DİVAN EDEBİYATI BEYANINDADIR

Ebat: px
Şu sayfadan göstermeyi başlat:

Download "DİVAN EDEBİYATI BEYANINDADIR"

Transkript

1 ABDÜLBAKİ gölpinarli DİVAN EDEBİYATI BEYANINDADIR MARMARA KITAHIİVI İSTANBUL t 94 S

2

3 Divan Edebiyatını yeni bir görüşle inceleyen bu eserin teıtibi İstanbulda M A R M A R A Basıınevlnde yapılmış ve Marifet Basımevinde 1945 yılında basılmıştır.

4 Hayat daimi bir oluştur ve yaşıyan,~her an kendi kendisini imal etmektedir. Kaya gibi yerinde duran, nabzı bile atmıyan, kaynayıp taşmıyan, köpürüp coşrnıyan, hayat ve hayatiyet eseri göstermiyenlere şu kadarcık bir sözüm var : Siz, durduğunuzu sanıyorsunuz ama zaman akıyor ve siz de bu akışın içindesiniz.

5

6 Fuzulî der ki : Âşiyân~ı murg-ı dil zülf~î perişanındadır Kande olsam ey peri gönlüm sertin yânındantr Işk derdiyle hoşam el çek ilâcımdan tabıb Kılm a derman kim helâkım zehri dermânındadır Çekme dâmen nâz edüp ûflâdelerden vehm kıl Göklere âçılmasun eller k i dâm ânındadır Mest-i hâb'i nâz olup cem'ei dil-î sad-pâremi Kim anın her pâresî bir nevk-i m üjgânındadtr Gözlerim yâşın görüp şûr etme nefret kim bu nem O l nemekdendir ki la*l*î şekker efşânındadır Bcs ki hicrânındadır hâsiyyet-î kat'-ı hayât O l hayât ehline hayrânam ki hicrânındadır Ey Fuzulî şcm*veş mutlak açılmaz yanmadın Tâblar kim sûnbâlünden rişte^î cântndadır B e lk i güzel, fakat çevir bu yaprağı artık!

7 Baki de şöyle s a y ık la r: Zülfünî ğörsem izârın üzre ey vcch-ı cemîl Sânuram zenci r şeklin bağlamıştır selsebîl Secde-î hâk-î ser~ı kuyunla mâh-ı çârdeh Çi/ıre-ı zerdin gnbâr-âlûde kılmış bir zelil C ûm i-i ışkında yârın çcrh bir kındîldir Âftâb-ı âlem-efrûz âna bir rûşen fit il Yollar etdî çihre-ı zerdinde seyl-î eşk ile Çeşm-i giryan benzer ol sakkaaya kim eyler sebil Muntazır olsa nala nerkis gubâr-ı râlıına Tutyaya B âkııjâ muhioc olur çeşnı-î a lil _ju yaprağı büsbütün çevir; bu, sana hiç bir şey söyliyemez.

8 Nef î de Hem kadeh hem bâjc hem bîr şûh sâkîdir gönül E hl i ışkın hâsılı sâhib-mezâktdır gönül Bir nefes dîdâr içün bin can fedâ etsem nola Nîce demlerdir esîr-î iştiyakıdır gönül Dildedir mihrin ko hâk olsun yolanda cân-u ten Ben ölürsem âlenvt ma'nîde bakidir gönül Zerredir amn^â ki tâb-ı â ftâ b ı işk ile Rüzgârın şemse-î tak-u ruvâkıdır gönül Etse N ef'î nola ger gönüyle dâim bcznı i hâs Hem kadeh hem bâde hem bir şûh sakidir gönül D e r. Bırakalım; hiç, ama hiç ayılmasın!

9 Nâilî merhum da Hevâ-yı ışka uyup küy-ı yâre dek gideriz Nesîm-'i subha refikiz belıâre dek gideriz Pelâs-pâre-i rindî be dûş-u kâse be kef Zekât 1 mey verilür bir diyâre dek gideriz Virûp tezelzûl-ı MansûrU sâk-ı arşa temam H u d â H ud â diyerek pây-ı dâre dek gideriz Tarîkti fâkada hem kejş olup SenâVye Cenâb 1 K ülfıani't lây^hâre dek gideriz Felek düşerse kef-i NâilVye dâm ânın Seninle mahkeme-î G irdigâr e dek gideriz Derniş. Varsın gitsin; o bilinmez diyara, o gidilince gelinmiye cek ülkeye gitsin de gelmesin!

10 Nedîm Efendi de N âz olur dem -hesle ceşm-î nînı kâbından senm Şermeder reng'î tebessüm la'l-i nâhtndan senin Açılar elbet ncsîm~î nevbehâr essün hele Bend~î dil muhkem değil bend~ı nikâhından senin Z âh id â m azur tut cildinde sıklet var biraz Güzelin fehmolunur hacm-ı kitabından senin Bezme bir dâhi donup gelmek değildi niyyetin Gittiğin vakt anladım ömrüm şitâbından senin Zülf-i pür-ç\ninle hem-dûş oldu cânâ kad çekûp Sünbül^t hâb-ı tegâfül câmehâbından senin Çeh değil sîb~î zenahdânında yer kalmış Nedîm Zahm-ı engnşt-ı nigâh-ı intihâbından senin D iy e söylenmiş, incelikler göstermiş. Göstermiş ama ne o âlem kalmış, ne incelikleri!

11 İÜ Şeyh Galib de şöyle demiş: O bahr-i cezbede kim gönlüm ıztırâba gelür Gü/ıer derûn-ı sadefien çıkup habâba gclür Döner sahîfe-î Erjeng*e bâliş-î kıştım Gehî ki cilve-i nazı hayâl-i hâba gelür Safâ-yı nûr~ı sabûhı bulan sii/elı -mestin Gözüne kâse-i horştd bir luırûbe gclür Riyâz~ı reng-i cemâle gider bu hûn-ı sirişk O rûhdan ki geçüp bûy-ı gül güldba gelür Hat-î freng gibî zülf-ü cbruvan geç-ü meç Ne anlanur rakain-ı mekri ne hisâba gelür Edf^ple dûmen-i zülfün öpor gf'lüp bir bir O fitneler ki»sc'/j-; /lüsnc intisaba gelür V e hayaller kurmuş, yeryüzüne bakmamış bile. Ama ne olmuş, demeseydi, o hayalleri kurmasaydı âlemde ne eksiklik olurdu ki?

12 11 Biz dc bu tim kuuandıky bu dilden ve bu dillcy anlıyanlara kötü şeyler yazmadık, işte o gevelemelerden bîr tanesi : Kaametin gülşene bir neşı>e~i nıüzdâd gelir G ül bu sahn-ı emele mest'ü se r- âzâd gelir Ney susar bülbül öter gonca gülümser yer yrr Müjde-î fasl-t behtir eylemeye, bâd gelir Medd'ü cezri elemin gamzene tesîr etmez Bezm~i gamdan nigehin şâd gider şüd gelir Zevk-ı hicranın ile öyle harâb oldu ki dil Jfve-î dem-be demin âşıka h îd â d gelir Aşk gam -perveriyinı vaslına erseni lebime D âk iy â nagme-i şâdı yine feryâd gtlir Fakat ne çıktı bundan, biz ne anladık, âlem ne anladı? Yeter, çevir bu yaprağı da, çevir ve bir daha açma artık!

13 12 Hâlâ bu dili kullananlar varsa kendileri söyiiyecekler, kendileri dinliyecekier, az bir zaman sonra susacaklar, bu gök kubbede seslerinin aksi bile kalmıyacaktır. Hâlâ bu yolda gezenler varsa bu hayâl ikliminde yapayalnız gezecekler, arkalarmdan gelen kimseyi de göremiyecekler, izleri bile silinecektir. Biz, bize gelelim şim di:

14 Giriş Y üzy ıllar önce : Saadetlü padişah, ölmeden saraya ölümün ağırlığı çöker. Baltacılar, ağır ağır gezinirlerkeh ayaklanma seslerinden ürkerler. Enderun hademesi^ fısıltılarla ko nuşur; İç ağalan, dışarı çıkmağa korkarlar; cüceler, biraz daha yere gömülürler; ak ağalu'in beyaz yüzleri biraz daha, sararır; harem ağalarının kuzg^uni ratları ağarır; dilsizlerin gözleri, biraz daha küçülür, işaretleri görülmez olur. Haremde valde sultan, derin bir yastayken hanını sultanlar, beşiklerin başlarında sessizce ağlarlar, iakat,' çocukları kız olanlar yalnız üzülürler. Erkek masumlar bile beşiklerinde huysuzluk etmez olurlar, yalnız masum ve anlamaz güzlerle analarının yaşit gözlerine dalarlar. Herkes, dışarda ayak sesleri lo- zer, herkes korkudan nc yapacağını şaşırmış bir hale gelir. Sahip devletin küçük, büyük bütün oğullan, her an cellâtları beklerler, tertibini bozarak apteı alırlar, rikatlannı şaşırarak namaz kılarlar, şımarıkhk* lan derin bir sükût ile artık tamamiyle örtülür. En fazla müteessir olması icap eden veliaht, en deçin bir ümitle en engin bir korku arasında bocalarken nihayet saadetlü padişah irtihali dari baka eder ve... ertesi günü, dünkü korkak veliahtın emriyle beş, on, onbeş; nekadarsa şehzadei civanbaht, şehadet derecesine yücelir; beş, on, onbeş ; ne kadarsa şehzadenin

15 14 kayıllan görülür; küçüldü, büyüklü, irili, ufaklı tabutlar, babalarının. tabutunu ve birbirlerinin tabutlarını takip ederek saray kapısından Ayasofyaya dojru buhurdaniardon tüten dumanlar ve kokular, hafızların ve naat okuyanların ağızlarından yükselen dinî ve tnistik nag^meler ve teraneler arasında parmak üstünde aheste aheste sag;a sola selâm vere vere gider. Sarayda hıçkırıklar boğulur, göz yaşları silinir, düşen devletlilerin yerine geçen yeni devletliler, yeni hileler düzmeğe, saraydakiler, bu yeni devletlileri elde etmek için yeni vesileler bıılmag;a koyulurlar ve Kanunu Alİ Osman, bu suretle icra edilmiş olur. Bu sırada şair, henüz sahip devlet ölmeden ölümüne, yenisi tahta çıkmadan cülûsuna en güzel tarihi düşürmek, en san atlı mersiye ve kasideyi yazmak için odasına kapanır, sol dizinin üstüne oturur, sagf dizini diker, Önündeki çekmecenin üstünde duran yazı takımından eline bir kamış kalemi alır, hokkaya banar, gözlerini duvardaki celi sülüs ve lâlik levhalara diker, sedirin üstüne nçıp sıraladığı yazma divanları, o divanlardaki tarihleri sijzer, sag; dizine aldığı Hind abadisi kâğıda arada bir gıcırtılarla birşey* İcr yazar, hesaplar, oflar, puflar, nihayet uyuklamıya başlar, yatak odasına geçer, rakamlı ve mısralı bir uykuya dalar, vezinle horlar, kafiyeyle sağa sola döner. Uç beş gün sonra divanların sayesinde tarihler düşürülmüş, mersiye ve kaside ayni zamanda yazılmıştır. Bîat merasimini müteakip yazılar sunulur, bekleme odasında hünkârın daveti sabırsızhkla beklenir. Maksat, yeni padişahın iltifatına nail olmak de-

16 Jildir. Çünkü eskisine acınmak, binlerce vesileye baş vurularak elde edilen mevkii kaybelme korku- sundandır. Bütün bu yazılar, birer vasıtadır; g^ye, haznedarın sunacag-ı mühürlü atlas kese ve kesenin içindeki altınların kemiyeti, ne suretle olursa olsun bu ihsanların kesilmemesi ve eksilmemesidir. 15 Günün birinde uzaktan uzağa bir uğultudur d u yulur. Yavaş yavaş üsküfler seçilmeğe, teberlerin, kılıçların parıltıları görülmeğe, «İstemeyiz», yahut «Vezirin başını isteriz» naaraları duyulmağa başlar. Sarayın kapıları kapanır, içerden bir nefes bile duyulmaz. Saray kapısına gelen kalabalık, gürültüyü hadden aşırırsa ya vezir, bizzat çıkar, bir iki kişiyi de-* virir, nihayet gözü patlar, kallavisi düşer, ayağına takılan bir çelme ile yere yıkılır, üstüne üşüşenler, cesedini param-parça ederler, ayağına ip takıhp yer* lerde sürünür, ölüsüne hançerler saplanır, gürültü gök kubbeyi sarsar... Yahul da sarayın surundan boğul* muş ve henüz boynundaki ipin izi kaybolmamış sapsan yüzlü bir ceset, aşağıya atıhverir. Padişah, tahttan indirilmeden bu kazayı atlattığına memnun, sinirlerini yatıştırmak için o akşam hasekilerle dem çekerken şair, odasında önüne bir dlvan_açar,-şarap kadehin^ dalar, öldürülen eski velinimeti.düşünmez bile. Bütün düşüncesi, yenisine çatmaktır. O, önündeki divandan ilham alarak yeni velinimete bir kaside yazmakla meşguldür.

17 16 Hayat membaı güneşin öldürücü hararetine karışan isimsiz sefalet, köylünün yüzünü san kara bir rçnge boyamıştır. Avurdu, avurduna çökmüştür. CansiE îfözlerle görmeden bakar. Çıplak ayağına geçirdiği hırpani çarıklar, altı şahrem şahrem olmuş ayaklarım yere bastırmamak için değil, âdet olduğu için g iy ilmiştir. önündeki tuz yüklü eşeği, kendisinden zayıftır. Yanında, elindeki sopa kadar kuru ve çıplak bir küçük var, kendisinin küçüg;ü, yarının büyügâ ; eğer yetişirse. O, koca öküzün ayağı kırılmadıkça ve kırılınca dn etine müşteri çıktıkça et yemez, şeker nedir bilmez. Yalnız misafir gelince tavada kavurup dibekte döğdüğü iki tane kahveyi misafire içirir, seyreder. Gecesi uyku ile baygın, gündüzü işle yorgun geçer. Tekne başında soyunur, lime lime çamaşırını ip başında giyer. Yalnız saraya ait has araziyi ekmekle, tımar ve zeamet hırsmı yatıştırmakla meşguldür. Fakat şair, bütün bunlardan habersiz, velinimetleıle mehtap salalarında vakit geçirir, çırağan zevklerinde bulunur, helva sohpellerinde nükteler söyler ve yine evine kapandı mı bütün bu âlemler için divanları karıştırarak kasideler düzer; sevgilisine de hep birbirinin ayni ve Önceki şairlerden farksız gazeller yazar 1 Nihayet günün birinde efe bir köylünün ayranı kabarır, birkaç babayiğitle dağa çıkar. Bunlar da geçinmek için köylüyü yemeğe mecburdurlar. Fakat köylü, hünkârdan ve pnşa kullarından o kadar bezgindir ki eşkiya hakkında menkabeler düzer, toktan alıp açı doyurduğuna inanır, evliyahğına hükmeder. Sonunda paşa kulları, yahut yeniçeri ordusu gelir,

18 yine köy haraca kesilir, bu sefer tohumu da, öküzü de eulen gider ve eşkıya, ya öldürülür, bnşları Is- Innbula yollanır, yahut yaralı olarak tutulurlar, bag-- Inıup ıncrke/.e siiriıkicnirler, Ulke yıkım üstüne yıkılmalarla yıkım yıkım yıkılırken şair, bu gazayı tarihlerle, kasidelerle kutlamaktan utanmaz i 17 Ordu, kcıuli ağırlığmı yağmalayıp dağılmış, zor zoruna bir sulh yapılmıştır. Tarih, bunu müphem satırlarla kaydederken şair, deıhal padişahın bu zaferini tebrik eder, hünkâra ve ve/.irine kasidelerle zafer çeletıkleri örer! Mahbubunun busesinden aldığı liararet, daha dudaklarında ve son kadehin lezzeti, damağındayken bir örfilin in «lüştüğünü, başka bir örfilinin müftil enâm oldug^unu duyan şair, alkol kokusunu, süründüğü jrül 'og-iylc bastırıp ayaklan dolaşarak babı fetvaya ^rider, dili dolaşa dolaşa nıüftil enamı candan tebrik eder v e. o akşam yeni l)ir tarih düşürmek, yeni bir kaside meydana «fctirmek için eski, yeni bütün divanlara bir kere daha baş vurur j Koy,.sehiıdrn lit'frel eder, scliir, kiıye baknihjvn tenezül etmez. Merkez, civarı ancak para almak için düşünür, civar, merkeze inmez eile. Medrese, bütün yeniliklere düşmandır; saray, hepsiyîe hoş gcçinmeg^e D i v. ı ı ]*'<lel)iyalı ; 2

19 18 taraftar. Avrupa bir küfür diyarıdır ve Avrupalı,' tek bir millet. Şarap, meyhane, boyahane, rakkas vc rakkase. Helva sohbetleri, Çıragan safaları, Hüseyni Baykara meclisleri. Hafız cemiyetleri, hatimle teravi, kandiller, mahyalar, şehrayinler, iftarlar, dış kiralan. Babı fetvalar, yeniçeriler, sipahiler, bozg-unlar, medrese ve tekke zıddiyeti, evliyalar vc şeyhler. Kadmhk eden gençler, erkekçe birbirlerini seven kadm- 1ar, esrar ve afyon. Bakımsızlık, yolsuzluk, sefalet, isyan, açlık ve tıkabasa yeyip içmek. Bu tezatlar âleminde, bu tezatlardan meydana ^yelen bozuk dü zen cemiyette şair, yalnız gününü gün eden, gidene a^lnmıyan, gelene gülen, sefaleti görmiyen, saadeti gaye bilen; halta bir şeyhe mürit olup her yıl kendi Ölümüne tarih düşüren ve yıl geçince eskisini yırtıp yenisini düzen, ölümünden sonra bile halkı aldatmaca, kendisini erenlerden göstermeğe çalışan bir zavallı. İşte divan edebiyalının hüküm sürdüğü devir ve işte bu edebiyatı temsil eden şair 1

20 1 Tabiat ve Divan Edebiyat» Divan Edebiyatı Şairi, tabiatı, bizi güzellikleriyle hayran eden, şiddetleriyle ezen, yıkan tabiatı bug:ulu gözlerle görür; gördükten sonra gözlerini yumar ve gördüklerini kafasındaki mecazlar diline adapte eder de öyle yazar. Ve tabiîdir ki bu çeşit anlatılan tabiat, tabiilikten çıkmıştır. Divan Edebiyatının tabiatı, bir odanın ortasında düzülen, yahut küçük bir sa* hifeye bin bir renkle çizilen bir tabiattır. Meselâ Fuzûli ye göre gece şudurî «Yeni ay anahtarı, hazine* sini açar, kâinat kadehini mücevherlerle doldurur. Felek testisi, güneş kaynağının suyunu gizler, kalra katra yıldızları saçar. Akşam kızıllığiyle mavi renkli gök, lâle rengine boyanır, âdeta cam bir kadehten gül renkli şarabın görünüşüne döner. Zaman sakisi, yeni ay kadehini döndürmeye başlar, işret (İdam, bu şarabın sızmtılarından gelişip yetişmeye koyulur[ ].> Sabah, Fuzûli'nin diliyle şöyle anlatılır'* < Bilmem ki sabah, hangi ayın derdiyle ahlamada? Her gün, halka gizli bir dağ göstermede. Yıldızlar batlı, güneş doğdu; ihtimal sabah, bir aşk eniridir de inci göz yaşlarını döktü, ateşli bir ah çekti. Sabah, her an, sevegili, senin dudağını anmada; artık seher çağları» ölüleri diriltirse şaşılır mı? Yahut da sabahı bir ressamdır da altın kalemle her an âlem sahifesine sevgilinin yannğını resmetmededir

21 20 Fakat Fuzûli, bizce bu g^ece de fuzuliciir, bu sahalı da. Cıcccyi haslayn sonnab, ustaya dcgil. Gccc ibadetlerle kabalıalların gizlice ve lıulla ba;^nn bcrnberce işlendiği bir âlem. Gündüzün de âlem yine o âlemdir. Ancak mahmurluk sökenlerlc hiçbir şey dü~ şünmiyenler, g-eceyi beklerler, g^eceyi daha çok severler. Fakat elemler şairi Fuzûli, elemlerinde o kadar ferdîdir ki «Şikâyetname» sini yalnız hak etmediği para, kendisine verilmediğinden yazar ve ona göre «Lâcivert gök, gece gündüz sevgilisinin, yalnız Fuzıili nin sevgilisinin aşkiyle yanıp yakılmadadır. İşte ancak bu yüzden halka gâh kanlı göz yaşlan gösterir, gâh sapsarı bir yüzl (^).» Bu şairlerde bahar, hatta her bahar ve her şairin baharları birdir. Bâki'ye göre «Bahar nefesleri İsa gibi ruh bağ^ışlar ve çiçekler, yokluk uykusundan göz açarlar. Yeşillikler hayat bulur; bir derecedeki selvi ve çınar, hareket elseler ellerindedir âdeta I ('')» ve Nei î ye göre dc «Rüzgâr, o kadar canlar bag^ışlomada ve hayat vermededir ki bu nefesiyle, âdeta İsa nın nefesiyle bahse girişmiştir, imtihan olmadadır 1(**)» Nedimce, Galib e ve bilmem kime göre de bu, hep böyledir. Fuzûli, baharı anlatırken «Sâki, kadehi getir, mevsim, dünyayı bezeyen ilkbahar. Yer yeşil, hava canlara can bağışlamada. Gül yaprag^ı gibi darılına. MccİİmIc, neşeli L)ir işrci için ne lâ/ıınsa hepsi hazır. Lâle açıldı, konca güldü, işret günleri geldi. Yeşillik hal diliyle işrcl edin demede âdeta. Kendi haline bak, geçmişin, geleceğin gamını yeme. Çünkü şimdi gül Seyri zam anı, şarap kadehinin devredeceği

22 21 çag^. Seher çağında Tanrı hakkıyçin gül bahçesine gir, gülün divan kuruşunu seyret, hakikaten de ne güzel seyirdir bu. Gül padişahın gönderdiği dürülmüş konca fernîanı açıldı, içindeki emir anlaşıldı: Gül zamanı gül renkli şarap kadehini fevlelıneyin ('*)! > Bahar hakikaten burnudur, bu kadar alelade sözlerle anlatılacak kadar alelade bir şey midir bahar? Gül ve lâle açtı, konca güldü, hava güzel, yer yeşil, âlemi düşünme içelim, ha? Nef'î de bahan bu kadar alelade görmede : «Bahar gekli, yine gül bahçesi güzelleşti, yine yeryüzünün letafeti, gökyüzünden üstün. Her lâle, yine anberler yakan bir ışık yaktı, dumanından da gül bahçesinin üstünde amberler saçan bir bulul peyda oldu... Birbirine ulanmış, zincirlenmiş dalgalar, suya öyle bir yaraştı ki yasemin göğüslü gü/ellerin göğsüne büklüm büklüm saçlar bile o güzelliği veremez, (^)» vc saire. Ve netice içelim içelimî İlk bahar rüzgârı esti, sabah çağı güller açıldı, sâki medet, bi'/im de gönlümüzü açsın, sun Cem kadehini. Gül devri, işret günleri, zevku safa zamanı. Bu kutlu nefesli mevsim âşıkların bayramıdır. Yine nisan ayı geldi, hava amberleşti, amber tabialini kazandı. Alem cennet içinde cennet oldu, her köşe bir İl em bahçesi.» ve nihayet Mevlâna nın bir beytinden çalınma şu söz: «Tam olarak o rint, zevkeder, bu çağın zevkini o çıkarır ki bir elinde lâle renkli kadeh bulunsun ; Bir eliylede büklüm büklüm saçlara sarılsın! Eveleme develeme, devekuşu kovalama, çnngi çem-

23 22 bcr, miski anber, tazı tuzi ve hep bu. Her şairin her bahan bu tekerlemelerle kutlanmadal Divanda gül, kulaktır; Evet, kulak! Nef î, «Seher yeli, ansızm vuslat müjdeni verir diye taze gül fidanı gibi baştan ayağa kuiag;ız> der. (* ) Şeyhülislâm Y ahya da der ki: «Güller de açılmadı, ağhyan bülbülün sözüne kim kulak verir artık? Zavallı, halini kime şi' kâyet edecek?» Ve ag^zına bir katra şarap koy- mıyan bu örfili koca şeyhülislâm da mademki demekte; bülbül feryada başladı, gül, kadehini doldurdu. Çoşun, neşe zamant geldi, taşkınlıklarda bulununl Belki ömründe meyhaneyi görmemiş olan Müftilcnam, ah demektedir; safa kadehiyle gönüllerden gamın uzaklaştığını, yine meyhanenin mamur oldu' ğ^unu görsek! Şarap kadehinin ziyası, güneş kadehine düşse de o kapkaranlık evin, yani güneşin, evet, güneşin nurlarla dolduğunu seyretsek! Ve nirfayet dayanamıyor, mesçidde diyor, riyayi âdet edinenler, bırak, (iya ede dursunlar. Sen meyhaneye gel, orada nc riya var, ne mürnyi I ( ) Evet, böyle diyor ve bizi kendisinin, kapısının önünden bile geçmediği meyhaneye çağırıyor. Demez miyiz şimdi, bu adamların sarhoşları, sahiden sarhoş. Sarhoş olmıyanlan. da içmeden, ağızlarını kokutmadan sorhoş taklidi yapan şakacıktan sarhoşl Bu edebiyatın, söylemeye hacet var mı bilmem? Sonbaharı ve kışı da mecazlarla yapılma bir sonba hor, bir kıştır. Nedim, «Irmağın önce baştan ayağı donmadımı ki? Yeşillikte çınarın eli düşmedimiki? Güz yeli, kulunç yeli gibi tesir etmiş; korkarım bu

24 23 hastalık, sclvinin bedenini sarsar. Hani yeşillikteki ne^c kızgmiıg ı? Acaba bülbül denen kaşmer ne halde? Dam kenarmdaki buzlar, yalın hançer durup sabah yelinin bahar kokusunu getirmesine bile mâni oluyorlar. Bu kasırga, bir gün daha böyle sürerse ateşte yaşıyan semender bile ateş içinde donacak. Ateş koru, donmasın diye yakut taş gibi pamuklara sarılsa yeri var» (^*) der ve sevgilisine «Bu yıl samurunu kırmızı şala kaplat, yani siyah saçlarını al yanaklarına dök. Lâle bulunmazsa eline şarap kadehini al da cy yürüyen sclvi, güz mevsiminin hükmünü böyle veri» D i ye hitap eder. Yaz, kış, ilkbahar, güz, gece, gündüz; her an bu edebiyatın mihveri, ^arap ve sevgilidir. Altın püskiirmeli bir Hind abadisinin üstündeki bu çekik gözlü minyatür mahbubunun elinde bir şarap kadehi vardır; etrafı kırmızı lâleler, gülürânalar, yeşilliklerden tüten dumandan meydana gelme mor sümbüllerle; göğü sevgiliye imrenmiş ve bazan biri dog-udan, biri batıdan ve beraber doğmuş güneş ve ayla, inci gözya^larından meydana gelen yıldızlarla; bodur, fakat düz ve zayıf selvilerle,. ellerini göklere açmış çınarlarla, sevgilinin boyundan küçü kköşkler, gözünden büyük havuzlarla bezenmiştir. Eğer varsa ilerideki deniz bile «Sevgilinin vuslatına susamış ve dudağı kuru bi» lınide toprak üstüne.serilmiş znvollı bir susuzdur.»(" ) Göğündeki ay, bir anda hem hilâl olabilir, hem bedir. Yerinde bir anda hem sümbül açar, hem gül. Selviler kadar boylu bir gül fidanında sevgilinin yüzü kadar bir konca ve önündeki köşkten iri bir gül vardır. Gökteki güneş kadar büyük

25 24 bir bülbül, hem de çok güzel ve boz tüyleri tuvalclli bir bülbül (eryzıd eder, (akat feryadı duyulmoz. Helki güzel bir minyatürdür bu, fakat neyleyim? Hnki* kî grüneş, hakikat güneşi, ahcı ziyasiyle bu minyatürü sarartmış, soldurmuş; artık seçilmiyor bile. Yakıcı hararetiyle bu yaprağı kavurmuş, kıvırmış, arlık açılmıyor bile. Hem de bu sahifcyi yeniden tazelemek için artik o boyalar yok ki. Tazelendiğini farzetsek bile asmak için kavukluklu, ocaklı duvar; sedirli, şih teli oda; göbekli, avizell tavan; şahnişinli, çeşmi bülbül pencereli ev lâzım. Yollu diba entarili, ipek şal kuşaklı, kerrakeli dört kaşlı bir civan gerek. Başında kcnan yıkık külah, «Ucu meyhane kapısının süpürgesi olmuş* perişan bir sarık olmalı. Ama bu dekor, ne vakit umumileşmiş ki? Dün mü, evelisi gün mü? Bu dekor, ancak İstanbul un bakıp görmiyen, duyup işitmiyen, düşünüp sezmiyen dalkavuk münevverlerini, taşralarda da daha nakıs, daha iğreti ve <î?.ha yapmacık olarak paşalarla p?.şa kulların» çerçevelemiştir. Halk, bu dekoru masaliarma bile almıya tenezzül etmemiş, kopyasını alnınl;laiı. ;a aslını rivayet etmeyi tercih etmiştir. Bu soluk, kıvrık ve kavruk, minik ve tek, yalnız bir tek sun i sahifede ne tabiat vardır, ne hayati Yaşıyanlara ve yaşamayı sevenlere bu müzehhep sahife hitap edebilir, onları latmin eder sananların irfanına acınır dofrrusu.

26 25 Bu yazıda nesir olarak geçen örneklerin astlları 1 fjeb ki ıııiftâh-ı mch-î ucv ola {jencîne-}{ü}ft KıJn j»eymâne*i jicrdrını cevfihir - peyına G iıleyilp çcşmc*-i lıorşîtl suyın kılze-i çeıh K ntıe knirc kılıı crıcüın ıc^elıfıtın pcyda Lrılc-rcDg ola!<eralttlaıı felck-î mlna-fiîm Ta^ra $alıııif ^ib i jık.'t-î mcy~i giil'/^'arı nıîna ncv câııııın devıc >;ciiire sâki-i dcl)r Nahl-i işrci ıt-şclı/ilınılan ;ıla ııcşv-il nemâ 2 Kftnt;ı nıâhıtı bilınezeıu mihriyle olmuş zâr stıhl» J/e r /'vlcj' h iilk ;ı t)ir d; nj-» ııilıa n ızijar sııl>lı J i n i n eı»c(im <;ıku <^ün yx b ir esîr-î A şk dır D tık tii d ü n - i eşk (.elıli âu-ı âtcş-bıvr sw\'b Nnla ''invalîi ilıya vorse sublıun domlf'ii /jk r*i J.ı'liıulir Iciiıı eyjcr dom - bc de»n ickjj'ır.sıjl)lı [.it ıu\ıs;ıvviıılir Ui /.cırin kilk Ur Iu t d<'»u rrkcr SafliH-i ;4<.t<.lCına uak {-ı :uı;;-ı dildût sııbu U rıonndir.şfını-u sulu;r nıibrinle <, crb-î lacuvcrd Gol» siıi^k-i âl eder ızhfır t;ch ruhsar-ı rerci '1 K illi» b iılış Mİdıı M c s ilıâ» s ıf a l chfas 1 b ılu 'u A (;vılar didclı- ıiı» bâb>ı adem den czhâr Tâze can buldu cihan erdi ncbâtilta hayât Ellerinde harekat öyleseler serv-ü çensr

27 ^6 -B N c a iıi) 1)1 d c ıılü can - lıah^*u lıt'yât - c iz â - k i lıiı ılc ıu d c l)cın - î Î^ î ile div vil-yı bal>s-rt im tilia n iizıe '(i G c lü r s âk î ka(]ch k in i uev-bciku-ı âlem - ârâd ır Z c m ia btuı.-v\ U tvâ c r u - ıâ b» t - ef/;»d»ı Perîşân olma kim gül-berk tek hâlit bu güllende Neşâl-J») $ içün esbâb-ı cem'iyyel miıheyyâdır A d ıld ı lâ le ü illd ii gönce ı;e ld i işre t e y y a m ı Zcb.'in-ı lıâl- i scb/<î işret îm â s ın n tjılyâdır G ü r C ' i h â liu t h e m ^e k m e g n ıu 'i ıııâ /J vü m ü s ta k b e l K i L âli tnevsim - I gülge^t~ü dtvr- İ câm -ı sab bâdır S c liu r g iilü A jii };iı b illfılı İm m c v M İın lcıd c kin ) lu 'i d cın 'i'cjııa^â k ıl i;ii ün d iv â u ıııı k im iıc^ tem â^fidtr Aı,ıldı (;<)tıcc tnmilri vii m i/lıun tıiazmûııı Bııduı kim fevt kılm an mevsim-î j^iil cam-ı t;ül*t;rıııı 7 B c L â r e rd î y in e dü!^ıii Iclfıfot j'iiis iu n ı ü/.ıc Y in e o ld û 7,cmii)iu lû ıfu j^alib âsmaıı ü/.ic Y in e lıcr lâle b ir ^ctu -i ıuu:<.ıılx'i ^;ılıl^ dûılvııtdaıı S clıâb - ı au b e r - c(:iau oidvı p e y d â b ftsiûn üzre Y a r a r lı ol k adar mevc-i m iisclsırl fılıa kim verm ez O lıü.snü ziilf- ü p ür h a m ^iııe-i s im in - b c ıâ n üzre 8 lib d i o c sim - i ncv-bchâr â t ıld ı j;nll(;r subh-dem A çaıııı b iz im de güulüm il?. «âki m eded sun câm *ı Cem *G ül d e v ri a y î e y y ftm ıd ır zetk-\ı safû lıe n g û m ıd ır A ^ ı k h n n h a y r â m ıd ır b û m e v s im d i fe r b u a d e dem S

28 27 Kıtlî yine ürdîhchişt ouirt IıcvA «ııber - Âlem b e llili ender l>chişt her yûşe bir UAğ-ı ircın /rv k ı o rind eyler teınâm kini lûta ınesi-u fadkftın B it elde cam-ı lâle fâm bir elde züu-î ham - bebam 9 Nâgeb ^etürür dtyü sabâ mûjde-i v&slın Başdan A>aj>a şah>ı gül-i ter («ibi f;afuk 10 Güller de nâ > şüküfte ann kim kııiak tutar HAlin kim(' şikâyet cdt* Aiıdeltb'i rxt 11 G ül sagann pür etli gelio ^>ür huııiş olun Y an ni erişti vakt>i tarab bâde - nı'iş olun 12 Gönüllerden safi c.âmivle»anı doı oldui^un görsek HarâbAtın yint' bir dâlıi ıııa'nu'ır olduğun görsek Ziyû&ı du^&v cnm-ı lutabıi cam*ı salıhaıu» YiııO ol h ftıifi laıiu jıür nûr ukluğuu götsek S 13 Mceciddc riya pif^elrr rtsün ko liyayı Meybâneye gel kim ne aiyâ var ne ınürâyi 14 A}Aj<ı (lo ın i)iu lı m ı c n y ın c w ı; lâ b o şla n ^ a d ü ;ım c d i m i '1* >,: ^'"e>'de me>'i:r H a7.an y e li cscı e ln û ^ m isâi- i r i l i 'i m o ı;ık lııtslclik be<icn*l «crvi k o tk a n n t sıırsaı K a n î çemendeki germiyyet-1 tarab şim dî Aceb ne hâlde bülbül dedikleri kaşmer

29 28 K o ıııa /, jjelirnıej'e bûy-j b c h â ıı l>âd-ı salıâ ICcuûı- ı bâmda yau lar U uıuj) y u lıu Uıvucor D o n ü i s o v u k d ıın e fc u ü î s e m e n d e r âte şle B ir ik i tjün d a lıi bi'tyle eserse bu sarsar l lıu û d c l ö y le k i b u zla n m a s.u u d ey û lû y ık ICoıuıl.s.ı ]»cnbcy»; y â k û l - i); u o vc-j :ılık<r ir> JJo k zülf- i s iy t h - k â r ın u rulısâre-i âle îseiıııurırım k ap la t bu sem': k ım ıi/ ı şâlc A l d e s tin e yer lâ le b u lu n m a z s a p iy âle V e r h ü k m ü n ü ey serv-i revan lıo lın e b c h â r ın 3G C âııâ zülâl- î lumiın' n ıu lııâc trn lıâ d ii ılc;}-!! J lâ k üzre kitlnıı^ lıû îk - h l> «İcryâ-yı u ı» m :ın teşnedir

30 11 Divan Edebiyatında Aşk Fuzulî, o İlâhî âçık, «Sevg^ili, senin civarında elime jfiren ancak bir dert, bir belâ. Aşkının yolunda^ yokluktan başka bir dileğim, bir garazım y o k ( )» demekle. Fakat birde bakıyoruz; tsabah, usuırasmı çarka çekmiş; j üncş, kılıcını taşa çalmış da o işveli aya intisabını g^östermiş. Su nasıl dalgalanır da her zaman habbeler meydana getirip durursa başlar da anbean usturasının hareketinden neşelenmede, (ertemiz olmada I Ba:jimdaki saçlar gibi her kılımın ucunda bir bffş olsaydı da sevgilim kesscydi; yine onun kanlar döken usturasından kaçınmazdım...( )» diye gâh bir berberi g^ömiye, «O selvi, seher çngı naz ve edalarla hamama sahna salına yürüdü. Hamam, yüzünün ışıgiyle aydınlandı. Yakasından vücudu görünmedeydi. Elbisesini soyundu, yeni ayın» gösterdi, çıplak vücüdiinü mavi.bir fotaya sardı, sanki kabuklar içindeki badem, bir menekşe içine düştü. Havuzun dudağı, yücc ayağını öperek yüceldi. Aynanın gözü, lâti( yüzüyle ziyalandı. İnci terleri, satılır sandılar da çok kişiler, hanı bir dii.şüncoyc ka]>ıhi) kcfleyo cl nllılnr... ('') > diye lıaınaına girip yıkanan bir oğlanu ^azel yazmıya başlıyor, İki asır sonra gelen Nedim de «Hamamiye» sinde Vücudu ham gümüşten beyaz, gülden yumuşak, boyu yeni yetişmiş fidandan düzgün, lamaıniylc renk ve alım, her kılı işve ve cilve.

31 3ü baştan ayag-a kadar güzellik (^) > ten ibaret bir çocuku anlatmada. Hadi bunlar, diyelim ki bir hayâldir. Fakat neden başka bir şey hayâl etmiyor bu adamlar? Sevgilisine kenarı yıkık külahı pek yakıştıran Nedim, ona aıbk dadiyle lalanm karışmamasını iste" mekte, (^) bir başkasının Sâ dâbâ da kaçıp gittig:ini, yüzünün yanmasmdan anlamada ( ), «Sen tamamiyle gezcmemişsindir, gel de seni ben gezdireyim ( ) > diye onu kandırmada, baıgka birisine, annesinden cuma namazına gidiyorum diye izin alıp kaçmasını tenbth etmede (^), on be^ yaşında sarıklı, cubbeli, gül yanaklı ve kerrakeli bir diğer sevgiliye diller dökmede ("), bir dijerine <Bu konuşma şivesini, sana kız kardeşin mi Öğretti? ( ^)> diye sormada, tıraş olan bir başkasına da bir şarkı yakmadadır. ( ) Hind den, İrandan mı Yunan a gitmiş, Yunan dan mı âleme yayılmış? Nc olmuşsa olmuş işte. Yalnız bu gayri tabiî aşk, şairlerimizin birinde, üçünde, beşinde dcjil, hepsinde vardır. Çar ebru güzel, yalın yüzlü ınahbup, tıflınaz, taze nihai civan ve hattı sebz-yeşil yazı, yani sevgilinin yanaklarmda yeni terliyen sakal, Divan Edebiyatının başlangıcından ta «Hubanname» ve «Deftiri aşk> a kadar bütün bu şairlerin ag^zınduki çengel sakızıdır. Kızdan bahis, pek ayıptır ve bu edebiyatta yok denecck kadar azdır. Fakat Ş âiriz şeyn verir şanımıza Giremez fâhişe dîvânım ıza hükmü, bir nassı kaatı dır, makabline de şumulü vardır. Acaba bu şairler, Ög;dükleri gençlere Aristo

32 mantığını mı öğıctiyorlar, Sokrat felsefesinden mî bahsediyorlar, rnst makamını mı geçiyorlar, vahdet feyzini mi veriyorlardı? Şairlerin içinde sevgiliy can nakdini verenlerle bayramdan bayrama elini öpmekle kanaat edenler var. Fuzûli'yi, bîr kadın aşkını, Mecnun'un Leylâ'ya sevgisini yaıdıgfindan kınayanlar bile çıkmıştır. Hatta tabiî aşkla yanıp kavrulanlar bile bu umumî telakkiye uymuşlar, kendilerim kınanmadan kurtarmak için sevgililefinî sakallı, bıyıklı olarak 31 meye mecbur olmuşlardır. Zamparaya çarşaf giydiıi- len ve rnkkns bulunmazsa rakkaseyi erkek kılığında oynatan bir devirde bundan başka ne olabilirdi ki? Haydi, bütün bunları hoş görelim, zevk meselesi. cjcyip geçelim. Bari bu adamlar, sevgilerini ve sevgililerini, duydukları elemleri, sürdükleri zevkleri, feragatlerini, fedakârlıklarını, aşklarının seyrini, çeşi» dini, anlatabilmişlermidir? Aşk, zaman içinde za^ mandır; Aşık, mekân içinde mekân seyreder, öm ür içinde bir ömürdür sevgi. Bu neşeyi, bu tatlı acıyı, bu insana dünyayı, olduğundan güzel gösteren, yahut bütün â*emi karartan, hiçe saydıran, bir an içine bin bir an sığdıran sihri aksettirebilmişlermidir? Bilmem, kendilerine soralım. İşte Divan Edebiyatından bir aşk ve bir sevgili: «Anberlcr snçnn sakal, yanağına bir habcş kölc<lir, «dı da KeylıanI O Kara ben Bilâl dır, (iudnklartnsu biri yakut, öbürü mercani Kara saçın mübarek olsun; yakası amber ne de güzbl kaşlar yal O aya Zühal yıldızı kul olsaydı şerefe erer, yomsuzluktan kurtulur, kutlu bir hale gelirdi.» Ne anlattı ve ne anladık?

