Kilitçinin Recep (GENÇ) 1963 yılında doğdum. Yakakent li olup da denizle ilgili olmayan yok gibidir. Bugün denizle pek irtibatımız kalmamış olsa da, çocukluğumda dedemin (Nazif GENÇ) 6-7 metrelik, 10 beygirlik lombardini motoru olan bir kayığı vardı. Dedem balıkçılık yapar, beni de bir şekilde yaptığı işlerde yanına alırdı. Çocukluğumda kayığı olan herkesin evinin altı veya yanında kayıkhanesi olur, kayıklar kışın oraya konurdu. Bunun dışında yazın kayıkları çekmek için yalı kenarında kındıra (eğrelti) ve taflan (defne) dallarından gölgelik yapılır, kayıklar bu gölgeliğe çekilirdi. Bu gölgelikler aynı zamanda denize girenler tarafından da kullanılırdı. Dedem kayığın boyası eskidi, bakıma alalım, tahtaların açılan aralarına kalafat çekelim dedi. Kayığı yalı kenarında yaptığımız gölgeliğe çekerek, kalafat yapmaya başladık. Önce kalafat yapacağımız yerlerdeki eski kalafat pamuklarını yaktık. Sonra eritilmiş katran içine sokularak burkulmuş yeni kalafat pamuğunu kalafat tokmağı ile sıkıca çakmaya başladık. Bu şekilde kayığın arka tarafında kalafat yapmaya çalışırken, kayığın baş tarafı tutuştu. Sanırım yaktığımız eski kalafat pamuğu sönmemiş, durdukça alev almıştı. Hemen dedemle su taşıyarak tutuşan yeri söndürmeye çalıştık. Ancak ne kadar gayret etsek de 50-60 cm 2 lik bir alanın yanıp, zarar görmesini önleyemedik. Dedem zarar gören bu yeri daha sonra tamir ettirmek istediğinde epeyce bir maliyet çıkardılar. Dedem kayığımız eski de olduğu için tamir yaptırmaktan vaz geçti, kayığı parçalayıp odun yaptı. O zaman kayığımız yandığı için üzüldü isem de, şimdi bu olay beni balıkçılık yapmaktan kurtardığı için seviniyorum. Yunus yağının çıkarılması Dedem yunus derisini yüzer, onları kaynatıp yağını çıkarırdı. 1970 lerin ilk yarısında, 9-10 yaşlarındayken ona yardıma başladım. 75
Balıkçılar dip ağlarına yakalanan yunusları atmaz, karaya getirir, kayıkhanelerine bırakırlardı. O zamanlar herkesin evlerinin önünde kayıkhaneleri bulunurdu. Biz de kayıkhaneleri dolaşıp, gelen yunusları toplardık. Yunusların derilerini, evimizin orada deniz kenarında yüzerdik. Bu derileri, bir varili ortadan kestirerek yaptırdığımız yarım varillerde kaynatır, yağ elde ederdik. Yunus yağının çok kötü, ağır bir kokusu vardır. Kaynatma sırasında bu kötü koku çıktığı için, çevrede şikâyet konusu olurdu. Yağ çıkardığımız günlerde bu koku üzerime siner, eve gittiğimde kimse yanıma yaklaşmazdı. Banyo yaptıktan sonra bile hala burnuma bu koku gelirdi. Belediye kokuya ilişkin şikâyetler nedeniyle yağ kaynatma işini Yakakent in içinde yapmamızı yasakladı. Bunun üzerine Yakakent in dışında, Zifan Suyu mevkiinde bu işlemi sürdürmeye başladık. O zaman yağ kaynatmak için, yarım varil yerine, 30-40 yunus derisini kaynatıp, 2-3 varil yağ elde edebileceğimiz büyüklükte kazan yaptırdık. Yağ çıkarma işini 20-25 yıl boyunca burada yapmaya devam ettik. Aldığımız yunusların tamamına yakın kısmı mutur (Phocoena