan bir eylemdir. Bu aynı zamanda İslam ahlakının aktif karakterlerinden birisidir. İnsanın psikolojik açıdan güçlü ve dayanıklı olmasını sağlar, bedenin psikolojik ve harici zaafların etkisi altında ezilmesini ve yılgınlığa düşmesini önler. İnsan sabır ile imanın ve sorumluluklarının bütün gereklerine bağlılık gösterir. Çünkü genellikle sapma, kişinin kendi öz iradesine dayalı gücünü yitirmesinden kaynaklanır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle deniyor: «İman açısından sabır, insanın, bedenindeki baş konumdadır. Nasıl ki başı olmayan bir bedenden hayır beklenemezse sabrın eşlik etmediği bir imanda da hayır yoktur.» Namaz Mü'minin Miracıdır. Namaz, Mü'minin ruhu ile vicdanı ile kalbi ile ve fikri ile Rabbine yükselişidir. Dua ve niyazıyla bütün duygularıyla Allah'a açılması, O'nunla buluşmasıdır. Allah'ın rahmetiyle uzanıp gelen büyük manevi desteklerle teması geçmesi, kontak kurmasıdır. İnsanın kalbi Allah'a bağlanınca, ruhu da Allah'ın yüce ahlakına açılır. Zaten insan dünya hayatında Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmakla görevlendirilmiştir. Ne zaman ki insan, Allah'a açılmayı gerçekleştirir, bu geniş atmosferde yaşamaya başlarsa, küçük meseleler onun gözünde önemini yitirir. İnsanların vicdanlarını ve hayatlarını normal şartlarda etkileyen hiçbir şey onun hayatı üzerinde etkili olamaz artık. Bu yaklaşımın ışığı altında Ayet-i Kerimenin doğru çizgiden sapan Yahudilere ve başkalarına yönelik perspektifini görebilir, atmosferini tespit edebiliriz. Ayet-i Kerime onlara diyor ki: Sizin probleminiz iki ana temelde odaklaşmakta, iki zaaf noktasında düğümlenmektedir. Bir kere siz Allah'ı unutuyorsunuz. Duyguların, şehevi arzuların, dünyevi, şeytani ve nefsanî, aldatıcı direktiflerin baskısı karşısında zaafa düşüyorsunuz. Güçsüz kalıyorsunuz... Allah'ı unuttuğunuzda doğrudan şeytana teslim oluyorsunuz. Manevi atmosferi yitiriyor, hayatta büyük meselelerle uğraşmaya çağıran hayırları ve Allah'a açılmayı elinizden kaçırıyorsunuz. Bu durunda elinizdeki hayat sınırlı, küçük arzu ve isteklere dönüşmektedir. Bu küçük arzu ve istekler arka arkaya sıralanmakta, kin ve düşmanlığı körüklemekte, sürtüşme ve tartışmaya yol açmaktadır. İçe ve dışa yönelik baskı ve aldatıcı telkinler karşısında güçsüz düştüğünüzde değerlerinize sırtınızı" dönüyorsunuz... Öyleyse şeytanın oyunları, hileleri, aldatmaları, tezgâhları ve telkinleri ile karşılaştığınızda, onların hücumuna uğradığınızda, sabırdan destek alınız. Sabrın yardımıyla iradenizin güçlenmesini sağlamaya çalışınız. İradenin güçlenmesiyle ayaklarınız yere sağlam basar. Bütün problemleriniz, ilkeleriniz ve ahlakınız iman çizgisinde bir istikamet alır, her şey düzelir... Allah'ı unuttuğunuz zaman ise namazdan destek alınız. Bu destek ile ruhlarınızı Allah'a doğru yükseltirseniz Rahmet atmosferinde yaşarsınız. Allah'ın lütufları ve nimetleri içinde yüzersiniz. «Hiç şüphesiz bu, Allah'a saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.» Herhalde bundan amaç: Allah'a bağlanmanın özünü kavrayamamış, Allah'ın Ulûhiyeti ve Rububiyeti karşısında tam teslimiyet gösterememiş, bunu hayatlarından yaşayamamış insanlara namazın ağır geleceğidir. Zira bu durumda onların namazları ağır bir yük olmaya dönüşür. Manasını kavrayamazlar. Onun ufuklarına yükselemezler. Şayet namazı yerine getirseler de donuk bir görev, boyunlarına vurulmuş bor borç gibi yüzeysel olarak eda edebilirler. Kalpleri Allah'ı anmakla yumuşayan, Allah'ı anmaktan zevk alan ve Allah'ın zikri ile huzura kavuşan huşu sahiplerine gelince, bunlar kalplerindeki bütün bir sevgi, gönül
13 huzuru ve tam bir açıklıkla namaza yönelirler. İçlerinde yer alan bütün ruhsal duygularla, dünyada ve ahirette kendilerini Allah'a doğru yönlendiren maneviyatla, düşüncelerinde ve yaptıkları işlerde, hareketlerde, davranışlarda, Allah'a karşı sorumluluk duygusunu harekete geçiren bir bilinçle, bütün bir vicdan ile namaza dururlar. İnsanların böyle bir eylemi gerçekleştirebilmeleri için elbette ki akide planında ahiret gününe imanı derin duygularla yaşamaları, hayatın akışını imanın parlak ve üstün parlaklığıyla yönlendirmeleri gerekmektedir. İşte bu akide ve iman ile insan, pratikte hayatını gereği gibi yönlendirir. Bu inanç sistemiyle hayatını bütünleştirir. «Rableri ile buluşacaklarını, kesinlikle O'nun huzuruna döneceklerini bilirler.» Burada şöyle bir soru sorulabilir: Acaba burada sözün gelişi ve akışına daha uygun düşen ve aynı zamanda insanın daha net olarak meseleyi görmesini sağlayan, takvasını arttıran «yakin» (kesin inanç) kavramı neden «zan» kavramıyla değiştirildi? Cevap: Burada şöyle bir imaj verilmek istenmiş olabilir: Ahirete hazırlık yapmak, bu konuda bir zanna sahip olmak yeterlidir. Kesin bir inanca ihtiyaç yoktur bu konuda. Zira insan ihtimal halinde bile olsa bir zararı önlemek, zanla bile olsa geleceği kestirilen bir tehlikenin önüne geçmek için tabii olarak harekete geçer. Bu konuda dünya işleri ile ahiret işleri arasında fark yoktur. Herhalde Ayet-i Kerime, eşyada var olan koruyucu tabiatı insanın hayatında harekete geçirmeye çalışıyor. ihtimal dâhilindeki şeylere karşı önlem alma duygusunu geliştiriyor. Bu ihtimaller karşısında vurdumduymaz, aldırmaz bir tutum içine girmemesini, sırf günübirlik, hazır şeylere yönelmemesini, gelecekle ilgilenmesini, ihtimalleri göz önünde bulundurmasını, sorumluluk hissine sahip olmasını aşılamaya çalışıyor... Ehl-i Beyt'in bir takım zındık adamlarla giriştiği diyaloglarda da bu temayı görmek mümkündür: Eğer, olaylar sizin dediğiniz gibi değil de, bizim dediğimiz gibi gelişirse biz kazançlı çıkarız, siz ise hüsrana uğrarsınız. Yok, eğer bizim dediğimiz gibi değil de, sizin dediğiniz gibi gelişirse, bizim herhangi bir kaybımız olmaz... Şair Ebu'l-Ala el-maarri bu gerçeği şu şekilde dile getirmiştir: Müneccimler ve doktorlar birlikte diyorlar ki: «Bedenler tekrar dirilmeyecektir» Onlara diyorum ki: «Eğer sözünüz doğru ise ben ziyanda değilim. Ya sözüm doğru ise! O zaman vay halinize!» Kur'an-ı Kerim bu yöntemi pek çok ayette kullanmıştır. Mesela Mü'minlerden söz ederken onların Rableriyle karşılaşmayı umduklarını ifade etmiştir: «Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabbine (yaptığı) ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.» (Kehf, 110) Tabiidir ki bu metot meseleyi ihtimal çerçevesinde bırakmakla sınırlı değildir. Yani bu ihtimali göz önünde bulundurarak pratik eyleme yönelmekten ibaret sayılmaz. Bu metoda bağlı olarak hareket edildiğinde insan bu ihtimal noktasından kalkarak yakine (kesin inanca) doğru yol alır. Çünkü kalkış noktasından itibaren insan vurdumduymazlıktan kurtulur. Düşünce ve eylem planında kendisine düşen sorumluluğu üstlenmeye doğru yol alır. Pasif bir atmosferden aktif bir düzeye çıkar.
14 Bu iki Ayet Pratiğimizi ne Ölçüde Etkileyebilir? Bu her iki ayete tefsir açısından buna benzer yaklaşımlarda bulunabiliriz? Peki, çağdaş İslami çalışmalarda realitemizi bu ayetlere nasıl uydurabiliriz? Yaşadığımız hayatı, ne şekilde bu ayetlere paralel düşen bir konuma sokabiliriz? Her iki ayetten şu iki önemli noktayı tespit etmek mümkündür: Birinci nokta: Birinci ayette ibadete değişik açılardan dikkat çekildiğini, hem namaz ve oruç gibi ibadetlerin hem de sabır benzeri ahlaki disiplinlerin, psikolojik unsurların özellikle pekiştirildiğini görüyoruz. İbadet ve ahlak, Müslüman insanın şahsiyetinin oluşturulmasında kaçınılmaz iki ana unsurdur. Bunlar olmadan insani düşünce ve eylem planında sapıklıktan, sapmanın atmosferlerinden kurtulmak mümkün olmaz. Çünkü ibadet ve ahlaka dayalı bir İslami şahsiyet oluşmadan pratik eylem sahasında insanın kendisini savunabilecek bir güç elde etmesi ve doğru yolda sürekli olarak yürümesine destek olacak bir dayanağa sahip olması beklenemez... Tebliğe yönelik çalışmalarımızda, eğitimle ilgili faaliyetlerimizde bu noktaya özellikle önem vermek zorundayız. Sırf soyut düşünce kalıplarıyla yetinmemeliyiz. Düşünce planındaki çalışmalar çoğu zaman insanı teorik tartışma alanlarına çeker, fakat pratik eylem sahasında asla harekete geçirmez. Bizimle aynı inancı ve iman ilkelerini paylaşmayan insanlara karşı böyle teorik tartışma bazen yararlı olabilir... Çizgiden sapan fakat henüz imandan sapmayan Mü'minlere gelince bunların eylem planında pratik olarak eğitimleri gerekir. Bu eğitim yolu ile onlar imanlarını kuvvetlendirebilir; yanlışlıklarını, hatalarını, zaaflarını, disiplin altına alabilirler. Bu konuda fıtri imanlarının gereğini yaşayan geleneksel Mü'minler ile imanlarına geçici birtakım saptırıcı unsurlar karışan Mü'minler arasında herhangi bir fark yoktur. Bunlara karşı izlenecek en güzel yöntem onları pratik (uygulamalı) bir eğitim sürecine sokmaktır. Bu yöntemle kendilerini Allah'a bağlayan sabır ve Huşu melekelerini (alışkanlıklarını) geliştirmek ve derinleştirmek mümkün olacaktır. Bunlara imanın düşünce yönünü geliştirmeyi ve derinleştirmeyi amaçlayan düşünce konularını aşılamak, yani teorik yöntemi kullanmak ise çoğu zaman ters etki yapar. Böyle bir yöntemi izlemek kişinin imanında hesapta olmayan yeni problemlerin doğmasına yol açacağı gibi ters etki de yapar. Böyle bir yöntemi izlemek kişinin imanında hesapta olmayan yeni problemlerin doğmasına, yeni meselelerin ortaya çıkmasına neden olur. Bu nedenle kişinin Allah'la irtibatını Allah'a bağlılığı sağlamlaşıncaya kadar beslemek lazımdır. Bu insanları herhangi bir şüphe ve düşünce sorunu ile karşılaştırmamak, çizgisini sarsmamak gerekir... İkinci nokta: İkinci Ayet-i Kerimeden anlıyoruz ki, uygulama konularına ilişkin meselelerde Ahireti hatırlatma temeline dayanan bir vaaz, bir öğüt yöntemine özellikle dikkat çekilmektedir. İnsanın Allah'a döneceği hatırlatılıyor. Çünkü insanda soyut düşünceyle hiçbir ilgisi olmayan fakat duygularla ve tepkilerle sıkı ilişkisi bulunan bir bilinç (şuur) bölgesi vardır. İste bu bilinç, İslam'ın hayatın bütün problemlerini çözdüğünü söylemekle, İslam'ın bunların üstesinden geldiğini açıklamakla yetinmeyebilir. Bütün evrenin değişik alanlarını, yönlerini kapsayan felsefenin, düşüncenin yapısını açıklamak meseleyi halletmeyebilir. Bu bilinci, özellikle insanın Allah karşısındaki konumunun açıklanması, Kıyamet Günü'nde bütün hayatı boyunca işlediği iyi ve kötü hareketlerden, eylemlerden kapsamlı ve detaylarına varıncaya kadar her şeyden hesaba çekileceğinin tasvir edilmesi gerekebilir... İşte bu böyle bir bilinç insanın nefsini manevi (ruhsal) yönden Allah'ın önünde eğilmeye sevk eder. Allah'a
15 manevi yönden boyun eğmek ise, insanın dünya hayatında Yüce Allah'a yönelmesine ve O'na samimi biçimde bağlanmasına vesile olur. Kur'an'ın davet alanında kullandığı yöntemleri geniş ve bilinçli bir şekilde incelemek, Kur'an'ın bu Yönteme ne ölçüde ağırlık verdiğini ve bu konuda ne kadar yoğunlaştığını görmemize vesile olacaktır. Kur'an'ın davet yöntemi o kadar mükemmeldir ki, öğüt verme gerektiğinde Kur'an bu derin, etkili yöntemi kullanmış, hem düşünce ve hem de duygu alanındaki her çeşit unsuru en güzel şekilde harekete geçirmiş ve yönlendirmiştir. Kur'an bu iki kanatlı yöntemi o kadar sık kullanmaktadır ki, O'nu Allah'a davet yolunun değişmez bir özelliği olarak görmek zorunda hissediyoruz kendimizi. Düşünce ve duygulara hitap, İslam'a davet yolunun en belirgin kalıcı vasfıdır. Hatırlatma ve Uyarı «Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetleri ve sizi diğer canlı cansız varlıklara üstün kıldığımı hatırlayın.» «Öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse bir başkasının yerine bir şey ödeyemez, hiç kimseden aracılık kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz, başkalarından yardım görmez.»(bakara,47-48) Bu Ayet-i Kerimeler şefkat ve merhamet coşan bir atmosfer ile başlamaktadır. Allah'ın kendilerine bahşettiği nimetlerini hatırlamaya davet etmektedir. Allah'ın kendilerine verdiği büyük İlahi mesajları (risaletler), hayat boyunca evrende geçerli olan bir düşünceyi, insanların duygularına, isteklerine ve acılarına karşı açık olan bir ruh ile tüm insanlara önder konumuna getirilmelerini hatırlatmaktadır. Onlar insanların bütün ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak mükemmel bir şefkatle onları kucaklayarak tatlı bir şekilde bağrına basacaklardır. Onların kalplerini Allah'a bağlayacaklar, hayatın ağır yükünü ve zorluklarını hafifletecekler, onları temiz bir hava ile hareketli ve şefkat ile dolu bir atmosfere doğru harekete geçireceklerdir. Allah ile buluşma anındaki güzelliği, hayrı ve hakikati her zaman esas almalarını sağlayacaklardır. İşte bu, önderliğin ve liderliğin düşünce, sorumluluk ve örneklik olarak hayatında yaşadığı bir realitedir. Böylece önderliği ellerinde bulunduran Ümmet; faaliyet, hareket ve iman dolu bir hayat örneğini diğer insanların hayatına sunmak ve pratik olarak bunu onlara göstermek konumunda olduğunun bilincine varmaktır. İşte bu Ümmetin içinden seçilen Peygamberler aynı zamanda insanların önderleri ve hidayet rehberleriydi. Elbette ki Allah'ın nimetleri sadece bununla sınırlı değildi. Onların hayatlarının hepsini kuşatıyor ve dolduruyordu. Bu nimetler sayesinde hayatları hayır, bereket ve gönül huzuruyla doluyordu. Firavunlardan ve azgınlardan oluşan zalimlerin hilelerinden, tuzaklarından kurtuluyorlardı. Bu yaklaşımın ışığında anlıyoruz ki, onların diğer insanlardan üstün kılınmaları sınıfsal bir üstünlük değildi. Onlara ayrıca kişisel bir değer kazandırmıyordu. İnsanlara karşı üstünlük taslamalarına veya bu zehaba kapılmalarına neden olsun diye verilmemişti. Bu üstünlük onların nimet yönünden üstün kılınmalarıydı. Yüce Allah onlara lütuflarını ve feyizlerini göndermiş, onları bu nimetlere boğmuştu. Dolayısıyla onların daha fazla şükretmeleri, daha çok itaat edip bağlılık göstermeleri ve herkesten daha çok takva sahibi olmaları gerekiyordu. Herhalde bu nedenle Kur'an-ı Kerim birinci ayette Allah'ın onlara bahşettiği nimetleri hatırlamalarını, Allah'ın bu faziletini güzelce idrak etmelerini istemiş,
16 ardından ikici ayette onları takvaya ve Ahiret Günü'nden korkmaya çağırmıştır. Her insanın kendi eylemi ve sorumluluğundan hesaba çekileceği, sınıfsal ve ailevi imtiyazlardan tamamen uzak olarak kendi varacağı yerle yüz yüze geleceği, sorumluluktan kurtulmak için her çeşit fidyenin ortadan kaldırılacağı hesap verme gününden korkmalarını istemektedir... İşte bu noktada insan kendi insanlığının bilincine varır, maddi ve manevi olarak insan olduğunun farkına varır. Allah ile karşılaşacağı günü düşünmekle biricik kurtuluş yolunun ruhi ve ameli olarak bilinci yaşamak olduğunu daha güzel anlar. Ayrıca bu ayette Peygamberimiz (Salât ve Selam O na ve pak soyuna olsun) zamanında yaşadıkları halde risaletin karşısında yer alan Yahudilere de söz dokundurulmak istenmektedir... Buradaki direktiflere göre, Peygamberin çağdaşı olan Yahudiler, takvanın ve Allah'a bağlılığın biricik temsilcisi olması ve risaletlerin çizgisinde Allah'ın son ve gerçek iradesini esas alması nedeniyle yeni davetin çizgisiyle tam bir ahenk ve uyum sağlamalıdırlar. Bu çizgiden uzak düşmemeli ve onun karşısında yer almamalıdırlar. Ahirette Şefaat Var mıdır? «Hiç kimseden aracılık kabul edilmez.» Bu ayetin «Hiç kimseden aracılık kabul edilmez.»cümlesi duraklamamıza neden olabilir. Çünkü bu ayet kıyamet gününde şefaatin varlığını ve etkisini kabul etmemektedir. Bu ise belli birtakım şartlar çerçevesinde şefaatin olabileceğini ifade eden diğer bazı ayetlerle, sabit ve herkesçe bilinen İslam düşüncesi ile bağdaşmamakta ve onunla uyum sağlamamaktadır. Nitekim şefaatin varlığına şu ayetler delil olmaktadırlar: «Allah'ın razı olduğundan başkasına şefaat edemezler.» (Enbiya 28) «O gün Rahman'ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati fayda vermez»(taha 109) Şefaatin varlığını ortaya koyan hadisler de vardır. İslam Ümmet'inin, Peygamberden geldiğini kabul ettiği bir hadiste Peygamberimiz: «Ben şefaatimi Ümmetinden büyük günah işleyenlere sakladım» demektedir. Bizim ashabımızın -Allah onlardan razı olsun- Peygamberimizden (Salât ve Selam O na ve pak soyuna olsun) aktardıkları rivayetlere göre o şöyle buyurmuştur: «Kıyamet Günü benden şefaat etmem talep edilir, ben de şefaat ederim. Ali'den şefaat istenir, o da şefaat eder. Ehl-i Beyt'imden şefaat talep edilir, onlar da şefaat ederler. Mü'minlerin en az şefaat edeni, Cehennemi hak etmiş kırk kardeşine şefaat eder.» (Mecmaul- Beyan Fi Tefsiril Kur'an, I, 104. (Sayfa Baskısı) Yalnız biz ayetin bu cümlesini tahlil ederken meseleyi şöyle anlıyoruz: Bu ayet şefaat meselesini ilke olarak ele almamaktadır. Burada söz konusu edilen şefaat, dünyadaki beşeri zihniyetin iptal edilmesi, kaldırılmasıdır. Yani dünyadaki zihniyet ve yaklaşıma göre insan tamamen sorumluluktan kurtulmak için bireysel bağlar ve kişisel umutlarla ahiretteki hayatını garanti altına almaya çalışmaktadır. Ahiret işlerini dünya işlerine benzetmektedir. Burada birisinin problemi olduğunda bir başkası onu halledebilmekte ve ya araya vasıta koymakta. Veyahut da mali veya mali olmayan bir bedel karşılığında işini başkasına gördürmektedir.
17 Bunlar genel bir kurala dayanmayan, kişisel seviyelerin durumlarına göre değişebilen çözüm yollarıdır. Bu tür hareketler ve girişimler kanun dışına çıkmaya neden olabilir. Eğer şefaat edecek olan kişiler şan, şöhret, makam ve mevki sahibi kimselerden oluşuyorsa orada kanun işlemez. İşte ayet, ahirette böyle bir şefaat anlayışını reddetmektedir. İlke olarak şefaat meselesine gelince; bu şefaatin söz konusu atmosferle hiçbir ilgisi yoktur. Onun gerçekleştiği ortam bambaşkadır. Kur'an ve Sünnet'te yer alan pek çok ana ilke, şefaatin varlığını göstermekte ve sağlam bir zemine oturtmaktadır. Konuyu bireylerin, makamların ve problemlerin tabiatı açısından çok farklı bir bağlamda ele almaktadır. Pek çok cahil insanın anladığı gibi, mesele, bireysel sevgiden kaynaklanan kişisel ilişkilerle hiç de ilgili değildir. Genellikle cahil insanlar bu yanlış anlayışlarından dolayı Peygamberlere ve velilere kişisel birtakım üstünlükler vererek adaklar, sadakalar ve benzeri şeylerle onlara yaklaşmaya çalışırlar. İnsanlar aynı mantıkla liderlere ve şöhret ve makam sahibi kimselere hediyelerle ve yaltaklanmalarla yaklaşmaya çalışırlar ve onların şefaatlerini elde etmeye uğraşırlar. Peygamberlere ve velilere yakınlaşma ile liderlere ve makam sahiplerine yakınlaşma arasındaki tek fark, velilere ve Peygamberlere karşı beslenen bu duygunun kutsallık bilinciyle beraber olmasıdır. Fakat bu demek değildir ki, insanlar velilerden ve Peygamberlerden şefaat bekleyemezler ve kendilerine bu makamları veren, Onları kendisine yakınlaştıran ve insanlara onların bu kendine yakınlığını açıklayan Allah'tan bunları kendilerine şefaatçi kılması için istekte bulunamazlar... Aynı şekilde bu yaklaşım Allah ile kullan arasına bir vasıta koyan düşünce ve anlayışla çakışmaz. Şu düşünce esasına paralel düşmez: «Biz Allah'la dorudan irtibat kuramayız. O'na yakın olma ye O'nun kutsiyetine yaklaşma sahasından uzak olduğumuzdan dolayı bu vasıtaları araya koyuyoruz ki, onlar, doğrudan ulaşamadığımız Allah'a bizi işin sonunda ulaştırsınlar» demek değildir. Biz bu düşünceyi sahiplenirken insanlara doğrudan hitap eden Kur'an'ın metodunu esas alıyoruz. Herhangi bir vasıta kullanmadan, Allah'la irtibat kurmalarına çağrıda bulunulmasını düşüncemizin esası olarak kabul ediyoruz. Bizce Yüce Allah'ın insanlara yakın olduğunu onlara şah damarından daha yakın bulunduğunu ifade eden ayetlerle şefaat anlayışı ve ayetleri birbirleriyle çelişmez. Allah'ın insanı doğrudan muhatap aldığını ve ona şah damarından daha yakın bulunduğunu ifade eden ayetleri bu vesileyle aktaralım: «Eğer kullarım sana benden sorarlarsa onlara de ki; ben kendilerine yakınım, bana dua edenin duasını, dua edince kabul ederim. O halde onlar da benim çağrıma karşılık vererek bana iman etsinler ki, doğru yolu bulsunlar.»(bakara, 186) «Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. (Çünkü) biz ona şah damarından daha yakınız.» (Kaf, 16) Peygamberlerin veya Peygamberlerin varislerinin Allah ile kulları arasında vasıta olduğundan söz eden hadislere gelince; açık olan sağlıklı görüş odur ki, bu vasıta ve aracı olmadan amaç, onların Peygamberliği getirmeleri ve Allah'tan aldıkları emirleri insanlara bildirmeleridir. O'nunla doğrudan ilişki kurmaları değildir. Şefaat Dileme ile Şirk Arasında Bir İlişki Var mıdır?
18 Öyle sanıyorum ki şefaat meselesi ve şefaat dileme, bazı İslam âlimlerinin düşünce planında birtakımspekülasyonlara varacak ölçüde tartışmalara girmelerine neden olabilecek bir mesele değildir. Bu âlimler şefaat konusunu Tevhit Akidesi'nin netliğine gölge düşüren bir mesele olarak değerlendirmiş ve bu anlayışı müşriklerin putlarıyla ilgilerine benzetmeye çalışmışlardır. Bu âlimlere göre müşrikler de putlarıyla ilişkilerini temize çıkarmaya çalışmışlardı. Nitekim Yüce Allah onlardan söz ederken şöyle buyuruyor: «Biz bunlara, sırf bizi Allah 'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.» (Zümer, 3) Bununla ilgili yorumumuza gelince; burada mesele Peygamberlere veya velilere yöneltilen bir ibadet meselesi değildir. Allah'ın onlara verdiği üstün derecenin bir atlama tahtası olarak kullanılmasıdır. Allah onlara birtakım yüksek dereceler vermiş ve onların bu yakınlığını onlara bahşettiği hakkı ile açıklamıştır. Elbette ki onların bu şefaatleri, Allah'ın razı olduğunu bildikleri konularla sınırlı olacaktır. Buna göre şefaat meselesi tamamen onların Allah'ın güzel isimleri gibi tevessül konusuna dönmektedir. Yani onların şefaat dilemesi Yüce Allah'tan bu şefaatin kendilerine ulaştığı kimselerden olmalarını dilemeleridir. Onların bereketi ile günahlarının bağışlanmasını dilemelerini, bu konudaki Allah'ın iradesi esasına bağlı olarak istemeleridir. Nitekim Yüce Allah da bazı eylemler veya bazı tavırlar ve psikolojik hallerden bizi bağışlamayı bir yasa olarak belirlemiştir. Bizim kendisine çağırdığımız görüş, Tevhide Kur'an'ın tevhidi kavramlarının esasına göre bağlanmamız gerektiğidir. Tevhidin bu ilkesini, Allah'ın bizden istediği ve şirk ile Tevhidi birbirinden ayıran çizgiler üzerinde bu atmosferin berraklığını muhafaza etmeye çalışmamızdır. Şeriatın sınırlarından ve hükümlerinden uzak bir biçimde, bu konuya ilişkin red ve kabullerimizde, felsefi derinliğe dalmamaya sığınmamamızdır. (İnşaallah ileride şefaatle ilgili ayetler geldiğinde bu konuya tekrar döneceğiz ve orada konunun felsefi boyutlarını ortaya koymaya çalışacağız. Ayetin ana temasından anlaşıldığına göre mesele şudur: İnsan bu hayatında düşünmelidir ki kendisinin kurtuluşu bugünkü insanların uyguladığı değişik oyunlar, hileler, tezgâhlar, yaltaklanmalar, güzel görünmeler ve araya vasıtalar koymakla gerçekleşemez. İnsanın kurtuluşu dünya hayatındaki bu tür eylemlerle gerçekleşemez. İnsanın kurtuluşunun, ortaya koyduğu hareketlerle, uygulamaya dayalı çizgiyle yakın ilgisi vardır. İnsanın pratik olarak sorumluluk bilincine varması; kıyamet günündeki çetin hesabı düşünmesi ve ona göre bir hazırlık yapmasıyla alakalıdır. Öyleyse insanı kurtaracak olan unsur amelidir, Allah'ın rahmetiyle beraber, yalnız ameli. Bu da yaşadığımız pratik hayatla, sağlıklı, dürüst bir yol izlememizi ve bu istikametin esasına bağlı kalmamızı gerektirir. Samimi bir şekilde Allah'a dönmemizi, akidenin berraklığı ve hareketliliği içinde Allah'a kesin bir şekilde bağlanmamızı sağlar. ONÜÇÜNCÜ DERS
19 BAKARA SURESİ AYETLER PEŞPEŞE GELEN NİMETLER... VE TARİHE YÖN VEREN LÜTUFLAR Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla «Hani oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı bırakmak suretiyle size çok ağır bir işkence çektiren Firavun hanedanından sizleri kurtarmıştık. Bu, sizin için Rabbinizden çok büyük bir imtihandı.»(bakara, 49) Bu da Yüce Allah'ın İsrailoğullarına bahşettiği nimetlerinden biriydi. Onlar Firavun'un dikta ve zorba rejimi altında ezilmiş, yorgun ve bitkin düşmüşlerdi. Rejim, İsrailoğullarının erkeklerini vahşi ve barbarca da olsa her çeşit vasıta ile yıldırmış ve ürkütmüştü. İleride Firavun'un rejimine karşı bir güç oluşturmamaları ve karşı koymamaları için onların çocukları boğazlanarak öldürülmüşlerdi. Kız çocukları ise, kendilerine ve ulusuna hizmet ederler, ayak işlerini görürler diye dokunulmamış ve sağ bırakılmışlardı... Ayet-i Kerimenin metninde geçen «Yestahyune» kavramının iki anlamı vardır: Birincisi: Bu kavram «hayat» sözcüğünden alınmıştır. Yani Firavun'un rejimi kadınların sağ kalmalarını istemişti. İkincisi: Bu kavram «hayâ» ve «istihya» (harekete geçirme) sözcüğünden alınmıştır. Yani mecaz yönünden hayâları onları sağ bırakmalarına neden olmuştu. Zira utanma duygusu normalde insanın utanılacak bir şeyi yapmasına engel olur. Bu konuya ilişkin bir dizi hadis de vardır. Yalnız bu rivayetlere güvenmemiz doğru olmaz. Çünkü bu rivayetlerin bir kısmının, Kur'an kıssalarının detaylarını açıklamaya çalışan Yahudi kültürünün nakilcilerine dayanmış olma ihtimali vardır. Biz bu tür rivayetleri «İsrailiyat» (Yahudi Mitolojisi) diye adlandırıyoruz....yalnız bu tür rivayetlerin bazı durumlarda gerçeğe dayanmış olmaları veya ondan bir parçaya ışık tutmuş olmaları da mümkündür... Her ne olursa olsun bu tür mitolojik bilgiler, Kur'an ayetlerinin kendisinden söz ettiği temiz havaya gölge düşürebilirler... Bizim için önemli olan kıssanın ana temasıdır, özüdür. Kur'an kıssalarının asıl verimli tarafı burasıdır. Biz, tarihi olayların detaylarından söz etmiyoruz. Buna ihtiyacımız da yok. Bizim için önemli olan, bu tarihi olayların canlı ve hareketli olan ibret yönüdür. Bizi ilgilendiren, kıssanın bu yönleridir. Bu nedenle biz Kur'an ayetlerinin değindiği tarihi olaylara bu mitoloji ile ışık tutmak, onları aydınlatmak ve aktarılan hikâyelere teslim olmak istemeyiz. Tam tersine biz bu olayları; Kur'an'ın ele aldığı, açıkladığı kadarını baz alarak değerlendirmek, onların bu temiz havasını teneffüs etmek ve onları kendi konumlarında değerlendirmek zorundayız. Bu hadislerin aktardığını kısaca şöyle özetleyebiliriz: Firavun, İsrailoğullarından birinin eliyle öldürüleceğini rüyasında görmüştü. Kendi mantığına göre, gelecekteki bu olayı durdurmak istemişti. Dolayısıyla onların tüm erkeklerini yok etmeyi düşünmüş ve tüm erkek çocuklarının öldürülmesine karar vermişti. Erkek çocuklarının öldürülmesi Firavun'un taraftarlarınca da tepkiyle karşılanınca kararını erkek çocuklarını bir sene öldürmek, bir sene
20 öldürmemek şeklinde değiştirmek zorunda kalmıştı. Çünkü İsrailoğulları bu toplumun işçi sınıfını oluşturuyorlardı. İsrailoğullarının tüm erkeklerinin öldürülmesi onların işçilerini, kölelerini yitirmeleri ve kendilerinin çalışmak zorunda kalmaları anlamına geliyordu... Hz. Musa'nın doğuşu ve annesinin O'nu denize bırakması da kıssanın bu detaylarının bir ölçüde doğru olduğunu gösterebilir. Bu Ayet-i Kerime, İsrailoğullarının Peygamberimizin (Salât ve Selam O na ve temiz soyuna olsun) zamanına kadar yaşayanlarına şunları hatırlatmak için gelmişti: Yüce Allah, Hz. Musa'nın ve Risaletinin sayesinde tepenizde duran bu büyük felaketi, musibeti kaldırdı. Size kötülük ve sapıklık önderlerinin, azgınların, zalimlerin ve zorbaların öldürücü, yok edici dikta rejimlerinden tamamen uzak ve özgür bir hayat nimetini bağışladı. Öyleyse neden Allah'ın bu nimetlerine karşı şükretmiyorsunuz? İsrailoğullarının bu durumlarını ve onlara verilen bu nimeti, zalimlerin egemen sultası altında baskı, dikta ve zulümle idare edilen masum nesilleri, öldürülen, gelirleri ve ürünleri sömürülen, özgürlükleri kısıtlanan hatta ellerinden alınan, güçleri ve enerjileri etkinlik ve hareketten alıkonan her millet için söz konusu edebiliriz... Bu durumdaki ulusları Allah, kendi eliyle hazırladığı dâhili ve harici sebepler, şartlar, vasıtalar ve gelişmelerle bu ağır kâbusun etkisinden kurtardığında, özgürlüğe kavuşmalarını kolaylaştırdığında onların, Allah'ın bu nimeti karşısında bilinçli Mü'minlerin tutumlarını sergilemeleri gerekir. Allah'ın lütuflarına ve nimetlerine derinlemesine nüfuz etmeleri Allah'ın bütün bu işleri nasıl doğrudan müdahalesiyle kolayca gerçekleştirdiğini görmeye çalışmaları lazımdır. Bundan böyle hayata yalnız zahiri (dış) sebepler açısından değil, Yüce Allah'ın eşyadaki köklü, engin iradesine göre bakmalıdırlar. Çünkü onları derin bir bilinç ve geniş bir anlayışla sürekli olarak Allah'a bağlayacak olan bakış açısı budur. Bu anlayış ve kavrayış ile onlar her neyi düşünürlerse Allah'ı onunla beraber görürler. Her neye yönelirlerse arka planında Allah'ı bulurlar. «Hani önünüze çıkan denizi yararak sizi boğulmaktan kurtarmış ve gözlerinizin önünde Firavun ailesini boğmuştu.»(bakara, 50) Bu, Allah'ın onlara verdiği nimetlerin ikincisidir. Birinci nimetin veriliş şekli mucize biçimde gerçekleşmiştir. Hz. Musa, göçlerine izin vermesi için eldeki vasıtaların hepsini kullanıp bunların hiçbir fayda sağlamadığını gördükten sonda İsrailoğullarını bu zillet hayatından kurtarmak için göç etmeye karar vermiştir. Firavun kendi iradesine ve izin vermemesine rağmen İsrailoğullarının göç ettiklerini duyduğunda ordusuyla harekete geçerek onları takip etti ve göçlerine engel olmak istedi. Böyle bir hareketin kendisine hiçbir zorluk çıkarmayacağını, denizin onları ilerlemekten alıkoyacağını zanneden Firavun'un hesaba katmadığı bir güç daha vardı... İşte bu ortamda, birden İlahi otorite devreye girdi. Bir mucize ile İsrailoğullarını kurtardığı gibi Firavun'un buradaki tutumunu, üstünlüğünü, büyüklük taslayışını yerle bir etti. Nitekim daha önce de Asa mucizesiyle onun kibrini ayaklar altına almıştı... İşte burada Yüce Allah Hz. Musa'ya ve kavmine denizi yardı, orada kendilerine kupkuru bir yol açtı... Ve denizin karşı tarafına geçtiler, Kur'an-ı Kerim, ilerdeki ayetlerinde bu konuya değinecektir... İsrailoğullarını izlemekte olan Firavun, onların denizde açılan bu kuru yoldan geçtiği gibi kendisinin de geçebileceğini zannetti. Atları denizdeki bu yola girince birden yolu iki taraftan kapatan suların altında kaldılar... İsrailoğulları bu manzarayı tatlı bir şaşkınlık ve hayretle seyrettiler. Bu olay ile Firavun ve taraftarları bir kez daha zillete düştüler. Risalet ve Resulün yolundan giden mustaz'af1ar ise bir daha onlar kazandılar. Burada meselenin ve vaziyetin mucize yolu ile halledilmesi, normal vasıtaların etkisiz hale gelmeleri ve onların bu konuda yetersiz kalmalarından dolayıdır. Risaletin durumunu, taraftarlarının vaziyetini mucize dışında hiçbir yolla kurtarma imkânının kalmamış
21 olmasından kaynaklanmaktadır. Eğer Firavun'un onlara ulaşmaya gücü yetseydi hem Hz. Musa'yı hem O'nunla birlikte bulunan kavminin hepsini ezip geçip, yok ederdi. Böyle bir hareket ise, Yüce Allah'ın bu aşamada gerçekleşmesini dilemediği bir şeydi. Çünkü artık iş doğrudan Allah'a meydan okuma durumuna gelmişti. Bütün Peygamberliklerde ve her Peygamber için her yer ve her zamanda geçerli mucizelerin yasası budur. Yani mucize, artık hiçbir şekilde ve hiçbir yolla kurtarılması mümkün olmayan durumlarda devreye girer. Peygamberlerin, İmamların ve Velilerin hayatlarına ilişkin aktarılan bazı kıssalardan anlaşıldığı gibi yerli-yersiz meydana gelen günübirlik, bir olay değildir mucize. Çünkü Yüce Allah, hayatı yine kendisinin belirlediği evrendeki tabii (doğaya hükmeden) yasaların esasına göre kurmuştur. Bu nedenle çok önemli bir olay söz konusu olmadığı sürece Yüce Allah evrenin bu tabii yasalarını geçersiz kılmaz. «Hani Musa ile kırk geceliğine sözleşmiştik de siz O'nun arkasından buzağıyı ilah edinerek zalimlerden olmuştunuz.» «Sonra bu suçunuzun ardından belki şükredersiniz diye sizi affettik.»(bakara, 51-52) Yüce Allah bu ayetle İsrailoğullarının, kendilerine verilen nimetlere karşı nankörlük ettiklerini hatırlatmak istemektedir. Yüce Allah, onların hayatını düzenleyen, işlerini ve ilişkilerini belirleyen, onları sağlıklı bir ortamda değerlendiren, hikmet ve maslahat ilkelerine uygun biçimde geniş bir hayatın kapılarını açan kapsamlı bir Şeriatın (yasanın, hukukun) himayesinde yeni bir hayata başlamalarını istemişti... İşte bu bağlamda Yüce Allah Musa'yı Mikat'a (söz verilen yere) çağırdı. Orada kırk gece boyunca ona Tevrat'ı indirecekti. Bu esnada beklenmedik ayrılık ortaya çıktı. Musa onlardan ayrılır ayrılmaz Risalet ve Resulü unuttukları gibi, Yüce Allah'ı da unuttular ve Kur'an ileride yer yer değineceği uzun bir kıssada belirtildiği üzere buzağıya taptılar. Allah'ın, kendilerine dünyaya kapsamlı bir Risaletin havarileri olarak açılıp bu Risaletin gölgesinde öneli bir merkeze gelme çağrısına yanaşmadılar. Buna rağmen Yüce Allah onlara zulümler ile muamele etmedi. Bağışladı günahlarını. Düşüncelerini ve yaşantılarını düzeltmeleri ve dönüş yapmaları için geniş imkânlar tanıdı. Böylece kendisine dönüş yapmalarına ve pratik hayatta nimetlerine şükretmelerine destek ve yardımcı olmak için onlara ruhi (manevi) ve nefsi (psikolojik, vicdani) bir hava teneffüs etme zemini hazırladı. Biz bu olayı dikkatli biçimde gözden geçirip inceleyerek diyebiliriz ki, Musa'nın kavmi O'nun risaletine iman ettiğinden, kendilerine fikir ve hareket sorumluluğu yükleyen Risaletin mesajını vemisyonunu kavradığından, -anladığından- dolayı O'na katılmamıştı. İsrailoğulları Hz. Musa ile birlikte harekete kalktıklarında bir taraftan O'nun kavminden (ulusundan) oldukları için bir taraftan da Firavun'un zulmünden kurtulmak istediklerinden dolayı O'nunla beraber olmuşlardı. İman meselesi ise bu iki ana amacı ve ilkeyi desteklemelerinin bir vasıtası olmaktan öte bir anlam taşımıyordu onlar için, Onlar Hz. Musa'nın Risaletine sırf bir hakikat olduğundan dolayı taraftar olmamışlardı. İşte bu nedenle herhangi bir dalgalanma, bir akım karşısında sarsıldılar. Basit duygusal hareketler karşısında direnemeyip saptılar. Hz. Musa gözlerinden kaybolduktan hemen sonra içinde bulundukları havadan uzağa düştüler. Çünkü onlar Hz. Musa'nın güçlü şahsiyetinden, gücünden kaynaklanan etkisinden ve güzeli kabul etmeyi hissettiklerinden dolayı O'na boyun eğiyor, bağlanıyorlardı. Onların bu karakterde olduklarını gösteren delillerden biri de, Hz. Musa nın Allah'ın Mikat'ında dönüş yaptıktan
22 sonra Musa ile ilk karşılaşmalarında, anında dönüş yapmaları, günah işlediklerinin derin bir şekilde bilincine varmalarıdır. Liderliklerin, Olayın Arka Planını İncelemesi Gerekir İsrailoğullarının bu olayından, Allah yolunda çalışanlara yeni bir ders çıkarabiliriz... Şöyle ki: İster davet konumunda, ister eylem ve hareket konumunda olsun Allah yolunda çalışan hiç kimse imanın tepkisel tezahürlerine aldanmamalı, onlardan etkilenmemelidir. Kendilerine yardım edenlerin ve saflarında yer alanların durumlarını incelemelidirler. Kendilerine taraflar olanların katılımlarına etki eden dâhili etkenleri ve olayların arka planında yer alan etkenleri tespit etmelidirler. Onları bu önderliğe veya pratik eylem çizgisine yahut kapsamlı düşünceye bağlanmaya iten sebepleri görmeye çalışmalıdırlar. Kitlelerin hareketten etkilenmeleri sırf liderin tabiatından kaynaklanmış olabilir. Liderin güçlü düşüncesinden, kişisel cazibesinden, ailevi, ulusal veya bölgesel karakterinden etkilendikleri için bağlanmaları mümkündür. Bağlılıkları meselenin duygusal atmosferinden de gelmiş olabilir. Belli birtakım hareketlere tepkisinden, bu harekete veya liderliğe karşı olan birtakım hareketlere muhalif olduklarından dolayı onunla beraber hareket etmiş olabilirler... Bu durumda onların harekete ve liderliğe bağlılıkları, içlerindeki düğümü çözmeye veya bir öfkeyi boşaltmaya yöneliktir, bununla sınırlıdır. Kişiye etki eden faktörler siyasal ve sosyal konumlarla da ilgili olabilir. Bu durumda kişi veya topluluk kendi siyasal ve sosyal konumuna kavuşmak için Allah'a davet yolunun uzun mesafesini sırf bu amaç için kat etmeye karar verebilir. Hareketin içinde bu hedefe varmak için yer alabilir. Bunun yanı sıra, kişinin veya topluluğun bütün bu etkenlerden, faktörlerden değil de, düşünceye ve hedefe gerçek bir iman çizgisinden kalkarak sahip çıkması mümkündür... Öyleyse Allah yolunda çalışanların bu etkenleri ve faktörleri güzelce gözden geçirmeleri, onları incelemeleri gerekir ki davaya katılan, hareket eden, dava içinde yer alan toplulukların hangi konumda olduklarını bilsinler. Çünkü bu konuda hesapların farklılığı, tavırların farklılığına neden olabilir. Ve topluluklardaki bu zaafları beklenmedik bir anda deneyimler (denemeler, sınavlar) ortaya çıkarabilir. «Hani doğru yola gelesiniz diye Musa'ya Kitab'ı ve Furkan 'ı verdik.»(bakara, 53) Yüce Allah, Kitab'ın ve Furkan'ın onlara gönderilmesini Allah'ın insanlara verdiği büyük nimetlerden biri olarak karşılarına çıkarmaktadır. Çünkü bu, hakka, gerçeğe ulaşmanın yoludur. Bu da doğru yola ulaşmanın yoludur. Bu da doğru yola ulaşmanın büyük ve önemli bin nimet olduğuna dikkat çekmektedir. İnsan için, hak ve büyük değerlerin değişmez ilkelerine dayanan bu ana ilkeler üzerine kurulan mutlu, bereketli, hayatın kapılarını açan, nimetten daha büyük bir nimet düşünülebilir mi? İnsana güvenli bir yolu gösteren, hiçbir şeyden korkmayacağı bir zemine çağıran ve onun aydınlıkta yürümesini sağlayan bir nimetten büyük nimet ne olabilir ki? Bu şartlarda düşünmesini, bu şartlarda çalışmasını veya başkasıyla yardımlaşmasını sağlayan bir nimetten... Öyle anlaşılıyor ki, Hak ile Batıl'ı birbirinden ayırmayı ifade eden «Furkan» kavaramı «Kitap»sözcüğünün açıklayıcı bir ilavesidir. Bu açıklayıcı bir ilavesidir. Bu açıklayıcı sıfat ile «Kitap»'ınfonksiyoner sıfatı izah edilmiş olmaktadır. Kitabın Nimet Olduğu Pekiştiriliyor