33 32 Bir g^azcl ilaha okuyalım: «Ynnagın snnki ıluıu bir su, çenen sanki o suda bir habbe 1 Gönlüme yüzünün güneşinden akseden nurlar, sanki suya vurmuş parlak ay. Gönül sahifesi, güzel yazılarının, sakal ve bıyığının aksiyle âdeta resimli bir kitap. Kanlarla dolu gözlerim, gam meclisinde sanki iki şişe şarap. O ayın gün_e^i ( sevgisi) bütün dünyayı tuttu, âdeta güneşin ışığı! Baki yi bırakalım. Fuzuli de bir aşkını vc sevgibini bize şöyle anlatmada ^ Hür vc dilc^rmce uzayıp gitmiş selvi, bana boyunla bir göı ünnıctlc; zaten ba.şı dönen, neye baksa yürüyor görür 1 Can bedende görünmez deseler inanmam; ne vakit bedenine baksam bana can görünmede, llalim ne olacak diye müneccimlere sordum, t; lilı evine byklıim da kan görünüyor dediler. Ahvalimi sevj>ıliye ar/t deyim dedim ama o görününce ben, kendimi göremiyorum ki. Ey, onu gürünce ah etme, sabret tliycıı, sana kolay görünüyor bu amma bana nede }^üç! Ey a^', ne yaman okçusun ki bakış okunla yerlere yıktığın avda ne yara görünmede, ne leııırcn! Galiba j>ölünü yine bir güzelin züuünc vermiş ki Fuzûli nin hali, ptk dağınık görünüyorl» (^'*) huzûli nin en güzel gazellerinde biri olan bu gazelde iki güzel beyitten başka ne var? İki güzel beyit v;ır ama bu sevgide ve bu sevgilide bir husıimiycl yok! I î.ılclî, bir okçu jjiiy.t^linc ve anlaşıldığına göre bir Yeniçeri erine ^Okım (lüşınanlanıı göğsünü yaraladıkça deli âşık, hasretle göğüs geçirmede» diyor, Hu suretle sevgilinin düşmanı yerinde olmayı istiyen, onun tarahndan oklanmak için gö

34 ğüs trcçiren hakiknlen deli âşık, yine ayni gazelinde «Sevgili ok atsa derhal gözümü mşanlar, keşke hedef yibi başlan ayağa g^öz olsaydım» demekte. Hayyam a özenip flözde rubailer yazan ayni şair, sevgilinin nazlann na'/lana ve binde bir yanına j^dip de derhal jfiltig^ini, ancak para ve civa ile anlatabiliyor : «Güneş yanağı, hüzünler yur<lu olan evime ışık saldı mı o ay, derhal ve alelacele gider, ağlayıp inleyen gönlümün haline acımaz. Gelmede._gü[DÜŞ_ 3:i benzer, gitm ede de civayal(^ )» Nedim bile «Nezaket haddeden geçmiş de sana kol kanat olmuş. Şarap, şişeden süzülmüş de sana al yanak kesilmiş. Gülün kokusu imbikten geçirilmiş, nazın da ucu işlenmiş; birisi sana ter olmuş, öbürü mendil (^')» yahut «Ey nazla sarhoş olan sevgilim, seni kim böyle pervasızca büyüttü, bu çeşit selviden daha yüce boylu kim yetiştirdi seni? Nazik tenin kokudan daha hoş, renkten daha temiz. Sanki gülüıâna, seni koynunda beslemiş (**)» derken bize sevgisinin ve sevgilisinin hususiyetlerini, sevgisindeki anları, safhaları söylememekte, divan edebiyatı estetimi içinde hünerler yapmaktadır. Bu hünerlerin cidden güzelleri var, fakat çok defa ve çog-u bayalı. Ve nihayet her şairin sevgilisi uzun boyludur, selviye benzer, selvidir, hatta. Yüzü güneş yahut ay, ı\y yahut güneştir. Gözü nerkisdir, ahudur, kanlulır, kaatildir, zalimdir, sarhoştur, hastadır. Bakışı oktur, hançerdir. Yanag^ı yine güneştir, ateştir, gül bahçesidir. Beni ve saçları misktir, amberdir, sakalları yeşilliktir. D u dakları ya şekerdir, bu takdirde bıyıkları karınca D iv n ıı J û lc lıiy n iı S

35 34 olur, şekere üşüşen karınca! Yaluıt inaldır, yakuttur. Dutlukları varılır bu sevjrüinin de agzı yoktur, yani sözüm ona, çok küçüktür o agız. Ya noktadır, ya bir katra kan; fakat yoktur doğrusu I Dişleri incidir, çene çukuru kuyu. Göğsü ya endam aynasıdır, ya bir akar su. Bazan dudnğ;ı abıhayat, sakalı vc bıyığı, yahut saçlaıı karanlıklar diyarı olan bu selvi boylu güzelin, yahut abıhayat fıskiyesi g-ibi sıçıayıp boy atmış dilberin beli de o kadar incedir ki şair, kemerini g-örmese hani, hemen yok diyecektir 1 İşte on asırdır bütün divan şairleri, bu tek ve yapmacık sevg-iliyi sevmişlerdir. Pek yamandır bu dilber. Hep cefa eder, vuslatını dirhem dirhem salar ve bütün âşıklar, j^özlerinden kanlar saçarlar, rakipten şikâyetler ederler ve sözün dog^rusu, yalnız kendi yapmacık ve aslı deg^işme;2:, sözü deg^işir kopya sanatlarını sevmişiütiljr_bu-adamlar...böy^le aşk mı olur. böy 1e sevg-ili mi olur? fl^y aklı selim,^sana hitap ediyorum, haksı'zmtjmm beır? ^

36 35 Bu yazıda nesir olarak, jjcçen örnekierin asıliarı llâsıikii yok scr-i kûyınıla Ijelâdan Garaznn yok rch-i ışkında fcnâdatı gayrı SuUlı vcivihiş çerlıa laja çalmış âfl;»b Zâhij ciıniş ol mch-i dcllfıke ayn-î inlisab K ıu lı o l.sorv hclıcr u iu ılc haiııuuııı\a h ııâ ııt Ş e ın ^i n ıl ıs â n ile o ld u m ü n e v v e r h a ıu m â m G iir ü n ü ıd it b e d e n î (;âk-ı g ir ib A n ın d a n S o y u n u l) «.ıklı yenî A y iaı göstf^rdi ta m â m V ücıld ıi lıaın ^ürniiştcu hcya/-ıı Utvyrt lionrt/: y e lilm iş nihfılden liem vâi ncrm T a m â m rcn(^-ü b e h â m û-be m û k ir ilin e v ü n57. J am âın h iisn scrâpây şu'le- î d îd â r ' A rlık usandık, biraz da sah'ıfe numarası verelim 6 JİAÜl Nilial Irtlib i Nodim Divıviıı, S ; 2(K), ilk bfyit, 6 S : 19Ö, İlk farilinin ikinci dörtlüj'ü, 7 S : 102, -. son 8 S ; 202, İkinci garkının dördüncü dörtlüğü,

37 36 9 S : 20y -204, 10 s : J 3 6, 7 Dci b e y it, 11 S : 2 0 '), 2 ıic i $ a rk ı, 12 llııhhahiiki liftll'i nıtltrı >ı>l;fatı A l)il-î hnbo(fwuı M\ ıryu ui» O l bal-i siycu lulâl-ü tcbluı Yâkût bili birisi nıctcaıı Zülf-i şiycbid mübarek olsuu Zî bâcib-i anberin - ^irîbau îrüp ^erc(e şaîd olurdu Kul olsa ej'cr 6 ınaha kcyvan 11 Anzm âb-ı oûbdır gftyâ Zckaum bir b&bâbdır yûya 14 S c r v 'i âzâd k a d in lc b&ua y e k ta n ^ ^ f ü n ü r N e y e seı-ge^tc o la n b a k s a b ır â ın a n g ü r iiu k r ü 15 O ld u k la o k u u îa h m - ze n - i sine-i a*dâ G ö ğsü n g e çirir hasret ile âşık - ı şeydâ T ir atsa nişanlar güzündü y âr nolaydı B aştan ayağa dide oiaydını /ireli asi 16 M ilır ^ î r u h u v c ıs c bcyt-i u h z â ıu ın a titu J<lll)cltc eder o ınalı u v d r llr (itiıu l l i l ' i d i l i z â ra clmkcyüj) r a h n ı o lu r G c lm e k d e çü s im g itm e d e ç ü n bimib

38 37 17 ] l;ul<lı;(lcıı ncziilc 1 yâl-ii l)âl o lm uş sana 1 8 M e>ı-i n â z ım k im b ü y iiu ü bd) Ic lıî p c ıv is c u i

39 111 Hayat bağlılığı ve Divan Edebiyatı Divan Edebiyatı şairince dünyanın mihveri yalnız kendisidir. Bu şairlerden muhitini, İçtimaî nizamdaki bozg-unlug;u, ihtiyaçları, umumî hayatı gören, hatta mahallî vak'&lara, velev şahsî olsun, bir ehemmiyet veren yok dense yeri vardır. Aşk, hicran, ihtiraslor, ihtibnslar, bülün bunları meydana petiren iktisadı cemiyet ıjartları, divan şairini bedbin etmiştir. Fakat şair, bunların hiç birini sebepleriyle, neticeleriyle sezmez. Tabiî söylemeğe lüzum yok ki tahlil zahmetine katlanmamış, bu zahmet»* katlanmayı akhna bile getirmemiştir. Muayyen kalıplarla ya bctlbinliğini bir sarhoş neşesi halinde izhar eder, yahut tt-ısavvufî bir azamet ve istiğna ile yine kendisini âleme mihver yapar, yoklukta bile hudutsuz bir varlık bulur, mis* tik ve yapmacak bir neşe ile avunur gider. Onbeşinci asrın sonlarında yaşiyan Bursalı Müderris Ulvî, «Bugün işret et, şarab iç, yarının gamını anma, bu yalan dünyayı sana ısmarlamadılar ki (^)» der; yirminci asrın başlarında ölen Vezir Ziya Paşa da ayni düşünceyle «Aklın, düşüncen varsa şarap iç, güzel sev. Dünya varmış, yahut yok olmuş, ne umurunda senin?( ^)* beytini söyler. On yedinci asrın ilk yıllarında ölen Sipahi de, Ulvi'nin beyiline dört mısra daha ekleyip altışar bentli bir müseddes

40 39 yapmış, meselâ son bencivnfie n^ın göıüşle «Vnr, Sipahi gibi sarhoş ve meyhor olmıya bak. Şarapçının evindeki sekiye otur. Keyfiyetimi/i anla, sırlaıa (ve esrar içerek o musibet: şeye, onun keyfine) vaktf ol. Zahit, üzüm şarabiyle kör kütük ve kötürüm ol. Bugün işret et, şarap iç, yannjn gramını anma. Bu yalan dünyayı sana ısıaarlamatlılor ki ('*)» ögü<lunü vermişti, Onaltıncı asır şnirlerin<ien Cenani, I)«ştan aşag^ı bu fikirlerle dolu bir müseddesinde <Alemin hali böyledir. Şikâyet etme, sus. Cihan haikıınn nasibi gâh yaradır, elemdir, gâh işrettir, zevktir Başında akıl, fikir varsa Tanrıya teslim ve razı olmaktan geçme. Haline şükret, Cennnî den şu nasihati duy: Vus* lata gülüp hicran için ^ l em çekme. Alemin ahvali böyledir, gâh neşe olur, gâh gam» ög-üdünü verir; ondokuzuncu asır şairlerinden sayılan Vasıf da yine bu fikirlerle dolu olan bir müseddesinde der k i: «Zorla maksad.nı kim elde edebilir, kim bu zafere yol bulabilir? Kaderin hükmü neyse elbette zuhur edecek. İşlerini Tanrıya ısmarla da ne elem çek, ne keder. Arifsen sözümü kabul kulnğ-ına inci bir küpe gibi tak«* Alemde hüner, mihneti kendine zevk etmedir. Fc legin gamı, neşesi böyle geliı, böyle gideri (^*) * Bir asır içinde Fuzûli, Bag^dal in «Şarap habbeleri gibi mcyhanc<lc yıırv tutup üzüm salkımındaki üzümler gibi bir araya baş koyalım; alırlarsa dini de, dünyayı da şaraba satahm da sarhoş, dalgın meyhane erleri olabm, hiç bir şeyden pervamız kalmasm (") > der, yahut mahrumiyetler içinde zaruri bir istiğnaya bü* rünüp «Felek, bana no mal, mülk verirse memnun

41 AO olurum, ne beni maldan, mülkten ayırırsa hüzünlenirim. Gerçi müflisim, sarho.'^um, a.-jag^ılık bir kişiyim, herkes beni hor g^örür ama anbean ben, kendimi K a run jribi hâzinelere sahip sannım, Öyle hayallere kapılırmı. Gönülde vefa paralariyle dolu hâzinem var ama j^izli. GÖ/.lciim laal vc inci hâzineleri ama bu laal ve inciler geçip gidici ( )> diye öğünür, yahut yerinirken (Zatî, İstanbul da yazdığı bendin terci beytinde «liu dü,ı\ya kimseye baki değil. Sâki, dolu içel«rpj.v.jsv?ıdehi dolu Üoİu suıjl**)» demektedir. On sekizinci asırda lâle devrini yaşıyan NedimMn neşesine dikkat edin, bu ta.<}kın neşede nasıl bir elem gizlidir «Bu dünyanın baharını bir yan neşe say; lâle- Jiğ-mi çekilmiş, içilmiş bir kadeh şaraba müsavi bil. Gönlün gam tozundan tamamiyle arınması lâyık mı? Ey hoca, Kâbenin tozlarını yılde bir süpürürler ( )» diyen ^ıı^adamın neşesi, ancak ve ancak gününü gün etme kaygısından dog;an, yarının meçhullyetinden meydana gelen melânkolik ve marazî bir neşedir./ayni şairin «Gönülde, evvelce ne yakıcı istekler, dudakta ne zaptedilmez ahlar, ateşli hular vardı» beytiyle başhyan ve «Ey Nedim, ey âşık bülbül, neden susuyorsun? Sende evvelce çok sesler, çok nağmeler, çok sözler vardı (^ )» beytiyle biten gazeli, lâle devrinden sonra yazdığını sanıyoruz. Bunda hiç bir mâni de yok, çünkü Patrona isyanından sonra bir müddet yaşadığı muhakkak. O kasırların, çağlıyanların, lâlelerin, lâle> liklerin, o çernğan safalariyle helva sohbetlerinin, oralarda yaşıyanların, oraları seyredenlerin, o zevk ve safaları tertip edenlerin vc nihayet bizzat Nedim in

42 41 ne.oltluğ'u tla malûm t Bu kadar miilhiş bir akıbet, Divan Edebiyatmda belki bu bir beyille müphem bir surelle anılmada; ba^ka hiç bir al<is bırakmamış! Bağdat Islanbul. Halta Hcral Bağdat -- Islan* bul ve onuncu asır ondokuzuncu, halta bu çün bile bu zavallı edcbiyalı sürükliyenlerle ve hayranlarilo yirminci asır. Ne geniş saha, ne uzun zaman. Bu jfeniş sahadaki muazzam hadise dalgalarmdan ve bu uaıın zamanda lekcvvün eden tarihten, Divan ILdebiyatında bir iz bile yok. Bu geniş sahada, bu uzun zaman içinde esen hava, hep ayni miütik havadır, dtyulan hep şnrnp kokusu I Galip, bize bu yokluğu bir terciinin bent beytinde şöyle söylemekte; «Belâ, şaşkınlık girdabını dalgalandırmada, kaptan yok. Y a zıklar olsun ki yokluk sahillerini, yalnız namevcut - yok sesi tultu I» Şairlerimiz, mühim gördükleri hadiseleri, eğer bir sanat gösterme imkânı varsa, eğer böyle bir fırsat bulurlarsa güya tarihlerle tespit etmişler. Fakat bunlar da vajcalardan zijrcide şa^ıısla^ra,^ daha doğrusu şahısların vereselerine, veresenin servetine yapılacak me zrj;_uşmın heybet ve azam et i ne bağlı s u n j şeyler. Yazıldıkları divan, yırtılmadan, güveler tarafından yenmeden önce okunmaz olmuş, kazıldıkları mezar ta* şı, kırılmadan, düşmeden evvel silinmiş, mahvolmuş yazılar! A dı Mahmut olanı < Makamı Mahmud» a yücelten, Halili cennette İbrahim Peygamberle eş eden, bir bestegânn matemini, makam adlarını sayarak tulmıya, bir şairi, Peygamber in şairi Hassan la bir araya getirmiye uğraşan, hatta «Kel Memiş, sanki dünyaya

43 42 ^clmemi-v» gibi soğuk kelime oyunhuına mevzu olan ruhsuz yazılar i On ycdinci asrın sonlaimuhıki < Vak* ai Vakvakiye» ye şairin birl^ bir Inrilı diı^ürmüş, beraber okuyalım: tgöğüsu'i delen lolek b: gçiıvaıunı seyret; Atmeydanı'na kavak ağdacını nasılda dikti! Dallarına bunca çıplak vücudu aslı da. ıdela o ağacın her yaprag"!, pejmürdelerin delici i oldu. Alenıjn ibret hatifi şöyle tarih söyledi: Pek Ulu InıırınmlVe ecelin) lakclir bul» mü. Baki olan L'lu Iniın ulu olsun Hep ayni fatalizm, hep ayni mistisizm, hep a y ı^^aişkıniık ve mutavaat 1 ~No bir teessür, ne bir isyan 1 Bunu okuyunca bize düşen söz de ancak, peki, Ulu Tanrı ulu'olsun bakalım demektir. Ayni teknikle ve ayni dü.^ünceyle Tiinzimatçı Ziya Paşa da terci» bendinde ancak yen't koznıoğraîya kanun ve nazariyelerini anlatmış, Mesncvi den aldıg^ı. dünyadaki zerrelerin hep birbirini yediğini, nereden aldığını anmağ a lüzum bile j^öımedon gevelemiş, herkesin Tanrı hakkında ayrı bir zanna düştüğünü, fakat hepsinin de murallarmın bit olduj^unu, evet, binlcrcc defa söylenen bu sözleri bir kere daha söyliycrek tasavvuf yapmış, dünyada kimisinin tlrvletle, zevkle, kimisinin sefaletle, kederle ömür süidüğünü söylemiş, nihayet her şeyin ranr» lnk»lirıylc. lueyflan» geldiğine hüküm vermiş, her bendin sonunda» Tenzih ederim Tanrıyı; akıllar, sanatında şaşırıp kalmışlar; aklı, fikri olanlar, kudretine bakıp âciz olmuşlar* I dır» mealindeki beyti tekrarlamış durmuştur. Ayni şair, ayni şiir parçasında «Yarabbi, bu ne iştir ki her

44 43 biitrili kişi, rkîcıl denilen bclûya düşmüş de Alemde huzur ve istirahattan mahrum kalmış» ( ) demekte. Çok doğru, hakikaten de böyle akıl, bir belâdır insana. Terkibi bendindeyse bu Tanzimatçı şair, bütün yeniliklere muarızdır. Hatta «Bütün nizamlar, kâğıtlarla ilân ediliyor. Tebaayı Ufla refaha ulaştıımn da yeni çıktı» diye g^azetenîn bile aleyhinde bulunur. Bilhassa Frenk fikrine uymanın şiddetle aleyhindedir. Nihayet diğer bir şiirinde «Devlete doğrulukla çalışan kişi, mutlaka derde uğrar. Bu memlekete karşı doğrulukla bulunmak, deliliğin la kendisi>('') der ve «Bir senin çalışmanla zamanenin usulü değişmez ki. Aciz bir kul, çnhşmasiylc takdirin hükmünü bozamaz >(^^), «A efendi, zamana nizam vermek, sana mı düştü? öyle merhemlerle bu yara onulmaz ki. Sen, bu delice fikirlere sarılma, meramın rahata kavuşmaksa asrın g^idişinc uy, varsın j»itsin N (* ) sözlerini vezinle, kafiyeyle söylemekten çekinmez. Hülâsa bu Tanzimatçının fikirleri. Terkibi bendindeki şu beyitle hülâsa edilebilir: «H ür öluıak istersen cihanın ne zevkinde, safaşında ol; ne gamında, kederinde 1» ve «Harabat» ında «Bir şairin isteklerinin sonu, en son istediği şey, bir şı^e şarabla bir yasemin yanaklt sakidir» (20) deyib işin içinden çıkar. Hasılı Divan Edebiyatında hâyni-ve hayatiyet olmadığ^_giblhayata,. b«lğlıiık yç, yaşama ihtirası da jyokturjşair, önceden de söylediğimiz jribi gününü gün etmeğe çalışır! Onca mademki heışey mukadderdir ve kendi de nihayet ölecektir, herşey yok.

45 44 olup ^ilmededir, biryüıı tlalıa /cvk elınek kârdır. Yaşamayı böyle yören bir adam; yîi;:atmayı düşünür* ınti hiç? ILibeltc bu dü.«jünce sahibinin giden ağdasıdır, îçelen pa.^ası. Elbette bu düşüncenin neticesi dalkavukluktur, neşesi sarhoş neşesi. Ve elbette bu fatalizm, bu derin melankoli ve ınislistzm, diınyad.'in kabersizdir, müspet düşünceye yanaşmaz ve ierdiyctci bir sarhoş meydana j^ctirir I Bu yazıda nesir olarak geçen örneklerin asılları Ayif-u hû.';, cylfi im iiıu ıct frrıl. i) i ibiıia iluııı;ıclılaı l)iı düııvay; Is' U;\v\c ı^\\v.c\ i c v v a rış a n ü û i u i i Düuyâ varimış yâ ki yı>^ıtlııuı\. ne um ûııın 3 VaV SİjvMvî 1;İVjİ «\CSV;'>»C-YÜ n iı;> 'llû l S i k i i J 'i nı.-4slab a- l lıâ n t- i lu ım n ıâ r nlaj^im Aıı\u V c y fiy y c liın u vîıkıl'-ı c srâı ola[;<u Z i'ılıid â lıâde-i cıı;;û ı ile ovk; ır ıdaj^im A y ^- u cylc A le m in lıâli hucluı cim e ^iktıyrı nl lınııın;. <icu ttübuıt ıvyş o lu ı Ualk-ı cilıfuııit <ıûş (icvıttc ic.slnıı-il Ji7.;'ı«lıiu v; uı>,a bii^ııulii l)û^

46 4S lliih iıp ijiik ıe l C e n â n î don b u prtulî eyle pftş V ııs lı t â lııındaiı o lu i) lıic ıâ tı i(,'üıı çckın t' elem al»viil-i â le m }>:lh ifâdî f'âh };am K im Kİm /III!! ' multmitlımn ıı*»(('htı ou)ruı* /tıht'kiı'k no Iü» Un«Uı M iik k a JcCviz-i lu ıiftr c l ne f lc m ı.ej( ne Itcıleı K ı l sö7,ivm â ı i f ise n Rû^j-ı k a b û lc g e v h e ı M i l i n d i k e n d ü y e z^v k ı- lın e d ir âle m d e lıü n c ı Gam -u fâdi- i f^lek böyle geliir \»öyle ıjider K lcy lia h â b ı R İbi ıneyu rıncdc b ir cv d tıtu lıa n İ k d 'j cnt;v»ı b ir H iaya l)nş <,Rlui>a,n A ls a lıu d în ile d ü n y a y ı ^aıâu a s n lu liiin Mcst-ii m cdlıüş- u haıûbûliy - vl lti*b;»k olulin^ Îİ N c ti)iilk-ü ıııâj baıı;l vcrsu ın r m n û n tın N e m ü lk - ii m ıudcrı sıvûıe k ıls a m a lız û n a m ICgerçi m ü f lis 'ü ınesı- u m u lı«k k a ı- ıt d ılııa m D e ın â d e m üyle Im y ûl e y lc ro ın k i K iitr ın 'a m ( jö n ü ld c nakd- i vefa }»cnci liy k p in liiin î (iöi^üm lıı/ânc- i la l-ü gülter veli f<îfii Hu.cilıiii) IviııısryO d(-j!>il hâki l(,'clim dolu dolu sun sûkî S n i ı nîm nc^ c say bu cilianid b c h â n n ı B ir sı\nar*ı keşideye tut late>eârını Dil ;iııbi (Miıiısır olmn rrva ini ki K â'ltrnin ]*ly lıace yılda liir KÜjıUrüılcr i'u b A ııu ı

47 46 10 S îııe d c evve l ue m u ü n k û t t û U r v ât id i 11 Kcl.\ ıncvc - âveı*) ^;inl;ılj-ı lıuyrcl ııâhudâ ıncfkûd A<leıu sfılıillc iin luuf» dııit;ik n:\-njcvc(ul 12 Ji:i^>l)âıı-) fclck~î.sîııe - kilda zı seyret A t tncydiiıiına d ik tî ^ectt-î vakvalii Ş â U s â n n a a s u p l)unc;ı ten-î n ry âtn O ltlıı [ n 'jnuirdclcı ili defteri lu ı ovı;v<ı Jlâ ıil- i iliı< l-i Alem d< <lil( r i; u ilıltı llıil«ııı-i Hılıdii-i ı-ecl»('ilı- ı.rlil(ıl lı/ılıi lî 1^ S ıilih âd e nılıı la liiiy y e re fi h iııı'ilıil u k û l S ühbfıııe ııtcjı b ik u d ıe ıilıi >.ı c i/ iil fu lıû l 14 Y û rm ) u c d ii Im dc U ıdc lu'v ı m ı d ' i /.û-fii:ııın OliMiıv hcla-yı ukl ile âiiu n d a a Bu beyit, yalnız «lafların kıllısında asmalar budayıın» jfibi mânâsız dcğ^il. i Icın mânâsız, hem de bozuktur. «Yarabbi, bn ne iştir ki her bilyi, her hüner sahibi kişi, akıl belâsiylc huzur ve iatitahallan> masun olmuştur diyemeyiz, mahrum olmuştur det iz. Huzur ve istirahat, herkesin istcdig^i şeydir. Divım şairininle tek iatc<lig;i «vcy, meyli, ın:»hbupuı, çcnkli, çu^nneli bir iıuzur ve istirahattır. Masun kelimesini iyi şeyler hakkında deg;il, kötü şeyler hakkında kullanırız. D i van Edebiyatının ahenkli, uyuşturucu, adamı melankolik ve mistik bir hale tfetiren, hem bir cemiyetin, hem de

48 bir ferdin nmnktnı boxî\n telâkkilerine nkıl»nhibi, kapılınii/; «klı, onu bu nkibcticn mnsun kılnr gibi. Fakcvt «lünun» kclinıesiyle kafiyeli olduğu için Ziya Paşa, l)unu caiz jronnüştür. Zaten knliye, vezin ve ohenk, bu edebiyatta neleri caiz görmemiştir ki? ^ j a k ile îlâ ıı o lu n u r c ü ın lr. nızûm Tıt l'mlâ/: ile tcrfîh> i raiyyct yeni ç ık tı IG th'jılc \)f;ıar İlim üadâkat else ell)ol <lcvlclc isûuivıncl nt;ıli7.*t ciıuıeuir hu mülu-ü millete 17 J liı seciin.s.ı'yitı ıı,snl-i tu'lıri In jjy îr cylctııtv. Ab (l- i âciz:,s«'y i r ihiıvli-i ta k d ir eylem ez 18 S cıı m i U ıık lııı lıcy ercnıh <telıre v e rm tıiıç ü n n ıta m Ö y le ıııctiıc ın lc r ilc tuılm a/, bu. yâre illiy d in 10 J l ü j olmak ei>er isler iscü olma cihanın Zevkıtuia,»ulâsuKİa, yaıııındâ, kederinde 20 liir >;âirc nuint» h:\-yi ınnksnd liiı «fi^e şaı:uı-u l>ir sem en - hail

49 IV Divan Edebiyatında mecazlar saltanatı Divaı\ Edebiyatı, şöyle ılc Imlâsa ctlilebuir ' Kelimeler üzerine kurulmuş mecaz saltanatı. Bu saltanatın hüküm sürdüğü zihinde kelimeler, fikirlerin kalıbı (ieğ;ildir; her an fikir, bu kelimelere kalıp olur. Fikirler, kelimelerle if;<de edileme/; kelimeler, fikirle ifade edilir! Şair, düşünemez, düşündüğünü söyliyemeı:, mutlaka aynı şeyleri, aynı tarzda, yalnız üslûp lı^ususiyetiyle meşrep hususiyetinin meydana getirdiği bir ayrı renkte söyliyebilirse söyler. Maı:- munlar hep aynıdır, mecazlar hep aynı, hlattâ bu mecazlar hakkında kitaplar yazılmış, acemi şairlere emekler verilmiştir. Mecazlar âleminin ölesi yasaktır şaire. Fakat hakikî hayat da bu mecazlar âleminin, bu altı, üstü, önü, urdı kapalı avuç içi kadar yerin Ötesindedir ve orada ancak halk şairleri, divan şairlerinin beğenmedikleri halk şairleri vardır. Bu edebiyatta meselâ çınar ellerini açmış, yahut yummuş, y^hut da soğuktan eli düşmüş bir ad.nmdır. Bâki, bakan anlatırken «Cihan yeni can bııldvı, nebatata hayat gfeldi. Selviyle çmar hareket etseler ellerinde (^)» deı. Yahya, kışı tavsif ederken «Alemin soğukluğuna bak hele; ilkbahar geldi de hâlâ çınar, ellerini koynundan çıkarmıyor (^) diye mırıldanır. Nedim «Derenin ayağı, önce baştan donmadıını ki? Yayut da

50 49 çınarın eli yeşillikte düşmedimi ki ('*)» diye sayıklar. Bütün bunların sebebi, çınar yaprağının nasılsa vc evvelce ele benzetilmesidir. Şair, bu yüzden ele bir de ayak katar, ayag'a tabii bir baş lâzım. Baş, evvel, başlangıç mânasına da gelir, işte bu acayip halita, son beyti meydana getirir ve okuyanlar * Cemiyeti elfaz lâf topluluğu > var diyerek cn ziyade bu beyti beğenirler. Mah yani ay dendi mi mihr yani güneş sözü de ardından gelir ve bu son kelimenin sev' gi mânasına da gelmesi, şaire bu kelimeyi iki mânada kullanmak için bir vesile verir v t şair,.sabahı anlatırken «Bilmem ki sabah, hangi ayın sevgisiyle (güneşiyle) böyle ağlamakta ve her gün halka gizli bir doğ göstermekte (*)> der, Dag^lama, ateşle ojur, ateşin güneşle münasebeti vardır. Nihan yani gizli kelimesiyle izhar, yani gösterme, meydana getirme kelimesi de mâna bakımından birbirine zıd iki kelime. İşte bütün bu ke~ limeler, beyte girdi mi ne de güzel olur bu beyit yal Şair, divanının tamam olmasını ve (s) kafiyeli bir gazelinin de bulunmasını ister. Kafiyeli sözleri birer birer sıralar: Küus, harus, bu», nbonus, Feylekus. Ve şarabı güvercin kanına benzetir, horozun gözü de kırmızı, sevgilini dudağı da laal renginde. Kadeh şaire, dünyayı bambaşka, şeşi beş gösterir. CemMn dö böyle bir kadehi vardır. İskender'in de gemileri bir ay* hk yoldan görüp yakan bir Camı cihannüması, dünyayı gösteren bir kadehi varmış ya. İşte bütün bu evvelce hazırlanmış, binlerce defa gevelenmiş şeyler, şöyle garip bir gazel meydana getirir; «Yine kadehler güvercin kaniyle dolarak kadehin dönüşü, bize bir ho- Divan Edebiyatı : 5

51 50 ro2 gözü gösterir, bir neşe verir mi acaba? Mecliste lani dudaklarının kadehini og^düm de şarap kadehinin dibinde kalan yudum, beni pek beg^endi, gelip ayağımın bastığ^ı topragfi öptü. Yanağına büklüm büklüm saçları dökülmüş; yüzü, âdeta tutulacak yeri ve pervazı abanoz bir aynal Eğer Feylek*os'un oğlu İskender, dünyayı gösteren yüzünü görse aynasını icat etmeye lüzum görmezdi... ( ')> Pervane kelimesinin löylenişi pervane de olabilir. De»hal şair tpervanc ıçığın koynuna gömlekle girmede; aydın bir gönülle ıjığın içini kendisine yer etmiş, (*) ne pervası var ki? beytini söyleyiveririr. Hatta kelimenin yazılışı, bir başka mâna verirse şair, bu fırsatı hiç kaçırmaz. Cut, cömertlik, el açıklığı demektir. Fakat meful halinde Cudi, Nuh peygamberin gemisinin oturduğu dağın da adıdır. Akik Yemen'de olur. Alelade taşken Süheyl yıldızının tesiriyle renklenir. Bu da araya girdi mi işte güzelim bir beyit; «Eğer Cudinin Süheyli, ziyasile feyiz verirse Yemen ülkesi, akik suyu üstünde Nuh gemisine döneri (^)> Bir iki örnek daha: Güneş, Hamel yani koyun bürcüne girdi, nevruz oldu, bahar geldi değil mi? Şair der ki: «Devri zamanede öyle bir vezir ki koyun bürcündeki güneş bile onun mevkiine ve ululuğuna nispetle âdeta bir koyun eminidir! (*)* Ayak kelimesi hem ayak, hem de kadeh mânasına gelir. Desti de hem eli, hem de bildiğimiz testi. El, ayak; başı, koltuğu hatırlatmaz mı ya? Beyit hazırdır: «Gâh desti ( e li), başının altında, gâh ayağı

52 51 (kadehi) koltuğunda. Gam hastası, düşe kalka scvgîlibin lqtuf kapısına dûştû, yıkıldı! > C*) Küçük bir sevgili, kuzucuyum diye sevilebilir. Fakat bu kelimenin hatırı için koyun unutulur mu hiç? Ve şair hemencecik «Hava sertleşti, soğudu, kuzucag'im, koyundan çıkma (* ) > der ve bir an içinde okuyanın burnunu bir koyun, bir agıl kokusudur sarar I BÖyün mutlaka sclviye, saçın sümbüle, gfözün nerkiic, knşm yaya, bakışın oka, kirpiklerin mi7.rag;a, yahut temrene, dudag ın laale, göğsün aynaya; yahut ^ülûn padişaha, bülbülün âşıka, çimenin döşemeye, bilmem neyin bilmem neye benzedig;inden kâfi derecede bahsetmiştik.-şu..edebiyatı bîr asrileştirsek, mesela tank gûg:üslfl, tayyare gibi uçarı, kıtdım ı şarapneller saçan, bomba gibi patlıyan bir sevgilinin alarm gecesi gibi zülüflerinden bahsetsek, böyle bir gazel yazsak tuhaf mı olur dersiniz? Fakat ayni şey delril mi? Maamafih zamanında bu tuhaflıklardan da nü* uuneler verilmedi değil. AH Emirî merhum, bu çeşit gazeller yazdı ve meselâ «Telsiz telgraf» redifli gazelinde telsiz telgrafla Tanrının kudretini ve varlığı- ı anladı ve anlattı. Sağ olsaydı bu günkü savaş tayyareleriyle ve tanklarla da acaba Tannnm adaletini anlar ve anlatırmıydı dersiniz? Hasılı divan şairleri, ilhamlarını tabiatten, iç ve dış âlemden değil, birbirlerinden ve divanlardan alırlar, tlham perisi, onlara elifin boyundan görünür, mimin ağzından söyler, yahut henin gözlerinden güler. Ba peri, eski divanların arasında küflenmişti, fakat

53 52 şimdi hiç kalmadı. Eskileıce bir İnanış vardır : Kita* bin ilk yaprağının üstüne «Yâ kebîkcc» yazılırsa güve yemez. Kebîkec, kitapları güveden koruyan meleğin, yahut cinin, şeytanın adıdır. Hocanın biri, mollasından bir kitap ister. Molla, kitabı eline alınca rar ki lime lime; güve delik deşik etmiş. Hocam der, kitabı güve yemiş I Hoca bağırır: Ya Kebîkec ykz~ madınmı? Molla cevap verir«yazdım, yazdım ama önce Kebîkecl yemiş de sonra kitabı yemişi Yangına karşı evleri koruyan «Y a Hâfız * levhasiyle kitapları koruyan «Ya kebîkeo yazısı, asırlarca bir iş göremedi; levha kırıldı, Kebîkec yendi. Zaman güvesi, artık divan edebiyatının perilini de, bu perinin ilham ettiği bahan da, hazanı da, neşeyi de, elemi de ve bütün mecazlar saltanatını da yedi, bitirdi, önce Kebîkeci yedi de sonra Öbürlerini I

54 53 Bu,yazıda neşir olarak geçen Örneklerin asıuan TAzc cno b u k h ı c ih a n e rd i n e b A lııia h a y â t '^E lle rin d e hnrcka t c y lcsclcr scrv-ü (,'cnftr G ö r A le m in b iir O d c tin î g e ld i n e v b e b.lr K o y n u n d a ıı c llc ıîn i d a h î çenar A y â ^ ı d o n m a d ı m ı c û y ın e v v e lâ b a ş ta a Y a d ü ş m e d i m i <^edârıo c lî ç e m e n d e m e ğer K an f^ı lu A lıın b tlın e /c tıı ın ih r iy İR <ıhi)u;^ r.ar s u b h İle r g ün eyler h a lk a b ir dag-ı Dİhan ızh& r subh H û n - ı k e b û tc r île p ü r o lu p y in e k ü û s D evr- î p iy âle göstere m î dîde- î harûs 'M e c lis te câm >ı Ia 'l* i le b in v a s fın e y le d im T a h s in le r e tti c ü r a b a n a k ıld ı bak < bûs R u h s â r M sâf>u p&ki h am - î z ü lf- i y&rde A y in e d ir k i deste v ü p e r v â z ı â b u n û s C ârn "! c ih a n - nflın& - y ı cem fklin g ü ıe y d i ger E tm e / d i v az >ı fıyıuc (crzend-1 FcylekÛ s 5 lu k i G ir e r k o y n û n a ş e m 'in g îce p îr â h c n ie perv& ne D e r A n u o d a y e r e tm iş t ir d il- î rû ş e n le p e r v i ne Y a h y n 5

55 54 7 Vâye - b*hş olsa iger tâb-ı sühcyl-î cûdî Keşti-î Nfih ü döner &b>ı Jkkik Uıt«Yeme* Nedim t Vcılr>i dctr-i zernan kim hameldcki bur^fid C'clAI-ü cituıı» ııitilcllc bir cııılıı-i i'aııcııı Nedim 9 Cıehi zir-i serde deslî gch ayigı kolluğunda. Düşe kalka basle*i gam der*i lûlf-ı yâre düftii Ü Şey Galip İÜ Serd oldu bevâ çıkma koyundau kuzucâ^ın Nedim

56 Şehir-İstanbul Ve Divan Edebiyatı Divan edebiyatına saray ve enderun edebiyatı diyenler oldu. Hemen her şairde tesadüf edilen padişah, şehzade, bazan sultan vo umumiyetle vezir me~ dihleri, savaşları öğen ve majjlûbîyetle neticelense biu padişahı, misli görülmemiş muzaffer bir kahraman haline sokan kasideler, yapılan saraylara, köşklere, çcş** melere düşürülen tarihler ve bunlara benzer daha nice bayag;ı şeyler düşünülürse hakikaten bu edebiyata saray ve enderun edebiyatı diyenlerin hakkı vardır. Fakat asıl bu edebiyat, yapmacık bir şehir edebiyatı** dır, hem de yalnız İstanbul şehrinin edebiyatı. Divan edebiyatında umumî olarak ve ancak <Şeh~ name> den ilham alınarak İran ve Turan adlarına, vaktiyle nısfı cihan sayıldığı için İsfahan a, HafızMan itibaren ve yine ancak Hafız tesiriyle Şiraz a, laal çıktığı için Bedahşan a, akik çıktığından Yemen e, misk ve nafe münasebetiyle Hıt'a ve Huten'e, zülüf, yahut kaş ve ben dolayısiyle Hind, Habeş ve yüz, aydınlık ve güzellik dolayısiyle Rum ülkelerinin adlarına... böyle hiçten ve lüzumsuz münasebetlerle bir kaç şehir ve ülkenin yalnız adlarına rastlarız. Bu edebiyatın nemalandığı topraklardaki şehirlerden, Anadolu ve Rumeli şehirlerinden bula bula Edirne, Bursa ve Manisa yı Mevlevi şiirlerinde de fazla olarak Konyayı buluyoruz.

