ULUSLARARASI KATILIMLI KADINA VE ÇOCUĞA KARŞI ŞİDDET SEMPOZYUMU BİLDİRİ KİTABI

Ebat: px
Şu sayfadan göstermeyi başlat:

Download "ULUSLARARASI KATILIMLI KADINA VE ÇOCUĞA KARŞI ŞİDDET SEMPOZYUMU BİLDİRİ KİTABI"

Transkript

1 Uluslararası Katılımlı Kadına ve Çocuğa Karşı Şiddet Sempozyumu Ankara, Nisan 2012 The Symposium of Violence against Women and Children Ankara, April 2012 ULUSLARARASI KATILIMLI KADINA VE ÇOCUĞA KARŞI ŞİDDET SEMPOZYUMU BİLDİRİ KİTABI II.CİLT Yayına Hazırlayanlar: Doç. Dr. Dolunay Şenol Yrd. Doç. Dr. Sıtkı Yıldız Talat Kıymaz Hasan Kala ANKARA-2012

2 2846 Sayılı Kanuna göre bu eserin bütün yayın, tercüme iktibas hakları Mutlu Çocuklar Derneği ne aittir. Bildiri ve panel metinleri içinde geçen görüş, bilgi ve görsel malzemelerden bildiri sahipleri ve panel konuşmacıları sorumludur. Uluslararası Katılımlı Kadına ve Çocuğa Karşı Şiddet Sempozyumu (1: 2012: Ankara) Uluslararası Katılımlı Kadına ve Çocuğa Karşı Şiddet Sempozyumu Bildiri Kitabı/Yayına Hazırlayanlar: Dolunay ŞENOL, Sıtkı YILDIZ, Talat KIYMAZ, Hasan KALA. Mutlu Çocuklar Derneği Yayınları, Ankara: ISBN: (tk) ISBN: (2.c.) (MÇG) Mutlu Çocuklar Derneği Yayınları Mutlu Çocuklar Derneği Mebusevleri Şerefli Sokak No:27/3 Çankaya-ANKARA Tel: ( ) Fax: ( ) Web: E-Posta: Kapak Tasarım: Yakup Akdemir Baskı: Neyir Matbaacılık Adres: Matbaacılar Sitesi 35. Cad. No:62 İvedik/Yenimahalle-ANKARA Tel: ( ) Fax: ( ) Web: E-posta: Baskı Sayısı: 300 II

3 Sempozyum Düzenleme Kurulu Prof. Dr. M. Kayhan MUTLU Turgut Özal Üniversitesi Prof. Dr. Remzi FINDIKLI Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Doç. Dr. Dolunay ŞENOL Kırıkkale Üniversitesi Doç. Dr. Ahmet UYSAL- Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Doç. Dr. Nazife YİĞİT- Kırıkkale Kadın Dayanışma ve Destekleme Derneği Yrd. Doç. Dr. Sıtkı YILDIZ Kırıkkale Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. İbrahim MAZMAN Kırıkkale Üniversitesi Sevgi MERMERCİ Mutlu Çocuklar Derneği Talat KIYMAZ Mutlu Çocuklar Derneği Hasan KALA Mutlu Çocuklar Derneği H. Mustafa YILMAZ - Mutlu Çocuklar Derneği Sempozyum Bilim ve Danışma Kurulu Prof. Dr. Remzi FINDIKLI - Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Prof. Dr. Ali ŞAFAK - Turgut Özal Üniversitesi Prof. Dr. M. Kayhan MUTLU - Turgut Özal Üniversitesi Prof. Dr. Ertan BEŞE - Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Prof. Kamal Muhammed GAHALLAH-Uluslararası Afrika Üniversitesi, Sudan Prof. Aicha TAJ- 20 Şubat Fas Gençlik Hareketi, Fas Doç. Dr. Dolunay ŞENOL-Kırıkkale Üniv., Kadın Sorunları Uygul. Araş. Merk. Doç. Dr. Ahmet UYSAL- Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Doç. Dr. Faouzi BENDRİDİ- Souk Ahras Üniversitesi, Cezayir Dr. Zohra Ben MANSOUR -Tunus Üniversitesi, Tunus Yrd. Doç. Dr. Sıtkı YILDIZ - Kırıkkale Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Neriman AÇIKALIN - Mersin Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Şamil ÖCAL - Kırıkkale Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. İbrahim MAZMAN Kırıkkale Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Anzavur DEMİRPOLAT Bingöl Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Gülsüm DUYAN - Fatih Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Fatma ELİBOL - Kırıkkale Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Gözde AKOĞLU - Kırıkkale Üniversitesi Dr. Mezher YÜKSEL- Ankara Kalkınma Ajansı Dr. Özgür KARAASLAN- TRT Radyo Haber Müdürlüğü Dr. Faruk AYIN- Özel Dost Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi Dr. Lütfi ALTINSU- Ahiler Kalkınma Ajansı Dr. Özcan Kars -Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı İsmail YELPAZE- Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Şebnem Avşar KURNAZ- Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Hasan ŞEN- Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Abdullah KÜTÜK- Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Sempozyum Sekretaryası Hasan KALA - Mutlu Çocuklar Derneği Yüksel BAĞIŞLAR - Mutlu Çocuklar Derneği H. Mustafa YILMAZ - Mutlu Çocuklar Derneği III

4 İÇİNDEKİLER CİLT II Kadına ve Çocuğa Karşı Şiddetin Hukuki Boyutu ve Suç İle İlişkisi Şiddet Sarmalındaki Hükümlü Kadınların Demografik Özellikleri: Sincan ve Delice Cezaevleri Örnekleri Doç. Dr. Dolunay ŞENOL- Yrd. Doç. Dr. Sıtkı YILDIZ Risk Altındaki Çocukların Aile Yapıları ve Suça Yönelimleri Arasındaki İlişki-Mersin İli Örneği- Yrd. Doç. Dr. Mehmet GÜNGÖR Tutuklu/Hükümlü Çocukların ve Annelerinin Şiddet Deneyimleri Öğr. Gör. Ayşe ÖZADA Lise Öğrencilerinin Genel Saldırganlık Düzeyleri Bağlamında Şiddet İçeren Davranışları Sergileme Sıklıklarının İncelenmesi Arş. Gör. İsmail SEÇER Aile İçi Şiddete Maruz Kalmış Olan Kadınların Hukuki Uygulamalara Bakış Açıları Özden SALMAN-Yrd. Doç. Dr. Nilüfer NEGİZ Cinsel Saldırı Suçu ve Kadın Arş. Gör. Fahri Gökçen TANER Töre Saiki İle Kasten Öldürme Suçu (TCK m. 82/1-k) Arş. Gör. Mehmet GÖDEKLİ Kadına Karşı Şiddetin Çocuk Üzerindeki Etkileri Türkiye de Aile içi Şiddetle Mücadelede Kadın Sığınmaevleri ve Sığınmaevlerinin Unutulan Yüzü: Çocuklar Prof. Dr. Songül SALLAN GÜL-Arş. Gör. Ayşe ALİCAN Antikçağ da Çocuk Olmak: Ölmek ya da Ölmemek Doç. Dr. Hatice P. ERDEMİR-Yrd. Doç. Dr. Halil ERDEMİR Kadına Karşı Şiddetin Çocuk Üzerindeki Etkileri Yrd. Doç. Dr. Sezer AYAN Kadına Şiddet ve Gölgesindeki Çocuk Yrd. Doç. Dr. Veda BİLİCAN GÖKKAYA Kadına Karşı Evlilik İçi Şiddetin Çocuğa Yansıması ve Çocuğun Şiddetten Korunma Hakkı Öğr. Gör. Dr. Gülçin ALGAN-Öğr. Grv. Saibe Özlem KAYA Kadına Yönelik Şiddetin Küçük Mağdurları Çocuklar ve Şiddete Tanık Olmuş Çocuklar İle Çalışma Ural NADİR- Engin FIRAT Aile İçi Şiddetin Çocukların Yaşam Kalitesine Etkisi Şeyda YILDIRIM Şiddet Algısı Muhafazakâr Otoriteryen Eğilimler, Cinsiyet Ayrımcılığı ve Kadına Yönelik Şiddet Prof. Dr. Adnan GÜMÜŞ IV

5 Kadına Yönelik Şiddet ve Başa Çıkma Tarzları Bağlamında Çocuklarda Algılanan Güçlüklerin Yordanması Nilgün YENİOCAK- Doç. Dr. Şennur TUTAREL-KIŞLAK Sahip(lik) Algısı ve Kadına (Çocuğa) Şiddet Yrd. Doç. Dr. Mevlüt ÖZBEN Kadın ve Erkeklerin Kadına Yönelik Şiddetin Temel Nedenlerine ve Önlenmesine İlişkin Görüşleri Yrd. Doç. Dr. Mustafa KOÇ- Arş. Gör. Betül DÜŞÜNCELİ- Arş. Gör. Tuğba Seda ÇOLAK Türkiye de Namus Uğruna Kadına Uygulanan Şiddete İlişkin Tutumlar (Gülcü Mahallesi ve Hemşirelik Öğrencileri Örneği) Öğr. Gör. Işıl KALAYCI-Abdullah Yavuz AKINCI- Öğr. Gör. Fatime UYSAL Toplumsal Cinsiyet Çerçevesinde Kadın Mağduriyeti: Ankara Örneği Esra SERDAR TEKELİ Üniversite Öğrencilerin Şiddet Mağduru Kadın Algısı: Bir Niteliksel Araştırma Arş. Gör. Seda ATTEPE- Arş. Gör. Melike TUNÇ Türkiye den ve Dünya dan Şiddet Örnekleri Yüksekova da Kadın Olmak Prof. Dr. Behçet YEŞİLBURSA- Özlem BAYKAL Kadın Sığınmaevinde Kalan Kadın ve Çocukların Sistemden Kaynaklı Karşılaştıkları Güçlükler:Eskişehir Örneği Doç. Dr. Medine SİVRİ- Eylem AKA Doğunun Aile İçi Şiddete Maruz Kalan Kadınları-Elazığ İli Örneği- Yrd. Doç. Dr. Yelda SEVİM- Arş. Gör. Onur YERLİKAYA ŞAŞMAZ Kadın Şiddetine Karşı Şiddet Birimleri- Artvin Örneği- Yrd. Doç. Dr. Hatice KARAKUŞ Almanya da Göçmen Türk Kadınlarına Uygulanan Şiddetin Niteliği ve Nedenleri Yrd. Doç. Dr. Mehmet SEMERCİ Tekirdağ da Kadın ve Şiddete Bakış Tülin YILDIZ- Sevinç ADİLOĞLU- A. Handan DÖKMECİ- Turgut BAKKALLAR- İsmail Bahri ŞARDAĞI Sayılı Kanun Kapsamında Yürütülen Şiddet Uygulayan Kişilere Yönelik Muayene ve Tedavi Çalışmaları- Ankara İli Örneği- Tülay ERÇİN ŞAHİN-Özlem GÜLER AYDIN- Bülent TOSUN-Soner AKBAŞ-Ercan SAPMAZ Erzurum da Çocuk ve Şiddet Doç. Dr. Yıldız AKPOLAT- Dr. Yusuf İNCİ Azerbaycan Edebiyatında Kadına Karşı Uygulanan Sosyal Şiddet Doç. Dr. Tamilla ALİYEVA-ABBASHANLI Sosyolojik Açıdan Kadına Yönelik Şiddetin Nedenleri-Malatya Örneği- Yrd. Doç. Dr. Vehbi BAYHAN Aile İçi Şiddete Etken Sosyo-Kültürel Faktörler: Elazığ İli Kovancılar İlçesi Örneği Yrd. Doç. Dr. Ali Sırrı YILMAZ-Arş. Gör. Onur YERLİKAYA ŞAŞMAZ V

6 Sosyal Şiddet Kıskacında Kadın: Mardin den Bazı Görünümler Arş. Gör. Nazife GÜRHAN- Arş. Gör. İbrahim YÜCEDAĞ İngilizce ve Arapça Bildiriler / English and Arabic Papers Domestic Violations Against Woman And Children In Sweden Mats SJÖSTEN The Media As A Source of Judgments: Fighting the Gender Based Violence Doç. Dr. Nurdan AKINER, Dr. Jana WALDNEROVÁ -Dr. Györgyi RÉTFALVI Psychological and Social Violence Against Divorced or Single Women In Morocco Prof. Aicha TAJ Tunus Ailesinde Şiddet: Nedenleri, Görünümleri ve Kadınlar ve Çocuklar Üzerine Yansımaları Dr. Zohra Ben MANSOUR Kent Yoksulluğunun Artması ve Kadın ve Çocuklara Karşı Şiddetin Ortaya Çıkmasına Etkisi Prof. Kamal Muhammed GAHALLAH VI

7 ŞİDDET SARMALINDAKİ HÜKÜMLÜ KADINLARIN DEMOGRAFİK ÖZELLİKLERİ: SİNCAN VE DELİCE CEZAEVLERİ ÖRNEKLERİ Özet Doç. Dr. Dolunay ŞENOL 1 Yrd. Doç. Dr. Sıtkı YILDIZ 2 Bu çalışmanın temel amacı kadın suçluluğunun nedenlerini irdelemektir. Bu amaçla genel olarak suç kavramı ve kadın suçluluğu hakkında genel bilgiler sunulmuştur. Daha sonra ise Türkiye de kadının konumu ve suç ile ilişkisi ele alınmıştır. Kadının sosyal hayattaki rol ve statüsünün artması; kadına bir yandan ekonomik bağımsızlık, refah seviyesinin artması ve özgüven gibi pek çok olumlu değer getirirken, aynı faktörler suç işleme oranlarının artmasında da etkili olmuştur. Kadının erken yaşta evlendirilmesi de suça yönelmesinde önemli bir faktör olarak değerlendirilmektedir. Araştırma bulgularına göre; kadın mahkûmların eğitim ve aylık gelir seviyelerinin oldukça düşük olduğu, daha çok kırsal bölgelerde yaşadıkları gözlenmiştir. Ayrıca kadınların cezaevinde uzun süre kalmayı gerektiren suçları daha az işledikleri, suçu ani kararlar neticesinde işledikleri, şiddeti daha çok fiziksel şiddet olarak algıladıkları ve mahkûm olmadan önce pek çoğunun şiddete maruz kaldıkları görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Kadın mahkum, suç, kadın suçluluğu, cezaevi Abstract The main aim of this study is to investigate of causes of women criminality. In this study, general knowledge about the term of crime and women criminality has been presented. Then, women s situation and relationship with crime were analyzed. In Turkey, development of women s roles and status in social life has affected positively their economic independency, higher economic income and self-confidence. But this development has affected negatively their rates of criminality. It has been evaluated that if women have been married in earlier ages, this would cause more criminality. According to research findings; women convicts are mostly uneducated, lowincome and mostly living in rural areas. Moreover they were sentenced for the crimes of less-time. They perceive the violence as physical violence and most of them have been exposed to violence before being sentenced. Keywords: Women convict, crime, women criminality, jail 1 Kırıkkale Üniversitesi, Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü 2 Kırıkkale Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi 528

8 1. GİRİŞ Toplumlar devamlılıklarını sürdürmek isterler. Devamlılıklarını sürdürmek için de o toplumdaki bireylerin eski zamanlardan yaşanan güne kadar uygulayageldikleri örf, adet, gelenek, görenek gibi yazısız kuralları bulunmaktadır. Bu kurallar, hem gelecek nesillere sosyalizasyon süreci vasıtasıyla öğretilmektedir hem de yazılı kuralların oluşturulmasında temel alınmaktadır. Toplumun hayat anlayışının yansıması olan, aynı zamanda da toplumun düzenini devam ettirebilmek için oluşturmuş olduğu kuralların toplumun devamlılığına katkı sağladığı kabul edilmektedir. Yazılı veya yazısız kurallara, toplum içindeki bireylerin uyması beklenir. Bu kurallara uymayı reddedenleri, öncelikle toplumun kendi yaptırımlarıyla uyumlarını sağlaması, toplumda da düzenin gerçekleştirilmesi istenir. Bu uydurulma süreci her zaman çok da kolay gerçekleştirilemeyebilir. Toplumun koymuş olduğu yazılı veya yazısız kurallara ters düşen eylemlerin, cana veya mala zarar vereceğinden çok daha fazlasını topluma vereceğine inanıldığı için toplumdan onay alamazlar. İnsanoğlu, diğer insanlardan ayrı olarak hayatını devam ettirebilen bir varlık değildir. İnsanlar zaman zaman bir araya gelerek bir toplumsal yapı oluştururlar zaman zaman da önceden oluşturulmuş toplumlara dahil olurlar. En fazla görülen şekli, insanların içine doğdukları toplumun kurallarını öğrenerek ve kabul ederek o toplumda kalmaya devam etmeleridir. Toplumda kalabilmenin temel kuralı, mensuplarının özgürlüklerinin kısıtlanması ve belirli kurallara uyulmasını önceden kabul etmiş olmalarıdır (Dolu-Uludağ-Doğutaş, 2010:60). Gerçekten de insanoğlunun en temel ihtiyaçlarının başında ait olma ve güvenlik ihtiyaçları gelmektedir. İnsanlar bir gruba ait olabilmek ve orada kalabilmek için özgürlüklerinin bir bölümünden kendi rızaları ile feragat edebilmektedirler. 2. TOPLUMSAL SAPMA BİÇİMİ OLARAK SUÇ Toplum onay vermediği davranışların bir kısmını sapma bir kısmını da suç olarak nitelendirir. Nirun (1972: ), sosyal sistemlerde sapma sonucunda sosyal problemlerin ortaya çıktığını söyler. Ancak bütün sapmaların sosyal problem olmadığını aynı şekilde bütün sosyal problemlerin de sosyal sapma içermediğini gözden uzak tutmamak gerekir. Sapma davranışı, sosyal problemlerin ortaya çıkmasını sağlayarak toplumun işleyişinin bozulmasına sebep olabilir. Sapma olarak kabul edilen bazı davranış şekilleri ceza yasasını ihlal etmezken, bazıları ceza yasasını ihlal eder. Suç ise toplumun genel olarak huzur ve düzenini bozan, dolayısı ile de toplum içindeki bireyler tarafından onaylanmayan, aynı zamanda o toplumun ceza yasasında bir ceza ile karşılık bulan eylemler olarak tanımlanmaktadır. Hukuk açışından ise suç, yasalar tarafından güvence altına alınmış, mevcut toplum kurallarının yıkılmasına ve sarsılmasına yönelmiş fiil ve davranışlar olarak tanımlanmaktadır. Toplum, bu istenmeyen eylemleri yapan kişilerin cezalandırılmasında, dışlanmasında bir sakınca görmediği gibi zaman zaman da bu kişilerin cezalandırılması ile toplum vicdanını rahatlatır. Topluma ters düşen eylemlerde bulunan bireylerin cezalandırılması, toplumun devamlılığının sağlanmasında son derece önemli bir rol oynamaktadır. Tülin İçli, cezayı, Hukuk kurallarına uymayan kişilere uygulanan yaptırım olarak tanımlamaktadır. Ceza mekanizması kullanılmadığında, toplumun devamlılığının 529

9 sağlanmasının önemsenmediğini düşünen suç potansiyeline sahip kişiler, suç işleme konusunda daha cüretkar davranabiliyorlar. Ayrıca suç işleyenin suçunun karşılığını bulamaması da toplumdaki diğer kişilerin adalet mekanizmasına karşı güven kaybına sebep olmaktadır. Suçu ceza kanununa aykırı davranış olarak tanımlarsak, suçluyu da suç eylemini gerçekleştiren kişi olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Dönmezer (1981:489) suçun, bireyin kendisini kontrol etmediği zamanlarda, bireyin saldırgan davranışlarıyla başladığını söyler. Bireyi saldırgan davranışa yönelten zaman zaman kendi bireysel özellikleri ve psişik dünyası iken, zaman zaman da toplum olarak karşımıza çıkmaktadır. İşlenen suça karşılık olarak verilen cezanın caydırıcı niteliğinin olması gerekmektedir. Aksi halde insanlar zaman zaman işleyecekleri suç ve alacakları ceza arasında değerlendirme yapmak zorunda kalabilirler ve bazen da cezanın caydırıcılık vasfı az ise suç işlemeyi kendi özgür iradeleri ile tercih edebilirler. O halde suçun iyi tanımlanması ve verilecek cezanın da o toplumun vicdanını rahatlatacak nitelikte olması gerekir. Ancak, burada suça verilecek cezanın, işlenen suçun niteliğine ve oranına göre farklılık göstermesi gerektiğini de hatırlatmakta fayda var Suç eylemi, toplumun önceden koymuş olduğu yasalara karşı gelme davranışları ile başlar ve taarruzun amacına ulaşması ile kesinlik kazanır. Toplumlar ceza kanunlarını belirleyerek, suça meyilli bireylerini önceden uyarmış olurlar. Buna göre ceza kanunları, toplumun istediğinden farklı davranan veya davranmayı düşünen bireylerini, toplumun istediğinden farklı eylemler gerçekleştirdiklerinde, yaptırımın ne olacağı konusunda önceden uyaran, yaptırımı önceden belirleyen yasalar olarak değerlendirilmektedir (Dönmezer, 1984:56).Toplum, ceza kanununu belirlemediğinde, davranışın suç olup olmadığını ve suçlu davranış sonrasında ne kadar ceza alacağını bilemeyen bireylerin suç işleme ihtimallerinin de artacağı endişesi ortaya çıkmaktadır. İnsanlık tarihi ile birlikte başlatılan suçun evrensel bir olgu olduğu kabul edilmektedir. İnsanlar tek başlarına yaşayamadığı için çeşitli toplumlar içinde yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmışlardır. İnsanlar, dahil olduğu bütün toplumlarda, toplumların var olabilmesi ve devamlılıklarını sürdürebilmesi için gerekli olan kurallarla her zaman karşılaşmışlardır. İnsanların girmiş oldukları toplumlardaki kurallara uymaları her zaman mümkün olmamış, bazen da kendi iradeleri ile veya iradeleri dışında da aykırı davranışlar sergilemişlerdir. Tipik bir hareket olarak kabul edilen suç, kişinin düşünce ve hislerinin davranışa yansımış hali olarak kabul edilmektedir. Suç işleyen kişiye ceza verilebilmesi için, ceza sorumluluğunu tümüyle veya kısmen ortadan kaldıran şartların varlığı kontrol edilmelidir (Erem, 1984: ). Suç işleyene, işlediği suçun cezası verilmeden önce, cezai ehliyet durumu tespit edilir. Suçlu birey, toplumun düzenini bozan kişi olarak algılandığı için, toplum halinde yaşayan bireylerin karşısındaki düzeni bozan olarak değerlendirilmektedir. Suçluluk, birey ve çevresi arasındaki karşılıklı etki ve tepkilerin sonucunda meydana gelmektedir. Suçlu da sosyo-kültürel yapının yazılı ve yazısız kurallarını bozan, bu kurallara karşı çıkan anti sosyal davranışlar sergileyen kişiler olarak tanımlanmaktadır. Suçluların anti sosyal bireyler olarak tanımlanmasının sebebi, sosyal varlıkların grubun kurallarını kabul edip itaat ederek grup içinde kalmaya mücadele 530

10 ettiklerinin inanılmasıdır. Grup içinde kalmak bir fedakarlık ister. Fedakarlık yapmayanlar, gruptan ayrılmayı veya grup tarafından dışlanmayı, dolayısı ile de cezalandırılmayı ve dışlanmayı göze alabilenlerdir. Dışlanmayı göze alabilenleri de anti sosyal varlıklar olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. 3. DÜNYA DA KADININ DURUMU Kadın ve erkek arasında pek çok farkın olduğu kabul edilen bir gerçektir. Kadın ve erkek arasındaki bu farklılığın en temelinde fiziki farklılıkların var olduğunu biliyoruz, ancak fiziki farklılıklar bir süre sonra sosyal farklılıkları da getirmektedir. Kadın ve erkek arasındaki fiziki ve sosyal farklılıklar, ataerkil toplumlarda kadının mağduriyetini de beraberinde getirmektedir. Kainatın var oluş tarihinden itibaren hemen hemen bütün zamanlarda, çok istisnai durumlar hariç kadınlar çoğunlukla yoksulluğu ve mağduriyeti yaşayan grubu oluşturmuştur. Bugün hala yoksulluk denildiğinde ilk akla gelen grubu kadınlar oluşturmaktadır. Kadın daima erkeğin arkasındaki birey olmuştur. Aynı zamanda erkeğin koruması ve kollaması altındaki kişi olmuştur veya olmak zorunda kalmıştır. Bu gerçeklik de onun kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesini, kendisine güven geliştirebilmesini engellemiştir. Böylece yüzyıllardır kadın, gerek Doğu, Batı, Kuzey, Güney ülkelerinden gerekse de gelişmiş, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olsun çok da büyük farklılıklar göstermeden mağdur rolünü oynamaya devam etmiştir. Mağdur rolünü öğrenen ve oynayan kadın, mağdur olmayı doğal bir süreç olarak algılamıştır. Çünkü sosyal çevresindeki diğer kadınların da aynı durumda olduğunu görmekte ve bu durumu olağan olarak algılamaktadır. Kadın, büyürken erkekle aynı imkanlardan faydalanamamakta, erkek çocuğuna yapılan yatırım ile kız çocuğuna yapılan yatırım aynı olmamakta, bundan dolayı da farklı şekil ve yoğunlukta yoksulluktan ve imkansızlıklardan etkilenmektedir (Duyan, 2011: 1). Bu durum kadın ve erkeğin farklı şekillerde mücadele geliştirmesini de beraberinde getirmiştir. Dünya geneline bakıldığında istatistikler, kadınların hayatı zor yaşadıklarını ortaya koymaktadır. Dünyada kadınların 1/3 ünün hayatlarının bir döneminde şiddete maruz kaldıkları, 1/5 inin tecavüze uğradığı veya tecavüz girişiminde bulunulduğunu göstermektedir (http/www. Kadın suçluluğu. Kadın statüsü genel müdürlüğü. (20/11/2010). Aynı kaynağa göre ABD de 90 saniyede bir kadının tecavüze uğradığı, Irak ta 2003 nisan ayından sonra 400 ün üzerinde kadının tecavüze uğradığını ortaya koymaktadır. Yine aynı istatistikler, kadın cinayetlerinin %70 inin kadınların eş veya sevgilileri tarafından gerçekleştirildiği ortaya koymaktadır. Kadına yapılabilecek en büyük kötülüklerden birisi olarak kabul edilen ve onların cinsel hayatlarını son derece olumsuz etkileyen sünnet ettirme geleneğinin, Afrika da 135 milyondan fazla kadına uygulandığı da yine yapılan tespitler arasındadır. İnsanları yoksulluktan kurtaran en önemli vasıta, eğitim olarak kabul edilmektedir. Kadınlara çocukluk yıllarında verilen formal anlamdaki eğitim, gelecekte kendilerinin ve çocuklarının kendi ayakları üzerinde durabilmesinde son derece önemli rol oynamaktadır. Ancak dünya geneline bakıldığında kadınların erkeklere göre eğitim imkanlarından faydalanma oranlarının son derece düşük olduğu, yaklaşık bir milyar okuma yazması olmayan insanın bulunduğu, bunların da 2/3 ünü kadınların oluşturduğu dikkatleri çekmektedir. Temel insan hakkı olarak kabul edilen eğitim hakkından Arap dünyasındaki kadınların ancak ½ sinin faydalanabildiği tespit edilmiştir. Dünya genelinde, iş ve siyaset hayatında aktif kadın sayısının azlığı, özellikle de üst 531

11 pozisyonlardaki kadın sayısının son derece az olması da kadınların eğitim imkanlarından daha az faydalandığının bir göstergesi olarak algılanmaktadır. Bugün dünyada yaklaşık 1.2 milyar yoksulun bulunduğu ve bunların da %70 ini kadınların oluşturduğu kabul edilmektedir. Yine dünyadaki arazilerin %1 inin, toplam gelirin de %10 unun kadınlara ait olması da kadın yoksulluğunun boyutlarını ortaya koymaktadır. Tabloya genel olarak bakıldığında üretim alanında etkin olan kadınların, emeklerinin karşılığını alamadıkları, genellikle ücretsiz aile işçisi olarak çalıştırıldıklarını ortaya koymaktadır. Bu da kadınların ekonomik bağımsızlıklarını elde etmelerinin, kendi ayakları üstünde durmalarının ne derece zor olduğunu ortaya koymaktadır. Yapılan çalışmalar, kadınların önemli pozisyonlara gelmelerinin erkeklere göre oldukça zor olduğunu, dünya genelinde erkeklerin kadınların önünde yer aldığını ortaya koymaktadır. 4. KADIN SUÇLULUĞU Kadınların suç oranları ülkelerin gelişmişlik ve düzeylerine göre değişiklik göstermektedir. Gelişmişlik düzeyi yüksek olan toplumlarda kadınlar daha özgür oldukları ve sosyal hayatın içine daha fazla girdikleri için suça yönelim ve suç işleme oranları daha da artmaktadır. Gelişmişlik düzeyi düşük toplumlarda kadınlar, toplumsal baskıdan dolayı suça yönelmekten korkuyor, toplum baskısını erkeklere oranla daha şiddetli yaşıyorlar. Aynı zamanda toplum, kadınları daha fazla koruyup kolladığı için, kadınlarda suç oranları daha düşük seviyelerde kalıyor. Kadınların suç oranları toplumsal olarak da farklılık göstermektedir. Doğu toplumlarında da Batı toplumlarında da kadınlar suç işlemektedirler. Ancak suç oranlarına bakıldığında, Batı toplumlarındaki kadınlar daha fazla sosyal ve ekonomik hayatın içinde oldukları için suça karışma oranları da fazlalık göstermektedir. Doğu toplumlarında kadınlar, geleneksel aile içinde daha fazla kısıtlandıkları ve sosyal hayatın içinde daha az yer alabildiklerinden dolayı kendilerini tanıyıp, kendileri için beklenti seviyesini yükseltemediklerinden hırsları da daha düşük seviyelerde kalmaktadır. Sosyal hayatın içinde çok aktif olamadıkları ve iletişime girdikleri insan sayısı düşük ve belirli bir düzeyde kaldığı için suça karışma oranları da son derece düşük olmaktadır. Bu görüşümüzü eğitim seviyesi ve çalışma oranı arttıkça suça karışan kadın sayısındaki artış oranları da destekler mahiyettedir. Dünyadaki istatistiklere bakılacak olursa 3 milyondan fazla kadın nüfusunun olduğu dünyada, kadına yönelik suçların ve kadınların işlemiş oldukları suçların da çeşitlilik gösterdiği görülmektedir. Her ülkede kadınların suça maruz kalma, suça yönelme şekil ve oranları farklılık göstermektedir. Şiddete sürekli maruz kalan kadınlar arasında suça yönelme oranları daha yüksektir. Şiddete daha fazla dayanamayan kadının suça yöneldiği düşünülmektedir. İstatistikler, şiddete maruz kalan ve bu durumuna itiraz edemeyen kadınların suça yönelme oranlarının diğerlerine göre çok daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Kadınların çalışma hayatına girmesi ile birlikte, para kazanmaya başlaması ve ekonomik bağımsızlığını ve sosyal haklarını öğrenmesi, hem eğitim seviyelerini arttırmış, hem de kamusal alandaki konumlarını yükseltmiştir. Bu da kadınların elde ettikleri haklarını arttırma çabalarını biraz daha üst seviyelere ulaştırmıştır. 532

12 4.1. Kadın Suçluluğunun Tarihsel Gelişimi Suç ve suçluluk ile ilgili çalışmalar, suçun yaş, medeni hal, eğitim, meslek, vb. faktörlerle çok yakından etkili olduğunu ortaya koymakta. Ancak suç türü, şekli, işleniş biçimi, sebepleri vb. faktörler arasında en etkili olan faktörlerden bir diğeri de cinsiyet olarak gösterilmektedir (Öğün,1988:17). Suç, toplumlar arasında nicelik ve nitelik olarak farklılık göstermesine rağmen, hemen hemen bütün toplumlarda kadın suç oranları ile erkek suç oranları arasında kadınlar aleyhine olmak üzere farklılık görülmektedir. Suçta cinsiyetin rolünün belirgin derecede farklılık göstermesinin temelinde sosyal faktörlerin etkili olduğu bilinmektedir. Ancak sosyo-kültürel yapıda meydana gelen değişim, birincil ilişkilerin yerine ikincil ilişkilerin alması, köyden kente göç, kadının çalışma hayatına girmesi vb. hem kadının hayatını hem de kadın suç oranlarını önemli oranda etkilemiştir. Suç, tipik erkek davranışı olarak kabul edildiği için, çalışmalar erkek davranışını anlayıp açıklamaya yönelik olmuş, erkek suçluluğu kadın suçluluğundan daha fazla incelenmiştir.kriminolojik çalışmalar, erkek suçluluğunu açıklar nitelikte kabul edildiği için, kriminoloji kitaplarında kadın suçluluğu ayrı bir konu olarak işlenmekte, ancak erkek suçluluğu ayrıca ele alınmamaktadır. Bunda suçun işlenmesi için güce sahip olmanın önemli bir faktör olduğu kabul edilmesinin etkisi büyüktür. Kadınların fiziki gücünün az olması, onları suç işlemekten alıkoyan bir faktör olurken, erkeklerin kontrol edilemeyen güçlerinin varlığı da onları suça sürükleyebilmektedir. Kadın ve erkek suç türleri arasında farklılık olmasına rağmen, yaşa göre de farklılıklar görülmektedir (İçli, 2007:330). Kadının ev dışında fazla zaman geçirmiyor olması, dışarıdaki insanlarla fazla iletişiminin olmaması, onu suça karışmaktan engellediği kabul edilmesine rağmen bugün kadınların profesyonel iş hayatındaki yer ve rolü arttıkça bu durumun ters yönde değişiklik göstereceği düşünülmektedir. Ayrıca çalışma hayatındaki kadınların da suça karışma oranlarının artış gösterdiği yönündeki istatistikler de bu düşünceyi desteklemektedir. Kadın suç oranlarının düşük seviyede kalmasında ataerkil yapı içinde kadının suç işleyerek ceza evine girmesinden ailenin diğer fertlerinin de olumsuz etkileneceği düşüncesi ile baba, eş ve erkek kardeşin kadının suçunu zaman zaman üstleniyor olması da son derece önemli bir etkendir. Özellikle Doğu toplumlarında kadının, ailenin namusu olarak kabul edilmesi, kadın suçluluğunu tehdit eden bir davranış olarak değil de toplumu utandıran bir davranış şekli olarak algılanmaktadır (İçli,2007:330). Kadınlar artan oranlarda çalışma hayatına girmeye başlamasına rağmen kadının erkeğe bağımlılığı hala sürmektedir. Bu durum, zaman zaman kadını suçtan alıkoyarken, zaman zaman da suç işlemede kocasına yardımcı olmasını daha net açıklamaktadır. Sosyalizasyon sürecinde anne ve eş olmaya, aileyi kurup sağlıklı bir şekilde devam ettirmeye hazırlanan kadın, suçtan uzak durarak ailesinin olumsuz yönde etkilenmesini sağlamamak ve aile fertlerine olumsuz örnek olmamak için suça yönelmede daha duyarlı davrandıkları da kabul edilmektedir. Kadınlar, erkeklerden daha fazla, çocuklarının ve ailelerinin işleyecekleri suçtan etkilenmemeleri, üzülmemeleri için daha hassas davranmaktadırlar. 533

13 Sosyalizasyon sürecinde kadın, narin ve kibar bir varlık olarak tanıtılmakta, cinsel bir obje olarak görülmektedir. Kadınların, narin varlıklar olarak kabul edilmesi, suç işlemek gibi acımasız eylemleri gerçekleştirebilecek varlıklar olarak algılanmak istememelerini de beraberinde getirmektedir. Tabidir ki bu da kadını belirli bir oranda suçtan alıkoymaktadır. Kadınların işlemiş oldukları suçlara bakıldığında ani, tek seferlik ve tek başına işlenen suçları işledikleri, organize suçlara ancak yakın çevrelerindeki erkeklerin teşviki ile ve oldukça sınırlı sayıda karıştıkları görülmektedir. Kadınlar, organize suçlarda aktif rol oynamamakta, aksine ikinci planda kalmaktadırlar. Suç çeteleri içinde cinsel obje ve çalınan eşyaların saklanması görevi ile suça karışmaktadırlar. Howard a göre kadınlar, tahrik sonucunda, eşlerinin kendilerini aldatmasını kabul edemeyerek, ihanet sebebiyle suç işlemektedirler. Kadınların ve erkeklerin suç işledikleri ve suça karıştıkları mekanlar arasında da farklılık bulunmaktadır. Buna göre kadınlar daha fazla mutfakta suç işlemekte, yatak odasında da öldürülmektedirler. Bilindiği gibi kadınlar, günün büyük bir bölümünü mutfakta geçirmekte ve mutfakta her türlü kesici aletle yakın ilişki halindedirler. Tahrik edilen kadın kesici aletlerle bir arada bulunduğunda da ani bir suç eylemine karışabilmektedir. Kriminolojinin en önemli konularından biri olan kadın suçluluğu incelendiğinde, kötü muamele gören kadınların, çoğunlukla kendilerini korumak amacıyla, aniden görülen şiddetli bir tepkiyle, önceden planlanmamış cana karşı suçlar işledikleri tespit edilmiştir.(içli,1995:3). Aile içinde kadına yönelik uygulanan şiddet, bir süre sonra kendisini ve ailesini korumak ve dayaktan kaçmak amaçlı kadının şiddet uygulamasına da dönüşebilmektedir. Şiddet maruzu olan kadınların, psikolojik olarak zarar gördüğünü, dolayısı ile de suça yöneldikleri fikrinde olan bilim adamlarının sayısı da oldukça fazladır. Ayrıca şiddete maruz kalan kadınların da bir süre sonra psikolojik problemler yaşayarak, kendilerine uygulanan şiddete zemin hazırladıklarını da savunan bilim adamları bulunmaktadır. Kişinin ruh hali, suç işlemede önemli bir etken olarak kabul edilmektedir. Ruh hali olumsuz olanların, işlemiş oldukları suçun farkına varamadıkları ve doğru ile yanlışı sağlıklı bir şekilde değerlendiremedikleri için, yaptıkları davranışı sağlıklı bir şekilde değerlendiremediklerini, kendilerini kontrol edemediklerini, dolayısı ile de suç işleyebildikleri savunulmaktadır (Balcıoğlu,2001:49). Geleneksel toplumlarda kadın, toplum tarafından dışlanmaktan ve kınanmaktan korktuğu için suç işlememek amacıyla büyük çaba sarf etmekte, çevresindekiler de onu bu süreçte olumlu yönde desteklemektedirler. Şehirdeki kadın, üzerine düşen sorumlulukların da fazlalığı ile ve çevresinde kendisini destekleyecek kişilerin azlığı sebebiyle, kendisini sorgulamakta aynı hassasiyeti gösteremeyebilmekte ve ani suç eylemlerinde bulunabilmektedir. Suça karıştıktan sonra toplumun kendisini dışlamasını engelleyemeyeceğini bilen ve bundan sonraki süreçte hayatın çok daha zor olacağını tahmin edebilen kırdaki kadın çok daha sabırlı davranmaktadır. Sosyalizasyon sürecinde kadına sabırlı olmasının cinsel rolleri arasında öğretilmekte olduğunun da hatırlanmasında yarar var. Bilindiği gibi geleneksel toplumlar, kadınların kendileri ile ilgili kararları almalarını engellemekte, onların kararlarını yakınlarındaki erkekler almaktadır. İnsanoğlu yasakları ihlal etme isteği taşır. Kadınlara kendileri ile ilgili kararları alıp 534

14 uygulayabilme hakkı tanındığında, önlerinde engel olmadığını düşüneceklerinde suç işleme oranlarının da düşeceği kabul edilmektedir. Kadınların çalışmasına izin verilmemesi, kendisinin, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayamaması, zaman zaman dolandırıcılık ve hırsızlık suçlarını işlemesine sebebiyet verebilmektedir. Kadının ekonomik açıdan toplumun gerisinde kalması da onu suça iten bir diğer faktör olarak bilinmektedir. Kadının çaresiz kaldığında yapmış olduğu eylemler arasında fahişelik ön sıralarda yer almaktadır. Fahişeliğin sosyal yapının bir ihtiyacı olduğunu ileri sürenler de bulunmaktadır. Ancak fahişelik, çoğu kez kadını hem şiddete uğratmakta hem de suça yönlendirebilmektedir. Eğitim seviyesi ve statüsü yükselen kadın, fahişeliğin tuzağından kendisini kurtarabilir. Balcıoğlu (2001:49), alt gelir gruplarındakilerin içinde bulundukları sosyal statü ve suça yönelmeleri arasında büyük oranda benzerliklerin olduğunu belirtmektedir. Toplumlar ve toplumların dönemleri arasında farklılıklar olmasın rağmen hemen hemen bütün toplumlarda kadın suç çeşitleri ve kadınların suç işleme oranları arasında bir benzerliğin olduğu görülmektedir. Bunda da etken olan faktörün, kadının eş ve anne olması kabul edilmektedir. Bütün toplumlar kadına ve anaya özel bir ihtimam göstermişlerdir, özellikler de Türk toplumları. Bu da kadını her türlü olumsuzluktan olabildiğince korumuştur Türkiye de Kadının Konumu ve Suç İle İlişkisi Türkiye de son yıllarda kadının statüsünde önemli değişimlerin olduğu kabul edilmektedir. Ancak gelinen noktanın hala istenen düzeyde olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. En azından kadın daha birey olarak kabul edilmemektedir. Bunun en iyi göstergelerinden birisi, kız çocuklarının eğitim haklarını istenen düzeyde elde edememiş olmaları, evlenecekleri kişiyi, zamanı kendilerinin belirleyemiyor olmaları, vb. dir. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü nün verilerine göre ülkemizdeki kadınların %20 si hala okuma yazma bilmiyor. Aynı kaynağın verilerine göre Türkiye deki kadınların %40 ı görücü usulü ile evlenmekte, %20 si de resmi nikahsız yaşamaktadır. Kadınların %64 ünün hamilelik döneminde doktora gitmediği yönündeki veriler de hamilelik gibi son derece zor bir süreçte dahi çok önemsenmediklerinin bir göstergesi olsa gerek. Günümüzde kadınların eğitim, siyaset, ekonomi, vb. pek çok alanda erkeğin gerisinde olmaya devam ediyor olması, kamusal ve sosyal alanda arka planda kalıyor olmasını zorunlu hale getirmektedir. Kamusal alanda olması gereken yere gelemeyen kadın, erkekle aynı nitelikleri kazanamamakta, kendisini yenileyememektedir. Ancak kadın birey olarak kabul edildiğinde erkekle aynı niteliklere sahip olacak ve eşit şartlarda yarışabilecektir. Kadının birey olarak kabul edilmesi için başlatılacak süreçte sadece kadınların bilinçlenmesi çok da büyük bir anlam ifade etmemekte, aksine bu süreçte erkeklerin bilinçlenmesi ve kendilerine önemli bir görevin düştüğünün farkında olmaları son derece önemli bir rol oynamaktadır. Aksi durumda kadınlar kendi haklarını öğrenip talepte bulunduklarında, erkeklerin aynı düşünceleri paylaşmaması halinde talep edenler ve talebi gereksiz bulanlar arsında bir kaos başlayacaktır. Bu da hem toplumda kargaşaya hem de hareketin istenen performansta olmamasına sebebiyet vermektedir. Bu sürecin başlatılmasında en etkili olacak sürecin, iki ayrı cinsin de aynı seviyede olmak şartıyla toplumun eğitim seviyesini arttırmakla olabileceği kanaatindeyiz. Ancak bu şekilde toplumların gelişmişlik seviyesi yükselecektir. 535

15 Her sosyo-kültürel yapı kendi varlığını devam ettirmek ister. Sosyo-kültürel yapıların varlıklarını devam ettirebilmelerinin en kolay yolu da yeni yetişen bireylerini sosyalleştirme sürecinden geçirirken toplumun kurallarını sıkı sıkıya öğrenmelerini sağlamaktır. Aksi halde toplum devamlılığını sağlama noktasında sıkıntılar yaşayacaktır. Dünya geneline bakıldığında toplumların çok büyük bir bölümünün ataerkil olduğu görülmektedir. Toplumun ataerkil olması, kadınların arka planda kalarak erkeklerin öne çıkmasını da beraberinde getirmektedir. Ataerkil toplum yapısı kırsal kesimde kendisini çok daha ciddi şekilde korumaya çalışmaktadır. Türk toplumu da ataerkil bir yapı ortaya koyduğu için, özellikle de kırsal kesimde, erkeklere oranla kız çocuklarını ve kadınları ev dışındaki problemlerden daha uzak tutulmakta, bu da kadının her türlü kötülükten korunmasında etkili olmaktadır. Kadından öncelikli olarak beklenen iyi bir eş ve anne olmasıdır ( Öğün, 1988:17).Bu da kadının evi dışında aktif olmasını engellemekte, bu engel kadının korunmasını sağlamakta, kadını suç işlemekten alıkoyan önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak kadınların eğitim seviyelerinin artmasına paralel olarak meslek sahibi olması ve çalışma hayatının içinde daha fazla rol alıyor olması, hem aile içi ilişkilerde değişiklik ortaya koydu, hem de bu değişiklikler iletişim ağını farklılaştırarak suç ve suça karışma oranlarını farklılaştırdı. Bu değişimden kadın daha fazla etkilendi. Çünkü kadının geleneksel rolü, eş ve annelikle sınırlanırken sanayi toplumlarında kadın geleneksel rollerinin dışında yeni rol ve statüler kazandı. Toplumdaki konumu değişen kadın, geleneksel roller ve yeni kazanmış olduğu roller arasında sıkışıp kaldı. Köydeki tarım faaliyetinden farklı bir biçimde, anne ve eş statüsünün yanında ücretli bir işe girmek zorunda kalan kadın, kasaba ve kent yaşamının davranış biçimini taklit etmeye başlamıştır.(unat, 1982:23) Ancak bu taklit sanıldığı kadar kolay olmamakta, zaman zaman büyük çaresizlikleri de yaşamak zorunda kalabilmektedir. Kadının sosyal hayattaki rol ve statüsünün artması bir yandan kadına ekonomik bağımsızlık, ailesinin refah seviyesinin artması ve özgüven gibi pek çok olumlu değer getirirken, aynı faktörler suç işleme oranlarının artmasında da etkili olmuştur. Sanayileşme ve beraberinde kentleşmenin sonucunda tarımda çalışan kadın sayısında azalma, çalışan nüfus içindeki kadın oranlarında da artış tespit edilmiştir (Kazgan, 1982:139). Kadın çalışma hayatına vasıfları ile girememiş, ancak vasıfsız eleman olarak girebilmiştir. Köyünden yeni göç etmiş ve ayakta kalabilmek için çalışmak zorunda kalan kadın, vasıfsız eleman olarak ev kadını iş piyasasına girerek, o güne kadar kendi evinde yapmış olduğu yemek, bulaşık, çocuk bakımı, vb. işleri evinin dışında ve para karşılığında yapmaya başlamıştır. Çalışma hayatındaki kadınların yaklaşık %85 inin vasıfsız işgücü olduğu tespit edilmiştir. Kadının tarımdaki işgücünün azalması, tarımdaki işgücünün azalması ile paralellik göstermektedir (Özbay,1982:175). Kadın, tarımda çalışırken aile bireyleri ile birlikte çalışmakta, bu da kadının korunmasını sağlamaktadır. Ancak kadın yıllar sonra ailesinden ayrı yerde çalışmanın zorlukları ile karşı karşıya kaldığında kendisini koruyamama ve suça karışma oranları da artış göstermiştir. Kadının erken yaşta evlendirilmesi de suça yönelmesinde önemli bir faktör olarak değerlendirilmektedir. Ruhsal, sosyal, fiziki vb. gelişimini tamamlayamadan evlendirilen ve çocuk gelin olarak adlandırılan bu kız çocukları için hayat son derece 536

16 zorlu bir mücadele gerektirmektedir. Kendisini tanıyamadan, anne, eş, gelin, ev hanımı vb. sorumlulukları yerine getirmesi beklenilen çocuk gelinler, karşılaştıkları şartlarla nasıl mücadele edebileceklerini bilememekte, zaman zaman da kendilerinden beklenen sorumlulukları yerine getirmek yerine, suç eylemlerini ortaya koyabilmektedirler. Kadının suç işleme oranını arttıran bir diğer önemli faktör de erken yaşta ve çok sayıda çocuk sahibi olmasıdır. Özellikle köylerde çok sayıda çocuk sahibi olma eğilimi yüksektir. Kendisi daha çocuk olan, kendi ihtiyaçlarını karşılayamayan bu küçük kadınların çok sayıda gebelik geçirmesi ve çok sayıda çocuğun sorumluluğunu alması, bakımını yapmak zorunda kalması, zor olan hayat şartlarını daha da zorlaştırmakta, kadını daha da çaresiz hale getirmektedir. Zorlu yaşama şartları, çaresiz kadını suç işlemeye yönlendirmekte, kadın suç işleme oranlarını arttırmaktadır. Ataerkil toplum olmaktan kaynaklanan sebeplerle kadın, her ne kadar üretime katkıda bulunsa da erkeğe göre düşük statüde kalmaktadır. Geleneksel yapı kadını, erkek çocuk sahibi, katın valide ve babaanne olduktan sonra statüsünü farklılaştırmaktadır (Sencer, 1979:343). Uzun yıllar şikayetlerini dile getiremeyen, dile getirse bile dikkate alınmayan kadın, kendi çözümünü kendisi bulmak zorunda kalmakta, ancak bu sabırlı süreç sonsuza kadar sürmemektedir. Bu sebep ile de kadın suç işleme yaşına bakıldığında, erkeklere göre daha ilerleyen yaşların olduğu dikkati çekmektedir. Çocuklarını büyüten, itiraz hakkının olmadığını bilen kadın, mümkün olduğu kadar sabırlı bir süreç geçirmekte, bu süreç bir süre sonra ani patlamalara da gebe olmaktadır. Ayrıca geleneksel yapıda arka planda kalmayı kabullenen kadın, ilerleyen yaşlarında birey olduğunu fark etmektedir. Birey olduğunu fark eden kadın, eskisi kadar tepkisiz kalamamakta, tepkisizliğini bozduğunda ise istemeden de olsa suç eylemlerinde bulunabilmektedir. Kırdan kente göç eden insanlarda yaşanan değişim sadece fiziki anlamda değil aynı zamanda sosyal, ekonomik, psikolojik vb. şeklinde gerçekleşmektedir. Son derece istikrarlı ve korumacı bir ortamdan karmaşık bir ortama geçiş yapmak zorunda kalan kadın, kendisine yardımcı olabilecek insanları da bulmakta zorlanmaktadır. Köyünde komşu ve akrabalarından destek alıp yüz yüze ilişkilerde bulunan kadın, ikincil ilişkilerin hakim olduğu kent hayatında yüz yüze ilişkileri ve desteği devam ettirememekte, profesyonel yardım almayı öğreninceye kadar geçen sürede de büyük problemlerle karşılaşmaktadır. Buna rağmen, kadın büyük ölçüde geleneksel değerlerden kopmamakta, kent yaşamına tam olarak uyum sağlayamamaktadır. Bu aşamada, kentleşmeye rağmen ailenin geleneksel yapısını korumaya çalışma çabasından dolayı kadın çok büyük çelişkileri yaşamak zorunda kalmaktadır. Bu sebeple de Dönmezer e göre (1984: 53-54), suç oranları kentlerde, kasaba ve köylere göre daha yüksektir. Ayrıca köy ve kentler arasında işlenen suçların nitelik ve nicelikleri farklılık göstermekte, kentlerde mala karşı, köylerde ise cana karşı işlenen suç oranları farklılık göstermektedir. Serap Akyol ve Diane Sunar'ın Kadın Katiller le ilgili çalışmalarında kadın suçluların eğitim seviyeleri erkeklerinkinden daha düşük bulunmuştur. Bu çalışma sonuçlarına göre, suçlu kadınların % 34'ü ev kadını (Akyol,1982:361) olarak tespit edilmiştir. Kadınların eğitim seviyelerinin gerçek hayatta da erkeklere göre daha düşük olduğu ve kadınların çalışma hayatına daha yeni girmeye başladığı hatırlandığında, suçlu kadınların eğitim seviyelerinin neden düşük olduğu ve suçlu kadınlar arasında ev kadınlarının oranının neden yüksek olduğu anlaşılacaktır. Eğitim seviyesi yükseldikçe 537

17 suç işleme oranlarının da arttığı bilinmektedir. Aynı kural kadın suçlular için de geçerlidir. Eğitim seviyesi yükselen kadınların, eğitim seviyesi düşük olan kadınlara göre kaybedeceklerinin fazla olması sebebiyle suça karışma oranları da azalmaktadır. Araştırmalar bekar kadınların işlediği suç türlerinin evli kadınlarınkine göre farklılık gösterdiğini ortaya koymaktadır. Özellikle kadının anne olması ve çocuklarının ihtiyaçlarını önemsemesi, özellikle mala karşı suç işlemesini kolaylaştırmaktadır. Kadınlar, özellikle anne oldukları için çocuklarının acil ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla evden ve mağazadan hırsızlık yapabildikleri gibi, çocukların kavgalarına karışıp komşuları ile mahalle kavgaları da yapabilmektedirler. Buna göre, suç işlemede cinsiyet kadar medeni halin de etkili olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Devlet İstatistik Enstitüsü'nün yayınladığı "Kadın ve Çocuk Hükümlüler Anketi 1972" çalışmasının sonuçları, Türkiye'de kadın suçluluğunun kesinlikle şehir suçluluğu olduğunu, araştırma grubundaki 333 mahkûmun 211 'inin şehirde, 122'sinin köyde oturduğunu ortaya koymaktadır. Aynı çalışmanın sonuçları, kadın suçluluğunun ve yaşlarda en yüksek seviyeye ulaştığını, kadınların en fazla adam öldürme ve hırsızlık suçları işlediklerini, %20,7 sinin ilkokul, %0,3 ünün orta okul, %1,2 sinin de lise mezunu olduğunu ve diğerlerinin sadece okuma yazma bilenlerden oluştuğunu ortaya koymuştur ( Devlet İstatistik Enstitüsü, 1973:40). Kadınlar, erkeklere oranla daha fazla kendilerini korumaya yönelik suçlar işlemektedirler. Kısaca söylemek gerekirse, suçlu kadınların şehirde, orta yaşlarda ve düşük eğitim seviyelerinde daha fazla suç işlediklerini söyleyebiliriz. 5. YÖNTEM Saha araştırmamız; Nisan-Mayıs 2010 tarihlerinde Kırıkkale Delice Kadın Kapalı Cezaevi nde kalan 24 kadın mahkûmun tümü ile ve Ankara-Sincan Kadın Kapalı Cezaevi nde kalan kadın mahkûmlardan tesadüfi yöntemle seçilen 96 kişi ile anket ve toplamda 42 kadın mahkumla da mülakat teknikleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir Araştırmanın Amacı Araştırmanın amacı, cezaevinde bulunan hükümlü veya tutuklu kadınların bazı demografik özellikleri ile suç olgusu arasında ilişki olup olmadığının araştırılmasıdır Araştırmanın Varsayımları 1. Suç eyleminde bulunan kadınların eğitim seviyesi düşüktür. 2. Kadın mahkûmların gelir seviyeleri düşüktür. 3. Kadınların suç işleme yaşları erkeklere göre daha ilerleyen yaşlardır. 4. Kadınlar, cana karşı kast suçlarını diğer suçlara göre daha fazla oranda işlemektedirler. 5. Kadınlar, çocuklarının ihtiyaçlarını giderebilmek için hırsızlık, vb. suçları işleyebilmektedirler. 6. Kadınlar bazı suçları meslek olarak algılamaktadırlar Araştırma Bulguları Araştırma grubumuzdaki kadın mahkûmların yaş ortalaması 34,42 dir. En fazla yaş grubu ise yaş aralığında bulunan kadınların oluşturduğu gruptur. Bu grup, 538

18 örneklemimizin de %29,9 unu oluşturmaktadır. Bu da kadınların erkeklere göre daha ileri yaşlarda suç işledikleri yöndeki tezi destekler niteliktedir. Tablo-1. Kadın Mahkûmların Yaş Dağılımı Sayı Yüzde Geçerli Yüzde Toplam Yüzde 18 yaş altı 4 3,3 3,4 3, yaş 29 24,2 24,8 28, yaş 35 29,2 29,9 58, yaş 30 25,0 25,6 83, yaş 13 10,8 11,1 94,9 56 ve üzeri yaş 6 5,0 5,1 100,0 Ara toplam ,5 100,0 Cevapsız 3 2,5 Toplam ,0 Tabloya genel olarak bakıldığında, yaş grubundaki kadın mahkûmların, araştırma grubunun %80,4 ünü oluşturduğu görülmektedir. Bilindiği gibi, özellikle ülkemizde kadınlar erkeklere göre daha ileri yaşlarda birey olduklarının farkına varabiliyorlar. Yaşadıklarını hak etmediklerini düşünen kadınlar, çocuklarının kendilerine muhtaç olduklarını düşündükleri sürenin sonuna geldikleri kanaatine sahip olduklarında, hayatlarının yönünü değiştirmelerinin gerekli olduğunu düşündüklerinde, vb. sebeplerle ertelediklerini ve biriktirdiklerini suç davranışı olarak bir süre sonra ortaya koyabilmektedirler. Bu da kadınların erkeklere göre daha ileri yaşlarda suç eylemine karışmasına zemin hazırlayan önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Tablo-2. Kadın Mahkûmların Doğum Yerleri Sayı Yüzde Geçerli Yüzde Toplam Yüzde Köy 19 15,8 16,2 16,2 İlçe 39 32,5 33,3 49,6 İl 26 21,7 22,2 71,8 Büyükşehir 30 25,0 25,6 97,4 Yurtdışı 3 2,5 2,6 100,0 Ara toplam ,5 100,0 Cevapsız 3 2,5 Toplam ,0 Araştırma grubumuzdakilerin doğum yerine baktığımızda, kadın mahkûmların en fazla ilçe doğumlu oldukları dikkati çekiyor. 39 kişiden oluşan bu grup, araştırma grubunun %33,3 ünü oluşturmaktadır. Köy ve ilçe gibi küçük yerleşim yerlerinde doğanların toplamda 58 kişi olduğu ve grubun %55,8 ini oluşturduğu görülüyor. Köy ve ilçe gibi küçük yerleşim yerlerinde doğan kadınların, daha fazla suç işledikleri ortaya koyuyor. Bu da bilgisizlikten kaynaklanan sebeplerle kadınların daha fazla suça karışıyor olma ihtimalini akla getiriyor. Genellikle küçük yerleşim yerlerinden büyük şehirlere göç edenler, eğitim seviyeleri de düşük ise yeni göç ettikleri şehir hayatına 539

19 uyma noktasında zorluklarla karşılaşabilmektedirler. Hem eğitim seviyeleri düşük hem de bilmedikleri büyük bir yerleşim yerine göç etmek zorunda kalan, annelik ve çaresizlik kıskacına sıkışan kadın, istenmeyen ve kendisinden beklenmeyen eylemlerin içinde kendisini bulabiliyor. Tablo-3. Kadın Mahkûmların Eğitim Durumu Sayı Yüzde Geçerli Yüzde Toplam Yüzde Okur Yazar Değil 25 20,8 21,4 21,4 Sadece Okur Yazar 4 3,3 3,4 24,8 İlkokul 28 23,3 23,9 48,7 Ortaokul 21 17,5 17,9 66,7 Lise 27 22,5 23,1 89,7 Üniversite 11 9,2 9,4 99,1 Yüksek Lisans / Doktora 1,8,9 100,0 Ara toplam ,5 100,0 Cevapsız 3 2,5 Toplam ,0 Araştırma grubumuzdaki kadın mahkûmların eğitim seviyeleri de bu düşüncemizi destekler mahiyettedir. Araştırma grubumuzdakilerin eğitim durumlarına bakıldığında en büyük grubu ilkokul mezunlarının oluşturduğu dikkati çekmektedir. Tabloya genel olarak bakıldığında %23,9 unun ilkokul mezunu olduğu, %21,4 ünün de okuryazar olmadığı görülmektedir. 12 yıl eğitimin zorunlu hale geldiği düşünüldüğünde, tabloda lise mezunu ve lise mezuniyeti öncesindeki eğitim seviyelerinde olanların toplamda %89,7 lik önemli bir grubu oluşturdukları görülmekte. Araştırma grubumuzdakilerin sadece %10,3 lük bir kısmı temel eğitimden sonra olan yüksekokul, üniversite ve lisansüstü eğitim seviyelerinde eğitim aldıklarını belirtmişler. Bu da bizim suça karışan kadınların eğitim seviyelerinin oldukça düşük olduğu yönündeki tezimizi desteklemektedir. Araştırma grubumuzdakilerin medeni hallerine baktığımızda, en büyük grubu %40.2 ile evlilerin oluşturduğu görülmektedir. Evli olanların ve evlilik geçirmiş olanların üzerlerindeki sorumluluğu, özellikle çocukları da olduğunda daha fazla hissettiklerini ve bu sorumluluk hissinin onları daha fazla suça yönlendirdiği kabul edilen bir gerçektir. Araştırma grubumuzda da evli olanların oranı oldukça yüksek çıkmış bulunmaktadır. Parçalanmış aile olarak eşi ölmüş ve eşlerinden ayrılmış olanları bir grup olarak değerlendirecek olursak, ikinci büyük grubu da %31,7 lik bu grubun oluşturduğu görülmektedir. Parçalanmış ailelerdeki kadınlarda da sorumluluğun daha fazla hissedilmesinden kaynaklanan suça yönelme eğilimleri oldukça yüksek çıkmaktadır. Evli ve boşanmış olanların çocuk sayılarına bakıldığında en büyük grubu %28,8 ile bir çocuğu olanlar oluşturmaktadır. Araştırma grubumuzda iki ve üç çocuğu olanlar da %21,9 luk ikinci önemli grubu oluşturmaktadırlar. Grubumuzda 1, 2 ve 3 çocuğu olanların grup içindeki toplam oranları % 72,6 lık çok önemli bir oran oluşturmaktadır. 540

20 Araştırma grubumuzdaki kadınların meslek dağılımı çok çeşitlilik göstermektedir. Bu sebeple de belirli mesleklerde yığılmalar görülmemekte, sadece ev hanımlığı hariç. Bilindiği gibi, Türkiye İstatistik Kurumu son yıllarda ev hanımlığını meslek olarak kabul etmektedir. Mahkûm kadınlar arasında da 47 kişi ev hanımı olduğunu söylemiş ve bunların grup içindeki oranı %39,2. Bu veriler, Türkiye genelinde kadınların ev hanımı olma oranlarının diğer meslek gruplarına göre oldukça fazla olması durumu ile de paralellik göstermektedir. Ayrıca ev hanımlarını suça iten çok önemli sebepler de bulunmaktadır. Ev hanımlarının gelirlerinin olmaması, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamalarının gerekliliğine inanmaları, eşlerinin kendilerine muhtaç ve zorunlu olduklarını düşünmeleri vb. pek çok faktör onları suça yönlendirebilmektedir. Sürekli ve gelir getirici bir işte çalışmayan kadınların ailelerinin gelir seviyelerinin yüksek olmasını beklemek çok da akıllıca olmayacaktır. Ev hanımlığı da kadının ailesinin içinde aktif olarak çalışması, ancak yapmış olduğu bu işten gelir elde etmemesi durumudur. Araştırma grubumuzdaki kadın mahkûmların ailelerinin ortalama aylık gelir seviyeleri de kadınların para kazanarak aile gelirlerini arttırmada çok etkili olmadıklarını göstermektedir. Çünkü kadın mahkûmların ailelerinin gelir seviyelerinin çok iyi düzeylerde olmadığı görülmektedir. Tablo-4. Kadın Mahkûmların Ailelerinin Ortalama Aylık Geliri Sayı Yüzde Geçerli Yüzde Toplam Yüzde 600 TL ve altı 25 20,8 29,4 29, TL arası 33 27,5 38,8 68, TL arası 16 13,3 18,8 87, TL arası 7 5,8 8,2 95, TL ve üzeri 4 3,3 4,7 100,0 Ara toplam 85 70,8 100,0 Cevapsız 35 29,2 Toplam ,0 Araştırmaya katılan kadın mahkûmların aylık gelirlerinin ortalaması 1313 TL olup, oldukça düşük olduğu görülmektedir. Ortalama 1000 TL den düşük geliri olduğunu söyleyenlerin grup içindeki oranı %68,2 olarak tespit edilmiştir. Bunların %29,4 ünün 600 ve daha altı seviyede gelirinin olduğuna dikkat edildiğinde, insani yaşama standardının altında gelirlerinin olduğunu ve yaşamlarını ekonomik güçlükler içinde sürdürdüklerini söyleyebilmek yanıltıcı olmayacaktır. Bu veriler, düşük gelir seviyelerindekilerin suça yönelme oranlarının yüksek olduğu yönündeki hipotezi doğrular niteliktedir. Kadın mahkûmların şiddet olgusunu nasıl tanımladıklarını anlayabilmek için, sizce şiddet nedir şeklinde sormuş olduğumuz soruya almış olduğumuz cevaplar son derece anlamlı. Sizce şiddet nedir? sorusuna araştırma grubumuzdakilerin %34.2 si cevap vermek istememiş. Muhtemelen şiddeti, canlarını yakan, cezaevine girmelerine neden olan önemli bir etken olarak değerlendirdikleri için bu soruya cevap vermek istemediklerini kadın mahkûmlarla yapmış olduğumuz görüşmelere dayanarak söyleyebiliriz. Görüşmelerimiz sırasında kendilerine şiddet uygulandığını ve bu 541

21 şiddetlerin cezaevine girmelerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu ve o günleri tekrar hatırlamak istemediklerini söyleyenler oldukça fazla sayıdaydı. Şiddet tanımlamasında ikinci en büyük grubu 22 kişinin, yani araştırma grubunun %18,3 ünün vermiş olduğu fiziksel şiddet cevabı oluşturmaktadır. Bu grup, şiddet denildiği zaman akıllarına fiziksel şiddetin geldiğini belirtmiş. Yine görüşmelerimiz sırasında cezaevine girmeden önce fiziksel şiddete çok fazla uğradıklarını, dolayısı ile de şiddet olarak fiziksel şiddeti algıladıklarını söyleyenlerin sayısı önemli miktardaydı. Pek çok insan hala psikolojik, ekonomik, sosyal, vb. şiddet şekillerini şiddet olarak nitelendirmemektedir. Onların değerlendirmeleri ile sadece fiziksel şiddet, şiddet olarak algılanmaktadır. Araştırma grubumuzda bir yıldan daha az süredir cezaevinde kalanlar, grubun %35,9 unu oluşturmaktadır. Beş yıldan daha az süredir cezaevinde kalanlara bakıldığında grubun %89,3 lük çok büyük bir kısmını oluşturdukları görülmektedir. Grubun genelinde 12 ay ile 24 ay arasında cezaevinde kalanların % 27,2 ile en büyük grubu oluşturdukları dikkati çekmektedir. 10 yıldan daha fazla süredir cezaevinde kalanların %3,9 luk küçük bir dilimi oluşturdukları görülüyor. Tabloya genel olarak bakıldığında, kadınların cezaevinde uzun süre kalmayı gerektiren suçları daha az işlediklerini söyleyebilmek mümkün. Çalışmanın teorik kısmında kadınların genellikle anneliğin sorumluluğundan dolayı hırsızlık, dolandırıcılık, vb. suçları daha fazla işlediklerini söylemiştik. Bu suçların cezaları da çok uzun yıllar cezaevinde kalmayı gerektirmemektedir. Araştırma bulgularımız da bunu destekler mahiyette çıkmıştır. Yine kadınların eşleri ve metreslerine karşı adam öldürme ve yaralama suçlarını işlediklerini belirtmiştik. Bu suçları işleyenlerin cezası de hiç şüphesiz uzun yıllar cezaevinde kalmayı gerektirmektedir. Kadınların isnat edilen suç türlerine bakıldığında, en büyük oranı cinayet isnadıyla cezaevinde olanların oluşturduğu görülmektedir. Araştırma grubunun %16,7 si cinayet isnadıyla cezaevinde kaldığını belirtmiş. Daha önce de söylediğimiz gibi kadınlar daha fazla cana karşı işlenen suçları işlemektedirler. Çünkü kadınlar çalışma hayatında çok fazla yer almamakta, ev dışındaki insanlarla çok fazla muhatap olmamaktadırlar. Bu sebeple de kadınlar diğer suçlularda olduğu gibi daha çok muhatap oldukları insanlara karşı suç işlemektedirler. Araştırma grubumuzda %4,2 oranında adam öldürmeye tam teşebbüs ve yaralama suçlarıyla cezaevinde bulunanlar var. Cana karşı işlenen suçlar olarak değerlendirildiğinde cinayet, adam öldürmeye tam teşebbüs ve yaralama suçlarından ceza evinde olduğunu söyleyenlerin toplam sayısı 30 ve grup içindeki oranları da %25,1 olarak tespit edilmiştir. Kadınların cana karşı işledikleri suçları ani bir kararla yaptıklarını, dolayısı ile de bu tür suç işleyenlerin daha önceden aynı suçları işleme oranlarının son derece düşük olduğunu belirtmiştik. Çapraz tabloya genel olarak baktığımızda, hipotezimizin doğrulandığını görüyoruz. Cinayetten ve adam öldürmeye tam teşebbüsten hüküm giyenlerin tamamının daha önceden tutuklanmadıklarını veya hüküm giymediklerini ifade ettiklerini görüyoruz. Sadece adam yaralama suçundan hüküm giyen kadınlardan birisinin, daha önceden de sabıkası olduğunu ifade ettiği dikkati çekiyor. Kadınların annelik duygusu ile çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayabilmek için sık sık suça karışabildiğini, bu suçların da genellikle hırsızlık, gasp, vb. olduğunu söylemiştik. Araştırma grubumuzda 37 kadın hırsızlık, gasp ve dolandırıcılık sebebiyle cezaevinde olduğunu söylemiş ve bunların grup içindeki oranları da %30,9 olarak 542

22 bulunmuştur. Kadınlar çocuklarının ihtiyacı olduğunda ve kısa sürede de para bulmaları gerektiğinde bu tür suçlara yönelebiliyorlar, hatta yaptıklarını suç olarak değil de meslek olarak ifade edebiliyor ve tekrar tekrar aynı suçları işleyebiliyorlar. Hangi suç isnadıyla cezaevinde oldukları ve daha önceden de cezaevine girip girmedikleri ile ilgili çapraz tabloya baktığımızda, uyuşturucu isnat edilenlerin %11,8 i, dolandırıcılık isnat edilenlerin %12,5 i, gasp isnat edilenlerin %33,3 ü, hırsızlık isnat edilenlerin de %47,1 i, daha önceden de ceza evine girdiklerini beyan ettikleri dikkati çekiyor. Mahkûm kadınların %10,8 i kendilerine isnat edilen suçu söylemek istememiş. Görüşmelerimiz sırasında kadınların işledikleri suçları söylemek konusunda son derece çekingen olduklarını, ancak birkaç kez sorduktan sonra zorlanarak isnat edilen suçlarını söyleyebildiklerine şahit olduk. Kadın mahkûmlar, görüşmelerimiz sırasında özellikle işlemiş oldukları suçları çocuklarının duymasını istemediklerini, çocuklarının kendilerini suçlu olarak hatırlamaması için çaba gösterdiklerini, hatta bazıları çocuklarının ziyarete gelmesini bile istemediklerini, ceza evinde olduğunu bilmelerini istemedikleri için çocuklarına başka bir yere gittiğini söylettiğini ifade ettiler. Yine görüşmelerimiz sırasında, işlemiş oldukları suçlar sebebiyle çocuklarının toplum tarafından dışlanmaması, etiketlenmemesi, çocuklarının gelecekte suçlu bir annenin çocuğu olarak değerlendirilerek özellikle evlilik hayatlarının olumsuz etkilenmemesi için suçlarının gizli kalmasını istediklerini belirttiler. Tablo-5. Kadın Mahkûmlar Daha Önceden Herhangi Bir Suç İsnat Edilerek Tutuklandı mı veya Hüküm Giydi mi? Sayı Yüzde Geçerli Yüzde Toplam Yüzde Hayır 92 76,7 81,4 81,4 Evet 21 17,5 18,6 100,0 Ara toplam ,2 100,0 Cevapsız 7 5,8 Toplam ,0 Kadın mahkûmların daha önceden bir suç isnat edilerek tutuklandıkları veya hüküm giyip giymedikleri yönündeki sorumuza vermiş oldukları cevaplara baktığımızda, bu soruya yanıt verenlerin %18,6 sının cevabının evet, %81,4 ünün cevabının da hayır olduğunu gördük. Görüşmelerimiz sırasında kadınlar, genellikle istemeden ve plansız bir şekilde suç işlediklerini söylediler. Ancak bazı kadın mahkûmlar, özellikle de hırsızlık, gasp, dolandırıcılık, fuhuş, vb. suçlardan cezaevinde olanlarla yapmış olduğumuz görüşmelerimiz sırasında, yaptıklarını meslek olarak değerlendirdiklerini, meslekleri ile ilgili soruya hırsızlık veya yankesicilik gibi cevaplar verdiklerine şahit olduk. Suç türlerini meslek olarak değerlendirenler, genellikle bu mesleği aile olarak yaptıklarını, bu sebeple de sık sık cezaevine geldiklerini ifade ettiler. Hatta bu tür cevapları verenler, aynı anda aynı cezaevinde ailelerinden birkaç kişinin olduğunu, bu sebeple de ceza evinde kalırken fazla zorluk ve yalnızlık çekmediklerini ifade ettiler. Hatta görüşmecilerimizden birisi, aynı anda cezaevinde bulunan bütün aile fertlerini bir arada toplamadıkları için cezaevi yöneticilerinden şikâyetçi olduklarını dile getirdi. Bu grup, isnat edilen suçlarını meslek olarak değerlendirdikleri için, cezaevine girmeyi de 543

23 mesleklerinin bir parçası olarak değerlendirmekte ve gerektiğinde cezaevine girmekten imtina etmediklerini dile getirdiler. Tablo-6. Kadın Mahkûmların Birinci Derece Akrabalarından Daha Önceden Cezaevine Giren Var mı? Sayı Yüzde Geçerli Yüzde Toplam Yüzde Hayır 72 60,0 62,6 62,6 Evet 43 35,8 37,4 100,0 Ara toplam ,8 100,0 Cevapsız 5 4,2 Toplam ,0 Birinci dereceden akrabalarından daha önce cezaevine giren olup olmadığı ile ilgili soruya kadın mahkûmların %37,4 ü evet cevabı vermiş. Yukarıda bahsetmiş olduğumuz sebeplerle, toplumun suç olarak değerlendirdiğini meslek, hatta aile mesleği olarak değerlendirdikleri için, bu tür suçları işledikleri için ceza evinde olanların, ailelerinde daha önce suç işleyenlerin olduğunu söyleyenlerin sayısı oldukça fazla. Uyuşturucu suçundan cezaevine girdiğini söyleyenlerin %50 sinin, gasptan cezaevine girdiğini söyleyenlerin %41,7 sinin, hırsızlıktan ceza evine girdiğini söyleyenlerin de %58,8 inin, ailelerinde daha önceden herhangi bir suçtan dolayı cezaevine girenlerin bulunduğunu belirtmeleri de bu tür suçları işleyenlerin işledikleri suçları ailelerindeki diğer bireylerle birlikte işlediklerini ve yaptıklarını meslek olarak algıladıklarını, cezaevine girmeyi de mesleklerinin bir gereği olarak algıladıkları yönündeki görüşmelerden elde etmiş olduğumuz verileri de desteklemektedir. Tablo-7. Kadın Mahkûmların Aileleri veya Yakın Çevreleri Tarafından Şiddete Maruz Kalıp Kalmadığı Sayı Yüzde Geçerli Yüzde Toplam Yüzde Hayır 69 57,5 60,0 60,0 Evet 46 38,3 40,0 100,0 Ara toplam ,8 100,0 Cevapsız 5 4,2 Toplam ,0 Kadın mahkûmlara aileniz veya yakın çevreniz tarafından şiddete maruz kaldınız mı şeklindeki sormuş olduğumuz soruya %40 ı evet cevabını vermiş. Suçun ve şiddetin öğrenilmiş bir davranış olduğu kabul edilen bir teoridir. Buna göre şiddeti uygulayanların, şiddet de uyguladığı yönündeki tezi araştırma bulgularımızın da desteklediğini söylemek mümkündür. SONUÇ Kadın suçluluğunda çok sayıda faktör etkili olmasına rağmen ekonomik, sosyal, siyasal faktörlerin etkisinin daha fazla olduğu kabul edilmektedir. Kadınların ekonomik hayatın içinde daha fazla yer almaya başlaması ile birlikte, kadınların suça 544

24 karışma oranları arasında paralelliğin olduğu bilinmektedir. Ancak kadın suçluluğundaki artışları birkaç faktörle açıklamanın mümkün olmadığını bilmek gerekir (Akpolat, 201:21). O halde Türkiye deki kadın suçluluğunu da sadece medeni hal, eğitim, meslek, yerleşim yeri, vb. faktörlerle açıklamak mümkün değildir. Türkiye deki kadın suçluluğu da kadının yaşama standardının değişmesine bağlı olarak hızlı bir ivme kazanmıştır. Kadının kamusal alanda edinmiş olduğu konumu, ailesi ve yakın çevresi ile ilişkileri, ruh sağlığı, vb. pek çok faktör, kadının demografik özellikleri ve kişiliği ile farklılık ortaya koymuş, bu da suç oranlarına yansımıştır (Yücel, 1973:80). Türk sosyo-kültür yapısında kadın suç oranları, her zaman erkek suç oranlarının gerisinde kalmıştır. Ancak az da olsa her dönemde kadın suçluluğu görülmüştür. İşlenen suç türleri ve sebepleri arasında farklılıklar olsa da kadınları suça yönelten ortak etkenlerin olduğu bilinmektedir. Kadının eğitim seviyesinin düşüklüğü, yoksulluğu, geleneksel rolleri ile yaşadığı dünyanın arasında sıkışıp kalmışlığı, kendisinden beklenenler ile yapabileceklerinin paralellik gösterememesi, vb. pek çok faktör kadını suç işlemeye istemeden de olsa mahkûm edebilmektedir. Ankara Sincan ve Kırıkkale Delice Cezaevinde yapmış olduğumuz araştırma sonuçlarımız da bu varsayımları destekler mahiyettedir. Türk toplumu kadına eş, özellikle de anne olmasından dolayı özel bir statü ve önem atfetmiştir. Bundan dolayı da kadın erkeğe göre daha fazla korunan kollanan konumundadır. Ancak her zaman şartlar istendiği yönde gelişmeyebiliyor ve istenmeyen olaylar yaşanabiliyor. Gönül, kadınların her birinin, Türk toplumunun kendilerine atfettiği kutsiyete uygun hayat sürmesini istiyor. Eğer araştırma bulguları, yetkililer tarafından gereken önem verilerek değerlendirilecek olursa, oluşturulacak eğitim, ekonomik, sosyal, siyasal vb. politikalarla kadınlar cezaevinde değil, evlerindeki ve toplumdaki önemli görevlerinin başında ve önemli fonksiyonların ifasında olacaklardır kanaatindeyiz. KAYNAKLAR AKPOLAT, Yıldız (2010), Suça Yönelik Kadınlar. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yayınları. BALCIOĞLU, İbrahim (2011), Şiddet ve Toplum. İstanbul: Bilge Yayınları. DEVLET İSTATİSTİK ENSTİTÜSÜ (1973), Kadın ve Çocuk Hükümlüler, Sosyo-Ekonomik ve Psiko-Sosyal Nitelik ve Hüküm Nedenleri Araştırması. Ankara: Devlet İstatistik Enstitüsü Yayınları. DOLU, O, Ş. Uludağ, C, Doğutaş (2010), Suç Korkusu: Nedenleri, Sonuçları ve Güvenlik Politikaları İlişkisi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi. Cilt:65, Ocak_Mart 2010, Ayrı Basım, s DÖNMEZER, Sulhi ve Sahir Erman (1981), Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku. Cilt:2, İstanbul: Filiz Kitabevi. DÖNMEZER, Sulhi (1984), Kriminoloji. İstanbul: Filiz Kitapevi DUYAN, Gülsüm Çamur (2011), Kadın Yoksulluğu. Ankara: Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Yayınları. 545

25 EREM; Faruk (1984), Türk Ceza Hukuku; Hümanist Doktrin Açısından Genel Hükümler. 1.Cilt, Ankara: Seçkin Kitabevi. İÇLİ, Tülin (2007), Kriminoloji. Ankara: Seçkin Yayınları. İÇLİ, Tülin (1983), Türkiye'de İntiharların Bölgesel Dağılımı. Ankara: Hacettepe Üniversitesi. KAZGAN, Gülten (1982), "Türk Ekonomisinde Kadınların İşgücüne Katılması, Mesleki Dağılımı, Eğitim Düzeyi ve Sosyo-Ekonomik Statüsü", içinde N. Abadan Unat (Der.), Türk Toplumunda Kadın. Ankara: Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayını. NİRUN, Nihat (1972), Sosyal Sistemlerde Sapmalar. Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi. ÖĞÜN, Aslıhan (1988), Sosyal Değişme Süreci İçinde Kadın Suçluluğu Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi. Cilt:5, Sayı:2. ÖZBAY, Ferhunde (1982), "Türkiye de Kırsal, Kentsel Kesimde Eğitimin Kadınlar Üzerindeki Etkisi", ", içinde N. Abadan Unat (Der.), Türk Toplumunda Kadın. Ankara: Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayını. SENCER, Yakut (1979), Türkiye'de Kentleşme. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları No. 345 TÜRKİYE ÇEVRE SORUNLARI VAKFI (1985), Türk Kadını nın Hukukî Statüsü ve Nüfus Planlaması, Türkiye'de Nüfus Planlaması- Kadın ve Hukuk. Ankara: Türkiye Çevre Vakfı Yayını. UNAT ABADAN, Nermin (1982), "Toplumsal Değişme ve Türk Kadını". içinde N. Abadan Unat (Der.), Türk Toplumunda Kadın. Ankara: Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayını. YÜCEL, Mustafa, (1973), Suç ve Ceza Anatomisi. Ankara: Yarı Açık Cezaevi Yayınları. 546

26 RİSK ALTINDAKİ ÇOCUKLARIN AİLE YAPILARI VE SUÇA YÖNELİMLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİ (MERSİN İLİ ÖRNEĞİ) Yrd. Doç. Dr. Mehmet GÜNGÖR 1 Özet Bu çalışmanın amacı, Mersin İlinde risk altında olan, sokakta yaşayan ve çalışan çocukların suç ve suçlulukla ilgili durumlarının aile yapıları ile ilişkilerinin incelenmesi ve risk altında oldukları bilinen ve sokakta yaşayan/ çalışan çocuklarda görülen şiddet eğilimlerinin nedenleri üzerine dikkat çekmeye çalışmaktır. Mersin İli özellikle son otuz yıllık bir süre içerisinde yoğun olarak göçe maruz kalmış, bunun sonucu olarak ekonomik, kültürel, sosyal problemlerin yaşanması kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu durumdan en fazla etkilenen toplumsal kurum "aile"dir. Hızlı yaşanan toplumsal değişim ve dönüşümler ailelerin yaşam koşullarını da etkilemektedir. Ailelerin yanı sıra özellikle çocuklar bu durumdan kaçınılmaz olarak etkilenmektedir. Araştırma Mersin ilinde göçle kurulmuş mahallelerde yaşayan/ okuyan ve genellikle sokakta çalışan 510 çocuk üzerinde yüz yüze görüşme ile anket uygulanmıştır. Sonuçlar SPSS 11.5 programı ile analiz edilmiştir. Risk altındaki çocukların sağlıklı bir aile yapısı içerisinde büyüme ve kendilerini gerçekleştirme gibi temel çocuk haklarından yoksun kalmalarının yaratacağı toplumsal travmaları önleyecek olanda yine ailenin kendisidir. Mersin in bu sorunu yaşayan bir il olması nedeniyle yapılan araştırmanın sonuçlarının sorunun çözümüne yapacağı katkı yadsınamaz. Anahtar Sözcükler: Suç, Çocuk suçluluğu, Sokak çocukları. JUVENILE DELINQUENCY AS UNIVERSAL PROBLEM AND CHILDREN WORKING AND LIVING OUTDOORS Abstract The purpose of this study is to define the children who work and/or live in the street sand to emphasize that they form a risky group in society. There is a meaning full relationship between their standards of life and crime rate. The literature about crime and children states various reasons for children to commit a crime. The reasons of why children live and/or work in the street are also valid for why they commit crimes. The research about the children under the risk explains the reasons for living and/or working in the street are economic, social and cultural basis. They also state the family as another reason. Criminal literature supports these explanations. This research studies the relationship between the tendency of street children to commit a crime and their social environment and it includes the analysis of questionnaires and inter views with 510 children who live and work in the streets of Mersin. Keywords : Crime, Child Criminality, Children Living /Working in The Streets. 1 Yrd.Doç.Dr., Mersin Üniversitesi, 547

27 Giriş Bütün toplumlar işleyişleri sağlayıp devamlılıklarını sürdüren bir takım kurallarla üyelerinin davranışlarını yönlendirmeye çalışırlar. Bu kurallar özellikle ikincil ilişkilerin hâkim olduğu toplumlarda genellikle yazılı kurallar, birincil ilişkilerin hâkim olduğu küçük kır toplumlarında da yazısız kurallar yani örf, adet, gelenek ve görenekler olarak kendisini hissettirir. Bütün bu kurallar toplumun düzenini sağlamak ve korumak amacından ortaya çıkmıştır. Bu amacın gerçekleşmesi de belirlenen görev ve sorumlulukların yerine getirilmesiyle sağlanır. Hukuk kuralları ne kadar titiz hazırlanırsa hazırlansın, gerçek, sapmış davranışın ya da sapkın davranışın dün olduğu gibi gelecekte de var olacağıdır. Emile Durkhiem ın çalışmaları çağdaş sapma/ sapkınlık analizlerinde en verimli başlangıç noktası sayılmaktadır: Anomi (en belirgin bir şekilde hızlı toplumsal değişim zamanlarında gözlemlenen normsuzluk ve çöküntü halidir) ve sapma/sapkınlığın işlevlerine ilişkin değerlendirmeleri önem taşımaktadır. Anomi kavramı, bir toplumsal yapı ya da toplumsal düzen içerisindeki bir gerilimi, bir çöküşü gösterir. Bir kişilik tipi olarak sapkınlığı odak noktasından çıkarıp, dikkatleri belli türde toplumsal yapıların bir özelliği olduğu önermesine çekmiştir (Gordon,1998).Durkhiem Sosyolojik Yöntemin Kuralları nda, suçun normal olduğu, çünkü suçtan arınmış bir toplumun kesinlikle düşünülemeyeceğini (2003) ifade eder. Sapkınlık bir toplumun var olma koşulları ile bağıntılıdır. Sapkınlığın olmaması bir anormallik ya da kendi içinde patolojik bir şeydir ve her toplum sapkınlığa ihtiyaç duyar. Anomi ya da sapmanın, suç kavramının anlaşılmasında bir işleve sahip olduğunu ve kavramın hem hukuksal hem psikolojik hem de sosyolojik boyutlarının birbirini tamamlayan/ ayırt eden yaklaşımları içerdiğini belirtmek gereklidir. Suç, kişisel alanı aşıp kamusal alana giren ve yasak olan kural ya da yasaları çiğneyen, buna bağlı olarak meşru cezaların uygulandığı ve kamusal otoritenin (devlet ya da yerel kuruluşun)müdahalesini gerektiren fiillerdir (Gordon, 1998). İçli de, Kriminoloji adlı çalışmasında suçu şu şekilde tanımlamaktadır: Topluma zarar verdiği ya da toplum için tehlikeli olduğu yasa koyucu tarafından kabul edilen ve belirtilen eylem, davranış ve hareketlerdir (1999). Genel olarak suç kavramının insanlar topluluklar halinde yaşamaya başladıkları andan günümüze kadar var olduğu ve ilerde de var olacağı kabul edilir. Toplumlar suçlu davranışı ve suçlu davranışın nedenlerini tarihsel süreç içerisinde içinde ulaşmış bulundukları sosyal, politik ve ekonomik gelişim düzeylerine göre farklı yorumlamışlardır (Ulugtekin,1985). Çocuk, doğduğu anda ne iyi nede kötü bir varlık olup yetişkinler gibi çevresiyle etkileşim halinde olan ve her an gelişen bir varlıktır. Onun iyi ya da kötü olmasını belirleyen yaşantılarıdır. Aile, çevre, ekonomik yapı, eğitim bu yaşantıların belirleyicilerini oluşturur. Çocuğun suç ile tanışması toplumsal bir sorundur. Yani çocuk suçluluğu kavramının kökeni hukuksal olmaktan çok sosyolojik ve psikolojiktir. Işıktaç (1999) çocuğun suç işlemesinin ya da suça yönelmesinin nedenleri: *Çocuğun yapısal özellikleri, yetenekleri ile ilgili etmenler, *Çocuğun gelişimini etkileyen çevresel etkenler, özellikle içinde yetişip büyüdüğü aile ve sosyo-kültürel çevre, *Kendisinin ve ailesinin yaşam koşulları olarak belirlemektedir. 548

28 Bu etkenlerin birbirlerinden ayırt edilemeyecek kadar iç içe olduğu gerçektir. Suç bu etkenlerin olumsuz etkisinin bir bileşkesi olarak ortaya çıkmaktadır. Çocuğun içine doğduğu ve birey olduğu aile yapısının tipi, ailenin ekonomik gücü, çevresinde oluşturulan denetim mekanizmaları, çocuğun kendi sosyal çevresinin/ grubun değer yargıları, normları suça ortam hazırlayan etkenlerdir. Çocuk suçluluğunun nedenlerini; kişi ve kişiliğe bağlı, çocuğun zekâ seviyesi, ailenin yapısı, okul, akran grubu, çalışma koşulları gibi nedenlerle açıklamak da olasıdır. Yavuzer, çocuk suçluluğu diğer suçlardan farklı olmasa bile çocuğun yaşının ilerlemesi nedeniyle toplum için ciddi sorunları da içinde barındırmasından dolayı kaygı verici (1981) olarak değerlendirir. Bugün Türk hukuk sistemine göre suçlu çocuk, yürürlükteki ceza yasaları göz önüne alındığında 18 yaşını doldurmamış ancak suç sayılan bir davranışı gerçekleştirmiş kişidir. 11 yaşını doldurmamış olan çocuklar suç işleseler bile cezai ehliyeti olmadığından cezalandırılamazlar. Sokakta yaşayan ve çalışan çocukların suç ile ilişkileri bakımından ele alındıkları bu çalışmanın temel sayıltısı, sokakta yaşayan ve çalışan çocukların suç işleme eğilimleri, içinde bulundukları yaşam koşulları ve sokağa düşme nedenleriyle paralellik taşır şeklinde ifade edilebilir. Sokakta yaşayan ve çalışan çocuklar olgusu, dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan ve öncelikli çözüm bekleyen ekonomik ve toplumsal bir sorundur. Bugün dünyada 200 milyon kadar çocuk yeterli eğitimden, sağlık hizmetlerinden ve temel haklardan yoksun bir şekilde sokaklarda bulunmaktadır. Sokakta yaşayan ve çalışan çocuklar sorununu, sadece ülke merkezli göç, işsizlik vb. nedenlerle açıklamaya çalışmak yeterli değildir. Çünkü ülke sorunlarını, günümüz dünya sorunlarından soyutlayarak açıklamak çözüm üretmek için üretilen çalışmaları zorlamaktadır. Toplumsal ya da bireysel bir sorunun ne liğine ilişkin tüm sorulara verilen yanıt oranı, o sorunun çözümü ile ilgili elde edilecek ipuçlarının tespiti ile paralellik gösterir (2007). Bu bağlamda multidisipliner bir sorun olan sokakta yaşayan ve çalışan çocuklar sorunu ülke ve dünya sorunlarından soyutlanarak ele alınamaz. Literatürdeki tanım ve sınıflamalar göz önüne getirildiğinde, 'sokak çocukları' kavramının 'şemsiye sözcük' işlevi üstlendiği söylenebilir. Bu şemsiye altında (sokakta çalışan, sokakta yaşayan, suça karışan, dilenen ve başıboş dolaşan çocuklar gibi) çok çeşitli çocuk grupları yer almaktadır. UNICEF sokak çocuklarını zamanlarının büyük bir bölümünü sokakta geçiren, herhangi bir korumadan ve yetişkinlerin doğrudan desteğinden yoksun çocuklar olarak tanımlamaktadır. Çocuk ile ailesi arasındaki bağı ölçüt alan sınıflama üç gruptan oluşmaktadır. Buna göre, gündüzleri sokakta çalışıp geceleri evlerine dönen çocuklar, sokaktaki çocuklar (children on the street) olarak; aile bağları düzensiz ya da yetersiz olanlar, sokak çocuğu olmaya adaylar (children in the street) olarak; sorumlu yetişkinlerin korumasından ve yol göstericiliğinden yoksun olan, yaşamları ve yaşam kaynakları açısından sokağı mesken haline getirmiş olanlar da sokak çocukları (children of th street) olarak sınıflandırılmaktadır (UNICEF, 1998). Sokak Çocuğu gibi geniş anlamda çoğu zaman da yanlış kullanılan bir kavramı tek başına birkategori olarak adlandırmakta araştırmacılar güçlük çekmekteler. UNİCEF sokak çocukları kavramını çocukların aileleriyle olan ilişkilerinin düzeyine göre üç kategoride tanımlamaktadır. Grup 1: Aileleriyle sürekli ilişkisi olan çocuklar sokakta çalışan çocuklardır. Günlerini sokakta çalışarak geçirseler de ailelerinin koruması ve denetimi altındaki çocuklardır. 549

29 Grup 2: Aileleriyle zaman zaman ilişki kuran sokaktaki çocuklardır. Bu çocukların aile bağları zayıflasa da tümüyle kopmamıştır. Kendilerini halen ana-baba kardeşleriyle özdeşleştirmektedirler. Gününü sokakta bir şeyler satarak ya da dolaşarak geçiren, geceleri çoğu zaman evlerinde geçiren çocuklardır. Grup 3:Aileleriyle hiç ilişkisi olmayan sokakların (sokağın) çocuklarıdırlar. Genelde toplumun en yoksul kesiminin ve parçalanmış ailelerin çocuklardır. Ailelerinden ya zorla ya da kendi istekleriyle ayrılan bu çocuklar günün 24 saatini sokakta geçiren sokağın çocukları dır. (Sokakta Yaşayan Çocuklar). Ülkemizde son yıllarda sayıları hızla artan sokağın çocukları, evinden atılan, kaçan, ailesi olmayan veya ailesi tarafından tamamıyla başıboş bırakılan çocuklardan oluşmaktadır. Sokakta marjinal işlerde çalışan\çalıştırılan çocuklarla sokağın çocukları arasında çok ince bir çizgi vardır ve sokağın acımasız zor koşullarında çalışan çocuklar, hızla sokağın çocukları olabilmektedir. Avrupa Konseyi Sokak Çocukları Çalışma Grubu da; 18 yaşının altında bulunan kısa ya da uzun süreli sokak ortamında yaşayan çocukları sokakta yaşayan çocuk olarak tanımlamaktadır. Buradaki tanımlamalar sonucunda sokakta çalıştırılan/yaşayan çocukların toplumda kimsesiz çocuklar-korunmaya muhtaç çocuklar olarak bilinen grupla birebir aynı olmadığı anlaşılmalıdır. Çünkü sokakta çalıştırılan/yaşayan çocukların çoğunluğunun ailesi (anne-babası, annesi veya babası)bulunmaktadır. Bununla birlikte çocuk suçluluğuna konu olan sokakta yaşayan ve çalışan çocukları suç ile olan ilişkilerini betimlemek açısından kendi içinde şu şekilde sınıflandırabiliriz: Suça İtilen Çocuklar veya Yasayla İhtilafa Düşen Çocuklar diyebileceğimiz çocuklar gerek sokakta yaşamaları gerekse de sokakta çalışmaları nedeniyle suça maruz kalabilmekte ve suç eğilimi geliştirebilmektedirler. Bu çocuklar, bir kısım şahıslar, çete ve gruplar tarafından kapkaç ve gasp gibi işlerde de kullanılabilmektedir. Uçucu ve Uyuşturucu Madde Kullanan Çocuklar: Sokakta yaşayan/çalışan çocukların bir bölümü ve ailesiyle kalan bazı çocuklar aile içi şiddet, ihmal, istismar ve ilgisizlik sebebiyle uğradıkları travma sonucu uçucu ve uyuşturucu madde kullanmaktadırlar. Bu çocuklar madde kullanarak korkularını, üşüme hislerini, açlıklarını ve sevgisizliklerini bastırmaya çalışmaktadırlar. Çocuk Pornosu ve Fuhuş a Bulaşan Çocuklar: Sokakta çalışan/yaşayan özellikle kız çocuklarının önemli bir kısmı zamanla fuhuş a bulaşabilmekte ayrıca sokakta çalışan/yaşayan çocuklar çocuk pornosunda da kullanılabilmektedirler. Dilenen Çocuklar: Bu grupta hem sokakta yaşayan hem de sokakta çalıştırılan çocuklar bulunabilmektedir. Daha çok aileleri ya da bir başkaları adına yalnız veya grup olarak organize şekilde dilenen çocuklardır. Sokak Çeteleri: Genellikle 15 yaş üstü çocuklardan oluşan ve organize şekilde sokakta bulunan bir gruptur. Bir kısmı geçici olarak ailelerinden uzaklaşmış bir kısmı ise ailesiyle yaşamaktadır. Agresiftirler, zaman zaman organize suç grupları tarafından kullanılabilmektedirler (Bilgili, 1996). Başıboş Çocuklar: Günübirlik ya da saatlik olarak genellikle ailelerinden habersiz evden ya da okuldan kaçan ve amaçsız bir şekilde sokaklarda dolaşan çocuklardır. Bu durum çocukların sokak serüvenlerinin başlangıcı olabilmekte ve sokak çetelerinden etkilenmelerine olanak sağlayabilmektedir (Bilgin, 2000). Sokak çocukları kavramı içerisinde değerlendirilen çocuklar yoğun bir hareketlilik gösterirler, durağan değildirler. Buna göre yukarıda sayılan çocuk grupları arasında ince çizgiler söz konusudur. Dolayısıyla çocuklar açısından her an için bir 550

30 gruptan diğerine geçiş söz konusu olabilmektedir. Bu durum söz konusu çocukların tanımlanmaları yanında sayısal betimleme açısından da zorluk yaratmakla birlikte, yapılacak çalışmalarda konunun bir bütünlük içinde ele alınması ve tüm grupların göz önünde bulundurulmasını gerektirmektedir. Bu betimlemeler sokakta yaşayan ve çalışan çocukların suç kavramı ile plan ilişkilerinin irdelenmesinde aydınlatıcı olacaktır. Sokakta çalışan/ çalıştırılan ve sokakta yaşayan çocuklar sorunu yalnızca çok sayıda çocuğun yasa dışı çalışması, toplumsal yapının ve toplumsal kurumların dışında kalmaları nedeniyle değil, yaptıkları işlerin çeşidi ve sokakta bulunma koşullarının çoğu zaman ihmal, istismar ve sömürüye dayalı olması nedeniyle çok boyutlu değerlendirilmesi gereken karmaşık bir sorundur. Çocukların neden sokaklarda çalıştığı/ çalıştırıldığı ya da sokakta yaşamaya mecbur kaldıklarının kavranması ise bu olguyu destekleyen ya da oluşturan ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel nedenlerin ortaya konulmasıyla mümkündür. Türkiye de de sokakta çalışan/ çalıştırılan ve yaşayan çocukların büyük kentlerin önemli bir sorunu olarak kabul edilmesi, büyük oranda 1990 lı yıllarda başlayan güvenlik nedeniyle olan göç süreci sonrası çocuk sayısının hem artması hem de kişisel gelişimlerini engelleyecek türde iş çeşitlerinin ortaya çıkması ile birlikte gerçekleşmiştir. Gerek sokakta çalışan/ çalıştırılan, gerek sokakları mekân edinerek günlük yaşamlarını sokağın kendilerine sunduğu kadarıyla yaşayan çocuklar, bizlerin hala merhamet ya da kızgınlıklarımızla tanımlamaya, anlamaya çalıştığımız ama hep bizim dışımızda, ötekileştirdiğimiz dir (Karatay, 1999). Mersin ili de ülkenin toplumsal, siyasal, ekonomik yapısına uygun olarak söz konusu sorundan üstüne düşeni fazlasıyla almış ve yaşamaktadır. Mersin, suç istatistikleri bağlamında çocuk suçluluğunun önde gelen illerindendir, bunun en önemli nedeni, 1980 li yıllardan itibaren başlayan göçtür. Yoğun olarak yaşanan göç, işsizlik, ekonomik yoksunluk-yoksulluk ve gelir dağılımındaki adaletsizlik göç edilen yerlerde de ortadan kalkan sorunlar değildir. Aksine daha da derinleşerek yaşanmaktadır. Bu durumdan en çok etkilenen grup ise çocuklardır. Çocukların yeni yaşam tarzına uyum sürecinde yaşadıkları kültürel çöküntü, suç olgusunu daha da dikkatle incelenmesi gereken bir sorun olarak karşımıza çıkarmaktadır. Sokakta yaşayan ve çalışan çocukların bu şartlar altında suç ile tanışmaları ve suç işlemeleri, sokağın sağladığı sınırsız ve sorumsuz özgürlük ile daha da kolaylaşacaktır. Yöntem Dünya da 15 yaşından küçük yaklaşık 500 milyona kadar çocuk çalışmakta ya da çalıştırılmaktadır. Çalışan çocukların %98 i de üçüncü dünya ülkelerindedir yaş arasındaki çocukların %11 de üretimde yer almaktadır. DİE (1999) verilerine göre ise (1999); Türkiye de 6 17 yaşları arasındaki 16 milyon 88 bin çocuktan, 1 milyon 635 bini (%10,2) ailelerinin geçimini sağlamak ya da buna katkıda bulunmak için çalışmakta veya çalıştırılmaktadır. Ancak bunların informel sektörlerde çalıştığı dikkate alındığında, çalışan çocuk sayısının resmi istatistiklere tam olarak yansımadığı söylenebilir. Üstelik yasal düzenlemeler tamamen çalışma ilişkileri içerisindeki çocukları tanımlamaktadır. Sokakta çalışan/ çalıştırılan çocukları kapsayıcı herhangi bir düzenleme zaten söz konusu değildir. UNICEF in sokakta bulunan çocukları, aileyle ilişki ve sokağı kullanım temelinde tanımlayarak, tümünü sokak çocukları üst başlığı altında değerlendirdiği; oysa sokakta çalışan çocuk gruplarıyla sokakta yaşayan çocuk gruplarının, sokakta 551

31 bulunma nedenleri, bulunma süreleri, yaşam tarzları, diğer insanlarla kurdukları ilişkilerin son derece farklı olduğu bilinmektedir14. Bu araştırmada kavram karmaşasına düşmeden sokakta çalışan, çalıştırılan ve yaşayan çocukların sınırlayıcı bir tanımı yerine, çalışma nedenleri, aileleri ile ilişkileri, sokakta bulunma süreleri, yaşam tarzları gibi nitel özellikleri ortaya konularak betimlenmeye çalışılmış ve suç kavramı ile ilişkileri irdelenmiştir. Aile bilgileri, göç, çalışan çocuğa ait bilgiler, yaptıkları işin türü, suç, madde bağımlılığı ve geleceklerine ilişkin beklentileri konu başlıkları altında yer alan 97 maddeden oluşan anket, yüz yüze görüşülerek uygulanmıştır. Yaklaşık 50 çocuk üzerinde ön deneme uygulaması yapılan ankette, anlaşılamayan maddelerde düzeltme yapılmıştır. Daha sonra anket 517 bireye uygulanmıştır. Çalışılan grubun özelliğinden kaynaklı olarak herhangi bir seçkisiz örnekleme yoluna başvurulmamıştır. Örneklem ulaşılabilen ve gönüllü olarak katılmak isteyen bireylerden oluşmaktadır. Ancak Mersin de çocukların yoğun olarak çalıştığı bölgelerde yer alan bireyler örneklemde olabildiğince temsil edilmeye çalışılmıştır. Araştırma Bulguları Tablo: 1 Cinsiyet Frekans Yüzde Erkek ,9 Kız 16 3,1 Toplam ,0 Araştırmaya konu olan sokakta çalışan çalıştırılan çocukların %96,9 u erkek, %3,1 inikızlar oluşturmaktadır. Tablo 2: Yaş Dağılımı Yaş Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde 6,00 4,8,8,8 7,00 2,4,4 1,2 8,00 7 1,4 1,4 2,6 9, ,0 2,0 4,5 10, ,7 4,7 9,3 11, ,4 8,5 17,8 12, ,9 14,0 31,8 13, ,0 20,2 52,0 14, ,8 20,0 71,9 15, ,7 13,8 85,8 16, ,0 8,1 93,9 17, ,1 4,2, 98,0 18, ,0 2,0 100,00 Cevapsız 4,8 Toplam ,0 Tablo 2 de çalışılan grubun yaşlarına ilişkin frekans dağılımı verilmiştir. Bu dağılımda yaş ranjının 6 ile 18 arasında yer aldığı, yaş ortalamasının 13,3 olduğu görülmektedir. En çok tekrar eden yaşın ise olduğu görülmektedir. Standart sapma değeri olan 552

32 2.16 ile beraber değerlendirildiğinde normal bir dağılımın söz konusu olduğu söylenebilir. Sokakta çalışan- çalıştırılan çocukların yaş dağılımına bakıldığında, %71,9 gibi yüksek bir oranın zorunlu eğitim çağında olduğu görülmektedir. Tablo 3: Mersin e göç ederek gelinip gelinmediği Sıklık Yüzde Geçerli Yüzde Birikimli Yüzde Evet ,7 84,6 84,6 Hayır 78 15,3 15,4 100,0 Toplam ,0 100,0 Cevapsız 5 1,0 Toplam ,0 Tablo 3incelendiğinde, grubun %84,6 sının Mersin e herhangi bir şehirden göç ettiği, %15,4 ünün ise Mersin e göçe gelmediği görülmektedir Tablo 4: Babanın Sağ Olup/Olmama Durumu Sıklık Yüzde GeçerliYüzde Birikimli Yüzde Evet ,3 85,1 85,1 Hayır 75 14,7 14,9 100,0 Toplam ,0 100,0 Cevapsız 5 1,0 Toplam ,0 Tablo 4incelendiğinde, araştırma kapsamındaki çocukları%85.1 inin (430 kişi) babası sağ, %14. 9 unun (75 kişi) ise vefat etmiştir Tablo 5: Babanın Mesleği Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde Sürekli İşçi 54 12,6 12,6 12,6 Mevsimlik İşçi 60 14,0 14,0 26,6 İşçi Emeklisi 10 2,3 2,3 28,9 Seyyar Satıcı 50 11,6 11,7 40,6 Amele 63 14,7 14,7 55,2 İşsiz ,6 28,7 83,9 Serbest Meslek 67 15,6 15,6 99,5 Sürekli İşçi ve Serbest Meslek 1 0,2 0,2 99,8 Seyyar Satıcı ve Amele 1 0,2 0,2 100,0 Toplam ,8 100,0 Cevapsız 1 0,2 Toplam ,0 Babası hayatta olan çocukların, babalarının iş durumunu yansıtan Tablo 5incelendiğinde, %28,6 sı işsiz, %15,6 sı serbest meslek olarak ifade edilmiştir ancak serbest meslek ile ifade edilen tutarlı ve tanımlanan bir iş değildir. Dolayısıyla bulunabilen her iş kastedilmektedir. %14.7 sinin işi ise amelelik olup, %14 ü mevsimlik işçi olarak çalışmaktadır. Grubun%72,9 unun hiçbir sosyal güvencesi olmayan niteliksiz işleri olduğu görülmektedir. Geri kalan %27,1 i ise süreli işçi ve işçi emeklisi gibi sosyal güvencesi olan işlerde çalışmaktadırlar 553

33 Tablo 6: Babanın Eğitim Durumu Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde Okur YazarDeğil 94 21,9 22,0 22,0 Okur Yazar ,8 36,0 57,9 İlkokul ,7 34,8 92,8 Ortaokul 26 6,0 6,1 98,8 Lise 5 1,2 1,2 100,0 Toplam ,5 100,0 Cevapsız 2 0,5 Toplam ,0 Tablo 6incelendiğinde, babanın %22,9 nun okur yazar olmadığı, %36 sının okur-yazar olduğu, %34,8 inin ilkokul mezunu olduğu görülmektedir. Dolayısıyla %92,8 lik dilimin eğitim düzeyinin oldukça düşük olduğu gözlenmiştir. Bu durum yaptıkları işle de paralellik göstermektedir Tablo 7: Annenin Sağ Olup/Olmama Durumu Sıklık Yüzde Geçerli Yüzde Birikimli Yüzde Evet ,6 91,7 91,7 Hayır 42 8,2 8,3 100,0 Toplam ,8 100,0 Cevapsız 1 0,2 Toplam ,0 Tablo7incelendiğinde, annelerin %91.7 sinin sağ,%8.3 ünün vefat etmiş olduğu görülmektedir. Yani annenin ailenin toparlayıcılığı işlevini yerine getirebilmesi açısından sorunun çözümüne kaynaklık edici orana sahip olduğu görülmektedir. Tablo 8: Annenin Eğitim Durumu Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde Okur Yazar Değil ,9 71,3 71,3 Okur Yazar 74 15,8 15,9 87,3 İlkokul 57 12,2 12,3 99,6 Ortaokul 2 0,4 0,4 100,0 Toplam ,4 100,0 Cevapsız 3 0,6 Toplam ,0 Tablo 8 incelendiğinde, annelerin %71.3 ünün okuma yazma bilmediği, %15.9 unun okuryazar olduğu, %12.3 nün ilkokul mezunu olduğu, %0.4 nün ise orta okul mezunu olduğu görülmektedir. Bu durum, çocukların sokakta olmaları ile eğitim ve anne duyarlılığı arasındaki ilişkinin anlamlı olduğunu göstermektedir. Tablo 9incelendiğinde, annenin %79.2 sinin çalışmadığı,%4.1 nin mevsimlik işçi, %0,4 nün seyyar satıcı ve amele olduğu, %16.3 nün ise serbest meslek olarak ifade edilen gündelikçilik yaptığı ifade edilmiştir. Yapılan işlerle eğitim durumları arasında paralellik olduğu söylenebilir. Annelerin tümü sosyal güvenliği olan bir işte çalışmadığı görülmektedir. 554

34 Tablo 19: Annenin Mesleği Sıklık Yüzde Geçerli Yüzde Birikimli Yüzde Mevsimlik İşçi 19 4,1 4,1 4,1 Seyyar Satıcı 1 0,2 0,2 4,3 Amele 1 0,2 0,2 4,5 İşsiz ,0 79,2 83,7 Serbest Meslek 76 16,3 16,3 100,0 Toplam ,8 100,0 Cevapsız 1 0,2 Toplam ,0 Tablo 10: Madde Kullanımı Sıklık Yüzde GeçerliYüzde Birikimli Yüzde Evet ,1 24,3 24,3 Hayır ,3 75,7 100,0 Toplam ,4 100,0 Cevapsız 3,6 Toplam ,0 Tablo 10 incelendiğinde, grubun %24,1 inin madde kullandığını, %75 3 ünün hiç maddekullanmadığını belirttiği görülmüştür. Tablo 11: Madde Kullanan Arkadaşların Olup Olmadığı Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde Evet ,8 38,9 38,9 Hayır ,0 61,1 100,0 Toplam ,8 100,0 Cevapsız 1 0,2 Toplam ,0 Tablo 11 de, grubun % 38,8 inin madde kullanan arkadaşının olduğu, %61,1 inin olmadığıgörülmektedir. Tablo 12: Bally İçilip İçilmediği Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde Kullanıyor 23 18,7 18,7 18,7 Kullanmıyor ,3 81,3 100,0 Toplam ,0 100,0 Tablo 12 incelendiğinde, madde kullanan grubun %18,7 sinin bali kullandığını, %81,3 ününbally kullanmadığını belirttiği gözlenmektedir. Tablo 13 de baktığımızda bally kullandığını belirten grubun %52 4 ünün bally e başlama nedeninin arkadaş özentisi, %14,3 ünün arkadaş baskısı, %9,5 inin merak, %4.8 ünün diğer nedenler,%14,3 ünün arkadaş özentisi ve diğer nedenler, %4,8 inin arkadaş baskısı ve diğer nedenler olduğunu belirttiği gözlenmektedir. 555

35 Tablo 13: Bally Kullanmaya Başlama Sebebi Sıklık Yüzde Geçerli Yüzde Birikimli Yüzde Arkadaş Özentisiyle 11 47,8 52,4 52,4 Arkadaş Baskısı İle3 13,0 14,3 66,7 Merak Ettiğim İçin 2 8,7 9,5 76,2 Diğer Nedenlerden Dolayı 1 4,3 4,8 81,0 Arkadaş Özentisi - Diğer Nedenler 3 13,0 14,3 95,2 Arkada Baskısı Ve Diğer 1 4,3 4,8 100,0 Toplam 21 91,3 100,0 Cevapsız 2 8,7 Toplam ,0 Tablo 14: Tiner Kullanılıp Kullanılmadığı Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde Kullanıyor 7 5,7 5,7 5,7 Kullanmıyor ,3 94,3 100,0 Toplam ,0 100,0 Tablo 15 incelendiğinde madde kullanan grubun %5,7 sinin tiner kullandığını, %94,3 ününtiner kullanmadığını belirttiği gözlenmektedir Tablo15: Hap Kullanılıp Kullanılmadığı Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde Kullanıyor 6 4,9 4,9 4,9 Kullanmıyor ,1 95,1 100,0 Toplam ,0 100,0 Tablo 15 incelendiğinde madde kullanan grubun %4,9 unun hap kullandığını, %95,1 inin hapkullanmadığını belirttiği gözlenmektedir. Tablo 16: Alkol Kullanılıp Kullanılmadığı Sıklık Yüzde Geçerli Yüzde BirikimliYüzde Kullanıyor 19 15,4 15,4 15,4 Kullanmıyor ,6 84,6 100,0 Toplam ,0 100,0 Tablo 16 de, madde kullanan grubun %15,4 ünün alkol kullandığını, %84,6 sının alkol kullanmadığını belirttiği gözlenmektedir. 556

36 . Tablo 17: Sokakta Koruyan Birilerinin Olup Olmadığı Sıklık Yüzde Geçerli Yüzde Birikimli Yüzde Aile Büyükleri 60 11,8 11,8 11,8 Arkadaşları ,9 36,0 47,8 Para Verdiği arkadaşları 2,4,4 48,2 Esnaf 19 3,7 3,7 52,0 Halk 12 2,4 2,4 54,3 Polis 5 1,0 1,0 55,3 Yok ,8 40,0 95,3 Diğer 7 1,4 1,4 96,7 Birlikte 17 3,3 3,3 100,0 Toplam ,6 100,0 Cevapsız 2,4 Toplam ,0 Tablo17 incelendiğinde, grubun %11,8 inin sokakta aile büyükleri tarafından, %36 sının arkadaşları tarafından, %0,4 ünün para verdiği arkadaşları tarafından, %3,7 sinin esnaf tarafından,%2,4 ünün halk tarafından, %1 inin polis tarafından, %3,3 ünün bunlardan birkaçı tarafından korunduğunu, %40 ı ise hiç kimse tarafından korunmadığını belirttiği gözlenmiştir Tablo 18: Madde Kullanan Arkadaşla Görüşme Sıklığı Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde ÇokSık 45 22,7 23,2 23,2 Sık 62 31,3 32,0 55,2 AraSıra 72 36,4 37,1 92,3 Hiç 15 7,6 7,7 100,0 Toplam ,0 100,0 Cevapsız 4 2,0 Toplam ,0 Tablo 18 da, madde kullanan arkadaşı olan grubun %23,2 sinin bu arkadaşları ile çok sık,%32 sinin sık, %37,1 inin ara sıra görüştüğü, %7,7 sinin hiç görüşmediği görülmektedir. Tablo 19 da grubun %22,3 ünün suç işleyen arkadaşının olduğu %77,7 sinin olmadığı görülmektedir Tablo 19: Suç İşleyen Arkadaşının Olup Olmadığı Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde Evet ,0 22,3 22,3 Hayır ,5 77,7 100,0 Toplam ,4 100,0 Cevapsız 8 1,6 Toplam ,0 557

37 Tablo 20:Suç İşleyen Arkadaşlar İle Görüşme Sıklığı Sıklık Yüzde Geçerli Yüzde Birikimli Yüzde Çok Sık 20 17,9 18,0 18,0 Sık 34 30,4 30,6 48,6 Ara Sıra 46 41,1 41,4 90,1 Hiç 11 9,8 9,9 100,0 Toplam ,1 100,0 Cevapsız 1,9 Toplam ,0 Tablo 20 incelendiğinde suç işleyen arkadaşı olan grubun %18 inin bu arkadaşları ile çok sık,%30,6 sının sık, %41,4 ünün ara sıra görüştüğü, % 9,9 unun hiç görüşmediği görülmektedir. Tablo 21: Okulda Ya Da Mahallede Gruplaşma (Çeteleşme) Olup Olmadığı Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde Evet ,2 29,4 29,4 Hayır ,2 70,6 100,0 Toplam ,4 100,0 Cevapsız 3,6 Toplam ,0 Tablo 21 incelendiğinde, grubun %29,4 ünün okul ya da mahallesinde çeteleşme olduğu,%70,6 sının ise okul ya da mahallesinde çeteleşme olmadığı görülmektedir. Tablo 22: Gruplaşmaya (Çeteleşmeye) Dâhil Olunup Olmadığı Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde Evet 47 31,5 31,5 31,5 Hayır ,5 68,5 100,0 Toplam ,0 100,0 Tablo 22 incelendiğinde, okul ya da mahallesinde çeteleşme olan grubun %31,5 inin bu çetelere dâhil olduğu, %68,5 inin dâhil olmadığı görülmektedir. Tablo23: Okul Ya Da Mahalledeki Gruplarla (Çetelerle) Kavgaya Karışılıp Karışılmadığı Sıklık Yüzde GeçerliYüzde Birikimli Yüzde Evet 68 45,6 47,2 47,2 Hayır 76 51,0 52,8 100,0 Toplam ,6 100,0 Cevapsız 5 3,4 Toplam ,0 Tablo 23 de, okul ya da mahallesinde çete olan grubun %47,2 sinin bu çeteler ile kavgaya karıştığı, %52,8 inin karışmadığı gözlenmektedir. 558

38 Tablo 24: Suç Eylemi İçerisinde Yer Alınıp Alınmadığı Sıklık Yüzde Geçerli Yüzde Birikimli Yüzde Evet, yer aldım 71 13,9 13,9 13,9 Hayır, yer almadım ,1 86,11 00,0 Toplam ,0 100,0 Tablo 24 de, grubun %13,9 unun herhangi bir suç eyleminde yer aldığı, %86,1 inin yeralmadığı görülmektedir. Tablo25: Suç Eyleminin Türü Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde KavgaYaralama 40 56,3 58,0 58,0 Hırsızlık 10 14,1 14,5 72,5 Diğer 11 15,5 15,9 88,4 Kavga, Yaralama ve Hırsızlık 8 11,3 11,6 100,0 Toplam 69 97,2 100,0 Cevapsız 2 2,8 Toplam Tablo 25 incelendiğinde, suç eylemine karışan grubun %58 inin kavgayaralama, %14,5 ininhırsızlık, %11,6 sının kavga-yaralama ve hırsızlık, %15,5 inin diğer suçlara karıştığı gözlenmektedir. Tablo 26: Arkadaş Çevresinde Hapis Yatmış Ya Da Nezarete Atılmış Olanların Olup Olmadığı Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde Evet var ,8 21,8 21,8 Hayır yok ,2 78,2 100,0 Toplam ,0 100,0 Tablo26 da, grubun %21,8 inin arkadaş çevresinde hapse ya da nezarete atılmış olanların olduğu, %78,2 sinin olmadığı görülmektedir. Tablo 27: Çevrede Hapse Ya Da Nezarete Atılmış Olanların Suç Türü Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde Kavga Yaralama 45 40,5 41,3 41,3 Gasp 10 9,0 9,2 50,5 Hırsızlık 27 24,3 24,8 75,2 Diğer 15 13,5 13,8 89,0 Birlikte 12 10,8 11,0 100,0 Toplam ,2 100,0 Cevapsız 2 1,8 Toplam ,0 Tablo 27 incelendiğinde, çevresinde hapse ya da nezarete atılmış olan grubun %41,3 ününkavga-yaralamadan, %9,2 sinin gasptan, %24.8 inin hırsızlıktan, %11 inin bunların birkaçından,%13.8 inin diğer sebeplerden hapse ya da nezarete atılmış olduğu gözlenmektedir. 559

39 Tablo 28: Aile Üyeleri Arasında Hapis Yatan Ya Da Suçlanan Olup Olmadığı Sıklık Yüzde Geçerli Yüzde Birikimli Yüzde Evet Var 87 17,1 17,2 17,2 Hayır Yok ,0 82,8 100,0 Toplam ,0 100,0 Cevapsız 5 1,0 Toplam ,0 Tablo 28 incelendiğinde, grubun %17,2 sinin ailesinde hapis yatan ya da suçlanan olduğu, %82,8 inin olmadığı görülmektedir. Tablo 29: Aile Üyeleri Arasında Hapis Yatan Ya Da Suçlananların Suç Türü Sıklık Yüzde GeçerliYüzde BirikimliYüzde Yaralama 26 29,9 30,2 30,2 Gasp 3 3,4 3,5 33,7 Hırsızlık 12 13,8 14,0 47,7 Cinayet 23 26,4 26,7 74,4 Diğer 18 20,7 20,9 95,3 Birlikte 4 4,6 4,7 100,0 Toplam 86 98,9 100,0 Cevapsız 1 1,1 Toplam ,0 Aile üyelerinden büyük bir çoğunluğunun suça karıştıkları ve ceza aldıkları görülmektedir. Suç türleri ise ağırlıklı olarak cinayet ve diğerleri şeklinde ifade edilen hırsızlık, uyuşturucu, gasp şeklinde sıralanmaktadır. Sonuç Araştırma sonuçlarına baktığımızda özellikle uyuşturucu kullanımını kolaylaştıran ve her an kolaylıkla bulunabilen ayrıca ucuz olan bally, sigara gibi maddelerin kullanımının oldukça yaygın olduğu görülmektedir. Bu maddelerin esrara, eroin gibi uyuşturuculara hazırlık maddeleri olduğu ve bağımlı olmanın ilk adımını oluşturduğu araştırmaya katılan çocuklar tarafından da doğrulanmıştır. Arkadaş grubu madde kullanımının ilk gerçekleştiği ortamdır. Sokakta yaşayan ve çalışan çocuklar açısından arkadaşlık ortamı bir kutsallık içermektedir. Grupta kabul görmek ve itibar kazanmak için grubun kuralları sorgulanmadan benimsenmek zorundadır. Dolayısıyla sonuçlardan da anlaşılacağı üzere madde kullanımında arkadaş grubunun etkisi çok önemlidir. Yine sonuçlar, bir anlamda, arkadaş grubunun dışarıdan gelen bütün tehditlere karşı birbirlerini koruduklarını ve dayanışma içinde olduklarını içermektedir. Suç işleyen arkadaşlarının çokluğunu ve bu arkadaşları ile görüşmelerini kesmediklerini belirtirken bu ortamın bağlayıcılığına ve cazibesine işaret etmektedirler. Suç işleyen çocukların arkadaş grubu içerisindeki saygınlığı, diğer çocukların da suç işleyerek o saygınlığa sahip olma isteğini arttırmakta ve su işlemekten çekinmemelerine yol açmaktadır. Hem sokakta çalışan hem de okuluna devam eden çocukların önemli bir kısmı mahalle ve okul çetelerine katılmaktadır. Arkadaş çevresinde polis tarafından gözaltına alınanların yanı sıra ailesinin büyük bir kısmı suç işleyerek ceza almış ya da halen cezaevinde yatmaktadır. 560

