Kara Mehmet in Cemali (ERDOĞMUŞ) 16-17 yaşında iken okulu bıraktım, 1974-1975 de Kara Cemil in (ÇAKIR) yanında balıkçılığa başladım. Kara Cemil in 18-19 metrelik, 220 lik volvo motoru olan Çakırlar adlı teknesi vardı. Balıkçılığa başladığım ilk yıl palamut gırgırcılığı yaptık. Ancak o yıl işler iyi gitmeyince, Kara Cemil gırgır ağlarını sattı, ertesi yıl trolcülüğe döndük. Trolcülük bölgemizde geçmişi yeni olan bir avcılık yöntemi idi. Kıyıya çekilerek kullanılan manyat veya barabatın daha geliştirilmiş ve derinlerde kullanılan biçimiydi. Trolcülük çocukluk yıllarımdan itibaren yaygınlaşmaya başladı. Küçük balıkçılık faaliyetleri her yerde yapılabilirken, trol avcılığının üç milden daha yakın mesafede yasak olması, o güne kadar bilinmeyen bir uygulamaydı. 1971 yılında çıkan 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu öncesinde uygulamada olan 1882 tarihli Zabıta-i Saydiye Nizamnamesinin 29 uncu maddesinde Boğaziçi dâhil olmak üzere, Marmara Denizi nin Çanakkale Boğazı haricine kadar gerek sahillerinde ve gerek körfez ve limanları dâhilinde ve açıklarda vapur ve yelkenli sandallar ile sürtme suretiyle balık avcılığı yasaktır ve bu yasak boğazlar haricindeki serbest denizlerde Osmanlı kıyılarına en fazla üç mil açığına kadar geçerlidir hükmü yer almaktaydı. Bu hüküm ve birçok düzenleme aynı şekilde Su Ürünleri Kanununda yer almıştır. 84
Zabıta-i Saydiye Nizamnamesinde sürtme suretiyle balık avcılığı ifadesinin, trol avcılığının başlaması ile bu avcılığı kapsayıp kapsamadığına ilişkin belirsizliğin giderilmesi amacıyla 29 Mayıs 1948 tarihli Resmi Gazete de Maliye Bakanlığınca aşağıdaki ilan yayımlanmıştır: Ekonomi Bakanlığınca, Teşkilât Kanununa ait tüzüğün 78 inci maddesi gereğince (Trol) adiyle anılan balık avlamağa mahsus ağın sürütme nevinden bulunduğu ve bunlar hakkında cari ahkamın uygulanması lâzım geldiği takarrür ettirilmiş ve keyfiyet 6/10/1947 tarihli ve 7/1988 sayılı yazı ile bildirilmiş olduğundan, bu ağlarla Boğaziçi dâhil olmak üzere Marmara Denizinin Akdeniz Boğazı haricine kadar gerek sahillerinde ve gerek körfez ve limanları dâhilinde ve açıklarda ve boğazlar haricindeki sahillerimizin üç mil açığına kadar olan mahal ve mıntıkalarında balık ve su mahsulleri avcılığının Zabıta-i Saydiye Nizamnamesi gereğince yasak bulunduğu ve bu yasağa aykırı hareket edenler hakkında bu nizamnamenin 29 ncu maddesinin uygulanacağı ilgililerce malûm olmak üzere ilân olunur. O dönemde beraber çalıştıklarımdan Atay (KOÇ), Kara Seyin (ERDOĞMUŞ), Tokalak (Durmuş SEMİZ) rahmetli oldular. Bir tek Fahrettin abi (AK) sağ. Fahrettin abiye beraber çalıştığımız dönemde sürekli takılır, onu kızdırırdık. Fahrettin abi işini ciddiye alır, teknede boş durmaz, gece gündüz ağ dokur, ağ tamir ederdi. Bu işleri yaparken canı bir şeyler çektiğinde yemek üzere çerez ya da meyve alır, onları bavulunda saklardı. Hakkı (ÇAKIR) ile ondan bu yiyeceklerden isterdik. Baştan verdiyse de, bizim istememizin sonu gelmediği için, sizde alın, canınız isteyince yersiniz, ben gece gündüz ağ yapıyorum, kendime göre alıyorum deyip, vermemeye başlamıştı. Ancak biz onun yiyeceklerini sakladığı yeri bildiğimizden, onun bavulunu açar, oradan alır, hem yer hem de onu kızdırırdık. Fahrettin abiyi kızdırmak için yaptığımız şakalar yiyeceklerini almamızla kalmaz, her zaman onu kızdıracak bir şeyler bulurduk. Bir seferinde onun sürekli giydiği bir yeleği vardı, bu yeleğini ona belli etmeden 85
