Meyal. Öykü: Yüz Sinem Ateş. Romantik Komünist: Nâzım Hikmet Şiir: Hatırla Bu Hâlimi Mavi Cuma Nedendir. Aylık Öğrenci Dergisi Ocak 2017 Yıl:1 Sayı: 2

Save this PDF as:
 WORD  PNG  TXT  JPG

Ebat: px
Şu sayfadan göstermeyi başlat:

Download "Meyal. Öykü: Yüz Sinem Ateş. Romantik Komünist: Nâzım Hikmet Şiir: Hatırla Bu Hâlimi Mavi Cuma Nedendir. Aylık Öğrenci Dergisi Ocak 2017 Yıl:1 Sayı: 2"

Transkript

1 Meyal Aylık Öğrenci Dergisi Ocak 2017 Yıl:1 Sayı: 2 Öykü: Yüz Sinem Ateş Romantik Komünist: Nâzım Hikmet Şiir: Hatırla Bu Hâlimi Mavi Cuma Nedendir

2 içindekiler Değerli Okurlarımız, Yayın hayatına yeni başlayan Meyal i yayımlamakta çeşitli güçlüklerle karşılaşıyoruz. Şüphesiz her öğrencinin çeşitli sorumlulukları var ve aylık çıkardığımız Meyal için aslında gerekli olan tek şey yazı. Eminim okulumuzda edebiyata, sanata ve tarihe ilgi duyan, öykü ve şiir yazan ve herhangi bir konu üzerine bir deneme yazabilecek pek çok öğrenci vardır. Bizim bu dergiyi çıkarmaktaki amaçlarımızdan belki de en önemlisi öğrencilerin kendilerini keşfetmesine vesile olmaktır. Zamanla büyüyeceğimize emin olarak sizleri yazmaya, üretmeye davet ediyorum. Bu sayımızda şu sıralar 116 yaşına giren Nâzım Hikmet i ele almaya karar verdik. Umarım okumaktan zevk alacağınız bir sayı olmuştur. Saygılarımla, Ardan Derin Gül Meyal İmtiyaz Sahibi Özgür ALPER FMV Özel Ayazağa Işık Lisesi ve Fen Lisesi Okul Müdürü Sorumlu Müdür Yardımcısı Şenay KURT Yayın Yönetmeni Buğra Han BAŞ Editör Ardan Derin GÜL Yazarlar Ardan Derin GÜL/12E - Berkan DEMİR/12E - Zeynep AKÇAKAYA/12E - Mihriban YALINKILIÇ/12E - Emir Sinan ÖKMEN/12C - Ümit Ege ATAKAN/12C - Teoman ERCAN/12D - Fatma Tekin/11C - Arda SEPİCİ/11D - Cevat Adil Bezirgan/11E Baskı - Cilt Şevki SÜTCÜ - Hasan COŞAR İmtiyaz Sahibi, Sorumlu Müdür ve Yönetim Yeri Adresi Büyükdere Cad. No: 194/3 Maslak İstanbul Tel: (FMV) E-Posta: Ayda bir yayımlanır. Yayının Türü: Süreli okul dergisi. Aristoteles ve Poetika Ege Atakan Noel Emir Sinan Ökmen Dilin Büyüsü Arda Sepici Bir Öyküdür İşte Berkan Demir Soyut Dışavurumculuk ve Minimalizm Zeynep Akçakaya Romantik Komünist Editörden İçimizdeki Şeytan da Kadın-Erkek Rolleri Mihriban Yalınkılıç Doğu ve Batı Müzikleri Arda Sepici Tımarhanede Özgürlük Savaşçısı Fatma Tekin Naaş Teoman Ercan Öykü: Yüz Sinem Ateş Şiir: Hatırla Bu Halimi Adnan Simitçi Sorarım Dostlar Bu Kavga Nedendir Derbeder Mavi Cuma H. K. E.

3 Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden, hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken... Ne güzel şey hatırlamak seni : bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin ve saçlarında vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının... İçimde ikinci bir insan gibidir seni sevmek saadeti... Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının, güneşli bir rahatlık ve etin daveti : kıpkızıl çizgilerle bölünmüş sıcak koyu bir karanlık... Ne güzel şey hatırlamak seni, yazmak sana dair, hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek : filânca gün, falanca yerde söylediğin söz, kendisi değil edasındaki dünya... Ne güzel şey hatırlamak seni. Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine : bir çekmece bir yüzük, ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım. Ve hemen fırlayarak yerimden penceremde demirlere yapışarak hürriyetin sütbeyaz maviliğine sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım... Ne güzel şey hatırlamak seni : ölüm ve zafer haberleri içinden, hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken... 3

4 Aristoteles ve Poetika Sanat hakkındaki görüşlerini bir bütün içinde sunan ilk düşünür Aristoteles (MÖ ) olmuştur. Aristoteles bu görüşlerini Poetika adı verilen bir kitapta toplamıştır. Aristoteles şiir ve tragedya sanatı üzerinde durmuş, tragedya sanatını özellikleri ve kurallarıyla birlikte detaylıca anlatmıştır. Bu kitap, sanatı araştıran ve sanat hakkında bilgi veren, dünya üzerindeki ilk eserdir; ancak Aristoteles in yaklaşık 2300 yıl önce yazdığı bu eser günümüzde bile orijinalliğini ve önemini korumaktadır. Sanatların Ayrımı Sanatlar kullandıkları araçlar bakımından ayrılırlar. Resim sanatında renk ve biçim önemliyken, müzikte tartım ve uyum ön plandadır. Şiir sanatı ise sözlerle kendini gösterir. Tiyatro ise tüm anlatım araçlarından yararlanır. Sanatın Kaynağı Tragedya Dithyrambos şarkılarından doğmuş ve teke anlamına gelen tragos ile şarkı anlamına gelen oida kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Tragedya kelimesi zamanla son biçimini almıştır. Aeschylus (MÖ ), ikinci aktörü eklemiş, diyalogu ön plana çıkarmış, koronun önemini azaltmıştır. Sophocles (MÖ ) ise oyuncu sayısını üçe çıkartmıştır. Komedya, Phallos şarkılarından doğmuş, köy anlamına gelen kamos ve şarkı anlamına gelen oida kelimelerinden oluşmuştur. Komedya, tragedyaya kıyasla pek önemsenmemiştir. Tragedyalar 4 üst kesimi, komedyalar ise alt kesimi yansıtmıştır. Sanatın Niteliği Antik Yunan da sanatın niteliğinin taklit olduğu kabul edilmiştir. Sanatı taklit olarak nitelendiren ilk düşünür Platon dur (MÖ ). Platon taklit kelimesini olumsuz anlamda kullanırken Aristoteles olumlu anlamda kullanmıştır. Platon, sanatın, duyularla algılanan gerçeği taklit etmekle asal gerçeklikten üç kez uzaklaştığını, bir benzetmeci ve kopyacı olduğunu savunmuştur. Aristoteles ise taklit kelimesini tragedyanın içinde kullanmış ve tragedyanın yaşamı olduğu gibi taklit etmediğini, belirli özellikleri kullanarak onu olması gerektiği gibi düzelterek ve geliştirerek yansıttığını belirtmiştir. Bu özellikler; Gerçeğe Benzerlik, Tipiklik, Uygunluk, Olasılık ve Ülküsellik tir. Gerçeğe Benzerlik: Sanat eserinin bilinen ve daha önce belirlenmiş gerçeklerinin, sanatçının zihninde meydana getirdiği izlenimleri, konudan ve gerçekçilikten sapmadan sanatçı tarafından hayal gücü kullanılarak geliştirilmesi ve düzeltilmesidir. Tipiklik: Oyun kişisinin herhangi bir sahneyi, bir karakteri veya bir olayı canlandırırken gerçek yaşam ile ilişki kurması sağlanmalıdır. Kişi, bireysel, asal olandan uzaklaşarak genel ve bütün olana yönelmelidir. Bunu yapabilen kişi gerçek hayatta o durumda olan veya o kişiliğe sahip olan bir insanın Ege Atakan nasıl hareket edeceğini, hissedeceğini bilir ve evrensel olanı oyununa uygular ancak işte o zaman kişi tipiklik ilkesine uymuş olur. Uygunluk: Aristoteles çok fazla olmamakla birlikte bu ilkeye de değinmiştir. Oyun kişisinin canlandıracağı karakterin özelliklerine uygun olması anlamına gelir. Karakter ile onu canlandıracak kişi arasında güçlü bir bağ olmalıdır. Olasılık: Bu ilke Antik Yunan tiyatro sanatında en çok önemsenen ilkedir. Aristoteles bir tragedyada olayların birbirini olasılık ilkesine göre izlediğini söyler. Olasılık ilkesi sadece olaylar için değil tüm tragedya öğeleri için geçerlidir. Eserde anlatılan gerçekler sağduyumuza uygun olmalıdır. Eserin konusunda akla aykırı hiçbir öğenin bulunmaması gerekmektedir. Ülküsellik: Sanatçının ele alacağı (taklit edeceği) konuyu nasıl ele alması gerektiğini belirler. Aristoteles konuların nasıl incelenmesi gerektiğini üç ana maddede belirtir: Objektif olarak, yani olduğu gibi; ideal olarak, yani olması gerektiği gibi ve efsanelere göre, yani inançlar doğrultusunda. Tragedyanın Tanımı Tragedya ahlaki bakımdan ağırbaşlı, başı ve sonu olan, belli bir uzunluğu bulunan bir hareketin taklididir; sanatça güzelleştirilmiş bir dili vardır; içine aldığı her bölüm için özel araçlar kullanır, hareket eden kişiler tarafından temsil edilir. Tragedyanın görevi,

5 uyandırdığı acıma ve korku duyguları ile ruhu tutkulardan temizlemektir. Tragedyanın Ögeleri Tragedyanın ögeleri şunlardır: Öykü, karakter, düşünce, görüntü, diksiyon ve müzik. Aristoteles bir tragedyanın olmazsa olmazlarının öykü, karakter ve düşünce olduğunu, ayrıca bu öğelerin tragedyanın konusunu oluşturduğunu belirtmiştir. Görüntü, diksiyon ve müziğin ise yardımcı elemanlar olduğunu ve tragedyanın araçlarını oluşturduğunu söylemiştir. En önemli öğenin öykü olduğunun ve öyküyü oluşturan Olaylar Dizisi nin üzerinde ısrarla durmuştur. Horatius (MÖ 65-8) Ars Poetika nın yazarıdır. Aristoteles in Poetika sı Antik Yunan sanat anlayışını detaylıca anlatırken Ars Poetika yaklaşık 300 yıl sonra Roma sanat anlayışını anlatmış, bunun yanı sıra Antik Yunan sanat anlayışından yararlanmıştır. 1) Olaylar Dizisi Birlik ve Bütünlük: Birlik ve bütünlük, diğer adıyla Hareket Birliği, Olaylar Dizisindeki en önemli kuraldır. Oyun esnasında bütün olayların bir konu etrafında toplanması, birbirlerini Olasılık ve Zorunluluk ilkesine göre izlemesidir. Aynı zamanda organik bütünlüğe de dikkat edilmelidir. Organik bütünlük, olaylar arasında ne eksik ne de fazlalığa yer verilmemesidir. Uzunluk ve Zaman Birliği: Aristoteles zaman birliği üzerinde çok fazla durmamıştır. Tragedyada oyun bir gün içinde sonlanmalıdır. En önemli kuralı budur. Bütün olaylar güneşin doğuşuyla batışı arasında geçer. Uzunluk kavramı ise, bu süre zarfında yapılan hareketlerin uzunluğunu anlaşılmazlık ve seyirciyi sıkmak arasında, dengede olmasıdır. Beklenmedik ve Olağandışılık: Beklenmedik ve olağandışılık ile amaçlanan seyircide şok etkisi yaratmak ve seyircinin oyun ile bağını kuvvetlendirmektir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir husus vardır: Olağandışılık sağduyuya ters düşmemelidir. Yalınlık ve Karmaşıklık: Tragedyanın olay dizisi yalınlık ve karmaşıklık olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Yalın öyküde iyiden kötüye veya kötüden iyiye dönen baht sırasında oyunun başkarakteri bunun farkında olmaz ve fark edemeden oyun sonlanır. Karmaşık öyküde ise oyun sonlanmadan karakter bu dönüşün farkına varır. Tragedyalarda mutlaka bir baht dönüşü bulunmalıdır. Aristoteles e göre sağlam bir tragedyada baht dönüşü iyiden kötüye olmalıdır, ancak o zaman tragedya oyunun trajik etkisini seyirciye hissettirebilir. Düğüm ve Çözüm: Her tragedyanın iki bölümü vardır: Düğüm ve çözüm. Baht dönüşüne kadar olan bölüme düğüm, baht dönüşünden sona kadar olan bölüme ise çözüm denir. 2) Oyun Kişisi Oyun kişisi Aristoteles in en çok önem verdiği ikinci husustur. Tragedya karakterlerinin, komedya karakterlerinden daha üstün özellikler taşıması gerektiğini söylemiş ve karakterlerin sahip olması gereken özellikleri de tıpkı oyun dizisinde olduğu gibi belirtmiş ve açıklamıştır. İyilik: Tragedyanın seyircide beklenen etkiyi yaratabilmesi için başkarakterin ahlaki açıdan iyi biri olması gerekir. Aksi takdirde eğer karakter kötüyse ve başına trajik bir kaza gelirse seyirci adaletin yerini bulduğunu düşünecek ve istenen trajik etki elde edilemeyecektir. Trajik Kaza: Tragedyanın beklenen trajik etkiyi yaratabilmesi için başkarakterin mutlaka büyük bir hata yapması gerekir ve bu hata istemsizce ve bilinçsiz yapılmalıdır. Böylece seyircide acıma duygusu oluşur, bu duyguyu oluşturmak tragedyanın en temel amaçlarından biridir. Tipine Uygunluk: Tipine uygunluk koşulu, oyun kişisinin kendi gibi olanların benzer ve ortak niteliklerini taşıması gerektiğini gösterir. Benzer özellikler, cinsiyetten, yaştan, meslekten, kişinin ait olduğu zümre ve sınıftan gelmektedir. Bu ayrım genç-yaşlı, kadın-erkek, bilge kişi-yönetici, asker-sivil veya efendi-köle arasındaki farklılıkları belirlemektedir. Benzerlik: Oyun kişisinin gerçeğe olan benzerliği söz konusudur. Oyuncu gerçekten hiçbir zaman sapmamalı, olasılık ve zorunluluk ilkelerine karşı gelmemelidir. 5

