Turan Kerem Boy MONOTONLUĞA KISA BİR MOLA: YEDİGÖLLER Öylesine kalabalık şehirlerde, öylesine bir koşuşturmada yaşıyoruz ki çoğu zaman durup kendimi dinlemeye, şuan gerçekten bunu mu istiyorum demeye vaktim olmuyor. Biz değil zamansızlıklar bizi yönlendiriyor. Doğru zamanda yapılması gereken şeyler, yenmesi gereken doğru yemekler, tartışılması gereken doğru konular, üzerine düşünülmesi gereken doğru kitaplar, filmler; inanılması gereken doğru insanlar. Tüm bu çeper bazen o kadar dayanılmaz kılıyor ki şehri, insanları, kalabalıkları; onlardan koşarak uzaklaşmak istiyorum. Hazırlık sınavının bitimiyle hem bu arzumu biraz olsun yerine getirmek, hem de daha önce de birkaç kez gittiğim Yedigöller i görmek için arkadaşlarımla bir kamp planına giriştik. Ankara'dan sabaha karşı yola çıktık, güneş tepeye çıkmadan çadırlarımızı Büyük Göl'ün etrafındaki iskelenin üzerinde kurmuştuk bile. Hafta içi olmasına rağmen Yedigöller çok kalabalıktı; bir şeylerden kaçan bir tek biz değiliz diye düşündüm içimden. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp, parkın tadını çıkarmayı, şansımız yaver giderse de gölde yüzmeyi planlıyorduk. Çadırları kurup yürüyüş için hazırlanırken görevlilerden biri gelip iskele üstüne çadır kuramayacağımız yönünde bizi uyardı. Öğrenci olduğumuzu öğrenince, kendi oğlundan bahsetti ve ne çadırlarımız ne de arabamız için herhangi bir ücret almayacağını söyledi. Şehirden uzaklaşır uzaklaşmaz iyi şeyler olmaya başlıyordu! Her şeye rağmen, öğrencinin halinden anlayan insanlar vardı ülkemizde. Biz de bu jestine karşılık kampımızı daha korunaklı bir yere taşıdık.
Göllerin etrafında yürümeye başladık şelaleye, kayalara, zaman zaman basıp düştüğüm yosunlar yüzünden çamur içinde kalan ayakkabılarıma, tırmanmaktan yorulmuş dizlerime ve acıkmış olmama rağmen her şey çok keyifliydi. Adımlarımız ve kuşların cıvıltısı dışında hiçbir şey duymuyor, yeşilin içinde yeşille birlikte yeşile doğru yürüyorduk. Yorulduğumuzda iki çadırlık mini kampımıza dönüp, mini ocağımızla yiyecek bir şeyler hazırlamaya başladık. İki arkadaşım da balık tutmak için misinalarını büyük bir umutla iskeleden göle fırlattılar, iki gün boyunca onca uğraşa rağmen tek bir balık bile yakalanamadı. Yine de herkes mutlu ve doğayla iç içe olmaktan dolayı huzurluydu. Kamp sırasında yiyecek konusunda pek seçeneğiniz yoktur. Yıkaması kolay, çabuk pişecek ve zahmetsiz şeyler pişirilebilir. Bizim tercihimiz ise yağsız, tuzu az, salçalı makarna oldu. Ankara'da günlük yaşantımızda muhtemelen tercih etmeyeceğimiz makarnayı yerken gök gürültüsünü duymaya başladık. Havanın güzelliğine aldanıp kurduğumuz sofrayı hızla toplamaya, çadırları yağmur için korunaklı hale getirmeye çalıştık. Bizim makarna birkaç saniye içerisinde tüm tatsızlığına rağmen tüketildi. Yağmur koşturmasında önce neleri koruyalım hangi çadıra neyi bölelim çadırların önüne hendek kazalım derken yağmur olanca şiddetiyle bastırdı. Yağmurda biraz oturduktan sonra sağanağın dayanılmaz olmasıyla çadırlara sığındık. Bu sırada içeriye tek bir damla yağmur sokmamak için akrobatik hareketlerle çadırlara girmeye çalışıyor, bir yandan da çamur içinde kalmış paçalarımızı battaniyelerden uzak tutuyorduk. Başarılı bir ekip çalışmasıyla az zararla çadırlara geçebildik. İlk defa bir şey planladığımız gibi gitmişti.
Sabah yürüyüşü, yağmur kavgası, oksijen derken birden bastıran uykuya yenik düştüm. Yağmurun sesi pıt pıt çadırın üstünde, o hep romantik bulduğum toprak kokusunun içinde ve hafif bir serinlikle son zamanlarda uyuduğum en dingin ve huzurlu uyku olabilirdi. Nasıl oluyor bilemiyorum? Yediğim en kötü makarnayı yedim, üstüm başım çamur içinde ve yerde toprağın üstünde uyuyorum ama sıcak ve güvenli odamdan çok daha dingin bir şekilde.