40 Sokakta yaşayan ve çalışan çocukların suç işleme eğilimleri bulundukları çevre, ekonomik durum, aile yapısı, şiddete olan düşkünlükleri gibi pek çok nedenden dolayı risk altındadırlar. Özellikle sokaktaki çocukların yaşlarına bakıldığında temel eğitim çağında olmaları düşündürücüdür. Çocuk suçluluğu ile ilgili olarak yapılan tanımlama ve araştırmalar özellikle sokağın sorumsuz ve sınırsız özgürlüğünün sağladığı hareket etme rahatlığının, çocuğun sokağa hızla teslimini kolaylaştırdığı noktasında hemfikirdir. Aynı zamanda sokaktaki çocuklar suç örgütlerinin de kurumayan ucuz kaynağı haline gelmektedirler. Çocuk suçluluğunu önlemekle ilgili önerilerin yanı sıra sokakta yaşayan ve çalışan çocuklara ilişkin olarak sunulan çözüm önerilerinin bu açıdan da önem oluşturduğunu, sorunun ülkemizin toplumsal sorunlarından soyutlanamayacağı gerçeğinden hareketle, özellikle büyük kentlerimizde oluşturulacak çocuk suçluluğunu önleyici komitelerle ve alınacak mikro ve makro ölçekteki önlemlerle kalıcı çözümler üretmek zorundayız. Bu komiteler ayrı ayrı sorunla ilgilidirler ancak eşgüdüm sorununu aşamaları gereklidir. Bu komitenin içerisinde SHÇEK başta olmak üzere Çocuk Polisi, Baro, Sağlık Müdürlükleri, Milli Eğitim Müdürlükleri, Halk Eğitim Müdürlükleri, İŞKUR Müdürlükleri ve Sivil Toplum Kuruluşları yer almalı ve yerel ve ulusal düzeyde çözüm üretmelidirler KAYNAKÇA ALTINTAŞ, Betül, Mendile, Simite, Boyaya, Çöpe Ankara Sokaklarında Çalışan Çocuklar, İletişim Yayınları, İstanbul, BİLGİLİ, Ahmet, Doğu Anadolu Bölgesinde Göçe Maruz Bırakılan Çocuklar, Çocuk Vakfı Yayınları, İstanbul, BİLGİN, H., Osman, Sokakta Çalışan Çocuklar Sorunu ve Ankara Sokaklarında Çalışan Çocuklar Projesi Modeli, Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayını, DİE, Türkiye de Çalışan Çocuklar, DURKHIEM, Emile, Sosyolojik Yöntemin Kuralları, (Çev. Cenk Saraçoğlu), Bordo Siyah Yayınevi, İstanbul, GÜNGÖR, Mehmet, Sivil Toplum Kuruluşu ve Sokakta Yaşayan ve Çalışan Çocuklar, Mersin Sokak Çocukları Derneği Örneği, 5. Sokak Çocukları Sempozyumu, Gaziantep, s. 173, 4 6 Kasım, 2007, s.176. IŞIKSAÇ, Yasemin, Sosyolojik Açıdan Çocuk Suçluluğu ve Bir Hukuk Devleti Olan Türkiye de Devletin Cezalandırma Yetkisini Kullanma Biçimi, Mevzuat Dergisi, Yıl: 2,Sayı: 13, Ocak 1999, s. 24. İÇLİ, Tülin, Kriminoloji, Bizim Büro Yayınevi, Ankara, KARATAY, Abdullah, İstanbul un Sokakları ve Çalışan Çocukları, İstanbul: 1. İstanbul Çocuk Kurultayı Araştırma Kitabı, MARSHALL, Gordon, Sosyoloji Sözlüğü, (Çev. Osman Akınay ve Derya Kömürcü), Bilim Sanat Yayınevi, Ankara, ULUĞTEKİN, Sevda, Çocuklara İlişkin Islah Sisteminde Kurumsal Bakım ve Çağdaş Trefman Modelleri, H.Ü. Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 3, s. 5, YAVUZER, Haluk, Psiko-sosyal Açıdan Çocuk Suçluluğu, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Dergisi Yayınları, İstanbul,

41 TUTUKLU/HÜKÜMLÜ ÇOCUKLARIN VE ANNELERİNİN ŞİDDET DENEYİMLERİ Özet Ayşe Özada 1 Araştırmalar, çocuklukta maruz kalınan ve/veya tanıklık edilen şiddetin suç davranışına yol açma riski olduğunu göstermektedir. Bunun yanında, çocuğa yönelik ihmal ve istismarın boyutu arttıkça, çocuğun şiddet içerikli suç davranışında bulunma olasılığı da artmaktadır (Wilson, Stover ve Berkowitz, 2009: ). Annelerinin gözüyle tutuklu / hükümlü çocukların suça yönelme nedenlerine ilişkin 7 Nisan - 12 Mayıs 2011 tarihleri arasında Ankara Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu nda nitel bir araştırma gerçekleştirilmiştir. Araştırma kapsamında çocuğu cezaevinde tutuklu veya hükümlü olarak bulunan 20 anne ile yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla derinlemesine görüşmeler yapılarak gerekli veriler toplanmıştır. Araştırma sonucunda elde edilen çarpıcı bulgulardan biri; suça yönelen çocuklar ve annelerinin ağır derecede şiddete maruz kalmaları olmuştur. Araştırmada, annelerin bir kısmının çocuklarının suça yönelme davranışını aile içindeki şiddete tanıklık etme ve/veya maruz kalmaya bağladıkları belirlenmiştir. Bu bildiride, annelerin gözüyle çocuğun şiddete tanıklık etmesi veya maruz kalmasının ortaya çıkardığı sonuçlar ele alınmaktadır. Anahtar sözcükler: aile içi şiddet, şiddetin etkileri, şiddet ve suç VIOLENCE EXPERIENCE OF ARRESTED/COMMITTED CHILDREN AND THEIR MOTHERS Abstract Studies show that during childhood, who is witness and/or exposures to violence may be under the risk of criminal behavior. In addition, increase of child neglect and abuse also increases the probability of violent crime (Wilson, Stover and Berkowitz, 2009: ). For this particular study, between the dates of 7 th of April and 20 th of May 2011, a qualitative research was carried out, which investigated the reason why arrested/committed children in Ankara Children Prison had committed a crime, through the eyes of their mothers. Based on the scope of this research, semi-structured interviews were carried out with each of 20 arrested/committed children`s mother and detailed data were collected. One of the remarkable findings from the research shows that most of the arrested/committed children and their mothers have been exposed to severe violence. From mother`s point of view, the reason why their children committed a crime is because of witness or exposure to violence within the family. In this paper, the results of children witness or exposure to violence, through the eyes of their mothers are discussed. Key words: Domestic violence, the effects of violence, crime and violence 1 European University of Lefke, Faculty of Health Sciences Department of Social Work, Instructor TRNC. 562

42 Giriş Çocuk suçluluğu ile ilgili yapılan araştırmalar çocuk suçluluğunun birden çok faktöre bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Araştırmalarda, çocuğu suç davranışına yönelten en önemli unsurlardan birinin aile olduğu ortaya çıkmaktadır (İçli, 2009; Ereş, 2009; Squire, 1996). Araştırma sonuçlarına göre, suça yönelen çocukların önemli bir bölümü yaşamlarının ilk yıllarını anlayıştan yoksun anne - babalarla, sosyal, moral ve ekonomik düzensizliğin hâkim olduğu aile ortamlarında geçirmişlerdir (Ereş, 2009: 92). Ülke içinde çocuk suçluluğunun boyutlarını anlamak için istatistiklere bakıldığında, cezaevine giren hükümlü çocuk sayısının 1995 yılında 1156 iken, 2008 yılında 2470 e yükseldiği görülmektedir (TÜİK, 2011). 13 yıllık süreç içerisinde bu hızlı yükseliş, çocuk suçluluğuna yönelik yapılan çalışmalar ve politikaların yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini göstermektedir. Ebeveynlerin çocukların bakımı ve eğitimi konularındaki yetersizlikleri de çocuğu suç davranışına yönelten nedenler arasında sayılmaktadır. Ebeveynlerin çocukları ile girdikleri bazı sürtüşmeler veya çatışmalar, çocukları sapkın bireylerle birlikte olmaya itmektedir. Sonuç olarak; suç işleyen akranlarla birlikte olan çocuklar bir süre sonra onlara bağlılık duymaya başlamaktadırlar. Özellikle on dört yaşından önceki suçluluğun temelinde bireysel sorunlardan çok ebeveynlere bağlı sorunların varlığı görülmektedir (Simons vd., 1994). Problem Suçluluk birden çok faktörle açıklanabilen karmaşık bir olgudur. Çocuk suçluluğunun nedenlerine ilişkin görüşler çocukların bireysel nedenlerden çok ailesel ve çevresel nedenler sonucunda suç davranışına karştıkları yönündedir (Simons vd., 1994). Bu nedenle çocuk suçluluğunun aile ve çevre bağlamında ele alınması gerekliliği açıktır. Aile ilişkileri ile çocuğun suça yönelme davranışı arasındaki bağlantı düşünüldüğünde bozuk aile ilişkilerinin, çocuğu evden uzaklaştırıp sapkın bireylerle arkadaşlık kurmaya ittiği söylenebilir. Bozuk aile ilişkileri temelinin aile içi şiddetten kaynaklanma olasılığı oldukça yüksektir. Dolayısıyla aile içi şiddet çocuğun suça yönelme davranışında önemli bir etken olup, çocuk suçluluğunun artışında şiddete maruz kalma ve/veya tanıklık etme durumu ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Amaç Gerçekleştirilen araştırmanın amacı, annelerine göre çocukların suça yönelme nedenlerinin ve suç davranışına ilişkin görüş ve düşüncelerinin ortaya çıkarılmasıdır. Bu amaç doğrultusunda araştırmaya katılan annelerin ve çocuklarının şiddet deneyimlerini betimlemek için aşağıdaki sorulara yanıt aranacaktır: 1. Çocuğun suç davranışı öncesi aile ilişkileri nasıldır? 2. Çocuğun cezaevi öncesindeki yaşam alanında şiddete ilişkin deneyimleri nelerdir? 3. Annenin yaşam alanı içindeki şiddet deneyimleri nelerdir? 563

43 Araştırma Modeli Gerçekleştirilen araştırmada, sosyal araştırma yöntemlerinden nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada annelerin görüş ve düşünceleri değerlendirildiğinden, nitel araştırma yönteminin uygun olacağı düşünülmüştür. Araştırmada Yıldırım ve Şimşek in (2008: 35) belirttiği gibi, gözlem, görüşme ve doküman analizi gibi nitel veri toplama yöntemleri kullanılmıştır. Görüşmeler her ne kadar araştırmanın yapıldığı tarihler arasında bir kesit olarak sunulsalar da, araştırmaya katkı veren annelerin öne sürdüğü ifadelerin araştırmanın yapıldığı tarihlerin öncesinde ve sonrasında da annelerden duyulabilecek görüşler olduğu tahmin edilmektedir. Bu nedenle, araştırmanın daha çok betimsel olduğu söylenmelidir. Araştırmanın Katılımcıları Ankara Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu nda tutuklu veya hükümlü bulunan yaş arasındaki kimi çocukların anneleri, araştırmanın katılımcılarıdır tarihinde kuruluştan alınan bilgiye göre kuruluşta toplam 15 hükümlü, 80 tutuklu çocuk bulunmaktadır. Araştırmada çocukların annelerini tanıyan memurlardan edinilen bilgi doğrultusunda seçilen 20 anne ile görüşülerek araştırma için gerekli veriler toplanmıştır. Bilimsel araştırma yöntemlerinde buna amaçlı örnekleme denilmektedir (Yıldırım ve Şimşek, 2008: 107). Annelerle birbirine eşit koşullarda görüşülmeye çalışılmıştır. Ancak görüşmeye katılan annelerden biri, Türkçe bilmediği için görüşmeye kızı ve gelini de dâhil edilerek Türkçe- Kürtçe çeviri konusunda yardım alınmıştır. Cezaevine ilk kez ziyarete gelen annelerden biri, görüşmeye kardeşinin eşi ile birlikte katılmak istemiştir. Bu görüşmede de anne ile birebir görüşülememiştir. Bu iki görüşme dışında görüşmelerde benzerlik sağlanmıştır. Veri Toplama Araçları Araştırmada önceden hazırlanan yarı yapılandırılmış görüşme formu ile annelerle derinlemesine görüşmeler yapılarak veriler toplanmıştır. Annelerle yapılan görüşmeler cezaevinin ziyaret kabul kısmında bulunan ayrı bir odada gerçekleştirilmiştir. Araştırmada ses kayıt cihazı kullanımına ilişkin gerekli izin alınamaması nedeniyle görüşmeler bir yazman tarafından kayıt altına alınmıştır. Veri Toplama Süreci Araştırma 7 Nisan Mayıs 2011 tarihleri arasında Ankara Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu ziyaret kabul salonunda bulunan ayrı bir odada gerçekleştirilmiştir. Cezaevinde çocuk ziyaret günü her hafta Perşembe günleri yapılmaktadır. Ziyaret saatleri arasında olup, her çocuğun bulunduğu koğuşa göre ziyaret saati değişmektedir. Bu nedenle, annelerle gerçekleştirilen görüşmeler yukarıda belirtilen tarihler arasında Perşembe günleri, arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmada çocukları cezaevinde olup, cezaevine çocuklarını ziyarete giden 20 anne ile ziyaret öncesi veya sonrasında derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Görüşmelerde temel olarak, annelere göre çocuklarının neden suç davranışına yöneldiğine ilişkin, yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla veriler toplanmıştır. Her bir görüşmenin süresi 20 ile 90 dakika arasında değişmektedir. Görüşmeye katılan annelerden ikisi kendini iyi hissetmediğini söyleyerek görüşmeden erken ayrılmıştır. 564

44 Verilerin Analizi Araştırmada verilerin analizinde içerik analizi yapılarak verileri açıklayabilecek kavramlara ve ilişkilere ulaşılmaya çalışılmıştır. Araştırmanın analiz süreci, Miles ve Huberman ın (1994; akt: Yıldırım ve Şimşek, 2008: 223) önerdiği üç aşama şeklinde gerçekleştirilmiştir: İlk aşamada görüşmelerden elde edilen veriler aynı gün bilgisayar ortamına aktarılıp raporlaştırılarak kodlanmıştır. İkinci aşamada, kodlanan verilerden tablolar oluşturularak veriler görsel hale getirilmiştir. Böylece toplanan verilerin birbiriyle olan ilişkisi belirgin hale getirilmiştir. Son aşamada ise, her bir görüşme için hazırlanan raporlar tekrar tekrar okuma yolu ile yorumlanarak analiz edilmiştir. Bulgular Araştırma Kapsamında Suça Yönelen Çocukların Suç Davranışı Öncesi Aile İlişkileri Aile ilişkilerine yönelik araştırmalarda edinilen en büyük sonuç; aile üyeleri arasındaki sevgi ilişkisinin suça yönelme davranışını engellemede, parçalanmış aile yapısından daha etkili olduğudur (Nye, 1958; Paschall vd., 2003; Simons vd., 1994: 263). Annelerin, aile ilişkilerini nasıl değerlendirdiklerine dair yaptıkları açıklamalarda, neredeyse çocukların tamamının suç davranışına yönelmeden önce, aile ilişkilerinin kötü olduğu bulgusu elde edilmiştir. Aile ilişkilerinin kötü olması, kuşkusuz aile içi şiddetle yakından ilgilidir. Kimi annelerin, eşleri tarafından şiddet gördüklerini doğrudan ifade ettikleri ancak aile ilişkilerinin bozuk olduğunu doğrudan ifade etmekten kaçındıkları belirlenmiştir. Bu gruptaki annelerin, eşleri tarafından kendilerine şiddet uygulandığı ancak, aile ilişkilerinin iyi olduğu ve ailelerini örnek bir aile olarak nitelendirmeleri, annelerin örnek aile algılayışında problemler olduğunu göstermektedir. Konu ile ilgili yapılan kimi araştırmalarda özellikle erkek çocuklar için ebeveynlerin, olumsuz iletişim ve etkileşimlerinin çocukların suça yönelmesinde etkili olduğu belirtilmektedir (Gove ve Crutchfield, 1982). Çocuğun aile içindeki olumsuz ilişkileri aileye bağlılığını önlemektedir. Sosyal kontrol kuramında belirtildiği gibi çocuğun aile, okul, din ve toplumsal kurallar gibi geleneksel kurum veya unsurlara bağlılık düzeyinin zayıf olması, çocuğun suç davranışına daha kolay yönelmesine etki etmektedir (Kızmaz, 2005: 165). Annelerden edinilen bilgi doğrultusunda babanın anneye göre çocuğa karşı daha ilgisiz olduğu belirlenmiştir. Baba ve çocuk arasındaki yaş farkı arttıkça ilgisizliğin de artabileceği saptanmıştır. Aşağıdaki sözlere sahip anne de babanın ilgisizliğinin çocuklar üzerinde ne derece olumsuz etki yarattığını belirtmektedir: Küçükken babaları öldü. Buradaki oğlum 6 yaşındaydı. İkinci eşim yaşlı, benden 30 yaş büyük. Artık siz düşünün o çocuğun çevreyle bağı nasıl olur? Çocuk napsın dışarı açılıyor. Gençlik çağı olduğu için söz geçiremiyoruz. Bu eşimden çocuk yapmadım. Ben yaşlı adam istemiyordum. Çocuklarıma baksın diye evlendim. Bakarız dediler kandırdılar. Parası var ama vermiyor. Hiç olmazsa birini ayaklandıralım demediler. O 565

45 genç anlamıyor. Varı yoğu bilmiyor. Babanın başında olması gerek. (No. 11, oğlu oto hırsızlığı nedeniyle cezaevinde) Yukarıdaki sözlerden anlaşıldığı gibi babanın çocuklarına karşı ilgisiz olması durumunda annenin çocuklarını korumada yetersiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Aile içi şiddetin varolduğu ortamlarda şiddet mağdurlarının birbirlerine kenetlenmeleri yakın ilişki kurmalarını sağlamaktadır. Ailede şiddet uygulayan kişinin genellikle baba olduğu düşünüldüğünde, bozulan ilişkiler aile içinde baba ile yakın temas kurulmasını engellemektedir. Aşağıdaki annenin sözleri bu açıklamayı desteklemektedir: Benim çocuklarımla aram iyiydi ama babaları hiç yanaşmazdı. Oturup konuşurdum. Anlıyordum eşimden dolayı üzüldüklerini. Kızım babasına daha uzaktı ama oğlum her dediğini yapardı babasının. Ben uyuturdum onları, kitap, masal okurdum. O, çocuklar küçükken oyunlar oynardı. Çocuklar büyüdükten sonra yaşına uygun davranmayı bilemedi Eşim aşırı kuralcıydı. Bir şey dediyse o olacaktı. 6 da evde olmasa 10 dakika gecikse kavga çıkarırdı. (No. 1 oğlu cinayet nedeniyle cezaevinde ) Özetle, araştırma kapsamında ele alınan çocukların büyük bölümünün bozuk aile ilişkilerine sahip oldukları ve aile bağlarının zayıf olduğu belirlenmiştir. Bu duruma yol açan en önemli etkenin çocukların aile içerisinde şiddete maruz kalmaları ve/veya tanıklık etmeleri olduğu söylenebilir. Tutuklu/Hükümlü Çocukların Şiddet Deneyimleri Babanın aşırı otoriter tutumu, aile içerisinde çocuğun fikirlerine önem verilmemesi, aile ilişkilerini çocuk açısından zedelemektedir. Suça yönelen ve yönelmeyen çocukların karşılaştırıldığı bir araştırma, suça yönelen erkek çocukların büyük çoğunluğunun (%80,7) babalarından sevgi, şefkat ve sempati görmediklerini ortaya koymaktadır (Glueck ve Glueck, 1950: 125). Görüşme yapılan annelerden edinilen bilgi doğrultusunda babanın ev içerisinde otoriteye sahip kişi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anneler kendilerini daha çok çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayan kişiler olarak nitelerken, babaları otorite sağlayıcı olarak nitelendirmektedirler. Bu durum, annenin çocuk ile daha yakın bir ilişki kurmasını sağlamaktadır. Eşi tarafından şiddete maruz kaldığını belirten annelerin tamamı ev içerisinde aralıklı ya da sürekli olarak çocuğa yönelik de şiddetin olduğunu belirtmiştir. Suça yönelen çocukların yaşam alanında şiddet hem cezalandırma yöntemi hem de bir disiplin aracı olarak kullanılmaktadır. Annelerin pekçoğu çocuğu eğitmek adına zaman zaman şiddet kullanılmasını uygun bulduklarını belirtmişlerdir. Ancak anneler eğitim aracı olarak kullandıkları şiddeti zararlı görmemekte, çocuğun toplumsal kuralları öğrenmesi adına gerekli görmektedirler. Annelerden biri bu durumu aşağıdaki sözleriyle açıklamaktadır: Eve sokakta bulduğunu getirsin döverim. Döverim ki hırsız olmasın. (No. 10, oğlu gasp nedeniyle cezaevinde) 566

46 Başka bir anne aşağıdaki sözleriyle çocuğunu eğitmek için fiziksel cezaya başvurduğunu anlatmaktadır: Şiddet yoktu... (duraklama) Bali kullandığını görünce üstümü başımı yırttım. O zaman dövdüm. Akıllı olsunlar diye. Serserilerle arkadaşlık kurmasın diye. Hep ben döverdim. Eşim çocukken dövdü. O, ölünce ben vurdum. (No. 13, oğlu uyuşturucu ticareti nedeniyle cezaevinde) Aile içi şiddet yalnızca kadına yönelik olmamakta, çocuklar da şiddete maruz kalmaktadır. Yapılan görüşmelerde şiddete uğradığını belirten annelerin tümü eşlerinin çocuklara da şiddet uygyuladığını belirtmiştir. Benim çektiğim çileyi çocuklarım da çekti. Aksiydi huyları. Çocukları da döverdi... Hep hakaret gördüm. Çocuklara topsunuz derdi. Erkek dediğin eli silahlı olur derdi. (No. 3, oğlu yaralama nedeniyle cezaevinde) Yukarıdaki annenin sözleri babanın çocuklara yönelik aşağılayıcı sözler kullandığını ortaya koymaktadır. Bu noktada, çocuklarını şiddet kullanmaya özendiren bu tip baba modellerinin toplumsal bir sorun teşkil ettiği açıktır. Şiddet tek bir faktörle açıklanamayan karmaşık bir olgudur. Şiddetin nedenlerine ilişkin risk faktörleri arasında çocuklukta yoğun bir şekilde şiddete maruz ve/veya tanık olmak önemli bir yer tutmaktadır (User, Kümbetoğlu, Kolankaya, 2002: 161). Aşağıda sözlerine yer verilen anne, çocuklukta şiddete maruz kalan ve tanıklık eden bir kişinin ilerleryen yaşlarda şiddet uygulayan kişiye dönüştüğünü acı bir şekilde anlatmaktadır: Kendisi de çocukluğunda şiddet görürmüş anlatırdı. Kızıma fazla vurmuyordu ama T. den kendi çocukluğunun öcünü alır gibiydi. En çok T. ile bana zulüm ederdi. Hepimizi döverdi. (No. 1, oğlu cinayet nedeniyle cezaevinde) Fiziksel cezalandırmanın ve özellikle istismarın toplumsal düzeyde olduğu kadar çocuk üzerinde de uzun dönemli kalıcı bir etkisinin olduğu belirtilmektedir. Örneğin fiziksel ceza ve istismar çocuğun başkalarına karşı daha saldırgan olması gibi kişisel etkiler taşımaktadır (Straus ve Steward, 1999). Annelerin söylemlerinden anlaşıldığı gibi çocuklar, hem babanın şiddetine tanıklık etmekte hem de şiddetin mağduru olmaktadırlar. Bu durumun, çocuğu evden uzaklaştırarak suça yönelmesine zemin hazırladığı düşünülebilir. Yapılan araştırmada çocukların aile içerisinde daha çok babadan kaynaklanan şiddete maruz kaldıkları ve tanıklık ettikleri belirlenmiştir. Aşağıdaki annenin sözlerinden çocukların aile içerisinde maruz kaldıkları şiddetin boyutu ortaya çıkmaktadır: İki kız iki oğlan bu eşimden, 3 tane öksüz de ilk eşimden var. İlk eşim evlendi. İki çocuğu var kendi evinde. Durumu yok. Hiç çocukları arayıp sormadı. İlk eşim içki içiyordu. İşkence yapıyordu. Duvarlara savuruyordu. En çok da buradaki oğlumu döverdi. T. istiyor babasını görmeyi ama ben söylemem. Ben onunla konuşmam hiçbir zaman Babasını düşündüğü zaman üzülüyor, özlüyom diyor. Eski eşim önce kendi karnının doymasını isterdi, sonra çocukların. Ekmeğini yemeden yanaşamıyorduk (No. 10, oğlu gasp nedeniyle cezaevinde) 567

47 Erkeğin kadına ve çocuklara yönelik şiddetinin işkence boyutunda olduğunu söyleyen tek anne yukarıdaki sözlere sahip anne değildir. Başka anneler de eşlerinin kendilerine ve çocuklarına yönelik şiddetin işkence boyutuna ulaştığını belirtmişlerdir. Şiddete maruz kalma ve /veya tanıklık etmenin bir diğer boyutu da çocuğun şiddeti öğrenerek bir süre sonra uygulamaya başlamasıdır. Sosyal öğrenme kuramı özellikle, bireylerin anti sosyal akran grubu ile etkileşime girmelerini, onların suç işlemeye eğilimli hale gelmelerinde temel bir risk faktörü olarak görmektedir (Kızmaz, 2005:161). Araştırmaya katılan anneler, çocuklarının kötü arkadaşlıklara yöneldiklerini, babanın olumsuz davranışlarını ve söylemlerini örnek aldıklarını belirtmişlerdir. Annelerin gözüyle çocukları genellikle uysal ve kavgacı olmayan çocuklardır. Ancak suç türleri incelendiğinde şiddet içeren suç türlerinin çoğunluğu oluşturduğu ortaya çıkmaktadır. Kısacası, şiddete maruz kalan ve / veya tanıklık eden çocukların bir süre sonra şiddet uygulayan kişiler oldukları soncu ortaya çıkmaktadır. Annelerin Aile İçi Şiddet Deneyimleri Yapılan görüşmelerde, annelerin çoğunluğunun eşlerinin şiddetine maruz kaldıkları belirlenmiştir. Ataerkil ideoloji, aile içinde kadına uygulanan şiddeti, gerek şiddet uygulayan, gerek toplum ve kimi zaman da şiddete maruz kalan kadın tarafından meşru kılabilmektedir (Kadın Dayanışma Vakfı, 2007:19). Görüşme yapılan annelerden eşi tarafından şiddete uğrayan, ancak evliliğini iyi olarak nitelendiren annelerin şiddeti meşrulaştırdıkları söylenebilir. Ataerkillik; tarih, sosyo-ekonomik ve kültürel ortamlarda iktidar ilişkilerinin en mahrem biçim ve yapılarını ifade eden bir sistemdir (Saraçgil, 2005:11). Bu sistemde kural belirleyiciler erkeklerdir. Görüşme yapılan kadınlardan edinilen bilgi de bu yöndedir. Kadınlar yaşamlarında her kararı eşlerinin isteği doğrultusunda vermektedirler. Eşleri isterse çocuk yapmakta, eşleri isterse çalışmakta, eşleri izin verirse bir araştırmaya katılmayı kabul etmektedirler. Kitle iletişim araçları sayesinde, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddete her gün tanıklık etmekteyiz. Görüşülen annelerin şiddet deneyimleri tüyler ürperticidir. Anneler, aşağıdaki sözleriyle deneyimlerini açıklamaya çalışmışlardır: Anne ağlayarak, Eşimden çok şiddet gördüm. Hepimize şiddet uyguluyordu. Ailesi de cahildi. Sinirini yapısal, ailesel görüyorlardı. Hep kavga hep kavga Evlendikten kısa süre sonra eşimle çekişmeye başladık. Aile mahkemesine çıktık bir kere. Karakolluk olduk. Yapma etme dediler. Eşim hep tehdit ediyordu. Değişir değişir diye hep iyi niyetle yaklaşıyordum ama yine değişmedi Kemeriyle vururdu. Kaç kere tırnaklarımı patlattı. Sopaları birbirine bantlar kenarda bekletirdi. Hortumla, kazma sapıyla çok kötü döverdi. Hala bacaklarımda, sırtımda izleri durur. İşkenceci gibiydi. Çok bilinçli döverdi. Gün olur beni şortla atletle kapının önüne koyardı. Yalvarırdım beni içeri al rezil olacağım diye. (No: 1, oğlu cinayet nedeniyle cezaevinde) 568

48 Yukarıdaki açıklamada bulunan anne, gördüğü şiddete ilişkin polise başvurduğunu ancak eşinin şiddetini önleyebilecek bir müdahalede bulunulmadığını belirtmiştir. Annenin yardım almak için verdiği uğraş başarısız olunca eşinin şiddeti giderek artmıştır. Bir başka anne yine ağlayarak, Evliliğim çok kötü Şiddet görüyordum. Özellikle ilk 10 yıl. Çocuklara karşı da oluyordu eşimin şiddeti. Bu çocuğuma (Ağlayarak) Maaşı alır kumara giderdi. Dövdü çok dövdü Sokak ortası, mahalle ortası demedi. Kemeri çıkardı dövdü. (No. 4, oğlu gasp nedeniyle cezaevinde) Ev içerisinde sürekli kavga olduğunu belirten bir başka anne, çocuğunun cezaevinde bulunmasının nedenini bozuk aile ilişkilerinin çocuğu evden uzaklaştırmasına bağlamaktadır. Bu bağlamda, anneye göre evdeki düzensizliğin kaynağı babadır. Anne aşağıdaki sözleriyle şiddet deneyimini ve aile ilişkisini anlatmıştır: Şiddet vardı. Sabaha kadar içer, gelir ortalığı dağıtırdı. Evlendiğim günden beri kavga, dövüş, şiddet, psikolojik şiddet, hakaret, küfür... (No. 20, oğlu gasp nedeniyle cezaevinde) Şiddete maruz kaldıklarını belirten annelerin bir kısmı kendilerine destek olacak bir yakınlarının bulunmaması nedeniyle, evliliklerini sürdürmek zorunda kaldıklarını belirtmişlerdir. Annelerin içinde bulundukları duruma ilişkin kadın sığınma evi ve benzeri sosyal hizmet kurumlarından herhangi bir yardım almadıkları tespit edilmiştir. Eşi tarafından şiddete maruz kalan annelerden birkaçı, şiddet nedeniyle belli sürelerde evi terk ederek, bir süre aileleri veya akrabaları yanında kaldıklarını ancak daha sonra eve geri döndüklerini belirtmiştir. Araştırmada, eşlerinin şiddetine maruz kalan annelerin neredeyse tamamının evliliklerini sürdürdükleri saptanmıştır. Anneler eşlerinden boşanmamalarının nedenini birçok sebebe bağlamaktadır. Bunlar arasında en fazla dile getirilinenler; gidilebilecek başka bir yerin olmaması, maddi yetersizlikler ve şiddet uygulayan kişiye yönelik korku duyulmasıdır. Yapılan araştırmada eşleri tarafından şiddete maruz kalan annelerin, çocuklarını koruyabilmek ve çocuklarına fayda sağlayabilmek adına evlerini terk edemedikleri de saptanmıştır. Sonuç Bu araştırma annelere göre çocuklarının suça yönelme nedenleri hakkındaki düşüncelerini ortaya çıkarmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Derinlemesine görüşmeler yoluyla annelerden edinilen bilgilere göre, tutuklu/hükümlü olarak cezaevinde bulunan çocukların ciddi derecede aile içi şiddete maruz kaldıkları ve/veya tanıklık ettikleri sonucuna ulaşılmıştır. Ev içerisinde babanın aşırı otoriter tutumu çocukları evden uzaklaştırarak sapkın bireylerle arkadaşılık kurmaya yöneltmektedir. Annelerin bir kısmı çocuklarının kimlerle arkadaşlık kurduğuna ilişkin bilgi sahibi olmasına rağmen bazı annelerin çocuklarının boş vakitlerinde neler yaptığını ve kimlerle arkadaşlık kurduğunu bilmemesi dikkat çekicidir. Çocuklarının arkadaşlarını bilmeyen annelerin ilgisiz oldukları ortaya çıkmaktadır. Araştırma sonunda ulaşılan bir diğer sonuç; aile içi şiddete rağmen annelerin evliliklerini sürdürmeleridir. Anneler, evliliklerini sürdürme nedenine ilişkin kendilerine yardım edecek kişilerden yoksun olduklarını belirtmişlerdir. Ekonomik özgürlüğe sahip annelerin de aile içi şiddete maruz kalıp bu duruma son verememesi, annelerin yalnızca ekonomik anlamda değil, 569

49 manevi anlamda da kendilerine destek olacak kişi veya kişilere ihtiyaç duyduklarını göstermektedir. Çocukların şiddete maruz kalma ve/veya tanıklık etmeleri yalnızca aile içerisinde olmamaktadır. Çocukların zamanlarının büyük bölümünü geçirdikleri okul ve yaşadıkları çevrelerde de şiddet olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Okulda maruz kalınan şiddet çocukların okul yaşamlarını erken sonlandırmaya neden olurken, okula bağlılığı da engellemektedir. Araştırmada, suça yönelen çocukların hem annelerinin hem de babalarının düşük eğitim düzeyine sahip oldukları saptanmıştır. Düşük eğitimli ebeveynlerin çocuklarını yeterince koruyamadıkları ve çocuklarına rehberlik edemedikleri sonucu ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında, 50 yaş üzeri eğitim düzeyi düşük annelerin, en küçük çocuklarının cezaevinde bulunduğu belirlenmiştir. Annelerin yaşları ilerledikçe çocuklarının denetimini sağlayamadıkları görülmektedir. Benzer şekilde on sekiz yaşından önce çocuk sahibi olan annelerin de çocuklarının denetim ve kontrolünü sağlayamadıkları belirlenmiştir. Öneriler Öğrenilen bir davranış olan şiddetin ortadan kaldırılmasına ilişkin temel olarak bireylerin, ailelerin ve toplumun barışçıl çözümler üretmeye yönelik bilinçlendirilmesi ve bilgilendirilmesi gerekmektedir. Kadının güçlendirlmesine yönelik her faaliyet annelerin özgüveni yüksek, girişken ve topluma yararlı çocuklar yetiştimesine katkı sağlayacaktır. Bu yönden, kadınları güçlendirmeye yönelik projeler ve programlar geliştirilmesinin toplumsal bir ihtiyaç olduğu açıktır. Toplumda şiddeti meşru kılan bakış açılarının değiştirilip yerine uzlaşmacı bakışın değer kazandığı anlayış biçimine doğru bir değişim gerekliliği ortadadır. Toplumu temel alan böyle bir değişim sürecinin medya yoluyla yaygınlaştırılması önemli bir adım olabilir. Şiddet uygulayan nesiller yetiştirilmek istenmiyorsa, çocukların şiddete maruz kalması ve/veya tanıklık etmesinin olumsuz sonuçlar doğuracağı düşüncesinden hareketle her bireyin çocukları korumaya ilişkin kendini sorumlu hissedeceği bir ortam yaratılmalıdır. Suça yönelen çocukların genel olarak toplumun dezavantajlı kesimlerinde oturdukları göz önünde bulundurulduğunda, çocukların boş zamanlarını etkili bir şekilde değerlendirmelerini sağlayan ortamlardan yoksun bırakıldıkları görülmektedir. Çocukların özellikle şiddet içermeyen spor dallarına özendirilerek sahip oldukları enerjiyi kendilerine ve başkalarına zarar vermeyecek biçimde harcamaları sağlanmalıdır. Kaynakça Ereş, F. (2009). Toplumsal Bir Sorun: Suçlu Çocuklar ve Ailenin Önemi. Aile ve Toplum Dergisi, 5 (17), Glueck, S. ve Glueck, E. (1950). Unravelling Juvenile Delinquency. New York: Harvard University Press. Gove, R. W. ve Crutchfield (1982). The Family and Juvenile Delinquency. The Sociological Quarterly, 23 (3):

50 İçli, T. G. (2009). Çocuk Suç ve Sokak Sokakta Yaşayan, Suç İşleyen ve Suça Maruz Kalan Çocuklar: Ankara ve İstanbul Örneği Çözümler ve Öneriler, (1. Baskı). Ankara: Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü. Kadın Dayanışma Vakfı. (2007). Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele El Kitabı. Ankara: Kadın Dayanışma Vakfı. Kızmaz, Z. (2005). Sosyolojik Suç Kuramlarının Suç Olgusunu Açıklama Potansiyelleri Üzerine Bir Değerlendirme. C. Ü. Sosyal Bilimler Dergisi, 29 (2), Nye, I. (1958). Family Relationships and Delinquent Behaviour, New York: Wiley. Paschall, M. J., Rigwalt, C. L., Flewelling, R. L. (2003). Effects of Parenting, Father Absence, and Affiliation with Delinquent Peers on Delinquent Behaviour among African- American Male Adolescents. Adolescents, 38 (149), Saraçgil, A. (2005). Bukalemun Erkek, İstanbul: İletişim. Simons, R, L., Wu, C., Conger, R. D. ve Lorenz, F. O. (1994). Two Routes of Delinquency: Differences between Early and Late Starts in the Impact of Parenting and Deviant Peers. Criminology, 32 (2): Squire, D. (1996). The Causes of Delinquency as Seen Through the Eyes of Some Delinquents Themselves. (Doctor of Philosophy Thesis) The Faculty of Walden University, Minnesota. Straus, M. A. ve Stewart, J. H. (1999). Corporal Punishment by American Parents: National Data on Prevalence, Chronicity, Severity, and Duration, in Relation to Child and Family Characteristics. Clinical Child and Family Psychology Review, 2 (2), Türkiye İstatistik Kurumu (2011). Türkiye İstatistik Yıllığı (2009). adresinden 23 Ocak 2011 de alınmıştır. User, İ., Kümbetoğlu, B., Kolonkaya, T. (2002). Şiddete İlişkin Bir Bilinç Yükseltme Çalışması. Yoksulluk Şiddet ve İnsan Hakları (iç.). Ankara: TODAİE Yayınları. Wilson, H. W., Stover, C. S., Berkowitz, S. J. (2009). The Relationship between Childhood Violence Exposure and Juvenile Antisocial Behaviour: A Meta-Analytic Review. The Journal of Child Psychology and Psychiatry, 50 (7): Yıldırım, A. ve Şimşek, H. (2008). Sosyal Bilimlerde Nitel Araştırma Yöntemleri (6. Baskı). Ankara: Seçkin. 571

51 LİSE ÖĞRENCİLERİNİN GENEL SALDIRGANLIK DÜZEYLERİ BAĞLAMINDA ŞİDDET İÇEREN DAVRANIŞLARI SERGİLEME SIKLIKLARININ İNCELENMESİ Özet İsmail SEÇER 1 Bu çalışmanın amacı lise öğrencilerinin genel saldırganlık düzeyleri açısından şiddet öğesi içeren davranışları sergileme sıklıklarının incelenmesidir. Araştırmanın evrenini Erzurum şehir merkezinde eğitim öğretim yılında öğrenim görmekte olan lise 4.sınıf öğrencileri oluştururken, çalışma grubunu sözü geçen evrenden uygun örneklem olarak belirlenen 460 lise öğrencisi oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplamak için Tuzgöl (1998) tarafından geliştirilen saldırganlık ölçeği ve araştırmacı tarafından geliştirilen kişisel bilgi formu kullanılmıştır. Elde edilen veriler SPSS paket programında, aritmetik ortalama ve t testi tekniği kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma sonuçları öğrencilerin saldırganlık düzeyleri ile son bir yılda okulda kavga çıkarma, bir kavgaya karışma, okul dışında bir kavgaya karışma, okula kesici alet getirme, disiplin kurulundan ceza alma, arkadaşlarına sözel şiddet uygulama, örgüt ve çete faaliyeti içinde olma durumu ile anlamlı farklılaşma gösterdiğini, okula alkollü gelme, disiplin kuruluna sevk edilme, polis, karakol veya mahkemeye intikal eden bir olaya karışma davranışları arasında anlamlı bir farklılaşma olmadığını göstermektedir. Anahtar kelimeler: Lise, Saldırganlık, şiddet içeren davranış Abstract The purpose of this study of high school students in terms of overall levels of violence, aggression, to examine the frequency of display behavior that item. The research population in the city center of Erzurum academic year high school students who are receiving education and creating the working group mentioned in the appropriate sampling universe is defined as 460 high school students. Research to collect data Tuzgöl (1998) developed by the aggression scale and the personal information form was used by the researcher. The data obtained from the SPSS 16:00 package program were analyzed using arithmetic mean and t-test technique. Students' levels of aggression with the results of research over the last year to start a fight at school, being involved in a fight outside the school being involved in a fight, cutting tool to bring to school, taking the penalty discipline committee, organization, implementation and friends, verbal violence, gang activity shows significant differences in the state of being, alcoholic coming to school, be referred to the disciplinary board, police, police station or court, an episode which shows that there is a difference between being involved. Key Words:High scholl, aggression 1 Atatürk Üniversitesi, K.K.Eğitim Fakültesi, Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık A.B.D. 572

52 Giriş Son yıllarda hemen hemen tüm toplumların ortak şikâyeti özellikle gençler arasında artan oranda bir şiddet ve saldırganlık eğiliminin olması ve bununla paralel olarak suça yönelme davranışı gözlenmesidir. Bu durum haliyle gençlerin yoğun olarak bulunduğu okul ortamlarına da yansımaktadır. Bu tutum ve davranışların oluşumunda doğrudan ve dolaylı olarak birçok faktör etkili olmaktadır. Çocuk önemli oranda anne babanın ellerinde hayat bulur. İlk çocukluk yıllarında özellikle bireyin kişiliğinin temel dinamiklerinin oluşmaya başladığı bu dönem içerisindeki anne baba tutumları çok önemli bir belirleyici niteliğindedir. Elbette ki saldırganca davranışlar gösteren ve suça yönelen çocukların tek nedeni anne baba tutumu olarak gösterilemez. Bunların yanında medya ve medyadaki şiddet içerikli programlar, toplumsal krizler, kültürel yapı, sosyoekonomik çevre ve şartlar, aile yapısı ve sosyal normlar, savaşlar ve felaketler vs. olarak sıralanabilir ve daha pek çoğu eklenebilir. Biyolojik bir varlık olarak dünyaya gelen çocuk, süreç içinde sosyal bir varlığa dönüşür. Büyüyen çocuk çevresi ile sürekli etkileşim halindedir. İçinde yaşadığı doğal ve sosyal çevrenin insan üzerinde ki etkisi de büyüktür. Kişi bu faktörlerin karmaşık etkileşimi sonucu bir birey olarak toplumda yerini alır (Cevher, 2007). Bu süreci sosyalleşme olarak adlandıran Kağıtçıbaşı (2000), sosyalleşmeyi, bireyi yapılandıran tek yönlü bir etki olmadığını, aksine bireyle onu yetiştiren arasında aktif bir etkileşim süreci olarak tanımlamaktadır. Şiddet olgusu günümüz toplumlarının en temel sorunları arasında görülmektedir. Şiddet; bir kişiye güç ya da baskı uygulayarak bir şeyi zorla yaptırma eylemidir. Şiddet, insanların bedensel ve ruhsal açıdan zarar görmesine neden olan bireysel ve toplu hareketlerin tümüdür (Gökçakan, 2005). Özellikle bedensel bütünlüğü de zedeleyen, sert ve acı veren bir yıkımdır(aral, 1997). Walker, Colvin ve Ramsey (2002) şiddeti diğer insanlara karşı yöneltilen, duygusal ve fiziksel saldırganlık olarak tanımlamışlardır (Williams ve Mayers, 2004). Dodson, şiddeti bireyin öfke ve düşmanlık duygularını yoğun ve yıkıcı bir biçimde açığa vurması olarak tanımlamıştır. Anderson ve Bushman (2002) ise şiddetin sadece bir saldırganlık olarak tanımlanamayacağını onun aynı zamanda insana veya diğer canlılara yöneltilmiş ilkel bir davranış olduğunu belirtmişlerdir. Gözütok ve ark.(2007) Şiddeti, yaşamın bireysel ve toplumsal boyutunda her an karşılaşılabilen çok türlü, çok yönlü ve çok boyutlu bir olgu olarak tanımlamışlardır. Buna göre şiddet saldırganlığı da içinde barındırır. Saldırganlık sevgi ve hoşgörüsüzlük gibi birçok olguyu içeren; insanlık tarihi boyunca, insanların bireysel ve topluca başvurduğu bir davranış ve tepki biçimidir. Marcovitz e göre, saldırganlık birçok benzer davranış ve ilişkiyi altında toplayan bir şemsiye terimdir: Bu terimde merak, araştırma, kendini kabul ettirme, üstünlük, hâkimiyeti kabul ettirme ve istismar vardır. Ona göre haz, saldırganlık, kendine ve çevreye hâkimiyet süreçleri, libidinal ve ego gelişimlerinin her aşamasında birbirinden ayrılmaz bir şekilde mevcuttur. Saldırganlık olmadan yaşamda kalma, öğrenme için aktif bir dürtü, içimizdeki dürtülere ve etrafımızdaki zorluklara ve ulaşılması gereken amaçlara hâkimiyet düşünülemez. Bandura ise, saldırganlığın kesin sınıflara ayrılarak tanımlanmasını eleştirerek her hangi bir davranışın saldırgan olarak nitelendirilmesinin bu nitelendirmeyi yapanların ya da içinde yaşanılan toplumun değer yargılarına bağlı olduğunu savunmuş, saldırganlığı, toplumsal açıdan saldırgan olarak nitelendirilen zarar verici ve yıkıcı davranışlar olarak ifade etmiştir(efilti,2006). Eroğlu (2009) lise öğrencilerinin fiziksel saldırganlık, öfke, düşmanlık ve dolaylı saldırganlık puan ortalamalarının üniversite öğrencilerinin puan ortalamalarından 573

53 anlamlı düzeyde yüksek olduğu sonucunu bulmuştur. Bu bağlamda ergenlik döneminde yaşadıkları çok yönlü değişim ve gelişim nedeniyle sıkıntılı bir dönem geçiren ergenlerin, bu dönemde sıklıkla çeşitli problem durumlarıyla karşı karşıya geldiklerini ve bu gelişimsel zorlukların saldırganlığa neden olabileceğini ileri sürmüştür. Odacı (2007), çocukların suça bulaşmalarının özellikle aileleri parçalanmış, sosyo- ekonomik düzeyi düşük, evdeki çocuk sayısının fazla olması gibi hususların sıkça görüldüğü aile ortamlarında daha yaygın olduğunu, Emniyet çocuk şubesine intikal eden şiddet ve suç olaylarının çok önemli bir kısmının devlet okullarında ve çevresinde gerçekleştiği, yaş grubundaki ergenlerde en düşük suç ve saldırganlık oranının % 15.4 ile 12 yaş grubunda olduğu bu rakamın yaş ilerledikçe arttığını tespit etmiştir. Üstün, Yılmaz, Kırbaş (2007), lise 4. sınıf öğrencilerinin şiddeti % 43 ile en fazla televizyonda gözlemlediklerini, en fazla korku ve şiddet içeren programlar izlediklerini, % 24 ünün okul çevresinde, % 9 unun maçlarda, % 6 sının ise internet kafelerde şiddet içeren unsurları gözlemlediklerini tespit etmiştir. Alikaşifoğlu ve arkadaşları (2004) İstanbul da 9-11 yaş grubunda bulunan öğrencilerin son bir yılda % 42 sinin bir fiziksel kavgaya karıştığını bunlardan % 7 sinin tıbbi tedavi gördüğünü, % 19 unun başka okullardaki öğrencilere % 30 unun kendi okulunda ki arkadaşlarına veya öğrencilere küfür ettiğini, % 8 inin ise okula silah vb. aletler getirdiğini tespit etmişlerdir. Pişkin (2005) Ankara da araştırma yaptığı ilköğretim okulu öğrencilerinin % 44 ünün sözel, % 30 unun fiziksel, % 9 unun cinsel ve % 1 inin duygusal zorbalığa maruz kaldığını belirlemiştir. Aynı şekilde şiddete maruz kalan bireylerin okulu sevmeme ve hatta okuldan nefret etmeye başlama gibi davranışlar gösterdiğini tespit etmiştir. Gökdaş (2007) ilköğretim öğrencilerinde en sık gözlenen şiddet davranışları arasında % 39.4 ile argo ifadeler (sözel şiddet) kullanma % 37.5 ile arkadaşları ile kavga etme, % 29,8 ile dersin işlenişine engel olma, % 27.9 ile okul eşyasına bilinçli olarak zarar verme ve % 26.9 ile derste arkadaşlarına fiziksel müdahalede bulunma davranışının olduğunu tespit etmiştir. Aynı araştırmacının okulda şiddetin ortaya çıkmasının nedenleri üzerine yaptığı çalışmada öne çıkan temel üç nedenin % 33 ile aile içi şiddet ve toplumsal değerlerde yıpranma % 18.8 ile veli duyarsızlığı ve % 26.9 ile medya araçlarında ön plana çıkarılan şiddet olgusu olduğunu tespit etmiştir. Yavuzer (2010) lise 1. sınıf öğrencilerine yönelik olarak gerçekleştirilen psikoeğitim uygulamasının öğrencilerin toplam saldırganlık puanları, fiziksel saldırganlık, sözel saldırganlık, öfke, düşmanlık ve dolaylı saldırganlık puanlarını azaltmada etkili olduğunu ve bu etkinin iki ay sonra da devam ettiğini tespit etmiştir. Baş ve Kabasakal (2010) ilköğretim sınıf düzeyinden öğrenciler üzerinde yaptıkları çalışma sonucunda öğrencilerin yaklaşık olarak % 40'ının son öğretim yılında en az bir kez fiziksel olarak kavga ettiğini, % 20'sinin bir grup kavgasına karıştığını, % 7'sinin okulda kesici alet taşıdığını ve % 6'sının kesici alet ile bir arkadaşını yaraladığını göstermiştir. Gündoğdu (2010) lise 1. sınıfa devam eden öğrencilerin cinsiyet ve ailelerinin maddi gelir durumu değişkenleri açısından çatışma çözme, saldırganlık ve öfke düzeylerinin farklılaşıp farklılaşmadığını incelendiği araştırmada öğrencilerin fiziksel saldırganlık, öfke, saldırganlık ve problem çözme düzeylerinde cinsiyetleri açısından anlamlı farklılıklar bulmuştur. Öğrencilerin toplam, fiziksel, sözel, dolaylı saldırganlık ve öfke düzeylerinde ailelerinin maddi gelir durumları açısından anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Dilekmen, Ada, Alver (2011), ana-baba tutumlarını demokratik algılayanlarla koruyucu algılayanlar arasında demokratik algılayanların lehine anlamlı fark olduğunu tespit etmişlerdir. Aynı araştırmada yaş, cinsiyet, eğitim şekli, annenin hayatta olması, babanın hayatta olması, yaşanılan yerleşim merkezi, algılanan akademik 574

54 başarı ve disiplin cezası alıp almama değişkenleri açısından öğrencilerinin saldırganlık puanları arasında anlamlı faklılaşma olmadığı görülmüştür. Sütçü ve Aydın (2010), öfke ve saldırganlığı azaltmaya yönelik bilişsel davranışçı bir grup terapisi programı hazırlamak ve öfke ve saldırganlık gösteren ergenlerde programın etkililiğini değerlendirmek için yaptıkları araştırmada terapi grubunda hem öz bildirime hem ebeveyn bildirimine dayalı öfke ve saldırganlık ölçümlerinde anlamlı iyileşmeler olduğunu göstermiştir. İzlem değerlendirmesinde var olan 8 katılımcıda terapi sonrasında elde edilen kazanımların çoğu 6 ay sonra da korunmuştur. Karahan, Özcan ve Ağlamaz (2010), anne ve babası boşanmış olan, anne ya da babası üvey olan ve yaşamındaki en önemli değeri "zengin olmak" şeklinde belirten öğrencilerin saldırganlık düzeylerinin, diğer öğrencilere göre daha yüksek olduğunu tespit etmişlerdir. Karataş ve Gökçakan(2010), psikodrama teknikleri kullanılarak yapılan grup uygulamalarının ergenlerin saldırganlık düzeylerinin düşürülmesinde etkisinin olduğunu ortaya çıkarmışlardır. Karataş (2009) tarafından bilişsel davranışçı teknikler kullanılarak yapılan öfke yönetimi programının ergenlerin saldırganlık düzeylerini önemli düzeyde azalttığını ve bu azalmanın 12 hafta süresince devam ettiğini tespit etmiştir. Saldırganlık ve şiddet gibi olumsuz davranışları çözmedeki ana engel öğrencilerin çatışma çözme, problem çözme ve iletişim gibi yaşam becerilerindeki yetersizliklerdir (Dodge ve ark.1987). Bu görüşü destekleyen araştırma bulgularında; saldırganlık düzeyi yüksek gençlerin sıklıkla sosyal problem çözme becerilerinde yetersizlikler olduğu (Vera, Shin, Montgomery, Mildner ve Speight, 2004), çatışma çözme becerilerinden yoksun oldukları (Weir, 2005) saptanmıştır. Alan yazında bu tür yaşam becerilerini kazandırmaya yönelik bilişsel-davranışçı teknikler ve psiko-eğitim programlarının ergenlerde saldırganlık ve şiddeti önleme üzerinde etkili olduğu görülmektedir (Bilge, 1996; Breunlin, Uysal, 2006, Cimmarusti, Bryant-Edwards ve Hetherington, 2002; Koruklu, 1998; Rutherford, Mathur ve Quinn, 1998; Aytek, 1999; Herrmann ve McWhirter, 2003; Uysal, 2003; Cummings, Hoffman ve Leschied, 2004; Söylemez, 2007; Genç, 2007; Ando, Asakura, Ando ve Simons-Morton, 2007). Yaşam becerilerindeki yetersizliklerin yanı sıra okul da öğrencilerin saldırgan davranışlarını artıran risk faktörlerine sahip olabilir. Öğrenci mevcudunun fazlalığı, katı kurallar, sıkı disiplin, program seçeneklerinin sınırlı olması, öğrenci ve okul çalışanları arasındaki iletişim yetersizliği, öğrenci özgürlüğünün sınırlı olması ve adaletsiz uygulamaların okullarda saldırganlık ve şiddeti artırdığı bulunmuştur (Miller, 1994). Şiddetin Nedenleri Suç, şiddet ve saldırganlık sosyolojik bir olay olarak pek çok faktörün bir araya gelmesi sonucunda ortaya çıkar. Aile, okul, çevre, toplumsal değer yargıları, medya ve arkadaş etkisi gibi birçok husus şiddet ve suçun ortaya çıkmasında etkilidir. Hukuki açıdan ceza kanunlarını ihlal etmek bir kişinin cezalandırılması için yeterli görülmekte ancak sosyolojik açıdan ortaya konulan bir davranışın bütün sorumluluğunu tek başına bireye yüklemek okulun, ailenin, medyanın, toplumun hatta devletin sorumluluklarını görmezden gelmek demektir (Saldırım, 2007). Hızla değişen değer yargıları, hızlı ve düzensiz kentleşme, iç ve dış göçler, ekonomik dengesizlikler ve krizler, baskıcı disiplin yöntemleri, hatalı eğitim uygulamaları, travmatik yaşantılar, gelecek kaygısı, istismara uğrama, sevgi yoksunluğu, ailede suça bulaşmış bireylerin varlığı, şiddet ve gerilim içerikli televizyon programları, kalabalık sınıflar, şiddet içerikli bilgisayar oyunları, 575

55 alkollü içecekler ve madde bağımlılığı vb durumlar çocukların gelişimini olumsuz etkilemekte ve şiddet eğilimine yöneltmektedir(gürsoy, 2002). Dahlberg, Gürsoy (1998) çocuk ve gençlerin şiddet ve saldırganlığa başvurmaları hususunda en önemli risk faktörlerinin bireysel (şiddete yatkınlık, küçük yaşlarda agresif davranışların desteklenmesi, gelişim bozuklukları vb), ailevi (problemli ebeveyn davranışları, düşük duygusal destek, şiddet içerikli davranışlar, çocuk yetiştirme hususunda yetersizlikler, düşük aile içi iletişim), okul ve arkadaş ( olumsuz arkadaş ilişkileri, okulu benimseyememe, akademik başarısızlık, sağlıksız okul çevresi), çevre ve komşu ( komşuluk ilişkilerinin zayıf olması, komşuların sık değişimi, aileler arası anlaşmazlıklar, ekonomik fırsatların azlığı) faktörlerinin olduğunu belirtmiştir. Şiddet ve saldırganlığın nedenleri üzerine 4 temel kuram ileri sürülmektedir. Bunlar uyarma kuramı, arınma kuramı, anomi kuramı ve kanıksama kuramıdır(artuk, 2002). Uyarma kuramına göre şiddet öğrenilebilir ve taklit edilebilir bir olgudur. Bu görüş Bandura ve arkadaşlarının sosyal öğrenme çalışmalarını temel almaktadır. Bandura, saldırganlık ve şiddet içerikli eylemleri gözlemleyen çocukların benzer durumlar karşısında aynı davranışları gösterme ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu yapmış olduğu deneysel çalışmalarla tespit etmiştir. Yapılan bu çalışmalar suçun öğrenilen ve taklit edilen bir nitelik olduğu ve kalıtımla geçmediği savını desteklemektedir. Amerikan Pediatri Akademisi medya şiddetinin çocuklar üzerinde ki etkileri ile ilgili olarak aşağıda ki tespitlerde bulunmaktadır. Medya şiddeti çocuklarda saldırgan davranışlara yol açmaktadır. Bir Amerikan çocuğu 18 yaşına gelene kadar sadece televizyonda yaklaşık 200 bin şiddet sahnesi izlemektedir. Medya şiddeti 8 yaş altındaki çocukları daha fazla etkilemektedir. Medya şiddeti çocuklarda saldırgan ve asosyal davranışları artırmakta, şiddete kurban olma korkusunu doğurmaktadır. Çocukları şiddete ve şiddet kurbanlarına karşı duyarsızlaştırır(aap, 1995). Arınma kuramı, sosyal öğrenme yada model alarak şiddet ve saldırganlığın öğrenildiğini savunan görüşlerin aksine medyada gözlenen şiddetin izleyenlerde saldırganlık eğilimini azalttığını iddia etmektedir. Çünkü saldırganlığın hyal düzeyinde yaşanması saldırganca eylem güdülerinin zayıflamasına yol açmaktadır ve bu süreç bireyin saldırganca davranışlara daha az başvurmasına neden olmaktadır. Arınma kuramcıları medyadaki şiddet olgusu, onun yıkıcılığı ve kötülüğü ile birlikte ele alındığını, seyircinin şiddeti kurban üzerinde uyandırdığı acıyı da yaşayarak algıladığını savunur. Dolayısıyla bu süreç bireyin saldırganca davranışlarında azaltıcı bir etki bırakmaktadır. Anomi kuramı, toplumsal süreç içerisinde şan,şöret ve iktidar ve kahramanlık gibi toplumun yarattığı ve insanları kendilerine ulaşmaya tahrik ettiği bir çok unsurun olduğunu bu hedeflere ulaşmanın ise meşru yollardan hem sınırlı hem de zor olduğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla insanlar bu hedeflere ulaşmak için suça ve şiddete başvurabilmektedirler. Kanıksama kuramına göre şiddet içerikli yayınlar bireyler üzerinde duygu körlüğü yapabilir. Birey sürekli olarak izlediği ve karşılaştığı şiddet içerikli yayınları izleyerek bunlara karşı duyarsızlaşmaya başlar. Dolayısıyla medya araçlarında karşılaşılan şiddet olayları bireylerin gerçek dünyada bu tür olaylara ilişkin bir duyarsızlık göstermesine zemin hazırlar( İpek, 2007). 576

56 Ülkemizde her geçen gün çocuk yetiştirme ve ana baba tutumları hususunda önemli bilinçlenmeler gerçekleşmekte, kalabalık sınıflar yerini daha kabul edilebilir rakamlara bırakmakta, eğitim öğretim faaliyetleri planlanırken öğrenciyi ve öğrencinin niteliklerini daha fazla dikkate almaya ve ön plana çıkarmaya başlanıyor olsa da yine de gençlerde şiddet olgusu görülmekte ve hatta daha küçük yaşlara doğru bir kayma gözlenmektedir. Bu da bize sadece aile ve okula dönük alınacak önlemlerin breylerin göstermiş olduğu şiddet ve saldırganlık davranışlarını ortadan kaldırmaya yetmeyeceğini asıl olanın bataklığın top yekûn kurutulmasına dönük önlemlerin kararlı olarak ele alınmasını yani bireye suça, şiddete ve saldırganlığa iten nedenlerin etraflıca ele alınmasının gereğini göstermektedir. Amaç Bu araştırmanın amacı lise öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri ile şiddet öğesi içeren davranışları sergileme sıklıkları arasında ki ilişkinin incelenmesidir. Bu bağlamda saldırganlık düzeyi ile son bir yılda kavgaya karışma, bilerek ve isteyerek kavga çıkarma, okul dışında kavgaya karışma, okula kesici alet getirme, okula alkollü olarak gelme, arkadaşlarına sözel şiddet uygulama ( argo, küfür), disiplin kuruluna sevk edilme ve disiplin cezası almış olma, örgüt, grup yada çete faaliyeti içinde olma, polis, karakol yada mahkemeye intikal eden bir olaya karışma davranışları arasında ki ilişki belirlenmeye çalışılmıştır. Yöntem Evren ve Örneklem Bu araştırma, ilişkisel tarama modeline uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Tarama modelleri, geçmişte veya halen var olan bir durumu var olduğu şekliyle betimlemeyi amaçlayan araştırma yaklaşımlarıdır (Karasar, 1998). Araştırmanın evrenini Erzurum şehir merkezi ve ilçelerinde eğitim öğretim yılında öğrenim görmekte olan lise öğrencileri oluştururken, çalışma grubu sözü geçen evrenden uygun örneklem olarak belirlenen 460 lise öğrencisinden oluşmaktadır. Örneklem grubunu oluşturan öğrencilerin 155 i kız 305 i erkek öğrencilerden oluşmaktadır. Veri Toplama Araçları Bu araştırmada Öğrencilerin saldırganlık düzeylerinin belirlenmesi amacıyla Tuzgöl (1998) tarafından geliştirilen saldırganlık ölçeği ve araştırmacı tarafından geliştirilen kişisel bilgi formu kullanılmıştır. Araştırmada kullanılan bu veri toplama aracına ilişkin tanıtıcı bilgiler aşağıda verilmiştir. Saldırganlık ölçeği Araştırmada veri toplamak için bireylerin saldırganlık düzeyini ölçmek amacıyla Tuzgöl (1998) tarafından geliştirilen, Saldırganlık ölçeği kullanılmıştır. Ölçek, 30 u saldırgan içerikli, 15 i saldırgan içerikli olmayan toplam 45 maddeden oluşmaktadır. Saldırganlık ölçeği (5) Her zaman, (4) Sıklıkla, (3) Arasıra, (2) Nadiren, (1) Hiçbir zaman olmak üzere 5 li Likert derecelendirme tipindedir. Ölçekteki 15 madde tersine puanlanan madde olduğundan, puanlaması tersine çevrilerek yapılmaktadır. Ölçekten alınan toplam puanın yüksekliği, saldırganlık düzeyinin arttığının göstergesidir. Saldırganlık ölçeğinden alınabilecek puanlar 45 ile 225 arasında değişmektedir. 577

57 Saldırganlık Ölçeğinin Güvenirliği Ölçek, Tuzgöl (1998) tarafından 55 lise öğrencisine iki hafta ara ile uygulanmış, elde edilen puanlar arasında hesaplanan Pearson Momentler Çarpım korelasyon katsayısı.75 olarak bulunmuştur. Bulunan korelasyon katsayısının daha da yükseltilmesi amacıyla, madde analizi yapılmış ve ölçekte bulunan en az üç madde ile.25 oranında ilişkili olmayan maddelerin elenmesi ile ölçekten beş madde çıkarılmıştır. Böylece başlangıçta 50 maddeden oluşan ölçek, 45 maddeye inmiştir. Daha sonra yine lise örgencilerinin aldıkları puanlar üzerinde, hesaplanan Cronbach Alfa güvenirlik katsayısı.71, Pearson Momentler Çarpım korelasyon katsayısı ise.85 bulunmuştur. Saldırganlık Ölçeğinin Geçerliği Tuzgöl (1998) tarafından yapılan geçerlik çalışmasında, çalışmanın yürütüldüğü okullarda 20 öğretmen ile görüşülmüştür. Öğretmenlerden saldırgan davranışları olan örgencileri belirtmeleri istenmiştir. En az üç öğretmenin saldırgan olarak ifade ettiği 45 örgenci belirlenmiş ve bu örgencilere ilgili ölçek uygulanmıştır. Daha önce uygulama yapılan saldırgan olarak tanımlanmış 45 kişilik grup ile saldırgan davranışları olmadığı kabul edilen grubun puan ortalamaları t-testi ile karsılaştırılmış ve elde edilen değer anlamlı bulunmuştur. Buna göre ölçeğin saldırgan davranışları ölçtüğü başka bir deyişle yeterli geçerliğe sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Verilerin Toplanması ve Analizi Verilerin Toplanması Verileri toplamak amacıyla daha önce uygun örneklem olarak belirlenen çalışma grubundaki okul ve sınıflara ölçeklerin uygulanacağı saatler belirlenmiştir. Kararlaştırılan saatlerde Saldırganlık Ölçeği uygulanmıştır. Uygulamadan önce ölçeklerle ilgili yönergeler okunmuş ve uygulamayla ilgili bilgi verilmiştir. Uygulama yaklaşık dakika sürmüştür. Verilerin Analizi İlk aşamada ölçekler ayrı ayrı değerlendirilmiş, ölçekleri eksik doldurmuş olan öğrencilerin ölçek formları ayıklanmıştır. Bu araştırmanın bağımsız değişkenleri; son bir yılda kavgaya karışma, bilerek ve isteyerek kavga çıkarma, okul dışında kavgaya karışma, okula kesici alet getirme, okula alkollü olarak gelme, arkadaşlarına sözel şiddet uygulama ( argo, küfür), disiplin kuruluna sevk edilme ve disiplin cezası almış olma, örgüt, grup ya da çete faaliyeti içinde olma, polis, karakol yada mahkemeye intikal eden bir olaya karışma davranışlarından oluşmaktadır. Bağımlı değişken ise saldırganlık düzeyidir. Verilerin istatistiksel analizi bağımsız değişkenlerin bağımlı değişkenler üzerindeki etkilerini ortaya koyacak bir desen içinde ele alınmıştır. Her iki ölçekten elde edilen puan dağılımları bilgisayara araştırmanın değişkenlerine göre kodlanarak girilmiştir. Kodlama işleminden sonra verilerin analizi için SPSS 16,0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular Lise öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri ve şiddet öğesi içeren davranışları gösterme sıklıkları arasında ki farka ilişkin bulgu ve yorumlar aşağıdaki gibidir. 578

58 Tablo 1. Lise Öğrencilerinin Saldırganlık Düzeyleri ile Son Bir Yılda Kavgaya Karışma Davranışları Arasındaki Farka İlişkin T Testi Sonuçları Saldırganlık Kavgaya N X S.S T P Karışma Evet ,407 38,58128 Saldırganlık Hayır 217 1, , ,565,000 Lise öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri ile son bir yılda kavgaya karışma davranışları arasında ki farkın anlamlılığın t testi ile test edilmesi sonucunda aradaki farkın anlamlı olduğu görülmektedir(t 458 = -17,565, p=,000). Bu beklenen bir durumdur. Lise 4. sınıf öğrencilerinin kavgaya karışma davranışları ile saldırganlık düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olduğu görülmektedir. Tablo 2. Lise Öğrencilerinin Saldırganlık Düzeyleri ile Okulda Kavga Çıkarma Davranışları Arasındaki Farka İlişkin T Testi Sonuçları Saldırganlık Kavga N X S.S T P Çıkarma Evet 233 1, ,27732 Saldırganlık Hayır 227 1, , ,421,003 Lise öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri ile okulda kavga çıkarma davranışları arasında ki farkın anlamlılığın t testi ile test edilmesi sonucunda aradaki farkın anlamlı olduğu görülmektedir (t 458 = -6,421, p=,003). Bu sonuç bir önceki tabloda bulunan veriler ile de desteklenmektedir. Lise 4. sınıf öğrencilerinin kavga çıkarma davranışları ile saldırganlık düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olduğu söylenebilir. Tablo 3. Lise Öğrencilerinin Saldırganlık Düzeyleri ile Okul Dışında Kavgaya Karışma Davranışları Arasındaki Farka İlişkin T Testi Sonuçları Saldırganlık Kavgaya N X S.S T P Karışma Evet 271 1, ,20911 Saldırganlık Hayır 189 1, , ,446,005 Lise öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri ile okul dışında bir kavgaya karışma davranışı arasında ki farkın anlamlılığın t testi ile test edilmesi sonucunda aradaki farkın anlamlı olduğu görülmektedir (t 458 = -18,446, p=,,005). Bu bulgu tablo 1 ve tablo 2 de bulunan veriler ile de desteklenmektedir. Öğrencilerinin okul dışında bir kavgaya karışma davranışı ile saldırganlık düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olduğu söylenebilir. Tablo 4. Lise Öğrencilerinin Saldırganlık Düzeyleri ile Okula Kesici Alet Getirme Davranışları Arasındaki Farka İlişkin T Testi Sonuçları Saldırganlık Kesici N X S.S T P Alet Evet 270 1, ,77089 Saldırganlık Hayır 189 1, , ,894,

59 Lise öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri ile okula kesici alet getirme davranışı arasında ki farkın anlamlılığının t testi ile test edilmesi sonucunda aradaki farkın anlamlı olduğu (t 457 = -11,894, p=,000) ve öğrencilerin saldırganlık düzeyi ile okula kesici alet getirme davranışı arasında anlamlı bir ilişki olduğu söylenebilir. Tablo 5. Lise Öğrencilerinin Saldırganlık Düzeyleri ile Okula Alkollü Gelme Davranışları Arasındaki Farka İlişkin T Testi Sonuçları Saldırganlık Alkol N X S.S T P Saldırganlık Evet 41 1, ,17169 Hayır 418 1, , ,433,152 Lise öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri ile okula alkollü gelme davranışı arasında ki farkın anlamlılığının t testi ile test edilmesi sonucunda aradaki farkın anlamlı olmadığı görülmektedir (t 457 = -1,433, p=,152). Araştırma bulgusu anlamlı olmasa da öğrencilerin azımsanmayacak bir kısmının okula alkollü olarak geldiği görülmektedir. Bu durum eğitimsel açıdan oldukça sakıncalı sonuçlara sebep olabilir. Öğrencilerin alkol kullanımı ve okul ortamına alkollü olarak gelmeleri hususunda caydırıcı veya önleyici tedbirlerin alınması yararlı olacaktır. Tablo 6. Lise Öğrencilerinin Saldırganlık Düzeyleri ile Disiplin Kuruluna Sevk Edilme Durumları Arasındaki Farka İlişkin T Testi Sonuçları Saldırganlık Disiplin N X S.S T P Sevk Evet 103 1, ,71160 Saldırganlık Hayır 356 1, , ,751,081 Lise öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri ile disiplin kuruluna sevk edilme durumu arasında ki farkın anlamlılığın t testi ile test edilmesi sonucunda aradaki farkın anlamlı olmadığı görülmektedir (t 457 = -1,751, p=,081). Bu bulgu öğrencilerin disiplin kuruluna sevk edilmelerinde daha başka faktörlerin etkili olduğunu ve saldırganlık düzeyinin başlı başına disiplin kuruluna sevk edilmelerinde etkili bir faktör olmadığını göstermektedir. Tablo 7. Lise Öğrencilerinin Saldırganlık Düzeyleri İle Disiplin Cezası Almış Olma Durumları Arasındaki Farka İlişkin T Testi Sonuçları Saldırganlık Disiplin N X S.S T P Cezası Evet 99 1, ,15616 Saldırganlık Hayır 360 1, , ,285,000 Lise öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri ile disiplin cezası almış olma durumu arasında ki farkın anlamlılığının t testi ile test edilmesi sonucunda aradaki farkın anlamlı olduğu görülmektedir (t 457 = -8,285, p=,000). Bu bulgu saldırganlık düzeyi ile disiplin kurulundan ceza alma durumu arasında anlamlı bir ilişki olduğunu göstermektedir. 580

60 Tablo 8. Lise Öğrencilerinin Saldırganlık Düzeyleri ile Arkadaşlarına Karşı Argo İfadeler Kullanma Davranışı Arasındaki İlişkiye İlişkin T Testi Sonuçları Saldırganlık Argo N X S.S T P Saldırganlık Evet 180 1,0705E2 45,84127 Hayır 279 1,3842E2 45, ,200,000 Lise öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri ile argo ifadeler kullanma durumu arasında ki farkın anlamlılığının t testi ile test edilmesi sonucunda aradaki farkın anlamlı olduğu görülmektedir (t 457 = -7,200, p=,000). Argo ifadeler kullanma sözel şiddet kapsamında düşünüldüğünde bireylerin saldırganlık düzeyleri ile arkadaşlarına karşı argo ifadeler kullanma arasında anlamlı bir ilişki olduğu görülmektedir. Tablo 9. Lise öğrencilerinin Saldırganlık Düzeyleri ile Bir Grup, Örgüt ya da Çete İçerisinde Bulunma Durumları Arasındaki Farka İlişkin T Testi Sonuçları Saldırganlık Örgüt N X S.S T P Çete Evet 189 1, ,18471 Saldırganlık Hayır 270 1, , ,837,010 Lise öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri ile bir grup, örgüt ya da çete içerisinde bulunma durumları arasında ki farkın anlamlılığının t testi ile test edilmesi sonucunda aradaki farkın anlamlı olduğu görülmektedir (t 457 = -7,837, p=,010). Bireylerin örgüt veya çete gruplarında yer almalarında tek etken saldırganlık düzeyi olmamakla birlikte saldırganlık düzeyinin örgüt veya çete grupları içerisinde yer alma hususunda önemli bir etken olduğu görülmektedir. Tablo 10. Lise Öğrencilerinin Saldırganlık Düzeyleri İle Polis, Karakol Veya Mahkemeye İntikal Eden Bir Durumun Varlığına İlişkin T Testi Sonuçları Saldırganlık Polis N X S.S T P Karakol Evet 35 1,3146E2 50,02667 Saldırganlık Hayır 424 1,2568E2 47, ,684,494 Lise öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri ile son bir yılda polis, karakol veya mahkemeye intikal eden bir olayın varlığı arasında ki farkın anlamlılığının t testi ile test edilmesi sonucunda aradaki farkın anlamlı olmadığı görülmektedir (t 457 = -,684, p=,494). Bu bulgu öğrencilerin saldırganlık düzeylerinin polis veya mahkemeye intikal eden bir olaya karışmaları hususunda önemli bir etken olmadığını göstermektedir. Bireylerin ciddi manada suç teşkil eden olaylara karışmalarının altında bir çok faktörün olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Sonuç ve Tartışma: Araştırmanın bulguları birlikte ele alınıp değerlendirildiğinde şu çıkarımlarda bulunmak mümkündür. Lise öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri ile son bir yılda bir kavgaya karışma, bilerek ve isteyerek kavga çıkarma ve okul dışında da kavgaya karışma durumları arasında anlamlı bir ilişki vardır. Bu Bulgu daha önce yapılan benzer araştırma sonuçlarıyla uyumludur. Ögel ve arkadaşları (2004) tarafından İstanbul da 581

61 ilköğretim okullarında suç ve şiddetin yaygınlığını belirlemek için yapılan çalışma da öğrencilerin yaklaşık yarısının son bir yılda fiziksel bir kavgaya karıştığını, yaşamı boyunca en az bir kez bir kavgaya karışmış olanlarında yine grubun yaklaşık yarısını oluşturduğunu, % 26,3 lük bir grubun ise bir başkasını en az bir kez yaralayıcı bir şiddete başvurduğunu ve başkasını yaralayanların en az yarısının ilk kez yaş aralığında bu davranışa başvurduğunu tespit etmişlerdir. Göktaş (2007), Baş, Kabasakal (2010), öğrencilerin fiziksel bir kavgaya karışma ile saldırganlık düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki tespit ederken, Alikaşifoğlu, Ercen, Erginöz, Uysal ve Kaymak (2004), lise öğrencileri ile yürüttükleri çalışmalarında, son bir yıl içinde okul içinde ve okul dışında fiziksel bir kavgaya karışma oranının öğrenciler arasında % 42 olduğunu, Aras, Günay, Ozan ve Orçun (2007), lise son sınıf öğrencileri ile yürüttükleri çalışmalarında, öğrenciler arasında, en az bir ya da iki kez, başlamış bir kavgaya karışma oranının % 50.2 olduğunu, Uludağlı ve Uçanok (2004), çalışma grubunun yaklaşık yarısının son bir yılda kavgaya karıştığını, Olweus (1993), Norveçte öğrencilerin % 8 inin bir zorbalığa başvurduğunu ve kavgaya karıştığını, Nansel ve ark.(2001). Amerika Birleşik Devletlerinde lise öğrencilerinin % 13 ünün diğer öğrencilere şiddet uyguladığını ve kavgaya karıştığını, % 10.6 sının şiddete maruz kaldığını, % 6.3 ünün ise hem şiddet uyguladığını hem de şiddete maruz kaldığını, Craig ve Pepler (2003), kanada da öğrencilerin en az % 9 unun şiddete ve saldırganlığa başvurduğunu tespit etmişlerdir. Sonuç olarak saldırganlık düzeyleri yüksek öğrencilerin okulda veya okul dışında kavga çıkarma veya bir kavgaya karışma olasılıklarının yüksek olduğu ilgili literatüre ilişkin verilerden de hareketle söylenebilir. Çocukluk ve gençlik dönemindeki saldırganlığın ileriki yaşlarda fiziksel saldırganlık; depresyon, düşük öğrenim performansı, kronik şiddet ve suça yönelik davranışların ve uyumsuzluğun güçlü bir yordayıcısı olduğu şeklinde bulgular elde edilmiştir (Martino, Ellickson, Klein, McCaffrey & Edelen, 2008). Öğrencilerin saldırganlık düzeyleri ile okula kesici alet getirme davranışları arasında anlamlı bir ilişki olduğu ve ilgili literatürde daha önce yapılan çalışmalarla da desteklendiği görülmektedir. Alikaşifoğlu, Ercen, Erginöz, Uysal ve Kaymak (2004) tarafından yapılan araştırma da okul sınırları içinde silah ve kesici alet taşıma oranının % 8 olduğu, Aras, Günay, Ozan ve Orçun (2007) ise kesici alet taşıma oranının öğrenciler arasında % 14.5 olduğunu Baş ve Kabasakal (2010) öğrencilerin yaklaşık % 7 sinin okula kesici alet getirdiğini ve % 6'sının kesici alet ile bir arkadaşını yaraladığını, Gökdaş (2007) ise ilköğretim öğrencilerinin % 7.7 sinin sürekli olarak, % 65.9 unun ise ara ara yanlarında kesici alet taşıdığını tespit etmişlerdir. Gerek araştırma bulgularımız ve gerekse de literatüre ilişkin veriler öğrencilerin okula kesici alet getirmekten ve ihtiyaç duyduklarında kullanmaktan çekinmediklerini göstermektedir. Bu durumun bütün öğrenciler için ciddi bir risk oluşturacağı düşünülmektedir. Öğrencilerin okula alkollü olarak gelme davranışı ile saldırganlık arasında anlamlı bir ilişki olmadığını görülmektedir. Gökdaş (2007) yaptığı araştırmada öğrencilerin % 1 inin sürekli olarak % 12 sinin ise ara ara okula alkollü olarak geldiğini tespit etmiştir. Araştırma bulguları anlamlı çıkmamış olsa da öğrencilerin okula alkol alarak gelmelerinin hem kendileri hemde diğer öğrenciler ve hatta öğretmenler ve okul idarecileri için ciddi bir risk oluşturacağı bilinmeli ve bu konuda caydırıcı ve önleyici tedbirler alınmalıdır. Araştırma sonuçları öğrencilerin disiplin kuruluna sevk edilmeleri ile saldırganlık düzeyleri arasında anlamlı biri farklılaşma olmadığını ancak disiplin kurulundan ceza alan öğrencilerin bu durumları ile saldırganlık özellikleri arasında 582

62 anlamlı farklılaşma olduğunu göstermektedir. Literatürde disiplin cezası alan öğrencilerin saldırganlık düzeylerini belirlemeye dönük sadece bir araştırmaya ulaşılmıştır. Dilekmen, Alver, Ada (2011) tarafından yapılan bir çalışmada, disiplin cezası alıp almama değişkenleri açısından öğrencilerinin saldırganlık puanlarının anlamlı farklılaşma göstermediği tespit edilmiştir. Araştırma bulgularımız disiplin cezası almış olan öğrencilerin bu durumları ile saldırganlık özellikleri arasında anlamlı bir farklılaşma olduğunu göstermektedir. Bu bulgular doğrultusunda saldırganlığın öğrencilerin disiplin cezası almaları hususunda önemli bir etken olduğunu söyleyebiliriz. Araştırma sonuçları öğrencilerin arkadaşlarına karşı gösterdikleri küfür ve argo ifadeler içeren sözel şiddet ile saldırganlık düzeyleri arasında anlamlı bir farklılaşma olduğunu göstermektedir. Gökdaş (2007), öğrencilerin % 39.4 ile en fazla sözel şiddete başvurduğunu, Gündoğdu (2010) öğrencilerin maddi durumları ile sözel şiddete başvurma davranışları arasında anlamlı ilişki olduğunu, Pişkin (2005), Ankara da araştırma yaptığı ilköğretim okulu öğrencilerinin % 44 ünün sözel şiddete başvurduğunu, Yavuzer, Üre (2010), ise öğrenciler arasında sözel şiddetin yaygın olduğunu ve psikoeğitim uygulamasının öğrencilerin sözel şiddete başvurma düzeylerini azaltmada etkili olmadığını, Alikaşifoğlu ve arkadaşları (2004), 9-11 yaş grubunda ki öğrencilerin % 19 unun başka okullardaki öğrencilere % 30 unun kendi okulunda ki arkadaşlarına veya öğrencilere küfür ettiğini, Çetinkaya ve ark.(2009), öğrencilerin sosyo ekonomik düzey ile sözel şiddet arasında anlamlı ilişki olduğunu ve sosyo ekonomik düzey düştükçe sözel şiddete daha fazla başvurulduğunu tespit etmişlerdir. Araştırma sonuçları öğrencilerin saldırganlık özellikleri ile bir örgüt, grup ya da çete faaliyeti içinde bulunma durumları arasında anlamlı bir farklılaşma olduğunu göstermektedir. Bu bulgu daha önce yapılan benzer araştırma sonuçları ile tutarlılık göstermektedir. Ögel ve arkadaşları (2004) ilköğretim öğrencilerinin % 10 unun en az bir kez bir çeteye girdiklerini, Gökdaş (2007) ise ilköğretim öğrencilerinin % 10,6 sının sürekli olarak, % 49.5 inin ise ara ara çete veya grupların içinde yer aldıklarını tespit etmiştir. Öğrencilerin polis, karakol ve mahkemeye intikal eden bir olaya karışmaları ile saldırganlık düzeyleri arasında anlamlı bir farklılaşma olmadığı görülmektedir. Odacı (2007) Emniyet çocuk şubesine intikal eden şiddet ve suç olaylarının çok önemli bir kısmının devlet okullarında ve çevresinde gerçekleştiğini, yaş grubundaki ergenlerde en düşük suç ve saldırganlık oranının % 15.4 ile 12 yaş grubunda görüldüğünü ve bu rakamın yaşın ilerlemesi ile arttığını tespit etmiştir. Solak (2011) ülkemizde 18 yaşın altında ki bireylerin son üç yılda karışmış olduğu suçlara ilişkin yapılan bir çalışmada kanunen çocuk olarak kabul edilen bu yaş grubunda toplam 427,079 suç işlendiği ve bu suçlarında yaklaşık yarısının şahsa karşı suçlar kapsamına girdiği ve yine işlenen suçların toplamının % 90 ının şahsa ve mala karşı işlenen suçlar olduğu, cana ve şahsa karşı işlenen suçlar açısından yetişkinler ile çocukların karışmış olduğu suçlar açısından hemen hemen aynı değerlerin olduğu saptanmıştır. Bu bulgu araştırma bulgularımızı desteklemiyor olsa da özellikle cana ve şahsa karşı işlenen suçlarda bireylerin belirgin bir saldırganlık potansiyeline sahip olmaları beklenir. Ancak belirtmek gerekir ki bireylerin ciddi manada suç teşkil eden bir olayra karışmaları sadece saldırganlık düzeyleri ile değil birçok faktörün etkisiyle ortaya çıkabilecek bir durum olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. 583

63 Sağlıklı bir toplumda gençler ıslah evlerinde ya da hapishanelerde değil, toplumun içinde kendisine saygın bir yer edinerek eğitimde, iş hayatında vs. yerlerde bulunurlar. Oysa günümüzde hapishaneler de kontenjanın ağırlığını önemli oranda gençler oluşturmaktadır. Bu durum giderek daha da artma belirtileri gösterdiği için toplumsal geleceğimiz açısından iyi bir işaret olarak görülemez. Bu durumun elbette bir çok sebebi vardır. Bu gün ülkemizde maalesef okulların gerek içi ve gerekse de okul çevresi gençlerin şiddete ve suça bulaşmaları hususunda kaçınılmaz bir zemin oluşturmakta bir çok çete veya suç grupları okul çevrelerini mekan tutmaktadır. Bu durumun önüne geçilmesi ve gençlerin okul ortamında suça ve şiddete yönelmelerine sebep olacak hususlarda ilgili ve yetkili makamlarca acil olarak tedbirler alınması zaruri görünmektedir. Ancak bir çocuğun önemli oranda anne babanın elinde hayat bulduğu ve geliştirdiği davranışlarında önemli ölçüde anne baba ile kurduğu özdeşimlerin sonucu olduğu düşünüldüğünde aile kurumunun önemi bir kez daha ortaya çıkmış olur. Son yıllarda medya ve hızlı sanayileşme ve kentleşmenin de etkisiyle aile kurumunda çok hızlı bir çözülme ve bozulma görülmekte olup boşanmalar ve ailenin parçalanması çok vahim bir seviyeye yaklaşmakta ve evliliklerin süresi de önemli oranda kısalmış bulunmaktadır. Bunları topluca ele alacak olduğumuzda aslında geleceğimiz açısından hiç de iyi bir noktada olmadığımızı düşünebiliriz. Bu anlamda politika üreten makamların aile kurumuna daha fazla yönelmeleri ve toplumda ailenin parçalanmasının önüne geçecek toplumsal dinamiklerin oluşturulması ve anne babaların sağlıklı ana baba tutumları konusunda bilinçlendirilmeleri gençlerin saldırganlığa ve şiddete başvurarak suça bulaşmalarının önüne geçilmesi hususunda önemli bir adım olacaktır. Öneriler Lise öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri ve göstermiş oldukları şiddet içerikli davranışlara ilişkin bulgular öğrencilerin önemli ölçüde saldırganlık ve şiddet potansiyeli taşıdıkları ve aynı zamanda sadece kendileri için değil diğer öğrenciler içinde bu durumun bir risk yaratacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Okullarımızda karşılaşılan bu sorunun üstesinden gelinmesi için aşağıda belirtilen önerilerin etkili olacağı düşünülmektedir. 1. Saldırganlık içerikli davranışlar ortaya çıkmadan önce çocuklarda erken yaşlarda olumlu davranış ve alışkanlıklar kazandırılmalıdır. 2. Okullarımızda saldırganlık potansiyeli yüksek olan ve şiddete başvuran öğrenciler belirlenerek iletişim, problem çözme ve öfke kontrolü benzeri grup rehberlik eğitimlerinden ve bireysel psikolojik danışma hizmetlerinden yararlanması sağlanmalıdır. 3. Okul idaresi, rehberlik servisi ve aileler arasında etkili bir iletişim ve yardımlaşma mekanizması oluşturulmalı ve saldırganlık özelliği yüksek olan öğrenciler sürekli gözetim altında tutulmalıdır. 4. Eğitim öğretim faaliyetleri öğrencilerin akademik becerilerinin yanı sıra iletişim becerileri, problem çözme becerileri ve öfke kontrolü gibi becerileri de kazandıracak içeriğe sahip olmalıdır. 5. Öğrencilerin okullara rahatça kesici ve yaralayıcı aletler getirmesinin önüne geçilmeli ve caydırıcı önlemler alınmalıdır. Çünkü bu durum diğer öğrenciler için ciddi bir risk unsuru oluşturmaktadır. 6. Ailelerin çocuk yetiştirme tarzları hususunda bilgilendirilmeleri ve bilinçlendirilmeleri sağlanmalıdır. 584

64 7. Şiddete başvuran öğrencilerin doğrudan cezalandırılmaları yerine onları rehabilite edici uygulamalara yönlendirilmeleri yararlı olacaktır. 8. Öğrencilerin suç ve çete gruplarına girmemeleri ve suça bulaşmamaları konusunda gerek ilgili kuruluşlar, gerek kitle iletişim araçları ve gerekse de okul rehberlik servisleri bilgilendirici çalışmalar yapmalıdır. 9. Okul ortamları daha güvenli ve huzurlu ortamlar haline getirilmelidir. KAYNAKÇA American Academy of Pediatrics (1995). Media Violence, AAP Committe on Comminications in Pediatrics, 95(6), 113,117 Alıcıgüzel, I. (2001). Çağdaş Okulda Eğitim ve Öğretim, İstanbul: Sistem Yayıncılık. Alikaşifoğlu, M., Ercan, O., Erginöz, E., & Kaymak, D. A. (2004). Violent Behavior among Turkish High School Students and Correlate of Physical Fighting. European Journal of Public Health, 14 (2), Aral, N.(1997). Fiziksel İstismar ve Çocuk. Ankara: Tekışık Ofset. Aras, Ş., Günay, T., Özan, S., & Orçun, E. (2007). İzmir İlinde Lise Öğrencilerinin Riskli Davranışları Anatolian Journal of Psychiatry, 8, Artuk, M.E. (2002). Medya Şiddet ve Özellikle İntihar Haberlerinin Sunumunun Toplum Üzerinde ki Etkileri ve Bunun Önlenmesi. Radyo ve Televizyonlarda Şiddet ve İntihar Haberlerinin Sunumunun Toplum Üzerinde ki Etkileri Sempozyumu, Ankara-Bilkent Hotel. Anderson, C. Bushman, B.(2002). Human Agression. Annual Revievs of Psychology, (53), Ando, M., Asakura, T., Simons-M, B. (2007). A Psychoeducational Program to Prevent Aggressive Behavior among Japanese Early Adolescents. Health Education & Behavior. 34 (5): Anne L., Hoffman, S., Leschied, A. W. (2004). A Psychoeducational Group for Aggressive Adolescent Girls. The Journal for Specialists in Group Work. 29 (3): Aytek, H. (1999). Grup Rehberliğinin Ortaöğretim Basamağındaki Öğrencilerin Öfke Davranışlarının Kontrolü Üzerindeki Etkisi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adana. Baş, A., Kabasakal, T. (2010). İlköğretim Okullarında Saldırganlık ve Şiddet Davranışlarının Yaygınlığı. İlköğretim-Online, 9(1): Baymur, F.(1983). Genel Psikoloji. Ankara: İnkılâp ve Aka Kitabavi. Bilge, F. (1996). Danışandan Hız Alan ve Bilişsel-Davranışçı Yaklaşımlarla Yapılan Grupla Psikolojik Danışmanın Üniversite Öğrencilerinin Kızgınlık Düzeyleri Üzerindeki Etkileri. Yayımlanmamış Doktora Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü. Breunlin, D. C., Cimmarusti, R. A., Bryant, E. T., Hetherington, J. S. (2002). Conflict Resolution Training as an Alternative to Suspension for Violent Behaviour. Journal of Educational Research, 95(6):

65 Cevher, M. (2007). Suça ürüklenen çocuklar; Çocuk suçluluğuna genel bir bakış içinde Solak. A (Ed), Okullarda Şiddet ve Çocuk Suçlululuğu (19-35). Ankara; Hegem Yayınları. Craig, W. M. ve Pepler, D. J. (2003). Identifying and Targeting Risk for İnvolvement in Bullying and Victimization. The Canadian Journal of Psychiatry, 48, Çetinkaya, S., Nur, N., Ayvaz, A., Özdemir, D., Kavakcı, Ö. (2009). Sosyoekonomik Durumu Farklı Üç İlköğretim Okulu Öğrencilerinde Akran Zorbalığının Depresyon ve Benlik Saygısı Düzeyiyle İlişkisi. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 10, Dahlberg. H., Gürsoy, F.(1998). Anne Yoksunu Olan Çocukların Saldırganlık Eğilimlerinin İncelenmesi. Çukurova üniversitesi eğitim fakültesi dergisi, 75-74, 60,64. Dilekmen, M., Ada, Ş., Alver, B. (2011). İlköğretim 2. Kademe Öğrencilerinin Saldırganlık Özellikleri. Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 10(2): Dodge, K. A,. Coie, J. D. (1987). Social Information Processing Factors in Reactive and Proactive Aggression in Children s Peer Groups. Journal of Personality and Social Psychology 53: Eroğlu, Sursan, E. (2009). Saldırganlık Davranışlarının Boyutları ve İlişkili Olduğu Faktörler: Lise ve Üniversite Öğrencileri Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 21: Efîlti, E.(2006).Ortaöğretim Kurumlarında Okuyan Öğrencilerin Saldırganlık, Denetim Odağı ve Kişilik Özelliklerinin Karşılaştırmalı olarak incelenmesi. Yayınlanmamış Doktora Tezi. Selçuk üniversitesi. Genç, H. (2007). Grupla Öfke Denetimi Eğitiminin Lise 9.Sınıf Öğrencilerinin Sürekli Öfke Düzeylerine Etkisi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi. Eğitim Bilimleri Enstitüsü, İzmir. Güner, I. (2007), Çatışma Çözme Becerilerini Geliştirmeye Yönelik Grup Rehberlik Programının Lise 4. Sınıf Öğrencilerinin Saldırganlık ve Problem Çözme Becerisi Üzerine Etkisi. Yüksek Lisans Tezi. İnönü Üniversitesi. Gündoğdu, R. (2010) 9. Sınıf Öğrencilerinin Çatışma Çözme, Öfke ve Saldırganlık Düzeylerinin Bazı Değişkenler Açısından İncelenmesi. Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. 19(3): Gürsoy, F.(2002). Annesi Çalışan ve Çalışmayan Çocukların Saldırganlık Eğilimlerinin İncelenmesi. Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Dergisi. 7(6), 7-15 Gökçakan, N. (2010). Mersin İlinde Yılları Arasında Çocuk Suçları Oranının İncelenmesi. Mersin Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi,(6), Gökdaş, İ. (2007). İlköğretimde Şiddet. İçinde, Solak. A (Ed), Okullarda şiddet ve çocuk suçlululuğu ( ). Ankara; Hegem Yayınları. 586

66 Gözütok, F.D., Karacaoğlu, C., Er, O. (2007). Çocuklar evde de okulda da dövülüyor İçinde, Solak. A (Ed), Okullarda şiddet ve çocuk suçlululuğu ( ). Ankara; Hegem Yayınları. Gözütok, F.D(2001). Okulda Dayak. Ankara: 72 Ofset. Herrmann, D. S. ve McWhirter, J. J. (2003). Anger& Aggression Management in Young Adolescents; an Experimental Validation of the SCARE Program. Education And Treatment of Children, 26(3): Kağıtçıbaşı, Ç. (2000). Kültürel Psikoloji Bağlamında İnsan ve Aile. İstanbul: Evrim Yayınevi. Karahan, T., Özcan, F., Ağlamaz, T. (2009). Lise 4. Sınıf Öğrencilerinin Saldırganlık Düzeylerinin Anne Babanın Birliktelik Durumu, Öz ve Üvey Oluşu ve Yaşamda Öncelikli En Önemli Değer Algısı Açısından İncelenmesi. Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 22(1): Karasar, N. (1998). Bilimsel Araştırma Yöntemi. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım. Karataş, Z., Gökçakan, Z. (2010). Psikodrama Teknikleri Kullanılarak Yapılan Grup Uygulamasının Ergenlerin Çatışma Çözme Becerilerine Etkisinin İncelenmesi. Türk Psikiyatri Dergisi, 20(4): Karataş, Z. (2009). Bilişsel Davranışçı Teknikler Kullanılarak Yapılan Öfke Yönetimi Programının Ergenlerin Saldırganlığını Azaltmadaki Etkisi. Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi, (26): Koruklu, N. (1998). Arabuluculuk Eğitiminin İlköğretim Düzeyindeki Bir Grup Öğrencinin Çatışma Çözme Davranışlarına Etkisinin İncelenmesi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara. Martino, S.C., Ellickson, P.L., Klein, D.J., McCaffrey, D., & Edelen, M.O. (2008). Multiple Trajectories of Physical Aggression among Adolescent Boys and Girls. Aggressive Behavior, 34, Miller, G.E. (1994). School Violence Miniseries İmpressions and İmplications. School Psychology Review, 23(2): Nansel, T., Overpeck, N. (2001). Bullying behaviors among U.S. youth, JAMA, 285, 16. İpek, C. (2007). Okullarda şiddet bağlamında ilköğretim programına konulan medya okuryazarlığı dersi, İçinde, Solak. A (Ed), Okullarda şiddet ve çocuk suçlululuğu.( ). Ankara; Hegem Yayınları. Pişkin, M. (2003). Okullarımızda Yaygın Bir Sorun: Akran Zorbalığı. VII.Ulusal PDR Kongresi, Bildiri Özetleri, 125, Ankara: Cantekin Matbaası. Rutherford JR. Robert B., Mathur Sarup R. ve Quinn Mary M. (1998). Promoting Social Communication Skills Through Cooperative Learning and Direct Instruction. Education and Treatment of Children. 21 (3): Saldırım, M. (2007). Ceza infaz kurumundan eğitim kurumuna. İçinde, Solak. A (Ed), Okullarda şiddet ve çocuk suçlululuğu (77-97). Ankara; Hegem Yayınları 587

67 Solak, A. (2011). Türkiye nin Suç Haritası; Çocuk Suçluluğu. Ankara: Hegem Yayınları. Söylemez, S. (2007). Ergenlerde problem çözme becerisini geliştirmeye yönelik bir grup çalışması içinde Erkan, S., Kaya, A. (Ed) Deneysel Olarak Sınanmış Grupla Psikolojik danışma ve Rehberlik Programları III. Ankara: PegemAYayıncılık. Sütçü, T., Aydın, S. (2010). Ergenlerde Öfke ve Saldırganlığı Azaltmak İçin Bilişsel Davranışçı Bir Grup Terapisi Programının Etkililiği. Türk Psikoloji Dergisi, 25(66):57-72 Tuzgöl, M. (1998). Ana-Baba Tutumları Farklı Lise Ögrencilerinin Saldırganlık Düzeylerinin Çeşitli Değişkenler Açısından İncelenmesi. Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi, Odacı, H. (2007). Çocuk suçları ve şiddet Olayları. İçinde, Solak. A (Ed), Okullarda şiddet ve çocuk suçlululuğu (55-76). Ankara; Hegem Yayınları. Olweus, D., Mona E. S. (2003). Prevalance Estimation Oo School Bullying with the Olweus / Bully Questionnaire, Aggressive Behavior, 29, Ögel, K., Tarı, I., Eke, C. (2006). Okullarda Suç ve Şiddeti Önleme Klavuzu. İstanbul, Yeniden Yayınları. Uludağlı, N. ve Uçanok, Z. (2005). Akran Zorbalığı Gruplarında Yalnızlık ve Akademik Başarı ile Sosyometrik Statüye göre Zorba/Kurban Davranış Türleri. Türk Psikoloji Dergisi, 20(56), Uysal, A. (2003). Şiddet Karşıtı Programlı Eğitimin Öğrencilerin Çatışma Çözümleri, Şiddet Eğilimleri ve Davranışlarına Yansıması. Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ege Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, İzmir. Uysal, Z. (2006). Çatışma Çözme Eğitim Programının Ortaöğretim Dokuzuncu Sınıf Düzeyindeki Öğrencilerin Çatışma Çözme Becerilerine Etkisi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Adana. Üstün, A., Yılmaz, M., Kırbaş, Ş. (2007). Gençleri şiddete yönelten nedenler. İçinde, Solak. A (Ed), Okullarda şiddet ve çocuk suçlululuğu ( ). Ankara; Hegem Yayınları Vera, E. M., Shin, R.Q., Montgomery, G. P., Mildner, C., Speight, S. L. (2004). Conflict Resolution Styles, Self-Efficacy, Self-Control, and Future Orientation of Urban Adolescents. Professional School Counseling, 8 (1): Weir, E. (2005). Preventing Violence in Youth. Canadian Medical Association Journal, 172(10): Williams, S. Myers, S.(2004). Adolescent Violence. The ABFN Journal, Yavuzer, Y. (2010). Okullarda Saldırganlık-Şiddet: Okul ve Öğretmenle İlgili Risk Faktörleri ve Önleme Stratejileri. Milli Eğitim Degisi, 192, Yavuzer, Y., Üre, Ö. (2010) Saldırganlığı Önlemeye Yönelik Psiko-Eğitim Programının Lise Öğrencilerindeki Saldırganlığı Azaltmaya Etkisi. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (24):

68 AİLE İÇİ ŞİDDETE MARUZ KALMIŞ OLAN KADINLARIN HUKUKİ UYGULAMALARA BAKIŞ AÇILARI Özden SALMAN 1, Nilüfer NEGİZ 2 Özet Aile içi şiddet Türkiye de son yıllarda önemli sayıda kadın yaralanmaları ve kadın ölümlerine yol açmaktadır ve aile içi şiddetin engellenememesi mağdur kişiye, aile birliğine ve topluma zarar vermektedir. Ülkemizde ailenin korunmasına dair politikalar sayısı günden güne artan kadın cinayetleri ile önemini pekiştirmektedir. Aile içi şiddetle mücadele etmek için politika yapımında ve uygulanmasında birçok kurum ve kuruluş etkendir. Bu politikaların hukuki alanda uygulanmasında ise Aile Mahkemeleri bireyin ve ailenin şiddetten korunması ile ilgili görev yapan kurumlardır. Bu çalışmada, Türkiye de ailenin korunmasında, kamusal politikaların uygulamaları, işleyişi, aksaklıkları ve sonuçları aile içi şiddete maruz kalmış ve adli hizmet almış olan kadınların bakış açıları ile değerlendirilmiştir. Kadınların, yararlanmış oldukları kanundan beklentilerinin ne ölçüde karşılandığı, korunma kararı sonucunda aile birliklerindeki değişim süreci öğrenilmiştir. Bu amaçla, araştırmanın kapsamında 4320 Sayılı Ailenin Korunması Hakkındaki Kanun dan kanundan faydalanmış olan kadınların aile ve aile birliğine bakış açıları nitel araştırma yönetimi ile ele alınmıştır. Sonuç olarak, yasanın aile birliği konusunda aileye sağladığı sonucun ve kanunun değerlendirilmesinin yapılması bunun yanında konu ile ilgili yeni politika ve programlar üretilmesine katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Ailenin korunması, kadına yönelik aile içi şiddet, kamusal politikalar Abstract WOMEN'S PERSPECTIVES WHO HAVE SUFFERED TO DOMESTIC VIOLENCE ABOUT PRACTICE OF LAW Large numbers of women in Turkey in recent years, domestic violence causes injury and death. In our country, constantly increasing the number of killings of women emphasizes the importance of policies on the protection of the family and the woman. The design and implementation of policy on the prevention of domestic violence plays a role in many institutions and organizations. Family courts are official institutions working on the protection of individual and family for domestic violence. 1 Sosyal Hizmet Uzmanı, Aile Mahkemesi, Isparta, 2 Yrd. Doç.Dr.,Süleyman Demirel Üniversitesi, Kamu Yönetimi Bölümü, Isparta, 589

69 In this study, family preservation, public policies, practices, functions, failures and the results are evaluated. For this purpose, women's perspectives have been used who have suffered to domestic violence and benefited from justice services. This study, in relation to Law No on the Protection of the family of the qualitative research method was used. As a result of evaluation of the Law No. 4320, as well as to contribute to the production of new policies related to the subject. Key Words: Family Protection, Family Violance, Public Policy GİRİŞ İnsanların yaşamak, üremek ve sosyalleşmek adına geliştirdiği en kabul gören oluşum kuşkusuz ki ailedir. Aile, insan türünü üretmek ve sürdürmek gereksiniminden doğmuştur ve bu yönüyle ailenin başlıca işlevlerinden birisi olarak kabul edilmiştir. Aile, üretim ve tüketimde bulunmak gibi ekonomik yönü ve çocuğun toplumsallaştırılması, eğitimi, korunması, sevgi, serbest zamanların değerlendirilmesi gibi pek çok işlevleri olan, bütün toplumlarda en fazla evrensellik gösteren bir kurumdur. Ailenin sağlıklı yapısının sürdürülebilmesinin sağlanması amacıyla toplumlar aile kurumuna önem vermek, aile yapısını korumak, güçlenmesi ve gelişmesini sağlamak durumundadır. Bu nedenle birçok ülkede aile kurumunun korunması ve devam ettirilmesi için devlet ve sivil toplum örgütleri gerekli önlem ve çareleri araştırma ve elden geldiğince aileyi koruyucu tedbirleri uygulamaya çalışmaktadır (ASAGEM, 2009). Ailenin korunması konusu içinde özellikle kadın ve çocukların korunması ulusal ve uluslararası platformda oldukça önem kazanmış güncel bir konu olması nedeni ile ülkemizde de çeşitli yasal düzenlemeler yapılarak konu ile ilgili gelişmeler sağlanmıştır. Ülkemizdeki yasalar da ailenin korunması ile ilgili hükümlere sahiptir. Ailenin korunması görevi ülkemizde Anayasa nın 41. maddesinde devlete verilmiştir. Anayasa çatısı altında aile birliğinin korunması çeşitli yasalarda yer bulmaktadır. Türk Medeni Kanunu nda eşler arasında bir uyuşmazlık doğmasından önce ve sonra uygulanabilecek olan aile birliğini korumaya yönelik hükümler bulunmaktadır. Bunun yanında 4320 Sayılı Ailenin Korunması Hakkındaki Kanun 1 ailenin korunmasını vurgulamakta ve aile içi şiddete maruz kalan kişi ya da kişiler hakkında acil önlemler alınmasını amaçlamaktadır. Bunun yanında ailenin korunması ile ilgili olarak Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerini düzenleyen 4787 sayılı yasa da aile bireylerinden çocuklar ve yetişkinler hakkında koruyucu, önleyici ve sosyal tedbirler alınmasını içermektedir. Ülkemizde ailenin ve aile içi şiddete maruz kalan kişi ya da kişilerin korunması amacıyla özel bir kanun olarak uygulanmakta olan AKHK 1998 yılında yürürlüğe girmiş, 2007 yılında yeniden düzenlenmiş ve 2008 yılında yayınlanan yönetmeliği ile şiddete maruz kalan kadınların korunmasını amaçlayan önemli bir adım olmuştur yılı Mart ayı içinde yasada önemli değişiklikler yapılmıştır. 1 Çalışmanın devamında AKHK şeklinde belirtilecektir. 590

70 Bu çalışmada yılları arasında ilgili yasadan faydalanmış kadınların yasa ile ilgili değerlendirmelerine yer verilmiştir. 1. PROBLEM Aile ve aile birliğinin korunması kavramı ortaya çıkışından bu yana öncelikle kadınların ve kadın çalışmalarının konusu olmuştur. Aile birliğinin bozulmasının ve ailenin dağılmasının önemli gerekçelerinden bir olan, kişinin onurunu zedeleyen ve yaşam haklarını ihlal eden şiddet, ülkemizde kimi bölgelerde töre kaynaklı, kimi yerlerde ahlak ve öğrenilmiş değer olarak uygulanmaya devam etmektedir ve son yıllarda önemli sayılarda kadın ölümleri ile sonuçlanmaktadır. Şiddetle mücadele amacıyla var olan yasaların eksiklikleri ve yasa uygulayıcıların ihmalleri neticesinde engellenemeyen şiddet doğrudan mağdur kişiye, topluma ve aile birliğine zarar vermektedir. Bu nedenle aile birliğinin ve ailenin korunmasına dair politikalar ülkemizde sayısı günden güne artan kadın cinayetleri ile önemini pekiştirmiştir (Salman, 2011: 77). 2. AMAÇ Bu çalışmanın amacı; AKHK dan faydalanmış olan kadınların aile ve aile birliğine bakış açılarını değerlendirmek, bu kadınların aile birliğini tehlikeye düşüren nedenler hakkındaki görüşlerini öğrenmektir. Bunun yanında söz konusu kadınların yasal hakları konusundaki bilgilerini anlamak ve buna bağlı olarak yasadan beklentilerinin öğrenilmesini sağlamak; yasanın aile birliği konusunda aileye sağladığı sonucun değerlendirilmesinin yapmak ve konu ile ilgili yeni politika ve programlar üretilmesine katkıda bulunmaktır. 3. YÖNTEM Araştırmada kullanılan görüşme formunda 18 soru yer almaktadır. Görüşme formunun 5 sorusu kişinin kendisi ve genel yaşantısı ile ilgili sosyo- demografik verilerin elde edilmesi amacı ile sorulmuştur. Bu soruların kapsamı yaş, eğitim durumu, çalışma durumu, sahip olunan çocuk sayısı ve kişinin kendini tanıtması için sorulardan oluşmaktadır. Diğer sorular ise araştırmanın amacına uygun olarak sorulan kadınların aile ve aile birliği kavramlarını tanımlamaları, ailenin korunması konusundaki düşünceleri ve aileyi korumakla yükümlü kişinin kim olduğu ile ilgili sorular ve buna ek olarak aile birliğini tehdit eden nedenler, kadınların korunma taleplerini neden istedikleri, konu ile ilgili yasal hakları konusundaki bilinç durumları, kendilerine verilen tedbirler ve yasadan beklentiler, bu beklentilerin ne ölçüde karşılandığı; tedbir sürecinde aile birliğini etkileyen sorunların durumu ile ilgili sorulardır. Araştırmaya katılan kişilerin tümünü yılları arasında Isparta Aile Mahkemesi nde haklarında tedbir kararı verilen kadınlar oluşturmaktadır. Gönüllülük esasına göre araştırmaya katılmak isteyen 15 kadın ile yapılan görüşmeler kendi evlerinde 01 Nisan- 30 Mayıs 2011 tarihleri arasında, her bir görüşme dakika arasında değişen sürelerde gerçekleştirilmiştir. Araştırmada kullanılan soru kağıdı ile açık uçlu sorular oluşturulmuş ve kadınların adreslerine bizzat gidilerek görüşmeler yapılmıştır. Soru formundaki sorular 591

71 soru- cevap şeklinde değil sohbet şeklinde yapılmış, soru kâğıdındaki sıralama takip edilmemiş, sorular yapısı ve içeriği göz önünde bulundurularak kişiyi yönlendirmeden sorulmuştur. Yapılan görüşmeler neticesinde elde edilen araştırma verileri önce yazılı bir metin haline getirilmiş sonra elde edilen veriler kategorilere ayrılmış, alt metin ve temalar belirlenmiş ve sıralanmıştır. Sıralamada görüşülen 15 kişinin ifadeleri ve belirlenen alt başlıklar değerlendirilmiştir ve bu doğrultuda çalışma nitel araştırma ile kategorik bağlamsal çözümleme tekniği kullanılarak sınanmıştır. 4. BULGULAR Yapılan çalışmada katılımcıların demografik özellikleri (yaş, eğitim durumu, çalışma durumu, sosyal güvenlik durumu, çocuk sayısı) aşağıdaki tabloda gösterildiği gibidir. Tablo 1. Katılımcıların Sosyo- demografik Nitelikleri Kişi Yaş Medeni Durum B.A. 29 Evli, Ayrı yaşıyor Eğitim Durumu Çalışma Durumu Sosyal Güvenlik Çocuk Sayısı İlkokul mezunu Ev Hanımı SSK (Eş) 2 Z.C. 46 Bekar Üniversite mez. Kamu Personeli E.Sandığı 1 A.K. 29 Evli, Ayrı yaşıyor İlkokul mezunu Ev Hanımı SSK (Eş) 2 A.U. 33 Bekar Lise mezunu İşçi SSK 1 A.Z. 48 Bekar İlkokul mezunu Ev Hanımı Yeşil Kart 2 L.E. 32 Evli, Eşi ile yaşıyor Üniversite mez. Kamu Personeli E. Sandığı 1 T.K. 31 Bekar Y.L. mezunu Kamu personeli E. Sandığı Yok E.K. 43 Bekar İlkokul mezunu Ev Hanımı Yeşil Kart 3 S.L. 25 Evli, Ayrı yaşıyor Lise mezunu İşçi SSK Yok K.E. 59 Bekar Lise mezunu Emekli E. Sandığı 2 F.A. 23 Bekar İlkokul mezunu Gündelik İşçi Yok 1 H.K. 27 Bekar İlkokul mezunu Ev Hanımı Yeşil Kart 2 N.G. 37 Bekar Lise mezunu Gündelik İşçi Yok 2 S.H. 44 Bekar İlkokul mezunu Ev Hanımı Yeşil Kart 3 R.L. 42 Bekar İlkokul mezunu Ev Hanımı Yeşil Kart 2 Görüşülen kadınların 3 tanesi yaş grubundan, 5 tanesi yaşları arasında, 1 tanesi yaş diliminde ve 6 tanesi de 41 yaş ve üzerindedir. Kadınların 3 tanesinin evli olduğu ancak halen boşanma davasına devam etmekte olduğu, 1 tanesinin evli olduğu ve eşi ile birlikte yaşadığı, kalan 11 kadının da boşanmış ve halen bekar olduğu öğrenilmiştir. Görüşülen kadınlardan 8 tanesinin ilkokul mezunu olduğu, 2 tane kadının üniversite mezunu olduğu ve 1 kadının da yüksek lisans mezunu olduğu, 4 kadının da lise mezunu olduğu bilgileri edinilmiştir. Görüşülen kadınların 7 tanesinin 592

72 çalışmadığı ve ev hanımı olduğu, 2 tanesinin gündelik işlerde çalıştığı, 3 tanesinin kamu personeli, 2 tanesinin işçi olduğu ve 1 tanesinin de emekli olduğu tespit edilmiştir. Katılımcıların 5 tanesinin Yeşil Kart hizmetinden faydalanmakta olduğu, 4 tanesi Emekli Sandığı na tabi bulunduğu, 2 tanesi eşinin üzerinden SSK ve 2 tanesi kendi çalışması ile SSK dan sosyal güvenlikten faydalanırken 2 tanesinin hiçbir sosyal güvencesinin olmadığı görülmektedir. Kadınlardan yalnızca iki tanesinin çocuğu yoktur. Dört kadının 1 çocuğa sahip oldukları, yedi kadının 2 çocuğa ve iki kadının 3 çocuğa sahip oldukları ve 2 kadının çocuk sahibi olmadıkları belirlenmiştir. Kadınlar ile konunun esasına ilişkin yapılan araştırmaya sonucunda göre çözümlemenin analizi aşağıdaki şekilde yapılmıştır. Tablo 2. Çözümleme Analizi Ana Başlık Tema ve Alt Başlık İçerik Aile ve Aile Birliğine Yüklenen Anlamlar Ailenin Korunması Kavramı Aile Birliğini Tehlikeye Düşüren Nedenler Korunma talebi süreci ve dinamikleri Korunma tedbiri uygulama süreci Tedbir süreci ve sonrasında fikirler Aile yapısı içinde var olması gereken duygular, çocuk Aileyi koruyan kişi ya da kişiler, ailenin korunmasında devlet etkeni Kötü muamele ve erkeğe yönelik geleneksel bakış açısı, şiddet Yasal haklar konusunda bilinç durumu, korunma tedbiri uygulama süreci, Boşanma veya ayrı yaşama sürecine girilmesi, bir arada yaşama devam etme Memnuniyet ve kaygı Dürüstlük, sorumluluk, fedakarlık ve anlayış, sevgi, saygı ve güven Ailenin korunması için kadınların gereksinim duyduğu etkenler, aile danışma merkezi Sorunların niteliğinin analizi, şiddetin anlamları ve türleri Eşin evden uzaklaştırılması, savcılığa veya karakola şikayet bilgilerinin değerlendirilmesi Ailenin sonlandırılması veya ailenin devamına karar verme sürecinin değerlendirilmesi Duygu ve düşünceler 4.1. Aile ve Aile Birliğine Yüklenen Anlamlar Z.C. Aile sevgi bütünlüğü sağlanan, fedakârlık ve saygı gerektiren bir oluşum; anlayış, birlik ve beraberlik. Çocuk şart değil aile için ama aileyi daha mutlu kılması için çocuk olmalı. Bence çocuk aileyi güçlendiren ve bir arada tutan eşler arasında ortak bir nokta bence. Kızım aileyi babası yanımızda olmadığından biz aile değiliz diyor. Geniş aile ya da akrabalıklar ilişkiler üzerinde otorite ve sorumluluk sağlıyor. Tek ebeveynli aile de, nikâhsız birliktelikler de ailedir. Mühim olan birbirinin sorumluluğunu taşıyabilmektir. S.L. Bence aile güven demek. Herkesin birbirine sonuna kadar güvenmesi demek Mesela ben vardiyalı çalışırdım, o hiç çalışmazdı. Bana nereye gittiğin belli değil derdi. Kötü şeyler yapmaktan geliyorsun derdi hâlbuki gittiğim yer belli, işe gidiyorum. Önce güven lazım. Zaten güven olursa saygı, sevgi her şey olur. Mutlu olursunuz. Yapılan görüşmelerde kadınların birçoğunun ailenin oluşmasında ve devam etmesinde sevgi, saygı ve güven duygularının olmasının şart olduğunu vurguladıkları, 593

73 karşılıklı fedakârlığın ve güvenin de ailenin devamının sağlanmasında mutlaka olması gerektiğini vurguladıkları görülmüştür. Görüşülen kadınların geneli çocuğa önem vermektedirler. Çocuk faktörü kadınlar tarafından ailede olması gereken bir varlık, aileyi tamamlayıcı ve ailede kişilerin sorumluluklarını arttırıcı faktörlere sahip nitelikte olduğu şeklinde algılanmaktadır Ailenin Korunması Kavramı Yapılan araştırmada kadınların ailenin korunmasında devletin müdahaleci olmasından yana düşüncelere sahip olduğu bulgusu elde edilmiştir. Z.C. Aile için ortak zeminle oluşturularak ailenin önemi topluma anlatılmalı. Ailenin yaşadığı olumsuz durumlarda devletin aileye müdahalesi olmalı ama ülkemizde devletin her kurumunun aynı tutarlılıkla aileye bakışı olmadığını düşünüyorum. Yasal düzenlemeler olsa da hala polis şiddet gören kadını evine gönderiyor, önemsemiyor. A.U. Aileyi koruması da öğretilmeli bence artık insanlara. Hani kurslar falan da var ya duyuyoruz anne baba karı koca olma kursu falan, onları devlet vermeli bence insanlara. Kadınların devletin aileye müdahaleci yanının ailenin zorla korunmasından yana değil sorunlar ortaya çıkmadan, koruyucu önleyici müdahaleler ile gerçekleşmesi gerektiğini düşünmekte oldukları bilgisi edinilmiştir. Ailenin korunması konusunda kadınların devletten beklediği müdahalenin, sağlıklı aile yapısının oluşturulmasında devletin aileye sağlayacağı destek olduğu düşünülmektedir. Araştırma bulgularına göre kadınlar, aile bireylerine görev ve sorumluluklarının öğretilebileceği, sorun çözme kapasitelerinin geliştirilebileceği danışmanlık hizmetinin ailenin korunmasında devletin yapabileceği önemli bir yardım olacağını düşünmektedirler Aile Birliğini Tehlikeye Düşüren Nedenler Görüşülen kadınların aile birliğini tehlikeye düşüren nedenler ile ilgili görüşleri incelendiğinde kötü muamele, şiddet ve erkeğe yönelik geleneksel bakış açısının belirleyici tema ve alt başlık olarak ortaya çıktığı görülmektedir. H.K. Dayak, küfür, hakaret, içki, gazinolar. Ailemle görüşmemi istemedi, telefonumu elimden aldı, dışarı çıkarmadı beni. Yaptığı kötü şeyleri görmemi istemedi bence. İlk zamanlar beni paylaşamıyor sanırdım sonraları anladım öyle olmadığını. T.K. Bizim ailede eşim babasının dükkânında çalıştığından harçlık alırdı babasından. Babası sadece sigortasını yatırırdı. Ben düzenli maaşa sahibim. Eşimin erkeklik gururu incinmesin diye kredi kartımı ve maaş kartımı eşime verdim. Ama eşim maaşımla alkol almaya, gereksiz harcamalar yapmaya başladı. Bana şaka ile karışık vururdu. Maaşımdan bana neredeyse hiç para vermemeye başladı. Eşime göre kadın mutfakta ve yatakta lazımdı, ben fazla geldim ona. 594

74 A.K. Kocamın içkisi kumarı yoktur, eskiden vardı şimdi yok. İyi bir adam gibi görünür. Ama ilgisiz. Cinsellik olunca geliyor eve bana da kötü davranıyor o zamanlar. Küfür eder bana. Çocuklara etmez. Kirlidir, yıkanmaz. Kavga ederiz hep, döveriz birbirimizi. Çocuklar da küfür öğrendi küfür ediyorlar. Çocukları da alıp memlekete gitmek istiyorum. Görüşülen kadınların bir kısmının kıskanılma duygusunun hoşa giden ve bekledikleri bir tavır olmasından dolayı yaşadıkları duygusal şiddeti fark edemedikleri, bu farkındalığı ekonomik şiddet ve aldatılmanın ardından oluşturabildikleri anlaşılmıştır. Bunların yanında, kadınların eşlerinden fazla gelire sahip olmalarının ya da düzenli bir gelire sahip olmalarının kadınlar tarafından erkeğe yüklenen bir eksiklik olarak algılandığı görülmektedir. Kadınların bu nedenle maaşlarını, kredi kartlarını tümüyle eşlerine teslim ettikleri ve bu şekilde kocalarını ve onların erkeklik duygularını incitmeyecekleri fikrine sahip oldukları anlaşılmıştır. Kadınlardan bazılarının şiddetin her türlüsüne maruz kaldıkları; çocukların da var olan kötü durumun etkilerinden yara alarak küfür, aşağılama gibi davranışları göstermeye başladıkları anlaşılmıştır. Görülmektedir ki aile içinde yaşanan şiddetin her türlüsü, çocukların şiddeti öğrenmeleri için adeta bir ders olmaktadır. Böylelikle şiddetin toplum yaşantısına yansımalarının devam etmesinin gerekçeleri doğrulanmaktadır Korunma Talebi Süreci ve Dinamikleri Görüşülen kadınların AKHK dan faydalanma süreçleri ve bu süreci etkileyen faktörler incelendiğinde yasal hakların kadınlar tarafından ne ölçüde bilinerek tedbir sürecine girildiği ve korunma tedbirinin uygulanması sürecinde kadınların kanundan beklediği faydanın elde edilme durumu incelenmiştir. Z.C. Yasal haklarımı bilerek talep ettim tedbiri. Öncelikle çocuğum için nafaka davası açarak eşimi korkutmayı düşündüm ama sonra tedbir haklarımı kullandım. Evimiz her ikimizin de hissesi olan bir evdi. Ben kızımla evden gitmemek için eşimin evden gitmesini sağlamak için tedbir istedim. Kendim haklarımın tümünü biliyordum ama avukatım da bana yardımcı oldu. Tedbiri doğrudan aile mahkemesinden istedim. Savcılığa gidip istemedim ve o an hala eşim olduğundan ondan şikâyetçi olmadım, eşimin evden uzaklaştırılması kararı verildi. N.G. Ben avukata gittim dilekçe yazması için. Bana o söyledi haklarımı. Evden uzaklaştırma, rahatsız etmeme, korkutmaması için haklarım varmış. T.K. Ben korunma isterken eşimin evden uzaklaştırılabileceğini duymuştum tabi önceden gazete ve televizyonlardan. Ev benim üzerime olunca onun evden gidebileceğini de düşündüm. Belki o gün uğradığım şiddet de bana inanılmasını sağladı. Çünkü kadınlar korunma istiyorlar da verilmiyormuş rapor yok diye, duyuyoruz televizyondan bunları. Sonraları eşim bana telefonda hakaret etmeye falan başladı, kanunda bunları da engellemek mümkünmüş aslında ama sonradan duydum böyle olabileceğini. Ama zaten savcılığa onu da bildirmiştim, tehdit davası açıldı devam ediyor. L.E. Korunma talebim oldu. Aile mahkemesinden avukatım istedi. Çünkü beni çocuğumu bana vermeden ailemin yanına bıraktı. Ben çocuğumu almak istiyordum 595