phocoena) dediğimiz türdü. Tırtak (Delphinus delphis) ve afalina (Tursiops truncatus) da geldiği olurdu, ancak bunların oranı yüzde beşi geçmezdi. Afalina, tırtağa göre daha seyrek gelirdi. Ancak her iki türden, büyük olmalarına karşın mutur türü kadar yağ çıkmazdı. Bu yüzden afalina ve tırtak gelmesinden hiç hoşlanmazdım. Dişi yunuslarda erkeklerden daha fazla yağ olurdu. Yunusların dişisi ile erkeği kolayca ayırt edilebilir. Dişilerin memeleri bulunur ve alt tarafında kuyruğundan baş hizasına doğru 20 cm lik bir mesafede iki 76
tane olarak yer alır. Memelerin uçlarından süt aktığını bile gördüğüm zamanlar olmuştur. Yunusların penisleri alt tarafta, vücudunun orta kısımda yer alırken, rahimleri orta kısımdan kuyruğa daha yakın bir yerde bulunur. Yunusları işlem yaptığımız yere traktörlerle götürürdük. Günde 2-3 traktör dolusu, 150-200 tane yunusu yüzerdim. Yunusları yüzme işini Sinop ta özel yaptırdığımız çok keskin, jilet gibi bıçaklarla yapardım. Koyun postu yüzer gibi, dışındaki siyah derinin altındaki 4-5 parmak kalınlığını bulan yağı, beş dakika içinde çıkarırdım. Yağın altında kırmızı, kaslı et kısmı olur, yağ o kısmın üzerinden kolaylıkla ayrılırdı. Yunusun her iki tarafında, bıçakla yağ tabakasını etten ayırır, post gibi tek parça olarak çıkarırdım. Bu kısmı çıkardığımda, et ve altındaki iç organlarından oluşan leş bütün olarak geriye kalırdı. Bazen bıçak değip, karnının patladığı, ciğerlerinin ve diğer organlarının dışarı çıktığı durumlar da olurdu. Hatta çok ender olarak karnında yavrusu olan yunuslara da rastladım. Çizelge-Yıllara Göre Yunus Av Miktarı Yıl Miktar (kg) Tahmini Sayı * 1967 206.057 4.121 1968 2.201.298 44.025 1969 8.346.307 166.926 1970 3.426.000 68.520 1971 4.444.500 88.890 1972 4.367.300 87.346 1973 2.198.190 43.963 1974 60.970 1.219 1975 1.404.230 28.084 1976 1.590.310 31.806 1977 2.608.305 52.166 1978 1.907.750 38.155 1979 1.827.920 36.558 1980 2.721.000 54.420 1981 886.000 17.720 1982 321.000 6.420 Kaynak; TUİK Su Ürünleri İstatistikleri * 1 Yunus ortalama 50 kg kabul edilerek hesaplama yapılmıştır. 77
Derisini yüzdüğüm yunusların leşlerini denize atardık. Attığımız bu leşlerin akıntılarla Yakakent sahiline çıktığı olurdu. Sahile çıktıklarında genelde iskelet halinde olur, etlerinden eser kalmazdı. Etlerini martılar, balıklar yiyor, ya da parçalanıp, dağılıyordu. Dışarı çıkan parçaları köpeklerin de yediği olurdu. Sahile gelen iskeletler, zaman zaman şikâyetlere neden oluyorsa da, denize girilen mevsim olmadığından, çok da sorun çıkmazdı. Bir ara balık unu tesisi kuran Gürcan HAMSİCİ bizden bu leşleri aldı. Tesisinde bunları kırıcılarda parçalayarak un yapmıştı. Biz leşlerden kurtulduğumuz için, ondan herhangi bir ücret talep etmemiştik. Yunusların derilerinin bekletmek sureti ile kendiliğinden yağı çıkmaz, mutlaka kaynatılması gerekir. Bu yüzden, yüzdüğümüz derileri kaynama kazanına koyar, orada kaynatırdık. Kaynama işlemi için kazanların