23 İslami yöneliş konusunda bu ayeti göz önünde bulun durmamız gerekiyor. İslami bakış açısı, Allah yolunda davet edenleri Allah'ın nimetlerinin tabiatı konusunda uyarmaktadır. İnsanlar, Allah'ın nimetlerini sırf somut nimetlerden ibaret görmesinler. Bu nimetler insanın kendi şehevi duygularını, lezzetlerini, kişisel ihtiraslarını tatmin ettiği nimetlerle sınırlı değildir. Davetçiler, insanın önüne fikriyle, pratik hayatın aşamalarıyla, dünya ve ahirete yönelik istikbaliyle ilgili bütün nimetlere dikkatlerini çekerler. Hak ve Batıl'la ilgili manevi ve insani büyük değerlerle alakalı olan bütün nimetlere dikkatlerini yöneltirler. Bunlar insanın ruhi (manevi) ve sosyal düzeyini yükseltirler. İlerde pek çok Kur'an ayetinde bu temanın sürekli işlendiğini göreceğiz. Manevi nimetler konusunda özellikle manevi cihete, maddi nimetlerde ise özellikle maddi cihete ağırlık verilmiştir. Bu, İslami şahsiyetin oluşturulmasının karakteridir. İslami şahsiyette hem maddi hem manevi yön herhangi bir Düalizm e ve kopukluğa meydan vermeden kaynaştırılır. Eğitime yönelik bu İslami yönelişte önemli olan, herhalde Müslüman insana hayata Allah'ın Şeriat'ını (yasasını, hukukunu) hâkim kılma ve yerleştirme yolunda yürürken karşılaşacağı zorluklara ve meydan okuyuşlara karşı gıpta ve mutluluk bilinci vermesidir. Çünkü bu yolda karşılaşılan zorlukların ve zahmetlerin, hayatın maddi ve manevi bütün alanlarında hak ve adalet ilkesine dayanan, bunları bir odak noktası olarak kabul eden yasamada (hukuk ve rejim) elde edilecek Allah'ın nimetleri yanında sözü bile edilemez. İnsan bu sistem sayesinde yolun pek çok olumsuz zorluklarından kurtulmuş olacaktır... Rabbinize Tövbe Edin, Kendinizi Öldürün! «Hani Musa Kavmine dedi ki: «Ey kavmim, sizler buzağıyı ilah edinmekle kendinize zulmettiniz. Gelin, yaratıcınıza tövbe edin ve nefislerinizi öldürün. Yaratıcınız katında bu sizin için hayırlıdır. Allah da tövbenizi kabul etti. Hiç şüphesiz O, tövbeleri kabul edendir ve merhametlidir.»(bakara, 54) Hz; Musa, olayı cezasız olarak bırakmamıştır. Çünkü olay geçici ve basit bir mesele değildir. Yolu baştan sona alt üst eden ve onun seyir çizgisini değiştiren ciddi bir önem taşımaktadır. Bu konudaki herhangi bir gevşeklik, aldatıcı, şeytani yöntemlerle desteklenen her sapık insanın kullanabileceği bir oyuncak haline getirecektir meseleyi. Böyle bir tutum ise, mücadelenin herhangi bir alanında veya istenilen bir aşamasında karşıt güçlere kapı açacak ve onlara önemli bir koz verecektir. İşte bütün bu nedenlerden dolayı Hz. Musa onların bu günahın büyüklüğünü derin bir şekilde hissetmeleri için işi sıkı tutmakta, bunu kişinin kendisine zulmetmesi ve kötülük yapması olarak göstermektedir. İnsanı iman çizgisinden çevirip, küfür çizgisine götürmekle, onu hem dünyada hem de ahirette cezaya rnüstehak hale getirmekle ona en büyük zulmü yaptığını dile getirmektedir. Gerçekten de bu, zulmün en çirkin çeşitlerinden birisidir. Ayetten de anlaşıldığı gibi burada izlenen metot onların tövbeye çağırılmalarıdır. Yalnız normal bir tövbe değil, yeni ve korkunç bir tövbe yoludur. Bu da onların kendilerini öldürmeleridir. Tefsircilerin anlayışına göre burada iki ihtimal vardır. Ya onların her birinin kendisini öldürmesi veya birisinin diğerine, kendisini öldürmesi için teslim olması gerçekleştirilmiştir. Tefsircilerin bu konuya ilişkin rivayetine göre Hz. Musa onlara iki saf halinde durmalarını emretmişti. Onlar da başlarını yıkamış, üstlerini başlarını temizlemiş, kefenlerini giymişlerdi. Onlar bu haldeyken Hz. Harun buzağıya tapmayan (onikibin) kişilik bir ordu ile
24 üzerlerine yürüdü. Her birinin elinde keskin bıçaklar vardı. Önlerine geleni öldürüyorlardı. Onlardan (yetmişbin) kişi öldürdüklerinde Yüce Allah geriye kalanlarını bağışladı ve önce öldürülenlerin onlara ibret olması için bu kadarını yeterli gördü. Eğer biz Ayeti açık anlamı ile alır ve öldürmeyi de sözlük anlamı ile kabul edersek bu ağır cezanın nedeni, onların davet ve tebliğ aşamasından düzenleme, yasama, bireyi ve toplumu Yüce Allah'ın Hz. Musa'ya vahyettiği yeni dinin anlayışı esasına göre yönlendirme aşamasına geçiş için başlatılan uygulamanın daha başında Peygamberliğe karşı çıkmaları ve O'na boyun eğmeye yanaşmayanların konumuna düşmeleridir. Hz. Musa'nın düşünce ve pratik konusunda herhangi bir boşluğa meydan vermeyen bir bütünlükle ortaya koyduğu yasamayı (hukuk ve rejim) ciddiye almamış olmalarıdır. Dolayısıyla bu konuda verilecek cezanın, suçun büyüklüğü ve önemiyle denk olması gerekiyordu. Yeni dinin topluma uygulama sürecine etki etmeye başlayan bu isyankâr karaktere ağır bir darbe indirilmesi zorunluydu. Ağır bir darbe indirilmeliydi ki, buna benzer bir kıpırdanışın veya hareketin önü alınabilsin... Neticede iş tövbeye bağlanıyordu. Öyleyse bu zor yöntemden başkasına başvurulmasına imkân yoktu. Çünkü gafletten, cehaletten geçici yönelişlerden kaynaklanan bir hata ile azmaktan, isyankârlıktan, inkârdan kaynaklanan, üstelik yapılan eylemin ve ona ilişkin cezanın tamamının bilincinde olarak işlenen bir hata arasında elbette fark olacaktı. Özellikle Hz. Harun'un onlarla beraber olmasına ve bütün gücü ile bu eyleme engel olmaya çalışmasına rağmen gerçekleştirilen bilinçli bir eylem elbette cezasız kalamazdı. Kelamcı bazı müfessirler bu cezanın, İlahi lütuf ile ilgisi ve İlahi lütfun anlamı ile ne ölçüde bağdaştığı konusunda kelami, felsefi bir tartışmaya girmişlerdir. Çünkü lütuf, gelecekle ilgili olur, geçmişle değil. Biz genellikle bu tür konulara girmek istemiyoruz. Ve ayrıca meselenin ana kaynağında herhangi bir çıkmazın söz konusu olduğunu da sanmıyoruz. Zira kelamcı tefsircilerin tartıştıkları konu Şer'i yükümlülük konusundaki lütufla ilgilidir. Yani yükümlünün onunla itaatle yöneltildiği ve günahtan uzaklaştırıldığı Şer'i hükümlerden söz etmektedir onlar. Bu konularda Allah'ın Lütfu, yükümlüyü zora koşmayacak, normalin üstüne çıkmayacak, gücünün yetebileceği bir düzeyde onlara kolay bir eylem yolu göstermesidir ve bu, gelecekle ilgilidir tabii olarak. Buradaki problem ise işlenen bir günaha karşı gündeme giren bir suçtur. Bu ise Allah'ın hakkıdır. Allah kendi hakkını dilediği tarafta, dilediği şekilde kullanır. Biz, haksız yere adam öldüren katile kısasın uygulanması için kan sahibine teslim olmayı emretme ile bu ayette yer alan emir arasında hiç bir fark görmüyoruz. Aynı şekilde ahiret cezası ile dünya cezası arasında da bu açıdan fark görmüyoruz. Dolayısıyla burada Allah'ın rahmetine, adaletine ve hikmetine aykırı ve O'nunla bağdaşmayan bir durum yoktur. Bazılar bu ayette öldürmenin gerçek anlamda kullanılmadığını, canın çıkması manasına gelmediğini söyleyerek şöyle bir yaklaşımda bulunabilirler: Burada ölümden amaç, nefsin haram olan şehvetlerini, çirkin ve kötü sıfatların, günah olan yönlerini tamamıyla öldürmektir. İrfani, ruhani riyazatlarla uğraşan bazıları da «nefsin öldürülmesi»nden söz ederler. Fakat bununla tüm şehvetleri veya oradaki haram şehvetlere iten etkenleri kastederler. Bu yöntemin bir tövbe usulü olması da bu görüşü pekiştirebilir. Geçmiş olan günahları işlediğine pişman olmak, gelecekte doğru yolu izleyeceğine kesin karar vermek, azmetmekle tövbe ettikten sonra bir süre daha yaşamanın zorunlu olduğunu gösterebilir. Yine bu kesim,«tevvab» sıfatından sonra «Rahim» sıfatının gelişini de değerlendirerek, bu durumun: «günahkâr»kavramı ile Rahmet-i İlahi'ye daha fazla uyum sağladığını, fakat bu durumun öldürülme emri ile bağdaşmadığını söyleyebilir. Bu görüş üzerindeki yorumumuz, az önce işaret ettiğimiz doğrultuda olacaktır. Bunu da şöyle izah edebiliriz: Bizim takip ettiğimiz tefsir metodu; Kur an ın tefsirini yaparken
25 kelimelerin normal yapılarını ve konumlarına göre aldıkları anlamları esas almak veya kelimenin etrafını kuşatan karinelerden (işaret, belirti, ipucu) hareket ederek zahir anlamını ölçü kabul etmektir. Ancak, Kur'an ın bu zahir manasının zıddı, akıl veya nakil ile ispat edilirse o başka... Biz bu çevrelerin ileri sürdüğü delillerin burada zahiri anlamın dışında bir anlam için yeterli olduğuna inanmıyoruz. Çünkü burada tövbe ile kısas gibi, kişinin kendisini ölüme terk etmesi de kastedilmiş olabilir. Bu eylemden sonra ille de yaşanması gereken bir hayatın varlığı şarttır denemez. Çünkü öldürme, evlinin zina etmesi ve daha başka Şer'i cezalar tövbe ve temizleme için bir vasıta sayılırlar... Rahmet konusuna gelince, bu, Yüce Allah'ın merhametinden, tövbeleri kabul etmesi ve tövbenin vasıtalarını geçersiz kılmayıp, kapısını insanın yüzüne çarpması şeklinde gerçekleşen bir rahmet olabilir. ONDÖRDÜNCÜ DERS BAKARA SURESİ AYETLER KUR'AN DAVET ZAMANINDA YAHUDİLERİN HEPSİNİ BİR KABUL EDEREK ATALARININ TARİHİYLE ONLARA HİTAP EDER Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla «Hani: Ey Musa, biz açıkça Allah'ı görmedikçe sana kesinlikle iman etmeyiz dediniz de hemen arkasından bakıp dururken sizi yıldırım çarptı. Sonra şükredersiniz diye öldükten sonra sizi yeniden dirilttik.» (Bakara, 55-56) Bu, Yüce Allah'ın İsrailoğullarının karakteri haline gelmiş isyankârlık tabiatından söz eden bir açıklamasıdır. Allah'ın kendilerine vermiş olduğu nimetler, fıtratlarındaki ve tabiattaki deliller, belgeler, Peygamberlikler ve tüm bunlarda somutlaşan Allah'ın Rahmeti, büyüklüğü ve ululuğuna dair belgeler onları tatmin edememiş ve bunalımlarından, krizlerinden kurtaramamıştır. Tüm bunlara rağmen onlar karşı koymayı hedef alan isyankârlığı seçmişler, iman etmeyi hedef almadan, Musa'ya: «Biz Allah'ı apaçık olarak görmedikçe sana asla inanmayacağız» Demişlerdi. Yani Allah'ı gözleri ile ve apaçık olarak görmeyi imanlarının şartı olarak ileri sürmüşlerdi. Yüce Allah'ın başka bir ayette bize haber verdiği gibi Hz. Musa onların bu isteklerini kabul etmiş, onların bu sorunlarından yola çıkarak, «Allah'ım kendini bana göster; sana bakayım.» demişti. Bunun üzerine Yüce Allah bir «Sayha» ile onların canını almış, bu Sayha'nın kendilerinin ölümlerine nasıl neden olduğunu görmüşlerdi. Ardından Yüce Allah onları tekrar diriltmiş, Hz. Musa'nın, onları öldürmekle itham edilmemesini ve kavmiyle ilişkilerindeki
26 problemlerine bir yeni problem daha ilave edilmemesini dilemişti. İşte onların tekrar dirilişleri Allah'ın kendilerine şükredenler diye bahşettiği yeni bir nimetiydi. Fakat onlar buna rağmen şükretmemişlerdi. «Üstünüze buluttan gölgelik çektik, size kudret helvası ile bıldırcın kuşu indirerek, bağışladığımız helal yiyeceklerden istediğinizi yiyin dedik. Ama onlar bize değil, kendilerine zulmediyorlardı.»(bakara, 57) Ayet-i Kerimeden anlaşıldığına göre onlar çöldeki uzun yolculukları boyunca güneşin sıcaklığından yorgun ve bitkin düşmüşlerdi. Yüce Allah bir nimet olarak kendilerine gölge yapsın diye onlara bulutlar göndermişti. Yine bu yolculuk sırasında açlıktan yakınmışlar, Yüce Allah'da onlara «menn»i göndermişti. Menn'in, ağacın üzerine düşen bir nimet olduğu ya da Yüce Allah'ın kendisine bahşettiği bütün nimetleri kapsadığı ifade edilmiştir... Ayrıca Yüce Allah bıldırcına benzer ya da bıldırcının kendisi olan beyaz bir kuş olduğu ileri sürülen Selva'yı da göndermişti. Fakat onlar her şeye rağmen isyanlarında, zulümlerinde, azgınlıklarında diretmişler, şükretmeye yanaşmamışlar ve dolayısıyla kendilerine kötülük etmişlerdir. Çünkü onların bu durumları Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezdi. Nitekim bütün itaat edenlerin itaatleri Allah'a fayda vermediği gibi O'na karşı koyanların günahları da asla kendisine zarar vermez... İşte bu olgu Kur'an-ı Kerim'in insanların bilincine, düşüncesine, duygularına nakşetmek istediği önemli bir gerçektir. Allah'ın kullarına nakşetmek istediği önemli bir gerçektir. Allah'ın kullarına yüklediği yükümlülükler konusunda kulların nihai güçlerini ortaya koymaktadır. Bu yükümlülükleri yapmak veya yapmamak, Yüce Allah'a değil kendilerine yönelik bir harekettir. Allah'ın onlara yüklediği görevler, insanları kendilerine yararlı olan şeylere yöneltmek, kendisine zararlı olan şeylerden uzaklaştırmak içindir. Dolayısıyla onları günah işlemeleri kendi kendilerine zulmetmeleridir. Allah'a değil... «Hani şu kasabaya girin ve orada ne isterseniz bol bol yiyin; fakat kapıdan girerken secde ederek bizi bağışla deyin ki günahlarınızı affedelim. İyilik edenlere daha fazlasını vereceğiz dedik. Fakat zalimler kendilerine söylenen o sözü başka bir sözle değiştirdiler. Biz de yaptıkları bu kötülükten dolayı o zalimlere gökten ağır bir azap indirdik.»(bakara, 58-59)...Yüce Allah onlara (Beytu'l Makdis'e (Kudüs) girin ve orada nereden isterseniz bol bol Allah'ın nimetlerinden yiyin. Kapıdan girerken bu nimeti size verdiğinden dolayı Yüce Allah'a secde edin ve bizi bağışla, bize mağfiret eyle deyin... diye emretmişti. Çünkü Yüce Allah böyle yapmanız halinde sizin günahlarınız bağışlayacak iyilik yapan ve iyiliğe taraftar olan Müslümanların iyiliğini, bereketini ve mağfiretini arttıracaktır. Fakat buna rağmen karşı koyanlar ve tavırlarında diretenler, söylemeleri istenen sözü değiştirdiler. Hafife almaya ve dalga geçmeye çalıştılar. Bunun üzerine Yüce Allah günahkârlıklarından, isyankârlıklarından, azgınlıklarından ve zulümlerinden dolayı onları cezalandırdı. Rivayete göre Allah'ın bu cezası Taun (veba) hastalığı idi. Onların ileri gelenlerinden ve büyüklerinden yirmidörtbin kişiyi bir anda yok etmişti. «Hani Musa, kavmi için su istedi de kendisine, elindeki değneği şu taşa vur dedik. Bunun üzerine o taştan on iki taze pınar fışkırıvermişti. Her grubun hangi pınardan su içeceği belirlenmişti. Allah'ın size bağışladığı nimetten yiyin için ve yeryüzünde kargaşalık çıkarmayın dedik.»(bakara,60)...ve Hz. Musa kavmi için su istemişti. Fakat orada suyun izine bile rastlanmıyordu. Susuzluk hepsini fena sıkıştırmıştı. Hepsi büyük bir tehlike ile karşı karşıyaydı. Hz. Musa,
27 Rabbine yönelerek onlar için su dileğinde bulundu. Cenabı Allah O'nun isteğini bir mucize ile yerine getirdi. Ve Asa'sı ile taşa vurmasını emretti. Taşa vurunca tam on iki tane pınar fışkırıvermişti. Zira İsrailoğulları oniki oymaktan oluşuyordu. Her birisine özel su pınarının belirlenmesiyle ihtilaf, sürtüşme ve kalabalık önlenmişti. Ayrıca onlara yeryüzünde kargaşa çıkarmayın denmişti. Bu, aynı zamanda Allah'ın kendilerine vermiş olduğu nimetlere karşı pratik (realiteye dayalı, uygulamalı) bir şükür niteliğindeydi... Fakat onlar şükretmediler. «Hani dediniz ki, Ya Musa, biz tek çeşit yemeğe artık dayanamayacağız. Rabbine dua et de yerin bitirdiği sebze kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın. Musa da; siz hayırlıyı daha değersizi ile mi değiştirmek istiyorsunuz? Öyleyse Mısır'a ininiz. Orada ne isterseniz var dedi. Onlara alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu, Allah'ın gazabına uğradılar. Öyle oldu; çünkü Onlar Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar ve Peygamberleri haksız yere öldürüyorlardı. İsyana daldıkları, sınırı aştıkları için bu cezaya çarpıldılar.»(bakara, 61) Artık onların içine bıkma ve usanma duygusu yerleşmişti. Yediklerinde ve içtiklerinde Allah'ın kendilerine bahşettiği bu nimetlerle yetinmemeye başlamışlardı. Mısır'da yedikleri çeşitli ve üstün yemekleri arzulamaya başlamışlardı. Mutlu, bolluk ve bereket içindeki hayatı yaşamaya yönelik istekleri nedeniyle bu hayatın zorluklarına karşı sabretmeyi yitirmişlerdi. Hz. Musa onların bu isteklerine karşı çıkarak şimdi yaşadıkları hayatın daha önce yaşadıkları hayattan daha üstün olduğunu söylemişti. Çünkü bu hayat insanı saf ve manevi bir havaya götürüyordu. Onları bu atmosferde huzura kavuşturuyordu. Onlar hangi mantıkla daha az değerli bir hayatı, çok değerli bir hayata tercih ediyorlardı! Onların bu istekleri yerine getirildi ve kendilerine: «Mısır'a gidiniz, orada istediğiniz her çeşit yiyecek ve içecek bulursunuz.» denmişti. Fakat onlar onurlu, şerefli hayatın üzerinde kurulduğu ana ilkeyi; Allah'a imanı ve onun gösterdiği yolda yürümeyi yitirmişlerdi. Basit, maddi varlıkları ve değerleri onların hepsine tercih etmişlerdi. Şehevi duygularına ve zevklerine kapılmış, onlara teslim olmuşlardı. Sonuçta şehevi duyguların ve maddi zevklerin hepsine hükmeden güce boyun eğmeye kadar varmışlar, kendi benliklerini ve hayatlarını zalimlere, diktatörlere satmışlar, bu zalimler de onları zillete düşürmüş, canlarının istediği biçimde kendilerine boyun eğdirmiş, dolayısıyla yoksulluk ve alçaklık, damgasını yemişlerdi. Bu yoksulluk ve alçaklık, hayatı şehevi duygulan ve ihtirasları için yaşayan, bunları kendisine garanti eden bütün güçlere teslim olan her toplumun akıbetidir. Kendi onurunu, şerefini ve ilkelerini korumak adına bile olsa böyle bir teslimiyet ve bu tür bir yöneliş onları Allah'ın dosdoğru çizgisinden saptırır, Allah'ın öfkesine ve gazabına uğramalarına neden olur. Zira şehevi duygulara ve ihtiraslara bağımlı bir hayat, sonuçta toplumları inada ve sapıklığa dayanarak Allah'ın ayetlerini inkâra sürükleyecek, Allah'ın Peygamberleri ve onların ilahi misyonları karşısında İsrailoğulları gibi olumsuz tavır takınmalarına neden olacaktır. Nitekim onlar Allah'ın elçilerini haksız yere öldürmüşler, Rablerine karşı gelmişler ve haksız yere insanlara zulmetmişlerdi... Bu, aynı zamanda imanını ve hayatını kuşatan manevi değerlerin bilincini yitiren her ulusun en doğal sonudur. Hayatlarını sağlam bir şekilde kuşatan, ruhlarına huzur veren ve sosyal yapısını kuvvet ve hayat ile uygar hale getiren bu değerlerden yoksunlaşan her toplumun akıbeti budur.
28 Bu Ayetlerin Direktifleri Üzerine Bir Değerlendirme Yüce Allah'ın İsrailoğullarına bahşettiği nimetlerden ve onların bu nimetleri inkâr ve nankörlükle karşılamalarından söz eden bu ayetler birkaç açıdan dikkatimizi çekmektedir. 1- Yüce Allah bu Ayet-i Kerimelerle Peygamberimiz Hz. Muhammed'in çağdaşı bulunan Yahudilere hitap etmektedir. Hâlbuki ayetlerin ele aldığı konular Hz. Musa'nın çağdaşı bulunan Yahudileri ilgilendiren konulardır. Yüce Allah tarihteki bir topluluğu ilgilendiren bu meselelerde nasıl başka bir topluluğu muhatap alıyordu? Cevap: Peygamberimiz Hz. Muhammed (saa) döneminde yaşayan bu cemaat o ayetlerde sözü edilen cemaatin bir uzantısıydı. Anlayışlarında, inançlarında, kanaatlerinde, isyankârlığında ve zalimliğinde onunla aynı paraleldeydi. Çünkü bunlar da öncekilerin Hz. Musa'ya karşı kullandığı her türlü oyuna, düzenbazlığa ve kaypaklığa teşebbüs etmiş, aynı yöntemleri Peygamberimize karşı kullanmışlardı. İşte bu gerçeğin ışığında böyle bir yaklaşımda bulunabiliriz: Herhangi bir tarih devresinin bir devamı olan bu tarihi kesitini esas alıp onu kabul eden her toplum, her topluluk, her grup, söz konusu tarihi yaşayan gruplarla ortak kabul edilir. Bu ilkeye bağlı olarak toplumumuzdaki herhangi bir grubu tarihte kendisi ile psikolojik, fikri ve ameli alanda ilgi kuran, onlarla sıkı bağlar içine giren mazisi ile irtibat kurarak değerlendirebilir ve bu topluluğa mazideki bütün yaşayan olumsuzlukları da göz önünde bulundurarak hitap edebiliriz. Zira onların tarihte meydana gelen bu olaya rıza göstermeleri ve kendilerini ona nisbet etmeleri onların da aynı konumda olduğunu ve aynı yöneliş sahibi bulunduğunu ortaya koyar. Dolayısı ile diyebiliriz ki düşünce ve hareket bağlamında fikri ve manevi birlikteliklerde mazi geleceğin temelini ve alt yapısını oluşturmaktadır. 2- Bu Ayet-i Kerimeler istekten, ihtiyaçtan ihtiyaca atlayan bir inat, kararsızlık ve düşünce çocukluğu yaşayan İsrailoğulları hakkında derli toplu, bir tablo sunmaktadır. Çünkü onlar bu kararsızlıklarını önleyebilecek manevi veya fikri bir zemine dayanmıyorlardı. Aksine onlar şehevi duygularına, ihtiraslarının ve arzularının direktiflerine göre hareket ediyorlardı. Bu nedenle mucize yoluyla dahi olsa gerçekleşen, yerine getirilen isteklerini içlerindeki zaaf noktalarını genişletmek için kullanmaya çalışmışlardı. Bu mucizenin onlara yönelik yönlendirmelerini ve eğitici unsurlarını etkisiz hale getirmeye çabalamışlardır. Herhangi bir harekete ve kıpırdanışa neden olmasını dilememişlerdir. 3- Bu ve benzeri ayetler, Hz. Musa'nın (Selam üzerine olsun) en belirgin vasfı olan İlahi misyonadayalı manevi kuvveti hakkında bize açık bir fikir vermektedir. O, bu sataşmaların, isyankârlıkların, zalimliklerin, teori ve pratik alanında çocukluklarının hepsini engin bin gönül, kendisinden emin, güvenli bir risalet mantığı ve maharetiyle karşılıyordu. Nitekim Risaleti güçlü bir şekilde yüklenen tüm Peygamberlerin tavrı da bu olmuştur tarih boyunca. Bunların hepsi de isyankârlıkların, azgınlıkların her çeşidini kendi Risaletinden emin bir ruhla, yöntem, metot ve hedef konusundaki sorumluluklarıyla ahenk içine giren bir anlayışla ele almışlardır. Çünkü onlar, Peygamberin görevinin ve fonksiyonunun kendi mizacına (karakterine) göre değil de risaletine göre yaşamaları gerektiğini kavramışlardır. Yine onlar, hidayete erdirmek için her türlü imkânları bu alanda peş peşe kullanmaları, davet ve eylem alanında onları denemeleri gerektiğini çok güzel idrak etmişlerdir. İşte mesaj ulaştırma çalışmalarında ihtiyaç duyduğumuz konulardan bir de budur. Sataşmaları, saldırıları, azgınlıkları, yalancı ithamlar, sövmeleri, güzel biçimde engellemeleri
29 ve benzeri karşı koyuşları Peygamberlerin ve Peygamberliklerin karşılaştıkları buna benzer olayları nasıl değerlendireceğimizi bu noktadan kalkarak tespit edebiliriz....tebliğ çalışmalarında özellikle risaletleri Allah'a güvenen durulmuş sakin çizgisini baz olarak almalıyız Kendi kişisel benliği ve konumundan değil, sürekli olarak risalet açısından hareket eden hatlarını izlemeliyiz 4- Yüce Allah İsrailoğullarına neden bu kadar geniş ve bol nimetler, lütuflar bağışlamış ve onları bu kadar korumuş, gözetmiştir? Cevap: Herhalde Hz. Musa'nın risaleti toplumsal düzeyde ortaya çıkan ilk risalet idi. Burada hem Risalet alanında, hem realiteler (Pratik hayat) alanında bir çalışma yapılmıştı. Biz öyle anlıyoruz ki, Hz. Nuh ve Hz. İbrahim (Selam üzerlerine olsun) Peygamberlikleri gibi risaletlerde Mü'minler, Peygamberlerin mücadelesinde onunla birlikte hareket ettiği önemli bir güç odağı şeklinde ortaya çıkmamışlardı. Bu risaletlerde mücadelenin tamamı, Peygamber ile risaletin başlıca düşmanları arasındaki mücadeleden ibaret gözüküyor. Peygamberin, düşmanlarına karşı nasıl bir yol izlediğine dikkatleri çekiyorlar. Hz. Nuh'un risaleti çerçevesinde meseleye baktığımızda Mü'minlerin fonksiyonu hiç göze çarpmamaktadır. Kâfirlerin onları şu şekilde nitelendirdiklerini görüyoruz. «Bizim, görüşleri en zayıf olanlarımız ve ayak takımımızdır onlar.» Ayrıca onların hiçbir eylemine de rastlamıyoruz. Bütün saldırılara tek başınaymış gibi yalnız Hz. Nuh karşılık veriyor... Aynı şekilde Hz. İbrahim'in risaletini göz önünde bulundurduğumuzda da durumun aynı olduğunu görüyoruz. Hz. İbrahim de tek başına kâfirlere karşı koyuyor. Tek başına çağının Tağutlarına (zalim, azgın statükosuna) karşı duruyor. Burada meselenin tamamı akide planında ve iman ve küfür çerçevesinde yoğunlaşıyor. Kur'an-ı Kerim'in bu her iki risalet hakkında bize aktardığı bilgi bu çerçeve ile sınırlıdır... Hz. Musa'nın risaletini gelince burada mesele daha farklıdır. Burada akide meselesi iman küfür mücadelesi olarak ele alınıyor. Aynı şekilde meseleyi Firavun'un zulmü ve rejiminden yorgun ve bitkin hale düşen bu ulusun en haklı bir mücadele ruhu olarak da ele alıyor. Böylece risalet iki alanda ve iki boyutlu olara gelişiyor: Küfre karşı iman mücadelesi boyutu, zulme karşı adalet mücadelesi boyutu... İşte bu iki boyutu ile risalet, halk nezdinde önemli bir tabana yerleşiyor, kitleleri harekete geçiriyor. Ne var ki Peygamberlik ve Peygamberler vasıtasıyla baskı atmosferinden özgürlük atmosferine geçen bu kitle, Peygamberliği kaldırabilecek seviyede değildir. Bu kitle risalet meselesini esas alarak değil, doğrudan hayatını ilgilendiren problemleri esas alarak Peygambere destek oluyordu... Bunun içindir ki risaletin, kendisine dayandığı kitleyi veya bu kitlenin bir kısmını koruması, kollaması gerekmektedir. Bu kitle, risaletin özünü geniş ve sakin bir havada olabildiğince büyük bir ölçüde kavrayıncaya, hayatını ve hedeflerini ona göre belirleyinceye kadar bu yeni atmosferin en katı ve en acımasız meydan okuyuşlarda bile rahmet ve koruma havasını muhafaza ettiğini iyice kavramalıdır. Her halde bu deneme başarıyla neticelenmiştir. Çünkü biz, kitlenin içinden büyük bir kesiminin saptırılmış çizgiden doğru çizgiye geldiğini görüyoruz. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in ilerideki ayeti bundan söz etmektedir... Bu konudaki plan şöylece özetlenebilir: Risalet kendi kitlesini hemen yitirmek istemez. İnatlaşma ve karşı koyma durumlarında bile onu sıkmak istemediğini hissettirmeye çalışır. Buna bağlı olarak kitlesine sürekli imkânlar tanır ki onu düşünce, maneviyat ve hayat alanında iman çizgisiyle kaynaştırsın. 5- Kur'an-ı Kerim neden özellikle İsrailoğulları üzerinde durmuş ve aşağı yukarı her suresinde onlarla ilgili bir takım işaretlerde bulunmuştur?
30 Cevap: İslam dininin tahrif edilen daha önceki semavi risaletlerle ve doğru çizgiden sapmış olan kitlelerle mücadelesi basit bir mücadele değildir. Bunlarla yapılan mücadele iman çizgisinin ana kavramları üzerinde geniş bir şekilde yayılmış ve bu çizgi üzerinde meydana gelen hareketlerin detaylarına kadar her tarafta gözlenebilen bir hesaplaşmayı esas almıştır. Bu mücadelenin önemli bir yanı da kendisine iman edilen ve Peygamberleri tasdik edilen Allah'ın risaletine karşı önemli bir tehlike oluşturmuş bulunmasıdır. Bu yaklaşımın ışığında denebilir ki: Allah'ın belirlediği gerçek çizgiden sapan bu kitlenin detaylarına varıncaya kadar tüm boyutlarıyla ortaya konması gerekiyordu. Çünkü İslam'ın hareketini tehdit eden başlıca kuvvet bu kesimdi. Ayrıca bu açıklamalar sağlıklı ve doğru: olan yaklaşımın hangi yollarla sapmaya hedef olduğunu da ortaya koymaktadır. Dolayısıyla burada sorun herhangi bir ulusun sahip olduğu değer ve konumla sınırlı değildir. Aksine mesele, İlahi dinlerin tarihinde sapık yolda yürüyen ile doğru yolda direnen ulusların hepsini ilgilendirmektedir. Sonra bu kitlelerin taşıdığı düşüncelerin, tahrif edilenleriyle sağlıklı kalanları arasında bir ayırım için bu bilgiler önem taşımaktadır. Bu değerlendirmelerden anlaşıldığına göre İslam, sözü edilen İlahi risaletlerin varlığını sürdüren pratik ve canlı bir örneğidir. Dolayısıyla bu risaletlerin etkinlikleri, tarihleri ve kapsamları İslami Hareket'in bu günkü ve gelecekteki yapısı üzerinde önemli etkilere sahiptir. Bu düşünceyi destekleyen unsurlardan biri de şudur: İslam bu tarihi reddediyor, onu bir muhakemeye ve tenkide tabi tutuyor. Peki, İslam onları yine de kutsal ve saygıdeğer olarak kabul eder ve onların bir kısmının yanlış olduğu görüşünü savunabilir mi? ONBEŞİNCİ DERS BAKARA SURESİ AYETLER ALLAH'A GÖRE KURTULUŞ ÖLÇÜLERİ İSRAİLOGULLARININ İNEK KISSASI Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla «Mü'minler ile Yahudi, Hıristiyan ve Sabiiler'den Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanıp iyi ameller işleyenler, hiç şüphesiz Rableri katında mükâfatlarını alacaklardır: Onlar için korku yoktur, onlar artık hiç üzülmeyeceklerdir.»(bakara, 62) Bu ayetteki mana açıktır. Ayet: düşüncelerinde, akide ve hayatı dini açıdan değerlendirmelerinde farklı yaklaşımlarda bulunan bu dini grupların hepsinin bir tek şartla ahiretteki kurtuluşa kavuşacağım pekiştirmektedir. Söz konusu edilen şart, hepsinin Allah'a ve Ahiret Günü'ne iman etmeleri ve iyi işler (ameli salih) yapmalarıdır. Burada bir soru sorulabilir. Ayette sözü edilen yöneliş, Ahiretteki kurtuluş ve Allah'ın Rızası için İslam'ın
31 ıstılah anlamından ödün vermeyi ifade ediyor. Çünkü bu şart yerine getirildikten sonra her grubun, çalışmasında belirgin ve mümeyyiz vasfın muhafaza etmesinde bir sakınca olmayacağını pekiştirmektedir... Bazı müfessirler bu soruya cevap vermek için ayetin şu ayetle neshedildiğini söylemişlerdir: «Kim İslam'dan başka bir din ararsa, o din ondan kabul edilmez ve ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.» (Al-i İmran, 85) Fakat biz bu cevabı değerlendirmeden kabul etmemeliyiz, çünkü ayetin anlamı diğer ayetlerin manasıyla çelişmiyor ki ikinci ayet biricisini neshedebilsin. Zira ikinci ayetteki İslam'ın anlamından İlahi risaletlerin hepsini kapsayan genel anlamdaki İslam kastedildiği açıktır. Nitekim ayetin önündeki ayetlerden hareketle burada İslam ın ıstılah anlamının kastedildiği rahatlıkla söylenebilir. «Allah katında geçerli olan din İslam'dır.»(Al-i İmran, 19) İslam'ı Hz. İbrahim'in dini olarak gösteren ayetler de buna delildir: «Hani Rabbin ona teslim ol, buyurunca O, ben âlemlerin Rabbine teslim oldum dedi. İbrahim bu İlahi buyruğu oğullarına tavsiye etti. Yakub da: Ey oğullarım, Allah sizin için bu dini seçti, mutlaka Müslüman olarak ölünüz dedi.»(bakara, ) «Sizini dininizi de babanız İbrahim'in dini (gibi geniş kapsamlı yaptı, daraltmadı). O, bu Kur'an dan önce (ki kitaplarda) da bu Kur'an'da da size 'Müslümanlar' adını verdi.»(hacc, 78) Yukarıdaki soruya şöyle cevap verilebilir: Ayet-i Kerime, bütün dinlerin esas kabul ettiği ana ilkelere değinmekte ve onları pekiştirmektedir. Dinin teori (düşünce) ve pratik (uygulama) çerçevesinde Allah'ın mükâfatına ve rızasına kavuşmada ana ilkelere değinmektedir. Burada sözü edilen ana ilkeler dinin her alandaki ilkelerinin odağını oluşturmaktadır. Ayette, grupların yalnız kendisinin Ahiret Günü'nde kurtulacağını iddia etmelerinin yanında teori ve pratik olarak akideye kesin biçimde bağlanmamaları yadırganmakta, meseleyi bir akide ve amel işi olarak değil de, sırf isimler ve sloganlar şeklinde ele almak reddedilmektedir. Ayet-i Kerime iç dinamiği olarak şu ayetin kapsamına girer: «Allah'ın vereceği mükâfatı elde etmek, ne sizin ne Kitap Ehlinin kuruntularına göre olmaz. Kim kötülük işlerse cezasını görür...»(nisa, 123) Yukarıdaki Ayet-i Kerime meselenin bir yönünü aydınlatmaktadır. Meselenin her yönünün ele almadığından genel bir ilke kabul edilmesi doğru olmaz. Bu ilkeyi esas aldığımızda, Kur'an'daki pek çok ayetlerin bu ayetin ele aldığı konunun başka yönlerini açılığa kavuşturmalarına, O'nun anlamını tamamlamalarına hiçbir engel olmadığını görürüz. Mesele, kesinlik kazanan belgelerden ve apaçık delillerden sonra Peygamber'e iman etmek Allah'a iman etmenin kapsamına girer. Çünkü Peygamber'e iman etmemek imanın sağlam ilkelerine halel getirir, onları sarsıntıya uğratır. İşte bu açıdan söz konusu ayet diğer ayetlerle uyum ve ahenk içine girmektedir. Diğer
32 grupları eleştiren ve onları akide ve amel yönünden sapık sayan ayetler bu açıdan aynı temayı işlemiş olurlar. Düşünce ve eylem planında Yahudilerin ve Hıristiyanların doğru yoldan ayrılmış olmalarından söz eden ayetler onların bu temel yanlışlıklarından ve sapıklıklarından yola çıkarak onları eleştirirken sözünü ettiğimiz ayetin açılamadığı bazı noktalara ışık tutmaktadır. Şöyle bir yanlışın da akla gelebilir: Peygambere iman, imani anlamı ve akide açısından değeri ve yapısı ile Allah'a iman gibi değildir. Çünkü Allah'a iman, Allah'ı tanıma ve O'na ibadet etme, bizzat akidenin ana ilkelerinden olması nedeniyle kendi başına bir amaçtır. Peygamber'e iman ise böyle değerlendirilemez. Çünkü Peygambere iman, Peygamberin risaletine ve salih amellere ulaşmak için bir vasıtadır. Onun içindir ki, Kur'an-ı Kerim, Peygambere imanı, imana davetin her alanında değil, yalnız bu çerçevede olanlarına dikkat çekmekte, pekiştirmektedir. Bu bakış açısından hareketle, insanın ahirette kurtuluşunda ana ilke olarak Peygambere imana neden dikkat çekilmediğini anlayabiliriz. Burada Allah'a iman ve Amel-i Salih'in kaydedilmesi yeterli görülmüştür. Çünkü bu iki ilke Allah'a ibadet çizgisinden yürümeyi, Peygamberlerin risaletleri ile sabit olan yasalara ve hükümlere bağlı kalmayı zaten ifade etmektedirler. İslam dininin, bütün ilahi siyasetler arasında bir ayrılık, farklılık görmediğini de göz önünde bulundurduğumuzda bu düşünceyi daha geniş kapsamlı anlam imkânını elde ederiz. Çünkü İslam diğer ilahi dinlerle ana ilkelerde çakışmakta, yalnız detaylara ilişkin birtakım farklılıklar göstermektedir. Dolayısıyla bu dinlerden herhangi biriyle uyum sağlamak anlamına gelmektedir. Aynı şekilde bu dinlerin herhangi birinde çizgiden sapmak diğerlerinde de çizgiden sapma anlamına gelmektedir. Böylece anlaşılıyor ki, Allah katında geçerli din İslam'dır" ayetinin de dikkat çektiği gibi, bütün Peygamberlikler bir ilkeden, bir tek kaynaktan gelmiş bulunmaktadırlar. Bütün Risaletlerde geçerli olan değişmez ilke karşısında diğer bütün geçici sıfatlar zayıflamakta, sönük kalmakta ve değerden düşmektedir... «Hani sizden kesin bir söz almış ve Tur Dağı'nı üstünüze çıkararak size verdiğimizi sağlam tutun ve içindekileri hatırlayın ki, takva sahiplerinden olasınız dedik. Bunun arkasından verdiğiniz sözden döndünüz. Eğer Allah'ın, üzerinizdeki fazlı ve merhameti olmasıydı kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olurdunuz. İçinizde cumartesi yasağını çiğneyenleri bilmiş olmalısınız. Onlara aşağılık maymunlara, dönün dedik. Bu cezayı, onu görenlere ve sonradan gelip işitenlere ibret ve takva sahiplerine öğüt yaptık.»(bakara, 63-66) * * * Bu ayetlerde yine İsrailoğullarına dönüş yapılmaktadır. Akidenin imani ve ameli bağlılıklarına, gereklerine karşı pratik hayatlarında takındıkları korkunç tavırları Allah bu vesile ile hatırlatmaktadır. Yüce Allah, Tevrat'ı indirdikten sonra onlardan bir taahhüt, bir söz almıştı. Kendilerine gönderilen vahyin sorumluluğunu üstlenmelerini, ona bağlılıkta ve davet etmede bu mesaja sımsıkı sarılmalarını istemişti. Durum ve şartlar ne olursa olsun, bunu unutmamalarını, sürekli onu hatırlamalarını talep etmişti. Çünkü Allah'ın emirlerine bağlılık, yasaklarından kaçınma imkânı ve alışkanlığını sağlayan takva melekesini elde etmelerinin biricik yolu buydu. Ne var ki, onlar bütün bunlardan sonra yüz çevirmişler ve bu verilen söze bağlı kalmamışlardı. Onların bu tutum ve tavırları hayatları boyunca devam edebilir ve onları hem dünyada hem de ahirette hüsrana sürükleyebilirdi. Fakat Yüce Allah kendi rahmeti, fazileti ve keremiyle onları son anda kurtardı. Dönüş yaptılar. Allah'a tövbe ettiler... Ayrıca Yüce Allah onlara cumartesi konusun da haddi aşan topluluğu da hatırlatmaktadır. Zamanı'nda onların bağlılıklarını imtihan etmek için onları bu şekilde denemişti. Onlar ise bu yasakla oyun oynamaya çalışmışlar, balıkları avlamak için birtakım oyunlara başvurmuşlardı.
