değirmen her anlam bir edebiyat ve düşünce dergisi



Benzer belgeler
Türkçe Ulusal Derlemi Sözcük Sıklıkları (ilk 1000)

10.SINIF TÜRK EDEBİYATI DERSİ KURS KAZANIMLARI VE TESTLERİ

Dünyayı Değiştiren İnsanlar

KİTAP GÜNCESİ VIII. GELENEKSEL KİTAP GÜNLERİ SAYI:3

İnsanı Diğer Canlılardan Ayıran Özellikler

Söylemek istemediğimiz birçok şey, söylemek istediğimiz zaman dinleyici bulamaz.

LYS 3 DENEME-5 KONU ANALİZİ SORU NO LYS 3 TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI TESTİ KAZANIM NO KAZANIMLAR. 26/05/2014 tarihli LYS-3 deneme sınavı konu analizleri

SADETTİN ÖKTEN İÇİMDE AVM VAR!

JORGE LUIS BORGES PIERRE MENARD A GÖRE DON QUIXOTE & HOMER İN BAZI UYARLAMALARI. Hazırlayan: Rabia ARIKAN

İSMEK İN USTALARI SANATA ADANMIŞ BİR ÖMÜR ETEM ÇALIŞKAN ETEM ÇALIŞKAN KALİGRAFİ SERGİSİ

11.SINIF TÜRK EDEBİYATI DERSİ KURS KAZANIMLARI VE TESTLERİ

EĞİTİM ÖĞRETİM YILI KDZ.EREĞLİ ANADOLU LİSESİ 11. SINIF DİL VE ANLATIM DERSİ ÜNİTELENDİRİLMİŞ YILLIK PLANI

"Satmam" demiş ihtiyar köylü, "bu, benim için bir at değil, bir dost."

Sevgili dostum, Can dostum,

Dil Gelişimi. temel dil gelişimi imi bilgileri

Necip Fazıl ın Yaşamındaki Düşünce Labirentleri - Genç Gelişim Kişisel Gelişim

EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI 12. SINIF TÜRK EDEBİYATI DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ PLANI

Atatürk ün Kişisel Özellikleri. Elif Naz Fidancı

17 Eylül 2016 Devlet Sanatçısı Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca Özel Konseri. Hazırlayan ve Yöneten Halil İbrahim Yüksel. Sunum Metni Bilge Sumer

MARUF VAKFI İSLAM EKONOMİSİ ENSTİTÜSÜ AÇILDI

Birbirimize anlatacağımız ne çok şey var; düşündünüz mü? İşte bu yazma nedenlerimden biri. İlki...

TEK TEK TEKERLEME. Havada bulut Sen bunu unut

EĞİTİM ÖĞRETİM YILI SORGULAMA PROGRAMI

Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız. (Kur an 50/16 Kaf)

Bu yüzden de Akdeniz coğrafyasına günümüz dünya medeniyetinin doğduğu yer de denebilir.

KÜLTÜR SANAT-MAVÝ KARANFÝL-127

SEVGİNİN GÜCÜ yılında Manisa da doğan İlhan Berk, Türk şiirinin en üretken, usta şairlerinden

Yrd. Doç. Server ACİM İnönü Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi. Bir Besteci'nin Gözünden Özgür Yazılım ve Özgür Yaşam

7.Ünite: ESTETİK ve SANAT FELSEFESİ

Metin Edebi Metin nedir?

Ramazan Alkış. - şiirler - Yayın Tarihi: Yayınlayan: Antoloji.Com Kültür ve Sanat

EĞİTİM - ÖĞRETİM YILI... ANADOLU LİSESİ 12. SINIF TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ

BAŞBAKAN YARDIMCISI HAKAN ÇAVUŞOĞLU, BATI TRAKYALI GENÇLERLE YTB DE BULUŞTU Cuma, 13 Nisan :47

EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI 11. SINIF TÜRK EDEBİYATI DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ PLANI

3. Yazma Becerileri Sempozyumu

ESTETİK (SANAT FELSEFESİ)

Hocam Prof. Dr. Nejat Göyünç ü Anmak Üzerine Birkaç Basit Söz

Berk Yaman. Demodur. Kırmızı yazılar sizin sipariş verirken yollamış olduğunuz yazılardır

İçindekiler. 1PERESE adalet

A: Algılama gücü ve mantık yürütme kabiliyeti yüksek kişiliği temsil eder.

POETİK BİLDİRİLER. No: 1-4 ( ) ZAFER YALÇINPINAR

CUMHURIYET DÖNEMINDE COŞKU VE HEYECANI DILE GETIREN METINLER (ŞIIR) Cumhuriyet Edebiyatında Şiir ve Soru Çözümü

ÝÇÝNDEKÝLER. Diyalog Tamamlama Haftanýn Testi...25

EĞİTİM - ÖĞRETİM YILI... ANADOLU LİSESİ 10. SINIF TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ

NOKTALAMA İŞARETLERİ MUSTAFA NAZIM ÖZGEN

Russell ın Belirli Betimlemeler Kuramı

İnci Hoca YEDİ MEŞALECİLER

İsim İsim İsimlerin Tamamlanmış Hali

TEMALARIMIZ UZAY VE GEZEGENLER DÜNYA GÖKYÜZÜ İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ HAFTASI YERLİ MALLARI VE TUTUM HAFTASI YENİ YIL

Ruhumdaki. Müzigin Ezgileri. Stj. Av. İrem TÜFEKCİ. 2013/2 Hukuk Gündemi 101

Mantıksal Operatörlerin Semantiği (Anlambilimi)

SANAT EĞİTİMİ ÜZERİNE. Doç. Dr. Mutlu ERBAY

Hayalindeki Kadını Kendine Aşık Etmenin 6 Adımı - Genç Gelişim Kişisel Gelişim

EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI... ORTAOKULU SOSYAL BİLGİLER DERSİ 7. SINIF ÜNİTELENDİRİLMİŞ YILLIK DERS PLANI

EDEBİYAT SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN 12 EYLÜL ŞİİRİ Nesîme CEYHAN AKÇA, Kurgan Edebiyat, Ankara 2013, 334 s.,isbn Sabahattin GÜLTEKİN 1

ŞİİR, HİKÂYE, MAKALE. Ekim 2013 Sayı 1. Yazar; HARUN ŞEN

3. Yazma Becerileri Sempozyumu

YAHYA KEMAL BEYATLI ( )

1. Soru. Aşağıdakilerden hangisi bu paragrafın sonuç cümlesi olabilir? olaylara farklı bakış açılarıyla bakalım. insanlarla iyi ilişkiler kuralım.

İntikam. Ölüm Allah ın Emri

Çoklu Zeka Kuramı - Zeka Tipleri

ENVER NACİ GÖKÇEN BEHÇET KEMAL ÇAĞLAR TÜRK DİL KURUMU YAYINLARI

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ TEMSİLCİLERİ - I

TEMEİ, ESER II II II

7. SINIF TÜRKÇE DERS BİLGİLERİ

6. SINIF TÜRKÇE DERS BİLGİLERİ

DİKKAT VE DİKKAT TOPLAMA ADEM TOLUNAY ANADOLU LİSESİ REHBERLİK VE PSİKOLOJİK DANIŞMA SERVİSİ

ÖLÇME, DEĞERLENDİRME VE SINAV HİZMETLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

SOSYAL BİLGİLER 7 ESKİ VE YENİ MÜFREDAT KARŞILAŞTIRMASI (ÜNİTE YERLERİ DEĞİŞTİRİLMEDEN)

Bir gün Pepe yi görmeye gittim ve ona : Anlayamıyorum her zaman bu kadar pozitif olmak mümkün değil, Bunu nasıl yapıyorsun? diye sordum.

Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Birimi Aile Bülteni SINIRLAR VE DİSİPLİN

Erbaa lı Genç Şair Muhammed Dikal Lisede edebiyatı gerçekten seven öğretmenlerim bana da Edebiyatı sevdirdiler

Nasrettin Hoca ya sormuşlar: - Kimsin? - Hiç demiş Hoca, Hiç kimseyim. Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca: - Sen kimsin?

Şam / Mart. Medine / Ocak. Semerkand / Şubat. Kayrevan / Nisan. İstanbul / Mayıs. Gırnata / Haziran. Kudüs / Ağustos. Bahçesaray / Eylül

KOLEJ - FEN LİSESİ - ÇAMLICA ORTAOKULU XXVI. EDEBİYAT ve KİTAP GÜNLERİ ETKİNLİK İÇERİĞİ Okuyan insan, yaşayan insan

Biz yeni anayasa diyoruz

Gazi Mustafa Kemal Atatürk ü Ölümünün 78. Yılında Saygı ve Minnetle Anıyoruz

BİRLİKTE YAŞAMA VE KARDEŞLİK

Her Başarının Bir Hikayesi Vardır...

TOPLUMSAL İLETİŞİMDE DİLİN GÜCÜ. Uzm. Pedagog Yıldız KONAL SÜSLÜ

Yazar : Didem Rumeysa Sezginer Söz ola kese savaşı Söz ola kestire başı Söz ola ağulu aşı Yağ ile bal ede bir söz Yunus Emre

Okuyarak kelime öğrenmenin Yol Haritası

Başbakan Yıldırım, Seyranbağları Huzurevi Yaşlı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezini ziyaret etti

EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI 9. SINIF TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ PLANI

Akıl Fikir yayınlarından yeni kitaplar

AŞKI, YALNIZLIĞI VE ÖLÜMÜYLE CEMAL SÜREYA. Kalsın. Mutsuz etmeye çalışmayacak sizi aslında, sadece gerçekleri göreceksiniz Cemal Süreya nın

alternatif cevabı olabilir fakat anlatmak veya vurgulamak istediğim konu insanların alışveriş merkezlerine ihtiyacı olsun olmasın gitme durumları.

ŞANLIURFA İL KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ YAYINLARI. Konusu: Urfa Üzerine Yazılmış Şiir Seçkisi

Bu metin Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulunca 10 Mayıs 1933 tarih ve 101 sayılı karar ile öğrenci andı olarak uygulamaya başlanmıştır.

İMAN/İNANÇ ve TANRI TASAVVURU GELİŞİMİ JAMES FOWLER

5. SINIF TÜRKÇE DERSİ KURS KAZANIMLARI VE TESTLERİ


SANAT FELSEFESİ. Sercan KALKAN Felsefe Öğretmeni

Bazen tam da yeni keþfettiðiniz, yeni tanýdýðýnýz zamanda yitirirsiniz güzellikleri.


8. SINIF TÜRKÇE DERS BİLGİLERİ

Hipnoz durumu nedir? H İ P N O Z NE DEĞİLDİR? NEDİR? Uyku Uyanık bir durum. Bilinçsiz bir durum Rahatlama durumu. Aldanma Hayalinizde canlandırma

HAT SANATINDAN ENSTANTANELER İSMEK HÜSN-İ HAT HOCALARI KARMA SERGİSİ

KAZANIMLAR OKUMA KONUŞMA YAZMA DİL BİLGİSİ

Transkript:

değirmen her anlam bir edebiyat ve düşünce dergisi

Her Anlam Bir Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl:8 / Sayı 25 / Nisan - Mayıs ISSN 1307-3087 Alfa Kurye Basım Yayın Dağıtım Hizmetleri Adına Sahibi Adem YILDIRIM Genel Yayın Yönetmeni Rüstem BUDAK rustem_budak@hotmail.com Yayın Kurulu Mehmet ÖZDEMİR, Menderes DAŞKIRAN Sebahattin KARAKOÇ, Rıdvan ŞİMŞEK Teknik Konsept İsa CIDA isacida@windowslive.com Dağıtım Kültür Dergi Dağıtım Kapak Fotoğraf İsa CIDA Kapak - Grafik Tasarım Ferit ÖZCAN grafik@feritozcan.com Yönetim Adresi Tığcılar Mah. Dönergeçit Sok. Altun İş Merkezi No:4 Daire:3 Adapazarı / Sakarya Tel: 0505 647 03 25 - e-posta: degirmendergi@gmail.com www.degirmendergisi.com Abone: Yurtiçi-yıllık: Kurumlara 40 TL / Şahıslara 30 TL, Yurtdışı-yıllık: Kurumlara 40 EURO Şahıslara 30 EURO, Rüstem Budak Adına Posta Çeki: 533 94 08, Türkiye Ziraat Bankası Öznur Yıldırım adına IBAN TR16 0001 0000 1956 5129 9250 01 Yayımlanan eserlerden yazarları mesuldür. Yayın Kurulu, yayımlanmasına karar verilen eserlerde düzeltmeler yapabilir. Değirmen Dergisi kaynak gösterilerek iktibas yapılabilir. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı nın Desteğiyle

Bu Sayıda DİBÂCE 005 Değirmen ŞİİRİN BÜYÜSÜ 028 Kibar AYAYDIN SENİN İÇİN 007 Bahaettin KARAKOÇ UÇURUMUN KENARINDA... 035 Sebahattin KARAKOÇ DALIP GÖTÜREN 008 Evliya ÇELİK MUSİKİNİN SON SİLİK FOTOĞRAFI; TAMBURİ CEMİL BEY 039 Reşit Güngör KALKAN O GELEN 009 Xalide EFENDİYEVA BU, İYİ BİR GÜNMÜŞ 044 Aslan GÜLCE KONAK MEYDANINDA BİR ESKİCİ 011 Şahan ÇOKER ARAMIZDA GÖKYÜZÜ VARDI 047 Recep Şükrü GÜNGÖR SESSİZLİĞİN ÇIĞLIĞI 013 Mehmet ÖZDEMİR BİLGİNİN YENİDEN İNŞASI İÇİN FETA 051 Menderes DAŞKIRAN YÜZ YILLIK MESELE 014 Necati MERT MODERN DÜNYADA SÜNNETİN AKTÜEL DEĞERİ 056 Yusuf YAVUZYILMAZ 017 KAYNAKLARI KULLANMA KLAVUZU Rüstem BUDAK SUSTURA 065 Murat ÇELİK

ÇOCUKLAR UYANMADAN 067 Atıf Emre ÖZDEMİR 110 BAHAR GELDİ Muaz ERGÜ OTUZ İKİ GÜN YÜZÜ 068 Cafer DOĞANAY 113 GELENEKLİ TÜRK SANATLARININ KAYNAKLARI Mustafa GENÇ YANILGIDAN AŞKA BİR YOL... 069 Mehmet ABDİRGAN tav uk budu 119 Hüseyin YILMAZ SELAHATTİN HİLAV I OKURKEN 070 Cafer GARİPER YOL BİRDEN DİLE GELDİ 121 Asiye YÜCEL SENAİL BEY 075 Said COŞAR 125 BOĞAZ IN MAVİ SULARIYLA SÖYLEŞEN ŞEHİR: İSTANBUL M. Nihat MALKOÇ BOHEM ÇIRPINIŞLARDA AÇAN BİR LOTÜS; Necip FAZIL 080 Leyla YILDIZ 133 ÖLÜMCÜL TUZAK YADA HOLLYWODVARİ TUZAK Hakan BİLGE TÜRKÇENİN SIRLARI HAKKINDA 105 Murat SOYAK AFORİZMALAR 138 Oktay ÖZMAN

Dibâce Meyve vermeyen bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım. Dallarını meyvasına tama, edip Kimse taşa tutmasın. Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü Bir ağaç kadar faydasız olsun. O zaman marangozlar kesip biçmeye değer bulmaz böyle bir ağacı. Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz bir ağaç gibi faydasız olsun bu yazdıklarım. Odun olmaz bu ağaçtan desinler, yakmasınlar. Faydasız olsun, yine de bir ağaç gibi olsun bu yazdıklarım: Kökü toprakta başı gökyüzüne dönük. Belki kimse bahçesine dikmez, şehrin bulvarlarına dasokmazlar onu. Ama uzak, kıraç bir ıssızlıkta bunalmış bir yolcu dibinde oturacağı, sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye ferahlarsa bu yeter. (Chuang Tzu nun peşinden) Değirmen Dergisi yirmibeşinci sayısıyla elinizde. Bu sayımızın dosya konusu Kaynaklarımız. Biz derginin bu sayısını hazırlarken Ortadoğu daki yangın etki alanını genişleterek ve yakıcı tesirini artırarak devam ediyordu. Yangına odun taşıyanları ve ateşi harlayanları ekranlar aracılığıyla görüyoruz, fakat kibriti çakan eli göremiyoruz. Sadece tarihten getirdiğimiz tecrübeyle tahmin ediyoruz. Tam da kaynaklarımzın önemi burada birkez daha ortaya çıkıyor. Eğer kaynakalarımızı layıkı veçhile kullanabil-seydik ve anlayabilseydik bunlar bölgenin başına gelmeyecekti. Kaynakları tanıma ve onların değerini bihakkın verebilme, sürekli kaynayan bir coğrafyada daha bir önem arzetmektedir. Bu sayıya şiirleriyle bu toprağın çoktan sesi olmuş ama yaşadığımız şu cangılda araya gitmiş Bahaettin Karakoç, Mehmet Özdemir gibi şairler şiirleriyle; Necati Mert ve Rüstem Budak la beraber derginin daimi ve misafir yazarları makale, deneme, öyküleriyle bu sayıya katkıda bulundular. Dosya başlığımız yazarlarımızı bu konuda yazmaya icbar etmediği için, her yazarımız gönlünden geçeni ve gönlünü çeleni yazmıştır. Artık entellektüel duruşunu ve kurumsal kimliğini tescillettirmiş olan Değirmen Dergisi nin nice sayılarında buluşmak dileğiyle. Değirmen

Bahaettin KARAKOÇ SENİN İÇİN Feth ettiğin her yer dâhil, artı tüm asuman senin Nerde bir ateş parlasa her yükselen duman senin Sen konuşunca sultanım kuşların dili bağlanır Dilin efsunkâr bir güldür, leblerinse kalkan senin Anladın mı bülbül niçin figan eder senin için Gözlerin Münker-Nekir dir, yüreğin bir volkan senin Ne zaman atına binip âlemi seyran eylesen Aydınlanır karanlıklar, ışıldarken tolgan senin Bil ki bir handır bu acun dolar boşalır daima Han da mihman da nedir ki, bütün bu hanüman senin Bahaettin bir gezgin kul, şanını hep tescil eyle Şiirin sözü mü olur, taşıdığı tek can senin Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 7

Evliya ÇELİK DALIP GÖTÜREN Evci çıkınca her akşam işten Ahşap bir yol gıcırdayarak açılır önüme Ve ben yürürüm bir olmuşa binmeden Rujsuz bir öpücük görsem yerde Alır anlıma koyarım hemen Allah göstersin diye yeni yüzünü dünyanın Yürürüm bir olmuşa binmeden Açlıktan atanmış bu şehre sanki insanlar Kamyona benzemeyen ama kamyona benzemeyen Az kalsın biri beni ell iyisi sansa da Yürürüm bir olmuşa binmeden Hayata atılıp tutulmayan çocuklar Alın yazılarını bir kâkül ile örtenler Kırmızı kazak giymeyi unutan senler Dedesiyle fotoğrafı olmayan kimi benler kimi İbrahimler Sizleri bulmak için sizleri bulmak için Yürürüm bir olmuşa binmeden 8 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Xalide EFENDİYEVA O GELEN Nece zülmetdi bu dünya. Nece dehşetdi bu dünya, Tutaraq erşin elinden Dolanan derddi bu dünya. Kimine mehrini vermiş, Kimine sertdi bu dünya. Acı var, miskini var, canisi hem celladı var, Fani dünya -adı var. Ne bu dünya, ne rezalet? Yox edalet! Tökülür qan, ezilir can, ölür insan. Uca dergahe tutubdur üzünü gör bu müselman. Ulu Tanrım, senedir tekce güman, Sene iman ve inam. Iznin ile gele imam, çeke encam. Gele bir gün, bite hicran, Gopa tufan, coşa ümman, Yarıla bağrı semanın. Çöke zülmet ve nehayet, o gelişden bir elamet... Aman Allah! Sinesi nurdu semanın, üreyi durdu semanın, Nece mavi, nece engin, nece zengindi sema?! Ne xezine, ne define? Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 9

O semadan ki, yere nur doğulur, Ona betninde emanet verilen dürr doğulur. Budu heyran kesilib göyde melekler de susur, Göy susur yer de susur yerde çiçekler de susur O gülün etrine heyran kepenekler de susur Ona betninde emanet verilen dürr doğulur. Möcüze! Göyde göy qurşağı var, yoxdu yağış, Qanadın saxlayaraq gör nece heyretle baxır göydeki quş, Her teref seyre dalıb, göyde sükut yerde sükut Bir de göyden asılan pembe bulud, bir de umud. O bulud bizlere bir can getirir, O bulud bizlere mehman getirir. O gelen sevgili canan, O gelen bizlere derman, Gözün aydın, a müselman, O gelen Sahibi - Dövran! 10 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Şahan ÇOKER KONAK MEYDANINDA BİR ESKİCİ Binlerce yılın Şah damarı, Kaybedince çocuklarını, Atının dışkısından arpayı seçti. Ağladı ve yedi. Ağladı ve yemin etti. Bekle beni dedi; Şam, Kudüs, Bağdat, Bosna Bekle ki Bitmesin bu koca kavga. Onu görenler Resimlere saklandı, sonra Postallara ve bayraklara. Düşlerini keskin vicdanlarına gömüp Kaçtılar bir bir mezarlıktan Onu bir yetimler anladı Bir de kaçamayan güvercinler Konak Meydanı nda Hilal vurgunu bir eskici Anlatmak için sadece bu hikâyeyi Sesinde düş İnsan arar, Gözünde yaş İnsan sayardı. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 11