6 Tutarlılık: Oyun kişisi tutarlı olmalıdır. Karakterin özellikleri oyun içinde değişmemeli, akla yatkın olmayan bir hâle dönüşmemelidir. Oyunun başında karakterin özellikleri sonuna kadar korunmalıdır. Başlangıçta cesur olan bir karakter oyunun sonunda korkak olmamalıdır. Üstünlük: Oyun karakteri üstün özelliklere sahip olmalıdır. Tragedya komedyadan üstün tutulduğu için karakterler de üstün ve yüksek sınıfa mensup kişilerden oluşmalıdır. Görüldüğü gibi Aristoteles in en çok önem verdiği iki öğe olan olay dizisi ve oyun kişisi, gereklilikleri açısından benzer özellikler taşımaktadırlar. Önemlilik sırasında üçüncü sırada yer alan öğe ise düşüncedir. 3) Düşünce Antik Yunan zamanında vurgulanan bu düşünce kavramı esasında günümüzde tez ve temayı belirler. Oyunda illeri sürülen bir tez, bir tema ya da bir sav oyunun düşünsel içeriğini oluşturur. Aristoteles in en çok önem verdiği bu üç öğenin yanı sıra, daha az bahsedilen ve arka planda yer alan diksiyon, görüntü ve müzik de atlanmamalıdır. 4) Diksiyon Aristoteles Poetika da anlatımın açık ve anlaşılır olması gerektiğini söylemiştir. Kullanılan dil ne çok basit ne de anlaşılamayacak kadar karışık olmalıdır. Süslü kelimeler kullanılabilir ancak anlatım bozulmamalıdır. 5) Görüntü Görüntünün amacı çeşitli dekorasyonları ve kostümleri kullanarak seyircide uyandırılan heyecan, acıma ve korku duygularının daha yoğun hissedilmesini sağlamak ve oyunu zenginleştirmektir. 6) Müzik Müzik ruhun aynası kabul edildiğinden, oyuna katılan müzik öğeleriyle tragedyanın seyircinin ruhuna işlemesi ve seyircide yaratması istenen duyguların daha etkili ve kalıcı olması amaçlanmıştır. Poetika da karşımıza çıkan tragedyanın öğeleri görüldüğü gibi kitabın çok önemli bir kısmını kapsamaktadır. Aristoteles in tragedya ve dolayısıyla tiyatro sanatı üzerinde çok fazla durduğunun söylenmesinin sebebi de işte bu kısımdır. Günümüzde hâlâ önemini kaybetmemiş, neredeyse tüm kuramcılar tarafından tartışılmadan benimsenen bir diğer önemli konu ise Katharsis tir. Katharsis (Arınma) Tragedyanın tanımında, tragedyanın amacının uyandırdığı acıma ve korku duygularıyla, ruhu tutkulardan temizlemek olduğundan bahsetmiştik. Antik Yunan da Katharsis sözcüğü bir hekimlik terimi olarak kullanılmıştır, kötü ve zararlı maddelerin vücuttan atılması anlamına gelir. Katharsis sözcüğünü sanata uygulayan ilk kişi Aristoteles olmuştur. Aristoteles (MÖ ) Katharsis, korku ve acıma gibi ruha zararlı heyecanları boşaltarak rahatlama anlamına gelmektedir. Tragedya seyredilirken önce bu heyecanlar uyarılmakta, uyarılan bu heyecanlar tüketilmekte ve yerini hoş bir duygu almaktadır. Böylece sanat insan ruhu için sağlıklı bir etki yaratmış olur. Katharsis bir arınma işlemidir. Tragedyanın İşlevi ve Komedya Antik Yunan da tragedya temel olarak çağının önemli sorunlarını, toplum yapısını, çelişkilerini dile getirirken halkı eğitme ve güzel ahlaka yönlendirme görevini üstlenir. Aristoteles, Poetika da komedya üzerinde çok durmamıştır; komedyanın alt kesime hitap ettiğini, alt kesimi temsil ettiğini ve tragedya ile komedya unsurlarının kesinlikle aynı oyunda kullanılmaması gerektiğini savunmuştur. Komedyanın konu olarak soylu olmayan, kusurlu kişileri ele aldığını belirtmiştir. Komedyada gülünçlük, bir eksiklik ve bir kusurdan doğmaktadır. Aristoteles ayrıca tragedya yazarlarını da komedya yazarlarından üstün tutmuş, tragedya yazarlarının daha gelişmiş ve soylu kişiler olduklarını söylemiştir. Kaynak: Sevda Şener - Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi 6

7 Noel Derginin önceki sayısında yayımlanan öyküm teki karakterler ve olay örgüsü tamamen kurguydu. Ancak bundan yaklaşık 103 yıl önce başta İngiliz ve Alman askerleri olmak üzere birçok düşman askerinin birbirleriyle ateşkes yapması, tanışması, samimi sohbetler etmesi ve birbirlerine hediye vermesi tamamen gerçektir. Savaş 1914 yazında başlarken çoğu Avrupalı savaşın yılbaşından önce biteceğini düşünüyordu. Neredeyse kimse savaşın dünya çapında olacağını ve yıllar süreceğini tahmin etmiyordu Noel inden üç hafta önce Papa XV. Benedictus resmi bir ateşkes önerisinde bulundu ve Meleklerin şarkılarını söylediği bu kutsal günde silahlar susmalı. dedi. Ancak taraflar Papa nın bu önerisini reddetti. Savaş süresince siperler arası mesafe çok kısa olduğundan, düşman askerler çok sık bir şekilde birbirleriyle iletişime geçiyordu. Askerler birbirlerine alaylı sözlerle bağırıyor ve cevaplar alıyorlardı. İngiliz Essex Alayı yazılı kayıtlarında 11 Aralık 1914 e ait, şöyle bir belgeye rastlanır: Daha önce de dediğim bizim siperlerle Almanlarınki arasında sadece yarda var. Bu, geçen gün ilginç bir anı yaşamamıza sebep oldu. Bizimkilerin düşmana doğru bağırma gibi bir alışkanlığı var ve bu bağırmalar cevapsız da kalmıyor. Onlarla iletişime girmemiz söyleniyor. Ve bu şöyle bir sohbete yol açtı; Bizim siper: Günaydın Fritz!* (Cevap gelmiyor). Günaydın Fritz!.. (Yine cevap yok). GÜNAYDIN FRİTZ!!! Alman siperlerinden: Günaydın. Bizim siper: Nasılsınız?. İyi. Buraya gel, Fritz. Hayır, gelirsem vurulurum. Hayır, vurulmazsın, hadi gelin. Korku yok(!). Gelip biraz sigara alın Fritz. Hayır, siz yolun yarısına kadar gelin ve orada görüşelim. Tamam. Bizimkilerden biri cebini sigaralarla doldurdu ve siperin üstünden atladı. Almanlardan biri kendi siperinin üstünden atladı, ortada buluştu ve el sıkıştılar. Fritz, sigara aldı ve karşılığında peynir verdi. Almanları ve İngilizleri siperinin üzerinde keplerini sallarken ve tezahürat ederken görmek güzeldi. Yaklaşık 18 adamımız siperden çıktı ve benzer sayılardaki Almanla buluştu. Bu, yaklaşık yarım saat kadar sürdü ve sonra herkes siperlerine geri döndü. Bu yazdıklarım gerçeklerdir ancak arkadaş olduğumuzu sanmayın çünkü adamlarımızdan 2si aynı gece öldürüldü. Karşı taraftan kaç kişi öldürüldüğünü bilmiyorum. İlginç yakınlaşmalar savaş boyunca oluyordu. Örneğin devriye gezen düşman askerleri, birbirlerine rastlayınca sürekli olarak birbirlerini görmezden geliyorlardı. Ayrıca her iki taraf ta hep aynı saatlerde yemek yiyordu ve bunlar günlük küçük ateşkesler oluyordu. İngiliz General Sir Horace Emir Sinan Ökmen Smith-Dorrien bu tip dostluklara karşı çok sert bazı yasaklar getirdi. Ona göre, yakın mesafeli siperlerde savaşan askerler, zamanla yaşa ve yaşat psikolojisine giriyordu ve bir kez girildi mi askerlerin bu psikolojiden çıkması imkânsız oluyordu. Askerlerin savaşa efektif bir şekilde devam edebilmesi için düşman ile herhangi bir şekilde yakınlaşmayı yasaklattı. İngiliz Marşal Sir John French de birliklerinin düşmana karşı gösterdiği iyimser tavrı fark etti ve Aralık sonlarına doğru, bu tavrı kırmak için büyük kayıplarla sonuçlanan saldırılar düzenletti. Ve asla bir ateşkes olamayacağını belirtti. Ancak kimse Noel hazırlıklarını yasaklamadı. Noel hazırlıklarına hiçbir general engel olmadı hatta bunu bizzat teşvik ettiler. Çoğu askerin evden uzak bir şekilde ilk kez bu günü kutlayacağını bilen komutanlar, sipere neşe getirme amacıyla askerler için hediyeler hazırladılar. Alman erleri için üzerinde Alman veliahdının fotoğrafının olduğu pipolar, astsubaylar içinse puro kutuları verildi. İngilizlere ise Prenses Mary den özel bir kutu geldi. İçinde sigara, tütün, kutlama kartı ve şekerlemeler vardı. Kişisel olarak ise çikolata, salam, konyak, her iki tarafın da geleneksel kekleri, kıyafetler ve her askere yüzlerce sigara gibi birçok hediye geldi. Bunlar güzel gibi görünse de, yağmur yerdeki toprağı çamura çevirdiği için hediyeleri koyacak yer yoktu. Ancak uzun 7

8 zamandır yağan yağmur Noel a- rifesinde aniden kesildi. Sert bir soğuk başladı ve yerdeki çamuru sertleştirdi. Kar başladı ve her yer karla kaplandı. Hava daha dayanılabilir oldu. Almanlar çam ağaçlarını süsleyip siperlerinin üstlerine koydular. İngiliz tarafındaki İskoç askerler bunu bir tuzak sandı. Ancak ardından ruhani bir ses duydular: Stille Nacht, Heillige Nacht. Silent Night ın orjinal ve Almanca versiyonu. İskoç birliğinin subayı, Teğmen Sir Edward Hulse, bunu bir meydan okuma olarak gördü. Ve birliğiyle birlikte İngilizce olarak aynı melodiyi söylemeye başladı. Birlikte birkaç farklı parçayı bir harmoniyle söyleyen düşman askerleri, önce şakayla karışık birbirlerinin Noellerini kutladılar. Bu şaka ardından gerçeğe dönüştü. Cesur bir Alman askerinin siperden çıkıp beyaz bayrak sallamasıyla tüm askerler siperlerden çıkıp birbirini kutladı. İlginç bir şekilde, tüm savaş hattı boyunca, ki bu hat yüzlerce kilometre uzunluğundaydı, neredeyse tüm birlikler arasında bu ateşkes eşzamanlı bir biçimde yaşanıyordu. Bir İngiliz birliği Almanların söylediği parçalara makineli tüfekle cevap verdi. Çoğu Belçikalı ve Fransız ise, ülkelerinin o sırada Alman işgali altında olması dolayısıyla, düşman ile İngilizler kadar yakınlaşmadı. Bir Fransız kadın, İngiliz askerlerine, bu o- laylarda yer aldığı için tükürdü. Fransız ve Belçikalıların, Almanlar ile arasındaki ateşkes genelde sadece ölüleri gömme ve silah indirmeden ibaretti. Ancak Bavyeralı bir birlik, Fransızların toplu dua seansını görüp ateşi kesti ve karşılıklı olarak Paris operasından gelen bir solistin sunduğu performansı izlediler. İngilizlerin tarafında yer alan Hintli birlikler ise, Noel kavramına uzak oldukları için bu yakınlaşmaya şüpheli yaklaştılar. Fakat onlar da Almanların çağırısını reddetmedi ve iki taraf da ortada buluştu. 25 Aralık 1914, yani Noel gününün havası da bir önceki gün gibi açık ve karlıydı. Taraflar ortada buluştuğunda düşman askerleri birçok şekilde etkileşime girdiler. Yılbaşı nedeniyle aldıkları hediyeleri birbirleriyle değiştiler. İngilizlerin bifteği ve çikolatalı keki karşılığında Almanlar, üniforma düğmesi ve bira verdi. İskoç birliğinin subayı Teğmen Sir Edward Hulse, 15. Westphalia Piyade birliğinden Teğmen Thomas tan bir Viktorya Haçı ve birkaç mektup aldı. Teğmen Thomas bunun, son saldırıda hayatını kaybeden bir İngiliz subayına ait olduğunu ve bunların ölen askerin ailesine verilebileceğini söyledi. Sir Edward Hulse, bundan çok etkilendi ve evden gelen hediyesi olan ipek atkıyı Alman rütbedaşına verdi. Teğmen Thomas, karşılığında verecek bir şeyi olmamasından utanarak, bir asker çağırdı ve kendisinin Noel hediyesi olan kürklü eldiveni getirmesini istedi. Futbol maçı yapan Prusyalı ve İngiliz askerleri ölümsüzleştiren Andrew Edwards ın All Together Now isimli heykeli, St.Luke Kilisesi, Liverpool/İngiltere. 8