33 Cumartesi günü onları bir yerde toplayıp giriş çıkışlarını kapatmışlar, başka bir gün bu kapalı yerlerdeki balıkları avlamaya gelmişlerdi. Böylece emre itaat ettikleri imajını verirken sonuçta emre karşı gelmiş ve onu çiğnemiş oluyorlardı. Onun sonucu olarak Yüce Allah, onları aşağılık maymunlar şekline sokmuştur. Onları çağdaşları bulunan toplumlara örnek olarak göstermiş ve onların bu akıbetlerinden ders ve ibret almalarını, kendilerinden sonra gelecek olar nesillere de bir mesaj olmalarını dilemiştir. Bu olaydan ve benzeri diğer olaylardan ders ve ibret alan muttaki, takva sahipleri için ise birer öğüt vermiştir. İmam Muhammed Bakır ve İmam Cafer Sadık'tan gelen bir hadiste onların şöyle dediği ifade edilmektedir: «Onu görenlere ceza olsun diye» yani o dönemde yaşayan topluluklara ibret olsun diye. «Sonradan gelenlere» yani bizlere bizler için bir öğüt olsun diye. İyaşi, tefsirinde rivayet ediyor ki: İmam Cafer Sadık'a «Allah'ın size verdiğine sımsıkı sarılın»ayetini sordum. Buradaki sarılma; bedenlerin maddi kuvveti midir, yoksa kalplerin kuvveti midir? Dedi ki, «Her ikisiyle beraber.» Bu kuvvetin takati ise kararlılık, ciddiyet ve hiçbir şüpheye yer vermeyen kesin inançtır. Tur'a gelince, Mizan'da belirtildiği gibi Yüce Allah'ın büyük kudretiyle onları korkutmak için başlarını kaldırdığı dağın adıdır. Bu Ayetlerin Kısa bir Değerlendirilişi Bu ayetleri değerlendirirken birkaç önemli nokta dikkatimizi çekmektedir: Birincisi: Herhangi bir Ümmete kitabın gönderiliş Allah tarafından bir sözleşme olarak kabul edilir. Sanki onlar bu kitap ile Allah'a söz vermişlerdir. Yüce Allah onların bu kitaba ve muhtevasına bağlı kalmalarını istemiştir. Nitekim insan başkalarıyla yaptığı kişisel anlaşma ve sözleşmelere de bağlı kalmak zorundadır. Bu sözleşmenin önemi ise sırf herhangi bir durumla ilgili değildir. Hayatın her olayını bütün gelişmelerini kapsamına alır. Çünkü kitap, kendi hükümlerine ve yasalarına göre insanın hem düşüncesini ve hem de hareketlerini, teorisini ve pratiğini düzenler. Bu nedenle kitabın hükümlerinden herhangi birini çiğnemek, yapılan sözleşmeyi çiğnemek anlamına gelir. Burada Allah'a verilen sözden sonra Cumartesi kıssasının hatırlatılmasında da, bir hükmü çiğnemekle, verilen sözün bütünüyle çiğnenmiş olacağına dikkat çekilmiş olabilir. İkincisi: Kitap ile muhatap olan Ümmet, Allah'ın kitap ile kendilerine verdiği hükümlere sımsıkı sarılmalı, şehevi duyguların insanı etkisi altına aldığı kişisel zaaflarına teslim olmamalıdır. Nefsanî duygulardan hareketle kitabın ilkelerine ve hükümlerine bağlılıktan vazgeçmemelidir. İç etkenlere karşı bu tavır ve tutum da direnirken, dış etkenlere karşı da dimdik ayakta durmalıdır. Kitaba bağlılık ona bir takım maddi zararları getirse de, sıkıntılara ve zorluklara katlanmasını gerektirse de, bu konuda direnmelidir. İmanını menfaatlerine zarar gelmesine rağmen korumaya çalışmalıdır. Bu konuda güçlü ve dirayetli olmalıdır. Yüce Allah ile kulları arasında gerçekleşen taahhüt ve sözleşmeye kesin bağlı kalmalıdır. Burada şöyle bir yaklaşıma varabiliriz: Allah tarafından gönderilen vahyin hayatta güç ve kuvvet kazanabilmesi için çalışan insanların bu davanın beşeri alanda en kapsamlı hale gelmesi için daha fazla çaba sarfetmeleri gerekmektedir. Allah'a davet yolunda beşeri gücün oluşmasını sağlamaya çalışmak, ister istemez insanın içinde manevi bir kuvvete neden olur. İnsanların genel havasından etkilenerek kişisel bilinçle çeşitli baskılara karşı koyma azmini oluşturur. Ayrıca mücadele alanında da ona bir güç bahşeder Mü'minler imanlarının gücüyle
34 ayaklanmaya kalktıklarında Allah'ın düşmanlarını bir endişe kaplayacak, Allah'ın dostları olan mustaz'aflar (ezilmişler, mahrum bırakılmışlar) kendileri için bir destek bulacaklardır. Üçüncüsü: İman; insanın zorunlu veya haram olan işleri yüzeysel bir şekilcilikle değil, fikri, ruhi ve ameli boyutları ile derin bir itaat bilinci içinde karşılamasını zorunlu kılar. Düşünceyi şekilcilikle tasmalamaya çalışmak itaate, realiteye dayalı hedefleri açısından, harfi manası ile bakmayı gerektirir, Bu da düşünceyi, düşünce adıyla oyuncak haline sokmaktadır. İşte bu nedenle Yüce Allah onları Cumartesi eylemini, verilen söze aykırı bir hareket saymıştır. Hâlbuki onlar emrin, harfi manasına karşı gelmemişlerdi. Çünkü onlardan istenen, Cumartesi günü avlanmamalarıydı ve onlar bu emre normalde karşı çıkmamışlardı. O'nu aynen uygulamışlardı. Fakat onlar Cumartesi günündeki bu avlanmanın neticesini doğrudan olmayan bir yolla elde etmenin bir yolunu bulmuşlardı. İşte bu ilkeye bağlı olarak onların hem dünya hem ahiret cezası gerçekten katı olmuştur. Çünkü emirlere ve yasaklara bu şekilde yaklaşmak itaatin muhtevasını boşaltır. Hüküm ve hükmü belirleyen ile alay etmek ve onları hafife almak anlamına gelir. Böyle bir yaklaşım, mükellefe (yükümlüye) yasanın hedeflerini saptırabileceği imajının verir. Bu durum ise yasayı belirleyen otoritenin, kanuna muhalefet halinde bile yükümlüye ceza uygulamayacağı görüşüne neden olur. İsrailoğulları ve İnek Kesme Kıssası «Hani Musa, kavmine: "Allah'a size bir sığır kemeyi emrediyor" dedi de kavmi kendisine: "Bizimle alay mı ediyorsun" deyince, O da onlara "cahillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım" dedi.» «Onlar: "Rabbine dua et de bize o sığırın nasıl olduğunu açıklasın" dediler. Musa da "Rabbim, o sığır ne yaşlı ve ne de körpe olup bu ikisi arasında orta yaşlıdır diyor. Haydi, emredileni yapın" dedi. «Onlar: ''Rabbine dua et de bize o sığırın rengini bildirsin" dediler. Musa da "Rabbim, o sığırı görenlerin gözüne hoş gelecek parlak sarı renktedir, diyor" dedi.» «Onlar: "Rabbine dua et de sığırı bize iyice tanımlasın. Biz sığırları birbirinden ayırt edemez olduk, Allah dilerse bu karışıklığın içinden çıkarız" dediler.» «Musa: "Rabbim o, boyunduruğa koşulup toprak sürmemiş, toprak sulamada kullanılmamış, özürsüz ve alacasız bir sığırdır, diyor" dedi. Bunun üzerine onlar: "İşte şimdi hakkı ile anlattın, diyerek" tanımlanan sığırı kestiler, neredeyse bunu yapamayacaklardı.» «Hani bir adam öldürmüştünüz de bu suçu bir birinize atmaya kalkmıştınız. Oysa Allah gözlediğinizi ortaya çıkaracaktı.» «Bu amaçla "kesilen sığırın bir parçasını o öldürülen adamın cesedine değdirin" dedik. İşte Allah böylece ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye size ayetlerini gösterir»(bakara, 67-73) Bu ayetlerde İsrailoğullarının kıssaları içinde önemli yeri olan bir olaydan söz edilmektedir. Bu kıssa bir taraftan icaz yönü ile önemli bir yer tutmaktadır. Zaten kıssa, katili belli olmayan bir cinayet sonucunda Allah'ın ölüyü diriltmesi çerçevesinde gelişmiştir. Ayrıca İsrailoğulları toplumunu iç yüzü ile birlikte tanımamıza yardımcı olmuştur. Hz. Musa'nın onlara verdiği emirleri nasıl karşıladıklarını görmemize ışık tutmaktadır. Buradan onların meseleyi basit, çözülecek açıdan değil de, kördüğüm haline gelene açıdan yanaşan kavgacı, gürültücü ve bozguncu bir karaktere sahip olduklarını görebiliyoruz. Onların bu karaktere sahip olduklarını görebiliyoruz. Onların bu karakteri ise Peygamberin fikir ve eylem, teori ve
35 pratik alanındaki önderlik görevini zorlaştırdığını öğreniyoruz. Çünkü her liderlik bir değildir. Kendilerine verilen emri detaylara ilişkin anlamsız sorularla karşılamayan, emir sığasının kapsamına girmeyen meseleleri bu sırada gündeme getirmeden uygulamaya kalkan bir kitleyi idare etmek ve onlara liderlik yapmak başkadır, çoğunluğu verilen emrin küçük-büyük her tarafını araştıran, sorumluluklarının kapsamına girmese de onları irdeleyen bir kitleye liderlik yapmak daha başkadır. İkinci tür bir tutum, hareketi engeller. En zor durumlarda, en karmaşık konularda hezimete uğramasına neden olur. Özellikle eğer, hemen kesin bir tavır isteniyorsa, acil bir hareket gerekiyorsa böyle kılı kırk yarmaya benzer irdeleyici bir tavır, hezimetin başlıca nedenidir. Hz. Musa ile kavmi arasında geçen diyalog üzerinde biraz durmamız gerekiyor ki, olayın rasyonel birtakım özelliklerini ortaya çıkarabilelim. Burada Hz. Musa, Allah'ın adı ile onları inek kesmelerini istemektedir. Onlar tartışma konusu ile ilgisini anlayamadıkları ve böyle anlamak istedikleri için Hz. Musa'nın bu isteğini hayretle karşılamaktadırlar. Bunu Hz. Musa'nın kendileriyle alay etmesi, hafife alması şeklinde anlamaktadırlar. Böylece Peygamberlik makamını ve Peygamberin şahsiyetini manevi boyutları ile tanımadıklarını ortaya koymaktadırlar. Onlara Peygamberin bu manevi şahsiyetiyle Allah'ın adını kullanarak onlarla alay edemeyeceğini, eğlenemeyeceğini böyle bir hareketin, bu makamda Allah'ın adını kötüye kullanma, O'nun adına yalan söyleme anlamına geleceğini anlamamazlıktan gelmektedirler. Bir Peygamberin hiçbir temele dayanmadan Allah, size şöyle yapmanızı emrediyor» diyemeyeceğini kavramaya yanaşmamaktadırlar.... Hz. Musa'nın cevabı bu kötü niyetli yaklaşıma denk düşecek ve ders olacak nitelikte gelmektedir. Acı gerçekleri dile getirmektedir. Hz. Musa böyle bir iş yapmaktan, cahillerden olmaktan Allah'a sığınmaktadır. Onların yanlış anlayışlarına göre hareket etmek, böyle bir tavır takınmak Hz. Musa'yı nasıl yapacağı ve ne söyleyeceğini bilmeyen bir cahil konumuna sokar. Peygamberliğin konumun, makamını ve hareket mantığını anlayamayan biri düzeyine indirir....bundan sonra onlar tekrar önceki gürültülü, kargaşalı ve bozguncu tutumlarına dönüyorlar. Bu kez O'nu, bilinmeyen, açık olmayan bir emir vermekle suçlamaya çalışıyorlar. İneğin ne olduğunu soruşturma rollerine giriyorlar. Hâlbuki onlar, inek sözcüğü ne anlama geliyorsa bu sözcüğün gereğini yapabilirlerdi. Şimdi mesele başka bir tarafa yöneliyor. Sanki onları cezalandırıyor, meydan okuyuşa meydan okuyuşla cevap veriyor. Şimdi aslında birinci emirde yer almayan birtakım sınırlandırmalar getirilerek emrin kapsamı daraltılıyor ve iş daha da zorlaşıyor... Bu inek ne çok yaşlı, ne de küçük denecek kadar gençtir. Bu iki yaş arasında orta bir yaştadır. Gücünün, kuvvetinin en fazla olduğu yaştadır. Yani mesele açıktır. Yeni bir soru sormaya gerek yoktur. Onlar kendilerine açıklandığı kadarıyla yetinebilirler. Detaylara yer verilmediğine göre onlardan sorumlu olmaları söz konusu değildir. Yüce Allah'ın değinmediği şeyleri onların da irdelememeleri en ideal olanıdır. Çünkü Yüce Allah, kullarını ancak açıkladığı şeylerden sorumlu tutar. Açıklama yapılmadan, bildiri sunulmadan kimsenin cezalandırılması söz konusu değildir. Ne var ki onlar bununla yetinmediler. İneğin özellikleri ile ilgili akıllarına ne geldiyse sormaya ve meseleyi habire irdelemeye çalıştılar... Cevap da yine onların bu tavırlarına uygun düşecek şekilde geldi. Bu anlamsız soruların cezası olarak yükümlülüğün sınırını ve alanını daha da daralttı. «O inek, Rabbinizin bildirdiğine göre, görenlere hoş gelecek»
36 ...Fakat onlar yine de soru sormaya döndüler. O ineği nasıl elde edeceklerini bilemiyorlardı. Çünkü ineklerin hepsi birbirine benziyordu. Dolayısıyla sıfatları belirlenen kesilmesi gereken ineği elde etmeye güçleri yetmiyordu. Normalde onu rahat seçebilecekleri sıfatlarının verilmesini istediler. Burada onlar nihayet bu konuda fazla ileri gittiklerinin bilincine vardılar. Bu gereksiz ve Peygamberlerine karşı takındıkları uygunsuz tavırda ısrar etmekle doğru olan çizgiden saptıklarını hissettiler. Bu halleriyle ayrıca sorumluluk duygularını da yitirmiş gibi bir konuma düştüklerini anladılar. Ve Peygamberlerine işin sonunda doğru yola gireceklerine ve bunun gereğini yapacaklarına söz verdiler. «Allah dilerse bu karışıklığın içinden çıkarız, dediler» Şimdi gelen cevap bir kat daha sınırlı ve dar kapsamlıydı: «O, boyunduruğa koşulup toprak sürmemiş» yani, yeri sürmek için çifte sulama işlerinde kullanılmamıştır. «Toprak sulamada kullanılmamıştır.» Ekinleri sulamak için sulama işlerinde kullanılmamıştır. «Özürsüz ve alacasız bir inektir.» Yani cildinin rengine leke düşürecek aykırı bir renk yoktur... Şimdi onlar meseleyi daha fazla irdelemek için yeni bir soru bulamadılar. Çaresiz olarak onu kesmek zorunda kaldılar. Çünkü ineği kesmemeleri (sözlerini tutmamaları) için ellerinde tutunacak hiçbir dalları kalmadı.. «Neredeyse bu emri yapmayacaklardı.» Çünkü onlar içlerinde itaat ve bağlılık duygusunu yaşamıyorlardı. Onların bu tutarsız tavırlarından hareketli iki önemli şeye dikkat çekebiliriz: Birincisi: Onlar, emri yerine getirmemek ve ona bağlılık göstermemek için kendilerini temize çıkaracak bir delil, bir kulp, bir bahane arıyorlardı. Taktik olarak da Peygamberin önüne detaylara ilişkin sorularla çıkmayı, konuyu tartışmaya dayalı münakaşa çerçevesinde ele almayı seçiyorlardı. Böylece konunun ruhaniyetini ve diriliğini yok etmeyi, ciddiyetini zedelemeyi amaçlıyorlardı. Onlar kendi hesaplarına göre Peygamberin böyle bir tavır karşısında bu işten vazgeçeceğini, bu atmosferin Peygamberin psikolojik hali üzerinde bırakacağı etkiyle bu emri iptal edeceğini düşünüyorlardı. İkincisi: Hareket önderleri fertlere yönelik normal yükümlülüklerde ve sorumluluklarda bundan pratik bir ders almalıdırlar. Çalışma hareketi içinde genel bir yeri olan ve pratik çalışmayla ilgili görevlendirmelerde bu tür şeylerle karşılaştıklarında onlara karşı pratik bir ders olarak yumuşak, sakin, eğitici bir yol ve yönetim izlemelidirler. Eğer burada yükümlülük ve sorumluluk sınırları belli Şer'i bir hükümden kaynaklanmıyorsa onlara karşı esnek davranmalıdırlar. Aynı şekilde bu tür yükümlülüklerde görevlendirilen elemanlar da yükümlülüğü olduğu gibi kabul etmeli, anlamsız, değersiz ve ciddiyetsiz sorularla görevi, başlarından savmaya kalkmamalıdırlar. Zira bu tür sorular onları ileride hesapta olmayan ağır yükümlülüklerin ve sorumlulukların altına sokabilir... İşte Peygamberimiz Hz. Muhammed (saa) dan gelen bir Hadis-i Şeriften anlaşılan da budur. Rivayete göre Resülullah bir ara ashabına bir konuşma yapmış ve şöyle demişti: «Yüce Allah Haccı farz kıldı.»
37 Bu arada Ukkaşe, bir rivayete göre de Suraka b. Malik ayağa kalkmış ve «Ey Allah 'ın Resulü her senede bir kere mi?» diye sormuştur. Peygamber ondan yüz çevirmiş ve şöyle ilave etmiştir. «Yazıklar olsun sana, benim evet demeyeceğimden emin misin? Allah'a yemin ederim ki eğer evet deseydim vacip olurdu. Eğer vacip olsaydı ona gücünüz yetmezdi. Eğer siz onu bıraksaydınız küfre düşerdiniz. Size açıklamadığımı bana sorarak açıklamayın. Sizden önceki Ümmetleri ancak çok soru sormaları ve Peygamberleriyle çelişkiye düşmeleri helak etmiştir. Size bir şeyi emrettiğimde gücünüz yettiği kadar onu yapmaya çalışın. Bir şeyi yasakladığımda ise ondan sakının.» ONALTINCI DERS BAKARA SURESİ AYETLER İSRAİLOĞULLARI DONUKLAŞMA, TAHRİF VE NİFAK AŞAMASINDA Rahman ve Rahim olan Allah 'ın Adıyla «Bütün bu olaylardan sonra kalpleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibi, hatta taştan bile daha katıdırlar. Çünkü öyle taşlar var ki, içlerinden ırmaklar akar. Yine öyle taşlar vardır ki, çatlarlar da bağırlarından su fışkırır. Yine öyle taşlar var ki, Allah korkusu ile dağlardan yuvarlanıp aşağı inerler. Allah, yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.»(bakara, 74) Bu ayette, İsrailoğulları tarihinin yeni bir aşamasından söz edilmektedir. Fakat burada söz konusu edilen aşama öncekilerinden çok farklıdır. Bundan önceki aşamalarda İsrailoğullarının geçici karşı koyuşlarından, direnişlerinden söz ediliyordu. Orada bir süre direndikten sonra tövbeye, dönüş yapmaya ve itaate yöneliyorlardı. Kargaşacı ve bozguncu karakterlerini sergiliyorlar, bir süre bunun etkisinde kaldıktan sonra yatışıyorlar, yumuşuyor ve doğru yola geliyorlardı. Fakat bu yeni aşamada İsrailoğulları artık donuklaşma noktasına gelmiş bulunmaktadırlar. Akılları ve ruhları tamamen donmuştur artık. Akılları ve ruhları herhangi İlahi bir vahiy ile insani bir düşünceyle, ruhani bir bilinçle açılmayacak derecede kesin kapanmıştır. Artık gerçeğin, hakikatin yeri yoktur oralarda. Çünkü kapıların hepsi batılın üzerine kapatılmıştır. Orada rahmet de yoktur. Çünkü ufukların tamamı kir, düşmanlık, bencillik ve öfkeyle dolup taşmış, kendisinden başka herhangi bir gücün varlığını kabul
38 edemez olmuştur. Artık onların şehevi arzularında ve ihtiraslarında düşünceye, muhakemeye, duygulara ve vicdana yer yoktur. Kur'an-ı Kerim'in üslubu onların şahsiyetlerini kuşatan katılığı tasvir ederken öyle yüce ve üstün bir ifade kullanıyor ki onların bu katılığını ifade etmek için örnek gösterilebilecek doğru dürüst bir taş bile bulunmadığını söylüyor. Önce konuya bu benzetme açısından bakılmış ve onların konumları gözler önüne serilmiştir. Çünkü benzetme sanatında, benzetme yönünün benzetenden çok benzetilende bulunması gerektiği açıktır. Nitekim «Zeyd, aslan gibidir» dediğimizde benzetme yönünü oluşturan «cesaret», Zeyd'den çok aslanda bulunmaktadır. Yani bu benzetme ile Zeyd'in cesareti daha açık bir şekilde ortaya konmuş ve açıklanmış olur. Bunlara gelince onların kalpleri taştan daha katıdır. Zira öyle taşlar vardır ki, çok değerli ürünler verir, nehirlerin kendisinden fışkırması için yarılıverir. Yeryüzüne bolluk ve bereketin yayılmasına neden olur. Yine öyle taşlar var ki, bir ırmak meydana getirecek kadar olmasa da etrafını, çevresini sulayacak küçük kaynakların ondan fışkırdığını görmek mümkündür. Aynı şekilde Allah'ın korkusundan yuvarlanıp gelen taşlar da vardır... Böylece bu taşların doğal etkenlerin tesiriyle düşüşleri ve hareketleri tasvir ediliyor. Evrenin koca sistemi içinde taşların da Allah'ın yüce iradesine boyun eğdikleri dile getiriliyor. Yer ve göğün itaatinden bütün ile diğer canlı ve cansız varlıkların secdelerinden ve tesbihlerinden söz eden ifadeler de bunu gibidir... İşte yaratılışları icabı olarak sert bir halde duran ve tüm boyutları ve şekilleriyle katılıklarını sürdüren taşların hikâyesi budur... Fakat İsrailoğullarının durumları böyle değil. Onların kalpleri rahmet ve berekete, ürün vermeye ve verimli olmaya elverişli ve açık değildir. Onları haksız yere Peygamberleri katlediyorlar, öldürüyorlar, malları, bilgileri ve kuvvetleri ile mustaz'aflara (ezilmiş, mahrum bırakılmış kitlelere) karşı büyüklük taslıyorlar, cimrilik yapıyorlar, ruhi ve manevi yönden erdemli, bilinçli basiretli, bir hayata yanaşmıyorlar. Kalpleri, ruhları ve akılları ile erdemli insanların teslim oluşları gibi, Yüce Allah'a teslim olmuyorlar. Herhalde bu aşama onların Peygamberlerini yalanlamaları, onlara zulmetmeleri ve öldürmeleri aşamasıdır. Dini tarihlerinin çehresini değiştirip mustaz'afları, din adına sömürmeye başladıkları aşamadır, Kur'an-ı Kerim onların bu tarihi aşamalarından da ileride söz edecektir. Tarihin Bugüne Göre Değerlendirilmesi İsrailoğullarının siyah ve kırmızı toz kaplamış katı, acımasız tablosundan hareketle diyebiliriz ki: Biz bugünkü pratiğimizi değerlendirirken bu canlı tabloları ve örnekleri asrımızın realitelerine uygulamaya çalışmalıyız. Mü'minlerin ve insanların hayatlarını doğru yola uygun bir biçimde düzenlemek isteyen, bu yola davet eden ıslahatçıların, hak adalet ve özgürlük isteyen kitlelerin, toplumların ulusların karşısında yer alan, onlara işkenceler yapan, zulmeden kendilerine karşı sürgün, hapis, işkence ve ölümün her çeşidine başvurmakta bir sakınca görmeyen tipleri iyi tanımaya çalışmalıyız. Mü'minlere ve ıslahatçılara karşı çıkış nedenleri de sırf imtiyazlarından, ihtiraslarından, ıslahatçı ve inkılâpçı çağrıları kendi lehlerine kullanamama endişesinden kaynaklanan çevreleri iyi tespit etmeliyiz. Bu konuda idarenin kilit noktalarını ellerinde bulunduran tağuti (zalim, adaletsiz bozguncu) iktidar grupları, toplumda zenginlik kaynaklarını ellerinde bulunduran ve bu servetten zayıf ve mahrum sınıfların yararlanmasını engel olan kesimleri ve nüfuz ve silah gücünü ellerinde bulunduran sapık ve kâfir toplulukları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bunların her birinin fonksiyonu ayrı olsa da temelde aynı mantaliteye dayandıklarından kuşku yoktur. Onların bütün şekilleri ve grupları ile ortaya koydukları uygulama Kur'an'ın takdim ettiği İsrailoğulları örneğine benzemektedir.
39 Buna bağlı olarak biz Kur'an'ın bize açıkladığı Yahudi tarihini sırf zamanı geçmiş tarihin bir kesiti olarak ele almamak zorundayız. Tarihin bu kesitinde gerçekleşen o olaylar her yerde ve her zaman karşımıza çıkabilecek acımasız insan tipinin canlı bir örneğini oluşturmaktadır. Tarihin bu tablosunu insanların zihnine ve bilincine yerleştirmenin yolu ise, Kur'an'ın kendisinden söz ettiği kesitte İsrailoğullarının karakterlerini güzel bir şekilde tespit etmek, bu insanların kişiliklerinde ki etkili rol oynayan kişisel ve uygulamada görülen özelliklerini iyice incelemektir. Sonra bu karakter ve özellikleri onların çağdaş örneklerin de aramak ve aralarında bir benzerlik kurmaktır. Onların tabiatlarını, özelliklerini ve uygulamalarını, hareketlerini öncekilerin ki ile karşılaştırmaktır. Böylece Kur'an'ın çizmek istediği tablo daha geniş çizgilerle, daha genel boyutlarla ortaya çıkar. Dar ve özel bir çerçeve de kalmaz. Kur'an'ın bu örneklerini bu şekilde değerlendirmediğimiz ve genelleştirmediğimiz pek çok kimsenin düştüğü hatalara, yanlışlara düşeriz. Bu tür insanlar Kur'an tarafından tarihi örneklerin olumsuz mantık ve hareketlerinden dolayı fena şekilde eleştirirken aynı mantık ve hareketlere sahip olan bu günkü takipçilerini kutlayabilmektedirler. Hâlbuki daha geniş çerçeveden bakıldığında tebrik edilen bu çağdaş izleyicilerin aslında öncekilerin aynısı olduklarını görmek hiçte zor değildir. Olaya tarihsel bir olay olarak bakıp, olayın asıl nedenleri, sebeplerini ve sonuçlarını sağlıklı biçimde tespit edemediğimizden özden uzaklaşıyor, kalıplara, maskelere takılıyoruz. Onunla beraber ve onun karşısında yer almamızı gerektiren temel bilinci unutuyoruz. Sadece o tarihin şahıslarına takılıp kalıyoruz... İşte Kur'an kıssalarının bizde harekete geçirici fonksiyonu budur. Böyle bir fonksiyon, ayetin zaman üstü bir hareketin motoru olmasını sağladığı gibi, onun canlı bir biçimde, geniş boyutlarda her yerde ve her zaman hayır, rahmet ve bereket kaynağı olmasını garanti eder. Tahrif Aşaması «Şimdi siz onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlar arasında öyle bir grup var ki, Allah'ın kelamını işitirler ve anlamına akılları yattıktan sonra onu bile bile değiştirirlerdi»(bakara 75) Bu ayet, Peygamberimizin ve onunla birlikte olan Mü'minlerin, Yahudileri İslam'a davet ederken karşılaştıkları problemleri çözmeye yönelik Kur'an'ın bir direktifidir. Peygamberimiz ve onunla birlikte olan Mü'minler, İslam çağrısının çağdaşı bulunan Yahudilerin iman etmeleri için düşünce ve duygulara hitap etmenin bütün yollarını kullanarak, onların İslam'a kazandırılmaları için çalışıyorlardı. Çünkü onlar Yahudilerin birtakım sözlerinde ve genel tavırlarında imana gelmenin bazı işaretlerini görüyorlardı. Bu nedenle onların İslam'a girmeleri için ellerinden gelen çabayı gösteriyorlardı. Çünkü Yahudiler Medine'de hem maddi ve hem de manevi yönden büyük bir gücün temsilcileriydi. Onların İslam'a girmeleri İslam'ın kısa zamanda güçlenmesine ve büyük adımlarla geniş sahalara yayılmasına neden olabilirdi. Müslümanların büyük bir umut ile bu tarafa yönelmeleri İslami çalışmaların seyri üzerinde etkili, önemli tehlikelerin doğmasına neden oldu. Zira onlara yöneltilen düşünce ve eylem planındaki çabaların çoğu boşuna heba olup gidiyordu. Bu çabalar daha yararlı olabilecek başka alanlara kaydırılabilir ve İslam bundan daha fazla yararlanabilirdi. Zira realite gösteriyor ki onların gerçekten iman etmeleri söz konusu değilken hesapta olmayan başka insanların iman etmeleri mümkündür. Müslümanların tek taraflı olarak bir kesime yönelmeleri onları ruhsal yönden zayıflatır. Onlara karşı gereken tedbiri elden kaçırmalarına neden olur. Hâlbuki bazı Yahudilerin İslam'a girmeleri halinde bile bu denetim ruhunu yitirmemek gerekmektedir. Onlar iman sıfatının kendilerine sağladığı avantajlardan hareketle
40 İslam'ı içten yıkmaya kalkabilir. Bu sıfatla elde ettikleri özgürlük ortamından yararlanarak kendi emellerini gerçekleştirmeye çalışabilirler. Ayrıca onların gerçek tavırlarını ve konumlarını iyi tespit etmeden hareket etmek, İslami hareketin pratik seyrini yavaşlatabilirdi. Onların İslam ve Müslümanları yok etmek için gizliden tezgâhladıkları plan ve oyunlara karşı gereken önlemlerin alınmamasına vesile olurdu. Bu yaklaşımın ışığında anlıyoruz ki tarihi gerçekleri tespit ettikten sonra bugünkü realiteleri de tespit etmek İslam çağrısını ve İslam toplumunu zayıflatma ve saptırma tehlikesine karşı korumak için zorunludur. Bu bilinci iki maddede özetleyebiliriz: 1- Herhangi bir kimsenin bir düşünceyi kabul edebilmesi için değişmez bir şart bulunmaktadır. Bu da o kişinin söz konusu düşünceyi kabul etmeye veya ona inanmaya psikolojik açıdan hazır olmasıdır. Böyle bir hazırlık, kişinin bilinmeyen konu karşısında normal bir zihniyet ve tereddütlü ruhi bir tavır ile yönelmesini gerekli kılar. Ancak bu hal ile insan, değişik açıdan diyalog eylemine girebilir. Bazı şeyleri kabul, bazılarını reddedebilir... Bu söz konusu edilen Yahudiler ise her yeni şeye karşı düşüncelerinin tüm kapılarını kapatmışlardır. Çünkü onlar gerçeğe, hakikate, düşünce planında ulaşmak, pratikte ona bağlanmak amacıyla araştıran iman ruhu ile yanaşmamaktadırlar. Tam tersine tüccar kafasıyla hareket ediyorlar. Tercihlerinde maddi kazanç hesapları yapıyorlar. Bu fırsatı kaçırdıklarında tekrar, amaçlarını gerçekleştirmek için, saptırmaya, tahrif yoluna başvuruyorlar. Onlar bu gerçeği ve Allah'ın ayetlerini Tevrat'ta görüp bildikleri halde, bu vesile ile hakikati apaçık görmelerine rağmen herhangi bir kazanç veya kişisel bir çıkar elde etmediklerini gördüklerinde, bu işten karlı çıkmalarının söz konusu olmadığını anladıklarında gerçeği tahrife kalkışmışlardır... Bu durumda onlar boğazlarına kadar sapıklık içine gömülmüşken ilahi mesaja kulak vermeleri, düşünüp değerlendirmeye çalışmaları ve doğru yolu seçmeleri beklenemez. Bu yol onlara kapalıdır... Kaypaklığa dayalı nifak aşaması «Onlar Mü'minlerle karşılaştıklarında 'inandık' derler. Fakat birbirleri ile baş başa kaldıkları zaman 'Rabbiniz katında aleyhinize delil olarak kullansınlar diye mi Allah'ın size açıkladıklarını onlara anlatıyorsunuz? Bunun yanlış olduğuna aklınız ermiyor mu?' derler.»(bakara, 76) «Acaba onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların gizli tuttukları ve açığa vurdukları her şeyi bilir.»(bakara, 77) 2- Bazen Yahudilerden bir kesim, kişisel kazanç elde etmek veya İslam ve Müslümanlara karşı yıkıcı bir plan uygulamak için formalite icabı imana girebilir. Aynı hedefe varmak ve söz konusu amacı gerçekleştirmek için Müslümanlara açılabilir, onlarla uzun diyaloglar sürdürerek Tevrat'tan Peygamberimizin gerçek Peygamber olduğunu gösteren bir takım delilleri ve belgeleri açıklayabilir. Böylece samimi bir Müslüman olduğu imajını verebilir... Sonra diğer arkadaşlarıyla baş başa geldiğinde Müslümanlarla neler konuştuğunu, kendisinin onlara ve onların kendisine neler söylediğini bir birdostlarına anlatır. Gerçekleştirilmesi istenen plan doğrultusunda bu diyalogu değerlendirir. Burada Müslümanlarla diyalog içine giren kesim, diğerleri tarafından Müslümanlarla uzun boylu ilişki içinde bulunmalarından Tevrat'ın hükümlerini Müslümanlara deşifre ettiklerinden dolayı eleştirirler. Çünkü böyle bir açıklama kıyamet gününde onları Allah'a karşı mahcup düşürecek ve Müslümanların sağlam bir temele dayandığını ortaya koyacaktır. İslam'ın gerçek olduğunu kabul etmeleri Müslümanların lehine bir delil olacaktır. Hikmet ve akla aykırı da olsa onlar bu tavırda direnirler. Fakat Cenabı Allah onların bu basit düşüncelerini ve zayıf yaklaşımlarını eleştirir. Kıyamet gününde böyle bir delille karşılaşmak istememelerini mantıksızlık olarak
41 değerlendirir. Çünkü onlar eğer Allah'a inanıyorlarsa bu imanları onlarının Allah'ın gizli açık her şeyi bildiği, gördüğü bilincine götürmesi gerekir. Dolayısıyla kendi aleyhlerine bir belgenin var olması onların bu gerçeği kabul edip etmemesine bağlı değildir. Onların bu hakikati itiraf etmelerine ihtiyaç yoktur. Çünkü onlar her şeyleri ile ortadadırlar. «Onların içinde bir de ümmiler (okuma yazma bilmeyenler) vardır ki, bunlar kitabı bilmezler. Bütün bildikleri asılsız kuruntulardır. Onlar sırf zanlara (saplantılara) kapılmışlardır.»(bakara, 78) Bu ayette İslam çağrısının çağdaşı olan ehl-i kitabın bazı kesimlerinden söz edilmektedir. Onların bir kısmı "ümmidir", ilimden hiçbir haberleri ve bilgileri yoktur. Kitaptan hiç haberleri yoktur. Ondan bilgi elde etmeye güçleri yetmez. Onların bütün güçleri arzulardan, temennilerden ibarettir. Hem dünyada, hem ahirette kendilerinin diğer insanlardan üstün olduklarının bilincinde olmalarıdır. Onlar, Allah'ın seçkin ulusu olduklarını düşünmektedirler. Fakat bu bilgileri hiç de kesin bir delile dayanmamaktadır. Bu konuda bütün dayanakları zandan ibarettir ve zan ise insanı gerçeğe, hakikate ulaştırma açısından hiçbir işe yaramaz. «Kendi elleri ile kitabı yazdıktan sonra, karşılığında az bir paha elde etmek amacı ile -bu Allah katından geldi- diyenlerin vay haline! Ellerinin yazdığından ötürü vay başlarına geleceklere! (yine) kazandıkları paradan ötürü vay başlarına geleceklere.»(bakara, 79) Bunlar, dini meslek haline getirenlerdir. Ayetlerini ve kavramlarını, hükümlerini, ilkelerini tahrif ederek dini satanlardır. Dinin ticaretini yapanlardır. Bunlar Tevrat'ın gerçek mahiyetini bilgisiz, habersiz, cahil kitlelere kendilerinin düzdükleri yalanlar ve saçma tahrifatı sunmakta sonra da onları Allah'a izafe ederek şehevi duygularını, arzu ve isteklerini, amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Onlar suç ve günah sayılan işleri yaptıklarından ve haram olan malları zimmetlerine geçirdiklerinden Allah'ın ilkelerini tahrif ettiklerinden Allah onları lanete ve cezaya çarptıracaktır. «Sayılı günlerden başka katiyen bize azab dokunmayacak dediler. Deki: Allah'tan bu konuda söz mü aldınız ki Allah sözünden caymaz. Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?»(bakara, 80) Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar suç işlerlerse işlesinler asla Cehennemde ebedi kalmayacaklarına inanıyorlar veya öyle sanıyorlar. Bunu, diğer insanlara karşı kendilerine verilmiş bir imtiyaz olarak kabul ediyorlar. Kendilerine bu kuralın istinası sayıyorlar. Ne var ki, yüce Allah onlara çetin bir konuda, çetin bir soru yöneltiyor: Onlar nereden bu düşünceye varmışlardır? Nasıl böyle bir güvene, gönül huzuruna, rahata kavuşmuşlardır? Onlarla Allah arasında bir taahhüt, bir sözleşme mi vardır? Eğer Allah'tan böyle bir söz almışlarsa rahat olabilirler, çünkü Allah sözünden dönmez. Yoksa onlar Allah'a yalan söz mü izafe ediyorlar? Allah adına bilmedikleri şeyleri mi O'na yakıştırıyorlar? İşte Kur'an'ın onlar hakkında insanların zihinlerine, beyinlerine, bilinçlerine yerleştirmek istediği de budur. Ayetin genel havası bunun böyle olduğunu gösterdiği gibi, sorunun hayret ifade edecek biçimde ve olumsuz kip ile verilmesi de buna delil olmaktadır. «Hayır, öyle bir şey yok, kim kötülük işler de günahı tarafından kuşatılırsa onlar ebedi olarak kalmak üzere Cehennemliktirler. İman edip iyi amel işleyenler de orada ebedi olarak kalmak üzere Cennetliktirler» (Bakara,81-82)
42 Bu iki ayette Kur'an-ı Kerim Cennette veya Cehennemde sonsuza dek kalmanın ilkesini açıklamaktadır. Burada herhangi bir şahıs veya ulusun kayırılmasından, imtiyaz sahibi kılınmasından ya da zannedildiği gibi istisna edilmesinden söz edilemez. Ahirette, bugün dünyada var olan insan sınıfları, farklı tabakalar ve kesimler olmayacaktır. Çünkü dünya hayatında sınıfların, kesimlerin oluşması bir kısım insanların maddi veya manevi imtiyazlara sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. İnsanlar bu imtiyazları ile diğerlerinden farklı bir konuma gelmekte ve diğer insanlardan daha üstün bir değer kazanmaktadırlar. Ahirette ise hepsi Allah'ın huzurunda eşit düzeydedirler. Kişisel yapıları açısından birinin diğerinden Allah ile daha fazla bir ilgisi, bir bağı söz konusu değildir. Çünkü onların hepsi Allah'ın kullarıdırlar. Sıfat yönünden de herhangi bir yakınlıkları bulunamaz. Çünkü bu, Allah'ın onlara bir bağışıdır. Öyleyse orada amelin dışında herhangi bir şeyin fonksiyonundan söz edilemez. İlk ve son değer kişinin kendi amelidir. İnsanın Allah katındaki değerini yükseltecek de odur. Bu nedenle Cennet ve Cehennem meselesi insanın sürekli mükâfat içinde kalması veya cezalandırılması onun ameline bağlıdır, Sonsuz olarak cehennemde kalanlar ise, ruhi, manevi, fikri ve ameli açıdan kökten hataya düşenlerdir. Yani bu hata onları her yönden çepeçevre kuşatmıştır. İnsanın bir anlık gafleti ve dikkatsizliği sonunda ortaya çıkan geçici bir hal değildir. Onlar önce inanıyorlar sonra d8; inandıklarını düşünce, bilinç ve eylem olarak gerçekleştiriyor ve yaşıyorlar. Gerçeğe karşı apaçık bilgilerine rağmen karşı koyanlar ve hakkı çiğneme cinayetini işleyenlerde onlardır. Hakkı net bir şekilde görmelerine rağmen ondan uzaklaşmakta ve karşı durmakta ısrar edenler, onun özünden uzak bir şekilde sözlerinin tüccarlığını yapanlar, ayrıca ayetlerini tahrif edenler de kendileridir. Bunlar açık bir psikolojik hal ile Allah'a inanmaya yönelmeyenler, O'nun ismi karşısında ürpermeyenler ve ayetlerine boyun eğmeyenlerdir. Emirlerine ve yasaklarına karşı teslimiyetle hareket etmeyenlerdir. Allah'ın ayetleri emirleri ve yasaklarına karşı geçici bir düşünceye, asılsız bir kuruntuya karşı takındıkları tavrı takınanlar ve onlar üzerinde kısa süre de olsa durmayanlardır. İşte yeryüzünde bozgunculuk yapan, fesat çıkaran, haksızlık ederek işler çeviren, Allah'ın otoritesini ve egemenliğini elinden almaya çalışan zalimlerin ta kendileridir. Onlar kendi güç ve makamlarına dayanarak kişisel büyüklüğe, böbürlenmeye kapılan, Allah'ın dışında kendilerini bir takım küçük ilahlar konumunda görenlerdir. Veya kendi elleriyle taştan, tahtadan yapmış oldukları veya başka madenlerden yaptıkları putları Allah'a ortak koşanlardır. Veya itaatleri ve boyun eğip bağlanışlarıyla yarattıkları etten ve kandan oluşan putları, yani zalim idarecileri, müstekbirleri Allah'a ortak koşanlardır. İnsanlar bu azgın, zalim ve kendini beğenmiş idarecilere itaat etmekle onlara ilahlık ve efendilik makamını yakıştırmış olmaktadırlar. Eğer, insanların onlara itaat etmeleri olmasa bunların adları dahi anılmaz. İşte bu tür günahlar insanı temel çizgiden saptırır, ana hedefinden uzaklaştırır. Ebedi Cehennemlik yapar. İşte bu tür insanların sıfatlarıyla, günahı hiçbir şekilde terk etmeyen, bütün güçleri, kararlılıkları ve bağlılıkları ile onları işlemeye devam eden şu Yahudilerin sıfatları aynıdır. Tavırları her yönden benzerlik gösterir. Peygamberlere karşı çıkmaları, onları haksız yere öldürmeleri, Allah'ın sözlerini değiştirmeleri, yalanları ve asılsız şeyleri ticaretlerinin sermayesi yapmaları gibi tavırları onların bu isyanlarının ve zulümlerinin psikolojik, manevi, ruhi veya fikri bir temeli bulunduğu göstermektedir. Veya onların Allah ile ilişkilerinin, hayatlarında ciddi bir yer tutmadığını, kendilerini itaate ve tövbeye götürecek kadar güçlü olmadığını ortaya koymaktadır. Peki, nasıl oluyor da bu durumda onlar kendilerinin ilahi bir imtiyaza sahip olduklarını ileri sürebiliyor ve sonsuza dek Cehennemde kalmayacaklarından emin olabiliyorlar? Sürekli olarak Cennette kalanlara gelince, bunlar kendi işlerinde düşünce, bilinç ve ruhaniyet (manevi) olarak imanı yaşayanlardır. Onlar Allah'ın huzurunda Allah'ın varlığını duygularıyla hisseden Mü'minler konumundadır. Ayrıca onlar bütün düşünceleriyle de Allah'a bağlıdırlar. Onlar kendilerini boyun eğmeye, ürpermeye