Bir de beni sorardı Sokak tabelalarına Bilirdi ki iflah olmaz Güvercin delisi Adam değil bu Tuna dan, Dicle ye İki ayaklı su kasidesi Ezelsiz ve ezbersiz Çocukları kayırırdık Oysa şehirler ne kalabalıktı Ve bizim kollarımız yoktu Yanıma yaklaştı sonra Şimdi git dedi Git, utanmasın polisler Konak Meydanı kumrulara kalsın Biz biliyoruz ya yeter Bohçası olmayan kızların Gizli aşkları olduğumuzu Git Bırak adın hain olsun Git Dağ senin Deniz benim olsun Konak Meydanı nda Hilal vurgunu bir eskici Anlatmak için sadece bu hikâyeyi Sesinde düş İnsan arar, Gözünde yaş İnsan sayardı. Bir de beni sorardı Sokak tabelalarına 12 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Mehmet ÖZDEMİR SESSİZLİĞİN ÇIĞLIĞI Bugün güneşin doğuşu başka Havanın tenime değişi başka Kaskatı kesildi hüzün Saklandı bulutun içine yağmur İçin için ağladı kuşlar Dertlerim sel sel aksa denize Taşımaz bu yükü upuzun ırmak Alın alın yüreğimi de artık Ağır geldi yaşamak Gözlerim kaçtı içime Üzerime çöktü karanlık Işığı sağdı güneşten Günün sancısı kuşluk Işık istedim bir daha ışık Yalnızlığım dağ dağ sıralı Musallaya yapıştı tenha duygular Dışarıda kupkuru kalabalık İçimde genleşti boşluk Uzandım güneye bir gölge boyu Taş dokundu Taştı içimden çıplaklık Üşüdüm Duydum çığlığını sessizliğin Bir kuş kanatlandı göğe Patlattı kulak zarımı basınç Yüzüm yüzüne yaslandı yarın Aç üstümü beni seyret Yüzümde ekşimsi ayrılık Seyrek seyrek dişlerim Kalbim gibi kırık Ah Böceğin ağzında moraran etim Yeniden çoğalsa kemiğimde Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 13

Necati MERT YÜZ YILLIK MESELE Bir dili dil yapan, kelimeleri değil, cümleleridir. Dil, şahsiyetini cümleden alır. Cümle de yargıdır. Yani yüklem. Bu ne demek? a) Fiillerin çekimlenişi; b) İsimlerin ekfiil alışı. Telefon olsun, hoca olsun yabancı kelimelerdir. İlki Fransızcadan, ikincisi Farsçadan gelmiştir. Telefon etmek bileşik fiildir; Telefon ediyor-um la Hoca-sın da cümle. Yabancı kelimeyi Türkçe cümle yapan da üzerlerindeki bu zaman ve kişi ekleridir. Bu ekler dilden dile değişir, bundandır işte dilin şahsiyetinin cümlede aranışı. Cümle sade yüklem değil elbette. Öznenin de tümleçlerin de yüklemle bağlanışları dilden dile değişir. Keza her dilin yine kendi tamlama ve çoğul kuralları vardır. Sözgelimi telefon ettiğim yerin ev olduğunu -e ekiyle belirtiriz biz: Ev-e telefon ediyorum. Ama İngiliz, Fransız böyle demez. Türkçenin çoğul eki -ler/-lar dır: hoca-lar gibi. Ama hoca nın çoğulu Farsçada hâcegân dır. Telefon la fihrist i de biz telefon fihrist-i diye yan yana getiririz, bir Alman, bir Finli ise başka türlü. Köşeyi dershaneye çevirdim; kıvamında bırakıp sadede geleyim. Tam yüz yıl önce, 11 Nisan 1911 de, Selanik te, gençler Ziya Gökalp ın, Ömer Seyfettin in ve Ali Canip in öncülüğünde Genç Kalemler adıyla bir dergi çıkarırlar. Osmanlıca denilen dil, fiil çekimleriyle ve cümle yapısıyla Türkçedir, yazı Türkçesidir ama Arapçanın, Farsçanın tamlama ve çoğul kurallarını da barındırır. Gençler dili bu yükten kurtarmak isterler işte. Arapça, Farsça kelimelere ise zinhar dokunmazlar, o kadar ki fevk-al-âde ve darb-ı mesel gibi, kâinât (yaratıklar) ve ahlâk (huylar) gibi klişeleşmiş tamlama ve çoğulları da tutarlar. Dilin kelime olmadığını bilirler çünkü. 14 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Yüz Yıllık Mesele Gelgelelim bu Sade Dilciler in karşısında eskiciler vardır: Fesahatçılar. Arapça, Farsça düşkünü Servet-i Fünun artıkları. Bir de Tasfiyeciler. Koyu milliyetçiler. Liderleri, Yusuf Akçura. Dernekleri, Türk Derneği, Türk Yurdu, Türk Ocağı. İstekleri, Arapça, Farsça kelimeleri dilden tamamen sürüp atmak. 40 lı yıllarda Nurullah Ataç la geldiğini sandığımız öz Türkçecilik bu milliyetçilerle yerleşir asıl. Kuzey Türklerinin dillerinden yararlanmak, dahası çocuklara Arapça, Acemce adlar yerine Alp, Gökalp, Oğuz, Turgut, Ertuğrul, Gündüz gibi Türk adları koymak da onlarla başlar. Ömer Seyfettin, Genç Kalemler deki ilk yazısı Yeni Lisan da, Dernek in arkasına takılıp bundan bir düzine asır evvelki günleri yaşayan kavimdaşlarımızın yanına mı gidelim? Bu bir intihardır! der. Yandaşlığını intiharla eşit tuttuğu dernek Türk Derneği dir. Cumhuriyet, çağdaş ve laik bir toplum/ulus yaratma projesinin parçası kılar dili. 1931 de Türk Tarih Kurumu, 1932 de Türk Dil Kurumu kurulur. İlki Mustafa Kemal in Tarih Tezi ne yaslanır, ikincisi Güneş-Dil Teorisine. Buna göre, dilde ne kadar Arapça, Farsça kelime varsa, hepsine öz Türkçe karşılık bulunacak, yani Tasfiyecilik yapılacaktır. 1935 e kadar tam gaz çalışılır. Uriel Heid, özleştirmeciliğin başlangıcını dilsel anarşi olarak görür, 1935 ten sonraki yavaşlamasını da anarşinin farkına varılmasına bağlar. Atatürk ten sonra yeniden yükseltilir özleştirmecilik. İnönü, Eylül 1941 de gerçek bir ulusal dilin yaratılması için Türk aydınlarını uyaran bir bildiri yayımlar, bir de örnek nutku olur. Radyo ve gazeteler öz Türkçe kampanyaları başlatır, halk TDK sözcükleri için teşvik edilir. Fakat şurası ilginç: Dil meselesi din den bağımsız yürütülmez yine. Din mi nerden çıktı? Yahu, Cumhuriyet meseleyi din den ayrı hiç düşünmedi ki. Nisan 1928 de Anayasa nın ikinci maddesinden Türkiye Devleti nin dini İslam ifadesi çıkarılır, Mayıs ta Meclis te Latin harfleri konuşulur, 9 Ağustos ta Gazi nin Sarayburnu nutku ve dil direktifleri, 3 Kasım da Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 15

Necati MERT da yeni harflerin kanunu gelir. Unuttum: Fuat Köprülü başkanlığında bir profesörler heyetinin dinde reform önerisi de aynı yıldır. 1929 da okullardan Arapça, Farsça dersleri kaldırılır. 1932 de TDK zuhur eder. Kuran, ezan ve kametin Arapça okunması tam on sekiz yıl yasaklanır. İlahiyat Fakültesi, İslam Araştırmaları Enstitüsü ne bu dönemde dönüştürülür. Ayasofya nın müze yapılması, hafta tatilinin cumadan pazara alınması, dini unvanların kaldırılması, okul müfredatlarından din derslerinin çıkarılması da yine bu 1933-35 döneminde olur. İnönü lü 1941 yılı da, 1925 Şapka ve 1928 Harf Kanunlarına uymayanların cezalarının artırıldığı yıldır. Ayrıca ezan ve kametin Arapça okunması yasaklanmakla da bırakılmaz artık, kanun ihlali sayılır, uymayanlara hapis cezası getirilir. Nurullah Ataç, bu İnönü döneminin dil lideri işte. İlginçtir, eski TDK olsun, onun bugünkü takipçileri olsun, Genç Kalemler in Sade Dilciler i ile aralarındaki temel farka hiç değinmez, hatta zihinleri çelerek adeta- onları Nurullah Ataç la tamamlanmış gibi gösteriverirler. Oysa Uydurma söz yapmayız / Yapma yola sapmayız / Türkçeleşmiş, Türkçedir / Eski köke tapmayız der Ziya Gökalp. Kelime milliyetçiliği yapmaz. Din le de problemleri yoktur onların. Olsaydı, ateş in od dan, keder in kaygu dan, Allah ın Çalap tan daha Türkçe olduğunu söyleyebilir miydi hiç Ömer Seyfettin? Genç Kalemler in yüzüncü yılında o güzel insanlara selam göndermek istedim. 16 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Rüstem BUDAK KAYNAKLARI KULLANMA KLAVUZU Varlık âleminin bütün unsurları kendilerine kaynaklık teşkil eden bir esere bağlıdır. Sebep olarak doğrudan ve dolaylı birbirini besler, etkiler, dönüştürür ve öldürür. İnsanın süreklilik ve yenilik bağlamında dayandığı kaynaklar vardır. İnsan bu kaynakları düşünerek, okuyarak, tartışarak, eleştirerek ve teklif ederek kendi zamanını kuşanmaya çalışan bir döngü içindedir. Kendi aidiyetini dayandırdığı kaynakların hüviyeti ve kullanma yöntemi önemlidir. Bu yazımızda insanların düşünsel, ekonomik, siyasi, bireysel ve sosyal hayatını belirleyen kaynakları kullanma yöntemi üzerinde duracağız. Kaynakları kaynak kılan Dünyada hangi din, düşünce, akım veya ideoloji olarak ne dersek diyelim beslendiği, ilham aldığı metinler, sözler, hikâyeler ve eserler vardır. Bu kaynaklar insanın bu dünyada var oluşundan itibaren çoğalarak devam etmektedir. Irk, din, dil, coğrafya temelinde yaşadığı her ayrışma insanların üretim biçimlerini ve ürünlerini de çeşitlendirmiştir. İnsan kendi serüveninde güne gün, yıla yıl, yüzyıla yüzyıl, binyıla binyıl eklerken her geçen an içinde geleceğini kurmak için sürekli geçmişe dönüp bakma ihtiyacı hissetmiştir. Şimdi yapılmak istenen şeylerin geçmişte örneği var mıydı? İnsanlar bu sorunları aşmak için hangi yöntemleri kullandılar? Yaşanan zamanı anlatan eser, parça, söz, hikâye, menkıbe, kıssa ve masallar var mıdır? Geçmiş her an insanın dönüp okuyacağı ve bakacağı bir metin gibi hafızada yerini korumaktadır. Zaman içinde eskiyen, unutulan, hiçbir iz bırakmadan varlık âlemine karışanlar olduğu gibi tarihi ve mekânı aşan söz ve eserlerde vardır. Bunların varoluş gücü insanlığın aradığı soruları cevaplayabilmesinden kaynaklanır. Hiçbir eser zorla kalıcı bir kaynağa dönüşmemiştir. Baskı, korku veya çıkara dayalı olarak bazı dönemlerde temel kaynak gibi görünenlerin üzerlerinden günler geçmeden etki ve değerini yitirdiğini görmekteyiz. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 17

Rüstem BUDAK Kaynak belli bir zaman ve mekânda ortaya çıkar ancak o döneme ve yere mahkûm kalmadan insanlığın aklında, kalbinde, dilinde ve elinde elinde dolaşıma girer. Bu dolaşım yaygınlık doğurur ve kalıcı bir etki bırakır. Bugün kaynak olarak insanlığın elinde olan eserlere baktığımızda ortak bazı özellikler olduğunu görürüz: 1- İnsanın var oluşundan itibaren yaşadığı varoluşsal ızdırap vardır. Bunu dindirmek, hafifletmek ve anlamlı kılma arayışına girer. Kaynak teşkil eden metinlerin çoğu varoluş korkusunu ve acısını dindirenlerdir. İnsan ruhunun, aklının ve nefsinin arayışlarını yönlendirmeye ve asli yolunu bulmaya çalışır. 2- İnsan yolunu şaşırmış bir yolcudur. Gittiği yoldan ve yaptığı işlerden şüphededir. Bu şüphe her an onu kuşatmaktadır. Bunu içinden atmak istemekte, ne zaman böyle davranırsa her defasında yeni bir şüphe ile karşılaşmaktadır. Bu durum onun aklını ve benliğini rahatsız eder. Şüphelerinin cevabını arar. Yaşadığı zamanı kavramaya çalışır ve benzer şüpheleri taşıyanları bulmaya çalışır. Bunun içinde eskimeyen ve çağları aşarak intikal eden eserlere bakmaya lüzum görür. 3- Kaynaklar insanlar aracılığıyla intikal ettiği için insanların verdiği değerle orantılı olarak diğer zamana geçer. İnsan hafızası bu anlamda devasa bir mirasa ev sahipliği yapmaktadır. Varlık âleminde söylenen hiçbir şey yok olmadığı için bunlar her an dolanımdadır. İhtiyacı olan, arayış içinde bulunan herkes bu imkânı elde etmeye muktedirdir. 4- Siyasi sistemlerin, iktidarların, yönetimlerin insana yol gösterici olarak sundukları eserler çoğu kez insanlık âleminde yer bulmamıştır. Zira çoğu kez iktidarı ele geçiren ve belli bir kaynaktan beslendiğini iddia eden insanlar zamanla zümreleşmekte, ardından katılaşmakta ve bu katı olan şeyler zamanla buharlaşmaktadır. Geriye kalan ise bu iddiaya zemin oluşturan eserlerin ilk halleridir. Bu nedenle kaynaklar kendi dönemlerindeki ilk metinlerdir. Ardından bu metinlere getirilen yorumlar, değerlendirmeler zenginlik açısından bir anlam taşımakta ancak çoğu kez de ilk metinin anlam zenginliğini de bozmaktadırlar. 18 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Kaynakları Kullanma Klavuzu İnsan ihya, aşma ve inşa çabası içindedir. Kurduğu medeniyetler bu arayışın tezahürüdür. İnsanlık var oluşundan beri ortak anlam arayışı içinde bunu siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda belirginyaygın kılmaya çalışır. İbn Haldun un devletler için biçtiği süre olan insan ömrü aynı zamanda her çağın bir dönüşüm olmasının da zorunluluğunun işaretidir. Geçmişin birikimlerinden beslenir, ancak temelde bunları aşmaya çalışan bir irade ve geleceği inşa çabası, her an yeni bir yol veya pencere açılmasına vesile olmaktadır. Bu çerçevede kaynaklar zamanın eskitemediği değerler olarak dururken bunlardan beslenen yeni bir kaynağın da çıkışını zorunlu kılmaktadır. Kaynakların kaynağı Varlık âleminin öncesinden oluşumunu sağlayan, irade ortaya koyan, şekillendiren ve sürdüren ana kaynak vardır. Var olanlar, var edilenler üzerinde iki unsur ortaya çıkarır: madde(alet) ve mana(anlam). İnsana cüzi olarak verilen yaratıcı irade; insana alet üretimini, geliştirilmesini ve çeşitlendirilmesini sağlamaya çalışır. Yeni bir söz, durum, davranış, eylem olarak yenileyerek ve yenilenerek var olur. Bireysel, sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi alan başta olmak üzere her an ve yeni bir hususta anlam vermek ister. Bu anlamlar birikerek din, ideoloji, akım, görüş, duygu, edebiyat, felsefe, gelenek hususlarında devr alınan ve devr edilen parça-bütünler halini alır. Bir taraftan beslenirken, diğer yandan beslemeye devam eder. İnsan giderek zaman ve mekân üzerindeki etkisini artırıyor. Bu aynı zamanda bireysel ve küresel hâkimiyet alanını kurmak ve genişletmek isteğindendir. Kendini merkeze koyan insan varlık âleminin hâkimi gibi davranır. Hâlbuki insanın kendi varlığı dışında çok geniş, henüz sınırları bilinmeyen ve tarihine erişilemeyen bir âlem vardır. Hep önceyi arar, ilki bulmaya çalışır. Yeni yapmaya çalıştığı şeyler ve üretimler bu kaynağın farklı suretlerde tecellisidir. Tarihsel devinim içinde söylenen hiçbir söz ve eylem kaybolmaz. Bu sözler tarihin akışında soruların cevabını vermeye çalışır. Merak uyandığında ve şüphe edildiğinde bu soru karşılığını bulur. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 19

Rüstem BUDAK Kaynakların keşfi Kaynakların keşfi birazda Amerika nın keşfi gibidir. Amerika varlık olarak yeryüzünde bulunan bir coğrafya ve medeniyettir. Ancak buranın varlığından habersiz olan başka bir insan için bu bölgenin tanınması kendi açısından bir keşiftir. Yok olanı var etme değil var olanı bulma ve tanımadır. Arayan- bulan şu imkâna sahiptir: Onu kendi çerçevesi içinde tanımlama gücüne erişir. Diğer insanlara kendi okuyuş, düşünüş ve algı imkânları tanıtır. Normal şartlarda kaynaklık teşkil eden eserin mesajının hedefi ile ondan beslenen insanın yorumu değişebilmektedir. Kendi özgünlüğü içinde yer vermektedir. Dolaşımda olan kaynaklar olduğu gibi keşf edilmeyi bekleyenlerde vardır. Bunlardan bazıları zamana direnemeyip yıkılan medeniyetlerin toprağındadır. Bunların arayıcıları kaynakları bulmak için büyük bir emek ve mücadele ile elde etmeye çalışırlar. Bu kaynakların üzerinde bulunanlar zihin olarak derin bir kopuş yaşadıkları için bunları anlama ve tanıma çabası içine girmezler. Diline yabancılaşmış, kavram ilişkisini kurmamış ve arayışlarının cevabını yanlış yerlerde aradığı için bu yabancılaşma sürer. Atıl kaynaklar Zaman eskitir, dönüştürür ve yeniler. İnsan çoğu kez içinde bulunduğu imkânların ne kadar olduğunu ve bunların etki derecesini ölçemez. Kullandığı bilgi ve belgeleri artık kullanımının değeri kalmadığını düşünerek bir yana bırakır. Bir köşeye bırakarak unutur. Yanı başında aradığı bir çok sorunun cevabını barındıran kaynağa yönelmez. Kendinde yitirdiğini başka yerde aramaya başlar. Atıl bırakılan bu kaynaklar tarihin derinliklerinde keşf edilmeyi beklerler. Tarihin belli bir ilerleyiş sürecindeki durumunu kendi yaşadığı zaman dilimi ve coğrafyada sabitleyenler; geçmekte olan, dur durak bilmeyen zamana yabancı kalırlar. Atıl bıraktıkları zihinleri, birikimleri ve kaynakları ile varoluş kaygısından ve varetme çizgisinden koparlar. 20 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Kaynakları Kullanma Klavuzu İnsana, zamana, mekana, hakikate yaklaşan hiçbir şey eskimez. Etkisini ve değerini yitirmez. Hakikat değeri arttıkça, kalıcılığı da artar. Herkes bu hakikate yabancılaştığı için yeryüzünde onulmaz acılar çekmekte, kaotik bir sürece girmektedir. Var olana yeni-lenmiş bir bakışla yaklaşabilenler zaman yolculuğuna eşlik edebilirler. Atıl bırakılmayan akıl ile atıl bırakılmayan kaynaklar arasında bağ kurulmalıdır. Kirletilmiş kaynaklar Kaynak eserlerin insan hafızasındaki aktarımı her zaman bazı şeylerin eklenmesi, bazı şeylerinde çıkarılması sonucunu doğurur. Her okuyan ve yorumlayan metinin doğuş şartlarının ve ruhunun dışına çıkarak kendi yaşadığı zamanı esas alarak izah etmeye çalışır. Bu sürecin en hassas noktası bilginin iktidar-yönetim için kullanılabilir bir konuma gelmesidir. İktidarlardan bazıları bu metinleribilgileri insanlığın hayrına bir çabaya dönüştürmek isterler. Erdemli insan- erdemli toplum ruhunu yakalamaya çalışırlar. Ancak öte yandan büyük çoğunluk iktidarlar bu bilgiyi kendi egemenliklerinin devamını sağlayacak bir dayanak olmasına çalışırlar. İktidar onu sahiplenip ruhunu çıkarıp sadece klişe sloganlarıyla uygulamaya çalışıyormuş gibi yapar, halk veya bu kaynakların ilk sahipleri bu geçici duruma aldanarak destek verirler. Kısa bir süre sonra iktidarın bu bilgiyi dönüştürdüğünü görünce artık onların ellerinden ve hâkimiyetlerinden çıkmıştır. Kaynakların özündeki anlam kaymasına yol açan diğer önemli sebeplerden biri de bu bilginin takipçilerinin yozlaştırmasıdır. Çoğu kez bu kaynaktaki bilginin belli bir zaman ve şartların ürünü olduğunu unutarak her zaman ve mekânda hazır aktarım çabasına girerler. Zamanın ruhuna aykırı olan bu süreç bilginin dondurulması sonucunu doğurur. Kaynakların yeni yorumunda bunun üzerinden kendi mikro egemenlik çabalarını geliştirmek isteyenler bunları kendi çıkar ve korkularını esas alarak dönüştürürler. Bun yaparken de takipçisi, seveni, bağlısı olduğunu iddia ederler. Kendileri dışında kimsenin bu metinleri- Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 21