9 Bir Alman askerinin, özgürlük için savaştığını öğrenen İngiliz askeri bunun imkânsız olduğunu, çünkü özgürlük için savaşanın kendileri olduğunu söyledi. Aynı zamanda hokkabaz olan bir Alman askeri, doğaçlama bir gösteri sundu. Normalde berber olan başka bir Alman ise, saç kesimi yaptı. Askerler, üniformalarının keplerini değiştiler. Bir İngiliz askeri kendi siperinden bir futbol topu çıkardı ve taraflar futbol maçı oynadı. 6.Tabur, Cheshire Alayı kayıtlarına göre, maçı Almanlar 3-2 kazandı. Bir başka futbol maçında Saksonlar ile bir İskoç alayı karşı karşıya geldi. İskoçların kiltleri* her havalandığında, bu Saksonların gülüşmelerine neden oldu. Bazıları ise bu ateşkes süresince düşman siperlerini gözetleyip not aldı ve kendi siperlerini tamir etti. Çok nadir olsa da, bazı yerlerde bu süre neredeyse 31 Aralık a kadar sürdü. Tüm bu dostça etkileşimler bitip, savaş tekrar başlayınca, birçok komutan bu olaylarda yer alan tüm subayların cezalandırılması emrini verdi. Fakat hiçbir, ceza verilmedi. Ertesi senelerde aynı dönemlerde böyle bir ateşkes yaşanmadı. Buna teşebbüs edenler askeri mahkemelere sevk edildi. Her iki tarafta da generaller, düşmana karşı oluşabilecek en ufak bir sempatiyi yok etmek için Noel gününde ekstra saldırılar düzenledi. Zaten, artık erler arasında geçmişteki gibi düşmana karşı bir sempati yoktu. Çünkü askerler artık çok daha öldürücü silahları başlı başına kimyasal gazı ve korkunç bombardımanları tatmıştı. 25 Aralık 1914 ün bir daha yaşanma ihtimali yoktu. İnsanlık tarihinin en duygusal ve kendine has hikâyelerinden biri 1914 Noel idir. 4 yıldan uzun süren ve milyonlarca kişiyi öldüren, on milyonlarcasını sakat bırakan ve dâhil olan herkesin psikolojisini derinden etkileyen bu savaşın içinde parlayan bir inci gibidir bu Noel. Liderlerin açgözlü, acımasız politikalarına karşılık insanca bir isyandır. Savaşın diğer Noellerinde bu ateşkes ne yazık ki gerçekleşmemiştir, hatta tarihte eşi benzeri görülmemiştir. Tarihteki en büyük felaketlerden biri ve insanlığa karşı en büyük hakaretlerden biri olan bu savaşta, komutanların tüm yasaklamalarına ve karşı taraftan nasıl bir tepki geleceğini bilmemenin korkusuna rağmen, her iki tarafın da cesaretle, kardeşlikle ve insaniyetle kısa bir süreliğine de olsa savaşı bırakıp düşmanla dost olması tesadüf değildir. Bu olayı anlatan 2005 yapımı Joyeux Noel filmini ve bunu tarihsel açıdan anlamak isteyenler için The Great War isimli Youtube kanalının A Sign of Friendship In the Midst Of War/ Christmas Truce of 1914 ve Extra Credits isimli Youtube kanalı- nın WW1 Christmas Truce: Silent Night- Extra History isimli video serisini izlemenizi öneririm. Ve tabi ki Meyal in bir önceki sayısında yayınlanan ve bu konuyu ele alan hikâyeme, bu defa bu olayların bilincinde olarak, bir kez daha göz atmak sizin isteğinize bağlı... *Fritz: İngilizlerin Alman askerlerine taktığı bir lakap. *Kilt: İskoçya ya özgü, erkeklerin giydiği geleneksel bir etek. Kaynaklar: Silent Night: The Remarkable Christmas Truce Of 1914, Stanley Weintraub Christmas Truce: The Western Front December 1914, Shirley McLaughlin ve Malcolm Brown Catastrophe 1914: Europe Goes to War, Max Hastings Cephede geçekleşen geçici ateşkesin İngiliz Daily Mail gazetesinde haber olarak yer aldığı sayı. (Manşet: Cephede Noel Ateşkesi) 9

10 Dilin Büyüsü Gerek Harry Potter olsun gerek Yüzüklerin Efendisi olsun hatta şapkadan tavşan çıkaranların söylediği abrakadabra olsun tüm sihirbazların çok büyük bir ortak noktası var. Hepsi sihir yaparken mistik bir dilden büyülü sözler seçiyor. Sadece bunu düşününce bile kelimelere karşı olan bakış açımız değişiyor. Büyüleri ve illüzyonları bir kenara bıraksak bile dil insanların hayatlarında büyük değişiklere sebep oluyor. Gözlerinizi kapatın ve herhangi bir şey hayal edin. Soyut ya da somut fark etmez, gözünüze bir görüntü gelecektir veya bir duygu hissedeceksiniz. Şimdi bunu tarif etmeyi deneyin. Tarif edebileceğimiz en az bir kelime aklınıza gelir. Asıl imkânsız olan tarif edilemez bir obje aklımıza getirmektir. İsmini bilmediğimiz yeni bir obje ile tanıştığımızda rengini, şeklini, kokusunu, sesini, neye benzediğini tarif etmeye çalışırız. Yani her türlü bildiğimiz kelimelerle bağdaştırmaya çalışırız. Çünkü düşüncelerimizi bildiğimiz kelimelerle sınırlandırırız. Kelimeler her ne kadar ihtiyaçlar için doğmuş olsa da seneler geçtikçe yeni kelime türetmeyi bırakmışız. Bildiğimiz kelimelerden tatmin olduğumuz anda ilerlemeyi bırakıp, öğrendiklerimizle yetinmeye çalışırız. Dil, sadece bilgi edinmemizi etkilemez aynı zamanda o bilgiyi kullanmamızda da büyük rol oynar. Mesela küçük ve büyük kelimesini bilmeyen bir çocuk boyutları farklı iki topu karşılaştıramaz. Bu yüzden küçük çocuklar çok huysuz olurlar. Anlatacak şeyleri çoktur ancak anlatacak yeterli donanıma sahip değillerdir. Bu sorun yaş ilerlese de kendini göstermeye devam eder. Hepimize olur cümlenin ortasında kelimeleri unuturuz ve geriye anlaşılmaz söz öbekleri kalır. Bazen saatlerce o kelimeyi düşünürüz, bulana kadar da bu çok rahatsız edicidir. Dil yalnızca kişilerin düşüncelerinde değil etnik kökenlerinde de etkilidir. Her dilin kendi milliyeti vardır ve diller bu milliyetlere göre şekil alırlar. Örneğin Türkçede Afiyet olsun kalıbının karşılığı İngilizcede bulunmamaktadır. En yakın alınabilecek kalıp Bon appetit dir ki bu kalıp zaten Fransızcadan geçmiştir. Bu iki milletin mutfaklarına bakıldığında Fransızların ve Türklerin mutfaklarının İngiliz mutfaklarına kıyasla bir hayli geniş olduğu fark ediliyor. Geçmişte emperyalist ülkeler kurdukları kolonilerdeki yerlileri asimile etme sürecine dillerini yok ederek başlamışlardır. Başka milletin dilini konuşmaya başlayan yerliler doğal olarak o dil ile gelen kültürü de kabul etmek zorunda kalmıştır. Kullanılan deyimler ve sözler bir başka milletin kesip biçtiği deyişlerdir. Kolonilerin yanı sıra, eski zamanlarda diller diplomasi üzerinde de büyük rol oynardı. Her diplomat Arda Sepici absürt rakamlarda dil öğrenmek zorunda kalırdı. Dünyanın bir ortak dili olmadığı için diller milletlere mahsustu. Ancak bu durum değişti. Özelikle Soğuk Savaş döneminde Amerika ve İngiltere nin Batı dünyasındaki ekonomik ve siyasi liderliği sonucunda dünyanın üçte biri İngilizce konuşuyor. Yani neredeyse yeryüzündeki insanların yarısıyla iletişim halinde olabiliyoruz. İngilizce film izlemeye, İngilizce kitap ve haber okumaya, internette İngilizce bilmeden düzgün araştırma yapamamaya başladık. Tabii bu günlük hayatımıza da işledi. Şaşırma tepkisi olarak Oh my God demek, göz teması yerine göz kontağı kurmak, dizüstü bilgisayar yerine laptop kullanmak gibi İngilizceden terimler kopardık. Şaka amaçlı olması dışında en son ne zaman birisinden Sabahı şerifleriniz hayır ola duyunuz? Günümüzde herkes onun yerine günaydın diyorlar. Çünkü dil değişmeye mahkûmdur. Ancak bu değişim olumlu veya olumsuz yönde gerçekleşebilir. Özellikle internet çağının getirdiği yenilikler ve keşifler ile kullandığımız kelimeler sınırlı geliyor ve genişletmeye ihtiyaç duyuyoruz. Bu da dilin doğal bir sürecidir zaten; hiçbir dil aynı kalmaz, aynı kalanlar da geri kalacaktır. Ancak dilin de doğru ilerlemesi gerekir. Sonuçta otobüs kelimesi yerine oturgaçlı götürgeç i kim kullanır ki? 10

11 Bir Öyküdür İşte Gogol un Palto su edebiyatta çok önemli bir yere sahiptir ki zavallı memur Akakiy Akakiyeviç in hikâyesi, yüzyıllarca soyluları, kralları, burjuvayı anlatan edebiyat tarihini artık ezilenlerin, kaybedenlerin ve küçük insanların öyküsünü anlatmaya teşvik edecektir. Mükemmel bir görgü sınırları içinde hareket eden soyluların entrika, aşk ve melankoli dolu hikâyeleri artık yerini, kaybeden, sürekli bocalayan ve hayatta tutunacak bir dal bulamayan insancıklara bırakır. Kendilerine, çelişkiler ve sorular ile dolu olan bir dünyada cevaplar aramaya çalışan sanatçıların karşı karşıya kaldıkları anlamsızlık, inanç, sevgi, adalet ve varoluş gibi çıkmazı olmayan kavramları sorgulayarak, eserlerde acınası bir melankoli atmosferi yaratır. Berkan Demir Nikolay Gogol un Palto hikâyesi, işini kendine öz bir mutluluk ile yapan sıradan bir memurun palto almak için uğraşını, yaşadığı eşitsizlikleri, çektiği sıkıntıları ve acıyı göz önüne alarak anlatır. Aslında Palto, daha sonra ona eşlik edecek bir sürü eserin dayandığı kavramları barındırmakla birlikte, hepimizin hikâyesidir. Köylünün, memurun, yoksul kentlinin, hayat karşısında kötü niyetle bir karaktere dayatılmış, bürünmüş, kaderine karşı çaresiz ve kederle dolan herkesin hikâyesidir ki, insanda kalıntı olan bu çaresizlik ve melankoli Akakiy Akakiyeviç den Raskolnikov a ondan da Raif Efendi ye kadar uzanacaktır. Kısacası, Dostoyevski nin de dediği üzere hepimiz Gogol un Palto sundan çıkmışızdır. İnsanı anlama ve onun özünü yansıtmayı amaçlayan bu varoluşçu anlayış Dostoyevski nin eserlerinde varoluşsal temalar ile karakterlerine yansımıştır. Dostoyevski eserlerinde insanın bir türlü ulaşamadığı potansiyelinin önüne geçen engelleri ve karakterlerinin ayakta kalma mücadelesini haykırarak okura sunar. Yeraltından Notlar, bu temaları işleyen ve Dostoyevski nin diğer romanlarında işleyeceği ayakta kalma mücadelesinin habercisidir. Ben hasta bir adamım Gösterişsiz, içi hınçla dolu bir adamım ben. Cümleleri ile başlayan roman, hayat karşısında tutunamayan bir adamın, ruhsal sağlığının bozulması ile var olmaya çalışırken yeraltına kapanmasını anlatır. Dostoyevski ye göre varoluş sancısı insanın zorunlu olarak çekmesi ve didişmesi gereken bir sancıdır ve Yeraltından Notlar da bu acı bayağılaşarak, karakterin kaygılarının yıkılmasını gözler önüne serer. Eser aynı zamanda daha sonradan sanatın her alanında öne çıkacak temalardan biri olan yabancılaşmanın da önemli bir örneğidir. İnsanın zorunlu yalnızlığı edebiyatın en çok üzerinde duracağı temlerden biri olacaktır ki, izlenen bu karanlık ve acı gerçeklerle dolu atmosfer daha sonradan, yirminci yüzyıl eleştirmenlerinden Cyril Conolly nin de Batı bahçelerinin kapanma zamanı artık; bu vakitten sonra, bir sanatçı sadece yalnızlığının yankısına veya ne kadar ümitsiz olduğuna göre değerlendirilecektir. sözünde belirttiği üzere batı edebiyatını ele geçirecektir. Dostoyevski, aynı zamanda eserlerinde insanın her alanda özgür olmasını da işler. Varoluş felsefesinin kurucularından olan Sartre de bu olgudan, insan özgür olmaya mahkûmdur diyerek bahseder ve özü kavramamızda özgürlüğün rolünü vurgular. Burada özgürlük derken neyden bahsettiğimizi, yanlış anlaşılmalara yol açmamak için, belirtmek önemlidir; insan özgür olmaya mahkûmdur derken kastedilen, insanoğlunun herhangi bir nesne gibi belli bir amaç için programlanmadığı, insanın kendi yolunu hür olarak seçebileceğidir. Eğer dış etkenler kişinin kendi özgürlüğünü kısıtlarsa bu o kişinin izin vermesi sonucu, onun seçimlerinden dolayı gerçekleşir. Dostoyevski bu temayı özgürleşemeyen, dolayısıyla var olmayı başaramayan, öz potansiyelinden başka kimliklere bürünmeyi seçen karakterler ile anlatır. Kumarbaz romanındaki başkarakterin olayları kendi istediği gibi şekillendirememesi ve kararlarını çalıştığı kişilere bağlı olarak, bağımsız alamaması ile özünü oluşturamayan bir insan şekli çizer. Dostoyevski, eserlerinde varoluşu kendince yorumlar, bireyin barındırdığı kaygı ve yeisleri çarpıcı tasvirlerle, bağırarak anlatır. Karakterlerinde, insanoğlunun yalnızlığını, kusamadığı öfke ve anlamsızlığını güçlü bir şekilde gösterir. Gerçeğin peşindedir Dostoyevski ve Nietzsche nin de dediği gibi hakikati kanla haykırır eserlerinde. Varoluşsal temalar, Dostoyevski döneminde de felsefi ve edebi olarak Friedrich Nietzsche, Franz Kafka gibi isimler tarafından ele alınmış ve yirminci yüzyılda Jean Paul Sartre ile büyük bir atlayış gerçekleştirmiştir. Türk Edebiyatında da Yusuf Atılgan, Oğuz Atay gibi isimler yalnızlık, soyutlaşma, anlamsızlık ve ümitsizlik gibi varoluşsal temalar içeren önemli eserler vermiştir. İşte edebiyatın geçiş aşamaları bu denli güçlüdür: Prenses ve kahramanlardan yoksul köylü ve kentlilere. Böyle oluşmuştur ezilenlerin hikâyesi. Gerçeği, dolayısıyla acıyı anlatan, esir alıcı, ürkütücü, karamsar, yazgısı yeraltında yazılmış bir öyküdür ama bir öyküdür işte, kaybedenlerin öyküsüdür. 11

