İNSAN SÛRESİ Nuzul 32 / Mushaf 76 Surenin Adı: Mahlukât ağacının soylu meyvesinin adıyla anılan İnsan sûresi, adını ilk âyetinden alır. Buhârî deki bir rivayetten, sûrenin Hz. Peygamber zamanında hel etâ ale l-insân sûresi olarak anıldığını anlıyoruz. Bir çok mushafta adı tüm zamanlar anlamına gelen Dehr olarak kayıtlıdır. Hafâcî Emşac Sûresi, Tabersi Ebrâr Sûresi diye anmış. Surenin Nuzul Yeri ve Zamanı: Sûrenin Mekkî mi Medeni mi olduğu ilk otoriteler arasında tartışılmıştır. İbn Abbas, İbn Ebi Talha, Katade ve Mukatil Mekkî olduğunu söylemiş. Hafâcî bu görüşü cumhura atfetmiş. Mücahid ve daha başkaları Medeni olduğunu söylemiş. Medeni diyenler, 8. âyetteki esîran ı harp esiri olarak anlamışlar ve Ensar la ilişkilendirilen nüzul sebebi rivayetlerine itibar etmişlerdir. İlginç olan husus, elimizdeki tüm nüzul tertiplerinde sûre Medeni olan Talak sûresinin önüne yerleştirilmiş olmasıdır. Sûrenin üslubu, muhtevası ve belagatı kuşkuya meydan bırakmayacak şekilde Mekkî olduğunu, hatta erken dönemlere ait olduğunu göstermektedir.
MEKKE Mina Müzdelife Arafat KABE Sûre İbn Mes ud mushafında Kıyamet sûresi önüne yerleştirilir. Bu, Rasulullah ın İnsan ve Kıyamet sûrelerini namazda ardı ardına okuduğu rivayetini desteklemektedir (Ebu Davud). Bazergan sûreyi 5. yıla, Blachère de Mekke nin orta dilimine yerleştirir. Tüm göstergeler bu tercihi desteklemektedir. Surenin Konusu: Sûrenin ana fikri mazi, hal ve istikbaliyle insan ve insan iradesinin belirleyiciliğidir. İlâhî tekamül yasasına tabi olan insanın tek kaderi vardır: Seçmek. İşte şu âyet bu gerçeği haykırır: Elbet onu (amacına ulaştıracak olan) doğru yola Biz yönelttik: iman eden ve inkâr eden biri olmayı (kendi tercihine bıraktık) (3) Her şeyin bir ruhu olduğu gibi âhiret de dünyanın ruhudur. İnsan ahrette bu dünyadaki tercihinin karşılığını bulacaktır. Ceza ve ödül, insanın kendi elleriyle kazandıklarıdır (4-22). Sûre sonunda Rasulullah ı doğrudan inşaya yönelir ve küfür karşısında ona direnç aşılar (23-28). Ve sözü iradeye getirir: İnsanın dilemesini de Allah dilemiştir (29-31). İradeye dikkat çekerek başlayan sûre, yine iradeye dikkat çekerek son bulur.
ب س م للا ح ن م ا ر ح ن م م RAHMÂN RAHÎM ALLAH IN ADIYLA ه ل ح ت ى ع ل ى ح ل ن س ار ر ا ر ح نده م م ك ر ش پ ا ا ذ ك و م ح ١ 1 İnsanın (1) üzerinden, o tarih sahnesine çıkıncaya (kadar), tüm zamanlar içinden belirsiz ve uzun bir süre geçmemiş miydi (ki), henüz o (bu süre zarfında) anılmaya değer bir varlık bile değildi? (2) (1) İns-cinn karşıtlığı için bkz. En âm: 112. İbn Abbas İnsân ı unutmak mânasındaki nisyan a nisbet etmiştir. Ona göre insan, Allah la yaptığı sözleşmeyi unuttuğu için bu adı almıştır (Taberî, Hicr: 26 nın tefsirinde). (2) İstifham-ı takriri olan hel etâ (geçmemiş miydi), aslında kad etâ (elbet geçmişti) gibi tekit vurgusu taşır. Bunun anlamı şudur: soru, aynı zamanda cevabın ta kendisidir. Bununla; İnsanın yokluktan varlık âlemine çıkışı da, Ruh üflenmeden önceki beşer hali de kastedilmiş olabilir. Birinci ihtimalde âyet, Allah ın varlığının bedihiliğine delalet eder. Zira, yokun varlığı faile bağlıdır. Fakat âyet hiçbir şey değildi demek yerine anılmaya değer bir şey değildi diyerek ikinci ihtimali doğrulamaktadır. Yani beşer, kendisini irade ve akıl sahibi kılan ruh üfleninceye kadar anılacak bir isme sahip olmayı hak etmemişti. Doğal olarak daha eşyaya isim verme yeteneğine de (krş. Bakara: 31) sahip değildi. (Nuzul 73 / Mushaf 6 : En am 112 Aşağıdadır.) و ك ذ ك ج ع ل ن ا ك ل ن ب ى ع د و ح ش اط ر ح ل ن س و ح ج ر و ى ب ع ض ه م ح ى ب ع ض ز خ م ف ح ق و ل غ م و م ح و و ش ا ء م ب ك ا ا ف ع ل وه ف ذ م ه م و ا ا ف ت م ور ١١١ 112 Ve böylece Biz, görünür-görünmez şeytanları(93) her peygambere düşman kıldık. Onlar aldatmak amacıyla birbirlerine yaldızlı yalanları telkin ediyorlar. Ama eğer Rabbin dileseydi, onlar bunu yapamazlardı: o hâlde onlardan da, uyduruk teorilerinden de uzak dur! (93) İns ve cin 18 yerde birlikte kullanılır. Birlikte kullanıldığı yerlerde genellikle görünen-görünmeyen iradeli varlık çiftini ifade eder. İns in kökü olan uns, yakın olan, bilinen, görülen dir ki vahşî olanın karşıtıdır (İnsan için bkz. Asr: 2, not 2). Nasıl ki ins in karşıtı cinn ise, insan ın (aslı insiyân) karşıtı da cânn dır. Toplum u ifade eden nâs ise ferd in karşıtıdır. Görünen şey yakınlık ve ilgi, görünmeyen şey korku ve kaygı nedenidir. Birlikte geldiği her yerde iradeli varlıkların hepsi vurgusunu taşır. Görünen kısmında bir numarayı insân, Görünmeyen kısmında bir numarayı cânn temsil eder. Âdem ve şeytan karşıtları da bu çiftle alâkalıdır. İns-cinn karşıtlığı mesela Rahmân sûresinin tekrar âyetlerindeki kumâ zamirlerinde olduğu gibi bir hakikatin iki yüzünü ihsas eder (krş. İnsan: 1, not 2). (Nuzul 94 / Mushaf 2 : Bakara 31 Aşağıdadır.) و ع لنم ح د م ح ل س ا اء ك لنه ا ث نم ع م ض ه م ع ل ى ح ا لئ ك ة ف ق ال ح ن ب ٶ نى ب ا س ا اء ه ؤ ل ء ح ر ك ن ت م اد ر ١١ 31 Ve Âdem e(48) tüm isimleri öğretti,(49) bunun ardından onları meleklere takdim etti ve dedi ki: Hadi, eğer sözünüzün arkasında duruyorsanız şunların isimlerini (50) bana bir bir haber verin! (51) (48) Kur an da 25 yerde geçen Âdem ismi 7 yerde Âdemoğlu (beni âdem) şeklinde gelir. el-edeme Ferrâ ya göre aracı, vesile demektir. Zemahşerî ise bu kelimenin bir toplumun lideri, öncüsü anlamına kullanıldığını söyler (Esâs I, 7).
30. âyetin dipnotunda da belirtildiği gibi bu kıssada Âdem soyunu temsilen yer almaktadır. Bu kıssanın nakledildiği âyetlerde kullanılan zamirler şaşırtıcı bir değişkenlik gösterir. 29. âyette yeryüzündeki her şeyin insan için yaratılmasından söz edilirken ikinci çoğul şahıs (siz) kullanılırken, müteakip âyetlerde Âdem e işaretle ikinci tekil şahsa (sen) geçilmekte. Daha da ilginci bu kıssanın detaylı bir biçimde aktarıldığı A râf 11 de Âdem in yaratılışı ikinci çoğul zamirle, siz: Âdem diyebileceğimiz bir formüle yol vermektedir. Kur an, Âdem için kullandığı ifadeleri insan için de kullanır (Mü minûn: 12, 13). İnsan sûresinin 2. âyetinde nutfe den yaratıldığı söylenen ve türün tüm üyelerini içeren el-insan lafzı Âdem i de kapsar. (49) Öğrenme yeteneğine, hassaten eşyaya isim koyma yeteneğine delalet eder. Talim, kalıp olarak bir süreç içinde öğrenmeyi ifade eder. Ta limu l-esmâ yı en güzel Rahmân 3-4 açıklar: O insanı yarattı; ona kendini ifade etmeyi öğretti. Sözün özü: Bilmek, içkin değil aşkın bir eylemdir. Bilgi elde edilmiş değil verilmiş bir şeydir ve kaynağı Allah tır. İnsanın şerefi Allah ın öğrencisi olmaktan kaynaklanır. Bu âyet, insanın da meleğin de bilgisinin yoktan var edilmiş (ibda) değil, alınmış ve keşfedilmiş (ahz ve keşf) olduğunu gösterir. Alınan her bilgi sonradandır, geçicidir, sınırlıdır. Ayrıca, bu âyetten yola çıkılarak dilin ilk nüvesinin fiiller değil isimler olduğu sonucuna varılabilir. (50) Buradaki aradahum eğer esmâ a dönseydi aradahâ (ve bi-esmâihâ) şeklinde gelmesi