Rüstem BUDAK bilgiyi anlayamayacakları- yorumlayamayacakları iddiasında bulunurlar. Bu metni okuyan dışardan bir kimsenin yorumunu önemsemezler. Asli olanın kendi olduklarını düşünürler. Bu genellikle maddi bir döngünün de oluştuğu bir ortama evrilir. Bu bilgiyi mülkiyetleştirerek kendi özelinde bir sistem kurulur. Bilginin özgür dolaşmasını engellerler. Yeni kaynakların imkânı Âlemin tarihi süreklilik ve yenilik barındıran yapıdadır. Birbirine sıkı sıkıya bağlı süreçlerin toplamıdır. Süreklilik içinde varlık her an yeniden inşa halindedir. Yeni sözler, yeni bilgiler, yeni tanımlamalar Bir yandan söylenmemiş bir söz yoktur iddiası diğer yandan yeni şeyler söylemek gereği arasında gidip gelinir. Günü ve çağı yorumlayacak bir akıl ihtiyacı ortaya çıkar. Bu bir yandan geçmişin tüm birikimleri etkisini oluştururken, diğer yandan yaşanan an ve gelecek için zamanı kuşanarak bir izah etme gereği zorunluluğu çıkar. Bu ihtiyaç kendini dayatır. Bu toplumsal bir talep olarak kendini belli eder. Bu taleplerin karşılığı olarak bir pratik ortaya çıkmaya başlar. Ve nihayetinde bu süreci taçlandıran sözler ve metinler kendini gösterir. Yeni bir inşa çabasındaki irade; kaynakları tekrar tekrar okur. Bu okuma yaşadığı zamanı anlama çabasındandır. Bütün medeniyetlerin ortak özelliği geçmişteki kaynaklarla kurdukları bağdır. Medeniyetler yeni kaynaklar ile söz söyleme çabasında iken diğer yandan insanlığın geçmişte ortaya koyduğu kaynaklara yönelir. Hatta bir yerde yeni kaynaklar, bu kaynakların yorumlanarak yeni bir söz haline gelmiş halidir. Kutsallık ve kaynaklar İnsan ruhunun her an yeniden var oluş hikâyesinde milletler içinde yol gösterici olarak çıkan önderlerin sundukları mesajların etrafında zamanlı oluşan kutsallık olgusu kaynakların nitelik ve etkisini şekillendirir. Kutsal olan kaynağın anlam ve yorumu da belli bir sistem içinde sunulur. İlk haliyle herkesin ulaşabileceği ve anlayabileceği bir metindir. Önderler; sınıf, konum ve bölge farklılığı gözetmeden tüm insanlığın anlayabileceği ve yaşayabileceği bir mesaj niteliği içinde sunarlar. Ancak 22 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Kaynakları Kullanma Klavuzu zaman içinde bu kaynakları bazı kişi ve zümrelerin anlayabileceği ve yaşayabileceği iddiası ön plana çıkar. Bu nedenle tüm kutsal sayılan kitapların yorumlamacıları seçkin-kutsal bir zümre oluşturmuşlardır. Bu zümreler kutsal bilginin temsilcisi olarak kendilerine kutsallık atfederler. Kendi yorumları dışındaki izahları kabul etmezler. Kutsallık olgusu bilgiyi dondurmayı beraberinde getirir. Kutsallık ilk önce saygı ifade ederken ardından bu katılaştırılarak ve ritüelleştirilerek kaynak ile insan arasına mesafeler konulmaya başlanmıştır. Kutsallık olgusu anlam- anlama- yaşama- yaşatma pratikleri yerine daha çok belli kalıplar içinde saygı gösterme ve değer verme çabası içinde bazı sabitelerle hareket etmeyi ortaya çıkarır. Kutsal sayılan kaynaklarda genellikle öz metinler var iken ve mesajın yaşam pratiği korunurken diğer yandan takipçileri olduklarını iddia edenler esas anlamda kendi pratik yaşam değerlerine göre yorumlarlar. Yaptıklarını kaynak esere dayandırarak bazı argümanlar kullanırlar. Gerçekte ise kendi, çıkarları koruma, korkularını giderme ve hâkimiyetlerini sağlama alma çabasının parçası olarak kullanırlar. Bu bir süre sonra oluşan yaşam teorisi ve pratiği o kutsal kaynağın parçası gibi algılanmaya başlanır. Toplum bunu artık kutsal kaynağın emri gibi algılayarak yaşamaya başlarlar. Kutsal metinler hazırda durur iken onları okuma- anlama çabası yerine artık geleneğin içine sinmiş- parçası haline gelmiş algı ile hareket etmek çabası ön plana çıkar. Hatta bu gerçeklikten bahsedildiğinde insanlar o kişiyi dışlarlar. Yalan- yanlış olduğunu iddia ederek bozgunculukla itham ederler. Birbirlerini besleyen kaynaklar Yalnız yaratılan insan çoğaldı. Yeryüzü coğrafyasına dağıldı. Kurucu iradesi gereği aileler, toplumlar, devletler ve medeniyetler var etti. Birbiriyle bazen irtibatını kaybetti bazen de yeniden tanışmaya çalıştı. İnsanlığın genel birikiminden faydalanamadı. Kendi zamanı içinde dünyasını kurmaya çalıştı. Bir yandan da diğer insan ve toplumlar ile Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 23

Rüstem BUDAK irtibatını koparmamaya çalıştı. Bu irtibatlılık hali bilgi ve gelişmişliklerin aktarımını zorunlu kıldı. Tarih bu etkileşimlerin toplamıdır. Son iki yüzyılda ulusçuluk akımının din, ırk ve akademi temelinde bilgiyi tekelleştirme çabaları beyhudedir. Bilginin ortaya çıktığı bir coğrafyası ve insanı olmuştur ancak bu diğer yer ve insanlardan habersiz ve kopuk olduğu anlamı taşımaz. Kaynakların yurdu ve ırkı yoktur. Bütün insanlığın ortak malıdır. Bunun belli bir zamana, bölgeye ve ırka indirgenmesi en çok çağımızda olmuştur. Kaynak asabiyetçiliği söz ve bilginin dolaşımını engellemiştir. Bir bilgi ve metin önce ulus düzeyinde aidiyeti ortaya konulmaya çalışılır. Kaynak ve bilgi ulus düzeyinde merkezileştirilerek izah edilmeye çalışılır. Bu çoğu kez halklar ve ülkeler arasındaki ayrılık ve çatışmayı da beslemektedir. Devlet hâkimiyetini hâkim kılma çabası sahiplendiği ideolojiyi yayma kisvesi ile sürdürülür. Devletler ve halklar bu maskelemeyi görmeden kaynaklara dönük bir öfke, önyargı ve uzlaşmazlık içine girerler. İnsanlığın ortak malını mülkleştirerek belli bir bölge ve insana hasretmek kaynaklardaki bilginin önyargısız ve açık dolaşımını engeller. İnsanlar bu hâkimiyet mücadelesi içinde don kişotvari bir duruşla hayali düşmanlar yaratır ve savaşmaya çalışır. Savaştığı şeylerin gerçekliği ortaya çıkana kadar bu aldanış devam eder. Çağımızda ayrışan değil birbiriyle her düzeyde etkileşim içinde olunması, kaynaklık teşkil eden hususların tanınması, eleştirilmesi ve kritik edilmesini kolaylaştırmıştır. Daha önce kabile, ırk ve coğrafya temelinde yaşanan ayrışmalar günümüzde bireysel zemine doğru kaymıştır. Öyle ki her insan kendi şahsında ayrı bir örneklik ve kaynaklık teşkil edecek kadar çeşitlenmiştir. Bireysel varlık olarak kendisini sınırlayan hiçbir algı ve anlayışı kendine bağlayıcı kabul etmeden bir ilişkiye geçmektedir. Yitik hikmet daimi arayış ve paylaşımın ifadesidir. Her kayboluş halinde ve yeni bir yol bulma çabası vardır. Bulduğunu iddia edip 24 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Kaynakları Kullanma Klavuzu bekleyenler zamanın dışına itilirler. İnsanlığın birikimi olan tüm kaynakları gözeten bir anlayışla çerçeve çizilmelidir. Âlem içinde olan ve söylenen tüm kelimeler hakikate yaklaşmak için vesile kılınmalıdır. Kaynak asabiyetçiliği ile bir şeyleri muhafaza ve müdafaa gayreti içinde olduklarını iddia edenler, dayandıkları kaynağı yok ettiklerinin farkında değildirler. O kaynağa kaynaklık eden başka kaynaklar vardır. Ve kendisinden sonraki başka kaynaklara kaynaklık edecektir. Kaynakları nasıl okumalı? Hangi alan ile ilgili olunursa olunsun, o alanı geçmişle ilgi kuran bir temeli- kaynağı vardır. İnsan bu anlamda kendi ırki aidiyetinden düşünsel aidiyetine kadar her türlü hatıra ve bilgiyi taşımaya- tanışmaya çalışır. Ancak çoğu kez insan hem kendi zamanının hem de başka zaman ve mekânların kaynak üretimlerinden habersiz halde yaşamaya devam eder. Bu tanışıklığı sağlayacak şey kişinin var oluş kaygısını nerede arayıp karşılamak istediğine bağlıdır. Kaynaklık eden eserleri ismen bilir, kişileri tanır. Bunları tanıma, okuma ve anlama ameliyesine girmez. İnsan her daim milliyetçiliği(asabiyetçiliği) olan bir varlıktır. Sadece ırki değil düşünsel ve sosyal alanda da bu kendini gösterir. Kaynak milliyetçiliği de vardır. Kendi tarihsel döngüsünde kaynaklık eden şeylere sıkı sıkıya bağlıdır. Bu kaynağı ömrü boyunca korumaya çalışır ve geleceğe sağ- salim devr etmek ister. Bağlılığı ve okuyuşu da artık ritüelleşen bir sürece bağlı olmaya başlar. İnsanlar çoğu kez kaynaklardaki bilgilere yeni anlam kazandırma çabası içinde olmaz. Ortaya çıktığı dönemdeki yüklenilen anlam ile bütün zaman içindeki değişimler göz önüne alınmadan değerlendirme çabası içinde olunur. Bu nedenle kaynakları genellikle başka insan ve medeniyetler geliştirirler. Geleneğin dışından gelerek hakikate yaklaşmaya çalışırlar. Onlar bu kaynağı yeni bir anlam örgüsünde Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 25

Rüstem BUDAK değerlendirme çabası içinde olurlar. Kaynakları geliştirenler ve yeni okumaya tabi tutanlar, kaynakları üretenler değil dışardan gelerek eserlerin hakkını verenler olmaktadır. Kaynakların yorumunda oryantalist okuma ve yorumlama biçimi hastalıklarından biridir. Bir başka ülkenin kaynaklarını insanlığın faydasına kılacak bir aktarım ve yorumlama değil kendi hâkimiyet alanını tahkim etme ve yaygınlaştırma çabasının parçası olur. Batı bu anlamda kendi dışındaki ülkelerin sadece yeraltı ve yerüstü hammaddelerini sömürmedi. En büyük sömürüyü kaynak eserleri ve bilgilerin aktarımında yaptı. Diğer ülke ve kıtalarda elde ettiği bilgiyi- kaynağı aldı. Ancak bundan tüm insanlığın arayışlarına cevap verecek üretimden ziyade kendi çıkar ve menfaat odağına yerleştirdi. Öyle yorumlar yaptı ve izahlar getirdi ki kaynakların anlaşılmasını kolaylaştırma değil karmaşık, kaotik bir yapının oluşmasına hizmet etti. Diğer yandan kaynaklardan faydalanırken, kaynakları aldıkları ülke ve insanlara bunlar ile ilgili özgüveni zedeleyecek, küçümseyici, basite indirgeyen tutumlar ile psikolojik üstünlük sağlamaya çalıştı. Sonuç: İnsanlığın kurtuluşu da, kaybedişi de yine aklı ve birikimi ile olmuştur. Tarihi ve kaynakları bir yandan ayakbağı olurken, diğer yandan derin çıkmazlardan kurtaran klavuza dönüştü. Bunu kendi hayatına mecz eden insan oldu. Kaynak insan- kaynak bilgiler toplumu hakikate yaklaştırırlar. Var oluşunun gerçekliğine ulaştırırlar. Var olanları doğru bir şekilde okuma, anlama, yaşama çabası ile birlikte yeni bir şeyler yaratma çabası da vücud bulmalıdır. Kaynaklarla kurulacak sağlıklı bir ilişki yeni kaynakların oluşmasına fırsat verecektir. 26 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Fotoğraf: İsa CIDA

Kibar AYAYDIN ŞİİRİN BÜYÜSÜ Şiir, kuruluş nizamı, kelime seçimi, terkip ve ele aldığı konu itibariyle diğer türlerden ayrılan; farklı özelliklere sahip, edebî bir türdür. Şiir bir nevi sözün lisana akışı oradan insan muhayyilesinde suret buluşudur. Şair denen adam yaptığı işin hem farkında olan hem de olmayandır. İlham dediğimiz şiirin oluşma keyfiyeti ile dilin bilinçli bir vaziyette kullanımı şiiri oluşturan unsurlar arasındadır. Dolayısıyla ilham ile dilin kullanımı iradi ve gayri iradi bir süreç içersinde ele alınıp değerlendirilebilir. Şiirin kendi iç nizamı, dil denen varlığı onu kullanan nezdindeki karşılığıdır. Şiir, bir anlatım biçimi, bir eylem, bir haykırış ya da bütün bunların ötesinde varlık karşısındaki acziyet ve sükût halinin kelimelerle ifadesi; dilin söze dönüşerek, mutlak hakikat karşısındaki ontolojik varlığımızın, bir nevi hayat buluşudur. Onu şekillendiren, ona ruh katan şair ise bir bakıma kelimelerin kimyasını çözen insandır. Tabiî ki her şey kelimede bitmiyor. Kelimelerin birbiriyle temasından hâsıl olan güçlü anlam bağları, şiirin asıl kudretini oluşturur. Nesir telkin eder, nazım ise hem telkin hem de tesir eder. Telkin ve tesir gücü ise asıl büyük şiirin mayasını oluşturur. Şair, harf, hece ve kelimeyi şiir dediğimiz yapının içerisinde büyülü sözlere dönüştürerek, dilin en rafine haline ulaşır. Sözün büyüsü şiirin asıl kudretidir. Bu kudreti de ortaya çıkaran şairin maharetidir Dil Evreni Şiir anlam ve yapı unsurlarıyla en dokunaklı bir anlatım aracıdır. İsmet Özel in de vurguladığı gibi; Şiir yalnız düzyazıyla değil, başka hiçbir sanata, hiçbir biçime, hiçbir eyleme dönüştürülemeyen bir anlatım aracıdır. 1 Şiir, onu yazan şairin duygu ve düşünce peteklerinden süzülerek gelen usarenin dilin imkânlarıyla hayat bulmasıdır. Dilin imkânlarını iyi kullanabilen şair, iç nizamı sağlam bir kale tesis etmiş olur. Böylece şiir yeni inşa süreçlerine evrilirken, hayatî unsurlarını doğup geliştiği dil evreninde şekillendirir. Şiir doğduğu dilin çocuğu olduğu için hiçbir zaman tam manasıyla başka bir dile çevrilemez. Şiir 28 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Şiirin Büyüsü bütün edebiyat içinde dilin soyutla temasının en başat alanıdır. Var ve hazır bulunandan yeni bir öze sıçrama noktaları şiirin imkânları içinde aranır. Şiirin elde ettiği her yeni ifade imkânı, her konu yenilenişi, her özgün perspektif özellikle o şiirin ortaya konulduğu dilde insan zihninin atılganlık potansiyelini geliştirebilmesi demektir. 2 En güzel şiirler, dilin inceliklerini iyi bilen ve kelimeleri, mısraların içerisinde tıpkı Platon un söylediği gibi büyülü sözlere dönüştürebilen, söz sultanları tarafından kaleme alınmıştır. Bu söz sultanları bir yönüyle; Hem duyguların, zevklerin, hem de dilin hastalanmasını önleyen koruyucu, zenginleştirici, yüceltici tutumlarını ısrarla sürdüren kültür hekimleridir. 3 Dil zevkinin tadına varmış pek çok şair, duygunun teksif edilmiş halini mısralara aktarabildiği için naif bir söz ustasına dönüşmüştür. Yahya Kemal in mısra-ı bercestesi bu hakikatin en açık bir terennümüdür. Üstâd elinde ser-te-ser âhenk olur lisan Mızraba ses verir kelimâtıyla tel gibi Şiir üzerine yazılmış olan poetik metinler, anlam, mevzu, kavram, estetik, imaj, simge, dil bilim ve müzikalite gibi pek çok açıdan ele alınıp, değerlendirilebilecek hususlara sahiptir. Her şiir başlı başına bir zihnî birikim ürünüdür. Onun için şiirlere yaklaşım tarzı ayrı bir önem arzeder. Özellikle de şiir tahlilcisi için pek çok sorun, eserin eleştirisinde bir problem olarak ortaya çıkar. Şiir, şairi tarafından söylenmiş/yazılmış olmakla birlikte, şairin şiiri olmaktan çıkmış; onu okuyan ve onun üzerinde yorum yapan tahlilcinin araştırma nesnesine dönüşmüştür. Artık bu aşamadan sonra şiir çok yönlü okuma biçimlerine tabi tutularak çözümlenmeye, daha doğrusu ne anlam ifade ettiği, hangi frekanslarla, hangi titreşime sahip olduğu belirlenmeye çalışılır. Okuyucunun şiire getirdiği yorum, yazarın yorumundan farklı, aynı derecede geçerli olmayabilir. Şiirde yazarın düşündüğünden daha çok şey ifade edilmiş olabilir. Farklı yorumlar, bir şeyi farklı açılardan gören kısmi açıklamalar olarak düşünülebilir. Bir şiirin birden fazla yoruma açık olması, onun dilin imkânlarını aşan bir anlama sahip olmasından ileri gelebilir. 4 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 29