denize attık. Sonraki günlerde yeleğini arıyor, bulamıyor, ancak bizim de kızdıracağımızı bildiğinden yeleğini kaybettiğini söyleyemiyordu. Bir gün trol torbasını alıp, güverteye döktüğümüzde Fahrettin abinin yeleği torbadan çıktı. O da yeleği aldı, ben de bunu ne zamandır arıyordum, demek denize düşmüş. Helal para ile almışım ki, döndü bana geri geldi demişti. Bu tesadüfe o kadar şaşırmıştık ki, bizim yaptığımız belli olmasın diye, onun yanında gülmemek için kendimizi zor tutmuştuk. Trolcülük Trolcülük yaparken Yakakent merkez olmak üzere, Sinop- Samsun arasındaki bölgede çalışırdık. Kullandığımız trol ağlarında, torba göz açıklığı 36 mm idi. Sezon açıldığında sahilde barbunya, açıklarda mezgit olurdu. Hangi balık iyi para ederse, onun avcılığına giderdik. O zaman iri mezgit çoktu, ince mezgit sahillerde olurdu. Açığa çıktıkça mezgit irileşirdi. Ada başında palamut gibi iri mezgitler tutardık. İnce olduğu için denize mezgit döktüğümüzü hiç hatırlamıyorum. Mezgit avlamaya gittiğimizde kısa sürede yeterli miktarda mezgit avlayıp, dönerdik. Avladığımız mezgit miktarı, piyasanın talebine ve fiyatlara bağlı olarak 300, 400, 1000 kasa olurdu. Toplu kepezinde, ırmağa doğru kalkan ve köpek balığı için palet ağ kullanırdık. Burada 200-250 gramlık kaya balıkları da olurdu. Barbunyanın içinden kalkan ve köpek balığı da çıkardı. O zamanlar köpek balığı sadece yağı için alınırdı. Avladığımız balıkları Yakakent ten çıkardığımızda, bir kısmını lokantalar ve Yakakent in manavları alır, geri kalanını Samsun daki komisyoncumuza gönderirdik. Balıklarımızı tek çemberli kasalara korduk. Kara Cemil de çalıştığım dönemde mezgidi, çok aldığı için çift çemberli kasalara korduk. Barbunyayı ise tek çemberli kasalara korduk. Barbunya karayel estiğinde açığa çıkar, poyraz estiğinde deniz soğuğu olur, yalıya iner. Mezgit de benzer davranışı gösterir. Eğer barbunya yalıya inmişse, Toplu kepezliğinde toplu olarak barbunyaya rastlanır. Irmağın barajlar yapıldıktan sonra dupduru akması, suyunda yem 86
olmaması balıkçılık açısından kötü oldu. Limana Sahil Güvenlik Botunun gelmesi nedeniyle Yakakent Toplu arasında troller kaçak olarak çalışamadığından, bu alanda barbunya bollaştı. Eskiden bu bölgede çalışılınca, balık avcılığın yasak olduğu Gerze tarafa kaçardı. Şimdilerde eskiye göre kıyaslama yapılırsa, kırlangıç balığı yok, kalkan nadir, kötek, kofana mersin yok, tirsi bol. Eskiden hamsi yalıya inince avlanırdı, şimdi yalıya inemiyor. 80-90 milde hamsiyi buluyorlar. Bu nedenle de hamsi hiçbir yerde uzun süre kalmadan çekip gidiyor. Rusya da avcılık 1970 li yılların sonlarına doğru Rusya ya avcılığa gidilmeye başlanmıştı. O zaman oralarda 12 milin dışındaki bölgede avcılık serbestti, şimdiki gibi yasak yoktu. 1978-1979 sezonunda Samsun da Şen Ağam teknesinde çalıştım, Rusya ya avcılığa gittik. Kara Seyin, Muhsin abi (ÇAKIR) beraberdik. Şen Ağam 27 metrelik ağaç bir kayıktı, 220 lik volvo motoru vardı. Rusya da avcılık yapılan bölgeye 20-22 saatte gidilirdi. Bu nedenle giden tekneler sabah orada olacak şekilde, gündüz saat 9-10 gibi yola çıkardı. Bu gidişlerde mazot ve kumanya fazlalığı dışında ekstra bir hazırlık yapılmazdı. O zaman teknelerde satalayt olmadığından pusula ile gidilirdi. Sinop tan yola çıkıldığında rota yıldız 10 olurken, Yakakent ten çıkıldığında yıldız 5, Samsun dan çıkıldığında ise direk yıldız olurdu. Şen Ağam teknesi diğer teknelere göre daha donanımlıydı. Teknede harita bulunur ve kaptan haritadan anlardı. Bizim çalıştığımız bölge Kerç in oralardı. Kerç in batısında dökmelik vardı; uçaklar, çeşitli batıklar bulunurdu. Doğusunda, Anapa tarafında ise kepezlik vardı. Bu nedenle avlandığımız alan, daha temiz ve uygun olan Kerç in ağzıydı. Avlanılacak alana varıldığında, 4-5 gün palet ağ ile çalışırdık. Ağları bir buçuk saat kadar çekerdik. Gece kalkan balığı girmezdi, bu nedenle gece çalışmaya ara verir, demir atıp yatardık. Sabah demiri alır, tekrar çalışmaya başlardık. Çalıştığımız sular 20-30 kulaç 87