75 çünkü daha 10 aylıktı, ona süt veriyordum daha. Eşimin bana şiddete ve korkuya yönelik hareketlerde bulunmamasına karar verildi, bir de çocuğumun velayeti bana verildi ve nafaka bağlandı çocuğum için. Araştırma kapsamında görüşülen kadınların tedbir isteme veya haklarında korunma talebi alınması sürecinin fiziksel şiddet görmelerinden sonra olması dikkat çeken bir bulgu olmuştur. Bunun yanında araştırmaya katılan kadınların tümünün fiziksel şiddet görmesinin korunma talebi alınmasında önemli bir faktör olduğu görülmüştür. Kadınların yasal haklarını televizyon ve gazeteden duydukları ancak avukata danışanların hakları konusunda daha fazla ve doğru bilgiye sahip oldukları görülmektedir Korunma Tedbiri Uygulama Süreci Kadınlara verilen korunma tedbirlerinin uygulanma süresi ilk aşamada uzatılmasına daha sonra karar verilmek üzere 6 ay ile sınırlıdır. Bu zaman içinde aile birliği önemli aşamalardan geçmektedir. Bu aşamalar neticesinde boşanma veya ayrı yaşama kararı alınmakta, tedbir sonrasında bu yönde yaşama devam edilmekte veya eş ile bir arada yaşama devam edilme kararı alınarak aile ve evlilik birliği devam ettirilmektedir. Görüşmeler neticesinde bu kapsamda Boşanma ve Ayrılık ile Ortak yaşama devam etme alt başlıkları oluşturulmuştur. F.A. Tedbir kararı talep ettiğim gün boşanma davasını açtım. Eşim de evden uzaklaştırılmış olduğundan ayrılık süreci başladı ve boşanma süreç içinde gerçekleşti. S.L. Eşimle ayrı yaşıyoruz, boşanma davamız devam ediyor. Şimdi eşim boşanmak istemiyor ama ben kararlıyım. R.L. Ben üç sene önce korunma talep ettiğimde boşanma fikri aklımdaydı. Önce tedbiri aldım ve 6 ay bekledim bakalım eşim düzelecek mi diye. Ama alkolü bırakmadı. Beni alkol alınca döverdi zaten, bir araya gelsem yine dövecek diye ben de boşanma davası açtım ve boşandım. Z.C. Eşim boşanma davası açmamı istemiyordu ben de tedbiri eşimin evden gitmesi için istemiştim. O evden ayrılınca boşanma davası açtım ve birkaç sene içinde boşandım. Kızımla birlikte yaşıyorum A.U. Verilen tedbir kararı eşimin evden uzaklaştırılmasını içermese de eşim evden ayrıldı. Ben çocuğum ve kendi ailemle yaşamaya başladım. Çok dayak yemiştim, yine aynı şeyler tekrarlanacak diye biraz iyileştikten sonra boşanma davası açtım ve bir yıl içinde boşandım. Kadınların birçoğunun yapılan görüşmelerde tedbir talep etmelerinin hemen ardından boşanma davası açtıklarını ifade ettikleri bilgisi edinilmiştir. Kadınların geneli şiddet görmeleri neticesinde incinen duygularının eşlerinden uzaklaşmaları ile yenilendiğini, tedbirlerin genel olarak yaşamlarına olumlu katkılar yaptığını belirtmişlerdir. Ülkemiz gerçeklerinde kadınların kendilerini birçok konuda güçsüz görmeleri gibi boşanma konusunda da kendilerini güçsüz gördükleri anlaşılmaktadır. Ancak 596

76 kadınların korunma tedbiri almalarının kadınları güçlendirdiği ve bu nedenle boşanma kararını verme konusunda yardımcı olduğu düşünülmektedir. Araştırmaya katılan kadınlardan yalnızca bir tanesinin eşi ile evlilik birliğini devam ettirme yönünde karar aldığı ve halen bir arada yaşama devam ettiği anlaşılmıştır. L.E. Ben yine de ev bana ve çocuğuma verilmesine rağmen gitmedim eve yalnızca eşyalarımızı aldık çocuklar. Bir sorun çıkmadı eşim korktu çünkü. Birkaç ay annemlerin evinde yaşadım. Altı aylık tedbir süreleri dolmadan eşim ve ailesi benden özür diledi, bir daha olmaz dediler. Sütüm kesildi bunlar olurken. Ben de çocuğum için eşimle bir arada yaşamaya devam ediyorum. Mahkemeden tedbirleri geri aldırdım. Şimdi eşimle ilişkilerimiz düzeldi gibi. Buna göre tedbir sürecinin ardından eşlerin bir arada yaşama yeniden başlamalarının tek nedeninin ortak çocukları olduğu bulgusu edinilmiştir Tedbir Süreci ve Sonrasına Ait Duygu ve Düşünceler Görüşülen kadınların tedbir sürecinde kendi yaşamları ile ilgili düşünceleri, bu süreçteki duyguları, yaşam şekilleri ve bakış açılarının farklılık göstermekte olduğu görülmüştür. Yapılan görüşmelerde kadınların devletin kendi yanlarında olduğunu hissetmelerinin onları cesaretlendirdiği ve yalnız hissetmekten kurtardığı; kadınların uygulama neticesinde memnuniyet duygularının olduğu bunun yanında çeşitli kaygılar taşıdıkları anlaşılmıştır. Z.C. Alabildiğim tedbir kararlarından memnun oldum. Evden uzaklaştırma korunma için en önemlisi ve yeterli olanı bence. Kararda yer alan ihtarlarda polis korkusu engelleyici oluyor. Kadının evden gitmemesi erkeğin evden gitmesi önemli. Önemli olan daha fazla şiddete maruz kalmamak için aynı evi paylaşmamak. A.Z. Bana verilen tedbirler iyi oldu. Eşim artık hiç telefon etmedi bana. Ruh halim düzeldi. Çok dayak yemiştim. Artık insan olduğumu hatırladım. Çocuklarım da huzurlu gibi sanki. Ama babalarını özlüyorlar. Ne kadar kötü de olsa babalarıdır. A.U. Tedbirlerden memnun oldum. Ama devletin evlilikler devam ederken aileyi eğitmesi gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar yönlendirilmeli evlilikler devam ederken. Ailede sorun olmadan önce hem erkek hem de kadın eğitilmeli. L.E. Verilen tedbirin ailemin korumasını sağladığını düşünmüyorum. Ailemi koruyan kişi eşimin hatalarını anlaması ve tekrar etmemesi oldu tabi bir de çocuğumun çok küçük olması etkiliydi. Tedbir belki de eşimin ailemizin değerini anlamasını sağladı. T.K. Evden uzaklaştırma kendime gelmemi sağladı. Aile birliğimi korumadı çünkü sorunların en ağır şekilde yaşanmaya devam ettiği bir ailede mahkemenin vereceği kararın evliliği devam ettirebilme gücü olduğunu düşünmüyorum. Bu karar beni eşimden korudu. K.E. Tedbir kararının verilerek eşimin evden gitmesi kendime güvenimi sağladı. Boşanma davası açmak da bu güvenle olmuştu. Ben memnun kaldım bu tedbirden. Beni kendime getirdi. 597

77 F.A. Eşim evden uzaklaştırıldığında benim işim düzenli olmadığından biraz korktum aslında. Nasıl geçineceğim dedim ama ailem bana destek oldu. Ben yine günlük işlerde çalışıyorum, çocuk için nafaka bağlandı ama ödemiyor onun da işi düzenli değil çünkü. R.L. Kovulmaktan, insan yerine konulmamaktan usanmıştım. Evden uzaklaştırılması ile rahatladım ama yine bekledim bir şeyler düzelir mi diye, ona rağmen yani. Biraz cesaretsizdim ama artık değilim. Yapılan görüşmelerde kadınlar şiddet görmeleri neticesinde incinen duygularının eşlerinden uzaklaşmaları ile yenilendiğini, tedbirlerin genel olarak yaşamlarına olumlu katkılar yaptığı bilgisi edinilmiştir. Sonuçlara göre, kadınlar şiddet görmeleri sonucunda yasal haklarını kullanma girişimine oldukça güç başlamaktadırlar. Kadınlara korunma tedbiri verilmesine kadar kadınların şiddet görmeye devam ettikleri, tedbirin ardından eşlerin şiddet uygulamaktan uzaklaştıkları bilgileri edinilmiştir. Görüşülen kadınlardan bazılarının devlet baba düşüncesi ile hareket ettikleri ve devletin kendilerini eşlerinden korumak için bir şeyler yapmasının memnuniyet duygusuna sebep olduğu anlaşılmıştır. Eve gelir getiren erkek eşin evden uzaklaştırılmasının kadınların ekonomik yoksunluğa düşecekleri kaygısını yaşamalarına neden olduğu bilgisi edinilmiştir. 5. SONUÇ VE ÖNERİLER Araştırmanın sonuçları araştırma kapsamından çıkan sonuçlar ve genel sonuçlar olarak iki aşamalı olarak değerlendirilmiştir. Araştırma sonuçlarına göre şiddete maruz kalan kadınların bir kısmının yasal haklarını bilmedikleri, yasal haklarını bilen kadınların birçoğunun yalnızca evden uzaklaştırma ile ilgili tedbiri bildiği; kadınların yasal haklarını bilmemelerinin konu ile ilgili yeterli bilgi sahibi olmamalarından kaynaklandığı; yasanın aile birliğini koruyamadığı yalnızca şiddete maruz kalan bireyi eylemi gerçekleştiren kişiden koruduğu sonuçları elde edilmiştir. Bunun yanında yasanın uygulanmaya başlamasının ardından ailede ayrılık sürecinin başladığı ve genellikle boşanma davası açıldığı sonuçlar arasında yer almaktadır. Kadınların korunma talebine başvuru süreçlerinin fiziksel şiddete maruz kalmalarının ardından gerçekleştiği ve bunun yanında kadınların sağlık raporu ile şiddete uğradıklarını belgelemelerinin de haklarında tedbir kararı alınmasında çok önemli eken olduğu görülmektedir. Bunun yanında araştırma sonuçlarına bakıldığında yasanın ismi ile içeriğinin uyum göstermediği, bu haliyle ismine bakıldığında ailenin korunmasını amaçlamakta olduğu anlaşılan yasanın esasında aile birliğini korumadığı, yasanın şiddete uğramış olan bireyin korunmasını sağladığı düşünülmektedir. Araştırmanın genel sonuçları değerlendirildiğindeyse kadınların hakları konusunda bilgilendirilmeleri amacıyla yerel yönetimler, üniversiteler, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı na veya çeşitli sivil toplum kuruluşlarına bağlı olarak hizmet veren aile danışma merkezleri ile toplum merkezlerinin konu ile ilgili aktif çalışma yapmalarının önemli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. 598

78 Yazılı ve görsel medyanın kamuoyu üzerindeki etkisinin kullanılmasıyla konuyla ilgili duyarlılık sağlayıcı program, kısa film ve tanıtıcı görsellerin toplum üzerinde farkındalık yaratacağı söylenebilir sayılı AKHK un uygulanması esnasında ailenin değerlendirilmesi, aile ve bireylerin psiko- sosyal, ekonomik ihtiyaçlarının tespit edilmesi ve konuya müdahalenin sağlanabilmesi için gerek mahkemelerde çalışan sosyal hizmet uzmanı, psikolog ve pedagogların gerekse Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ndaki uzmanların işlevselliklerinin artırılmasının korunma sürecinde olumlu çıktılar elde edilmesini sağlayacağı da belirgindir. Aile içi şiddetin önlenmesinde aile bireylerinin psiko- sosyal, ekonomik ve hukuki yardım alabilecekleri yerlerin olması önemlidir. Bunların sağlanması için sosyal hizmet kurumlarının sayılarının artırılması, bu kurumlar içinde hizmet verebilecek nitelikli uzman personelin bulunması gerekmektedir. Şiddet mağduru kadınların ihtiyaçlarının değerlendirilmesi ile iş istihdamlarının sağlanmasının veya sosyal yardım olarak ekonomik destek vermesinin kadının güçlenmesinde önemli bir faktör olacağı da açıkça görülmektedir. 6. KAYNAKÇA T.C. ASAGEM Türkiye de Aile Mahkemeleri Uygulaması ve Uygulamanın Değerlendirilmesi Araştırması, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara, 2009 Salman, Ö. (2011) Aile Birliğinin Korunmasında Aile İçi Şiddettin Önlenmesine Yönelik Kamusal Politikalar. Süleyman Demirel Üniversitesi SBE Kamu Yönetimi ABD Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Isparta. 599

79 CİNSEL SALDIRI SUÇU VE KADIN Fahri Gökçen TANER 1 ÖZET 2005 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu, cinsel suçlara ilişkin yapı mülga kanunla karşılaştırıldığında önemli ölçüde değişmiştir. Bu değişim, son 50 yılda ortaya çıkan toplumsal gelişmelerin bir sonucudur. Bu çalışmada söz konusu gelişmeler ve cinsel saldırı suçuna ilişkin etkileri üzerinde durulmaktadır. ABSTRACT Tuırkish Criminal Code which came into effect in 2005, changed seriously the structure of sexual crime compared the former code. This new structure is a result of social developments which ocur in the last 50 years. In this work these developpments and its effects on the crime of sexual aggression will be examined. 1. GİRİŞ Aslında ceza kanunları suçun mağdurunu kadın veya erkek olarak ikiye ayırmaz, her bireye, cinsiyeti ne olursa olsun insan olarak değer verir. Dolayısıyla çok istisnai suç tipleri bir kenara bırakılırsa, her suçun mağduru erkek olabileceği gibi kadın da olabilir. Fakat öyle suçlar vardır ki, adli istatistiklere bakıldığında bunların mağdurunun çoğunlukla kadınlar failinin ise erkekler olduğu görülmektedir. İşte inceleme konumuz olan ve TCK nın 102. maddesinde düzenlenen cinsel saldırı suçu bu suçlardan biridir. Bu nedenle tebliğin başlığı da cinsel saldırı suçu ve kadın olarak seçilmiştir. Tebliğle amaçlanan cinsel saldırı suçu üzerine uzun teknik tartışmalar yürütmekten ziyade, cinsel suçlar olarak adlandırılan suç kategorisinin, toplumdaki kültürel değişimin ışığında ele alınarak kadın mağdurun durumunun ortaya konulması olacaktır. Bu bağlamda özellikle cinsel saldırı suçunun 5227 sayılı TCK daki düzenleniş şekli ve evlilik içerisinde işlenmesi üzerinde durulacaktır. 2. TOPLUMDAKİ ALGININ VE KANUNDA KORUNAN HUKUKİ DEĞERİN DEĞİŞİMİ Cinsellikle ilgili cinselliğin bir genel ahlak değil, özgürlük sorunu olduğu anlayışının ortaya çıkması, ceza hukukun da cinsel özgürlüğe karşı suçlara bakış açısında önemli değişikliklere yol açmış ve giderek bu suçlarla korunan değerin cinsel özgürlük olduğu düşüncesi ağırlık kazanmaya başlamıştır. (TEZCAN-ERDEM- ÖNOK,2010:292) Özellikle 1950 lerden sonra dünyanın insan hakları dönemine girmesi, cinsellik hakkındaki geleneksel tutumların değişmesinde önemli rol oynamıştır. Zira gelenek, genel ahlak gibi kavramların cinselliğe ilişkin kavrayış biçimi, toplumsal gelişme ve iletişime bağlı olarak değişmektedir. Bu tutum değişikliği, 70 lerde baskı gruplarının 1 Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilimdalı Öğretim Elemanı, e-posta: 600

80 harekete geçmesine yol açmış, kadın hareketlerinin kültürel bilinçlendirme hareketlerinin sayesinde cinsel saldırı kavramına bakış değişmiş ve bu suçun mağdurun seçimlerini serbestçe yapma özgürlüğüne ve insan onuruna zarar verdiği düşüncesi kabul görmeye başlamıştır. Cinsel konulardaki özgürleşme akımı sonucu, cinsel faaliyetlerde bulunmanın artık genel edep töreleriyle ilgili değil ve fakat insanın cinsel özgürlüğü, özel hayatı, bireysel özgürlüğü ve kişinin cinsel bütünlüğü ile ilgili bir konu sayılması, evlilik dışı cinsel ilişkilerin artık özellikle Avrupa toplumlarında normal bir beşeri davranış olarak algılanmasına neden olmuştur. Böylelikle evlenme öncesi ve evlilik dışı cinsel ilişkilere bakış açısı, doğum kontrol yöntemlerinin gelişmesi ve sosyal tabuların etkilerinin azalmasıyla radikal bir biçimde değişmiştir. Kadının özgürleşmesi ve yaşam biçiminin değişmesinin sonucunda cinselliğe ilişkin gelenek ve göreneklerde ortaya çıkan köklü değişiklikler, cinselliğin ve buna bağlı olan değerlerin kişi özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olduğunun ve cinsel özgürlüğe karşı suçların mağdurun tüm kişiliği üzerinde nasıl yıkıcı bir etki yaptığının anlaşılmasına katkıda bulunmuştur. Ayrıca yukarıda ifade edilen ahlak, edep gibi muğlak kavramlar uygulamada savcı, hakim ve bilirkişinin söz konusu kavramlara ilişkin algılarına bağlı olarak değişmekte ve bu suçların zaman zaman bir baskı aracına dönüşmesine yol açmaktaydı. Kanun koyucular üzerindeki baskılar 1980 den itibaren etkisini Avrupa Devletleri nin ceza kanunlarında da göstermeye başlamıştır ve reform hareketleri ile kriminalizasyon ve dekriminalizasyon hareketlerini hızlandırmıştır. Böylelikle kadının toplumdaki yeri konusunda yaşanan sosyal ve kültürel devrim ışığında modern toplumun kadın cinselliğine bakış açısını değiştirmesi, etkisini ceza kanunları üzerinde göstermeye başlamıştır. (FIANDACA-MUSCO,2006:192; DÖNMEZER,2003: S.5-8; ÜNVER,2001:295) Bir grup olarak cinsel özgürlüğe karşı suçların, diğer grup olarak ise ceza hukukunun çatısı altında yer alan cinsellikle ilgili rahatsız edici her türlü eylemin aslında farklı hukuki değerleri ihlal etmelerine karşın bir bütün olarak değerlendirilmeleri bunların 1900 lü yıllarda kah ahlaka aykırı suçlar kah aile düzenine karşı suçlar olarak görülerek düzenlenmesine yol açmıştır. (AYDIN, 2004:155; SOYASLAN, 2010: 223 ve 224) Özellikle 60 lı yıllardan itibaren artış gösteren ahlak ve ahlaka aykırılıkların hukuk tarafından cezalandırılmasının gerekip gerekmediğine yönelik tartışmalar, gerek Kara Avrupası nda gerek İngiltere de çıkarılan kanunlarla, yalnızca ahlaka aykırılığı cezalandıran düzenlemelerin büyük bir kısmının mevzuattan ayıklanmasını sağlamıştır. (ÜNVER, 2003, s. 1026) Çeşitli ülkelerde cezalandırılan bu tür cinsel davranmışlara homoseksüellik, sodomi vb. örnek verilebilir. Böylelikle daha önceden cezalandırılan cinsel eylemlerin sayısı azalmıştır. (ÜNVER, 2003, s. 1028) Cinsel özgürlüğe karşı suçları cinsellikle ilgili diğer suçlardan (müstehcenlik, fuhuş vb.) ayıran en önemli unsur, önemli antropolojik gerekçeleri de olan temel liberal felsefi değerlerden en önemlilerinden biri olan özgürlük, kendi kaderini belirleme, özgür irade, anlaşma ve sözleşme gibi değerlerin bu alandaki izdüşümü olan rıza kavramıdır. (AYDIN, 2004:155) Nitekim modern eğilim cinsel özgürlüğe karşı suçlarla, aileye ve genel ahlaka karşı suçların birbirinden ayrılması yönündedir. (ÜNVER,2001:298) Bu bağlamda TCK da da yerinde bir şekilde müstehcenlik, fuhuş, alenen hayasızca hareketler gibi suçlar farklı bir hukuki konuya sahip oldukları gerekçesiyle Genel Ahlaka Karşı Suçlar arasında düzenlenmiştir. (YALÇIN SANCAR, 2010: s.104) Öte yandan kadın ve çocuğun korunması ve benzeri kamu yararına hizmet eden amaçlar olmadığı sürece, cinsel özgürlüğü sınırlayan normların, genel ahlaka karşı suçlar 601

81 arasında yer almaması ve genel ahlaka karşı suçların cinsel özgürlüğü sınırlayacak şekilde amacını aşan bir biçimde yorumlanmaması gerekir SAYILI TCK DA CİNSEL ÖZGÜRLÜĞE KARŞI SUÇLAR Bilindiği üzere 765 sayılı TCK nın mehazı 1881 tarihli İtalyan Ceza Kanunu dur. Bu noktada söz konusu suçlarla korunan değer ve ceza kanunumuz eleştirilirken, bu eleştirileri mehaz kanuna veya bu kanunu 1925 yılında ülkemize getirenlere kadar götürme yanılgısına düşmemek gerekir. Zira bu noktada eleştirilmesi gerekenler 131 yıl önce kaynak kanunu yapanlar veya bunu 87 yıl önce ülkemize getirenler değil, özellikle İkinci Dünya Savaşı nın ardından dünyada ortaya çıkan cinsel özgürlük kavramındaki hızlı değişime ayak uyduramayan kanun koyucudur. Bu nedenle bir kısmı Anayasa Mahkemesi kararlarıyla kanundan çıkmış da olsa, 2000 li yıllara gelindiğinde dahi, artık çağdışı kalmış hükümlerin pek çoğu 765 sayılı TCK daki varlıklarını korumaktaydı tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK cinsel özgürlüğe karşı suçlara ilişkin olarak önemli değişiklikler getirmiştir. Söz konusu değişikliklerden en önemlisi bu suçların kanun sistematiğindeki yerinin değiştirilmesi ve korunan değerin cinsel özgürlük, kanunda yer alan haliyle dokunulmazlık olduğunun kabul edilmesidir. Cinsel özgürlüğe karşı suçlar 765 sayılı TCK da Genel Adap ve Aile Düzenine Karşı Suçlar arasında düzenlenmekteydi. Kanunun sistematiğinde yapılan bu seçim, bu suçlar bakımından önem verilen değerin cinsel saldırıya uğrayan kişinin vücut bütünlüğü ve cinsel özgürlüğünden çok, toplumun kişiye atfettiği edep adı verilen değer olduğu anlamına gelmekteydi (HAFIZOĞULLARI-ÖZEN, 2011:151; YALÇIN SANCAR, 2010: s.104) ve artık çağdışı kalmış bir anlayışı yansıtmaktaydı. Öğretide geçmiş dönemde koyucuyu böyle bir seçim yapmaya götüren nedenin özellikle çocukların rızalarına dayalı veya rızaları dışında cinsel saldırılara muhatap olmaları halinde, suçun failini, mağdurunu, velayet hakkına bağlı olarak şikayet hakkının sahibini ve maddi konusunu ayırt etme zorunluluğu olduğu ifade edilmektedir. (HAFIZOĞULLARI- ÖZEN, 2011:151) sayılı TCK ile tasaddi, ırza geçme, söz atma, sarkıntılık kavramları hukukumuzdan çıkarılmıştır. Tasaddi ve elle sarkıntılık suçları TCK nın 102/1. maddesinde yer alan cinsel saldırı suçunun basit şekli kapsamında, ırza geçme suçu 102/2. maddede yer alan cinsel saldırı suçunun nitelikli şekli kapsamında, söz atma suçu ise 105. maddedeki cinsel taciz suçu kapsamında düzenlenmiştir. Çocuklara yönelik cinsel saldırı çocukların cinsel istismarı adı altında ayrı bir suç tipi olarak düzenlenmiştir yaş arasındaki çocuklarla rızaya dayalı cinsel ilişki ise 104. maddede yine ayrı bir suç olarak kanunda yer almıştır. reşit olmayanla rızaya dayalı cinse 5237 sayılı TCK da alacağım diyerek kızlık bozma suçuna yer verilmemiştir. 765 sayılı TCK şehvet hissi veya evlenme saiki ile erkek, kız veya kadın kaçırmayı hürriyeti tahdit suçları arasında görmemiş, şehvet hissini ve evlenme saikini suçun kanunun sistematiğindeki yerinin tespitinde belirleyici bir öğe olarak görerek, cinsel özgürlüğe karşı suçları düzenlediği genel adap ve aile düzenine karşı suçlar arasında düzenlemişti sayılı TCK ise kişinin özgürlüğünün cinsel amaçlı olarak sınırlanmasını, 109/5. maddede kişiyi özgürlüğünden yoksun kılma suçun ağırlaştırıcı nedeni olarak düzenlemiştir. Bu noktada belirtmek gerekir ki kişinin evlenme amacıyla kaçırılmasını, salt cinsel amaçlı olarak nitelendirmek, her durumda doğru olan bir tespit değildir. 602

82 Yukarıda da ifade edildiği üzere eskiden ırza geçme adını alan, halk arasında tecavüz olarak bilinen suç, 5237 sayılı TCK da cinsel saldırı suçun nitelikli hali olarak düzenlenmiştir. 765 sayılı TCK da yer alan ırza geçme suçunun daha geniş kapsamlı bir görünümüdür. Hükmü incelmeye geçmeden önce, ırza geçme kavramının kanundan çıkarılmasının yerindeliği üzerinde kısaca durmak istiyoruz. 765 sayılı Kanun döneminde kadın hakları bakışıyla ırza geçme kavramı kadını rencide ettiği gerekçesiyle eleştirilmekte ve ırz kavramının kadına ait bir değer olmadığı, erkeğin kadına atfettiği veya kadına sahip olmak bakımından erkeğin kendinde gördüğü bir değer olduğu belirtilmekteydi. (AYDIN,2004:157) Yeni kanunla ırz kavramı ortadan kaldırılmış ve kişinin vücut bütünlüğünün ihlali ön plana alınmıştır. Kanımızca ister kadın hakları bakış açısıyla isterse eşitlikçi bir perspektiften bakılsın, ırz kavramının kanunda çıkarılması son derece yerinde olmuştur. Her ne kadar ırza geçme ifadesi cinsel saldırı ifadesine göre daha vahim bir ihlali gösteriyor gibi gelse de, bu ifade söz konusu suçların mağduru olan kadınlar bakımından herhangi bir suçun mağduru olmuş diğer kimselere karşı duyulan empati duygusunu yaratmaktan uzaktı. (AYDIN,2004:161) Bu değişimin faydası hukuki değil, toplumsal psikolojik açıdan kendisini gösterecek ve toplumda cinsel saldırıya muhatap olan kadının ırzına geçilmiş, kirletilmiş ve kullanılmış, bir kimse olarak değil, vücut bütünlüğü ve cinsel özgürlüğü ihlal edilmiş bir suç mağduru olarak görülmesinde ufak da olsa bir adım olacak ve bir ölçüde ikinci kez mağdur edilmesinin önüne geçecektir. (AYDIN,2004: ) Bu yüzden kanunda yapılan değişikliğin, kadına kendisini suçlu hissettiren bu yanlış ve acımasız bakış açısının, (CENTEL, 1997: 60) değişmesi yolunda önemli bir adım olduğu düşüncesindeyiz. Konuya ilişkin bir diğer önemli gelişme ise mağdurun ırzına geçen kişi ile evlenmesi halinde, failin cezasının ortadan kaldırılmasını sağlayan hükmün (mülga TCK nın 434. maddesinin) 5237 sayılı TCK ya alınmamış olmasıdır. Sıradaki alt başlığın konusu üzerindeki tartışmaların hala güncel olması nedeniyle, mülga TCK nın 434. maddesi olacaktır. 4. CİNSEL SALDIRI SUÇUNDA MAĞDURLA FAİLİN BİR ŞAHSİ CEZASIZLIK SEBEBİ OLMASI GEREKLİ Mİ? Mülga TCK nın 434. maddesi uyarınca ırza geçme ve tasaddi suçlarında, failin mağdurla evlenmesi sonucunda ceza ertelenmekte ve dava zamanaşımı süresi boyunca erkeğin kusurundan kaynaklanan bir nedenle boşanmanın gerçekleşmemesi halinde bir şahsi cezasızlık sebebi söz konusu olmaktaydı. Söz konusu hükmün kaynağı mülga kanunun 352. maddesiydi yılında yürürlüğe giren İtalyan Ceza Kanunu nun 544. maddesinde de yer alan benzer hüküm de, bu ülkede tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır. Her ne kadar yürürlükteki TCK da böyle bir hüküm yer almıyorsa da, zaman zaman söz konusu hükmün çeşitli tartışmalarda gündeme gelmesi, hatta uygulamacılar tarafından hükmün yeniden kanuna alınmasının yararlı olabileceğine dair görüşler ileri sürülmesi, bu konuya değinilmesini gerekli kılmaktadır. Öğretide cinsel saldırının temel şeklinin eşler arasında işlenemeyeceği görüşünü savunan yazarlar, nitelikli cinsel saldırıyı ise ancak şikâyet koşuluyla cezalandıran bir anlayışın, mağdurla fail arasında evlenme gerçekleşmesine rağmen faili cezalandırmasının anlaşılmaz olduğu ileri sürülmektedir. (TEZCAN-ERDEM-ÖNOK,2010:324) Karşıt görüş ise haklı olarak ırza geçme suçlarında mağdurun faille evlenmesi halinde kamu davasının veya cezanın ertelenmesine ilişkin hükmün; çağdaş dünyadaki düzenlemelerle uymadığı, yalnızca toplumun ırzına geçilen kızın artık evlenemeyeceği yönündeki ispatlanmamış ön yargısının böyle bir düzenlemenin gerekçesi olmaması gerektiği ve Türk toplumunun çoğu zaman sınırlı bazı bölgelerde geçerli olan töre, gelenek ve anlayışların haddinden fazla genişletilerek toplumun 603

83 geniş kesimlerinde kabul görüyormuş gibi kamuoyuna sunulmasının yerinde olmadığı yönündedir. (AYDIN, 2004:107) Ayrıca söz konusu hüküm öğretide kadının erkeğe itaatini hukuk yoluyla sağlamaya yönelik ve kadını bağımsız bir kişi olarak değil, erkeğin malı olarak gören bir anlayışın ürünü olduğu gerekçesiyle de eleştirilmiştir. (UYGUR-YALÇIN SANCAR, 2005, s.35) Bu bağlamda hüküm kadın üzerindeki erkek egemenliğinin hukuk, gelenekler ve ahlak tarafından desteklendiğinin bir ispatı olarak gösterilmiştir. (UYGUR-YALÇIN SANCAR, 2005, s.35) Bu noktada, evlenme bir şahsi cezasızlık nedeni sayılsaydı neler getirip neler götürebileceği üzerinde kısaca durmak istiyoruz: Mülga Kanun döneminde ırza geçme veya tasaddi suçun mağduru olan kadınla, fail evlendiği takdirde faile ceza verilmemesinin gerekçesini, toplumun mağdur kadına bakışında aramak gerekir. Söz konusu saldırı sonucunda mağdur olan kadın, içinde yaşadığı psikolojik travmanın yanında toplumun kendisini kullanılmış ve kirletilmiş hissettirmesi karşısında bir kez daha mağdur olmaktaydı. Hatta bazı vakıalarda, tecavüze uğrayan kadının kendi akrabaları tarafından öldürülmesinin altında da, toplumun bu sığ bakışını aramak gerektiği düşüncesindeyiz. (YALÇIN SANCAR,2010:108) Bunun yanı sıra, eski kanun döneminde ırzına geçilen kadının ailesi ve toplum tarafından dışlandığı, ayıplı bir kimse sayıldığı ve sonunda fuhuş tacirlerinin eline düştüğü ayrıca hükmün çocuk yaşta evlendirilen çocuklar bakımından da faydalı olduğu ifade edilmiştir. (DÖNMERZER, 2003: 26 ve 27) Mülga kanun bu toplumsal gerçekler karşısında yapıldığı dönemin şartları içerisinde kadına ırzına geçen veya tasaddi fiilini gerçekleştiren adamla evlendirerek, onu toplumda dışlanmaktan korumayı (DÖNMEZER, 2003:26 ) ve evlenmesini kolaylaştırmayı (ÖNDER, 1994:480) amaçlamıştır. Fakat günümüzde erkeğin cinsel arzularını tatmin etmek için ırza geçtiği, evlenmek için kaçırdığı ve evlenirse hiçbir sorunun kalmayacağı anlayışı çağdışı kalmıştır ve artık terk edilmelidir. (AYDIN, 2004:162) Çağdaş bir toplumun ceza kanunu tecavüzle kadının ve onun çevresindeki kendisini kadın üzerinde hak sahibi olarak gören belirsiz sayıda kişinin namusunun kirlendiğini kabul ederek ve kadın kimle evlenirse evlensin, yeter ki namusumuz kurtulsun anlayışına (YALÇIN SANCAR,2010:103) yol göstericilik yapamaz. Buna ek olarak hükmün uygulanmasında ırza geçme veya tasaddi mağduru olan kadınların, kamuoyunda sıkça kullanılan ifade şekliyle tecavüzcüsüyle evlenmesi, aile ve töre baskısıyla ailesinin ve kendisinin namusunu kurtarması için baskı gördüğü de bilinmektedir. Cinselliğe bakışın değişmesi ve cinsel özgürlüğe doğru gidişle birlikte, mülga kanunda yer alan hüküm, artık kadın onurunu aşağılayan bir hüküm haline gelmişti. Bu nedenle kanımızca evlenmeye ilişkin şahsi cezasızlık nedeninin 5237 sayılı TCK ya alınmaması yerinde olmuştur. 765 sayılı Kanun un yapıldığı dönemden bu yana kadının damgalanmasına ilişkin yukarıda bahsedilen olumsuz tutuma ilişkin olumlu gelişmeler varsa da, bu tutumun da tamamen ortadan kalktığı söylenemez. Bir yandan bu hükmün varlığı, ırza geçme ve tasaddi suçlarının genel önleme etkisini önemli ölçüde zayıflatmaktaydı. Irzına geçilen veya tasaddi de bulunulan kadının suçun failiyle evlendirildiğini gören fail, normal şartlarda kendisiyle evlenmeyeceğini bildiği kadını ırza geçme veya tasaddi suçu için kendisine hedef seçmekte ve onunla bir şekilde evlenme imkânı bulmaktaydı. Öte yandan yine söz konusu hüküm yukarıda sözü geçen toplumun çağdışı tutumunun meşrulaştırılmasına bir dayanak olmaktaydı. Eğer toplumun kadının kirletildiği yönündeki tutumunun çağdışı olduğuna düşünüyorsa, yapılması gereken ilk şey evlenmeye ilişkin şahsi cezasızlık nedenini kanundan çıkarmaktır. Bu elbette yalnızca Türk Ceza Kanunu nu değiştirmekle olacak iş değildir fakat yine de ceza hukukunun toplumu geliştirme fonksiyonunu da küçümsememek gerekir. Bu yüzden 5237 sayılı TCK da evlenmenin bir şahsi cezasızlık nedeni olarak kabul edilmemesi yerindedir. Son olarak ifade etmek gerekir ki eğer cinsel saldırı suçu eski kanun dönemindeki gibi aile düzenine karşı bir suç olarak düzenlenseydi, evlenmenin yaralanan hukuki değeri tamir ettiği ileri sürülebilirdi, ancak suçun kişilere karşı suçlar altında düzenlendiği ve kişinin cinsel özgürlüğünün evlenme ile tamir edilemeyeceği açıktır. (AYDIN,2004:107) 604

84 5. EVİLİLİK İÇİNDE CİNSEL SALDIRI Mülga TCK döneminde hem mağdur hem de fail bakımından özellik gösteren ve tartışmalı olan bir diğer husus evlilik birliği içerisinde kocanın karısının ırzına geçmesinin mümkün olup olmadığıydı. (ARTUK-YENİDÜNYA, 1999:57 vd.). Bu kanun döneminde, kanunda açıkça karı-koca olma gibi bir ibare yer almamasına ve eşler arasında ırza geçmenin suç sayılmasına engel bir düzenleme bulunmayışına rağmen, aile ilişkilerine müdahalenin doğru olmadığı düşüncesiyle evlilik birliği içerisinde kocanın karısıyla zorla cinsel ilişki kurması halinde bu suçun oluşmayacağı ancak kullanılan araçların müessir fiil suçunu oluşturabileceği, ilişkinin zorla anormal yoldan gerçekleşmesi halinde ise aile fertlerine fena muamele suçunun oluşacağı ileri sürülmekteydi. Yargıtay da, bu durumda aile fertlerine fena muamele suçunun oluşacağı görüşünü paylaşmaktaydı sayılı TCK, bu fiili şikâyete bağlı suç haline getirerek, fiilin suç olup olmadığı konusundaki tartışmaya son vermiştir. Her ne kadar öğretide hükmün gereksiz olduğu zira zaten bu fiillerin cinsel saldırı suçu sayılmasına bir engel olmadığı ifade edilmekteyse de, Yargıtay ın eski ısrarlı uygulaması karşısında hükmün önemli bir işlevi olduğu düşüncesindeyiz. Bu değişimin temelini toplumların evlilik anlayışına bakışında aramak gerekir. Evlilik eskiden genellikle kadına ev işlerini görme ve cinsel ilişkiye girme yükümlülüğü getiren bir sözleşme olarak algılanmaktaydı. Bu bağlamda kadın, kocası her talep ettiğinde cinsel ilişki borcunu yerine getirmek durumundaydı. Talebin reddi ise hem evliliğe ilişkin yükümlüklerin ihlali anlamına gelmekte, hem de cinsel ilişkiye girme teklifinin reddinin kocaya zorla ilişkiye girme hakkını verdiği kabul edilmekteydi. Batıda sanayileşmenin gelişimini tamamlamasının ardından ve özelikle son zamanlarda bu suçlarda belirgin bir artış olması nedeniyle, bu eylemlerin cinsel saldırı, tecavüz, cinsel şiddet vb. isimlerle suç sayılması gerektiği yönündeki akım hızlanmıştır. (BASSI, 1998:15; ARTUK-YENİDÜNYA, 1999:57; ÜNVER,2001:306) Örneğin İtalya da da yetmişli yılların sonuna kadar eşe karşı cinsel şiddet suçunun işlenemeyeceği kabul edilmekteydi. Ancak son yirmi yılda yapılan çalışmalarla, İtalya da da bu bakış açısının değişmesi mümkün olmuştur yılında herhangi bir kanun değişikliği olmaksızın İtalyan Yüksek Mahkemesi cinsel şiddet suçunun eşe karşı işlenemeyeceği şeklindeki eski içtihadını değiştirmiştir. (MULLIRI,2010:1088; CADOPPI,2002: 84) Günümüzde ülkemizdeki anlayış da oldukça değişmiştir. Evlenmek elbette eşlere birbirleriyle cinsel ilişkide bulunmayı isteme hakkını vermektedir. Buna dayanarak öğretide eşlerin birbirleriyle cinsel ilişkide bulunmayı talep etme ve hakkın kötüye kullanılması boyutuna varmamak kaydıyla bilfiil cinsel ilişkide bulunmak haklarının olduğu, eğer bu hak kötüye kullanılmışsa ortaya çıkacak suçun cinsel saldırı değil başka bir suç olması gerektiği ileri sürülmekte ve düzenlemenin kadın erkek eşitliğine, ayrımcılık yasağına aykırı olduğu iddia edilmektedir. (HAFIZOĞULLARI-ÖZEN, 2010: 150 VE 158) Bu noktada kanunun gerekçesinde yer alan eşlerin cinsel arzuları tatmin yükümlülüğü ve bunun hukuki sınırlarına ilişkin, kabul edilmesi mümkün olmayan ifadelere de dikkat çekmek uygun olacaktır. Gerekçede: Evlilik birliği, eşlere sadakat yükümlülüğünün yanı sıra, karşılıklı olarak birbirlerinin cinsel arzularını tatmin yükümlülüğü de yüklemektedir. Buna karşılık, evlilik birliği içinde bile, cinsel arzuların tatminine yönelik talepler açısından tıbbi ve hukukî sınırların olduğu muhakkaktır. Bu sınırların ihlâli suretiyle eş üzerinde gerçekleştirilen ve cinsel saldırı suçunun nitelikli hâlini oluşturan davranışlar, ceza yaptırımını gerekli kılmaktadır. ifadeleri yer almaktadır. 605

85 Kanımızca cinsel ilişkiyi talep etme hakkı başka, cinsel ilişkiye girme hakkı başka bir şeydir. Evlilik eşleri biri diğerinin egemenlik alanı altındaki bir nesne durumuna düşürmez ve cinsel özgürlüğün diğer eşe terk edilmesi sonucunu doğurmaz. (TEZCAN- ERDEM-ÖNOK,2010:295 ve 312; ARTUK-YENİDÜNYA, 1999:62 ve 67; ÜNVER,2001:306) Bu nedenle eşlerin hatta aralarında evlilik bağı olmasa dahi belli bir cinsel yakınlığı olanların birbirinden cinsel ilişkiye girmeyi talep etmeleri olağan olmasına karşın hiç kimse için bir diğeriyle rızası olmaksızın cinsel ilişkiye girmek hak değildir. Evliliğin eşlere karşılıklı cinsel ilişki veya cinsel arzuları tatmin yükümlülüğü getirmesi de söz konusu değildir, (MULLIRI,2010:1089) evliliğin amaçlarından birinin ailenin meydana gelmesi olduğu bahanesiyle evliliğin kadına cinsel ilişkiye rıza gösterme yükümlülüğü yüklediği anlayışı artık terk edilmiştir. (ARTUK- YENİDÜNYA, 1999:62) Aksinin kabulü cinsel ilişkinin eş tarafından kabul edilmemesi halinde, onunla bu ilişkinin zorla kurulmasına meşruiyet tanımak demek olur ki, bu yaklaşım çağdaş bir toplumun cinsel özgürlük anlayışıyla bağdaşmaz. Bu nedenle eşler arasında zorla cinsel ilişkinin, cinsel saldırı suçu olarak kabul edilmesini olumlu karşılamaktayız. Belirtmek gerekir ki Türkiye nin de taraf olduğu Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi nin 2/g maddesi uyarınca taraf devletler kadınlara karşı ayrımcılık oluşturan bütün ulusal cezai hükümleri yürürlükten kaldırmayı taahhüt etmektedir. Herhalde bu taahhüt, var olan hükümler eşitlik esasına göre uygulanabildiği takdirde, onları yürürlükten kaldırmak yerine bu şekilde uygulama taahhüdünü de bünyesinde barındırmaktadır. Söz konusu ilişkinin normal veya anormal yoldan olması önem taşımamaktadır. Suçun eşler arasında işlenebileceği yönündeki görüşümüz, 102/1. madde bakımından da geçerlidir zira zaten şikâyete bağlı olan bu suç bakımından herhangi bir ayrıma gidilmemiş ve bu fiilin eşler bakımından suç teşkil etmediği ifade edilmemiştir. İkinci fıkrada ise suçun şikâyete bağlı olması istisna olduğu için bunun ayrıca belirtilmesi zorunlu görülmüştür. İkinci fıkrada kural olarak re sen soruşturulan ve kovuşturulan suçun, ilk fıkradaki hali bakımından eşlere ilişkin özel bir belirleme yapılmamasını, bu fiilin eşler bakımından suç teşkil etmediği şeklinde yorumlanamayacağı düşüncesindeyiz. Bu bağlamda 102. maddenin ilk iki fıkrasında yer alan davranışlar, eşler arasında gerçekleştiği takdirde şikâyete bağlıdır. (ÖZBEK-KANBUR-DOĞAN- BACAKSIZ-TEPE, 2011: 317 ve 330; GÜNDEL, 2009:15) Bu noktada hükümde eş ile kast edilenin, medeni nikâh bağıyla birbirine bağlı olan kimseler olduğunu da ifade etmek istiyoruz. (ÜZÜLMEZ, 2008:256; TEZCAN- ERDEM-ÖNOK,2010: 315) Dolayısıyla herhangi bir nedenle evlilik bağı olmaksızın birbirleriyle yaşayan kişiler bakımından 102/2. maddede yer alan suç re sen soruşturulacak ve kovuşturulacaktır. Bu noktada kriminolojik araştırmaların, zorla cinsel ilişkinin bir kısmının eşler arasında cereyan ettiğini ve bunlardan çok azının ortaya çıktığını gösterdiğini belirtmek de yerinde olacaktır. (DÖNMEZER,2003:16) 606

86 KAYNAKÇA ARTUK, Mehmet Emin YENİDÜNYA, Ahmet Caner: Evlilik İçinde Irza Geçme, İstanbul Üniversitesi Cumhuriyet in 75. Yıl Armağanı içerisinde, İstanbul 1999, s AYDIN, Öykü Didem: "TBBD", TBBD, Y. 2004, S. 53. AYDIN, Öykü Didem: Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar, HPD, Y. 2004, S. 2, s BASSI, Tina Logostena: CENTEL, Nur: Parte prima contro la violenza sessuale, in Violenza sessuale 20 anni per una legge, Roma 1998, s. 15,.s. 15. Cinsel Mağduru Kadının Korunması, Prof. Dr. Kenan Tunçomağ a Armağan içinde, İstanbul 1997, s DÖNMEZER, Sulhi: Cinsel ve Cinselliğe İlişkin Suçlarda Yeni Trentler, İstanbul FIANDACA, Giovanni - MUSCO, Enzo: Diritto penale parte speciale, V II, T. I, Bologna HAFIZOĞULLARI, Zeki - ÖZEN, Muharrem: MULLIRI, Guicla: Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Kişilere Karşı Suçlar, 2. Baskı, Ankara 2011, s (Kişilere Karşı Suçlar) Codice penale rassegna di giurisprudenza e di dottrina, i delitti contro la persona, V. XI, T. II, a cura di Giorgio LATTANZI e Ernesto LUPO, Milano ÖNDER, Ayhan: Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 4. Bası, İstanbul ÖZBEK, Veli Özer - KANBUR, Nihat - DOĞAN, Koray - BACAKSIZ, Pınar - TEPE, İlker: Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 2. Baskı, Ankara 2011, s SOYASLAN, Doğan: Ceza Hukuku Özel Hükümler, 5. Bası, Ankara

87 TEZCAN, Durmuş - ERDEM, Mustafa Ruhan - ÖNOK, Murat: Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 7. Baskı, Ankara UYGUR, Gülriz - YALÇIN SANCAR, Türkan: ÜNVER, Yener: Law, Women s Subordination and Changing Face of The Turkish Legal System in The Example of Article 434 of The Turkish Criminal Code, Eastern European Community Law Journal, V. I, I. 2, January 2005, s Özellikle Cinsel Suçlar Alanında Olmak Üzere, Kadınlarla İlgili Ceza Hukuku Normlarındaki Değişim ve Türkiye deki Durum, Adalet Yüksek Okulu 20. Yıl Armağanı içinde, İstanbul 2001, s (Kadınlarla İlgili Ceza Hukuku Normlarındaki Değişim) Ceza Hukukuyla Korunması Amaçlanan Hukuksal Değer, Ankara ÜZÜLMEZ, İlhan: YALÇIN SANCAR, Türkan: Çocukların Cinsel İstismarı Suçu, EÜHFD, y. 2009, C. IV, S. 2, s Sempozyum Konuşması, Esin Konanç Sempozyumları Kitabı içinde, Ankara 2010, s

88 TÖRE SAİKİ İLE KASTEN ÖLDÜRME SUÇU (TCK m. 82/1-k) ÖZET Arş. Gör. Mehmet GÖDEKLİ 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu nun 82. maddesinin 1/k fıkrasında, kasten öldürmenin töre saiki ile işlenmesi halinde faile verilecek cezanın ağırlaştırılacağı düzenlenmiştir. Ülkemizde özellikle töre adı altında işlenen öldürme fiillerine karşı caydırıcılığı sağlamak bakımından, töre amacı, basit adam öldürmeden farklı olarak, müebbet hapis cezası yerine, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılmaktadır. Cezayı ağırlaştıran bir neden olan töre saiki ile kasten öldürmeyi konu edinen bu çalışmada, öncelikle töre nin ve töre saiki nin ne anlama geldiği, töre saikinin failin taşıdığı benzer amaçlardan ve öteki kavramlardan farkı ortaya konacaktır. Daha sonra madde gerekçesinde töre saiki yanında ayrıca ifade edilme gereği duyulan haksız tahrik kavramının kısaca tanımı ve özelliklerine değinilmek suretiyle, töre saiki ile haksız tahrik arasındaki ilişki incelenecektir. Nihayet töre saiki ile öldürmeye ilişkin teorik düzenlemelerin hukuk pratiğine nasıl yansıdığını görmek üzere, ulusal hukukta Yargıtay kararları ile uluslararası hukuk bağlamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına yansıyan töre saiki ile öldürme fiillerinden örneklere ve Mahkemelerin bu konudaki tutum ve görüşlerinin içeriğine yer verilecektir. Anahtar kelimeler: Töre, töre saiki, töre saiki ile öldürme suçu, haksız tahrik, tasarlama kastı, Yargıtay, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. ABSTRACT In Turkish Penal Code No Article 82 Paragraph 1/k is organized that will be aggravated the penalty of offender in case of deliberate murder processed with honor motive. In our country is punished the honor motive, unlike the simple murder, instead of life imprisonment with aggravated life imprisonment, particularly for providing deterrence against acts of killing committed in the name of honor. In this study that focusing on deliberate murder processed with honor motive as a cause of aggravating the penalty, primarily will be manifested, what means of honor and honor motive and difference of the objectives carried by the offender and the similar concepts. Then will be examined the relationship between the honor motive and unjust provocation, by briefly mentioning to unjust provocation concept that also required explaining beside the honor motive in justification of Article. And finally will be taken the examples of murder acts with honor motive that reflected to Supreme Court s decisions in national law and the jurisprudence of European Court of Human Rights in the context of international law and the contents of attitudes and views of Courts in this issue, to see how reverberated the theoretical arrangements for the murder with honor motive to practice of law. Key words: Honor, honor motive, crime of murder with honor motive, unjust provocation, premeditation, Supreme Court, European Court of Human Rights. Atatürk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı, 609

89 I. TÖRE KAVRAMI Töre kavramının tüm zamanlar ve toplumlar için geçerli bir tanımını yapmak, kavramın muğlâk ve değişken yapısı nedeniyle mümkün gözükmemektedir. Kavramın sabit bir anlam taşımaması, birçok yazar tarafından birçok farklı şekilde yorumlanmasına, ülkeden ülkeye değişiklik göstermesine (Teymur/Günbeyi/Özer, 2010:284) ve hatta aynı ülkede tarihî süreç içinde farklı algılanmasına yol açmıştır. Bu nedenle tarihsel anlamıyla töreyi, günümüz anlamıyla ele alınan töreden ayırmak gerektiği gibi; farklı kültürlerin töreye bakış açısını da, mensup olunan toplumsal yapı içerisinde değerlendirmek gerekir. Dolayısıyla Türk ceza hukuku sisteminde yer alan töreden söz edilmekte ise, öncelikle ülkemizde törenin ne anlam ifade ettiği tespit edilmelidir. Tarihsel süreç içerisinde törenin, eski Türklerde iki ayrı anlama gelmek üzere kullanıldığı görülmektedir. Bunlardan ilki devletin kuruluşu, işleyişi ve kurallarını ifade etmek üzere kullanılan devlet töresi, ikincisi ise aile yaşantısını belirtmek üzere kullanılan görenekler olarak karşımıza çıkar (Pamir, 2009:360). Görüldüğü üzere, eski Türklerde töre denilince akla siyasi veya ailevi düzeni sağlamakta araç olarak kullanılan kurallar bütünü gelmektedir. Böylelikle Orta Asya da kabul edilen törenin, günümüzde halk arasında nefret uyandıran töre kavramı ile yakınlığının bulunmadığı görülmektedir. Ceza kanunumuzda suç ve cezaya etki eden bir neden olarak düzenlenen töre kavramını, tarihi anlamından soyutlayarak, yasakoyucunun, dilbilimin ve günümüz toplumunun bakış açısıyla irdelemek gerekir. Töre kelimesinin etimolojik kökeni, iki farklı anlam ihtiva etmektedir. Bunlardan ilki, Moğolca kökenli tor kelimesinden türeyen ve ahlak ve adap anlamında kullanılan töredir. İkincisi ise, kökeni Torah veya Tevrat kelimesine dayanan ve eski Türklerde törü olarak geçen, kanun, nizam, düzen ve görenek anlamına gelmektedir (Pervizat, 297; Akbaba, 2008:334). Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlüğünde ise töre kavramı, 1. Bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü, âdet; 2. Bir toplumdaki ahlaki davranış biçimleri, adap (Aynı yönde Türkçe Sözlük:1918) olarak aslında birbiriyle bağlantılı iki anlamda ele alınmaktadır. Ortaklaşa alışkanlıkların bütünü, aynı zamanda ahlaki alışkanlıkları da kapsayacağı için, bu tanımlardan ilkini geniş anlamda töre, ikincisini ise dar anlamda töre olarak adlandırmak mümkündür. Törenin güncel anlamları yanında, çeşitli sözlüklerde rastlanılan birbirinden farklı anlamları da bulunmaktadır. Bunlara göre, törenin, eğitim, görgü, usul, adabı muaşeret, hukuk, mahkeme, yasa yerine geçebilen ama gerçekte yasa olmayan davranış kalıbı, bir toplumda alışılagelmiş kurallar bütünü (Yılmaz, 2005:706), geline verilen armağan, şaşma bildirir ünlem, boş inanç, soyluluk, asalet, eksiksiz, mükemmel gibi farklı birçok anlamı bulunmaktadır (Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlük, Törenin teorik açıdan da çeşitli tanımları yapılmıştır. Örneğin Centel/Zafer/Çakmut a göre, bir toplumda yaşayan bireylerin büyük bir kısmının inandığı, terbiye standartlarını sağlamada esas olan ahlaki kurallar ile davranış biçimlerine töre denilmektedir. Töre adı verilen bu davranış kurallarının ihlali halinde, grubun ya da ahlak kurallarının yasalaştırılmış olduğu hallerde, yasadaki yaptırımın uygulanması söz konusu olacaktır (Centel/Zafer/Çakmut, 2007:56). Bir başka görüş ise, töreyi, bastırıcı, etkin ve zorlayıcı yaptırım gücüne sahip olan, bir toplumun ya da 610

90 toplum kesiminin ortaklaşa kabul ettiği ve uymak zorunda olduğu, gelenek, görenek gibi toplumsal kurumlardan kaynaklanan davranışlar olarak tanımlamaktadır (Tezcan, 2003:16). Ancak yasalaştırılan töre veya uymak zorunda olunan ve ortaklaşa kabul gören töre ile töre adı altında işlenen ve suç teşkil eden filleri birbirinden ayırmak gerekir. Bu ayrımın yapılması için törenin günümüzde ilişkilendirildiği namus ve ahlâk gibi kavramların içeriği incelenmelidir. II. TÖRE BENZERİ KAVRAMLAR Töre kavramı tarihsel anlamından uzak şekilde, günümüzde özellikle cinayetlerle birlikte anılmaktadır. Töre cinayeti adlandırması, gerek halk dilinde gerek yazılı ve görsel basında yerleşmiş durumdadır. Burada cinayeti nitelendirmek için araç olan töre, aslında namusu korumak, namusu temizlemek düşüncesiyle kadınların öldürülmesini ifade etmek üzere kullanılır (Arslan/Azizağaoğlu, 2004:363). Dolayısıyla ülkemizde töre saiki ile işlenen öldürme fiillerine halk arasında, töre cinayeti veya namus cinayeti gibi isimler verilmektedir. Töre ve namus adı altında işlenen fiillerin genellikle ahlakla ilişkili olduğu görülür. Nitekim ister namus isterse töre olarak adlandırılsın, anlatılmak istenen kavramların, neyin doğru neyin yanlış olduğu ile ilgilenen ve yazılı olmayan bir kurallar bütünü olarak ele alınan ahlâk kavramı içerisinde alt başlıklar olarak değerlendirilmesi mümkündür (Ankara Barosu Kadın Hakları Merkezi, 2008:17). Namus, şeref ve ahlâk gibi töre ile ilişkilendirilen kavramlar da metafizik bir kompleks sergilemekte ve evrensel bir değer taşımayıp, tıpkı töre gibi, zamana, yere ve kişiye göre değişken, içi boş ve tarife muhtaç bir yapı oluşturmaktadır (İsen, 2001:131). Buna karşılık namus sözcüğünün Arapça veya Farsça dan Türkçe ye geçtiği kabul edilmektedir. Kelimenin kökeninin ise eski Yunancada bir erkeğin sahip olduğu otlak ve burada otlayan hayvanlar anlamına gelen nemo sözcüğünden türetilen nomo kelimesine dayandığı düşünülmektedir (Pervizat, 2006:240). Namusun doğruluk ve dürüstlük ifade eden anlamları da olmasına rağmen, çoğunlukla bir toplum içinde ahlak kurallarına ve toplumsal değerlere karşı besledikleri bağlılık duygusu (Parıltı, 2007: 145) ve iffet olarak algılanmaktadır. Namus kavramı, kadının utancı, erkeğin şerefi çerçevesinde de tanımlanmaktadır. Buna göre kadın kendi cinselliğinden utanç duyarak, erkeğin namusunu sakınmakla; erkekse şerefi için kadının cinsel saflığını ve/veya kendi namusunu, şiddete de başvurarak denetlemekle sorumludur (Tahincioğlu, 2010:142). Namus ülkemizde vatandaşların en temel değerlerinden biri olarak görülmekte ve bu temel değerin zedelendiğini düşünen bireyler tarafından öldürme fiillerine haklı sebep olarak algılanmaktadır. Aslında temelinde cinsellik olan öldürme fiilleri, Doğuda namus cinayeti olarak adlandırılırken, Batıda ihtiras cinayetine dönüşmektedir (Pervizat, 2006:245). Örneğin Hollanda da bir erkeğin kız arkadaşını ya da karısını kıskançlık nedeni ile öldürmesi, ihtiras ve aşk sonucu cinnet geçirme ya da kontrolsüz güç kullanma gibi, kişiye özgü ve istisna bir davranış olarak görülürken, Türk ya da Pakistanlılardaki namusa dayanan şiddet töre cinayeti adı altında kültürel bir davranış olarak görülmektedir (Bkz: Ilık, 2008:14). Fakat her ikisinde de, temel amacın, kadının kontrol altına alınması, erkek egemen iktidar yapısına başkaldırısının denetlenmesi olduğu ifade edilmektedir (Pervizat, 2006:250). Namus cinayetlerinin de, tıpkı töre cinayeti gibi, şimdiye dek hukuken bağlayıcı bir tanımı yapılmamıştır. Buna karşın öğretide namus cinayeti, medeni durumlarından bağımsız olarak kadınların, aile namusunu ve şerefini korumak adına, geniş anlamda anlaşılan ve çekirdek aileyle 611

91 sınırlandırılamayacak bir ailenin üyeleri tarafından öldürülmeleri biçiminde tanımlanmaktadır (Göztepe, 2005:29). Bir başka tanıma göre ise, Namus suçları genellikle; aile içinde, aile üyelerine karşı gerçekleştirilen, toplumun büyük kısmının kabul ettiği ve adeta desteklediği bir şiddet biçimidir. Özellikle eğitim ve kültür düzeyi düşük bölgelerdeki feodal anlayışın bir yansıması olan gelenek ve örflere bağlı bir namus düşüncesinin sonucudur (Çakır/Yavuz/Demircan, 2004:29). Diğer bir tanımda ise, namus ve töre arasında fark gözetilmeyerek, mağdurun, ailesinin şeref ve itibarını zedelediği düşünülen davranışlarından dolayı, ailenin diğer fertleri tarafından ölüme mahkûm edilmesi ve aynı aileden bir başka kişinin suçu işlemesi konusunda ikna edilmesi, namus cinayeti olarak değerlendirilmiştir (Tezcan, 2003:16). Ancak bu tanımlar, namus ve töre saikinin ayırıcı ölçütlerine yer vermediğinden, her iki kavramın eş anlamlı algılanması yanılsamasına götürmeye müsaittir. Hâlbuki namusun ifade ettiği anlamın, öncelikle yöntem bakımından, töreye nazaran fail açısından bireysellik özelliğine gönderme yaptığı söylenebilir. Nitekim töre cinayetlerinde, mağdurun öldürülmesi, ailesinin vereceği kararla ve o ailenin subjektif inançları ile değer yargılarının zedelenmesi gerekçesiyle gerçekleştirilmektedir (Kardam, 1999:89). Bu açıdan bakıldığında namus ve töre kavramlarının birbirinden farklı anlamlar taşıdığı görülmektedir. Pervizat a göre, en basit ifadesiyle, namus, kadının bedeni ve hayatı üzerindeki özerkliğini denetlemek; töre ise, feodal yapının ve aşiret sisteminin sürdürülmesi için vardır. Dolayısıyla töre, feodal toplumun bir parçası olarak görülürken; namus, her türlü toplumda karşımıza çıkabilir (Pervizat, 2006:252). TBMM de bu konuya ilişkin sunulan bir soru önergesinde dönemin devlet bakanı Nimet Çubukçu, namusun, kavramsal olarak töreyi de kapsayan geniş bir içeriğe sahip olduğunu, yasada namus saiki teriminin kullanılmasının uygulama açısından ciddi sorunlara yol açabilecek nitelikte olduğunu, bu nedenle yasada hukuki teknik bir terim olarak töre saikinin kabul edildiğini ifade etmiştir. Buna göre, ahlaktan söz edilen her yerde namus karşımıza çıkmaktadır. Örneğin bilimsel ahlak, namus kavramı içerisinde değerlendirilebilecekken; töre, belli bir olaya ilişkin olup, daha simgesel bir anlam taşır (TBMM Tutanak Dergisi, 4 Ocak 2006:193). Suçun mağduru yönünden de, namus saiki, töre saikini kapsayıcı bir anlama sahiptir. Töre saiki ile işlenen suçların mağduru genellikle kadın iken, namus saiki ile işlenen suçlarda mağdurun cinsiyeti, kural olarak, belirleyici koşul değildir. Keza töre ve namus, kaynaklandığı nedenler ve ortaya çıkardığı sonuçlar bakımından birbirine benzese de, en azından cinayetin işleniş biçimi yönünden birbirinden ayrılmaktadır (Kardam, 2005:64). Buna karşılık gerekçeleri bakımından töre saiki, namusu da içeren bir üst kavrama dönüşmektedir. Türkiye de yılları arasındaki töre cinayetlerinin nedenleri incelendiğinde, kan davası, kız alıp verme, aile içi uyuşmazlık, cinsel taciz, yasak ilişki ve tecavüz gibi nedenlerle işlenen töre cinayetlerinin, namus gerekçesiyle işlenenlerden çok daha fazla olduğu görülmektedir (TBMM Araştırma Komisyonu Raporu, Aralık 2006:113). Bu nedenlerle Türk yasakoyucusu tarafından töre saiki cezayı ağırlaştıran nitelikli hal olarak düzenlenmiş iken, namus saiki hususunda benzer bir düzenleme yapılmamıştır. Fakat bütün bu farklılıklar, aşağıda ele alınacağı gibi, töre saiki ile işlenen fiillerde cezanın arttırılmasına karşılık, namus saiki ile işlenen öldürme fiillerinin tamamının fail hakkında cezadan indirim sebebi sayılacağı anlamına gelmemektedir. 612

92 III. TÖRE SAİKİ İLE İNSAN ÖLDÜRME İnsan öldürme suçunun cezası, hayata karşı suçlar kapsamında, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu nun 81. maddesinde müebbet hapis cezası olarak belirlenmiştir. Buna göre Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Fakat öldürme suçunun nitelikli halleri söz konusu olduğunda TCK m. 82 uyarınca ceza arttırılacaktır. TCK nın 82. maddesinin k bendinde ise, kasten öldürme suçunun töre saiki ile işlenmesi halinde failin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılacağı düzenlenerek, töre saiki, öldürme suçu bakımından daha ağır cezayı gerektiren bir nitelikli hal olarak kabul edilmiştir. Belirtmek gerekir ki, 765 sayılı eski TCK da cezayı ağırlaştıran bir neden olarak düzenlenmeyen töre saiki ve töre cinayetleri, Avrupa Birliği uyum sürecinde siyasi kriterleri karşılamak amacıyla yapılan düzenlemelerden biri olarak, ilk kez 5237 sayılı TCK ile 1 öldürme suçunun nitelikli halleri içinde sayılmıştır (http://www.ikv.org.tr/pdfs/adaliksureci3.pdf; Centel/Zafer/Çakmut, 2007:56; Karınca, 2008:13). Böylelikle ceza yasası tasarısı sürecinde, kadın örgütlerinin, cinsel bütünlüğe ve edep törelerine karşı suçlar olarak düzenlenen bölüm başlığından edep töreleri kavramının çıkarılmasına ve töre cinayetlerinin öldürme suçunda nitelikli hal olarak kabul edilmesine yönelik talepleri de karşılanmış olmaktadır (TCK Kadın Çalışma Grubu, 2003:5). Ülkemizde "töre" sözcüğü, "töre cinayeti, töre evliliği" gibi olumsuzluklarla birlikte dile getirilmektedir. Kan davası nedeniyle ya da namus bahane gösterilerek işlenen cinayetlerin hemen hepsi "törelerle" meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır (Sancar, 2002:2). Kamuoyu tarafından da töre ve namus cinayetleri aynı anlamda algılanmaktadır. Bu nedenle Türk Dil Kurumu, töre cinayetini, bazı bölgelerde geleneksel anlayışlara uymama sebebiyle genellikle genç kız veya kadınların ailesinin kararıyla yine aileden biri tarafından öldürülmesi olarak tanımlamakta ve fakat töre cinayetinin anlamlarından birini ise namus cinayeti olarak göstermektedir. Bu tanıma göre, töre cinayetlerinin ardında yatan neden, kadınların bölgesel geleneklere karşı gelmesi veya karşı geldiğinin kabul edilmesidir. Töre cinayeti denilen bu tür insan öldürme fiillerinin dünyada ve ülkemizde çok çeşitli sebeplerle işlendiği bilinmektedir. Bu cinayetlerin arka planında ise çoğunlukla kadının ahlâk dışı davrandığı algısı yer almaktadır. Örneğin berdel veya beşik kertmesine karşı gelmek, erkeklerle konuşmak veya flört ermek, eşe itaatsizlik etmek, boşanma talebinde bulunmak gibi tek tek sayılması mümkün olmayan nedenlerden herhangi biriyle, kadınlar, kocası, babası veya erkek kardeşi gibi yakınları tarafından öldürülebilmektedir (Özbek vd., 2010:182). Fakat bazı hallerde kadının ahlâka aykırı kabul edilen bir davranışı dahi olmamasına karşın, sırf töre adı verilen kurallar nedeniyle öldürüldüğü de görülmektedir. Örneğin kadının boşanmak istemesi veya boşandıktan sonra bir başkasıyla aşk yaşaması ya da bir yakını yahut yabancı bir erkek tarafından cinsel saldırıya maruz kalması halleri böyledir. Hatta öyle ki, radyodan şarkı istemek veya bir arkadaşıyla sinemaya gitmek gibi masum fiillerin bile ülkemizde aile namusunu zedeleyici davranışlar olarak 1 Bu nitelikli halin kabulünün gerekçesi, TBMM Adalet Komisyonu nda şu şekilde açıklanmıştır (Artuç, 2008:53, dn. 161): Ülkemizde cinsel saldırıya uğrayan kız çocukları ya da ailesinin istemediği bir kişiyle arkadaşlık eden veya evlenen kadınların öldürülmesi, sıkça rastlanan bir olaydır. Kan gütme saikiyle gerçekleştirilen öldürmeleri önlemek bakımından, ceza kanununda en ağır ceza öngörülmüştür. En az kan gütme kadar önlenmesi gereken ve töre cinayeti olarak adlandırılan öldürmelerin de, aynı nitelikte önlenmesi için, töre saikinin nitelikli adam öldürme olarak kabul edilmesi gerekir. 613

93 algılandığı görülmektedir 1. Bu açıdan töre cinayetlerinin nedenleri ile yöntemlerinin birbiriyle benzeştiği söylenebilir. Nitekim töre cinayetlerinin sayısı o denli fazladır ki, her türlü metodla ve bu arada intihar süsü verilerek veya kazaya kurban gitmiş gibi gösterilerek aslında töreye kurban edilen kadınların sayısı da azımsanmayacak ölçüdedir (Bu konuda bkz: Yıldız, 2003:136 vd.). Töre cinayetleri birçok farklı sebepten kaynaklanmasına rağmen, bir görüşe göre, törenin temelinde yatan asıl neden, ataerkil kültürün toplumda egemen olması ve erkeğin bu egemenliğini kaybetmesi karşılığında işleyeceği cinayet sonucunda onurunun temizleneceğini düşünmesidir (Özbek vd, 2010:182). Böylesine ayrımcı ve çağdışı bir düşünceden kaynaklanması nedeniyle, namus cinayeti veya töre cinayeti olarak adlandırılan öldürme fiillerinin, toplumda kendilerine biçilmiş rollerin veya kişiye, topluma, yöreye ve zamana göre değişen ahlâki normların dışına çıktığı varsayılan kız çocuklarına veya kadınlara yöneltilmiş olan en zalim şiddet türü 2 olduğu ifade edilmektedir (10/148 Sayılı TBMM Araştırma Önergesi, S. Sayısı: 1140:1) 3. Töre saikinden ve bu amaçla işlenen cinayetlerden söz edebilmek için, işlenen öldürme fiilinin mutlaka kan bağı taşıyan kimseler arasında gerçekleşmiş olması şarttır. Nitekim TCK m. 29 un gerekçesinde de, töre veya namus cinayetlerinin akraba içi adam öldürme suçları olduğu belirtilmiştir (Özbek vd., 2010:183; Gerekçe için bkz: Yalvaç, 2010:97). Böylelikle töre saiki için kural olarak aile meclisi kararı arandığı ifade edilebilir. Buna karşılık töreden söz edilebilmesi için aile meclisi kararının bulunması tek başına yeterli değildir; aynı zamanda faildeki saik de töre anlayışından kaynaklanmalıdır. Örneğin mağdurun, ailenin aldığı bir karar sonucu yaptığı evlilikten dolayı veya erkek çocuk doğuramaması nedeniyle öldürülmesi, aile meclisinin kararına da dayansa, töre saikinden söz edilemez (Artuç, 2008:53). Bu halde aile meclisi kararıyla mağdurun öldürülmesi bir intikam sonucu ve görev bilinciyle gerçekleşmiş ise, töre saiki değil, somut olayın özelliklerine göre, TCK m. 82/1-j bendinde düzenlenen kan gütme saiki gündeme gelir (Arslan/Azizoğlu, 2004:364). Kasten öldürme suçunun töre saikiyle işlenmesi bakımından, Türkiye ile aynı oranda olmasa da dünyanın gelişmiş ülkelerinde bile töre/namus saikli öldürme fiillerine rastlandığı görülmektedir. Her gün binlerce kadın aile içi şiddete ve namus cinayetlerine kurban gitmekte, ulusal 4 ve uluslararası 5 basında sıkça bu tür haberler yer almaktadır. Ancak Batılı ülkelerin çoğunluğunda ülkemizdeki anlamıyla aile meclisi kararı gerektiren töre saikinden çok, namus saiki ön plana çıkmaktadır. Almanya da namus cinayetleri, somut olayın özelliklerine göre, Ceza Kanunu nun 212. maddesinde düzenlenen kasten öldürme veya 211. maddesinde düzenlenen nitelikli öldürme 1 2 Kadına karşı şiddetin ne anlama geldiği, tarihinde kabul edilen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi nin Üye Devletlere Kadınların Şiddete Karşı Korunmasına İlişkin Rec (2002) 5 Sayılı Tavsiye Kararı na Ek m. 1 de açıklanmıştır. Buna göre, kadınlara karşı şiddet ifadesi, cinsiyete dayalı, kadınlara fiziksel, cinsel ya da psikolojik zarar veya sıkıntı veren ya da vermeye yol açabilecek her türlü şiddet fiilini ya da tehdidini ifade eder (http://www.coe.int/t/dghl/standardsetting/equality/03themes/violenceagainst-women/rec%282002%295_turkish.pdf). 3 Aynı yönde Başbakanlık tarafından çıkarılan Çocuk ve Kadınlara Yönelik Şiddet Hareketleriyle Töre ve Namus Cinayetlerinin Önlenmesi İçin Alınacak Tedbirler Genelgesi nde, kadın ve çocuklara yönelik şiddetin en acımasız biçiminin kamuoyunda töre cinayeti olarak adlandırılan kadına yönelik öldürme fiilleri olduğu dile getirilmektedir (Kurum: Başbakanlık, R.G. Tarihi: , R.G. No: 26218). 4 Ülkemizdeki töre ve namus saiki ile işlenen cinayetlere ilişkin birçok örneğin yer aldığı bir haber için bkz: 5 Namus saikinin ülkelere göre örnekleri ve toplumsal sebepleri konusunda örnek bir haber için bkz: 614

94 kapsamında cezalandırılmakta, ayrıca bir namus cinayetinin işleneceğinden haberdar olup da bunu yetkili makamlara bildirmemek de 138. madde kapsamında ele alınmaktadır. (Hessisches Kultusministerium, 2010:17; Yasa için ayrıca bkz: Yenisey/Plagemann, 2009). Örneğin Alman Kriminal Dairesi kendi raporunda birçok adam öldürme suçunu, kültürel sorumluluk kapsamında, aile kurumu içerisinde, ailenin şerefini temizlemek için işlenmiş olmak kaydını düşerek namus cinayeti olarak nitelendirmiştir (Oberwittler/Kasselt, 2011:13; Bu tanıma göre, failin yalnızca kıskançlığı nedeniyle işlemiş olduğu cinayetler ile kendisini istemeyen kişinin sevgilisini ya da doğrudan o kişiyi düşmanca bir hisle öldürmesi, namus cinayeti olarak değerlendirilemeyecek suçlar içerisine girmektedir (Valerius, Nisan 2011:174). Fakat töre cinayetinin tanımını oluşturan, bir kadının şeref anlayışını ihlal etmesi halinde, aile meclisinin vereceği kararla, genellikle yaşı en küçük olan erkek kardeş tarafından öldürülmesi olaylarına, kültürel koşulları esasen bulunmamasına rağmen, Almanya da dahi rastlanmaktadır (Marschelke, 2010:465). Kural olarak ceza hukukunda failin suçu işlerken taşıdığı amacın herhangi bir önemi yoktur. Ancak kanunkoyucu bazı hallerde failin saikine ayrı bir önem atfederek ceza yasasında ayrıca düzenleme konusu yapabilir. Bu kural ve istisna, öldürme suçu açısından da geçerlidir. Fail, hangi amaçla mağduru öldürmüş olursa olsun, kural olarak aynı cezayı alması gerekirken, töre veya kan gütme saiklerini taşıması halinde, öldürmenin sebebi olan diğer içsel nedenlerden farklı olarak, cezasının ağırlaştırılacağı açıkça belirtilmiştir. Bu bakımdan Türk ceza hukuku uygulamasında, töre saiki ile namus saiki, faile uygulanacak hüküm ve verilecek ceza bakımından birbirinden ayrılmaktadır. Zira töre nedeniyle kasten öldürme suçunun varlığından söz edilebilmesi için, ceza hukukunda baskın olan doktrin görüşüne göre, failin yalnızca namusunu temizlemek amacıyla fiili gerçekleştirmesi yeterli değildir. Aynı zamanda failin bağlı bulunduğu aile veya aşiret gibi bir grubun aldığı karar üzerine mağdurun öldürülmesi gerekir (Centel/Zafer/Çakmut, 2007:57; Özbek vd., 2010:183). Bu nedenle namus cinayeti denilen eylemler, daha bireysel olması ve aile meclisi kararına dayanmaması nedeniyle töre saiki kapsamında ele alınmamaktadır (Hakeri, 2007:248). Namus cinayetleri, ihtiras cinayeti olarak nitelendirilip, erkeğin kadın üzerindeki iktidarının sürdürülmesi için gerçekleştirilmesine karşın; töre saikiyle işlenen öldürmeler daha çok feodal yapıda, aşiret içi ya da aşiretler arasında, aşiret sisteminin ve feodal yapının sürdürülmesi için işlenmektedir (Yıldız, 2007:175). Tüm bu hallerde, ölüme, aile meclisi, karı-koca veya ağabey karar verdiğine göre, suça iştirak hükümleri gereğince bazı failler azmettiren, bazıları yardım eden, bazıları ise asıl fail sıfatıyla cezalandırılacaktır (Soyaslan, 2010:135). O halde ortaklaşa alınan bir öldürme kararı ve bu yönde bir gelenek bulunmamakta ise, TCK m. 82/1-k bendinin uygulanması da söz konusu olmayacaktır. Buna karşılık namus saiki ile kasten öldürme durumunda, failin salt ahlâki değerlerinin zedelendiğinden bahisle fiili işlemesi yeterlidir. Örneğin eşini başka bir adamla konuşurken görüp namusunu kirlettiği gerekçesiyle öldüren adam, töre değil, namus cinayeti işlemiş olur (Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği, Temmuz 2007:19). Bu halde fail kural olarak TCK m. 81 uyarınca basit adam öldürme suçundan dolayı sorumlu olacak ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine müebbet hapis cezası ile cezalandırılacaktır. Nitekim nitelikli insan öldürme halleri arasında namus 615

95 saikinden değil, açıkça töre saiki 1 nden söz edilmiştir. TCK m. 2 ve AY m. 38 de düzenlenen suçta ve cezada kanunilik prensibi gereğince, yargı makamı, yasakoyucunun açıkça ihdas etmediği bir hususu yani namus saikini nitelikli hal olarak kabul edip, cezayı ağırlaştırıcı neden olarak somut olaya uygulayamaz. Bunun bir sonucu olarak, töre saikiyle öldürmenin kabul edilebilmesi ve cezanın arttırılabilmesi için, öldürme fiili, namus kurtarma adına, aile meclisinin kararı olarak, kirlendiği düşünülen kadın veya kızın yahut birlikte kirletenin öldürülmesi biçiminde gerçekleşmiş olmalıdır (Hafızoğulları/Özen, 2011:54). O halde halk arasında aynı anlamı ifade etmek üzere kullanılan töre cinayeti ile namus cinayeti kavramlarının birbirinden farklı olduğu söylenebilir. Her töre cinayeti aynı zamanda bir namus cinayeti olmasına karşın, mevcut hukuksal düzenleme karşısında, namus saiki ile işlenen tüm öldürme fiillerinin her halde töre saiki taşımak zorunda olmadığı görülmektedir. Yukarıda değinilen kanuni düzenleme ve baskın görüş, öğretide eleştiri konusu olmuştur. Bir kısım yazarlar, TCK m. 82/1-k bendinde ifade edilen töre saiki ibaresinin namus saiki olarak düzenlenmesinin daha kapsayıcı ve isabetli olacağı düşüncesini taşımaktadır. Nitekim töre cinayeti denilen akraba içi öldürme suçlarında cezanın indirilmesi uygulamayı değiştirmeye yetmeyeceğinden, bu görüşe göre, sadece töre cinayetlerinde değil, gerekçesi namus olan hiçbir suçta ceza indirilmemelidir (Centel/Zafer/Çakmut, 2007:57). Benzer şekilde töre saiki ile işlenen suçların aynı zamanda namus kurtarma düşüncesine dayanması, kadına yönelik işlenmesi ve namus cinayeti olarak da adlandırılmasından yola çıkan bazı yazarlar, yasadaki töre saiki ibaresinin namus saikini de içine alacak şekilde anlaşılması gerektiğini düşünmektedirler. Ancak bu görüşte olan yazarlar, böyle bir kabulün sonucunda, yalnız töre değil, namus kurtarma saikinin bulunması halinde de TCK m. 82/1-k bendinin uygulanabileceğini belirtmekle birlikte; bu yorum tarzının kanunilik ilkesi karşısında uygulanmasının zor olduğunu da kabul etmektedirler (Özbek vd., 2010:183). Bu yazarlar arasında, töre saiki ile aile meclisi kararının çoğu zaman bir arada bulunmakla birlikte, bu birlikteliğin mutlak koşul olmadığını, töre saiki için önemli olanın geleneklerin etkisi olduğunu düşünenler de vardır (Pohlreich, 2011:740). Buna göre, somut olayda eylemin töre saikiyle işlendiğinin saptanması durumunda, bir aile meclisi kararına dayanmasa da, işlenen fiil hakkında ağırlaştırıcı neden uygulanmalıdır (Yıldız, 2007:176) 2. Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) Türkiye Gölge Raporu Özeti ne göre ise, TCK m. 82/1-k da düzenlenen töre saiki kavramı, namus adına işlenen cinayetleri tanımlamak ve kapsamak açısından yetersiz kalan bir terimdir. Bu nedenle, namus cinayetleri Ceza Yasasında insan öldürme suçunun ağırlaştırıcı nedenleri içerisinde düzenlenmeli ve haksız tahrike ilişkin tüm bahisler de madde gerekçesinden çıkarılmalıdır (Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Vakfı, Ocak 2005:1). Bununla birlikte töre ve namus saiki kavramlarını ceza muhakemesinin şekli gerçekleri açısından ele alan yazarlar da bulunmaktadır. Bu görüşte olanlar tarafından, yargılama esnasında failde töre saikinin bulunup bulunmadığının tespit edilmesi, namus saikinin varlığını tespitten daha zor 1 Kanunilik ilkesinin sonucu olarak maddedeki ağırlaştırıcı nedeni töre saiki olarak anlamak gerekmekle birlikte, töre saikinin de kapsamının belirsiz, geniş yorumlanmaya uygun ve yasallık ilkesine zarar verebilecek nitelikte olduğu ifade edilmektedir (Soyaslan, 2010:135). Bu nedenle, farklı hatta keyfi uygulamalara yol açacak böyle bir kavrama dayanılarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmedilmesi doktrinde eleştirilmektedir (Bkz: Toroslu, 2007:35; Bayraktar, 2005:221). 2 Yazar, maddenin kavram kargaşasına yol açacak biçimde düzenlendiğini ifade etmekte, fakat böyle bir ağırlaştırıcı nedenin kabul edilme gerekçesinin faildeki saik olduğunu, buna karşılık nitelikli halin, kararın alınış şekliyle ya da eylemin gerçekleştiriliş biçimiyle ilgili olmadığını düşünmektedir. 616

96 olduğu için, töre yerine namus sözcüğünün tercih edilmesinin daha uygun olacağı ifade edilmektedir (Tezcan/Erdem/Önok, 2010:173; Aynı yönde Kiziroğlu, 2008:995). IV. TÖRE SAİKİ HAKSIZ TAHRİK TASARLAMA KASTI İLİŞKİSİ Töre saiki ile birtakım müesseselerin birleşip birleşmeyeceği tartışmalıdır. Bunlardan ilki, töre saikiyle işlenen suçlarda haksız tahrik indiriminin yapılıp yapılmayacağı sorununa ilişkindir. Kasten öldürmenin nitelikli hallerini düzenleyen TCK m. 82 nin gerekçesinde, töre saikiyle öldürmede ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmedilecektir. Ancak, bu hükmün uygulanabilmesi için, somut olayda haksız tahrikin koşullarının bulunmaması gerekir. ifadelerine yer verilmiştir. Böylelikle töre saikiyle işlenen öldürme fiillerinde, sanığın cezasının tahrik nedeniyle indirilmesinin önüne geçilmiştir. Buna karşılık kadın örgütlerinin, yalnız töre değil, bütün namus cinayetlerinin bu kapsama alınması yönündeki ısrarı sonuçsuz kalmıştır (Bkz: 15 Haziran 2011). Haksız tahrik ise, ceza sorumluluğunu hafifleten bir sebep olarak TCK m. 29 da düzenlenmiştir. Buna göre, haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimsenin cezası indirilecektir. 765 sayılı eski TCK da yer alan haksız bir tahrik ibaresi yerine 1, 5237 sayılı yeni TCK da haksız bir fiil ibaresinin kullanılmasının nedeni, madde gerekçesinde ülkemizde özellikle töre veya namus cinayeti olarak adlandırılan akraba içi öldürme suçlarında haksız tahrik indiriminin yanlış biçimde uygulanmasının önüne geçmek olarak gösterilmiştir (Madde gerekçesinin yerinde olmadığı ve eski düzenlemede yer alan haksız bir tahrik ifadesinden de aynı sonuca ulaşılabileceği görüşü için bkz: Özbek vd., 2010:183). Maddede geçen haksız bir fiil ibaresini, suç veya haksız fiil olarak değil, hukuka aykırı davranış olarak algılamak gerekir (Metiner/Koç, 2008:716). Örneğin zina hukukumuzda bir suç olarak kabul edilmemesine karşın, boşanma nedeni olarak düzenlendiği için hukuka aykırı bir fiildir ve haksız tahrike neden olabilir (Aydın, 2005: ). Gerekçenin devamında, Maddedeki düzenleme nedeniyle bir suçun mağduruna yönelik olarak gerçekleştirilen fiiller dolayısıyla fail haksız tahrik indiriminden yararlanamayacaktır. Örneğin cinsel saldırıya maruz kalmış kadına karşı babanın veya erkek kardeşin işlediği öldürme fiilinde, haksız tahrike dayalı olarak ceza indirimi yapılamayacaktır. Maddedeki haksız fiil terimi, bir davranışın hukuk düzenince tasvip edilmediği anlamına gelmektedir. Ancak böyle bir haksız fiili yapan kişiye karşı yönelik fiilin varlığı durumunda maddenin uygulanması söz konusu olabilecektir. (Madde gerekçeleri için bkz: Şahin/Özgenç/Sözüer, 2010: , 202) ifadelerine yer verilmek suretiyle, haksız tahrik, ancak bir haksız fiilin failine karşı işlenen suçlarla sınırlandırılmıştır. Örneğin cinsel saldırıya uğrayan mağdurun ya da yakınlarının, bu haksız fiilin etkisiyle saldırgana karşı işleyeceği fiillerde haksız tahrik hükümleri uygulanabilecekken (Aynı yönde Bakıcı, 2008:633), cinsel saldırı suçunun mağduru olan kadına karşı bu nedenle meydana gelebilecek saldırılar, kişinin bedensel ve cinsel dokunulmazlığı artık yeni Ceza Kanunu nda esas alınan ölçütler olduğundan, haksız tahrik indiriminden yararlanamayacaktır (Göztepe, 2005:45-46). Belirtmek gerekir ki, cinsel saldırıya uğrayan kadının hiçbir fiilinin bulunmadığı, olmayan bir fiilin ise sayılı mülga TCK nın 51. maddesinde, bir kimsenin haksız bir tahrikin husule getirdiği gazap veya şedit bir elemin tesiri altında suç işlemesi halinde cezada indirime gidileceği düzenlemesi yer almaktaydı (Bkz: 617

97 haksızlığından zaten söz edilemeyeceği ve yasa gerekçesindeki mağdura yönelik örneğin bu nedenle isabetsiz olduğu düşünülmektedir (Hafızoğulları/Özen, 2011:389). Madde gerekçeleri birlikte yorumlandığında, haksız tahrik ile töre saikinin aynı olayda bir arada bulunmasının mümkün olmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Nitekim haksız tahrik için failin hiddet veya şiddetli elem sonucu suç işlemiş olması gerekmekle birlikte, aslında temel koşul olarak hiddet, elem veya ızdırabın, mağdurdan kaynaklanan hukuka aykırı bir fiil ile nedensellik bağı içinde bulunması gerektiği açıktır. Dolayısıyla mağdurun fiili faili tahrik etmesine rağmen, herhangi bir haksızlık içeriği taşımamakta ise, cezayı azaltan bir neden olarak dikkate alınamaz. Töre saikiyle işlenen öldürme fiillerine bakıldığında da, çoğu zaman mağdurdan kaynaklanan haksız bir davranışın bulunmadığı görülmektedir (Özbek vd., 2010:183). Örneğin erkek arkadaşıyla konuşması veya ailesinin rızası dışında bir başkasıyla evlenmesi gibi nedenlerle öldürülen mağdurun fiili hukuka aykırı olmadığı için (Nuhoğlu, 2004:210), böyle bir fiil sonucu failin hiddet veya eleminin derecesi ne olursa olsun, tahrike neden olan fiilin haksızlığından ve ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak algılanmasından söz edilemez. Bunun gibi, hukuk düzenince tanınmış yasal bir hakkını kullanan, örneğin boşanma davası açan veya ayrılık kararı aldıran kadının öldürülmesi halinde, kocanın haksız tahrik savunmasına itibar edilmemelidir. Töre saiki ile haksız tahrikin bağdaşmamasının, haksız tahrikin uygulanma koşulları dışında, bir diğer nedenini ise cezalandırmaya dair ilkeler ve kanun yapma tekniği oluşturur. Suç ve cezaya etki eden bir nedenin, hem daha ağır cezayı gerektiren nitelikli haller içinde sıralanması, hem de cezayı hafifletici bir neden olarak düzenlenmesi mümkün olmayacağından, töre saiki ile işlenen hiçbir suçta haksız tahrik indirimi yapılmamalıdır (Öztürk/Erdem, 2011:281; Tezcan/Erdem/Önok, 2010:174; Yıldız, 2007:177; Artuç, 2008:54). Bu nedenle töre saiki ile öldürme suçunun gerekçesinde yer alan haksız tahrikin koşullarının bulunmaması şartı, gereksiz olduğu kadar, töre saiki ile işlenen birtakım suçlarda tahrik indiriminin yapılabileceğine dair isabetsiz bir yoruma neden olmaya da müsaittir (Aksine, uygulamada sorunların yaşanmaması için töre ve kan gütme saiki ile adam öldürme suçunda haksız tahrik indirimin uygulanmayacağının kanunda açıkça belirtilmesi gerektiği görüşü için bkz: Aydın, 2005:246). Ülkemizde kasten öldürmelerin gayrimeşru cinsel ilişki sayılan hallerde yoğunlaştığı dikkate alınacak olursa, her somut olayda haksız tahrikin kabul edilmesi, bireylerin kendi cezalandırma sistemlerini oluşturmasına ve kendiliğinden hak alma kurumunun yaygınlaşmasına yol açabilir. Hâlbuki cinsel olgunluk yaşına ulaşmış olan ve cinsel özgürlüğü üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma yetkisi olduğu kabul edilen bir kimsenin yaşadığı cinsel ilişkinin gayrimeşruluğundan ve haksızlığından söz etme olanağı hukuken bulunmamaktadır (Tezcan/Erdem/Önok, 2010:175; Gülşen, 2003:120). Buna karşılık töre saikiyle işlenen suçlar ve namus saikiyle işlenen suçlar arasında, failin haksız tahrik indiriminden yararlanması konusundaki farklılığa önemle değinmek gerekir. Zira TCK gerekçesinde ve doktrinde egemen olan görüş uyarınca, haksız tahriki töre saiki ile birlikte düşünmek mümkün olmamasına karşın, namus saiki ile haksız tahrikin aynı olayda birleşmesi mümkün olabilmektedir. Doktrinde failin namus saikiyle öldürme fiilini işlediği hallerde, şayet töreden ve görev bilincinin varlığından söz etmek mümkün değilse ve fail mağdurun hareketinden dolayı şiddetli elem veya hiddete kapılmışsa, haksız tahrik indiriminden faydalanacağı kabul edilmektedir. Bu nedenle, örneğin, kendisini aldatan eşini görev bilinci olmaksızın öldüren fail, haksız tahrik indiriminden yararlanacaktır (Özbek, 2006:383; Özbek vd., 618

98 2010:183). Burada önemli olan haksız tahrikin kanuni koşullarının oluşmasıdır. Bu nedenle somut olayda haksız tahrikin koşullarının bulunması halinde, gerekçesi namus olan hiçbir suçta cezanın indirilmemesine yönelik soyut değerlendirmelere katılmanın mümkün olmadığı ifade edilmektedir (Koca/Üzülmez, 2010:322). Ne var ki, fail, yasal şartların oluştuğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşerse, TCK m. 30/3 uyarınca haksız tahrikten yararlanır. Örneğin gerçekte bir başkasıyla gayrimeşru ilişki içinde olmayan karısını, böyle bir cinsel ilişki içinde olduğunu düşünerek öldüren kocanın fiilinde, eğer hata kaçınılmaz ise, haksız tahrik hükümleri uygulanacak; eğer kaçınılabilir bir hata söz konusu ise, haksız tahrikten değil, en fazla TCK m. 61 de düzenlenen takdiri indirim nedenlerinden söz edilebilecektir (Özgenç, 2009:403). Bir suçun mağduruna yönelik işlenen öldürme fiilleri açısından haksız tahrikin uygulanamayacağı, diğer hallerde ise uygulanabileceği kabul edilmektedir. Buna göre, örneğin, tecavüze uğramış bir kızın öldürülmesinde haksız tahrik indirimi uygulanamayacak; buna karşılık, evli bir kadının başka birine kaçması olayında haksız tahrikten söz edilebilecektir (Hakeri, 2007:249). Aynı gerekçelerle, bekâr bir kızın birisiyle cinsel ilişkide bulunması veya evlenmek amacıyla kaçması gibi nedenlerle öldürülmesi halinde töre saiki olmasına karşın, evli kadının fuhuş yapması veya erkek akrabanın travestilik yapması hallerinde işlenen öldürme fiillerinde töre saikinin bulunmadığı belirtilmektedir (Artuç, 2008:54-55). Dolayısıyla töre saikinin olduğu yerde haksız tahrikin olmadığı, tersi ifadeyle, haksız tahrikin varlığının kabul edildiği hallerde suçun mahiyetinin değişeceği söylenebilir. Buna karşılık hükmün bu şekilde algılanması nedeniyle, kanun gerekçesinde töre ve namus cinayeti denilen akraba içi öldürmeler açısından haksız tahrik hükmünün uygulanamayacağının gösterilmesinin, tek başına uygulamayı değiştirmeye yetmeyeceği; töre saiki ile namus saikinin birbirinden farklı olduğu göz önünde tutularak, yasada değinildiği gibi sadece töre cinayetlerinde değil, gerekçesi namus olan hiçbir suçta cezanın haksız tahrik sebebiyle indirilmemesi gerektiği de ifade edilen görüşler arasındadır (Centel, 2005: ; Centel/Zafer/Çakmut, 2007:57). Fakat mevcut yasal düzenleme doğrultusunda, doktrindeki baskın görüş ve örneklerden yola çıkılarak, töre saiki haksız tahrik ilişkisi şöylece özetlenebilir: Failin geleneklerin etkisi altında, töreye uygun davranmak amacıyla veya aile meclisi kararıyla hareket ettiği durumlarda, töre saiki nedeniyle cezası arttırılmalı; buna karşılık mağdurun haksız yani hukuka aykırı bir fiil inden kaynaklanmak koşuluyla, salt namusunu temizlemek gayesiyle ve şiddetli elem veya hiddetin etkisi altında suç işleyen failin cezası, eğer TCK m. 29 un tüm koşullarını sağlamakta ise, haksız tahrik nedeniyle indirilmelidir. Bununla birlikte, belirtmek gerekir ki, eşlerden birinin zina halinde veya gayrimeşru ilişki halinde yakalanmasını öldürme suçu bakımından cezadan indirim nedeni sayan ve bu nedenle eşitlik ilkesine aykırılığı nedeniyle eleştiri konusu olan (Bkz: Dönmezer, 1995:147; Önder, 1994:145) eski TCK nın 462. maddesi 1 ne benzer bir hüküm, yeni TCK da düzenleme konusu yapılmamıştır (Özbek vd., 2010:184) tarihinde yürürlükten kaldırılan eski TCK m. 462/1 hükmüne göre: Yukarda geçen iki fasılda beyan olunan fiiller (adam öldürmek cürümleri ile şahıslara karşı müessir fiiller), zinayı icra halinde veya gayrimeşru cinsi münasebette bulunduğu esnada meşhuden yakalanan veya zina yapmak veya gayrimeşru cinsi münasebette bulunmak üzere yahut henüz zina yapmış veya gayrimeşru cinsi münasebette bulunmuş olduğunda zevahire göre şüphe edilmeyecek surette görünen bir koca veya karı yahut kız kardeş veya fürudan biri yahut bunların müşterek faili veya her ikisi aleyhine karı veya koca yahut usulden biri veya erkek veya kız kardeş tarafından işlenmiş olursa fiilin muayyen olan cezası sekizde bire indirilir ve ağır hapis cezası hapis cezasına tahvil olunur. Maddenin yürürlükten kaldırılması için düzenlenen kanun teklifi ve gerekçesi için bkz: www2.tbmm.gov.tr/d22/2/ pdf 619

99 Töre saiki ile öldürme suçunun işlenmesi için ve işlendiği sırada failde ayrıca tasarlama kastının bulunmasının gerekli olup olmadığı konusunda da doktrinde farklı görüşler bulunmaktadır. Bir görüşe göre, töre saiki ile işlenen fiiller her halde planlı bir öldürme eylemi olacağından, tasarlama kapsamında ele alınabilir (Bayraktar, Nisan 2005:221). Zira kasten öldürme suçunun töre saiki ile işlenmesi bakımından aranan aile meclisi kararı, aynı zamanda fiilin tasarlayarak işlendiğine de işaret ettiğinden ve tasarlama cezayı ağırlaştıran bir neden olduğundan, töre saikinin ayrıca nitelikli hal olarak kabul edilmesine gerek yoktur. Töre saikine, kan davası olaylarında olduğu gibi, tasarlamanın ispatlanamadığı hallerde başvurulabilmekle birlikte, töre saiki tasarlamadan daha kolay ispat edilebilir değildir (Hakeri, 2007:247) 1. Buna karşılık diğer bir görüş, töre saikinde genellikle tasarlamanın bulunduğunu kabul etmekle beraber, aile meclisi kararının varlığının her zaman fiilin tasarlama suretiyle işleneceği anlamına gelmediğini düşünmektedir. Zira bu görüş uyarınca, aile meclisi kararı ölüme ilişkin olup, öldürme fiilinin işleniş biçimine ilişkin olmayabilir (Özbek vd., 2010:183; Nitekim TCK da töre saikinin ağırlaştırıcı neden olarak kabul edilmesinin, tasarlamanın yeterli olmadığı bazı durumlarda da failin daha ağır ceza almasını sağlamak olduğu hususunda bkz: Artuç, 2008:54) Öldürme suçunun ağırlaştırıcı nedenlerini düzenleyen TCK m. 82 de tasarlamanın ve töre saikinin iki ayrı nitelikli hal olarak farklı bentlerde düzenlenmesinin bir sonucu olarak, yasakoyucunun da tasarlama ile töre saikini aynı anlamda algılamadığı görülmektedir. Kanunilik prensibinin sonucu olarak mevcut yasal düzenleme dikkate alındığında, bir suçun töre saiki ile işlenebilmesi için, mutlaka tasarlanmış olması şartının aranmadığı, aksine ani kastla işlenen bir suçun da töre saiki içinde değerlendirilebileceği ifade edilebilir. V. YARGITAY IN TÖRE SAİKİYLE KASTEN ÖLDÜRME SUÇUNA YÖNELİK İÇTİHATLARINDAN ÖRNEKLER 2 Yargıtay ın töre saiki ile işlenen cinayetler açısından, TCK m. 82/1-k hükmünün hangi şartlar altında uygulanacağına dair vermiş olduğa kararlar arasında yeknesaklık bulunmamaktadır. Nitekim Yargıtay, özellikle 5237 sayılı TCK nın yürürlüğe girmesinden sonra, konuya ilişkin ilk kez ortaya koyduğu içtihatlarında, töre saiki ile kasten öldürme suçunun varlığının kabulünü, aile meclisi kararının bulunması şartına bağlamaktadır. Yüksek Mahkeme bu yöndeki bir kararında, kardeşe, çocuğa ve gebe olduğu bilinen kadına karşı işlenen öldürme fiilinin, alınan aile meclisi kararı sonucu gerçekleştiğini gösteren kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı gerekçesiyle, fiilin TCK m. 82/1-k kapsamında değerlendirilemeyeceğine hükmetmiştir (Yar. 1. CD, 6700/1986). Buna karşılık Yüksek Mahkemenin sonraki tarihli içtihatlarında tutumunu değiştirmesi ve töre saiki için aile meclisi kararı şartını aramaması dikkat çekmektedir 3. Nitekim reşit olan kız kardeşinin kendi rızasıyla birliktelik yaşadığı kişiyi öldüren erkek kardeşin sayılı TCK yürürlüğe girmeden önce de, gerek doktrinde gerek yargı kararlarında, günümüzde töre yahut namus amaçlı olarak ele alınabilecek öldürme fiilleri, taammüd (tasarlama) sonucu adam öldürme nitelikli hali kapsamında yorumlanmıştır (Bkz: Dönmezer, 1995:46-47; Önder, 1994:32-33; YCGK, , 1-137/191; YCGK, , 1-535/5; YCGK, , 1-98/213). Buna karşılık ilgili dönemde tasarlama ile suçun arkasında yatan saikin birbirinden farklı olduğuna dair görüşler de ortaya atılmıştır. Buna göre saik ve taammüd ortak noktalara sahip değildir; saik fiilin müessir sebebi, taammüd ise sadece icrasında bir özelliktir (Erem/Toroslu, 1983:399) Namus cinayetlerinin Yargıtay ın içtihat değişikliği ile birlikte töre kapsamına sokulduğu konusunda bir haber için bkz: 620

100 fiilinde, aile meclisince alınan bir karar olmamasına rağmen, maktulün kendisine yönelik haksız tahrik oluşturacak söz veya eylemlerde bulunmadığı, ayrıca kız kardeşin kendi hayatını ilgilendiren davranışlarından ötürü erkek kardeşine karşı sorumluğunun da olmadığı gerekçesiyle, eylemin haksız tahrik altında basit adam öldürme değil, aksine töre saiki altında nitelikli adam öldürme kapsamına girdiği kararlaştırılmıştır (Yar. 1. CD, 9808/4917). Yüksek Mahkemenin haksız tahrik ile töre saikinin aynı olayda birbiriyle bağdaşmayacağına dair yasa gerekçesine ve doktrin görüşüne aykırılık teşkil eden kararları da bulunmaktadır. Bu kararlara özellikle 765 sayılı TCK döneminde rastlanmaktadır. Örneğin birlikte oturduğu kız kardeşini gayrimeşru cinsel ilişkiye girdiği gerekçesiyle öldüren failin ağır tahrik altında bulunduğu kabul edilmiştir. (Yar. 1. CD, 2280/2822). Benzer yaklaşımın, 5237 sayılı yasa dönemindeki kimi kararlar da devam ettiği ifade edilmektedir (Tezcan/Erdem/Önok, 2008:175). Örneğin maktulenin önceden evlenip boşandığı ve anne-babası ile beraber yaşamaya devam ettiği süre içerisinde kız kardeşinin eşi ile cinsel birliktelik yaşayıp hamile kaldığı ve durumun öğrenilmesi üzerine babası, erkek kardeşleri ve kız kardeşinin eşi tarafından ve faillerce alınan ortak karar üzerine öldürüldüğü bir olayda; maktulenin rızaya dayalı cinsel ilişkisinin, babası ve kardeşleri açısından haksız tahrik teşkil edeceğine, fakat kız kardeşinin eşi açısından haksız tahrik indiriminin uygulanmayacağına hükmedilmiştir (Yar. 1. CD, 8437, 3340). Buna karşılık, benzer bir başka olayda, evden kaçan maktuleyi öldürmesi konusunda, erkek kardeş olan failin ve bu kimseyi azmettiren baba ve amcanın, ortaklaşa aldıkları karar doğrultusunda tasarlayarak işlemiş oldukları öldürme fiilinden dolayı, gerek fail gerekse iştirakçiler hakkında haksız tahrik indirimine gidilmemiş; aksine, töre saiki ile kasten öldürmeye dair yasa hükmünün uygulanması gerektiğine karar verilmiştir (Yar. 1. CD, 8861/605). Arkadaşının kız kardeşini, gönül ilişkisi yaşadığı gerekçesiyle öldürmeye teşebbüs eden failin ise, töre saiki doğrultusunda hareket etmediğine hükmedilmiştir (Yar.1. CD, 429/6850). Töre ile haksız tahrik arasındaki ilişkiyi açıklamak için namus saiki ile töre saikinin farklılığına vurgu yapan Yargıtay kararlarına da rastlanmaktadır. Nitekim annelerinin cinsel ilişkiye girdiğinden kuşkulandıkları kişiyi öldüren faillerin söz konusu fiilini haksız tahrik içinde değerlendirmeyen Yargıtay, kararının gerekçesini, töre saikinin olayda bulunmamasına, fiilin namus saikiyle işlenmesine ve fakat namus saikiyle işlenen bu öldürme fiilinde rıza ile cinsel ilişkiye giren mağdurdan kaynaklanan tahrik edici bir hukuka aykırılığın da söz konusu olmamasına bağlamıştır. Keza aynı kararda Yüksek Mahkeme, namus saikini, failin toplum içinde küçük düştüğü gerekçesiyle, namus sorunu sayarak ve sırf ailenin şeref ve namusunu kurtarmak düşüncesiyle fiili işlemesi olarak yorumlamakta; buna karşılık töre saikini ise, namus saikini de kapsayan ve failin görev bilinci ile hareket etmesine dayanan bir üst kavram olarak değerlendirmektedir. Ancak ifade etmek gerekir ki, söz konusu kararda da, töre saiki için aile meclisi kararının varlığının gerekli olmadığı ve bu şartın, yasal dayanaktan yoksun olarak, uygulama sonucu ortaya çıkan bir koşul olduğu vurgulanmıştır (Yar. CGK, 1-56/111). Zaten bir suçun mağduru olan kimsenin, gelenekler doğrultusunda ve görev bilinciyle öldürülmesi durumunda, mağdurdan kaynaklanan haksız bir davranışın varlığından söz etmenin olanaklı olmadığı gerekçesiyle, Yargıtay, töre saiki ile kasten öldürme hükümlerini işletmek suretiyle haksız tahrik indirimine isabetli olarak yer vermemektedir. Örneğin kız kardeşinin, kendi isteği dışında, zorla cinsel saldırıya maruz kalması olayında, mağduru, kızlığının bozulduğu gerekçesiyle öldüren erkek 621

101 kardeş hakkında haksız tahrik hükmü uygulanmamıştır (Yar. CGK, 1-536/133; Hakeri, 2007:249). Yine benzer bir kararda, ırzına geçilen kadının öldürülmesinin, maktuleden kaynaklanan haksız tahrik oluşturmayacağı vurgulanmıştır (Yar.1. CD, 146/766). Yargıtay eşlerden birinin diğerine karşı, öldürme fiilini namus gerekçesiyle gerçekleştirmesi halinde ise, görev bilinci taşımaması koşuluyla, failin hareketinin namus saiki içinde ele alınması görüşündedir. Zira kendisini cinsel yönden aldatan eşini öldüren kimseye, haksız tahrike ilişkin TCK m. 29 hükmünün uygulanacağına dair verilen kararda, fiilin töre saiki taşımadığı, namus saikiyle işlendiği belirtilmiştir. Bunun gerekçesi olarak, eşlerin birbirine Türk Medeni Kanunu nun 185/3. maddesi 1 uyarınca sadakat yükümlülüğünün bulunduğu, bu yükümlülüğün ihlal edilmesi halinde ise, kanun hükmünün ihlal edilmiş olacağı ve dolayısıyla hukuka aykırı ve haksız bir fiilden ve haksız tahrikin varlığından söz edilmesi gerektiği gösterilmektedir 2. Ancak Yargıtay a göre eşlerin sadakat yükümlülüğü yalnızca birbirlerine karşı olup, üçüncü kişileri 3 ve bu arada eşlerin çocuklarını dahi kapsamaz (Yar. 1. CD, 4303/6578). Dolayısıyla eşlerden birinin cinsel yönden diğerini aldatması halinde, aldatan eşin namus gerekçesiyle öldürülmesi halinde, aldatılan eş dışında kalan bir kimsenin haksız tahrik indiriminden yararlanması mümkün değildir. Failin annesi ile parkta otururken gördüğü kişiyi, öpüştüklerinden şüphelenerek konuşma bahanesiyle arabasına bindirip ıssız bir yere götürerek bıçaklamak suretiyle öldürdüğü bir olayda, sadakat yükümlülüğünün evladı kapsamadığına, annenin yaşam tarzının haksız bir fiil oluşturmadığına, failin töre saiki ile hareket ettiğine ve haksız tahrikten yararlandırılmasının mümkün olmadığına karar verilmiştir (Yar. 1. CD, 248/3287). Fakat belirtmek gerekir ki, söz konusu kararında da, Yargıtay, konuya ilişkin önceki tarihli kararlarından farklı olarak, töre saiki için aile meclisi kararını aramamış, failin ailesinin namus ve şerefinin eksildiği düşüncesiyle hareket etmesini, TCK m. 82/1-k bendinin uygulanması açısından yeterli görmüştür. Bu durum, töre saiki ile namus saikinin kararda aynı anlama gelecek şekilde yorumlandığını göstermektedir. Yargıtay ın sonraki tarihli diğer kararlarında da namus saiki, töre saikini kapsayacak şekilde veya aynı anlama gelecek biçimde geniş yoruma tabi tutulmuş 4, namus saiki ile işlenen suçların da, failin görev bilinci taşıması halinde, aile meclisi kararı olmasa da, töre saiki içinde değerlendirilmesi gerektiğine karar verilmiştir (Yar. CGK, 1-56/111). Tasarlama ile haksız tahrikin bir arada bulunmasının zorunlu olup olmadığı sorusuna ise, Yargıtay ın, töre saiki için aile meclisi veya aşiret kararını aradığı içtihatları ile sonraki tarihli içtihatları değerlendirilerek yanıt aranmalıdır. Yüksek Mahkemenin önceki tarihli içtihatlarında, aile veya aşiretin karar organının ya da bir aile büyüğünün vereceği kararla öldürme fiilinin işlenmesi şart koşulduğundan (Yar. 1.CD, 6700/1986), töre saikinin varlığı için zımnen tasarlama kastının arandığı 1 TMK m. 185/3: Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar. 2 Buna karşılık, karısını, kendisini aldattığı yönünde dedikodular çıkması üzerine, tasarlayarak ve aile meclisinin aldığı karar üzerine, ailenin namusunu kurtarmak saikiyle öldüren kocanın fiili, töre saikiyle kasten öldürme suçu kapsamında değerlendirilmiştir (Yar. 1. CD, 10901/293). 3 Kardeşinin eşi olan maktulenin, kardeşi dışından bir başkası ile gayrimeşru ilişkisini tasvip etmeyen failin, bu ilişkinin ailenin şeref ve namusunu azalttığı düşüncesiyle tasarlayarak öldürme fiilini gerçekleştirdiği bir olayda, haksız tahrik uygulanmamış ve töre saikinin varlığı kabul edilmiştir (Yar. 1. CD, 10191/6617). 4 Örneğin bir kararda yengelerinin bir başkasıyla kaçıp iki-üç ay birlikte yaşamasını, ailenin namus ve şerefini eksilten bir davranış olarak gören sanıkların, eylemlerini, ailenin namusunu kurtarma, töre saikiyle işledikleri ifadelerine yer verilmesi namusun töre ile eş anlamda kullanıldığını göstermektedir. (Yar. 1. CD, 2339/1937; Tezcan/Erdem/Önok, 2008:174). 622

102 sonucuna ulaşılabilir. Ne var ki, sonraki tarihli içtihatlarda, fiilin ani kast altında da işlenebileceği belirtilerek, tasarlama kastı, töre saikinin vazgeçilmez bir koşulu olarak değerlendirilmemiştir. Yüksek Mahkemenin bu yöndeki bir kararında töre saiki ile insan öldürme suçunun, tek bir fail tarafından ve anlık bir karar ile işlenebilmesi olanaklı olup, aile meclisi kararının aranması ve bu hususun suçun ön koşulu olarak görülmesi halinde, adeta işlenemez ve zorunlu azmettirmeyi gerektiren bir suç tipi yaratılmasına yol açılacaktır (Yar. CGK, 1-56/111). ifadeleriyle, tasarlama olmaksızın işlenen öldürme fiilleri açısından da, koşulları varsa TCK m. 82/1-k hükmünün uygulanabilmesinin yolu açılmıştır. VI. AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ NİN TÖRE SAİKİ İLE KASTEN ÖLDÜRMEYE YÖNELİK GÖRÜŞLERİ 1 Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin töre saiki ile işlenen kasten öldürme suçlarına ilişkin tutumunu, aile içi şiddet bağlamında, Türkiye nin taraf devlet sıfatıyla yer aldığı Opuz/Türkiye davasında verilen kararla (Kararın özellikle etkin güvence sağlama boyutunun önemi konusunda bkz: Batum, Ocak 2010: ) ve namus saiki kapsamında ele almak gerekir. Bu davada Nahide Opuz isimli vatandaş, başvuran sıfatıyla, Devlet makamlarının kendisini ve annesini aile içi şiddetten koruyamadığını, bunun annesinin ölümü ve kendisinin de kötü muameleye uğramasıyla sonuçlandığını iddia etmiştir. Uyuşmazlık 1990 yılında başvuran ile annesinin imam nikâhlı olduğu kişinin oğlu arasında ilişki yaşanması ve bir süre sonra resmi nikâh kıymaları ile başlamıştır. Evli oldukları dönemde, karısının annesinin başvuranı başka birisiyle evlenmesi yönünde ikna etmeye çalıştığı ve onu ahlaka mugayir bir yaşam sürmeye yönlendirdiği iddiasıyla, fail tarafından başvuranın annesi öldürülmüştür. Başvuran, 765 sayılı eski TCK nın kadınlara ikinci sınıf vatandaş olarak muamele ettiğini, kadınların kişisel hak ve özgürlüklerine doğrudan saldırı niteliği taşıyan fiillerin bile Genel Ahlak ve Aile Düzenine Karşı Suçlar bölümünde düzenlenerek, ailenin namusu için karısını öldüren kişiye daha hafif ceza verilmesinin sağlandığını ifade etmiştir. Mahkeme, söz konusu olayı incelediği davada, öncelikle Uluslararası Af Örgütü nün Türkiye: Aile İçi Şiddet Gören Kadınlar 2004 yılı Raporu na atıf yapmaktadır. Bu rapora göre, mahkemelere tanınan takdir yetkisi ile aile içi şiddetin faillerine haksız bir merhamet gösterilmeye devam edilmekte ve bu tür davalarda verilen cezalar, suçun adetler, gelenekler veya namus ağır tahrikiyle işlendiğini dikkate almaya devam eden yargıçların takdiriyle hâlâ çoğu zaman indirilmektedir. Karara konu olan olayda da, failin işlemiş olduğu fiil, aynı gerekçelerle cezai indirime tabi tutulmuştur. AİHM, kararında, Türkiye nin iç hukuk kurallarının aile içi şiddeti önlemeye yeterli olmadığını, devletten korunma talep eden kadınların, şiddetten korunmak yerine, yetkili makamlarca bu kimselerin evlerine geri dönmeleri ve şikâyetlerini geri almaları konusunda arabuluculuk rolü üstlenildiğini, bu bağlamda sorunun müdahale edilemeyecek bir aile meselesi olarak görüldüğünü belirterek, cinsiyete dayalı ayrımcılığın varlığına hükmetmiştir. Ayrıca mahkemelerin gelenek, görenek veya şerefe dayalı cezaları hafifletmeleri nedeniyle aile içi şiddet suçu işleyen kişilerin caydırıcı cezalar almadıklarının anlaşıldığına vurgu yapılmıştır. Teorik olarak uluslararası standartlara kavuşturulmaya çalışılan iç hukuk sisteminin, kadına karşı ayrımcılığı ve aile içi şiddeti pratikte etkili şekilde önlemeye yeterli caydırıcı cezalarla karşılaşmadığı

103 gerekçesiyle, söz konusu davada, AİHS nin yaşama hakkını düzenleyen 2. maddesi, işkence yasağını düzenleyen 3. maddesi ve ayrımcılık yasağını düzenleyen 14. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir (Opuz/Türkiye Davası, 2002/33401). AİHM in doğrudan Türk hukukunda algılandığı biçimiyle töre cinayetlerine ilişkin bir içtihadından söz etmek mümkün olmamakla birlikte, yukarıda değinilen Opuz/Türkiye davasında olduğu gibi, namus cinayetlerine karşı tutumunu, esas itibariyle yaşama hakkı ve bilhassa ayrımcılık yasağı (Benzer yönde Gemalmaz, Ocak 2010:127) bağlamında değerlendirmek gerekir. Mahkeme D.H. ve Diğerleri/Çek Cumhuriyeti Davasında (57325/2000) geliştirdiği içtihadıyla, kadın erkek eşitliği ve ayrımcılık yasağı konusunda birtakım ilkeler benimsemiştir. Öncelikle Mahkeme ayrımcılığı, bir amaç ya da makul bir gerekçe gözetilmeksizin kişilere göreceli olarak benzer durumlarda farklı davranılması olarak tanımlamaktadır (Willis/Birleşik Krallık Davası, 36042/1997; Okpisz/Almanya Davası, 59140/2000). Bunun yanında, AİHM, delil teşkil edip edemeyecekleri hususunda istatistiklerin, dava açısından başlı başına, ayrımcı olarak sınıflandırılabilecek bir uygulamayı ortaya koyamayacağını kaydetmekle birlikte (Hugh Jordan/Birleşik Krallık Davası, 24746/1994) başvuranların genel bir tedbir ya da fiili bir durum hallerinde farklı muamele gördüklerini iddia ettikleri daha yakın tarihli ayrımcılık davalarında, tarafların sundukları ve benzer durumlarda iki gruba (erkekler ve kadınlar) yapılan farklı muameleyi gösteren istatistikleri 1 dayanak olarak almıştır (Hoogendijk/Hollanda Davası, 58641/2000; Zarb Adami/Malta Davası, 17209/2002). Ayrıca bugüne kadar kadınlara karşı şiddetle mücadele hususunda tek bölgesel çok taraflı insan hakları anlaşması olan Belém do Pará Sözleşmesi 2 ne gönderme yapılarak, kadınların ayrımcılığın her türünden kurtulma haklarını, diğerleri meyanında, şiddet görmeme haklarını kapsayacak şekilde tanımladığı ifade edilmiştir. Belirtmek gerekir ki, AİHM kararlarının gerekçesini oluşturan CEDAW raporlarında, aile içi şiddet vakaları yönünden, faillerin haklarının, mağdurların yaşama ve bedensel ve ruhsal bütünlük haklarından daha üstün olamayacağının da altını çizmektedir (Fatma Yıldırım/Avusturya, 6/2005; A.T./Macaristan 2/2003) 3. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nin ayrımcılık yasağı ve kadın-erkek eşitliği doğrultusunda namus cinayetlerine ilişkin içtihatları birlikte değerlendirildiğinde, namus saiki ile işlenen fiiller bakımından, failin ve mağdurun cinsiyetlerinin, ceza ve cezalandırmaya etki eden nedenler açısından farklı kararlar verilmesine makul gerekçe oluşturamayacağı sonucu çıkarılmaktadır. Ayrıca adet, gelenek, görenek ve namus gibi saiklerle işlenen öldürme fiilleri söz konusu olduğunda, mağdurun haklarının faile nazaran daha üstün bir koruma görmesi ve tahrik gerekçesiyle yapılan indirimlerde ulusal mahkemenin takdir yetkisini erkek lehine kullanması gibi pratik eşitsizliklerin, Mahkeme tarafından, AİHS hükümlerinin etkin işletilmediği ve Sözleşme nin ihlal edildiği yönünde bir karine olarak algılandığı söylenebilir. 1 Türkiye de töreye ilişkin kapsamlı istatistiksel bir çalışma için bkz: Bağlı, 2008; Ayrıca Türkiye de kadının namusuna ve namus uğruna kadına uygulanan şiddetin ölçülmesini konu edinen bir çalışma için bkz: Işık/Sakallı-Uğurlu, 2009: Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi, Cezalandırılması ve Ortadan Kaldırılmasına Dair Amerikan Devletleri Sözleşmesi, Belém do Pará, ,

104 VII. SONUÇ Töre saiki ile işlenen kasten öldürme suçu, 5237 sayılı TCK m. 82/1-k bendinde düzenlenerek, öldürme suçunun ağırlaştırıcı nedeni olarak belirlenmiştir. Ne var ki, töre saikinin yasada tanımı yapılmamış, yalnız gerekçede akraba içi öldürme suçları ile sınırlı biçimde ele alınmıştır. Hâlbuki gerek töre, gerekse onunla bağlantılı olduğu kabul edilen ahlak, şeref, onur, haysiyet ve namus gibi kavramlar, subjektif nitelikte ve içinde bulunulan topluluk ve zamana bağlı değişken yapılı kavramlardır. Bu nedenledir ki, töre saiki, hem teoride hem de yargı kararlarında iki farklı şekilde yorumlanmaktadır. Bunlardan ilki, töre saikini, namus saikinden ayırarak, öldürme fiilinin, aile meclisi gibi bir organın almış olduğu karar üzerine ve geleneklerin etkisiyle işlenmesi gerektiğini savunmakta; buna karşılık aksi görüşte olanlar, ya töre ve namus terimlerini eş anlamlı algılamakta ve aile meclisi kararına gerek olmadığını düşünmekte yahut mevcut ağırlaştırıcı nedenin, töre saiki değil, namus saiki olarak düzenlenmesi gerektiğini ifade etmektedir. Bir defa kanunilik ilkesi uyarınca, namus gerekçesiyle işlenen her türlü fiilin töre saiki içinde ele alınması, yürürlükteki hukuk bağlamında, yasallık ilkesi gereğince mümkün gözükmemektedir. Nitekim yasakoyucu, namus saiki ile değil, açıkça töre saiki ile işlenen öldürme fiillerini nitelikli hal kapsamında saymıştır. Bununla birlikte, özellikle Yargıtay ın sonraki tarihli içtihatlarında, töre saikinin namus saiki ile aynı anlamda değerlendirildiği görülmektedir. Yani namus gerekçesiyle işlenen birbirine benzer iki farklı cinayette, sanıklardan biri, diğerine oranla daha ağır veya hafif cezaya tabi tutulabilmektedir. Kanımızca bu durum, TCK m. 82/1-k bendinin kıyasa yol açacak ölçüde geniş yorumlanması anlamına gelmektedir. Kanunilik ilkesinin alt neticelerinden biri olan kıyas yasağını öteleyen bu yorum, uygulamada sorunlara ve fikir ayrılığına yol açmaktadır. Bu konudaki doktrinsel ve yargısal uyuşmazlıkları çözüme kavuşturmak için, kanımızca, iki yöntem izlenebilir. Bunlardan ilki, yasada geçen töre saiki tabiri yerine doktrinde bir kısım yazarın da desteklediği namus saiki ifadesini tercih etmektir. Ne var ki, namus saikiyle işlenen fiiller, bir cinsel saldırı suçunun failine karşı da gerçekleştirilebilir. Bu halde fail, namus saiki taşısa bile, kural olarak haksız tahrikten yararlandırılması gerekir. Örneğin failin, yokluğunda karısına sarkıntılık eden kişiyi öldürmesi (Demirbaş, 2006:396) veya cinsel saldırıya maruz kalan bir kız çocuğunun babasının ya da kardeşinin saldırganı öldürmesi (Hafızoğulları/Özen, 2011:388) gibi hallerde, fiil namus gerekçesiyle işlense bile, haksız tahrik koşullarının gerçekleştiği açıktır. Hâlbuki töre saikinde, kavramın tanımının bir sonucu olarak, haksız tahrikin uygulanması kendiliğinden imkânsız hale gelmektedir. Dolayısıyla bu yöntemin pratik sakıncaları bulunduğu ortadadır. Sorunu çözmek için hayata geçirilecek bir diğer yöntem ise, töre saiki tabirinin ne anlama geldiğinin, kuşkuya mahal bırakmayacak şekilde, ceza yasasında açıkça tanımlanmasıdır. Kanaatimizce ikinci yöntem, uygulamadaki çelişik görüşleri sınırlandırmak ve kavramın -baskın görüşün kabul ettiği şekilde- namus saikinden farklılığını ortaya koymak açısından daha isabetlidir. Nitekim suç ve cezaların kanuniliği prensibinin etkin ve tam manasıyla uygulanabilmesi açısından, yalnız suç ve cezaların kanunda açıkça gösterilmesi tek başına yeterli olmayıp, aynı zamanda cezaya etki eden nitelikli hallerin de biçim ve içerik yönünden kesin ve belirgin olması, yasayı okuyan büyük çoğunluğun norma aynı anlamı yükleyebilmesi gerekir. Bu gerekçelerle, töre (veya onun yerine kabul edilmesi istenen namus ) ve kan gütme gibi muğlâk kavramların, doktrin ve yargı içtihatlarıyla saptanması ve geliştirilmesi yerine, bir toplumsal uzlaşı neticesinde, 625