gerekirdi. Fakat bilinçli varlıklar için kullanılan formla gelmiş. Bu şu anlama gelir: burada meleklere sunulanlar isimler değil, o isimlerin bizzat müsemmalarıdır. Bunların bilinçli varlıklar olması hâlinde, insan dışında da bir çok bilinçli varlığın olması gerekirdi ki biz bunları bilmiyoruz. Bilinçliler için kullanılan zamir ve işaret isimleri, onların aklına delalet eden nitelikler için de kullanılır (msl. İsra: 36). Bu mânada esmâ akıl, gönül, duyma, işitme ve konuşma gibi bilinçli varlıkta bulunan yeti ve niteliklere delalet edebilir. Daha temelde, insana yaratılıştan verilmiş ben idrakine ve hudurî bilgiye delalet edebilir. Allah en doğrusunu bilir. (51) Akla ilk gelen soru şudur: Melekler nasıl bildi? Allah ın, görünmez varlıkları (cinler), insanlardan daha önce yarattığı Hicr 27 de ifade edilir. Bu durumda cinlerin, yeryüzünde insandan önce halife kılındığı sonucuna varılır. Cinler insandan önce böyle şeyler yapmış olmalıdırlar ki, melekler bu tecrübeye dayanarak itiraz etmiş olsunlar. Zaten şeytan ın durumu da bu açıklamayı güçlendirmektedir. Bir başka açıklama da şöyle yapılabilir: Kur an da beşerin insanlaşma sürecinin sudan başlayıp çok uzun bir aşamada (etvâr) gerçekleştiği ifade edilir (Nûh: 14). İnsan adlı canlı, kendisini insan yapan ruh üflenmeden önce kan dökmüş fesat çıkarmış olabilir. Eğer durum böyleyse, melekler bu tecrübeye dayanarak bunları söylemiş olmalıdırlar. Bu açıklamadan, bir değersizleştirme ve indirgeme operatörü olan Darwin e asla bir pay çıkmaz. Allahu a lem ح ننا خ ل ق ن ا ح ل ن س ار ا ر ن ط ف ة ح ا ش اج ن ب ت ل ه ف ج ع ل ن اه س ا ع ا ب م ح ١ 2 İnsanoğlunu katmerli bir karışım olan hayat tohumundan Biz yarattık; (3) sınava tabi tutmayı (diledik) (4) ve ardından ona işitme ve görme yeteneği verdik. (5) (3) İnsan türüne giren herkesi kapsadığı için, Âdem in de nutfe den yaratıldığı anlaşılır (bkz. Nisâ: 1; krş. Elmalılı). (4) Hayatın ve ölümün yaratılış amacının sınav oluşuyla ilgili bkz. Mülk: 2. (5) İşitme ve görme, anlama ve akletmeden kinayedir.
Sperma Yumurta Buluşması (Döllenme) Embriyo (Alaka): Sperma-Yumurta buluşmasıyla oluşan hücrenin ard arda mitoz bölünme geçirerek hücre sayısının artmasına denir. Hücre oluşması ile temel organların belirlenmesine kadar geçen süre Embriyo süresidir. Embriyo (Alaka)
(Nuzul 106 / Mushaf 4 : Nisa 1 Aşağıdadır.) ك ار ع ل ك م م ب ا ١ ح نذى ت س اء ور ب ه و ح ل م ام ح نر للا ا ح ه ا ح نناس ح نتق وح م نبك م ح نذى خ ل ق ك م ا ر ن ف س و ح د ة و خ ل ق ا ن ه ا ز و ج ه ا و ب نث ا ن ه ا ا م ج ا ل ك ث م ح و ن س اء و ح نتق وح للا 1 EY insanlık!(1) Sizi bir tek canlı varlıktan(2) yaratan, ondan da eşini(3) var eden ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın üreten Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! Kendisi adına birbirinizden (hak) talebinde bulunduğunuz Zât a ve bu insanlık bağına(4) karşı sorumluluk duyun. Kuşkusuz Allah, üzerinizde daimi bir gözetleyicidir.