12 Soyut Dışavurumculuk ve Minimalizm Zeynep Akçakaya Resim sanatıyla, özellikle modern sanat akımlarıyla ilgilenen her bireyin en az bir kere içinde bulunduğu bir tartışma vardır; bahsedilen sanat eserini beş yaşındaki bir çocuğun veya herhangi, sıradan bir insanın yapıp yapamayacağı. Yapması basit, fazla düşünce ve yetenek gerektirmiyor gibi görünen sanat eserleri hakkında yapılan bu yoruma modern sanatın her akımı maruz kalır, çünkü tablodaki detayı incelemeyen göz bu akımlara da aslında diğer sanat akımları kadar düşünce ve emek harcandığını fark edemeyebilir. Aslında sorunun cevabı basittir; evet, herhangi bir insan aynı sanat eserini yapabilirdi, ama yapmadı. Herhangi bir sanat eserini özgün ve değerli kılan şey içindeki detaylar değil sanatın empoze ettiği fikirdir. Bu yazıda bahsettiğim düşünceyi bize en iyi gösteren sanat akımların birinden bahsedeceğim: Soyut Dışavurumculuk lı yılların sonlarına doğru Amerika nın New York eyaletinde ortaya çıkan kısa soluklu ama etkili sanat akımı, Soyut Dışavurumculuk, sanatçının soyutlama yoluyla duygularını iletmek istemesinin sonucu olarak doğar. Akımın sanatçıları, sanatın manalı ve duygu içeren el hareketleriyle bilinçaltının derinliklerini ortaya çıkan bir kapı olmasını gerektiğini düşünürler. Onlara göre soyut dışavurumcu sanatın hareket, renk ve sanata işlenen fikir dışında bir şey ifade etmesi gerekmez. Kısaca bu akımın sanatçıları, sanatın yapım aşamasına daha çok önem verirler ve niyetin yete- 12 nekten daha önemli olduğunu düşünürler. Soyut dışavurumcu ressamlar kendi aralarında eylem ressamları ve renk alanı ressamları olarak ikiye ayrılırlar. Bir eylem ressamı olarak tabir edilen soyut dışavurumcu sanatçıların en ünlüsü Jackson Pollock, ününü toplumda tartışma yaratan sanat eserlerine borçludur. Pollock un sanat eserlerini diğerlerinden farklı kılan özellik eserlerinin hiçbir odak, vurgu noktası veya tuvalin ona ait olduğunu gösteren Untitled (Violet, Black, Orange, Yellow on White and Red), Mark Rothko, 1949 hiçbir tanımlayıcı kısım bulundurmamasıdır. Tasarımlarının benzersiz yönlerinden biri de içinde hiç boyut bulundurmamasıdır; Pollock eserlerini jestleriyle boya sıçratarak, eseri yaratma sırasında adeta transa geçerek yapar. Renk alanı ressamları ise Pollock gibilerinin tersine, tuvallerin üzerinde kırılmamış, blok renklerden büyük alanlar oluşturuyorlardı. Bu eserler her ne kadar toplum tarafından içeriksiz damgası yeseler de sanatçılar, yapıtlarının trajik, içerli ve zaman üstü olduklarını savunmuşlardır. İşte akımın daha sakin, göz yormayan eserlerini ortaya çıkaran bu grubun temsilcilerinden biri Mark Rothko dur. Rothko, Barnett Newman ile birlikte yapıtlarında yumuşak kenarlı, göz alıcı renkleri kullanarak soyut dışavurumcu akımın sadece kargaşa içeren fırça darbelerinden ibaret olmayan yönünü yansıtmıştır. Soyut dışavurumcuların aksine minimalistler, sanatın sanatçıdan tamamen ayrık olması gerektiği görüşündeydiler. Sadelik ve nesnellik ilkelerini temel alan bu sanatçılara göre sanat eserinde değil imza, sanatçıyı karakterize edecek hiçbir öge bulunmamalıydı. Bu nedenden dolayı minimalist eserler genelde kişiliksiz, sade, dekorasyon dı- White On White, Kazimir Malevich, 1918

13 şında bir amacı olmayan eserler olarak görülmüşlerdir. Oysaki (birbirlerine zıt akımlar olarak ortaya çıkmış olsalar da) bu iki akımın bir ortak noktası işte burada ortaya çıkar: sanat, nasıl veya ne amaçla yapılmış olursa olsun, sanattır ve önemli olan sanatın üstünde durmayı amaçladığı fikirdir. Minimalist eserlerin birçok örneğini modern şehirlerin heykellerinde, lüks otel lobilerinde veya diğer sanat akımlarında bulabiliriz. Fakat bana göre bu akımın en çarpıcı eserleri blok renk tabloları olmuştur. Kazimir Malevich in 1918 yılında yaptığı White on White (Beyaz Üzerine Beyaz) aslı tablo, bunların ilk örneklerinden biridir. Bu tablonun ses getirmesinin nedeni hem sadeliği, hem de gözler önüne serdiği iki farklı beyaz tonudur. Malevich in eseri fazla bilinmese de ondan sonra düz beyaz tablolar boyayan çok sanatçı olmuştur, bunlardan en ünlüsü Robert Ryman ın Bridge (Köprü) adlı tablosudur te Christies in düzenlediği bir müzayedede tam 20,6 milyon dolara satılan bu tablo, medyada çok ses getirmesiyle birlikte minimalizm akımı hakkındaki tartışmaların tekrar su yüzüne çıkmasına yol açmıştır. Tablonun değeri hakkında herkes farklı fikirlere sahip olabilir, ama şu bir gerçektir ki, düz renkli tablolar herkesin yapabileceği, kolay tablolar olarak algılanmamalıdır. Tersine, bu tabloların ayrı bir özgünlüğü vardır çünkü sanatçının kullandığı boya karışımları ve rengin tonu başka bir kişi tarafından asla tutturulamaz. Soyut Dışavurumculuk veya Soyut Ekspresyonizm, her yönüyle dikkat çeken, merak uyandıran ve tartışma yaratan bir sanat akımı olmuştur. Öyle ki, bu sanat tavrına muhalefet olan sanatçılar zıt fikirleri benimseyen, sanatçının kemiğinden arınmış sanat akımı Minimalizmi ortaya çıkarmışlardır. Jackson Pollock, Mark Rothko, Barnett Newman ve onun gibi sanatçıların tablolarına çoğu zaman ön yargıyla yaklaşılmasının sebebi, görülen eserlerin oldukça rastgele ve basit görünmesidir. Fakat bu eserlere hak ettikleri değeri veren şey üzerine harcanan zaman değil, karmaşıklığı ve doğrudanlığıdır. Soyut dışavurumculuk bu açıdan sanatın sadece günün sonunda ortaya çıkan eserden ibaret olmadığı, sanatın ortaya çıkış süreci ve sanatçının esere kendini işlemesinin de çok önemli bir yere sahip olduğu fikri üzerine yoğunlaşan ilk sanat akımı olmuştur. Jackson Pollock un eserlerinden birini yaparken çekilmiş olan bir fotoğrafı. Gerilmeden yere serilmiş tuval bezinin üzerine sıçratılan boya, tamamen sanatçının hareketlerini mimik ederek tuvalin üzerinde yerini buluyor. Bu eser onu ortaya çıkaran sanatçının bir yansıması, onun hareketleri ve hissettikleri tuvale aktarılıyor. Kaynak: Modern Sanatın Kısa Tarihi, E. Osman Erden, Hayalperest Yayınevi Alchemy, Jackson Pollock,

14 Romantik Bilinen adıyla Nâzım Hikmet, tam adıyla Mehmet Nâzım Hikmet Ran ve sevenleri için yalnız Nâzım... Her şeyden önce bir aşk şairi olarak bilinir Nâzım, yaşadığı aşklarla ve sevgililerine yazdığı şiirleriyle bilinir. Çok kez evlendi, çok kez sevdi ve çok kez sevdiğinden ayrı kaldı. Bazen hapiste, bazen gurbette. Kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir Ben ayrılıkların Kimi insan ezbere sayar yıldızların adını Ben hasretlerin İlk evliliği SSCB de tanıştığı Nüzhet Hanım la oldu ancak yalnızca iki yıl sürdü bu ilişki, ardından karısı tarafından terk edildi. Bunun üzerine Mavi Gözlü Dev, Minnacık Kadın ve Hanımelleri şiirini kaleme aldı. Bu ayrılığı Lena ile olan evliliği izledi, o da bir Rus tu. Lena ile birlikte Türkiye ye gelmek istediyse de vize alamadılar. İstanbul a dönen Nâzım burada 1930 yılında Piraye ile tanıştı. Türkiye de tutuklamalar ve mahkemelerle geçen hayatı nedeniyle ancak beş yıl sonra evlenebildiler de hapse girmesiyle yaklaşık on yıl yalnız mektuplarla ve şiirlerle beraber olabildiler. Piraye İçin Yazılmış Saat Şiirleri geriye bu aşk için söylenilebilecek fazla söz bırakmıyor. Bizi esir ettiler, bizi hapse attılar : beni duvarların içinde, seni duvarların dışında de onu ziyarete gelen Münevver Berk e aşık oldu ve Piraye ye bundan bir mektupta bahsetti. Hapisten çıktıktan sonra Piraye ile boşandılar ve Münevver Hanım la yaşamaya başladılar. Bu ilişki ise Nâzım Romanya ya gidene kadar sürdü de Sovyetler Birliği nde tedavi olurken Galina ile tanıştı, Galina bir doktordu ve Nâzım ı tedavi etmiş; onu birden falza kez ölümden kurtarmıştı a kadar beraber oldukları Galina yla ayrıldılar ve Nâzım 1955 te tanıştığı Vera ile evlendi. 3 Haziran 1963 te Moskova da memleket hasretiyle ölene kadar Vera ile beraber oldular. İlginçtir ki Nâzım, hayatının son 3 yılını beraber geçirdiği Vera ya onlarca şiir yazmış ama 7 yıl beraber olduğu Galina ya dair tek bir şiir bile bırakmamıştır, en azından bildiğimiz kadarıyla. Gelsene dedi bana Kalsana dedi bana Gülsene dedi bana Ölsene dedi bana Geldim Kaldım Güldüm Öldüm İlginçtir, bu kadar çok seven veya sevdiğini gösteren birinin, dünyalar kadar sevdiği kadınları bırakıp başkalarına gitmesi. Belki de sevmeyi sevmiştir. Bu durumu Otobiyografi şiirinde dile getirir, tabii ki bu, yaptıklarını meşru kılmaz. Sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım Şu kadarcık haset etmedim Şarlo ya bile Aldattım kadınlarımı Konuşmadım arkasından dostlarımın Nâzım belki ülkesi için düşlediği devrimin gerçekleştiğini göremedi ancak Türk edebiyatında bir devrim yaptığı bir gerçek. İlk defa serbest ölçüyle şiir yazan şairdir Nâzım Hikmet. Açların Gözbebekleri şiiri Türk edebiyatında bir ilktir. Değil birkaç değil beş on otuz milyon aç bizim! Onlar bizim! Biz onların! Dalgalar denizin! Deniz dalgaların! Editörden Yaptığı bu köklü yenilikle ve tabii ki yazdığı şiirlerin güzelliğiyle yalnızca toplumcu gerçekçi şiirin değil, aynı zamanda lirik şiirin de en büyük temsilcilerinden biri, hatta belki de en büyüğü, olmuştur Nâzım Hikmet. 14