altının ateşini sabahtan yakar, kaynatma işlemini akşama kadar sürdürürdük. Kaynama sonucu yağ tamamen kazanın üstüne çıkar, kıkırdak değimiz yağ harici kısım kazanın dibine çökerdi. Kaynatma işlemini yaptığımız gün, yağ sıcak olduğundan aktarma yapmak riskli olurdu. Bu nedenle ertesi gün, soğumuş kazanın üzerinden sapsarı bir renk almış olan yağı tenekelerle alırdık. Aldığımız bu yağları, üzerinde tül olan bir huniden geçirerek süzer, varillere doldururduk. Bu şekilde bir seferde 2-3 varil yağ elde ederdik. Kaynatma kazanın dibinde kalan kıkırdakları aleve vererek yakardık. Yakma işlemini, bu amaçla yaptırdığımız yarım varilde gerçekleştirirdik. Alevde yanan bu parçalardan çıkan yağı, kurduğumuz düzenekle alt kısımda bir yere toplayarak alırdık. Bu şekilde ayriyeten 2-3 teneke yağ elde ederdik. Ancak bu yağın rengi, yandığı için siyah renkte olurdu. Yağı bizden satın alanların yağın kalitesini ölçme gibi bir işlemi olmadığından, ilk elde ettiğimiz yağın içine karıştırırdık. Karıştırdığımız bu yağ, gözle ayırt edilemezdi. Bir sezonda 150-200 varil (30-40 ton) yağ yapardık. Toplu da Madara Mustafa (BİRBEN) ve Gerze de Tokalak (Durmuş SEMİZ) da, az miktarda, bizim gibi yağ çıkarırdı. Ancak onlar yağlarını pazarlayamadıklarından bize satardı. 78
Elde ettiğimiz yağları, bizle daha önce bağlantısı olan, Gaziantep e deri işi yapan kişilere gönderirdik. Sonraki yıllarda Vezirköprülü biri de almaya başlamıştı. Sanırım o aracı idi, deri yapan kişilere satıyordu. Yağ satışından elde ettiğimiz gelir, bizim için önemli bir gelirdi. Bu gelir, ailenin diğer gelir kaynağı olan tütünden elde edilen gelirden daha fazla bir gelirdi. Yunus avcılığı Yunuslar dip ağlarına yakalandığından, bu ağların denize kurulduğu zamanlarda çıkardı. Ayrıca o yıllarda yunus avcılığı yasak olmadığı gibi, avlanması teşvik ediliyordu. Hatta bu amaçla Tarım Bakanlığı su ürünleri kooperatifleri aracılığı ile yunus avcılığı yapmak isteyen balıkçılara mavzerler dağıttırmış, bedava mermiler verdirmişti. Mavzer alan balıkçılar yunus avcılığında kullandıkları mermi boşlarını kooperatife götürdüklerinde, ücretsiz olarak dolularını alabiliyordu. Dedem yağ işini yaparken, babam da avcılığını yapardı. Kendi tüfeği ile yunus avcılığına çıkar, ben de ona eşlik ederdim. Babamın vurduğu yunusları 6 7 metrelik kancamızla kayığa çeker, kayıkta yer kaplamaması için, hemen yüzer, leşini denize atardım. Yunusun ağırlığının ancak yüzde kırkı yağ, gerisi işimize yaramayan leşti. Bu leşleri denize atmak suretiyle, çok daha fazla sayıda yunusu bir seferde karaya götürebiliyorduk. Ava çıkılan zamanlar havaların iyi olduğu, denizin sakin olduğu zamanlardı. Avcılık yapılan mesafeler evleri görebileceğimiz, kıyıya yakın mesafelerdi. Babam kayıkta tüfek elinde durur, yunusu atlarken gördüğünde, gövdesinin üst kısımlarına nişan alır, ateş ederdi. Yunusların 3-5 li gruplar halinde bulunduğu, babamın peş peşe ateş ettiği zamanlar