(5) (1) Nida için bkz. Bakara: 21 (2) A râf 11, Nisâ 1 ve Hucurât 13 ışığında, Âdem in de kendisinden yaratıldığı ilk organik bileşiğe (hücre) delalet eder. Kur an da Nefs 16, Nufûs 2 ve Enfus 153 yerde gelir. Hepsinde de anılan şeyin maddî ve mânevî unsurlarıyla birlikte kendisi, zâtı, özü mânasına gelir. Her can ölümü tadar. Nefis; tatmin, rıza, yalvarma, korku, yatışma, fedakârlık, hile, haset, pişmanlık ve vesvese ile nitelenir. İman ve küfür, Hidayet ve dalalet, Günah ve takvâ, Ödül ve ceza ile alâkalı kullanılır. Kur an cisim ve ceset i hiç âhiretle alâkalı kullanmazken nefs i âhiretle alâkalı olarak sık kullanır. (3) Zevc için bkz. Şûrâ: 11. Ondan da eşini ibaresi, onun cinsinden şeklinde eşin de aslı olan biyolojik kökenin bölünerek çoğalmasına delalet edebilir (krş. Ebu Müslim den. Râzî). Geleneksel tefsir bu ibareyi Eski Ahid ışığında okuyarak Âdem in eşinin Âdem in bedeninden yaratıldığını söyler. Bunu teyiden de, mecaz olduğu açık olan Kadın kürek kemiğinden yaratılmıştır rivayetini nakleder (Buhârî, Enbiya 2). Oysa ki kadın kürek kemiği gibidir versiyonu, sözün mecaz olduğunu izaha yeterlidir (Müslim, Radaa 18). (4) Lafzen: rahimlere. Bu bağlamda erhâm, tüm insanlığın birbiriyle olan kan bağına delalet eder. Bu bağ tek tek tüm insanların gözetmesi gereken insanlık ortak paydasını temsil eder. İnsanlığa karşı sorumluluk ile Allah a karşı sorumluluk birlikte gelmiştir. Bizim İnsanlık bağı olarak tercüme ettiğimiz erhâm ın tekili olan rahim organı için Hz. Peygamber şöyle buyurur: Rahim, Rahmân dan bir daldır (Buhârî, Edeb 81:13). Bir bakıma kadın rahmi, ilâhî rahmetin insandaki tecellisidir. (5) Zımnen: aynı ana babadan gelenlerin birbirlerine soy sopla övünmeleri anlamsızdır. (Nuzul 60 / Mushaf 67 : Mülk 2 Aşağıdadır.) ح نذى خ ل ق ح ا و ت و ح وة ب ل و ك م ح ك م ح س ر ع ا ل و ه و ح ع ز ز ح غ ف و م ١ 2 O, ölümü ve hayatı hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için yaratmıştır: (2) O mutlak üstün ve yüce olandır, eşsiz ve benzersiz bağışlayandır. (2) Ölümü yaratması, Hem canlıların can verilmeden önceki elementer kökenine, Hem varlığın zıddı olan yokluğa delalet eder (krş. Bakara: 28). Zımnen: Ölüm de hayat gibi O nun otoritesine tabidir. Ölen O nun otoritesinden çıkamaz, hayata gelmemiş olan O nun mülkü haricinde kalamaz. Eğer yokluk kendi başına bir gerçekse onu da Allah yaratmıştır, değilse zaten konuşmaya değmez... Âyette ölüm hayattan önce gelmiştir. Şu halde ölüm yokluk mudur? Hem evet, Hem hayır. İnsanın ölümü için Kur an da iki kavram kullanılır: Cesede nisbetle mevt, Ruha nisbetle teveffi. Beden ölür, ruh teveffi ettirilir.
Bu durumda cevap şöyle olur: Eğer teveffi olmasaydı ölüm yokluk olurdu. Zımnen şu imayı da içerir: Hayata ve diriye saygılı olun, ölüme ve ölüye de saygılı olun. Zira onu da Allah yarattı. Varlık kevn ve fesad/oluş ve bozuluş âlemidir. İnsan bedeninde ve kâinatta her an kevn ve fesad tecelli etmektedir (Âl-i İmran: 185). Sınav daha iyi olmanın aracıdır. İnsanı kemale doğru yürütmek için, Allah insana imtihan sûretinde ikram etmiştir. ح ننا ه د ن اه ح نسب ل ح ناا ش اك م ح و ح ناا ك ف و م ح ١ 3 Elbet onu (amacına ulaştıracak olan) doğru yola Biz yönelttik: iman eden ve inkâr eden biri olmayı (kendi tercihine bıraktık) (6) (6) Lafzen: şükreden ve nankörlük eden. İki ahlâkî kavram olan şükür ve nankörlüğün akidevi karşılıkları iman ve küfürdür. Birleşik immâ (in+mâ) edatı, şart ve nefy den oluşur. Bu, şıkların dayandığı asıl yoksa şıkların hiçbiri yok demektir. Yani insanın küfrü tercih etme yeteneği olmasaydı, şükür yeteneği de olmazdı anlamına gelir. İrade şükrün de küfrün de şartı ve sebebidir. İnsan, insan olmadan önce beşer idi. Âdemiyet sadece vahşiyyetin değil melekiyyetin de mukabilidir. ح ننا ح ع ت د ن ا ل ك اف م ر س ل س ل و ح غ ل ل و س ع م ح ٤ 4 En sonunda (inkârı tercih eden) kâfirler için; tarifi imkansız zincirler, tasmalar ve kışkırtılmış çılgın bir ateşi Biz hazırladık. (7)
