TÜRKLÜK BİLİMİ ARAŞTIRMALARI

Save this PDF as:
 WORD  PNG  TXT  JPG

Ebat: px
Şu sayfadan göstermeyi başlat:

Download "TÜRKLÜK BİLİMİ ARAŞTIRMALARI"

Transkript

1

2 ISSN: TÜRKLÜK BİLİMİ ARAŞTIRMALARI JOURNAL OF TURKOLOGY RESEARCH uluslararası hakemli dergi international peer reviewed journal Yılda iki sayı yayımlanır. Biannual 19. Yıl/Spring 35. Sayı/Volume 2014-Bahar/Spring

3 ISSN: TÜRKLÜK BİLİMİ ARAŞTIRMALARI JOURNAL OF TURKOLOGY RESEARCH uluslararası hakemli dergi international peer reviewed journal Yılda iki sayı yayımlanır. Biannual 19. Yıl/Spring 35. Sayı/Volume Niğde 2014-Bahar/Spring

4 Kurucu / Founding Prof. Dr. Nâzım Hikmet POLAT Editörler / Editors Prof. Dr. Nâzım Hikmet POLAT Prof. Dr. M. Fatih KÖKSAL Yazı İşleri Müdürü Editorial Assistant Doç. Dr. Salahaddin BEKKİ Düzenleme Technical Editors Prof. Dr. M. Fatih KÖKSAL Ar. Gör. Fatih DİNÇER Haberleşme/Communication Prof. Dr. M. Fatih KÖKSAL Ahi Evran Üni. Fen-Ed. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Böl. Bağbaşı Yerleşkesi KIRŞEHİR (0532) (M.F. Köksal) (0 505) (S. Bekki) ISSN: Baskı/Printing Bizim Büro Mat. Demirtepe-ANKARA (0 312) / Ağ Adresi/Web Address Banka Hesap Nu. Bank Account Number Garanti Bankası/Bank Niğde Şubesi/Branch Hikmet KORAŞ TR TÜBAR ın tarandığı dizinler TÜBAR is indexed and abstracted by CSA Sociological Abstracts EBSCO Academic Complete Search LLBA Linguistics and Language Behavior Abstracts MLA Modern Language Association ULAKBİM-Sosyal Bilimler Veri Tabanı UPD (Ulrich s Periodicals Directory) Danışma ve Yayım Kurulu Advisory-Editorial Board Prof. Dr. İ. Hakkı AKSOYAK (Gazi Üni.) Prof. Dr. Şerif AKTAŞ (Gazi Üni.) Prof. Dr. Erman ARTUN (Çukurova Üni.) Prof. Dr. Nazan BEKİROĞLU (Karadeniz Teknik Üni.) Prof. Dr. Bernt BRENDEMOEN (Oslo Üni.) Prof. Dr. Osman HORATA (Hacettepe Üni.) Prof. Dr. Şakir İBRAYEV (Kazakistan Hoca Ahmet Yesevi Üni.) Prof. Dr. Larz JOHANSON (Mainz Johannes Gutenberg Üni.) Prof. Dr. Olcobay KARATAYEV (Kırgız Yusuf Balasagun Millî Dev. Üni.) Prof. Dr. M. Fatih KÖKSAL (Ahi Evran Üni.) Prof. Dr. Bulat KUMEKOV (Kazakistan İlimler Aka.) Prof. Dr. Richard LEE (Sociology SUNY-Binghamton) Prof. Dr. Muhsin MACİT (Anadolu Üni.) Prof. Dr. Anvar MOKAYEV (Kırgız-Türk Manas Üni.) Prof. Dr. Abdımelik NİSANBAYEV (Kazakistan İlimler Aka.) Prof. Dr. Nâzım Hikmet POLAT (Gazi Üni.) Prof. Dr. Claus SCHÖNİG (Institüt für Turkologie) Prof. Dr. Kubat TABALDİYEV (Kırgızistan İlimler Aka.) Prof. Dr. Kâmil VELİYEV (Azerbaycan İlimler Aka.) Doç. Dr. Hikmet KORAŞ (Niğde Üni.) Doç. Dr. Nikolay NİKOV (Sofya Üni.) Doç. Dr. Bayram ÜNAL (Fernand Braudel Center, SUNY-B) (Niğde Üni.) Yrd. Doç. Dr. Ahmet KÖKDEMİR (Ondokuz Mayıs Üni.) Yrd. Doç. Dr. Burhan PAÇACIOĞLU (Cumhuriyet Üni. em.)

5 35. Sayının Hakemleri Referees Prof. Dr. Aysu ATA (Ankara Üni.) Prof. Dr. İ. Hakkı AKSOYAK (Gazi Üni.) Doç. Dr. Yunus AYATA (Cumhuriyet Üni.) Doç. Dr. Salahaddin BEKKİ Evran Üni.) Prof. Dr. Yakup ÇELİK (Yıldız Teknik Üni.) (Ahi Prof. Dr. Sabahattin ÇEVİKBAŞ (Muğla Sıtkı Koçman Üni.) Doç. Dr. Bayram DURBİLMEZ (Erciyes Üni.) Prof. Dr. İsmail GÖRKEM (Erciyes Üni.) Prof. Dr. Gürer GÜLSEVİN (Ege Üni.) Prof. Dr. Leyla KARAHAN (Gazi Üni.) Prof. Dr. Ahmet KARTAL (Osmangazi Üni.) Prof. Dr. Ceval KAYA (Marmara Üni.) Prof. Dr. Hamza KELEŞ (Gazi Üni.) Prof. Dr. Orhan KILIÇ (Fırat Üni.) Prof. Dr. Remzi KILIÇ (Erciyes Üni.) Prof. Dr. M. Fatih KÖKSAL (Ahi Evran Üni.) Prof. Dr. Fatma Sabiha KUTLAR (Hacettepe Üni.) Doç. Dr. Rifat KÜTÜK (Atatürk Üni.) Prof. Dr. Mahir NAKİP (Erciyes Üni.) Prof. Dr. Mehmet ÖLMEZ (Yıldız Teknik Ün.) Prof. Dr. Nevzat ÖZKAN (Erciyes Üni.) Prof. Dr. Melek ÖZYETGİN (Yıldız Teknik Üni.) Prof. Dr. Nazım H. POLAT (Gazi Üni.) Doç. Dr. Fırat PURTAŞ (Gazi Üni.) Prof. Dr. Mehmet Saffet SARIKAYA (Süleyman Demirel Üni.) Prof. Dr. Hatice ŞAHİN (Uludağ Üni.) Doç. Dr. Özer ŞENÖDEYİCİ (Karadeniz Teknik Üni.) Doç. Dr. Semra TUNÇ (Selçuk Üni.) Prof. Dr. Türel YILMAZ ŞAHİN (Gazi Üni.) İngilizce metinler için editör (English manuscripts editor) Prof. Dr. Necdet OSAM (KKTC Doğu Akdeniz Üni.)

6 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / İçindekiler 5 Nâzım H. POLAT Takdim -35- İÇİNDEKİLER / CONTENTS Editorial -35- Sayfa/Page Arş. Gör. Müzeyyen ALTUNBAY Doç. Dr. Erhan AYDIN Doç. Dr. Ahmet BOZDOĞAN Öğr. Gör. Günay ÇELİKELDEN Doç. Dr. Bekir ÇINAR Yrd. Doç. Dr. Süleyman EROĞLU Ahmet GEÇER Okt. Ali GÜL Yaratıcı ve Çağrışımsal Düşünmeyi Geliştirmesi Bakımından Türk Halk Bilmeceleri Turkish Folk Riddles In Terms Of Development Of Creative And Associative Thinking Küli Çor Yazıtının Eski Türkçenin Söz Varlığına Katkıları The Contribution Of The Küli Čor Inscription To The Old Turkic Vocabulary Fecr-i Ati Topluluğu ve Musavver Muhit Mecmuası Fecr-i Ati Community And Journal Of Musavver Muhit Teşbîh ve İstiâre nin Belâgat Kitaplarındaki Görünümü Üzerine An Analysis / Evaluation About Views Of Teşbîh And İstiâre In Rhetorıc Books Mantıkî nin Nasihatnâme si The Literary Advice of Mantıki 15. Yüzyıl Türk Mevlit Edebiyatında Atasözleri ve Deyimler Proverbs and Idioms in the 15 th Century Turkish Mevlit Literature Hatay Ermeni Olaylarında Fransa nın Rolüne Dair Birkaç Belge Few Documents About The Role Of France On The Armenian Incidents In Hatay Damak N si nin Yazımına İlişkin İlgi Çekici Bir Örnek: Brıtısh Lıbrary Or 9515 te Kayıtlı

7 6 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / İçindekiler Satır Arası Kur an Tercümesi An Interesting Example About Orthography of Nasal n : Interlinear Kur an Translation Numbered OR 9515 in the British Library Prof. Dr. Mevlüt GÜLTEKİN Doç. Dr. Timuçin KODAMAN Dr. Haktan BİRSEL Arş. Gör. Abonoz KÜÇÜK Yrd. Doç. Dr. Ahmet TOKSOY Yrd. Doç. Dr. Osman YILDIZ Uygur Atasözlerinin Sentaksı Üzerine Bir Araştırma A Research On The Syntax Of Uighur Proverbs Dünden Bugüne, Bugünden Yarına Kırgız Jeopolitiğindeki Değişen Parametreler ve Gelecek Öngörüleri Changing Parameters and Future Foresights in Kyrgyz Geopolitics from Past to Present and From Present to Future Sözlü Gelenekten Derlenen Hacı Bektaş Veli - Mevlana Rekabeti Konulu Bir Menkabe A Comparative Study of Menkabe on Hacı Bektaş Veli and The Mevlana Challenge With The Oral Tradition Data Collection Akkoyunlular ve Erzincan (Uzun Hasan Devrine Kadar) Akkoyunlu and Erzincan (Uzun Hasan Until the Period) Farklı Bir Turan Yorumu: Gönül Hanım A Different Type Of Turan Comment: Gönül Hanım Yayın Tanıtımı / Book Review Doç. Dr. Salahaddin BEKKİ Eski Anadolu Türkçesi Bibliyografyası Adlı Kitaba Dair Doç. Dr. Serkan ŞEN Abdullah MERT Masahıro Shōgaıto Kergek Boltı Yrd. Doç. Dr. Ramis KARABULUT Türklük Bilimi Araştırmaları (TÜBAR) Yazılar Dizini (1-35)

8 TAKDİM (35) YAYIN ÇİZGİSİNDE SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK Değerli bilim insanları, Türklük Bilimi Araştırmaları (TÜBAR), elinizdeki 35. sayısıyla 19. yaşını da yarıladı. Bu istikrarlı yürüyüş çok sevindirici olmakla beraber, sürdürülebilirlik de gerektirmektedir. Sürdürülebilir bir çizgiye yerleşebilmek maksadıyla dergimiz, bir sonraki sayısıyla yani 19. yılını bitirirken, bazı değişiklikler planlamaktadır. Bunlar -hiç şüphesiz- Yayın Kurulu nun kararlarıyla şekillenecektir. Fakat mutlaka gündeme alınacak olan sorular şöyle sıralanabilir: 1. TÜBAR ın yayın çizgisi: bugüne kadar yayımlanan yazılar TÜBAR ı nasıl bir alan içinde gösteriyor? Bu alan, derginin taahhütleriyle tam uyumlu mudur? 2. Aynı alanlarda yayın yapan dergilerle ortak ve farklı yönleri nelerdir? 3. Mevcut hâliyle TÜBAR ın -bir süreli yayın olarak- güçlü ve zayıf yönleri nelerdir? 4. Gelinen nokta, gelecekte ne tür yayınlar yapmamızı gerektiriyor? 5. TÜBAR ın genel ağ (internet) sitesi, ihtiyaca kâfi mi? Ne gibi yenileştirmelere ihtiyaç var? Yayın Kurulu, bu hususlarda okuyuculardan, bilim camiasından gelecek istek ve önerilere açıktır. Bu arada, uzun süredir değişmeyen Yayın Kurulu nda yenilenme de bir gerekliliktir.

9 8 Takdim (35) 15. sayıdan itibaren her beş sayıda bir verilen TÜBAR Yazılar Dizini, 40. sayıda da başlangıçtan itibaren yayımlanan bütün yazıları içerecektir. Fakat yazılar dizininin büyük hacme ulaşmasından dolayı, daha sonrakiler, sadece 40. sayıdan sonrasına ait olacaktır. Her sayıda, bir öncekini aşmak ve daha iyiye ulaşmak arzusuyla... 1 Mayıs Ankara Nâzım H. POLAT

10 EDİTORIAL (35) SUSTAINABILITY IN PUBLICATION LINE Dear Scientists, With its 35th issue, Journal of Turkology Researches (TÜBAR) is now halfway through its 19th year. While it is gratifying that we are walking steady, we know that it requires sustainability. And to have such sustainable position, we plan to make some changes in the next issue of our journal when it turns 19. These changes will -definitely- be shaped and finalized with the resolution of the Editorial Board; however questions which will be included in the agenda for sure can be listed as follows: 1. Publication line of TÜBAR: In what field do the articles published till now position TÜBAR? Is this field in full compliancy with the commitments of the journal? 2. What are the common and distinctive features of the journal compared with the other journals published in the same field? 3. What are the weaknesses and strengths of TÜBAR as a periodical-? 4. The point which we have reached requires which type of publications in the future? 5. Is the online website of TÜBAR satisfactory? What kind of improvements are necessary, if any? The Editorial Board is open to requests and proposals of the readers and scientists in this respect. Having said that; some changes in the Editorial Board, which has been serving with same members for long time now, would also be necessary.

11 8 Editorial (35) The TÜBAR Articles Index (provided for each set of five issues since the publication of the 15th issue) prepared for the 40th issue will be inclusive of all articles published till then. However, due to the fact that the articles index has reached a big volume, the following indexes will be including only those published after the 40th issue. With each new issue published, we are hoping to surpass the previous ones and achieve something better 1 May Ankara Nâzım H. POLAT

12 YARATICI VE ÇAĞRIŞIMSAL DÜŞÜNMEYİ GELİŞTİRMESİ BAKIMINDAN TÜRK HALK BİLMECELERİ Arş. Gör. Müzeyyen ALTUNBAY * ÖZ: Bir toplumun sahip olduğu en önemli mirası, zengin kültürü, edebiyatı ve sanatıdır. Kültürel zenginlik toplumsal yapılanmanın ve ilerlemenin ilk şartıdır. Bu ise ancak gelişmiş bir dil ile mümkündür. Türk kültürü ve edebiyatı yüzyıllardır zengin birikimi ve ürünleriyle dünyadaki en büyük ve en gelişmiş kültürler arasında yer almaktadır. Bu gelişmişliğin temelinde şüphesiz Türkçenin ve buna bağlı olarak dilsel gelişmişliğin önemi büyüktür. Dil, bir toplumun düşünce yapısını yansıtan ve kimliğini ortaya koyan en önemli unsurdur. Toplumların düşüncelerinin gelişmişliği, dile hâkim oluşlarına ve dili kullanma becerilerine bakılarak anlaşılabilir. Onlarca asırdır var olan Türk dili, yeni her çağda zenginliğine zenginlik, gücüne güç katarak ilerlemiş ve bu birikimin sonucunda halk edebiyatı ortaya çıkmıştır. Türk halk edebiyatı Türk dilinin en güzel örneklerin verildiği, en içli ve en eşsiz ürünlerin ortaya koyulduğu büyük bir edebiyattır. Bu ürünlerden bir tanesi olan bilmeceler, yapısı ve kullanımıyla dilin en güzel eserlerinden olup yaratıcı ve çağrışımsal düşünmeyi geliştirecek en önemli halk edebiyatı malzemesidir. Toplumun sorunlarla başa çıkabilme yeteneği, problem çözme becerilerine sahip olması doğrudan yaratıcı ve çağrışımsal düşünmeyle ilgilidir. Günümüzde bu düşünme becerileri modern ülkelerde formal eğitimle verilmektedir. Oysa dünyanın yeni farkına vardığı bu düşünme biçimleri yüzyıllardır toplumumuzda bireylere bilmeceler ile kazandırılmaktadır. Bu çalışmada yaratıcı ve çağrışımsal düşünmeyi geliştirmesi bakımından Türk halk bilmeceleri ele alınmış, konu yaratıcı ve çağrışımsal düşünmeyi geliştirici örneklerle desteklenmiştir. * Gazi Üni. Gazi Eğitim Fak., Türkçe Eğitimi Böl.

13 12 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Müzeyyen ALTUNBAY Anahtar Kelimeler: Düşünme, yaratıcı düşünme, çağrışımsal düşünme, Türk Halk Edebiyatı, Türk Halk bilmeceleri Turkish Folk Riddles In Terms Of Development Of Creative And Associative Thinking ABSTRACT: The most important heritage that a society possesses are its rich culture, literature and art. Cultural wealth is the first requirement of social construction and social progress. This is only possible with a langugaege which is processed. Turkish culture and literature are among the world's biggest and most advanced cultures with its rich accumulation and products for centuries. It is needlees to state that Turkish and relevant mechanisims are responsible for the development. Language is the most important factor that reflects the mentality of a society and displays the identity of the society. Sophistication of the ideas of the communities can be understood by looking at the people s language skills and how they possess their language. Turkish language which exists for centuries has added more wealth on its wealth and more strength on its strength in every new age. As a result of this accumulation, folk literature has emerged. Turkish folk literature is a great literature in which the most beautiful examples of Turkish language are given and the most sensitive and the most unique products of it are displayed. Riddles, one of these products, is not only the most beautiful works of the language with its structure and use but also the most important material of folk literature that will improve creative and associative thinking. Society's ability to cope with problems and that it has problem-solving skills is directly related to the creative and associative thinking. Today, these thinking skills are taught with formal education in modern countries. However, these new ways of thinking that the world has just realized have already been gained with riddles by individuals for centuries. In this study, Turkish folk riddles are considered in terms of improving creative and associative thinking and the subject is supported with examples which will improve creative and associative thinking. Key Words: thinking, creative thinking, associative thinking, Turkish folk literature, Turkish folk riddles GİRİŞ Dili, şekli, düşünce yapısı ve sanat anlayışı bakımından içli, samimi duygu ve heyecanla dolu olan halk edebiyatı geleneği, nazım ve nesir ürünleriyle Türk halk hayatının oluşturduğu binlerce yıllık tarih ve kültür yumağıdır (Aslan 2010: 12). Türk halk edebiyatı, halkın ortak değerlerinden, inançlarından ve yaşam biçiminden kaynağını alan ve efsane, masal,

14 13 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Türk Halk Bilmeceleri ninni, tekerleme, bilmece, hikâye, türkü vb. gibi çok sayıda manzum ve mensur eseri kendine özgü metotla sınıflandıran, yorumlayan ve değerlendiren bir bilim dalıdır. William John Thoms un, 1846 yılında İngilizce halk bilimi anlamına gelen folklor terimini kullanmayı önermesi (Aslan 2010: 5) ile birlikte halk bilimine ve akabinde halk edebiyatı çalışmalarına yöneliş artmış, bu alandaki çalışmalar ise yeni bir boyut kazanmıştır. Halk edebiyatı binlerce yıllık bir süreçte yine halk tarafından edebî ve estetik zevkin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bütün ürünleriyle büyük bir zenginlik göstermekte olup düşünsel gücün zirveye ulaştığı bir edebiyattır. Halk edebiyatına ait en eski ve tespit edilebilen ürünler İslamiyet öncesine dayanmaktadır. Bu dönemlerde şiirler, halk masalları, destanlar, maniler, bilmeceler vs. bilinen en eski halk edebiyatı ürünlerindendir. İslamiyet in kabulünden önceki sözlü edebiyat geleneği ile günümüze kadar geçen sürede oluşan halk edebiyatı geleneğinde yazıya aktarılma dışında özü itibarıyla çok fazla bir değişim görülmemiş, aynı gelenek devam etmiştir. Halk edebiyatının gelişimi ve ülkemizde bir bilim dalı olarak kabul görmesi 20. yüzyıla rastlamaktadır. Bu dönemlerde özellikle M. F. Köprülü nün ve Macar Türkolog İgnacz Kunos un çalışmaları halk edebiyatının gelişimine öncülük eden çalışmalar olarak kabul edilmektedir. Halk edebiyatı Türk toplumun sosyal yaşamından izler taşımakla birlikte yine halkın yaşamını etkileyen ve halkın yaşamına biçim veren önemli dil ve düşünce ürünleri olarak kabul edilirler. Toplumun yapısındaki değişim ya da gelişim, yozlaşma veya ilerleme doğrudan edebî ürünlere yansımakta ve edebiyatta kendisini göstermektedir. Bilindiği gibi edebiyat ve sanat aynı zamanda sosyal gelişmişliğin de bir göstergesidir. Gelişmiş toplumların edebiyat ve sanatının da ileri düzeyde olduğu buna karşın geri kalmış toplumların ise kültürel alanda çok fazla faaliyet gösteremedikleri görülmektedir. Artun (2011: 2), bütün sanat ürünlerinin, toplumsal hayatta duygu ve düşünce, beğeni ve inanç, ideal ve coşku birliği yaratmayı, toplumu ortak ölçülerde kaynaştırmayı amaç edindiğini, uygarlık düzeyi yaratılan toplumsal kurumların değer bileşkesi olduğu için dil ve edebiyatın da doğduğu çağın ve ulusal uygarlık özelliklerinin kesin bir belgesi olarak kabul edildiğini belirtmektedir. Halk edebiyatı ürünlerinin her biri kendi içerisinde bir birikim taşır. Nesilden nesile, kuşaktan kuşağa taşınan bu birikim toplumun değerlerinden örülmüş zengin bir hazinedir. Çünkü binlerce yıllık kültürün izlerini taşıyan bu ürünler toplumun kimliğini ortaya koyması bakımından önemlidir. Öğüt Eker (2006: 315) toplumdaki düşünce-inanç-yaşam biçimi olarak insan davranış ve gelenekleri olarak adlandırabileceğimiz folklor ürünlerinin, toplumumuzda asırlara dayanan tarihî süreç içinde

15 14 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Müzeyyen ALTUNBAY farklı inançlarda ortaya çıkıp günümüze ulaşan kültürel aktarımlar olduğuna dikkat çekerek aynı zamanda toplumsal ilişkilerin, sosyal değişmegelişmelerin halk kültürü ürünlerine yansıması ve yaşatılması, kültür bilimi olan halk biliminin tabiatının gereği olduğunu vurgulamaktadır. Halk edebiyatı ürünleri esasen kaynağı yani ilk yaratıcısı bilinmeyen ve sözlü aktarımlarla çağdan çağa, nesilden nesile ulaşan bir anlamda geleneksel olan sözlü ürünler olmakla birlikte birçoğu sonradan yazıya aktarılmıştır. Halk edebiyatı ürünleri, sahip oldukları gelenek taşıyıcılığı, eğitme, sosyal motivasyon, yararlılık, bütünleştiricilik, dengeleme, bir düşünceyi destekleme, sosyal eleştiri ve denetim mekanizması, dikkat çekme, az sözle çok şey anlatma, son sözü söyleme, kıssadan hisse kapma, gerilimleri yumuşatma, eğlendirme, güldürme ve rahatlatma fonksiyonlarıyla sosyal yapının güçlü tutulmasında çok önemli görevler yüklenmektedir (Öğüt Eker 2006: 316). Türk halk edebiyatı Türk halkının iktisadî, siyasî, sosyal ve kültürel alanlardaki düşüncesinin bir yansımasıdır. Halkın yaşam tecrübelerinin, inanışlarının ve değer yargılarının ortaya konduğu sözlü ürünler, bireylerin gelişiminde ve kültürel mirasın devamlılığının sağlanmasında önemli birer unsur olmakla beraber aynı zamanda toplumsal çözümlemenin sağlanmasında başvurulabilecek temel kaynaklardır. Tarih içerisinde toplumsal yaşamı etkileyen olayları, halkın önem verdiği, benimsediği kültürel ve ulusal değerleri çok iyi araştırıp ortaya çıkararak, çağdaş kültür ve edebiyatı bu temeller üzerine kurmak, uygarlığa giden yolda topluma çok önemli değerler kazandırır (Aslan 2010: 16). İçinde bulunduğumuz hızlı tüketim çağında anlık yaşandığı ve dolayısıyla sorunlara anlık çözümler bulunduğu aşikârdır. Ancak bu yüzyılda öne çıkan en önemli özellik her bireyin düşünsel ve bilişsel olarak kendini gerçekleştirmesi, yaratıcı düşünme, çağrışımsal düşünme gibi birtakım zihinsel becerilere sahip olmasıdır. Modern ve gelişmiş ülkelerde yeni eğitim yaklaşımlarında üzerinde en çok durulan konulardan birisi olan yaratıcı ve çağrışımsal düşünme aynı zamanda toplumsal kalkınmanın gerçekleştirilmesinde de önemli bir unsurdur. Bu nedenle bireylerin düşünsel ve bilişsel olarak eğitilmeleri amacıyla yaratıcı ve çağrışımsal düşünmeye ağırlık verilmektedir. Kültürel gelişim ve yaratıcı düşünme, iyi yetişmiş, problem çözme becerilerine sahip ve kültürel değerleri özümsemiş bireylerin varlığı ile mümkündür. Günümüz eğitim anlayışı bireylerden bilgiyi kullanabilmelerini, yaratıcı ve çağrışımsal düşünme becerilerine sahip olmalarını ve sorunların çözümünde pratik, bununla birlikte akılcı çözümler üretebilmelerini beklemektedir. Çünkü bir toplumun ilerlemesi ancak düşünce gücü gelişmiş bireyler ve bunların

16 15 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Türk Halk Bilmeceleri topluma hizmeti ile mümkündür. Sadece edebiyat ya da kültür alanında değil bilim ve teknoloji alanında da kalkınma için yaratıcı bireylerin varlığı şarttır. Yaratıcı ve çağrışımsal düşünmenin geliştirilmesinde halk edebiyatı ürünleri önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle bireylerdeki yaratıcı ve çağrışımsal düşünmeyi geliştirmesi bakımından halk bilmeceleri çok önemlidir. Bilindiği gibi halk kültüründeki atasözleri, deyimler toplumun olaylar karşısındaki tavrını, fıkralar mizah anlayışını, destanlar, mitler, efsaneler toplumun hamasi duygularını ortaya koyuyor ve geliştiriyorsa, bilmeceler de yaratıcı ve çağrışımsal düşünmeyi geliştirmektedir. Halk bilmeceleri, soyuttan somuta, her şeyin her şeyle imgelendiği geniş bir imge alemine sahiptir. İmgelerin çeşitliliği, Türk halkının hayal zenginliğini, eşyaya yüklediği anlamları ve söz varlığını ortaya koyma açısından önemlidir (Karademir 2008: 8). Bu çalışmada halk kültürünün önemli bir parçası olan bilmecelerin yaratıcı ve çağrışımsal düşünmeyi geliştirici özelliklerinin ortaya konması amaçlanmıştır. Bu çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden doküman incelemesi yöntemi kullanılmıştır. Doküman incelemesi, araştırılması hedeflenen olgu veya olgular hakkında bilgi içeren yazılı materyallerin analizini kapsar (Yıldırım - Şimşek 2008: 187). Bilmecelerin yaratıcı ve çağrışımsal düşünmeyi geliştirmesine geçmeden önce bu kavramların açıklanması konunun mahiyetinin ortaya konması bakımından yerinde olacaktır. 1. Düşünme Dış dünyanın insan zihnine yansıması, niyet, tasarı (TDK 2005) olarak tanımlanan düşünce, insanın yaratılıştan getirdiği bir yeti olmakla birlikte toplumsal ilerlemede, iktisadî ve sosyal hayatın biçimlenmesinde etkilidir. Düşünce bireyseldir, ancak sistemleşmesi toplumsal düşüncenin temelini oluşturur. Düşünme bilinçli olmak şeklinde de tanımlanabilir. Çünkü düşünmede bilinçli olmak esastır. Düşünme ve düşünce, tarih öncesi çağlardan beri filozofların zihnini yoran konulardan biri olmuştur. Her düşünür, kendine göre düşünceyi tanımlamaya, ona şekil vermeye çalışmıştır. Düşüncenin soyutluğu ise onun tanımının yapılmasını güçleştirmiştir. Cevizci (2003: 125) düşünceyi İnsana özgü olan düşünme faaliyetinin, iç ya da dış uyaranlara yanıt olarak gelişen düşünme ediminin ürünü; insanın zihinsel faaliyetleri ile dış uyaranlar arasında kurduğu bağıntının sonucu olan şey olarak tanımlarken Hançerlioğlu (2012: 360) ise Düşünce gerçeğin yansısıdır. Ne var ki sadece nesnel gerçekliği yansıtmakla kalmaz, onu üretir de. Nesnel gerçeklikten algıladığı gereçlerle kavramlar, yargılar ve

17 16 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Müzeyyen ALTUNBAY kuramlar kurar. diyerek düşüncenin nesnel gerçekliğin yansıtılmasını sağladığını belirtmektedir. Düşünceye dayalı yazılı ve sözlü bütün eserler var oluşun bir göstergesidir. Düşünüyorum, o halde varım. diyen Descartes varlığını düşünebilme yetisi ile ilişkilendirmiştir. O halde düşünce ürünleri olan halk edebiyatı ürünleri de Türk halkının binlerce yıllık varlığını kanıtlayan ve Türk kültürüne dair bilgiler veren önemli dil ve düşünce ürünleridir. Düşüncenin önemli bir boyutu da dil ile doğrudan ilişkili olmasıdır. Bir dilin kullanım becerisi aynı zamanda bireyin düşünme gücünü de göstermesi bakımından önemlidir. Düşünme, kelime dağarcığı ve bunların zihinde tasarımı ve kullanımı ile ilgilidir. Dil-düşünce üzerine yapılan birçok deneysel ve betimsel çalışmada (Özbay-Melanlıoğlu, 2008; Güneş 2011; Kurudayıoğlu 2011; İlhan 2012 vs.) dil ve düşünce bağıntısına dikkat çekilmekte, bu iki kavramın birbiriyle ilişkisi ortaya konmaktadır. Düşünce dünyasının zenginliği, zengin bir dil hazinesi ile gerçekleştirilebilir. Bu açıdan bakıldığında dil ve dil becerileri gelişmiş toplumların düşüncelerinin de geliştiği ve o toplumların ileri uygarlık düzeyine eriştikleri görülmektedir. Oysa dil ve kültürün zayıf olduğu toplumların hem sosyal birliktelik hem de kültürel ve bilimsel gelişmişlik anlamında geri kalmaları kaçınılmazdır. Bu nedenle sözlü halk edebiyatı ürünleri toplumsal kalkınmada önemli bir görev üstlenirler. Toplumsal ilerlemenin temelini özgün düşünceler oluşturur. Bu nedenledir ki gelişmişliğin ilk yansımaları düşüncenin aynası olan dilde kendini gösterir. Düşünce geliştirilebilen ve zenginleştirilebilen bir yapıya sahiptir. Bu gelişimde çevresel faktörler ile kültürel faktörlerin önemi büyüktür. Türk toplumu ve Türk halk kültürü düşünsel açıdan çok ileridir. Bunda toplumun zengin tarihi ve kültürel birikimi ile birlikte binlerce yıllık geçmişi olan Türkçenin etkisi de büyüktür. Hatta dile ait ürünlerin ilk örneklerinin ve işlenmiş bir dilin ilk izlerinin görüldüğü Orhun Kitabeleri bunun en güzel örneğidir. Düşünce, her bireyin gelişiminde önemli bir unsurdur. Her bireyin düşünce ufkunun sınırlarını genişleten birtakım etmenler vardır. Bu etmenler düşüncenin gelişimi ile birlikte bireye eleştirel, yaratıcı ve çağrışımsal düşünme becerilerini de kazandırmaktadır. Düşünceyi geliştirme yollarından bir tanesi eğitimde ve bireyin gelişiminde önemli etkileri olduğu bilinen halk edebiyatı ürünlerinin kullanımıdır. Dil becerilerini geliştirmesinin yanı sıra çağrışımsal ve yaratıcı düşünmeyi geliştirmesi bakımından da oldukça önemli işlevi olduğu bilinen halk edebiyatı ürünlerinin dil ve düşüncenin gelişiminde ayrı bir önemi haizdir. Yaratıcı ve çağrışımsal düşünmenin geliştirilmesini sağlayan en önemli halk edebiyatı türlerinden bir tanesi

18 17 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Türk Halk Bilmeceleri bilmecelerdir. Bilmeceler zengin konularıyla, kavramsal yapılarıyla bireylerde hem yaratıcı düşünmeyi hem de çağrışımsal düşünmeyi geliştirmektedir Yaratıcılık/Yaratıcı Düşünme İnsanın doğasında kendini ifade etme çeşitliliği ve zenginliği her zaman vardır. Kimileri bunu değişik adlarla tanımlamakta ve ifadelendirmektedir. Bu özgün yapı günümüzde daha çok yaratıcılık kavramlarıyla özdeşleştirilerek ifade edilmektedir. Hâlbuki bir şeyi yaratmak, İlahî ve obje karşılığı ile değerlendirildiğinde farklı anlamlar ifade eder. İlahî olanda yoktan var etmek, nesnel olanda ise var olanı kendi doğasında biçimlendirmek önem kazanır. İşte bu biçimlendirme farklılığı günümüzde yaratıcılık olarak değerlendirilmektedir. Yaratıcılık, bu açıdan bakıldığında hâlen günümüzde ortak bir tanımın yapılamadığı konulardan bir tanesidir. Yaratıcılığın yoktan var etmek mi olduğu yoksa yeni ve sıra dışı bir çözüm, ürün, eser vs. mi olduğu tartışılmaktadır. Ancak bu tartışmalarda ve yapılan tanımlarda ortak olan tek nokta yaratıcı düşüncenin özgünlüğüdür. Yaratıcılık, tek boyutlu olmamakla beraber bilişsel, duyuşsal ve devinişsel özelliklerin birleşimi ile ortaya çıkar. Yakın bir tarihe kadar yaratıcılık üstün becerilere sahip bireylere has gizil bir güç olarak algılanırken, günümüzde dünya üzerinde var olan bütün bireylerin sahip olduğu bir düşünce biçimi olarak algılanmaktadır (Karataş 2007: 2). Oysa yapılan araştırmalar yaratıcılığın sonradan da geliştirilebileceğini ortaya koymuştur. Ancak bunun için elbette bireyin düşünce dünyasının geliştirilmesi ve çok yönlü gelişimine imkân sağlayan bir eğitim-öğretim ortamının sağlanması gerekmektedir. Bilgiler, bireyin eleştirme, analiz etme, sentez yapma, çağrışım kullanma gibi zihinsel becerilerini geliştirecek nitelikte olmalıdır. Farklılık, ayırt edicilik, özgünlük ve üretkenlik boyutunda yeni düşünceler ortaya koyma yeteneği şeklinde tanımlayabileceğimiz yaratıcılık genel olarak bilişsel, duyuşsal ve devinişsel davranışların bir sentezi olup beynin sağ yarı küresini ilgilendiren biyo-genetik bir oluşum ve disiplinlerarası bir terimdir (Küçük 2007: 18). Yaratıcı düşünme günümüz eğitim anlayışında bireylerin en çok sahip olması gereken nitelik olarak kabul edilmektedir. Yaratıcılıkla ilgili yaygın bir kanı, yaratıcılığın kesin sınırları olan ve sadece özel insanlara verilen bir yetenek olduğu görüşüdür (Ward vd. 1999: 189). Oysa yaratıcılık ve yaratıcı düşünme geliştirilebilen bir beceridir. Her bireyde yaratıcılık az ya da çok doğuştan bir yeti halinde bulunur. Ancak sonraki yaşantıda bu niteliğin geliştirilmesi ya da

19 18 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Müzeyyen ALTUNBAY köreltilmesi bireyin kendisine bağlı olduğu kadar aynı zamanda yetiştiği çevreye, aldığı eğitime de bağlıdır. Yaratıcı düşüncenin geliştirilmesinde ise çok çeşitli yöntemler vardır. Halk edebiyatı ürünlerinin kullanımı ise bunlardan biridir. Doğrudan dil ve düşüncenin ortaya koyduğu bu ürünler aynı zamanda bireydeki muhakeme gücünü kuvvetlendirmesi açısından da önem taşırlar. Yaratıcı düşüncenin dili başkalarından farklıdır. O yeni bağlantılar kurmuş, yeni oluşumlar yaratmış, yani bir eser ortaya koyarak kendi dilini kurmuştur (Özcan 2000: 9).Yaratıcılık bakış açısıyla da doğrudan ilgilidir. Yaratıcı düşünebilen insanlar karşılaştıkları durumları birden fazla yönleriyle ele alabilir, alışılmışın dışında çözüm önerileri üretebilir. Yaratıcı düşünme var olan hayat standartlarının ve yaşam kalitesinin artırılması için önemlidir. Yavuz Yavuzer (1989: 35), yaratıcı kişinin diğer bir özelliği de düşünce zenginliğinin akıcılığıdır diyerek yaratıcı bireylerin gelişmiş bir düşünme sistemlerinin olduğuna dikkat çekmektedir. Yaratıcılık olayların görünenden farklı algılanması (tasavvur edilmesi) ve sorunlara olandan farklı çözümler ve öneriler getirilmesini öngörür. Kültürel çeşitliliğin oluşumu aynı zamanda yaratıcı düşünmeye bağlıdır. Halk edebiyatının sözlü ve yazılı ürünleri, sanatsal ürünler vs. hep yaratıcı ve özgün düşünmenin sonucunda ortaya çıkmıştır. Yaratıcı düşünme gücüne sahip bireyler, başkalarından farklıdır. Bu farklılıklar ise genel hatlarıyla şöyle belirtilebilir: Yaratıcı düşünebilen bireyler, farklı düşüncelere açıklardır.başkalarının düşüncelerine değer verirler. Sorunların çözümünde değişik yollar denemeyi ya da başkalarının düşüncelerinden yararlanmayı kabul ederler. Özgün fikirler üretebilirler. Dogmatik düşünce veya inanışları kabul etmezler. Ekonomikliği severler; bu nedenle yaptıkları işte zamandan, emekten tasarruf yoluna giderler.fikirlerini kendi hayatları başta olmak üzere başkalarının hayatlarında kolaylık sağlamak üzere hizmete sunarlar Çağrışımsal Düşünme Kelimeler ve kavramlar insan zihninde birbirinden kopuk parçalar halinde değil, tam tersi bir düzen ve mekanizma içerisinde bulunmaktadır. Bu mekanizma, kavramları ya da kelimeleri kullanılmak üzere hazır halde bulundurur. Davranışlar, düşünceler ve kavramlar arasında yer ve zaman birliğinin etkisiyle kurulan bağlantılar sonucu, bilinç alanına bunlardan birisi girdiğinde ötekini de bilince çekmesi olayı, tedai (TDK 2005) manasına gelen çağrışım, felsefede daha farklı anlamlara gelecek şekilde ve daha kapsamlı olarak ele alınmaktadır. Cevizci (2003: 86) çağrışımı, genel olarak, iki ya da daha fazla öğe arasındaki işlevsel

20 19 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Türk Halk Bilmeceleri bağıntıya; bilinçteki öğelerin ya da bileşenlerin, iradenin aracılığı olmadan ya da iradenin karşı koyuşuna rağmen, birbirlerine bağlanmaları ya da birbirleriyle birleştirilmeleriyle ilgili psikolojik fenomen olarak tanımlarken Hançerlioğlu (2012: 242), bir bilinç durumunun kendiliğinden bir ya da birçok bilinç durumlarını uyandırması olarak tanımlamaktadır. Bir kavramla ya da nesneyle ilgili zihne gelen diğer çağrışım alanları bireyin yaşam tecrübesi ile ilgilidir. Nitekim insan zihninin tanımlamadığı, yaşantıyla edinilmemiş hiçbir kavram ya da kelime birey tarafından düşünülemez ve kullanılamaz. Çağrışımsal düşünme bir kavrama ilişkin kişinin yaşantısıyla ilgili diğer kavramları hatırlaması durumudur. Herkesin aynı kavrama ilişkin düşünceleri aynı şekilde olmayabilir. Bu ise bireyin geçmiş yaşantısı, algısı, düşüncesi ve tecrübesiyle ilgilidir. Çağrışımın bireylerin gelişimindeki öneminin anlaşılmasıyla son yıllarda çağrışıma dayalı öğrenme etkinlikleri giderek artmakta ve başta psikoloji olmak üzere özellikle reklam sektöründe çağrışıma dayalı etkinliklerden yararlanılmaktadır. Halk arasında ise binlerce yıldır kullanılan çağrışımdan, daha çok bilgilerin hatırlanması, ezberlenmesi amacıyla yararlanılmaktadır. Unutulması istenmeyen kavrama ya da nesneye benzer ve onu anımsatacak başka bir kavramla birlikte kullanılan çağrışımsal düşünme, bilmeceler ile geliştirilmektedir. Çağrışımsal düşünme, bu nedenle Türk halkının eğitiminde ve öğreniminde doğal yollarla öğrenilen ve yaşamın her alanında kullanılan bir tekniktir. Bazı kelimelerin çağrışım değerleri (assocation value) halk arasında daha yüksek olabilmektedir. (Sutherland 1989, Akt. Çiftçi 2009: 635). Bu ise kelimenin çağrıştırdığı nesne ya da kavramın bireyin sosyokültürel yaşantısıyla bir bağının bulunmasından kaynaklanmaktadır. Bir sözün ya da kelimenin bireyin dilinin ucunda olup ancak aklına gelmemesi hatırlamayla ilgili bir konu olmakla birlikte sık rastlanan bir durumdur. Bu gibi durumlarda birey, zihnindeki kavramı çağrıştıracak farklı sözcükler söyleyerek o kavramın bilinmesini sağlar. Yani çağrışımda ipucu olabilecek başka kelimelerden de yararlanılır. Çağrışımda benzerlikler kadar farklılıklar ve zıtlıklar da önemlidir. Çağrışım, zihinsel faaliyetlerin geliştirilmesinde önemli bir yer tutar. Bu nedenle düşüncenin geliştirilmesi ve toplum bireylerine erken yaşlarda aşılanması gerekmektedir. 2. Türk Halk Bilmeceleri Dil, insan zihninde oluşturduğu karşılıklarla birlikte çeşitli çağrışımlar oluşturulabilmektedir. Bunlar hem kendi alanları ile ilgili anlamlar hem de kendilerine ilintili olan farklı anlamlar

21 20 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Müzeyyen ALTUNBAY çağrıştırabilmektedir. Bu bakımdan halk bilmeceleri ve bilmecelerdeki dil yapıları dikkat çekici ve incelenmeye değerdir. Bilmece, bil- fiili ile maca ekinin birleşmesinden oluşmuştur. Anlamından da anlaşılacağı gibi bilmece birtakım söz oyunlarıyla ya da sorularla soyut ya da somut kavramlar ile her türlü olayın, nesnenin bilinmesini/bulunmasını amaçlayan halk edebiyatı ürünüdür. Bazı bilmeceler benzetmelerle oluşturulduğu için bu türün benzetme sanatının yoğun olarak kullanıldığı bir halk edebiyatı ürünü olduğu söylenebilir. Türk halkının zekâ ve ince zevklerinin parıltısı olarak ortaya konulmuş olan bilmeceler, eğlence vasıtası olmakla birlikte, kişilerde muhakeme gücünü, düşünce derinliğini geliştirmesi bakımından da önemlidir. Diğer taraftan, Türkçenin estetik yapısını ve edebî zevkini sergilediklerinden dolayı da edebiyatımızda ayrı bir önemi haizdir (Kaya 2004: 469). Anonim halk edebiyatı ürünlerinden olan bilmeceler hemen her konuda söylenebilen dil ve düşünce ürünüdür. İlk söyleyenlerin ya da bilmeceleri ilk oluşturanların bilinmesine rağmen zaman içinde yaygın paylaşım bu türün kaynağının unutulmasına neden olmuş ve bilmece türünün anonim olarak halk kültüründe yer almasını sağlamıştır. Bilmecelerin tanımı, tasnifi ve halk kültüründen derlenmesi ile ilgili yapılan çalışmalar oldukça fazladır. Bunlar içinde Şükrü Elçin, Pertev Naili Boratav ve İlhan Başgöz ün çalışmaları öne çıkanlar arasındadır. Bilmeceler manzum olabileceği gibi mensur şekilde ya da sadece tek bir soru cümlesi şeklinde de olabilir. Bilmecelerin biçimsel özelliklerine dönük çalışmalar çoktur; ancak bu çalışmada ele alınan bilmecelerin biçimsel özellikleri değil yaratıcı ve çağrışımsal düşünmeyi geliştirmedeki rolüdür. Türk kültür tarihinde en eski yazılı kaynaklardan başlamak üzere değişik dönemlerde farklı biçimlerle de bilmecelerin ifade edildiği görülmektedir. Türk halk edebiyatında bilmecelerle ilgili ilk bilgiye Divan-ü Lügat it Türk te rastlanmaktadır. Kaşgarlı bilmece sözcüğünü: tabuzguk =bilmece, tabzuğ/tabzağ =Halkın birbirini sınamaya çektikleri bilmece, tabzuguk tabuzdum =bilmece sordum, tabuzgık tabızdı =bilmece sordu, ol manga söz tabuzdı = o bana bilmece sordu şeklinde açıklıyor (Aslan, 2010:305). Divan-ü Lügat it Türk te bu şekilde yer alırken Artun (2004: 191) XIV. yüzyılda yazılan Codex Comanicus ta da ilk bilmece örneklerine rastlandığını belirtmektedir. Geçmişten günümüze değin, özellikle kitle iletişim araçlarının yaygın olmadığı dönemlerde bilmeceler halk arasında eğlenme, güldürme, düşündürme, zaman geçirme, ortak değerleri paylaşma, söz oyunlarıyla düşüncenin gelişimini sağlama vb. amaçlarıyla

22 21 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Türk Halk Bilmeceleri kullanılmaktaydı. Zamanla bu işlevi azalmış olsa da bilmeceler hâlen günümüzde halk arasında yaşatılmaktadır. Bilmece konusu ele alınırken diğer Türk boylarının bilmece zenginliği ve kültürü de görmezden gelinemez. Bilmece diğer Türk boylarında farklı adlarla ya da tanımlamalarla yer almaktadır. Doğu ve Kuzey Türkleri ile Azeri sahası ve Kerküklüler aynı manaya gelen tabmak fiilini ve bu kökten türeyen tabmaca, tappaca yı Kaşgarlılar tabzuğ, Altay Türkleri (tobollar) tapkır ı tavısak ı, Kırgızlar (Hakasça) tabcang-nımah ı kullanmaktadırlar. Ayrıca Türkmenlerde matal ile Kırgızlar, Kazaklar, Karakalpaklar ve Başkırtlarda cumbak, yumak sözü yaygındır (Elçin 2010: 607). Adlandırmalardaki bu zenginliğin bilmece kültürünün zengin oluşundan ileri geldiği açıktır. Halk bilmeceleri sözlü kültürün yaygınlaşmasında da önemli bir misyon üstlenirler. Konuyla ilgili olarak Elçin (2010: 620), halk bilmecelerinin yazılı ve sözlü olmak üzere iki kaynağı olduğunu belirtir. Sözlü kaynakların, halkın ruhu ve muhayyilesi olduğunu vurgulayan Elçin, bilmecelerin geleneğe, zamana, mekâna ve yaşama şekillerine bağlı olarak bu kaynaktan fezy aldığını belirtmektedir. Edebiyat, toplumu birleştirici bir özelliğe sahiptir. Yazılı edebiyatın gelişmediği dönemlerde halk arasında anlatılan halk hikâyeleri, bilmeceler, masallar, destanlar, efsaneler ile söylenen tekerlemeler, maniler, bilmeceler, ninniler vs. gibi sözlü halk edebiyatı ürünleri toplumun öz değerlerini kaybetmesini engellediği gibi toplumsal birlikteliğin oluşumunu sağlamıştır. Teknolojinin insanları esir almadığı dönemlerde halkın en büyük zevklerinden birini oluşturan bilmece sorma geleneği, belli kurallarla yapılan kaybedenin cezalandırıldığı kazananın mükâfatlandırıldığı bir oyun şeklindeydi. Artun a göre (2004: 197), eskiden sorulup günümüze gelen bilmeceler yok olmak üzeredir. Eski dönemlerin yaşayış özelliklerini, kültürünü yansıtan bilmecelerin birçoğunun unutulup belleklerden silinmeye başladığını belirten Artun, bugün teknik gelişmelerin etkisiyle yeni bilmecelerin de ortaya çıktığını belirtir. Bilmecelerin genellikle uyaklı yapıda oluşu ve bilmecelerdeki şiirsel ahenk bu türün çocuklar arasında da sevilmesini sağlamakta ve ezberlenmesini kolaylaştırmaktadır. Halk arasında hâlen mevcut olan bilmece sorma geleneği sadece büyükler arasında değil, büyüklerle çocuklar arasında da yapılmaktadır. Bu sayede öğrenmenin en hızlı olduğu çocukluk çağında bilmecelerin kullanımı ile çocuklar hem eğlenmekte, hem öğrenmekte, hem de çocukların zihnî melekeleri gelişmektedir.

23 22 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Müzeyyen ALTUNBAY Bilmeceler aynı zamanda bir toplumun zekâ göstergesi olarak da kabul edilebilir. Çünkü zekâyı ve düşünmeyi geliştiren bir yapıya sahip olduğu kabul edilir. Artun (2004: 199), bilmecelerin insanların görüş, düşünüş ve zekâsını açıp geliştirdiğine inanıldığını söylemektedir. Halk arasında hemen her konuda söylenen bilmeceler mevcuttur. Bunlar eğlendirici olduğu gibi aynı zamanda eğitici ve öğreticidir. Özellikle ebeveynler çocuklarının öğrenmesini istedikleri konuda onlara bilmeceler sorarlar. Bu yolla eğlenceli bir eğitim-öğretim ortamı hazırlanmış olur ve aynı zamanda çocukların araştırmacı kişiliklerine de katkı sağlanır. Verilen ipuçlarından ya da bilmece içindeki kelimelerin çağrışımından yola çıkılarak bilmecenin bilinmeye çalışılması eğlenceli bir ortam oluşturur. Bilmecelerin en önemli işlevi ise temel zihinsel becerilerden olan yaratıcı ve çağrışımsal düşünme becerisini geliştirmesidir. Bilmeceler çeşitli konularda olabileceği gibi yapı itibariyle de değişkenlik gösterirler. Bilmeceler, düşündürmesiyle, bilmecenin cevabının bulunmasını sağlamak amacıyla araştırmaya yöneltmesiyle ve çağrışıma dayalı ipuçları içermesiyle önemli bir türdür. 3. Bilmecelerin Yaratıcı ve Çağrışımsal Düşünmeyi Geliştirmedeki Rolü Yaratıcı ve çağrışımsal düşünme son yıllarda üzerinde en çok tartışılan kavramlardan arasında yer almaktadır. Bu iki kavramın geliştirilmesinde uygulanması gereken yöntem ve tekniklerin her biri diğeri ile ilişkili olduğundan bir bütün olarak yaratıcı ve çağrışımsal düşünmeyi geliştirmede bilmecelerin çok yönlü bir etkiye sahip olduğu kabul edilmektedir. Özellikle geçmişte çok yaygın iken günümüzde bu kadar olmasa bile farklı özellikleriyle karşımıza çıkan bilmeceler temelde çağrışıma dayandığı için bu düşünce yapısını da geliştirmede oldukça önemli bir işleve sahiptir. 19. yüzyılın başlarından itibaren yazılı gelenekte olmasa bile sözlü kültürde önemli bir kullanım aracı olarak kullanılan bilmeceler işlevi itibarıyla dil ve düşünce arasındaki bağı sağlamada öne çıkmaktadır. Bu yüzden bilmecelerin sadece bir eğlence aracı olarak değerlendirilmesi yanlıştır. Eğlencelik yönü olmakla birlikte asıl amacının düşünmeyi etkili kılmak ve var olandan yola çıkarak bilinmesi ve bulunması gerekene ulaşmak amacını taşımaktır. Ancak kolay gibi görülse de bilmecelerin çözümü sanıldığı kadar basit değildir. Kaya (2004: 474), konuyla ilgili olarak bilmeceleri çözmenin hüner istediğini, bunun için kişide, önce tecrübe ve muhakeme yeteneğinin üstün olması gerektiğini, kişinin bu işten hoşlanması ve zevk alması gerektiğini, bununla birlikte cevap aranırken, bilmecenin içindeki şekil, madde, ses, seci, renk, hece, kelime,

24 23 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Türk Halk Bilmeceleri anlam ve çeşitli çağrışımlar gibi ipuçlarının da iyi değerlendirilmek zorunda olunduğunu belirtmektedir. Bilmeceler, gözlem ve tecrübeler ile bireye yaşantı zenginliğinin kazandırıldığı önemli bir türdür. Çünkü bir bilmecenin oluşumu kadar bilinmesi de bireyin yaşam deneyimlerine, bilgisine ve bir o kadar da gözlemlerine bağlıdır. Bu açıdan bakıldığında sadece gözlem ile tespit edilebilecek bilmeceler olduğu gibi sadece bilgiye ve yorumlamaya dayalı ya da tecrübe ile bilinebilecek bilmeceler mevcuttur. Bilmecelerin tecrübe ve gözlemle ilgili olanları ise düşüncenin çok yönlü olarak gelişimini sağlayacaktır. Özcan (2000: 88) bu konuda gözlem ve tecrübe yoluyla kazanılan düşüncelerin, yaratıcı kişinin malzeme olarak kullanabileceği araçlar olduğunu, bu malzemelerin, düşüncelere renk katıp yol açtıkları gibi ona konu da olduklarını belirtmektedir. Gözlem ve tecrübe yoluyla oluşturulmuş, hem eğitici, hem düşünce gücünü geliştirici hem de eğlendirici işlevi bulunan bilmecelerde, söyleyiş bakımından yöreden yöreye farklılıklar görülebildiği gibi benzerliklere de rastlanabilmektedir. Türk halkının pratik zekâsını ve yaratıcı düşüncesini göstermesi bakımından önemli olan bilmecelerde gözlem kadar dikkat de çok önemlidir. Çünkü bilmecede yer alan bir kelimenin çağrışımı doğru cevabın bilinmesini sağlayabileceği gibi aynı zamanda bilmecenin cevabının kendi içinde verildiği de olabilir. İşte bu noktada insanın yaratıcı düşünme ile birlikte çağrışımsal düşünmeden faydalanarak bilmecenin sadece bilgi içerikli mi olduğunu, tecrübeye dayalı mı olduğunu yoksa sadece kişinin kendi gözlemleriyle birlikte mi bilinebileceğini tespit etmesi gerekmektedir. Kale kapısından büyüktür/ Fındık kabuğundan küçüktür Kan kırmızıdır/ Süt beyazdır (Artun, 2011: 275). Verilen bilmece örneğinde cevabı kendi içinde saklı olmakla birlikte çözümü aynı zamanda bilmeceyi dinleyenin dikkatine ve tecrübesine de bağlıdır. Basit gibi görünse de kişinin bilgi birikimi ve tecrübesi eksikse bilmecenin çözümü mümkün değildir. Gelenekten süregelen ve hemen her konudaki birtakım somut-soyut kavramların uzak-yakın ilişkiler yoluyla zihinde çağrışımını sağlayan, bir nevi oyuna dayalı zihni melekelerin gelişmesinde önemli rol oynayan ve daha ziyade manzum yapıda söz kalıpları (Kaya 2004: 471) olan bilmeceler eğlendirme amacının yanı sıra öğretici bir nitelik de taşıdıklarından özellikle çocuklara bazı nesne ya da kavramların öğretilmesi ve bu kavramların hatırlatılması amacıyla uzun yıllar kullanılmaktadır. Kişilikle birlikte bilmeceler, dil becerilerini geliştirmesinin yanında bireyi

25 24 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Müzeyyen ALTUNBAY düşünmeye sevk etmesi, bireyin bilgi birikimini ve sözcük dağarcığını zenginleştirmesi bakımından önemlidirler. Çıktım merdiven yarısına/ Baktım ayın sarısına Kuşlar içinde bir kuş var/ Meme verir yavrusuna (Yarasa) (Elçin 2011: 610). Yukarıda verilen bilmece örneğinde görüldüğü gibi bilmecede bilinmesi istenen sözcüğü anımsatacak, onun bulunmasını sağlayacak birtakım ipuçları söz konusudur. Örneğin bilmecedeki en önemli ipucu sayılabilecek yavrusunu emziren kuş ifadesi doğrudan yarasa ile ilgilidir. Bu kod yarasayı çağrıştırmaktadır. Nitekim yavrusunu emzirebilen tek hayvan yarasadır. Bu bilmece hem çağrışımsal düşünmenin hem de yaratıcı düşünmenin gelişimini sağlayan ve gözleme dayanan güzel bir örnektir. Aynı zamanda çocuklara bilmeceler ile doğaya dair pek çok kavram ya da bilgi de öğretilebilir. 532). Yok ağzı yok gözü/ Söyler öğretir özü Dile ondan usta yok/ Ondan yakın dost da yok (Kitap) (Kaya 2004: Verilen Başkurt bilmece örneğinde kitap açıkça belirtilmese de kitabın bilgi verici işlevi örnek olarak gösterilmekte ve insanın en yakın dostu olduğu belirtilerek doğru cevabın bilinmesi amaçlanmaktadır. Bu bilmecenin çözümünde tecrübe ve bilgi birikimi de gereklidir. Aşağıda verilen bilmece örnekleri, içinde yer alan ipuçlarından bulunabilecek bilmecelerdendir. Bu bilmecelerin bilinmesinde yine bireyin düşünmesini sağlayacak, çağrışım dünyasını zenginleştirecek tecrübe ve gözlem önemlidir. 271). 271). Kaplıcada ilacım/ Kış gününde hallacım Saçaklardan damlardan/ Sarkar uzun saçım (Buz) (Artun 2011: Kaş ile gözden yakın/ Söylenen sözden yakın (Ecel) (Artun 2011: Bir ağacı oymuşlar/içine dünyayı koymuşlar (Radyo) (Başgöz 1999: 541). Verilen bilmece örneklerinde bireylerin yaratıcı ve çağrışımsal düşünmeyi kullanabilmeleri için bu kavramları veya nesneleri bilmeleri, yaşantılarında bunlarla ilgili kazanımların olması gerekmektedir.

26 25 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Türk Halk Bilmeceleri Bilmeceler henüz dünyayı tanımaya başlayan, nesneleri ve objeleri yeni yeni kavrayan çocukların kelime hazinelerinin ve muhakeme güçlerinin artmasında önemli rol üstlenirler. Bir bakıma insanlar, bilmecelerle, zihin sporu yaparlar (Kaya 2004: 472). Zihnî becerilerin geliştirilmesi ancak yapılan çalışmalarla mümkündür. Bunun en etkili yollarından biri ise bilmecelerin kullanımıdır. Bilmecelerin kullanımı ve halk kültüründe uzun yıllardan beri yer alması halkın düşünce gelişmişliğini göstermesi açısıdan önemlidir. Ayrıca en eski halk masallarında ya da hikâyelerinde bilmece örneklerine rastlanması da bilmecelerin Türk halk kültüründe eski bir tür olarak yer aldığının gösterilmesi bakımından dikkate değerdir. Bilmeceler, yüzyıllardır halkın ortak değerlerinden beslenerek olgunlaşmıştır. Başlangıçta zaman geçirme, eğlence aracı olarak görülürken zamanla değişen sosyal anlayış bilmecelerin de işlevinde farklılıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İlk çağlarda sadece eğlence aracı olarak görülen bilmeceler halkın düşünce ufkunun gelişmesine katkıda bulunmuştur. Günümüzde eğitim alanındaki çalışmalar bilmecelerin bir de eğitici işlevinin olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte halkın yaratıcı düşünmesini ve aynı zamanda çağrışımsal düşünmesini geliştirmek amacıyla günümüzde oluşturulan gazete bulmacaları bilmecelerin yerini tutamasalar da halkın bu alandaki ihtiyacına cevap vermeye çalışmaktadır.yaratıcı ve çağrışımsal düşünme denilince akla ilk gelecek olan nokta zihinsel faaliyetlerin ve buna bağlı olarak düşünme gücünün geliştirilmesidir. Çünkü günümüz dünyasında modern anlayış bireylerin karşılaşılan sorunlara çok yönlü bakabilmesini ve eleştirilerin ve değerlendirmelerin tek yanlı olmaması gerektirmektedir. Bu ise farklı düşünme biçimleri ile birlikte bunu geliştirecek etkinliklerle ve uygulamalarla gerçekleşmektedir. Bilmeceler belirli bazı kodlarla sunulurken bilmecelerin cevabı da aslında bu kodların içinde saklıdır. Biz biz idik/ Otuz iki kız idik/ Ezildik, büzüldük/ İki sıraya dizildik (gözlem bilgi) Örnek olarak verilen bilmecede öne çıkan kodlar otuz iki, iki sıra ve dizilmek sözcükleridir. Sayı itibarıyla otuz iki olan, iki tane sıraya dizilenin ne olduğu sorusuna verilebilecek cevap elbette diş tir. Bilmecede bu kodların doğru tespit edilememesi, çağrışımı sağlayamayacak, bu ise cevabın bilinmesini de güçleştirecektir. İşte bu noktada bilmecelerin eğitsel özelliği öne çıkmaktadır. Ancak yeterli bilgisi olmayan kişilere sorulan bilmecelerde yanlış cevabın verilme

27 26 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Müzeyyen ALTUNBAY olasılığı yüksektir. Verilen bilmecede otuz iki sayısı çağrışımı kuvvetlendirecek en önemli unsurdur. Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti/ Altı ay bir güz gitti; uyanınca hep bitti (rüya) (Demirel vd. 2010:195). Bilmece örneğinde ise verilen en önemli kod, uyanmak fiilidir. Bu bilmecede bireyin düşünme gücünü zorlayacak çok fazla bir unsur bulunmamakla beraber, onun çağrışım dünyasını geliştirecek örneğe yer verilmiştir. Bilindiği gibi çağrışımda benzerlikler kadar zıtlıklar ve farklılıklar da önemli bir yer tutmaktadır. Örnekte uyanmak fiilinin tespit edilmesi ile birlikte onun zıttı olan uyumak fiilinin düşünülmesi gerekmektedir. Yine Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti/ Altı ay bir güz gitti ifadeleri masalımsı bir ifadeyle verilmiştir. Formel olarak adlandırılan (Aslan, 2010: 283) bu kısım masallarda olduğu gibi bilmecede de dinleyicinin ilgisini çekmektedir. İnsanın uyku halinde gördüğü düşler rüyayı ifade eder. Yani bilmecede ilk olarak tespit edilmesi gereken kod uyanınca ifadesidir. Bundan sonra ise yapılacak olan şey bireyin bu kodu kullanarak bilmeceyi çözümlemesi, yaratıcı ve çağrışımsal düşünme becerilerini kullanarak bilmecenin doğru cevabının bilinmesini sağlamaktır. Bilmeceler, toplumlara özgü olup çözümlenmeleri kültür ve algı meselesidir. Bilmecelerin çözümünde bununla birlikte genel kültür de çok önemlidir. Yani her birey yaşantısının zenginliği nispetinde bilmecelerin çözümüne bir adım daha yaklaşır. Sadece eğitimde değil genel olarak dil öğtiminde, yaşantı zenginliğinin kazandırılmasında, düşünme becerilerinin geliştirilmesinde bilmecelerden faydalanılabilir. SONUÇ Sözlü geleneğimizin en önemli ürünlerinden bir tanesi olarak kabul edilen bilmeceler, halk tarafından oluşturulmuş ve teknolojiye direnerek halk arasında hâlen varlığını korumaktadır. Ancak geçmişten günümüze teknolojide meydana gelen gelişmişlik, özellikle sözlü halk edebiyatı ürünlerinin eskisi kadar rağbet görmemesine neden olmaktadır. Halkın eğitim ve öğretim aracı olarak gördüğü bilmecelerin toplumda düşüncenin gelişimini sağlaması, yaratıcı ve aynı zamanda çağrışımsal düşünmeyi geliştirmesi bakımından ayrı bir yeri vardır. Bilgilerin unutulmasının engellenmesinin en etkili yollarından biri kavramların başka kavramlarla ilişkilendirilmesi ve çağrışım yönteminin kullanılmasıdır. Yine aynı şekilde yaratıcı düşünme becerisinin geliştirilmesi de günümüz bilgi toplumlarında hayati önem arz

28 27 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Türk Halk Bilmeceleri etmektedir. Modern eğitim sistemlerinin yeni keşfetmeye başladığı bu yöntemler oysa binlerce yıldır Türk halk kültüründe bilmeceler ile var olmuştur. Aslan (2010: 305), çok eski dönemlerden beri hemen bütün toplumların halk kültürü ürünlerinde bilmece örneklerinin görüldüğünü belirtmektedir. Türk halk bilmeceleri konu itibarıyla çok zengindir. Diğer Türk boylarında da hâlen var olan önemli bir sözlü edebiyat ürünüdür. Bilmecenin zihnî faaliyetleri geliştirdiğine dair bilgiler eski halk edebiyatı ürünlerinde de yer almaktadır. Özellikle halk masallarında ve halk hikâyelerinde kahramanın zekâsını sınamak için bilmece sorulması, verilen cevaba göre ödüllendirilmesi ya da cezalandırılması sıkça rastlanan bir durumdur. Bu durum aynı zamanda Türk halk kültüründe bilmecelerin kullanımının zekâ ölçme aracı olarak düşünülmesi ve sadece zeki insanların bilmecelere doğru yanıt verebilmesi şeklinde de düşünülebilir. Asırlardır halk arasında eğlenme, öğrenme aracı olarak kullanılan bilmeceler, sözlü kültürün gelişmesinde de önemli bir rol üstlenmişlerdir. Bilmeceler ile onlarca nesil yetişmiş ve bir gelenek halini alan bilmece sorma âdeti kuşaktan kuşağa değerli bir miras olarak aktarılmıştır. Ancak son yıllarda tıpkı diğer kültürel zenginlikler gibi teknoloji ile mücadele edemeyen ve etkisi zayıflayan bilmecelerin eğitimde ve halk arasında kullanımının artırılması ve bu türe daha çok önem verilmesi gerekir. Yaratıcı ve çağrışımsal düşünmenin geliştirilmesi ile ilgili örnek bilmeceler eğitim kitaplarında yer almalıdır. Verilen örneklerden yola çıkılarak bireylerin muhakeme yeteneği ve düşünme becerileri geliştirilmelidir. Bu amaçla günümüzde erken yaşlardan itibaren bireylere bilmeceler yardımı ile bu becerilerin kazandırılması amaçlanmalıdır. Eğitim-öğretim ortamlarında yaratıcı ve çağrışımsal düşünmeye ağırlık verilmesi toplumda öz güveni yüksek bireylerin yetişmesini, bunun gerçekleştirilmesinde halk edebiyatı ürünlerinden özellikle bilmecelerden yararlanılması ise hem bir geleneğin devamını hem de toplumsal birlik ve beraberliğin oluşumunu sağlayacaktır. Bu nedenle eğitimde, ailede, yaşam boyu öğrenmede yaratıcı ve çağrışımsal düşünmenin öneminin kavranması ve bunu sağlayacak en önemli ürün olan bilmecelerin kullanımının yaygınlaştırılması gerekmektedir. KAYNAKÇA ARTUN, Erman (2011), Türk Halk Edebiyatına Giriş Edebiyat Tarihi/Metinler, Karahan Kitabevi, Adana. ASLAN, Ensar (2010), Türk Halk Edebiyatı, Maya Akademi, Ankara.

29 28 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Müzeyyen ALTUNBAY BAŞGÖZ, İlhan - TİETZE, Andreas (1999), Türk Halkının Bilmeceleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara. CEVİZCİ, Ahmet (2003), Felsefe Terimleri Sözlüğü, Engin Yayıncılık, İstanbul. ÇİFTÇİ, Selcen (2009), Kelime Çağrışımlarının Cinsiyet Değişkenine Göre Gösterdiği Temel Nitelikler Üzerine Bir Deneme, Turkish Studies. S.4/3 (Bahar), s DEMİREL, Şener vd. (2010), Edebî Metinlerle Çocuk Edebiyatında Türler, Edebî Metinlerle Çocuk Edebiyatı, Pegem Akademi, Ankara. ELÇİN, Şükrü (2011), Halk Edebiyatına Giriş, Akçağ Yayınları, Ankara. GÜLERYÜZ, Hasan (2001), Eğitim Programlarının Dili ve Yaratıcı Öğrenme, Pegem Yayıncılık, Ankara. GÜNEŞ, Firdevs, (2005), Dil Öğretim Yaklaşımları ve Türkçe Öğretimindeki Uygulamalar, Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 8, S. 15, s GÜZEL, Abdurrahman - TORUN, Ali (2003), Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Akçağ Yayınları, Ankara. HANÇERLİOĞLU, Orhan (2012), Felsefe Ansiklopedisi Kavramlar ve Akımlar Cilt 1. Remzi Kitabevi, Ankara. İLHAN, Nadir (2012), Toplumsal ve Ferdi Düşüncenin Dile Yansımaları (Dil- Düşünce İlişkisi), Turkish Studies, S. 7/3 (Bahar), s KARADEMİR, Fevzi (2008), Halk Bilmecelerindeki İmgesel Anlatım Üzerine, Milli Folklor, S. 78 (Yaz), s KARAKAŞ, Öztürk S. (2007), Yaratıcı Düşünmeye Dayalı Öğrenme Yaklaşımının Öğrencilerin Yaratıcı Düşünme ve Problem Çözme Becerilerine Etkisi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Eskişehir. KAYA, Doğan (2004), Anonim Halk Şiiri, Akçağ Yayınları, Ankara. KURUDAYIOĞLU, Mehmet (2011), Türkçe Öğretmeni Adaylarının Sözlü Anlatımlarının Düşünceyi Geliştirme Teknikleri Açısından İncelenmesi, Türklük Bilimi Araştırmaları, S. 29 (Bahar), s KÜÇÜK, Salim (2007), Yazılı Anlatım ve Yaratıcılık, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Yayınları, Samsun. ÖĞÜT EKER, Gülin (2006), Gelenekten Geleceğe Halk Edebiyatı, Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Ed. M. Öcal Oğuz, Grafiker Yayınları, Ankara. ÖZBAY, Murat - MELANLIOĞLU, Deniz (2008), Türkçe Eğitiminde Kelime Hazinesinin Önemi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt V, S. 1 (Haziran), s

30 29 TÜBAR-XXXV-/ 2014-Bahar / Türk Halk Bilmeceleri TDK BÜYÜK TÜRKÇE SÖZLÜK (2005), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara. ÖZCAN, Ali Osman (2000), Algıdan Yoruma Yaratıcı Düşünce, Avcıol Basım Yayın, İstanbul. WARD, T. B.-SMİTH, S. M.-FİNKE, R. A. (1999), Creative Cognition Handbook of Creativity, Ed. Robert J. Sternberg, Cambridge University Press, USA. YAVUZ YAVUZER, Halide (1989), Yaratıcılık, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, İstanbul. YILDIRIM, Ali - ŞİMŞEK, Hasan (2008), Sosyal Bilimlerde Nitel Araştırma Yöntemleri, Seçkin Yayıncılık, Ankara.

31 KÜLİ ÇOR YAZITININ ESKİ TÜRKÇENİN SÖZ VARLIĞINA KATKILARI Doç. Dr. Erhan AYDIN * ÖZ: Moğolistan daki runik yazıtlardan olan Küli Çor yazıtı hem satır sayısının çokluğu hem de yazıt kahramanının ilk aldığı unvandan ölümüne kadar olan yaşantısını ayrıntısıyla ele alması bakımından oldukça önemlidir. Ancak yazıt kahramanının ne zaman öldüğü ve yazıtın hangi kağan zamanında dikildiği tartışmalıdır. Yazıttaki bazı sözcükler diğer yazıtlarda geçmez. Ancak Uygurca ve sonraki dönemlerde görülür. Bu çalışmada yazıtta geçen ancak diğer yazıtlarda bulunmayan sözcükler üzerinde duruldu. Tartışmalı kimi sözcükler için önceki yayımcıların okuyuşları tarih sırası ile verildi. İncelenen sözcüklerin sonraki dönemlerdeki kullanım biçimleri ve anlamsal değerlerine de değinildi. Yazıtın 28. satırındaki cümleden hareket edilerek yazıcının, yazıt kahramanı hakkında donanımlı bilgilere sahip olduğuna değinildi. Yazıtın Türk dili araştırmaları açısından oldukça önemli bir yere sahip olduğu vurgulandı. Anahtar Kelimeler: Eski Türkçe, Eski Türk Yazıtları, Runik harfli yazıtlar, Küli Çor Yazıtı, Söz Varlığı The Contribution Of The Küli Čor Inscription To The Old Turkic Vocabulary ABSTRACT: Being among the runik inscriptions in Mongolia, the Küli Čor is very important in that it has contains many sentences (lines) narrating the life of the hero starting from the birth to the death in de- * Erciyes Üni. Eğitim Fak. Türkçe Eğitimi Böl.,

32 32 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Erhan AYDIN tail. However, the period of the death of the hero and the gravestone was planted.there are many contradictory debates on this issue. Although some of the words in the inscription are not used in other inscriptions,still various words had been encountered in the Old Uighur language and in latter periods as well. In this study we emphasized on the words which are seen only in this inscription but not in other inscriptions. Interpretations made by previous researches on some controversial words have been presented chronologically. Latter usages and the semantic significances of the words under investigation have also been touched upon. In view of the sentence in the 28 th line of the inscription, we have mentioned that the hero was educated, knowledgeable about the inscription. It has also been stressed that the inscription has an important place with respect to the researchers on the Turkish language. Key Words: Old Turkish, Old Turkish Inscriptions, Runic inscriptions, Inscription of Küli Čor, Turkish vocabulary GİRİŞ Moğolistan daki runik yazıtlardan olan Küli Çor Yazıtı 1912 yılında W. Kotwicz tarafından Moğolistan ın başkenti Ulan Batur un 200 km. güneybatısında, Töv Aymag sınırları içerisinde, Delgerhan sum unun 30 km. kuzeyinde, İh Höşööt (Ikhe Khushotu) denilen yerde bulunmuştur. Yazıt bugün, dikildiği yerdedir. Coğrafi koordinatları 46 o 55 Kuzey, 104 o 33 Doğu olarak verilmiştir (Clauson Tryjarski 1971: 8); (Kempf 2004: 45). Yazıtta 30 satır bulunmakta olup 29. satır tamamen silik durumdadır. Son satır ise batı yüzünün alt bölümüne yatay olarak yazılmıştır. Yazıt, Kotwicz Samoyloviç (1928: ), Orkun (1936: ), Malov (1959: 25 30), Tekin (1968: ve ), Aydarov (1970), Aydarov (1971: ), Clauson Tryjarski (1971: 7 33), Bold (1990), Recebov Memmedov (1993: ), Hayashi Ōsawa (1999: ), Tekin (2000: ), Karcavbay (2003: ), Berta (2004: 1 24), Joldasbekov Sartkojaulı (2005: ), Şirin User (2009: ), Ölmez (2012: ) ve Aydın (2012: ) tarafından bütünüyle yayımlanmıştır. Yazıttaki çeşitli konuları işleyen makale ve bildiriler de bulunmaktadır. Örneğin: Hamilton (1974), Sertkaya (1984), Gömeç (1999), Dobrovits (2005), (2008), Aydın (2011) vs. Yazıtın kolofon bölümü olan 27, 28, 29 ve 30. satırlarda yazıtın yazıcısı ve anlatıcısı hakkında bilgi edinmek mümkündür. 27. satırın ilk bölümlerinde, yapılan yoğ törenine dair bilgilerden sonra satırın son bö-

33 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Küli Çor Yazıtının Söz Varlığına Katkıları lümlerinde kahramanın yaptığı işle ilgili bilgi bulunmakta ise de satırın sonundaki aşınma ve dökülmeler olayın ne olduğunu anlamaya imkân vermemektedir. 29. satır tamamen tahrip olmuştur. Batı yüzünün alt bölümüne yatay olarak yazılmış olan 30. satır şu şekilde okunup anlamlandırılabilir: küli çor bitigin bitidim Küli Çor un yazıtını yazdım. Yazıtın anlatıcısıyla ilgili bilgi bulunan 28. satır <...> bilmez biligin bilt ümün d ümün b nça bitig bitidim <...> (Herkesin) bilmediği bilgiyi bildiğim için, (olayları) hatırladığım için bunca yazıtı yazdım biçiminde okunup anlamlandırılabilir. Satırda, anlatıcının aynı zamanda olayları taşa aktardığı anlaşılmaktadır. Ancak kişinin taş ustası olup olmadığını anlamak mümkün olmasa da taşa işlenirken başında bulunduğu söylenebilir. Cümleden çıkarılabilecek sonuç ise anlatıcı olabilmek için adına yazıt dikilen kişi hakkında çok fazla şey bilmek gerektiğidir. Buradan hareket ederek yazıtta anlatılan olaylar ana hatlarıyla şu şekilde belirlenebilir: 1. Sagır(?) Çulug(?) ile mücadele (5. satır) 2. Keçen deki mücadele (10. satır) 3. Beşbalık taki 4 savaş (11. satır) 4. Tarduşları düzene sokup örgütleme (14. satır) 5. Türgeş halkını düzene sokup örgütleme (15. satır) 6. Demir Kapı ya gidiş, Tezik (Tacik?)lerle mücadele (15. satır) 7. Dokuz Oğuzlarla 7 savaş (16. satır) 8. Kitan ve Tatabılarla mücadele (17. satır) 9. Karluklarla Tes Irmağı ndaki mücadele (18. satır) 10. Karluklarla başka bir savaş (19 20 ve satırlar) 11. Yazıt kahramanının, Karluklarla yapılan savaş sırasında ölümü (23. satır) Yukarıdaki savaşların dışında yazıt sahibinin aldığı unvanlarla ilgili bilgiler, bindiği atların türü gibi konuların ayrıntılı anlatılmış olması anlatıcının özel bilgilerle donanmış olduğuna işaret olarak değerlendirilebilir. Küli Çor yazıtında diğer yazıtlarda geçmeyen bazı sözcükler kullanılmıştır. Aşağıdaki bölümde yazıtın anlatıcısının eski Türkçenin söz varlığına katkıları üzerinde durulacak, tespit edilen sözcükler alfabe sırası ile verilecektir. 33

34 34 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Erhan AYDIN 1. Küli Çor Yazıtının Eski Türkçenin Söz Varlığına Katkıları beŋi mutluluk, huzur. KÇ 3: <...> agan ėlinte arıp edgü beŋi rti l g küli çor se iz on yaap yo boltı <...> <...> kağanın ülkesinde yaşlanıp iyilik (ve) mutluluk gördü. Büyük Küli Çor seksen (yıl) yaşayıp öldü <...> Sözcük Moğolistan daki yazıtlarda ve Yenisey yazıtlarında tespit edilmemiş olup naşirlerce şöyle okunmuş ve anlamlandırılmıştır: Kotwicz Samoyloviç b 2 ŋi (?) il vécut heureusement (?) (1928: 102, 105), Orkun ebiŋi gün (1936: 136), Malov bŋi (?) xорошую вечную пaмять увидел (зaслужил?) (1959: 27 28), Tekin äbīŋä his good realm (1968: 257, 293), Clauson Tryjarski bäŋi: happiness (1971: 14), Hayashi Ōsawa beŋi great joy (1999: 151, 152), Berta beŋi élvezetet (2004: 11, 19), Şirin User bäŋi memnuniyet, huzur (2009: 520), beŋi mutlu Ölmez (2012: 199, 201, 309). Sözcüğün iyilik, mutluluk, huzur gibi anlamlarla karşılanabileceği görülmektedir. Bu anlam satırın anlamsal bağlamına da uygundur. Clauson joy ve benzeri bir anlamla karşılanabileceğini ve Uygur ve Karahanlı metinlerinde de geçtiğini belirtir. Clauson ayrıca beŋgü sözcüğü ile de kolayca karıştırılabileceğine dikkati çeker (ED 348b). Sözcüğün meŋile fiili ile ilgisi açık olmakla birlikte gerek Clauson gerekse Erdal beŋi adı ile meŋile fiili arasında ilgi kurmamıştır (ED 770a), (OTWF 433). meŋilig joyful, happy ve meŋili joyfulness, happiness biçiminin de meŋiden yapıldığı açıktır (ED 770a). meŋi sevinç, mutluluk meŋile sevinmek, mutlu olmak ve meŋilig sevinçli, mutlu biçimleri Irk Bitig de tanıklanmıştır (Tekin 2004: 57). beŋi biçimi DTS de bulunmaz ancak meŋi, meŋile biçimleri sözlüğe alınmıştır (DTS 342). Räsänen in, Uyg. mäŋi sözcüğünü Freude, Glück, selig, Uyg. mäŋigü Seligkeit, Uyg. mäŋilä sich freuen örneklerini vermiş ancak *bäñi Gehirn ile ilişkilendirmiş olması oldukça tuhaftır. beŋi/meŋi ile beñi sözcüklerinin aynı olması zaten mümkün değildir, çünkü biri ŋ, öteki ñ ile yazılmıştır (VEWT 334). Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü nde ise mäŋi madde başında neşe, sevinç, sevinme, sürur, keyflenme, 2. anlam olarak da ebedi, bengü, ölmez anlamları verilmiştir (EUTS 87). Ancak beŋgü/meŋgü sözcüğünün anlamları neden meŋi ile aynı maddede ele alınmıştır, anlaşılamamıştır. Kutadgu Bilig de meŋi ve meŋili biçimleri bulunmaktadır (Arat 1979: 313). Mukaddimetü l Edeb de geçen meŋlü sevinçli, neşeli (Yüce 1993: 156) sözcüğü, meŋilü sözcüğünün, vurgusunu yitiren i sesinin düşmüş biçiminden başka bir şey olmaması gerekir.

35 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Küli Çor Yazıtının Söz Varlığına Katkıları beŋi sözcüğünün ve bundan yapıldığı anlaşılan meŋile fiilinin sonraki metinlerde kullanılmaması şaşırtıcı değildir. beŋgü ebedi, sonsuz sözcüğünün beŋgi biçiminde yaşamaya devam etmesi, üzerinde durduğumuz beŋi ile karışarak aynı sözcük sanılmış olmalıdır bulnad tutsak etmek veya bulna. KÇ 5: <...>sagır ç l g n yagıt<d>o da küli] çor oplay tegi]p sançıp lürüp oglın 2 isisin b ln adıp (adı )] <...> <...> Sagır Çulug ile savaştığı sırada Küli Çor ileri atılarak saldırıp, mızraklayıp, öldürüp çocuklarını, karısını tutsak edip <...> KÇ 22: <...> ]arlo g sançgalı süledi süŋü üp süsin sançdı ėlin altı oglın 2 isisin b lnad ıp (ı )] t 1 g 1 <...> ı wara bilge küli çor <...> Karluk(lar)ı mızraklayarak (üzerlerine) sefer etti. Savaşıp ordusunu mızrakladı. Ülkesini aldı. Çocuklarını, karısını tutsak edip <...> Işvara Bilge Küli Çor. Yazıtın 5. ve 22. satırlarında geçen bulnad tutsak etmek fiili, yazıtı yayımlayanlarca şu şekilde okunmuş ve anlamlandırılmıştır: KÇ 5: Kotwicz Samoyloviç bolun (?) qy (?) il les fit captifs (?) (1928: 103, 105), Orkun bol n ı... esir (?)... (1936: 136), Malov bolun (?) ı... он пленил... (1959: 27, 28), Tekin bulun ı ltı ] captured (1968: 257, 293), Clauson Tryjarski b lna δıp] into captivity (1971: 21, 29), Hayashi Ōsawa bu/// [captured(?)] (1999: 151, 153), Berta bulnaδıp foglyul ejtette (2004: 12, 19), Şirin User b l n ıl ıp...] tutsak yapmak (2009: 382, 470, 521), Ölmez b ln adı] tutsak aldı (2012: 199, 201). KÇ 22: Kotwicz Samoyloviç (1928: 104), Orkun (1936: 139), Malov bu... (1959: 28, 29), Tekin b ln]ad ı conquered (1968: 258, 294), Clauson Tryjarski b lnaδtı into captivity (1971: 22, 29), Hayashi Ōsawa b l nad ıp] captive (1999: 152, 153), Berta b lnaδıp foglyul ejtette (2004: 16, 23), Şirin User b lnad ıp] (2009: 471, 521), Ölmez b lnad ı] tutsak etti (2012: 200, 203). Yukarıda da görüldüğü gibi yazıtın 5. satırındaki fiilin bulun ıl biçiminde okunduğu görülmektedir. Ancak yazıtın 22. satırındaki bulnad fiilinin geçtiği yerdeki cümle ile 5. satırındaki cümle tamamen aynı olmasına rağmen 5. satırdaki bulnad fiilinin bazı yayımcılarca bulun kılıp okunması anlaşılamamaktadır. Clauson bulun prisoner maddesinde bul fiilinden alır ancak bu birleştirmenin semantik bakımdan oldukça sıkıntılı olduğunu belirtir. Clauson bu maddede yazıtın 5. satırındaki örneği verdiği anlaşılmaktadır (ED 343a b). Erdal 22. satırdaki biçimi bul(u)na to take someone as prisoner okur ve Thomsen ve Wulff un malzemele- 35

36 36 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Erhan AYDIN rinde de fiilin B 1 WL 1 N 1 D 1 I olarak teşhis edildiğini ve BT V 6, 98 de de bulunap biçiminde geçtiğini belirtir (OTWF 418 ve 308). bulna veya bulnad fiil biçiminde vurgusuz orta hece ünlüsünün düşmüş olduğunu farz etmek de önemli bir şey olmasa gerekir. DTS de bulna брaть в плен maddesinde yalnızca Kâşgarlı daki örnekler verilmiştir. bulun пленный, пленник maddesinin alt başlığı olan b l n ıl зaxвaтить в плен maddesinde de Kâşgarlı daki örnek verilmiştir (DTS 123). TT I de b l n ıl birleşik fiili geçer ancak bulna fiili tespit edilmemiştir (Bang Gabain 1931: 17). Kâşgarlı da bulna esir etmek, tutsak etmek fiili değişik fiil yapım ve çekim ekleriyle altı kez geçmiştir (Atalay 1991: 115). Kutadgu Bilig de bulna fiili geçmemiş ancak bulun bol, b l n ıl gibi birleşik fiil şekilleri tespit edilmiştir (Arat 1979: 116). Nehcü l Ferādis te bulun bol ve b l n ıl birleşik fiilleri geçmiştir (Ata 1998: 88). Rabguzî nin Kısasü l Enbiyā sında ise b l n ıl ve bulun bol birleşik fiillerinin yanında bulna esir etmek fiilinin beş kez geçtiği tespit edilmiştir (Ata 1997: 142). Mukaddimetü l Edeb de de bulna fiili bir kez geçmiştir (Yüce 1993: 108) yalŋ s yalnız, tek başına. KÇ 23: <...> sü e t s bolayın 2 tėdi ülügi ança ermi erinç yagı a yalŋ s 2 oplay tegip op l irip zi kısga erge boltı Orduya yararlı olayım dedi. (Hayattaki) nasibi bu kadar imiş kuşkusuz. Düşmana yalnız atak yapıp, saldırıp ileri atılarak girince kendisi öldü. yalŋ s sözcüğü yazıtta bir kez geçmiştir. Yazıtın yayımcılarınca okunuşu ve anlamlandırılması aşağıda bulunmaktadır: Kotwicz Samoyloviç yalıŋ s seul (?) (1928: 104, 106), Orkun yalıŋ s yalınız (1936: 139), Malov yalıŋ s один (1959: 28, 29) Tekin yalıŋ s alone, by oneself (1968: 258, 396), Clauson Tryjarski yalnu:s alone (1971: 22, 29), Hayashi Ōsawa yalŋ s alone (1999: 152, 153), Berta yal o ŋ s egyedül (2004: 16, 23), Şirin User yalŋ s yalnız, tek başına (2009: 247), Ölmez yalıŋ s yalnız, tek başına (2012: 200, 203, 325). Sözcük Yenisey yazıtlarında hem s hem de z harfi ile yazılmıştır. yalnuz biçiminde yazılanlar kişi adı olarak kullanılmıştır: Bunlardan yalŋ s biçiminde yazılanlar: Çaa Höl IV (E 16), 1, El Bajı (E 68), 17, 20, 21, Tugutüp I (E 120), yalŋ z biçiminde yazılanlar: El Bajı (E 68), 7, 23. Sözcük, özellikle Moğolistan da bulunan hacimli yazıtlarda tanıklanmamıştır. Sözcük Irk Bitig de bir kez geçmiştir (Tekin 2004: 63). Uygur metinlerinde de çokça tanıklanmıştır. Ş. Tekin Maytrısimit yayımında ya-

37 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Küli Çor Yazıtının Söz Varlığına Katkıları lıŋ z biçiminde okumuş (1976: 501), Altun Yaruk ta hem yalıŋ z hem de yalaŋ z biçimleri kaydedilmiş olup yalaŋ z biçiminin daha çok örneğe sahip olduğu anlaşılmıştır (Kaya 1994: ). Kâşgarlı da 4 kez (Atalay 1991: 736), Kutadgu Bilig de ise çok sayıda tespit edilmiştir (Arat 1979: 518). Sözcük diğer tarihî ve çağdaş Türk dillerinde kullanılmış ve kullanılmaya devam etmektedir. Clauson yalŋ :s alone, only; solitary maddesinde sözcük sonunun s veya z olmasının önemine değinir, tarihsel ve çağdaş Türk dillerindeki kullanımlarından örnek verir (ED 930b 931a). Räsänen yalaŋ z maddesinde alır özellikle bugünkü Türk dillerindeki ses değişimleri sonucundaki biçimlerini verir ve Ramstedt in Kalmuk Sözlüğü ndeki Tü. yaŋ ız ~ Mo. daŋ nur, allein, einfach açıklamasına değinir ancak soru işareti ile karşılar (VEWT 182). Hamilton sözcüğü yalıŋ/yalaŋ yalın, çıplak +isimden isim eki o s ya da o z (?) biçiminde düşünür (1998: 229). Erdal yalıŋ ile us intelligence sözcüklerinin birleşimi sayar (OTWF 338). T. Tekin, Erdal ın OTWF sini tanıttığı yazısında Erdal ın yalıŋ+us biçimindeki etimolojisine, sözcüğün Yenisey yazıtlarında son sesinin z li olduğunu belirterek itiraz eder ve sözcüğün etimolojisini *yalıŋ z biçiminde düşünür (1994: 263). yalŋ s ve yalŋ z biçimlerinde yazılan sözcüğün yalaŋ yalın, çıplak sözcüğü ile ilişkisi semantik açıdan mümkündür. Ancak sözcüğün sonundaki s ve z seslerinin Türkçe bir ek olması olasılığının yanında ilk ünlüsü yuvarlak olan bir sözcük olma olasılığı da yüksektir. Elbette yalaŋ sözcüğünden yapılmış olsa da son ünlünün neden yuvarlak olduğu sorgulanmalıdır. Erdal ve Tekin in iki sözcük olarak düşünmesinde son ünlünün yuvarlak olması kaygısının yattığı öne sürülebilir d hatırlama. KÇ 28: <...> bilmez biligin bilt ümün d ümün b nça bitig bitidim <...> (Herkesin) bilmediği bilgiyi bildiğim için, (olayları) hatırladığım için bunca yazıtı yazdım. Yazıtın 28. satırında geçen bu sözcük tespitlerimize göre yalnızca bu yazıtta bulunmaktadır. Sözcüğün, yazıtın yayımcılarınca okunuşu ve anlamlandırılması aşağıdadır: Kotwicz Samoyloviç dü imin comme je comprenais (1928: 104, 106) Orkun dü imin anladığım (gibi) (1936: 140), Malov dü imin свои нaстaвления (1959: 28, 29), Clauson Tryjarski dü imin things I know and remember (1971: 22, 30), Tekin dü ümün I know and remember 37

38 38 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Erhan AYDIN (1968: 258, 295), Hayashi Ōsawa dü ümün I know and remember (1999: 152, 153), Berta δẅ ẅmẅn emlékezésemet (2004: 17, 24), Şirin User dü ümün (2009: 471), Ölmez d ümün düşündüğüm kadarıyla (2012: 201, 203). Şirin User sözcüğü düşünmek fiilinden alır (2009: 356). Erdal araç durumu eki n bölümünde bilt ümün d ümün with what I know and remember okur ve anlamlandırır (2004: 175), dok sıfat fiil ekine değindiği bölümde de bilt ve d okuma gerekçesini sunar ancak d okuyuşu ile ilgili başka bilgi vermez (2004: 295). Räsänen in d zaman maddesinde verdiği Macarca idὅ Zeit sözcüğünün * d äg ten alınmış olabileceği ilginç bir öneridir (VEWT 368). d sözcüğünün düşünmek fiilinden değil de d zaman adından yapılmış olabileceğini düşünmek daha uygun görünmektedir. Sözcüğün * d (~ * d ü ) biçiminde yapılmış olması gerekir. SONUÇ Bu çalışmada Moğolistan da bulunan ve II. Türk Kağanlığı döneminden kalan Küli Çor yazıtında geçen ancak diğer yazıtlarda tanıklanmayan sözcükler üzerinde duruldu. Bu sözcüklerin özellikle gerek II. Türk Kağanlığı gerekse Uygur Kağanlığı nın kağanlık yazıtlarında tespit edilmemesi yazıtın eski Türkçenin söz varlığına yaptığı katkı olarak değerlendirildi. Çalışmanın giriş bölümünde de değinildiği gibi, savaşların dışında yazıt kahramanının aldığı unvanlarla ilgili bilgiler, bindiği atların türü gibi konuların ayrıntılı anlatılmış olması anlatıcının özel bilgilerle donanmış olduğuna işaret olarak değerlendirilebilir. Yazıtın 28. satırındaki <...> bilmez biligin bilt ümün d ümün b nça bitig bitidim <...> (Herkesin) bilmediği bilgiyi bildiğim için, (olayları) hatırladığım için bunca yazıtı yazdım. cümlesi yazıt yazıcısının yazıt kahramanı hakkında çok şey bildiğini göstermektedir. KAYNAKÇA ARAT, Reşid Rahmeti (1979), Kutadgu Bilig, III İnde s. Hzl.: Kemal Eraslan Osman F. Sertkaya Nuri Yüce, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay., İstanbul. ATA, Aysu (1997), Kısasü l Enbiyā II Dizin, Türk Dil Kurumu Yay., Ankara. (1998), Nehcü l Ferādīs III Dizin S zlü, Türk Dil Kurumu Yay., Ankara.