57 56 Bu da padişahın zaman zaman Edirne de, Bursa da, Manisa da bulunması ve Mevlâna nın Konya da yatması yûzündcdir. Ve şair, İstanbul u nasıl övmüşse ve över* se bu şehirleri de öyle övmüştür ve Öyle över. Havası. g-üzeldir bu şehirlerin, suları lâtiftir. İçlerinden akan sularla yeşillikleri, adeta mavi atlasla bezenmiş yeşil bir kumaşa benzer. İnsanın canına can katar bu şehirler ve abıhayatı, buralardaki sulardır. İskender, bu suları aramıştır da bulamamıştır. İran da bahçelerinin benzeri yoktur ve nihayet bülbülleri, hiç şüphe yoktur ki padişahı, yahut sevgiliyi ög;er, g ü l ler sevgilinin yüzüne bakar da utanır, selvilerse ner de onunla boy ölçüşecek? Hep bu, hep bunlar, hep bu nag;melerl Ülkeler alınır, şehirler kaybedilir. Bunların adları, yalnız adlan, şairlerin düşürdükleri tarihlerde, tarihçilerin şaşırdıkları vakayinamelerde anılır. Hep İstanbul u öven divan edebiyatında acaba İstanbul u bulabilir m iyiz? İmkân mı var? Divan edebiyatı şairlerinin en büyüklerinden birine, Nedim e göre işt^.ut.anbul: < Eşsiz örneksiz, bir taşına bütün Acem ülkesi feda olsun. İki deniz arasında yekpare bir inci, âlemi aydınlatan güneşle tartılsa yeri vardır. Bir nimetler hâzinesi ki incisi, ikbal ve devlet; bir İrem bag^ı ki gülü, şeref ve yücelik. Yüce cennet altında mı, üstünde m i? Hakikaten de bu ne hal, bu ne hoş hava ve su I O nu dünyaya deg;işmek insafa sığmaz, gül bahçelerini cennete benzetmek hata...camilerinin her biri bir tecelli dag;ı, oralardaki dua mihrapları da meleklerin kaşları I Sokaklarında bilgi kumaşları satılma

58 57 da. Hüner pazarı, bilg^i vc bilginler madeni I Mcsçillerinin her biri bir nur kaynağı; kandilleri ışıkla ay gibi dudag;ına kadar dolmuş. Kaynakları insana can bag^ışlamada ; hamamları cana sefa, ruha şifa vermed e... 0)» Ve bu, böyle gider işte. Biraz sonrada hemen Damad İbrahim Pnşa nın medhine girişilir; zaten bu mukaddime, o medih için yazılmıştır. Nerde bo^az, nerede Haliç, nerede Çamhca, nerde Marmara ve Adalar? Nerde Galatanm, fetihten beri meşhur olan meyhaneleri ve sefaheti, sefaleti? Nerde balıkçı kahveleri, koltuk meyhaneleri? Nerde o zamanlardan beri halk yatag;ı olan Aksaray, Haseki, Samatya? Nerde sura yakın ve sur dışı mahalleler? Nerde birbirine çatışmış evler, gün görmez sokak* 1ar, çıkılmaz yokuşlar, inilmez yarlar, bozuk kaldı* rımlar, zifiri karanlık, lutufkâr ay ışığı? Nerde mezarlıklar, selviler, mezarlıklarda geceliyen diriler, ayva sarısı yüzler, kan kırmızı külhanbeyler, hamurla beslenen, samurla gezen beyzadeler, koçu arabaları, kibar gezintileri, konak yavrusu evler, saray bozması konaklar, kolfnlar, halayıklar, îıarem ve selamlık? Nerde ziyafetlerle korunan makamlar, iftarlarla alınan cennetler, kara vicdanlı ak sarıklılar, keramet tellâlı şeyhler, medrese ve tekke, daraağncı ve kement? Nerde tokluk, nerde uçhk, nerde Yeniçeri isyanları, korku, ümit, hile, rüşvet, mevki ihtirası vc can kaygısı? Nerde, nerde İstanbul? Sâdâbâdı anlata anlata,bitiremiyen Nedim, Cetveli sim de bir zevrakçeye bindi mi,' cennetin yanına, yamacına varacağına kani; Tavanlıköprüyü, güzelleri

59 55 seyrcimcic için kurulmuş görmede; toprağını Tatar diyarına, sizde böyle misle olurmu ki diye seher yeliyu g'ondcrmeyi kurmada; «Şehname» dc böyle bir şey ülmadıg^ına göre Kiaralar devıindc ben/.cri bulunmadığını söylemede, ejderhanın ağzından akan abıhayata imrenmede, köşkünü, yine ve yine cennet köşklerine benzetmede (^), sevgilisine «Çubuklu pek kalabalık, Göksuyun da havası hoş değil; tenhaca Sâdâbâda gidelim 0 > diye teklifte bulunmada, safdiller de hâlâ, yalnız bu adlan duyup Nedim in İstanbul u Öğdüğünü, lâle devrini ve on sekizinci asrı olduğu ^\h\ resmettiğini sanmada 1 İstanbul halkı ve taassup, bu sefahate kızar, Y e niçeri ocağı için için kaynar, Ibrahim Paşa, bu hoşnutsuzluğu görür de görmezlikten gelir, üzüntüsünü şarapla avntur, padişah, her şeyden habersiz, derin sarhoşluk humariyle gerinir dururken Nedim, kasrın etrafında yer yer taze ay yüzlülerin dolaştığını, hepsinin de sürmeli gözlü, şirin sözlü, Leylâ yüzli ahular olduğunu, suların alkış seslerini andırdığını ve ancak adalet sahibi padişahı öğdüklerini (^) söylemektedir. Nerde Utanbul vc İstanbullu? Nerde borçla geçinen divan kâtibi, yannın ne olacağını bilmiyea esnaf, rüşvet ve mürabahayla korku içinde birvsaltanat süren tüccar, gününü gün edemiyen hbik, her şeye isyan eden ocak, tabasbusla ynşıyan paja, hatta entrikalar yuvası saray, içten yıkılış ve dıştan şatafat? Nerde İstanbul, nerde İstanbullu, ncrdc ncrdc? Tabiî manzaralarını tabiî güzelliğini, tabiî yüzünü {göremediğimiz İstanbul un zavallı İstanbullusunu divan

60 59 edebiyatında beyhude aramamalı. Bu edebiyattaki li tanbul, şairlerin sarhoş kafalarındaki yapmacık İstanbul dur, bu düzme İstanbul un bir kaç yerinin adı vc bazan bu yerlerin yine bir sarhoş kafadan dojnn, bir dumanlı g^özle görülen ve çetrefil, yapma ve yayvan sözlerle öğûlen sun'î manzarasından başka Istanbur» ait bir şey yoktur bu edebiyatta I Bü yazıda nesir olarak geçen yazıların aaıuart 1 Bû 5ehr-i Sitanbûl ki bî - ntiauti bchadtr Bir seogioe jckpâıe Acem mülkü f2d,^dır Halli Nihat teıtibi, S 57 68, 2 Aynı <lit«n, S 52 53, 63 64, 3 Aynı divan, S 154, beyit, 14, 4 Gf7.ctmi; kasrın eu&ftnda yet y«r iiz t mch-ıûltr Mükahbal göılû şîrin»özlü Leylî yüzlü fthûlar lleman alkif sadûsın andırırmış çağlayan sûlar Ederlermiş durısın p&di)/lb>ı ma'delel-karın S 8 Nedim - ŞarktUr

61 Divan Edebiyatında Köy ve Köylü Şehir vc şehirlinin hakikî bir izi bile bulunmıyan (livan edebiyatında köyü ve köylüyü aramak, o kadar abes bir külfet ki I Divan edebiyatında köyün izi yoktur ama köylünün sözü vardır. Bu edebiyatla köylü «Türk> dür. En meşhur divan şairlerinden biri dedig^i gibi VI C âhilim tiirk-i nierkeb -etvânm Tıirke H ak çeşme-i irfanı harâtn diniştir K. mısraı da bir mühkem kaziye haline g-elmiştir. Anadollu vezirler, sırası gelince «Türk> diye sög^ülür ve Fakirî ctariiat> ında Rumi yi, yani şehirli münevveri zarafetle, bilgiyle övüp bunlann kimisinin kâtip, kimisinin şair (yani hepsinin de dalkavuk) olduğunu söyledikten sonra münafık, ve birbirini çekemez olduklarını da ilâve eder (^. Türke, yani köylüye gelince de rk i: «Sırtında kürk, başında börk. Ne mezhep bilir, ne dinden anlar. Aptes filan şöyle dursun, yüzünü bile yıkamaz. Mezhep ehli daima bu sözü söylerler : Yarabbi, aşağılık kişiyle çoban şerrinden sen sakla I (^) Ve köylü, bu hakaretleri kabullanmış, hatta kanıksamıştır* Sırası geldijcçe o da, o zamanlardan kalma «Türk ne bilir bayramı hk lık içer ayranı; Türke

62 beylik vermişler, önce babasını öldürmüş; Türkün bildig^ini tilki bilmez» gibi ata sözlerini söyler; Türk dcgilmiyiz, kusura bakma diye özür diler, Türkün ycdigfi yal, giydiji çul der, Türklük baş ağrısmdan çetin diyerek kendi kendinden şikâyet eder 1 Söylemeğe hacet yok ki bu telâkki, münevverden halka inen, şehirden köye yayılan bir telakkidir. Hiç olmazstt Tanzipıatçıların alafrangası Abdülhak HâmidMe <Bedevi > adı verilen bir köylü ve cennete benzer bir koy var. Adam, köylüyü balla, pekmezle beslenir, kaymakla, börekle gelişir, kaygıdan uzak, neşeyle eş canlı bir sultan; köyü de zümrüt yeşillig:i solmıyan, altın ekini tükenmiyen, masallar ırlıyan billûr deresi bulanmıyan bir saadet yurdu sanmış ve : B ir zamanlar karâr agâhım idi Bedeviler gibî beyabanlar Diyerek hakikaten böyle köylerde bulunduğuna inananları inadırmıştı. Hiç olmazsa Fikret «Yeşil Yurd» unda kartpostallarda görülen köyleri sayıklamıştı. Hiç olmazsa beşlerden biri, köyde bir «Çoban çeşmesi» ni hecelemişti. Fakat divan edebiyatında bu inanış ve inandırış, bu sayıklayış ve heceleyiş bile yoktur. Ço«ğu timar ve zeamet sahibi olan divan şairleri, köylüyü yeyen ve ancak sofrasından artanı şairlerin başına atan, ancak etini sıyırdığı kemiği şairin suratına fırlatan köy ağalarını bile övmemişlerdtr I 61

63 62 Bu yazıda nesir olarak geçen Srneklerin asılları Nedir kimlcrdûntiı bildin mi R ûm î K.ÎU h&mi z&ı&felle ulûmi XimS raünçi dcrîle kimi f&ir Z«r&fetlc kılilar 5İbr~i sübir Velî ciiikço BuUbel iuifrıkl Çekerler birl biıiac tıif&kı Kcdir bildin mi sea âlemde TûrkU Olü e^diodc kurku başta börkli Nc mezheb bile ne din ut diyâoet Tumaz jrücio nice abdest tab&ret ilcseldir bûidi derler ebl-i mecheb Avam çoban şerinden aakla yjnrab

64 V» Medih ve Divan Edebiyatı Fuzûli nin <Şikâyetname* si, devrinin memur zihniyetini, rüşvet düşkünlüğünü, ahlâkî rezaletini oldukça kuvvetli bir surette ve hiç olmazsa yalnız bir cepheden sföstermededir. Taşlıcah Yahya, Mustafa Sultan g-ibi âlim ve şairleri koruynn, halka kendisini sevdiren mert bir şehzadenin hiç yoktan ve babasının huzurunda boğdurulmasmt büyük bir cesaretle protesto etmede, sonradan Rüstem Paşadan rezilcesine af dileyerek evvelce yazdığı yazıyı inkâr edecek kadar küçülmekle beraber hiç olmazsa bir aralık içten g^elen bir isyanla vezire, hatta padişahahaykırmaktadır. Ruhi, terkibi bendinde devrini değil, bütün devirleri, devrindekileri değil, bütün insanları tenkit etmede, hilkate bile itirazlarda bulunmadadır. Fakat doğrusunu söylersek ne Fuzûli, bu ahlâki düşkünlüğün sebeplerini araştırmış, ne Yahya, bu saray faciasını doğuran ihtirası bütün seyriyle bize göstermiş, ne Ruhi, bu acı ve umumî tenkitte insanlığın haline bir çare aramıştır. Esasen bu söylediklerimiz ve daha bunlar gibi bir kaç sönük, bir beyitlik, üç cümlelik örnekler, divan edebiyatının asırlar süren bulanık akışına karşı çıkan üç beş çürük setten başka nedir ki? Halbuki bunlara karşılık medhi ele alalım: Her

65 64 şair, zamanmdakileri^ ahlâklı, ahlâksız, iyi, kötü, bütün zamântnclaki büyüklerimdeki), büyük tanınanları da değil, mevkiiyie büyük olanları, hattâ bunlar İçinde birbirlerine rakip, muarız ve düşman olanları ba* zan birer birer, bazan aynı zamanda methetmiştir. Hem de nasıl mcdilı ve ne sudan medihler? Bunlar bir kaç sınıfa ayrıhr; Padişah medihleri, vezir mcdihleri, şeyhülislâm ve kadı medihleri, defterdar ve** saire medihleri. Üslûp hususiyeti müstesna bu medih- 1er, bu kısımlar içinde hep birbirinin aynıdır. Padişahlar, CemMe, Dârâ ile, Kisra larla, Kcyhusrev lerle, Nuvşirvan'la,, Feridun la karşılaşlırılır. Cem, padişahın meclisine özenir; Dârâ, ululuğuna meftundur; Kisra, büyüklüğüne hased eder, yüceliğine hayrandır. Keyhusrev, yahut İskender, bu padişahın saltanatını gförünce şaşırır, ağzının suyu akar. Nuşirvan'la Feridun, adaletine parmak ısırır. Bazan bu geçmiş şahlardan biri kapıcısıdır, öbürü perdecisi. Biri ri-* kâbında yürür, öbürü önünde yeler. Padişahın kadri g^ök gfibidir, g-ölg-esi hüma kuşunun g-ölgesi. Dokuz kat gök, onun yücelik sarayının basamaklarıdır. Din ona sığınır, iman onunla kaim. Tanrının g-ölg-esidir. Güneş, atının ya nalını öper, ya özengisini* Ay, onun bir emir çavuşudur. Müşteri, ya kadısıdır onun, ya' hut yüzük kaşındaki bir taş. Zühalle Merih, yayiyle okundan tirtir titrer. Utarit de yazıcısıdır, Zühre, meclisinde çalgıcı. Aklıkül, ona hayran,.bir kul. Dünya onunla durur. Halk kan ağlar, kara çullar giyerken şair padişahın zamanındaki adaleti;^ hani şu hür* riyet ablanın kardeşliği adaleti, bütün dünyaya hâ

66 65 kim yapar, kurtla koyunu bir arada jfezdiîir. Peyg^amber postunda oturan bu karaltı, Ebubekir gibi sadakate sahiptir, Ömer gibi adalete. Vesaire vesaire. Vezirler, hep Asaf'tır, hani şu Süleyman ın veziri o'an, hani şu Belkis^in tahtını g-öz yumup açıncıya kadar SebaMan Kudüs'e getiriveren Asaf. Hepsi de Aristo gibi akıllı, Eflâtun gibi kâmildir bu adamların. Rüstem gibi yegit, Kahramanı kaatil gibi yaman olan bu adamlaıın dünya, hükmündedir. Avuçlar» denizdir, inciler saçar; kıllı kılçıklı yüzleri güneştir, nur gibi parlar. Bahtları yaver, talihleri kutludur, tabiî hepsi de boğulunciya kadar, işte bu da hep böyle gideri Şeyhülislâmlara gelince : Bunların hepsi de cihanın nllâmesidir, şcr'ln pirayesi. Ümmet, onlara sıj^ınır. Aklı evvel, köleleridir, kendileri de zaten on birinci akıl I içleri, Ebuhanife'nin bilgileriyle doludur. Zamanenin (etvasmı bunlar verirler. Ahlâkları pek yücedir. İbnıh acıb kapıcılarıdır, geçmiş âlimler ve meflelâ Ibni Sina perdecileri. Her sözleri, şeriatn^ ash, emrü işaretlen Kuranın tefsiri, hem de ne gariptir ki fetva makamı, hep bu adamların yarliğiyle ziynetlenir durur l Öbür medihler de hep bunlara benzer. Cem, üârâ, İskender, Feridun, Nuşirvan. Yahut yedi yıldız, oniki burç, dokuz kan ^ök. Rüstem, Efrasyap, Tehemten, Pcşcıik, HClşenk, Astd, Si'ıleymnn. Aklıkitl, Aklı fa'âl. Aklı evvel. Arislo, Eflatun, falan filan, bahname* deki adlar. Kitabı mukaddesteki hikâyeler, Batinmyos mesleği, Aristo mantığı. Evet, medihler, hep bu mihver etrafında böylece döner gider. O kadar birbirinin aynıda* bu medihler ki şeyhülislâm methinde D ivım E debiyatı ö

67 66 dc Cem, Dârâ, Nuşirvan?eçer, defterdar medhinde de. Şair söylemese padişah mı övülüyor, şeyhülislâm mı, vezir mi, defterdar mı? Anlıyamazsınız. Yukardaki tasnifimiz de tam delildir, çünkü medihlerde şair coştu mu, tedahül başlayıverir! Eline gürz dcgil, çakı almamış, pamuklar içinde sevile sevile büyümüş pelte Kazesker Rüstem olur, şarap içeni öldürmiye diş b i leyen şeyhülislâmın meclisinde Cem sofrası kurulur, gölgesinden ürken vezir, aslanlara galip gelir, Efras- yab*ı titretir, eliyle adam öldürmekten zevk alan padişah, adalet timsali kesilir. Üslup hususiyeti bertaraf, bütün bu medihler birbirinin aynıdır. Bâki de aynı suretle över, Nef'i de. Yahya da aynı tarzda medheder, Nedim ve Galip de. Sultan Ahmet nasıl övülmüşse Sultan Mehmet de öyle övülür. Veli paşa nasıl medhedilirse deli paşa öyle medhedilir. Ebüsuud'a yazılan medih, Ebülfutuh a sunulsa hiç birşey çıkmaz. Sonra dikkat edin; gökler basamak, yıldızlar hizmetçi, ö lü p çürüyenler huset ediyorlar, geçip gidenler hizmete geliyoı lar, İsmi var, cismi yok zümrüdüanka başının üstünde uçuyor, vehimden doğan nklıkül el pençe huzurunda divan duruyor. Şehname'de adı geçenlerin hepsi, sahifelerden fırlamış, misal âleminde birer hftyalî cesede bürünmüş, medhedenle medhedilenin gözlerinin önüne dikilmiş. Bu, bir medih mi, alay mı? Hasta mı bu adamlar, yoksa eg lcniyorlar mı? Sözü uzatmıyalım, divan edebiyatı bir medih edebiyatıdır, fakat alay gibi, uydurma ve yapmacık bir medih edebiyatı I Not : Ö rnek için hadgi şairin han ;i ka-sidcsitıe bakarsanız b tk ıo!

68 VIII Tenkit, Hiciv ve Divan Edebiyatı Divan edebiyatında İnsanî _ve,at)lâlci, zekâya müstenit ve hakikî hiciv ve tenkit arasak, bu maksatla bu edebiyatı baştan başa tarasak elimize noksan, eksik ve çok küçük bir mecmuactk jfeçer mi dersiniz? Umumyorum. Bu edebiyatta hiciv, tahkir ve terzilden başka birşey deg'ildir. Buluş yok deg'ildir. Bu vadide çok, pek çok yeni, yakası açılmadık buluşları vardır şairlerimizin. Vezin ve kafiyeli sövmenin daniskasını bilir onlar. Fakat buluşların hepsi de birbirinden bayag^ıdır. Bu çeşit buluşlarda adeta ibda kudretini gösterirler. Aynı zamanda bu hakaretler, şahsidir de. Şair, en {azllelu bir adamı, her hangi bir vesileyle rezil rüsvay eder. Bu hususta nasıl örnek verelim, şaşırdık doğrusu. Hicvettiğ'ini, hıristiyan patriğinin donmuş ve tecesbüm etmiş zartasına benzeten şair, Dehâri-u gabgab-a enfîne nisbet paktır kat kat diye başlıyor. İkinci mısraını yftzanııyacag;i7.; bilmiyenler bilenlere sorsunlar! Divan edebiyatında alay (mizah) da böyledir. Şair, söylenmez bir uzvunun rezilce marifetlerini sa-»

69 68 yıp döker ve bununla alay elıni.'j olur. Bir c.cıniyetin y.evkı, bunlarla terbiye edilirse elbelle ni ıkteleri, belden yukarıya çıkamaz ve şakaları yüz kızailır. Böyle nükteler sarfını âdet edinen bu çeşit şakaları kanıksayan bir topluluk da elbette menfaatine yardım edeni över, kızmca söver ve âciz kalınca da döv( r! Bu bahsi fazla eşe'emiyelim. Sözün kısası öyle Över divan şairi, böyle eğlenir ve böyle söver işte.

70 IX Divan Edebiyatında hikâye ve kıt alar Bil muayyen mevzuu, bir ba.«lanîficı ve sonu olması ve bir macerayı hikâye etmesi bakımından divan edebiyatının en canlı ve bize en yakın yazılan hamseler olmalıdır. Akıl, böyle olmasını ister ve böyle dir sananlar da '»ok değ^ildir. Fakat ne layda? A k lın kanunları, ınakulâl âleminde yürür, akıllan hayretlere düşüren şeyler bile yine akılla takdir edilir. Divan edebiyatıysa akıl sınırına yanaşmamıştır bile. f3u edebiyatın hamsede, yani beş hikâye yazmada, daha düzcesi hikâyede iki yolu vardır : Y nsuf la Ziıleyhn, Hıısrev le Şirin,Leylâ ile Mccnun, Vanııl; ile Azra jj^ibi defalarca yazılmış, umnmileşmiş, işlenmiş mevzuları hazırca kullanmak ve hikâyeleri bir kere <liiha yazmak, bu suretle önce yazanlardan üste çıurn.ıjra, daha jrüzci yazmağa çabalamak. Mevzuu tayin edilmiş tahrir vazifesi g^ibi birşey! Yepyeni bir mevzu bulup onu işlemek. Bu İkincisi s.'ihiden böylemidir? Divan edebiyatında yeni mevzu bulmak, inanılır şey dejil bu. Anlatmak için böyle (itmek zorundayız. Fakat bu edebiyatta yeni mcv/.u olamaz. Bu edebiyat, kullanılmış eşya saldan bir ),r/,;ıı fim i Jurada yeni bir şey j^örülse bilt' mutlaka (. skidir. Silinmişi ir, süpürülmüştür; örülmüştür ; boyanmışıır, ülülenmiştir de yeni diye yullurulmıya jrcliıiluıişiir. 1lüsnü A şk yıllarca yeni sanılmıştır ama ^ürıüıı iıiriade bu mevzu, Fuzûlinin ^ tsihhatü

71 70 Maraz» ında çıkıverir. Bir müddet sonra bir <lc bakarsınız, bir İran şairinin de Hüsnü A şk ^ diye bir hikâyesi vari Nev i nin hamsesiyle Galib in Hüsnü Aşk^, tamamiyle muhayyeldir. Hakikî hayatla zerre kadar nl.îkalı deg^ildir. Bu edebiyatın mccnzinrının liaşir neşir olduğu bir kafa, bu masalları dinler, mest olur. Fakat bu masallarda hakikî bir değer aranamaz. Aşk, kızıl atına binmiştir, ah kılıcmı çekmiştir, sürüp gelirken bir de bakar ki önünde ateşten bir nehir var, kıyısında da mumdan kayıklar. Bu kayıklar- dan birine binilip karşıya geçilecek. Fakat aşk, g-ayretli delikanlıdır. Söz, onun kılavuzudur, gayret lalası. Beyzademiz, atını ınahmızlar ve bir alev gibi o atçş ırmağının üstünden Karşı yakaya çıkart Ejderhalarla uğraşır, cadılarla savaşır, kuyulara düşer, bir g^öljfe olur, bir sesten ibaret kalır. Güneşin, ayın ışığı bile delikanlıya ağır 4:dir! Sonunda bir hadisten alınma Zâtüssuver şehrine varır, krilh kalesine jfirer, bir rle bakar ki hocnsı Molla yı cüııım -drlilik mollası, küçükken kenarında cğlcnflikleri feyiz havuzu, beraber okudukları edep mektebi, Hiisn ün dadısı İsmet, kendi lalası Gayret, kılavuzu Söz. lıc]).si hepsi orada. Tılsımlı aynayı gelirirler, Hüsn ü ı^örınck için bakar, kendisini j^örür. Anlar ki Müsün, A.şkın ta kendisiymiş. Bu hikaye, lasnvvııfıın bir tnasalından başka bir.'jeymidir? Calip, oncc süylcnmi^i, başkaları larafuninn çiğncnmi.-? edaya el sunnıamayı bnıjkalanna lavsiyc ediyor amma kendi tavsiyesini kendi.si tutınayor. Taşlıcalı Yahya, Fuzûli'yi, bir kadın arkını?.ulatuğınvu\u kınar

72 71 ve kendisi sevgilisi Şah licy nîîmına '»Şîilıu Geda» diye bir hikâye yazar. Fakat İran şairlerinden birisinin de «Şahu Geda» s» vardır ve ne g^urip, Şah Beyin adı allahtan Şah Bey olmuştur da bu ad, bir de bizim edebiyatımızda duyulmuştur 1 Fuzûli yi kınayan bu âşık şairi, dig^er bir âşık şair, utanm.ndnn sevgilisini ellere duyurdu, dillere düşürdü diye ayıplar. Bu ayıplayan! da Galip, «Hüsnü Aşk» mda başka bir bakımdan hoş jçörmez İşte böyle jfclmiş, böyle jjidcr bu i Kendisini hamse üstadı olarak takdim eden ve öyle de tanınan Atâyi de «Heft Mân» ında aynı tasavvufî masalı bir başka tarzda tekrarlar. Perişan bir âşıkın aklı başından gitmiştir. Bir viranede kendisinden g-eçmiştir bu zavallı. Dostları öğüt vermek için yanı* na oiderler. Akşamleyin Siyâhî, ay çıkınça Bedrî Molla, j',cceleyin Sebzî, sabahleyin, Suphî fecir atnrken Lâ Iî, jrök gürleyip hava bulanınca Schâb! adlı dosinrı hikâyeler anlatırlar. Nihayet âşık kendisine gelir. Birde bakar ki oturduğu virane, sevgilinin sarayına karşıymışk Sevgili de hali anlamıştır, kapıyı açar, zavallı iişıkı içeriye alır 1 Aynı şâirin «Nefhatül ezhâr» nidada yeni bir şey bulamazsınız. Bir hrıstiyan kızını sevip dininden d ö nen vc ölen âşıkla, kızıh sonradan müslümnn oluşu, Dehlevî nin Nizâmî'y» rüyada görüşü, her şeyde tanrı kudretini görmenin lüzumu, Anadoluhisarındn şairin, Peygamberi rüyada görmesi, dedesinin Gülşenî ile görüşmesi, Sarı Saltık tekkesini soyan cşkiyanın perişan olması, meyhanede yatıp kalkan bir mcczu*

73 T l bım kerameti, Hâtcın'iii cöınertlifvi vc niliâyet k.ndına ve oğlana düşkünlük bahisleri ve bunlara ait, maalcsel olmuşa benzer hikâyeler, agfza alınmaz lallar.»nelhatül ezhâr> m bu son kısmı, ancak manevî düşkünlüğü gösterme bakımmdan pek deg;erlidir 1 Nevîzadc nin «Sohbetül ebkâr» ında da Yezdcürd e, Nu.^irvan a, Hüsrev e, Leysog;lu Ynkub a, Timürlenj^'e ait tarihten alınma hikâyelpr var. Alimlere tavazuun lüzumundan, rüşvetin kötülüğünden... bahsediyor vc nihayet bir g^enci sarhoş edip berbat ettiklerini, Ferdî adlı bir adamın, âşık olduğu jrenç tarafından öldürüldüğünü, sonra gfcncin de kederinden ölüp yanına gfömüldüğünü, mezarmm ziyarctgfâh olduğunu, kendisinin de ziyaret ettiğini anlatıyor. Bu kitaptaki hikâyeleri, bu hikâyelerden birini şuracığa yazıversek darhal müstehcenlik davası yenilenir, hem bu sefer müstehcen değildir diyen bir kişi bile çıkmaz. «Sohbet-i bistü yeküm zen, âr-ı merdân olduğun bildirir» yani yirmi birinci konuşma, kadının, erkeğe ayıp ve âr olduğunu bildirir bahsi, bütün öbür bahisleri tamamlamada, hepsinin üstüne tüy dikmededir 1 Bu zat, ftsâki-nâme» senin başında Anadpluhisarını, Göksuyu, Yuşa tepesini, Gümüş Selviyi, Alem* tlağını. Akbabayı övmede. Bunları duyan, hani divan edebiyatında İstanbul bile yoktu demesin 1 Bu sözlerimiz, V inci yazımızı tamamlıyacak. Bakın, Atayi, bog^azı ne g-üzel anlatıyor :

74 73 /iirînin seherden hc.vnm fnizrl K i fcijz-î sabahı sabcıha bedel B irînin dcın-î şâmı mahmurdur K i cennet gibî z illi memdûddur Bu ag^zı bırakalım da kendi dilimizce anlatalım ; Bog;a7/ı, Mısır ın Halic ine benzettiklen sonrn diyor ki ; «Anadoluhisan ile Rnmelihisnn *Vr iki kıyı.. Birinin sclıer ça^ı havası güzel; sabnlıı, sabahleyin içilen şaraba bedel. Birinin akşamı mahmur, cennel g^ibi gölgesi uzanıp gilmede. Biri Göksu umagının yanına çekilmiş, öbürü denizi ayağına akıtmış. Onun, Göksudan bir kılıcı var; bu, arkasını dağa dayamış, dağı siper edinmiş I» Ne güzel deg^ilmi? İşte Boğaz. O, bir anı bir anından güzel, sisli havalarda, berrak yahut kapalı havalarda bambaşka görünen, o sabahı, akşamı, gündüzü, gecesi başka bir âlem olan ; mehtabına doyulmıyan, yıldızlı geceledne kanılmıyan ; üstünde hayatla pençe pençeye hayatını kazanmıya çalışan balıkçılara geçim yeri, balık avına çıkan kıranta miras yedilere bire g;lcncc yurdu olan; Kanlıca körfeziyle, brbek, ve Uvinye koylaviyle, Beykoz kıyıinviylc ayrı ayn güzellikler gösteren; Yunan efsanelerini besliyen, halk masallarına mevzu olan Bog^az, sade bu sözlerle anlatılmada. Bari sefaleti görmemek için gözlerini maziden ayırmıyan, bugünkü kömür depolarını bile gör- raiyen ve yalnız duydug^u Boğaziçi mehtaplaıını yazan, Çamlıca Alemlerini sayıklıyan hikayeci kadar

75 74 olsun devrini anlatabilseycli. Hayır, Alai yc göre Bog'aziçi, Mısır'ın halicini andırmada. Bilinin sabahı sabahleyin içilen şarap, öbürünün akşamı ınalunur ve bu kadar,' Göksu da şöyle anlatılmada ' '«Alemin tavaf ettiğ^i, Mekke de hacıların Merve yle Sala arasında koştukları g^ibi cihanın gezip lozdugu, koşup eg:- lendiği yer. Deresi, üç günlük yoldan ileride ne olduğunu gören gök gözlü Arap karısı I Kıyısı, padişahın yurdu. Sahiden de şaşılacak dcrecede pa<!işaha lâyık, gönüller çeken bir yer. Çayıılıklanna hamci, ynni koyun burcu bile imrenmede. Orası bir j ök, çiçekler <le yıldızları Lâle sofaları, yeşilliğe parıltılar saçmada, sanki denize yanar mumlar dikilmişi Alemdağını da nasıl anlatıyor, okuyalım : «-Alemdagı, padişahın yeşil bir otajı. Otağın üstündeki altın alem de ayla güneş. O, yeşil ptag^ın çevresini erenler almış, orası bir dua harmanı olmuş. FeU ki allaşa /.iynet, mukaddes yerin eteği. Ustüıuleki kay nal; Mızu ın abıhayatı, her derde şifa. Gece kuzgunu, bir yan vursa hani, seher çağının ak doğanı bile ona haset eder. Yüzü nurlu, fakat şaşılacak ne var bunda? Her seher, güneş, yüzünü orada yıkamada I > Beğendinİ2 mi? Ve sonra Sâki-nâme. Bu, belki ömründe ağzına şarap koymamış, fakat muhakkak olarak her vesile ile hikâyelerinde içkiyi yermiş olan kadı efendi sakiye getir şarabı demede. Şarabı, küpü, üzüm çotuğunu, kadehi, sürahiyi, pirimuganı, meyhaneyi, sazları, gecc işretini, mumu, sabahı, rakıyı övmede. Afyonu, esrarı, hatta kahveyi ve bunlara müptelâ olanları kınamada. Baharı, güzü, yai^ı, kışı,

76 75 g^önlü ve aşkı anlatmada. Sonlarında kendisini Överken c Canlar veren şarabı, aahifede satırların doğru g^itınesi için iplerin izinden meydana gelen satır yerlerinden akıttık. İçen, ebedî bir neşe bulur. Bu şaraptan fey7. nlnn ârifc afiyetler olsun I» diyerek şarabının da ne hayalî, ne düzme bir şarap olduğunu söylüyor ve uzunca bir dua ile sözünü kesiyor. Görülüyor ya, divan edebiyatındaki hikâyeler, bize ancak o edebiyatın manevi sefaletini ve o pek uzun süren devirlerin ahlâkî düşkünlüğünü gösterebiliyor, işte bu kadar. Fakat biz, bu kadarını zaten yine pek basma kalıp yazılmış olan tarihlerden de öğrenmiyor muyuz? Romandan vaz geçtik, hikâyeden beklenen bu mudur? Bu edebiyatın kıt nlarında da bulduğumuz şeyler aynı. Yalnız son devirlerde. Eşref ve bilhassa kabı-, ııa sığ.nmıynn bir zekâ olan Neyzen Tevfik ve rah nu'lli üstai l'crid Kam ın kıt'alanıu idhal edemeyiz. Bunlar, aynı teknikle ve aynı dille söylemekle beraber devirlerini apaçık görmüşler, ihriyi sezmişler, beşerî görgüye sahip olmuşlar, hayntlan ve ruhlarından ilhanı alınışlardır. Bunların kıt'alan, <lil b.ıkıınındnn eskise hile ruh bnkıınnıdan yeni knlacaktır, I lopihipnanıe snlılbi Sabir^ıı şiirleri j» ibi. Hciki son devirlerde böyle bir kaç tane şair daha vardır. Y alnız Ney /on 1'cvfik'le rahmetli I'crid K.'un, fıunlann en kuvvelilleridir. Eskilerin kıt alarına ^^cllnce : Küflü felsefe, mistik görüş, miskin tevekkül, bazı kimseleri kmanıa, sövme, bazılarını ve kendilerini öv-

77 76 mc, talihten şikâyet, kadere rıza ve arada bir gevelenmiş hikmetlerle meselâ padişahtan bir kürk, bir ihsan, bir birşcy dilenine, işte bu kıt^alarm mevzuları.

78 X Divan şairlerinde hususiyet var mıdır? Bilgi aynı, görgü nym, duygu aynı. Bütün divan şairleri, bir meyhanenin içinde. Şarapları bir, sakileri bir, kadehleri bir. Seyrettikleri aynı kâinat, gördükleri aynı yüz, işittikleri aynr söz. Bir nağmeden zevk alıyorlar, bir tondan ah ediyorlar, bir güzele aşıklar. Ayni «müdam» ile mest oluyorlar, aynı ' salnıh * ile mahmurluk söküyorlar, aynı meclisin sarhoîju bunlar. Altının saflığına inanıyorlar, gümüşün berraklığına kanıyorlar, civanın oynaklığiyle eğleniyorlar, lanle, yakuta vurgun bunlar, inciye, mücevhere meftun I Is* lanhul da oturanları, Bedahşan'ı sayıklamada, Sâdâbâdda gezenleri, Aden diyarını hayfîl etmede! Şovenleri sövüyor, (ivonlcri övüyor. Söverlerse aynı çr.şil sövüyorlar, överlerse aynı lar;;da övüyorlar. 1le[)sinin gözleri buğulu. Hayâl içinde yaşıyorlar, hicranla ö- mür sürüyorlar, visal için Ölüyotlar. Bu yokluk sarhoşları, bu varlık ölüleri, bu hayâl adamları, bu hayranlar, 1x1 gününü gün eden, dünü, lınp <lünü yaşıyan, yarını düşünıniyenler... Bu, zamanlarını bile görıni- yenler, bu halkı düşünmiye bile tenezzül etmiyenicr, bu, görseler bile gözlerini yumanlar... Bü aynı diii kullanan, aynı neşeyle taşan, aynı mecazlarla söz söyliyen adamlar... Bu şairler, bu divan şairleri. Umarmısınız artık bunlar, birbirlerinden farklı olsunlar, ay-

79 78 n gförüşlcri bulunsun, ayrı duyuşlar beslesinler ve her hususla ayrılık göstersinler de birini öbüründen ayırd edelim. Bunlar, aynı sahneye, aynı dekor içinde ve aynı şarabın sarhoşlug;iylc çıkan adamlardır. Yalnız yüzlerine ayn maske takar bunlar ve tanımıyanlar, tanıyamıyanlar deı 1er ki bu filândır, ondan önce çıkan da fermandı. Fakat onlar diyorlar ki * A ğla ey gözlerim ağla; ne gelen var, ne giden / Divan şairlerinin de bariz karakterleri vardır, meşrep ve mezhep sahibidir bu adamlar. Fakat zavallılar, son zamanlarda divan edebiyatını sürükliyenlerden bir merhumun dediği gibidiiler : B irtr bedbaht esiriz cümlemiz âzâd şeklinde t Ne çare; bunlar, aynı dile, aynı görüşe, aynı sezişe, aynı duyuş ve anlayışa, hatla aynı heyecana ve mecazlar saltanatına esir olmuş zekâlardır. Evet, inkâra mecal y6k; çok zekîleri var vc esir zekâlardır bunlar. Fakat dehalar mı? Haşa... g:er deha o l malardı bu esaret zincirini derhal kırarlardı, kıramamışlardır işte. Ve bu yüzden Hiı^an edebiyatında yalnız üslûp hususiyeti, yalnız anlatış tarzıdır ki yüksek şairi, yüksek şairden ayırd eder. Kullandıkları kelimeler bile aynı olan şairler, yalnız anlatış larzlflriyle, biraz karakterleri, mezhep vc meşrebleri, bir de asırlarca süren bu edebiyat içinde devir devir, yer yer beliren Ichce ve şiveleriyle ayrılabilirler. Yoksa hepsi «kerem, hançer, g-ül, hatem» redifli kasideler yazmıştır. Hepsi

80 79 birbirine eski dilce cevap, yeni dilce narirc dürmüştür. Hepsi aynı mecazlarla aynı mazmunlar» kullannfiiştır. Necati, onbeşinci asırda O l ma/ı-t dil - fürûzn şehîlı olduğuyıçan Baktıkça mf/ır yüzüne gözüm dolâ gelür der. Onaltmcı asırd» Baki, mersiyesine meşhur yedi bentlik Hurşîde baksa gözleri halkın dolâ gelür Z ira görünce hâtıra ol m eh~likâ gelür bcyitini sıkişlırıverir I Necati, bir g-azelinde Yüz bin belâsı vâr ola aşkın belâ budur K im her belâsının nice bin müptelâsı var demiştir. İki asır sonra Nedim^ nazireye şu beyitle başlar : aynı gazele yazdığı Her (urrastnda bin şiken-^î dil^rübâst var Her bir ^ikenc~i iurrada bin müptelâsı var Ve Galip yine naziresinde Hak zülf^i pür ~şikene ile sad -berk-i rût/ına Gör hâl-i chl-i derdi ki yüz bin cefâsı var der, Necati'den yüz küsur yıl önce şehit edilen Nesimi de Gerçek hadîs imiş bu ki hûbun vefâsı yok Kim srvdi hübı vu didi hûbun cefâsı yok demişti. Var diyen de aynı şeyi söylüyor, yok diyen del IScni ağlan beni kim üstüme gelmez Ölicek B ir avuç toprak atar bâd~ı sabâdan gayrı

81 80 beytiyle Fuzûli nin N t yanar kimse bancı âteş-i dilden özge Ne açar kimse kapum bûd~ı sabâdan gayrı beyti, yahut yine aynı şairlerin Derd ile çdk-i gri hân eyleyen eller bu gün Rûz-ı mahşerde senin ser cümle dâm ânındadır Çekme dâmen nâz idüp üfiadelerden vchm kıl Göklere âçılmasun eller ki dâm ânınddır beyitleriyle Nedim in Dûr olur mu hiç. ey pîr-i mugan dâim senin JJûy'i sa/ıbâ-veş d il'î hun-kcşle dâm ânındadır beyti aynı fabrikanın malı, aynı kaynağın suyudur. İçlerinde daha ileri g-idenler de vardır. Meselâ Tanzimatçılarla çağdaş ve Namık Kemâle bir aralık şiir üstadı olan Osman Şems, Necati nin Ayağı yer mi basar zülfüne ber-dâr olanın 'Levk-u şevk île verir cân~ü serî döne döne beytini bir şiirine aynen almış ve Necati nin olduğunu söylcmiye lüzum bile görmemiştir. Hasılı l u/oli'le Bâki'yi, NcI î ile Nedim i, yahut «Bir ûlcm*i mâna> jiöylcdiği söylenen Naili yi, benden duyulan Ncşati ile daha ne olduğu onlaşılmıyan Galib i ancak şiveleri, lehçeleri ve birazda karakteıle* rinden doğan üslup hususiyetleriyle fark edebiliriz. Fuzûli,

82 81 Ben gedâ sen şâha kul olmak yok ammâ neyliyem Ârzû ser-geşie~î fikr-î m uhâl eyler beni yani, benim gibi bir yoksul, senin gibi bir padişaha kul bile olamaz. Ama nc yapayım ki istek, olımyacak şeylerle başı döndürmede der, melankolisini bildirir; Nedim de Gerdişin gördükçe şâkî-î mûlâyîm-meşrebin Ârzû ser-geşte-ı fikr-î m uhâl eyler beni yani mülâyim meşrepü, herşeyi hoş gören ve herşeye razı olacag;ı umulan sakinin sahna salma gezişini göl dükçe istek, olmıyacak şeylerle başımı döndürmede diyerek çapkınlığını anlatır. İşte bütün hususiyet buradadır ve divan şairinde ferdiyet, karakterin şive ve lehçenin meydana getirdiği, hatta nncnk yine bu teknik ve estetik içinde pek yüksek olan şairlerde nasılsa meydana getirebildiği bir şeydir. Fikirde, görüş ve anlayışta hiç bir hususiyet yoktur. Bu kadar sefildir işte bu edebiyat. [Jivnn lûlchiyatı : G

83 IX Divan Edebiyatında Divan Edebiyatına isyan. Yunan vc İran âliınlcıi, dünyayı yedi iklime nyır- ıtşlar, bizim divan edebiyat» da bunu aynen kabul eder, eder amma bu yedi iklim içindeki ülkelerden yalnız bir ûlke tanır: Iran, divan şairleri, FirdevsîMen Senaî, Altar ve Mevlâna'yn, Nizamî, Selman vc Hafızadan Hakanı, Saip,Örfî ve Şevketle kadar zaman Koman hep İran şiirinin vc şairlerinin tesiri altındadırlar. Bu teessür, onların g^örüşlcrine, duyuş ve anlayışlarına, hatta üslûplarına kadar işlemiştir. Oslup* larına, vezin ve kafiyelerine kadar, evet. Hafız : Duş refttm 6e cfer-f meykede hâb-âlûde H ırka ter dâmcn^u scccâde şerâh-âlndr. Der, dcg;il m i? Nedim» ayni üslûbu, kafiye ile şöyle kopya eder : ayni vezin ve Tâ kemergâhına dek gamzesi hâb-âlûdc Tâ girıbânına dek çeşmi şerâb-âlâde Sairlerin içinde Şeyhî gibi Hafız'dan adetâ tercümeler yapıp türkçe şiir yazan vc şair g^eçinenler, Nef'î g-ibi Mevlânâ'dan bol bol mazmun alanlar, Galip g-ibi Netice hizmot~ı Hünkâr-ı tşkdır Galin Libâs-i fakrim izt: tavr~t Şevketânernize...