arasıydı. Bu süre içinde 3 ton, 4 ton, 7 ton kalkan avlanırdı. Kalkanın arasında bir-iki ton da morina çıkardı. Harita- Kerç Boğazı Girişi O civarda on-onbeş tane bizim gibi gelmiş tekne olurdu. Rus sahil güvenliği 12 mil dışında olduğumuz için bir şey demezdi. Hava çalışılamayacak kadar sert olduğunda sahile demirlemeye inildiği olurdu. Rusya da iken karayel havasına denk gelinirse, yeterince avlanılmışsa, denizin viyasına gidilerek Türkiye ye dönülürdü. Balıkları Samsun a boşaltır, bir gün kalır, kumanyamızı tamamlar tekrar giderdik. Rotamızda sorun olmazdı. Sadece bir kez dönüşte Samsun yerine Yakakent önlerine gelmiştik. Sanırım pusulaya bakanlardan biri şaşırdığı için bu hata olmuştu. Şen Ağam teknesi ile o sezon 4-5 sefer Rusya ya avcılığa gittik. Sonraki yıl tekrar Kara Cemil in kayığına döndüm. Kara Cemil rahatsızlanıp teknesini satana kadar trolcülük yaptım. Çalıştığım o süre içinde Kara Cemil beni dümen tutmaya alıştırdı, son dönemlerinde kaptanlık yapmaya başlamıştım. Kara Cemil çok tecrübeli bir reisti; havaya, denize bakarak, nerenin balık yapacağını çok iyi bilirdi. 88
Yakakent te avlanıyorum Kara Cemilin teknesini satması ve Haşim abinin (İNAN) teknesinde çalışan abimin (Yaşar ERDOĞMUŞ) işi bırakması üzerine, 1981-1982 sezonunda abimin yerine Haşim abinin teknesinde çalışmaya başladım. Haşim abinin Hasan Reis-1 teknesi 16-17 metrelik bir tekneydi, kendi denize gelmezdi. Kaptanlık yapacak uygun belgem olmamasına karşın, bana kaptanlığını yaptırdı. Bunun için ayrıca kendi payından bir pay verirdi. 6-7 yıl bu şekilde çalıştım. Kaptanlık yaptığım o dönemde Samsun- Sinop arasına bakan tek bot vardı. Bizleri çok sıkıştırmazdı. Botun geldiğini şimdiki gibi telsiz ya da telefon olmadığı için, önceden öğrenmek mümkün değildi. Gece gündüz gelebilirdi. Teknelerin çoğunda radar yoktu. Ama botta olduğu için bizi bulurdu. Bot kontrole geldiğinde çalışanların ve teknenin belgelerine bakardı. O zaman cezaları mahkemeler verdiğinden, yasak bölgede avlandığımızı görürse mahkemeye verirdi. Tuttuğumuz balıklara küçüktü, büyüktü diye pek bakmazlardı. Köpek balığı Kerevitaş tarafından alınmaya başlanınca, tekneler denizde köpek balığı aramaya başladı. İnce burnunda, Sarıkum da 10 ton, 20 ton, 30 ton köpek balığı avlanabiliyordu. Çok miktarda köpek balığı avlanabilmesi nedeniyle, bu işten iyi para kazanılıyordu. Haşim abinin o küçük teknesi ile bir ağda 12 ton köpek balığı aldığımı bilirim. Bu kadar balığın olduğu ağı kayığa almak mümkün olmadığından, suyun hizasına kadar vinçle ağı çeker, sonra torbayı yararak içine girer, köpek balıklarını kuyruğundan tutup güverteye atardım. Gemiciler de bu balıkları güvertede baş tarafa iki taraflı düzgün bir şekilde istiflerdi. Yılbaşından sonra hava soğuduğunda köpek balığı daha çok çıkardı. Köpek balığı olan suyu tahminen bulurduk. 7-8 tekne ağ ata ata giderdi. Birinde balık kaldı mı, bütün kayıklar o civara gelirdi. Köpek balıkları sürü halinde dolaşır, su yüzüne hiç çıkmaz, hep dipte olurdu. Haşim abinin teknesinden ayrılınca Dereli Hüseyin in teknesine geçtim. 1992 yılı olacak, ırmak ağzında çalışıyoruz. Çok randımanlı balık alamıyoruz. Denizde hamsi gördüm. Hüseyinlerin orta su ağı olduğunu biliyorum, daha önce orta su ağı ile kefal falan avlamışlar, 89
kefal azalınca da orta su ağını kullanmayı bırakmışlardı. Hüseyin e, biz bu hamsileri sizdeki orta su ağı ile alamaz mıyız?, diye sordum. O da alırız dedi. Fabrikalar hamsi alıyor, biz 10 ton tutsak, o bize yeter dedim. Hüseyin değil 10 ton, 50 ton bile alırız dedi. O zaman dolaşıp duracağımıza, garantili işe bakalım dedim, bu önerime Hüseyin in de aklı yattı. Ertesi gün Hüseyinlerin diğer kayıkla beraber ortasu ağını attık, yarım saat filan çektik, tamam yeter, kayıkları batırırız deyip ağ çekmeyi durdurdular. Ağı bastık, ama öyle dolmuş ki, alamıyoruz. Bunun üzerine ağı bölüp, almaya başladık. O gün 20-25 ton hamsiyle limana geldik. Sürsan a Kadir abi (AKSOY) bakıyor, onu çağırdık geldi. Teknedeki balıkları gördü, bunu böyle alamayız, boşaltmanız lazım dedi. Bunun üzerine biz o hamsileri kovalarla boşaltıp, fabrikaya göndermek üzere kamyona yükledik. Ancak her gün bu şekilde boşaltmakla bu iş olmayacaktı. Bunun üzerine fabrikaya, bize fish pomp ayarlayın dedik, ayarladılar. Sonraki günlerde balıkları fish pomp ile boşalttık. Daha sonraki günlerde hamsi bitince, çaça avlamaya başladık. Çaça tüketimi ve pazarı