39 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Küli Çor Yazıtının Söz Varlığına Katkıları ATALAY, Besim (1991), Divanü Lûgati t Tür Tercümesi I IV, Türk Dil Kurumu Yay., Ankara. AYDAROV, G. (1970), Yazı pamyatni a K li Çora VIII v, Alma Ata. (1971), Yazı Orhons ix pamyatni ov drevnety r s oy pis mennosti VIII veka, Alma ata. AYDIN, Erhan (2011), Küli Çor Yazıtının 18. Satırındaki YGR Harfleriyle Yazılmış Sözcük Üzerine Düşünceler, Ötü en'den İstanb l'a Tür çenin Yılı ( ) Sempozyumu, Bildiriler / Papers, Yayıma Hazırlayanlar / Edited by: Mehmet Ölmez Erhan Aydın Peter Zieme Mustafa S. Kaçalin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yay., İstanbul, s (2012), Küli Çor Yazıtı ve Yazıtla İlgili Sorunlar Üzerine Notlar, Dil ve Edebiyat Ara tırmaları 5, s BANG, W. A. von GABAIN (1931), Analytischer Index z den fünf ersten stüc en der tür ischen T rfan Texte, Verlag der Akademie der Wissenschaften, Berlin. BERTA, Árpad (2004), Szavaimat Jól Halljáto... A Türk és Ujgur Rovásírásos Emlékek Kritikai Kiadása, Jate, Szeged. BOLD, Luvsandorj (1990), BNMAU ın n tag dah hadnı biçees, Ulsın Hevlelijn Gazar, Ulaanbaatar. CLAUSON, S. Gerard Edward TRYJARSKI (1971), The Inscription at Ikhe Khushotu, Rocznik Orientalistyczny 34/1, s DOBROVITS, Mihály (2005), K voprosu o liçnosti glavnogo geroya pamyatnika Kyuli çoru, Tsentral naya Aziya ot Ahemenidov do Tim ridov, (Arheologiya, istoriya, étnologiya, kul tura, Materialı mejdunarodnoy konferentsii, posvaşçennoy 100 letniyu so dnya rojdenia Aleksandra Markoviça Belenitskogo, Sankt Peterburg, 2 5 noyabrya 2004 goda), St. Petersburg, s (2008) (H)oplayu tägdi (On the military tactics of the Ancient Türks), Chronica 7 8, ( ), s DTS: NADELYAYEV, V. M. D. M. NASILOV E. R. TENIŞEV A. M. ŞÇERBAK (1969), Drevnety r s iy Slovar, Akademiya Nauk SSSR, Leningrad. ED: CLAUSON, S. Gerard (1972), An Etymological Dictionary of Pre Thirteenth Century Turkish, Oxford University, Oxford. ERDAL, Marcel (2004), A Grammar of Old Turkic, Brill, Leiden, Boston: EUTS: CAFEROĞLU, Ahmet (1993), Es i Uyg r Tür çesi S zlüğü, Enderun Yay., İstanbul. 39

40 40 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Erhan AYDIN GÖMEÇ, Saadettin (1999), Kagan inisi İl Çor Tigin, XII. Tür Tarih Kongresi Bildirileri, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara, s HAMILTON, James R. (1974), Opla /yopla, uf /yuf et autres formes semblables en turc ancien, Acta Orientalia Academiae Scientiarum Hungaricae 28/1, s (1998), İyi ve K tü Prens Öy üsü, Türkçeye çev.: Vedat Köken, Türk Dil Kurumu Yay., Ankara. HAYASHI, Toshio Takashi ŌSAWA (1999), Site of Ikh Khoshoot and Küli Çor Inscription, Provisional Report of Researches on Historical Sites and Inscriptions in Mongolia from 1996 to 1998, Hzl.: T. Moriyasu A. Ochir, The Society of Central Eurasian Studies, Osaka, s JOLDASBEKOV, M. K. SARTKOJAULI (2005), Orhon Es ert i terining Tolı Atlası, Kültegin Yay., Astana. KARCAVBAY, Sartkojaulı (2003), Orhon Müraları, Kül Tegin Yay., Astana. KAYA, Ceval (1994), Uygurca Altun Yaruk Giri, Metin ve Dizin, Türk Dil Kurumu Yay., Ankara. KEMPF, Béla (2004), Old Turkic runiform inscriptions in Mongolia: An overview, Turkic Languages 8/1, s KOTWICZ, W. A. N. SAMOYLOVIÇ (1928), Le monument turc d Ikhe Khuchotu en Mongolei Centrale, Rocznik Orientalistyczny 4, s MALOV, S. Ye. (1959), Pamyatni i drevnety r s oy pis mennosti Mongolii i Kirgizii, Moskova Leningrad. ORKUN, H. Namık (1936), Es i Tür Yazıtları I. Türk Dil Kurumu Yay., İstanbul. OTWF: ERDAL, Marcel (1991), Old Turkic word formation, A Functional Approach to the Lexicon I II. Harrassowitz, Wiesbaden. ÖLMEZ, Mehmet (2012), Orhon Uygur Hanlığı D nemi Moğolistan da i Es i Tür Yazıtları, Metin Çeviri S zlü, BilgeSu Yay.. Ankara. RECEBOV, E. Y. MEMMEDOV (1993), Orxon Yenisey Abideleri, Yazıçı Yay., Bakı. SERTKAYA, Osman F. (1984), Göktürk Tarihinin Meseleleri: Köl Tigin ve Köl İç Çor Kitabelerinde Geçen oplayu tegmek Deyimi Üzerine, Journal of Turkish Studies 3, (Orhan Şaik Gökyay Armağanı), c. 2, s ŞİRİN USER, Hatice (2009), K tür ve Ötü en Uyg r Kağanlıgı Yazıtları, S z Varlığı İncelemesi, Kömen Yay., Konya.

41 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Küli Çor Yazıtının Söz Varlığına Katkıları TEKİN, Şinasi (1976), Uyg rca Metinler II: Maytrısimit, Atatürk Üniversitesi Yay., Erzurum. TEKİN, Talât (1968), A Grammar of Orkhon Turkic. Indiana University, Bloomington. (1994), Notes on Old Turkic Word Formation, Central Asiatic Journal 38, s (2000), Orhon Tür çesi Grameri, Ankara. (2004), Ir Bitig, Es i Uyg rca Fal Kitabı, Öncü Kitap, Ankara. VEWT: RÄSÄNEN, Martti (1969), Vers ch eines etymologischen W rterb chs der Tür sprachen. Suomalais Ugrilainen Seura, Helsinki. YÜCE, Nuri (1993), M addimetü l Edeb, Türk Dil Kurumu Yay., Ankara. 41

42 FECR-İ ATİ TOPLULUĞU VE MUSAVVER MUHİT MECMUASI Doç. Dr. Ahmet BOZDOĞAN * ÖZ: 20 Mart 1909 tarihinde kurulan Fecr-i Ati topluluğu, yaklaşık bir yıl sonra yayımladığı Beyanname ile kendisini kamuoyuna tanıtmıştır. Topluluk, kuruluş günlerinde kendi adıyla bir yayın organı çıkaracağını duyurmuşsa da Beyanname de, yayın organı olarak Servet-i Fünun dergisini kullanacağını ilan etmiştir. Öte taraftan topluluk mensupları daha kuruluş günlerinden itibaren başka dergileri de yayın organı olarak kullanmıştır. Bunlardan biri de Musavver Muhit tir. Bu derginin mündericatı gözden geçirildiğinde, hem dergi ile Fecr-i Ati arasındaki ilişkinin boyutları görülür hem de bu ilişkinin niteliği ve niceliği dolayısıyla edebiyat tarihlerindeki genel kanının aksine Fecr-i Ati nin kuruluştan sonraki aylar içinde kayda değer faaliyetler yürüttüğü anlaşılır. Bu yazıda Fecr-i Aticilerin Musavver Muhit le ilişkisinin ayrıntıları gösterilmeye çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: Fecr-i Ati, Musavver Muhit, II. Meşrutiyet basını, süreli yayın Fecr-i Ati Community and Journal of Musavver Muhit ABSTRACT: Fecr-i Ati Community was established in 20 March 1909 and with its announcment of the Manifesto had been introduced to public.the Community although had stated at the initial period of their foundation to publish a journal by the same name, in the Manifesto the journal of Servet-i Fünun was announced to be the journal in use.. On the other hand, the members of the Community had also used other journals as a means of publication organ.. One of them is the Musavver Muhit. When the content of the journal was investigated in depth, the relationship between the journal and the Community was seen clearly. Besides, the relationship between the journal and its quality was seen; therefore, * Cumhuriyet Üni. Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Böl.,

43 44 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Fecr-i Ati ve Musavver Muhit Mecmuası contrary to the understanding in the literary history, it was understood that the Community had carried out a significant quality of activities in having completed its foundation in the months followed. In this article, the relationship between the followers of the Fecri Ati and the Musavver Muhit was outlined. Key Words: Fecr-i Ati, Musavver Muhit, II. Constitutionalism press, periodical GİRİŞ 20 Mart 1909 tarihinde dönemin gazetelerinden Hilal in matbaasında toplanan bir grup genç edibin kurduğu Fecr-i Ati topluluğu (Akyüz 1990: 153), kuruluşun gerçekleştiği bu ilk toplantıdan beş gün sonra Servet-i Fünun dergisinin 25 Mart 1909 tarih ve 930 numaralı nüshasında yer alan bir haber metniyle kendisini kamuoyuna tanıtır. Topluluk mensupları, bir araya gelişlerinden yaklaşık on bir ay sonra, 24 Şubat 1910 tarih ve 977 numaralı Servet-i Fünun dergisinde yayımlanan Fecr-i Ati Encümen-i Edebîsi Beyannamesi nde Türk edebiyatının geçmişine ve mevcut durumuna dair birtakım tespitler yapmanın yanında, niçin bir araya geldiklerini, geleceğe yönelik planlarının neler olduğunu kamuoyuna açıklarlar. Aralarında eski Servet-i Fünunculardan Faik Ali, Celal Sahir ve Ahmet Samim in de bulunduğu ilk toplantıya katılan ediplerin kaç kişi olduğu ve kimlerden oluştuğu tam belli olmamakla birlikte bu toplantıdan aşağı yukarı on bir ay sonra yayımlanan Beyanname nin altında yirmi bir kişinin adı kayıtlıdır. Bu kişiler Ahmet Samim, Ahmet Haşim, Emin Bülent, Emin Lami, Tahsin Nahit, Celal Sahir, Cemil Süleyman, Hamdullah Suphi, Refik Halit, Şahabettin Süleyman, Abdülhak Hayri, İzzet Melih, Ali Canip, Ali Süha, Faik Ali, Fazıl Ahmet, Mehmet Behçet, Mehmet Rüştü, Köprülüzade Mehmet Fuat, Müfit Ratip ve Yakup Kadri den oluşmaktadır. Bu sıralarda bir taraftan topluluktan kopmalar yaşanırken diğer taraftan da topluluğa yeni üyeler girer. Fecr-i Ati nin 30 Eylül 1910 tarih ve 1010 numaralı Servet-i Fünun dergisine verdiği bir ilanda, topluluğun üyeleri arasında sanat anlayışı bakımından bazı ayrılıklar yaşandığı ve bu yüzden bazı üyelerin istifa ettiği belirtildikten sonra hâlihazırdaki üyelerinin adları sıralanır. Verilen listede on sekiz kişinin adı vardır: Ahmet Haşim, İsmail Suphi, Emin Bülent, Tahsin Nahit, Celal Sahir, Cemil Süleyman, Hayrettin, Refik Halit, Süleyman Fehmi, Şahabettin Süleyman, İzzet Melih, Faik Ali, Fazıl Ahmet, Mehmet Ali Tevfik,

44 45 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet BOZDOĞAN Köprülüzade Mehmet Fuat, Müfit Ratip, Neyir ve Yakup Kadri (Yücel 1957: 67). Nâzım H. Polat, topluluğun üyelerine -Refik Halit Karay ı kaynak göstererek- Hasan Bedrettin i ve -Fethi Tevetoğlu nu kaynak göstererek- Enis Behiç i de dâhil eder; ama Enis Behiç in Fecr-i Ati üyeliğine şüpheyle yaklaşılması gerektiğine dair bir notu eklemeyi de ihmal etmez (Polat 1987: 37). Orhan Okay ise topluluğa sonradan katılanlar arasında İbrahim Alaettin in de adını sayar (Okay 1990: 232). Fecr-i Ati hakkında en hacimli çalışmayı yapmış olan Cafer Şen, topluluğun üyeleriyle ilgili mukayeseli bir liste vermez; ama Reşat Fevzi nin Uyanış Servet-i Fünun dergisinin 23 Teşrin-i Evvel 1930 tarih ve 1784 numaralı nüshasındaki Fecr-i Ati Nasıl Bir Teşekküldü başlıklı yazısından Şen in çalışmasına yapılmış alıntılar, topluluk mensupları arasına Reşat Fevzi nin de eklenmesi gerektiğini göstermektedir. Söz konusu alıntılarda şunlar ifade edilmektedir: Servet-i Fünun da yazılarımızı neşrederdik. Edebiyat-ı Cedide den sonra Ahmet İhsan Bey gene onları andıracak bir edebî zümre arıyordu. İçimizde tenkit, şiir, hikâye, temaşa yazanlar vardı. Zaten biz Servet-i Fünun a müstemirren yazmağa başladığımız vakit Fecr-i Ati de resmen teşekkül etmiş bulunuyordu (Şen 2006: 17). O vakitler Celal Sahir ve Faik Ali beyler kendilerini Edebiyat-ı Cedideciler kadar yaşlı addetmiyorlardı. Ve onların bu yaşları itibarı ile bizden daha evvelki nesle mensup olmaları, teşekkülümüze reis olmalarına sebep oldu. Ve bunu biz memnuniyetle telakki ettik (Şen 2006: 27). Bu cümleler, Reşat Fevzi nin Fecr-i Aticiler arasında yer aldığını göstermektedir. Buraya kadar gözden geçirilen verilere göre Fecr-i Ati topluluğunun genişletilmiş üye listesi aşağıda sıralanan ediplerden oluşmaktadır: Ahmet Samim, Ahmet Haşim, Emin Bülent [SERDAROĞLU], Emin Lami, Tahsin Nahit, Celal Sahir [EROZAN], Cemil Süleyman [ALYANAKOĞLU], Hamdullah Suphi [TANRIÖVER], Refik Halit [KARAY], Şahabettin Süleyman, Abdülhak Hayri, İzzet Melih [DEVRİM], Ali Canip [YÖNTEM], Ali Süha [DELİBAŞI], Faik Ali [OZANSOY], Fazıl Ahmet [AYKAÇ], Mehmet Behçet [YAZAR],

45 46 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Fecr-i Ati ve Musavver Muhit Mecmuası Mehmet Rüştü, Köprülüzade Mehmet Fuat [KÖPRÜLÜ], Müfit Ratip, Yakup Kadri [KARAOSMANOĞLU], İsmail Suphi [SOYSALLI], Hayrettin, Süleyman Fehmi, Mehmet Ali Tevfik [YÜKSELEN], (Nevin) Neyir, Hasan Bedrettin, Enis Behiç [KORYÜREK] (üye olup olmadığı tartışmalı), İbrahim Alaettin [GÖVSA], Reşat Fevzi. Topluluk, kuruluşundan sonraki üç-dört yıllık süre içinde hayli çalkantılı, hareketli ve gerilimli bir toplumsal, siyasal ve edebî hayatın içinde edebiyat faaliyeti yürütmeye çalışmasının ardından, hem siyasal ve sosyal gelişmelerin sonucunda hem de bu gelişmeler neticesinde gittikçe daha çok benimsenen karşıt edebiyat görüşlerinin etkinliği karşısında edebiyat sahnesinden çekilmek zorunda kalmıştır. Velhasıl, 1909 da ilk toplantılarını yapan Fecr-i Aticiler, 1912 yılının sonunda dağılmışlardır (Doğan 2007: 491). Fecr-i Ati nin kuruluşundan aşağı yukarı bir yıl sonra yayımlanan Beyanname, hem Türk edebiyatındaki ilk beyanname (manifesto/bildirge) hem de topluluğun en önemli faaliyeti olarak kayıtlara geçmiştir (Akyüz 1990: 153; Polat 1987: 35; Doğan 2007: 488). Bununla birlikte topluluğun kuruluşundan kısa süre sonra gerçekleşen 31 Mart Vakası nın Fecr-i Ati yi olumsuz etkilediği, bu yüzden topluluğun basın hayatında aşağı yukarı bir yıl varlık gösteremediği, bu bir yıllık sürenin topluluk için bekleme dönemi ve edebiyata ilk adım atışın ön hazırlığı olduğu ifade edilir (Şen 2006: 23-24). Bazı edebiyat tarihçileri de Fecr-i Ati nin bir beyanname yayımlamış olmasını takdirle anmakla birlikte onların topluluk olarak kayda değer pek faaliyetlerinin bulunmadığı görüşündedir. Örneğin Nihat Sami Banarlı bu konuda şunları söyler: Bu hareket hemen hemen devrin genç edipleri tarafından yapılan birkaç hevesli toplantıdan ibaret kalmıştı. O kadar ki eğer Fecr-i Ati teşekkülüne katılan bu gençler gitgide Türkiye nin edebî hayatında hakiki birer değer payesine ermemiş olsaydılar edebiyat tarihimiz belki de bu toplantılardan bahsetmek için fazla çekici bir sebep bulamayacaktı. Fakat Servet-i Fünuncuların dağılışından 1908 İnkılabı na kadar geçen birkaç yıllık sükût devresinin hazırlayıp yetiştirdiği bu gençler, önce tıpkı Servet-i Fünuncular gibi hatta gene Servet-i Fünun mecmuasında toplu bir hareket yapmak için heveslenmişler, sonra türlü sebepler yüzünden bunda muvaffak olamayınca ayrı ayrı mecmualarda yazarak ve ayrı ayrı yollardan yürüyerek yirminci asır Türk edebiyatının en tanınmış simaları arasında yer almışlardır (Banarlı 1987: ). Fecr-i Ati nin Türk edebiyatı tarihinde büyük yer tutan faaliyetlerinin fazla olmadığı zaman zaman tekrarlanır. Buna karşın,

46 47 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet BOZDOĞAN onların topluluk çalışmalarını yürüttüğü üç-dört yıllık süre içinde Beyanname dışında kayda değer faaliyetlerinin bulunmadığını söylemek haksızlık olur. Nitekim topluluk hakkında yapılmış ayrıntılı çalışmalarda (örneğin Şen 2006) veya edebiyat tarihlerinde ya da monografik çalışmalarda Fecr-i Ati den bahseden edebiyat tarihçilerinin tespitlerinde (örneğin Yücel 1957; Akyüz 1990; Doğan 2007; Polat 1987) bunu görmek mümkündür. Fecr-i Aticilerin topluluk hâlinde faaliyetlerini devam ettirdiği üçdört yıllık süre içinde ne yapıp ne yapamadıklarını görmek; yani onların dikkate değer çalışmalar yapıp yapmadığına hükmetmek için önce onların hangi düşünceyle yola çıktıklarını; edebiyatta ne yapmak istediklerini, sonra da bu isteklerini gerçekleştirip gerçekleştiremediklerini tespit etmek gerekir. Topluluk mensuplarının amaçlarını tespit etmek için başvurulması gereken en önemli kaynak hiç şüphesiz Beyanname dir. Dolayısıyla Beyanname de dile getirilen amaçları hatırlamak gerekir. Ancak, bu amaçları hatırlamadan önce önemli bir ayrıntı üzerinde durmak gerekir: Topluluk mensuplarının bu Beyanname yi yayımlamak için yaklaşık bir yıl beklemesinin gerekçesi, yukarıda Cafer Şen den yapılan dolaylı alıntıda görüldüğü üzere 31 Mart Vakası nın olumsuz etkisidir. Kuruluştan aşağı yukarı üç hafta sonra patlak veren 31 Mart Vakası ve bu vaka sırasında baş gösteren matbaa basma, tahrip etme veya birtakım kalem erbabına yönelik linç girişimleri gibi tedhiş eylemleri, muhtemeldir ki Fecr-i Aticilerin bir süreliğine adlarını geri planda tutmalarına sebep olmuştur. Ama bu durum, onların faaliyetlerini askıya aldığı anlamına gelmez. Nitekim kuruluştan sonra yaklaşık bir yıl içinde katkıda bulundukları yayın organlarındaki kalem faaliyetleri, ileride Beyanname de ifade edecekleri amaçlar çerçevesinde değerlendirilebilecek türdendir. Fecr-i Aticiler, bir araya gelişlerinden yaklaşık bir yıl sonra yayımladıkları Beyanname nin ilk paragrafında Türk edebiyatının geçmişine ve mevcut durumuna dair birtakım tespitler yaptıktan sonra kendilerinin yola niçin çıktığını; Türk edebiyatına nasıl katkıda bulunmayı düşündüklerini anlatırlar. Buna göre onların amaçları şöyle sıralanabilir: 1. İlim ve edep çölüne benzeyen ortam içinde bir yeşil gölgelik oluşturmak için kurdukları müessesenin, Avrupa daki emsalinin küçük bir örneği olmasına çalışmak.

47 48 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Fecr-i Ati ve Musavver Muhit Mecmuası 2. Dilin, edebiyatın, edebiyat ve toplum biliminin gelişmesine hizmet etmek için, ayrı ayrı boy gösteren yetenekleri bir araya toplayarak bundan doğacak kuvvetle gelişmeye, fikir çatışmalarından (daha doğru bir ifadeyle fikir alışverişinden) doğacak daha sağlam nihai görüşlerle fikirleri aydınlatmaya çalışmak. 3. Sanat anlayışlarının yansıması olacak bir dizi eser yayımlamak. 4. Servet-i Fünun dergisini yayın organı olarak kullanmak. 5. Memleketin fikrî ve hissî gelişimini temin etmek için Batı nın önemli eserlerini kendi üyelerine veya açacakları yarışmalarda seçecekleri kişilere tercüme ettirerek bunları yayımlamak. 6. Çeşitli konferanslar vererek halkın edebî zevkinin seviyesinin yükselmesine, bilgisinin genişlemesine çalışmak. 7. Batı daki benzer kuruluşlarla ilişkileri genişleterek/ilerleterek memleketin edebî türlerini Batı ya, Batı nın parıltılarını (parıltılı eserlerini) Doğu ya nakledecek ve Batı nın önemli ediplerini insanımıza tanıtacak sağlam ve yüce bir köprü görevi üstlenmek. Fecr-i Aticilerin bu düşüncelerini gerçekleştirip gerçekleştiremediklerine dair bir hüküm verebilmek için topluluk mensuplarının faaliyetine bakmak gerektiği yukarıda ifade edilmişti. Bu faaliyetlerin en iyi takip edileceği kaynak ise onların yayın organlarıdır. Fecr-i Aticiler kuruluş günlerinde kendi adlarıyla bir yayın organı çıkarmayı planlamışlar; ama aradan yaklaşık bir yıl geçtikten sonra kamuoyunun dikkatine sundukları Beyanname de, kendilerine yayın organı olarak Servet-i Fünun dergisini seçtiklerini belirtmişlerdir. Bunun yanında, açıktan ifade etmeseler de sözü edilen tarihsel sınırlar içinde Fecr-i Aticilerin eserlerini yayımladıkları başka yayın organları da vardır. Orhan Okay, Fecr-i Ati hakkındaki bir değerlendirmesinde bu durumu Mensupları, başta Servet-i Fünun olmak üzere kendilerine imkân tanıyan değişik dergilerde yazarlar. (Okay 1990: 231) diyerek dile getirmektedir. Kenan Akyüz de Fecr-i Ati şair ve yazarlarına sayfalarını açanlar arasında devrin tanınmış dergilerinden Resimli Kitap (1908), Şehbal (1909) ve Rübab (1912) da sayılabilir. (Akyüz 1990: 153) der. Nâzım H. Polat, Şiir ve Tefekkür adlı derginin Fecr-i Ati nin yayın organı olmak ümidiyle, Jale adlı derginin de Fecr-i Ati

48 49 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet BOZDOĞAN mensuplarının edebî faaliyetlerini sunmak niyetiyle çıkarıldığını belirtir (Polat 1987: 34-35) 1. Bu dergiler arasına Musavver Muhit i de eklemek gerekir. Musavver Muhit in mündericatı gözden geçirildiğinde, ileride Beyanname de ifade edilecek amaçlardan bir kısmını Fecr-i Aticilerin bu dergide uygulamaya koydukları görülür. Diğer bir ifadeyle Musavver Muhit, Fecr-i Aticilerin gayriresmî yayın organı olma görevini üstlenen dergilerden biri olmuştur. Nitekim Musavver Muhit üzerine yüksek lisans tezi hazırlayan Hatem Türk, bu dergi ile Fecr-i Ati nin ilişkisine değinerek ikisi arasında bir kader birliği bulunduğuna dair şunları söyler: Musavver Muhit dergisinin sahifeleri edebiyatımızda Fecr-i Ati adıyla bilinecek toplaşmanın sanatkârları tarafından yazılmıştır. Ve biz, adı geçen toplaşma ile Musavver Muhit arasında bir kader birliği olduğuna inanıyoruz. Gerek Musavver Muhit in yayın politikası ile Fecr-i Ati nin ilkeleri arasındaki paralellik gerek amaçları gerek yaşamlarındaki örtüşme gerekse sonlarının benzerliği bizi bu kanıya yöneltti. Zira ikisi de büyük iddialarla ve genç bir nesil tarafından hayata başlamış, yeni şeyler vaad etmiş ve nihayetinde kendi içinde bir organik bütünlük kuramadan siyasi şartların da diktasıyla (siyasi şartların millî edebiyata ihtiyaç duyduğuna inanıyoruz) iyi niyetleriyle beraber sona ermiştir. Musavver Muhit sanatkârları çoğunlukla daha sonradan millî bir ifadenin peşinden koşacaklardır. Millî bilinç, en azından edebî bağlamda Musavver Muhit sahifelerinde kendisine yer bulmuş bir unsurdur. Fecr-i Ati nin Servet-i Fünun edebiyatını tenkit ettiği noktalar bu mecmuada da hissedilmektedir (Türk 2002: 23). Buna karşın Türk, burada sözünü ettiği kader birliğinin dayanaklarını ayrıntılı şekilde göstermez; yani dergi ile topluluk arasındaki ilişkinin ayrıntılarına değinmez 2. 1 Polat, Şahabettin Süleyman hakkındaki etüdünde, onun bağlantılı olduğu dergilerden bahsederken Şiir ve Tefekkür ile Jale dışındaki süreli yayınlardan da söz eder; ama onların Fecr-i Ati ile bağına değinmez. 2 Hatem Türk ün yaptığı çalışma Musavver Muhit ile Feci Ati ilişkisini ortaya koyma amacına yönelik olmadığı için dergi ile topluluk arasındaki ilişkinin ayrıntısına değinilmemiş olması Türk ün çalışmasının niteliğini zayıflatmaz. Aksine Türk ün bu tespiti, Fecr-i Ati ile ilgili bilgi toplamına kayda değer bir katkıdır.

49 50 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Fecr-i Ati ve Musavver Muhit Mecmuası Fecr-i Ati ile Musavver Muhit Arasındaki Bağın Niteliği Bazı aksaklıklar göz ardı edilerek söylenirse haftalık periyoda sahip olan Musavver Muhit, 23 Teşrin-i Evvel 1324 / 5 Kasım Temmuz 1325 / 12 Ağustos 1909 tarihleri arasında toplam 39 sayı yayımlanmıştır. Derginin 20. sayısı, Fecr-i Ati nin kuruluş günlerine denk gelen 12 Mart 1325 / 25 Mart 1909 tarihini taşımaktadır. Bu bakımdan dergi ile Fecr-i Ati arasındaki ilişkiyi bu sayıdan itibaren aramak gerektiği düşünülebilir. Buna karşın derginin daha önceki sayılarında, mündericatta birtakım yenilikler olacağına ve yönetim kadrolarında bazı değişikliklere gidildiğine dair haber ve bilgiler mevcuttur. Musavver Muhit ile Fecr-i Ati arasındaki bağlantıya delil olabileceği gerekçesiyle öncelikle bunlar üzerinde durmak gerekir: Musavver Muhit ile Fecr-i Ati arasında bağ kurmaya yarayacak ilk adım, derginin 4. sayısında imzasız olarak kaleme alınmış Muhterem Karilere başlıklı metindir. Metni bu bakış açısıyla okumakta fayda var: Musavver Muhit in geçen haftaki nüshası büyük bir rağbete mazhar olmuş ve daha yevm-i intişarında nüsah-ı mevcudesi kalmayarak yeniden tabına lüzum görülmüştür. Şu teveccüh ve iltifattan dolayı muhterem karilerimize teşekkürü vecibeden addederiz. Bu iltifata mukabil biz de gazetemizi daha ziyade ıslaha karar verdik. Gelecek nüshamızdan itibaren Musavver Muhit hususi bir heyet-i muhteremenin idare-i tahririyesi altında gayet müfit, nafi, makalat ve mündericatı muhtevi olduğu hâlde intişara başlayacak ve memleketimizde yeni bir unsur-ı terakkinin mevcudiyetini, mesleğini, atisini gösterecektir (sayı 4, sayfa: 50). Derginin ilk dört sayısının birinci sayfasındaki logonun yanında Sermuharriri: Faik Sabri kaydı yer alırken, 5. sayıdan itibaren daha önceki sayılarda bu bilginin bulunduğu yerde Müdüriyet-i Edebiye: İzzet Melih, Ahmet Haşim, Faik Sabri kaydı yer almaya başlar. İlk 7 sayıda derginin Müdürü: Ubeydullah Esad iken 8. sayıdan itibaren Müdür ve Sermuharriri: Faik Esad, Müdüriyet-i Edebiye: İzzet Melih, Ahmet Haşim kaydı bulunmaktadır. Yeri gelmişken, bu yazının Kaynakça kısmında künyesi verilen Sayın Türk ün çalışmasının Tahlili Fihrist bölümünden epeyce faydalandığımızı belirtmeliyiz. Bahsi geçen çalışmanın söz konusu bölümü, Musavver Muhit te yer alan ve bu yazıda kullanılabilecek metinlerin tespitinde büyük kolaylık sağlamıştır. Bu münasebetle Sayın Türk e teşekkür ederim.

50 51 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet BOZDOĞAN Bu veriler, yukarıdaki alıntıda yer alan Musavver Muhit hususi bir heyet-i muhteremenin idare-i tahririyesi altında gayet müfit, nafi, makalat ve mündericatı muhtevi olduğu hâlde intişara başlayacak ve memleketimizde yeni bir unsur-ı terakkinin mevcudiyetini, mesleğini, atisini gösterecektir. ifadesiyle bir arada düşünülünce, kısa süre sonra Fecr-i Ati topluluğunun kuruluşunda yer alacak ediplerin, derginin 4. sayısından, yani Aralık 1908 den itibaren Musavver Muhit in yönetiminde etkin olmaya başladıkları söylenebilir. Çünkü bilindiği üzere İzzet Melih ve Ahmet Haşim, Fecr-i Ati nin kurucuları arasındadır. Derginin 5. sayısında yer alıp 6, 7, 8 ve 10. sayılarında aynen tekrarlanan, 10. sayıda imzasız; ama diğerlerinde Müdüriyet-i Edebiye imzasıyla verilen Muhterem Karilere başlıklı yazıda ise Musavver Muhit şimdiden kendisine öyle ciddi bir hatt-ı hareket çizmiştir ki -lüzumsuz bir tevazuu bertaraf ederek söyleyebiliriz- tarih-i matbuatımızda sabit bir iz bırakacaktır. Meşhur üdeba ve şuaramızın muavenet-i tahririyyesini temin etmiş olan risalemiz diğer taraftan da Hamit ve Ekrem leri, Halit Ziya ve Tevfik Fikret leri takip eden neslin en mümtaz ve en ümmidbahş zekâlarını tanıtarak onların teşekkül ve tekâmülünü takdir ettirecek ve böylece istikbal-i edebîmizin bir menşe-i mühimmi olmaya hasrı mesai eyleyecektir. (sayı: 5, sayfa:66) denilmekte, ardından da kimlerin hangi başlıklar altında veya konularda dergiye katkıda bulunacağı sıralanmaktadır. Bu bilgiye göre -ileride Fecr-i Ati topluluğunda yer alacak- İzzet Melih, Faik Ali, Nevin, Hamdullah Suphi, Emin Bülent, Ahmet Haşim, Süleyman Fehmi, Ahmet Samim derginin yazı kadrosundadır. Yukarıda ifade edildiği üzere derginin Müdüriyet-i Edebiye si İzzet Melih ve Ahmet Haşim den oluşmaktadır. Bu ikisinin, derginin mesaisinden bahsederken Hamit ve Ekrem leri, Halit Ziya ve Tevfik Fikret leri takip eden neslin en mümtaz ve en ümmidbahş zekâlarını tanıtmak tan, onların teşekkül ve tekâmülü nden bahsetmeleri, doğrudan doğruya Fecr-i Ati yi akla getirmektedir. Çünkü Fecr-i Aticilerin Hamit ve Ekrem leri, Halit Ziya ve Tevfik Fikret leri okuyarak, onların edebî zevkiyle yetiştiği ve aynı anlayışla edebî faaliyet yürüttükleri bugün bilinen bir gerçektir. Ayrıca yukarıda alıntılanan 4. sayıdaki yazının son cümlesinde kullanılan ati sözcüğü ve bu son alıntının son cümlesindeki istikbal-i edebîmiz tamlaması da yine Fecr-i Ati yi çağrıştırmaktadır. Gerçi bu ifadeler kullanılırken henüz ortada Fecr-i Ati nin adı bile yoktur. Kaynakların büyük çoğunluğunun aktardığına göre de Fecr-i

51 52 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Fecr-i Ati ve Musavver Muhit Mecmuası Ati adı, topluluğun ilk kez bir araya geldiği 20 Mart 1909 tarihli toplantıda kararlaştırılmıştır. Ama alıntılardaki veriler bir arada düşünülünce Fecr-i Ati adının o toplantı sırasında öyle bir anda akla gelivermiş bir tamlama olmayabileceği ihtimalini düşündürmektedir. Bu bilgi ve değerlendirmelere ek olarak derginin yazı kadrosu içinde yukarıda adları sayılanlar yanında Cemil Süleyman, Fazıl Ahmet, Ali Süha, Celal Sahir, İbrahim Alaettin, Yakup Kadri, Refik Halit, Köprülüzade Mehmet Fuat, Mehmet Ali Tevfik, Müfit Ratip, Şahabetin Süleyman, Tahsin Nahit ve Ali Canip gibi bir dönem Fecr-i Ati topluluğu içinde yer alan ediplerin de bulunduğu hesaba katılırsa Musavver Muhit ile Fecri Ati ilişkisi hakkında daha cüretkâr konuşulabilir. Fecr-i Ati nin kuruluşunun Servet-i Fünun dergisi aracılığıyla kamuoyuna duyurulduğu 12 Mart 1325 (25 Mart 1909) günü yayımlanan Musavver Muhit in 20. sayısının ön kapak iç yüzünde Muhterem Karilerimize başlıklı bir yazıya yer verilir. Burada, daha önceki sayılarda dergide önemli değişiklikler yapılacağına dair duyurulan haberin gelecek sayılardan itibaren uygulamaya konulacağı söylenir. Bu da Musavver Muhit le Fecr-i Ati bağlantısına bir başka delil olarak kullanılabilir. Bunlardan başka, Celal Sahir in 34. sayıda sermuharrir, 35 ve birleşik sayılarda müdür-i edebî, 38 ve 39. sayılarda tekrar sermuharrir sıfatıyla dergiyi yönetenlerden bir olması da Musavver Muhit ile Fecr-i Ati arasında bağ kurmayı kolaylaştıran verilerdendir. Çünkü bilindiği üzere Fecr-i Ati Faik Ali nin riyaset-i edebiyesinde kurulmuş olmakla birlikte, o, memuriyet gereği İstanbul dan ayrılmak zorunda kalınca topluluğun yeni başkan seçmesi zorunluluk hâlini almıştır. Faik Ali den sonra toplulukta başkanlık yapanlar arasında Celal Sahir de vardır yılında yayımlanan Beyanname nin altında başkan olarak onun adı kayıtlıdır. Muhtemelen Celal Sahir 1909 Temmuz unda topluluğa başkan seçilmiş ve bu günlerde Musavver Muhit in yönetimini de üstlenmiştir. Muhit in nezaret-i tahririyesinin Celal Sahir Bey e tevdi olunduğunun duyurulduğu 33. sayıdaki İfade başlıklı yazıda söylenenler, bu derginin Fecr-i Ati topluluğuna yayın organı olma misyonunu üstlendiğini açıkça göstermektedir. Adı geçen yazıdan aşağıya yapılan alıntıdaki cümleler bu bakımdan son derece dikkat çekicidir: Büyük inkılaplarda tabii olan inhitat-ı fikrî, memleketimizde hatta istibdadın en acı zamanlarında bile bir Alman edibinin teşbihi

52 53 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet BOZDOĞAN vechle kül altında sine sine yanan ateş gibi muhafaza-i mevcudiyet eden, hatta terakki ve tekemmül eden edebiyata da şamil olmuştu. Bu cereyan-ı zevalîye mani olmak efkâr-ı umumiye ile beraber biraz da onu idare ve sevk eden gazetelerin vazife-i vicdaniyesi olduğuna kani bulunduğumuz için bu hususta elimizden geldiği kadar çalışacağız. Zira Edebiyatsız millet dilsiz insan kabilindendir. Muhit gelecek haftadan itibaren memleketimizin en edebî bir gazetesi olarak intişara başlayacak. Edebiyat-ı Osmaniyenin anasır-ı iftihar ve mübâhâtı olan muhterem imzaları sinesine cem etmek için her türlü fedakârlığı ihtiyar edecektir. Bu imzaların refakat-i şeref-âmizinde ümmid-i ati olan genç ve muktedir kalemlerin mahsulat-ı güzidesi de bulunacaktır. Bu suretle Muhit, hakikaten müstesna bir muhit-i şiir ve edebiyat teşkil edecek ve karilerinin her gün siyaset kasırgaları içinde bulunan dimağlarına hafta başlarında birkaç saat-i edebiye imrâr ettirmeyi taahhüt eyleyecektir. Muhit imiz aynı zamanda lezzetle mütalaa ve istifade edilecek asar-ı ilmiyenin de en iyilerine meşher olacaktır (sayı: 33, sayfa: 317). Bu alıntıda görüldüğü üzere dergiyi çıkaranlar Edebiyatsız millet dilsiz insan kabilindendir. görüşünü benimsemişlerdir. Namık Kemal e ait olan bu görüş, Fecr-i Aticilerin benimsediği önemli bir düstur olarak Beyanname de de aynen tekrarlanacaktır. Alıntıda, Muhit in yazı kadrosundan bahsedilirken ümmid-i ati olan genç ve muktedir kalemler ifadesinin kullanılması da yine dergi ile Fecr-i Ati bağına delildir. Çünkü Fecr-i Aticiler, ileride yayımlayacakları Beyanname de de kendilerini buna benzer sıfatlarla niteleyecekler. Keza, derginin bir muhit-i şiir ve edebiyat olacağının söylenmesi de Fecr-i Aticilerin kendi topluluklarını bir encümen-i şiir ve tefekkür (Yücel 1957: 47) diye nitelemelerinin yansımasıdır. Bütün bunlara ilaveten, Muhit in, her gün siyaset kasırgaları içinde bulunan dimağlarına hafta başlarında birkaç saat-i edebiye imrâr ettirmeyi taahhüt etmesi de doğrudan Fecr-i Ati ile bu derginin bağını göstermektedir. Çünkü Fecr-i Ati topluluğunun, dönemin politize olmuş edebiyat ortamına tepki olarak kurulduğu bilinmektedir. Politik kargaşa içinde çırpınan bir toplum içinde, kendilerinden de birkaçı kargaşanın ortasında bulunan bu sanatseverler, güçlerini birleştirerek sanat

53 54 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Fecr-i Ati ve Musavver Muhit Mecmuası alanında, sokağın gürültüsünden uzak bir mahfil meydana getirmek istediler (Polat ve Argunşah 2013: 25). Nihayet Musavver Muhit in asar-ı ilmiyenin en iyilerine teşhir yeri olacağının söylenmesi de Fecr-i Ati topluluğunun bir encümen-i şiir ve tefekkür olmasıyla bağlantılıdır. Madem Fecr-i Aticiler topluluğun kuruluşundan önce yazı kadrosuna dâhil oldukları Musavver Muhit in, topluluğun kuruluş günlerine denk gelen 20. sayısından sonra da son sayısına kadar yazı kadrosunda yer aldılar ve bu dergiyi yayın organı olarak kullandılar; öyleyse topluluklarının adından ya da topluluk adına yürütmeyi düşündükleri faaliyetlerden dergi sayfalarında niçin hiç bahsetmediler? diye sorulabilir. Aslında bu sorunun muhtemel cevabı, yukarıda başka vesileyle ifade edilen bir cümlede mevcuttur. Ama bir kez daha tekrarlamakta fayda var: 31 Mart Vakası, Fecr-i Ati adının kamuoyu gündeminde kalmasını mensuplarının güvenliği bakımından tehlikeye sokuyordu. Onlar da bu adı dillendirmekten uzun süre çekindiler. O kadar çekindiler ki topluluk mensupları, 20 Mart 1909 dan Musavver Muhit in son sayısının yayımlandığı 12 Ağustos 1909 a kadar yaklaşık beş ay boyunca bu dergide yayın faaliyeti yürütmelerine rağmen bir kez olsun yazılarında topluluğun adını anmadılar. Buna rağmen başta belirledikleri ve daha sonra Beyanname de açıklayacakları amaç ve ilkeler çerçevesinde faaliyetlerine bu dergide devam ettiler. Şimdi, o ilkeler çerçevesindeki faaliyetlerin Musavver Muhit e yansıyanları gözden geçirilebilir. Fecr-i Aticilerin Musavver Mutit teki Faaliyetleri Dergide, Fecr-i Ati topluluğu içinde yer alan on şairin şiirleri mevcuttur. Bu şiirlerin Fecr-i Ati nin kuruluş günlerine denk gelen 20. sayıdan önceki ve sonraki sayısal dökümü aşağıdaki şekildedir: Şair Adı İlk 20 sayıdaki şiirlerinin sayısı sayıdaki şiirlerinin sayısı Toplam Ahmet Haşim Celal Sahir 1 4 5

54 55 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet BOZDOĞAN İbrahim Alaettin K. Mehmet Fuat Nevin Neyir 2-2 Faik Ali Emin Bülent Tahsin Nahit Hamdullah Suphi Ali Canip Toplam Bu veriler, Fecr-i Aticilerin, topluluk resmen kurulmadan önce de, kurulduktan sonra da Musavver Muhit te şiir yayımladıklarını göstermektedir. Topluluğun kuruluşundan sonraki zaman diliminde dergide yayımlanan şiirler, sayıca öncekilerden biraz fazladır. Tabloda sayısı verilen şiirler, Fecr-i Aticilerin daha sonra Beyanname de ifade edecekleri topluluğun sanat anlayışının yansıması olacak bir dizi eser yayımlamak ilkesiyle örtüşmektedir. Gerçi onlar böyle bir ilkeyi asıl müstakil kitap yayımlama kastıyla dillendirmişlerdir; ama neticede bu şiirler de onların sanat anlayışının yansımasıdır. Çünkü bu 44 şiirin neredeyse tamamı toplumsal ve siyasal meselelere iltifat etmeyen; doğrudan bireysel duyguların ifadesi diye nitelenebilecek muhtevaya sahiptir. Bu da, söz konusu şiirlerin Fecr-i Ati anlayışının ürünü olduğu anlamına gelmektedir. Demek ki Fecr-i Ati topluluğu, kuruluştan sonraki günlerde, adı konmasa bile bu dergiyi yayın organı olarak kullanmıştır. Musavver Muhit te, Fecr-i Ati topluluğunun hikâyecileri olarak bilinen ediplerin hikâyelerine de yer verilmiştir. Fecri Ati nin Halit Ziya sı diye nitelenen Cemil Süleyman ın biri 11. sayıda, diğeri de sayılarda olmak üzere iki; Cemil Süleyman dan sonra Fecr-i Ati nin iki numaralı hikâyecisi olan İzzet Melih in 7. sayıda, Refik Halit in 26. sayıda ve Şahabettin Süleyman ın 39. sayıda birer olmak üzere dergide Fecr-i Aticilerin toplam beş hikâyesi yayımlanmıştır. Bunlardan iki tanesi topluluğun kuruluşundan önceki, üç tanesi de kuruluşundan sonraki günlere denk gelen sayılarda yer almaktadır.

55 56 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Fecr-i Ati ve Musavver Muhit Mecmuası Fecr-i Aticiler, II. Meşrutiyet yıllarında en popüler devresini yaşayan mensur şiir türüne de ilgi göstermiştir. Toplulukta bu türün en başarılı örneklerini Yakup Kadri nin verdiği söylenebilir. Ama Musavver Muhit in yayımlandığı sıralarda Fecr-i Aticiler henüz bu türde çok fazla metin kaleme almamıştır. Onlar bu türdeki ürünlerini asıl 1910 lardan itibaren üreteceklerdir. Yine de Musavver Muhit te Fecr-i Aticilerden üçünün mensur şiirleri bulunmaktadır. Ali Süha nın biri 16, diğeri 20. sayıda; Fazıl Ahmet ve Refik Halit in de 35. sayıda birer tane olmak üzere topluluk mensuplarının dergide dört tane mensur şiiri bulunmaktadır. Bunlardan üç tanesi Fecr-i Ati nin kuruluş günleri ve sonrasına denk gelen sayılardadır. Fecr-i Aticilerin ilgi duyduğu edebî türlerden birinin de tiyatro olduğu bilinmektedir. Daha II. Meşrutiyet in ilk zamanlarından itibaren; yani henüz topluluk kurulmadan önce, ileride Fecr-i Ati içinde yer alacak edipler hem eser üretmek hem oyunculuk yapmak hem çeşitli kumpanyaların edebî heyetlerinde görev almak yoluyla hem de eser tenkitleriyle tiyatroya katkıda bulunmaya başlamışlardır. Musavver Muhit te bunun da yansımaları görülmektedir. Müfit Ratib in derginin altı sayısında tiyatro tenkidi yayımlanmıştır. Bunlardan üçü 20. sayıdan önce, üçü de 20. sayıdan sonradır. 1, 3, 5, 23, 27 ve 32. sayılarda bulunan tenkitler, onun Fecr-i Ati topluluğunun tiyatro tenkitçisi sıfatının yansımalarıdır. Derginin 38. sayısında ise Şahabettin Süleyman ın Kanun adlı metni yer almaktadır 3. Bunlardan başka, İzzet Melih in Fransızca olarak kaleme aldığı tek perdelik Leyla piyesinin sahnelenmesi üzerine 20. sayıda Safvet Nezihi tarafından yapılmış bir tenkide yer verilmiştir. Celal Sahir dergiyi yönetmeye başladıktan sonra 10 Temmuz İnkılabı nın yıl dönümüne denk gelen günlerde bu siyasal dönüm noktası hakkında aydınların ne hissettiğine dair bir anket düzenler. 10 Temmuz İnkılabı nın yıl dönümü münasebetiyle özel sayı olarak çıkan birleşik sayıda bu ankete verilmiş 26 cevap içinde Fecr-i Aticilerden 3 Şahabettin Süleyman ın bu eserinin tiyatro türüne mi yoksa hikâye türüne mi dâhil edilmesi gerektiği tartışmalıdır. Nâzım H. Polat, bu konuda edebiyat bilimcilerinin farklı görüşlere sahip olduğunu belirttikten sonra, kendisi, hem tiyatronun hem de hikâyenin özelliklerini bünyesinde toplayan bu ve benzeri eserleri Şahabettin Süleyman ın adlandırmasına uyarak nuvel diyalog veya tekellümî hikâye diye tanımlamak gerektiğini söyler (Polat 1987: 67-70). Buna rağmen metin şeklen tiyatro eseri yapısında olduğu için bu yazıda tiyatro ile ilgili kısımda değerlendirilmiştir.

56 57 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet BOZDOĞAN Ahmet Haşim, Ahmet Samim, Fazıl Ahmet, İzzet Melih, Yakup Kadri, Müfit Ratip, Şahabettin Süleyman, Tahsin Nahit ve Hamdullah Suphi nin de yazıları vardır. Fecr-i Aticilerin bu konuda da yazılarıyla dergiye katkıda bulundukları görülmektedir. Fecr-i Aticilerin gerçekleştirmeyi Beyanname de taahhüt ettikleri faaliyetlerden biri de Batı daki benzer kuruluşlarla ilişkileri genişleterek/ilerleterek memleketin edebî türlerini Batı ya, Batı nın parıltılarını (parıltılı eserlerini) Doğu ya nakletmek ve Batı nın önemli ediplerini insanımıza tanıtacak sağlam ve yüce bir köprü görevi üstlenmektir. Musavver Muhit teki veriler, Fecr-i Aticilerin bu konuda daha topluluk kurulmadan faaliyete geçtiğini ve topluluğun kuruluşundan sonra da bu faaliyetlerini gayriresmî yayın organı olarak kullandıkları dergide devam ettirdiğini göstermektedir. Musavver Muhit te bu kapsamda değerlendirilebilecek on yedi tane tercüme metin bulunmaktadır. Bunlardan yedi tanesi Fecr-i Ati topluluğunun kuruluşundan önceki, on tanesi de kuruluşundan sonraki sayılarda yer almaktadır. Kuruluş tarihinden sonraki sayılarda yer alan metinlerden beş tanesi tefrikadır. Tercümelerin neredeyse tamamı Fecr-i Ati topluluğu içinde yer almayan edipler tarafından yapılmıştır. Ama zaten Beyanname de ifade edecekleri üzere topluluk mensupları bu işi sadece kendileri yapmak iddiasında değildir. Tercümeleri ya kendileri yapacaktır ya da açacakları yarışmalarda başarı gösteren (yani tercüme konusunda rüştünü ispat eden) kişilere yaptıracaklardır. Dergideki durum da bu minvaldedir. Fecr-i Aticiler daha topluluğu resmen kurmadan Musavver Muhit in yönetim kadrolarına gelir gelmez tercüme işine el atmışlar ve belli bir yekûn tutacak sayıda tercüme faaliyetinin gerçekleşmesine önayak olmuş veya yardım etmişlerdir. Bu metinlerin tamamının, Fecr-i Aticilerin ileride Beyanname de iddia edecekleri gibi Batı nın parıltılı eserlerinden olduğu söylenemese de tercümeler içlerinde Nicolas Boileau, Jean-Baptiste Poquelin Moliere, Sully Prudhomme, Catulle Mendes, Edgar Allen Poe ve Lev Tolstoy gibi meşhur ediplerin eserlerine yer verildiğini ifade etmek gerekir. Musavver Muhit te Batılı ediplerin sadece eserlerine değil; biyografilerine de yer verilmiştir. Bu tercih de Batı nın önemli ediplerinin Türk okuyucusuna tanıtılması amacına matuftur. Fecr-i Ati topluluğunun kuruluşundan evvelki döneme denk gelen 20. sayıdan önce Ahmet Haşim 5. sayıda Emile Verhaeren, sayılarda Henri de Regnier; Görür Göz müstearlı yazar 7. sayıda Sarah Bernhardt, 13.sayıda Coquelin Aine, 15. sayıda Coquelin Cadet, 16.

57 58 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Fecr-i Ati ve Musavver Muhit Mecmuası sayıda Catulle Mendes; Raif Necdet 15. sayıda Catulle Mendes; Safvet Nezihi 14. sayıda Coquelin Aine, 16. sayıda Coquelin Cadet hakkında muhtasar biyografik bilgiler içeren metinler kaleme almıştır. 20. sayıdan sonra ise Görür Göz 23. sayıda Marcel Proust, 24. sayıda Georges Courteline, 25. sayıda Emile Verhaeren, 35. sayıda Jean Richepin; Mehmet Ali Tevfik, sayılarda Alfred de Musset ve Alfred Tennyson; Mehmet Rauf 22. sayıda La Rochefoucauld hakkında tanıtıcı yazılar yazmışlardır. Biyografik metinlerin çoğu Fecr-i Aticiler dışında kalan kişilerce üretilmiştir. Fakat yukarıda vurgulandığı üzere Fecr-i Aticiler bu tarz metinleri mutlaka kendileri üretmek iddiasında değildir. Onların temel amacı, yönettikleri dergideki yayınlar vasıtasıyla Türk okuyucusunun Batılı edipleri tanımasını sağlamaktır. Dergi sayfalarında bir kısım Batılı edibin biyografisine yer vermek suretiyle bu amaçları doğrultusunda faaliyet yürütmüş olurlar. Fecr-i Aticilerin Beyanname de yapmayı taahhüt ettikleri faaliyetlerden biri de umumi konferanslar vererek halkın seviye-i zevk-i edebîsinin ilâsına, hususi malumatının tevsiine çalışmak tır. İleride Fecr-i Ati topluluğunun kuruluşunda yer alacak ediplerin Musavver Muhit i yönetmeye başlamasından sonra derginin bu konuda da faaliyetler düzenlemeye başladığı görülür. Bu kapsamdaki konferansların ilki, Musavver Muhit in 11 Kânun-ı Evvel 1324 tarihli 8. ve 18 Kânun-ı Evvel 1324 tarihli 9. sayıların ön kapak iç yüzündeki ilanla okuyucuya duyurulur. Birinci Konferans başlığıyla duyurulan ilana göre Kânun-ı Evvel in on dokuzuncu Cuma günü Beyoğlu nda Tepebaşı Kışlık Tiyatrosunda saat yedide tertip edilecek konferans iki kısımdan meydana gelecektir. Konferanstaki konuşmacılar arasında Müfit Ratip, Tahsin Nahit ve İzzet Melih de bulunmaktadır. Bu bilgiler, Fecr-i Aticilerin ileride Beyanname de yapmayı taahhüt edecekleri çalışmalardan bazılarını daha topluluk kurulmadan gerçekleştirmeye başladıklarını ve bu çalışmaları Musavver Muhit aracılığıyla kamuoyuna duyurduklarını; yani Musavver Muhit i kamuoyu ile bağlantı kurmada aracı olarak kullanmaya başladıklarını göstermektedir. Umumi konferansların ikincisi, Musavver Muhit in 19 Mart 1325 tarihli 21. ve 26 Mart 1345 tarihli 22. sayısının ön kapak iç yüzlerinde duyurulur. İkinci Konferans başlığıyla duyurulan ve birincisiyle aynı yerde gerçekleştirilecek bu faaliyet aslında sadece konferans değildir.

58 59 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet BOZDOĞAN İlandaki bilgiye göre Salih Zeki Bey in vereceği fenni bir konferans ın ardından Müfit Ratip tarafından bir monolog gerçekleştirilecek, Tahsin Nahit tarafından bir manzume irat edilecek ve sonra da Şahabettin Süleyman ın Aralarında adlı piyesi sahnelenecektir. Piyesin oyuncuları arasında Müfit Ratip le Şahap Bey de bulunmaktadır. Tam bu sıralarda 31 Mart hadisesi vuku bulduğu için bu organizasyon ileri bir tarihe ertelenmiştir. Erteleme, Nisan-ı Rumi nin üçüncü geçen Cuma günü Tepebaşı Kışlık Tiyatrosunda verilecek olan matinemiz ahval-i câriye münasebetiyle yakında diğer bir münasip güne tehir edilmiştir. (sayı: 24, sayfa: 55) cümleleriyle duyurulur. 34. sayının 356. sayfasında ve 35. sayının 380. sayfasında, ertelenen konferansın yeni içerikle yakında gerçekleştirileceği belirtilir; ama ilerleyen sayılarda bunun gerçekleştiğine dair bilgi bulunmaz. Bahsi geçen faaliyetin bir türlü gerçekleşmemiş olması, 31 Mart Vakası nın hem basın yayın hem de kültür ve edebiyat hayatındaki olumsuz etkilerinin boyutlarına dair bir kanaat uyandırması bakımından dikkat çekicidir. SONUÇ II. Meşrutiyet in ilk yılı içinde teşekkül eden Fecr-i Ati topluluğu, pek çok edebiyat tarihçisinin tespit ve ifade ettiği üzere Türk edebiyatına büyük yenilikler getirmiş bir girişim değildir. Buna karşın topluluk daha kurulmadan onu meydana getirecek gençler birbirleriyle ilişkilerini ilerletmiş ve bu ilişkilerinin verdiği cesaretle dönemin yayın organlarında birlikte hareket etmeye başlamış; genç yaşlarına rağmen Türk edebiyatına belli bir nitelik kazandırmaya gayret etmişlerdir. Onların birlikte hareket ettiği mahfillerden biri de Musavver Muhit dergisidir. Topluluk mensuplarının daha Fecr-i Ati yi kurmadan bu dergide başlattıkları faaliyetler, topluluğu kurduktan sonra da aynı sayfalarda devam etmiştir. Bu yönüyle Musavver Muhit, adı konmamış da olsa Fecr-i Aticilerin yayın organı gibi davranmıştır. O sıralarda henüz yirmili yaşlarda bulunan Fecr-i Aticiler, yaşlarından kaynaklanan tecrübesizliğe ve daha da önemlisi topluluğu kurdukları günlerde patlak veren 31 Mart Vakası nın doğurduğu tedirginliğe rağmen benimsedikleri ilkeler doğrultusunda edebiyat faaliyeti yürütmekten vazgeçmemişlerdir. Hatta ileride yayımlayacakları Beyanname de amaçları arasında sıralayacakları işlerden bazılarını Musavver Muhit te zaten uygulamaya koymuşlardır. Bütün bunlardan ötürü Fecr-i Ati hakkında hüküm verirken Musavver Muhit in mutlaka dikkate alınması gerekir.

59 60 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Fecr-i Ati ve Musavver Muhit Mecmuası KAYNAKÇA AKYÜZ, Kenan (1990), Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılap Kitabevi, İstanbul. BANARLI, Nihat Sami (1987), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, 2. Cilt, Millî Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları, İstanbul. DOĞAN, Abide (2007), Fecr-i Âti Topluluğu, İkinci Meşrutiyet Dönemi Türk Edebiyatı (Hazırlayanlar: İsmail ÇETİŞLİ, Nurullah ÇETİN, Abide Doğan, Alim Gür, Şenol DEMİR, Cengiz KARATAŞ), Akçağ Yayınları, Ankara. OKAY, Orhan (1990), Yirminci Asırda Türk Edebiyatı, Başlangıcından Günümüze Kadar Büyük Türk Klâsikleri Tarih Antoloji Ansiklopedi Onuncu Cilt, Ötüken Neşriyat Söğüt Yayıncılık, İstanbul. POLAT, Nâzım H. (1987), Şahabeddin Süleyman, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara. POLAT, Nâzım Hikmet ve ARGUNŞAH, Hülya (2013), II. Meşrutiyet Dönemi Türk Edebiyatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir. ŞEN, Cafer (2006), Fecr-i Âtî Edebiyatı Tespit Tahlil Tenkit, Gazi Kitabevi, Ankara. TÜRK, Hatem (2002), Musavver Muhit (İnceleme ve Edebiyatla İlgili Metinler), (Tez Yöneticisi: Yrd. Doç. Dr. Ali İhsan KOLCU), Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Erzurum. YÜCEL, Hasan Ali (1957), Edebiyat Tarihimizden, Birinci Cilt, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara.

60 TEŞBÎH VE İSTİÂRE NİN BELÂGAT KİTAPLARINDAKİ GÖRÜNÜMÜ ÜZERİNE Öğr. Gör. Günay ÇELİKELDEN * ÖZ: Muhataba göre açık ve kusursuz bir söylem geliştirmenin kurallarını inceleyen belâgat, meânî, beyân ve bedîʽ olmak üzere üçe ayrılır. Meânî, sözün yerinde kullanılması için gerekli kuralları, beyân ile bedîʽ ise edebî sanatlar genel başlığı altında görülen anlam ve söz sanatlarını içerir. Anlam sanatları içinde yer alan teşbîh ve teşbîhten doğan mecâzlar yani istiâre türleri, günlük konuşma ve yazı dilinin önemli unsurlarını oluşturmaktadır. Bu makalede öncelikle belâgatin Arap, Fars ve Türk edebiyatlarındaki gelişiminden kısaca söz edilecek, daha sonra Kazvînî nin Telhîs inden başlanarak çoğu Tanzimat sonrasında Türkçe olarak kaleme alınmış on bir belâgat kitabının teşbîh ve istiâre hakkında yapılmış tarif ve tasnifleri sistemli bir biçimde ortaya konarak topluca değerlendirilecek; sonuç kısmında da küçük bir tartışma açılacaktır. Anahtar Kelimeler: Belâgat, beyân, hakîkat, teşbîh, mecâz, istiâre An Analysis / Evaluation About Views Of Teşbîh And İstiâre In Rhetorıc Boks ABSTRACT: Rhetoric which examines rules of developing clear and precise discourse is divided into three groups: meânî, beyân and bedî. Me ânî includes principles for the correct usage of word. Beyân and bedîʽ contains subjects of the figurative language. Teşbîh and types of istiâre which mean figures from getting teşbîh in literary style are the important elements of spoken and written language/discourse. First of all, the development of rhetoric in Arabian, Persian and Turkish literatures will be mentioned briefly. Secondly, describing and classifying about teşbîh and istiâre of eleven rhetoric books -beginning from Kazvînî s Telhîs- which were written after the Tanzimat will be brought up in a systematic manner and evaluate collectively. Finally, problems will be discussed. Key Words: Rhetoric, beyân, reality, teşbîh, figure, istiâre * Anadolu Üni. Edebiyat Fak. Türk Dili ve Ed. Böl.

61 62 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/Günay ÇELİKELDEN 1. Belâgat Çalışmaları Ortak İslamî kültürün edebiyat anlayışının kuramsal yönünü oluşturan belâgat çalışmaları, İslamiyetten önce Arap şairlerin şiirlerini, hatiplerin ise nutuklarını sundukları panayırlarda yapılan edebî tenkitlerle başlamış; Kur ân ın nazil olup, onu anlama, yorumlama ve anlatma gayeleriyle ortaya konan tefsir ve kelam eserleri doğrultusunda da gelişmiştir. El-Câhiz (öl.255/869) in Kitâbü l-beyân ve t-tebyîn i, Abdulkâhir el-cürcânî (öl.471/1078) nin Esrârü l-belâga ve Delâ ilü l-i câz ı ile Zemahşerî (öl.538/1144) nin Keşşâf adlı tefsiri bu yönde verilen öncü eserlerdendir. Belâgatin sistemli bir hâle getirilmesi ise Sekkâkî (öl.626/1229) nin Miftâhü l- Ulûm adlı eseri ile gerçekleşmiştir. Sekkâkî nin ortaya koyduğu çerçevede telif edilen eserlerin en önemlileri Hatîb el-kazvînî (öl.739/1338) nin Miftâhü l- Ulûm un belâgate ayrılmış üçüncü bölümünü özetlediği Telhîsü l-miftâh ı ve Taftazanî (öl.792/1390) nin Telhîs e yazdığı Mutavvel ve Muhtasar isimli şerhleri ile Seyyid Şerif Cürcânî (öl.816/1413) nin Mutavvel e yazdığı haşiyelerdir (Kılıç 1992: 382; Saraç 2007: 349). Belâgat sahasında Arapçadan sonra Farsça eserler de verilmiştir. Bu sahada yazılan ilk eserler, Ömer er-râdûyânî (H.V.yy.) nin Tercemânü l-belâga sı ile Reşîdüddîn Vatvat (öl.573/1177) ın Hadâ iku s- Sihr fî-dekâ iki ş-şi r adlı çalışmasıdır (Kılıç 1992: 384). Osmanlı coğrafyasında belâgat ile ilgili eserler ise Sekkâkî, Kazvînî, Taftazânî, Cürcânî ve Reşîdüddîn Vatvât ın çizgisinde ortaya konulmuştur. Yani belâgat sahasında hem Arapça hem de Farsça eserler takip edilmiş, örnek alınmış ve okutulmuştur. Örneğin klâsik dönem medrese eserlerinden sayılan Altıparmak Mehmed Efendi (öl.1033/1623) nin Kâşifü l-ulûm ve Fâtihâtü l-fünûn u ile İsmâîl-i Ankaravî (öl.1041/1631) nin Miftâhü l-belâga ve Misbâhü l-fesâha sı Kazvînî nin Telhîs adlı eserinin etrafında şekillenmiştir. Klâsik dönem medrese dışı eserlerden biri olan Şeyh Ahmed el-bardâhî (d.850/1446-7) nin Kitâbu Câmi i Envâ i l-edebi l-fârisî si ve Surûrî (öl /1562) nin Bahrü l-ma ârif ine de Reşîdüddîn-i Vatvat ın Hadâ iku s-sihr isimli eseri kaynaklık etmiştir (Saraç 2007: ). Tanzimat tan sonra Batılı anlamda yeni okulların açılması Türkçe belâgat kitabı telifini arttırmıştır. Öncelikle Mehmet Tâhir Selâm tarafından Arapçadan Türkçeye çevrilen Mevlânâ İsâmüddîn in Mizânü l-edeb (1841) i, ardından Ankaravî nin adı geçen eseri yayımlanmıştır. Bu iki eserden sonra kırka yakın eser basılmıştır. Aynı zamanda Yetiş in Yenileşme Devri Türk Edebiyatında Millî Rhetorique Meselesi adlı maka-

62 63 TÜBAR-XXXV/2014-Bahar/ Teşbîh ve İstiâre nin Belâgattaki Yeri lesinde millî bir belâgat ortaya çıkarıp çıkaramadıkları açısından incelediği bu eserler şunlardır (1992/2: ): Eser Yazar Yayım tarihi Mugni l-küttâb Mehmed Nüzhet 1869 Mi yâru l-kelâm Selîm Sâbit 1870 Mebâni l-inşâ (2 cilt) Süleymân Paşa Fenn-i Bedî Mehmed Mihrî 1872 Teshîlü l- Arûz ve l-kavâfî Ahmed Hamdî 1872 ve l-bedâyi Arûz-ı Türkî İlm-i Kavâfî Ali Cemâleddîn 1874 Sanâyi -i Şi riyye ve İlm-i Bedî Belâgat-ı Lisân-ı Osmânî Ahmed Hamdî 1876 Zübdetü l-beyân Mihâlicî Mustafâ Efendi 1880 Hadîkatü l-beyân El-Hac İbrâhîm 1881 Belâgat-ı Osmâniyye Ahmed Cevdet Paşa 1881 Ta lîm-i Edebiyât, Recâîzâde Mahmûd Ekrem 1882 Şerh-i Belâgat El-Hac İbrâhîm 1884 Tedrisât-ı Edebiyye Abdurrahmân Fehmî Mîzânü l-belâga Abdurrahmân Süreyyâ 1888 El-Kavlü l-ceyyid fî-şerh-i Mehmed Zihnî Ebyâti t-telhîs ve Şerhayhi ve Hâşiyeti s-seyyid Mîzânü l-edeb Diyarbakırlı Sa îd Paşa Zînetü l-kelâm Ali Nazif 1889 Istılâhât-ı Edebiyye Muallim Nâcî 1890 Muhtıra-i Belâgat, Ali Nazîma 1890 Belâgat Ruscuklu M. Hayri 1890 Mecâmi ü l-edeb Mehmed Rif at 1891 Osmânlı Edebiyâtı Menemenlizâde Mehmed 1897 Tâhir Osmânlı Edebiyâtı Numûneleri Mehmed Celâl Esrâr-ı Belâgat İsmâil Hakkı İlm-i Belâgat Mehmed Şükrî Edebiyât Süleymân Fehmî Nazariyyât-ı Edebiyye Reşîd 1910 Ayrıca Şahabettin Süleymân ın San at-ı Tahrîr ve Edebiyât (1329) ı, Mehmet Fuad Köprülü ve Şahabettin Süleymân ın ortak neşrettikleri Ma lûmât-ı Edebiyye (1330) adlı eser, Ali Ekrem in Dârülfünûn da verdiği ders notlarının toplanmasıyla ortaya çıkan Lisân-ı Edebiyât

63 64 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/Günay ÇELİKELDEN (1330), Dârülfünûn da Edebiyât Dersleri ( ), Nazariyyât-ı Edebiyye ( , , ) adlı eserleri ve Ferit Kâm ile Mehmed Âkif in aynı fakültede verdiği derslerin notlarından oluşan Âsâr-ı Edebiyye Tedkîkâtı Dersleri ( ), (1913) ve Kavâ id-i Edebiyye (1329) adlı eserler de sayılabilir. Cumhuriyet döneminden sonra da konuyla ilgili birçok eser kaleme alınmıştır. Bunlardan en belli başlıları şöyle sıralanabilir: Eser Yazar Yayım tarihi Edebî Sanatlara Dair Ali Nihâd Tarlan 1930 Edebiyât Lugatı Tâhirü l-mevlevî 1936 Edebiyat Bilgileri İsmail Habib Sevük 1942 Edebî Bilgiler Nihâd Sâmî Banarlı 1944 Edebî Sanatlar Seyit Kemâl Karaalioğlu 1964 Edebiyât Bilgi ve Teorileri (Belâgat) M. Kaya Bilgegil 1980 Örneklerle Türk Şiir Bilgisi Cem Dilçin 1983 Açıklamalar ve Örneklerle Edebî Numan Külekçi 1999 Sanatlar Belâgat-Kur an Edebiyâtı Nusreddin Bolelli 2006 Klasik Edebiyât Bilgisi-Belâgat M. A. Yekta Saraç Seçilen Belâgat Kitapları Bu çalışmada kullanılan eserler Kâzım Yetiş in Belâgat, Rhétorique ve Edebiyat Nazariyesi sahasında Türkçe Neşredilmiş Kitapların Açıklamalı Bibliyografyası adlı makalesinden (1992/1) ve Belâgat- Türk Edebiyatı adlı ansiklopedi maddesinden faydalanılarak belirlenmiştir (1992/2). Yapılan değerlendirme sonunda belâgat sahası içinde yayımlanan bu kitapların genel çerçeve olarak adeta birbirini tekrarlaması nedeniyle söz konusu kitaplar içinde öne çıkan ve merakımızı celbeden eserler seçilmeye gayret edilmiştir. Sekizi eski harfli, üçü de yeni harfli olarak belirlenmiş kitapların ilki belâgat alanında başat bir eser sayılan Kazvînî nin Telhîs idir. Ankaravî nin Miftâhü l-belâga ve Mısbâhü l-fesâha sı bu öncü kitabı takip etmiştir ve neşredilen ilk Türkçe belâgat kitabıdır. Belâgat-ı Lisân-ı Osmânî ise klâsik Arap belâgatinin tam olarak verildiği ilk matbu kitaptır. Belâgat-i Osmâniyye, bazı gazete yazıları ve müstakil eserlerle üzerinde tartışılan ilk belâgat kitabı olması hasebiyle dikkat çeker. Klâsik belâgate bağlı olan Mecâmi ü l-edeb, Süleyman Paşa dan beri görülen Batı retoriğine ait bölümlere de yer vermiş, bu alandaki en hacimli eserdir. Mebâni l-inşâ ile Ta lîm-i Edebiyât edebiyat incelemelerinde Batı re-

64 65 TÜBAR-XXXV/2014-Bahar/ Teşbîh ve İstiâre nin Belâgattaki Yeri toriğine yönelme gayretleri içermeleri açısından önemlidir. Nazariyyât-ı Edebiyye ise edebî eser incelemelerinde takip edilen sistemi tartışmaya açar ve edebiyat nazariyesi açısından farklı bir yol tutar. Bu, edebiyat bilgi ve teorilerini yeniden yorumlama çabasıdır. M. Kaya Bilgegil in Edebiyat Bilgi ve Teorileri adlı kitabı günümüze en yakın ve en ciddi teori kitabıdır. Üstelik ondan sonra bu manada esaslı bir teori çalışması da yapılamamıştır. Mugni l-küttâb, tam bir belâgat kitabı olmasa da kendi içinde tutarlı ve düzgün olmasıyla dikkat çekmiştir. Tam bir belâgat kitabı olma özelliği arz etmeyen bir diğer kitap ise Miʽyârü l-kelâm dır. Bu kitapta belâgatin hakîkat, mecâz, teşbîh ve istiâre konularının basitleştirilerek nasıl anlatıldığı merak edilmiştir. Değerlendirmemize kaynaklık eden eserlerin tam listesi ise şöyledir: 1. Doç. Dr. Yanık, Nevzat H., Prof. Dr. Mustafa Kılıçlı, Prof. Dr. M. Sadi Çögenli, Hatîb El-Kazvînî, Telhîs ve Tercümesi, Kur ân ın Eşsiz Belâgati, Huzur Yayın, Dağıtım, İstanbul, (Tarihsiz). 2. İsmail Ankaravî, Miftâhü l-belâga ve Mısbâhü l-fesâha, Tasvîr-i Efkâr, İstanbul, Mehmed Nüzhet, Mugni l-küttâb, İstanbul, Süleymân Paşa, Mebâni l-inşâ 1. cilt, Mekteb-i Fünûn-ı Harbiyye-i Şâhâne Matbaası, İstanbul, Ahmed Hamdî, Belâgat-ı Lisân-ı Osmânî, Matbaa-i Amire, İstanbul, Recâîzâde Mahmûd Ekrem, Ta lîm-i Edebiyât, Mihrân Matbaası, İstanbul, 1299, (2. Baskı) Selîm Sâbit, Miʽyârü l-kelâm, Matbaa-i Osmaniyye, İstanbul, Mehmed Rif at, Mecâmi ü l-edeb, Kasbar Matbaası, Dersa âdet, [Ahmed] Reşîd [Rey], Nazariyyât-ı Edebiyye: 1.cilt, Ahmed İhsân ve Şürekâsı Matbaacılık Osmanlı Şirketi, Eserin 1294 te aynı matbaada 2. Baskısı yapılmıştır (F. Abdullah 1954: 132). Eser ilk defa taş baskıyla 1296/1879 da Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne Matbaası nda, 1299/1882 de ise Hurûfât baskısı ile basılmıştır (Yetiş 1996: 55).

65 66 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/Günay ÇELİKELDEN 10. Bilgegil, M. Kaya, Edebiyat Bilgi ve Teorileri, 2.baskı, Enderun Kitabevi, İstanbul, Karabey, Turgut ve Mehmet Atalay, Ahmed Cevdet Paşa, Belâgât-i Osmâniyye, Akçağ Yayınları, Ankara, Seçilen Eserlerdeki Beyân Bölümleri Hakîkat, mecâz, teşbîh, istiâre, kinâye gibi ifadedeki kuvvet ve açıklık derecesini değiştiren kavramlar belâgatin beyân bölümünde incelenir. Beyân kelimesinin sözlük anlamı anlatmak, açık söyleme, ifade, ifham dır (Şemsettin Sami 1998: 327). Bir belâgat terimi olarak ise düşünceyi, amaçlanan açıklık derecesine göre ifade etmeye yarayan anlatım teknikleri bütünüdür. Mecâz, İsm-i mekândır, bu münasebetle bir ucundan öbür ucuna kat -i mesâfe ile güzer olunan yola ıtlak olunur ve ehl-i ulûm ıstılâhında hakîkat mukabilidir ki mevzû un leh olmayan ma nâda bir alâka ve münâsebet sebebiyle isti mâl olunan kelimeden ibâretdir. (M.Âsım 1305: 2/788) Yukarıdaki tanımdan da anlaşılacağı üzere sözün gerçek anlamının dışında, kendisine ait olmayan bir kavramı ifade etmesi şeklinde tanımlanan mecâz, iki şekilde meydana gelir: İlki, sözün kendi anlamının dışında kullanılmasını sağlayacak bir engelleyici ipucunun bulunmasıdır. İkincisi de sözün bir engelleyici ipucu olmaksızın gerçek anlamının dışında kullanılmasıdır. Birinci yol, alakası teşbîh olanlar ve alakası teşbîhten ayrı olanlar şeklinde ikiye ayrılır. Alakası teşbîh olan mecâzlar istiâre, başka türlü alakası olanlar da mecâz-ı mürsel olarak adlandırılır. İkinci yol ise kinâye yi oluşturmaktadır. Seçilen eserlerin ikinci kısmı beyân bölümüne ayrılmıştır. Ancak aşağıdaki tabloda da görüldüğü üzere Süleymân Paşa, Recâîzâde Mahmûd Ekrem ve Manastırlı Mehmed Rif at ve [Ahmed] Reşîd [Rey] 5 in kitapları bu genellemenin dışında kalmaktadır Eserin ilk baskısı: Atatürk Üniversitesi Yayını, Sevinç Matbaası, Ankara Eserin ilk baskısı 1298/1881, 2. baskısı 1299/1882 de İstanbul da yapılmıştır. Yazıya kaynaklık eden bu kitapta eserin Matbaa-i Osmâniye 1299/1882, Nişan Berberyan Matbaası 1310/1892 ve Şirket-i Mürettebiyye Matbaası 1323/1905 tarihli baskılarının mukayeseli ve transkripsiyonlu metni kullanılmıştır (Karabey ve Atalay 2000:VII). Reşîd, üslûbun ma nâya ait olarak belâgat denilen, ahvâl ve meziyyâtından bâhis olan kısmına me ânî diyerek, edebî sanatları bu bölümün içinde anlatmıştır (1328: ).

66 67 TÜBAR-XXXV/2014-Bahar/ Teşbîh ve İstiâre nin Belâgattaki Yeri Kazvînî Ankaravî El-fennü s-sânî ilmü l-beyân Bâb-ı sânî ilm-i beyâna müte allik olan kavâid ü ıstılâhâtı beyân eyler. M. Nüzhet Beşinci bölüm: Kısm-ı sânî sanâyi -i ma neviyye beyânındadır. S. Paşa Fasl-ı râbi A. Hamdî Mebhas-i sânî R. M. Ekrem Üçüncü fasl: Tezyînât-ı Üslûb-Envâ -ı Mecâz S. Sâbit Fasl-ı sânî: İfâde-i merâm M. Rif at Üçüncü Kitap Reşîd Me ânî M. K. Bilgegil İkinci Kitap-Birinci Bölüm A. Cevdet Bâb-ı sânî 1. Tablo Kazvînî, beyân bölümünü eserinin el-fennü s-sânî ilmü l-beyân başlığı altında ele almıştır. Burada öncelikle lafzın ma nâya olan delâletinde mutâbakat, tazammun ve iltizâm ilişkilerine kısaca değinmiş ve mecâzı, lafzın gerçek anlamının dışında, kendisine ait olmayan bir kavramı karîne (engelleyici ipucu) ile ifade etmesi şeklinde tanımlamıştır. Lafzın bir karîne olmaksızın gerçek anlamının dışında kullanılmasına da kinâye demiştir. Teşbîh alakası ile kurulan mecâzlar da vardır, diyerek önce teşbîhi ele alacağını söylemiş ve bu açıklamalardan sonra beyân bölümünü teşbîh, hakîkatve mecâz, mecâz-ı mürsel, istiâre, kinâye ana başlıklarıyla sınırlandırmıştır (Yanık vd. t.y.: 93). R. M. Ekrem ve Reşîd in eserleri dışındaki diğer eserlerde bu sıralamanın çok fazla değişmediği görülmüştür (bkz. 2. Tablo). Kazvînî Teşbîh, Hakîkat ve Mecâz, Mecâz-ı Mürsel, İstiâre, Kinâye Ankaravî Teşbîh, Hakîkat ve Mecâz, Mecâz-ı Mürsel, İstiâre, Kinâye M. Nüzhet Hakîkat, Mecâz, Mecâz-ı Mürsel, İstiare, Kinâye Teşbîh S. Paşa Hakîkat, Mecâz, Mecâz-ı Mürsel, İstiâre, Kinâye Teşbîh A. Hamdî Teşbîh, Hakîkat ve Mecâz, Mecâz-ı Mürsel, İstiâre, Kinâye S. Sâbit Hakîkat, Mecâz, Mecâz-ı Mürsel, Kinâye, İstiâre M. Rif at Mecâz, Mecâz-ı Mürsel, İstiâre, Teşbîh, Kinâye M.K. Bilgegil Hakîkat, Mecâz, Teşbîh, İstiâre, Mecâz-ı Mürsel, Kinâye A. Cevdet Hakîkat, Mecâz-ı Akli, Mecâz-ı Mürsel, Teşbîh, İstiâre, Kinâye R. M. Ekrem Mecâz-ı Tahyili, İstiâre, Teşbîh, Mecâz-ı Mürsel, Tariz ü Kinâye, Tezad ve Mukabele, Edeb-i Kelam, Teşhis ve İn-

67 68 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/Günay ÇELİKELDEN Reşîd tak, Müşakele, İhya, Mübalağa. Mecâzât, Temâsül, Teşhis, İstibdâl, İstiâre, Teşbîh, Telmih, Kinaye, Hüsn-i Talil, Mecâz-ı Mürsel, Zerafet, Tevriye, İham, Müşakele, Tecnis, Terdid, Tecahül-i Arif, Tedric, Tensik-i sıfat, Rücu, Kat, Sükut-ı Beliğ, İltifat, Aks, Edeb-i Kelam. 2. Tablo Yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere teşbîh ve istiâre, hakikat ve mecâz başlıklarıyla iç içedir. Bu durumda öncelikle hakikat ve mecâz kavramlarına değinilecektir. Hakîkat ve Mecâz: Söz ve anlam arasındaki ilişkiyi tanımlayan delâlet vaz î, tazmînî ve iltizâmî olmak üzere üç şekilde ortaya çıkar. Vaz î delâlet, bir sözün tahsis edildiği konuya delâleti yani gerçek anlamı olup, söz konusu eserlerde hakikat terimiyle karşılanmıştır. Hakîkatin meânî-i mevzû un lehinde isti mâl olunan elfâz ve mecâzın karîne-i mâni â ile me ânî-i mevzû un-lehden gayrı bir ma nâda isti mâl olunan elfâz tanımları arka arkaya verilerek, bu iki terimi bir arada anlatma yoluna gidilmiştir (Yanık vd. t.y.: 110; Ankaravî 1284: 81; M. Nüzhet 1286: 110; S.Paşa 1289: 53; A. Hamdî 1293: 68; M. Rif at 1308: 243; Bilgegil 1989: 127; Karabey-Atalay 2000: 78-79). Selîm Sâbit, hakîkati makâm-ı ifâdede îrâd olunan nutk ve ibârenin şâmil olduğu kelimeleri ma nâ-yı hakîkîlerinde isti mâl eylemek, mecâzı da kelimât-ı mezbûreyi bazı karîneler ile ma nâ-yı hakîkîlerine münâsip diğer bir ma nâda isti mâl etmek şeklinde tanımlamıştır (1302: 16-17). Reşîd ise Elfâzın delâlet-i vaz iyyesine hakîkat, delâlet-i âriziyyesine de mecâz derler. suretinde bir tarifte bulunmuştur (1328: 174). Burada kelimenin gerçek anlamının cevher, mecâzî anlamının ise araz kavramıyla ilişkilendirildiği görülmektedir. Bu tanımlardan sonra Kazvînî, A. Cevdet, M. Rif at ve Bilgegil in eserlerinde hakikat ve mecâzın lugavî, şer î, örfî hâss ve örfî âmm olmak üzere dört türünden bahsedilmiştir. Kazvînî de bu terimlere ait bir tanım yoktur. Ancak bu terimlerden hangisine ait olduğu belirtilmeden birkaç örnek verilmiştir (Yanık vd. t.y.: ). A. Cevdet söz konusu ayrımları bir ma nâ-yı lugavîden bir alaka ve münasebetle mebnî bir ma nâ-yı şer îye ya da örfîye nakl ile vaz olunan kelimeye menkûl denilir ki bu kelime bir cihetle hakikat ve bir cihetle mecâz olur. açıklamasıyla menkul olarak değerlendirmiştir (Karabey-Atalay 2000: 78).

68 69 TÜBAR-XXXV/2014-Bahar/ Teşbîh ve İstiâre nin Belâgattaki Yeri M. Rif at ve Bilgegil in eserlerinde bu terimlerin tanım, tasnif ve örneklerinin ayrıntılı bir biçimde anlatıldığı görülmüştür (bkz. 3. Tablo). Terimler M. Rif at M. K. Bilgegil hakîkat-i lugaviyye / lugavî hakîkat hakîkat-i şer iyye / şer î hakîkat hakîkat-i örfiyye / örfî hakîkat hakîkat-i örfiyye-i âmme Lafzın lugat cihetiyle mevzu olduğu ma nâda isti mâlidir. Arslan lafzından yırtıcı bir hayvan kastetmek gibi (1293: 251). Bir lafzın şer en mevzû olduğu ma nâda isti mâlidir. Salât lafzı [Hz. Peygamber e dua (Tulum 2013:370)] şer en namaza mevzû olduğundan ehl-i şer nezdinde namaz ma nâsına isti mâl olunması gibi (1293: 252). Bir lafzın ma nâ-yı mevzû unun gayrısında isti mâli örfen hakîkat derecesindedir (1293: 253). Örfün âmm olmasıdır. Dâbbe kelimesi lugat cihetiyle arz üzerinde yürüyen nesneye mahsus iken örfî-i âmm cihetiyle dört ayaklı hayvanattan üzerlerine yük yükletilen hayvanlara mahsus olduğunda dâbbeden bu hayvanların birisi meselâ bârgîr kast olunursa hakîkat-i örfiye-i âmme ve cümlesi murad olunursa mecâz-ı örf-i âmm olur (1293: 253). Lafzın kendisine mahsus ma nâya delâletidir. Çiçek, ev, yol, halı, el lafızlarının kendilerine tahsis edilmiş ma nâlara delâleti gibi (1989: 128) Bir lafzın şerîatte kazandığı ma nâya delâletidir. Mesela salât kelimesi du â ma nâsına geldiği halde; şer îat ehli bu ma nâ yerine namaz ma nâsını getirmişlerdir (1989: ). Lugavî hakikatin bütün bir kavim içinde kazandığı yeni ma nâdır tanımını yaptıktan sonra buna eski kitapların örfîi âm dediğini ekleyerek hakîkat-i örfiyye-i âmmeye örnek vermiştir. Rüzgâr kelimesinin dalgalanmış havaya, misafir kelimesinin mihmâna, merkeb kelimesinin ayaklı bilinen hayvana delaleti gibi (1989: 128). Örfî hakîkate bakınız.

69 70 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/Günay ÇELİKELDEN hakîkat-i örfiyye-i hâsse / hâs örfî hakîkat mecâz-ı lugavî/lugavî mecâz mecâz-ı şer î / şer î mecâz mecâz-ı örfî/örfî mecâz Örfün hâss olmasıdır. Fi il lafzı lugat cihetiyle hadese mevzû iken bir cemâ at-ı mahsûs olan nahviyyûn ındinde yazdı, yazıyor, yazacak gibi kelimât-ı mahsûsaya tahsis edilmesi gibi (1293: 253). Lafzın lugat cihetiyle mevzû olduğu ma nânın gayrısında isti mâlidir. Arslan lafzından cesur bir adam kastetmek gibi (1293: 252). Bir lafzın şer en mevzû olduğu ma nânın gayrısında isti mâlidir. Salât lafzının du â ma nâsında isti mâli gibi (1293: 252). Bir lafzın mâ-vuzı alehlerinin gayrısında isti mâli örfen mecâzdır. Mecâz-ı örfî âmm ve hâss olması örfin âmm ve hâss olmasına bağlıdır. Mecâz-ı örfî âmm için hakîkat-i örfiyye-i âmme nin örneğine bakınız. (1293: 253). Mecâz-ı örf-i hâss ise fi ilden hades ma nâsıyla kitâbet ve hiyâtet gibi ma nâların kast edilmesidir. 3. Tablo Örfün lafızlara bir kısım zümreler arasında bilinen yeni ma nâlar kazandırmasıdır. Kadîm kelimesinin lugavî hakikatte eski nin karşılığı iken felsefede vücuduna başlangıç olmayan ma nâsını kazanması; fiil iş demekken, gramerlerin ona eylem ve zama nâ delalet eden kelime ma nâsını kazandırması gibi (1989: 128). Kelimenin engel bir karîneden dolayı kendisine mevzû olan ma nânın dışına çıkmasıdır. Toprak kelimesinin mezar ma nâsında kullanılması ve gül lafzının yanağa delâlet etmesi gibi (1989: 130) Şerîat ehlinin salât lafzını du â ma nâsında kullanmasıdır (1989: 131). Örf-i âmm ve örf-i hâss olan mecâz şeklinde ikiye ayrılmıştır (1989: ). Tütün lafzı, lugatte yanan bir şeyden çıkan duman ma nâsına gelirken, bilâhere insanlarca sigara yapılmak, pipoya doldurulmak suretiyle içilen nikotinli nebat yaprağında ad olmuştur. Bu ma nâda örfî-i âmm olan bir hakîkatvardır. Fakat derin bir hasret ifade etmek üzere bir şeyden gözümde tütüyor diye söz edersek örfî-i âmm olan bir mecâz yapılmış olur. Hesap, ölçü ile alakalı bir ma nâ ismidir. Lafzın ilk ma nâsıyla alınıp ondan muhâsebe, muhâsebât gibi ma nâların kastedilmesi ise örf-i hâss olan mecâzdır (1989: 131).

70 71 TÜBAR-XXXV/2014-Bahar/ Teşbîh ve İstiâre nin Belâgattaki Yeri Hakîkat ve Mecâz başlığında değerlendirilmesi gereken bir diğer mecâz türü de aklî mecâzdır. Genel olarak aklî mecâz, fiilin hakîkî fâ ilinin dışındaki unsurlara isnâd edilmesi şeklinde bilinir. Aklî mecâzın tanımı, özellikleri ve örneklerine ise Kazvînî, A. Cevdet, M. Rif at ve Bilgegil in eserlerinde rastlanmıştır. Kazvînî de bu konu Me ânî bölümünün İsnâd başlığı altında yer alırken (Yanık vd. t.y.: 9-12), A. Cevdet te Fasl-ı Evvel Mecâz-ı Aklî Beyânındadır adlı bölümde anlatılmıştır (Karabey-Atalay 2000: 79). M. Rif at aklî mecâz konusunu A. Cevdet Paşa dan nakl ettiğini söylemiştir (1293: 255). Bilgegil in bu konuya dair söyledikleri ise diğer isimlerden farklı değildir (1989: ). Aklî mecâzın başlı başına bir makale konusu olduğu görüldüğünden burada ayrıntıya girilmemiştir. Zira Sedat Şensoy un Belâgat Geleneğinde Aklî Mecâz Tartışmaları adlı makalesinde bu konu enine boyuna tartışılmıştır (2002: 1-37). Kısacası bir kelimenin hakîkî ve mecâzî olarak iki temel anlamı vardır. Bu anlamların da lugavî, ıstılahî ve örfî olmak üzere üç ayrı kola ayrıldığı, kelime hakkında sağlıklı bir hüküm vermek için unutulmamalıdır. Teşbîh Teşbîhin tanımı: Bir kelimeyi hakîkî ma nâdan mecâzî ma nâya nakletmek için kullanılan alakalardan biri olan teşbîh, bir şeyin başka bir şeye ma nâda müşâreket/ortaklık üzerine delâleti şeklinde tanımlanmaktadır (Yanık vd. t.y.: 94; Ankaravî 1284: 43; M. Nüzhet 1286: 120; S. Paşa 1289: 63; A. Hamdî 1293: 69; S. Sâbit 1302: 19; Bilgegil 1989: 134). Bu tanımın yanısıra aşağıdaki tanımlara da rastlanmıştır: M. Nüzhet Bir şeyin nefsinde olan evsâftan birinde iki şeyin iştirâki üzerine delâlettir veya mestûr olan şeyi zâhire çıkarmak ve müşebbehün bihin ahkâmından bir hükmü müşebbeh isbât eylemektir. (1286: 120). A. Cevdet Bir şeye mezîd-i ihtisâs ve taalluku olan vasıfta diğer şeyin müşâreket ü mümâseletine delâlet etmek şeklinde genişletmiştir (Karabey-Atalay 2000: 83). M. Rif at Bir şeyin ziyâde-i ihtisâsı olan vasfına diğer bir şeyin müşâreketine delâlet etmekten ibârettir. (1308: 256). Reşîd Bir fikir ve hayâli, aralarında alâka-i temâsül bulunan diğer bir fikir ve hayâl ile -vuzûh-ı delâleti tezyîd için- karşılaştırmaya teşbîh derler (1328: 212).

71 72 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/Günay ÇELİKELDEN R. M. Ekrem Aralarındaki münâsebet ve muvâfakat cihetiyle biri diğerinin tenvîr ve îzâh ve tezyînine medâr olacak iki fikrin tekâbülünden husûle gelen sûrettir. (1299: 247). 4. Tablo M. Rif at in tanımı, A.Cevdet Paşa nın tanımına oldukça benzemektedir. Reşîd hayal i de tanıma dahil etmiştir. R. M. Ekrem in tanımı ise en geniş tanım olarak görülebilir. Teşbîhin unsurları: Teşbîh müşebbeh ve müşebbehün bih (tarafeyn), vech-i şebeh (vechü ş-şebeh/vech-i teşbîh) ve teşbîh edatı (edâtü tteşbîh/edât-ı teşbîh) olmak üzere dört unsurdan oluşur (Yanık vd. t.y.: 94; Ankaravî 1284: 44; M. Nüzhet 1286: 120; S. Paşa 1289: 63, A. Hamdî 1293: 69; Karabey-Atalay 2000: 83; S. Sâbit 1302: 19; M. Rif at 1308: 256; Reşîd 1328: 215; Bilgegil 1989: 135). Bu unsurların Ta lîm-i Edebiyât ta doğrudan anlatılmayıp, istiârenin izahı sırasında dolaylı olarak zikredildiği görülmektedir (1299: 226). Miʽyârü l-kelâm, Belâgat-i Osmâniyye, Nazariyyât-ı Edebiyye ve Ta lîm-i Edebiyât dışındaki eserlerde tarafeyn ile vech-i şebehin görünüşleri de anlatılmıştır (Yanık vd. t.y.: 94; Ankaravî 1284: 44-54; M. Nüzhet 1286: 121; S. Paşa 1289: 63-65; A. Hamdî 1293: 70; M. Rif at 1308: ; Bilgegil 1989: ): Tarafeyn hissî olabilir yani tarafeyn, duyu organları ile algılanır. Tarafeyn aklî olabilir yani tarafeyn, duyu organları ile algılanmaz. Tarafeynin biri hissî öteki aklî olabilir. Gül yanak gibi. Hayat ilmi Ölümün yırtıcı bir hayvana benzetilmesi gibi. 5. Tablo M. Rif at ile Bilgegil, tarafeynin görünüşlerine hayâlî ve vehmî olabilmeyi de eklemişlerdir. Tarafeynin hayalî olması aklen gerçekleştirilmesi mümkün ancak âdeten mümkün olamayan tasavvurları; vehmîliği ise mitoloji ve batıl inanç unsurlarını ya da söz sahibinin hayal mahsullerini ifade eder (1308: ; 1989: ). Ayrıca tarafeynin benzetme yönünde fonksiyonları (suretin surete, ma nânın ma nâya, ma nânın surete ve suretin ma nâya benzetilmesi) da sıralanmış ve hemen akabinde tarafeynin müfret, mürekkep, ya da birinin müfret diğerinin mürekkep ya da müteaddid yapıda olabileceğinden bahsedilmiştir (Yanık vd. t.y.: ; M. Nüzhet 1286: 122; A. Hamdî

72 73 TÜBAR-XXXV/2014-Bahar/ Teşbîh ve İstiâre nin Belâgattaki Yeri 1293: 75-80; M. Rif at 1308: ; Bilgegil 1989: ; Karabey- Atalay 2000: 86). Vech-i şebeh nitelik bakımından tarafeynin hakîkatinde bulunup bulunmamasına göre ikiye ayrılır. A. Hamdî, bunlar için zâtî ve vasfî terimlerini kullanır. Vech-i şebeh tarafeynin hakîkatinden hariç bir sıfat ise, bu sıfat hakîkî (duyusal ve aklî [soyut]) ve izâfî olabilir. Bu noktada S. Paşa, A. Hamdî, M. Rif at vech-i şebehin hayalî ve vehmî olabileceğini söyler. Vech-i şebeh nicelik bakımından ise tek ya da birden çok yönlü olabilir (Yanık vd. t.y.: 96-97; Ankaravî 1284: 54-58; M. Nüzhet 1286: 122; S. Paşa 1289: 66; A. Hamdî 1293: 71-72, M. Rif at 1308: 263; Bilgegil 1989: ). Teşbîhte maksat: Seçilen eserlerden hareketle teşbîhin maksatları şöyledir (Yanık vd. t.y.: ; Ankaravî 1284: 74-79; M. Nüzhet 1286: 123; S. Paşa 1289: 69-71; A. Hamdî 1293: 80-82; M. Rif at 1308: ; Bilgegil 1989: ; Karabey-Atalay 2000: 91-94) : Müşebbehin durumunu, türünü, miktarını kısacası özelliklerini ve meydana gelmesinin mümkün olduğunu açıklamak ile müşebbehi zihne yerleştirme, süsleme, yerme ve ilginç gösterme. Müşebbehün bihin müşebbehten daha mükemmel olduğu izleniminin verilmesi, müşebbehün bihe önem verildiğini gösterme. 6. Tablo Bilgegil, müşebbehün bih ile ilgili olarak yapılan teşbîhlerin maklûb teşbîh ve izhâr-ı matlûb tarzında yapıldığını da söyler. Maklûb teşbîh tarzında, müşebbehün bih yerine müşebbeh üstün gösterilir. İzhâr-ı matlûb tarzında ise istek açığa vurulurken eksik bir şeye tam bir şey gerçekten veya âdet îcabı katılır. Bu tarz için aç kimsenin bedir gibi parlak bir yüzü beyaz bir çöreğe benzetmesi örneği verilir (1989: 153). Selim Sâbit, [Ahmet] Reşîd [Rey] ve Recâîzâde Mahmut Ekrem in eserlerinde ise teşbîhin maksatlarıyla ilgili bir açıklama yoktur. Ancak Ta lîm-i Edebiyât ta teşbîh için üslubun süsleyicisi denmiş ve teşbîhte zoraki, köhne, süflî hayallerden kaçınılarak doğru, tabî î, açık ve münâsebetli teşbîhlerin kurulması gerektiğinden söz edilmiştir (R. M. Ekrem 1299: 252). Teşbîhin sınıflandırılması: Teşbîh sınıflandırmalarında hareket noktası teşbîhin unsurlarıdır. Bu durumda teşbîh, tarafeynin niceliği, unsur sayısı ve vech-i şebehin özelliği bakımından üç ana sınıfa ayrılır. (bkz. 7. Tablo)

73 74 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/Günay ÇELİKELDEN Tarafeynin niceliği bakımından teşbîh türleri Unsur sayısı bakımından teşbîh türleri Vech-i şebehin özelliği bakımından teşbîh türleri melfûf teşbîh mufassal teşbîh temsilî teşbîh mefrûk teşbîh mücmel teşbîh temsil dışı teşbîh teşbîhü t-tesviye mürsel teşbîh Karîb mübtezel teşbîh teşbîhü l-cem mü ekked/beliğ teşbîh ba îd garîb teşbîh 7. Tablo Teşbîh tarafeynin niceliği bakımından dörde ayrılmıştır. Bunlar melfûf teşbîh, mefrûk teşbîh, teşbîhü t-tesviye ve teşbîhü l-cem dir (Yanık vd. t.y.: ; A. Hamdî 1293: 78-79; M. Rif at 1308: ; Bilgegil 1989: ; Karabey-Atalay 2000: 89-90): Melfûf teşbîh: Mefrûk teşbîh: Teşbîhü t-tesviye: Teşbîhü l-cem: Önce müşebbehlerin sonra müşebbehün bihlerin sıralanmasıdır. Müşebbehlerin hemen yanında müşebbehün bihlerin yer almasıdır. Müşebbeh çokludur. Müşebbehün bih çokludur. 8. Tablo Ankaravî nin eserinde yalnızca teşbîhü t-tesviye ve teşbîhü l-cem türleri görülmüştür (1284: 80). Mehmed Nüzhet, Süleymân Paşa, Selim Sâbit, [Ahmed] Reşîd [Rey] ve Recâîzâde Mahmûd Ekrem in eserlerinde ise bu türden bir sınıflandırmaya rastlanmamıştır. Teşbîh unsur sayısı bakımından da dörde ayrılmıştır. Bunlar mufassal, mücmel, mürsel ve mü ekked/belîğ teşbîhtir (Yanık vd. t.y.: ,109; A. Hamdî 1293: 80,70; M. Rif at 1308: 258; Bilgegil 1989: 145; Karabey-Atalay 2000: 84). Bu sınıflama vech-i şebeh ve teşbîh edatının etrafında şekillenmiştir (bkz. 9. Tablo). mufassal teşbîh mücmel teşbîh mürsel teşbîh müekked/belîğ teşbîh + vech-i şebeh - vech-i şebeh +teşbîh edatı - teşbîh edatı 9. Tablo işareti, ilgili unsurun dâhil olduğunu, - ise olmadığını ifade eder.