(7) Sa r, ateşi yakmak, tutuşturmak, kışkırtmak, alevi yükseltmek anlamlarına gelir. Kışkırtılmış bir ateşe benzediği için saldırgan deliliğe de es-su r adı verilir (Mekâyîs). Dolayısıyla sa ir normal bir ateş değil çılgın bir ateş ya da çıldırtan bir ateş tir. Zincir suçluluğu, Tasma Allah tan başkasına kulluğu, Ateş derin pişmanlığı ve yürek yangınını simgeler. ح نر ح ل ب م ح م ش م ب ور ا ر ك ا س ك ار ا ز حج ه ا ك اف و م ح ٥ 5 Elbet iyiler (8) de hoş kokulu çiçek özü katkılı tarifsiz bir kadehten içecekler: (9) (8) Ebrâr (t: berr), Hasan Basri tarafından mahlukatı incitmeyen, şerre razı olmayan diye tanımlanır. (9) İçinde gam ve keder olmayan kalıcı bir haz ve neşeyi simgeler. Kâfûr, bazı kısımlarının üzerinden 200 yıl geçtikten sonra damıtılarak olağanüstü güzel bir içecek elde edilen ağaç. ف ج م ون ه ا ت ف ج م ح ٦ ع ن ا ش م ب ب ه ا ع ب اد للا 6 (Bunların doldurulduğu) öyle bir göze var ki, Allah ın has kulları gürül gürül kaynayan bu kaynaktan içecekler. وف ور ب ا ننذ م و خ اف ور و ا ا ك ار ش م ه ا س ت ط م ح ٧ 7 (O has kullar ki;) üzerlerine vacip kıldıkları hayrı yerine getirirler (10) ve şerri kahredici bir virüs gibi yayılan günün kaygısını taşırlar; (11) (10) Adak mânasına gelen nezr, hayrı kendine vacip kılmak demektir. (11) Mustatîrâ ya bu bağlamda verilebilecek en uygun karşılık. و ط ع ا ور ح نطع ام ع لى ب ه ا س ك ن ا و ت ا ا و ح س م ح ٨ 8 Ve kendi istek ve arzularına rağmen(12) muhtaçlara, (13) yetimlere (14) ve esirlere yedirirler; (15) (12) Veya: seve seve. (13) Miskîn, kendi kendine kazanmaktan aciz olan. (14) Yetîm: kazananı ölmüş, kendisi de kazanmaktan aciz olan. (15) Esîr: özgürlükten mahrum herkes. Hem lafzen hem de mecazen zor şartların esiri olan kimseler anlamına gelir.
ل ن م د ا ن ك م ج ز حء و ل ش ك و م ح ٩ ح ننا ا ن ط ع ا ك م و ج ه للا 9 (Kendi kendilerine derler ki): Biz size sadece Allah için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. ح ننا ن خ اف ا ر م ب ن ا و ا ا ع ب وس ا ا ط م م ح ١١ 10 Elbet biz yüzleri asıp kaşları çatan bir günde Rabbimizin (rızasını) kaybetmekten korkuyoruz. ش ن م ذ ك ح و م و ق ه م ن ض م ة و س م و م ح ١١ ف و ه م للا 11 Bu yüzden Allah onları bu günün dehşetinden koruyacak ve onların (yüzlerine) nûr, (yüreklerine) sürur koyacak; و ج ز ه م ب ا ا ب م وح ج ننة و م م ح ١١ 12 Ve sabırlarına karşılık onlara cennet bahçeleri ve tarifi imkansız özgür bir (hayat) bahşedecek. (16) (16) Veya: Tüm kinlerinden kurtulup özgür kalacaklar. Harîr, özgürlük anlamındaki hurr den türetilmiştir. İbn Fâris in bu kelimeye verdiği karşılık şudur: el-harîr: ve huve l-mahrûr ellezî tedahalehu ğayzun min emrin nezele bih (Başına gelen bir işten dolayı içini kaplayan kinden kurtulan kimse). Bu mâna, cennetliklerin kinden tamamen arındırılmasını da çağrıştırmaktadır (bkz. A râf: 43; Hicr: 47). Bu kelimeye genellikle verilen ipek karşılığı da hürriyetle ilişkilidir. Zira ipek giysi özgürlük ve soyluluğun simgesi gibi görülürdü. Bu yüzden harîr i, kelimenin belirsiz formunu da dikkate alarak tarifi imkansız özgür bir (hayat) diye çevirdik. Âyette iki şey vaad edilmektedir: cennet ve harir Harir i özellikle libas tan mücerret olarak geldiği bu makamda ipek diye çevirmek eşi olan cennet le mütenasip görünmemektedir. Kaldı ki cennette ipek zaten vardır. Bu bağlamda harîr ile cennet kadar değerli olan, maddî-mânevî anlamlarıyla mutlak, mükemmel özgürlüğün kastedilmiş olması hem Kur an ın belagatine hem ilâhi