84 83 Diyerek «Şevlcctinct bir tavır kullananlar vardır. D î van şairleri, teker teker birbirleıinin tesiri altında olmakla beraber toptan da İran şiirinin ve İran şairlerinin tesirine kapılmışlardır. Bu bakımdan bu edebiyat, Iran edebiyalmın biraz mahallileşmiş sönük bir kopyasıdır. Bu şairlerin hemen hepsi övünür ve kendisini İran şairlerinden yüksek ve iisliiıı j^örür. Nef'î gfibi kendisini Hukanî sayan, Nedim gibi kendisini cihan şairi snnnn üstadlar bile kasidede filânın tavrını, gazelde fişmanm edasını benimsemiştir. Bu edebiyat, kurulduğu asırdan ve ülkeden batıya doğru yayılmış, XIII üncü asırda Anadolu'da Og:uz lehçe- ile mahsûller vermiye başlamış, başlar başlamaz, dokuda olduğu g-lbi tşehname* yi öınek almış ve Atta^^ Sermcşk edinmiş, Mesnevi'yi yngınaya başlnnuşhr. Malbuki tam bu çag;da, Anadoluda yaşan bir intan şair var, İran ın dev şairleri kadar büyük ve insan bir şair; Yunus. Katiyyen ümmî olmıyan, halâ onu Umnıî sannıı okur yuzar edebiyat hocalarının rag;mir.e zamanının bütün bilg^ilerine derin bir vukufu bulunan, halk j[airi olmadıjj;! halde halkın şairi olan, halktan ayrılınıyan, tâbiatten bahsederse oldug^u gibi bahseden, mr.ddî tışkı anlatırsa oldug-u gibi anlatan, dindarlığını şiddetle, taassupla bildiren, şüphesini kudretle,samimiyetle itiraf ve ifade eden, ölüm korkuaile kıvranan, daha doğrusu ölümden sonraki âkibetin meçhul oluşundan ürken, bu suretle de hayata candan ve bütün vai lığiyie bağlılıkını gösteren, bazan öleceğine bile inanmıyan,

85 84 mistik bir ihblnyu her şeyi kendisinde bulan, tanrılısını apoçık söyiiyen, beşerî zaafını ^öıdükçe yanan, ahlayıp sızıldıyan, tasavvufu miskince kabul etmeyip onu İçtimaî bir nizam şekline sokan vo meselâ: Duruş, kazariy ye, yedir, bir gönül ele getir. Bin Kabe'den yeğrekiir bif gönül imâreii diyen, kulken tanrı olup artık kulluca tenezzül etmiyen, şeriatın ibadetlerini mühümsemiyen, duyduju derin aşka karşı cenneti bile hiçe Sayan, büyük bir müsamaha ile bütün dinleri, bütün mezhepleıi bir lîören ve hepsinden de hür olan, hatta nihayet yan» yana ulaştıg;! şeyin bile kendisini doyurmadıg^ını açıkça söyleyen bu in^an şair, bütün halkı ve sofileri tesin nhına almıştı.[o da bazan aruzla yazmış^ lakat aruzdap ziyade heceyi, halk veznini kullanmıştıv İkiraf etmek lâzımdır, ki aruzlannda, çağdaşları ^kadar muvaffak olmakla beraber hecelerine nispetle sami~ milig^inden kaybetmektedir. O, halktan ve hilkattan alrlıg^ı ilhamı halka ve hilkate halkın dilile ve duy> dug:u dille söyleyip duyurmayı tercih etmişti. Yaşadığı müddetçe kendi kendisini imal eden Yunus, yaşadığı asırdan itibaren Aşık Paşa*ya, Sajt Emre ye, dig^er Yunuslara, Âşık adlı bir dig;er şaire, Hacı Bay- ram'â, Eşref og:lu, Kay.fusuz Abdal, NiZam ojlu gibi ta onyedinci aşıra kadar süregelen sofi şairlere tesir elınişti ve bütün bu şairlerde heceyle aruzu kaynaşmış g^örmekteyiz. Bunlar, hecede Yunus tarzını benîmteınişler ve şüphe yok ki daha muvaffak olmuşlardır. Divan şairlerinden tasavvufu, kendilerine meslek

86 ve imam edinenler de arada bir heceyle şiirler söylüyorlar ki bu da yine ancak Yunus un tesirinden meydana gelen birşey. Meselâ onaltıncı asır sofi şairlerinden Usulî, kendisinden sonra g^elen halk şairi Knracaoğlan'm bir şiirine belki de örnek olan şu güzel şiiri yazabiliyorî Yarenler ecel gelmeden gözümüz toprak dolmadan Felek bizden öc alm adan hele bir demdir sürelim Doğünüp hasret yaşile bağrımız dolu baş ile A h İh kanlı yaş ile hele bîrdemdir sürelim Kara toprak döşenmeden ten kafesi uşanmadan N efis kuşa boşanntadan hele bir demdir sürelim Dünya kimseye mi kalır başa hod yazılan gelir O /e.ç'/ıı A lla h bilir hele hir demdir sürelim Bir acayip devran ancak cümle âlem hayran ancak Bu da bir hoş seyran ancak hele bir demdir sürelim UsûU terkelti varın komadı ah ile zarın Kim bilir nicolıır yarın hele bir demdir sürelim 85 Fnkal bir de nsıl divan şairleri var. Onlar, şnlafnta kapılmış zavallılardır. Onlar, Yunus a ehemmiyet bile vermezler. Bu adomlarm düşünüşlerini gösterdikti için şu vak^ayj kaydediverdim î Onaltmcı nsır başlarında V thidî îidlı bir şair, zamanmdaki tarikatları anlatan ve yer yer manzum parçalan da olan mensur bir kitnp yazar : Menûkıb-ı Hace*i cihan ve, Netîce-i can. Kitap, laiiiamiyle sade ve açık bir türkçeyle yazılmamıştır. Fakat znmpn geçtikçe dil»gc'a-

87 86 laşıyor vc ohycdinci asır münşilerinden Karnçclebi 7>aclc Abd.'İH7.i/., hu kitabı peu sade türkçe ve ftvam dilinde buluyor. Birbirine ulanmi-i.; terkipler, sntirlorca süren cümlelerle yeni b& tıın yazıyor, ön sözünde d«utann»;ıd.!n \-e Vshidî ile kitabının ad'nı bile anmadan Bir doi.lumda \julunan ve bayajjı bir dille yazılmıç ohm l»'.r kitabı şu hale getirdim» diyor. İşte meşhur ^*ûri!lhüdâ limenihtedâ» bu dii2me, bu çırpma ki* taptır. Ondükuzuncu asır başlarında Siinbülzade nin Yurıus u nasıl bayaj^ı gördüg^ü dc malûmdur. Onbeşinci asırda Alışır Nevayı, Türkçenin Farsça dan daha geniş ve zengin olduğuna dair bir kilap yazar, fakat şiirlerinde Icrkipli, ağdalı bir dille İran şiirini taklit eder, İran şairlerinin tesirine kapılır, lirik veznine aldırış bile etmez, mecazlar saltanatına mis* kincc boyun eğer; Fuzuli de onun yolunda gider. I3w suretle dog-uda Nevai ve Fuzûli, batıda iştıyhi vc Necati ile başlıyan Vıu kopya edebiyat, ıısırlarcn nıılar aulfiuuız, tek bir zümrenin uydurma görüşünü, yalancı duyuşunu yapmacık bir dille ve yine ayni tek ve azlık zümreye tekrarlar durur! Hastadır bu adamlar, hepsi şatcfnt hastası. Hummalı bir hastanın hezeyanları arasında doğru ve j/^üzcl sözde bulunabilir. Bunlarda zaman zaman doğru v«bir söz söylüyorlar. Edirneli Nazmi isminde pek (luyv usuz bir şairle Tatavlalı Mahremi adlı ne idüğû belirsiz bir diğeri, Arapça ve Farsça kelime ve terkip kullanmadan, fakat aruzla şiir yazmayı deniyorlar. Bu tarza derhal «Türkü basit» adı veriliyor, beğenilmiyor. Maamnfih bunun izini tâ G alip ie buluyoruz.

88 Onaltmcı asırdan onsekizinci asra bir atlayış, yahut aynı ihtiyaçla aynı şeyi buluş. Galiba bu ikinci ihtimal dahn doğanı. Nabi, j^nzciin lûgnt kitabı olmadığını, şiirde herkesin bilmediği kelimelerin kullanılmamasını söyler. G nlip de «Mii.snü Aşk» ındn nynı fikirde. Manzûme-i Fârisî-vpş ebyât Bilcümle tetâbıı-ı izâfât Yani «Farsça şiir gibi beyitler, Tamamlyle birbirine ulanmış izafet terkipleri» diye bu çeşit şiiri beğenmiyor, nmu yukarıdaki dille; bir beyitle bîr lek türkçe kelime bulunmıyan <Fârisî-veş> beyitle 1 Ga* lip, bu şevketane tavır kullanan şair, yine ayni kitabında, FuzûliMen ilham alarak, biraz da Mesnevi'den çalarak yazdığı «Hüsnü Aşk» ında Tarz-ı selefe iekaddüm ettim Bir başka lügat tekellüm ettim yani, geçmişlerin tarzını geçtim ve ben, bir bafka dil kullandım diyor, hatta Gördün mü bu vâdi~î nevîni D ivan yolu sanma bu zemini 87 yani, bu yepyeni vadiyi gördün mü? Bu yeri Divan yolu sanma, beytiyle Divan yolundan ayrıldığını sanıyor. Fakat «Divan yolu> sözünde dc yine bir îham yaparak divan yolunda gitmediğini (!) divan yoluyle anlatmış oluyor. Nedim, nasılsa ve belki dc başkalık olsun diye heceyle bir şiir yazıyor, ondokuzuncu asırda da bazan heceyle söyliyenler türüyo.r

89 88 Görülüyor ki divan edebiyatında, divan edebiyatına İcarşı için için vc içten içe bir iiyan yolt değil, var, fakat bu isyanda şuur yok. Olsaydı heceyi deniyenler, heceyle divan şiiri yazarlar, aynı klişeleri bir de bu kalıba tatbik ederlermiydi? Şinasi, sırf turk' çe olarak yazdığı beyitin «Lisân-ı avam» üzere olduğunu kaydedermiydi? Bu birkaç Örneğ;i alarak hamlenin enerjisini o uzak maziye götürmeye imkân varmıdır dersiniz?

90 XII Nesir ve Divan Edebiyatı Divan edebiyatında «Bahri tavîl» derler, bir tuhaflıg^ın.tuhaflıg-j vardır. Bu edebiyatı bilen, seven ve hatta bir de basılmamış divaniyle basılmış divançesi bulunan birisi bile, buna «Vezinle sayıklama* demişti. Lâf olsun diye şairler, bu bahirden de çok dela dört mısrnlık bir şiir yararlar. Meselâ Galip, bu bahre şöyle başlar; *Eıj gülisiân-ı letâjetle hezâr işve vû nâz ile yetişmiş gû7-r ra nâ sana gûyâ ki edüp mü$ki sehab'u mey-i gûigûn-u giilâbt dahi bârân edüp enfâs-ı Mesıhâ*yı nesim eyleyüp envâ^-ı nezâketle tarâvetlc verüp perveriş etmişler o ruhsâreyi yüz rcng-i behârârn ile bin gancc'i handanı muattar h h p elhak..> Boyuna gidiyor. Feilâtün feilâtün feilâlün (eilâtün fci lâliin feilâtün... Tam bir mısrada yelmiş dört tane feilâtün 1 İşle divan edebiyatının nesiıi, kafiyeli, yani secil i ve fakat vezinsiz bahri tavîlden ibarettir. Vcysi, birisine yazdıg^ı mektuba şöyle başlar;. <Mndâm ki şcmorîh-i gıısûn ı eşcâr, mahall~i hûrâz-ı küleh-gûşe-i ezhar T/e vukû-ı iıycân-i mirvârîdrîz'i behâr, sebeh-i znhûrh rüûs-i esmâr ola ve sab- bâg'i bâg, anıâyim t şâhidân^ı desiâzibi esmâr t elvân-t dil- firib ile müzeyyen kıla, hazret-i mâlik-

91 90 ül miilk-i alel ıtlâk celle cciâliihu dergâhına zemzemc-i cân'i nâ-iıivan peyv 'siedir bu Itrenniim U t ki... > Nc diyor ki, anladınız mı? Diyoı ki: Agaç dallnrının budaklarında çiçeklerin külâh uçlun çıktıkça; incilcr döken bahar taçlarının düşmesi, meyvalann başlarının çıkmasına sebep oldukça; bağ boyacı.vı bezenmiş güzelim meyve mahbuplarının sarıklarını, gönüucr ftihn boyalarla süsledikçe kayidsız, şarisız mülk ve aıvltanatn sahip olan ululr ulusu lamı lapısına kudretsiz can bülbülünün nağmeleri, bu ırlamayla ulaşmadadır ki yani, «Bahar rüzgarları esip çiyler düştükçe, yağmurlar yağdıkça, bu yüzden de çiçekler açılıp bahçeler bezendikçe, meyvalar oldukça > ve sonu şu; «Tanrı seni şundan bundan korusun!» işte mektuba böyle başlanır divan nesrinde I Yine Veysî, < Herifler hasetçi, hakkımızda kötü söylüyorlar, faziletimizi çekemiyorlar» diyecek yerde «0/ hasedcden hir bölük hasede^ zâtımıza lâzım-ı gayr-i m üfârık olan ni\ jıet^i jazîli-t zsvâlâtın temenni edüp mahz-ı daraban-t ırk-ı hasetten hakkımızda her bed-gûy /an âciz-i oyb^gûy, kâr-bend~i maksâd olur kuyâs etmekle dâim â bad-peymâ-yı sahrâ-yı m uhâlât olurlar!» Nerkiaiznde, hamsesinde mahbubu İstanbul'a giden bir âşıkın, onu geçirme bahanesiyle ta İstanbul» gelip şehirdeki şaşılacak şeyleri görmeden dönüşünü hikâye eder ve hikâyesine şöyle başlar :

92 <El*an ^iilgeşt-i pehn~deşt~i hayât ih nnznn'h-r rnn;dnn~ı mühahût olon y a rd n - t salıih-ul-keli'nût rivayeti ile hoccet~i si/ıhııt-i vukuu nnık(tyyrd-i sicill-ı isbât olmuştur ki bîlâd-ı Rûm'un birinde Â'adî-zâdelikle şöhret-yâfte bir mahdûm-t sâbib-cemâlin biisn-î bâ-kemâline baz-ı âşiifte-dilân âvâreç^ân âşık-ı zâr mejtûn-cı bî-knrâr olup münâsrbel-i ialeb-i ilm-ii müzâkere ile ekserdi ezminede mdtâlaa-i tavatından br-iıre-mcnd olmuşlar idi* Ynnİ (iiyor ki: 1İnlâ ucu bucağı olın«y<ın lınynt gül hahçcsini g^exmckte ve övünme meydanında nazlanarak salmmada olan sözleri tiogru dostların rivayetleriyle doğruluk hocccti, ispat sicilline kaydedilmiştir ki Anadolu şc* lıirlcrinden birinde bir katlu/ııı pek güzel bir oğlu vardı. Bu güzel oğlanın nokftnn.ıı?; gü^celliğino ban jfönlü perişan avareler ağlayıp inliyccck <lcrecede meftun ve kararsız bir halde âşık olup bilyi öğrenme vc mü/.nkcrcdc bıilunmo balmnesiyle çok jmıunn unun yüzünü mütalâadan hisse alırlardı», yani bn hikâyeyi doğru sözlülerden duydum, onlar da hâli sağdır. Anadolu'da bir kadın^n pek güzel bir oğlu varmış. Bazı kimseler bu çocuğa vurulmuş. Tahsil ediyoruz diye yanına giderler, yüzünü ^Öıürlcrmij. işte anlauığı bu münasebetsiz şey ve divan edebiyatında hikâye mevzuu budur vc böyle anlatılır hikâye! Koçu Bey in sade cümlelerle yazdığı lâyihası, sonradan ancak bu yüzden şöhret bulmtıçlur, ba^ka yüzden değil. Kâni, divan nesriyle lâlife yapıyor > 91

93 92 *01 tarafta ne kadar clellâl, hammâl, bakkal^ dellâk, allâk, mellâh, fellâh, sellâh, nemmâm, zemmam, mudrd\ mugzıb, mu/t mil, müfsid, mülhid, kehhan, remmâl, nahham, haccam, alcı, falcı gözaçıct, kül saçıci, aynacı, yaymacı, hokkal az, taklabaz, hilebaz, sîşebaz, nerbaz...* Böyle gidiyor ve bunların' hepisinc selâm yolluyor, sonunda da yine o acayip dille «Bu ayrı bir yol, sırrını sonra anlarsın» diyor. Güldiyseniz lâtileye değil, acayipliğe güldünüz muhakkak. Aynı nesircinin haşa ait tâbirlerle dolu yazısı ve pamuk kedi câriyeleıi ağzından yazdığı «Hirre-nâme» si de' meşhurdur, hep kedilere ait sözlerle yazılmış bir sanat numunesi I Tnrzimalln eskiler yenilenirken Namık Kemâl bile buna benzer bir şey yazmış da gûya hiciv yapmış, yahut lâtife elmiş! Bu nesir, Tanzimatçılar tarafından da yürütülmüştür, yalnız zaman bakımından oldukça sadeleşerek. Meselâ Reşit Paşa «Encümen-i danışa de okunan nutkunda «Halkın bu gördüğümüz refah ve intizamı münevverlerle bayağı hitlkuı hoş geçinmesi, hep hünerle, bilgiyle meydana gelmemiş ınicüı? G ördüğümüz bunca güzel işlerle sağ esen yaşayış, ibretle bakılacak, gerçeği anlı yan dikkat terazisiyle tartılacak olursa hep bu yüzden değil midir, başka bir ıcbebi var mıdır bunun?» gibi esasen acayip benzetişlerle süslenmiş garip bir fikri, yani «huzur, refah, düzen, iyi iş ve güzel yaşayış, nihayet münevverle aşağı tabakanın hoş geçinmesi, hep bilgiyledir» fikrini daha tuhaf ve daha âcayip olarak şöyle söylüyor^

94 93 ^Bu gördüğümüz sâmân~üniızâm~t ahvâl-i enâm xte hâsn-i maâşeret-i havvas^tı avâm, hep hıiner-ü maarif etle husule gelmiş bir eser değil m idir ve meşhudumuz olan bunca mehâsin-i umur ve sûrei-i âsrîyiş-û huzurun nazar~ı im*an ile baktlup mızân-ı dikkat-şınâsîye uruldukta dânîş-û maâriften başka bir sebebi varım dır?* Şinasi dc «Medeniyetin esas yapısı, halkın birbirine yardımıdır. Şu halde ferdlerin geçimlerini te* ininden âciz kalmamalarına himmet etmek, cemiyetin birinci vazifelerindendir» sözünü *Afebnâ-yi temeddün, mâdde-i teâvün olmasiyle efrâdın kifâf-t nefs tedârükünden âciz kalmamasına himmet etmekt hey*~ et i ictinıâiyyenin birinci vezâifindendir^ tarzında söylüyor. Reşid Paşa daki intizâm, enâm, avâm; hüner, eser; umur, huzur; im'ân, mizan secileriyle Şinasi'dedeki temeddün, taâvün secilerine ve cümle teşekkülüne bakın* Urulunca deg;il urulduktn, olduğundan dfg:il olmasiyle I Bunların birincisi bir nutuktur, İkincisiyse bir makale, gazete makalesi. Ziya Paşa'da «Şiir ve inşa* makalesinde bir yandan Necati, Bâki, N efî gibi şairleri osmanlı şairi saymaz, halk şairlerine özenirken Öbür yandan eskileri takdir eder, yenileri hoş görmez, yazılarını manasız bulur. Hangi yemler? Kendisi ve arkadaşları mı? Kemal bile Londra'yı kendi gözlükleriyle görür ve «Nehir altında muntazam çarşıları, hava yüzünde mükemmel köprüleri var> derken birdenbire «Ayîneserây namında bir mesireleri mevcuttur, uzaktan bakılırsa in'itâf'i şumeden hevâyî mâî hasıl olan bir ze

95 94 min Qxcrinde ccvvâl olan Alâim"! semâ pnrçnlnn nnzur*ı hayâl önüne bir nıüceff kûh*ı elmas gclirir» der. Hal'ıt Ziya Uşaklıg^ıl in «Bârân-ı dürr-ü clmâs> ) bundan farkh m ı? Ve hepsi de inşa bakmıındnn asırlarca sürüp g^elen bir nesir deg:ilmi? <lnsan, tanrı verjjisi olarak yaratılıştan hürdür. Bu sebeple şu tanrı vergisinden faydalunnıag^a mecburdur> demek için <lnsanki kudretten hürriyetle meftûrdur, bil tabi o atâ^yı İlâhîden istifadeye mecburdur* diyen Kemal'in 511 sözüne ve sözündeki meftur, mecbur, kudret, hürriyet secileriyle Farsça inşasiyle Türkçe cümle kuruşuna vs bilhassa hürriyetle mecbur tezadma dikkat edersek bu tanrı vergisinin ne kadar külfetli ve tezatlarla dolu olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz. Hasılı divan nesri, konulma diliyle deg;ildir. Bu nesirde dıştan Haciyvat Çelebi nin mustalah sözlerini, içten halkın alayını duymadayız. Kestirme söz şu : Şiirine nispetle divan edebiyatının nesri yoktur. Halk nesrini, Dede Korkut hikâyeleriyle Evliva ÇelebiMe YC halk sofilerinin resimleriyle mektuplarında gördükten ve şiirini dc saz şairlerinde duyduktan 5onr» flözün daha kestirmesini söyliyecejiz î Divan edebiyatının dili yoktur I

96 XUI Türkçe ve Divan Edebiyatı Dikkat edilmiştir, yazılarımızda verdiğimiz örneklerin çojunu nesirle ve bug^ünkü konuşma dilimizle verdik, asıuarmı yazılardan sonra svraladvk. O çetrefil beyitleri yazıp g^eçseydik eminiz ki bug^unün nesli, hiç, ama hiç bırşey anlamazdı. Yine eminiz ki yazılarımızı okuyanların çoğu, verdiğimiz örneklerin aailiarına ancak bakıp jreçmişlerdir. Okuyup anlıyamazlar da ondan denmesin, bunları okumak, okumaya çalışma, ög;renınek vc bilmr k zaten lüzumsuzdur. Her dil deg-işir, Türkçe de deg-işmiştir. Yunus, Daşdan yine deli göğal sular gibi çoğlar Akdun yine kanla yaşam yollarım ı bağlar der. Bu dil, zamanla değişmiş, bug-ün Taştın yine deli gönül sular gibi çağlar mısın mısın mısın A k lın yine kanlı yaşım yollarım ı bağlar mısın haline gelmiştir. Yani asıl değişmemiştir, konuşma tarzı değişmiştir. Dünkü «jfönğül*, bugün cgönül» olmuştur. Dünkü «geldünı, oldı, bizüm* bugün «geldim, oldum, bizim» diye söylenmektedir. Keleci, aayru, esrimek, knyıkmak, gibi bazı Türkçe kelimeler de unutuhnuştur; bugün bunlanıı yerine kelime, söz, hasta, sarhoş olmıd:, aldırış etmek vc koygilımmnk kelimelerini kullanıyoruz. «Benven, alısar, gelüben.

97 96 gfidcvüz* g^ibi bazj aigalar da bugün «benim, olacak* tjr, gelerek, gideceğiz ve gidiyoruz> diye kullanılıyor. Hatta dile giren yabancı kelimelerin bir kısmı, halkın ve köylünün konuşmasına kadar yapdroiş, lıalk ve köylü tarafından deg^iştirilmiştir. Hasılı Türkçe de her dil gibi bir oluş geçirmiştir ve geçirecektir dc. Bu, Türkçcnin yaşayışına ve hayatiyetine deulct eder. O da, kendi bünyesi dahilinde zamanla des^işmektedir. Biz, Türkçe olmak şartiyle dünün, evvelki günün, daha evvelki günün dilini anlarız. Anlıyamadığımıı unutulmuş kelimelerle zamanla degfişen sığaları da küçük bir lügat ve izah, bize derhal anlatır. ' Divan edebiyatının dili böyle değildir. Bu edebiyatm dili, Arapça ve Farsça kelime ve kaidelerle Türkçenin kaynaşmasından meydana gelmiştir. Bu dili anlamak için Arapça ve Farsça bilmek zaruridir, fakat kâfi değildir. Konuşma Türkçesini gayet iyi bilen ve bu iki dile de hakkıla vakıf olan birisi bile divan edebiyatının dilini adam akıllı anlıyamaz. Ç ünkü bu dil, Arapça da değildir, Farsça da değildir, ayrı bir dildir. Arapça ve Farsça bilen bile bu dili anlıyamazsa artık halk, nasıl anlar? Divan şairi bir şey anlatmaz, şerhedcr. Anlamaz fehim veya derk eyler. Bu adamlar, herhangi bir kokuyu koklamazlar, ya şemmederler, ya istişmam. Bakmazlar, nigâh veya nazar ederler. Gûşetmek, bunların dilinde işitmek ve duymaktır. Bunlara birşey görünmez, büyü, yahut bedidâr olur; birşey meydana çıkmaz, zuhur eder, yahut aşikâr olur, öyle beyitleri vardır bu edebiyatın ki içinde yalnız dır, yahut olur gibi bir tek

98 97 Turkçe'soz bulunur, öyle beyitleri vardır ki d da bulanmaz, bütün kelimeler, Arapça ve Farsçadır, fakat beyit ne Arapçadır, ne de Farsça I ö y le beyitleri vardır ki hâlâ halledilmemiştir, tevcih ve tevil edilir, öyle beyitler vardır ki tevcih ve tevili de başka bir tevcihe, başka bir tevile muhtaçtır I Divan dilinin inşası böyledir. Kelimelerine gelince ; Mecazlar saltanatının kapı kullarıdır bunlar. Bu saltanat, ancak kelimelerle korunur. Şairler, yazdıkları beyitlerin Türkçe söylenirse pek acayip, hatta gülünç olacakını anlamışlarmıdır, nedir? Hep Arapça vc bilhassa Farsça kelimeler kullanırlar. Bu kelimelerle terkip yapar, bu terkiplerle bir ahenk meydana getirirler. Bu edebiyatın joülbülü bazan andelip, çok defa bin manâsına da gelen hezardır. Bu edebiyatta yüz ve göl üşme didardır, koçmak kinara çekmektir. Sevgili diirüba, dilber, nigâr, yar vc dildardır; darılmak, azarlamak, eziyet etmek itab veya âzâr. Bu dilde buluşma visâl. ve vuslattır, ayrılma hicran vc firkat. Gök azmandır, yer zemin. Güneş denirse bayalı olur, fakat aftap, hurşit, şems, hatta yuh, yerinde sözlerdir. Deniz, ya ummandır ya bahir ya derya. Coşkunluk cuş ve huruştur, sarhoş mest, mesti evkâr. Ag^layış giryedır, naledir, ag^lıyan âşık, aşıkızar. Gonca, serv, nerkis, sünbül, çenar (çınar değ^ii), sanevber, narven, ergavan, nihai, har, gülşen, gül, lâle, çemen (bu da çimen deg^il). Leb, laal, kod, kamet, kıyamet, çeşm, dide, zülf, giysu, perçem, ham, şikenç, çin, dest, dâmen, sîne, dil, 8ak, şiirin, gabgap, gamze, müjgân, ebru, nâf, enguşt, nâhun, pay. Âs- Divan Edebiyatı ; 7

99 98 rain, milır, mch vc mâh, hurşid, bcdr, hilâl, aftnp', en- c ü a, derya, kenar, ııtjrap, mtvç, gavta, mevce, katre, rcşha, lüccc, sahil, bârân, bcrf, bâd, sabâ, şimal, ncfha, peyk, hızane, hazine, genç, künç, mâr, nakt, sim, zer, yakut, elmas, firuze, dür, lümü, diirrüyelim, ;;Bhdane, ışk, ülfet, üns, vuslat, visiil, firkat, hicran, girye, hande, rumâl, hâkvpay, pabus, rakıyp, renk, hile, âl, tegafül, yâlübâl, hıram, hûnî, zâlim, knatil. g-addar, hunriz, sınan, nite, hançer, seyf, şemşir, tıyg, tîr, keman, kavs, navek, hedef. Ve nihayet pırimugan, harabat, kadeh, sâgar, piyâle, mey, mahbup, mug^beçe, tâki, mestiharab, kaza ve kader, takdir, hükmü ezelî, tecelli, talih, baht, hâb, merk. İşle divan edebiyatmın kelimelerinden belli başlı örnekler. Bunlardan mutlaka üçü beşi, ikili üçlü terkipler halinde divan edebiyatmın her şiirinde geçer vc arada bir de *olur, bulur, gelir, gider, dır> gibi serpiştirme ve eklenti Türkçe kelimeler. Bu dilde hâcc gibi hem hoca, hem tacir vc bezirgan, cenâp gibi hem eşik^ hem hazret, çîn gibi hem Çin ülkesi, hem kıvrım, tâb gibi hem ziya, hem parlakhk, hem kudret, hem ızlırap mânalarına gelen kelimelerle de hayli oyuncaklar yapıhr. Farsça vc Arapça kelimenin son harfi *'n harfinden başka bir harf oldu ve kendisinden sonra eklenecek bir türkçc kelime de bulunmadı mı derhal çekilerek okunur. Maamafih şairler, sonu ^n,, harfi olan yabancı kelimelerde de bazan bu çekişi yaparlar, vezne sokmak için :

100 99 Edrene fchrîm i bû yâ cennct-î m cvâ midir yahut : Ağzını göreli varlığım oldu güman oıuralaııııda olduğu gibi Türkçe kelimeleri de çeker, uzatırlar. Bu imâlelerin hakkı, tamamiyle verilerek okundumu bu dil, tam Haciyvat Çelebi nin dili olur. Bu acayip dili, ilk olarak hatırımda kaldığına göre Falih Rıfkı, {fiizel bir yazısında, Haciyvad'm fiiline benzetmişti. O vakitten beri meselâ: Ey pây-bend-'i dâmgeh-î kayd-t nâm^u neng Tâ key hevâ-yi meşgate-î dehr-i bî-direng y ahut: Bû şehr-i Sîianbûl ki bî-misl^ii behâdtr B ir sengine yekpare Acem m ülkü fedadır yahut d a : Bigâne^mcşrebâ bize tâ key icgâfülün Ey nahl-i nâz yok mu bu y â n â lemâyülün gibi her hangi bir divan beytini okudum mu bunu hatırlarım. Derhal kulaklarıma Haciyvad'm «Hay Hnk> «esiyle mustallah ibareleri ve Falih Rıfkı'nın tam ye-, rinde olarak halk zekâsının alaycı mümessili saydıg'i Karagöz'ün nükteleri gelir. Bilmem şüpheye mahal var mıdır? Bu acayip dil, kelimeleri ve kuruluşiyle artık ölmüş, çürümüş git* miştir, müstehassası bile kalmamıştır. N o t; Bu yazıda geçen lûgatlan yazınıya, beyitleri aolatınıya hiçbir lüzum yok.

101 XIV Divan Edebiyatı ölü bilgilere dayanır. Arnplar, ynyılmn sınırlarmı gcnî^lcuikçc Rotna - Yunan, Iran -Hint medeniyetlerinin ve bu medeniyetler vasıtasiyle diğer eski medeniyetlerin tesirine kapılmışlar, eski Yunan kitapları Arapçaya çevrilmiş, incelenmiş, şerhedilmiş, dinde siyasî ve aklî mezhepler, düşünccdc felsefî meslekler nıcy<lıın:ı gclıuiye başlannı^ı Yunan felsefesine dayanan bir din felsefesi. Kelâm kurulmuş, Hind vc Yunan felsefesi, müslümanuşarak Hükema mesleğini doğurmuştu. İslâm medeniyeti, düşünce sisteminden edebiyat ve mûsikisine kadar eski medeniyetlerin mirasına konmuş bir ümmet medeniyetiydi. liütün manâsiyle bir çöl ve göçebe edebiyatı olan ve bu hayatı, realiteye tamamiyle uy^un bir surette yaşalan Cahiliyye devri, bu medenî taazzi neticesinde kapanmış, Arap olmıyanlann yardımiyle kurulan Abbasoğullan devrinde ve bu sıralarda kurulan İslâm hükümetleri zamanında İran dili, edebî bir dil olmıya başlamıştı. Nihayet Iran edebiyatında Firdcvsî, «Şehnûmo siyle Yunan felsefesi sistemine dayanarak İran destanını yenilemiş, kendisinden sonra jî^eleu bütün şairlere tükenmez bir hazine bırakmıştı. Bünye bakımından İran diline tamamiyle uyan ve Araplardaki düşüklüklerden, düzensizliklerden lomamiyle av-ınan aruz, artık bir Arap vezni değildi. Bu

102 101 vezinle vc İran diliyle meydana gelen edebiyat da ruh bakımından İranı bir edebiyat olmuştu. Netekim mûalümanlık da artık. Arap müslümanlı^ı olmaktan büsbütün çıkmıştı. Unsuri, Ferruhi, Enverî ve Nizami, kasidede, hamsede birer kudret olmuşlar, Sadi, hike- miyat vadisinde teferrüt etmiş, Senaî^ve Attar, nihayet Mevlâna, bilhas&a halka, halk hikâyelerine, halk düşünüşüne, halk duyuşuna vc halk görüşüne dayanarak halkın anlıyacnğı bir mantıkla sofî inanışın şiirini meydana getirmişler, sonuncusu, tasavvuf edebiyatında hnklı olarak bir Kur'an talâkki edilen ve Şehname gibi bütün şairlere bir ilham kaynağı kesilen Mesnevi,, iini yazmış, Hayyam septik bir rubai üstndı olmuş,»hafız reel bir görüşle rindâne gazellerini ibdâ^ etmişti. İşte Türk divan edebiyatı, böyle (bir çng:da vc doğrudan doğruya önce Şehnâme nin, 'sonra Mesnevi nin ve nihayet bütün bu şairlerin tesiriyle belirdi. İran edebiyatının bu ilk klâsik devrinden, sonra Cami'yle başlıyan ikinci devir şairleri de teker tekcr^ divan şairlerine üsl6d oldular. İran edebiyalı-. nın bu ikinci devresindeki şairler, birinci devreye nispetle sönüktür. Bir Firdevsî, bir Hayyâm, bir A t tar, bir Mevlâna yoktur ki artık. Bu dev şairler, vazifelerini yapmışlar ve tamamlamışlardır. Sonrakilere, bunların yolunda yürümekten başka bir şey kalmamıştır. Bu da aynı görüşün, aynı düşüncenin, aynı inanışın, aynı sözlerle ve aynı teknikle tekrarını icap ettirmiştir. Vakit vakit Kelim gibi bediî, yahut Muhteşem gibi dinî yükselişler yok değildir, fakat bu ikinci devre sairleri, ancak Hint'ten feviz almak sure*

103 102 tiyle jn.i3bî,.,hir.,jycnilik yapabilmişlerdir ki bu da sırf Iran İçin bir kazançtır. Fakat çu nisbî veiiilikie bu şairler, ilk devre şairleri gibi bütün dünyanın malı olamav^lard». Sebep, meydandadır. Çünkü şark, her şeyden önce din ve bu münasebetle dil bakımından j^arba karşt fikir kapılarını kapamış, fakat jfaıp mal- Innnn sınırlarını açarak j^arbın bir alışveriş pazarı olmuştu. Bize ^relince * Istanbulu aldık, Fakat Fatih, yal* nız madalyada bir Roma arabasına bindi, başına o madalyada bir güneş doğdu ve yalnız o madalyada Kayzer kesildi; fakat Rönesans Avrupa da başladı. Kanuni devrinde bir lütuf olarak verilen ve sonra başr ınızu bir musibet olan kapitülâsyonlar, ülkeyi açık bir pnzar haline soktu. Gün g-eçtikçe tezg^âh söndü, fabrika kurulmadı. Şarktan gelen skolâstik düşünce eskidi, küflendi. AvrupaMa hayat şartlarından dog:an müsbet»düşünce ilerlerken biz, Avrupa yı hâlâ bir darüicihat saydık ve müsbet bilg-iden haberi bile olmıyan medrese, sekizinci kat g ög:ün arş, dokuzuncu kat ^^öğ-ün kürâi olduğuna inanmıya ve inandırmıya çalıştı, o arşın çürüdüğünü, o kürsinin yıkıldığını duymadı ve SofestailerİR Meşşaun vc Ruvakiyyundan bahsetti durdu 1 Bu ınvıkaddimeden sonra asıl maksada geliyoruz: Divan edebiyatı, müsbet bilgiye değil, ölü bilgilere dayanır. Müsbet bilgi meydana gelir, gelişir, madde* cilik doğar vc her tarafta hayalî bir dünya edebiyatı

104 103 kunılurken divan edebiyatı, hâlâ ölü bilgilere, 7aman geçtikçe de daha ziyade ölen, çürüyen, kokan ve dag;ılan fikirlere sahiptir. Asırlarca süren bu edebiyatın ilk devrini bilmek için de tefsir, hndis, kelâm, tasavvuf jribi bilgileri, Aris(o mnnfıg-ını, Bntlamyun mesleg^ini, Hükema felsefesini, kimya*, simya*, rcmip, gibi acayip vc aalı yok bilgilerin hiç olmazsa mevzu ve ıstılâhlarmı, bütün bu lüzumsuz ve mânâsız şeyleri bilmemiz lâzımdır; son devrini anlamak için de. Ali Şir Nevaî ve Fuzûlî dc bu bilgilerle anlaşılabilir, Ziya paşa ve Yenişehirli Avni dc. Şehname okunmadıkça bu edebiyat anlaşılmaz, efsaneler bilinmedikle h ı muamma çözülmez. Bu edebiyntta iklim yediye ayrılır, gökler dokuzdur. Bu göklerde yer yüzünden itibaren ay, utarit, zührc, güneş, mirrih, müşteri ve zühal vardır. Bu yıldızların tabiatleri, mizaçları, renkleri, tesirleri vc efsaneleri, hatta dostları, düşmanları, yer yüzüne hakim oldukları zamanlar ve vazifeleri tespit edilmiştir. Mîrrih kılıç çeker, zühal bn?5 keser, zühre saz çalar, müşteri hüküm verir, Utnril kâtiptir, ay muhasip. Güneş de âleme feyiz akıtan bir çeşmedir. Bu yedi göğü on iki burcun bulundujfu sâbilelrr, burçlar gö^ü kaplar, bu gög-ü de dokuzuncu kat gök kaplapmıştır ki bu göğe «Atlâs> denir ve şair, bazan bunu ög'düg;ü kişiyc giydirmiye kalkar da bu gök yetişmez, kısa «yahut dar gelir; bazan da bu geniş göğün, padişahın çadırına döşendiği, öbür göklerin de padişah kullarma benekli bir libas olduğu vâkidirl Madde âlemi, dört