15 Komünist 1921 de Millî Mücadele ye destek vermek için Anadolu ya geçti Nâzım, burada Mustafa Kemal ile tanıştı ve kendisinden insanları askere katılmaya teşvik etmesi için bir şiir yazması istendi. Yazdığı şiirin beğenilmesi üzerine bir asker değil bir öğretmen olarak görevlendirildi ancak Marksist fikirleri gittiği ortamda hoş karşılanmayınca Batum a, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesine gitti. Burada yüksek öğrenimini tamamladı ve Bolşevik İhtilali nin sonuçlarını gözlemleme fırsatı oldu. Daha sonra gizlice Türkiye ye geri döndü, Türkiye Komünist Partisi ne, parti yasaklandığında bile, bağlı kaldı ve desteğini sürdürdü. Bu ve yazdığı yazılar ile şiirler nedeniyle defalarca kez yargılandı. Onun hayal ettiği cumhuriyet Atatürk ve silah arkadaşlarının kurduğu bu yeni cumhuriyetten çok daha farklıydı ve Nâzım bunu dile getirmekten hiçbir zaman çekinmedi. Tabi ki fikirlerini açıkça dile getirmesi cezasız kalmadı, ömrünü mahkemelerde, cezaevlerinde ve gurbette geçirdi. Her şeye rağmen ülkesine ve Atarürk e bağlı kaldı. Yasaklanmış olmasına rağmen TKP ye destek vermesi ve halkı ve orduyu isyana teşvik eden yazılar yazdığı gerekçesiyle Nâzım, 1938 yılında 28 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ülkesine karşı hareket ettiği için hapse girdi ve ironiktir bir şekilde bu süre içinde Memleketimden İnsan Manzaraları ve Kuvayî Milliye Destanı gibi büyük eserler verdi. Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır, destânımızda yalnız onların mâceraları vardır. Hapisteyken şiir yazmanın dışında çevresindeki insanları da etkiledi. Sanatçı İbrahim Balaban la yolları kesişti, Nâzım Balaban ın resme olan yeteneğini keşfedince onu resim yapmaya teşvik etti. Onu felsefe, sosyoloji, ekonomi ve politika gibi konularda bilgilendirdi. 12 yıl boyunca hapiste kaldı, ancak bu onun dünya çapında bir edebiyatçı olmasının ve ünlenmesinin önüne geçemedi da aralarında Jean Paul Sarte ve Pablo Neruda gibi aydınlardan oluşan bir komisyon Nâzım ın tahliyesini talep etti ye gelindiğinde Nâzım açlık grevine başladı. Açlık grevi ülke çapında yankı uyandırdı ve Orhan Veli ile Melih Cevdet Anday gibi edebiyatçılar da dahil olmak üzere geniş bir kitlenin baskısı üzerine serbest bırakıldı. Hapisten çıktığında 48 yaşındaydı ancak askere çağrılacağını öğrenince Tarabya dan bir tekne ile bir SSCB ülkesi olan Romanya ya kaçtı. Kore Savaşı na, ve Amerikan ekonomik yardımlarına şiddetle karşı çıktı de vatandaşlıktan çıkarıldı ve Romanya ya kaçışından itibaren komünist olmayan tüm çevreler tarafından vatan haini ilan edildi. Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim. Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim. Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. Türkiye yi terk ettikten sonra Rusya, Bulgaristan, Polonya gibi Sovyet ülkelerinde yaşadı ve Mısır, Küba, Fransa ve daha birçok ülkeyi ziyaret etti. Eserleri birçok dile çevrildi, farklı dillerde bestelendi, oyunları sahnelendi. Yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiye mde Türkçemle yasak Bugün ise hâlâ kimileri tarafından sevilirken kimileri tarafından nefret duyulan bir şairdir Nâzım, ancak bence onu sevmek için komünist değil, aşık olmak yeterli... 15

16 İçimizdeki Şeytan da Kadın-Erkek Rolleri Sabahattin Ali, eserinde cinsiyet rollerini epey keskin bir şekilde birbirinden ayırmıştır. Yazar, gerek karakteri yaratırken gerekse olay örgüsünün kuruluşunda toplumdaki kalıplaşmış kadın ve erkek rollerine göndermelerde bulunur. Eserdeki kadın ve erkek rolleri incelenirken üzerinde hassasiyetle durulması gereken nokta, toplumun ataerkil yapısı ve kurallarıdır. Okurun roman boyunca karşılaştığı Turancı zihniyet, bu ataerkil yapının kadına nasıl baktığını sıklıkla vurgular. Kadınların evde oturup yemek yapması, bulaşık yıkaması ve çocuk yapıp çocuklara bakması; erkeğin ise işe gidip çalışması ve eve para getiren birey olması söz konusu ataerkil zihniyetin savunduğu vazgeçilmez gerçeklerdir. Bütün bu süreç içinde erkek daha özgürdür. Toplum, erkekleri çok daha otoriter bir merkeze yerleştirir fakat çoğu erkeği mesuliyetten muaf tutar. Eserde evli veya bekâr hiçbir erkek gazinoya gitmekten ve istediği saatte, istediği yerde zaman geçirebilmekten alıkoyulmamıştır. Bunun yanı sıra hesap verme zorunluluğu erkekler için söz konusu bile değildir. 16 Eserdeki kadın-erkek rollerinin irdelerken Macide karakterinin üzerinde önemle durulması gerekir. Romanın akışına bakıldığında Macide bir fertten fazlasını temsil eder. Toplumun kadınlara karşı sahip olduğu bakış açısı Macide karakteri üzerinden sunulmuştur. Macide odak figürü tamamlayan dişi figür olarak tanımlanmıştır ancak bunun yanı sıra bir birey olmaktan çıkarılmış, toplumdaki bir parçayı temsil etmek için bir araca dönüştürülmüştür. Eserdeki cinsiyetçi tavır, özellikle Macide nin Balıkesir deki geçmişinde yaşadıklarıyla göz önüne serilir. Genç kız, önce musikiye olan yeteneğiyle hocalarının dikkatini çeker. Hocalarından biri ise Batı kültüründen nasibini almış, eğitimli ve modern genç bir beyefendi olan Bedri Bey dir. Bedri Bey in masumane bir isteği, Macide ve kendisi için ortaya atılmış çirkin bir iftiraya maruz kalmalarına neden olur. Macide, dedikodularla karşı karşıya kalmış, kötülenmiş ve hemcinsleri tarafından hakarete uğramaya başlamıştır. Macide nin Emine Teyzesinden işittiği azarlar ve imalar toplumdaki çıkarcılığın yanı sıra kadına olan bakış açısını özetler niteliktedir. Zaman zaman genç kızın eve geç gelmesi Emine Teyzesi ve Galip Amcasının ahlaksız hatta iffetsiz kabul edebileceği bir davranıştır. Ev halkı bu davranışları kendi ahlaki değerleriyle örtüştüremez. Ömer ile yakınlaştıktan sonra dışarda fazla zaman geçirmesi ev halkını oldukça rahatsız eder, Macide ye çok daha sert tepkiler vermelerine neden Mihriban Yalınkılıç olur. Kendisine karşı oldukça nazik ve şefkatli olan Emine Teyzesi bile bu süreçte ona karşı tavırlarını değiştirir. Macide nin odak figür üzerindeki etkisini inkâr edilemez boyuttadır. Ömer in değişmeye başlamak için beklediği işaret, Macide ile tanışmasıdır. Aralarındaki ilişkiyi ilk görüşte aşk olarak tanımlamak doğru olmaz. Odak figür, emellerini hayata geçirebilmek için Macide ye ihtiyaç duymaktadır. Macide, Ömer in erkek benliğini tamamlaması için gerek duyduğu kadın figürüdür. İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali, Yapı Kredi Yayınları

17 Ömer in kişisel değişiminde, ailesinde üstlenmesi gereken erkek yani lider rolü için toplumun hissettirdiği görünmez baskının rolünün ne denli büyük olduğu yadsınamaz. Nihat ın Kadın bir oyuncaktan başka nedir? Erkek, tam manasıyla erkek ol... Erkek; sert, haşin, âciz hislere yabancı, sadece kuvvete tapan mahlûktur (Ali, 2014, s. 146) sözleri, yaşadığı sosyal ortamın cinsiyet rollerine karşı bakış açısını ve Ömer in üzerindeki baskıyı özetler niteliktedir. Romanın kurgusunda kadın kadar erkek de belirli kalıplar içine sokulmuştur. Bu anlamda eserin atmosferine geleneksel algıların hâkim olduğu söylemek yanlış olmayacaktır. Odak figürün Macide yi ilk kez kendi evine götürdüğü sırada aklından geçirdikleri, üzerindeki ev geçindirme baskısını ve erkek olarak bu konuda nasıl bir kaygı hissettiğini gözler önüne serer: Yarın o benim karım olacak... Yanımda otuz beş kuruşum var... Otuz beş kuruş... Bir kişiye bir öğle yemeği zor yedirir... Yarından itibaren ev besleyeceğim... Bir karım olacak ve ben ona bakacağım... (Ali, 2014, s.107) Odak figürün erkek olmak ya da aile reisi olmak gibi toplumsal statüleri kendine yakıştırma çabası değişmek istememesinin de temel nedenidir. Neticede Ömer, kalıplaşmış erkek formuna uyum sağlayamaz. Söz konusu uyumsuzluk, çevresi tarafından bir eksiklik olarak nitelendirilir. Ömer in, kendisinden beklenen role uyum sağlama aşamasında Macide ye sahip çıkan, onu koruyup kollayan bir koca olmaya çalışması dikkat çekicidir. Bu durum, odak figürün değişime hazırlayan süreçte mühim bir etkendir. Odak figür, sert ve kudretli bir erkek figürü hâline gelmek istemektedir. Bir kadına sahip olmak ve o kadına sahip çıkmak ise bu güce ve keskinliğe ulaşmanın en zahmetsiz yoludur. Romanın bu kısmındaki can alıcı bir diğer nokta ise ani evlilik kararıdır. Ömer in evine giden Macide, anında dekorasyon planlamalarına başlamış, evdeki kadın görevi olarak nitelendirdiği dokunuşları tasarlamıştır. Kadınla- rın bir obje olarak görüldüğü toplumda Macide ve Ömer in sahip olduğu münasebet kabul edilebilir değildir. Bu durumdan rahatsız olduğu için evi terk eden Macide nin kendisi bile fakında olmadan bu fikri paylaşır. Ömer le birlikte yatmasının hemen üstüne evlenecekleri fikrine varmış, evi bir kadın hamaratlığıyla düzenlemeye ve evinin kadını olmaya çalışmıştır. Macide nin bunları düşünmesi ise okur için şaşırtıcı olmamalıdır zira Macide dönemin zihniyetinden farklı bir düşünce yapısına sahip değildir. 17