Kibar AYAYDIN Bunun yanında şiiri söyleyen ve yazan şair, onunla iletişim halinde olan okuyucunun anlamlandırma çabasına karşı pek duyarlı olmak zorunda değildir. Şiir öznel bir dünyanın ürünüdür. İmgenin alımlanması için şiirsel metnin kendisine konulacak yol gösterme eklentileri, metni şiirsel bir metin olmaktan çıkarır. Neden? Bir imgenin nasıl alımlanması gerektiği konusunda okura yol göstermek, o imgeyi imge olmaktan çıkarır, kavram a dönüştürür. Şiir de, Söz olmaktan çıkmış, Dil olmuştur artık. 5 Söylenmiş olan bütün her şey, şairin kendi özelinde inşa ettiği bir imgelem sürecini kapsar. Bu süreç içerisinde okuyucu, kendi beğenisi ile örtüşebileceği imgeler bulabileceği gibi, estetik algılarına hitap etmeyen imgelerde bulabilir. Şairin şiirini beğendirmek gibi bir kaygısı zaten yoktur. Şiiri esrarlı terkipler halinde, buhurdanlıklardan insan dimağına ulaştıran, oradan çok yeni duygu ve fikir sentezleri çıkartan dilin kullanış biçimidir. Dil meselesini halletmiş her şair, fikir ve duygu terkibinden doğan sesi kelimelerin nizamına aktarabilir. Bu aktarımda dil bir şairin en önemli meselesidir. Bir şairin şairliği nereden anlaşılır; her gerçek şairin kendine özgü bir şiir dili vardır, bir şiirde anlatım, teknik kusursuz olabilir, ama o şair eğer bir şiir dili kurmamışsa, eseri estetik bir değerden yoksun demektir. Gerçek şiirde sözcükler bir baş dönmesine tutulurlar, sözcüklerin şairin yaratıcı iradesiyle bir hortuma kapılmış gibi yerli yerlerini almaları danstaki figürlerin bütünden kopmadan bir anlama bürünmeleri gibidir. Her gerçek şiirde bu bütünlük vardır. 6 Şiirde zirveyi yakalamış şairlerin kullandıkları kelimelere bakın; onların dili adeta bir kuyumcu hassasiyetiyle işleye işleye belli bir kıvama getirdikleri görülecektir. Mısra benim haysiyetimdir diyen Yahya Kemâl le, mısraların örgüleştirdiği kıt aları tunç kapılara benzeten Ahmet Haşim in; yakaladığı dil zevki, şairlerin kelime seçimindeki hassasiyeti göstermesi bakımından oldukça çarpıcı örneklerdir. Onun için Mallermé Şiir kelimelerin dinidir. diyerek, şiirin bu yönüne vurgu yapar. 30 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Şiirin Büyüsü Sözcüklerin Raksı Şiirde kullanılan her kelime, hem biçim hem de anlam yönüyle bir fonksiyonu ifade eder. Sıradan bir kelimenin günlük dolaşımdaki karşılığı bir mısra içerisinde tamamen değişir. Kelimelerin bağlaşıklık ve bağdaşıklık içerisindeki tertip biçimleri, mısralara ayrı bir tesir gücü kazandırır. Roland Barthes in söylemiyle Büyüleyici olan, sözcüklerin kendi güçleri, kendi güzellikleri değil, bir araya getiriliş biçimidir. 7 Bu biçimlenişte, şiirin teması ile musikisi arasındaki uyum ise, şiirin asıl büyüsünü oluşturur. Şiir, zaten Valery nin söylediği gibi sesle anlamın birleşmesi değil midir? Tanpınar, mısralarda birer anlam yelpazesine dönüşen kelime için şu değerlendirmeyi yapar: O artık şiirde yalnız kamusta mevcut olan veya filân mânaların sahibi olan kelime değil, bir hâlet-i ruhiyenin malzemesini kendinde bulmuş olduğu bir sanat malzemesidir ki, içine gireceği terkipte kemiyeti ile beraber keyfiyetini de kullanacaktır. Ahengi, telkin kudreti, ses şekli, rengi ile o, sanatın nizamında kâh bir ham boya parçası, kâh bir mozaik taşı ve kâh bir ses ve çok defa bütün bunların hepsi birden olacaktır. 8 Her büyük şiir, neşet ettiği ruh ikliminin kalp ürpertileriyle yazılır. Şiir her ne kadar bireysel bir algılama biçimi olsa da son kertede yazıldığı zamanın tanığıdır ve istesek de toplumsal içeriğinden arındıramayız onu. 9 Şairin iç dünyasında yoğrulmuş, bin bir duygu yoğunluğundan kelimelerin imtizacına havale edilmiş ses, ahenk ve söyleyişin meydana getirdiği kompozisyon, şiirin büyüsünü oluşturur. Şair rûh momentlerini(öfke, hüzün, acı, korku, güvensizlik vb.) derinliğine yaşar, bu çelişkilerden bir terkip meydana getirir. Onları hareketli tablolar halinde bize sunar, biz buna kelimelerin ördüğü bu büyülü binalara şiir deriz. Bu binalar eskimez, çünkü bizi hemen mantığın cenderesinden kurtararak çocukluğun cennet ülkesine geri götürür. 10 Şiirin yazılması ya da söylenmesi, şairin yaşadığı pek çok tecrübenin dilin insicamına aktarılması; duygu ve düşüncenin bir hamule halinde mısraların nescine yedirilmesinden ibarettir. Mahir bir sanatkâr, dilin bütün güzelliklerini şiirin tamamında gösterebilmelidir. Kayıp Şiir i Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 31

Kibar AYAYDIN için kaleme aldığı giriş yazısında, Ayvazoğlu nun söylediği gibi; Dile o kadar hâkim olmalı ve fikirlerinizi, duygularınızı öylesine kesif hâle getirmelisiniz ki, tek kelimeyi bile yerinden kımıldatmak mümkün olmasın. 11 Mısraların kuruluşunda ne eksik bir kelime olmalı, ne de fazla bir kelime. Mayalanmış bir hamur gibi olmalı, okundukça duygu ve anlam genişlemesine imkân vermeli, insana bir şeyler sezdirmelidir. Tanpınar ın bir konferans esnasında söylediği şu sözü ne kadar manidardır. Bir şair için en önemli şey dilin dehasını bulmaktır. 12 Dilin dehasını keşfeden şair ise tıpkı Şeyh Galip in söylediği gibi kelama can verme sırrıyla uzun bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk dil evreninde sürekli yeni keşiflere açık yanıyla, tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân aralıklarında, şiirin söze ve eyleme dönüşen ritmik yapısını şaire inşa ettirir. Şiiri dilde bir yolculuk, insanî ve hayatî bir iç yolculuk olarak gören Haydar Ergülen, şairi Bu iki yolculuğu birlikte süren adam 13 olarak niteler. Behçet Necatigil ise Şairler isimli şiirinde bu yolculuğun biteviye oluşunu imler. Ne gördükse iyi kötü/ömür biter biz hâlâ/söyleriz Ne varsa şu dünyada/türlü görüntüler/gelsek de sonuna/söyleriz. Bazen boş günler/geçer birden dolunca/söyleriz Ne biter/ne kalır geçmiş kitaplarda/ölümden sonra da/söyleriz Şiir, şairin dili temellük edişinin özgün bir biçiminin adıdır. İkinci Yeni Şiirini değerlendirirken, bu ekoldeki şairlerin dil hususundaki ifadelerine yer veren Mehmet Can Doğan, dilin görselleştiği günümüz modern toplumunda şiiri tek güvenli bir sığınak olarak görür. Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı, diyen Cemal Süreya, şiirin sözcüklerle yazıldığını söyleyen İlhan Berk, Şiirin oluştuğu yer dildir, biçimdir diyen Ahmet Oktay, sözcükleri, salt göstergeler olarak almıyorlar tabiî ki. Kurulu düzene karşı sözcüklerin taşıdığı yıkıcı ruhu, kurdukları imge dünyası ile ifade ediyorlar. 14 Estetik Hâz Büyük şiirlerin insanı sarsan yanı, o şiirin anlam katmanları arasında, kişisel hayatımızla bağlantılı pek çok duygu yoğunluğunun varlığıdır. Bu gerçeği Mehmet Erdoğan; Bizi şiire sevk eden dürtü, kendi var oluşumuzu algılama, ifade etme ve bir parçası olduğumuz bütüne karşı 32 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Şiirin Büyüsü içimizde taşımız olduğumuz aidiyet duygusudur. 15 şeklinde ifade eder. Bu duygu yoğunluğu, farklı zaman ve mekânlarda şiirin inşat edilişinden doğan armoniyle yeniden yakalanabilir. Bazen de şiirin bizzat kendi güzelliğinden taşan estetik hâz o şiiri büyük yapabilir. Yahya Kemâl in Çamlıca Gazeli ndeki mısraları, bu estetik hâz zın bir bakıma poetik bir vurgusudur. Biz şi ri böyle söyledik ağyâr söylesün Hem dost söylesün bunu hem yâr söylesün Renk aldı özge âteşimizden şerâb ü gül Peymâne söylesün bunu gülzâr söylesün Mızrâb-ı tab ımız sözü kalbetti besteye Hem beste söylesün hem kâr söylesün Esrâr-ı nazmı şerhedemez akl-ı dünyevî Eflâke perr ü bâl açan efkâr söylesin Bîgâneler bu sâhada mâzûrdur Kemâl Erbâb-ı zevk şi rimi her bâr söylesün. Estetik haz, şiirden taşan mananın, ruhî insiyaklarımız üzerindeki etkisiyle de ele alınabilir. Etkinin şiddetini ise kişisel tecrübelerimiz, hayata bakışımız, olay ve hadiseleri yorumlayış şekli ile kültür birikimimiz belirleyecektir. Bazen de büyük şiir kolektif şuuru harekete geçiren bir nizamı estetik kaygılardan uzak bir şekilde inşa eder. O zaman, Hiçbir gerçek şiir, değerini sadece edebî-estetik vasfından almaz. İnsana, insanlığa bir şey söyleme arzusu gerçek şiirin nihai varlık sebebi sayılabilir. 16 Şiirdeki mükemmeliyeti, şiirin bizzat kendisinde arayan Tanpınar ın ısrarla üzerinde durduğu gibi; Şiirden anladığımız mâna, kelimelerin terkibinden doğan ritim, ahenk vs. vasıtalarla alelâde lisanla ifadesi kabil olmayan derunî hâletlerimizi, heyecanlarımızı, neş e ve kederimizi ifade eden ve bu suretle bizde bediî alâka dediğimiz büyüyü tesis eden bir sanat olmasıdır. Zâhirî bir bakış bununla, vezin, kafiye, Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 33

Kibar AYAYDIN şekil dediğimiz kayıtların arasında hiçbir münasebet bulamaz; bunları sonradan gelen, hakikî bünye ile alakası olmayan ilâveler, lüzumsuz kayıtlar gibi görür; fakat biraz daha yakından gören bir göz, bütün bu sonradan gelme lüzumsuz ilâvelerde şiirin nizamını, mükemmeliyet dediğimiz kıvılcımı çıkartmak için, zekânın madde ile mücadelesini temin eden esaslı unsuru bulur. 17 Şiirde kullanılan her bir kelime şiirin iç musikisini oluşturur. Bu musikinin notaları birbirine öyle kenetlenmiştir ki, hiçbir kelimeyi yerinden oynatmak mümkün olmadığı gibi, en ufak bir müdahaleye dahi geçit vermez. Enderunlu Vâsıf ın beytinde olduğu gibi. O gül-endâm bir al şâle bürünsün yürüsün Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün. Büyük şiirler, hiç farkında olmadığımız duyguları bize yaşatır. İnsanın tasarlayıp da bir türlü ifade edemediği düşüncelerin, bazen gözyaşı bazen de bir tebessümle geçiştirilen duygu boşalmalarının yankısını büyük şiirlerde bulabiliriz. Şiirin büyük olup olmaması bir iddia olarak ortaya çıkmaz. Eğer bir şiir bizi heyecanlandırabiliyorsa, bize belki de çok önemli bir şey ifade ediyor demektir. 18 Müşterek duygulanmalar kadar ferdî hassasiyetler de şiirin kalıcı ve büyük oluşuna katkı yapar. Her ruh her şiiri tatmaya müsait değildir. Şiir ihtiyacı, insani olmakla beraber, insanlar kadar da şiir ihtiyacı vardır denilebilir. Ancak kuvvetli bir telkin ve bir iklim aynı şiirle birçok ruhları tatmin edebilir. Karakterimize uygun olmayan şiirlerden aldığımız zevk genellikle zihnidir ve bu zevki bir ruh ürpermesi olan hakikî şiir hâzzı ile karıştırmamak lâzımdır. Bununla beraber hayat ve kültür karakterimizi sürekli olarak yoğurduğu için ruhumuzun iştahı şiirin bütün gamlarını dolaşabilir. 19 Belli dönemlerde ele alınan konular ne kadar zaman geçerse geçsin, insanlığın tamamını ilgilendirdiğinden önemlerini kolay kolay kaybetmezler. Mesela, ölüm, aşk, kahramanlık, özgürlük, gurbet, vatan gibi konular şairler tarafından her daim ele alınıp işlenmişlerdir. Bu şiirler zamanın yıpratıcılığına karşı hem yapı hem de anlam itibariyle dimdik ayakta dururlar. İnsanî duyarlığımızı varlık içersisinde hissettiren; oluşturdukları hava ile baş dönmesi veren bu şiirler daima büyüktür. 34 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Sebahattin KARAKOÇ UÇURUMUN KENARINDA Bahar geldi yine, baharların ilki. Ben bütün baharlarda olduğu gibi yine bir hoşum be Hacım. Sensiz bu ikinci bahar. Biri geçmiş gitmiş de hiç farkında olmamışım. Takvime baktığımda anladım ya da anlamış gibi yaptım. Gerçi biz seninle hiç bahar yaşamadık, yaşayamadık Bütün mevsimlerimiz kıştı,hem de kara kış. Sen gittin nelerden kurtuldun bilmiyorum, ama buralarda hemen her şey aynı. Herkes işinde gücünde. Çoğunluğun söylediği gibi hayat devam ediyor. Ancak bizim için hayat denilen bu meşgale epey zor oluyor. Biz sen varken senin gibi olmamak için ne kadar uğraşmış olsak da beyhude uğraşmışız. Sen yokken tıpkı senin gibi olduğumuzu, garip bir ürperti duyarak anladım. Hacım sen yoksun biz pusulası ve rotası şaşmış vaziyetteyiz. Ne dostlarımızı ne düşmanlarımızı tanıyorum. Daha doğrusu kime dost kime düşman denileceğini bir türlü kestiremiyorum. Daha da doğrusu insanların neden illa da dost ya da düşman olması gerektiğini bir türlü anlamıyorum. Senin insanlarla ilişkindeki tutarsızlığın, bu ilişkideki çizgilerinin belirsizliği,senin dost ya da düşman tanım ve tasriflerindeki oynaklık aynen bizlere de sirayet etmiş de bunu senden sonra anladık. Sahi Hacım senin bu tasnifin konjonktürel mi, yoksa katagorik miydi? Böyle bir cümleyle bu soruyu sen varken sana sorsaydım amma kızardın. Diyeceğin de belliydi hani. Sizin okuduklarınız hep ayı kurt bu okumanın donattığı bir zihinden doğru bir cümle südur etmez zaten, doğru bir cümle südur etmemişse doğru bir düşünce de var olamaz der ve bizi alaya almaya devam ederdin. Ama Hacım şunu kendine bile itiraf etmekten hep korktun. O korku paniği doğurdu ve sen hep hata yaptın. Hata yaptıkça sinirlendin ve bütün sinirini bizden çıkardın. Peki neydi senin kendine bile itiraf etmekten korktuğun? Aslında sen hep bizim sana benzeme ihtimalinden korktun. Bunun önüne geçemeyeceğini anladığında ise panikledin. Sonrası hata üstüne hata, gerçi hiçbir zaman hatalarını kabul etmedin. Bütün hatalarının üstünü bizim sana göre hayattaki başarısızlığımızla Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 35

Sebahattin KARAKOÇ örtmeye çalıştın, bu da senin nefs-i itimadını yeniden kazanmanı sağladı. Neyse Hacım bütün bunları boş verelim. Buralarda neler oluyor ona bakalım, onlardan bahsedelim. Dünyanın döndüğünü sizin öğrencilik zamanınızda da defalarca söylemişlerdir, hem de dünyanın dönmediğini bir zamanlar iddia etmiş olanlara hakaretler ederek, onları küçümseyerek. Yani anlayacağın bu gün de dünyanın döndüğünü söylüyorlar ancak; onun yanına hayat devam ediyor diye neye tekabül ettiğini bilmediğim bir cümle daha eklediler. Cümle âlem bugünlerde bu cümleyi kullanıyor. Yani kaybetmek yok. Buna inandırmak istiyorlar ve başarıyorlar da. Bu cümleyi en çok telaffuz edenlere baktığımızda onlar her daim kaybedenler. Sen bu cümleyi yıldızını kaybettiğinde söyler miydin? Söyleyemeyeceğin için bir ömür yenik yaşadın. Oysa şunun farkına varamadın o köyde değil Müdür ün kızına âşık olduğunu cümle âleme haykırmak, onun hayalini kurmak bile çok büyük bir muzafferiyettir. Ama senin vuslatın gerçekleşmeyince sen bunu büyük bir hezimet olarak algılayıp hayatını bu yenilginin moral çöküntüsüyle inşa etmeye çalıştın, ama olmadı. Hanımınla bütün kavgan onda Yıldız Hanım ı bulamadığın içindi. Çünkü Yıldız ın bir zamanlar yaşadığı evin önünden geçerken ki halin hep gözümün önündedir. Nasıl da masum,çocuksu, ezik.. Çünkü onda indirmiştin gökyüzündeki yıldızı yere. Yıldızların hiç kuşkusuz en güzel seyredildiği yerde sen yere indirmiştin, elini uzatsan dokunacaktın ama olmadı. Sen yaklaşmaya çalıştıkça tıpkı ufuk çizgisi gibi hep uzağa daha uzağa gitti yıldız. Ve sen öylece kalakaldın. Yani senin için zaman orda dondu. Hayat hiç devam etmedi Ama bugün kaybedenler Hayat devam ediyor diyerek avunuyorlar. Hayatı devam ettirirken kimsenin kendisini görmediğini anlayanlar, sırf fark edilmek için ben ben diye bağırıyorlar. Ve hep senin bu tipler için söylediklerin aklıma geliyor. Hani derdin ya; bir adam sürekli ben diyorsa, o hep başkası olmaya çalışıyordur. O ben ben diyen kimseye sen kimsin diye sorulduğunda verebileceği hiçbir cevabı yoktur. Ve ben demeye devam eden bir insan aslında hiç bir şey olamadığının farkına varmış, onu başkasının fark etmesini engellemeye çalışma gayretkeşliğinden başka bir şey değildir bütün yaptığı. Ve onları ciddiye 36 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Uçurumun Kenarında... almaya gerek de yoktur. Ben de sürekli o tip adam olur mu derdim. Ama Varmış hem de çok yanımızda bizleri dehasıyla ve biriktirdikleriyle tenvir eden ettiğini zannedenler o kadar çok ki. Ve senden tevarüs ettirdiğimiz terbiyenin baskısı sonucu, onlara sen de kimsin? diyemiyoruz. Buralarda durum böyle be Hacım. Yani eski hamam eski tas yaşadığımız dünyayı soracak olursan, zaten sormasan da söyleyeceğim: Uzakdoğu yıkıldı, Ortadoğu yanıyor. Sen olsaydın Hacım, Uzakdoğu da olan felakete bakıp, haklı olarak, Allah ın kudretinin ne büyük olduğundan, Ortadoğu da olanlara bakıp, Allah ın gazabının bu kutsal coğrafyaya tasallut edenlere mutlaka ulaşacağını söyler ve kulluk vazifeni yerine getirmiş olurdun. Sen en azından kulluk vazifeni ifa için bunları düşünür, hatta söylerdin. Ya bizler? Hacım bütün bunları sana niye anlattım, bu söylediklerimden senin haberin olacak mı? Buralarda olmadığın için olmayacak, olsaydın da olmayacaktı, çünkü bu anlattıklarım senin hiçbir zaman ciddiye almayacağın bir dergide yayımlanacak. Bu dergi rutin aralıklarla yayınlanıyor. Her sayısında bir dosya işliyor. Bu sayısının dosya başlığı kaynaklarımız. Kaynakların kuruduğunu mu anlatacağız, yoksa kuruduğunun farkında olmayarak cehaletimizi mi açık edeceğiz? Elbette ki üzerinde yaşadığımız coğrafyanın inşa ettiği bir hayat diskuru var, ve bu tarz-ı hayatın kaynakları var. Fakat biz bu kaynakların kendisiyle değil, taşıyıcılarıyla hemhal olduğumuz için kaynaklar hakkında söyleyeceğimiz taşıyıcıların esatiri hayatlarından mukaddem olan bir bukle sunmaktan, daha ziyade, satmaktan öte bir şey yapmamış olacağız. Kaynaklardan söz ederken aslında kendimizden söz etmiş olacağız. Tam da bu çağın ruhuna uygun olarak. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 37

Tamburi Cemil Bey

Reşit Güngör KALKAN MUSİKİNİN SON SİLİK FOTOĞRAFI; TAMBURİ CEMİL BEY Üslup, nizam bir tarafa, geçmiş medeniyetin bakiyesine sığındığımız biricik liman olarak musikimiz, defteri dürülmüş lirik bir gönül haritası olarak taş plaklarda sükun halini sürdürüyor. Özellikle Mızıka-i Bando nun İstanbul a teşrif edip boğazı Avrupa kırması bir hasret nazarıyla temaşa eylemesinden sonra, bu fasıl bitmez bir akardeon masalına büründü. Hâlihazırda ceddim musikişinas Sultan Selim-i Sâlisin in icra eylediği büyülü nefesler, kudüm, cura ve tanbur eşliğinde meşk eylerken mızıkanın saray kesafetine tahammülü ne kadar sürecekti, doğrusu pek müşkil bir soru idi. Bu sorunun bendenizi götüreceği icracı tamı tamına Osmanlının gölgesinde kaltebanlığa meyilli Ermeni, Rum, Yahudi tabiatı değil, bilakis varlığına medyun-u şükran olduğu asli vatan parçasını peşkeş çeken dönme zihniyettir. Fakat bu parçanın musiki mevzusu pek netamelidir ve kayıt düşmek gerekirse medeniyet bahsinin pek kurnaz garb klasiğidir vesselam. Zira Sultan Selim-i Sâlisin in vefatı esnasında hırkasının cebinde Nevres-i Kadîm in: Kendi elimle yâre açıp verdiğim kalem / Fetva-yı hûn-i nâhakımı yazdı iptidâ beytinin yazılı olduğu ahterli bir kâğıdın çıkmış olması kuvvetle muhtemel padişahın yüzünü çevirdiği afakın kast-ı mahsusa olmadığını cümle âleme ilan eylemektedir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin musiki babında dile getirdiği pek asude mısralardan anladığımız odur ki, ruhumuzda titreşen iki dünya perdesine gerilmiş hayat, klasik nazarları her daim yüklenme zahmetine duçar olacaktır: Mûsıkî hikmete dâir fendir / Bilene bilmeyene rûşendir / Nice esrârı var idrâk idecek / Yer gelür sîneleri çâk idecek Kaltebanlığa meyilli olmayan Ermeni, Rum, Yahudi üçgeninden neşet edecek ve dehrin sancısını seslerle terennüm eyleyen sufi takımı, musiki bağlamında önemli kahramanlar irad eylemişler, doğrudur. Zira Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 39