ikramın mahiyetine hem de harîr in cennet ile eşleştirilmesinin münasebetine daha uygundur. Allahu a lem. (Nuzul 56 / Mushaf 7 : A raf 43 Aşağıdadır.) و ن ز ع ن ا ا ا فى د و م ه م ا ر غ ل ت ج مى ا ر ت ت ه م ح ل ن ه ا م و ا وح ح ا د ل ل ح نذى ه د ن ا ه ذ ح و ا ا ك ننا ن ه ت د ى و ل ح ر ه د ن ا للا ق د ج اء ت م س ل م بن ا ب ا ق و ن ود وح ح ر ت ل ك م ح ج ننة ح و م ث ت ا وه ا ب ا ا ك ن ت م ت ع ا ل ور ٤١ 43 Onları içlerine işlemiş olan her tür olumsuz duygu ve düşünceden tamamen arındıracağız, (36) ayaklarının altından nehirler çağlayacak ve şu itirafta bulunacaklar: Hamdin tamamı bizi bu (mutlu sona) ulaştıran Allah a mahsustur; eğer Allah bize doğru yolu göstermemiş olsaydı, biz asla doğru yolu bulamazdık. Doğrusu, Rabbimizin elçileri bize gerçeği söylemişler. Ve yankılanan bir nida: İşte, yaptığınız (iyiliklere) karşılık mirasçısı olduğunuz cennet bu! (36) Zımnen: Mükemmellik sadece cennette mümkün olacak. Ğıll, kalbin ta içine nüfuz eden kini ifade eder (krş. Haşr: 10). Tamamen arıtıp damıtacağız anlamındaki neza na ile birlikte düşünüldüğünde ğıll in içe işleyen anlamı daha bir belirginlik kazanır.
(Nuzul 73 / Mushaf 15 : Hicr 47 Aşağıdadır.) و ن ز ع ن ا ا ا فى د و م ه م ا ر غ ل ح خ و حن ا ع لى س م م ا ت ق اب ل ر ٤٧ 47 Zira Biz Onları, içlerine işlemiş olan her tür olumsuz duygu ve düşünceden tamamen arındıracağız.(35) Onlar mutluluk tahtları üzerinde, kardeşler olarak karşılıklı oturacaklar. (35) Çevirimizin gerekçesi için bkz. A râf: 43, not 5. ا نتك پ ر ف ه ا ع ل ى ح ل م حئ ك ل م و ر ف ه ا ش ا س ا و ل ز ا ه م م ح ١١ 13 Orada divanlara (17) sere serpe uzanacaklar; ne sıcağa ne soğuğa maruz kalacaklar; (18) (17) Erâik, (t. erîke) taze gelin karyolası. (18) Lafzen: Ne güneşi ne soğuğu görecekler, veya Sa leb e dayanarak Ne güneşi, ne ayı görecekler. Bu son mânaya göre cennet ışığını ne güneşten ne aydan alacak. Cennetlikler cennetin ışığı/nuru olacaklar. و د حن ة ع ل ه م ظ ل ه ا و ذ ل ت ط وف ه ا ت ذ ل ١٤ 14 Zira cennetin (kutlu) gölgesi (19) üzerlerine düşecek, oranın salkımları emre âmâde kılınacak. (20) (19) Bir başka ifadesiyle: Cennetin sayesinde sayebân olacaklar. Buradaki gölge, cennet teriminin de ifade ettiği gibi semasının yeşilliklerle kaplı olduğuna delalet eder. Güneşi ve ayı görmemelerinin ilk anlamı budur. (20) Zımnen: Onlar dünyadayken Allah ın emrine âmâde oldukları için. و ط اف ع ل ه م ب ا ن ة ا ر ف نضة و ح ك و حب ك ان ت و ح م م ح ١٥ 15 Gümüş (parlaklığında) kaplar ve billur gibi kupalarla kendilerine servis yapılacak; (21) (21) Bir sonraki kavârirâ min fiddatin ibaresinden, bu ibarenin bi âniyetin ve ekvâbin min fiddatin kânet kavârira şeklinde anlamlandırılması gerektiğini anlıyoruz. Kânet burada teşbih edatı işlevi görür. Yutâfu aleyhim, bu bağlamda servis yapılacak anlamına gelir. Tâfe aleyh, hem servis yaptı anlamına birinin etrafında fır döndü, hem de kendini bir şeyin içinde buldu, başa bir iş geldi anlamına kullanılır. Kalem 19 da bu ikinci anlamda kulanılmıştır. Tercihimizin gerekçesi budur. Âniye nin tekili ina kalbi, kalp Kâbe yi temsil eder. Kalp hem tavaf eder, hem tavaf edilir. و ح م م ا ر ف نضة ند م وه ا ت ق د م ح ١٦ 16 Öyle gümüşi billurlar ki, onların hacmini tamamen kendileri takdir edecek. و س ق و ر ف ه ا ك ا س ا ك ار ا ز حج ه ا ز ن ج ب ل ١٧ 17 Orada zencefil türü bir şeyle tatlandırılmış dolu kadehlerle suvarılacaklar: (22) (22) Zencebîl (Farsça: zencefil), ilk muhatapların çok hoşlandığı bir tatlandırıcı.