da olurdu. Mermi girdiği yerde küçük bir delik açarken, çıktığı yerde 20-30 cm. lik bir parçayı koparır atar, kocaman delik oluştururdu. İsabet alan yunus hemen ölürdü. Silah patladığında diğer yunuslar dağılır kaçardı. Vurulan yunusun kanına köpek balığının geldiği, attığımız leşleri yedikleri olurdu Bir ava çıktığımızda 20 yunus vurabilirsek, o avı iyi bir av olarak değerlendirirdik. Her zaman bu kadar miktarda yunus olmazdı, ama 79
vurduğumuz yunus sayısı 2-3 taneden aşağıya da düşmezdi. Babamın omzu avcılık sonrası, ateş ederken silahın tepmesinden simsiyah olurdu Kayığımızı evin önüne çekerdik. Bizim gibi 5-6 kayık daha aynı zamanda bu işi yapardı. Diğer avlayanların balıklarını da biz satın alırdık. Yavrusunu sırtındaki solungacının kenarında gezdiren yunus gördüm. Babam bu şekilde yavrulu olan yunuslara ateş etmezdi. Yunuslar iii, iii diye, ağlar inler gibi sesler çıkarırdı. Sanki bize bir şey yapmayın, etmeyin diye yalvarıyorlardı. O sesleri hiç unutmadım, hala kulaklarımdadır. Yunus avcılığının 1983 yılında yasaklanması sonrası, gazete ve televizyonlarda bu konu, yunus katliamı yapılıyor gibi haberlerle ara ara gündem yaratırdı. O yıllarda kimse yunus avlamaya yönelik bir avcılık yapmazdı. Balıkçıların kıyıya getirdiği, bizim de alarak yağını çıkardığımız yunuslar, ağlara kazara takılarak boğulan yunuslardı. Gazete ve televizyondaki haberlerde bu durum çok dikkate alınmaz, sanki yunuslar avlanıyormuş gibi bir hava yaratılırdı. 14 Mart 1991 tarihli Hürriyet Gazetesinde, Yakakent Balıkçı Barınağındaki yunusların resminin de yer aldığı, haber 80
Yunusların kamuoyu gündeminde olduğu bir dönemde, sanırım bununla ilgili program yapmak üzere TRT den Ertürk YÖNDEM Yakakent e gelmişti. Balıkçılarla çekimler yapmış, denize çıkmıştı. Ben o sıra Zifan Suyunda yunus yüzüyordum. Çalıştığım yere gelip, bana katliam yapıyorsun gibi sözler söylemişti. Ben de ona yunusların avlanmadığını, ağlara vurarak yakalandıklarını ve balıkçıların ölen bu yunusları alarak, karaya getirdiğini, bizim de onları alarak, yağlarını çıkardığımızı söylemiştim. Bu konuşma televizyonda gösterilmişti. Ertürk YÖNDEM daha sonra, İstanbul da çalışmaya başladığım 1991 yılında yine Yakakent e aynı konudaki bir haber için gelmiş, bir program yapmıştı. Kalkan ağlarının yoğun olarak kurulduğu Mart- Nisan aylarında bu ağlara çok sayıda yunus yakalandığından, her yıl bu aylar aynı konuların gündeme gelmesine yol açıyordu. Ertürk YÖNDEM İN programı ile ilgili gazete kupürü Yunuslar gibi memeli hayvanlar her zaman kamuoyunun ilgi gösterdiği, dikkatini çeken konular olduğu için zaman zaman kamuoyu gündeminde yer alır. Bir gün bakarsınız yunuslarla ilgili bir haber kamuoyu gündemine girer, bu başka bir gün fok olur, balina 81