74 75 TÜBAR-XXXV/2014-Bahar/ Teşbîh ve İstiâre nin Belâgattaki Yeri Ayrıca mufassal teşbîh için teşbîhi taşıyan bir ifadede bütün unsurların birlikte zikredilmesi gibi bir tanımlama da kullanılmıştır (Reşîd 1328: 216; Bilgegil 1989: 145). Kazvînî tarafeynden birinin niteliği zikredilmeyen, yalnız müşebbehün bihin niteliği zikredilen ve her ikisinin niteliği zikredilen teşbîhlerin de mücmel teşbîhten sayıldığını ifade etmiştir (Yanık, vd.,t.y.:106). Ankaravî, M. Nüzhet, S. Paşa, S. Sâbit, Reşîd ve R. M. Ekrem in eserlerinde vech-i şebehin zikrine göre yapılan teşbîh sınıflandırılmasına yer verilmemiştir. Teşbîhin yalnızca vech-i şebehin özelliğine göre de bir sınıflamaya tabi tutulduğu görülmüştür. Bunlar teşbîhin temsilî, temsil dışı, karîb mübtezel ve ba îd garîb olmasıdır. Kazvînî temsilî teşbîhi, vech-i şebehi birçok durumdan çıkarılan teşbîh şeklinde tanımlamıştır. Temsilin aksine de temsil dışı demiştir (Yanık vd. t.y.: 105). Bilgegil ise temsilî teşbîhlerin, iki tasavvur heyetinden kurulduğunu söyleyerek, teksîfî ve tafsîlî türlerinden bahsetmiştir (Bilgegil,1989: ). Karîb mübtezel yani âmiyâne teşbîhte vech-i şebeh açıktır. Fakat ba îd garîb yani edîbâne teşbîhte ise vech-i şebehin kavranabilmesi zordur (Karabey-Atalay 2000: 90; M. Rif at 1293: 290; Bilgegil 1989: ). Ayrıca Kazvînî ve M. Rif at teşbîh-i belîği, ba îd garîb bir teşbîh saymışlardır (Yanık vd. t.y.: ; 1308:270). Bilgegil, bu başlık altında diğerlerine ek olarak tahkîkî, tahayyülî, tehekkümî ve sâde teşbîh türlerini anlatmıştır (1989: ). Bizce teşbîhte en mühim unsur vech-i şebehtir. Çünkü tarafeynin arasında aklî ya da vehmî yolla kurulacak ilişki teşbîhin gücünü, orijinalliğini, etkileyiciliğini gösterecektir. Son olarak Kazvînî ve A. Hamdî de teşbîhin makbûl (maksadı ifadeye yeten) ve merdûd (maksadı ifadeye yetmeyen) türlerinden bahsedildiği de görülmüştür (Yanık vd. t.y.: ; 1293:84). İstiâre İstiârenin tanımı: Ele alınan eserlerde istiâre, ma nâ-yı hakîkî ile ma nâ-yı mecâzî arasındaki alakanın müşâbehet olmasıyla meydana gelen mecâz tanımıyla karşılanmış ve unsurları müste ârun minh (ödünç veren/asıl anlam/müşebbehün bihin anlamı), müste ârun leh (ödünç alan/mecâzî anlam/müşebbehin anlamı) müste âr (ödünç alınan şey/müşebbehün bihin lafzı) ve câmi (vech-i şebeh/alaka-i temâsül) şeklinde sıralanmıştır (Yanık vd. t.y.: 111; Ankaravî 1284: 87-88; M. Nüzhet 1286: ; S. Paşa 1289: 58; A. Hamdî 1293: 90; R. M. Ekrem 1299: 224; S. Sâbit 1302: 18; M. Rif at 1308: 284; Reşîd 1328:

75 76 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/Günay ÇELİKELDEN 186,189; Bilgegil 1989: 154,158; Karabey-Atalay 2000: 94). S. Sâbit te ise istiârenin unsurları anlatılmamıştır. Teşbîh bahsinde olduğu gibi istiârede de tarafeyn ve câmi (vech-i şebeh)in görünüşlerine yer verilmiştir (Yanık vd. t.y.: ; M. Rif at 1308: ). Şöyle ki tarafeyn hissî olursa câmi hissî ya da aklî, tarafeyn aklî ise, câmi muhtelif (bazısı hissî, bazısı aklî) olur. Bilgegil, bu görünüşlere müste ârun minhin hissî, diğerlerinin aklî; müste ârun lehin hissî, diğerlerinin aklî olmasını da eklemiştir (1989: 168). Ankaravî, M. Nüzhet, S. Paşa, A. Hamdî, A. Cevdet S. Sâbit, Reşîd ve R. M. Ekrem in eserlerinde ise unsurların görünüşleri anlatılmamıştır. İstiârenin sınıflandırılması: İstiâreyi taşıyan bir ifadede kelimelerin bir ya da birden fazla olması istiârenin müfred ve mürekkep başlıkları altında incelenmesini sağlamıştır. Müfred istiâre de tarafeynin terki ya da zikri bakımından istiâre-i musarraha (açık istiâre) ve istiâre-i mekniyye (kapalı istiâre) olmak üzere ikiye ayrılır. Kazvînî ve Ankaravî de istiâre-i musarraha yoktur. R. M. Ekrem ise ne musarrah ne de meknî istiâre terimlerine yer vermiştir. Yalnızca müşebbehün bihin söylendiği musarrah istiâre, kendi içinde üç çeşittir: mutlak, mücerred ve müraşşah istiâre (M. Nüzhet 1286: ; S. Paşa 1289: 59-60; A. Hamdî 1293: 90-91; M. Rif at 1308: ). Reşîd, bu tür sınıflandırmaların gereksiz olduğunu söyleyerek yalnızca musarrah ve meknî istiâre ayrımını kabul eder (1328: 190). S. Sâbit ve R. M. Ekrem ise mutlak, mücerred, müraşşah istiâre türlerinin hiç birine yer vermezler. Kazvînî, Ankaravî, A. Cevdet ve Bilgegil mutlak, mücerred ve müreşşah istiâreyi bağımsız birer istiâre olarak değerlendirmişlerdir. (Yanık vd. t.y.: ; 1284: 92-94; Karabey-Atalay 2000: 97; 1989: 166). Mutlak istiâre, bir sıfata ve müste ârun minh ve müste ârun lehe uygun gelecek bir kısımlandırmaya yakın olmayan istiâredir. Mücerred istiâre, müste ârun lehe uygun olana yakın istiâredir. Müraşşah istiâre ise müste ârun minh e uygun olana yakın istiâredir (Yanık vd. t.y.: ; 1284: 92-94; Karabey-Atalay 2000: 97; 1989: 166). Bilgegil, bu üç isimden farklı olarak mutlak istiârenin hem musarrah hem de meknî istiâre için geçerli olabileceğini de söylemiştir. Bu ise mutlak, mücerred ve müreşşah istiâreyi bağımsız birer istiâre olarak değerlendirmesiyle çelişmektedir. Yaptığı açıklamalar ve verdiği örnekler konuyu anlaşılır kılmaktan uzaktır. Zira mutlak, kelime anlamı olarak hiçbir şeye bağlı olmayan, kayıtsız ise mücerred ya da müreşşah istiârenin alt sınıfı biçimde düşünülmemesi gerekmektedir.

76 77 TÜBAR-XXXV/2014-Bahar/ Teşbîh ve İstiâre nin Belâgattaki Yeri Musarrah istiâre ile ilgili bir diğer alt sınıflama da istiâre-i asliyye ve istiâre-i tebeiyye şeklindedir. Aslî istiârede müste âr yani müşebbehün bihin lafzı cins isimdir. Cesur adam için arslan denmesi gibi. Tebeî istiârede ise müste âr, fiil ve ondan türetilenlerdir. Yemeğin tamamını yemek yerine silip süpürmek, ortaya çıkarmak yerine diriltmek fiillerinin kullanılması gibi (Yanık vd. trhs: 118; M. Rif at 1308: ; Bilgegil 1989: 159; Karabey-Atalay 2000: 95). Ankaravî, Mehmed Nüzhet, Süleymân Paşa, Ahmed Hamdî, Selîm Sâbit, [Ahmed] Reşîd [Rey] ve Recâîzâde Mahmûd Ekrem in eserlerinde bu terimlere rastlanmamıştır. İstiâre-i mekniyyede ise zikredilen müşebbehtir. Ayrıca istiâre-i mekniyye bahsinde müşebbehün bihin kavranmasına karîne olan tahyîlî istiâre de anlatılmıştır. Ölümün tırnakları filana saplandı. cümlesinde bir istiâre-i mekniyye vardır. Çünkü müşebbehün bih olan yırtıcı hayvan söylenmeyip levâzımı olan tırnakla müşebbeh olan ölüm söylenmiştir. Aynı zamanda ölüme tırnak isnâd edilmesi müşebbehün bihin karinesi yani terşîhi olduğundan bu bir tahyîlî istiâredir. (Yanık vd. t.y.: 121; Ankaravî 1284: 90; M. Nüzhet 1286: 118; S. Paşa 1289: 60-61; A. Hamdî 1293: 91-92; S. Sâbit 1302: 19-20; M. Rif at 1308: 289; Reşîd 1328: ; Bilgegil 1989: 162; Karabey-Atalay 2000: 96). Sâbit ve Reşîd [Rey] ise tahyîlî istiâreye değinmemişlerdir. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Kapalı istiârenin tanımı için yalnızca müşebbehin zikridir denmesi yetersizdir. Çünkü müşebbehün bihe dair ipucunun (terşîh) söylenmemesi ifadenin gerçek anlamda kullanıldığını düşündürebilir. Aynı şey, yalnızca terşîhin kullanılması durumunda da geçerlidir. A. Kartal, müşebbehün bihle yapılan istiârenin sadece teşbîhin tarafı olan müşebbeh kullanılarak yapılamayacağını söylemiştir (2011: 504). Öyleyse istiârenin en temel hareket noktası müşebbehün bihtir ve tanımı da bu yönde yapılmalıdır. İstiârenin söz konusu sınıflandırmaları için 10. tabloya bakınız. İstiâre müfred istiâre musarrah istiâre (açık istiâre) mutlak istiâre mücerred istiâre müreşşah istiâre aslî istiâre tebeî istiâre meknî istiâre (kapalı istiâre) tahyilî istiâre 10.Tablo mürekkep istiâre

77 78 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/Günay ÇELİKELDEN İstiâre, câmi in herkesçe anlaşılıp anlaşılmamasına göre ammiyye (genel/mübtezel/alışılmış) ve hâssiyye (özel/garib/alışılmamış) şeklinde de sınıflandırılmıştır (Yanık vd. t.y.: ; Karabey-Atalay 2000: 98; M. Rif at 1308: 290; Bilgegil 1989: 167). Câmi ile ilgili yapılan bir diğer sınıflama ise vifâkî ve inâdî istiâre ayrımıdır (bkz. 11. Tablo). Bu ayrımda müste ârun minh ve müste ârun lehin câmi de birleşip birleşmemeleri dikkate alınmıştır. Bu bir araya geliş mümkün olursa istiâre vifâkiyye, imkânsız olursa inâdiyye adını almıştır (Yanık vd. t.y.: 115; Bilgegil 1989: 165). Ankaravî, M. Nüzhet, S. Paşa, A. Hamdî, A. Cevdet, M. Rif at, S. Sâbit, Reşîd ve R. M. Ekrem in eserlerinde bu iki terime rastlanmamıştır. İstiâre istiâre-i ammiyye (genel/mübtezel/alışılmış) istiâre-i hâssiyye (özel/garib/alışılmamış) vifâkî istiâre inâdî istiâre 11. Tablo Mürekkep istiâre (temsîlî istiâre/mecâz-ı mürekkep) taşıyan bir ifade ise bir değil birden fazla kelimeden oluşur. Bir başka deyişle tek bir tasavvur için istiâreler art arda sıralanır. Gizli gizli iş görmek ma nâsına istinaden saman altından su yürütmek, bir hususta tereddüt eden kişiye bir adım ileri gidiyor ve bir adım geri çekiliyor denmesi gibi, örnekleri çoğaltılabilir. Temsîlî istiârelerin yaygınlık kazananları darb-ı mesel adını alır (Yanık vd. trhs: ; M. Nüzhet 1286: 119; S. Paşa 1289: 62; M. Rif at 1308: 287; Reşîd 1328: 200; Bilgegil 1989: ; Karabey-Atalay 2000: 97). Ankaravî, A. Hamdî ve S. Sâbit in eserlerinde bu terim yoktur. Ta lîm-i Edebiyât ta istiâre türleri arasında özellikle temsîlî istiâreye yer veren Recâîzâde, doğrudan doğruya ifadesinde hoş görülmeyecek bir hakîkatin veya maksadın bu istiâre türü ile başarılı bir biçimde ortaya konabileceğini söylemiş ve Batılıların temsîlî istiâreyi şişede saklanmış bir periye benzettiklerini de eklemiştir (1299: ). Recâîzâde, temsîlî istiârelerde olması gereken konunun tabiatine uygun düşmesi, müste ârun minhin güzel seçilmesi, mübtezel ve köhne istiâreler kullanılmaması, lafız ve ibârelerin bazısının hakîkî ma nâlarında kullanmaktan kaçınılması, tek bir şey için birbirinden farklı şeyleri veya çok sayıda şey için tek bir şeyi aynı zamanda istiâre yapmaktan kaçınılması, hayalden hayale atlamaktan sakınılması, uzun ve ayrıntılı istiâreler yapılmaması gibi şartları da sıralamıştır (1299: ).

78 79 TÜBAR-XXXV/2014-Bahar/ Teşbîh ve İstiâre nin Belâgattaki Yeri Sonuç ve Değerlendirme Ele alınan eserlerde belâgatin meânî, beyân ve bedîʽden oluşan klâsik sınıflandırmasına uyulduğu, teşbîh ve teşbîhten doğan mecâzlar yani istiâre türlerinin de beyân başlığı altında anlatıldığı görülmüştür. Ancak Ta lîm-i Edebiyât ve Nazariyyât-ı Edebiyye bu uyumun dışında kalmıştır. Şöyle ki Recâîzâde, eserini Kuva-yı Zihniyyenin Edebiyâtta Fiili, Esâlib, Tezyînât-ı Üslûb-Envâ -ı Mecâz ve Sanâyi -i Lafziyye başlıklarıyla dört fasl a, bu fasılları da kendi içinde mebhas adını verdiği iç bölümlere ayırmıştır. O, teşbîh ve mecâzı eskilerden farklı olarak Tezyînât-ı Üslûb-Envâ -ı Mecâz ana başlığıyla anlatmıştır. Üstelik bu anlatım tekniklerini ifadedeki işlevlerine göre mecâz-ı tahyîlî, mecâz-ı teblîğî ve marifet-i mecâz başlıklarıyla da tasnif etmiştir. Reşîd ise beyân, meânî ve bedîʽ terimlerini kullanmasına rağmen bunların anlamlarında yenilik yaptığını söylemiştir (1328: 11). Bu değişiklikle teşbîh ve mecâz konularını meânî başlığı altında anlatmıştır. Eserlerde öncelikle lafzın delâletine yani lafız ve anlam arasındaki mutâbakat-hakîkat, tazammun-mecâz ve iltizâm ilişkilerine kısaca değinilmiştir. Sonrasında teşbîh bahsine geçilmiş ve teşbîhin tanımı yapılmış, unsurları, maksatları ve türleri açıklanmıştır. Bu düzen Kazvînî, Ankaravî, A. Hamdî, A. Cevdet, S.Paşa, M. Nüzhet, M. Rif at ve Bilgegil de aynıdır. S. Sâbit, Reşîd ve R. M. Ekrem ise teşbîhi teferruatlı bir biçimde ele almamışlardır. S. Sâbit yalnızca teşbîhin tanımını yapmış ve unsurlarını sıralamıştır. Bu durum, Mi yârü l-kelâm ın özet niteliğinde bir edebî bilgiler kitabı olmasından kaynaklanmaktadır. Recâîzâde teşbîhin nesirden çok şiirde elverişli olduğunu, dikkatli kullanılmasını ve üslup için doğal olması gerektiğini söylerken Reşîd, teşbîhi istiâre ile karşılaştırmış ve teşbîhin istiâreye göre daha kolay olduğunu, nazımdan çok nesre yaradığını ve her istiârenin teşbîhe çevrilebileceğini, fakat her teşbîhin istiâreye çevrilemeyeceğini ifade etmiştir (1299: 248,252; 1328: 213). Teşbîh bahsinde söylenmesi gereken bir nokta daha vardır. O da Bilgegil in eserinde görülen teşbîhü t-tesviye ve teşbîhü l-cem tanımlarındaki karışıklıktır. Şöyle ki teşbîhü t-tesviyenin müşebbehleri çok müşebbehün bihi tektir. Ancak Bilgegil, bu teşbîhi tek bir müşebbeh için bir çok müşebbehün bihin söylenmesi şeklinde tanımlamıştır (1989: 146). Müşebbehün bihleri çok, müşebbehleri tek olan teşbîhü l-cem i ise tek bir müşebbehün bih için birden ziyade müşebbehin zikredilmesi ifadesiyle tanımlamıştır (1989: 147). Kısacası bu iki tanımın yer değiştirmesi gerekmektedir.

79 80 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/Günay ÇELİKELDEN Şimdi Bâkî Dîvânı ndaki 34. gazelin 1. beytine bakalım (Küçük 1994: 121): itdi şikâr gönlümi bir şûh-ı şeh-levend müjgânı tîr ü kaşı kemân turrası kemend Bu beytin ikinci mısra ı üç tane teşbîhle kurulmuştur. Bunlar hissî yani duyu organları ile algılanabilen vech-i şebeh sayesinde meydana getirilmiştir. Bir diğer ifadeyle tarafeynin hakîkatinde bulunan ortaklık şekil açısından olup somuttur. Bu üç teşbîhin her biri için yukarıda anlatılan sırayla mefrûk, mücmel, belîğ, mü ekked, âmiyâne, makbûl terimleri kullanılabilir. Ancak temel olan şairin kurduğu hayali anlamak ve çözmekse bu üç ifadeyi altı terimin çerçevesine birden dahil etmeye gerek var mıdır? İstiâreye gelindiğinde ise istiârenin tıpkı teşbîh gibi tanımı, unsurları ve türleri üzerinde durulmuştur. Recâîzâde, yalnızca temsîlî istiâreyi anlatarak diğer eserlerden ayrılmıştır. Reşîd istiârenin kullanılan tanımını yeterli görmeyerek kendisi şu tanımı yapmıştır: Vuzûh-ı delâleti tezyîd için zihinde alâka-i temâsülle birleşebilen iki hayâlden birini diğeriyle istibdâl veyâhud bir hayâle kendinde olmayan bir vasf-ı mülâyimi izâfe itmektir. (1328: 187). Bu tanım istiâreyi bir lafız değil bir hayal olarak nitelendirmesi bakımından önemlidir. Aynı zamanda Reşîd musarrah, meknî ve temsilî istiâre haricindeki ayrımlara da karşı çıkmış ve bu tür ayrımları gereksiz görmüştür. Böylece Reşîd, kendisinden öncekileri eleştirel bir gözle elden geçirerek tekrar etmemiştir. Yukarıdaki beytin ilk mısra ı ise istiâre için örnek gösterilebilir. Buradaki istiâre, gönül kelimesinde saklıdır. Gönül, avlanacak bir şeye benzetilmiştir. Yani müşebbeh ortadadır ancak müşebbehün bih yoktur. Bunun yerine müşebbehün bihe dair bir mülayim olan şikâr etmek kullanılmıştır. Dolayısıyla ortada bir kapalı istiâre vardır. İstiâre bahsinde istiârenin türleri hakkında iki farklı yaklaşımın olduğu da görülmüştür. Bu yaklaşımların ilki Kazvînî, Ankaravî, A. Cevdet ve Bilgegil in mutlak, mücerred ve müreşşah istiâre türlerini müstakil istiâre türleri olarak ele almalarıdır. İkinci yaklaşım ise M. Nüzhet, S. Paşa, A. Hamdî ve M. Rif at in bu istiâre türlerini istiâre-i musarrahanın alt başlıkları hâlinde kabul etmeleridir. S. Sâbit, R. M. Ekrem ve Reşîd de ise bu tür bir sınıflandırma yoktur. Bu noktada mutlak, mücerred ve müreşşah terimlerinin yalnızca musarrah istiâre ile ilgili tutulması istiâre-i mekniyyenin bu türleri yok mudur? sorusunu akla getirmektedir. Zira böyle bir düşünce karışıklığına da gerek yoktur. Çünkü bu sınıflandırma, tarafların mülayimlerine yani müşebbeh ve müşebbehün bihle ilgili unsurların istiâreyi taşıyan ifadede kullanılıp kullanılmamasına göre yapıl-

80 81 TÜBAR-XXXV/2014-Bahar/ Teşbîh ve İstiâre nin Belâgattaki Yeri mıştır. Yani mutlak istiârede tarafların mülayimlerine dair hiçbir ifade bulunmaz. Mücerred istiârede müşebbehin mülayimi, müreşşah istiârede ise müşebbehün bihin mülayimi mevcuttur. Bir diğer ifadeyle tarafların mülayimlerine göre yapılan bu sınıflamada her biri müstakil istiâre türü olarak değerlendirilmelidir. Aşağıdaki örnekler üzerinden bu küçük tartışma daha da iyi anlaşılacaktır. İncilerim döküldü. Gözlerimden incilerim döküldü. İncilerim kirpiklerime dizildi. 7 İncilerim döküldü. cümlesinde inci kelimesi ile mutlak istiâre kurulmuş; ne gözyaşına ne de inciye dair bir mülayim zikredilmiştir. Üstelik bu cümlede bir istiâre olduğu bilinmezse, gözyaşı incilerinin mi yoksa bir kolyedeki inci tanelerinin mi döküldüğü de anlaşılamaz. Gözlerimden incilerim döküldü. cümlesinde mücerred bir istiâre vardır. Çünkü gözler, müşebbeh olan gözyaşı na dair bir mülayimdir. İncilerim kirpiklerime dizildi. cümlesinde ise müreşşah bir istiâre vardır. Bunun ispatı ise dizilmek fiiliyle alakalıdır. Çünkü bu fiil, müşebbehün bih olan inci kelimesine ait bir mülayimdir. Bu cümlelerin tamamının aslında birer açık istiâre olduğu da âşikârdır. Dolayısıyla bunları mutlak açık istiâre, mücerred açık istiâre ve müreşşah açık istiâre hâlinde kabul edenlerin bu ön kabulden yola çıktıkları düşünülmektedir. Ancak böyle bir adlandırmayla söz konusu terimlerin kavranması zorlaşmaktadır. Üstelik kapalı istiârenin bu türleri yok mudur? sorusuna da seçilen eserlerde herhangi bir cevap bulunamamıştır. Bunun cevabı ise kapalı istiârenin terşîh ile yani müşebbühün bihe dair bir mülayimle oluşmasındadır. Dolayısıyla kapalı istiâre için böyle bir sınıflama düşünülse bile yalnızca müreşşah kapalı istiâre teriminin geçerli olacağı görülür. Diğer taraftan Bilgegil in bu istiâre türlerini tarafların mülayimlerine göre sınıflandırmaya çalışmasına rağmen mutlak istiâreyi mutlak musarrah ve mutlak meknî terimleriyle anlatması da eleştirilmelidir. Çünkü mülayimlere göre yapılan sınıflamaya ters düşerek, terim kullanımını zora sokmaktadır. Sonuç olarak ele alınan on bir eserde teşbîh ve istiârenin tanım ya da tasnifleri hakkında çok büyük fikir ayrılıklarına rastlanmamıştır. Diğer bir ifadeyle belâgat alanında yeni bir şey üretmenin zorluğunu gören yazarlar, birbirlerini adeta taklit eden şeklî tanım ve değerlendirmeleri sürdürmüşlerdir. Ancak bu noktada Recâîzâde ve Reşîd in eserleri diğer 7 Muhatap, bu üç örnekte de istiâre olduğunu bilmelidir.

81 82 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/Günay ÇELİKELDEN belâgat kitaplarından ayrılmaktadır. Çünkü Recâîzâde, eserinin hâtime sinde de ifade ettiği üzere Türkçe için Arapça ve Farsça ya karşı sistemli bir edebiyat teorisi kitabı hazırlama amacı gütmektedir ve bunu Batı yı örnek alarak yapmak istemiştir. Reşîd ise klâsik belâgat sınıflandırmasının içeriğini değiştirmiş ve kendisine göre gereksiz olan tasnifleri eserine almayarak eleştirel bir bakış açısına sahip olduğunu da göstermiştir. Bu türden çabalar, Yetiş in de belirttiği gibi başka edebiyatların belâgat kitaplarına harfi harfine bağlı kalmak yerine Türk edebiyatının ve dilinin doğrudan doğruya kendi içinden çıkarılmış eserlere ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir (1989:210). Günümüzde de sanatçının hayal dünyasını ya da anlatmak istediği realiteyi sunan iki önemli araçtan teşbîh ve istiârenin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak bir çalışmanın eksikliği hissedilmektedir. Bu türden bir eksikliğin yalnızca söz konusu iki anlatım aracına has olmadığı diğer söz sanatlarına dair yazılan makaleler aracılığıyla da söylenebilir. KAYNAKÇA Mütercim Âsım Efendi (1305), El-Okyânûsü l-basît Fî Tercemeti l- Kâmûsi l- Muhît. C.2,3, İstanbul. Muallim Naci (1995), Lugat-ı Naci, Çağrı Yayınları, İstanbul. Şemseddin Sami (1998), Kâmûs-ı Türkî. 1. Baskı, Alfa Yayınevi, İstanbul. Ahmed Hamdî (1293), Belâgat-ı Lisân-ı Osmânî, Matbaa-i Amire, İstanbul. BİLGEGİL, Kaya (1989), Edebiyat Bilgi ve Teorileri-Belâgat. İkinci Baskı, Enderun Kitabevi, İstanbul. CUMBUR, Müjgân (1990), Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan ın Makalelerinden Seçmeler, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara. DEVELLİOĞLU, Ferit (2000), Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lugat, 17. Baskı. Aydın Kitabevi Yayınları, Ankara. İsmail Ankaravî (1284), Miftâhü l-belâğa ve Mısbâhü l-fesâha, Tasvîr-i Efkâr Matbaası, İstanbul. KARABEY, Turgut ve Mehmet Atalay (2000), Ahmed Cevdet Paşa-Belâgat-ı Osmâniye, Akçağ Yayınları, Ankara. KARTAL, Ahmet (2007), Türk Edebiyatında Belâgat Çalışmaları ve Tezâd ve Telmîh Sanatlarına Eleştirel Bir Bakış, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.16, S.1, s KARTAL, Ahmet (2011), İstiâre Sanatına Eleştirel Bir Bakış. Şiraz dan İstanbul a Türk-Fars Kültür Coğrafyası Üzerine Araştırmalar, Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş 2. Baskı, Kurtuba Kitap, İstanbul.

82 83 TÜBAR-XXXV/2014-Bahar/ Teşbîh ve İstiâre nin Belâgattaki Yeri KILIÇ, Hulusi (1992), Belâgat, İslâm Ansiklopedisi, TDV Yay., C.5, s KÜÇÜK, Sabahattin (1994), Bâkî Dîvânı Tenkitli Basım, Atatürk, Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Dil Kurumu Yayınları: 601, Ankara. Mehmed Nüzhet (1286), Mugni l-küttâb, İstanbul. Mehmed Rif at (1308), Mecâmi ü l-edeb, Kasbar Matbaası, Dersa âdet. [OLGUN], Tâhirü l-mevlevî (1994), Edebiyat Lügati, (Yay.Haz.: Kemal Edip Kürkçüoğlu), Enderun Kitabevi, İstanbul. Recâîzâde Mahmûd Ekrem (1299), Ta lîm-i Edebiyât, Mihrân Matbaası, İstanbul. SARAÇ, M. A. Yekta (2007), Klasik Edebiyat Bilgisi. Türk Edebiyatı Tarihi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., C.1, s Selîm Sâbit (1302), Miʽyârü l-kelâm, Matbaa-i Osmaniyye, İstanbul. Süleymân Paşa (1289), Mebâni l-inşâ. 1. Cilt. Mekteb-i Fünûn-ı Harbiyye-i Şâhâne Matbaası, İstanbul. ŞENSOY, Sedat (2002), Belâgat Geleneğinde Aklî Mecâz Tartışmaları, İslam Araştırmaları Dergisi, Sayı 8, s ŞÜKÛN, Ziya (1996), Farsça Türkçe Lugat (Gencine-i Güftar Ferheng-i Ziya), MEB Yay., İstanbul. TANSEL, Fevziye Abdullah, Süleyman Hüsnü Paşa ile Namık Kemal in Münasebat ve Muhaberatı, Türkiyat Mecmuası, 1954, c. XI, s TULUM, Mertol (2013), Osmanlı Türkçesi Büyük El Sözlüğü, Kapı Yayınları, İstanbul. YANIK, Nevzat H., Mustafa Kılıçlı, M. Sadi. Çöğenli. (Tarih yok.), Hatîb El- Kazvînî.Telhîs ve Tercümesi. Kur ân ın Eşsiz Belâgati, Huzur Yayın Dağıtım, İstanbul. YETİŞ, Kâzım (1989), Yenileşme Devri Türk Edebiyatında Milli Rhetorique Meselesi, Türk Dili Araştırma Yıllığı Belleten 1985, s YETİŞ, Kâzım (1992/1), Belâgat, Rhétorique ve Edebiyat Nazariyesi Sahasında Türkçe Neşredilmiş Kitapların Açıklamalı Bibliyografyası, Türk Dili Araştırma Yıllığı Belleten 1987, s YETİŞ, Kâzım (1992/2), Belâgat-Türk Edebiyatı, İslâm Ansiklopedisi. TDV Yay., C.5, s YETİŞ, Kâzım (1996), Talîm-i Edebiyat ın Retorik ve Edebiyat Nazariyatı Sâhasında Getirdiği Yenilikler, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara.

83 MANTIKÎ NİN NASİHATNÂME Sİ Doç. Dr. Bekir ÇINAR * ÖZ: Bu çalışmada, Nasihatnâme-i Mantıkî adlı şiir incelenmiştir. Öncelikle nasihatnâme türü hakkında kısaca bilgi verilmiş ve nasihatnâmelerin sınıflandırılması üzerinde farklı görüşler değerlendirilmiştir. Bu türün, diğer ahlakî mahiyette yazılan türlerle ilgisi üzerinde durulmuştur. Ayrıca nasihatnâme yazmış önemli şairler ve onların eserleri kısaca belirtilmiştir. Kaynaklarda Mantıkî mahlaslı üç şairden bahsedilmeyse de bu manzumenin hangi Mantıkî ye ait olduğuna dair bir kayıt yoktur. Bu araştırma sonucunda, Nasihatnâme nin şairinin, XVII. yüzyılda yaşamış olan Mantıkî Ahmed Efendi olduğu tespit edilmiştir. Biyografi kaynakları incelenerek, Mantıkî Ahmed Efendi hakkında ayrıntılı bilgi verilmiş ve şiirin tam metni sunulmuştur. Nasihatnâme metni otuz altı beyittir. Bu şiir Nuruosmaniye Kütüphanesi 4967 numarada kayıtlı bir mecmuada yer almaktadır. Anahtar Kelimeler: Klasik Türk edebiyatı, Mantıkî, öğüt, nasihatnâme. The Literary Advice of Mantıki ABSTRACT: In this study, The Literary Advice of Mantıki has been focused on. As for the initiation of the study, a brief information about the concept of advice has been introduced and different approaches to the concept was evaluated. The type of advice which takes moral values in to consideration has been studied with its relation to other types of advice. Above all, the poets who had written literary advice and their literature had been dwelt on. Three poets by the name of Mantıki have been discussed ; however the literary Advice under discussion has not been clarified. In the final session of the study, it has been discoverded that the poem under investigation had been written by Mantıki Ahmed Efendi who lived in XVII century.by referring to biographical studies, an in- * Niğde Üni. Fen-Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Böl.,

84 86 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Bekir ÇINAR depth information about the poet of the work has been given Mantıki Ahmed Efendi as well as the complete poem, which is constructed on thirty-six couplets. This poem is shelved at 4967 number in a registered journal in Nuruosmaniye Library. Key Words: Classical Turkish literature, Mantıki, admonition, written advice, GİRİŞ: Nasihatnâme Türü Nasihat kelimesi, kötülük ve bozukluktan uzak bulunmak, iyi niyet sahibi olmak ve başkasının iyiliğini istemek anlamlarındaki nush kökünden gelmektedir. Nasihatnâme, Arapça nasihat ve Farsça nâme kelimelerinden türetilmiş olup, Şemseddin Sâmî ye (1989: 1462) göre öğüt, pend, mev ize ; Devellioğlu na (2003: 8008) göre insanlara yol göstermek maksadıyla yazılan manzum veya mensur eser demektir. Türkçe Sözlük te (TDK 2005: 1458) ise, dinî konuda öğüt veren eser şeklinde tanımlanmaktadır. Nasihatnâme ve pendnâme, edebî tür olarak insanları iyiye, güzele ve doğruya yöneltmek, topluma ve devlete yararlı; İslamiyet in erdemlerini şahsında yaşayan iyi ahlaklı fertler yetiştirmek amacıyla yazılan manzum eserlere denir. (Kaplan 2008: 1). Türk edebiyatında öğüt verme amacıyla söz söyleme geleneği oldukça eski tarihlere dayanır. Bunlardan yarı manzum diyebileceğimiz atasözleri, edebiyatımızda manzum nasihatnâmenin ilk örnekleri sayılabilir (TDEA 1979: VII/241). Türkçenin ilk yazılı belgeleri kabul edilen Göktürk Kitabeleri nde gelecekle ilgili öğütlere yer verilir. Doğuda eski Hindistan ve İslamiyet öncesi İran devletlerinden itibaren Osmanlı devletine kadar Uygur Türk devleti dahil ayrı isim taşımakla beraber nasihatnâme, siyasetnâme, siyerü l-mülk adları ile anılan pek çok eser yazılmıştır (Bilgin 1988: 7). Agâh Sırrı Levend (1963: 96), ahlak kitaplarımızı konularına ve amaçlarına göre şöyle sınıflandırmaktadır: a) Genel ahlak b) Siyasetnâmeler c) Nasihatnâmeler d) Mev ıza yollu eserler e) Ahlakî güzel sözler f) Fütüvvetnâmeler g) Kâbusnâme çevirileri h) Kelile ve Dimne çevirileri ı) Hikâyelerle süslenmiş ahlakî eserler j) Ahlakî fıkralar ve hikâyeler k) Atasözleri l) Türlü eserler Bu bölümlerde ayrı başlıklar altında verilen eserlerin bazıları, işlediği konularda zaman zaman ortaklık göstermektedir. Mesela siyasetnâmelerde, zulüm ve adalet üzerinde durulur. Bu aynı zamanda ahlakî kitapların veya nasihatnâmelerin de ele aldığı bir konudur. Nasihatnâme-

85 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mantıkî nin Nasihatname si lerde genel ahlakla ilgili konular bulunurken, bu konu aynı zamanda dinî vasiyetnâmelerin de konusu olabilir. Bu durumda nasihatnâme, vasiyetnâme ve siyasetnâmeyi kesin hatlarla birbirinden ayırmak zordur. Bir vasiyetnâme aynı zamanda nasihatnâme; bir siyasetnâme, aynı zamanda nasihatnâme ve vasiyetnâme özelliği gösterebilmektedir. 1 Mahmut Kaplan (2008: 2), Hayriyye-i Nâbî adlı eserinde, nasihatnâmeleri konularına, nazım şekillerine ve telif veya tercüme oluşlarına göre tasnif etmiştir. Kaplan ın bu tasnifi, edebiyat araştırmalarında, Agâh Sırrı Levend in tasnifinden daha sistematik ve daha faydalı görünmektedir. Çünkü bu tasnifte nasihatnâme, vasiyetnâme, siyasetnâme gibi ortak özellik taşıyan türlerin sınıflandırma zorluğu ortadan kaldırılmaktadır. Bir kısım nasihatnâmelere pendnâme adının verilişi, Feridüddin Attar ın Pendnâme adlı eserinden dolayıdır (TDEA 1979: VII/241). Attar ın bu eserinin yanında, Sa dî nin Bostan ve Gülistan ı, Nizâmî nin Mahzenü l-esrâr ı, Emir Keykâvus un Kâbusnâme si, Beydaba nın hükümdara hikmet dersi vermek için yazdığı Kelile ve Dimne si bu türün gelişmesinde önemli rol oynamıştır (Aça-vd., 2009: 380). Ayrıca İshak Tokâdî (Rızâî) nin çeşitli ilimlerden bahseden Nazmu l-ulûm u, Muhyî nin tıbbî öğütler ihtiva eden Nasihatnâme si (Kaplan 1992: 39), Refiî nin Hurûfî tarikatını anlatan Beşâretnâme si, Şemseddin Sivasî nin bir zümreyi eleştiren Nasihatnâme si, Askerî nin sosyal ve ahlakî bir hiciv olan Pendnâme si ve Güvâhî nin atasözleri hazinesi niteliğinde Pendnâme si adlı eserleri göz önünde bulundurulduğunda, bu türün kapsamı daha da genişlemektedir (Arslan-Yücel 1995: 143). XV. yüzyılda yazılmış iki ansiklopedik eser vardır. Bunlardan ilki nasihatnâme, siyasetnâme ve ansiklopedik eser olma özelliğine sahip olan Bedr-i Dilşâd ın H. 831/M.1427 de yazılan Muradnâme si 2, diğeri yine aynı yüzyılda yazılan Antepli İbrahim Bin Bâlî nin Hikmetnâme adlı mesnevisidir. Ayrıca aynı yüzyılda yaşamış olan Sinan Paşa nın (ö. H.891 / M.1486) Nasihatnâme diğer adıyla Maarifnâme adlı mensur bir eseri vardır. Nâbî nin (ö. H.1124 / M.1712) Hayriyye siyle Sünbülzâde Bu konuda geniş bilgi için bk., Çınar 2003: Bu eser Kabusnâme nin Türkçe çevirisidir. Muradnâme çok yönlü bir eser olup nasihatnâme türüne dahil ahlâkî, öğretici bir mesnevi, devlet idaresine, padişahlık, vezirlik, nedimlik, subaşılık şartlarına dair tavsiyeler öğütler ihtiva ettiği için siyasetnâme, civanmertlik adabından bahseden 26. babı yönünden fütüvvetnâme, bazı ilim ve sanat dallarıyla ilgili bilgi veren bölümleri itibariyle ansiklopedik eser sayılır. Bu eser tamamen ansiklopedik bir eser değil, nasihatnâme türünden bir mesnevidir. Kâbusnâme adıyla tanınmış Farsça aslının Keykâvus tarafından konulan adı da Nasihatnâme dir. Geniş bilgi için bk. Ceyhan 1997: ve Çelebioğlu 1998:

86 88 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Bekir ÇINAR Vehbî nin (ö. H.1224 / M.1809) Lütfiyye si, nasihatnâme türünün mesnevi tarzındaki önemli eserlerindendir. XVI. asrın önemli tarihçisi Gelibolulu Âlî nin (ö. H.1008 / M.1599) siyasetnâme mahiyeti taşıyan Nasîhatü s- Selâtin i ve Geyveli Güvâhî nin (ö. H.925 / M.1519) Pendnâme si, XVIII. asırda yaşayan Nahîfî nin (ö. H.1151 / M ) Nasîhatü l- Vüzerâ adlı eserleri, nasihatnâme mahiyetinde yazılmış olan dikkate değer eserlerdir (Banarlı 1987: 612). Nasihatnâmeler, müstakil bir eser olarak yazıldıklarında genellikle mesnevi nazım şekli kullanılmıştır. Bazı nasihatnâmeler, bir eserin bölümü şeklinde yazılmıştır. Şairler, bir eserin bir veya birkaç bölümünde nasihat içerikli şiirler söyleyebilir. İskender Pala (1998: 308), kaside nazım şeklinin bu tür küçük nasihatnâmeler için uygun olduğunu söylemekte ve edebiyatımızda musammat şeklinde yazılmış nasihatnâmelerin de olduğunu belirtmektedir. Aşağıda tam metnini verdiğimiz Mantıkî nin Nasihatnâme si, kaside nazım şekliyle yazılmıştır. I. Nasihatnâme nin Şairi Bu çalışmaya konu olan Nasihatnâme, Nuruosmaniye Kütüphanesi 4967 numarada kayıtlı olan Mecmua da (6b) bulunmakta ve Nasihatnâme-i Mantıkî Efendi başlığıyla verilmektedir. Mecmua nın tertip tarihi belli olmamakla birlikte, Nihat Öztoprak (2000: 97) tarafından XVII. yüzyılda yazılmış olabileceği belirtilmektedir. Mecmua nın ilk varağındaki Mecmua-i müntehabât-ı şu arâ-yı Rum bâ-hatt-ı Vecihî Çelebi kaydından hareketle, müstensihinin Vecihî Çelebi olduğu anlaşılmaktadır. Nasihatnâme metninin bulunduğu Mecmua, daha önce yazdığımız iki makalede (Çınar 2003; Çınar 2006) de tespit edebildiğimiz kadarıyla daha çok latife, hiciv ve hezl ağırlıklı şiirleri ihtiva etmektedir. Mecmua da bulunan Mizahî Cinaslı Bir Risale (Öztoprak 2000) ile Kaside-i Cüzdannâme (Koncu 2011) adlı şiirler de yayımlanmıştır. Bu Mecmua 3, 58 varak olup yukarıda belirtilenlerin dışında şu şiirleri ihtiva etmektedir: Nasihatnâme-i Mantıkî Efendi (6b), Gazel-i Fasîh (8b), Terci - Bend-i Ulvî Çelebi (9a), Gazel-i İsmetî (10a), Der Sitâyiş-i Musâhib Paşa (13a), Terci -Bend-i Alî (15b), Gazel-i Nâbî (16b), Terci -Bend-i Cevrî 3 Bu mecmua Nuruosmaniye Kütüphanesi Nu 4967 numarada kayıtlıdır. Eserin İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY te ve İnkılâp Müzesi Kütüphanesi M Cevdet Nu: K 92 de iki nüshası daha vardır.

87 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mantıkî nin Nasihatname si Çelebi (20b), Der Hikâyet-i Elif Abdal (22b), Gazel-i Fasîh (25a), Nazîrei Sâbir (28a), Gazel-i Vecdî (29a), Nazîre-i Neşâtî (29a), Gazeliyât-ı Bî- Nukât-ı Tecellî Efendi (37a), Fî İbtidâ-yı Dü Beyt-i Tecellî (43b), İbtidâ-i Metâli (45a), Na t-ı Şerîf-i Nâ ilî (51b), Kasîde-i Neşâtî (52b), Gazel-i Bâkî (55a), Gazel-i Mihrî (66b), Gazel-i Mantıkî Efendi (79b), Sahbânâme-i Nef î (99a), Terci -Bend-i Askerî (103a), Terkîb-Bend-i Fehîm Çelebi (107a), Tahmîs-i Mantıkî Efendi (129a), Tahmîs-i Kâtibî (130b), Tahmîs-i Latîfî (133b)... 4 Mecmuadaki şair kadrosu dikkate alındığında, yukarıda Nihat Öztoprak ın da (2000: 97) belirttiği gibi, bu mecmuanın XVII. yüzyılda yazılmış olabileceği söylenebilir. Bursalı Mehmed Tahir (2000: 36 ve 414 ), Mantıkî mahlaslı iki şairden; Nail Tuman (2001: 593 ve 981) ise üç şairden bahsedilmektedir. Bunlar Mantıkî Ahmed Efendi, Mantıkî Çelebi (Tosyavî) ve Mantıkî Mustafa Efendi dir. Mantıkî Mustafa Efendi, Floryalı olup 1244 / 1828 de vefat etmiştir. Eser XVII. yüzyılda kaleme alındığı için bu Nasihatnâme nin şairinin Mantıkî Mustafa Efendi olma ihtimali yoktur. Osmanlı Müellifleri nde, Mantıkî Mustafa Efendi nin böyle bir eserinden bahsedilmemektedir. Mantıkî Çelebi (Tosyavî) ise, Küçük Mantıkî Efendi denmekle meşhur olup 1004/ 1595 te vefat etmiştir. Mantıkî Çelebi nin divanının olduğu kaynaklarda belirtilmemiştir. Mantıkî Çelebi (Tosyavî), Nefî den kırk yıl önce ölmüştür. Aşağıda gerekçelerini daha açık bir şekilde belirteceğimiz üzere, bu Nasihatname nin Mantıkî Çelebi ye ait olma ihtimali zayıftır. Mantıkî Ahmed Efendi ise, hoş sohbet, latifeyi ve şairane tarizde bulunmayı seven bir kişidir (Muallim Nâci 1997: 103). Bu Mecmua, daha çok latife, hiciv ve hezl ağırlıklı şiirleri ihtiva etmektedir. Mecmua nın şiir muhtevasındaki bu özellikler ile Muallim Nâci nin, Mantıkî Ahmed Efendi hakkında belirttiği hususlar birbirini desteklemektedir. Bu bilgiler, Nasihatnâme şairinin Mantıkî Ahmed Efendi olduğu fikrini doğrular görünmektedir. Bu tespitimizi kuvvetlendiren önemli bilgilerden birisi de, Mecmua da (vr. 79b) Mantıkî Ahmed Efendi ye ait iki gazelin, Gazel-i Mantıkî Efendi başlığıyla verilmesi ve bu gazellerin ikisinin de Mantıkî Ahmed Efendi Divançesi nde yer almasıdır. 5 Muhtemelen mecmua müellifi şiir tercihlerinde elinde bulunan Mantıkî Ahmed Efendi Divançesi ni kullanmış olmalıdır. Mecmua da yer alan Mantıkî mahlaslı diğer şiirler Mecmua nın yayımlanmamış şiirleri hakkında çalışmalarımız devam etmektedir. Bk. Dîvânçe-i Mantıkî, TBMM Ktp., s. 17, 21.

88 90 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Bekir ÇINAR de, Mantıkî Ahmed Efendi ye aittir. Nasihatnâme nin şairi olduğu kuvvetle muhtemel olan Mantıkî Ahmed Efendi yi çağdaşı Nef î nin hicvettiği görülmektedir. Mantıkî, 1044/1635 tarihinde ölen Nef î 6 ile çağdaş olup, IV. Murad tarafından katledilmiştir (Çiftçi 1997: ). Zikredilen bu bilgilerin ışığında Nasihatnâme adlı manzumenin Mantıkî Ahmed Efendi ye ait olduğu söylenebilir. Mantıkî Ahmed Efendi, XVI. yüzyılın sonlarında ve XVII. yüzyılın başlarında yaşamış bir divan şairidir. Biyografi kaynaklarından Sicill-i Osmanî, Nuhbetü l-âsâr, Tezkire-i Mucîb, Osmanlı Müellifleri, Tuhfe-i Nâilî de onun hakkında yeteri kadar bilgi mevcuttur. Mantıkî Ahmed Efendi, 1003/ tarihinde Şam da dünyaya gelmiştir (Muallim Nâci 1995: 100). Rızâ Tezkiresi ne (Zavotçu 2009: 131) göre Mantıkî, Acempeder Arap-mâderdir. Zeynelâbidin-i Nahcivânî nin oğludur (Mehmed Süreyya 1996: I /182). Asrın meşhur âlimlerinden olan Molla Şeref-i Dımışkî den ilim öğrendikten sonra, Sâlihiye de bulunan Selimiye medresesi müderrisliğinden azledilen Abdurrahmân İmâdî nin halefi olmuştur. Bir müddet sonra postadan çıkan ikinci bir emirle müderrisliğin İmâdî ye iade olunması Mantıkî nin gücüne gittiğinden o diyarı terk ederek Halebü ş-şehbâ ya gelerek daha doğru tabirle, orada bulunan serdâr-ı ekrem Öküz Ali Paşa ya iltica eylemiştir. (Muallim Nâci 1995: 100). Şair, bu hâli şu kıt a ile tarif eder: Şâm da bilmediler kıymetimi Hicret itdüm Halebü ş-şehbâ ya Harların çifte-i iz âcından İlticâ itdüm Öküz Paşa ya Paşa, Mantıkî nin bu kıt asından huylanmış, bir süre sonra tam ikram ile Sâlihiye ye tekrar yollamıştır. Mantıkî, liyakati nispetinde yükselmek tabii arzusunda bulunan kimselerden olduğundan 1028/1618 de azledilen Halep kadısı Münşî Abdülkerim Efendi ile İstanbul a gelmiştir. İstanbul da birçok medresede müderrislik ettikten sonra 1044/ te Halep kadılığına gönderilmiş, daha sonra aynı yıl Şam kadılığı görevinde bulunmuştur. (Muallim Nâci 1997: 100). Bu tarihte Şam mütesellimi Çiftelerli Osman Ağa rüşvet erbabı olduğundan, Mantıkî nin gelişinden memnun kalmamış, İstanbul a Mantıkî hakkında iftiralarda bulunarak 6 Nef î nin ölümü için kaynaklarda farklı tarihler verilmektedir. Nâima ve Karaçelibizâde 1044/1635; Katib Çelebi Fezleke de 1045; Beliğ, Tezkire sinde 1046 tarihini vermektedir. Zamanında Nef î nin ölümü için düşülen tarihler 1044/1635 tarihini vermektedir. (İpekten 1998: 64).

89 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mantıkî nin Nasihatname si onun azline sebep olmuştur (Muallim Nâci 1997: 100). Mehmed Süreyyâ (1996: 182), İsmail Beliğ (1985: 497) 7, Nâil Tuman (2001: 981) ve Muallim Nâci ye (1997: 103) 8 göre Cemâziyelâhir 1045 te (Kasım-Aralık 1635); Bursalı Mehmed Tâhir e (2000: II/414) göre 1044/1634 te; Mucîb (1997: 57) ve Rızâ ya (Zavotçu 2009: 131) göre ise 1046/ 1636 da ölmüştür. Cemil Çiftçi (1997: 382), Mantıkî nin ölüm tarihleri ile ilgili en doğru bilginin Muhammed Muhibbî den 9 geldiğini; Rıza, Mucîb ve Bursalı Mehmed Tahir in verdiği ölüm tarihlerinin kesinlikle yanlış olduğunu ve onun 1045/1635 te öldüğünü söyleyerek, Muhibbî nin kul muskitu rre s Dımışk (De ki: Şam baş döndürür.) sözünün, şairin ölüm tarihi olan 1045/1635 tarihini verdiğini belirtmektedir. Çiftelerli Osman Ağa nın, Mantıkî nin Şam kadılığı sırasında, o- nun hakkında, Kadı Efendi emirleri yerine getirmeye çalışmıyor. Devlet erkânı hakkında dil uzatarak vakit geçiriyor. Âciz kanaatimizce cezaya müstahaktır. Hatta, izâlesi icab etmektedir. şeklinde yaptığı iftiraları sonucunda, Sarı Hüseyin marifetiyle idam edilerek, malları beytülmâl için zabt olunmuştur. O sırada Mısır kadısı bulunan Hocazade Abdullah Efendi, durumdan haberdar olunca: İnne l-belâ müvekkilün bi l-mantık mısraını okuyarak, merhumun söz şehidi olduğunu ima etmiştir (Muallim Nâci 1997: 101). Mezarı Ferâdis kabristanındadır (Tuman 2001: 981/4064). Muallim Nâci (1997: 101), rivayete göre şairin idamından sonra üzeri arandığında cebinden çıkan bir kâğıtta şu beyitlerin görüldüğünü belirtmektedir: İnânın çeşm-i giryân aldı dest-i ihtiyârumdan Savulsun bana sedd-i râh olanlar reh-güzârumdan 10 Yâ dest-âviz-i mihnetle gelür yâ tuhfe-i gamla Usandum hâsılı âmed-şod-ı leyl ü nehârumdan 11 Mehmed Süreyya ya (1996: 182) göre Mantıkî,... âlimlerinden olup tarih ve muhazarâtda latifeleri çoktur. Onun Divançe si kuvve-i Beliğ, Mantıkî yi Sultan Murat ın katlettirdiğini belirtmektedir. Muallim Nâci ye göre Mantıkî katledilmiştir. Bk., Muhammed Muhibbî, Hülâsatü l-eser fî A yâni l-hâdî Aşer, I-IV Mısır Yaşlı gözüm dizginini ihtiyâr elimden (kendi arzu ve isteğinden) aldı. Bana engel olanlar yolumdan çekilsin. Ya mihnet ya gam hediyesi ile gelir; gece ve gündüzümün geliş gidişinden usandım.

90 92 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Bekir ÇINAR tab ına delâlet etmektedir. İsmail Beliğ 12 (1985: 497), onun divanının selâsette güzide olduğunu belirtmektedir. Rızâ ya (Zavotçu 2009: 131) göre ise Mantıkî, akranlarının faziletlilerinden, taze söyleyişli olup, şairlerin güzel ve etkili söz söyleyenlerindendir. Mantıkî nin, çeşitli kütüphanelerde tespit edilebilen dört yazma, bir matbu Divançe si 13 vardır. Muallim Nâci (1997: 103), Nef î nin muasırları olan şairlerden her birini hicvettiği gibi, İlyas Paşa vasfındaki kasidesinde Mantıkî için şu beyitleri söylediği belirtilmektedir: Mukallid mashara mudhik tutalum Mantıkî olmuş Nice mollâ olur ol har aceb bîhûde da vâdur O gûne mudhikin eş ârına söz dir mi ehl-i dil Nihâyet ol kadar vardur ki mevzûn u mukaffâdur Nazîre diye Kur ân a niçin katl olmaz ol bî-dîn O gûne kâfirün katli niçin muhtâc-ı fetvâdur Nef î, yukarıdaki beyitlerde Mantıkî nin Frenk taklitçiliği yaptığını söyleyerek onu mukallitlikle suçlamaktadır. Ancak Nef î, Mantıkî den bir yıl önce 1044/1634 de katledilmiştir. Mantıkî ise, 1045/ da, fetvaya gerek duyulmaksızın öldürülmüştür. 14 II. Nasihatnâme Hakkında Bazı Bilgiler Nuruosmaniye Kütüphanesi 4967 numarada kayıtlı Mecmua (6b) da bulunan Nasihatnâme, 36 beyit olup, bahr-i hecez in mef ûlü mefâ îlü mefâ îlü fa ûlün vezni ile kaside nazım şekliyle yazılmıştır. Sonuç olarak Mantıkî, liyakati nispetinde yükselme arzusunda olan bir şairdir. Şairin hayatı bahsinde belittiğimiz gibi, çeşitli iftiralara maruz kalmış ve azledilmiştir. Malları ise beytülmâl için zabtolunmuş ve şair sonunda idam edilmiştir. Özellikle Şam kadılığı sırasında rüşvet erbabı olan Çiftelerli Osman Ağa nın, İstanbul a Mantıkî hakkında iftiralarda bulunduğu ve onun azline sebep olduğu, Sultan Murad ın emriyle Sarı Dîvân-ı selâset-şi ârından müntehâbdır. Mantıkî nin Divançesi nin İstanbul Kütüphaneleri Türkçe Yazma Dîvanlar Kataloğu nda (s. 295) üç yazma nüshasının olduğu belirtilmektedir: Âtıf Efendi Kütüphanesi, 2116/3; İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, T ve 5537/7 (Çiftçi 1997: 384). Divançesi, Buharizâde Mehmed Salih Efendi Matbaası İstanbul 1281/ te basılmıştır. Mantıkî Divançesi nin ayrıca Mevlânâ Müzesi Kütüphanesi 2425/2 numarada kayıtlı bir nüshasının daha olduğu tarafımızdan tespit edilmiştir. Bk. İKTYDK I-II, s. 294.

91 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mantıkî nin Nasihatname si Hüseyin Paşa tarafından idam edildiği bilinmektedir. Rivayete göre, şairin ölümünden sonra üzerinden yukarıda metnini verdiğimiz bir şiir çıkmıştır. Bu şiirde, aşağıda tam metnini sunduğumuz Nasihatnâme ye benzer bir üslûp ve ruh sezilmektedir. Bu husus, -yukarıda gerekçeleri belirtilen sebeplerin yanında- bu Nasihatnamenin, Mantıkî ye ait olduğunu kuvvetlendiren sebeplerdendir. Nasihatnâme nin tam metni şöyledir: 93 III. Nasihatnâme Metni NAäÍÓATNÁME-İ MANÙIÚÍ EFENDİ * mef ûlü mefâ îlü mefâ îlü fa ûlün Ey dil yine zeyn oldı cihàn pìrezeni gör MerdÀnı nice ãayd ider ol ràhzeni gör DÀnÀyı úılur dàne ile dàma giriftàr Bu fitnesi çoú sàóir-i pür-mekr ü feni gör Git baġlama dünyàya göñül merd iseñ ey dost Gel kime vefà eyledi bu úaòbezeni gör GüftÀrı içün çarò demürden úafeã içre Óabs itmedi mi ùÿùì-i şekker-şikeni gör 5 Aldanma biràder bu güzergàh-ı fenàya Ol milket-i bàúìdeki òubbü l-vaùanı gör Aġlamaġıla şemè bulur nÿr-ı øiyàyı Úan yutmaġıla n oldı èaúìú-i Yemeni gör Bu fàniye sen càn virüben càn çekişürsin Yanıñda ne úıymetli bu dünyà-yı denì gör Bir dàneye ãatmışdı sekiz uçmaġı Ádem Bi llàh nedür cennetiñ ey dil åemeni gör * Bu şiir, Nuruosmaniye Kütüphanesi 4967 numaralı Mecmua esas alınarak incelenmiştir. Eserin İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY te ve İnkılâp Müzesi Kütüphanesi M Cevdet Nu: K 92 de iki nüshası daha vardır.

92 94 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Bekir ÇINAR Bilmem dir iseñ şàm u seóer óàl-i cihànı Var gerden-i gerdÿna bu úanlı kefeni gör 10 Öñ gerçi ki hemdem oluban güldi yüzine äoñ bàd-ı òazàn n eyledi berg-i semeni gör Başıñ göge irse n ola ey serv-i hevàyì TÀcı nice çalındı yire yàsemeni gör Encüm gibi úan aġlar iseñ yiridir ey şàh Gün var mı ki daġılmaya bu encümeni gör Aldanmaġıla mekr-i ZelìhÀ-yı zamàna CÀn Yÿsufınıñ n oldı şehà pìreheni gör Fikret yiridür óàl-i cihàn ser-te-ser ey dost èibret gözin aç nükte-i là tec alen i gör 15 Ol ġulġule-yi neydeki càn-baóş deme baú Bu cülcüle-yi defde olan tenteneni gör Ser-rişte-i maúãÿd diyüp itme èalàúa Baġrın delen elmàsıla dürr-i èadeni gör Dut óükm ile hep mülk-i SüleymÀn seniñ oldı İrdürmedi mi mührine dest ehrimeni gör Germ olma giyüp meh gibi iklìl-i muraããaè Başıñdaki her şeb yanan odlu geleni (?) gör Ser-pençe-i şìrànıña ùayanma ki gerdÿn Bir loúma ider itmedi mi Pìl-ten i gör 20 Úuvvetde ùutam SÀm-ı NerìmÀn-ı zamànsın Rüstemleri bu ZÀl-kemÀn n itdi úanı gör Bir ùuème-yi şìrìn ãunuban pìrezen-i dehr Topraġıla pest itmedi mi Kÿhkeni gör äanma yüzine güldügiçün bülbül-i òoşdil

93 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mantıkî nin Nasihatname si Gel gül gibi cànındaki yüz biñ tikeni gör Gerçi ki güler ġayret ile şemè-i dil-efrÿz AmmÀ tutuşup oda yanan càn u teni gör Bir òaù ki deri içre yatur úalb-i perìşàn N itdi bu fenà mülkine müşk-i Òoteni gör 25 Dil çekmez iken õerre úadar nàzük-i cànı Şimdi götürür ùaġ gibi bir pàre meni gör äanmadı mı òàk olacaġın bàd-ı ecelden Bülbüllerini oda yaúar ol bedeni gör èálemde yeter èaşú [u] vefà sàlike rehber Var oúı yüri úıããa-yı Veyse l-úaren i gör ÚÀnÿn [u] ŞifÀ ister iseñ Bÿ èalì yi úoy GüftÀr-ı Ebu l-úàsım ile Bÿ l-òasen i gör Var ùapma müneccim gibi eflàk [ü] nücÿma èálemlere ol nÿr-ı øiyàyı vireni gör 30 Úur Àn u óadìå oldı saña Mantıúì óuccet Úo düzme kelàmı süòan-ı Õü l-mineni gör Sergeşte olup òàme yatur úaldı bu defter Dil ãafóası bir òaùù-ı òaùàdur var anı gör Gül şàòına úarşu gülüp oynarsa èaceb mi Sen bülbüle bu naġmeyi taèlìm ideni gör Dil maèrifete döymese ol ùàlib-i Óaú kim Dil-teşne gezer ãavt-ı buóurda deheni gör ÔÀhirdeki ùàèat u èibàdàtıñı ãanma Aç gözüñi bàùındaki şirk ü veåeni gör 35 Dirseñ ne sebebden beni òÿ gibi yider nefs Boynuñdaki dünyà eleminden reseni gör 95

94 96 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Bekir ÇINAR Ne gelse gerek başımıza úabre giricek Hep ùuème-yi màr olsa gerek bu bedeni gör KAYNAKÇA AÇA, Mehmet-vd. (2009), Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında Tür ve Şekil Bilgisi, Kriter Yay., İstanbul. ARSLAN, Mehmet-Bilâl Yücel (1995), Mîr Muhsin Nevvâb ve Nasihatnâmesi, Türklük Bilimi Araştırmaları, S. I, Sivas, s BANARLI, Nihat Sami (1987), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi I, ME Basımevi, İstanbul. BİLGE, Kaya (1991), XVII. Yüzyıl Divan Şairi Mantıkî Ahmed Efendi ve Dîvânçesi, Yüksek Lisans Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara. BİLGİN, Azmi (1998), Emre Tercüme-i Pendnâme-i Attar, Enderun Kitabevi, İstanbul. Bursalı Mehmed Tahir (2000), Osmanlı Müellifleri, C. II, Bizim Büro Yay., Ankara. CEYHAN, Âdem (1997), Bedr-i Dilşad ın Muradnâmesi, ME Basımevi., İstanbul. CUNBUR, Müjgan (2006), Mantıkî, Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi, C. VI, AKMB Yay., Ankara. ÇELEBİOĞLU, Âmil (1998), Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, MEB Yay., İstanbul. ÇINAR, Bekir (2003), Türk Edebiyatında Vasiyetnâmeler ve İki Şair (Tıflî- Tarzî) Arasında Kalan Bir Vasiyetnâme, Türk Kültürü İncelemeleri The Journal of Turkish Cultural Studie, S. IX, Kocav Yay., İstanbul, s ÇINAR, Bekir (2006), Bir Hiciv Örneği: Tarzî nin Zillenâmesi, Türklük Bilimi Araştırmaları, S. XX, Güz, Niğde, s ÇİFTÇİ, Cemil (1997), Maktul Şairler, Kitabevi Yay., İstanbul. DEVELLİĞOĞLU, Ferit (2003), Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Aydın Kitabevi, Ankara. ERTAYLAN, İsmail Hikmet (1952), Ahmed-i Dâî Hayatı ve Eserleri, İstanbul. İPEKTEN, Halûk-vd., (1988), Tezkirelere Göre Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, KTB Yay., Ankara. İPEKTEN, Halûk (1998), Nef î Hayatı Sanatı Eserleri, Akçağ Yay., Ankara.

95 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mantıkî nin Nasihatname si İsmail Beliğ (1985), Nuhbetü l-asâr Li Zeyli Zübdeti l-eş âr, hzl., Abdülkerim Abdulkadiroğlu, Gazi Üniversitesi Yay., Ankara. İstanbul Kütüphaneleri Türkçe Yazma Divanlar Kataloğu (1967), C. I-II, MEB Yay., İstanbul. Kafzâde Fâ izî (1325), Zübdetü l-eş âr, Fatih Millet Ktp. AE Manzum, vr KAPLAN, Mahmut (1992), Divan Edebiyatında Manzum Nasihatnâme Yazan Şairler ve Eserleri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, III/3, Van, s. 61. KAPLAN, Mahmut (1998), Hayriyye-i Nâbî, AKMB Yay., Ankara. KONCU, Hanife (2011), Mizah Geleneğinden Bir Örnek: Kaside-i Cüzdannâme, CIEPO 18, s ; (Erişim Tarihi: ). LEVEND, Agâh Sırrı (1988), Türk Edebiyatı Tarihi, TTK Yay., Ankara. LEVEND, Agâh Sırrı (1963), Ümmet Çağında Ahlak Kitaplarımız Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, s Mantıkî Ahmed Efendi (1274), Dîvânçe-i Mantıkî, Buharizâde Mehmed Salih Efendi Matbaası, İstanbul. Mehmed Süreyya (1996), Sicill-i Osmanî, C. I, (hzl., Nuri Akbayar-Seyit Ali Kahraman), Türk Tarih Vakfı Yay., İstanbul. Muallim Nâci (1308), Esâmî, Mahmud Bey Matbaası, İstanbul. Muallim Nâci (1995), Osmanlı Şairleri, hzl., Cemal Kurnaz, MEB Yay., İstanbul. Mucîb (1997), Tezkire-i Mucîb, hzl., Kudret Altun, AKMB Yay., Ankara. ÖZTOPRAK, Nihat (2000), Mizahî Cinaslı Bir Risâle, İlmî Araştırmalar, S.10, s PAKALIN, Mehmet Zeki (1983), Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, C. III., MEB Yay. İstanbul. PALA, İskender (1998), Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü, Ötüken Neşriyat, İstanbul. Rıza (1316), Tezkire-i Rıza, İkdam Matbaası, İstanbul. Şemsettin Sâmî (1989), Kâmûs-ı Türkî, Enderun Yayınları, İstanbul. Şeyhi Mehmet Efendi (1989), Şakaik-i Numaniye ve Zeyilleri Vekayiü l-fudala, C.I, hzl. Abdulkadir Özcan, Çağrı Yayınları. TUMAN, Mehmed Nail (2001), Tuhfe-i Nâilî, hzl. Cemâl Kurnaz-Mustafa Tatçı, Bizim Büro Yay., Ankara. 97

96 98 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Bekir ÇINAR Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi (1979), Nasihatnâme maddesi, C.VII, Dergah Yay., İstanbul, s ZAVOTÇU, Gencay (2009), Zehr-i Mârzâde Seyyid Mehmed Rızâ Hayatı Eserleri Edebî Kişiliği ve Tezkiresi, (Erişim Tarihi: , 2013).

97 15. YÜZYIL TÜRK MEVLİT EDEBİYATINDA ATASÖZLERİ VE DEYİMLER Yrd. Doç Dr. Süleyman EROĞLU ÖZ: Sözlü ve yazılı köklü bir edebiyat geleneğine sahip olan Türk milleti, bu gelenek içerisinde pek çok eser vücuda getirmiştir. Oldukça geniş bir coğrafyada çeşitli kültürel etkilerle şekillenen Türk edebiyatı, farklı edebî türlerle de zenginleşip gelişmiştir. İslamiyet in etkisiyle farklı bir kimliğe bürünüp gelişimini sürdüren Türk edebiyatında bu etkiyle ortaya çıkan edebî türlerden biri de mevlittir. 15. yüzyıldan itibaren kaleme alınmaya başlayan mevlitler, Türk halk kültürü ile İslami kültür unsurlarını bir arada barındıran eserlerdir. Aynı zamanda klasik Türk edebiyatı ile dinî tasavvufî Türk halk edebiyatını birleştiren eserlerden biri olan mevlitler, Türk dilinin atasözü ve deyim zenginliğini yansıtması bakımından da kayda değerdir. Türk halkının uzun yıllara dayanan sosyal yaşam tecrübesinin ve ortak hafızasının ürünleri olan atasözleri ve deyimler, mevlit türü eserlerin geniş halk kitlelerince benimsenmesinde etkili olmuştur. Bu çalışmayla mevlit yazma geleneğinin başlangıcı olan 15. yüzyılda manzum olarak kaleme alınmış mevlit türü eserlerde yer alan atasözleri ve deyimler tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: 15. yüzyıl Türk edebiyatı, divan edebiyatı, halk edebiyatı, mevlit, atasözleri ve deyimler. The Proverbs and Idioms in the 15 TH Century of Turkish Mevlit Literature ABSTRACT: Turkish nation, who has a long-standing oral and written literary tradition, has produced many works in the context of its tradition. Having been influenced and shaped by various cultural streams Uludağ Üni. Eğitim Fak. Türkçe Eğitimi Böl.,

98 100 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU in a quite large geography, Turkish literature has flourished and developed with different literary genres. One of those literary genres that had emerged, had produced different identities and continued its development by means of Islamic impact which is mevlit. Mevlit which had been written by 15 th century, have been the works that comprise the components of Turkish folk culture and Islamic values. In addition, having been one of the works that combine classical Turkish literature and spiritual sufi Turkish folk literature, mevlit are important as they reflect the richness of Turkish language proverb and idiom thesaurus. Proverbs and idioms, which are the products of long lasting social experience and common memory of Turkish nation, have been effective in adaption of works like mevlit by large mass of people. With this study, proverbs and idioms written in verse and that took place in works such as mevlit in the 15 th century, which is the beginning of this tradition, are defined. Key Words: 15 th century Turkish literature, divan literature, folk literature, mevlit, proverbs and idioms GİRİŞ Edebî bir dil olarak Anadolu da gelişimini sürdüren Türkçe, 15. yüzyılda hemen her türde ve konuda çok sayıda eser vermiştir. Bu yüzyılda Türk edebiyatı telif ve tercüme, manzum ve mensur tarzda yazılmış pek çok eserle büyük bir gelişme göstermiştir. Bu dönem, Anadolu Türk edebiyatının önemli atılımlar gerçekleştireceği sonraki dönemleri hazırlayan bir devre olarak dikkati çekmektedir. Türk edebiyatı, 15. yüzyıl Anadolu sunda bir yandan yükselme devrini yaşarken bir yandan da Arapça ve Farsçanın etki alanına girmiştir. Bu dönemde özellikle medrese çevrelerinde Arapça, tasavvuf muhitlerinde de Farsça, Türkçe üzerinde etkili olmuştur. İslamiyet in etkisiyle bilhassa dinî konuların, dinî tasavvufi mesnevilerin rağbette olduğu 15. yüzyılda dinî gereksinimler yanında aruz vezninin şiir diliyle bağdaştırılması zarureti ve ses devamlılığının şiire katacağı estetik mükemmeliyeti yakalama kaygısı şairleri Arapça ve Farsça kelime tercihine götürmüştür. Türk edebiyatının 15. yüzyıl itibarıyla Arapça ve Farsçanın yoğun etkisinde geçirdiği gelişim ve değişim süreci, aynı zamanda divan şiirinin oluşumuna zemin hazırlamıştır. 15. yüzyılda divan şiiri büyük ölçüde kuruluşunu tamamlayarak genel çizgileriyle klasik bir edebiyat görünümü kazanmaya başlamıştır. Bu yüzyılda özellikle de yüzyılın ikinci yarısından itibaren divan şiirinde Arapça ve Farsça kelime kullanımının arttığı, Türkçe kelime kullanımının azaldığı görülür. Divan şiiri sadece kelime kadrosu bakımından değil

99 101 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy. Mevlitlerinde Atasözleri içerik bakımından da değişmeye başlar. Bir anlamda divan şiiri için bir geçiş dönemi olarak kabul edilebilecek 15. yüzyılda İslam kültürü etkisiyle zaman içinde millî kaynaklardan uzaklaşma başlar. Bu nedenle 15. yüzyıl divan şiiri halk kültürü öğeleri ile İslami kültür öğelerinin bir arada kullanıldığı, geçiş dönemi olma özelliği taşıyan önemli bir yüzyıldır. (Batıislam 2003: 124) 15. yüzyıldan itibaren, devletin sınırlarının genişlemesi, kültür hayatının daha da gelişmesine sebep olmuş, bu yüzyılda yüzlerce divan şairi yetişmiştir. Bu şairlerin hemen hemen hepsi, şiirlerinde millî kültürümüzün bir parçası sayılan atasözü ve deyimleri sıkça kullanmışlardır (Beyzadeoğlu 1999: 30). Halkın en çok kullandığı söz kalıplarından olması dolayısıyla atasözleri ve deyimler, edebiyatımızın hemen tüm yadigârları içerisinde karşımıza çıkmaktadır. Ne var ki her devirde halkın günlük yaşamında en canlı biçimiyle yaşayan atasözleri ve deyimlerimizin edebî eserlerimizdeki varlığının ve Türk dilinin tarihî seyri içerisindeki durumunun hâlen tam olarak tespit edilemediği aşikârdır. Atasözleri ve deyimlerin bir kısmı dilden dile aktarılarak günümüze kadar ulaştırılmış, bir kısmı da edebî eserlerin sayfaları arasında kalarak unutulmuştur. Kimi atasözleri ve deyimler de kuşaktan kuşağa aktarılırken az da olsa değiştirilmiş ve yeni söyleyiş şekilleri ortaya çıkmıştır. Atasözleri ve deyimlerle ilgili bu değişimleri ve tarihsel süreç içindeki gelişimi izlemekte yazılı edebî eserler bizim için önemli kaynaklardır. O nedenle edebî eserlerimizin bu açıdan da değerlendirilmeleri gerekmektedir (Batıislam 2003: 127). Edebî eserlerimiz içerisinde divan edebiyatı ile dinî tasavvufî halk edebiyatı dâhilinde vücuda gelmiş, atasözleri ve deyimler açısından zengin bir kaynak durumunda olan ve bu yönüyle değerlendirilmesi gereken ürünlerden biri de mevlitlerdir. Hz. Muhammed in doğumuyla onun Müslüman toplumların hayatındaki değerini ortaya koyan mevlitlerin din, dil, kültür, edebiyat, tarih ve musiki yönünden de zengin muhtevaya sahip eserler olduğu muhakkaktır. İslam dininin yayılışı ile birlikte sayıları gün geçtikçe artan mevlit türü eserler, Arap ve Türk edebiyatlarında önemli bir yer tutmaktadır. Arap toplumunda olduğu gibi Hz. Muhammed e duyulan derin sevginin bir tezahürü şeklinde Müslüman Türk halkının da zamanla yaşamına yerleşen ve gelenekleriyle bütünleşen mevlitler, gönüllerdeki dinî heyecanı klasik edebiyatımızla birleştiren ürünler arasında müstesna bir yere sahiptir (Eroğlu 2011: 14).

100 102 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU Mevlit, Türk edebiyatındaki dinî türler içerisinde en sevilenlerin başında yer almaktadır. Bunda özellikle Süleyman Çelebi nin Mevlid (Vesîletü n-necât) inin geniş kitlelerce sevilip okunmasının etkisi büyüktür. 15. yüzyılda bilhassa Süleyman Çelebi nin eserinin beğenilmesiyle edebiyatımızda açılan mevlit çığırı, sonrasında hayli artarak devam etmiştir (Eroğlu 2010: 127). Başta Süleyman Çelebi nin Vesîletü n-necât ı olmak üzere geniş halk kesimlerince asırlardır sevilerek okunan mevlitler, sade bir dille halkın hafızasını ve hissiyatını aksettirdikleri için rağbet görmüşlerdir. Bunda mevlit şairlerinin atasözleri ve deyimlere itibar etmeleri de şüphesiz etkili olmuştur. Canlı bir dinî hayat atmosferi içinde halkı aydınlatabilme ve hayırla anılma amacı güden mevlit şairlerimiz, aynı zamanda gönüllerdeki Peygamber sevgisine tercüman olurken kullandıkları atasözü ve deyimlerle geniş halk kitlelerine öz dilleriyle seslenme imkânı da bulmuşlardır. Bu durum, mevlit şairlerinin şiir diline farklı bir estetik boyut kazandırdığı gibi halkın mevlit türündeki eserlere itibarını da artırmıştır. Türk halkının yüzyıllardır ayrı bir önem atfettiği mevlitler; dinî, millî kültürümüzün ve sosyal hayatımızın mühim unsurlarından olan atasözleri ve deyimler konusunda önemli birer kaynak durumundadır. Sözlü ve yazılı, köklü bir dil geleneğine sahip Türkçenin söz varlığının tümüyle ortaya konabilmesinde mevlitlerin önemli bir rol üstleneceği ortadadır. Bu düşünceden hareketle yazımızda halk kültürü öğeleri açısından zengin bir yüzyıl olması dolayısıyla 15. yüzyılda yazılmış mevlit türü eserler üzerinde durulacaktır. Yazımıza konu teşkil eden atasözü ve deyimlerin yer aldığı mevlit türü eserler, Anadolu sahasında ilk örnekleri 15. yüzyılın başından itibaren görülmeye başlanan ve aynı gelenek çizgisinin ürünü olarak manzum biçimde kaleme alınmış, aynı yüzyıl dâhilinden seçilen 11 farklı esere aittir. 15. yüzyıl mevlit şairleri Ahmedî, Süleyman Çelebi, Ârif, Kerîmî, Za îf(î) (Hacı Mustafaoğlu), İpsalalı Ebu l-hayr, Yahyâ b. Bahşî, Hamdullah Hamdî, Sabâyî, Recâî ve Hafî nin mevlitlerinden yola çıkarak eserlerinde yer verdikleri atasözleri ve deyimleri belirlemeye çalışacağız. 1 1 İncelemeye dâhil ettiğimiz Ahmedî, Süleyman Çelebi, Ârif, Zaîfî (Hacı Mustafaoğlu), İpsalalı Ebu l-hayr, Sabâyî, Recâî ve Hafî nin mevlitlerindeki atasözü ve deyimlerin tespitinde bu eserler üzerine yapılmış çalışmaların sayfa numaraları esas alınmıştır.

101 103 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy. Mevlitlerinde Atasözleri 15. Yüzyılda Yazılmış Mevlit Türü Eserlerde Yer Alan Atasözleri Atasözleri, atalarımızın uzun denemelere dayanan yargılarını genel kural, bilgece düşünce ya da öğüt olarak düsturlaştıran ve kalıplaşmış biçimleri bulunan, kamuca benimsenmiş özsözlerdir (Aksoy 1988: 37). Atasözleri zamanla çok defa gerçek anlamları yerine mecazlı bir mana kazanarak sözlü gelenek içinde nesilden nesile aktarılan ve halk hafızasında yaşayan, halka mal olmuş, kalıplaşmış ifadelerdir (Oy 1991: 44). Bu sözler, bir yandan Türk ün bilgeliğini, zengin düşünce ve ruh dünyasının ürünlerini, karşılaşılan değişik durum ve olaylardan çıkarılan yargıları dile getirmedeki başarısını yansıtmakta, bir yandan da söylenişlerindeki şiirli anlatımla, etkileyici, kolay hatırda kalan anlatım biçimleriyle dikkati çekmektedirler (Aksan 2009: 147). Uzun gözlem ve tecrübenin ürünü olan atasözleri, bir olayı açıklamaya, bir duruma açıklık getirmeye ve bir olaydan ders çıkarılmasını sağlamaya yönelik, hüküm anlatan dil birlikleridir. Bazen ahlaki bir öğüt verir bazen de bir geleneğe işaret eder, bir inancı anlatırlar (Sinan 2001: 136). Söz varlığımızdaki atasözleri, sözlü gelenekten son dönem yazılı metinlerimize gün geçtikçe genişleyerek ve önem kazanarak süregelmiştir. Edebî devir, edebî anlayış ve edebî türe göre farklılıklar söz konusu olsa da atasözlerinin edebî eserlerimizdeki varlığına her dönemde rastlamaktayız. Sözlü gelenekten doğup yazılı edebî metinlerimize akseden atasözleri, halkın maddi ve manevi kültürünü yansıttığı gibi, edebiyatımızı asli unsurlarıyla millîleştiren bir geleneğin oluşmasında da pay sahibidir. Mevlit şairleri de bu dil imkânını sözlerinin etki gücünü ve güzelliğini artırmada kullanmayı ihmal etmemişlerdir. Söz konusu eserlerden tespit edilen ve aşağıda örnek beyitlerle sıralanan atasözleri bu hususa delil teşkil etmektedir: Allah ın dediği olur. Kul didügi olmaz-ımış bî-gümân / İllâ Tanrı didügi olur hemân 2 (EM. 173) 2 Kerîmî nin İrşâd ı (Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi nu: 3723), Yahyâ b. Bahşî nin Mevlûdü n-nebî si (Beyazıt Devlet Kütüphanesi nu: 5308/3) ve Hamdullah Hamdî nin Ahmediyye sinde (İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi nu: TY 1980) ise yazma nüshaların varak ve beyit numaraları esas alınmıştır. İlk rakamsal ifade varak numarasını, ikincisi de beyit numarasını göstermektedir. Makale metnine örnek olarak alınan beyitler eğik (italik) karakterde yazılmıştır. Seslerin uzunlukları gösterilirken vezin esas alınmış, zihaflı ünlüler kısa hâliyle ve normal karakterde yazılarak belirtilmiştir. Anlam ya da vezin gereği yapılan eklemeler [ ] içinde gösterilmiş, anlam bakımından şüpheli kelime yahut mısraların yanına (?) işareti konmuş, vezin gereği yapılan ünlü ulamaları _ alt çizgiyle

102 104 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU Altının kıymetini sarraf bilir. Gördi sarrâf bildi gevher kıymetin / Er bilür ancak girü er kıymetin (ME. 175) Azı bilmeyen çoğu hiç bilmez. Kankı vasfın söylesün bu dil anun / Âkil-isen çoğın azdan bil anun (SM. 106) Baş gidince ayak durmaz. Baş gidicek pâyidâr olmaz ayak / Gövde n eyler gidicek elden ayak (RM. 355) Dili olsa da söylese Yirde biten her çemen ger olsa dil / Söylese tenlerde olan cümle kıl (SM. 109) Doğmadık oğlana ad koymak olmaz. Çün bunı âhir idüp buldum murâd / Togmayınca oglana virilmez ad (ME. 258) Dost düşman olmaz, düşman dost olmaz. Dosta düşmen düşmene dost bakmagıl / Kimse aybını kimseye çakmagıl (EM. 208) Dünya bir köprü(kervansaray)dür, gelen (konan) geçer (göçer) Her kişi ölüm şarâbın içiser / Köpridür bu dünyâ gelen geçiser (EM. 225) Dünya malı (devleti) kimseye kalmaz. Ki dünyâ devleti kimseye kalmaz / Geçer sizden dahı hiç yârî kılmaz (ME. 229) Ecele çare bulunmaz. Assı yok hem dahı göz[i] yaşınun / Eceli gelse ölür her kişinün (YM. 134a-3) Gelen geçer, konan göçer. Gelen geçer ü konan göçer iy yâr / Bu dünyâ menzilinün âdeti var (ME. 229) Güneş balçıkla sıvanmaz. / Mızrak çuvala sığmaz. Gilde hurşîd ü kamer mi saklanur / Sünü çuvala sıgar mı saklanur (HA. 47a-10) Hatasız kul olmaz. Beşer olmaz hatâsuz cihânda / Kerîm olmaz atâsuz zamânda (Kİ. 57a-15) Kesemediğin (bükemediğin) eli öp başına ko. Bu meseldür kim dimişdür bir ulu / Kesmedügün eli öp başunda ko (HA. 5b-9) Kimse kimsenin kısmetini (nasibini) yiyemez. Kimse kimse kısmetini yiyimez / Kimse Hak emrine niçün diyimez (AhM. 372) Oduncunun gözü omcada olur. Hoş meseldür kim dimişler bu sözi / Omcada olur oduncunun gözi (HA. 39b-10) Ölenle ölünmez. Didi Abdulmuttalib ko bu işi / Ölen[ün] ardınca hiç ölmez kişi (YM. 85b-13) birleştirilerek gösterilmiştir. Vezin bakımından kusurlu mısralar ve metin tamirine ilişkin düzeltmeler dipnotlarda belirtilmiştir.

103 105 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy. Mevlitlerinde Atasözleri Seveni severler. Didiler n ola revâdur al anı / Bu meseldür kim severler seveni (EM. 172) Vatana muhabbet imandandır. Gerçi îmândan olur hubb-ı vatan / İllâ zindândur vatan tolsa mihen (HA. 46b-4) Tespit edebildiğimiz bu atasözlerinden başka hikemî bir ifadeyle ortaya konmuş ve atasözü hükmünde değerlendirilebileceğini düşündüğümüz kimi söz kalıplarına da rastlanmaktadır. Aşağıda yer verdiğimiz beyitlerde bu türden örnekler yer almaktadır: Ol ki tevfîk olmadı ana refîk / Togrı yol varana olmaz hem-tarîk (AhM. 390) Her kişi bir işde gerekdür yakîn / Memleket bir iş ile olmaz hemîn (AhM. 400) Cennet aglamanla girürse ele / Cennetün ehli sagucılar ola (AhM. 401) Her ne denlü çok yaşarsa bir kişi / Âkıbet ölmek-durur anun işi (VN. 79) Dâne olmazsa fenâ-ender-zemîn / Ağaç olmaz idi pür-bâr u güzîn (ArM. 699) Şöyle kim cân tenden alur terbiyet / Bu sözi bildünse buldun ma rifet (ArM. 703) Ahmak olan ömri yabana atar / Âkıl olana ölüm ibret yiter (ME. 255) Bugün algıl koma beni yarına / Âşık olan vuslat ister yârına (EM. 171) Pes Halîme oldı sonra tayası / Kamu tıflun süd-iledür mâyası (EM. 184) Ömre magrûr olma geçer yel gibi / Şol dereden katı akan sel gibi (EM. 207) Cânuna sandugunı sen san işe / Kendü sanundur sana gelen başa (EM. 208) Dünyeye gelen gidiser âkıbet / Olısardur ana menzil âhiret (EM. 208) Didi bilün dünyedür dâr-ı cefâ / Bâkî sanman kimseye kılmaz vefâ (EM. 212) Her kişi ölüm şarâbın içiser / Köpridür bu dünye gelen geçiser (EM. 225) Sen işün evveline kılma nazar / Evvelinden âhırıdur mu teber (EM. 244) Bir gün ol dünyâdan eyledi sefer / Dünyeye gelen kişi durmaz gider (YM. 77b-5) Düşmedin yimiş agaçdan yire ön / Kimse bitdügin bilür mi agacun (YM. 80a-9) Sûretâ yimiş agacından biter / Ma nada agaç yimişinden biter (YM. 80a-10) Lîk bilmek kâmil ol vaktin olur (?) / Kişi bildügini kendüde bulur (YM. 80b-2) Umdugın bulmasa müşkildür kişi / Yâ azıtsa körpecügin bir dişi (YM. 90b-9) Da va kibrün yimişidür iy kişi / Da va itmez meskenet olan kişi (YM. 96b-10) Didi ammün de bilür mi bu işi / Kendü varmak ere müşkildür dişi (YM. 104a-2)

104 106 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU Ölse gerek dünyeye gelen kişi / Takdir-ile işlenür Hakk un işi (YM. 124b-7) Her ne denlü çok yaşarsa bir kişi / Âkıbet ölmek durur anun işi (YM. 134b-2) Yolı menzil sanmayan menzil alır / Menzili fehm itmeyen yolda kalır (HA. 2a-7) Hırs-ıla mûr u adâvetle çü mâr / Ekmedügi tarladan dâne umar (HA. 3b-1) İş bilen hasmın yegin görür katı / Ger alu çıkarsa anun devleti (HA. 5a-10) Gizli iş itse cihânda bir kişi / Sanmasun kim duymaya halk o işi (HA. 7a-9) Cem bilür câm-ı musaffâ kadrini / Har ne bilsün rûy-ı zîbâ kadrini (HA. 20a-12) Her ne denlü başı büyük olsa har / Lâyık olmaz gûşına anun güher (HA. 20b-2) Her kişinün sohbeti cinsiyledür / Ünsi dîvün sanma kim ins iledür (HA. 20b-6) Âdem oglanı kaçan korku görür / Âdet oldur kim yatup başın bürür (HA. 23a-6) Her kişinün cünbüşi kârındadur / Her kişinün sa yı bâzârındadur (HA. 41a-7) Âhirine eyleyen işün nazar / Evvelinde eyler ol işden hazer (HA. 45b-9) Her kimün kim akrabı akreb ola / Râhatı dûr u gamı akrab ola (HA. 42a-6) Vasfın anun cân kulagı işidür / Söylemek cânân sözin cân işidür (SM. 46) Tâcirün [kim] bârı öz mâlıncadur / Her kişinin tuhfesi hâlincedür (SM. 75) Hayr u şerden her kişi a mâlini / Görür a mâline göre hâlini (SM. 96) Bellüdür içi erün taşdan dahı / Katıdur bî-derd olan taşdan dahı (SM. 110) Kim za îf olur bularun yüregi / Söylemek olmaz kişi her gerçeği (SM. 117) Togru yola azm ider togru olan / Egri yoldan çıkmaz ol egri olan (RM. 340) Yaşadıysa dünyede bin yıl kişi / Âkıbet ölmekdür anun bil işi (RM. 372) Atasözleri, kalıplaşmış ve değişmeyen söz birlikleri olarak bilinseler de mevlit şairlerinin beyitlerindeki atasözlerinin bazıları vezne ve şiir diline uydurulmak zaruretiyle söz dizimi ve kelimeleri değiştirilerek kullanılırken, bazen de bir atasözüne kısmî iktibas yoluyla telmih ve işarette bulunulduğu görülmektedir. Ayrıca, atasözü olup olmadıkları konu üzerinde mukayeseli çalışmalarla belirlenecek: Ağlamakla cennet ele girseydi, cennet ehli sagucular olurdu. (AhM. 401), Ahmak olan ömrü yabana atar. (ME. 255), Âşık olan yârine kavuşmak ister. (EM. 171), Kişi bildiğini kendinde bulur. (YM. 80b- 2), Eşeğin başı her ne kadar büyük olsa da kulağına mücevher yakışmaz. (HA. 20b-2), Her kişinin sohbeti kendi cinsiyledir. (HA. 20b-6), Dertsiz olan taştan dahi katıdır. (SM. 110) gibi kimi veciz ve

105 107 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy. Mevlitlerinde Atasözleri hikemî sözlere de mevlit şairlerinin beyitleri arasında sıkça tesadüf edilmektedir. Bu türden sözlerin hangilerinin mevlit şairlerine ait vecizeler olduğunu, yahut hangilerinin o dönemde yaygın olarak halk arasında kullanıldığını belirleyebilmek zordur. Özlü ve hikmetli birer anlatım kalıbı olarak Türkçenin söz varlığı içerisinde asırlardır süregelen atasözleri ile her biri bir atasözü hükmündeki veciz ve hikemî ifadeleri bünyesinde barındıran mevlit türü eserler, bu yönüyle halk dilinin klasik şiir diline başarıyla uyarlandığı örnekler arasında yer almıştır. 15. Yüzyılda Yazılmış Mevlit Türü Eserlerde Yer Alan Deyimler Deyimler; bir kavramı, bir durumu, ya çekici bir anlatımla ya da özel bir yapı içinde belirten ve çoğunun gerçek anlamlarından ayrı bir anlamı bulunan kalıplaşmış sözcük topluluğu ya da tümcelerdir. (Aksoy 1988: 52). Bir dilin söz varlığı ve temel söz varlığı içinde, özellikle o dile özgü anlatım yollarının en tipik taşıyıcıları olarak düşünülen deyimler, dilde çekici anlatım özelliği taşıyan, kelimelerin çoğu kez gerçek anlamından uzaklaştığı kalıplaşmaları içerir. Deyim nitelikli söz kalıplaşmaları, bir durumu ya da bir davranışı çeşitli benzetmeler ve aktarmalarla daha güçlü ve daha ilginç bir biçimde anlatmaya yararlar. Bir başka deyişle dildeki kelime kadrosunu ustaca kullanarak değişik yapılarda değişik anlatım yollarını ortaya çıkararak dilin yapı ve anlam zenginliğine katkıda bulunurlar. (Şahin 2004: 2) Halk dilinde hazır söz kalıpları olarak yaşayan deyimler dilin anlatım gücünü artırmak yanında toplumların hayat görüşünü, felsefesini yansıtan tecrübelerin bir ürünüdürler. 15. yüzyıl mevlit şairleri, eserlerinde sıkça kullandıkları deyimlerle halkın ruhunu yansıttıkları gibi, deyimler vasıtasıyla şiir dilimizin anlatım yollarının açılıp zenginleşmesine de katkıda bulunmuşlardır. Aşağıda 15. yüzyıl mevlit şairlerinin eserlerinde tespit edebildiğimiz deyimler yer almaktadır: 3 3 Çalışmamızda, 15. yüzyıl mevlit şairlerinin eserlerinde tespit edebildiğimiz deyimlerin anlamları, başta Türk Dil Kurumu nun sanal ortamda hizmete sunduğu Atasözü ve Deyimler Sözlüğü olmak üzere ilgili diğer kaynaklardan yararlanılarak verilmiştir. Mevlit metinlerinde bulunan ancak yararlandığımız kaynaklarda yer almayan deyimlerin anlamları ise tarafımızdan verilmeye çalışılmıştır.