105 104 unsurdan, toprak, su, hava ve ateşten meydana gelmiştir. Bu dokuz kat gökle dört unsur baba ve ana* dır. Dokuz yüce babayla dört aşağılık anadan her an üç çocuk meydana gelmektedir; cemât, nebat ve hay* Van. Bu edebiyatta Havva, Adem'i aldatır, yılan miyancılık edet. Nuh tufana uğrar, İdris göğe ağar. İbrahim cömerttir, oğlunu keser. İsmail babasının bıçağına boyui) verir, gökten koç iner Yakup «Beytûl hazen», yahut.«külbc*i ahzan> da ağlar, gözlerine ak düşer. Yusuf kuyuya atılır; Zeliha onu sever, zındana attırır; sonra Mısır'a sultan olur güzel YusuL Musa Hızırla konuşur, yaptığı işlere sabredemez. H ı zır'la İskender buluşurlar, karanlıklar diyanna giderler. Hızır, abıhayat içer, İskender mahrum kalır. Musa, asâsiyle denizi yarar, Firavun'u kahreder, asâ, ejderha olur, büyücüleri imana getirir. Süleyman'ın tahtını yel götürür, Asaf Belkıs'ı tahtiyle getir. Kuş dilini bilir Süleyman, karınca da bu padişaha bir karınca budunu armağan sunar. Isû beşikle kpnuşur, öuilcri diriltir, körlerin gözlerini açar... Bu edebiyat, baştan başa bir tarihi mukaddestir. Bu edebiyatta âhır zaman fitneleri kaynaşır. Sevgilinin zülfü, kıyametten önce çıkacak, âlemi kaplıya'cak dumandır, boyu kıyamet, yüzü mağribden doğan güneşi Harut'la Marut zühreyi severler, Bâbil kuyusuna baş aşağı asılırlar, zühre çarpılır, yıldız o- lur, göğe çıkar. Kamış kaleminin içindeki ince kıl, Harut'un saçındandır, şair de sihirbaz. Bu edebiyi-

106 105 tın g öjün dc melekler şeytanlara şihap atarlar, yerinde cinler cirid oynarlar. Cennetler, Şeddad ın İrem bag:iyle haşir neşir olur. Kulaklara gaipten elest^ sesi {^elir, s^özlere tecelli nuru g^örünûr. Dilberin aya^ınm tozu tutyadır^, vuslâtı yaraları onartan mumya*, bakışı toprakı bile altın yapan kimya. Güneşi, taşı laal yapar, sfiheyl yıldızı Yemen deki çakılları akik haline getirir. Ovalarında ahular gerer, sevg^ilinin zülüflerini Ç in e benzetmek Hatadır, fakat zülüfleri de misktir,.sakalları, bıyıkları dal Bu diyarın madaraları tılsımhdır, bu vuslat madaralarındaki hâzineleri zülüf yı^* Unlan korur, bekler I Bu edebiyatta Kanûn-ı Şifâ^ hükümleri revaçtadır, remile inanıhr, usturlaba^ bakılır, eşrefi sâât" g^özetilir, mushaftan fal açılır, yağmurlu havalarda uyunur, ikindi, üstü uyunursa adama ağırhk g^elir. Yarh^lar fermanlar gelir gider, mührü Süleymanlarla âlemlere hükmedilir, billûr köşklerdeki aynaların Önlerinde dudular söz söylemeyi öğrenirler, Hindistan şekeri yerler I Bu edebiyatta bilgiç şair, sevgilinin saçlarındaki teselsüle^** düşer, yüzünü görünce devre*^ inanır, yahut vuslatını düşünüp de yüzünü göremeyince teselsülün batıl ve muhtîl, devrin mümteniğ bir ihtimal olduğunu anlar. Bu muhkem kaziyefere^^, cedele^** düşmeden hükmeder I Bu edebiyatta devri kamerden bahsedilir, şerefi»ftap beklenir, ınirrihle zuhalin nuhusetinden korku

107 106 lur,müşteriyle zührcnin saadetine innnı'ır, kıranı sameyn umulur, sahipkıran ö âılür. Bu ctlcbiyalta mahbubun kaşları cclî' hattır, sakalları g^ubnr'-'. Zülüfleri taliktir*", sakalı, j;;mz,c!ligîni nesh edemez. Boy elife ben7cr, ağız mime, züiuf dala, yahut cime, kaş raya Halta ne yazık, âşıkm «ah» ı bile bir elifle bir sıfırdan * ibarettir! Bu edebiyatın nağmelerinden saba ahengi, nevruz zemzemesi, hicaz havası, şehnaz makamı, Irak yeli, ferehnâk terennümü, rast peşrevi, süzinâk semaisi, eve şarkısı, buselik fısıltısı, mahur sadası, muhayyer edası ve nihayet uşşakın ycjrâhtan, düjjâhtan, sej,^âh- lan ve çargâhtan mırıltıları duyulur I Bu edebiyatta Hatem cömerdlik eder, Uveys deve jifüdcr, İbrahim Edhcm saltanatından g cçcr, Ferhat Bisutün dağını deler, Mecnun un başında leylekler yuva kurar. Cemşit kadehini düzer, İskender aynasını cilâlnr, Gâve Dahhâk'i ömüriir, Feriflun,nda1ctini âleme yayar, Dârâ dünyayı zapleder, Rüslem pehlivanlıklar g-österir, Zâl in doğmadan saçı ağarır, Behrnmı gûr yaban eşeği avlar, mezara avlanır. Efrasyap- 1ar, İsfendiyorlar, Tiehemtenler lop ve çevgân oynarlar. Kafileler konar göçer, çan sesleri gelir, meşaleler görünür. Mızraklar, kılıçlar parlar, kalkanlara inen gürz sesleri kulakları çınlatır, yaylar yasılır, oklar atılır, temrenler değer, kanlar saçılır ve yalnız Mâm ile Bihzat, bütün bunları resmeder I

108 107 Bu edebiyatta deıvişler, baş açık yalın ayak abdal olmuşlar, teslim kemerini kuşanmışlar, rıza palheng^ini takınmışlar, kulluk mengûşunu kulîtkinrma takmışlardır. Mecazî aşktan geçmişler, hakikî aşka ulaşmışlar, erbainlerde diz çökmüşler, halvetlerde jföz yaşı dökmüşler, yokluk mülküne ordusuz, tnb'asız bir sultan kesilmişlerdir! liu edebiyalta şairler, aynı muhayyel gög-ün altında aynı hayalî yere dokmuşlar, aynı hayâlleri görmüşler, aynı çeng^i, aynı rebabı çalmışlar, aynı uydurma dili söylemişler, aynı isimsiz havayı ulamışlar, aynı yola gitmişlerdir. Gelmişler, konmuşlar, yokluk diyarına j^öçmüşler, bize seslerini bile bırakamnınışlardır I Bu masalların masalı âlemin son yolcuları gözden kaybolurken bizim için söyliyecek ancak bir aöz var 1 Onlar kcpılınıç hayaline^ biz erelim hakikatine!

109 108 Bu yazıda gcçen bazı sözlerin açılması ; 1 K im y a : Bakır, gümüş vc cıvayı bazı muamelelerle altm yapmak. 2 Simya : olmıyan şeyleri göstermek. 3 R e m il, taş tahtaya, yahut k.^ğıda dökülen noktalarla geleceği anlam ak. 4 Elest : T am ı, önce ruhları yaratmış, elestü-rabbinik dcgihniyijn demiş. 5 Tutya : göze sürme ];ibi çekilen, yaşartıp parlatan maden. G K ırıkları bitiştiren bir mevhum ilâv- ' 7 Ib u i Sina'nın bir kitabı. Ö Güneşin derecesini ve yıu d ııla n n bulundukları yerleri belli eden alet. 9 Yıldızlarım duruşuna göre idlere başlanmak için en uygun ve hayırlı saat. 10 Bir şeyi, başka bir şey meydana getirir, onu bir başka şey, onu da başka bir şey. Bu, böyle devam edemez. Kendilij>inf den var olnn bir varlık gerektir ki bunların hepsini meydana getirsin. O da tanrıdır. 11 Bir şeyin varlığı, bir başka ^eyia varlığına bağlıdır. O dn ya buna bağlıdır, ya başka ^cye. B.aşka şeye bağlıysa onun varlığı düşünülür, değil de buna bağlıysa ikiki de var olamam: veııairc, M antık kıyası. İH ICıyas neticesini kabul etmeyip kıyasdan kıyasa, sözden söze geçerek b(<ş yere <jene çalmak gibi birşey. 14 Eski yazının güzel vc iri yazılanı. 15 Bu yazının her çeşidinin gayet ince, adeta pertevaizle okunacak derecede küçük yazılmış şekli. 1G Eğri ve ınüuhanili bir yazı şekli, şiir yakısı adeta. 17 Bozmak m ânasına geldiği gibi celinin küçük ve bir başka şekli. 18 Eski yaaiyle ah «ol> şeklinde yazılır, ilk harfine elif denir. Sıfırı eskiden böyle içi boş bir yuvarlakla gösterirlerdi. I^u yuvarlak, aopradan nokta oldu, siliudi! İşte hepsi buna benzer şeyler.

110 XV Tanzimat edebiyatı Şimdiye kftcîtvr Hikkat edilmiştir, münnnebcl düştükçe Tanzimot edebiyatını hep divan edebiyatiyle beraber andım. Nc yapayım? Divan edebiyatı pek uzun türen bir uykuysa ta zim a t edebiyatı, bir uyku^a doymadan uyanış, b^^ devresi. Dlvnn edebiyatı, sürekli bir şarhoşluk, uzun bir aıjkiş** sn Tanzimat edebiyatı, dünyayı kanlı ve şiş gözlerle süzen, başı zonklıyan, baktıg-ını iyi göremiyen,' hattâ arada bir çivi çiviyi söker diye, yine şaraba, rakıya sarılan bir mahmurluk. Zaten tanzimatın nasıl bir hareket olduğuna akh erenlerin' akılları ermiştir. Tanzimatçılardaki hususiyet, tamamiyle zamana tabiğ bir hususiyet, bu da pek tabiî. Medrese yıkılmak üzere, Avrupa g^örülmüş, mektep açılmış. Elbette şairin fikrinde de bir şeyler olacak, işte olmuş da. Fakat ne teknik, ne düşünce, ne de ifade bakımından bu adamlar, divan edebiyatından zerre kadar ayrılamamışlardır. Şinnsi : B ildirir haddini sultâna senin kancınun diye Reşit Pnşa yı ög^üyor amma bu söz, sırf büyük lif etme illetinden doğan büyük bir söz ve işte o kadar. Bütün tanzimatçılar, Avrupa ya hayran ve bu yüzden hürriyete meftun. Padişah değişince, yahut

111 110 sadrâzam ortadan kalkınca bütün hayat şartları «ilcg-i- 5İvcrccek, hürriyet ilân cdillncc Avrupa'daki imran, siyasî rüşt, maddî ve manevî yükseklik yerden biter jfibi bitip oluverccck sanıyorlar. Üçüncü Selim ve Alemdar Mustafa Paşa ile Bcşinci Murad'ın vc Nauuk Kemal le arkadaşlannm düşünceleri arasındaki fark, pek AZ. Eskiler, Avrupa yı elçilerde ^^örüyorlardı diyelim. Bu yeniler de Avrupa ya ancak elçi gibi g i diyorlar, Eskiler, elçileri nasıl görüyorlarsa bunlar da Avrupo yı, âdetleri, g^örenekleıi vc her şeyleri ayrı herşeyden habersiz bir elçi gibi görüyorlar. Maddeye bağh J)ilgirım_ne bile yok. G ö remiyorlar ki Avrupa da maddî refahın verdiği rehavetle Allahı ancak dinî günlerde âdel olduğu için vc lütfen düşünebilen bir zümre var. Göremiyorlar ki Avrupa da maddeye bağlanan ve hayatı kazanmak için onun mânası var mı diye düşünmiye bile vakit bulamıyan başka bir zümre mevcut. Göremiyorlar ki Avrupa da el tezgâhı devri kapanmış, büyük sanayi ve geniş istihsal devri başlamış, refah içinde yaşıyan zümrenin hırsına karşı, onların refahını temin eden zümre içten içe bir savaşa girişmiş ve bu maddî yaşayış, maddî düşünüşü meydana getirmiş, ilim, dinle çarpışmış ve galebe etmiş, filozof, artık maddî ve müsbet bir felsefe yaratmak zorunda kalmış. Hattâ göremiyorlar ki orada halk, «tnb'a-i şahane» değil ve «rcâyâ» yok. Hattâ göremiyorlar ki orada hakkını tanıyan ve nisbeten tanıtan bir halk» o hakka baş eğmek zorunda kalan bir zümre var ve bizim ülkemiz, ancak Avrupa'nın yüksek sanayiiylc geniş istihaa-

112 u ı linin bir satım çarşısı, bir istihlâk pazarıdır, oradaki İktisadî şerait, bizde yoktur, oradaki cemiyetin bünyesiyle cemiyetimizin bünyesinin ayın şartlara uymasına imkân bile düşünülemez. Onlar, bunların hiç birini g-öremiyorlar ve ancak İstanbul da görmedikleri aama köprüleri, fabrikaları, parkları, kulüpleri, bağ' lan ve bahçeleri dıştan g-örüyorlar. Bunları Aristo mantıkiyle düşünüyor, kıyamete yakın g^üneşin mag- ripten doğacağı hakkındaki rivayetle tevil ediyor, daha da ileri g'idip Avrupa^nm bu halini, Endelüs medeniyetine kadar çıkanyor, bizden alınmış da biz i(lâ$ etmişiz sanıyor ve : Şendendir ilâhı yino, hn mekr^û hu fun^ diyorlar. Kapitülâsyonların kurulduğu devri, tarihimizin en yüksek bir devri sanıyorlar, hemen hepsi, o devre, o geçmiş güne bağlı. Fakat bundan daha tabii bir şey de olamazdı. Çünkü maddi ve müsbet düşüncenin doğması için aziz bir dostumun dediği gibi Namık Kemâl'le Mustafa Kemâl atasındaki merhalenin aşılması gerekti, zaten çürüyüp kokan eskilikleri toptan silip süpürmek, garplı bir cemiyet kurmak lâzımdı ve bu enerji ve görüş de Namık KemâlMe olamazdı. Tanzimatçılar devrindeyse henüz Kafesi, yahut K â tibi destar, kavuklukta. Harem, selâmlık bâki. Yine cuma namazı, hiç olmazsa görünmek için olsun kaçırılmamakta. Ramazanlarda elde mâ^ert tespih, camiler dolaşılmada. Yalnız namaz, bazan aptestsiz kılınabiliyor, iftarlara oruçıuz gidilebiliyor. Oruç gizli yenir-

113 112 ıc pek zararı yok. haremde yine kaualar, halayıklar, kethüda beyler ve harem ağalan. Ba^ta A tizî fes, üstte İstanbul'un, ayakta kaloş kundura. Dilde Fuzûli'den, Bâki den, Nef'i veya Nedim'den beyitlerle bir kaç frenkçe mjsrağ. Mütrnebbî ile Hügo'yu aynı zamanda okumıya çalışıyorlar ve Beyog^lunda, Istinyede, Bebekte, artık gûya Avrupalılaşan yerlerde oturuyor, başı açık vc bazan mütefekkir bir vaziyelic resim çektiriyor, Paris ve Londra'da divan okuyorlar. Tanzimatçılarm iki mümessili Namık Kemâl le Ziya Paşa'nın birer divanı, Kemâl'i yetiştiren Şinasi nin bir divançesi var. Namık Kemâl'in 268 parça tamamlanmış şiirinden 166 sının aynı mazmunlarla şuna buna, eski ve yeni şairlere nazîre olduğunu aninymca greri kalan şiirlerinin kimlere nazire olduğunu bulamadığımdan dolayı kusuru kendime verdim (yüzüncü doğum yılı münasabetiyle Dil ve tarih - coğrafya fakültesinin yaymladığı «Namık Kemâl hakkında» adlı kitabtaki «Namık Kemâl'in şiirleri» adi yazıma bakınız, 1942 İstanbul, S ve bilhassa 32 64). Aynı divan edebiyatı mazmunlarını kullanan, özenmeçe tasavvuf yapan, Sâkiname yazan Kemâl'in yine tesir altında.yazdığı bir iki yeniye benzer parçayla vatanî şiirlerinde bu gün ciddi bir yenilik, hakiki bir heyecan ve hele açık bir istek g-örülmezse şaşmamak g-erektir. Dünyada ne değerler sarsılıyor, ne imanlar yıkılıyor. Divan şairi bile Bana kim âlem-i im kân derler Olmaz olmaz, deme olmaz olmaz demiş. Hüküm zamanın, neden hayıflanalım?

114 113 Görüp ahkâm (yahut hukkâm )~ ı asrt m iinharif sıdk-û selâmetten Çekildik izzet-ü ik bâl ile bâb-t hükümetten deyip mutasarrıflığa çekilerek yan gelen Kemal'in hakkında da bugün deg^i'se bile yarın, zamnn, kat'i hükmünü verecek, bundan kaçınmağa çare yok 1 Ziya Paşa^ya gelince *. Bu zatı, nasılsa arada bir, bir modaya kapılmış görmekleyiz. Böyle olmasaydı aleyhinde bulunduğu padişaha, kasidelerle ihlasını bildirir. Üstümüzden eksik etme sâye-ı şahanesin Z âtınâ her hâlde her kârdâ sen ol nm în diye tanrıya yalvarırmıydı? Hiç olmazsa Adanalı Ziya gibi /i«;n öyle minnete gelmem Ziyâ, htı saye nedir B iraz da gün göreyim sâye~bânı kaldırınız demezmiydi? Padişnha dört tane kaside söylermiydi? Hem dc bir tanesini Paris'te söylüyor. Ziya Paşa, tam eskiler gibi, Hayır, onlardan da açık göz. Hiç bir fırsatı kaçırmıyor. Cülus için müseddes bir terkibibent yazıyor, beğenilsin diye murassa bir mesnevi düzüyor, askere, Saliha sultan'la Emine sultan^n ve Şehzade SelimMe Mahmut Celâleddin'in doğumlarına, kışlalara, hükümet konaklanna, çeşmelere, hatla hatta padişahın resmine tarih «öyuıyor ve hepsinde do adalelinin misli olmıyan o güvelim pehlivan padişahı öğüyor. Bunlarla da kanmıyor da padişahın turasını ve kadir donanmasını kıt alarla kutluyor. Hele şarkıları... Padişah İstanbul dan gider, haydi bir hasret D İ vhti I M t h i j a i t 8

115 114 şarkısı; Jfelir, haydi bir j^eliş şarkısı. Kendisi Amasya dnn gelip padtşnhın mübarek yüzünü ^örüncc al bir şarkı daha. Görülmemiş birşcy; kendisine verilen ihsnnn ve askere g^iydirilen yeni elbiseye bile şnrkı ile şükranlarını sunmada. Eskilerin bile pek akıllarına gelmeyen şeyler yapıyor, Reşit Paşa'yn upuzun noktasız kasideler yazıyor. Böyle bir adamın hürriyet severligindeki ciddiyete inanamıyoruz. Acaba sadrâzam olsaydı hürriyeti yine scvecek miydi dersiniz? Ziya Paşa nın yaptıg;! yenilik, cger yenilik demek cnizsc. ycni coğrafî bilgilerle kozmog-ıafya bilgisini şiire sokmak ve tanrının hikmetlerine şaşıp kalmrktnn ibnrtllir. III üncü yazımızın son kısmını, isterseniz bir kere daha okuyunuz. Şihasi^dc fazla İsrar etmiye lü/um yok. Ne kadar kötü manzumeler yazdığını divançesi göstermekte. Nesirlerinde Türkçe cümle inşası bile kusurlu. Tanzimatçılar, nesirde de divan edebiyalının tesirinden kurtulamamışlardır. XII inci* yazunr/.ın son kr sımlannda bu hususta kâfi derecede söz döyledik. Hatta tanzimatçıların tam alafranga bir devamı olan ve müseddeslerden serbest vezne kadar }ıer tarzda yazı yazan vc her çeşit yazısında birinin lesirine kapılan Abdülhak Hâmit bile şiirde ve nesirde divan tesirinden kurtulamamıştır. Cenap Şahabeddın, Mnkber mukaddimesini «Edebiyatımızda ilk nesir» saya dutsun, bu mukaddime, halta ikinci mukaddime ve Fatma Hanım'ın mezar taşı, divan nesrinin simokinli bir görünüşüdür, o kadar.

116 115 Kemârden Hâmid o kadar bütün, bu devir, yeniyi istiyor, fakat maziye bag;lı ve hayran. Nevruz Bey, Fatih, Selim. Yahut llhnn, Turhan, Timürlenk Abdurrahmanı flalis ve daha bilmem kim. Ve bunlar bir asırda ve bir kafada divan diliyle konuşmaktadırlar. Hâmid in gezdiği yerleri düşünün: Londra - Hindistan, Avrııpnnın en mühim merkezleri. Fakat Kemâl, Londra^yı nrı.sıl parkları, köprüleri ve bilmem neleriyle gördüyse Hâmitde Hindistan'ı Davalacirosuyla, Londrayı Finteniyie g-örüyor. Bir de Hindistan a gitmeden yazdığı «Duhteri Hinduj> su var, unutnııyalım! Dedik ya, tanzimat ve onun devamı, bir esneme, bir gerinme, bir mahmurluk sökme devresi. Amma uyanmak için banlar lâzımdı, inkâr etmiyoruz; orta oyuniyle Moliyer karışıg^ı tiyatroyu onlar yazdı, hatta hâlâ, gözleri iyi görmediği için olacak, bellediği y o l dan bir parmak bile sapmjyan bir muakkipleri vnr : Musahipzadc Celâl. Evet, tiyatroyu onlar yazdı, masala benzer roman karaladılar, kavga eder gibi tenkitler yaptılar, tercümeleri var, bir çok şeylerde ön ayak oldular, i-fakklarını inkâr etmemekle beraber şunu da söylemek gerek ki onlar, eskiden ayrılamamış, yeniye ayak uydurmaya çabalar sakallı bebeklerdir.^-laklarım inkâr elmiyelim,^fakat çok da şişirmiyelim onları.

117 XVI Tanzimattan sonra Hâmit, dilimize gfîrcn «g;ayri kâfi» sözü* yetmezmiş gibi bir de «nâ kâfi» yi icat ederek: Evct^ tarz~ı kadîmdi bozduk, /lerc-ü merc ettik Nedir ;/V-f hakikî safha-t o/âka dere ettik /iu ıjnlda nakd-i vakti sarftı ^.aıjrei birle hare ettik Bize gelmişti z îrâ mcsiek-î ecdâd nâ~kâfî diye ölünüyor, «birle, san, kim» gibi artık unutulmuş eklerlerle ta on dördüncü asra dönüyor, Gûyâ ki verûp hiddct-i bî-câ Gülşen-gch-i ruhsârma buhran gibi eskilerce ofedilmez kaidesizlikler yapıyor, bunlarla ve şekilde de kafiyeleri ve bentlerin mısra sayılarını değiştirmekle yep yeni bir edebiyat kurdug;una inanıyordu. Bu kaidesizlikleri gören, hayata yüksekten bakan ve büyük lâflarla dolu olan bu şiirlerden eskiyi tahkir ve olafrangnlık kokusu alan gençler, hep Hâmid'e vurulmuştu. Artık < Edîb-i a zam * m yerini, «Şâ>r-î n'zam* tutmuştu. Tam bu sıralarda bu günkü harflerimizle bahsedilmesi bile abes olan bir «Abcs-muktebes» meselesi orl.ıya çıkıyor, Arap alfabesinde bu iki kelimenin biri pellck «S» ile yazılır, öbürü «Sin> le. Binaenaleyh eskilerce kafiye olamaz, işte bu abes bahsi, edebiyat âlemine yeni üstat atıyor : Recaizade Ekrem.

118 Edebiyat kitapları, Vnniköyündcki yal'da dog^an, Büyükodft ve Istinyede oturan, Beyog:lundn jfczip Yakacıkla cj^tcnen, ulnlran^a yazan vc Şişlide ölüp Göksuya jfömülen bu Üstat his ve hayâl şairi saynrlar. Kendisini üstat hayâl etmişler, kendisi de kendisini böyle hissetmiş de her halde ondan. Hâmit tesirine kapılan Üstat, şiirde pek yayadır. Lisanı, daha doğrusu vezni, bir tür!'i emrine ram edemez. Kelimeleri çeker, c'/er, büzer, tıkıştı nıı Farsça fiille yapılnıi!;i bir mefulü alır, söze katıverir. Ahenk tamam olsun diye aruzun en acayip ve fazla oynak olduğu için eskiler tarafından bile merdane edaya yakıştırılamamış da unutulmuş {fitmiş vezinlerini kullanır ve hayatında çuk. fakat hep ferdî felâket çektig;inden hemen her şiirinde ölümden, mezarlıktan, mezardan ve yaşayışın hiçliğinden bahseder, aflar vc bizi de aglatmıya çalış<r. Yakacıktaki eski mezarlığ^ı bir jjcce ziyaret etliğini anlatan ve liir y pti köyde, ûziın-i güzâr idim Afnjâya dûr-k^şie-vıt enıvâta câr idini yani «bir geceydi, köyde ge7miye çıkmıştım. Dirilerden uzak kalmış, ölülere komşu olmuştum» beytiyle başlıyan tcrciîbcndiniiı ilk parçasında : Giryân idim fakat yözûm âzâde-ı dümu Yoktâ lebimde nâle fakat nâle^kâr idim 117 yani «ağlıyordum amma gözümde hiç de gözyaşı yoktu. Dudağımda feryat yoktu amma feryat ediyordum işte* der. Recaîzade, bu beyitte kendi kendisini iyi anlatmada. Evet, Üstat budur bizce. Ekrem

119 118 Bcv, nazjmdn nasıl divan şiirini Hâmit'vâri yürütmüş ve bn/nn hcccylc dc yaznıışan nesirde dc divan inşası kullanmış, baznn alafranga ve «ovh» lu bir 1 ürkçcylc oldukça açık ya/ılnr yarmış, fakal hiç bir vakit sevmedig^i. fnkal gazelini tahmis elliği Muallim Naci kadar bile halk türkçesinc yanaşamamışlır. Ekrem Bey in «abes -muktebes» le girdig^i Serveti Fünun'da, başma bir alay genç toplanmıştı, Gcçireccg;imiz inkılâbı, bıınlardnn birisi duymuş, yaşayışımızı bunlardan birisi görmüş, dünü bunların birisi yıkmış, yarını bunların birisi hazırlamıştır : Tevfik Fikret. Oncc eski tarzda şiirler yazan, zaman geçtikçe Hâmid'in tesirine kapılan, niliayet kendi kendisini imâl ederek <Rübap^ şniri olan Fikret, bizi'. hem ruh, hem şekil bakımından ilk Avrııpa şiirini vctdi. l lasılı tanzımat ve Kemâl - Hâmil, divan edebiynliylc Serveti Füııun nr;»sında bir köprudiır; mccnrdon hakikata bir köprü. Divan bir uyku, Tanzimat bir uyanış bir esneyiş ve geı iniş, fakat Serveti Fünun, bir ayaf;:a kalkış, hayata adım atıştır ve Serveti Fünunin yalnız Fikrel i kastediyoruz. Çünkü bu devre, onunla başlamış vr onunla bitmiştir. Cenjıp, «Yakazat-ı leyliye»yi dinliyen, «Sââl-ı.scmen-fâm? a vurulan, kar* ların uçuşundan zevk alan ve karlı bir havada karlar allına gömülen, gününün ve bu günün şairi olamıyan bir şair, fakat bir şairdi. Öbürlerine gelince ' Gelmişler, yazmışlar, söylemişler, susmuşlardır. F.dcbiyat kitaplarında ancak Fikret'le çalıştıkları için adları anılacak.

120 119 Fikret te ilk olarak beşerî vc ileri görüşe rastlıyoruz. O, bu flünyayı ve dünyadakilcri görüyor. Tahlil edemiyor, henüz âşiyanındndır ve âlemi âşiyanından görüyor, fakat âlemi görmekte, kendi âlemini deg;il. Fikıet anıhnca Akif i hatırlamamaya imkân yok. Bu İkt kutup hakkmda neler söylenmedi? Fakat bil* mem ki Akif'tn tnmamiyle eskiye bağlı, kurulduğu günden itibaren ayrılan, parça parça olan vc hiç bir vakit tahakkuk etmiyen İslâm vahdetini meydana getirmiye çahşır, Çanakkale savaşında bile Bedir gazasmj görür bir Fikret^ten, yalnız bizi gören, mahalleler arasmda dolaşan, yarını drğ-il, hep dünü düşünen bir Fikret ten bnşka bir şey olmadıg^ını inkâra mahal var mı? Tevfik Fikret, yaşıyan bir Fikret, Akif se sesi tarihten, hakikî tarihten Önceki devirlerden gelen ^ölge bir Fikret. Ne yazık ki Tevfik Fikret, şiirin ruh ve şeklinde gösterdiği yeniliği dilde görteremedi. Fakat ne olursa olsun o, tekâmül tarihimizde bir başlangıçtır vc şiirin hakikî hayata açılan kapısında yüzü hakikata bakan bir heykel gibi daima durucaktır.

121 Peki, ne yapalım? Evet, uc yapalım V Divnn cdcuiyaundu IoIîİrI, bilciig;imi2, gfördüg-ümüz tnbint dcgil, aşk tabiî aşk değil. Bu edcbiyalta hayata bag-lılık yok, miskin bîr tevekkül, bir kaza ve kader inanışı var. Muayyen mccnzinrdan meydana g-elcn kopya bir edebiyat. Gelişme merkezi olan Utanbul'un bir yanmda boğaz, bîr yanmda Marmara ve Haliç varken denizi bile göremiyoruz bu edcbiyalta. öğmcsi muayyen kalıplarla bîr dalkavukluk, sög;mcsi yeni yakası açılmadık vezinli, kcîfiyeli küfürlerle bir tahkir. Hikâyesi dü?me, kıt'ası uyduıma. Şairlerinin hususiyeti, ancak lehçe ve şiveden, ancak meşrep ve mezhepten meydana g^elme, förüş ye duyuştan değil. Ne halk var bu edebiyatta; ne şehir. Ne köy g^örünüyor, ne kasaba. Ne yeri belli, ne göğü. Ne yapalım? Bu, böyle ve bu edebiyattan, bu edebiyatı yürüten, süriikliyen şairler bile bezmişler, birşeyler yapmak istiyorlar da yapamıyorlar. Nazımları yapmacık, nesirleri uydurma. Fikirlerine kaynak olan bilg-iicr, dirilmeyecek olan ve dirilmelerine de imkân ve lüzum bulunmıyan ölü bilgiler. Hele dili, artık kat Iyen anlayamıyacağımız bîr dil. Hele ölçüsü, artık bellememizde hiç bir fayda olmıyan bir ölçü. Tanzimat da bu edebiyatın biraz Avrupalılaşan bîr devamı. Peki, ne yapalım? Atalım mı bu edebiyatı, okutmıyalım m ı? İyi amma edebiyat hocaları ne okutacaklar sonra? XVII

122 1V.1 Latife bcrlarnf, doğru düşünme ve k«t i karar verme zamanı ^elip çatmıştır artık. Mekteplerde çocuklar, anlıyamadıkları, okuyamadıkları beyulerin vezinlerini bulmnja mecbur. Görmedikleri ve jjöremiyecekler» kitapların ndinrını. lınlta manninnnı l)ilmrden, doğru ve yanlış ezberleıniye malıkom. Sevmedikleri ve sevemiyecekleri şairlerin hal tercümelerini bilmezlerse, ölüm yıllarını ezberlemezlerse, Nedim in damdan dama allarken düşüp öldüğünü, yahut Patrona isyanından sonra biraz yaşadığını söyliyeme^.lcrse, Şinasi nin sakalını niye kestiğini kestiremezlerse koca bir yıllan mahvoluyor. Hoca, çocuğa Onbcşinci asır şairi Ahmet Paşa nın hayatına ve şiirlerine dair bir konferans vermesini söylüyor, Baki ilen el î arasında bir mukayese yaptırıyor. Zaten bir hayal olan divan edebiyatı da ancnk böyle hayalî bir tarzda okutulur yal Yeter artık; çocukları bu manasız zulümden, hocayı bu lüzumsuz zalimhkten kurtarmak lâzım. I^üşünce değişmiş, duyuş ve g Örüş değişmiş, zevk ve ynşnyış değişmiş. Yirminci asrın çocuğunu yirmi birinci asır için yclişlirtnck lâzımken nasıl olurda oımlhtu'i, onbcşinci asra sevk edebiliriz, imk^n mı var? Peki amma, nc yapalım? Hiç mi okutmıyalım bu edebiyatı? Hayır. Bence yapılacak çok şey var. D î van edebiyatı, bilenler bilirler ki bir beyit edebiyatıdır. Hikâye ve kıt alar müstesna, kaside ve gazeller de bir beyitle öbür beyit arasında hiç bir bağlılık yoktur. Hatta mâna da bir beyit içindedir, o beyitle başlar, o beytle biter. Mânanın bir beyitte bitmeyip öbür beyte bağlandığı pek nadirdir. Onun için hat

123 122 ta herhang^i bir şeye örnek olarak bir mısra alamayız. Bir beyitten fazlasına da lüzum yoktur. Beş beyit- lik bir gazelin İlk beytinde şair, meselâ bir son bahardan bahseder, ikinci beytinde şarabı över, sakiden şarap ister. Üçüncü beyitte bir hikmet savurur, dördüncü beytinde zahide çatar, son beytinde bahtından şikâyet eder ve g-azel biter, Bazı g-azeller vardır ki bütün beyitleriyle bir mevzua dairdir denebilir. Eskiler, pek nadir buldukları İçin bu çeşit gazellere «yeknesak gazel» diye bir ad takmışlardır. Eger gazeller, hep böyle olsaydı da beyitleri birbirine yan bakan gazeller az olsaydı onlara bir ad bulur, takarlardı. Bu beyilçi ctlebiyatın cidden çok j^^üzel beyitleri vardır. Mâna ve söyleniş bakımından birbirine uygun kelime yıjjınları, bir vezin içinde, hnttn zoraki kafiyelerle birbirleıine eklenir dururken birdenbire bir beyit, şimşek gibi çakar. Karanlıkta şimşek ziyasiyle yol almağa imkan yoktur amma bir an için olsun muhayyilemizde bir ufuk açılır. Meselâ Necati nin Aya^ı yer mi basar zülfüne ber-dâr olanın Ztivk-ıı şti)kîle verir cân~ıı sprî döne döne, Usulî nin Âvâreler felek-zedeler, bî-nevâlartz Alemde bir mahabbeie kalmış gedâlarız, Fuzûli nin Sînem î çâk eyle gör dil ıztırâbın âşkdan Revzen aç bâd-ı hevâdan mevc uran deryaya bak^

124 123 Tıllî'nin Rn/tş-î emelim nlrit inân-t (itli elden A hır sürerek vâclı-i hicrana dnşiirdiî Ky âştk-t âvâre t/cftş kcuj-t ni^ârr Ağyar o meh-pârcyi mesfânc duşûrdıi, Nedim in Çekesin sîney9. ol şiihu koşâ-kc^ler ile A lasın hûsesin am m â ki iiâb-âlcıdc beyitleri gibi cicldcn piizci beyitler vnr. Hnltn Usulî nin DiiriHiîr çün kama defterleri tûmâr ^ibi Dehr saltanlanm n defler~ii d îv ânına yuf beyii jfibi serkeş, Adanniı Ziyn nın H âk üzre düşen ziyâ^yi mihre B îr ziîll ise asman aiansın beyti î^ibi rrıngrıır vc müstaj^ni, Reşit Akif F rışa nın Çıktırma âh'i dilî kurh-ı nrş-ffâha dahî Uzatma dest-i temonnâyı padşâha dahi Bilirse kendi Inlir yoksa bildirir mi ^öm'il D ilin dileklerini hazrel-î ilâh a dahi Çatılmasın bana karşı o ebruxmn-ı ^a?ap Tahammül rylimrm öyle, hir niffâha dahi liıı izz-i ncfs Rrşîdâ hndâ emânetidir Anı fedâ edrmem en biiyıîk penâha dahî beyitleri jıribi isynnknr beyitler bile var. Edebiyatçılarımızın çoğu, maalesef perakendecidir. Divpn şairleri, nasıl ilhamlarını divanlardan nltr-

125 124 laraa onlar da bilg-ilerini kitaplardan alı ılır. İlk kitap ne yazarsa aon kitnp onu yazar ve ilk kitapta hang^i ^iir varsa son nâkil, onu okur. Halbuki ndı anıhnıyan şairlerin bile, istersek tesadüf diyelim, gfüzel beyitleri bulunabilir. Nurullah Ataç, bir gün Sâkip Dede'nin şu beytini okudu " Külâ/ı-u hırka mey-âlûd çâr-pâre be~dest Vcrâ-yı pcrde-i ııânmr.-u ârcı dv.k fiideriz başta külah, sırtta hııka şaraplara bulanmış, elde çalpara. Namus ve ar perdesinin ardına gidiş. Pek rintçe ve lâübalice gidiş amma beyit güzel. Sonra Bâki nin, Kanunî Süleyman a, faşlıcalı Y ahya'nın Mustafa Sultanca yazdığı mersiyeler, Ruhi nir terkibibendi ve bazı gazeller gibi müphem olsa bile zamanlarını tenkit eden, ruhlarını, ruhi hnletlcrini gösteren, sathi olsa bile insanı ve insanlığı tahlil eyleyen parçalar var. Her şeyden önce bir bı:yil antolojisiyle böyle dcg;erli parçaları toplıyan bir külliyat lâzımdır. Bazı beyitler de vardır ki bir raısraiyle pek güzeldir. Meselâ Bâki'nin Görelim ây ın c'i devran ne sûrci ^östf'rir mısraını okuyunca insan, kendisini felsefî bir düşünceyle karşı karşıya sanır. Devran aynası, bakalım neler gösterecek? Neler oldu, daha neler olacak? G ü zel bir mısrag-. Fakat beyti ilk mısraiyle beraber okuyalım :

126 125 Iljd ^â h û vûraltm dûlâba dilhcr set/rine Görelim âıjmc-i devran ne sûrel gösterir mısraın imâleleri, hele «dûlâb» la «varalım» kelimeleri şöyle dursun; adam diyor ki î «Bayram yerine, dönme dolaba, gü7xl seyrine gidelim. Bakalım, devran aynası yani dönüp duran dönme dolap, bize ne gfüzel yüzler jröslcrecek?> Beğendiniz mi? İkinci mısra^ da yıkıldı gitti, mu* hayyelemizde dojan düşünce de. Fakat bu beyili bütün olarak almıya ne zaruret var, ne mecburiyet. Baki darılmaz, belki de hoşlanır. Beytin ikinci mısraını alıveririz. Zaten mısrada mânada tamam. Şu halde bir de güzel mısralar antolojisi lâzım. Fakat bu beyit ve mısrag^ antolojisiyle güzel şiirler külliyatı, bir kişinin yapacag;! iş değildir. Yapabilir amma uzun sürer, zaman ve fırsat ister. Fakat bir enstitü, bu işi hem kolay yapabilir, hem de meydana gelen eser, daha tam, daha mükemmel olur. Sonra bu enstitünün hazırladıg-ı parçalar, yalnız bilgisine değil, çünkü bilgi, tek başına miyar olamaz, hem bilgisine, hem de zevkine ve görgüsüne inanılır adamlara sunulmalı, eksikleri tamamlanıp lüzumsuzları atılarak knt î bir vekil nlmaîıdır. Fakat bundan ne çıkacak? Örnek olarak verdiğimiz bçyillerl, bu günün çocuğu okuyabilir, anlıyabllir, hele bunlardaki mistik duyuştan zevk alabilir m i? Tekrar edelim ki buna imkân yok. Yalnız iş bununla kalmaz, edebiyat tarihi de değişirse o vakit, bir tefekkür tarihi elde etmiş oluruz. Edebiyat tarihi, artık divan edebiyatını ancak bir gi

127 126 riş olarak almak zaruretindedir., Fakat bu tarih, hal tercümelerinin etrafında dönnıemeli. Meselâ on üçüncü asırda yetişen şairler, on üçüncü asır anlaşılmadan nasıl olur da izah edilir? Çocuk, bu birbirine eklenmemiş, mecburiyet olduğu için ezberlenmiş bilgiyi derhal unutmaz mı? önce on üçüncü asrın İktisadî şartları, bu şartların dogurdug^u cemiyet, bu cemiyetin meydana ^retirdig^i siyasi birlik, halkuı yaşayış tarzı, duygusu, isleji, ümidi, tevekkülü, inanışı ve isyanı, bu bünyeyi yog^uran amiller anlatılırsa o vakit Mevlâna ve Yunussun, neden on yedinci asırda yetişmedikleri meydana çıkar. Bu usulle yazılan edebiyat tarihinde dilin nasıl bozulduğu, münevver bir zümrenin ne suretle meydana geldiği, bu sınıfın halktan neler aldığı, halka neler verdiği, o karışık divan dilinin nc sebeplerle kurulduğu anlaşılır; şairler, zaman ve mekân çerçevesi içine yerleşir. Böyle bir edebiyat tarihinde divan edebiyatından vereceğimiz metinler, yalnız aslı göstermiş olmak için alınmalı, izahları çocuğun, metni anlamasına yardım etmeli, hal tercümeleriyse gayet kısa notlardan ibaret bulunmalıdır. Öyle notlar ki fazla bilgi edinmek istiyenler okusun 1 Asır asır yürüyen bu giriş, Tanzimatm etraflıca bir izaliiyle tamamlanmalı ve kitap, ondan sonra başlamalıdır. Kitapta asıl yeri, halk edebiyatımızla son zamanlardaki şiirimiz ve bu şiirin kudretli mümessilleri vc bilhassa son zamanki nesrimizle dünya edebiyatı almalı bence. Halk edebiyatımız pek zengindir vc bugünkü genç şairlerimiz, hiç te küçümsiyeccğimiz şa-

128 127 irlerler deg-il. Bize neler vermiyorlar? Faknt kuru bir iddianın, köklü bir alışmanın ve eski bir gorü şün tesiriyle hocalarımız, hoş göremiyor bunları. Hoş göremiyor diyorum, başka türlü de söylenebilir bu löz. Evet, onlar hoş göremiyorlar amma gençler bu şiirleri okuyorlar, seviyorlar. Bu, bir vakıa. Burada Hüseyin Rahmi ile Ahmet Rasim i snygiyle anmamız gerek. Hüseyin Rahmi, romanlarını yerli ve sosyal unsurlarla meydana getirmiş tek rnmnncımızdır. A h met Rasim'c gelince! onda ne yok k i? Devir devir bütün hususiyetlerimizi, çeşitli konuşmalarımızı, bütün halkı ve münevveri onda buluyoruz Son nr5«ircilerimizden ne güzel örnekler alabiliriz. Bu;/ünün genci, dünyadan ve dünya edebiyatından niçin haberdar olmasın? Bir genç, halk edebiyatını bilmezse dünümüzü, ve bu günkü deg-erleri okumazsa bu günümüzü an- lamaz, dünya edebiyatına ait fikri olmazsa dünyadan başka bir yerde yaşar. Hür ükirli vekil Haşan Ali Yücel'in himmetiyle Maarif Vekilliğinin Şark, Garb.. bütün dünya edcbiyatınflnn verdimi ve verrcfg-i trrcjimeler, bu işi tamamiyle kolaylamıştır. Kütüphanelere bile bir hız ge'miştir,' onlar bile bize deg:cfli tercümeler sunuyorlar. Artık Ahmet Paşa ya ait konferans verdirmenin ne lüzumu var? Bu eserlerden birini okutmak ve çocuj^un ne anladığını, iktifa eklerse münakaşalı bir şekilfle sormak yetmiyor mu ve. bu, <lahu faydalı demiyeccg:im, çünkü öbürü fnydnlı deg^il, zararın la kendisi; hakikaten lâzım deg-il m i? Ne anlar Ahmet Paşa'dan çocuk, divanını nasıl okur, b öy le bir fikri olabilir mı o gencin? Bu Ahmet P?şa

129 128 vazifesi, bir misal değil, bir valc'adır. Gazete okuya* mıyan, ajans dinlcmiyen, mektup ve dilekçe yazamıyan çocuklar var ve ne garip, bunlar, Fuzûli nin ölüm tarihiyle derlerinin adını ezberliyor, N ailinin şiilerini okuyorlar! Üniversitede de edebiyat tarihi, tabiî daha etraflı ola»ak bu usulle okutulmalı ve Edebiyat fakültesi, ölü bilgiler veren bir yer olmaktan çıkıp hayatileşmelidir. Divan edebiyatı, artık bir bilg^i ve ihtisas işidir. Şu halde bütün teşkilâtiyle kurulacak bir divan edebiyatı enstitüsü, çalışmag^a başlamalı, yukarıda yapılmasını dilediğimiz beyit ve mısra antolojilerini, şiir müntehabatını yapmalı, metinleri incelemeli, bilhassa şairlerimizi, İran şairleriyle karşılaştırmalıdır. Bir kere daha söyliyeyim î İnkâra ne lüzum var, ne de ınccal; divan edebiyatı, kopya bir edebiyattır. Şu halde bütün şairleri, İran şairleriyle karşılaştırmak, bunlardaki şiir malzemesini ve düşünce bünyesini usulleriyle bulmak, şayet yerlileri varsa meydana çıkarmak lâzımdır. «Nel'î, Enverî tesiri altındadır, Mcsnevî nin tesiri uzun sürmüştür, Mevlâna, Muhiddini Arabî mesleğinin şiirini yapmış ve yaymıştır» gibi sözden ibaret, müphem ve bazan da birbirine tamamiyle aykırı ve zıt olan Muhiddin le Mevlâna'yı uzlaştıracak derecede mucizcli, hasılı sudan, yahut yanlış hükümlerin zamanı geçmiştir arlık. Söz değil, madde istiyoruz, işte bize bu maddeyi, böyle bir enstitü imal edebilir. Divan şairleri, halk şairlerine tesir etmiştir, zaman zaman divan edebiyatında halk

130 129 tesirleri seziyoruz. Bütün bunları müşahhas bir halde belirtmek, bu enstitünün vazifelerindendir. Doha çok işi vardır bu enstitünün. Müsbet düşünceyle ne işler g^örmez? Bu yüzden, bu müstakil enstitüye isteğiyle ayrılan talebe, liselere muallim olmamalı, aradan çıkanlar, orada kalmalı ve kendilerini bu bilg^iye vermeli, yarının ihtisas sahipleri olmalıdır. Hasılı divan edebiyatı, yaşayışiyle nasıl tarihe nal olduysa okunuşuyla da artık tarihe devredilmelidir. Bir bilgi ve ihtisas mevzuu olan divan edebiyatını, bu bii fide ihtisas yapanlara ve yapacaklara bırakmanın zamanı çoktan gelmiştir.