43 ve eylemlerinden Allah'a teslim olmaya götüren sınırsız bir kulluğu, bir tapınmayı en ince ve en derin noktasına varıncaya kadar hissedenler ve yaşayanlardır. Ne var ki bunlar da bazen hata edebilirler. Geçici bir duygu ve dürtünün veya ani bir gafletin sonucu olarak emre karşı gelebilirler. Onların tüm hataları gaflet, unutkanlık ve şeytanın telkinleri çerçevesinde ele alınabilir. Fakat bu günahların teşvikçisi, cesaret verici niteliğinde psikolojik veya fikri bir temeli yoktur. Nitekim onların ilk uyanış, hatırlatma veya vicdanın harekete geçmesi halinde hemen geriye dönüş yaptıklarını görüyoruz. Ayrıca Cenabı Allah şu Ayet-i Kerime de onlardan söz etmektedir: «Allah'tan korkanlar, kendilerine şeytandan gelen bir vesvese dokunduğu zaman Allah 'ı hatırlarlar ve hemen gerçeği görürler.»(a'raf, 201) Bunlar takva sahibi olan Cennetliklerdir. Cennetin manevi havasını kendi manevi havalarında, cennetliklerin ahlakını da kendi ahlaklarında daha yeryüzündeyken, Cennete geçiş yapmadan önce yaşayanlardır. Davetçiler Geçici İmtiyazlar Karşısında Allah yolunda diriliş hareketi ve davet hareketi için çalışanlar, İslam'ın bu ana ilkesini ciddi bir şekilde ve apaçık olarak ortaya koymaları gerekir. Allah'a yakın veya uzak olmanın ana ilkesinden şaşmamalıdırlar. Cennet ve Cehennemi, insanlar arasında soylarını esas alarak dağıtanlara, geçici imtiyazlara asla tolerans tanımamalı, onlara geçit vermemelidirler. Soyunun Peygamberimize bağlı olmasının veya mezhebi bağlılıkların esas alarak insanlara Cennet veya Cehennemi taksim etmek, onların pratik hayatlarına ruhi ve manevi arzu ve isteklerinin göz önünde bulundurmadan ulu orta hüküm belirlemekten uzak durmalıdırlar. Çünkü böyle bir anlayış Kur'an'ın ana ilkelerine aykırı düşer. Çünkü Kur'an bireyin doğruluğunu ve yanlışlığını tespit ederken böyle bir şeyin doğru olmadığını belirlemektedir. Eğer Kur'an meseleyi iman ve amel açısından değerlendiriyor ve meseleye öyle bakıyorsa bir nasıl olur da ameli geriye, ikinci plana itebilir, yalnız iman yönüne ağırlık verebiliriz? Sonra gerçek imanı ortaya koymak için elimizde salih amelden başka ne gibi bir ölçü vardır ki? Bazı insanların varlığını sandığı imanı duygulara gelince bunları da duyguların eğitimi çerçevesinde ele almamız mümkündür. İnsanın mukaddes veya ruhani birtakım varlıklara karşı duyarlı olması, insanın gençliğinde yaşadığı veya çevresinden öğrendiği akideyle ilgisi olmayan eğitsel duygulardır. Bazıları bu konudaki istisnalar meselesini umumi-hususi (genel-özel) veya mutlakmukayyet (sınırlı-sınırsız) kapsamında değerlendirmeye çalışmışlardır. Nitekim İslam hukukçuları olan fakihler ve hukukunmetodolojisiyle uğraşan usulcülerin genel olarak esas aldığı yola başvurmak istiyorlar. Buna göre insanlar, biri sınırlı diğeri sınırsız olan iki Şer'i hükümle karşılaştığında sınırsız olanı sınırlı olan hükümle değerlendirmeyi esas almışlardır. Böylece Kur'an'ın istisnalarını belirlemiş olmaktadırlar. Biz, ilke olarak meselenin böyle değerlendirilmesinde herhangi bir sakınca görmüyoruz. Çünkü bu dil kuralı Arap dili ve edebiyatında sağlıklı olan kesin kurallardan biri olarak kabul edilmiştir. Çünkü her konuşmacı kullandığı konuşma üslubunda kuşkuya düştüğü durumlarda kendisine dönüş yapmak için hiçbir sınırla kayıtlı olmayan bazı kurallar belirleyebilir ve bunu, kendisi için genel bir ilke olarak sayabilir. Ardından müstakil delillerle istisnalar kaydeder böylece önceki sınıfsız hükmünü belli bir sınıra, belli bir konuma oturtmuş olur. Fakat bu uygulama genel prensiplerin tespitinde geçerli olmayan bir metottur. Yani ilkelerin anlamını
44 tespit ederken genel olan bir hüküm sınırlandırılamaz. Usulcülerin belirttiğine göre bunlar genel ilkeler veya sınırlama ve belirlemeden muafa tutulan sınırsız ilkeler şeklinde alınır. Özellikle bu tür konularda böyle bir ilkeden söz etmek gerçekten doğru olur. Çünkü burada ayetten kastedilen insanın basireti ve bilinciyle de uyum sağlamaktadır. İnsanları Allah'a bağlayan ilişkinin karakterini, tabiatını ortaya koymaktadır. Yani bu konuda kişisel herhangi bir etkinlik asla esas alınamaz. Çünkü var olduğu zannedilen bütün imtiyazlarda insanlar Allah katında eşit düzeydedirler. Dolayısıyla tek farklılık imana dayalı amelden başka bir şey değildir demek zorundayız. Allah'a şirk koşmanın dışındaki günahların bağışlanıp bağışlanmayacağı meselesi ise burada konumuzun dışında yer almaktadır. Zira burada söz konusu ettiğimiz nokta, hak etme ilkesi çerçevesinde yoğunlaşmaktadır. Bağışlayıp bağışlamama ise uygulamanın kapsamına girer. Allah, rahmeti ve faziletiyle Cehenneme girmeyi veya orada sürekli kalmayı hak eden günahkârları bağışlayacağına söz vermiştir. Burada insanın Allah'ın rahmetine müstahak olabilmesi için birtakım eylemleri ve niyetleri taşımasının gerekli olduğunu hatırlatmakta yarar vardır. Kısaca özetlersek: Mü'minlerin İslami eğitiminde sevap ve cezada bu ölçüyü göz önünde bulundurmak ve kesin bir ilke olarak üzerinde durmak zorunludur. Ta ki, Allah'ın rızasını elde etmek için O'na daha yakın olmak arzusuna kavuşmak için hayatlarında iman ve ameli daha geniş boyutlarda ve daha kapsamlı olarak pratiğe aktarsınlar, gerçekleştirsinler. Asılsız imtiyazlara teslim olup ameli terk etmesinler. Kendi zihinlerinde canlandırdıkları kurtuluş nedenlerine yaslanarak amelde herhangi bir gevşekliğe başvurmasınlar. ONYEDİNCİ DERS BAKARA SURESİ AYETLER HUKUK METODU AÇISINDAN VERİLEN SÖZÜN TEKRAR HATIRLATILMASI, DURUM DEĞERLENDİRMESİNDE ONLARIN BU SÖZLEŞMENİN ŞARTLARINI ÇİĞNEDİKLERİNİN DİLE GETİRİLMEMESİ Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla «Hani biz İsrailoğullarından ''Allah'tan başka bir şeye tapmayınız, ana-babaya, akrabalara, yetimlere ve yoksullara iyilik ediniz, namazı kılınız, zekâtı veriniz diye söz almıştık. Fakat sonra küçük bir azınlık dışında bu sözünüzden, döndünüz. Hala da bu dönekliği sürdürüyorsunuz. Hani birbirinizin; kınını dökmeyeceksiniz, birbirinizi
45 yurtlarınızdan sürmeyeceksiniz diye de sizden söz almıştık. Kendi tanıklığınızla bunu kabul etmiştiniz. Buna rağmen birbirinizi öldürüyor veiçinizden bazılarını yurtlarından sürüyor onlara karşı günah ve zulüm işlemek için aranızda işbirliği yapıyorsunuz. Onları sürgüne göndermeniz yasaklandığı halde sürgüne gönderiyorsunuz, sonra size esir olarak geldikleri takdirde fidye vererek kendilerini kurtarıyorsunuz. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Oysa içinizden böyle yapanların cezası dünya hayatında perişanlıktan başka bir şey değildir. Onlar kıyamet günü de en ağır azaba çarptırılacaklardır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. Bunlar ahiret karşılığında dünya hayatını satın almış kimselerdir. Bu yüzden onların ne azabı hafifletilecek ve ne de kendilerine yardım edilecektir.»(bakara,83,86) İsrailoğullarından söz eden bu bölümde Tevrat'taki İlahi yasanın ana ilkelerini oluşturan hükümlerin odağına, ana kaynağına dönüş yapılmaktadır. Bütün yasaların kendisinden kaynaklandığı Tevhid ilkesine dayalı sosyal hayatın düzenlemesinden söz edilmektedir... Sonra Allah'ın dilediği şekildeki bu tablo ile onların pratik uygulamalarında ve sosyal ilişkilerinde somutlaşan realite arasında bir karşılaştırma yapmaktadır. İşte bu karşılaştırma ile imanın gerekleri ve pratik uygulamaları arasında geniş kapsamlı bir bağ olduğunu görebiliyoruz. Yüce Allah; onların kendisini birlemelerini ve kendisinden başkasına ibadet etmemelerini, anne babaları, yakınları, yetimleri ve yoksullarla ilişkilerinin apaçık bir güzel uygulama üzerinde olmasını, iyi ilişkilere dayanmasını istemiştir. Çünkü bu kesimler böyle güzel bir ilgi ve iyi muameleye muhtaçtırlar. Bunlar ya bizzat kendileri bu tür bir uygulamaya muhtaçtırlar veya insan olmaları nedeniyle insanca bir muamele görmeleri gerektiğinden söz konusu iyi ilişkilere ihtiyaç vardır... Sonra onlara, normal hayatta, basit diyaloglarında insanlara iyi davranmalarını, güzel şeyler söylemelerini emretmiştir. Zira güzel söz ve iyi davranış insanı hayli etkiler, kalbini iyiliğe, sevgiye, samimiyete doğru yönlendirir. İnsanların akıllarını harekete geçirir. Onların taassuptan, inatçılıktan, büyüklük taslamaktan ve komplekslerden uzak bir şekilde düşünmelerini sağlar. Böylece güzel söz kalbe ve akla gönderilen en güzel elçidir, bu ilkeye bağlı olarak sosyal hayat, toplumsal ilişkiler karşılıklı anlayış, sevgi ve dayanışma ilkelerine dayanır, sağlam bir zemine oturur. Bundan sonra Mü'min ruhların miracı olarak kabul edilen namaz kılmanın fonksiyonuna yer verilmektedir. İnsan her gün namaz ile geniş manevi ufuklara açılır. Artık bu atmosfere giren insanlar itaatin zorluklarına veya cihadın getirdiği sıkıntılara, büyük mahrumiyetlere katlanmaktan sıkılmazlar, daralmazlar, bunalmazlar. Onların hayata bağlılıkları amelin ve sorumluluğun bir sahasını oluşturmasından kaynaklanmaktadır. Zira bu şekilde Allah ile buluşmak insanın içini, gönlünü hayatın ciddiyetine ilişkin derin bir bilinçle doldurur. Yaratıcının gizli ve açık her olayda, her yaratığında büyük hikmetlerin söz konusu olduğunu görmesini, olaylara ve gerçeklere bu hikmetlere göre bakmasını garanti eder. İnsanın duyarlı ve bilinçli olarak evrenin yaratıcısı olan Allah'la buluşması, hayatında hak yolda, doğru bir istikamette yürümeyi büyük bir hedef olarak görmesini ve bu hedefe yürümesini sağlar. Zekât ise, insana verme alışkanlığını kazandırır. Bağış, feragat duygusunu geliştirir. Kişinin kendi kişisel ihtiyaçları, bireysel ihtirasları ve arzuları girdabında boğulmasını engeller. Allah'ın kendisine bağışladığı mal nimetini sırf kendi ihtiyaçları için kullanmasına mani olur. Ona diğer insanların acılarını, ihtiyaçlarını arzularını paylaşma bilinci kazandırır. Başkalarının ihtiyaçlarına kulak verme duygusunu geliştirir. Artık onlar kendilerine verilen malın bir şeref, üstünlük ve imtiyaz değil de bir görev ve sorumluluk olduğu bilincine
46 varmışlardır. Kendilerinin ve başkalarının ihtiyaçlarını giderme konusunda kendilerine yüklenen bir görev ve sorumluluk. Böylece zekât, sosyal içerikli bir ibadete dönüşmektedir. Diğer ibadetlerde şart olan Allah'a yaklaşma niyeti burada da geçerlidir. Zekâtın sağlıklı bir şekilde verilmesi için bu niyetin taşınmış olması şarttır. Nasıl ki namaz insanın Allah'ın yüce zatı karşısında boyun eğerek O'na yaklaşmak için bir ibadet ise, zekât da işte onun gibi bir ibadettir. Bu ayette yer alan hukuki hükümler demeti sona erdikten sonra muhakeme, muhasebe, karşılaştırma ve değerlendirme eylemi başlıyor. Kısa bir zaman diliminde durum değerlendirmesi yapılıyor. Pratik hayatlarında yaşadıkları realitelere dikkat çekiliyor. Biz bu hayatlarında onlarla karşılaştığımızda bunların hepsinden yüz çevirdiklerini görüyoruz. Samimi ve bilinçli olarak iman eden az bir kesim dışında hepsi bu direktiflerden kaçıyor. Yalnız azınlıkta kalan bir grup iman çizgisinde direniyor. Düşüncelerin de, uygulamaya ilişkin eylemlerinde özel ve genel ilişkilerinde, hayatlarında bu çizginin istikametinden sapmıyor. Verilen taahhüt ve yapılan sözleşmenin bu yönü aydınlatıldıktan sonra dâhili (içe dönük, kendi aralarında geçerli olan) ilişkileriyle ilgili başka bir noktaya geçiliyor. Yüce Allah onların cana saygılı olmalarını, haddini aşarak, taşkınlık ve zulüm ederek onu öldürmemelerini istemiş ve insanın kendi evinde ve yurdunda kalması ile somutlaşan insan özgürlüğüne saygılı olmalarını, kimseyi haksız yere zorla ve zulümle yurdundan sürgün etmeye kalkmamalarını söz almıştır... Özellikle insanın canına ve yurduna dokunulmamasının vurgulanması, bu iki sorunun odak olarak alınmasının sırrı ve başlıca nedeni herhalde onların insanın temel hak ve özgürlüklerinde iki ana ilke ile insan dilediği şeyi seçmede. Allah'ın seçmesini dilediği tercihte bulunmasında hiç bir zulme uğramadan özgür bir hayat yaşaması garanti altına alındığı gibi, şartlar ne olursa olsun insanın kendi yurdunda ve evinde kalması özgürlüğünü teminat altına alır. Bunun dışındaki hak ve özgürlükler, kısa bir değerlendirme ve düşünme ile rahat anlaşılacağı gibi bu iki ana hak ve özgürlüğe bağlıdır. Onların bir dalı durumundadır. Cenabı Allah onların bu iki ana hak ve özgürlüğe ve birbirlerine karşı bu sözleşmeye bağlı kalmalarına söz almıştı. Peki, sonuç ne oldu? Burada da durum birinci sözleşmenin aynısı olmuştur. Birbirlerinin canına kıymak onların yaşadıkları hayatın genel karakteri ve değişmez vasfı haline gelmiştir. Üstün olma, kuvvet sahibi olma ve ele geçirme siyaseti onlarda geçer. Akçe, izlenen değişmez politika halini almıştır. Kendi zulümlerine, haksızlıklarına adaletsizliklerine boyun eğmeyen, tahammül edemeyen mustaz'afların (yoksul bırakılmış, ezilmişlerin) özgürlüklerini kısıtlamaya başlamışlardır. Günahkârlık ve düşmanlıkla onları yurtlarından sürgün etmiş ve onları memleketlerinden kovmuşlardır. İşte burada onların genel ilişkilerindeki çarpıklık, çifte standart arz eden tavır ve tutumlarındaki eğrilik ortaya çıkmaktadır. Zalim ve azgın kuvvet sahibi olan kesim mustaz'afların öldürülmelerini, yurtlarından sürgün edilmelerini normal karşıladıkları halde öte yandan insana saygı duydukları imajını veren bir hareketle ortaya çıktıklarını görüyoruz. Bir taraftan öldürüyor, yurtlarından sürgün ediyor öte taraftan bu zayıf düşürülmüşlerden bazıları düşmanın eline esir düştüğünde onları esaretten kurtarmak için fidye vermeye, onları özgürlüğe kavuşturmaya çalışıyorlar. Bu, dikkatleri çeken bir çifte standardı ifade etmektedir. Eğer onlar insanın canına, malına ve yurduna dokunulmayacağına inanıyorlarsa birinci uygulamalarının, yok eğer inanmıyorlarsa, ikinci uygulamalarının ne anlamı vardır? Bu değişmez bir düşünce temeline dayanmayan asabiyet (ulusçuluk, kabilecilik, bölgecilik) ve tarafgirlik gibi genel ilişkilerde insanın gösterdiği geçici tepkilerden ibarettir. Köklü temelleri olan bir tavır değildir. Bu nedenle Kur'an söz konusu uygulamayı:
47 «Siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?» cümlesiyle mahkûm ediyor. Çünkü kitaba bağlılık, kitabın ilkelerine, hükümlerine, yasalarına, kavramlarına bağlı kalmayı zorunlu kılar. Bu olgu, düşüncenin hareketin ve eylemin değişmez kuralıdır. Sonra Yüce, Allah buna ilave ediyor: «Böyle yapanın cezası dünya hayatında horlanmaktır.» Zira böyle bir realite buna benzer bir uygulama zorunlu olarak toplumun binasının temelini oluşturan genel ilkelerin çiğnenmesine neden olacaktır. Toplum çözüldüğünde, dağıldığında varlığını ve dayanışmasını gerçekleştirmekten aciz kaldığında başka toplumların egemenliği, boyunduruğu altına girer. Bu da onun horlanmasına, alçalmasına, sürünmesine neden olur. Ahirette ise onlar daha ağır bir cezaya çarptırılacaklardır. Zira onların hayatları ve pratik uygulamaları onların Allah'ın iradesine kafa tuttuğunu ve ona karşı azgınlık yaptığını göstermektedir... Çünkü onlar bu hareket ve tavırları ile Allah'ı hafife almakta ve O'na ibadet etme çizgisinden sapmış bulunmaktadırlar. Bu bölüm, hayatta buna benzer örneklerin hepsine hükmeden genel ilkeyi vermekle sona eriyor. Buna göre onlar ahiret karşılığında dünya hayatını satın alanlardır. Onlar dünya hayatlarında ahireti önemli bir şey olarak görmemişlerdir. O'na karşı sorumluluklarını ve yükümlülüklerini takınmamışlar, görevlerini yapmamışlardır. Yeryüzüne önem vermişler, orada sonsuza dek alacaklarmış gibi hareket etmişler, yeryüzünün, dünyanın ölçülerine, değerlerine; bağlanmışlar, zevkle, sefaya, ihtirasa dalmışlar, azgınlık, düşmanlık v.s. gibi bayağı mücadele yöntemlerini benimsemişlerdir... Onları bekleyen yalnızca ağır cezadır, şiddetli azaptır. Cezaları hafiflemeyecek ve Allah'ın dışında hiçbir dost ve destekçi de bulamayacaklardır. Bu ayetlerden, olaylardan ve tavırlardan şimdiki ve gelecekteki hayatımız için tespit ettiğimiz pratik gerçekler ise şu şekilde özetlenebilir: 1- Her hukukun kendisine göre birbirine bağlı bir metodu vardır. Bu metot da her hükmün kendine göre belirlenmiş bir yeri vardır. Hukukun amacına ulaşması için bu hükümlerin bölünmeden ve birbirinden koparılmadan programın belirlenen yerine konması gerekir. Sistem içinde bu hükümlerin her biri zincirin birbirini tamamlayan halkaları gibidir. İslam Şeriatının da kendisinden beklenen sonucu vermesi, Allah'ın dilediği amacını gerçekleştirebilmesi için meseleye köklü ve bir bütün olarak bağlanmak esastır. Bu bütünlük korunmadan, sistemin tamamına bağlılık gösterilmeden Allah'a itaatin gerçekleşmesi mümkün değildir. Sistemin bütününden kopuk olan ibadetler ana ilkeden kopuk biçimde ele alındığında Yüce Allah'ın emir ve yasaklarıyla varılmasını istediği hedefe varmak ve meseleyi bu boyutta kapsamlı olarak kavrayabilmek mümkün olmaz. Her halde, «Kimin namazı, onu fuhuştan ve yasaklanmış şeylerden alıkoymazsa kendisini Allah 'tan uzaklaştırmaktan başka işe yaramaz.» hadisinden anlaşılan da budur. Nechcü'l-Belağa'da rivayet edilen bir hadiste ise şöyle denmektedir: «Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçlarından açlık ve susuzluktan başka kendilerine bir şey kalmaz. Nice namaz kılanlar vardır ki bu namazları onları yormak ve uykusuz bırakmaktan başka bir şey kazandırmaz. Aklı başında zeki insanların uykuları ve oruç tutmamaları ne güzeldir...» Buradan anlıyoruz ki itaatin değeri emir ve yasağın hedefini gerçekleştirdiği ölçülerle sınırlıdır. Artık burada, amacın, itaatin, kılınış şekliyle veya bazı görevler ve yasaklarla ilgili olması arasında fark yoktur. Yani namaz ve oruçtaki amaç ile belli bir hedefi gerçekleştirmeyi
48 amaçlayan görevler, yasaklar arasında amaç yönünden bir fark yoktur. Çünkü bunların her ikisi de insanın şahsiyetini bir tek ilkeye dayandırarak oluşturmak istemektedir. Herhalde kendisinden söz ettiğimiz ayet bu düşünceyi destekleyen en sağlam delildir. Zira insanın can ve yurt özgürlüğüne saygı gösterme, risaleti ve şeriatı Allah'a imandan kaynaklanan insan özgürlüğüne iman düşüncesinden gelmiş olabilir. Dolayısıyla insanın bir taraftan bu özgürlüğe saygı duyması diğer yönden onu inkâra kalkışmasının bir manası yoktur. Zira söz konusu büyük hedefin hayatta gerçekleşebilmesi için bu tavırların hepsinde bir düzeltme olması, belli bir hedefin gözetilmesi zorunludur. Bunlar birbirine bağlı şeylerdir çünkü. 2- Buradan hareketle Avrupa'nın düşüncelerinden, ideolojik akımlarından, ilkelerinden etkilenen bazı Müslümanların düşüncelerini reddetmek mümkündür. Kapitalizm in, Marksizm in veya başka düşüncelerden kopya edilen bir takım düşünceleri İslam'a adapte etmeyi siyasal, sosyal ve ekonomik uygulama konularında onların birtakım düşüncelerini esas almayı öngören bu sentezci anlayışı mahkûm edebiliriz. Bu Müslümanların düşünceleri şu şekilde özetlenebilir. Onlar diyorlar ki: Biz, hayatla ilgili hükümlerin ve yasamaların ruhi, manevi, ahlaki ve psikolojik yönünü İslam'dan alabiliriz. Özellikle ibadet ve ahvali şahsiye, bireyi ilgilendiren (konular) ile ilgili konularda İslam'ı esas alabiliriz. Ekonomik ve siyasal düzenlemeye, sosyal planlamaya gelince bu konularda onları esas almamız gerekir. Çünkü bu düşünceler realiteye dayalı etütler tarafından belirlenen bilimsel kurallara dayanmaktadır. Bunlar gelişme ve ilerlemenin ortaya koyduğu genel hükümler, değişmez verilerdir. Onlar ayrıca İslam'ın bu konularla ilgili yasamalarının ve hukukunun ihtiyacı karşılamayacağını iddia etmektedirler. Bugünkü hayat şartlarını düzenleme ve planlama konusunda yetersiz kalacağını savunmaktadırlar. Fakat biz bu tür düşünce ve yaklaşımların Avrupa karşısında yılgınlığa düşmüş, şaşırmış ve onunla övünmeyi bir alışkanlık haline getirmiş bulunan akılcılığa mahkûm olduğunu, bu alcılığı hiçbir şekilde taklit etmekten vazgeçmediğini, hayatı da bu doğrultuda gelişene kadar programlamaya çalıştığını söyleyebiliriz. Aslında meseleye bu şekilde bakan Müslümanların, hukukun asıl kaynaklarına dayalı çalışmalar tarafından detaylandırılan İslam'ın genel ilkelerini ciddi biçimde araştırmaları elbette ki inandırıcı bir şey ortaya koyabilmeleri için zorunludur. Böyle bir araştırma onların toplum hayatını ileriye doğru yönlendirmek için düşünce ve kanun yönünden önlerine birçok imkânlar hazırlayacak ve onları görmedikleri ilkelerle yüz yüze getirecektir. İslam hukukunun bu alanlara ilişkin çalışmalarını ve hükümlerini bir çırpıda reddetmek kolay değildir. İslam'ın hâkim olduğu dönemlerdeki idari, siyasi ve ekonomik sistemlerin ve kurumlan bugün mevcut olan sistemlerle pratik anlamda bir uyum sağlayamayacağını ileri sürmemiz de yetmeyecektir. Çünkü İslami içtihat, yaşamda ve hukukta ortaya çıkan bu boşlukları değiştirebilme ve onları yeniden düzenleyebilme imkânına sahiptir. Müslüman, İslami bilinciyle İslam'ın şu gerçeğini genel bir düşünce olarak kabul eder: Yüce Allah'ın hayatta görülen her olaya ilişkin Şer'i bir hükmü vardır. Onu bulmak isteyen bulabilir, bulmak istemeyen ondan sakınır. Yine Müslümanların hayatlarının her alanında Şer'i bir boşluğun bulunmadığına kesin inanmaları ve bu ilkeye göre hareket etmeleri esastır. Şu kadar var ki İslam hukuku idare mekanizmasına rahat hareket edebilmesi için bir yetki sahası tanımıştır. Bu konulara ilişkin hükümler kasıtlı olarak belirlenmemiş ve bu yönlerde bazı yerler açık bırakılmıştır. Böylece idareciler kamuya ilişkin çalışmalarında ve bu sahalarla ilgili uygulamalarında bir ölçüde özgürce hareket edebilirler. Bu da Müslüman düşünürlerin görevini ağırlaştırmaktadır. Bu konu mütefekkirleri insanların hayat şartlan, yöntemleri ve şekilleriyle sosyal, siyasal ve ekonomik konularda elde ettikleri yenilikleri Şer i hükümler açısından inceleyip değerlendirmeye tabi tutmalarını zorunlu kılar. Böylece Müslüman
49 insanın hayatta görülen genel gelişme hareketi karşısında hayret ve şaşkınlık içinde bocalaması önlenmiş olur. Bununla beraber biz bazı alanlara ilişkin değişik ve çelişkili düşünce metotları seçmeyi, diğer bazı konularda ise İslam'ı esas almayı sağlıklı bir esas olarak görmüyoruz. Bu durumda biz Yüce Allah'ın Yahudilerden söz ederken dikkat çektiği gerçeğin kapsamına gireriz: «Siz bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz.» 3- Yüce Allah, şeriatı kendisiyle kullar arasında gerçekleşen bir taahhüt ve sözleşme olarak kabul etmektedir. Çünkü Şeriata bağlılık tamamıyla onun içeriğini kabul etmekle eşdeğerdedir. Nitekim normal ilişkilerde söz konusu edilen sözleşmelerde de bu ilke geçerlidir. Şimdi anlaşılıyor ki karşı gelmek, inat etmek ve çizgiden sapmak, taahhüdü bozmak verilen söze ihanet etmek kadar ağır bir suçtur. İşte böylece kişinin benliğinde tablo daha canlı bir halde sergilenmiş olur. Diğer tüm ihanet şekillerinde olduğu gibi, kişinin kendi nefsini hor görmesine, hakir görmesine neden olur. İnsanların dini terbiyesinde bu yönü özellikle çok kullanmamız bizim açımızdan yararlı olabilir. Çünkü insan bazı şartlarda kendisi için isyan eden sıfatını kabul edebilir fakat hain sıfatını asla kabullenemez. Çünkü bu kelime insanın fıtratına ve vicdanına ağır gelen kötü çağrışımları da beraberinde getirir. «Andolsun ki Musa'ya kitabı verdik arkasından ard arda çok sayıda Peygamber gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da açık deliller verdik ve kendisini kutsal Ruh ile destekledik. Ne zaman herhangi bir Peygamber size canınızın istemediği bir şey getirdi ise büyüklükkompleksine kapılarak kimini öldürüp kimini yalanlamadınız mı? Yahudiler kalplerimiz kılıflıdır dediler. Hayır, yalnız kâfir olduklarından dolayı Allah onları lanetledi. Onların pek azı iman eder. Onlara Allah katından elleri altındaki Tevrat'ı onaylayan bir kitap (Kur'an) gelince -ki, daha önce kâfirlere karşı zafer kazanmak istedikleri halde öteden beri bilip durdukları bu kitap kendilerine gelince- O'nu inkâr ettiler. Allah'ın laneti kâfirlerin üzerinedir. Onlar, Allah'ın kendi bağışı olarak dilediği kuluna vahiy indirmesini çekemeyerek O'nun indirdiği kitabı inkâr etmekle benliklerini ne kötü şey karşılığında sattılar da katmerli gazaba uğradılar! Kâfirleri alçaltıcı bir azap beklemektedir. Onlara 'Allah'ın indirdiğine inanın' denildiği zaman; 'Biz sadece bize indirilene inanırız.' derler ve ellerindeki Tevrat'ı doğrulayıcı hak bir kitap olduğu halde Tevrat'tan başkasına inanmazlar. Onlara de ki 'Mademki inanıyordunuz daha önce Allah'ın Peygamberlerini ne diye öldürdünüz? Musa size mucizelerle geldi. Siz ise O'nun yokluğunda buzağıya taptınız. Sizler işte öyle zalimlersiniz! Hani sizden kesin söz almıştık. Tur'u üzerinize kaldırarak 'Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve dinleyin' dedik. Onlar ise 'Dinledik ve karşı geldik' dediler. Kâfirlikleri yüzünden buzağı sevgisi kalplerine iyice işledi. De ki, 'Eğer inanıyor idi iseniz imanınız size ne kötü şey emrediyor!' De ki, 'Eğer iddia ettiğiniz gibi Allah katında ahiret yurdu başka hiç kimsenin değil de sırf sizin ise o halde iddianızda samimi iseniz ölümü temenni edin. Oysa onlar kendi elleri ile işlemiş oldukları kötülüklerden dolayı ölümü kesinlikle istemezler. Hiç şüphesiz Allah zalimleri bilir. Onlar, insanların hayata en düşkünü, puta tapanlardan bile daha tutkunu olarak bulacaksın. Her biri ister ki bin yıl yaşatılsın. Oysa uzun yaşamak kendilerini azaptan kurtaracak değildir. Hiç şüphesiz, Allah onların yaptıklarını görüyor.»(bakara, 87-96) Bu Ayet-i Kerime lerde Kur'an-ı Kerim İslam çağansının çağdaşı bulunan Yahudilerin aleyhinde kullanılmak üzere İsrailoğullarının tarihini aydınlatıyor. Çünkü Yahudiler onların tarihi ve pratik bir devamı sayılmaktadırlar. Bu nedenle Kur'an onların ruhi, manevi, fikri ve ameli yapılarını bir realite olarak ortaya koymayı hedef alıyor. Bunun ışığında peş peşe
50 sıralanan Ayet-i Kerimeler onların oyunlarına, tezgâhlarına ışık tutuyor. Peygamberimizi nasıl bir tutumla karşıladıklarına değiniyor. Hâlbuki aynı Yahudiler daha önceleri Medine'de son zamanlarda gönderilecek bir Peygamberin kendilerine destek olacağını, O'nun etrafında birleşip diğer insanlara üstün geleceklerini iddia ediyor ve bu son Peygamberlikle övünüyorlardı. Netice olarak beklenen Peygamberlik geldiğinde daha önce sözü edilen realitelere aykırı olarak O'na karşı çıkıyorlar, O'na karşı savaş açanların ve O'nun ilerlemesine karşı koyanların ilkleri, öncüleri oluyorlar. Kur'an-ı Kerim akla hitaben yumuşak bir üslupla onların gerçek yüzlerini ortaya koyuyor. İslam'a karşı düşmanca tavır takınmalarının delillerini ve gerekçelerini bir bir tenkit ederek ortadan kaldırıyor. «Andolsun ki Musa'ya kitabı verdik ve ard arda çok sayıda Peygamber gönderdik. Meryemoğlu İsa'ya da açık deliller verdik ve kendisini Kutsal ruh ile destekledik. Ne zaman herhangi bir Peygamber size canınızın istemediği bir şey getirdi ise büyüklük kompleksine kapılarak kimini öldürüp kimini yalanlamadınız mı?»(bakara,87) Onların Peygamberlere karşı tavırları nedir? Kur'an-ı Kerim bu ayette onların tutumlarını ana hatlarıyla veriyor. Elinde Allah'ın kitabı bulunan Hz. Musa'dan beri Allah'ın elçisi olarak gönderilen ve yanında risaletini ve Peygamberliğini ispat eden belgeler bulunan ayrıca kutsal ruh ile desteklenen Hz. İsa'ya varıncaya kadar gelip geçen Peygamberliklere ve risaletlere ne türden bir tavır koyduklarını anlatıyor. Buradan anlaşılıyor ki onların Peygamberlere karşı takındıkları tavra hâkim olan; onların şehvetlerini, ihtiraslarını arzu ve isteklerini ön plana çıkarmaları ve ona göre tavır koymalarıdır. Peygamberler onların istedikleri şeyi gerçekleştiremediğinden ve onların zevklerine göre bir yol izlemediğinden güçlerine, mallarına ve makamlarına güvenerek onlara karşı üstünlük taslıyor. Ayrıca tarih boyunca risaletin kendileriyle beraber olduğunu ve semavi kitapların kendilerine gönderildiğini ileri sürerek onunla övünüyorlar. Onlar kendisine has rasyonel sebeplerden ötürü öldürmeye güçlerinin yetmediği bazı Peygamberleri yalanlayarak kendi hesaplarına göre herhangi bir gücü ve savunma imkânı bulunmayan diğer bazı Peygamberleri de yalanlayarak bu tavırlarını sergiliyorlar. Nitekim Hz. Şuayb'ın kavmini güçlü ve dişli olarak gördükleri için Peygamberin şahsına herhangi bir saldırıya yanaşmıyorlar fakat O'nun davasını yalanlıyorlar. Kur'an-ı Kerim Yahudilerin Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a.)'e karşı takındıkları tavrı onların tarihi bir boyutu olarak değerlendirmek istiyor. Bu ulusun Peygamberlere ve risaletlere karşı takındıkları tavrın bir devamı, bir görüntüsü olarak değerlendiriyor. Yani onların şahsiyetlerinin tarih boyunca bu yönde geliştiğini ortaya koyuyor «Kalplerimiz kapalıdır» dediler. Yani sizin kendisine çağırdığınız düşünceleri, çağrıları ve ilkeleri anlamaya kapalıdır. İşte bu tavır tarih boyunca kendilerinden anlayış ve düşünme bekleyen, bunun için bir dizi ayetler, belgeler ve deliller ortaya koyan Peygamberleri bu şekilde karşılamışlardır. Peygamberlerin bu tekliflerine karşı kendilerinin çağrıldığı şeyi anlayamadıklarını, bunu kavrayabilmek için güçlerinin yetmediğini bir tepki olarak ileri sürmüşler. Meselenin boyutlarını kavramaları için gerekli olan zekâya, anlayışa kalplerinin sahip olmadığını savunmuşlardır. Belki de bu, onların diyalogu girmek istememelerinin, karşılıklı konuşmaktan kaçınmalarının bir ifadesiydi. Peygamberi hafife almalarının ve onunla dalga geçmelerinin bir tezahürü de olabilir. Böylece Peygamberi, ne yapacağını, nasıl bir tavır takınacağını bilmeyen bir konuma sokmak istemeleriydi. Onlara karşı nasıl sesleneceğini kestiremez duruma sokmak dilemeleriydi. İşte Kur'an-ı Kerim bu nedenle onların tavırlarını sert ve katı bir şekilde ortaya
51 koymuştur. Çünkü onlar sağlıklı bir konum ve tavır içine girip oradan hareket etmemektedirler. «Hayır, yalnız kâfir olduklarından dolayı Allah onları lanetledi.» Yani onların kalpleri diğer insanların kalpleri gibidir. Düşünme yetenekleri diğer insanların düşünceleri gibidir. Rahatlıkla gerçeği görebilirler ve gerçekle ilgili hükümleri anlayabilirler. Kendilerine sunulan hakikati idrak edebilirler, diyaloga ve karşılıklı konuşmaya girmek için güçleri eve imkânları vardır. Ne var ki onlar küfrü imana tercih ediyorlar. Bu kâfir tutumlarını destekleyen bir delil bulamayınca da bu mantığa başvuruyorlar ki kendilerini temize çıkarsınlar. Zaten dilbilgisi yönünden lanetin anlamı da budur. «Ne de az iman ediyorlar.» Çünkü onlar iman etmek istemiyorlar. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a.)'e gönderilen Kur'an bir dizi ayetlerinde akide, hüküm ve yasa olarak Tevrat'ı doğruladığını belirtmiştir ki, bu onların aleyhine Allah'tan bir delil olsun. Çünkü Tevrat insanlar arasında yayılmış değildi ki Peygamberlerimizi ondan nakil yapmak ve oradan öğrenmekle itham etsinler. Bu sırada Tevrat Yahudilerin tekelinde bulunuyordu ve Arapça olmayan bir dille yazılıydı. Yahudiler, Peygamberimizin Peygamberliğinden önce 'zafer' bekliyorlardı. Yani aralarındaki ayrılıklar ve problemler had safhaya vardığında ve diğerlerinin karşısında zayıf kaldıklarını hissettiklerinde Medine'de bulunan putperest kâfirlere karşı fetih ve zafer arzularını dile getiriyorlardı: «Bu bölgelere gönderileceği vaat edilen Peygamber ortaya çıktığında biz O'nunla beraber hareket edecek ve güçleneceğiz. O'nun desteği ve yardımıyla sizi katledecek ve yok edeceğiz.»diyorlardı. İşte «Onlara Allah katından elleri altındaki Tevrat'ı onaylayan bir kitap (Kur'an) geldiğinde» Ayet-i Kerimesinde ifadesini bulan da budur. Çünkü İslam'ın risaleti diğer risaletler gibi kendisinden önceki risaletleri kökünden söküp atmak veya onları iptal etmek için gelmemiştir. Onları tamamlamak için gönderilmiştir. İşte bu nedenle Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a.)'den gelen bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: «Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.» Aynı şekilde Hz. İsa'dan:«Ben temel yasayı tamamlamak için geldim.» dediği rivayet edilmektedir. Onlar Peygamber ve risalet ile kâfirlere karşı zafer kazanacaklarını söyleyip dururken «öteden beri bilip durdukları bu kitap kendilerine gelince»yani Peygamberliğin ayetlerini duyduklarında, yasalarını öğrendiklerinde, onunla Tevrat arasında apaçık bir uyum ve ahenk olduğunu gördüklerinde, Peygamberimizin konumunun ve çağrısının gerçekten doğru olduğuna kesin kanaat getirdiklerinde «O'nu inkâr ettiler.» Azgınlıklarından, kinlerinden ve düşmanlıklarından kabul etmeye yanaşmadılar (Allah'ın laneti kâfirlerin üzerindir). Çünkü onlar Allah'ın yolunu tanıdıktan sonra Allah'tan uzaklaştılar. Allah da onları kendisinden uzaklaştırdı. «Onların satın aldıkları şey ne kötüdür.» Burada «şira» kavramı şu ayette olduğu gibi satma anlamındadır:
52 «İnsanların öyleleri vardır ki Allah'ın rızasını elde etmek amacıyla canlarını satıverirler. Allah kullarına merhamet edendir...» «Onlar Allah'ın kendi bağışı olarak dilediği kuluna vahyi indirmesini çekemeyerek O'nun indirdiği kitabı inkâr etmekle...» Yani onlar herhangi bir şüpheleri olduğundan dolayı veya gerçeği açık olarak görememe nedeniyle inkâra kalkışmadılar. Aksine onların küfre düşüşleri düşmanlık, inat ve kinlerinden kaynaklanmıştır. Çünkü onlar İslam'ın direktiflerinden ilkelerinden Peygamberin tavır ve hareketlerinden anladılar ki İslam kendilerine diğer Müslümanlardan farklı bir imtiyaz vermeyecektir. Dolayısıyla bu yeni dinde kendilerinin normal din mensuplarına döneceklerini anladılar. Bu durumda şu anda ellerinde bulundurdukları makamlardan, kendisinden istifade ettikleri imtiyazlardan yoksun bırakılacaklarını kestirdiler. Burada Kur'an-ı Kerim onları eleştirmek ve tutumlarını yermek için bir açıklamada bulunuyor. Onların kendi canlarını karşılıksız olarak sattıklarını, kazanç olarak kötülük ve kinden başka bir şey etmediklerini belirtiyor. Burada onların sonuç olarak değerli bir şey etmediklerini belirtiyor. Burada onlar, katil bir bilince varmalarını ve işin sonunda kişinin kendisini yiyip bitirecek noktaya vardıracak bir kompleksekapılmasına neden oluyor. Kur'an-ı Kerim'den onların bu kinlerinin tabiatını da açıklıyor. Onlar Kur'an-ı Kerim'in kendilerine inmesini istiyorlardı. Böylece İsrailoğullarına gönderilen Peygamberlikler tarihi tamamlanacak, onların mevkiler daha da yükselecek, imtiyazları had safhaya varacak ve etkinlikleri, güçleri daha da artacaktı. «Gazap üstüne gazaba uğradılar.» Onların uğradığı birinci gazap Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a.)'den önce Hz. Musa'ya ve O'ndan sonra gönderilen Peygamberlere karşı koymaları ve onlara isyan etmeleridir. İkinci gazap ise Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a.)'e karşı koymalarıdır. Ahirette; «Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.» Bu diyalogda Kur'an-ı Kerim onların şahsiyetini çeşitli boyutlardan ele almakta ve bu noktalara açıklık getirmektedir. «Onlara Allah'ın indirdiğine inanın denildiği zaman.» İşte bu, Allah'ın size takdim ettiği kitabıdır. O'na iman edin denildiğinde, «Biz sadece bize indirilene inanırız derler.» Biz Allah'ın bize gönderdiği İlahi bir kitaba sahibiz. O'ndan başkasına ihtiyacımız yoktur. Çünkü o bizim dünya ve ahiret işlerimizde ihtiyaç duyduğumuz her şey için yeterlidir. «Tevrat'tan başkasına inanmazlar.» Bu, Allah tarafından gönderilen İncil ve Kur'an da olsa fark etmez. «Ellerindeki Tevrat'ı doğrulayıcı ve hak bir kitap da olsa» Hâlbuki kendi ellerindeki kitabı doğrulayan bir kitaba inanmaları kendi kitaplarına iman etmelerinin bir gereğidir. Eğer onlar, Tevrat'a inanıyorlarsa Tevrat'ın direktiflerini ve hükümlerini doğrulayan Kur'an'a inanmaları zorunludur. İşte burada onların bütün durumları apaçık ortaya çıkıyor.