olmadığı için önceleri bilinmezdi. Ortasu ile avcılığı başlayıp, fabrikalar almaya başlayınca önemi arttı. Çaçayı ilk avladığımız zaman ile bugün arasında bir azalma yok. Çaça denizin ortasında, denizin yüzünde duran bir balık. Bununla ilgili şöyle bir anım var. Rusya giderken makine su kesti, stop etti. Tıpayı söktük, çaça dolmuş, stop etmesi bu yüzdenmiş. Denizin yüzü yanıyordu, her taraf çaçaydı. Çaça Rusya nın, Ukrayna nın geçmişte en fazla tuttuğu balık, oradan kaçıyor, bize havalar soğuyunca geliyor. Rusya tarafında yıllardır tutulduğu için balık sahile inmiyor, açıkta oluyor ve bu yüzden az miktarda tutabiliyorlar. Nasıl bizim sahillerimize av baskısı yüzünden kalkan balığı gelmiyorsa, çaça da oradaki av baskısı nedeni ile sahile inmiyor. Çaça karşıda sürekli olarak yıl boyu tutuluyor, burada bizim tuttuğumuz birkaç ay. Bize hamsi ile birlikte soğukta geliyor. İleriki yıllarda bizde de ürküp, sahile inmeyebilir. 90
Rusya ya bir, iki Dereli Hüseyin den ayrılınca Kıyakların kayığına geçtim. Kıyak Kardeşler teknesi 27 metrelik, 500 beygirlik Volvo motoru olan sacdan yapılmış bir kayıktı. 1994 yılında sürekli Rusya ya gitmeye başladık. 1979-1980 lerde Rusya karasularını 24 mile çıkardı. Buna rağmen biz 18-20 millerde kaçak çalışıyorduk. Rusya da avcılık cazip olduğundan, gitmek isteyen çoktu. Biz sürekli gittiğimiz için, bizimle beraber gitmek isterlerdi. O nedenle herkes bizi takip ediyordu. 1996 yılında Yakakent ten on üç kayık, düğün alayı gibi Rusya ya gitmek üzere yola çıktık. Rusya diyorsak da, bu eskiden kalma bir dil alışkanlığı idi. Sovyetlerin dağılması sonrası, çalıştığımız bölgeler Ukrayna nın sınırları içinde kalmıştı. Bu kayıklardan hatırladıklarım Can Kardeşler (Yaşar KOCABAŞ), Deniz Kuşu (Zafer KOCABAŞ), Rıfat Reis (Ali BATUR), Kıyak-1 (Durmuş DEMİR), Kılıçlar (Ömer KILIÇ), Dereli-1 (Hüseyin DERELİ), Dereliler (Murat DERELİ). Teknede benimle beraber, Süleyman AK, Celal ŞEN, Adem GÜL, yağlama yıkamacı Köksal (ŞAHİN), Kara Seyin in Ali (ERDOĞMUŞ) olmak üzere, hepsi genç sayılacak altı kişiydik. Avlanacağımız alana geldiğimizde bizden daha önce oraya gelmiş olan Kılıçlar teknesinin 8-9 milden açığa doğru çıktığını gördüm. Telsizde arıza olduğundan, haberleşip, ne yaptığını öğrenemeyeceğimden, herhalde açıktan kıyıya doğru ağ atacaklar diye düşündüm. Sonra Alayın Salih (GÜNTEKİN) yakına geldi, aşağıdan bot geliyor dedi. Bunu duyunca motora yol verdim. Bütün tekneler bottan kaçmaya başlamıştı. Bot kendine daha yakın görerek bizim tekneye doğru yöneldi. Kaçmayayım diye de önümüze mermi atıyordu. Ben hiç aldırış etmeden, Türkiye istikametinde kaçmaya devam ettim. Bot beni 3-4 saat kovaladı, sonunda kaçamayacak hale geldim. Bot bordoma yaklaştığında, bottaki askerler çay bardağına benzeyen yanıcı maddeleri tekneye atmaya başladı. Attıkları şeyden kamaranın, kapının boyası yanmaya başladı. Bu durum ortaya çıkıp, daha fazla kaçamayacağımı da anlayınca, daha kötü bir şey olmasın diye makineyi boş yaptım. Boş yapınca bot beni geçip, önüme dönerek yolumu kesti. Boşa aldığım tekne hızı ile gidip önümüzü kesen bota çarptığında, altı asker teknemize atladı. Beni aşağıya 91
kamaraya indirdiler. Hepimizi yere yatırdılar. Askerler silahı başıma dayadı, gemicileri göstererek Rusça bir şeyler söylüyor, ama ne olduğunu anlamıyorum. Meğer bunları öldürecek misin, niye güvenliklerini tehlikeye atıyorsun diyormuş, bunu sonradan tercümandan öğrendim. Bot teknede asker bırakarak, geri döndü. Biz teknedeki askerlerin nezaretinde çekileceğimiz limana gideceğiz. Asker gideceğimiz yer için, Kerç diyor. Ben işaretle tamam diyorum. Makineyi çalıştırmak için üste kamaraya çıkmak lazım, ancak buna izin vermiyorlar. Askerler aşağıdan çalıştır, kol ile çalıştır diye işaret ediyorlar. Maşine, makine diyor, yukarı kamarayı işaret ediyorum, fakat anlamıyorlar. Daha sonra motorun yukarıdaki kamaradan çalışacağına kanaat getirmiş olacaklar ki, üst kamaraya üç askerle