Kendi kendime 'yorulmuşum' diye düşündüm. Fiziksel bir yorgunluk değil bu; sorumluluk ve şehir yorgunluğuydu. Daha bir sene olmasına rağmen bunca insan bunca koşturma nasıl yormuştu beni? Yağmurun dinmesiyle akşamüzeri bir şeyler yemek için hazırlıklara başladık. Oltalara hâlâ tek bir balık gelmemişti. Güzel haber günübirlikçiler gitmişti. Gölün etrafında bizden başka kimseler yoktu önümde uzanan beş ton yeşil ve kuş cıvıltıları içinde akşam oluyordu. Kendimi hiç bu kadar özgür ve huzurlu hissetmemiştim. Akşamüzeri yine leziz makarnamızı yedik. Fenerlerimizle çok uzun olmayan bir gece yürüyüşüne çıktık. Sabah gördüğümüz kampçılar da göllerin kenarından ayrılmıştı. Bu duruma keyiflenip kampa geri döndük ve ateş yaktık. İki gün olarak planladığımız kampın en keyifli vakitleri ateş etrafında geçti. Kaya ve ben ateş için oldukça uğraştık aldığımız odunlar bizi hayal kırıklığına uğratsa da uzun süren uğraşın sonunda gece boyu yanacak bir ateşimiz oldu. Üzerine çayımızı ve közlenmek üzere patateslerimizi koyduk. Gece ilerledikçe her şey çok daha net olmaya başladı muhtemelen gözümüz alıştığı için renkleri daha net seçiyor ton farklılıklarını fark edebiliyorduk. Ateş başında sonsuz sorgulamalar ve sohbetlerle gece yarısını ettik. Çakal ve kurt ulumalarıyla battaniyelere sarılmış çay içiyorduk. Her şey, her sözcük o kadar gerçek ve anlamlıydı ki: orada sahte, gerçek olmayan tek bir şey söylemezdim, olmazdı.olmadı da zaten. Bolu yolu boyunca Into The Wild hakkında şakalaşıp Eddie Vedder dinlemiştik. Elbette Jon Krakauer kadar radikal ve gerçek bir karar değildi bizimki yalnızca iki günlük bir tatildi; ama bir süre de olsa aynı şeyleri hissetmiş olabiliriz diye geçirdim içimden. Gerçekten bir yere aitmiş gibi ve etrafımdaki her şeyin gerçek olduğunu hissettim gece boyunca. Ateş, sohbet, közde patates, çay, battaniye ve dinginlik... Küçük ve basit şeyler doğanın büyüsüyle birleşince sanki bana kutsalmış gibi geliyordu. Sorumluluklarımdan iki günlük de olsa uzaklaşmak; hırslı, bencil insanlardan arınmak ve kendimi doğaya adamak tazelemişti beni. İyice yorulduktan ve üşümeye başladıktan sonra çakalları çadırlarımızdan uzak tutmak için yiyecekleri kamp alanından uzaklaştırıp uykuya daldık. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanma ve hava güzel olursa gölde yüzme planımız vardı; fakat sabaha karşı bastıran ve ertesi gün boyu süren yağmur tüm planlarımızı sekteye uğrattı. Soğuk havanın etkisiyle kendini uzun süre sonra doğada bulan vücutlarımız uyanamadı. Uyandığımız da ise çadırların önündeki hendeklerin dolduğunu ve bir çadırın ıslanmaya başladığını gördük. Hava durumu gün boyu sağanak gösteriyordu. Pek seçeneğimiz yoktu kampı toplayıp geri dönmeye karar verdik. Yine başarılı bir ekip çalışmasıyla en az zararla toparladık tek gecelik de olsa evimiz olan çadırlarımızı. Dönüş yolu boyunca bastıran sis ve yağmur gitmemizi istiyor gibiydi, kimse de istemiyordu gitmek. Ama alışkın olmadığımız bu şartlarda tatsız bir şey yaşamadan geri dönmemiz çok daha iyi olur diye düşündük.
Şehre döndük. Kafam hala oldukça karışıktı. Tüm bu uğraşım, koşturmam ileride istediklerime ulaşmam için diye öğretildi bana. Ama gerçekten ne istiyorum? Yedigöller de kamp boyunca her ne kadar bir gece de geçirmiş olsam kendimi akıp giden bir şeylerin parçası değil, gerçek bir şeylerin parçası gibi hissetim. Oyunsuz, yalansız, yan yana duran ve her şeyi herkesi kabul eden beş ton yeşil. Keşke her boşluğumda kucaklayabilsem seni...