olur. Sonrası yıllarda adı Aydın konulan bir beyaz balina, günlerce kamuoyu gündeminde kalmış, o hayvanda bundan hoşlanıyormuş gibi, Gerze ve Yakakent arasında dolanıp durmuştu. Bereket bu hayvanla ilgili balıkçılar zan altında kalmamış, ona film aktrisi muamelesi yapılmıştı. Beyaz Balina ile ilgili gazete kupürü Belli bir süre sonra eskisi kadar yunus çıkmamaya başladı. O zamanlar çok köpek balığı çıkmaya başlamıştı. Bunun üzerine Köpek balığı yağı çıkarmaya başladık. Köpek balığı yağının çıkarılması Biz yunusların eskisi gibi çıkmaması ve köpek balığının çok çıkmaya başlaması yüzünden, tamamen köpek balığı yağı işini yapmaya başladık. O zaman köpek balıkları gıda amaçlı avlanmazdı. Trollerde diğer balıkların arasında çıkar, onlarda karaya getirirdi. Biz onları belli bir ücret karşılığı satın alırdık. Ciğerlerini aldıktan sonra leşlerini atardık. Ciğerleri varillerde 1-2 ay bekletirdik. Ciğerlerin yağının yarısı, bu bekleme sırasında çıkardı. Bu şekilde çok güzel, sapsarı yağ elde ederdik. Kalan kısmı daha sonra kaynatır, yağını bu işlem sonrası alırdık. Köpek balığının ciğerini çıkarmak için önce üst solungacının bir tanesini kesip, karnını yardıktan sonra gırtlak kısmında bağlandığı yeri 82
elle çekip koparırdık. Daha sonra ciğerin bağlı olduğu göbek bağı gibi bir bağı bıçakla keserek, ciğeri vücuttan çıkarırdık. Köpek balığının yağ verimi yunustan daha fazladır. Kesmesi, kaynatması, yağını çıkarması daha kolaydır. Ancak yunus yağı daha kalitelidir. Köpek balığı yağı kaskatı olmasa da, soğukta donduğu halde, yunus yağı buzdolabına dahi donmaz. Bu yüzden yunus yağı daha pahalı olurdu. Bir trolün 5-10 ton köpek balığı getirdiği olurdu. Köpek balığı yağını da aynı yerlere gönderirdik. Ancak onlar bize yunus yağı yok mu, ondan gönderin derlerdi. Bu tercihlerinde köpek balığı yağının daha kötü kokması mı, ya da kışın donduğu için verimli çalışılamaması mı etkendi, bilemiyorum? İzleyen yıllarda köpek balığı eti için alınmaya başlandığında, biz köpek balığı alamaz olduk. Bu nedenle yağ işini bırakarak başka işlere yöneldik. Morinacılık 1980 yılının hamsicilik döneminde avlanan hamsilerin arasından çok miktarda morina çıkardı. Morinaların tutulması yasaktı. Ancak iyi para ettiğinden hamsiciler onları denize geri bırakmaz, limana getirirdi. Biz de onlardan satın alırdık. Satın aldığımız balıkları gizlik içinde taşır, ortağımız Avni Dayının (KULLUKÇU) bahçesindeki tütün kuruttuğu salacın içine saklardık. Birkaç morina olduğu zaman otobüslerin altına koyup İstanbul a gönderirdik. Balıklar İstanbul da Ünal YAVAŞ adlı bir komisyoncuya giderdi. Morinaları otobüsün altına iki kapağını karşılıklı açarak yerleştirirdik. Bazen bu şekilde sığmayan morinaları, kuyruklarını halat bağlayarak büker, o şekilde yerleştirirdik. O dönemde hamsi Kızılırmak başında avlanırken, her gelen yedekte mutlaka bir tane, iki tane morina olurdu. O yıl o kadar çok morina gelmişti ki, bir gecede iki kamyon yapıp, İstanbul a gönderdiğimiz olmuştu. O zamanlar hamsiciler Yakakent e geldiğinde 1-2 ay kalırdı. Bu süre zarfında biz morina aldık. Bu bolluk sonraki yıllarda olmadı. 83