18 Doğu ve Batı Müzikleri Müzik, hayatımızın içine işlemiş, vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Özellikle teknolojinin gelişmesi ile başta gençlerde olmak üzere her kulakta bir kulaklık bulunuyor. Bir iş ile uğraşırken ya da sadece zaman öldürmek istediğimizde ruh halimize göre hep bir müzik buluyoruz. Şimdiye kadar hiç dinlemediğimiz hatta sayamayacağımız kadar çok müzik türü var. Müzik en temel hâliyle Doğu ve Batı Müziği olarak sınıflandırılır. Müzikler bulundukları bölgeye ve kültüre göre farklılık gösterir. Bu yüzden birbirine yakın bulunan ülkelerin müzikleri de birbirine benzerdir. Uygarlıklar birbiriyle ne kadar çok etkileşime girerse kültürel anlamda da birbirlerinden o kadar çok etkilenirler. Özellikle Doğu Asya ve Batı Avrupa arasında çok mesafe olduğu için en büyük farklılık buralarda gözükür. Batı müziği ile Doğu müziği arasındaki en büyük ayrım ses sayısı ve bunların kullanımıdır. Batı müziğinde notalar arasında bulunan bir tam sesler ikiye bölünürken Doğu müziğinde bu sayı artar. Mesela Türk müziğinde dokuza bölünür ve her bir parçaya koma denir. Komaları Batı enstrümanlarında çıkarmak mümkün değildir. Yalnızca bazen istemsizce detone şeklinde çıkması veya perdesiz enstrümanlarda (keman, 18 perdesiz gitar vb.) kasıtlı olarak çalınması mümkündür. Ancak bu bir eksiklik değildir, sadece çalış tarzını değiştirir. Bu yapıdan dolayı Batı müziğinde armoni, yani uyum öne çıkar, notalar dikey şekilde çalınır. Yani çok sesli olması gerekir. Genellikle farklı farklı enstrümanların aynı ya da benzer notaları çalmasından oluşur. Doğu müziğinde durum tam tersidir. Sahip olduğu fazla notaları gönlü bol şekilde kullanır. Melodik yapı ön plandadır, notalar yatay olarak çalınır. Daha değişik notalar kullanarak arka arkaya çalınması gerekir. Bu tek sesli ama daha zengin bir müzik ortaya çıkar. Hint müziği çoğu açıdan Batı müziğinden farklıdır. Belki de bunların en ilginç olanı vuruşlar için kullandıkları söyleyiş tarzlarıdır. Klasik batı müziğinde vuruşlar ta sesi ile vuruşların büyüklüğüne göre hız değiştirerek söylenir. Ancak Hintliler 1 vuruşa ta, 2 vuruşa taka, 3 vuruşa ta-ki-ta, 4 vuruşa ta-ka-di-mi seslerini kullanarak hem söyleyişi kolaylaştırmış hem de hızlandırmışlardır. Batı nın Scatt Singing ismi ile yerelleştirdikleri Konnakol müziği bu vuruşların okunuşunu şarkı sözü yerine kullanarak kulağa farklı ama hoş gelen farklı bir tür sunuyor. Sonuç olarak Batı müziği bir hamburger yemeye benzer. Tüm malzemeler üst üste dizilmiştir ve ısırdığımız gibi ağzımıza gelir. Doğu müziği ise klasik bir Pazar yemeği Arda Sepici gibidir. Önce çorbamızı içer sonra ana yemeğe geçer oradan salata yenir en son tatlı servis edilir. Yıllar ilerledikçe ulaşım ve iletişimin ilerlemesi müziğin ufkunu açmıştır. Ülkeler arası seyahat kolaylaştığı için müzisyenler uzak ülkelere gidip öğrendikleri yerel müzik tarzını kendi tarzlarıyla harmanlamışlardır. Ülkemizdeki en popüler örneklerden biri Anadolu Rock tır. Yakın geçmişte çok popüler olan Rock müziğini yerel ögelerle harmanlayarak çıkmıştır. Birçok geleneksel ezgi ve Türk halk müziği yeniden bestelenerek dinleyiciye sunulmuştur. Cem Karaca ve Barış Manço gibi birçok popüler sanatçı Anadolu Rock türünde eser vermiştir. Zaten Türkiye coğrafi konumu sayesinde hem Batı hem de Doğu müziklerinden çok etkilenmiştir. Tabii Doğunun etkileri daha fazla görülür. Osmanlı, Avrupa ya en yakın Doğulu ve Müslüman ülke olması nedeniyle Batı yı en çok etkileyen ülkedir. Özellikle Beethoven ve Mozart Türk müziğinden etkilenerek sırasıyla Türk Marşı nı ve Ronda Alla Turca - yı bestelemişlerdir. Bunun dışında Yeniçeriler in marşları ilham kaynağı olmuştur. Sonrasında Jazz müzisyeni Dave Brubeck Blue Rondo à la Turk ü çıkarmıştır.

19 Tımarhanede Özgürlük Savaşçısı Deliliğin doruk noktası gerçeğe emsalsiz bir bakış açısından bakabilmek, kurallardan muaf ve özgür seçimler yapabilmekken; kendilerini özgürlük ve bağımsızlık hakkı savunucuları olarak nitelendiren kimi ülkeler neden akıl hastaneleri nüfusunda başı çekiyorlar? Çeşitli bakış açılarının olma olasılığı mı, yoksa deli diye nitelendirdiklerinin belirsizlikler kalabalığını kendi kişiliklerinin bir parçası olarak kabul etmeleri mi dehşete düşürüyor düzenin kurucularını? Akla gelen, sorulmayı bekleyen birçok soru varken; şüphesiz, bizler ve soruların yöneltildiği kesim bu meselelerden bucak bucak kaçıyor, bu tür çelişkilere açıklık getirmesi için birtakım uzmanları görevli kılıyoruz. Son iki yüzyıl delilerinin akıbetini belirleme vazifesini de psikiyatri biliminin kucağına bir an önce kavurucu sıcağından kurtulmak istediğimiz bir ateş topu gibi atıyoruz. Belki de kimin deli olduğuna veya onlardan biri olup olmadığımıza karar veremiyor, böyle bir ihtimalle karşı karşıya kalmak istemiyoruz. Peki, aklı başında bir bireyle, bir delinin arasındaki sabit çizgiyi nasıl çiziyoruz? Bence böyle bir çizgi aslında yok. Olsa bile, devletin çıkarları doğrultusunda oluşturulmuş normlar ve standartlar çerçevesinde yine devlet tarafından o- luşturulan hayali bir sınırdan ibaret o kırmızıçizgi. Böyle dosdoğru söylendiğinde mantıklı olduğunu düşünmekte zorlanıyorsunuzdur kuvvetle muhtemel ki burada hak da vermeliyim sizlere. Hâlbuki eskiye geri dönüp baktığımızda deli diye nitelendirilenlerin toplumdaki statülerinin de, eski uygarlıklar tarafından belirlenen normların da farklılık gösterdiğini görebiliriz. Örneğin, ortaçağ döneminde delilerin, toplumdaki en üstün güç sayılan Tanrı nın dahi etki alanından çıkmış oldukları, açıkça dile getirilmese bile, kurulu düzende en büyük güce eşit sayıldıkları bir gerçektir. Ne var ki, tarihler günümüze yaklaştıkça deliler de hiyerarşik düzende Tanrı yla paylaştıkları basamaklardan ikişer ikişer ittirildi. Artık delilik, egzama, veba ve menenjitle aynı kategoriye yerleştirilip, bir uzman tarafından tedavi edilmesi, iyileştirilmesi gerekilen bir anormalliğe dönüştürüldü. Dolayısıyla, bugünkü deliler belki de 16. yüzyılın ilk soluklarında bir Avrupa kentinde yaşıyor olsalardı deli sıfatı onlar için bir yüceltilme niteliği taşıyor olabilirdi. Belki bugünün akıl hastanelerinde yeri olmayan özgür düşünme yetisine sahip bizler de yüzyıllar öncesinin veya sonrasının Anadolu topraklarının delileriyizdir. Fatma Tekin Delilik, yaşadığımız yüzyılda dize getirilmiş ve devlete, o- turmuş düzenler sistemine karşı bir tehdit oluşturmayan sıradan bir hastalığa indirgenmiştir. Artık ülkenin önde gelen siyasetçileri, toplumdan farklı düşünebilen ve kendilerini toplumun kısıtlamalarından tenzih edenleri parmaklıklar a- rasına hapsedip, oy kullanma haklarını almış, yakınlarıyla görüşmelerini kısıtlamış, onları ötekileştirmiştir. Kendi egemenliğini güçlendirmek ve nihayetinde kalıcılaştırmak adına devletin aldığı bu tür önlemler sıradan bir vatandaş tarafından yadırganmamış, tam aksine benimsenmiştir. Bugün benim akıl hastanesinde eli, kolu ve yaratıcılığı sıkı sıkıya bağlanmış bir deliyle konuşamamamın, onu farklı görmemin sebebi otoritenin onu yabancılaştırmasından başka bir şey değildir. Bugün benim bir deliyle konuşurken karşımdakinin gelişigüzel bir hareket yapıp toplumun normlarını altüst edeceğinden korkmamın sebebi, belirsiz hareketlerin bir sapma olarak nitelendirilmesindendir. İşte bugün delilerin hayata bakış açılarını göremeyişimiz, toplumdaki çeşitliliği kabul edemememiz, bir gün bizi herkesin aynılaştırıldığı bir topluma itecektir. Otoritelerin amacı da tam olarak budur: her bireyi tek kurallar sistemi içerisinde toplamak ve onları bu kurallara boyun eğmeye zorlamak, yani tek bir doğru çizgisinde ilerleyen ve sorgulamayı reddeden bir halk o- luşturmak. Hadi buraya kadar sorun yok da, devletin ne zoru var da böyle bir emel uğruna savaş veriyor? Aslında yöneticiler, totaliterliklerini ve toplum üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmek adına bu tür çeşitlilikleri reddediyor. Çünkü onlar için, başa çıkmak zorunda kalacakları muhalefet ne kadar azalırsa, o kadar güçlenirler. Her ne kadar bu benliğimizi körelten sistemi değiştirmek adına atacağım adımların, küçük bir kesimle aynı duygu ve düşünceleri paylaşan bir birey olmamdan dolayı önemsiz olduğunu düşünsem de, yapabileceklerim tamamıyla kısıtlanmış değil henüz. Hala özgürce gülebilir, bana yapma denileni yapabilir, başkalarının doğrularından bağımsız kendi doğrularımı oluşturabilirim, oluşturabiliriz. Dâhil olduğumuz toplumda oluşmuş tımarhanenin görünmez ama bir o kadar da sert parmaklıklarını kırmalı, deli diye nitelendirme korkumuzun özgür seçimler yapabilmemizi engellemesine izin vermemeliyiz. Çünkü kendini özgürlükler ülkesi olarak tanıtanlar, özgürlüğü bireyin önüne konan birtakım seçeneklerden seçme hakkı olarak nitelendirenlerdir. Daha da önemlisi, onlar özgürlük kavramını tanımlayarak, onu bile kısıtlamaya kalkışanlardır. Bu yüzden parmaklıklar arkasında olanların suçlular ve delilerin yanı sıra bizzat kendimizin de olabileceğini hatırlamalı ve bu tımarhanenin kurallarını çiğnemekten korkmamalıyız. Sonuçta totalitarizmin kılıcı korkutmaz mı hepimizi? 19

20 Naaş Atatürk tartışılamaz bir şekilde sırf Türkler için değil bütün sömürge halklar için bir kahraman ve ilham kaynağı olmuştur. Adeta Türk ü dış tehditlerden koruyacak çelikten bir duvardır. Ancak tüm bunlara rağmen Mustafa Kemal de bir fanidir. Atatürk ün ölüm süreci yüzeysel bir şekilde anlatıldığı gibi siroz hastalığından değil, çok daha öncesinden başlar. İlk olarak İtalyanlara karşı verilen Trablusgarp savaşında gözlerinden sıkıntı çekmiştir, kendisini at tepmiştir ve kolundan vurulmuştur. Çanakkale de göğsüne şarapnel parçası saplanmış, Sakarya savaşında ise attan düşüp kaburgalarını kırmıştır ve bundan ötürü hayat boyu böbrek rahatsızlıklarına mahkûm olmuştur. Bunların dışında 3 defa sıtma hastalığına yakalanıp bir defa koroner spazma maruz kalmıştır ancak siroz ile birlikte, vücudu artık dayanamamış ve bedenen zayıf düşmüştür. Yakınları, Gazi nin kaçınılmaz sonunun ne zaman geleceğini tahmin etmiş, ölümünden önce cenazesi ve Anıtkabir üzerine düşünecek zamanları olmuştur. Yapılan planlamaya göre Atatürk ün naaşı 21 Kasım da Ankara ya ulaşacak ve cenazesi orada yapılıp Anıtkabir in inşaatı tamamlanana kadar Etnografya Müzesinde tutulacaktır. CHP, cenazenin en ince detaylarını içeren bir bildiri yayımlamıştır. Hükümetten gelen bir diğer bildiri ise CHP ninkinden çok daha kısa ve özdür. Bu iki bildirinin değindiği tek ortak nokta, halkın katılımına dair bir zorunluluk koymamalarıdır. Buna rağmen yüz binler, kendi isteği ile Atatürk ü son yolculuğuna uğurlamak üzere sokağa çıkmıştır ancak bunda şaşılacak bir şey yoktur zira Türk ulusundan daha azı beklenemez. Cenaze için pek çok karar alınmıştır ancak bunlardan en çok göze çarpanı Ankara Belediye Meclisinden Hayrullah Özbudun Ankara nın isminin Atatürk olarak değiştirilmesini önermesidir: Ecelin bizden ayırdığı Ulu Önder hakkında memleketin duyduğu teessür ve acı o kadar büyük ve derindir ki burada bunun tafsiline imkân yoktur. Şehrimiz namına arkadaşlarımızın söyledikleri hitabelere ilâve edecek bir söz söylemek kudretini kendimde göremiyorum. Yalnız düşündüğüm bir noktayı da işaretten çekinmeyeceğim. Büyük Atatürk inkılâbını Ankara mızda yapmıştır. Bütün memleket için terakki ve inkılâp hatvelerini Ankara da atmış ve yüksek ve ebedi fikirlerini Ankara dan dünyaya yaymış bulunmaktadır. Bu itibar ile Ankara nın Atatürk inkılâbında büyük rolü vardır. Ankara kendisine nasip olan bugünleri unutmayacak ve memleketin kurtarıcı ve yaratıcısını sinesinde ebede kadar muhafaza edecektir. Bu itibarla Ankara mıza Atatürk adının verilmesi muvafık olacaktır. Teoman Ercan Makbule Naciz Eldeniz ise Atatürk ün tabutunun bulunduğu yerde bir meşale yakılmasını önermiş ve bu iki öneri de o anda alkışlarla kabul edilmiştir. Atatürk ün anısına yapılmak istenen diğer katkılar şu şekilde sıralanır: İstanbul Üniversitesinin adını Atatürk Üniversitesi olarak değiştirmek ve meydanına bir Atatürk heykeli dikmek, mecliste yapılan her yoklamada ayağa kalkılıp Atatürk ün isminin de okunması, basılacak paralarda Atatürk ün resminin ne sebeple olura olsun asla kaldırılmaması, Atatürk ün kazanmak istediği Ankara Fakültesinin ismini Atatürk Fakültesi olarak değiştirmesi, her ilde bir okula Atatürk isminin verilmesi, okul kitaplarının başına Gençliğe Hitabe nin ve Andımız ın konulması... Atatürk ün bedenine, vefatından bir gün sonra, dış etkenlerden zarar görmemesi için kimyasallar enjekte edilmiştir. Naaş Ankara ya yola çıkmadan önce 3 gün İstanbul halkının saygılarını sunmaları adına Dolmabahçe Sarayı nda tutulmuş sonrasında Sarayburnu na taşınmıştır. Donanmamızın çeşitli gemileriyle Alman, İngiliz, Fransız, Sovyet, Romen, hatta Yunan savaş gemileri ve hava kuvvetlerimiz Atatürk ün naaşını taşıyan sancak gemimiz Yavuz a eşlik etmiştir. Atatürk Yavuz gemisine olan bir teftişinde güvertede kahvesini içerken Bu gemi ile uzun bir yolculuk yapmak isterim demiştir. Bu dileğinin ancak vefatında gerçekleşebilmesi ise üzücü bir tesellidir. Sancak gemisi Yavuz 19 Kasım da Atatürk ün naaşını İzmit e getirmiş, naaş oradan Ankara ya gönderilmek üzere trene taşınmıştır. Ankara yolunda tren; Bilecik, Eskişehir, Polatlı ve Etimesgut duraklarında bir süre durmuştur. Gece geç saate aldırmadan halk meşaleler ve bayraklarla Atatürk ü son yolculuğuna uğurlamaya gelmiştir. Naaş 20 Kasım 1938 de Ankara ya ulaşmıştır. Atatürk ün gelişi ilk olarak THK nin uçakları tarafından karşılanmış, sonrasında saat sabah 10 da, Atatürk ün bulunduğu vagon bayraklarla kaplanmış hâldeyken, vagonun etrafında yüksek rütbeli askerlerin bulunduğu resmî bir karşılama töreni düzenlenmiştir. Elbette bu askerlerin başını Atatürk ün en yakın silah arkadaşı olan İsmet İnönü çekmiştir. Törenden sonra tabut vagondan alınarak bir top arabasına yerleştiril- 20