105 uluslararası hukukun geliştirdiği prensipleri de dikkate alarak, TCK nın tanımlar başlıklı 6. maddesinde veya suça yönelik ilgili maddede açıkça tanımlanması, adalet, eşitlik, belirlilik ve hukuki güvenlik ilkelerinin yaşama geçirilmesine olanak tanıyacaktır. Belirtmek gerekir ki, yeni bir yasal düzenleme yapılmasa bile, mevcut haliyle, haksız tahrik, namus cinayetlerine uygulanacak bir torba hüküm olarak da algılanmamalıdır (Göztepe, 2005:39). Namus saikiyle işlenen her cinayette cezanın azaltılmasını öngören bir özel düzenleme, töre, berdel, beşik kertmesi, başlık parası gibi çağdışı uygulamalardan farksızdır. Kaldı ki Türkiye nin hukuk sistemi, aile namusunu kurtarma saikiyle işlenen her fiili hafifletici sebep sayan Ürdün, Fas ve Suriye gibi ülkelerle (TBMM Araştırma Komisyonu Raporu, 2006:109) benzeşmemektedir. Aslında cezayı hafifleten bir sebep olarak haksız tahrikin önemi, faildeki saikin değil, mağdurun haksız hareketinin esas alınmış olmasıdır. Bu bağlamda töre gerekçesiyle işlenen hiçbir suçta haksız tahrik uygulanmamalı; fakat namus saiki ile işlenen suçlarda 1. Failin şiddetli elem veya hiddet içinde olması, 2. Bu elem veya hiddetin mağdurun hukuk düzenine aykırı olduğu yasada açıkça öngörülen bir davranışından kaynaklanması şartlarının birlikte gerçekleşmesi halinde haksız tahrik uygulanabilmelidir. Yukarıda ifade edildiği gibi, namus saiki ile işlenen suçların bir kısmı, cinsel saldırı suçunun failine karşı işlenmektedir. Bu halde, örneğin kendisine tecavüz eden kişiyi öldüren kadın da, namus saiki ile hareket etmesine rağmen, adil olan, cezasının arttırılması değil, aksine haksız tahrikten dolayı indirilmesidir. Kabul etmek gerekir ki, töre saikinin daha ağır cezalandırılmasının ardında yatan temel neden, namus gerekçesiyle işlenmesinden öte; gelenek-aşiret-klan yaşantısından doğması ve devletten ayrı bir yargılama-hükmetme-cezalandırma sistemi oluşturması nedeniyle, failin sosyal tehlikeliliğinin daha fazla olmasıdır. KAYNAKÇA Akbaba, Z. B. (2008). Töre, Namus ve Töre Saikiyle Kasten Öldürme. Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Ankara Barosu Kadın Hakları Merkezi. (2008). İnsanlığın Namus Lekesi: Töre Cinayetleri. Ankara Barosu Dergisi, Arslan, Ç.; Azizağaoğlu, B. (2004). Yeni Türk Ceza Kanunu Şerhi. Ankara: Asil Yayınları. Artuç, M. (2008). Kişilere Karşı Suçlar. Ankara: Adalet Yayınları. Aydın, D. (2005). Yeni Türk Ceza Kanununda Haksız Tahrik (Provocation In New Turkish Criminal Code). Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Bağlı, M. (2008). Töre ve/veya Namus Adına Cinayet İşleyen Suçlu Ve Zanlıların Sahip Oldukları Toplumsal Değer Yapıları, Aile İlişkileri Ve Kişilik Özellikleri İle Bunların Sosyo-Ekonomik Analizine İlişkin Bir Araştırma. Diyarbakır: Tübitak Projesi No: 106K360. Bakıcı, S. (2008) Sayılı Yasa Kapsamında Ceza Hukuku Genel Hükümleri. Ankara: Adalet Yayınevi. Batum, S. (2010). İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Töre, Şiddet ve Kadın Panel Notları, İstanbul: İstanbul Barosu Yayınları. Bayraktar, K.(2005). Yeni Türk Ceza Kanunu nda Kişilere Karşı İşlenen Suçlar. Hukuk ve Adalet Dergisi,

106 Centel, N.; Zafer, H.; Çakmut, Ö. (2007). Kişilere Karşı İşlenen Suçlar. Cilt: 1, İstanbul: Beta Yayınları. Centel, N. (2005). Yeni Türk Ceza Yasası ve Kadın. Polis Dergisi,1-16. Çakır, R.; Yavuz, M. F.; Demircan, Y. T. (2004). Türkiye de Namus Saikiyle İşlenen Adam Öldürme Suçlarının Değerlendirilmesi. Adli Tıp Dergisi, Demirbaş, T. (2006). Ceza Hukuku Genel Hükümler. Ankara: Seçkin Yayınları. Dönmezer, S. (1995). Kişilere ve Mala Karşı Cürümler. İstanbul: Beta Yayınları. Erem, F.; Toroslu, N. (1983). Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler. Ankara: Savaş Yayınları. Gemalmaz, B. (2010). İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Töre, Şiddet ve Kadın Panel Notları. İstanbul: İstanbul Barosu Yayınları. Göztepe, E. (2005). Namus Cinayetlerinin Hukuki Boyutu: Yeni Türk Ceza Kanunu nun Bir Değerlendirmesi. TBB Dergisi, Gülşen, R. (2003). Türk Ceza Hukukunda Namus ve Töre Cinayetlerinin Cezalandırılabilirliği. Diyarbakır. Sosyolojik ve Hukuksal Boyutlarıyla Töre ve Namus Cinayetleri Uluslararası Sempozyumu. Hafızoğulları, Z.; Özen, M. (2011). Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler. Ankara: Us-A Yayınları. Hafızoğulları, Z.; Özen, M. (2011). Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Kişilere Karşı Suçlar. Ankara: Us-A Yayınları. Hakeri, H. (2007). Kasten Öldürme Suçları (TCK m ). Ankara: Seçkin Yayınları. Hessısches Kultusministerium. (2010). Gewalt im Namen Der Ehre Zwangsheirat Und Ehrenmord. 1. Auflage. Spangenberg: Werbedruck Gmbh Horst Schreckhase. Ilık, Ö. (2008). Kadına Yönelik Şiddet Kültürel Bir Suç Değildir. Söz Hakkı, Yıl: 21, Sayı: 91,(http://www.iot.nl/sozhakki/sozhakki91.pdf). Işık, R.; Sakallı-Uğurlu, N. (2009). Namusa ve Namus Adına Kadına Uygulanan Şiddete İlişkin Tutumlar Ölçeklerinin Öğrenci Örneklemiyle Geliştirilmesi. Türk Psikoloji Yazıları. İsen, G. (2001). Namus Cinayetleri: Hukuki Bir Olgunun Sosyal Boyutu. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği. (2007). Türk Ceza Kanunu nda Cinsel Haklarımız Var. İstanbul: Punto Baskı Çözümleri. Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Vakfı. (2005). Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) Türkiye Gölge Raporu Özeti. (http://www.wwhr.org/files/2005tckkadinplatformu.pdf). Kardam, F. Namus Gerekçesiyle Öldürülme Ya Da Kendi Canına Kıyma: Kadın Cinselliği Üzerinde Baskıların Benzer Koşullarda Farklı Sonuçları Mı.? (http://www.huksam.hacettepe.edu.tr/turkce/sayfadosya/namus_ger_oldurme.pdf). Kardam, F. (1999). Töre Cinayetleri Üzerine Bazı Düşünceler. Ankara: Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü Yayınları. Kardam, F. (1999). Türkiye deki Namus Cinayetlerinin Dinamikleri (Eylem Programı İçin Öneriler Sonuç Raporu). Ankara: Koza Yayınları. Karınca, E. (2008). Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetle İlgili Ulusal ve Uluslararası Yasal Düzenlemeler. Ankara: T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü Yayınları. 627

107 Keskin Kiziroğlu, S. (2008). Yeni Türk Ceza Kanunu nda Kadına İlişkin Düzenlemeler ve Cinsel Suçlar. Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer Armağanı, Koca, M.; Üzülmez, İ. (2010). Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler. Ankara: Seçkin Yayınları. Marschelke, J. C. (2010). Almanya da Şeref Saikiyle İnsan Öldürme Ve Kültürlerarasılık Problemi. Çev: Yener Ünver, Alman-Türk Karşılaştırmalı Ceza Hukuku, Cilt: 3, İstanbul: Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını. Metiner, H.; Koç, E. A. (2008) Sayılı Türk Ceza Kanunu Genel Hükümleri. I. Cilt, Ankara: Yazarların Kendi Yayını. Nuhoğlu, A. (2004). Namus İçin Adam Öldürme Suçlarında Haksız Tahrik Uygulaması. Prof. Dr. Ayferi Göze ye Armağan, Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Oberwıttler, D.; Kasselt, J. (2011). Ehrenmorde İn Deutschland Köln: Wolters Kluwer Deutschland Gmbh. Önder, A. (1994). Şahıslara ve Mala Karşı Cürümler ve Bilişim Alanında Suçlar. İstanbul: Filiz Kitabevi. Özbek, V. Ö.; Kanbur, M. N.; Doğan, K.; Bacaksız, P.; Tepe, İ. (2010). Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler. Ankara: Seçkin Yayınları. Özbek, V. Ö. (2006). Yeni Türk Ceza Kanununun Anlamı, TCK İzmir Şerhi. Cilt: 1, 3. Baskı, Ankara: Seçkin Yayınları. Özgenç, İ. (2009). Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler. Ankara: Seçkin Yayınları. Öztürk, B.; Erdem, M. R. (2011). Uygulamalı Ceza Hukuku ve Güvenlik Tedbirleri Hukuku. Ankara: Seçkin Yayınları. Pamir, A. (2009). Orta Asya Türk Hukukunda Töre Kavramı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Parıltı, Y. (2007). Töre Saikiyle İnsan Öldürme Suçu (Töre Cinayetleri), Adalet Dergisi, Sayı: 29, Ankara, (http://www.yayin.adalet.gov.tr/dergi/29say%c4%b1.pdf). Pervizat, Leyla, An Interdisciplinary And A Holistic Attempt To Understand The Honor Killings İn Turkey Pervizat, L. (2006). Namus Cinayetlerinin Kavramsal Tartışması. Ankara Barosu Hukuk Kurultayı, Cilt: 3, Ankara : Ankara Barosu Yayınları. Pohlreich, E. (2011). Aktuelle Entwicklungen Bei Der Strafrechtlichen Bewertung Sogenannter Ehrenmorde İn Der Turkei, Zeitschrift für Internationale Strafrechtsdogmatik, 6. Jahrgang, Ausgabe: 8-9, (http://www.zisonline.com/dat/artikel/2011_8-9_607.pdf). Soyaslan, D. (2010). Ceza Hukuku Özel Hükümler. Ankara: Yetkin Yayınları. Şahin, C.; Özgenç, İ.; Sözüer, A. (2010). Türk Ceza Hukuku Mevzuatı. Cilt 1 (Kanunlar). Ankara: Seçkin Yayınları. Tahincioğlu, A. N. Y. (2010). Namusun ve Namus Cinayetlerinin Cinsiyet Eşitsizlikleri Bağlamında Analizi. Kültür ve İletişim, TBMM 10/148 Sayılı Araştırma Önergesi. Dönem: 22, Yasama Yılı: 4, S. Sayısı: TBMM Araştırma Komisyonu Raporu. (2006). Ankara: T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü Yayınları. TBMM Tutanak Dergisi. (2006). Dönem: 22, Cilt: 108, Yasama Yılı: 4, Birleşim:

108 TCK Kadın Çalışma Grubu. (2003). Kadın Bakış Açısından Türk Ceza Kanunu Tasarısı Değişiklik Talepleri. İstanbul: Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Vakfı Yayını. Teymur, S.; Günbeyi, M.; Özer, M. (2010). Kültür-Odaklı Polislik. Tübav Bilim Dergisi, Tezcan, D.; Erdem, M. R.; Önok, R. M. (2010). Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku. Ankara: Seçkin Yayınları. Tezcan, M. (2003). Türkiye de Töre (Namus) Cinayetleri. Ankara: Naturel Yayınları. Toroslu, N. (2007). Ceza Hukuku Özel Hükümler. Ankara: Savaş Yayınları. Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlük, Erişim Tarihi: Türkçe Sözlük. (2005). Ankara: Dil Derneği Yayınları. Valerius, B. (2011). Bahsi Edilen Namus Cinayeti: Nitelikli Adam Öldürmede Alçak-Düşük Sebep Olarak Farklı Kültürel Değerler. Çev: Ufuk Toprak. Küresel Bakış, Yalçın Sancar, T. (2002). Türk Ceza Kanunu Tasarısının (2000) Bazı Hükümleri Hakkında Düşünceler. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Yalvaç, G. (2010). Gerekçeli Ceza ve Yargılama Hukukuna İlişkin Temel Kanunlar. Ankara: Adalet Yayınları. Yenisey, F.; Plagemann, G. (2009). Strafgesetzbuch (STGB) Alman Ceza Kanunu. İstanbul: Beta Yayınları. Yıldız, A. K. (2007) Sayılı Türk Ceza Kanunu. İstanbul: İstanbul Barosu Yayınları. Yıldız, M. C. (2003). İntihar Bir Töre Cinayeti Mi?. Sosyolojik ve Hukuksal Boyutlarıyla Töre Ve Namus Cinayetleri Uluslararası Sempozyumu, Diyarbakır: Akader Yayınları. Yılmaz, E. (2005). (Öğrenciler İçin) Hukuk Sözlüğü. Ankara: Yetkin Yayınları. 629

109 TÜRKİYE DE AİLEİÇİ ŞİDDETLE MÜCADELEDE SIĞINMAEVLERİ VE SIĞINMAEVLERİNİN UNUTULAN YÜZÜ: ÇOCUKLAR ÖZET Songül SALLAN GÜL 1 Ayşe ALİCAN 2 Toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri temelinde ortaya çıkan kadına yönelik şiddet, aile başta olmak üzere diğer toplumsal kurumlarda varlığını devam ettirmektedir. Ataerkil toplumsal değerlerin aile içinde erkeğin, koruma, sahiplenme, kontrol ve himaye etme adına şiddeti kendinde bir hak olarak görmesi, toplumsal cinsiyet hiyerarşisi yoluyla meşruluk kazanmaktadır. Toplumda en güvenilir yapı taşı olarak düşünülen aile, kadınların ve çocukların yaşadığı şiddet karşısında, güvenli olma işlevini yitirmekte, şiddetle mücadelede yeni çözüm arayışlarını gündeme getirmektedir. Çoğu kez gizli kalan aileiçi şiddetin ülkemizde ulaştığı son yirmi yıldaki boyutları ve görünürlüğü, konuyu toplumsal ve politik gündeme taşımış ve şiddetle mücadelede çözüm arayışlarını artırmıştır. Kuzey Amerika ve Avrupa da 1970 ten itibaren gelişen kadına yönelik şiddetle mücadele, Türkiye de daha çok aileiçi şiddete karşı 1990 dan itibaren geliştirilmiştir. Son yıllarda Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde ise daha ciddi ele alınan bir sorun olarak görülmeye başlanmıştır. Türkiye de feminist kadın örgütlerinin hizmet sunduğu ilk kadın danışma merkezlerini, merkezi yönetimin, yerel yönetimlerin ve bağımsız kadın kuruluşlarının açtığı kadın sığınmaevleri izlemiştir. Fiziksel, duygusal, cinsel ve ekonomik şiddeti yaşamış kadınların, psiko-sosyal ve ekonomik sorunlarının çözümlenmesi ve bu süreçte varsa çocuklarıyla birlikte yatılı olarak kalabilme olanağını sağlayan kadın sığınmaevleri, aileiçi şiddete maruz kalan çocuklar açısından da büyük önem taşımaktadır. Bu bildiride, Türkiye de 24 kadın sığınmaevi üzerine yapılmış olan ve 2011 yılında tamamlanan bir alan araştırmasının verileri ışığında, sığınmaevlerinde anneleriyle birlikte kalan çocukların durumları değerlendirilmektedir. Kadın sığınmaevlerinde kalan çocuklar; çocuk anne olmaları, ensest başta olmak üzere cinsel şiddete maruz kalmaları ve annelerinin ihmal ve barınma sorunları gibi nedenlerle sığınmaevlerinde yaşamaya devam etmektedirler. Şiddetle mücadelede sığınmaevlerinde çocuklara yönelik hizmetlerin niteliği ve yeterlilikleri sorgulandığında, çoğu kez çocuklar, sığınmaevlerinin unutulan yüzleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bildiride kadın sığınmaevinde kalan çocukların gerçekliği anneleriyle ve 15 yaş üstü çocuk annelerle yapılan derinlemesine görüşmeler ve yaşam öyküleriyle birlikte değerlendirilmektedir. Giriş Özel yaşamda, genellikle cinsel ilişki ya da kan bağı ile bağlı bireyler arasında fiziksel, cinsel veya psikolojik acı veya ızdırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakmayı içeren her tür eylem ya da durum bir aileiçi şiddettir. Kadına yönelik şiddet, kadının erkek tarafından ezilmesine ve ayrımcılığa yol açan, kadın ile erkek arasındaki eşit olmayan tarihsel güç 1 Prof. Dr., Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü. 2 Arş. Gör., Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Doktora Öğrencisi ve Sosyoloji Bölümü. 630

110 ilişkilerinin bir göstergesidir. Kadını erkeklerinkiyle karşılaştırıldığında daha alt bir statüye indirgeyen sosyal mekanizmaların en önemlilerinden biridir. Kadın ve erkekler arasındaki eşitsizliğin arttığı, toplumsal cinsiyet rollerin daha katı ve geleneksel olduğu, kadınların duygularının dikkate alınmadığı ve cinselliğin erkeğin hakkı olduğunun düşünüldüğü ülkelerde kadına yönelik şiddet artmaktadır (Roche, 1996; UN, 2005; Yahia- Haj ve diğerleri, 2009). Şiddet çoğu kez cinsiyetler hiyerarşisine, yani bir tür ast-üst ilişkisine, itaat ve kontrol etmeye dayanmakta ve sıklıkla bu yapı, her iki tarafça da bir toplumsal norm olarak kabul görmektedir. Eviçi şiddet, ağırlıklı olarak eviçi güç dengeleri bağlamında güçlüden güçsüze, erkekten kadına, yaşlıdan gence ve çocuğa doğru yönelmektedir. Çoğu kez şiddet sarmalı, kuşaklar arası bir geçiş süreci izleyebilmektedir (Jackson, 2007: 645). Çocuk da şiddeti normal bir davranış örüntüsü olarak yaşamın bir parçası haline getirebilmekte ve kabul edebilmektedir. Aile içi şiddette tanık olan çocuklarda şiddet eğiliminin etkisi erkek çocuklar açısında daha güçlüür (Wooford ve Elliott, 1997: 21). Çocukluğunda şiddet gören veya buna tanık olan erkek çocuk, şiddet uygulayan bir kişi olma açısından artmış risk taşımaktadır. Annesine veya diğer aile üyelerine şiddet uygulandığına tanık olan çocuk şiddet kendisine yönelmese bile çocuğun gelecekteki davranışlarını etkileyebilmektedir (Subaşı, Akın, 2009). Kadına yönelik aileiçi şiddet dünyada olduğu gibi ülkemizde de farklı şiddetin türleriyle birlikte farklı biçimlerde yaşanmakta, en fazla kadınları ve çocukları etkilemektedir. Aileiçi şiddetin yaşanma biçimlerinde kültürlere göre farklılıklar söz konusu olabilemektedir. Ülkemizde çoğu kez kadın intiharları, çok eşli evlilik, erken ve zorla evlendirilme, çok çocuk doğurmaya zorlanma, kız çocuk doğurmanın veya çocuksuzluğun sorumluluğunu tek başına üstlenme, cinsel taciz, fiziksel ve ekonomik şiddetle birlikte öne çıkmaktadır. Aile içinde şiddet kız çocuğa yönelik olduğunda ise; aile içinde sahip olunacak kız çocuğun okutulmaması, zorla evlendirilme, flörtte şiddet, cinsel istismar ve ensestin yanı sıra yaşadığı cinsel şiddeti kimseye anlatmaması için ölümle tehdit edilme gibi biçimlerde olabilmektedir (İlkkaracan ve diğerleri, 1996; 1998; Subaşı ve Akın, 2008, Sallan Gül, 2011b). Aileiçi şiddetin ortaya çıktığı durumlarda ise, şiddetin varlığına inanmama ya da inkâr etme şeklindeki görüşler, hâkim değerler ve erkeğin egemenliğine ilişkin kabullerle öğrenilmiş çaresizliğe dönüşebilmektedir. Bir başka ifadeyle şiddet gören kadın ve çocuklar, sosyal açıdan yalnız bırakılmaktadır. Şiddeti yaşayan aile üyesi, şiddetin bütün evliliklerde görülen bir durum olduğuna inanmakta ya da inandırılmaktadır. Aile ve yakın toplumsal çevre yanında konuyla ilgili kamu bürokrasisi de, şiddeti aile bireyleri arasında ise, aile içinde olan ve gizli kalması gereken bir durum olarak kabul etmekte, ailenin mahremiyetinin normalleştirilmiş bir parçası olarak görmektedir. Bu eril bakış açısında şiddet, aile hayatının gizliliğine dair normlara uymanın bir gereği, evlilikte geleneksel aile içi rol dağılımında erkeğin otoritesini ve gücünü kurma ve korumanın bir parçası olarak algılamaktadır. Kadından ve çocuklardan beklenen de sosyal rollere uyma ve itaat etmenin yanında şiddete katlanmadır. Yine ailesinde istismar ve şiddet geçmişi olan kadınlarla çocuklar, şiddet karşısında çözüm arayışında aileleri başta olmak üzere diğer kurumlardan da çok fazla gerekli desteği ya da anlayışı bulamamaktadır. Gelles a göre (1976) şiddet durumunda kadınlar genellikle evi terk etmemekteler. Bunda kadının şiddete maruz kaldığı mutsuz bir evlilikte yaşama kararını değiştirmesinde ekonomik bağımlılıklar ve çocukların mutsuz olacağı endişesi kadar, kadınların kendilerine yönelik negatif fikirleri, önyargılar da büyük rol oynamaktadır. 631

111 Ayrıca Connell in belirttiği gibi, kadınların şiddet içeren bir evliliği sürdürebilmelerinin veya şiddet uygulayana geri dönmemelerinin başında ev dışında barınma alternatiflerinin bulunmaması gelmektedir (1998: 33). Ekonomik bağımsızlığı olmayan, çalışmayan ve çoğunluğu yoksul ailelerden gelen kadınların, aileiçi şiddete karşı alternatif arayışları çaresizliğe dönüşmektedir. Yine kadınlar, şiddeti müthiş bir yalnızlık ve suçluluk duyguları içinde yaşamakta, birden fazla şiddet türüne aynı anda maruz kalmaları da bu süreçte etkili olmaktadır (Krishnan, 2001; Dutton, 2008; WAVE; 2008). Birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de kadınların ve çocukların savunmasızlıkları, ekonomik bağımlılıkları, şiddetin erkeğin evlilikte otorite kurmasının meşru bir hakkı olduğu gibi yanlış inanış ve kültürel değerler ve kalıp düşünceler nedeniyle şiddet, evliliğin bir parçası ve kabul edilmesi gereken bir olgusu gibi görünmektedir. Bu tür ataerkil aile yapıları diğer toplumsal kurumların uygulama ve süreçleriyle de desteklendiğinden aileiçi şiddet büyük çoğunlukla gizli kalmakta ve şiddete karşı çözüm arayışları geçikmektedir. Ülkemizde bu oran %8 lerde kalmaktadır (KSGM, 2009). Kadınlar, kendilerine ve çocuklarına yönelik yaşamsal bir tehlike durumu olmadan çözüm arayışına gitmemektedirler. Gittiklerinde ise ancak çok küçük bir azınlık sığınmaevlerinden yararlanabilmektedirler. Bu bildiride Türkiye de sığınmaevlerinde kalan aileiçi şiddetin çocuklarla ilgili bölümü ele alınmakta ve sığınmaevi çocuklarının gerçeklikleri üzerinde durulmaktadır. Aileiçi Şiddetin Kadına ve Çocuğa Yansımaları Dünyanın farklı bölgelerinde yapılan farklı araştırmalarda şiddete maruz kalan kadınların oranı oldukça yüksektir. 90 ayrı ülkede yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, incelenen toplumların %85 inde kadınlar, kocalarının şiddetine maruz kaldıklarını ifade etmişlerdir. AB de de her beş kadından biri hayatlarının bir evresinde erkekten şiddet görmektedir (European Women s Lobby, 2002). Kadınlar için yaşam boyu eşlerinin ya da birlikte oldukları kişilerin şiddetine maruz kalma oranı %25-54 arasında değişmektedir (European Women s Lobby, 2002 McCauley ve diğerleri 1995). ABD nde acil servislere başvuran kadınların % 11 ila %30 unun eş/birlikte yaşanan kişi tarafından yaralandığı bildirilmiştir (WHO, 2005). Aileiçi veya eş/birlikte olunan kişi şiddetine erkekler de maruz kalsa da, bildirim oranı ancak %8 civarındadır (Kramer ve diğerleri 2004; Weldon, 2006; Falsetti, 2007). Kadına yönelik şiddet daima çocukları da etkilemektedir. Annelerine yönelik şiddete tanık olmak çocuklar için kendilerine yönelen bir şiddet olmakta, aynı şekilde, çocuğa yönelik şiddet de bir çeşit kadına yönelik psikolojik şiddeti içermektedir. Kadına yönelik şiddetin derecesi arttıkça çocuğa yönelen şiddet de artmakta ve genelde anne, şiddet gösteren eşinden ayrılsa dahi şiddet ve şiddetin etkisi devam etmektedir (Alpert, 1995; Cardenerelli, 1997; Brownridge, 2006). Özellikle uluslararası göçün yoğun yaşandığı ülkelerde, şiddet gösteren eşine ya da birlikte yaşadığı kişiye finansal ya da oturum hakkı gibi sebepler yüzünden bağımlı olan bir kadın, kendi ve çocuğunun durumunu tehlikeye atabileceğini düşünerek her zaman korku içinde yaşamayı sürdürmektedir. Böylece şiddeti önlemeye yönelik hizmetlerden de yararlanamamaktadır (Menjivar ve Olivia, 2002; Erez ve Shayna, 2003; Fawley ve Daly, 2005). Uluslararası anlaşmalar ve politikalarla birlikte, devletler, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddeti önlemek için etkin tedbirler almaya başlamışlardır. Şiddettin önlenmesinde yasal korunma çok önemli olsa da yeterli değildir. Şiddet mağduru kadınlara, şiddete maruz kalmadan yaşamaları adına gerçek bir şansları olabilmesi için temel sosyal ve ekonomik haklar açısından güvence verilmelidir. Bu güvencede en azından kendi gelirleri olmayan kadınlar için nafaka hakkı, ayrıca 632

112 devletin verdiği finansal yardım sayesinde şiddet uygulayan eski eşe ekonomik olarak bağlı olmama hakkı; istihdam ve göçmen kadınlar için ücretsiz dil kurslarını da içeren eğitim hakkı; ücretsiz çocuk bakım olanakları hakkı; karşılanabilir nitelikte kalacak yer edinme hakkı yer almıştır. Tüm göçmen kadınlar için kocaları ve diğer aile bireylerine bağlı olmaksızın oturma izni hakkı ve evlilik, posta havalesi ya da kadın ticaretiyle başka bir ülkeye getirilen kadınların ayrıldıktan sonra ülkede kalma izni ve insancıl bir vize uygulamasına tabi tutulması güvencesi yer almalıdır (Salcido, O. ve M. Cecilia (2002; WAVE, 2008). Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesinin 19. maddesinde Devlet partileri çocukları ebeveynlerin, yasal mercilerin ya da çocuğa bakmakla yükümlü herhangi birinin bakımındayken, tüm fiziksel ve psikolojik şiddet türlerinden, yaralamalardan ya da istismardan, ihmalden, ihmalci tavırlardan, kötü muameleden, cinsel istismar da dâhil olmak üzere sömürüden korumak için tüm gerekli yasal, idari, sosyal ve eğitimle ilgili yönetmelikleri bulundurmalıdır hükmü yer almaktadır. Benzer olarak Avrupa Parlamentosu, kadına yönelik şiddetin mağdurlarına ve şiddet riski altında olanlara daha iyi bir koruma ve desteğin garanti edilmesi için üye devletleri şunlarla ilgili uygun yönetmelikleri almaya çağırmaktadır (CVAW, 2006): yeterli finansal kaynaklarla güvenli sığınmaevleri sağlamak, şiddet mağduru kadınların çocukları için gerekli hizmetler ve merkezlerin planlamasını yapmak. Dolayısıyla, kadına ve çocuklarına yönelik şiddeti engellemek için gerekli yasal zemin ve zorunluluk açıkça mevcuttur. Yine Avrupa Parlemontosu Tavsiye Kararlarında (2002) aileiçi şiddetin önlenmesi ve töre adına işlenen cinayetlerle ilgili ek önlemler bölümünde üye devletlere; töre adına işlenen cinayet geleneğine uygun olarak kadın ve çocuklara karşı şiddet uygulanmasının bütün biçimlerini cezalandırmalı; töre adına işlenen cinayet leri engellemek için, çeşitli halk kesimlerine ve başta hâkimler ve adli personel olmak üzere, ilgili meslek gruplarına hitap eden bilgilendirme kampanyaları dâhil, gerekli bütün önlemleri almalı; töre adına işlenen cinayet e katılmış, yardımcı olmuş ya da teşvik etmiş herkesi cezalandırmalı; bu uygulamalarla mücadele eden sivil toplum örgütlerini ve diğer grupları desteklemelerini tavsiye etmektedir. Ayrıca erken evliliklerle ilgili ek önlemler bölümünde; Üye devletlerin kişilerin onayı alınmadan zorla gerçekleştirilen evlilikleri yasaklamaları ve çocuk satışıyla bağlantılı faaliyetleri engellemeyerek, durdurmak için gerekli önlemleri almaları istenmektedir. Ülkemizde aileiçi şiddete maruz kalan çocukların 5395 sayılı yasa ile korunmasına karar verilmiştir. Söz konusu Kanunun I. maddesinde, kanunun amacı, korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların korunmasına, haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemek olarak belirlenmiştir. Bu kanunun, koruyucu ve destekleyici tedbirler bölümünde yer alan 6. maddesinde ise, adli ve idari merciler, kolluk görevlileri, sağlık ve eğitim kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, korunma ihtiyacı olan çocuğu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna bildirmekle yükümlü olduğu ifade edilmektedir. Dünyada ve Türkiye de Sığınmaevleri ve Çocuklara Sunulan Hizmetler Şiddet mağduru her kadın ve çocukları, bir insan ve yurttaş olarak profesyonel yardım alma hakkına sahip olmalı ve hizmetler ücretsiz olmalıdır. Şiddetten korunmaları için, mağdurlara özel kadın sığınmaevlerinde güvenli konaklama ve yeterli destek hakkı verilmelidir. Kadına yönelik eviçi şiddetin önlenmesinde en önemli kurumsal mekanizmaların başında kadın dayanışma merkezleri, sığınmaevleri ve acil yardım hatları gelmektedir. Sığınma evlerinin 633

113 amacı; kadınları şiddetten korumak, güçlenmelerini sağlamak ve yeniden hayata tutunmalarını ve hayatın içinde yer almalarına olanak sağlamaktır Kadın sığınmaevleri kadınlarla çocuklarına sundukları geçici barınma hizmeti ve güçlendirme destekleriyle aileiçi şiddetle mücedelede oldukça önemli bir yere sahiptir. Dünyada sığınmaevlerinin açılmasında öncülük Norveç tarafından gelmiş ve 1968 yılında ilk sığınmaevi açılmıştır. Bunu 1972 yılında Londra da, Women s Aid in açılışı izlemiştir. Amerika da ise, dayak yiyen kadınlar için ilk sığınmaevi 1974 yılında açılmıştır. Bunu evsizler, mülteciler ve şiddete uğramış diğer kadın grupları için açılan sığınmaevleri izlemiştir. Ayrıca şiddete uğramış kadınlara yönelik olarak yasal danışmanlık ve 24 saat tecavüz kriz merkezlerinin yanında, uyuşturucu ve alkol bağımlılığına yönelik olarak rehabilitasyon ve diğer destek mekanizmaları da süreçte etkin olmuşlardır (Markowitz ve diğerleri, 2002; WAVE, 2008). Kadına yönelik şiddetin en yaygın olduğu ülkelerden biri olan ABD de şiddetle mücadele mekanizmalarının gelişimi, Batı Avrupa dan daha farklı bir süreç izlemiştir lerden itibaren şiddet mağdurlarına yönelik olarak tecavüz kriz merkezleri, dayak yiyen kadınlara yönelik sığınmaevleri, suç ve adalet kuruluşları, sağlık merkezleri ve ruhsal bakım merkezleri gibi çok farklı hizmet mekanizmaları devreye girmiştir Şiddet mağdurları için kurulan bu sığınmaevlerinde aileiçi şiddete müdahale konusunda klinik modellerden çok, destekleyici bir yaklaşımla çalışmalar yürütülmektedir (Nazroo; 1995; Weldon, 2006; Yamaner ve Özberk, 2007). Ancak sığınmaevleri de dahil pek çok şiddete karşı geliştirilmiş müdahale merkezlerinde anneye danışma hizmeti verilmekte, çocukların kendilerine yönelik doğrudan yardımlar ise, çok nitelikli sığınmaevleri dışında verildiği görülmemektedir. Genelde Avrupa da kadınlara çocuk eğitimi ile ilgili danışmanlık hizmetleri verilmekte, çocukların ev ödevlerine yardım edilmektedir. Çocuklara yönelik olarak da grup ve oyun terapileri uygulanmaktadır. Çalışanların tamamına çocuklarla ilgili eğitim verilmekte, ancak temel odak bireysel güvenlik problemlerinde ne yapılacağıyla ilgili planlar hazırlanmasına destek olunmaktadır. Son otuz yılda ülkemizde sivil hareketin ve kadın aktivist grupların çaba ve kampanyalarıyla başlatılan ve AB uyum politika gereklilikleriyle artan duyarlılık, yasal düzenleme ve kurumsallaşma sürecinin görece daha hızlandırmıştır. Türkiye de sorunun, tanımlanma ve resmikabulü bağlamında da önemli adımlar atılmıştır. Kamu kurumlarına bağlı ilk kadın konukevi Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesinde 1990 yılında hizmete girmiş, bunu kadın örgütlerinin açtıkları danışma merkezleri ve sığınmaevleri izlemiş, farklı kuruluşlar arasındaki işbirliği çalışmalara hız kazandırmıştır. Bu doğrultuda belediyeler bünyesinde sığınmaevleri açılmış, 1998 yılında sığınmaevleri yönergesi çıkarılmış ve Sığınmaevleri yönetmeliği de hazırlanmıştır. Şiddete maruz kalan kadınlarla beraberindeki çocukları yönelik hizmetler düzenlenmiştir. Bu Yönetmeliğin 20. maddesine göre, kadın sığınmaevlerinde kadınların 0-12 yaş arasında bulunan kız veya erkek çocukları kabul edilmektedir. 12 yaşın üstünde olan kız veya erkek çocuklarının durumu meslek elemanlarınca değerlendirilmekte, annesi ile beraber kalmasının uygun olacağı değerlendirilen çocuklar, sığınmaevlerinde kalabilmekte diğerleri SHÇEK e bağlı, durumlarına uygun kuruluşlara yerleştirilmektedirler. Ayrıca 2002 yılında hizmete giren Alo 183 Aile, Kadın, Çocuk ve Özürlü Sosyal Hizmet Danışma Hattı dır. Bu hatla şiddete uğrayan ya da uğrama riski taşıyan ve desteğe gereksinimi olan kadınlara ve çocuklara psikolojik, hukuki ve ekonomik alanda danışmanlık hizmetleri sunmak ve yararlanabilecekleri hizmet kuruluşları konusunda bilgilendirilmektir yılından itibaren de AB ye uyum çerçevesinde 5393 sayılı Belediye Kanunuyla açılan il özel idareleri ve 634

114 belediye kadın konukevleri açılmaya başlanmıştır. Ayrıca, 2008 yılında KSGM tarafından sığınmaevleri kılavuzu yayınlanmış ve şiddetle mücadelede ulusal eylem planı hazırlanmıştır. Saha Araştırmasının Gösterdikleri: Annelerin Çocukları ve Çocuk Anneler Araştırmanının saha süreci 2009 ve 2010 yıllarında Ankara, İzmir, İstanbul, Bursa, Sakarya, Kocaeli, Muğla, Mersin, Eskişehir ve Van da ve 24 sığınmaevinde kalan kadınlarla gerçekleşen çalışmaya (Sallan Gül, 2011) dayalı bu bildiri de sığınmaevlerinde anneleriyle birlikte kalan çocukların durumları değerlendirilmektedir. Ülkemizde SHÇEK, belediyeler ve STK lara ait kadın sığınmaevleri, şiddet görmüş kadınlarla çocuklarına hizmet vermektedir. Sığınmaevinin statüsüne bakıldığında; SHÇEK lere ait sığınmaevlerinde kalan kadınların % 70 i ve belediyelerin sığınmaevlerinde de % 50 si oldukça yoksul ailelerden gelen kadınlarla çocukları oluşturmuştur. Kadınların % 74 ü ilkokul ve altı eğitim düzeyine sahip iken, % 11 i lise ve % 2 si de üniversite mezunudur. Her eğitim düzeyinde kadın, aileiçi şiddet ve ihmali yaşayarak sığınmaevine gelmekteyse de, ilkokul ve altı eğitime sahip kadınların oranının yüksekliği (%87) dikkat çekicidir. Kızların okutulmaması, erken yaşta ve zorla evlendirilmesi ve başlık parası gibi şiddet türleri, ülkemizde kız çocuklarına yönelik en yaygın şiddet biçimleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Görüşülen kadınların yaklaşık dörtte biri, küçük yaşlarda aileleri tarafından zorla evlendirildiklerini belirtmişlerdir. % 62 sinin resmi nikâhı vardır. Yine kadınların % 70 i, ilk evliliklerini ve % 13 ü de ikinci evliliklerini gerçekleştirmişlerdir. İlk evlenme yaşlarına bakıldığında 11 yaştan 34 yaşa kadar değişen bir yaş yelpazesinin olduğu görülmektedir. Ülkemizde özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri başta olmak üzere birçok yerde, genç kızlar onlu yaşlarda, rızaları olmadan kırklı, ellili yaşlardaki adamlarla para karşılığında çocuk yaşlarda evlendirilmektedir (Çakmak, 2009). Ülkemizin 1999 yılında onayladığı Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme'nin (CEDAW) "Evlenme ve Aile İlişkileri Alanındaki Haklar" başlıklı 16. Maddesinde taraf devletlerin, kadınlara, serbestçe eş seçmede ve serbest ve kendi rızasıyla evlenmede erkeklerle aynı hakka sahip olma hakkını tanırlar denmektedir. CEDAW ın 2. Maddesinde de "Çocuğun nişanlandırılması ve evlendirilmesi hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. Taraf devletlerce, asgari evlenme yaşının tespit edilmesi ve evliliklerin resmi sicile kaydının zorunlu hale getirilmesi için yasama tedbirleri de dâhil gerekli tüm işlemler yapılır" ifadesi yer almıştır. Bu uluslar arası yükümlülükler doğrultusunda ülkemizde medeni kanun ve ceza kanunun pek çok hükmü ile çocuk yaşta evlilikler yasaklanmıştır. Ancak uygulamada oldukça yaygın olan 18 yaş altı evlilikler sığınmaevinde kalan çocuk anneler gerçeğiyle karşımıza çıkmaktadır. Sığınmaevlerinde kalan kadınların üçte ikisinin ilk evlenme yaşları yaş altında gerçekleşmiştir. SHÇEK lere bağlı sığınmaevlerinde kalan kadınlarda bu oran % 90 lardadır. Bu oran, özellikle kırsal kesimlerde küçük yaşta evliliklerin oldukça yaygın olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Görüşülenlerin % 14,6 ü soruyu yanıtsız bırakmışlardır. Bu grupta yer alan kadınlar; evlilik dışı hamile kalanlarla tecavüz ya da ensest sonucu kadın sığınmaevinde bulunlardan oluşmuştur. Özellikle yoksul ailelerden gelen kız çocukları ataerkil zihniyetin bir sonucu erkek eşin evi ihmali ve/veya kız olmaları nedeniyle kendilerinin ailede kız olmanın yük olarak görülmesi gibi nedenlerle anneleriyle birlikte sığınmaevlerinde kalmaktadır. 24 sığınmaevinde görüşülen 103 kadının yaşları yaş aralığındadır. Ancak kadınların yaklaşık % 60 ı, yaş 635

115 arasındaki genç annelerden oluşmuştur. Sığınmaevlerinin statüleri bakımından farklılaşan özellik, kadınların % 15.5 ini oluşturan ve yaş aralığında yer alan genç kadınların % 70 inin SHÇEK lere bağlı sığınmaevlerinde kalmakta oluşlarıdır. Bir başka ifadeyle araştırmada görüşülen 16 çocuğun; 1 i kendi rızasıyla evlenmiş, 1 i zorla evlendirilmeye çalışılan töre mağduru genç kız, 1 i enseste uğramış çocuk, 1 i enseste ve cinsel tacize uğramış hamile çocuk, 6 sı çocuk gebe ve 6 sı da annesinin ve kendisinin şiddete uğraması nedeniyle sığınmaevinde kalmak zorunda kalan çocuklardan oluşmuştur. Sığınmaevi Çocuklarının Gözüyle Şiddet: Şiddet açısından en fazla risk altında olanlar 30 yaş altı çocuklu kadınlar, kız çocukları ve adölasan kızlardır. Aileiçinde yaşanan şiddet erkek eşten kadına olabildiği gibi babadan çocuklara da yaygın olarak uygulanmaktadır. Özellikle adölesan çağındaki kız çocuklarına yönelik olduğunda şiddet anne ve kız çocukları için katlanılması zor bir hal alabilmektedir. Örneğin A.Z. nin öyküsünde sığınmaevinde kalma nedeni babasının annesini ve ailenin kendisi dahil diğer aile bireylerine uyguladığı fiziksel ve ekonomik şiddettir. Bu durumu şöyle anlatmıştır; Daha yeni geldim buraya, 4-5 gündür burada kalıyorum. 17 yaşındayım. Aslen Sivas lıyız. ilkokul 5 e kadar okudum. Biz 4 kardeş kalıyoruz burada. Biz buraya babam yüzünden geldik. Sebep babam, bizi fazladan boğaz sayardı. Kızsınız ne işe yararsınız?, derdi hep...hep açtık, hem de kız olduğumuz için sebepsiz dayak yiyoduk. Hepimizi sıraya dizerdi, sıra dayağı başlardı. Bir şeye sinirlendi mi, önce döver sonra da hemen bizi dışarı atardı... Burada bizimle birlikte annem de kalıyor...şimdi çalışıyoduk biz. Biz ilkokulu bitirmeden işe girdik, tekstilde çalışıyorduk. Orda dikiş yapıyorduk. Parayı da babama veriyorduk. Beğenmiyordu çalışmamızı. Daha çok para kazanın diyodu, nasıl yapacaksak! Getiriyoduk kirayı veriyoduk, evin masraflarını veriyoduk, para az diyordu. Bakkalı veriyoduk, kirayı veriyoduk ama beğenmiyodu, ya hep çok istiyordu. Bizi dışarı attığında gidecek yerimiz de yoktu. Zaten babannemden, akrabalarımızdan da bize hayır yoktu. O pislik, babam bizi de dövüyordu, ama en çok annemi dövüyodu, bayıltıncaya kadar. Herhangi bir işte de çalışmadı, yatıyodu akşama kadar. Daha öncede babam bizi yine sokağa atmıştı. O zaman dayımlara gitmiştik, bir hafta kaldık ama yine eve geri döndük, başka nereye gidebiliriz!. O kendisi çağırmıyordu, biz geri dönmek zorunda kalyıyoduk. Gidecek yerimiz yok!. Hep annem çalıştı, bize baktı. Annem astım hastası, çıkarken babamanneme ilaçlarını dahi vermedi, gebersin, diye pislik!. Annem boşanmadı ama boşancak, birleşmeyecekler bu sefer, bir daha artık yok! Ablamla biz de çalışır kardeşlerimizi okuturuz. Biz okumadık onlar okusunlar... Yine erken yaşta kız çocuklarının zorla evlendirilmeleri ülkemizde kız çocuklarına yönelik aileiçi şiddetin boyutlarından biridir. Bu çalışma kapsamında görüşülen kadınların önemli bir kısmının evlilik öyküsü bu durumun vahimliğini gözler önüne sermesi bakımından dikkat çekicidir (Sallan Gül, 2011) Aslında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunun da çocuğu, daha erken yaşta ergin olsa bile, on sekiz yaşını doldurmamış kişi olarak tanımlamakta ve bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelişimini tamamlamamış, ihmal veya istismara açık bireyler arasında saymaktadır. Yine 4320 sayılı Ancak yasal yasaklara karşın, toplumsal, kültürel ve dinsel olarak erken evliliklere verilen onaylar nedeniyle kız çocukları, zorla evlendirilmekte ve daha küçük yaşta şiddete maruz kalabilmektedir. Bu durumu 15 yaşındaki Y.N. örneğinde şu şekilde görebiliriz: 636

116 Üvey babam tarafından 6 yaşından beri sürekli tacize uğradım... Üvey babamla kaldık biz. Şiddet ve tacizde bulunuyordu.dövüyordu da. Ben ağlardım tacizde bulunduğunda o zaman döverdi. Hırsızlık yaptırırlardı bana. En son dayanamadım polise başvurdum. Onlar da beni çocuk esirgemeye getirdiler. 7. sınıfa geçmiştim. Ondan sonra kaldım yurtta... Okula Değil Kocaya Verilen Çocuk Gelinler; Araştırma kapsamında görüşülen 103 kadından % 46 6 sı, ilk evliliğini yaş arasında yapmıştır, yani çocuk yaşlarda evlenmiş ya da zorla evlendirilmişlerdir. Genç yaşta evlenenlerin ya da evlendirilenlerin büyük çoğunluğunun, çok çocuklu yoksul ailelerden geldiği de bilinen bir gerçekliktir.türk Medeni Kanun'un 124. Maddesi'ne göre de, erkek ve kadın 17 yaşını doldurmadıkça evlenemez. Ancak, hakim olağanüstü durumlarda ve pek önemli sebeple 15 yaşını doldurmuş olan erkek veya kadının evlenmesine izin verebilir. H.N. adlı kadın görüşmeci bu durumu şöyle ifade etmiştir; Biz 11 kardeşiz. 6 sı kız... Biz kızlar okumadık, kızlar okumaz evlenir, dediler. Ben 14 ümde evlendim ama eşimi sevmiyordum. Berdel evliliği yaptırdılar, küçük yaşta. Diyarbakır dan köye gelin gittim. Eşimi sevmediğimi o da biliyordu. Bana bıçak çekti niye sevmiyorsun diye. Her türlü şiddeti de uyguladı. Zorla evlilik olunca her şey zorla oldu ve cinsel şiddet falan da uyguladı. Aileme geri kaçtım, geldim ama berdel olunca kabul etmediler. Babam kendi eliyle kocama teslim etti. Babamın gözünün önünde beni dövdü eşim, ama babam bir şey demedi. 1 hafta dayandım, amca çocuğuyuz biz, aynı zamanda eşimle. Ama kaçtım bir hafta sonra akrabalara. Babam gelip aldı beni. Bursa ya getirdi eşimi de tabi. Ya kocana geri döneceksin ya da öleceksin deniyor, bana. Babam dövdü ve annem de kapıyı tutturdu, kaçmayayım diye. Dövmesi bitince de eşime tecavüz ettirdi. Bana elim kolum kalkmıyor nasıl olsa. Ellerimi falan da bağladılar. Bu son olay oldu ve arkadaşıma kaçtım.. zaten resmi nikah yoktu, imam nikahı. Polise gittim ve polis buraya getirdi. Benzer biçimde kız çocuklarının fiziksel ve duygusal istismarı çoğunlukla cinsel olarak da istismar riskini artırmakta, namus anlayışının neden olduğu toplumsal baskı, cinsel istismarların ve ensestin açığa çıkmasını engellemektedir. Özellikle ensest ilişkiler; baba-kız, amca-yeğen, ağabey-kardeş arasında küçük yaşlarda başlamaktadır. İlişkilerin ortaya çıkması ve kabullenme uzun zaman alabilmekte, ya hamilelikle ya da başkalarının istismarıyla sonuçlanabilmektedir. Türkiye Ensest raporunda (2009) belirtildiği gibi, hem mağduru olan kişi, hem de bu durumdan birinci derecede etkilenen ev ve aile çevresi tarafından kabullenilmesi oldukça zor olan aileiçi bir şiddet türüdür. Özellikle cinsel şiddet babadan kız çocuğa yönelik olduğunda kabul edilmesi daha da güçleşmektedir. Bireyin beden bütünlüğünü, mahremiyetini, üreme haklarını elinden alan bu durum, genellikle çocuk yaşta başlayarak uzun süre aile bütünlüğü nü bozmamak adına gizli kalmakta, yıllarca devam edebilmekte ve kişinin gelecekteki yaşamı için de gerek psikolojik, gerek sosyal, gerekse de cinsel anlamda tehdit oluşturmaktadır. Enseste uğrayan kişi çoğu zaman bu durumu açığa çıkaramamakta, anlattığı zaman aile bireyleri ve diğer kamu otoritelerine inandıramamaktadır. Anneler İçin Ensesti Bilmek Değil Kabullenmek Zor: Örneğin F.S. adlı görüşmeci eşinden kız çocuklarına yönelen cinsel tacizi, tükenmişliği ve çaresizliği şu sözlerle ifade etmiştir:...öyle işte sonra sabrımı taşıran son nokta var, son nokta çok kötü. Ondan sonra ayrıldım. Yani nasıl anlatayım, ben duyduğumda inanamadım, kendim 637

117 kabullenemedim Ne bileyim nasıl olabilir böyle bir şey dedim, kabullenemedim işte. Olamaz böyle bir şey diyorsun, tamam çocuklarım da yalan söylemez, ama kabul edemiyosun böyle bi şeyi. 21 senelik eşim, kızlarıma tacizde bulundu, bunu yapan öz babaları, yani çok kötü bi şey, insan kabullenemiyo... Kızlarım bana anlattılar ama ben inanmak istemedim, ben hiç şüphelenmemiştim. Eşim 3 kızıma da yapıyo, tecavüzde bulunuyo. Büyük kızım zaten bundan dolayı kaçarak evlenmiş... Kızların da birbirinden haberi yokmuş, babalarının kendilerine uyguladığı tacizi birbirlerine anlatmamışlar. Onlar da ben öğrenmeden bir ay önce haberleri olmuş birbirlerinden... Bu 6 yıl sürmüş böyle. Büyük kızıma 6 yıl, ortanca kızıma 3 yıl, küçüğe daha yeni başlamış. Kâbus gibi yani. Ben işe gittiğimde yapıyormuş İşte ben avukata gittim, avukat psikiyatriste yönlendirdi Şikâyetçi olmadım... Kızımla direkt jandarmaya gidelim, dedim. Ondan sonra gittik, ama bize inanmadılar. Kanıtlayın getirin, dediler. Küçük kızım cep telefonuna kaydetti gizlice babasının ona yaptığını. Ama şikâyetçi olmadım, oğlum istemedi... Cep telefonu kaydını gördükten sonra jandarma bize inandı. Savcı da bizi buraya gönderdi. Türkiye'de ceza yasası ensesti ayrıca tanımlamamaktadır. Ensest cezaları, saldırganın yakınlığı dikkate alınarak arttırılmaktadır. Ensestin yasalarda tanımının yapılması ensest farkındalığını arttıran bir durum olacaktır. Ensestin yasalarda tanımlanmamış olması sonucunda farklı ihtiyaçlara göre önlem alıp almamak uygulayıcıların kişisel bilgi birikimlerine ve becerilerine kalmaktadır (Ensest Raporu, 2009). Annelerin Söylemlerinde Çocuğa Yönelik Şiddet: Şiddeti evliliklerinin ilk yıllarından itibaren yaşayan kadınlar uzun yıllar bu duruma sessiz kalmalarına karşın, şiddet çocuğa yöneldiğinde özellikle de cinsel şiddet başladığında öncelikli olarak anne, baba ve kardeşlere sığınma yöntemini seçmektelerdir. Aile bireyleri tarafından kabul edilmediklerinde veya onların hayatlarında kendilerini bir yük olarak hissettiklerinde ancak, kamusal destek mekanizmalarına başvuruda bulunmaktadırlar. Bu durumu 20 yıllık evli 5 çocuk annesi Z.T şu sözlerle ifade etmektedir: Evlendik ama 1 ay sonra dayak yedim... Onun çocukluğunda da şiddet vardı sanırım. Babası üvey anneyle evlenmiş, onlarda sevgisiz büyümüş... Sabaha kadar dayak yerdim. O sabah özür dilerdi. Ben yine acırdım. Çok kıskandı. Yanında yürümeyince bile dayak yerdim... Hamileyken parmaklarımı, kaburgalarımı kırdı. Yemeğe götürür, bizi gezdirirdi. Bir gün çok kötü dayak yediğimde evden çıktım sonra param hiçbir şeyim yoktu geri döndüm. Bir ay sonra yüzüm gözüm yine çürüdü şiddet uyguladı. Hiç bir şey değişmedi...6 kişi annemin yanına taşındık. Annem şeker hastası bu arada anneme baktım. Evimi kurana kadar çok emek harcamıştım onu da bırakmak istemiyordum. Gideceğim yerde yoktu. 14 yaşında bir kızım var korkuyorum bir şey yapar diye. Alkole yine başladı. O sıralar annem öldü yanına gidemedim. Kızım kalk gidelim dedi. Bize bir şeyler yapacak dedi... Kızım uyandırdı beni, babam bacaklarıma elledi. Dedim baba ne oluyor dedim. A pardon kızım ben sandım annen. Ben karakola, savcılığa falan gittim... Kız çocuk doğurmanın sorumluluğunun kadına yüklenmesi oldukça yaygın olan aileiçi şiddet nedenleri arasındadır. Özellikle ataerkil geleneksel değerlerin katı olduğu toplumlarda çocuğun cinsiyeti kadına yönelik şiddette belirleyici olabilmektedir. Bu durumu 30 yaşındaki S.D. şu sözlerle ifade etmektedir: 638

118 Erkek adamın erkek çocuğu olur sen kız doğurdun derdi bana hep. Yuvaya vermek istedi çocuğumu, ben karşı çıktım. Ben parmaklarımın ucuna oklavayla vurularak dövüldüğümü bilirim. Kız çocuk doğurdum diye. Geceleri işten gelirdi kundaktaki çocuğu alır atayım mı yere derdi Kayınbabam dedi ki erkek adamın erkek çocuğu olur. İlla yuvaya verelim dediler, kız çocuğu istemediler Sığınmaevlerinde Çocuklara Yönelik Hizmetler ya da Sunulmayanlar Ülkemizde sığınmaevi yönetmeliğinin 7. maddesinde 12 yaşına kadar çocukların anneleriyle birlikte kalabileceği bilgisi dışında çocuklar, şiddetle mücadele sürecinde çoğu kez unutulmuş durumdadır. Küçük çocuklara yönelik olanakların ve hizmetlerin çok iyi koşullarda sağlandığı Aliağa, Küçükçekmece, Kadıköy, Muğla ve Çankaya gibi sayılı sığınamevleri dışında, çoğunlulukla hizmetler ya yoktur ya da standartların altındadır. Çocuklarla ilgili hizmetler sığınmaevi yöneticinin ilgi, inisiyatifi ve olanaklarına bağlı olmaktadır. Özellikle emzirme çağında çocuğu olanlar, bebeklerin ihtiyaçlarının (mama ve bez) karşılanmasındaki sıkıntı ve bilgi eksikleri tüm bebekli annelerin ortak sorunu olarak dile getirilmiştir. Birçok sığınmaevinde çocuk oyun odası yoktur, olanların çoğunda da gündüzleri bile oyun odaları ev düzeni için kilitli tutulmaktadır. Kreş olanağı olan bazı sığınmaevlerinde ise, çocuklar için servis olmadığı için kreşe ve okula gidememektedirler. Sığınmaevlerine ya da bağlı olduğu kuruluşun kadrosunda görünen çocuk gelişimciler ise genelde başka bir kurumda çalışmaktadır. Çankaya hariç diğerlerinde, okul çağındaki çocuklar için etüt odaları yoktur. Çocuklar ya mutfak masalarında ya da yattıkları odalarda ders çalışmaktadır. Yine okul çağı çocuklarının eğitime erşimlerinde ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. Ayrıca, adreslerin gizliliği ilkesine karşın, il milli eğitim müdürlükleri adres bilgisi istemekte, misafir öğrenci uygulamasına isteksiz davrandıkları için çocukların büyük çoğunluğu eğitimlerine devam edememektedir. Sonuç Türkiye deki sığınmaevlerine gelen kadınların büyük çoğunluğunun evli ve neredeyse tamamının da çocuk sahibi olduğu ve bu araştırma örnekleminin %39 unun da çocuklarıyla birlikte sığınmaevlerinde kaldıkları düşünüldüğünde, çocuklara yönelik hizmetlere hem erişimde ve hem de hizmet kalitelerinde çok ciddi sıkıntılar söz konusudur. Özünde sığınmaevleri kadınlara geçici barınma olanağı tanınan, çoğukez lütfedilen bir çeşit hayır kurumları olarak görülmekte ve çocuklar da aileye değil, anneye ait olanlar olarak, anneleriyle birlikte kalan geçici misafirler olarak düşünülmektedir. Oysa aileiçi şiddet sarmalının içinde yer alan ve gelecek yaşamlarında da bu sarmaldan kurtulmalarında sığınmaevlerinin anlamının ve hizmetlerinin çok daha farklı olması gereklidir. Çünkü sığınmaevlerinin en önemli işlevlerinden biri, kalanların şiddetten bağımsız ve güvenli bir ortamın var olabileceğini görerek, kendi hayatlarını kurabilmeleri için güçlenmeleri ve destek almalarıdır. Oysa araştırma illerindeki sığınmaevlerinin pek çoğu çocuklara sunulan hizmetler açısından oldukça yetersizdir. Sığınmaevlerinin sayısının azlığının yanında kapasitelerinin sınırlılığı, konum ve mimari olarak işlevleri yerine getirmede, bahçeye sahip olma, oyun ve park alanları, etüt odaları gibi, yetersizlikleri söz konusudur. Yine özel hizmet gerektiren kadınlar ve kız çocukları için, özellikle fuhşa zorlanmış çocuklar, enseste uğramış olanlar, çocuk anneler, çocuk hamileler için özel sığnmaevleri yoktur. Tek tip sığınmaevlerinde farklı ihtiyaçları temel alan bir anlayışa ortak hizmetler sunulmaktadır. Yine okul öncesi ve 639

119 okul çağında olan çocuklara yönelik kreş olanakları artırılmalı ya da sığınmaevlerindeki hizmetler artırılarak, çocuklar içinde destek hizmet olanakları sunulmalıdır. KAYNAKÇA AAK (1995), Aile İçi Şiddetin Sebep ve Sonuçları, T.C.Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Ankara. AAK (1998), Aile İçinde ve Toplumsal Alanda Şiddet, Proje grubu: Kemal Gözmez, Bülent Bayat., İhsan Sezal, Erol Göka, Ruhi Köse, Yusuf Ziya Özcan, Devran Kutlugün, Muzaffer Sarımeşeli, Koray Kentli, Davut Cavcav, Ankara : Aile Araştırma Kurumu Yayın no.113. Alpert, E. J. (1995), Violence in Intimate Relationships and the Practicing Internist: New Disease or New Agenda?, Ann Intern Med, 123(10): Brownridge, D. (2006), Partner Violence Against Women With Disabilities: Prevalence, Risk, and Explanations, Violence Against Women, Vol. 12, September, No. 9: Carderelli, A. P. (1997), Violence and Intimacy: An Overview., Violence Between Intimate Partners: Patterns, Causes, and Effects, A. P. Carderelli (Ed.), No. 2 9 Needham Heights, MA, Allyn & Bacon. Çakmak, D., Türkiye de Çocuk Gelinler, erişim tarihi CVAW (2006), Combating violence against women- Stocktaking study on the measures and actions taken in Council of Europe member States, Council of Europe Directorate General of Human Rights, Strasbourg. Connel, R. W. (1998), Toplumsal Cinsiyet ve İktidar, Çev. C. Soydemir, İstanbul, Ayrıntı Yayınevi. Dutton, Donald G., (2008), Reflections on Thirty Years of Domestic Violence Research, Trauma Violence Abuse, Vol. 9; 131. European Women s Lobby, (2002), EWL, Unveiling The Hidden Data On Domestıc Violence in The European Union, European Women s Lobby, 1999 Erez, E. ve B. Shayna (2003), Immigration, Domestic Violence, and the Military The Case of Military Brides, Violence Against Women, Vol. 9: Gelles, R. J., (1976), Abused Wives: Why Do They Stay, Journal of Marriage and the Family, Vol. 38, No.4, Nov.: Falsetti, SA. (2007), Screening and Responding to Family and Intimate Parter Violence in the Primary Care Setting, Prim Care Clin Office Pract, 34: Fawley, S. C. & K. Daly, (2005) Gendered Violence and Restorative Justice the Views of Victim Advocates, Violence Against Women, 1, 603. İlkkaracan, P., L. Gülçür ve C. Arın, (der.) (1996), Sıcak Yuva Masalı: Aile İçi Şiddet ve Cinsel Taciz, Metis Yayınları, İstanbul. 640

120 Kilpatrick, D. G. (2009), What is Violance against women: defining and Maeasuring the Problem, Journal of Interpersonal Violance, 19; 11; 1209, son erişim tarihi 12 Şubat Koyuncu, E., Kardam F., Ufuk Sezgin A., A. Çavlin-Bozbeyoğlu (2009), Türkiye'de Ensest Sorununu Anlamak, (Özet Rapor), Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu. Kramer, A., D. Lorenzon, G. Mueller (2004), Prevalence of Intimate Partner Violencce and Health Implications for Women Using Emergency Departments and Primary Care Clinics, Women s Health Issues, 14, s Krıshen, S. P., J. C. Hilbert, D. Vanleeuwen (2001), Domestic Violence And Help-Seeking Behaviors Among Rural Women, Results From A Shelter-Based Study, Family Community Health, 24,1, KSGM, (1998), T.B.M.M. Kadının Statüsü Araştırma Komisyonu Raporu. Ankara., (2008) Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü., (2009), Türkiye de Kadının Durumu, T.C. Başbakanlık, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Ankara, Mayıs. Menjivar, C. and S. Olivia. (2002), Immigrant Women and Domestic Violence: Common Experiences in Different Countries, Gender and Society, Vol. 16, No. 6, December: Markowitz, L., K. W. Tice (2002), Paradoxes of Professionalization: Paralel Dilemmas in Women s Organizations in the Americas, Gender and Society; 16; McCauley, J, DE. Kern, K. Kolodner et al. (1995), The Battering Syndrome : Prevalence and Clinical Characteristics of Domestic Violence in Primary Care Internal Medicine Practices, Ann Intern Med, 123: MOR ÇATI, (2009), Şiddete Karşı Anlatılar, Ayakta Kalma ve Dayanışma Deneyimleri, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı. Nazroo, J. (1995), Uncovering Gender Differences in The Use of Marital Violance: The Effect Of Methodology, Sociology, 29; 475, son erişim tarihi 5 Şubat Roche, R. Senechal de la (1996), Collective Violence as Social Control, Sociological Forum, Vol. 11, No. 1, March: Salcido, O. Ve M. Cecilia (2002), Immigrant Women and Domestic Violence: Common Experiences in Different Countries, Gender and Society, Vol. 16, No. 6: Sallan Gül, S., H. Özdamar T., A. Alican (2009), "Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Kadın Sığınmaevleri ve Yaşam Stratejileri", Sakarya University International Interdisciplinary Women Studies Congress, March 05th-07th 2009, pp , (2009). (2009), Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Kadın Sığınmaevleri ve Yaşam Stratejileri, Uluslarası-Disiplinlerarsı Kadın Çalışmaları, Kongre Bildirileri Kitabı 3.Cilt, Mart (2009). (2011b), Türkiye de Kadın Sığınmaevleri: Erkek Şiddetinden Uzak Yaşama Açılan Kapılar mı?, Bağlam Yayınları, İstanbul. 641

121 Subaşı, N. ve A. Akın (2009), Kadına Yönelik Şiddet; Nedenleri ve Sonuçları, son erşim tarihi: UN (2003), Integration of the Human Rights of Women and The Gender Perspective, Violence Against Women, Report of the Special Rapporteur on Violence Against Women, Economic and Social Council, E/CN.4/2003/75United Nations. (2005), Good practices in combating and eliminating violence against women Division for the Advancement of Women, United Nations. Vahip, I. ve Ö. Doğanavşargil (2006), Aile İçi Fiziksel Şiddet ve Kadın Hastalarımız, Türk Psikiyatri Dergisi, s. 17(2): Vahip, I. (2002), Evdeki Şiddet Ve Gelişimsel Boyutu: Farklı Bir Açıdan Bakış, Türk Psikiyatri Dergisi, s. 13(4): WAVE COUNTRY REPORTS (2008), Weldon, S. L. (2006), Women's Movements, Identity Politics, and Policy Impacts: A Study of Policies on Violence against Women in the 50 United States, Political Research Quarterly, Vol. 59, No. 1, March: , WHO (2002), World Report on Violence and Health, World Health Organization, Geneva. (2005), Multi-Country Study on Women s Health and Domestic Violence Against Women, Initial Results On Prevalence, Health Outcomes and Women s Responses, WHO Press, World Health Organization, Geneva. Wooford M. ve D. Elliott (1997), Journal of Family Violance, Vol. 12, No.1. Yahia- Haj, M. M. and C. H. Chaya (2009), On the Lived Experience of Battered Women Residing in Shelters, Springer Science + Business Media, LLC 2008, J Fam Viol, springer, Vol. 24: Yamaner, G. ve E. Özberk (2007), Aile İçi Şiddete Maruz Kalan Kadınlara Yönelik Hizmet Sunum Modelleri, KSGM, Ankara. 642

122 ANTİKÇAĞ DA ÇOCUK OLMAK: ÖLMEK YA DA ÖLMEMEK! Doç. Dr. Hatice P. ERDEMİR * ÖZET Yrd. Doç. Dr. Halil ERDEMİR** Bilinen en eski devirlerden itibaren çocuk, insan soyunun devamı olarak görülmüştür. Ancak antik dünyada az sayıda çocuğun iyi şartlarda dünyaya gelerek, bakıcılar eşliğinde büyütülüp, iyi eğitim alabildikleri ve değer buldukları söylenebilir. Yaşama biçimleri ne kadar farklı olsa da, değişik dönemlerde ve farklı toplumlarda çocukların maruz kaldıkları kötü muameleler ve sorunlar çoğunlukla birbirine benzemektedir. Yunan ve Roma toplumlarında, henüz bebekler doğmadan düşürülmeleri ya da doğan çocuğun aile içerisine kabul edilip edilmemesi söz konusuydu. Doğum merasimlerinin, aileye kabul edilmeyen çocuklar için aynı anda bir ölüm merasimi olabilmesi de mümkündü. Çocuğa doğar doğmaz, aileye kabul merasimi yapılır ve baba tarafından onaylanırsa, çocuk aileye kabul edilmiş olurdu. Antik Yunan ve Roma toplumlarında, yeni doğan çocukların kız ya da erkek olmaları dolayısıyla cinsiyet ayrımına tabi tutuldukları, engelli, eksik, hastalıklı ya da çirkin doğmaları; gayr-ı meşru ya da alt sınıf kadınlardan doğmaları, ailenin maddi durumunun yetersizliği vb sebeplerle öldürüldükleri ya da ölüme terk edildikleri anlaşılmaktadır. Şehrin herhangi bir yerine bırakılan ve şans eseri hayatta kalabilen çocuklar, çocuğu olmayan merhametli aileler tarafından ya da kötü niyetli insanların eline düşerek çeşitli alanlarda onların kötü emellerine hizmet etmek üzere yetiştirilebilirlerdi. Roma da zaman zaman, ortalıkta terk edilmeleri sebebiyle çok sayıda çocuk sokaklarda başı boş yaşamış ve eğitilmedikleri için devlet için de sorun olmuştu. Bu sebeple Traianus döneminde toplumu ve çocukları korumak amacıyla Alimenta projesi başlatılmıştır. Bu çalışma, insanın en temel hakkı olan yaşama hak ve özgürlüğünün antikçağda aile reisi olan babanın onayına bırakılması sebebiyle sokağa terk edilen çocukların yaşadıkları sıkıntıları ve bunlardan dolayı ortaya çıkan sorunları ele almaktadır. Anahtar Kelimeler: Antikçağ, çocuk, düşük, evlat edinme, cinsel ve diğer ayrımcılık. TO BE A CHILD IN ANTIQUITY: TO DIE OR NOT TO DIE! ABSTRACT It is known that, children were seen as a continuation of the human race from the very early stages of humanity. A small number of child however, accompanied by carers in their birth and were brought up in good condition. Only the children who were born into a rich families could obtain a good education. However the ways of their life different, though, maltreatment of children s exposure to different periods, different societies and their problems are mostly similar to * Celal Bayar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı Başkanı, CBÜKAM Kadın Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdür Yardımcısı. **Celal Bayar Üniversitesi, Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi, Manisa İnsan Hakları Kurulu Kadın Komisyonu Üyesi. 643

123 each other. Families or peoples could expose children before it was born or the families had the right whether to accept the child, expose or leave a side after it was born into the family in Greek and Roman societies. The birth ceremony of a child, could be a death ceremony at the same time, if the family did not accept the child into the family. Acceptance of a child has to be considered and approved by the ceremony after child s birth. In ancient Greek and Roman societies, newborn children were held up subject to sex and other kinds of discrimination depending on their situation. Female or male, disabled, missing organed, diseased, or ugly born, illegitimate or born as lower-class women s children were left aside depending upon families financial status, or failure. The children who left to the nature have any chance to survive could be escaped or fostered by compassionate families or fell into the hands of malicious people to serve in various areas for their evil ambitions. From time to time, the very large number of orphan uneducated children were left around and had been a problem for the state in the streets of Rome. For this reason, in the period of Trajan, orphan children project of Alimenta was initiated in order to protect society. This study, deals with the approval of the most basic right of the rights and freedom of life of children were left to fathers as head of families. It also interests the problemes arose because of the abandoned children left to the nature and streets in Antiquity. Key words: Antiquity, child, exposure, foster, sex and other discrimination. GİRİŞ Toplumlar üreme yoluyla varlıklarını sürdürürler. Her yeni doğan fert, karakterinde getirdiği özellikleriyle birlikte, doğduğu toplumun kendisine gösterdiği sevgi, saygı ve değerler bütünü içinde gerçek bir insan niteliğinde yaşar ve o nispette yaşadığı topluma katkıda bulunur. Sağlıklı bir toplumun temeli, ancak beden, ruh ve zihin bakımından sağlıklı fertlerin dünyaya gelmesi ve bunlara yaşam hakkının sağlanması ile mümkün olur. Yeni doğan bireye bu imkanı sunacak olan ise, halen yaşamakta olan toplum ya da toplumlardır. Bu bakımdan çocuk ve çocuk hakları, toplumun şekillenmesinde, kimlik kazanmasında son derece önemlidir. Bu çalışma, Antikçağ da çocukların durumu, aile yapıları, dini inançları ve devletin bakış açısı nokta-i nazarından, temel hakları olan yaşama haklarının çeşitli sebepler gösterilerek ellerinden alındığını ve uygulanan şiddetin boyutlarını ortaya koymaktadır. Araştırmada özellikle, Antikçağ da Yunanistan, Roma, İran ve Mısır da doğumlarından itibaren çocuklar cinsiyet farklılıkları, soylu-varlıklı-yoksul olmaları gibi sosyal ve hukuki statülerinden kaynaklanan ayrımlar gibi sebeplerle maruz kaldıkları şiddet bakımından ele alınacaktır. YUNANİSTAN: Eski uygarlıkların çoğunda olduğu gibi Girit te de çocuk insanın devamının, soyunu sürdürebilmesinin temel göstergesiydi ve bu nedenle çocuk onlar için çok önemli bir varlıktı. Girit uygarlığında çocuk kavramı, yaşamın, yenilenmenin bir göstergesiydi. Girit kültüründe yeni çocuk, ailede ve toplumda bolluk ve bereketin sağlanmasında bir tür aracı kişi olarak görülmekteydi. Girit teki Palaikastro yerleşim alanında düzenlenen kült törenlerinde o yöredeki on büyük çocuk, doğadaki yeni dönüşüm için demoların başkanı olarak çağırılmaktaydı. Birtakım özel görevler 644

124 üstlenecek olan bu çocuğun geri dönüşüyle birlikte, tarlaların ürüne kavuşup, koyun sürülerinin çoğalacağına inanılırdı. 1 Çocukların bu derece önemli olduğu Girit uygarlığında zaman zaman tersi durumlarla da karşılaşılmıştır. Yapılan araştırmalarda bu eski uygarlıklarda bazen çocuk kurbanlara da rastlanmıştır. Yunan dünyasında da çocuklar toplumun önemli bir parçasıydı. Düzenlenen festivallerde çocuklar dans edip şarkılar söylerlerdi. Atina da şarap tanrısı Dionysos onuruna bir festival düzenlenmekte ve adına Şehir Dionysia şenlikleri denmekteydi. Atina nüfusu on kabileden oluşmakta ve bu festivale her kabile elli erkek çocuktan oluşan birer koro ile katılmaktaydı. 2 Böylece bu festivaller sayesinde Atina şehri diğer sitelere kendi gücünü, gelişmişliğini sergileme imkanı bulmaktaydı. 3 Antikçağda Atina da erkek ve kız çocuklarının doğumu konusunda da çeşitli bilgiler vardır. Çocukların doğumu sonrasında evlerin kapısına çeşitli nesneler asılmaktaydı. 4 Erkek çocuk doğduğunda zeytinden bir çelenk, kız çocuk doğduğunda ise yünden süslemeler yapılıp asılırdı. Çocuğun adlandırma süreci ise birkaç gün sürerdi. 5 Yunan toplumlarında doğmadan önce ya da doğumlarından sonra istenmeyen çocukların ise aile reisi olan babanın kararıyla terk edildiği görülmektedir. 6 Baba, çocuğunu hastalıklı, özürlü, kız-erkek çocuk arasında yapılan ayrım 7 ya da doğan çocuğa bakacak durumunun olamaması gibi çeşitli sebeplerle terk edebilirdi. Yunan uygarlığında bazı toplumlarda bu durumun son derece katı bir şekilde gerçekleştiği görülmektedir. Savaşçılık özellikleri ile bilinen Spartalılar doğan çocuğun özürlü olması durumunda çocuğun öldürülmesine karar verilmekteydi. Spartalılar sağlıksız ve bedensel özürlü çocukların yaşam hakkına sahip olmadığını düşünür ve onların ortadan kaldırılması konusunda da bir rahatsızlık duymazlardı. Sağlıklı çocukların ise kasları güçlendirmeleri, idmanlı olmaları istenirdi. 8 Lydia hükümdarı, Croesus, sağlıklı oğlu Atys i başına gelebilecek tehlikelere karşı korunması için tedbirler alıp, üstüne titrerken, adı bile tarihe geçmemiş olan sağır ve dilsiz oğlunu görmezden gelmiş, yok saymıştı. 9 Bu bilgiler ışığında hasta ve engelli doğan çocukların diğer çocuklar kadar şanslı olmadığı görülmektedir. İÖ. 413 deki Sicilia bozgunundan sonra Atina da vatandaş olmak için çocukların anne ve babalarının yasal olarak evli olmalarından vazgeçilmiştir. Böylece, bir vatandaş erkeğin sadece karısından değil kapatması olan diğer özgür kadınlardan da sahip olduğu çocuklara vatandaşlık verilmeye başlanmıştır. Bu konuda, Antikçağ da farklı görüşlerin ortaya çıktığını görmekteyiz. Atinalı politikacı Apollodoros un İÖ. 343 de verdiği 1 Mutluay, 2007, Jenkins, Golden, 1990, Artemis genç kızları temsil eden bakire vasfının yanında, çocukların dogumu ve gelişimleriyle ilgili tanrıçaydı. Bakire kızlar ve hamile kadınlar, bu tanrıçaya adak adarlar ve çocukları doğunca ya da ölünce hamile kadınlar ona sunular takdim ederlerdi. Bkz. Akalın 2003, Bu dönemde erkek çocuklara, ordu lideri anlamına gelen Hegesistratus; kız çocuklara ise genellikle sevinç, mutluluk gibi duyguları ifade eden Didymus, Henderson, Julia gibi isimler verilmiştir. Antikçağ da Yunanistan da yaşı on sekiz olan erkek çocuklar ergenlik kazanmış sayılırdı. Kızlar için ise, evlenmek çocukluğun bitmesi anlamına gelirdi. Golden, 1990, Çocukların doğumlarından önce, tabii korunma araçlarının kullanıldığı, ancak bunların sadece varlıklı fertler tarafından bilindiği, yaygın ve etkili olmadığı anlaşılmaktadır. Bkz. Erdemir 2011, ; Vuorinen, and Mussalo-Rauhamaa, (1995), Çoğunlukla kız çocukların tabiata terk edildikleri ve bu sebeple nüfusun büyük bir kısmını erkek çocukların oluşturduğunu belirtmektedir. Bkz. Bolkstein, 1922, 222; Macmullen 1974, 92. Sağlıklı olma ve yaşama hakkının tanınması bakımından erkek çocukların daha şanslı olmaları konusunda bkz Vuorinen, and Mussalo-Rauhamaa, (1995), 33. Aynı şekilde kız çocukların nadiren babalarıyla birlikte resmedildikleri anlaşılmaktadır. Hart, and Oakley, Mutluay, 2007, Herodotos, I

125 Neaira olayını eleştiren bildirisinde; eğer bir adam eşinden sonra metresi ile evlenirse bu kadının ve bunun doğuracağı çocukların vatandaşlık hakkına sahip olmaması gerektiği 1 söylenmektedir. Ayrıca bazı toplumlarda erkek ve kız çocukları arasında ayrım da mevcuttu. Atina da vatandaş olan bir anne babanın evliliğinden erkek çocukları yoksa, baba bir kadının çocuğunu mirasçı olarak evlat edinebilmekteydi. Bu durum, çocuklar arasındaki cinsiyet ayrımı dışında kız çocukların ikinci planda olmakla kalmayıp, ailenin mirası konusunda da pek bir hakka sahip olmadığını göstermektedir. Antikçağ Yunan dünyasında, eğitim konusunda da yine erkek çocuklarının ön planda olduğu görülmektedir. Çocukların eğitimleri ile ilgili konularda da yine baba söz sahibidir. Çocuğun gideceği okullar ve alacağı eğitimlerle çoğunlukla babalar ilgilenmekteydi. Çocukların gidecekleri okullar özel kurumlar olduğu için ücretliydi. Bu nedenle varlıklı bir aile ile fakir bir ailenin çocuğunun alacağı eğitimde farklılık gösterebilmekteydi. Antik devirde çocuğun doğumundan itibaren bakıcılarla büyütülmesi, çeşitli özel kurumlarda dersler alması ailelerin maddi gücüyle de yakından alakalıydı. Çünkü, bunların hepsi ücretli eğitimlerdi ve ailenin gücü yettiğince yapılabilmekteydi. Varlıklı ailelerin çocukları, bu açıdan daha şanslı bir konumdaydı. Onlar bakıcılarla büyütüldükten sonra okuma-yazma öğrenip spor ve müzik eğitimi alırlardı. Çocukların eğitimlerinde öğretmenleri çok önemli bir yer teşkil etmekteydi. Bu öğretmenler çeşitli konularda çocuklara ders vermekteydi ve onların pek çok alanda bilgi ve beceri sahibi olmaları sağlanmaktaydı. Erkek çocuklar özenle yetiştirilir ve çeşitli eğitimlerden geçerlerdi. Atina nın önde gelen ailelerin erkek çocukları öncelikle iyi bir yurttaş olabilmenin özelliklerini taşımak zorundaydılar. Bir çocuğun, Atinalı yurttaş olarak yetiştirilmesi, kültürlü olması, sportif faaliyetlere katılması, politikadan anlaması, bir enstruman çalmayı öğrenmesi gerekiyordu. 2 Eğitim sırasında öğretmenlerin zaman zaman cezalara başvurdukları, Phonios un yazdığı bir şiirde sopa, terlik, kırbaç vb. gereçlerin dayak atma araçları olarak sıralanmasından anlaşılmaktadır. 3 Özellikle erkek çocukların bu eğitimlerine daha fazla önem gösterirlerdi. Varlıklı erkek bir çocuk olan Timon un babası, oğlunun çabuk öğrendiğini görünce, ücretli ders alması için onu, grammatisyes olarak adlandırılan dil hocasına göndermiştir. 1 Demosthenes, L1V.I ; L1X ve Ayrıca bkz. Akalın, 2003, 25. Yunanlarda kız çocukların bakireliğine önem verilirdi. Lydialılarda halk kızlarının hepsi evleninceye kadar kendilerini starak çeyizlerini yaparlardı. Bkz. Herodotos, I Mutluay, 2007, 55. Antikçağ da yapılan kazılarda ortaya çıkan bazı eserler çocuk oyun ve oyuncaklarıyla ilgili bilgiler vermektedir. Bu eserler içerisinde pişmiş topraktan yapılmış domuzcuk, köpek, kaplumbağa ve kurbağa figürleri yer almaktadır. Kız çocuklarının ellerinden düşürmedikleri, kol ve bacakları çivilerlerle tutturulmuş bebekler, çocukların yaygın oyuncakları topaçlar ve yoyolar, çubuklarla çekilen küçük arabalar da bunlar arasında sayılabilir. Bunlarla birlikte çember çeviren çocuk resimleri de çocukların zamanlarını nasıl geçirdikleri konusunda fikir vermektedir. Mutluay, 2007, Mutluay, 2007,

126 Paidagogos u da Timonla birlikte gitmiş ve sınıfın arka sıralarından birinde oturarak onun yetişmesini dikkatle izlemiştir. 1 Ailenin miras hakkında dahi erkek çocuk öncelikli, hatta mirasın tek varisiydi. Erkek çocuğa verilen bu değerde, erkeğin soyu devam ettirme düşüncesi büyük önem taşımaktadır. Antikçağ toplumlarından Atina da da kız çocuklarının erkek çocuklarla eşit fırsatlara sahip olmadıkları izlenmektedir. Özellikle; Ksenophon Atina daki evlilik yaşına gelmiş kızların evlendikten sonra kocaları tarafından eğitilmeleri gerekecek derecede aşırı eğitimsiz olduklarını söylemektedir. 2 Platon, bu durumun kadınların erkeklerden daha az yetenekli olmalarından kaynaklandığını savunmaktadır. 3 Bu ataerkil yapıların aksine, Herodotos, Lykialıların soylarını anne tarafına göre saydıklarını, özgür bir anne ile köle bir babanın çocuklarının özgür; buna karşılık özgür bir baba ile yabancı yada köle bir annenin çocuklarının köle sayıldığını belirtmiştir. Aristotales, Lykialıların çok eskiden kadınlar tarafından yönetildiğini, Nikolaos Damaskenos da Lykialıların erkeklerden çok kadınlara onur bahşettiklerini ve miraslarını erkek değil kız çocuklarına bıraktıklarını kaleme almıştır. 4 Varlıklı ailelerin kız çocuklarının ise, çoğunlukla annelerini ya da yakın çevrelerindeki yetişkin kadınları model aldıkları ve onlar gibi olmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. Kızların evde günlük hayatını devam ettirebileceği kadar okuma-yazma bilmesi yeterli görülmüştür. Antikçağ toplumlarda bazı istisnalar dışında kız çocukları vakitlerini genellikle evde ve çevresinde geçirirler, 5 belli bir yaşa gelince de evlendirilirlerdi. Kızların evlenmeleri onlara verilmiş bir şeref gibi görünmekteydi. Kızlar eğer koca bulmak istiyorlarsa drahomları olmak zorundaydı. Aksi taktirde bir kızın bu konuda şansı yoktur. Drahoma ise belirlenen bir para miktarıydı. 6 Antikçağ da saygın ailelerin kız çocuklarının ev, aile ve çocuk dışında sosyal hayatı pek yok gibidir. Varlıklı bir aileye mensup bir kız olan Melissa, çoğu Atinalı kız gibi genç kızların ve kadınların katıldığı festivallerden birine gitme dışında evden pek çıkmaz, evde iyi bir ev kadını için gerekli olan konularda yetiştirilirdi. Yemek pişirmeyi ve annesi gibi örgü işlerini öğrendi. Yeterince büyüdüğünde, babası onun iyi halli bir komşusunun oğlu ile evleneceğini ummaktadır. Kendisi kızına yüklü bir çeyiz verebilecek durumda olduğundan, onun mutlaka iyi bir evlilik yapacağından emindir. 7 1 Jenkins, 1993, 16. Yunanistan ın zengin ailelerinde, bebekler doğumlarından itibaren bakıcıların gözetiminde yetişirlerdi. Bakıcılar, bebeği besler, yıkar, giydirir ve her türlü bakımını yaparlardı. Daima bebeğin yanında bulunur, bebek yürümeye başladığında ise bir dadının yardım ve gözetimine başvurulurdu. Golden, 1990, 23; Mutluay, Bakıcıların iyi seçilmeleri konusunda Soranos un uyarıları bulunmaktadır. bkz. Vuorinen, and Mussalo-Rauhamaa, (1995), 32. Soylu çocukların bakımı ya ücretli bir bakıcı ya da bir paidagogosa verilmekteydi. Timon a bakan paidagogos, bir köleydi. Paidagogoslar özellikle sadık köleler arasından seçilmekteydi. Antikçağ da bazı paidagogoslar, muhtemelen malını mülkünü kaybeden kültürlü ve iyi yetişmiş ailelere mensup bireyler olmalıdır. Jenkins, 1993, Xenophon, Oikonomicos, IILI. 1-15; Akalın, 2003, Plato, Republic, 455e ve 456c; Akalın, 2003, Takmer ve Akdoğa-Arca, 2002, 7. 5 Kadınların ve kızların ev ve evin dışındaki hayatları hakkında bkz. Akalın 2003, Drahom ve ayrıntıları için bkz. Akalın, 2003, de, Demosthenes e atıflar. 7 Jenkins, 1993, 23; Akalın, 2003, 29-30; Mutluay, 2007,

127 Antikçağ da diğer konularda olduğu gibi yine çocukların eğitimleriyle ilgili bir istisna Sparta idi. Sparta da kadınların da erkekler gibi sportif faaliyetler içinde bulunduğunu ve erkeklerin eğitimine, gelişimine önem verildiği kadar kızlarınkine de önem verilmiştir. Sparta da kadınlar da erkekler gibi iyi beslenir, okuma yazma öğrenir ve tüm vücut eğitimlerini alırlardı. Batı Anadolu da İonia kıyılarında ise kız çocuklarına Apfrodite şerefine düzenlenen güzellik yarışmalarına katılmak, kutlamalarda, düğünlerde ve dini bayramlarda görev almak üzere lyra çalmak, dans etmek ve şarkı söylemenin öğretildiği bir çeşit eğitimin verildiği bilinmektedir. 1 Savaşçı özelliklerinin ön planda olmasından dolayı Sparta da kız çocukları da erkekler gibi beden egzersizlerine katılmakta ve onlarında sağlam ve çevik bir vücuda sahip olmalarına özen gösterilmektedir. Stadyumlarda kızların erkeklerle birlikte koştukları, disk, gülle, ok attıkları dikkati çekmektedir. 2 Diğer taraftan fakir ve kimsesiz çocukların, yaşam ve eğitim bakımından varlıklı ailelerin çocukları kadar şanslı olmadıkları açıktır. Bu kesimin çocuklarının aldığı eğitim daha çok onlara yaşamlarında pratik bilgiler kazandırmaya yönelikti. Spor, müzik gibi dersler ücretli olduğundan, onların varlıklı çocuklar gibi bu derslere devam edebilecek durumları yoktu. Varlıklı ailelerdeki gibi kız çocukların eğitimine de bu ailelerde önem verilmesi mümkün olmamıştır. 3 Hatta kız ya da erkek, bu çocukların ayakta kalabilmek için, aileleri ya da diğer şahıslar tarafından dilencilik, yankesicilik, fuhuş ve gayr-i meşru işlerin önemli bir malzemesi haline getirilmeleri de muhtemeldi. Kadınlar ve çocuklar, savaşların ve ciddi mücadelelerin de merkezinde yer almaktaydı. Lemnos daki Pelasglar, Atinalılar ın Artemis adına düzenledikleri tören sırasında Atinalı kadınları kaçırıp, kendilerine odalık yaptılar ve bu kadınlardan çocuklar edinmişlerdi. Atinalı kadınlar, kendi çocuklarına Atina dilini öğretmişler ve onların Pelasg annelerin çocuklarıyla karışmasını engellemişlerdi. Atinalı kadınlardan doğan çocuklar küçük yaşta olmalarına rağmen, Pelasglı anneden doğan çocuklarla kaynaşmamış, mücadele etmişler ve bunun üzerine Pelasglı erkekler meclis kurarak Atinalı kadınlardan doğan çocukları anneleriyle birlikte öldürmüşlerdir. Bu ağır cezalandırma, tarihte ağır suçlar için, Lemnos suçu deyiminin doğmasına sebep olmuştur. 4 Diğer taraftan bu ağır cezalandırma sonrası, topraklarının ürün vermediği, kadınların ve sürülerin doğurganlığının azaldığı ve Delphoi kahini Pythia nın kehaneti üzerine Pelasgların Atina ya giderek onların isteklerini yerine getirmek zorunda kaldıkları anlatılmaktadır. 5 ROMA: Roma uygarlığında çocuk, insan eliyle gerçekleştirilen bir seleksiyona tabi tutulmaktaydı. Eski Yunan dünyasında olduğu gibi Roma da da çocuğun yaşama 1 Akalın, 2003, Mutluay, 2007, Mutluay, 2007, Herodotos, VI Herodotos, VI

128 hakkı ailenin iradesine bırakılmıştır. Çocuğun hastalıklı, özürlü, veya cinsiyet ayrımından ileri gelen tercihlerle istenmemesi gibi sebeplerle doğan çocuğun aile içerisine kabul edilip edilmemesi söz konusuydu. Romalılar için aile çok önemli bir kavramdı. Bu nedenle dışarıdaki bir okulda çocuğa verilen eğitimden önce aile içerisinde verilen eğitim çok daha önemliydi. Çocuklar da aile içerisinde bu anlayış içinde yetişmekteydiler. Romalılar örf ve geleneklerini çocuklarına aktarmaya özen gösteriyordu ve çocuklara 12 levha kanunu öğretilirdi. 1 Roma toplumu için çocuk önemli bir varlıktı. Roma ailesinde çocuk sahibi olmak genişlemenin ve güçlenmenin bir sembolü olarak görülmüştür. Romulus ve Remus adındaki ikiz erkek çocukların Roma nın kuruluş efsanesinde vurgulanması bir şehrin doğuşunun bir nesille birlikte gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. 2 Çocuğun bu kadar değerli olduğu bir toplumda Roma ailesinin her an genişlemesi için birtakım çarelerin arandığını da görmekteyiz. Bazen annenin ölümünden sonra, ailenin çoğalıp genişlemesi için babanın tekrar evlendiği ve bu evlilikten aileye çocukların dahil olduğu görülmektedir. Bunun dışında ise Roma toplumunda evlat edinmenin de yaygın bir durum olduğu görülmektedir. Roma toplumunda çoğalmanın bir sembolü olan çocuk ailenin gücünü ve itibarını da arttırmaktaydı. Julia yasasına göre en az üç çocuğu olan yurttaşlar idari görevlere getirilmede avantajlar elde ediyorlardı. Memuriyete girişte bunlara tercih hakkı tanınmıştı. 3 Roma toplumunda evlatlık olarak alınan çocukların aileye dahil olduğu ve bu çocukların aile bireylerinin sahip olduğu hakları da elde ettiği bilinmektedir. Ancak, bazı noktalarda evlatlık olarak alınan bu çocukların aileye dahilinde bazı yerlerde farklı uygulamalar da karşımıza çıkmaktadır. Justinianus zamanında, bir kimsenin kendi soyundan birisini evlat edinmesi ile yabancı birinin aileye kabulü konusunda farklı uygulamaların getirildiği dikkat çekmektedir. 4 Çok sayıda çocuğa sahip olmaktan kaynaklanan güç ve nüfuz ve çocukların sayısı bakımından aileye verilen birtakım hak ve ayrıcalıklar Antikçağ da çocuğun önemini açıkça ortaya koymaktadır. Doğumlarından itibaren çocukların hukuki statülerinin belirlenmesinde de anne ve babanın durumu etkili olmuştur. Ailelerin özellikle de aile reisi olarak görülen babanın statüsünün, çocuk üzerindeki kararların alınmasında etkisi oldukça fazladır. Roma uygarlığında kölelerden doğan çocuklar, anne ve babaları gibi köle statüsüne sahip olmuşlardır. Ancak, bazı durumlarda bu farklılık gösterebilmektedir. Annenin gebeliği sırasında özgürlük durumunda bir farklılık olursa o sırada anne eğer özgürse çocuk da özgür, anne köle ise çocuk da köle statüsünde bulunurdu. Roma uygarlığında kölelerin ve köle doğan çocukların da toplum içerisinde karşılaştıkları birtakım zorluklar olmaktaydı. Kölelerin evlilikleri, hukuken geçersizdi. Roma dünyasında kadın ya da 1 Mutluay, 2007, 12. Çocukların eğitimleri hakkında ayrıca bkz. Rawson, 2005; Leas 2011, Titus Livius, The History of Rome, I Rawson, 2005; Mutluay, 2007, Mutluay, 2007,

129 erkek tarafın köle olduğu beraber yaşama halinde, bu birliktelikten doğan çocuğun annenin yasal durumuna tabi olduğu dikkati çekmektedir. Anne ve babanın azat edilerek özgür kalması halinde ise evlilik yasal bir nitelik kazanırdı. 1 Roma toplumunda çocuk evlilik dışında doğmuşsa annesinin hukuki durumunu alıyordu. Roma yurttaşı olmak, yasal haklara sahip olmak açısından önemliydi. Yurttaşı olan ana babanın çocukları da Roma yurttaşı olurdu. Sonraları Minicia adlı yasayla babaları yabancı sayılan çocukların da yabancı sayılacakları kuralı getirilmiştir. 2 Çocukların sosyal hayatları da hukuki durumları ile alakalıdır. Atina da çocukların doğumları sırasında başlayan bu farklılıklar, nikahlı anneden ya da evlilik dışı bir kadından olmasına göre belirlenmiştir. Roma da köle statüsüne sahip anne babaların çocukları da, onlar gibi köle sayılmaktaydı. Kölelerin gerek birbiriyle gerekse özgür kişilerle yaptıkları evlilikler geçerli sayılmıyordu. Bu nedenle doğan çocukların durumunda da herhangi bir farklılık olmuyordu. Ancak bazen gebelik sırasında kadının özgürlük durumunda değişiklik olabilirdi. Eğer kadın o anda özgürse doğan çocuk da özgür, ama köle ise çocuk da köle sayılıyordu. 3 Yaşamış olduğu çağda sadık bir tebaa ve Iustinianos un mutlak bir taraftarı olan Malalas, Khronographia sında Iustinianos dönemi doğa olayları sırasında, Iustinianos, servetini kaybeden bir Comes Domesticorum un (saray muhafızlarının başı) kızlarını koruyan Antiokheia, Laodikeia ve Seleukeia şehirlerini vergiden muaf tuttuğunu anlatmaktadır. Aynı dönemin Mayıs ayından itibaren İstanbul da baş gösteren ekmek kıtlığından ve takip eden tabiat olaylarının etkilerinden bahsederek, bu süreçte bazı fırsatçıların bu durumdan faydalanmaya çalıştığını anlatmaktadır. Dini bütün olarak tanımlanan imparatoriçe Thedora nın, kız çocukları ve kadınları korumak için tedbirler aldığını aktarmaktadır. Kadın tacirleri olarak bilinen kişiler her yerde kızları olan fakir aileleri araştırarak dolaşıp bu ailelere söz, yemin ve az miktarda da para vererek kızlarını almışlardı. Bu kızların talihsizliklerinden yararlanarak, bunları piyasaya sürüp vücutlarından haram kar kazanmış ve onları piyasaya sürülmeye mecbur etmişlerdi. İmparatoriçe, bu kadın tacirlerin zorla toplatılması emrini vermiş, bunların bu kederli kızlarla birlikte getirilerek, her birinin yemin etmelerini ve kızları ebeveynlerine geri vermelerini emretti, ve adam başı beşer altın para vererek bundan sonra herkese yemin ettirerek kadın tacirliği yapmamalarını sağladı. Dini bütün İmparatoriçe bu bedbah kölelikten kızları azat etmiş, diğerlerine ise bir daha kadın taciri olmamaları emrini vermiş, kızların vücutlarına giysi armağan etti ve birer de altın para vererek göndermişti. 4 İRAN: Antikçağda Perslerde de çocukların sayısı bir güç belirtisi olarak görülmekteydi. Perslerin gelenek ve göreneklerinde kişilerin toplumdaki değeri çocukların sayısı ile de ölçülmekteydi. Herodotos, Persler adetlerinden bahsederken, Bir kimsenin kamuoyundaki değeri, önce savaştaki yiğitliği, sonra da çocuklarının sayısı ile tartılırdı, en çoğuna sahip olan kraldan her yıl ödüller alırdı, çokluktan kuvvet çıktığına inanırlardı. 5 demektedir. Bu nedenle çocuğun eğitilmesi, toplumda bir yere sahip olması da bu topluluklar için büyük önem taşımıştır. Persler, beş yaşından yirmi yaşına kadar çocuklarına, ata binmek, ok atmak, doğruyu söylemek gibi üç fazileti öğretmeyi hedeflerlerdi. Beş yaşından önce çocuk babasına gösterilmez, kadınların 1 Mutluay, 2007, Mutluay, 2007, Mutluay, 2007, Ozansoy, 2002, Herodotos, I

130 arasında yaşardı. Böylelikle çocuk eğer küçük yaşta ölürse bu yasın babası üzerinde kötü bir etki yapmasını önlemiş olurlardı. 1 Bu bilgiler ışığında, ataerkil bir toplumda çocuğun hem toplum için hem de aile için önemi açıkça ifade edilmiştir. Pers toplumunun gelenek ve görenekleri içerisinde evlatlık çocuklar ile ailenin kendi soyundan olan çocuklar arasında da ayırım olduğu görülmektedir. Herodotos a göre, Perslerin gelenek ve göreneklerinde, ağır bir suç işlenmedikçe, hiç kimseye ağır ceza verilmediği, ve ancak, birinin anasını ya da babasını öldürmesi durumunda, iyi araştırıldığı taktirde derler, o çocuğun ya bir günah çocuğu ya da bir evlatlık olduğu meydana çıkar. Zira Perslere göre asıl ana babanın kendi çocukları eliyle ölmeleri bir durumun olmadığına inanmışlardır. 2 İktidar hırslarından dolayı henüz doğmamış çocukların yaşam haklarının ellerinden alındığına dair örneklere de rastlanmaktadır. Medli Astyages, kızı Mandane yi, iyi soydan gelen Persli Kambyses le evlendirmiş ve kızı hamile kalmıştı. Mandane, Kambyses in çatısı altında yaşamaktaydı. Bu evliliğin birinci yılında Astyages rüyasında kızı Mandane nin döl yatağından bir asma sürdüğünü, asmanın çubuklarının bütün Asya nın üstünü kapladığını görmüştü. Bu rüyadan sonra, rüya yorumcularının sözüne uyarak kızını doğuracağı zaman Perslerin yanından alıp kendi yanına getirtmiş ve onu göz altına almıştı. Rüya yorma sanatında ustalaşmış falcıların, bu kızdan doğacak oğlanın kendi yerini alacağı sonucunu çıkarmaları üzerine doğacak çocuğu öldürtmek istemişti. Astyages, bu tehlikeyi savuşturmak için Kyros doğar doğmaz, Medler içinde kendisine en çok bağlı olan, en güvendiği adamı ve aynı zamanda akrabalarından biri olan Harpagos u çağırtmış ve O na Mandane nin doğurduğu çocuğu evine götürüp öldürdükten sonra gömmesi ve bu konuda dikkatli olması emrini vermişti. 3 Harpagos, eve döndüğünde durumu hanımına anlatarak, hükümdarın delice talebi karşısında çare aramış ve sonunda sığırtmaçlardan birini çağırarak bebeği saklaması için ona teslim etmiştir. Hanımı o günlerde doğurmak üzere olan sığırtmaç, bebeği eve götürmüş ve kendi çocukları ölünce, Kyros yerine onu gömmüşlerdi. Böylece Astyages in torunu olan bebek Kyros kurtulmuş ve büyüyüp on yaşlarına gelince çevresindeki çocuklar arasında emir vererek dikkat çekmeye başlamıştı. Durumu araştırtan Astyages, Harpagos un teslim edilen bebeği öldürmediğini öğrenince ona bir oyun hazırlamıştı. Verdiği emirden pişman görüntüsüyle, Harpagos a kendi oğlunu Kyros la oynaması için saraya göndermesini istemiş ve çocuk saraya gelince onu kestirip doğratarak etini pişirtmiş, çocuğun baş, el ve ayaklarını bir sepete koydurmuştu. Harpagos u akşam yemeğe davet etmiş ve ona farkına varmadan oğlunun etlerini yedirmiş, sonra da çocuğun sepet içindeki uzuvlarını ona hediye etmişti. Astyages, alaycı bir şekilde, Harpagos a yediği etin hangi hayvanın eti olduğunu da sorarak onun bütün duygularını altüst etmişti. Fakat Harpagos, büyük bir soğuk kanlılıkla, bunu anladığını ve hükümdar ne yapmışsa iyi yapacağını belirterek çocuğun kalan etlerini de toplamış ve eve dönüp onları bir mezara gömmüştü. 4 Perslerle Mısırlılar arasında geçen bir başka olayda, çocukların toplumların devamlılığındaki etkisi sebebiyle savaş ve mücadelelerin odak noktası oldukları da anlaşılmaktadır. Herodotos, Persler, Mısırlıların karşısına gelip ordugah kurdular, savaşa hazırlandılar. Mısır kralının ordusundaki ücretli askerler- ki bunlar Yunanlı ve 1 Herodotos,I Herodotos, I Herodotos, I Herodotos, I

131 Karialıydılar- Mısır topraklarına yabancı bir ordu getirmiş olduğu için Phanes ten öç almayı, onu cezalandırmayı kurdular. Phanes çocuklarını Mısır da bırakmıştı. Onları getirdiler, iki ordunun arasına orta bir yere krateros 1 koydular. Çocukları birer birer getirip babalarının gözü önünde ve kraterosun üstünde boğazlarını kestiler. Çocukların hepsini böylece öldürdükten sonra kraterosun içine su ve şarap ta koydular ve çocukların kanlarını son damlasına kadar içtiler. 2 demektedir. Bu bilgiler, Persler ve Mısırlılar arasındaki mücadele ve iktidar hırsının çekişmelere sebep olduğunu ve yönetim ve mücadele hırslarının ortasında kalan çocukların, yaşama haklarının dehşet içinde ellerinden alındığını ortaya koymaktadır. MISIR: Mısırlılar ın çocuklara verdikleri önem pek çok eskiçağ toplumundan farklı ve özgündür. Çocukların toplumdaki önemi ile ilgili çok sayıda örnek bulunmakla birlikte, gençlere hitaben yazılan nasihatlerde, Saygılı ol, senden yaşlı veya üst derecede birisi içeri girdiği vakit ayağa kalk. Fakat, her şeyden evvel ailene saygı göster. Anne ve babanın eline su dök, annene bol ekmek ver ve onu seni taşıdığı gibi taşı. O senin büyük yükünü kaldırmıştı ve seni üç sene müddetle emzirmiştir. O, seni okuyup yazman için, mektebe koymuş ve sana evden ekmek ve bira getirmiştir. Sen de evlendiğin zaman, annenin emeklerini düşün, öyle ki; o seni takbih etmesin ve Tanrı ya elini kaldırıp, sesini (şikayet ederek) duyurmasın. Fakat, sen genç iken evlen ki, karın da sana bir oğul versin 3 denilerek ahlaklı olmak kadar, iyi bir toplum kurulması için, iyi değerlerle çoğalmanın önemi ortaya konulmuştur. Eski Mısırlıların tarihi devirlerde, sahip oldukları yazı sistemini, gençliğe öğretmeye ve nesiller boyunca sürdürmeye önem verdikleri görülmektedir. Bu itibarla en eski devirlerden itibaren Mısır da, köylü ve esnaf, ve okuyup yazmasını ve hesap yapmasını bilen aydın zümre olarak iki temel sosyal sınıf belirmiştir. Aydın sınıf, asırlar boyunca gittikçe gelişmiş ve eski Mısır ülkesinde çok önemli duruma yükselmiştir. Mısır lılar bu iki sınıfın farklılığını, Cahil bir adam yüklü bir hayvana benzer, okumuş ise bu hayvanı sevk ve idare edendir sözleriyle ifade etmişlerdir. Saadet ve refahın kapılarını açmak için, hayatta ilerlemek isteyen insanların, okuma-yazmayı öğrenmeleri gerektiğine inanarak, öğretim ve eğitime önem vermişlerdir. Orta İmparatorluk devrinin bir filozofu, oğlunu okula götürüp bıraktıktan sonra, diğer meslekleri sıralayıp, onların olumsuz yönlerini belirterek yazıp öğrenmenin diğerlerinden önemli olduğunu vurgulamış ve onu eğitime teşvik etmeye çalışmıştır. Bu nasihatler, bin yıl sonra, Mısır da, Yeni Devlet zamanında dahi insanları eğitime teşvik etmiş ve okuyup yazma öğrenenler daha da çoğalarak bilgili insanlar ve memurlar yetişmiştir. Mısır daki arkeolojik kazılarda, okul olarak kullanılan yerler tesbit edilebilmiştir. Mabetlerin yanında bulunan bu okullar, rahipler tarafından idare edilir ve öğretim yapılırdı. Büyük Rahip, hükümdarlığın öğretim ve eğitim şefi unvanını taşır ve maarif işlerini idare ederdi. Bu okullardaki rahip öğretmenler, hükümet hizmetlerinde iş görecek memur ve katip yetiştirmekle sorumlu olup, hem yazıyı ve hem de hayatta gerekli olan çeşitli bilgileri öğretirler, bir taraftan da eğitimin faydalarını telkin ederlerdi. 4 Kalbini ilme ver ve onu öz annen gibi sev, Hiçbir şey, bilmek kadar 1 Büyük, yuvarlak ve derin çukur kaplar. 2 Herodotos, III Afetinan, 1987, 276. Yunan dünyasında görülmemesine rağmen Mısır da çocukların ve gençlerin, sokaklarda yetişkinlere saygı göstermeleri hakkında bkz. Herodotos, II Ramseum mabedinin bir kısmında bu okullardan birinin harabeleri içinde, çocukların egzersiz olarak taş, çanak çömlek kırıkları (ostraka) ve kavkaalar üzerine yazdıkları müsveddeler bulunmuştur. 652

132 kıymetli olamaz, Her meslek bir şefe tabi olmayı amirdir, sadece bilgili bir insan kendi kendini idare edebilir gibi sözler, öğrencilere temrin olarak yazdırılırdı. Eski Mısırlılar bilgiye değer vererek onun önemini belirtmişler ve kitapların bir araya toplanabileceğini, hatta bunları gece okumak imkanına sahip olabildiklerini kaydetmişlerdir. Bir öğretmen öğrencisine, Vaktini istemekle kaybetme!.., Elindeki kitabı oku ve senden iyi bilenlerin nasihatlerini dinle şeklinde hitap etmektedir. Bulunan okul temrin vesikaları üzerinde, öğretmenlerin tashihleri dahi görülmektedir. Bu tarz öğretimde yazıların öğrencilere kopya ettirilerek veya öğretmen tarafından yazdırılarak, yapıldığı anlaşılmaktadır. Okul disiplininin sert olduğu ve dayağın yer aldığı, Gençlerin bir sırtı vardır, o dövüldüğü zaman iyi dinlemesini bilirler ifadesinden tespit edilebilmektedir. Siz benim sırtımı dövdünüz, sizin öğrettikleriniz böylece benim kulaklarıma girdi diyen öğrencinin sözleri de bu durumu ortaya koymaktadır. Böylelikle sözle nasihatin fayda vermediği durumda, öğretmenler çocukların tembellikleri ve kötü huyları ile mücadele edebilmek için şiddet kullanmışlardır. Öğrencilere hitap eden bir metinde, Kalbini zevk ve safaya verme, çünkü, burada kendini kaybedersin. Elinle yaz, ağzınla oku ve senden çok bilenlerin söylediklerini iyi karşıla. Hiçbir gününü boş geçirme, yoksa dayak yersin, çünkü; gençlerin kulakları sırtlarındadır ve ne zaman dövülürse daha iyi dinlerler denilmektedir. Yaramaz bir öğrenciden şikayet eden bir öğretmen ise üzülerek, Seni terbiye etmekten bıktım. Sana yüz değnek vurmaktan ne çıkar! bu, sende hiçbir semere vermiyor Fakat, bütün bunlara rağmen, benim seni adam edeceğimi bil demektedir. Diğer taraftan öğretmen, sadece okutmak için değil, aynı zamanda çocukların ahlaki durumları ile ilgilidir ve onlara yazılı olarak nasihatte bulunurken, Bana haber verdiler ki sen okuyup yazmayı bırakmış, kendini zevke vermişsin, içki kokan yerlerde sokak sokak dolaşıyormuşsun. Bu içki yüzünden insanlar senden kaçıyorlar. Sen dümeni doğru yola gitmeyen bir gemiye benziyorsun, sen ilahsız bir mabet, ekmeksiz bir ev gibisin. Seni düz duvara tırmanırken görenler, senden koşarak kaçıyorlar. Çünkü, sen onları kırıyorsun. Ah! Sen biliyor musun ki kuvvetli içkiler insanları harap eder, sen bunlara tövbe et nasihatlerinden sonra, öğretmen kendi hayatından da örnekler vererek, onu doğru yola sevketmek için ümidini kesmediğini ifade etmektedir. Bütün bu sözlerden Mısır da çocuk eğitiminin önemi sebebiyle, okuma ve yazma sorumluluğu ile görevli olan insanların, çocukların her türlü durumu ile ilgilendiklerini ve onları terbiye etmek ve doğru yola sevketmek için şiddeti de bir araç olarak kullandıklarını göstermektedir. 1 Bu durumun firavunların çocukları için de geçerli olduğunu, Vezir Ptah-Hotep e ait olduğu düşünülen bir Yaşama hüneri ve adab-ı muaşeret kitabında, Herkesten bir şeyler öğrenebilirsin. Hak ve doğrulukla hayatta en ileri gidebilirsin. Sözlerinde daima temkinli ol. Yükselmiş olanları küçümseme. Haberleri ulaştırma hususunda sadık ol. Kendine dinlenmek için muayyen bir vakit ayır gibi kaydedilmiş cümleler dikkate değer ifadelerden anlayabilmekteyiz. Ptah-Hotep, yazılarında ihtiyarlığın kendisine verdiği takatsizlik içinde hükümdara, Yorgun insan için, kuvvet kaybolmuştur. Ağız dilsizdir ve konuşamıyor. Gözler zayıflamıştır ve kulaklar artık işitmiyor. Kalp unutkandır ve bir gün evvelkini hatırlamıyor. Kemikler yaşlılıktan azap çekiyor, burun tıkanmıştır ve artık nefes alamıyor. İster oturmuş ol, istersen ayakta dur, daima rahatsızsın. İyilik, hastalığa dönmüştür. Her arzu kaybolmuştur. İnsanlar için yaşlanmak demek yaşlılık, her şeyin kendisi için fena olmasıdır şeklinde kaydedilmiş cümleler 1 Afetinan, 1987,

133 dikkate şayandır. Bütün bu şikayetlerden sonra Ptah-Hotep hükümdardan, oğlunu eski tarzda yetiştirmek için izin istemektedir. Oğlu, kendi tabiriyle, ihtiyarlığın bastonu olacaktır. Bu münasebetle Ptah-Hotep, İlminden dolayı kibirli olma, kendi gururunu bilgilerinin içine koyma. Alimlerden olduğu gibi, cahillerden de nasihat dinle. Eğer sen yüksek bir mevki işgal edersen hep iyi olan şeyleri iste, öyle ki; senin tabiatında hiçbir hata olmasın. Doğruluk (hak) çok fevkaladedir ve devam eder. Güneş ilahı seni yarattığından beri hiç kuvvetinden kaybetmemiştir, fakat; onun kanunlarını ihlal edeni cezalandırmıştır. Babam beni doğruluk içinde büyüttü, işte bana bıraktığı en iyi şey bu olmuştur diyerek gençler tarafından itaat edilmesi lazım gelen güzel sözleri kaydetmektedir. 1 Eskiçağ da ve Antikçağ da nadir karşılaşılan bir durum da, Mısır da çocukların çok küçük yaşlarda ülke yönetmeye başlamışlarıdır. MÖ yılları arasında 6. Sülale zamanında I. Pepi, Abidoslu Kuhi isminde birinin kızıyla evlenmiştir ve ölümünden sonra, büyük oğlu yedi yaşındaki, Menere, kısa bir zaman hüküm sürmüştür. Bundan sonra altı yaşında olan kardeşi II. Pepi (Neferkere) tahta çıkarılmıştır. 2 Yönetici durumdaki bu çocuklar çok küçük yaşlarda olmalarına rağmen bazıları çok önemli işler başarmış bazıları ise yaşlarının çok küçük olması nedeniyle ya bir aile büyüğü himayesinde yöneticilik yapabilmiş ya da tutunamayarak bu konumda çok kısa bir süre kalabilmiştir. Burada dikkate değer olan nokta naipler desteğiyle de olsa çocukların yönetimde yer almasıdır. Orta Devlet döneminde MÖ yılları arasındaki sülalenin ünlü çocuk hükümdarı III. Amenemhat zamanında, Mısır ülkesinin zirai ekonomisi üzerinde itina ile uğraşılmış, ve en önemlisi, Fayyum vahasındaki bataklıkta, büyük bir su deposunun yapılmış, bugünkü Kahire nin seksen kilometre güneyinde ve Nil in batısında bulunan bu vahadaki Möris gölünün yapılmasıyla, o devirde bütün orta ve aşağı Mısır ın su işleri tanzim edilmiştir. 3 Çocuk yaştaki hükümdarın bu buluşu o döneme göre oldukça büyük bir iş sayılabilir. Eski Mısır da Yeni Devlet in 17. Sülale döneminde, MÖ yılları arasında çocuk hükümdarların önemli işler başardıkları görülmüştür. Bunlar içerisinde I. Amenofis in oğlu I. Tutmosis Mısır için büyük fetihler devrini açmıştır. Suriye yi istila etmiş, Fırat boylarına kadar giderek orada sınır taşları diktirmiştir. Sonra da ordusunu Sudan a sevk ederek Mısır ın öteden beri uğraştığı Güney bölgesi Nübya ve Sudan memleketlerini eyalet halinde birleştirmiş ve oralara Kuş adını vererek Mısır devleti sınırlarına katmıştır. 4 Evlatların varis olarak başa geçmeleri konusu Mısır da soyun ve sülalenin devamı kavramını da doğurmuştur. Eski Mısır da devlet teşkilatı daha önce belirlenen esaslar üzerinde devam etmekteydi. Orta Devlet ve bundan önce ve sonraki ara devirlerde, babadan oğla intikal edecek olan sülaleler, muntazam bir surette iktidarı ellerinde tutabilmek için, hükümdarlar veliahtlarını önceden belirtmişlerdir. Böylelikle onları gelecek için hazırlamışlardır. 5 I. Tutmosis öldüğünde (MÖ. 1520) tahta varis iki kişi bırakmıştı. Birisi kral ailesine mensup olan karısından doğan kızı Haçepsut, diğeri başka bir karısından olan oğlu II. Tutmosis dir. II. Tutmosis erkek varis olarak tahta çıkınca, 1 Mısır da eğitimin ve sınavlarının bir parçası olarak öğretmen ve öğrencileri arasında teati eden mektuplara da rastlanmıştır. Afetinan, 1987, Bu tür nasihatlerin, firavunların kendileri tarafından da oğullarına aktarıldığı görülmektedir. Tebası tarafından ihanete ve hatta suikaste uğramış olan ihtiyar firavun I. Amenemhat ın oğlu I. Sesostris e hitaben söylediği sözlerde siyasi ahlak düsturları olduğu gibi insanların nankörlüğü üzerine psikolojik düşünceler de yer almaktadır. Afetinan, 1987, Afetinan, 1987, Afetinan, 1987, Afetinan, 1987, Afetinan, 1987,

134 üvey kardeşi olan Haçepsut ile evlenmiştir. Bu suretle kendisi daha meşru bir hükümdar sayılacaktı. Haçepsut un taraftarları, onu gerçek meşru hükümdar olarak görüp destekleyince, II. Tutmosis kısa süren hükümdarlığı zamanında silik bir şahsiyet olarak kalmıştır (MÖ ). II. Tutmosis in ilk zamanlarında üçüncü Şellale deki zencilerin isyanı hudut askerleri tarafından bastırılmıştır. Tutmosis, bunun üzerine birinci Şellale ye kadar gitmiş ve oradaki durumu emin bir hale getirmiştir. Bundan sonraki yıllar sulh içinde geçmiştir. Zaman ilerledikçe, Haçepsut iktidarı daha çok eline almış ve babasının kendisini tahta varis bıraktığını iddia etmiştir. II. Tutmosis in Haçepsut tan iki kızı olduğu için tahta varis olan oğlu, diğer bir karısındandı. O da Karnak taki Amon-Ra mabedinde rahip bulunmaktaydı. Oradaki rahiplerin bir hilesi olarak, dini bir ayin esnasında Ra heykeli, genç rahip prensin önünde eğilmiş ve bu suretle II. Tutmosis, sağlığında oğlunu tahta iştirak ettirmiştir. Bundan bir süre sonra ölen II. Tutmosis in yerine oğlu III. Tutmosis resmen hükümdar ilan edildiğinde Haçepsut un kızı ile evlenmiştir. III. Tutmosis küçük yaşta olduğundan, Haçepsut vasiye kraliçe olarak yerinde kalmış ve memleketi o idare etmiştir. III. Tutmosis in hükümdar ilan edilişinin dokuzuncu yılında, asiller de Haçepsut la birleşerek onu hükümdar ilan etmişlerdir. Bu suretle o, bütün hükümdarlık unvanlarını almış ve böylece III. Tutmosis tamamıyla gölgede kalmış ve böylece hiçbir işe karıştırılmamıştır. 1 Eski Mısır devleti yöneticileri, komşu akınlarını önlemek, Mısır devleti sınırlarını genişletmek amacıyla kurdukları ordunun başı olmakla birlikte, bazen veliaht seçtiği bu görevi oğullarına, devredebilirlerdi. I. Amenemhat, son hükümdarlık yıllarında oğlu I. Senusrit e orduyu teslim etmiştir. 2 Mısır toplumunda, bazı önemli yerel bölgelerin idaresinde de babadan oğla geçen atamalara rastlanmaktadır. 3 İdari kademelerde olduğu gibi, bu noktada çocukların gelecekte yapacakları mesleklerin zorunlu olarak babadan oğla geçtikleri ortaya çıkmaktadır. Herodotos, Lacedaemonların (Spartalılar), Mısırlılarda olduğu gibi, Keruxlerin (haber götüren subay, çavuş), flüt çalanların, aşçıların görevlerinin babadan oğula geçtiğini, flütçünün çocuğunun flütçü, aşçının çocuğunun aşçı ve kerüxün çocuğunun kerüx olduğunu belirtmektedir. Bir başkasının sesi daha gür olabilir ama buna dayanarak bir kerüx çocuğunun işini alamaz, mesleğin babadan kalması başta gelir diyerek mesleklerin babadan oğla geçme durumunu vurgulamaktadır. 4 Antikçağ da Eski Mısır uygarlığında çocukların evliliği bazen hükümdar ailesi içerisinde akrabalığın doğmasına, bezen de devletler arasında dostluk ilişkilerinin oluşmasına sebep olmuştur. IV. Tutmosis zamanında MÖ. 15. yüzyıl içerisinde Mitannilerle bir anlaşma yapılmış ve hükümdar aileleri arasında akrabalık meydana gelmiştir. Mitanni hükümdarı Artatam ın kızı Mutemuya, III. Amenofis in annesi olmuştur. MÖ ten sonra artık Mitannilerle Mısırlılar arasında harp olmamış, bu devlet ile Mısır müttefik bir duruma girmiştir. Amarna mektuplarından, III. Amenofis in 1 Afetinan, 1987, Afetinan, 1987, Nubya valisinin görevi, bölgesinde, hükümdar adına nazırlık etmek ve memleketin refahına hizmet ederek, onun Mısır a vermekle mükellef olduğu yıllık vergiyi düzenli olarak ödetmekti. Mısır, Nubya da özellikle altın madenlerini işletir ve oradan fildişi ve diğer bazı maddeleri getirtirdi. Bu sebeple Nubya yı elde tutmak ve onu iyi bir idare altında bulundurmak için bu çağda, Nubya ve bunun gibi önemli bölgelerde görev yapan hükümdar vekillerinin çok iyi idareciler arasından seçilmiş oldukları anlaşılmaktadır. Bunlar, aynı zamanda uzun müddet, hatta ölünceye kadar, bu yerde kalmışlar, bazen de valilik babadan oğula geçmiştir. Nubya hükümdar vekilliği çok arzu edilen, en mühim memuriyetlerden biri olmuştur. Çünkü bu valiler, merkezdeki Vezirden, daha az sorumlu olmalarına rağmen, daha büyük bir hak ve hürriyete sahip olmuşlardır. Afetinan, 1987, Herodotos, VI