106 108 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU abdest al-: Namazdan önce veya lüzumlu görülen hâllerde vücudun belli kısımlarını usulüne göre yıkamak. Çıkdı ol dem akdı hoş âb-ı revân Âb-dest almagı ögretdi hemân (HA. 22b-8) / (SM. 89) acı çek-: Ağrı, sızı duymak. Tâ ki pişmân olmayasız son ucı Çekmeyesiz âhiretde siz acı (YM. 134b-10) âciz kal-: Çare bulamamak, acze düşmek, elden birşey gelmemek. Nûr içinde oldı gark 4 bulımadı Kaldı âciz nidesin bilimedi (YM. 129a-1) ad koy-: Bir varlığa, bir nesneye onu başkalarından ayıracak bir isim vermek; isim koymak; isimlendirmek. Bir avâz geldi Muhammed dür adı Siz gidün ana adı Tanrı kodı (ME. 153) ad tak-: Bir varlığa, bir şeye çeşitli maksatlarla ikinci bir isim vermek, lâkap koymak. Niyyet itdi dedesi bakmaklıga Hem dahı bir eyü ad dakmaklıga (ME. 153) ad ver-: Adlandırmak. Togıcak ana Muhammed virgil ad Zîra oldur dîn ü dünyâdan murâd (HM. 62) adam sal-: Adam göndermek. 4 oldı gark: metinde gark oldı. Mısr a âhir birkaç adam saldılar Ehlini Bagdâd a alup geldiler (HA. 40b-1) âdet edin-: Bir şeyi alışkanlık ve huy hâline getirmek. Âdet idinmişdi ol fahrü l-enâm Dârumuza gelmegi her subh u şâm (HA. 48b-1) adım at-: Yürümek, gitmek. Bunda öte adar-ısar bir adım Kül olur encâm u yanar kanadım (SM. 102) / (HM. 108) aferin oku-: Değerli görüp beğendiğini ifade etmek, Aferin! demek. Halk-ı âlem bakup anun fi line Âferîn okurlar-ıdı adline (SM. 69) ağzı dualı: Allah ın rızasını kazanmış insan, ermiş, evliya. Âciz olup derd-ile gam yir-iken Âh bir agzı du âlu dir-iken (SM. 42) ağzından (dudağından) inci saç-: Birbirinden güzel sözler söylemek. Kalmadı kadr u kıymeti dürr ü cevâhirün Dürler çü saçdı la l-ı dürer-bâr-ı Mustafâ (VN. 36) ah et- (eyle-): 1. Acı ile içini çekmek. 2. mec. İlenmek. Mustafâ yı gördi o hâlde bular Her birisi âh idüp ağlaşdılar (VN. 66) / (VN. 72, 77; ME. 187; EM. 158, 209, 215, 219, 221; YM. 76a-8, 77b-13, 111b-10, 112b-5,

107 109 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri 113b-12, 114b-8, 117a-3, 117a-4, 117b-2, 117b-9, 118a-4, 122b-2, 123b-4, 123b-7, 125a-1, 131a-5, 131b-2, 131b-4, 133b-13, 134b-12; RM. 311, 319, 357, 364, 367, 369, 373; HM. 117, 118) âhire yet- (er-): Son bulmak, bitmek, tükenmek. Didi eyvâh işümüz bitmiş bizüm Devletümüz âhire yetmiş bizüm (HA. 15a-3) / (ME. 233) aklı başına gel-: 1. Ayılmak, kendine gelmek. 2. Davranışlarının yanlışlığını sezerek doğru yolu bulmak. Aklı geldi başına dinle i cân Okudı bu şi ri Câbir ol zamân (ME. 196) aklı başından git- (uç-): Çok sevinmekten veya çok korkmaktan ne yapacağını şaşırmak. Anasınun aklı başından i yâr Gaşy olup olurdu ol dem târumâr (RM. 307) / (RM. 364) aklı git-: 1. Şaşırmak, korkmak. 2. Aklını kaybetmek, ne yapacağını bilemez hâle gelmek, delirmek. 3. Çok beğenmek, bayılmak. Tâk-ı Kisrâ öyle çatladı katı K işidenün gitdi akl u tâkatı (VN. 34) / (VN. 74; ME. 191, 195; EM. 157; YM. 117b-3, 117b-10, 118a-7, 121b-9, 124a-4, 129a-4, 132b-2) aklını al-: Şaşırtmak, delirtmek. Didiler kim ne acebdür kim bu kuş Aklın alur her kim olsa [ana] tuş (RM. 308) aklını der- (devşir-, topla-): Bilinci yerine gelmek, aklı başına gelmek. Yidi günden sonra Abdu l-muttalib Kendüye geldi biraz aklın dirüp (YM. 85b-6) / (AhM. 372, ME. 227; YM. 117b-3, 121b-9; HM. 63, 67, 80) aklı(nı) şaşır-: Düşüncesiz bir biçimde, yerinde olmayan bir iş yapmak, yersiz düşünmek, ne yapacağını bilemez olmak. Ol durur hem cümle lezzetler bozan Şaşırup aklı nice güçler üzen (EM. 233) / (YM. 121a-1) aklını yağmaya ver-: 1. Şaşırmak, hayretler içinde kalmak. 2. Aklını yitirmek. Çünki gördüm ben bu resme kesreti Aklumı yagmaya virmiş heybeti (HA. 12a-2) alnı açık, yüzü ak: Çekinecek hiçbir durumu veya ayıbı olmayan. Kimine a mâli olmış kasr u bâg Fârigü l-bâl alnı açuk yüzi ag (SM. 96) aman ver-: Canını bağışlamak, öldürmemek. Senün-içün çalışa fahr-i cihân Seni oddan kurtarup vire amân (RM. 360) / (HA. 54b-1)

108 110 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU aman verme-: Acımayıp öldürmek. Bir müzeyyen pîre-zendür bu cihân Günde bin er öldürür virmez amân (SM. 142) ana rahminden düş-: Doğmak, dünyaya gelmek. Ana rahminden düşicek ol imâm Secde itdi hüsnine Beytü l-harâm (HA. 12b-6) ana rahmine düş-: Döl yatağında cenin oluşmak. Anası rahmine düşdi çün Anûş Nûr ana nakl itdi anda turdı hoş (VN. 19) / (ME. 134; EM. 171, 172, 174; YM. 84a-5, 84b-9) anadan düş-: Doğmak, dünyaya gelmek. Anadan düşdükde ol dîn serveri Düşdi kâfir beglerinün efseri (HA. 13a-7) andını tutma-: Andına uymamak, andına aykırı davranmak. Tâ ki buyurdun muhâlif itmedüm Topragın aldum u andın tutmadum (ME. 124) ant iç-: Yemin etmek. And içüp didi habîbün Mustafâ Ol mürüvvet ma deni kân-ı safâ (YM. 97b-2) / (VN. 35; HA. 16a-2; RM. 292, 316, 323) ant ver-: Karşısındakini bir şeye zorlamak, bir şeyi yapmaya veya yapmamaya söz vermek. And virüp bi llâhi gel alma didi Beni kurb-ı hazrete iltme didi (ME. 122) / (ME. 121, 238; EM. 214; YM. 82b-8) ar(ını) gözet-: Utanmazca davran-mak, utanmazlık etmek. Didi virmesem gözetsem ârumı Başuma ol dem yıkardı dârumı (HA. 25b-8) ardına at-: Bir şeyden epey uzaklaşmış bulunmak, geçmişte bırakmak. İdesiz kim şer ümi hoş dutalar Nefs hevâsın artlarına atalar (EM. 225) ardına düş-: Arkasından gitmek, peşini bırakmamak. Nitekim eyitdi düşüp ardına İremedi ol Burak un gerdine (HM. 97) ardından söz et-: Birinin dedikodusunu yapmak. Kimsenün ardınca söz itmez idi N eyleyüp n itdügini gütmez idi (EM. 203) ardını dön-: Bir şeyden veya bir kimseden desteğini, ilgisini kesmek. Ol habîbi seven uydı yolına Uymayanlar ardını döndi dîne (EM. 207) aslını bil-: Bir şeyin esasını, gerçek şeklini bilmek. İlm-i cifrün aslını bilürdi ol Reml ü usturlâba hem bulmışdı yol (RM. 294)

109 111 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri aşka gel-: Bir şeyi yapmak için büyük bir istek duymak, coşmak, coşkunluk göstermek. Söyledi avcında taşa geldi taş Taş değülsen ışka gel sen dahi taş (VN. 41) at oynat-: Atla hüner göstermek. Hây u hûy âvâzı toldı her cihât Kimi yürek oynadur kimisi at (HA. 7b-12) aya kars-: Ellerini birbirine vurarak ses çıkarmak, el çırpmak, alkışlamak. Bî-hayâlar aya karsup güldiler Ta n okın atmaga fursat buldılar (HA. 37a-4) ayağına düş-: Çok yalvarmak. Pes Resûl ün ayagına düşdi ol Didi Hak dan halka bu durur Resûl (AhM. 379) / (RM. 319, 357, 367) ayak bas- (kadem, pây bas-): Bir yere girmek, gelmek, uğramak. Dinle imdi gel berü iy yüzi ak İrüp andan Kuds e basduk biz ayak (RM. 341 ) / (VN. 31, 40, 45; ME. 166, 199, 205; EM. 176, 196, 197; HA. 5b-12, 28b-9; RM. 286, 321, 326, 334, 346, 347, 349, 371; HM. 81, 105, 108) ayak götür-: Gitmek. Götürüp ayak yürüdüm ol taga Sür at-ile bakını sola sağa (HM. 91) ayak sun-: Ayağını uzatmak, koymak. Binmek-içün çünki ben sundum ayak Çagırup benden çekindi ol Burâk (SM. 90) ayıbını yüzüne vur-: Birinin kusurunu yüzüne söylemek. Kimsenün aybını urmaz yüzine İtibâr itmez adûlar sözine (RM. 282) az gör-: 1. Umduğundan eksik bulmak, azımsamak. Eylemedüm anlarun çok mâlını Az göreler tâ hisâbı hâlini (HA. 33b-11) bağrına bas-: 1. Kucaklamak. 2. Biriyle ilgilenerek onu koruyup kayırmak, yetiştirmek. Ahmed i bagrına basdı ağladı Derd-ile cân u cihânı tagladı (HM. 85) / (ME. 161, 163; YM. 95b-4; RM. 312, 316, 319; HM. 85) bağrına taş bağla-: Sesini çıkarmaksızın her türlü acıya katlanmak. Üç gün oldı ol resûl yimedi aş Hem mübarek bagrına bagladı taş (ME. 189) / (ME. 226) bağrını del- (kes-, parçala-): Çok dokunmak, içine işlemek. Sorma oglancuklarım yakma canum Acıları bagrumı deldi benüm (ME. 193) / (AhM. 391; SM. 139)

110 112 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU bağrını yak-: Çok acı ve üzüntü vermek. Kimisi saçın yolar dir bagrumı Yakdun a bu derdümün kanı emi (EM. 238) baş aç-: Beddua etmek. Âl ü ashâb âh idüp baş açdılar Toprak alup başlarına saçdılar (YM. 131b-2) / (ME. 246; YM. 118a-4, 120b-12, 121a-8, 130b-11, 132a-6, 132a-13; RM. 302, 314, 368) baş çat-: Baş başa verip uzun uzun konuşmak. Ne Resûl ün sünnetini dutaram Gice gündüz nefs-ile baş çataram (ME. 231) baş getir-: (Bitkiler için) Filizlenip topraktan çıkmaya, görünmeye başlamak. Çıgrışup çıkmışdı yerden hâzırât Ser getürmişdi serâdan her nebât (RM. 292) baş götür-: Başını yukarı kaldır-mak. Pes te emmül kıldı bir dem Mustafâ Baş götürdi sonra ol şem -i vefâ (SM. 70) / (HM. 109) baş indir-: Boyun eğmek, itaat etmek. Didi kim oddan yaratdun beni sen Topraga baş indürem mi [şimdi]ben (EM. 164) (ayağına, eşiğine) baş koy-: Yardım istemek, dilemek. Çünki koduk işigün taşında baş İtme bizi kullarun içinde fâş (RM. 374) / (EM. 196; RM. 291, 374) başa gel-: Kötü durumla karşılaşmak; beklenmedik, şaşırtıcı bir olay veya durumla karşılaşmak. Cânuna sandugunı sen san işe Kendü sanundur sana gelen başa (EM. 208) / (ME. 162, 191) başına devlet güneşi doğ-: Beklenmedik bir zamanda büyük bir mutluluğa kavuşmak. Mihr-i devlet togdı mü min başına Kâfirün kâtil katıldı aşına (HA. 38a-8) başına yık-: Harap etmek, zor durumda bırakmak. Didi virmesem gözetsem ârumı Başuma ol dem yıkardı dârumı (HA. 25b-8) başından geç-: Bir şeyi görüp geçirmiş olmak, daha önce aynı duruma uğramış olmak. Hak habîbinün başından ne geçer Dü-cihân sultânı-ken neler çeker (YM. 101a-7) başını alıp git-: İzin almadan ve gideceği yeri bildirmeden gitmek, savuşmak. Dostlarumdan idiserven iftirâk Başum alup gitmege kılam yarak (RM. 315) baş(ını) döğ-: Pişmanlık duymak, üzülmek.

111 113 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri Döğdiler hasret taşıyla başların Dökdiler hem kanlu gözler yaşların (VN. 769) / (EM. 238; YM. 112a-8, 116b-10; RM, 356) baştan geç-: Canı, başı bir uğurda vermek. Niçeler başdan geçüp terk ide cân Niçeler saçın yolup ide figân (RM. 352) bel bağla-: Birisinin kendisine yardımcı olacağına inanmak, güvenmek. Sevdi anı hizmete bil bagladı Her ne kim lâzımdı anı eyledi (EM. 183) / (YM. 108a-10; HA. 45a-8; RM. 318) beli bükül-: Yaşlılık yüzünden güçsüz kalmak, bir iş yapamayacak duruma düşmek. Çünki bu zârîleri çarh dinledi Beli büküldi vü fi l-hâl inledi (VN. 72) belini bük- (kaddini dâl eyle-): Çaresizlik içinde bırakmak. İy nice Rüstemleri zâl eylemiş Bin sitemle kaddini dâl eylemiş (HA. 29a-12) / (RM. 343) bir araya gel- (diril-): Bir yerde toplanmak, buluşmak. Cümle ashâb bir araya geldiler Agladılar âh u efgân kıldılar (HM. 117) / (HM. 58, 78) bir yere gel-: Bir araya toplanmak. Cem oluban bir yire geldi kamu Gözlerinde degül uçmak u tamu (YM. 133a-12) / (ME. 138) birbirini kır-: Kendilerini öldür-mek. Na relerle âh idüp haykırdılar Sanasın bir birin ol dem kırdılar (RM. 357) boynunu bur-: Acınılacak, çaresiz bir durumda kalmak. Cânumuza yavuz od urdun bizüm Hasret-ile boynumuz burdun bizüm (SM. 138) boyun eğ-: İsteyerek veya isteme-yerek uymak, katlanmak. Kimisi yırtar yakasın baş döğer Kimisi kaygu-y-ıla boynın eger (EM. 238) can(ını) al-: Öldürmek. Ol durur her demde cân alan kişi Halkı aglatmak durur dâyim işi (EM. 233) / (ME. 250) can at-: Şiddetle arzu etmek, çok istemek. Cân atup geldi o halvet bâbına Yüz urup izn istedi bevvâbına (HA. 18b-12) can baş üstüne: İstenilen şeyin büyük bir memnunlukla yapılacağını anlatan bir söz. Didi olsun cân u başum üstine Hil at u dülbend giyerdi dûşına (YM. 104b-1) can bul-: Dirilmek, canlanmak. Gâ ib oldum gözlerinden ol zamân Ölmiş-iken sanki buldum tâze cân (HM. 83) / (HM. 64)

112 114 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU can gözünü aç-: Dikkatli davran-mak. Her kişi zu mınca mevlânâ geçer Ol görür aybın ki cân gözin açar (HA. 37a-9) can gözüyle gör-: Büyük bir dikkatle izlemek, iyice incelemek. Cân gözinden gör gaflet tozın 5 Hâtırum gözgisinün pâk it yüzin (SM. 40) can kulağını aç-: Tüm dikkatiyle dinlemeye hazır hâle gelmek. Bu ma ânîyi idelüm hoş beyân Cân kulagın aç berü dinle i cân (ArM. 702) can kulağıyla dinle-: Büyük bir dikkatle, iyi kavramaya çalışarak dinlemek. İy Hamdi şimdi kanı bir insâf ehli kim Dinleye cân kulagı-y-ıla bu nasîhati (HA. 18a-6) / (EM. 162) can kurban et-: Bir uğurda can vermek, ölmek. Cânumuz ışk-ıla kurbân idelüm Es-salâtu ve s-selâmı idelüm (EM. 185) can kuşunu uçur-: Can vermek, ölmek. 5 Vezin kusurlu. Pes diledi cân hümâsın uçura Bu fenâdan ol bekâya göçüre (EM. 209) can(ı ile) oyna-: Tehlikeli bir işe kalkışmak. Kim beni görmedin idüp i tikâd Hakk-içün cân oynayup ide cihâd (SM. 131) / (SM. 115) can ver- (teslim et-): 1. Ölmek. 2. Diriltmek, hayat vermek, canlan-dırmak, ihya etmek. Didi sakla perrün otur kapuda Cân vireyin varayın ben tapuda (EM. 197) / (VN. 71; ME. 126, 138, 183, 195; EM. 237; YM. 129b-5; HA. 9a-11, 42b-4; RM. 284, 369, 375) can yak-: Üzmek, acı vermek, eziyet etmek. Sorma oglancuklarım yakma canum Acıları bagrumı deldi benüm (ME. 193) / (SM. 118) canı çık-: 1. Çok yorulmak veya çok zorluk çekmek. 2. Çok yıpran-mak. Ansuzın öldürmezem ben anları Tevbe ile çıksun içün cânları (?) (HA. 33b-10) canı (gönlü) ferah bul-: Rahatlık hissetmek, kaygıdan kurtulmak. Virdiler elüme bir tolu kadeh Didiler iç kim bula cânun ferah (YM. 89b-11) / (RM. 300)

113 canı gibi sakın-: Büyük bir özen ve dikkatle korumak, gözetmek. Gözler-idi ol nebîler fâhirin 115 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri Sakınırdı cânı bigi hâtırın (SM. 56) canı gibi sev-: Çok güçlü bir sevgiyle bağlanmak. Ol beni cân ile seven ümmetüm Hem seve cânı gibi her sünnetüm (VN. 70) / (YM. 126b-10) canı kılca kal-: Sabrı, tahammülü kalmamak. Çün işitdi bu sözi ol mu teber Cânı kılca kaldı görmege iver (YM. 108a-6) canı yan-: 1. Çok acı duymak. 2. Acı bir deneme geçirmek. Çü Abdu l-muttalib işitdi anı Ki derd-ile dutuşup yandı cânı (ME. 138) / (YM. 95b-6, 116a-6, 133a-13; SM. 125) canına afet uğra-: Hayatı tehlikeye girmek, ölüme yaklaşmak, Bek yapışsun Mustafâ dâmânına Tâ ki âfât ugramaya cânına (HA. 2a-12) canına işle-: Çok etkilemek. Kârı bî-fikr eyleyen efkâr ider Cânına âhir nedâmet kâr ider (HA. 45b-11) canına kastet-: Birini öldürmeye çalışmak, hazırlanmak. Geldi ilerü Mustafâ nun yanına Kasd itdi Mustafâ nun cânına (YM. 128a-10) canına kıy-: Kendini öldürmek. Sanmanuz kim kıyamazam cânuma Ümmetümdür derdüm ancak yanuma (YM. 125a-5) canına minnet gör-: Beklenilme-yen iyi bir durumla karşılaşıldığın-da memnuniyet duymak. Ammisi çün aldı anı yanına Hizmetin minnet görürdi cânına (EM. 186) / (EM. 204) canını al-: Öldürmek. Nicelerün cânını alan susuz Nice ulu evleri koyan ısuz (EM. 234) / (YM. 120b-4, 120b-10, 121a-2, 121a-4, 122b-12, 129a-5, 129b-1) canını yak- (dağla-): İçini, gönlü-nü acıtmak. İnileşdi hep ferişteler katı Cânların yakdı Habîb ün hasreti (YM. 101a-5) / (YM. 114a-3, 120a- 8, 131a-12) canını (ciğerini) oda yak-: İçini büyük bir acı ve keder kaplamak. Didi vâ ceddâh aglayu Hasen Yakdı oda cânumı sensüz hazen (AhM. 409) / (YM. 111a-3) canını uyar-: Dikkatli olmak. Dinle kırkıncı kim oldı bil haber Gâfil olma hâzır ol cânın uyar (YM. 108b-5)

114 116 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU cefa çek-: Zulüm görmek. Yitesi çekdüm cefâyı dünyede Dost kıgırdı kim bana ihsân ide (YM. 121b-3) / (RM. 359) cennete dön-: Güzel, rahat yaşanılır, bakımlı bir yer durumuna gelmek. Kâm-ı câna irdi bûy-ı bâg-ı arş Cennete döndi kamu sahrâ-yı ferş (SM. 86) / (RM. 318) cevap ver-: Cevaplandırmak. Her su âl eyleyene virdi cevâb Didiler cümle cevâbına sevâb (HA. 37b-9) / (Kİ. 68b-11; ME. 111, 165, 201, 207, 244; SM. 90, 91, 101, 113, 136; HM. 103) ceza ver-: Cezalandırmak. Gitmedin anlara sürün irelüm Ne-y-ise ana cezâsın virelüm (HM. 85) cezbeye kapıl-: Bir duygu veya bir inanışın etkisiyle aşırı ölçüde coşup kendinden geçmek. Kapılur cezbeye hakka l-yakînden Kemâle irür ol nûr-ı yakînden (Kİ. 69a-9) ciğeri kebap ol-: Büyük bir acıya uğramak, bir acıdan içi yanıyor gibi olmak. Tâk-ı Kisrâ yıkılup oldı harâb Ehlinün cigerleri oldı kebâb (YM. 92a-11) / (YM. 79a-8) ciğerini parçala-: İçine işlemek, büyük acı ve eziyet vermek. Bacadan inüp anı kıldı helâk Nâme bigi itdi cigergâhını çâk (AhM. 391) / (RM. 374) ciğerini dağla- (yak-): Birini büyük bir acı içine atmak. Eyle didi çıkdı Cibrîl aglayu Hasret od-ıla cigerler taglayu (SM. 135) / (YM. 106a-7, 110b-13, 111a-3, 112b-10) cûşa gel-: Coşmak. Cihân bir bahr oluban cûşa gelmiş Miyândan cümle şey âgûşa gelmiş (Kİ. 10a-10) / (RM. 280, 291; HM. 89) çaresiz kal-: Çözüm yolu, çıkar yolu bulamamak. Kalmış idi cümle şöyle çâresüz Yoğ-idi hiç bir yüregi yâresüz (VN. 77) / (ME. 155, 163; YM. 132b-9, 134a-1) çift eyle- (ol-, edin-): Eş olarak almak, evlenmek. Al beni çift eylegil kendüzüne Yüz kıvırcık deve virem özüne (EM. 171) / (EM. 173, 187) çiziden çıkar-: Doğru yoldan ayırmak, yanlışa sürüklemek. Yâ İlâhî hürmet-içün bizi de Çiziden çıkarma öldür çizide (YM. 99a-7) defterini dür-: Öldürmek. Defter-i ömrin anun dürdi ecel Câmın anun dahı toldurdı ecel (SM. 142) / (HA. 11b-13) derde deva (derman) ol-: Bir şeye çare olmak.

115 117 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri Çün şikâyet kıldı ıssından deve Mustafâ dan oldı derdine devâ (VN. 41) / (Kİ. 68b-12; YM. 112a- 10) derdine deva bul-: Sıkıntıyı çözümlemek, atlatmak, çaresizliği yenmek. Hâlümüz nice olısar bilmezüz İşbu derdün hiç devâsın bulmazuz (VN. 77) dert odına yan-: Kendi acısı ve sıkıntısı içerisinde büyük bir üzüntü duymak. Göklere boyandı gök giryân olup Yandı derd odına ser-gerdân olup (SM. 111) destur ver-: İzin vermek, serbest bırakmak. Ümmetüni koymayınca cennete Virmezem destûr sâyir ümmete (HA. 34a-9) / (ME. 130, 181, 192, 244; EM. 235; YM. 110b-12, 111a- 8) devlete er- (başına devlet er-): Huzura, mutluluğa ulaşmak. Ol gice ne devlete irdügüni Ne işidüp yâ neler gördügüni (VN. 48) / (EM. 226; RM. 346) dile gel-: Konuşmaya başlamak, söylemek; anlatmak coşmak. Bildiler Cebrâ il i gelüp dile Didiler senün-ile kim var bile (RM. 345) dile gelme-: Anlatılamaz, açıkla-namaz, ifade edilemez durumda olmak. Âl ü ashâb her biri bir derd-ile Aglaşurlardı ki hiç gelmez dile (EM. 239) / (HA. 16b-7) dile getir-: Belirtmek, anlatmak, açıklamak, ifade etmek. Pes kabûl itdüm anun maksûdını Dile getürdüm cihân ma bûdını (ArM. 700) / (ME. 136) dile sığma-: İfade edilmesi zor olmak. Hâsılı kadri anun sıgmaz dile Pes nicedür halk anı nite bile (YM. 88b-5) dili açıl-: Herhangi bir sebeple konuşmayan kimsenin konuşmaya başlaması. Yidi günden sonra açıldı dilüm Tagug-iken yine cem oldı bilüm (HM. 74) dili tutul-: Sevinç, korku, şaşkınlık vb. sebeplerle birdenbire söz söyleyemez olmak. Nâgehân dutuldı dilüm oldı lâl Kalmadı bende dahı nutka mecâl (HM. 74) dirliği sağ eyleme-: Rahata kavu-şamamak. Dirliği dünyâda sağ eylemedük Ölümümüz çün yarağ eylemedük (VN. 80) diz çök-: Dizlerini yere koyarak oturmak. Vardı Ahmed yanına çökdi dizin Diyüvirdi ana dostınun sözin (YM. 127a-7) / (EM. 179; HM. 83)

116 118 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU dizini döv-: Çok pişman olmak, dizini döve döve ağlamak. Vâ Resûlâ dir döger kimi dizin Kimisi el ile yırtardı yüzin (YM. 132b-1) dosttan kesil-: Yalnız, bir başına kalmak. Dostlarından hiç kesilmek yog-ıdı Kesilene varması hem çog-ıdı (EM. 205) dünyadan geç-: Bir kenara çekilip hayata karışmamak, her şeye ilgisiz kalmak; hayatla, yaşamayla ilgisini kesmek. Geçdi dünyâ âsumânından Resûl Ugradı Âdem Safiyyu llâh a ol (HA. 30b-12) dünyadan git- (göç-, sefer eyle- ): Ölmek. Dünyeden gitmemüzi fikr idelüm Yana yana derd-ile zikr idelüm (EM. 237) / (ArM. 707; EM. 188, 209; YM. 77b-5, 123b-12, 134a-6; RM. 278, 320, 354, 365) dünyaya gel-: İnsan, doğmak. Bildüm anlardan ki ol halkun yeği Kim yakın oldı cihâna gelmegi (VN. 26) / (VN. 34, 78; ME. 136; EM. 181, 191, 206; SM. 47; RM. 301, 302, 303, 306, 310; HM. 61) dünyayı başına dar et-: Bir kimseyi çok sıkıntılı bir duruma sokmak. Her kim ol kahhâr-ıla ceng eyledi Dü-cihânı başına teng eyledi (HA. 8a-13) / (YM. 111b-8) dünyayı tut-: Çok yayılmak, her yere dağılmak. Nice tutdı nûrı anun âlemi Nice buldı âdem andan hoş demi (EM. 175) / (VN. 35; Kİ. 62a-14) düş gör-: Rüya görmek. Didi bir düş görmişemdür bu gice Bana ta bîr eyle anı gör nice (RM. 295) / (ME. 134, 135; YM. 100a-8; RM. 294) (ecel) şerbetini iç-: Ölmek. İy gözüm nûrı kapu açmak gerek Çâre yokdur şerbeti içmek gerek (YM. 121a-11) / (EM. 234) eceli gel-: Ölümü kaçınılmaz duruma gelmek, ölmeye yaklaşmak. Assı yok hem dahı göz[i] yaşınun Eceli gelse ölür her kişinün (YM. 134a-3) eksiğini gözle-: Bir kusurunu ara-mak. Anlarun kim eksügi çok işinün Eksügin gözler olur her kişinün (VN. 10) eksik etme-: Her zaman bulundur-mak. Yakdılar bin yıl anun ol odını Eksik itmediler ana odunı (HA. 14a-12) el bağla-: 1. Saygı için ellerini göbeğinin üstüne kavuşturup durmak. 2. Namaza durmak.

117 119 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri Pes inüp Refref den eyledüm kıyâm Hazrete el baglayup virdüm selâm (SM. 119) / (VN. 64; RM. 357) el bir(liği) et-: Birlikte davranmak, dayanışmak. İmdi kâhel olmanuz el bir idün Anı öldürmege bir tedbîr idün (SM. 80) el(ini) çek-: İlgiyi kesmek, serbest bırakmak. Ebu Bekr ü Ömer ü Osmân Alî Al bu dört yâri babamdan çek eli 6 (YM. 122a-13) / (YM. 123b-9) el getir- (götür-): Dua etmek için ellerini yukarı doğru kaldırmak, açmak; yalvarmak, yakarmak. El getürmiş kapuda eyler du â Ol da ister derdine Hak dan devâ (RM. 374) / (HA. 52a-8, 52b-4; RM. 300, 310, 350, 374; HM. 105) el sun-: El uzatmak, yaklaşmak istemek. Ol müzeyyen zen ki el sundı sana Adı dünyâdur ki yok meylün ana (HA. 29b-13) / (ME. 211; YM. 129a-4, 129a-9, 129b-4, 130b-7; HA. 30a-4; RM. 318, 366) el tut-: El sıkışmak, tokalaşmak. Çün bu re yi ihtiyâr itdi Kureyş El tutup ahd u karâr itdi Kureyş (HA. 48a-6) 6 babamdan çek eli: metinde çek babamdan eli. el uzat-: Birinden bir hakkı almaya çalışmak. Her birümüzi biner kez vur gel Şâhumuzdan yana uzatma tek el (YM. 114b-10) el yu-: İlgiyi kesmek. Didi bilün sizi fürkatde koyup Giderem dâr-ı fenâdan el yuyup (EM. 213) / (HA. 52b-9) elden bırakma- (koma-): Bir şeyle sürekli ilgilenmek, elden düşürmemek. Takvayı bırakmanuz elden dutun İki cihân haznesin bundan ütün (YM. 113a-7) / (EM. 207; YM. 113a-9, 113b-9) elden git-: Bir şeyden mahrum kalmak, eldekini kaybetmek. Düşdi bu kez gönline hubb-ı nigâr Gitdi elden sabr u gayret ihtiyâr (RM. 285) el(in)den kap-: Birinin sahip olduğu şeyi haksız yere, zorla elinden almak. Kurt gibi kuzuları elden kapan Niçe evler yıkuban kapu yapan (RM. 364) ele gir-: Ele geçmek, elde edilmek. Aglamakla ele girmez Mustafâ Neyleyelüm böyledür hükm-i Hudâ (HM. 118) eli boş gel-: 1. Armağansız gelmek. 2. Umulan şeyi getirmeden gelmek.

118 120 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU Kapuna eksüklik ile geldük uş Yüzümüz kara elümüz dahı boş (VN. 82) eli boş git- (dön-): Umduğunu alamadan gitmek, dönmek. Gitmenüz dârü l-fenâdan eli boş Hâlünüz dârü l-bekâda ola hoş (EM. 225) eli er-: Ulaşabilmek. Ölümi anadurun unutmanuz Elünüz irdügine zulm itmenüz (YM. 113b-10) eli sanata er-: Bir işte veya sanat dalında yetişmiş duruma gelmek, bir işten veya sanattan geçimini sağlamak. Ana göre bu âlemde yitişdi Eli bir san ata irdi yitişdi (ME. 116) elinden tut-: Yardım etmek, kayır-mak. Sa y iderdi hâcetin bitürmege Düşmişün elin tutup götürmege (EM. 204) emanet ko-: Bir şeyi veya bir kimseyi birine veya bir yere bir süreliğine bırakmak. Sende ol nûrı emânet komışam Anda pes avn u inâyet komışam (HM. 55) emre uy-: Verilen buyruğa göre hareket etmek. Siz de benüm emrüme uyun tamâm Dîn-i İslâm a [siz] idün ihtimâm (RM. 355) epsem dur-: Sesini çıkarmamak, tepki vermemek. Dir Habîb kim anlara epsem turun Hakkını alsun Ukâşe oturun (EM. 216) / (HM. 83) eser kalma-: İz, belirti olmamak. Didi bir adım dahı a[ts]am eger Yana kalmaya vücûdumdan eser (HA. 32b-4) / (SM. 114, 120; HM. 58, 64) esir et-: Tutsak duruma getirmek. Hulk-ıla halkı esîr itmiş-idi Hubbını dillerde berkitmiş-idi (YM. 99a-12) / (HA. 52a-13) eteğine yapış-: Birinin himayesi altına girmek. Bek yapışsun Mustafâ dâmânına Tâ ki âfât ugramaya cânına (HA. 2a-12) / (ArM. 713) ezber oku-: Bir metni veya sözü herhangi bir yere bakmadan bellekte kalan biçimiyle söylemek. Ezber okurlar bular Kur ân ı hem Bulmadı bu hasleti sâyir ümem (HA. 22a-6) ezber et-: Ezberleyerek akılda tutmak. İtmedi Tevrât ı ezber ehl-i deyr İlle üç Mûsâ vü Îsâ vü Üzeyr (HA. 22a-7) fayda verme-: Yararlı olmamak.

119 Virmedi hiç fâ ide tedbîr-i halk İtmeyince tâ anı takdîr Hak (RM. 325) 121 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri feryat (figan) kop-: Acı ve üzüntü dolu haykırış. İçlerinden kopdı feryâd ile âh Gökde ol âhdan tutuldı şems ü mâh (VN. 64) / (EM. 215, 217, 222, 233; SM. 114) fırsat bul-: Uygun, elverişli zamanı yakalamak. Bî-hayâlar aya karsup güldiler Ta n okın atmaga fursat buldılar (HA. 37a-4) / (HA. 36a-6, 49b-8) fırsat gözle-: Yapmak istediği iş için uygun bir zaman veya bir durum beklemek. Âdet olmışdur ezelden tâ ebed Ta na fursat gözlemek ehl-i hased (HA. 37a-3) fikre var-: Bir konuda karar kılmak, bir şeyi kararlaştırmak. Aklımı cem eyleyüp açdum gözüm Fikre vardum bir nefes dirdüm özüm (HM. 67) fitne sal- (düz-, düşür-): Ara bozmak, insanları birbirine katmak. Bu iki er kim bu yire geldiler Kavmimüz içine fitne saldılar (HA. 43a-7) / (YM. 108b-8; SM. 73) gaflet uykusuna dal-: 1. Dalgın-lıktan ileri gelen uyuşukluk içinde olmak. 2. İdraksizlik, bilgisizlik, aymazlık içinde olmak. Bir nefes nefs arzusına uymadı Gaflet uykusına talup uy madı (VN. 52) gam çek-: Tasalanmak, kaygılan-mak, üzülmek. Her mekânda her zamânda ol demi Virmege âciz degil çekme gamı (HA. 34b-13) / (ME. 169; SM. 95) gam (gussa) ye-: Elem içinde olmak, acı çekmek; derde, kedere tahammül etmek. Âciz olup derd-ile gam yir-iken Âh bir agzı du âlu dir-iken (SM. 42) / (VN. 80; ME. 224, 231; EM. 227; YM. 113b-5, 115b-12, 134b-9) gam yeme-: Tasa etmemek, kaygılanmamak, üzülmemek Ümmetümdür kaygum u gussam hemîn Yimezem ümmetden ayrugın gamın (VN. 66) / (ME. 248; EM. 228; YM. 113b-9, 127b-7; SM. 50, 51, 52, 121, 123; RM. 307, 359) garip gel-: Yadırgamak, şaşırmak. Bir niçe gün böyle kalmış ol habîb Anasına bu amel gelmiş garîb (HM. 75) gark et-: 1. Batırmak, boğmak. 2. mec. Birine bir şeyi bol bol vermek. Gark ide anları envâr-ı şühûd Sen Habîb e ideler cândan dürûd (HM. 53) / (HM. 44, 54) gark ol-: 1. Gömülmek, batmak. 2. mec. Boğulmak

120 122 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU Sonra gark oldı vücûdum nûr ile Bürüdi beni o nûrun ismeti (VN. 28) / (EM. 178; YM. 90a-1, 129a-1; HA. 7b-11; SM. 95, 114, 120, 127; RM. 347, 373; HM. 64, 110, 114, 116, 117) geri çekil-: Bulunulan yerden arkaya, geriye doğru gitmek, kaçmak. Girü çekildi anun geldügin bilüp Sıddîk Cemâ ata otururken imâm ol oldı hemîn (HA. 54a-1) göğsünü döv-: Üzüntü ve pişmanlıktan dolayı göğsünü döverek ağlamak. İşidüp Âmine zâr eyledi çok Ki gögsin dögübeni agladı çok (RM. 138) / (YM. 130b-12) göklere çık- (ağ-): Pek çok yükselmek. Nice vasf ide kimesne ol güni Göklere çıkmış idi feryâd üni (VN. 74) / (VN. 72; EM. 239; YM. 131a- 10, 132b-3) gönl(ün)e dol-: Bir şey tarafından manevi dünyası etkilenmek, rahatlatmak. Kim tola gönlüne ilm-i ma delet Aşk-ile pür-nûr olasın meh-sıfat (RM. 290) gönlü açıl-: Sevinmek, rahatlamak, huzur bulmak, ferahlamak. Ol haberler gönlini itdi güşâd Güldi yüzi hâtırı oldı çü şâd (RM. 297) gönlü ak-: Bir şeyi sevmeye, istemeye veya yapmaya içten yönelmek, eğilmek, meyletmek. Sâdık olan ümmet ana bakmaya Zînet-i dünyâya gönli akmaya (HA. 30a-5) gönlü alçak (ol-): İnsanları ayırmaksızın samimi davranmak, tevazu sahibi olmak. Gönli alçagıdı vü kadri celîl Sözleri şîrîn cemâli key cemîl (VN. 52) gönlü avun-: Üzülmekten kurtul-mak. Emine bunı işidüp sevindi Bu sözlerle gönülcügi avundı (ME. 139) gönlü kara: Günah sahibi, gönlü kirli. Saç sakal ağardı gönlüm kapkara Kılmadum bir iş ki karam ağara (VN. 56) gönlü yumuşa-: Kızgınlığı, öfkesi gitmek. Dinleyüp bir pâre gönli yumşadı Mustafâ ya varuban evvel didi (SM. 81) gönlüne (içine) korku düş-: Korkmak. Tâ ki Ahmed bakdı kandîllerine Hep döküldi düşdi havf dillerine (YM. 102b-1) / (YM.120a-2) gönlüne yol bul-: Gönüle girmek, gönülde yer etmek

121 123 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri Gönlüne yol bulmasun kibr ü hased Kim hased birle helâk olur cesed (VN. 54) gönlünü dağla-: İnsanı aşırı derecede etkilemek, sarsmak, kendinden geçmesine yol açmak. Görüben yüz sürdi öpdi agladı Işk od-ıla cân u diller tagladı (SM. 119) gönül al-: Âşık etmek, etkilemek. Sihr-ile Mârût dan mâhir özi Bir nazarda bin gönül alır gözi (HA. 29a-8) gönül bağla-: Severek bağlanmak, içten sevmek, âşık olmak; olmasını, olacağını ummak. Her kime kim gönlüni baglayasın Âhir andan ayrılup aglayasın (HA. 34a-1) / (HA. 34a-6) gönül(ünü) düz-: Razı ve hoşnut etmek (olmak.) Baglama dünyâlara sen gönlüni Düzmedüm dünyâ-y-içün ben gönlüni (HA. 34a-6) gönül gözüyle bak-: Kişileri ve olayları hikmet gözüyle görmeye çalışıp yürekten ve içten değerlendirmek. Ger buna gönül göziyle bakasın Cân kulagına bu dürri takasın (VN. 37) gönül ver-: 1. Sevmek, âşık olmak 2. Bir şeyi sevmeye, istemeye veya yapmaya içten yönelmek, eğilmek, meyletmek. Gönlüni virdün i dervîş fâniye Aklunı divşir işüni tâ niye (ME. 227) gönül(ünü) al-: 1. Sevindirmek. 2. Kırılan bir kimseyi güzel bir davranışla hoşnut etmek. Hulk u lutf ile gönüller al ele Âdem oldur hulk ile gönül ala (VN. 54) / (ME. 220; HA. 15a-13, 29a-8) göz açıp yumuncaya (kadar): Çok kısa bir sürede. İzzet-ile vara seni getüre Göz açup yumınca arşa yitüre (EM. 166) göz dik-: Bir şeyi ele geçirmek isteğine kapılmak. Âsumân tolmış şihâb-ile rücûm Fitne yollarına göz dikmiş nücûm (HA. 14b-7) / (SM. 70) göz erimi: Gözün görebildiği uzaklık. Katı yaydan ok gibi atılsa cüst Gözi iriminde kor pâyin dürüst (HA. 28b-5) göz kızdır-: (Bir işin) Sonucunu önceden kabul etmek. Saçular cem itdiler yüz kızdırup Ol harâmı aldılar göz kızdırup (HA. 17a-13) göz yaşı dök- (ak-, saç-): Ağlamak. Döğdiler hasret taşıyla başların Dökdiler hem kanlu gözler yaşların

122 124 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU (VN. 76) / (EM. 220; YM. 112a-5, 124a-1, 124a-3; HM. 117) göz yaşına bak-: Acımak, merha-met etmek. İy melek billâh işit bi-emr-i Hak Beni esirge gözüm yaşına bak (YM. 122b-4) göze gösterme-: Görmeye, görüşe engel olmak. Yıldırım gibi geçüben bâgları Göze göstermezdi sahrâ tagları (RM. 340) gözleri yaşar-: Çok duygulandırıcı bir olay, bir durum dolayısıyla gözlerinden yaş gelmek. Söyledi her biri bir göynüklü söz Şöyle kim gözler yaşarır göyner öz (SM. 118) gözü aç-: Dikkat, teyakkuz hâlinde olmak. Cehd it imdi ol gözi sen açagör Bu fenâdan ol göz-ile göçegör (EM. 188) gözü yaş dol-: Ağlayacak duruma gelmek. Çün işitdiler sahâbî bu sözi Her birinün yaş ile toldı gözi (VN. 63) / (VN. 65; EM. 214; SM. 128) gözü yaşlı: Sürekli ağlayan. Çün gidesin dünyeden nâ-çâr olup Gözi yaşlı cigeri pür-hâr olup (ArM. 707) / (SM. 128) gözün aydın: Sevinçli bir olay dolayısıyla kullanılan bir kutlama sözü. Didiler kim gözün aydın iy nigâr Virdi oglunı Kerîm ü Kirdigâr (ME. 161) gözüne tuş ol-: Rastlamak, tesadüf etmek, denk gelmek. Bir gün okuyu dururken ol nihân Gözine tuş oldı bu söz nâ-gehân (ME. 128) gözünü yaşart-: Ağlatmak. İnledür ra dı bu efgânun üni Buludın gözin yaşardur dütüni (SM. 110) gözüyle gör-: Bir olaya tanık olmak. Halk-ı âlem gözleriyle gördiler Görmeyenlere haberler virdiler (VN. 21) gurbete düşmek: Aile ocağından uzak bir yere gitmek, memleke-tinden ayrı olmak. Düşer gurbetlere ister Hudâ yı Hemîşe gözedür Hak dan rızâyı (Kİ. 68b-8) güc(ünü) üz-: Benzerini yapma konusunda bir kimseyi aciz bırakmak, bir şeyi yapamaz duruma getirmek, yormak, kuvvetini kesmek. Tagıdan dirnekleri evler bozan Şaşırup akılları güçler üzen (YM. 121a-1) / (EM. 233) gücü yet-: Eldeki imkânlarla ancak altından kalkabilmek, üstesinden gelebilmek.

123 Niçeler dahı dürişüp mevlidi 125 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri Her birisi gücü yitdikce didi (SM. 41) / (ME. 175, 219, 233; YM. 114a-9, 134b-8) güç gel-: Bir şeyin yapılmasında zorluk ve sıkıntı ile karşılaşmak. Güç gelirse sonra bu nusret işi Kon yirinde sâbit olsun bu kişi (HA. 45b-8) gün gibi açık (açıl-): Çok açık, çok belli. Kaçan ki mühr-i nübüvvet açıldı mihr gibi Pür oldı nûr-ıla her buka ı vü cümle bilâd (HA. 54a-12) / (RM. 351) gün yüzü görme-: Işık görmemek, güneş ışığından uzakta kalmak. İçi taşı lutf-ile pür-nûr idi Gün yüzin görmezdi key mestûr idi (RM. 292) güneş aç-: Güneş bulutlardan sıyrılıp görünmek. Pes götürdi yüzi farkından nikâb Sanki açdı gök yüzinden âfitâb (RM. 285) haber sal-: Haber göndermek. Pes haberler saldılar etrâfa hoş İtmek-içün bir ulu cem iyyet uş (RM. 293) haber ver-: (Bir kimse veya konuda) Bilgi vermek. Cebre îl gelse haber virse bana Diyüvirse ne didi Allâh ana (YM. 126b-3) / (VN. 21, 48, 75; ME. 207, 248; EM. 228; YM. 106b- 10, 109b-5, 126b-3, 132b-6; HA. 8a-8, 23a-3, 31a-3, 48a-11; SM. 114; RM. 337, 351, 363; HM. 71, 75, 95) hacet bitir-: Her isteğini, arzusunu yerine getirmek. Ger dilerse evvel âhır ins ü cin Kamusınun bitürem her hâcetin (EM. 200) / (ME. 195; EM. 204) hacet dile-: İstekte bulunmak. Her ne hâcet dilesen makbûldür Cümle maksûdun senün mahsûldür (VN. 47) Hakk a er- (var-, Hakk a teslim ol-): Ölmek. Hakk a irdi rûhı kat oldı nefes Cennete gitdi hümâ kaldı kafes (SM. 137) / (VN. 71; ME. 68; YM. 122a-5) hakkını al-: Hakkı olduğuna inandığı şeyi elde etmek, karşılığını almak. Dir Habîb kim anlara epsem turun Hakkını alsun Ukâşe oturun (EM. 216) / (ME. 241; YM. 114b-3, 114b-5, 115a-2, 115a-5; HA. 54a-7) hakkını helal et- (eyle-): Hakkını, emeğini bağışlamak. Dünyeden gitmekligüm oldı yakın Kamunuz helâl idün âhret hakın (YM. 114a-6) / (YM. 123b-10) halka karış-: Halkın arasına girmek, halkla birlikte olmak. Yürür-idi karışuban halk-ıla Cümlesin kul kılmış-ıdı hulk-ıla (EM. 187)

124 126 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU haram ol-: Bir şeyden gereği gibi yararlanamamak. Haram oldı bize bu zevk ü safâ Yakdı bizi ayrulugı Mustafâ (YM. 133b-12) haram kıl-: Yasaklamak. Cürm ü isyânını mecmû ınun afv it[gil] tamâm Lutfın-ıla tenlerine tamu odun kıl harâm (HM. 113) hasret çek-: Özlem duymak, özlemek. Didi yanar nefs ü dil hasret çeker Hiç karârum yok gözümde yaş döker (YM. 106a-2) hasret odına yan-: Çok özlem duymak, çok özlemek. Cân u dilden ider-idi âh u vâh Kulların hasret odına yakdı şâh (EM. 221) hasta düş-: Hastalanmak. On sekiz gün hasta düşdi nûr-ı pâk Togrılıgla dü-cihânda yüzi ak (YM. 116a-5) hatırı hoş ol-: Sevinmek, memnun olmak. Çün murâduma irişdüm şimdi uş Hâtırum şimdi inen hoş oldı hoş (RM. 360) hatırını sor-: Hal hatır sormak, bir kimsenin durumundan haberdar olmak. İtdi girü Hak te âlâdan selâm Sordı biraz hâtırın itdi kelâm (RM. 361) / (EM. 227) havfa düş-: Bir tehlikenin var olduğu veya yaklaşmakta bulunduğu düşüncesinden kaynak-lanan rahatsız edici duyguya kapılmak. Havfa düşmiş gâyet ol ehl-i cefâ Bed-fiâl ü bed-hisâl ü bed-likâ (HA. 25b-1) hayat bul-: Yeniden canlılık kazanmak, canlanmak, dirilmek. Ölü gönüller bulup andan hayât Gussa vü gamdan bula diller necât (HM. 95) / (ArM. 706; RM. 288, 305, 323) hayat ver-: Canlılık vermek, canlandırmak; can vermek. Terbiyetdür viren insâna hayât Terbiyet bulmayan oldı çün memât (ArM. 703) hayran kal- (ol-): Çok beğenmek. Nice kim vâcibdi öyle kıldılar Tanrı takdîrine hayrân kaldılar (VN. 76) / (VN. 81; EM. 154, 181; YM. 90a-9, 133a-11; SM. 57, 61, 70; RM. 369) hayrete düş-: Şaşakalmak, şaşır-mak. Biri de bu hasm ana üşmiş ola Hasm elinden hayrete düşmiş ola (ME. 214) hayrette kal-: Şaşırmasına sebep olmak. Çün işitdi bunı ashâb-ı resûl Kaldılar hayretde oluban melûl (EM. 222) / (HA. 37b-7; RM. 285)

125 haz al-: Hoşlanmak, keyif almak. Zât-ı pâki ümmete olsun mezâr Anlar andan hazz[ı] alsunlar hezâr (YM. 125b-3) 127 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri helak et-: 1. Öldürmek, ortadan kaldırmak. 2. mec. Aşırı derecede yormak, bitkin duruma getirmek. Puta tapanları hem idüp helâk Bunlar olısar anun devrinde hâk (HM. 84) / (YM. 91b-11; HA. 52a- 13) helak ol-: Yok olmak, ölmek. Ger geçem bir barmag olurvan helâk Devlet-ile sen buyır iy cân-ı pâk (SM. 101) hesap sor-: (Birinden) Birini, yöntem ya da yasadışı davranışlarından dolayı sorguya çekmek. Ümmetüne sevdügümdendür itâb Sevmesem sormazdum anlardan hisâb (ME. 214) hor tut-: Birine karşı küçümseyici, incitici davranışlarda bulunmak. Nûr kim alnında kılmışdur karâr Sehv-i nisyân-ıla dutma anı hor (HM. 55) hoş dem bul-: Rahata, huzura kavuşmak. Nice tutdı nûrı anun âlemi Nice buldı âdem andan hoş demi (EM. 175) hoş geç-: Hoş görünmek. Gerçegün yirine yüz yalan katup Hoş geçerdi halka sâlûslık satup (YM. 92b-7) / (ME. 147) hoş geldin(iz): Gelen kişiye söylenen selamlama sözü. Hoş selâm aldı vü izzet eyledi Merhabâ hoş geldün iy Ahmed didi (ME. 204) / (ME. 205) hoş gelme-: Beğenmemek, hoşa gitmemek. Ol nûra münkir oldı Ebû Cehl ü Bû Leheb Hoş gelmedi ki terk olına ceddi âdeti (HA.17b-11) hoş gör-: Gücenilecek veya karşı gelinecek bir davranışı hoşgörü ve anlayışla karşılamak, kusur saymamak. Makdemin hoş gördiler çün leşkeri Böyle didi re y idüb[en] bil çeri (?) (HA. 47a-5) / (ME. 134; YM. 97b- 11; RM. 287) hoş tut-: Birine iyi ve sevecen davranmak. Anlara cân acısı olsa gerek Bana kıl anları hoş tut iy melek (SM. 136) / (YM. 123a-10, 123a- 12) hükmü geç- (yürü-): Hükmedici olmak, hükümdarlık yapmak, iş başında olmak. 2. Hükmetmek, devam etmek. Mu cizâtun göklere hükmi geçer Emrün altında olur çarh-ı esîr (ME. 196) / (RM. 362)

126 128 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU hükmünü yürüt- (sür-): Sözü geçmek, her buyruğu yerine gelmek. Ol durur esmâda hükmin yüriden İşbu âlemde tasarruflar iden (ArM. 708) / (ArM. 708; RM. 362) ibret al- (tut-): Ders almak. Mustafâ dan ibret alun siz dahı Birünüz kalmayısar Tanrı hakı (VN. 79) / (YM. 97a-2, 134b-1) icazet ver-: İzin, onay vermek. Var icâzet vir diyince ol imâm Girdi Azrâ îl revân virdi selâm (SM. 134) / (SM. 56; RM. 365) içini yak-: Çok üzmek. Kimisi başın açup yolar saçın Âh ider işidenün yakar için (YM.132a-13) idrak et-: Akıl erdirmek, anlamak, kavramak. Anun ta zîmini akl itmez idrâk Zîre hakkında dinmişdür ki levlâk (ME. 105) ihata et- (eyle): 1. Çevirmek, çevrelemek, kuşatmak, sarmak. 2. mec. Kavramak, anlamak. Hem ana yokdur hudûd-ıla rüsûm Hiç ihâtâ eylemez anı ulûm (HM. 45) iki kat ol-: İki büklüm olmak. Utanurdı görse la linden nebât Kâmetinden serv olurdı iki kat (RM. 292) ileri var-: İleri gitmek. Bu hitâbı rûh-ı Ahmed k itdi gûş Turdugı yirden ilerü vardı hoş (HM. 50) / (EM. 235; HM. 100) iman getir-: 1. Gönül rızasıyla Müslümanlığı kabul etmek. 2. Yürekten inanmak. Tâ Ömer îmân getürdi ana Didi şimdi iş iderdüm ben sana (SM. 81) / (ME. 114; YM. 76b-11, 77a-5, 98b-9, 109a-4; HA. 42a-1; SM. 80) imana gel-: Müslümanlığı kabul etmek. Ana telkîn itdi îmân ol resûl Sıdk-ıla îmâna geldi anda ol (EM. 158) / (ME. 184; EM. 188; YM. 107b-6, 108a-10; SM. 80, 82) in gibi: Dar ve karanlık (yer). Ol kemer altında agzı in gibi Nice in örtüsü gitmiş sîn gibi (HA. 7b-2) inci gibi: Beyaz, küçük, temiz, güzel ve düzgün. Katdı tesnîm ü rahîk ü selsebîl Eyledi ag incü bigi Cebra îl (ME. 125) / (YM. 83a-2; SM. 41) insafa gel-: Acımasız ve haksız tutumdan vazgeçmek. İmdi insâfa gelelüm cümlemüz Ümmet işinde nemüz vardur nemüz (VN. 53) intikam al-: Öç almak. İntikâmun aldum andan yâ Resûl

127 Ol mübârek hâtırun dutma melûl (ME. 224) iş bil-: Becerikli olmak. İş bilen hasmın yegin görür katı Ger alu çıkarsa anun devleti (HA. 5a-10) 129 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri iş et-: Haddini bildirmek, birine beklemediği bir davranışta bulunarak onu zor durumda bırakmak. İşidüp bu sözi ashâb dir ana Giri dur yohsa iş iderüz sana (ME. 240) / (SM. 81) işe yara-: Elverişli olmak. Gördiler kim fitne düşdi araya Kimse bulunmaz k ol işe yaraya (SM. 73) işi bit-: Hâli, gücü kalmamak. Didi eyvâh işümüz bitmiş bizüm Devletümüz âhire yetmiş bizüm (HA. 15a-3) işi harap (ol-): Perişan olmak; işleri, hâli kötü duruma gelmek. Yavuz iş idenlerün işi harâb Tamu odı içre olısar kebâb (EM. 208) iz sür-: İzlemek, arkasından gitmek, takip etmek. İzlerin sürüp revân azm itdiler Gâr-ı Sevr ün kapısına yetdiler (HA. 51a-7) kadrini bil-: Değerini bilmek, yararlanmak. Ömrümün kadrini hergiz bilmedüm Şimdi bildüm ille ömri bulmadum (VN. 56) / (ME. 261, 262; HA. 20a- 10; SM. 87) kafa döndür-: İlgisini kesmek, iyi davranmamak. Her kime yüz gösterüp ider vefâ Dönderür âhir cefâ ile kafâ (HA. 29a-10) kahır çek-: Uzun süre sıkıntıya katlanmak. İncidirlerdi o âlem fahrını Anlarun dâyim çekerdi kahrını (HA. 36a-8) kan ağla-: Büyük bir üzüntü içinde bulunmak. Çıgırup feryâd u efgān eyledi Döküben hasret yaşın kan agladı (YM. 93a-7) / (ME. 149; SM. 137) kan karıştır-: Yakınlık, akrabalık kurmak. Eyle barışdı anunla yıldızı Kan karışdurmag-içün virdi kızı (HA. 40a-1) kanlı yaşlara boyan- (kanlı yaşlar dök-, saç-): Büyük üzüntüyle ağlamak. Hayder ün ol gice agrıdı gözi Şöyle kan yaş ile boyandı yüzi (AhM. 392) / (VN. 61; ME. 235, 239; EM. 215) kapı aç-: Birini ya da bir şeyi kabul etmek; onun kendi sınırları içine girmesini sağlamak. İy gözüm nûrı kapu açmak gerek Lâ-cerem hem şerbetin içmek gerek (EM. 234) / (YM. 121a-11)

128 130 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU kapısına düş-: Birinin insafına, merhametine muhtaç olmak, hükmü altına girmek. Nidelüm neyleyelüm hiç bilmezüz Kapuna düşdük hemân hiç gitmezüz (YM. 99a-8) kapısında kul ol-: Birinin hizmetinde, buyruğu altında bulun-mak. Kim budur fahr-i cemî -i enbiyâ Kapusında kul olupdur evliyâ (RM. 315) / (RM. 313) kara yerlere koy- (yere koy-): Gömmek, defnetmek. Ağaç ata bindürüp alup giden Kara yirlere koyup toprak iden (EM. 234) / (EM. 233, YM. 120b- 11) kara(don)lar giy- (bağla-): Yas tutmak. Başlar açup geydüren pâlâsları Tutduran kara geyüben yasları (YM. 120b-12) / (VN. 68, 69; ME. 246, 252; YM. 119b-6, 120a-9, 121a-7; RM. 361) karar kıl-: Birçok şeyi deneyip birini seçmek. Kıldı ol nûr anun alnında karâr Kaldı anun ile nice rûzgâr (VN. 18) / (HM. 51, 55, 96) karar tut-: (Bir yerde) Sürekli bulunmak, kalmak. Kimse olmaz bu fenâda pâyidâr Tutmayısar kimsene bunda karâr (ME. 233) / (HM. 54) karası ağar-: Bağışlanmak; kusu-rundan, suçundan temizlenmek. Saç sakal ağardı gönlüm kapkara Kılmadum bir iş ki karam agara (VN. 56) karnına taş bağla-: Her türlü acıya katlanmak. Komışam ümmetlerüm yolında baş Ümmet içün bagladum karnuma taş (RM. 359) karşı çık-: Bir düşünceye katılmamak, cephe almak. Anun adıydı Bahîre ol zamân Karşu çıkup anlara oldı revân (RM. 322) karşı dur-: Direnmek, dayanmak. Pes takarrub eyleyüp ol şâha ben Karşu turmış-ıdum ol Allâh a ben (RM. 347) karşı gel-: Birini karşılamak. Ol gök ehli cümle karşu geldiler Hayr makdem yâ Muhammed didiler (EM. 196) / (ME. 205; YM. 130b-3; SM. 97, 98) kaş(larını) çat-: Kızmak, öfkelen-mek. Dirler-idi çıksa bir dışına baş Öldürürlerdi ana kim çatsa kaş (RM. 331) / (EM. 204) katına gel- (var-, er-): (Bir kimsenin) yanına varmak, huzuruna çıkmak, makamına gelmek. Ol melik-zâde katına geldiler

129 131 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri Kamusı ol arada cem oldılar (ME. 130) / (HA. 966; YM. 108b-1; ME. 131, 136, 143, 156, 158, 169, 174, 193, 194, 215, 256; HA. 21b- 2, 23a-11, 25a-7, 25b-6, 28a-9, 40a- 13; SM. 107; RM. 295, 322, 342) kemale er- (kemal bul-): (Maddi ve manevi bakımdan) Olgun-laşmak, mükemmelleşmek, olgun-luk derecesine ulaşmak. Kapılur cezbeye Hakke l-yakînden Kemâle irür ol nûr-ı yakînden (Kİ. 69a-9) / (SM. 85, 113; RM. 306) kendinden git- (geç-): Bilinci işlemez olmak, kendini kaybetmek, bayılmak. Âmine çün gördi bu heybetleri Gitdi kendüden tükendi kuvveti (VN. 31) / (YM. 91b-9; SM. 82) kendine gel-(-i bul-): 1. Ayılmak. 2. Aklı başına gelmek. 3. Durumu düzelmek. Çünki ol kendüzine geldi girü Gördi gitmiş hûriler cem iyyeti (VN. 31) / (YM. 85b-6, 90b-5, 121b-10, 124a-5; SM. 105; HM. 111, 116) kendini gör-: Büyük bir gururla ve kibirle kendini her şeyin üzerinde tutmak, başkalarını aşağı görmek. İtdi kibri anda şeytân-ı la în Eylemedi secde gördi kendüzin (EM. 164) kendini yitir-: Bayılmak, ne yaptığını bilememek. Şimdi Hâlık katıdur nutka mecâlim kalmadı Kendümi yitürdüm evvel kîl u kâlüm kalmadı (HM. 111) kılıç çal-: Kılıçla savaşmak, kılıç ile öldürmek. İhtiyâr idüp virün anlara tîg Cümleten çalsunlar anı bî-dirîg (HA. 47b-8) kılıç sal-: Düşman üzerine kılıçla saldırmak, kılıçla dövüşmek, Pes Ömer bindi Resûl ün kasdına Tâ gelüp kılıç sala Hak dostına (YM. 108b-13) kıyamet kop-: Kıyamet günü gelmek. Korkdı Cebrâ il didi kim yâ İlâh Kim kıyâmet mi kopar iy pâdişâh (EM. 192) kız ver-: Bir ailenin kızını bir başka aileye gelin etmek. Diledi bu kez anı evermege Tâlib oldı niceler kız virmege (EM. 170) / (HA. 40a-1) kin tut-: Kindarca hareket etmek, kin beslemek. Ol Resûl e cümlesi kîn tutdılar Niçe mihnet hem niçe zecr itdiler (ME. 221) korku düş(ür)-: Endişelenmek, korkmak. İşbu korku düşdi cümle âline Nâ-gehânî şems-i İslâm toluna (EM. 219) / (AhM. 388; HA. 25b-1)

130 132 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU kul et- (kıl-): Kendine aşırı derecede bağlamak, boyun eğdirmek. Yürür-idi karışuban halk-ıla Cümlesin kul kılmış-ıdı hulk-ıla (EM. 187) kulağına koyma-: Söylenilen sözlere önem vermemek, söylenenleri anlamamak, benimsememek. Azrayil dür bil anı cânum kuzı Emin ol koymaz kulagına sözi (YM. 121a-10) kulağını aç-: Dikkatle dinlemek. Aç kulagun imdi benden yana tut Tâ ki ola işbu sözler câna kût (RM. 290) / (ArM. 694) kulak tut-: Dinlemek, işitmek istemek. Hem agaçlar secde iderlerdi ana Gûş dut bu söze kim direm sana (AhM. 378) / (VN. 18, 23, 43; ArM. 709; EM. 163, 168; SM. 75, 136; RM. 337; HM. 49, 56, 87, 94) kuvvet bulama-: Bir işi yapmaya takati kalmamak, gücü tükenmek. Turmaga cisminde kuvvet bulmadı Ol müezzin olana eydün didi (VN. 63) kuvvet tut-: Güçlenmek. Ehl-i dîn çün böyle kuvvet dutdılar Mekke yi dahı varup feth itdiler (AhM. 390) / (YM. 109a-9; ME. 175) kuvvet ver-: Güç katmak, güçlen-dirmek. Mustafâ Hak dan dilerdi derd-ile Kim Ömer le dîne kuvvet virile (YM. 108b-6) kuvvet yetir-: Muktedir olmak. Didi kim ümmetün kuvvet yitürmez Bu elli vakte hîç tâkat getürmez (ME. 217) kül ol-: Bütünüyle yanmak. Bir aradan yanıban ol kavm-i şûm Kül olup söyindi sanasın ki mum (HM. 86) layık gör-: Yakıştırmak, uygun görmek; münasip bulmak. Ne kazandun ana lâyık görelüm Sünneti erkânlarından soralum (RM. 333) lütuf işle-: İyilik yapmak, yardım etmek. Yine vardum Hak bana lutf işledi Yarısın farz olanun bağışladı (SM. 103) lezzet al-: Hoşlanmak. Sa y kıl kes gönlüni bu fâniden Tâ ki lezzet alasın bu bâkiden (ArM. 706) lezzet boz-: Keyfini kaçırmak, üzmek. Ol durur hem cümle lezzetler bozan Şaşırup aklı nice güçler üzen (EM. 233) makam tut-: Bir yere yerleşmek, bir yerde kalmak. Belki İlyâs-ı nebî ben ven benâm

131 Niçe yıldur bunda dutmışam makâm (HM. 92) matem tut-: Yas tutmak. İşid imdi n itdi Âdem atamı 133 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri Kara geyüp tutdı gökde mâtemi (ME. 252) mecal(i) kalma-: Gücü kalmamak, güçsüzleşmek. Nâgehân dutuldı dilüm oldı lâl Kalmadı bende dahı nutka mecâl (HM. 74) / (HM. 111) medet um-: Yardım beklemek. Mustafâ dan her biri umar meded Hem şefâ at kıla ola oda sed (EM. 245) / (RM. 374; HM. 58) mekân tut-: Bir yere yerleşmek. Gör o âlî-himmeti tutdı mekân Tâ Hümâ ya sâyesi ola amân (HA. 50b-9) / (RM. 303, 345) muradına er- (muradını bul-): İsteğine kavuşmak, dileği gerçekleşmek, arzusu yerine gelmek. Hem sana her kim salâvat virmedi Dîn ü dünyâda murâda irmedi (HM. 90) / (EM. 201; RM. 341, 360; HM. 75) nağme düz-: Güzel söz, şarkı söylemek. Düze şekker bigi şîrîn nagmesin Eyleye tûtî-i kudsî âferîn (SM. 45) namaza dur-: Namaza başlamak, namaz kılmak için seccadede yerini almak, kıyam etmek. Eyle durduk namâza biz ikimüz Gitdi tenümüz nur olduk hepümüz (YM. 128b-10) / (SM. 131) name sal-: Mektup, haber gönder-mek. Nâme salmış Kayser e ol dem resûl Kayser i İslâm a da vet itmiş ol (HA. 16a-7) nara ur- (at-): Yüksek sesle uzun uzun haykırmak. Na ra urup içeri girdi hemân Karşu varup didi ol şâh-ı cihân (YM. 109a-3) necât bul-: Kurtulmak. Hak şehâdet eyleyüp buldı necât Ba d ez-ân kıldı iki rek at salât (HA. 43b-11) / (RM. 301; HM. 60, 95) nefsine uy-: Bedenin isteklerine uymak, günah işlemek. Eydesiz kim şer ümi komayalar Nefse uyup dünyayı kovmayalar (VN. 70) / (VN. 52, 81; ME. 230, 231, 236, 243; YM. 134b-12; HA. 17a-11, 44a-12) nizam ver-: Düzen vermek, düzenlemek, tertiplemek. Arşı îcâd eyleyip kıldı tamâm Nûr-ı ferr-ile ana virdi nizâm (HM. 52) nüfuz et-: Bir şeyin içine işlemek, geçmek. Sâve nehri hem nüfûz itdi yire Su soguldı şöyle kaldı dâ ire (YM. 92a-12)

132 134 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU odına su saç-: Bir olumsuzluğu, olumsuz bir durumu ortadan kaldırmak. Saçdı adli fitnenün odına su Oldı şeytânun başı gamdan kayu (SM. 71) ok gibi atıl- : Çok hızlı gitmek. Katı yaydan ok gibi atılsa cüst Gözi iriminde kor pâyın dürüst (?) (HA. 28b-5) oruç tut-: Oruç ibadetini yerine getirmek. Görinücegez güninün nicesin Dutun oruç ihya idün gicesin 7 (YM. 113b-4) öğüt ver-: Bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için fikir vermek, yol göstermek, nasihat etmek. Her biri çobanına virüp ögüt Dir-idi anlarun-ıla bile güt (SM. 53) / (SM. 136) öksüz koy-: Anası veya hem anasını hem de babasını öldürmek, kimsesiz bırakmak. Oglı kızı agladup öksüz koyan İy nice ogulları yire koyan (EM. 233) / (EM. 234; YM. 121a-3) önüne düş-: 1. Birinin önünden yürümek. 2. Birine kılavuzluk etmek. Aldı gitdi Mustafâ yı Cebra îl Önine düşdi ana oldı delîl (VN. 45) özünü der-: Kendine gelmek, ayılmak. Aklımı cem eyleyüp açdum gözüm Fikre vardum bir nefes dirdüm özüm (HM. 67) / (HM. 87) özünü unut-: Çok şaşırmak, kendini kaybetmek. Kalasın hayrân unudasın özün Ne dimek gerek çü gördün kendüzün (SM. 61) / (RM. 348) pençe tut-: Kavga etmek. Bu dünyâ birle dutmaz kimse pençe Bunı sevüp dahı sen düşme rence (ME. 227) rahat bul-: Huzurlu, mutlu olmak. 2. Huzur verici, mutlu edici olmak. Kanı ol âlemlere rahmet olan Devletinde ins ü cân râhat bulan (SM. 138) rahmet bul-: Allah ın merhameti-ne ve bağışlamasına kavuşmak. Sonra Hâris oglı Zeyd geldi bile Tâ ki zahmet gidüb[en] rahmet bula (YM. 108a-11) rahmet olsun canına: Allah rahmet eylesin anlamında ölüler anılırken kullanılan bir iyi dilek sözü. Hak te âlâ iy habîbüm dir sana Hem selâm u rahmet olsun cânuna (ME. 212) 7 dutun oruç: metinde oruç dutun.

133 135 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri razı ol-: Uygun bulmak, beğenmek, benimsemek, istemek, kabul etmek. Ümmetinden râzı olsun ol Mu în Rahmetü llâhi aleyhim ecma în (VN. 85) reva gör-: Uygun, yaraşır, yerinde bulmak. Biz revâ gördük Hadîce Hatun ı Zîra çokdur gümüşi hem altunı (ME. 169) revan ol-: Yola çıkmak. Böyle diyüben yine olduk revân Bir sürü âhûya ugraduk hemân (HM. 83) / (HM. 88) ruhunu teslim et-: Ölmek Çün hitâb üç kerre oldı ol imâm Hakk a teslîm itdi rûhın ve s-selâm (SM. 137) saç sakal yoldur-: Çok üzmek, dövündürmek. Şehleri tahtından uran yerlere Saç u sakal yolduran hem pîrlere (RM. 364) / (YM. 121a-7) saçı sakalı (başı) ağar-: Yaşlanmak. Saç sakal ağardı gönlüm kapkara Kılmadum bir iş ki karam agara (VN. 56) saçını (başını) yol-: Çok üzülmek, üzüntüsünden dövünmek. Kimisi saçın yolar dir bagrumı Yakdun a bu derdümün kanı emi (EM. 238) saf bağla- (tut-): Sıralanmak, sıraya girmek. Cem olup bağlandı saflar sag u sol İtdi teklîf ol Ebâ Bekr e Resûl (RM. 358) / (RM. 371) sagu sağ-: Ağıt yakmak. İşidüp anı figân itdi la în Sagu sagdı eyledi âh u enîn (HA. 15a-2) / (ME. 150; YM.93a-12; SM. 136) secde et- (kıl-): 1. Alnı, eli, ayakları, dizleri, ayak parmaklarını yere getirmek. 2. mec. Saygı göstermek. Ana rahminden düşicek ol imâm Secde itdi hüsnine Beytü l-harâm (HA. 12b-6) / (AhM. 378; ArM. 696; ME. 143; EM. 164, 168, 210; HA.24b-5, 24b-9, 24b-10, 26a-8; HM. 46, 54, 66, 67, 73, 83) secdeye var-: Secde etmek. Âvazesin bildi çün dost-ı İlâh Secdeye varup yine eyledi âh (YM. 125a-3) / (RM. 356) sefa bul- (sefaya er-): Rahatlık, huzur ve neşe verici bir duruma, ortama kavuşmak. Açalum ol şekkerün tengini uş Yimedin cânun safâlar bula hoş (VN. 23) / (VN. 49; Kİ. 67b-8; ME. 229; EM. 165, 174, 181, 182, 191, 196, 239; YM. 91a-9, 130a-12; HA. 53a-11; SM. 68, 104; HM. 47) sefa sür-: Rahat, sakin ve eğlenceli yaşamak.

134 136 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU Hep melâ ik anda ana geldiler Ahmed i görüp safâlar sürdiler (EM. 183) / (SM. 52, 82; HM. 88) sefa ver-: Rahatlatmak, huzur vermek. İşbu sözlerden çü buldı Mustafâ Kim odur cânlara viren çok safâ (RM. 364) / (VN. 37; EM. 170; YM. 109a-10; RM. 364) sel gibi ak-: 1. Sıvılar için bol ve gür akmak. 2. Zaman çabuk ve hızla geçmek. Ömre magrûr olma geçer yel gibi Şol dereden katı akan sel gibi (EM. 207) selam al-: 1. Birinin selamlaması-na karşılık vermek. 2. Selam gönderilmiş olmak. Hoş selâm virdiler o gök ehline Aldılar cümle selâmın hem yine (ME. 206) / (VN. 69; ME. 157, 204, 205; EM. 157; SM. 95, 99; RM. 365; HM. 92, 93, 104) selam et-: Uzakta olan birine esenlik dilemek. Girü Hakk a vardı geldi Cebra îl Didi kim girü selâm itdi Celîl (VN. 67) / (VN. 68; EM. 225; SM. 88, 98, 130) selam olsun: Esenlik dileklerim ulaşsın. anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü. Kasr idüp mi râcı biz kılduk tamâm Dâyimâ olsun ana bizden selâm (EM. 202) / (SM. 34, 37, 38, 39; HM. 58, 91, 113, 117) selam ver-: Selamlamak. Ana varup ol nigâr virdi selâm Lutf-ile aldı selâm bedr-i tamâm (YM. 76b-3) / (VN. 69; ME. 157, 200, 203, 204, 205, 206, 212, 244, 246; EM. 157, 177, 182, 195, 230, 231, 232, 241; YM. 110a-3, 125a- 10, 128b-7; SM. 95, 97, 99, 100,101, 119, 128, 132, 133, 134; RM. 300, 304, 306, 343, 345, 358, 365; HM. 82, 92, 93, 98, 100, 104) sıhhat bul-: Sağlığına kavuşmak. İç bu sudan kana kana râhat ol Sıhhat-i cân bul karîn-i devlet ol (HM. 77) sıkıntı çek-: Zorluk veya yoksulluk içinde yaşamak. Tubba u Kisrâ vü Seyf-i Zî l-yezen (?) Kasd idüp bu beyte çekdiler mihen (HA. 9a-3) sır aç-: Bir sırrı başkasına söylemek. Gör ne râz açdum girü bunda sana Kıl kerem sen de du â gönder bana (ArM. 710) sır verme-: Gizli şeyleri açıklamamak. Bilmez-idi ol henüz aşk-ı mecâz Ol cihetden kimseye virmezdi râz (RM. 285) sıtma tut-: Ateş ve ter nöbetleriyle titremeye başlamak. Tutdı üç gün ol ısıtma Ahmed i Ol ten-i pâkinde tâkat komadı (SM. 113) / (SM. 112) sipariş eyle- (et-): Bir şeyin yapılmasını veya bir şeyin

135 137 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri gönderilmesini istemek, ısmarlamak. Tâ ki anlar dahı oglanlarına Hoş sipâriş eyleyüben kârına (HM. 55) son bul-: Bitmek, tükenmek. Pes gerek anunla itmek ibtidâ Tâ sözün hayr-ıla bula intihâ (HM. 43) söz tut-: Söz dinlemek. Tut sözüm okı üşenme ey sahî Tâ okıyalar senün-içün dahı (SM. 42) / (ME. 166; YM. 99b-9; SM. 42, 103, RM. 318) söz yok!: Hakkında hiçbir şey söylenilemez, kusursuz. Anlara söz yok meger ceng ideler Bu işün men ine âheng ideler (HA. 8a-10) söze başla-: Konuşmaya başlamak, bir konuya girmek. Gel imdi başlayalum gine söze Ma ânî bahrı içre yüze yüze (Kİ. 67b-14) söze gel- (nutka gel-): Konuşmaya başlamak, söylemek; anlatmak, coşmak. Gönlüm evi çünki toldı leb-be-leb Dil söze geldi tokundı leb-be-leb 8 (ArM. 698) / (AhM. 369; Kİ. 64b- 12; ME. 114, 165; EM. 185; YM. 8 Beyitte kafiye kusuru var. 90b-1; SM. 107; HM. 73, 82, 86, 89, 95, 110) sözü geç-: Kendisini kabul ettirmiş olmak, hatırı sayılmak. Andan özge kimsenün geçmez sözi Mahzen-i ilm-i şefâ atdür özi (RM. 332) sözü uzat-: Gereğinden çok konuşmak, söylemek. Şevkumuzdan sözi tatvîl eyledün Kasr idelüm kim inen çok söyledün (SM. 103) sözünü kes-: Biri konuşurken söze karışıp onun konuşmasına fırsat vermemek. Hışmı yog-ıdı sözün sıyan-içün Dimez-idi sözümi sıdun niçün (EM. 203) / (SM. 65) söz(ünü) tut-: Öğüdüne uymak. Her ne buyursa dutarlardı sözin Görmege iverler-idi ay yüzin (ME. 168) / (RM. 373) su gibi ak-: Coşmak, coşkulu bir şekilde etrafta dolaşmak. Âh u efgân-ile bakdum her yana Aglayup su gibi akdum her yana (HA. 12a-5) sûrete gel-: Oluşmak, ortaya çıkmak. Emr-i Kün den çün ulaşdı kâfa nûn Sûrete geldi kazâyâ-yı derûn (HM. 44) / (HM. 52) şefkat um-: Şefkat beklemek. İy melik şefkat umageldüm sana Aldıgun mâlum atâ eyle bana (HA. 8b-10) şeref bul-: Değeri artmak.

136 138 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU Zer ü nesl artup şeref buldı cihân Göz açup gördi cihânı ins ü cân (HM. 47) / (HM. 108) şeref ver-: Onurlandırmak, şeref-lendirmek. Çün şeref virdün ana adaş idüp Eyleme hor gine bir evbâş idüp (YM. 81a-7) / (HM. 53) şevke gel-: Bir şeyi yapmak için büyük bir arzuyla coşmak, şevk ve heyecana kapılmak. Kasra çıkdı raksa girdi hûriler Şevke geldi çarha girdi nûrlar 9 (YM. 90a-13) şöhret bul-: Ün sahibi olmak, üne kavuşmak, ünlenmek. Hâsıl idesin kemâl-i iktidar Bulasın söz âleminde iştihâr (HM. 43) şüphe tut-: Kuşkulanmak. Hem dahı döşendi bir sündüs döşek Yir-ile gök arasında tutma şek (EM. 176) takat getir-: Dayanmak, katlanmak. Didi kim ümmetün kuvvet yitirmez Bu elli vakte hîç tâkat getürmez (ME. 217) / (SM. 126) tana kal-: Hayret etmek. Gelüben cümle saçu saçdı ana Ay yüzin görüp bular kaldı tana (VN. 33) / (ME. 250; EM. 181; 9 Beyitte kafiye kusuru var. YM. 90a-9, 128b-12; SM. 107; HM. 66) tasaya düş-: Endişelenmek, kaygılanmak. Tasaya düşdi Ebû Cehl-i la în Cân kayusı ugradı oldı hazîn (SM. 80) tenhâ kal-: Yalnız hâle gelmek, tek başına olmak. Vardılar hep kaldı tenhâ Mustafâ Gitmedi bulut ana kıldı vefâ (SM. 66) / (RM. 308) ter dök-: 1. Çok terlemek. 2. Zahmet çekmek. Başladı dür gibi derler dökmege Cân firâkınun belâsın çekmeğe (RM. 366) terbiye al-: Eğitilmek, ahlaklı yetiştirilmek. Şöyle kim cân tenden alur terbiyet Bu sözi bildünse buldun ma rifet (ArM. 703) tir tir titre-: 1. Çok üşümek; 2. mec. Çok korkmak. Ol mübârek yüzini gördügi an Ditredi dir dir sarardı çün hazân (YM. 109a-5) toprağa düş-: Ölmek, vurulup ölmek. Kara topraklara düşüben Hasan Âh-ıla feryâd iderdi hem Hüseyn (RM. 369) toprak et-: Öldürüp toprağa gömmek, toprağa gömmek suretiyle yok etmek.

137 Ağaç ata bindürüp alup giden Kara yirlere koyup toprak iden (EM. 234) / (YM. 120b-11) toprak ol-: 1. Ölmek. 2. Toprağa karışmış olmak. 139 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri İmdi gel sana dilün fermân-iken Toprag olmadın adun insân-iken (SM. 42) / (AhM. 389; VN. 80; HA. 19b-4; RM. 373) tuzağa düş-: Birileri tarafından hazırlanan kötü bir duruma uğramak, oyuna gelmek. Anlara zâd isteyü çıkdum bu dem Bu kişinün dâmına düşdüm bu dem (HM. 89) tüm varını yoluna koy-: Bir kimse tarafından maddi veya manevi bütün varlığı, sahip olunan her şeyi, bütün serveti biri ya da bir ideal uğruna feda etmek. Kamu varumı kodum yolına ben Ana kurbân eyleyeyin cân u ten (YM. 77a-6) uykusuz kal-: Uyuyamamak. Kıldı keşf-i sırr-ı ilm-i min ledün Uyhusuz kalup i nice günle dün (SM. 78) uykuya var-: Uyumak. Uykuya vardum uyurken nâgehân İrdi sem üme benüm bir ses hemân (HM. 98) ümidini üz-: Umudunu kesmek. Anı bu heybetde göricek yakîn Dirligümden üzdüm ümîdüm hemîn (HM. 82) ümit kes-: Artık hiçbir şey beklememek, bir şey umamaz olmak. Rabbine meşgûl oluban ol ferîd Kesdi dünyânun hayâtından ümîd (SM. 128) vacip ol-: 1. İslam dinine göre yapılması gerekli olmak; 2. mec. Yapılması lüzumlu olmak. Vâcib oldı kim vücûdından kıyâm Yine kendü zâtı-y-ıladur müdâm (HM. 44) vadesi yet-: Eceli gelmek. Enbiyâlar benden öndin geldiler Va de yitüp olar dahı öldiler 10 (YM. 118b-11) vakti gel-: Bir şey yapmak için uygun zaman yaklaşmak. Didi vakti geldi mi şimdi anun Didi aç kapuyı kim devlet senün (SM. 94) vatan tut-: Yerleşmek, yurt edin-mek. Çünki tutdı ana rahminde vatan Oldı sünük et ü kan ebdân u ten (RM. 299) vefat bul-: Ölmek, vefat etmek. İşit imdi kim o fahr-i kâinât Nice haste oldı vü buldı vefât (VN. 62) / (EM. 210) vird oku-: Kur an okumak, dua etmek. 10 Vezin kusurlu.

138 140 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU Vird okuyup eyledi hamd u senâ El götürüp pes hemân itdi du â (HM. 105) vücuda getir-: Meydana getirmek, var etmek. Sebeb oldur ki zîrâ işbu cûda Kamuları getürdüm hep vücûda (ME. 115) vücut bul- (vücuda gel-): Var olmak, ortaya çıkmak. Kün didün bir kerre işbu kâ inât Halk olup buldı vücûdı mümkinât (RM. 275) / (ME. 114, 118, 145; YM. 89b-9, YM.91b-7; EM. 179; SM. 32, 64; HM. 52) vücut ver-: Var etmek, meydana çıkarmak, şekil vermek. nûra sen virdün vücûd Kâ inâta senden irdi cümle cûd (RM. 275) yabana at-: Değer vermemek, önemsiz görmek. İlâhî buncılayın itme bizi İşigünden yabana atma bizi (ME. 229) / (ME. 241; 255) yaka(sını) yırt-: Acı ve üzüntünün etkisiyle kendinden geçip vücudunu darp etmek, üstünü başını parçalamak. Yakasın çâk eyleyüp itdi figân Anası katına iletdi hemân (YM. 95b-3) / (VN. 71; ME. 160, 252; EM. 224, 238; YM. 118a-4, 130b-11, SM. 117, 138; RM. 352) yalan kat-: Sözleri içerisine doğru ve gerçek olmayan sözler katmak. Gerçegün birine yüz yalan katup Hoş geçerdi halka sâlûslık satup (ME. 147) / (YM. 92b-7) yana dön-: Belli bir tarafa yönelmek. Kıldılar çünkim namâz oldı tamâm Ashabından yana döndi ol hümâm (YM. 118b-8) / (YM. 118a-12, 119b-11; HM. 101) yarına bırak-: Ertelemek. Bugün algıl koma beni yarına Âşık olan vuslat ister yârına (EM. 171) yas donu giy-: Ağlamak, yas tut-mak. Böyle diyüp söyler-idi Azra îl Geldi yas tonın giyüben Cebra îl (YM. 127a-6) / (ME. 248; YM. 127a-3) yas tut-: Çok üzülmek, yasa bürünmek, matem tutmak. Cümle gök ehli senün çün tutdı yas Kara donlar geydi cümle cinn ü nâs (VN. 69) / (VN. 72; ME. 138; YM. 85b-4, 120b-12, 131a-9; RM. 362, 369) yaş dök- (ak(ıt)-, indir-, yağdır-): Ağlamak. Zemzem acı yaş döküp kıldı hurûş Geh yire girdi vü gâh eyledi cûş (SM. 139) / (EM. 210; ME. 149, 223, 234, 236; YM. 106a-2, 111a-3, 111b-7, 114a-4, 117b-2, 120b-6,

139 141 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri 120b-7, 131a-10, 132a-6; SM. 110; RM. 352, 358, 368, 369; HM. 118) yeğin gör-: Üstün, kuvvetli bulmak; önemsemek. İş bilen hasmın yegin görür katı Ger alu çıkarsa anun devleti (HA. 5a-10) yel gibi: Çok hızlı bir biçimde, çabucak, hızla. Ömre magrûr olma geçer yel gibi Şol dereden katı akan sel gibi (EM. 207) / (RM. 340; HM. 101) yele ver-: Savurmak, boşuna harcamak. Nâzenîn ömri kamu virdüm yile Nefsüm arzûlarına yile yile (VN. 56) / (EM. 201; HA. 14b-1) yere boyan-: Yere, toprağa düşmek, batmak; yerle, toprakla bir olmak, kaybolmak. Gine geldi bir koyu ün key katı Yire boyandı ol anun heybeti (YM. 119b-12) yere geç-: Yıkılıp yerle bir olmak, batmak, kaybolmak, yok olmak. Sâve bahri yire geçdi hem dahı Gayrı su çıkdı yirinden iy ahî (ME. 147) / (RM. 314) yere gir-: 1. Yok olmak. 2. Çok utanmak, mahçup olmak. Yire girsün tenümüz sensüz bizüm Bakmasun bu dünyeye sensüz gözüm (YM. 131b-6) yere koy-: Öldürmek, mezara gömmek. Oglı kızı agladup öksüz koyan İy nice ogulları yire koyan (EM. 233) yerine çek-: Yerini (görevini) bir kimseye bırakmak. İmâmet idemedi rikkat eyleyüp Sıddîk Yirine çekdi imâm itdi İbn-i Hattâb ı (HA. 53b-4) yerine gel-: Gerçekleştirmek, yeri-ni bulmak. Gire minnet perdesine ol zamân Tâ yirine gele emr-i Müste ân (HM. 51) yerine getir-: 1. İstenileni, gereke-ni yapmak. 2. İfa etmek. Nice ki kıldı vasiyet Mustafâ Yirüne getürdi ashâb-ı safâ (YM. 133a-8) / (VN. 60; ME. 254; EM. 242; HM. 108) yerini bul-: 1. Uygun olan yerde olmak. 2. Kendine yakışan maka-ma, duruma ulaşmak. Andan artuk kimseye nakl itmedi Çünki yirin buldı ayruk gitmedi (VN. 20) yıldırım gibi: Büyük bir hızla. Yıldırım gibi geçüben bâgları Göze göstermezdi sahrâ tagları (RM. 340) / (YM. 127b-13) yıldızı barış-: Bir kişiyle iyi geçinmek, sevmek. Eyle barışdı anunla yıldızı

140 142 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU Kan karışdurmag-içün virdi kızı (HA. 40a-1) yoktan var et-: Yaratmak, ortaya çıkarmak. Didi kim i kullarum bilün sahîh Sizi yokdan var iden benüm sarîh (HM. 59) yol bul-: Ulaşmak, erişmek. Çü buldun mevlid-i zâtîsine yol Gel imdi mevlid-i esmâsını bul (Kİ. 61a-6) / (Kİ. 68b-18; ME. 137; HA. 7a-7, 8b-2, 14b-5, 30a-4, 37a- 2; RM. 294, 313, 334; HM. 46, 51) yol göster-: 1. Kılavuzluk etmek; yolu bilmeyene anlatmak, tarif etmek. 2. mec. Ne yapılacağını, nasıl davranılacağını öğretmek. Dünyeye var kullaruma ol resûl Halka göster hâlikına togrı yol (EM. 166) / (YM. 97a-9; RM. 372) yol tut-: 1. Gitmek, yolculuk yapmak. 2. Yaşayışına kendine göre şekil vermek, kendi gönlünce, kendi anlayışına göre yaşamak. Bildiler kim ol Resûl-i bedr-i mâh Da vet-i sultâna tutmışdur o râh (RM. 343) / (ME. 243; EM. 191; SM. 60, 62; RM. 276, 289, 306, 321, 332, 340, 345, 367; HM. 105, 114) yola gel-: Belli bir fikre yahut inanca uymak. Bilmedük kim âkıbet işün n ola Gelisersin sen dahı bir gün yola (RM. 360) / (YM. 97b-1) yoldan az-: Doğru yoldan ayrılmak. Nefs-i emmâreyle şeytân bunlara Korkaram ki hep [bu] yoldan azdura (YM. 126a-1) yoluna baş koy-: Bir amaca ulaşmak için her şeyi göze almak. Komışam ümmetlerüm yolında baş Ümmet içün bagladum karnuma taş (RM. 359) / (EM. 156, 169; YM. 89a-10; RM. 331) yoluna can ver- (koy-): Bir uğurda canını feda etmek. Ol Resûl e biz uyalum sıdk-ıla Yolına cânı koyalum ışk-ıla (EM. 159) / (EM. 169; HA. 42b-4) yoluna uy- (gir-, git-): Fikrini benimsemek, peşinden gitmek. Ol habîbi seven uydı yolına Uymayanlar ardını döndi dine (EM. 207) / (ME. 263; EM. 225) yolunu tut-: 1. Bir yere doğru gitmeye başlamak. 2. Engel olmak, bırakmamak. Besmeleyle hamd idüp ol mihribân Pes Medîne yolını tutdı hemân (RM. 316) / (EM. 165; SM. 57) yön tut-: Yönelmek. Her hicâba kim irüp tutdum yönüm Çıkdı bir el bilegüm tutdı benüm (SM. 102) / (HM. 91) yönünü dön-: Yönelmek, gitmek.