Reşit Güngör KALKAN bestelenmiş eserin aktarımına dair en önemli belge hıfzedilmiş bellek olarak insandır ki, meşk olan gönüllerin sefası evvelemir zikredilen milletler vasıtasıyla kabul görmüştür. Bununla birlikte, Itri nin, Dede Efendi nin kayıp bestelerinin varlığına dair ayrıntı kelebeği nerelere uçmuştur, bilinmez. Kültür dokusuna esaslı bir kalıp arayanların bu kapıdan girmeleri hususunda kutsayıcı bir fetvaya rastlamamış olsam dahi, Osmanlının musiki sahnesi için biçtiği kaftan kayıp belleklerde unutulup gitmiştir. Her ne kadar resmi sıfatların gölgeliğine sinmiş terennüm fasılası bir dönem anaç gövdesiyle bir dergâh bulmuşsa da gövdesine zerkedilmiş esas vazifeyi sivil anlayışta ifa eylemiştir. Bu kadar kara kabak, karabatak arasında sıkışmış bir fen ameliyesi içinde musiki, tercihen reyini önce Topkapı Sarayı, sonrasında ise paşaların, vezirlerin, kadıların konakları aşkına kullanmıştır. Gelenek ile klasik form arasında bağrı yanık bir derviş gibi İstanbul başta olmak üzere, Anadolu ve Balkanlar ı bir baştan bir başa meşk eden sanatkârlar elinde Türk musikisi, vardığı menzil açısından bir yol ayrımında bulunduğunu neden çok sonra anlayıvermiştir. Zira uhrevi miskinliğe kapıların kapandığı ve fakat meşhur lale devrinin dünyalık an a perdelerini açtığı zamanlar, felsefenin ve Avrupai yaşam tarzının dayatma halinde hissedildiği erken dönem Osmanlı aydınlanması öncesinde yekpare vuruş artık tütsüler yakmaktan vazgeçmiştir. Hususen, dünyalık tadlar zihnin kalbe dokunan lirik anılarını musikiye dokumuştur denilebilir. Klasik dönem sanatçılarını bu mahur duygunun kesif ortamına çeken esas olgu ise eşya ile bütünleşmek arzusunun ses te karar kılınmasından mütevellit bir ahiret arayışıdır. Öyle ki, Cinuçen Tanrıkorur üstadımızın ifadesiyle, en yalın ezgilerle zaman ötesini anlatan, derinliğiyle insanı sonsuza kanatlandıran bir müzik tir. Meselenin duygu nazarı şöyle dursun, Osmanlı musikisi bünyesinde barındırdığı engin hoşgörü denizinde biriken katrelerle geniş bir repertuar oluştururken kaynağına yabancı bir ses, tını güzelliğini asla dışlamayarak zirveleri kendisine hayran bırakmıştır. Bu hayranlık hayatın bütününe sinmiş, hayatı letafet yüklü billûr duygular ameliyesine 40 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Musikinin Son Silik Fotoğrafı; Tamburi Cemil Bey çekmeyi ustalıkla başarmıştır. Zira alla turca olan her şey, batı müziğine Türk nefesini tüm yakıcılığıyla üflerken Mozart, Beethoven, Gluck ve Haydn ın Türk operası salgınına yakalanmış olmaları kimseye şaşırtıcı gelmeyecekti. Aynı şekilde, çağrısına yüzbinlerin koşarak icabet ettiği filozof Mevlana nın sistemleştirdiği ve bugün mevleviliği resmi makamlar nazarında kabule hasreden yegane unsur, elbette musikiden başka bir şey değildir. Çünkü bu süreçte mevlevi ayinleri, sadece bestekârlık kabiliyetinin en yüksek ifade ve isbat vasıtası değil, aynı zamanda makam, usul, geçki, prozodi, ses ve saz icracılığı konularında da, ilgilisi ile adeta konuşan bir öğretmen gibidir. Bir zamanlar okuduğunuz yazının naşiri de bağlama sevdasına tutulmuştu da tez kızaran güllere yüz çevirip vaktini harcamaktan son anda verdiği kararla kurtulmuştu. Aylarca devam ettiği bir tanbur belasını savuşturup kaval-flüt karışımı bir sesin büyüsüne kapıldığını anladığın da ise gençlik çoktan veda etmişti fakire. Bunlar bir tarafa, meseleyi Tanburi Cemil Bey in, asrın son vedasını sunan büyük dehanın kalitesine getirmek niyetindeyim. Osmanlının musiki sanatında son zirve olarak gördüğü Tanburî Cemil Bey, oğlu Mesud Cemil in ifadesiyle, Tanburî Cemil kimdir? Bizim için manası nedir? Yaşadığı devirde, o zamanki yüksek cemiyetin ve bütün imparatorluk içindeki sanatsever halkın bir Orfeon gibi bağlandığı bu sanatkârın ölümünden sonraki yazılar, onu nev i şahsına münhasır bir virtüöz olarak vasıflandırır. Tanburî Cemil in, eline aldığı herhangi bir tahta parçasından bile güzel sesler çıkartacak derecede doğuştan virtüöz olduğu şüphesiz ise de, şahsiyetinin tahlilinde o eski Türk musikisi ne en yüksek ifade tarzını veren, bu mûsikîye yeni bir uslûb getiren yaratıcı bestekar tarafıdır. Bu yaratıcı bestekâr tarafının eşsiz örnekleri de ne meşhur peşrev ve saz semaileri, ne de mahdut bir kaç şarkısı değil, belki romantik ruhunun kalıp halindeki ölçülerinden, zamanımızdaki en modern musiki anlayışlarına pek uygun olarak kurtulabildiği taksimleridir. Avrupa da musikinin bugünkünden daha az Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 41

Reşit Güngör KALKAN mantıklı ve hesaplı olduğu, musikişinasların bestekârlıkla virtüözlüğü nefislerinde birleştirdikleri mesud devirlerde, Org ve Klavsen lerin başında yapılan ve bugün için ebediyen kaybolup giden improvizasyon şeklindeki besteleri düşünürsek, Cemil in Taksim bestelerini zapteden şu alelade siyah plâkları kasalar içinde saklamak icabeder. diyerek uğurladığı babası için kaderin elim cilvesine erken yaşta rıza göstermek durumunda kalmıştır. Tuhaftır, bütün ömrü boyunca yaşadığı duyguları, gönlünden taşan raksla ilham sancısını bertaraf edecek bir yol arayışı hiç bitmeyen Cemil Bey, eline aldığı her mûsikî aletinde bir daha kolay kolay kimsenin erişemeyeceği bir zirveye çıktığında, vakit tamam olmuş, kırk üç yıllık kısa ömrü ve yirmi beş yıllık sanat hayatı boyunca içini dökecek, hissettiğini söyletecek bir araç aramaktan hiç bıkmamıştır. Neydi büyük üstadı böylesi içli fasılalar halinde durmaksızın arayışa iten? Batmakta olan bir imparatorluğun bakiyesi için çıldırırcasına besteler yapıp gözünün gördüğü bütün musiki aletlerini en üst düzey ustalıkla çaldığı halde bir türlü uslanmayan, doymayan bu iştihanın kaynağında duran şey acaba neydi? Oğlu Mesud Cemil in, üstadın ölümünden sonra kaleme aldığı, Tanburî Cemil in Hayatı isimli kitaptan öğrendiğimiz odur ki, o zamanlar imparatorluğun payitahtı olan İstanbul, üç kıtayı saran hudut bölgelerinin her tarafından gelen, her cins halkla dolu olduğu için folklor bakımından çok zengin bir şehirdir. Tanburî Cemil in o zamanlar gittiği konaklarda birden bire ortadan kaybolduğu, arandığı zaman mutfak dairesinde aşçıbaşından saz dinlerken bulunduğu, sokakları dolduran her cins dilencinin peşinden giderek okudukları melodileri Hamparsum notası ile zapt ettiği, tütün kaçakçıları, çobanlar, arabacılar, kayıkçılar, askerlerle düşüp kalkarak onlardan halk musikimizin özünü tattığı, hayatının hikâyelerine karışan en dikkati çeken hadiselerdir. Halk sazını tanıyan, halktan bir sanatkar gibi, halk musiki sine mahsus uslûb ve teknikle çalan Cemil, bir gün Rami isimli köy kahvesinde duvarda asılı sazı görmüş, kahveciden izin olarak çalmağa başlayınca, kahveci: 42 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Musikinin Son Silik Fotoğrafı; Tamburi Cemil Bey Efendi, ben gayrı bu sazı elime almam al senin olsun, al götür dediği rivayet edilmektedir. Bu, ses ahengini yakalamaya çalışan yazının sonunda şunlar söylenebilir, Tanburî Cemil, özellikle Tanzimat tan bu yana bir armoni bozukluğunun peşinden koşan ve Cumhuriyet hareketiyle şuurunu bulan yenileşme ruhunu eski köklerden aldığı esrarlı kudretle besleyerek sezen ve bu duygusunu zamanın imkan ve vasıtaları içinde azami ifadeyi veren sanatkardır. Klasik uslûbun hem hayranı, hem hakimi olan Tanburî Cemil, her eserinde bu klasik olgunluğu gösterdiği gibi, daima uzak, hassas, muzdarip, titrek ve coşkun bir romantizmin şiirini bol bol vermiştir. Taksimleri gibi hayatı ve hatıramızda kalan fikirleri de bunu anlatır. Doğuştan sanat vergisi ile çalışkanlığı bir araya getirme örneği olarak Tanburî Cemil her sanat yolcusunun tanıması lazım gelen çehredir. Geniş bir sanat albümünü çevreleyen ve Osmanlı sesine karışan son dönem icracılar, yitip giden bir hatıranın izinde, arayışlarını dört başı mamur bir ergenlik sonrası bularak, ustalık devirlerinde bu toprağın sesleriyle yaralandılar. Zira bu topraklarda neşvü nema bulan asude ruh, tarihte eşi benzeri görülmemiş envai çeşit sanat aşığını yine bu topraklarda bağrına basmıştır. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 43

Aslan GÜLCE BU, İYİ BİR GÜNMÜŞ Gömleğim, arp çalan kadının sırtında Aklım, güneye gitmek isteyen bir kuşun başında O halde çıplak ve kuzeydeyiz Olric. Yön duygumuzu henüz yitirmemişiz efendimiz Bu iyi! Uyandık mı? Kesin değil efendimiz. Elimizdeki tek veri; huzursuz olduğumuza dair bir ihbardan ibarettir şimdilik. Uyanmaya karar vermek zor bir tercihtir. Uyanmanın içinde bol miktarda demir minerali ve aminoasitler var. Kımıl kımıl insan zararlısı, küfe küfe amir virüsü, okka okka iş var Uyanmanın içinde cehenneme gitmiş sevgililer var Merinos cinsi bir koyun ihbar etti, uykumuzda bile huzursuz olduğumuzu Olric, bundan eminim Çünkü beğenmedik elyafın sıcaklığını, atkının, berenin, eldivenin sıcaklığını. Isınmak içsel bir eylemdir dedik, bu yünler, bu koyunlar bizi üşümekten korumaz dedik, klima almayın âşık olun dedik Hükümet çok kızdı bize Merinos cinsi koyunların hemşerilik duyguları çok gelişmiştir. Efendimiz, güne başlamak için önce kendinize gözlerinizi kanıtlamak zorundasınız! Bunları ezberlemiş olmalıydık Sünnet edildiğimiz gün basit ayrıntılar hakkında şüpheye düşmeyi bırakmalıydık Bir günlüğümüz, bir adres defterimiz ve yangından ilk kurtarılacaklar listemiz olmalıydı Yaşantımız alfabetik olarak sıralamalıydık: Klozet, lavabo, musluk, havlu, çaydanlık Şeklinde sırasıyla yaşamalıydık günü Bazı hüzünler vardır ki geceyarısından sonrasına yakışır Bizim konuları ele almayı, gözealma biçimimiz yanlış Zeytini nimetten sayıp dertleşmemeliydik, doğru nimet fasulye olacaktı Merak etmeyecektik peynirin etnik kökenini Ama işte oldu bütün bunlar, şimdi her sabah yeniden kanıtlamak zorundayız deli olmadığımızın ayrıntılarını Salaklığım dışında hakkımda başka ne biliyor ansiklopediler? Hiçbir şey yazmıyorlar efendimiz. 44 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bu, İyi Bir Günmüş Güzel, o halde 3200 yıllık yazı tarihinde sıradan ve ünsüz bir harfiz, bu iyi. Amatör ruhumuzu henüz kaybetmemişiz demek ki Otel odasında mıyız? Yerde, el dokuması bir kilim görüyorum. Hayır, efendimiz kilimin parasını ödediniz. Her türlü kullanım hakkı sadece bana ait olan maddi bir nesneye mi sahibim ben, bu korkunç bir şey Bana neden engel olmadın Olric? Biz mülkiyet duygumuzu yitirmemiş miydik? Hayır efendimiz Biz bir dönem; emek karşılığı edinilen ücretin de küçük bir mülkiyet olduğunu ve yaşanılanların emek- sermaye çatışması değil, büyük mülkiyet- küçük mülkiyet savaşı olduğunu düşünmüş, sarih ve sahih bir komünist olmak için Das Kapital i yeniden inceleme kararı almıştık Netekim; daha sonra bu kararımızı unuttuk ve unutkanlık sürecinde edinebildiğimiz kadar mülkiyet edindik Kilim o günlerden kalma. Biz kötü bir insanız Olric. Neden kötü olalım efendimiz. Metal-İş Sendikası başkanının sarayları var, bizim bir çulumuz mu batıyor komünistlerin gözüne. Biz kötü bir adam olmazsak,karl Marx iyi bir filozof olamaz..suçu üstlenelim Olric Evet, biz anlamadık Bir sistem bir topluluğa uygulanamıyorsa suçlu biziz. Kilolarınızın hiçbir kabahati yok, eğer o koca kıçınız donunuza sığmıyorsa suçlu; ben ve Orliciz. Suçu üstlenelim Olric bu işin sonu kötüye varır. Peki efendimiz. Olric, şuramda bir sancı var, şubat sabahlarında fena sızlıyor. Vaktiyle bir kadının gözünden düşmüştünüz, kalbiniz kırılmıştı. Kronik kalp kırığı vakası efendimiz Ağrınızın tıpta bir adı yok bu yüzden resmi bir acı değil. Tedavi edilemez. Aşısı üstünde çalışmak için ödenek ayrılamaz. Bilim hissettiğiniz acıyı yok sayıyor. Zaten bilim bu işe karışsın istemem Köstekli saat gibi bir şeydir bu, yadigâr diye saklanır. Bir kapsül hapla takas edilecek şey değil aşk kırığı İyileşmek istenmez Çare aranmaz Gavurca Olric. Gavurca bir Anadolu sızısı gibi sancır. Ben, acılarımı köylü bir kadının hastalığına benzetirim. Erkek cenini düşük yapmış tazecik bir aşiret gelin gibi utanırım yitiklerimden Kimsenin yüzüne bakamam Bak Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 45

Aslan GÜLCE gördün mü Olric utanabiliyoruz. Demek ki ölmemişiz uykumuzda Çay içtiğimiz bardak hala sıcak, çok uzağa gidememişiz, hala yaşıyoruz Bu iyi mi, kötü mü Olric? Bilemiyorum efendimiz. Hangisi benim ellerim, hangisi gecenin yaprakları seçemiyorum Derimiz kararmış, ağzımızın içi ekşi, hasta gibiyiz Biz eskiden denizdik değil mi Olric?.. Üçüncü jeolojik zamanda falan yani Saçlarımızın arasında deniz kumları bulmadılar mı? Kim bilir bizim eskiden ne ışıltılı yakamozlarımız vardı? Bizim bütün zamanlarda bütün varlığımız sadece yalnızlığımızdı efendimiz Mayakovski ye benzememek için uyduruyorsunuz bütün bunları. Mavi için; derinliğini kolay yitiren aptal bir renk demediniz mi? Ya kar beyazı, güneş sarısı, kan kırmızısı için söyledikleriniz? Gecenin renginde açan naz çiçeği midir vazodaki? Hayır efendimiz tamamen organik papatya. Demek yine haber yok. Yok efendimiz. Ve hala iyi bir gün öyle mi Olric Evet, efendimiz siz onu sevmekten kendinizi tanıyorsunuz Haber var veya yok bu değil önemli olan Aynada bir yüzünüz olsun ve aynaya bakacak bir yüzünüz olsun diye seviyorsunuz. Sizi onu severek kendinize bir ad ediniyorsunuz böylece kâinatta yalnız ve tanımsız bir nesne olmaktan kurtuluyorsunuz. Bir bilinç edinip onunla kâinatı tanımlıyorsunuz Sizin sevdiğinizi, sadece siz böyle yoğun sevebiliyorsunuz.. İnsanların sevme yoğunluğu vardır, böylece diğer metal aşkışımlardan ayrılar Aşkınız sizin özgül ağırlığınızdır, size bir kimlik kazandırıyor tıpkı adınız gibi Ayrılıyorsunuz Uzayın sonsuz boşluğundan bir nebula gibi kopuyorsunuz, odundan, kütükten ayrılıyorsunuz Fihristleniyorsunuz Şekil alıyorsunuz sonra bu şekliniz, size benzeyen diğer şekiller arasında bir fark kazanıyor. Siz onu severek siz oluyorsunuz Uyanalım Olric Yaşamak için bir sebebimiz var :Onu seviyoruz 46 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Recep Şükrü GÜNGÖR ARAMIZDA GÖKYÜZÜ VARDI Şu Bulgar kızıyla aramızda ne var? Müphem. Kafam, tersine kapanmış tunç havan. Cumbalar demir halka. Hele bir dinle türkümü, sonra konuşuruz: Tuna da çırpar bezini Kim sarmaz Bulgar kızını Bölük emini, akışıklığımızı gördü. Birbirimize söz atıyorduk. Bulgar kızı taraçaya çıkmıştı. Dal boylu, uzun siyah düz saçlıydı. İri üzüm gözlüydü. Geniş bir gölge gibiydi. O günden sonra onun sütun hayalini gördüm. İçimin müphem kıyılarında kara kıyametler koptu. Mekkâreci getir atları, dedim çıkalım yola. Bu cıbır mekkâreciyle ne kadar yol alabilirdim? Balkan harbindeydik. Üçüncü ayında, bizi amansız bir açlık, bir hasret, bir gurbet sardı. Çanka kalesinde emirerimle ben kalmıştık. Otuz askerimden dokuzunu şehit, üçünü esir vermiştim. On sekizi de yaralanmıştı, onları emniyet altındaki hastanelere sevk etmiştim. Güvenim tam değildi sivillere. Her an karşıya geçebilirlerdi. Dağlarda barınan çeteleri gizli gizli beslediklerini duyuyordum. Yaralıların yedisinin yolda öldüğü haberi geldi. Merkeze haber gönderecek askerim de yoktu. Emirerimi göndersem, burada korkunç hadiseler yaşamaktan korkuyordum. Bir kuru başım kaldı, neden korkayım, bundan korkunç daha ne olabilir diyordum kendi kendime. Lakin nefsim söz dinlemiyordu, yalnız kalamam diyordu. Mekkârecinin cılız atları beni dağ başında bıraktı. Şimdi keskin bir müphem/şüphe yaşıyorum. Çanka ya dönebilirim ama çetelerin kaleyi ele geçirmiş, emirerimi şehit etmiş olmalarından korkuyorum. Yüzümdeki yara gittikçe azıyor. Kan akmaya başladıkça, çantamda taşıyıp durduğum torbadan az bir kum bastırıyorum. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 47