53 Kur'an onlara şu şekilde yaklaşıyor; siz Allah'ın size gönderdiği kitaba iman iddiasında gerçekten samimi misiniz? Siz orada yer alan her gerçeğe iman ediyor ve onu bir ilke olarak kabul ediyor musunuz? Yoksa bu, kendinizi temize çıkarmak için ileri sürdüğünüz sahte bir gerekçe midir? Siz şu iddianızda yalancısınız. Çünkü bir şeye iman eden eylem ve uygulama planında onunla uyum içine girmek zorundadır. Ayrıca imanın gereği olan diğer Peygamberlere saygıyı da hiçbir zaman ihmal etmemelidir. Hâlbuki siz bu şekilde yürümüyor, bu istikamette gitmiyorsunuz. «Onlar de ki: Mademki inanıyordunuz. Daha önce Allah'ın Peygamberlerini niye öldürdünüz?» Hz. Musa'dan sonra gönderilen, O'nun mesajını ileten ve insanları kitabı uygulamaya çağıran ve onun yolunun izcileri kabul edilen Peygamberleri ne diye öldürdünüz? Sizin bu Peygamberlere karşı takındığınız inada dayalı tutumlarınızı da geçelim. Bizzat bu kitabı getiren Hz. Musa'ya karşı tavrınız neydi? O'nu nasıl karşıladınız? «Musa size mucizelerle geldi. Siz ise O'nun yokluğunda buzağıya taptınız. İşte siz öyle zalimlersiniz.» Allah'tan başkasına ibadet etmekle kendinize zulüm etmiş oldunuz. Hâlbuki daha önce Hz. Musa bir ve tek olan Allah'a ibadete sizi çağırmıştı. Kitabın gönderilişinden sonra, «Hani sizden kesin söz almıştık ve Tur'u üzerinize kaldırmıştık.» Tur, icaz yoluyla size gölgelik yapan üstünüze kaldırılmış dağın adıdır. Burada biz sizi kendinize ve insanlara karşı yüklenmeniz gereken sorumlulukları üstlenmeye çağırmıştır. Size verdiğimize sımsıkı sarılın. Tam bir kanaat, kesin bir inanç, asla zayıflamayan bir azim ile ona yapışınız. «Ve dinleyin» iman bilinci içinde bir dinleme. Pratik uygulamada itaat için bir dinleme. Peki, burada sizin cevabınız ne oldu? «Onlar ise dinledik ve karşı geldik dediler.» Senin söylediğin her şeyi işittik fakat yaşadığımız hayatta, pratik realitelerde seninle uyum sağlamamız şu anda hazır olmadığımız bir durumdur. Bizim şehevi arzularımızı, ihtiraslarımızı ve hayattaki konumumuzu, mevkimizi, makamımızı temin eden realiteyi, gelenek ve görenekleri, siyasal ve ekonomik konularımızı değiştirmek istemiyoruz. «Kâfirlikleri yüzünden buzağı sevgisi kalplerine iyice işledi.» Hala buzağı sevgisi ve hatıraları onların vicdanlarında ve kalplerinde en mümtaz bir mevkiye sahip, ona duyulan iştiyak hala damarlarındaki kan gibi duygularına hâkimiyetini sürdürmektedir. İşte burada Kur'an kendi metoduna uygun bir şekilde onların Allah'ın indirdiklerine iman iddialarına acı bir şekilde ve alaylı bir ifade ile dile getirmektedir. «De ki: "Eğer inanıyor idiyseniz imanınız size ne kötü şeyleri emrediyor» Eğer sizin İmanınız Peygamberleri öldürmeyi, buzağıya tapmayı, Hakkı ve gerçeği inkâr etmeyi emrediyorsa böyle akıl ermez imani bir yöneliş ne kötü bir yöneliştir. Çünkü emrettiği
54 şey, onun anlamı ve özüyle tamamen çelişki içindedir. Ne var ki işin gerçeği, onlar iman ediyor değillerdir. Çünkü imanın insanın ruhunu iyilikle dolduran, onun tüm enerjilerini itaat, ibadet, hak ve adalet yolunda harcaması için harekete geçiren tertemiz direktifleri, ilhamları vardır. Sonra Kur'an-ı Kerim onların «Allah'ın seçilmiş milleti» düşüncesine değiniyor. Yahudiler bu düşünceyi köklü, dini bir geçek olarak görüyor, buradan hareketle kendilerini diğer insanlardan üstün ve değerli görüyor ve büyüklük taslıyorlar. Daha önceden ana hatlarıyla değindiği bu düşünceyi şimdi daha detaylı olarak tenkide ve değerlendirmeye tabi tutuyor. «De ki; Eğer iddia ettiğiniz gibi Allah katında, Ahiret yurdu sırf sizin ise» yani orada hiçbir sorumluluğunuz ve hesaba çekilmeniz söz konusu değil ise «Bütün insanlardan ayrı olarak» yani, büyük küçük bütün eylemlerinden hesaba çekilecek olan insanlardan. «O halde iddianızda samimiyseniz ölümü temenni ediniz.» Zira dini düşüncede Mü'minler için ahiret yurdu hiçbir zorluğu bulunmayan bir nimettir. Hiç bir bedbahtlık yönü bulunmayan gerçek bir saadettir. Hayatın en zirvesinde yer alan ideal bir hayattır. Çünkü orada insanın bütün idealleri gerçekleşir. Hatta cennetten söz eden Hadis-i Şerifte belirtildiği gibi onların ideallerinin de ötesinde bir hayattır. Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın aklına gelmeyen, insanın düşünemeyeceği nimetler vardır. Eğer sizin Allah katında gerçekten bu tür hayatınız varsa, Allah size bunu bahşetmişse hiçbir zorluk ve sıkıntıya katlanmadan sizi o tarafa geçirecek olan ölümü temenni ediniz. Çünkü insan tabii olarak daha üstün, düzeyli bir hayata geçiş yapmayı arzu eder. «Oysa onlar kendi elleriyle işlemiş oldukları kötülüklerden dolayı ölümü kesinlikle istemezler.» Onlar kıyamet gününde hesaba çekileceklerini, nice suçlar ve cinayetler işlediklerini biliyorlar. Bunu için en ağır ceza türleriyle karşılaşacaklarını kestirebiliyorlar. Tüm bunlardan Sonra nasıl ölümü isteyebilirler. «Onları insanların hayata en düşkünü, puta tapanlardan bile daha tutkunu olarak bulacaksın.» Şu puta tapanlar ki dünya hayatını her şeyden ibaret sayıyorlar, hayatın tadını çıkarmak için onu son fırsatları olarak kabul ediyorlar. Onlar bile bu dünya hayatına Yahudiler kadar tutkun değillerdir. «Her biri ister bin yıl yaşatılsın.» Ta ki işlediği cinayetlerin cezasından, gölgesinden uzak dursun. Uyanıklığında ve uykusunda ağzının tadını kaçıran cezaya çarptırılma endişesinden kurtulsun. Ne var ki bin senelik bir ömür, evet bin senelik bir ömür bile onlara ne fayda sağlayabilecektir? Eninde sonunda onlar kesin olan hükme, değişmez sonuca boyun eğecek değiller midir? «Oysa uzun yaşamak kendilerini azaptan kurtaracak değildir.»
55 Çünkü o kendi elleriyle kazandıklarının cezasını harfiyen çekecektir. Bundan kurtulması asla düşünülemez. «Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını görmektedir» Surenin bu bölümünde yapacağımız tespite gelince; bunu da şöylece özetleyebiliriz: Yahudilerin bu tarihini çağımızda yaşayan canlı örnekleriyle karşılaştırarak değerlendirmeliyiz. Allah yoluna davet eden Müslümanları yalancılıkla, hapse atmakla ve bazı durumlarda öldürüp yok etmekle karşı koyan çevreler bu mantığın izcileridir. Onları İslam'a karşı çıkışlarının başlıca nedeni, gerçek İslam çağrısının temel ilkeleri ve ana hedeflerinin onların arzu ve istekleri, ihtirasları ve imtiyazlarıyla uyum sağlamamış olmasıdır. Bu insanlar İslam'a karşı koyuşlarında daha önceki yöntemleri ve metotları kullanmaktadırlar. Öncekilerin geleneklerine bağlı kalmaktadırlar. Öncelikle İslam'ın insanın bugünkü gelişmiş onurlu hayatını gerçekleştirme noktasında zayıf kalacağını, çağdaş hayatın gereği olarak siyasal, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla hayatın tümünü kuşatacak ve onu sistemli bir şekilde düzene sokacak bir yapısı almadığını iler sürmektedirler. Onlar bu bağlamda diyorlar ki, İslam bu alanda yeni bir mantıkla ve yeni bir metotla tekrar değerlendirilmelidir. Bilinçli İslami hareket kendisine özgü metodunu izleyerek İslam'ı kapsamlı, mükemmel ve everensel bir şekilde insanların idrakine sunduğunda İslam nizamının bu alanların hiçbirinde pasif ve açık bir tarafının olmadığını ortaya koyduğunda aynı çevreler bu sefer zorla, baskı ile inkâr ve tepkilerle İslam'ın önüne, davetçilerinin yoluna dikiliyorlar. Bunlar geçekten kendi ellerinde bulunan kitabı doğrulayan mesajı geldiğinde, O'nun gerçek olduğunu gördüklerinde inkâra kalkışan. Yahudilere tıpatıp benzemektedir. Yüce Allah'ın kendi kitabını dilediği kuluna indirmesini çekemeyip onu inkâra kalkışan Yahudilerin tablosu bugün de karşımıza çıkmaktadır. Bugün de kendileri tarafından ortaya konmadığından dolayı İslam'a iman etmeyen ve O'na uymayı kabul etmeyen insanlara rastlıyoruz. Onların İslam'ı kabul etmeleri ancak kendilerinin istedikleri yoldan gelmesiyle mümkündür. Onlar İslam'a başkalarının telkiniyle iman etmeye hazır değillerdir. Bunlar benlik sahibi olan kimselerdir. Bu çağrıya iman etmeleri ancak dünyevi imtiyazlarını gerçekleştirmeleri halinde söz konusu olabilir... Sonra Yahudilerin bu mantıkları başka alanlarda da varlığını sürdürmektedir. Bu tür insanlar İslam'ın akidesine çağrıldıkları halde anında bazen küfürle kamufle edilmiş bazen de İslami bir kılığa sokulmuş sapık düşüncelere, davetlere, çağrılara yelteniyorlar. Bunlar diyorlar ki: Biz kendi ilkelerimize ve düşüncelerimize inanıyoruz. Fakat bu konuda kendilerini ciddi bir diyalogla mükellef tutmuyorlar. Kendilerine takdim edilen İslami düşünceleri ve hükümleri değerlendirmek için ciddi bir çaba ortaya koymuyorlar. İslam'ın gerçekleştirmek istediği hedefleri en güzel bir surette ve en üstün bir yöntemle nasıl tahakkuk ettirdiğini bir türlü öğrenmek istemiyorlar. İşte bu ana düşünce de Kuran ın kendisinden söz ettiği Yahudilerin yaklaşımından farksızdır. «Onlara Allah'ın indirdiğine inanın denildiği zaman biz sadece bize indirilene inanırız derler ve ellerindeki Tevrat'ı doğrulayıcı hak bir kitap olduğu halde Tevrat'tan başkasına inanmazlar.» Bunların konumları ve şartları farklı da olsa, detaya ilişkin bakış açıları ayrı da olsa ana mantıkları aynıdır.
56 Kur'an'ın tarihe ilişkin temasları canlı, hareketli örneklere dönüştürüldüğünde ancak bir değer kazanır. Tarihin bazı kesitlerinde donup kalan örneklerin fazla bir değeri olmayacağı açıktır. Bunlar hem şimdiye hem de derin istikbale iz düşürecek olaylardır. İman, küfür İstikamet ve sapma alanlarındaki ilerlemelerin aşamalarında insanın karşı karşıya gelebileceği olgulardır. İşte okuyucunun görevi özellikle olayın misyonunu, esprisini yakalamaktır. Okuyucuların ve inceleme yapanların tarih aşamalarındaki insanın Kur'an tarafından yapılan tasvirlerine takılmamaları gerekmektedir. Onlar bu pencereden Kur'an tarafından tasvir edilen olaylardan hareketle geleceğin hareketini yönlendirmeye, kendi anlayışlarında ve başkalarının anlayışlarında Kur'an Ayetlerine yeniden bir canlılık, bir hareket kazandırmaya çalışmalıdırlar. ONSEKİZİNCİ DERS BAKARA SURESİ AYETLER KUR'AN-I KERİM İSRAİLOĞULLARININ RİSALET ÇİZGİSİNDEN SAPTIKLARINI ÇEŞİTLİ AÇILARDAN BELGELENDİRMEYİ SÜRDÜRÜYOR. Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla «De ki, Kim Cebrail'e düşman olursa ki O, Allah'ın izni ile Kur'an'ı, O'na inanmayanların elleri arasındaki Tevrat'ı onaylayıcı, Mü'minlere yol gösterici ve müjde kaynağı olarak senin kalbine indirdi. Evet, kim Allah 'a meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olursa bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır.»(bakara, 9,7-98) Deniliyor ki Yahudiler Peygamberimiz Hz. Muhammed'e geldiğini iddia ettiği vahyin kim tarafından kendisine indirildiğini sormuşlardı. Peygamberimiz de Cebrail (a.s.) getiriyor cevabını verince Onlar: "O bizim düşmanımızdır. Biz O'ndan hoşlanmayız. Çünkü. O ceza ve savaş meleğidir. Dolayısıyla O'nun getirdiği vahyi kabul etmemiz mümkün değildir. Eğer bu vahyi Mikail (a.s.) getirmiş olsaydı sana iman ederdik. Çünkü O kolaylık ve bereket meleğidir. İşte bu ayet onların bu çocuksu yaklaşımını mahkûm etmek için inmiştir. Çünkü Cebrail (a.s.) onların düşmanı bile olsa Allah katından getirdiği vahiyle ne etkisi olabilir? O sadece vahyi ulaştıran bir vasıtadır. Ayrıca getirdiği vahiy daha önce ellerinde bulunan kitapları da doğrulayıcıdır. İçerik olarak doğru yolu göstermektedir. Kalplerini ve yüzlerini Allah'a teslim eden Müslümanlar için bir müjdedir. Yahudilerin bu mantığı kendisi için bir kazancı, mutluluğu ve kurtuluşu haber veren mektubu ona getiren adamı sevmediği için veya hoşlanılan biri olmadığı için reddeden insanın mantığı gibidir. Bu bayağı, çocuksu bir mantıktır. Düşünce temellerine dayanmaz, tutarsız birtakım tepkilere boyun eğer.
57 Sonra Cenabı Allah'a Cebrail ve Mikail in de içinde bulunduğu meleklere ve peygamberlere düşmanlık etmenin en pasif anlamıyla küfrü gerektireceğini vurgulamış, Allah'ın ilkelerine bağlılığı reddetme konumuna getireceğini pekiştirmiştir. Yani böyle bir hareket imanın ilkelerine ters düşmenin yanı sıra Allah'ın öfkesi ve cezası ile somutlaşan Allah'ın onlara düşman olmasına neden olur. Allah'ın düşmanlığı meselesi pek tabii olarak öfkesine ve cezasına götürecektir. Peygamberlerine ve meleklerine düşmanlık ise Onların çağırdıkları ya da yaymaya çalıştıkları şeyde kendilerini temsil etmedikleri, Allah'ın kendilerine verdiği direktiflere göre hareket ettiklerini, hayatlarında ve ilişkilerinde Allah'ın ilişkilerini ve yakınlığını esas aldıklarını göz önünde bulundurarak değerlendirirlerse daha rahat anlaşılır. Bu durumda onlara düşmanlık yalnız, Allah'a düşmanlık anlamına gelebilir. «Biz sana öyle gerçekler, açıklayıcı ayetler indirdik ki onları sadece fasıklar inkâr eder. Onlar ne zaman bir ahit yaptılar ise onların aralarından bir grup onu bozup bir yana atmadı mı? Aslında onların çoğu inanmaz. Onlara Allah katından önlerindeki kitabı onaylayan bir peygamber gelince, kendilerine kitap verilenlerin bir grubu, Allah'ın kitabını hiç bilmiyorlarmış gibi arkalarına attılar»(bakara,99-101) Bunlar çoğunlukla slogan halinde ıslaha, iyiliğe, İlahi risaletlere imana çağırırlar. Bunlar bugün de kendileri ile karşılaşabileceğimiz tiplerdir. Aynı zamanda çalışmanın geleneksel yöntemini tenkit edenlerdir.. Bu ayetlerde o zamanki Yahudi toplumunun karakterine, kaypak ve tutarsız tavırlarına açıklık getirmek için tekrar dönüş yapmaktadır. Bunlar Allah katından indirildiğinde hiçbir şüphe bulunmayan ve apaçık olarak gerçek oldukları ortada bulunan Peygamberimize indirilen Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar. Bununla beraber biz onların aynı zamanda doğru yolda, Allah'ın çizgisinde yollarına devam ettikleri iddiasından vazgeçmediklerini görüyoruz. Onlar yaptıklarının anlamından habersizmiş gibi davranıyorlar. Çünkü Allah'ın bu apaçık ayetlerini inkâr eden birinin iman çizgisinden sapan en azından bir fasık olmaktan kurtulamayacağı kesindir. Buradan da anlaşılıyor ki Kur'an'ın değerlendirmesine göre kâfirlik ve fasıklık; hukukçuların (fakihlerin) belirttiği gibi birbirine karşı olan, birbirinden farklılık arz eden iki kavram değildir. Fakihlere göre fasıklık adaletli olmanın karşıtıdır. Fasıklıkla beraber kişi akidedeki iman ilkesini koruyabilir. Küfür ise imanın karşıtı olarak kabul edilmiştir. Bu konuda amel yönü göz önünde bulundurulmamıştır. Sonra bu tablo pratik uygulama alanıyla tamamlanmıştır. Yahudiler diğer insanlara yaptıkları anlaşmalara bağlı kalmadıkları gibi Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a.) ile yaptıkları sözleşmeye de bağlı kalmamış ve onu bozmuşlardı. Sosyal ilişkilerde onların karakteri ve sürekli izledikleri yol budur. Sonra Kur'an-ı Kerim onların bu tür hareketlerinin çoğunluğu oluşturan kesim tarafından sergilendiğini ve bu tavırlarının nedeninin de imansızlık olduğunu belirtmektedir. Çünkü iman doğruya çağırır, doğru ise sözünde durmayı gerektirir. Bu tablo düşüncenin uygulaması alanında da aydınlık kazanmaktadır. Ayet-i Kerime detaylara ilişkin birtakım açıklamalarla buna da işaret etmiştir. Allah'ın elçisi ellerindeki Tevrat'ı onaylayan Kur'an mesajıyla kendilerine geldiğinde onların bu çağrının doğruluğunun öğrenmeleri için Tevrat'a dönüp bakmaları ve ikisi arasında bir karşılaştırma yapmaları yeterliydi. Fakat onlar Allah'ın kitabı olan Tevrat'a sırtlarını döndüler. O'nunla amel etmediler. Çünkü bu, onların asabiyetleri ve bencillikleriyle, kendilerini beğenmişlikleriyle bağdaşmıyordu. Onlar bunu bir gerçek olarak bildikleri halde onun gerçek olduğunu bilmiyorlarmış gibi davrandılar. Hâlbuki kendilerini ve çocuklarını tanıdıkları gibi gerçeği de biliyorlardı. İşte bu, en büyük sapıklığın ta kendisiydi.
58 * * * «Yahudiler Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurduğu şeylere uydular. Oysa Süleyman kâfir olmadı, fakat insanlara büyücülük öğreten o şeytanlar kâfir oldular. Babil'de yaşayan Harut ve Marut adındaki iki meleği böyle bir şey indirilmiş değildi. Oysa bu iki melek biz imtihan vesilesiyiz, sakın kâfir olma demedikçe hiç kimseye bildiklerini öğretmiyorlardı. Fakat bunlar o iki melekten karı ile kocasının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Ama onlar Allah'ın izni olmadıkça bu büyü ile hiç kimseye zarar veremezler. Onlar kendilerine yararlı olacak olanı değil zararlı olanı öğreniyorlardı. Karşılığında benliklerini sattıkları şeyin ne kadar fena olduğunu keşke bilselerdi! Eğer onlar iman edip Allah'ın yasaklarından sakınsalardı, Allah katında elde edecekleri sevap daha hayırlı idi. Keşke bunu bilselerdi.»(bakara, ) Bu da Yahudilerin insanların hayatına zarar veren sapık uygulamalarından, günlük işlerinden birisiydi. Onlar insanlar arasında zararlı olan şeyleri, aslı astarı bulunmayan inançları ve bozgunculuğu yaymaya çalışıyorlardı. Burada insanların gözlerini ve akıllarını yanıltmak için çeşitli tezgâhlara başvurmaları, oyunlar ve düzenbazlıklarla gerçek olmayan şeyleri insanlara kabul ettirmeleri, gerçeğe dayanmayan şeyleri onlara aşılamalarıdır. İnsanları birbirinden ayırıp düşmen haline getirmeleridir. İşte bu iki ayet tablonun sözü edilen bu yönüne ışık tutmak için gönderilmiştir. Bu vesileyle İslam dininin ilke olarak büyüye karşı nasıl bir tavır takındığı da kısa bir değerlendirmeyle ortaya konmuştur. Bir taraftan da Yahudilerin bu sapık anlayışları tashih edilmeye çalışılmıştır. İslam'ın bakış açısı; büyüyü şeytanlarının Hz. Süleyman'a izafe ettiği şeytanın uydurmalarından biri olarak değerlendirmiştir. Şeytanın bu konuda böylekamufle edilmiş bir metot kullanması bir taraftan büyüye mukaddes sırlar imajı vermek ve ona Peygamberliğin kutsallığından bir takım telkinler aktarırken bir taraftan da Süleyman'ın mülkünü bir çeşit büyü mahsulü olarak gösterme, onu anlaşılmaz, gizemli bir iktidar konumunda değerlendirme amacını güdüyordu. Böylece Süleyman Peygamberin şahsiyetinde somutlaşan Peygamberliğin ve iktidarının manevi yönü göz ardı edilmiş oluyordu. Bu bakış açısıyla Süleyman, Allah tarafından desteklenen bir Peygamber şahsiyetinden uzaklaştırılıyor, sihirbaz bir kral kişiliğine bürünmüş oluyordu. Kur'an-ı Kerim bu konuda kesin bir tavır takınmaktadır. Büyüyü küfrün boyutlarından biri olarak değerlendirmektedir. Eğer sihir, kişiyi Mü'min veya kâfir yapan küfür dairesindeki akide yönüyle ilgili değilse de kapsamı ve gerekleriyle insanı küfre yaklaştıran uygulama yönünden küfrün boyutlarından biridir. İşte bu nedenle Hz. Süleyman'ın onunla yakından veya uzaktan hiçbir ilgisi bulunamaz. Zira onun imani ve ruhani derecesi çok yüksek bir düzeydedir. Zira Hz. Süleyman (a.s.) idaresi boyunca insanları diktayla idare etme ve onlarla istediği gibi oynama konumuna girmemiştir. Tam tersine O adil bir idareye Allah'a bağlı apaçık bir iman ilkesine dayanmıştır. Gerçek odur ki, büyüye küfrü karıştıranlar şeytanların kendileridir. İnsanları saptıran ve hayatlarını fesada verenler de onlardır. İnsanlara büyüyü öğretmekle aralarındaki ayrılıkları, münakaşaları ve sürtüşmeleri körüklemişler ve bu vesileyle düşmanlık ve kin ateşini alevlendirmeye çalışmışlardır. Konu devam ediyor. Bizi başka bir açıdan büyüyü ele almaya yöneltiyor. Babil'de yaşayan Harut ve Marut adındaki iki meleği verilen bilgiye dikkat çekiyor. Bunlar bilim, kültür ve zararını önleme amacıyla insanlara büyü öğretiyorlardı. Hemen büyü yapmaya kalkmaları, büyüye teslim olmaları için değil... İşte bu nedenle kendilerinden büyü öğrenen insanlara kendilerinin birer imtihan ve sınav olduklarını bildiriyorlar, zayıf düştüklerinden dolayı değil
59 de güçleri ve bilgileri oldukları halde kimseye haksızlık yapmamaları, zarar vermemeleri, dine bağlılıklarını ve teslimiyetlerini sürdürmeleri için uyarıyorlardı. Çünkü bir şeye hâkim olmak için gereken şartları, kuralları bilmediğimiz için onu yapmamak ile o konuya ilişkin bütün ilimleri, oyunları ve tezgâhları bildikten, onu hem iyiye hem de kötüye kullanma yolunu öğrendikten sonra ondan vazgeçmek arasında fark vardır. Fakat bir kısmı Yahudilerden oluşan insanlar genellikle sınavda başarılı olamazlar. Öğrendikleri bilgileri insanlara zarar verme yolunda kullanırlar: «Fakat bunlar o iki melekten karı ile kocasının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı.» Öyle anlaşılıyor ki Yahudiler, bu amaç için kullanacakları bilgileri onlardan öğreniyorlardı. Elbette ki bu bilgileri ve yöntemleri kesin bir şekilde sonuç vermeyebilirdi. Yüce Allah buyuruyor ki: «Onlar Allah 'ın izni olmadıkça bu büyü ile hiç kimseye zarar veremezler.» Genel olarak Allah'ın izni Yüce Allah'ın eşyanın özelliklerine yerleştirdiği tabii sebepler ve şartlar için kullanılır. Bunlar insan ve evrenin varoluş hareketinin dış görünüşünde katkısı olan yasalardır. Böylece anlaşılıyor ki, insan kendi kişisel gücü, elindeki imkânları, vasıtaları ile hedefine ulaşamaz. Hedefine ulaşabilmesi için her şeye gücü yeten Allah'ın iradesinin izni olması gerekir. Daha sonra Kur'an-ı Kerim manevi havalara temas eder. İnsanın helal ve haram sınırlarına yöneldiğinde vicdanını ve bilincini bu yolda kullandığında Allah'ı ve ahiret gününü düşünmesi gerektiğini hatırlatır. Allah'ın azabı ve gazabından sakınması, dünya ve ahiret hayatında bu hareketinin kendisine neler kaybettireceğini kavraması için bilinçli hareket etmesini ister. Bu şekilde insan, kendisini İlahi direktiflerin ufuklarından uzaklaştıran, onu yeryüzünün değerlerine bağlayan çirkin kişisel egoist etkenlerin baskısından kurtaran bir atmosfere girer. Sapıklığı kendisine süslü gösteren dar kapsamlı sapık arzularını, ihtiraslarını tatmin etmek için günah işlemeyi ona basit gösteren ruhsal, psikolojik havadan kurtulur. Hâlbuki onlar büyüyü, büyünün zararlı vasıtalarını çok iyi biliyorlardı: «Oysa onlar büyüyü satın alanın Ahirette hiçbir nasibi olamayacağını biliyorlardı.» Onun ahirette hiçbir payı olamazdı. «Keşke karşılığında benliklerini sattıkları şeyin ne kadar fena olduğunu bilselerdi.» Çünkü bu çok değersiz, basit bir değer, ucuz bir değerlendirmedir. Onunla hiçbir kar elde edemezler. Çünkü çok kısa sürecek dünya hayatında onu burada bırakıp gideceklerdir. Ahirete yöneldiklerinde ellerinin boş olduğunu anlayacaklardır. «Keşke bilselerdi.» Ne var ki onlar bilemezler. Şehevi, nefsanî, duygusal baskılar onların düşüncelerine ve vicdanlarına egemen olduğundan, gaflet onları baskısı altına aldığından gerçeği bilemezler. Eğer onlar Allah'ın helal kıldıklarının ve haram saydıklarının sınırlarında dursalardı, Rablerinden korksalardı, mükâfat Allah katında onları bekleyecekti. Keşke onlar Allah'ın rızası ve rahmetinin havasından kaynaklanan mükâfatın değerini bilselerdi! Ne var ki onlar bilmiyorlar.
60 İşte iki ayetin tasvir ettiği atmosfer budur. Tefsir bilginleri ayeti değişik açılardan açıklamışlardırlar. Öncelikle büyüye kapılan Yahudilerden söz etmişlerdir. Acaba bunlar Hz. Süleyman döneminde yaşayan Yahudiler mi yoksa başkaları mıdır? Sonra Ayet-i Kerimede geçen «tetlu» sözcüğü üzerinde durmuşlardır. «Tetlu» okumak mı, yalan uydurmak mı, yoksa ilave yapmak mıdır? «Süleyman'ın hükümdarlığı aleyhine» Bunu bizzat O hayatta iken mi yoksa bu hükümdarlığın ayakta olduğu sırada mı böyle yapmışlardı? «Iki meleğe indirilen» cümlesi «uydular» sözü ile mi yoksa «insanlara büyüyü öğretiyorlardı.»cümlesi ile mi ilişkilidir? İkinci ihtimalde meleklere indirilen şey büyüye ilave edilmiş olur. Harut ile Marut, iki melek mi, iki şeytan mı yoksa iki insan mıdır? Tefsir bilginleri bu konuların hepsini değişik açılardan incelemişler, araştırmışlardır. Ne var ki biz, ayetin bildirdiklerinden öte detaylı bir açıklamaya girişmenin yararlı olacağını sanmıyoruz. Bunlar yarar sağlayacak konular ve bilgiler değildir. Çünkü burada Yahudilerin kimliğini veya meleklerin kimliğini araştırmak bizi fazla ilgilendirmez ve bize hiçbir yarar sağlamaz. Burada Ayet-i Kerime Yahudilerin karakterini, ahlakını ortaya koymaktadır. Onların ahlakının ve karakterinin tarihi ve çağdaş bir realite olarak ortaya koymaktadır. Artık bu Yahudilerin şu veya bu zamanda yaşayan Yahudiler olduğunu araştırmanın ne anlamı olabilir? İki meleğe gelince onlardan söz edilmesinin asıl nedeni, onların iki hayır kaynağı veya en azından zararlı olmayan iki varlık olarak sayılmasıdır. Onların şahsiyetlerinin bu konuda herhangi bir fonksiyonları yoktur... Ayrıca soyut bir düşünce konusu olması hasebiyle bu meselenin meleklerin masumluğu, karakteri ve tabiatına ilişkin bazı yönleri vardır ve bunların önemi olmadığını söyleyebiliriz. «Tetlu» sözcüğüne gelince, konunun ele alınış tarzından açıkça anlaşılan odur ki, yalancı ilave anlamına gelen bir kinayedir. Zira bu konuda kuru bir okumanın hiçbir anlamı yoktur. Ayrıca burada «tetlu» kavramının uymak olduğunu söylemek önündeki «ettebcü» sözcüğünün anlamı ile bağdaşmaz.«ma unzile(indirilen)» sözcüğüne gelince bu açık olarak «ma Tetlu (okudukları)» sözcüğüne ilavedir. Zira ayetin tabiatıyla O güzel şekilde uyum sağlayan yaklaşım budur. Çünkü meleklere indirilen nesne büyüden başka bir şey değildir ki aynı kelimeye ek ve ilave edildiği söylenebilsin. Büyünün gerçekliği var mıdır? Sihir (büyü) nedir? Gerçekliği ve etkisi var mıdır? Dayanağı oluşturan gerçek bir temelinden söz edilebilir mi? Kur'an-ı Kerim'in pek çok ayetlerinden özellikle Hz. Musa'nın sihirbazlara (büyücülere) giriştiği mücadeleden söz eden ayetlerinden hareketle insanların gözlerini ve duygularını aldatmaya dayalı bir oyun ve göz boyamadan ibaret olduğunu söyleyebiliriz Yüce Allah buyuruyor ki: «İnsanların gözlerini boyadılar. Onları ürküttüler ve büyük bir sihir ortaya koydular.»a'raf, 116) Hz. Musa büyücülerle konuşmasında: «Sizin ortaya koyduğunuz şey büyüdür. Yüce Allah onu darmadağın edecektir.»(yunus, 81)
61 demekle onların dayanacağı, sarılacağı gerçek bir temel olmadığına işaret etmek istemiştir. Allah buyuruyor ki:. «Onlar ancak sihirbazın tuzağını, hilesini yaptılar. Büyücü ise nerede olursa olsun iflah olmaz.» (Taha, 69) Çünkü O'nun eylemi kesin bir sonuca götürmez. Aksine zarara, ziyana, hüsrana, kirli çamaşırların pazara çıkmasına sebep olur... Büyücünün bu anlamını kâfirlerin Peygamberlere karşı koyuşlarında da görebiliriz. Bilindiği gibi inkârcılar, Peygamberi büyücülük yapmakla itham ediyorlardı. Onların anlayışlarına göre Peygamberler büyünün vasıtalarına sahip oldukları için insanlar onların çağrılarını özgür bir irade ve serbest bir seçimle karşılayamamaktadırlar! Büyücüleri ve büyücülüğü eleştiren büyücülerin dünya ve ahiretteki cezalarının ağırlığını dile getiren pek çok hadisler vardır. Hadislerde şöyle deniyor: «(Gaybtan haber veren) kâhin de büyücü gibidir. Büyücü ise cehennemliktir.» «Mü'minlerin büyücülük yapanları öldürülür. Kâfirlerin büyücüleri ise öldürülmez. Kâfirlerin büyücüleri neden öldürülmez ey Allah'ın elçisi? Diye sorulduğunda şöyle karşılık verdi: Çünkü Allah'a ortak koşmak (şirk) büyücülükten daha ağır bir suçtur. Ayrıca şirk ve büyü birbirine yakındır.» Herhalde bunu hikmeti şudur: Büyü, tabiatı gereği önemli bir tehlikedir, imanları saçma şeylere bağlar. Kapalı, gizemli, mukaddes sırlar adı altında insanları eşyanın yapısı ve tabiatı konusunda gerçeklerden uzaklaştırır, saptırır ve saçma yaklaşımlara vesile olur. Ya da eşyanın özellikleri ile bağdaşmayarak ve Allah'ın birliği ve büyüklüğü ile uyum sağlamayacak birtakım inançlara eşyanın doğru olmayan bir takım etkileri olduğuna inanmaya sevk eder., Biz büyüyü gerçek bir şey sayma konusunda ihtiyatlı olmayı, böyle bir görüşe hemen katılmamayı ileri sürerken duyu organları ile algılanmayan veya maddi olmayan varlıkların realitelere etki etmelerini saçma gören, pratik hayat konularında duyu organları ile algılanmayan hiçbir şeye inanmayan düşünceden hareket etmiyoruz. Aksine bu konuda bildiğimiz kadarıyla vicdani veya Şer'i bir delile sahip olmadığımızdan böyle bir yaklaşıma taraftar oluyoruz. Dolayısıyla bu konu bütün detayları delile ihtiyaç duyan ihtimal dâhilindeki bir mesele olmaktadır. Mecmau'l-Beyan tefsirinin müellifi bu konuya ilişkin olarak şöyle demektedir: "Büyünün ne olduğu hakkında değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, büyünün bir çeşit hayali canlandırma sanatlardan bir sanat olduğunu söylemişlerdir. Yüce Allah büyüden kendisine sığınılmasını istemiş ve kitabını ona karşı koruyucu, bir kalkan yapmış ve ona ilişkin olarak Felak Suresi'ni indirmiştir. Bu görüş arkadaşlarımızdan (bizim mezhep âlimlerimizden Ebu Abdullah) Şeyh Mufid'e aittir. Bazıları, büyünün bir çeşit aldatma, olağanüstü olaylar ve üstünlükler olduğunu ve hiçbir gerçekliği bulunmadığını fakat büyülenen kişinin onu bir gerçek sandığını söylemişlerdir. Bazıları, büyücünün insanı bir merkebe çevireceğini, şekilden şekile sokabileceğini, olağanüstü bir şekilde bir hayvan yapabileceğini söylemişlerdir... Böyle bir şey caiz değildir. Bunu doğrulayan ve onaylayan biri Peygamberlik gerçekliğini kavrayamaz ve anlayamaz. Peygamberlerin mucizelerinin de bu türden olaylar olmadığına kesin kanaat getiremezler. Eğer büyücüler, efsuncular herhangi
62 bir yarar veya zarar vermeye güçleri yetseydi ve gaybkanunlarını bilselerdi o zaman pek çok iktidarları devirir ve yerin altından hazineler çıkarırlardı. Yeryüzünün krallarını hiçbir sıkıntıya katlanmadan veya zarara uğramadan öldürür, onların memleketlerini ellerine geçirirlerdi. Sürekli olarak onları en kötü halde en fazla oyun ve tezgâh peşinde koşan insanlar olarak gördüğümüze göre onların bu türden bir güce sahip olmadıklarını öğreniyoruz. Peygambere büyü yapıldığını ve bu halde yapmadığı şeyleri yaptığını bildiren haberlere gelince bunlar uydurma haberlerdir. Bunlar üzerinde durmaya değmez. Yüce Allah, kâfirlerin sözlerini aktarırken şöyle buyuruyor: «Sizler ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz...(furkan, 8) Eğer büyünün Peygamber üzerinde etkisi olsaydı o zaman kâfirler bu sözlerinde gerçeği ifade etmiş olurlardı. Peygamberimiz O'nun sözünü kabul etmekten uzaklaştıran ve O'na noksan sıfatlar yakıştıran her çeşit yaklaşımdan uzaktır. Çünkü O, yüce Allah'ın insanlara karşı delilidir ve insanların en seçkinidir... Şimdi biz Şeyh Mufid'in Felak Suresi'nin: «Düğümlere üfüren cadıların şerrinden»(felak,4) Ayetinin tefsiriyle ilgili olarak yaptığı açıklamaya şunları da ilave edebilir: bu konularda Allah'a sığınma; insanın bazı durumlarda korku ve endişeye kapılması, psikolojik olan bu hallerin etkisinden kurtulmasını sağlayan yöntemlerden biri olabilir. Zira insanlar genellikle bu tür şeylerin gerçek bir etkileri olduğuna inanırlar. İşte insanların bu tür yaklaşımlardan etkilenmemeleri için Allah'a sığınmaları onları psikolojik olarak rahata kavuşturur. Uğursuzluk ve kuşkuların hareketlerinden birtakım kötü şeyler çıkarma, fala bakma gibi psikolojik havanın estiği durularda bu tür hareketlerin, olayların, oyunların etkisinden kurtulmaya çalışmak da söz konusudur. Bu durumlarda Allah'a sığınmayı aşılamaya çalışan hadisleri bu bağlamda ele almak onların bu psikolojik havanın etkisinden kurtulmayı amaçladıklarını söylemek de mümkündür. Yani burada böyle bir tedaviye gidilmesi, gerçekten korkulacak önemli bir olayın, gerçek bir hastalığın varlığından dolayı değildir. Bu tedavi yöntemi atalar kültüründen kalan inançların etkisiyle insanın psikolojik olarak değişik bir havaya girmesini önlemeyi amaçlamaktadır. Böyle yaklaşım Allah'ın güzel isimleri ve ayetlerinin, kutsal sözlerin birtakım manevi etkileri ve olabileceğini kabul etmemize de neden olabilir. Bu tür müspet etkileri yok saymamızı engelleyebilir. Çünkü pek çok hadislerde bu tür kutsal sözlerin Allah'ın isimleri ve ayetlerinin bazı konularda etkileri ve faydaları olduğu haber verilmektedir. Allah'ın vahyine dayalı dinlerde böyle bir yaklaşım ilginç olarak karşılanmaz. Çünkü Yüce Allah, eşyanın, varlıkların, olayların tüm özelliklerini maddi ve manevi niteliklerini, hususiyetlerini bilmektedir. İnsanların eşyayı, varlıkları ve olayları böyle algılamalarını istemektedir. Fakat bu konular herkese açık olan bir sahaya ilişkin meseleler değildir. Ancak dini sahada bilinçli, bilgileri ve yetkinlikleri bulunan gerçek ile saçma ve uydurma olanı birbirinden ayırabilen, sahih hadislerle saçma hadisleri birbirinden ayırt edebilen bu konularda ancak sağlıklı bilgi veren sahih hadisleri, akla, mantığa ve eşyanın tabiatına aykırı olmayan haberleri esas alan bilginlerin görüşü esas alınabilir. Bu konularda çok az bilgiye sahip olan yarı ümmi insanların görüşlerine teslim olmamak gerekir. İnsanların güvenlerine dayanarak hiçbir etkinlikleri ve yetkinlikleri bulunmayan konularda rastgele yaklaşımlar ve görüşler ileri süren insanları da bu konulardaki ilgilerinden yararlanarak peşinde sürükleyen cahillerin görüşlerine kapılmamalıdır. Bu tür insanlar; görüşlerinin saçma olduğu, yanlışlıkları taşıdığı ortaya çıkınca değişik yöntemlerle insanlardan özür dilemesini de bilirler. Çünkü insanlar
63 genellikle olayları ve eşyayı kolay şekilde açıklayan yaklaşımlara meyyaldirler. Bu tür görüşleri onaylamayı severler. Çünkü buna benzer yaklaşımlar onların kolay çözüm yollarına teslim olmalarını sağlar. Eşyanın hakikatini tespit etmek için katlanmaları gereken zorlukları bertaraf eder. Kolay ve basit yöntemlerle olayları ve eşyayı izah eder. ONDOKUZUNCU DERS BAKARA SURESİ AYETLER. KUR'AN REALİTEYE DAYALI OLARAK MÜ'MİNLERİ BİLİNÇLENDİRMEYE BAŞLIYOR Rahman ve Rahim olan Allah ın Adıyla «Ey iman edenler, "Raina -bizi gözet- demeyin." "Umuma -bize bak- deyin ve dinleyin. Kâfirler için acı bir azap vardır.» (Bakara, 104) Tefsir bilginlerinin nüzul sebepleri konusunda kaydettiklerine göre bu Ayet-i Kerime birtakım kelimeleri dillerine dolayan ve onları başka dillerdeki kelimelerle karıştırmaya çalışan çevrelere karşı Müslümanları uyarmak için gelmiştir. Bu tür kavramları İslam düşmanları, İslam'ın ve Müslümanların kendi amaçları doğrultusunda İslam'ı karalamak için kullanıyorlardı. Ve bu konuda maske kullandıkları için herhangi bir cezaya çarptırılmaları da söz konusu değildir. Çünkü onlar bu kavramları kullanırken diğer insanların kullandıkları anlamda onları kullandıklarını söylüyorlardı. İşte Medine'nin ilk dönemlerinde «Raina» kavramında söz konusu olan mesele de budur. Müslümanlar bu kavram ile Peygambere sesleniyor ve Peygamberin kendilerini dinlemesini istiyorlardı. Çünkü sözlükte bu kavram kullanıldığında«ona kulak verdim» anlamına geliyordu. Fakat aynı kavramın Yahudilerce kullanılan başka bir anlamı vardı. Buna göre Raina kavramı, övme ve eksikliklerini, kusurlarını açığa vurma anlamına geliyordu. Onlar Raina kavramının «ruunetten» meydana geldiğini kabul ediyor ve bunun bir noksanlık, bir düşkünlük olduğunu anlıyorlardı. Mecmau'l Beyan'da belirtildiği gibi İmam Bakır'dan gelen bir hadiste «raina»kavramının İbranicede sövme anlamında geldiğini söylemiştir. Onlar raina'yı sövme anlamında kullanıyor, herhangi bir tepkiyle karşılaştıklarında ise biz de Müslümanların kastettikleri anlamı kastediyoruz, diyorlardı. Yüce Allah Müslümanların bu konuda Yahudilerin kendi kinlerini bu yolla dile getirip kendilerini rahatlatmalarına meydan vermemelerini, alay etmeleri için herhangi bir kapı bırakmamalarını istedi. Bu nedenle Raina kavramı yerine «umurna» kavramını kullanmalarını istedi. «Umurna» bize bak, bizim tarafa yönel veya buna yakın bir anlam ifade ediyordu.