141 Görüşüp aldı elini eline Döndi yönin gine evi yolına (YM. 102a-2) yüreği kız-: Hararetlenmek. Ditredi a zâlarumun kamusı Kızdı yüregüm getürün kanı su (YM. 120a-3) yüreği yan-: Aşırı derecede ve derinden üzüntü duymak. Yatdugı yirden işitdi anları Derd odıyla yüregi yananları (EM. 219) / (SM. 114) 143 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri yüreği yarasız: Dertsiz, tasasız, rahat ve huzur içinde olmak. Kalmış idi cümle şöyle çâresüz Yog-ıdı hiç bir yüregi yâresüz (VN. 77) yüreği zayıf (ol-): Hassas, yufka yürekli. Kim za îf olur bularun yüregi Söylemek olmaz kişi her gerçeği (SM. 117) yüreğine ateş düş-: Büyük bir acı ve üzüntü yaşamak. Düşdi şeytânun yüregine bir od Yandı pes ol gice bî-hadd ol hasûd (YM. 92b-1) yüreğini dağla- (yak-): Acıyla ve özlemle içi yanmak, acıyla kıvranmak. Varıcak zârî kıluban agladı Yakdı yârânun yüregin tagladı (SM. 117) / (VN. 61; ME. 193, 235; EM. 181, 184, 212, 219, 221; YM. 76a-9, 76b-12, 77b-13, 78a-6, 112a- 7, 115b-1, 117b-11, 121b-8, 131a- 6; HA. 14b-2; SM. 136; RM. 352, 367) yüreğini doğra-: Çok acı, ıstırap vermek. Bu firâk odı kime kim ugradı Ugradugınun yüregin dogradı (YM. 132b-7) / (RM. 370) yüreğini kanat-: Çok fazla üzmek, zulmetmek. Nice tonlar geyeni uryân iden Bagrını pâre yüregin kan iden (EM. 234) yürek oynat-: Birdenbire korkut-mak veya heyecanlandırmak. Hây u hûy âvâzı toldı her cihât Kimi yürek oynadur kimisi at (HA. 7b-12) yürek yar-: Çok üzülmek. Çünki ashâb işbu hâli gördiler Ağlaşuban hep yürekler yardılar (EM. 237) / (SM. 134) yüz çevir- (döndür-): Gösterdiği ilgiyi, yakınlığı kesmek. Anı kim ferri Ferîdûn eyledi Yüz çevirdi bî-fer ü dûn eyledi (HA. 29b-5) / (HA. 5a-1) yüz göster-: Yakın davranmak, ilgilenmek. Her kime yüz gösterüp ider vefâ Dönderür âhir cefâ ile kafâ (HA. 29a-10) yüz karası: Suç, utanç, günah. İrdük uş eksüklik-ile kapuna

142 144 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU Yüz karasını getürdük tapuna (RM. 374) yüz kızdır-: Utanmayı göze almak. Saçular cem itdiler yüz kızdırup Ol harâmı aldılar göz kızdırup (HA. 17a-13) yüz sür-: Büyük sevgi, saygı gösterilen birinin huzuruna çıkarken eşiğine, ayağına doğru yüzünü yere sürercesineeğilmek. Ol mübârek ravzası işigine Yüzini sürenlere yüz bin selâm (ME. 262) / (ME. 170, 177, 184, 195, 248, 261, 262; EM. 159, 182, 183, 194; YM. 77a-4, 89b-1, 93b- 12, 95a-5, 135a-1; HA. 17a-6; SM. 49, 67, 108, 138; RM. 313, 326, 357; HM. 83, 77, 90) yüz tut-: 1. Bir yere, kişiye doğru yönelmek, gitmek. 2. Birine inanıp bağlanmak, uymak. 3. Belli bir duruma dönüşme yönünde ilerlemek. Secdeden dönüp yüzin tutdı göge Kimdür anı eyle kim gerek öge (AhM. 376) / (ME. 115, 180, 208, 222, 237, 244, 250; HA. 16b-2, 53b-2; SM. 113; RM. 333, 335, 337) yüzü ak (ol-): Suçu ve utanılacak bir durumu bulunmayan Anda-y-iken nâgehân ol yüzi ak Cebra îl cennetden irgürdi Burâk (VN. 44) / (VN. 58; ArM. 707; ME. 255; YM. 116a-5; SM. 73, 89, 143; RM. 320, 341, 368) yüzü gül-: Sevinci yüzünden belli olmak. Ol haberler gönlini itdi güşâd Güldi yüzi hâtırı oldı çü şâd (RM. 297) yüzü kara (ol-): Utanacak bir durumu bulunan. Benven ol yüzi kara vü âsi kul Bencileyin âsi kul gelmiş degül (VN. 56) / (VN. 82; HA. 26b-12) yüzü karar-: Çok utanıp, sıkılmak. Yüzi karardı duhân-ı âr-ile Mihri örterken gil-i inkâr-ile (HA. 38a-12) yüzü suyu hürmetine: Birinin veya bir şeyin hatırına veya varlığına değer verildiği için anlamında kullanılan bir söz. Nidâ itdi bes andan bana Rabb üm Senün yüzün suyına iy habîbüm (ME. 217) yüzü yere düş-: Kusuru ortaya çıkıp zor durumda kalmak. Her adû kim itdi ol mihre nigâh Yüzü yire düşdi çün zıll-ı inâd (HA. 38a-10) yüzü yok.: Birinin daha önce çok şey istediği için tekrar istekte bulunmaya utanması anlamında kullanılan bir söz. Umarın redd itmeyesin sen sözüm Gerçi kâsırdur özüm yokdur yüzüm (YM. 97b-13)

143 145 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri yüzüne bakma-: 1. Darılıp küsmek. 2. İlgilenmemek, önem ver-memek. Ger bana senden irişmezse meded Yüzüme bakmaz benüm hergiz Ehad (YM. 87a-13) (suçunu) yüzüne vur-: Ayıplayarak kusurunu yüzüne söylemek. Ol sebebden götürürdi güçlerin Yüzlerine urmaz-ıdı suçların (ME. 221) yüzünü döndür-: Yönelmek. Nakşı ko nakkâşa dönder yüzüni Ana teslîm idegör kendüzüni (YM. 97a-3) / (RM. 337) yüzünü görme-: Uzun süre görmemek, hasret kalmak. Görmez oldılar Resûl ün çün yüzin Yanmaga başladı ashâb-ı güzîn (SM. 112) zahmet çek-: Güçlükle karşılaşmak, sıkıntıya katlanmak. Râzıyam ben çekmege her zahmeti Tek Hudâ anlara kılsun rahmeti (SM. 136) / (VN. 30; YM. 126a-4, 126a-5) zahmet ver-: Sıkıntı, eziyet vermek. Gerçi kimse idemez buna ziyân Lîk zahmet vireler direm hemân (SM. 67) zevale er-: Bozulup yok olmak, çökmek; zeval bulmak. İriser âlem günine hem zevâl Agu olısar bize dünyâda bal (YM. 124a-11) ziyan et-: Zarara uğratmak. Gerçi kimse idemez buna ziyân Lîk zahmet vireler direm hemân (SM. 67) ziyana ver-: Boş yere harcamak, israf etmek. Hem yitürdüm ol togan mevlûdumı Virmişem sandum ziyâna südümi (HA. 12a-4) Görüldüğü gibi 15. yüzyıl mevlit şairlerinin söz varlığı içerisinde deyim kullanımı önemli bir yer tutmaktadır. Dilde hazır söz kalıpları olarak yaşayan deyimler, aynı zamanda mecazlı ifadelerdir. Az sözle derin anlamlar ifade etmeye yararlar. Manzum olarak kaleme alınan mevlit türü eserlerde şairler, vezin gereği az sözle çok şey söylemek zorunda olduklarından veznin kısıtlayıcı etkisini azaltıp anlatımı zenginleştirmenin yolunu büyük oranda deyimleri kullanmakta bulmuşlardır. 15. yüzyıl mevlit metinlerinde yer alan deyimlerin çoğunluğu günümüzde de yaygın olarak kullanılmakla birlikte arkaik deyimlere de rastlanmaktadır: canı yan- (ME. 138), göz dik- (HA. 14b-7), hasret

144 146 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU çek- (YM. 106a-2), kız ver- (EM. 170), sözü geç- (RM. 332), yıldızı barış- (HA. 40a-1) gibi deyimler ve sayısını artırabileceğimiz daha pek çok deyim hiçbir değişikliğe uğramadan günümüzde de sıkça kullanılmakta; aya kars- (HA. 37a-4), baş aç- (YM. 131b-2), el sun- (HA. 29b-13), kan karıştır- (HA. 40a-1), pençe tut- (ME. 227), sagu sağ- (ME. 150), tana kal- (VN. 33), yeğin gör- (HA. 5a-10) gibi deyimlerse arkaik deyimler olarak karşımıza çıkmaktadır. Deyimler de atasözleri gibi kalıplaşmış, değişmeyen söz kalıpları olsalar da mevlit metinlerinde tespit ettiğimiz deyimlerin bazılarında kelime değişiklikleri göze çarpmaktadır. Kimi deyimlerin bir kısmı Türkçe yerine Arapça ya da Farsça kelimelerle karşılanmaktadır. ayak bas- / kadem bas-, pây bas- (VN. 40), belini bük- / kaddini dal eyle- (HA. 29a-12), dünyayı başına dar et- / cihânı başına teng eyle- (HA. 8a-13), gönlüne korku düş- / diline havf düş- (YM. 102b-1), kulak tut- / gûş dut- (AhM. 378), sıkıntı çek- / mihen çek- (HA. 9a-3), sözü uzat- / sözü tatvîl eyle- (SM. 103), şöhret bul- / iştihâr bul- (HM. 43), yaka yırt- / yakasın çâk eyle- (YM. 95b-3) örneklerinde olduğu gibi. Deyimler, şairlerin şiirlerine anlam güzelliği katmak ve söyleyişi güçlendirmek açısından olduğu kadar halka kendi diliyle seslenebilmek açısından da önemli araçlardır. Eserlerinde deyimleri bilinçli bir şekilde ve ustaca kullanan mevlit şairleri, kimi beyitlerinde birden fazla deyime yer vererek ifadelerine ayrı bir zenginlik ve canlılık kazandırmışlardır: 233) İşid imdi n itdi Âdem atamı / Kara geyüp tutdı gökde mâtemi (ME. 252) Ol durur hem cümle lezzetler bozan / Şaşırup aklı nice güçler üzen (EM. Sabr ile kanâ atı elden koman / Hak kefîldür rızkunuza gam yimen (YM. 113b-9) 357) Eyle barışdı anunla yıldızı / Kan karışdurmag-içün virdi kızı (HA. 40a-1) Sürdiler yüzler düşüp ayagına / Şükr iderler görüben Allâh ına (RM. Aklımı cem eyleyüp açdum gözüm / Fikre vardum bir nefes dirdüm özüm (HM. 67) Mevlit şairlerinin sayısını artırabileceğimiz bu türden beyitleri aynı zamanda Eski Anadolu Türkçesi dönemi metinlerindeki deyim kulanımının yoğunluğu hakkında fikir veren örneklerdir. SONUÇ Atasözleri ile deyimler, tarihî kökleri çok eskiye dayanan sözlerdir. Kalıplaşmış olması ve günlük konuşmalarda sıkça kullanılması, onların

145 147 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri zaman içerisinde unutulmadan bugünlere gelmesini sağlamıştır. 15. yüzyıl mevlit şairleri atasözleri ve deyimlerden Türkçenin ifade imkânları çerçevesinde ve kabiliyetleri doğrultusunda bolca yararlanmışlar, atasözleri ve deyimleri nazma çekmede hayli başarılı olmuşlardır. Mevlit şairlerinin sahip oldukları zengin kelime kadrosu içerisinde atasözleri ve deyimlere sıkça yer vererek söz varlığımızın devamlılığına küçümsenemeyecek katkılarda bulunduklarını söylemek mümkündür. Ne var ki çalışmamız çerçevesinde tespit ettiğimiz deyimlerin bir kısmının konuya ilişkin yapılmış çalışmalarda yer almaması daha pek çok deyimin eski metinlerimizde saklı olup tespite muhtaç olduğunu ortaya koymaktadır. Dilimizin zengin söz varlığı içerisinde zamanla ortaya çıkan, anlamları değişen ve kullanımdan düşen atasözleri ile deyimleri tümüyle tespit edebilmek ve anlam yönüyle değerlendirebilmek için konu üzerindeki çalışmaların diğer yüzyıllarda yazılmış mevlit türü eserler yanında Türkçenin her devresine ait metinleri kapsayacak ve süreklilik arz edecek biçimde devam ettirilmesi gerekmektedir. KISALTMALAR AhM. : Ahmedî, Mevlid [ÜNVER, İsmail. (1977), Ahmedî nin İskender-nâmesindeki Mevlid Bölümü, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, s ] ArM. : Ârif, Mevlidü n-nebî [TUNÇ, Semra. (1996), Ârif, Hayatı- Eserleri-Edebî Kişiliği ve Eserlerinin Tenkitli Metni C. I-II, Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi SBE, Konya.] EM. : İpsalalı Ebu l-hayr, Mevlid [GÜNŞEN, Ahmet. (2004), İpsalalı Ebu l-hayr Mevlid, GÜ Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yay., Ankara.] HA. : Hamdullah Hamdî, Ahmediyye [İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Nu: TY 1980] HM. : Hafî, el-kevkebü d-dürriyye Fi Mevlidi Hayrü l-beriyye [SAMSAKÇI, Seda Yeşildal. (2010), Hafî nin Mevlidi el-kevkebü d-dürriyye Fi Mevlidi Hayrü l-beriyye ve Tahlili, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi SBE, İstanbul.] Kİ. : Kerîmî, İrşâd [Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi nu: 3723] ME. : Za îf(î) (Hacı Mustafaoğlu) Mecma u l-envâr [KÖKSAL, M. Fatih. (2011), Mevlid-nâme, Diyanet Vakfı Yay., Ankara.] RM. : Recâî, Mevlid [KÖKSAL, M. Fatih. (2011), Mevlid-nâme, Diyanet Vakfı Yay., Ankara.]

146 148 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Süleyman EROĞLU SM. : Sabâyî, Mevlid [BAY, Fatih. (2003), Sabâyî Mevlid. Yüksek Lisans Tezi, Niğde Üniversitesi SBE, Niğde.] VN. : Süleyman Çelebi, Vesîletü n-necât [TİMURTAŞ, Faruk K. (1970), Süleyman Çelebi: Mevlid, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul.] YM. : Yahyâ b. Bahşî, Mevlûdü n-nebî [Beyazıt Devlet Kütüphanesi Nu: 5308/3] KAYNAKÇA AKSAN, Doğan (2009), Türkçenin Gücü, Bilgi Yay., Ankara. AKSOY, Ömer A (1988), Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü 1-2, İnkılâp Kitabevi, İstanbul. ALBAYRAK, Nurettin (2009), Türkiye Türkçesinde Atasözleri, Kapı Yay., İstanbul. Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, < >, (17 Ocak 2014) BATIİSLAM, Dilek (2003), 15. Yüzyıl Divan Şiirinde Halk Kültürü Folklor/Edebiyat, S.1, s BAY, Fatih (2003), Sabâyî Mevlid. Yüksek Lisans Tezi, Niğde Üniversitesi SBE, Niğde. BEYZADEOĞLU, Süreyya (1999), Atasözleri ve Deyimlerin Divan Şiirimize Yansıması ve Bilinmeyen Bir Eser Armağan, Türk Edebiyatı, s Bölge Ağızlarında Atasözleri ve Deyimler (2004), Türk Dil Kurumu Yay., Ankara. ÇOBANOĞLU, Özkul (2004), Türk Dünyası Ortak Atasözleri Sözlüğü, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yay., Ankara. DİLÇİN, Dehri (2000), Edebiyatımızda Atasözleri, Türk Dil Kurumu Yay., Ankara. EROĞLU, Süleyman (2010), Edebî Bir Tür Olarak Mevlitler -Şekil Özelliklerine Dair Bazı Değerlendirmeler-, Uludağ Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Y. 11, S. 18, s EROĞLU, Süleyman (2011), Bursalı Lâmiî Çelebi Mevlidü r-resûl, Bursa Büyükşehir Belediyesi Yay., Bursa. EYÜBOĞLU, E. Kemal (1973), On Üçüncü Yüzyıldan Günümüze Kadar Şiirde ve Halk Dilinde Atasözleri ve Deyimler I (Atasözleri), Doğan Kardeş Matbaacılık, İstanbul.

147 149 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / 15. yy Mevlitlerinde Atasözleri EYÜBOĞLU, E. Kemal (1975), On Üçüncü Yüzyıldan Günümüze Kadar Şiirde ve Halk Dilinde Atasözleri ve Deyimler II (Deyimler-Tabirler), Doğan Kardeş Matbaacılık, İstanbul. GÜNŞEN, Ahmet (2004), İpsalalı Ebu l-hayr Mevlid, GÜ Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yay., Ankara. Hamdullah Hamdî (yz), Ahmediyye, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Nu: TY Kerîmî (yz), İrşâd, Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi nu: KÖKSAL, M. Fatih (2011), Mevlid-nâme, Diyanet Vakfı Yay., Ankara. Millî Kütüphane Başkanlığı (2001), Türk Atasözleri ve Deyimleri I-II, Millî Eğitim Bakanlığı Yay., İstanbul. OY, Aydın (1991), Atasözü, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 4, s ÖZTÜRK, Deniz (2008), Türkiye Türkçesinde Anlamca Kaynaşmış-Deyimleşmiş Birleşik Fiiller, Türk Dil Kurumu Yay., Ankara. SAMSAKÇI, Seda Yeşildal (2010), Hafî nin Mevlidi el-kevkebü d-dürriyye Fi Mevlidi Hayrü l-beriyye ve Tahlili, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi SBE, İstanbul. SİNAN, Ahmet Turan (2001), Türk Atasözlerinde Geçen Deyimler, Milli Folklor, S. 51, s ŞAHİN, Hatice (2004), Türkçede Organ İsimleriyle Kurulmuş Deyimler, Uludağ Üniversitesi Yay., Bursa. TİMURTAŞ, Faruk K. (1970), Süleyman Çelebi Mevlid, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul. TUNÇ, Semra (1996), Ârif, Hayatı-Eserleri-Edebi Kişiliği ve Eserlerinin Tenkitli Metni C. I, Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi SBE, Konya. ÜNVER, İsmail (1977), Ahmedî nin İskender-nâmesindeki Mevlid Bölümü, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, s ÜSTÜNER, Ahat (1989), Karahanlıca ve Eski Anadolu Metinlerinde Deyimler, Atasözleri ve Kısa Hikâyeler, Yüksek Lisans Tezi, Fırat Üniversitesi SBE, Elazığ. Yahyâ b. Bahşî (yz), Mevlûdü n-nebî, Beyazıt Devlet Kütüphanesi Nu: 5308/3. YURTBAŞI, Metin (2008), Sınıflandırılmış Türk Atasözleri, İstanbul.

148 HATAY ERMENİ OLAYLARINDA FRANSA NIN ROLÜNE DAİR BİRKAÇ BELGE Dr. Ahmet GEÇER ÖZ: Ermeni sorununun ortaya çıkmasının pek çok sebebi olmakla birlikte, asıl olarak Osmanlı-Rus Savaşının ( ) ardından İngiliz, Fransız ve Rus rekabetinin yarattığı bir emperyalizm sorunu olarak uluslararası boyutta ortaya çıkmıştır. Bu emperyalist rekabet ortamında Türkiye toprakları yukarıda bahsi geçen devletler tarafından paylaşılmış ve paylaşılan bu toprakları ele geçirmek için bahane olarak Ermeniler kullanılmak istenmiştir. Hatay da paylaşıma konu olan bu topraklar arasında yer almaktadır. Stratejik öneme sahip Hatay ı ele geçirmek için bölgede yaşayan Ermenilerden istifade edilmeye çalışılmış, Türklere karşı Ermeniler desteklenmiş, kollanmış hatta kışkırtılmıştır. Fransa, bölgede Ermeni olaylarının çıkmasında birinci derecede etkili rol oynayan devletlerden birisidir. Fransızlar, Ermenileri Katolikleştirerek yanlarına çekmeye çalışmışlar, Ermeniler üzerinden zengin Hatay topraklarına sahip olmak istemişlerdir. Bu amaçla Fransa, bölgede Ermenileri kışkırtarak amacına ulaşmak istemiştir. Ermenilerin bağımsız devlet kurma hayaliyle çıkardıkları olaylarda Ermeniler Fransa tarafından korunup, kollanıp, desteklenmiştir. Ancak Fransa, Türkiye sınırları içerisinde, özellikle de kendine hâkimiyet alanları kurmak istediği yerlerde bağımsız bir Ermenistan fikrini hiçbir zaman benimsememiştir. Anahtar Kelimeler: Ermeni Sorunu, Hatay, Fransa, Musa Dağı Few Documents About The Role Of France On The Armenian Incidents In Hatay ABSTRACT: Although there are many reasons of the emergence of the Armenian problem, mainly after Ottoman-Russian War (1877- Bu makale Ekim 2011 tarihleri arasında İzmir de düzenlenmiş olan I. Uluslararası Tarih Sempozyumu Berlin Konferansından Günümüze Büyük Güçler ve Türkiye Sempozyumu nda sunulan bildirinin geliştirilmiş şeklidir.

149 152 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/ Ahmet GEÇER 1878), its evolution as a cardinal issue based on imperialism caused by British, French and Russian competition. The territory of Turkey had been divided by the above mentioned countries under the imperialist competitive environment and Armenians fad been justified as an excuse to seize these lands. Hatay had been among the lands which had been the subject of the share. Armenians living in the region were shown favor, even provoked and supported against Turkish people to seize Hatay which had a strategic advantage in the region. France is one of the states that had a first degree influential on the emergence of Armenians incidents in the region. The French had spent a lot of effort to convert the Armenians in to Catholic religion and have them on their side as supporters in return they wanted to own the Hatay territory. For this purpose, France had wanted to achive his goal by provoking Armenians. As a result, they had wanted to establish an independent state of Armanian as the long dreamt dream. However, France had never wanted to have an independent state in the territory they had been controlling. Key Words: Armenians Incidents, Hatay, France, Musa Mountain GİRİŞ Hatay da Ermeni olaylarını ve bu olayların sebep ve sonuçlarını daha iyi anlayabilmek için Fransa nın Hatay Ermeni olaylarındaki etkisinin ortaya konması gerekmektedir. Kırım Savaşı (1853) ve Paris Konferansı nda (1856) Rusya nın Ermenileri kullanarak Osmanlı topraklarında gerçekleştirmek istediği emellerine, İngiltere ve Fransa nın da askerî ve diplomatik baskıları sonucunda son verilmiştir. Ancak bu defa da Fransa, Rusya ve İngiltere nin Osmanlı toprakları üzerindeki çıkar çatışmasında, Ermeniler üzerindeki tahrikler, bu üç devlet arasında bir rekabete dönüşmüştür (Süslü 1990: 24-25). Osmanlı Devleti 1863 te Fransa, Rusya ve İngiltere nin Ermenilerin hakları ile ilgili yaptıkları müdahaleleri önlemek amacıyla Ermeni Milleti Nizamnamesi ni 1 ilan ederek, bu istismarları durdurmaya çalışmıştır. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti nde Ermeniler, bu nizamnamenin çıkarılmasıyla neredeyse özerk bir statüye kavuşmuşlardır (Saray 2005: 36). 1 Bu nizamnameye göre, Osmanlı Devleti nde yaşayan Ermeniler, İstanbul da faaliyet gösterecek 140 üyeli bir meclis tarafından yönetilecekti. Üyelerden 20 si İstanbul daki Ermeni din adamları arasından, 40 ı İstanbul dışından, 80 i yine İstanbul daki Ermeniler içinden seçilecekti. Ayrıntılı bilgi için bkz. Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Belge Yayınları, İstanbul 1997.

150 153 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Hatay Ermeni Olaylarında Fransa nın Rolü Ermeni olaylarında 1878 Berlin Antlaşması ile 1915 Tehcir olayının birer kırılma noktası olduğu söylenebilir. Osmanlı-Rus Savaşı nın ( ) ardından iki devlet arasında Ayastefanos Antlaşması nın (1878) imzalanmasıyla Rusya Akdeniz e inebileceği koridoru elde ederken, diğer büyük devletler telaşa kapılmış ve antlaşmanın yeniden gözden geçirilmesi için Berlin Konferansı nın (1878) toplanmasını sağlamışlardır. Konferansın ardından kararlaştırılan maddeler Berlin Antlaşması ile imza altına alınmış, böylece Ayastefanos Antlaşması geçerliliğini kaybetmiştir. Ayastefanos Antlaşması nın 16. Maddesinde Rusya nın lehine yer alan Ermenilerle ilgili düzenlemeler, Berlin Antlaşması nın 61. Maddesinde yer almış ve diğer büyük devletler Ermeni Sorunu na müdahil olmuşlardır. Böylece Ermeni Sorunu nun ilk kez 1878 Berlin Antlaşması nın 61. Maddesi ile uluslararası boyutta gündeme geldiği ve bundan sonra başlayan olaylar sürecinin 1915 Tehcir olayı ile sona erdiği yorumunu yapmak mümkündür. XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar devlet yönetimi ile ilgili hiçbir problemi olmayan Ermeniler, bundan sonra devletin gücünün azalması ve milliyetçilik akımının etkisiyle birlikte emperyalist devletler tarafından kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmaya başlanmıştır. İngiltere, Fransa, Rusya ve ABD nin de içinde bulunduğu bu devletler 1878 Berlin Antlaşması na Ermenilerle ilgili ıslahat maddeleri koymuşlardır. Yukarıda isimleri zikredilen büyük devletlerin gücünü arkasında bulan ve Osmanlı Devleti nde sosyal, ekonomik, dinî, siyasî, idarî ve kültürel hürriyetlere sahip olan Ermeniler, yaşadıkları vilayetlerin hiçbirinde nüfus çoğunluğuna sahip olmamalarına rağmen emperyal devletlerin kışkırtmaları sonucunda önce ıslahat, sonra özerklik ve nihayetinde bağımsızlık isteği ile ayaklanmalara başlamışlardır (Halaçoğlu 2008: 25-37). Osmanlı Devleti nde Ermeni olaylarının yaşandığı bölgelerden birisi de Hatay topraklarıdır. Bu olayların çıkmasında bölgede çıkarları bulunan Fransa, önemli bir rol oynamıştır. Fransa nın Hatay Ermenilerine İlgisinin Sebepleri Osmanlı Devleti nde yaşayan Ermeniler üzerinden, kendi çıkarları doğrultusunda politika güden birçok devlet olmuştur. Başta Rusya olmak üzere İngiltere, Fransa daha sonra ABD bu ülkelerdendir. Çıkarları gereği Hatay da yaşayan Ermenilerle ilgilenen devletlerden birinin Fransa olduğu görülmektedir. Bu ilginin nedeni ise Fransa nın Anadolu toprakları üzerinde ekonomik nüfuz alanları kurmak istemesidir. Anadolu toprakları üzerine birtakım ekonomik planlar yapan Fransa, bu planlarını gerçekleştirebilmek için Orta Doğu ve Akdeniz de güçlü bir konumda olmak ve denge sağlamak zorundadır. Fransa bu dengeyi Ermeni Sorunu yaratarak uzun yıllar sağlamaya çalışmıştır (Uras 1987: LXXXIII).

151 154 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/ Ahmet GEÇER Uzun bir geçmişe sahip olan Türk-Fransız ilişkilerinde, Osmanlı Devleti nde yaşayan Ermenilerin ayrı bir yeri vardır. Osmanlı döneminde Kanuni Sultan Süleyman ın Fransa ya tanıdığı imtiyazları simgeleyen kapitülasyonlarla yoğunluk kazanan Osmanlı-Fransız ilişkilerinde, Fransa zamanla kapitülasyonları kullanarak Osmanlı zenginliklerini ele geçirme politikası izlemeye başlamıştır (Evren 2002: 89). Hatay ın jeopolitik konumu, stratejik önemi, yer altı kaynakları ve zengin tarım ürünleri yelpazesi, Fransa nın ilgisini çekmiş, bu zenginliklere ulaşmak için belki de elindeki tek koz olan Ermenileri bahane etmekten ve Ermeniler üzerinden politikalar yürütmekten kaçınmamıştır. Hatay topraklarının yanı sıra Suriye ve Çukurova topraklarında da yayılmacı emellerini gerçekleştirmek isteyen Fransa, Suriye ve Çukurova toprakları arasında bir köprü görevi gören ve İskenderun körfeziyle deniz ulaşımında ve ticaretinde önemli bir yere sahip olan Hatay a mutlaka sahip olmak istemiştir. İklimin sağladığı nimetler doğrultusunda tarım alanlarının verimliliği ve genişliği, Amik ovasının pamuğu, tahıl ürünleri, bostanı yine Erzin ve Dörtyol ovalarının turunçgilleri ve daha birçok ürünü Fransa nın iştahını kabartmıştır. Fransa nın Ermeniler İçin Kullandığı Yöntem XVI. yüzyıldan itibaren, Osmanlı Devleti nde yaşayan Katoliklerin hamisi rolünü üstlenen (Tuncer 2000: 99) Fransa nın, Ermenileri Katolikleştirmek için yoğun faaliyetlere girdiği görülmektedir. Bu faaliyetler sonucunda XVIII. yüzyılın başlarında İstanbul da otuz bin Ermeni nin Katolik mezhebine girdiği ifade edilmektedir (Özçelik 2005: 85). Fransa, XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı da yaşayan diğer mezheplere bağlı Hıristiyanları Katolikleştirmek için yoğun çaba harcadığı gibi Katolikleştirdiği Hıristiyanların ve özellikle de Ermenilerin temsilcisi rolünü üstlenerek İstanbul, Çukurova ve Lübnan da yaşayan Katolik Ermenileri sözde korumak için her türlü girişimde bulunmuştur. Fransa, Osmanlı Devleti ne yaptığı baskılar sonunda, 1830 da Katolik Ermeni Kilisesi nin kurulmasını sağlamıştır (Saray 2005: 36) yılında ise Fransız elçisinin girişimleri sonunda II. Mahmut bir fermanla, Ermeni Katoliklerini Cemaat olarak kabul etmiştir (Kundakçı 2006: 45). XIX. yüzyılda, Orta Doğu bölgesini ekonomik pazarı olarak görmeye başlayan Fransa, bölgeye yerleşmek için Hıristiyanların haklarını korumayı bahane olarak seçmiştir (Özçelik 2005: 87). Osmanlı Devleti, 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanı ile Hıristiyanlara birtakım ayrıcalıklar tanımıştır. Bu ayrıcalıklardan memnun kalmayan Katoliklere destek çıkan Fransa, işi daha da ileri götürerek 1860 ta Lübnan a asker göndermeye kalkışmıştır (Saray 2005: 36). Fransa nın bölgesel hâkimiyet alanları yaratmak amacına yönelik olarak Katolik mezhebini bir Truva atı gibi kullandığı söylenebilir.

152 155 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Hatay Ermeni Olaylarında Fransa nın Rolü Hatay da Ermeni Nüfusu Osmanlı Devleti nde, 1914 yılı nüfus verilerine göre Ermeni bulunmaktadır (Karpat 2010: 398). Osmanlı Devleti ndeki Ermeni nüfusunun, 728 i Katolik olmak üzere toplam i Hatay da yaşamaktadır (Karpat 2010: 360, 370). Bu verilere göre Osmanlı Devleti nde bulunan Ermeni nüfusunun %1.31 kadarının Hatay da olduğu anlaşılmaktadır. Aynı dönemde Hatay da Müslüman bulunmaktadır (Karpat 2010: 360, 370). Hatay da bu dönemde, Ermeni nüfusunun Müslüman nüfus içerisindeki oranı ise %12,7 civarındadır. Gerek Başbakanlık Osmanlı Arşivi nde bulunan belgelerden, gerekse yerli ve yabancı kaynaklardaki bilgilerden bahsi geçen tarihlerde Hatay da Ermenilerin sancaklarda, kazalarda, köylerde, Müslüman halkla iç içe veya ayrı köylerde, bölgeye yayılmış bir şekilde yaşadıkları görülmektedir. Bu dönemde Hatay topraklarının bir kısmı Halep vilayetine, bir kısmı da Adana vilayetine bağlı bulunmaktadır (Tekin 2000: ). Hatay Ermeni Olaylarında Fransa nın Faaliyetleri Hatay da yaşanan Ermeni olaylarında Fransa nın Ermenileri kışkırttığı, desteklediği ve koruduğu belgelerden anlaşılmaktadır. Hatay da büyük çaplı ilk Ermeni olayının 1895 yılında Payas ta yaşandığını söyleyebiliriz. Payas ın Çokmerzimen köyünde Ermenilerin civardaki Türk köylerine saldırmasıyla (BOA A.MKT.MHM. 616: 3) başlayan olayların, 1915 yılına kadar değişik zamanlarda ve farklı yerlerde devam ettiği görülmektedir. Bu ilk olayda, Azizli köyünü işgal ederek Payas a saldırmak amacındaki Ermeniler, bölgede yaşayan silahsız ve masum Türkleri katletmişlerdir (BOA A.MKT.MHM. 616: 14). Osmanlı Devleti olayların önüne geçmek için bölgeye iki bölük asker göndermiş, olaylar güçlükle yatıştırılabilmiştir. Yine 1895 te, Ermenilerin Antakya kazasının Süveydiye (Samandağ) nahiyesine bağlı Kabaklı köyüne yatsı namazında saldırdığı görülmektedir (BOA A.MKT.MHM. 646: 7). Bu olaydan yaklaşık bir buçuk ay kadar önce Antakya Fransız Konsolosunun hanımının Süveydiye yi ziyaret etmesi ve Betyas adlı bir Ermeni köyünde Ermenileri kışkırtıcı, cesaretlendirici evrakla yakalanması, bunun üzerine jandarma tarafından alıkonularak hakkında tahkikat yapılması (BOA A.MKT.MHM. 714: 37) olayın çıkmasında etkili olduğu anlaşılan ve mutlaka dikkate alınması gereken bir husustur yılında Halep vilayetinden Sadaret e gönderilen bir telgrafta, Halep in Fransa Konsolos vekilinin Zeytun dan Maraş a dönüşünde, Zeytun Ermeni isyanının eylemcilerinden olan birtakım Ermenileri himaye ederek bunları korumaya çalıştığı, bir takım iddia ve zararlı düşüncelere yönlendirmek gibi teşvik ve kışkırtmalarda bulunduğu anlaşılmaktadır. Aynı belgede bu durumun Ermeni Katolik piskoposunun yaptığı kandır-

153 156 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/ Ahmet GEÇER macaların bir eseri olduğu, bu defa Maraş a gelen Fransa Büyükelçiliği askerî ateşesinin de bu yolda kandırma yöntemlerine devam ettiği yer almaktadır. Adı geçenlerin açıktan açığa Katolikleri himaye ve korumaya kalkışmaları konusu dikkate değer görülmüştür (BOA A.MKT.MHM. 651: 10). Fransa, bölgede Katolik Ermenileri himaye ettiği gibi Katolik olmayan Ermenileri de Katolik mezhebine çekmek için onları sözde korumaya çalışmış, öngördüğü propaganda faaliyetlerinde bulunmuştur. Fransa nın Ermenilere hamilik yapması Ermeniler tarafından olumlu karşılanmıştır. Zira Halep vilayetine bağlı Antakya kazasının Süveydiye sahilinde bulunan Kesab ve diğer köylerinden, içinde Katolik Ermenilerinin de bulunduğu Ermeniler tehdit altında olduklarını ve kendilerini koruyacak derecede zaptiye olmadığından bahisle Lazkiye Fransa konsolosluğuna hitaben birçok imzalı mektup göndermişler ve konsolosluktan yardım istemişlerdir. Lazkiye konsolosu da adı geçen mektubu Beyrut Fransız Genel Konsolosluğuna göndermiştir (BOA A.MKT.MHM. 647: 21). Bölgede yaşayan Ermeniler Fransa ile olan yakınlıkları dolayısıyla gerektiğinde yardım isteyecek kadar Fransa yı kendilerine yakın görmüşlerdir. Böylece Fransa hakimiyet yaratma çabalarına yenilerini eklemiş ve hedeflerine adım adım yaklaşmıştır denilebilir. Halep ve Adana Fevkalade Kumandan Vekili Muhsin Paşa nın 30 Eylül 1897 de Başkitabet e gönderdiği şifrede; Antakya ve Süveydiye civarını tamamen dolaştığını ve edindiği izlenimleri anlatmaktadır. Buna göre Süveydiye nahiyesi Müslüman, Nusayri ve Ermeni köylerinden meydana gelmektedir. Bunun dışında Rum Ortodokslarına ait bir tek köy bulunmaktadır. Ermenilerden oluşan köyün toplamı beş tanedir. Bölgede bulunan Osmanlı askerlerinin ve mahalli hükümetin sürekli teyakkuz halinde bulunmalarından dolayı Ermeni köyleri isteklerine kavuşamamışlardır. Her tarafta asayiş sağlandıktan sonra, Ermeni köylerindeki ahali işleriyle meşgul olmaktadırlar. Asayişin sağlanmasından sonra Muhsin Paşa bütün Ermeni köylerinin ileri gelenleri ve papazlarını davet etmiş gerekli tavsiyelerde bulunmuştur. Toplantıya katılanların tamamı ortak bir dille Osmanlı Devleti ne bağlılıklarını ve sadakatlerini bildirmişlerdir. Durum böyle iken; Hınçak Komitesine bağlı sakıncalı kişilerden oldukları hükümetçe araştırılarak gözaltına alınan ve daha sonra aftan yararlanarak tahliye edilen Kebusiye köyü ahalisinden İsa ve kardeşi Karabet tahliye sonrasında rahat durmayarak Süveydiye deki Ermeni ahalisini rahatsız etmişlerdir. Bunu fırsat bilen Fransız Viskonsolosu ve İngiliz Konsolosu gizli bir şekilde bu iki Ermeni isyancıyı korumuş ve himayelerine almışlardır (BOA Y.PRK.ASK. 133: 9). Buradan Fransa nın Ermeni fesatçılarını nasıl desteklediği anlaşılmakla birlikte, bu olay aynı zamanda

154 157 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Hatay Ermeni Olaylarında Fransa nın Rolü Ermeniler üzerinden İngiliz-Fransız rekabetini de gözler önüne sermektedir. Halep ve Adana Fevkalade Kumandanlığı Vekâletinin 1897 tarihli şifre telgrafından, Fransa nın Hatay daki Ermeni olaylarını desteklediği ve körüklediği anlaşılmaktadır. Belgede, karışıklık çıkardığı için geçen sene Marsilya ya sürgün edilen dört Ermeni den önce ikisinin, daha sonra Fransız posta vapuruyla diğer ikisinin Kıbrıs a geldiği anlaşılmaktadır. Kıbrıs ta birleşen bu dört Ermeni nin gemici kılığına girerek yine Fransız posta vapuruyla İskenderun a çıkarak orada bulunan İngiliz zırhlısına girip İngiliz gemici taifesi kıyafeti giyerek karaya çıktıkları oradan Payas ın Çamlık köyüne gittikleri ve tekrar olay çıkaracakları (BOA Y.PRK.ASK. 119: 45) teferruatıyla anlatılmaktadır. Belge tahlil edildiğinde, bahsi geçen dört Ermeni nin daha önce sürgün edilmesi, bir yıl sonra Fransa nın marifetiyle kılık değiştirerek, binbir yolla İskenderun a tekrar getirilmeleri ve Osmanlı nın bu durumu bu kadar ciddiye almasından, bunların elebaşı konumunda oldukları anlaşılabilir. Fransa, Ermenileri Hatay da olaylar çıkarmak için kışkırtmak veya olaylar çıkaran Ermenileri koruyup kollamakla kalmamış, Osmanlı ya isyan için Ermeni kamuoyu oluşturulması ve Ermenilerin teşkilatlanmasında da etkin rol oynamıştır. Fransa, Ermenilerin Osmanlı topraklarındaki emellerine ulaşmak için propaganda aracı olarak kullandıkları pek çok gazete ve dergiye ev sahipliği yaptığı (BOA HR.SYS. 2749: 110) gibi Osmanlı Devleti nin yurda girişini yasakladığı bu yayınların, gizlice yurda girişini temin etmeye çalışmıştır. Bu yayınlardan birisi Paris te Ermeni Cemiyet-i Vataniyesi adıyla çıkarılan ve yabancı posta çantaları içinde İskenderun a sokulmaya çalışılan dergidir (BOA DH.MKT. 1426: 52). Hatay da Ermeni olaylarının çıkmasında önemli bir etkiye sahip olan Fransa nın, gerek olaylar öncesinde gerekse olaylar sonrasında Ermenilere verdiği destek kendi belgelerinden de rahatlıkla anlaşılmaktadır. Musa Dağı nda isyan eden Ermeniler, 10 Eylül 1915 tarihli bir belgede Fransız gemilerinden silah ve cephane talebine ilave olarak Fransızlardan kadın ve çocuklarının güvenli bir yere nakledilmesini istemişlerdir. 11 Eylül 1915 te Fransız gemilerinin marifetiyle den fazla Ermeni bunlar bahsi geçen Ermeni kadın ve çocuklar olsa gerek önce Kıbrıs a götürülmüş ancak Kıbrıs yönetiminin bunları kabul etmemesi üzerine, Mısır ın İskenderiye şehrine nakledilmiştir. Geride kalan ve isyana devam eden Ermenilerin zor durumda kalmaları üzerine 23 Eylül 1915 te, yine Fransızlar bunları da İskenderiye ye götürerek buraya yerleştirmişlerdir. 23 Eylül 1915 tarihli, Fransa nın Mısır Ortaelçisi M. Defrance nin Fransız Dışişleri Bakanı M. Delcassé ye gönderdiği yazıda: bu sığınan Ermeni şeflerinin kafalarındaki tek düşüncenin Türklerle savaşmanın

155 158 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/ Ahmet GEÇER ve intikam almanın olduğudur. Tarafımızdan yönlendirilmek ve silahlandırılmak istemektedirler. ifadeleri yazmaktadır (Dilan 2005: XCVI- XCVII ). SONUÇ VE DEĞERLENDİRME Fransa, Osmanlı Devleti nde yaşayan Ermenileri, sözde bağımsızlık için gerçekleştirdikleri hareketlerde ziyadesiyle desteklemesine rağmen bağımsız bir Ermenistan projesine sıcak bakmamıştır. Yalnızca Ermenileri Fransız çıkarları doğrultusunda kullanmayı planlamıştır (Evren 2002: 92). Fransa nın bağımsız bir Ermenistan a sıcak bakmadığı, Fransa nın Osmanlı büyükelçisi M. Paul Cambon un, 20 Şubat 1894 te Fransa Dışişleri Bakanı Casimir Pirier ye gönderdiği mektuplardan açıkça anlaşılmaktadır: Cambon mektubunda şunları söylüyor:. Bağımsız bir Ermenistan mı? Kesinlikle bu düşünülemez. Ermenistan, Bulgaristan ve Yunanistan gibi tabiî hudutlarla çevrili, birleşik bir halk kütlesiyle tarif ve sınırlanmış bir yer değildir. Ermeniler Türkiye nin her köşesine dağılmış bulunuyorlar. Asıl Ermenistan denilen yerlerde de Müslüman halkla karışmış bulunuyorlar. Buna, Ermenistan ın Türkiye, İran ve Rusya arasında parçalanmış olduğunu da ilave ediniz. Beklenmeyen bir savaş sonucunda, eğer Avrupa, bir Ermenistan kurulmasını teklif etmiş olsa, yeni hükümetin yerini tayin ve tespit hemen hemen imkânsızdır. Aynı zorluk, yarı bağımsız bir il kurulmasında da söz konusudur. Ermenistan nereden başlayıp nerede bitiyor? Kala kala ıslahat vaadi kalıyor. Fakat Türkiye de bu gibi vaatlerin ne demek olduğu bilinmektedir. Bir ıslahat yapılması için önce her şeyi ıslah etmek gerekir. 15 yıl önce Ermenileri memnun edecek ıslahat ve değişikliklerin bugün kendilerine yetmeyeceğinden de korkulur. O halde Ermeni sorunu için bir hal çaresi, bir sonuç mümkün değildir (Uras 1987: 428) Dün bölgedeki çıkarları gereği sözde Ermenilerin yanında olan Fransa nın günümüzde de çıkarları doğrultusunda Ermeni bahanesini kullanmaya devam ettiği görülmektedir. Hatta Fransız politikacıların kendi aralarındaki rekabette bu meseleyi kullandıklarını söylemek mümkündür. Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy nin 6 Ekim 2011 de Ermenistan ı ziyareti, birçok basın kuruluşunda olduğu gibi Fransız Le Monde gazetesinde de Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasının bir parçası olarak değerlendirilmiştir. Sarkozy nin Ermenistan da sarf ettiği cümleler,

156 159 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Hatay Ermeni Olaylarında Fransa nın Rolü bize Fransa daki Ermeni lobisini ve 2012 baharında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini hatırlatmaktadır. Tarihî süreç içerisinde Fransa, emellerine ulaşmak için bölgede yaşayan Ermenileri maşa olarak kullanmış ancak başarılı olamamıştır. Bölge ne Fransızlara ne de Ermenilere yâr olmuş, Hatay toprakları sahibinde kalmıştır. Ancak yaşanan süreç sadece Türkleri değil aynı zamanda Ermenileri de olumsuz etkilemiş ve birlikte yaşama azim ve kararlılığını ortadan kaldırmıştır. Her iki taraf da bu durumdan zarar görmüştür. Olaylar sırasında sayıları binlere varan Türk ve Ermeni ölmüş, bunun sonucunda Hatay Ermeni olayları, bugün bile Türk ve Ermeni kamuoyu dışında tüm dünya kamuoyunu meşgul eden Ermeni Sorunu nun ortaya çıkmasında etkin bir rol oynamıştır KAYNAKÇA 1. Arşiv Vesikaları Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA şeklinde gösterilmiştir) Dosya: 616, Fon Kodu: A.MKT.MHM. Gömlek No: 3. Dosya: 616, Fon Kodu: A.MKT.MHM. Gömlek No: 14. Dosya: 646, Fon Kodu: A.MKT.MHM. Gömlek No: 7. Dosya: 714, Fon Kodu: A.MKT.MHM. Gömlek No: 37. Dosya: 651, Fon Kodu: A.MKT.MHM. Gömlek No: 10. Dosya: 647, Fon Kodu: A.MKT.MHM. Gömlek No: 21. Dosya: 133, Fon Kodu: Y.PRK.ASK. Gömlek No: 9. Dosya: 119, Fon Kodu: Y.PRK.ASK. Gömlek No: 45. Dosya: 2749, Fon Kodu: HR.SYS. Gömlek No: 110. Dosya: 1426, Fon Kodu: DH.MKT. Gömlek No: Kaynak Eserler DİLAN, Hasan (2005), Fransız Diplomatik Belgelerinde Ermeni Olayları ( ), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara. EVREN, Gürbüz (2002), Ermeni Sorunundaki Çıkar Odakları, Ümit Yayınları, Ankara. HALAÇOĞLU, Yusuf (2008), Ermeni Tehciri, Babıali Kültür Yayıncılığı, İstanbul. KARPAT, H. Kemal (2010), Osmanlı Nüfusu , Timaş Yayınları, İs-

157 160 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/ Ahmet GEÇER tanbul. KUNDAKÇI, Hasan (2006), Emperyalizmin Maşası Ermeniler, Alfa Yayınları, İstanbul. ÖZÇELİK, İsmail (2005), Ermeni Sorunu ve Gerçekler, Gündüz Eğitim ve Yayıncılık, Ankara. SARAY, Mehmet (2005), Ermenistan ve Türk Ermeni İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara. SÜSLÜ, Azmi (1990), Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü Yayını, Ankara. TEKİN, Mehmet (2000), Hatay Tarihi, Atatürk Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara. TUNCER, Hüner (2000), 19. Yüzyılda Osmanlı-Avrupa İlişkileri, Ümit Yayınları, Ankara. URAS, Esat (1987), Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Belge Yayınları, İstanbul.

158 161 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Hatay Ermeni Olaylarında Fransa nın Rolü EKLER: EK 1: Süveydiye ye bağlı Kabaklı köyüne Ermenilerin saldırısı. (BOA A.MKT.MHM. 646: 7)

159 162 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/ Ahmet GEÇER EK 2: Süveydiye ye bağlı Kabaklı köyüne Ermenilerin saldırısı. (BOA A.MKT.MHM. 646: 7)

160 163 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Hatay Ermeni Olaylarında Fransa nın Rolü EK 3: Marsilya ya gönderilen 4 Ermeni nin çeşitli yollarla İskenderun a çıkarılması. (BOA Y.PRK.ASK. 119: 45)

161 164 TÜBAR-XXXV-/2014-Bahar/ Ahmet GEÇER EK 4: Paris te Ermeni Cemiyet-i Vataniyesi adıyla çıkan muzır risalenin yurda sokulması. (BOA DH.MKT. 1426: 52)

162 DAMAK N Sİ NİN YAZIMINA İLİŞKİN İLGİ ÇEKİCİ BİR ÖRNEK: BRITISH LIBRARY OR 9515 TE KAYITLI SATIRARASI KUR AN TERCÜMESİ * Okt. Ali GÜL ** ÖZ: Türkler İslamiyet i kabul ettikten sonra yaşadıkları her yerde Kur an ı kendi dillerine tercüme etmişlerdir. Kur an tercümeleri Türkçenin tarihî dönemlerini takip ve tespit etmek bakımından son derece önemli belgelerdir. İslamiyeti kabul eden Türkler, intisap ettikleri dinin kutsal kitabını kendi dillerine aktarırken büyük özen göstermişlerdir. İlk dönemlerde genellikle satır arası tercümeler yapılmıştır. Bire bir, kelime kelime yapılan satır arası tercümelerde her ifade için ayrı ayrı karşılıklar kullanılmıştır. Bu yazıda Eski Anadolu Türkçesi dönemine ait bir satır arası Kur an tercümesinde damak n sinin yazımına ilişkin alışık olunmayan yazım özellikleri üzerinde durulmuştur. İstinsah tarihi, mütercimi ve müstensihi bilinmeyen bu tercümedeki dikkat çekici bir özellik olan damak n sinin yazımından hareketle eserin hangi dönemde ve sahada yazıldığına ilişkin çıkarımlarda bulunmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Eski Anadolu Türkçesi, satır arası Kur an tercümesi, damak n si * ** Bu makale Prof.Dr. Aysu ATA danışmanlığında hazırlanan 'British Library OR 9515'teki Türkçe Kur'an Tercümesi (Giriş-Metin-Notlar-Dizin)' adlı doktora tezinden üretilmiştir. Ankara Üni. DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Böl.,

163 166 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ali GÜL An Interesting Example About Orthography of Nasal n : Interlinear Kur an Translation Numbered OR 9515 in the British Library ABSTRACT: After converting to Islam, the Turkish people had translated the Qur an into their own language wherever they settled. The translations of the Qur an are essential to tracing and identifying the historical periods of the Turkish language. The Turks who had been converted in to Islam have taken great care in translating the holy book of the religion to which they have converted. In the earliest period interlinear translations had been common. In these literal, word-for-word translations a counterpart had beenn assigned to each term. In this paper I examine the uncommon orthographic features of the nasal n in an interlinear translation of the Qur an belonging to the period of the Old Anatolian Turkish. Based on the remarkable orthographic features of the nasal n, an attempt has been made to determine the period and region to which the translation belongs, whose date of copy, translator, and scribe is otherwise unknown. Key Words: Old Anatolian Turkish, interlinear Qur an translations, nasal n GİRİŞ Türkçenin asli sesleri arasında yer alan ve Köktürk Yazıtlarından bu yana gelişimini takip edebildiğimiz damak n si sesi (eski ve yaygın bir yanlış olarak bu ses için nazal n terimi de için yazıtlarda h harfi, Uygur metinlerinde ise birleşiği kullanılmıştır. Türkçenin yazımı için Arap alfabesi kullanılmaya başlandıktan sonra ise damak n si için Doğu Türkçesinde نڭ, Batı Türkçesindeyse ڭ ve ك kullanımının yaygın olduğu görülür. British Library OR 9515 te kayıtlı bulunan satır arası Kur an tercümesinin Türkçe kısmında dikkat çeken en önemli özelliklerden biri damak n sinin bu metinde 9 farklı şekilde gösterilmiş olmasıdır (Meredith-Owens 1957: ) 1. İstinsah tarihi kesin olarak 1 Bu nüshayı bilim dünyasına ilk defa ayrıntılı şekilde tanıtan Meredith-Owens, metinde damak n si için نك ve نڭ kullanımlarını ayrı ayrı zikrederek bu sayıyı ona çıkarmaktadır. Maalesef biz bu yazmanın siyah beyaz ve bir hayli silik bir dijital kopyası üzerinde çalışma imkânı bulabildik. Metnin orijinalinde Türkçe kısmın kırmızı mürekkeple yazılmış olması, siyah beyaz dijital kopyanın okunmasında bir hayli sıkıntı çıkardı. Fiziki şartlara ilişkin bu zorluktan dolayı kef üzerindeki üç noktanın varlığı/yokluğu üzerinden bir tasnife gitmek mümkün olmadı ve her ikisini bir arada değerlendirdik.

164 167 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Damak N sinin Yazımına İlişkin Bir Örnek bilinmemekle beraber 14. yüzyılın sonu ya da 15. yüzyılın başına ait olduğunu tahmin ettiğimiz metindeki bu durum özel bir incelemeyi ve metin içi tasnifi gerektirmektedir. Damak n si için metinde kullanılan نغ I- نڨ H- نق G- نك F- ن E- غ D- ڨ C- ق B- ڭ A- şekiller şunlardır: İlk dikkati çeken nokta damak n si sesi için hem bir tek harfin hem de iki harften oluşan birleşiklerin kullanılmış olmasıdır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere bu ayrım hem Köktürk harfli metinlerle Uygur harfli metinler arasında hem de Doğu ve Batı Türkçeleri arasında vardır; ama genel itibariyle bu kadar geniş bir çeşitlilik mevcut değildir. Bu dokuz şeklin kullanım yerleri ve sıklıkları bize daha fazla fikir verebilir. Aşağıda damak n si için kullanılan her işaret, kullanıldığı yerler de göz önüne alınarak tasnif edilmiş ve tüm kullanımlar sıralanmıştır. Sözcüklerin transkripsiyonu yapılırken damak n si için farklı bir yol izlenmiş ve kullanılan harflere göre her grup için ayrı işaret/işaretler kullanılmıştır. Esasında metindeki bu yazım özelliğinin daha iyi vurgulanabilmesi açısından sözcüklerin transliterasyonla gösterilmesi de tercih edilebilirdi; ama bu defa da okuyucular için ek açıklamalar yapmak gerekecekti. Bu sorunu bertaraf edebilmek için sözcüklerin transkripsiyonunu yaparken damak n si için böylesi bir farklı yöntem izlenmiştir. A) Damak n sinin ڭ ile Yazıldığı Sözcükler Bu, esasında damak n sinin yazımı için -özellikle de Batı Türkçesinde- beklendik bir şekildir. İncelediğimiz metinde bu işaretin genelde ön ünlülü sözcüklerde ve ön ünlülü sözcüklere ulanan eklerde kullanıldığı görülmektedir. 1- Kök veya gövdede: Aşağıdaki listeden de görüleceği üzere bu şekil sadece iki örnekte (aŋla- 121a3, soŋ 36b4) art ünlülü sözcüklerde kullanılmış olup diğer tüm kullanımları ön ünlülü sözcüklerdedir: beŋdeşsüz (119a3, 124b2, 127a3, 136b2), beŋze- (3a3), beŋzersüz (71a5), deŋiz (149b3), diŋlen- (57b4, 93b5, 154a1, 170a1), göŋül (111b3, 134b4, 157b2, 157b4), öŋ (38b3, 71b2, 194b1), öŋdin (102b4), siŋek (71a2-3-4), süŋük (74a1, 82b5), yiŋ- (24b4), yiŋdür- (49b1). 2- Teklik 2. şahıs iyelik ekinde: Burada da yine genelde ön ünlülü sözcüklere ulanan eklerde kullanımın yoğun olduğu görülüyor: birdügüŋ (161b1), diledügüŋ (20a1), dilüŋ (16a1), dirligüŋ (30b5), döndügüŋ (136b3), elüŋ (18b1, 19a1, 25a5, 139b2, 163b1, 188b1), ellerüŋ (57b2), göŋlüŋ (111b3, 134b4), gözlerüŋ (36a5), èilmüŋ (179a2), işlerüŋ (120a2), kendüsüŋ (118b1), sözüŋ (54b4), ünüŋ (210b1), yüzüŋ (7b4, 199a3,

165 168 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ali GÜL 202a5); ḳızlaruŋ (230b5, 234a3), Taḳrıŋ (17b4), TaÆrıŋ (124b2, 127a3, 130a1, 151b5, 177a3). 3- Teklik 2. şahsın görülen geçmiş zaman, şart, hikâye birleşiği ve şart birleşiği çekiminde: Sadece bir örnekte (dutduŋ) art ünlülü bir sözcüğe ulanan ekte kullanılmıştır. Diğer tüm kullanımlar ön ünlülü sözcüklere ulanan eklerdedir: birdüŋ (141a4, 159a5, 228a3, 230b4), biribidüŋ (161a4), degülidüŋ (166a5, 166b1-3, 177a2), depeledüŋ (20b5), döndürdüŋ (7b4), dönmeziseŋ (7b5), dutduŋ (161b5), eydeyidüŋ (30b1), eyledüŋ (120a2-3), geldüŋ (21a2, 23b1, 46b3), gelmedüŋ (30a4), getürdüŋ (5a1), getürmedüŋ (36b5), gördüŋ (30a3), öldürdüŋ (160a1), ölüriseŋ (43a4), sözlülerdeniseŋ (121a5). 4- Çokluk 2. şahıs iyelik ekinde: Birkaç kullanım dışında çoğunlukla ön ünlülü sözcüklere ulanan eklerde kullanılmıştır: analaruŋuz (104a2), atalaruŋuz (104a2), biriŋüz (84b5, 198b5, 245b2) - birüŋüz (91b5), dillerüŋüz (90b2, 197a2), dönecegüŋüz (209b1), dükelüŋüz (123a2), elüŋüz (246b3), elleriŋüz (25b5) - ellerüŋüz (123a1, 198b3), erenlerüŋüz (229a3), evüŋüz (93a5, 226b3), evlerüŋüz (104a2, 227a2), göælüŋüz (231b5), göæüllerüŋüz (232b4), günüŋüz (216a4), ikiŋüz (21a5), inüŋüz (141a1), eyü işlülerüŋüz (226a1), işüŋüz (132a5), úarındaşlaruŋuz (220a2), kendüsüŋüz (47b4, 104b2), köyüŋüz (148b1), niceŋüz (103a2, 105b1, 109b4, 183a1-2), şehrüŋüz (147a2), TaÆrıŋuz (29b1-5, 31a4, 75a4), ùayılaruŋuz (104a4), tenüŋüz (196b3), tenlerüŋüz (104a1), üsdüŋüz (74a4, 221b1), üstüŋüz (215b4), yiriŋüz (24b2, 39b4, 121b3, 183a2), yöreŋüz (120b4). 5- Çokluk 2. şahsın görülen geçmiş zaman, şart, hikâye birleşiği ve şart birleşiği çekiminde: Tüm kullanımlar ön ünlülü sözcüklere ulanan eklerdedir: bildüŋüz (96a1), bilmedüŋüz (205b4), bilüriseŋüz (83a3, 83b3, 86b4, 128a1, 181a1), bilmeziseŋüz (220a1), birdüŋüz (201a5), biribindüŋüz (244a4), birüriseŋüz (230a5), degülidüŋüz (243a5), degülseŋüz (120b4), depeleridüŋüz (225a5), didiŋüz (153b3, 171b3), dileriseŋüz (225b3), diridüŋüz (85b3) - dirüdüŋüz (217a5, 245b4), eglenmedüŋüz (32a2), eydüridüŋüz (90b2), eyitdüŋüz (90b4), getürdüŋüz (122b5, 235b4), girdiŋüz (93a5), gizleseŋüz (233a3), götürdüŋüz (101b1), güleridüŋüz (86a5), işitmeseŋüz (90b4), işlediŋüz (155a1) - işledüŋüz (220a3), işleridüŋüz (179a3, 216a5), sizdüŋüz (243b2). 6- Çokluk 2. şahıs emir çekiminde: Sadece iki örnekte (úıluŋ, yapışuŋ) art ünlülü sözcüklere ulanan eklerde kullanılmıştır. Diğer tüm kullanımlar ön ünlülü sözcüklere ulanan eklerdedir: bilüŋ (37a5), birüŋ (61b3, 63a1-2, 63b2, 72a5, 95a5, 96a1, 102a3, 143b1, 226b5), birüŋüz

166 169 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Damak N sinin Yazımına İlişkin Bir Örnek (91b5), depelemeŋ (157b1), dileŋ (232b4), dilemeŋ (80b4), dimeŋ (24a3), gerü dönüŋ (39b3, 91a1, 93b3, 222a2), eksimeŋüz (133b2), eyidüŋ (21a5, 21b4, 119b5, 226b3), eyleŋüz (239a1), eylemeŋüz (105a5), eylenmeŋ (233a1), geçüŋ (92a4), gelüŋ (223a3, 225b4), gelüŋüz (119b4), gelmeŋüz (31a1), getürüŋ (41a4, 47a5, 150b1, 167b5, 173b3, 233b3), getürmeŋ (62a4), girüŋ (141a1, 232a5), girmeŋ (232a4), girmeŋüz (93a4), gönderüŋ (230b2), görüŋ (181b4, 202a4), gösderüŋ (242b1), göyündürüŋ (48a3), içmeŋ (101a3), inüŋüz (141a1), isdeŋ (181a3), işleŋüz (239b2), ivmeŋüz (43b5), úıluŋ (63a5, 180b5), öldürüŋ (182b2), söyleŋ (236a1), söylemeŋüz (86a1), sürinmeŋ (131a3), yapışuŋ (72a5), yiŋ (23a2, 61b3), yiŋüz (27b5, 63b1, 79a4, 240a3), yüriŋ (151a4, 202a4), yürimeŋ (185b2), yürimeŋüz (133b2). 7- İlgi durumu ekinde: Üç yerde (çalabısınuŋ, úızlarınuŋ, úorúulularuŋ) art ünlülü sözcüklere ulanan eklerde, geri kalanların tamamında ön ünlülü sözcüklere ulanan eklerdedir: birbirinüŋ (123a2), birenlerüŋ (245a4), çalabısınuŋ (34b3), dünüŋ (82b3), eyleyenlerüŋ (148b5), göklerüŋ (11a4, 83a5, 120b3), günüŋ (82b3, 216a4), güninüŋ (154b4), işlerüŋ (210a2, 211a5), úızlarınuŋ (231a1), kimsenüŋ (229a3), kimüŋ (83a2, 85a4-5, 178a5), kişinüŋ (27a2, 41a4-5), úorúulularuŋ (132b4), senüŋ (10a2 vd. 26 defa), sizüŋ (6a4 vd. 55 defa), ünlerüŋ (210b1), yidisinüŋ (83a5), yirüŋ (11a5, 99a1, 120b3, 239b4). B) Damak n sinin ق ile Gösterildiği Sözcükler Tamamı art ünlülü sözcüklerde ve bunlara ulanan eklerdedir. 1- Kökte veya gövdede: aú- (aŋ- 62b5, 221a3, 224a3), aúla- (aŋla- 39a5, 39b2), aúlu (aŋlu 210a5), aúlucaú (aŋlucaú 45a4), aúsuzda (aŋsuzda 92b1), úaraúulıú (úaraŋulıú 51a4, 98a4, 150a2, 229b2), soú (soŋ 65a1, 88a1, 125b5, 140a2, 176b1, 179a3, 194a5, 209a3), soúra (soŋra 1a3 vd. 17 defa), Taúrı (Taŋrı 17b4), yaluúuz (yaluŋuz 51b2, 246b2), yaúlış (yaŋlış 38b1). 2- Teklik 2. şahıs iyelik ekinde: anaú (anaŋ 20a3), araú (araŋ 162a5), çalabuú (çalabuŋ 1b5, 64b3, 67b3, 214a5), TaÆrıú (TaÆrıŋ 3b1-4, 4a5, 108b5, 163b3, 172a4, 179b3, 238a1), Tanúrıú (TaÆrıŋ 22a1), úanaduú (úanaduŋ 163b2), úanatlaruú (úanatlaruŋ 136a5), úarındaşuú (úarındaşuŋ 20b2, 21a4), yaúaú (yaúaŋ 139b2, 163b1). 3- Teklik 2. şahsın görülen geçmiş zaman ve şart çekiminde: ayırduú (ayırduŋ 30b1), bulmasaú (bulmasaŋ 93b2), durduú (durduŋ 31a3), durmasaú (durmasaŋ 128a2), dutduú (dutduŋ 26b1), oúıduú (oúıduŋ 188a5), saúlamaduú (saúlamaduŋ 30b2), úalduú (úalduŋ 21a1),

167 170 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ali GÜL úılduú (úılduŋ 30a4, 47b1), úurtılduú (úurtılduŋ 161b3), yazmaduú (yazmaduŋ 188b1). 4- Çokluk 2. şahıs iyelik ekinde: aàızlaruúuz (aàızlaruŋuz 219b4), alduàuúuz (alduàuŋuz 219b4), altuúuz (altuŋuz 221b1), analaruúuz (analaruŋuz 219b3), araúuz (araŋuz 23b3, 70a1, 105a5, 189a3, 196b4, 224a1), arduúuz (arduŋuz 80b5), ataúuz (ataŋuz 72a2), atalaruúuz (atalaruŋuz 46b2, 120b5, 125a3, 246a1), ayaúlaruúuz (ayaúlaruŋuz 25b5), bolduàuúuz (bolduàuŋuz 197a5), çalabıúuz (çalabıŋuz 55a4, 240a3)- çalabuúuz (çalabuŋuz 54b1, 79b1), çalaplaruúuz (çalaplaruŋuz 43b3), úanúıúuz (úanúıŋuz 144b3), úaravaşlaruúuz (úaravaşlaruŋuz 95b1, 96a2), úılduàuúuz (úılduàuŋuz 23b5), úız úarındaşlaruúuz (úız úarındaşlaruŋuz 104a3), úopduàuúuz (úopduàuŋuz 212a3), úullaruúuz (úullaruŋuz 95b1), oàluúuz (oàluŋuz 219b4), oàlanlaruúuz (oàlanlaruŋuz 244b2), ortaúuz (ortaŋuz 182b5), pınàarlaruúuz (pıæarlaruŋuz 130b1), TaÆrıúuz (TaÆrıŋuz 6a4, 22a5, 52a4, 63a1-5, 76b5, 120b5, 188a2, 213a5, 215b4, 241b5), Tanúrıúuz (TaÆrıŋuz 46b4), Tanúrılaruúuz (TaÆrılaruŋuz 48a3), ùayazaúuz (ùayazaŋuz 104a5), ùonlaruúuz (ùonlaruŋuz 102b4), uyıduàuúuz (uyıduàuŋuz 197a4), yaradılduàuúuz (yaradılduàuŋuz 212a3), yazuúlaruúuz (yazuúlaruŋuz 180a2, 136a2), yılúılaruúuz (yılúılaruŋuz 23a2), yoluúuz (yoluŋuz 24b2). 5- Çokluk 2. şahsın görülen geçmiş zaman, şart, hikâye birleşiği ve şart birleşiği çekiminde: aŋlasaúuz (aŋlasaŋuz 121a3), baàladuúuz (baàladuŋuz 242b1), barıduúuz (barıduŋuz 53b5, 173b2), barısaúuz (barısaŋuz 44a1, 151b3), bolduúuz (bolduŋuz 230b4), bolurısaúuz (bolurısaŋuz 48a4, 56a2, 88a1, 91a2, 101b1, 150b2, 242b5), buyururıduúuz (buyururıduŋuz 243b4), dutarısaúuz (dutarısaŋuz 93b1), dutduúuz (dutduŋuz 118b4, 182b4), inanduúuz (inanduŋuz 25b3), úalduúuz (úalduŋuz 86b3), úılduúuz (úılduŋuz 29a1, 70a2, 138b4), úılsaúuz (úılsaŋuz 233a2), úılurıduúuz - úıluruduúuz (úılurıduŋuz 126a5, 171a1, 225a5, 243b4), úılurısaúuz (úılurısaŋuz 221a5), unıtduúuz (unıtduŋuz 216a4), úorúarısaúuz (úorúarısaŋuz 226b1), ùaparıdıúuz (ùaparıdıŋuz 125a3), ùutduúuz (ùutduŋuz 86a4), ùutmaduúuz (ùutmaduŋuz 225b2), urduúuz (urduŋuz 71a1), yatduúuz (yatduŋuz 86b1). 6- Çokluk 2. şahıs emir çekiminde: aluú (aluŋ 95a5), anuú (anuŋ anın, yâd edin 248b2) awlaúuz (aŋlaŋuz 227a2), baúuú (baúuŋ 151a5), baruúuz (baruŋuz 119b3), barmaúuz (barmaŋuz 65b2), boluú (boluŋ 30a1, 127b3, 128b5, 130b3, 131b5, 180a1, 211a1), bolmaú (bolmaŋ 130b4, 235b4), bolmaúuz (bolmaŋuz 199b3), çıúuú (çıúuŋ 198a2), duruú (duruŋ 17b1), úıluú (úıluŋ 6a4 vd. 14 defa), úılmaú (úılmaŋ 107b3, 108b1), úılmaúuz (úılmaŋuz 226b1), úorúuú (úorúuŋ 130b3, 213a5),

168 171 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Damak N sinin Yazımına İlişkin Bir Örnek úorúuúuz (úorúuŋuz 127b3, 128b5, 199b2), otaruú (otaruŋ 23a2), oturuú (oturuŋ 226b3), oturmaú (oturmaŋ 232b1), oúıú (oúıŋ 2a5, 241b1), oúımaúuz (oúımaŋuz 136a3), saúlanuú (saúlanuŋ 62a2-3), sanmaúuz (sanmaŋuz 102a5), satuúuz (satuŋuz 95b5), sımaúuz (sımaŋuz 27b5), soruú (soruŋ 47b3), ùaduú (ùaduŋ 60a3, 190a1, 216a4, 217a5, 245b3), ùaàıluú (ùaàıluŋ 232b1), ùapuú (ùapuŋ 181a4), ùartuú (ùartuŋ 133b1), ùuruúuz (ùuruŋuz 246b1), tutuú (tutuŋ 129a4), uruú (uruŋ 87b4), uyuú (uyuŋ 29b5), uymaú (uymaŋ 91b2). 7- Yönelme durumunda: Sadece sen ve o zamirlerinin yönelme durumunda görülür: saúa (saŋa 1b1), aúa (aŋa 16b3 vd. 13 defa). 8- İlgi durumu ekinde: ayruúuú (ayruúuŋ 106b5), çalabımızuú (çalabımızuŋ 21b5), ùamunuú (ùamunuŋ 53a3), TaÆrınuú (TaÆrınuŋ 62a1, 193b1), Tanúrınuú (TaÆrınuŋ 45a5), uçmaàuú (uçmaàuŋ 54a3). C) Damak n sinin ڨ ile Gösterildiği Sözcükler Bu şekil de genellikle art ünlülü sözcüklerde ve art ünlülü sözcüklere ulanan eklerde kullanılmıştır. Türkçe ve ön ünlülü olduğu hâlde ulanan eklerde damak n si için ڨ kullanılmış olan sözcükler degülidüw, dönmezisew, işidüw, evlerüw ve sizüw dür. 1- Kökte veya gövdede: Tamamı art ünlülü sözcüklerdir: aw- (aŋ- 11b3, 109a4), awla- (aŋla- 227a2, 104b4), awmaú (aŋmaú 44b3), awlu (aŋlu 210a5), awsuzda (aŋsuzda 44a3), úıraw (úıraŋ 45a3), sow (soŋ 78a4, 147b3, 151a5, 202a4, 211a5), sowra (soŋra 39b2 vd. 16 defa), Tawrı (Taŋrı 101a4, 113a4, 207a3), tow- (toŋ- 154b1), yalıw (yalıŋ 45a5), yaluwlıú (yaluŋlıú 34a3). 2- Teklik 2. şahıs iyelik ekinde: Tamamı art ünlülü sözcüklere ulanan eklerdedir: anaw (anaŋ 5a3, 20b4), ataw (ataŋ 5a3), buyruúuw (buyruúuŋ 136b1), çalabıw (çalabıŋ 177a5) - çalabuw (çalabuŋ 36a1, 195b4), úarındaşuw (úarındaşuŋ 164a4), úatuw (úatuŋ 162a3), TaÆrıw (TaÆrıŋ 11a4 vd. 15 defa). 3- Teklik 2. şahsın görülen geçmiş zaman, şart ve birleşik şart çekiminde: Çoğunlukla art ünlülü sözcüklere ulanan eklerde görülür: barısaw (barısaŋ 134a2), bolurısaw (bolurısaŋ 184a3), bolmasaw (bolmasaŋ 118b1), buyurduw (buyurduŋ 115b3), úalduw (úalduŋ 120a1), úoparduw (úoparduŋ 35a4), úullanduw (úullanduŋ 120b2), sorarısaw (sorarısaŋ 211b3), unutduw (unutduŋ 35b1); degülidüw (degülidüŋ 166b5), dönmezisew (dönmeziseŋ 132a4).

169 172 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ali GÜL 4- Çokluk 2. şahıs iyelik ekinde: Tamamı art ünlülü sözcüklere ulanan eklerdedir: aàızlaruwuz (aàızlaruŋuz 90b2), arúawuz (arúaŋuz 47a2), ayaúuwuz (ayaúuŋuz 39b3), ayaúlaruwuz (ayaúlaruŋuz 123a1), çalabıwuz (çalabıŋuz 72b1), TaÆrıwuz (TaÆrıŋuz 136a3), uluwuz (uluŋuz 122b5), uluraúuwuz (uluraúuŋuz 25b4), ussuwuz (ussuŋuz 48a3). 5- Çokluk 2. şahsın görülen geçmiş zaman ve şart çekiminde: Tamamı art ünlülü sözcüklere ulanan eklerdedir: barıduwuz (barıduŋuz 80b5, 179a3), úılduwuz (úılduŋuz 109a5), suvaduwuz (suvaduŋuz 131a3). 6- Çokluk 2. şahıs emir çekiminde: Sadece işidüw örneğinde ön ünlülü bir sözcüğe ulanan ekte kullanıldığı görülmektedir. Diğer tüm kullanımları art ünlülü sözcüklere ulanan eklerdedir: baruw (baruŋ 21a5, 86a1, 122a3), boluw (boluŋ 62a4, 72a4, 102a4, 127b1, 129a4, 130a4, 133a3, 226b5), bolmaw (bolmaŋ 21a4, 133a5, 151b1), buraàuw (buraàuŋ 25a1), çıúmaw (çıkmaŋ 226b4), dartuw (dartuŋ 132a2), dururuw (dururuŋ 72a5), dutuw (dutuŋ 75b4, 249a3), dutmawuz (dutmaŋuz 96a2), işidüw (işidüŋ 71a1), úalmaw (úalmaŋ 31b5), úıluw (úıluŋ 71b4-5, 75a4, 115b2, 146b2, 185b1), úorúuw (úorúuŋ 127b1, 129a4, 130a4, 131b5, 133a3, 180b5, 213a5, 233b1, 236a1), úorúuwuz (úorúuŋuz 133b3), úorúmaw (úorúmaŋ 21b3), oúıw (oúıŋ 171a5), ùartışmaw (ùartışmaŋ 187b4), ùutuw (ùutuŋ 101a4), urmaw (urmaŋ 39b3). 7- Yönelme durumunda: Sadece o zamirinin yönelme durumunda kullanılmıştır: awa (aŋa 11b1, 16a1, 41a2, 115a4). 8- İlgi durumu ekinde: Çoğunlukla art ünlülü sözcüklere ulanan eklerde görülür. Ön ünlülü sözcüklere ulanan eklerdeki az sayıdaki kullanım kalın dizilmiştir: anuw (anuŋ 11b1, 40b3, 58a3, 120b4, 147b5, 186a5, 196b1, 219b2), anlaruw (anlaruŋ 42b3, 76a3, 180a4, 206a4, 228a1), bunuw (bunuŋ 241b3), bularuw (bularuŋ 128a4), bunlaruw (bunlaruŋ 49b4, 108b4, 114a3), evlerüw (evlerüŋ 187a1), úullarınuw (úullarınuŋ 115a5), sizüw (sizüŋ 169a3), ùamunuw (ùamunuŋ 116b1), TaÆrınuw (TaÆrınuŋ 36b2), yazuúlularuw (yazuúlularuŋ 151a5). D) Damak n sinin غ ile Gösterildiği Sözcükler Tamamı art ünlülü sözcüklerde ve art ünlülü sözcüklere ulanan eklerdedir. 1- Kökte:yaluàuz (yaluŋuz 14a2, 15b4). 2- Çokluk 2. şahıs iyelik ekinde: dutduàuàuz (dutduàuŋuz 147a1), úarındaşuàuz (úarındaşuŋuz 104a3). 3- Çokluk 2. şahsın şart çekiminde:bolsaàuz (bolsaŋuz 101a5).

170 173 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Damak N sinin Yazımına İlişkin Bir Örnek 4- Çokluk 2. şahıs emir çekiminde: sanmaàuz (sanmaŋuz 89b3). E) Damak n sinin ن ile Gösterildiği Sözcükler Bu yazım genelde art ünlülü sözcüklerde ve art ünlülü sözcüklere ulanan eklerde görülmekle beraber, özellikle ilgi durumundaki ön ünlülü sözcüklere ulanan eklerde de sıkça kullanılmıştır. 1- Kökte veya gövdede: Yalnızca iki örneği vardır: úonşılıú (úoŋşılıú 234b3), yalın (yalıŋ 146a3). 2- Teklik 2. şahsın görülen geçmiş zaman ve birleşik şart çekiminde: Yalnızca iki örneği vardır: barıdun (barıduŋ 36a1), dutarısan (dutarısaŋ 121a3). 3- Çokluk 2. şahıs emir çekiminde: Sadece inün örneğinde ön ünlülü bir eylemin emir çekiminde görülür, diğer tüm kullanımları art ünlülü eylemlerdedir: barun (baruŋ 240b4), bolun (boluŋ 101a4), buraúun (buraúuŋ 122a5), durun (duruŋ 162b4), dutun (dutuŋ 102a3), inün (inüŋ 34b4), saúlanun (saúlanuŋ 79b1), úılun (úıluŋ 33b4, 48a3, 71b5, 92a4, 104b2, 109b4, 199b2, 230b3), úorúun (úorúuŋ 55a3, 129a4), vurun (vuruŋ 88b1). 4- İlgi durumu ekinde: İlgi durumunda bu şeklin yoğun olarak kullanılmasının en önemli sebeplerinden biri, ekin ünlüyle biten sözcüklerden sonra -nxŋ şeklinde gelmesi ve ek başındaki n nin sondaki ŋ yi değiştirmesi olabilir: anun (anuŋ 1b2 vd. 138 defa), aàacınun (aàacınuŋ 26a1), birinün (birinüŋ 89a1), bunun (bunuŋ 47b1, 65a5, 66a2, 201b4 Hepsi de bunun bigi öbeği içerisinde), dirliginün (dirliginüŋ 170b1), güninün (güninüŋ 55a4), ikisinün (ikisinüŋ 114b2), oàlanlarunun (oàlanlarunuŋ 135a1, 156a3), ùaàınun (ùaàınuŋ 8b5), TaÆrınun (TaÆrınuŋ 10a2 vd. 17 defa), Tawrınun (Taŋrınuŋ 101a4); anlarun (anlaruŋ 70b2 vd. 43 defa), bunlarun (bunlaruŋ 10b5 vd. 41 defa), göklerün (göklerüŋ 98b5, 106a4), ilerükilerün (ilerükilerüŋ 83a2, 151a4), işlerün (işlerüŋ 65a1), úullarun (úullaruŋ 141b1), sizün (sizüŋ 77a5, 90b2, 48b1), taærıúuzun (taærıŋuzuŋ 63a5), yirün (yirüŋ 106a4). Aynı zamanda n ile biten sözcüklerden sonra ekin sonundaki ŋ nin n ile yazıldığı da düşünülebilir: günün (günüŋ 86b2), senün (senüŋ 12a4 vd. 10 defa). F) Damak n sinin نك ile Gösterildiği Sözcükler Doğu Türkçesinde damak n sini göstermek için kullanılan bu birleşik, konumuz olan metinde genelde ön ünlülü sözcüklerde ve ön ünlülü sözcüklere ulanan eklerde kullanılmıştır.

171 174 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ali GÜL 1- Kökte veya gövdede: aælu (116a3), beædeş (131a1), beædeşsüz (138b1), beæzer (113a5), biæ (66a1, 180b1, 215a1), deæiz (20a4 vd. 18 defa), diælenecek (110b2), göæül (38a2 vd. 2O den fazla), kiæ (31a4, 190a2), süæük (77b1), yeæi (38a1) - yiæi (118b4, 238a4), yiæi- (33a5); TaÆrı (3a4 vd. 600 den fazla). 2- Teklik 2. şahsın görülen geçmiş zaman çekiminde: gördüæ (13b2) G) Damak n sinin نق ile Gösterildiği Sözcükler Tamamı art ünlülü sözcüklerde ve art ünlülü sözcüklere ulanan eklerdedir. 1- Kökte ve ya gövdede: anúla- (aæla- 19b1), anúsuzda (aæsuzda 135a5), sonúra (soæra 28b1), Tanúrı (TaÆrı 22a1, 44b4, 45a5, 46a1, 46b4, 47b2, 48a1, 48a3, 55b3, 123a3, 225b5, 228a3). 2- Teklik 2. şahıs iyelik ekinde: yaúanú (yaúaæ 139b2), yaúınınú (yaúınıæ 1a4), TaÆrınú (TaÆrıÆ 11a2, 152b2). 3- Çokluk 2. şahıs emir çekiminde: oúınú (oúıæ 219b5) 4- Yönelme durumunda:sanúa (saæa 65a1) H) Damak n sinin نڨ ile gösterildiği sözcükler Sadece iki yerde kullanılmıştır. 1- Kökte:Tanwrı (TaÆrı 74a2, 101a1) 2- Teklik 2. şahıs iyelik ekinde: TaÆrınw (TaÆrıÆ 114b4) I) Damak n sinin نغ ile Gösterildiği Sözcükler Bu birleşik genelde ben, sen, o zamirlerinin yönelme durumunda görülür. Az sayıda örnekte de sözcük kökünde yer almaktadır. Çoğunluğu aşağıdaki ikinci grupta olmak üzere bu kullanım 500 den fazladır. 1- Kökte veya gövdede: onàar- (oæar- 145b2), pınàar (pıæar 4b1, 79a3, 123b3, 129b1, 130b1, 239a3), Tanàrı (TaÆrı 63a1-2, 142b4, 250b4). 2- Yönelme durumunda: anàa (aæa 1b2 vd. 250 defadan fazla), banàa (baæa 1a1 vd. 74 defa), sanàa (saæa 3b1 vd. 79 defa), yanàa (yaæa 2a4 vd. 100 den fazla). Yukarıda damak n sinin kullanıldığı tüm sözcükler, kullanılan harflere ve kullanım yerlerine göre tasnif edilmiştir. Fark edileceği üzere

172 175 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Damak N sinin Yazımına İlişkin Bir Örnek aynı sözcüğün farklı şekillerde yazıldığı birçok örnek bulunmaktadır. Bu sözcükleri de bir arada göstermek yerinde olacaktır. Aşağıdaki listede sözcüklerin farklı şekilleri ile beraber, parantez içinde, bunların metinde kaç defa geçtiği gösterilmiştir. Kökte Taúrı (1) Tawrı (3) TaÆrı (600+) Tanúrı (14) Tanwrı (2) Tanàrı (4) aŋla- (1) aúla- (2) awla- (2) anúla-(1) aúlu, aúlucaú (1-1) awlu (1) aælu (1) aúsuzda (1) awsuzda (1) anúsuzda (1) beŋdeşsüz (4) beædeş-beædeşsüz (1-1) beŋze-, beŋzersüz (1-1) beæzer (1) soúra (17) sowra (16) sonúra (1) soŋ (1) soú (8) sow (5) yaluúuz (2) yaluàuz (2) aú- (3) aw- (2) an- deŋiz (1) deæiz (18) diŋlen- (4) diælenecek (1) göŋül (4) göæül (20+) süŋük (2) süæük (1) yalıw (1) yalın (1) Teklik 2. şahıs iyelik ekinde TaÆrıŋ-Taúrıŋ (5-1) TaÆrıú-Tanúrıú (8-1) TaÆrıw (15) TaÆrınú (2) TaÆrınw (1) çalabuú (4) çalabıw-çalabuw (1-2) anaú (1) anaw (2) úarındaşuú (2) úarındaşuw (1) yaúaú (2) yaúanú (1) Teklik 2. şahsın görülen geçmiş zaman ve şart çekiminde

173 176 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ali GÜL dutduŋ (1) dutduú (1) úalduú (1) úalduw (1) degülidüŋ (4) degülidüw (1) gördüŋ (1) gördüæ (1) dönmeziseŋ (1) dönmezisew (1) Çokluk 2. şahıs iyelik ekinde TaÆrıŋuz (4) TaÆrıwuz (1) TaÆrıúuz-Tanúrıúuz (11-1) aàızlaruúuz (1) aàızlaruwuz (1) analaruŋuz (1) analaruúuz (1) atalaruŋuz (1) atalaruúuz (4) ayaúlaruúuz(1) ayaúlaruwuz (1) çalabıúuz-çalabuúuz-çalaplaruúuz (2-2-1) çalabıwuz (1) úarındaşlaruŋuz (1) úız úarındaşlaruúuz (1) Çokluk 2. şahsın görülen geçmiş zaman ve şart çekiminde barıdıúuz (2) barıduwuz (2) úılduúuz (3) úılduwuz (1) Çokluk 2. şahıs emir çekiminde úıluŋ (2) úıluú (14) úıluw (6) úılun (8) boluú (7) boluw (8) bolun (1) úorúuú (2) úorúuw (9) úorúun (2) oúıú (2) oúıw (1) oúınú (1) baruw (3) barun (1) bolmaú (2) bolmaw (3) buraàuw (1) buraúun (1) duruú (1) durun (1) dutuw (2) dutun (1) saúlanuú (2) saúlanun (1) úorúuúuz (3) úorúuwuz (1) sanmaúuz (1) sanmaàuz (1)

174 177 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Damak N sinin Yazımına İlişkin Bir Örnek tutuú (1) ùutuw (1) uruú (1) vurun (1) İlgi durumu ekinde TaÆrınun-Tawrınun(17-1) TaÆrınuú-Tanúrınuú(2-1) TaÆrınuw(1) sizüŋ (55) sizüw (1) sizün (3) anlaruw (5) anlarun (43) anuw (8) anun (138) bularuw-bunlaruw (1-3) bunlarun (41) bunuw (1) bunun (4) göklerüŋ (3) göklerün (2) güninüŋ (1) güninün (1) günüŋ (2) günün (1) işlerüŋ (2) işlerün (1) kàfirlerüŋ (1) kàfirlerün (1) senüŋ (27) senün (10) ùamunuú (1) ùamunuw (1) yirüŋ (4) yirün (1) Yönelme durumu ekinde aúa (13) awa (4) anàa (250+) saúa (1) sanúa (1) sanàa (79) British Library OR 9515 te kayıtlı bulunan satır arası Kur an tercümesinin Türkçe çevirisinde damak n si için kullanılan harfleri ve harf çiftlerini, bunların hangi sözcüklerde ve görevlerde kaç defa kullanıldıklarını, metin içinde farklı yazımları olan sözcükleri yukarıda göstermiş bulunuyoruz. Ayrıca yazının sonunda, konumuzu oluşturan harflerin ve harf çiftlerinin nerede ve kaç defa kullanıldığını gösteren bir tablo da mevcuttur (Bkz. Tablo 1). Tüm bu verilerden yola çıkarak şu çıkarımlarda bulunmak mümkün görünmektedir: Damak n sini göstermek için kullanılan 9 harf/harf çiftinden sadece iki tanesi ڭ) ve (نك genel olarak ön ünlülü sözcüklerde ve ön ünlülü

175 178 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ali GÜL sözcüklere ulanan eklerde kullanılmış, diğerleri ya tamamen ya da çoğunlukla art ünlülü sözcüklerde ve bunlara ulanan eklerde kullanılmıştır. bu metinde damak n sini göstermek için en sık kullanılmış ڭ harflerden birisidir ve ön ünlülü sözcüklerde kullanılmıştır. ق Art ünlülü sözcüklerde damak n sini göstermek için temel olarak ve ڨ kullanılmıştır. Bu iki harf hem sözcük köklerinde hem de damak n si içeren tüm ekli şekillerle kullanılmıştır. Yukarıdaki listede de görüleceği üzere birden fazla yazımı olan sözcüklerde yine bu iki harf sık sık birbirleri yerine kullanılmıştır. Ayrıca damak n sini gösteren bu harflerin metindeki sayılarına baktığımızda ın ق den ڨ daha fazla olduğunu görmekteyiz. kullanımıyla ilgili olarak da dikkat çekici bir hususu نغ ve ن belirtmek gerekiyor: Gerek ن gerekse نغ adeta tek bir şekil için metinde kullanılmışlardır. ن neredeyse tamamen sadece ilgi, نغ ise yönelme durumunda kullanılmıştır. Her ikisinin de kullanıldığı başka yerler varsa da bu iki kullanımları diğerlerini önemsiz kılacak kadar baskındır. çok az kullanılmıştır. Her ikisi de sadece art نڨ ve özellikle de نق ünlülü sözcüklerde ve ق ile ın ڨ birer varyantı olarak yer almışlardır. Hatta نڨ sadece Tanwrı ve TaÆrınw şekillerinde kullanılması sebebiyle göz ardı bile edilebilecek bir kullanım sıklığına sahiptir. Yine damak n si için hep art ünlülü sözcüklerde ve nadiren kullanılan bir harf de. dır غ Bu harfin de ق ve ڨ için kullanılan bir varyant olduğu söylenebilir. Tüm bu verilerden yola çıkarak bu metinde damak n sinin farklı yazımlarıyla ilgili, sadece art ve ön ünlülü sözcüklerde farklı harf veya harf çiftlerinin kullanıldığını, bunda bile sistemli ve düzenli bir durumun bulunmadığını söyleyebiliriz. Büyük ihtimalle bu alışılmadık durum ya çevirmenin/müstensihin kişisel yazım alışkanlığından ya da belli bir saha veya döneme özgü bir yazım alışkanlığından kaynaklanmaktadır. Çevirmenin/müstensihin kimliğini bilmediğimiz ve dolayısıyla yazdığı başka bir metni görmediğimiz için kişisel yazım alışkanlığını belirleyenin ne olduğuna ilişkin herhangi bir çıkarımda bulunmamız mümkün değil. Bu durumda benzer bir yazım şekline rastlanabilecek metinleri tarayarak bir bölge veya dönem tespiti yapmaya çalışmak daha doğru olacaktır. Damak n sinin yazımı ile ilgili benzer bir durum Kıpçak sahasında görülür. Omeljan Pritsak, Kıpçakça adlı makalesinde (Pritsak 1988) damak n sinin yazımıyla ilgili şöyle söyler:

176 179 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Damak N sinin Yazımına İlişkin Bir Örnek Nazal n (an-nÿn al maàmÿna), yani ŋ (krş. KÀşgarì: bu sesin (ŋ) Türk olmayanlar için telâffuzu çok zordur ) nin verilişi çok çeşitlidir. T de dört şekilde yazılmıştır: ن n, ayrıca نك nk, veya (ön damaklılarda). AH bunun için ڭ à (art damaklılarda) ve غ (altında üç nokta olan nun -yazarın notu-) işaretini kullanır, yahut nazal n (an-nÿn at-òaişÿmìya) diye yazarak gösterir. BM ن n yahut üzerine kàf (ön damaklılarda) konmuş nÿn ve üzerine kàf (artdamaklılarda) konmuş nÿn + àayın la yazar. TZ ve MS tamamıyla نك nk ile yazar. Q da hece sonunda غ à, kelime sonunda nà (kalın نغ nk (ince ünlülerden sonra) ve نك nk ve kelime içinde نك ünlülerden sonra) ile yazılır: bazı kelimelerde ŋ yerine n kullanılır. 2 (Pritsak 1988: 115) Ali Fehmi Karamanlıoğlu da Kıpçak Türkçesi Grameri adlı eserinde damak n sinin yazımına ilişkin bilgiler vermiş, bu sesin Kıpçak Türkçesi metinlerinde نغ,غ,ن,ڭ,نك gibi farklı şekillerde yazıldığını belirtmiştir: Arap harfli eserlerde T ve TZ hariç, bu ses çok defa belirtilmemiştir. Nun (ن) ile yazılması n sesi ile karışmasına yol açmaktadır. Æ sesinin belirtilmesi de eserler arasında bir birlik göstermemektedir. T da yalnız nun ile gösterildiği (özellikle eklerde), kalın sıradaki sözlerde yalnız à (غ) (msl. ãoàra T81, 26 vd.) görülmekle birlikte, çok defa Æ (nun ve kef) ve üç noktalı kef ile yazılarak belirtilmiştir. (msl. Æ ile eæse انكسا T55, 19; tengiz vb.). T53 التڭزدا T100,21; altıŋızda كوڭل ile köŋül ڭ vb. T69,4/7 تنكز EH da Æ genellikle nun ile yazılmaktadır (msl. Tenri EH40; tansık EH65 vb.). Bazen nun un altına, kef in üstüne konan üç طڼلدی EH85; ùanladı كونل nokta ile ifade edilmiştir (msl. köŋül EH65 vb.). Nadiren Æ ile yazılmış ve alta yine üç nokta konmuştur (msl. öæ انڭ, soæ E136). Eklerde daima nun ile yazılır ve bir işaret görülmez. (نغ) BM da Æ yazılışı karışıktır. Kalın sıradaki sözlerde nà ile yazıldığı görüldüğü gibi (msl. anàla- BM70b, 71a; banàla- BM32b) aynı yerde yalnız nun ile yazıldığı da vardır (banla- BM 2 Pritsak ın kullandığı kısaltmalar şu şekildedir: T: Tercümân-ı Türkî ve Arabî, AH: Kitâbü l-idrâk li-lisâni l-etrâk/ BM: Bülâgatü l-müştâk fi Lügâti t-türk ve l- Kıpçak/TZ: Et-Tuhfetü z-zekiyye fi l-lügâti t-türkiyye MS: Eş-Şüzurü'z-Zehebiyye ve Kıtaʿi'l-Ahmediyye fi-lugati't-türkiyye Q: El-Kavânînü l-külliye li-zabti l- Lügâti t-türkiyye.

177 180 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ali GÜL 32b). İki kef ile yazıldığı da görülür (taŋar- تككردى BM35a). Eklerde ise nun ile yazılışı hakimdir. KK de kelime köklerinde ince sıradaki sözlerde Æ ile yazılmıştır. Hatta kef in üstüne bir de üç nokta konulmaktadır (msl. teæiz تنڭز KK58). Kalın sıradaki sözlerde ise, bazen nà (donàuz KK62), bazen yalnız à yazılır (msl. soàra KK37). Eklerde ise hep nun ile yazılır fakat çok kere nun un üstünde küçük bir kef vardır (msl. keldin كلدن aldın الضن KK18, úulun قلن KK46). Diğer eserlere oranla belirgin bir imlâ ayrılığı gösteren (özellikle ünlülerde) TZ de Æ ünsüzü de düzenli bir şekilde Æ ile yazılmaktadır (msl. TaÆrı TZ3b10, 41b6, 96a13; teæiz TZ7a13; teæ TZ22b1, 89a12 vb.). Not: TZ de şahıs zamiri sen deki n sesi de, özellikle eksiz ve kendisinin ek durumunda olduğu fiil çekimlerinde, Æ ile yazılmıştır (seæ TZ 39b12, 40b9 vb.). (Karamanlıoğlu 1994: 6-7) 3 Yukarıda adı geçen eserlerin tıpkıbasımlarını (Caferoğlu 1931; Atalay 1945; Toparlı-Çögenli vd. 1999; Toparlı-Çögenli vd. 2000) incelediğimde bazı metinlerde farklı yazımlar olduğunu da fark ettim. Örneğin Kitâb-ı Mecmû-ı Tercümân-ı Türkî ve Acemî ve Mugalî de yukarıda sayılanlar dışında nà ve ú kullanımları olduğunu da gördüm: ùonàuz domuz 12a9, yalıúız yalnız 27b10. Aynı şekilde Et-tuhfet-üz- Zekiyye Fil-Lûgat-it-Türkiyye de de n, à, nà, Æà şeklinde yazımlara rastladım: úalın kalın 9a2, úonş komşu 11b12, tansıú acayip 23b13, yana yön, cihet 12a1, yaàıl- yanıl- 27a3, yalıàız 62a1, yalınàız yalnız 38b1, úaranàı karanlık 6b12, daæàuz domuz 14b2. Son örnek özellikle dikkat çekicidir. Bunların dışında, Memlük Kıpçak sahasıyla ilgili olarak 14. yüzyılda yazılan bir başka metinde de damak n sinin yazımında benzer bir karışıklık göze çarpar. Yemen de hüküm sürmüş olan Resulî hanedanının altıncı sultanı olan El-Malik El-Efdal El-èAbbas bin èali ( ) için yazılan ve tıpkıbasımı da yapılmış olan (Varisco 1998) Arapça bir antoloji içinde yer alan 20 sayfalık, çok dilli (Arapça-Türkçe- Farsça-Grekçe-Ermenice-Moğolca) bir sözlük olan Rasûlid Hexaglot ta 3 Karamanlıoğlu nun eserinde yer alan kısaltmalar: T: - Kitâb-ı Mecmû-ı Tercümân-ı Türkî ve Acemî ve Mugalî, TZ: - Et-Tuhfetü z-zekiyye Fi l-lûgati t-türkiyye, EH: Kitâbü l-idrâk li-lisâni l-etrâk BM: Bülâgatü l-müştâk fi Lügâti t-türk ve l-kıpçak KK: El-Kavânînü l-külliye li-zabti l-lügâti t-türkiyye.

178 181 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Damak N sinin Yazımına İlişkin Bir Örnek da damak n sinin yazımıyla ilgili dikkat çekici örnekler bulunmaktadır (Golden 2000). Damak n sinin genelde نك ile تنكري) TeÆri 186a1, انكغل aæàıl 187b8, اي تنكز ittiæiz 188a8, ايتنك ittiæ 188a16, بنكا baæa, سنكا saæa, siæük 199a23 vd.) yazıldığı Rasûlid سينكوك 188b18, kimiæ كمنك قرانغو ve قرنغو 198a1, Tanàrı تنغري 188b23, anàa انغا) نغ Hexaglot ta ينغاق 199c18, tonàuz تنغوز 193a20, denàiz دنغز 192b9-198a25, úaranàu سنوك) ن yalàuz 204a1) ve يلغوز) غ 200b11), sinàek سنغك 198b22, yanàaú sünük 190b2, قرنو úaranu 191a27, طنز ùonuz 195b13, كونلوكى könlüŋi 198c27, يالين yalın 203b10, سون son 211b11) yazımı da görülür. Aynı sözcüğün farklı şekillerde yazılmış olması da bu metinde dikkat çekmektedir. Benzer bir yazım özelliğinin ilk Budist Türkçe metinlerden olan MaitrSengim de de var olduğunu görüyoruz. Ağca nın Eski Türkçe metinlerdeki /ŋ/ /g/ değişkenliği üzerine yazdığı makaleden öğrendiğimiz kadarıyla MaitrSengim de damak n sini göstermek için çeşitli şekiller kullanılmıştır, bunlar makalede /ŋ/, /g/, ince sıradan /K/, kalın sıradan /Q/ ve /NK/ olarak sıralanmıştır (Ağca 2012: 74-77). Ağca, makalenin genelinde olduğu gibi MaitrSengim için de bu durumun yazıma ilişkin bir özellik olmadığını, bir ses değişikliğine işaret ettiğini savunmuştur. SONUÇ Yukarıda ele aldığımız metinlerindeki bu yazım özellikleri ile konumuz olan Kur an tercümesindeki yazım özellikleri benzer görünse de damak n sinin Uygur ve Kıpçak sahası metinlerindeki farklı yazımlarının sayısının, bizim konumuz olan yazmadakinden daha az olduğu dikkat çekmektedir. Ayrıca Karamanlıoğlu ve Pritsak ın verdiği bilgiler, adı geçen Kıpçak sahası eserlerinde damak n sinin farklı yazımlarının sistemli olduğuna da işaret etmektedir. Rasûlid Hexaglot ta ise sistemli bir yazım alışkanlığından bahsetmek zordur. Buna karşılık hem Rasûlid Hexaglot un hem de Karamanlıoğlu, Pritsak ve Ağca nın verdiği bilgilerin konumuz olan metne ilişkin çıkarımlarımızda bize fayda sağlayacağı kesindir. Şöyle ki: Damak n sinin yazımında karşılaşılan bu ilginç durumun bir benzerini bizim tespit edebildiğimiz eserler Ağca nın makalesi vesilesiyle hakkında bilgi sahibi olduğumuz Eski Uygur Türkçesine ait bir metin olan MaitrSengim, Kıpçak sahası özelliklerini yansıtan Rasûlid Hexaglot ve yukarıda Pritsak tan alıntıyla gösterdiğimiz, Karamanlıoğlu nun eserinde de bahsi geçen diğer Kıpçak sahası metinleridir. Konumuz olan Kur an tercümesinin Türkçe kısmının genel dil özellikleri Eski Anadolu Türkçesiyle uyumludur; fakat yukarıdaki

179 182 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ali GÜL veriler, metnin olası istinsah tarihi ve yeri göz önüne alındığında yazımda bariz bir Kıpçak etkisi olduğu söylenebilir. Ele aldığımız metinde damak n sinin yazımında görülen bu farklılığın bir ses değişikliğine işaret etmediği, yazıma ilişkin bir karışıklık (kusurlu yazım ya da müstensihin yazım alışkanlığı) olduğu kanaatindeyim. Metinde aynı sözcük için farklı şekillerin kullanılmış olması da bu çıkarımda bulunmamı sağlıyor. Bu metinde damak n sinin ses değerine ilişkin olarak sadece bir hususu belirtmek isterim: Metinden yaptığımız tüm alıntılardan ve damak n si için kullanılan harf ve harf çiftlerinin tasnifinden de anlaşılacağı üzere sadece ön damak ve art damak n si birbirinden ayrılmıştır. Damak n si için kullanılan tüm işaretler aslında sadece iki sesi, daha doğrusu bir tek sesin ön ve art ünlülerle kullanımını göstermektedir. Daha önce de belirttiğim gibi ڭ ve ön damak n si olarak, neredeyse hep, ön ünlülü sözcüklerde ve bunlara نك ulanan eklerde, diğer işaretler ise art damak n sini göstermek üzere art ünlülü sözcüklerde ve bunlara ulanan eklerde kullanılmıştır. Dolayısıyla metinde hangi işaretlerle yazılmış ve yukarıda nasıl transkribe edilmiş olursa olsun bu harflerin işaret ettiği seslerin aynı olduğunu düşünüyorum. Örneğin son sözcüğü için üç farklı yazım olduğunu görmekteyiz: soŋ, soḳ ve sow. Bana göre bu üç sözcüğün sonunda farklı harfler olsa da hepsi fonetik olarak soæ kabul edilmelidir. Transkripsiyonda farklı harflerin kullanılması, metnin bu ilgi çekici yazım özelliğinin vurgulanması ve dikkat çekmesi amacıyla tercih edilmiştir. Sonuç olarak bu çevirinin, Anadolu sahasında okunmak üzere, Eski Anadolu Türkçesine hâkim; ama kendi coğrafyasının yazım alışkanlıklarını da terk etmemiş olan bir Kıpçak tarafından yapılmış olması ihtimalinin son derece yüksek olduğunu düşünüyorum.