135 de aynı şekilde, Mitanni hükümdarı Sutarna nın kızı Gilu-Hepa ile evlendiği anlaşılmaktadır. Bu suretle iki devlet arasında gitgide dostluk artmıştır. Bu arada III. Amenofis Babil hükümdar ailesinden biri ile evlenmiştir. Böylece; Asya devletlerinin hükümdar aileleri ile Mısır sarayında akrabalık kurması, siyasi anlaşmalara da yol açmıştır. 1 Eski Mısır da MÖ yılında Yeni imparatorluk döneminde Hitit hükümdarının kızı, Mısır hükümdarına zevce olarak verilmiş ve iki devlet arasında akrabalık ilişkileri kurulmuştur. 2 Antikçağ da bazı toplumlarda evlat edinilen çocuklar hoş karşılanmaz ve birtakım haklardan mahrum kalırlardı. Bazı toplumlarda ise ailenin soyunu devam ettirme düşüncesi de olup bu çocuklar ailenin bir bireyi sayılıp tüm haklardan da faydalanabilirdi. Antikçağ da Eski Mısır da bu durumun bir örneğine rastlanmıştır. MÖ yılları arasında 26. Sülalenin kurucusu ve en kudretli şahsiyeti tanınan I. Psammetik Mısır daki otoritesini hiç kimse ile paylaşmak istememiştir. Bu meyanda, I. Psammetik, Amon ilahının zevcesi sayılan ve Yukarı Mısır da ruhani bakımdan çok büyük bir kudreti olan II. Şapenupet in, kendi kızı Nitokris i resmen evlat edinmesini istemiştir. Bu maksatla karşılklı siyasi ve dini görüşmeler yapılmış ve Nitokris resmi bir tören ile bu hukuki durumu iktisap etmiştir. Neticede Nitokris, 3. Şapenupet unvanıyla, bir taraftan babası I. Psammetik in, diğer taraftan II. Şapenupet ile Mentuemhat ailesinin ve Amon rahiplerinin verdiği arazi ve mallarla Delta da Orta ve Yukarı Mısır da büyük bir servete sahip olmuştur. 3 Devletlerarası mücadelenin, tarihin her çağında her döneminde çocuklara birçok olumsuz etkisi olmuştur. Bu durumlarda, çocukların kaçırılması, onlara işkenceler edilmesi ya da öldürülmesi gibi olaylar karşımıza çıkmaktadır. Antikçağ da Eski Mısır da 25. Sülale döneminde MÖ. 671 tarihinde Asurlular ile Mısırlılar arasındaki mücadele sırasında Asur hükümdarı Assarhadon, Sina çölünü ordusu ile geçerek Mısır topraklarına girmiş ve Menfis i zaptettiğinde Taharka nın oğulları, kızları, bütün haremi ve hazinesi Asurlular tarafından alınmıştır. 4 Antikçağ da Eski Mısır uygarlığında devletlerarası yapılan mücadelelerde çocukların rehin alınıp, şantaj aracı olarak kullanılması da karşımıza çıkmaktadır. Yeni Devlet 17. Sülale döneminde, III. Tutmosis, Haçepsut tan sonra hükümdarlığı bilfiil ele aldıktan sonra, Mısır devletinin sınırlarını Filistin ve Suriye ye kadar ilerletmiş, yirmi yıla yakın bir süre, her ilkbaharda bir ordu ile doğu-kuzeye sefere çıkmıştır. Bu savaşların sonunda Mısır devletinin hakimiyet sınırları genişlemiştir. Bu beylerin oğullarını rehin olarak Mısır a getirmişler, bu suretle babalarının sadakatini ve senelik haraçlarını muntazam almayı temin etmişlerdir. 5 Mısır toplumunda maden ocaklarının iktisadi önemi kadar, buradaki çocuk işçilerin durumu da ilginç veriler sunmaktadır. Sicilyalı Diodorus (MÖ. 56), Mısırlı maden işçilerini tasvir ederken, onların özellikle acıklı durumlarına işaret etmiştir. Altın madenlerinde çalışan işçilerin harp esirlerinden ve mahkumlardan oluştuğunu ve maden işçilerinin ellerinde ışık ile, toprak altında altın madeni damarlarını sivri kazmalarla aramakta ve çocukların ise bu ağır madenleri dışarı taşıdıklarını ifade 1 Afetinan, 1987, Afetinan, 1987, Afetinan, 1987, Afetinan, 1987, Afetinan, 1987,

136 ederek, çocukların ağır şartlar altında çalıştıklarını belirtmektedir. 1 En önemlisi de işçiler teşkilatlanarak mesleklerine göre sınıflar oluşturduklarından çocuklarının da aynı meslekte devam etmeleri gerekmekteydi. 2 SONUÇ Farklı yaşantı ve bakış açılarına rağmen, Antikçağ ın bütün toplumlarında çocuk kavramının göreceli ve yerel değerlere bağlı olarak önemsendiği anlaşılmaktadır. Çocuklara hayat hakkı tanınması ve şiddet konularıyla ilgili olarak, Antikçağa ait örneklerin ele alındığı bu çalışma, çocukların yaşam hakları dahil olmak üzere her türlü hak ve gelişmelerinin yetişkinlerin elinde olduğunu göstermiştir. Esasen soylu ya da varlıklı aile çocuklarının imkanlar ölçüsünde yaşama ve eğitim haklarını olabildiğince iyi şartlarda ulaşabildikleri söylenebilir. Ancak, toplumların devamlılığını sağlama konusunda kendilerine biçilen değer ölçüsünde de savaşların ve mücadelelerin odak noktası olmaları kaçınılmazdı. İktidar hırsı ve ihtirasları sebebiyle, çocukların yetişkinler tarafından ortadan kaldırılması konusunda soy ve zenginliğin de işe yaramadığı açıktır. Bu noktada, fiziksel ve maddi açıdan gücü ve iktidarı elinde bulunduran yetişkinlerin çocukların yaşama hakkına istedikleri gibi müdahale edebilme durumları da sözkonusu olmuştur. Genel tablo içerisinde, çocukların yaşam ve yetişme süreçleri için adeta bir doğal seleksiyon ve ancak güçlü ve şanslı olanların yaşaması mümkün olmaktadır. Güçlünün, haklı olduğu hemen her toplumda olduğu gibi kız çocukların ayakta kalma şanslarının erkek çocuklara oranla daha zayıf görünmekte ve cinsiyet ayrımı, yaşam hakkının tanınması açısından bile önemli bir faktör olmaktadır. Eski Yunan ve Roma toplumunda doğan çocukların kız ya da erkek olmaları dolayısıyla cinsiyet ayrımına tabi tutulmaları, engelli, eksik, hastalıklı ya da çirkin doğmaları; gayrı meşru ya da alt sınıf kadınlardan doğmaları, ailenin maddi durumunun yetersizliği vb sebeplerle öldürüldükleri ya da ölüme terk edildikleri anlaşılmaktadır. Şehrin herhangi bir yerine bırakılan ve şans eseri hayatta kalabilen çocuklar, çocuğu olmayan merhametli aileler tarafından ya da kötü niyetli insanların eline düşerek çeşitli alanlarda onların kötü emellerine hizmet etmek üzere yetiştirilebilirlerdi. Mısır da ise erkeklerin yönetme erki önemli olmakla birlikte, soyun kız tarafından sürdürülmesi sebebiyle kız çocukların önemsendiği, eğitildikleri ve yönetime dahil edildikleri görülmektedir. Çeşitli Eskiçağ toplumlarında, çocukların yetişmeleri sırasında, iyi eğitilmeleri amacıyla dayağa maruz kaldıkları da anlaşılmaktadır. Köle ve gayr-ı meşru çocukların hayat şartlarının yaşamakla-ölmek arasında olması da oldukça kuvvetlidir. Eskiçağ da çok çeşitli kötü işlerin önemli bir aracı ve madenlerin genç ağır işçileri olarak da görülebilmektedirler. Geçmişten günümüze baktığımızda, Antikçağ a oranla çocuk haklarının, önemli bir gelişme gösterdiği, ancak halen insan haklarına sığmayan çeşitli muamelelere maruz kalmaları sebebiyle, sorunlarının çoğunun geçmişle ve birbiriyle benzer olduğu görülmektedir. Bu bilgiler ışığında, yaratılmışların en şereflisi ve dünyanın her yerinde en değerli ve masum varlıklar olan çocukların, değerinin yeniden gözden geçirilerek, toplumun tüm fertlerine aktarılmalı, çocuk yetiştirmenin bir toplum yetiştirme olduğu bilinci geliştirilmelidir. 1 Diodorus Siculus, Ethiopia and the gold mines of Egypt, III. 13; Afetinan, 1987, Afetinan, 1987,

137 KAYNAKÇA Demosthenes, Apollodorus Against Neaira, with an English translation by Norman W. DeWitt, Harvard University Press; William Heinemann Ltd., London, Diodorus Siculus, Greek texts and facing English translation, translated by C. H. Oldfather, Loeb Classical Library, 12 volumes, Harvard University Press, Herodotos Tarihi, çeviren Müntekim Ökmen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Plato: The Republic, translated by Allen, R.E., Yale University Press, New Haven, Titus Livius, The History of Rome, translated by Rev. Canon Roberts, Everyman s Library, J.M. Dent and Sons, London, Xenophon, The Shorter Socratic Writings: "Apology of Socrates to the Jury", "Oeconomicus", and "Symposium", trans. and with interpretive essays by Robert C. Bartlett, with Thomas Pangle and Wayne Ambler, Cornell University Press, The Agora Editions, Ithaca, Afetinan, (1987), Eski Mısır Tarih ve Medeniyeti, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara. Akalın, Ayşe, Gül, (2003), Eskiçağda Grek Kadınının Toplumsal Yaşantısı, Anakara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Araştırmaları Dergisi, c. XXI, sayı. 33, Ankara, Bolkestein, H., (1922), The Exposure of Children at Athens and the egxutristriai, Classical Philology, 17.3, Erdemir, Hatice P., (2011), Wollen Textiles: An International Trade Good in the Lycus Valley in Antiquity, Colossae in Space and Time Linking to an Ancient City, Edt. By Alan H. Cadwallader and Michael Trainor, Vandenhoeck and Ruprecht, Leiden, Golden, Mark, (1990), Childhood in Classical Athens, The Johns Hopkins University Press, Baltimore. Hart, Neils, and Oakley, John H., (2003), Coming of Age in Ancient Greece: Images of Childhood from the Classical Past, Yale University Press, New Haven. Jenkins, Ian, (1993), Antik Devirde Çocuk Eğitimi, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul. Laes, Christian, (2011), Children in the Roman Empire: Outsiders Within, Bryn Mawr Classical Review Cambridge University Press, Cambridge/New York. Macmullen, Ramsey, 1974, Roman Social Relations, 50 BC to 284 AD, New Haven. Mutluay, Nazmiye, (2007), Yunan ve Roma Uygarlığında Çocuk, Ütopya Yayınları, Ankara. Ozansoy, Esin, (2002), Adalya, Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü, c.1, İstanbul. 658

138 Rawson, Beryl, (2005), Children and Childhood in Roman Italy, Oxford University Press. Takmer, Burak, ve Akdoğa, Ebru, ( ), Adalya, Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü, c.5, İstanbul. Vuorinen, H.S. and Mussalo-Rauhamaa, H., (1995), Public health and children s well-being and health during Antiquity, Vesalius, 1, 1, RESİMLER Resim 1- M.Ö. 6.yüzyıla ait bir oyuncak, İzmir Arkeoloji Müzesi. Resim 2- Küçük Asya dan ele geçen ve bir sığınmacı tarafından 1922 yılında Atina ya getirilmiş olan I. yüzyıldan bir erkek çocuk heykeli, Athens, National Archaeological Museum no: 24, (http://www.athensguide.com/archaeology-museum/athens-nationalmuseum051_jpg_view.htm, , 15.46). Resim 3- Lamia Yakınlarında bulunan III. Yüzyıldan mermer bir erkek çocuk heykeli, Athens, National Archaeological Museum, no: 23 (http://www.athensguide.com/archaeology-museum/athens-nationalmuseum051_jpg_view.htm, ,

139 KADINA KARŞI ŞİDDETİN ÇOCUK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ Özet Sezer AYAN * Bu çalışma, ailede kadına ve çocuğa yönelik şiddetin sonuçlarını değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Çalışma ayrı örneklemler üzerinde farklı zamanlarda gerçekleştirilmiş üç alan araştırmasından elde edilen sonuçların değerlendirilmesine dayanmaktadır. Bu çalışmalardan ilki aile içinde şiddete uğrayan çocukların saldırganlık eğilimlerini ölçmek amacıyla 2007 yılında, ikincisi ailede şiddete uğrama ve okulda disiplin cezası alma ilişkisini araştırmak amacıyla 2011 ve diğeri de bir suçtan hüküm giymiş çocukların çeşitli sosyo-ekonomik özelliklerinin benlik ve ideal benlik algılarıyla ilişkisini araştırmak amacıyla 2011 yılında yapılmıştır. Bulgular: Her üç araştırmadan elde edilen veriler örnekleme giren çocukların yarıdan fazlasının ailesinde anne baba arasında sık sık tartışmaların yaşandığını, anne baba arasında şiddete dayalı bir iletişim biçimi kurulduğunu, annenin baba tarafından sözlü ya da fiziksel ya da hem sözlü hem de fiziksel şiddete marız bırakıldığını ve çocukların çoğunluğunun da anne baba tarafından fiziksel ya da sözlü ya da her iki biçimde istismar edildiğini göstermektedir. Bulgular aile içerisinde anneleri ve kendileri şiddete maruz kalan çocukların diğerlerine gore daha saldırgan, okulda disiplin cezası alan ve benlik algıları düşük, ideal benlik algıları daha yüksek çocuklar olduğunu göstermektedir. Anahtar kavramlar: Aile içi şiddet, ailede çocuğa yönelik şiddet, ailede şiddetin çocuklar üzerine etkileri Abstract This study was performed in order to evalaute of the results of domestic violence against to women and children. Methods: The study is based on findings obtained from 3 different field investigations that were performed on diffrenet samplings on different times. First of these studies was carried out in order to measure the aggression tendencies of the children in 2007, second one was performed with aim of investigating the relation between exposure to domestic violence and receiving disciplinary punishment at school in 2011 and the last one was performed for evalutaion of relation between various socio-economic features and self and ideal self perception in sentenced children in Results : The data obtained from all three studies showed in more than half of familes of the sampled children experienced that there are frequent quarrels between father and mother,there is a communication style involving violence, there is a verbal or physical violence or both from moter or mother against the child.these results also showed that the children themselves or those whose mothers exposed to domestic * Yrd. Doç. Dr. Cumhuriyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü, 660

140 violence are more aggressive, more prone to take disiplin cezası and are likely to have a lower self perception with a higher ideal self perception. Key words: domeic violence, violence against to child in family, effects of violence on children in family GİRİŞ Toplum yapısının çekirdeğini oluşturan aile, bireyleri ile birlikte o toplumun korunması, güçlendirilmesi ve refahının arttırılmasında önemli bir yere sahiptir. Dolayısıyla toplumsal ve bireysel boyutta her an karşılaştığımız şiddet olgusunun aile içinde yaşanmasının yol açacağı zararlar, toplumsal yapıyı bu günkü ve gelecekteki boyutuyla önemli oranda etkileyeceğinden dikkatle ve özenle ele alınması ve acil çözümlerin üretilmesi gereken bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Eşlerin birbirlerine, kocanın karısına, ebeveynlerin çocuklarına ya da diğer aile bireylerinin birbirlerine uyguladıkları değişik şiddet türlerini içeren aile içi şiddet, çok yönlü bir olgu olup, şiddete sebep olabilecek pek çok etken bulunmaktadır.bireyin yakın çevresi ile ilişkisi, psikolojik düzey, toplumsal çevre ve içinde yaşanılan kültür (Sümer, 1998: 31) gibi. Çocuğa yönelik şiddet genel bir kavram olmakla birlikte, içeriği araştırıldığında çocukların toplumsal ve ekonomik alanda farklı şiddet türleri ile karşı karşıya oldukları gözlenir. Dünya Şiddet ve Sağlık Raporu nda, şiddetin olumsuz etkilerine ilişkin veriler, çocuğa yönelik şiddetin, direkt fiziksel hasardan, uzun süreli psikiyatrik bozukluğa kadar birçok etkiyi kapsadığı şeklindedir. Bu nedenle, çocuğun hayatındaki şiddet sadece sağlığına zararlı olmakla kalmaz, aynı zamanda fiziksel, bilişsel ve duygusal yönlerden gelişimini de olumsuz etkiler (Mian, 2004: 16). Dünya Sağlık Örgütü nün 1999 da yapmış olduğu tanımda; fiziksel ve/veya duygusal her türlü kötü muamele, cinsel istismar, ihmal veya kar amaçlı davranış ya da, sorumluluk, güven ve güç ilişkisi içinde gelişen veya çocuğun sağlığına, sağ kalımına, gelişmesine ve saygınlığına gerçek ya da potansiyel zarar verme tehlikesi olan her türlü davranış çocuk istismarı olarak tanımlanmaktadır. WHO nun tanımında, çocuk istismarının sorumluluk, güven ve güç ilişkilerinde ortaya çıktığı ve çocukların gelişim geriliği ve bağımlılıklarından dolayı bu ilişkisel yönün çocuk istismarında anahtar rol oynadığı vurgulamaktadır. Kanıtlar göstermektedir ki sosyal izolasyon, kalabalık gruplar içinde yaşama ve daha az sosyal ilgi çocukları, sorumluluk, güven ve güç ilişkisi içinde bulunduğu insanlarca istismara daha fazla açık hale getirmektedir (Mian, 2004: 14). Toplumsal ve ekonomik alanda çocuğa uygulanan şiddet eylemlerinin en yaygını aile içinde yaşanan şiddet eylemleridir ve aile içinde yaşanan şiddetten çocuklar farklı biçimlerde etkilenmektedirler. Bir taraftan şiddet gören annenin çocuğuna şiddet göstermesi, diğer taraftan ana-baba arasındaki şiddet sahnesine tanık olan çocuğun duygusal yıkımı şeklinde çocuklar sıklıkla yetişkin aile üyeleri arasındaki şiddetin kurbanı olurlar. Ayrıca, pek çok aile kesiminde, çocuk eğitiminin önemli bir unsuru 661

141 olan ödüllendirme ve cezalandırmanın bilinçsizce kullanımı ve çocukların terbiye amacıyla dövülmeleri gibi nedenler de istismarın belirgin örnekleri olarak gösterilebilir (Doğramacı, 1990: 35). Çocukların aile içi şiddet olaylarından en fazla etkilenen taraf olmalarının nedeni, çaresizlik ve savunmasızlıklarından kaynaklanmakta, anne ve babalarına olan bağımlılıkları onların bu tür bir yaşam biçimini kabullenmelerine yol açmaktadır. Hazin olan da, bu çocukları mağdur edenlerin yabancı değil, aile bireyleri olmasıdır (Lopez ve Bornstein, 1995: 63). Aile içi şiddetin çocuk istismarını arttırdığı açıkça ortadadır. Birçok çalışma, bir ailede kadın şiddete uğradığında bu ailelerin % 60 ve % 75 inde çocuklarında şiddete maruz kaldığını göstermektedir (Osofsky, 2004: 482). Bir çalışmada istismara uğrayan (Mass. Departmnt of Social Services te) 200 çocuğun % 30 unda aile içinde erişkin şiddetide bulunduğu bildirilmiş, bu oran daha yakında yapılan çalışmalarda % 48 e kadar çıkmıştır (Dykstra ve Alsop, 1996). Edleson un bu iki şiddetin bir arada bulunma sıklığı ile ilgili yayımlanmış 35 makaleyi değerlendirmesi ile ulaştığı sonuç; bu iki şiddet türünün % 30 ile % 60 oranında birlikte görüldüğü ve birinci sırada yer aldığı şeklindedir. Bunlara dual violence çifte şiddet aileleri denilmektedir (Edleson 1998: 39-53). Bu iki şiddetin bir arada bulunmasının çocuğa olan etkisi önemlidir. McCloskey, Figueredo ve Koss (1995) dövülen ya da şiddete maruz kalan bir annenin çocuğunun da annenin partneri tarafından evde ya da dışarıda cinsel istismara maruz kalma riskinin arttığını belirtmektedir. Beklenildiği gibi ikili şiddetin olumsuz sonuçları çocuk üzerinde daha belirgindir (Akt: Osofsky, 2004: ). İstismarcı tipik olarak anneye istismar uygulayandır, fakat annede çocuğa fiziksel istismar uygulayabilir (Wilden ve Diğerleri, 1991: ). Aile içinde şiddete uğrayan annelerin çocuklarıyla ilişkileri, aile içi şiddete uğramayanlara göre, daha çok fiziksel ve duygusal istismara yöneliktir (Tajima, 2002: ). İzmir de beş eğitim hastanesinde, istismar tanısı alan olgularla ilgli İzmir Çocuk İstismarı Araştırma Grubu nun çalışmaları sonucu elde edilen verilere göre: Toplam 32 istismar olgusunda, İstismarcı % 72 sinde baba, % 34 ünde anne, % 6 sında üvey baba, % 6 sında ailenin yakını, % 3 ünde hala, % 3 ünde teyze, % 3 ünde üvey anne ve % 19 da birden fazla aile bireyi olarak belirlenmiştir (Erdaroğlu ev Diğerleri, 1997: ) Aile Raporunda da (2002: 51) belirtildiği üzere, şiddete maruz kalan kadınların % 37 si çocuklarına da şiddet göstermişlerdir. Aile içerisinde şiddetin yaşandığı bir ortamda gelişimini tamamlamak zorunda kalan çocukların şiddete uğrama kadar şiddetten etkilenme biçimleri de nasıl bir kişilik geliştirecekleri ile yakından ilişkilidir. (Yörükoğlu, 1986: 71). Yapılan çalışmalar, içerisinde şiddetin yaşandığı ailelerde gelişimini tamamlamak zorunda kalan çocukların olumsuz bir benlik geliştireceğini ve bu çocukların olumsuz çocukluk tecrübelerini yetişkin hayatına taşıyarak kendilerinin de birer şiddet uygulayıcısı haline gelebileceklerini göstermektedir (Kulaksızoğlu, 1999: 193; Özgüven, 2001: 297; Yücel, 1993: 6; Veltkamp ve Miller, 1993:11; Ehrensaft ve Diğerleri, 2003: ; Widom, 662

142 1998: ; Coohey, 2004: ) Bu nedenle aile içi şiddet çocuğun olumlu bir kişilik ve olumlu bir benlik geliştirebilmesini engelleyen önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmalar, şiddetin özellikle yakın ilişkideki kişiler tarafından uygulanmasının ve bu saldırıların zaman içinde yineleme eğilimi göstermesinin bir yandan çocuklarda fiziksel, bilişsel, davranışsal, sosyal ve duygusal açıdan sağlık sorunlarına yol açtığını, diğer yandan çocukları şiddet ortamının normatif olduğunu kabul etme yönünde dolaylı olarak koşullandırdığını göstermektedir (BAAKB, 1995: 12-15). Şiddetin kuşaklararası geçiş kuramında da vurgulandığı gibi, saldırganlık ve şiddet öğrenilen bir davranıştır ve zamanında müdahale edilmediği ya da gerekli önlemler alınmadığında, uzun vadede toplumsal yapıda geri dönüşümü olmayan yaralar açabilir (Egeland,1993: 197). Bu çalışma farklı zamanlarda farklı çocuk örneklemleri üzerinde gerçekleştirilmiş üç araştırma sonucunu aile içinde eşe ve çocuğa yönelik şiddetin sonuçları açısından değerlendirmeyi amaçlamaktadır. METODOLOJİ Çalışma aşağıda belirtilen üç ayrı alan araştırmasının sonuçlarının değerlendirilmesine dayanmaktadır. Birinci çalışma (Ayan, 2007: ): Bu çalışma aile içinde şiddete maruz kalan çocukların saldırganlık eğilimlerini ölçmek ve saldırganlık eğilimlerinin çocukların sosyokültürel, ekonomik, psikolojik ve iletişimsel özelliklerine göre farklılık gösterip göstermediğini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın evrenini, Sivas merkez ilçede bulunan 70 ilköğretim okulunun VI., VII. ve VIII. sınıf öğrencileri oluşturmaktadır. Okullar, bulundukları mahallelerin sosyo-ekonomik ve kültürel düzeylerine göre düşük, orta ve yüksek düzeylerde üç bölgeye ayrılmış ve her bölgeden bu bölgeleri temsil edecek niteliklere sahip beşer okul (toplam on beş okul) seçilmiştir. Bu seçimin amacı, araştırmanın amacına koşut olarak il genelinde örnekleme giren öğrencilerin sosyokültürel ve ekonomik özellikler bakımından homojen dağılımını sağlamaktır. Örneklemi oluşturan öğrencilerin 315 i kız ve 340 ı ise erkektir. Verilerin elde edilmesinde bir anket soru formu ve saldırganlık ölçeği kullanılmıştır. Anket formu, çocuğun sosyodemografik özelliklerinin yanında, anne ve babanın çocuğa karşı tutum ve davranışlarını ve şiddete uğrayan çocukların şiddete uğrama biçimi ve şiddete uğrama sıklığı ile yaşadığı çevre, okul ve arkadaş grubuyla ilişkilerinin niteliğini belirlemeye yönelik 53 sorudan oluşmaktadır. Çocuğun anne ve babası tarafından şiddete maruz kalıp kalmadığının belirlenmesi için hazırlanan sorular anne ve baba için ayrı ayrı düzenlenmiştir. Öğrencilere uygulanan saldırganlık ölçeği tüm dünyada olduğu gibi ülkemizdeki psikiyatri ve psikoloji eğitim ve uygulamalarında sık olarak kullanılan ve geçerlilik ve güvenilirlik testleri yapılmış olan Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri (MMPI), Eysenck Kişilik Envanteri (EPQ), Symptom Checklist-90-R (SCL- 90-R) ve Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeğinin (Brief Psychiatric Rating Scale- 663

143 BPRS) saldırganlık ve şiddetle ilgili bazı maddeleri seçilerek oluşturulmuş ve sadece kapsam geçerliliği araştırılmıştır (BAAKB, 1998: 47). Ölçek toplam 20 ifadelik bir ölçektir. Ölçekte yer alan ifadelere verilen yanıtlar 4 lü Likert ölçeğinde düzenlenmiştir. Değerlendirmeler çok uygun seçeneğine 4, hiç uygun değil seçeneğine 1 puan verilerek yapılmıştır. Ölçekte yer alan tüm ifadeler tek yönlüdür. Buna göre, ölçekten alınan puanların yüksekliği öğrencinin saldırganlık eğiliminin yüksek olduğunu, düşük puan ise tam tersi bir durumu göstermektedir. Toplam puanlara gore yapılan değerlendirmelerde, 1-20 arasındaki puan öğrencinin saldırganlık eğiliminin çok az,21-40 arasındaki puan az ; arasındaki puan fazla, arasındaki puan çok fazla olduğunu göstermektedir. Ölçek için hesaplanan Cronbach a değeri (0.76) ölçeğin iç tutarlılığa sahip olduğunu (a>0.60) göstermektedir.öğrencilerin saldırganlık ölçeğinden aldığı puanlarının öğrencilerin çeşitli özelliklerine gore farklılık gösterip göstermediği iki seçenekli değişkenlerde z testi, ikiden çok seçenekli değişkenlerde ise tek yönlü ANOVA ile analiz edilmiştir. Ölçek, şiddete uğrayan öğrencilerin anket uygulaması sırasında belirlenebilmesi için her soru formunun arkasına eklenerek aynı anda uygulanmış ve örnekleme giren tüm ğrenciler tarafından yanıtlanmıştır. Değerlendirmeye alınan ölçekler ise, sadece şiddete uğradığı belirlenen öğrencilerin ölçekleridir. Analizler %95 güvenilirlik düzeyinde gerçekleştirilmiş olup analizler için SPSS 13.0 paket programı kullanılmıştır. İkinci Çalışma (Ayan, 2011: ): Bu çalışma okulda disiplin cezası alan öğrencilerin aile içerisinde şiddete maruz kalıp kalmadıklarını tespit etmek amacıyla yapılmıştır. Araştırma kesitsel nitelikte olup evrenini Sivas merkez ilçede bulunan lise düzeyinde tüm devlet okulları oluşturmaktadır. Uygulamaya geçilmeden önce, okul idareleri ile görüşülerek her okulda disiplin cezası alan öğrenci sayıları belirlenmiştir. Bunun nedeni uyarma, kınama ve kısa süreli okuldan uzaklaştırmayı içeren disiplin cezalarının milli eğitim müdürlüklerine bildirilmemesidir. Bu uygulamanın çalışma açısından bir dezavantajı, bazı okul idarecilerinin okullarında disiplin cezası alan öğrenci sayıları hakkında bilinçli olarak bilgilendirmeye gitmemeleri olmuştur. İl Milli Eğitim Müdürlüğü nde de konuya ilişkin resmi kayıtlar olmadığından bazı okullar araştırmaya alınamamıştır. Bu nedenle sekiz okul uygulama dışında tutulmuş ve evreni oluşturan okul sayısı on beş olmuştur. Evreni oluşturan on beş okulda disiplin cezası kaydı bulunan 204 öğrenci saptanmıştır. Araştırmaya disiplin cezası alan ve halen öğrenimini ceza aldığı okulda sürdüren öğrenciler alınmıştır. Veriler deney ve kontrol grubu olarak belirlenen iki öğrenci grubundan elde edilmiştir. Deney grubunu her okulda disiplin cezası aldığı belirlenen öğrenciler oluştururken, kontrol grubunu oluşturan öğrenciler disiplin cezası olan öğrencilerle aynı sınıfta bulunan fakat disiplin cezası olmayan (204) öğrencilerden oluşmaktadır. Çalışmada deney ve kontrol grubunun kullanılmasının nedeni disiplin cezası ve aile içi şiddet arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmak, varsa bu ilişkinin etki düzeyini ölçmektir. Uygulama, her okulun rehber öğretmenlerinin desteği ile gerçekleştirilmiştir. Verilerin elde edilmesinde bir anket soru formu kullanılmıştır. Anket formu öğrencilerin sosyodemografik özellikleri, 664

144 aile yapıları ve aile içi ilişkilerinin niteliği, ailede şiddete maruz kalma, maruz kalınan şiddetin biçim ve sıklığı, okul içi ilişkilerinin niteliği, disiplin cezası alma ve okula yönelik tutumlarını belirlemeye yönelik 65 sorudan oluşmaktadır. Elde edilen veriler logistik regresyon analizine tabi tutulmuştur. Verilerde bu analiz tekniğinin seçilmesinin nedeni, aile içi şiddet olaylarının öğrencilerin okulda disiplin cezası almalarındaki etki düzeylerini belirleyebilmektir. Analizler %95 güvenilirlik düzeyinde gerçekleştirilmiş olup analizler için SPSS paket programı kullanılmıştır. Üçüncü çalışma (Ayan, 2012:59-66). Bu çalışma Türkiye de çocuk eğitim evlerinde bir suçtan hükümlü çocukların benlik ve ideal benlik algılarını ölçmek, sosyodemografik ve ekonomik özellikleri ile benlik ve ideal benlik algı düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık olup olmadığını tespit etmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Örneklemin 48 ini Elazığ, 38 ini Ankara ve 46 sı-nı da İzmir Eğitim Evi nde bulunan hükümlü çocuklar oluşturmaktadır. Çocukların tamamı görüşmelere kendi istekleri ile katılmıştır. Katılmak istemeyen (İzmir Eğitim Evi nden) 10 hükümlü çocuk örneklem dışı bırakılmıştır. Veri toplama aracı olarak kullanılan soru formu çocuğun demografik özellikleri, aile yapısı, aile içi ilişkilerinin niteliği, ailesinde ve çevresinde uyuşturucu madde, alkol kullanımı ve suçlu modellerin bulunması, akranlarıyla ilişkileri, aile suç ve çevre suç ilişkisi, suç işleme sıklığı ve nedenlerine ilişkin 121 sorudan oluşmaktadır. Çocuklarda benlik kavramlarını değerlendirmek amacıyla Lipsett Çocuklar için Benlik Kavramı Ölçeği kullanılmıştır. Ölçek iki bölümden oluş-maktadır. Birinci bölümde 22, ikinci bölümde 22 madde olmak üzere toplam 44 madde bulun-maktadır. Ölçeğin birinci bölümü çocukların kendi kişilik özelliklerini içeren (arkadaş canlı-sıyım, dürüstüm, cesurum, güvenilirim gibi) ifadelerden oluşmaktadır. Bu ifadelerden 19 u pozitif, üçü (tembelim, kıskancım, çekingenim) negatif ifadeleri içermektedir. İkinci bölüm ise çocukların kendilerinde bulunmasını istedikleri (arkadaş canlısı olmak isterim, dürüst olmak isterim, güvenilir olmak isterim gibi) kişilik özel-liklerini içermektedir. Bu bölümde de 19 u pozitif, üçü negatif özellik bildiren ifadeler yer almak-tadır. Ölçek 1-5 arasında puanlanan Likert tipi bir ölçektir. Ölçeğin güvenilirlik katsayısı dir.5,36 Uygulama İzmir, Ankara ve Elazığ Çocuk Eğitim Evlerinde hükümlü çocuklarla bire bir yüz yüze görüşülerek yapılmıştır. Analizler iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm araştırmaya katılan çocukların benlik ve ideal benlik düzeylerinin ölçülmesi ve bu ölçüm-lerin karşılaştırılmasından; ikinci bölüm, benlik ve ideal benlik puanlarının çocukların sosyo-demografik ve ekonomik çeşitli özelliklerinin niteliğine göre farklılıklarının incelenmesinden oluşmaktadır. Bu bölümde, iki kategorili değiş-kenler için t testi, ikiden fazla kategoriye sahip değişkenler için de tek yönlü ANOVA analizi kullanılmıştır. Analizler %95 güvenilirlik düze-yinde gerçekleştirilmiş olup, analizler için SPSS 15.0 paket programı kullanılmıştır. BULGULAR Birinci Çalışma: Çalışmada, annenleri ile babalarının kavga ettiğini bildiren öğrencilerin örnekleme oranı %51 dir. Bu öğrencilerden %71 i kavga esnasında babanın 665

145 anneye bağırdığını, %29 u ise annesine fiziksel şiddet uyguladığını belirtmiştir. Anneleri tarafından şiddete uğradığı belirlenen öğrencilerin oranı %54, babaları tarafından şiddete uğradığı belirlenen öğrencilerin oranı ise %46 olarak saptanmıştır. Şiddete uğrayan öğrencilerin saldırganlık ölçeğinden alınan toplam ortalama puanı 42.52±9.24 olarak hesaplanmış olup, bu oran, şiddete uğrayan öğrencilerin saldırganlık eğilimlerinin fazla olduğunu göstermektedir. Analiz sonuçlarına göre, öğrencilerin saldırganlık ölçeğinden aldığı puanların sadece ailesinde yaşayan birey sayısı ve annesinin davranış tarzına göre anlamlı farklılık gösterdiği; saptanmıştır. Bununla birlikte, annesi kendisine olumsuz davranan öğrencilerin saldırganlık ölçeğinden aldıkları puanın (49.45) annesi kendisine olumlu (41.56) ve hem olumlu hem olumsuz (42.99) davranan öğrencilerin puanlarından görece daha yüksek olduğu saptanmıştır. Başka bir deyişle, annesinden hiç olumlu davranışlar görmeyen ve şiddete maruz kalan öğrencilerin, annesinden kısmen de olsa olumlu davranışlar gören şiddete maruz kalan öğrencilerden daha fazla saldırganlık eğilimine sahip olduğu gözlenmektedir. Ikinci Çalışma: Disiplin cezası alan öğrencilerin %25.5 i kız, %74.5 i erkek; disiplin cezası olmayan öğrencilerin %38.2 si kız, %61.8 i erkektir. Anne-babası sık sık tartıştığını belirten çocukların disiplin cezası alan gruba oranı %84,3, almayanların oranı ise %.38,7 dir. Disiplin cezası alan çocukların %81.9 u ve almayan çocukların %35.3 ü kavga sırasında babalarının annelerine bağırdığını; disiplin cezası alan çocukların %35.3 ü ve almayan çocukların da %10.3 ü kavga esnasında babalarının annelerine fiziksel şiddet uyguladığını bildirmiştir. Bir suç işlediğinde anneleri tarafından fiziksel olarak cezalandırıldığını belirten öğrenciler disiplin cezası alan grup içerisinde %96.6 ve almayan grup da %64.7 dir. Babaları tarafından fiziksel olarak cezalandırıldığını belirten öğrenciler disiplin cezası alan grup içerisinde %81.4 ve almayan grup içerisinde %52 dir. Yapılan lojistik regresyon analizi sonuçlarına gore, anne-babanın sık kavga etmesi etmemeye göre %90, annenin baba tarafından sözlü şiddete maruz kalması kalmamasına göre %72, annenin baba tarafından hem sözlü, hem de fiziksel şiddete maruz kalması kalmamasına göre öğrencinin okulda disiplin cezası alma olasılığını %70 artırmaktadır. Annenin çocuğa olumlu davranması olumsuz davranmasına göre öğrencinin okulda disiplin cezası alma olasılığını %38, babanın çocuğa olumlu davranması olumsuz davranmasına göre %74 oranında azaltmaktadır. Öğrencinin annesi tarafından hem sözlü, hem de fiziksel şiddete maruz kalması kalmamasına göre okulda disiplin cezası alma olasılığını %47; baba tarafından hem sözlü, hem de fiziksel şiddete maruz kalması kalmamasına göre %99 oranında artırmaktadır. Sonuçlar disiplin cezası olan öğrencilerin, almayanlara göre daha fazla aile içi şiddete maruz kaldığını göstermektedir. Üçüncü Çalışma: Hükümlü çocukların %59,8 inin anne babası sık sık kavga etmektedir, çocukların %62 si anneleri, %85 i babaları tarafından fiziksel şiddete maruz kalmaktadır. Hükümlü çocukların çocuklar için benlik kavramı ölçeğinin birinci bölümünden aldıkları puanların genel ortalaması (benlik) 3,61, ölçeğin ikinci bölümünden aldıkları puanların genel ortalaması (ideal benlik) ise 4,15 tir. Buda 666

146 hükümlü çocukların benlik algı düzeylerinin ideal benlik algı düzeylerinden daha düşük olduğunu göstermektedir. Varyans analizinden elde edilen sonuçlar hükümlü çocukların sosyo-demografik ve ekonomik özellikleri ile benlik ve ideal benlik algı düzeyleri arasında birçok değişken açısından anlamlı bir farklılık olduğunu göstermektedir. Bu değişkenler arasında annesi ve babası tarafından sözlü ve fiziksel şiddete maruz kaldığı tespit edilen çocukların benlik algı puanlarının ideal benlik algı puanlarına gore daha düşük olduğu, ayrıca sözlü olarak şiddete uğrama ile fiziksel olarak şiddete uğrama arasında ideal benlik puanları açısından farklılık olduğu, bir başka ifade ile sözlü olarak şiddete maruz kaldığı tespit edilen çocukların benlik algı puanlarının fiziksel olarak şiddete maruz kaldığı tespit edilen çocuklara gore daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Analizler daha detaylı incelendiğinde babası çok sert, sevgisiz ve ilgisiz davranan, annesi sevgisiz, ilgisiz ve aşırı koruyucu davranan, bir suç işlediğinde annesi ve babası tarafından cezalandırılan, ayrıca, anne babası sıksık kavga eden hükümlü çocukların, ideal benlik puanlarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görülmektedir. SONUÇ Birinci araştırmadan elde edilen veriler aile içerisinde şiddete maruz kaldığı tespit edilen çocukların saldırganlık eğilimlerinin yüksek olduğunu göstermektedir. İkinci araştırmadan elde edilen veriler okulda disiplin cezası aldığı tespit edilen çocukların ailede şiddete uğrama düzeylerinin ve okula yönelik olumsuz tutumlarının, bu özellikleri göstermeyen emsallerinden daha yüksek olduğunu göstermektedir ve üçüncü araştırmadan elde edilen veriler bir suçtan hüküm giymiş çocukların düşük benlik algısına ship olduklarını ve bu çocukların düşük benlik algısı geliştirmelerinde etkili olan değişkenlerden birinin aile içerisinde olumsuz anne baba tutumlarına maruz kalmak olduğunu göstermektedir.. TARTIŞMA Çocuğun aile içinde şiddete uğramasının nedenlerini incelemeye yönelik araştırmalarda, bu şiddet biçimine kaynaklık ettiği düşünülen risk faktörleri arasında eş suistimalinin önemli bir risk etmeni olarak kabul edildiği görülür. (Osofsky, 2004: 482, Kaufman ve Henrich, 2000: 195, Dykstra ve Alsop, 1996, Margolin, 1988: , Edleson, 1998: 39-53). Şiddetin yaşandığı ortamda gelişimini tamamlamak zorunda olan çocuğun bu süreçten etkilenme biçimi şiddet gören tarafından ya doğrudan fiziksel şiddete maruz kalması ya da bundan ruhsal açıdan olumsuz etkilenmesi (duygusal istismar) şeklindedir. Çünkü şiddete uğrayan anne-baba ya da çocuğa bakan erişkin, çocuğa gerekli olan stabil merkezi rolden çıkarak ürkek, mantıksız, depresif, kendi travma ve kaderi ile meşgul olduğu için çocuğun problemlerini dinleyemez durumdadır. Her üç araştırmada çocukların hem anne hem de babaları tarafından daha fazla istismara maruz kalmasında etkili olduğu tespit edilen ortak faktorler; anne baba arasında şiddete dayalı bir iletişim biçiminin geliştirilmiş olması, annelerin babalar tarafından sözlü ya da fiziksel ya da hem sözlü hem de fiziksel şiddete maruz kalmaları 667

147 ve çocuklara ilişkin olumsuz tutum ve davranışlarıdır. Ayrıca şiddete uğradığı tespit edilen çocuklar daha saldırgan, okulda disiplin cezası almaya daha meyilli bulunmuş, ayrıca benlik algıları düşük bu nedenle de ideal benlik algısı (yüksek) geliştirmiş çocuklar olduğu tespit edilmiştir. Tüm bu veriler çocukların ailede şiddete doğrudan ya da dolaylı yollardan maruz kalmalarının onlarda ne gibi olumsuz tutum ve davranışlara yol açabileceği konusunda önemli ipuçları vermekte ve birçok araştırma sonucuyla da paralellik göstermektedir. Yapılan çalışmalarda ailede güç kullanılarak disipline edilen çocukların sinirli, umutsuz, ruhsal küntleşme nedeniyle ağır kişilik ve davranış bozuklukları geliştirmiş, huysuz,hırçın, tedirgin, aile ve arkadaşlarına karşı soğuk, suça yönelen davranışlar gösteren,başkaları ile rahat iletişim kuramayan, antisosyalve saldırgan davranışlar gösteren, gelecekle ilgilibeklenti düzeyleri düşük, benlik algıları zayıf,okulla bağlantısı kopuk ve akademik başarısı düşük, intihar eğilimi olan çocuklar olduğu belirlenmiştir (Polat, 2001, Özgüven, 2001, Aydın, 2004; Shaughnessy ve Diğerleri, 2004). KAYNAKÇA AYAN, Sezer, Aile içinde şiddete uğrayan çocukların saldırganlık eğilimleri, Anatolian Journal of Psychiatry 2007; 8: AYAN, Sezer, Okulda disiplin cezası alma, ailede şiddete uğrama, Anadolu Psikiyatri Derg 2011; 12: AYAN, Sezer, Hükümlü çocukların benlik ve ideal benlik algı düzeylerinin sosyodemografik ve ekonomik değişkenler açısından incelenmesi, Anadolu Psikiyatri Derg 2012; 13: YILI AİLE RAPORU,2002 Ankara: Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yayınları, YayınNo: 120. AYDIN, B., 2005, Çocuk ve Genç Psikolojisi, İstanbul: AtlasYayın Dağıtım AYDIN B. Gelişimin Doğası, 2004, Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi. Ankara, Pegem Yayıncılık. BAŞBAKANLIK AILE ARAŞTIRMA KURUMU. 1995, Aile İçi Şiddetin Sebep ve Sonuçları. Ankara, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayınları. BAŞBAKANLIK AILE ARAŞTIRMA KURUMU, 1998 Aile İçinde ve Toplumsal Alanda Şiddet, Bilim Serisi 113, Ankara:Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayınları. BULUT I. Parçalanmış Aileden Gelen Çocukların Davranış Özellikleri Hakkında Bir Araştırma. Aile Yazıları 3, Birey, Kişilik ve Toplum, Bilim Serisi 5/III, Ankara, Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yayınları, 1990, s CDC (Center for Disase Control), 1997, Lifetime Annual İncidence Partner Violence and Resulting Injuries Morbidity and Mortality Weekly Report, 47: COHEEY, C.,2004 Battered Mothers Who Physically Abuse Their Children, Journal of Interpersonal Violence, University of Iowa, 19: CÜCELOĞLU D. İnsan ve Davranışı. İstanbul, Remzi Kitabevi,

148 DOĞRAMACI, İ.1990 Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı nın Açılış Konuşması, Çocuk İstismarı ve İhmali, Çocukların Kötü Muameleden Korunması, I. Ulusal Kongresi, Ankara: İlo, DYKSTRA CH, ALSOP RJ. Domestic Violence And Child Abuse. Englewood, American Humane Association, DYKSTRA, C.H., ALSOP, R.J.1996 Domestic Violence and Child Abuse (Monograph), Englewood, CO:American Humane Association, Akt: OSOFSKY, Joy, 2004, Community Outreach for children, Exposed to Violence, Infant Mental Healt Journal, 25 (5): EDLESON, J., L., 1998, The Overlap Between Child Maltreatment and Woman Abuse, VAWnet Applied Research Forum. EGELAND, B.,1993 A History of Abuse is A Major Risk Factor For Abusing the Next Generation In Current Controversies Family Violence, Ed. Gelles, R. J. and LOSEKE, Newbury Park, CA: Sage, EHRENSAFT, M. K.,COHEN, P., BROWN, J., SMAILES, E., CHEN, H.,JHONSON, J.G.,2003 International Transmission of Partner Violence: A 20-Year Prospective Study, Journal of Consulting and Clinical Psychology, 1: ERDAROĞLU, E., ORAL, R., DÖNMEZ, M., 1997 Örselenmiş Çocuk Sendromu Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 23 (2), HOME OFFICE, London: HMSO. Retrieved November 4, from KULAKSIZOĞLU A. Ergenlik Psikolojisi. İstanbul, Remzi Kitabevi, LOPEZ, Bronstein,1995 Victimologie Clinique, Paris MARGOLIN G, GORDIS E B. Children s Exposure To Violence In The Family And Community. Curr Dir Psychol Sci 2004;13: MARINO AB. Inequality And Adolescent Violence: An Exploration Of Community, Family, And Individual Factors. J Nat Med Assoc 2004; 96: MIAN M. World Report On Violence And Health: What It Means For Children And Pediatricians. J Pediatrics 2004; 145: NICOLSON P, WILSON R. Is Domestic Violence A Gender Issue? Views From A British City. J Comm Appl Soc Psychol 2004; 14: OSOFSKY, Joy, D.,2004 Community Outreach For Chıldren Exposed To Vıolence, Infant Mental Health Journal, 5: ÖZGÜVEN İ. E. Ailede İletişim ve Yaşam. Ankara, Pdrem Yayınları, ÖZTÜRK B. Şiddet ve çocuk. PAOVILOINEN E, ASTEDT-KURKI P, PAUNONEN-LIIMOMENM, LAIPPOLO P. Risk Factors Of Child Maltreatment Within The Family: Towards A Knowledgeablebase Of Family Nursing. Int Nurs Stud 2001; 38: POLAT O. Çocuk ve Şiddet. İstanbul, Derya Yayınları, 2001, s.87,

149 POLAT O. Şiddet. Adli Tıp Ders Kitabı. İstanbul, Der Yayınları, POLAT, O, BALCI G, KÖKNEL Ö, TÜZÜN B, SEROZAN R, AYDIN B ve Ark. Ailenin ve Aile İçinde Çocuğun Korunması ve Çocuğun Statüsü Komisyonu Raporu 1. İstanbul Çocuk Kurultayı İstanbul Çocuk Raporu, (Yayına Haz. S Sayıta, M Şirin), İstanbul Çocukları Vakfı Yayınları, Kitap No:87,2000, s SHAUGHNESSY L, D., SR, Jones SE. Attempted Suicide And Associated Health Risk Behaviors Among Native American High School Students. J School Health 2004; 74-5: SÜMER, N., 1988 Kültür, Yasa ve Aile İçi Şiddet, 20. Yüzyılın Sonunda Kadınlar ve Gelecek, Ankara: Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayınları, 285: VELTKAMP, L, J., ve MILLER, T., W.,1993, Clinical Handbook of Child Abuse and Neglect, USA. TAJIMA, E.,2002 Risk Factors for Violence Against Children, Journal of Interpersonal Violence, University of Washington, Şubat, 17: WALKER, E. A, 1994, Sexual Victimization and Physical Symptoms in Woman, The Western Journal of Medicine, 160: WHO. Violence And Health. Proceedings of a Who Global Symposium, 2003, Who/Wkc/Sym/00.1, WIDOM, C.S., 1997 Child Victims: Searching for Opportunites to Break the Cycle of Violence, Applied & Preventive Psychology, 7: WILDIN SR, WILLIAMSON W, WILSON GS. Children Of Battered Women: Developmental And Learning Profile. Clin Pediatrics 1991; 30: WORCHEL S. 2000; Agression: Harming Others. USA, Social Psychology, Wadsworth Thomson Learning, 10: YÖRÜKOĞLU, A., 1986 Gençlik Çağı, Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları YÜCEL, M., 1993 Ailede Şiddet, Çocuk Suçluluğu ve Çocuk Yargılaması, Ankara: Çocuk İstismarının ve İhmalinin Önlenmesi I. Balkanlar, Kafkasyave Ortadoğu Konferansı Notları. ZEYTINOĞLU S, KOZCU Ş. Fiziksel Çocuk Istismarı Konusunda Bir Araştırma. Psikoloji Semineri, İzmir, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1991; 6-7: ZEYTINOĞLU S. Sağlık, Sosyal Hizmet, Hukuk Ve Eğitim Alanlarında Çalışanların Türkiye de Çocuk Istismarı Ve Ihmali Sorunu Ile Ilgili Görüşleri.Çocuk İstismarı ve İhmali, Ankara, ILO, 1991,s

150 ÖZET KADINA ŞİDDET VE GÖLGESİNDEKİ ÇOCUK Veda BİLİCAN GÖKKAYA * Bu çalışmanın amacı, aile içinde yaşanan şiddetin kadın ve çocuk üzerindeki fiziksel ve psikolojik etkilerini ortaya koymaktır. Eşin eşe (erkeğin kadına), ebeveynlerin çocuklarına yönelik şiddeti olarak karşımıza çıkan aile içi şiddet, özellikle çocuklar üzerinde olumsuz anlamda çok büyük etkiler (bedensel ve ruhsal problemler/hastalıklar) bırakmakta, sosyalleşme sürecinde öğrenilen şiddet davranışları, çocuklar tarafından ileriki yaşamlarında bir problem çözme aracı olarak kullanılmakta ve şiddetin devamına/kuşaklar arası geçişine sebebiyet vermektedir. Anahtar Kelimeler: Kadın, Aile İçi Şiddet, Çocuk VIOLENCE AGAINST WOMAN AND THE CHILD IN THE SHADE ABSTRACT The main objective of this study is to reveal physical and psychological effects of domestic violence on childeren and women. Domestic violence between partners (male violence against female) and parents violence against their kids lead a profound and negative impact on children (physical and psychological problems/disease). Meanwhile, violent behavior learned in the socialization process can be used as a tool for problem-solving by childeren in their late years which result in violence permanency/intergenerational transition. Keywords: Woman, Domestic Violence, Child GİRİŞ Aile, bir toplumun temel taşlarından biridir ve o toplumun özelliklerini yansıtır. Bireylerin topluma kazandırılmasında ve o toplumun sağlıklı/istikrarlı bir şekilde ilerlemesinde aile ve onun işlevleri vazgeçilmezdir. Sözü edilen bu işlevleri Ogburn (1963), neslin devamını sağlamak, ekonomik gereksinimleri sağlamak, statü sağlamak, çocuklara eğitim vermek, dini bilgi ve inançlarını kazandırmak, boş zamanı değerlendirecek etkinlikler gerçekleştirmek, aile üyelerinin birbirlerini kollamalarını * Yrd. Doç. Dr., Cumhuriyet Üniv., Edebiyat Fak., Sos. Hiz. Böl. 671

151 sağlamak, karşılıklı sevgi ortamı meydana getirmek ve cinsel doyumu sağlamak için meşru ortam oluşturmak (aktaran, Kır, 2011:384) olarak ifade etmektedir. Bireylerin hem beden hem de ruh sağlığını koruyan, onların kişiliklerinin oluşmasını ve gelişmesini sağlayan aile, aynı zamanda devlet tarafından da korunmaya alınmıştır. Ailenin ve aile içindeki bireylerin korunmasına ilişkin durum, Anayasamızın 41. Maddesi nde yer almaktadır; Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar. Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir. Devlet her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirler alır. Bireylerin olumlu davranış özelliklerini kazandığı ve geliştirdiği bir ortam olarak değerlendirilen aile, zaman zaman en büyük duygusal rahatsızlıkların, gerilim ve çatışmaların kaynağı haline gelebilmekte az ya da çok her çeşit şiddetin beslendiği ve uygulandığı bir konuma sahip olabilmektedir. Aile, şiddetten en fazla etkilenen ve şiddetin oluşumunu en fazla etkileyen kurumların başında gelmektedir. Ailenin, şiddetin oluşumunu etkilemesi ve sonrasında etkilenmesi, aile içi şiddetin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Aile içi şiddet olayları genellikle eşler arasında kocanın karısına ve ebeveynlerin çocuklarına karşı yönelttikleri şiddet eylemleri olarak görülmektedir. Aile içi şiddet, özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinde fiziksel ve duygusal hasara neden olabilmektedir (Günay, Bener, 2011:2). ŞİDDET VE KADIN Evrensel bir özelliğe sahip olan, insanlık tarihinden beri kendini farklı biçimlerde var eden, yaşama ve özgürlükler konusunda bir hak ihlali olarak karşımıza çıkan şiddet, gücü-kontrolü elde etmek/elde tutmak için kullanılan bir araç niteliğindedir. Elde tutulan bu güç ve kontrol, bireyler (kadın-erkek) arasındaki eşitsizliği de beslemektedir. Eşit olmayan güç ilişkilerinin (sosyo-kültürel, ekonomik vb. alanlarda) bir sonucu olarak ortaya çıkan şiddet (kadına yönelik şiddet), Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi nde ister kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik acı ve ıstırap veren ya da verebilecek olan cinsiyete dayalı bir eylem, uygulama ya da bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama ve keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma (KSGM,2008:12) biçiminde tanımlanmıştır. Diğer bir ifadeyle kadınlar, şiddetin farklı biçimleriyle (fiziksel, cinsel, ekonomik, duygusal) toplumsal yaşamın her alanında (ev içinde ve dışında) karşı karşıya kalmaktadırlar. 672

152 Toplumsal bir problem olan şiddetin öyküsünde, genelde şiddeti uygulayan erkek, maruz kalanlar ise kadın ve çocuklardır. Özellikle aile içinde yaşanan şiddetin, özel alan/mahrem alan olduğu düşüncesi, şiddeti hem saklamakta/üstünü örtmekte hem de artırmaktadır. Kadınlar, en güvenli olması gereken yerde yani evlerinde en çok güvenmeleri gereken kişilerden yani babaları-erkek kardeşleri ve özellikle de hayatlarını paylaştıkları eşlerinden çeşitli şekillerde ve derecelerde şiddet görmektedirler. Kadına yönelik aile içi şiddet, kadınları baskılayan-bağımlı hale getiren, özgüvenlerini yok eden, benlik saygılarını azaltan, ailenin gelecek nesillere olumsuz modeller oluşturan, özellikle kadınların ve çocukların beden ve ruh sağlıklarını bozan, sosyal ve kültürel temelleri ağır basan ciddi bir halk sağlığı sorunudur (Tezcan, 2009:1). Dolayısıyla erkekler (baba, eş, erkek kardeş vb. gibi) tarafından uygulanan bu şiddet, kadını hem bedensel hem de ruhsal yönden yıpratmaktadır. Şiddet, kadınlarda hem ölümcül hem de ölümcül olmayan pek çok sonuç doğurmaktadır. Aile içi şiddetin ölümcül sonuçları, intihar, cinayet, anne ölümleri, namus bahanesiyle cinayetler ve HIV/AIDIS olarak ortaya çıkmaktadır (KSGM, 2008:38). Kadına yönelik şiddetin en vahim durumu kadınların öldürülmesidir. Dünyada kadın cinayetlerinin %40 ile %70 oranının kadına eş tarafından uygulanan şiddet sonucu geliştiği tahmin edilmektedir. Kadına uygulanan şiddetin ölümcül olmayan sonuçlarından biri eşleri tarafından uygulanan fiziksel şiddet sonucu yaralanmalardır. Bu yaralanmalar, incinmeler, diş kırıkları, burun-dudak yaralanmaları, morarmış göz, yanıklar, kronik ağrı, kırıklar, bıçak izleri, iç organlarda yaralanmalar, beyin hasarı (konsantrasyon güçlüğü, bilinç kaybı vb.), görme ve işitme kaybıdır. Şiddetin ölümcül olmayan bir diğer sonucu ise ruh sağlığı ile ilgilidir. Depresyon, kaygı, korku, kendini değersiz bulma, kendini suçlama, kendine zarar verici davranışlar gösterme, çaresizlik, cinsel işlev bozukluğu, yeme ve uyku sorunları, panik atak, post travmatik stres bozukluğu, stresle başa çıkamama, madde bağımlılığı geliştirme ve saplantı sorunlarıdır (Yanıkkerem ve ark., 2007:35-37). Dolayısıyla şiddet ve onun sonucunda ödenen bedellerle kadınlar, toplumsal yaşam alanlarında kendi kimlik inşalarını yapmak bir tarafa, toplumdan soyutlanmakta, silikleşmekte, üretkenlikten alıkonulmakta, özne olarak değil birer nesne/araç olarak yaşamlarına devam etmektedirler. ŞİDDETİN GÖLGESİNDEKİ ÇOCUK Kadınların uğramış oldukları bu şiddet ve şiddetin beraberinde getirdiği yoksulluklar/yoksunluklar (sosyo-kültürel, ekonomik, yasal, siyasal ve psikolojik vb.) hem kadını hem de yanındaki çocuğu olumsuz etkilemektedir. Aslında bu etkilenme kadın ve çocuk için anne karnında başlamaktadır. Sebebi her ne olursa olsun (istenmeyen gebelik, istenmeyen cinsiyet vb.) hamileyken maruz kalınan şiddet, kadının ve bebeğin hayatını tehlikeye atmakta, erken doğumlara neden olmakta, zihinsel ve fiziksel engelli çocukların olmasına hatta ölümlere bile sebebiyet vermektedir. 673

153 Cüceloğlu (2002:49) nun da belirttiği gibi, Birey henüz doğmamış bir fetüs halindeyken bile annenin gergin ya da huzurlu olması, sağlığa yararlı ya da zararlı maddeler alınıp alınmaması ve bunun fetüs tarafından algılanabilir olması gibi durumlarda, bireyin ilerde uyumlu ya da uyumsuz kişilikler geliştirmesinde rol oynayan faktörler olmaktadır. Kısaca bireyin doğum öncesi ve doğum sonrası etkileşime girdiği ilişkiler, onun ruhsal ve fiziksel gelişiminde önemli derece de rol oynamaktadır. Türkiye genelinde en az bir kez gebe kalmış her on kadından biri, gebeliği sırasında eşi veya birlikte olduğu kişi(ler) tarafından fiziksel şiddet yaşamıştır. Gebelikleri sırasında fiziksel şiddet yaşamış kadınların en yaygın olduğu bölgeler, Kuzeydoğu Anadolu (%17.6), Orta Anadolu (13.7) ve Güneydoğu Anadolu (12.9) bölgeleridir (Tezcan ve ark., 2009:74-76). Kadınların hamileyken bile şiddet gördüğünü ifade eden diğer bir araştırmada da çalışmaya katılan 249 hamile kadından, hamilelikleri boyunca aile içi şiddetin farklı biçimlerine maruz kalanların oranı %25 ten fazla olarak bulunmuştur (Deveci ve ark, 2007). Günlük yaşamın içinde yer alan şiddet, kadının kendi hayatındaki travmaları tırmandırırken yanındaki çocuğunda sağlıklı kişilikler geliştirmesini önlemektedir. Çocuk, şiddetin yaşandığı aile ortamında hem babadan hem (babası tarafında şiddete uğrayan anne) anneden şiddet görmekte hem de aile içinde yaşanan şiddete tanıklık etmektedir. Dünya Sağlık Örgütü, çocuklara uygulanan şiddetle ilgili olarak risk oluşturan etkenleri belirlemiştir. Söz konusu etkenler: Anne-babaların genç yaşta olması, ayrı yaşıyor olması, çocuğun istenmeyen bir gebelik sonrası doğmuş olması, anne-babaların geçmiş yaşamlarında şiddete maruz kalmış olmaları, anneye yetersiz doğum öncesi bakım verilmiş olması, ailede bir bireyin fiziksel veya ruhsal hastalığının olması, annebaba arasındaki ilişkilerde sorun olması, ailenin kalabalık olması, ailenin sosyoekonomik düzeyinin düşük olması, çocuğun engelli olması (aktaran Kutlu ve ark, 2007:25) dır. Yapılan araştırmalar, aile içerisinde çocuğa yönelik şiddetin en çok anneler tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koymaktadır. Ayan (2007) ın yaptığı çalışmada anneleri tarafından şiddete uğrayan çocukların oranı %54, babaları tarafından şiddete uğradığı belirlenen öğrencilerin oranı ise %46 olarak saptanmıştır. Yapılan bir diğer araştırmada da annelerin %87.4 ünün çocuklarına fiziksel istismar/ihmal, %93 ün de duygusal istismar/ihmal, davranışında bulundukları belirlenmiştir (Güler ve ark., 2002:130). Şiddete maruz kalan anne, geçmişten getirdiği deneyimlerle (şiddetin bir problem çözme aracı olarak kabul edilmesi, şiddeti içselleştirerek normal kabul etme, kadere bağlama, boyun eğme, vb.) ve bulunduğu ortamdan da etkilenerek öfkesini çocuğa yöneltmekte hatta onu yetiştirirken şiddeti bir eğitim aracı olarak kullanmaktadır. Diğer bir deyişle annelerin, aile içinde aldıkları sorumlulukların fazla 674

154 oluşu, bu sorumlulukların getirdiği stresle yeterli bir şekilde baş edememesi, eşlerden yeterli destek alamaması çocuklarına daha fazla şiddet göstermelerine neden olmaktadır (Bektaş ve Öztürk, 2007:168). Dolayısıyla aile içinde yaşanan şiddet ve stres, çocuğa yönelik şiddeti artırmakta, bu da çocuklarda duygusal ve davranışsal sorunlara neden olmaktadır. Ebeveynleri tarafından şiddete uğrayan çocuk hem bedensel hem de ruhsal gelişim açısından ciddi problemlerle karşı karşıya kalmaktadır. Aile içerisinde yaşanan şiddet, çocukta kısa ve uzun dönem de pek çok etkiler bırakmaktadır. Şiddetin, çocuklar üzerinde kısa dönem etkileri: alt ıslatma, parmak emme, gelişimsel bozukluk, uyku bozukluğu, yeme bozukluğu, öğrenme güçlüğü, konuşmada gecikme, okul başarısızlığı, yakın ilişki kurmakta güçlük, öfke içeren ilişkilerdir. Uzun dönemdeki etkileri ise saldırgan ve suça yönelik davranım, duygusal bozukluklar, akranlarına göre daha erken alkol kullanmaya başlama, alkol ve madde bağımlılığı, depresyon, intihar düşünceleri ve girişimleri, halüsinasyonlar, şizofreni, düşünce bozuklukları vb. gelmektedir (Pelendecioğlu, Bulut, 2009:52-53). Diğer yandan aile içerisinde yaşanan şiddete tanıklık eden/gören çocuk, şiddeti bir problem çözme aracı olarak öğrenmekte hatta onu içselleştirerek, normal kabul etmeye başlamaktadır. Öğrenilen bu şiddet davranışı, çocukların ileriki yaşamlarına da etki etmekte bir anlamda şiddetin kuşaklar arası geçişine de sebebiyet vermektedir. Egeland (1993:197) ın da vurguladığı gibi İstismara tanıklık eden ya da istismara uğrayan çocuk, bunu erişkinliğine uygulayıcı olarak taşır. Şiddetin kuşaktan kuşağa aktarılması, bir kısır döngü şeklinde şiddetin varlığını devam ettirmekte ve gerilimli, çatışmalı, travmatik toplumlar, aileler ve bireyler yaratılmasına sebebiyet vermektedir. SONUÇ VE ÖNERİLER Sağlıklı bir toplumun sağlıklı bireylerden oluştuğu gerçeğinden yola çıkarak toplumun küçük bir minyatürü olan aile, içinde barındırdığı bireylerle beraber toplumun korunması, güçlenmesi ve devamlılığı açısından çok önemli bir yere sahiptir. Dolayısıyla aile içinde yaşanan şiddet ve onun oluşturacağı zararlar, büyük eksiklikler, boşluklar ve hatta kayıp kişilikler (kadın-çocuk), toplumun geleceğini de tehlikeye atacaktır. Sorunu kabul etmek çözümün yarısı demektir. Aile içi şiddetin özel/mahrem olduğu fikrinden uzaklaşarak, bunun toplumsal bir problem olduğu gerçeğinden hareketle çözüme bir adım daha yaklaşabilir daha akılcı çözümler bulunabilir. Gerilimden, çatışmadan, şiddetten uzak, mutlu ve her alanda istikrarlı bir toplum inşa etmek için, bireyler (anne-baba adayları) ve dolayısıyla aileler, evlilikle, aile planlamasıyla, çocuk yetiştirmeyle ilgili konularda devletin çeşitli kurumları tarafından verilecek eğitimlerle bilgilendirilmelidir. 675

155 Diğer yandan ailenin ve onun içindeki bireylerin (özellikle kadınların ve kız çocuklarının) korunması amacıyla ailede verilen toplumsal cinsiyete dayalı eğitimler bırakılmalıdır. Kız çocuklarına pasif olmayı, uyumlu olmayı öğreten, erkek çocuklarına ise girişkenliği, cesareti, saldırganlığı öğreten eğitimler kaldırılmalı, eşitsizlikler giderilmelidir. Toplumsal bir problem olarak ifade edilen şiddetin ne olduğu, neden ve sonuçlarının neler olduğu konusunda aile bireylerine bilgiler verilerek (okullar, üniversiteler, STK lar, ve sağlık, emniyet, sosyal hizmet vb. gibi birçok kamu kuruluşları tarafından) farkındalık yaratılmalıdır. Şiddeti artıran riskleri ortadan kaldırmak adına aileler, sosyo-ekonomik ve kültürel anlamda güçlendirilmelidir. Geleceğin teminatı olan çocuklar ve onları yetiştiren annelerin, şiddetten korunması için hem ulusal hem de uluslar arası yasalar uygulanmalı ya da boşluklar varsa bir an önce giderilmedir. Dünyanın tüm ülkelerinde yaşayan insanlar için huzurlu ve onurlu yaşam koşulları gerçekleştirilmediği sürece insanlığın uygarlık düzeyine ulaştığından söz edemeyiz. Albert Einstein KAYNAKÇA 1.Ayan, S. (2007). Aile İçinde Şiddete Uğrayan Çocukların Saldırganlık Eğilimleri, Anatolian Journal of Psychiatry, Sayı:8, ss Bektaş, M., Öztürk, C. (2007). İzmir de Bir İlköğretim Okulunda Aile İçi Şiddet Araştırması, Ege Pediatri Bülteni, Cilt:14, Sayı:3, ss Cüceloğlu, D. (2002). İnsan ve Davranışı, İstanbul: Remzi Kitabevi. 4.Deveci, S.E., Açık, Y., Gülbayrak, C., Tokdemir, M., ve Ayar, A. (2007). Prevalence of Domestic Violence During Pregnancy in a Turkish Community, Southeast Asian J Trop Med Public Health, Jul:38 (4), ss Egeland, B. (1988). A History of Abuse is Major Risk Factor For Abusing the Next Generation, in Current Controversies on Family Violence (Ed. Browne, K.D., Davies, C., Stratton, P.), New York. 6.Güler, N., Uzun, S., Boztaş, Z., ve Aydoğan, S. (2002), Anneleri Tarafından Çocuklara Uygulanan Duygusal ve Fiziksel İstismar/İhmal Davranışı ve Bunu Etkileyen Faktörler, C.Ü. Tıp Fakültesi Dergisi, 24 (3), ss

156 7.Günay, G., Bener, Ö. (2011). Üniversite Öğrencilerine Göre Kızlara Yönelik Aile İçi Şiddet ve Nedenleri, e-journal of New World Sciences Academy Social Sciences, 6, (1), ss Kadın Statüleri Genel Müdürlüğü (2008). Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet, Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet (iç), Ankara: KSGM, 9.Kır, İ. (2011). Toplumsal Bir Kurum Olarak Ailenin İşlevleri, Electronic Journal of Social Sciences, Cilt:10, Sayı:36, ss Kutlu, L., Batmaz, M., Bozkurt, G., Gençtürk, N., ve Gül, A. (2007). Annelere Çocukluklarında Uygulanan Ceza Yöntemleri ile Çocuklarına Uyguladıkları Ceza Yöntemleri Arasındaki İlişki, Anatolian Journal of Psychiatry, Sayı:8, ss Pelendecioğlu, B., Bulut, S. (2009). Çocuğa Yönelik Aile İçi Fiziksel İstismar, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt:9, Sayı:1 ss Tezcan, S. (2009). Sunuş, Türkiye de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet (iç), Ankara: KSGM. 13.Tezcan, S., Yavuz, S., Tunçkanat, H. (2009). Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet ve Sağlık Sonuçları, Türkiye de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet (iç), Ankara: KSGM. 14.Yanıkkerem, E., Kavlak, O., Sevil, Ü. (2007). Şiddetin Kadın Sağlığına Etkileri ve Sağlık Çalışanlarının Rolü, Kadın Çalışmaları Dergisi, Sayı:4, ss

157 KADINA KARŞI EVLİLİK İÇİ ŞİDDETİN ÇOCUĞA YANSIMASI VE ÇOCUĞUN ŞİDDETTEN KORUNMA HAKKI Gülçin ALGAN 1 Saibe Özlem KAYA 2 ÖZET Literatür incelendiğinde, aile içi kadına karşı şiddetin çocuklar üzerindeki etkilerinin ve yansımalarının çocukları fazlasıyla etkilediği, özellikle şiddet gören annenin büyüttüğü çocukların sayısı ve durumu düşünülecek olursa, gelecekteki aile birliğinin sağlanmasında ciddi problemlerin olacağı anlaşılmaktadır. Bu çerçevede, aile içerisinde kadına karşı öfke ve saldırganlık içeren şiddet içerikli davranışların özellikle çocuklar üzerindeki etkileri ve bu bağlamda çocuğun şiddetten korunma hakkı incelenmektedir. Anahtar Kelimeler: Kadın, şiddet, çocuk, korunma hakkı. REFLECTION OF DOMESTIC VIOLENCE AGAINST WOMEN TO THE CHILD AND THE RIGHT OF PROTECTION OF THE CHILD FROM VIOLENCE ABSTRACT In the literature, the effects on children of domestic violence against women and thatchildren are greatly affected by the reflections, and especially if we consider the number of children who are raised by the mother who are subjected to violence, there will be serious problems for the unity of family. In this context, angry and aggressive behaviors against women in the family including their effects on children and especially right of protection of children are considered in detail. Key Words: Women, violence, child, right to protection. 1. GİRİŞ Kişilerin beslenme ve bakım gereksinimlerini karşılayan, güven duygusu veren, beden ve akıl sağlığını koruyan ve geliştiren bir kurum olması gereken aile; çoğu kez her çeşit şiddetin beslendiği ve uygulandığı odak haline gelmektedir. Aile dışında gerçekleşen şiddet için toplum sorumlu tutulurken, aile içinde oluşan şiddet gizli kalmakta, özel hayat olarak kabul edilmekte, çoğu kez de olağan ve yasal olarak karşılanmaktadır. Aile içi şiddet ile ilgili olarak gelişen kamuoyu bilinci ise çok değişkendir. Böyle bir şiddetin varlığına inanmama ve inkar etme şeklinde görüşler olabildiği gibi, bu tür bir şiddeti onaylayan görüşler de olabilmektedir (Bilgel, 2002:67-76). 1 Öğr. Grv. Dr. Gülçin Algan, Selçuk Üniversitesi, 2 Öğr. Grv. Saibe Özlem Kaya, Afyon Kocatepe Üniversitesi, 678

158 Şiddet, insanların bedensel ve ruhsal açıdan zarar görmesine, yaralanmasına ve sakat kalmalarına neden olan bireysel ve toplu hareketlerin tümüdür. Aile içi şiddet ise bu tür bir hareketin aile içinde gerçekleşmesi durumunu ifade eder (Bilgel, 2002:67-76). Bir insan hakları ihlali olan kadına yönelik aile içi şiddet, gelir ve eğitim düzeyi ne olursa olsun farklı toplumlarda, farklı kültürlerde yaşayan kadınların ortak sorunudur. Dünya Sağlık Örgütünün 2002 yılında yayınladığı raporunda, şiddetin en fazla aile ortamında ve kadına yönelik olduğu bildirilmektedir (Krug, 2002). Kadına yönelik şiddet coğrafi sınır, ekonomik gelişmişlik ve öğretim düzeyine bakılmaksızın tüm dünyada ve kültürlerde son derece yaygın görülen bir olaydır (Yurdakul, 1996; Korur, 2003:85-94). Gelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalarda kadınların 1/3 ü ile 2/3 ünün eşi tarafından şiddete maruz kaldığı saptanmıştır (Arın, 1996; Heisse, 1993; ICN, 2001). Gelişmekte olan ülkelerde ise bu oran daha yüksek olup %20-50 civarındadır (ICN, 2001; Shea, 1997). Yapılan araştırmalar özellikle kadının ev içinde yaşadıkları şiddetin yaygınlığını ortaya koymaktadır. Tüm dünyada kadınlar eşleri, babaları, erkek kardeşleri ya da akrabalık ilişkileri bulunan diğer aile üyeleri tarafından şiddete maruz kalabilmektedir (KSG Müdürlüğü, 2012). Aile içi şiddet büyük bir oranla kadına ve çocuklara yöneliktir ve bu şiddeti gerçekleştiren kişi de çoğunlukla erkektir. Güler ve ark. (2005) nın kadının aile içinde yaşanan şiddete bakışı ile ilgili yaptıkları araştırmada, Kadınların %56,9 u aile içinde şiddet uygulayanların erkekler olduğunu, şiddetin en çok kadınlara (%59.8) ve çocuklara (%32.4) uygulandığını belirtmişlerdir. Yapılan başka bir çalışmada da kadınların %54.2 si şiddet uygulayıcısı olarak erkekleri, şiddete maruz kalanlar olarak ise kadınlar ve çocukları belirtmişlerdir (Rittersberger, 1998). Aile içi şiddetin özellikle aile yaşantısının bir parçası olarak görülmesi ve kuşaktan kuşağa geçmesi sadece şiddeti göreni değil, şiddet ortamında büyüyen çocukları da olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Yapılan araştırmalar, ailede şiddetle karşılaşan çocukların dengeli ev yaşamında büyüyen çocuklara göre davranış problemlerine sahip olma oranlarının daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır (Kozlowska ve Hanney, 2001). Aile içi şiddet çocukların duygusal, davranışsal, bilişsel, sosyal ve fiziksel gelişimlerini olumsuz olarak etkilemektedir (Yaşar, 2010:388). Konuyla ilgili olarak Vahip ve Doğanavşargil (2006) tarafından yapılan bir araştırmada, eşler arasında yaşanan şiddete tanık olan çocukların yarısının şiddete fiilen müdahale ettiklerini, doğrudan şiddete maruz kalmasalar bile çocukluk çağı travmaları yaşadıklarını saptamışlardır. Özellikle şiddet gören annenin büyüttüğü çocukların sayısı ve durumu düşünülecek olursa, gelecekteki aile birliğinin sağlanmasında ciddi problemlerin olacağı anlaşılmaktadır. Bayındır (2010) ın bildirdiğine göre, evde yaşanan şiddet anında çocuklarda baskın düzeyde belirgin ağlamalar, ana-babayı ayırmaya çalışma, şok halde ne yapacağını bilememe, anneyi darba karşı koruma ve destekleme gibi tepkileri olduğu belirlenmiştir. Uzun vadede ise anneler, çocuklarda sıklaşan ve yerli yersiz ağlamaların, sürekli sızlanma ve mazeretlerin olduğunu, insanlardan kaçma ve güvensizlik duygularının geliştiğini, saldırganlığın arttığını, dikkat ve yoğunlaşma bozukluklarının oluştuğunu, okul başarısının ve isteğinin azaldığını, özellikle anneye aşırı bağlılığın geliştiğini gözlemlediklerini belirtmişlerdir. 679

159 Bu konuda yapılan diğer araştırmaların ortak bulgusu da; çocukken şiddet dolu bir ortamda büyüyen bireylerin kendi çocuklarına şiddet uyguladığı, şiddete maruz kalan ya da tanık olan çocuklarda psikolojik ve fiziksel hasarlar oluştuğu, kısa vadede çocuklarda saldırganlık başta olmak kaydıyla somatik belirtiler ortaya çıktığı şeklindedir (McDonald ve Jouriles, 1991; Vahip ve Doğanavşargil, 2006). Bu bildiride, aile içerisinde kadına karşı öfke ve saldırganlık içeren şiddet içerikli davranışların özellikle çocuklar üzerindeki etkileri ve bu bağlamda çocuğun şiddetten korunma hakkını incelenmek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Çalışmanın şiddete yönelik toplumsal duyarlılığın geliştirilmesinde etkili olacağını düşünmekteyiz. 2. KADINA YÖNELİK AİLE İÇİ ŞİDDET NEDİR? Eşinizin size ve veya çocuklarınıza ya da sizinle aynı evde yaşayan akrabalarınıza yönelik; sizinle aynı evde yaşayan herhangi bir akrabanızın, size ya da evdeki diğer kişilere yönelik; evli olmanıza rağmen kendi isteğinizle veya mahkeme kararı ile ayrı evlerde yaşadığınız eşinizin, size yönelik; tehdit baskı ve kontrol içeren, fiziksel, cinsel, ekonomik veya psikolojik zarar görmenize veya acı çekmenize sebep olan her türlü davranışı aile içi şiddettir (KSG Müdürlüğü, 2012) Şiddet Türleri Fiziksel Şiddet Tokat atmak, tekmelemek, yumruklamak, hırpalamak, kolunu bükmek, boğazını sıkmak, bağlamak, saçını kesmek, kesici veya vurucu aletlerle yaralamak, kezzap veya kaynar suyla yakmak, vücudunda sigara söndürmek, ellerini ayaklarını ezmek, sakat bırakmak, işkence yapmak, sağlıksız koşullarda yaşamaya mecbur bırakmak, sağlık hizmetlerinden yararlanmasına engel olarak bedensel zarar görmesine neden olmak gibi eylemler fiziksel şiddettir (KSG Müdürlüğü, 2012). Kadınlar arasında fiziksel ve sözel şiddeti ifade edenlerin oranı yüksektir. Genel olarak bu şiddet türlerine toplumda daha fazla rastlanılmaktadır yılında Türkiye'de yapılan bir alan çalışmasında, kadınların %10'u eşlerinden sık sık (%3.5) ve ara sıra (%6.5) dayak yediklerini ifade ederken, erkeklerin %2.1'inin sık sık, %1.2'sinin ara sıra eşleri tarafından fiziksel şiddete uğradıkları bildirilmiştir. Eş tarafından şiddet görme oranlarının, yaşa göre farklılık göstermediği bulunmuştur. Eşle kavgaya varan tartışma yapma oranı arttıkça, özellikle kadınların eş tarafından dövülme oranlarının arttığı, aynı durumun eşin hakaretlerine maruz kalma açısından da geçerli olduğu ortaya çıkmıştır (AAK, 1997). Ülkemizde tıp fakültesi öğrencileri üzerinde yapılan bir çalışmada, öğrencilerin %68.3 ü annelerinin fiziksel ve sözel şiddete maruz kaldıklarını ifade etmişlerdir (Güneş ve ark., 2000). Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu tarafından yapılan bir çalışmada ise ailelerin %34 ünde fiziksel şiddet, %53 ünde sözel şiddet yaşandığı saptanmıştır (AAK, 1995). Özellikle gelişmekte olan ülkelerden oluşan 4 kıta ve

160 ülkede yapılan bir çalışmada, görüşmeye alınan kadınların %20-50 si eşlerinden fiziksel şiddet gördüklerini belirtmişlerdir (ICN, 2001) Psikolojik Şiddet Bağırmak, korkutmak, küfür etmek, tehdit etmek, hakaret etmek, ailesiyle akrabalarıyla, komşularıyla, arkadaşlarıyla ya da başkalarıyla görüştürmemek, eve kapatmak, küçük düşürmek, çocuklarından uzaklaştırmak, kıskançlık bahanesiyle sürekli kontrol altında tutmak, başka kadınlarla kıyaslamak, kadının nasıl giyineceği, nereye gideceği, kimlerle görüşeceği konusunda baskı yapmak, kadının kendini geliştirmesine engel olmak gibi eylemler psikolojik şiddettir (KSG Müdürlüğü, 2012). Ekonomik, politik ve toplumsal etmenlerin yanı sıra, psikolojik etmenler de kadınları şiddet karşısında daha savunmasız kılmakta ve çok ciddi örselenmelere yol açmaktadır (Aslan ve Avcı, 1994). Şiddet uygulayan çoğu eş, aile birliğinin ilk dönemlerinde bunu uygulamamaktadır. Eşler arasında derin bağlar kurulmaya başlandığında ilk şiddet eğilimleri kendini göstermektedir. İlk şiddet atağı, şiddete uğrayan eş için bir sürpriz olmakta ve hiçbir şekilde şiddet eğilimi olarak yorumlanmamaktadır. İlk yaralanmalar hafif ve önemsiz olarak kabul edilmekte ve şiddete uğrayan eş, şiddeti uygulayan eşin kendisine zarar verme kastı taşımadığına inanmaktadır. Eşine karşı duygularında önemli bir değişiklik olmamaktadır. Ancak şiddetin boyutu ilerlediğinde, şiddete uğrayan eşin duygusal bağı giderek zayıflamaktadır; öte yandan eşini terk etmesi durumunda daha büyük bir şiddet atağı ile karşılaşma korkusu artmaktadır. Dövülen kadın bu dönemde çaresizliği öğrenmektedir. Bilişsel bozukluklar, kendini küçük ve önemsiz görme, sosyal hayattan uzaklaşma, kendine karşı duyduğu güveni ve saygıyı kaybetme gibi etkiler görülmektedir. Toplum bu olguya aile içi mesele olarak bakmakta ve koruyucu toplumsal örgütlerin çabaları sınırlı kalmaktadır (Bilgel, 2002:67-76) Cinsel Şiddet Evli olduğu kişi bile olsa kadını istemediği yerde, istemediği zamanda ve istemediği biçimlerde cinsel ilişkiye zorlamak (tecavüz), başkalarıyla cinsel ilişkiye zorlamak, cinsel organlara zarar vermek, çocuk doğurmaya ya da doğurmamaya, kürtaja, enseste (akrabalar arası cinsel taciz ve tecavüz), fuhuşa zorlamak, zorla evlendirmek, telefonla-mektupla ya da sözlü olarak cinsel içerikli rahatsızlık verici davranışlarda bulunmak gibi eylemler cinsel şiddettir (KSG Müdürlüğü, 2012). Cinsel şiddet çoğu zaman, kadınlar tarafından şiddet olarak tanımlanmamaktadır. Karı koca arasında yaşanabilecek cinsel taciz olaylarının, evlilik ve aile yapısı içinde şiddetten sayılmaması ya da bir yabancı ile paylaşılamayacak derecede mahrem bir konu olarak algılanması da bu tür şiddetin üzerini örtmektedir. Erbek ve ark. (2004) nın evli çiftler üzerinde yapmış oldukları bir araştırmada, cinsel ilişkiye zorlanma bakımından cinsiyete göre gruplar karşılaştırıldığında, kadınların anlamlı derecede yüksek oranda her gün cinsel ilişkiye zorlandıkları saptanmıştır. Cinsel bakımdan fiziksel şiddete uğrayan kadınlarda oluşan etkiler oldukça ağırdır. Depresyon korku çeşitli kişilik 681

161 bunalımları, alışkanlık yapıcı madde bağımlılığı, kendini suçlu hissedip utanma, kendi kendine zarar verme girişimlerinde bulunma ve intihar etme eğilimi bu kişilerde görülen ruhsal etkilerin en önemlileridir (Bilgel, 2002:67-76) Ekonomik Şiddet Kadın yaşamını önemli oranda etkileyen, kadını bağımlı ve fakir hale getiren şiddet türü ise ekonomik şiddettir (Fawole, 2008). Ekonomik şiddet; ekonomik kaynakların ve paranın kadın üzerinde bir yaptırım, tehdit ve kontrol etme aracı olarak kullanılmasıdır. Para vermemek veya kısıtlı para vermek, ailenin tasarrufları, gelir ve giderleri konusunda bilgi vermemek, kadının mallarını ve diğer gelirlerini elinden almak, çalışmasına izin vermemek, istemediği işte zorla çalıştırmak, çalışıyorsa iş hayatını olumsuz etkileyecek kısıtlamalar getirmek, aileyi ilgilendiren ekonomik konularda kadının fikrini almadan tek başına karar vermek gibi eylemler ekonomik şiddettir (KSG Müdürlüğü, 2012). Toplumun kültürel ve sosyal yapısı, dini inançlar, sosyal izolasyon, katı toplumsal roller, fakirlik, kadın-erkek eşitsizliği, kendi kendini kontrol yetersizliği ve zayıf kişilik gibi kişisel karakterler ekonomik şiddet riskini artırmaktadır (Favole, 2008). Bilindiği gibi yoksulluk ve baskı şiddet davranışının ortaya çıkmasında önemli faktördür. Düşük gelir düzeyi ile birlikte yaşanan stres ve kısıtlı kaynaklar şiddet riskini artırmaktadır. Yapılan birçok çalışmada da aile içi şiddeti artıran olaylar arasında ekonomik yetersizlik ilk üç sırada yer almaktadır (AAK, 1995; Rittersberger, 1998).Güler ve ark. (2005) nın çalışmasında kadınlar, aile içinde şiddeti artıran olayların başında ekonomik yetersizliklerin geldiğini ifade etmişlerdir. Latin Amerika Ülkelerinde; erkeklerin yarıdan fazlası kadın ve erkeklerin aynı imkânlara sahip olamayacağını belirtirken, İran, Mexico ve Uganda gibi ülkelerdeki erkeklerin 1/3 ünün bu konuda aynı düşüncede oldukları görülmüştür (Favole, 2008). 3. AİLE İÇİ ŞİDDETİN ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ VE KORUNMA Şiddet davranışının öğrenildiği en önemli ortam bireyin kendi ailesidir (Vahip ve Doğanavşargil, 2006). Aile içindeki şiddete görsel ya da işitsel olarak tanık olan çocuklara sessiz, unutulmuş ya da görünmez kurbanlar adı verilmektedir (Edleson, 1999). Bu çocuklar son yıllarda duygusal kötüye kullanılma kategorisi içinde düşünülmektedir. Doğrudan şiddete maruz kalmasalar da, bu çocuklar diğer kötüye kullanılmış ya da ihmal edilmiş çocuklarla aynı türden belirtileri göstermektedir (Stephens, 1999). Aile içinde şiddete maruz kalan çocukların çoğu, büyüdüklerinde şiddet uygulayan eşlere ya da ana babalara dönüşmeseler de, şiddet uygulayan yetişkinlerin büyük bölümünde çocuklukta aile içi şiddete maruz kalma öyküsü saptanmıştır. İçselleştirilen öfke, korku ve çökkünlük duyguları, çocuğun tutum ve davranışlarını yaşam boyu etkileyebilmektedir (Kaufman ve Zigler, 1987). Çocuk için özdeşim nesnesi olan biri (örneğin baba), aile içinden bir başkasına, yineleyici biçimde şiddet uyguluyorsa, çocuğun saldırganla özdeşimi, doğrudan şiddete maruz kalan çocuğun özdeşiminden daha kolay olabilmektedir. Fonagy ve Target (1995) tarafından 682

162 bildirildiğine göre, çocukluktaki fiziksel ve duygusal kötüye kullanım saldırganlığa yol açan bir model sunmaktadır. Buna göre, çocuğun psikolojik kendilik gelişiminde bozukluk ve kendini güvende hissedememesi, saldırganlık, kendini ifade etme ile saldırganlığın eş hale gelmesi ve saldırganlığı engelleyememesi görülmektedir. Çocuğun en önemli özdeşim nesneleri anne ve babadır. Özdeşim nesneleri arasındaki ilişki biçimi kurban-saldırgan ilişkisi olduğunda, çocuğun özdeşim süreçleri çok zorlaşır. Bu durumda, kızlar anneyle özdeşim yaparak kurbana, erkek çocuklar ise babayla özdeşim yaparak saldırgana dönüşür. Kız çocuk içselleştirilen saldırganlıktan payını alır. Aynı şekilde, oğlan çocuk da karşı çıkamamanın, çaresizliğin, kurban haline gelmenin içselleştirilmesinden payını alır. Saldırganlığın çok çeşitli görünümleri vardır. Örneğin, babasının saldırganlığıyla özdeşim yapan bir çocuk düşünelim. Okulda yıkıcı davranışlarda bulunabilir, şiddete başvurabilir. Çünkü öfkenin kontrolsüzce boşalımı ile iç içe yaşamaktadır. Bu çocuklar genellikle çevrenin öfkesini çeken ve kötü muameleye maruz kalan çocuklardır. İşlemedikleri suçlar onların üzerine kalır, daha büyük çocuklardan dayak yerler vb. Bu kısır döngüden kendilerini bir türlü kurtaramazlar. (Vahip, 2002). Annenin şiddet gördüğü durumlarda, çocuğun örselenmesi, annenin dövülmesi bittikten sonra da sürmektedir. Bu çocuklar, yardıma gereksinimi olan, yaralanmış, berelenmiş bir annenin bakımını üstlenmek zorunda kalmaktadırlar. Bu, yalnızca bir fiziksel bakım üstlenme durumu ya da şiddet gören annenin, yeterli annelik yeteneklerini kaybetmesinden dolayı ihmale uğrama ile sınırlı değildir. Çocuğun, örselenmiş durumdaki anneye duyduğu saldırganlığı üstlenebilmesi çok zordur. Bu nedenle, çocuk yaşına ve gelişimine göre, bölerek, yadsıyarak, bastırarak ya da başka savunmalar aracılığıyla saldırganlığından kurtulmaya çalışacaktır. Öte yandan her çocuk babasını olumlu anlamda güçlü biri olarak görmek ve o şekilde özdeşim yapmak gereksinimi içindedir. Oysa şiddet uygulayan baba, çocuğun dünyasında güven ve sevgi kaynağı değil; korku kaynağı, öfke kaynağı, tutarsız, güvenilmez biri haline gelir. Artık baba, anneye destek olan değil, onu aşağılayan, hor gören biridir. Çocuk için bir diğer güçlük, şiddet uygulayan baba imgesi ile ailenin bakımını üstlenen, çocuğa sevgi duyan baba imgesi arasındaki gidiş gelişlere, değişimlere uyum sağlama güçlüğüdür. Ancak bunun bedeli büyüktür. Çünkü yaşam içinde, haklarımızı koruyabilmek, kendimizi ifade edebilmek, girişken olabilmek, bizim için önemli kişilerle eşit ilişkiler kurabilmek için hepimizin bir miktar sağlıklı saldırganlığa gereksinimimiz vardır. Aile içi şiddetin sessiz tanığı olan bir çocuk, annesine annelik yapmak gereksinimi duyar. Rollerin değiştiği bu çarpık ilişki, özerkliği sınırlandıran sağlıksız bir ilişkidir. İçselleştirilen bu ilişki biçimi, gelecekteki kötüye kullanılma ilişkilerindeki bağımlılığın temellerinden birini oluşturacaktır (Vahip, 2002). Aile içi şiddet ve çocuk istismarının hem kurban hem de uygulayan üzerinde çok çeşitli etkileri olabilir. Bu etkiler kurban açısından çok daha önemli ve ciddidir. Şiddete maruz kalan ya da tanık 683

163 olan çocuk, bedensel, ruhsal ve sosyal yönden olumsuz etkilenmektedir (Bilgel, 2002:67-76). 3.1.Bedensel Etkiler Daha çok fiziksel şiddetin ve fiziksel istismarın uygulanması durumlarında bedensel etkiler görülür. Vücudun çeşitli kısımlarında oluşan yara, bereler, morluklar, şişmeler, sıyrıklar, kesiler, kanamalar, yanıklar, kırıklar, göz ve beyin hasarları, iç organ yaralanmaları, bütün bunların sonucunda gelişen çeşitli hastalıklar, kalıcı sakatlanmalar ve nihayet ölüm meydana gelmesi bedensel etkiler olarak sayılabilir. Çocukta görülen en önemli etki de, büyüme ve gelişme geriliğidir. Fiziksel şiddet, cinsel alana yönelikse, cinsel organlarla ve hastalıklarla ilgili bedensel etkiler de ortaya çıkar (Bilgel, 2002:67-76). Bununla birlikte fiziksel ağrı şikayetleri (baş ağrısı, karın ağrısı gibi), sinirlilik, gerginlik, kısa dikkat, yorgunluk ya da aşırı enerji, sık hastalanma, kişisel temizliğine dikkat etmeme, gelişsel gerileme, yaşından küçük davranışlara geri dönme (Yatak ıslatma, parmak emme gibi), acıya karşı duyarsızlık, tehlikeli oyunlar oynama ve etkinliklerde bulunma, kendine zarar verme (bilerek bir yerini kesme, yakma, kafasını vurma) gibi etkiler de sıkça görülmektedir (Hürriyet, 2012). Fiziksel istismara uğrayan çocuklar kişilerarası, bilişsel, duygusal ve davranışsal problemler sergilemekte, gelişimsel sorunlar yaşamakta, akademik başarıları düşük olmakta ve uyuşturucu madde bağımlılığı ve psikiyatrik hastalıklara daha yatkın hale gelmektedirler (Tamer ve Gökler, 2004) Ruhsal Etkiler Aile içi şiddetin çocukta neden olduğu ruhsal etkiler, bedensel etkilere göre daha önemlidir. Çünkü bedensel etkiler bir süre sonra tedavi edilir ve ortadan kaldırılabilirler. Ancak ruhsal etkilerin, hem tedavisi zordur hem de ruhsal etkiler uzun sürelidir. Çoğu kez yaşam boyu devam eder (Bilgel, 2002:67-76). Aile içi şiddete maruz kalan veya tanık olan çocuklar, güven duygularını kaybeder ve sevgisizliği öğrenirler yine bu çocuklarda yetişkin olduklarında, şiddete meyil etme, dışa vurum ve içe atım sorunları, sosyal ilişkilerde bozukluk, intihar eğilimi ve birçok psikiyatrik bozukluk görülebilmektedir (Bilgel, 2002:67-76; Tamer ve Gökler, 2004). Bunun yanı sıra çocukta ailede yaşanan şiddet ve şiddeti durduramamak ile ilgili suçluluk duyguları, ailesi adına üzüntü, anne babasına karşı duygularında karışıklık (sevgi ve nefreti aynı anda hissetme), terk edilmekten korkma, duygularını ifade etmekten korkma, yaralanmaktan korkma, yaşamındaki şiddet ve karmaşa nedeni ile kızgınlık duyma, depresyon (aşırı mutsuzluk), çaresiz ve güçsüz hissetme, evde olan bitenlerden utanma, şiddetin sorumluluğunun kendinde olduğunu düşünme, kendi davranışları için başkalarını suçlama, istediğini yaptırmak, kızgınlığını belirtmek, güçlü hissetmek ve ihtiyaçlarını karşılamak için sevdiği insanlara vurmanın normal olduğuna inanma, ailede şiddetle bağlantılı olarak düşük benlik saygısı, istediklerini ve ihtiyaçlarını 684

164 belirtememe, verilenle yetinme, başkalarına güvenmeme, rollerle ilgili katı yargılara sahip olma gibi sağlıksız davranışlar da gelişebilir (Hürriyet, 2012) Sosyal Etkiler Aile içinde meydana gelen şiddet olayları çoğu zaman gizli kalmakta ve sosyal öğrenme yoluyla şiddet davranışı yeni nesile aktarılmaktadır. Şiddet uygulayanların özgeçmişlerine bakıldığında çoğu zaman kendilerinin de şiddet mağduru oldukları görülmektedir (Kitiş ve Bilgici, 2007). Eşinden ya da ana-babasından şiddet gören kadınlar, annelik işlevlerini yerine getirmekte zorlanmakta, çocuklarıyla etkili ve sağlıklı iletişim kuramamakta ve çocuklarına şiddet uygulamaya daha fazla meyilli olmaktadırlar (Vahip ve Doğanavşargil, 2006). Aile içi şiddete maruz kalan çocuklar, özgüvenleri düşük, iletişim kurabilme özellikleri olmayan, toplum tarafından onaylanmayan davranışları gösteren, şuç işlemeye yatkın, madde bağımlısı, kendine zarar verici davranışlar geliştiren ve intihara eğilimi olan kişiler haline gelirler (Bilgel, 2002:67-76). Arkadaşlarından ve akrabalarından uzak durma, ilişkilerinde genellikle kavgacı olma, çok çabuk arkadaş olup arkadaşlıklarını aniden bitirme, başkalarına güvenmekte ( özellikle yetişkinlere) zorluk çekme, kızgınlığını kontrol edememe, uzlaşma becerileri gösterememe, evden uzaklaşma, aşırı sosyal yaşantı, arkadaşlarına zorbalık yapma ya da kendini ezdirme, şiddet içeren ilişkiler içine girme ve bu ilişkilerde ya ezen ya da ezilen taraf olma, arkadaşlarla aşırı sert oyunlar oynama, gibi etkiler de gözlenmektedir. Davranışsal şiddetin sık ve abartılı ortaya çıktığı durumlarda ise, aşırı hırçın davranma ve isyankarlık, içine kapanma, okulda başarısızlık veya başarı için aşırı gayret, okula gitmeyi reddetme, başkalarını memnun etmek için aşırı çaba gösterme, saldırganlık ya da aşırı pasiflik, bahaneler bulma, kendini savunma gayretleri, alaycı yaklaşımlar, duygusuz davranma, donukluk, her şeyi "siyah ya da beyaz" görme, aşırı ilgi çekme davranışları, yalan söyleme, uyku sorunları, kabuslar, altını ıslatma, kontrol edilememe, sınırlarını bilmeme, yönergeleri yerine getirememe gibi toplumda hoş karşılanmayan bozukluklar görülebilmektedir (Hürriyet, 2012). Aile içi şiddetten korunma hakkı kadına ve çocuğa yönelik şiddetin önlenmesi toplumlar tarafından böyle bir sorunun varlığının kabul edilmesi ile başlar. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi nin 25/2. maddesi, Analık ve çocukluk, özel ihtimam ve yardım görmek hakkına haizdir diyerek uluslararası alandaki hukuk çalışmalarının temelini ayrıca da kadına ve çocuğa özel bir ihtimam ve değer oluşturmaktadır (Kaya, 2011). Aile içi şiddetin önlenmesi ve şiddete uğrayan kişinin korunması için Türkiye de de özel bir kanun bulunmaktadır. Bu yasa 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun dur. Bu Kanunda, aile içi şiddete maruz kalan aile bireylerinin özellikle kadınların ve çocukların korunması amacıyla, şiddet uygulayan aile bireyi hakkında alınabilecek tedbirler yer almaktadır (KSG Müdürlüğü, 2012). 685

165 Bununla birlikte, çocukların hakları çocuk hukukuyla çocuk, saygınlığı, özgürlüğü, özgünlüğü ve gelişme gereksinimi dikkate alınarak özel olarak koruma altına alınmıştır. Çocuk haklarının korunmasına ilişkin kurallar, temelleri bakımından Medenî Kanunda düzenlenmiştir. Medenî Kanun un Aile Hukuku kitabının ikinci kısmı hısımlık başlığını taşımaktadır (m ). Bu maddeler arasında çocuk ve ana baba arasındaki ilişkiler, haklar, ayrıntılı biçimde düzenlenmektedir (Akyüz, 2012:2-5). Yine Türkiye Cumhuriyeti Anayasası nın 41. Maddesi gereğince; *Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir. *Devlet, her türlü istismara ve şiddete karsı çocukları koruyucu tedbirleri alır. Şeklinde çocuk haklarını özel olarak koruyan hükümler bulunmaktadır (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 2010) Bu maddelerin dışında, Anayasa nın kişi hakları ve ödevleri bölümünde yer alan haklardan çocuklar da yararlanırlar (Akyüz, 2012:2-5). Çocuk hakları en geniş kapsamıyla Çocuk Haklarına Dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi nde (ÇHS) yer almaktadır. Çocuk Hakları Sözleşmesi, çocuğun bir birey olarak hakları olduğunu anlatan, dünya çocuklarının yaşam kalitesini hak ettikleri düzeye çıkarmayı amaçlayan bir sözleşmedir. Toplam 54 maddesi bulunan Çocuk Hakları Sözleşmesinin 19. maddesi çocuğun şiddetten korunma hakkı ile ilgilidir. Madde19: *Bu sözleşmeye taraf devletler, çocuğun ana babasının ya da onlardan yalnızca birinin, yasal vasi veya vasilerinin ya da bakımını üstlenen herhangi bir kişinin yanındayken bedensel ya da zihinsel saldırı, şiddet veya suistimale, ihmal ya da ihmalkâr muameleye, ırza geçme dahil her türlü istismar ve kötü muameleye karşı korunması için; yasal, idarî toplumsal, eğitsel bütün önlemleri alırlar. *Bu tür koruyucu önlemler; burada tanımlanmış olan çocuklara kötü muamele olaylarının önlenmesi, belirlenmesi, bildirilmesi yetkili makama havale edilmesi, soruşturulması, tedavisi ve izlenmesi için gerekli başkaca yöntemleri ve uygun olduğu takdirde adlî makamların işe el koyması olduğu kadar durumun gereklerine göre çocuğa ve onun bakımını üstlenen kişilere gereken desteği sağlama amacıyla sosyal programların düzenlenmesi için etkin usulleri de içermelidir. Sözleşme de yer alan çocuk hakları, yaşama hakları, gelişme hakları, korunma hakları ve katılma hakları olmak üzere dört ana grupta toplanmıştır. Böylece kanun yoluyla çocuğun her türlü ihmal, istismar ve sömürüye karşı korunmasını sağlanmıştır (Akyüz, 2012:2-5). 686

166 4. SONUÇ VE ÖNERİLER Aile içi şiddet, özellikle çocuk önünde gerçekleşen şiddet bedensel, ruhsal ve sosyal açılardan yıpratıcı ve kalıcı etkilere neden olmaktadır. Hem şiddete doğrudan maruz kalan hem de annesinin, babasının veya kardeşlerinin sık sık küçük düşürüldüğüne, tehdit edildiğine ya da dayak yediğine şahit olan çocuklar şiddetten olumsuz etkilenir. Her iki durumda da çocuğun kendine saygısı, büyüklere duyduğu güven duygusu ve yaşam sevinci yara alır. Aile içi şiddeti önlemede ve çocukların şiddetten korunması için en önemli araç şüphesiz eğitimdir. Kişiler aileler ve sonuçta toplum, bu gibi olayları, aile meselesi ve olağan olarak görmekten vazgeçerse, aile içi şiddetin önüne geçilmiş olur. Şiddet öğrenilen bir davranış olduğundan, kitle iletişim araçlarından en yaygın olarak kullanılan televizyonun, özellikle çocuklar arasında kullanımında artış gözlenen internetin şiddeti öğretici yayınları önlenmelidir. Çocuklar erken dönemde ailesel şiddete karşı eğitilmeli, gerekiyorsa korunma altına alınmalı, şiddete ve şiddetin yaratacağı olumsuz gelişmelere karşı duyarlı hale getirilmelidir. Şiddete eğilimi olan ve özellikle deşifre edilmiş bireylere danışmanlık yapmak, psikolojik açıdan tedavi edilmelerini sağlamak için toplum içinde önleyici profesyonel yardım ağı geliştirilmelidir. Konu ile ilgili olarak kesin, açık, caydırıcı ve ağır cezaları öngören özel yasal düzenlemeler gerçekleştirilmelidir. Şiddeti önleme çalışmaları artırılmalı, bu çabalara kadın kadar, erkeğin de aktif katılımı sağlanmalıdır. KAYNAKÇA 1. Akyüz, E. (2O12). Çocuk hukuku çocukların hakları ve korunması (genişletilmiş 2. Baskı). Pegem Akademi Yayınevi. Ankara.s, Arın, C. (1996). Kadına yönelik şiddet. Cogito; 6(7): Aslan, H, Avcı A. (1994). Kadınların eşleri tarafından fiziksel istismarı. 3P Dergisi, 2: Bayındır, N. (2010). Aile içinde yaşanan şiddete karşı çocuğun gösterdiği tepkiler. Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2 (2): Bilgel, N. (2002). Aile Psikolojisi ve Eğitimi, aile içi şiddet ve çocuk istismarı. Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayını No:744 Editör: Dursun Gökdağ. Eskişehir. s Edleson, J.L. (1999). Children s witnessing of adult domestic violence. J Interpers Violence, 14: Erbek, E., Eradamlar, N., Beştepe, E., Akar, H., Alpkan, L. (2004). Kadına Yönelik Fiziksel ve Cinsel Şiddet: Üç Grup Evli Çiftte Karşılaştırmalı Bir Çalışma. Düşünen Adam;17(4): Fonagy, P., Target, M. (1995). Understanding the violent patient: the use of the body and the role of the father. Int J Psychoanal, 76: Fawole, O.I. (2008). Economic violence to women and girls. Is it receiving the necessary attention? Travma, Violence & Abuse, 9 (3) :

167 10. Güneş, G., Kaya, M., Pehlivan, C. (2000). Tıp Fakültesi öğrencilerinin ailelerinde kadına yönelik aile içi şiddetle ilgili bir araştırma. Toplum ve Hekim; 15(5): Hürriyet. (2012). Şiddet ve çocuklar. (Erişim Tarihi: ). 12. Heisse, L. (1993). Violence against women; the hidden burden, World Health Statistics Quarterly; 46(1): ICN. (2001). Nuırses, always there for you: United against violence, International Nurses Day, Anti-Violence Tool Kit. 14. Vahip, I. (2002). Evdeki şiddet ve gelişimsel boyutu: farklı bir açıdan bakış. Türk Psikiyatri Dergisi; 13(4): Kaya, Ö.S. (2011). Öğretmen adaylarının çocuk hakları ile ilgili görüşleri. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eğitim Bilimleri Ana Bilim Dalı, Afyonkarahisar. 16. Kaufman, J., Zigler, E. (1987). Do abused children become abusive parents? Am J Orthopsychiatry; 57: Kitiş, Y. ve Bilgici, S.Ş. (2007). Bir aile içi şiddet olgusu; sır tutma ilkesi ile şiddeti ihbar etme yükümlülüğü arasındaki etik ikilem. Aile ve Toplum: Eğitim-Kültür ve Araştırma Dergisi; Cilt:3, sayı:11 (7-13). 18. Korur, S. (2003). Kadına yönelik şiddete adli tıp açısından yaklaşım. Kadına Yönelik Şiddet ve Hekim Sempozyumu; s Kozlowska, K. ve Hanney, L. (2001). An atr therapy group for children traumatized by parental violence and separation. Clinical Child Psychology and Psychiatry; 6(1): Krug, E.G. (2002). World report on violence and health, Geneva. 21. KSG Müdürlüğü. (2012). Aile içi şiddetle mücadele el kitabı. kadına yönelik aile içi şiddetle mücadele projesi. T.C. BAŞBAKANLIK Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü. (Erişim Tarihi: ) 22. Mcdonald, R., Jouriles, E.N. (1991). Marital aggression and child behaviour problems. Research Findings, Mechanisms, And İntervention Strategies, Behavior Therapist, 14, Güler, N., Tel, H., Özkan Tuncay, F. (2005). Kadının aile içinde yaşanan şiddete bakışı. C. Ü. Tıp Fakültesi Dergisi 27 (2): Rittersberger, Tılıç H. (1998). Aile içi şiddet; bir sosyolojik yaklaşım 20. yüzyılın sonunda kadınlar ve gelecek. Editor: Oya Çiftçi, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayınları No: 283, Ankara Shea, C.A. (1997). Breaking through the barriers to domestic violence intervention. American Journal of Nursing; 97(6):

168 26. Stephens, D.L. (1999). Battered women s views of their children. J Interpers Violence, 14: Tamer, Y. ve Gökler, B. (2004). Çocuk istismar ve ihmali: psikiyatrik yönleri. Hacettepe Tıp Dergis; 35, (82-86). 28. T.C Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu.(1995). Aile içi şiddetin sebep ve sonuçları. Yayın No: 86, Ankara. 29. T.C Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu. (1997). Aile içinde ve toplumsal alanda şiddet. AAK Yayınları, Ankara, s: Vahip, I, ve Doğanavşargil, Ö. (2006). Aile içi fiziksel şiddet ve kadın hastalarımız. Türk Psikiyatri Dergisi, 17(2): Yaşar, M. (2010). Aile eğitimi erken çocukluk eğitiminde aile katılım çalışmaları. Özel durumlarda aile çalışmaları. 10. Bölüm. Editör: Fulya TEMEL. Anı Yayıncılık, Ankara. s, Yurdakul, M. (1996). Kadın istismarı, şiddet ve hemşirelik. Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi; 3(1):

169 KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN KÜÇÜK MAĞDURLARI ÇOCUKLAR VE ŞİDDETE TANIK OLMUŞ ÇOCUKLAR İLE ÇALIŞMA Özet Ural NADİR 1 Engin FIRAT 2 Aile içerisinde kadına yönelen şiddet gerek ülkemizde gerekse de dünya ölçeğinde en önemli sorunlardan birisi olarak karşımızda durmaktadır. Bu sorun, eğitim, gelir, sosyal sınıf, yaşanılan bölge gibi değişkenlere bağlı olarak toplum içerisinde farklılıklar gösterse de hemen hemen dünyanın tamamında yaşanmakta ve mücadele edilmesi için çeşitli planlar programlar ortaya konmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü nün yaptığı araştırmalarda dünya çapında kadınların (ülkelere göre değişiklik göstermek üzere) %15 ile %71 inin hayatlarında en az bir kere fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz kaldığı ortaya çıkmıştır (WHO, 2006). Ülkemizde ise, Hıdıroğlu ve arkadaşları (2006) ile Güler ve arkadaşları (2005) da yaptıkları çalışmalarda eşleri tarafından aile içi şiddete uğrayan kadınların oranlarını %40 olarak bildirmişlerdir. Kadına yönelik şiddet konusu çalışılırken bakış açısı büyük oranda kadın ile sınırlı kalmaktadır. Şiddet faili erkek veya şiddetin küçük mağdurları olan çocuklar ile ilgili çalışmalar çok azdır. Özellikle ev içerisinde sürekli şiddete tanıklık eden çocukların fiziksel, duygusal ve psikolojik rahatsızlıklara daha açık yetiştikleri açıktır. Zerk, Mertin ve Preove (2009), yaptıkları bir araştırmada ev içerisinde şiddete tanıklık eden çocukların, diğerlerine oranla anlamlı biçimde daha fazla travma sonrası stres bozukluğu semptomları geliştirdiklerini ortaya çıkarmışlardır. Stenberg ve arkadaşları (2006) aile içi şiddete tanıklık eden çocuklarda, depresyon, kaygı, saldırganlık, sosyal geri çekilme, risk alma davranışlarında tanıklık etmeyenlere göre anlamlı bir artış bulmuşlar, bu çocukların öz güvenlerinde diğerlerine göre düşüş tespit etmişlerdir. Bunların yanında yine ev içi şiddete tanıklık eden çocukların fiziksel, zihinsel gelişmelerinde ve sosyal uyumlarında sorunlar tespit edilmiştir (Adams, 2006). Yine KGSM (2008) raporunda şiddet gören annelerin çocuklarının görmeyenlere göre daha fazla kabus görme, altını ıslatma, çekingen, içine kapanık olma, hırçınlaşarak ağlama, ve saldırgan olma gibi davranış sorunlarının yaşadığı belirtilmiştir. Bildirimizde bir yandan aile içi şiddetin çocuklar üzerindeki olası sonuçları tartışılırken diğer yandan başta kadın sığınmaevlerinde olmak üzere bu çocuklarla yapılabilecek çalışmalarla ilgili olarak çeşitli noktaların altı çizilecektir. Anahtar Kelimeler: Kadına Yönelik Şiddet, Aile İçi Şiddet, Sosyal Hizmet 1 Uzman Psikolog, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Ankara Aile Danışma Merkezi 2 Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Hizmet Anabilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi 690

170 CHILDREN AS SMALL VICTIMS OF VIOLENCE AGAINST WOMEN AND SOCIAL WORK WITH CHILDREN WHO WITNESSED VIOLENCE Abstract Family violence against women is one of the most important social problems both in Turkey and world. Even though this problem may vary in a society according to education, income, social class and residing, it exists almost in entire world and several programs are being made to overcome this problem. In research made by World Health Organization it appears that even relatively different in countries, from 15% to 71% of women around the world experience physical or sexual partner violence, or both, in their lifetime (WHO, 2006). In Turkey, Hıdıroğlu et al. (2006) and Güler et al. (2005) found that 40% of women experience family violence by their spouse. In analysing violence against women, research s focus generally remains limited to women only. There are very few researches about men as violence perpetrator or children as small victims of violence. It is obvious that children who always witness family violence grow up with possibility of having physical, psychological disabilities and emotional disturbance. Zerk, Mertin and Preove (2009) found that children who witnessed family violence have significantly more symptoms of posttraumatic stress disorder than others. Stenberg et al. (2006) found the significant increase of depression, anxiety, aggression, social isolation (withdrawal) and risk behaviour in children who witnessed family violence more than children who did not witness family violence. Also they found that children who witnessed family violence have lower self-esteem than others. Besides problems in physical and mental development and social cohesion of children who witnessed family violence have been found (Adams, 2006). In report by KSGM (2008) it is stated that children of women who experienced violence have more behavioral problems such as having a nightmare, enuresis, being shy, being withdrawn, being aggressive and crying than children of women who did not experience violence. In this paper, on the one hand the possible outcomes of family violence on children will be discussed and on the other hand the principles of social work with these children espacially who stay in battered women s shelter will be emphasized. Key Words: Violence Against Women, Family Violence, Social Work 691

171 1. GİRİŞ Aile toplumun en temel birimi ve aile bireyleri için önemli bir sosyal destek sistemidir. Ancak aile sistemi her zaman işlevsel olmayabilir. Aile sisteminin işlevsiz olduğu durumlarda bireyler bu durumdan olumsuz etkilenmektedirler. Aile sistemi birbirini etkileyen ve birbirinden etkilenen bireylerin kan bağıyla bir arada bulunduğu bir etkileşimler bütünü olarak nitelendirilebilir. Aile içinde meydana gelen sorunlar, aile sisteminin parçası olan küçük sistemleri derinden etkilemektedir. Kadına yönelik aile içindeki şiddet hem aile birliğini hem ebeveynlik sistemini hem de önemli alt sistemler olan kadın ve çocukları derinden etkilemektedir. Kadına yönelik aile içi şiddetin bir diğer önemli mağdurlarından birisi çocuklardır. Ulusal ve uluslararası literatür aile içindeki şiddeti araştırırken genellikle kadına odaklanmaktadır. Ancak şiddeti gözlemleyen ve şiddet mağduru olan çocuklar da araştırma kapsamına alınmalıdır. Zira kanımızca, aile içinde şiddete tanık olan çocuğun şiddeti içselleştirmesi ve şiddet döngüsünün ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir. Aile içi şiddete tanık olmuş çocuklarda ortaya çıkan davranış bozuklukları kadına yönelik şiddetin en önemli sonuçlarından bir tanesidir. Çocuğun şiddet ortamında büyümesi hem belirli davranış problemlerinin ortaya çıkmasına hem de çocuğun şiddeti içselleştirerek kendi yaşam döngüsünde şiddete başvurmasına neden olabilmektedir. Kadının hamilelik döneminde şiddete maruz kalması düşük, erken doğum, fiziksel ve zihinsel engelli çocukların dünyaya gelme riskini artırmaktadır. Aile içinde şiddete maruz kalan ya da tanık olan çocuk duygusal, bilişsel ve davranışsal açıdan çeşitli sorunlara sahip olabilmektedir. Aile içi şiddetin yaygın olduğu evde büyüyen çocuklarda depresyon, isyankarlık, içe kapanma ve aşağılık duygusu yaşama gibi özellikler gelişebilir. Şiddeti içselleştiren çocuklar saldırgan, intihar eğilimli, madde bağımlısı, suça itilen ve gelecekte kendi çocuklarını ihmal ve istismar eden bireylere dönüşebilmektedirler (Yıldız, 2007 den akt. KSGM, 2008:41). Ayrıca Altınay ve Arat a göre (2007 :110) çocukken tanık olunan ya da maruz kalınan şiddetin erkeklerde şiddet uygulama, kadınlarda da şiddete maruz kalma olasılığını iki kat artırmaktadır. Kadına yönelik şiddet en önemli sosyal sorunlardan bir tanesidir. Son yıllarda bütün dünyada ve özellikle Türkiye de kadına yönelik şiddetin önemli oranda arttığına tanık olmaktayız. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir nedeni olarak ortaya çıkan kadına yönelik şiddetin çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Esasında şiddet, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası nın bütün vatandaşlara tanıdığı insanca muameleye tabi tutulma hakkının (Altınay ve Arat, 2007:11) ve kadının insan haklarının (KSGM, 2008:.8) ihlalidir. Bu nedenle kadına yönelik aile içi şiddet, cinsiyet eşitsizliğine dayalı bir insan hakları ihlali olarak nitelendirebilir. Kadına yönelik şiddet farklı bakış açılarından ele alınabilir. Örneğin Dünya Sağlık Örgütü (2002) kadına yönelik şiddeti öncelikle bir sağlık sorunu olarak ele almaktadır. Dünya Bankası (1993) raporuna göre yaş arası kadınların karşılaştıkları aile içi şiddetin olumsuz sonuçları (sürekli sakatlık veya ölüm) en az kanser veya trafik kazaları sonucu oluşabilecek ölüm ve sakatlıklara denk düşmektedir. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü nün yaptığı araştırmalara göre dünya çapında kadınların ülkelere göre değişiklik 692

172 göstermekle birlikte %15 ile %71 inin hayatlarında en az bir kere fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz kaldığı ortaya çıkmıştır (WHO, 2006). Türkiye de ise bu oranın %25 ile %30 arasında değiştiği belirtilmektedir (KSGM, 2008, s.9). Hıdıroğlu ve arkadaşlarının (2006) İstanbul da yaptıkları sağlık ocağı tabanlı bir çalışmada araştırmaya katılan kadınların %40.4 ü eşleri tarafından fiziksel şiddete maruz kaldıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca katılımcıların %76.7 si çocuklarına fiziksel şiddet uyguladıklarını belirtmişlerdir. Güler ve arkadaşlarının (2005) Sivas ilinde yaş arası kadınlarla yaptıkları bir çalışmanın sonuçlarına göre kadınların %40.7 si aile içi şiddete maruz kalmaktadır. Araştırmaya katılan kadınlar, şiddetin en çok kadınlara ve çocuklara uygulandığını belirtmişlerdir. Kadınların %56.9 u şiddeti fiziksel şiddet olarak tanımlamıştır. Ayrıca kadınların %47.4 ü şiddeti sözel, %21.4 ü duygusal şiddet olarak tanımlarken, şiddeti ekonomik ya da cinsel olarak tanımlayan olmamıştır. Altınay ve Arat ın (2007:79) yaptıkları bir araştırmaya göre hayatı boyunca eşi tarafından en az bir kez fiziksel şiddete maruz kalan kadınların oranı Türkiye genelinde %35, Doğu Anadolu Bölgesi örnekleminde ise %40 olarak bulunmuştur. Aile içi şiddete yönelik araştırmalarda odak genellikle kadın olmaktadır. Ancak kadına yönelik şiddet, küçük mağdurlar olan çocuklar boyutundan da ele alınmalıdır. Bu makalenin amacı kadına yönelik aile içi şiddeti, şiddetin çocuk gözünden okunuşunu ve mağdur çocuklarla sosyal hizmet çalışmasının ilkelerini tartışmaktır Şiddet Kavramı 2. ŞİDDET Şiddet, tanımlayan kişiler ve bu kişilerin amaçlarına göre farklılıklar gösterse de bireyin ruhsal ve fiziksel yönden zarar görmesine neden olan hareketler bütünü olarak nitelendirilebilir. Dünya Sağlık Örgütü ne göre (2002:4) şiddet, fiziksel güç ya da kuvvetin, amaçlı bir şekilde kendine, başkasına, bir gruba ya da topluluğa karşı fiziksel zarara veya fiziksel zararla sonuçlanma ihtimalini artırmasına, psikolojik zarara, ölüme, gelişim sorunlarına ya da yoksunluğa neden olacak şekilde tehdit edici biçimde ya da gerçekten kullanılmasıdır. Kadına yönelik şiddetin önlenebilmesi için şiddetin bütün yönleriyle tanımlanması gerekmektedir. Bu amaçla, Birleşmiş Milletler e (1993) göre kadına yönelik şiddet, ister kamusal ister özel yaşamda meydana gelsin kadınlara, fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar veya acı verme sonucu doğuran veya bu sonucu doğurması muhtemel olan, cinsiyete dayalı her türlü eylemdir. Dünya Sağlık Örgütü nün Sağlık ve Şiddet konulu raporunda (2002:13-25) şiddet, eylemin gerçekleştirildiği kişiler açısından 3 kategoride sınıflandırılmıştır. Buna göre; kendine yönelik şiddet, kişilerarası şiddet ve kolektif şiddet olmak üzere 3 çeşit şiddet vardır. En yaygın olan ve genellikle ev içinde meydana gelen aile içi şiddet kişiler arası şiddet kategorisine girmektedir. Bu nedenle aile içi şiddet, şiddet içeren davranış ve eylemlerin aile içinde gerçekleşmesidir. Aile içi şiddet büyük oranda kadın ve çocuklara nadiren de yaşlılara yönelik olmaktadır (Aktaş, 2006). Aile içi şiddet genellikle erkek tarafından kadına uygulanan şiddet olarak görülmektedir (Page ve İnce, 2008:83; Hıdıroğlu ve arkadaşları, 2006). Kadına yönelik şiddet, kadının fiziksel, cinsel 693