Recep Şükrü GÜNGÖR Saçlarım uzadı, yağlandı. Formam üç aydır su yüzü görmedi. Parmaklarımın boğumları pas tutmuş gibi kir bağlamış. Ayaklarım şerha şerha yarılmış. Mekkârecinin gözleri ikidir boşluğa kayıyor. Bu çocuğun hâlinden derin bir ürperti duyuyorum. İki gecedir yol alıyorduk. Devam edemedim. Kesildim. Karayel azgın azgın estikten sonraydı, kesif bir sis kapladı yöreyi. Çanka çok aşağılarda kaldı. Benekli atların yürür hâli de kalmamıştı. Donarak can vermek nedir, anlamaya başlamıştım. Ayaklarımın, ellerimin ucundan dermansızlık vücuduma doğru yayılmaya başlamıştı. Mekkarecinin kılı bile kıpırdamıyordu. Mekkareci dedim, sen üşümüyor musun? Hayır, dedi. Gözleri boşluğa kaydı. Tek kelimelik cevabından ürktüm. Elimi silahıma götürdüm, tetiği açtım. Sana emrediyorum, arabayı Çanka ya çek. Yarım saat içinde orada olmazsan seni öldüreceğim. Ağzımdan kıvılcım yayılıyordu. Arabayı uçururcasına sürdü. Suyumca gitmesinden hoşnuttum. Arada bir arkaya dönüyor, bir söz etmiyordu. Kaşlarımın çatıklığını, bakışlarımın sertliğini bozmuyordum. Sonunda kaleye vardık. Askerlerimi emirerimin yanında beni bekler bulunca içim kabardı, gözlerim doldu. O dağa niye gittiğimi ne mekkareci ne de emirerim biliyordu. Mekkareciyi tutuklattım. İki gün sonra sorguya çektirdim. Demiş ki: Çeteler bana çok para verdi. Komutanı öldür dediler. Eğer onu öldürmezsen kendini ölü bil. Mekkareci müphem olmaktan çıktı. Çanka kar altında kalmıştı. Eksi on iki derece. Dağdakiler ölmüştür. Dün sabah mekkarecinin donmuş uzuvlarını çözemedik. Kalenin can kuyusu na attık. 48 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Aramızda Gökyüzü Vardı Şu Bulgar kızı! Tövbe estağfirullah! Emirerimi çağırdım. Bulgar türküleri söylenen plaklar bulmasını emrettim. On dakika sonra kenarları kırılmış, eski bir plak getirdi. Karşı evin yaşlı sahibinden almış. Dinledim. Bir daha dinledim. Türkünün ritimlerinde kızın süzülüşünü gördüm/duydum. Eğitim sahasında askerlerim sabah sporu yapıyordu. Tüfekli hareketleri talim ediyorlardı. Alelacele giyinip onlara dahil oldum. Öğleye kadar da yanlarında kaldım. Yemekten sonra üst kata, odama çıktım. Maltız yeni tutuşmuştu. Odacının önceden hazırladığı sıcak suyu dökünüp kurulandım. Maltız alevlenmişti. Anneme mektup yazdım. Rahmetli babamı sordum. Ağlayacağını bildiğim hâlde yazdım. Babamın fesli fotoğrafını istedim. Dava dan bir bölüm okudum, uykum gelmedi. Akşam yemeğini askerlerle yedim. Parmakları kalınlaşmış, damarları şişmiş, alınları nasır bağlamış askerlerimin gözleri ışıl ışıldı. Eve dönebilmeyi ümit eden var mı, dedim. Yozgatlı er Mehmet, Vatan için şehit olmaya geldik, kumandanım. Eve dönme hayalleri kurmaya gelmedik. dedi. Odama çıktım. Bu askerlerle bağrıma taş basar, kaleyi korurum dedim. Gramofonda takılı duran plağı açtım. Odacı son işlerini görüyordu. Halis bir Bulgar idi. Yanık bir Bulgar türküsü dinlemeye başladık. Saimov, dedim, bu türkü ne anlatıyor? Yüzü kızardı. Beyim dedi, bunu bana sormayın. Sana teminat veriyorum, bir şey yapmayacağım, dedim. Dedi ki: Bu türkü Bulgar zaferini anlatıyor. Gözümün önü karardı. Uzak, çok uzaklara gittim. Artık, Bulgar kızıyla aramızda koca gökyüzü vardı. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 49

Menderes DAŞKIRAN BİLGİNİN YENİDEN İNŞASI İÇİN FETA İnsanın yapıp ettikleri üzerine ve hayata dair düşünenlerin bir kuş hafifliğinde üzerinden geçtiği, oldukça sorunlu bir alan olarak günümüz hakim bilimsel disiplinlerinin geliştiği pozitivist dönem, insanlığın semalarında bir samyeli gibi esmeye devam etmektedir. Ancak insanlar bundan habersiz olarak pozitivist anlayışın etkisini kaybettiğini düşünürler. Pozitivist anlayışın kendisini konumlandırırken cepheden yürüttüğü taarruz karşısında yürütülen direnç, yüzeysel görünürlüklere yönelik olarak kendini anlamlandırırken, daha derinlerdeki tahribatı fark edemedi. Özellikle pozitivist anlayışların din ve yaratıcının varlığına yönelik olarak meydana getirdiği, istifhamların izale edilmesi anlamındaki çalışmalarla bir bakıma pozitivist anlayış kendisinin teslim olduğunu ihsas ettirdi. Böylece din ve iman kurtarılmış, pozitivizm de tarihin çöplüğüne atılmış olacaktı. Tüm gelişmeler bu zanları besleyecek şekilde zuhur etti. Pozitivist unsurların daha derinlere kök salması engellenemedi. En hassas noktaların denenmesi sonrasında yenilgisini kabul etmiş gözükerek, hayatı kuşatma altına aldığı tüm unsurlarından sadece birisini geri çekmek suretiyle, başarılı bir metot ortaya koydu. Bu durumun anlaşılması ancak şu günlerde daha mümkün olmaktadır. Pozitivizm, bu çekiliş esnasında diğer kuşatıcı unsurlarını hayatın gerçekliğine tekabül eden ahval ve şerait olarak kabullendirme başarısı gösterdi. İşin ilginç tarafı pozitivist bilimler, deney ve gözlem esasına göre çalıştıklarını ifade ederek, duyu organlarına dayalı bir tanımlama ve insan idrakına dayalı bir anlamlandırma faaliyeti sürdürdüklerini iddia etmişlerdir. Ve asıl olanlarda ondan sonra olmaya başladı. Pozitivizmin bu anlamda en önemli başarısı kuşkusuz, tanımlamalar yoluyla geliştirdiği bilimleri ve bilimsel yöntemidir. Modern bilimler olarak da kendini ifade eden tanımlamalara dayalı bilimler, tüm zamanı ve mekânı kuşatmış durumdadır. Artık insanlığın anı, geçmişi ve geleceği onlardan sorulmaktadır. Öyle kanıksanmış bir yapı ortaya çıkmıştır ki, pozitivizm Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 51

Menderes DAŞKIRAN üzerine reddiyeler oluşturanlar dahi modern bilimlerde dereceler kat etmek için birbiriyle yarışa girmiş bulunmaktadırlar. Çünkü oluşturulan algı, modern bilimlerin insanlık cevherinin ortak ürünü olduğuna odaklanmıştır. Adeta bu durum kozmik bir kural muamelesi görmüştür. Bununla birlikte, sosyal bilimler alanında yine tanımlamaya dayalı olarak meydana getirdiği kuşatma atmosferinin tam olarak hedefine ulaştığı da söylenemez. Çünkü; sosyal bilimler, insanların itirazlarıyla sürekli çalkalanıp durmaktadır. Sosyal bilimlerle ilgili de formel bir disiplin geliştirmesi, mühendislikler ve bu mühendislikleri besleyen teoremlerin, formüllerin her geçen gün insanları çıkmazlara sürüklediğinin görülmesi pozitivist, indirgemeci, müstağni görücü, tanımlayıcı iştahanın oldukça başını ağrıtmaktadır. Ancak bu konudaki eleştiri yangınının fen bilimleri alanındaki modern-pozitivist teoremlere, formüllere sıçraması şimdilik ustalıklı bir şekilde engellenmiş görünüyor. Ortak insan fıtratı reddiyelerinin siyasi tarafgirlikler nezdinde meze yapılması, duyarlılığın diğer pozitivist bilimleri de sorgulayıcı bir tarzda ele almasını engellemektedir. Modern-pozitivist bilimlerin, gerçekliği olmayan tanımlamaları genele yayma başarısına dayanarak bilimlerini geliştirmesi, teknolojinin gücü ve albenisi ile büyüklenmesi, insanların onu olduğundan da fazla görmesini sağladı. Oluşturulan, zanların kuvvetlendirilmesinden başka bir şey değildi. Hızlı değişimler zanları besledi, zanlar, değişmeleri hızlı gelişme olarak okudu. Ancak asıl anlaşılamadı. Gelişme varsa bile bu hızlı bir gelişme kabul edilse de bunun sebebi tanımlamanın kolay olması, herhangi bir kayda bağlı kalmaması olduğu anlaşılamadı. Özellikle son iki yüzyılda akla hayale gelmedik gelişmelerin ve çabaların arkasındaki yegâne gerçek, tanımlama kolaycılığıdır. Bu açıdan bakıldığında tanımlamaya dayalı bilimler, aslında hakikati veya hakikatin herhangi bir yüzünü yansıtmamaktadır. Çünkü hakikat sancısından doğan bilimler olmadığı gibi, hakikatle arasında irtibat kurma hassasiyeti de göstermemektedirler. Bu bilimler, eşeklere yapılan muamele türünün bir tezahürü olarak karşımıza çıkmışlardır. Eşeği arpanın peşinde koşturmak veya korkutarak ona iş gördürmek gibi. Bilimsel çalışmalar ve üretimleri 52 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bilginin Yeniden İnşası İçin Feta de, insanlığın statü ve mülkiyet birikiminden üst düzeyde istifade etmeyi bir ödül olarak sunarken; kimi yerlerde de -Japonya örneğinde veya bizim çocuklarımıza her sabah yaptırılan sadakat taahhütlerinde olduğu gibi- milli korkuların kamçılanmasıyla veya genlere yerleştirilen intikam duygusunun motivasyonuyla kendine uygulama alanı bulmuştur. Modern bilimlerin kendi paradigmasına uyumlu bir ortam oluşturması, okul denilen ikna odalarıyla insanlara yayması ve zamanla kendisini genel geçer hale dönüştürmesi, her konuda tartışılmaz otorite olmasını sağlamıştır. Oluşturduğu roller ve statüler, insanlar tarafından kapış kapış edilmekte, rollere uyumlu varlıklara dönüşmek için toplumun tüm kesimlerinden insanlar, olur olmaz gayretlerde bulunmakta, bin bir emekle yeni yeni hokkabazlıklar ihdas ederken; sayılı günlerin çabuk gelip geçeceğinden habersizdirler. Milyonlarca yıl geçmişi olan dünyanın günlerini, bir asır içindeki uygulamaları ile hemen tükettiler. Daha dünyanın yaşayacağı gün kalmadı. Dünyanın dönmesi, güneşin doğması tehlikede. Artık insanoğlu gün yüzü görmeme riski ile karşı karşıya. Feryatların yükselmesi, acıların çoğalması, fıtratın tam tahrip olmadığı gönüllerde yavaş yavaş eleştirel bir durumun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ancak yaşanılan atmosfer bir araf durumunu hatırlatmaktadır. Her tarafta bağıranlar, çağıranlar İnsanlar bir şeylerin yanlış gittiğini fark edebiliyorlar. Ancak bu farkındalık onları sonuçlar üzerinde yoğunlaşmaya yönelmekte, böylece enerjilerini birbirlerine odakladıkları kavga ve şiddete taşımaktadırlar. Çünkü sonuçlar üzerinde yoğunlaşmak, ister istemez kavgalara sebebiyet vermektedir. Bu durum hesap edilmeyen yeni sorunlar ortaya koymaktadır. Nelerin olması gerektiğini idrak edemeyenlerin, sıkıntıyı farketme farkındalıkları bir bilinç düzeyi yansıtmaktan ziyade saman alevi fonksiyonu görmektedir. Uzun yıllar reaksiyonerlik üzerinden aksiyonerlik devşirildi. Reaksiyoner olmanın aslında edilgen bir iş tutma biçimi olduğu anlaşılamadı. Çünkü her türlü reaksiyonerlik, aksiyon olan kurmacanın Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 53

Menderes DAŞKIRAN kıskacından, dönüştürmesinden kendini kurtaramaz. Diğer taraftan aksiyonun üzerinden hareket inşaası kendi varlığının hiçliği anlamını içermektedir. Asıl farkındalık, ne yapacağını bilmektir. Ne olması gerektiğini bilmektir. Belirtilen durumun tahakkuku hem zordur, hem kolaydır. Zor olmasının göstergesi, parçalanmış hayatın kendisidir. Bilimler merkezinde hayatın kategorize edilmesi ve her bir kategorinin zıtları üzerinden kendini anlamlandırması sarmalından insanın kurtulması hiçte kolay bir şey değildir. Kolay olması yeniden kendimizi inşaa etme yeteneğimizin her zaman baş ucumuzda olmasıdır. Hatta her defasında hatırlatmasıdır. Yapılacak olan sadece bir an için nefeslenmek, şahitliği ikrar etmek ve sonra haykırmak. Hayata anlamlı bir bakışın da temeli bu zaten: Şahit olmak, şahitlikten kaçınmamak. Tanımak ve tanıdığını başka tanışıklıklara vesile olsun diye zamana ve mekana katacak küçücük örnekliklere dönüştürmek. İşte bu basit irade, günümüz insanına yeni bir paradigma için mümbit bir kaynak oluşturacaktır. Ancak tıpkı diğer kaynaklarımız gibi, şahitlik üzerine kurulan medeniyet tefekkürümüz tanımlamaya değil, tanımaya dayalı bir hayat nizamı, sosyo ekonomik sistem oluşturmayı bir görev olarak sunmaktadır. Bu görevin ifasından ziyade, medeniyet referansımızın temelini oluşturması açısından tanıma anlama ameliyesinin bizzat kendisi sonsuz bir hazine hükmündedir. Gerçekliği kendi gerçeğinde görme ve kabul etme yerine, arzusunu gerçekliğe kabul ettirmek için gerçekliği tahrif etme anlamındaki tanımlamadan ayrı olarak tanıma; gerçekliğin olduğu gibi kabul edilmesi anlamına gelir ki, bu işin daha yeni başlaması demektir. Hakikat tasavvurunu ifade eden Hz. İsa nın mesajının tahrifatı, tahrifatçı gelenekten beslenen batı medeniyetinin bilinç altına yerleşerek, mülkü tahrif etmesine yarayacak tahrifat paradigmasını inşaa etmek için tahrifatla özdeş olan, eşyaya yönelik tanımlamalar gerçekleştirmesine zemin hazırladı. Bununla birlikte tanıma isteğine sahip olanlar, istek ile irade arasındaki derin uçurumu anlamak yerine aynileştiğini düşünerek 54 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bilginin Yeniden İnşası İçin Feta tanıma emellerini seyre dönüştürdüler. Tanımlama başlı başına bir cüret, bir müstağni görme, bir aksiyon iradesi bahşettiğinden dolayı vücut bulan tanımlar, katlanarak çoğalmakta, böylece tanımlayıcıya dayalı bir kurgu, hayatın gerçeği yargısına dönüşerek dünya üzerindeki yaşam ilişkilerini biçimlendirmektedir, biçimlendirecektir. Tanıma-anlama iradesi henüz daha sözünü söylememiştir. İçin için kaynamaktadır. Bir volkan patlaması kapının eşiğindedir. Siyasal reflekslere dayalı intifada, hızlı bir şekilde medeniyet kodlarımızın kıtalar dolaşmasına vesile, gerçek intifada ların habercisi olacaktır. Medeniyet kodlarımız, insanın eline şaşmaz bir ölçü sunmaktadır. Bu ölçünün gündem oluşturması, kendi boyasıyla zamanı ve mekanı boyaması süreci insanlığın müjdecisidir. Varlığın sırrını çözecek, varlığın türlü hallerinin anlaşılmasını sağlayacak, gerçek ilim ve hikmeti ortaya çıkaracak insani uğraş olan tanıma-anlama ilmi, tanımlandırma ve anlamlandırma ilimlerinin sığlığından öte, mavera yönelimli, gerçeğin kendisi olan yeni bir bilim disiplinini insanlığa sunacaktır. Tanımak-anlamak zahmetli ve bir o kadar da zaman alıcı olmasına karşın, meyveleri de o oranda tatlı ve çeşitlidir. İradeniz oranında muhatap olunan unsur, size kendini gösterir. Tanıma eyleminin en basit adımları dahi, hakikatle bağlantısı nedeniyle tanımlanmadan kat be kat daha iyi bir ufuk sunacaktır insanlara. Feta merkezli bu yeni bilimsel zihniyet; arama, tanıma ve koruma temelleri üzerine hayatı yeniden inşa etme yeteneğinde ve kararlılığındaki tek limandır. Ashab-ı Kehf de arama, Hz.İbrahim de tanıma ve Hz. Yusuf ta koruma olarak tanım bulan FETA kavramı, bize sadece bir ahlaki öğreti değil; yeni bir bilim disiplininin inşası imkanını da sunmaktadır. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 55

Yusuf YAVUZYILMAZ MODERN DÜNYADA SÜNNETİN AKTÜEL DEĞERİ Hz. Peygamber bu dünyadan ayrılırken Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece doğrudan ayrılmamış olursunuz: Allah ın kitabı ve benim sünnetim diyerek inananlara veda etmiştir. Bu aynı zamanda Müslümanların üzerine titremesi gereken iki temel kaynağa işaret ediyordu. İslam alimleri de bu mirasa büyük ölçüde sahip çıkmışlar ve onu korumak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamışlardır. Hiç şüphesiz sünnet, gerek İslam ın anlaşılması ve açıklanmasında gerekse Kuran ın tefsir edilmesinde İslam ın temel kaynaklarından birisidir. Bilindiği gibi bazı emir ve yasakların kapsamı, ibadetlerin nasıl yapılacağı vb. durumlar Hz. Peygamberin tanıklığı ve uygulamasıyla anlam kazanmıştır. Bu yüzden Hz. Peygamberin söz fiil ve davranışlarından oluşan sünnet külliyatını korunmanın İslam açısından daima özel bir anlamı olmuştur. Sünnet külliyatının korunmasında ortaya çıkan en önemli engellerden birisi uydurma hadisler sorunudur. Uydurma hadisler dolayısıyla sünnet etrafında oluşturulmaya çalışılan şüpheler İslam alimlerinin çabalarıyla büyük ölçüde engellenmiştir. Sünnetin Gerçekliği ve Uydurma Hadislerin Tarihsel Arkaplanı Sünnetin gerçekliğinin tespiti ve bunun için geliştirilen, metin tenkiti ve rivayet zinciri gibi teknikler tarih ilminin oluşumuna da önemli katkılar yapmıştır. Hadis ilminin oluşmasını zorunlu kılan etkenlerden en önemlisi uydurma hadisler ve bu tür hadislerin yarattığı sakıncalardır. Bundan dolayı sahih hadislerin uydurma hadislerden ayrılarak tespiti özel bir önem kazanmıştır. İslam alimleri uydurma hadislerin tespitinde bazı ilkeler belirlemiştir. Bu ilkeler şunlardır: 1)Hadis uyduranın itirafı 2)lafzında veya manasında bozukluk olması. 3)Kur an a sahih sünnete ve icmaya muhalif olması. 56 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Modern Dünyada Sünnetin Aktüel Değeri 4)Akla, hisse ve müşahedeye aykırı olması. 5) İstikballe ilgili tarih ve günler. 6)Birçok kimsenin görmesi gereken hadiseyi tek bir kişinin görmesi. 7) Ravinin durumundan anlaşılması. 8)Hadisin bizzat kendisinin batıl ve tıp vasfında olması.(cihan, s:15-22) Hz. Peygamberin yaşamı boyunca onun adına hadis uydurma teşebbüsleri olsa bile bunlar kısa sürede ortaya çıkıyordu. Çünkü Hz. Peygamber henüz hayatta idi ve onun adına uydurulan sözleri bizzat kendisine sorarak test etmek imkanı vardı. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer döneminde de bu tür eylemlere kalkışılmasına rağmen, hadis uydurma faaliyeti son derece sınırlı kalmıştır. Hadis uydurma hareketi, sistemli bir şekilde (hz) Osman ın öldürülmesi neticesinde meydana gelen olaylarla birlikte ortaya çıkmıştır. Bu hareket hicri II. Ve III. Asırda en yüksek seviyeye ulaşmıştır. (Cihan, s:203) Hadis uydurma faaliyetlerinin bu dönemden itibaren yoğunlaşması tesadüfi bir olay değildir. Şurası bir gerçek ki, II. ve III. Asırdan itibaren İslam dünyasında iç bütünlüğü tehdit eden siyasal ve sosyal olaylar baş göstermeye başlamıştır. Olayların tarafı olan kişi veya gruplar haklılıklarını kabul ettirmek için, kendileri hakkında Hz. Peygambere dayanan olumlu rivayetler uydurma yoluna gitmişlerdir. Bununla da yetinilmemiş karşı tarafla ilgili yerici rivayetler de uydurulmuştur. Bu faaliyetin Peygambere bağlı olan halk kesimi üzerinde büyük etki yapacağına hiç kuşku yoktur. Hz. Osman ın katledilmesinden sonra meydana gelen Cemel ve Sıffin olayları, Hz. Hüseyin in katledilmesiyle sonuçlanan Kerbela Olayı, Hakem olayı, Nehrevan savaşı; Hariciler, Şiiler, Mürcie ve diğer ekollerin kendi iddialarını kuvvetlendirecek hadisler uydurmaları; tasavvuf ekollerinin uydurdukları hadisler; Emevi ve Abbasi halifeleri lehinde ve aleyhinde uydurulan hadisler; Arapların ve Arap olmayan ulusların lehinde veya aleyhinde uydurulan hadisler, hadis uydurma faaliyetini zirveye çıkarmıştır. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 57