131 XVIII Halk edebiyatı MofOİ islilâsiylc Selçuk impnrnlorlu^u yıkılmıştt. AnndoluMa yer yer beylikler kııruuiyor, yi ni bir saray hayatı başlıyor, sarayları, yeniden üslün bir zümre çcrçcvdiyoırju, Eski unsıırl;ırla yerli ıınsuri;\rıtı birleşmesinden canlanmıya bavlıyan bn yeni medeniyetin temeli de Iran vc orta Asyada kurulan ümmet medeniyetiydi. Çok önce bu medeniyete dayanarak millî beşerî bir ruhla meydana jrelen Iran şiiri en büyük şairlerini yetiştirmiş, en mühim eserlerini vermiş, orta Asyadnki Türk devletleriyle Anadolu Selçukluların dillerine bile tesir etmişti. AnatloluMa Selçuk rlevrinde resmî dil Farsçaydı. Okur yazarlar, Farsça biliyorlar, Iran şairlerini okuyorlar, onlardan zevk alıyorlardı. Fakat bu kültürü benimsemiş olnn saray yıkılmıştı. Yerine kurulan saraylardaki hükümdarlar, Farsça degii, Farsçayla karışık Türkçcyi bile lâyikiyle anlıyamıyorlardı. Germiyan beg^ini A hpnim dcvletlri sultanım akıbetin hâıjır ola Yediğin bal ile t/oğıırl gezdiğin t/cr çayır ola beytiyle öğen halk şairini bey, pek beg-enmiş, Şeyhî nin kasidelerinden bir şey anlnmndıgını açıkça söylemişti. Karaman beyi Mehmet beyin, türkçcyi resmî dil yapmasındaki amil, tevehhüm edilen millî j^ayret-

132 131 ten ziyade meydanda olan bu hakikî zaruretti. Fakat eskiden beri medreseden feyiz alan ve iskolaslik l)ilgilerlc yoğrulmuş, Iran şiiriyle beslenmiş bulunan âlim zümre, yeni saraylarda yer alırken halka inemiyorlar, maddeten yükselenlere, kendi zevklerini aşılıyor* lardj. Bey/adelerle şehzadeler, yine medreseden yetişiyorlar, yine eski küllür diriliyordu. Yalnız aradaki bocalama zamanı, şiirde Farsçanın yerine Türkçeyi jrclirmişti. Bu sefer'şair, dokuda olduğu g-ibi yalnız «Şehntımc' yi örnek edinmiyordu. Firdevsi den beri yetişen bütün Iran şairlerinin divanlariyle Çağatay sahasında meydana g^elen Türkçe divan şiiri, yeni şairin g-ö/ünün önündeydi. Hele yazddıgı tarihten beri oün geçtikçe şöhret ve ehemmiyeti artan ve ta- savvufî edebiyatın bir kuranı olan «Mesnevi* nin tc şirinden kurtulmak pek güçtü. Bu suretle batı Türk* çesiylc meydana ^elen divan edebiyatının aslî unsurları, yine Iran şiirinin mecazları ve mezmunlanydı. Hunlıırin bcrab-r Mesnevi tesiriyle tasavvuf da bir şiir unsuru oldu. Bu mecazlarla mazmunlar ve bunlara verilen tasavvuf! mânalar, derhal kalıplaştı. Aslî unsurlarla beraber pek tâli olaıak yerli örf ve âdetler* den meydana gelen mecaz ve mazmunlar da şiire ka* rışlı. İşte batıdaki divan edebiyatı böyle kuruldu. Bu çağlarda henüz halkla münevver, knt i olarak ayrılmamış bulunduğundan halkın şiiriyle münevverin şiiri de kat i bir surette ayrı değildir. Halk edebiyatının en açık vasfı, hece vezninin kullanılmasıdır. Netek im aruz da divan edebiyatının veznidir. İlk

133 132 şairlerde, bu iui veznin de kııll:ınıldij;;r,ı *;öt iiyorıız. Fakat bu ayrılık, henüz lalıakkuk elmcmeklr. f)cr;ıl;er başlamıştır da. Meselâ zamanının bütün bil^ilcıini iyiden iyiye bilen, Mcsncvi'yi okuduğu, Mcvlâna ile görüş\ügü, onun «Scfannxar^ ını alnı.^kla ( )vünd\igü kat i surette anlaşılan, Sadi nin bir j^azelit»i naznıcn Türkçr.ye çeviren, mesnevi tarzında biı liralr yazan Yunus Emre'nin şimdiye kadar l'arsça biı şiirine rns- lamadık. Mevlâna nın Belih Türkçesir.i Anadolu halkı aniiyamazdı. Fakat Yunus un anadili, Vjnlı O^uz Türkçesiydi. O da Mevlâna jjibi yclml'ö iki mille!i bir jförmektedir. O da şeriat ve mezhep kayıt la) mm üstündedir. Bu müsamahalı felsefeyi, bu ^;cniş ve it'sanî inanışı yaymakta, bütün insanları, İnsanî biı scvjjiyle sevdig-i ve bir g-ördü^ü için halktan ayrılnıamîıkta, halktan aldığı duyg-ul an,halka halk diliyle vc iıalk vezniyle sunmaktadır. Halbuki altı ay padişahlık eden bir babanın oğlü olan ve Kırşehvinde adcia bir sultan j»-ibi yaşıyan Aşık Paşa, ayni felsefeyi yapmıya çalışırken hiç bir. vakit Yunus g-ibi şeriat kayıtlarını kıramıyor, inanıp ulaştığı şeyi istihfaf edemiyor, daha doğrusu henüz ulaşmıya çalışıyor ve halktan ziyade münevver zümreye hitap ediyor, heccyi kullanmakla beraber Mcsnevî nin tesiri altında kalarak yazdığı koca «Garibname» dc aruz veznini tercih ediyordu. Görülüyor ki halkla kaynaşan demiyeceğim, halktan henüz tamamiyle ayrılamıyan münevver, ayrılmıya hazırlanmaktadır vc hece ile beraber kullanılan aruz, yavaş yavaş kendisine ayrı bir saha hazırlamaktadır. On dördüncü asırda bu ayrılık tamamlandı. Gûlşehrî, <Attar» ın ^ Mantı-

134 133 kuttayı» ını esas tutarak onun gfibi, fakat ondan tamarniylc nyn, lürkçc bir «Mnntıkuttayr» yazdı. Şeyhî, Hafız'dan ve diğer Iran şairlerinden mazmunlar alarak, ba/.an da adeta tercümeler yaparak bir divan tertip etti, bir Iran şairi gibi Husrev ü Şirin» yazdı, dıjcr İınn şairinden «Harnnme» sinin mevzuunu aldı vc.şcylıuşşuara' oldu! On beşinci asırda Şeyh Blvanı Şirazi, Mahmudı Şebüsterî nin «Gülşeni Raz» ını nazmen Türkçeye çevirdi. Necati, Iran edebiyatından aynen intikal eden mazmunlara yerli mızmunlar da ilâve ederek * Hnsrevi Rum» lakabmı kazandı. Bu asırda doğud.ı yetişen Alişir Nevaî nin açtığı Ç ijır, on altıncı asııda Azeri sahasında Füzûli gibi kudretli bir mümessil buldu. Ayni asırda Bâki, Türkçcde gazel tarzını tam olarak kurdu. On yedinci asıida Nef i, on sekizinci asırda Nabi, Nedim ve Galip gibi teferrüt eden şairler yetişti. Bu suretle işittikçe halktan ayıılan ve Şeyhî den ilib.ıren tamamiyle ayrı bir dil, münevverlerin konuştukları, konuşmoga çabaladıkları düzme bir dil kullanan, devir devir İran şairlerini taklitten bir türlü knriulannyan, yüzde doksan yağma mazmunları tekrar livan, belki yüzde on da yerli ve bilhassa ala sözlerivic yine nninevverlerin örf ve âdetleıinden meydana gelen mazmunları işleyip bu esas mayaya katan kopya bir edebiyat, sürüklendi durdu. Heceyi, yalnız son zamanlara kadar sofi divan şairlerinde aruzla beraber görüyoruz. Bu da sofilerin, halka hitap edecek kadar halkçı olmaları vc bundan üstün olarak da Yunus tesiri altında kalınalariyle izah edilir. On dördüncü asırda Macı Bayram, on beşinci aauda

135 134 Eşrcfog^Iu, on altincı asırda Dııakinzarle Alımct î cy ve Usulî, on yedinci asırda Niyazi jjibi sofi şr.iricr, arada bir heceyi kullanmışlar, hiçbir vakit bu vezni «nutmamı.'şlar, hntla bu vezinde daha fazla muvaffak olmuşlardır. Halbuki asıl divan edebiyatında Şcyhî den Nedim e kadar hcce yoktur. Nedim in heceylc yf Z- dığ^ı tek ş: rkısı da, münevver zümredeki halkçılıktan ziyade o asırdaki g^ezintilerde daima duyulan halk türkülerine özcnmeyi ve Nedim deki serbestlig^i gösterir. Gazel ve şarkılarında daima Nedim yolunda jriden ve ona birçok nazireler yazan Şeyh Gnlip te hiç de böyle birşey yoktur. On dokuzuncu asırdaki heceyle yazılmış şiirlerse Nedim i taklitten ve yine türküye özenmeden başka bir şeyle i/.ah edilemez. Tanzimatta halkçı bir ccniynn tasavvur clınck, hayalden başka birşey deg^ildir, l iasılı hecenin halkçı bir tezahür şeklinde deg^il de sadece aruz düşmr.nlıg-ı hıziylc ve millî vezin olarak ortaya ahimnsı. dünkü bir vakıadır. On dördüncü asırda tam olarak düzme bir dil ve bu dille kopya bir divan edebiyalı meydana j;eldi. Fakat o asırdan itibaren halk, dilsiz kalmndı. Onların da duygularını sazla, sözle söyleyen şairleri vardı, üu şairler içinde ta on üçüncü asırdan itibaren unutulmıyan ve gfün jreçtikç yenileşen, bilj;isiyle hiçbir vakit halk şairi olmadığı halde halkı da ihmal etmlycn beşerî duyjî'iihuylo ve öz diliyle halkın şairi olan YunusMa bütün Anadolu nun, bütün aşiretlerle köylüleiin duygularını taşıdığından bir yere

136 135 ınul olmayıp ülkeye yayılım Kai ac.ao^lai), niljnycl bir zümre şairi olduğu lıalde yine beşerî duyg^usuyla o zümreyi inşan Pir Sultan Abdal, divan şniılcrinin en büyüklerinden dahıı mükemmel şairlerdir dersek bu sözümüzde hiç de mübalâğa yoktur. Divan şairleri, halk şairlerinin adlarmı bile anmazlar. Yalnız son asırlarda bazıları, halk şairir.den, hatla Yunus tan münasebet düştüğü için aşağılayarak baiısetmiştir. Fakat halk şairleri, ^âh aşiretlerde, gâh köylerde, gâh gezip dol>»şarak, gâh oturup yerleşerek, bazan orduda, bazen Cezayir yalılarında halkın ve devletin bütün defleriyle dertlenmişler, bir kalenin düjşmeaine en içten onlar ağlamışlar, bir savaşı en güzel onlar anlatmışlar, Tuna'nın sesini en samimi onlar duyurmuşlar, bir bozgunu en d o ğ ru onlar duymuşlar, zamanı en kuvvetli onlar iğnelemişler, kötüye en seıkeş onlar isyan etmişlerdir. Meselâ Damat İbrahim Paşa nın felâketini bile Nedim duymamıştır da yine onlardan biri duymuş, bu acı vak ayı, İbrahim Paşa nın ağzından düzdüğü bir destanla tesbit ptmiş, bu veziri halkın sevdiğini anlatmıştır. I^adi Nedim, bu felâkette öldü, yahut akhnı kaçırdı, bir müddet sonra da hayata gözlerini yumdu, onun için birşey yazamadı diyelim; o devrin başka bir şairi yokmuydu V Seyyit Vehbi nin «Vekâletname» sinde adı geçen şairlerin hepsi birden mi ölmüştü yoksa? Halk şairleri içinde yer depremlerine, yangınlara, züğürtlüğe, pireye, baskına dair destan düzenler de

137 136 vardır. Halbuki Anadolu da «Anadolu nun salcını, Islanburun yang-ını» diye bir alalar süzü almış yürümüşken koca divan edebiyatında bir yangın bile yoktur, için için yanar bu edebiyat mı diyeceksiniz? Halk edebiyatında divan edebiyatının tesiri yok dcgfildir. Divan kıllşcleri, halk edebiyatına da j^irmiştir. Hattâ halk şairi, mânasını tam bilmeden aldı- Jı bir kılişenin ncrde kullanılacağını bilir, fakat kullanırken meselâ «Badı saba yeli> deyiverir; halkın c Ay mehtabı, Lcylcikadir jfccesi> dedig:î g^ibi. Aruza özenip bazan bu vezni, tabii pek acemice kullananları da vardır. Fakat okuma yazma bilmiyen, yahut pek az bilen, şair ruhuna mâlik olup kendisini, münteşir terbiyeyle yetiştiren bazıları, mümkün olduğu kadar bu tesirden kurtulmuşlardır ki en ziyade muvaffak olan halk şairleri de bu zümredendir. Halk edebiyatında divan mecazlariyle beraber halk mecazları da vardır. Bu edebiyat da mecazlar saltanatından tamamiyle kurtulmuş, tabiatı ve duyguyu, olduğu gibi göstermiş değildir. Fakat şıv muhakkak ki divan edebiyatı gibi bu saltanata esir olmamıştır, içtimai bakımdan divan edebiyatiyle mukayese edersek çok yüksektir. Halk edebiyatında da, ortaçağ zihniyeti ve idealizm vardır, Fakat divan edebiyatına nisbetle realiteye çok, pek çok uygundur. Halk şairinin sevdiği kızı gözlerimizle seçebilir, bahsettiği yaylayı ayaklarımızın altına serebiliriz. Bu edebiyatın köyü köydür, dağı dağ. Pınarı, ırmağı, hakiki pı-

138 narriır, lınkilci ırmak. Scv^îsi, jîayjjısı ; cnnflan kopî»r»övmesi, InvltTinası içlen jjclir. Zevk ve tlııyptı l>nkımuıcîan da divan edebiyatından aşa^ı değildir. Hele ifadesi tamamiyle candandır ve canlıdır. Bir şiiri, bir divan dcger Yunus tan örnek vrrmiycccjim, yalnız laklidî ahenk hususunda Nedim in aklıma ^elcn ş\ı beyitini yazıyorum: Pür etti kûçeifi sıtft~î feşâfiş-î rlârnân Erişti zirvf - i nnhîde çın çın-ı haîhâl 137 Feşafiş> kelimesiyle bir eteg:in çıkardığı sesi dvıyuyoruî;. Mallıaİdnn, yani ayağa fakılan biloiklrn çıkan ses, çınçın mı eder? Çınçınlı hamnm, Pınpınlı hamam, bir jjelin aldım, babası im a m l.. Bu, saatin bilmecesidir. Her neyse, yalnız <^ruz, kelimelerin dizilişi ve bir a? değil bir hayli de okunuş kudreti, bize bu beyti sevdirebilir, şairin»etek fışırtısının ünü, sokağı doldurdu, ayağa takılan bileziklerin çınçını da ta zührenin üst ucuna vardı» dediğini düşünmeyiz bile, aklımızda yalnız elek fışırtısı ve halhal sesleri vardır. Takat birde Yunus un şu gfüzelim beytini okuyalım: K arlı dağların başında salkım saklım olan hahıt Saçın çözün benim için yaşın yaşın ağlar mtsın Ne dersiniz? Bu beyitteki teşhis, bu beyitteki tasvir, bu beyitlcki içlilik ve bu beyitte tekrirden, mcydann jjelcn ahenk hakkında ne dersiniz? İşte bu, böyledir.

139 138 Halk eclebiyalının ruhu sanıiıntiklir. '1 rnuıntiyle hal" ka luftl olan vc kimin ouiu^nı bilinıniycn.svj lüıküyc bakın I Bulut gelir sekiz pare Dördü hey az dördü kare. Selâm söyle nazlı yare Bulut yayıl dağ üslüıte Bulut alla/ıı seversen inme bir tanem üstüne Bulut gelir koşa koşa Karlı dağlar aşa aşa Yar ile baş koşa koşa Bulut yayıl dağ üstüne Bulut allahı seversen İnme bir tanem üstüne Sevgilisini buiultan bile kıskanmada, bululun bile inciteccğ^ini düşünmede. Hulk şairi gurbete düşer, sıluiunı arzular ; arada dağlnr vardır. Scvf^üisi ^ider. Kendi kain*; arnhinı dağlar ayırır. Yola çıkar, dumanlı dug^lar yol vcrnıe^ı:. Yürüyüp {gitmek ister, karlı dag:lar bel vermez. «Bu derde dağ; oba dayanmaz.» dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur» ama çok koç yig-itler de dağ;da, belde, karda, kışta can verir giderler. Yolsuz ülkede kalk şairi, pek tabii olarak yazın çiçeklerle bezenen

140 139 ve yârine yol olan, kışm dumnnianıp pusiflnan, karlar altında yolu, izi belli olmayan dag-lardan bahsedecektir. Karacrvog-lan, bakın, dağları kendisine ne kadar yakın g-örmede, onlî.rla nasıl konuşmada: Çukurova bayramlığın ^iyerkerı ÇtpIakhğtrı üzerinden soyarken Şubat ayı kış yelini kovarken Cennet demek sana yakışır dağlar Ağacınız yapraklarla donanır Taşlarınız hak birliğe inanır Hep çiçekler bağrımızda gönenir Pınarınız çağlar ukıştr dağlar Rüzgâr eser dallarınız atışır Kuşlarınız birbiriyu ötüşür Ören yer lor bu bayramdan pek üşür Sümbül niçin yaslı bakışır dağlar Karac oğlan size bakar s'^vinir St vinirken kalbi yanar göyünür Kım ıldanır hep dertlerim dem'nir Vas ile sevincim yakışır dağlar Âşık adlı bir lınik şairiyse Ulu ulu kervan geçmiş Yollar gibi iniler i m Karlı karlı dağlar aşan Srllot ^ibi inilrrim Yücesinde er haykırmaz Sığın geyiği boğgrmez Kuş uçmaz kervan yürümez Dağlar gibi inilerirn

141 140 dörtlükleriyle kenarları ^arp dağ;larlu kaplı upuzun yollarda, } [^cçip g-ıden ulu kervanlorın hain nksctmekte olan iniltilerini duyurmada, ku.^ uçmaz, kervan îfeçmc2 yüce dağlarla o dağ^lfinn heybetli iniltisini kendi iniltisine benzetmededir. Halk edebiyatında dağ^lardan pek çok bahs edilir ve bu şiirlerin hepsi de birbirinden j;^üzeldir. Bakın, şair, bu zalim dağ^lara ittclcnirken bile ne ^^üzel ve ne tabiî ilenmede, ile* nirken dönüp sevgilisini orandan, kıştan saklamaları için nasıl yalvarmada, sonra sevgili ile arasını onlar ayırdığından yine nasıl beddua clmcde î Vûce dağlar ne kararıp pusarsın Aştı derler nazlı yari başından Oturmuş derdime dert mi katarsın Alem sete gitti gözüm ıjaşından Balta değsin ormanların kurusun Gazel olsun yaprakların çürüsün Top top olsun geyiklerin yürüsün Avcıların avın alsın peşinden Sarp kayalarını taşçılar dtdsin Tomurcuk güllerin yad cucr dersin Yarin emaneti var senin olsun Sakla dağlar horanından kışından Fenasın da Karac'oğlan fenasın Od düşe de döne döne yanasın Yüce dağlar sen de hana dönesin Ayrılasın yareninden eşinden Dag^lara hitap eden halk şiirlerinde bir şey daha dikkat ettim : Şair, dag^hır dediği halde onlara sen diyor, hitaplarında hep ınüfret sig^ası kullanıyor. Çünkü onca bütün dağlar birdir, bütün dağların derdi bir.

142 1-11 D iv a n edebiyatında jfö^cjen bnhs cdiliıken aku hatırlanır, ahu dendi mi tu Hıla ve Huten c îridilir. Fakat halk edebiyatının S cyiği hakikî geyiktir. H*- tayi, kendisinden knçnn bir ^eyik yavrnsıınn avcı olmadıkını ne giizci söylemede, ona ne ho.ş Intlı d iller dökmede, «g-eyik erenler» diyerek tnkdis ettiftî ınulink varlıj^ı, vnliçi bir hayvnn<ia bile nnsıl ^röntıcffe^ içmişin} bir dohı olnıtıştım ayık Düşmüştîm dağlara olmuşum oerjik Sana derim sana sürmr li Kaçma bend<^n kaçma avcı delilim. Avct delilim ki düşcm izine Kaça kaça kanlar indi dizinr Sürm?ler mi çektin kömür gözünt' Kaçma benden kaçma arjcr değilim. Sana derim sana ^nyik erenler Bize sevda sana dalga v^rcnhr Dilerim mevlâdan onmaz 7/nranlar Kaçma benden kaçma aru ı d ğilim Aı/dtr Şah HaiayVm uçan kaçandan Zt'rrccc korkmazız bu taflı candan Gidip dâvaç olma atana benden Kaçma benden kaçma avcı değilim. Bu şiirdeki «keyik crenler> sözündeki içlilik, bn sözdeki İlâhi sonu ne üstün, ne derin birşey. Dadaloglu nun şu parçaigı, göçebe ya^syışmı *c hoş anlatır, yerleşme emrine ne efece kafa tutar..

143 142 Kalktı göç eyledi Av şar illeri Ağır ağır giden iller bizimdir Arap allar yakın eyler ırağı Yüce dağdan aşan yollar bizimdir. Belimizde kılıcımız kirmanı Taşı deler mızrağımın temreni Hakkımızda devlet etmiş fermanı Ferman padişahın dağlar bizimdir, Dadaloğlu yarın kavga kundur Öter tüfek duvulhazlar dövülür Nice koç yiğitler yere serilir Ölen ölür kalan sağlar bizimdir Pir Sultan Abdal, uğ;raclıgj bozgunu ve düşlüğ^ü hali bakın, nasıl anlatıyor: Bu yıl bu dağlarv\ karı erimez Eser bâdı saba y l bozuk bozuk Türkmen kalkıp yaylasına yürümez Yıkılmış aşiret il bozuk bozuk Kızılırmak gibi çağladım aktım El vurdum göğsümün bendini yıktım Gül yüzlü ceranın bağına çıktım G irdim ba/ıçesinf.' gül bozuk bozuk Elim tutmaz güllerimi dermeye D ilim tutmaz hasta halin sormaya Dört cevabın mânasını vermeye Sazım düzen tutmaz tel bozuk bozuk

144 143 Pir sultanım t/aratıldtm kal dcyü Zalim paşa olinden mi öl dcifü Doktum hcni ısmarladı gel deyü Gidrc.eğim amn rjnl hoznk bozuk Yine aynı şaiirin <u tavsifine bnuın: ^ögf ruhrn bostan olursam ^11 halkın diline destan oltırsam Kara toprak si'nden Cisiün olursam Ben de Im ıjayladan şaha giderim Do^t rlinden doht içmiş demıjim Osh'i kan köpüklü rneşf^ seliyim Hfn hir ynl ajrhıyum yol sefiliyim Ben de ha ıjoıjladan şaha giderim Şu iki (lörlui^lin ilkindeki «kara toprnk senden üstün olıırsnm^ Hitnbiyle İkincisindeki «üstü kan köpüklü meşe seliyim» tavsifi, acnba Iıonjji divan şairine nasip oinniîjlur? Bana gül diyorlar neme güleyim Ağlam ak şanrma düştü neyleyin h in gülü açmış al ile yeşil he.nim güllerim sojda neyleyim dörllügiylc başlıyan b'r şiirinde Gök ekin misali âdem A nı eken biçer bir gün

145 144 diyerek ölümü ne küdrelli bir dime anlatmaktadır. Aynı ;şiirdcki Ağaçlarda yeşil yaprak İHistıjfimız kara toprak Yer altında kefen yırtmak Başımızdan geçer bir gün Pir Sultan ım döşümüzde Uzak değil karşımızda Baykuş mezar taşımızda Dertli derili öter bir gün Dörtlüklerinde realiteye nekndar sadıktır. Seyiani de aynı tarzda yazdığı bir şiirde ölümü, öyle bir anlatır ki insan okurken titrer adeta: Can ipini ten yününden Saran kirman ular bir gün Sulu yalçınlar önünden Açılan gül solar bir gün Gül dalında diken yarar Diken güle vermez zarar Türap saçın baştan tarar Saçaklarını yolar bir gün Dünya olur bir gün harap Ne bülbül kalır ne gurap Rızka sebep olan iürap Gözlerine dolar bir gün

146 145 Kudret koçunu koynuna Katmış seıjreder oynuna Ecel kolların boynuna Habersizce dolar bir gün Karacaoglan ın şu şiirindçki sevgiyi, sevgideki içliliği ve doğruluğu, ayrılığı ve sevgiyi hatırlattığı için ayrılıg;a bile meftun oluşu, hangi divan şairi, bu derece duymuş ve anlatabilmiştir^ Nedendir de kömür gözlüm nedendir Şu geceki benim uyumadığım Çetin derler ayrılığın derdini A y rılık derdine dayamadığım Dostun bahçesine yad eller dolmuş Gülünü toplarken fidanın kırmış Şurda bir kötünün koynuna girmiş Şu benim sevmeye kıyamadığım Kömür gözlüm seni sevdim sakındım indim has bahçene güller takındım Bilmiyorum nerelerne dokundum liir belli haberin alamadığım Karac'oğlan der ki yandım da öldüm Her bir deliliği kendimde buldum Dolanıp/ da kavil yerine geldim K av il yerlerinde bulamadığım Seyranı, o kudretli şair, Divan iûleuiyalı : İÜ

147 146 Sevdiğim delildin l>ntjlvc<> ezel Aşkımın bağına diişürdiin aaznl İbrişimden nazik :nndrğtm ^mzcl Meğer pnlof nibî hıikitlmrz imiş diye sevjrigincicki lıiuranı aninhr, /4.s/nnrn rncaanr olmuş mcşrh r Ateşle Sı^yrani çiğl>'r pişrirr Elmaslı kndrjılrr hiuûr şişnler İçinde üüyı'imüş bir ak koğmıın dörhüjiylc scvg-ilisini över, diye yalvarırken Haddeden çekilmiş demir tel gibi Çek beni bağrına çal kara gözlüm Voli hakim dahi doğmuş anadan Kısmet toplamaya gezer er/ nadan Bir susaz derede bir fırtınadan Uğrayıp geçici selden sayılır der ve bu serkeş isyandan sonra yahni Torunuyuz bir dedenin Tohumuyuz bir bedenin Münkir ile cengad'^nin S ilâ h olsam bellerine, İnsan dedikleri hep bir soy imiş Kudret ölçüsünde hep bir boy imiş

148 147 hükümlerini vererek, tamamiyle beşerileşir, insan, bu sözleri okurken Sadi nin Benî-Ad> nı aîâ- y i yckdîgerend K i dv.r (îfirîniş zi yek gevharend bcyliııi lıalırlıyor. 1in nc kıulıcllirv Halk edebiyatının kınaması da pek samimidir, pek içtendir. Bozuk divancılar gibi sızıldamaz bu erler. Yine Seyranî, bahtına Nice defterlerden ismim sildirdin Gelmedi hiç senden ses kara bahtını Bahtın gemisinde yelken yok bildin Durma lodos ^ibi es kara bahtını Alem yıkıcıdır yoktur yapıcı Kim i cellâd olmuş kimi kapıcı Ezel giymez idik mesti pabıcı Verdirdin çarığa m'.^s kara bahtım Ağır meclislerde sıkılmaz iken M'mgeneı/e versen bükülmez iken Seyranî aslana yıkılm az iken Dedirdin tilkiye bes kara bahtım sözleriyle hitap ederken ne kadar /ilozoflaşıyor. Karısı ölen Celâli Bnba^ tanrp^a nc kudretle çatmakta, Mc ynınni) sipnri^lcrcjc bulıınnındn, nc ncı nâz* Icr söylemede, ne yollanacak hediyeler yollamada;

149 145 Ev bark etmek için trnll^ mcrc^i* Diizüj) koşmuş idim tc.pir'^ clr^i Şu kavdan^ yaptığın lecirteregi'' D ivan-1 bâriyp ıjad iy /ır ^Ötür Elinle ördüğün çöpür'' nğnu K âhan^ eylediğin kelem^ bağını Şu kahav^ biçtiğin sap orağını A l ultı Tanrıya bor-güzar götür Yetim köyncğini^'^ diken iğneyi Her gün yal^^ verdiğin topal inpği Ayran topladığın şu ak ülcği'"^ Afahşar yığnağına sakla sar götür Uç kot^* arpa üç kot çavdar ekerdik Kesmik^^ ekmeğine hasret çekordik Namertlere ağı merde şekerdik Sözünü tekrar et iftihar götür tlc kısmet balsa bize pay taştı Yoklukla derdimiz deryayı aştı A çlıkla uğraşmak hayli savaştı Çektiğin mihnetten ah~u zar götür Yetim kalmış idin emzik tağında^' Gamla kardeş idin gençlik çağında Bir gül yeşertmedin gönül bağında Gönül yaraların beraber götür De kî kadir mevlâm bize ilişme Dünyada stzlıyan y a ra ^ deşme

150 149 Celâli Baba dan sorma söyleşme Bu dertli çobandan bir selâm götür Hnik edebiyatının nesri de, ne divan nesrine benzer, ne Tan/.imat ve Serveti Fünun nesrine. En eski metin olarak X V inci asırda, bilmediğimiz bir sanatkâr larnfındatı to})ianıuış olan Dede Korkul hikâyeleri, ne güzel ve ne canlırhr : «Hanum lıey I Birjfün Kamdan o^lu Han Bayındır yerinden kalkmıştı. Şam» çadırını yer yüzüne diktirnııştı. Hanlar hanı Han Bayındır yılda bir kere toy'* eder, Oğ;uz beylerini konuklardı. Yine toy edip attan aygır, deveden buğra, koyımdaıı koç kırdırınıştı. Bir vere ak otak, bir yere kızıl otak, bir yı-re kara otak kurdurmuştu...,.» Şu cinnlclcıe hrıkm; bu cnnnn dil, divancıların elinde nasıl olnuii.: da o acayip hale j^elmi.ş? İnsan şaşıyor dn{rrusiı. Fnknt yine bir halk sanatkârı olan Evliya Çc.ii l)i, 1)11 dili lılç bo/.ıuaınışlır. Meselâ Eşkiya Kara HaydaroTriu'nun yaralı olarak tutuluşunu, kendisiyle iıukııku oldu^uıulan fidip doluşarak hal hatır sorduğunu vc G irid e }>.önderilınesinı padişahtan dilemesini söyleyince Kara Haydaroğlu nun «Behey Evliya ıu 1 Ölüm olduktan soma sı/lanyık ne boyuna bore oltı. c.'en bir can için minnet mi ederim» dedi- gfini, ütulnâzamıp mcclisire j^ölüıüldüğü vakit de veziri î\1ovlcvi külâhiyle görüp < Dede Efendi, kurtog^hı kurl idim. Kişi aldığına j^öre satar, baba ve atasından ş;ördüğünü işler. Ellıükmü lillâh* elediğini anlattıktan ve vezirin, malların yerlerini ve kimlerde olduğunu sonlıi'^u zamanda hiç istifini bozmadan

151 150 söyliycmiyeceğini o tatlı diliyle anlatır. Sö/ü, Evliya Çelebi ye bırakalım ; Koca Hayclaroğlu. «Sullonım, bunun sunli mahşerde olacaktır. Çıkası bir crtnım için bu kadar ibâdullâlıı ele verip ateşe yakıp onlarda olan ve bellerde medfun olan malları hiç deyemcm. Koca Vezir, g-ün akşamlıdır. Dün dog dum, bu j:ün ölürüm. Hemen işini dedi. Sadnâznm, Nola, baş üstüne dedi ve Aseabaşıya, Varın, Parmakkapı da salbedin diye ferman etti. Kara Haydrrzade yi bir hıımmal bcyj;:iri üzerine bindirdiler. Alây-ı azîm ile beyj>^ir üzerinde iki yanına asinn jrjbi alay alay nigeran olarak hakir dahi atıma süvar olup a^lıyaraktan beraber g-ittim. Oraya vardığında bog^azına ipi g^eçirip habl-i metinin ucunu kayd-u bend edip altından hamal beyg:irîni çektiler. Beydir bâr-ı jrirandnn halâs olup Haydarzade teslîm-i ruh eyledi. Nice in r.m ve ihsanlarını görüp birçok zamnn birlikle taam yedik Benim tarafımdan rnhmeuıll.'ihi aleyh.» (Ikdnm basması, C 2, S * ) Bü snde nesri, sofi moklupl.'inndn da buhıyonjz. Meselâ Ahmet Sarban, Ankarah Hüsameddin MükemmilV yazdığı mektupta diyor ki : «Ben sâlûsluk bilmezem, aşka riya katmazam. Aşka riya katan kâfirdir. Azizim şöyle buyurmuştur: Lokması kursa- 2;ımıza düşen yaradılmış, yabanda kalmıya. Gönlü, yaradan ululug-una erişe deyü buyurdul.ır. lîiz dahi deriz. Sizlerin de bu muhibbiniz iızerinde hakkınız çoktur... Ala daima yerine ogu\ kaldıgm istemez mi? Erde buhül yok, buhülde er yok. Meğer Allah onarmamış ola... Biz keşf-ü hnynlât bilme*

152 151 ziz. Bazarımız el elcedir. Ehlullalı halin söyleriz. Kâmil, çok mükemmel halin söyleriz, cemî yaratılmışla bir kişinin hnlin söyleri/,.* l^te XV -XVII asır arasmtlaki halk nesri. XV inci asırda kaygusuz Abdal ın «Dil'jfüŞa» yahut «Budala* nâme» adlı mensur risalesiylej diğer nesirleri de bunlar kadar gfüzel ve sadedir. Artık sözü bağlıyalım. Halk edebiyatımız hayli zeng^ındir ve rasgele, benim de bir kitabım olsun, yahut bu çığırda da adım geçsin diye değil de yoliyle, yordamiylc metinler aranır, bulunur, basıhr, incelenir, asır asır ayrılır ve o asırlardaki halk ya- şayışiyle bağlanarak izah edilirse kim bilir daha neler meydana çıkar? Bu işi, bu işin üstadı olan Pertev Nailî Boratav, büyük bir ehliyetle başarmaktadır. Bize daha nice faydalı ve müabet eserler verecektir. Bundan eminiz. Yalnız burada şunu da ilâve etmek lâzım: Halk edebiyatı zengindir, kudretlidir, şudur, budur. l'akal bugünün zihniyetiyle bizi doyuramnz. O n larda halkın elemlerini, sitemlerini, isteklerini, ümitsizliklerini, isyanlarını... Hattâ muhitini ve yaşayışını görüyor, buluyoruz. Fakat bütün bunlar, geçmişe aittir. Geçmişi, bugün yaşıyamayız. Halk edebiyatı da XIII üncü asırdan X IX uncu asra kadar yürümüş, devrini bitirmiş, geçmişe karışmış gitmiştir. Onları bugüne tatbik edemeyiz artık. Bugün sanatla cemiyeti birbirinden ayırmıya imkân yoktur. Sanatkâr, muayyen şartlar içinde gelişen cemiydin muayyen gelişme devrindeki duyuşlarını.