beraber çıktım. Motoru çalıştırmak için ispirale yol verdim, bu seferde marşa yaklaştırmıyor, beni engelliyorlar, bir şey yapacağımdan korkuyorlar. Elimi güç bela marş düğmesine uzatıp, makineyi çalıştırınca, ne yapacağımı anlayıp, beni bıraktılar. Sanırım motorun marş ile çalışacağını bilmiyorlar, eski motorlar gibi kolla çevrilerek çalışacak sanıyorlardı. Kerç neresi bilmiyorum, su üstü radarını açtım, radar kara göstermiyor. Hafiften lodos var, viyasına gidiyoruz. Askerlere işaretle karışık, Kerç neresi? diyorum, onlar da tarif edemiyor. İki saat falan gidince radar karayı 48 mil yazdı. Askerler ellerindeki telsizle konuşmaya çalışıyorlar, ancak telsiz çekmiyor. Askerlere radarı gösterip, ne tarafa ne kadar gideceğimizi öğrenmeye çalışıyorum, ancak bir türlü anlaşamıyoruz. Işığı açıp kapatarak, gideceğimiz yere vardığımızda havanın kararıp kararmayacağını öğrenmeye çalıştım. Bu sorumu anlayıp, evet anlamında onayladılar. Akşam hava kararırken bir boğaza girdik. Boğazın ilerisinde ağaçlık gibi bir yer görünüyor. Yaklaşınca baktık ki, bunlar orada demirlemiş 150 kadar gemiymiş. Askerler ışıkların olduğu bir yeri işaret etti, oraya doğru gittik. Fonda deyince demir atacağımızı anladım. Dip radarı açık olmadığı için, derinliğin ne kadar olduğunu bilmediğimden, tahminen 30 kulaç halat verin, demiri sermeden atın 92
diye gemicilere talimat verdim. Demir denize atılırken, zincirler şakırdayınca, askerler bu sesin ne olduğunu anlamadığından, korkudan yere yattı. Süleyman (AK) demir durdu dedi. Nasıl olur, takıldı mı, diye düşünürken, dip radarını açtım. Meğer orası sığ bir yermiş, dört kulaç su varmış. Gece orada demirde yattık. Teknedeki askerler sabahleyin resim çizerek, bir balıkçı teknesinin daha yakalandığını, onu bekleyeceğimizi anlatmaya çalıştılar. O tekneyi Paşa Reisin ağaç tekne diye tahmin ettim. Bahsettikleri tekne gelince, tahmin ettiğim gibi o teknenin Paşa Reis olduğunu gördük. Limana gideceğiz diye işaret ettiler, önümüzde ve arkamızda birer bot olmak üzere yola çıktık. Gemilerin kenardaki sığlıklara oturmaması için işaretledikleri gemi yolunu izleyerek, iki saat sonunda limana vardık. Zorunlu konukluk Bizi ve diğer kayığı limana bağladılar. Limanda televizyoncular, gazeteciler bir sürü insan var. Samsun sigarası tiryakiliğim olduğundan, her denize çıkışımda mutlak suretle yeterli miktarda Samsun sigarası alırdım. Bu sefere çıkarken de yirmi paket Samsun sigarası almıştım. Teknede sigaralarımı koyduğum yere baktım, sigaralarım yoktu. Radarın üzerinde teyp vardı, o da yoktu. Askerlerin onları çaldığını anladım. Ben bu durumu görünce zıvanadan çıktım; biz buraya soyulmaya mı geldik, ben Samsun sigarasını nereden bulacağım? diyerek bağırmaya başladım. Ortalık ana baba günü iken, bağırmaya başlamam üzerine, teknede kimse kalmadı. Tercüman olarak getirdikleri, Ali adında orada okuyan bir çocuk geldi, abi üzülme buluruz diyerek beni yatıştırdı. Bizim kayıkta iki tane yaşlı adam balıkları ölçüyordu. Dışarıda yaşlı bir adam dikkatimi çekti. Paltosu, şapkasıyla aynı rahmetli Çerkez in Hasan (BATI). Baktım öbür kayıktaki çocuklarla Türkçe konuşuyor. Amca sen buraya gelsene dedim. Geleyim oğlum dedi. Adamın kim olduğunu bilmiyorum, ama Çerkez in Hasan a benzettiğim için içim ısındı. Ara sıra gel, sana balık vereyim, konuşalım, tercümanımız ol dedim. O da gelirim oğlum dedi. Ona balık 93