64 İşte bu direktif her yerde ve her zaman Müslümanların kullandıkları sözlerde ve kavramlarda dikkatli olmaya, sözlerini güzel seçmeye davet eden İslam'ın bir prensibidir. İnsanların kendi anlayışlarında dar kapsamlı veya geniş kapsamlı olarak kullandıkları kavramları seçerken güzel seçim yapmalarını istemiştir. İnsanların bu anlayışları İslam'ın bu kavrama yüklediği köklü anlamı karşılayabileceği gibi karşılayamaması da söz konusudur. Müslümanlar bu kavramları kullanırken onların mümkün mertebe başkaları tarafından dillerine dolanmayacak olanlarını seçmelidirler ki diğer insanlar onları çirkin, sapık veya kâfir amaçlarla kullanmasınlar. İslam'ın kavramlarını ve anlayışlarını cıvıklaştırmasınlar, kaypaklaştırmasınlar. İslami şahsiyeti bu kavramlarla rencide etmesinler, insanların sosyal hayatlarında kendilerine özgü belli birtakım boyutlar kazanan ve İslam düşüncesiyle uyum sağlamayan birtakım kavramlar da bunun gibidir. Bu tür kavramların çağdaş olanlarına bir iki örnek vererek meseleyi biraz daha aydınlatmak istiyoruz: Örneğin«Hürriyet» kavramı. Bu kavram şimdilerde öyle yüklü, öyle çok şey ifade etmektedir ki bu anlamların hepsini İslam hukukunun belirlediği sınırlar kapsamında ele almak, kavramı İslam'ın yasaları çerçevesinde ele almak pek mümkün değildir. Bu hürriyetle insanın sözleri, ilişkileri, eylemleri ve hareketleri tamamen bağımsız kabul edilmektedir. Çünkü bu kavram kapitalist yönelişten kaynaklanan düşüncelere dayanmaktadır. Kapitalist düşünceye göre birey bütün işlerinde geniş bir hürriyete sahiptir. Bu konuda ahlaki ve insani hiçbir bağ onu bağlamaz. Buna bağlı olarak fertler cinsel, ekonomik veya siyasal ilişkilerini belirlerken hiçbir ilke ve hüküm tanımazlar. Başkalarının hürriyetlerine gölge düşürmedikleri müddetçe he şeyi serbestçe yapabilirler. Hatta bu anlayış ferde İslam'ın asla kabul etmediği intihar hürriyetini bile verebilmektedir. Müslümanlar demokrasiyi idarede, hukukta, kamu işlerinde, genel ilişkilerde baskı, dikta, bireycilik, egoizm ve zulüm rejiminin karşıtı olarak kullanmaktadırlar. Buradaki hareketle ve birtakım özverilerde bulunarak, toleranslı bir yol izleyerek insanları başka bir şekilde yönlendirmeye çalışıyorlar. Şura ve müsamaha (tolerans) anlamlarını baz alarak «İslam Demokrasisi) diye bir kavram üretiyorlar. Bir kişinin alçakgönüllü olduğunu ifade etmek için «falan adam demokratik bir ahlaka sahiptir!» diyorlar. Hâlbuki demokrasi kavramı içerik açısından, düşünce, hukuk ve iktisadi açıdan bu sınırların hepsini aşmakta, onlardan bambaşka bir anlam ifade etmektedir. Yani kavram temelden farklı bir anlam taşımaktadır. Dolayısıyla biz bu kavramı kullanmakla karşımızdaki insanların bizim ifade etmek istediğimizden başka bir şey anlamalarına neden olmaktayız. O zaman da hayatımız da ilginç, garip bir zihniyete yer vermek zorunda kalmaktayız. Yani demokrasi kavramının ifade ettiği idare ve hukuka yönelik demokratik anlayışla bağdaşmayan yasama, hukuk ve düşünce yaklaşımlarını, kabul etmeme noktasına gelmekteyiz, İşte bu nedenlerle biz bu tür kavramları, ifade tarzlarını hemen kabul etmeyi uygun görmüyoruz. İslam dan ve Müslümanlardan söz ederken buna benzer kavramlar kullanmakla hiçbir yarar sağlanacağını, uygun bir ifade tarzını sergilediğimizi söyleyemeyiz. 'Hürriyet' ve 'Demokrasi' kavramlarını 'Sosyalizm' kavramını da ilave edebiliriz. Çoğu kimseler fakirlik problemini ve mali hukuk ve yasamaları çözüme kavuşturma çabalarında, çalışmalarında İslam dan söz ederken bu kavramı kullanabilmektedir. Öyle ki bazı çevreler İslam'a insancıl (Hümanist) adil bir karakter, güzel bir nitelik kazandırmak için İslam'a Sosyalist bir din niteliği kazandırmaya çaba gösteriyorlar. Ne var ki bu kavram içerik açısından, hukuk ve pratik açıdan İslam'la çelişen bir niteliğe sahiptir. Bu kavramın, yasama ve yürütmede, teori ve pratikte İslam'la bağdaşması mümkün değildir. Çünkü Sosyalizm, devleti üretim araçlarının biricik sahibi kabul etmekte ve mülkiyetin her çeşidini sınırlandırabileceğini ana ilke olarak kabul etmektedir. Mülkiyetin kaynağını, vasıtalarını ve başka yönlerini çoğu zaman İslam ile bağdaşmayacak biçimde düzenlemekte ve ayrı çözüm yolları göstermektedir.
65 Ayetten anladığımız mesele odur ki: Biz kavramları kullanırken dikkatli olmalıyız. Kelimelerimizi güzel seçmeliyiz. Bizim inandığımız bir içeriğe sahip olmayan kavramları amacımız doğrultusunda kullanmaya ihtiyaç duymamalıyız. Kullanılan bu kavram ister başka dillerde değişik bir anlama gelsin isterse bazı çevrelerde, bazı bölgelerde farklı bir anlam taşısın, isterse de değişik havalarda atmosferde kendine özgü bir nitelik, özel bir konum arz etsin farketmez. Bunların hepsinden sakınmalı, onları kullanmaya yanaşmamalıyız. Mesela 'Barış' kavramı veya 'Barış Havariliği' gibi kavramlar kendisine özgü hizipsel, partisel bir anlam ifade etmektedir. Bu kavram ile insanlar birtakım ilkelere, prensiplere bağımlı olmayı kast etmektedirler. İnsanlar bu kavramı kazanç ve partisel duyuları sömürme amacıyla kullanmaktadırlar. Kavramın öz itibarıyla ve sözlük anlamıyla böyle bir anlama gelmemiş olması burada fazla bir önem taşımaz. Kâfirlerin Müslümanlara Karşı Kompleksleri «Kitap ehlinden olan kâfirler de, puta tapanlar da size Rabbinizden bir hayır indirilmesini istemezler, Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder, Allah büyük lütuf sahibidir»(bakara,105) Bu Ayet-i Kerimede Yüce Allah Müslümanların ehl-i kitap ve müşriklerden oluşan kâfirlerin en ince duygularına inmelerini istemektedir. Kâfirleri onlara tanıtmak istemektedir. Allah bildiriyor ki: Bu kafirlerin anlayışlarında mesela kan ve düşmanlıkla karışarak kişisel bir kompleks halini almıştır. Onların bu kompleksten kurtulmaları çok zordur. Artık onlara göre İman-küfür meselesi akide ve hayatla ilgisi olan bir mesele değildir. Müslümanlara karşı onlarda gelişen psikolojik bir kompleks halini almıştır. Onlar Müslümanları karşılarında egemenlik, otorite ve üstünlük için mücadele eden diğer gruplardan, cemaatlerden, kitlelerden biri olarak ele almaktadırlar. Dolayısıyla Allah'tan kendilerine bir iyiliğin, bir hayrın, özellikle Peygamberliğin inmesini isteyemezler, Ayet-i Kerimenin metninde geçen 'hayır' kavaramı bazı tefsir rivayetlerinde Peygamberlik diye yorumlanmıştır. Yalnız böyle bir yorumlamayı uygulama esasına dayalı tefsir olarak kabul edebiliriz. Burada bireylerin en üstün olanlarını, en ileri olanlarını anlamı açıklamada esas almak söz konusudur. Çünkü burada Peygamberlik Allah'ın insanlara (özellikle Müslümanlara) bahşettiği nimetlerin en önemli olmasa da en önemlilerinden bir olarak sayılacağında kuşku yoktur. Çünkü bu, insanın en yüce makamıdır. Bu makamdaki insan manevi bağı ve risalet görevi sayesinde Allah ile kulları arasındaki iletişimi en sağlam bağlılığı gerçekleştirmeye çalışır. Yine bu bağ ve iletişim sayesinde imanlı topluluk diğer insan topluluklarına karşı en güzel şahit olur. Onların hepsine örnek ve lider konumuna gelir. Hayatın daha geniş sahalarında ise bu risalet ve vahiy, insanlara hayrın, iyiliğin bütün kapılarını açar. İnsana hem dünya hem ahiret saadetini, mutluluğunu sağlayacak vasıtaların, kaynakların ve sebeplerin hepsini yaratır. Pek tabi olarak kâfirler kinlerinin, düşmanlıklarının ve kıskançlıklarının gereği olarak Müslümanların böyle bir konuma gelmelerini istemezler. Yalnız Cenabı Allah dilediği ve dilemediği şeylerde onların arzu ve isteklerine uymaz. Aksine O, işlerini ustalık ve şefkate dayalı olarak düzenler. Olaylarını, işlerini, yaptıklarını gerçeğe uygun olarak yapar. Dilediğine daha fazla merhamet eder. Rahmetiyle onu donatır. İman eden kullarını kendi lütfünden, kereminden mahrum etmez. Onları unutmaz. Çünkü O, büyük fazilet ve kerem sahibidir. Eğer bu ayetten bugün ve yarın için alınması gereken bir ders, pratik hayatta bir ibret alınması gerektiğini söyleyecek olursak deriz ki: Bu ayet her yerde ve her zaman Müslüman-
66 ların karşı karşıya kalacakları şartlara dikkat çekmektedir. Diğer dinlerin mensubu olan gruplarla mücadelelerinde veya inkârcı ateist kâfirlerin ilkeleriyle savaşlarında karşı karşıya bulundukları realiteyi gözler önüne sermektedir. Dolayısıyla İslam'ın ve Müslümanların karşısında yer alan başka dinlere mensup olan kitlelerin ve ateist çevrelerin psikolojik durumlarını dikey olarak alabildiğine geniş boyutlarda incelemeye, tetkik etmeye tabi tutmalıyız. Onların bize karşı koyuşlarında yaşadıkları manevi duygularını gizli ve açık olarak bize karşı ortaya koydukları eylemlerinde ne konumda olduklarını iyice tespit etmemiz gerekir, onların İslam'ın ilerlemesi, gelişmesi, hayatın geniş ve üstün ufuklarına uzanabilmesi karşısında ne türden planlar, programlar, oyunlar tezgâhladıklarını ortaya çıkarmak zorundayız. İşte bu tür çalışmalarla biz gerçekten somut sonuçlar elde ederiz. İslam düşmanlarının İslam'ın ve Müslümanların güçlenmesi karşısında ne kadar tedirgin olduklarını, kendilerini ne denli tehlikede gördüklerini anlamış olacağız. Zira İslam'ın ve Müslümanların toplumda kabul görmesi, gelişmesi ve hayata egemen olması, başka dinlere mensup kitleleri ve ateistlerin toplumdaki fikri, siyasi ve medeni alanlardaki konumlarını ve fonksiyonlarını genel olarak etkileyecek ve tüm bu alanlarda önemli yansıması olacaktır. Düşünce, siyaset ve medeniyet alanında ipler onların elinden çıkacaktır. Nitekim daha önce de Peygamber döneminde müşriklerden veehl-i kitaptan oluşan o dönemin kâfirleri, kişisel ve sınıfsal ayrıcalıklarından ve düşünce alanındaki konumlarından endişe ettikleri için Peygamberimiz. Hz. Muhammed (s.a.a) in güçlenmesinden ve İslam'ın gelişmesinden gerçekten korkuyorlardı. İşte bu atmosferde biz kamufle edilmiş her çeşit yönteme karşı aktif bir bilinçle hareket etmek zorundayız. Bu nedenle düşman tarafından takdim edilen lütuflar, nezaketler, şefkat ve merhametler uygarlık, ilerleme, yayılma ve gelişme amaçlı eylemlere, hareketlere ve olaylara bilinçli olarak karşı koymalıyız. Bu konuda sömürücülerin ve kâfirlerin başkalarına karşı kullandıkları yöntemlerin hepsini tümden reddetmeliyiz. Zira onlar bu tür yöntemlerle milletin hayatına nüfuz eder, onları etkisi altına alır, manevi değerlerini içten yok eder. Onun maddi ve manevi tüm güç ve enerji kaynaklarına egemen olurlar. Böylece milletleri, ümmetleri gelecekte yeni İslami bir medeniyetin gerçekleştirilmesi için ortaya konulan uygarlık yolundaki bütün güçlerini zayıflatıp, yok etmektedirler. Uzak tarihte gerçekleştirilmiş olan insanlık medeniyetinin tekrar dirilmesine yol açan bütün güçleri ortadan kaldırmaktadırlar. Burada gerçekten önemli olan bir noktaya özellikle dikkat çekmeden geçemeyeceğiz. Düşmanın bu tepkilerine, planlarına karşı temkinli hareket edelim derken, pasif anlamda çevremizdeki dünya ile ilişkilerimizi koparmayı, ondan uzaklaşmayı kastetmiyoruz. Burada amacımız düşmanın etrafımızı kuşatan bütün yöntemlerine, taktiklerine ve hareketlerine karşı tam bir uyanıklık, bilinç ve kontrol ile gözetim ile mücadeleyi esas alıyoruz. Onlara karşı gözlerimiz uyanık, keskin ve basiretli, ruhumuz bilinçli olacaktır. Biz dünyada yaşarken basit bir düşünceyle, tutarsız bir hareket ile hayata karşı muameleye girmeyeceğiz. Bu konudaki hayatımız çok yönlü ve komple bir yapı arz edecektir. Şu kadar var ki, biz böyle bir hayatı yaşarken Allah'ın himayesinde insana insanlığın gerçek anlamını belletecek ve onun insanlığını gerçekleştirecek serbest bir ruh ve özgür bir irade ile hareket etmemizi engellemez. * * * «Biz herhangi bir ayetin daha hayırlısını veya benzerini getirmedikçe onu ne yürürlükten kaldırır ne de unuttururuz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmiyor musun?»(bakara, 106)
67 Bu Ayetten anlaşılıyor ki neshin çeşitlerine ve şekillerine göre farklılık gösteren uygulamasına uygun olarak bir Ayeti kaldırdığında veya söz olarak yahut hüküm olarak yok ettiğinde veya unutturduğunda, insanların zihinlerinden çıkardığında insanlara hidayetsiz bırakmaz. Ona yeni bir hidayet verir. Öncekinde var olan faydalan ve yararları ve maslahatları onun elinden kaçırmaz. Kaldırdığı veya unutturduğu şeyin daha hayırlısını onlara gönderir. Veyahut en azından onun bir benzerini getirir. Onlar için yararlı olan marifet kapılarını açar. Onun her şeye gücü yeter. İşte Ayet-i Kerimenin sözlerinden anlaşılan motamot anlamı budur. Yalnız bunun ötesinde ne vardır? Burada söz konusu edilmesinin anlamı nedir? Burada konu Yahudilerin o zamanki hayatlarında temel düşüncelerine değinmek, onların bu düşünce atmosferini aydınlatmak için ele alınmış olabilir. Onlar ilahi kitapların ve yasaların yeni bir kitap veya yeni bir yasa ile iptal edilmesini inkâr ediyorlardı. Hz. İsa'nın ve Hz. Muhammed'in ümmetleri tarafından ileri sürüldüğü gibi Hz. İsa'ya gönderilen kitabın ve Hz. Muhammed'e gönderilen kitap ve şeriatın önceki kitapların hükmünü kaldırdığı şeklindeki inancı kabul etmiyorlardı. Bu konuda ana ilke olarak hükümlerin iptalini mantıksız ve imkânsız görüyorlardı. Çünkü bu, Allah'a hikmetsizliğin izafe edilmesidir. Konu değişmediği, aynı kaldığı halde hükmünün veya onunla ilgili ayetin değişmesi hikmete aykırıdır. Eğer önceleri o hüküm yararlı kabul edilip daha sonra bu yararının ortadan kalktığı ortaya çıkarsa ve buna bağlı olarak hükmün değişmesi gerektiği iddia edilirse bu durumda da Allah'a bilgisizlik cehalet izafe edilmiş olur. Bu Ayet-i Kerime Yahudilere ve Müslümanlara Allah'ın yasamayı aşamalar halinde belirleyebileceğini, böyle bir aşamanın hukukta izlenmesinin mümkün olduğunu bildirdi. Cenabı Allah geçici bir zaman maslahatını esas alarak birtakım hükümler belirleyebilir. Fakat insanlara bu geçici maslahatı esas aldığını bildirmesi İnsanlar da onu sürekli geçerli olan hüküm şeklinde düşünebilirler. Daha sonra önceki maslahatın dönemi sona erer ki yeni maslahatın dönemi başlasın. Başka bir hükmün veya başka bir ayetin İnmesine zemin hazırlasın. Maslahat itibariyle önceki hükmün bir benzeri veya daha üstün bir hükmün gönderilmesine ortam hazırlansın. Elbette ki bu hükümlerin başlangıcı ve sona erişi gerçekten her şeyi gözeten bir hikmetin kuralına bağlı olarak gerçekleşmektedir. Ayet-i Kerime İslami çerçeveyi ilgilendiren bir konuya ilişkin olarak da düşünülebilir. Yani buradaki hükmün iptali Kur'an Ayetlerini hem hükmün hem de tilavet olarak kaldırılması veya tilavetinin kaldırılıp hükmünün bırakılmasını veyahut da hükmünün kaldırılıp tilavetinin kaldırılmamasıdır. Bu konularla ilgili bilginlerin farklı görüşleri vardır. Bazı bilginlerin farklı görüşleri vardır. Bazı bilginlere göre Recm ayetleri tilaveti kaldırılan, hükmü kaldırılmayan ayetlerdendir. Diğer bazı bilginlere göre Kur'an'da hükmü kaldırılmış, tilaveti kaldırılmamış birtakım ayetler bulunmaktadır. Bu durumda ayet buna benzer uygulamaların doğruluğunu ortaya koymuş olur. Ayetleri kaldırma ve indirmenin Allah'ın elinde olduğunu ayeti indirenin onun bir benzerini veya daha üstününü indirmeye gücü yettiğini açıklamış olmaktadır. Biz bilginler tarafından ileri sürülen hükümle beraber veya hükümden ayrı olarak tilavetin nesh edildiği şeklindeki görüşe katılmıyoruz. Zira böyle bir görüş Kur'an'ın tahrif edildiğini veya bir şeylerin ondan alındığını, noksan bırakıldığını söylemeye götürür. Ayrıca bu tür iddialar sırf ehad haberlerle bildirilmiştir. Ehad haberler ise uzman bilginlerin büyük çoğunluğuna göre neshi belirlemede delil olarak kabul edilemez. Ayetin hükmünün kaldırılması konusuna gelince aslında bu mümkündür. Yalnız böyle bir olayın Kur'an'da gerçekleşip gerçekleşmediği bilginler arasında tartışmalıdır. Burası bu konunun detaylarına girmek için müsait değildir. Bu konular genellikle tefsir konusu değil
68 Kur'an ilimlerinin konusudur. Burada dileyen, muhakkik Üstad Seyyid Ebu'l-Kasım Havva'nın El-Beyan fi Tefsiri'l-Kur'an kitabına bakabilir, Üstad gerçekten bu konunun hakkını vermiştir. Bu Ayetin Peygamberlerin Masumiyeti ile ilgisi Neshin ikinci görüşte belirtildiği gibi Kur'an'la ilgili olması üzerinde kelami bir tartışma ortaya çıkmıştır. Bazı bilginler böyle bir şeyin caiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. Çünkü onlara göre böyle bir yaklaşım insanları Peygamberlerden uzaklaştırır ve O'nun sözlerine güvenmemelerine neden olur. Çünkü onlar Peygamberin tebliğ ettiği her şeyde nesh ihtimalini düşünebilirler. Bu durumda güvenin, kesin kanaatin yeri kalmaz. Bu görüş muhakkik Şeyh Ebu Cafer Muhammed b. Hasan et-tusi'nin Tibyan Tefsirinde esas aldığı görüştür. Mecmau'l- Beyan müellifi, Tusi'nin bu görüşte olduğunu aktarmaktadır. Diğer bazı bilginler ise İslam'da hükümlerin kaldırılmasını caiz görmüşlerdir. Bu da Muhakkiklerden bir grubun görüşüdür. Bu bilginler herhangi bir hikmetten dolayı unutmanın mümkün olabileceğini söylemişler ve görüşlerine şu ayeti delil olarak göstermişlerdir: «Sana okutacağız ve sen Allah'ın dilediğinin dışında unutmayacaksın.» (A'la, 6-7) Yani Allah'ın unutmanı dilediği şeyler müstesna bu konu, Peygamberin ismetiyle ilgili meselelerden biridir. Onların tebliğ etmekle ilgili konularda ayrıca tebliği ilgilendirmeyen konularda veyahut da insanların hayatına koymuş oldukları, yasaları kaldırmaları ve ilgili konularda onların hata yanlış ve unutmalarının söz konusu olmadığıyla alakalıdır. Biz bu konulara girmek istemiyoruz. Zira bu konuların ayrıca değerlendirileceği alanlar vardır. Yalnız burada da biz, konuya ilişkin görüşümüzü belirtmekte yarar görüyoruz. Bizin anladığımız kadarıyla ayet bu konudan hayli uzak bir atmosferde seyretmektedir. Çünkü Ayet-i Kerimede geçen unutma olayı bir kinayedir. Yüce Allah bazı hükümleri dorudan olmayan bir şekilde ortadan kaldırır. Bazılarını da doğrudan bir şekilde ortadan kaldırır. Doğrudan kaldırması vahiy yoluyla bunu Peygambere bildirmesidir. Bu nedenle Allah'ın Peygambere unutturması Peygamberin yanılma ve unutmadan masum olduğunu söyleyenlerin görüşlerine göre bile sakıncalı değildir. Zira Peygamberin masum oluşu şeriatın kapsamına giren ve normal olan hayatın genel ilkeleriyle ilgilidir. Yoksa ilahi iradenin hükmü bu yol ile kaldırılması ile ilgili değildir. Çünkü ilahi iradenin bu şekilde hükmü kaldırması risaletin bir parçası ve şeriatı açıklamanın müspet veya menfi yollarından biridir. Bu ayetin unutmayı ifade eden bölümü başka bir kıraatine göre «nunsiuha» şeklinde okunmuştur. İnsa kavramından gelen bu kelime belli bir süreye kadar erteleme ve geciktirme anlamına gelmektedir. Biz Böyle bir görüşü uzak bir ihtimal olarak değerlendiriyoruz. Çünkü burada konu, hükmün değişmesiyle ilgili olup ertelenmesiyle ilgili değildir. Burada söz konusu olan birinci hükmün kökten kaldırılmasıdır. Doğrusunu Allah bilir. Bu Ayet-i Kerimede geçen 'ayet' kavramının evrendeki ayetler olduğu, kâinattaki olayları ifade ettiği veya Peygamberlere verilen İlahi mucizeler olduğu da akla gelebilir. Hatta bu anlam geleneğe ve nesh kavramının asıl bağlı bulunduğu konuya, bu konunun anlamına daha yakın ve daha uygun düşebilir. Ayrıca ayet Allah'ın zatı ile ilgili olduğu gibi daha önce geçen hükmün anlamıyla da daha fazla ilgilidir. Ayet yine de Kur'an'daki yerinde kalabilmektedir. Kur'an'da yeri ve konumu değişmemektedir. Ayetin sonunda yer alan Allah'ın kudretine dikkat çekilen bölümlerde tam bir uyum sağlanmaktadır. Bu yaklaşımın ışığında denilebilir ki yukarıda geçen ayet sözcüğünün anlamı Yüce Allah yarattığı ayetlerini veya Peygamberlerini gönderdiği mucizelerini kaldırmaya, kâinatta veya
69 Peygamberlerin eliyle bu ayetlerin veya mucizelerin bir benzerini veya daha iyisini yaratma gücüne sahiptir. Bu yaklaşımla ayet, hükümlerin iptali havasından ve ıstılah anlamından tamamen uzaklaşmış olur. Yalnız ayette geçen 'nusiha' kavramı bu yorumla fazla bir uyum sağalamaz. Uzak birtakım yaklaşımlar dışında bu kavramı onunla bağdaştırmak mümkün olmaz. Ayetlerinin anlamını en güzel Allah bilir. «Göklerin ve yeryüzünün egemenliğinin Allah 'a ait olduğunu bilmiyor musun? Allah'tan başka hiçbir dostunuz ve destekçiniz yoktur.» (Bakara, 107) Bu Ayet-i Kerimede Kur'an-ı Kerim'in imanlı insanın gönlüne doldurmak istediği ruhi, imani, manevi havayı daha da pekiştirmek için gelmiş olabilir. Nitekim daha önceki ayette: "Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmiyor musun?" denmişti. Ayet-i Kerime insanı bu iman gerçeğini yaşamaya teşvik ediyor. Etrafında meydana gelen olaylar yeri ve gökleri ve bunların içindeki olağanüstü olayları düşünmeye teşvik ediyor. Böylece bütün varlıkların Allah'a ait olduğunu görmesini sağlamaya çalışıyor. Yüce Allah'ın kullarını kendisine boyun eğmesini, O'na teslim olmalarını ve bütün işlerinde O'na dönmelerinden hoşlandığım anlaması için uyarıyor. O'na karşı gelmemeleri, kendileri ne kadar güçlü olursa olsun başkalarının da gücü ne kadar fazla olursa olsun O'nun yolundan ayrılmamaları gerektiğini aşılamaya çalışıyor. Zira onlar az sonra gerçekle yüz yüze geleceklerdir. Bu apaçık gerçek, Allah'ın dışında kendilerini koruyacak ve işlerini düzene koyacak başka bir dostlarının olmadığı gerçeğidir. Zira bütün evrene hâkim olan yalnızca Allah'tır. Bütün kuvvetlerin yaratıcısı Allah olduğundan, ne kadar ileri seviyede olursa olsun O'nun karşısında hiç bir kuvvetin duramayacağını Allah'ın dışında hiç bir kimsenin onlara destek olma imkânına sahip olamayacağını telkin etmektedir. Bu, Kur'an'ın üzerinde düşünülmesi ve güzelce kavranması gereken metodudur. Bu yol ile sürekli olarak Allah'ın azameti ve yüceliği telkin edilir. Allah'ın yüceliğini ifade eden bütün sıfatlar dolu dolu ifadelerle verilir ki Allah'ın azametini idrak etsin, Kur'an'da Allah'ın adının geçtiği her yerde Allah'ın yüceliğini kavramak için sürekli olarak insan düşünmeye, değerlendirmeye, muhakeme etmeye davet edilir. Ta ki insan böylece sürekli olarak manevi bir huzur atmosferinde yaşasın ve hiçbir durumda bu atmosferden uzak düşmesin, Olağanüstü taleplerde bulunmak küfrün tarihi bir bahanesidir. (Yoksa vaktiyle Musa'yı sorguya tuttukları gibi siz de mi Peygamberinizi sorguya tutmak istiyorsunuz? Mü'minliği kâfirlik ile değiştirenler hiç kuşkusuz doğru yoldan sapmış olurlar.)(bakara, 108) Ayet-i Kerime'de geçen 'em' kavramı 'bel' anlamındadır. Yani onların soru sordukları gibi siz de sormak istiyorsunuz. Ayeti Kerime gösteriyor ki Allah'ın elçisi Muhammed (s.a.a)'in kavmi de Hz. Musa'nın kavmi gibi birtakım sorular sormuşlardı. Fakat Ayet-i Kerime Hz. Musa'nın kavmi tarafından sorulan bu soruları açıkça ifade etmemiştir. Burada sorulan soru onların apaçık olarak Allah'ı görmek istemeleri miydi? Kâfirlerin ilahları gibi bir ilahın kendilerine de yapılmasını istemeleri miydi? Yüce Allah'ın kudreti dâhilinde olan mucizelerin verilmesi miydi? Yoksa normal şartlarda gerçekleşmesi mümkün olmayan bir istek miydi? Bu soruların hangisinin sorulduğu açıklanmamıştır. Kur'an-ı Kerim Hz. Musa'nın kavmi tarafından sorulan bu sorulara başka yerlerde değinmektedir. Hz. Muhammed'in kavmi tarafından da bu tür sorular sorulmuş ve O'nu aciz bırakmak için birtakım isteklerde bulunmuşlardı. Biz bu konuda tefsir bilginlerinin açıklamaya çalıştığı detaylara girmek istemiyoruz. Çünkü bu konularda detaylara ilişkin tarafları açıklamaya girişmek onlardan ibret almamız ve onların üzerinde düşünmemiz açısından fazla bir önem taşımamaktadır. Öyleyse biz de Allah'ın ana hatlarıyla verdiği kıssayı ana hatlarıyla vermekle yetineceğiz. Kıssada bu soruya ve imanı küfürle değiştirme ilgisine değinilmektedir. Buradan da anlaşılıyor ki onların bu istekleri onları küfre yaklaştırmaya, iman çizgisinin dışına itmektedir.
70 Biz burada Allah'ın bizden öğrenmemizi ve tanımamızı istediği kadarıyla ondan yararlanmalıyız. Bu ana ilkeler üzerine düşündüğümüzde Peygamberin, kavminden ne kadar eza ve cefa çektiğini, onların Peygambere karşı nasıl bir tutum izlediklerini kavrayabiliriz. Onlar Peygambere karşı öyle katı ve kötü niyetli bir yol izlemişlerdir ki Peygamberin kendi görevini yapmasına bile tahammül edememişlerdir. Peygamberin insan hayatındaki fonksiyonu ve insan üzerindeki etkisini anlamayan, bilemeyen cahil insanların yanında O'nun şahsiyetini rencide etmişler, Kendisine meydan okumuşlardır. İşte biz bu ayet sayesinde Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (s.a.a.) içinde yaşadığı toplumu da, toplumun karakterini de kavrayabiliyoruz. O'ndan önceki Peygamberlerin de karşılarında yer alan toplumların yapılarını öğreniyoruz. Peygamberlerin bu toplumlara karşı ne kadar çaba sarf ettiklerini görebiliyoruz. Onların düşünce seyrini düşünce metotlarını düzeltmek ve doğrultmak, Onların düzeylerini yükseltmek için nasıl bir gayret gösterdiklerini anlıyoruz. Allah yolunda yürürken sorumluluğumuzun bilincine varıyoruz. Onların sabrettikleri yerde sabrediyoruz. Zorluklara kat1andıkları yerlerde zorluklara katlanıyoruz. Onların karşılaştıkları direnme, taassup, alay ve hafife almalarla karşılaşıyoruz. Onların bu karşı eylemlerini bilinçli bir mantıkla ele alıyoruz. Toplumun düşünsel ve duygusal arka planını inceliyoruz. Onlara karşı koyarken bilinçli ve sağlıklı, sağlam delillerle, ustalıkla kullanılan sözlerle, yumuşak bir tavır ve tutumla hareket ediyoruz. Kur an'ın bu topluma karşı izlediği yolu takip ettiği metodu izliyoruz. İşte bu metoda bağlı olarak ele aldığımız Ayet-i Kerime bu soruları soran bir mantaliteyi mahrum etmiyor. Onları genel geçer bir ilke ile yüz yüze getiriyor. Bu külli kaide, insanların düşünce, teori, uygulama, pratik konularda genellikle doğru bir yola değil küfre doğru bir yola girdiklerini göstermektedir. İnsanlar gittikleri bu yolu çok iyi kavramalıdırlar. Bu yolda yürürken yolun bilincinde olmalıdırlar. Sürekli olarak küfre doğru adım atmak bu ilkeye göre, imanı küfürle değiştirmektir. Hâlbuki insan, küfrü imanla değiştirmelidir. Bu tercihini sağlıklı olarak yapmalıdır. İmanın ve küfrün insana verdiklerini ve ona neler kazandırdıklarını iyice bellemelidir. Şimdi o doğru yoldan saptığını, zikzaklı yollara girdiğini, yolundan yalpalamaya başladığını anlamalıdır. Nereye gideceğini, nerede duracağını çok iyi tespit etmelidir. Sakat ve yanlış bir süreç içine girmemelidir. Kur'an Ehl-i Kitabın Kıskançlığına Karşı Tavrını Belirliyor «Kitap ehlinin çoğu gerçeğin ne olduğunu kesinlikle öğrendikten sonra sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi iman ettikten sonra tekrar kâfirliğe döndürmek istediler. Allah'ın emri gelinceye kadar onlara aldırış etmeyin, yaptıklarını hoş görün. Hiç kuşkusuz Allah her şeye kadirdir.»(bakara, 109) Bu ayet bir tarafta pratik bilinçten bir taraftan da risalet metodundan, İslam çağrısı hareketinin sağlıklı biçimde planlanmasından söz etmektedir. Müslümanların ehl-i kitapla ilişkileri bir konuma oturtulmalıdır. Yüce Allah Müslümanların şu gerçeği anlamalarını istemiştir: Ehl-i kitabın İslam'a ve Müslümanlara karşı koyuşları düşünceden kaynaklanan bir şüpheye dayanmamaktadır. Yani onlara burada yanlış olduğuna inandıkları bir çağrıyı reddetmiş olmuyorlar, yine ehl-i kitap bir tercih yapamayacak derecede şüphe de olduklarından kabul veya reddetmeye yanaşmama durumunda değiller. Aksine onları bu tutuma sevk eden etken öldürücü nitelikteki kıskançlıklarıdır. Bunlar kendilerinin önceki konumlarını, ayrıcalıklarını korumak amacıyla böyle hareket ediyorlar. İslam'ın mesajının güçlenmesi ve ilerleme kaydetmesi karşısında ipleri ellerinden kaçırmaktan korkuyorlar. Bu nedenle Müslümanları tekrar şirke, küfre ve putperestliğe döndürmeyi gönülden istiyorlar. Kendisine iman ettiklerini iddia ettikleri Tevhid akidesine aykırı da olsa onları inkâra döndürmeyi arzu ediyorlar. Güçleri yetse bunu yapacaklar, hâlbuki onlara eğer Tevhid akidesiyle uyum sağlamış olsalardı İslam'ın çizgisi müşriklerin çizgisinden onlara daha yakın
71 olurdu. İman ettikleri pek çok konuda İslam'a paralel bir çizgi takip ederlerdi. Kur'an-ı Kerim bu konuda gerçeğin onlar tarafından bilindiğini ve bu konuda hiçbir şüpheleri kalmadığını üzerine basa basa ifade etmektedir. Bu gerçek ortaya çıktıktan sonra onların akideye ilişkin bütün karşıt delilleri çürütülmüş oluyordu. Sonra Yüce Allah Müslümanların toleranslı davranmalarını, onları bağışlamalarını istemiştir. Bu, gücün hareketi sırasında izlenmesi gereken siyasal aşamaların pratik uygulamasıdır. Bu konuda izlenen planın gereğidir. Bütün barışçı yöntemler kullanıldıktan ve bunların hepsi çaresiz kaldıktan sonra ancak kuvvete başvurabilir. Kâfirlere ve İslam karşıtlarına karşı onların İslam'a kazandırılmaları, iman çerçevesine girmeleri için izlenmesi gereken barışçı yolları ustaca kullanması gerekir. Onların kendi psikolojik mantıklarından, tepkilerinden kalkmamalarını, ellerindeki güçlerini kullanarak hemen yok etmeye kalkışmamaları icap ettiğini onlara tanımak gerekir. Zira meselenin belli olan bir sınırı vardır. Oraya ulaşılması zorunludur. Allah'ın savaş emri gelinceye kadar ılımlı, toleranslı bir yol izlemek gerekir. Bu konuda müşrikler ile ehl-i kitaba karşı izlenecek yol arasında önemli bir fark yoktur. Allah'ın her şeye gücü yettiğinden gücü ve zalimliği ne kadar geniş kapsamlı olursa olsun hiç kimse Yüce Allah'ın elinden kurtulamaz. «Namazı kılın, zekâtı verin, kendiniz için yapıp gönderdiğiniz her hayrı Allah'ın yanında bulursunuz. Allah yaptıklarınızı görmektedir.»(bakara, 110) Bu Ayet-i Kerimede Yüce Allah ehl-i kitaba toleranslı davranmayı ve onları bağışlamayı emrettikten sonra Müslümanların namaz kılmalarını ve zekât vermelerini emretmiştir. Onlara ayrıca gerçek bir vaat de bulunmuştur. Dünya hayatında yaptıkları her iyiliğin karşılığını Allah katında göreceklerini haber vermiştir. Çünkü Allah onların ne yaptıklarını çok iyi bilmektedir. Onun ilminden ne yeryüzünde ne de gökyüzünde zerre kadar bir şey asla gizlenemez. İşte bu, Kur'an-ı Kerim'in bütün alanlarda kullandığı eğitim metodudur. Yüce Allah emirlerini ve yasaklarını bildirirken bunu diğer başka yükümlülüklerle de destekler. Böylece Mü'minin psikolojik yönünü imanın pratik şahsiyetini pekiştirir. İlerde Allah katında kendisine vaat edilen sevaptan kendisine söz eder. Böylece kişinin psikolojik yapısıyla hayırlı işlere ruhi manevi güçleri açık olur. Böylece Allah'ın iradesini gerçekleştirmeye yönelir. Bilinçli bir şekilde Allah'a itaat konumuna geçer. Bu durumda Müslüman dâhili ve harici zorlukları ve kompleksleri İslami bir ruhla karşılar. Önceden sonuçları kestirmeye çalışır. Sarsılmaz, zayıflamaz, yıkılmaz. Bizce burada namaz kılmak ve zekât vermek ile toleranslı olma, bağışlama arasındaki ahengi görebilmek için fazla çaba sarf etmeye gerek yoktur. Çünkü bu namaz ve zekât ibadet penceresinden Mü'minin kalbini Allah'a açar. İnsanlara da bağış penceresini açar. Hem buradan hem oradan kazançlı çıkar. Dâhili ve manevi atmosferde nasıl affedeceğini, nasıl bağışlayacağını, nasıl toleranslı davranacağını güzelce kavrar. Tüm bunları yaparken Yüce Allah'a yaklaşmayı esas alır. YİRMİNCİ DERS BAKARA SURESİ AYETLER
72 KUR'AN, İSLAM DÜŞMANLARININ GELECEK MESELELERİNİ TEMENNİLERDEN UZAK BİÇİMDE ORTAYA KOYAR Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla «Onlar Yahudilerden ve Hıristiyanlardan başka hiç kimse cennete giremeyecek dediler. Bu onların hüsnü kuruntularıdır. De ki "Eğer dediğiniz gibi ise delilinizi getirin. " Hayır, öyle değil. Kim kendini Allah 'a adar ve bunun yanında iyi ameller de işlerse Allah katında mutlaka mükâfatlandırılır. Böyleleri için korku söz konusu değildir. Onlar hiç üzülmeyeceklerdir.»(bakara, ) Bu, surenin yeni bir bölümüdür. Kur'an burada onlarla doğrudan olmayan bir diyaloga giriyor. Ya da Peygambere onlarla böyle bir diyaloga girmeyi nehyediyor. Bu da etrafındaki eşyayı ve insanları, varlıkları tanımaları için Müslümanların bilinçlendirilmesi eyleminin bir bölümüdür. Müslümanların etrafını kuşatan cemaatlerin, grupların, toplulukların iç âlemlerini, içlerindeki dünyayı ortaya koymanın yöntemlerinden biridir. Bu grupların, toplulukların kendilerinin ve diğer insan gruplarının geleceği, varacakları yer ve akıbetleri konusunda ne türden tutarsız düşüncelere yaklaşımlara, değerlendirmelere, kuruntulara sahip olduklarını ortaya koyuyor. Bu konuda hiçbir sağlam temele dayanmadıklarını gözler önüne seriyor. Buna bağlı olarak onlar cennetin yalnız Yahudilere ve Hıristiyanlara mahsus olduğunu, onlara tapulu olduğunu iddia ediyorlar. En azından öyle zannediyorlar. Ne var ki, bu Yahudilerin kendi haklarında Hıristiyanların da yeni kendi haklarında ileri sürdükleri bir görüştür. Yalnız, Kur'an-ı Kerim onların bu kuruntularını hafife alan, eğitici bir yorumla karşılıyor... Bu, onların temennileri, kuruntularıdır. Her insan kendisi hakkında dilediği şeyi arzu etme, temenni etme konusunda tam bir özgürlüğe sahiptir. Zira kişisel temenni sahası, insanın kendi hayali kadar geniştir. Eğer onların bu sözlerinin kaynağı, temennileri, arzulan ise varsın istedikleri kadar bu konuda mutlak bir özgürlüğe sahip olsunlar. Yok, eğer bu sözlerinin kaynağı hayatının kendisi üzerine bina edildiği insan hayatının geleceğini programlayan, belirleyen akidenin gereği ise o zaman onlara öğüt verme ve meydan okuma şeklinde bir karşılık vermek gerekir. O zaman; delilinizi getirin denir. İnsanın ahirette cennete veya cehenneme gideceğini belirleyen akıbetini tayin eden akidelerinin ilkelerini ortaya koymaları istenir. Eğer bu iddiada samimi ve doğru söylüyor iseniz böyle yapmanız gerekir. Zira doğruluk ispat ister. İnsanın akli ve vicdani kanaati ancak bu ispattan sonra hâsıl olabilir. Hâlbuki bu topluluklar insanları ikna etmekten ve iddialarının ispatını yapmaktan yoksundurlar. Sonra Kur'an-ı Kerim delil ve dayanağı oluşturan bu ilkeleri belirlemeye başlıyor. Buna göre kıyamet gününde güven içinde olanlar, düşüncede, akidede ve ibadette yüzlerini Allah'a teslim edenlerdir. Herhangi bir düşünce veya akideye taraftar olurken Allah'ın vahyini baz olarak alanlarıdır. Bu gerçekle bağdaşmayan düşünce ve inançlara yanaşmayanlardır. İbadet konusunda insanın Yüce Allah'a kulluğunu gerçek anlamda ortaya koyan ibadet şekillerinden başkasının kabul etmeyenler Allah'a ibadette hiç bir şeyi ortak
73 koymayanlar ve O'ndan başkasına ibadet etmeyenlerdir. Güven içinde olarak bu insanlar söz konusu teslimiyetlerini, Müslümanlıkların sırf iç dünyalarında yaşamakla yetinmeyenlerdir. Kapalı, kuruntulara dayalı, sofiyane atmosferlere yakışan manevi, ruhi düşünceler, yaklaşımlara ve iç duygulanmalara sıkıştırmayanlardır. Bu İslam ve teslimiyetlerini pratik hayatlarında hayat için bir nimete dönüştürenlerdir. Bütün işlerinde ve çalışmalarında diğer insanlara güçlerinin yettiği kadar yardımcı olanlardır. Ellerindeki imkânlarını kullanırken yaşadıkları düşünceyi ortaya koyarken egoist ve bencil bir hayat sergilemeyen, bütün güçlerini, enerjilerini kullanırken başkalarının yararını gözetenlerdir. Onlar bu güçlerini, enerjileri, imkânlarını kullanırken İslam'ı, teslimiyeti, insan hayatı ve kendileri için bir nimet olarak kabul ederler. Çünkü bu, Allah'ın onlara bağışı ve nimetidir. Onlara sorumluluklarının sınırlarını belirleyen durumdur. Öyleyse onların hayatlarında Allah'ın şefkatine dayalı, pratikte Allah'a boyun eğmiş ve ona bağlanmış duaların, niyazların yükselmesi gerekir. İşte yalnız bu insanlar Allah katında ödüllendirileceklerdir. Rableri katında mükâfatları olanlar, işledikleri amellerin ve yaşadıkları imandan dolayı hiçbir endişeleri, korkulan ve üzüntüleri olmayanlar yalnız onlardır. Şimdi cenneti kendi tekellerinde gören bu kesimler düşünce ve eylem alanında buna benzer temellere dayanıyorlar mı dayanmıyorlar mı? İşte Kur'an-ı Kerim böyle etkileyici, duygulandırıcı, olumsuzluğunu ortaya koyan sorularla 'neden?' diye kişiye yönelir. Onların iddialarını araştırır. İnsanlar kendilerine yöneltilen sorulara karşı hiçbir cevap bulamazlar. Bilinçli olarak suçlu olduklarını, günahkâr olduklarını derin bir duygu ile hisseder... Yahudiler ve Hıristiyanlar Birbirlerine nasıl bakarlar «'Yahudiler... Hıristiyanlar hiçbir gerçeğe dayanmıyor' dediler. Hıristiyanlar da: Yahudiler hiçbir gerçeğe dayanmıyor, dediler. Oysa hepsi de kitabı okuyorlar. Gerçeği bilmeyenler de onların dediğini söylemişlerdir. Kıyamet günü Allah, anlaşmazlığı düştükleri konularda aralarında hüküm verir.»(bakara, 113) Uyandırma ve tanıtma çalışması devam ediyor. Müslümanların karşılarında yer alan düşmanların içyapılarını bilmeleri, onların kendi içlerinde nasıl bir yapı arz ettiklerini öğrenmeleri, gerektiği belirtiliyor. İslam'a karşı olanlar, Müslümanlarla mücadele edenler kendi aralarında birlik değillerdir. Aralarında bir birlik duyguları da yoktur. Birbirlerine zıt, aykırı haldedirler. Birbirlerinden nefret ediyorlar. Her bir grup yalnız kendi grubunu savunmakta diğerlerini ise eleştirmekte ve dışlamaktadır. Kendisini diğerlerinden ayırmaktadır. Düşünce, fikir, bilinç ve şuura ilişkin ayrılıklar, farklılıklar onlar arasında manevi dâhili birer engel oluşturur. Her bir grubu diğerinden ayıran bir duvar konumuna girer. Artık bu şartlarda onları bir araya getiren bir vatandan söz edilemez. Etrafında bir araya gelecekleri ortak değerleri de yoktur. Böylece her bir grup kendisini diğer gruplardan tecrit eder. Diğer grupların niteliklerinden, sıfatlarında ve düşüncelerinden soyutlanır. Her biri diğerinin saygı duyduğu, kutsadığı ve takdir ettiği değerleri ayakaltına alır. Bu yönden Yahudiler, Hıristiyanlar ve ortak koşucular (müşrikler) arasında bir fark yoktur. Kur'an-ı Kerim onların hepsini "bilmeyenler" kategorisine katar. Onların küfürlerinin ve şirklerinin nedeni sürekli olarak bilgisizlik, temelli cahilliktir. İşte bu şekilde Kur'an-ı Kerim söz konusu grupların pratik hayatlarından yaşadıkları korkulu sarsıntılı realiteyi ortaya koyuyor. Tabi böylece Müslümanlar her gruba kendi başına nasıl karşı koyacaklarını öğrensinler. Onların bu ayrılıklarından nasıl yararlanacaklarını fark etsinler. Mücadelenin aşamaları boyunca onların aralarındaki bu ayrılıkları ve farklılıkları göz önünde bulundurarak bir savaş stratejisi belirlesinler ve bu merkezden hareketle onları bir bir ele alsınlar. Diğer gruplarına sahip oldukları güçlerinin pek o kadar fazla olmadığının
74 bilincine varsınlar. Kendilerinin onlara oranla daha güçlü olduklarını hissetsinler. Buna bağlı olarak çokluğun neden olduğu korkuya, teslim olmasınlar. Çünkü karşıdaki güçlerin çokluğu aslında parçalanmış ve dağılmış bir çokluktur. İnsanın kalbine korku ve endişe verecek kenetlenmiş bir birlik değildir. Sonra Kur'an-ı Kerim'in bu ayeti konuya biraz daha açıklık getiren bir tabloya yer veriyor. Burada sözü edilen grupların hepsi bir araya gelmiş, Allah'ın huzurunda toplanmış bulunmaktadır. Aralarında ayrılık, tartışma, sürtüşme ve düşmanlığa neden olan konular burada savunulmaktadır. Her biri kendisinin haklı olduğunu, diğerlerinin yanlış yaptığını ispat etmek için delillerini ortaya koymaktadır. Onların bu yaklaşımlarını ve bu farklılıklarını çözüme kavuşturacak, aralarındaki ihtilafları kaldıracak Yüce Allah'tır. Kıyamet gününde onların arasında hüküm verecek Allah'tır. Demek ki burada önemli olan konumu belirlemek ve hüküm vermek değildir. Önemli olan onları uyarmak ve ilerideki durumlarını ortaya koymaktır. Varacakları yeri açık bir tabloyla gözlerinin önüne getirmektir. Bu tabloda Mü'minler uzun boylu yolda ayaklarını nereye koyacaklarını, nasıl bir yol izleyeceklerini rahatlıkla görebiliyorlar. «Hepsi de kitabı okuyorlar.» cümlesinde onların eleştirildiğine işaret vardır. Onlar tek bir kitaba iman ettikleri, tek bir kitabı okudukları halde biri diğerini yanlış çıkaracak ve onu reddedecek hükümler ileri sürüyorlar. Hâlbuki samimiyetle kitaba yönelebilirler, hep birlikte ayetlerini inceleyip kesin bir sonuca ulaşabilirler. Hem kendilerini hem de başkalarını bağlayabilecek kitabın ana hükmüne varabilirler... İşte bu nokta hepsinin kendisine iman ettiği Kur'an-ı okuyan Müslümanların gerçekten iyice kavramaları gereken önemli bir noktadır. Kur'anı okuyup iman ettikleri halde onun ayetleri üzerinde düşünmeden birbirini tekfir ederler, Kur'an'ın atmosferinden uzaklaşmış, gerçeğe ulaşmak için çaba göstermeyen ayrılığı esas kabul eden kimselerdir. Hâlbuki onların meseleyi her türlü taassuptan ve kompleksten uzak bir şekilde ele almaları ve bu atmosferde kesin sonuçlara varmaları en ideal çözüm yoludur. Kitabı okuyup iman ettikleri halde taassup ve komplekslerle bir birlerine bakanlar ehl-i kitabın durumuna düşmüş olurlar. Çünkü bu halleriyle onların konumuyla ehl-i kitabın konumu arasında fark yoktur. Orada söz konusu olan müspet ve menfi sonuçların hepsi burada da söz konusudur. Zira her iki halde de çerçeve aynıdır. Dolayısıyla hüküm de aynı olur. Bu ayetten çıkaracağımız sonuçlar ise şöyledir: Biz İslami hareket içinde çalışırken İslam'a ve Müslümanlara karşı düşmanca tavır takınan grupların durumlarını iyice incelemeliyiz. Onlara hükmeden ana ilkeleri, temel ilişkileri, onlar arasındaki bağların tabiatını iyice tespit etmeliyiz. Onların her birinin diğerine nasıl baktığını öğrenmeliyiz. Onlara karşı koyarken onların birbirine bakış açılarından yararlanmalıyız. Hangi hareketle karşıt güçleri bir araya getireceğimiz yine hangi tutumlarla onları sarsacağımızı, darmadağın hale getireceğimizi güçlerini ve birliklerini dağıtacağımızı iyice kavramalıyız... Böylece burada ayetin direktiflerinden yola çıkarak kendimize dönmeli, Müslümanlar arasındaki teorik ve pratik ilişkileri gözden geçirmeliyiz. Çünkü Müslümanlarla bugün akide ve yasamanın çeşitli yönlerinde, alanlarında pek çok noktada birbiriyle çelişki içine girebilmektedirler. Onların düşmüş oldukları ayrılıklara Müslümanlar da düşebilmektedir. Ayrıca olumsuz bakış açılarına da sahip olabilmektedirler. Onlar da ehl-i kitap gibi kendi gruplarına pay çıkarmakta, grup bilinciyle hareket edebilmekte, onları başkalarından ayıran cüzi basit farklılıkları köklü ayrılıklar gibi ele alabilmektedirler. Bu nedenle bir araya gelmeye dayanamamakta ve sonuçta bir arada buluşamamaktadırlar... Bu konularda yapacağımız tetkikler sonucunda onları bir araya getirecek ve birleştirecek ana ilkeleri, sağlam esasları ortaya çıkaracak aralarındaki ayrılıkları ve farklılıkları cüzi bir çerçevede sınırlandırabileceğiz. Müslümanların olumsuz bakış açılarını dar bir çerçevede sınırlandırabilecek ve onların diğer gruplardan kopmamasını ve onlardan uzaklaşmamasını başarabileceğiz. Onları daha geniş ufuklara ulaştıracak, Allah'ın himayesi altında Mü'minlerin çizgisini koruyarak büyük hedefe doğru harekete geçirebileceğiz.