180 183 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Damak N sinin Yazımına İlişkin Bir Örnek KAYNAKÇA A CA, Ferruh (2012), Eski Türkçe Metinlerde /ŋ/ /g/ Değişkenliği Üzerine Türkbilig, Sayı 23, s ATALAY, Besim (1945), Ettuhfet-üz-Zekiyye Fil-Lûgat-it-Türkiyye, İstanbul. CAFERO LU, Ahmet (1931), Abu Hayyân - Kitâb al-idrâk li-lisân al-atrâk, İstanbul. GOLDEN, Peter B. (Ed.) (2000) The King s Dictionary: The Rasûlid Hexaglot: Fourteenth Century Vocabularies in Arabic, Persian, Turkic, Greek, Armenian and Mongol, (İngilizceye çev. Tibor Halasi-Kun, Peter B. Golden, Louis Ligeti ve Edmund Schütz), Handbook of Oriental Studies, section 8: Central Asia, vol. 4., Brill, Leiden-Boston-Köln. KARAMANLIO LU, Ali Fehmi (1994), Kıpçak Türkçesi Grameri, Türk Dil Kurumu Yay.: 579, Ankara. MEREDITH-OWENS, Glyn Munro (1957), Notes on an Old Ottoman Translation of the Kur'Àn Oriens, Vol. 10, No. 2, s PRITSAK, Omeljan (1988), Kıpçakça, Tarihî Türk Şiveleri (Çev. M. Akalın) içinde, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay.:73, Seri:IV, Sayı:A.21, Ankara, s TOPARLI, Recep, M. Sadi Çögenli ve Nevzat H. Yanık (1999), El-Kavânînü l- Külliyye Li-Zabti l-lügati t-türkiyye, Türk Dil Kurumu Yayınları: 728, Ankara. TOPARLI, Recep, M. Sadi Çögenli ve Nevzat H. Yanık (2000), Kitâb-ı Mecmû-ı Tercümân-ı Türkî ve Acemî ve Mugalî, Türk Dil Kurumu Yayınları: 763, Ankara, VARISCO, Daniel Martin (Ed.) (1998), The manuscript of al-malik al-afdal al- Abbas b. Ali b. Daud b. Yusuf b. Umar b. Ali İbn Rasul, A Medieval Arabic Anthology from the Yemen, E.J.W. Gibb Memorial Trust.

181 UYGUR ATASÖZLERİNİN SENTAKSI ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA Prof. Dr. Mevlüt GÜLTEKİN * ÖZ: Uygur atasözlerinin cümle bilgisi yönünden incelendiği bu çalışmada değişik kaynaklardan seçilen 162 Uygur atasözü ele alınmıştır. Cümle yapıları itibarıyla atasözleri, 1. Basit, 2. Birleşik, a. sıralı, b. şartlı, c. iç içe, ç. Ki bağlaçlı bağlı ve d. girişik cümle, 3. Karmaşık cümle yapısındaki atasözleri olarak tasnif edilmek suretiyle incelenmiştir. Basit cümle yapısındaki atasözleri (1-25) 1, yüklemlerinin türüne göre fiil cümleleri, isim cümleleri vb. olmak üzere gözden geçirilmiştir. Sıralı cümle yapısındaki atasözleri (26-50) ise, bağlaçlı ve bağlaçsız sıralı cümleler olarak ikiye ayrılarak incelenmiştir. Şartlı birleşik cümle yapısındaki atasözleri (11-79) de, zarf tümleci, özne, nesne, yer tamlayıcısı vb. işlevli olanlar biçiminde ele alındı. İç içe birleşik cümle yapısındaki atasözleri (80-93) ise, iç cümleciğin işlevi esas alınarak ele alınmıştır. Ki bağlaçlı bağlı birleşik cümle (94) yapısındaki tek atasözü ise temel cümlecikteki işlevine göre değerlendirilmiştir. Girişik cümle yapısındaki atasözleri (95-144) de, A. isim-fiil, B. sıfat-fiil, C. zarf-fiilli girişik birleşik cümle yapısına sahip atasözleri olarak incelenerek, bu fiil gruplarının katıldığı birleşik cümlelerdeki işlevlerine de işaret edilmiştir. İçerdiği temel cümlelerden en az birisi girişik cümle, şartlı birleşik cümle ya da iç içe birleşik cümle yapısındaki iki ya da daha fazla bağımsız cümleden veya şartlı birleşik cümleden meydana gelen cümleler ise, karmaşık cümle yapısındaki ( ) atasözleri olarak incelenmiştir. Anahtar kelimeler: Uygurca, atasözü, Uygurca cümle bilgisi, cümle yapısı, sentaks * Niğde Üni. Eğitim Fak. Türkçe Eğitimi ABD, 1 Yay ayraç içindeki sayılar örnek olarak incelenen atasözü numaralarını göstermektedir.

182 186 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mevlüt GÜLTEKİN A Research On The Syntax Of Uighur Proverbs ABSTRACT: We explored 162 Uyghur proverbs regarding sentence structure in this article. The proverbs which were studied have been classified according to their sentence structure as :1. simple, 2. complex: a. coordinated, b. conditional, c. proverbs presenting complex sentence structures with a direct quote, d. sentences built by ki and, e. proverbs presenting a subordinated sentence structure having infinitive verb forms such as infinitives, participials or gerundial forms, and 3. proverbs having a mixed sentence structure. Simple sentences (1-25) have been classified according to their predicate as verbal sentences and nominal sentences etc. Compound sentences (26-50) have been divided in 1: compound sentences introduced by coordinating conjunktions, 2. compound sentences without any conjunktions. Conditional clauses (51-80) have been examined according to their functions as adverbials, subject clauses, concessive clauses etc. Direct quotes (59-62) embedded in main sentences have been studied regarding their functions. Sentences built by ki have been classified according to their function in the main clause. We have studied the subordinated clauses constructed by infinitive verb forms such as infinitives, participials or gerundials (95-144) and tried to determine their functions in the main clauses they take part in. Sentences comprising two or more independent clauses, at least one of which has one conditional clause, a clause formed by infinitive verb forms mentioned above or direct quotes have been definited as mixed sentences ( ). Key Words: Uighur, proverb, syntax of the Uighur, sentence structure, syntax GİRİŞ Eski Uygur Türklerinin halefleri ve Çağatay edebiyatının mirasçılarından biri olan Uygur Türkleri, zengin bir sözlü ve yazılı edebiyat geleneğine, bunun içerisinde de zengin bir atasözleri hazinesine sahiptir. Türk dilinin sınıflandırılmasında genel olarak Güneydoğu (Karluk, Uygur, Doğu) grubu Türk dilleri içinde gösterilen (krş. Johanson 1998:87) Uygur Türkçesi, Doğu Türkistan Uygur özerk bölgesinde, 1993 nüfus sayımına göre kişi tarafından konuşulup yazılmaktadır 2. Ancak, Kırgızistan, Özbekistan ve özellikle de Kazakistan da sayısı, krş. Yazıcı Ersoy2007: 357.

183 187 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Uygur Atasözleri Sentaksı Üzerine yılında civarında olan Uygurlar buna katıldığında Uygurca konuşanların sayısı 8 milyonu geçmektedir 3. Ġ. Sedvaqasov (1960:14), Uyġur Maqal ve Temsilleri adlı esere yazdığı mukaddimede Halkın ortaya koyduğu folklor zenginliklerini itinayla toplamak gerektiğini, ancak toplanıp yayımlanan atasözleri ve deyimlerin ham maddeye benzetilebileceğini, bunların bilim adamları tarafından bilimsel olarak işlenerek değerli ürünlere dönüştürülmesi gerektiğini belirtmekteydi. Bundan da hareketle biz de bu çalışmamızda, Le Coq (1911) 4, Sedvaqasov (1960), Aratan (1965), Rehim (1979), Jarring (1985), Öztopçu 5 (1992), İmin (2006) tarafından yayımlanan eserleri tarayarak elde ettiğimiz 162 atasözünü tasnif ederek cümle bilgisi açısından inceledik 6. Ancak bu çalışmanın genel bir nitelik taşıdığını ve daha sonra Uygur atasözlerinin sentaksı üzerine yapılacak, daha detaylı ve istatistikî verilere dayalı incelemeler için ancak bir ön çalışma olarak görülebileceği özellikle belirtilmelidir 7. Uygurca üzerine yapılan cümle bilgisi araştırmalarında 8 yapısı bakımından cümleler: 1. Basit cümleler 2. Birleşik cümleler A. sıralı cümleler, a. bağlaçlı sıralı cümleler, b. bağlaçsız sıralı cümleler, B. bağlı birleşik cümleler, 3. Karmaşık cümleler ve 4. Aktarma (iç içe birleşik) cümleler olarak dörde ayrılarak incelenmektedir. Türkiye de yapılan cümle bilgisi araştırmalarında ise yapısı bakımından cümleler 9, genel olarak basit ve birleşik olarak ikiye bölünmektedir. Birleşik cümleler ise a. şart cümleleri, b. ki li birleşik cümleler ve c. İç içe birleşik cümleler olarak üçe ayrılarak krş. Öztopçu 1992: 9, Tekin-Ölmez2003:136. Eserlerin tam künyeleri ve kısaltmaları için makalenin sonundaki Kaynakça ve Kısaltmalar bölümüne bakılmalıdır. Öztopçu (1992) dan alınan atasözlerinin Türkçe karşılığı, olduğu gibi verilmiştir. Uygur atasözleriyle ilgili yayınlar için bk. JARRING 1985:5-8 ve Öztopçu 1992: Çalışmayı Uygurca malzeme itibarıyla gözden geçirme nezaketini gösteren Prof. Dr. Abdureşit Jelil Qarloq Bey e gönülden teşekkür ederim. krş. Arziev 2006: , Mehsut vd. 1986: 51-89, Ehmet vd. 1989: , ayrıca bk. Öztürk 1994: krş. Ergin 1984: , Karahan 1993: 60-68, Karaörs 1993:44-51, Özkan-Sevinç 2008:

184 188 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mevlüt GÜLTEKİN incelenmektedir. Bazı araştırmalarda buna bir de girişik cümle türünün ilave edildiği görülmektedir. Bu araştırmada yukarıda zikredilen çalışmalar da dikkate alınarak Uygur atasözlerinin cümle yapısı; 1. Basit cümle yapısındaki atasözleri, 2. Birleşik cümle yapısındaki atasözleri: a. Sıralı cümle yapısındaki atasözleri. b. Şartlı birleşik cümle yapısındaki atasözleri. c. İç içe birleşik cümle yapısındaki atasözleri. ç. Ki bağlaçlı bağlı birleşik cümle yapısındaki atasözleri. d. Girişik cümle yapısındaki atasözleri. 3. Karmaşık cümle yapılı atasözleri olarak üç grupta değerlendirilmiştir. Çalışmada Kullanılan Bazı Terimler: Basit cümle: Yapısında bir tek yüklem olan ve fiilimsi içermeyen dil bilgisi yapısı. Birleşik Cümle: Birbiriyle denk dizilişteki en az iki bağımsız cümlenin (sıralı cümle) ya da bir ya da daha fazla yan cümlecik ile bunların şeklen ve/veya anlamca bağlı oldukları bir temel cümlecikten (bağlaçlı bağlı, şartlı, iç içe, girişik cümle) oluşan dil bilgisi yapısı. Temel cümlecik: En az bir yan cümleciğin kendisine bağlı olduğu ve yüklemini bitimli bir fiil biçiminin oluşturduğu dil bilgisi yapısı (İngilizce: main clause). Yan cümlecik: Temel cümleciğin bir ögesi ya da bir ögesinin niteleyicisi olan ve yüklemini, bitimli (finite) ya da bitimsiz (infinite) bir fiil biçiminin oluşturduğu dil bilgisi yapısı. Bazı yan cümlecikler, bitimsiz fiil biçimlerine bazı isimlerin ya da edatların gelmesiyle genişlemiş yapılardan da meydana gelebilirler (İngilizce: subordinate/independent clause). Girişik cümle: Yan cümlecik yüklemini, fiilimsili (isim-fiil, sıfat-fiil ya da zarf-fiil) bir yapının oluşturduğu birleşik cümle türü. İsim-fiil yan cümleciği: Yan cümlecik yüklemini, bir fiil tabanı ile bir isim-fiil ekinin oluşturduğu cümlecik türü.

185 189 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Uygur Atasözleri Sentaksı Üzerine Sıfat-fiil yan cümleciği: Yan cümlecik yüklemini, bir fiil tabanı ile bir sıfat-fiil ekinin oluşturduğu cümlecik türü. Zarf-fiil yan cümleciği: Yan cümlecik yüklemini, bir fiil tabanı ile bir zarf-fiil ekinin oluşturduğu cümlecik türü. Yüklem: Bildirme ya da tasarlama kip eklerinden biriyle çekimlenen fiil biçimi ya da yüklemleştiricisi (predicator) bir fiilimsi veya fiilimsinin isim ya da edatlarla genişlemiş biçiminden oluşan dil bilgisi yapısıdır. İsim cümlelerinin yüklemini ise, bir isim veya isim gibi kullanılan bir sözcükle (yüklem ismi) bildirme ekleri oluşturur. BASİT CÜMLE (ADDİY CÜMLE) YAPISINDAKİ ATASÖZLERİ Basit cümle 10 yapısındaki atasözleri, genellikle, öznesi teklik 3. kişi olan, olumlu ya da olumsuz bildirme kipinde, sadece bir yükleme sahip ve içerisinde fiilimsi bulunmayan atasözleridir. Basit cümle yapısındaki Uygur atasözleri, Türk dilinin genel cümle dizimine uygun olarak, çoğunlukla, yüklemin cümle sonunda bulunduğu 11 kurallı cümlelerden oluşurlar: (1. 6.) örnekler bildirme kipinde olan basit, olumlu, kurallı, fiil cümlesi yapısındadır: 1. At ceñge yaralġan 12. (UAD:99) At savaş için yaratılmış. 2. Aççiq eqilni késidu. (UAD:72) Öfke aklı keser. 3. Aptap içide yer izdeptu. (UAD:91) Güneş içinde yer arar. 4. Tamçe zeher deryanı bulġar. (UXMT1:93) Uygurcadaki basit cümleler hakkında bk. Sem 1966: krş. Hahn 1998:394.tov Arap harfli Uygur metinlerinin çeviri yazıya aktarılmasında Öztürk(1994:2-4) ün, Kiril harfli metinlerin çeviri yazısında ise Öztopçu (1992:28) nun kullandığı transkripsiyon işaretleri kullanılmış, sadece kalın k yerine q, hırıltılı h yerine x harfi kullanılmıştır. Jarring ve Le Coq tan alınan atasözü örneklerinde ise çeviri yazıda dз, ğ = c, č = ç,γ =ġ, ng=ñ, š = ş, j =y,ï = ı, ä, ε=e, e = é,ú =u değişiklikleri yapılmıştır.

186 190 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mevlüt GÜLTEKİN Bir damla zehir ırmağı kirletir. 5. Asmandiki ġazning şorpisiġa nan çilaptu. (UAD:94) Gökte (uçan) kazın çorbasına ekmek banmış. 6. Muşuq yoq yerde, çaşqan padişah boptu. (UXMT1:79) Kedi olmayan yerde, sıçan padişah olmuş. (7.) örnek bildirme kipinde olan basit, olumsuz, kurallı, fiil cümlesi yapısındadır: 7. Aç éyiq oynimas. (UAD:69) Aç ayı oynamaz. (8. 13.) örnekler, bildirme kipinde olan basit, kurallı ve olumlu isim cümlesidir: 8. Saqliqiñ bayliqiñ (UXMT 2:229) Sağlığın, zenginliğindir. 9. Her nerse kiçigide tatliq. (UM:54) Her şey küçükken tatlıdır. 10. Padiniñmu başlamçisi bar. (UXMT 2:316) Çobanın da başlangıcı var. 11. Ana ayaġida cennet bar. (UAD:89) Ana ayağında cennet var. 12. Adem, adem bilen adem. (UAD:74) İnsan, insanla insandır. 13. Aġriq adem kiçik bala. (UAD:79) Hasta insan küçük çocuk (gibidir). İsim cümlelerinde olumsuzluk yoq ( ) ya da emes (16.) kelimeleriyle kurulur ve teklik 3. kişilerde -dur bildirme eki genellikle kullanılmaz: 14. İşi yoqning éşi yoq. (UXM:46)

187 191 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Uygur Atasözleri Sentaksı Üzerine İşi olmayanın yemeği (de) yoktur. 15. Arzuġa eyip yoq. (UAD:93) Arzuya ayıp yok. 16. Atliqqa yayaq dost emes. (UAD:103) Atlıyla yaya dost değildir. (17.) örnekte olduğu gibi, Uygur atasözlerinde bazen yüklemin sonda bulunmadığı (devrik) cümlelerle de karşılaşılmaktadır: 17. Her kişi bala:gæqalur öz ixtiyarı bilen. (ETP:70) Her insan belaya uğrar kendi seçimiyle. Az sayıdaki bazı atasözlerinin emir kipinde olduğu da görülmektedir. Aşağıdaki yükleminin altı çizili (18.) cümle olumlu, (19.) cümle ise olumsuz, basit, emir cümlesi yapısındadır: 18. Ana vetiniñge muhebbet baġla. (UAD:90) Ana vatanını sev. 19. At orniġa éşek baġlima. (UAD:99) At yerine eşek bağlama. Uygur atasözlerinde neme ne, nede nerede gibi soru kelimeleriyle ( ) ya da önündeki kelimeye bitişik yazılan mu soru edatıyla (22.) kurulmuş soru cümleleri ile de karşılaşılmaktadır: 20. İşek neme bilür kuncure bilen nabatnıñ qadrını? (ETP:78a) Eşek ne bilir posayla şekerin farkını? Ot nede köyisen? Tul xotunniñ béşida. (UXMT 2:135) Ateş nerede yanıyorsun? Dul kadının başında. 22. Oġriġa mal kammu? (UM:200) Hırsıza mal az mı? ( ) örneklerde olduğu gibi, az sayıdaki basit cümle yapısındaki bazı atasözlerinin ise yüklemsiz eksiltili görülmektedir: 23. Aç qosaqqa muzdek su. (UAD:71) cümle olduğu

188 192 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mevlüt GÜLTEKİN Aç mideye buz gibi su. 24. Amanetke, hiyanet. (UAD:88) Emanete hiyanet (olmaz). 25. İ:t aġzıġa söñgek. (SUL:16) Köpeğin ağzına kemik (at). 1. BİRLEŞİK CÜMLE (QOŞHMA CÜMLE) YAPISINDAKİ ATASÖZLERİ Birleşik cümleler, birbiriyle denk dizilişteki en az iki cümlenin (sıralı cümle) ya da bir veya daha fazla yan cümlecik ile bunların şeklen ve/veya anlamca bağlı oldukları bir temel cümlecikten (şartlı, ki li, iç içe, girişik cümle) oluşurlar. a. Sıralı Cümle (Tengdaş Qoşma Cümle) Yapısındaki Atasözleri Sıralı cümle yapısındaki atasözleri, birbirlerine bir bağlaçla ya da bağlaç olmaksızın bağlanmış iki veya daha fazla sayıdaki denk yapılı (bağımsız) cümleden oluşurlar. Bunlar, birbirlerine bağlanma biçimleri dikkate alınarak 1. Bağlaçsız sıralı cümle, 2. Bağlaçlı sıralı cümle olarak ikiye ayrılırlar: 1. Bağlaçsız sıralı cümle (Yandaşmatengdaş qoşma cümle) yapısındaki atasözleri Bağlaçsız sıralı cümle yapısına sahip atasözleri, iki ya da daha fazla basit cümleden oluşurlar ve bu cümlelerin birbiriyle bağlanmasında herhangi bir bağlaç değil, yazıda noktalama işaretleri (virgül veya uzun çizgi) kullanılır 13 : 26. Abdal semirmes, oġri béyimas. (UAD:69) Dilenci semirmez, hırsız zenginleşmez. 27. Yan yer yer emes, kiçik bala er emes. (UXM:110) Yamaç yer, yer değildir, küçük çocuk er değildir. 13 Ölçünlü Uygur Türkçesindeki sıralı cümlelerle ilgili daha geniş bilgi için bk. Arziev 2006: , Baki 1983:

189 193 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Uygur Atasözleri Sentaksı Üzerine 28. Açniñ közi nanda, toqniñ hikmette. (UAD:71) Açın gözü ekmekte, tokun bilimde. 29. Étiñ öldi atañ öldi. (UAD:101) Atın öldü, baban öldü. Sıralı cümlelerde, birinci ve ikinci cümlenin yüklemlerinin aynı olması durumunda, tekrarı önlemek için, ( ) örneklerde olduğu gibi, ikincinin yükleminin, sık sık düştüğü görülmektedir: 30. Aldin özeñni tüze, andin başqini. (UAD:84) Önce kendini düzelt, sonra başkasını. 31. Aççiq aldidin yürer, eqil keyniden. (UAD:72) Öfke önünden yürür, akıl arkasından. 32. Aġriq aştin kéler, bala qérindaştin. (UAD:80) Hastalık yemekten gelir, bela kardeşten. 33. Atni at saqlaydu, açni aç. (UAD:101) Atı at korur, açı aç. 34. Ay tünde kérek, éqil künde. (UAD:107) Ay gece gereklidir, akıl her gün gereklidir. (35.) örnekte olduğu gibi, aynı kökten olmakla birlikte, temel cümlecik yüklemlerinin, biri olumsuz, diğeri olumluysa, altı çizili yüklemlerde görüldüğü üzere, her iki yüklem de kullanılır: 35. Etiñni qamça bilen haydima, yem bilen hayda. (UAD:101) Atını kamçı ile haydama, yemle hayda. Sıralı cümleyi oluşturan cümlelerde, yüklemden sonra başka unsurların geldiği devrik yapılar da görülebilir. Aşağıdaki (36.) sıralı cümlenin her iki cümlesinde de özneler; (37.) sıralı cümlenin her iki yer tamlayıcısı yüklemden sonra gelmiştir: 36. Bar tabaqım, yan tabaqım, barmasañ, yanmasañ otrade Sen tabaqım. (ETP:28) Git tabağım, dön tabağım! Gitmesen de dönmesen de sen ortadasın tabağım. 37. İşenmegil dostuñġæ, saman tıqar postuñġæ. (ETP:83)

190 194 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mevlüt GÜLTEKİN İnanma dostuna, saman tıkar postuna. (38) (40.) örneklerde görüldüğü gibi, sıralı cümle, iki emir cümlesinden de oluşabilir: 38. Ademniñ özini bilme, yürigini bil. (UAD:77) İnsanın kendisini bilme, yüreğini bil. 39. Altige élip beşke sat, étiñ çiqsun sodiger. (UAD:87) Altıya alıp beşe sat, (san da) adın tüccara çıksın. 40. Aval oyla, andin sözle. (UAD:106) Önce düşün, sonra söyle. Bazı Uygur atasözleri, ikiden fazla cümleden oluşabilmektedir: (41.) örnekteki atasözü 4 cümleden meydana gelmiştir: 41. Adem körkü yüzdur, yüzniñ körki köz, egiz körki tildur, tilniñ körki söz. (UAD:74) İnsanın güzelliği yüzdür, yüzün güzelliği göz, ağzın güzelliği dil, dilin güzelliği de söz. Sıralı birleşik cümle yapısındaki bazı Uygur atasözleri ( ) örneklerde görüldüğü gibi, soru biçimindedir: 42. Bergen bekke yaraptu, bermigen kimge? (UXM:264) Veren, beyin hoşuna gitmiş, vermeyen kimin? 43. At éşektin tuġarmu, éşek attin ozarmu? (UAD:98) At eşekten doğar mı, eşek atı geçer mi? ( ) örneklerde görüldüğü gibi, sıralı birleşik cümle yapısındaki bazı Uygur atasözleri de eksiltili cümle yapısında olup yüklemleri yoktur: 44. Aval taam, andin kalam. (UAD:107) Önce yemek, sonra sohbet. 45. Jıġlısañ közüñe yaş, külseñ agzıñġa aş. (KAD: 16) Ağlasan gözüne yaş, gülsen ağzına yemek (gelir). 46. A:qılġa işa:ret, na:danġa cuvalduruz. (KAD 21) Akıllıya işaret (gerekli), cahile çuvaldız.

191 195 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Uygur Atasözleri Sentaksı Üzerine 47. İttin wepa:, xotundın capa. (SUL 45) Köpekten vefa, kadından cefa (beklenir). 48. Adem ottuz, Xuda toqquz. (UAD:75) Kul otuz (ister), Tanrı dokuz (verir). 2. Bağlaçlı sıralı cümle (Baġlanmateñdaş qoşma cümle) yapısındaki atasözleri Çalışma kapsamındaki atasözlerinde bağlaçların çok az kullanıldığı tespit edilmiştir. Çalışmamızda kullandığımız Doğu Türkistan da yayımlanmış atasözü kitaplarında bağlaç içeren atasözü bulunmazken, Jarring (1985) tarafından yayımlanan atasözlerinde, ( ) örneklerde görüldüğü gibi, Uygurcaya Arapçadan giren amma ya dave bağlacıyla birbirine bağlı cümlelerden oluşan iki atasözü tespit edilmiştir: 49. Biganeni aşıñġæ tartsæñ tart, amma qaşıñġæ tartma! (ETP: 35) Yabancıyı yemeğine çağır, yanına (evine) çağırma! 50. Bir harganġaæ gep qilmañ ve bir açqanġæ. (ETP: 37) Bir yorgun olanla konuşmayın ve bir de aç olanla. 2. Şart Cümlesi (Şart Béqinda Cümle) Yapısındaki Atasözleri Şartlı birleşik cümle yapısındaki atasözlerinde, yardımcı cümlecik konumundaki şart cümlesi, Türk dilinin genel yapısına uygun olarak, temel cümlecikten önce gelir. Olumlu ya da olumsuz olabilen şart yardımcı cümleciği, genellikle temel cümleciğin zarf tümleci olmakla birlikte, onun öznesi, nesnesi, yer tamlayıcısı ya da yüklem ismi görevini de üstlenebilmektedir. (51.) - (56.) örneklerde, altı çizili şart cümlecikleri, kendilerinden sonra gelen temel cümleciğin zarf tümleci işlevindedir: 51. Emgek qilsañ, yer sehi. (UM:19) Çalışırsan, yer cömerttir. 52. Aç bolsañ nan çüşeysen. (UAD:69) Açsan ekmek düşlersin.

192 196 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mevlüt GÜLTEKİN 53. Aççiġin kelse, barmiġiñni çişle. Kızınca parmağını ısır. 54. Alemni su bassa, ödekniñ qaptiliġa kelmeptu. (UAD:86) Âlemi sel bassa, ördeğe vız gelir. 55. Ata-ana qandaq bolsa, bala şundaq. (UAD:106) Ana baba nasılsa, çocuk da öyle olur. 56. Töge qançæ bolsæ, yaġırı şunçæ. (ETP:201) Deve ne kadarsa, yağırı o kadar. (57.) örnekte kim soru zamiriyle kurulmuş olan altı çizili şart cümleciği, temel cümleciğin öznesi işleviyle kullanılmıştır: 57. Orænı kim korlasæ, özi tüşedur. (ETP:131) (Başkasına) Kuyuyu kim kazarsa kendisi düşer. (58.) Örnekte kim soru zamiriyle kurulmuş olan altı çizili şart cümleciği, temel cümleciğin öznesi olan qolu kelimesinin niteleyicisi olarak kullanılmıştır: 58. Kösöyni kim tutsa, şunun qolu küydö. (SEL:212) Maşayı kim tutarsa onun eli yanar. ( ) örneklerde nime / neme ne soru zamiriyle kurulmuş olan altı çizili şart cümlecikleri, temel cümleciğin nesnesi işleviyle kullanılmıştır: 59. Atañġa nime qilsañ, balañdin şuni körisen. (UAD:105) Babana ne yaparsan, oğlundan onu görürsün. 60. Ye:ge neme terisa:ñ şunu ora:señ (KAD 19) Yere ne ekersen onu biçersin. Qeyerde, ne yerde / nede nerede soru zamirleriyle kurulmuş olan altı çizili şart cümlecikleri, ( ) örneklerde, temel cümleciğin yer tamlayıcısı olarak kullanılmıştır: 61. Harvuniñ aldi çaqi qeyerde mañsa, keyin çaqi şu yerde mañidu.(uad:190) Arabanın ön tekerleği nereye giderse, arka tekerleği de oraya gider.

193 197 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Uygur Atasözleri Sentaksı Üzerine 62. Baş qeyerde bolsa, put şu yerde. (UAD:117) Baş neredeyse, ayak da orada. 63. Bay ne yerde bolsa, vay şu yerde. (ETP:25) Zengin neredeyse, feryat orada. 64. Er nede bolsa, néni şu yerde bolur. (UXMT 2:5) İnsan neredeyse, ekmeği o yerde. Kim soru zamirleriyle kurulmuş olan altı çizili şart cümleciği, ( ) örneklerde, temel cümlecikte şol kelimesiyle belirtilen yüklem ismi (Predikatsnomen) açıklayıcısı olarak kullanılmıştır: 65. Beşiñni kim silise, baş ayagıñ şol. (SEL: 227) Başını kim okşasa, başın ayağın (hürmet edeceğin) odur. 66. Atañ kimni alsa, anañ şu. (UAD:104) Baban kimi alsa, annen o. Şart eki -sa ya mu edatının getirilmesiyle oluşan yetersiz şart cümlecikleri 14 (İng. concessive clauses), şart cümleciğinin ifade ettiği şarta rağmen temel cümleciğin eyleminin, gerçekleştiğini belirtir ( ): 67. Kembiġal töge minsemu, putini it çişler. (UXMT1:50) Fakir deveye binse de ayağını köpek ısırır. 68. At oruq bolsimu, yégirlı bolmisun. (UAD:99) At zayıf olsa da, yağır olmasın. 69. Açliktin ölseñmu, ata-anañni taşlima. (UAD:72) Açlıktan ölsen de ana babanı başından atma. 70. Aġziñ gepte bolsimu, qoluñ işte bolsun. (UAD:79) Ağzın konuşsa da elin işlesin. 71. Ala qaġa alman bolsimu, qarçiginiñ ornini basalmas. (UAD:83) Ala karga yırtıcı kuş olsa da, şahinin yerini tutamaz. 14 İmer vd. (2011:313) de madde başı olarak verilmeyen concessive karşılığı olarak dizinde ödünleyici kavramı önerilmiştir.

194 198 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mevlüt GÜLTEKİN Mu edatının kullanılmadığı, yani sadece şart kipiyle kurulmuş olan yetersiz şart cümleciği örnekleri de (72-73) vardır: 72. Ana yurtuñdin ölseñ ayrilma. (UAD:90) Ana yurdundan ölsen (bile) ayrılma. 73. Özü toysa, közi toymas. (UM:69) Kendisi doysa gözü doymaz. ( ) örneklerde olduğu gibi, bazı atasözleri, üslup gereği, şartlı yan cümleciğin, temel cümlecikten sonra geldiği, devrik şartlı birleşik cümle yapısına sahiptir: 74. İstemegil mæşa:yıhni nezre ve niyazıñ bolmæsæ, duasını alġalı bir baş pia:zıñ bolmæsæ. (ETP:75) Hediyen yoksa şeyhleri görmeye gitme, dualarını almak için (hiç olmazsa) bir baş soğanın olsun. 75. İtler qavaşur, gada:ni körse; a:şıqlar söyunur bala:ni körse. (ETP:85) Köpekler havlar, dilenci görünce; dervişler sevinir belayı görünce. 76. Musa:fırlıq yæman iken bir kün bolsa mu. (ETP:120) Yolculuk kötüymüş bir gün olsa da. Şartlı birleşik cümle, ( ) atasözü örneklerinde görüldüğü gibi, soru biçiminde de karşımıza çıkmaktadır: 77. Asmandiki ayni alsa, künni telep qilarmekin? (UAD:94) Gökyüzündeki ayı alsa, güneşi ister mi acaba? 78. At bolsa, yultuzniñ kérigi nime? (UAD:98) At varsa (yol bulmak için), yıldıza ne gerek var? 79. Xoraz çırlamasæ kiçe yarumamdur? (ETP:72) Horoz ötmese, gece aydınlanmaz mı? c. İç İçe Birleşik Cümle (Özge Nutuq) Yapısındaki Atasözleri İç içe birleşik cümleler, kendisinden önce gelen ve başkasından aktarma bir yardımcı cümleciği kendisine nesne olarak alan ve temel

195 199 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Uygur Atasözleri Sentaksı Üzerine cümleciği genellikle de- fiilinin bitimli veya dep zarf-fiilli biçimi ile kurulan birleşik cümlelerdir. İç içe birleşik cümleler de, diğer cümle türleri gibi, olumlu ya da olumsuz olabilir 15. (80 88.) atasözlerinde altı çizili iç cümleler, bağlı oldukları, kendilerinden sonra gelen ve de- fiiliyle kurulan temel cümleciklerin nesnesi olarak kullanılmaktadır: 80. İşek işekdin ki:n qalsa, quluġını kes deptu. (SEL:299) Eşek eşekten geride kalırsa, kulağını kes, derler. 81. Qa:ġa cigdemni yimeñ, meydem aġrıydu demeñ. (KAD: 17) Karga iğdesini yemeyin, midem ağrıyor, demeyin. 82. Yılan özum egru emes, tuşuqum egri deydur. (ETP:92) Yılan, kendim egri değilim, deliğim eğri, der. 83. Kün körümen deseñ, etigen tur. (UM:24) Yaşayacağım, dersen erken kalk. 84. Reñmu-reñ bolay deymen, hiç nime reñ bolalmaymen. (UXM:168) Rengarenk olayım derim, hiçbir renk olamam. 85. Su yoq dégen horunluq, quduq qazmaq orunluq. (UXMT 2:13) Su yok demek, tembellik, kuyu kazmak gereklik. 86. Asman yiraq, yer qattiq, öley desem can tatliq. (UAD:91) Gök uzak, yer sert, öleyim desem can tatlı. 87. Adem bolimen diseng, pulni dost tutma. (UAD:74) İnsan olmak istersen, parayı kendine dost edinme. 88. Arpa térip, buġday alimen dime. (UAD:91) Arpa ekip buğday biçeceğim deme. (89 90.) örneklerde altı çizili iç cümleler, kendilerinden sonra gelen ve bağlı oldukları degen sıfat-fiilinin nesnesi olarak kullanılmakta, degeni de içine alan sıfat-fiil cümlecikleri ise, sırasıyla, temel cümleciklerin yer tamlayıcısı olan (89.) qul ya da öznesi olan nadan (90), (baş) isimlerini nitelemektedir: 15 Ölçünlü Uygurcadaki iç cümlelerin kullanılmasıyla ilgili bk. Arziev 2006:

196 200 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mevlüt GÜLTEKİN 89. Bérimen digen quliġa çiqirip qoyar yoliġa. UAD:127) (Allah) vereceğim dediği kulun yoluna çıkarıp koyar (işini halleder). 90. Taznı begim degen nadan, paxşekni xénim deydu. (UXMT1:311) Kele beyim diyen cahil, fahişeye hanım, der. (91.) (93.) örneklerde altı çizili iç cümleler, tâbi oldukları, kendilerinden sonra gelen ve temel cümleciğin zarf tümleci olan dep zarffiilinin nesnesi olarak kullanılmaktadır: 91. Aġzimga keldi dep dime, aldimġa keldi dep yime. (UAD:79) Ağzıma geldi, diye, söyleme, önüme geldi, diye yeme. 92. Qarġa kekelekni doraymen dep öz mañışını onuttı. (ETP:149) Karga kekliği taklit ediyorum, diye kendi yürüyüşünü unuttu. 93. Azni yeymen dep keñrudin quruq qaldi. (SUL:89) Azı yiyeceğim, diye çoğundan oldu. ç. Ki bağlaçlı bağlı birleşik cümle yapısındaki atasözleri Taranan metinlerinde sadece bir kez ki bağlaçlı bağlı birleşik cümle yapısındaki atasözüyle karşılaşılmıştır. (94.) örnekteki bir şartlı birleşik cümleyle bir ki bağlaçlı bağlı cümleden meydana gelen sıralı cümle yapısındaki karmaşık cümle biçimindeki atasözünde, ki li yan cümle, karmaşık cümlenin şartlı birleşik cümlesinden sonraki ikinci cümlede, ki bağlaçlı bağlı birleşik cümlenin temel cümleciği olan bes xuda: bendem demes her kim(ni) cümleciğinden sonra gelmekte ve ilgi cümleciği olarak, kendisinden önce gelen ve temel cümleciğin nesnesi olan her kim i nitelemektedir: 94. Ger qoluñdın kelse her giz murçeni aġratmaġıl, bes xuda: bendem demes, her kim ki dilazar dur. (ETP:54) Elinden gelirse asla bir karıncayı bile incitme, şüphesiz Tanrı zalim olana kulum, demez. d. Girişik Cümle Yapısındaki Atasözleri Girişik cümleler, yüklemini, bitimsiz fiil biçimleri olan fiilimsilerin (isim-fiil, sıfat-fiil ve zarf-fiil) veya bunların bazı unsurlarla genişlemiş biçimlerinin meydana getirdiği bir ya da daha fazla yan

197 201 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Uygur Atasözleri Sentaksı Üzerine cümlecik ile bir temel cümlecikten oluşurlar. Fiilimsili yan cümlecik ya temel cümleciğin bir ögesidir ya da bir ögesinin niteleyicisidir 16. A. İsim-fiilli girişik cümle yapısındaki atasözleri Uygurcada isim-fiil yan cümlecikleri, -mak(lik) (95-99.) ya da - (i)ş ( ) mastar ekli yapılarla kurulur ve temel cümleciğin bir ögesi ya da bir ögesinin parçası olarak görev alırlar. Altı çizili isim-fiil yan cümlecikleri (95, 96, 97, 98 ve 100. ) örneklerde özne, (98.) örnekte (almaqtin) yer tamlayıcısı, (101.) örnekte ise ilgiri önce edatının nesnesi, (102.) örnekte ise nesne olarak kullanılmışlardır. 95. Mehmanniñ kelmigi öziden, ketmigi sayipxaniden. (UM:81) Misafirin gelmesi kendisine, gitmesi el sahibine bağlıdır. 96. Ataqni tapmak oñay, tutup qalmaq tes. (UAD:107) Şanı elde etmek kolay, ama korumak güç. 97. Keslençükniñ yılan bolmaqı, miñ yılçılıq. (SUL:97) Kertenkelenin yılan olması, bin yıl sürer. 98. Almaqliq zireklik, bermeklik nadanliq. (UAD:83) Almak akıllılık, vermek cahillik. 99. Almaqtin bermek ela. (UAD:83) Almaktan, vermek daha iyidir Bext yoli qisqidur, yétiş qiyin. (UAD:125) Saadetin yolu kısadır, ulaşmak zordur Aġriştin ilgiri képiniñni teyyarla. (UAD:79) Hasta olmadan önce kefenini hazırla Élişni yaxşi körseñ, bérişni yaman körme. (UAD:83) Almayı iyi görüyorsan, vermeyi kötü görme. B. Sıfat-fiil yan cümlecikli girişik cümle yapısındaki atasözleri Sıfat-fiil yan cümleciklerinde, sıfat-fiil olarak en çok -GAn ekli biçimler ( ) kullanılmakla beraber, seyrek olarak -Ar (108), -mas ( ), -(y)digan (111), ekli sıfat-fiil yapıları da görülür. ( ) 16 krş. Özkan-Sevinçli 2008:

198 202 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mevlüt GÜLTEKİN örneklerde görülen sıfat-fiiller, isimlerin önünde, niteleyici (sıfat) olarak kullanılmışlardır: 100. Soquşqan ġoraz semiz bolmaydu. (UM:200) Dövüşken horoz semiz olmaz Egilgen boyannı qılıç kesmeptu. (ETP: 48) Eğilen boynu kılıç kesmez Açtin ölgen béxilniñ qoynida bir toqaç. (UAD:71) Açlıktan ölen pintinin koynunda bir pide (çıkmış) Ademtuġulġan yéride ezizi, gül éçilġen yéride. (UAD:75) İnsan doğduğu yerde değerli, gül açıldığı yerde Béşiñ patmiġan yerge özeñ patmaysen. (UAD:118) Başının sığmadığı yere kendin sığmazsın Keter kişi yoldæ yaxşı. (ETP:99) Yolcu yolunda gerek Aġrimas béşimġa alte tayaq. (UAD:79) Ağrımaz başıma altı sopa. (İşe yaramaz bir şey yapınca söylenir.) 107. Tuġmas xatınġa, qose eri bar! (KAD:18) Kısır kadının, köse kocası olur Çişleydigen it çişini körsetmez. (UAD:155) Isıracak köpek dişini göstermez. Sıfat-fiil yan cümlecikli girişik cümlelerde, sıfat-fiil yan cümleciği, Türkiye Türkçesinde de olduğu gibi, başsız, yani bir ismin niteleyicisi değil, adlaşmış bir sıfat gibi de kullanılabilir. Sıfat-fiil yan cümleciği, ( ) örneklerde, temel cümleciğin öznesi olarak görev yapmaktadır: 109. Kişiniñ aġziġa qariġan aç qaqtu (UM:24) İnsanın ağzına bakan, aç kalır Ötmeydigan, ömür yoq; sunmaydiġan, tömür yoq. (UXM:112) Geçmeyen, ömür değildir; uzamayan, demir değildir.

199 203 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Uygur Atasözleri Sentaksı Üzerine 111. Aç qalmiġan açliqni bilmes. (UAD:70) Aç kalmamış kişi, açlığı bilmez Aççiq ter tökken, tatliq yer. (UAD:73) Acı ter döken, tatlı yer Azga könmes, yaxşiliq körmes. (UAD:110) Aza alışmayan (razı olmayan), iyilik görmez. Sıfat-fiil yan cümleciği, ( ) örneklerde temel cümleciğin nesnesi olarak görev yapmaktadır: 114. Kökten izligenni yerdin taptı. (UXM:48) Gökte ararken yerde buldu Mollanıñ qılġanını qılma, degenini qıl. (ETP:118) İmamın yaptığını yapma, dediğini yap Atisi körelmigenni balisi körer. (UAD:105) Babasının göremediğini çocuğu görür Özeñge rava körmigenni başqilarġimu rava körme. (UM:95) Kendine reva görmediğini başkalarına da reva görme. Sıfat-fiil yan cümleciği, (121.) örnekte, yamanlıq qılġanġa, yamanlıq qılġan kötülük yapana kötülük yapma, sıfat-fiil yan cümleciğinin yer tamlayıcısı olarak görev yapmaktadır, yamanlıq qılġanġa vepa kötülük yapana vefa yönelme (datif) grubunda ise vepa isminin yönetimi gereği -ġa yönelme ekini almıştır: 118. Yamanlıq qılġanġa, yamanlıq qılġan 17, na:dannıñ işi; yamanlıq qılġanġa vepa dana:nıñ işi. (SEL:138) Kötülük yapana kötülük yapmak, cahilin işi; kötülük yapana vefa, âlimin işi. -Gan ekli sıfat-fiil yan cümlecikleri, ( ) örneklerde, temel cümleciğin doğrudan bir ögesi olarak değil de, bir ögesinin parçası, yani 17 -GAn sifat-fiil ekinin yamanlıq qılġan kötülük yapma kelime grubunda -ma anlamlı isim-fiil gibi kullanılması dikkat çekicidir.

200 204 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mevlüt GÜLTEKİN özne ( ) olarak kullanılan belirli isim tamlamasının tamlayanı; (125.) atasözünde ise sıfat-fiil, sıralı cümlenin 2. cümlesinin öznesi olan piyaznıñ köygeni örneğinde belirli isim tamlamasının tamlananı olarak kullanılmıştır: 119. Aq körüngenniñ hemmisi aq emes. (UAD:91) Ak görünenin hepsi ak değildir Nési bergenniñ hali xarap, qalar depterge qarap. (UXMT 2:366) Veresiye verenin hali haraptır, deftere bakar kalır Aldiraġanniñ éşigi yétivaptu. (UAD:85) Acele edenin eşeği yatıp kalmış Guşt bilen yaġ bir toqqan, piyaznıñ köygeni beka:r. (ETP:59) Etle yağ kardeştir, soğanın yanması boşuna. -GAn ekine dek ya da bilen edatların gelmesiyle oluşan Gandek (126.), -GAnbilen (127.) ekli, edat grubu yapısındaki, zarf-fiil yan cümlecikleri, temel cümleciğin zarf tümleci olarak görev yapmaktadır: 123. Ölüdigandek taet qil, ölmeydigandek oqet qil. (UM:25) Ölecek gibi ibadet et, ölmeyecek gibi çalış Adem qéri bolġan bilen köñli qerimes, derex qeri bolġan bilen yiltizi qurumas. (UAD:75) İnsanın yaşlanmasıyla gönlü de yaşlanmaz, ağacın yaşlanmasıyla kökü kurumaz. C. Zarf-fiilli girişik cümle yapısındaki atasözleri Zarf-fiil yan cümleciklerinde, zarf-fiil olarak genellikle -(I)p ( ), -A (131.), - y ( ), -GIçA ( ), -ganda ( ), -gali ( ), -GAnsiri (143.), -IştA (144) vb. ekli zarf-fiilli yapılar kullanılır. Zarf-fiil yan cümlecikleri, temel cümleciğin zarftümleci işlevi görür: 125. Köptin toşqan qeçip qutulmas. (UM:38) Çoğunluktan tavşan kaçıp kurtulamaz Aldirap aşqa çüşüptu. (UAD:84)

201 205 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Uygur Atasözleri Sentaksı Üzerine Acele edip yemeğe düşmüş Aşni körüp işni untuma. (UAD:96) Yemeği görüp işi unutma Tama tama köl bolædur. (ETP:186) Damlaya damlaya göl olur Aş içmey aġzi köyüptü. (UAD:95) Çorba içmeden ağzı yanmış Atqa küçi yetmey, égerni uruptu. (UAD:103) Ata gücü yetmeyince, eğerine vurur Ayaqqa çiqmay başqa yoq. (UXM:292) Ayağa çıkmadan başa çıkılmaz Aç qalġiçe, yaliñaç qal. (UAD:70) Aç kalacağına çıplak kal At alġiçe oqur sal. (UAD:96) At almadan ahırı hazırla Dert kelgende derman kéter. (UXM:220) Dert gelince derman gider Aççiġin kelgende sol qoluñ oñ qolunġa yar bolsun. (UAD:73) Kızdığın zaman, sol kolun sağ koluna dost olsun Gep tapġanda ya:r yoq; ya:r tapġanda gep yoq. (SEL:177) Söz bulunca yar bulunmaz; yar bulunca söz bulunmaz Manġalı eringen yugurær, a:hite manġan baræ, yugurup ketken harær. (ETP:107) Yürümeye üşenen, koşar; yavaş yürüyen varır, koşup giden yorulur Müxebbetni sétivalġili bolmas. (UXM:172) Sevgiyi satın almak mümkün değildir Gülm idi tozup ketkeli? (SEL:271) Çiçek miydi solup gidecek. (Çocuklara, kadınlara sert davranıp zarar verildiğinde söylenir.)

202 206 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mevlüt GÜLTEKİN 140. Bala öskensiri, derdimu ösidu. (AUD:112) Çocuk büyüdükçe derdi de büyür Bérişte saniġi toqquz, élişte saniġi ottuz. (UAD:127) Verirken saydığı dokuz, alırken saydığı otuz. 2. KARMAŞIK CÜMLE (ARİLAŞ QOŞMA CÜMLE) YAPISINDAKİ ATASÖZLERİ Karmaşık cümleler 18, çoğunlukla, yapısındaki cümlelerden biri ya da her ikisi, girişik cümle, şartlı birleşik cümle ya da iç içe birleşik cümle yapısında olan iki ya da daha fazla bağısız cümleden oluşan sıralı cümle, seyrek olarak da temel cümleciği girişik cümle yapısında olan bir şartlı birleşik cümle biçimindedirler. Karmaşık cümleyi kuran her iki temel cümlecik de, ( ) örneklerde görüldüğü gibi, girişik cümle biçiminde olabilir: 142. Tamaq yégin toyġuça, iş qilġin harġuça. (UXMT 2:9) Yemek ye, doyuncaya dek, iş yap yoruluncaya dek Avaylimay uruvidim, aġrimay ölüp qaldi. (UAD:106) Sakınmadan vuruverdim, acımadan ölüverdi Ana körüp qiz al, qirġaq körüp bez. (UAD:89) Anasına bak, kızını al, kenarına bak, bezini al Aldiraġan qalar, yürgen alar. (UAD:85) Acele eden kalır, yürüyen varır Aç qalġanġa nan yaqturma, muzliġanġa ot yaqturma. (UAD:70) Aç kalana ekmek pişirttirme, soğuktan donana ateş yaktırma Aç qalmiġiçe aşniñ qedrini bilmes, piyade yürimigiçe atniñ qedrini bilmes. (UAD:71) Aç kalmayınca yemeğin kıymeti bilinmez, yaya yürümeyince atın Adem bilgendi oquydu, toxu körgendi çoquydu. (UAD:74) İnsan bildiğini okur, tavuk gördüğünü gagalar. 18 Uygurcadaki karmaşık cümleler hakkında bk. Osmanov-Sayit 1991: 8-9.

203 207 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Uygur Atasözleri Sentaksı Üzerine 149. Aldida kelgen orun üçün, keyin kelgen tamak üçün. (UAD:84) Önce gelen yer (kapmak) için, sonra gelen yemek için. Karmaşık cümle, (153.) örnekte olduğu gibi, bir şartlı birleşik cümleyle bir girişik cümleden meydana gelen sıralı cümle biçiminde de olabilmektedir: 150. Seper qılsañ bir mert birlen seper qıl, özi ölmey seni taşlap kétmeydu.(kad: 20) Yolculuğa çıkarsan bir mert adamla çık, kendisi ölmeyince seni bırakıp gitmez. Karmaşık cümle, ( ) örnekte olduğu gibi, bir basit cümleyle, bir şartlı birleşik cümleden meydana gelen sıralı cümle biçiminde de olabilmektedir: 151. Yurt itliri talişar, böre kelse yarişar. (UXMT1:364) Evin köpekleri (birbiriyle) dalaşır, kurt görse (birbiriyle) barışır Aval özeñni çimda, aġrimasa, başqini. (UAD:106) Önce kendini çimdikle, acımazsa başkasını Govher yatur bu sayde, tanumasæñ ne fayde. (ETP:57) Cevher var bu vadide, tanımazsan ne fayda. Karmaşık cümle, ( ) örneklerde olduğu gibi, iki şartlı birleşik cümleden meydana gelen sıralı cümle biçiminde de olabilmektedir: 154. Aġriq bolsañ, ölüp qutul, qerzdar bolsañ, bérip qutul. (UAD:80) Hasta olsan ölüp kurtul; borçlu olsan verip kurtul Amanet saqlisañ tölersen, yañ yerde öy salsañ, ölerseñ. (UAD:88) Emaneti korursan, geriye verirsin; bayır yerde ev yaparsan, ölürsün Aş kelse, yegin, söz kelse, degin. (UAD:91) Yemek gelse ye, söz gelse, söyle.

204 208 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mevlüt GÜLTEKİN Karmaşık cümle, (160.) örnekte olduğu gibi, şart cümleciğinden sonra gelen ve temel cümleciği girişik cümle biçiminde olan bir şartlı birleşik cümleden meydana gelebilir: 157. Baġda gül bolmisa, bülbül kelip sayrimas. (UAD:111) Bağda gül olmasa, bülbül gelip ötmez. Karmaşık cümle, (161.) örnekte olduğu gibi, şart cümlecikleri iç içe birleşik cümle yapısında olan ve iki şartlı birleşik cümleden meydana gelen sıralı cümle biçiminde de olabilmektedir: 158. Pul tapay déseñ iş tap, tam salay déseñ xiş (tap). (UXMT2:7) Para bulayım dersen iş bul, ev yapayım dersen kerpiç (bul). Karmaşık cümle, (162.) örnekte olduğu gibi, birinci cümlesinin temel cümlesi emir kipinde bir iç içe birleşik cümleyle, ikinci cümlesi, şartlı yardımcı cümleciği temel cümleden sonra gelen devrik yapıdaki bir şartlı birleşik cümleden oluşan sıralı cümle biçiminde de olabilmektedir: 159. Ayaq astida qaldim dep dime vay, çine bolar, köp desselse lay. (UAD:108) Ayak altında kaldım diye eyvah, deme; çamur çok ezildiği zaman çini olur. SONUÇ Uygur atasözlerini cümle bilgisi itibarıyla ele aldığımız bu makalede, 25 tanesi (1-25) basit, 119 tanesi (26-144) birleşik, 18 tanesi (95-114) ise karmaşık cümle yapısında olmak üzere toplam 162 atasözü ele alınmış ve bunların değişik yapılardan oluştuğu ortaya konulmuştur. Basit cümle yapısındaki atasözlerinin (1-25), genellikle, kurallı, yani yüklemi sonda ve bildirme kipinde olduğu; yüklemi isim kökenli olanlarda (8-17) ise teklik 3. kişilerde -dur bildirme ekinin kullanılmadığı saptanmıştır. Seyrek olarak basit yapılı isim cümlelerinde (23-25) yüklem bulunmadığı görülmüştür. Birleşik cümle yapısındaki Uygur atasözlerinin, sıralı cümle (26-50), şartlı birleşik cümle (51-79), iç içe birleşik cümle (80-93), ki bağlaçlı bağlı birleşik cümle (94) ya da girişik cümle (95-144) yapısında olduğu görülmüştür.

205 209 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Uygur Atasözleri Sentaksı Üzerine Sıralı cümle (26-50) yapısına sahip çok sayıda Uygur atasözünün bulunduğu ve bunların farklı kip ekleriyle çekimlenmiş, çoğunlukla, teklik 3. kişi biçiminde olduğu saptanmıştır. Sıralı cümlelerin çoğunun kurallı (26-29), az sayıda bazı sıralı cümle yapısındaki atasözlerinin (38-38) de devrik yapıda olduğu görülmüştür. Sıralı cümle yüklemlerinin bazen emir kipinde (39-41) çekimli olduğu da ortaya çıkmıştır. Sıralı cümleyi oluşturan cümlelerin yüklemleri aynıysa, bunlardan, ikinci cümle yükleminin (30-34) genellikle, düştüğü görülmüştür. Ölçünlü Uygurcada sıkça kullanılan bağlaçlı sıralı cümle tipi ile sadece iki atasözünde (49-50) karşılaşılmıştır. Şartlı birleşik cümle (51-79) yapısına sahip atasözlerinin, genellikle kurallı (51-73), seyrek olarak ise devrik (74-76) ya da soru cümlesi (77-79) biçiminde olduğu; şart cümleciğinin, çoğunlukla, temel cümleciğin zarf tümleci (51-56) olarak kullanıldığı, az sayıdaki bazı atasözlerinde ise, temel cümleciğin öznesi (57), nesnesi (59-60), yer tamlayıcısı (61-64), yüklem ismi (65-66) ya da yetersiz şart cümleciği (67-73) olarak işlev gördüğü tespit edilmiştir. İç içe birleşik cümle (80-93) yapısındaki Uygur atasözlerinin, çoğunlukla, de- fiilinin bitimli biçimi (80-88), degen sıfat-fiilli (89-90) veya dep zarf-fiilli biçimleri (90-93) ile kurulduğu ve bu yapılarda, iç cümleciklerin de- fiilli cümleciğin nesnesi olduğu görülmüştür. İncelenen Uygur atasözlerinde, ölçünlü Uygur yazı dilinde de seyrek görülen ki bağlaçlı bağlı birleşik cümle türünün sadece bir örnekte (94) kullanıldığı tespit edilmiştir. Girişik cümle yapısındaki (95-144) Uygur atasözlerinde, yan cümle yüklemini bitimsiz fiil biçimleri olan, isim-fiil, sıfat-fiil ve zarf-fiilli biçimlerin teşkil ettiği, isim-fiil yan cümleciklerinin (95-102), temel cümleciğin bir ögesi olarak kullanıldığı; sıfat-fiil yan cümleciklerinin ( ), ya temel cümleciğin bir ögesinin niteleyicisi ( ) olarak ya da onun bir ögesi ( ), zarf-fiil yan cümleciklerinse ( ), temel cümleciğin zarf tümleci olarak görev yaptığı belirlenmiştir. Karmaşık cümle yapısına sahip atasözlerinin ( ) ise, genellikle, iki girişik cümleden ( ), bir basit cümle ile bir şartlı birleşik cümleden ( ), iki şartlı birleşik cümleden ( ) ya da bir iç içe birleşik cümle ile bir şartlı birleşik cümleden (162) oluşan sıralı cümle yapısında olduğu görülmüştür.

206 210 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Mevlüt GÜLTEKİN KAYNAKÇA ARATAN, Ekrem Ural (1965), Kâşgar Ağzından Derlemeler, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara. ARZİEV, Arslan Uyġur (2006), Uyġur Tili, Mektep Neşriyatı, Almuta. BAKİ Abdukérim (1983), Hazirqi Zaman Uyġur Tili, Milletler Neşriyatı, Pekin. BOESCHOTEN, Hendrik (1998), Speaker of Turkic Languages, The Turkic Languages, (editor: Johanson, Lars Éva Á. Csato), Routledge, London and New York, s EHMET Turdi, Enserein Musa ve Nesrulla Yolboldi (1989), Hazirqi Zaman Uyġur Tili, Şincang Maarip Neşriyatı, Ürümçi. ERGİN, Muharrem ( ), Türk Dil Bilgisi, Boğaziçi Yayınları, İstanbul. HAHN, Reinhard F. (1998), Uyghur, The Turkic Languages, (editör: JOHANSON, Lars ve Éva Á. Csato), Routledge, London and New York, s İMER, Kâmile, KOCAMAN Ahmet ve A. Sumru Özsoy (2011), Dilbilim Sözlüğü, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul. İMİN, Exmet (red.) (2006), Uygur Xelk Maqal-Temsilliri 1-2, Şincan Xelq Neşriyati, Ürümçi. (UXMT) JARRING, Gunnar (1985), The Moen Collection Of Eastern Turki (New Uighur) Proverbs And Popular Sayings, Publication of Royal Society at Lund, Lund. (ETP) JOHANSON Lars (1998). History of Turkic, The Turkic Languages, (editor: Lars Johanson ve Éva Á. Csato), Routledge, London and New York, s KARAHAN, Leyla (1993), Türkçede Söz Dizimi, Akçağ Yayınları, Ankara. KARAÖRS, Metin (1993), Türkçenin Söz Dizimi ve Cümle Tahlilleri, Erciyes Üniversitesi Yayınları, Kayseri. KAŞGARLI, Sultan Mahmut (1992), Modern Uygur Türkçesi Grameri, Orkun Yayınevi, İstanbul. KAYDAROV, A.T. (1966a), Hazirqi Zaman Uyġur Tili, Kazak SSSR Penler Akademiyası Neşriyatı, Alma-Ata. KAYDAROV, A.T. (1966b), Uygurskiy yazık, Yazıki Narodov SSSR, 2, Tyurkskie yazıki, (editor: N.A. Baskanov), İzdatel sva Nauka, Moskva, s LE COQ, Albert v. (1911), Sprichwörter und Lieder aus der Gegend von Turfan, B.G. Teubner Verlag, Leipzig Berlin. (SUL)

207 211 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Uygur Atasözleri Sentaksı Üzerine MEHSUT, Tursun (red.) (1986), Ali Mektep Til-Edibiyat Esasliri, Şincañ Maarip Neşriyatı, Ürümçi. NADZHIP, Emir (1968), Uygurçe-Rusçe Luġet, (kısaltılarak Türkçeye tercümesi: İklil Kurban (1995), Yeni Uygur Türkçesi Sözlüğü, TDK yayınları, Ankara.), Sovetskaya Entsiklopediya Neşriyati, Moskva. NADZHIP, Emir (1971). Modern Uigur, İzdatel sva vostoçnoy literaturı, Moskva. OSMANOV, Mirsultan ve Muhemmetréhim Sayit (1991), Qisqiçe Tilşunasliq Luġiti, Şincan Xelq Neşriyati, Ürümçi. ÖZKAN, Mustafa ve SEVİNÇLİ, Veysi (2008), Türkiye Türkçesi Söz Dizimi, 3F yayınevi, İstanbul. ÖZTOPÇU, Kurtuluş (1992), Uygur Atasözleri ve Deyimleri, Doğu Türkistan Vakfı Yayınları, İstanbul. ÖZTÜRK, Rıdvan (1994), Yeni Uygur Türkçesi Grameri, TDK Yayınları, Ankara. REHİM, Mehemmet (haz.) (1979), Uygur Xelq Maqal-Temsilliri, Şincan Helq Neşriyati, Ürümçi. (UXM) SADVAQASOV, Ġ., Ş Kibirov. ve H. Vahidov (1960), Uyġur Maqal ve Temsilliri, Qazaqstan Dölet Gözel Edebiyat Neşriyatı, Alma-Ata. (UM) SÉMETOV İ. (1965), Addiy Cümlide Söz Tertivi, Uygur Tili Boyuçe Tekşürüşler (red. A.T. Kaydarovvd.), İzdatel sva Nauka, Alma-Ata, s TEKİN, Talat ve Mehmet Ölmez (2003), Türk Dilleri. Giriş, Yıldız Yayınları, İstanbul. YAKUP, A. vd. (2011), Hazirgi Uygur Tiliniñ İzohliq Luġiti, Şincan Xelq Neşriyati, Ürümçi. YAZICI ERSOY, Habibe (2007), Yeni Uygur Türkçesi, Türk Lehçeleri Grameri (editör: Ahmet B. Ercilasun), Akçağ Yayınları, Ankara, s

208 DÜNDEN BUGÜNE, BUGÜNDEN YARINA KIRGIZ JEOPOLİTİĞİNDEKİ DEĞİŞEN PARAMETRELER ve GELECEK ÖNGÖRÜLERİ Doç. Dr. Timuçin KODAMAN * Dr. Haktan BİRSEL ** ÖZ: Orta Asya coğrafyasının en kritik bölgesinde yer alan Kırgızistan bağımsız bir devlet haline dönüşmesinden itibaren, zayıf ekonomi, heterojen bir nüfus yapısı ve ABD ile Rusya Federasyonu arasında devam eden güç mücadelesi içinde var olma savaşını sürdürmektedir. Bu mücadelenin bir doğal sonucu olarak da kısa aralıklarla devrimler gerçekleşerek yönetimler değişmiştir. Fakat her gelen yeni yönetim Kırgızistan a ihtiyaç duyulan huzuru, refahı ve istikrarı getirememiş ve aksine Kırgızistan her geçen gün daha fazla kaos ortamına sürüklenmiştir. Bu nedenle Kırgız jeopolitiğinin her yönüyle incelenmesi ve yeryüzünün beşiği olarak isimlendirilen, petrol ve doğal gazın dışında birçok değişik zenginliklere sahip olan bu ülkenin problem sahalarının ortaya konulması ayrı bir önem taşımaktadır. Çünkü Fergana Vadisi nden Tanrı Dağları na, radikal terör gruplarından ABD nin Afganistan da yürüttüğü askeri/siyasi harekata kadar geniş bir çerçevede dünyayı ve Avrasya yı ilgilendiren hayati öneme haiz konularda Kırgız jeopolitiği çok etkilidir. Anahtar Kelimeler: Kırgızistan, ABD, Rusya Federasyonu, Fergana, Akaev, Bakiev Changing Parameters and Future Foresights in Kyrgyz Geopolitics from Past to Present and From Present to Future, * Süleyman Demirel Üni. İİBF, Uluslararası İlişkiler Böl., ** 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Ankara,

209 214 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Timuçin KODAMAN - Haktan BİRSEL ABSTRACT: Kyrgyzstan, which is located in the most critical part of the Middle Asia, has struggled to survive with poor economy, heterogeneous demographic structure and ongoing power fight between Russian Federation and USA ever since it became an independent country. Governances change at short intervals through revolutions as a natural consequence of this struggle. However, all the new governances fail to bring required peace, welfare and stability to Kyrgyzstan and on the contrary Kyrgyzstan is dragged into chaos day by day. For this reason, geopolitics of Kyrgyz, which is a country called as the cradle of earth and has much natural richness except petroleum and gas, should be examined by in its all aspects and its specific problems should be outlined carefully. This is very important since the geopolitics of Kyrgyz is very sensitive in matters regarding the world and Eurasia stretching from Fergana Valley to Tianshan Mountains, where radical terrorist groups to military/political operations of USA in Afghanistan has been in progress. Key Words: Kyrgyzstan, USA, Russian Federation, Fergana, Akayev, Bakiyev GİRİŞ SSCB nin dağılmasına, aktif komünist ideolojisinin ortadan kalkması ve geniş Avrasya coğrafyasında bir anda bağımsızlıklarına kavuşan Avrasya halkları bakımından bakıldığında, bu olayın dünya için, İkinci Dünya Savaşı ndan sonra yeni bir kırılma noktası olarak tarihe geçmesi gerektiği kanaati doğmaktadır. Meydana gelen bu gelişmeler direk olarak Balkanlarda, Orta/Doğu Avrupa da ve özellikle de Orta Asya da etkili olmuştur. Fakat Türklerin ana yurdunun merkezini teşkil eden Orta Asya, öncelikle Türklerin yaşam alanıdır. Sonra büyük enerji kaynaklarına ev sahipliği etmektedir. Ayrıca SSCB nin mirasçısı olarak Rusya Federasyonu (RF) tarafından tekrar kontrol edilme arzusu en üst noktadadır. ABD için Orta Asya ya girme fırsatının oluşturmaktadır. Avrupa Birliği (AB) bakımından ise bu topraklar yeni Pazar ve ekonomik açılım anlamına gelmektedir. Bu nedenler kapsamında, güç mücadelesinin en şiddetli ve uzun süreli olarak yaşanan ve dünyanın en büyük nüfus oranını etkileyen coğrafyadır. Bu çerçevede 1990 yılından itibaren meydana gelen olaylar ve güç merkezlerinin hareket tarzları incelendiğinde, Orta Asya da bağımsızlıklarını kazanan Türk devletlerinin hepsinin bu mücadelenin

210 215 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Kırgız Jeopolitiğindeki Değişen Parametreler içinde dönemsel olarak değişkenlik arz eden rolleri olduğu görülmektedir. Özellikle kritik bir coğrafyada bulunması ve bağımsızlık dengelerinin oturmaması bakımından Kırgızistan, diğer Türk devletlerinin içinde ayrı bir öneme sahiptir. Ahmet Raşid in yeryüzünün beşiği olarak isimlendirdiği Kırgızistan, Türkistan coğrafyası ikiye bölünmesinden itibaren her dönemde elinde bulunduran tarafa önemli avantajlar sağlayan siyasi, coğrafi ve demografik özellikleri içinde barındıran yapıya sahip olmuştur (Raşid 2001: 200). Dolayısıyla Kırgızistan, Orta Asya ile ilgili yapılacak askeri, siyasi ve ekonomik planlamalarda dikkate alınması gereken özellikleri içinde barındırmakta ve bu coğrafya her bakımdan çok iyi bilinmediği takdirde yürütülecek olan her türlü faaliyete direk olarak olumsuz etki edebilecek niteliğe sahip olmaktadır. Bu nedenle inceleme üç safhada yapılacaktır. Birinci safhada tarihi süreç dikkate alınarak Kırgız Jeopolitiğinin önemi ortaya konulacak, ikinci safhada Kırgızistan bağımsızlığı kazanmasından sonra meydana gelen gelişmeler jeopolitik yapı içinde incelenecek ve üçüncü safhada ise Kırgızistan ile doğrudan bağlantılı olan ve günümüzdeki Orta Asya ve Afganistan da yürütülen çok boyutlu faaliyetler değerlendirilerek gelecekteki olası etkileri ortaya konulmaya çalışılacaktır. Kırgız Jeopolitiğini Oluşturan Dinamiklerin İncelenmesi Kırgızistan ın Orta Asya daki siyasi ve askeri planlamalara etkilerinin büyük olmasının en büyük sebebi, konum itibariyle kritik yapıdaki ülkeler ile sınır teşkil etmesi, sınırları içinde Fergana Vadisi, Tanrı Dağları ve Maveraünnehir bölgesini besleyen iki büyük nehre (Amuderya ve Siriderya) kaynaklık etmesi ve dünyanın en yüksek arazi arızalarına sahip olmasıdır (Raux 2001:102). Coğrafi konum itibari ile bakıldığında, Kazakistan, Tacikistan ve Sincan Özerk Bölgesi üzerinden doğrudan Çin ile komşu olması, Özbekistan ve Tacikistan ile karmaşık bir doğaya sahip sınırdaşlığı ve Afganistan a yakın bir konumda bulunması göze çarpmaktadır Çin ile sınır komşuluğu, Çin topraklarında önemli sayıda baskı altında Kırgız yaşadığı dikkate alındığında, Kırgızistan ın bağımsız bir cumhuriyete dönüşmesi ile Doğu Türkistan da yaşayan yaklaşık olarak sayıları iki milyona ulaşmış olan Kırgızlar için akraba devletin ortaya çıkması, Çin yönetimini sürekli olarak tedirgin etmektedir (Cheterian 2003: 2). Kırgızistan toprakları coğrafi olarak keskin bir yapıya sahiptir. Dünyanın en yüksek dağ gruplarından birisi olan Tanrı Dağlarının bir

211 216 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Timuçin KODAMAN - Haktan BİRSEL kısmı bu topraklardan yükselirken batı etekleri yine dünyanın en kalabalık ve karmaşık yapısına sahip olan Fergana Vadisi ne açılmaktadır (Efegil 2004: 218). Fergana Vadisi, Kırgız ve Özbekleri birbirine karıştıran, sınır bakımından birbirine geçmişliğe iyi bir örnek teşkil eden ve aynı zamanda kaçakçılıktan radikal terör örgütlerine kadar geniş bir yelpazede her türlü suç gruplarına korunma ve aktif olarak faaliyetlerini sürdürebilme imkânı verir bir yapıdadır. Özellikle, kilometre karelik bir alana sahip olan ve insana ev sahipliği yapan vadi, Orta Asya nın en kalabalık beşinci bölgesini oluştururken, hem Özbek ve Kırgız nüfusunun birbirine karışmasına ve kesin çizgilerle ayrılabilen sınır çizgisinin oluşturulamamasına neden olmakta hem de dünyaya meydan okuyan terör örgütlerinin rahat bir şekilde konuşlanmasına imkân vermektedir (Roy 2001: 34). Bunun yanı sıra vadinin kuzey ve güney uzanımında yer alan Fergana, Oş ve Celalabat şehirlerinin etnik kompozisyonu, sınırların karmaşık bir yapıya sahip olması nedeniyle birbirine karışmış bir görüntü sergilemektedir. Bu kapsamda daha homojen ve büyük bir nüfusa sahip olan Özbekler, vadinin içinde yer alan şehirleri etkilemekte ve Kırgızistan ı olumsuz yönde etkilemektedir. Özbekistan coğrafyasının içinde yer alan Maveraünnehir bölgesini ve dünyanın en büyük gölü olan Aral gölünü besleyen Amuderya ve Siriderya nehirlerinin kaynakları da büyük bir kısmı Kırgızistan ın sınırları içinde yer alan Tanrı Dağları ndadır (Raşid 2006: 100). Bu nedenle sınır aşan uluslararası sular konumundaki her iki nehrin kaynağının da bu topraklarda bulunması, Kırgızistan için avantajlı ve dezavantajlı bir durum yaratmaktadır. Avantajları kapsamında bu iki nehrin kaynağının Kırgızistan sınırları içinde olması, Kırgızların hiçbir zaman tatlı su problemi yaşamamasına ve sulama konusunda tasarrufa gitmemesine neden olmaktadır. Dezavantajları konusunda ise uzun ve sert geçen kış dönemlerinde suların kontrol edilememekte ve her yıl büyük ve etkili doğal afetler oluşmaktadır. Bu nedenle de Kırgız yerleşkeleri büyüyememekte ve gelişememektedir (Raşid 2001: 126). Bunun yanı sıra, suların denetimi kapsamında Kırgızistan ın komşuları ile önemli problem sahaları ortaya çıkmaktadır. Yaz dönemlerinde azalan sular Kırgız yönetimi tarafından barajlarda elektrik üretimi için tutulmaktadır. Bu nedenle sınır aşan sular olma özelliğini taşıyan nehirlerin taşıdığı tatlı su, dünya çapında pamuk üretimi yapan Özbekistan ve Türkmenistan a yeteri kadar ulaşamamaktadır. Bundan dolayı da Kırgız yönetimi sürekli olarak her iki ülke ile diplomatik çatışma içine girmektedir (Yapıcı 2004: 23). Kış dönemlerinde ise suyun

212 217 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Kırgız Jeopolitiğindeki Değişen Parametreler fazla olması Kırgızların bu suları serbest bırakmalarına neden olurken kontrolsüz olarak akan sular diğer ülkelerin tarım alanlarında önemli zayiata sebep olmaktadır. Dolayısıyla su, Kırgızistan ın komşuları ile diyalogunu bozan önemli bir etken olarak ortaya çıkmaktadır (Ülkü 2002: 200). Kırgızistan coğrafyası incelendiğinde sınır karmaşası, Fergana Vadisi ve Tanrı Dağları ndan kaynaklanan sert arazi ve Amuderya, Siriderya nehirlerinin oluşturduğu su sorunu etkili olarak ortaya çıktığı görülmektedir. Ayrıca SSCB sonrasında birbirine bağlı ekonomik yapının çökmesi ve önceden olduğu gibi diğer Sovyet cumhuriyetlerinden mal ve hizmet akışının durması en çok Kırgızistan ı olumsuz yönde etkilemiştir. Diğer Orta Asya Türk devletlerinde olduğu şekilde petrol ve doğalgaz gibi değerli yer altı zenginliklerine sahip olmayan ülke, ihtiyaç duyduğu mali kaynaklara sahip olamamıştır. Bu nedenle de ülke sürekli olarak dış yardımlara ve bu yardımların karşılığında kendisine dezavantaj getirecek ödünleri vermesine neden olmuştur. Kırgız jeopolitiğinin diğer ayağı demografik yapıdır. Demografik yapı her ülke için çok önem taşıyan ve etnik bütünlüğün kuşaklar arası yaptığı yolculuğu direk olarak etkileyen ana eleman durumundadır (Smith 2002: 45). Dolayısı ile dil, tarih ve kültürel öğeleri içinde barındıran etnik yapının yaşam alanı demografidir. Homojen nüfus yapısının kaybedilmesi sonucunda devletlerin ulusal bütünlüklerini kaybedeceği korkusu, yönetimlerin nüfus yapılarını homojen kılma eğilimi içine sokmaktadır (Anderson 2007: 128). Dolayısıyla devletler tarih boyunca nüfus özelliklerini sürekli olarak homojenleştirmeye ve içlerinde barındırdıkları farklı grupları baskı ile kontrol altına almaya çalışarak demografik bir bütünlük sağlama gayreti içinde olmuşlardır (Smith 2004: 187). Tarihi süreç incelendiğinde demografik bütünlüğün iki esasa bağlı olarak sağlanmaya çalışıldığı görülmektedir. Bunlardan ilki sert tedbirler çerçevesinin oluşturulmasıdır. Bu bağlamda asimilasyondan zorunlu göçlere, farklı grupları baskı altına almaktan yok etmeye kadar geniş bir yelpazede birçok tedbir uygulanmıştır. İkincisi ise, entegrasyon tabanlı politikaların uygulanmasıdır ki, bu politikalar diğerlerine nazaran daha özgürlükçü bir yaklaşım içinde farklı grupların başat gruba benzemesini ve bir süre sonra da onlardan birisine dönüşmesini hedeflemiştir. Orta Asya da Türkler, tarih boyunca bütün Türkistan coğrafyasında aynı budunun birer parçası olarak yaşamışlardır. Fakat 15. yüzyıldan itibaren Türklerin güç kaybetmeye başlaması sonucunda yeni güç merkezleri ortaya çıkmaya başlamıştır (Birsel ). 16. yüzyılın ilk

213 218 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Timuçin KODAMAN - Haktan BİRSEL çeyreğinden itibaren Ruslar ve Çinliler fiziki olarak Türkler üstünde hâkimiyet kurma imkânını elde etmişlerdir (Ülkü 2002: 49). Bu dönemden itibaren Türkistan, Rus ve Çin güç mücadelesi içinde parçalanmış, Türk yurdu Doğu ve Batı Türkistan olarak ikiye ayrılmıştır. Doğu Türkistan ın yerli halkları Çinliler tarafından büyük bir asimilasyon politikasına maruz bırakılırken burada yaşayan Türkler zaman zaman değişik oranlarda başkaldırı hareketlerine girişmişlerse de etkili bir üstünlük sağlayamamışlardır (Farley 2000: 284). Bu başkaldırı hareketlerini gelecek için önemli bir tehdit olarak değerlendiren Çin yönetimleri tarafından asimilasyon politikalarının dozajı her dönem daha da artmıştır. Günümüzde Sincan Özerk Bölgesi olarak isimlendirilen ve aslında Türkistan ın doğu bloğunu oluşturan bu coğrafyanın Türk halkları, kendi dil ve kültürlerini kullanamayan insan topluluklarına dönüşmüşlerdir (Karakoç 2004: 38). Batı Türkistan da ise Rus boyunduruğuna giren Türkler uzun bir dönem mücadelelerini sürdürmüşler ve son olarak Basmacı (Demir 2003: 116) hareketinin bastırılması ile direnişleri bitmiştir (Andican 2003: 141). Sovyet sisteminin başlaması ile birlikte Türklerin bir daha tehdit oluşturmaması ve sadece Rus komünist sistemine hizmet eden bir topluluk haline getirilmesi Rus yönetimi tarafından öncelikli hedef olmuştur. Bu kapsamda Rus asimilasyon politikasının temeli İlminski nin etnik ayrıştırmaya dayanan düşüncelerinde uygulama alanına kavuşmuştur (Hamlemitoğlu 2004: 22). Türk tehdidinin yok edilmesi için çıkış noktasını etnik bütünlüğü bozma düşüncesine oturtan Ruslar, baskı ve zorlama yöntemlerini kullanarak aynı budunun farklı kolları olan Türkleri yapay sınırlar ile bölmüş her birine farklı ve yapay dil ve kültür kazandırarak birbirlerine yabancılaştırmışlar ve hatta düşman haline dönüştürmüşlerdir (Kona 2004: 93). Böylece tarih boyunca aynı kültürün insanları birbirleri ile geçinemeyen ve diyalog kuramayan ve komünist sistemin kölesi olan insan grupları yaratılmıştır. Bu süreç 1930 lu yılların başına kadar sürmüş ve hedefine ulaşmıştır. Türkistan ikiye ayrılarak baskı altına alınmış, yabancılaştırılmış ve irtibatı kesilmiş, Türkler, baskı altında ve çeşitli zorlamalara maruz kalmış topluluklar halinde bir yaşama mahkûm olmuşlardır (Andican 2003: 100). Geniş bir çerçeve içinde sunulan Türk demografisi üzerine oynanan oyundan Kırgızistan da benzer şekilde nasibini almıştır. Sovyet komünizminin ağır baskıları içinde kısıtlı bir yaşam süren Kırgızlar,

214 219 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Kırgız Jeopolitiğindeki Değişen Parametreler 1930 lu yılların başında şimdiki yapay sınırlarına kavuşmuş ve bir Sovyet cumhuriyeti olarak varlığını sürdürmüştür (Purtaş 2005: 20). Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında Kırgız jeopolitiğinin demografisine bakıldığında iki dezavantajlı durum ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki nüfusun sayısal özelliğindedir. Kırgızistan ın nüfusu diğer Türk devletlerine oranla daha azdır. Son nüfus sayımına göre civarına ulaştığı görülen nüfus Orta Asya coğrafyasının en sorunlu bölgelerinden birisinde var olabilmek için yeterli değildir. Bu nüfus ülkenin kısıtlı kaynaklarının işletilmesine ve ekonominin canlanmasına yetmediği görülmekte ve yeni girişimler için nitelikli ve niteliksiz iş gücünün bulunamamasına neden olmaktadır. İkincisi ise nüfusun demografisinde yatmaktadır. 7.5 milyonluk nüfusun %16 i Rus, %14 i Özbek, %10 u ise farklı gruplar tarafından şekillenmiştir (Kara 2006: 106). Kırgız nüfusu ise ancak %60 kadardır. Dolayısıyla bu demografik yapı Kırgızistan ın etnik kompozisyonunda bölünmeler yaratmakta ve iç siyasi yaşamında dalgalanmalar oluşturmaktadır. Bir değerlendirme açısından genel Orta Asya coğrafyasının demografik bileşenleri aşağıdaki çizelgede sunulmuştur. Tablo 1: Orta Asya Demografik Yapısı (Kara 2006: 106). ÖZBEKİSTAN %72 Özbek, %12 Rus, %1 Kırgız, %4 Tacik ve %11 Diğer TÜRKMENİSTAN %77 Türkmen, %9 Özbek, %7 Rus, %2 Kazak, %5 Diğer KAZAKİSTAN %46 Kazak, %35 Rus, %5 Ukrayna, %3 Alman, %11 Diğer KIRGIZİSTAN %60 Kırgız, %16 Rus, %14 Özbek, %10 Diğer TACİKİSTAN %64 Tacik, %24 Özbek, %5 Rus, %1 Kırgız, % 6 Diğer TOPLAM Bunun yanı sıra nüfusun az olması ve demografik yapının ulusal bütünlüğün sağlanmasına engel teşkil edecek biçimde homojenlikten uzak olması neticesinde ülkenin güvenlik sisteminin de zayıf kalmasına neden olmakta ve gerek iç güvenlik ve gerekse de dış güvenlik unsurları yetersiz kalmaktadır. Bu yetersizliğin doğal sonucu olarak da caydırıcı bir

215 220 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Timuçin KODAMAN - Haktan BİRSEL emniyet gücünün bulunmamasına neden olmaktadır. Böylece radikal terör grupları daha inisiyatif sahibi olarak faaliyetlerini sürdürmekte ve ülke iç ve dış emniyeti için daha büyük bir gücün varlığına ihtiyaç duymaktadır. Özellikle diğer Orta Asya devletleri gibi askeri bakımdan yetersizlik Kırgızistan ı arayış içine sokmakta ve kendi güvenliğini başka bir güçle sağlama yönünde hareket etmesine neden olmaktadır. Kırgızistan ın İç ve Dış Siyasası Üzerine Düşünceler Kırgızistan 1990 yılında SSCB nin dağılması sonrasında bağımsızlığına kavuşmuş ve dünya devletleri arasına ilk liderleri Askar Akaev ile katılmıştır (Raşid 2006: 103). Bağımsızlığa hazırlıksız olarak kavuşan Kırgız yönetimi, SSCB ardılı zayıf bir devlet yönetimi, mali açıdan çökmüş bir ekonomi ve dış dünya ile kopuk ilişkiler kapsamında var olma savaşı vermeye başlamıştır (Andican 2005: 5). Kendi kendisine yetememe gibi önemli sorunu, güçlü bir dış güce dayanma politikası güden Akaev rejimi SSCB ardından Avrasyacılık (Kırıyev 2004: 103) ideolojisi çerçevesinde Rusya Federasyonu önderliğinde hayata geçirilen Bağımsız Devletler Topluluğu oluşumuna, Taşkent Güvenlik Anlaşması na ve ardından da Çin ve Rusya Federasyonu önderliğinde oluşturulan ve dönemsel adı Sanghay Beşlisi olan örgütlere katılmıştır (Kleveman 2004: 10). Kırgızistan, 1996 yılından sonra ana esasları Orta Asya da güvenliğin Rus Gücü merkezinde yapılandırılması olan Askeri/Siyasi Güvenlik Doktrini çerçevesinde (Dugın 2003: 32), Rusya Federasyonu güdümünde kalmıştır yılına kadar özellikle Özbekistan ile bu ülkeye yönelik Özbekistan İslami Hareketi gibi radikal terör örgütlerini topraklarında barındırdığı ve müdahale etmediği/edemediği yönünde bölgesel çatışmaları da içine alan problem sahaları ile karşılaşmıştır (Bulard 2009: 3). Özellikle Özbek, Tacik ve Kırgız üçlü sınırları içinde yer alan Fergana Vadisi nin Kırgız bölümünde konuşlanan terör ve kaçakçılık örgütlerinin faaliyetlerinin engellenememesi veya bilinçli olarak Rusya Federasyonu güdümünde engellenmek istenmemesi, konuya siyasi boyut da katmış ve Kırgızistan sürekli olarak Özbekistan tarafından her platformda suçlanmıştır. Özellikle terör gruplarının Özbekistan da Kerimov rejimini devirmek maksadıyla yaptıkları eylemler sonucunda Özbekistan Kırgız topraklarını havadan bombalamış ve zaman zaman iki ülke savaşın eşiğine kadar gelmiştir (Birsel 2006: 100). Rusya Federasyonu güdümünde hareket eden Kırgızistan ilk ciddi sınavını 2001 yılında ABD de meydana gelen ve Afganistan da konuşlu

216 221 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Kırgız Jeopolitiğindeki Değişen Parametreler Taliban ve El Kaide örgütlerinin üstlendiği terör olayları sonrasında vermeye başlamıştır (Ülkü 2002: 69). ABD tarafından Afganistan a yapılacak olan askeri harekâtın desteklenmesi için ABD nin Kırgızistan da askeri konuşlanma taleplerini reddedemeyen Akaev yönetimi, Rusya Federasyonu nun askeri doktrinine ters de olsa bu yeni durumu kabullenmek zorunda kalmış ve ciddi anlamda ikileme düşmüştür (Gente 2006: 1). Buna rağmen Kırgız yönetimi Manas üssünü ABD ve İngiliz uçaklarına açmış ve topraklarında 3000 ABD askerinin konuşlanmasına müsaade etmiştir (Duskın 2002: 2) yılları arasında Akaev ABD taleplerine olumlu karşılık vermiş ve ABD askeri unsurları Kırgızistan topraklarını askeri planlamalarına uygun olarak kullanmışlardır. Fakat Rusya Federasyonu nun baskıları da gecikmemiş ve bu baskılar karşısında direnemeyen Akaev, 2004 yılından itibaren ABD güçlerinin Kırgız topraklarını terk etmesi yönünde söylemlerini güçlendirmeye başlamıştır. Özellikle Afganistan ın kuzey bölgesinin kontrol altında tutulması için Kırgızistan daki üslere şiddetle ihtiyaç duyan ABD kendisine engel çıkarmayacak ve gerektiğinde Rusya Federasyonu na direnebilecek bir yönetimi Kırgızistan ın başına geçirmek için alternatifler aramaya başlamıştır. Bunun doğal sonucu olarak da Kırgızistan da aktif olarak çalışan Soroz vakıflarına bağlı Sivil Toplum Örgütlerinin çabaları ile Akaev devrilmiş ve yerine Kurmanbek Bakiev getirilmiştir (Cagnat 2010: 2). Bakiev rejimi Akaev in tersine başlangıçta ABD yanlısı görünerek ABD ile askeri ve ekonomik ilişkiler geliştirmiştir. Fakat kısa bir süre sonra Bakiev in de Rusya Federasyonu ekseninde hareket edeceği anlaşılmıştır. Bakiev 2007 yılı içinde Şanghay İşbirliği Örgütü nün Astana daki yıllık toplantısında ABD askerlerinin kısa bir süre sonra Kırgız topraklarından çıkarılacağını, özellikle ABD için stratejik değeri yüksek olan Manas üssünün boşaltılacağını, Orta Asya da huzur ve güvenliğin sağlanmasında ABD ye ihtiyaç olmadığını ve aynı görevin Sanghay oluşumu tarafından da başarıyla yerine getirilebileceğini açıklamıştır (Cheterıan 2008: 1) yılına gelindiğinde Kırgızistan da yeniden olaylar başlamış ve Bakiev yönetimi olayları durduramayınca devrilmiş ve yerine Otunbayeva geçmiştir. Rejim değişikliklerine sebep olan olaylar ve gelişmeler dikkate alınarak genel bir değerlendirme yapıldığında şu sonuçlara ulaşılmaktadır Akaev in devrilmesini takip eden süreçte ABD nin Afganistan daki harekâtında bazı değişiklikler meydana gelmiştir. Afganistan ı komşu devletler vasıtası ile kuşatarak Taliban etkisini yok

217 222 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Timuçin KODAMAN - Haktan BİRSEL etmek ve yeni bir rejim ile kontrollü bir devlet yönetimi inşa etmek olarak kısaca özetlenebilecek ABD planı 2005 li yıllara gelindiğinde eksik ve yetersiz olduğu anlaşılmıştır. Bunun üzerine mevcut planlarda değişiklik ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu değişiklikler de Kırgızistan ı direk olarak etkilemiştir. Bu değişikliklerin ilki ABD nin geniş Afgan coğrafyasında Taliban gibi iç desteği güçlü olan bir yapının çökertilmesinin sadece askeri harekât ile sağlanamayacağının anlaşılması üzerine gerçekleşmiştir. Bunun üzerine ABD tarafından çeşitli zamanlarda ve platformlarda Taliban ile bazı konularda görüşme yolunun açılabileceği ifade edilmeye başlanmıştır. Bu açıklamalar ABD lehine düşünülen etkiyi yaratmamıştır. Tam tersine, Afganistan da ABD ye karşı mücadele eden grupların daha da güçlenmesine ve Kırgızistan, Tacikistan gibi güçsüz devletlerde daha fazla yandaş bulmasına neden olmuştur. İkinci gelişme ise ABD nin askeri harekâtı ile ilgilidir. ABD harekâtını bütün Afgan coğrafyası yerine sadece Güney Afganistan da yoğunlaştırmıştır. Bu değişikliğin doğal sonucu olarak da Taliban unsurları Afganistan ın Kuzeyine yani Tacikistan, Özbekistan ve Kırgızistan üçlü sınırında yer alan Fergana Vadisi ne doğru. Özellikle bu devletlerden Tacikistan ve Kırgızistan ın askeri yetersizlikleri sonucunda Fergana Vadisi terör gruplarının konuşlanması için bulunmaz bir bölge haline gelmiştir. Bağımsızlığını kazandıktan sonra Kırgızistan 2005 yılında ve sonrasında iki devrim yaşamıştır. Bu iki devrimin oluşum dönemlerindeki Orta Asya konjonktürü incelendiğinde, her iki devrimin de doğasının ve sebeplerinin farklı olduğu düşünülmelidir yılında Akaev in devrilmesiyle sonuçlanan ilk devrim, ABD ve Rusya Federasyonu nun bölgesel hâkimiyet mücadelesi daha doğrusu Rusya nın ABD nin Orta Asya da hâkimiyet kurmasını engellemesi renklerine sahiptir. ABD 2001 terör saldırıları sonrasında meşru bir haklılık gerekçesi altında ilk defa Orta Asya ya girme fırsatı elde etmiştir. Putin Başkanlığında Rusya Federasyonu da başlangıçta ABD nin planlamalarını desteklediklerini açıklamıştır. (Birsel 2005: 116) 1. Fakat uygulamalar açıklamalar ile hiçbir dönemde örtüşmemiştir. SSCB 1 Putin in 2002 yılında verdiği demeçte: Türkistan da ne yapmakta olduğunuzu biliyoruz. Eğer ABD yi düşman olarak görseydik tabi ki farklı davranırdık. Ama eğer gelecekte müttefik olacağımızı düşünürsek anti terörizm koalisyon dâhilinde bugüne kadar yaptığımız her şey doğrudur şeklinde açıklamakta bulunarak ABD nin askeri harekâtını desteklemiştir.