Yusuf YAVUZYILMAZ Hadis uydurma faaliyetinde ortaya çıkan diğer önemli bir faktörde, hadis uydurmanın tartışmalarda üstünlük kurma arzusu ve yenilme kaygısının beslediği psikolojik durumdan kurtulmak ve rakibi alt etmek için başvurulan bir yöntem olarak kullanılmasıdır. Uydurma hadis konusunda bir önemli etken de İslam düşmanlarının yıkıcı faaliyetleri olmuştur. Özellikle Yahudi ve Hıristiyan din bilginlerinin çabaları ve İslama duydukları düşmanlık onları hadis uydurma faaliyetine yöneltmiştir. Yahudi ve Hıristiyan din bilginlerinin yanında zındıkların hadis uydurmadaki amaçları İslam akidesini bozmak, İslamın temel prensiplerini tahrip etmek, İslam ahlakını bozmak ve İslam ın etrafında şüpheler oluşturmaktır. İslam alimleri de hadis uyduran bir ravinin niçin bu faaliyette bulunduğu üzerinde kafa yormuşlardır. Ünlü İslam bilgini Biruni de bir kimsenin hadis uydurmasının altında şu nedenlerin olabileceğini belirtir: Bazıları itibar ve çıkar sağlamak amacıyla yalan söyler. Mensubu olduğu için ailesini veya milletini yüceltmesi veya kazanç elde edeceği düşüncesiyle karşı aileyi veya milleti karalaması mümkündür. Her iki durumda da müteharrik güç hırs ve nefrettir. Bir başka sınıf insan da hizmetinde oldukları insanları sevdikleri ya da aralarındaki anlaşmazlıklar nedeniyle nefret ettikleri için yalan söyler. Bu raviler bir önceki ravilere benzer; çünkü onlar da kişisel önyargılarla hareket etmişlerdir. Kimisi de korktuğu ya da elde bir edeceği bir şey olduğu için yalan söyler. Kimisinin yalan söylemesi de sırf tabiatı icabıdır. Son olarak bir insan, başkalarının söylediklerini körü körüne izlemesi nedeniyle yalan söyler. (S.H.Nasr dan, Özafşar,s:48) İşte bütün bu problemler İslam alimlerinin kucağına sahih hadislerin uydurma hadislerden ayırma gibi bir sorunu bıraktı. Bu sorunun çözümü islamın geleceği anlamında son derece belirleyici olacaktır. Nitekim bu çabalar, hadis ve tarih ilminin doğuş ve gelişimine büyük katkı yapmıştır. Uydurma hadisleri ortaya çıkarmanın önemli bir yöntemi metin tenkiti yapmaktır. Bunun da kendine göre kriterleri vardır: a. Kur an a sahih hadislere ve dinin temel prensiplerine aykırı olması, 58 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Modern Dünyada Sünnetin Aktüel Değeri b. Akla tabi ve sosyal gerçeklere ters düşmesi, c. Tarihi gerçeklere ters düşmesi, d. Küçük fiillere çok mübalağalı karşılıklar vadetmesidir. (Özafşar, s:39) Bu özelliklerin birini veya birkaçını taşıyan hadislerin uydurma hadis oldukları kesindir. Türk Geleneğinde Hz. Peygamber Türk- İslam geleneğinde Sünnet kavramına o kadar büyük değer verilmiştir ki, bunun için müstakil eserler yazılmış ve sünnetin temel kaynakları olan Buhari ve Müslim hafızları yetişmiştir. Bu geleneğin yerleşmesinde Hz. Peygambere duyulan saygı ve sevginin özel bir önemi vardır. Süleyman Çelebi nin yazdığı Mevlid ile özellikle divan edebiyatı geleneğinde yazılan naatlar Hz. Peygambere duyulan saygı, sevgi ve muhabbetin en önemli örnekleridir. Aynı durum günümüze kadar devam etmiştir ki, Sezai Karakoç un ve İsmet Özel in naatları bu türün en etkileyici örneklerindendir. Osmanlılarda hadis çalışmaları kuruluş dönemlerine kadar geri götürülebilir. Osmanlı müellifleri, Hz. Peygamber in kırk hadisle ilgili sünnetini göz önüne alarak, özellikle kırk hadis çalışmalarına yönelirler. Bunlar arasında şu isimleri sayabiliriz: Hamidüddin Aksarayi, İbn Kemal, Cemaladdin Aksarayi, Lütfi Paşa, Taşköprülüzade, Abdülvasi Efendi, Muhammed Himmetzade, el- Bosnavi, Bursalı İsmail Hakkı, Akkirmani Mehmet Efendi, Hanif İbrahim Efendi, Mustafa Vahyi Efendi ve Gümüşhanevi. Osmanlı döneminde sadece alimler ve tasavvuf çevreleri değil, bunların dışındaki gruplarda konuyla ilgili eserler vermişlerdir. Özellikle Divan şairlerinin Hz. Peygamberin çeşitli özelliklerini anlatan eserler vermeleri, bu sahadaki bilginin yaygınlaşmasına büyük katkı yapmıştır. Bunlar arasında Kemal Ümmi, Nevai, Fuzuli, Nevi, Aşık Çelebi, Latifi, Ali, Hakani, Okçuzade, Osmanzade Taib, Nabi, Münif, Nüzhet Ömer Efendi ve İsmail Müfit Efendi gibi şairleri sayabiliriz. Osmanlı kültüründe hadis tasavvurunun oluşmasına katkı yapan iki kardeş de Yazıcıoğlu Mehmed ve Ahmed-i Bican dır. Ayrıca Diyarbakırlı Ahmedi nin çalışmalarıda Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 59

Yusuf YAVUZYILMAZ önemlidir. Osmanlı popüler hadis kültürünün oluşmasında sayılan eserlerin yanı sıra, Aziz Mahmud Hüdayi ve Ebussuud Efendi nin çalışmaları da hayli etkili olmuştur. ( Özafşar,s: 101-118) Cumhuriyet Döneminde Açılan İlahiyat fakülteleri sayesinde gelişmeye başlayan akademik hadisçilik, hadis çalışmalarına yeni bir boyut kazandırmıştır. Osmanlı döneminde popüler düzeyde süren hadis çalışmaları, ilahiyat fakültelerinde yetişen akademisyenler sayesinde ilmi bir derinliğe kavuşmuştur. Bu çalışmalar arasında şunları sayabiliriz: Zakir Kadiri Ugan ın Dini ve gayri Dini Rivayetler, Fuad Sezgin in Buhari nin Kaynakları hakkında Araştırmalar, M.Said Hatiboğlu nun İslami Tenkit Zihniyetinin Doğuşu ve Hadis Tenkitçiliği, Talat Koçyiğit in Hadis Tarihi, Hayri Kırbaşoğlu nun İslam Düşüncesinde Sünnet, Mehmet Görmez in Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, Mehmet Emin Özafşar ın Hadisi yeniden Düşünmek. ( Özafşar, s: 121-128,özetlenerek) İslam Geleneğinde Sünnetin Değeri İslam geleneğinde sünnetin değerini belirleyen temel neden, Hz. Peygamberin İslam ın doğuşunda ve gelişim evrelerinde oynadığı merkezi roldür. Hz. Peygamber in vahiy almaya başlamasından itibaren ölünceye kadar Mekke ve Medine de geçirdiği 22 yıllık peygamberlik hayatı, dine ilişkin bilginin ve İslam ın öngördüğü ideal hayat modelinin kaynağıdır. Dinin anlaşılması söz konusu olduğunda sünnetin birincil bir öneme sahip olması bundandır. (Bedir, 2007)Vahyin doğru olarak anlaşılmasında ve dinin temel kurallarının açıklanıp benimsenmesinde Hz. Peygamberin yüklendiği misyonun vazgeçilmez değerde olması, hadis çalışmalarını dinin temel kaynakları arasına sokmuştur. Çünkü Hz. Peygamber; 1)Kur an ın indirilmesine tanık olan özel nitelikli bir kişi olması, 2) Kur an ın hükümlerini açıklayan ve yorumlayan bir konumda bulunması, 60 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Modern Dünyada Sünnetin Aktüel Değeri 3)Kur an da açıklanmaya muhtaç hükümlerin açıklamasını yapmış olması, 4) Allah ın emir ve yasaklarını en iyi anlayan ve yorumlayan bir konumda bulunması, 5) Vahyin tarihle buluştuğu her safhaya tanıklık etmesi nedeniyle dinin doğru olarak anlaşılıp değerlendirilmesinde vazgeçilmez bir öneme sahiptir. İslam geleneğinde sünnetin yerinin ve öneminin belirlenmesinde hiç şüphesiz Hz. Peygamberin nasıl algılandığı son derece önemlidir. Çünkü Peygamber tasavvuru, Peygamberden gelecek bilginin nasıl değerlendirileceği konusunda da belirleyici olacaktır. Mustafa İslamoğlu, zaman içinde üç farklı Peygamber tasavvurunun oluştuğunu, bunlardan birinin gerçek ikisinin de sahte tasavvur olduğunu savunur: 1)Aşırı yüceltmeci peygamber tasavvuru. 2)İndirgemeci peygamber tasavvuru. 3)Kur an ın peygamberi. (İslamoğlu,2009) Bunlardan ilki olan aşırı yüceltmeci anlayış neredeyse peygamberi insani tüm vasıflarından sıyırarak neredeyse onu bir melek seviyesine çıkararak algılar. İkinci anlayış ise tam tersi peygamberi diğer insanlardan ayıran önemli özellikleri görmezden gelerek sıradan bir insan şeklinde algılar. Oysa Hz. Peygamber ne melek seviyesinde bir varlık ne de sıradan bir insandır. Bu iki olumsuz peygamber algısının yaratacağı sakıncalar nelerdir. Aşırı yüceltmeci ve indirgemeci yaklaşımın İkisi de aynı kapıya çıkmıyor mu: Hayattan dışlamak Ne ki, birincisi bu sonucu yüceltme adına gerçekleştirirken, ikincisi indirgeme adına gerçekleştiriyor. Birinciler peygamberlerine, Hz. İsa yı yücelteceğim derken yarı ilah haline getiren Hıristiyanların davranışını sergilerken, ikinciler peygamberlerini taşlayarak öldüren, iftira eden, onları kovalayan ve onlara sıradan biri muamelesi yapan Yahudilerin yaklaşımını benimsiyor. Şu bir gerçek ki, bir peygamber iki tür yaşar: Birincisi fiziki varlığıyla, ikincisi misyonuyla. Bir peygamber iki kez öldürülebilir: Birincisi fiziki varlığını ortadan kaldırarak, ikincisi misyonunu ortadan kaldırarak. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 61

Yusuf YAVUZYILMAZ Eğer peygamberin fiziki varlığı ortadan kaldırılmış fakat misyonu yaşıyorsa, o gerçekte yaşıyor demektir. Çünkü peygamberi peygamber yapan bedeni değil mesajıdır. Fakat, eğer ortadan kaldırılan misyonu ise, işte peygamber asıl o zaman ölmüş ve öldürülmüş demektir. (İslamoğlu,2009) Aşırı yüceltmeci anlayış ve indirgemeci anlayışın tarihsel süreçte nasıl bir peygamber tasavvuruna yol açtığını biliyoruz. Maalesef bu iki anlayış tarafından kuşatılan peygamberlik anlayışının gerçekliğin üzerini önemli ölçüde kapattığını ve peygamberin misyonunu tanınmaz hale getirdiğini görüyoruz. Sünnet mirasının ilmi yöntemlerle gözden geçirilip, gerekli ayıklama yapılarak kullanılabilir hale getirilmesi peygamberlik misyonunu da Kur an i bir çerçeveye oturtacaktır. Uydurma hadislerin yarattığı fiili durum iki farklı tavrın oluşmasında etkili olmuştur: 1)Savunma refleksiyle hadis adı altında ortaya konan bütün külliyata hiçbir eleştiriye başvurmaksızın sahip çıkmak. 2) Hadisi tümüyle görmezden gelerek ve sadece Kur an üzerinde yoğunlaşarak hadis karşıtı bir noktaya varmak. Hiç şüphesiz bu iki durum sağlıklı bir bakış açısı değildir. Bu noktada sağlıklı bir sonuca ulaşmak için geleneği süzgeçten geçirerek hadis olarak sunulan malzemenin ne kadar sağlıklı olduğunu belirlemek ve uydurma olarak günümüze kadar gelen hadisleri özenle ayıklamak gerekir. Çünkü sünnet Kur an ın keyfi yorumunun önündeki en büyük engellerden biridir. Günümüzde Sünnet Nasıl Anlaşılmalı? Müslümanların tarih boyunca oluşturdukları düşüncelerin temel kaynaklarından biri de hiç şüphesiz sünnettir. Hz. Peygamber in vefatından sonra Müslümanlar hangi coğrafyada yaşarsa yaşasınlar, onları İslam düşüncesine bağlayan en önemli bilgi ağı sünnet ve onun devamlılığıdır. 62 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Modern Dünyada Sünnetin Aktüel Değeri Özellikle son dönemlerde meydana gelen değişimler Müslümanların algısını önemli ölçüde zorlamıştır. Diğer yandan iki asırdır dünyanın karşı karşıya olduğu (Batılılaşma ve çağdaşlaşma olarak anlaşılan) modernite olgusu, bizi tüm değerler ve kurumlar gibi dine de farklı bir bakış açısından yaklaşmaya zorlamaktadır. Batı medeniyetinin küresel etkisi, diğer toplumlar gibi Müslüman toplumları da kuşatmıştır. Modernite, insanlara değer ve araçlardan kurtulmaları gerektiği düşüncesini empoze etmektedir. Bu bağlamda din odaklı bakış açısı ve bunun beslediği dini değerler,ciddi bir anlamda zemin kaybetmiş ve Batılı değerler, küresel değerler adı altında Müslüman toplumları kuşatmaya başlamıştır. (Bedir, 2007) İşte sünnet tam bu noktada Müslümanların kendi dışında oluşan felsefelere karşı sığınacakları en önemli limandır. Sünnet, batı medeniyetinde ortaya çıkan modernitenin tekçi ve egemen anlayışına karşı farklı bir hayat algılamasının kapılarını açmaktadır. Avrupa merkezli bir tarih okumasını eleştirecek ve alternatif bir anlayış geliştirecek yeni bir okumaya ihtiyaç vardır. Bu yeni okumanın parametrelerini hiç şüphesiz sünnetin çerçevesini çizdiği anlayış oluşturacaktır. Dünyanın yeni değerleri olan kadın hakları, ekolojik duyarlılıklar, azınlıklar, demokratik değerler, engelliler, çocuklar, hayvan hakları vb. gibi değerlerle sünnet mirasını yeni bir okumaya tabi tutarak yeni cevaplar üretmek gerekmektedir. Unutmamak gerekir ki, sünnetin yaşayan sünnet olabilmesi için günümüz dünyasının aktüel sorumlarına cevap üretmelidir. Öteki ile barış içinde bir arada yaşamak sorunu hiç şüphesiz modern dünyanın en önemli problemlerinden biridir. Bilindiği gibi faşizm, nasyonel sosyalizm ve sosyalizm gibi kitlesel kıyımlara yol açan ideolojiler modernitenin çocuğudur. 20. Yüzyıl bu ideolojilerin egemenliğinde büyük etnik kıyımlara ve trajik göçlere yol açtı. Oysa İslam ötekiyi olduğu gibi kabul eder ve sırf öteki olduğu için öldürülmesini onaylamaz. Ayrıca bir haksızlığın giderilmesi için birbirinden farklı ideolojilere, dinlere ve kültürel aidiyetlere sahip insanların bir araya gelip ortak hareket etmelerini önerir. Bunun teorik alt yapısını Hz. Peygamber in yaşamında Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 63

Yusuf YAVUZYILMAZ bulmak mümkündür. Hz. Peygamber, İslam henüz gelmeden gençlik yıllarında, haksızlığa karşı çıkmak ve adaleti sağlamak amacıyla, diğer insanlarla bir araya gelerek Hılfu l- Fudul (Erdemliler ittifakı) teşkilatını kurmuşlardır. Bu teşkilatla birbirine benzemeyen ve değişik dünya görüşlerine sahip insanlar erdem temelinde bir araya gelmişlerdir. Burada dikkat edilecek nokta bu antlaşmanın İslam dan önce gerçekleştiği, İslam geldikten sonra geçerliliğini koruyup korumayacağı sorunudur. Bilindiği gibi bu teşkilatta bir araya gelen taraflar haksızlığa karşı birlikte mücadele etmek için yemin ediyorlardı. Hz. Peygamber İslam geldikten sonra böyle bir teşkilata çağrıldığında ne yapacağı sorusuna bu yemini kızıl tüylü bir deve sürüsüne dahi değişmeyeceğini, tekrara çağırıldığında hiçbir tereddüde düşmeden katılacağını belirtmiştir. Bu durun bize ne zaman olursa olsun Müslümanların erdem ve adalet temelinde yapılacak antlaşmalara katılmalarında bir sakınca olmadığını göstermektedir. Kaynakça: 1)Uydurma Hadislerin Doğuşu ve Sosyo- Politik Olaylarla İlgisi, Prof. Dr. Sadık Cihan, Etüt yayınları, Samsun, 1997. 2) Üç Muhammed, Mustafa İslamoğlu, Düşün yayıncılık, 2009, İstanbul. 3) Sünnet, Murteza Bedir, İsam yayınları, İstanbul, 2007 4) Hadis İlmine Giriş, Mehmet Emin Özafşar, Dem, İstanbul, 2009 64 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Murat ÇELİK SUSTURA I Kendime tam otuz iki dişlek gülerim Sonra evlerine dağıtırım cins huylarımı Sürgünlüğüm mağripli bir yolcu tayfası Yalnız kentin limanından hareketle Tanrının kitabına başlarım Harflerin ziline basarım sesle Kör düğüm yaparım dillerinden Okutmam. Hiç açık vermedim payımdan Günahım vebalimin zafer çalgıcısıdır Tennure giyimli zenne ve maskara ağzı Hiç beni bu kadar kelepçeleme En son aşka şiir yazdım bozuldu düzeneği Topa tutuldu kara sevda Bir baytar arıyor şimdi kalbi Domuz kapakçığı son intiharın adı II Cismimi sorma yabancı Beni kuşatmaya geliyorsun kara kollarından Biliyorum gözlerinden belli Düşmekle ölmek arasında çünkü zaman Tetikçi rol: tıknefes imanı Bizler değil miydik göğün prensleri Mavi sakallarına sürtünen eşkıyanın Ağzına güzel avrat otu tıkayan Gardiyanlar var - hükmün Cezayir menekşeleri İsli hücremizin tavanında Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 65

Sarı kese kağıtlarını yırtma artık Külah yap odamıza koyarız tane tane Benimki kültürlü sanatlı sayfa Sana bir intihar haberi İşte! İşte mukadderat! Öleceksen ölme İntiharı bekle! III Demiri bükmeyi bu sabah öğrendim Rabis gerdim kol kanat ve poplin Sülfür yükselince taşan bir madde Düşersen gökyüzü morarır Tutamak ve iskele ayaklarımın üzerinde Meczup köyün kötürüm dilencisi Yaygara ağızlı muhtar ve maşası devrin Mezarlık borsası ferah bir sayfadır Köyün en püfür yerinde krizantemler Ahval içeriklidir ahali ne bilirse Yaşamakla ömür tükenir kanca kopar Hani ateş vardı cennetten kovulan Mavisine talibim belki cennet kokar Bu işi bırakıyorum anne yakındır Her işi bıraktığım gibiyim susmakta ağır 66 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Atıf Emre ÖZDEMİR ÇOCUKLAR UYANMADAN Yönümün güneyini en iyi ben bilirim Kımıldayan kirpiğinde kendinden geçmek gibidir İnsanların sularda ısındığı mahşer Harfinle yaşlandığım mahallenin sapağında Yirmi yedi kattır oturulan evler Nar çiçeği gibidir sesinin taneleri Yıldızları kabuk bağlar kaybolmaktır bu Bazen görünürsün caddelerde artık sır Ellerim poşet kokar gündüzleri sokakta Kime dokunsam bilki sağır Bir kuş konar duvağına o kadar güzel Tüllenip durur büyür karanlık belki zor Değişiyor dağlarım zaman ölüm yeri Mum gibi gündüzlerde aranmayan Beni gömüyor başka bir erkeğin elleri Kan gibi serindir dokunmak acıya Bulutlar islenir soba aralıklarında gecedir Düz bir ovada ölmek fikrim ellerimde yonca Bardak olmak isterim şöyle çiçekli Su dediğin ellerimde kırılınca Artık bir ayakkabı rafında ömrüm tozlu Tezgahlarda katlanır az kalmışsa vakit kalbim Nefesim araba kornalarının ucunda bir yerde mi Hazırım yüküm karanfil olacaksa eğer Çocuklar uyanmadan unutmasınlar emi Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 67

Cafer DOĞANAY OTUZ İKİ GÜN YÜZÜ Sigarım içinde biraz çay, Biraz da nane gübürü; Gerisi Adıyaman, İzmir, Bafra tütünü. Hepsi, Meteliksiz gecemin siyah ürünü. Az önce aldım haberini Solmuş Zonguldak ta Otuz iki gün yüzü. Derinledi nefesim çektim özünü, Gözlerim donuk, yüzüm solgun bir ölü yüzü. Odama doldu nanenin keskin kokusu, Karıştı gün görmemişlerin ruhlarına. Dışarı attı bedenim, Ayaklarım ve ellerim. Vurdumduymaz küfürlerle doldurdum geceyi Gün görmemişler, unutulmuşlar Hem burada, hem öbür yanda. Emekçiler ölmedi diye diye Haykırdım! Kaldırıp kafanı, zavallı uyuyan Artık uyan, uyan! Yanmayacak soban Elimdeki bu cigaraya, çay gübürü girmeyecek bir daha İnan! Ölü bedenlerine bile küfretti bir yılan Durma dostum, yılma, dayan. Vur yüzüne, yumruğunu sıktın, Yetti mi artık, bilinmez diren. Ne kadar sürecek bu zulüm Taşı doğrayıp, suyunu sıkanı, Sofrasına getirip katık yapanları, Unutma yaşadığınca an! Göreceğiz elbet hakkınca bir zaman 68 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Mehmet ABDİRGAN YANILGIDAN AŞKA BİR YOL Yanılgılarımın kamçısına düşer dünya Nispeti, vicdanının hıncı akışkan alev Gözlerinde mor gecelerden bir mendil Zamanı yutarcasına yırtınır Süratinde, kocaman dişleriyle bir dev. Kızgınlıklarımda büyür Her biri Buraklaşan adımlarımda Cinayet saatleri hayatın. Harman yangınlarınca usul usul Buz kesen bir alazdayım, üşürüm. Yıkanır, asitli bir sağanakta hüznüm, Çocukluğumun yüzü yaralı Toz toprak kokusu yıkanır. Yıkanır ellerimde çamurları bilyelerimin Her ağlayışımda, Düşer toprağın sin izlerine Ben de büyürüm Büyüdükçe ben, büyür ömürde Her insan gibi bir yalnızlık. Kaderin satır aralarında acımsı ve kekre Bir tül gizlidir gözlerden okunan. Can savunmasız, can üryan bir akşamda Dolaşır ruhum gözlerinde Laldır suskusu sessizliğin Kalpten kalbe bir suflelik andır yaşanan Aşka uzanan candır. Ey aşk! Susuzluğumu yalnızlığımca kandır Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 69