75 Allah'ın Camilerinde Allah'ın Adını Yasaklayandan Daha Zalim Kim Vardır? «Allah'ın mescitlerinde O'nun adının anılmasını engelleyen ve oraları yıkmaya çalışandan daha zailim kim olabilir? Oysa oralara ancak korkulu bir saygı içinde girmeleri yakışık alır. Bunları, dünyada rezil olmak, ahirette de büyük bir azap beklemektedir.» (Bakara, 114) Zulmün en çirkin şekillerinden bir de, Allah'ın camilerine ve orada bulunan Mü'minlerin özgürlüklerine müdahale etmektir. Mü'minlerin orada namaz kılmalarına, dua etmelerine, Allah'ın adını anmalarına engel olmak, bütün gücü ve gayretiyle onların haram olmasına çalışmaktır. Böyle bir hareketin zulmün en çirkin şekillerinden biri olarak kabul edilmesinin nedeni, Allah ın evlerine karşı haddini aşmak ve onların ibadetteki fonksiyonunu iptal etmekle ortaya çıkan Allah'a karşı bir saygısızlık ve O'nun kutsal mabetlerine bir saldırı niteliği arz ettiği gibi, insanın dokunulmazlığına da bir saldırı olmasıdır. İnsanın ibadetlerinde ve ibadet niteliği taşıyan hareketlerinde özgürce hareket etmesine engel olmasıdır.. Yüce Allah Müslümanların bu zulme ve zalimlere karşı sağlam durmalarını, onlara karşı kuvvet kullanmalarını istemiştir. Onların camilere girişlerini korku ve endişe içinde camiye girenlerinin dışında başka girişlerini yasaklamıştır. Yani onların güçlerini yok etmeyi, onları zayıf düşürmeyi, toplumda hareket ederken endişe ile hareket edecek konuma düşürülmelerini istemiştir. Artık orada onlardan biri camiye girdiğinde korku içinde, ürperti içinde camiye girmelidir. Sonra Yüce Allah onlara hem dünya hem de ahirette rezil olacaklarını bildirmekte ve onları böylece tehdit etmektedir. Zira hem dünya hem ahiretin tüm gücü Allah'ındır. Zalim ve azgın tasarrufları nedeniyle onların dünyada zillete, horlanmışlığa ve zaafa maruz kalacaklarını, ahirette ise Yüce Allah'ın zalimler için hazırladığı dehşet verici azaba çarptırılacaklarını haber vermiştir. Bu Ayet-i Kerimde sözü edilenlerin kimler olduğu konusunda, tefsir bilginleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazılarına göre bunlar, Beyt'ul Makdis (Mescid-i Aksa)'e karşı savaşan ve onu harap etmeye çalışan Bizanslılardır. Onların bu tahrip çalışmaları Hz. Ömer dönemine kadar sürmüş, Yüce Allah, Müslümanları onlara karşı muzaffer eylemiş ve onlar bundan böyle oraya ancak korku ve endişe içinde girebilmişlerdir. Bu görüş İbn Abbas ve Mücahid'den de rivayet edilmiştir. Bazılarına göre ise bunlar Peygamberimizi Mekke'ye ve Mescid-i Haram'a girmekten alıkoyan Kureyşlilerdir. Ebu Abdullah Caferi Sadık'tan öyle bir görüş rivayet edilmiştir. Belhi Rummani ve Cubade bu görüştedir. Taberi kendi tefsirinde bu görüşe şöyle bir not düşmüştür: Kureyş kabilesi Mescid-i Haram'ı tahrip etmeye çalışmamıştır. Sonra bu görüş aynı zamanda ehli kitabı yermekle ilgili bulunan daha önceki ayetlerin muhtevasıyla uyum sağlamadığı gibi birinci görüş önceki ayetlerin muhtevasıyla da uyum sağlamaz. Fakat birinci görüş hem bununla hem de diğeriyle uyum sağlamaktadır... Şu kadar vara ki Mecmau'l-Beyan'ın müellifinin şöyle dediğini görüşoruz: Camilerin harap edilmesinden maksat onların ibadet fonksiyonunun etkisiz hale getirilmesi olabilir. Çünkü camilerin sebebi vücudu ve en önemli fonksiyonu budur. İşte biz ayetin yorumunda özellikle ayetin başında geçen Allah'ın adının anılmasının yasak edilişinde bu yaklaşımı esas almak istiyoruz. Yani meselenin özellikle bu atmosferde cereyan ettiğini ve burada söz konusu olan zikrin camilerin misyonu olduğunu kabul ediyoruz. Nitekim: «Allah'ın camilerini ancak, Allah'a ve Ahiret gününe iman edenler onarabilirler.»(tevbe, 18) Sonra denebilir ki, camilerin harap edilmesine çalışmak Kureyş'in Mekke'de yaşadığı pratik hayata doğrudan değinmemektedir. Tam tersine onların İslam'ı yok etmek ve yerle bir
76 etmek için O'na karşı verdikleri savaşlarda İslam'ın gücünü zayıflatmada göze çarpmaktadır. Bu yaklaşımı destekleyen noktalardan bir de burada cami kavramının tekil olarak değil de çoğul olarak "camiler" şeklinde verilmesidir. Hâlbuki Mescid-i Haram Mekke'de, Mescid-i Aksa da Kudüs'te birden fazla değildir. Buradan da anlaşılıyor ki Ayet-i Kerim e beni bir olayı dar bir çerçeveyi esas almamakta, bunu bir örnek olarak ortaya koyup genel olan düşünceye geçmektedir. Yani Ayet-i Kerime Kureyş'in mantığı ve yaklaşımıyla hareket eden herkesi kapsayacak niteliktedir. Mü'minlerin özgürlüğünü kısıtlayan ve camilerin harabeye dönüşmesi için çaba sarf eden herkes, ayetin kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Mecmau'l-Beyan müellifi şöyle bir rivayete yer vermektedir: Peygamber, Medine'ye hicret ettiğindekureyşliler Peygamberin ashabı tarafından namazgâh olarak kullanılan Mescitleri tahrip ettiler... BöyleceTaberi'nin itirazına da cevap verilmiş olunmaktadır. Fakat biz Taberi'nin yaklaşımını da dışlamıyoruz. Çünkü Ayet-i Kerime yürürlükte olan bir durumdan söz etmektedir. Yani onlar Allah'ın adının anılmasını yasaklayan ve camilerin harap edilmesi için uğraşan bir topluluktur. Müslümanların Medine'ye hicretinden sonra camileri tahrip eden bir topluluk değil. Daha önceki ayetlerle bağdaştırılması ve uyumu meselesine gelince burada biz, Taberi'nin yaklaşımını esas almıyoruz. Yani bu ayetin özellikle ehl-i kitaptan söz ettiğini doğru bulmuyoruz. Aksine burada hem onlar hem de onların dışındaki müşrikler, ayetin kapsamında görülmelidir. Çünkü Ayet-i Kerimeler Müslümanları karşılarında yer alan gruplara karşı uyarmak ve onların konumlarını belirlemek ile ilgili bir direktifi esas almış olabilirler. Nitekim önceki ayetler üzerinde yaptığımız değerlendirmede hem müşriklerden hem de Yahudilerden söz edildiğini belirtmiştik. Ayetinin tefsirinde belirtildiğe göre burada onarmaktan maksat onların ibadet ile onarılmasıdır. Ahir zamanın haberleriyle ilgili rivayetlerde yer alan birtakım sözlerde de bu yaklaşıma ışık tutulmaktadır. Bu habere göre, ahir zamanda yaşayan insanların sıfatlarından biri de camilerinin yapı yönünden onarılmış, hidayet yönünden harap edilmiş olmasıdır. Bu yaklaşımda söz konusu ifadenin bu anlama geldiğine ışık tutabilir. Yine ayetten anlıyoruz ki burada onların korku içinde camilere girişlerinin, ille de yaşanan bir realite olması zorunlu değildir: Ayetin tefsirinde böyle bir ilkeyi esas almak gerekmez. Burada önemli olan Müslümanların kâfirleri korkutacak kadar bir güce ulaşmaları gerektiğidir. Müslümanların sosyal ve askeri merkezleri olan camilere geldiklerinde, oralara girdiklerinde korku içinde girmeleridir. Kâfirlerin camiye geliş amaçlarının İslam'a girmek için olmasıyla başka amaçlar için gelişleri arasında bir fark yoktur. Doğu da, Batı da Allah'ındır «Doğu da Batı da Allah'ındır. Ne tarafa dönerseniz Allah'ın yönü o tarafa dorudur: Şüphesiz Allah'ın kudreti her şeyi kapsar ve O her şeyi bilir.»(bakara, 115) Ayet-i Kerime, Tevhide ilişkin bir gerçeği dile getirmektedir. Bu gerçek de şudur: Yüce Allah bir cisim değildir ki bir yerde değil de başka bir yerde bulunsun. Cisimler gibi belli bir yeri olsun. O, zaman ve mekân üstüdür. Her şeyin sahibi ve yaratıcısıdır. O'nun özel bir yeri ve yönü yoktur. Doğu da batı dao'nundur. Yüzünüzü hangi tarafa çevirirseniz Allah'ı karşınızda bulursunuz. Yarattığı eserleriyle O'nun kudretini müşahede edersiniz. Çünkü her yaratılan şey yaratıcısının azametini dile getirir. Çünkü Allah, mülkünde ve kudretinde her şeyi kuşatıcıdır. Kalplerinizin, ibadetlerde ve samimiyette ne tür bir yönelişe sahip olduğunu bilir.
77 İşte ayetin ana direktifi bu atmosferde hedefini bulmaktadır. Yalnız bunun arka planında ve onun görünen sınırlarının gerisinde ne vardır. Bu Ayet-i Kerime insanların namazda yönelecekleri kıbleyi belirlemek için mi inmiştir? Nitekim İbn-i Abbas ayetin bu konuda indiğini söylemiştir. Yine İbn-i Abbas'tan gelen rivayette deniliyor ki: Ayet, kıblenin Mescid-i Aksa'dan Kâbe ye çevrilmesini reddeden Yahudiler hakkında inmiştir. Ya da Ehl-iBeyt imamlanndan rivayet edildiği gibi binek üzerinde kılınan nafile namazlar hakkında inmiştir. Veya Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a.) zamanında meydana gelen bir olayda Cabir'in başına geldiği gibi kıblenin belirlenmemesi veya şaşırılması halinde Müslümanların kıble olduğuna inanarak kıble olmayan bir tarafa yönelip namaz kılmalarına ilişkin olarak inmiştir. Ayet-i Kerimede onun herhangi bir namazla veya namazın bir durumuyla ilgili olduğunu gösteren bir delil yoktur. Fakat atmosfer olarak böyle bir şeyden söze edildiğini kestirmek mümkündür. Yani burada Müslümanlar arasında tartışmaya neden olan bir olay söz konusudur. Ayet-i Kerime ayrılıkları kökten iptal eden bir açıklama ile meseleyi tabii konumuna yerleştirmiş ve tartışmalara son vermiştir. Buna göre Allah belli bir zamanda herhangi bir yöne yönelmemizi istemişse başka bir zaman daha başka bir tarafa yönelmemizi istemesi mümkündür. Çünkü birinci yöneliş belirlenirken orası Allah'ın yeri olduğundan dolayı belirlenmemiştir. Allah'ın bildiği bir hikmetten dolayı oraya yönelmemiz emredilmiştir. Dolayısıyla başka bir hikmetten dolayı başka bir tarafa yönelmemize engel olacak bir neden yoktur. O ayetin belli bir namazla ilgili olduğunu belirleme meselesine gelince bu konu araştırmaya bağlı olarak tespit edilebilecek bir meseledir. Bu konudaki ayetleri ve rivayetleri birlikte ele alarak, özel ve genel ilkeleri göz önünde bulundurarak, kıblenin hükmü konusunda yapılacak bir tetkik ve bu konudaki naslarınkarşılaştırması neticesinde belli bir sonuca varılabilir. Bu ise fıkhi araştırmalarda detaylarıyla ele alınacak bir konudur. Burada birkaç seri değinide bulunmadan geçemeyeceğiz. Ayet-i Kerime herhangi bir yerde Allah'a yönelmenin mutlak anlamda caiz olduğunu ifade etmektedir. Allah'a yönelişin belli bir yönünün olmadığı her konuda bu ayetin hükmü geçerlidir. Ancak, farz namazlar gibi belli bir yöne yönelmemiz tayin edilmişse orada bu özel hükme uymak gereklidir. Buna bağlı olarak nafile namazlar ve benzeri ibadetler, ayetin genel hükmü kapsamında kalır. Yine bu anlayışla ayetin nafile namazlarda veya şüpheli durumlarla ilgili olduğunu ve sırf onlarla sınırlı bulunduğunu ifade eden rivayetleri de yorumlayabiliriz. Her ne olursa olsun bu yaklaşımların hepsi sözümüzün başında belirttiğimiz gibi ayetin Tevhide ilişkin genel bir ilkeyi dile getirdiği şeklindeki yaklaşımımızı iptal etmez. Hukuki ve ameli yükümlülüklerde bu tevhid ilkesinin esas alınmasını emrettiğine aykırı düşmez. Allah Oğul edindi dediler «Onlar: "Allah oğul edindi" dediler. O, böyle bir şeyden münezzehtir. Göklerdeki ve yeryüzündeki varlıkların tümü O nundur, hepsi O'na boyun eğmişlerdir. O, göklerin ve yeryüzünün yoktan var edicisidir. O bir şeyin var olmasını dileyince, ona sadece 'ol' der ve o da oluverir.»(bakara, ) Bu iki ayette Yahudilerin Hıristiyanlara ve müşriklerin Allah'ın bazı yaratıklarıyla ilişkileri konusunda düştükleri yanlış düşüncelere, yanlış değerlendirmelere ışık tutulmakta, olay tartışıldıktan sonra tedavisine gidilmektedir. Kur'an-ı Kerim ilerdeki ayetlerde Yahudilerin Üzeyr'in Allah'ın oğlu olduğuna inandıklarını bildirmektedir. Hıristiyanların ise İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu bildirmektedir. Ayrıca müşriklerin de melekleri Allah'ın kızları olarak gördüklerini anlatmaktadır. Bu inançların temeli, herhalde onların bu yaratıkların sıfatlan konusunda yanlış değerlendirmelere girmeleri ve onlara olduğundan fazla değer
78 vermeleri, onları kutsamalarıdır. Bu yaratıkların yapmış oldukları bazı işleri başkalarının yapmayacağına inanmalarıdır. Veya onların yapabildiği şeyleri başkalarının yapamayacaklarına inanmalarıdır. Bu da onların bu yaratıkları diğerlerinden ayrı olarak görmelerine, onlardaki gizemli sırların başka yaratıklarda olmadığına inanmalarına neden olmuştur. Eğer onlar varlık âleminde Allah'ın tek olduğuna inanmamış olsalardı. Ulûhiyette onları Allah'ın ortaklan olarak kabul eder ve böyle inanırlardı. Fakat onlar bu yaratıkları diğer varlıklardan daha fazla Allah'a yakın bir konuma getirmişler, Allah'a yakın bir dereceye çıkarmışlardır. İnsanın çocuğundan daha fazla bir yakını olamayacağına göre, öyleyse bu yaratıkların Allah'ın oğlu olmaları gerekiyordu. Allah'ın oğulları olmalıydılar ki, bu kadar ayrıcalıklı olmaları, Allah tarafından kendilerine bağışlanan bu imtiyazlara sahip olmaları anlaşılabilsin. İşte bu yaklaşım ve bu düşünce söz konusu milletlerin tarihlerinde gittikçe kördüğüm haline gelmiş onlarda bir düşüncekompleksi meydana getirmiştir. Bazılarını ise yüzeysel bir düşünceye itmiştir. Kur'an-ı Kerim bu düşünceyi basit bir şekilde ele almış ve tartışmıştır. Söze, Allah'ı kutsayarak, Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederek başlamıştır. «Sübhaneh» yani O, bu tür ilişkilerden tamamen uzaktır. Çünkü bu tür şeyler ihtiyaç ifade eder. Atalar kültüründen Peygamberlik kişisel bir arzunun karşılığı olarak ortaya çıkar. Yani kişinin içe dönük boşluğunun bilincine varılması sonucunda meydana gelir. Sonra bu hedefe ulaşmak için zaman ve eylem açısından bir dizi merhaleden geçmek gerekir. Böyle bir isteğin normal bir şekilde gerçekleşebilmesi için buna benzer hazırlıkların yapılması zorunludur. Hâlbuki Allah'ın, varlıklarla ilişkisi birbirinden farklı değildir, hepsiyle ilişkisi aynıdır. Allah'ın varlıklarından bazılarına yakın bazılarına uzak olması Allah için imkânsızdır. Ve Allah böyle bir şeyden tamamen münezzehtir... Sonra Kur'an-ı Kerim meseleyi bir de Tevhidi iman gerçeği açısından ele alır. Yüce Allah göklerin, yeryüzünün ve bu ikisinde yer alan bütün varlıkların sahibi iken neden bir çocuğa ihtiyaç duysun. Çünkü eninde sonunda evlat edineceği varlıklar da kendi yaratıkları olacaktır. Bu yaratıkların her birisinin kendisine özgü özellikleri ve farklılıkları vardır. Fakat bunların hiçbirisi onları Allah'ın mülkünde olmaktan ve O'nun yaratıkları olmaktan dışarı çıkarmaz. Sahip olma veya yaratma konusunda biri diğerinden daha ileri seviyede O'na yakın olamaz. Birisinin Allah'a nispeti diğerlerinden daha üst düzeyde bulunamaz. Sonra Kur'an-ı Kerim, Allah'ın göklerin ve yerin yoktan var edicisi olduğunu belirtmiştir. O, tüm bu varlıkları, kendi değişmez iradesine göre yaratmıştır. Onları yaratırken herhangi bir ihtiyaca dayanmamıştır. Kendi iradesiyle istenen şey arasında bir vasıta kullanmamıştır. Bir şeyi dilediğinde hemen onu yaratıvermiştir. Tefsir bilginleri Ayet-i Kerimede geçen «O bir şeyin var olmasını dileyince ona sadece 'ol' der ve o da oluverir.».. Cümlesini anlamak için birtakım yaklaşımlar ileri sürmüşlerdir. Onlar öncelikle şu felsefi ilkeye dayalı soruya cevap aramışlardır. Yok olan şeye hitap edilemez. Öyleyse Yüce Allah, var olmadan önce bir şeye nasıl hitap eder ve onun var olmasını nasıl isteyebilir? Tefsir bilginlerinden bir grup, bu konuşmanın bir temsil niteliğinde olduğunu söylemişlerdir. Bir grup da bunun Allah ile melekler arasında bir sembol olduğunu ifade etmiştir. Yani böylece melekler yeni yarattığın söz konusu olduğunu öğrenmişlerdir. Bazıları da yokluğun Allah tarafından bilindiğinden dolayı, var olan varlıklar konusunda olduğunu söylemişlerdir. Bu tür meselelere dalınması bizce Kur'an'ın tüm kelimelerinin motamot açıklanması girişiminden kaynaklandığını anlaşılıyor. Bu girişimle, kelime sözcük anlamına göre ele alınmakta. Belagat yönü göz önünde bulundurulmamaktadır. Hâlbuki Arap dilinde ifade lafzı belagat yönünden çok esnektir. Hakikat, mecaz ve kinaye gibi ifade tarzları vardır. Kur'an-ı
79 Kerim'de olayları anlatırken, tabloları sunarken bu tür ifade tarzlarını kullanmaktadır. Zira meseleyi kolay ifade etmenin en güzel vasıtalarından biridir bunlar. Kur'an onlara hitap ederken değişik ifade tarzlarını zaman zaman kullanmıştır. Bu bağlamda Allah u Teala buyuruyor ki: «Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi ona ve arza 'isteyerek veya istemeyerek gelin' dedi. İsteyerek geldik, dediler.»(fussilet: 11) «Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, O'nun sorumluluğundan korktular; O'nu insan yüklendi, bununla beraber O'nun hakkını tam yerine getirmedi, çünkü o, çok zalim ve çok cahildir.»(ahzab, 72) Bu ve benzen ayetlere ilişkin yorumlarda biz zoraki yorumlara girmek zorunda değiliz. Bu ayeti de aynı yaklaşımlarla izah etmeye ihtiyacımız yoktur. Burada açık olan şudur ki Ayeti Kerime diyalog yoluyla meseleyi insanın anlayabileceği konuma getirmeye çalışmaktadır. Kolay anlaşılmasını sağlamaktadır. * * * «Bilmeyenler, Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir mucize gelmeliydi dediler. Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzerdi. Kesin iman sahiplerine ayetleri apaçık göstermişizdir. Biz seni gerçeğin müjdecisi ve uyancısı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.»(bakara, ) Tefsir bilginleri Kur'an'ın kendilerinden "bilmeyenler" diye söz ettiği bu grubun kimliği ve karakteri hakkında da farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları onlar için Hıristiyanlardır demişler, bazıları Yahudiler olduklarını söylemişler. Bazılar da onlar Arap müşrikleridir demişlerdir. Son görüş İbnAbbas'ın görüşüdür. Herhalde en 'yakın olan görüş de odur. Daha önceki ayette belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın kendisinden söz ettiği kavrama en uygun düşen de budur. «Onlardan öncekiler ek onların dedikleri gibi söylemişlerdi.» belli bir düşünce elde etmek istemiyorlar. Bir tutam ve tavır içine girmiyorlar. Dolayısıyla onlar kendilerine takdim ayetleri, mucizeleri, beyyineleri, apaçık delilleri düşünmüyorlar. Savsaklama, meşgul etme ve karşı koyma konusunda değişik arzular, istekleri ileri sürüyorlar. Anlamsız biçimde daldan dala atlıyorlar. Çünkü Peygamber, Yüce Allah'ın evrendeki yasalarını değiştirmek için gelmemiştir. Ancak evrendeki yasaları değiştirmek için gönderilen bir Peygamber onların bu konudaki her isteğini yerine getirebilirdi. Böyle bir şey yapmak istese de kişisel gücüne dayanarak onu gerçekleştiremezdi. Yaptıkları ve yapmadıkları konusunda iş Allah'ın elindeydi. Yaptıklarının hepsini bir hikmete bağlı olarak yapıyordu. Peygamberin asıl görevi insanları doğru yola iletmek, uyarılar ve müjdelerle insanları uyarmak ve müjdelemektir. Onun görevi gerçeği, doğruyu göstermek, sonda bir müjdeci ve uyarıcı olarak bütün detayları ile gerçeğe yöneltmektir. İşte Peygamberin görevi budur. İşte Peygamberin sorumluluğu da bundan ibarettir. Peygamber bu görevi ve sorumluluğu yerine getirdiğinde insanlar kabul ederse, Peygamberin istediği ve arzu ettiği de budur zaten. Yok, eğer; insanlar peygamberin gösterdiği yoldan sapar, cennetin yerine cehennemi seçerlerse doğru yolu değil de sapıklığı tercih ederlerse Peygamberin kusurundan kaynaklanmamıştır. Onların kendi inatlarından yollarını belirlerken kötülük yolunu tercih etmelerinden kaynaklanmıştır.
80 Tefsir bilginleri bu ve benzeri ayetleri Peygamberimize birer teselli niteliğinde değerlendirmek istemişlerdir. Bu bağlamda Mecmau'l-Beyan'da deniyor ki: Burada Peygamberimize teselli verilmektedir. Çünkü burada Peygambere: Sen yalnızca bir uyarıcı ve müjdecisin. cehennem ehlinden sorguya çekilecek değilsin. Kabul etmeleri için sen onları zorlayacak değilsin. Aşağıdaki ayetler de bu bağlamda ele alınabilir: «Ve eğer ortak koşanlardan biri iman dileyip yanına gelmek isterse, onu yanına al ki Allah'ın sözünü işitsin; sonra onu güven içinde bulunacağı yere ulaştır. Böyle yap, çünkü onlar, bilmeyen bir topluluktur.»(tevbe, 6) Müşriklerin Peygamberimizden bir takım mucizeler istemelerini göz önünde bulundurarak zora koşma, aciz bırakma arzularının nasıl bilgisizlikten kaynaklandığını daha rahat anlayabiliriz. Bunlar Peygamberimizi aciz bırakmak için mucize istiyorlardı. İşte bu isteklerin bir kısmı daha öncekiler tarafından ileri sürülmüştü. Onlar yüz yüze Allah'la konuşmak istemişlerdi. Daha önceki Peygamberlerin kıssalarında söz konusu edilen mucizelerden birini kendilerine de göstermesini talep etmişlerdi. Yüce Allah onların bu isteklerine şunları İlave etmektedir: Onların bu istekleri yeni değildir. Onların tarihleri bu tür isteklerle doludur. Onlardın önceki Yahudiler, Peygamberleri Hz. Musa'ya; «Bize Allah 'ı apaçık olarak göster.»(bakara, 55) demişlerdi. Buna benzer nice isteklerde bulunmuşlardı. Yüce Allah bundan sonra şunları ilave eder: «Kesin iman sahiplerine ayetleri göstermişizdir.» Böylece sözü şu noktaya getirmek istemiştir. Peygamberlerin kendi ulusları ile problemleri her zaman şu olmuştur: Onlar ilahi risalet konusunda kişisel bir kanaate, varmak, «Bundan dolayı onlar için üzüntülere boğulmasın»(fatır, 8) «Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir. Allah dilediğini doğru yola iletir.»(bakara, 272) Biz ise bu görüşte değiliz. Bize göre bu ayetler Peygamberimizin bir Peygamber ve davetçi olarak yüklendiği sorumluluğun değişmez ilkesini belirlemektedirler. Davetin ihtiyari olan unsurlarını ortaya koymaktadır. Düşünce, söz üslup ve genel atmosfer konusundaki yapısını, özelliklerini belirtmektedir. Davetin yöntemlerini ve vasıtalarını açıklamaktadır. Peygamberin gücü ve ihtiyacı dışındaki konulara gelince bunlar O'nun sorumluluğunun kapsamına girmez. Bu konuda hiçbir üzüntüye korkuya ve endişeye yer yoktur. Çünkü bundan ötesi onların kişisel hayatlarını, psikolojik durumlarını ve rasyonel şartlarını ilgilendirir. Burada sorun, tepkilerle ilgili değil sorumlulukların sınırları ile ilgilidir. Zira Yüce Allah, Peygamberlerini evreni normal olmayan bir yolla değiştirmeleri için göndermemiştir. Peygamberi değiştirme ve inkılâp hareketinde normal vasıtaları kullanması için görevlendirmiştir. Peygamber bu vasıtaların hepsine sahip olamaz. Ancak onlardan bazılarına sahip olabilir. O, ancak gücü ölçüsünde sorumlu olur. Hatta yalnız bizim Peygamberimize ve ondan önceki Peygamberlere de mahsus değildir. Davetin hangi aşamasında olursa olsun Allah'a davet eden her davetçiyi kapsamına alır. Peygamberin bütün görevi başkalarını ikna etmek, yürürlükteki realiteyi değiştirmek için var gücünü kullanması,
81 bu hedefe varmayı gerçekleştirecek bütün vasıtaları ve yöntemleri kullanmasıdır. Bu görevi yaptığında sorumluluğunu yerine getirmiş olur. İşte realiteye, uygulamaya dayalı pratik yol da budur. Böylece insan, içini tabii olmayan bütün tepkilerin dışına çekebilir. Normal olmayan gelişmelere kapılmaz. Böyle birmantaliteye sahip olan biri mağlubiyet, yenilgi karşısında heyecana kapılmaz. Meseleleri soğukkanlılıkla ele alır. Hezimetin sonuçları ve etkenleri karşısında ezilip gitmez. Realiteler dünyasında ayakta durur. Tekrar toparlanmak, hezimeti zafere, mağlubiyeti kurtuluşa dönüştürecek yeni toparlanma unsurlarını bir araya getirmeye çalışır. İstikbale yönelik hareketinde ve pratik yönteminde gerçeğe dayalı olarak yaptığı etütler, incelemeler sonucunda elde etti bilgilerle meydana gelen hezimetin nedenlerini tespit eder, tekrar atağa geçmek galibiyete varmak için çalışmaya koyulur. Kendi Dinlerine Uymadıkça Başkaları Senden Razı Olmazlar «Sen onların kendi dinlerine uymadıkça ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar senden razı almazlar. Asıl doğru yol Allah'ın yoludur de. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olsan andolsun ki Allah'tan sana ne bir dost ne de yardımca olmaz.»(bakara, 120) Ayetin nüzul sebeplerine ilişkin tefsir bilginlerinin tespitlerine göre, Peygamberimiz onların İslam'a gelmeleri için çalışıyordu. Onları razı etmeye gayret ediyordu. O'na denildi ki onları razı etmeyi bırak. Allah'ın sana emrettiği şekilde onlarla mücadele et. Başka bir konuda ise şöyle diyorlar: Yahudiler Peygamberden barış istiyorlardı. Eğer kendileriyle barış yapar ve zaman tanırsa kendisine uyacaklarını söylediler. Yüce Allah onların bu tekliflerine katılmamasını istedi. Biz öyle inanıyoruz ki -tefsir bilginlerinin bu türden yaklaşımları- ayeti ve kıssayı anlamak için ileri sürülen ictihadlardan biridir. Bu yaklaşıma göre Yüce Allah'ın Peygamberine hitap ettiği, Peygamberin diğer insanlarla ilişkilerini belirleyen ayetlerin tümünde Peygamberi teselli etme, O'na moral verme söz konusudur. Tefsir bilginleri tarafından ileri sürülen bu görüşün zorunlu olmadığı kanaatindeyim. Açık olan odur ki Yüce Allah, Peygamberi vasıtasıyla Müslümanlara kendilerini kuşatan realiteyi görmelerini, etraflarını kuşatan olayları ve gelişmeleri kapsamlı ve bilinçli bir şekilde tanımlamalarını, bu bilgileri ve deneyimleriyle realitenin tehlikesinden sakınmalarını, kendilerini yok edecek gelişmelere karşı önlem almalarını, apaçık net bir düşünceyle yollarına devam etmelerini ani tepkilerden ve temelsiz kuruntulara kapılmamalarını dilemektedir. Peygamberin hitap için seçilmesinden sonra Yüce Allah'ın O'na kesin ve en sert üsluplarla hitap etmesinde esas olanın şu olduğu da düşünülebilir: Bu mesele gerçekten çok önemli ve çok tehlikeli meselelerden biridir. Öyle ki bu konu da Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a)'in seviyesinde bile olsa hiç kimsenin gözyaşına bakılmaz. Onların büyüklüğü ve üstünlükleri burada gerçeğin anlaşılmasına engel olamaz. Çünkü şahısların, insanların büyüklüğü ve azizliği, Allah'ın dilediği ve dilemediği konularda Allah'a tam teslim olmaktan kaynaklanır, çizgiden saptıklarında ki -onlar çizgiden sapmazlar- büyüklükleri kaybolur. Normal günahkâr şahıslar konumuna düşerler. Allah'ın dışında kendilerine bir dost ve yardımca bulamazlar. Kur'an-ı Kerim'de akide esasına dayandırılan gerçek bir inancın ve bu inancın sapmadan uzaklaştırılmasının önemini ortaya koyan meselelerde en belirgin ifade tarzı ve anlatım biçimi budur. Allah Teala buyuruyor ki: «Eğer şirk koşarsan senin yaptıkların boşa gider.»(zümer, 65)
82 «Eğer O, bazı laflar uydurup bize iftira etseydi, elbette O'ndan sağ elini alırdık. Sonra O'nun can damarını keserdik. Sizden hiç kimse buna engel olamazdı.»(hakka, 44-47) Bu ayet ise Allah yolunda çalışanların kafirlerle, münafıklarla ve fasıklarla ilişkilerini belirleme de en önemli meseleleri ele almaktadır. Allah yolunda çalışanlar tertemiz bir niyet ile İslam düşmanlarının hidayete gelmelerini arzu edebilir ve onların doğruya yanaştıklarını sezebilirler. Onların Müslümanlara karşı kullandıkları taktiklere aldanabilirler. Onların İslam'ı temize çıkarmalarını, tepkiselliklerine ve duygusallıklarına kendilerini kaptırabilirler. Yolun aşamaları boyunca ortaya koydukları bir takım tavırlarla, ileri sürdükleri gönülden düşüncelerle gerçeğe yaklaştıkları imajını verebilirler. Hakka doğru yol aldıklarını hissettirebilirler. Onların bu durumları başka gelişmelere de neden olabilir. Onlardaki bu gelişmeleri gören Müslümanlar, onların doğruluğunu veya hoşnutsuzluğunu arzu ederek birtakım sözler ve tavırlarla onları razı etmeye çalışabilirler. Bu bağlı olarak bazı durumlarda, düşünce ve eylem planında, teori ve pratik konusunda onlara birtakım tavizler vermelerine neden olabilir. Allah yolunda çalışan Müslümanların pek çoğu Allah düşmanları tarafından kurulan bu şeytani oyuna gelebilmişlerdir. Bu bağlı olarak 1slam düşmanları İslami akide ve şeriat ve konumun selameti açısından onları birtakım tavizler vermeye zorlamış, onlardan bazı tavizler almaya muvaffak olmuşlardır. Bu da normal Müslümanlar göz önünde onların ilkelerinin meşru olduğu imajını vermiştir. Ayrıca İslam düşmanları bu durumun tabii ve rasyonel sonucu olarak onlardan yeni yeni tavizler istemişlerdir. Bunun sonucunda dinin düşmanlarına ilerleme fırsatı verilmiş ve onlara şeriatı kullanma imkânı verilmiştir. Müslümanlar da bu tavizlerin tabii bir sonucu olarak teori ve pratik alanda düşünce ve eylem planlarında pek çok zararlara ve hüsrana uğramışlardır. Artık Müslüman ın akidesinde ve şeriatında birtakım tavizler vermesine rağmen Müslümanlığını koruyabileceği düşüncesi hâkim hale gelmiştir. Bugün hala İslam düşmanları pazarlık peşinde dolaşmakta pek çoğumuz da onları doğru yola getirmek için, onları razı etmek için bir dizi tavizler vermektedir. Sonra mesele Müslüman ların düşünce, siyaset ve askeri planda aldıkları yenilgilerden kaynaklanan psikolojik hezimete dönüşmüştür. Şimdi artık biz, zayıf ve güçsüz insanların güçlülerin rızasını elde etmek, onların himayesini, bağışlarını ve hayattaki basit ihtiyaçlarını elde etmeye çalışan insanlar gibi İslam düşmanlarının rızasını elde etmeye çalışıyoruz. İşte Kur'an-ı Kerim'in Peygamberimiz Hz, Muhammed (s.a.a)'i kesin bir ifade ile sakındırdığı sonuç da budur... Ey Muhammed; sen yolunda yürürken onların hoşnutluğunu elde etmeyi hedef almamalısın. Çünkü burada mesele geçici, kişisel bir düşmanlık meselesi değildir ki sen bu düşmanlık halini, dostluk haline çevirmeye uğraşsın. Aksine burada mesele dini meseledir. Bunlar kendilerinin hak, senin ise batıl üzerinde olduğuna inanıyorlar. Senin onlara taviz vermen onların tavırlarında onlara destek verme anlamına gelir. Kendi akideleri üzerinde sebat etmelerine vesile olur. Onlar senin bir taviz verdiğini gördüklerinde yeni yeni tavizler isteyeceklerdir. Böyle seni en son tavize kadar götüreceklerdir. Ve en son taviz ise onların dinine girmendir. Onların sana güvenmelerinin tek yolu dinlerine girmendir. Sonra Cenabı Allah meseleyi ana ilkesinden ele alıp ortaya koymaktadır. Artık burada herhangi bir pazarlığa, şirin görünmeye veya taviz vermeye yer yoktur. Hak ve hidayet apaçık bir şekilde ilan edilmelidir. Başkalarına da Allah'ın yolundan başka yol olmadığı, Allah'ın hidayetinden başka hidayetin bulunmadığı imajı verilmelidir. İşte izlenmesi gereken yol Allah'ın gösterdiği yoldur. Böylece insanlar bileceklerdir ki mesele ciddidir tavır kesindir. Burada herhangi bir geri dönüşe ve tavize yer yoktur. Özel ve genel ilişkilerde ne kadar sürtüşmelere, düşmanlıklara ve ayrılıklara neden olursa olsun bunların değişmesi mümkün değildir. Kur'an'ın üslubu burada bir daha kesinleşmekte ve daha da netleşmektedir. Peygamber aracılığı ile İslam ümmetine kesin bir ifade ile hitap etmektedir ki psikolojik zaaf noktalarına teslim olduklarında yoldan sapacaklarını ifade etmektedir.