173 veya psikolojik zarar görmesiyle ya da acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel olan hareketlerdir (KSGM, 2008:12). Şiddet kavramının tanımlanması ve önlenmesindeki en önemli etmenlerden birisi şiddete maruz kalan kadınların şiddete dair bakış açılarıdır. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu tarafından yapılan Aile İçi Şiddetin Sebep ve Sonuçları (1995:158) çalışmasında şiddete maruz kalan kadınların büyük bir kısmının şiddeti kavramsal olarak normalize etme eğiliminde oldukları bulunmuştur. Güler ve arkadaşlarının (2005) yaptıkları çalışmada ise kadınların %58.8 i aile içi şiddeti artıran en önemli nedenin ekonomik yetersizlik olduğunu belirtmişlerdir. Ancak Türkiye de Kadına Yönelik Şiddet (Altınay ve Arat, 2007:74) araştırmasının sonuçlarına göre görüşülen on kadından dokuzu haklı görülebilecek dayak yoktur demiştir. Bu araştırmada bazı durumlarda erkekler eşlerini dövebilir diye düşünen kadınların oranı Türkiye örnekleminde %11 dir. Bu yönüyle adı geçen çalışma çarpıcı sonuçlar ortaya koymaktadır Şiddetin Nedenleri Şiddetin nedenlerinin belirlenmesi aslında şiddetin tanımlanması sorunu ile ilgilidir. Türkiye de şiddetin bir terbiye yöntemi olarak algılanması, bunun hem aile içinde hem de kamusal yaşamda meşru olarak görülmesine, şiddetin hem yeniden üretilmesine hem de gizlenmesine yol açmaktadır (Ateş, 1991 den akt. Aile Araştırma Kurumu, 1995:.3). Şiddetin nedenleri çok çeşitlidir. Birden fazla risk etmeninin kendi içinde etkileşime girerek aile içi şiddeti ortaya çıkardığı bilinmektedir. Bu nedenle aile içi şiddeti önlemek aynı zamanda yasal, sosyal, ekonomik ve kişisel bir çok etmene müdahale etmeyi gerektirir (Page ve İnce, 2008:89). Eşler arasında yaşanan şiddet ile bireylerin kendi yaşam öykülerindeki şiddeti ilişkilendiren önemli çalışmalar bulunmaktadır. Vahip ve Doğanavşargil (2006) tarafından yapılan bir araştırmaya göre, kişinin fiziksel şiddet öyküsü ile kendi çocuğunun ihmal ve istismarı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Bu ilişkiyi en iyi açıklayan kuram Sosyal Öğrenme Kuramıdır. Bu kurama göre kadınlara uygulanan şiddet strese karşı öğrenilmiş bir tepkidir. Kişi, şiddeti stresle başa çıkma yöntemi olarak öğrenir. Kişi, ebeveynler arasındaki şiddetin tanığı ya da mağduru olarak şiddeti öğrenir (Bandura, 1973, 1977 den akt. Page ve İnce, 2008:84). Bu çerçevede sosyal öğrenme kuramı şiddete tanık olmuş ya da şiddet mağduru olan çocuklarla sosyal hizmet müdahalesinin gerekçesini ortaya koymaktadır. Dünya Sağlık Örgütü nün (2002:9) raporunda şiddet, biyolojik, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik faktörlerin birbirleriyle etkileşim içinde olduğu karmaşık bir olgu olarak nitelendirilmektedir. Raporda ayrıca şiddetin nedenlerinin anlaşılabilmesi için ekolojik modelin kullanıldığına tanık olmaktayız. Ekolojik model şiddetin çok yönlü anlaşılabilmesi için işlevsel sonuçlar ortaya koymaktadır. Bu model şiddete ilişkin risk faktörlerini 4 ayrı kategoriye ayırmaktadır. Bunlar sırasıyla kişisel, ilişkisel (aile), örgütsel ve toplumsal kategorilerdir. İlk aşama olan kişisel (individual) aşamada kişinin biyolojik özellikleri ve şiddet içeren yaşam öyküsü bireyin davranışlarını 694

174 etkilemektedir. Örneğin kişinin yaşı, eğitim durumu, geliri, ruhsal bozuklukları, madde kullanımı, kendi yaşam öyküsünde ihmal ve istismara uğrama durumu bireyin şiddet içeren davranışlarda bulunmasını etkilemektedir. İkinci aşama olan ilişki (relationship) aşamasında kişinin ailesiyle, arkadaşlarıyla ve akranlarıyla olan ilişkisine odaklanılmakta ve bu ilişkilerde şiddet davranışını içeren unsurlar göz önünde bulundurmaktadır. Örneğin şiddet içeren akran gruplarına üye olan ergenlerde şiddeti uygulama ya da şiddet mağduru olma eğilimi artabilir. Üçüncü aşama olan örgütsel (community) aşamada kişinin okul, işyeri ve komşuluk ilişkilerini göz önünde bulundurarak şiddet davranışını artıran etmenler belirlenmeye çalışılır. Son aşama olan toplum (societal) aşaması diğer aşamalara göre daha geniş bir alanı ifade eder. Bu aşamada şiddet unsuru içeren sosyal ve kültürel faktörler değerlendirme kapsamına alınır. Bütün bu olgular çerçevesinde şiddeti meydana getiren tek bir unsurdan değil, birçok faktörün etkileşiminden bahsedebiliriz. Bir başka çalışmada UNICEF (2003:7) aile içinde kadına yönelik şiddeti ortaya çıkaran risk etmenlerini, ekolojik modele benzer bir biçimde bireysel faktörler, ilişki faktörleri, yakın çevreye ilişkin faktörler ve toplumsal faktörler olmak üzere 4 temel kategoride açıklamaktadır. Bireysel faktörler arasında eşlerin erken yaşta evlenmeleri, kişilik bozukluğu, düşük gelire sahip olma, çocukken şiddete tanık olma ya da maruz kalma sayılabilir. İlişki faktörleri arasında evlilikte çatışma, problemleri çözememe, aile sisteminin işlevsiz olması sayılabilir. Yakın çevreye ilişkin faktörler arasında yakın çevrenin şiddeti normalize etme eğiliminde olması ve yakın çevrenin aile içi şiddete karşı yaptırımlarının yetersiz olması sayılabilir. Toplumsal faktörler arasında ise geleneksel cinsiyet eşitsizliği ve şiddeti destekleyen sosyal normlar sayılabilir Aile İçi Şiddetin Türleri Şiddet genelde 3 ayrı kategoride değerlendirilmektedir. Bunlar kişinin kendisine yönelik şiddet, kişiler arası şiddet ve kolektif şiddettir. Aile içi şiddet, kişiler arası şiddet kategorisi altında bulunmaktadır. Ayrıca aile içi şiddet başlığı altında 3 ayrı şiddet mağduru saptanabilir. Bunlar kadınlar, çocuklar ve yaşlılardır (WHO, 2002:5). Kadına yönelik aile içi şiddet 5 kategori altında toplanabilir. Bunlar, fiziksel şiddet, cinsel şiddet, ekonomik şiddet, sözel şiddet ve psikolojik ve sosyal şiddettir (Aktaş, 2006) Fiziksel Şiddet Aile içi şiddetin en fazla görülen biçimlerindendir. Öyle ki bazı araştırmalarda kadınlar diğer şiddet türlerinden bahsetmemiş ve sadece fiziksel şiddeti, kadına yönelik şiddet olarak değerlendirmişlerdir. Güler ve arkadaşlarının (2005) yaptıkları çalışmada kadınların cinsel ve ekonomik şiddeti ifade etmemeleri çarpıcı bir sonuçtur. Kuşkusuz bu durumun nedenlerinden birisi kadınların şiddet bakış açıları ve toplumun şiddet olgusunu yeniden üretmesidir. Fiziksel şiddet tokat atmak, dövmek, vurmak, kemiklerini kırmak, duvara vurmak, saç çekmek, tekmelemek, bıçak çekmek, yaralamak, yakmak, boğazlamak, 695

175 silahla yaralamak, sarsmak, öldürmeye kalkışmak şeklinde ortaya çıkan şiddet davranışıdır (KSGM, 2008:16) Cinsel Şiddet Kadının hoşlanmadığı tarzda sözle taciz, şaka ve dokunma, kadını cinsel ilişkiye zorlama, aşırı kıskançlık, cinsel suçlamalar, kadının grup sekse ya da anal sekse zorlanması, ilişki sırasında acı veren obje kullanımı, pornografik dergi ya da filmlerdeki yaşantıları kadına zorla yaşatma, fuhuşa zorlama, cinsel yaşamda kadını aşağılayıcı davranışlarda bulunma, ensest ilişkiye zorlama gibi biçimlerde ortaya çıkan şiddet biçimidir (Aktaş, 2006). Cinsel şiddet kapsamına kız çocuklarının doğmadan ya da doğduktan sonra öldürülmeleri, erken evlendirilmeleri, kadın sünneti uygulaması, erken gebeliklerin yaşanması ve korunmanın engellenmesi, namus bahanesiyle kadına yönelik suç işlenmesi de girmektedir. Ayrıca Türkiye de bazı bölgelerde yaşanan beşik kertmesi, başlık parası, berdel, kuma, yaşlı erkeklerle genç kızların evlendirilmesi gibi uygulamalar da cinsel şiddet kapsamına girebilir (KSGM, 2008:18) Ekonomik Şiddet Evin masraflarını karşılamamak, aile bireylerine gerekli harçlığı vermemek, kadının çalışmasına izin vermemek, çalışan kadının elinden parasını almak, geliri kadından saklamak, kadının mal/mülkünü kontrol etmek, harcamaları kontrol etmek, para yönetimi konusunda eleştirmek, erkeğin gelirini kendi özel zevkleri için kullanarak aile gelirinden kısıntı yapması gibi biçimlerde ortaya çıkan şiddet türüdür Sözel Şiddet Aşağılayıcı sözler söylemek, zaafları ile dalga geçmek, aşırı genellemeler yapmak, suçlamak, küfür etmek, küçük düşürmek, hakaret etmek, yüksek sesle bağırmak kadını çelişki içinde bırakmak, kadının özgüveninin yitirmesine neden olmak, korkutmak, ruhsal açıdan zedelemek, çocukları vermemekle tehdit etmek ya da kadının sosyal ve meslek yaşamını bozmakla tehdit etmek biçiminde görülen şiddet türüdür (KSGM, 2008:17) Psikolojik ve Sosyal Şiddet Kadınla doğrudan iletişimi kesmek, konuşmamak, surat asmak, kadının kendisini ifade etmesini, görüş ve düşüncelerini belirtmesini engellemek, duygusal sömürü yapmak, imalı konuşmak, kadının sosyal hayatını katı kurallarla kısıtlamak, kendisine olan güvenini ve saygısını düşürmeye neden olmak, sürekli eleştirmek, çevresiyle bağlarını kopartmak, sürekli kontrol altında tutmak, ailesi ve arkadaşları ile görüşmesini engellemek, herkesin önünde aşağılayıcı konuşmak, utandırmak, ruhsal hasta olduğunu söylemek, çirkin ve işe yaramaz olduğunu söylemek, çocuğu kadına karşı olumsuz etkilemek gibi biçimlerde ortaya çıkan şiddet biçimidir (KSGM, 2008:19). 696

176 3. ŞİDDET VE ÇOCUK 3.1. Aile İçi Şiddetin Çocuk Üzerinde Etkileri Aile içi şiddetin kadına olan etkisi yukarıda da anıldığı üzere literatürde uzun süredir ve sıkça araştırılan bir konu olmasına rağmen, şiddete tanık olmanın çocuklar üzerindeki duygusal, fiziksel ve psikolojik sağlığına olan etkileri daha az araştırılmış ve raporlaştırılmıştır. Bu konu her ne kadar ertelenmiş olsa da günümüzde daha sık araştırılmaya başlanmış olup, elimizde aile içi şiddete maruz kalmanın da şiddete tanıklık etmenin de çocukların fiziksel, duygusal ve psikolojik sağlıklarına olumsuz etkileri konusunda belli bir bilgi birikimi oluşmuş durumdadır. Stenberg ve arkadaşları (2006) aile içi şiddete tanıklık eden çocuklarda, depresyon, kaygı, saldırganlık, sosyal geri çekilme, risk alma davranışlarında tanıklık etmeyenlere göre anlamlı bir artış bulmuşlar, bu çocukların öz güvenlerinde diğerlerine göre düşüş tespit etmişlerdir. Bunların yanında yine ev içi şiddete tanıklık eden çocuklarda fiziksel, zihinsel gelişmelerinde ve sosyal uyumlarında sorunlar tespit edilmiştir (Adams, 2006). Smith, Berthelsen, ve O Connor, (1997) 3-6 yaş arasında aile içi şiddete uğrayan çocukların yüzde 42 sinin klinik bir müdahale gerektirecek düzeyde ruh sağlığı bozuklukları geliştirdiklerini aktarmışlardır. Zerk, Mertin ve Proeve (2009), 60 çocuk üzerinde yaptıkları bir araştırmada aile içi şiddet gören çocukların PTSD semptomları gösterdiğini ve bunun yanında özellikle şiddet yaşantısı olan ailelerde annenin ruhsal durumunun çocukların ruh sağlıkları üzerinde etkisi olduğunu bulmuşlardır. Travma sonrası stres bozukluğu tanısı çocuklarda da DSM IV tanı ölçütlerine göre konmaktadır. Her ne kadar literatürde çocuklar için ayrıca bir tanı sistemine ihtiyaç duyulduğu ve çocuğun bilişsel yeteneklerine de bağlı olarak yaşadıklarını tam anlatamayacağı ileri sürülmüşse de halen çocuk kliniklerinde DSM IV tanı ölçütleri kullanılmaya devam etmektedir. DSM IV kişinin yaşamını ve fiziksel bütünlüğünü tehdit eden bir travmayı yaşaması ya da buna tanık olması sonucunda gelişen bilişsel, duygusal, davranışsal ve sosyal bozuklukları içeren psikiyatrik belirtileri tanımlamaktadır. DSM-IV e göre TSSB tanısının konulabilmesi için yeniden yaşanan belirtilerden en az bir ölçütün, kaçınma ve genel tepki düzeyinde azalma belirtilerinden en az üç ölçütün ve aşırı uyarılmışlık belirtilerinden en az iki ölçütün karşılanması gerekmektedir. Yorbık, Dikkatli, Cansever ve Söhmen (2001) özellikle çocuklarda ve ergenlerde tanı ölçütlerine ilişkin tartışmalarla beraber bu ölçütlerin tamamı karşılanmasa bile çocuğun işlevselliğindeki eksilmeye de bakılarak bir müdahale planı çıkarılmasının önemli olduğundan bahsetmişlerdir. Deboard-Lucas ve Grych (2011) aile içi şiddete tanık olan 7-12 yaş arası çocuklar üzerinde yaptığı bir araştırmada çocukların büyük oranda mutsuzluk ve öfke yaşadıkları, büyük bölümünün olaylar başladıkta sonra kendilerini geri çektiği, üçte birlik bir kısmın ise bu çatışmalı ortamı gidermek için bir şeyler yapmak istedikleri ayrıca sadece çocukların üçte birinin de mağdurun şiddeti provoke ettiğini düşündüklerini ortaya koymuştur. 697

177 Bütün olarak bakıldığında aile içi şiddete tanık olan çocuklarda genel olarak okul problemleri, konsantrasyon bozuklukları, saldırganlık, suçluluk, gelişim bozuklukları, sosyal becerilerde eksiklik, özgüven sorunları, kaygı bozuklukları, depresyon gibi psikolojik sorunların, baş ağrısı, karın ağrısı, uykusuzluk, yeniden alt ıslatma gibi psikosomatik belirtilerin ve şiddet gören anneyi koruma davranışına bağlı olarak veya annenin hamilelik döneminde veya emzirme döneminde gördüğü şiddete bağlı olarak çeşitli fiziksel sıkıntıların geliştiği ifade edilebilir. Bunun yanında bu çocukların sosyal olarak yoksulluk, cinsel istismar, sokak yaşantısı gibi konularda da risk altında oldukları bilinmektedir. Ayrıca şiddet yaşantısı içinde yetişen çocukların şiddeti kendi yaşantılarına aktarmaları girişte de anlatıldığı üzere sıkça görülen bir durum olarak karşımıza çıkmakta, bu da belli bir noktada bu döngünün mutlaka kırılması gerektiğini bizlere göstermektedir Aile İçinde Şiddete Tanıklık Eden Çocuk İle Çalışma Yukarıda da tartışıldığı gibi aile içinde şiddetin birebir mağduru olan da, şiddete sadece tanıklık eden çocuk için de çocukla ilk karşılaşıldığı andan itibaren yapılacak çalışmalar, çocuğun sonraki ruh sağlığı açısından oldukça önemlidir. Bu konuda öne çıkan mekânlar kadın sığınma evleri ve çocuk ergen ruh sağlığı birimleridir. Özellikle birebir şiddet gören kadınlarla ve bu kadınların yine şiddet görmüş veya şiddete tanıklık etmiş çocukları ile çalışan kadın sığınma evlerinde çocuklarla neler yapılabileceği oldukça önemlidir. Dünyadaki çeşitli örneklere bakıldığında Kadın Sığınma Evlerinin gerek mekânsal planlanması gerekse de personel planlanması sırasında verilecek hizmetlerin önemli bir ayağının çocuklara verilecek destek hizmetleri olduğu akılda tutulmaktadır. Örneğin bir sığınma evi planlanırken çocukların birlikte vakit geçirebileceği, yaş dönemlerinin özelliklerine göre planlanmış oyun odalarının varlığı bir yandan çocukları diğer yandan çocuğu ile sığınma evi ne gelmiş olan kadınları rahatlatmaktadır. Bunun yanında sığınma evlerinde çocuk ile çalışacak, bu konuda eğitimli personel istihdamı dünya örneklerinde en dikkat edilen konular arasındadır. Çocukların aile içindeki şiddeti ne biçimde anlamlandırdıkları da hem çocukların geliştirdiği davranış problemleri hem de müdahale biçimleri için etkili olacaktır. Özellikle aile içi şiddete tanık olan çocuğun ailenin sürekliliği açısından gördüğü risk ve şiddetin düzeyi arttıkça çocukta daha fazla içselleştirme sorunları görmek mümkün olmaktadır (Depresyon, kaygı vb.). Tüm bunları tartışırken elbette şiddetin sonuçlarına etki eden çeşitli faktörlerden de bahsetmek gerekir: Peled e göre (1995) şiddete tanıklık eden çocukların yaşı, cinsiyeti, gördüğü ve ya tanıklık ettiği şiddetin derecesi, çocuğa yönelik ana baba tutumları, içinde yetiştiği kültür, gibi değişkenlerin de, çocukların ne derecede risk altında olduklarını ve uzun dönemli ruh sağlıklarını etkilemektedir. Bu noktada özellikle ailesi içerisinde şiddet yaşantısı olan çocuklarda koruyucu faktörlere baktığımızda: Çocuğun öz nitelikleri, Olumlu- nitelikli anne çocuk ilişkileri, 698

178 Çocuğun güvenilir olarak kendini ifade edebileceği farklı ortamların bulunup bulunmadığı, Özellikle ergen çocuklar için iletişim gruplarının çocuklar için şiddet yaşantıları sırasında ve sonrasında çocukların ruh sağlıkları açısından önemli koruyucu etkileri olduğu bilinmektedir. Öncelikle yapılacak olan müdahalelerde çocuğa hasta damgası vurmadan çocukla çalışmak en önemli faktörlerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun için çocuğu mümkün olduğunca klinik ortamlardan uzak tutmak çocuk açısından olumlu değerlendirilebilir. Bunun yanında bu çocuklarla çalışacak olan meslek elemanlarının müdahale planlarını hazırlarken çocukların yaşlarını, cinsiyetlerini, içinde yetiştikleri kültürel yapıları değerlendirmeleri ve buna göre hareket etmeleri, ayrıca bu profesyonellerin mutlaka travma konusunda ve gelişim psikolojisi konusunda yetkin olmaları verilecek hizmetin kalitesini doğrudan etkileyecektir. Bu konu ayrıca grup çalışmalarında dikkat edilmesi gerekenler konusunda da karşımıza çıkmaktadır. Aile içi şiddete tanıklık eden veya doğrudan şiddet gören çocuklarla çalışma yürütülürken üç temel amaçtan bahsetmek mümkündür. Bunların birincisi çocuğun yaşadığı olaylara ilişkin duygularının alınmasıdır. Bu ilk etapta çok kolay bir süreç olmayabilir. Çoğu çocuk için evde yaşananlar bir aile sırrı olarak saklanılması istenilen olaylardır. Bu nedenle, birazdan da tartışacağımız grup çalışmalarının etkili olduğu bilinmektedir. Çocuk ile yapılan çalışmadaki bu ilk müdahale, bu duygusal durum ile çocuğun birlikte yaşamasını öğretmeye dönük bir adımdır. İkinci aşamada çocuğun ilişkileri üzerinde çalışılmaya başlamak gerekmektedir. Bu noktada çocuğa yeni ve olumlu iletişim kalıpları öğretmek, sosyal ilişkilerini geliştirmek, çocuğun yaşadığı travmalardan dolayı kaybettiği özgüvenini geliştirmek temel amaçtır. Yine bu aşamada çocuk için olumsuz bir noktada olan cinsiyet rollerinin (özellikle erkek rolü) yeniden ve olumlu bir biçimde inşası gerekmektedir. Her ne kadar sığınma evleri ile ilgili literatürde bu konu tartışmalı da olsa buralarda çalışacak olumlu özelliklere sahip birer erkek personelin çocuklar üzerinde oldukça olumlu etkileri olacağı tarafımızdan da düşünülmektedir. Son aşamada ise çocuğun kendisini korumasını öğretmek ve yeni bir sosyal çevre geliştirmek ana amaçtır. Aile içinde şiddet gören veya aile içinde şiddete şahit olan çocuklara yapılacak olan müdahalelerde bireysel çalışmalar ve grup çalışmaları literatürde etkinliği kanıtlanmış iki ana başlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Bireysel müdahalelere baktıüımızda, örneğin, bilişsel davranışçı müdahalelerin etkinlik açısından öne çıktığı literatürde gösterilmektedir. Bu müdahalelerde çocukların kendilerini ifade etmeleri için güvenlikli bir ortam yaratılmasının önemi ayrıca çeşitli çalışmalarda vurgulanmıştır (Graham-Bermann, 2001; Deboard-Lucas ve Grych, 2011). Bağlanma kuramı günümüz ruh sağlığı alanında önemli bir yer tutmaktadır. Bu noktadan değerlendirildiğinde erken yaşlarda güvenli bir bağlanma ortamı bulamayan 699

179 çocuklar için ileriki yaşlarda geliştirecekleri ilişkiler ve ruh sağlıklarının gelişiminin oldukça risk altında olduğunu ifade etmek gerekir. Bunun yanında çocukların hangi yaşlarda şiddet gördüğü veya şiddete tanıklık ettiği de yaşayacağı riskler açısından önemlidir. Karataş, Şener ve Otaran (2008:91) şiddete tanıklık etmiş çocuklarla çalışırken oyun un önemine vurgu yapmışlardır. Oyun aracılığı ile çocuğun yaşadıkları daha rahat öğrenilebilir, duyguları alınabilir ve çocuğa yeni beceriler öğretilebilir. Bunun yanında boyama ve sanat terapisi ve müzik terapisi gibi farklı yaklaşımların da çocuk üzerinde etkili olduğundan bahsedilmektedir (Aydın, 2010 : 40). Çocuklarla yapılacak bireysel çalışmaların yanında grup çalışmaları da oldukça etkilidir (Graham-Bermann, 2001; Deboard-Lucas ve Grych, 2011). Çocuklarla yapılacak bir grup çalışmasının avantajlı taraflarına bakıldığında aynı yetişkinlerde olduğu gibi, çocuklarda da yaşadıkları sorunun sadece kendi başlarına gelmediğini fark etmeleri belki de en önemli konudur. Bunun yanında çocuğun grupla birlikte öğrendiği iletişim kalıpların grubun düzeni, grubun çocuğa kendisini ifade etmesi için sunduğu güvenli ortam grubun artı özellikleri arasında sayılabilir. Son olarak grup çalışması bir seferde birçok çocuğa ulaşma imkânı verdiğinden grup çalışmaları bizler gibi kısıtlı personelle çok fazla hizmet üretilmesi beklenen ülkelerde oldukça ekonomik bir yöntemdir. Grup çalışmalarında daha önce de bahsettiğimiz gibi farklı değişkenlerin göz önüne alınması çalışmanın etkinliğini doğrudan etkileyecektir. Örneğin cinsiyet oldukça önemli bir faktördür. Çocuğun kız ya da erkek oluşu, kafasındaki toplumsal cinsiyet kalıplarına göre bir çalışma yürütmemiz açısından önemlidir. Bunun yanında çocuğun içinde yetiştiği kültürel arka planı yine toplumsal cinsiyet algıları açısından etkilidir. Son olarak çocuğun yaşı, yaş dönemine özgün ihtiyaçları göz önüne alınmadan yapılan bir çalışmanın sonuçsuz kalması ihtimal dâhilindedir. 4. SONUÇ Kadına yönelik şiddet gerek ülkemizde gerekse de Dünya nın birçok bölgesinde en önemli toplumsal sorunlardan birisi olarak karşımızda durmaktadır. Geldiğimiz noktada bu sorunun tek parçasının kadın olmadığı, bunun yanında sorunu ister şiddet görsün, ister sadece şiddete tanıklık etsin çocukların da, şiddeti uygulayan failin de sorunun birer parçası olduğu, özellikle çocukların bu sorundan ciddi biçimde etkilendikleri görülmeye başlanmıştır. Şiddet gören ve/veya şiddete tanıklık eden çocuklarla yapılan çalışmaların büyük bölümü hali hazırda dünyanın birçok bölgesinde kadın sığınma evlerinde yürütülmektedir. Bunun kendi içinde çeşitli olumlu yanları olsa da sığınma evlerinin yapısına bağlı olarak çocuklar üzerinde bu mekânların çeşitli olumsuz etkilerini de gözlemek mümkündür. Bu nedenle sığınma evlerinin yapılandırılması sırasında her aşamada konuya çocuk merkezli yaklaşmak çok önemlidir. 700

180 Bu noktada özellikle sığınma evlerinde çocuklarla yürütülecek çalışmalar çocuğun hâlihazırda yaşadığı ve ilerideki hayatında yaşaması muhtemel sorunların çözümü için hayati önem taşımaktadır. Aile içi şiddete tanıklık eden çocuklarla yapılacak çalışmaların çocuğun yaşına, cinsiyetine, kültürel değerlerine, şiddet görüp görmediğine ve diğer bireysel özelliklerine göre yapılandırılması alınacak sonucu doğrudan etkileyeceği gibi şiddetin nesilden nesile aktarımının şiddetin yaygınlığı açısından önemi düşünüldüğünde, bu çocuklarla nitelikli bir çalışma yapılmasının daha da büyük bir önem taşıdığı net bir biçimde karşımıza çıkmaktadır. KAYNAKÇA Adams, C. M. (2006). The consequences of witnessing family Violence on children and implications for family counselors. The Family Journal, 14, Aktaş, A. (2006). Aile İçi şiddet: Kadının ve Çocuğun Korunması. İstanbul: Elma Yayınevi. Altınay, A. & Arat, Y. (2007). Türkiye de Kadına Yönelik Şiddet. TÜBİTAK Tarafından Desteklenen Projenin Raporu. Aydın, S. (2010). Sığınmaevi ve Danışma Merkezi Çalışanları İçin Mağdrlarla İletişim, Danışmanlık ve Krüz Yönetim Rehberi. Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü: Ankara Deboard-Lucas, R. L. & Grych, J. H. (2011). Children s Perceptions of Intimate Partner violence: Causes, Consequences, and Coping. Journal of Family Violence, 26, Graham-Bermann, S. A. (2001). Designing intervention evaluations for children exposed to domestic violence: Applications of research and theory. In S. A. Graham- Bermann & J. L. Edleson (Eds.), Domestic violence in the lives of children (pp ). Washington, DC: American Psychological Association. Güler, N., Tel, H., & Tuncay, F. Ö. (2005). Kadının Aile İçinde Yaşanan Şiddete Bakışı. Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 27, Hıdıroğlu, S., Topuzoğlu, A., Ay, P., & Karavuş M. (2006). Kadın ve Çocuklara Karşı Fiziksel Şiddeti Etkileyen Faktörlerin Değerlendirilmesi: İstanbul'da Sağlık Ocağı Tabanlı Bir Çalışma. New Semposium Journal. 44, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (2008). Türkiye'de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması. Karataş, S., Şener, Ü., & Otaran, N. (2008) Kadın Sığınmaevleri Kılavuzu. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü: Ankara Page, A. Z. & İnce, M. (2008). Aile İçi Şiddet Konusunda Bir Derleme, Türk Psikoloji Yazıları, 11(22),

181 Peled, E,& Davis, D, (1995). Current knowledge about children of battered women, in E Peled and D Davis, eds, Groupwork with Children of Battered Women: A Practitioner s Manual, Sage, California. Smith, J., Berthelsen, D., & O Connor, I. (1997). Child: Care. Health and Development, 23(2), Sternberg, K. J., Lamb, M. E., Guterman, E., & Abbott, C. B. (2006). Effects of early and later family violence on children s behavior Problems and depression: a longitudinal multi-informant perspective. Child Abuse & Neglect, 30, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu. (1995). Aile İçi Şiddetin Sebep ve Sonuçları, Yayın no:86, Ankara. UNICEF. (2003). Domestic violence against women in Albania. United Nations. (1993). Declaration on the Elimination of Violence against Women. Vahip, I. & Doğanavşargil, Ö. (2006). Aile İçi Fiziksel Şiddet ve Kadın Hastalarımız. Türk Psikiyatri Dergisi, 17, World Bank. (1993). Investing in health: world development indicators: World Development Report. New York: Oxford University Press. World Health Organization. (2002). World report on violence and health: summary. Geneva World Health Organization. (2006). Prevalence of intimate partner violence: findings from the WHO multi-country study on women s health and domestic violence. Vol.368: Yorbık, Ö., Dikkatli, S., Cansever, A., SöhmenT. (2001). Çocuklarda ve Ergenlerde Travma Sonrası Stres Bozukluğu Belirtilerinin Tedavisinde Fluoksetinin Etkinliği. Klinik Psikofarmokoloji Bülteni,, 11, Zerk, M. D., Mertin, P. G. & Proeve, M. (2009). Domestic Violence and Maternal Reports of Young Children s Functioning. Journal Of Family Violence, 24,

182 AİLE İÇİ ŞİDDETİN ÇOCUKLARIN YAŞAM KALİTESİNE ETKİSİ Şeyda YILDIRIM 1 Özet Aile içinde çocuğa ve kadına yönelik şiddet, şiddet mağduru çocuğu ve kadını bedensel, ruhsal, sosyal, kültürel, ekonomik pek çok açıdan olumsuz etkilemektedir. Bu olumsuzluklar kadının ve çocuğun yaşam kalitesini etkilemektedir. Yaşam kalitesi bireyin hem bedensel, hem ruhsal, hem de sosyal olarak iyilik halinde olması ile bağlantılıdır. Halen literatürde yaşam kalitesi ile ilgili yapılan çalışmalara bakıldığında yaşam kalitesinin daha çok sağlık boyutu ile ele alındığı görülmektedir. Birçok tanımda sağlık ve yaşam kalitesi yaşamda memnuniyetinin temel bileşenleri olarak birlikte ele alınmaktadır. Ancak şiddet mağduru bireylerde kronik bir sağlık sorunu bulunmasa bile yaşam kalitesi olumsuz etkilenmektedir. Aile içinde annesinin şiddet görmesine şahit olan çocuk ciddi bir duygusal travma geçirir. Kendisi fiziksel şiddete maruz kalmasa bile ağır bir duygusal şiddete maruz kalmıştır. Bundan dolayı bu çalışmada, kadına yönelik şiddetin olduğu ailelerde bu şiddetin çocukların yaşam kalitesi üzerine olan etkilerinin kuramsal olarak ele alınması amacıyla aile içinde kadına ve çocuğa yönelik şiddet, aile içi şiddetin çocuklar üzerindeki etkileri, aile içinde kadına yönelik şiddetin çocuklar üzerindeki etkileri ve bu etkilerin yaşam kalitesi açısından ele alınması üzerine bir tartışma gerçekleştirilmiştir. Anahtar kelimeler: Ailede içinde kadına ve çocuğa yönelik şiddet, Yaşam kalitesi, Çocuğun yaşam kalitesi. Abstract The violence against child and woman in a family influences its victims negatively in many aspects such as physically, mentally, socially, culturally and economically. These negative experiences influence the life quality of the woman and child. Life quality is linked with an individual s physical, mental and social good state. When reviewing the works produced in literature regarding the life quality it is seen that the life quality is mostly evaluated with its health aspect. In many definitions health and life quality are considered together as the basic components of satisfaction. However, life quality is negatively influenced even in the absence of a chronical health problem. A child who witnesses the violence against his/her mother in a family experiences a serious emotional trauma. Even if s/he is not exposed to physical violence s/he experiences a heavy emotional violence. For this reason an argument is held in this work concerning the violence against woman and child in a family, influences of domestic violence on children, influences of domestic violence against woman on children and evaluation of these influences in terms of life quality in order to set forth the influences of the violence against woman on life quality of the children. Key Words: Domestic violence against woman and child, Life quality, Child s life quality. Giriş 1 Şeyda YILDIRIM : Uzman Sosyal Çalışmacı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı İzmir Aile Danışma Merkezi Müdürlüğü Aile Danışmanı, H.Ü. İ:İ:B:F. Sosyal Hizmet Anabilim Dalı Doktora Öğrencisi, 703

183 Toplumun temel yapı taşı olarak adlandırılan ailenin temel bazı fonksiyonları vardır. Bu fonsiyonlar: toplumun onayladığı bir cinsel birlikteliği ve neslin devamını, ekonomik işbirliğini, sıcak ve sevgi dolu bir ortamda neslin büyütülmesini ve yetişmekte olan çocukların ve gençlerin sosyalleşmesini sağlamadır (Özgüven, 2001:2-3). Ancak içerisinde koşulsuz sevgiyi barındırması gereken aile her zaman fonksiyonlarını olması gerektiği gibi gerçekleştiremez. Ailenin fonksiyonlarını yerine getirmesini engelleyen en önemli sorunlardan biri aile içi şiddettir. Aile içi şiddet insanlık tarihi kadar eski olmakla birlikte bunun önlenmesi gereken bir sorun olduğu 20. yüzyılda insan haklarının gelişimiyle kabul görmeye başlamıştır. Aile içi şiddet dendiğinde bu şiddetin genellikle ailedeki fiziksel, duygusal, sosyal ve ekonomik açıdan güçsüz bireye uygulandığı görülür. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve özürlüler ailede şiddete maruz kalma konusunda risk altındaki grubu oluştururlar. Problem Durum Aile içinde yaşanan şiddetten tüm aile fertleri olumsuz etkilenirken bu şiddetten en çok da çocuklar etkilenmektedir. Çocuklar hem aile içinde şiddete maruz kaldıkları için, hem de annelerinin şiddete maruz kaldığını gördükleri için bu şiddetten etkilenirler. Çocuklar kendileri fiziksel şiddete maruz kalmasalar bile annelerinin maruz kaldığı şiddete şahit oldukları için ağır bir duygusal şiddete maruz kalmaktadırlar. Bu nedenle çocuğu etkileyen şiddeti ele alabilmek için ailede kadına yönelik şiddet ve aile içinde çocuğa yönelik şiddet kavramlarını birlikte ele almak gerekmektedir. Aile İçinde Kadına Yönelik Şiddet Aile içi şiddet (domestic violence) aile üyelerinin diğerine, çoğunlukla da güçlü üyelerin güçsüz üyeye duygusal, sözel, fiziksel veya cinsel açıdan kötü davranması olarak tanımlanmaktadır (Arıkan ve İl, 1994). Aile içinde kadına yönelik şiddet genellikle eş, baba, erkek kardeş ya da erkek bir akraba tarafından uygulanmaktadır. Ataerkil bir yapıya sahip olan Türk toplumunda söz hakkının genellikle erkeklere verilmesi, kadınların haklarını koruması konusunda kanunların yetersiz kalması ve namusla ilgili konularda kadının mağdur olduğu zamanlarda dahi (tecavüz mağdurları) suçlu bulunup aile üyeleri tarafından cezalandırılması şüphesiz toplumumuzdaki kadına yönelik şiddet sorununun önemini ortaya koymaktadır. Birleşmiş Milletler (BM) Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesinde kadına yönelik şiddet, ister kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik acı veya ıstırap veren ya da verebilecek olan cinsiyete dayalı bir eylem uygulama ya da bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma şeklinde tanımlanmaktadır. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi, kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti, bir kadına sırf kadın olduğu için yöneltilen ya da oransız bir şekilde kadınları etkileyen şiddet olarak tarif etmektedir (KSGM,2006). Kadına yönelik şiddet kavramı, cinayet, yaralama, cinsel saldırı, fiziksel saldırı, duygusal istismar, dayak, bağırma, azarlama, genital organlara zarar verme ve pornografiyi de kapsayan geniş bir eylemler dizisini ifade eder (Crowell ve Burgess,1996:9). Uygulanışına göre kadına yönelik şiddet; fiziksel, duygusal (psikolojik), cinsel ve ekonomik şiddet olarak sınıflandırılabilmektedir. Fiziksel şiddet ölüm, yaralanma, 704

184 sakatlanmaya neden olan fiziksel güç kullanımıdır (Meshkat ve Landen.,2011:323). Bunlar itme, vurma, ısırma, boğma, kişiye nesne fırlatma, dövme, silah ya da bıçakla yaralama gibi eylemleri içerir. Duygusal şiddet kişiyi küçük düşürmek, onurunu kırmak, tehdit etmek, tavır ve davranışları konusunda kısıtlamak gibi kişide fiziksel yaralanmaya neden olmayıp ruh sağlığının bozulmasına neden olabilecek hal ve davranışları içerir. Cinsel şiddet; kişinin kendi rızası dışında cinsel aktivitede bulunmaya zorlanması, dokunma, öpme gibi eylemlerden tecavüze kadar giden cinsel eylemleri içerir. Ekonomik şiddet ise kadının çalışmasını engellemek, parasını elinden almak, ihtiyaç duyduğu parayı vermemek ya da kısmak, para harcama konusunda engelleyici olmak gibi eylemleri içerir. Kadının maruz kaldığı cinsiyet temelli şiddet genellikle sadece eş şiddeti ile başlamaz. Bu bir yaşam döngüsü şeklinde ilerlemektedir. Tablo'1'de cinsiyet temelli şiddetin yaşam döngüsü görülmektedir. Tablo 1:Cinsiyet Temelli Şiddetin Yaşam Döngüsü Aşama Doğum Öncesi Bebeklik dönemi Çocukluk Dönemi Ergenlik Dönemi Üreme Çağı Şiddet tipi Doğum öncesi cinsiyet seçimi, hamilelik döneminde annenin fiziksel şiddete maruz kalması, cinsel saldırı nedeniyle hamile kalmak (özellikle savaş ortamında hamile bırakmak amacıyla tecavüz) Kız çocuğu olarak, duygusal ve fiziksel istismar, sağlık ve beslenme olanaklarından faydalanmanın kısıtlanması. Kadın sünneti, duygusal ve fiziksel istismar, ensest ve cinsel şiddet, beslenme, sağlık ve eğitim olanaklarından faydalanmanın kısıtlanması, fuhuşa zorlanmak. Duygusal ve fiziksel istismar, ensest ve cinsel şiddet, beslenme, sağlık ve eğitim olanaklarından faydalanmanın kısıtlanması, fuhuşa zorlanmak, işyerinde cinsel saldırı. Eş tarafından fiziksel ve duygusal istismar, evlilik içi tecavüz, tecavüz, namus cinayeti, iş yerinde cinsel saldırı, çeyiz şiddeti (Hindu geleneklerine göre kız çocukları evlendirilirken erkek tarafına mal ve para verilmesi gerekmektedir. Aile bu bedeli veremeyecekse kızlarını gelin yakma adı verilen bir eylemle öldürmektedirler). Yaşlılık Dul eş ve yaşlı olarak fiziksel, duygusal ve cinsel şiddete maruz kalma.. Kaynak :Hiese L, Pitanguy J. Germaine A. Violenge Against Women The Hidden health. World Bank discussion Paper :Washington, D.C. Worldbank (1994) akt: Meshkat ve Landes,2011:324) Kadına yönelik eş şiddeti kadına yönelik şiddetin en yaygın şeklidir. Şiddet oranları % 13 ile Japonya da ve % 67 ile Papua Yeni Gine de olmak üzere çok geniş bir dağılım aralığı göstermektedir (Meshkat ve Landes,2011:324). 705

185 Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü'nün (KSGM) 2008 yılında 51 ilde gerçekleştirdiği kadına yönelik şiddet araştırmasına kadın katılmıştır ve bu araştırmanın sonuçlarına göre bu kadınların % 39' u yaşamlarının herhangi bir döneminde eşi ya da birlikte olduğu kişi tarafından fiziksel şiddete maruz kalmıştır. Kadınların % 18'i ağır fiziksel şiddete ve % 21'i orta derecede fiziksel şiddete maruz kaldıklarını belirtmişlerdir. Yaşamının herhangi bir döneminde fiziksel veya cinsel şiddete uğrayan kadınların oranı % 42'dir. Bu oran kırda % 47 iken kentte % 40'a düşmektedir. Kadınların eğitim düzeyinin artması şiddeti azaltmaktadır. Hiç eğitimi olmayan /ilköğretimi bitirmemiş kadınların yaşadığı fiziksel ve cinsel şiddetin oranı % 56 iken lise mezunu olan kadınların % 32'si, üniversite mezunlarının da %17'si şiddete maruz kaldıklarını belirtmişleridir. Refah düzeyi düşük olan kadınların yaşamlarının herhangi bir döneminde karşılaştıkları şiddet %50 iken, yüksek sosyo-ekonomik düzeydeki kadınlardaki bu oran % 29'a düşmektedir. Yine kadınların % 44'ü duygusal şiddet ve istismara maruz kaldıklarını belirtmişlerdir. Bu çalışmada ekonomik şiddet ya da istismar biçimleri kadının çalışmasına engel olma ya da işten ayrılmasına neden olma olarak tanımlanmıştır. Kadınların % 37'si çalışmalarına engel olunduğunu belirtirken % 8' i ev içi harcamaları için para verilmediğini ve % 4'ü de gelirinin elinden alındığını belirtmiştir (KSGM,2008). Bu araştırma bulguları ülkemizde halen kadına yönelik şiddetin çok yaygın olduğunu gözler önüne sermektedir. Aktaş' a göre (1997:19) şiddete maruz kalan kadının benlik saygısı örselenebilir. Şiddet mağduru kadının çaresizlik ve umutsuzluk duygusu kadının kendi koşullarını düzeltemediğinde ya da değiştiremediğinde yaşadığı en yoğun duygudur. Şiddete yönelen erkeklerin ruhsal bozukluğu olabileceği, şiddete yönelmesinde kadının kışkırtıcı olabileceğine dair bazı kalıp yargılar kadın tarafından da benimsenmiş olabilir. Kadın kocası şiddete başvurduğunda bunu hak edecek davranış yaptığına inanabilir (Aktaş,1997:21). Bundan dolayı kadın şiddete karşı ses çıkarmadığı için, erkek çevreye ve eşine erkekliğini ispatlamak için, otoritesini sağlamlaştırmak için veya sadece öfkesini ancak bu şekilde ifade etmeyi öğrendiği için eşine ve çocuklarına yönelik şiddet uygulamaya devam eder. Ancak burada çocuklar ikinci bir risk altındadır. Bu risk şiddet mağduru annenin de çocuğa şiddet uygulamasıdır. Bu nedenle kadına yönelik şiddetin olduğu ailelerdeki çocuklar, şiddetin olmadığı ailelerdeki çocuklara göre daha fazla şiddete maruz kalma riski altındadırlar. Aile içinde Çocuğa Yönelik Şiddet Aile içinde çocuğa yönelik şiddet tanımı çeşitli alt başlıklardan oluşmaktadır. Literatürde şiddetin, ihmal ve istismar kavramları ile aynı anlamda kullanıldığı görülmektedir. Çocuk istismarı; çocuğa bakmakla sorumlu kişilerin (bu ailesi ya da bir yakını olabilir) çocuğa karşı uyguladığı fiziksel, duygusal ve cinsel olarak yapılan kötü davranışları ifade eder (Koşar, 1989:42-48; Kars, 1996: 18-20). Kadushin e göre (1970: 209) fiziksel şiddet çocuğun fiziksel olarak zarar görecek şekilde dövülmesidir. Fiziksel şiddet, hafif ve ağır şiddet olmak üzere ikiye ayrılabilir. Hafif şiddet türü genellikle normal ya da alışkanlık olarak algılanmaktadır. Bu şiddet türünün belirtileri oldukça hafif olduğundan anlaşılabilmesi de oldukça güçtür ve bu da mağdurun şiddet döngüsü içinde kalmasına sebep olmaktadır. Ağır fiziksel şiddette ise çok bariz belirtilerle durum fark edilebilir. Yanıklar, ısırıklar, iç kanamalar vs. belirtileri nedeni ile çocuk genellikle tıbbi tedavi almak zorunda kalmaktadır (Buchner ve diğ., 1998: 82; Kirst-Ashman ve Hull., 1999: ). 706

186 Çocuk ihmali çocuğa diğer kötü muamele şekillerine göre daha yaygın olmasına rağmen, diğerlerine göre daha az önemsenmektedir. Literatürde fiziksel ve cinsel şiddete daha sık rastlanmaktadır. İhmale öncelik verilmemekle birlikte ihmal, çok daha fazla sayıdaki çocuğu etkilemektedir ve çocuklar üzerindeki uzun vadeli etkileri daha ciddidir. Fiziksel şiddet üzücü, acı verici ancak zamanla sınırlıdır. Bununla birlikte ihmal kronik ve süreklidir (Kadushin, 1988: 150). Ülkemizde Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu (1995) nun 2400 ergen arasında yaptığı araştırmada ergenlerin karşılaştığı en önemli 3 sorun %12,9 ile aile ilgisizliği, %10,9 ile aile baskısı, %9 ile büyüklerin anlayışsızlığı ve yalnızca %1,5 ile aile içi şiddete maruz kalma olarak ifade edilmiştir. Bunu yanında ailede ergenlere yönelik dayak olduğunu ifade eden ergenlerin oranı %10,5 dur. Erken ergenlerde bu oran 16,9 iken geç ergenlerde %6,8 e kadar düşmektedir. Ergenlerin %93,3 ü gibi çok yüksek bir oranla anneleri ile ilişkilerinden memnun olduklarını ifade etmişlerdir. Aynı zamanda kendilerini dövmeyen bir anne isteyen gençlerin oranı ise %3,5 tir. Ancak babaları ile ilişkilerinin iyi olduğunu ifade eden ergenlerin oranı %82,3 ve kendilerini dövmeyen bir baba isteyenlerin oranı %7,5 tur. Yine Aile Araştırma Kurumunun 2008'de 5765 ergenle yaptığı çalışmada ergenlerin % 25,1'i nadiren, % 11,7'si arasıra şiddetemaruz kaldıklarını belirtmişlerdir.ergenlerin evde temel olarak sözel şiddete maruz kaldığı (%35,8), bunu % 8,7 ile fiziksel ve % 0,6 ile cinsel şiddetin takip ettiği bulunmuştur (Başbakanlık AAK, 2010: 143). Yıldırım tarafından (2006) Ankara İli Altındağ İlçesinde 9 lisedeki 379 öğrenciyle yapılan bir araştırmada annelerin %28,3 ü ergenlere ve/veya kardeşlerine şiddet uygulamışlardır. Annelerin ailedeki tüm bireylere şiddet uygulama oranı ise %1,6 dır. Buna göre yine ailelerin yaklaşık 1/3 ünde annelerin çocuğa yönelttiği şiddet bulunmaktadır. Ergen ailelerinin %30 unda babanın çocuğa yönelik uyguladığı fiziksel şiddet saptanmışken, %20 sinde de babanın annelere yönelik uyguladığı fiziksel şiddet bulunmuştur. Ayrıca çocuklar kendileri fiziksel şiddete maruz kalmasalar bile annelerinin fiziksel şiddete maruz kaldıklarını görerek %5,8 oranında ağır bir duygusal şiddete maruz kalmaktadır. Uz'un (1989:35-36) aile içi şiddetle ilgili araştırmasında erkekten kadına yönelik şiddetle babadan çocuğa yönelik şiddet arasında ve erkekten kadına yönelik şiddet ile anneden çocuğa yönelik şiddet arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Yine bu konuda yurtdışında Mullender ve arkadaşlarının (2002) 1395 çocuk ve ergenle yaptıkları araştırmada liseye giden öğrencilerin % 71 i aile içi şiddet kavramına aşina olduklarını söylerken bu oran ilköğretim aşamasında olan çocuklarda %37 oranında görülmektedir. Çocukların % 30 u aile içi şiddete maruz kalan birini tanıdıklarını belirtmişlerdir. İrlanda da 302 ergenle yapılan bir çalışmada da çalışmaya katılan çocuların yarısı partneri tarafından dövülen birini tanıdıklarını belirtmişlerdir (Regen ve Kelly,2001;akt: Mullender ve diğ.,2002:49). Ailede Şiddet Uygulayanların Özellikleri Çocuklara yönelik şiddetle ilişkili bazı kişilik özellikleri arasında, narsistik eğilimler, zayıf tepki kontrolü, kompulsivite, düşük benlik saygısı, aşırı kaygı, depresyon, empati kuramama gibi nitelikler dikkat çekmiştir (Kozcu, 1991: 384). Çocuklarına şiddet uygulayan ebeveynler, genellikle çocukların kişilik ve davranışlarıyla uygun olmayan beklentiler için girer. Çocuğun yaşı ve kapasitesini aşan rol ve işlevleri yerine getirmesini bekler. Ebeveynler çocuğun gelişim sürecinin doğal 707

187 bir parçası olan bencilliği, hayalciliği tolere edememekte; ondan yetişkin davranışları beklemektedir (Arıkan, 1988: 81). Ayrıca şiddet uygulayan ebeveynler çocuklarına şiddet uygulamayan ebeveynlere göre çocuklarına daha az pozitif davranış sergilemektedir (Burgess ve diğ., 1990: 43). Şiddet uygulayan ebeveynlerin çoğu kendi şiddet davranışlarının sorumlusu olarak çocuklarının bazı kötü davranışlar sergilemesini gösterirler. Ebeveynler, kendi çocuklarına otoritelerine meydan okuduğu için sıkı disiplin kuralları uygular (Coontz ve Judith, 1990: 79). Çocuklarına şiddet uygulayan ebeveynlerin erken evlenip, erken çocuk sahibi olduğu, geniş ailelerden geldikleri, sosyal çevrelerinin dar olduğu, düşük zeka özellikleri gösterdiği ileri sürülmektedir (Arıkan, 1987; Horton ve Cruise, 2001: 16). Çocuğa yönelik şiddet uygulayan ebeveynlerin özellikleri ile eşlerine şiddet uygulayan erkeklerin özellikleri de paralellik göstermektedir. Roberts ve Roberts (2005;akt:Roberts,2007:12) bir erkeğin şiddet uygulayan bir eş olma potansiyeli olduğunu gösteren bir takım uyarıcı özellikler olduğunu belirtmiştir. Bu özelliklerin bazılar erkeğin, çok kıskanç olması ve aldatılma korkusu içinde olması, dürtü ve öfke kontrolü olmaması, eşinin kişisel sınırlarını ihlal edip yaptığı her şeye karışması, aşırı alkol alımı ve alkollü iken düşmanca davranışlar sergilemesi, iletişim becerilerinin yeterince gelişmiş olmaması, kendi çocukluğunda annesinin şiddete maruz kaldığını görmesi ve kendisinin de şiddete maruz kalmasına neden olan babasını rol model alması, cinsel aktivitelerde zaman zaman agresif ve sadistçe eylemlerde bulunması, narsistik ve depresif kişilik bozukluğu olması, sınır kişilik bozukluğu olması, kendini cezalandırma eylemleri yapan cinsel şiddete maruz kalmış, hüzünlü, kırgın ve gergin kişiler olmalarıdır. Uz'un (1989:56) aile içi şiddetle ilgili çalışmasında da erkeklerin kadınlara şiddet uygulama nedenleri arasında kıskançlık, alkol ve parasızlık ilk sıraları almaktadır. Amaç Aile içi şiddetin ortaya çıkmasına neden olan bireysel özelliklere yukarıda değinilmiştir. Ancak bireysel faktörler dışında gelir yetersizliği, işsizliğin artması, hızlı nüfus artışı, eğitim olanaklarının, sağlık ve sosyal hizmetlerin yetersizliği, toplumsal cinsiyet rolünün algılanış biçimi gibi pek çok toplumsal faktör de şiddetin ortaya çıkması için uygun ortamı hazırlamaktadır. Bu faktörlerin tamamı aynı zamanda bireyin ve toplumun yaşam kalitesinin göstergeleridir. Aile içi şiddetin ortaya çıkmasına neden olan her etken yaşam kalitesini de olumsuz etkilemektedir. Bunun sonucu olarak bireyde aile içi şiddetin neden olduğu her tür sorun da yine yaşam kalitesini düşürmektedir. Bu nedenle bu çalışmada, aile içi şiddetin şiddet mağduru kişi üzerinde ve özellikle kendini savunma imkanı bulunmayan çocuğun üzerindeki etkilerinin yaşam kalitesi kriterleri açısından ele alınması amaçlanmıştır. Aile İçinde Kadına Yönelik Şiddetin Çocuk Üzerindeki Etkileri Aile içinde kadına yönelik şiddete şahit olan çocuklarda duygusal, fiziksel, gelişimsel pek çok sorun ortaya çıkabilmektedir. Araştırmalar cinsiyete dayalı şiddetin çocuklar üzerinde ölüme ve gelişme geriliğine varan olumsuz etkileri olduğunu göstermektedir. Nikaragua'da yapılan araştırmalarda çocuk ölümlerinin yaklaşık 1/3 ünün eş şiddetinin etkili olduğu ailelerde görüldüğü belirtilmektedir. Uluslararası pek çok çalışmada bebek ve çocuk ölümlerinin yüksek oranda şiddet mağduru 708

188 kadınların çocuklarında olduğu görülmektedir (Kisher ve Johnson, 2004 ; akt: Meshkat ve Landes,2011:333). Nasıl olduğu net anlaşılmamasına rağmen annenin şiddete maruz kalmasının çocuğun zihinsel sağlığı üzerine de olumsuz etkisi olabilmektedir. Bunun yanında çocuklarda psikolojik, duygusal ve davranışsal problemler de görülmektedir. Özellikle bazı gelişmiş ülkelerde şiddet mağduru kadınların çocuklarında beslenme bozuklukları olduğu görülmüştür. Annenin çocuklara yönelik şiddeti çocuklarda bağışıklık sistemini de olumsuz etkilemektedir (Edelson,1999, Jouriles, 1989; akt: Meshkat ve Landes,2011:333). Aile içi şiddetin gerçekleştiği evlerdeki çocuklar dolaylı olarak yaralanmaktadırlar. Bu çocuklarda korku, sinirlilik, içekapanma, anksiyete, uyum sorunları, sosyal ilginin azalması, agresif söz ve davranışlar, yalnızlık hissetme, altını ıslatma, düşük özsaygı ve güvenin kaybolması yaygın olarak görülmektedir (Yanıkkerem ve Arıkan, 2001:287). Ebeveynler arasındaki devamlı çekişme ve tartışmalar çocuğun gelişimi sırasında onu en fazla yaralayan tecrübelerdir. Genel olarak çocuk anne ve babasını sever ve kendisini her biri ile özdeşleştirir. Anne-baba arasındaki çatışmalar çocuğun kendi kişiliğinde yerleşip, kendi kendisi ile çatışmaya sokar. Tatmin edilmeyen sevgi ve emniyet duygusu çocuğu duygusal gerilimlere iter ve sonuçta antisosyal davranışlara kadar uzanan patolojilere neden olur (Saran,1991:137). Bu çocuklar sürüp giden karıkoca kavgalarında anne-babanın ayrılıp kendisinin ortada kalacağına ilişkin korku yaşarlar (Bulut,1991:198, Lehmann ve Spence,2007:182). Şiddete ilişkin yapılan çalışmalarda en öne çıkan konu şiddet kısırdöngüsüdür. İstismara uğramış çocuklar istismarcı olurlar, şiddet kurbanları daha sonra şiddet suçlusu olurlar. Çocukluğunda ihmal ve istismar edilmiş çocuklarda suça yönelme ve yetişkinlikte suça yönelme riski artmaktadır (Özaltın,2001:112) Ailede Kadına Yönelik Şiddetin Çocukların Yaşam Kalitesi Açısından Ele Alınması Çocukların yaşam kalitesi kavramını anlayabilmek için önce yaşam kalitesi kavramını ele almak gerekmektedir. Yaşam kalitesi kavramı tüm insanlığı kapsayan bir kavramdır. Sokrates (akt: Aiken,1990, s.17) Yaşamak için değil, iyi yaşamak için en yüksek değerleri benimsemeliyiz diyerek daha o dönemde yaşamın insanın temel fiziksel ihtiyaçları karşılamanın ötesinde bir anlam içerdiğini belirtmiştir. Bu insanın sadece insan olmaktan dolayı hakettiği onur ve haysiyetine duyulması gereken saygıyı ifade eder. Yaşam kalitesi de en genel anlamıyla; insanın haysiyet ve onuruna yaraşır bir şekilde yaşamasını sağlayan koşulların oluşturulmasıyla sağlanan refah düzeyidir. Yaşam kalitesi, kişilerin temel ihtiyaçlarının, sosyal beklentilerinin karşılanmasını ve kişinin yaşadığı toplumun sunduğu fırsatlardan yeteneklerini kullanarak faydalanmasını ifade etmektedir. Yaşam kalitesi göstergeleri aile ve birey açısından değerlendirildiğinde, birey ya da ailenin ihtiyaçlarını karşılama, çevresi üzerinde denetim kurma, kendini gerçekleştirebilme ve anlamlı bir yaşam sürdürebilmesidir (Şimşek,2001:4). Çocuk açısından yaşam kalitesi; ihtiyaçlarını güçlük çekmeden sağlama, çevresi üzerinde denetim kurma, durumlar arasında özgür seçim yapabilme, kendini geliştirebilme ve anlamlı bir yaşam sürdürebilme demektir. Bu bireysel nitelikleri bütünleyen toplumsal-çevresel niteliklerini de değerlendirmeye katmak gerekmektedir. Bunlar toplumsal koşullar, yaşanılan çevre koşulları, toplumsal hizmetlerden 709

189 yararlanma ve toplumsal ilişkilerdeki niteliksel gelişmelerle ilgili olanaklardır. Toplumsal-çevresel nitelikler, bireysel değerlendirme verileri olduğu kadar, "toplumsal düzeyde yaşam kalitesini sergileyen "göstergelerdir (Cılga, 2010, s.33) Toplumsal düzeyde yaşam kalitesini sergileyen bu göstergeler çocuğun sağlıklı bir şekilde gelişmesi için gerekli ortamı oluştururlar. Yaşam kalitesi bireyin hem bedensel, hem ruhsal, hem de sosyal olarak iyilik halinde olması ile bağlantılıdır. Halen literatürde yaşam kalitesi ile ilgili yapılan çalışmalara bakıldığında yaşam kalitesinin daha çok sağlık boyutu ile ele alındığı görülmektedir. Birçok tanımda sağlık ve yaşam kalitesi yaşamda memnuniyetinin temel bileşenleri olarak birlikte ele alınmaktadır. Ancak yaşam kalitesi insanların sosyal yaşantısı ile de doğrudan ilişkilidir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) sağlığı "bedensel, zihinsel ve sosyal olarak tam bir iyilik hali" olarak tanımlamaktadır. Bu tanım yaşam kalitesinin temelini teşkil etmektedir. Bu temel sağlık tanımının çerçevesinde DSÖ yaşam kalitesini; kişinin yaşadığı kültür ve değer sistemleri çerçevesinde amaçları, beklentileri, standartları ve ilgileri ile ilgili olarak yaşamdaki pozisyonunu algılaması şeklinde tanımlar. DSÖ yaşam kalitesini ölçmedeki kriterleri 6 başlık altında toplayarak ölçmeyi denemektedir. Buna göre yaşam kalitesini ölçmek amacıyla bir ölçek geliştirmiş olan DSÖ yaşam kalitesini şu başlıklar altında ele almaktadır. 1. Fiziksel durum: - Enerji ve yorgunluk, - Ağrı ve rahatsızlık hissi, - Uyku ve dinlenme. 2. Psikolojik durum - Beden imajı ve görünüm, - Olumsuz duygular - Olumlu duygular - Kendine güven - Düşünme, öğrenme, hafıza ve konsantrasyon. 3. Bağımsızlık derecesi - Hareket kabiliyeti - Günlük aktiviteler - Tıbbi desteğe ve tedaviye ihtiyaç duyulması - Çalışma kapasitesi 4. Sosyal ilişkiler - Kişisel ilişkiler - Sosyal destek - Cinsel aktivite 5. Çevre - Ekonomik kaynaklar - Özgürlük, fiziksel güvenlik, - Ulaşılabilirlik ve kalite açısından sağlık hizmetleri ve sosyal hizmetler, - Ev ortamı, - Yeni bilgi ve beceri geliştirme fırsatları, - Boş zamanları değerlendirebilme, - Fiziksel çevre (Hava kirliliği, gürültü, trafik ve iklim gibi.) - Ulaşım. 6. Din, maneviyat ve kişisel inançlar: 710

190 Bu 6 başlıktan 1. ve 3. ve 2. ve 6. maddeler birleştirilmiş ve kriterler 4 ana başlık altında toplanmıştır. Buna göre bu başlıklar, fiziksel, ruhsal, sosyal ilişkiler ve çevre olarak son şeklini almıştır (WHO, 1997). Yaşam kalitesini etkileyen en temel faktör sağlıktır. Cinsiyete dayalı şiddetin neden olduğu sağlık sorunları : 1. Akut fiziksel sorunlar: - Yaralar, - Yumuşak doku zedelenmeleri, (vajinal ve rektal morarma, kızarıklık ve şişlikler dahil) - Yırtılmalar (Vajinal ve rektal bölgeler dahil) - İç kanama - Hamilelikle ilgili sorunlar ( Plesantanın erken ayrılması, erken doğum, fötal distress, intrauterin kanama, düşük, anne karnında bebek ölümü.) - Ölüm. 2. Akut dönem sonrası fiziksel sorunlar: - Fistüller - Cinsel yolla bulaşan hastalıklar (sifiliz, gonore, hiv.hpv vs.) - Genital bölge enfeksiyonları - İstenmeyen gebelik - Kalıcı sakatlık 3. Kronik sorunlar: -Kronik ağrı sendromu -Baş dönmesi -Gastrointestinal sendromlar -Cinsel işlev bozuklukları 4. Mental sorunlar - Depresyon - Anksiyete - Fobi/Panik atak - Post-travmatik stres bozukluğu - Yeme bozuklukları - İntihar - Davranış bozuklukları (özgüven eksikliği, cinsel yaşantıda riskli davranışlar, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, sigara kullanımı, fiziksel aktivitelerde yavaşlama, dengesizlik, çocukları ihmal etme, hamilelikte yetersiz sağlık bakımı) (Meshkat ve diğ.,2011:329). Eşinden şiddet gören kadının çocuğunu ihmal etmesi ihtimali her zaman bir risk olarak değerlendirilmelidir. Şiddet sonrasında kadınlarda ilk 4 hafta içinde duygusal stres semptomları (ağlama, alınganlık, hayattan zevk alamama, kronik yorgunluk, intihar düşüncesi) en yaygın görülen şiddet sonrası belirtilerdir. Kanada da yapılan bir nüfus araştırmasında depresyona ek olarak kadınlarda yaygın olarak anksiyete, uykusuzluk ve sosyal işlevsizlik gibi bulgular istismara uğramayan kadınlarda daha fazla görülmektedir (Ratner,1993; akt: Meshkat ve Landes,2011:334). Tüm bu sağlık sorunları DSÖ' nün yaşam kalitesi açısından ele alındığında şiddet mağdurunun yaşam kalitesi olumsuz etkilenmektedir.yaşam kalitesi düşük bir annenin çocuğunun yaşam kalitesini yükseltmek için herhangi bir gücü ve becerisi olamayacaktır. 711

191 Aile içi şiddetin olduğu evlerde yaşayan çocukların % 66 sı sinirlilik, mutsuzluk, üzüntü duyduklarını, % 54 ü korku ve endişe, % 422 si kötü ve zararlı duygular, % 4 ü sevilmeme ve yalnızlık duygusu, % 5 i kızgınlık ve % 12 si daha farklı duygular yaşadıklarını belirtmişlerdir ( Mullender ve diğ.,2002:59). Tartışma Yukarıda aktarılan tüm bilgiler ışığında çocukların yaşam kalitesi DSÖ' nün yaşam kalitesi kriterleri çerçevesinde ele alınacaktır. 1. Fiziksel durum: Hem baba hem de şiddet mağduru anne tarafından fiizksel şiddete maruz kalan çocuk bedensel olarak rahatsızlık, ağrı hissi duyabilir. Ayrıca şiddet mağduru kadının psikolojik sorunlarından dolayı çocuğun ihtiyaçlarını karşılayabilecek güç ve enerjisinin olmaması nedeniyle çocuğu ihmal etmesi söz konusu olabilir. Bu ihmalin zararları çocuğun yaşı küçüldükçe artar. Örneğin en temel ihtiyaçları beslenme, uyuma, temizlenme ve bu ihtiyaçları karşılanırken sevgi görme olan bir bebeğin ihtiyaçları depresyondaki bir anne tarafından karşılanmayınca çocukta ciddi sağlık sorunları ortaya çıkmasına neden olabilir. İhtiyaçları zamanında karşılanmayan bebek çok ağlayacağından tahammül düzeyi düşük olan annenin fiziksel şiddetinde maruz kalabilir ve bu çocukta ölüme kadar götürebilecek yaralanmalara neden olabilir. Amerika'da 1999 yılında başlayıp 3 yıl süren ulusal çapta yapılan bir araştırmada acil servise gelen çocuklardan bilgi alınmıştır. Bu araştırmada aile içi şiddetten dolayı yaralanıp acil servise gelen çocukların annelerinin çoğunda depresyon olduğu görülmüştür (Lehmann ve Spence,2007:219). 2. Psikolojik durum: Annesinin dövüldüğüne şahit olan 3 çocuktan birinde önemli davranışsal ve duygusal problemler görülmektedir. Bu problemler (Bernard ve ark,1982:akt:yanıkkerem ve Arıkan,2001:286): 1 Psikosomatik bozukluklar 2. Anksiyet ve korkular 3. Uyku bozuklukları 4. Aşırı derecede ağlamalar 5.Kekemelik ve okul problemleri 6. Şiddetten kendini sorumlu tutma. 7. Sürekli gerginlik(başka bir şiddet olayının gerçekleşebileceği korkusu) 8. Dövülen kişiyi sevmekten veya şiddeti durduramamaktan kaynaklanan suçluluk duygusu 9. Terk edilme korkusu. Uz'un (1989:36) çalışmada erkekten kadına yönelik şiddet ile çocukta davranış problemleri görülmesi arasında da anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Şiddet düzeyi düşük ailelerin çocuklarının % 55'inde az davranış problemi görülürken, şiddet düzeyi yüksek ailelerde çocukların % 85'inin çok davranış problemi gösterdiği görülmüştür. Bu davranış problemlerinin yanında kendini yaralama, madde kullanımı ya da intihar teşebbüsü gibi sonucunda ölüme götürebilecek ileri düzeyde problemler ortaya çıkabilmektedir. Bu sorunlar nedeniyle çocukların psikiyatrik tedavi almaları gerekebilir ve hatta bazen yatarak tedavi olmalarını gerektirecek psikiyatrik sorunlar ortaya çıkabilir. Özellikle çocuğun çok ağır bir şiddet olayına şahit olması durumunda (annenin ağır yaralanması, ölümü gibi) çocukta post-travmatik stres bozukluğu ortaya çıkabilir. 3.Sosyal İlişkiler: Aile içi şiddete maruz kalan çocuk şiddeti bir problem çözme aracı olarak öğrenecektir. Ailede kadının şiddete maruz kaldığını gören erkek çocuk babasını 712

192 rol model alarak kız arkadaşı ya da eşiyle olan sorunlarını çözmek için şiddeti kullanacaktır. Anman (1979, akt., Buchner ve diğerleri, 1998, s. 99) İstismarcı ebeveyn hayatında bir kez de olsa istismar edilmiş çocuktur demiştir. Çocukluğunda ihmal ve istismara maruz kalmış anne- baba yetişkin olduğunda da kendi ebeveyninden öğrendiği çocuk yetiştirme yöntemlerini kullanacağı için çocuğuna şiddet uygulayacaktır. Bu durum öğrenme kuramlarından sosyal öğrenme kuramı ile açıklanabilir. Sosyal öğrenme kuramı; kişiliği oluşturan alışkanlıkların kazanılmasında klasik ve edimsel şartlanmayı temel almakta ve bunu birey ve topluma uyarlamaktadır (Ankay, 1986, s. 61). Kurama göre; ailesinde şiddeti gören veya yaşayan çocuk şiddeti öğrenmekte ve içselleştirmektedir. Şiddetin yaşandığı ailelerin çocukları, annebabalarının davranışlarını öğrenip uygulamaya eğilimlidirler (Bulut, 1996, s. 30; Burgess ve diğerleri, 1990, s. 38; Arıkan, 1987, s. 77). Bandura (1973)' ya göre çocuk, yetişkinlerin agresif davranışları karşısında engellendiğinde tepki göstermeyi, kızmayı ya da korkuyu öğrenir. Fairchild ve Erwin (1977 akt., Howes, 1990, s. 101) in bu hipotezi destekleyen çalışmalarında cezalandırıcı ebeveyn-çocuk ilişkisi içinde büyüyen erkek çocukların daha çok fiziksel şiddet gösterdiği görülmüştür. Bunun yanında istismara maruz kalmış çocuklar sınırlı davranış kalıpları öğrendiği için akranlarına karşı da engellenme, korku ve kızgınlık hissettiklerinde saldırganca davranmaktadırlar. Yıldırım'ın araştırmasında (2006) aile içinde fiziksel şiddet uyguladığını ifade eden ergenlerin % 63, 3 ü babalarının da aile içinde fiziksel şiddet uyguladığını belirtirken, aile içinde fiziksel şiddet uygulamayan ergenlerin babaları da % 73,2 ile aile içinde fiziksel şiddet uygulamamışlardır. Babanın aile içinde fiziksel şiddet uygulaması ile ergenin aile içinde fiziksel şiddet uygulaması arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Çocukların şiddet eğilimi arkadaş edinmelerinin önünde de ciddi bir engel teşkil edebilir. Bu çocuklar sağlıklı akran ilişkileri kuramadıkları ve anne ve babalarından yeterince sosyal destek alamadıkları için bu desteği başka kaynaklardan bulmaya çalışabilirler. Bu durumdaki çocuklar çetelere katılma, sigara, alkol, uyuşturucu madde kullanımı gibi zararlı alışkanlıklar edinme riski ile karşı karşıya kalırlar. Annesinin şiddete maruz kaldığına şahit olan kız çocukları annelerini rol model aldıkları için ailesindeki erkeklerin kendine şiddet uygulaması durumunda sessiz kalacak, annesinin öğrenilmiş çaresizliğini kendisi de benimseyecektir. 4. Çevresel özellikler: Aile içi şiddetin en önemli nedenlerinden biri ailelerin sosyoekonomik düzeyinin düşük olmasıdır. Babanın alkol, kumar gibi kötü alışkanlıklarının bulunması, çalışmaması, annenin çalışmaması gibi nedenlerle ailede ciddi ekonomik sıkıntılar yaşanabilir. Bu durum çocuğun kıt ekonomik kaynaklarla ihtiyaçlarının tam olarak karşılanmasını engelleyecektir. Buna bağlı olarak yaşanan çevre koşulları da çocuk için güçleşecektir. Yaşam kalitesinin nesnel kriterleri olan beslenme, barınma, temiz su ihtiyacı, ısınma ihtiyacı gibi temel ihtiyaçların bu koşullarda sağlanması mümkün olamamaktadır. Ayrıca işsizlik ve yoksulluk nedeniyle sosyal güvenceden mahrum olmak ve sağlık ve sosyal hizmetlere ulaşamamak gibi sorunlar sosyoekonomik düzeyi düşük ailelerin ve çocuklarının yaşam kalitesini etkileyen en temel faktörler olarak ele alınabilir. 713

193 Sonuç ve Öneriler Aile içi şiddet günümüz dünyasının en önemli sosyal sorunlarından biridir. Çünkü dünyamız, her geçen gün daha da saldırganlaşan insanların yaşadığı bir yer haline gelmektedir. Şiddet bulaşıcı bir hastalık gibi hızla yayılmaktadır. En önemli fonksiyonu sağlıklı ve mutlu çocuklar yetiştirmek olan aileler, içinde şiddeti barındırmayan, sevgi dolu aileler olsalardı şiddet bu kadar yaygınlaşmış olmayacaktı. Şiddete maruz kalan birey yaşadığı travmalar sonucu sağlıklı düşünme yeteneğini kaybettiği için öfke kontrolünü sağlamakta güçlük çektiğinden çevresine karşı şiddet uygulamaktadır. Bunun en güzel örneği, eşinin fiziksel şiddetine maruz kalan kadınların kendi çocuklarını dövmesidir. Çocuk için anne ve babası örnek alınacak birer semboldür. Çocuğun içine doğduğu ilk sosyal sistem olan ailede çocuk ahlaki normlar, değer yargıları ve gelenek görenekler konusunda ilk temel bilgileri öğrenmektedir (Demirbilek, 2001:46). Bu nedenle ailesi içinde şiddete maruz kalan ya da kendisi doğrudan şiddete maruz kalmasa bile şiddete şahit olan çocuklar sorun çözme yöntemi olarak şiddeti öğrenmekte ve bir şiddet kısırdöngüsü oluşmaktadır. Çocukların ve ailelerin yaşam kalitesi bu kısırdöngüden olumsuz olarak etkilenmektedir. Çocukların yaşam kalitesini arttırmak çocuğun iyilik halini sağlamanın en önemli ön koşuludur. Bu iyilik halini etkileyen en önemli sorunlardan biri çocuk ihmal ve istismarıdır. Bundan dolayı bu ihmal ve istismarı önlemeden çocukların yaşam kalitesi yükseltmek mümkün olmayacaktır. Çocukların yaşam kalitesinin geliştirilmesi konusuna tüm çocuklar açısından bakmak ve temel evrensel kriterleri bütünlük içinde değerlendirmek gerekmektedir. Bu bütünlük, tüm çocuklar açısından ve risk grubundaki çocuklar açısından çocuk hakları konusuna bakmak, yaşama, gelişme, korunma, bakılma ve katılım haklarını bütüncül olarak ele almayı gerektirir (Cılga, 2010, s.18). Bunu sağlamak amacıyla uluslararası düzeyde atılan en önemli adım Çocuk Hakları Sözleşmesinin (ÇHS) imzalanmasıdır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 da kabul edilen ÇHS' de çocuğun bireysel, sosyal, kültürel, ekonomik, siyasal hakları koruma altına alınmıştır. Yaşam kalitesi kavramı irdelenirken çocukların hassas bir grup olarak insan hakları ve çocuk hakları perspektifinde ele alınması gerekmektedir. Çocuklarda yaşam kalitesi çocuğun yüksek yararını sağlayacak kriterleri içerir. Bu kriterler ÇHS' de çocuklara tanınan tüm haklar çerçevesinde bütüncül olarak ele alındığında çocuğun yüksek yararını gözetecek koşullar sağlanabilmiş olur. Bu hakların korunması için yapılacak uygulamalarla çocukların yaşam kalitesini yükseltmek hedeflenmektedir. Kadına ve çocuğa yönelik şiddet bir insan hakkı ihlali olduğu için bunun önlenmesine yönelik ulusal ve uluslararası düzeyde temel insan hakları kuralları çerçevesinde önleyici çalışmalar yapılması gerekmektedir. Bu çalışmaların başında öncelikle toplumun sosyal refah düzeyini yükseltmeyi amaçlayan programlar oluşturulması gerekmektedir. Toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel sorunlarının kaynağı tespit edilerek çözüm yolları bulunmalıdır. Ülkemizdeki aile içi şiddetin en önemli nedenlerinden biri olan sosyal öğrenme neticesinde oluşan şiddet kısırdöngüsünün kırılabilmesi için ciddi bir eğitim desteği verilmelidir. Bunun yanında ailelerin ve bireylerin kendilerinden kaynaklanan sorunlarının yerinde tespit edilip çözülebilmesi için yaygın bir sağlık ve sosyal hizmet ağına ihtiyaç vardır. Günümüzde hala sağlık hizmetlerinde ve sosyal hizmetlerde koruyucu ve önleyici çalışmalar istenen düzeyde değildir. Oysa ki koruyucu ve önleyici hizmetler olmadan aile içi şiddetin önlenmesi mümkün görünmemektedir. Kadına yönelik şiddetin olduğu her yerde çocuğa yönelik şiddet de söz konusudur. Bu nedenle çocukların şiddetten korunması için kadınların şiddetten korunması gerekmektedir. 714

194 KAYNAKÇA Aiken, W. (1990) The Quality of Life Quality of Life,The Medical Dilemma. Ed: T.A. Shannon. New Jersey: Paulist Press. Aktaş, A. M. (1997) Aile İçi Şiddet ve Önleme Yolları. Ankara, Somgür Yayınları. Ankay, A. (1986) Toplumsal Saldırganlığın Psikolojik Kökenleri. Yayınlanmamış Doktora Tezi. Ankara Üniversitesi: Ankara. Arıkan, Ç. (1987) Sosyal Hizmetler Açısından Şiddet ve Bir Türü Olarak Kadına Yönelik Şiddet. Ankara : H.Ü. Sosyal Hizmetler Y.O Dergisi 1: Arıkan, Ç. (1988) Ailede Çocuğa Yönelik Şiddet. Ankara: Hacettepe SHYO Dergisi Cilt:6, Sayı: Arıkan, Ç. Ve İl S. (1994) Türkiye de Çocuk Eğitim Evlerindeki Hükümlü Gençlerin Aile İçi Şiddet İlişkin Değerlendirmeleri. Ankara: Aile Kurultayı. Bandura,A. (1977) Social Learning Theory. New Jersey. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu (1995) Aile İçi Şiddetin Sebep ve Sonuçları. Ankara: Bizim Büro Basımevi Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu (2010) Türkiye'de Ergen Profili Ankara: Manas Yayıncılık. Buchner,G. ve diğerleri (1998) Gewalt Gegen Kinder. İnternet Sitesi: www. Bmsg. gv.at Bulut, I. (1996) Genç Anne ve Çocuk İstismarı. Ankara: Bizim Büro Basımevi. Bulut, I. (1991) Parçalanmış Aileden Gelen Çocukların Davranış Özellikleri Hakkında Bir Araştırma. Aile Yazılar:3 Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayını,Ankara:MN Ofset Burgess, R., Lıse L, M. Youngblade (1990) Social Incompetence and The Intergenerational Transmission of Abusive Parental Practices. Gerald D. Hotaling, David Finkelher, John T. Kirkpatrick, Murray A. Straus ( Eds) Family Abuse and İts Consequences New Directions İn Research. Sage Publication. Cılga, İ. (2010) Yaşam Kalitesi Açısından Çocuk Haklarına Bütüncül Yaklaşım Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin 20. Yılında Tükiye'de Çocuk Hakları.Ankara: Maya Akademi. Coontz D. P., Judith M. A. (1990) Understanding Violent Mothers and Fathers:Assessing Explanations offered by Mothers and fathers for therir Use of Control Punishment. Gerald D. Hotaling, David Finkelher, John T. Kirkpatrick, Murray A. Straus.(Eds).Family Abuse and İts Consequences New Directions İn Research. Sage Publication. Crowell, N.A., Burgess A.V. (1996) Understanding Violence Against Women. National Research Council,U.N Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (2004) Unicef Türkiye. Demirbilek, S. (2001) Değişen Aile Yapısı ve Çocuğun Sosyalleşmesine Etkisi. Sosyal Hizmet Dergisi SHÇEK Yay.:Ankara Horton B. C., Cruıse T.K. (2001) Child Abuse nd Neglect:The School s Response. Newyork: The Guilford Press. Howes, C. (1990) Abused and Neglected Children with Their Pers. Family Abuse and İts Consequences New Directions İn Research. Edt: Gerald D. Hotaling, David Finkelher, John T. Kirkpatrick, Murray A. Straus. Sage Publication. Kadushın, A. (1970) Child Welfare Services. Newyork: The Macmillan Company. 715

195 Kadushın, A. (1988) Neglect in Families. Elam W Nunnally, Catherine S. Chilman, Fred M. Cox,US (Eds).Mental İllness, Deliquency, Addictions and Neglect Families in Trouble Series, Volume 4,, Kars, Ö. (1996) Çocuk İstismarı: Nedenleri ve Sonuçları. Ankara: Bizim Büro Basımevi. Kirst-Ashman, K.K., Hull Jr G.H.. (1999) Understanding Generalist Practice. Second Edition. Chicago: Nelson Hull Publishers. Koşar, N. (1989) Sosyal Hizmetlerde Aile ve Çocuk Refahı Alanı. Ankara: Yargıçoğlu Matbaası. Kozcu, Ş. (1991) Çocuk İstismarı ve İhmali. Aile Yazıları 3:Birey,Kişilik ve Toplum. Ankara: Aile Araştırma Kurumu Yayınları. Bilim Serisi 5/3 KSGM (2006) Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı , Ankara KSGM (2008) Türkiye'de kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması. Lehmann P., Spence E. (2011) Complex Trauma and Crisis İntervention with Children in Shelters for Battered Women. Roberts R.A., White W.B (Eds.). Battered Women and Their Families.. Newyork:Springer Publishing Company. Meshkat, N.,, Landes,M. (2011) Gender-Based Vilence: A Call For Action. Madelon L.Finkel (Ed). Public Health in The 21st Century Global İssues in Public Health. California. Mullender A., Hague G., Imam U.,Kelly L, Malos E., Regan L. (2002) Children's Perspectives on Domestic Violence. London: Sage Publication. Özaltın, G. (2001) Aile İçi Şiddetin Önlenmesinde ve Ruh Sağlığının Korunmasında Aileye Yönelik hizmetlerin Önemi.1. Ulusal Aille Hizmetleri Sempozyumu.(2000'li yıllarda aile hizmetleri). Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayını. Ankara:Can Matbaacılık. Özgüven, İ.E.(2001) Ailede İletişim ve Yaşam. Ankara: Pdrem Yayınları. Robert R.A. (2011) Overview and new Direction for İntervening on Behalf of battered Women. Roberts R.A., White W.B (Eds.). Battered Women and Their Families.. Newyork: Springer Publishing Company. Saran, N. (1991) Aile Hayatı ve Toplum. Aile Yazılar:3 Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayını.Ankara:MN Ofset Şimşek, Z. (2001). Yaşam Kalitesi Ölçeğinin Psikometrik Değerlendirmesi. Toplum ve Sosyal Hizmet,12(2), Uz, Ç. (1989) Aile İçi Şiddetin Çocuk Üzerindeki Etkileri. YayınlanmamışYüksek Lisans Tezi, Ege Üniversitesi,İzmir. WHO (1997) Programme on Mental Healt. WHOOQOL Measuring quality of life. www. Who.int/mental_health/media/68 Yanıkkerem, E., Arıkan A. (2001) Aile İçi Şiddetin Çocuk Sağlığı Üzerine Etkileri.1. Ulusal Aile Hizmetleri Sempozyumu (2000'li Yıllarda Aile Hizmetleri). Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayını.Ankara:Can Matbaacılık Yıldırım, Ş.(2006) Ergenlerin Aile İçi Şiddete Maruz Kalma Durumları ve Aile İlişkilerinin Değerlendirilmesi. Yayınlanmamış Y.L. Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara. 716

196 Özet MUHAFAZAKÂR OTORİTERYEN EĞİLİMLER, CİNSİYET AYRIMCILIĞI VE KADINA YÖNELİK ŞİDDET Prof. Dr. Adnan Gümüş 1 Kendinden sonra binlerce araştırmaya kaynaklık eden Adorno, Frenkel-Brunswik, Sanford&Levinson un (1982 [1950]:.1 vd.) Otoriteryen Kişilik araştırmasına göre ideolojiler tümleşik bir yapı oluşturmakta ve total kişilik kuramını (the theory of total personality) gerekli kılmaktadır. Otoriteryen kişiliğin 9 temel özelliğinden en belirleyicisi konvensiyonalizm (gelenekselcilik-gidişata uyarlanma, uydumculuk) olup ayrımcılık ve cinsel olana aşırı ilgi de alt boyutları arasında sayılmaktadır. Bu bildiride total kişilik varsayımına uzak durulmakla birlikte Gümüş&Gömleksiz in 1997 araştırması ve Gümüş&Tümkaya&Dönmezer in 2002 araştırmasının empirik verileri eşliğinde 1) anne-baba kökeni, kırsal köken, okul farklılıkları gibi bazı sosyal faktörlerin; 2) mezhep ve dil farklılıklarının; 3) otoriter, dini, milliyetçi, patriotik eğilimlerin; 4) Anomi ve sinizmin cinsiyet ayrımcılığı ve kadına yönelik şiddetteki yeri ve rolü tartışılmaktadır. Bulgulara göre, otoriter-konvensiyonal eğilimler ile ayrımcılık arasında güçlü ilişkiler bulunmaktadır. Anahtar Sözcükler: Otoriteryen kişilik, muhafazakârlık, dindarlık, patriotizm, anomi, sinizm, ayrımcılık, şiddet, kadın Giriş: Otoriteryen Kişilik, Tutuculuk ve Cinsel Olanı Baskılama Adorno, Frenkel-Brunswik, Sanford&Levinson un (1950) Otoriteryen Kişilik (The Authoritarian Personality veya kısaca AP) çalışması, psikoanalitik bir yaklaşımla konvensiyonel eğilimlerin (daha genel olarak muhafazakarlığın) ideolojik bir örüntünün ötesinde bir tür zihniyete, hatta tümleşik bir hasta kişiliğe denk düştüğü savına dayanmaktadır: Bu araştırma şu yönetici ana hipoteze dayanmaktadır: Çoğu kez bir bireyin politik, ekonomik ve sosyal kanaatleri, -birlikte bir zihniyet veya ruh hali denebilecek - derin ve tümleşik bir örüntü oluşturmaktadır; bu örüntü de kişiliğin derinliklerindeki eğilimlerin bir ifadesidir (Adorno, Frenkel-Brunswik, Levinson&Sanford (1982 [1950]:1). Bu kitapta ideolojiden, günlük literatürde kullanıldığı şekilde, görüş, tutum ve değerlerin bir organizasyonu - insan ve toplum hakkındaki düşünüş biçimlerianlaşılmaktadır. Birinin total ideolojisi veya onun ideolojisi dediğimizde, değişik yaşam alanlarını dikkate alıyoruz: politika, ekonomi, din, azınlık grupları vb. İdeolojilerin tek tek bireylerden bağımsız bir varlık alanı bulunmaktadır; bunlar tarihsel süreç ve sosyal olaylar dizisinin sonucu olarak belirli bir zaman diliminde varlık bulurlar. Bu ideolojiler farklı bireylerde farklı derecede ilgi-yer bulurlar. Bu, onların ihtiyaçları ile bu ihtiyaçların doyurulma veya engellenme durumlarına bağlıdır.( )Böylece kişiliğe vurgu sosyoloji ile tarihten daha çok psikolojiye öncelik tanınmasını gerektirmektedir. ( ) İdeolojik durum-hazıroluş (İdeoloji-in-readness), ideolojinin dile getirilmesi (=ideoloji-in-words) ve eylemde (=in-action) bulunulmasının esas olarak aynı 1 Çukurova Üniversitesi Eğitim Fak. Ortaöğretim Sosyal Alanlar Eğitimi Bölümü E-Posta: 717

197 şeyler olduğuna şüphe yoktur. Bireyin total ideolojisinin sadece her bir düzeyde bir organizasyon olmadığı, bu düzeyler arasında da bir organizasyon olduğu açıktır. tek bir yapı... Böyle bir yapıyı anlamak için, total kişilik kuramı (the theory of total personality) gereklidir. Bu araştırmayı yöneten kurama göre, kişilik, bireylerin içindeki güçlerin az-çok süreklilik arzeden bir organizasyonudur... kişilik, davranışların ötesinde (behind) ve bireylerin içindedir (within). Kişilik güçleri, bir yanıt değil fakat yanıtı hazırlayıcıdır(readinesses for response); bu salt bir duruma karşılık verme değildir... (Adorno, Frenkel-Brunswik, Levinson&Sanford (1982 [1950]:2, 3, 5)....Araştırma ile ilgili hipotezlerden biri, kişiliğin derinlerinde yatan eğilimin, ifadesini bulduğu bazı görüş ve tutumlarda dinamik 1 olarak yer aldığı ancak mantıki olmadığıdır... (Sanford, Adorno, Frenkel-Brunswik&Levinson 1982 [1950]:154). Adorno, Frenkel-Brunswik, Levinson&Sanford a (1982 [1950]:1) göre, otoriteryen kişilik vardır ve aşırı uyumcu, katı, duygusal hisleri baskılayan, otoriteye itaatkar, kendinden olmayana karşı aşırı önyargılı, aşağı değerlendirilene karşı kibir-üstünlük taslayan bir kişilik tipi ile karakterize edilmektedir. Bu kişilik, sosyal hiyerarşide güvenlik arayan ve güçlü grup bağlılığı ile bunu etnosentrik değerleri yüceleştirerek yapan bir kişilik tipidir. Herkeste bir ve aynı şekilde bulunmasa da, bu değişkenler anti-demokratik propaganda için kalıcı sendromu oluşturmaktadır: Dinamik süreç içinde kişinin az çok merkezi bir eğilimi olan şeyler, etnosentrizm veya diğer ilgili psikolojik görüş ve tutumlarda açığa çıkar. Bu değişkenler, kısa tanımlamaları ile birlikte, aşağıda listelenmiştir: Tutuculuk (Conventionalism): Tutucu orta sınıf değerlerine sıkı sıkıya bağlılık. Otoriteryen Başeğme (Autoritarian submission): İdealleştirilmiş moral otoritelere karşı başeğici ve eleştirisiz tutum. Otoriteryen Saldırganlık (Autoritarian aggression): Çevreyi gözetip denetleme ve tutucu değerlere aykırı davrananları karalama, suçlama ve cezalandırma, onlara direnme eğilimi. Yumuşakbaşlılığa Karşıtlık (Umursamazlık/Anti-Intraception): Öznelliğe, hayalciliğe ve yumuşakbaşlılığa karşı olma. Boşinan ve Kalıplaşmış Düşünce (Superstition and Stereotypy): İnsan yazgısının mistik öğelerce belirlendiği inancı ve katı kalıplar içinde düşünme eğilimi. Güçlülük ve Katılık Eğilimi (Power and tougness ): Güçlü olma düşüncesi ve güç merkezi olma eğilimi, güçlü olanla özdeşleşme, egemenlik-bağımlılık, önderlik-ardıllık boyutları içinde düşünme, tutucu değerlere aşırı vurgu. Yıkımcılık ve Alaycılık (Destructiveness and Cynicism): Genel düşmanlık, insanların kötülenmesi. Yansıtıcılık (Projektivity) Dünyada kötü bir gidişin olduğu inancı, kusurlarını başkalarına mal etme Seksüelite (Sex) Cinsel gidişe aşırı ilgi. Bu değişkenler birlikte, az çok kişide sürekli bir yapıyı yansıtan, anti-demokratik propogandanın ortaya çıkışında kalıcı olan tek bir sendromu biçimlendirirler. Bu açıdan şöyle de söylenebilir: F Skalası, potansiyel anti-demokratik kişiliği ölçme girişimidir. Bu, kişilik örüntüsünü veren tüm özelliklerin skalada yer aldığını iddia etmez ancak karakteristik olan kalıplar yakalanmaya çalışılmıştır... (Sanford, Adorno, Frenkel-Brunswik&Levinson 1982 [1950]:157). Adorno vd. (1982 [1950]) otoriteryenizmin içsel boyutlarından kabul ettiği cinsel olana yönelik aşırı ilgiyi Altemeyer (1988), homoseksüeliteye karşıtlık/duyarlılık şeklinde 718

198 adlandırmakta ve içsel değil dışsal bir boyut olarak ele almakta ise de her iki durumda da cinsellik ile otoriteryenizm arasında bir ilişki öngörülmektedir. Burada total bir psikoanalitik kişilik anlayışı benimsenmemekle ve her biri dışsal bir boyut olarak varsayılmakla birlikte, yine de tutuculuk, otoriteryen eğilimler, saldırganlık, etnik ayrımcılık, cinsel ayrımcılık ve kadına yönelik şiddet arasında doğrusal ilişkiler öngörülmektedir. Materyal ve Yöntem Buradaki tartışmaların geniş kuramsal tartışmaları ve alt ölçekler ile ilgili geniş bilgi, Gümüş ve Gömleksiz 1999 Din Milliyetçilik Otoriteryenizm kitabında yer almaktadır. Burada cinselliğe yönelik tutum ölçeği öne çıkarılarak Adana da 1997 yılında gerçekleştirilen lise ve üniversite örnekleminde 1735 gencin görüşleri çerçevesinde konu tartışılmaktadır. Hayat kadınlarının saygı görmeye hiçbir hakkı yoktur. İnsanların cinsel fantezilerinin olması normal bir durumdur. Porno yayınlara izin verilmemelidir. Günümüzdeki yaygın cinsel ahlaksızlığa karşı, iyi niyet sahibi insanların mücadele etmesi gerekir.* Tamamıyla ret ediyorum Cinsellik Ölçeği Maddeleri Ret Kararsızım edediyorum Onaylıyorum Tamamıyla Onaylıyorum Ort. 31,4 32,9 21,3 7,2 7,1 2,24 3,2 6,3 13,9 37,3 39,2 1,95 (tersten) 12,2 16,2 24,2 18,8 28,5 3,36 4,0 6,5 14,2 35,7 39,5 4,00 *Sınanmıştır; ancak yüksek puan aldığı ve dolayısyla yeterince ayırt edici olmadığı için ölçeğe dahil edilmemiştir. Ayrıca Adana da 2002 yılında ilköğretim okullarında gerçekleştirilen öğretmen ve öğrenci araştırmasından (Gümüş, Tümkaya, Dönmezer 2004 Sıkıştırılmış Okullar) yararlanılmaktadır. Böylece Öğretmen, Üniversite öğrencileri, Lise öğrencileri ve İlköğretim öğrencileri ana veri tabanını oluşturmaktadır. Özetle lise ve üniversite örneklemi Gümüş&Gömleksiz in 1997, öğretmen ve ilköğretim öğrencileri örneklemi Gümüş&Tümkaya&Dönmezer in 2002 araştırmalarına dayanmaktadır. 1) Bölgelere, Gelişmişlik Düzeyi ve Oturulan Yerleşim Yerine Göre Cinsel Ayrımcılık Durumu Üniversite öğrencilerinin doğduğu bölge ve doğduğu illerin gelişmişlik düzeyine göre cinsel ayrımcılığı çok değişmemekle birlikte, yerleşim birimine göre köylere doğru anlamlı artış olmaktadır. 719

199 Üniversite Öğrencilerinin Geldikleri Bölgelere, Doğum İllerinin Gelişmişlik Düzeyine, Ailenin Oturduğu Yerleşime Göre Cinsel Ayrımcılığa İlişkin Ortalama, Standart Sapma ve Tek Yönlü Varyans Analizi Sonuçları (1997) Bölge X S Doğum İlinin Gelişmişlik Düzeyi X S Ailenin Oturduğ u Yerleşim Marmara 2,68,81 En Düşük 2,86,77 İl 2,40,77 Akdeniz 2,38,79 Düşük 2,58,66 İlçe 2,46,79 Ege 2,51,89 Orta 2,45,81 Nahiye 2,79,81 İç A. 2,38,80 Yüksek 2,38,79 Köy 2,96,90 Karadeniz 2,57,84 En Yüksek 2,56,69 G.Doğu A. 2,76,73 Doğu A. 2,46,67 F 1,73 2,22 7,24* *.05 düzeyinde anlamlı. 2) Hane Büyüklüğü, Ebeveyn Eğitimi ve Ebeveyn İşine Göre Cinsel Ayrımcılık Durumu Hane büyüklüğüne göre üniversite öğrencileri arasında biraz daha düşük olmakla birlikte hem üniversite hem de lise örnekleminde anlamlı farklılaşma (artış) görülmektedir. Lise ve Üniversite Öğrencilerinin Aile Hane Büyüklüğüne Göre Cinsel Ayrımcılığa İlişkin Ortalama, Standart Sapma ve Tek Yönlü Varyans Analizi Sonuçları (1997) Hane Lise Üni Büyüklüğü X S X S 1-3 Kişi 2,31,81 2,52, ,44,87 2,41, ,67,83 2,51, ,88,81 2,75, Kişi 2,89,97 3,09 1,19 F 8,95* 2,70* *.05 düzeyinde anlamlı. Anne-baba eğitimine göre liselilerin cinsel ayrımcılığı anlamlı şekilde farklılaşırken, üniversitede farklılaşmamaktadır. Lise ve Üniversite Öğrencilerinin Ebeveyn Eğitimine Göre Cinsel Ayrımcılığa İlişkin Ortalama, Standart Sapma ve Tek Yönlü Varyans Analizi Sonuçları (1997) BABA Eğitim Düzeyi ANNE Eğitim Düzeyi Lise Üni Lise Üni X S X S X S X S Okur değil 2,92,97 2,64,97 2,82,91 2,68,93 Okuryazar 2,53,88 2,66 1,07 2,67,94 2,48,72 İlkokul m. 2,68,85 2,59,81 2,61,83 2,54,79 Ortaokul m. 2,55,86 2,50,71 2,43,69 2,29,77 Lise m. 2,36,80 2,35,65 2,14,80 2,27,71 Meslek L. 2,67,78 2,38,71 2,25,92 2,20,73 Üniversite 2,25,90 2,34,79 2,17,89 2,30,82 F 6,94* 1,47 10,82* 2.00 *.05 düzeyinde anlamlı. X S 720

200 Baba mesleğine göre hem lise hem de üniversite öğrencilerinin cinsel ayrımcılığı anlamlı şekilde farklılaşmakta, anne mesleğine göre lisede büyük bir farklılaşmaya rastlanmaktadır. Lise ve Üniversite Öğrencilerinin Ebeveynin İşine Göre Cinsel Ayrımcılığa İlişkin Ortalama, Standart Sapma ve Tek Yönlü Varyans Analizi Sonuçları (1997) BABA Mesleği/İşi ANNE Mesleği/İşi Lise Üni Lise Üni X S X S X S X S İşsiz/Evde 2,64 1,24 2,23,66 2,59,84 2,50,82 İşçi 2,68,86 2,43,87 Çiftçi/Köylü 2,60,82 2,90,92 Küç.Memur 2,63,76 2,29,66 Asker/Polis 2,55,79 2,66,33 Öğretmen 2,36,83 2,33,70 Yük.Nit. Ücr 2,10,82 2,41,82 Küç.Esnaf 2,56,70 2,66,71 Büy.Esn/ İşv 2,48,92 2,32,71 Emekli 2,48,86 2,36,75 Çalışıyor 2,21,81 2,29,75 F 3,54* 2,34* 29,97* 3,45 *.05 düzeyinde anlamlı. 3) Lise Türü, Fakülte Türü ve Sınıflara Göre Cinsel Ayrımcılık Durumu Lise türleri arasında en yükseği İmam Hatip Liseleri olmak üzere büyük farklılaşma yaşanmakta, fakülteler arasında da anlamlı farklılaşmaya rastlanmaktadır. Ancak sınıflar arasında anlamlı bir farklılaşma görülmemektedir. Lise ve Üniversite Öğrencilerinin Okudukları Lise, Fakülte ve Sınıfa Göre Cinsel Ayrımcılığa İlişkin Ortalama, Standart Sapma ve Tek Yönlü Varyans Analizi Sonuçları (1997) Lise Türlerine Göre Özel Anadol u Devlet Ticaret Endüst ri Kız Meslek İmam Hatip X 2,04 1,85 2,46 2,70 2,39 2,62 3,31 S,84,63,81,82,75,64,84 F 40,28* Üniversite Öğrencilerinin Mezun Oldukları Liselere Göre Özel Anadol Devlet Ticaret Endüst İmam Başka u ri Hatip X 2,14 2,22 2,46 2,76 2,46 3,25 2,58 S,58,71,79,46,83,82,96 F 5,38* Fakültelere Göre Eğitim Fen- İk. İd. İlahiya Mim. Ziraat Ed. Bi. t Müh. X 2,45 2,41 2,18 3,38 2,29 2,57 S,77,78,71,65,78,79 F 11,14* Adanalı ve Devlet Lisesi Kökenlilerinin SINIFLARINA Göre* Devlet Üni. 1 Üni. 4 Lisesi X 2,46 2,48 2,38 S,80,77,82 F,23 *.05 düzeyinde anlamlı. 721

201 4) Cinsiyet Gruplarına Göre Cinsel Ayrımcılık Durumu Aynı lise veya fakülte içinde kızlarla erkekler arasında cinsel ayrımcılık konusunda anlamlı bir farklılaşma oluşmamaktadır. Ancak liseler arasında kızlarda daha yüksek olmak üzere anlamlı olarak çok yüksek cinsiyet ayrımcılığı farklılıkları bulunmaktadır. Lise Türü ve Cinsiyete Göre Cinsel Ayrımcılığa İlişkin Ortalama, Standart Sapma ve Tek Yönlü Varyans Analizi Sonuçları (1997) Cinsiyet LİSELER Özel Anadolu Devlet Ticaret Endüstri X S X S X S X S X S Erkek 1,97,96 1,74,54 2,48,85 2,64,92 2,31,76 Kız 2,10,67 2,02,69 2,44,76 2,76,72 2,53,71 F,55 2,24,19,70 3,85* Kız Meslek İmam Hatip Toplam Lise Liselere göre Erkekler arasında F Liselere göre Kızlar arasında F Erkek 3,29,90 2,48,93 Kız 2,62,64 3,33,78 2,61,80 F.08 5,77* 21,41* 21,89* *.05 düzeyinde anlamlı. Üniversitede farklılaşma biraz azalmakla birlikte erkekler arasında fakültelere göre yine anlamlı farklılaşmaya rastlanmaktadır. Fakülte ve Cinsiyete Göre Cinsel Ayrımcılığa İlişkin Ortalama, Standart Sapma ve Tek Yönlü Varyans Analizi Sonuçları (1997) Cinsiyet FAKÜLTELER Eğitim Fen-Ed. İk.İd.Bil. İlahiyat Mim.Müh. X S X S X S X S X S Erkek 2,53,84 2,60,85 2,15,73 3,30,65 2,34,80 Kız 2,39,73 2,26,73 2,23,68 3,72,71 2,06,68 F 1,15 2,79,11,99 Toplam Üni. Fakültelere göre Erkekler arasında F Fakültelere göre Kızlar arasında F Erkek 2,54,84 Kız 2,40,76 F 3,18 6,00* 1,05 *.05 düzeyinde anlamlı. 5) Dil ve Mezhep Gruplarına Göre Cinsel Ayrımcılık Durumu Evde konuşulan dile göre üniversite öğrencileri arasında cinsel ayrımcılık bir miktar farklılaşırken, mezhebe göre hem lise hem de üniversite öğrencileri arasında anlamlı farklılaşma bulunuyor. 722

202 Lise ve Üniversite Öğrencilerinin Evde Konuşulan Dile ve Babanın Mezhebine Göre Cinsel Ayrımcılığa İlişkin Ortalama, Standart Sapma ve Tek Yönlü Varyans Analizi Sonuçları (1997) Evde Konuşulan Lise Üni Baba Lise Üni Dil X S X S Mezhebi X S X S Türkçe 2,55,85 2,55,82 Sunni 2,64,89 2,59,83 Y. istemiyor 2,44,79 2,41,43 Başka 2,58,94 Başka 2,58 1,01 1,91,53 Y.istemiyor 2,51,84 2,47,80 Arapça 2,34,74 2,14,69 Bilmiyor 2,41,83 2,30,65 Kürtçe 2,64,97 2,57,85 Alevi 2,11,69 2,07,60 F 1,44 3,83* 7,32* 6,66* *.05 düzeyinde anlamlı. 6) Siyasal Yönelimlere Göre Cinsel Ayrımcılık Durumu Komünizme olumlu bakanlar arasında düşük, şeriat/dini rejimlere olumlu bakanlar arasında yüksek olmak üzere cinsel ayrımcılık anlamlı şekilde farklılaşmaktadır. Lise ve Üniversite Öğrencilerinin Komünizmi, Şeriatı ve Kökten Milliyetçiliği Onaylama Açısından Ölçeklere İlişkin Ortalama, Standart Sapma ve Tek Yönlü Varyans Analizi (1997) KOMÜNİZM ŞERİATÇILIK MİLLİYETÇİLİK Lise Üni. Lise Üni. Lise Üni. X S X S X S X S X S X S Onaylamayan 2,86,97 2,74,83 2,20,75 2,15,70 2,44,99 2,38,84 Onaylayan 2,28,81 2,09,77 2,88,92 2,98,81 2,58,84 2,58,76 F 38,16* 31,69* 109,62* 88,00* 3,22 3,45 *.05 düzeyinde anlamlı. Milliyetçilik durumunda anlamlı bir farklılaşma yaşanmamakla birlikte soldan sağa doğru yöneldikçe de anlamlı artış oluşmaktadır. Üniversite Öğrencilerinin Sağa Doğru Yönelim Açısından Ölçeklere İlişkin Ortalama, Standart Sapma ve Tek Yönlü Varyans Analizi (1997) Üni. X S Sol 1,90,69 Orta 2,38,69 Sağ 2,85,73 Anlamı Yok 2,58,79 F 19,16* *.05 düzeyinde anlamlı. 7) Otoriterlik, Dindarlık Gibi Tutumlara Göre Cinsel Ayrımcılık ve Şiddet Durumu Gerek otoriteryen eğilimler, gerekse dindarlık ölçekleri ile ilgili pek çok tartışma bulunmaktadır. Çok farklı dindarlık türleri sayılmaktadır. Örneğin Coştu (2009) Weber in çiftçi dindarlığı, şövalye ruhlu savaşçıların dindarlığı, burjuva dindarlığı, şehir dindarlığı, köy dindarlığı, tüccar ve zanaatkâr dindarlığı, entelektüellerin veya aydınların dindarlığı, halk dindarlığı, büyüsel dindarlık, ayinci dindarlık, dünyevi zahitlik ve uhrevi zahitlik kategorileri; G. W. Allport ve J. M. Ross unı içedönük dindarlık ve dışadönük dindarlık ; Günay ın geleneksel halk dindarlığı, seçkinlerin dindarlığı, laik dindarlık ve tranzisyonel 723

203 dindarlık ; kendi geliştirdiği normatif dindarlık, popüler dindarlık gibi daha pek çok formundan söz etmektedir. Alport&Ross tan (1967) hareketle Gürses (2001) içgüdümlü ve dışgüdümlü dindarlık ile otoriteryen eğilimler arasındaki ilişkilere bakmaktadır. Ancak hangi tür dindarlık olursa olsun, sonuçta dini ve muhafazakâr eğilimlerle dışlayıcı, ayrımcı ve baskılayıcı öğeler arasında belirli koşutluklar olduğu ileri sürülmektedir. Örneğin aksi yönde sonuçlar elde etmek üzere yola çıkan Altemeyer (1988:258) sağ otoriter gibi sol otoriter de var mı? sorusuna yanıt olarak bir farklılaştırılmış Hayır der. Okul türleri, farklı mezhepler ve farklı siyasal yönelimlerin farklı etkiler oluşturduğu gibi içeriği değer yüklü ve farklı ideolojik öğeler de hem ayrımcılık hem de şiddet eğilimi üzerinde önemli oranda etkide bulunmaktadır. a) Lise ve Üniversite Örneklemi (1997) Lise ve üniversite öğrencileri arasında otoriter ve muhafazakâr tüm alt ölçekler arasında anlamlı doğrusal ilişkilere rastlanmaktadır. Lise ve Üniversite Örnekleminde Otoriteryenizm, Tutuculuk ve Ayrımcılık Ölçekleriyle Cinsel Ayrımcılık Arasındaki Korelasyonlar (1997) Toplam (n=1735) Ölçekler Tüm Patriotizm Özdinsellik Cunta Eğilimi Anomi Ailenin İdolleştiril Güvensizlik Savaş Eğilimi Kısa Otoriteryenizm Yabancı Ayrımcılığı Cinsel Ayrımcılık Tüm bunlar da ayrımcılık ve cinsel ayrımcılığı artırıcı yönde etkide bulunmaktadır. Lise ve Üniversite Örnekleminde Otoriteryenizm, Tutuculuk ve Ayrımcılık Ölçekleriyle Cinsel Ayrımcılık Arasındaki Korelasyonlar (1997) Üstün Görme,084 ** Dindarlık,453 ** Patriotizm,182 ** Aile Ot. saygı,277 ** CUNTA Eğ.,015 Savaş Eğ.,161 ** Genel Otor.,175 ** Erm Yön. Ayr.,313 ** Yab. Ayr.,217 ** Yah. Yön. Ayr.,371 ** Genel Ayr. (Total),391 ** Anomi,004 Sinizm, Fak. Top.,346 ** Ebeveyn Sevgisi,054 * 724

204 Ebeveyn Dind.,351 ** Ebeveyn Disp.,154 ** 3 Aile Faktörü Top.,277 ** Komunizm Eğilimi -,282 ** Milliyetçi Eğilim,083 ** Şeriatçı Eğilim,381 ** Siyasal Yön. (Soldan sağa doğru),498 ** Paralel pek çok çalışma bulunmaktadır. Örneğin Gömleksiz, Akar-Vural, Yılmaz ın 2009 tarihli Bilim ve Otoriteryenizm: Fen Edebiyat Fakültesi Öğrencileri Üzerine Bir Çalışma adlı araştırmasında ölçeklerden alınan puanların kız ve erkek öğrenciler arasında farklılaştığı, erkek öğrencilerin kısa otoriteryenizm, kadın ayrımcılığı, dalkavukluk, kendinden üstün gördüğüne yaranma ve içtensiz övgü ölçeklerine ilişkin ortalamalarının kız öğrencilere göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Kadın ayrımcılığı ve yalakalığa ilişkin ölçeklere ait puanlar arasında sosyal bilimlerde okuyan öğrenciler lehine anlamlı farklar elde edilmiştir. Bunların yanı sıra, kısa otoriteryenizm ile patriotizm, özdinsellik, savaş eğilimi, kadın ayrımcılığı ve kendinden üstte gördüğüne yaranma ölçekleri arasındaki ilişkinin yüksek ve anlamlı olduğu da görülmektedir. Diğer taraftan dikkati çeken diğer bir bulgu da, kadın ayrımcılığı ile savaş eğilimi, özdinsellik, kısa otoriteryenizm ve kendinden üstte gördüğüne yaranma ölçekleri arasında oldukça yüksek ve anlamlı ilişkilerin olmasıdır. Yapılan analizler sonucunda, kısa otoriteryenizm ölçeği ile ilgili tutumları, sırasıyla patriotizm, kadın ayrımcılığı, kendinden üstte gördüğüne yaranma ve özdinsellik ölçekleri anlamlı düzeyde yordadığı ortaya çıkmıştır (Akar-Vural, Gümüş, Gömleksiz 2011). b) İlköğretim Öğretmeleri ve Öğrencileri Örneklemi (2002) Bu alt başlıktaki bilgiler Gümüş, Tümkaya ve Dönmezer in 2002 yılında gerçekleştirdikleri araştırma (2004 Sıkıştırılmış Okullar ) dahilinde aktarılmaktadır. Baştan durumu özetlersek öğretmenler arasında da dindarlık, patriotizm, aile otoritesine saygı, genel otoriteryenizm ve ayrımcılık birbirleriyle pozitif; yenilikçilik ile negatif ilişki göstermektedir. Öğretmenlerde Faktörler (Tutumlar) Arası Korelasyon (2002) sk2 Kendini -,13 gerçekleştirme sk3 Dindarlık,22,26 sk4 Patriotizm,16,31,66 sk5 Veli -,01 -,05 -,05 -,02 doyumsuzluğu sk6 Mesleki,18 -,37 -,12 -,07,02 doyumsuzluk sk7 Aile,24,16,33,35,13 -,12 otoritesine saygı sk8 Genel,12,23,22,24,06 -,12,46 otoriteryenizm sk9 Öğrenci,40 -,14 -,02,05,21,08,18,07 doyumsuzluğu sk10 Okul -,34,49,06,13 -,09 -,38,07,19 -,21 doyumu sk11 Tatilleri,33 -,21 -,11,06,02,25,05,00,21 -,20 gözleme sk12 Bayram doyumsuzluğu,07 -,21 -,11 -,06,01,14,00,02,16 -,09,03 725

205 sk13 Anomi,28 -,13,00,05 -,04,14,00,08,18 -,17,15,12 sk14 Değişiklik -,01 -,18 -,04 -,02,21,17,06,02,17 -,14,05,29,14 gözleme sk15 Ayrımcılık,25,02,26,24,13,12,18,16,21 -,12,11,16,03,11 sk16,17,08,15,09,00,01,10,02,02 -,03,24 -,01,10 -,04,19 Hazırlokmacılık sk17 -,10 -,24 -,29 -,26,11,13 -,15 -,07,06 -,11,08,14,03,20 -,04,10 Yenilikçilik Kuruma, okula, öğretmenliğe ve öğrenciye yabancılaşma, anomi, değişiklik arayışı, tatilleri ve bayramları gözleme arasında pozitif bir ilişki bulunmaktadır. Bir önceki gruptaki ayrımcılık ve yenilikçilik, bu grupla da paralellik göstermektedir. Ancak yenilikçiliğin ve değişiklik arayışının yabancılaşma ölçekleri ve anomi ile pozitif ilişkide olması ilginç bir sonuç oluşturmaktadır. Bu sav, görgül anlamda mahalle mektebine (camiye, cemevine, amcaya-hocaya) gönderilme durumu ile baskıcı tutumlar arasında bir ilişki olarak kurgulanmıştır. Ancak öğretmenlerin çocuklukta aldıkları genel dini eğitim ile baskıcı tutumlar arasında bir ilişkiye rastlanmamıştır. Öğrencilerde ise babanın dindarlığı ile otoriteryenizm arasında güçlü; dayakçı tutum arasında ise zayıf bir ilişki görülmektedir. Hipotez: Dini geleneklere bağlı yetiştirildikçe, baskıcı tutumlar artar (Dindarlık puanı arttıkça ) Öğretmen* Öğrenci** Ayrımcılık Nötr Nötr Otoriteryenizm Nötr Evet Dayakçılık Nötr Kısmen *Mahalle mektebine (kuran kursuna, hoca-amcaya) gitmiş olma. **Babanın dindarlığı. Dayakçılık; beklendiği gibi hem konvensiyonel faktörlerle (din, patriotizm, ayrımcılık, otoriteryenizm), hem de anomi ve yabancılaşmayla (okul, öğrenci ve yaptığı işe olumsuz yaklaşımla) pozitif bir ilişki içerisindedir. Hipotez: Dayakçı tutumlar arttıkça; alaya alma, kötü muamele ve dayak artar. Öğretmen Öğrenci Alaya Alma Evet Nötr Kötü Muamele Evet Nötr Dayak Evet Nötr Dayakçı tutum (meşru görme), davranış düzeyinde de arttırıcı önemli bir değişken olmaktadır. Beklenildiği şekilde özellikle öğretmenlerin dayağı savunmaları, dayak atmaları için önemli bir dayanak oluşturmaktadır. Ancak öğrencilerde dayakçılığı onaylamak, dayak yemek veya yememek anlamına gelmemektedir. 726

206 Hipotez: Konvensiyonalizm (muhafazakarlık) arttıkça; alaya alma, kötü muamele ve dayak artar. Öğretmen Öğrenci Dini eğilimler arttıkça; alaya alma, kötü muamele ve dayak artar. Alaya Alma Nötr Nötr Kötü Muamele Nötr Nötr Dayak Nötr Kısmen Patriotik eğilimler arttıkça; alaya alma, kötü muamele ve dayak artar. Alaya Alma Kısmen Sorulmadı Kötü Muamele Nötr Sorulmadı Dayak Nötr Sorulmadı Aile otoritesine saygı arttıkça; alaya alma, kötü muamele ve dayak artar. Alaya Alma Nötr Sorulmadı Kötü Muamele Kısmen Sorulmadı Dayak Nötr Sorulmadı Otoriter eğilimler artıkça; alaya alma, kötü muamele ve dayak artar. Alaya Alma Kısmen Sorulmadı Kötü Muamele Nötr Sorulmadı Dayak Nötr Sorulmadı Öğretmenlerin çocuklukta aldıkları genel dini eğitim ile dayakçı tutum arasında belli bir doğrusal ilişki olmakla birlikte dayak atma davranışları arasında güçlü bir ilişkiye rastlanmamıştır (ancak dayakçı tutumların dayağı artırdığı, dayakçı tutumlarla da dindarlık eğilimlerinin belirli koşutluk taşıdığı dikkate alınmalıdır). Öğrencilerde ise dayak ile babanın dindarlığı arasında, zayıf da olsa pozitif bir ilişki görülmektedir. Sonuç Otoritenin olduğu veya olması gereken her yerde disiplin de bulunmak durumundadır. Bu noktada yaygın üç görüş öne çıkmaktadır: Disiplinin otoriteyle sağlandığı veya Otoritenin disiplinle sağladığı veya Bunların karşılıklı birbirini desteklediği. Gerek ayrımcılık ve şiddet tutumunda, gerekse bunun dayak şeklinde pratiğe geçirilmesinde (davranış düzeyinde) başlıca belirleyici öğe, devlet-bürokrasi, aile ve okuldaki hiyerarşik yapılanmanın kocaya, babaya, öğretmen veya idareciye böyle kolay bir statü sağlaması ve kültür (değer ve tutumlar) boyutunda da bunu destekleyici; en azından karşı-koymayıcı bir meşruiyetin bulunmasıdır. Daha en başından erkek-kadın, koca-karı, öğretmen-öğrenci eşitsizliğine dayalı bu hiyerarşi sürdürüldükçe, buna koşut sayılacak kültürel anlamda yaş, cinsiyet, otorite, din, örf, gelenek ve saygı-sevgi kavramlaştırmalarında kötü muameleye asgari meşruiyet tanındıkça 727

207 dayak da babanın, hocanın veya kocanın elinde kendini yeniden üretmeye devam etmektedir (Gümüş, Tümkaya, Dönmezer 2004: ). Öztürk (2008: ) İlahiyat Fakültesinde yaptığı doktorada dinin aile içi şiddete iki türlü etki yaptığı nı belirtmektedir: Bunlardan birincisi bilhassa şiddet uygulayan erkeklerce dinin uygulanan şiddete kılıf olarak kullanılması yani meşrulaştırıcı etkisi, diğeri de dinin kadınların yaşadıkları en zor günlerde onlar için adeta bir kurtarıcı durumunda olması yani rahatlatıcı etkisidir. İkincisini bile kabul etsek sonuçta bir kadercilik ve şiddetle mücadeleyi azaltıcı bir etki söz konusudur. Ancak ilk üç görüşün ötesinde dördüncü bir seçenek daha bulunmaktadır ki; bu seçenek; birbirini tamamlayan muhafazakâr değerler, otorite ve disiplinden çok eşit değerli çoğulcu bir toplum modelidir. Eğer muhafazakârlık ve dindarlık da benzer bir içerikte ise veya benzer yönde dönüşüm geçirirse, ayrımcılık ve şiddetle arasına belirli bir mesafe koyabilir. Empirik örnekler ise mevcut yaygın dindarlık ve muhafazakârlık formlarının otoriter ve ayrımcı eğilimlerle koşutluk taşıdığı yönündedir. Kaynakça Adorno, T. W.; E. Frenkel-Brunswik; D. J. Levinson&R. N. Sanford. (1982 [1950]). The Autoritarian Personality. New York: W. W. Norton. Allport, G. W. & Ross, J. M. (1967). Personal Religious Orientation and Prejudice. Journal of Personality and Social Psychology, 5, Altemeyer, B. (1988). Enemies of Freedom. Understanding Right-Wing Authoritarianism.San Francisco. Altemeyer, B. (1996). The Autoritarian Specter. Cambridge&London: Harvard. Coştu, Yakup (2009). Dine Normatif ve Popüler Yaklaşım: Bir Dini Yönelim Ölçeği Denemesi. Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2009/1 c. 8, sayı: 15, ss Gümüş, A., Gömleksiz, M. (1999). Din, Milliyetçilik ve Otoriteryenizm: Lise ve Üniversite Gençliği Üstüne 1945'lerden Günümüze Toplumlararası Karşılaştırmalı Bir Araştırma. Ankara: Eğitim-Sen Yay., Araştırma Dizisi 3. Gümüş, A., Tümkaya, S., Dönmezer, T. (2004). Sıkıştırılmış Okullar. Adana da İlköğretim Okulları, Öğretmenleri ve Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma. Ankara: Eğitim-Sen Yay. Gömleksiz, M., Akar-Vural, R.& Yılmaz, S. (2009). Bilim ve Otoriteryenizm: Fen Edebiyat Fakültesi Öğrencileri Üzerine Bir Çalışma. Sözlü Bildiri, I. Uluslar arası Avrupa Birliği, Demokrasi, Vatandaşlık ve Vatandaşlık Eğitimi Sempozyumu, Uşak Üniversitesi. Gürses, İbrahim (2001). Kölelik ve Özgürlük Arasında Din. Bursa: Arasta. Öztürk, Emine (2008). Türkiye de Aile İçi Şiddet, Kadın Sığınma Evleri ve Din. Marmara Üniversitesi SBE İlahiyat Anabilim Dalı Doktora Tezi. İstanbul: Marmara. 728

208 KADINA YÖNELİK ŞİDDET VE BAŞA ÇIKMA TARZLARI BAĞLAMINDA ÇOCUKLARDA ALGILANAN GÜÇLÜKLERİN YORDANMASI Nilgün YENİOCAK Şennur TUTAREL-KIŞLAK ÖZET Ülkemizde ve dünyada yaygın olarak görülen kadına yönelik şiddet yalnızca şiddet gören kadınları değil, şiddete tanık olan çocukları da olumsuz etkilemektedir. Literatür, şiddet ortamında yaşayan çocukların çeşitli duygusal ve davranışsal sorunlar yaşadıklarını ortaya koymaktadır. Şiddete uğrayan kadınlar, çocuklarını da yanlarına alarak sığınma evine başvurmaktadır. Ancak şiddet ve sığınma evi yaşantısı çocukların ruh sağlığını olumsuz etkilemektedir. Annelerin stresle başa çıkma tarzları sorunlarını çözme yollarına ve çocukların psikolojik sorunlarına yansımaktadır. Bu araştırmada şiddet gören iki grubun (Sığınma evi grubu ve Sığınma evi dışında olup şiddet gören grup) ve sığınma evi dışında olup şiddet görmeyen grubun başa çıkma tarzları değerlendirilmiş, ayrıca çocuklarında gördükleri sorunlar Güçler ve Güçlükler Anketi ile belirlenmeye çalışılmıştır. Bulgular, annenin psikolojik sorunları, disiplin uygulamalarının, çaresiz/kendini suçlayıcı başa çıkma tarzını kullanmasının, çocuğun bazı özellikleri ve ortamsal koşulların, çocukların yaşadığı güçlükleri yordadığını göstermiştir. Araştırmada şiddet ortamında yaşamanın çocuklar açısından olumsuz sonuçlarına dikkat çekilmiş, çocukların sorunlarının değerlendirilmesinde aile ortamının önemi ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Çocuklar, kadın sığınma evi, şiddet, başa çıkma yolları ABSTRACT Violence against women, which is widespread both in our country and the world, affects negatively not only the women exposed to violence, but also children witnessing violence. The existing literature reveals that children living with violence experience several emotional and behavioral problems. The women exposed to violence apply for women s shelter together with their children. However, violence and life conditions in women s shelter affect the mental health of the children in a negative way. Mothers ways of coping with stress affect their ways of problem solving and the psychological health condition of their children. In this study, the ways of coping with violence of two groups of women exposed to violence (those sheltered because of violence and those living out of shelter and exposed to violence), as well as another group of women not exposed to violence and not living in women s shelter were evaluated. Moreover, the problems perceived in the Uzm. Psk. Nilgün Yeniocak Hatay İl Sağlık Müdürlüğü Ruh Sağ. ve Sos. Hast. Şb. Doç. Dr. Şennur Tutarel-Kışlak Ankara Üniversitesi DTCF Psikoloji Bölümü 729