153 152 Sezişlerini, g-örüşlerini, ihtiras ve dileklerini, hasılı herşeyini tespit eden, bu suretle de geçmişi bug-üne bag-lıyan ve bug-ünü yarınn devreden kudretin mümessilidir. Sanat, heyec.ınlarmı cemiycucn nhr. Cemiyetin ıhtiyncını, ruhunda duyaınk onu ileriye sîircn sanatkâr, zamanında g^eri fikirlerin lânetine uj^rnsa da gelcccgfc hâkim olmuş demektir. Şu da muhakkaktır ki kendisini bir zümreye veren, topluluğa taşamıyan, mânevi sınırları aşamıyari sanatkârı zaman, sanat kndrosı^undan pek çabuk nlnr ve asırlar, lıudutsuz zamana g-öre bir hiçtir. Kendisini topluluğa veren ve toplulug:un insan dileklerini söyliyen sanatkârın dili, bütün insanlıjjın dili demektir. Sanatkârın ihatası, ne kadar şümullü olursa zamana hâkimiydi o kadar kailleşir. I3u j^-ünün snnalkârı, bu jrünün halkından ve beşer tarihinin bu (rünündcn, uzak yaktn, yukarı aşağı, flıvar ve sınır tanımıyan buıründen ilham alan sanatkârdır. Övüne«ek g-ördüj^ümüz bu jrünün Türk şiirini ve nesrini yaratan buçünün sanatkârları içinden, bütün insnnhg^ı kendisinde duyan, kendisini bütün in.'tanhg-a veren ve halk.*;aîri Oİrnadt^ı halde halkın diliyle halkın ruhuna Icrcüman olarak halkın şairi, halkın sanatkârı olan bir Yunus un, bir Dede Korkut un doğacağı muhakkaktır. Hatta belki de bu sanatkâr, doğmuştur da kendi kendisini imal etmektedir.

154 153 NOT- Bn yazıdaki nıelinlerdf? gnçon bazı lügatler 1. ten: ıslaklık, 2, mcıck: cinm, 3. Icpîrî kıl, *^1. kav: çömlek yîipıincak çamur, 5. tecir terck: knpka* cak, 6. çöpür: yünün tarandıktan sonra kalan kaba ve köuı k\î^m\, 7. knhı\rv ctn^ek: svumck, nntîa7.lnmak, 8. kelem: lâhna, 9. Kabal ; ortak, yahut ücretle, g-ündeliklc, 10. köyn:îk: jrömlck, 11. yalî suyla karışık kepek, \2. kiilck: tnhtarlan yag- kabı, 13. kot; fjir ölçü, 14. kesmik ekmedi: kılçıklı ve kabuklu buğdayla saman knnşık ın\rlan yapılan ekmek, 15. lag^, tav: zaman, vakit, 16. toy : ziyafet.

155 XIX Vezin ve Kafiye Aruzu serkeş bulanlara, gfeınini zapledeıniycnlere, daima mânayı bu vezne feda edenlere, yahut bu vezni manasız kullananlara sözüm yok. Bilenlere ve inananlara söylüyorum; aruz, hiç de sanıldığı kadar zor değilidir ve insan, bu vezni emrine ram etti mi bu vezinle konuşur da, o kadar munisledir ve o ka* dar kapı kuludur bu vezin! Zaten aruzun bu munisliği dej^il midir ki eski şalilerimizin j^azcllerindc laf yığını beyitleri alabildiğine çoğaltmıştır^^ Yine bu munislik yüründen <leğil mi, hiç de şair olmıyan nâzımlar yetişip duı muştur, öyle ki, insan, bir asırda yetişen bütün şairlerin adiarmı kabil değil ezberliyemez; yirmi, otuz senede ^eiip geçen şairlerden koskoca bir şuaıa tezkiresi meyda»a ^^elir I Eski nesilden hürmet elliğini bir zat anlattı, meşhur Hayret Efendi dermiş ki: ^Eskiden mekteplerde Tuhfc-i Vehbi okunurdu, çocuklar, bu manzum lûj^atı ezberlerler, bu suretle de vezne alışırlar, tabiatı şiiriyesi olanlar şiir söylemiye başlarlardı.» Çok doğru ve bu demektir ki aıuzu belleyip bu vezne alışan bu vezinle laf edebiliri Aruz bir sihirdir, bir ahenktir derler; değildir. Aruz yeknasaktır ve birteviye sürüp jjiden aynı ahenk insanı bıktırır, usandırır. Hatta eskiler, okuyan-

156 155 lan bu usançlan kurtarmak için bazan bir heceyi hazfedip «sckt-i melih» İcr yapmışlar, hikâyelerde «raya ba.<jka vc7.indcn gazeller katmışlar,»müstcznl» şeklini icat elmek zornnda kalmışlar; yeniler denen dünküler değil de evvelsi günküler de serbest na/mı kullanmışlar, bazı defa da bir manzumede ve/.tndcn vezne atlamışlardır. Aruz ahenginin saza tatbiki da evvelce yanlış olarak Türk musikisi, bu yakınlarda da nasılsa bazıları tarafından öz musikîmiz denen ölü musikiyi meydana j^etirmiştir. Bu musiki, ne kadar söz musikisiyse, aruz da o katlar söz vczni<lir. Zatrn Fisag-or un, miraç ettiği zaman yıldızların rlönüşündcki ahenkten aldığı yahut da yine bu filozofun Kaknus denen kuşun çıkardığı seslere dikkat edip icat ettiği için ıllm-i edvar» denen vr eskilerce <Icğil. Irnnlıbrca da Yunan menşeli olduğu kabul edilen Şark musikisinin devirleri, durakları, aruz esasına jjörcdir, Onlar da birer cfail ve tefalidiı. Kaknus dedik, bu kuşu anlatmak icap eder: Esatir buyurur ve esatire inanan divan şairleri naklederler ki: Kaknus bir nevi kuştur, gagasında bir hayli delik vardır. Dünyada tektir bu kuş. Öleceğini anladı mı çalı çırpı toplar, üstüne oturur, hazin hazin ötmeye ve kanatlarını şaiddetle çrpmaya başlar. Gajrasındaki deliklerden binlerce nağmeler çıkar. Nihayet kanatlarını çarparken bir kıvılcımdır çakar, çalı çırpı tutuşur, kuş da onlarla beraber yanar, kül olur. Külünden yeni bir Kaknus peydahlanır, ölümü öyledir bu kuşun, doğumu da böyle! Vezinden bahsediyorduk. Evel, aruzda insanı birden

157 156 aldutau, fakat dikkat edildi, yaluu aru/.ia yazılını^? şiir ui'.adı jjjltidj mi adamı usandıran bir alıenk, birteviyo sürüp oiden bir vardır. Kelimeler, aruz kalıplarına sıgacnklır, :cıs{;ele bir hecc, bölünecektir. Uzun hecesi olmıyan dillimizin herhang^i bir açık hecesi, aruzun uzun heceli kalıbına rasindı nıı, yahut Far.sça veya Arapçrı bir kelimenin kısa hecesi aruzun uzun hecesine tesadüf elti mi çekilcccklir. Bu suretle dil, çekişlere ve ezintilere uğnyncak, hele Türkçe, tamamiyle acayip bir imle jjelec<;ktir. Türkçe, yalnız kısa hcceli kelimelerden meydana g-elme bir dil dejll, aynı 7.amanda kapalı ve.^çık hecelerden meydana ^reline bir dildir. Kapalı heceli r, aruzun uzun cüzüne, açık hecelrr kiiü cüzüne taslamam denktir. DoJJru; fakal, ya söyliyeceyım sözde demin d«<ii2:im ij-ibi açd; hecc, aıu/uıı u?.un cüzüne raslarsa zoraki <üknccgim; ya kiipalı hece, aruzun kısa eü/ünc raslarsa t) hececi allıyae>.gını, öyle miv «Yeterarlık - feilâtün, bıktık arlık fâllâtüıı, arlık yeter - Müblef ilün.» Güzel. Faknl -artık bıklık^' sözünü fâilâtün e nasıl uydurayım? -Arlı bıulık* mı diyeyim?. Diyemem, şu halde söyleyemem» dilsiz kalırım. A nadolu kelimesini yine.-.ruzun bu cii/ünc sokmıya kalkılırsam «Aııadulî» j^ibi acayip bir ^ckle };ircr. ' <Bû şehr'i Sitaubûli-kt bîıuisl-ü bchûdıi '' mısraınuı ilk vc ikinci cüzünü «Mel'ûlü mcfrûlü»- cüzülerine uydurabilmek için, «bu> kelimesiyle «bul» hecesini çekeceğim, çekmezsem vezne uymuz vc bu mısraı söy* liycmem. İstanbul da «Sitanbûl».şekline g-triyor, bu da caba i İjjte uru:', dilimize bu kadar uymuîjtıu bi

158 157 /im Y nni? Yani hiç»lymnmışlır. Bn vezinle imn- Icsiz şiir yazmnk için bir lıayli c>:ilmek vc üzülmek Itîrım. Amma diyeceksiniz ki sannt, bir cehil mahsulüdür. Dog;nı, (loj^nı fnkni cehdin sontmdn meydnnn j clen eser, yine rlivnn e<!cbiyatmm 'rttıtgny-lıı^ra» kuçm }i;fibi ayaklan başmda oimnmniı! Buna ra/t oldun, fikri feda eltin, kelimeleri ezdin, yahut çeklin mi alabildig;ine kolaydır. Tekrar edeyim, bn vezinle konuşulur'da, fakat sözler, nasıl ve ne çe.şil olur? Orasırn düşünmemek lâzım. Ya lı^rcc? Dilimize ^örf* şüplıe yok ki o, nruz- <)/m çok <İMİıa Inbil. I'aknt f»ndn <1«nyn» kr)l;ıylık ve aynı birleviye jpdiş var. Hallâ bu yüzden de halk enirleri pek çok vc bu çokluk içinde değerlileri güç bulunuyor doğrusu. Zalen aruzla hecenin kardeşlikleri de muhakkfk. Birisi krpalı \c açık heceyc dayanan iptidaî bir müzik; öbürü uzun hecesi olmıyan Türkçenin kısa hecelerine, hecelerin sayısına fnbi daha iptidai bîr müzik. Birindeki ahenk, uzun ve kısa hecelerin muayyen yerlerde birbirleri ardından jrelmesinden doğuyot, öbüründeki,'>henk, muayyen -yerlerdeki duraklardan. Ve ikisi dc fikri bir kayıt altına alıyor. Kayılsız sanat olmaz denebilir. Faknt bu kayıt, önceden konmuş mnlûm bir kayıl olamaz. Onu sanatkâr ibda çimeli ve biz, o sanat eseriyle birleşmeliyiz, otuı varlığımızda, varlığımızı onda bulmalıyız da ondan sonra derin bir dikkat neticesi olarak o kaydı âdeta keşfetmeliyiz. Sanatkâr, sannt kaydmı kendisi ibda eder, evvelce hazırlanmış kaydt

159 158 bağlasiirsa eaeri, muayyen bir kalıba uyar ve hiç ide sanat eseri olmaz. Kaliyc de vezin kadar bayag^ı bir ahenktir. Muayyen ınihraların sonlurnultv nuı^yycn biv sc^ çıkncuk. Vc/nİM aheng-ine bu tla knlıldı mı bir ilade musikisi meydana g;elecek? Ne saf iddia, uzasm gitsin bir şiir de bakalım kafiyeden bıkılır mı, bıkdmaz mı? Neden mesnevi tarzı icat edilmiş ve neden uzun hikâyeler bu taızda yazılmış? Muayyen kafiyeye bağlı olan fikir, kafiye derdinden rasjjelc söz söylemez de ne yapar? öy le kasideler vardır ki kafiyeyle redif birbirine İliç bağlanamamıştır. Öyle beyitler vardır ki sırf bir kafiye hatırı için yazılmıştır. Meselâ şair şöyle bir beyit bulmuştur; N âz olur dem-bcst<* çt;;r.-î nîm-hûbından senîn Şcrmeder reng-î lebcsisü::t lal~i ndbından senin Yanı»Naz, bcnin yarı uykulu gözlerini'jjörür de şaşırır, dudağımı yumar, biı>ey söyliyemez olur Tebessümün rengi, halis ve berrak bir laale benziyen dudağıma bakar da utanır kalır.» Fena değil. Bugün bize yabancı amma divan eslelig^ince g-üzel bir beyit. Fakat şair, hâb, nâb iselimeleıiııc kafiye bulmak zorundadır. Sıralar'* nikâb, kilâb, şittıb caraehâb, intihâb. Derken kitab kafiyeli beyit şöyle zuhur edebilir nncuk : Zûh'tdû nıa*zûr lut cildinde. siklct nar biraz Cılentin fehnı olunur Iıacm-ı kitabından senin

160 159 Yani '/..'»İlil, mazur tul. C»l<1in<lc (derinde) hirnz.ng;jrlık var. Knbnbjtn, kitabının hacmından?<nlvnşılmndn.' Pckt; bu sııtint mıdır dcmiyccc^im, Inî mıdır? Zavnllı ş:ıir, ktinp kdlnıcsiylc bir knfiyc ynj ip bir lx*yit yazabilmek için tııbıl cudi, Kacmı, T^ibayet yine kivnp miin:tsebeliyl(î softnyı ve knbob^ı bu beyle s(»kmnk mecburiyclin'le kalmış. Nnilî, âh, sorâb... (f»lnn filnn derken bit de 'Tnbbah» kelimesini bulup g-üzel bir gnzclini beıbnl bir beyitle çig; çig; kokutmuşhır âdc(,n. V'iörlilüyor ya, <livan cdebiyatuıdn satle mecazlar sallanalı yok, bir de vezin saltanatı, biı;de knfiyc saltan.'ılı var. { lanjji padişaha kul olsun şair? Divan edebiyatında, divan edebiyatına için için bir isynn vardır demiştik. Bu isynn, ve/nc ve kafiyeye karşıdır rla. Memen her şair, kasidelerde kafiyenin pek daraldıg-ından, artık sözü kesmek mecburiyetinde bulundug-undan bahseder. Fakat nail üstnd şairler, vezne knrşı da isyan etmişlerdir. Mesela Meviâna na/armda vezin ve kafiye nedir? Okuyalım : «Ben kafiye düşünürüm; sevg-ilım bana der ki î Yiızümden başka hiç bir«,ey düşünme I Ey benim kafiye düşünenim, rahatça otur, benim yanımda devlet kafiyesi pensin. I inrf ne ouıyor ki sen onu düşünesini Harf nedir? Üzüm bağının çitten duvarı I Harfi, sesi, SÖ7.Ü birbirine vurup parçalıyayım da Seninle bu üçü de olmaksızın konuşayım I Adem den bile gizlcdij^im sun, ey cihanın esrarı olan sevgili, sana söyliyeyim Halil e bile söylemediğim sırrı, Cebrail in bile bilmediği gamı, Mesih'in bile dem vurmadığı, hatta lann*

161 160 nın bile kıskanıp biz olmadıkça kimseye iiçmadıgı sırrı sana açayım.» (Mesnevi tercümesi, C. 1, beyit ). *Gül.^cn-i râi»»ahibi M«hmûd*ı Şcbiistcrî dc «Mâna, aruza, kafiyeye sığmaz. Mâna. Öyle bir knba sıg^ışmaz. Mânalar, asla harfe gfirmez. Engin deniz bir kab içine sıg^amaz ki» diyor. (Gül^en-i râz tercümesi, beyit 53 54) Attar da ayni fikirdedir. Daha önce Senai de de bu fikri buluyoruz. Ustadların hepsi, vezin ve kafiye kaydından şikâyetçi. Fakat vezinsiz ve kafiyesiz şiir olabilir mi? Onlar, bunu düşünmemişler. Mânanın, yani asıl şiirin vezne ve kafiyeye sıg;mıyaeağını biliyorlar da, vezinsiz, kafiyesiz, bir şiir yazamıyorlar. Bundan tabiî birşey de yok. Çünkü onlar, divan teknig;ine tabidirler. Bu teknik, şiirde vezin ve kafiyeyi esas tutmu^, şiîri» Kasd ile mevzuun ve mukaffa söz söyleme ktir> diye tarif etmiştir. Fakat bugün divan tekniği, onu kuranlar ve ona uyanlarla maziye karışıp gitmiştir. Bu bir hakikattir umma ne fayda ki ^öremiyenler göremiyorlar. Bizde hece, bundan önccki yazımda dediğini };ibi millî bir vezin olarak aruz düşmanlığıyle ortaya atıldı. Tanzimatçıların hecelemesi, şuurlu birşey değildi. O n lardan yalnız Anadolu da fazluco gezen Ziya Paşa, koşma ve kayabaşı g^ibi halk şiirinin şekillerini duymuş, çocukken de lalasının himmetiyle Aş<k Garib i okumuştu ama yine de Osmanlıca diye üç dilden meydana gelen bir dilin varlığına inanıyordu.

162 Hcccyi millî vezin tliyc kötü manzumelerle sunan Mehmet Emin, bu vezni o kadar berbat bir fekilfic kullanıyordu ki. Bu sırnlarda işe bir filozof karıştı. Hece vezniyle ve Farsça, Arapça kelime ve terkiplerle dolu şiirler yazmıya, adeta aruzla meydana g^etirdi- ği şiirleri bir kere de hece vezniyle karalamıya başla* dı. Tekke edebiyatına vakıf olan, Pir Sultan'ı Hatai yi, Kul Himmet i bilen bu filozof, heceyle yazdığı şiirlerde onların, yani halk edebiyatının tekniğini pürüzsüz olarak tatbik etti. Birden iş değişti, herkes heccnin aheng^ine hayran oldu. Divan kılişeleriylc Tanzimatın ^^etirdiği romantik görüş, halk edebiyatı tekniğindeki ahenkle karışınca ortaya meseu şöyle bir parça çıkıverdi : Reng-î hüzn emerdi ar/, u/^er, çemen Günün can çekişen solgun lebinden O akşam hcrşeyi pembe gördüm ben O yerin mehtabı gûl-gûndur sandım Filozofun ne derece, yahut da ne derecede şair olduğunu münakaşa edecek değiliz. Yalnız kendili, şairi, şöyle tarif ediyor: Şair tabiatın sihr-i hüsnüne Tutulmuş sayıklar bir divanedir Çılgın sevincinc derin hüznüne Suret vermek ister söz behanedir 161 Bug^ün, böyle yalnız tabiatın g^üzelliğindeki büyüye tutulmuş sayıklayıp duran, kâinatın mevhum scvinciyle hüznüne suret vermiye çalışan divane bir D İ vao E d e b iy a tı : l

163 162 şaiirin g^ünü deg:ildtr. Fakat vaktiyle onun sazından nefesler bile dinlendi. Gâh Inkdir edildi, g^âh Arapça vc Farsça kelime ve terkipler yüzünden kmnndı. Fnkat o vakit münevverin bilmedig'i ve Mehmet Emin - in duymadıgfi hece aheng^ini o bildirdi vc duyurdu. İşte bu kadar. Bnikan harbiyle ilk dünya harbi, ihihadı anasırla cihadı mukaddesi nıug^lap elmişli. I3u ınag-lobiyet, millî vezin taraftarlarını çoğalttı. Aruzla şark aultaularını övenler, on birli âşık larziylc vc yeniden yeniye işlenen yedi yedili ve dnhn bnşkn duraklı hece vezinleriyle söylemeye başladılar. Üçler, beşler toplandı ve hece saltanatı, birdenbire kuruluverdi. Fakat ne gariptir ki birdenbire kurulan bu saltanat, pek az asrdü vc yine birdenbire tarihe karıştı.

164 X X Bugün Bug'ünün genç ve dinç sanatkârları, kelimelerin ve dilin ahengini bulmuşlar, şiirin söz söyleme san atı oldug;unu anlamışlar, hür bir eda ile vezin ve kafiye saltanatını yıkmışlardır. Onlar, ilhnınlnnnı lıakiknttan ve hakikiden alıyorlar. Şiirlerinde engin bir dünya görüşü, şaşma/, bir güzellik sevgisi, derin bir acıma ve esirgeme d u y gu9u, yenilmez bir yaşama aşkı, serbest bir neşe, insani bir mertlik ve pürüzsüz bir halk ifadesi var. Onların, dünyayı gören gözlerinde ülkemizin her yanını görüyoruz, öy le şiirleri var ki sıcak somun kokuyor. öy le şiirleri var ki bize yag:mur<ian sonra duydug^umuz toprak kokusunu duyuruyor. Edebiyatımız ruymını gördü; esneme, gerinme ve kalkıp hayata adım alma çağalarını geçirdi. Hayata onlarla giriyor, ileriye onlarla gidiyor. Bu hakikat sanatı ve hakiki sanatkârlar hakkında yazncng-ıiıı şey bu kadar. Bıraknhnı, bu canlılık nasıl geldi, bu hayatı kimler getirdi, nasıl gelişti bu»anat ve nasıl olgunlaşıyor? Dunları oninr, kendileri tahlil etsinler vc yeni sanatm asıl yeni tenkitçileri de aralarından çıksın.

165 XXI Biraz da musikiye dair Islanlml Konscrvaluvaıınııı liiık (?) musikisi konserini dinlerken Aşkın, bir vurulmak okluğunu hem bilenlerdenim, hem duyonlardnn. Onun için bencc kulnktnn vurulmnk- In j^örcrek âşık olınnk nrnsmuln lıiçbir fark yoklur ; resmini g-örerek sevmekle, kendisini gförüp vurulmak ara^mda bir fark olmadığı g:ibi. Ve hepsi de insanı, hakiki hayattan alır, bîr masal âlemine sürükler. O âlemde bahar hayalîdir, kışın da açabilir. Kışı jjcrçek değildir, yazm da gelebilir. Kar yazın da yajav o âlemde, bülbül g-üzün de ölc ı. Akaçları köksüzdür o âlemin, g:ülleri havada açar ve uçuşur. Yerine basmadan yürürsünüz, îfögü yerlere döşenmiştir. Nağme, elem, hicran, g-özyaşı... hatta infial ve kin; hatta vuslat ve firkat bile âşıkın kendi icadıdır ve kendi icat ettiği âlemde âşık, sevg-ilisinin yüzüne bakar da gözlerinin reng^ini g^örmez. Gö/.lerine dalar da yüzünün mânasını anlamaz. Fakat p^ünün birinde sevgilinin jrözünün rengini görürse, fakat zamanın bir anıntla sevgilinin yüzündeki mânayı anlarsa o anda ayağının altındaki yer kaymış, başının üstündeki gök uçmuş, o âlem yok olmuştur, işte, o an bu korkunç yoklukta başı dönen değilde, aklı başına gelen âşık, derhal sevgilinin boyunun bir parça kısa, vücudunun biraz hantal, yürüyüşünün çok kırıtkan, yüzünün pek ıırıt-

166 kan oultıg:ıınıi; hnha burnıırnın egricc, snçlnnnın asî bulıııultıj;j^ti()iı j^örınliş, nnintnışitr. Artık scvjj-i Ijilıniştir ve scvg-ilinin kusur deften, âşıkın önünde nçılmı?- t>r. Pek az bir müddet sonrn aşk kine, hiddet ve nefrete rlöner. Kısa bir rnman j^onrnysn acımak ve mihimscmemck, aşkın son demlerini, ıınulnıny» teslim eder j^idcr, 163 Ute ^^eçen nkş.'^m senin seıini dinlerken ben bunları dit.ijiinüyordnm ncvfjili. Rir rnınnnlnr sesle ümitlerimin sesini duynr, hicranlarımın ag;layışını görür, elemlerimin coşuşıınıı sc7:er, bir romanlar o sesi benim sesim sanır, ruhumun ufuklarını sar:m o ahengin, ruhumun derinlerinden, ta derinlerinden g;eldijine inanırdım. Fakat îfeçen akşam, birden bir âlemin yıkıldığını jjörlerimle g^ördüm. Ne kadar de- g^işmişim ben, g-eçen akşam anladım. Düşüncenin duyg'usu, günden güne iyiye, î^üzele ve fferçcg-e baj^lanış, doğruya İnanış, lek sör.le muhakemenin, şuurun. şuursuz, duyjruya zaferi, jsrüzellîğinin mağlubiyetiyle neticelendi sevg-ili. Senin sesinde insanın sarsılmaz imanı, senin sesinde insanlığın dileği yok. Sen, ne tabiahn sesisin, ne benim sesim. Gürleyen j^ökler, köpüren denizler, uğuldayan ormanlar; bağıran, haykıran, kıvranan insanlar, senin sesini duymuyorlar bile. Matla durjjun ve mehtaplı bir denir.in çekişi, yıldı?,il vc aysız bir j^ecenin daveti, sessiz bir ormanın içli sükûtu; bir insanın.sakin j^özyaşları, boynu bükük tevekkülü; jfözlerde parlayan neşe, dudaklardan uçan»aadct, vakur bir eda, temkinli bir

167 U6 duru^, yahut çapkın ve.^uh bir yürüyüş bile yok sende. Yere bir türlü inmiyorsun, fakat ^Ökte de değilsin- Sen ancak huzuru hümayunda, ynlıut bir tekke ayininde dinlenebilirsin; fakat tarihin sesi de değ^ilsin 3en. Sen, divan edebiyatının nağmeaisin; divanemin ahengisin. Divan edebiyatında ne varsa sende var ve divan edebiyatında neler yoksa sende de yok. Taş kesilmiş yekpare bir deha olan Süleymaniyenin şiirini, senin nağ;mclevinde duymak isteyen, o insani dehanın şiirini Bâki den duymak isteyen kadar biçaredir! Bütün tarih boyuncu sen, hiçbir vakit halkın sesi olaınadm, halktan yetişen dehaya nerden yükseleceksin? Zaten halkı görmedin ki sen. Divan edebiyatı gibi sarayda ve konaklardaki buca- Isında fısıldadın, çerag-an safalannda, mehtap y^ezintilerinde mırıldadın. Dimdik erlere değil, kırıtan dilberlere «Serv-i bülendim» dedin; elleri nasırlı, tunç yüzlülere değil, hanım elli g^üneş görmemiş çâr-cbrûlara <şâh>ı levendim» diye hitap ettin ve daima fırsat kaçırmadan hünkâra döndün, «şensin efendim» nağmesinde karar kıldın. Hoş g^ör seyg^ili, belki nağmelerin gemiler g^eçmiyen bir ummanda çalınır, fakat orada da dinleyecek kimsecikler yok. Eğer nrada bir»enin nuğmelerini dudaklarıma alırsam emin ol ki bu, bir zaman sevilen ve sonra tcrkcdileuin adiyle biı miıddel i^crkesi çağırmamıza benzer, alışkanlık. Sinelerinden sızdığın aletlerle beraber boynun bi^küldü artık zavallı görünmeyen, görülmeden sevilen eski sevgili l

168 Son Bir varnuş, bir yokmuş. Râviyârri ahbnr ve nâkilân-ı âsâr vc muhodcl»sân-ı Tf^y.jjâr şöyle rivayet v c böyle hikâyct ederler k» ; Vnklü znmnnîyle bir Hı* vnn ctiebiyni», bit cic tuvnn vnrmış. BunUr, bir dervişin verdiği bir elmadan mcydnna gelmişler. Birbirlerine o kadar benr.erlermişiji.bir eimnnm yansı o, yansı öbürü. GOn j^örmcz yerde yetişmiş bu şehzadeler. Pek nazik nâ/.istan çelebilermiş. Kuş \ıçmaz, kervan geçmez, yılan baraagını sijıtimez güllük, gülûstanlık yerlerde zumrüdüanka eti yemişler, kuş s«dü içmişler. Bir tek sevjçilileri varmış, görmede* âşık olmuşlar. Bir tek nağmeleri varmış, duyulmadan söylemişler. Pek bağdaşmış birbirine bu iki dilber. Ağlamışlar, gülmüşler, sararmışlar, solmuşlar, îğ*e ip lije dönmüşler. Derken günün bîrinde yineş dc - muş> murat alıp murat veremeden erimiş gitmişleri

169 Yarım asır önce Divan Edebiyatına Sâbir DİLBER Şâirlerimizin yazdıkları gazellerin tasviri Ay alnun ay yüzün güneş ay gaşlarun keman Ciyran gözün garışga halın kâkülün ilan A l mâ çinen çinende zenahdan derin guyu Kirpiklerün gamış dudağun bal ienün ketan Boynun surâhı bûy buhun bir ucâ çenâr Endâmun ağ gümüş yanagun gırmızı enâr H âlün yüzünde buğda başundâ saçan gurâb Gah gah garibe gülmelisin hânnman - herâb Hop- hop - nâme, S. 152 Resim, S 152 uin ilaveüidir, aynen kupya edilmiştir.

170 ilk şuurlu isyan; Hop-hop-nâme (ölünnü 1911)

Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000)

Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000) Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000) 14.08.2014 SIRA SIKLIK SÖZCÜK TÜR AÇIKLAMA 1 1209785 bir DT Belirleyici 2 1004455 ve CJ Bağlaç 3 625335 bu PN Adıl 4 361061 da AV Belirteç 5 352249 de

Detaylı

-gi de ra yak- se ve bi lir sin... Öl mek öz gür lü ğü de ya şa mak öz gür lü ğü de önem li dir. Be yoğ lu nda ge zer sin... Şöy le di yor du ken di

-gi de ra yak- se ve bi lir sin... Öl mek öz gür lü ğü de ya şa mak öz gür lü ğü de önem li dir. Be yoğ lu nda ge zer sin... Şöy le di yor du ken di -gi de ra yak- se ve bi lir sin... Öl mek öz gür lü ğü de ya şa mak öz gür lü ğü de önem li dir. Be yoğ lu nda ge zer sin... Şöy le di yor du ken di ne: Sen gü neş li so kak lar da do laşı yor sun, is

Detaylı

MODEL SORU - 1 DEKİ SORULARIN ÇÖZÜMLERİ

MODEL SORU - 1 DEKİ SORULARIN ÇÖZÜMLERİ 5 BÖÜ RENER 1 2 ODE SORU - 1 DEİ SORUARIN ÇÖÜERİ T aralığı yalnız, T aralığı ise yalnız kaynaktan ışık alabilir aralığı her iki kaynaktan ışık alabileceğinden, + ( + yeşil) = renkte görünür I II O IV III

Detaylı

Nedim. - şiirler - Yayın Tarihi: 9.4.2004. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

Nedim. - şiirler - Yayın Tarihi: 9.4.2004. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat - şiirler - Yayın Tarihi: 9.4.2004 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yasal Uyarı: Bu ekitap, bilgisayarınıza indirip kayıt etmeniz ve ticari olmayan kişisel kullanımınız için yayınlanmaktadır. Şiirlerin

Detaylı

Gü ven ce He sa b Mü dü rü

Gü ven ce He sa b Mü dü rü Güvence Hesabı nın dünü, bugünü, yarını A. Ka di r KÜ ÇÜK Gü ven ce He sa b Mü dü rü on za man lar da bi lin me ye, ta nın ma ya S baş la yan Gü ven ce He sa bı as lın da ye - ni bir ku ru luş de ğil.

Detaylı

Günaydın, Bana şiir yazdırtan o parmaklar. (23.06.2004) M. Mehtap Türk

Günaydın, Bana şiir yazdırtan o parmaklar. (23.06.2004) M. Mehtap Türk - Günaydın Günü parlatan gözler. Havayı yumuşatan nefes. Yüzlere gülücük dağıtan dudaklar. Konuşmadan anlatan kaşlar. Bana şiir yazdırtan o parmaklar. (23.06.2004) M. Mehtap Türk - Günaydın Günaydın...

Detaylı

Ramazan Manileri // Ramazan Manileri. Editors tarafından yazıldı. Cuma, 25 Eylül 2009 17:55

Ramazan Manileri // Ramazan Manileri. Editors tarafından yazıldı. Cuma, 25 Eylül 2009 17:55 Ramazan Manileri // Ahmet ağa uyursun uyursun Uykularda ne bulursun Kalk al abdest, kıl namaz Sabahleyin cenneti bulursun Akşamdan pilavı pişirdim Gene karnımı şişirdim Çok mani diyecektim ama Defteri

Detaylı

5. Et et içinde, et fit içinde Dünya dümeni, onun içinde.

5. Et et içinde, et fit içinde Dünya dümeni, onun içinde. 1. a) Bende yapışık, sende yapışık Çam ağacı çamda yapışık. b) Sende de var, bende de var Bir kuru çöpte de var. c) Arifsiniz, zarifsiniz Kendinizi neden bilirsiniz? 2. a) Ağzı var, dili yok Canı var,

Detaylı

Gök ler. Uçak lar la gi di lir an cak ora la ra. İn san gök ler de do la şa bil se. Bir ak şa müs tü, ar ka daş la rıyla. Bel ki ora la ra uçak lar

Gök ler. Uçak lar la gi di lir an cak ora la ra. İn san gök ler de do la şa bil se. Bir ak şa müs tü, ar ka daş la rıyla. Bel ki ora la ra uçak lar Gök ler. Uçak lar la gi di lir an cak ora la ra. İn san gök ler de do la şa bil se. Bir ak şa müs tü, ar ka daş la rıyla. Bel ki ora la ra uçak lar la da gi di le mez. Çün kü uçak lar çok ya kın dan geçi

Detaylı

5 YAŞ VE HAZIRLIK SINIFI EKİM BÜLTENİ

5 YAŞ VE HAZIRLIK SINIFI EKİM BÜLTENİ 5 YAŞ VE HAZIRLIK SINIFI EKİM BÜLTENİ HAZIRLIK SINIFI EKİM AYI ŞARKILARIMIZ OKULUMA BAŞLADIM BİR DÜNYA BIRAKIN SONBAHARIN SESLERİ SEVİMLİDİR HAYVANLAR HOŞ GELİŞLER OLA Her gün erken kalkarım Önce yüzümü

Detaylı

10. SINIF KONU ANLATIMLI. 2. ÜNİTE: ELEKTRİK VE MANYETİZMA 4. Konu MANYETİZMA ETKİNLİK ve TEST ÇÖZÜMLERİ

10. SINIF KONU ANLATIMLI. 2. ÜNİTE: ELEKTRİK VE MANYETİZMA 4. Konu MANYETİZMA ETKİNLİK ve TEST ÇÖZÜMLERİ 10. IIF KOU ALATIMLI 2. ÜİTE: ELEKTRİK VE MAYETİZMA 4. Konu MAYETİZMA ETKİLİK ve TET ÇÖZÜMLERİ 2 Ünite 2 Elektrik ve Manyetizma 2. Ünite 4. Konu (Manyetizma) A nın Çözümleri 3. 1. Man ye tik kuv vet ler,

Detaylı

temlerini işlediği şiirlerinden bazıları: Yol Düşüncesi, Sessiz Gemi, Rintlerin Akşamı, Ufuklar, Mehlika Sultan.

temlerini işlediği şiirlerinden bazıları: Yol Düşüncesi, Sessiz Gemi, Rintlerin Akşamı, Ufuklar, Mehlika Sultan. TANITIM: 1912 den sonra şiir ve dil üzerinde yoğunlaşan Yahya Kemal, tarih, dünya görüşü ve aşk konuları çerçevesinde eserini oluşturdu. Mükemmel ve öz şiir anlayışını benimseyen şairin şiirlerinin sayısı

Detaylı

ya kın ol ma yı is ter dim. Gü neş le ısı nan top rak üze rinde ki çat lak la rı da ha net gö rür düm o za man. Bel ki de ka rın ca la rı hat ta yağ

ya kın ol ma yı is ter dim. Gü neş le ısı nan top rak üze rinde ki çat lak la rı da ha net gö rür düm o za man. Bel ki de ka rın ca la rı hat ta yağ SAKARKÖY Uzun boy lu bir can lı ol ma yı ben is te me dim. Ben, doğ du ğum da da böy ley dim. Za man la da ha da uzadım üs te lik. Bü yü düm. Ben bü yü dük çe di ğer can lılar kı sal dı lar, kü çül dü

Detaylı

T.C. M.E.B ÖZEL MANİSA İNCİ TANEM ANAOKULU DENİZ İNCİLERİ SINIFI

T.C. M.E.B ÖZEL MANİSA İNCİ TANEM ANAOKULU DENİZ İNCİLERİ SINIFI BELİRLİ GÜN VE HAFTALAR 4-10 Nisan: Polis Haftası 7-13 Nisan: Dünya Sağlık Günü 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı 23 Nisan'ı içine alan hafta: Dünya Kitap Günü T.C. M.E.B ÖZEL MANİSA İNCİ TANEM

Detaylı

bez gez sez tez biz çiz diz giz boz roz koz poz toz yoz çöz göz köz söz buz muz tuz büz düz güz

bez gez sez tez biz çiz diz giz boz roz koz poz toz yoz çöz göz köz söz buz muz tuz büz düz güz Son harflerini vurgulayarak okuyunuz. bak çak fak gak hak kak pak sak şak tak yak bek dek kek pek sek tek yek bık çık sık tık yık cik bas has kas mas pas tas yas kes ses pes fıs kıs his kis pis sis pus

Detaylı

Azrail in Bir Adama Bakması

Azrail in Bir Adama Bakması Mevlâna (1207 1273) Güçlü bir bellek, çağrışım yeteneği, üretkenlik, olağanüstü görüş ve anlatım gücü, derin duygusallık ve hüzün, her yönüyle İslam kültürüne hâkimiyet... İşte Mevlâna deyince akla gelen

Detaylı

Ramazan Alkış. - şiirler - Yayın Tarihi: Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

Ramazan Alkış. - şiirler - Yayın Tarihi: Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat - şiirler - Yayın Tarihi: 27.03.2017 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir.

Detaylı

œ œ œ. œ œ œ œ œ œ œ œ

œ œ œ. œ œ œ œ œ œ œ œ A RI DA I NDAN UÇTUM & b 4 2 & b Ağ rı Da ğı'n Kış la nın ö Dağda hay la danuç tum nü pı r kurdu Ça yır çi me Hep kuşlatım r le o A Yöre: Ağrı ne di düştüko r durdu Ça yır çi Hep küş lar A tım r me o le

Detaylı

Şiir. Kategori: Şiir Cuma, 23 Nisan 2010 16:15 tarihinde yayınlandı. Gösterim: 4075. 1 / 7 Phoca PDF 1. SEN (1973) Senden, senden, hep senden,

Şiir. Kategori: Şiir Cuma, 23 Nisan 2010 16:15 tarihinde yayınlandı. Gösterim: 4075. 1 / 7 Phoca PDF 1. SEN (1973) Senden, senden, hep senden, Çemberlitaş taki dedesinin konağında büyüyen şair, Amerikan ve Fransız kolejlerinde başladığı ilk ve lise öğrenimini Deniz Lisesi nde tamamladı. İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü nü 1924 te bitirince

Detaylı

STAJ ARA DÖNEM DEĞERLENDİRMESİ AYRINTILI SINAV KONULARI

STAJ ARA DÖNEM DEĞERLENDİRMESİ AYRINTILI SINAV KONULARI 22 STAJ ARA DÖNEM DEĞERLENDİRMESİ AYRINTILI SINAV KONULARI 406 A GRUBU STAJ ARA DÖNEM DEĞERLENDİRMESİ AYRINTILI SINAV KONULARI 22 A GRU BU STAJ ARA DÖ NEM DE ER LEN D R ME S AY RIN TI LI SI NAV KO NU LA

Detaylı

mer can or ma nı için de do laş mak tay dı. Ka ya la rın ara sın da ki ya rık lar da on la rın yu va la rıy dı. Ha nos de lik ler den bi ri ne bil gi

mer can or ma nı için de do laş mak tay dı. Ka ya la rın ara sın da ki ya rık lar da on la rın yu va la rıy dı. Ha nos de lik ler den bi ri ne bil gi mer can or ma nı için de do laş mak tay dı. Ka ya la rın ara sın da ki ya rık lar da on la rın yu va la rıy dı. Ha nos de lik ler den bi ri ne bil gi al mak için ka fası nı sok tu. Ama içer de ki za rif

Detaylı

Özel Gebze Eğitim Kurumları Öz-Ge Gündüz Bakımevi YILDIZLAR GRUBU ARALIK

Özel Gebze Eğitim Kurumları Öz-Ge Gündüz Bakımevi YILDIZLAR GRUBU ARALIK Özel Gebze Eğitim Kurumları Öz-Ge Gündüz Bakımevi YILDIZLAR GRUBU ARALIK YENİ YIL Bizlere kutlu olsun. Sizlere kutlu olsun. Eski yıl sona erdi, Yepyeni bir yıl geldi. Bu yıl olsun mutlu bir yıl, Bu yıl

Detaylı

Nakarat Alnımızın aklığı kafire kabus olur. Mazlumun canı yansa ahı bize dokunur. 2. Nakarat

Nakarat Alnımızın aklığı kafire kabus olur. Mazlumun canı yansa ahı bize dokunur. 2. Nakarat 2 Bir avuçtuk biz göklere sığmayan. Bir avuçtuk biz Cennete susayan. 2 2 Düşmez dilimizden sökülmez kalbimizden Nakarat En kutlu sözdür bu La ilahe illallah. 5 2 Yar oldum gönlüme sevgi ektin içime. Tevhit

Detaylı

Söylemek istemediğimiz birçok şey, söylemek istediğimiz zaman dinleyici bulamaz.