21 miştir. İsmet İnönü, Başbakan Celal Bayar, Mareşal Fevzi Çakmak ve birçok üst düzey devlet adamı top arabasının arkasından meclis binasına kadar yürümüşlerdir. Atatürk ün Ankara daki cenaze töreni 21 Kasım sabah saat onu on geçe başlamıştır. Yabancı devlet adamları ve büyükelçiler, milletvekilleri, askerler, bürokratlar ve tabii ki Türk milleti bir araya gelmiş ve saygı geçidi başlamıştır. Türk askerlerinin düzenlediği geçit töreninin ardından saat onu otuz beş geçe yabancı ülkelerin askerî kıtaları yürüyüşe başlamıştır: İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Yugoslav, Acem, Romen, Sovyet ve Yunan birlikleri kılıç ve bayraklarıyla Atatürk ü selamlamışladır. Gelen tüm yabancı devlet adamlarına ek olarak İngiliz Kralı nı temsil etmek için gelen, Çanakkale de de savaşmış olan Mareşal Sir Birdwood, halkevi balkonundan olanları izlemiştir. Sir Birdwood, Türkiye ye gelirken amansız bir hastalığa yakalanmış ve ayağa kalkamaz hâle gelmiş ancak Atatürk ün naaşı balkonunun önünden geçerken mareşallik bastonuna dayanarak ayağa kalkmış ve ayağının altına Türk toprağı döktürmüştür. Bu durum yabancı devletlerin, eskiden düşman olsalar bile, Mustafa Kemal Atatürk e karşı düşüncelerini ve duydukları saygıyı açık bir şekilde gösterir. Geçit töreninin ardından naaş etnografya müzesine taşınmıştır ve bir lahde yerleştirilmiştir. Atatürk, yaşadığı süre zarfında ölümünün ardından onun için ne yapılmasını istediğine dair herhangi bir resmî istekte bulunmamıştır. Yalnızca nereye gömülmek isteyeceğine dair sofra konuşmalarından bir iki ipucu var elimizde: 1923 senesinde bir akşam yemeği sırasında mumyalardan bahsedilirken konu Atatürk ün mumyalanması fikrine gelmiştir. Bu fikir üzerine Atatürk Elbet bir gün öleceğim, beni Çankaya ya gömer, hatıramı yaşatırsınız. der hemen sonrasında da Beni milletim nereye isterse oraya gömsün. Fakat benim hatıramın yaşayacağı yer Çankaya olacaktır. der. Atatürk ün ölümü üzerine Anıtkabir gibi bir anıt mezar yapılması ulusun ortak düşüncesi olmuş ve buna dair bir komisyon kurulmuştur. Anıtkabir in inşaatı için yeri belirlemekte pek çok ünlü Türk iş adamı ve profesöre danışılmıştır. Çankaya, Etnografya Müzesi, Kabatepe, Ankara Kalesi, Bakanlıklar, Eski Ziraat Mektebi, Gençlik Parkı, Altındağ ve Gazi Orman çiftliği gibi farklı yerlerin üzerinde durulmuş ancak pek çoğu çeşitli sebeplerden dolayı beğenilmemiştir. En son Çankaya da karar kılınmış ancak yerin kesin tespiti için 17 kişilik bir komisyon daha kurularak bu komisyonda yukarıdaki seçenekler dışında yerlerin de seçilebileceği vurgulanmıştır. En son yer olan Rasattepe, Aydın Milletvekili Yüksek Mühendis Mithat Aydın tarafından sunulmuştur. Aydın, Ankara nın her yerini arabasıyla gezmiş, bazı tepelere ise yürüyerek çıkmıştır. Rasattepe, Ankara nın tam ortasında çevresi boş ve Anıtkabir in çok uzaklardan görülmesi için uygun bir yerdir. Mithat Aydın, Komisyonun son toplantısında Rasattepe yi ileri sürmüş ancak diğer üyeler Çankaya üzerinde verdikleri kararda ısrarcı olmuşlardır. Aynı gün yapılan 2 nci toplantıda Süreyya Özgeevren söz alarak Rasattepe nin neden en iyi seçenek olduğunu şu sözlerle anlatmıştır: Rasattepe, bugünkü ve yarınki Ankara nın genel görünüşüne göre, bir ucu Dikmen de, öteki ucu Etlik te olan bir hilalin tam ortasında, bir yıldız gibidir. Ankara, hilalin gövdesidir. Anıtkabir in burada yapılması kabul edilirse şöyle bir durum ortaya çıkacaktır: Türkiye nin başkenti olan Ankara şehri, kollarını açmış Atatürk ü kucaklamış olacaktır. Atatürk ü böylece bayrağımızdaki yarımayın (hilal) yıldızının ortasına yatırmış olacağız. Atatürk, bayrağımızla sembolik olarak birleşmiş olacaktır. Bunun üzerine diğer üyeler de Rasattepe de karar kılmışlardır. Yer seçildikten sonra Anıtkabir in inşaatı için oluşturulan komisyon yapılacak mezarın sahip olması gereken özellikleri belirlemek ve hemen ardından başlatılacak olan bir yarışma ile Anıtkabir in mimarisinde son noktayı koymak üzere işe başlamıştır. İlk olarak Anıtkabir in özellikleri komisyon tarafından şöyle sıralanmıştır: 1) Anıtkabir, bir ziyaretgâh olacaktır. Bu ziyaretgâha, büyük bir giriş bölümünden girilecek; ziyaretgâh, binlerce Türk ün, Ata sı önünde eğilerek saygılarını sunmasına ve bağlılığını bildirerek geçmesine elverişli olacaktır. 2) Bu anıt, Büyük Ata nın, asker Mustafa Kemal, devlet başkanı Gazi Mustafa Kemal, büyük siyaset ve bilim adamı, büyük düşünür ve nihayet yaratıcı büyük dehanın vasıflarının, güç ve yeteneklerinin bir timsali olacaktır ve onun kişiliği ile oranlı bulunacaktır. 3) Anıtkabir in yakından görüldüğü kadar, uzaktan da görünmesi gerekir. Bu bakımdan, ulu bir siluet sağlanmalıdır. 4) Atatürk ün adı ve kişiliği altında Türk ulusu sembolize edilmiştir. Türk ulusuna saygılarını göstermek isteyenler, Büyük Ata nın katafalkı önünde eğilerek bu isteklerini yerine getireceklerdir. 5) Anıtkabir in bir şeref bölümü bulunacaktır. 6)Anıtkabir de bir Atatürk Müzesi olacaktır. 7) Anıtkabir de bir Şeref Holü yapılacaktır. Atatürk ün lahti buraya konulacağı için Şeref Holü, bu anıtın ruhu ve en önemli bölümü olacaktır. Şeref Holü, başta, büyük Ata nın yarattığı Türk Ulusu olduğu hâlde, ulusumuza saygılarını sunacak yabancı devlet kurumlarının, Ata nın lahtine yönelecekleri büyük bir salon olacaktır. Bu holde sağlanacak azamet (ululuk) ve güçlülük tesirleri, yarışmacılara bırakılmıştır. Bundan ötürü holün biçimi, boyutu ve yüksekliği için hiçbir ölçü verilmemiştir. 8) Büyük Atatürk ün lahdinin yeri, Şeref Holü nün ruhunu teşkil etmektedir. Ancak, lahdin konulacağı yeri de yarışmacılar seçeceklerdir. 9) Bunlardan başka, Anıtkabir i ziyaret edecek büyüklerimizin ve yabancı devlet kurumlarının duygu ve düşüncele- 21