83 «Eğer onların arzularına uyarsan» onların senin içinde harekete geçirdiği aldatıcı duygusal havaya kapılır, onların dilediği şekilde hareket eder, onlarla beraber yürüsen «sana ilimden gelen gerçekten sonra» senin Hakk üzere, onların da batıl üzere olduklarını kesin öğrendikten sonra onların arzularına uyarsan, «Allah tarafından ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazsın.» İnsan Allah'ın yardımını, himayesini ve desteğini yitirdikten sonra Allah'a karşı kim ona yardım edebilir, bundan sonra kim onu koruyabilir? «Kendilerine kitap verdiklerimiz onu gerçekten okurlar. İşte ona iman edenler de onlardır. Kim de onu inkâr ederse, onlar ziyana uğrayanlardır.»(bakara, 121) Tefsir bilginleri burada farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu ve benzeri ayetler, de sözü edilenlerin kimler oldukları konusunda birbirinden ayrı görüşleri esas almışlardır. Bazılarına göre bunla Cafer İbn EbiTalib ile birlikte Habeşistan'a hicret edenlerdir. Bazılarına göre Abdullah bin selam ve benzeri gibi iman eden Yahudilerdir. Bir görüşe göre de bunlar Hz. Muhammed'in ashabıdır. Burada sözü edilen kitap dakur'an'dır. Önceki iki görüşte ise Mecmau'l-Beyan'da ifade edildiği gibi kitaptan amacın Tevrat olduğu esas alınmıştır. Ne var ki biz bu tür görüşlerin içtihadi yaklaşımlar olduğunu sanıyoruz. Onlar ayetin anlaşılması ve değerlendirilmesinde nakli bilgilere değil, kişisel çıkarımlara ve değerlendirmelere dayanmaktadırlar. Bu görüşleri irdelediğimizde onların bir nassa dayanmadığını görebiliyoruz. Öyle anlaşılıyor ki burada herhangi belli bir cemaat kastedilmiş değildir. Özellikle bir grubun üzerinde durulmamıştır. Aksine iman ve küfür konusunda genel ve temel sayılabilecek bir ilkeye dikkat çekilmiştir. Bu ilke kitabı gerçekten okumaktır. Gerçek okuyuş düşünerek, muhakeme ederek değerlendirerek ve bilinçli bir anlayışla hareket ederek gerçekleştirilen okuyuştur. Okuyuş esnasında kör taassubu değil de gerçeği ulaşmayı araştırmaktır. Çünkü Allah'ın ayetlerine açılmanın ve onların gerçeği gösteren delillerine, reddedilmez kesin hükümlerine ulaşmanın bu vesile ile imana ulaşmanın tek yolu budur. Buradan anlıyoruz ki küfür, karşıt bir düşünce halinden kaynaklanmamaktadır. Aksine aldırmazlık ve vurdumduymazlıktan, bilinçli bir şekilde okumamaktan, sorumluluk bilinciyle düşünmemekten kaynaklanmaktadır. Bu olumsuz sıfatlara sahip bir insan taassubu, inadı ve kabalığı esas alır. Bu nedenle uzaktan veya yakından gerçeğe açılmaya yanaşmaz... Kur'an-ı Kerim, kâfirlerin hüsrana uğradıklarını ortaya koymakla yetinmiş onların neden küfre düştüklerinden söz etmemiştir. Çünkü bu, imanın sebeplerinden söz ederken apaçık ortaya çıkmıştı. Dünya ve ahirette kurtuluş fırsatı elde etmek için bilinçli bir okuma çizgisinde seyretmenin zorunlu olduğunu böylece ortaya konmak istenmiştir. Yani küfürlerinin nedeni açıktır. Kitabı gerçek bir bilinçle okumuyorlar ve gereğini yapmıyorlardı. «Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimeti ve sizi âlemlere üstün kılmış olduğumu hatırlayın ve şu günden sakının ki kimse kimseden yana bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez bir taraftan yardım da görmezler.» (Bakara, ) Bu iki ayet daha önce geçmişti ve biz orada bunların yorumunu yapmıştık. Onların tekrar zikredilmesinde önceki sorunun aynısı sebep olmuştur. Açık olan odur ki Kur'an'ın onlarla giriştiği bu konuşma, onlara Allah'a verdikleri sözü ve Allah'ın nimetlerini hatırlatmayı amaçlıyordu. Onca nimetlere karşı sorumluluklarını takınıp Peygamberin çağrısına katılmaları
84 ve İslam yoluna girmeleri gerektiğini vurgulamakta, arka arkaya dizilen ayetler insanlara verilen nimetlerin bir bir gözden geçirilişi onların doğru yoldan nasıl saptıklarının ortaya konmasının niteliğindedir. Böylece onların gönülden sorumluluklarının bilincine varmaları, hareketle dolu uzun tarihi gözlerinin önüne getirmeleri ve engin bir bilinç ile sorumluluklarını hatırlatmayı hedef alıyordu. Pek tabidir ki bu bölümün yukarıdaki ifadelerle sona ermiş olması onların bilincini harekete geçirmede ve bu hedefe doğru yönlendirmede önemli bir etken oluşturuyordu. Ayetlerinin gerçek anlamlarını en iyi bilene Yüce Allah'tır.
TAKVA AYI RAMAZAN TAKVA AYI RAMAZAN. Rahman ve Rahim Allah ın Adıyla
TAKVA AYI RAMAZAN TAKVA AYI RAMAZAN Rahman ve Rahim Allah ın Adıyla (Farz kılınan oruç) sayılı günlerdir. Sizden kim, (o günlerde) hasta veya seferde ise o, (tutamadığı) günler sayısınca başka günlerde
Orucun Manevi Hayatımıza Katkıları
Orucun Manevi Hayatımıza Katkıları Kur ân-ı Kerim de Oruç Ey müminler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de sayılı günler içinde Oruç tutmanız farz kılındı. Umulur ki, bu sayede, takva mertebesine
Allah a Allah (ilah,en mükemmel, en üstün,en yüce varlık) olduğu için ibadet etmek
1.VE EN YÜCESİ: Allah a Allah (ilah,en mükemmel, en üstün,en yüce varlık) olduğu için ibadet etmek 2.SEVİYE: Allah ın rızasını ve sevgisi kazanmak için 3.SEVİYE: Allah ın verdiği nimetlere(yaşam-akıl-yiyecekler
EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI 12. SINIF DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ
EKİM 2017-2018 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI 12. SINIF DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ Ay Hafta Ders Saati Konu Adı Kazanımlar Test No Test Adı Hayat Amaçsız
Dua Dua, insan ile Allah arasında iletişim kurma yollarından biridir. İnsan, dua ederken Allah ın kendisini işittiğinin bilincindedir. İnsan dua ile dileklerini aracısız olarak Allah a iletmekte ondan
1. İnanç, 2. İbadet, 3. Ahlak, 4. Kıssalar
1. İnanç, 2. İbadet, 3. Ahlak, 4. Kıssalar İÇİNDEKİLER KUR AN NEDİR? KUR AN-IN AMACI? İNANÇ NEDİR İBADET NEDİR AHLAK NEDİR KISSALAR AYETLER KUR AN NEDİR? Kur an-ı Hakîm, alemlerin Rabbi olan Allah ın kelamıdır.
İnsanı Diğer Canlılardan Ayıran Özellikler
İnsanı Diğer Canlılardan Ayıran Özellikler Hani, Rabbin meleklere, Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti. Onlar, Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamd
AİLEYE MUTLULUK YAKIŞIR! HAYAT SEVİNCE VE SEVİLİNCE GÜZEL
AİLEYE MUTLULUK YAKIŞIR! HAYAT SEVİNCE VE SEVİLİNCE GÜZEL Ey İnsanlık! Sizi bir tek canlı varlıktan yaratan, ondan da eşini var eden ve her ikisinden de bir çok erkek ve kadın üreten Rabbınıza karşı sorumluluğunuzun
KUR'ANDAN DUALAR. "Ey Rabbimiz, Bize dünyada bir iyilik, ahrette bir iyilik ver. Bizi ateş azabından koru." ( Bakara- 201 )
KUR'ANDAN DUALAR "Ey Rabbimiz Bizi sana teslim olanlardan kıl, neslimizden de sana teslim olan bir ümmet çıkar, bize ibadet yerlerimizi göster, tövbemizi kabul et zira tövbeleri kabul eden, çok merhametli
ICERIK. Salih amel nedir? Salih amelin önemi Zekat nedir? Zekat kimlere farzdır? Zekat kimlere verilir? Sonuc Kaynaklar
ICERIK Salih amel nedir? Salih amelin önemi Zekat nedir? Zekat kimlere farzdır? Zekat kimlere verilir? Sonuc Kaynaklar Salih amel nedir? Salih: dogru yolda olan, fesat icinde olmayan, faydalı ve yarayışlı
Buyruldu ki; Aklın kemali Allah u Teâlâ nın rızasına tabi olmak ve gazabından sakınmakladır.
BÜYÜKLERİN HİKMETLİDEN SÖZLERİ Buyruldu ki; Aklın kemali Allah u Teâlâ nın rızasına tabi olmak ve gazabından sakınmakladır. Buyruldu ki; Faziletli kimseler için (hiçbir yer) gurbet sayılmaz. Cahilin ise
İLİ : GENEL TARİH : 29.01.2016. Hazırlayan: Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
İLİ : GENEL TARİH : 29.01.2016 EN GÜZEL İSİMLER O NUNDUR Aziz Müminler! Okuduğum âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah tır. Güzel isimler O nundur.
3. Farz Dışında Yaptığı İbadetler
3. ÜNİTE: EN GÜZEL ÖRNEK HZ. MUHAMMED İN İBADETLERİ 3. Farz Dışında Yaptığı İbadetler KAZANIMLARIMIZ O Bu ünitenin sonunda öğrenciler Hz. Muhammed'in: O 1. Öncelikle bir kul olarak davrandığını kavrar.
dinkulturuahlakbilgisi.com amaz dinkulturuahlakbilgisi.com Memduh ÇELMELİ dinkulturuahlakbilgisi.com
amaz Memduh ÇELMELİ NAMAZ: AYET ve HADİSLER «Namazı kılın; zekâtı verin ve Allah a sımsıkı sarılın...» (Hac, 78) Namazı kılın; zekâtı verin; Peygamber e itaat edin ki merhamet göresiniz. (Nûr, 56) «Muhakkak
EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI 7. SINIF DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİ DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ
KASIM EKİM 2017-2018 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI 7. SINIF DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİ DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ Ay Hafta Ders Saati Varlıklar Âlemi Meleklere İman Meleklerin
Kültürümüzden Dua Örnekleri. Güzel İş ve Davranış: Salih Amel. İbadetler Davranışlarımızı Güzelleştirir. Rabbena Duaları ve Anlamları BÖLÜM: 3 URL:
Hazırlayan: Mehmet Fatih Bütün URL: Kültürümüzden Dua Örnekleri Güzel İş ve Davranış: Salih Amel İbadetler Davranışlarımızı Güzelleştirir Rabbena Duaları ve Anlamları BÖLÜM: 3 Kültürümüzde birçok dua örneği
7- Peygamberimizin aile hayatı ve çocuklarla olan ilişkilerini araştırınız
4. SINIFLAR (PROJE ÖDEVLERİ) Öğrenci No 1- Dinimize göre Helal, Haram, Sevap ve Günah kavramlarını açıklayarak ilgili Ayet ve Hadis meallerinden örnekler veriniz. 2- Günlük yaşamda dini ifadeler nelerdir
HÜCCETİN İKAMESİ VE ANLAŞILMASI
HÜCCETİN İKAMESİ VE ANLAŞILMASI ŞEYH MUHAMMED NASIRUDDİN EL-ELBANİ 1 KİTAB VE SÜNNETE DAVET YAYINLARI 1435 HÜCCETİN İKAMESİ VE ANLAŞILMASI ŞEYH MUHAMMED NASIRUDDİN EL-ELBANİ irtibat [email protected]
KURAN I KERİMİN İÇ DÜZENİ
KURAN I KERİMİN İÇ DÜZENİ Kur an-ı Kerim : Allah tarafından vahiy meleği Cebrail aracılığıyla, son Peygamber Hz. Muhammed e indirilen ilahi bir mesajdır. Kur an kelime olarak okumak, toplamak, bir araya
Ramazan ve Bayram Ramazan Ramazan Allah a yakınlaşmak için yegane bir zaman. Allah dünyada kendisi ve insanlar arasına perdeler koymuş. Bu perdeleri açmak ve aşmak, Allah a yakınlaşmak, onu hissetmek için
EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI 10. SINIF DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ
KASIM EKİM 2017-2018 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI 10. SINIF DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ Ay Hafta Ders Saati Konu Adı Kazanımlar Test No Test Adı Allah
Dua ve Sûre Kitapçığı
Dua ve Sûre Kitapçığı Hazırlayan: Melike MÜFTÜOĞLU instagram.com/oyunveetlinliklerledinogretimi SÜBHANEKE DUASI Allah ım! Sen eksik sıfatlardan pak ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih eder ve överim. Senin
Güzel Ahlâkı Kazanmak
Ramazan, Allah a yakınlaşma vesilesidir. Oruç tutan insan Allah ın beğendiği davranışlar sergilemeye, nefsinin tutkularından sakınmaya çalışır. Şeytana karşı dikkatli ve şuurludur, vicdanının doğruyu fısıldayan
ÖNCESİNDE BİZ SORDUK Editör Yayınevi LGS Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Yeni Tarz Sorular Nasıl Çözülür? s. 55
Tarz Sorular Nasıl Çözülür? s. 55 8 Ey insanlar! Rabbiniz birdir, atanız (Âdem) da birdir. Hepiniz Âdem densiniz, Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerli olanınız, O na karşı gelmekten
dinkulturuahlakbilgisi.com Konu Anlatımı MELEKLER Hazırlayan Memduh ÇELMELİ dinkulturuahlakbilgisi.com
Konu Anlatımı MELEKLER Hazırlayan Memduh ÇELMELİ Varlıklar Âlemi Evrende bulunan varlıklar yalnızca duyularımızla algılayabildiklerimizden ibaret değildir. Âlemde görünen ve görünmeyen sayısız varlık bulunmaktadır.
Question. Masumların (Allah ın selamı üzerlerine olsun) velayet hakkına sahip olduklarının delili Nedir?
Question Masumların (Allah ın selamı üzerlerine olsun) velayet hakkına sahip olduklarının delili Nedir? Answer: Dört ana kaynağa yani Kur an a, sünnete, akıla ve icmaya dayanarak Masumların velayet hakkına
ALLAH TEÂLÂ'NIN ARŞA İSTİVÂ ETMESİ
ALLAH TEÂLÂ'NIN ARŞA İSTİVÂ ETMESİ استواء االله عرشه ] تر [ Türkçe Turkish Abdurrahman el-berrâk Terceme : Muhammed Şahin Tetkik : Ali Rıza Şahin 00-43 استواء االله عرشه» باللغة ال ية «عبد الر ن ال اك
İBRAHİM (a.s) MAKAMINI NAMAZ YERİ EDİNMEK Salı, 02 Şubat :47
Hani Evi (Kâ'be yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamını namaz yeri edinin (Bakara Suresi, 125) Yüce Allah ın hoşnutluğunu, sevgisini ve yakınlığını kazanabilmek
TİN SURESİ. Rahman ve Rahim Olan Allah ın Adıyla TİN SURESİ TİN SURESİ TİN SURESİ TİN SURESİ TİN SURESİ TİN SURESİ. 3 Bu güvenli belde şahittir;
Rahman ve Rahim Olan Allah ın Adıyla 3 Bu güvenli belde şahittir; 1 4 1 İNCİR AĞACI ve zeytin (diyarı) şahittir! 4 Doğrusu Biz insanı en güzel kıvamda yaratmış, 2 İncir ile Hz Nuh un tufan bölgesi olan
Arap diliyle tesis edilen İslam a dair hakikatler diğer dillere tercüme edilirken zaman ve zeminin de etkisiyle gerçek anlamından koparılabiliyor.
Arap diliyle tesis edilen İslam a dair hakikatler diğer dillere tercüme edilirken zaman ve zeminin de etkisiyle gerçek anlamından koparılabiliyor. Bugün her şeyi sorgulayan genç beyinlere ikna edici cevaplar
Allah Kuran-ı Kerim'de bildirmiştir ki, O kadın ve erkeği eşit varlıklar olarak yaratmıştır.
İslam a göre kadınlar erkeklerden daha değersiz kabul edilmez. Kadınlar ve erkekler benzer haklara sahiptirler ve doğrusu bazı hususlarda kadınlar, erkeklerin sahip olmadığı bazı belirli ayrıcalıklara
5. SINIF DİN KÜLTÜRÜ ve AHLAK BİLGİSİ
5. SINIF DİN KÜLTÜRÜ ve AHLAK BİLGİSİ Allah İnancı Ünite/Öğrenme Konu Kazanım Adı KOD Hafta Tarih KD1 KD2 KD3 KD4 KD5 KD6 Allah Vardır ve Birdir Evrendeki mükemmel düzen ile Allahın (c.c.) varlığı ve birliği
EFENDİ BABASI BÜTÜN MÜRİDLERİNDEN HABERDAR İMİŞ!
KİM BU ZINDIK! Hamd Allah ındır. O na hamd eder ondan yardım ve mağfiret dileriz nefislerimizin şerrinden amellerimizin kötülüklerinden ona sığınırız. Allah ın yol göstericilik ettiğini hiç kimse saptıramaz.
Nasrettin Hoca ya sormuşlar: - Kimsin? - Hiç demiş Hoca, Hiç kimseyim. Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca: - Sen kimsin?
Nasrettin Hoca ya sormuşlar: - Kimsin? - Hiç demiş Hoca, Hiç kimseyim. Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca: - Sen kimsin? - Mutasarrıf demiş adam kabara kabara. - Sonra ne olacaksın? diye
5 Kimin ümmetisin? Hazreti Muhammed Mustafa nın (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetiyim. 6 Müslüman mısın? Elhamdülillah, Müslümanım.
TEMEL DİNİ BİLGİLER 1 Rabbin kim? Rabbim Allah. 2 Dinin ne? Dinim İslam. 3 Kitabın ne? Kitabım Kur ân-ı Kerim. 4 Kimin kulusun? Allah ın kuluyum. 5 Kimin ümmetisin? Hazreti Muhammed Mustafa nın (sallallahu
EHL-İ SÜNNET'İN ÜSTÜNLÜĞÜ.
EHL-İ SÜNNET'İN ÜSTÜNLÜĞÜ www.almuwahhid.com 1 Müellif: Şeyhu'l-İslam İbni Teymiyye (661/728) Eser: Mecmua el-feteva, cilt 4 بسم هللا الرحمن الرحيم Selefin, kendilerinden sonra gelenlerden daha alim, daha
1 Ahlâk nedir? Ahlâk; insanın ruhuna ve kişiliğine yerleşen alışkanlıklardır. İki kısma ayrılır:
1 Ahlâk nedir? Ahlâk; insanın ruhuna ve kişiliğine yerleşen alışkanlıklardır. İki kısma ayrılır: 1. Güzel ahlâk 2. Kötü ahlâk 2 Güzel ahlâk neye denir? Allah ın ve Resulü nün emir ve tavsiye ettiği, diğer
Recep in İlk Üç Orucunun Fazileti
Mektub-u Attar Muhammed İlyas Kadiri Razavi tarafından tüm İslami Erkek Kardeşlerine ve İslami Kız Kardeşlerine, Medaris El Medine ve Camiat El Medine nin erkek öğretmenler, erkek öğrenciler, kadın öğretmenler
Eğitim Programları ANA HATLARIYLA İSLAM DİNİ
Eğitim Programları ANA HATLARIYLA İSLAM DİNİ Giriş Ana hatlarıyla İslam dini programı, temel sayılan programlardan sonra daha ileri düzeylere yönelik olarak hazırlanmıştır. Bu programı takip edecek ders
Ders Adı Kodu Yarıyılı T+U Saati Ulusal Kredisi AKTS. Tefsir II ILH
DERS BİLGİLERİ Ders Adı Kodu Yarıyılı T+U Saati Ulusal Kredisi AKTS Tefsir II ILH 204 4 2+0 2 3 Ön Koşul Dersleri Dersin Dili Dersin Seviyesi Dersin Türü Türkçe Lisans Yüz Yüze / Zorunlu Dersin Koordinatörü
ÖLÇME, DEĞERLENDİRME VE SINAV HİZMETLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ
06 07 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI 8. SINIF DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ AY EKİM KASIM HAFTA ARALIK DERS KONU ADI SAATİ Allah Her Şeyi Bir Ölçüye Göre Yaratmıştır Kader ve Evrendeki Yasalar İnsan İradesi ve Kader
PEYGAMBERLERE VE İLAHİ KİTAPLARA İNANÇ 7. 10. Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler
Hz. Adem den Hz. Muhammed (s.a.v.)e güzel ahlakı insanda tesis etmek için gönderilen dinin adı İslam dır.
Necip Fazık Kısakürek in gençliğe hitabındaki aynı manadır yazımın başlığında ki kim var? 'Kim var? ' diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert 'ben varım! ' cevabını verici, her ferdi 'benim
dinkulturuahlakbilgisi.com
dinkulturuahlakbilgisi.com 1-Ülkemizde Kızılay, Sosyal hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Aşevleri -gibi kurumların varlığı aşağıdakilerden hangisine önem verildiğini göstermektedir? A- Milli eğitime
BEYANAT. Ahmed el Hasan (a.s)
Ahmed el Hasan (a.s) 1 Rahman ve Rahim olan Allahın Adıyla. Hamd Alemlerin Rabbi Allahadır. Allahın selamı Muhammed ve Al-i Muhammedin, İmamlar ve Mehdilerin üzerine olsun. Dünyanın Doğusundaki ve Batısındaki
KURAN YOLU- DERS 3. (Prof.Dr. Mehmet OKUYAN ın Envarul Kuran isimli 3 no lu dersinin ilk 50 dakikasının özeti)
KURAN YOLU- DERS 3 (Prof.Dr. Mehmet OKUYAN ın Envarul Kuran isimli 3 no lu dersinin ilk 50 dakikasının özeti) DERSTE GEÇEN KAVRAMLAR 1) Mübin : Açık ve Açıklayan. Kur an ın sıfatlarındandır. Kur an sadece
Efendim, öğrendiklerimin ikincisi; çok kimseyi, nefsin şehvetleri peşinde koşuyor gördüm. Şu âyet-i kerimenin mealini düşündüm:
Hatim-i Esam hazretleri, hocası Şakik-i Belhi hazretlerinin yanında 33 sene kalır, ilim tahsil eder. Hocası, bu zaman içinde ne öğrendiğini sorduğu zaman, sekiz şey öğrendiğini söyler ve bunları hocasına
Gerçek şudur ki bu konu doğru dürüst anlaşılmamıştır; hakkında hiç derin derin düşünülmemiştir. Ali-İmran suresinde Allah (c.c.) şöyle buyurur; [3]
Şimdi de hızlıca Müteşabihat hakkında bir iki şey söylemek istiyorum. Deniliyor ki Kur ân da hem Muhkemat hem Müteşabihatlar vardır. Bu durumda Kur ân a nasıl güvenebiliriz? Gerçek şudur ki bu konu doğru
...Bir kitap,bir mesaj!
...Bir kitap,bir mesaj! Bu dünyada ne yapıyorum sorusuna yanıt veren bir kitap Tüm soru ve şüphelerınize yanıt verebilecek bir kitap. Bu kitap sizin doğal olarak Tanrı dan ayrı olduğunuzu anlatacak, ancak
Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000)
Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000) 14.08.2014 SIRA SIKLIK SÖZCÜK TÜR AÇIKLAMA 1 1209785 bir DT Belirleyici 2 1004455 ve CJ Bağlaç 3 625335 bu PN Adıl 4 361061 da AV Belirteç 5 352249 de
SPOR HUKUKU 1.Ders. Yrd.Doç.Dr. Uğur ÖZER
SPOR HUKUKU 1.Ders Yrd.Doç.Dr. Uğur ÖZER SPOR KAVRAMI Spor; bireysel ya da takım halinde yapılabilen, belirli kuralları ve teknikleri olan; oyunlar, hareketler ve yarışmalar vasıtasıyla; fiziksel, zihinsel,
EĞİTİM ÖĞRETİM YILI 8. SINIF DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİ KONU VE KAZANIMLARININ ÇALIŞMA TAKVİMİNE GÖRE DAĞILIM ÇİZELGESİ
Öğrenme Alanı: İNANÇ. ÜNİTE: KAZA VE KADER Öğrencilerle Tanışma, Dersin Amacı ve İşleniş Şekli. Öğretmeni tanır ve dersin amacı, derste işlenecek konular ve ders işleme teknikleri hakkında bilgi sahibi
Kur an-ı Kerim i Diğer Kutsal Kitaplardan Ayıran Başlıca Özellikleri
Kur an-ı Kerim i Diğer Kutsal Kitaplardan Ayıran Başlıca Özellikleri 1 ) İlahi kitapların sonuncusudur. 2 ) Allah tarafından koruma altına alınan değişikliğe uğramayan tek ilahi kitaptır. 3 ) Diğer ilahi
İmanda Mürakebe Bilinci - Akaid - Dr. Mehmet Sürmeli'nin kişisel web sitesine hoşgeldiniz.
4 5 Ayetleri müşriklerin, Allah Teala ile ilgili uzak ilah anlayışlarını çürütmektedir. 6 Hazreti Peygamber de Allah ın (c.) kullarına yakınlığını müminlerin daima hissetmelerini istemiş ve bu çerçevede
Ali imran 139. Gevşemeyin, hüzünlenmeyin! Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz, üstün olan sizlersiniz.
Ali imran 139. Gevşemeyin, hüzünlenmeyin! Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz, üstün olan sizlersiniz. 122.EY İSRAİLOĞULLARI! Size lütfettiğim o nimetleri hatırlayın (bir zamanlar) sizin diğer
MİSYON, VİZYON VE DEĞERLER
MİSYON, VİZYON VE DEĞERLER KURUMSAL KÜLTÜRÜMÜZ VE DEĞERLERİMİZ KURUMSAL KÜLTÜRÜMÜZ VE DEĞERLERİMİZ GÜVEN Dürüstlüğümüz, doğruluğumuz ve etik iş uygulamalarımız ile güven kazanırız. Doğruluk ve yüksek
Değerli büyüğümüz Merhum Fatma ÖZTÜRK ün ruhunun şad olması duygu ve dileklerimizle Lisans Yayıncılık
Değerli büyüğümüz Merhum Fatma ÖZTÜRK ün ruhunun şad olması duygu ve dileklerimizle Lisans Yayıncılık II Editörler Prof. Dr. Salih Sabri Yavuz & Doç. Dr. Faruk Sancar İSLÂM İNANÇ ESASLARI Yazarlar Prof.
Kur ân da Dua Ayetleri
Kur ân da Dua Ayetleri (1) Bizi doğru yola ilet; Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil. (Fatiha Suresi 6-7) (2) (Musa) Cahillerden olmaktan Allah a sığınırım
O, hiçbir sözü kendi arzularına göre söylememektedir. Aksine onun bütün dedikleri Allah ın vahyine dayanmaktadır.
İslam çok yüce bir dindir. Onun yüceliği ve büyüklüğü Kur an-ı Kerim in tam ve mükemmel talimatları ile Hazret-i Resûlüllah (S.A.V.) in bu talimatları kendi yaşamında bizzat uygulamasından kaynaklanmaktadır.
Muhammed Aleyhisselam ın Dilinden Dualar
Muhammed Aleyhisselam ın Dilinden Dualar [email protected] K ur ân-ı Kerim deki dua ayetleri gibi Peygamberimizin duaları da Arapça aslından okunursa daha iyidir. Ancak, tercümeleri de dua olarak okunabilir.
Gençlik Eğitim Programları KULLUK VE SORUMLULUK BİLİNCİ
Gençlik Eğitim Programları KULLUK VE SORUMLULUK BİLİNCİ Kulluk ve Sorumluluk Bilinci 1. HAFTA YARATILIŞ İnsanın yaratılışı ve yaratılış amacı Kulluk Kelime-i tevhid Ezber ayeti: Zariyat 56 Yaratılmış
Gıybet (Hadis, Tirmizi, Birr 23)
Dedikodu (Gıybet) Gıybet Dedikodu (gıybet), birisinin yüzüne söylenmesinden hoşlanmadığı şeyleri arkasından söylemektir. O kimse söylenen şeyi gerçekten yapmış ise bu gıybet, yapmamış ise iftira olur (Hadis,
Sabah akşam tevâzu içinde yalvararak, ürpererek ve sesini yükseltmeden Rabbini an. Sakın gâfillerden olma! (A râf sûresi,7/205)
Zikir, hatırlayıp yâd etmek demektir. İbâdet olan zikir de Yüce Allah ı çok hatırlamaktan ibârettir. Kul, Rabbini diliyle, kalbiyle ve bedeniyle hatırlar ve zikreder. Diliyle Kur ân-ı Kerim okur, duâ eder,
Hafta Konu Ön Hazırlık Öğretme Metodu
Image not found http://bologna.konya.edu.tr/panel/images/pdflogo.png Ders Adı : TEFSİR II Ders No : 0070040090 Teorik : 4 Pratik : 0 Kredi : 4 ECTS : 4 Ders Bilgileri Ders Türü Öğretim Dili Öğretim Tipi
İsra ve Miraç olayının, Mekke de artık çok yorulmuş olan Resulüllah için bir teselli ve ümitlendirme olduğunda da şüphe yoktur.
Alıntı; FarukBeşer İsra Suresi hicretten bir yıl önce indirilmiş. Yani Hicret yakındır ve artık Medine de Yahudilerle temas başlayacaktır. Sure sanki her iki tarafı da buna hazırlıyor gibidir. Mescid-i
HATAY BOZGUNCULUĞA VE AYRIMCILIĞA İZİN VEREMEZ!!!
HATAY BOZGUNCULUĞA VE AYRIMCILIĞA İZİN VEREMEZ!!! Antakya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) Başkan Yardımcısı Remzi Güzel,Yaptığı Yazılı Açıklamada: ''Milli Dayanışma ve Birlik Ruhu Hatay da Bitmez.''Dedi.
2015 2016 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI 8. SINIF DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİ KONU VE KAZANIMLARININ ÇALIŞMA TAKVİMİNE GÖRE DAĞILIM ÇİZELGESİ
KONU VE ININ ÇALIŞMA TAKVİMİNE GÖRE DAĞILIM ÇİZELGESİ Öğrenme Alanı: İNANÇ 1. ÜNİTE: KAZA VE KADER EYLÜL Öğrencilerle Tanışma, Dersin Amacı ve İşleniş Şekli. Öğretmeni tanır ve dersin amacı, derste işlenecek
ALEMLERİN EFENDİSİ NİN (SAV) DİLİYLE KUR AN
KUR AN KARANLIKLARDAN AYIDINLIĞA ÇIKARIR Peygamber de (şikayetle): Ya Rabbi! Benim kavmim bu Kur an ı (okumayı ve hükümlerine uymayı bırakıp hatta menedip onu) terkettiler. dedi. (Furkân /30) Elif, Lâm,
2014 2015 EĞİTİM ÖĞRETİM YILI 8. SINIF DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİ KONU VE KAZANIMLARININ ÇALIŞMA TAKVİMİNE GÖRE DAĞILIM ÇİZELGESİ
KONU VE ININ ÇALIŞMA TAKVİMİNE GÖRE DAĞILIM ÇİZELGESİ Öğrenme Alanı: İNANÇ 1. ÜNİTE: KAZA VE KADER EYLÜL Öğrencilerle Tanışma, Dersin Amacı ve İşleniş Şekli. İlk Ders Genelgesi 1. Allah Her Şeyi Bir Ölçüye
NİÇİN EVLENMEDEN ÖNCE İNSANIN KENDİNİ TANIMASI ÇOK ÖNEMLİDİR? YA DA KENDİNİ TANIMAK NEDİR?
Asiye Türkan NİÇİN EVLENMEDEN ÖNCE İNSANIN KENDİNİ TANIMASI ÇOK ÖNEMLİDİR? YA DA KENDİNİ TANIMAK NEDİR? İNSAN NEDEN EVLENİR? İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsen Bu nice okumaktır.
Muhammed Salih el-muneccid
KABİRDEKİ HAYATIN TABİATI NASILDIR? [ Türkçe ] طبيعة الحياة في القبر [باللغة التركية [ Muhammed Salih el-muneccid محمد بن صالح المنجد Terceme eden : Muhammed Şahin ترجمة: محمد بن مسلم شاهين Tetkik eden
Kavramlar. 1.Mü min. 2. Kafirler. 3.Münafiklar. 1.1 Kur anda Mü min ile ilgili Ayetler 1.2 Kur anda Mü min görevleri ve özellikleri
KAVRAMLAR Kavramlar 1.Mü min 1.1 Kur anda Mü min ile ilgili Ayetler 1.2 Kur anda Mü min görevleri ve özellikleri 2. Kafirler 2.1 Kur anda Kafirler ile ilgili Ayetler 2.2 Kur anda Kafirlerin Özellikleri
1.4.Etik Sistemleri Etik ilkelerin geliştirilmesinde temel alınan yaklaşımlar hakkaniyet ilkesi, insan hakları, faydacılık ve bireysellik
1.4.Etik Sistemleri Etik ilkelerin geliştirilmesinde temel alınan yaklaşımlar hakkaniyet ilkesi, insan hakları, faydacılık ve bireysellik ilkeleridir. Hakkaniyet, bütün kararların tutarlı, tarafsız ve
Selam vermekle karşımızdaki kimseye neyi ifade etmiş oluruz?
DEĞERLER EĞİTİMİ SELAMLAŞMA Selam ne demektir? Selâm, kelime olarak; huzur, barış, sağlık ve iyi dileklerini sunma anlamlarına gelir. Selamlaşmak; insanların karşılıklı olarak birbirlerine sağlık, huzur,
Arkadaşınız UNITE OGRENCI RAPORLARI VE YANIT KAĞITLARI. ICI P.K. 33 Bakırköy / İstanbul
115 Yardımsever Arkadaşınız UNITE OGRENCI RAPORLARI VE YANIT KAĞITLARI Yerel ICI Bürosu Adresi: ICI P.K. 33 Bakırköy / İstanbul 116 ÖĞRENCİ RAPORU HAKKINDA TALİMATLAR Her üniteyi çalıştıktan sonra o ünitenin
Nesrin: Ahmet! Ne oturması! Daha gezecek birçok mağaza var, sen oturmaktan bahsediyorsun.
Ahmet: Otur, hanım otur. Allah aşkına bir otur. Nesrin: Ahmet! Ne oturması! Daha gezecek birçok mağaza var, sen oturmaktan bahsediyorsun. Ahmet: Allah aşkına bir otur hanım. Sabahtan beri dolaşmaktan ayaklarımın
Yaratanlar arasında şerefli bir yere sahip olan insanın yaşam hakkı da, Allah tarafından lutfedilmiş bir temel haktır.
Yaratanlar arasında şerefli bir yere sahip olan insanın yaşam hakkı da, Allah tarafından lutfedilmiş bir temel haktır. Kur'an-ı Kerimde bir kimseye hayat vermenin adeta bütün insanlara hayat verme gibi
Gençlik Eğitim Programları DAVET
Gençlik Eğitim Programları DAVET Gençlik Programları 1. HAFTA DAVET tebliğ nedir, nasıl anlaşılmalıdır? İslam a davetin anlamı Ezber ayeti: Yusuf 108 Davetçi bir Müslüman için İslam ı öğrenmenin, yaşamanın
Rahmân ve Rahîm Ne Demektir?
Besmele Kitapcığı Besmelenin Anlamı Besmele, bütün varlıkların hal diliyle ve iradeli varlık olan insanın lisanıyla ve haliyle meşru olan her işine Allah ın ismiyle başlamasıdır. En önemli dua ve zikirlerdendir.
7.SINIF SEÇMELİ KUR AN-I KERİM DERSİ ETKİNLİK (ÇALIŞMA) KÂĞITLARI (1.ÜNİTE)
7.SINIF SEÇMELİ KUR AN-I KERİM DERSİ ETKİNLİK (ÇALIŞMA) KÂĞITLARI (1.ÜNİTE) ÖĞRENCİNİN ADI-SOYADI: SINIFI: NO: 1 1. ETKİNLİK: BOŞLUK DOLDURMA ETKİNLİĞİ AYET-İ KERİME SÜNNET KISSA CENNET TEŞVİK HAFIZ 6236
URL: Hazırlayan: Mehmet Fatih Bütün. Teravih Namazı. Namazı Bozan Durumlar. Namazın İnsana Kazandırdıkları. Kunut Duaları ve Anlamları BÖLÜM: 3
Hazırlayan: Mehmet Fatih Bütün URL: Teravih Namazı Namazı Bozan Durumlar Namazın İnsana Kazandırdıkları Kunut Duaları ve Anlamları BÖLÜM: 3 o Teravih namazı ramazan ayında kılınır. o Yatsı namazının son
Kur an ın varlık mertebelerini beyan eder misiniz ve ilahi vahiyde lafızların yerinin ne olduğunu
Question Kur an ın varlık mertebelerini beyan eder misiniz ve ilahi vahiyde lafızların yerinin ne olduğunu belirtir misiniz? Kur an ın lafızdan soyut olduğu bir merhale var mıdır? Answer: Her şeyin lâfzî
Ahlâk ve Etikle İlgili Temel Kavramlar
Ahlâk Kavramı Yrd. Doç. Dr. Rıza DEMİR İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi İnsan Yönetimine Etik Yaklaşım Dersi Etik Türleri Mesleki Etik Türleri 2017 Ruhumu kudret altında tutan Allah'a yemin ederim
İbadetin Manası ve Çeşitleri
İbadetin Manası ve Çeşitleri Muhammed ibni Abd'il Vehhab (rahimehullah) www.at-tawhid.org 1 İbadetin Aslı Allah a ibadetin aslı; Allah ın emirlerine uymak nehyettiklerinden kaçınmak suretiyle ona itaat
Duanın psikolojik faydaları, sıkıntılı zamanlarda olduğu kadar günlük hayatta da çoktur.
Düzce Depremindeki Psiko-Sosyal Müdahale ekibinde bulunmuş formatör bir arkadaş, depremden sağ salim kurtulmuş bir babanın yaşadıklarını şöyle anlatır: Deprem olmuştur, baba enkazın altında eşi ve çocuklarıyla
ŞİRK VE ÇEŞİTLERİ EBU SEYF
ŞİRK VE ÇEŞİTLERİ EBU SEYF Hamd Allah subhanehu ve tealayadır. Salat ve selam ise O nun Rasulünedir. Bundan sonra: Allah sana hidayet etsin. Bil ki şirk koşmak günahların en büyüğüdür ve bütün amelleri
EDİRNE İL MÜFTÜLÜĞÜ 2015 MERKEZ 4. DÖNEM VAAZ (EKİM, KASIM, ARALIK) VE İRŞAT PROGRAMI
5.10.2015 Pazartesi 06.10 2015 Salı Y.ÇİFTÇİ S.AL Y.ÇİFTÇİ 7.10.2015 Çarşamba Y.ÇİFTÇİ 15:00 8.10.2015 Perşembe S.AL S.AL 9.10.2015 Cuma E.ÜZÜM S.AL Y.ÇİFTÇİ 15:00 E.ÜZÜM (Siyer ) Mirac ve Hediyesi Namaz
M. Sinan Adalı. Eski zamanlarda yaşamış peygamberlerin ve ümmetlerinin başlarından geçen ibretli öyküler, hikmetli meseller
yayın no: 117 PEYGAMBERİMİZİN DİLİNDEN HİKMETLİ ÖYKÜLER Eski zamanlarda yaşamış peygamberlerin ve ümmetlerinin başlarından geçen ibretli öyküler, hikmetli meseller Genel yayın yönetmeni: Ergün Ür Yayınevi
IÇERIK ÖNSÖZ. Giriş. Birinci Bölüm ALLAH A İMAN
IÇERIK ÖNSÖZ 13 Giriş DİN VE AKAİT Günümüzde Din Algısı Sosyal Bilimcilere Göre Din İslam Açısından Din Dinin Anlam Çerçevesi İslam Dini İslam ın İnanç Boyutu Akait İman İman-İslam Farkı İman Bakımından
Hz.Resulüllah (SAV) den Dualar
Hz.Resulüllah (SAV) den Dualar Camiye Girerken Allah ın adıyla, Allah ın Resulüne salat ve selam olsun. Allah ım, hatalarımı bağışla ve bana rahmet kapılarını aç. Camiden Çıkarken Allah ın adıyla, Allah
T.C. 8. SINIF I. DÖNEM. ORTAK SINAVI 26 KASIM 2014 Saat: 11.20
T.. 8. SINIF I. DÖNEM ORTAK SINAVI 26 KASIM 2014 Saat: 11.20 1. İnsanın sorumlu bir varlık olması aşağıdakilerden hangisiyle ilgilidir? A) Düşünmesi B) Konuşması ) Yürümesi D) Beslenmesi 4. Hz. Muhammed
Dua edelim: I.Korintliler 1:30, Efesliler 2:10
Kutsal Olmak - 18. Kutsallığı nasıl tanımlarsınız? Tanrı lütfunun bir kişide çalışması; Mesih in bir kişide şekillenmesi; Mesih in çarmıh ölümü ve dirilişinin bir kişide işlemesi; Tanrı nın benzerliğinde
Vatan istilacılarına isyan edenlerin kırık utangaç hali, benim için, ibadetle olanların sert ve dik tavırlarından iyidir.
Şeyh Şamil (k.s) in Sözleri Kahrolsun Sefil Esaret! Yaşasın Şanlı Ve Güzel Ölüm! Vatan istilacılarına isyan edenlerin kırık utangaç hali, benim için, ibadetle olanların sert ve dik tavırlarından iyidir.
Mirza Tahir Ahmed Hazretleri Cuma Hutbesinde, duanın aşağıdaki bahsedilen durumda şartsız olarak kabul edileceğini söyledi;
Mirza Tahir Ahmed Hazretleri Cuma Hutbesinde, duanın aşağıdaki bahsedilen durumda şartsız olarak kabul edileceğini söyledi; 1) Güçlük içinde ve çok zor durumda olan insanın, 2) Savaş altındaki insanın
AİLE: HAYATA AÇILAN PENCERE
AİLE: HAYATA AÇILAN PENCERE Aile, tek başına olmaktan kurtulup, can yoldaşına kavuşmaktır Aynı çatı altında yalnızlık ve yabancılık değil! Ve O, iki eşi, erkeği ve kadını yarattı. (Necm, 53/45) Kadınlar,
Kur an ın Bazı Hikmetleri
Kur an ın Bazı Hikmetleri Allah Teala kıble hususunda derin tartışmalara giren insanların görüşünü: İyilik, yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz değildir. ayetiyle reddetmiştir. Ki onların bir kısmı,
Söylemek istemediğimiz birçok şey, söylemek istediğimiz zaman dinleyici bulamaz.
Söylenen her söz, içinden çıktığı kalbin kılığını üzerinde taşır. Ataullah İskenderî Söz ilaç gibidir. Gereği kadar sarf edilirse fayda veriri; gerektiğinden fazlası ise zarara neden olur. Amr bin As Sadece
Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesin olarak inanırlar. Bakara suresi, 4. ayet.
BULUŞ YOLUYLA ÖĞRENME ETKİNLİK Ders: DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ Sınıf: 9.Sınıf Ünite: İslam da İman Esasları Konu: Kitaplara İman Etkinliğin adı: İlahi Mesaj Süre: 40 dak + 40 dak Yine onlar, sana indirilene
URL: Hazırlayan: Mehmet Fatih Bütün. Dua. Dua İbadetin Özüdür. Niçin ve Nasıl Dua Edilir? Kur'an'dan ve Hz. Peygamber'den Dua Örnekleri BÖLÜM: 2
Hazırlayan: Mehmet Fatih Bütün URL: Dua Dua İbadetin Özüdür Niçin ve Nasıl Dua Edilir? Kur'an'dan ve Hz. Peygamber'den Dua Örnekleri BÖLÜM: 2 Dua Arapça kökenli bir kelime olup «istemek, davet etmek» demektir.