Söylemek istemediğimiz birçok şey, söylemek istediğimiz zaman dinleyici bulamaz. Söylenen her söz, içinden çıktığı kalbin kılığını üzerinde taşır. Ataullah İskenderî Söz ilaç gibidir. Gereği kadar sarf edilirse fayda veriri; gerektiğinden fazlası ise zarara neden olur. Amr bin As Sadece

Detaylı

Özel Gebze Eğitim Kurumları Öz-Ge Gündüz Bakımevi

Özel Gebze Eğitim Kurumları Öz-Ge Gündüz Bakımevi Özel Gebze Eğitim Kurumları Öz-Ge Gündüz Bakımevi UĞUR BÖCEKLERİ ARALIK YENİ YIL Yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl Bizlere kutlu olsun Yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl Sizlere kutlu olsun Eski yıl sona erdi Bu

Detaylı

GADİR ESİNTİLERİ -9- Şiir: İsmail Bendiderya

GADİR ESİNTİLERİ -9- Şiir: İsmail Bendiderya GADİR ESİNTİLERİ -9- Şiir: İsmail Bendiderya GADİR ESİNTİLERİ (9) Şiir: İsmail Bendiderya Edit: Kadri Çelik - Şaduman Eroğlu Son Okur: Murtaza Turabi Hazırlayan: D.E.K. Kültürel Yardımcılık, Tercüme Bürosu

Detaylı

BÖLÜM 1. İLETİŞİM, ANLAMA VE DEĞERLENDİRME (30 puan) Metni okuyunuz ve soruları cevaplayınız. MUTLULUK HİKAYESİ

BÖLÜM 1. İLETİŞİM, ANLAMA VE DEĞERLENDİRME (30 puan) Metni okuyunuz ve soruları cevaplayınız. MUTLULUK HİKAYESİ BÖLÜM. İLETİŞİM, NLM VE DEĞERLENDİRME ( puan) Metni okuyunuz ve soruları cevaplayınız. MUTLULUK HİKYESİ 8 Hayatı boyunca mutlu olmadığını fark eden bir adam, artık mutlu olmak istiyorum demiş ve aramaya

Detaylı

Rafet El Roman. Amerika. Rafet El Roman. A memo. Burasý New York Amerika. Evler karýþtý bulutlara. Nasýl bir zaman. Nasýl bir yaþam.

Rafet El Roman. Amerika. Rafet El Roman. A memo. Burasý New York Amerika. Evler karýþtý bulutlara. Nasýl bir zaman. Nasýl bir yaþam. Onaylayan Administrator Pazartesi, 21 Mayýs 2007 Besteciler.org Amerika A memo Burasý New York Amerika Evler karýþtý bulutlara Nasýl bir zaman Nasýl bir yaþam A memo Ýnsanlar simsiyah, kýzýl, beyaz Sokaklar

Detaylı

Ö.Ç BİLFEN ANAOKULU 5 YAŞ GRUBU GÜNLÜK EĞİTİM PROGRAMI 15 ARALIK -19 ARALIK 2014

Ö.Ç BİLFEN ANAOKULU 5 YAŞ GRUBU GÜNLÜK EĞİTİM PROGRAMI 15 ARALIK -19 ARALIK 2014 15 ARALIK PAZARTESİ Ö.Ç BİLFEN ANAOKULU 5 YAŞ GRUBU GÜNLÜK EĞİTİM PROGRAMI 15 ARALIK -19 ARALIK 2014 SERBEST ZAMAN ETKİNLİĞİ: Çocuklarla selamlaşıldı. İstedikleri ilgi köşelerinde(evcilik, kitap, puzzle,

Detaylı

Hikaye uzak bir Arap Alevi köyünde geçer. Ararsanız bambaşka versiyonlarını da bulabilirsiniz, hem Arapça hem Türkçe.

Hikaye uzak bir Arap Alevi köyünde geçer. Ararsanız bambaşka versiyonlarını da bulabilirsiniz, hem Arapça hem Türkçe. Sitti Cemili ve Meryem im Ben çocukken pek çok Arapça hikâye dinledim anneannemden. Sitti Cemili den anneanne diye bahsetmek de tuhafmış. Arapça da onun adı Sitti yani benim ninem. Söylemeden geçemeyeceğim,

Detaylı

Ali Rıza Malkoç. - şiirler - Yayın Tarihi: 6.8.2005. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

Ali Rıza Malkoç. - şiirler - Yayın Tarihi: 6.8.2005. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat - şiirler - Yayın Tarihi: 6.8.2005 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir. Şiirlerin

Detaylı

Paragraftaki açıklamaya uygun düşen atasözü aşağıdakilerden hangisidir?

Paragraftaki açıklamaya uygun düşen atasözü aşağıdakilerden hangisidir? 1) İnsanlar, dağlar gibi yerlerinden kımıldamayan cansızlar değildir. Arkadaşlar, tanışlar birbirlerinden ne kadar uzakta olursa olsun ve buluşmaları ne kadar güç olursa olsun, günün birinde bir araya

Detaylı

NOT:Yukarıdaki hece ve sözcükleri öğrencimize bol bol okutunuz.15 tanesini yazımına bakmadan deftere yazdırınız.

NOT:Yukarıdaki hece ve sözcükleri öğrencimize bol bol okutunuz.15 tanesini yazımına bakmadan deftere yazdırınız. eş aş iş oş uş ış öş üş şe şa koş şi şo şu şı şö şü ez az iz oz uz ız öz üz ze za zi zu zı zö zü eşi aşı kuş kış düş işe aşar eşik şık kuşu kaz tiz boz yaş buz tuz muz kız köz yüz meze zaza izi mış dış

Detaylı

&[1Ô A w - ' ",,,, . CiN. ALl'NIN. HiKAYE. KiTAPLAR! SERiSiNDEN BAZILARI Rasim KAYGUSUZ

&[1Ô A w - ' ,,,, . CiN. ALl'NIN. HiKAYE. KiTAPLAR! SERiSiNDEN BAZILARI Rasim KAYGUSUZ .... CiN. ALl'NIN. HiKAYE. KiTAPLAR! SERiSiNDEN BAZILARI 1 - Cin Ali'nin Atı 2 - Cin Ali'nin Topu 3 - Cin Ali'nin Topacı 4 - Cin Ali'nin Karagözlü Kuzusu 5 - Cin Ali'nin Oyuncakları 6 - Cin Ali Okula Başlıyor

Detaylı

Ömer Turhan. - şiirler - Yayın Tarihi: Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

Ömer Turhan. - şiirler - Yayın Tarihi: Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat - şiirler - Yayın Tarihi: 03.09.2018 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir.

Detaylı

Yýldýz Tilbe 1 ADAM OLSAYDIN. Söz-Müzik: Yýldýz Tilbe. Sevdim olmadý yar, küstüm olmadý yar. Kendini arattý, beni bulmadý yar

Yýldýz Tilbe 1 ADAM OLSAYDIN. Söz-Müzik: Yýldýz Tilbe. Sevdim olmadý yar, küstüm olmadý yar. Kendini arattý, beni bulmadý yar Yýldýz Tilbe 1 Onaylayan Administrator Pazar, 06 Mayýs 2007 Son Güncelleme Perþembe, 14 Haziran 2007 Besteciler.org ADAM OLSAYDIN Sevdim olmadý yar, küstüm olmadý yar Kendini arattý, beni bulmadý yar Düþtüm

Detaylı

DÜNYA İNSANLIK AİLESİNİN YÜZAKI YAZARLARINDAN!... Ekmel Ali OKUR; Hemşerimiz, Adanalı, Adam gibi adam! İnşaat Mühendisi,

DÜNYA İNSANLIK AİLESİNİN YÜZAKI YAZARLARINDAN!... Ekmel Ali OKUR; Hemşerimiz, Adanalı, Adam gibi adam! İnşaat Mühendisi, DÜNYA İNSANLIK AİLESİNİN YÜZAKI YAZARLARINDAN!... Ekmel Ali OKUR; Hemşerimiz, Adanalı, Adam gibi adam! İnşaat Mühendisi, 1 / 9 Gönül tamircisi!, Tıpkı, Yunusun dediği gibi: Ben gelmedim kavga için!/benim

Detaylı

İslam da İhya ve Reform, çev: Fehrullah Terkan, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2006.

İslam da İhya ve Reform, çev: Fehrullah Terkan, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2006. Faz lur Rah man: 21 Ey lül 1919 da Pa kis tan n Ha za ra şeh rin de doğ du. İlk öğ re ni mi ni Pa kis tan da Ders-i Niza mî ola rak bi li nen ge le nek sel med re se eği ti mi şek lin de biz zat ken di

Detaylı

Seçelim ve yerleştireli. Kutlu : Merhaba. Sophie : Kutlu :. Kutlu... e?

Seçelim ve yerleştireli. Kutlu : Merhaba. Sophie : Kutlu :. Kutlu... e? Seçelim ve yerleştireli. erelisi iz? e i adı e u oldu erha a Türk ü sizi adı ız erelisi iz? Kutlu : Merhaba. Sophie : Kutlu :. Kutlu.... e? Sophie : Be i adı Sophie. Kutlu : Memnun oldum. Sophie : Be de..

Detaylı

Betül Erdoğan.

Betül Erdoğan. Betül Erdoğan www.gencgelisim.com Anne babaların en çok istedikleri, çocuklarını mutlu ve başarılı bireyler olarak yetiştirmektir. Bu hedef noktasında sosyal faaliyetler, kurslar, kitaplar gibi birtakım

Detaylı

Mehmet Aydın 5. - şiirler - Yayın Tarihi: Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

Mehmet Aydın 5. - şiirler - Yayın Tarihi: Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat - şiirler - Yayın Tarihi: 23.10.2017 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir.

Detaylı

&[1 CİN ALİ'NİN HİKAYE KİTAPLAR! SERIS.INDEN BAZILARI. l O - Cin Ali Kır Gezisinde. Öğ. Rasim KAYGUSUZ

&[1 CİN ALİ'NİN HİKAYE KİTAPLAR! SERIS.INDEN BAZILARI. l O - Cin Ali Kır Gezisinde. Öğ. Rasim KAYGUSUZ CİN ALİ'NİN HİKAYE KİTAPLAR!.. SERIS.INDEN BAZILARI 1 - Cin Ali'nin Atı 2 - Cin Ali'nin Topu 3 - Cin Ali'nin Topacı 4 - Cin Ali'nin Karagözlü Kuzusu 5 - Cin Ali'nin Oyuncakları 6 - Cin Ali Okula Başlıyor

Detaylı

EKİM AYINDA NELER ÖĞRENECEĞİZ?

EKİM AYINDA NELER ÖĞRENECEĞİZ? 2017-2018 EKİM AYI 4-5 YAŞ PLANI EKİM AYINDA NELER ÖĞRENECEĞİZ?.HAFTA: EVİMİZ VE AİLEMİZ Evi izi Evi izi eş aları ı ta ı alı. Ailemizde kimler var. Çekirdek aile ve ge iş aile i ta ı alı. ölü leri i ta

Detaylı

Insanı başa taç yaptım. Ne eğildim, ne de saptım. Acılardan ilaç yaptım. Aşık Şahturna Hayatı ve Şiirleri

Insanı başa taç yaptım. Ne eğildim, ne de saptım. Acılardan ilaç yaptım. Aşık Şahturna Hayatı ve Şiirleri 1950 Sivas Gürün'de doğdu. 10 yaşlarında saz çalıp, türkü-deyişler okudu. 15 yaşında kendi yapıtı ilk plağıyla büyük üne kavuştu. Konser turneleri, kasetler, plaklar, uzunçalar, long playler ve günümüz

Detaylı

Nasrettin Hoca ya sormuşlar: - Kimsin? - Hiç demiş Hoca, Hiç kimseyim. Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca: - Sen kimsin?

Nasrettin Hoca ya sormuşlar: - Kimsin? - Hiç demiş Hoca, Hiç kimseyim. Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca: - Sen kimsin? Nasrettin Hoca ya sormuşlar: - Kimsin? - Hiç demiş Hoca, Hiç kimseyim. Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca: - Sen kimsin? - Mutasarrıf demiş adam kabara kabara. - Sonra ne olacaksın? diye

Detaylı

ÖZEL İSTANBUL ÜNİVERİSTESİ VAKFI ADIGÜZEL OKULLARI ÇEKMEKÖY ANAOKULU TAVŞANLAR SINIFI MAYIS AYI KAVRAM VE ŞARKILAR

ÖZEL İSTANBUL ÜNİVERİSTESİ VAKFI ADIGÜZEL OKULLARI ÇEKMEKÖY ANAOKULU TAVŞANLAR SINIFI MAYIS AYI KAVRAM VE ŞARKILAR ANNEM ANNEM Annem annem canım annem, Gönlüm senle kalbim senle Canım annem gülüm annem Dünyam sensin benim bir tanem.. Biliyorum elbet bir gün gelecek Bir başka bebekte bana annem diyecek Bende hep iyi

Detaylı

Yücel Terkanlýoðlu. HTML clipboard. Yaþamadýklarýndýr Dünyan! Uykuyla geçirdiðim her an, Benim için yitik bir zaman. Rüyayla devirdiðim kazan,

Yücel Terkanlýoðlu. HTML clipboard. Yaþamadýklarýndýr Dünyan! Uykuyla geçirdiðim her an, Benim için yitik bir zaman. Rüyayla devirdiðim kazan, Yücel Terkanlýoðlu Onaylayan Administrator Cumartesi, 23 Þubat 2008 Son Güncelleme Pazartesi, 27 Ekim 2008 Besteciler.org HTML clipboard Yaþamadýklarýndýr Dünyan! Uykuyla geçirdiðim her an, Benim için

Detaylı

Erotik Şiirler Atlasım. Serkan Engin. (Derleme)

Erotik Şiirler Atlasım. Serkan Engin. (Derleme) Erotik Şiirler Atlasım (Derleme) gecenin G noktası gecenin G noktasına değdi tenimiz kırmızı bir zelzele tenin tenha yerlerinde dilbaz oldu şehvet nefesin örtününce bedenime nefesin ki önsözüdür yağmurlu

Detaylı

ABDULLAH ALİYE CAN ANAOKULU ÇİÇEKLER SINIFI. Nİsan AYI BÜLTENİ. Sevgİ Kİlİmlerİmİz

ABDULLAH ALİYE CAN ANAOKULU ÇİÇEKLER SINIFI. Nİsan AYI BÜLTENİ. Sevgİ Kİlİmlerİmİz ABDULLAH ALİYE CAN ANAOKULU ÇİÇEKLER SINIFI Nİsan AYI BÜLTENİ Sevgİ Kİlİmlerİmİz BELİRLİ GÜNLER VE HAFTALAR Dünya Kitap Günü (23 Nisan gününü içine alan hafta) Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı (23 Nisan)

Detaylı

Asker hemen komutanı süzerek cevap vermiş; 1,78! Komutan şaşırmış;

Asker hemen komutanı süzerek cevap vermiş; 1,78! Komutan şaşırmış; Yemek Temel, Almanya'dan gelen arkadaşı Dursun'u lokantaya götürür. Garsona: - Baa bi kuru fasulye, pilav, üstüne de et! der. Dursun: - Baa da aynısından... Ama üstüne etme!.. Ölçüm Bir asker herkesin

Detaylı

EKİM AYINDA NELER ÖĞRENECEĞİZ?

EKİM AYINDA NELER ÖĞRENECEĞİZ? 2017-2018 EKİM AYI 5-6 YAŞ PLANI EKİM AYINDA NELER ÖĞRENECEĞİZ?.HAFTA: EVİMİZ VE AİLEMİZ Evi izi Evi izi eşyaları ı ta ıyalı. Ailemizde kimler var. Çekirdek aile ve ge iş aileyi ta ıyalı. ölü leri i ta

Detaylı

36. AVRUPA BRİÇ ŞAMPİYONASI WIESBADEN / ALMANYA

36. AVRUPA BRİÇ ŞAMPİYONASI WIESBADEN / ALMANYA 36. AVRUPA BRİÇ ŞAMPİYONASI WIESBADEN / ALMANYA 1983 MİL Lİ TA IM SEÇ ME LE Rİ Al man ya, Wi es ba den 1983 Av ru pa Şam pi yo na sı için mil li ta kım seç me le ri, yi ne ba zı yö ne ti ci le rin is te

Detaylı

YOL AYRIMI SENARYO ALĐ CEYLAN

YOL AYRIMI SENARYO ALĐ CEYLAN YOL AYRIMI SENARYO ALĐ CEYLAN 2011 PAZARTESĐ SAAT- 07:42 Sahne - 1 OTOBÜS DURAĞI Otobüs durağında bekleyen birkaç kişi ve elinde defter, kitap olan genç bir üniversite öğrencisi göze çarpar. Otobüs gelir

Detaylı

Ay Yine Gecikti. Ferhat Şahnacı

Ay Yine Gecikti. Ferhat Şahnacı Ay Yine Gecikti Ferhat Şahnacı 4 TEŞEKKÜRLER Şiirlerimi okuyarak değerli görüşlerini okuyucuyla paylaşan Sayın Ataol Behramoğlu na, şiirlerimi yönettiği sanat ve edebiyat dergilerinde yayınlayan Sayın

Detaylı

DÜZLEM AYNALAR BÖLÜM 25

DÜZLEM AYNALAR BÖLÜM 25 DÜZE AAAR BÖÜ 5 DE SRU 1 DE SRUAR ÇÖZÜER 4 1 A B C D E F ışık ışını B noktasından geçer ışık ışını E noktasından geçer 5 ESE AAR ışını ve düzlem aynalarında yansıdığında, n = 3 ve n = 1 olur Bu durumda

Detaylı

MÜBDÎ. Allah MUHSÎ dir. MUHSÎ, her şeyin sayısını bilen demektir.

MÜBDÎ. Allah MUHSÎ dir. MUHSÎ, her şeyin sayısını bilen demektir. Hiçbir müzisyen, bülbülün ötüşünden daha güzel bir şarkı söyleyemez. Bütün bu güzel şeyleri Allah yapar ve yaratır. Allah ın güzel isimlerinden biri de HAMÎD dir. HAMÎD, övülmeye, hamd edilmeye, şükür

Detaylı

Seyyid Abdülkadir Geylâni hazretleri küçük yaşta iken, annesinden Bağdat a giderek ilim öğrenmesi için izin ister.

Seyyid Abdülkadir Geylâni hazretleri küçük yaşta iken, annesinden Bağdat a giderek ilim öğrenmesi için izin ister. Yalan Söylemeyen Çocuk Seyyid Abdülkadir Geylâni hazretleri küçük yaşta iken, annesinden Bağdat a giderek ilim öğrenmesi için izin ister. Annesi: Ey benim gözümün nûru ve gönlümün tâcı evladım, Abdülkâdir

Detaylı

Sezen Aksu 2. Çok Ayýp. Söz - Müzik: Sezen Aksu. Kulaðýma geliyor, atýp tutuyorsun, ileri geri konuþuyorsun aleyhimde. Çok ayýp, çok ayýp.

Sezen Aksu 2. Çok Ayýp. Söz - Müzik: Sezen Aksu. Kulaðýma geliyor, atýp tutuyorsun, ileri geri konuþuyorsun aleyhimde. Çok ayýp, çok ayýp. Sezen Aksu 2 Onaylayan Administrator Pazar, 20 Mayýs 2007 Son Güncelleme Perþembe, 14 Haziran 2007 Besteciler.org Çok Ayýp Söz - Müzik: Sezen Aksu Kulaðýma geliyor, atýp tutuyorsun, ileri geri konuþuyorsun

Detaylı

Hocam Prof. Dr. Nejat Göyünç ü Anmak Üzerine Birkaç Basit Söz

Hocam Prof. Dr. Nejat Göyünç ü Anmak Üzerine Birkaç Basit Söz Hocam Prof. Dr. Nejat Göyünç ü Anmak Üzerine Birkaç Basit Söz PROF. DR. 133 Prof. Dr. Alaattin AKÖZ SÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Hiç unutmadım ki! Akademik olarak hem yüksek lisans, hem de doktora

Detaylı

Örnek alınacak en güzel insan Hz. Muhammed hayatı boyunca görüntüsüne ve hareketlerine dikkat etmiştir.

Örnek alınacak en güzel insan Hz. Muhammed hayatı boyunca görüntüsüne ve hareketlerine dikkat etmiştir. Örnek alınacak en güzel insan Hz. Muhammed hayatı boyunca görüntüsüne ve hareketlerine dikkat etmiştir. Görünümü Elbiseleri Hz. Peygamber çeşitli renk ve desenlerde elbiseler giymiştir. Ancak daha çok

Detaylı

Birinci kadın; Oğlunun çok hareketli olduğunu, ellerinin üzerinde dakikalarca yürüyebileceğini söyledi.

Birinci kadın; Oğlunun çok hareketli olduğunu, ellerinin üzerinde dakikalarca yürüyebileceğini söyledi. Marifetli Çocuk Üç kadın ellerinde sepetleriyle pazardan dönüyorlardı. Dinlenmek için yolun kenarındaki kanepeye oturdular. Çocukları hakkında sohbet etmeye başladılar. Birinci kadın; Oğlunun çok hareketli

Detaylı

MODEL SORU - 1 DEKİ SORULARIN ÇÖZÜMLERİ

MODEL SORU - 1 DEKİ SORULARIN ÇÖZÜMLERİ ÖLÜ ÜRESEL YNLR OEL SORU - Eİ SORULRN ÇÖZÜLERİ 4 a a a d Şe kil de ö rül dü ğü i bi, ve ışık ışın la rı yansı ma lar so nu u ken di üze rin den e ri dö ner CEVP Şekilde örüldüğü ibi, aynalar arasındaki

Detaylı

Buyruldu ki; Aklın kemali Allah u Teâlâ nın rızasına tabi olmak ve gazabından sakınmakladır.

Buyruldu ki; Aklın kemali Allah u Teâlâ nın rızasına tabi olmak ve gazabından sakınmakladır. BÜYÜKLERİN HİKMETLİDEN SÖZLERİ Buyruldu ki; Aklın kemali Allah u Teâlâ nın rızasına tabi olmak ve gazabından sakınmakladır. Buyruldu ki; Faziletli kimseler için (hiçbir yer) gurbet sayılmaz. Cahilin ise

Detaylı

ÝÇÝNDEKÝLER. Diyalog Tamamlama...24 2. Haftanýn Testi...25

ÝÇÝNDEKÝLER. Diyalog Tamamlama...24 2. Haftanýn Testi...25 ÝÇÝNDEKÝLER A. BÝRÝNCÝ TEMA: BÝREY VE TOPLUM Küçük Cemil...11 Bilgi Hazinemiz (Hikâye Yazmaya Ýlk Adým)...14 Güzel Dilimiz (Çaðrýþtýran Kelimeler - Karþýlaþtýrma - Þekil, Sembol ve Ýþaretler - Eþ Anlamlý

Detaylı

İ.Ö 100 Temel Eser. Kategori: Şiir Salı, 11 Ağustos :32 tarihinde yayınlandı. Gösterim: / 7 Phoca PDF. Çanakkale içinde aynalı çarşı

İ.Ö 100 Temel Eser. Kategori: Şiir Salı, 11 Ağustos :32 tarihinde yayınlandı. Gösterim: / 7 Phoca PDF. Çanakkale içinde aynalı çarşı TÜRKÜ: Türk e ait anlamına Türkî zamanla türkü biçiminde söylenmiştir. M.Fuad Köprülü ye göre Türklere mahsus bir beste ile söylenen halk şarkılarıdır. Anadolu da biçimce ilk türkü 16. yüzyılda Öksüz Dede

Detaylı

Doğru bildiğini her yerde haykıran, kimseye eğilip bükülmeyen birisiydi Neyzen Tevfik..

Doğru bildiğini her yerde haykıran, kimseye eğilip bükülmeyen birisiydi Neyzen Tevfik.. Ünlü hiciv ustamız Tevfik hakkında çok güzel bir yazı. Sami Özey'in kaleminden... YÜZ KARASI Doğru bildiğini her yerde haykıran, kimseye eğilip bükülmeyen birisiydi Tevfik.. Yaptığı her hareketle, yazdığı

Detaylı

MALTEPE SİHİRLİ GEMİLER ANAOKULU MAYIS AYI BÜLTENİ 3 YAŞ

MALTEPE SİHİRLİ GEMİLER ANAOKULU MAYIS AYI BÜLTENİ 3 YAŞ MALTEPE SİHİRLİ GEMİLER ANAOKULU MAYIS AYI BÜLTENİ 3 YAŞ MAYIS AYI PSİKOLOJİ BÜLTENİ ÇOCUKLARDA YARDIMSEVERLİK Çocuklar küçük yaşlarda özellikle 3 yaşına kadar oldukça benmerkezci ve kendilerine yönelik

Detaylı

Maniler. Yazan: Bedriye Aksakal. Giden oğlan dursana Saatini kursana Madem beni istiyon Babama duyursana.

Maniler. Yazan: Bedriye Aksakal. Giden oğlan dursana Saatini kursana Madem beni istiyon Babama duyursana. Maniler Yazan: Bedriye Aksakal Giden oğlan dursana Saatini kursana Madem beni istiyon Babama duyursana. Bağa girdim üzüme Çubuk battı gözüme Ben bu köyde yarsız kalırsam Tükürsünler yüzüme. Meşe meşeye

Detaylı

Recep in İlk Üç Orucunun Fazileti

Recep in İlk Üç Orucunun Fazileti Mektub-u Attar Muhammed İlyas Kadiri Razavi tarafından tüm İslami Erkek Kardeşlerine ve İslami Kız Kardeşlerine, Medaris El Medine ve Camiat El Medine nin erkek öğretmenler, erkek öğrenciler, kadın öğretmenler

Detaylı

Eşeğe Dönüşen Kabadayı Makedonya Masalı (Herşeyin bir bedeli var)

Eşeğe Dönüşen Kabadayı Makedonya Masalı (Herşeyin bir bedeli var) Eşeğe Dönüşen Kabadayı Makedonya Masalı (Herşeyin bir bedeli var) Yazan: Yücel Feyzioğlu Resimleyen: Mert Tugen Ne varmış, ne çokmuş, gece karanlık, güneş yokmuş. Her kasabada kabadayı insanlar varmış.

Detaylı

5 YAŞ AYIN TEMASI. Cinsiyetim, adım, fiziksel özelliklerim nelerdir? Vücudumuzun bölümleri ve iç organlarımız nelerdir? Ne işe yarar?

5 YAŞ AYIN TEMASI. Cinsiyetim, adım, fiziksel özelliklerim nelerdir? Vücudumuzun bölümleri ve iç organlarımız nelerdir? Ne işe yarar? 5 YAŞ AYIN TEMASI Cinsiyetim, adım, fiziksel özelliklerim nelerdir? Vücudumuzun bölümleri ve iç organlarımız nelerdir? Ne işe yarar? İskelet sistemi nedir? Ne işe yarar? Aile nedir? Aileyi oluşturan bireylerin

Detaylı

GAZ BASINCI. 1. Cıva seviyesine göre ba- sınç eşitliği yazılırsa, + h.d cıva

GAZ BASINCI. 1. Cıva seviyesine göre ba- sınç eşitliği yazılırsa, + h.d cıva . BÖÜ GZ BSINCI IŞTIRR ÇÖZÜER GZ BSINCI 1. Cıva seviyesine göre ba- sınç eşitliği yazılırsa, P +.d cıva.g Düzenek yeterince yüksek bir yere göre götürülünce azalacağından, 4. Y P zalır zalır ve nok ta

Detaylı

Özel Gebze Eğitim Kurumları Öz-Ge Gündüz Bakımevi 2018 ARALIK AYI EĞİTİM BÜLTENİ

Özel Gebze Eğitim Kurumları Öz-Ge Gündüz Bakımevi 2018 ARALIK AYI EĞİTİM BÜLTENİ Özel Gebze Eğitim Kurumları Öz-Ge Gündüz Bakımevi 2018 ARALIK AYI EĞİTİM BÜLTENİ YERLİ MALI Yerli malı yiyelim, yerli malı loy loy. Yerli malı giyelim, haydi arkadaş. Yerli malı alalım, yerli malı loy

Detaylı

"Satmam" demiş ihtiyar köylü, "bu, benim için bir at değil, bir dost."

Satmam demiş ihtiyar köylü, bu, benim için bir at değil, bir dost. Günün Öyküsü: Talih mi Talihsizlik mi? Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir adam yaşıyormuş. Çok fakirmiş. Ama çok güzel beyaz bir atı varmış. Kral bu ata göz koymuş. Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir

Detaylı

En güzel 'Anneler Günü' şiirleri

En güzel 'Anneler Günü' şiirleri On5yirmi5.com En güzel 'Anneler Günü' şiirleri En güzel 'Anneler Günü' şiirlerini sizler için listeledik... Yayın Tarihi : 10 Mayıs 2013 Cuma (oluşturma : 1/17/2017) 12 Mayıs Anneler Günü... Sizin için

Detaylı

HAZİRAN 2014/2015 ANASINIFI BÜLTENİ. Haziran 2015 Bülten

HAZİRAN 2014/2015 ANASINIFI BÜLTENİ. Haziran 2015 Bülten HAZİRAN 2014/2015 ANASINIFI BÜLTENİ * YAZ MEVSİMİ Yaz mevsimi aylarını öğrenme. Yaz mevsimi panosu hazırlama. Yaz mevsiminde meydana gelen değişiklikleri söyleme. Yaz mevsiminin meyve ve sebzelerini tanıma.

Detaylı

GÜZEL SÖZLER. (Derleyen; Veyis Susam) * Ne kadar çok olsa koyunun sürüsü, Ona yeter imiş kasabın birisi. * Alçak, ölmeden önce, birkaç kere ölür.

GÜZEL SÖZLER. (Derleyen; Veyis Susam) * Ne kadar çok olsa koyunun sürüsü, Ona yeter imiş kasabın birisi. * Alçak, ölmeden önce, birkaç kere ölür. GÜZEL SÖZLER (Derleyen; Veyis Susam) * Ne kadar çok olsa koyunun sürüsü, Ona yeter imiş kasabın birisi. * Alçak, ölmeden önce, birkaç kere ölür. Yiğit ise sadece bir kere.. 1 / 23 * Âlimin benzer misali,

Detaylı

H A S T A N E E N F E K S İY O N L A R IN I Ö NLEM E. E L İF C O Ş K U N E n fe k s iy o n K o n tr o l H e m ş ir e s i

H A S T A N E E N F E K S İY O N L A R IN I Ö NLEM E. E L İF C O Ş K U N E n fe k s iy o n K o n tr o l H e m ş ir e s i H A S T A N E E N F E K S İY O N L A R IN I Ö NLEM E E L İF C O Ş K U N E n fe k s iy o n K o n tr o l H e m ş ir e s i H ip o k r a t (M.Ö. 4 6 0-3 7 0 ) Ö n c e lik le z a r a r v e r m e 2 F lo r e

Detaylı

M. Sinan Adalı. Eski zamanlarda yaşamış peygamberlerin ve ümmetlerinin başlarından geçen ibretli öyküler, hikmetli meseller

M. Sinan Adalı. Eski zamanlarda yaşamış peygamberlerin ve ümmetlerinin başlarından geçen ibretli öyküler, hikmetli meseller yayın no: 117 PEYGAMBERİMİZİN DİLİNDEN HİKMETLİ ÖYKÜLER Eski zamanlarda yaşamış peygamberlerin ve ümmetlerinin başlarından geçen ibretli öyküler, hikmetli meseller Genel yayın yönetmeni: Ergün Ür Yayınevi

Detaylı

þimdi sana iþim düþtü. Uzat bana elini de birlikte çocuklara güzel öyküler yazalým.

þimdi sana iþim düþtü. Uzat bana elini de birlikte çocuklara güzel öyküler yazalým. Kaybolan Çocuk Çocuklar için öyküler yazmak istiyordum. Yazmayý çok çok sevdiðim için sevinçle oturdum masanýn baþýna. Yazdým, yazdým... Sonra da okudum yazdýklarýmý. Bana göre güzel öykülerdi doðrusu.

Detaylı

İÇİNDEKİLER GİRİŞ BİRİNCİ KİTAP

İÇİNDEKİLER GİRİŞ BİRİNCİ KİTAP İÇİNDEKİLER GİRİŞ Afrika ve Afrikalılar 13 BİRİNCİ KİTAP Bir Yuruba Efsanesi: Dünyanın Yaratılışı 23 Küçük Tanrı Obatala, Beş Parmaklı Beyaz Horoz ve Kara Kaplan 23 Kara Kaplan'la Beş Parmaklı Beyaz Horoz

Detaylı

Prof. Dr. Osman HORATA TDE 471 Eski Türk Edebiyatı Ders Notları

Prof. Dr. Osman HORATA TDE 471 Eski Türk Edebiyatı Ders Notları Sebk-i Hindî Sebk-i Hindî, Fars ve Türk edebiyatının yanında Fars, Hindistan, Afganistan, Azerbaycan ve Tacikistan edebiyatında da etkili olmuş bir üsluptur. İzlerine 16. Asırda rastlanmaya başlayan bu

Detaylı

4. - 5. sınıflar için. Öğrenci El Kitabı

4. - 5. sınıflar için. Öğrenci El Kitabı 4. - 5. sınıflar için Öğrenci El Kitabı Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı nın 28.08.2006 tarih ve B.08.0.TTK.0.01.03.03.611/9036 sayılı yazısı ile Denizler Yaşamalı Programı nın*

Detaylı

GELECEĞİ DÜŞÜNEN ÇEVREYE SAYGILI % 70. tasarruf. Sokak, Park ve Bahçelerinizi Daha Az Ödeyerek Daha İyi Aydınlatmak Mümkün

GELECEĞİ DÜŞÜNEN ÇEVREYE SAYGILI % 70. tasarruf. Sokak, Park ve Bahçelerinizi Daha Az Ödeyerek Daha İyi Aydınlatmak Mümkün www.urlsolar.com S L D-S K -6 0 W ile 1 5 0 W St an d art S o kak L a m ba sı F iya t K arşılaşt ırm a sı kw h Ü c reti Yıllık Tü ke tim Ü cre ti Y ıllık T ü ketim Fa rkı kw Sa at G ü n A y Stan d art

Detaylı

ABDULLAH ALİYE CAN ANAOKULU ÇİÇEKLER SINIFI OCAK AYI BÜLTENİ BELİRLİ GÜNLER VE HAFTALAR. Yeni yıl (31 Aralık-1 Ocak)

ABDULLAH ALİYE CAN ANAOKULU ÇİÇEKLER SINIFI OCAK AYI BÜLTENİ BELİRLİ GÜNLER VE HAFTALAR. Yeni yıl (31 Aralık-1 Ocak) ABDULLAH ALİYE CAN ANAOKULU ÇİÇEKLER SINIFI OCAK AYI BÜLTENİ BELİRLİ GÜNLER VE HAFTALAR Yeni yıl (31 Aralık-1 Ocak) Enerji Tasarrufu Haftası (Ocak ayının ikinci haftası) GÜNE BAŞLAMA ETKİNLİKLERİ Oyun

Detaylı

İnci. Hoca DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ II (BENTLERLE KURULANLAR)

İnci. Hoca DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ II (BENTLERLE KURULANLAR) DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ II (BENTLERLE KURULANLAR) BENTLERLE KURULAN NAZIM BİÇİMLERİ A. BENT SAYISI TEK OLANLAR (TEK DÖRTLÜKTEN OLUŞANLAR) RUBAİ Edebiyatımıza İran edebiyatından gelmiştir. Dört

Detaylı

3-P C ile h a b e r le şm e y e u y g u n b ir a r a b ir im. (IS A, P C I, U S B g ib i )

3-P C ile h a b e r le şm e y e u y g u n b ir a r a b ir im. (IS A, P C I, U S B g ib i ) M O D E M N E D İR : M o d u la to r -D e m o d u la to r k e lim e le r in in k ıs a ltm a s ı M O D E M. Y a n i v e r ile r i s e s s in y a lle r in e s e s s in y a lle r in i v e r ile r e d ö n

Detaylı

YEMİNLİ MALİ MÜŞAVİRLERİN BANKALAR KANUNU NUN 46 NCI MADDESİNE GÖRE YAPACAKLARI TASDİKE İLİŞKİN USUL VE ESASLAR HAKKINDA YÖNETMELİK

YEMİNLİ MALİ MÜŞAVİRLERİN BANKALAR KANUNU NUN 46 NCI MADDESİNE GÖRE YAPACAKLARI TASDİKE İLİŞKİN USUL VE ESASLAR HAKKINDA YÖNETMELİK YEMİNLİ MALİ MÜŞAVİRLERİN BANKALAR KANUNU NUN 46 NCI MADDESİNE GÖRE YAPACAKLARI TASDİKE İLİŞKİN USUL VE ESASLAR HAKKINDA YÖNETMELİK 13 298 YEMİNLİ MALİ MÜŞAVİRLERİN BANKALAR KANUNU NUN 46 NCI MADDESİNE

Detaylı

NOT : İMAM-I RABBANİ Hz. bundan önceki mektuplar gibi. bunu da büyük şeyhi Bakibillah'a yazmıştır.

NOT : İMAM-I RABBANİ Hz. bundan önceki mektuplar gibi. bunu da büyük şeyhi Bakibillah'a yazmıştır. 4.MEKTUP MEVZUU : a) Mübarek ramazan ayının faziletleri. b) Hakikat-ı Muhammediye'nin (kabiliyet-i ulâ) beyanı.. Ona ve âline salât, selâm ve saygılar.. c) Kutbiyet makamı, ferdiyet mertebesi.. NOT : İMAM-I

Detaylı

Polat Gürgen. - şiirler - Yayın Tarihi: Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

Polat Gürgen. - şiirler - Yayın Tarihi: Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat - şiirler - Yayın Tarihi: 26.04.2017 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir.

Detaylı

Arapgirli Haşim Koç. - şiirler - Yayın Tarihi: 6.7.2006. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

Arapgirli Haşim Koç. - şiirler - Yayın Tarihi: 6.7.2006. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat - şiirler - Yayın Tarihi: 6.7.2006 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir. Şiirlerin

Detaylı

KÜRESEL AYNALAR BÖLÜM 26

KÜRESEL AYNALAR BÖLÜM 26 ÜRESE AYNAAR BÖÜ 6 ODE SORU DE SORUARN ÇÖZÜER d d noktası çukur aynanın merkezidir ve ışınlarının izlediği yoldan, yargı doğrudur d noktası çukur aynanın odak noktasıdır d olur yargı doğrudur d + d + dir

Detaylı

BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR

BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR ÖTÜKEN Ârif Nihat Asya BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR Şiirler: 1 BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR Servet Asya ya Armağanımdır. DESTAN O zaferler getiren atların Nalları altındanmış; Gidişleri akına, Gelişleri akındanmış.

Detaylı

Özel Gebze Eğitim Kurumları Öz-Ge Gündüz Bakımevi ARILAR GRUBU

Özel Gebze Eğitim Kurumları Öz-Ge Gündüz Bakımevi ARILAR GRUBU Özel Gebze Eğitim Kurumları Öz-Ge Gündüz Bakımevi ARILAR GRUBU YENİ YIL Yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl Bizlere kutlu olsun Yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl Sizlere kutlu olsun Eski yıl sona erdi Bu yıl olsun

Detaylı

Hazırlayan: Saide Nur Dikmen

Hazırlayan: Saide Nur Dikmen Yayın no: 169 VEFA VE CÖMERTLİK ÖYKÜLERİ Genel yayın yönetmeni: Ergün Ür İç düzen: Durmuş Yalman Kapak: Zafer Yayınları İsbn: 978 605 5523 15 2 Sertifika no: 14452 Uğurböceği Yayınları, Zafer Yayın Grubu

Detaylı

Çileler sıkıntı yoldaşın oldu Ömrüne her zaman kahırlar doldu Henüz açan gülün çok çabuk soldu Dört mevsim bitmeyen kış mıydın anne

Çileler sıkıntı yoldaşın oldu Ömrüne her zaman kahırlar doldu Henüz açan gülün çok çabuk soldu Dört mevsim bitmeyen kış mıydın anne AYŞE BENEK KAYA Doğan kaya nın eşidir. 1956 da Sivas ta doğmuştur Tevfik ve Türkân Benek in kızıdır. Sivas ta Dört Eylül İlkokulu ve Selçuk Ortaokulunu bitirdikten sonra Sivas Merkez İlköğretmen Okuluna

Detaylı

- Sorma, şişenin üzerinde iyice çalkalayın yazıyormuş, ben fark etmemişim

- Sorma, şişenin üzerinde iyice çalkalayın yazıyormuş, ben fark etmemişim Öksürük şurubu Temel odanın içinde zıplayıp duruyormuş. Arkadaşı sormuş : - Ne oldu, ne yapıyorsun böyle? - Öksürük şurubu içtim. - E, niye zıplıyorsun peki? - Sorma, şişenin üzerinde iyice çalkalayın

Detaylı

Nafiz Diba. - şiirler - Yayın Tarihi: Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

Nafiz Diba. - şiirler - Yayın Tarihi: Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat - şiirler - Yayın Tarihi: 01.08.2018 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir.

Detaylı

YIL DEDE'NİN DÖRT KIZI

YIL DEDE'NİN DÖRT KIZI Hafta Sonu Ev Çalışması YIL DEDE'NİN DÖRT KIZI Zaman adlı ölümsüz bir dev vardı. Bir gün Zaman, Yıl Dede'yi dört kızıyla birlikte yeryüzüne indirdi. Kızlar, yeryüzünü çok sevdiler. Hepsi bir yana dağılıp

Detaylı

Murat Çelebi 2. - şiirler - Yayın Tarihi: 28.5.2015. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

Murat Çelebi 2. - şiirler - Yayın Tarihi: 28.5.2015. Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat - şiirler - Yayın Tarihi: 28.5.2015 Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat Yayın Hakkı Notu: Bu e-kitapta yer alan şiirlerin tüm yayın hakları şairin kendisine ve / veya yasal temsilcilerine aittir.

Detaylı