22 rini yazacakları bir altın kitap bulundurulacaktır. 10) Atatürk ün Müzesi, Ata nın hayatının türlü devirlerine ait fotoğrafları ile kıyafetlerini ve el yazıları, imzaları, bazı eşyaları ile okudukları, inceledikleri kitapların sergilenmesine elverişli olacaktır. Anıtkabir Proje Yarışması, 1 Mart 1941 de komisyon tarafından resmî olarak başlatılmıştır. Yukarıdaki on madde birçok Avrupa ülkesine gönderilmiştir. Şaşırtıcı bir şekilde yarışmanın ilk zamanlarında sadece Avrupalı mimar ve sanatçıların katılmasına izin verilmiştir. Bunun üzerine Türk sanatçılar, komisyonun kendilerini yetersiz ve yeteneksiz olarak düşünmelerinden dolayı sert bir tepki ortaya koymuş ve kısa sürede komisyonun katılımcılar hakkında aldığı karardan geri döndürmeye zorlamıştır. Yarışma için verilen zaman bittikten sonra zamanının ünlü sanatçılarından oluşan bir jüri seçilmiştir. Yine şaşırtıcı bir şekilde dört jüri üyesinden yalnız Prof. Arif Hikmet Holtay Türk tür. Anıtkabir yarışmasına 20 si Türk olmak üzere 47 sanatçı ve mimar katılmıştır. Yarışmacılardan yalnızca 3 ü ödül almaya layık görülmüştür. Bunlar; Alman Prof. Johannes Kruger, İtalyan Prof. Arnoldo Foschini ve Prof. Emin Onat ile Doç. Orhan Arda nın ortak çalışmasıdır. Emin Onat ve Orhan Arda nın eserinin açık farkla kazanması iki temele dayandırılır: Öncelikle, iki Türk ün yaptığı bu eserin Türkiye nin bu millî projesini çok daha iyi bir şekilde ele alması ve yapılan projenin araziye olan uygunluğunun diğerlerinden üstün olmasıdır. Bunun üzerine 9 Ekim 1944 te Anıtkabir in inşaatına resmen başlamıştır, Prof. Emin Onat, Anıtkabir Projesinin nasıl tasarlandığını şu sözleriyle açıklamıştır: Atatürk ün başardığı devrimlerin en önemlilerinden biri, şüphesiz, bize geçmişin gerçek değerini göstermek olmuştur. Osmanlı devri şereflerle dolu bir devir olmakla beraber, itiraf etmek gerekir ki skolastik ruhun hüküm sürdüğü kapalı bir âlemden ibaretti. Gerçekte ise tarihimiz, bir zamanlar Ziya Gökalp in ümmet devri dediği bir içe kapanmış medeniyetten ibaret değildi. Akdeniz milletlerinden birçoğu gibi, tarihimiz binlerce yıl önceye gidiyor. Sümerlerden ve Hititlerden başlıyor ve Orta Asya dan Avrupa içlerine kadar birçok kavimlerin hayatlarına karışıyor. Akdeniz medeniyetinin klasik geleneğinin en büyük köklerinden birini teşkil ediyordu. Atatürk, bize bu zengin ve verimli tarih zevkini aşılarken, ufuklarımızı genişletti. Bizi Ortaçağdan kurtarmak için yapılmış hamlelerden en büyüğünü yaptı. Gerçek geçmişimizin Ortaçağ değil, dünya klasiklerinin ortak kaynaklarında olduğunu gösterdi. Gerçek milliyetçiliğin, içe kapanmış bir Ortaçağ gelenekçiliğinden asla kuvvet alamayacağını, onun yalnız ortak ve eski medeniyet köklerine inmekle canlanabileceğini anlattı. Avrupalılaşmakla, medenileşmekle, millîleşmenin aynı şey olduğunu, bundan iyi hangi fikir ifade edebilirdi? Bunun içindir ki biz, Türk milletinin skolastikten uyanma, Ortaçağ dan kurtulma yolunda yaptığı devrimin Büyük Önder için kurmak istediğimiz anıtın, onun getirdiği yeni ruhu ifade etmesini istedik. Ata nın Anıtkabir ini, bir sultan veya veli türbesi ruhundan tamamen ayrı, yedibin yıllık bir medeniyetin, rasyonel çizgilerine dayanan klasik bir ruh içinde kurmak istedik. 9 Ekim 1944 te başlayan Anıtkabir in inşaatı 1 Eylül 1953 te bitirilmiştir. Neredeyse 9 yıl süren inşaat 4 farklı bölüme ayrılarak yapılmıştır. İlk 1944 ten 1945 e kadar süren kısımda Aslanlı Yol ve istinat duvarı yapılmış, 1945 ten 1950 ye kadar Anıtkabir in sağlam bir zeminde durması için temel atılıp tören alanını çevreleyen binalar yapılmıştır. Üçüncü kısım 1950 de mozolenin, tören meydanının, aslanlı yolun ve anıta çıkan yolun taşlarla kaplanması ile tamamlanmıştır den 1953 e kadar süren son kısım ise şeref holünün ve tonozların alt döşemelerinin yapılması ve şeref holünün çevresinin süslenmesi ile tamamlanmıştır. Atatürk ün naaşı 21 Kasım 1938 den beri tutulduğu Etnografya Müzesinden 15 yıl sonra 4 Kasım 1953 saat 9 u 5 geçe Başbakan Adnan Menderes, Erkek Teknik Sanat Okulu ve Yapı Enstitüsü öğretmenleri ve öğrencileri ile birçok devlet adamının yardımıyla çıkarılmıştır. 500 kg ağırlığındaki tabut, Kız Teknik Öğretmen Okulu öğrencileri tarafından hazırlanmış Türk Bayrağı, naaşın konulacağı katafalkın üzerine serilmiştir. Atatürk ün naaşının önünde 4 Kasım dan 9 Kasım a kadar saygı nöbeti tutulmuş 10 Kasım saat 9 u 5 geçe Ankara tepelerinden top ateşiyle beraber törene başlanmıştır. 12 er Atatürk ün tabutunu omuzlayıp 136 genç asteğmenin çekeceği top arabasına yerleştirmiş ve bu top arabası 9 u 20 geçe müzenin önünden hareket etmeye başlamıştır. Atatürk ün naaşına Hava Harp Okulundan bir bölük, bayraklar taşıyan izciler ve gençler, top arabasını çevreleyen 12 general ve en önde Atatürk ün İstiklal Madalyası nı taşıyan bir amiral eşlik etmiştir. Naaş on ikiyi çeyrek geçe Anıtkabir e ulaşmıştır. Generaller tarafından çevrelenen tabut Aslanlı Yol un girişinde top arabasından indirilip 12 er tarafından tekrar omuzlanmıştır. Bu esnada yolun iki tarafındaki öğrenciler Aslanlı Yol a çiçek serpmektedirler. Tabutun 13 e 10 kala Şeref Holü ne taşınıp vişne rengi bir katafalkın üstüne konulmasından 5 dakika sonra Cumhurbaşkanı Celal Bayar şu sözleri söylemiştir: Atatürk, şimdi seni kurtardığın vatanın her köşesinden gelen topraklarla gömüyoruz. Fakat hakiki yerin Türk Milleti nin minnet dolu sinesidir. Nur içinde yat! Mehmetçik, naaşı öğlen saat bir buçukta Ata mızın aziz kabrine indirir. Mezara vatanın dört bir tarafından getirilen topraklar atılır ve lahdin önünde saygı duruşunda bulunur. O günden beri Anıtkabir, Ulu Önder i anmak ve ziyaret etmek isteyen herkese açıktır. 22

23 23

24 Öykü Yüz Sinem Ateş * Gözlerini açtığını bile anlamamıştı. Dışarısı hâlâ gecenin sinsi karanlığından kurtulamamıştı. Sanki gökyüzü bile onu kandırmak istiyordu. Zaten ötecek bir kuş bile yoktu, gece mi gündüz mü olduğunu anlamak mümkün olmazdı her gün çalan saat olmasa. Bir çırpıda ayağa kaktı, kalkmak zorundaydı. Yatağını sonra düzenlerdi, bugün acelesi vardı. Hızlı adımlarla hemen banyoya gitti. Çatlak bir ayna, yanında bir küçücük, küflenmeye yüz tutmuş bir dolap, altında ise sadece soğuk akan bir musluk vardı. Yüzünü yıkarken aynaya bakmaya ihtiyacı yoktu hatta hiçbir zaman aynaya bakmaya ihtiyacı yoktu. Soğuk suyun yaptığı ani taarruz uyku mahmuru gözlerini bir nebze de olsa açmaya yetmişti. Hantal hareketlerle küflü dolabın kapağını açıp küçük bir şişe çıkardı. Kapağı çok kullanmaktan aşınmıştı, artık hiç zorlanmadan açılıyordu. Şişenin içinde bir tanecik hap vardı. Hapı avucuna alıp banyo ve yatak odası dışında evin geriye kalan tek bölümü olan salona geçti. Salona zar zor sıkışmış buzdolabının kapağını açtı, kapak sadece yarım açılıyor sonra duvara çarpıyordu. Çeyrek somun ekmek ve dibinde iki yudumluk süt kalmış bardağı çıkardı. İlacı, ekmeği ve sütü kanepenin yanındaki sehpaya bıraktı. Kanepenin üstünde evdeki tek battaniyeye sarılmış bir kız yatıyordu. Kız arkasına dönmüştü yüzü gözükmüyordu. Adam elini kızın alnına koymayı denedi ve cehennem ateşiyle karşılaştı. Adam şaşırdı, ilaçları bir haftadır veriyordu ama daha etki etmemişti. Yeni alıp düzenli vermeye devam etmesi gerektiğini düşündü. Eninde sonunda ateşi düşerdi, basit bir soğuk algınlığıydı bu. Odasına gidip cüzdanını aldı, birkaç kuruşu vardı. Yeter herhalde diye düşündü. Üstüne eskimiş belki on hatta yirmi senedir kullandığı paltosunu aldı. Ayakkabılarını giydi. Altları delikti ama üstleri her zaman boyalıydı. Dışarı çıkınca kar maskesini taktı. Kar yağmıyordu hatta havada bir bulut bile yoktu, üşümüyordu da terliyordu. Ancak insanlara ne yüzünü göstermeye ihtiyacı vardı ne de onların yüzünü görmesine. Boynu bükük, adımlarını izleyerek eczaneye gitti. Çeşit çeşit ilaçlar vardı ve de çeşit çeşit hastalar. Sıra çok uzun değildi. Eczaneye hasta olan değil de ilaç alabilecek parası olan gelirdi. Bu düşünce onu rahatsız etti çünkü parasını hiç saymamıştı ve de ilacın parasına bakmaya tenezzül bile etmemişti. Sıra ona gelince korktuğu ama beklediği oldu. Elindeki parayla bırak bir kutuyu bir parça bile alamazdı. Umutsuzca dışarı çıkıp karşıdaki banka oturdu. Ağlamaya başladı ta ki gözleri kuruyana ya da duygusuzlaşana dek. Hangisinden dolayı durdu, kim bilir? Şiş gözleriyle yanındaki banka kilitlendi. Bir kadın ile küçük bir oğlan tartışıyordu. Anne ama bu kırıldı! Ben yenisini istiyorum. Evladım söylemiştim sana, sadece alışveriş için paramız var. Sonra aç kalırsın ha! Ağlayayım deme sakın bak ne diyeceğim, paramız arta kalırsa sana da bir oyuncak alırım ama kardeşinle paylaşacaksın. Anlaştık mı? Küçük çocuğun bir anda yüzü güldü. Sevinçten zıplayıp etrafta koşuştururken bir anda düştü. Annesi hemen telaşla çocuğun yanına koştu. Geride çantasını bırakmıştı. Adam cüzdana gizlice ulaşsa ilacı alabilecek parayı bulurdu belki. Her türlü riske değerdi. Hiç tereddüt etmeden ok gibi fırlayıp cüzdanı kaptı. Bir pişmanlık veya utanç belirtisi yoktu hatta belki de gülüyordu ama maskeden görülmüyordu. Doğruca eczaneye gidip istediği ilacı aldı. Üstüne para bile kalmıştı taze yemek alırım diye düşündü. Eve vardığında üstünü başını çıkardı. Salona baktığında bıraktığı gibi olduğunu gördü. Sehpanın üstündeki yemeklere dokunulmamıştı bile. Adam şaşırdı, kızın şimdiye kadar uyanması gerekirdi. İlacını alması gerektiğini düşündü ve kızı dürttü. Tepki gelmedi. Tekrar dürttü. Tepki yoktu. Tekrar denedi. Yine tepki yoktu. Kızı döndürdü en sonunda. Kızda ateşten eser kalmamıştı, buz gibiydi bu sefer. Adam kızın yüzünü görmek istedi. Ne gördüğünü başkasına anlatamazdı, önemli değildi onlar için, sadece adam için önemliydi. Yine de ağlamadı hiç, bir gözyaşı bile dökmedi. Gözleri kuruduğu için mi yoksa duygusuzlaştığı için mi? Kim bilir... Adam camı açtı ve hiç tereddüt etmeden atladı. Belki pişmanlık ifadesi görülürdü belki de sadece gidenin arkasından gelen kavuşur mu diye merak etmişti. Hiç önemli değildi yüzünde ne belirdiği. Ne parası vardı ne de malvarlığı. Yüzünü betondan kazıyacak kamu çalışanı dışında, yüzü kimsenin umurunda değildi. 24

25 Şiir Hatırla Bu Halimi Lafı dolandırmayacağım Yeri değil korkunun da endişenin de Gidiyorum Sadece senin koyduğun mesafeler girmeyecek Koca sınırlar, kültürler uzağında Seni özlemek istiyorum Parmağımda altın tomurcuklu meşale Üzerinde kimsesiz bir uğurböceği yaşıyor Tek bir üflememle gül lütfen Gözlerin dişlerine çok yakışıyor Kafamda çizeyim seni, hatırlarım bu halini Sayılı zamanım var seninle birlikte Hiç sevmem pişmanım demeyi Gidiyorum Geriye sadece güzel anılarımız kalsın Unuttuysan durma, yenilerini yaratalım Seni özlemek istiyorum Çiçek, böcek, dağ, bayır orada da bulunur Hatta yeni arkadaşlarla da konuşulur Bir tek seni özlerim duy lütfen Gözlerine uzaktan nasıl kavuşulur? Kafana çiz beni, hatırla bu hâlimi Adnan Simitçi * 25

26 Şiir Sorarım Dostlar Bu Kavga Nedendir Sorarım dostlar bu kavga nedendir Bıraktığı da evvela kederdir Koca cihan hepimize yeterdir Sazımı bütün cihan duymuş ola Anca yaradana kuluz hepimiz Her bir mahlûkat şu evrende biriz Dost isek kardeş isek burda varız Laflarımı zalimler duymuş ola Hakk bizlere ne istersek yaratmış Kim var ki doymuş da ona şükretmiş Lakin onlar başka bir şey ararmış Tüm doyumsuzlar beni duymuş ola Derbeder im kahrolmuştur yüreğim Gücüm tek yetmez bari söz söyleyeyim İnsan ölür daha neye yanayım Tepegözler sazımı duymuş ola Derbeder* 26

27 Şiir Mavi Cuma Bana böyle davranmak nasıl hissettiriyor, Kim olduğunu bana söylemeden, Ellerini aklımın içinde gezdirdin, peki ya ne hissetmeliyim? Kelimelerini doğru duydum sandım Sana güvenebileceğimi söyledin Sordum yine, peki ya ne hissetmeliyim? Yine sisin ortasında bekliyorum Adres bilinmiyor, numara yok Nereye gittiğimi bilmiyorum, Sana yine soruyorum, bana böyle davranmak nasıl hissettiriyor Hayal gücünün dokunaçları gözlerimi kör etti, Uzuvlarımı köreltti, Madem başkaları için düşünmeyi bu kadar seviyorsun; Sana soruyorum, Limana geldim, gemileri izlemek istiyorum! Peki ya ne hissetmeliyim? H. K. E. * *H. K. E., Derbeder, Sinem Ateş ve Adnan Simitçi okulumzda okuyan ancak isimsiz bir şekilde şiir ve öykü paylaşmayı tercih eden öğrencilerdir. 27

28 Leylim Ley Döndüm daldan düşen kuru yaprağa Seher yeli dağıt beni kır beni Götür tozlarımı burdan uzağa Yarin çıplak ayağına sür beni Aldım sazı çıktım gurbet görmeye Dönüp yare geldim yüzüm sürmeye Ne lüzum var şuna buna sormaya Senden ayrı ne hal oldum gör beni Ayın şavkı vurur sazım üstüne Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne Ay bir yandan sen bir yandan sar beni Yedi yıldır uğramadım yurduma Dert ortağı aramadım derdime Geleceksen bir gün düşüp ardıma Kula değil yüreğine sor beni Sabahattin ALİ