218 223 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Kırgız Jeopolitiğindeki Değişen Parametreler döneminden kendisine tarihi miras olarak gördüğü toprakların ABD kontrolüne geçmesi gibi bir projeyi kabul etmeme temayülü gösteren Rusya Federasyonu, gerek uluslararası alanda ve gerekse de kendisinin bizzat liderlik ettiği örgütler ile ABD ye karşı yarı örtülü bir asimetrik harp icra etmiş ve mücadelesini bu yönde geliştirmiştir. (Birsel 2007: 78) 2. Bu noktadan hareket ettiğimizde Akaev rejiminin devrilmesine sebep olan esas temanın ABD ve Rusya Federasyonu arasındaki güç mücadelesi olduğu anlaşılmaktadır. Fakat Bakiev e yönelik yapılan devrimin arkasında aynı güç merkezlerinin ve aynı mücadelenin olduğunu söylemek zordur. Çünkü Bakiev başlangıçta ABD yanlısı söylemlerini değiştirmiş olsa bile zaten dönemin en önemli özelliği, ABD tarafından Afganistan bataklığından çıkabilmek için Taliban ile uzlaşma arayışına giriştir. Dolayısı ile böyle bir siyasi ortamda Bakiev in devrilmesinin arkasında Soroz vakıflarının veya ABD nin olduğunu söylemek oldukça zordur. Değişen konjonktürün ılıman bir iklimi getirmesi ve ABD nin harekâtını Afganistan ın kuzeyinde yoğunlaştırması bölgeye yeni bir jeopolitik özellik kazandırmıştır. Güney Afganistan da sıkışan karşıt gruplar için çıkış, saklanma ve iaşe noktası daha kuzeyde bulunan Kırgız toprakları olmuştur. Yani Kırgız toprakları ABD nin öncelikli alanından çıkarken ABD ile mücadele eden unsurların ilgi alanına girmiştir. Bu nedenle de Kırgızistan da istikrar ortamının yok edilmesi, bu topraklarda güçlü bir yönetimin olmaması her zaman terör gruplarına fayda sağlamaktadır. Dolayısıyla Bakiev in devrilmesiyle sonuçlanan devrimin arkasında terör örgütlerinin ve bu örgütlerin destekçilerinin parmağının olma ihtimali yüksektir. SONUÇ Günümüzde Orta Asya coğrafyasına istikrar ve düzenin yerleşmesi çok zor görünmektedir. Özellikle ABD harekâtının yapısından kaynaklanan hareketlenme kuzeyde bulunan toprakları daha kıymetli hale 2 Örneğin Putin Şubat 2007 de Münih teki NATO güvenlik konferansında; tek kutuplu dünya nedir. Bunu ne kadar süslerseniz süsleyin netice itibariyle tek tip durum, tek tip erk, tek güç merkezi, tek efendi anlamına gelir. Tek egemenin, tek efendinin olduğu bir dünya onu elinde bulunduranlar için de ölümcüldür. Açıklamasıyla ABD nin tek merkezli gücüne karşı olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

219 224 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Timuçin KODAMAN - Haktan BİRSEL getirdiği düşünüldüğünde yakın gelecekte de benzer devrimlerin baş göstereceği ve Kırgızistan da birçok acıların yaşanacağı kaçınılmaz gözükmektedir. Bu nedenle başta Kırgızistan olmak üzere diğer Türk devletlerinin her alanda yenileşmeye ihtiyacı ortaya çıkmaktadır yılından itibaren Kırgızistan jeopolitiği her yönü ile ortaya konulduğunda Orta Asya nın en kritik coğrafyasına ve coğrafi olarak da her türlü planlamada dikkate alınması gereken bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkmaktadır. Böyle bir bölgede var olabilmek için nüfus olarak daha homojen ve kalabalık olmanın gerekliliği kaçınılmazdır. Bunun yanı sıra güçlü bir ekonomiye ihtiyaç olduğu su götürmez durumdadır. Güçlü ekonomi için yer altı ve yer üstü zenginlikler önem taşırken bu kaynakların işletilmesi için de küresel güçler ile işbirliğine ihtiyaç vardır. Küresel güçlerin sermayesinin bu topraklara girmesi için de olmazsa olmaz esas, istikrardır. Fakat bu nitelikler Kırgızistan da henüz mevcut değildir. Bu nedenle yeni yönetimin öncelikle halkla bütünleşerek toplumsal istikrarı yakalamaya ihtiyacı vardır. Ekonomi kapsamında özellikle Sanghay İşbirliği Örgütü vasıtası ile ekonomik girişimlerde bulunması ve ülkeye mali kazanç getirecek uluslar arası projeler geliştirmesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra en büyük güvenlik açığı Fergana Vadisi ndedir. Bu nedenle üç ülkeyi de ilgilendiren bu bölgede güvenliğin sağlanması, başta Kırgızistan olmak üzere bütün Orta Asya devletlerini yakından ilgilendirmektedir. Dolayısıyla Fergana Vadisi nde Taşkent Güvenlik Örgütünün üye devletleri vasıtasıyla bu örgütün bir alt biriminin aktif olarak konuşlandırılmasının ve kaçakçılık, sınır kontrolü, şehirler arası emniyet, yol kontrolleri, hava gözetleme sistemlerinin faaliyete geçirilmesi gibi alanlarda çok kapsamlı görevler yaptırılmalıdır. Ekonomik girişimlerden askeri faaliyetlere kadar geniş bir alanda Türkiye ile koordinasyonda bulunulması ve her türlü desteğin alınmasına ihtiyaç vardır. Özellikle dil ve kültürel olarak anlaşabilirlik kapsamında hiçbir sorun olmayan ve Batıyla geniş ölçekte entegre olmuş durumdaki Türkiye nin bu alanlarda vereceği destek, kesinlikle Kırgızistan ın Batıya ve dünyaya açılmasına büyük bir fayda sağlayacağı şüphesizdir. Ayrıca her ne kadar diğer Orta Asya devletleri kadar petrol ve doğal gaz gibi kıymetli yer altı zenginliklerine sahip olunmasa da bu kaynakların doğuya ve güneye aktarılmasındaki en uygun güzergâhın kilit konumuna sahip olması nedeniyle Kırgız yönetiminin bu alanda çalışmalar geliştirmesi ve kendi topraklarından geçecek güzergâhların yapımından emniyetinin sağlanmasına kadar pek çok kolaylıkları sunması önemli bir gelir kaynağına kavuşması anlamına gelmektedir. Şunu da

220 225 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Kırgız Jeopolitiğindeki Değişen Parametreler unutmamak gerekir ki Kırgızistan petrol ve doğalgaz bakımından yoksul olsa bile Orta Asya nın en büyük kömür rezervlerine sahiptir. Fakat bu maden henüz istenilen verimlilikte kullanılamamaktadır. Bu alanda Türkiye ile yürütülecek çalışmalar bu madenin verimli ve kazançlı olarak üretilmesine ve kullanılmasına imkân tanıyacaktır. Bunun yanı sıra nüfusunun ihtiyacının çok üstünde sahip olduğu tatlı su kaynakları da günümüzde ve gelecekte önemli bir gelir kaynağı durumundadır. Tatlı suya en çok ihtiyaç duyan ve topraklarının büyük bölümünün çöl ile kaplı olan iki ülke yani Çin ve Kazakistan su ticaretine sıcak bakacak iki ülke durumundadır. Ayrıca su ve kömür zengini olan Kırgızistan ın jeotermal ve hidrotermal enerjiyi kullanabilecek alt yapıyı oluşturması durumunda enerjiyi satması, yabancı sermayeyi çekebilmek için kolaylıklar sağlamada kullanabilmesi için önem taşımaktadır. Bütün bunlardan çıkarılacak iki önemli sonuç vardır. Bunlardan ilki Kırgızistan jeopolitiği küresel olsun bölgesel olsun her türlü büyüklükteki güç merkezi için çok önem taşımaktadır. Ayrıca değişen konjonktür de göz önüne alındığında artık günümüzde istikrarsız bir Kırgızistan terör ve küresel kaçakçılık örgütleri için de çok önem taşımaktadır. İkincisi ise Kırgızistan ın şu anki durumu ile her beş yılda bir isyanlar ve yönetim değişimleri görmesi kaçınılmazdır. Yeni yönetim demek ödün vermek ve istikrarsızlığa devam etmek anlamına gelmektedir. Bu nedenle ivedilikle alınacak en önemli tedbir, diğer devletlerle gerekli ortak çalışmalar başlatılarak sınır güvenliğinden devlet yönetimine, askeri alandan ekonomik güçlenmeye kadar geniş bir arka planda istikrarın sağlanması olmalıdır. KAYNAKÇA ANDERSON, Benedic (2007), Hayali Cemaatler, Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, Metis Yayınları, İstanbul. ANDICAN, A. Ahad (2003), Cedidizmden Bağımsızlığa Hariçte Türkistan Mücadelesi, Emre Yayınları, İstanbul. BİRSEL, Haktan (2005), Gizli Çember ve Özbekistan, IQ Yayınları, İstanbul. BİRSEL, Haktan (2006), Eski Dünyanın Karanlık Yüzü, Orta Asya Jeopolitiği, IQ Yayınları, İstanbul. BİRSEL, Haktan (2007), Tehdit, IQ Yayınları, İstanbul. BULARD, Martine (2009), Comlicide Avec Les Repoubliques d Asie Centrale, Le Monde Diplomatique, August, s. 1-4

221 226 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Timuçin KODAMAN - Haktan BİRSEL CAGNAT, Rene (2010), Voyage Au Couere Des Empire. Crimé, Caucase, Asie Centrale, Le Monde Diplomatique, Avril, 1-2 CHETERİAN, Vincent (2003), L asie Centrale, Base Arriere Americanie, Le Monde Diplomatique, Fevrier, s CHETERİAN, Vickent (2010), Kirghizstan Menace Sur La Stabilté De L Asie Centrale, Le Monde Diplomatique, Juin, s CORNEL, Swante E., Kafkaslar ve Orta Asya da Jeopolitik ve Stratejik Ortaklıklar, [Erş. Trh. 17, Aralık, 2013.] DEMİR, A. Faik (2003), Orta Asya Cumhuriyetlerinde İslam ve Etnisite, Orta Asya nın Sosyo-Kültürel Sorunları, Der. Ertan Efegil, Gündoğan Yayınları, İstanbul. DUGIN, Aleksandr (2003), Rus Jeopolitiği, Avrasyacı Yaklaşım, Küre Yayınları, İstanbul. EFEGİL, Ertan (2004), Yakın Dönem Güç Mücadelesi Işığında Orta Asya Gerçeği, Gündoğan Yayınları, İstanbul. FARLEY, John E. (2000), Majority And Minority Relation, Fourt Edition, New Jarsey. GENTE, Regis (2006), Du Caucase a L Asie Centrale, Grande Jeu, Autour Du Petrole et du Gaz, le Monde Diplomatique, Juin, s HABLEMİTOĞLU, Necip (2004), Gaspıralı İsmail Bey: Dilde Birlik ve Türklük Bilinci, Küreselleşen Dünya ve Türk Kimliği, Der. Mehmet Aça, Kum Saati Yayınları, İstanbul. KARA, Hasan (2008), Orta Asya Ülkelerindeki Etnik Yapının Bölge Güvenliğine Etkileri, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, Cilt. VI, S. 1, s KARAKOÇ, Ercan (2004), Atatürk ün Dış Türkler Politikası, IQ Yayınları, İstanbul. KIRIYEV, Nikolay (2004), Avrasyacılık, Türkiye ve Rusya da Yaklaşım Farklılığı, Yakın Dönem Güç Mücadelesi Işığında Orta Asya Gerçeği, Der. Ertan Efegil, Gündoğan Yayınları, İstanbul. KLEVEMAN, Lutz (2004), Yeni Büyük Oyun, Orta Asya da Kan ve Petrol, Everest Yayınları, İstanbul. KONA, Gamze Güngörmüş (2004), Orta Doğu, Orta Asya ve Kesişen Yollar, IQ Yayınları, İstanbul. PURTAŞ, Fırat (2005), Rusya Federasyonu Ekseninde Bağımsız Devletler Topluluğu, Platin Yayınları, Ankara.

222 227 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Kırgız Jeopolitiğindeki Değişen Parametreler RAŞİD, Ahmed (2006), Orta Asya nın Dirilişi, İslam mı, Milliyetçilik mi, Cep Yayınları, İstanbul. RAŞİD, Ahmed (Kasım 2001), Taliban, İslamiyet, Petrol ve Orta Asya da Yeni Büyük Oyun, Everest Yayınları, İstanbul. RAUX, J. Paul (2001), Orta Asya Tarih ve Uygarlık, Kabala Yayınları, İstanbul. ROY, Oliver (2001), Yeni Orta Asya Ya da Ulusların İmal Edilişi, Metis Yayınları, İstanbul. SMITH, Anthony D. (2004), Milli Kimlik, Çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, İstanbul. SMITH, Anthony D. (2002), Ulusların Etnik Kökenleri, Çev. Bahadır Sina Şener, Dost Yayınları, Ankara. ÜLKÜ, İrfan (2002), Moskova yla İslam Arasında Orta Asya, Kum Saati Yayınları, İstanbul. YAPICI, Utku (2004), Küresel Süreçte Orta Asya ve Kafkasya, IQ Yayınları, İstanbul.

223 SÖZLÜ GELENEKTEN DERLENEN HACI BEKTAŞ VELİ - MEVLANA REKABETİ KONULU BİR MENKABE Arş. Gör. Abonoz KÜÇÜK ÖZ: Verileri sözlü ve yazılı kaynaklardan elde edilen ve karşılaştırma yöntemi esas alınarak hazırlanan bu çalışmada, Giresun İli Şebinkarahisar İlçesi ne bağlı Gündoğdu Köyü nden derlenen Hacı Bektaş Veli ile Mevlana yı karşı karşıya getiren bir menkabe, Hünkâr Hacı Bektaş Veli Velâyetnamesi ndeki benzeri ile karşılaştırılmıştır. Sözlü gelenekten derlenen menkabe metni, olay örgüsü bağlamında Velâyetname de yer alan menkabe ile benzer özellikler sergilemekle birlikte, şahıs kadrosu açısından farklılıklar arz etmektedir. Ayrıca, sözlü gelenekten derlenen menkabede, Velâyetname dekinden farklı olarak, doğan kuşunun gözlerinin bilinen şekline kavuşması, Hacı Bektaş Veli ile Mevlana arasındaki rekabete bağlanarak izah edilmiştir. Sözlü gelenekten derlenen menkabeyi önemli kılan bir başka özelliği de aynı kökene bağladığı Bektaşilik ile Mevlevilik arasındaki ayrışma ya da rekabete, Hacı Bektaş Veli ile Mevlana nın şahsında dikkat çekmesidir. Makalede, yazılı geleneğin aktarımındaki rakip Hacı Tuğrul un sözlü geleneğin aktarımında rakip Mevlana ya dönüştürülmesinin nedenleri, sözlü geleneğin menkabeyi Mevlana gibi tanınmış ve güncel bir isim üzerinden güncelleyip işlevselliğini sürdürme isteğinin yanı sıra, kaynak kişinin inanç kimliği ile içinde yaşadığı toplumun sosyo-kültürel yapısı da dikkate alınarak tartışılmıştır. Çalışmanın sonunda söz konusu değişiklikte, her iki hususun da etkili olabileceği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Menkabe, Menakıbname, Hacı Bektaş Veli, Mevlana A Comparative Study of Menkabe on Hacı Bektaş Veli and The Mevlana Challenge With The Oral Tradition Data Collection Balıkesir Üni. Fen-Ed. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Böl.

224 230 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Abonoz KÜÇÜK ABSTRACT: The data of which was based on both oral and written sources and evaluated by using the comparative method comes from the Village of Gündoğdu of province Şebinkarahisar in Giresun. In this study the Velayetname of Hacıbektaşı Veli and Mevlana had been compared and contrasted.. Both of the texts had come from the oral tradidion had reflected the literary context in similar way, however many differences on the basis of interlocuters or figures has been noted. The text of menkebe which was gathered from oral tradition, in terms of the texture of events and the texture of events in the menkebe of Velayetneme reflect similarity; however on the basis of person does not Show the same similarity. Morover the menkebe which was gathered in the oral tradition reflects difference from Valayetname with specific reference to the formation of the eyes of the hawk; and this was explained on the basis of challenge between Hacı Bektaş Veli and Mevlana.. The orality based menkabe becomes different as a unique peculiarity which bases being Bektaşi or Mevlevi on the same origins and the difference between the two values is referred to as challaneg with reference to Hacı Bektaş Veli and MevlanaThe transformation of the literary tradition of the rivalry of the oral tradition of Hacı Tuğrul to Mevlana is based on the fact that Hacı Tuğrul believes the upgrading of menkabe should be done trough the oral tradition of a well known person Mevlana so as to keep the menkabe functional as well as taking the sociocultural values of the society, the beliefs and dentity of Mevlana. At the end of the study both of the reasons were found influentional on the matter. Key Words: Legend, Heroic Deed, Hacı Bektaş Veli, Mevlana GİRİŞ Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Otman Baba gibi tasavvuf ve tarikat uluları etrafında, daha çok kerametlere odaklanan anlatıların meydana getirildiği ve bu anlatıların hem sözlü hem de yazılı gelenek vasıtasıyla günümüze kadar geldiği bilinen bir husustur. Velilerin kerametlerini anlatan bu kısa anlatılara, gelenek menkabe adını vermiştir. XIII. yüzyıldan itibaren, tek bir veli hakkındaki menkabeleri toplayan ve kendilerine Menakıb, Menakıbname, bazen de Vilayetname denilen müstakil eserler doğmuş; Arapça, Farsça veya Türkçe gibi çeşitli dillerde yazılıp İslam âleminin her tarafında okunur olmuştur. Mevlevilik, Kadirilik, Rıfailik, Vefailik ve benzeri tarikat çevrelerinde ün salmış büyük pirler ve şeyhler adına tertip edilen menakıbnamelerden bazıları günümüze kadar gelebilirken, bazıları da kaybolmuştur (Ocak1983a: 1).

225 231 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar /Hacı Bektaş Veli ve Mevlana Menkabesi Tasavvuf ve tarikat uluları etrafında oluşturulan menkabeler, zamanla bu uluların etrafını kalın bir duvar gibi kuşatmış, tarihi kişiliklerini örtmüş, onların daha çok menkabevi kişilikleriyle tanınmasını sağlamıştır. Daha sonra menakıbname ya da velâyetname adı verilen kitaplarda bir araya getirilen bu menkabelerin çoğu, bu uluların adına bağlanan tarikatlara mensup olan isimlerce oluşturulduğu için objektif bir değerlendirmeden yoksundur. Söz konusu menkabe ve menakıbnameler, büyük pirlerle şeyhler hakkındaki tarihsel bilgilerin tespit edilmesinden çok, takipçileriyle geniş halk kitlelerinin onlarla ilgili intibalarının tespitine ve fikri- içtimai tarih araştırmalarına kaynaklık etmişlerdir (Köprülü 2006: ; Ocak 1983b: 57-60). Bu çalışmada, Giresun ili Şebinkarahisar ilçesine bağlı Gündoğdu Köyü nden derlediğimiz Hacı Bektaş Veli ile Mevlana yı karşı karşıya getiren bir menkabeyi, Hünkâr Hacı Bektaş Veli Velâyetnamesi nde yer alan benzeri ile karşılaştıracağız. Giresun ili Şebinkarahisar ilçesi Gündoğdu Köyü nden derlediğimiz menkabe metni, menkabelerin, sözlü geleneğin belleğinde halen canlı tutulduğuna güzel bir örnektir. Sözlü gelenekten derlenen menkabe, Hacı Bektaş Veli ile Mevlana ya birlikte yer vermekte ve bu iki isim arasında yaşanan rekabete dikkat çekmektedir. Menkabede, doğan kuşunun gözlerinin bilinen şekline kavuşması, Hacı Bektaş ile Mevlana arasındaki rekabete bağlanarak izah edilmiştir. Sözlü gelenekten derlenen menkabe metni, olay örgüsü bağlamında Velâyetname de yer alan menkabe ile benzer özellikler sergilemekle birlikte, şahıs kadrosu açısından farklılıklar göstermektedir. Bu özellikleri, sözlü gelenekten derlenen menkabeyi, Velâyetname deki menkabe ile karşılaştırmayı zorunlu kılmaktadır. Sözlü gelenekten derlenen menkabe Velâyetname deki benzeri ile karşılaştırırken, metnin derlendiği sözlü kültür ortamının sosyo-kültürel yapısı ile sözlü kaynağın inanç yapısı da dikkate alınacaktır. Çalışmada, yazılı kaynak taraması, alan araştırması ve karşılaştırma yöntemine başvurulmuştur. 1. Velâyetname ye Göre Hacı Bektaş Veli nin Ahmed Yesevi den Manevi Emanetleri Alarak Güvercin Donunda Anadolu ya Gönderilişi Hacı Bektaş Veli nin Ahmed Yesevi ye intisabı ve onun tarafından Anadolu ya gönderilişi, Hünkâr Hacı Bektaş Veli Velâyetnamesi nde kapsamlı bir şekilde anlatılmıştır. Velâyetname ye göre Hacı Bektaş Veli nin Ahmed Yesevi tarafından Anadolu ya gönderilişi, Anadolu erenleri arasında kıskançlığa yol açmıştır. Velâyetname de, Hacı Bektaş Veli nin Sulucakarahüyük e bir güvercin donunda geldiğinden, Anadolu erenlerinin isteği üzerine doğan donuna giren Hacı Tuğrul

226 232 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Abonoz KÜÇÜK (Velâyetname ye göre Beyazid-i Bistami nin en önemli halifelerindendir) tarafından karşılandığından, doğan donundaki Hacı Tuğrul un güvercin 1 donundaki Hacı Bektaş-ı Veli ye saldırdığından, daha sonra da pişman olup ona intisap ettiğinden söz edilmiştir. Hacı Bektaş geleneğini doğrudan Ahmed Yesevi ye bağlayan Velâyetname, Ahmed Yesevi nin elif, tac, hırka, çerağ ve seccadeden oluşan manevi emanetleri, kendi halifelerine değil de Hacı Bektaş Veli ye verişini şu şekilde anlatmaktadır: Sadık muhiblerden birisi de, elinde bir miktar darı ile oraya gelmişti. O darıyı meydana dökmeye başladı. Darılar yığın haline geldi. O manevi emanetleri istiyorsunuz. Bu ancak bir şartla olur, içinizden hanginiz bu darı yığınının üstüne çıkacak iki rekât namaz kılacak ve hiçbir darı tanesini de yerinden oynatmayacak. Yerine oturduktan sonra da elifi taç kendiliğinden durduğu yerden kalkıp, onun başına, hırka üzerine gelecek. Çerağ kendiliğinden yanacak, sofra da kendiliğinden meydana gelip, kurulacak, alem de kendiliğinden gelecek, seccade kendiliğinden gelip altına serilecek. Bunlar hanginizde olursa emanetler onun hakkıdır dedi. Ama siz yine de zahmet etmeyin, bunların sahibi vardır birazdan gelir, dedi. Orada hazır bulunan doksan dokuz bin er, bu sözleri işitince utandılar ve başlarını öne eğdiler. Kimse ben yapabilirim deyip, öne çıkamadı. Sohbet bu şekilde devam ederken selam u sabahu laşk diyerek içeri giren Hünkâr Hacı Bektaş Veli, bir yer bulup, oturdu. (Duran 2010: 181). Bu sohbet sırasında Türkistan erenleri Ahmet Yesevi hazretlerinden o dört övünç kaynağı, manevi emaneti istemek için toplanmışlardı. Ahmed Yesevi ye bu durum malum olmuştu. Hacı Bektaş Veli, bu olaydan dolayı Horasan dan Türkistan a Hoca Ahmed Yesevi nin yanına geldi. Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş Veli nin geldiğini görünce ayağa kalktı, selamını aldı. Doksan dokuz bin halife de Hoca nın ayağa kalktığını görünce, onlar da ayağa kalktılar. Hoca Ahmed Yesevi, Hünkâr ı yanına getirdi işte o manevi emanetlerin sahibi geldi dedi. Hazret-i Hünkâr meselenin ne olduğunu sordu. Kendisine olan biteni anlattılar. Hoca Ahmed Yesevi ey Bektaş el-horasani deyince, Hünkâr ayağa kalktı Hoca Hazretlerinin önüne geldi, seccadeyi eline aldı. (Duran 2010: 183) 1 Güvercin ve doğan donuna girme hususunda ayrıntılı bilgi için bk. (Taşğın-Solmaz 2012)

227 233 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar /Hacı Bektaş Veli ve Mevlana Menkabesi O darı yığınının önüne geldi. Bismillah ve billah deyip seccadeyi serdi ve üzerine çıkıp iki rekat namaz kıldı. Sonra gelip yerine oturdu. Darı yığınından bir tane bile yerinden oynamadı. Elifi taç kendiliğinden hareket etmeye başlayınca oradakiler dehşete düşüp, salâvat getirdiler. Taç havadan kuş gibi uçup, Hünkâr ın başına kondu. Daha sonra, hırka da hareket edip, Hazret-i Hünkâr ın önüne geldi. Çerağın da birden bire yandığını gördüler. Durduğu yerden kalkıp Hazret-i Hünkâr ın başının üzerine dikildi, durdu. Seccade de bulunduğu yerden kalkıp Hacı Bektaş Veli nin altına döşendi. Orada hazır bulunan doksan dokuz bin halife bu durumu görüp hayran kaldılar. Akıllarından şöyle geçirdiler ki, bunun gibi güçlü bir er varken bizim önemimiz kalmaz demimiz oynamaz dedi. (Duran 2010: 185) Bunların akıllarından geçen düşünceler, Ahmed Yesevi ye malum oldu. Daha sonra Hünkâr Hacı Bektaş Veli, bu manevi emanetleri Ahmet Yesevi nin önüne koydu. Hacı Bektaş Veli, erkâna uygun bir şekilde tıraş edildi ve Ahmed Yesevi ye biat etti. Ahmet Yesevi ona dört manevi emanet ve bir icazet verdi. Kendisine Ey Bektaş (K.S.A), işte nasibini aldın, müjdeler olsun, kutbü l-aktablık senindir, kırk yıl hükmün vardır. Şimdiye kadar bizimdi, bundan sonra biz burada çok kalmayız ahirete göçeriz. Seni Anadolu ya gönderiyoruz. Sulucakarahöyük ü de sana yerleşmen için verdik. Seni Anadolu Erenlerinin başı yaptık. (Duran 2010: 187) Velâyetname deki anlatıma göre olaylar bu şekilde cereyan ettikten sonra Hacı Bektaş Veli Anadolu ya ulaşmak için yola koyulur. O yola çıkmadan önce Türkistan erenleri bir ateş yakmış ve o ateşteki ucu yanmış odunlardan birini Hacı Bektaş Veli nin geldiğini haber vermek için Anadolu ya doğru fırlatmıştır. Velâyetname nin ilerleyen kısımlarında Anadolu Erenlerinin Hacı Bektaş Veli nin Anadolu ya gelmesinden pek de memnun olmadıkları ve Anadolu ya gelmesini istemedikleri anlaşılmaktadır. Bu durum, Velâyetname de şöyle anlatılmıştır: Hazret-i Hünkâr orada güzel bir güvercin şekline girdi. Ve havada kanat çırparak Sulucakarahöyük e indi. Mübarek ayakları hamura gömülür gibi taşa gömüldü, taşta iz bıraktı. Bunun üzerine Anadolu Erenleri büyük bir korkuya kapıldılar. (Duran 2010: 205) O erin Anadolu ya geldiğini yolunu bağlayamadıklarını anladılar. O zaman Karaca Ahmed Anadolu nun gözcüsüydü. Karaca Ahmed e sen Anadolu nun gözcüsüsün bak bakalım o er Anadolu ya girdi mi? dediler. Bunun üzerine Karaca Ahmed de

228 234 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Abonoz KÜÇÜK manevi âlemde seyre çıktı. Sonra başını kaldırıp Anadolu nun tamamına göz gezdirdim, baktım ama öyle bir kimse yok. Her canlı kendi eşiyle ve kendi cinsleriyle birlikte durur fakat Karahöyük te bir güzel güvercin tek başına oturmakta. Ona dikkatle bakınca büyük bir korkuya kapıldım olsa olsa o olabilir dedi. Anadolu Erenleri birisi doğan şekline bürünüp, onu bulunduğu yerde avlasa dediler. Aralarında da Hacı Denizli dedikleri bir er vardı. Beyazid-ı Bestami nin en önemli halifelerindendi. Irak tan Anadolu ya gelmişti. Ayağa kalktı izin verirseniz doğan şekline girip, güvercini avlayıp geleyim dedi. (Duran 2010: 207) Anadolu Erenleri kuvvetin artsın dediler. Hacı Denizli hemen o anda doğan şekline girip, havaya uçtu. Havada baktı, Sulucakarahöyük üzerinde bir güvercin oturduğunu görünce Aradığım budur dedi. Havadan hızla Hazret-i Hünkâr ın üzerine indi. Pençesiyle yakalayacağı mesafeye gelince, Hazret-i Hünkâr tekrar insan suretine büründü. Hünkâr, Hacı Tuğrul u doğan suretinde inerken yakaladı. Öyle kuvvetli bir şekilde sıktı ki Hacı Denizli nin aklı başından gitti. Hazret-i Hünkâr elinden bıraktı. Aklı başına gelinceye kadar biraz yattı. Kalkınca Hünkâr ın karşısında durduğunu gördü. Heman ayağa kalktı, peymançeye geçip Hata ettik, kötülük bizden oldu, bağışlamak erenlerden olur deyip özür diledi. Hünkâr ın elini öptü, ayağına kapandı, af diledi. Tacını çıkarıp, önüne koydu ve geri çekildi. (Duran 2010: 209) Ellerini kavuşturup, peymançede durdu. Hazret-i Hünkâr Ey Hacı Denizli er ere böyle yapar mı? Biz size mazlum donunda geldik, eğer güvercinden daha mazlum bir hayvan olsaydı, onun şeklinde gelirdik. Hacı Tuğrul un kisvesini tekbirleyip başına geçirdi. Hacı Tuğrul Hünkârım bizden ve bizim soyumuzdan ne kadar kadın ve erkek olursa size ve size gönül veren herkese canımız feda olsun dedi. Hazret-i Hünkâr Şimdi kalk ve geldiğin yere dön, Anadolu Erenleri ne selamımızı söyle, gelsinler. Gördüklerini onlara anlat. Onlarla birlikte yanımıza tekrar gel dedi. Hacı Tuğrul, bu sözü yerine getirmek için kalktı ve hemen yola koyuldu, erenlerin yanına ulaştı. Olan biten her şeyi bütün ayrıntısı ile söyledi anlattı. Kendilerini Hacı Bektaş Veli nin davet ettiğini anlattı söyledi. (Duran 2010: 211). Velâyetname nin ilerleyen kısımlarında, Anadolu Erenleri önce bu davete katılmak, istemezler, fakat Hacı Bektaş Veli nin gösterdiği kerametlerden sonra katılmak zorunda kalırlar.

229 235 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar /Hacı Bektaş Veli ve Mevlana Menkabesi Velâyetname nin bu anlatımından Hacı Bektaş Veli nin, dolayısıyla Bektaşiliğin Ahmed Yesevi geleneğine bağlandığını, Hacı Bektaş Veli nin Ahmet Yesevi nin himmetiyle Anadolu ya geldiğini, onun Anadolu ya gelişinin Anadolu daki velilerde kıskançlığa yol açtığını, güvercin donundaki Hacı Bektaş Veli ye doğan donuna giren Hacı Tuğrul 2 tarafından saldırıldığını ve Hacı Tuğrul başta olmak üzere Anadolu nun diğer velilerinin onun ululuğunu kabul etmek zorunda kaldığını öğrenmekteyiz. Velâyetname deki Hacı Bektaş-ı Veli nin Anadolu ya gelişiyle birlikte yaşanan rekabet ve çatışma hakkındaki anlatımın, sadece veliler arasındaki üstünlük düşüncesine dayalı bir rekabete değil, aynı zamanda, Anadolu da kök salan bazı tarikatlar arasındaki dini ve sosyal boyutlarının yanı sıra, siyasi boyutları da olan rekabete de dikkat çektiğini özellikle belirtmek isteriz. Velâyetname nin aktardığı güvercin donundaki Hacı Bektaş Veli ile doğan donundaki Hacı Tuğrul arasındaki mücadelenin, sözlü gelenekte, Hacı Bektaş Veli ile Mevlana arasında yaşanan bir mücadele olarak gösterilmesi de, bu tespitimizi destekler mahiyettedir. 2. Hacı Bektaş Veli nin Karşısına Hacı Tuğrul Yerine Mevlana yı Çıkaran Sözlü Gelenek Velâyetname de güvercin donundaki Hacı Bektaş Veli ile doğan donundaki Hacı Tuğrul arasındaki mücadeleyi anlatan menkabenin bir benzeri, tarafımızca, tarihinde Giresun un Şebinkarahisar ilçesine bağlı Gündoğdu Köyü nde yaşayan 1932 doğumlu Zeynel Türkkan dan derlenmiştir. Çiftçilik yaparak hayatını kazanan kaynak şahsımızın tahsili yoktur. Gençlik yıllarında İstanbul da inşaat işçiliği de yapan vatandaş Zeynel Türkkan ın yaşadığı Gündoğdu Köyü, Alevi- Bektaşi inancına sahiptir. Köyün ilk adı, Karaköy dür. Daha sonra Gündoğdu adını almıştır. Bizim derleme yaptığımız tarihlerde Gündoğdu adıyla anılan köyün adı, günümüzde Esentepe olarak değiştirilmiştir. 2 Velayetname de Hacı Bektaş Veli yi doğan donuna girerek karşıladığından söz edilen Hacı Tuğrul un adı ile doğan donuna girmesi arasında doğrudan bir ilişki olsa gerektir. Yazılı kaynaklarda Doğrul ve Toğrul biçimlerinde de yer alan Tuğrul kelimesi hakkındaki en eski bilgi, Kâşgarlı Mahmut un ünlü eseri Divanü Lügati t- Türk te yer almaktadır. Kaşgarlı, Togrıl biçiminde zikrettiği bu kelime hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Yırtıcı kuşlardan bir kuş; bin kaz öldürür, bir tanesini yer. Erkek adı da olur. (DLT IV 1988: 632) Kâşgarlı nın açıklaması ile Bahaeddin Ögel in değerlendirmeleri (Ögel 1993: ; Ögel 1995: 72-73, ), Hacı Tuğrul un adı ile donuna girdiği yırtıcı bir kuş olan doğan arasında bir bağlantı olduğunu göstermektedir.

230 236 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Abonoz KÜÇÜK Kendisi de Alevi-Bektaşi inanışa sahip olan Zeynel Türkan ın anlattığı Hacı Bektaş-ı Veli ile Mevlana yı karşı karşıya getiren menkabe şu şekildedir: Hünkâr Hacı Bektaş ve Mevlana, Ahmet Yesevi nin talebesiymiş. Hacı Bektaş, on iki imamlar, ehl-i beyt soyundanmış. Kerbela dan kervanla kaçıp Türkistan a yerleşmiş. Ahmet Yesevi, bunlara hocalık etmiş. Orada bunlar okulu bitirdikten sonra Ahmet Yesevi bunları imtihan etmiş. Mısırı yığıp, bu yığın üzerinde mısır tanelerini oynatmadan kim namaz kılarsa onu İç Anadolu ya göndereceğim demiş. Kimse namazı kılamamış. Bir tek Hacı Bektaş kılmış. Bunun üzerine Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş ı göndermiş. Hacı Bektaş güvercin donuna girip uçarak İç Anadolu ya doğru hareket etmiş. Mevlana, bu durumu kabullenememiş. Doğan donuna girerek Hacı Bektaş ı takip etmiş. Yolda giderken Mevlana Hacı Bektaş a doğru süzülmüş. Tam vuracağı sırada güvercin donunda bulunan Hacı Bektaş doğanın boğazına dalmış. Doğanın gözleri dışarı fırlamış. İşte doğanın gözlerinin dışarı fırlamış görünmesi, bu olaydan kalma derler. Hacı Bektaş Veli Mevlana nın boğazını sıktığı zaman Mevlana dile gelmiş ve er ere böyle kıyar mı demiş. Bunun üzerine Hacı Bektaş Veli er ere böyle hışımla iner mi demiş. İşte o zaman ayrılmışlar. Mevlana Konya ya gitmiş, Hacı Bektaş Veli Kırşehir e gelmiş. Alevi-Bektaşi inanışa sahip olan kaynak şahsımızın anlatımına göre, Ahmed Yesevi nin yaptığı ululuk sınavını geçerek Anadolu ya gönderilen Hacı Bektaş Veli nin karşısına, tıpkı Hacı Bektaş Veli gibi, Ahmed Yesevi nin öğrencilerinden olduğuna inanılan Mevlana çıkarılmıştır. Yazılı geleneğin aktardığı menkabe ile sözlü geleneğin sunduğu menkabe sınav, sınav yöntemi, rakip olarak gösterilen velilerin kuş donuna girerek mücadele etmeleri gibi hususlar bakımından benzerdir. Sözlü geleneğin aktarımında Hacı Tuğrul un yerini Mevlana nın alması, doğanın gözlerinin dışarı fırlamış gibi görünmesinin nedeninin doğan donundaki Mevlana ile güvercin donundaki Hacı Bektaş-ı Veli arasındaki mücadeleye bağlanarak izah edilmesi ve en önemlisi de Hacı Bektaş Veli ile Mevlana nın aynı velinin, başka bir deyişle Ahmed Yesevi nin öğrencisi olarak gösterilmesi menkabeler arasındaki temel farklılıklardır. Mücadeleden Hacı Bektaş Veli nin galip çıktığını belirten sözlü geleneğin aktarımı, kuş donunda gerçekleşen mücadeleden sonra Mevlana yı Konya ya, Hacı Bektaş Veli yi de Kırşehir e göndermiştir. Sözlü gelenekten derlenen menkabede, Hacı Bektaş Veli nin Mevlana dan daha üstün bir veli olarak gösterilmesinde,

231 237 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar /Hacı Bektaş Veli ve Mevlana Menkabesi onun on iki imamlar, ehl-beyit soyundan olduğuna dair inanış da etkili olmuştur. SONUÇ Başta da ifade edildiği gibi, sözlü ve yazılı gelenekte yaşayan menkabeler, Türk toplumunun, inanç dünyamızda önemli bir yeri olan velilerle ilgili algı ve tasavvurlarını ortaya koymanın yanı sıra, fikri ve içtimai tarih araştırmalarına da kaynaklık etmektedirler. Fakat fikri ve içtimai tarih araştırmalarına kaynaklık etmeleri, onları, tarihçilerin doğrudan yararlanabilecekleri ana kaynaklara dönüştürmemektedir. Doğrudan inanç dünyasına hitap eden tür menkabeler ile onlara yer veren menakıbnameler, daha çok bir tarikat ya da belli bir tasavvufi düşünce etrafında kümelenen kesimlerin kutsal / efsanevi tarihleri olarak nitelendirilmelidir. Bu nedenle, kişiler ve olaylar hakkındaki yorum ve hükümleri genellikle objektif değil, sübjektiftir. Yaratılış nedenleri, ortamları ve işlevleri göz önünde tutulduğunda, yorum ve hükümlerinde objektif olmalarını beklemek de doğru değildir. Menkabenin sözlü gelenekten tespit edilen versiyonu, Hacı Bektaş Veli yi Türkistan ve Anadolu coğrafyasında Ahmed Yesevi den sonraki en büyük veli olarak göstermeyi amaçlamıştır. Menkabenin Hacı Bektaş Veli nin Ahmed Yesevi den sonraki en büyük veli olduğunu ispatlama yöntem ya da biçimi de bütünüyle tasavvufi düşünceye ve tarikat geleneklerine bağlıdır: Darı / mısır yığını üzerine seccade sererekbir tane dahi darıyı / mısırı yerinden oynatmadan namaz kılmak; bir veli ya da tarikat ulusu için gerekli olan elifi taca, hırkaya, çerağa, sofraya, aleme ve seccadeye sahip olmak ve güvercin donuna girmek Sözlü gelenekten derlenen menkabe, bunlara bir de Hacı Bektaş Veli nin on iki imamlar, ehl-beyit soyundan gelişini eklemektedir ki, hemen her tarikat şeyhi, ister kan bağına, isterse manevi bağa esaslansın, kendi kökenini Hz. Peygamber e dayandırmak istemiştir. Sözlü geleneğin temsilcisi, Hacı Bektaş Veli nin Mevlana ya olan üstünlüğünü izah ederken bu husus üzerinde özellikle durmuştur. Ona ve menkabeyi öğrendiği büyüklerine göre Ahmed Yesevi nin öğrencisi Hacı Bektaş Veli, Ahmed Yesevi nin başka bir öğrencisi Mevlana dan maddi ve manevi gücünün yanı sıra, soyca da üstündür. Sözlü gelenekten derlenen menkabe, tarikat uluları arasındaki manevi güce ve soya bağlı üstünlük mücadelesini, Hacı Bektaş Veli ile Mevlana yı esas alarak günümüze taşımıştır. Yazılı gelenekteki Hacı Tuğrul un yerini sözlü gelenekte Mevlana nın almasında, kanaatimizce,

232 238 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Abonoz KÜÇÜK sözlü geleneğin Hacı Bektaş Veli nin karşısına Hacı Tuğrul a göre çok daha güçlü ve güncel birisini çıkarmak istemesi etkili olmuştur. Ana mesajını günümüz toplumuna da iletmek azminde olan bir menkabenin, kendisini, hemen herkesçe tanınan ve sevilen Mevlana üzerinden güncellediği düşünülebilir. Mevlana nın Hacı Tuğrul un yerine geçirilmesini, sadece güncelleme ve işlevi sürdürme düşüncesi ile izah etmek, yeterli değildir. Burada, sözlü kaynağımızın inanç kimliğine ve içinde yaşadığı toplumun sosyo-kültürel yapısına da odaklanmak gerekmektedir. Menkabeyi büyüklerinden dinleyerek öğrendiğini ifade eden kaynak şahsımız, Alevi-Bektaşi inancına mensuptur. İçinde yaşadığı toplumun inançlarına ve sosyo-kültürel yapısına göre yoğrulan kaynak şahsımız, toplumunun genellikle sözel bir karakter arz eden tarih bilgisi ile donanmıştır. Onun edindiği tarih bilgisinde, Mevlana ve Mevlevilik, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine egemen olan dini ve siyasi düşüncenin dışında değildir. Kaynak şahsımızın tarih bilgisine göre, bu dini ve siyasi düşünce, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Alevi (Kızılbaş) Türkmenlere karşı kimi zaman mesafeli durmuş, kimi zaman da ona karşı mücadele etmiştir. Bu noktadan bakıldığında, sözlü gelenekteki Hacı Bektaş Veli ve Mevlana mücadelesinin, iki ayrı dünya görüşünün mücadelesini de temsil ettiğini söylemek mümkündür. KAYNAKÇA A) Yazılı Kaynaklar DLT IV (1986), Divanü Lugat-it-Türk Dizini Endeks IV, (Çev. Besim Atalay), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara. DURAN, Hamiye (2010), Hünkâr Hacı Bektaş Velî Velâyetnamesi, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara. KÖPRÜLÜ, M. Fuad (2006), Anadolu Selçukluları Tarihi nin Yerli Kaynakları Umumi Bir Bakış, Tarih Araştırmaları I, s , Akçağ Yay. Ankara. OCAK, Ahmet Yaşar (1983a), Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi, İstanbul. OCAK, A. Yaşar (1983b), Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara. ÖGEL, Bahaeddin (1993), Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanlar, C. I., Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara. ÖGEL, Bahaeddin (1995), Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanlar, C. II., Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.

233 239 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar /Hacı Bektaş Veli ve Mevlana Menkabesi TAŞĞIN, Ahmet- Bünyamin Solmaz (2012), Hacı Bektaş ve Hacı Toğrul Karşılaşması: Güvercin ve Doğan Donuna Bürünme, Turkish Studies, S. 7/1, s B) Sözlü Kaynak Zeynel TÜRKKAN, 1932 (Gündoğdu / Şebinkarahisar / Giresun) doğumlu, tahsili yok, mesleği çiftçilik, Derleme tarihi:

234 AKKOYUNLULAR VE ERZİNCAN (Uzun Hasan Devrine Kadar) Yrd. Doç. Dr. Ahmet TOKSOY * ÖZ: Doğu Anadolu da önemli bir geçiş bölgesi olan Erzincan, İlhanlı Devleti nin çöküşünden sonra Doğu Anadolu da gelişen önemli hadiselere sahne olmuştur. Timur un Anadolu üzerine yaptığı akınlar sırasında Erzincan ı elinde bulunduran Mutahharten, onun Anadolu dan ayrılmasından sonra Akkoyunlu Türkmenleriyle mücadele etmiştir. Akkoyunlular bu mücadelelerden sonra Erzincan ı ele geçire bilmek için ciddi bir uğraş vermişler ve sonunda da ele geçirmişlerdir. Anahtar Kelimeler: Bayındır, Ahmed Bey, Kara Yülük Osman Bey, Karakoyunlu, Kara Yusuf Akkoyunlu and Erzincan (Uzun Hasan Until the Period) ABSTRACT: As an important transition region, Erzincan had witnessed two important events in Eastern Anatolian region after the collapse of Ilhanid State. Mutahharten, possessing Erzincan during Tamerlane raids towards Anatolia, had fought against Aqqoinid Turcomans after Tamerlane had left Anatolia. AqqoinidState had struggled a lot to capture Erzincan after those fights and at the end they had managed to do this. Key Words: Bainder, Ahmed Bey, Kara Yülük Osman Bey, Qaraqoinid, Kara Yusuf Akkoyunlular, Tur Ali Bey in ölümünden sonra, Bayındırlı Türkmenlerinin başına geçen Kutlu Bey döneminde Bayburt-Erzincan bölgesinin güneyine doğru gelişmeye başladılar. Bölgede güçlenmeye başlayan Kutlu Bey, Erzincan yöneticilerinin Eratnalılarla * RTE Üni. Eğitim Fak. Sosyal Bilgiler Eğitimi ABD,

235 242 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet TOKSOY anlaşmazlıklarında Erzincan beylerini destekledi. Bu politikası icabı olarak Kutlu Bey, 1379 da Eratnalı ordusunun Erzincan ı sıkıştırması üzerine oğlu Ahmed komutasında gönderdiği kuvvetlerle Mutahharten e askeri yardımda bulundu (Esterabadî 1928: 163; Woods 1993: 76-77). Daha sonra Akkoyunlu hükümdarı Kutlu Bey in ölümü üzerine, Bayındırlıların başına oğlu Ahmed Bey geçti. Kutlu Bey in sağlığında Akkoyunlu başbuğlarının en büyükleri olan oğulları Ahmed Bey Palu ya, Pîr Ali Kiğı ya, Kara Yülük Osman Bey ise Ergani ye hâkim bulunuyordu (Cöhçe 1997: 125). Ahmed Bey in Bayındırlıların başına geçmesinden istifade etmek isteyen Erzincan Emiri Mutahharten daha önce Bayındırlılarla yaptığı anlaşmayı bozarak düşmanca tavır takınmaya başladı. Esasen Mutahharten in bölgede iktidarını koruyabilmek için zaman zaman yardımlarına başvurduğu bu Türkmen topluluğu ile Kutlu Bey zamanında başlayan iyi ilişkiler dönemi böylece sona ermiş oldu (Yücel 1991: 271). Erzincan Emirinin Bayındırlıların üzerine saldırıp mallarını yağmalaması, Ahmed Bey i harekete geçirdi. Nihayet kalabalık bir orduya sahip olan Bayındırlılar, fevkalade karşı bir hamle ile Mutahharten i ağır bir yenilgiye uğrattılar. Bir müddet sonra Erzincan emiri, uğradığı bu utandırıcı mağlubiyetin tesirini giderebilmek için yayladan inmekte olan Akkoyunlu Türkmenlerine tekrar tecavüze yeltendi ise de Türkmenlerin üstün kuvvetleri karşısında muharebeyi kabul etmeyerek barış için Çemişkezek emiri Yelman ı ricacı gönderdi (Esterabadî 1928: 369; Yücel 1991: ). Erzincan emirinin bu tereddütlü halini gören Türkmenler, onu yalan vaatlerle oyalayarak, nihai darbeyi vurabilmek için askeri hazırlıklara başladılar. Hazırlıklar tamam olunca da Mutahharten in üzerine yüklenip mağlup ettikten başka, kendisini Karakoyunlu Türkmenlerinden yardım istemek zorunda bıraktılar. Öteden beri Akkoyunlular ile rekabet halinde olan Karakoyunluların başbuğu Kara Mehmed, ortak düşmana karşı birlikte savaşmayı kabul etti. Mutahharten ve müttefiki Kara Mehmed dar bir geçitte Akkoyunluları sıkıştırarak bozguna uğrattılar. Bu olaydan sonra Akkoyunlular Sivas hükümdarı Kadı Burhan ed-dîn e iltica ettiler (Esterabadî 1928: ;Yücel 1991: 272). Erzincan emîri Mutahharten, Kara Mehmed in ölümünden sonra da Karakoyunlularla ittifakını devam ettirdi ve Bayındırlılarla uğraşmaya devam etti. Hatta 1389 da Kara Mehmed in ölümünden sonra

236 243 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Akkoyunlular ve Erzincan Karakoyunluların başbuğu olan Kara Yusuf 1, Akkoyunlu topraklarına taarruz için Mutahharten e elçi gönderdi. Teklifi olumlu karşılayan Mutahharten geniş çapta savaş hazırlıklarına başladı. Erzincan emiri Mısır Hoca, Sa adlu boyu beyleri ile Karakoyunluların bütün diğer beylerine de mektuplar göndererek onların da yardımını sağlamaya çalıştı. Nihayet yapılan savaşta müttefikler mağlup olup Endires te 2 Kara Yusuf tutsak oldu ve Mutahharten ise kaçarak güçlükle Erzincan a ulaşmayı başardı (Tihranî 1993: 36-37; Andreasyan 1975: 86). Bu mağlubiyetin zararlarını tek başına telafi etmek isteyen Erzincan emiri, Şamsat (Samsat) 3 ta tekrar savaş hazırlığına başladı. Nihayet Murat ırmağı kıyısında Gülüşkerd de iki taraf arasında yeniden şiddetli bir savaş vuku buldu. Nehrin bir yakasında Mutahharten, öteki yakasında ise Akkoyunlu Ahmet Bey mevzi almıştı. Mutahharten, Ahmed Bey in kızı ile evli olduğu için kayın pederi onunla sulh yapmak amacında idi. Fakat Ahmed Bey in kardeşi Kara Yülük Osman Bey bunu kabul etmeyerek savaşa başladı. Mutahharten ikinci defa ağır mağlubiyete uğradı (Tihranî 1993: 37-38; Yücel 1991: ). Barlas-ı Türkîlerden Timur un 1393/1394 Anadolu seferinde bölgeye gelmesi üzerine Mutahharten Sivas hükümdarı Kadı Burhan ed- Din e karşı düşmanca bir tutum içine girdi. Emir Timur un bölgeden ayrılması üzerine, Kadı Burhan ed-dîn, kendisine karşı düşmanca bir tutum gösteren Mutahharten i cezalandırmaya karar verdi. Bunun üzerine Akkoyunlu başbuğu Ahmed Bey, Sivas hükümdarına elçi göndererek kendisi ile birlikte hareket etmek istediğini bildirdi. O, bu hareketiyle bir yandan Kadı Burhan ed-dîn ile eski dostluğunu ihya edeceğini düşünürken diğer yandan da Karakoyunlular ile birleşerek Bayındırlılara karşı giriştiği düşmanca hareketlerinden dolayı esasen kin duyduğu damadı olan Mutahharten i cezalandırmak istemiş olmalıdır. Nihayet Ahmed Bey, Erzincan hududunda Kadı Burhan ed-dîn Ahmed e katıldı. Bu seferden sonra Akkoyunlu başbuğuna Bayburt a kadar olan bölgeyi ikta olarak verdikten sonra Sivas a döndü (Esterabadî 1928: ; Yücel 1991: ; Cöhçe 1997: 124). Böylelikle Akkoyunlular belki de anayurtları olan bölgeye resmen yeniden yerleşmiş oldular (Woods 1993: 79) Kara Yusuf hakkında bilgi için bk. Mahmud İsmayilov, Kara Yusuf, Bakü 1991 Şimdiki Suşehri. Palu nun batısında ve Murat ırmağı kıyısındadır.

237 244 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet TOKSOY Kadı Burhan ed-dîn in 1398 de ölümünden 4 sonra Erzincan emiri rahat bir nefes aldı. Esasen bu ölüm Erzincan ile Bayındırlılar arasında var olan düşmanca hareketlerin bitip dostça ilişkiler kurmasına yol açtığı gibi öte yandan da, Mutahharten ile Osmanlı hükümdarı I. Bayezid arasında rekabetin başlamasına neden oldu. Kadı Burhan ed-dîn in ölümünden sonra devlet erkânı oğlu Âlâ ad-dîn Ali Çelebi yi hükümdar ilan ederek Sivas ı Akkoyunlu Kara Yülük Osman Bey e teslim etmediler. Bu durum karşısında Osman Bey, şehri şiddetli bir şekilde muhasara altına aldı. Direnme gücünü yitirmeye başlayan Sivaslılar, Osmanlı hükümdarı I. Bayezid e haber göndererek şehri teslim almasını istediler. Bu teklifi kabul eden Yıldırım Bayezid, oğlu Süleyman Çelebi yi emri altındaki kuvvetlerle gönderdi. Yapılan savaşta mağlup eden Osman Bey, Erzincan a iltica etmek zorunda kaldı (Tihranî 1993: 46; Müneccimbaşı 1285: ; Yücel 1991: 287). Erzincan emiri, Kara Yülük Osman Bey i büyük bir hürmet ile karşıladı. Mutahharten in esas gayesi Akkoyunlu başbuğunu, Sivas ı ele geçirerek doğuya doğru yayılma eğilimi gösteren Osmanlı sultanı I. Bayezid e karşı kullanmaktı. Osmanlı hâkimiyetinin Sivas a kadar genişlemesi Erzincan Emirliğini bu devletle sınırdaş yaptı. Bundan dolayı da Mutahharten, emirliğinin batı ve kuzey sınırlarında meydana gelen bu siyasi gelişmeleri çok dikkatle takip etmek zorundaydı (Yücel 1991: 287). Ancak ne var ki, Kara Yülük Osman Bey, Mutahharten in hizmetinde fazla kalmadı ve Memlûk Sultanına başvurdu. Osman Bey in bu isteği sultan Berkuk tarafından memnuniyetle kabul edildi (Tekindağ 1961: 91). Fakat 1399 da Memlûk sultanlığı tahtındaki değişiklikten istifade eden I. Bayezid, Fırat üzerinden Memlûk nüfuz sahasına indi. Elbistan, Malatya, Darende, Divriği yi idaresi altına aldı. Osmanlı sultanının bu fetihleri Mutahharten in endişelerini iyice artırdı. Çünkü Anadolu da Türk birliğini sağlamayı amaçlayan bu fetihlerden sonra sıranın kendisine geldiğini iyice görüyordu. Bayındırlı Yülük Osman Bey ise Mısır Memlûk sultanından istediğini elde edemediğinden dolayı Kara Erzincan Emiri Mutahharten ile birlikte Avnik te ikamet etmekte olan Timur a 5 katıldı (Tihranî 1993: 47; Nizamüddin Şami 1987: 153). Böylece Mutahharten in aracılığı ile kurulan Timur-Akkoyunlu ittifakı 4 5 Sivas hükümdarı Kadı Burhan ed-dîn 1396 da Kara Yülük Osman Bey tarafından öldürülmüştür (Konukçu, 1998: 38; Uzunçarşılı 1968: ). Bilindiği gibi, Emir Timur Anadolu harekâtı sırasında Erzurum bölgesine geldiği zaman Erzincan Emiri Mutahharten e elçi göndererek onu, kendisine itaat etmeye davet etti. O da çeşitli hediyelerle Timur un katına gelerek itaatini arz etti (Nizamüddin Şami 1987: 103).

238 245 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Akkoyunlular ve Erzincan kuruldu. Bu ittifak sonucunda Kara Yülük Osman Bey 1400 yılı Temmuz ayında Anadolu üzerine yürüyen Timur a bütün ailesi ile katılacak, Sivas ın ele geçirilmesinden sonra güneyde başlayan harekâtta bizzat rol oynadıktan sonra Ankara Savaşında da Osmanlı sultanı I. Bayezid e karşı Timur un yanında savaşacaktır (Yücel 1991: 290). Bu arada bölgeyi etkileyen en büyük olay vuku buldu ki, bu da Erzincan emiri Mutahharten 1403 yılı sonlarında hayatını kaybetmesiydi. Çünkü ondan sonra Erzincan tahtına kimin geçtiği malûm değildir. Ancak İspanya dan sefaret heyeti ile Semerkand a giden İspanyol Ruj Gonzales de Clavijo, Erzincan a ulaştığı zaman Erzincan tahtında Şeyh Ali isminde bir emirin Timur adına bölgeyi idare ettiğinden bahsetmektedir (Konukçu 1994: 797). Erzincan bölgesinde bu işler olurken 1403 yılında Kara Yülük Osman Bey de ağabeylerine bağlı diğer Akkoyunlu cemaatini idaresi altında topladı. Meydana getirdiği ve her zaman yegâne dayanak olan ulus sayesinde kısa bir süre sonra Doğu Anadolu, Azerbaycan, Batı ve Orta İran ile bugünkü Irak ve Suriye nin kuzey kesimlerini içine alan sahada sahipkıranlık davası güden büyük bir imparatorluk haline gelecek olan devleti tesis etti (Cöhçe 1997: 126). Erzincan da ise emir Şeyh Ali den sonra Şeyh Hasan tahta geçti. Karakoyunlu hükümdarı, Azerbaycan ı koruması için oğlu Şah Mehmed i Tebriz yakınındaki Ucan yaylağında bıraktıktan sonra Erzincan üzerine hareket etti. Şehri elinde tutan Şeyh Hasan, savunma tedbirleri uygulayarak Türkmen ordusunu karşıladı. 40 gün devam eden kuşatmadan sonra Şeyh Hasan, yanına aldığı şehrin eşraf ve ayanıyla Kara Yusuf un huzuruna çıkarak şehrin anahtarlarını sundu. Bunun üzerine Karakoyunlu hükümdarı Erzincan ı Pîr Ömer in yönetimine bıraktı. O, burada bulunduğu sırada Sultan Ahmed-i Celayir ordusu ile Tebriz üzerine hareket ederek Şah Mehmed i mağlup etti. Bunun üzerine Kara Yusuf, Erzincan dan tekrar Tebriz e geri döndü (1410) (Hasan Rumlu 1931: 80). Pîr Ömer, Erzincan a yerleşerek bağımsız bir emir gibi hareket etmeye başladığı gibi ardından da Karasu/Fırat kıyısındaki Kemah ı ele geçirmek için hazırlıklar yapmaya başladı. Ancak Kara Yusuf ikinci defa Erzincan bölgesi üzerine hareket ederek Bayburt, Tercan ve İspir i ele geçirerek Erzincan a katarak Pîr Ömer in hâkimiyetine bıraktı (1409) (Tihranî 1993: 67-68; Hasan Rumlu 1931: 78). Pîr Ömer in hâkimiyet ve kudretinin artması üzerine daha önce ele geçirmek için hazırlık yaptığı Kemah üzerine hareket ederek Kemah kalesini kuşatma altına aldı. Kemah bölgesini hâkimiyetinde tutan

239 246 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet TOKSOY Bayındırlı başbuğlarından Yakup Bey, kalede İnak Hasan ı bırakarak Pîr Ömer ile savaşmak üzere dışarıya çıktı. İki taraf arasında vuku bulan savaşta Yakup Bey mağlup olarak yakalandı. Pîr Ömer, onu kale halkına göstererek kalenin teslimini istedi ise de İnak Hasan teslim olmayı reddetti. Bunun üzerine Pîr Ömer, Yakup Bey i Kara Yusuf a gönderdikten sonra Kemah ı ele geçiremeden Erzincan a döndü. Bu olay üzerine Pîr Ömer, Kara Yülük Osman Bey in kendi üzerine geleceğinden korktuğu için Karakoyunlu Başbuğundan yardım istedi. Bunun üzerine Kara Yusuf, Emîr-î Dîvân Bayram Bey, Baba Hacı Bey, Bayazid-i Ayinlu ve Emîr İlyas-ı Hacılu yu yirmi bin kişilik süvari ile yardıma gönderdi. Bu emirler, kışlamak için Mardin havalisine giderken Aladağ a 6 varıp orada konakladılar. Pîr Ömer ise onlarla birlikte olabilmek için Erzincan dan Aladağ a hareket etti. Tercan bölgesinde Höbek 7 mevkiine geldiğinde Akkoyunlu başbuğu Kara Yülük Osman Bey de Mihirî-fer yaylağında bulunuyordu. Kara Yülük Osman Bey in yeğeni Pilten Bey 8 kendisine Pîr Ömer in Hubik mevkiine geldiği haberini verdi. Bunun üzerine o, Pîr Ömer in üzerine hareket etti (Tihranî 1993: 69-70; Hasan Rumlu 1931: ). Akkoyunlu kaynağına göre yiğitlik ve cesaret bakımından ünlülerin önde gelenlerinden birisi olan Pîr Ömer, Osman Bey in üzerine geldiğini haber alınca ordusunu düzene sokarak harekete geçti. İki taraf arasında yapılan savaşta Pîr Ömer mağlup ve esir edildi. Osman Bey, Pîr Ömer i yanına alarak Erzincan önlerine geldi. Şehrin teslim edilmesi için onu görevlendirdi. Fakat Pîr Ömer verdiği cevapta; şehir başkasınındır diyerek Erzincan ın teslimi hususunda direndi. Bunun üzerine Osman Bey, Pîr Ömer in öldürülmesini emretti ise de Ali Bey, Şems ed-dîn Mirza ve İskender Mirza, Yakup Bey in Kara Yusuf un elinde esir olduğunu hatırlatarak Karakoyunlu emirinin öldürülmemesini istediler. Erzincan ın ele geçirilmesi gerçekleşmeyince Akkoyunlu başbuğu Kemah üzerine hareket etti. Burada Pîr Ömer, Kara Yülük Osman Bey in elinden kaçtı ise de yakalanarak öldürüldü (Tihranî 1993: 69-70; Hasan Rumlu 1931: ; Andreasyan 1975: 104; Woods 1993: 88). Pîr Ömer in öldürülmesi haberi bu sırada Sehend yaylağında bulunan Kara Yusuf a ulaştı. Bunun üzerine o, Akkoyunlu hükümdarına karşı savaşmaya hazırlandığı bir sırada Timurlu Şahruh un Azerbaycan Van Gölü nün kuzeyinde bulunmaktadır. Karakoyunluların yaylak merkezlerinden birisidir. Ağrı Dağı da Ala Dağ olarak zikredilmektedir. Kiğı ya bağlı Hubik Köyü. Pilten Bey bu sırada Kiğı ya hâkim bulunuyordu.

240 247 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Akkoyunlular ve Erzincan taraflarına hareket etmesi sebebiyle bu hareketinden vazgeçti. Fakat oğlu Ebû Said i Erzincan ı ele geçirmesi için buraya gönderdi (Tihranî 1993: 71; Hasan Rumlu 1931: 122). Karakoyunlu başbuğunun oğlu Ebû Said Erzincan ı ele geçirdi 9 ise de ancak burada fazla kalamadı. Çünkü babasının ölümünden sonra Erzincan halkı Ebû Said e isyan ederek Emîr Mutahharten in torunu Yar Ali yi emirlik tahtına oturttular (Tihranî 1993: 76; Hasan Rumlu 1931: 123). Erzincanlılar her ne kadar Ebu Said e isyan ettilerse de kaynaklar bu dönemde Karakoyunlu hükümdarı İskender in hâkim olduğu bölgeler arasında Erzincan ında bulunduğunu söylemektedirler (1428) (Andreasyan 1975: 109). Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey, Karakoyunlularla yaptığı Şeyh Kendi Savaşından sonra Timurlu hükümdarı Şahruh ile İskender Mirza arasında yapılan Eleşkird Meydan Muharebesi ne Timurluların yanında katıldı. Bu savaşta, Karakoyunluların mağlup olmaları üzerine Osman Bey önce Mardin bölgesini akınlara uğrattıktan sonra Erzincan a geldi. Burayı kuşattığı sırada Trabzon hükümdarı Akkoyunlu ordugâhına gelerek Erzincan kuşatmasına yardımcı olduğu gibi Kemah ta bulunan Yakup Bey de gelerek babasının hizmetine girdi. Bunun üzerine Kara Yülük Osman Bey, hâkim bulunduğu bölgelerden Şark-i Karahisar ı onun emrine, Tercanat 10 bölgesini de kardeşinin oğlu Musa Bey e verdi. Akşehir, İnak Hasan ın Bayburt Kutlu Bey in hâkimiyetine bırakıldı (Tihranî 1993: 90; Hasan Rumlu 1931: ; Hınz 1992: 28; Yücel 1986: 291). Kara Yülük Osman Bey, her birini alıp akrabalarına bıraktığı bu fetihlerin genel eğilimine bakıldığı zaman konfederasyon içindeki belli başlı güç odakları arasında bir denge kurma isteğini açıkça yansıtmaktadır (Woods 1993: 91; Sanjian 1969: 176). Böylece Erzincan çevresi tamamen Akkoyunluların eline geçti. Esasen Erzincan valisi Yar Ali, Akkoyunlu kuşatması karşısında, Karakoyunlu hükümdarı İskender Mirza yı Erzincan a davet ederek, şehri kendisine vermeyi taahhüt etti. İskender Bey, Erzincan önlerine kadar geldi ise de Yar Ali sözünü tutmayarak şehri Karakoyunlu başbuğuna teslim etmedi. Bunun üzerine İskender Bey, Azerbaycan taraflarına 9 10 Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf öldüğü zaman Ebû Said Erzincan da bulunuyordu. (Hasan Rumlu 1931: 122). Bu kelimenin, Yukarı ve Aşağı Tercan şekline de rastlamak mümkündür. Tercan-ı Ulya, Tercan-ı Süfla diğer karşılıkları olmaktadır. Bu isimler Karasu- Tuzla çayına göre ele alınmalıdır. Kitab-ı Diyarbekriyye de iki Tercan a karşılık olarak Tercanat kelimesi kullanılmıştır (Konukçu 1998: 29); Kahraman, at takısını Arapça lar-ler anlamında kabul etmektedir (Kahraman 2009: 506).

241 248 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet TOKSOY hareket etti (Tihranî 1993: 90). Osman Bey, onun arkasından gitti ise de geriye dönerek Erzincan ı tekrar kuşatma altına aldı. Kışın gelmesine bakmaksızın kuşatmayı devam ettiren Kara Yülük Osman Bey sonunda burayı ele geçirdi (Tihranî 1993: 92).Bunu Çemişkezek in ele geçirilmesi takip etti ve yönetimini yeğeni Nur Ali Bey e bıraktı. Kendisi de Urum Saray 11 yaylağına gitti (Tihranî 1993: 94). Bu sırada Besni ve diğer Memlûk kaleleri üzerine yapılan Türkmen akınları ve Akkoyunluların Harput ile Erzincan ın kuşatmasının yarattığı Memlûk-Akkoyunlu sınır gerginlikleri Memlûk hükümdarı Barsbay ı 1429 da Harput u kurtarmak üzere bir öncü kuvveti göndermeye itti. Fakat Memlûk kuvvetleri Şam da toplandıkları bir sırada Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey, Erzincan ı ele geçirdi (Woods 1993: 92) baharında Timurlu hükümdarı Şahruh Azerbaycan sınırına ulaştığı zaman Karakoyunlu hükümdarı İskender bölgeyi terk ederek Aras vadisi üzerinden batıya kaçtı. Şahruh, İskender in kaçışını derhal Kara Yülük Osman a bildirerek Osmanlı topraklarına sığınmadan önce durdurmasını emretti 12. Akkoyunlu hükümdarı, Karakoyunlu başbuğu İskender i Erzurum önlerinde durdurmaya çalıştı ve nihayet aralarında husumet bulunan iki Türkmen hükümdarı Erzurum önlerinde savaşa tutuştular. Yapılan savaşta Kara Yülük Osman Bey aldığı yaralar üzerine Erzurum da vefat etti (1435) (Hasan Rumlu 1931: 215; Andreasyan 1975: 112; Konukçu 1998: 38) 13. O ölmeden önce gerçekleştirdiği fetihlerini oğulları arasında paylaştırdı. Silvan ve Tercil Bayezid e verildi (1424), Harput ise Ali Bey e bırakıldı (1429). Yakup Bey, Kemah tan başka Erzincan a da hâkim oldu ise de Erzincan daha sonra (1432) Hamza ya verildi. Erzurum ise (1433) Şeyh Hasan ın payına düştü (Woods 1993: 95). Akkoyunlu başbuğunun ölümü üzerine yeğenleri (Ahmed Bey i oğulları) Kılıç Arslan, Kutlu ve Hüseyin beyler, Bayındırlıların başına geçebilmek için harekete geçti iseler de Ulus bunlara fazla itimat etmedi. Bunun üzerine Kutlu Bey kendi vilayeti Bayburt a, Kılıç Arslan Bey ise Palu ya gitti (Tihranî 1993: 114). Gerçekten de Osman Bey in ölümünden sonra (Kara Yülük Osman Bey in ağabeyi Ahmed Bey in Erzincan yakınlarında şimdi Mecidiye köyü. Bu savaşta Akkoyunlu askerlerinin çoğu kışlaklarda bulunduğu için Akkoyunlu ordusu, Karakoyunlu ordusundan sayıca daha azdı (Woods 1993: 95). Savaşta ağır yaralanan Osman Bey i oğlu Şeyh Hasan Erzurum a götürdü. Diğer oğlu Bayezid ile damadı Ahmed Bey Purnak da yapılan savaşta ölenler arasında bulunuyordu. (Woods 1993: 95)

242 249 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Akkoyunlular ve Erzincan oğlu) Kılıç Arslan Erzurum u ele geçirmek üzere harekete geçti. Fakat buna muvaffak olamayarak Palu ya çekilmek zorunda kaldı (Woods 1993: 124). Akkoyunlu hükümdarı Osman Bey in vefatı üzerine Ali Bey, Muhammed Bey ve Mahmud Bey savaş alanında Akkoyunlu askerleri ile birlikte Ulus a hareket ettiler. Onlar Ulus a varmadan önce Cihângir Mirza, Ali Bey in askerleri ile birlikte Tercan mevkiinde Ali Bey e ulaştı (Tihranî 1993: 115). Bunun üzerine Ali Bey, büyük bir şevket ve ihtişam ile Ulusa vardı. Fakat Ali Bey, babasının başına gelenlerden habersizdi ve Ulus a vardığı zaman onun ölüm haber yayıldı. Sonra bütün Ulus toplanarak ona itaat etti 14 ve onun emirliği konusunda birbirleriyle anlaşmaya ve ittifaka vardılar de Diyarbekir de yazılan bir Ermeni kaynağında Osman Bey in oğlu Ali Bey in, ulu babası tarafından daha önce veliaht ilan edildiği kaydı yer almaktadır (Andreasyan 1975: 112). İşte bundan dolayı Akkoyunlu yöneticileri ona itaat edip boyun eğdiler. Ardından da Ali Bey, oğlu Cihângir Mirza yı Ulus ta vekil bırakarak Cuki Mirza nın yanına gitti ve Erzincan da ona ulaştı (Tihranî 1993: ;Hasan Rumlu 1931: ). Gerçekten de Ali Bey, hem Şahruh tan hem de Memlûklulardan emirlik beratı ve hil atı alarak 1435 de Akkoyunluların başına geçtiyse de aşağıda görüleceği gibi Mardin valisi olan kardeşi Hamza Bey in baskılarına maruz kalacaktır (Cöhçe 1997: 126). Timurlu hükümdarı Şahruh, belki de Akkoyunlular içinde belirecek olan mücadeleyi gördüğünden dolayı Erzincan da Akkoyunlu başbuğlarının katıldığı ikinci bir kurultay topladı. Bu kurultaya katılan Ali Bey, Şeyh Hasan, Yakup Bey, Yakup Bey in oğlu Cafer ve Pîr Ali Bey in hanesinden Nur Ali nin huzurunda Ali Bey ikinci kez Akkoyunluların hükümdarı seçildi. Ayrıca bu kurultayda Cuki Mirza, burada Yakup Bey e Erzincan ı ikta olarak verdi (Hasan Rumlu 1931: 217; Woods 1993: 126). O da şehrin yönetimine oğlu Cafer Bey i tayin etti (Tihranî 1993: 119). Bu arada Timurlu hükümdarı Şahruh un korkusuyla Osmanlı sınırına kadar giden Karakoyunlu hükümdarı İskender Mirza, onun geri 14 Woods, Muhammed, Mahmud, Ali Bey ve Ali Bey in oğlu Cihângir Tercan yakınlarında gayr-ı resmi bir kurultay toplayarak Kara Yülük Osman Bey in oğlu Ali Bey i yerine veliaht gösterdiğini ifade ederek Akkoyunlu hükümdarı olarak Ali Bey i tanıdıklarını, ancak Mardin bölgesini elinde bulunduran Hamza ile Erzincan ve Kemah bölgesini elinde bulunduran böylelikle de geniş yaylaklara hükmeden Yakup ve oğlu Cafer gibi güçlü Akkoyunlu beylerinin toplantıya katılmadıklarını belirtmektedir (Woods 1993: ).

243 250 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet TOKSOY döndüğünün haberini alınca Osmanlı hududundan çekilerek Saruçiçek 15 yaylağına geldi. Onun Saruçiçek yaylağına geldiğini haber alan Ali Bey, savaşmak niyetiyle asker toplayıp İskender in üzerine hareket etti. Bayındırlıların büyük emirleri Yakup Bey, Pilten Bey ve Şeyh Hasan Bey, Harput düzünde Ali Bey e katıldılar (Tihranî 1993: 125). Bütün emirlerin birleşmesi üzerine, İskender Mirza nın nasıl karşılanacağı üzerinde savaş meclisi toplandı 16. Toplantıda Ali Bey in Harput yolundan gidilmesi teklifine karşılık, emirler Erzincan yolunu tavsiye edince bu görüş kabul edilerek Erzincan üzerine hareket edildi. Bu sırada Erzincan ın yönetimi yukarıda da söylediğimiz gibi Yakup Bey in büyük oğlu Cafer Bey in elinde idi ve o da Ali Bey e karşı gelmişti. Cafer Bey e haber göndererek emirliğin kendisine verileceğini bildirmeleri üzerine o da, Akkoyunlu başbuğlarının yanına varmak için hareket etti. Fakat yolda yakalandı. Ali Bey, Yakup Bey, Muhammed Bey ve Şeyh Hasan Bey i bir ordu ile birlikte Erzincan ı kuşatmaya gönderirken kendisi de mutad yaylak için Bayburt taraflarına gitti (Tihranî 1993: ). Birkaç gün sonra Cafer Bey in askerleri hisardan çıkarak Yakup Bey ile savaştılarsa da yenilmekten kurtulamadılar. Şehir halkı durumun kötüleşeceği endişesiyle kale kapılarını açarak şehri Yakup Bey e teslim etti. Ahmed Bey in oğlu Kutlu Bey, şehrin dinî önderi ulemadan Hace Mahmûd-i Erzincanî ile birlikte kendisine ait olan Bayburt kalesine çekildi (Tihranî 1993: 127). Bu arada İskender Mirza Akkoyunlu başbuğlarının arasında var olan anlaşmazlıklardan fazlasıyla yararlanma yoluna gitti. Saruçiçek yaylağından Malatya ya geldiği sırada eski dostluklarına dayanarak Akkoyunlu Ahmed Bey in oğlu Kılıç Arslan Bey i yanına çağırdı. Kılıç Arslan Bey, kardeşleri ile birlikte İskender Mirza ya katıldı. Böylece Karakoyunlu hükümdarı Kılıç Arslan Bey in yardımı ile Fırat Nehri ni geçerek Harput havalisinde konakladı. Harput valisi Pehlivan Seydi Ali, İskender Mirza nın ordusuna saldırarak birçoklarını öldürerek başlarını kesti ve kesilen başları Ali Bey e gönderdi (Hasan Rumlu 1931: 225). Ali Bey, bir kez daha savaş divanını topladıysa da bu kez Yakup Bey, kardeşi Ali Bey e verdiği desteği çekti. İskender Mirza ise Akkoyunlu hükümdarı Ali Bey in asker toplayarak üzerine geldiğinin haberini alınca da Kiğı taraflarına giderek buraları istila etti. Ardından da Erzincan ve Tercan bölgesine inerek yağmasını sürdürdü (Hasan Rumlu 1931: 225). Esasen Saruçiçek yaylası, Arapkir in kuzeybatısında, Divriği nin güneydoğusundadır. Toplantıya Akkoyunluların hükümdarı olarak Ali Bey ile birlikte Yakup Bey, Şey Hasan, Mahmud, Muhammed ve Pilten Bey katılmıştır (Woods 1993: 128).

244 251 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Akkoyunlular ve Erzincan İskender Mirza, bu sırada ailesini Çadırkaya/Pekeriç kalesine bıraktıktan sonra tekrar Erzincan havalisine gelerek burayı yağmaladıktan sonra Erzurum taraflarına gitti (Tihranî 1993: ) 17. Fakat Ali Bey, mevsimin kış olması dolayısıyla onun üzerine asker sevk edemediğinden dolayı kışlamak için Diyarbekir e gitti (Tihranî 1993: 128). Bu arada Ali Bey, oğulları Hüseyin ile Cihângir in Memlûk hükümdarı Barsbay ın elinde esir bulunmalarından dolayı bu hükümdarla görüşmeye oturdu. O, bu yolla oğulları Hüseyin ile Cihângir in serbest kalmasını ve güney sınırlarının güvenliğini sağlamayı umuyordu. Memlûk sultanı ise Harput un kendisine bırakılması karşılığında oğullarını serbest bırakacağını ve Diyarbekir üzerindeki yönetimini tanıyacağını kabul etti. Bu sırada Erzincan yöresini hâkimiyetinde bulunduran kardeşi Yakup Bey in, Mardin yörelerine hâkim olan diğer kardeşi Hamza nın ve Erzurum da da Karakoyunlu hükümdarı İskender in büyüyen muhalefetiyle karşılaşan Ali Bey in bu teklife boyun eğmekten başka çaresi yoktu. Bunun üzerine Ali Bey, Harput u Memlûkların müttefiki olan Dulkadirlilere (Zü l-kadr) bıraktı (Woods 1993: 129). Barsbay ın serbest bıraktığı Hüseyin ile Cihângir Mirza Harput un tesliminden sonra Ali Bey ile birleşmek üzere Erzincan a geldiler (Tihranî 1993: 135). Bundan sonra Uzun Hasan Bey 18 de Erzincan a geldi. Böylece Akkoyunlu hükümdarı Ali Bey in üç oğlu Cihângir Mirza, Hüseyin Bey ve Uzun Hasan Erzincan da buluşarak amcaları Yakup Bey ile görüştüler (Tihranî 1993: 136). Bu sırada Ali Bey in kardeşi Hamza 1437 yılı yazının başında Karakoyunluların Bağdad valisi olan İsfahan Bey i (Kara Yusuf un diğer oğlu) mağlup ettiği için büyük bir ün kazandı. Bundan sonra Mardin yakınlarında İzz ed-din Hacılu, Musullu, Purnak, Koca Hacılu, Döğer gibi boylarla Hısn-ı Keyfa (Hasan Keyf) Eyyubilerini kendine bağladıktan sonra bunlardan oluşturduğu ordusu ile Karakoyunluları bölgeden uzaklaştırdı. Ardından da Diyarbekir üzerine yürüyerek burayı ele geçirdi. Şehrin valiliğini yapan Uzun Hasan kaçarak Erzincan da bulunan babasının yanına geldi (Woods 1993: ). Fakat Ali Bey, İskender Mirza nın faaliyetlerinden bahseden başka bir kaynakta ise İskender Mirza nın Erzurum a gitmeyip Akkoyunlular karşısında Erzincan a kapandığı bilgisi mevcuttur (Andreasyan 1975: 115) Fars Kaynaklarında ise Hasan-ı Dıraz olarak geçen Uzun Hasan, Akkoyunluların en büyük hükümdarı idi de Diyarbekir de dünyaya geldi. Ali Bey in oğludur. Annesi Saray Hatun dur. Bir süre amcası Hamza Bey in yanında kaldı de babasını kaybetti de hükümdarlığını ilan etti da da Azerbaycan ı ele geçirmiştir (Konukçu 1998: 41-42)

245 252 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet TOKSOY belki de kendisinin en büyük destekçisi olan abisi Yakup Bey ile umduğu gibi yakınlaşamadığı için oğlu Üveys ve birkaç akrabasıyla birlikte Osmanlı hükümdarı II. Murad a sığındı (Tihranî 1993: 140). Ali Bey in oğlu Cihângir Mirza, Diyarbekir in amcası Hamza nın eline geçmesi üzerine Memlûkluların yardımını sağlamak üzere Sultan Eşref in yanına gitti. Bunun üzerine elli bin kişilik bir süvari ordusunu Emir-i Leşker Tanrı Vermiş ve Mısır emir-i kebiri ve Şam ve Halep naibi Korkmaz gibi emirlerin komutasında Diyarbekir e gönderdi. Cihângir Mirza, bu ordu ile Erzincan üzerine varınca şehir teslim oldu ve Yakup Bey, harekete geçerek şehir senindir diyerek birlikte Erzincan a girdiler. Bu arada Sultan Hamza nın Erzincan üzerine hareket ettiği haberi ulaştı (Tihranî 1993: ). Ancak Memlûk ordusu Sultan Hamza nın üzerine varamadan sultan Eşref in (Barsbayı) öldü. Bunun üzerine ordu Suriye ye dönmek zorunda kaldı. Bu arada Memlûk ordusunun korkusundan kaçan Yakup Bey in oğlu Cafer Bey, ordunun dönüş haberini işitince Erzincan a yöneldi. Erzincan ovası ile Vaskirt ten 19 kuzeye uzanan yoldaki Urum Saray a geldiği zaman Sultan Hamza nın da Erzincan a geldiği haberi ulaştı. Ali Bey in üç oğlu Cihângir Mirza, Hüseyin bey ve Uzun Hasan şehir sakinlerini teselli ederek ihtiyaçlarını gidermeye çalıştılar (Tihranî 1993: 143). Uzun Hasan, kardeşleri Hüseyin Bey ve Cihângir Mirza ile birlikte Erzincan da bulunduğu bir sırada Sultan Hamza da Erzincan üzerine hareket etti. Bu arada Cihângir Mirza, bu sırada Urum Saray da bulunan Cafer Bey e elçi göndererek onu şehre davet etti. Sultan Hamza, Erzincan üzerine hareket ederek şehrin yakınlarına geldi. Şehrin durumunu öğrenmek için birkaç bahadır ile birlikte Bahtiyar Ağa ileriye gönderildi. Ayrıca Pîr Muhammed-i Pörnak ile Buze oğlu Ahmed te Sultan Hamza nın yanında öncü olarak bulunuyorlardı. Bahtiyar Ağa, Erzincan a doğru yol aldığı bir sırada yaptığı savaşı kaybetti. Bu sırada Uzun Hasan Bey, emrindeki Akkoyunlu askerleri ile Sultan Hamza nın öncülerine saldırdı. Yapılan savaşta Sultan Hamza nın öncülerinin birçoğu öldürüldü ve Buze oğlu Ahmed atından düşürülerek yakalandı. Bu galibiyet üzerine Erzincan da bulunan Cihângir Mirza ile Cafer Bey direnmeye başladılarsa da askerlerinin birçoğu Sultan Hamza nın korkusundan Kemah kalesine kaçtılar. Bundan sonra Sultan Hamza Erzincan önlerine gelerek şehri kuşatma altına aldı. Ancak Sultan Hamza nın Akkoyunlu başbuğlarından ziyade Mamaşlu kabilesine önem vermesi üzerine Bayındırlıların ileri gelenleri Cihângir Mirza nın yanına 19 Erzincan ın kuzeyinde Işıkpınar köyü.

246 253 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Akkoyunlular ve Erzincan geçmeleri üzerine, Erzincan ı savunan Akkoyunlu ordusu amcaları Hamza yı yenmeyi başardılar ve Hamza bozguna uğrayarak Diyarbekir e çekildi (Tihranî 1993: ). Ailesi ile hazinesi Uzun Hasan ın eline geçti. Bundan sonra Cafer Bey, bayındırlıların liderlik koltuğuna oturdu (Tihranî 1993: 149; Hasan Rumlu 1931: 233). Ancak Cafer Bey in hoş karşılanmayan bazı hareketlerinden dolayı Bayındırlılar ondan incinerek sultan Hamza nın tarafına geçmeye başladılar. Bu arada babası Yakup Bey de oğluna destek vermeyi reddederek Kemah kalesine kapandı. Sultan Hamza ya sığınmayan Bayındırlılardan bir kısmı Yakup Bey in yanına sığınmaya başladılar. Bunun yanı sıra Ali Bey in de Osmanlıların yanından dönüşü Cafer Bey in liderliğini zora sokan olayların başında gelmektedir (Woods 1993: 133). Sultan Hamza ya katılan ancak ulusla birlikte kalan Hoşkadem Bey, Kuş Bey ve Koca Hacı oğlu Mihmad Bey, Cafer Bey e haber göndererek onu tekrar İl e getirdiler. Cafer Bey in Ulus a gelmesi üzerine Kemah a gitti. Ali Bey de bu sırada geriye dönmüş ve geçim sıkıntısı içinde bulunuyordu. Kiğı ya hâkim olan Pîr Ali Bey in oğlu Pilten Bey, onu yanına davet ederek yardım edeceğini bildirdi. Bu davete inanan Ali Bey Kiğı ya gitti. Ancak o, Ali Bey e iki kızının da kendi oğulları ile evlenmelerine müsaade etmesini söyledi. Eğer müsaade etmez ise zorla alacağını da ilave etti. Ali Bey, onun isteğini geri çevirmekten aciz olduğu için çaresiz evlilik işine rıza gösterdi (Tihranî 1993: ). Ulus a gelen Cafer Bey, tekrar kötü işlere girdi. Onun bu davranışlarını gören Ulus, tekrar yüz çevirerek Kemah ta bulunan Yakup Bey in etrafında toplanmaya başladılar. Ali Bey de bu sırada kardeşi ile birleşince Bayındırlılar, dağınık bir durumdan kurtularak tekrar büyük bir topluluk olamaya başladılar (Tihranî 1993: 151). Bu sırada Bayındırlılar, Sultan Hamza, Ali Bey, Hüseyin Bey ve Cihângir Mirza nın hâkimiyetinde bulunuyorlardı. Uzun Hasan Bey ise amcası Yakup Bey in hizmetinde idi (Tihranî 1993: 152). Bir müddet Erzincan bölgesinden uzaklaşan sultan Hamza, tekrar Yakup Bey in hâkimiyetinde bulunan bölge üzerine yönelerek Kemah ve Şark-i Karahisar bölgesine geldi. Bu durumdan çekinen Yakup Bey, Cihângir Mirza ya kaleyi kendisine teslim edeceğine dair haber gönderdi ise de Sultan Hamza ona, kaleyi teslim etmemesini çünkü kendisine bir zarar vermeyeceğini bildirdi. Bu arada Uzun Hasan Bey in babası Ali Bey, Halep civarı kasabalarından biri olan

247 254 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet TOKSOY Şayzar da 20 hayatını kaybetti (1443) 21. Onun ölümünden az sonra sultan Hamza tekrar Erzincan üzerine hareket ederek şehri kuşattı. Durumun kötüleştiğini gören halk, şehri teslim etti (Tihranî 1993: 168; Hasan Rumlu 1931: 243). Böylece Akkoyunlu yaylaklarından en önemlisi olan Erzincan ele geçirilmesi, ona sultan unvanını alarak Bayındırlıların en büyük lideri haline gelmesi konusunda önemli bir katkı sağladı (Woods 1993: 135). O, Erzincan ı ele geçirdikten sonra burayı kardeşi Şeyh Hasan a ikta olarak verdi. Fakat bir müddet sonra sultan Hamza Erzincan da hastalandı. Bunun üzerine tekrar Mardin yöresine geriye dönmek üzere (Hasan Rumlu 1931: 241) Diyarbekir e gittiği sırada öldü (1444) (Tihranî 1993: 168) 22. Ancak onun bu liderliği fazla uzun sürmedi. Akkoyunlulardan ilk sikkeyi kestiren Hamza Bey dir (Cöhçe 1997: 126). Tihrani, sultan Hamza nın ölümünden sonra Bayındırlıların mutlak hâkiminin Ali Bey in oğlu Cihângir Mirza olduğunu ayrıca sultan Hamza nın kızı Şah Sultan Hanım ile de evlendiğini belirtmektedir (Tihranî 1993: ). Sultan Hamza öldüğü sırada Erzincan, onun adına kardeşi Şeyh Hasan tarafından idare ediliyordu (Hasan Rumlu 1931: 244). Sultanın ölümünden sonra Bayındırlılar iki başbuğun etrafında toplanmaya başladılar. Bunlardan birisi Cihângir Mirza, diğeri ise Şeyh Hasan Bey idiyse de iktidar Cihângir ( ) Mirza nın elindi bulunuyordu. Cihângir zamanında da iç çekişmeler devam etmiş ve Akkoyunlu emirlerinin bir kısmı Cihângir Mirza dan ayrılarak Şeyh Hasan a katılmışlardı 23. Kardeşi Uzun Hasan ın bütün gayretlerine rağmen olaylar durmamıştır. Bu olaylar olurken Yakup Bey, Diyarbekir e Cihângir Mirza nın yanına gittiği bir sırada burada öldü (Tihranî 1993: ). Onun ölümünden sonra Kemah, komutanlarından Celâl tarafından idare edilmeye başlandı. Celâl, Şeyh Hasan a haber göndererek kaleyi kendisine teslim etmek istediğini bildirdi. Esasen bu sırada Şeyh Hasan da Kemah kalesini kuşatma altına almıştı. Şeyh Hasan kaleye geldiği bir sırada Celâl, onu yakalayarak hapsetti. Böylece Erzincan tahtı Humus vilayetine bağlı meşhur kasaba. Kardeşi Hamza Bey in Akkoyunlu şehzadeleri tarafından Uluğ Bey olarak tanınması üzerine Osmanlı sultanı II. Murad a sığınmak zorunda kalan Ali Bey e İskilip dirlik olarak verilmiştir (Cöhçe 1997: 126). Ahsenü t-tevarih te Sultan Hamza nın ölüm tarihi 1440 olarak verilmektedir (Hasan Rumlu 1931: 243). Şeyh Hasan a katılan emirlerden en önemlisi Pilten Bey idi (Tihranî 1993: 171).

248 255 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Akkoyunlular ve Erzincan boş kaldı (Tihranî 1993: ; Hasan Rumlu 1931: 244; Cöhçe 1997: 127). Bunun üzerine Şeyh Hasan ın komutanları bu sırada Bağdad tan Birecik 24 bölgesine gelmiş bulunan Mahmud Bey i (Kara Yülük Osman Bey in oğlu) Erzincan a davet ettiler. O, Birecik i İbrahim e bırakarak Erzincan a doğru yola çıkararak buraya geldi (Tihranî 1993: 172; Hasan Rumlu 1931: 245). Uzun bir süre devam eden mücadelelerde Erzincan ı ele geçirmeyi başardı (1446) (Woods 1993: 137). Bu dönemi anlatan başka bir kaynağa göre Kemah hâkiminin birkaç gün sonra Şeyh Hasan ı serbest bıraktı ve o da Tercan bölgesine giderken Mahmud Bey tarafından yakalanarak tekrar hapsedildi (Andreasyan 1975: ). Bu sırada Cihângir Mirza da Erzincan ı kuşatmak için asker sevk etti (Hasan Rumlu 1931: 245; Andreasyan 1975: 122). Ancak Erzincan ı amcasından kurtarmakta başarısız oldu (Woods 1993: 137) yılının sonlarında Karakoyunlu hükümdarlarından İskender in oğlu Elvend Mirza, amcası Cihanşah Mirza ya isyan etti. Erbil üzerine yürüyerek buraya ele geçirdi. Cihanşah, Karakoyunlu emirlerinden Rüstem-i Tarhan ı onun üzerine gönderdi. Yapılan savaşta Elvend Mirza mağlup oldu ve Akkoyunlu Cihângir Mirza nın yanına geldi. Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah, Akkoyunlu emirinden Elvend i istedi ise de o cevabında O, bize sığınmıştır, onu teslim etmek yakışmaz diyerek isteği reddetti. Bu durum üzerinden üç mevsim geçtikten sonra Cihanşah, Gence ve Berde de kışladı. Ardından da baharın gelmesi üzerine Karakoyunlu ordusunu Emir Arapşah ile Kılıç Aslan ın komutasında Erzincan da bulunan Kara Yülük Osman Bey in oğlu Mahmud u üzerine gönderdi. Bu sırada Tercan havalisinde bulunan Musa Bey ile Şeyh Hasan da onlarla birleşti. Böylece kuvvetli bir ordu haline gelen Karakoyunlular Erzincan ı kuşatma altına aldılar. Bu arada Uzun Hasan, her ne kadar Mahmud Bey e yardım edilmesi hususunda görüşlerini bildirdi ise de Akkoyunlu emirleri bu fikri benimsemediler. Kuşatmanın şiddetlenmesi, geçim kaynaklarının azalması üzerine şehri Cihanşah a teslim ettiler (Tihranî 1993: ; Hasan Rumlu 1931: 270). Cihanşah, Erzincan valiliğine Mahmud Bey in yerine tekrar Şeyh Hasan ı getirdi (Woods 1993: 139).Şehir ele geçirildikten sonra Erzincan halkından çoğu tutuklandı. Bundan sonra Cihanşah, Akkoyunlu Mirza İbrahim i Cihângir Mirza ya göndererek; Eğer Elvend Mirza yı bana verirsen, esirleri serbest bırakırım, eğer vermezsen hepsini öldürürüm dedi. Cihângir Mirza, gönderdiği cevabında, Bize sığınmış olan bir 24 Urfa nın Birecik ilçesi.

249 256 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet TOKSOY kimseyi kendi iyiliğimizi düşünerek tehlikeye atmak doğru olmaz. Cihanşah, Erzincan ı anlaşmalar ve yeminlerle aldığı için insanları bağlama veya serbest bırakma onun elindedir. İster bağışlasın isterse öldürsün kendisi bilir. dedi (Hasan Rumlu 1931: 271; Yinanç 1944: 176). Bu cevap üzerine Cihanşah Mirza, Rüstem-i Tarhan ı Diyarbekir taraflarına Akkoyunlular üzerine ve Bayezd-i Bistami yi de Duharlu emirlerinin bazılarıyla birlikte Bayburd kalesini ele geçirmek için gönderdikten sonra kendisi de Tercan a gitti (Tihranî 1993: 204). Güneyde yapılan Karakoyunlu- Akkoyunlu mücadelesinde Şeyh Hasan gibi Akkoyunlu emirleri Cihângir Mirza ya karşı Karakoyunluların safında yer alarak mücadele ettiler ki, Bu emirlerden Şeyh Hasan Ruha da öldürüldü (Woods 1993: 141). O, burada bazı faaliyetlerde bulunduktan sonra Erzincan ile birlikte Tercan ı Kılıç Aslan a verdi. Kılıç Arslan ın da damadı olan Musa yı da ona nöker yaptı (Tihranî 1993: ). Woods, Erzincan ile birlikte Tercan ın da Kılıç Arslan a verilmesini, Musa yı da nöker olarak görevlendirmesini Ahmediler le Pîr Alililer in 25 Kara Yülük Osman Bey in soyuna düşmanlıklarından yararlanmak istediği şeklinde yorumlamaktadır (Woods 1993: 141). Bu olaylar hakkında farklı kaynaklarda da bilgi vermektedirler. Bir Ermeni kaynağında; 1450 yılında Karakoyunlu hükümdarı (Tebriz sultanı) altmış bin kişilik askerle birlikte Erzincan üzerine hareket ederek burayı Bayındırlı Türkmenlerinin elinden aldı ve şehrin hâkimi ile kırk emiri esir ederek doğuya götürdü. Ardından Kemah kalesini ele geçirerek on bin kişiyi esir etti. Ayrıca İç Tercan, Yukarı Tercan (Tecanat), Bayburt, Kiğı, Koçak, Kelkit çayı havzası, Şiran, Sadak bölgelerini de hâkimiyeti altına aldı kaydı bulunmaktadır (Andreasyan 1975: ; Sanjian 1969: 217). Akkoyunlular arasındaki bu iç çekişme biraz sonra yerini kuzeydeki yaylaklara hâkim olan oymaklar ile güneyde kışlakları ellerinde tutan gruplar arasındaki bir mücadeleye dönüştü. Bir türlü bu bölgeler arasındaki göç yolları tek bir siyasi otoritenin hâkimiyeti altına alınamadı. Bunu sağlamak için desteğine başvurulan Timurlular, Memlûklular, Osmanlılar ve hatta Karakoyunlular gibi dış güçlerin müdahaleleri de işleri büsbütün karıştırmaktaydı. Ağabeyi Cihângir in Karakoyunlu Cihanşah ın hâkimiyeti altına girmesinden memnun 25 Kılıç Arslan, Kara Yülük Osman Bey den önceki Akkoyunlu hükümdarı Ahmed Bey in oğlu idi. Musa Bey ise Ahmed Bey ile Kara Yülük Osman Bey in kardeşleri olan Pir Ali Bey in oğlu idi.