İbadetler de tatlandırılır: Namaz huşu ile, İnfak teşekkür ile, Oruç sadaka ile, Hac marifet ve şuur ile tatlandırılır. ع ن ا ف ه ا ت س ا ى س ل س ب ل ١٨ 18 (Ebedi saadetin) kaynağı (23) olan oraya yüceltilen (24) bir yol ara! (25) (23) Aynen: Kaynak, göz, su, casus, kuyu anlamındaki ayn dan. İrfan ilminde muhabbet, Burhan ilminde cevher, Beyan ilminde kendi cinsi mânasına gelir. Burada Ebedi saadetin kaynağı vurgusunu taşır. (24) Veya: İsimlendirilen. Tusemmâ, Hem işaret, simge, alem anlamına gelen vesm, Hem de yücelmek, yükselmek anlamına gelen sumuv mastarına nisbet edilir. Doğrusu, kelimenin kök olarak sumuv den türediğidir. Bir şeyin ismi müsemmasının zatını zihindeki diğer varlıklar içinden çekip öne çıkarır. Çoğulu olan esmâ hemzeli geldiğine göre simv kalıbından gelmiş olmalıdır. Aksi halde çoğulu evsâm gelirdi. Tercihimizin gerekçesi budur. (25) Arap diline ilk kez Kur an la girdiği düşünülen selsebil kelimesinin nasıl anlaşılacağı tartışılmıştır. Dişil ve alem oluşu dolayısıyla ğayr-ı munsarıf olması gerektiği için isim olması uzak bir ihtimaldir (Zemahşerî). Geriye ya içimi kolay veya akışı güçlü anlamına sıfat, ya da yolu sor/ara anlamına iki kelime olduğunu kabul etmemiz gerekir ki, tercihimiz olan bu sonuncu okuma Hz. Ali ye nisbet edilmiştir (Keşşaf ve Râzî). و ط وف ع ل ه م و د حر ا خ لند ور ح ذ ح م ح ت ه م س ب ت ه م ؤ ؤ ح ا ن ث و م ح ١٩ 19 Kendilerine kalıcı gençlik (26) iksiri servisi yapılacak: (27) Sen o (cennetlik)leri göreceğin zaman, sanki saçılmış tarifsiz inciler sanacaksın; (28) (26) Veya: Ölümsüz gençler servis yapacaklar. Vildân, (t. velîd) sabi, hep taze genç veya mastar mânasıyla ebedi, kalıcı gençlik (Ayrıca bkz. Vâkı a: 17). (27) Tâfe aleyh için 15. âyetin ilgili açıklamasına bkz. (28) Zımnen: Dünya çölündeki insan kumu, tıpkı bir midyenin bağrına düşer gibi Rabbani terbiyenin bağrına düşünce, cennete girmeyi hak eden bir cennet incisi olup çıkacaktır.