209 children of women exposed to violence were attempted to be evaluated through the Strengths and Difficulties Questionnaire. The findings showed that the mothers psychological problems, disciplinary practices, use of hopelessness/self-blame ways of coping, certain characteristics of their children, along with outside conditions predicted the hardships experienced by their children. In this study, the negative effects of living with violence on children were accentuated, and the importance of family condition in the evaluation of the problems of children was revealed. Key Words: Children, women s shelter, violence, coping ways GİRİŞ Dünyada ve Türkiye de yapılan pek çok araştırma kadının aile içinde şiddet gördüğünü ve kadına yönelik aile içi şiddete çocukların da sıklıkla tanık olduğunu göstermektedir (Ayrancı, Günay ve Ünlüoğlu, 2002; Holt, Buckley ve Whelan, 2008; Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü (HÜNEE), 2009; Mbilinyi ve ark., 2007; Rudo, Zena, Powell, Diane ve ark. 1998). Aile içi şiddetin varlığında çocukların da doğrudan ya da dolaylı olarak istismar edildikleri ve evdeki şiddet nedeni ile ihmale uğradıkları belirtilmektedir (Cummings, Pepler, ve Moore, 1999; KSGM, 2009; Levendosky, Huth-Bocks, Shapiro ve Semel, 2003; Little ve Kantor, 2002; Mbilinyi ve ark. 2007; Rudo ve ark. 1998; Stephens, McDonald ve Jouriles, 2000; Ware ve ark., 2001). Konu ile ilgili yurt dışında yapılan araştırmalar anneleriyle birlikte konuk evlerine gelen çocukların ortamsal koşulları, bu kurumlarda geçirilen zaman ve onlara yönelik tedavi hizmetlerinin planlanması üzerinde durmaktadır (Poole, Beran, ve Thurston, 2008; Stephens, McDonald ve Jouriles 2000). Buna karşın şiddete tanık olan (witness) ya da maruz kalan bu çocukların ne gibi sorunlarla karşılaştıkları üzerine ülkemizde çok az sayıda çalışma olduğu görülmektedir (Durmuşoğlu ve Doğru, 2004; Pelendecioğlu ve Bulut, 2009; Ünal, 2008). Dünyada fiziksel şiddetin görülme oranının %13 ile %61 arasında değiştiği belirlenmiştir (Babu ve Kar, 2009; Oyunbileg ve ark., 2009; WHO, 2005; Vachher ve Sharma, 2010). Türkiye de yapılan araştırmalardan elde edilen bulgular da dünyada yapılan diğer araştırmalarla tutarlıdır. Ülkemizde her üç kadından birinin fiziksel şiddet gördüğü belirlenmiştir (Altınay ve Arat, 2008; Güler, Tel ve Tuncay, 2005; HÜ Nüfus Etüdleri Ens.-HÜNEE, 2009; Karaçam ve ark., 2006; Özyurt ve Deveci, 2010; TCBAAK, 1995). Kadınların önemli bir kısmı eşlerinden gördükleri şiddeti dile getirmemekte, çeşitli nedenlerle sosyal ya da kurumsal desteğe başvurmamaktadırlar (Ayrancı, Günay ve Ünlüoğlu, 2002; İçli, 1994; HÜNEE, 200; Little ve Kantor, 2002; Mbilinyi ve ark., 2007; Moe, 2009). Kadınların şiddet ortamından ayrılmamalarının en önemli nedenlerinden biri çocuklarını koruma isteğidir. Çocukların zarar gördüklerini fark ettiklerinde ise ayrılma sürecini hızlandırmaktadırlar (Ayrancı, Günay ve Ünlüoğlu, 2002; TCBAAK, 1995; Yanıkkerem ve Saruhan, 2005 Little ve Kantor, 2002; Mbilinyi ve ark., 2007; Moe, 2009). Bu bağlamda kadınların (ve varsa çocuklarının) geçici de olsa şiddetten uzak kaldıkları sığınma evleri, kadınların olduğu kadar onlarla birlikte gelen çocukların da gereksinimlerine cevap verebilecek imkanlara sahip olması gerekmektedir 730

210 (Sığınmaevleri Klavuzu, 2008; Stephens, McDonald ve Jouriles 2000). Ancak ülkemizde bu kurumların sayı, personel ve sunulan hizmet açısından yetersiz olduğu bilinmektedir (HÜNEE, 2009; Subaşı ve Akın, 2004). Şiddet ortamında yaşayan çocuklar doğrudan ya da dolaylı olarak şiddetten etkilenmektedir. Araştırmalar aile içi şiddet ortamında yaşayan çocukların şiddete tanıklık etmekle kalmayıp, kendilerinin de şiddete uğradığını ortaya koymaktadır. Şiddet uygulayan babaların yanı sıra tahammül eşikleri düşen anneler de çocuklarını ihmal ya da istismar edebilmektedir (Ayrancı, Günay ve Ünlüoğlu, 2009; Holt, Buckley ve Whelan, 2008; İçli, 1994; Mbilinyi ve ark., 2007; Rudo ve ark. 1998; Vahip ve Avşargil, 2006). Kadına yönelik şiddete tanık olan çocukları inceleyen çalışmalar, bu çocukların korku, saldırganlık, kabus görme, yatağını ıslatma, duygusal ve davranışsal sorunlar ve TSSB, depresyon, anksiyete bozukluğu gibi psikolojik sorunlar yaşadıklarını belirlemişlerdir (HÜNEE, 2009; Haj Yahia, Tishby ve Zoysa, 2008; Little ve Kantor, 2002; Rudo ve ark., 1998; TCBAAK, 1995). Şiddete tanık olan çocukların anneleri ile sığınma evinde kalmalarının onları daha da olumsuz etkilediği bilinmektedir (Huth- Bocks ve Hughes, 2008). Evden ayrılma ve sığınma evinde kalma sürecinde yaşanan ekonomik güçlükler ve istikrarsızlığın şiddete tanıklığın ötesinde olumsuz sonuçlara yol açtığı belirlenmiştir (Cummings, Pepler, ve Moore, 1999; Holt, Buckley ve Whelan, 2008; Ware ve ark., 2001). Şiddet görmek kadınların stresle kaçıngan yolla başa çıkmasıyla birlikte görülmekte; kaçıngan başa çıkma tarzını kullanmak ise daha çok psikolojik sorunla ilişkilendirilmektedir (McKee ve ark., 2004; Waldrop ve Resick, 2004). Şiddete uğramak kadınların psikolojik sorunlarını arttırmakta, annenin sorunları ebeveyn tarzını olumsuz etkileyerek çocuklardaki uyumsuzluğu arttırmaktadır Olumsuz duygular ve ruhsal bozukluklar ise kadınların annelik becerilerini sekteye uğratabilmekte ve çocuklarda davranış sorunlarını artırabilmektedir (Broadhead, Chilton ve Crichton, 2009; Eremsoy, 2007; Levendosky ve ark., 2003, Little ve Kantor, 2002; Renk, Roddenberry, Oliveros ve Sieger, 2007). Annelerin kaygıları çocuklarına yönelik etkili çözümler bulmalarını zorlaştırırken, kendi sorunları ile başa çıkma ve duygularını düzenleme becerisi çocukların uyumunu arttırmaktadır (Buckley ve Borden, 2006; Bynum ve Brody, 2005). Bununla birlikte alınan sosyal desteğin de kadının problem becerisini arttırdığı, bu artışın da çocukların ruh sağlığını koruduğu bilinmektedir (Avcı, 2006; Forgatch ve DeGarmo, 1997; Kılıç, Uslu, Erden ve Kerimoğlu, 1999). Literatürde görüldüğü üzere şiddet kadınların ve çocuklarının psikolojik sağlıklarını ciddi düzeyde etkilemekte ve ülkemizde çocuklar üzerine az sayıda çalışma olduğu bilinmektedir. Söz konusu nedenlerle bu araştırmada şiddet gördüğü için sığınma evinde kalan, sığınma evi dışında olup şiddet gören ve sığınma evi dışında olup şiddet görmeyen kadın gruplarıyla çalışılmış ve bu üç grubun çocuklarında gördükleri Davranış Sorunları, Duygusal Sorunlar, Dikkat Eksikliği ve Aşırı Hareketlilik, Akran Sorunları ve Genel Güçlükler bakımından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca, sosyodemografik özellikler, şiddet, kadınların başa çıkma tarzları gibi değişkenlerden hangilerinin çocuklardaki duygusal, davranışsal ve toplam güçlük puanını yordadığını belirlemek de incelenen diğer amaçlar arasındadır. 731

211 Katılımcılar YÖNTEM Araştırmanın katılımcılarını şiddet nedeni ile sığınma evinde kalan (N=28; Çocuk yaş: 4-9), sığınma evi dışında olup şiddet gören (N=49; Çocuk yaş: 4-12) ve sığınma evi dışında olup şiddet görmeyen (N=72; Çocuk yaş: 4-12) üç kadın grubu oluşturmaktadır. Sığınma evinde kalanların yaş ortalaması 33, diğer iki grubun yaş ortalaması 35 dir. Her üç grubun yarıdan fazlasının eğitim düzeyinin ilkokul ve altı olduğu belirlenmiştir. Yine kadınların yarısının görücü usulü ile evlendiği, kalan yarının çoğunun ailenin rızasıyla tanışarak, daha azının ise kaçarak evlendiği görülmüştür. Özellikle sığınma evi grubunda şiddetin evliliğin ilk yıllarında başlama oranı oldukça yüksektir (%75), bu oran sığınma evi dışındaki grupta ise %32 dir. Grupların toplam gelirleri benzer düzeydedir (Anova sonucunda anlamlı fark elde edilememiştir). Sığınma evi grubunun verileri beş büyük ilin SHÇEK e ve belediyelere bağlı konukevlerinden elde edilmiştir (Gizlilik ilkesi nedeniyle şehir adları belirtilmemiştir). Sığınma evi dışından oluşan grupların katılımcıları Hatay, Ankara, Adana, Sivas ve Malatya illerindendir. İşlem Konukevlerine kalmakta olan ve araştırmanın amacına uygun kadınlara ulaşmak amacıyla öncelikle SHÇEK (Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu) Genel Müdürlüğü nden ve Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü nün Etik Kurulundan izin alınmıştır. Belediyelere bağlı konukevlerinde kadınlarla görüşme yapılması için her konuk evinin bağlı olduğu belediyeden ayrıca izin alınmıştır. Her bir uygulama ortalama iki saat sürmüş, ölçekler nadiren katılımcılar tarafından bağımsız olarak doldurulabilmiştir. Sığınma evi grubunda ölçek maddeleri, genellikle araştırmacı tarafından okunmuştur. Sığınma evi dışından olan gruplara ise ölçekler zarf içinde verilmiştir. Zarfın içine kadının kendisi ile ilgili dolduracağı ölçeklerin yanı sıra, 4-12 yaş aralığındaki çocuk sayısı kadar çocuk formu ve kadını şiddetten koruyucu nitelikteki kanun maddesi hakkında bilginin ve kadının şiddet görmesi halinde başvurulabileceği bazı merkezlerin iletişim bilgilerinin bulunduğu broşür yer almıştır. Araştırmaya dahil edilecek çocukların, annelerin yanlılığından etkilenmesini önlemek amacıyla belirtilen yaş aralığındaki her bir çocukları için ayrı bir form doldurmaları istenmiştir. Daha sonra araştırmaya dahil edilecek çocuklar araştırmacı tarafından seçkisiz olarak belirlenmiştir Veri Toplama Araçları Araştırmada veri toplama amacıyla, Kişisel Bilgi Formu, Kadına Yönelik Aile İçi Şiddeti Belirleme Ölçeği (KYŞ), Problem Çözme Envanteri (PÇE), Stresle Başa 732

212 Çıkma Tarzları Ölçeği (SBÖ), Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA) kullanılmıştır. Kişisel Bilgi Formu: Kadınların ve çocuklarının demografik bilgilerini (kadının ve eşinin yaşı, eğitim durumu, çalışıp çalışmadığı, ailesinin özellikleri, çocuğun sağlık ve okul bilgileri gibi) toplamak amacıyla bir kişisel bilgi formu hazırlanmıştır. Formun oluşturulmasında ilgili konularla ilgili ayrıntılı sorular içermesi ve sorulardan bir kısmının bu araştırmanın amacına uygun olması nedeni ile Altınay ve Arat ın (2007) araştırma sorularından yararlanılmıştır. Çocuğa uygulanan disiplin davranışları ile ilgili sorular çocuklara yönelik kişisel bilgi formuna, Eremsoy un çalışmasından (2007) olduğu gibi alınarak eklenmiştir. Söz konusu kısa form, Eremsoy tarafından ebeveynlerin uyguladığı disiplin yöntemlerini değerlendirmede başarı ile uygulanmış, içerdiği sorular, bu çalışmada değerlendirilmek istenen ebeveyn stillerini ölçmeye uygun bulunmuştur. Böylece oluşturulan ÇKBF, çocukla ilgili olan Güçler ve Güçlükler Anketi adlı ölçeğin başına eklenmiştir. Böylece her bir çocuk için ayrı bir KBF doldurulması sağlanmıştır. Kadınlar kendileriyle ilgili yalnızca bir KBF doldururken, çocuklarının her biri için birer form doldurmuşlardır. Bu formda gebelik sürecinden itibaren çocukla ilgili önemli bilgiler sorgulanmıştır. Çocuğa yönelik şiddeti değerlendirmek için ise bağırmak, dövmek, odadan çıkmama cezası vermek gibi disiplin yöntemlerini ne sıklıkla kullandıklarını 1-5 arası likert tipi ölçek üzerinde puanlamaları istenmiştir. Kadına Yönelik Aile İçi Şiddeti Belirleme Ölçeği (KYŞ): Yanıkkerem ve Saruhan (2005) tarafından geliştirilen ölçek 87 maddeden oluşan likert tipi bir ölçektir. Ölçekten alınan puanlar standardize edilerek : Çok düşük, : Düşük, : Orta, : Yüksek, : Çok yüksek olarak sınıflandırılabilmektedir. Ölçek 9 faktörden oluşmaktadır. Ancak alt ölçekler araştırmanın amacına uygun olmadığından kullanılmamıştır. Ölçeğin güvenirlik çalışmasında iki yarı test (Split Half Reliability) güvenirlik hesaplamaları r = aralığında, Cronbach Alpha katsayısı ise 0.98 bulunmuştur. Mevcut araştırmada ise ölçeğin Cronbach Alpha katsayısı 0.99 olarak belirlenmiştir. Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği (SBÖ): Lazarus ve Folkman (1984) tarafından geliştirilen likert tipi ölçeğin Türkiye kültürüne uyarlama çalışması Şahin ve Durak (1995) tarafından yapılmış, bu çalışmada ölçek maddeleri 66 dan 30 a düşürülmüştür Faktör analizine göre ölçek maddelerinin beş boyutta kümelenebildiği bulunmuştur. Alt ölçekler ve sırasıyla elde edilen güvenirlik katsayıları şöyledir: Kendine Güvenli yaklaşım ( =. 80,.77,.62), İyimser Yaklaşım ( =.68,.66,.49), Sosyal Desteğe Başvurma ( =.47,.45,-), Çaresiz Yaklaşım ( =.73,.64,.68) ve Boyun Eğici yaklaşım ( =.70,.72,.47). Ölçek temel olarak etkili ve etkisiz yöntemler olarak iki boyuta ayrılabilmektedir. Araştırma örneklemi ile yapılan analizde ölçeğin alfa katsayısı.79 olarak belirlenmiş, alt boyutlarının alfa katsayıları Kendine Güvenli Yaklaşım =. 83, İyimser Yaklaşım = 76, Sosyal Desteğe Başvurma =.53, Çaresiz Yaklaşım =.77 ve Boyun Eğici Yaklaşım =.71 olarak bulunmuştur. 733

213 Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA): 4-16 yaş aralığındaki çocuklar için annebaba tarafından doldurulan ve duygusal ve davranışsal sorunları taramada kullanılan 25 maddeli bir ölçektir ve Robert Goodman tarafından 1997 yılında geliştirilmiştir. Ölçeğin Türkiye kültürüne uyarlaması Güvenir ve arkadaşları tarafından (2008) yapılmıştır. Dikkat Eksikliği ve Aşırı Hareketlilik, Davranış Sorunları, Duygusal Sorunlar, Akran Sorunları ve Sosyal Davranışlar olmak üzere beş alt boyutu bulunmaktadır. Her boyut kendi içinde değerlendirilip puanlanabilmekte ve ilk dört alt boyutun toplam puanları "Toplam Güçlük Puanı"nı vermektedir. Türkçe uyarlaması, ölçeğin tutarlı ve güvenilir (Toplam Güçlük Puanı α =.84, Duygusal Sorunlar α =.73, Davranış Sorunları α =.65, Dikkat Eksikliği / Aşırı Hareketlilik α=.80, Akran Sorunları α =.37, Sosyal Davranış α =.73) olduğunu göstermektedir (Güvenir ve ark. 2008). Araştırma örneklemi ile yapılan analizde ölçeğin Alfa katsayısı.76 bulunmuştur. Ölçeğin alt boyutlarının alfa katsayıları; Duygusal Belirtiler için α =.75, Davranış Sorunları için α =.65, Dikkat eksikliği / Aşırı hareketlilik için α=.72, Akran Sorunları için α =.31, Sosyal Davranış için α =.75 olarak belirlenmiştir. Ölçeğin ölçme ve ayırt etme gücü Çocuklar için Davranış Değerlendirme Ölçeği (Child Behavior Checklist CBCL-) ile karşılaştırılarak yapılmış ve ölçeğin alt boyutları olan Duygusal Belirtiler ve Davranış Sorunları nın, CBCL nin alt boyutlarından İçe yönelim ve Dışa yönelim problemlerine karşılık geldiği belirlenmiştir. Söz konusu çalışmada Duygusal Belirtiler ile İçe Yönelim Sorunları arası korelasyon.72; Davranış Sorunları ile Dışa Yönelim Sorunları arası korelasyon.75 olarak belirlenmiştir (Güvenir ve ark. 2008). Şiddet bağlamında çocukların sorunlarını değerlendiren araştırmalarda genellikle CBCL nin içe yönelim ve dışa yönelim sorunları üzerinde durulduğundan, bu çalışmada söz konusu sorunlarla paralellik gösteren duygusal ve davranışsal sorunlar ele alınmıştır. BULGULAR Araştırmanın analizleri yapılmadan önce veri girişinin doğruluğu ve değişkenlerin dağılımlarının çok değişkenli istatistik analizi sayıltılarına uygunluğu test edilmiştir. Karşılaştırılacak grupların sayılarını analize uygun hale getirmek amacı ile şiddetin olmadığı gruptan 22 katılımcı çıkarılmış, böylece toplam sayı 149 a düşürülmüştür. Bu işlem sırasında şiddete uğrayan gruplar ile bu grubun eğitim ve gelir düzeyi açısından dengelenmesi hedeflenerek, en yüksek eğitimli ve en yüksek gelirli bireyler seçilerek analiz dışında tutulmuştur. Araştırmanın ilk amacıyla bağlantılı olarak çocukların yaşadıkları çeşitli psikolojik güçlüklerin; Toplam Güçlük Puanı, Duygusal Sorunlar, Davranış Sorunları, Dikkat eksikliği/aşırı hareketlilik, Akran Sorunları, Sosyal Davranışlar gibi, şiddet değişkenine ilişkin gruplara göre farklılaşıp farklılaşmadığını belirlemek amacıyla tek yönlü Varyans Analizi (ANOVA) yapılmıştır. 734

214 Tablo 1. Kadınların çocuklarında algıladıkları güçlüklere göre karşılaştırılması F Değişimin kaynağı Sığınma evi şiddet gören grup N=28 Sığınma evi dışı şiddet gören grup N=49 Sığınma evi dışı şiddet görmeyen grup N=72 Ortalama SS Ortalama SS Ortalama SS GGA Toplam 16,36a 8,22 13,53b 6,30 9,64c 5,45 13,12 *** Duygusal 4,25a 2,63 3,14b 2,26 1,93c 1,80 13,15 Belirtiler Davranış 3,03a 2,50 2,49b 1,86 1,44c 1,44 *** 9,67* Sorunları Hiperaktivite 5,64a 2,97 4,77 2,67 3,83b 2,42 ** 5,31* * Akran Sorunları 3,43a 1,83 3,12 1,90 2,44b 1,59 4,18* *p<.05, **p<.01, ***p<.001 Not: Farklı harflerin yer aldığı ortalamalar arasında anlamlı farklar vardır (a b c). Buna göre Güçler ve Güçlükler Anketi (F (sd:2)=13,12,; p<.001), Duygusal Belirtiler (F (sd:2)=13,15; p<.001); Davranış Sorunları (F (sd:2)= 9,67; p<.001); Hiperaktivite (F (sd:2)=5,31; p<.01); ve Akran Sorunları (F(sd:2)=4,18; p<.05) alt ölçeklerinde grubun temel etkisi anlamlı çıkmıştır. Farkın hangi gruplar arasında olduğunu belirlemek için yapılan Tukey testine göre, sığınma evi dışında olup şiddet görmeyen grubun Güçler ve Güçlükler Anketi toplam puanı (Ort=9,64, ss=5,45), sığınma evi grubunun (Ort=16,36, ss:8,22; p<.001) ve sığınma evi dışında olup şiddet gören grubun (Ort=13,53, ss=6,30; p<.01) toplam puanından anlamlı derecede daha düşüktür. Benzer şekilde sığınma evi dışında olup şiddet görmeyen grubun duygusal belirti puanı (Ort=1,93, ss=1,80), sığınma evi grubunun (Ort=4,25, ss=2,63; p<.001) ve sığınma evi dışında olup şiddet gören grubun (Ort=3,14, ss=2,26; p<.01) duygusal belirti puanından anlamlı derecede daha düşüktür. Davranış sorunlarından alınan toplam puan da sığınma evi dışında olup şiddet görmeyen grupta (Ort=1,44, ss=1,44), sığınma evi grubunda (Ort=3,03, ss=2,50; p<.001) ve sığınma evi dışı şiddet gören grupta (Ort=2,49, ss=1,86; p<.01) olduğundan anlamlı derecede daha düşüktür. Sığınma evi grubunun hiperaktivite puanı (Ort=5,64, ss=2,97), sığınma evi dışı şiddet görmeyen grubun hiperaktivite puanından (Ort=3,83, ss=2,42; p<.01) anlamlı derecede daha yüksek olmasına rağmen, grubun aldığı puanın sığınma evi dışında olup şiddet gören gruptan anlamlı bir farkı olmadığı bulunmuştur. Üç grubun akran sorunlarından aldıkları puanlar değerlendirildiğinde, alınan puan açısından sığınma evi grubu ile sığınma evi dışında olup şiddet gören grubun farklılaşmadığı bulunmuştur. Buna karşın sığınma evi grubu (Ort=3,43, ss=1,83), sığınma evi dışında olup şiddet görmeyen gruptan (Ort=2,44, ss=1,59, p<.05) anlamlı derecede daha yüksek puan almıştır. Üç grup, sosyal beceri puanları açısından anlamlı 735

215 bir farklılık göstermemiştir. Buna karşın sığınma evi grubunun ve sığınma evi dışında olup şiddet gören grubun çocuklarının, toplam güçlük puanı ve ölçeğin alt boyutlarından aldıkları puanlar açısından anlamlı düzeyde farklılaşmadığı bulunmuştur. Araştırmanın ikinci amacı doğrultusunda, öncelikle regresyon analizleri öncesi yapılan korelasyon analizlerinin sonuçlarına ve ardından sosyodemografik değişkenler dahil olmak üzere, çocukların genel güçlük düzeyini (GGA toplam), hangi değişkenlerin yordadığını belirlemek için yapılan regresyon analizine yer verilecektir. Daha sonra çocukların duygusal belirtilerini ve davranış sorunlarını yordayan değişkenleri belirlemek için uygulanan regresyon analizlerine yer verilecektir. İlişkiler Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon tekniği kullanılarak hesaplanmıştır. Sosyodemografik değişkenlerden kategorik olanlar için Nokta Çift Serili Korelasyon (r nç ) tekniği kullanılmıştır. Buna göre, çocukların toplam güçlük puanı ile kadınlara ilişkin sosyo- demografik değişkenler arasındaki ilişkiler.17 ile.30 arasında değişmektedir. Toplam güçlük puanı ile en yüksek doğrusal ilişkiye sahip değişkenler annenin daha önce sığınma evinde kalmış olması, intihar girişimi ve babanın aile düzenini aksatacak düzeyde içki kullanıyor olmasıdır. Kadınların sosyodemografik bilgileri ile duygusal belirtiler arasındaki ilişkiler.17 ile.33; davranışsal sorunları arasındaki ilişkiler.17 ile.25 arasında değişmektedir. çocukların sosyodemografik özellikleri ile genel güçlük düzeyi arasındaki ilişkiler.14 ile.43 arasında değişmektedir. Çocuğun okul başarısı, çocuğa açıklama yapmak ve çocuğun sosyal faaliyetlere katılımı toplam güçlük puanı ile negatif yönde; çocuğa bağırmak, çocuğun geçmişte hastalık geçirmiş olması ve gereksinimlerinin karşılanması toplam güçlük puanı ile pozitif yönde anlamlı ilişkileri gösteren en önemli değişkenlerdir. Farklı düzeylerde de olsa ölçeğin alt boyutları ile en yüksek ilişkiye sahip değişkenler önemli düzeyde ortaklaşmıştır. Çocuğun kliniğe yönlendirilmesi, çocuğa bağırılması ve okul başarısı duygusal, davranışsal problemler ve hiperaktivite ile en yüksek ilişki gösteren değişkenler olmuştur. Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA) toplam puanı ve alt ölçek puanlarının, kadınların stresle başa çıkma tarzları ve problem çözme becerileri ile ilişkileri de incelenmiş ve arasında değişen anlamlı değerler elde edilmiştir. Kadına yönelik aile içi şiddet puanları ile intihar girişimi, çaresiz/suçlayıcı yaklaşım, ruhsal sorunlar, eşin alkol kullanımı gibi değişkenler arasındaki korelasyon değerleri ise.19 ile.53 arasında değişmektedir. Regresyon Analizleri Çocuklardaki psikolojik sorunları yordayan değişkenler incelenirken, elde edilen toplam güçlük puanı, duygusal belirti puanı ve davranış sorunları puanı ile ilişkili değişkenler dikkate alınmış, değişkenler, ilişki düzeyinin gücüne göre sıralanarak regresyona sokulmuştur. Bu doğrultuda birinci aşamada demografik değişkenler (okul başarısı, çocuğa bağırmak, şiddet düzeyi, yanlışın nedenini açıklama, daha önce sığınma evinde kalmış olma, sosyal faaliyete katılma, çocuklukta hastalık geçirme, ihtiyaçlarının karşılanması ), ikinci aşamada KYŞ toplam puanı, üçüncü aşamada stresle başa çıkma tarzları alt boyutları ve dördüncü aşamada problem çözme envanteri toplam ve alt ölçek puanları ayrı bloklar halinde regresyon denklemine alınmıştır. Toplam güçlük puanı, 736

216 Duygusal Belirti puanı ve Davranış Sorunları puanını yordayan değişkenlere ilişkin regresyon analizi sonuçları aşağıdaki üç tabloda verilmiştir. Tablo 2. Çocuklardaki Toplam Güçlük Puanının Yordanmasına İlişkin Hiyerarşik Regresyon Analizi Sonuçları Yordayıcı Değişkenler R R 2 Uyarlanmış R 2 Βeta T F Çaresiz/kendini suçlayıcı yaklaşım *p<.001 Tablo 2 de görüldüğü gibi çocukların toplam güçlük puanını yordayan en güçlü değişkenler regresyon analizine birinci blokta alınan sosyo-demografik değişkenlerdir. Buna göre bir disiplin yöntemi olarak çocuğa bağırılması çocuklardaki güçlük puanına ilişkin varyansın %19 unu açıklamaktadır. Çocuğun okul başarısı düştükçe yaşadığı güçlükler artmakta ve okul başarısı çocuğun toplam güçlük puanının %14 ünü yordayarak, toplamda varyansın %33 ünü açıklamaktadır. Çocuğu olumlu davranışlarından dolayı övmek %6 lık ve annenin ruhsal sorunları %3 lük katkı ile sosyo-demografik değişkenler toplam varyansın %42 sini açıklamaktadır. Üçüncü blokta regresyona giren stresle çaresiz/kendini suçlayıcı tarzda başa çıkma ise çocukların genel psikolojik sorunlarındaki artışın %2 sini açıklayarak kendisinden önceki altı değişkenle birlikte toplam güçlük puanında açıklanan varyans %45 e ulaştırmıştır. Tablo 3. Çocuklardaki Duygusal Belirtilerin Yordanmasına İlişkin Hiyerarşik Regresyon Analizi Sonuçları Yordayıcı Değişkenler R R2 Uyarlanmış R 2 Βeta T F Daha önce sığınma evinde ,38 17,80* kalmış olmak Çocuğu övmek ,60 14,95* Çocuğa bağırmak ,15 15,68* Çocuğun sosyal ,15 14,21* faaliyetlere katılımı Gebelikte hastalık ,73 13,16* Okul başarısı ,05 12,20* Çocuğa açıklama yapmak ,55 11,29* Çaresiz/kendini suçlayıcı tarzda başa çıkma ,25 10,84* *p<.001 Çocuğa bağırmak ,57 30,25* Okul başarısı ,47 29,97* Çocuğu övmek ,52 26,05* Annenin ruhsal sorunları ,96 21,90* ,36 19,29* Tablo 3 te görüldüğü gibi kadının daha önce sığınma evinde kalmış olması, çocukların duygusal sorunlarını yordayan en güçlü değişkendir ve tek başına duygusal belirtilere ilişkin varyansın %12 sini açıklamaktadır. Çocuğu övmek, %7 katkı ile birlikte toplam varyansın %19 unu, çocuğa bağırmak %8 katkı ile toplam varyansın 737

217 %27 sini açıklamaktadır. Açıklanan toplam varyans, çocuğun sosyal faaliyetlere katılımı %4 lük katkısı ile %31 e, annenin söz konusu çocuğa gebeliğinde geçirdiği hastalıklar %4 lük katkı ile % 35 e, okul başarısı ve çocuğa açıklama yapma %2 şerlik katkı ile %39 a ulaşmıştır. Üçüncü aşamada regresyon denklemine giren stresle başa çıkmada Çaresiz/kendini suçlayıcı yaklaşım ı kullanma %3 lük katkı ile kendinden önceki 7 sosyo- demografik değişkenle birlikte toplam varyansın %42 sini açıklamaktadır. Tablo 4. Çocuklardaki Davranış Sorunlarına İlişkin Hiyerarşik Regresyon Analizi Sonuçları Yordayıcı Değişkenler R R 2 Uyarlanmış R 2 Βeta T F Çocuğa bağırmak ,45 40,36* Okul başarısı ,71 23,87 Çocuğu övmek ,99 18,10* Çaresiz/Kendini Suçlayıcı yaklaşım *p< ,33 15,07* Tablo 3.9 da yer alan verilere göre çocuklardaki davranış sorunlarını yordayan en güçlü değişken bir disiplin yöntemi olarak çocuğa bağırılmasıdır ve tek başına davranış sorunlarına ilişkin varyansın %25 ini açıklamaktadır. Ardından çocukları davranış sorunları geliştirmekten koruyan okul başarısı gelmekte ve önceki değişkenle birlikte varyansın %29 unu açıklamaktadır. Çocuğu övmek ve çaresiz/kendini suçlayıcı başa çıkma tarzı birlikte %5 lik katkı ile önceki değişkenlere eklenerek toplamda varyansın %34 ünü açıklamaktadır. TARTIŞMA Bu araştırmada kadına yönelik aile içi şiddetin varlığından çocukların nasıl etkilendiği sorusuna yanıt aranmış, annelerin stresle başa çıkma tarzlarının çocukların yaşadıkları duygusal ve davranışsal sorunlarla ilişkili olup olmadığı incelenmiştir. Bir hata yaptığında çocuğa bağırılması çocukların yaşadığı duygusal ve davranışsal sorunları ve genel güçlük düzeyini pozitif yönde yordamaktadır. Bağırmak psikolojik şiddetin bir biçimidir (Sığınmaevleri Kılavuzu, 2008) ve şiddetin çocuklarda önemli psikolojik sorunlara yol açtığı bilinmektedir (Cummings, Pepler, ve Moore, 1999; Rudo ve ark., 1998). Aile içi şiddet nedeni annelerin çocuklarına karşı daha sert ve cezalandırıcı davranabildikleri, bu ebeveyn tarzının ise çocuklarda uyumsuz davranışlara yol açtığı bilinmektedir (Haj Yahia, Tishby ve Zoysa, 2008; Cummings, Pepler, ve Moore, 1999; Holt, Buckley ve Whelan, 2008; Levendosky ve ark., 2003; Little ve Kantor, 2002; Mbilinyi ve ark., 2007; Rudo ve ark., 1998). Çocuğun okul başarısı ise çocukların yaşadığı duygusal ve davranışsal güçlükleri negatif yönde yordamaktadır. Bu araştırma bulgusu literatür doğrultusunda beklendiktir (Holt, Buckley ve Whelan, 2008; Jayasınghe, Jayawardena ve Perera, 2009). 738

218 Ebeveynin yönlendirici tepkilerinden biri olan olumlu davranışları için çocuğu övme, sosyal bir ödül olduğundan, çocukların duygusal, davranışsal ve genel güçlük düzeyinde artışı yordaması literatür bilgileri ile uyuşmamaktadır (Bynum ve Brody, 2005; Herwig, Wirtz ve Bengel, 2004). Ancak şiddete uğrayan kadınların kaygılı, öfkeli ve depresif duygu durumunun övgüyü tutarlı şekilde kullanmalarını güçleştirdiği, bunun da çocukların övgüden olumsuz etkilenmelerine yol açabileceği düşünülmektedir. Bununla birlikte kadınların çocuklarına yönelik olumsuz davranışlarını haklı çıkarmak ve suçlanmanın olumsuz etkisinden kurtulmak için uygun disiplin yöntemlerini kullandıklarını gösterme kaygısı içinde olabilirler. Bu doğrultuda Levendosky ve arkadaşları (2003), şiddet gören kadınların kendilerine ilişkin etkili ebeveynlik bildirimlerinin, gözlemcilerin kayıtları ile desteklenmediğini ortaya koymuşlardır. Annenin ruhsal sorunları, çocukların genel güçlük düzeyini pozitif yönde yordamaktadır (Eremsoy, 2007; Little ve Kantor; 2002). Pek çok araştırma şiddetin kadının ruh sağlığını olumsuz etkilediğini ortaya koymuştur (Damka ve T.Kışlak, 2011; KGSM, 2009; Matheson ve ark., 2007; Waldrop ve Resick, 2004; Vachher ve Sharma, 2010). Annenin psikolojik sorunları yetersiz ebeveyn becerilerine yol açarak çocukların yaşadıkları güçlükte artışla ilişkilenmektedir (Buckley ve Borden, 2006; Holt, Buckley ve Whelan, 2008; Levendosky ve ark., 2003; Mbilinyi ve ark., 2007). Annenin çaresiz/kendini suçlayıcı başa çıkma tarzını kullanması, çocuklardaki duygusal, davranışsal ve genel güçlük düzeyinde artışı yordamaktadır. Duyguya odaklanan bu başa çıkma tarzı, stresle başa çıkmada etkisiz yöntemlerden biri olarak değerlendirilmektedir. Bu tarz daha çok stres ve psikolojik sorun ile ilişkili bulunmuştur (Şahin ve Durak, 1995). Çaresizlik, suçluluk gibi olumsuz duygulara odaklanan bu yaklaşım stresin devam etmesine izin verir ve stres, annelerin ebeveynlik becerilerini baltaladığından çocuklarda görülen sorunlarda artışla ilişkilidir (Broadhead, Chilton ve Crichton, 2009; Buckley ve Borden, 2006; Huth-Bocks ve Hughes, 2008; Matheson ve ark., 2007; Onbaşıoğlu, 2004; Rudo ve ark., 1998). Daha önce sığınma evinde kalmış olmak çocuklarda görülen duygusal sorunlarda artışı yordamaktadır. Sığınma evine başvurmak, kadının ağır düzeyde şiddet gördüğünü gösterir (Cummings, Pepler, ve Moore, 1999), çocukların düzenini bozar ve var olan ilişkilerinden, ortamından uzaklaştırır. Sığınma evine taşınmak, evine geri dönmek ve sonrasında tekrar sığınma evine başvurmak kadınları duygusal açıdan daha zor duruma sokabilir, annenin sorunları çocukları korumalarını engelleyebilir ve çocuğun hayatındaki karmaşa, düzensizlik ve ihmal, onun duygusal olarak daha çok örselenmesine yol açabilir (Buckley ve Borden, 2006; Holt, Buckley ve Whelan, 2008; Levendosky ve ark., 2003; Little ve Kantor, 2002; Mbilinyi ve ark., 2007; Moe, 2009). Çocuklarda görülen duygusal sorunları yordayan değişkenlerden biri olan sosyal faaliyetlere katılım, çocukların kendilerini ifade etmelerini, öz güven kazanmalarını ve etkili problem çözmelerini sağlayarak olumsuz duygularından koruyabilmektedir (Holt, Buckley ve Whelan, 2008; Little ve Kantor, 2002; Poole, Beran, ve Thurston, 2008; Rudo ve ark., 1998; Stephens, McDonald ve Jouriles, 2000). Araştırmada bir yanlış yaptığında açıklama yapılmasının çocukları duygusal sorunlardan koruduğu ortaya çıkmıştır. Literatürde çocuğa tanık olduğu şiddet, yaşadığı 739

219 istikrarsızlık ve yoksunluklar konusunda açıklama yapılmasının ve kendini ifade etmesine izin verilmesinin duygusal açıdan koruyucu olduğuna ilişkin bilgi mevcuttur (Grusznski, Brink, ve Edleson, 1988; Holt, Buckley ve Whelan, 2008; Stephens, McDonald, Jouriles, 2000; Zhou ve ark., 2008). Annenin gebelik döneminde geçirdiği hastalıklar çocuğun duygusal sorunlarındaki artışı yordamaktadır. Gebelik döneminde uğranılan şiddet, kadınların yaşadığı fiziksel ve duygusal sorunları arttırmaktadır. Bu sorunlar ise çocuğun doğum öncesi ve doğum sorası gelişimini olumsuz etkilemekte, çocukların anneleri ile benzer duygular yaşamalarına yol açabilmektedir (Çalık ve Aktaş, 2011; Levendosky ve ark., 2003; Little ve Kantor, 2002; Öztürk ve Sevil, 2005; Shah ve Shah, 2010; Whiffen, Kerr ve Kallos-Lilly, 2005) Araştırmada şiddet görmeyen kadınlar çocuklarında, şiddet gören iki gruptan daha az güçlük bildirmişlerdir. Şiddet görmeyen grubun, şiddet gören iki gruptan daha az duygusal ve davranışsal güçlük bildirdikleri görülmüştür. Söz konusu bulgular literatürle uyumludur (Haj Yahia, Tishby ve Zoysa, 2008; Holt, Buckley ve Whelan, 2008; HÜNEE, 2009; Jayasınghe, Jayawardena ve Perera, 2009; Little ve Kantor, 2002; Rudo ve ark., 1998). Sığınma evinde kalmanın hem kadın hem de çocuk açısından daha da olumsuz olduğu bilinmektedir (Huth-Bocks ve Hughes, 2008; Waldrop ve Resick, 2004). Araştırma bulguları literatürle tutarlıdır. Sığınma evi grubunun çocuklarında gördükleri hiperaktivite problemi ve akran sorunları, şiddet gören sığınma evi dışındaki grubun ve şiddet görmeyen grubun çocuklarında gördüklerinden anlamlı derecede yüksektir. Bu iki sorunun çocukların sığınma evinde yaşadıkları istikrarsızlık, düzensizlik ve yalıtılmışlıkla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Şiddet karşısında çaresiz hisseden ve kendini suçlayan kadınların çocuklarına da gerektiği gibi yönelemedikleri ileri sürülebilir. Sosyal desteğin kadınların sorun çözme becerilerini arttırdığı (Waldrop ve Resick, 2004) düşünülürse, sığınma evleri dahil olmak üzere kadınlara yönelik hizmetlerin arttırılmasının önemi ortaya çıkmaktadır. ÖNERİLER Bulgular anneleri ile kadın sığınma evinde kalan ve anneleri şiddet gören çocuklarla ilgili doğrudan gözlem ve değerlendirmelere dayanan araştırmalara ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Bununla birlikte kadınların şiddetten korunmasına yönelik önleyici ve koruyucu çalışmaların önemi ortaya çıkmıştır. Kadınların hem maddi hem de manevi açıdan güçlendirilmesi kadının ve çocuğun ruh sağlığı bakımından önemlidir. Bu amaçla sığınma evlerinin yaygınlaştırılması, kurumların kadın ve çocuklara sunulan olanaklar ile hizmet veren personel ve profesyoneller açısından zenginleştirilmesi, kadınların kendi gereksinimlerini karşılayacak yeterliğe ulaşmadan sığınma evinden çıkarılmaması, gerektiğinde daha uzun süre kalmalarının sağlanması ve çocuklarının eğitimlerinin en iyi şekilde sürdürülmesi için gerekli önlemlerin alınması önerilmektedir. 740

220 KAYNAKÇA Altınay, A. G. ve Arat, Y. (2007). Türkiye de kadına yönelik şiddet. İstanbul: Punto Baskı Çözümleri. Altındal, A. (2004). Türkiye de kadın. (8. Basım). İstanbul: ALFA Basım Yayım Dağıtım Ltd. Şti Ayrancı, Ü., Günay, Y. ve Ünlüoğlu, İ. (2002). Hamilelikte aile içi eş şiddeti. Anadolu Psikiyatri Dergisi, (3), Buckley, A. F., Borden, J. W. (2006). Maternal modeling of coping: Relation to Anxiety. Child Family Behavior Therapy, 28 (4.) Broadhead, M., Chilton, R. Crichton, C. (2009). Understanding parental stres within the scallywags service for children with emotional and behavioral difficulties. Emotional and Behavioral Difficulties, 14 (2), Bynum, M. S. Brody, G. H. (2005). Coping behaviors, parenting, and perception of children s internalizing and externalizing problems in rural African others. Family Relation, 54, Cummings, J.G., Pepler, D.J. and Moore, T.E. (1999). Behavior problems in children exposed to wife abuse: Gender differences. Journal of Family Violence, 14,(2), Çalık, K. Y. ve Aktaş, S. (2011). Gebelikte depresyon: Sıklık, risk faktörleri ve tedavisi. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 3(1): Damka,Z. ve Tutarel-Kışlak, Ş. (2011). Şiddet mağduru kadınlar: Sığınma evlerinde bir ruh sağlığı Incelemesi. Kadın/Women 2000, 10(1),1-26. Durmuşoğlu, N. ve Doğru, S., S., Y. (2004). Çocukluk örseleyici yaşantılarının ergenlikteki yakın ilişkilerde bireye etkisinin incelenmesi. Hamarta, (2) Eremsoy, C. E. (2007). Ebeveynlere, ailelere ve çocuklara ait özellikler davranım sorunu gösteren çocuklar içinde psikopati eğilimi olanlar ile olmayanları ne şekilde ayrıştırmaktadır. Yayınlanmamış Doktora Tezi, ODTÜ Kütüphanesi. Erol, N. ve Şimşek, Z. (2010). Okul çağı çocuk ve gençler için davranış değerlendirme ölçekleri el kitabı (CBCL, YRS, TRF). Ankara: Metis Yayıncılık. Forgatch, M. S. & DeGarmo, O. S. (1997). Adult problem solving: conributor to parenting and child outcomes in divorced families. Social Development, 6, (2), Grusznski, R. J., Brink, J. C., & Edleson, J., L. (1988). Support and education groups for children of bettered women. Child Welfare, 67 (5), Güvenir, T., Özbek, A., Baykara, B., Arkar, H., Şentürk, B. Ve İncekaş, S. (2008). Güçler ve güçlükler anketi nin Türkçe uyarlamasının psikometrik özellikleri. Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı Dergisi, 15 (2), Haj Yahia, M. M., Tishby, O. ve Zoysa, P. (2008). Posttraumatic stres disorder among Sri Lankan university students as a consequence of their exposure to family violence, Journal of Interpersonal Violence, 24(12), Holt, S. Buckley, H. Whelan, S. (2008). The impact of exposure to domestic violence on children and young people: A review of the literature. Child Abuse Neglect, 32, Huth-Bocks, A. C., Hughes, H., M. (2008). Parenting stres, parenting behavior, and children s adjustment in families experiencing initimate partner violence. Journal of Family Violence, 23,

221 İçli, T.G. (1994). Aile içi şiddet: Ankara- İstanbul ve İzmir örneği. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 11(1-2), Jayasınghe, S., Jayawardena, P. ve Perera, H. (2009). Influence of intinnate partner violence on behaviour, psychological status and school performance o children in Sri Lanka. Journal of Family Studies, 15: Kılıç, E., Uslu, R., Erden, G. ve Kerimoğlu, E. (1999). Çocuklarda travma sonrası stres bozukluğu belirtilerini sürdüren ailesel etmenler. Kriz Dergisi, 7(2),1-8. Levendosky, A. A., Huth-Bocks, A. C., Shapiro, D.L. ve Semel, M. A. (2003). The ımpact of domestic violence on the maternal child relationship and preschool-age children s functioning. Journal of Family Psychology, 17 (3), Little, L. ve Kantor, G. K. (2002). Using ecological theory to understand ıntimate Partner violence and child maltreatment. Journal of Communıty Health Nursing, 19(3), Matheson, K., Skomorovsky, A., Fiocco, A., Anisman, H. (2007). The limits of adaptive coping: Well-being and mood reactions to stressors among women in abusive dating relationship. Stres, 10(1), Mbilinyi, L., F., Edleson, J., L., Hagemeister, A., K., & Beeman, S. K. (2007). What happens to children when their mothers are battered? Results from a four city anonymous telephone survey. Journal of Family Violence, 22: McKee, T. E., Harvey, E., Danforth, J. S., Ulaszek, W. R. Friedman, J. L. (2004). The relation between parental coping styles and parent child interactions before and after treatment for childreb with ADHD and oppositional behavior. Journal of Clinical Child and Adolescent Psychology,, 33 (1), Moe, A. M., (2009). Battered women, children and the end of abusive relationships. Journal of Women and Social Work, 24 (3), Onbaşıoğlu, M. (2004). Stresle başetmede zihinsel yöntemler. Yılmaz, B ve Gökler, I. (Ed.). Türk Psikoloji Bülteni, 10 (34-35), Oyunbileg, S., M.D., Sumberzul, N., Udval, N., Wang, J. D., and Janes, C. R. (2009). Prevalence and risk factors of domestic violence among Mongolian women. Journal of Women s Health, 18 (11). Öztürk, E. (2010). Türkiye de aile, şiddet ve kadın sığınma evleri.(1. baskı). İstanbul: Birey Yayıncılık. Öztürk, H. ve Sevil, Ü. (2005). Gebelikte şiddet. Sağlık ve Toplum Dergisi, (15),1. Özyurt, B., C., ve Deveci, A. (2010). Manisa da kırsal bir bölgedeki yaş evli kadınlarda depresif belirti yaygınlığı ve aile içi şiddetle ilişkisi. Türk psikiyatri Dergisi, 2010;21. Pelendecioğlu, B. ve Bulut, S. (2009). Çocuğa yönelik aile içi fiziksel istismar. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Dergisi, 9(1), Poole, A., Beran,T., & Thurston, W. (2008). Direct and idirect services for children in domestic violence shelters. Journal of Family Violence, 23: Renk, K., Roddenberry, A., Oliveros, A., Sieger, K. (2007). The relationship of maternal characteristics and perception of children to children s emotional an behavioral problems. Child Family Behavior Therapy, 29(1), Rudo, Zena H., Powell, Diane S., Dunlap, Glen (1998). The effects of violence in the home on children's emotıonal, behavioral, and socıal functıonıng: a revıew of the literature. Journal of Emotional & Behavioral Disorders, 6 (2). Savaşır, I. ve Şahin, N. H. (Ed.). (1997). Bilişsel- davranışcı terapilerde 742

222 değerlendirme: Sık kullanılan ölcekler. Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları. Shah, P.S. & Shah, J. (2010). Maternal exposure to domestic violence and pregnancy and birth outcomes: A systematic review and meta-analyses. Journal Of Women s Health,19 (11), Stephens, N., McDonald, R. & Jourıles, E. N. (2000). Helping children who reside at shelters for battered women: lessons learned. Haworth Press, Inc. All rıght reserved, Subaşı, N. ve Akın, A. (2004). Kadına yönelik şiddet; nedenleri ve sonuçları. adresinden tarihinde ulaşılmıştır. T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu (2005). Aile içi şiddetin sebep ve sonuçları. Bizim Büro, Ankara. Türkiye de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması (2009). Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü (HÜNEE), Ankara. Ünal, F. (2008). Ailede çocuk istismarı ve ihmali. TSA, 12 (1), Vachher, A. S., Sharma, A. K. (2010). Domestic violence against women and their mental health status in a colony in Delhi. Indian Journal of Community Medicine, (35),3. Vahip, I. ve Avşargil, D. (2006). Aile içi fiziksel şiddet ve kadın hastalarımız. Türk PsikiyatriDergisi, 2006; 17(2): Waldrop, A. E., Resick,P. A. (2004). Coping among adult female victims of domestic violence. Journal of Family Violence, Vol. (9), 5, Ware, H.S., Jouriles, E.N., Spiller, L.C., McDonald, R., Swank, P.R. & Norwood, W.D. (2001). Cunduct problems among children at battered women s shelters: prevelance and stability of maternal reports. Journals of Family Violance, 16(3), Whiffen, V. E., Kerr, M. A., Kallos-Lilly, V. (2005). Maternal depression, adult attachment, and children s emotional distress. Family Process, 44 (1), World Health Organization (WHO) (2005). Multi-country study on women s health and domestic violence against women: summary report. Yanıkkerem, E. ve Saruhan, A. (2005) yaş evli kadınların aile içi şiddet konusunda görüşlerinin ve aile içi şiddete maruz kalma durumlarının incelenmesi. Actual Medicine, 11(2), Zhou, Q., Wang, Y., Deng, X., Eisenberg, N., Wolchik, S. A., Tein, J. Y. (2008). Relations of parenting and temperament to Chinise children s experience of negative life events, coping efficacy, and externalizing problems. Child Development 79 (3),

223 SAHİP(LİK) ALGISI VE KADINA (ÇOCUĞA) ŞİDDET Özet Mevlüt ÖZBEN * Ben bu bildirimde, kadına (ve hatta çocuğa) karşı şiddet olgusunu kültürün kışkırttığı sahip(lik) algı ve duygusu etrafında ele almaya çalıştım. Bu konuyu kültüre içkin bir kavramsal inşa (sahiplik algı ve duygusu) yoluyla ele almamdaki amaçların başında, kültürün bir iktidar kaynağı olarak kendini açık ettiği alanlardan birinin de kadın(lık)-erkek(lik) ilişkileri ve tanımlamaları olması gelmektedir. Giriş Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet tanımlamaları bakımından kadın (konusu), tüm modernleşme süreçlerinde kültürel, siyasal ya da sosyal bakımlardan üzerinde en çok tartışılan başlıklardan biri olmuştur. Hatırlanacağı gibi, ülkemizde yakın bir zamana kadar Cumhuriyet Kadını - İslamcı Kadın kategorileri bağlamında alabildiğince siyasal bir tartışma da (mücadele de) kadın üzerinden yürütülmekteydi. Şimdilerde ise kadın, ne yazık ki, fiziksel ya da başka bakımlardan kendisine yönel(til)miş olan şiddet le anılmakta. Güç (zor) kullanma biçimi olarak şiddete ilişkin en önemli tarif, onun fiziksel bir zor içermesi ve müessir bir fiil olmasıdır. Şiddeti amaç-araç sarmalı bakımından hukuksal bir norma dayandırmadan da tarif edemeyiz. İktidarın yanlış kullanıldığı ve yıkıcı olduğu yerlerde ortaya çıkan şiddet bu şekliyle iktidar siyasetinin bir parçasıdır. Kullanılan iktidarın şiddete dönüşebilmesi için ise gücün taammüden ve bilinçli olarak kullanılmış olması önemlidir. Bu bağlamda şiddet kişi ya da kişileri hedef alan psişik ve/veya fiziksel hasara yönelmiş bir cezalandırma eylemidir(çelebi, 2010;11-12). Kültür, diyor Bourdieu, insanlar arasındaki iletişimin ve etkileşimin zemini olduğu kadar bir tahakküm kaynağıdır da (Swartz, 2011; 11). Bu bakımdan, bir tahakküm kurma çabası ya da ilişkisinin çirkin yüzlerinden biri olarak görebileceğimiz kadına şiddet olgusunun kaynağı da her şeyden önce kültüre dayanmaktadır. Sahip olma, sahipli olma ve şiddet İnsan ile doğa arasında beliren eşitsizliği (insanın kültür dolayımıyla ilk istismar ettiği doğadır) bir kenara bırakacak olursak, insanlık tarihinin ilk eşitsizliği, erkekle kadın arasında beliren eşitsizliktir. Antropolojik çalışmalara göre toplayıcılık ve saban gibi nispeten gelişmiş araçlarla yapılmayan basit çapa tarımında kadının konumu çoğu zaman erkeğe eşit düzeyde olmasına karşın, saban tarımıyla birlikte, erkek işi sayılan tarlayı sürmek, sürüyü gütmek ve toprağı elde tutmak (mülkiyet meselesi) tarım toplumlarında erkeği öne çıkarırken, kadınları ev içi hayatla sınırlamıştır. Böylece, tarım toplumlarında oluşan cinsiyet rol ve kimlikleri kadının erkek karşısındaki ikincil konumunun kültürel temellerinin hazırlayıcısı olmuştur (Atay, 2012; 22,26). Şimdi, denilebilir ki, eril iktidar ya da ataerkillik tarihsel bir olgudur ve insanlık tarihinin belli bir aşamasında belirdiği yönünde güçlü veriler vardır. Yani erkek iktidarı ezelden beri var olan doğal bir durum değildir. Nasıl tarihin bir noktasında ortaya çıktıysa, yine * Yrd. Doç. Dr., Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü, Erzurum 744

224 tarihin akışı içerisinde bir başka noktada da ortadan kalkabilir (ibid. 85). Kalkmalıdır da Kadın erkek ilişkilerinin kültürel bakımdan inşa edilmişliği, bu ilişkilerin asimetrisi ve söz konusu asimetrinin ortaya çıkardığı sorunlar (örneğin şiddet), temelde erkeğin bir iktidar objesi olarak kadına sahip olma algısı ve onu mülkiyetinde olan (olması gereken) bir varlık biçiminde görmesinden kaynaklanmaktadır. Tam da bu nokta da, sahip olma(k) algısı, burada, daha detaylı bir biçimde ele alınması gerekli bir oluşturucu faktör olarak karşımıza çıkıyor. Sahip olma genel olarak tümüyle özel bir şey ve kişi ile kişinin sahip olduğu nesne arasında bir tür özgün ilişki olarak anlaşılsa da durum bundan farklıdır. Öyle ki, ne zaman bu benim desem, genelde hiç böyle düşünmesem ve bunu yüksek sesle telaffuz etmesem de, kastettiğim aynı zamanda bunun senin olmadığıdır. Bu bağlamda sahip olmak her şeyden önce bir dışlama ilişkisini gerektirir. Sahip olma olgusu insanlar arasındaki ilişkiyi asimetrik hale sokar. Dahası sahip olunulan nesneye erişim hakları ellerinden alınanlar o nesneye her ihtiyaç duyduklarında, bu onları nesne sahibinin koyduğu kurallara/koşullara boyun eğmek zorunda bırakır (Bauman, 2010; ). Böylece sahip olmanın dışına itilenler de sahip olunulan şeyin bir uzantısı haline gelerek nesneleştirilirler. Sahipliğin maddi manevi, siyasi, hukuki, ekonomik kültürel unsurlarının erkekliğin tekelinde bulunması, eril bakışın kadınlığa karşı farklı bir algı ve tutum geliştirmesinin de temel nedenidir. Tekelci erkek düşüncesi gereği kadınlar daimi kaybedenlerdir. Daimi kaybedenler erkeklik için rakip ya da muadil sayılmazlar. Tam da bu noktada, onların kaybetmişlikleri kadın olmalarıyla ilişkilendirilir. Böylece kadınlık bir aşağıda olma yazgısına dönüştürülür. Kadınlar, zihinsel bir kurgu olan daimi kaybedenler algısına muhatap oldukça, kolaylıkla suçlama ve şiddet objesi durumuna getirilebilirler. Onlar (kadınlar) yeri geldiğinde beceriksiz, şeytan, bozucu ve hatta ahlaken rezil ilan edilebilirler. Üstelik sahip olmak la sahip olunulan ne varsa onların bir uzantısı olarak nesneleştirilmek, yani toplumsal bir cinsiyet kategorisi olarak kadınlık, bu durumdan (nesne olmaktan) kurtulmak için atılan her adımda kendini yeniden üretir. Örneğin boşanmış kadınların yaşadıkları sorunlar bu bakımdan anlamlıdır. Onlar, eril algının kendilerine yönelttiği sahipsiz kalmış olmak la mücadele ettikçe, örneğin sahipsizliğe bir an önce son vermek için kısa süre sonra evlenmekle ya da boşanmış bir kadın olarak yaşamına bazı sınırlamalar getirmekle söz konusu eril algıyı yeniden üretmiş olurlar. Baudrillar travestiliği de erkeklerin dişilik olarak imgeledikleri ve sahneye koydukları şekliyle dişiliğin paradisi biçiminde ele alır. O, Barselona travestilerinin bıyıklarını kesmemeleri ve kıllı göğüslerini rahatça sergilemelerinin örnek vererek bu toplumda dişiliğin, erkeklerin gülünçleştirdiği işaretlerden başka bir şey olmadığını ortaya koymaya çalışır. Ona göre bu, en azından işaretler bağlamında, kadın aracılığıyla kadına meydan okumaktır (Baudrillard, 2005; 24). Eril tahakkümün kurulmasında ve her seferinde yeniden üretilmesinde cinsiyet ayrımı ve karşıtlığının doğallaştırılarak meşrulaştırılması önemli bir işleve sahiptir. Cinsiyet ayrımı ve bu ayrımdan türeyen karşıtlıklar eyleyenler için algı, düşünce ve eylem şeması sunar. Asimetrik bir ayrım olarak cinsiyet ayrımı kadınları, güçlü, iktidar sahibi erkekler karşısında güçsüz, pasif ve boyun eğen varlıklar olarak kurar. Cinsiyetler arasında kurulan bu türden karşıtlıklar da eril tahakkümü besler (Öztimur, 2007;

225 595). Daha kestirmeden söyleyecek olursak; sahip olmak için dünyaya gelmekten başka hiçbir şey yapmalarına gerek olmayan erkekler için karşı cins de sahip olunulan bir şey olarak görülür. Sahip(lik), kadınları önce bir baba adına sonra da kocasının adına bürünen bir değiş tokuş nesnesi olarak belirler. Burada erkekler arasında tesis edilen karşılıklılık ilişkisi (egzogami-akrabalık ilişkileri), erkekler ile kadınlar arasındaki kökten karşılıksızlık ilişkisi nin de koşuludur (Butler, 2010; 99). Eril bakış onlardan (kadınlardan), bir karşılık beklemek ya da hak iddia etmek fikrini rafa kaldırmalarını isteyerek, sahip olmanın buyurgan edasıyla bağlılık, sadakat, bakım, fedakârlık vb. pek çok şey ister. Neredeyse istenilen her şey kültürel olarak inşa edilir ve normalleştirilir. Böylece sahip in talepleri zaman içerisinde buyurgan ve keyfi olmaktan çıkarak kadın(lık) rol ve kimliğinin temel bileşenleri haline getirilir. Kadınlar, ataerkil kültürün kendilerinden beklediği bakım, bağlılık, karşılık beklemeksizin fedakârlık ve diğer tanımlanmış rollerine sadık kaldıkça bir sorun yoktur. Hatta böylesi kadınlar için söze dökülen avuntu, hiçbir erkeğin onlarsız tam olamayacağı şeklindedir. Oysa yukarıda ifade edilen ataerkil modele uymayan, yüksek statü ve güç rollerinin peşinde koşan ya da geleneksel rollerini aksatan kadınlar tahammül edilemez varlıklar olup çıkarlar (Fine, 2010; 87). Kadınlar başarılı erkeklerin arkasında olmaktansa önde ya da kendileri başarılı olmak istedikçe erkeğin kadına bakışı değişir. Üstelik sanayi toplumları ile birlikte enikonu gelişen imkânlar (hukuki, siyasal, ekonomik ve belki kültürel) kadına arkada değil de, önde ya da en azından erkeğin yanında (eşit) olma fırsatı tanıdığından tekelci (Tanrısal) erkek algısı bu durumu anlamakta ve kabullenmekte zorluk yaşar. Evde, işyerinde ya da kamusal mekânlarda erkeği kadına şiddet uygulamaya iten temel unsurların başında da bu gelmektedir, yani sahip(lik) algısının tehlikeye girdiğinin düşünüldüğü durumlarda erkek kontrolden çıkar. Kültürün, kendi kendisinin kurucu unsurları ya da özellikleri olarak altın tepside kendisine sunduğu efendilik (sahiplik) her tehlikeye düştüğünde erkek potansiyel olarak şiddete eğilimlidir. Çünkü ortada müzakere etmeyi aklından bile geçiremeyeceği benliği, kendi olma durumu vardır. Ataerkil kültürün biçimlendirdiği efendi (erkek) kaldıramayacağı bu yük altında kendisi de ezilir: Kadın(lar)a şiddet (fiziksel, psişik ya da cinsel) uygulamadığında ya uygulayamadığında erkek bakışı tarafından; şiddet uyguladığında ise insanlık (ve belki de kendi vicdanı) tarafından lanetlenir. Bu ikilem de erkekliğin çıkmazlarından biridir. Son Söz Erkeklerin kadın üzerinde şiddete yatkınlığı ya da kadınların erkeğin şiddetine maruz kalırken geliştirdiği yatkınlıklar yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi sahip olma ve sahipli olma algısının bir çıktısı olarak düşünülebilir. Bu bakımdan konumuz gereği, yani kadına (ve çocuğa) şiddet söz konusuysa, ortada bundan sorumlu tek bir cinsiyet kategorisi veya toplumsal cinsiyet yok, bir tarih, kültür(ler) ve elbette insanlık vardır. Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Kadına şiddet konusunda karşımızda cani ya da düşman erkek yok, annelerinin çocukları (oğulları) var. Kadına ve çocuğa şiddetten hepimiz sorumluyuz Şiddet, tarım toplumları, sanayi toplumları veya günümüz modern toplumlarında ataerkil kültürün sürekliliğinin bir çıktısıdır. Başrolde hep erkekler olmuş olsa da, kadının kadına ya da kadının çocuğa uyguladığı şiddet de göz ardı edilemez. Bu 746

226 bakımdan şiddetten kurtarılması gereken tek bir cinsiyet kategorisi yoktur, ilhamını kadın düşüncesinden ve dilinden alması gereken insanlık vardır. Bir kez daha vurgulamakta yarar görüyorum: erkekler birbirlerinden farklı olmayan biyolojik kümeler değiller (German, 2006; 222), ama erkeklik ya da sahip (efendi) erkek ve sahipli kadın algısı kültürden kültüre ve toplumdan topluma kimi farklılıklar gösterse de, bir sürekliliğe ve ataerkil yapıya sahiptir. Bu ataerkil yapı ve temelinde yer alan sahip(lik) erkeğin kadına ve çocuğa, kadının kadına ve çocuğa ve hatta kadının erkeğe tüm biçimleriyle uyguladığı şiddetin ana damarıdır. Olmasını umut edeceğimiz ve elbette bunun için üzerimize düşeni yapmamız gereken sahip(lik) ve sahip(li) algısının ortaya koyduğu eril normlara ve bu normların biçimlendirdiği erkeklik ve kadınlık durumuna (Berktay, 2010; 28) itiraz etmektir. KAYNAKÇA Atay, T. (2012). Çin İşi Japon İşi: Cinsiyet ve Cinsellik Üzerine Antropolojik Değiniler, İstanbul: İletişim Yayınları. Baudrillard, J. (2005). Baştan Çıkarma Üzerine, Çev: Ayşegül Sönmezay, 2. Baskı, İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Bauman, Z. (2010). Sosyolojik Düşünmek, Çev: Abdullah Yılmaz, 7. Baskı, İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Berktay, F. (2010). Felsefenin Kadına Bakışı, Türkiye de Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları. Butler, J. (2010). Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi, 2. Baskı, İstanbul: Metis Yayınları. Çelebi, A. (2010). Sunuş: Bir Pırıltı Sonra Gece, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, İstanbul: Metis Yayınları. Fine, C. (2010). Toplumsal Cinsiyet Yanılsaması, Çev: Kıvanç Tanrıyar, İstanbul: Sel Yayıncılık. German, L. (2006). Cinsiyet Sınıf ve Sosyalizm, Çev: Yıldız Önen, İstanbul: Babil Yayınları. Swartz, D. (2011). Kültür ve İktidar: Pierre Bourdieu nün Sosyolojisi, Çev: Elçin Gen, İstanbul: İletişim Yayınları. 747

227 KADIN VE ERKEKLERİN KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN TEMEL NEDENLERİNE VE ÖNLENMESİNE İLİŞKİN GÖRÜŞLERİ Özet Mustafa KOÇ 1 Betül DÜŞÜNCELİ 2 Tuğba Seda ÇOLAK 3 Bu çalışmanın temel amacı, kadına yönelik şiddetin temel kaynaklarının belirlenmesi ve kadına yönelik şiddetin önlenmesine yönelik kadın ve erkeklerin görüşlerinin farklılaşıp farklılaşmadığını ortaya koymaktır. Bu genel belirleme kadına yönelik şiddet ve bunu önleme konusunda toplumsal bilincin oluşup oluşmadığını ve kadına yönelik şiddeti önleme konusunda elde edilen başarı ya da başarısızlığı açıklamada bir referans oluşturmaktadır. Araştırma nitel araştırma yöntemlerinden olgubilim deseni ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmada veriler yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla elde edilmiştir. Yarı yapılandırılmış görüşme formunda katılımcıların demografik özelliklerini belirlemeyi amaçlayan sorular ile kadına yönelik şiddeti anlamaya ilişkin görüşlerini belirlemeyi amaçlayan sorular yer almıştır. Araştırma 245 kadın 100 erkek olmak üzere toplam 345 kişi ile gerçekleştirilmiştir. Yapılan incelemede kadınlar, kadına yönelik şiddetin kaynağı olarak önem sırasına göre, toplumu, erkeği ve kadını neden olarak görmektedirler. Erkekler kadına yönelik şiddetin kaynağı olarak önem sırasına göre, toplumu, kadını ve erkeği neden olarak görmektedirler. Hem erkekler hem de kadınların, kadına yönelik şiddete ilişkin alınacak önlemlerde toplumun bilinçlendirilmesi konusunda aynı fikirde oldukları bulunmuştur. Kadına yönelik şiddetin nedeni olarak kadınlar erkekleri, erkekler de kadınları kaynak olarak görmektedirler. Anahtar Kelimeler: Şiddet, Kadın, Önlem VIEWS OF WOMEN AND MEN RELATED TO MAIN REASONS AND PREVENTION OF VIOLENCE AGAINST WOMEN Abstract The main objective of this study is to determine the main sources of violence against women and reveal if the views of men and women differ about prevention of violence against women. This general specification is a reference to explain the social consciousness about the violence against women and in preventing violence against women. The study was made by phenomenological method which is one of qualitative research methods. Data had been collected by semi-structured interview form. In the semi-structured interview form, there were questions about participants demographical features and related to understand violence against women. 245 women and 100 men, totally 345 people, participated the study. Results show that, in order of priority, society, men and women are seen as reasons of violence against women according to 1 Yrd. Doç. Dr., Sakarya Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü, 2 Arş. Gör., Sakarya Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü, 3 Arş. Gör., Sakarya Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü, 748

228 women views. In order of priority, society, women and men are seen as reasons of violence against women according to men views. It is found that both women and men agree about heighten awareness of society prevention concerning violence against women. Women think that men are reason of violence against women; men think that women are reason of violence against women. Keywords: Violence, Woman, Prevention GİRİŞ Toplumsal yapının özellikleri, her ne kadar şiddetin derecesini ve şeklini belirlese de hem gelişmiş hem de azgelişmiş/gelişmekte olan ülkelerde kadınlar, şiddete maruz kalmaktadırlar. Gündelik yaşamın pek çok boyutunda ve farklı biçimlerde karşımıza çıkan şiddet olgusu, kadınları, özellikle de onların sağlıklarını önemli ölçüde tehdit etmekte diğer bir deyişle onların fiziksel, psikolojik vb. şiddete uğramaları, sağlık açısından ciddi sorunların yaşanmasına sebebiyet vermektedir (Bilican Gökkaya, 2009). İnsan hakları açısından, toplumsal cinsiyet temelinde bir insan hakkı ve özgürlük ihlali olan kadına yönelik aile içi şiddet, kadınların toplumsal ve ekonomik yaşamda yerlerini alma haklarından çeşitli biçimlerde yoksun kalmalarına ve yaşamlarını yitirmelerine neden olmaktadır. Uluslararası araştırmalar, fiziksel şiddetin özellikle kadının eşi veya birlikte olduğu kişi/kişiler tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koymuştur. Ayrıca kadına yönelen şiddetin fiziksel, duygusal, ekonomik ve sosyal etkileri sadece kadınlar üzerinde değil çocuklar, aileler ve toplumda da kendini göstermektedir (Kadına Yönelik Şiddet Raporu, 2009). Şiddete maruz kalan kadınlara eğitim açısından bakıldığında eğitim düzeyi düşük kadınların yoğunluğu dikkat çekmektedir. Evlilik yaşı olarak bakıldığında genel olarak genç evliliklerin yapıldığı görülüyor, bunların çoğu da kaçarak, aile izni dışında yapılan evlilikler (Kılıç, 2009). Kadınların %88.1 i şiddeti fiziksel (dayak, dövme) olarak tanımlamakta, %28.6 sı şiddetin nedenini erkeklerin sözünü dinlememe olarak belirtmekte, %43.2 si eşe ihanet durumunda şiddeti haklı görmekte ve %25.9 u eğitimin şiddeti engelleyebileceğini düşünmektedir (Yaman Efe& Ayaz, 2010). Psikiyatri polikliniğine başvuran hastaların % 63 ü çocukluğunda şiddete maruz kaldığını, % 62 si evliliğinde en az bir kez fiziksel şiddet gördüğünü, % 51 i çocuğuna fiziksel şiddet uyguladığını bildirmiştir (Vahip& Doğanavşargil, 2006). Araştırma sonuçlarına göre evli kadınların %54,6 sında psikolojik, %30,4 ünde fiziksel, %19,3 ünde ekonomik ve %6,3 ünde cinsel şiddet saptanmıştır (Güleç Öyekçin, Yetim& Şahin, 2012). Hamilelik öyküsü olan 154 kadın ile yapılan bir araştırma bulgularına göre araştırmaya katılan kadınların 110 (%71.4) u hamilelik sırasında eşi tarafından fiziksel, cinsel, ruhsal/sözel şiddet türlerinden birine ya da daha fazlasına maruz kaldığını belirtmiş olup sırasıyla ruhsal/sözel şiddet oranı %99.1, fiziksel şiddet oranı %36.4 ve cinsel şiddet oranı ise %5.4 tür (Ayrancı, Günay& Ünlüoğlu, 2002). Eşi veya birlikte olduğu kişilerden fiziksel şiddet yaşamış kadınlara şiddetin nedenleri sorulmuştur. Verilen cevaplar arasında en yaygın gerekçe olarak, kadınların %32 si tarafından erkeğin ailesiyle yaşanan sorunlar beyan edilmiştir. Bunu ekonomik 749

229 sıkıntılar ve erkekle ilgili nedenler (sinirli olması, kadını kıskanması, eşin kahveye gitme ve alkol kullanma alışkanlıklarının vb.) izlemektedir. Kadınların %18 i kadınlarla ilgili nedenler (cinsel ilişkiyi reddetmesi, erkeğin sözünü dinlememesi, kadının sağlık sorunu bulunmasının vb.) ve %13 ü çocuklarla ilgili sorunlar nedeniyle eşi veya birlikte olduğu kişilerin kendilerine şiddet uyguladıklarını söylemişlerdir (Kadına Yönelik Şiddet Raporu, 2009; Karaçam, Çalışır, Dündar, Altuntaş, Avcı& 2006). Kadına yönelik şiddet araştırmasında şiddeti bireysel olarak önlemeyle ilgili kadınlara sorulan Eşiniz size bugün dayak atacak olsa ne yaparsınız, nasıl tepki verirsiniz? sorusuna yanıt olarak, görüşülen kadınların % 24 ü çeşitli sebeplerle bir şey yap(a)mayacaklarını söylemiştir. Bu oran Doğu örnekleminde % 46 ya kadar çıkmaktadır. Devletin alacağı önlemlere ilişkin olarak, kadınların % 60 ila % 74 ü devletin erkekleri eğiterek, sığınma evleri açarak, bu konuda çalışan kuruluşları destekleyerek, ağır cezalar vererek ve polisi eğiterek erkeklerin eşlerine uyguladıkları şiddeti engelleyebileceğini düşünmekte ancak devletin bu sorumluluklarını yerine getirmediğini ifade etmektedir (Altınay& Arat, 2007). AMAÇ Bu çalışmanın temel amacı, kadına yönelik şiddetin temel kaynaklarının belirlenmesi ve kadına yönelik şiddetin önlenmesine yönelik kadın ve erkeklerin görüşlerinin farklılaşıp farklılaşmadığını ortaya koymaktır. Örneklem YÖNTEM Araştırma eğitim öğretim yarıyılında Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi nde öğrenim gören 245 i bayan ve 100 ü erkek olmak üzere 345 öğrenci ile gerçekleştirilmiştir. Veri Toplama Araçları Araştırmada veriler yarı yapılandırılmış görüşme formu ile elde edilmiştir. Araştırmada kullanılan form iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm katılımcıların cinsiyete ilişkin demografik bilgilerinden oluşmaktadır. İkinci bölüm ise katılımcıların kadına yönelik şiddetin temel nedenleri, kadına yönelik şiddeti önlemeye ilişkin bir çalışmada yapılabilecekler ve katılımcıların şiddete maruz kalıp kalmadıklarına ilişkin bilgilerden oluşmaktadır. Verilerin Analizi Araştırmada bulgular herhangi bir istatistiksel işlem kullanılmadan elde edilmiştir. Bulgular, kadına yönelik şiddetin nedenlerine ilişkin görüşler ve alınacak önlemlerin neler olması gerektiğine ilişkin atfedilen değerler, önem sırasına göre analiz edilerek elde edilmiştir. Araştırma nitel araştırma yöntemlerinden olgubilim deseni ile gerçekleştirilmiştir. Olgubilim deseni farkında olunan ancak derinlemesine ve ayrıntılı bir anlayışa sahip olunmayan olgulara odaklanmadır. Olgular yaşanılan dünyadaki olaylar, deneyimler, 750

230 algılar, yönelimler, kavramlar ve durumlar gibi çeşitli biçimlerde oluşabilmektedir. Olgubilim araştırmalarında veri analizi, yaşantıları ve anlamları ortaya çıkarmaya yöneliktir. Bu amaçla yapılan içerik analizinde verinin kavramsallaştırılması ve olguyu tanımlayabilecek temaların ortaya çıkarılması çabası vardır (Yıldırım& Şimşek, 2011). Olgubilim araştırmalarında başlıca veri toplama aracı görüşmedir. Olgulara ilişkin yaşantıları ve anlamları ortaya çıkarmak için görüşmenin araştırmacılara sunduğu etkileşim, esneklik ve sondalar yoluyla irdeleme özelliklerinin kullanıldığı bir yöntemdir (Yıldırım& Şimşek, 2011). Araştırmada yarı yapılandırılmış formda yer alan ve katılımcıların şiddete maruz kalıp kalmadıklarına ilişkin bilgilerin sorulduğu bölüm katılımcılar tarafından doldurulmadığı için değerlendirme dışı tutulmuştur. BULGULAR Bu bölümde, katılımcıların görüşme formuna vermiş olduğu cevaplar analiz edildiğinde kadına yönelik şiddetin nedenleri üç ana başlık altında ele alınarak incelenmiştir. Bunlar; kadından, erkekten ve toplumdan kaynaklanan nedenler olarak belirlenmiştir. Kadın ve erkeklerin konuya ilişkin görüşleri bu bağlamda ele alınarak incelenmiş ve aşağıdaki sonuçlara ulaşılmıştır. 1. Kadına Yönelik Şiddetin Temel Nedenlerine İlişkin bulgular Kadına Yönelik Şiddetin Temel Nedenlerine İlişkin Kadınların Görüşleri Kadına Yönelik Şiddetin Temel nedenlerine ilişkin kadınların görüşleri önem sırasına göre incelendiğinde; toplumdan kaynaklanan nedenler, erkeklerden kaynaklanan nedenler ve kadınlardan kaynaklanan nedenler şeklinde sıralanmıştır. Kadına yönelik şiddetin ortaya çıkmasında toplumdan kaynaklanan nedenlerden en sık tekrar edenler eğitimsizlik, kadının toplumda değersiz görülmesi ve töre olarak belirlenmiştir. Kadına yönelik şiddetin ortaya çıkmasında erkekten kaynaklanan nedenlerden en sık tekrar edenler erkeklerin üstünlük kurma çabası, kıskançlık ve öfkesini kontrol edememe olarak belirlenmiştir. Kadına yönelik şiddetin ortaya çıkmasında kadından kaynaklanan nedenlerden en sık tekrar edenler kadınların maddi güçlerinin olmaması, şiddete sessiz kalmaları ve kendilerini ezdirmeleri olarak belirlenmiştir Kadına Yönelik Şiddetin Temel Nedenlerine İlişkin Erkeklerin Görüşleri Kadına Yönelik Şiddetin Temel nedenlerine ilişkin erkeklerin görüşleri önem sırasına göre incelendiğinde; toplumdan kaynaklanan nedenler, kadınlardan kaynaklanan nedenler ve erkeklerden kaynaklanan nedenler şeklinde sıralanmıştır. Kadına yönelik şiddetin ortaya çıkmasında toplumdan kaynaklanan nedenlerden en sık tekrar edenler eğitimsizlik, ataerkil toplum yapısı ve töre olarak belirlenmiştir. Kadına yönelik şiddetin ortaya çıkmasında kadından kaynaklanan nedenlerden en sık tekrar edenler kadınların çok konuşması, eşinin sözünü dinlememesi ve tutarsızlık olarak belirlenmiştir. Kadına yönelik şiddetin ortaya çıkmasında erkekten kaynaklanan nedenlerden en sık tekrar edenler eğitimsizlik, alkol ve özgüven eksikliği olarak belirlenmiştir. Araştırma bulguları mevcut literatür ile karşılaştırıldığında kadınların şiddetin temel nedeni olarak sırasıyla toplum, erkek ve kadından kaynaklanan etmenleri gösterdikleri, 751

231 erkeklerin ise sırasıyla toplum ve kadından kaynaklanan etmenleri gösterdikleri belirlenmiştir. Ancak erkeklerin, şiddetin erkekten kaynaklanan nedenlerine ilişkin bir görüş bildirmedikleri görülmüştür. Bu bağlamda yapılan çalışmanın mevcut literatür ile örtüşme gösterdiği söylenebilir. 2. Kadına Yönelik Şiddeti Önleme çalışmasında alınabilecek önlemlere ilişkin Bulgular Kadına yönelik şiddeti önleme çalışmasında alınabilecek önlemler üç ana başlık altında ele alınarak incelenmiştir. Bunlar; kadına yönelik önlemler, erkeğe yönelik önlemler ve topluma yönelik önlemler olarak belirlenmiştir. Araştırmaya katılan bireylerin bildirdiği, kadına yönelik şiddetin önlenmesinde, bu üç faktöre ilişkin alınması gereken önlemlerin neler olabileceği aşağıda verilmiştir Kadına Yönelik Şiddeti Önleme çalışmasında alınabilecek önlemlere ilişkin Kadınların Görüşleri Kadına yönelik şiddeti önleme çalışmasında alınabilecek önlemlere ilişkin kadınların görüşleri önem sırasına göre incelendiğinde; kadınlar, öncelikle topluma yönelik önlemlerin alınması daha sonra kadınlara yönelik önlemlerin alınması ve son olarak da erkelere yönelik önlemlerin alınması gerektiğini belirtmişlerdir. Kadına yönelik şiddeti önleme çalışmasında alınabilecek topluma yönelik önlemlerden en sık tekrar edenler yasal cezaların ağarlaştırılması, bilinçlendirme ve bireylere yönelik psikolojik destek sağlama olarak belirlenmiştir. Kadına yönelik şiddeti önleme çalışmasında alınabilecek kadına yönelik önlemlerden en sık tekrar edenler bilinçlendirme, kadınların kendi ayakları üzerinde durabilmelerini sağlama ve kadınların yaşadıkları şiddet durumunu saklamalarını engelleme olarak belirlenmiştir. Kadına yönelik şiddeti önleme çalışmasında alınabilecek erkeğe yönelik önlemlerden en sık tekrar edenler bilinçlendirme ve psikolojik destek sağlanması olarak belirlenmiştir Kadına Yönelik Şiddeti Önleme çalışmasında alınabilecek önlemlere ilişkin Erkeklerin Görüşleri Kadına yönelik şiddeti önleme çalışmasında alınabilecek önlemlere ilişkin erkeklerin görüşleri incelendiğinde; erkekler öncelikle topluma yönelik önlemlerin alınması gerektiğini, daha sonra kadına yönelik önlemlerin alınması gerektiğini ve son olarak da erkeklere yönelik önlemlerin alınması gerektiğini belirtmişlerdir. Kadına yönelik şiddeti önleme çalışmasında, topluma yönelik alınabilecek önlemlerden en sık tekrar edenler ailelerin eğitimi, evlilik danışmanlığı ve cezaların ağarlaştırılması olarak belirlenmiştir. Kadına yönelik şiddeti önleme çalışmasında, kadına yönelik alınabilecek önlemlerden en sık tekrar edenler bilinçlendirme, kadın hakları ile ilgili eğitimler ve eşlerine daha çok itaat etmeleri olarak belirlenmiştir. Kadına yönelik şiddeti önleme çalışmasında, erkeğe yönelik alınabilecek önlemlerden en sık tekrar edenler bilinçlendirme ve empati eğitimi olarak belirlenmiştir. 752

232 SONUÇ VE TARTIŞMA Kadına yönelik Şiddetin temel nedenlerine ilişkin erkek ve kadınların görüşleri incelendiğinde birinci sırada toplumdan kaynaklanan faktörlerin yer aldığı görülmektedir. Bu bağlamda kadına yönelik şiddetin temel nedenlerinden en çok öne çıkanlar eğitimsizlik, kadının toplumda değersiz görülmesi, töre ve ataerkil toplum yapısıdır. Buna ek olarak aile yaşantıları da değerlendirildiğinde kadına yönelik şiddetin model alınarak ortaya çıktığı, ailesinde ve yakın çevresinde şiddet örüntüsüne şahit olan bireylerin şiddeti uygulayan kişi konumuna gelmelerinde toplumsal faktörlerin önemli bir yere sahip olduğu söylenebilir. Çocuklukta şiddet öyküsü ile ve eşinden şiddet görme ile çocuğuna şiddet uygulama arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır (Vahip& Doğanavşargil, 2006). Bir araştırma kapsamında kadınlara, evdeki şiddete tanık olan çocuklarının davranışları sorulmuştur. Uzun vadede en çok çocuklarda saldırganca davranışların arttığı, sürekli sinirlilik, tedirginlik hali olduğu ve anneye aşırı bir bağlılık geliştirdikleri saptanmıştır (Bayındır, 2010). Güleç Öyekçin, Yetim ve Şahin (2012) Eşin ailesinde kadına yönelik şiddetin olması eş şiddeti görmeyi 2 kat arttırmakta olduğu bulgusuna ulaşmıştır. Eşlerin çocukluklarında fiziksel şiddet öyküsünün bulunması kadınlara yönelik fiziksel şiddeti 3,5 kat arttırmaktadır. Araştırma bulgularına göre kadına yönelik şiddetin temel nedenlerine ilişkin erkek ve kadınların görüşleri incelendiğinde erkekten kaynaklanan nedenler ikinci sırada yer almaktadır. Erkeklerin üstünlük kurma çabası, kıskançlık, öfkesini kontrol edememe eğitimsizlik, alkol ve özgüven eksikliği kadına yönelik şiddet konusunda ön plana çıkan başlıklardır. Kadınların aileye kocalarından daha çok gelir getirmesi, dayak riskini en az iki misli artırmakta, bu durumda olan her üç kadından ikisi fiziksel şiddete maruz kalmaktadır (Altınay& Arat, 2007). Peker, Eroğlu ve Çitemel (2012), kendisini başka insanlar karşısında zayıf olarak algılayan, başkalarının kendisi üzerinde güç ve kontrol kurmasını engelleyemeyen kişilerin internet ortamından yararlanarak saldırgan davranışlarda bulundukları bulgusuna ulaşmışlardır. Aynı araştırmanın bir başka bulgusu da boyun eğicilik düzeyi yüksek erkeklerin, daha çok siber zorbalık yapmakta olduğu yönündedir. Bu bilgi ışığında kendini ifade edemeyen ve kimi alanlarda güçsüz hisseden bireylerin, fırsat bulduklarında şiddete başvurmaya eğilimli oldukları söylenebilir. Araştırma bulgularına göre kadına yönelik şiddetin temel nedenlerine ilişkin erkek ve kadınların görüşleri incelendiğinde kadından kaynaklanan nedenler üçüncü sırada yer almaktadır. Kadınların maddi güçlerinin olmaması, şiddete sessiz kalmaları ve kendilerini ezdirmeleri, kadınların çok konuşması, eşinin sözünü dinlememesi ve tutarsızlık kadına yönelik şiddet konusunda ön plana çıkan başlıklardır. Araştırma bulguları sonucunda kadına yönelik şiddetin en önemli unsurlarından birinin cinsiyet eşitsizliği olduğu görülmektedir. Türkiye de toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle kadınlar daha düşük öğrenime sahip olmakta, daha az işgücüne katılmakta, daha az gelir elde etmektedir. Bunlara toplumsal baskının da eklenmesiyle yaşanan cinsiyet eşitsizliği doğrudan ya da dolaylı etki ile sağlıksızlığa neden olmaktadır (Şimşek, 2011). Geçmişten günümüze kadar her toplumda çeşitli seviyelerde görülen toplumsal cinsiyet eşitsizliği kadınlarda değersizlik ve öğrenilmiş çaresizlik duyguları oluşturmakta ve sonuç olarak şiddeti kabullenme durumunu ortaya çıkarmaktadır. Şiddete maruz kalan kadınların tepki göstermeme nedenleri arasında ilk iki sırada iyi olur düşüncesiyle sabretmeyi tercih etme (%58.2) ve şiddeti alınyazısı olarak kabul etme (%45.5) gelmektedir (Ayrancı vd., 2002). Kadınların çoğu fiziksel şiddete zamanla alıştıklarını 753

233 ancak sözel şiddeti hazmedemediklerini, bundan çok üzüntü duyduklarını ifade etmişlerdir (Kılıç, 2009). Şiddet gören (Sığınma evinde kalan ve kalmayanlar) ve görmeyen kadınların başa çıkma tarzları üzerinde yapılan araştırma bulgusuna göre şiddet gören kadınların özellikle sığınma evi dışında olanların çaresiz, boyun eğici ve problem çözmede etkisiz yöntemleri daha çok kullandıkları görülmüştür (Yeniocak, 2011). Kadına Yönelik şiddetin temel nedenleri incelendiğinde her iki cinsinde toplumsal nedenlerden sonra şiddetin nedenini kendilerinde görmekten önce karşı cinse atfettikleri gözlenmiştir. Bireyler çözümleri kendilerinde aramak yerine karşı cinse yükleme yaparak bir anlamda sorumluluktan kaçma davranışı göstermektedirler. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü nün hazırlamış olduğu rapor bu bulguyu destekler niteliktedir. Raporda kadına yönelik şiddetin temel nedenleri olarak toplumdan kaynaklanan nedenlerden sonra, bireyler karşı cinse ilişkin atıflarda bulunmaktadır (Kadına Yönelik Şiddet Raporu, 2009). Seçim kuramına göre doğumdan ölüme kadar yapılan her şeyin davranış olduğunu, bütün davranışların içten gelen motivasyondan kaynaklandığını ve kişinin kendi seçimine dayandığını vurgular (Corey, 2005). Bu bağlamda kadına yönelik şiddetin önlenmesi için bireylerin kendilerini tanımalarına, sorumluluklarını üstlenmelerine ilişkin çalışmalara yer verilebilir. Kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik bir çalışmada alınabilecek önlemlere ilişkin erkek ve kadınların görüşleri incelendiğinde birinci sırada topluma yönelik önlemlerin ifade edildiği görülmektedir. Kadına yönelik şiddetin de temel nedeni olarak toplumun görülmesi nedeniyle araştırma bulgularında nedenler ve nedenlere ilişkin önlemlerin örtüştüğü söylenebilir. Bu önlemlerden en çok öne çıkanlar cezaların ağırlaştırılması, bilinçlendirme, psikolojik destek sağlama, ailelerin eğitimi ve evlilik danışmanlığıdır. Bulgular kadınlara sunulan destek hizmetlerinin, sığınma evlerinin ve bu kurumlarda sunulan olanakların kadınların ve çocuklarının ruh ve beden sağlığına olumlu katkılar sağlayabileceğine, ancak hala yetersiz olduğuna işaret etmektedir (Yeniocak, 2011). Kadına yönelik şiddetin önlenmesi toplumların böyle bir sorunun varlığının farkında olması ile başlar (Köse& Beşer, 2007). Yazılı ve görsel basında yer alan yayınların, kadına yönelik şiddete ilişkin farkındalığı artıran boyutlarda sunulması gerekmektedir. Ancak, köşe yazılarının toplumsal cinsiyet ve kadın eğitimi açısından değerlendirildiği bir çalışmada incelenen gazetelerden elde edilen bulgular; bir kitle iletişim aracı olan gazetelerin, toplumdaki cinsiyetçi kalıp yargılara paralel söylemler içerdiği ortaya koyulmuştur (Çelik& Uysal, 2012). Mevcut yayın akışına bakıldığında yazılı ve görsel basında kadının bir obje olarak sunulduğu ve şiddet unsurlarının normalleştirildiği görülmektedir. Şiddet içeren materyale maruz kalmanın özellikle erkeklerde şiddet fantezilerini artırdığı bildirilmiştir (Güleç, Topaloğlu, Ünsal& Altıntaş, 2012). Aynı zamanda televizyon yayınlarında yer alan lüks ve şaşaalı yaşamlar kadınların beklentilerini artırmaktadır. Bu durum evde tartışmalara ve beklentilerin yüksekliğiyle doğru orantılı bir şekilde hayal kırıklıklarına yol açmaktadır. Evde yaşanan bu huzursuzluğun yansımaları eşler arasında sorunlara neden olmakta ve yetersizlik duygusuna kapılan eşin üstünlük kurma çabası içerisine girmesine neden olabilmektedir. Kadınlar ve erkekler arasındaki eşit olmayan güç ilişkilerinin (sosyokültürel, ekonomik vb. alanlarda) bir sonucu olarak ortaya çıkan şiddet, aslında kadın üzerinde güç ve kontrol kurmayı amaçlamaktadır (Bilican Gökkaya, 2011). Tüm bu bilgiler ışığında toplum üzerinde en büyük etkiye sahip olan basın-yayın organları, toplumu bilinçlendirmek amacıyla etkin bir şekilde kullanılmalıdır. 754

234 Kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik bir çalışmada alınabilecek önlemlere ilişkin erkek ve kadınların görüşleri incelendiğinde her iki grubun da toplumsal önlemlerden sonra kadına yönelik önlemler alınabileceğini belirtmeleri araştırmanın çarpıcı bulguları arasında yer almaktadır. Erkeklerin kadına yönelik şiddetin temel nedenleri ve alınacak önlemlerdeki sıralaması aynı iken (toplumsal, kadına yönelik ve erkeğe yönelik), kadınların kadına yönelik şiddetin temel nedenleri ve alınacak önlemlerdeki sıralaması farklılık göstermektedir. Kadınlar kadına yönelik şiddetin temel nedenlerinde ikinci sıralamada erkekleri görürken, öncelikli olarak kadına yönelik önlemlerin alınması gerektiğini ifade etmişlerdir. Bu bulguda toplumun ataerkil yapısının rol oynadığı düşünülebilir. Gelin ağıtlarının öznesi olarak kadın ve kadının sosyal konumuna ilişkin analiz sonuçlarına göre, toplumsal bilincin yansıması olan gelin ağıtlarında kadına, ne ölçüde şiddet görürse görsün, hizmetçilik yapmak, dayak yemek pahasına da olsa evinden ya da hapsedildiği yerden ayrılmaya çalışmayacağı yüklemesi yapıldığı sonucuna ulaşılmıştır (Feyzioğlu, 2010). Bu bilgi ışığında masallar, fıkralar, türküler, ağıtlar gibi kültürel öğelerle de kadının toplum hayatında ve eşine karşı pasif konumda olması geleneklerle kadınlara yüklenmektedir. Tüm yaşamı boyunca bu yüklemelerle yaşayan kadınlar, şiddetle karşılaştıklarında bu durum karşısında yardım aramak yerine, durumu kabullenmekte ya da değiştirmek için kendilerinin değişmesi gerektiği fikrine kapılmaktadır. Kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik bir çalışmada alınabilecek önlemlere ilişkin erkeklerin görüşleri incelendiğinde erkeklere yönelik önlemlere son sırada yer vermeleri ise erkeklerin kadına yönelik şiddet olgusunda değişimi dış faktörlerden beklediklerini ifade etmektedir. Bu durumun da toplumsal yüklemelerin sonucu olduğu söylenebilir. Toplumumuzda yer alan erkektir döver de sever de düşüncesi, erkeklerin kadınlar üzerinde hak iddia edebilmelerine ve yaptıkları davranışın yanlış olduğunu görememelerine neden olmaktadır. ÖNERİLER 1. Kadınların şiddet karşısında öğrenilmiş çaresizlik davranışı sergilemesine neden olabilecek algılamalardan kurtulması için desteklenmelidir. 2. Kadına yönelik şiddetin beslendiği psiko-sosyal kaynakların belirlenmesi ve ortadan kaldırılması sürecinde ilgili kişi, kurum ve kuruluşların görev analizleri yeniden belirlenmelidir. 3. Kadınların şiddete boyun eğmelerine neden olan algılamalarını değiştirerek, belirli bir alanda kaybettikleri ve bütün yaşam alanlarına genelledikleri kontrol duygusunu kazandıracak aktivitelere yönlendirilmeleri sağlanmalıdır. 4. Erkeklerin kadına yönelik şiddeti haklı gösterecek algılamalarının değiştirilmesi için yazılı ve görsel basından etkin ve tutarlı bir şekilde yaralanılmalıdır sayılı Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine ilişkin yasanın herkes tarafından içselleştirilerek davranışa dönüşmesi için gerekli çalışmalar yapılmalıdır. Bunun için özellikle yazılı ve görsel medya etkin bir şekilde kullanılabilir. 6. Şiddetin model alınan bir davranış olduğu düşünülerek aile eğitimleri planlanabilir. 755

235 7. Kadınların şiddet durumlarında başvuracakları birimlere ilişkin erişim kolaylaştırılmalı, mağdur kadının desteklenmesinin önünden prosedürler kaldırılmalıdır. KAYNAKÇA Altınay, A.G., Arat, Y. (2007). Kadına Yönelik Şiddet. İstanbul: Punto Baskı Çözümleri. Ayrancı, Ü., Günay, Y., Ünlüoğlu, İ. (2002). Hamilelikte Aile İçi Eş Şiddet: Birinci Basamak Sağlık Kurumuna Başvuran Kadınlar Arasında Bir Araştırma. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 3, Bayındır, N. (2010). Aile İçinde Yaşanan Şiddete Karşı Çocuğun Gösterdiği Tepkiler. Mehmet Akif Ersoy Üniversites, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2(2), 1-9. Bilican Gökkaya, V. (2009). Türkiye de Şiddetin Kadın Sağlığına Etkileri. C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 10 (2), Bilican Gökkaya, V. (2011). Kadına Yönelik Ekonomik Şiddet: Sivas İli (Cumhuriyet Üniversitesi) Örneği. Journal of World of Turks, 3 (3), Corey, G. (2005). Psikolojik Danışma, Psikoterapi Kuram ve Uygulamaları. Ankara: Mentis Yayıncılık. Çelik, D., Uysal, M. (2012). Köşe Yazılarının Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Eğitimi Açısından Değerlendirilmesi. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, 45 (1), Feyzioğlu, N. (2010). Gelin Ağıtları Üzerine Bir Değerlendirme. A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 43, Güleç Öyekçin, D., Yetim, D., Şahin, E.M. (2012). Kadına Yönelik Farklı Eş Şiddeti Tiplerini Etkileyen Psikososyal Faktörler. Türk Psikiyatri Dergisi, 23, 1-7. Güleç, H., Topaloğlu, M., Ünsal, D., Altıntaş, M. (2012). Bir Kısır Döngü Olarak Şiddet. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 4(1), Kadına Yönelik Şiddet Raporu (2009). T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü. Ankara: Elma Teknik Basım Matbaacılık tarihinde adresinden indirilmiştir. Karaçam, Z., Çalışır, H., Dündar, E., Altuntaş, F., Avcı, H.H. (2006). Evli Kadınların Aile İçi Şiddet Görmelerini Etkileyen Faktörler ve Kadınların Şiddete İlişkin Bazı Özellikleri. Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu Dergisi, 22 (2), Kılıç, M.N. (2009). Kadına Yönelik Şiddet: Sosyo-Psikolojik Arka Plan, Manevi Boyut, Hukuki Yaptırımlar (Yüksek Lisans Tezi). Ankara Üniversitesi/Sosyal Bilimler Enstitüsü. Ankara. Köse, A., Beşer, A. (2007). Kadının Değiştirilebilir Yazgısı. Atatürk Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi, 10 (4), Peker, A., Eroğlu, Y., Çitemel, N. (2012). Boyun Eğici Davranışlar ile Siber Zorbalık ve Siber Mağduriyet Arasındaki İlişkide Cinsiyetin Aracılığının İncelenmesi. Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, 9 (1),

236 Şimşek, H. (2011). Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğinin Kadın Üreme Sağlığına Etkisi: Türkiye Örneği. DEÜ Tıp Fakültesi Dergisi, 25(2), Vahip, I, Doğanavşargil, Ö, (2006). Aile İçi Fiziksel Şiddet ve Kadın Hastalarımız. Türk Psikiyatri Dergisi, 17 (2), Yaman Efe, Ş., Ayaz, S. (2010). Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet ve Kadınların Aile İçi Şiddete Bakışı. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 11, Yeniocak, N. (2011). Şiddet Bağlamında İncelenen Üç Kadın Grubunun Başa Çıkma Biçimleri ve Bu Bağlamda Çocuklarında Algıladıkları Sorunlar (Yüksek Lisans Tezi). Ankara Üniversitesi/Sosyal Bilimler Enstitüsü. Ankara. Yıldırım, A., Şimşek, H. (2011). Sosyal Bilimlerde Nitel Araştırma Yöntemleri (8. basım). Ankara: Seçkin Yayıncılık. 757

237 TÜRKİYE DE NAMUS UĞRUNA KADINA UYGULANAN ŞİDDETE İLİŞKİN TUTUMLAR (GÜLCÜ MAHALLESİ VE HEMŞİRELİK ÖĞRENCİLERİ ÖRNEĞİ) Işıl KALAYCI 1, Abdullah Yavuz AKINCI 2 Fatime UYSAL 3 ÖZET Dünyanın her yerinde namus cinayetleri şiddetin en ağır biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle feodal yapının gücünü koruduğu bölgelerde kadınların namus adına öldürüldüğü bilinmektedir. Bir şiddet biçimi olarak gösterilen namusa yönelik kadına uygulanan şiddet toplumların kültüründen, özellikle değer sisteminden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle namusa yönelik her türlü şiddetin hangi düzeyde olduğunun saptanması gerekmektedir. Hemşirelik öğrencilerinin topluma verdiği sağlık eğitimlerinde, aile içi şiddetin nedenlerinden biri olan namus hakkında ki kendi değer yargılarından etkilenmeden, objektif bilgileri aktarmaları gerekmektedir. Sosyo-kültürel ve ekonomik düzeyi düşük olan Gülcü Mahallesinde yaşayan kadınların namus adına kadına uygulanan şiddete yönelik tutumlarının belirlenmesi, hemşirelik bölümü öğrencileriyle karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi ve sosyo-demografik özellikleriyle karşılaştırması, sorunun erken dönemde tanımlanması ve çözümlenmesinde sağlık personeline yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Bu araştırmada Katılımcılara sosyo-demografik özellikleri sorgulayan bir anket formu ve Ruşen Işık ve Nuray Sakallı Uğur un hazırladığı Namus adına Kadına Uygulanan Şiddete yönelik Tutumlar Ölçeği (NKUŞTÖ) uygulanmış, sonuçlar SPSS 15 for windows paket programı ile değerlendirilerek çözüm önerileri ortaya koyulmuştur. Anahtar Kelimeler: Kadın, Namus, Namusa yönelik şiddet ATTITUDES ON VIOLENCE APPLIED TO WOMEN IN TURKEY FOR THE SAKE OF VIRTUE ABSTRACT In all over the World, murders on virtue apper as the most serious forms of violence.it is particularly known that women are killed for the name of virtue in feudal regions.violence towards women for the name of virtue is derived from cultures of societies, especially from their value systems.so it is necessary to establish the level of each violence related to virtue. It is essential for nursing students to transfer the true knowledge in health educations for society without being affected their own value judgments and objectively about virtue which is one of the reasons of violence in 1 Öğretim Görevlisi, SDU. Sağlık Bilimleri Fakültesi, 2 Öğretmen, MEB, Gülcü İlköğretim Okulu, 3 Öğretim Görevlisi, SDU. Sağlık Bilimleri Fakültesi, 758

238 family. To determine the attitudes of women whose socio-culturel and economical level is below, living in Gülcü District, towards violence appied to women for the sake of virtue,to evaluate comperatively with nursing students and to compare with sociodemographic features,to define the problems in early times and to solve immediately will be a guiding to health personnel. In this study,a questionnaire form examining sociodemographic features and an attitudes scale prepared by Ruşen IŞIK and Nuray SAKALLI UĞUR on the violence applied women for the name of virtue are applied to participants.results are evaluated with SPSS 15 for Windows packet programme and solution suggestions are put forward. Key Words: Woman,Virtue,Violence For Virtue 1. Giriş Namus toplumumuzda önemini koruyan, içeriği toplumdan topluma değişen bir kavramdır. Ülkemizde şiddet kullanımını destekleyen, kültürel özelliklerden biri olarak görülmektedir. Türk Dil Kurumu tarafından namus Bir toplum içinde ahlak kurallarına ve toplumsal değerlere bağlılık, iffet olarak tanımlanmıştır (http://www.tdk.gov.tr). Namus kelimesinin kökenin eski Yunancada iktidar, kanun, kural anlamındaki nomos tan geldiği ve bir erkeğin sahip olduğu otlak alan ve otlak alanın üstünde otlayan hayvanlar anlamında kullanıldığı bildirilmektedir (Hata! Köprü başvurusu geçerli değil.). Hilmi Ziya Ülken e göre sosyolojik anlamda toplumsal değerlerden biri sayılan namusun, bireylerin toplum içindeki rollerinin seçilmesi, yerine getirilmesi, sosyal baskı aracı olması, davranışların yargılanması gibi insan davranışları üzerinde belirleyici etkileri vardır (Çakır ve ark, 2004: 3). Türkiye gibi geniş ailenin yaygın ve aile bağlarının kuvvetli olduğu toplumlarda kişinin namusunun sadece kendi davranışlarından değil diğer aile bireylerinin davranışlarından da etkilendiğine inanılır. Ataerkil toplumda egemen olan erkek olduğu için, aileden ve ailenin namusundan da erkek sorumlu kılınmıştır. Bir diğer önemli nokta, kadının bedeninin, cinselliğinin ve davranışının kullanılmasıdır. Kadının cinselliği olarak ele alınabilecek davranış repertuarları ise sadece cinsel birleşme değil giyiniş tarzı, karşı cinsle el ele tutuşma, radyodan bir erkek için şarkı isteme, öpüşme ve flört gibi çok çeşitli davranışları içerebilmektedir (Arın, 2001: 821). Kadınların toplum içinde yasal, sosyal, politik ve ekonomik eşitliklerini sağlama fırsatlarını sınırlayan, erkeklerin hâkimiyetine ve kadına yönelik ayrımcılığı toplumun erkek egemen yapısından kaynaklanmaktadır. Erkek egemen, siyasal, toplumsal ve ekonomik yapılar aile içi şiddeti beslemekte ve kadınlara şiddetten korunma ve kurtulma yollarını kapatmakta önemli rol oynamaktadır. Erkeğin, yasalardan ve toplumun ataerkil yapısından kaynaklanan kadına göre üstün konumu da şiddeti besleyen diğer bir faktördür. Özellikle kadının ekonomik bağımsızlığının olmadığı ve eğitim düzeyinin düşük yada hiç olmadığı bölgelerde erkek egemen anlayışın daha baskın olarak ortaya çıkmasına neden olmaktadır (Mora, 2005: 13). Ailenin ve erkeğin namusu onun himayesi ve kontrolü altında olan kadınların cinsel statüsüne ve davranışına bağlanmıştır. Karısı, kız kardeşi, gelini, hatta annesi davranış sınırlarını aşarsa, erkeğin ve ailenin namusuna leke sürülmüş olur ve lekenin 759

239 temizlenmesi gerekir. Kadın, ayrıca isteği dışı gerçekleşen durumlardan, kendine yapılan taciz ve tecavüzden sorumlu tutularak cezalandırılır. Sorumlu tutulmasa bile, ailenin namus ve şerefini kurtarmak için kadının hayatı feda edilir. Namusu temizlemek için öldürülen hemen hemen her zaman kadındır, ancak bazen kadını lekeleyen erkek de öldürülmekte, namusa leke gelmesin düşüncesiyle yada cezalandırmak amacıyla kadınlar evlere kapatılır, intihara zorlanır, burunları ve kulakları kesilir, tehdit edilir, dayak yer ve kısacası yaşamlarını bir terör ortamı içinde geçirirler. Kadınlara empoze edilen bu kısıtlamalar bir dizi insan haklarının ihlâline neden olur (http://www.tbmm.gov.tr). Türkiye'de her geçen gün şiddet olayları artmaktadır. Şiddet kullanımının bir davranış biçimi olduğundan şüphe yoktur. Şiddet bütün davranış biçimleri gibi sonradan öğrenilir ve politik ortam yada sosyo-kültürel çevre ile desteklenir. Böyle bir ortamda bulunan kişiler eğitimi, kültür düzeyi, ekonomik düzeyi ne olursa olsun herhangi bir zorluk veya sıkıntı ile karşılaştıklarında, şiddete kolayca başvurulabilirler. Dünya Sağlık Örgütüne göre şiddet, sahip olunan fiziksel, güç yada kudretin, tehdit yoluyla yada doğrudan kendine, bir başka insana, bir gruba yada topluma karşı yaralanma, fizyolojik hasar, gelişme bozukluğu yada gerilikle sonuçlanacak yada sonuçlanma olasılığı yüksek bir biçimde uygulanmasıdır. Bu tanımda öz-yönelimli şiddet faili ve mağdurun aynı kişi olduğu, kendi kendine istismar ve intihar olarak ele alınmaktadır. Şiddet, kişiler arası şiddet (aile üyesi, yakın çevresi) ve toplum tarafından uygulan şiddet biçimi olarak iki şekilde değerlendirilir. Kişiler arası şiddet; tanıdık ve/veya yabancı tarafından uygulanan şiddeti, gençlerin şiddetini, yaşlı istismarını, yakını tarafından saldırıyı, çocuk istismarını, mülkiyet suçlarını, işyerleriyle ilgili şiddet biçimlerini içerir. Fiziksel, cinsel, psikolojik, yoksulluk ve ihmal olarak tüm şiddet biçimlerini kapsar. Toplu şiddet, bireylere daha büyük gruplar tarafından işlenen, sosyal, siyasal ve ekonomik şiddettir(http://www.who.int ). Kadınların şiddete uğraması sınır, milliyet, sınıf farkı gözetmeksizin tüm insanlığın yaşamakta olduğu en önemli sorunlardan biridir. Bu sorun eski çağlardan günümüze taşınmıştır. Çünkü kadına yönelik şiddet ataerkil ve hiyerarşik toplumsal yapılardan kaynaklanmakta ve desteklenmektedir. Şiddetin kurbanı olan kadınlar ve çocuklar aynı acıları, aynı ruhsal ve bedensel sorunları yaşamaktadır. Kimi zaman da sakatlanmakta hatta yaşamlarını yitirmektedirler. Özellikle yakınına şiddet uygulama ile sosyal özellikler karşılaştırıldığında, sosyal ağlardan kendini izole eden, sosyal bütünleşmede problemleri olan, çocukluk döneminde agresif özellikleri olan, kötü okul ve iş performansı olan, sık sık yaşadığı yeri değiştiren kişiler ile yakınına şiddet uygulama açısından ilişki bulunmuştur (http://whqlibdoc.who.int/ ). Kadınların şiddeti sadece fiziksel olarak algılamaları, diğer şiddet türlerine maruz kalsalar bile farkında olmamalarına ve şiddetin ortadan kaldırılmasına yönelik girişimlerde bulunmamalarına neden olmaktadır. Bu durum fiziksel şiddetin gelişimine de temel hazırlamaktadır (Yaman ve Ayaz, 2010: 27). Bir şiddet biçimi olarak namus cinayetleri toplumumuzun kültüründen, özellikle de değer sisteminden kaynaklanır. Bu olgunun kökeni ise, tarım toplumu yani daha çok kırsal kesim kültürünü yansıtmaktaysa da, son dönemlerde yaşanan hızlı göç nedeni ile bu tür cinayetler kentlere de taşınmıştır. 760

240 Namus cinayetlerinin işlenmesi için öne sürülen nedenler, aile büyüklerinin sözlerinin dışına çıkmak, evli bir kadının evlilik dışı ilişkisinin olması, evli bir kadının bir erkekle kaçması, evli bir kadının boşanması yada kocasını terk etmesi, boşanmış kadının bir erkekle ilişkisinin olması, bekâr bir kadının izinsiz evlenmesi/ kaçması, bekâr bir bayanın bir erkekle ilişkisi olması, evli yada bekâr bir kadının kaçırılması yada tecavüze uğraması olarak belirtilmektedir (Dinç ve Şahin, 2009:125). DSÖ tarafından 2005 yılında yayınlanan raporda, 10 ülkeden (Bangladeş, Brezilya, Etiyopya, Japonya, Peru, Namibya, Samoa, Sırbistan, Tanzanya ve Tayland) kadınla yapılan görüşmelere dayanarak sorunlar saptanmış ve yapılması gerekenler belirlenmiştir. Amerika da kadın kurbanlar arasında %16,7 si yabancı biri tarafından, %43 ü ise yakını tarafından şiddete maruz kalmıştır (http://whqlibdoc.who.int). Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu ve Nüfus Bilim Derneği tarafından Türkiye de Namus Cinayetlerinin Dinamikleri (2005) isimli niteliksel çalışmada dört ilde (İstanbul, Şanlıurfa, Adana ve Batman) 195 görüşme yapılarak toplumumuzdaki namus anlayışını ve namus cinayetlerinin dinamikleri konusunda ipuçları elde etmek amaçlanmıştır. Çalışmada saptanan en büyük eğilim, namusun kadın, kadın bedeni, cinselliği ve kadınların kontrol edilmesi biçimindedir. Bu çalışmaya göre namus bir erkeğin karısı (helali), kız kardeşi, annesi, ailedeki diğer kadınlar hatta yakın çevredeki kadınlardır (http://www.undp.org.tr). Emniyet Genel Müdürlüğü nün yaptığı bir çalışmaya göre, yılları arasındaki cinayetlerin %29 u namus, %29 u aile içi uyuşmazlık, %15 i yasak ilişki, %10 u kan davası, %3 ü tecavüz, %2 si diğer, %9 u cinsel taciz, %3 ü kadın alıp verme nedeni ile işlenmiştir. Töre ve namus cinayetleri bölge dağılımında %19 oranla Marmara Bölgesi ilk sıradadır ve onu %19 oranla Ege Bölgesi izlemektedir. Töre ve namus cinayetlerinde % 10 oranında Ankara ilinin birinci sırada iken, bunu % 9 oranıyla İstanbul ve İzmir illeri takip etmektedir (EARGED, 2008: 17). Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığının töre ve namus cinayetleri raporuna göre; töre ve namus cinayetlerinin en çok Marmara ve Ege Bölgelerinde görülmektedir. Bunun nedeni göçtür ve cinayeti işleyenlerin/sanıkların doğum yeri itibariyle geleneksel ataerkil yapının daha yoğunluklu olarak görülebildiği Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgesi kökenli olduğu görülmüştür (http://www.ihb.gov.tr). Problemin Durumu Hemşirelik Bölümünde eğitim gören öğrenciler, hem hastanede tedavi gören hasta ve hasta yakınlarına hem de alan çalışmaları sırasında yaptıkları ev ziyaretlerinde bireylerin sosyo-kültürel ve ekonomik düzeylerini göz önüne alarak, ırk, cinsiyet, din ve etnik temel gözetmeksizin hemşirelik bakımı ve sağlık eğitimi vermektedir. Hemşirelik öğrencileri verdikleri hemşirelik bakımı ve sağlık eğitimi ile birey, aile ve toplumu etkileyebilmektedir. Alan çalışmalarında hemşirelik öğrencileri kadına yönelik şiddet, aile içi şiddet durumlarıyla karşılaşabilmektedir. Sağlık eğitimlerinde aile içi şiddetin nedenlerinden biri olan namus hakkındaki değer yargılarından etkilenmeden, objektif bilgileri aktarmaları gerekmektedir. Sosyo-kültürel ve ekonomik düzeyi düşük olan Gülcü Mahallesinde yaşayan kadınların ve hemşirelik bölümü öğrencilerinin Namus Adına Kadına uygulanan Şiddete yönelik tutumlarının belirlenmesi ve sosyodemografik özellikleriyle karşılaştırılması, sorunun erken dönemde tanımlanmasında ve çözümlenmesinde sağlık personeline yol gösterici olacağı düşünülmektedir. 761

241 Amaç Süleyman Demirel Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü öğrencilerinin ve Isparta ili Gülcü Mahallesinde yaşayan kadınların ve hemşirelik bölümü öğrencilerin Namus adına Kadına Uygulanan Şiddete yönelik tutumlarının belirlenmesi ve sosyo-demografik özellikleriyle karşılaştırması amaçlanmaktadır. Yöntem Araştırma Modeli Araştırma, durum saptayıcı tipte planlanmıştır. Evren ve Örneklem Araştırmaya Süleyman Demirel Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümünde öğrenim gören 340 öğrenci ile Isparta İli Gülcü Mahallesinde yaşayan 1180 kadın evreni oluşturmaktadır. Evreni temsil edecek örneklem ise, basit tesadüfi örnekleme tekniği ile seçilen 224 Hemşirelik Bölümü öğrencisi ile Gülcü Mahallesinde yaşayan 224 kadından oluşmaktadır. Örneklemi oluşturan öğrenciler, ülkemizin farklı bölgelerinden gelen ve sosyo-kültürel özellikleri değişiklik gösteren bir öğrenci grubudur. Gülcü mahallesinde yaşayan kadınlar ise, çoğu Isparta ilinde doğupbüyümüş, eğitim düzeyleri birbirine yakın, sosyo-kültürel ve ekonomik düzeyleri benzer özellikler gösteren bir gruptur. Kullanılan Ölçme Araçları Bu araştırmada Ruşen Işık ve Nuray Sakallı Uğur un hazırladığı Namus adına Kadına Uygulanan Şiddete yönelik Tutumlar Ölçeği (NKUŞTÖ) uygulanmıştır. Namus adına kadına uygulanan sözel ve fiziksel şiddetin yanı sıra namus cinayetleri hakkında tutumların belirlenmesi amacıyla, Işık ve Sakallı-Uğurlu tarafından 2009 yılında geliştirilmiş ve geçerlilik güvenilirlik çalışması yapılmıştır. Ölçek 14 maddeden oluşmaktadır. Ölçeğin geliştirildiği orijinal çalışmada faktör analizi sonucu bir faktör bulunmuş ve bu faktör toplam varyansın %47.45 ini açıklamıştır. Ölçeğin Cronbach alfa katsayısı ise, 91 olarak bulunmuştur. Katılımcılardan her bir madde ile ne derecede hem fikir olduklarını 6 dereceli Likert tipindeki ölçekte belirtmeleri istenmiştir. Bu ölçekte 1 hiç katılmıyorum, 6 ise çok katılıyorum anlamındadır (Işık ve Sakallı- Uğurlu, 2009: 21). Belirlenen örnekleme uygulanmak üzere bir anket hazırlanmıştır. Ankette, tutum ölçmeye yönelik sorular dışında, sosyo-demografik özellikleri belirlemeye yönelik sorulara da yer verilmiştir. Anketler, Hemşirelik Bölümü öğrencilerine, gerekli bilgilendirmeler yapıldıktan sonra, araştırmacı tarafından sınıf ortamında gönüllü öğrencilere bizzat uygulanmıştır. Gülcü Mahallesinde yaşayan kadınlara ise, araştırmacı öğrencilerden anketör olarak yararlanılmış ve muhtarlıktan alınan adres bilgilerinden kadınlara ulaşılmış, gerekli bilgilendirme yapıldıktan sonra anketler uygulanmıştır. Anket sonuçlarının istatistiksel olarak değerlendirilmesi SPSS 15.0 for windows paket programı ile yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesi ise öncelikle ölçek üzerinden faktör analizi yapılarak 3 ana başlık belirlenmiştir. Bunlar Kadına Namus Adına Uygulanan Namus Cinayetlerinin Uygulanmasına Dair Katılım Düzeyi, Kadına Namus Adına Uygulanan Fiziksel Şiddetin Uygulanmasına Dair Katılım Düzeyi, 762

242 Geniş Çekirdek Parçalanmış Ege Marmara Akdeniz Karadeniz İç Anadolu Doğu Anadolu Güney Anadolu Uluslararası Katılımlı Kadına ve Çocuğa Karşı Şiddet Sempozyumu Kadına Namus Adına Uygulanan Sözel Şiddetin Uygulanmasına Dair Katılım Düzeyidir. Bağımsız değişkenlerin frekans düzeyleri hesaplanmıştır. Birbiriyle ilişkili olarak düşünülen değişkenler arasında çapraz tablolar oluşturulmuştur ve değerlendirilmiştir. Bulgular Araştırmaya katılan öğrencilerin %91,5 i bayan öğrencilerden oluşmaktadır. %63,4 ü yaş aralığındadır. %84,4 ü çekirdek aile yapısındadır. Öğrencilerin %39,7 sinin babası, %61,6 sı annesi ilkokul mezunudur. Babaların mesleği %22,3 işçi iken, annelerin %82,6 sı ev hanımıdır. %43,8 i Akdeniz Bölgesinde, %47,8 illerde yaşamaktadır. %56,3 ü Anadolu Lisesinden gelmiştir. %36,6 sı birinci sınıf öğrencisidir ve %57,6 sı yurt/pansiyonda yaşamaktadır. Tablo 1: Hemşirelik öğrencilerinin yaş, cinsiyet ve geldikleri yere göre kadına namus adına uygulanan namus cinayetlerinin uygulanmasına dair katılım düzeylerinin dağılımı % Yaş Cinsiyet Geldikleri Yer Kadın Erkek İl İlçe Kasaba Köy Katılıyorum Kararsızım Katılmıyorum Tablo 1: e göre, yaş aralığındaki öğrencilerin %55 i, bayan öğrencilerin %76,25 i, erkek öğrencilerin %6,6 sı, il merkezinden gelen öğrencilerin %39,7 si namus cinayetlerinin haklılığına katılmazken bayan öğrencilerin %9,9 u, geldikleri yere göre öğrencilerin %10 namus cinayetlerin haklılığını desteklemektedir. Tablo 2: Hemşirelik öğrencilerinin aile yapı ile geldikleri coğrafi bölgeye göre kadına namus adına uygulanan namus cinayetlerinin uygulanmasına dair katılım düzeylerinin dağılımı Aile Yapısı Geldikleri Coğrafi Bölge % Katılıyorum Kararsızım Katılmıyorum Tablo 2: ye göre çekirdek aile yapısına sahip öğrencilerin %69,5 i namus cinayetlerinin haklılığına katılmazken, %9,2 si namus cinayetlerinin haklılığına katılmaktadır. Öğrencilerin geldikleri bölgeye göre değerlendirirsek yaklaşık %10 unun namus cinayetlerinin haklılığına inandığı görülmüştür. 763

243 Geniş Çekirdek Parçalanmış Ege Marmara Akdeniz Karadeniz İç Anadolu Doğu Anadolu Güney Anadolu Uluslararası Katılımlı Kadına ve Çocuğa Karşı Şiddet Sempozyumu Tablo 3: Hemşirelik öğrencilerinin yaş, cinsiyet ve geldikleri yere göre kadına namus adına uygulanan sözel şiddetin uygulanmasına dair katılım düzeylerinin dağılımı % Yaş Cinsiyet Geldikleri Yer Kadın Erkek İl İlçe Kasaba Köy Katılıyorum Kararsızım Katılmıyorum Tablo 3: e göre, öğrencilerin namus yönünden kadına uygulanan sözel şiddetin uygulanmasının haklılığına katılım düzeyleri; yaşa göre %37,5 i katılmadığını, bayan öğrencilerin %26,1 i, il merkezinden gelen öğrencilerin %13,8 i sözel şiddeti desteklediği görülmüştür. Tablo 4: Hemşirelik öğrencilerinin aile yapı ile geldikleri coğrafi bölgeye göre kadına namus adına uygulanan sözel şiddetin uygulanmasına dair katılım düzeylerinin dağılımı Aile Yapısı Geldikleri Coğrafi Bölge % Katılıyorum Kararsızım Katılmıyorum Tablo 4: e göre, çekirdek aileye mensup öğrencilerin %48,5 i sözel şiddetin uygulanmasını desteklemediği; buna karşın Akdeniz Bölgesinden gelen öğrencilerin %10,6 sı, İç Anadolu Bölgesinden gelenlerin %6.2 si, Ege den gelenlerin %6 sı sözel şiddetin uygulanmasına katılmaktadır. Tablo 5: Hemşirelik öğrencilerinin yaş, cinsiyet ve geldikleri yere kadına namus adına uygulanan fiziksel şiddetin uygulanmasına dair katılım düzeylerinin dağılımı % Yaş Cinsiyet Geldikleri Yer Kadın Erkek İl İlçe Kasaba Köy Katılıyorum Kararsızım Katılmıyorum Tablo 5: e göre, namus için kadınların fiziksel şiddete maruz kalabilir düşüncesine bayan öğrencilerin %64,3 ü, yaş grubu olan öğrencilerin %44,1 i, il ve ilçeden gelen öğrencilerin %69,1 i katılmaktadır. 764

244 Evli Bekar Çalışmıyor Çalışıyor Mezun değil Okur yazar İlkokul Ortaokul Lise Geniş Çekirdek Parçalanmış Ege Marmara Akdeniz Karadeniz İç Anadolu Doğu Anadolu Güney Anadolu Uluslararası Katılımlı Kadına ve Çocuğa Karşı Şiddet Sempozyumu Tablo 6: Hemşirelik öğrencilerinin aile yapı ile geldikleri coğrafi bölgeye göre kadına namus adına uygulanan fiziksel şiddetin uygulanmasına dair katılım düzeylerinin dağılımı Aile Yapısı Geldikleri Coğrafi Bölge % Katılıyorum Kararsızım Katılmıyorum Tablo 6: ya göre, çekirdek aile yapısından gelen öğrencilerin %59,7 si, parçalanmış aileden gelen çocukların %2,8 i, Akdeniz, Ege ve İç Anadolu dan gelen öğrencilerin %46,5 i, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinden gelen öğrencilerin %6,8 i kadınların fiziksel şiddet uygulanmasının haklı olduğu görüşündedir. Çalışmaya katılan kadınlar Ispartalıdır. %12,6 sı bir öğretim kurumundan mezun değilken %52.23 ü ilkokul mezunudur. %95,53 ü evli ve %91,07 si ev hanımıdır. %65.6 sı eşi asgari ücret karşılığında çalışmaktadır. Tablo 7: Gülcü Mahallesi kadınlarının yaş, medeni durum, mesleği ve eğitim düzeyine göre kadına namus adına uygulanan namus cinayetlerinin uygulanmasına dair katılım düzeylerinin dağılımı Yaş Medeni Durum Meslek Eğitim Düzeyi % Katılıyorum , Kararsızım Katılmıyorum Tablo 7: ye göre, Gülcü mahallesinde yaşayan yaş arası kadınların %6.8 i, evli kadınların %10.9 u, ilkokul mezunu kadınların %4.5 i namus cinayetlerinin haklılığına katıldıkları görülmüştür. 765