vermek için arkamı döndüğümde, balık ölçen iki adamın arkamda hazır olda durduğunu gördüm. Bunu görünce, Emce bu adamlar askerler, komutanları geliyor, albay geliyor böyle hazır olda durmuyorlar. Selam verip, sigara içmeye devam ediyorlar. Niye sana böyle saygı gösteriyorlar diye sordum. Bir şey demedi, ama yetkili biri olduğuna dair içime kuşku düştü. Tekrardan Balık vereyim, dediğimde, yok istemiyorum dedi. Balık ölçen adamlara bir daha döndüm, baktım oturmuşlar. Meğer ben dönünce adamlara oturmaları yönünde işaret etmiş. Ben yarın uğrarım oğlum, bir şey istiyor musun? dedi. Yok emce, Allah razı olsun. Gel konuşalım, sohbet edelim. Türkiye den kim gelecek belli değil, tercüman vardı, bağırdım, kaçtı gitti dedim. O gidiş gitti. Sonraki günlerde sakallı bir adam gelmeye başladı, diğer insanların davranışlarından, onun da yetkili olduğu anlaşılıyordu. İlk gördüğüm adam Ukrayna nın Balıkçılık Genel Müdürü Bayramoviç miş, sonraki gördüğüm sakallı adam ise yardımcısıymış. Bunu çok sonraları öğrenebilmiştim. Nerede benim emicem? Ali iki gün geldi, bize tercümanlık etti. Daha sonraki günlerde, Nadie adlı bayan bir tercüman geldi. Kadın tercüman geldiğinde ona buraya bir emice gelmişti, tüm adamlar, askerler hazır ola geçmişti, bana onu bulun dedim. O adam kimdi, diye soruyor, ama ben sadece tarif edebiliyorum. Tarifimden de anlayamıyorlar. Sonradan gelen sakallı adamı kim diye sorduğum da, onun Balıkçılık Genel Müdürü Yardımcısı olduğunu söylediler. Mahkemeye çıkarmak için adliye binasına götürdüler. Önce diğer kaptanı mahkemeye çıkardılar. Ben koridorda sıramın gelmesini bekliyorum. Benimle olan askerlerin başında limanda bizimle birlikte olan Etnot diye bir yüzbaşı var, çok iyi bir adam. Benim çok sigara içtiğimi biliyor. Askerlere beni işaret ederek, dışarı çıkarın, sigara içsin gibi bir şeyler söyledi. Bunu işaretlerden ve Rusça sigara anlamındaki gorit lafından anlıyorum. Bunun üzerine askerler beni dışarı çıkardı, sigara içtim geldim. Koridordaki bankta ayak ayak üzerine atmış bekliyorum. Mahkeme kapısından düzgün giyimli, genç sayılabilecek bir kadın çıktı. Onu görünce üst üste atılı ayağım, 94
ister istemez aşağıya düştü. Mahkeme kapısının sırasındaki başka bir kapıdan içeri girdi, ancak benim hareketimi gördü. Ben yine ayak ayak üzerine atarak oturmaya devam ettim. Az sonra o kadın girdiği kapıdan çıktı, benim ayağım yine ister istemez yana düştü. Hareketimi yine gördü ve tebessüm etti. Sonra mahkeme kapısından içeri girdi. 10 dakika kadar sonra diğer kaptan çıktı, mahkeme salonuna beni aldılar. İçeri girdiğimde Balıkçılık Genel Müdürü Yardımcısı sakallı adam ile yanında 5-6 kişiyi gördüm. Yanlarında epeyce bir dosya vardı. Koridorda gördüğüm kadınsa kürsüde oturuyordu. Ben tercümanın yanına oturdum. Kürsüdeki kadının kim olduğunu sorduğumda, Hakim olduğunu söyledi. Tercüman dışarıda bir şey mi oldu diye sordu. Niçin soruyorsun dedim. Sana bakıp, gülümsüyor dedi. Biz bunları konuşurken, Genel Müdür Yardımcısı, konuşması hiç bitmeyecek gibi mahkemeye bir şeyler anlatıyor. Ben tercümana sakallı adam elindeki dosyanın hepsini okuyacak mı? diye sordum. Tercüman O sizinle olan olayı, ne kadar masraf yaptıklarını anlatıyor. Altı bin dolar masrafları varmış dedi. Tercümana, hâkime söyle, elindekilerin hepsini okumasın, parayı verdiğimizi kabul etsin dedim. Tercüman bunu söylemek için işaret edince, Hâkim Genel Müdür Yardımcısının konuşmasını durdurup, tercümanı çağırdı. 10 dakika kadar konuştular. Sonra tercüman yanıma geldi. Hâkim benim ne istediğimi soruyormuş. Genel Müdür Yardımcısını çıkarsın, konuşalım, istedikleri parayı veririz dedim. Bunun üzerine Hâkim onları salondan dışarı çıkardı. Salonda tercümanla beraber üçümüz kaldık. Hâkim tercüman aracılığı ile ayağımı onu gördüğümde niye indirdiğimi sordu. Ben bu Türkiye de makama, kuruma, saygının işaretidir. İçeriden biri çıkıyor, belli ki, o kurumu temsil eden, görevli biri. İster istemez bu hareketi yaparız diye söyledim. Bu cevabımdan hoşnut kaldığını yüz ifadesinden anladım. Tercüman aracılığı ile ne istediğimi sordu. Perşembe gününe kadar müsaade etsin, mahkemeye devam etmeyelim diye talebimi ilettim. Bu teklifimi kabul edip, ne isterse, ihtiyacı varsa söylesin, bunlar ne kadar iyi, saygılı insanlar demiş. 95