(Nuzul 50 / Mushaf 56 : Vakıa 17 Aşağıdadır.) ط وف ع ل ه م و د حر ا خ لند ور ١٧ 17 Ölümsüz gençlikler onları bekleyecek; (9) (9) Veya: Ölümsüz gençler servis yapacaklar (Tâfe aleyh için bkz. İnsan: 15, not 12). Allah Rasulü nün cennetliklerin hep genç kalacaklarına dair Tirmizî hadisiyle birlikte değerlendirilmelidir. و ح ذ ح م ح ت ث نم م ح ت ن ع ا ا و ا ل ك ا ك ب م ح ١١ 20 Nereden bakacak olsan, sınırsız bir nimet deryası ve görkemli bir iktidar göreceksin. (29) (29) Ebedi saadet diyarında sevginin sonsuz iktidarıdır bu iktidar. ع ا ه م ث اب س ن د س خ ض م و ح س ت ب م ق و ل وح ح س او م ا ر ف نضة و س ق ه م م ب ه م ش م حب ا ط ه و م ح ١١ 21 Onların üzerinde yemyeşil, capcanlı (30) ipek elbiseler, atlastan kaftanlar bulunacak; ve onlar tarifsiz gümüşten künyeler bilezikler takınacak; (31) dahası Rableri onlara temiz ve temizleyici olan tarifsiz bir içecek ikram edecek. (32) (30) Hudrun, lafzen yeşil rengi, mecazen canlılığı ifade eder. Akleden kalbi diri tuttukları için bunun alametini üzerlerinde taşıyacaklar. (31) Ruhlarını; ubudiyet ve ibadetle özgür kıldıkları, yüreklerinin bileğine kelepçe takmadıkları için bileklerine cennet takısı takılacak. Burada gümüş olarak geçen bilezikler, Kehf 31 ve Fâtır 33 te altın olarak geçer. Altın ve gümüş değeri sembolize eder. Aynı şeyin iki ayrı cins olması, mü minin makbul amelleri arasındaki kalite farkının cennete yansıyacağına delalet eder. Altının güneş ışığını gümüşün ay ışığını temsil edişinden yola çıkarak, birincisinin gün ışığı gibi doğrudan ikincisinin ay ışığı gibi dolaylı sevabı temsil ettiği de düşünülebilir. (32) Fe ûl vezni, hem fail hem mef ûle delalet eder. Zımnen: İçlerini tüm korku, kaygı, endişe, kin ve kirden yıkayan bir içecek sunacak. ح نر ه ذ ح ك ار ك م ج ز حء و ك ار س ع ك م ا ش ك و م ح ١١ 22 (Kendilerine): Bunlar size ödül olarak verilmiştir; ve (bu uğurdaki) üstün gayretiniz (Allah) tarafından kabul edilmiştir (denilecek). ح ننا ن ر ن نز ن ا ع ل ك ح ق م ح ر ت ن ز ل ١١ 23 ELBET BİZ, evet Biziz Kur an ı sana tedrici bir süreç içinde indiren; ف ا ب م ك م م ب ك و ل ت ط ع ا ن ه م ح ث ا ا ح و ك ف و م ح ١٤ 24 Artık Rabbinin hükmünü sabırla bekle ve onlardan hiçbir günahkar veya nanköre uyma!
و حذ ك م حس م م ب ك ب ك م ة و ح ل ١٥ 25 Rabbinin ismini sabah(tan) akşam(a dek) yad et! (33) (33) Bukraten ve asîlâ, bir günün tüm gündüzünü, hatta tamamını kapsar. Farz ve nafile namazlar, Dua ve istiğfar, Davet ve tebliğ, Allah adına yapılan her şey buradaki zikre dahildir. و ا ر ح ن ل ف اس ج د ه و س ب ه ل ط و ل ١٦ 26 Ve gecenin bir vaktinde O na secde et ve uzun geceler boyu O nun şanını yücelt! ح نر ه ؤ ل ء ب ور ح ع اج ل ة و ذ م ور و م حء ه م و ا ا ث ق ل ١٧ 27 Ne var ki şu (nankör) adamlar (34) hemen şimdi ve burada olanı seviyorlar da, zor bir günü (gündemlerine almayı) erteliyorlar. (34) Hâ-ulâ, çok söz edildiği için Peygamber in zihnini meşgul eden müşrik elebaşlara delalet eder. ن ر خ ل ق ن اه م و ش د د ن ا ح س م ه م و ح ذ ح ش ئ ن ا ب ند ن ا ح ا ث ا ه م ت ب د ل ١٨ 28 Onları Biz yarattık ve bütünün parçaları arasında sımsıkı bir bağ kurduk; (35) ve eğer Biz istersek onları benzerleriyle kökten değiştiririz. (35) Veya: parçaları birbirine raptettik. Duygu, Düşünce ve Eylemleri arasında. ح نر ه ذ ه ت ذ ك م ة ف ا ر ش اء ح نتخ ذ ح ى م ب ه س ب ل ١٩ 29 BÜTÜN bunlar bir öğüt ve uyarıdır: şu halde dileyen Rabbine varan bir yol tutsun! و ا ا ت ش اؤ ر ح ن ل ح ر ش اء للا ح نر للا ك ار ع ل ا ا ك ا ا ١١ 30 Bu sayede siz, zaten Allah ın dilediğini dilemiş (olursunuz): (36) elbette Allah her şeyi bilendir, hep hikmetle hükmedendir. (36) Veya: Zaten Allah (dilememizi) dilemese siz asla dileyemezdiniz. Tercihimizin gerekçesi açıktır: O kullarının küfründen/ nankörlüğünden razı olmaz, fakat şükredecek olursanız, işte O sizin bu tavrınızdan razı olur. (Zümer: 7) د خ ل ا ر ش اء فى م ا ت ه و ح نظا ا ر ح ع ند ه م ع ذ حب ا ح ا ا ١١ 31 O, isteyen kimseyi rahmetine sokmayı diler; ne ki zalimler için de elîm bir azap hazırlamıştır.