250 257 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Akkoyunlular ve Erzincan olamayarak harekete geçen Celâl ed-din Ali Bey in diğer oğlu Uzun Hasan olaylara müdahale etmeye başladı (Cöhçe 1997: 127). Uzun Hasan Bey, Akkoyunlu emirleri arasında sıyrılarak yanına aldığı gerek Kara Yülük Osman Bey in soyundan gelen gerekse Pîr Ali Bey in soyundan gelen emirlerle birlikte Afşar, Emirlu, Bicanlu, Haydarlu, İvaz, Musullu, Purnak ve Koca Hacılu gibi kabilelerden aldığı askerlerden oluşan ordusu ile Karakoyunlulara karşı tek başına mücadeleye girişti (Woods 1993: 143). Fakat bu sırada amcası Kasım Bey, bu sırada elinde bulundurduğu Mazgirt 26 kalesinden Erzincan üzerine yürüyerek burayı kuşattı. Durumdan haberi olan Uzun Hasan, Erzincan taraflarına hareket etti. Erzincan hâkimi Kılıç Arslan Bey ise Kasım Bey in Erzincan ı kuşatmaya geldiğini ve Uzun Hasan ın da bu taraflara doğru hareket ettiğinin haberi alınınca bölgedeki hâkimiyetinin biteceği kuşkusuna düştü. Bu durum karşısında Şeyh Hasan, Musa Bey ve Mahmud Bey-i Kükeltaş ın kendisi ile birlik olmalarını istedi. Ancak Uzun Hasan Bey, Kılıç Arslan a haber göndererek, amcamız Kasım Mirza, bizim düşmanımızdır. Bu diyarın fitne ve fesattan kurtulup emniyet ve güvenlik köşesine çekilerek istikrar bulması için senin görevin, onu kovmak konusunda bizimle anlaşmaktır dedi. Bu haber Kılıç Arslan a ulaşınca heyecanlanıp son derece mutlu oldu (Tihranî 1993: ). Kasım Mirza ise Uzun Hasan ın harekete geçtiğini haber alınca, Erzincan kuşatmasını kaldırarak Şark-i Karahisar taraflarına yöneldi. Bu arada Sultan Hüseyin de ona katıldı ve Urum Saray a gittiler. Uzun Hasan Bey ise Erzincan önlerine gelerek burada karargâh kurdu. Kasım Mirza nın buradan ayrıldığını görünce arkasından hücuma geçti. Kasım Mirza ise bu sırada ailesini Sirin debırakıp Bayburt u yağmalamaya gitti. Uzun Hasan Bey amcasının hanesini ve mallarını ele geçirdi. Ailesinin Uzun Hasan Bey in eline geçtiğini duyan Kasım Mirza, askerlerinin de dağılması üzerine perişan bir duruma düştü. Uzun Hasan amcasının bu durumuna üzülerek ailesini ve mallarını geriye gönderdi (Tihranî 1993: ). Bundan sonra Uzun Hasan Bey, bütün gücü ile Kılıç Arslan üzerine hareket etti ve Kılıç Arslan ın oğlunu askerleri ile birlikte yakalayarak kuşatma altındaki Erzincan a getirdi (Tihranî 1993: 224). Uzun Hasan ın hem amcası Kasım Mirza ya hem de Ahmet Bey in oğlu Kılıç Arslan a karşı zafer kazanması onun güç kazanmasına neden oldu. 26 Tunceli nin ilçesi.

251 258 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet TOKSOY Uzun Hasan Bey, bundan sonra Erzincan ı ele geçirmek için şehri kuşatmaya başladı. Bu sırada Kasım Mirza Şark- Karahisar da, Kılıç Arslan ise Erzincan da hazırlıklı bulunuyorlardı (Tihranî 1993: ; Woods 1993: 143). Kılıç Arslan, durumun giderek kötüleştiğini görünce Karakoyunlu hükümdarı Cihânşah Mirza ya haber göndererek Uzun Hasan Bey in Erzincan ı kuşatma altına aldığını haber vererek yardım istedi. Cihânşah ise Hüseyin-i Sa dlu ile Emir Arabşah ın komutasında on bin kişilik bir kuvvet gönderdi. Uzun Hasan kendi üzerine gelen Karakoyunlu ordusunu karşılamak üzerine hareket etti. Fakat bu sırada Kılıç Arslan, Karakoyunlu ordusunun başbuğlarına Uzun Hasan ın üzerlerine geldiğinin haberini verdi. Bunun üzerine Karakoyunlu komutanları Urum Saray yolu ile Erzurum taraflarına hareket ettiler. Uzun Hasan ise arkalarından giderek Tercan bölgesini yağmaladı (Tihranî 1993: 227). Uzun Hasan Bey, Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah ın, Timurlularla savaşmak için doğuya doğru hareket ettiğini haber alınca da ordusu ile Azerbaycan taraflarına gitti. Az önce Erzincan ı elinde bulunduran Kılıç Arslan ın yardımına geldiğini söylediğimiz Emir Arabşah, bu fırsattan yararlanarak tekrar Erzincan a yönelerek burada yerleşti (Tihranî 1993: 228). Woods, Kılıç Arslan ın Karakoyunlular tarafından sıkıştırıldığını ve hiçbir kurtuluş umudunun kalmadığını gören Kılıç Arslan ın kenti terk ederek Uzun Hasan ın yakın takibi altında Tebriz e kaçtığını ve burada da Cihanşah tarafından cezalandırıldığını ifade etmektedir (Woods 1993: 144). Bu arada Kılıç Arslan ın Erzincan dan kaçışı Kasım Bey e geri dönme fırsatı doğurdu. O, önce Yakup Bey in oğlu Cafer Bey in koruduğu Kemah üzerine hareket ederek burayı ele geçirerek Cafer Bey i öldürdü. Ancak şartlar Uzun Hasan ın amcasının üzerine hareket etmesini engelledi (Woods 1993: 144). Uzun Hasan, Erzincan ı ele geçirmek için harekete geçmek istedi ise de Diyarbekir taraflarında işlerin karışması üzerine bu tarafa yöneldi. Bu bölgede işleri tekrar yoluna koyduktan sonra Arapşah ın üzerine hareket ederek Kulak 27 yoluyla yaylak tarafına yöneldi. Bu sırada Arapşah da Sürmeli 28 mevkiinde bulunuyordu. Bunun üzerine Uzun Hasan Luhuk, Beğ Sülün ve Hınıs yoluyla Eleşkirt mevkiine vardı. O henüz Sancak 29 bölgesinde bulunken Pilten Bey in oğulları onunla Eserde geçen Kulak Erzincan ın ilçesi Otlukbeli olabilir. Çünkü günümüzde bile halk arasında Otlukbeli için Kara Kulak adı kullanılmaktadır. Iğdır da Aras Boyunda, Tuzluca-Dehne Boğazı arasındaki Sürmeli Çukuru. Çapakçur ile Kiğı arasında bir yerdir.

252 259 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Akkoyunlular ve Erzincan birleşmişlerdi. Şimdi ise Göynük de 30 bulunduğu sırada Musa Bey in oğlu Şah Ali, ona katıldı. Nihayet Eçmiyadzin-Anı yolu üzerindeki Talın bölgesinde Arapşah ın hanesini ve bu şehri yağmaladı. Buradan Kağızman a geçti. Burayı kuşattıktan sonra ele geçirdi. Arapşah ın burada bulunan mallarını da yağmaladıktan sonra Arapşah ın bütün askerlerini öldürdü. Burada üç gün kaldıktan sonra Avnik ve Erzurum yöresinden yollarına devam ederek Tercan a geldiler. Uzun Hasan Erzurum dan geçerken askerlerinden bir kısmını Bayburt taraflarına gönderdi. Onlar Bayburt tu yağmaladıktan sonra Tercan da Uzun Hasan ile bir araya geldiler. Bölge hâkimi Şeyh Mahmud, Uzun Hasan ın Tercan a geldiğini haber alınca huzura çıkarak itaatini arz ederek kaleyi ona teslim etti. Bundan sonra Şibge 31 kalesine Bayındırlı bayrağı dikildi. Burası Pilten Bey in oğlu İskender Bey e bırakıldı. Bütün Bayındırlı ordusu Tercan a gelerek burada toplandı (Tihranî 1993: ). Bayındırlılar, Tercan da dinlendikten sonra Erzincan a giderek burayı kuşattılar. Ancak Kışın yaklaşması üzerine Kışlağa yöneldiler. İlkbaharın gelmesi üzerine tekrar Erzincan üzerine hareket edildi. Ancak Bayındırlılar için önemli yerleşim yeri olan Hasankeyf in Karakoyunlular tarafından kuşatıldığı haberi üzerine Hasankeyf e doğru yöneldi (Tihranî 1993: 240; Woods 1993: 146). Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah, yirmi bir süvari ve piyade askerlerini daha önce Erzincan da hâkim olan Karakoyunlu emirlerinden Emir Arapşah ile birlikte Erzincan taraflarına gönderdi. Arapşah ın yanında Yakub-i Alpa ut oğulları ve Ağaçeri boyunun lideri Ali Bey gibi önemli komutanlar da bulunuyordu. Karakoyunlu ordusu Erzincan sınırında Şah Ali Musa nın hâkimiyetindeki Erzincan ın güneydoğusunda bulunan Şeteri kalesini kuşattı. Durumun kötüleşmesi üzerine hisar halkı elçi göndererek durumlarına Uzun Hasan a bildirdiler. Bu sırada Hasankeyf i kuşatmakta olan Akkoyunlu beyi Melik Halef e 10 men 32 altın ile 50 men gümüş gönderdi. Ardından da kendisi de yaylağa hareket ederek Batman a geldi. Emir Arapşah ise Uzun Hasan ın hareket ettiğini haber alınca Şeteri kalesindeki kuşatmayı kaldırarak Erzincan taraflarına yöneldi (Tihranî 1993: 241; Woods 1993: 146). Bu sırada Bayburt, Karakoyunlu emirlerinden Mahmud-i Kükeltaş ın elinde bulunuyordu. O, Bayındırlılara karşı kaleyi korumada Bingöl ile Hınıs arasında bir yerdir. Göynük, yanmış, yanık anlamındadır. Tercan ın köylerinden birisinin adıdır. Ağırlık ölçüsü.

253 260 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet TOKSOY çok zorlanıyordu. Durumu Cihanşah a bildirdiği için Karakoyunlu hükümdarı da Bayburt kalesini Duharlu boyundan başkasına verdi. Mahmud-i Kükeltaş ise Serçeme 33 üzerinden Cihanşah ın karargâhına gittiği bir sırada Bayezid Bey in saldırısına uğrayarak yağmalandıktan sonra esir edildi. Bayezid Bey, onu Erzincan da esir olan mirza Muhammed-i Tavacı ile değiştirdi. Arapşah ile bazı Karakoyunlu emirleri, bu sırada Uzun Hasan ın gücünü öğrendikleri için hep birlikte Erzincan dan hareket ederek Cihanşah ın yanına gittiler (Tihranî 1993: ). Uzun Hasan güney bölgelerinde faaliyet gösterdiği bir sırada Erzincan yaylağında bulunan emirlerden kendi bölgelerine gelmesi yönünde haberler alması üzerine Erzincan taraflarına hareket etti. Erzincan a ulaştıktan sonra şehri ve köylerini yağmaladı. Bu sırada Pilten Bey in oğlu Halil Bey, Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah Mirza nın saldırması ihtimalinin bulunduğu yönünde uyarısı üzerine Uzun Hasan Bey, Tercan bölgesine yöneldi. Buradan da Otlukbeli yolu ile Bayburt yörelerine akında bulunarak yağmaladı. Cihanşah ın saldırı haberinin yalan olduğunu duyunca da tekrar Erzincan a geldi. Bölgede geri kalan yerleri de yağmaladıktan sonra Diyarbekir e gitti (Tihranî 1993: ; Woods 1993: 147). Daha sonra da Cihanşah, Karakoyunlu beylerinin ayrıldığı Erzincan ı ve Akkoyunluların hükümdarlığının nişanını Akkoyunlu Cihângir Mirza ya verdiği haberi kendisine ulaştı (Tihranî 1993: 256; Woods 1993: 150). Daha sonra Akkoyunlu hükümdarlığına getirilen Cihângir Mirza, yardım ve destek almak amacıyla Cihanşah ın huzuruna geldi. Kışı Cihanşah ın yanında geçiren Akkoyunlu hükümdarı, baharın gelmesi üzerine yanına Mahmud-ı Elmas ile Ebû l-kasım Mirza gibi Karakoyunlu emirlerin katılması ile Erzincan taraflarına hareket etti. Cihanşah, Akkoyunlu hükümdarının yanına Arapşah komutasında on iki bin kişilik bir süvari birliği de kattı. Ordu Erzincan a varınca Uzun Hasan, savaş için hazırlıklara başladı. Onun bu hareketi Karakoyunlu emiri Arapşah ı korkutmuş ve hükümdarına gönderdiği haberde bunu açıkça belirtmiştir. Onun kaçmasından sonra Cihângir, oğlu Murad ı Erzincan a yerleştirerek Mardin deki kalesine döndü. Arapşah ise İspir tarafına yönelerek burada çok şiddetli bir yağmada bulundu. Bunun üzerine emir Bayezid-i İspirî, Uzun Hasan a gönderdiği haberde, onun yaptığı yağmanın korkunçluğunu dile getirmiştir. Uzun Hasan, yanında 33 Erzurum un kuzey batısındaki Serçeme köyü. Bu isim Azerbaycan kültür sahasında çokça kullanılmaktadır.

254 261 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Akkoyunlular ve Erzincan Mihmad Bey, Pilten Bey in oğlu Halil Bey ve Şeyh Hasan ile birlikte Arapşah ın üzerine hareket etti. Bunun üzerine Arapşah kaçarak Hoy a gitti. Uzun Hasan ise Pasinler i (Hasankale) yağmaladıktan sonra burada bir hafta kaldıktan sonra Harran vilayetine gitti (Tihranî 1993: ; Woods 1993: 150). Uzun Hasan Bey, çok geçmeden tekrar Erzurum taraflarına geri dönerek Tercan a ulaştı. Burada Akkoyunlu hükümdarı ve Uzun Hasan ın kardeşi Cihângir Mirza, Uzun Hasan a bağlı olan orduya saldırdı. Bunun üzerine Uzun Hasan, Halil-i Tavacı ile birlikte Şeyh Hasan ı orduyu korumaya gönderdikten sonra kendisi de Erzincan a gitti. Emir Bayezd-i İspirî, Hurşid Bey ve Kemah ordusu da ona katıldı. Uzun Hasan, Erzincan açıklarına inen Akkoyunlu ordusuna kuşatma konusunda gerekli emirleri verdikten sonra Diyarbekir tarafına gitti. Ordu mensupları ise Cihângir Mirza nın saldırısından korktukları için Uzun Hasan ın yanına gittiler (Tihranî 1993: 261). Uzun Hasan, Daha sonra Erzincan yörelerine gelerek şehri ele geçirdi ve yönetimini de Hurşid Bey e bıraktı (Tihranî 1993: 281; Hasan Rumlu 1931: 359) de Diyarbekir in doğusunda yapılan savaşta Cihângir Mirza nın kardeşine yenilmesi üzerine kardeşi Uzun Hasan a Akkoyunlu Devleti nin hükümdarlığını bıraktı. Diğer kardeşi (Celâyirli Sultanlarından birinin de adı olan) Üveys de artık Uzun Hasan ın hükümdarlığını tanıması üzerine kendisine yeniden Ruha valiliği verildi. Erzincan ın da Bayezid Bey in oğlu Hurşid Bey e bırakılması üzerine yaylak ve kışlakların artık tek bir elde toplandı. KAYNAKÇA ANDREASYAN, Hrand D. (1975), XIV. ve XV. yüz yıl Türk Tarihine Ait Ufak Kronolojiler ve Kolofonlar, İstanbul Üniversitesi Tarih Enstitüsü Dergisi, S. III, s Aziz b. Erdeşir-i Esterabadî (1928), Bezm u Rezm, (Yay.: Kilisli Rıfat), İstanbul. CÖHÇE, Salim (1997), Otlukbeli Savaşına Kadar Akkoyunlular, Anadolu Birliğinin Sağlanmasında Otlukbeli Savaşının Yeri ve Önemi Panel Bildirileri, (Hzl. Prof. Dr. Enver Konukçu), Otlukbeli Belediyesi Yayınları s Ebu Bekr-i Tihranî (1993), Kitab-ı Diyarbekriyye, I, (Yay. N. Lügal, F. Sümer),TTK, Ankara. Hasan-ı Rumlu (1931), Ahsenü t-tevarih, (Yay. C. N. Seddon), Baroda.

255 262 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Ahmet TOKSOY HINZ, Walther (1992), Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, (Çev. Tevfik Bıyıkoğlu), TTK, Ankara. İSMAYİLOV, Mahmud (1991), Kara Yusuf, Bakü. KAHRAMAN, B. (2009), Vahîd Mahtumî Dîvanında Görülen Bir Terim, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S. 39, s KONUKÇU, Enver (1998), Otlukbeli Meydan Savaşı, Erzincan Belediyesi Yayınları Ankara. KONUKÇU, Enver (1998), Tercan Tarihi, Cumhuriyetin 75. Yılında Tercan, Tercan Belediyesi yayınları, Ankara. KONUKÇU, Enver (1994), Clavijo nun Doğu Anadolu (Erzincan-Doğu Bayezid) Yolculuğu ), TTK Yayınları, Ankara. Müneccimbaşı (1285), Sahaifü l-ahbar, İstanbul. Nizamüddin Şami (1987), Zafername, (Çev. Necati Lugal), TTK, Ankara. SANJİAN, Avadis K. (1969), Colophons Of Armenia Manuscripts , Cambridge. TEKİNDAĞ, Şehabeddin (1961), Berkuk Devrinde Memlûk Sultanlığı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayınları, İstanbul. UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı (1968), Sivas ve Kayseri Hükümdarı Kadı Burhaneddin Ahmed, Belleten XXXII/ , Ankara, s WOODS, John (1993), 300 Yıllık Türk İmparatorluğu Akkoyunlular, (Çev. Sibel Özbudun), Milliyet Yayınları, İstanbul. YİNANÇ, Mükrimin Halil (1944), Cihanşah, İslam Ansiklopedisi, III, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul. YÜCEL, Yaşar (1991), Anadolu Beylikleri Hakkında Araştırmalar II, TTK, Ankara. YÜCEL, Yaşar (1986), Fatih in Trabzon u Fethi Öncesinde Osmanlı-Trabzon- Akkoyunlu İlişkileri, Belleten, XLIX/ , Ankara, s

256 FARKLI BİR TURAN YORUMU: GÖNÜL HANIM Yrd. Doç. Dr. Osman YILDIZ ÖZ: Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Türkçülük ve Turancılık görüşleriyle öne çıkan yazarlardandır. Onun Gönül Hanım adlı romanı sadece ele aldığı konu itibariyle değil, aynı zamanda eserini yayınlandığı tarih itibariyle de dikkat çekicidir. Roman, 1920 de Tasvir-i Efkâr gazetesinde tefrika edilmiştir. Bu tarih, Osmanlı daki Turancılık tartışmalarının hemen hemen sona erdiği bir tarihtir. Müftüoğlu, böylesi bir dönemde romanını tefrika etmesi, onun bu düşüncedeki ısrarına bir delil sayılabilir. Diğer yandan, Osmanlıda başlayan Turancılık tartışmalarında Türk entelektüellerinin görüş ayrılığına düştükleri başlıca konular arasında Macarların ve Tatarların Türklüğü konusu gelmektedir. Ziya Gökalp Macarları ve Tatarları Türk olarak kabul etmezken Hüseyinzade Turan, bu unsurları da Turan çerçevesi içerisine almıştır. Ahmet Hikmet in Gönül Hanım romanında ortaya koyduğu Turan çerçevesi, Hüseyinzade nin anlayışına paralel olmakla birlikte yer yer Ziya Gökalp ve İsmail Gaspralı nın görüşleri istikametinde ilerler. Bu çalışmada, köklerini aramak üzere yola çıkan Gönül Hanım Sefer Heyeti mensuplarının yolculuk esnasında Türklüğün ve Turan coğrafyasının birçok sorunlarını gündeme getirirken oluşturulan Turan anlayışının hangi etkiler üzerinden yürüdüğünü tespit etmek amaçlanmıştır. Ayrıca roman kahramanlarının Macar, Tatar ve Osmanlı Türk ünden oluşturulmasının taşıdığı anlam da irdelenen konular arasındadır. Anahtar Kelimeler: Turancılık, Macarların Türklüğü, Türkçü Roman, Orhun Abideleri, Gönül Hanım Gaziosmanpaşa Üni. Fen-Ed. Fak Türk Dili ve Ed. Böl.

257 264 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Osman YILDIZ A Different Type of Turan Comment: Gönül Hanım ABSTRACT: Ahmet Hikmet Müftüoğlu has been famous with his ideas on Turksim. The novel Gönül Hanım"is not only important with the subject matter emphasized but it is also important with the period of publishing.. The novel had been periodically published in Tasvir-i Efkar newspaper in The time of the publication had been in the period where the discussions of the concept of Turanism in the Ottoman Empire had been over. The publication of Gönül Hanım Novel had been a clear significance of To of Müftüoğlu's insistency on the value of Turkism.. The primary dissensus of Ottoman Intellectuals in Turanism debates had been on the race of Hungarians and Taartars being Turk or not. While Ziya Gökalp had not seen Hungarian and Tatars as of Turk, Hüseyinzade Turan had considered them in theturanism framework. The Turan framewok which had been put forward by Ahmet Hikmet's Gönül Hanım novel has been parallel with the one by Hüseyinzade, and it sometimes reflected with Ziya Gökalp's and İsmail Gaspıralı's ideas, too. In this study,the Gönül Hanım and the group members had been set on the journey for tracing their racesand while they had been moving in the geography the had the chance of reflecting the concepts and values on which the concept of Turkicness had been developed. Above all the novel characters had been formed by Hungarians, Tartars and Ottoman Turks had been an other point of discussion Key Words: Turanism, Turkishness of Hungarians, Turkist Novel, Orhun Inscriptions, Gönül Hanım Ahmet Hikmet Müftüoğlu nun Gönül Hanım adlı romanı Macar Tatar Osmanlı Türklerinden oluşan bir grubun köklerini araştırmak üzere Kültigin Abidelerine doğru yola çıkması etrafında kurgulanmış bir eserdir. Romanda Türklüğün ve Türk dünyasının birçok sorunları tartışılmakla birlikte, onun asıl dikkat çeken yönü çizdiği Turan çerçevesidir. Eser bu yönüyle Türk edebiyatında bir ilktir. Romancı, Türkçülük ve Turancılık görüşleriyle ön plana çıkan yazarlardandır. Türk Yurdu mecmuası üzerine incelemelerde bulunan Hüseyin Tuncer, çalışmasının sonuç kısmında bu dönemde Türkçülük, şiir ve edebiyatta Mehmet Emin ve Ahmet Hikmet le girmeye başlar demektedir. (Tuncer 1990: 505) Müftüoğlu nun yürüttüğü faaliyetler ve yazdığı eserler dikkate alındığında bu tespit son derece doğrudur. Ancak yazarın dikkat çeken bir yönü de Turan ile ilgili yorumudur. Ayrıca roman, sadece ele aldığı konu itibariyle değil, yayınlandığı tarih itibariyle de dikkat çekicidir.

258 265 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Farklı Bir Turan Yorumu: Gönül Hanım Roman, 1920 de Tasvir-i Efkâr gazetesinde tefrika edilmiştir. Bu tarih, Osmanlı daki Turancılık tartışmalarının hemen hemen sona erdiği bir tarihtir. Birinci Dünya Savaşının Osmanlı Devleti için ağır mağlubiyetlerle sonuçlanması, Turancılık ve Türkçülük görüşleriyle ön plana çıkan birçok düşünürümüzün görüş istikametlerini Asya dan Anadolu ya çevirmesine ve Turancılığın bir hayal olduğu kanaatinin doğmasına neden olmuştur. Müftüoğlu nun böylesine bir dönemde romanını tefrika etmesi, onun bu düşüncedeki ısrarına bir delil sayılabilir. Farklı Turan anlayışları Osmanlı aydınlarının Turancılık tartışmalarında görüş ayrılığına düştükleri başlıca konular arasında Macarların ve Tatarların Türklüğü konusu gelmektedir. Bu konuda Hüseyinzade Ali Turan ile Ziya Gökalp birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Ahmet Hikmet in Turan anlayışı Hüseyinzade Ali nin görüşlerine paralel olmakla birlikte, Ziya Gökalp ın bir kısım görüşlerine de yakındır. 20. yüz yılın ilk yirmi yılı, Türk tarihi açısından bir kâbus gibidir. Balkan felaketi, Osmanlıdaki vatan kavramını alt üst etmiştir. Kaybedilen topraklarla birlikte vatan nedir ve neresidir sorusu Türk aydınının en çok meşgul olduğu konular arasındadır. Vatan kavramı, kaybedilen vatan toprakları ile yeni bir çerçeve oluşturmaktadır. Namık Kemal in Vatan yahut Silistre tanımı içerisinde vatan; Balkanlardır. Balkanlar kaybedildiğinde, vatan; Müslümanların yaşadığı yerdir. Arapların da bu coğrafyadan ayrılması ile vatan; Türklerin yaşadığı coğrafyalara kayar. Yalnız bir farkla, Ziya Gökalp, Turan olarak nitelendirdiği vatanda sadece Müslüman Türkleri kastederken, Hüseyinzade Müslüman olmayan Macarlara da yer vermektedir. Hüseyinzade nin 1892 yılında henüz Tıbbiye öğrencisi iken kaleme aldığı ve 1904 yılında Türk gazetesinde yayımladığı Sizlersiniz Ey kavm-i Macar bizlere ihvan Ecdadımızın müştereken menşei Turan mısralarından çok daha sonra Ziya Gökalp, 1911 de Vatan ne Türkiye dir Türklere ne Türkistan Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan mısralarını yazmıştır. (Ülken 1994: 325) Hüseyinzade, şiirinin devamında Bir dindeyiz biz, hepimiz hak-perestân

259 266 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Osman YILDIZ Mümkün mü ayırsın bizi İncil ile Kur ân? diyerek farklı dinler meselesini Turancılık açısından bir sorun olarak görmemektedir. Turancılık fikrini benimseyen ilk kişi (Önen 2005: 112) olan Hüseyinzade nin bu yaklaşımı, 1920 lere gelinceye kadar diğer Osmanlı düşünürlerinin çoğunluğunca benimsenen bir görüş olmamıştır. Ziya Gökalp gibi Turancı görüşleri ile bilinen Türk entelektüellerinin yanı sıra bu anlayışa karşı en keskin duruşlar İslamcı kimliği ile ön plana çıkan yazarlarımız tarafından olur. Bunlardan Mehmet Fahrettin, Sebilürreşat ın 279, 281 ve 282 numaralı sayılarında yazdığı Müslümanlıkta Bir Millet Var başlıklı yazısı konuya bir örnektir. Mehmet Fahrettin, din eksenli bir millet tanımlaması yaparken, Müslüman olmayan Macarları ve Bulgarları bu çerçevenin dışında tutmaktadır: Tanrının birliğine inanan, peygamberi yürekten seven, Kurana hürmetkâr Müslüman bir Türk e, göğsünde haç bulunan bir Macar ı gösterip sen şu haçlı Macar Türkünü mü seversin yoksa Müslüman Arabı mı diye sorulacak olsa şüphesiz Müslüman Arap cevabı alınacaktır. Macarlar, Bulgarlar, Türklüklerine daha salibi der-aguş ettikleri zaman veda etmişlerdir. (Taştan 2012: 45) Din eksenli millet tanımlamasının bir benzeri Türkçülük görüşleriyle bilinen Ziya Gökalp te de görülür. Gökalp, Türklerin de vicdanları tahlil olunursa görülür ki bir Türk, kızını bir Arab a, bir Arnavut a bir Kürt e, bir Çerkez e nikâh edebilir, fakat katiyen bir Finlandalıya, bir Hıristiyan Macar a nikâh etmez. Bir Budist Boudhiste Moğolun, bir Şamanî Tonguz un kızını da İslam yapmadan alamaz demektedir. (Ziya Gökalp 1977: 13) Ziya Gökalp ın Macar ve Bulgarlarla ilgili bu görüşü, Tatarlar için de geçerlidir. Gökalp, Tatarları da Türk olarak kabul etmemektedir. Bu konuda; Hâlbuki Tatar kelimesi eski Türk tarihinde bugünkü Kuzey Türkleri ile hiçbir münasebeti olmayan yabancı bir kavme verilmiş fazladan bir isimdir. Ne Cengiz, ne Timur Tatarları sevmezdi. Demek ki Tatarlar Türk olmadıkları gibi, Moğol da değildiler. O halde Rusların hem aşağılayıcı, hem de Türkleri birbirinden ayırmak maksadıyla isnat ettikleri bu tabiri Kuzey Türkleri kabul etmemelidirler demektedir. (Ziya Gökalp 1977: 60)

260 267 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Farklı Bir Turan Yorumu: Gönül Hanım Farklı bir Turan yorumu da Halide Edip Adıvar ın 1912 de Tanin (Sinin) gazetesinde tefrika edilen Yeni Turan romanında görülür. Yazar, romanında Prens Sabahattin in Adem-i Merkeziyet fikrini işlerken, Türkçülük görüşlerine yer vermiştir. Bu görüş, Ziya Gökalp ın kullandığı Turandan farklıdır. (Enginün 1995: 153) Türk fikir tarihinde Ziya Gökalp, cemiyeti öne çıkartan Emile Durkheim çizgisinde iken Prens Sabahattin, bireyi öne alan Edmond Demolins çizgisindedir. Halide Edip in Yeni Turan adlı romanında kurguladığı birbirine muhalif iki parti arasındaki temel görüş farklılıkları merkezden yönetim ile yerinden yönetim çatışmasına dayanır. Merkezden yönetimin Türkleri geri bıraktığını düşünen Oğuz ve onun tam karşısında olan Hamdi Paşa nın siyasal mücadelesi bu eksende ilerlerken bu mücadelede Yeni Turan ı temsil eden Oğuz ve parti mensuplarının Türkçülük olarak ortaya koydukları en belirgin vasıf, kımız içmeleridir. Romanda ortaya konan Turan coğrafyası da Türkiye ile sınırlı kalmıştır. Gerçi romanın bir yerinde Macarların ve Finlerin Türk ırkından oldukları söyleniyorsa da romanın bütünü dikkate alındığında bilindik Turan coğrafyası romanda yer almaz: Başka Türk ırkından olan Macarlar, Finler gibi ulusların ulaştıkları olgunluk derecesine bakınız. Bunun yalnız iklime özel bir etkiye bağlamak doğru değil. Finliler için bir şey diyemezsem de Macaristan la aramızdaki iklim ayrımı pek o derece açık değildir. (Adıvar 1982: 55) Turan anlayışı bakımından dikkat çeken bir isim de Abdullah Cevdet tir. Abdullah Cevdet, Moiz Kohen (Tekinalp) in Turan (1914) adlı kitabına yazdığı Takriz de Ziya Gökalp ın Turan şiirine karşılık; Vatan ne Türkiyedir, bizlere ne Türkistan Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: İrfan mısralarını yazmıştır. (Abdullah 1914: 382) Burada konan Turan anlayışı, siyasî ve coğrafî anlamda bir Turan değildir. Gönül Hanım ın Turan ı Turan çerçevesi üzerine yürütülen bu tartışmalardan da anlaşılacağı üzere, Ahmet Hikmet in Gönül Hanım romanında ortaya koyduğu Turan anlayışı, Hüseyinzade nin anlayışının paralelindedir. Fakat yazar, birçok meselede diğer düşünürlerin görüşlerini de merkeze aldığını tespit etmekteyiz. Ziya Gökalp ın dil, sanat ve tarih görüşleri romanda yer bulurken İsmail Gaspralı ın dilde, fikirde, işte birlik prensibi romanın

261 268 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Osman YILDIZ temel zeminini oluşturur. Bu arada Müftüoğlu nun yer yer İslamcılık etkisi altında kaldığı gözden kaçmamaktadır. Bunun böyle olmasında, yazarın inançlarının ağır bastığını düşünebiliriz. Fakat bizce asıl sebep, henüz biten Birinci Dünya Savaşı nın olumsuz sonuçlarıdır. Bir cihan savaşı projesi olan Turan bu savaştan ağır yaralar alarak çıkmıştır. Dolayısıyla yazar, Turan ı yorumlarken Müslümanların hoşnut olmayacağı bir çerçeveden kaçınmayı düşünmüş olabilir. Dönemin Turancıları, bu yıkıntılara rağmen yeniden bir Turan inşa etmekten vazgeçmiş değillerdir. Bu yeniden inşa sürecini birçok yerde görüyoruz. Birinci Dünya Savaşından büyük toprak ve nüfus kaybıyla çıkan Macarlar, 1920 ye gelindiğinde artık dünyada yaygın bir Turan örgütlenmesi zamanın geldiğini düşünüyorlardı. O yıl 9 Turancı cemiyet ve birliğin katılımıyla Macaristan Turan Federasyonu kuruldu. Federasyonun amaçları arasında Her Turan halkı kendi Turan Federasyonunun kurması ve bu federasyonlar daha sonra Dünya Turan Konfederasyonu adı altında birleşmesi vardır. Macarlarda tespit ettiğimiz bu durum, Osmanlı Turancıları için de geçerlidir: Enver Paşa, coğrafya bilimcilerinin Turan adını verdiği bölgede Turan ordusunu kurdu de Bolşeviklere karşı kazandığı çarpışmanın ardından kendini Birleşik Türkistan ve Buhara Halklarının Emiri ilan ettirdi Eylül 1920 de Bakü de toplanan Ezilen Doğu Halkları Konferansı ve 1921 de Sivas taki Pan-İslam Kongresi de Turan düşüncesiyle doğrudan bağlantılı olarak gündeme geldi (Demirkan 2000: 33, 61) Nitekim romanın yayınlanması da böylesi bir döneme denk gelmektedir de Tasvir-i Efkâr gazetesinde (1 Şubat Nisan 1920) tefrika edilen roman, Osmanlı Turancılarına getirilen yeni bir teklif gibi durmaktadır. Dolayısıyla roman, askeri sahada bir yenilgi olmakla birlikte, düşünsel anlamda varlığını devam ettirmek iddiasıyla kaleme alınmıştır. Müftüoğlu nun bu iddiasını, 12 Mart 1918 de Budapeşte den ayrılmaya yakın kaleme aldığı ve yine bir Turan hikâyesi olan Alparslan hikâyesinde ne kaya kaleler, ne demir kapılar, ne çelik silahlar yolunu kesemeyecek Yarı cihan ümmetleriyle dövüşeceksin Ezdikçe mağrur. Ezildikçe meyus olma cümlelerinde bulmaktayız. (Ahmet Hikmet Müftüoğlu 1978: 24) Birinci Dünya Savaşının bir yönü de aksiyoner Turan hareketinin sekteye uğramasıdır. Bu tasfiyenin yazarın gönlünde büyük dalgalanmalar yarattığı muhakkaktır. Yazar romanının merkezine Türk Turancılık tarihi içerisinde bir başlangıç teşkil eden Hüseyinzede nin ve daha sonra Yusuf Akçura,

262 269 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Farklı Bir Turan Yorumu: Gönül Hanım Mehmet Emin gibi şair ve yazarların Macarların ve Tatarların Türklüğünü kabul eden anlayışı ile Ziya Gökalp ın gerçi bu dönemde yüzünü Asya dan Türkiye ye çevirse de sanat, edebiyat ve dil görüşlerinden de yararlanarak İsmail Gaspıralı nın dilde, fikirde işte birlik prensibini yerleştirmiştir. Gönül Hanım romanı, aynı zamanda bir Turan öz eleştirisidir. Köklerini aramak üzere yola çıkan Gönül Hanım Sefer Heyeti mensupları yolculuk esnasında Türklüğün ve Turan coğrafyasının birçok sorunlarını gündeme getirirler. Sorgulamaların en başında, bu coğrafyaya yapılan ilk keşiflerin yabancılarca yapılması yer alır. Mehmet Tolun kendi iç dünyasında bu meseleyi sorgulamaktadır: Hiçbir Osmanlı Türk ü kendisinden önce böyle tarihi ve ciddi bir maceraya atılmamıştı. Bu koca millette ilmi bir maksat uğrunda seyahat eden ilk kâşif kendisi olacaktı. (13) 1 Oysa Osmanlı da da 1877 de Mehmet Emin Efendi adlı bir şahıs, İstanbul dan Orta Asya ya bir seyahat gerçekleştirmiştir. İttihad-ı İslam binasına bir taş ilave edebilmek maksadı ile yapılan seyahatin sınırları İstanbul dan Orta Asya nın içlerine, Buhara ya ve Kâşgar a kadardır. (Akdemir 1986: 8) İstanbul dan Asya-yı Vustaya Seyahat başlığı altında 1878 de Kırkanbar Matbaasında basılan eserin 2 ön sözünde Ahmet Mithat Efendi nin de bu seyahatle ilgili bir değerlendirmesi olmuştur. Osmanlıların menşe olarak Orta Asyalı olduğunu belirten Mithat Efendi, Osmanlıların henüz Orta Asya yı bilmemesinden yakınmaktadır. Sosyolojik ve Tarihî Eleştiri Yöntemleri Açısından Gönül Hanım Romanın yazıldığı yıllarda Osmanlı Devleti işgal altındadır. Bu yüzden romanda bazı hususlara temas edilirken, dikkatli davranılmıştır. Örneğin, İslam İttihadı, Türk İttihadı gibi ifadeler Avrupa daki düşmanlarımızın bize yönelttikleri iftiralar (17) olarak belirtilir. Mehmet Tolun un; bence Türk birliği, hatta İslam birliği demek Türk kültürünün, İslam ilminin 1 Parantez içerisindeki sayılar Ahmet Hikmet Müftüoğlu nun Gönül Hanım romanına 2 ait sayfa numaralarıdır. Söz konusu eserin yeni neşri yazarın torunu tarafından yapılmıştır: Seyyah Mehmet Emin Efendi'nin Seyahatnamesi -Asya-yı Vustaya Seyahat (haz. Prof. Dr. Muhibbe Darga; Ahmet Mithat Efendi ve Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın önsözü ile, Everest Yayınları, İstanbul, 2007, 198 s.)

263 270 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Osman YILDIZ birliği demektir. Daha umumi bir deyişle Türklerin aydınlanması, medeniyet yolunda ilerlemesi demektir (17) şeklindeki açıklaması, bu birliklerin siyasal bir tehdit olmadığına dair açıklamalardır. Mondros Mütarekesinden sonra tamamıyla anti İttihatçı bir ortam yaratılmıştır. (Tunaya 1989: 523) Dolayısıyla İttihat kelimesini kullanmak sakıncalı olmalı ki, Müftüoğlu ittihat kelimesinin yerine birlik kelimesini kullanırken dahi bunun kültürel bir çalışma olduğuna vurgu yapmaktadır. Romanda dikkat çekmek istediğimiz bir başka husus da, işgallerden hiç bahsedilmemesidir. Tolun ve Zichy, Anadolu topraklarına girerken Urfa ya da uğrarlar. Urfa bu tarihlerde Fransız işgali altındadır. Yine her iki şahıs, İstanbul a geldiklerinde sanki her şey normalmiş gibi davranırlar. İşgalleri sezdirecek en ufak bir cümle kurulmamıştır. Bu durum muhtemelen, İngiliz Yüksek Komiserliğinin 27 Mart 1917 de İstanbul Hükümetine bir nota vererek milliyetçilerin açıkça ve resmen reddedilmesinden kaynaklanmıştır. (Okur 2003: 13) Kendisi de bir devlet görevlisi olan Ahmet Hikmet, bu durumda biraz daha titiz davranma gereği duymuş olabilir. Ahmet Hikmet in biyografisini incelediğimizde yazarın Turan coğrafyasına dair bir seyahatinin varlığına rastlamıyoruz. Yazar, muhtemelen romanında eleştirdiği yabancı araştırmacıların eserlerinden de yararlanarak romanda yer alan seyahat güzergâhını oluşturmuştur. Romanın başlangıç kurgusu, Kültigin Abidelerini keşfeden Johann Strahlenberg in hayatına benzemektedir. Tolun Bey in bir savaş esiri olarak arkadaşlarıyla böylesi bir seyahate karar vermesi ve Kültigin Abidesi ne geldiklerinde baskı kalıplarını oluşturması gibi. Bu benzerliği Ligetti den aldığımız şu alıntı ile vurgulamak istiyoruz: Poltavya meydan muharebesinde Johann Phillipp Strahlenberg esir düşmüştü. Esir olan birçok arkadaşlarıyla beraber bu ilme düşkün adam da Sibirya ya sürüklenmiş ve orada geçirdiği uzun yıllar boşa gitmemiş, Sibirya nın o zamana kadar hemen bilinmeyen kavimlerine dair görüp işittiklerini toplayarak meşhur kitabında yayınlamıştı. (Ligeti 1970: 3) Bilge Ercilasun, 1985 te 5. Milletler Arası Türkoloji Kongresinde sunmuş olduğu bildirisinde Ahmet Hikmet in Orhun Abideleriyle ilgili Batıdaki bütün neşriyatı takip ettiği ve Radlof un ve Thomsen in eserlerini okuduğu muhakkaktır diyerek, yazarın Gönül Hanım ı yazarken İsveç Subayı Johann Phlipp Tabbert (Von Strahlenberg)ten ilham aldığını söylemenin mümkün olduğunu belirtmektedir. (Ercilasun

264 271 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Farklı Bir Turan Yorumu: Gönül Hanım 1985: 69) Dolayısıyla Müftüoğlu nun romanında yer yer yukarıda bahsi geçen eserlerden bir kısım yansımalar olmuştur Eylül ayı içindeydi giriş cümlesiyle başlayan romanın çatısı, Kızıl Yar (Krasnoyarsk) kasabasının yakınında bulunan Esir Subaylar Karargâhında Osmanlı Türk subayı Mehmet Tolun Bey ve Macar asıllı subay Kont Zichy Bela, yine aynı kasabanın yerlilerinden abi-kardeş olan Tatar asıllı Gönül Hanım ile Ali Bahadır ın bir vesile birbirleri ile tanışmaları; bu tanışıklıktan bir müddet sonra atalarının müşterek köklerini aramak üzere Kültigin abidesine doğru yola çıkmaları; yolculuk esnasında Türklüğün birçok sorunlarını tartışmaları ve birbirlerinden ayrılma vakti geldiğinde de bu dostluklarını ileride devam ettirmek için aralarında ticari bir takım anlaşmalar yapmaları üzerine kurulmuştur. Roman kurgusu içerisinde, seyahat için hazırlıklar eksiksiz bir şekilde ortaya konmuştur. Yaklaşık beş ay süren bu hazırlıklarda, sahte pasaportlardan zararlı böcek sokmalarına karşı tedbirlere kadar her şey düşünülmüştür. Şubatın yirminci gecesinde Moskova Demiryolu ile hareket eden Gönül Hanım Sefer Heyeti, yaklaşık altı ay sürecek bir yolculuğu başlatırlar. Yuvan Buğdanof ve Tola Atmanof adına düzenlenen pasaportlarla yolculuğu çıkan Kont Zichy ve Mehmet Tolun, aynı zamanda aşklarının kesiştiği Gönül Hanım üzerinde bir rekabet içerisindedirler. Bu aşk kurgusu içerisinde kaybeden Kont Zichy olacaktır. Kont Zichy, bir kadının kalbini kazanmada oldukça mahirdir. Kont aşk meselesinde her fırsatı değerlendirir. Yeri gelir iltifatlar yağdırır, yeri gelir bir kır çiçeğini hediye eder. Oysa Mehmet Tolun Bey, bu rakibine kıyasla oldukça tutuktur. Onun aşk meselesindeki bu tutukluğu bir bakıma Osmanlı Türk erkeğin genel karakteri gibidir. Normal koşullar altında, rakibine karşı hiçbir şansı olmayan Mehmet Tolun Bey in imdadına yazarın yetiştiğini söylersek abartmış olmayız. Romanda Kont u Müslüman etmek gibi bir gayret de görülür. Kont un Bela ismi Bilal e çevrilirken Bilal-i Habeş gibi Bilal-i Macarî yapmak gayreti vardır. (49) Yazar kardeşliğin dince eksik kalan yönünü, Kont u Müslüman etmeye çalışarak, tamamlamak istemiştir. Fakat bu konuda ısrarlı olmaz. Bir yönüyle Kont u Müslüman etmeyerek, Gönül Hanım la olabilecek izdivacın önünü kesilmiştir. Yazarın romanına bu tarz müdahalelerde bulunmasının temelinde, dönemin İslamcı düşünüşlerinin yanı sıra Türkçülük görüşleriyle ön plana çıkan Ziya Gökalp gibi yazarların, bir Türk kızının Müslüman olmayan biriyle evlenmesine katiyetle karşı olmalarında aramak gerekir.

265 272 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Osman YILDIZ Aslında Türk Macar kardeşliği tezi üzerine kurulmuş bir romanda beklenen sonuç, Gönül Hanımın Kontla yapacağı bir evliliktir. 3 Yazar bu izdivacı, yukarıda belirttiğimiz İslamcı tesirlerden dolayı yapamazken, bu sefer başka yollara başvurmuştur. Daha yolculuğun başında, Kont Zichy in mademki atalarımızın yurduna erdik; onların ruhlarını şâd etmek için âdetlerini ihyâ edelim demesi üzerine kımız dolu bir kâsenin içine kanlarını akıtarak kan kardeşliklerini ilan ederler. (21) Yolculuklarını tamamlayan heyet, birbirlerinden ayrılma vakti geldiğinde, Mehmet Tolun Bey, babasından kalma iki altın yüzüğü ve Kont un kendisine hediye ettiği halkaları Tomsk da bir kuyumcuda erittirip dört altın halka yaptırır. Bu halkalardan birini Kont a verirken İşte şimdi Türk Macar dostluğunu kaynattık (109) demesi, yazarın kardeşlik yolunda oluşturmaya çalıştığı çabalar olarak görülebilir. Romanda Mehmet Tolun Bey in böylesi bir seyahate karar vermesinin nedeni Gönül Hanım ın kader sizi Çin Türkistan ına yakın getirmiş, Tolun Bey, Oralara atlayıveriniz, gidiniz, araştırmalar yapınız (6) şeklinde tahrikleri neticesinde olmuştur. Seyahat hazırlıkları için alınan Radloff, Thomsen, Le Coq ve Vambery gibi şahısları Türk tarihi üzerine yaptıkları çalışmalardan bahsedilirken Gönül Hanımın ağabeyi olan Bahadır Bey; Yazık ki, atalarımızın, milli namusumuzun beşiği olan ilk yurtlarımıza şimdiye değin ne Türklerden, ne Tatarlardan ilmi bir heyet gidememiştir. Varlığından haberdar bile olamadığımız tarihimize ait yadigârlardan Orhun, Turfan abidelerinden, yazıtlarından, belgelerinden ırkımızın en yaman düşmanları olan Rus seyyahları sayesinde bilgi alabildik (6) diyerek, bu bölgelere Türklerin ilgi göstermemesinden şikayet etmektedir. Ayrıca bu ifadelerde geçen ırkımızın en yaman düşmanları cümlesi yapılan bu çalışmalara duyulan güvensizliğin de işareti sayılabilir. Çünkü romanın ilerleyen kısımlarında da yabancıların yaptığı 3 TRT 2 de Özü Türk adı altında yapımı Zafer Karatay ve Neşe Sarısoy Karatay a ait, metin yazarlığını Mesude Şenol un üstlendigi Kumanlar ve Macaristan 3 başlıklı bir belgesel yayınlanmıştır. Bu belgeselde; 1246 yılında Kral IV. Béla, Kumanlarla yeni bir anlaşma yapar ve çağın adetlerine uygun olarak bu anlaşmayı evlilik bağı ile perçinler. Oğlu tahtın varisi IV. Istvan'ı, Kuman prensinin kızı Erzsébet'le (Erjêbet) evlendirir. ifadeleri geçmektedir. Ahmet Hikmet Müftüoğlu nun romanda Bela isimli bir kahramana yer vermesi ve evlilik çerçevesi içerisinde ele alması tesadüfi olmasa gerek. (Belgesel metni için) , (Belgeseli izlemek için) 6.dakika.

266 273 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Farklı Bir Turan Yorumu: Gönül Hanım bu çalışmalara duyulan güvensizlik yer yer dile getirilmiştir. Özellikle Vamberi den bahsedilirken Gönül Hanım ın ağzından bir Yahudi (45) ifadesi kullanılmaktadır. Bu kuşku içerikli Yahudi vurgusu, Mehmet Tolun Bey in Yahudi asıllı şarkiyatçılarla ilgili ifadelerinde de göze çarpmaktadır: Kont Zichy, Şimdiye kadar hemen iki aydan fazla bir zamandır seyahat ediyoruz. Devamlı surette boş, ıssız çöllerden geçiyor ve sefil hayatlara rast geliyoruz. Nerede o tarihlerin bize haber verdiği canlı Ural Altay kavmi? Benim bu ırk meselesini inkâr edeceğim geliyor. Bunlar mı dedelerimizin, kökümüzün çıktığı yurtlar (69) demesi üzerine, Mehmet Tolun Bey in verdiği cevap, ırk meselesinde Yahudilerin ikili oynadığı şeklindedir: Bilindiği gibi, din ve milliyette aşırılıktan şimdiye kadar pek çok zarar gören Yahudiler, ilim ve felsefe, bir de farmasonluk yardımıyla bu iki kuvvete yani din ve milliyete karşı mücadelede bulunmak isterler. Hâlbuki kendileri en temiz ırk, en saf ve karışmamış nesil olarak Yahudiliği gösterirler (70) Romanda bu güvensizliğin somut bir örneği de kurgu içerisinde verilir. Roman kahramanları Kültigin Abidesine ulaştıklarında gördükleri manzara karşısında şaşırırlar. Heyet, Kültigin Abidesini bulduklarında, Çince yazılan bölüm görünürde olmasına karşın, Türkçe yazılı kısmı bir duvarla kapatılmıştır. Bu durum karşısında eseflenen Tolun Bey, Ecdadımızın fütuhatnamesine, battal etmek kastı ile bu çizgiyi kim çekti? Türk milletinin şeref türbesi kapısına bu duvardan perdeyi hangi kindar düşman örttü? Ruslar mı? Çinliler mi? (80) demektedir. Yazar, her ne kadar Yabancı kaynaklara güven duymasa da, romanını yazarken yine bu yabancı kaynaklardan yararlandığı anlaşılmaktadır. Mehmet Tolun Bey in günlüğünde yer alan maksadımız 1881 yılında Rusyalı N.M. Yadrinçef ( ), 1890 da Finlandiyalı A. Olai Heikel ( ) ve bir yıl sonra Wilhelm Radlof ( ) tarafından keşfedilen üç dilde yazılı abideleri görmekti (68) ifadeleri de bunu göstermektedir. 4 4 Bu şahısların doğum ve ölüm tarihlerini gösteren parantez içerisindeki notlar, romanı Latin harfleriyle yayıma hazırlayan Fethi Tevetoğlu tarafından konulmuştur. Roman 1920 de tefrika edildiğine göre, A. Olai nin ölüm tarihini gösteren (1924) tarihi bu

267 274 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Osman YILDIZ Yazar Merkezli Bir Bakış / Okuma: Ahmet Hikmet, Macaristan da bulunduğu süre içerisinde, Turancılık üzerine yapılan birçok çalışmayı yakından takip etme imkânını bulmuştur. Yapılan bu çalışmaların, kendisinde bir kıskançlık yarattığı muhtemeldir. Türklüğün en büyük imparatorluklarından biri olan Osmanlı Devletinde böylesi çalışmalarda yer almamasından dolayı Mehmet Tolun un üzüldüğünü belirtmiştik. Yazar, buna rağmen, yine de Osmanlıyı bir öncü güç görmektedir. Gönül Hanım, Kont Zichy e siz Macarlar yakın zamana kadar ne olduğunuzu tamamıyla bilmiyordunuz (45) Size Macarlığınızı, iade eden Türklerdir (46) derken Macar entelektüelinin meseleye duyarsız kalmalarından şikâyet eder. Gönül Hanım ın şikâyetleri, 1877 Osmanlı Rus savaşında Macarların izlediği tutum üzerinedir. Yazarın sözünü emanet ettiği kişi olarak konuşmasını sürdüren Gönül Hanım, En son Balkan muharebesinde de Macarlar Türkler lehinde hiçbir canlılık göstermediler. Çıkarlarına tamamen aykırı olarak İslav politikası izlemek gibi, bir gaflet gösterdiler (45) Sizin damarlarınızda kaynayan Türk kanıyla kalbinizin çarpmasına ehemmiyet vermediniz (46) diyerek adeta, Kont un nazarında bütün Macar tarihine bir eleştiri getirir. Oldukça uzun sayılabilen bu nutuk karşısında Kont un suskun kalması da manidardır. Gönül Hanım ın Size Macarlığınızı, iade eden Türklerdir cümlesi, gerçekte doğru değildir. Gerçi bu cümleye karşılık olarak Kont Zichy, bu alanda çalışan halis Macar ilim adamları da var (47) şeklinde cevap vermektedir. Oysa Macaristan da Türkoloji bilimi ile ilgili çalışmalar Osmanlı dan çok daha önce olmuştur. Dünyada ilk defa Türkoloji 1870 de Budapeşte Üniversitesinde bir disiplin haline getirilmiştir. (Çolak 2000: 63) Üstelik bu çalışmalar, romanda ima yoluyla eleştirilen Vambery tarafından yapılmıştır: Vambery in çabalarıyla kurulan Türkoloji Kürsüsü, dünyada üniversite bünyesinde kurulan ve Türklük üzerine bilim disiplini içinde araştırmalar yapan ilk bağımsız birimdir. (Demirkan 2000: 10) Ayrıca, köklerini aramak üzere Asya ya gerçek anlamda bir yolculuk Macarlar tarafından gerçekleştirilmiştir: Bütün Macar tarihi boyunca Hun-Macar akrabalığı ve Macarların doğu kökenli oldukları düşüncesi sürekli olarak egemen olmuştur Doğu halkı olma düşüncesi Csöma Körösi yıllarda yazılamazdı.

268 275 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Farklı Bir Turan Yorumu: Gönül Hanım ( ) gibi gezginlerin anayurdu aramak için Asya yolculuğuna çıkmasına yol açtı. (Yıldırım 1987:466) Nitekim Macaristan öncülüğünde yürütülen bu çalışmaların Türk dünyasında gelişen Turancılık hareketlerinin üzerinde de etkili olduğunu görüyoruz da Türk Macar Dostluk Yurdu Umumi Merkezi üyeliğinde de bulunan Hüseyin Turan, Birinci Dünya savaşı sırasında Akçuraoğlu da beraberinde olmak üzere Turan heyeti adıyla Orta Avrupa da Türklük için propaganda seyahatine çıkmışlardır. (Ülken 1994: 269) Macarların Turan coğrafyası üzerinde epey mesafe kat ettiği anlaşılmaktadır: Turancılık, 1890 larda Macaristan ın kimlik arayışı sonucunda ortaya çıkan bir düşüncedir. Rus yayılmacılığına karşı bir çözüm arayan Macarlar, Turanî kavimlerle akraba oldukları iddiasıyla ulusal kimliklerini bu tarihsel olguya dayandırma ihtiyacı hissetmişlerdir. Türk ulusçuluğunun henüz rüşeym halinde olduğu bir zamanda Macaristan da gelişen bu arayış, çok geçmeden Türkçülerin uzak ülkülerine dönüşmüştür. (Taştan2012: 9) Müftüoğlu nun Macarların Turancılık konusundaki çalışmalarını yakından takip ettiğini belirtmiştik. Yazarın 1912 de Budapeşte başkonsolosluğuna atanması, ona burada yapılan çalışmaları yakından görme imkânı sağlamıştır. Hüseyin Tuncer, 14 Temmuz 1914 de Türk Ocaklarında Macaristan da Turan Cereyanları başlıklı konferans verdiğini belirtmektedir (Tuncer vd. 1998: 29). Bu konuda Nazım Hikmet Polat, Ramazanın 5. Sohbeti olarak, Ahmet Hikmet in o akşamki sohbete katılmadığı, bunun yerine Mithat Ömer Bey in Halep teki Türkler Arasındaki Tetkikat ve Seyahatlerinden bahsettiğini ve Müftüoğlu nun bu sohbette Macaristan daki Türk Dostluğundan, Zepleni Arpad gibi Turanî Dalok Turan Şarkıları yazan şairlerden bahsettiğini (Polat 2012: 319) yazmaktadır yılında yayınlanan Turan Yıllığı nda Arpad Zemplenyi, Turancılığın geliştirilmesi için Macaristan da dil bilimciler ve etnograflar 1910 yılında Turan Cemiyetini kurduklarını ve Türkiye de ise yayın organı Turan olan bir siyasi parti faaliyet gösterdiğini belirtmektedir. (Demirkan 2000: 87) Ayrıca, Turan Cemiyeti nin Başkanı

269 276 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Osman YILDIZ Dr. Pal Teleki, 31 Ocak 1914 de gelecekte cemiyetimizin yurtiçinde ve dışında şubeler açacağını ve diğer ülkelerdeki Turan cemiyetleriyle ortak çalışmalar başlatacaklarını belirtmektedir. (Demirkan 2000: 82) Nitekim Turan Cemiyeti Başkanı Kont Teleki, Nisan 1914 te İstanbul a gelerek Türk Ocağı nı ziyaret etmiştir. (Sarınay 2005: 180) Dolayısıyla Ahmet Hikmet Müftüoğlu nun 1914 te Türk Ocağında verdiği konferans bu bağlamda değerlendirilebilir. Müftüoğlu, Macaristan Başkonsolosluğuna atanmasından 1918 Mondros Mütarekesi ile Peşte Başkonsolosluğunun lağvedilmesine kadar geçen altı yıllık bu sürede Türk Macar dostluğu adına birçok çalışmalarda bulunmuştur. Onun bu çalışmalarını 1916 Haziranında Budapeşte Konsolosluğuna Konsolos Muavini olarak atanan şair Enis Behiç Koryürek in ifadelerinde bulmaktayız: Üniversitelerin ve gençlik kuruluşlarının, Türk Macar Kardeşliğini canlandıran Müftüoğlu nun faaliyetlerine çeşitli yollardan katılışları; Macar basının bu konulara geniş yer vermesi Macar Millet Meclisi, İslam dinini kanunen tanıması Macaristan Kızılhaç ı, Topkapı ve Maltepe hastanelerimizde kullanılmak üzere Türkiye ye sıhhi malzeme göndermesi Macar Sanayi ve Ziraat Okulları, her yıl 100 Türk öğrencinin parasız eğitimini kabul edilmesi gibi. (Tevetoğlu 1990: XV) Ahmet Hikmet in 1914 te Türk Ocağı nda vermiş olduğu konferanstan da anlaşılacağı gibi, yazarın zaman zaman İstanbul a geldiği ve bilgilendirmelerde bulunduğu anlaşılmaktadır. Yazar, Gönül Hanım romanın tefrikasından sonra, yeni bir görevle Avrupa ya gönderilir. Bu görev adeta bir Turancıya kesilmiş ceza niteliğindedir. Yazarın bu seferki görevi, Birinci Dünya Savaşı içinde Alman ve Avusturya fabrikalarına sipariş edilip de teslim olunmayan savaş gereçleriyle ilgili işleri sonuçlandırmak amacıyla kurulan bir komisyonun başkanlığıdır arası, bu görevle, Berlin, Viyana, Peşte de bulundu. (Dizdaroğlu 1964: 11) Romanda birçok konunun tartışıldığını belirtmiştik. Yer yer sunulan bu tartışmaların 50 ila 60. sayfalarda toplu bir şekilde sunulduğunu görüyoruz. Tartışmaların merkez konusu Osmanlı Devletidir. Kont un, en önce Türklerin yükselmesine ve kalkınmasına çalışmak lazımdır (51) cümlesinden sonra, başta Tolun Bey olmak üzere ve heyetin diğer üyeleri, Osmanlıda yabancılara tanınan ekonomik ve

270 277 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Farklı Bir Turan Yorumu: Gönül Hanım idarî imtiyazlar; dinlerin saflığının bozulması; Arap alfabesinin muhafaza edilmesi; yeni bir imlaya duyulan ihtiyaç; köklü aileler etrafında birleşilmesi; zanaatın geliştirilmesi için ticarî mekteplerin açılması gibi konular üzerinde durulur. Bu tartışmalarda dikkat çeken husus, Osmanlının merkeze alındığı bir Turan yapılanmasının önerilmesidir. Kont bu tartışmalarda zaman zaman araya girse de bu girişler konuşmanın akışına bir katkıdan öteye gitmez. Tartışmanın sonuç cümlesi; vatanımız bir medeniyet merkezi olacak ve bu şartlar altında yetişecek aydın bir ırktan bütün Türk, İslam âlemi istifade edecektir (59) şeklindedir. Oysa gerçekte Macarlar hiç de böyle düşünmemektedir. Dr. Pal Teleki nin 31 Ocak 1914 te Macaristan Turan Cemiyetinde yaptığı konuşmasının bitiş cümlesinde Turan uluslarının Batı temsilcileri olan biz Macarlara düşen tarihsel görev 600 milyonluk Turan uluslarının düşünsel ve ekonomik lideri olmaktır ifadeleri yer almaktadır. (Demirkan 2000: 83) Teleki, bu konuşmasından dört yıl sonra 1918 de yayınlanan Turan Yıllığı nda Türk Turancılarının kendilerini merkeze alan anlayışına ve dinsel yaklaşımlarına da eleştiri getirmektedir: Türk Turancıları Turancılık adı altında öncelikle Türklerin birliğini anlıyor. Anadolu, Turan ve Güney Rusya Türklerini birleştirmeyi hedefliyor. Macar Turancıları ise Turan imparatorluğunun sınırlarını Macaristan dan Japonya ya, Karadeniz den Sibirya nın tundralarına kadar yayıyor. (Demirkan 2000: 81) Macarların Turancılık çalışmalarını yakından bilen Müftüoğlu nun bu tartışmalardan haberdar olmaması mümkün değildir. Çünkü romanın birçok yerinde, Macarların yapmış olduğu çalışmalara temas edilir. Kont Zichy Tolun Bey ile yaptığı bir konuşmada böylesi yapılmış çalışmalarla ilgilidir: Vaktiyle Macarların menşeini aramak için Kont Bela Szecsenyi ve Ujfalvy in ve kendi ailesinden Kont Ödön Zichy inin başkanlıklarında muhtelif tarihlerde Asya ya giden ilim heyetlerinin araştırma neticelerini anlatır. (8) Müftüoğlu nun Osmanlının öncülüğünde bir Turancılık ısrarı, tarihsel sorumluluğun bir gereği olarak romana yansıtılmıştır. Oysa Yusuf Akçura, benzer sorumluluk hissini bir başka açıdan değerlendirir: 1914 Şubatında A Cèl de yayımlanan bir makalesinde Akçura, Macar ve Türklerin kardeşliğini vurgulamış; her iki ulusu da Turanî halkların ulusal bilince erişmiş batıdaki uçları olarak tanımlamış ve bu nedenle diğer Turanî kavimlere karsı

271 278 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Osman YILDIZ önemli yükümlülükleri olduğunu iddia etmiştir. (Taştan 2012: 74) Roman kahramanlarının Macar, Tatar ve Osmanlı Türk ünden oluşturulması da üzerinde durulması gereken bir husustur. Tarihin çeşitli dönemlerinde bu üç unsur birbirleriyle mücadele etmiştir. Roman kahramanlarından Macar asıllı Kont un adının Zichy Bela olması, bize ister istemez Macar tarihi içerisinde önemli bir yeri olan IV Bela yı ve Macar tarihçilerinden I. Zichy i hatırlatmaktadır. IV Bela ( ), Macaristan topraklarını işgal eden Moğollarla çetin bir mücadeleye girmiştir. Bu mücadelede Kumanlarla birlikte hareket eden IV Bela, büyük felaketten sonra kendi memleketinin yeniden kurucusu olmuştur. (Eckhart 2010: 67) I. Zichy ise, Macarların Türk kılıklarından ve yaşayış tarzlarından, Macar ana tarihinde de dil değişimi faraziyesinin yerinde olduğu sonucunu çıkarmaktadır. (Ligeti 1970: 223) Dolayısıyla Ahmet Hikmet Müftüoğlu, roman kahramanı Kont a Zichy Bela ismini vermesi, bir tesadüfün sonucu olmamıştır. Türk - Macar algısında Osmanlı Macar çatışmaları epey sorunlu bir konudur. Her ne kadar bu çatışmalar, S. Takats ın Macaristan Türk Âleminden Çizgiler adlı eserinde Türk ü bize karşı harekete getiren herhangi bir kin değil, fetih ve istila hırsı idi (Takats 1970: 61) diyerek yumuşatsa da, kitabın ön sözünde yer alan Hasan Eren in şu cümleleri bir gerçeği de ortaya koymaktadır: Macar Tarihçileri Osmanlı hâkimiyeti devrinden bahsederken, daha çok askeri olaylar üzerinde durarak Osmanlı Türklerini yalnız yıkıcı bir unsur olarak göstermeğe çalışmışlardır. Dolayısıyla Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Türk Macar ve Tatarlar açısından oldukça sıkıntılı olan konuları, bu dört kahramanı bir araya getirerek ustaca çözümlemeye çalışmıştır. Tıpkı Mehmet Emin Yurdakul un Ey Türk Uyan başlıklı şiirinde yer alan; O vefalı Kırgızlar, alın terli Tatarlar Sert Bakışlı Tonguzlar, güzel yüzlü Macarlar mısralarında bir araya getirdiği gibi. (Tansel 1969:136) Ayrıca Şair in Macar Kızı için yazdığı şiirinde geçen Zira ben de sevgilin gibi asil Turanlıyım (Tansel 1969: 318) mısrası, Türk-Macar kardeşliği odağında bir başka gönül macerası gibi durmaktadır. Eserde, Kont Zichy in Kültigin abidesine geldiğinde Bundan sonra benim incilim; Kültigin abidesidir (91) demesi, bütün bu tarihsel, dinsel ve kültürel farklılıklara karşı ortak çözüm cümlesi gibidir. Ancak, eserin 55. sayfasında yer alan bütün meseleleri İslamiyet in esasları çerçevesinde hal ve ıslah etmelidirler cümlesi, bu bilincin henüz daha

272 279 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Farklı Bir Turan Yorumu: Gönül Hanım olgunlaşmadığı yönündedir. Nitekim Kont un söylediği cümleleri, sefer heyetinin diğer üyelerinin söyleyememesi de bu açıdan manidardır. Bugün Göktürk Anıtları, roman konusu olmaya devam etmektedir. Mustafa Necati Sepetçioğlu nun Sonsuza Uyanan Taşlar, Azerbaycanlı yazar Anar Resülzade nin Sıraselvilerde Bir Otel Odası, Mevlüt Süleymanlı nın Göç adlı romanı gibi. Sonuç Yerine Milletlerin hayatında büyük öneme sahip birçok eser vardır. Fakat hiçbiri Orhun Yazıtları kadar tesirli olmamıştır dersek abartmış olmayız. Yazıtların Türk aydınlarına verdiği heyecanın, bu romanla sınırlı kalmadığını izaha gerek yoktur. Özellikle Kültigin in sözlerinin, Türk milletinin tarih sahnesinden silinmek üzereyken çözümlenerek dünyaya ilan edilmesi, bir başka açıdan anlamlıdır. Türk - Macar yakınlığı konusunda çalışma yapmak isteyenler kendilerini pek rahat hissetmedikleri de anlaşılmaktadır. Bu konuda Lale Müldür ün: Tibet kaynaklarındaki Yugar kavmiyle Macar kökenlerim arasında bir bağlantı Kurmaya çalışıyordum ki beni uyardılar, Sana faşist diyecekler dediler. ifadeleri, örneklik teşkil eder. (Solak 2011: 29) Eskiler edebiyatın tanımını yaparken, kelimenin kökünün edepten geldiğini ve edep kelimesinin eline, diline ve beline sahip olmak manasını taşıdığını ifade ederler. Biz bu kelimenin başka bir açıdan da yorumlanabileceğini düşünmekteyiz. Edep kelimesindeki el, ülke; dil, lisan; bel, soy anlamlarını da taşımakta olup, edebiyatın dile soya ve ülkeye sahip çıkmak anlamını da içerir. Dolayısıyla, Ahmet Hikmet Müftüoğlu nun Gönül Hanım romanı, milli köklere sahip çıkmada çok önemli, hatta uyarıcı nitelikleri olan bir eserdir. KAYNAKÇA Abdullah Cevdet (1914), Türk İslam ve Ahir-i Medeniyesi, İçtihat Mecmuası, 6 Teşrin-i Sani 1330, nr. 21, s Adıvar Halide Edip (1982), Yeni Turan, 5. Baskı, Atlas Kitabevi, İstanbul. Ahmet Hikmet Müftüoğlu (1978), Çağlayanlar, Ötüken Neşriyat,

273 280 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Osman YILDIZ İstanbul. Ahmet Hikmet Müftüoğlu (1990), Gönül Hanım, (Hz. Fethi Tevetoğlu), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara. AKDEMİR, Rıza (1986), Mehmet Emin Efendi İstanbul dan Orta Asya ya Seyahat, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara. ÇOLAK, Melek (2000), Atatürk Döneminde Kültürel, Siyasi ve Ekonomik Bakımdan Türk Macar İlişkileri ( ), Muğla Üniversitesi SBE Dergisi, S. 2 (Güz), s DEMİRKAN, Tarık (2005), Macar Turancıları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul. DEVLET, Nadir (1988), İsmail Bey (Gaspıralı), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara. DİZDAROĞLU, Hikmet (1964), Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara. ECKHART, Ferenc (2010), Macaristan Tarihi, (Çev. İbrahim Kafesoğlu), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara. ENGİNÜN, İnci (1995), Halide Edip Adıvar ın Eserlerinde Doğu ve Batı Meselesi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul. ERCİLASUN, Bilge (1985), Ahmet Hikmet Müftüoğlu nun Orhun Abideleriyle İlgili Romanı: Gönül Hanım, Beşinci Milletler Arası Türkoloji Kongresi, C. 1, Eylül 1985, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkiyat Araştırmaları Merkezi, İstanbul. LİGETİ, L. (1970), Bilinmeyen İç Asya, C. II, (Çev. Sadrettin Karatay), Milli Eğitim Basımevi, İstanbul. OKUR, Mehmet (2003), İhtilaf Devletlerinin İstanbul daki Faaliyetleri, Osmanlı Hükümetleri Üzerindeki Baskıları ve Hükümetlerin Tutumu, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. XIX, (Kasım), s ÖNEN, Nizam (2005), İki Turan Macaristan ve Türkiye de Turancılık, İletişim Yayınları, İstanbul. POLAT, Nazım Hikmet (2012), Tanzimat Sonrası Türk Kültür Hayatından Yansımalar, Kurgan Edebiyat Yayınları, Ankara. SARINAY, Yusuf (1964), Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

274 281 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Farklı Bir Turan Yorumu: Gönül Hanım SOLAK, Caner (2011), Postmodern Edebiyat Kuramı Açısından Lâle Müldür ün Divan-ı Lûgat-it-Türk Şiiri, Uluslararası Sosyal ve Ekonomik Bilimler Dergisi, 1 (2), 2011, Makaleler/IJSES-Issue% pdf , TAKATS, Sandor (1970), Macaristan Türk Aleminden Çizgiler, (Çev. Sadrettin Karatay), Milli Eğitim Basımevi, İstanbul. TANSEL, Fevziye Abdullah (1969), Mehmet Emin Yurdakul un Eserleri 1: Şiirler, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara. TAŞTAN, Yahya Kemal (2012), Kanonik Topraklardan Ulusal Vatana: Balkan Savaşları ve Türk Ulusçuluğunun Doğuşu, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, XI-2, (Kış), s TUNAYA, Tarık Zafer (1989), Türkiye de Siyasal Partiler İttihat ve Terakki Bir Çağın, Bir Kuşağın, Bir Partinin Tarihi, C. 3, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul. TUNCER, Hüseyin (1990), Türk Yurdu Üzerine Bir İnceleme, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara. TUNCER, Hüseyin HACALOĞLU Yücel MEMİŞOĞLU Ragıp (1998), Türk Ocakları Tarihi Açıklamalı Kronoloji ( ), C. 1, Türk Ocakları Genel Merkezi Yayınları, Ankara. ÜLKEN, Hilmi Ziya (1994), Türkiye de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken Yayınları, 4. Baskı, İstanbul. YILDIRIM, Vural (1987), XIX. Yüzyıla Kadar Macar Edebiyatında Türkler, Ankara Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. 31, S. 1-2, 1987, s , dergiler/26/1029/12467.pdf , Ziya Gökalp (1971), Kızıl Elma, Göktuğ Yayınevi, Haşmet Matbaası, İstanbul. Ziya Gökalp (1977), Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak, (Sadeleştiren: T. Fikret Göncüler), Otağ Matbaası, İstanbul.

275 ESKİ ANADOLU TÜRKÇESİ BİBLİYOGRAFYASI ADLI KİTABA DAİR Doç. Dr. Salahaddin BEKKİ * Mehmet Dursun ERDEM, Serdar YAVUZ, Mehmet GÜRLEK ve Ayhan DOST, Eski Anadolu Türkçesi Bibliyografyası, Kesit Yayınları, İstanbul, Kasım 2013, 271 s. Eski Osmanlıca, Eski Türkiye Türkçesi, Eski Oğuz Türkçesi gibi isimlerle de anılan Batı Türkçesinin ilk dönemine yaygın olarak Eski Anadolu Türkçesi (EAT) denmektedir. Tarihi dönem olarak 13. yüzyılda başlayıp 16. yüzyılda yerini Osmanlı Türkçesine bırakmıştır. Eski Anadolu Türkçesi, başta Anadolu olmak üzere Kuzey ve Güney Azerbaycan, Irak, Suriye ve 14. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Balkanlarda da kullanılmıştır. Eski Anadolu Türkçesi, siyasî olarak Anadolu Selçukluları dönemini, Beylikler dönemini, Karakoyunlu ve Akkoyunlu dönemleriyle Osmanlı İmparatorluğunun ilk dönemini içine alır. [Geniş bilgi için bk. Ahmet B. Ercilasun, Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara, 2004, s ] * Ahi Evran Üni. Fen Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Böl.,

276 284 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Salahaddin BEKKİ Eski Anadolu Türkçesi dönemi, incelediğimiz kitabın Sunuş yazısında da vurgulandığı üzere Türk dili tarihi içinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Bu dönemle ilgili günümüze ulaşan dil yadigârlarının büyük çoğunluğu ya kaynak metin olarak ya da dil ve edebiyat yönünden incelenmiştir. Eski Anadolu Türkçesinin üç yüzyıl gibi uzun bir zamanı ve Azerbaycan dan Bosna ya, Irak ve Suriye yi de içine alan çok geniş bir coğrafyada Türkçe üretilmiş tüm ürünleri inceleme alanına alması, bu sahayla ilgili yapılacak bibliyografya çalışmalarının ne kadar zor olacağının göstergesidir. Haklarında ayrı ayrı bibliyografya hazırlanması gereken Türk Edebiyatı tarihinin en önemli simalarından Yunus Emre ve yine Türk Edebiyatının şaheseri sayılan Dedem Korkut Kitabı nın da bu döneme ait olması Eski Anadolu Türkçesi bibliyografyası hazırlama zorluğunu bir kat daha artıracaktır. Böyle zorlu bir sahayla ilgili kitap halinde bir bibliyografya çalışması, Mehmet Dursun Erdem, Serdar Yavuz, Mehmet Gürlek ve Ayhan Dost tarafından hazırlanmış ve Kesit Yayıncılık tarafından yayınlanmıştır. Bibliyografya kitabı, Hayatı Develi nin kaleme aldığı Sunuş, bibliyografyanın gerekliliği ve hazırlanırken tutulan yolun kısaca açıklandığı bir Giriş s. 9-11, yazar soyadına göre alfabetik olarak dizilen ve 2578 künyeden oluşan [Bibliyografya s ] ile yazar ve eser isimlerinden oluşturulmuş bir Özel İsimler Dizini s ninden ibarettir. Yazarlar, Giriş te bibliyografyayı hazırlarken, şu beş hususu dikkate aldıklarını dile getiriyorlar: 1. Bibliyografya malzemesi çok geniş tutulmuştur. 2. Üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı kürsülerinde daha önceden yapılan [!] bitirme tezlerine yer verilmiştir. 3. Bu alanda yapılan yüksek lisans ve doktora tezlerine yer verilmiştir. 4. Yerli ve yabancı Türkologların yazmış oldukları kitap ve makalelerin yanı sıra sempozyumlarda sunulan bildirilere yer verilmiştir. Aynı yazara ait diğer çalışmalar da tarih sırasına göre verilmiştir. [İkinci cümlenin ayrı bir madde olarak verilmesi uygun olurdu!] 5. Süreli yayın kısaltmalarına, taranan bütün kaynaklar dahil edilmiş, çok sayıda makaleyi içine alması dolayısıyla bazı kitap adları da kısaltılarak verilmiştir. (s. 10) Yazarlar, yukarıdaki iddialı cümlelerden sonra Bibliyografyayı hazırlarken 1980 den önceki bazı makale ve kitap adlarını da verdik.

277 285 TÜBAR-XXXV/ 2014-Bahar/ Eski Anadolu Türkçesi Bibliyografyası na Dair Ancak kitap adlarında basım yerleri, makalelerde ise sayfa aralıkları tespit edilememiştir. Bu eserlerin bakış açısı oluşturması amacıyla verildiğini belirtmek isteriz.[!] gibi bibliyografya çalışmalarında ihmal edilmemesi gereken hususlar hakkında garip bir açıklama yapmışlardır. Yukarıda beş madde halinde dile getirilen hususlar ile bakış açısı oluşturmak için kitaba dahil edilen noksan künyelerin varlığı böyle bir çalışmanın hazırlanmasına zemin oluşturmuştur. Bu yazı hazırlanırken herhangi bir art niyet gözetilmemiş yayınlanan kitaba tashih ve ek künye anlamında katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Bu yapılırken dizgi ve dikkatsizlikten kaynaklanmış olabilecek harf noksanlıkları ile eğik (italik) ve koyu (bold) yazılması gereken yerlerdeki özensizlikler dikkate alınmamıştır. Çalışmada, makale başlıklarındaki noksanlıklar, kısaltmaların hatalı kullanımı, Soyadı Kanunu nun dikkate alınmamasından kaynaklanan karışıklıklar, cilt numaralarının hatalı verilmesi, başkalarına mal edilen çalışmalar, bir seri oluşturan çalışmaların noksan takdimi, içeriği ve yayınevi değişmediği halde sadece baskı yılını esas alarak bir eseri birkaç defa gösterme, bazı süreli yayın adlarındaki hatalar ve sahayla ilgili olmayan künyelere yer verilmesi gibi birçok hata görülmektedir. Tespit edilen hatalar kitabın formatına uygun olarak bibliyografyanın künye numaraları esas alınarak sıralanmıştır: 28. künyede geçen tez adında bir kelime noksandır. Tezin başlığına Critical kelimesinden sonra analysis kelimesi eklenmelidir. 36. numaralı künyede derginin yayın yeri Akalın olarak çıkmış, Ankara olarak düzeltilmelidir. 53. künyenin makale ismindeki Kurulan kelimesi Kurulmuş şeklinde düzeltilmelidir. 75. sıradaki çalışmanın künyesi yazarlar tarafından şöyle oluşturulmuştur: AKAR, Metin (1986), Şeyyâd Hamza Hakkında Yeni Bilgiler-I, Türklük Araştırmaları Dergisi 2: 1-14, Resimler ve Tıpkıbasım. Metin Akar ın kişisel web sayfasındaki bilgilere göre bu künyede geçen Resimler ve Tıpkıbasım ibareleri fazladır. Ayrıca künyede belirtilen sayfa numaraları ile yayın yılı da hatalıdır. Künye şu şekilde düzeltilmelidir: AKAR, Metin, Şeyyâd Hamza Hakkında Yeni Bilgiler-I, Türklük Araştırmaları Dergisi, S. 2, İstanbul, 1987,

278 286 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Salahaddin BEKKİ Metin Akar ın bu çalışmasının ikincisi de aynı dergide yayınlanmıştır: AKAR, Metin, Şeyyad Hamza Hakkında Yeni Bilgiler-II, Türklük Araştırmaları Dergisi, S. 2, İstanbul, 1987, s Ayrıca derginin Marmara Üniversitesi yayını olduğunu da belirtmek gerekir künyede TKAE kısaltması ile gösterilen, derginin değil Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü nün kısaltmasıdır. Yazının yayınlandığı derginin adı, Türk Kültürü dür künyede de tekrar edilen hata, Türk Kültürü, Yeni seri şeklinde düzeltilmelidir. Bibliyografya kitabında, Dedem Korkut Kitabı ile ilgili Kilisli Rıfat Bilge adına iki eser kayıtlıdır: 1) 364. BİLGE, Kilisli Rıfat (1392), Kitab-ı Dede Korkut ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan, İstanbul. 2) 365. BİLGE, Kilisli Rıfat (1916), Kitab-ı Dede Korkud, İstanbul. Birinci künyede eserin yayın tarihi hatalı olarak verilmiştir. Buradaki Rumi tarih 1332 olmalıdır. Kilisli nin ikinci künyede gösterildiği gibi ayrı bir yayını yoktur. Orada eserin yayın tarihi olarak verilen 1916, ilk künyede hatalı olarak verilen Rumi tarihin Miladi karşılığıdır. Söz konusu künyeler teke indirilmeli ve şu şekilde yazılmalıdır: Kilisli Muallim Rifat [Bilge], Kitab-ı Dede Korkud alâ Lisân-ı Tâife-i Oğuzân, Âsâr-ı İslâmiyye ve Milliye Tedkik Encümeni Neşriyatı, İstanbul, 1332 [1916], s numaralı künyede tarih hatalı girilmiştir. Tarih, 2001 olarak düzeltilmelidir sıradaki tez, kitap olarak da yayınlanmıştır: DEFNE, Zeki Ömer, Dede Korkut Hikâyeleri Üzerinde Edebî Sanatlar Bakımından Bir Araştırma, TDK Yay., Ankara, 1988, XVIII+122 s künyede gösterilen tez için de aynı durum söz konusudur: EKİCİ, Metin, Dede Korkut Hikâyeleri Tesiri İle Teşekkül Eden Halk Hikâyeleri, AKM Yay., Ankara, 1995, 167 s. Veysi Sevinçli nin doktora tezi (künye nu: 1975) de iki cilt olarak yayınlanmıştır: Veysi Sevinçli, Hatiboğlu Letâyifnâme / İnceleme- Metin-Sözlük-Tıpkıbasım, Töre Yayınları, İstanbul, Veysi Sevinçli, Hatiboğlu Letâyifnâme Sözlük 2, Töre Yayınları, İstanbul.

279 287 TÜBAR-XXXV/ 2014-Bahar/ Eski Anadolu Türkçesi Bibliyografyası na Dair 752. künyede verilen tez Soyadı Kanunu (21/06/1934) ndan önce yapıldığı için yazarın soyadı kullanması söz konusu değildir. EDHEM, İbrahim kullanımı, İbrahim Edhem şeklinde düzeltilmelidir. Aynı husus künyede geçen NECİB, Asım kaydı için de geçerlidir. Necib Asım, Soyadı Kanunu ndan sonra YAZIKSIZ ı soyadı olarak seçmiştir. Dede Korkut la ilgili en önemli çalışmalardan biri olan Muharrem Ergin in Dede Korkut Kitabı I. / Giriş - Metin Faksimile, TDK Yay., Ankara i herhalde unutulduğu için kayda geçirilememiş ama bu kitapla ilgili Mecdut Mansuroğlu nun tanıtma yazısı künyede yerini alabilmiştir künyede Hasan Özdemir in Semih Tezcan tarafından yayınlanan Dede Korkut Oğuznameleri Üzerine Notlar kitabının tanıtım yazısı bulunmaktadır. Tezcan ın söz konusu eseri ise bibliyografyada yer bulamamıştır. 830, 831, 832, 833 ve 834. künyelerin yazarı Sadettin Nüzhet ERGUN dur. Bu künyelerden 831. sıradaki çalışma, künyede NÜZHET, Sadeddin (1931), Tanzimata Kadar Muhtasar Türk Edebiyatı Tarihî ve Nümuneleri, İstanbul. adıyla tekrar edilmiştir. Görüldüğü üzere burada ikinci isim, soy ismi olarak düşünülmüş ve iki farklı kişi varmış gibi Özel İsimler Dizini ne de alınmıştır. Bk. Kitap sayfa 248 (ERGUN, Sadettin Nüzhet) ve 261 (NÜZHET, Sadettin) künyedeki kitap adı hatalıdır. Doğrusu Dedem Korkudun Kitabı dır. 960 numaralı künyedeki ilk kelime de Dede olarak düzeltilmelidir. Bibliyografya kitabında yer verilen, GÜNGÖR, Ömer (1966), Dede Korkut Kitabı Üzerinde Sentaks Çalışmaları, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi. bu tezin varlığını teyit edemedim numaralı künyede geçen Eski Kur an Tercümelerinin Dili Meselesi II, adlı yazı, Abdülkadir İnan ın Makaleler ve İncelemeler adlı kitabının I. değil II. cildindedir. Aynı makalenin Eski Kuran Tercümelerinin Dili Meselesi başlığıyla ilki de vardır numaralı künyede geçen yılında Oğuz un Destanı Dede Korkut, bir kitap adı değil dar çerçevede yapılmış bir toplantının adıdır. Yanılgı oluşturan durum düzeltilmelidir numaralı künyede Journal of Turkish Studies dergisinin çıktığı yer Erzincan olarak gösterilmiştir. Bu yanlışlık, Harvard Universty / Washington olarak düzeltilmelidir.

280 288 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Salahaddin BEKKİ 1328 numaralı künyede geçen makale ismi, Beypazarlı Ma azoğlu Hasan ibaresi eklenerek tamamlanmalıdır numaralı künye şöyledir: KÖK, Abdullah (1996), Kitâb-ı Gunyâ, Bilge Yayınevi, Ankara. Künyede adı geçen eser, 116. sırada gösterildiği üzere Muzaffer Akkuş a aittir. Abdullah Kök ün yazısı Muzaffer Akkuş un eserini tanıtan bir çalışmadır ve künyesi şöyledir: KÖK, Abdullah, Kitab-ı Gûnya, Bilge Dergisi, S. 8, (1996), s. 62. Fuad Köprülü adına kayıtlı 1493 numaralı künyenin makale ismi hatalı olduğu gibi dergi adı da matbaa ismi olarak (Akşam Matbaası) karşımıza çıkmaktadır künyede de noksanlıklar vardır. İki künyede de verilen 1934 tarihi hatalıdır. Köprülü nün 1493 ve 1495 numaralı künyelerde verilen çalışması üç makaleden oluşan bir seridir: 1) Anadolu da Türk Dili ve Edebiyatının Tekâmülüne Umumi Bir Bakış I: XIII ve XIV üncü Asırlar, Yeni Türk Mecmuası, 1933, s ) Anadolu da Türk Dili ve Edebiyatının Tekâmülüne Umumi Bir Bakış II: XV inci Asır, Yeni Türk Mecmuası, 1933, s ) Anadolu da Türk Dili ve Edebiyatının Tekâmülüne Umumi Bir Bakış III: XVI ıncı Asır, Yeni Türk Mecmuası, 1933, s numaralı künye ile 1507 numaralı künyede Fuad Köprülü nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserine yer verilmiştir. İki künye arasındaki tek fark kitabın basım tarihidir. Aynı durum ve sıralarda yer alan Sadeddin Nüzhet e ait eser için de geçerlidir. İki künye arasında yazım birliği de yoktur: NÜZHET, Sadeddin (1931), Tanzimata Kadar Muhtasar Türk Edebiyatı Tarihî ve Nümuneleri, İstanbul NÜZHET, Sadeddin (1981), Tanzimat a Kadar Muhtasar Türk Edebiyatı Tarihi ve Numuneleri, İstanbul. Agâh Sırrı Levend in ilk baskısı 1973, 2. baskısı 1984 ve 3. baskısı 1988 de Türk Tarih Kurumu tarafından yapılan Türk Edebiyatı Tarihi I. Cilt Giriş, adlı eseri noksan ve hatalı yazımlarla iki farklı eser gibi gösterilmiştir: LEVEND, Agâh Sırrı (1973), Gülşehrî, Türk Edebiyatı Tarihi I, Ankara LEVEND, Agâh Sırrı (1984), Türk Edebiyatı Tarihi, TTK Yayınları, Ankara.

281 289 TÜBAR-XXXV/ 2014-Bahar/ Eski Anadolu Türkçesi Bibliyografyası na Dair numaralı künyedeki dergi adı hatalıdır. Künye, Gazi Türkiyat Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi olarak düzeltilmelidir sıradaki Saim Sakaoğlu na ait olan eserin adı hatalıdır. Eser adında geçen Divanı kelimesi Kitabı olarak düzeltilmelidir. Bibliyografyada, 2024, 2027, 2028, 2029, 2031 ve 2035 numaralı yayınlar ilk önce Hatice Şahin adına bağlı olarak sıralanmıştır. Bu künyeler, ilerleyen sayfalarda esas yazarı Kerime Üstünova adına bağlı fakat 2 eksikle tekrar edilmiştir. Makale adlarının eğik (italik), kitap ve süreli yayın adlarının koyu (bold) olarak dizildiği bu çalışmada, TOLASA, Harun (1973), Ahmet Paşa nın Şiir Dünyası, Ankara, TDED İstanbul. şeklinde dizilmiş olan künyenin makale mi yoksa kitap mı olduğu tam olarak anlaşılmıyor. Eserin künyesi şöyle düzenlenmelidir: TOLASA, Harun, Ahmet Paşa nın Şiir Dünyası, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Ankara, (Eser, 2001 yılında Akçağ yayınevi tarafından tekrar basılmıştır.) 1452 ve 2225 numaralı künyelerdeki bilgi yanlışı, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi şeklinde düzeltilmelidir künyedeki eser isminde noksanlık vardır. Künyedeki ismin sonuna Çevirisi ibaresi eklenmelidir. Ayrıca çalışmanın 2 cilt olduğunu da belirtelim künyede geçen süreli yayın adı yanlıştır. Süleyman Tülücü nün çalışması Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, S. 25 (Ağustos 1983), s de yayınlanmıştır numaralı künyedeki yazı başlığına Mustafa ibaresi eklenmelidir künyede gösterilen eser, matbu değildir. Kültür ve Turizm Bakanlığı nın e-kitap ları arasında çıkan ve sadece sanal ortamda ulaşılabilen bir eserdir. Künyenin sonuna bu eserin internet ortamındaki adresinin verilmesi faydalı olurdu. Bk. Eklenti/10686, metinpdf.pdf?0. Künyede adı geçen eser, daha önce iki cilt olarak Kırşehir Valiliği tarafından yayınlanmıştır: YAVUZ, Kemal, Gülşehri nin Mantıku t-tayr ı (Gülşen-Nâme) / Metin ve Günümüz Türkçesine Aktarma, Kırşehir Valiliği Yayınları, Ankara, 2007, 2 cilt.

282 290 TÜBAR-XXXV / 2014-Bahar / Salahaddin BEKKİ künyedeki kitap adında geçen Kemaliye kelimesi, Kemâliyye olarak düzeltilmelidir numaralı künyede hem yazının başlığında hem de yayımlandığı armağan kitabının adında noksanlık vardır. Künye şu şekilde düzeltilmelidir: YILMAZ, Emine-Demir Nurettin, Kısas-ı Enbiya dan Hareketle Arap Harfli Metin Yayınlarında Sözlük-Dizinle İlgili İlkeler Hakkında, Bengü Bitig Dursun Yıldırım Armağanı, Öncü Kitap, Ankara, s Kitapta kısaltmaların kullanımıyla ilgili birçok hata yapılmıştır: 217. künyede geçen EÜ (Erciyes Üniversitesi), 395. künyede geçen AKÜ, künyede geçen KÖKSAV, künyede geçen KTB, 1783 ile künyede geçen AKM, künyede geçen Cüz., künyede kullanılan SDÜ (Süleyman Demirel Üniversitesi) ile künyede geçen AOH kısaltmalarının karşılıkları Kısaltmalar listesinde yoktur. Buna mukabil Yay.: Yayımlayan kısaltması listede gösterildiği halde künyelerin yazımında kullanılmamıştır. İki veya en fazla üç makale bulunan bazı yabancı dildeki kaynaklar için gereksiz yere kısaltma kullanıldığı görülmektedir. Bu kısaltmalardan, UAJB üç, ZDMG iki, TOEM, ZVORAO, CAJ ve MTAD/JMTS ise sadece birer defa kullanılmıştır künyedeki İA (İslam Ansiklopedisi) kısaltması hatalıdır. Bu künyedeki yazı, İlmî Araştırmalar dergisinde yayınlanmıştır. Kitapta, bu künyenin ilgili sahayla ünsiyeti nasıl kurulmuş da çalışmaya dahil edilmiş diyebileceğimiz birçok eser adı bulunmaktadır. Künye numaralarına göre birkaç örnek veriyorum [Künyelerdeki hatalı yazımlar ile bilgi yanlışları düzeltilmemiştir.]: 238. ASLAN, Namık (2002), Türk Halk Anlatılarında Toleranslı Tipler ve Kıyafet Değiştirme Motifi Üzerine, I. Kayseri Yöresi Kültür, Sanat, Edebiyat Şöleni, Kayseri ASLAN, Namık (2004), Şekil Değiştirme Motifinin Anlatılarımızdaki Bazı Yansımaları Üzerine, Milli Folklor, S. 64, Ankara, s BURAN, Ahmet (2008), Makaleler, (Turkish Studies Series- V), Ankara İNAN, Abdülkadir (1968), Makaleler ve İncelemeler, TTK Yayınları, Ankara.

283 291 TÜBAR-XXXV/ 2014-Bahar/ Eski Anadolu Türkçesi Bibliyografyası na Dair İNAN, Abdülkadir (1987),Türk Destan ve Masallarında Kırklar Motifi, Makaleler ve İncelemeler, TTK Yayınları, Ankara KAÇALİN, Mustafa (1993), Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve İzahı, Yedi İklim, S. 36, s MUTLU AY, Rauf (1969), Yüz Soruda Türk Edebiyatı, İstanbul KAPLAN, Mehmet (1976?), Türk Edebiyatı Üzerin[d]e Araştırmalar I, Dergâh Yayınları, İstanbul KAPLAN, Mehmet (1991), Türk Edebiyatı Üzerine Üzerin[d]e Araştırmalar 3: Tip Tahlilleri (Leyla vü [ve] Mecnun), Dergâh Yayınları, İstanbul KAPLAN, Mehmet (1987), Türk Edebiyatı Üzerin[d]e Araştırmalar II, Dergâh Yayınları, İstanbul ÖGEL, Bahaeddin (1995), Geyik ve Türkler, Türk Mitolojisi C. II, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara ÖGEL, Bahaeddin (1971), Türk Mitolojisi, II C. TTK Yayınları İstanbul. Sonuç olarak, Eski Anadolu Türkçesi Bibliyografyası adlı kitaba dair şunları söyleyebiliriz: Bu çalışma tam bir bibliyografya çalışması olmamıştır. Çünkü, bu çalışmada yazarlar, bibliyografya hazırlama konusunda oluşmuş olan temel ilkelere uymamış, tespit ettikleri künyeleri -anlaşılan o ki- hiçbir kaynaktan doğrulma yoluna gitmeden hatta ufak bir dikkat süzgecinden bile geçirmeden çalışmalarına dâhil etmişlerdir.

284 MASAHIRO SHŌGAITO KERGEK BOLTI Doç. Dr. Serkan ŞEN * Abdullah MERT ** 1942 yılında doğan Japon Türkologu ve dil bilimcisi Masahiro Shōgaito tarihinde vefat etmiştir. Eski Uygur Türkçesi başta olmak üzere Türk lehçeleri, diller arası ilişkiler ve dillerdeki değişimler üzerine çalışmaları bulunan araştırmacı ömrü boyunca Türk kültürüne yakın ilgi göstermiştir. Onun Türkiye sevgisinde öğrencilik yıllarında Ankara da yaşamasının önemli payı vardır. Masahiro Shōgaito, Eski Uygur Türkçesi araştırmalarına sağladığı değerli katkılarla bilim dünyasında adını duyurmuştur. Budist inanışın felsefi içeriğini aktaran Abhidharma metinlerinin Uygurca çevrisi üzerine hazırladığı kitap ilk kez 1991 yılında basılmıştır. Shōgaito, Abhidharma metinlerine ilgisini ölünceye dek sürdürmüş, bu metinlerin daha da gelişmiş bir yayımını 2008 yılında gerçekleştirmiştir deki çalışması ve alanındaki üstün başarıları göz önünde tutularak 2011 yılında Japonya nın en itibarlı bilim ödüllerinden * Ondokuz Mayıs Üni. Edebiyat Fak. Eski Türk Dili ABD ** Ondokuz Mayıs Üni. Sosyal Bilimler Ens.