245 Evli Bekar Çalışmıyor Çalışıyor Mezun değil Okur yazar İlkokul Ortaokul Lise Evli Bekar Çalışmıyor Çalışıyor Mezun değil Okur yazar İlkokul Ortaokul Lise Uluslararası Katılımlı Kadına ve Çocuğa Karşı Şiddet Sempozyumu Tablo 8: Gülcü Mahallesi Kadınlarının yaş, medeni durum, mesleği ve eğitim düzeyine göre kadına namus adına uygulanan sözel şiddetin uygulanmasına dair katılım düzeylerinin dağılımı Yaş Medeni Durum Meslek Eğitim Düzeyi % Katılıyorum Kararsızım Katılmıyorum Tablo 8: e göre, evi kadınların %49,4 ü sözel şiddet uygulanmasına katılmazken; lise mezunu kadınların %6,4 ü ve evli kadınların %35,8 i sözel şiddetin uygulanmasının haklı olduğunu düşündükleri görülmüştür. Tablo 9: Gülcü Mahallesi Kadınlarının yaş, medeni durum, mesleği ve eğitim düzeyine göre kadına namus adına uygulanan fiziksel şiddetin uygulanmasına dair katılım düzeylerinin dağılımı Yaş Medeni Durum Meslek Eğitim Düzeyi % Katılıyorum Kararsızım Katılmıyorum Tablo 9: a göre, yaş arası kadınların %28,8 i, evli kadınların %56,7 si, çalışmayan kadınların %54,3 ü, ilkokul mezunu kadınların %30,2 si kadına namus için fiziksel şiddetin uygulanmasını haklı olarak görmüşlerdir. Tartışma Dünya nın birçok yerinde kadına yönelik şiddet görülmektedir. Namus adına yapılan şiddet özellikle ataerkil yapının hüküm sürdüğü ülkelerde daha fazla görülmektedir. Türkiye de namus cinayetlerinin işlendiği ülkelerden biridir. Erkeğin kadının koruyucusu olduğu, onun hak ve namusunun bekçisi olduğu anlayışı yaygındır. Ancak küreselleşmenin olduğu, teknolojinin ilerlediği, eğitim ve kültürel düzeyinin yükseldiği bir dönemde bu araştırmanın sonuçları şaşırtıcıdır. Yaptığımız çalışmada değişime kapalı bir mahalle olan ve özellikle büyük çoğunluğunun ilköğretim düzeyinde eğitimi olan kadınların namus uğruna kadına yönelik şiddet ile ilgili tutumları sorgulandığında kadınlar namus cinayetlerini haklı bulmamaktadır. Zaten namus cinayetlerini haklı göstermek, bunu doğal bir süreç olarak 766

246 ele almak insanlık suçudur. Ancak ilginç olan kısım şudur. Katılımcı kadınların namusa yönelik şiddet uygulanmasında kadına sözel şiddet, kınama ve ayıplanma yapılmasına düşük oranda katılırlarken, fiziksel olarak şiddetin uygulanmasına yüksek oranda katılmaktadır. Gençlerden oluşan kadınların ve lise mezunları arasında da oran yüksektir. Bunun nedeni sosyal statü gereği yaptıkları yanlışların aile dışında duyulması ve sürekli sözel şiddete maruz kalmanın daha yıpratıcı olacağı düşüncesi olabilir. Ancak kapalı kapılar ardında erkek egemenliğini kabul ederek fiziksel şiddetin uygulanmasını doğal karşılamaktadır. Burada önemli olan kimseye bir şey duyurmadan kendi aile içi sorunlarını fiziksel şiddetle çözmek ve bir daha bu olayın gündeme gelmemesini sağlamaktır. Yaşam koşulları ve eğitim düzeylerini düşününce bu sonuç anlaşılabilir. Çünkü çalışmadıkları ve çocukları olduğu için boşanmaya, yeni bir hayat kurmaya cesaret edememektedirler. Hemşirelik Bölüm öğrencileri ise lisans düzeyinde eğitim veren bir kurumda, ailelerinden uzakta kendilerinin özgürlüğünü sağlayacak bir hayat kurmaktadır. Öğrenci grubu namusa yönelik şiddet uygulanmasında kadına, cinayet ve sözel şiddet uygulanmasının haklılığına katılmazken; fiziksel şiddet uygulanmasın haklılığına katıldıkları görülmüştür. Ataerkil yapı gereği erkekler arasında şiddete katılımın daha yüksek olacağı düşünülürken şiddetin haklı olduğuna kadınların katılması ilginçtir. Namus ve töre cinayetleri doğu kültürüne ait bir olgu olarak düşünülürken Akdeniz ve Ege bölgesinden gelen öğrencilerin bu görüşe katılması şaşırtıcıdır. Bunun nedeni doğu ve batı kültürünün artık kaynaşmış olmasıdır. Çünkü doğudan batıya köyden kente, güney sahillerine ve sanayi merkezlerine doğru yapılan göçlerle ve evlilik kurumlarıyla doğu ve batı insanları iç içe geçmiş, kültürel bir değişim yaşanmış, karşılıklı olarak değer sistemleri benimsenmiştir. Ataerkil yapı batının yerleşik düzenlerinden biri olmuştur. Diğer bir husus da, ailede yaşanan değişimlerle birlikte aile yapısının çekirdek yapıya dönüşmesiyle sorunlar sosyal yaşamdaki kişilere duyurulmadan çözülmesini getirmiştir. Bu yüzden öğrenci grubunun büyük çoğunluğu kadına fiziksel şiddet uygulanmasını desteklemiş olduğu görülmüştür. Öneriler Ülkemizde sağlık sisteminde yapılan dönüşümlerle birlikte koruyucu sağlık hizmetlerine büyük önem verilmektedir. Toplum sağlığı merkezinde çalışan sağlık personeli, kadınlara gerek ev ziyaretleriyle ve gerekse sağlık merkezine geldikleri zaman onları değerlendirebilmektedir. Hastanede yatarak tedavi gören hastalara en yakın olan ve tarafsız değerlendiren kesim hemşirelerdir. Lisans ve yüksek lisans derslerinde kadın konusu ayrıca ele alınmakta, yüksek lisans ve doktora tez konularında kadın çalışmalarına yer verilmektedir. Kadına yönelik şiddet, töre ve namus cinayetleri hemşirelik okullarında seminer konusu olarak işlenmekte ve tez çalışmalarına konu olmaktadır (Bilgili ve Vural, 2011: 70). Ancak bu çalışmaların yeterli olmadığı görülmektedir. Aile ortamında edinilen kadına yönelik fiziksel şiddet olmalıdır düşüncesine karşı yapılması gereken, bu konuların ve toplumsal cinsiyet konusunun ders olarak müfredat programı içerisine dahil ederek, ilgili uzmanların da desteğini alarak uygulamalı olarak eğitim verilmesi gerekmektedir. Hemşirelik öğrencilerinin bu konularda bilinçlenmesi ve konunun önemini kavramasıyla saha çalışmalarında kadınlara da fiziksel şiddete hayır demeyi öğreterek toplumsal sorunların çözümünde söz sahibi olmaları hedeflenmelidir. 767

247 Ayrıca günümüzün teknolojik gelişimiyle birlikte ulaşılan kitle iletişim araçlarının bu konuya daha fazla duyarlılık göstermeleri gerekmektedir. Özellikle dizi sektörü içerisinde bu konular yerleştirilebilirse o zaman daha etkin sonuç alınabilir. Namusa yönelik kadına uygulanan şiddetin hiçbir türünün toplum tarafından doğal karşılanmaması için de bütün eğitim kurumlarına da büyük görevler düşmektedir. Kadınlara yönelik yapılan eğitim programları yapılarak ve sertifikalar verilerek işsizlik azaltılmalı, yaşam koşulları iyileştirilmelidir. Herkesin eğitim, istihdam, adalet, güvenlik ve sağlık gibi temel hizmetlerden etkin bir biçimde yararlanabilmesi sağlanmalıdır. Böylelikle sözel veya fiziksel şiddeti kabullenmek yerine bu duruma baş kaldırabilmelidir Toplumla yakın temas halinde eğitim gören hemşirelik öğrencilerine bu bağlamda önemli görevler düşmektedir. Öğrencilerin gerek çalışma alanlarında gerekse sivil toplum kuruluşları ve çeşitli kadın kuruluşları aracılığı ile toplumun bu konuda bilinçlendirilmesinde ve duyarlılık oluşturulmasında aktif rol alabilirler. Kaynaklar Arın, C. (2001). Femicide in the name of honor in Turkey. Violence Against Women, 7(7). Bilgili N., Vural G. (2011). Kadına Yönelik Şiddetin En Ağır Biçimi: Namus Cinayetleri, Anadolu Hemşirelik Ve Sağlık Bilimleri Dergisi, Eskişehir 14: 1 Çakır H., Yavuz F., Demircan T. (2004). Türkiye de, Namus Saikiyle İşlenen Adam Öldürme Suçlarının Değerlendirilmesi, Adli Tıp Dergisi; 18. Dinç H., Şahin N.H. (2009). Bir Kadın Sağlığı Sorunu: Töre ve Namus Cinayetleri, İ.Ü.F.N. Hem. Derg, Cilt 17 - Sayı 2, ISSN Işık R., Sakallı-Uğurlu N. (2009).Namusa ve Namus Adına Kadına Uygulanan Şiddete İlişkin Tutumlar Ölçeklerinin Öğrenci Örneklemiyle Geliştirilmesi, Türk Psikoloji Yazıları, 12 (24). Mora, N. (2005). Kitle İletişim Araçlarında Yeniden Üretilen Cinsiyetçilik ve Toplumda Yansımaları, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, ISSN: TBMM (2006). Töre ve Namus Cinayetleri İle Kadınlara ve Çocuklara Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan (10/148,182,187,248,285) Esas Numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu. T.C. MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI, Eğitimi Araştırma ve Geliştirme Dairesi Başkanlığı (EARGED), Medyada Töre Ve Namus Cinayetlerinin Yansımaları, Veliler Ve Öğrenciler Üzerindeki Etkileri, MEB Yayınları, s Yaman Ş., Ayaz S. (2010). Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Ve Kadınların Aile İçi Şiddete Bakışı, Anadolu Psikiyatri Dergisi, (ISSN: ). (2009): erişim tarihi

248 erişim tarihi erişim tarihi (http://www.who.int/violenceprevention/approach/definition/en/ erişim tarihi: ) erişim tarihi: ) erişim tarihi: erişim tarihi: erişim tarihi:

249 TOPLUMSAL CİNSİYET ÇERÇEVESİNDE KADIN MAĞDURİYETİ: ANKARA ÖRNEĞİ ÖZET Esra SERDAR TEKELİ 1 Kadına yönelik şiddet, bir insan hakları ihlali ve bir sağlık sorunu olarak, günümüz toplumlarında görülen evrensel bir problemdir. Kadınlara yönelik şiddet, sadece uygulayıcılar tarafından değil, çoğu zaman tüm çevre tarafından da yaşatılmakta, ve kadın mağduriyeti pekiştirilmektedir. Kadınlar, maruz kaldıkları şiddet tiplerine göre yargılanmakta, suçlanmakta ve şiddeti hak ettiği gerekçesiyle, şiddet eylemi meşrulaştırılmaktadır. Dolayısıyla kadın şiddeti bu onaylanma ile sürmekte ve sürekli kendini yinelemektedir. Bu noktada, şiddete ve kadın mağduriyetine bakışı ortaya koymak önem kazanmaktadır. Bu çalışma, aile içi şiddet ve cinsel şiddete uğrayan kadınlara toplumsal bakışı araştırmaktadır. Bu bağlamda, sonuçlara ulaşmak için nitel veri toplama yöntemini kullanan bu araştırmada, alt sosyo-ekonomik seviyeden bireyler seçilmiş ve Ayrancı ile Dışkapı semtlerinde mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Seçilen bireylere kartopu örneklem yoluyla ulaşılmış ve 16 adet yarı yapılandırılmış soru yöneltilmiştir. Araştırma sonuçlarında kadına yönelik şiddetin özellikle erkekler tarafından belli gerekçelerle onaylandığı, özellikle cinsel şiddet mağduru kadınlara yönelik suçlayıcı bulgular elde edilmiştir. Kadınlar da ise, mağdur kadına yönelik daha esnek bir yaklaşım belirlenmiştir. Toplumsal cinsiyet algıları, kadınlarda değiştirilemez boyutta olmazken, erkeklerde değişime dirençli olarak saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Toplumsal cinsiyet, Mağdur, Şiddet, Mağduru Suçlama ABSTRACT Violence against women, as a negligence of human rights and a health problem, is a universal problem in today s societies. Most of the time, violence against women is committed and enforced not only by the offenders, but also by the whole environment and society. Women are judged, indicted, and their violent victimization is even legitimized according to the violence types they are exposed to. Therefore, the violence still continues and always repeats in this supporting and justifying setting. At this point, it is very critical to lay out the aspects on violence against women. This study examines the social view about women that are exposed to domestic violence and gender discrimination. In that regard, a qualitative methodology is applied in this research, and interviews are made with socioeconomically low individuals residing in Ayrancı and Dışkapı. These interviewees are selected by snowball sampling and they are asked 16 semi-structured questions during the interviews. 1 Uzman, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, 770

250 The findings of the research show that violence against women, mostly by the males, is justified depending on some reasons, and there is significant evidence that sexually victimized women are indicted by the males. Among females, violence against women is approached more softly. It is also found that social gender perceptions are not unchangeable among females, whereas it is pretty tough to change those perceptions among males. Key Words: Gender, Victim. Violence, Blaming victim GİRİŞ Bu çalışmada birçok toplumda görülen ve evrensel bir problem olarak değerlendirilen kadın mağduriyetine toplum odaklı yaklaşım araştırılmaktadır. Kadın mağduriyeti, kadına yönelik toplumsal cinsiyet temelli şiddet içeren her türlü haksız fiil olarak kabul edilmiş ve bu bağlamda haksız fiillere maruz kalan kadınların toplum tarafından nasıl değerlendirildiği araştırmanın ana konusunu oluşturmuştur. Kadına yönelik şiddet olgusu ise geniş bir alanı kapsadığından, konu aile içi şiddet ve cinsel şiddet olarak sınırlandırılmıştır. Kadına yönelik şiddet, kadınlara zarar veren her türlü fiil olarak, insan hakları ihlaline girmekte ve kadınları kurbanlaştırmaktadır. Bunun yanı sıra kadınlar, ikincil mağduriyeti kolluk kuvvetleri, adli merciler, sağlık görevlileri ya da medya tarafından yaşamaktadırlar ki bu mağduriyet literatürde ikincil mağduriyet olarak tanımlanmaktadır. Bu süreçler ile baş etmeye çalışan kadın aynı zamanda toplumsal dışlanma, ayıplanma gibi yaptırımlara da uğramakta ve tüm hayatı boyunca bu baskıların izlerini taşımaktadır. Dolayısıyla belirlenen şiddet tiplerine uğramak suretiyle mağdur olan kadına yönelik yaptırımlar yani toplumsal bazlı şiddet bu araştırmanın temasıdır. Bugün tecavüze uğrayan bir kadın, kısa etek giydiği için suçlanmakta, işinden, yaşadığı çevreden uzaklaşmak zorunda kalmakta, bir ağabey kaçırılarak tecavüz edilen kardeşini öldürürken namus bahanesi arkasına saklanmakta ve şerefini koruduğunu ileri sürmekte, geleneksel rolüne aykırı davrandığı düşünülen boşanan kadına ev kiralanmamakta ve kadınlar bu gibi çeşitli gerekçelerle gerek fiziksel şiddete maruz kalmak suretiyle gerek toplumsal dışlanmayla karşı karşıya bırakılarak mağdur edilmektedirler. Toplumun değer yargıları çerçevesinde şekillenen toplumsal cinsiyet kodları, bireyleri baştan ayağa sarıp sarmalamakta ve bu motifler kitle iletişim araçları, eğitim kitapları ve grupsal baskılarla perçinlenmekte, kadın faktörü her şekilde ikinci planda kalarak mağduru oynamaya mahkum olmaktadır. Kadınların, gerek içsel gerek çevresel bir çatışma içinde kalarak kendini gerçekleştirmesi engellenmekte, toplumsal cinsiyet rolleri kadın üzerinde baskı yaratarak ona geleneksel kadınlık rollerini dikte etmekte ve yine toplumsal cinsiyete dayalı mitlerle kadının her hareketinin kısıtlanarak, denetlenerek erkek tahakkümü altına sokulmaktadır. Şiddet mağduru kadınların toplumda mağdur olarak görülüp görülmemesi ve bununla birlikte cevabın altında yatan toplumsal kabuller, bu çalışmanın ana problemidir. Bahar a göre (Bahar, 2006:4), mağduriyet tanımları sosyal faktörlerden etkilenmektedir. Dolayısıyla mağduriyete bakış ve yüklenilen anlam, kültürel kodlar ve değerlerden bağımsız değildir. Kültürün üç boyutlu analizinden bahseden Dikeçligil (Dikeçligil, 1993:42), kültürün bilişsel, normatif ve maddi unsurlarından bahseder. Normatif boyut sosyal etkileşimi düzenleyen bütün kuralları kapsar. Bir sosyo-kültürel etkileşimde referans noktaları olan inançlar, fikirler ve 771

251 değerlerin bilişsel boyutu oluşturduğunu belirtmektedir. Bilişsel boyut, bireyin kendisi, başkaları ve çevresi hakkında sahip olduğu her türlü anlam, inanç, yorumlama, değerlendirme ve düşünme kalıplarıdır. Kültürün maddi boyutunda yer alan nesneler ise, kognitif boyutta içselleştirilmiş olan anlam kodunun, yani amacın normatif boyutta şekillenmesini, dışsallaşmasını sağlayan maddi araçlardır (Dikeçligil, 1993:42). Bu bağlamda neyi, niçin yaptığımızı içeren bilişsel boyutun dışa vurumu normatif boyutu oluşturur ve davranışlarımıza yön verir. Bunu anlamanın en iyi yolu ise, bireylerin ne düşündüklerine yönelik anlam kodlarını ortaya çıkarmaktan geçmektedir. Şiddet mağduru kadın ile şiddet uygulayan erkek, toplumsal ilişkiler sisteminin birer parçasıdırlar. Ve şiddet uygulayan bir erkeğin toplum tarafından desteklenip desteklenmediği, şiddet mağduru bir kadının ise yaşadığı şiddetin toplum tarafından hangi tepkiler ile karşılaştığı önemli bir sorundur. Bu bağlamda, araştırmada katılımcılar üç kademede incelenmiştir. Şiddeti uygulayanlar, şiddeti deneyimleyenler, şiddeti yaşayan ve yaşatanlar olarak şiddete dışarıdan bakanlar. Yani katılımcılar bu üç bileşeni de barındırmaları açısından önemlidir. Araştırma sonuçlarına ulaşmak için nitel veri toplama yöntemi kullanılarak Ayrancı ve Dışkapı semtlerinde yaşayan 20 kişiye 16 adet yarı yapılandırılmış soru yöneltilmiştir. Elde edilen bulgular, kadınlar ve erkeklerde, kadına yönelik cinsiyet temelli bir ayrımcı yaklaşımın bulunduğunu göstermektedir. CİNSİYET TEMELLİ ŞİDDET Toplumsal cinsiyet kavramı günümüzde kadın-erkek eşitsizliğini belirttiği anlamı açısından oldukça önemlidir. Cinsiyet biyolojik, fiziksel, anatomik gibi kavramlarla açıklanırken toplumsal cinsiyet, psikolojik, kültürel ve sosyal anlamlara atıfta bulunur (West and Zimmerman, 1997). Toplumsal cinsiyet kategorisi, kişinin kendisiyle yeterince mantıklı bir bağ kurabilmesi ve bunun neticesinde etkileşimin devam edebilmesi için gerekli birkaç önemli sosyal kategoriden biridir (Ridgeway and Lowin, 1999: ). Dolayısıyla bireyin kendisini toplum içerisinde tanımlama durumu da önem kazanmaktadır. Ancak burada da toplumun istediği bir tanımlama yapacaktır. Cinsiyetimiz doğal, biyolojik ve değişmez iken, toplumsal cinsiyet insan tarafından icat edilen, zamana, kültüre ve aileye göre değişebilmektedir. Bu bağlamda toplumsal cinsiyetimizin cinsiyetimizle ilişkisi yalnızca bir yere kadardır. Örneğin bir kadın çocuk doğurur, onları besler fakat bundan başka kadınların yapıp erkeklerin yapamayacağı ya da erkeklerin yapıp kadınların yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla kadın ya da erkek olmakla özelliklerimizin, rollerimizin ya da kaderlerimizin ister istemez belirlenmesi söz konusu değildir (Bhasin, 2003:3). Toplumsal cinsiyet kavramı, toplumsal cinsiyet rollerini de beraberinde getirmektedir. Kız ya da erkek cinsiyeti ile dünyaya gelen her birey, yaşadığı toplumda kadına ya da erkeğe dönüştürülmekte ve hayatı boyunca, en azından içinde yaşadığı kültürde bulunduğu süre boyunca, bu rollere uygun davranması kendisinden beklenmektedir. Toplumsallaşma sürecinden sonra cinsiyet kavramı artık, çeşitli fizyolojik farklılıklara sahip basit bir eril/dişil ayrımından daha fazlasını ifade eder. Erkek ve kadın olma durumuna yüklenen anlamlar, sosyal hayatta geçerli olan ve kamuoyu algısında yer etmiş rollerin içerisinde sıkışıp kalır. Böylece biyolojik cinsiyet yerini statü belirleyici bir özelliğe sahip olan toplumsal cinsiyet anlayışına bırakır. Artık kadınlar ve erkekler, yalnızca toplumsal paradigmanın onlar 772

252 için belirlediği eylemleri uygulamakla yükümlüdürler (Caner, 2004:17).Cinsiyet rollerinden sapma durumunda Bahsin in örneği dikkat çekicidir: Cinsiyetçi rollere uymama cesareti gösteren kadınlara yönelik tepkinin en berbat örneğine Kerela da bir köyde tanık oldum. Üç genç kadın işçi, erkek meslektaşlarının köydeki bara her gün gittiklerini görür. Bir gün sırf eğlence olsun diye onlar da aynısını yapmaya karar verirler. Bu davranış, her çeşit erkeğin onları takip edip cinsel taleplerde bulunmalarına yol açar. İyi kadınların adım bile atamayacağı bir mekana girme cesareti gösterdikleri için onlar artık kötü kadınlardır. Mantık şu: Bir bara girebiliyorsan cinsel ilişkiye de girebilirsin. Bu toplumsal taciz ve alayla başa çıkamayan kızlardan ikisi intihar etti. (Bhasin, 2003:11-12). Kendisine öngörülen davranış kalıplarının aksine davrandığı düşünülen kadının mağduriyeti işte bu noktada başlamaktadır. Öncelikle belirtilmektedir ki, mağdur bilim yani victimoloji, suç mağduru olma açısından kadınları dezavantajlı olarak konumlandırmaktadır. Şiddet suçlarından (özellikle cinsel saldırı ve diğer cinsel suçlar) en fazla etkilenenin de yine kadınlar olduğunu belirtmektedir. Mağduriyet riskinin cinsiyete göre olduğunu belirten Davies (akt. Cankurt, 2010:34), özellikle boşanmış, yalnız, yoksul ve evsiz kadınların mağduriyet risklerinin daha fazla olduğunu öne sürmektedir. Kadına yönelik şiddet sonucu oluşan kadın mağduriyeti ve bu mağdurlara bakışı konu edinen bu araştırmada aile içi şiddet ve cinsel şiddet mağduriyeti ön plana çıkarılmıştır. Aile içi şiddet, kadına yönelik şiddetin en aşikar tarafıdır. Bazı araştırmalara göre, insanın yaratılışındaki en büyük zıtlıklardan biri en yaralayıcı davranışların en sevilen kişiler arasında meydana gelmesidir. Sayısal verilere göre de samimi kişiler arasındaki fiziksel şiddet oranları rahatsız edici derecede yüksektir (İçli, 2007:384). Hane içinde daha güçlü olanlar (ekonomik güç veya haneyi idare etme gücü) daha güçsüz ve bağımlı olanlara şiddet uygulamaktadır. Bu da genellikle baba, ağabey, koca ve yakın erkek akrabalar olmaktadır (İnceoğlu ve Kar, 2010:41). Kadınlar yakınları tarafından sadece ev içinde değil ev dışında (sokak, işyeri..v.s) da şiddete maruz kalmaktadırlar. Dolayısıyla aile içinden kast edilen şiddetin meydana geldiği mekan değil, ilişkilerin niteliği, şiddet uygulayanın yakınlığıdır. Bununla birlikte kadına yönelik aile içi şiddet, aslında mahrem olan alanda, kadının en savunmasız olduğu anda en yakınından gördüğü şiddet olarak ev dışında yaşanan şiddetten daha yaygındır.aile içi şiddet, sadece fiziksel olarak gerçekleşmemekte, çoğu zaman sözel, ekonomik ve cinsel şiddet de söz konusu olabilmektedir. Aile içinde yaşanan cinsel şiddet, çoğu zaman mahrem bir konu olarak algılanmaktadır.öyle ki partner tarafından uygulanan cinsel şiddet, aile içi bir mesele ve kadının yerine getirmek zorunda olduğu bir görev anlayışından hareketle suç olarak adledilmeyen ancak ülkemizde ve dünyada çok yaygın olarak görülen bir olgudur. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri nde her yıl kadınların %10-14 ü partnerleri tarafından tecavüze uğramaktadırlar (wcsap.org, 2011). Bu 773

253 şiddet türü, mağdurun çok yoğun acı çekmesine neden olsa da çoğu toplumda normal olarak karşılanmaktadır. Burada yasaların da etkisi büyük olmuştur zira uzunca bir süre kocanın uyguladığı cinsel şiddet, yasalarda da suç olarak kabul edilmemiş ve kadınları bu mağduriyetlerini fark edememişlerdir. 17. yüzyılda İngiltere de kocanın karısına tecavüzü suç olarak sayılmamıştır. Çünkü evlilik birliği zaten kadının cinselliğini kocasına sunması anlamına gelmektedir. Bu konuda köklü değişimler yaşanmasında feminist hareketler etkili olmuş ve bu etki yasalara da yansımıştır. Bugün Amerika da 50 eyalette evlilik içi tecavüz suçtur (Emek, 2010:185).Buna rağmen aile içi tecavüzü suç saymayan bazı ülkeler de mevcuttur. Örneğin aile içinde tecavüze Almanya, Finlandiya, Yunanistan, İrlanda ve İsviçre ceza vermeyen ülkeler arasında yer almaktadır (Öztürk, 2010:62). Örneğin Pakistan da bir kadının zorla ırzına geçilse bile, kadın zina suçundan yargılanmakta ve hapse atılmaktadır (Atman, 2003:333). Ülkemizde ise evlilik içi istenmeyen cinsel ilişkilere yönelik cezai yaptırımlar 2005 yılında yürürlüğe giren, 26 Eylül 2004 tarihli, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu nda evlilik içi ırza geçme açık hüküm altına alınmıştır. Cinsel şiddet, evlilik içinde oluşabileceği gibi, kadının hiç tanımadığı bireyler tarafından da gerçekleştirilebilir. Cinsel şiddetin en ağır ve açığa vurulması en zor olan bir türü tecavüzdür. Tecavüzü diğer şiddet biçimlerinden ayıran ise cinsel ilişki içermesidir. Tecavüzcülerin cinsel içerikli eylemleri, gündelik hayatımızda rızamızla gerçekleştirdiğimiz eylemlerden farklıdır. Tecavüz eylemi, zorla cinsel ilişki vasıtasıyla gerçekleşmekte ve bu da tecavüzü bir suç haline getirmektedir (Fairstein, ). Bir kadının belirli bir erkekle cinsel ilişki kurmak istememesi karşısında erkeğin zor kullanması durumunda cinsel zorbalık ya da ırza geçme suçu işlendiğini belirten Brownmiller (1984), kadının bunda hiçbir suçu olmaksızın yasal tanımın böyle olmadığını ve olmayacağını belirtmektedir. O na göre toplum sözleşmelerini yazmak için bir araya gelen eski aile başkanları ırza geçmeyi kendi erkek güçlerini kabul ettirmek için kullanmışlardı. Dolayıyla ırza geçme, kadınların bir onaylama ya da yadsıma sorunu olarak düşünülemezdi. Irza geçme yasalara, arka kapıdan girerek, erkeğin erkeğe karşı işlediği bir mülkiyet suçu olarak geçti. Mülk ise kadındı (Brownmiller, 1984:18-19). Tecavüz, failin erkek mağdurun ise kadın olduğu, cinsel şiddetin bir türü olarak tüm dünya toplumlarında var olmuş önemli bir kadın sorunudur. Tecavüzün var olmadığı hiçbir modern kültür bulunmamakla birlikte, sıklığı toplumdan topluma önemli ölçüde değişmektedir. Amerika Birleşik Devletleri nin tecavüz olaylarının görülmesi bakımından ön sıralarda olduğunu belirten Scully (1994:63-64), bu saptamadan dolayı tecavüzü Amerika ya özgü suç olarak değerlendirmektedir. Nitekim 1980 yılında Amerika da ihbar edilen tecavüz ve tecavüz girişimi olayları Galler ve İngiltere de görülenden 18 kat fazladır. ). Godenzi ise, (1992) Amerika da yılda yaklaşık tecavüz olayının yaşandığını, İsviçre de ise bu rakamın civarında olduğunu vurgulamaktadır (Godenzi, 1992:13). National Victim Center ın 1992 de yaptığı araştırmada mağdur anketleri sonucunda göre, her 8 kadından biri yaşamları boyunca cinsel suça maruz kaldığı saptanmıştır (akt. Gölge, Yavuz ve Yüksel, 2006:2). Türkiye de ise her 26 dakikada bir kişi cinsel saldırıya uğramaktadır. Adalet bakanlığı istatistiklerine göre, 2008 yılında Türkiye de 14 bin 337 cinsel suç işlenmiştir (vakithaber, 2010). Cinsel suç mağdurları, yaşadıkları bu eylemleri büyük oranda saklama eğilimindedir. Literatürde siyah sayılar olarak adlandırılan bu olgu, polis ve adli makamlara bildirilmediği için suç istatistiklerine yansımayan ve karanlıkta kalan suçları ifade etmektedir (Sokullu- 774

254 Akıncı dan akt. Dinler, 2006:51). Aile içi şiddet olgusunda da rastlanan benzer durum daha çok cinsel suçlarda kendisini göstermektedir. Toplumda yaygın olarak hala varlığını sürdüren geleneksel mitler, kadınları maruz kaldıkları suç çeşitlerine göre yargılamaktadır. Tecavüz mağduru bir kadın, faili tahrik etmekle suçlanabileceği ve kendisine yönelik iffetsiz, namussuz gibi yaklaşımlara uğramaktan korktuğu endişesiyle bu suçu bildirmemektedir.. Bu bağlamda viktimoloji literatüründe yer alan mağdurun suçlanması, mağdurun kışkırtması kavramlarının irdelenmesi önemlidir. MAĞDURU SUÇLAMA Şiddet eyleminden zarar gören kadınlar sevdikleri, çevreleri ve çeşitli sosyal kurumlar tarafından negatif tepkiler almaktadırlar. Peki bazı mağdurlar ve şiddet suçu kurbanları, kendi suçları olmaksızın neden sorumlu olarak tanımlanırlar? Bu sorunun cevabı Viktimolojinin, araştırma alanlarından bir diğeri olan kurbanın suçtaki rolü ve sorumluluğu kavramına karşılık gelmektedir. Bu bağlamda viktimoloji, mağdurun başına gelen suç eylemlerinde katkısı olduğunu savunmaktadır. Mağdurlar hakkındaki ilk çalışmalarda ampirik deliller olmaksızın mağdurların da bazı suçların işlenmesinde sorumlulukları olduğu öne sürülmüştür (Bahar, 2006:3). Geleneksel olarak modern batıda mağdura bakışta iki temel yaklaşım hakimdir. İlk yaklaşım mağduru suçlamaya işaret eder. Suçlanan; kocası tarafından hırpalanmış, tecavüze uğramış, rengi farklı olan ya da ekonomik yönden dezavantajlı biri olabilir. İkinci yaklaşım şiddetten sorumlu tutulan erkeklere yöneliktir, savaş askeri, siyasetçiler ya da aile içi şiddetten sorumlu olan kocalar gibi. Bu iki yaklaşım şiddet ve eziyetin çözümlenmesinde başarısızdır ve ikisi de şiddetin alevlenmesine sürekliliğine neden olmaktadır (Zur, ). Mağdurun suçu tahrik etmek suretiyle suça neden olduğu kanısının yaygın olduğu bir suç grubu olarak cinsel suçlar (Sokullu, 2006:128), bu konuda birçok mitin yer aldığı bir olgudur. Mağdurun suçlandığı en belirgin durum olarak tecavüz gösterilmektedir (Zur, ). Tecavüz olgularında kadın mağdurlar sıklıkla provoke eden, baştan çıkarıcı, müstehcen, sataşan, ve ya sadece bunu isteyen olarak tasvir edilmektedirler. Bu mitlerde erkekler ise cinsel anlamda kışkırtıcı kadınlara cevap veren, çaresiz varlıklar olarak görülürler. Benzer şekilde aile içi şiddet olgularında da kadınlar mazoşist olmakla, bunu istemek ve hak etmekle suçlanmaktadırlar (Zur, ). Bu bağlamda mağdurun kışkırtması kavramı mağduru suçlamayı kolaya indirgemektedir. Bu kavram korkunç bir olayın vuku bulduğunu, ama kurban başka türlü davranmış olsaydı söz konusu suçun önlenmiş olabileceğini ileri sürer (Brownmiller, ). Mağdurun suçlanması, bir suç ya da kaza kurbanının, suçtan dolayı sorumlu tutulmak suretiyle bir değersizleştirmeler eylemidir (crcvc.ca, 2009). Bu değersizleştirme eylemini özellikle tecavüz olgusunda kökleşmiş efsaneler ile içi içe geçmiş bir yapıda görmek mümkündür. Ve bu olgu tecavüzü meşrulaştırma aracı olarak toplumun tüm kesimlerinde yaygındır. Bu şiddet mağdurları kiminle birlikte olduğu, ne giydiği, nasıl konuştuğu, gece geç saatte dışarıda olduğu ve onlara karşı işlenen şiddeti hak etmek için ne yapmış olabileceği gibi söylemlere maruz kalmaktadırlar. Bunlar tecavüz efsaneleri olarak adlandırılmaktadır. Lonsway ve Fitzgerald (1994:134) tecavüz efsanelerini, kalıp yargıların en iyi kavramsallaştırılması olarak tanımlamaktadırlar. Buna göre tecavüz mitlerini, erkeklerin kadınlara tecavüz etmesini inkar eden ve haklı çıkaran, genel olarak yanlış ama büyük 775

255 çoğunlukla ve ısrarla kabul gören tutum ve davranışlar olarak tanımlamışlardır. Erkekler tecavüz mitlerini (efsanelerini) yaptıkları tecavüzü inkar etmek ya da erkeklerin tecavüzcü olduğunu inkar etmek amaçlı kullanabilirler, kadınlarsa tecavüze uğradıklarından dolayı kişisel hassasiyetlerini ve kırılganlıklarını inkar etmek için kullanabilirler. Mağdurlara yönelik suçlamalar elbette geleneksel yapılar ile şekillenmektedir. Ancak kadına atfedilen değerler, kültüre göre değişmekle birlikte evrensel olarak dünyanın bir çok yerinde aynı şekilde kendini gösterir. Bu suçlamaların temelini kadınlara yönelik öğrenilmiş önyargılar oluşturmaktadır. Bir çok toplumda var olan cinsiyet ayrımcılığı (örneğin Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya). Batı ülkelerinde yapılan çalışmalarda cinsel zorlamayı ortaya çıkaran önemli bir öngörü olarak belirlenmiştir (Sakallı, Salman, Turgut, 2010:871). Tecavüze ilişkin önyargıların kabulü, toplumlar içerisinde de farklılık göstermektedir. Farklı meslek grupları ile yürütülen araştırmalar sonucunda psikologlar, sosyal çalışmacılar ve danışmanların tecavüz mağdurlarına yönelik olumlu ve destekleyici tutumları ön plana çıkarken, polis memurlarının ise tecavüz kurbanlarına ilişkin en olumsuz tutumları benimseyen grup oldukları bulunmuştur.(ward, Lee Cheung dan akt. Çoklar, 2007:31). KURAMSAL ÇERÇEVE Sosyal öğrenme kuramı, bu araştırma açısından birçok yönden önem taşımaktadır. Çünkü araştırmanın ana ekseninden biri olan toplumsal cinsiyet rolleri, bu kurama göre daha çocuk yaşta öğrenilmekte ve çevresel pek çok etkenle pekiştirilmektedir. Bunun yanı sıra araştırmanın temel noktalarından bir diğeri olan şiddet ve saldırganlık da öğrenilen bir davranış olarak sosyal öğrenme kuramı ile açıklanabilmektedir. Şiddetin öğrenilmesi kadar şiddetin normal olarak sıradanlaşması ve şiddet karşısındaki çaresizliğin de öğrenilmesi söz konusudur. Bu bağlamda öncelikle sosyal öğrenme kuramı, cinsiyet gelişiminin ve farklılıklarının ortaya çıkmasında öğrenme davranışının etkisinden söz eder (Dökmen, 2010). Çocuklar daha doğumlarından itibaren cinsiyetlerine göre farklı değerlendirilir ve her iki cinse daha bu aşamadan itibaren farklı roller biçilmiştir. Kadın ve erkeğin farklı rol kalıpları içersisinde davranmasını, bireylerin kadın ve erkek figürleri gözleyerek öğrendiklerini savunan bu kuram, kadın ve erkek olmanın da öğrenilmesi için yaşanılan sosyal çevrenin önemli bir kaynak olduğunu öne sürer. Öğrenme mekanizması ise bu süreçte kadın ve erkeğe, toplumdaki hiyerarşiyi ve dolayısıyla toplumdaki sosyal konumunu gösterir. Özellikle toplumumuzda cinsiyet rollerine ilişkin tanımlamalar açıkça ortaya konmuş ve kadın ve erkeğin toplum içerisinde nasıl olmaları ya da olmamaları gerektiği tanımlanmıştır. Bu noktada kadına atfedilen değerlerin de bu öğrenme sürecinde şekillendiği savunulabilir. Bir kız çocuğu çevresindeki en yakın model olarak annesini, erkek çocuğu ise babasını gözleyerek, toplumsal hayatta nasıl olmaları gerektiğini öğrenirler. Aile içi şiddet, model alarak öğrenme konusunda önemli veriler barındırmaktadır. Eşlerin birbirine yönelik saldırgan tutumları, çocukların saldırganlığı öğrenmelerine sebep olmaktadır. Bu durumda şiddet ortamında büyüyen bir erkek çocuk istediği olmadığında tıpkı babası gibi şiddet davranışını sergileyebilir. Buna karşılık annesini şiddet ortamında görerek büyüyen bir kız çocuğu, şiddeti doğal karşılayabilir. Araştırmamız çerçevesinde yapılan mülakatlarda şiddete uğradığını ifade eden kadınlar, annelerinin de babaları tarafından şiddet gördüğünü belirtmişlerdir. Şiddet gören ya da uygulanma anında bulunan bir erkek çocuğunun da ileride eşine ya da çocuklarına şiddet uygulama ihtimali yüksektir. 776

256 Bu bağlamda Bandura ya göre, insan saldırganlığının kökeninde ne şiddete yönelik içsel istek, ne de engellemeye bağlı olarak doğan saldırganlık dürtüsü bulunmaktadır (Adak, 2004:29). Bandura nın kuramında insanların birbirlerine karşı saldırgan tutumlar göstermelerinde üç neden vardır: Geçmiş deneyimleri sonucunda saldırgan davranış kazanmaları Bu türden tepkileri yüzünden takdir görmeleri veya ödüllendirilmeleri Özel, sosyal ve çevresel şartlar tarafından doğrudan teşvik edilmeleridir (Kaplan dan akt.adak, 2004:30). Sosyal öğrenme kuramına göre cinsiyet rol beklentilerinin açıkça tanımlandığı ve katı yaptırımların uygulandığı toplumlarda, bir cinsiyetteki davranışlar arasında önemli bir tutarlılık olacaktır. Bu tutarlı modellerin varlığı ve uygun davranışların pekiştirilmesi ile geleneksel cinsiyet rolleri bir kuşaktan diğerine aktarılarak sürdürülür (Dökmen, 2010:62). YÖNTEM Araştırmanın evreni Ankara ili, örneklemi ise Dışkapı ve Ayrancı semtlerinde yaşayan ve kartopu yöntemi ile ulaşılan 10 evli çifttir. Kartopu örnekleminde, evrene ait ilk temas kurulan kişi, ikinci katılımcıya ulaşılmasında yardımcı olur. İkinci katılımcı da bir diğerine ulaşmada öncülük eder ve bir kartopunun büyümesi gibi katlanarak giden bir süreç başlar (Yazıcıoğlu ve Erdoğan, 2004:45). Araştırmada katılımcılara uygulanmak üzere 16 adet sorudan oluşan yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Sorular yarı yapılandırılmış tarzda oluşturulmuş ve gerektiğinde spontan sorular yöneltilmiştir. Hazırlanan sorular araştırmacı tarafından katılımcıların evlerine gidilerek uygulanmıştır. Zira nitel araştırma olayları doğal ortamında, doğal oluşumu içinde tasvir eder. BULGULAR Daha önce de belirtildiği gibi araştırmanın kapsamını, alt sosyo-ekonomik statüden, kartopu örneklem yöntemi ile seçilen 10 kadın 10 erkek olmak üzere toplam 20 kişi oluşturmaktadır. Görüşülen çiftlerin demografik özelliklerine bakılacak olursa ilk kategori doğum yerleridir. Katılımcıların 14 ü Doğu Anadolu, 4 ü İç Anadolu kalan 2 si ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi kökenli olduklarını belirtmişlerdir. Burada dikkat çeken husus, çiftlerin karı-koca aynı şehir doğumlu olmalarıdır. Katılımcıların eğitim durumlarına bakılacak olursa kadınların 4 ü ortaokul, 4 ü İlkokul mezunu iken, geri kalan 2 bayan katılımcı okur-yazar olmadıklarını belirtmişlerdir. Erkek katılımcıların ise 5 i ortaokul, 3 ü ilkokul mezunu ve diğer ikisi lise terk olduklarını ifade etmişlerdir. Katılımcıların yaş faktörüne göre dağılımında ise erkeklerde yaş aralığı arasında iken, kadınların yaş aralığı arasında değişmektedir. Kadın ve Erkeğin Toplum ve Ailedeki Rolü Cinsiyet rejiminin en önemli noktası, kadınlık ve erkekliğe yönelik yaygın inançlar ve değerlerdir. Buna yönelik sorgulamalar, kavramsal bir soyutlama olan cinsiyet rejiminin somut ilişkiler içinde nasıl göründüğünü, nasıl üretildiği ve nasıl yeniden üretildiğini anlayabilmek için yardım eder (TESEV,akt. Ökten,2009). Katılımcıların, kadın ve erkeklik tanımlarının irdelenmesi, kadına yönelik şiddetin görünümü ve meşrulaştırılmasının altında yatan örüntüleri 777

257 ortaya koyabilmek adına önemlidir. Bu bağlamda katılımcıların erkek ve kadın tanımlamalarında geleneksel cinsiyet kodlarının hakim olduğu görülmektedir. Kadın ve erkek tanımları, katılımcı kadınlar ve erkekler tarafından benzer şekilde ortaya konmuştur. Buna göre kadınlık, nazik, anaç, sessiz, fazla konuşmayan, erkeğe sadık olması gereken, itaatkar, idareci, bulaşık, çamaşır, ütü, yemek gibi ev işleri ile alakadar olması gereken olarak tanımlanmaktadır. Erkelik ise güçlü, koruyucu, sert, çocukların korkması gereken baba, evin reisi, ailenin -özellikle kadınların- koruyucusu ve denetmeni olarak tanımlanmıştır. Kadının aile içerisindeki sorumlulukları ev işleri, çocuk bakımı ile sınırlandırılırken, bu yükümlülükler kadının evliliği ve hayattaki başarısının bir göstergesi olarak belirtilmiştir. Erkek katılımcılar kadınların hayatlarındaki yeri konusunda temelde kadın katılımcılarla benzer düşüncelere sahiptirler. Kadınların kendilerine ve çocuklarına bakmaları, eve yönelik ihtiyaçlarını karşılamalarını ve annelik vazifesini yerine getirmesi gerektiğini ifade etmekledirler. Özellikle erkek katılımcıların, kadınların kadınlıklarının gereği olarak susmaları ve eşlerini kızdıracak davranışlardan kaçınmaları konusunda daha hassas davranmaları gerektiği yönünde düşüncelere sahip oldukları görülmektedir.bu konuda bazı kadın katılımcıların erkeklerle benzer fikirleri paylaşmaları dikkat çekicidir. roller karışırsa sorun çıkar. Kadın bir adım geri olmalı yani. Konuşacağı yer var karışacağı şey var (E2, Çorum 54) İyi anne olsun iyi kadın olsun. Erkek zaten çalışıp didiniyor. O da evinde didinsin, akşam adam eve geldiğinde yemek yiyecek ben ona çok dikkat ederim.(e3, Kars, 44). kadın anneliğini hanımlığını bilecek. erkeğe tabidir kadın. Yemek yapacak, temizlik yapacak. Kocadan sonra eve girene kızarım ben....(e1, Erzurum, 47). Kadın ve erkeğin aile ve toplum içerisindeki duruşlarına yönelik bu düşünceler, katılımcıların kız ve erkek çocuklarına yönelik davranışları ve onları yetiştiriş tarzları konusunda da etkin olarak görülmektedir. Kadına yönelik şiddet, cinsiyetler arası güç ilişkilerinin, eşit bir temel üzerine oturmadığı ataerkil toplumlarda, sosyalleşme süreci ile kazanılan ve yeniden üretilen bir davranış biçimidir (Doyran, 1996:72). Dolayısıyla, kadına yönelik şiddeti, ve bu şiddet türlerine bakışı ortaya koymak için kadınlık ve erkeklik tanımlarının önemli olduğu kadar, bireylerin bu tanımları kendi çocuklarına aktarışları da önem kazanmaktadır. Toplumsal cinsiyet örüntülerinin çocuk yaşta ve en önemli sosyalizasyon aracı olan aileden kazanıldığı düşünülürse, bu saptama hiç de yanlış değildir. Kız ve erkek çocuğun yetiştirilmesi konusunda, katılımcılar her ne kadar eşitlikten yana olduklarını ifade etseler de söylemlerinde bu konuda tezata düştükleri görülmektedir. Kız çocuğu, erkeğe göre daha geri planda, kollanması gereken, güçsüz, kendini koruyamayan olarak tanımlanmış; erkek ise tam tersi kadını her türlü kötülükten koruyacak tek güç olarak tasvir edilmiştir. Kadınların en çok erkekler tarafından şiddet eylemleri ile mağdur edildikleri düşünülecek olursa bu durum ciddi bir tezat oluşturmaktadır. Kadınlar kendilerini erkeğin gücüne teslim etmişler, erkekler ise hayatın her alanında güç ve baskılarını kadınlar üzerinde uygulayarak kadın üzerinden kendi iktidarlarını gerçekleştirme alanı yaratmışlardır. 778

258 Fiziksel Şiddet Yaşama ve Uygulama Deneyimleri ve Bu Şiddete Uğrayanlara Yönelik Düşünceler Araştırma bulgularına göre 10 kadından beşi eşleri ya da babaları tarafından şiddete uğradıklarını belirtmişlerdir. Şiddet eylemini açıklayan kadınların tamamı Dışkapı semtinde ikamet edenlerdir. Kadınların üçü, kesin bir dille eşlerinden şiddet görmediklerini ifade etmişlerdir.bu beyanda bulunan kadınların biri ise şiddet görmediğini ancak kocasının buna yeltendiğini açıklamıştır. Erkeklerin şiddet uygulama davranışlarına bakılacak olursa, katılımcıların dördü şiddet uyguladığını itiraf etmiştir. Ancak kadınların beşi şiddete maruz kaldığını belirttiği için erkeklerden birinin karısı söylediği halde şiddeti gizleme tavrında bulunduğu gözlenmiştir. Bu katılımcıya şiddet uygulayıp uygulamadığı sorulduğunda verdiği cevap şu şekildedir: Yok yapmadım hiç hanım ne dedi abla?yapmadı demiştir, yapmadım valla (E3, Kars, 44) Fiziksel şiddet konusunda üzerinde durulması gereken önemli konulardan ilki, kadınların şiddet eylemlerini kategorileştirdikleridir. Görüşülen kadınların bazıları, hafif vurma, tokat, itme gibi eylemleri şiddet olarak değerlendirmemektedir. Erkek katılımcıların şiddet sebebi olarak gösterdikleri nedenler, kadınların belirttiği nedenlerden çok da farklı olmamakla birlikte, özellikle katılımcılardan birinin söylemleri dikkat çekicidir: Bazısı var yemeği beğenmez döver, bazısı yemek yapmadı diye döver.allah var ben yemek yaptı diye vurdum yani..dövmedim ama tokatladım.makarna yapmış çünkü.ben kabul etmiyorum, ev kadınıysan kocanın önüne tembel yemeğini koymayacaksın.işin ne sabahtan akşama kadar..(e5, Diyarbakır, 48) Şiddete uğrayan kadınların şiddet içerikli hikayeleri birbirinden çok da farklı değildir. Şiddete uğrama nedenleri genellikle yemek yapmamak, kocanın yemeği beğenmemesi, çocuklarla ilgili sorunlar, işten geç gelme olarak belirtilmektedir. Kocasının kendisine şiddet uygulayacağı sırada engellediğini belirten kadınlardan biri bunun sebebini işten geç gelmesi olarak açıklamıştır. Çevrede Şiddet Gören Yakın ya da Tanıdıklara Yönelik Düşünceler Şiddet deneyimlerinin yanı sıra, şiddeti yaşayan ve yaşatanlar gözüyle şiddet mağduruna yönelik düşünceler de önemlidir. Katılımcılara çevrelerinde şiddet gören kadınların var olup olmadığı sorulmuştur. Kadınların tamamı çevrelerinde şiddet gören bir çok insan olduğunu belirtmişlerdir. Yalnızca biri bizzat görmediğini ama fazlasıyla duyduğunu ifade etmiştir. Aynı soruya erkek katılımcılardan bazıları evet yanıtını vermişlerdir. Bazıları ise, bu konuyu kadınların daha iyi bileceğini çünkü kadınların bir araya geldiklerinde bu tarz konulardan konuştuklarını belirterek, erkeklerin bu mevzuları pek konuşmadıklarını çünkü mahrem olduğunu söylemişlerdir. Özellikle kadın katılımcılar, yakın ve tanıdıklarının şiddet deneyimlerini anlatırken, kendi şiddet hikayelerinde olmadıkları kadar detaylı bilgiler vermişlerdir. Bu durum, kadınların içinde bulunmadıkları bir dünya hakkında bilgi verirken daha rahat olduklarını göstermiştir. Kadınların, başkalarının şiddet deneyimlerini tüm detaylarıyla ön plana çıkarmaları, kendi gerçeklerinden bir nebze de olsa sıyrılma eğilimleri olarak yorumlanabilir. Zira kadınlar, kendi şiddet dünyalarını 779

259 bir anda unutup, daha dramatik şiddet eylemlerini sanki çok anormal ve olmaması gereken olarak tasvir etmişlerdir. Şiddete uğrayan kadınlara bakış, kadınlar gözüyle ortaya konduğunda daha çok acıma, üzülme duygularının baskınlığı görülmektedir. Kadınlar, zihinlerinde kadına yönelik şiddeti haklılaştırmak için nedenler yaratmaya konumlandırılsalar da, somut şiddet olaylarında erkeği haksız, kadını ise korumasız ve çaresiz olarak değerlendirmektedirler. üst komşumun kocası, günde üç posta döver, içim ezilir benim.(k1. Erzincan, 43) Aynı sebepli şiddet eylemine maruz kalma durumunda kadınlar, kendi şiddet döngülerinde kocalarını haklılaştırmak için bahaneler bulurken, başka erkeklerin benzer nedenlerle dövmelerine karşı çıkmaktadırlar. Bir başka deyişle kadınlar kocalarını, araştırmacı gözünde aklamak istemektedirler. Çevredeki kadınların şiddet hikayelerinde öne çıkan başlıca nedenler; erkek çocuk doğurmamak, kocadan izin almamak, kocanın isteklerini reddetmek, kayınpederkaynana etkisi, kocaya asileşmektir. Bununla birlikte kadınların şiddet unsurunda erkeği haklı gördüğü en önemli neden, kadının ihanetidir. Bir Kadına Cinsel Saldırı Sebeplerine Yönelik Düşünceler Araştırmanın ana temasını destekler nitelikte olan tecavüz mağduru kadına yönelik düşünceler, toplumun alt kesiminin bu konudaki görüşlerini ve gerekçelerini ortaya çıkarmak açısından önemlidir. Yapılan görüşmelerde ortaya konması gereken ilk ve önemli bulgu, katılımcıların tecavüz kavramının içeriğine yönelik beyanlarıdır. Tecavüz, Dünya Sağlık Örgütü (WHO, 2002) tarafından, fiziksel ya da başka bir yolla zor kullanarak gerçekleşen cinsel birleşme olarak tanımlanmıştır. Gerçekten de tecavüzün akla ilk getirdiği kavramaların saldırganlık, zorlama olması gerektiği beklenirken, katılımcılar tecavüzün zorla ve isteyerek olması gibi bir çeşitlemeye gitmişlerdir. Tecavüz mağduru kadına yönelik düşünceler, kadının isteyerek mi yoksa zor kullanılarak mı bu eylemi yaşadığı hususunda ayrışmaktadır. Zorla mı yani?zorla ise kötü tabi Tecavüz zorla olursa kadın istemez, öylesi yanlış tabi (E3, Kars, 44) Saldırı diyosun, yani kendisi istememiş.(k7, Çorum, 45) Bunun haricinde diğer kadınlar, tecavüzün yanlış, kötü zor katlanılacak bir olay olduğunu belirtmelerinin yanı sıra, tecavüze uğrayan kadına yönelik düşüncelerini koşullara bağlamışlardır. Bu koşullardan ilki katılımcıların tecavüzü çeşitlendirmeleridir. Tecavüzün sebebi konusundaki net görüşler, kadının tecavüzcüyü tanıyor ise, erkeği ayartmış olabileceği yönündedir. Dolayısıyla faili tanıma durumu, kadının durumuna kuşkuyla bakmak ve sıklıkla kadını suçlamak için bir nedendir. sebebi ne olabilir?biri tanıyordur, takip ediyordur, kendine yönelik bir ışık görmüştür kadında..erkeğe bi sormak lazım..(k4, Çankırı 51) 780

260 Bazı kadınlar isteyerek yapıyor, sonra tecavüz diyor.nasıl ayırt edeceksin, aralarında tanışıklık varsa kadının da suçu olabilir..(k8, Kars, 24) Önce erkeklerle arkadaşlık ediyorlar, iş oraya geldi mi tecavüz oluyor.(e7, Çorum, 45). Tecavüze uğrayan kadınlara ilişkin görüşlerde kadınının suçlu olduğunu düşündüren koşullardan bir diğeri, kadınların yaşam tarzları, giyimleri, tavır ve davranışları olarak belirtilmektedir. Kendine sahip çıkan kadının başına böyle bir olay gelmeyeceğini belirten katılımcıların kendine sahip çıkmak tan kasıtları, geleneksel rollere uygun davranmaktır. Bu hususta kız çocuklarının bu tehlikelerden korunmaları için, sıkı bir denetim altında, belli bir adap ve terbiye çerçevesinde yetiştirilmeleri gerektiği noktasına tekrar tekrar vurgu yapılmaktadır. Tecavüz eden erkeklere yönelik genelleştirme, çoğunun sapık, ruh hastası olabileceği yönündedir. Ancak bazı durumlarda kadınların etkisinin büyük olduğu, hiç kimsenin durup dururken bu eylemi gerçekleştirmeyeceği ya da bu eyleme maruz kalmayacağı görüşü hakimdir. Kadının her koşulda dikkat çekmeden, göze batmadan, kendi halinde yaşaması gerektiği, tersi durumda erkeklerin de kendilerine hakim olamayacakları görüşü öne çıkmaktadır. Katılımcılardan özellikle erkekler, biyolojik olarak kadınlardan farklı olduklarına, erkeklerin bazı dürtülerine engel olamadıkları için bu tarz davranışların sergilenmiş olabileceği görüşündedirler. Bu dürtüleri kışkırtan ise kadınların davranış ve tavırlarıdır. Erkek de ne yapsın ama bazen tahrik edenler olabilir, Allah böyle yaratmış engel olamıyor olabilirler. (E7, Diyarbakır, 48). Tüm bu tanımlamalar, Burt ün (akt. Iconis, 2008:304) tecavüz efsaneleri tanımına tekabül etmektedir. Tecavüz efsaneleri, erkeklerin kadınlara tecavüz etmesini inkar eden ve haklı çıkaran, genel olarak yanlış ama büyük çoğunlukla ve ısrarla kabul gören tutum ve davranışlar olarak tanımlamıştır. Burt e göre erkeklerin bu mitleri kullanmasındaki amaç tecavüzü ya da erkeklerin tecavüzünü inkar etmek amaçlı olabilir. Kadınlar ise kırılganlıklarını ve kişisel hassasiyetlerini inkar etmek için kullanırlar. Cinsel saldırı fiiline maruz kalan kadınlara yönelik bir diğer yaptırım, mağdurun fail ile evlenmesine yönelik düşüncelerin varlığıdır. Katılımcıların çoğu, mağdurun fail ile evlenmesini sebebe göre değerlendirmişlerdir. Yüksel de (1996:114), bu konuda benzer düşünceler ortaya koymuş ve kadınların, uğradıkları bu fiil neticesinde toplum ve ailesinin gözünden düştüğünü, bundan kurtulmak için de evlenme olabileceğini söylemiştir. Katılımcılar ise, eğer zor kullanarak eylem oluştu ise, böyle bir evliliğin çok da doğru olmadığını, fakat çevre ve ailenin baskısından kurtulmak için en iyi çare olduğunu belirtmişlerdir. Bu konuda kadın katılımcıların çok da müsamahalı olmadıkları görülürken, erkekler bu lekenin temizlenmesi için evlenilmesi yönünde fikir belirtmişlerdir. Kadınların yaşadıkları bu eylemleri saklamalarına yönelik en önemli bulgu, kadının suçlanacağı ve bunun sonucunda da dışlanacağı korkusudur. Kadınlar bu eylemleri yaşamışlarsa kötü kadın olarak değerlendirilebilirler. 781

261 saklar tabi suçu yoksa bile öyle anlar herkes. Dışlanır. Kötü kadın diye istenmez.(k1, Erzincan 43). Tecavüzün kadınlar tarafından saklandığı gibi, erkekler tarafından da saklanabileceğine yönelik görüşler bildiren katılımcılar, erkeklerin ceza alma korkusuyla bunu yaptıklarını, ya da tecavüz ettikleri kadının üstüne kalacağı, onunla evlenmek zorunda kalacağı düşüncesiyle böyle davrandıkları belirtilmektedir. SONUÇ Bu araştırmanın amacı, kadına yönelik cinsiyet temelli şiddete ilişkin toplumsal bakış açısını ortaya koymaktır. Kadına uygulanan şiddet, gelişmiş ya da az gelişmiş ayrımı olmasızın günümüz toplumlarının, önemli ve üzerinde durulması gereken bir sorunudur. Kadına yönelik şiddet, toplumsal cinsiyet üzerine inşa edilerek kadını, erkeğe göre düşük konuma indirger ve yaşamın her alanında kadının ikincileştirilmesine aracılık eder. Toplumsal cinsiyet ve kadına uygulanan şiddet, karşılıklı bir etkileşim içerisinde kadının hayatının her kesitine yansımakta ve kadının yaşadığı haksız fiillere, toplumsal haksızlıklar da eklenmektedir Kadına yönelik yaptırımların ilk uygulayıcıları erkekler, erkelerin yaptırımlarını destekleyenler de kamu sistemi ve sosyal çevredir. Bu durumda, kadın ile erkek arasındaki ilişki toplusal cinsiyet kurgusunun öne çıkmasıyla kirleten ve kirletilen arasındaki garip ilişkiye dayandırılmaktadır. Bu yaklaşım kurban paradigması olarak kavramlaştırılmış ve göreli olarak toplumların gelişmişlik düzeyinden bağımsız olarak var olagelmiştir (Heidenshon dan akt.savcı, 2004:7). Gündelik pratiklerde, kadın olgusuna yaklaşım, geleneksel kadınlık rolleri çerçevesinde şekillenmekte ve bireyler bu kadınlık rollerini çok erken yaşta öğrenmeye başlamaktadırlar. Bu öğrenme süreci, ailede başlamakta ve diğer çevresel etkenlerle pekişmektedir. Bireyler, cinsiyetlerine göre toplumsallaşarak, sosyal hayatta kadın ve erkek olarak nasıl davranmalarını gerektiğini öğrenmektedirler. Bu öğrenmeler zihinlerde ideal kadın ve erkeği oluşturur. Bu kodlarla yetişen bireyler, yaşadıkları sosyal çevrelerdeki etkileşim ve iletişimleriyle öğrendiklerini pekiştirirler. Kadın ve erkeğe yönelik oluşan kanılar, erkeği kadının üstünde konumlandıran, kadını ise erkeğin denetim ve hizmetine sunan bir anlayışa doğru ilerler. Gündelik pratiklerde alınan açık ya da örtülü mesajlar, kadın ve erkeğin rollerine yönelik olması gerekeni ortaya koymaktadır. Katılımcıların alt sosyo-ekonomik seviyeden seçilmiş olmaları ve ortaya konan bu sonuçlar, literatür ile de paralellik göstermektedir. Araştırma dahilinde, sadece alt seviyedeki insanları seçilmesi, sonuçların diğer toplumsal tabakalar ile karşılaştırılmasına engel teşkil etmiştir. Ancak literatür bu konudaki eksiği kapatmıştır. Düşük eğitimli bireylerin, toplumsal cinsiyet rollerine daha sıkı bağlı olduğu ve bunun sonucunda yaşanan kadına yönelik erkek temelli yaptırımları daha fazla haklı buldukları görülmektedir. Bu bulgu, Çoklar ın (2007) araştırmasında da kendini göstermiştir. Buna göre düşük eğitimli gruptaki katılımcılar, cinsiyet temelli sistemi, yüksek eğitimli katılımcılara göre daha fazla meşrulaştırmaktadırlar. Genel olarak araştırma bulguları, toplumumuzun özellikle alt tabakalarında, toplumsal cinsiyet kalıplarının yerleşik ve kadına belli ölçüde yaşam hakkı tanıyan bir örüntüde olduğunu göstermektedir. Kadınlık ve erkekliğe ilişkin kültürel tanımlar, kadını ikincileştirirken, erkeği, kadının sahibi olarak tanımlar. Böylece kadın, sadece hayatındaki erkeklere karşı sorumlu tutulmuştur. Bu tutum, kadının mağdur olduğu zamanlarda bile değişmemiş, toplumun sahip 782

262 çıkması gereken kadın, itilerek daha çok mağdur edilmiştir. Kadının her şeyden önce bir birey ve bir insan olarak toplumda yer almasını sağlayacak en önemli adım ise, geleneksel cinsiyet rollerini beyinlerdeki şeklinden farklı bir biçime sokmaktır. Bu da cinsiyet eşitliğini hayatımıza sokmakla mümkün olabilir. KAYNAKÇA Adak, Nurşen, (2004), "Bir Sosyalizasyon Aracı Olarak Televizyon ve Şiddet", (Erişim Tarihi: ). Atman, Ü. Cihan, (2003), "Kadına Yönelik Şiddet; Cinsel Taciz/Irza Geçme", Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi, C.12, S.4, ss Bahar, Halil, İbrahim, (2006), Mağdur Bilimi, Mağduriyetin Etkisi ve Mağduriyete Yönelik Çalışmalar, Ankara: Adalet Yayınları. Bhasin, Kamla, (2003), Toplumsan Cinsiyet Bize Yüklenen Roller (Çev. Kader Ay), İstanbul: Kadav Yayınları. Brownmiller, Susan, (1984), Cinsel Zorbalık, Irza Tecavüz Olgusun Bir tarihçesi, İstanbul: Cep Kitapları. Caner, Emre, (2004), Kutsal Fahişeden Bakire Meryeme Toprak ve Kadın, İstanbul: Su Yayınları. Cankurt, Ezgi, (2010), Mağduru Birey Olan Bazı Suçlarda Gizli Kalmış Mağduriyet Oranlarının Saptanması, İstanbul Üniversitesi Adli Kurumlar Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, İstanbul. Crcvc, (2009), (Erişim Tarihi: ). Çoklar, Işıl, (2007), Kadına Yönelik Cinsel Şiddetin Meşrulaştırılması ve Tecavüze İlişkin Tutumlar, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İzmir. Dikeçligil, Beylü, (1993), Türkiye de ve Dünyada Güncel Sosyolojik Gelişmeler, Uluslar arası Sosyoloji Kongresi, Kasım, İzmir: Sosyoloji Derneği Yayınları, ss Dinler, Veysel, (2006), "Mağduriyet Kavramına Çok Yönlü Yaklaşım", H.İbrahim Bahar (Der.), Suç Mağdurları, Ankara: Seçkin Yayıncılık, ss Doyran, Ayşen,(1996), "Şiddet, Erkekler Dünyası ve Toplumsal Kurgular", Evdeki Terör Kadına Yönelik Şiddet, ss Dökmen, Zehra, (2010), Toplumsal Cinsiyet Sosyal Psikolojik Açıklamalar, İstanbul: Remzi Kitabevi. Emek, Çayırlı, Rahte, (2010), "Aile İçi Şiddet ve Medya: Gündüz Kuşağı Televizyonunda Şiddetin Görünürlüğü ve Yeniden Üretimi", İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, S.30, ss Fairstein, Linda, (1993), Sexual Violence : Our War Against Rape, Newyork: William Morrow and Campany Inc. Godenzi, Alberto, (1992), Cinsel Şiddet Yaşayanların Yaşatanların Anlatımıyla (Çev. Sultan Kurucan-Yakup Coşar), İstanbul: Ayrıntı Yayınları. 783

263 Gölge, Belma ve Yavuz, Fatih ve Yüksel, Şahika, (2006), Cinsel Saldırgan Profili, Adli Tıp Dergisi, 20(1), ss Iconis, Rosemary, (2008), "Rape Myth Acceptance in Collage Students: A Literature Review ", Contemporary Issues in Education Research, Vol.1, No.2. İçli, Tülin Günşen, (2007), Kriminoloji, Ankara: Seçkin Yayınları. İnceoğlu, Yasemin ve Kar, Altan,(2010), Dişilik, Güzellik ve Şiddet Sarmalında Kadın ve Bedeni,İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Lonsway A. Kimberly, and Louise F. Fitzgerald, (1994), "Rape Myhts:In Review ", Psychology of Women Quarterly, Vol.18, pp Ökten, Şevket, (2009), "Toplumsal Cinsiyet ve İktidar: Güneydoğu Anadolu Bölgesinin Toplumsan Cinsiyet Düzeni", Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, C.2, S.8. Öztürk, Emine, (2010), Türkiye de Aile İçi Şiddet ve Kadın Sığınma Evleri, İstanbul: Birey Yayınları. Ridgeway, Cecillia, and Lovin, Lynn Smith,(1999), "The Gender System and İnteraction ", Annual Review of Sociology, Vol.25, No.2, pp Sakalı, Nuray ve Salman, Selin ve Turgut, Sinem, (2010), "Predictors of Turkish Women s and Men s Attitudes Toward Sexual Harrasmend Sexism and Ambivalence Toward Man", Sex Roles, Vol.63, No.11-12, ss Savcı, İlkay, (2004), Adını Kader Koyduk, Kadın Açık Cezaevinden Notlar, Ankara: PHOENİX Yayınevi. Scully, Diana, (1994), Tecavüz, Cinsel Şiddeti Anlamak (Çev. Şirin Tekeli-Laleper Aytek), İstanbul: Metis Yayınları. Sokullu, Akıncı, Füsun (2008), Viktimoloji, İstanbul: Beta Basım Yayım. Vakithaber, (2010), Tarihi: ). (Erişim Yazıcıoğlu, Y. ve Erdoğan, S. (2004). Spss uygulamalı bilimsel araştırma yöntemleri. Ankara: Detay Yayıncılık. Yüksel, Şahika, (1996), "Tecavüz: İktidar Amaçlı Cinsel Saldırganlık", Evdeki Terör Kadına Yönelik Şiddet, SS Zur, Ofer, (1994), "Rethinking Don t Blame The Victim Psychology of Victimhood Journal of Couple Therapy 4(3/4)", Howard Press. victimhood.html Wcsap, (2011), ). (Erişim Tarihi: West, C.and D.H. Zimmerman, (1997), "Doing gender", Gender and Society, Vol.1, pp WHO, (Worl Health Organization), (2002), World Report on Violence and Health Geneva, Public Health. 784

264 ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNİN ŞİDDET MAĞDURU KADIN ALGISI: BİR NİTELİKSEL ARAŞTIRMA ÖZET Seda ATTEPE 1 Melike TUNÇ 2 Araştırmanın amacı; Başkent Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Sosyal Hizmet Bölümü öğrencilerinin kadına yönelik şiddet ve şiddet türlerine ilişkin tanımlamaları, şiddetin nedenleri konusunda neler düşündükleri, şiddet mağduru olsalardı ne hissedecekleri, bu alanda neler yapılması gerektiği ve önerilerinin neler olduğunu belirlemektir. Yöntem: Araştırma, amaçsal örnekleme metodu ile nitel araştırma tekniği kullanılarak yapılmıştır. Verilerin toplanması: Araştırmada veriler, öğrencilerin oluşturduğu 3 kadın grubu, 1 erkek grubu olmak üzere toplam dört odak grup görüşmesi yoluyla elde edilmiştir. Odak gruplarda, üyelerin onayı alınarak, görüşmeler ses kaydına alınmıştır. Verilerin analizi: Odak gruplarda yapılan ses kayıtları ile elde edilen veriler, iki araştırmacı tarafından körleme metodu kullanılarak, nitel araştırmalarda veri analiz yöntemlerinden biri olan içerik analizi tekniği ile çözümlenmiştir. Bulgular ve sonuç: Araştırmanın bulguları araştırmanın amacına göre belirlenen ana temalar doğrultusunda yapılandırılmıştır. Anahtar kelimeler: kadına yönelik şiddet, sosyal hizmet, nitel araştırma, odak grup. ABSTRACT The aim of the study; is to determine Baskent University, Faculty of Health Sciences, Department of Social Work students' description of the types of violence against women and violence, what they think about the reasons of violence, what they feel they were victims of violence, found themselves in any cases of violence, and ideas about what should be done in this area. Method: Purposeful sampling method was used with a qualitative research technique. Data collection: Data were obtained through three women and a boy group formed by students, a total of four focus group discussions. In focus groups, with the approval of the members, interviews were recorded on audio. Data analysis: Data obtained from tape recordings of focus groups, blinded by two researchers using the method, which is one of qualitative research data analysis methods were analyzed through content analysis technique. Results and conclusion: According to the aim of the research, findings are structured according to the main themes identified. Keywords: violence against women, social work, qualitative research, focus group. 1 Araştırma Görevlisi, Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü, 2 Araştırma Görevlisi, Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü, 785

265 1. PROBLEM DURUMU Bu araştırmanın ana problemini kadına yönelik şiddet oluşturmaktadır. Bu ana problem bağlamında bakıldığında, şiddet döngüsünü kırabilmek için gençlerin önemli bir nüfus grubunu oluşturduğu düşünülmektedir. Bu araştırmada sosyal hizmet bölümünde öğrenim gören üniversite öğrencilerinin seçilmesinin temel nedeni de, kadına yönelik şiddet konusunda eğitimli genç nüfusun görüşlerinin belirlenmesi, önerilerin alınması ve en önemlisi ileride kadına yönelik şiddete ilişkin mesleki çalışma yapacak olmalarıdır. Bu noktada kadına yönelik bakış açısının değiştirilmesinde sosyal hizmet bölümü öğrencileri önemli bir yere sahip meslek grubunu oluşturmaktadırlar. Bu kapsamda konu ile ilgili literatür bilgisine aşağıda yer verilmiştir. 2.1.Şiddetin Tanımı 2. KURAMSAL BİLGİLER Dünya Sağlık Örgütü şiddet i şu şekilde tanımlamaktadır: Fiziksel güç ya da kuvvetin, amaçlı bir şekilde kendine, başkasına, bir gruba ya da topluluğa karşı fiziksel zarara ya da fiziksel zararla sonuçlanma ihtimalini artırmasına, psikolojik zarara, ölüme, gelişim sorunlarına ya da yoksunluğa neden olacak şekilde tehdit edici biçimde ya da gerçekten kullanılmasıdır (Dünya Sağlık Örgütü, 2002: 4). Daha genel bir tanım yapmak gerekirse şiddet bireylerin yaralanmasına, sindirilmesine, öfkelenmesine veya duygusal baskı altına alınmasına yol açan davranış veya yaklaşımdır (Arın, 1996; Öztunalı-Kayır, 1998; akt: Zara Page, İnce, 2008). Şiddet sadece öldürme, yaralama, tecavüz, dayak gibi fiziksel güç kullanımı ve hasarla sonuçlanan bir eylem değil, başta toplusal cinsiyet rollerinin belirlediği normlar olmak üzere yargılama ve rıza göstermeyi de içeren ve etkilerinin doğrudan gözlenemeyebildiği her tür baskı mekanizmasıdır. İster fiziksel güç kullanarak (fiziksel şiddet), ister duygusal tehdit (psikolojik/duygusal şiddet) aracılığıyla, kişinin iradesini ve ifadesini yok sayan tutum ve davranışlar şiddet olarak tanımlanmaktadır. Şiddet türleri içinde ekonomik şiddet ise başta işsizlik sorunundan kaynaklı olmak üzere, gelecek güvencesi olmayan, yarınından korku duyan insanın yaşadığı gerilimin ürünüdür (Çelik, 2000; Köker, 2000; akt: Çaylı Rahte, 2010). Şiddet, insanın varoluşundan günümüze uzanan süreçte pek çok sorunun nedeni ya da sonucu olarak gelişen olumsuz bir sosyal durumdur. Bireye ve topluma fiziksel ve ruhsal acı vermek, eziyet niyetiyle yapılan yıkıcı, yok edici saldırgan davranışlar şiddet olarak tanımlanmaktadır. Şiddet davranışları; kontrolsüz, birdenbire ve bazen amaçsız olarak ya da çeşitli nedenlerle kişilere fiziksel, psikolojik, duygusal ve cinsel olarak zarar vermeyi içermektedir (Mor Çatı Kolektifi, 1998; akt: Köse, Başer, 2007). Genel anlamda şiddet sahip olunan güç veya kudretin, yaralanma ve kayıpla sonlanan veya sonlanma olasılığı yüksek bir biçimde bir başka insana, kendine, bir gruba veya bir topluma karşı tehdit yoluyla ya da bizzat uygulanmasıdır (WHO Consultatiton 1996). Kadına yönelik şiddet, genel anlamda şiddetin var olduğu başlıca incelenmesi gereken alanlardan bir tanesidir. Bu nedenle, yapılan çalışma gereğince kadına yönelik şiddetin tanımını da yapmak gerekmektedir. 786

266 2.2. Kadına Yönelik Şiddetin Tanımı Türkiye nin de taraf olduğu Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi nin (CEDAW) 1. maddesinde kadınlara karşı ayrımcılık şu şekilde tanımlanmaktadır: (...) kadınlara karşı ayırım deyimi kadınların, medeni durumlarına bakılmaksızın ve kadın ile erkek eşitliğine dayalı olarak politik, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni veya diğer sahalardaki insan hakları ve temel özgürlüklerinin tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını engelleyen veya ortadan kaldıran veya bunu amaçlayan ve cinsiyete bağlı olarak yapılan herhangi bir ayırım, mahrumiyet veya kısıtlama anlamına gelecektir. ( tarihli ve 3232 sayılı Kanun; akt: Ayata, Eryılmaz, Kalem, 2011). Kadına yönelik şiddet, ayrıca şu tanımlamaları da içermektedir: (a) Dayak ve hırpalama, ev halkına dahil olan kız çocuklarının cinsel suistimali, drahoma bağlantılı şiddet, evlilik içi tecavüz, kadın cinsel organını sakatlama veya kadına zarar veren diğer geleneksel uygulamalar, eş haricinde (ev halkına dahil) kişilerce uygulanan şiddet, sömürüyle bağlantılı şiddet dahil olmak üzere aile içinde meydana gelen fiziksel, cinsel veya psikolojik şiddet; (b) Tecavüz, cinsel suistimal, işyerinde, eğitim kurumlarında veya diğer yerlerde meydana gelen cinsel taciz ve sindirme, kadın ticareti ve fahişeliğe zorlama dahil olmak üzere genel olarak toplum içinde meydana gelen şiddet; (c) Nerede olursa olsun devlet tarafından işlenen veya göz yumulan fiziksel, cinsel veya psikolojik şiddet. (Ayata, Sevinç, Bertil, 2010). Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Şiddetin Engellenmesi Bildirisi nde (1992), genel anlamda kadına yönelik şiddeti ister özel, ister toplumsal yaşamda olsun tehdit, cebren ya da keyfi olarak özgürlükten alıkoymak da dahil olmak üzere kadına fiziksel, cinsel ya da psikolojik zarar ve acı veren ya da verebilecek, cinsiyete dayalı her türlü şiddet hareketi olarak tanımlanmaktadır (akt. Yıldırım, 1998: 27). Birleşmiş Milletler Kadının Statüsü Komisyonu nun 1993 yılında kabul ettiği Kadına Karşı Şiddet Bildirgesi nde kadına yönelik şiddeti Kadınlara fiziksel, cinsel ya da psikolojik zarar veren ya da verebilecek, kadınların acı çekmesine neden olabilecek, gerek kamu gerekse özel alanda yapılan bu tip davranışlara yönelik tehditleri ve kadınların özgürlüğünün zorla kısıtlanmasını da içine alan şiddete yönelik her türlü cinsiyetçi davranışı içerir şeklinde tanımlamıştır (İlkkaracan 1996, Tekeli 1996, Yardım, 2001). Kadına yönelik şiddetin devamında geleneksel tutumlar ile kadın ve erkeğe yüklenen toplumsal-kültürel rol kalıpları önemli bir rol oynamaktadır (Ayata, Eryılmaz, Kalem, 2011) Kadına Yönelik Şiddetin Nedenleri Kadına yönelik şiddetin nedenleri genellikle çocukluk çağında aile içi şiddete maruz kalma, sosyoekonomik ve sosyokültürel etmenler, yaş farkı, sosyal destek, dini ve psikolojik etkenler olarak sınıflandırılmaktadır (Zara Page ve İnce, 2008). Çocukluk çağında ailesinde şiddet gören kişilerin, ileride kurduğu ailelerde şiddet gösterme olasılığının yüksek olduğu bilinmektedir. Ayrıca, şiddet gösterme davranışında sosyal öğrenmenin de etkisi olmaktadır. Bir başka deyişle şiddet davranışını kişi, çevresinden görerek uygulamaya geçirmektedir. Şiddet davranışına neden olan bir başka faktör ise 787

267 sosyoekonomik ve sosyokültürel koşullardır. Bu koşullar, erkeğin eğitim seviyesinin düşük olması, işsiz kalması ya da kadının eğitim seviyesinin erkekten yüksek olması olarak açıklanabilir. Şiddete maruz kalma oranı yaş ilerledikçe azalmakta, sosyal desteği fazla olan kişilerin şiddet uygulama ya da şiddete maruz kalma oranı azalmakta ve şiddet davranışında toplumda var olan dini ve kültürel değerlerin, şiddet uygulayan kişinin psikolojik özelliklerinin de etkili olduğu bilinmektedir. Şiddetin nedenlerine değinildikten sonra şiddete maruz kalan kişilerin ne hissettiği konusuna yer verilmesi gerekli olmaktadır Şiddetin Kadınlar Üzerindeki Etkisi Şiddetin kadınlar üzerindeki etkisi ele alındığında, psikolojik ve fiziksel iki türlü etkiden söz etmek mümkündür. Başlangıçta şok ya da hissizlik şeklinde reaksiyonlara yol açan şiddet, gelecekte de benzer durumların yaşanma ihtimali düşüncesiyle korku duyulmasına yol açar. Şiddetin uzun süreli olduğu durumlarda ise güven duygusunda sarsılmalar, çaresizlik ve umutsuzluk hisleri, kontrolün kaybedildiği duygusu, kendini suçlama ve özsaygıda düşüş sıklıkla gözlenmektedir (Stewart ve Robinson, 1998, American Medical Association Council on Ethical and Judical Affairs, 1989; akt. Zara Page ve İnce, 2008: 87). Aile içi şiddetin psikolojik etkilerinin yanısıra medikal sonuçları da olduğu gözlemlenmiştir. Örneğin, fiziksel şiddet kırıklara, beyin zedelenmelerine, yaralanmalara, ölümlere sebep olurken, cinsel şiddet cinsel yolla bulaşan hastalıklara, istenmeyen gebeliklere, idrar yolu enfeksiyonlarına ve genital birtakım rahatsızlıklara yol açabilmektedir. Bunlara ek olarak, şiddete maruz kalan kadınlar arasında yaşadıkları strese bağlı olarak yoğun baş ve sırt ağrıları ile mide ve bağırsak sorunları görülmektedir (Stewart ve Robinson, 1998; American Medical Association Council on Ethical and Judical Affairs, 1989; akt. Zara Page ve İnce, 2008: 88). Görüldüğü gibi, şiddete maruz kalma kadınlarda psikolojik etkilerin yanı sıra fiziksel olarak geçici ya da kalıcı etkiler de yaratabilmektedir. Şiddetin etkilerinin bu kadar derin olması, şiddetin önlenmesi gerektiğini kanıtlar niteliktedir Şiddetin Önlenmesi Şiddetin önlenmesi konusunda yapılması gerekenler özetlenecek olursa, kadının tehdit altında olduğu durumlarda arayabileceği 24 saat hizmet veren telefon hatları ile ambulans ve polis desteğinin sağlanması, polisin eşleri barıştırıcı tavrından uzaklaşıp kadının hakları doğrultusunda ona gerekli koruma desteğini sağlayabilmesi, şiddetin ruhsal boyuttaki sonuçları düşünüldüğünde şiddete uğrayan kadının kolay ve ucuz psikolojik desteğe ulaşabilmesi, evini terk ederek sığınağa yerleşen kadının en kısa zamanda kendi ayakları üzerinde durabilmesi için meslek edindirme ve konut bulma gibi konularda yardım edilmesi, sivil toplum örgütlerinin artırılması, boşanmalarda evi terk yükümlülüğünün erkeğe getirilmesi, kadınlara ucuz ev ve iş olanakları sağlanması ve medyayı kullanarak tüm bu konularda halkı bilinçlendirme aile içi şiddeti önleme anlamında gerekliliği kaçınılmaz adımlardır (Arın, 1996; İlkkaracan ve ark., 1996; Yıldırım, 1998; akt. Zara Page ve İnce, 2008: 91). Yukarıda sayılan önlemler genellikle kadınların şiddete uğradıktan sonra neler yapabileceği ya da hangi hizmetlerden yararlanabileceği üzerindedir. Tüm bu çabalara ek olarak, kadına yönelik şiddet konusunda toplumu bilgilendirici çalışmalar ve toplumsal cinsiyet rol kalıplarının değiştirilmesi, cinsiyetler arası eşitlikçi anlayışların üretilmesi amacıyla yapılacak çalışmalar da şiddetin önlenmesinde son derece etkili olacaktır. 788

268 3. AMAÇ Bu çalışmanın amacı, Başkent Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Sosyal Hizmet Bölümü öğrencilerinin kadına yönelik şiddet ve şiddet türlerine ilişkin tanımlamaları, şiddetin nedenleri konusunda neler düşündükleri, şiddet mağduru olsalardı ne hissedecekleri, herhangi bir şiddet vakasıyla karşılaşıp karşılaşmadıkları, bu alanda neler yapılması gerektiği ve önerilerinin neler olduğunu belirlemektir. 4. YÖNTEM Araştırma niteliksel araştırma yöntemine göre dizayn edilmiştir. Niteliksel araştırma, insanların ve kültürlerin ayrıntılı, derinlemesine bir tanımını yapmak, insanların gerçekliğe yükledikleri anlamı, olayları, süreçleri, kavrayış ve anlayışlarını ortaya koymak için yapılan bir eylemdir (Kümbetoğlu, 2008: 47). Nitel araştırmanın derinlikli bakış açısından hareketle, bu araştırmada sosyal hizmet bölümü öğrencilerinin kadına yönelik şiddet konusundaki algılarına yönelik bir kavrayış elde edilmek istenmiştir. Bu nedenle araştırma yöntemi olarak nitel araştırma yöntemi seçilmiştir. Araştırmanın verileri, sosyal hizmet bölümü öğrencileri ile gerçekleştirilen dört odak grup oturumu ile toplanmıştır. Odak grup görüşmesi, verilen bir araştırma konusunda bir ya da iki araştırmacının ve katılımcıların oluşturduğu bir grup içinde nitel veri toplama yöntemi olarak tanımlanmaktadır (Mack, Woodsong, Macqueen, Guest ve Namey, 2005: 51). Görüşülen kişilerden belirli bir konuya ait düşüncelerini açıklamaları ve bu düşüncelerini grup içinde tartışabilmeleri için imkan sunan bir tekniktir (Kümbetoğlu, 2008: 117). Odak gruplara damgasını vuran şey, grup etkileşimini kullanarak grup içinde var olan etkileşim olmaksızın ulaşılamayacak olan veriye ve kişilerin görüşlerine ulaşmaktır (Cronin, 2001: 166; akt. Kümbetoğlu, 2008: 117). Bu çalışmada odak grup tekniğinin seçilmesinin nedeni, öğrencilerin araştırma amacına yönelik görüşlerinin grup dinamikleri içinde karşılıklı etkileşim halinde öğrenilmek istenmesi ve öğrenciler arasındaki çeşitliliğin ortaya çıkmasının sağlanmasıdır. Odak grup görüşmeleri Mart 2012 tarihleri arasında araştırmaya katılmayı kabul eden Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü öğrencileri ile gerçekleştirilmiştir. Oturumların süresi dakika arasında değişmiştir. Yapılan görüşmeler ses kayıt cihazına alınmış, sonrasında deşifreleri yapılmıştır. Deşifresi yapılan görüşmeler iki araştırmacı tarafından körleme tekniği kullanılarak araştırmanın amacına yönelik ana temalara ayrılmış, beş ortak tema oluşturulmuştur. Oluşturulan temalar; öğrencilerin şiddet tanımlamaları, kadına yönelik şiddet tanımlamaları, kadına yönelik şiddet mekanları, nedenleri, şiddet mağduru olsalardı ne hissedecekleri ve kadına yönelik şiddetin önlenmesi için önerileri şeklinde gruplandırılmıştır Katılımcılar Araştırma, dört odak grup oturumu şeklinde yapılmıştır. Odak grupların özellikleri şu şekildedir; birinci odak grup ikinci sınıfa devam eden dört kadın öğrenciden, ikinci odak grup ikinci sınıfa devam eden beş erkek öğrenciden, üçüncü odak grup ikinci sınıfa devam eden altı kadın öğrenciden ve dördüncü odak grup üçüncü sınıfa devam eden dört kadın öğrenciden oluşmaktadır. Öğrencilerin yaşları ortalama 22 dir. Araştırmaya 789

269 katılan toplam öğrenci sayısı 19 dur, katılımcılar beş erkek, on dört kadından oluşmaktadır. 5. BULGULAR Araştırma kapsamında bulgular beş ana temaya ayrılmıştır. Bu temalar; şiddetin tanımı, kadına yönelik şiddetin tanımı, kadına yönelik şiddetin nerelerde var olduğu, kadına yönelik şiddetin nedenleri, öğrencilerin şiddet mağduru olsalardı ne hissedecekleri ve kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda neler düşündükleri şeklinde belirlenmiştir Şiddet Nedir? Yapılan araştırma sonucuna göre, katılımcıların şiddet nedir? sorusuna verdiği cevaplar aşağıdaki şekilde tanımlanmıştır. Tanımlamaların içinde şiddet türleri arasında, fiziksel, duygusal/ ruhsal, sosyal şiddet yer almaktadır. Katılımcılara göre şiddetin tanımı; kişiler arasında olan, belli bir kasıt içeren, içerisinde gücü ve öfkeyi barındıran, fiziksel, duygusal, ruhsal, sosyal olarak çeşitlilik gösteren karşıdaki kişiye zarar verici harekettir. Fiziksel olmasa da duygusal şiddetle karşılaşıyoruz günlük hayatımızda (4. Grup, 2. Görüşmeci). En azından annemiz babamız tarafından şiddet görüyoruz, o arkadaşınız kazandı siz niye kazanamadınız demek bile şiddet, karşılaştırma yapmaları. (4. Grup, 2. Görüşmeci) Aile içinde değil de sınıf arkadaşlarının yanında oluyor (4. grup, 3. Görüşmeci). Fiziksel, duygusal, sosyal (1. Grup, 1. Görüşmeci). Fiziksel, darp, sigara söndürme, vurma tekme atma, aşağılama, başka biriyle karşılaştırma, ve bunu bilerek yapma gibi (2. Grup, 6. Görüşmeci). Bireysel de olabilir. Bir kadının kendi kendine, vücudunda olabilir. İnsanlar arasında olmak zorunda değil bence. (3. Grup, 4. Görüşmeci). Fiziksel İşin içine güç girdiği zaman fiziksel şiddet oluyor. (1. Grup, 2. Görüşmeci). Bir kişi üzerinde kurulan baskı, ona zarar verici hareket (2. Grup, 5. Görüşmeci). Duygusal / Ruhsal Duygusal şiddet fiziksel şiddetten daha ağırdır. (1. Grup, 2. Görüşmeci). Unutulmayan daha duygusal anlamdaki şiddettir. (2. Grup, 5. Görüşmeci). Bazen kalıcı etkileri olan, bazen geçici etkileri olup yine de kalan acı vardır ama kapanmaz (2. Grup, 5. Görüşmeci). Psikolojik olarak insanın üstüne baskı kurarsan, buda bir şiddettir (2. Grup, 5. Görüşmeci). 790

270 Bilerek onun canını yakacağını bilerek, onda yıkım yapabileceğini bilerek, ona en hazmedemeyeceği noktada ağır konuşmak (3. Grup, 1. Görüşmeci) Kadına Yönelik Şiddet Nedir? Yapılan araştırmaya göre, katılımcıların Kadına yönelik şiddet nedir? sorusuna verdiği cevaplar aşağıdaki şekilde tanımlanmıştır. Verilen cevaplarda öncelikle toplumsal baskı, toplumsal cinsiyet rollerinin farklılığı ön plana çıkmıştır. Toplumsal cinsiyet rol kalıpları öncelikle kardeşler arasındaki farkları açıklamışlar, gece dışarı çıkabilme, ev içi iş bölümü ve araba kullanabilme konuları üzerinde durulmuştur. Ayrıca kadına yönelik şiddetin cinayet ile eş anlamda olduğunu savunmuşlar; cinsel ve ekonomik olarak kadına yönelik şiddetin tanımlanabileceğini belirtmişlerdir. Bunlarla birlikte kadın üzerinde kurulan baskı nın da şiddet olduğunu açıklamışlardır. Namus kavramından çıkıp, namusun iki bacak arasında olduğunu düşünen erkekler tarafından kadına uygulanan şiddet demektir. (4. Grup, 2. Görüşmeci). Kadına yönelik şiddet diyince dövülmüş kadın ön plana çıkartılıyor ama duygusal şiddet arka planda kalıyor, cinsel şiddet hiç konuşulmuyor veya ekonomik şiddet hiç kimse anlatmıyor bunları (4. Grup, 3. Görüşmeci). Namusta var tabi ki işin içinde de ne bileyim erkeğin üstün olma çabası, kadının çalışmasına gelememek, kadının erkekten daha çok maaş aldığında evde problemlerin olması, anlaşmazlıkların olması veya kadına sen çocuğuna bak denmesi, ne yapacaksın çalışıpta denmesi bence duygusal şiddete giriyor. Kadın evde otursun çocuk baksın, onun dışında erkekte kendi gücünü göstersin (4. Grup, 4. Görüşmeci). Kadınları insan gibi görmüyorlar. (3. Grup, 6. Görüşmeci). Bayansan, saçın varsa, topuklu giyiyorsan tamam bitmiştir, her yerde bir şeyler olabilir. (1. Grup, 2. Görüşmeci). Yaralama, cinayet, psikolojik (2. Grup, 5. Görüşmeci). Boşandıktan sonra, eşin rahatsız etmesi psikolojik şiddettir. (2. Grup, 5. Görüşmeci). Toplumsal baskı Baskı da bir şiddettir. (2. Grup, 4. Görüşmeci). Ben erkeğim yaparım, sen kadınsın yapamazsın, bence buda şiddettir, kadını küçük görmek (1. Grup, 4. Görüşmeci). Kadının davranışının toplum tarafından sınırlandırılması (1. Grup, 1. Görüşmeci). Kadının mal eşya gibi görülmesi (1. Grup, 4. Görüşmeci). Bu kalem benim, basarım, kırarım, geri bir daha takarım. Öyle düşünüyorlar ama öyle bir şey yok yani (1. Grup, 2. Görüşmeci). 791

271 Hocam bir kere kadın hep ikinci planda olduğu için hep erkek artı bir olarak başlıyor her zaman. Yemek yapacak, çocuklara bakacak, erkekte çalışacak eve para getirecek. (3. Grup, 1. Görüşmeci). Hep bir erkekler üzerinden, erkekler yüzünden kılık kıyafetimize dikkat ediyoruz. Ben istediğimi giyemiyorum. Sen ne kadar dürüstte olsan, şöyle de olsan böylede olsan kısa giyemeyeceksin çünkü erkeğin nefsi var. Her şey onlar odaklı oluyor bizim hayatımızda. (3. Grup, 4. Görüşmeci). O hak etmiştir ondan tecavüz etmişlerdir düşüncesi var insanlarda. (3. Grup, 5. Görüşmeci). Toplum ne diyecek, akraba ne diyecek, komşu ne diyecek, ne yaparsan yap ama bana laf getirme diyor annem (3. Grup, 1. Görüşmeci). Benim annemde toplumu çok önemsiyor. Anneme diyorum ki anne azıcıkta beni önemse, bizi önemse, annemde diyor ki biri sizin hakkınızda konuşursa ben kime ne söylerim. (3. Grup, 6. Görüşmeci). Annem babam dışarı çıkmama izin verse hiç çıkmak istemem herhalde evden (4. Grup, 2. Görüşmeci) O erkektir yapar sen kızsın evinde otur, o toplar toplamaz o erkek ama sen toplayacaksın. Herkesin iki eli iki ayağı var ama işte bu cinsiyet rol ayrımından dolayı böyle oluyor. (4. Grup, 2. Görüşmeci) Kafada şekillenen bir rol var erkek çalışır, işten gelir, sofrayı hazırlamaz, o beklenir. Ama ne bileyim bir bayanda çalıştığında erkekte sofrayı kurup eşini bekleyebilir. Ama bizde böyle bir şey yok. Ve bunu genellikle bizim anne babamızda yapıyor, sen kızsın sen yap, mesela ben kardeşimden yedi yaş büyüğüm ama evde kardeşim daha baskın küçük olmasına rağmen. Hani bizim ailemizden gelen şeyler bunlar. (4. Grup, 4. Görüşmeci). Cinayet Boşanmak isteyen kadın öldürülüyor (2. Grup, 1. Görüşmeci). Eşinin kadına şiddet uygulaması, eşlerini öldürüyorlar (3.grup, 2. Görüşmeci). Cinsel Cinsel yönden de olabilir. Cinsel açıdan yaralanma hem çocuğu için de olabilir kendisi içinde. Eşi istemediği halde cinsel istekte bulunması ona karşı bir tecavüz oluyor. (3. Grup, 6. Görüşmeci). Ekonomik Ekonomik olabilir, evli bir bayan çalışmıyorsa, bireysel ihtiyaçlarını karşılamak istemesi (3. Grup, 2. Görüşmeci). Ekonomik bağımsızlığı yoksa daha çok şiddet görüyor. (2. Grup, 1. Görüşmeci). Kadına çalışmasına erkek tarafından izin verilip verilmemesi şiddet ya da ayrımcılık değildir. Bu normal kadını düşünmektir. (2. Grup, 4. Görüşmeci). 792

272 Eşine para vermemesi, mesela kadının kuaföre ihtiyacı olacaktır. En azından saçını kestirecektir ama eşi para vermediği sürece bence buda ekonomik bir şiddet (4. Grup, 4. Görüşmeci). Eve bir şey alınması gerekecektir eşi derki gir şunu al, kadının parası yoksa nasıl alacak, eve dönünce o da fiziksel şiddete dönecek büyük ihtimalle, niye almadın, niye yapmadın diye (4. Grup, 4. Görüşmeci) Kadına Yönelik Şiddet Nerede? Yapılan araştırmaya göre, Kadına yönelik şiddet nerelerde vardır? sorusuna verilen cevaplar aşağıdaki şekilde tanımlanmıştır. Katılımcılara göre kadına yönelik şiddet Evde, işte (çalışma hayatı), sokakta, okulda, trafikte, ilişkilerde, her yerde vardır şeklinde tanımlanmıştır. Anne-babanın çocuğa karşı, arkadaş arasında olabilir, akrabalar olabilir, insanın olduğu her yerde olabilir şiddet (3. Grup, 6. Görüşmeci). Bir tek evlilikte değil kadına yönelik şiddet her yerdedir. Sokakta her yerde trafikte (2 grup, 3. Görüşmeci). Trafikte olabilir, en ufak bir kusur gördüklerinde küfür etmeye başlıyorlar, karşılık verdiğimizde yarışmaya başlıyorlar (2. Grup, 2. Görüşmeci). Okulda var ne kadar inkar etsek de, duygusal ya da fiziksel olarak var (2. Grup, 5. Görüşmeci) İş yerinde de kadına yönelik şiddet var. Mesela maaşına zam vermek istiyor, karşı taraf genelde erkek oluyor. Bunun karşılığında beraber olmak istiyor. Sürekli kadından hep bir karşılık bekleyerek bakıyorlar. (3. Grup, 1. Görüşmeci). İş hayatında yüksek düzeydedir. Geçmişten gelen bir gelenek erkekler çok olduğu yerde kadının sözü yoktur. Kültürümüzde olan bir şey, bizim yapacağımız pek bir şey yoktur. Büyüklerimiz öyle gördüğü için bize öyle iletiyorlar. Ama bu da kültürden kültüre değişir. Ama diğerlerini yargılayamayız çünkü kültürümüzün getirdiği bir şey. (2. Grup, 5. Görüşmeci). Otobüste giderken bile şiddete uğruyoruz yani. (4. Grup, 2. Görüşmeci). Yılbaşında Taksim de yaşanan şeyler hepsi, dışarıda bile şiddete uğrarız evin içinde olmamıza gerek yok bence. Sokakta yürürken bile şiddete uğrayabiliyorum yani. Birinin bana kötü gözle bakması, bir laf atması bile bir şiddet. (4. Grup, 2. Görüşmeci). Otobüste bana yer verilince şiddete uğradığımı düşünüyorum, çünkü bende bayanım ve ayakta durabilirim, sen otur yani o zaman. Mesela bayanlar araba kullanamaz cümlesi bile benim için bir şiddet (4. Grup, 2. Görüşmeci). Otobüste yer verirler ama evde de ayakta bekletirler bayanları. (4. Grup, 2. Görüşmeci) Kadına Yönelik Şiddetin Nedenleri Nelerdir? Kadına yönelik şiddetin nedenleri sorulduğunda öğrencilerin bu konuda öncelikle toplumda, ailede, arkadaş çevresinde var olan kalıp yargıların öğrenilmesini ön plana 793

273 çıkardıkları görülmüştür. Özellikle kadın öğrencilerin yer aldığı oturumlarda aile içinde erkek çocuğa fazla değer verilmesinin altı çizilmiştir. Anneler erkek çocuklarını dünyanın tek varlığı gibi, tek odak noktası gibi yetiştiriyorlar ve bence bütün sorunlar burada başlıyor. İşte, benim oğlum, benim oğlum (1. Grup, 2. Görüşmeci). Toplumsal cinsiyet rolleri Ben ne kadar karşı çıksam da, erkek ne yaparsa kadın da aynısını yapabilir desem de, aile tarafından yine bir baskı, onların istediklerini yapıyormuş gibi gözüküyorum ama toplumun istediklerini yapıyormuş gibi gözüküyorum ama kendi içimde söylediklerinin hiçbirini yapmıyorum. Ama gece erkek kardeşim dışarı çıkabilirken ben çıkamıyorum. Evde hani kıyamet kopsa da, babam hani Senin çıkmana izin veririm ama komşular ne der? durumu olduğu için çıkmama izin verilmiyor. (4. Grup, 2. Görüşmeci). Kadına yönelik şiddetin nedenleri konusunda üzerinde durulan bir başka önemli nokta da, aile içinde şiddet yaşanmasıdır. Ailesinde şiddet gören ya da şiddete şahit olan kişilerin şiddet gösterme oranın yüksek olduğuna değinilmiştir. İki tane seçenek var: Evde annesi çok şiddet görüyor, çocuk ilerleyen yaşlarda mesela ya onun tam tersini yapıyor. Benim annem çok şiddet görmüştü, ben aynısını yapmayayım, eşime uygulamayım. Ya da hani, aynısını yapıyor. (1. Grup, 4. Görüşmeci). Erkek öğrencilerin oluşturduğu odak grupta kadına yönelik şiddetin nedeni olarak işsizlik ön plana çıkan bir neden olarak görülmüştür. Erkeğin işsiz kalması durumunda şiddet uyguladığı vurgulanmıştır. Genel olarak tüm gruplarda kadının ekonomik bağımsızlığının olmaması şiddetin nedeni olarak belirtilmiştir. Kadının işe yaramıyor olarak erkeğe hakarette bulunması. Daha evi geçindiremiyorsun, sen nasıl adamsın?... Kadına şiddetin en büyük yapılma nedeni işsizlikten dolayı Kadın belli şeyleri istiyor, eşi ona sağlayamadığı zaman İşe yaramaz diye sarf ettiği sözler yüzünden (2. Grup, 5. Görüşmeci). Kadın bir şey demese bile adama koyuyor. (2. Grup, 4. Görüşmeci). Eğer kadının kariyeri erkekten yüksekse o da sorun olabilir. (2. Grup, 5. Görüşmeci). Daha yüksek maaş alıyor. Alabilir de gurur duyarım. Fakat şimdi, alır da ona buna karışırsa (2. Grup, 4. Görüşmeci). Erkek grubunda bir öğrencinin şiddet uygulayan erkeği hasta olarak nitelendirmesi dikkat çekicidir. Bir hastalık bence ya. Bir erkek eşini neden dövsün yani? Hastadır yani büyük ihtimalle. Düşünsenize eve gidiyor, yemek kötü diye eşini dövüyor. Bu ne ya? Böyle bir şey olmaz. (2. Grup, 4. Görüşmeci). Öğrencilerin şiddetin nedenleri konusunda değindikleri geçmişten gelen bir alışkanlık, kültürün etkisi, toplumsal baskı gibi kavramlar şiddetin nedenleri konusunda geçmişten gelen ve toplumda var olan kabullerin önemli rol oynadığını düşündüklerini göstermektedir. 794

274 5.5. Şiddet Ne Hissettirir? Öğrencilerin şiddet mağduru olsalardı ne hissedecekleri sorusuna verdikleri İyi bir şey hissetmezdim, Çok kötü gibi cevaplar, kendilerini şiddet mağduru birinin yerine koyduklarında ne hissettiklerini açıkça göstermektedir. Bu noktada, kadın öğrencilerin oluşturduğu gruplarda daha çok güçsüzlük, çaresizlik, psikolojinin bozulması gibi durumlar ortaya konurken, erkek öğrencilerin öfke, öç alma isteği gibi duyguları ifade etmesi şaşırtıcıdır. Küçülmüş, elinden bir şey gelemeyen (1. Grup, 1. Görüşmeci). (Duygusal şiddete uğradığında) Ben çok çaresiz hissediyorum. (1. Grup, 4. Görüşmeci). Kaçmanın yollarını arayacak gücü bulamazdım kendimde. (4. Grup, 4. Görüşmeci). Sana yapıldığı zaman sen de onu dövecen hissi uyandırır insanın içinde hani. Bana yapıldı ya bir dahakine ben başkasına yapacağım der gibi. Psikolojin bozulur yani, alt üst olur illa ki. (2. Grup, 5. Görüşmeci) Önerileri Nelerdir? Öğrencilere Kadına yönelik şiddet nasıl önlenir? Bu konudaki önerileriniz nelerdir? diye sorulduğunda, her grupta bunu önlemenin çok zor olduğu ve kadına yönelik şiddetin bitmeyeceği cevabı alınmıştır. Bence bunu değiştirmek çok zor ya. (1. Grup, 1. Görüşmeci). Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için eğitim hizmetleri, cezaların artırılması, rehabilitasyon programları, ekonomik iyileştirme gibi öneriler getirilmiştir. Yaptırımı güçlü olacak. Trafik cezası gibi değil de, ne bileyim, hapis cezası olacak ya da ne bileyim çok yüksek miktarda para cezası. Ya da farklı bir ceza sistemi gelecek, bilmiyorum. Yoksa hani cezası olmazsa biz bir şey yapmıyoruz çünkü hani, sallamıyoruz, umursamıyoruz. (1. Grup, 2. Görüşmeci). Mesela çalışmıyor kadın, erkek işte şiddet uyguluyor kadına. Kadın çalışmadığı için çocuklarına bakamayacağı için erkeğe katlanıyor. Kadına bir destek hani devletin destek olması. En azından ne kendisinin ne de çocuklarının onu yaşamaması için (3. Grup, 2. Görüşmeci). Lisede, ortaokulda saçma sapan dersler gördük, liseden ya da ilkokuldan itibaren çocukların yaşlarına göre kadın hakları, bunlar çocuklara öğretilse (3. Grup 4. Görüşmeci). Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için medyanın rolünün çok büyük olduğu öğrenciler tarafından dile getirilmiştir. Bence en iyisi medya. Herkes gazete okumuyor, dergi okumuyor. Televizyon herkes izliyor. (3. Grup, 3. Görüşmeci). Medyada mesela aklıma şu geldi benim. Niye mesela çamaşır makinesi ya da bulaşık makinesi reklamlarında niye kadın? Orda mesela çamaşır asan kadın. 795

275 Hani, bir değişiklik olsa erkeğin çamaşır astığını düşünsek? Reklamlarda, filmlerde, ne şekilde olursa olsun Kadına biçilen rol aynı. (4. Grup, 4. Görüşmeci). Şiddetin önlenmesi konusunda önerilen bir başka hizmet türü de, evlilik öncesi çiftlere danışmanlık verilmesi, anne baba olma konusunda eğitimler verilmesi gibi koruyucu önleyici hizmetler olmuştur. 6. SONUÇ Sosyal hizmet bölümü öğrencilerinin kadına yönelik şiddete ilişkin görüş ve düşüncelerini öğrenmeyi amaçlayan bu çalışmada, öğrencilerin şiddeti fiziksel, duygusal/ruhsal, sosyal, cinsel ve ekonomik olarak sınıflandırdıkları görülmüştür. Bununla birlikte, kadına yönelik şiddeti ise cinayet, fiziksel, duygusal, ekonomik olarak tanımlamışlar, bunun yanında toplumsal baskının da şiddet tanımlaması içine dahil edilebileceğini belirtmişlerdir. Öğrenciler, kadına yönelik şiddetin sadece ev içinde kalmayıp, sokakta, trafikte, çalışma hayatında, okulda kısacası toplumsal hayatın her alanında ortaya çıktığını ifade etmişlerdir. Kadına yönelik şiddetin nedenleri konusunda özellikle aileden, çevreden, toplumdan öğrenme ve içselleştirme, ekonomik bağımsızlık, işsizlik gibi toplumsal ve kültürel etkenlerin rol oynadığı; eğitim seviyesinin şiddeti uygulamaya neden olmadığı sonucuna varılmıştır. Kadın öğrenciler, şiddet mağduru olsalardı çaresizlik, güçsüzlük, çökkünlük gibi duyguları hissedeceklerini belirtirken, erkek öğrenciler öfke, hırs, öç alma gibi duygular besleyeceklerini belirtmişlerdir. Son olarak, kadına yönelik şiddetin önlenmesine yönelik önerileri ise kadınların eğitilmesi, cezaların artırılması, medyanın bu konuda farkındalık kazandırmada etkili bir araç olarak kullanılması, rehabilite hizmetlerinin geliştirilmesi, ailelere yönelik ekonomik iyileştirmeler yapılması yönündedir. KAYNAKÇA American Medical Association Council on Ethical and Judical Affairs (1989). Report on sexual harrassment and exploitation between medical supervisees and trainers. Chicago: American Medical Association. Arın, M. C. (1996). Kadına yönelik şiddet. Cogito, 6, Ayata, G., Eryılmaz, S., Kalem S. (2011). Ailenin korunmasına Dair Kanun Kimi Ve Neyi Koruyor? Hakim, Savcı, Avukat Anlatıları. İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları. Ayata, G., Eryılmaz S., Oder, B. (der.), (2010). Kadın Hakları: Uluslararası Hukuk ve Uygulama, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları. Cronnin, A. (2001). Focus Groups, N. Gilbert (Der.) Researching Social Life, Sage Pub., Londra. 796

276 Çaylı Rahte, E. (2010). Aile İçi Şiddet ve Medya: Gündüz Kuşağı Televizyonunda Şiddetin Görünürlüğü ve Yeniden Üretimi. İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, 30; Çelik, N. B. (2000). Talk Show larda Kadına Yönelik Şiddet ve Kadın İmgesi. Televizyon Kadın ve Şiddet, Nur Betül Çelik (Der.), Ankara: KİV Yayınları. Dünya Şiddet ve Sağlık Raporu: Özet (2002). Genova: World Health Organization. İlkkaracan, P., Gülçür, L. ve Arın, C. (1996). Sıcak Yuva Masalı. İstanbul: Metis Yayınları. Köker, E. (2000). Medya Çalışanlarının Cinsel Şiddeti Yorumlama Biçimleri. Televizyon Kadın ve Şiddet, Nur Betül Çelik (Der.), Ankara: Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı Yayınları, s Köse, A., Beşer, A. (2007). Kadının Değiştirilebilir Yazgısı Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi, 2007; 10 (4): Şiddet. Atatürk Kümbetoğlu, B. (2008). Sosyolojide ve Antropolojide Niteliksel Yöntem ve Araştırma. İstanbul: Bağlam Yayıncılık. Mack, N., Woodsong, C., M. Macqueen K., Guest, G., Namey, E. (2005). Qualitative Research Methods: A Data Collector s Field Guide. USA: Family Health International. Mor Çatı Kolektifi (1998). Kadına yönelik şiddetin araştırılması sorunları. Geleceğim Elimde, Mor Çatı Yayınları, Öztunalı Kayır, G. (1998). Kadına yönelik şiddetin araştırılması sorunları. Geleceğim Elimde, Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı içinde, (s.17-32), İstanbul: Mor Çatı Yayınları. Stewart, D. E. ve Robinson, G. E. (1998). A review of domestic violence and women s mental health. Archives of Women s Mental Health, 1, WHO (1996). Violence against women.who Consultatiton, Geneva, 5-7. Yardım, N. (2001). DSÖ nün kadın sağlığının çeşitli konularındaki görüş ve mesajları. Aktüel Tıp Dergisi, 6(1): 78. Yıldırım, A. (1998). Sıradan Şiddet: Kadına ve Çocuğa Yönelik Şiddetin Toplumsal Kaynakları. İstanbul: Boyut Kitapları. Zara Page A., İnce, M. (2008). Aile İçi Şiddet Konusunda Bir Derleme. Türk Psikoloji Yazıları, Aralık 2008, 11 (22), Haziran 1985 tarihli ve 3232 sayılı Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine Katılmanın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun 25 Haziran 1985 tarihli ve sayılı Resmî Gazete. 797

277 YÜKSEKOVA DA KADIN OLMAK Özet Behçet Kemal YEŞİLBURSA * Özlem BAYKAL ** Kadınlar, yüzyıllardır yaşamın her alanına katkıda bulundukları halde olanaklardan yeterli pay sahibi olamamışlardır. Kadınlar en temel hakları olan eğitim, sağlık ve istihdam olanaklarından yararlanma konusunda hemen hemen tüm ülkelerde erkeklerin gerisinde görünür. Dünyanın her yerinde kadının şiddete ve baskıya maruz kalmasının temel nedeni, toplumların eğitimsizlik sorunu ve kadını sadece bir objeden ibaret görmeleridir. Birçok ülkede yapılan yasalar, kadına karşı şiddeti önleme açısından yetersiz kalmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra, kadınlara sosyal ve siyasal alanda haklar verilmesi ile kadınlarımız günümüze kadar bir gelişim sürecine girmiştir. Ancak, Türkiye de bütün kadınlar eşit haklara sahip olsalar da, bölgeler arasında büyük farklar söz konusudur. Doğu ve Güneydoğu da yaşayan kadınlarımız yıllardır birçok sorun yaşamaktadırlar. Ayrıca doğuda kadınlara, çocukluğunu yaşamadan, toplum ve aile tarafından verilen ağır yükümlülüklerin, kadınların ve çocukların hayatını ne denli etkilediği de önemlidir. Hakkâri nin Yüksekova ilçesinde yaşayan kadınların büyük bir çoğunluğu, fiziksel, psikolojik, ekonomik, cinsel şiddete maruz kalıyor ve kadına karşı şiddet çocuklar üzerinde de etkiler meydana getiriyor. Son yıllarda, Yüksekova da okuyan kız sayısında hızlı bir artışın olmasının nedenleri ve sonuçları üzerinde de durmak gerekir. Yüksekova da, kadının geleneksel baskıya maruz kalmasının yarattığı sosyolojik sorunlar, devlet politikaları ile de giderilemedi. Yüksekova da tamamıyla aynı şartlarda yaşayan kadınlar söz konusu iken, birbirinden çok farlı kaderlere sahip kadınlar da var. Eğitimli ve refah düzeyi yüksek olan kadınların genelde toplumsal sorunları varken, şehirde kötü yaşayan ve köylerde yaşayan kadınların her açıdan sorunları mevcuttur. Bu kadınlar kaderlerine boyun eğmekten başka çarelerinin olmadığını düşünmekteler. İşsizlik ve eğitimsizlikten doğan büyük sorunlar, Yüksekova da erkekleri çağı yakalamakta yetersiz bırakırken, birçok kadını ve kız çocuğunu da zorlu bir yaşama mahkûm etmiştir. Böylece cinsel istismar, şiddet, baskı, kontrol ve kuma meselesi gibi birçok unsur Yüksekova da kadının hayatını çıkmaza sokmuştur. Anahtar kelimeler: Yüksekova da kadın, kadına yönelik şiddet, Doğu ve Güneydoğu da kadın sorunları. Abstract Although women have participated in all areas of life for centuries, they have never had a sufficient share of opportunities. In almost all countries, women appear to be behind men regarding basic rights such as education, health and employment. The basic reasons why women all over the world are exposed to violence and oppression are lack of education and the view of women as an object. Laws passed in many countries have not been enough to prevent violence against women. After the proclamation of the Republic of Turkey, women were given social and political rights in a process of development that has continued until today. However, even if all women in Turkey have been given equal rights, there are large regional differences in the application of these rights. Women living in the Eastern and Southeastern regions of the country * Prof. Dr., Abant İzzet Baysal Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, ** Abant İzzet Baysal Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, 798

278 have experienced many problems for years. Moreover, the degree to which the heavy duties assigned by families and society to the women of these regions from a young age is a significant factor. A majority of the women living in Yüksekova, Hakkari, are exposed to physical, psychological, economic and sexual violence, which also affects children as a result. It is also necessary to dwell upon the reasons why the number of girls attending schools in Yüksekova has increased rapidly in recent years. The social problems created by the exposure of women to traditional oppression have not been solved by state policies. While there are many women living in very similar conditions, there are also those who have fates very different from each other. While educated women of high welfare levels generally have social problems, women living in bad conditions in cities and villages experience a wider range of problems. These women believe they cannot do anything but accept their fate. The great problems arising from unemployment and lack of education have left the men of Yüksekova unprepared to keep up with the times, and have condemned many women and girls to a hard life. Thus, factors such as sexual exploitation, violence, oppression, control and their husbands taking other wives have pushed women's lives into a point of no return. Key words: Women in Yüksekova, Violence against women, Women s problems in Eastern and Southeastern Anatolia. 1. Giriş Kadınlar yüzyıllarca üretimin her aşamasına katkıda bulundukları halde kalkınmanın olanaklarından yeterli pay alamamışlardır. Bu durum 1970 lerden itibaren kalkınma programlarının, ülke politika ve uygulamalarının kadınlar açısından gözden geçirilmesi zorunluluğunu doğurmuştur. Kadınlar en temel insan hakkı olan eğitim, sağlık ve istihdam olanaklarından yararlanma konusunda hemen hemen tüm ülkelerde erkeklerin gerisindedir. Dünyanın her yerinde, sokakta, evde, işyerinde kadınlara yönelik taciz ve şiddet olayları yaşanmakta, ancak bu konuda etkin önlemler alınamamaktadır. Son yıllarda, özellikle Türk toplumunda kadın sorunu, tümüyle kadınlara tanınan yasal haklar yönünden incelenmiş ve bu hakların kullanılması açısından bölgesel ve eğitimsel farklılıklar araştırılmıştır. Fakat Türk toplumunda tek bir kadın sorunundan söz etmek mümkün değildir. Örneğin, kırsal kesimde ücretsiz tarım işçisi olarak çalışan kadınların ve kentlerde kamu yönetiminde çalışan kadının, kadın olmalarından kaynaklanan ortak sorunları yanı sıra, yasal haklarından yararlanma dereceleri bakımından da birbirlerinden farklı sorunları olduğu bir gerçektir. Türkiye de uzun bir geçmişi olan toplumda cinsiyet eşitliğinin son yıllarda yasal çerçevesi genişletilmiş ve kadınların toplumdaki rolünü güçlendirmeyi hedefleyen devlet politikaları yaygınlaştırılmıştır. Birçok politika ve düzenlemelerle, kadın erkek eşitliğinin hukuki zemini güçlendirilmekle birlikte bu hakların hayata geçirilebilmesi açısından uygulamada sorunlar yaşanmaktadır. Kız çocuklarının okula gitme oranının düşük olması, kadınların sağlık hizmetlerine ulaşım, istihdam ve karar alıp-verme süreçlerine eşit katılım gibi alanlarda halen önemli sorunlar mevcuttur. Toplumsal yapı içindeki cinsiyetçi değer ve yargılar, kadınların sosyal yaşam alanında, gündelik yaşam kolaylıkları içinde mevcut yasal haklardan yararlanmalarının önünde engeller oluşturmaktadır. Bu nedenle toplumsal anlayış ve davranış biçimlerimizin gözden geçirilmesi, 799

279 sorgulanması ve değiştirilmesi gerekmektedir. Ülkemizde kadınların sosyal ve ekonomik konumlarını iyileştirmek için ilgili tüm taraflarca çalışmalar yapılması ve olumsuz göstergelerin iyileştirilmesi gerekmektedir. Türkiye de kadına yönelik şiddetin arttığı gözlenmektedir. Kadını insan olarak görmeyen sadece cinsel bir obje veya daima erkeğin hizmetinde olan bir köle olarak görülmesi oldukça eski tarihlere dayanır. Türkiye nin gelişmemiş veya az gelişmiş bölgelerinde kadının hayata tutunması oldukça zor olan bir durumdur. Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde geçmişten gelen kalıplaşmış gelenekler, eğitim olanaklarının az oluşu yüzünden bu konuda bir yol kat edilememiştir. Yüksekova doğuda İran devleti ve Şemdinli ilçesi, güneyde Irak devleti, batıda Çukurca ilçesi ve Hakkâri ili, kuzeyde Van ilinin Başkale ilçesi ve İran devleti ile çevrili bir ilçedir. Yüksekova kişilik bir nüfusa sahip Hakkâri ye bağlı bir ilçedir. Bu nüfusun 59, 662'si ilçe merkezinde, 42, 377'si ise köylerde yaşamaktadır. Yüksekova'ya bağlı 49 köy ve köylere bağlı 106 mezra bulunmaktadır. Ancak terör nedeniyle köy ve mezralardaki nüfusun büyük çoğunluğunu ilçe merkezine göç etmiştir. İlçede göç nedeniyle işsizlik sorunu yaşanmaktadır. Geçim kaynağı hayvancılık ve tarıma dayanmaktadır. 2. Araştırmanın Amacı Araştırmanın amacı kadına yönelik şiddetle daha iyi bir şekilde mücadele etmektir. Yüksekova örneğinden yola çıkarak Türkiye nin her yerinde kadına karşı şiddet ve büyük haksızlıkların önüne geçmek için bir takım politika ve programların geliştirilmesine katkı sağlamaktır. Yaptığımız bu çalışma ile kadının sosyal ve ekonomik sorunlarını ve gereksinimlerini kamuoyuyla paylaşmak amaçlanmıştır. 3. Araştırmanın Yöntemi Yüksekova da kadın olmak çalışmasında kartopu tekniği kullanılmıştır. Bu teknik sayesinde toplam 30 kadın ile mülakat yapılmıştır. Görüşülen kadınlar çeşitli kategorilere aittir. Ev kadınları, boşanmış kadınlar, dul kadınlar, kumaya maruz kalmış ve kuma olan kadınlar, öğretmen, avukat, öğrenci ve çalışan kadınlarla görüşülmüştür. Araştırmada hem Yüksekova merkezinden hem de birkaç köyden kadınlarla mülakatlar yapılmıştır. 4. Toplumsal Sorunlar Şiddet sözcüğü, Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Şiddet, sertlik, yumuşaklığın ve rahat bir yaşamın tersi, zamanın iğrençliklerinden insana bulaşan şey demektir. Şiddetin psikolojik tanımı ise, düşmanlık ve öfke duygularının kişilere veya nesnelere yönelik fiili, yıkıcı ve fiziksel zor yoluyla dile getirilmesidir. Şiddetin değersel boyutunu aile ve aşiret reisliği gibi toplumsal statülerin kaba kuvvet kullanımını gerektirdiği düşüncesi ve baskı mekanizmasının sosyal mevkilerde istikrarı sağladığı inancı oluşturmaktadır Şiddet bir bakıma başkalarına hükmetme girişimidir. Doğal olarak bu şekilde bir girişimde güçlü, güçsüzü; kuvvetli, zayıfı boyunduruk altına almaya çalışacaktır. (Tahir, 1990: ). Türkiye de başta Doğu ve Güneydoğu da olmak üzere başka bölgelerimizde de kadınlar haksızlıklara ve şiddete maruz kalabilmektedir. Kadının varlığını bile önemsemeyen toplumların olduğu bilinmektedir. Toplumsal kuralları ağır basan kapalı toplumlarda, kadına yönelik şiddet ve haksızlıklar oldukça sık görülmektedir. 800

280 Ülkemizde dayak ve istismar konusu daha çok Güneydoğu da söz konusu iken son yıllarda Türkiye nin her yerinde aynı sorunlarla karşılaşmaktayız. Batı bölgelerinde kadınların çoğu bilinçli ve okumuş olduğundan, sorunlarını hukuki yollarla arayıp sonuca ulaşabiliyorlarken, Doğu ve Güneydoğu da okumamış kadınların böyle bir şansı pek olmamaktadır. Bunun nedenlerini sıralarsak tabi ki toplumsal kontrol ve baskı, aileler arasında güçlü bağlar ve gelenekler ilk sırada yer almaktadır. Yüksekova da kadın aşiret toplum anlayışı içinde kendisine biçilen de