Bu olaydan bir ay kadar sonra Genel Müdür Yardımcısı, sakallı adam tekneye geldi. Benden tercüman aracılığı ile 48 bin dolar para istiyor. Bu para ile gemicileri uçakla Türkiye ye gönderecekmiş. Ben niye o kadar para vereyim. Telefon edeyim, bir tekne gelsin, onunla gönderirim, daha ucuza mal olur dedim. Balık müdürünün yardımcısı bu önerimi kabul etti. Telefon ihtiyacımı bizim işleri takip eden denizcilikle ilgili acenteden görüyordum. Bizden sorumlu olan yüzbaşı her iki teknedeki on bir gemiciyi limandan dışarı çıkarmıyordu. Ancak ben her gün bizim işleri takip eden denizcilikle ilgili acenteye gidebiliyor, gidince de telefonla görüşme yapabiliyordum. Mal sahipleri hanıma da telefon numarasını vermişlerdi, bazen orada iken o da arıyor, onunla da görüşebiliyordum. Balık müdürünün yardımcısının önerimi kabul etmesi üzerine acenteden mal sahiplerine telefon ederek bilgi verdim. Onlar altı bin dolara Samsun dan Topaloğlu teknesi ile anlaşmışlar, onu gönderdiler. Tekne gelince yüzbaşı gemiciler rıhtıma çıkmasın, rütbeliler gelir, beni zor durumda bırakma diye benden ricada bulundu. Ben de bunu arkadaşlara ilettim. Gidecek olan gemicilerin çantaları, bavulları dört gümrükçü tarafından aranmaya başladı. Ancak o kadar yavaş arıyorlar ki, küçücük bir çantayı bile dört kişi yarım saat karıştırıp duruyor. Baktım bu şekilde bu işin biteceği yok. Yüzbaşının yanına tercümanla gidip, bu durumu söyledim. O da gidip gümrükçülere bir şeyler söyledi. Bunun üzerine çanta aramayı sonlandırdılar. Sonra yüzbaşı tekrar gelip, gelen gemideki kumanyayı benim tekneye, gemicilerin çantalarını da gelen gemiye aktarmak üzere iki adamı görevlendirmemi istedi. Görevlendirdiğim gemiciler kısa sürede bu işleri tamamladı. Gemicileri gelen tekne ile gönderdim. Diğer geminin, Paşa Reis kaptanı Cihan ile ben kaldım. Kumanya olarak özellikle tiryakisi olduğum Samsun sigarası ile çay, şeker, tüp, sebze, yeşillik, meyve, çeşitli yiyecekler gibi ihtiyaç duyacağım ve istediğim her şey bol bol geldi. Gelen kumanyanın bir 96
kısmını oradaki askerlere dağıttım. Ekmeği orada bir ekmek fabrikasından aldığımdan, kumanyanın içinde ekmek yoktu. Bir süre sonra Balıkçılık Genel Müdürünün beni yalnız olarak görmek istediğini haber verdiler. Ben Balıkçılık Genel Müdürü deyince, sakallı adamı anladım. O adamla görüşmem diye karşı çıktım. O zaman o değil, onun üstü Bayromoviç istiyor dediler. Ben de bu kimmiş, buraya hiç geldi mi diye sorduysam da, bir yanıt alamadım. Sonra bir gün tercümanla beraber Balıkçılık Genel Müdürünü görmeye gittik. Onun olduğu binaya geldik, karşısında polis karakolu vardı. Ziyaret edeceğimiz makam odasının önüne geldik. Tercüman sen yalnız gireceksin, ben girmeyeceğim dedi. Ben olur mu, nasıl konuşabileceğim, dedim. Bana bir şey sorma, seni yalnız istiyor, diyerek benimle girmeyeceğini yineledi. Kapıyı açıp, beni içeri sokunca, geri çıktı, ben içeride yalnız kaldım. Girdiğim oda dayalı döşeli güzel bir odaydı. Odanın camından yol görünüyordu. Ancak içeride kimse yoktu. Ben kimse yok mu, ben kimle görüşeceğim diye seslendim. Filmlerdeki gibi, makam koltuğu dönünce benim daha önce limanda gördüğüm emice ortaya çıktı. Emice deyip, gidip ona sarıldım. Sen neredesin, hani gelecektin, hiç gelmedin, seni aradım ama bulamadım dedim. Otur bakalım dedi. Ne yersin, ne içersin söyle bakalım dedi. Ben yok bir şey istemiyorum, seni gördüm ya bana yeter dedim. Oğlum ben Balıkçılık Genel Müdürüyüm dedi. Ben o zaman yaşadım dedim. Oğlum ben Genel Müdür olduğum için gelemedim. Senin cezanı da ben keseceğim, ipini de ben çekeceğim dedi. Emce ipim çekilecekse, sen çek dedim. Başladı gülmeye. 2-3 saat süren görüşmemiz süresince, tembih etmiş olacak ki, kimse odaya girmedi. Niye geldiğimizi, ne yaptığımızı, bu cezanın altından nasıl kalkacağımı sordu. Ben seni buldum ya ne ceza vereceksen ver diyorum. Bana telefonunu kullandırarak, evle konuşmama izin verdi. Görüşmemiz bitip çıkarken, kesilen para cezasını ödemeden gidemezsin, bu kısmı artık benden çıktı dedi. İki kayığın kesilen cezası 166 bin dolardı. Emice dedim, patronlar eğer sac kayığı bırakırsanız, bu parayı hemen verirler, başka türlü vermezler dedim. 97
O da, Cemali bu iş benden çıktı, kayık için bir şey yapamam dedi. Ben de o zaman ben gidemem, burada kalırım. Tekneyi almazlarsa, beni de almazlar, ben onların ne akrabasıyım, ne ortağıyım, sadece bir çalışanıyım. Benim için o parayı vermezler, beni burada damızlık bırakırsın dedim. Bana bir oğlu olduğunu, onu göndereceğini, ona motoru çalıştırmayı, kullanmayı öğretmemi istedi. Ben de olur dedim. Ancak bu konuşmadan, bizim tekneyi kendilerinin alacağı sonucunu çıkardım. Oğlu bir ay kadar sürekli yanıma gelerek tekne kullanmayı öğrendi. Bayromoviç o gün görüşmenin sonunda ayrıca, sana haber vereceğim tarihte patronlarını çağır, gelsinler, burada toplantı yapalım, konuşalım demişti. Bana haber verdiği tarihte patronları çağırdım. Patronları temsilen Erkan geldi, toplantıya girdik. Toplantı yapılan salonda rütbeli askerler de vardı. Erkan, Cemali ye tekneyi verin, onu bırakın ben de parayı hemen yatırayım. Yoksa bu parayı vermeyiz diye teklifte bulundu. Onlar da bunun olamayacağını söylediler. Erkan da o zaman başka bir teklifi olmadığını söyleyip, kapıdan çıkmaya yöneldi. Bunun üzerine ben ona bağırıp çağırmaya, Erkan ile ağız kavgasına başladım. Bu Erkan ile daha önce aramızda kararlaştırdığımız bir oyundu. Bunun üzerine Bayromoviç söz aldı, kayığı satmayacağını, beni sınır dışı yaptıracağını söyledi. Görüşme bu şekilde sona erdi. Nisan ayının sonun doğru beni sınır dışı yapıp, Türkiye ye giden bir yük gemisiyle Ereğli ye gönderdiler. Sonuçta orada 4.5 ay kaldım ve o kadar uğraşmamıza karşın motoru alamadan, orada bırakıp geldim. Yeniden Ukrayna Daha sonra bir Ukrayna bir firması ile yapılan anlaşma kapsamında, dört tekne kiralık olarak Ukrayna ya gittik. Anlaşmaya göre onların adına, sahip oldukları kalkan kotasına göre balık tutup, tuttuğumuz balığa göre para kazanacağız. Anlaşma böyle olmasına karşın, yapılan iş tutulan balığı denizde aktarma yapıp, Türkiye ye göndermekti. 98
Çalıştığımız yer Samsun dan 45 saatlik mesafede, İstanbul un hizasında, Yılan adasının karşısıydı. Limandan gümrüklü çıkıp, gümrüklü giriş yapılabiliyordu. Her tekne kotasına göre çalışabiliyor, avlanılan balıkları gümrüklü olarak ve belirlenen yerlerden çıkarılabiliyordu. Denize çıkarken pasaportumuzu verdiğimizde, gümrük bize kart veriyordu. Limana dönüldüğünde, bir aydan önce tekrar denize çıkılamıyordu. Bu nedenle bir çıktığımızda 20-40 gün denizde kalıyorduk. Dışarı gelip, tekrar denize çıkacağımız süre içinde kullanmak üzere bir ev kiralanmış, orada kalıyorduk. Kaldığımız yer Herson iline bağlı Sikotoski ilçesiydi. İlçenin dışına çıkmamız yasaktı. 4 yıl kadar bu şekilde Ukrayna da çalıştım. Rusya ya en son geçen yıl (2009) ağ kurmaya gittim. Dönüşte sahil güvenlik botuna denk geldim. Nerden geliyorsun, Rusya dan mı geliyorsun dedi. Çatalzeytin den geliyorum dediysem de 1500 lira ceza yedim. Rusya da denize kurduğum 200 ağ gitti, Ruslar çekmişler. 30 yıldır oraya giderim, denizde hiç şamandıra görmezdim. Şimdi gittik her yer şamandıra. Bizim kurduğumuz ağları bulup alıyor, onlarla kendileri balıkçılık yapıyorlar. Ağlarımızın yeri, şamandırasız olarak kurup, satalaytla işaretlediğimizden belli olmaz. Ruslar bunu bildikleri için, teknelerinin arkasından denize demir kanca artıp, kurduğumuz ağları buluyor, çekip alıyorlar. 99
Karşının balığı ırmak başına geliyordu. Bunu, solungaçlarının oraya takılan 2-3cm çapında markası bulunan balıklardan anlıyorduk. Şimdi ise artık gelmiyor, o balıklar bu tarafa geçmiyor. Buradaki balıklar av baskısından kaçıyor. Kerçe 20 kayık gönderelim, on gün sonra oranın balığı, ırmağa başına gelir. Balığın bittiğine inanmıyorum, tekneler çoğaldı, balık teknelerden kaçıyor. Tekneler çoğunlukla sac, hava koşularından çok etkilenmiyor. Cihazlar büyüdü, gelişmiş radarları var, balığın kaçma şansı yok. Karşıya buradan kayık gittiğinde, oradan ırmak başına balık geliyor. Burayı yasaklayıncaya kadar Rusya yı açsınlar, balıklar buraya gelsin. Sonra burayı kapatsınlar. 100