Cafer GARİPER SELAHATTİN HİLAV I OKURKEN Selahattin Hilav ın Yapı Kredi Yayınları arasında ikinci baskısı yapılan Edebiyat Yazıları var elimde. Hilav, 1950 de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü nü bitirdi kten sonra 1954-1958 yılları arasında Paris teki Sorbonne Üniversitesi nde felsefe dersleri al mış. Yani edebiyata felsefe birikimiyle yaklaşan bir yazar. Kitabın ilk baskısı 1993 te ikinci baskısı ise 1995 te yapılmış. Kitapta yer alan yazılar 1962-1993 yılları arasında yayımlanan kitap girişi, çeşitli dergilerde yer alan eleştiri, inceleme, deneme, eleştiri ve soruşturmalara verilen cevaplardan oluşuyor. Bölümler Gerçeküstücülük, Nâzım Hikmet, Kemal Tahir, Ahmet Hamdi Tanpınar, Şairler ve Şiir, Denemeler- İncelemeler-Eleştiriler-Soruşturma Cevapları başlıklarını taşıyor. Alt bölümlerle kitap zengin bir içeriğe kavuşmuş. Fransız ve Rus edebiyatıyla birlikte Türk edebiyatı üzerinde yapılan tespit ve değerlendirmeler dikkate değer. Fakat, bu ufuk açıcı yazılarda katılamadığımız, fazla sübjektif bulduğumuz görüşlerle de karşılaşılıyor. Burada Selahattin Hilav ın Edebiyat Yazıları nda yer alan problemlerden birkaçına temasla yetineceğiz. Selahattin Hilav, 1974 tarihli Nâzım Hikmet Üzerine Notlar başlıklı yazısında Nâzım Hikmet in Türk şiirindeki yerini belirlemeye çalışırken Ahmet Hâşim ve Yahya Kemal le karşılaştırarak şöyle diyor: O yılların ikinci büyük şairi Yahya Kemal ile A. Hâşim arasındaki ortak noktalardan biri, her ikisinin de Türkçenin gerçek bir şiir dili olarak kullanılabileceğine inanamayışlarıdır. A. Hâşim, Edebiyatı Cedîdecilerden artakalan Osmanlıca ile sembolist bir şiir yapmaya özenmiş, Yahya Kemal ise Türkçe ile Osmanlıca arasında gidip gelmiş; bir yandan Ses i ve Açık Deniz i öte yandan gazelleri ve Selimnâme yi 70 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Selahattin Hilav ı Okurken yazmıştır. Türk diliyle gerçek şiir yazılamayacağı konusunda Divan şairleri ve okumuşlar arasında yaygın olan inanç, bu iki şairde örtük olarak ortaya çıkar. (s.36) Burada üzerinde durulması gereken üç problemle karşılaşıyoruz. Birincisi [o] yılların ikinci büyük şairi nitelemesi, ikincisi Türkçe ile Osmanlıca kelime grubu, üçüncüsü ise Ahmet Hâşim in ve Yahya Kemal in Türkçenin gerçek bir şiir dili olarak kullanılabileceğine inanamayışlarıdır. Hilav, Yahya Kemal i [o] yılların ikinci büyük şairi olarak nitelemiş. Birincisinin kim olduğunu söylememiş. Bununla birlikte sözlerinden Nâzım Hikmet i dönemin birinci şairi olarak gördüğünü çıkarmak güç değil. Birinci ve ikinci şairi tespit ettikten sonra sıra üçüncüye ve diğerlerine gelir. Ancak, bu hiç de doğru yol değildir. Şairleri, sanatkârları sıralamak için elimizde sağlam bir ölçü yok. Hilav da sağlam ölçü gösteremiyor. Böyle olunca onun bu nitelemesi kendisiyle sınırlı sübjektif değerlendirme olmaktan öteye geçemiyor. Şairleri, sanatkârları birinci, ikinci şeklinde sıralamaya çalışmak hiç doğru bir metot değil. Edebiyat araştırmacılığına ve gerçek eleştiriye uymaz. İkinci problem olarak Sayın Hilav, yukarıdaki alıntıladığımız cümlelerde de görüldüğü üzere, dilimizi Türkçe ile Osmanlıca şeklinde ikiye ayırıyor. Türkçenin dışında Osmanlıca diye ikinci bir dil varmış gibi gösteriyor. Oysa durum hiç de öyle değil. Gerçekte Osmanlı milleti olmadığı gibi Osmanlıca diye bir dil de yoktur. Osmanlı, bir devlet sistemine verilen addır. Türkçenin İmparatorluk döneminde kullanılan şekline Osmanlı Türkçesi demek daha yerinde adlandırma olur. Osmanlı Türkçesinde 15. yüzyıldan itibaren yazı dilinde Arapça ve Farsça kurallar ve kelimeler yer tutmaya başlamıştır. Bu durum Türkçenin ve Türk edebiyatının problem yaşamasına yol açmıştır. Ancak, bütün yazı dili ağdalı bir şekle bürünmediği gibi konuşma dili de sadeliğini koruyabilmiştir. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 71

Cafer GARİPER Üçüncü olarak Selahattin Hilav, A. Hâşim in ve Yahya Kemal in Türkçenin şiir dili olarak kullanılabileceğine inanmadıkları iddiasında bulunuyor. İddiasına belge olarak da şairin Ses i ve Açık Deniz i öte yandan gazelleri ve Selimnâme yi yazmış olmasını gösteriyor. Bu iddia, 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında eser veren, başta Servet-i Fünun ve Fecr-i Âtî mensupları olmak üzere, çok sayıda sanatkâr için doğruluk payı taşır. Fakat, Yahya Kemal için doğruluğu olan bir tespit değildir. Yahya Kemal, Paris te daha 1904-1905 te Servet-i Fünun estetiğinden ve dilinden uzaklaşarak yeni bir estetik ve şiir dili kurmanın gereğine inanır. Onun 1906 dan itibaren, henüz Yeni Lisan hareketinin ortaya çıkmadığı yıllarda ortaya koymaya başladığı, Canavarlar kaçıyormuş gibi gür bir doludan Bir salip ordusu bozgun kaçıyordu Niğbolu dan. Şehsüvârânı kılıç koymamak azmiyle kına Doludizgin koşuyorlardı akından akına mısralarındaki Türkçe söyleyiş bunu gösterir. Yahya Kemal, Türkçenin cümle yapısını hâkim kılmaya çalıştığı, Arapça ve Farsça terkiplerden, anlaşılmayan kelimelerden arındırma çabası içinde olduğu bu dille daha sonraki yıllarda dikkate değer şiirler ortaya koyar. Söz konusu şiirler, Kendi Gök Kubbemiz adlı şiir kitabında toplanmıştır. Şiir dilinin Türkçeleşmesi yolunda Yahya Kemal kadar etkisi olan az sayıda şairden söz edilebilir. O, Ey çehre-i behîc-i ümîd, işte ma kesin Karşında: Bir semâ-yı seher, sâf ü bî-sehâb, Âgûş-ı lerze-dârı açık bekliyor Şitâb! Ey fecr-i hande-zâd-ı hayât, işte herkesin Enzârı sende; sen ki hayâtın ümîdisin, Alnında bir Sitâre-i nev, yok, bir âf-tâb, veya An-be-an vüs at-ı sükut artar; Uyur emvâc, uyur riyâh-ı tuyûr.. Sanki rûhum âsümânda yatar, 72 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Selahattin Hilav ı Okurken Sanki rûhumda hep tabiat uyur! şeklinde ifadesini bulan Servet-i Fünun şiir dilinden farklı olarak aynı yıllar içerisinde Akıncı şiirinde, Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik; Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik! Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! Bir yaz günü geçtik Tuna dan kaafilelerle... Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan, Şimşek gibi Türk atlılarının geçtiği yoldan. Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla... Cennette bugün gülleri açmış görürüz de Hâlâ o kızıl hâtıra titrer gözümüzde! Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik; Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik! söyleyişine ulaşır. Yahya Kemal in gazelleri ve Selimnâme yi yazmış olması, Selahattin Hilav ın ileri sürdüğü gibi, Türk diliyle gerçek şiir yazılamayacağı şeklinde bir inanç a sahip olmasından değildir. Yenileşmenin başlangıcından itibaren yeniliği yürüten sanatkârlarca klasik Türk şiirinin yok sayılmaya çalışıldığı bir dönemde onda yaşaması gerektiğini düşündüğü cevheri bulup ortaya çıkarmak isteğinden kaynaklanır. Klasik Türk şiiri her şeye rağmen önemli bir estetik birikimi ifade eder. Beş yüzyılın estetik katmanının yok olmasını Yahya Kemal, doğru bulmamıştır. O, yeni şiire eski şiirin içinden geçerek varılacağını biliyordu. Bir başka yönüyle klasik şiir onun için âdeta bir okul görevi üstlenmişti: Şiir zevkinin olgunlaşacağı ve şiir yazma yollarının keşfedileceği bir okul. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 73

Cafer GARİPER Nitekim Yahya Kemal den sonra yetişen Nâzım Hikmet, Behçet Necatigil, Attila İlhan, Turgut Uyar gibi çok sayıda sanatkâr klasik edebiyatın formlarından ve estetiğinden yararlanma yoluna gider. Onun üslup ve dil özelliklerine yaklaşan söyleyişleri dener. Bu da Yahya Kemal in klasik şiiri önemsemesinin haklı gerekçeye dayandığını gösterir. Bugün de aslında şiirimizin önünde duran önemli tecrübelerden biri klasik Türk şiiridir. Onu yok sayarak bir yere varmamız pek mümkün görünmüyor. Selahattin Hilav ın ileri sürdüğü görüşler ve eleştirel bakışı Nâzım Hikmet i yüceltme arzusundan doğmuş görünüyor. Bizde bir sanatkârı yüceltmek için başka sanatkârları küçültmek çabası çokça başvurulan metottur. Fakat, edebiyat bilimine ve teorine dayanmayan bu tür yaklaşımlar sonunda ileri sürülen görüşlerin sübjektif kalmasına, zaman içinde geçerliliğini kaybetmesine yol açıyor. Tıpkı Hilav ın bu görüşleri gibi. 74 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Said COŞAR SENAİL BEY Hikâyemizin kahramanı Senail Bey; başlıca özelliği cimri olması. Bunun dışında Senail Bey orta boylu, etine dolgun bir adam. Sarı saçlı ve beyaz yüzlü Yakışıklı mı? Eh, denilebilir Aşağı yukarı kırk yaşlarında, iki çocuk sahibi. Sevimli, yardımsever bir eşi var; Bayan Emine Bu ailenin iki çocuğundan biri (küçüğü) ayakkabı boyacılığı yapıyor, diğeri ise fırıncının yanında çırak Senail Bey tuhaf adam; bir eli sürekli bıyığında. Uzun bıyıklarının ucunu mütemadiyen buruyor Ona göre bıyık erkekliğin göstergesi ve zinhar kesilmemeli. Bayan Emine sık sık Senail Bey e bıyıklarını kesmesi yönünde telkinlerde bulunuyor hatta bıyıklarını keserse daha genç görüneceğini falan iddia ediyor. Çokluk Senail Bey de bu fikre genç görüneceği fikrine- katılıyor ama ne zaman aynanın karşısına geçse bıyıklarını kesemeyeceği gerçeğiyle de yüzleşiyor. O gün (yani hikâyemizdeki olayların yaşanacağı gün); Senail Bey için sıra dışı değildi. Ayna karşısında bıyıklarını kesip kesmeme konusunda enikonu düşünmüş, yine bıyıklarına kıyamamıştı işte. Bayan Emine nin hazırladığı kahvaltı sofrasına oturduğunda hâlâ aklı bıyıklarında idi. Ekmeğine tereyağı sürüp çayından bir yudum aldı. Bayan Emine çocukların kahvaltı bile etmeden işe gitmelerinden dert yanıyordu. Senail Bey umursamadı. Ona göre işe ne kadar erken çıkılırsa o kadar çok para kazanılabilirdi. Aslında çocuklarını çalıştırmaya gereksinimi yoktu Senail Bey in ama istiyordu ki hayatı öğrensinler Para kazanmanın zorluğunu bilmeyenler harcamayı da bilemezdi. Kendisi çocuklukta ticarete atılmış ve bugünlere kadar gelmişti. Yokluğu, para kazanmanın zorluğunu iyi biliyordu. Bugün Tanrı ya şükür durumları iyiydi. Ha, söylemeyi unuttuk Senail Bey, İmaretçiler sokağının en işlek marketinin sahibidir. Yanında asgari ücretli bir çocuk çalışır. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 75

Said COŞAR Gerçi Senail Bey in çocuğun babasına: Oğluna meslek öğretiyoruz burada, bir de üste para mı vereceğiz! dediği rivayet edilmektedir ama bu külliyen yalandır, Senail Bey i çekemeyenlerin bir uydurmasıdır. Doğrusu ayın birinde çocuklarının kazandıkları parayı ellerinden alıp bu oğlana ödeme yaparken Senail Bey in canı fena hâlde sıkılmaktadır ve içi içini kemirmektedir ama yapılacak bir şey yoktur. Senail Bey bu sıkıntılı ruh haliyle çıktı dışarıya Bugün markete uğramasam iyi olacak diye düşündü. Çünkü bugün ayın üçüdür ve marketteki oğlan büyük olasılıkla maaşını isteyecektir. (Senail Bey marketteki oğlanın maaşını her ay önceki aydan bir gün sonra verir böylece iki buçuk yıl kadar sonra bir ay tasarruf etmiş olacaktır.) Henüz daha Senail Bey in veletleri parayı tamamlayamadığı için bugün markete uğraması sakıncalıdır. Hem bir gün daha kâr etmiş olmak da cabası. Senail Bey, Janjan Kafe ye gitmeye karar verdi. Burası hem ucuz hem de Senail Bey in marketine nazır idi. Senail Bey ekspressosunu yudumlarken bir taraftan da markete gireni çıkanı kontrol etmek istemektedir. Zira marketi emanet ettiği oğlanın kazancın bir kısmını cukkaladığından şüphelenmektedir. Janjan Kafe nin sahibesi, Senail Bey den zerrece hazzetmemektedir. Çünkü Senail Bey bir tane ekspresso içip masayı saatlerce işgal eden tiplerdendir ve üstüne üstlük hiç bahşiş verdiği de vaki değildir. Dolayısıyla bu küçük kafede boş yer çok önemli olduğu için Senail Bey in böyle bir yerde istenmemesi gayet normaldir. Janjan Kafe nin sahibesi, Senail Bey kafeye adımını atar atmaz için için söylenmiş midir, söylenmiştir ama Senail Bey çoktan sokağa bakan masalardan birine kurulmuş ve ekspressosunu söylemiştir bile. 76 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Senail Bey Senail Bey; bu kafeyi sevmektedir çünkü bu kafede fiyatlar oldukça ucuzdur ve içeceklerin yanında muhakkak bir dilim vişneli kek ikram edilmektedir. Senail Bey ekspressosunu yudumlayıp vişneli kekten bir ısırık alırken göz ucuyla da marketini takip etmektedir. İmaretçiler sokağının bu küçük kafesi boyacı çocukların da uğrak yeridir. Senail Bey kaç kez bu dükkânda küçük oğlu ile karşılaşmış ve ona pabuçlarını boyatmıştır (tabi beş kuruş vermeden, oğluna para mı verecekti bir de ). Şimdi de göz ucu ile pabuçlarına şöyle bir bakmış ve boyanma vaktinin çoktan geldiğini fark etmişti. Hazır burada otururken küçük oğlan gelse ve sevgili babacığının pabuçlarını boyalasa fena olmayacaktır ama ufaklık henüz ortalarda görünmemektedir. Yan masadaki iri kıyım kodamanın ayakkabılarını boyayan çocuğa seslendi Senail Bey. Çocuk yeni bir müşteri bulduğu düşüncesi ile kodamanın ayakkabılarını alelacele boyayıp Senail Bey den yana döndü. Hemen boya sandığını koydu Senail Bey in pabuçlarını elindeki fırça ile temizlemeye koyuldu. Senail Bey ayağını geriye çekerken: Hayır, hayır ayakkabılarımı boyaman için çağırmadım seni diyebildi. Çocuk durdu, Senail Bey e Peki, ne için çağırdın be adam der gibilerden baktı. Senail Bey konuşmasını sürdürdü. Eee Sana İbrahim i soracaktım, İbrahim Güleç Kendisi benim oğlum olur da Boyacı çocuk durakladı anımsamaya çalıştı: İbrahim hmm Evet, sanırım aşağı mahallede. dedi ve tekrar Senail Bey in pabuçlarını temizlemeye koyuldu. Senail Bey ayağını çekmeye çalışıyor, çocuk bırakmıyordu. Nihayet Senail Bey ayağını boyacı çocuğun elinden kurtarabildi. Fena halde sinirlenmişti ama etrafa rezil olmamak için bir şey diyemiyordu. Masadan kalktı, kasaya doğru ilerledi. Borcunu ödeyip çıkacaktı. Çocuğun sesi duyuldu: Hey Bay ım bir şey unutmadınız mı? Senail Bey gayri ihtiyari geriye doğru döndü. Çocuk devam etti: Bana beş lira vereceksiniz dedi. Nee Beş lira mı? O neden? Ayakkabılarınızı parlattım ya Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 77

Said COŞAR Kan beynine sıçradı Senail Bey in Yine de bir şey diyemedi çünkü bu küçük kafede insanlara rezil olmaktan çekiniyordu. İster istemez elini cebine attı. Beş lira saydı, ayakkabıcı çocuğa uzattı. Eli titriyordu. Çocuk parayı cebine indirirken: Teşekkür ederim efendim dedi. Sizin gibi centilmenlere her zaman rastlanmıyor. Senail Bey kaşlarını çattı ama ses etmedi. Ekspressonun tutarını ödeyip Janjan kafeden çıktı. Canı çok sıkkındı. Pisi pisine beş lirası gitmişti. Akşam İbrahim i bir güzel dövecekti. Ne olurdu yani şu çocuk gibi İbrahim de biraz girgiç olaydı. Günde üç beş değil belki on beş hatta yirmi ayakkabı bile boyayabilirdi. Ama nerde; İbrahim silik, sinik bir çocuktu işte Senail Bey Janjan kafeden çıktıktan sonra kafe sahibesi hiç âdeti olmadığı halde boyacı çocuğun başını okşadı ve ona bir dilim vişneli kek ikram etti 78 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Necip Fazıl

Leyla YILDIZ BOHEM ÇIRPINIŞLARDA AÇAN BİR LOTÜS: Necip FAZIL Bir serzeniştir Necip Fazıl. Şiir vadisinde manayla musikiyi göklerde raks ettirirken yükselen serzeniş. Bohem hayatın serzenişi. Bohem hayat; kendi ifadesiyle başıbozukluk ve serserilik. Bataklıklar inşa eder Necip Fazıl ı. Düşmüşlerin mekânında bulur kendi sesinin yankısı nı. Şiirleri haykırıştır. Sefahatin kırbacından doğar bu haykırışlar. Bataklık kamışından imal edilmiş bir neyde inleyen nağmedir Necip Fazıl; iç buruntuları nı terennüm eden bir nağme. Feryaddır o, maddeye hapsedilmiş mananın feryadı. Cumhuriyetin ilan edildiği yıllardır. Bakanlık tarafından felsefe tahsilini için Paris teki ünlü Sorbon Üniversitesi ne gönderilecektir. Yirmi yaşındadır. Herkes cüce, bense dev diye kendine gökdelenler inşa ettiği yirmi yaşında. Serde şairlik sarhoşluğu Dergilerde yer alan ilk şairiyle kendini özel ve önemli görmenin gururu. Sene 1924. İstanbul dan Marsilya ya hareket eden gemidedir Necip Fazıl. Galata Rıhtımından henüz ayrılmışlardır. Bu Fransız mektepli ve Amerikan Kolejli bu genç başındaki fesi denizin derinliklerine atar ve kollarını Avrupa nın esrarengiz hülyasına açar. Uzun süredir merakını kamçılayan Avrupa nın. Bohem hayat, şaire Paris in büyülü kapısıyla aralanacak ve Necip Fazıl girdiği o kapıdan perişan, derbeder ve melankolik olarak çıkacaktır: Yeryüzünde yalnız benim serseri Yeryüzünde yalnız ben derbederim. (Serseri,1924) Paris te bir otele iner. Sorbon Üniversitesi yle aynı muhitte yer alan Sen Jermen Bulvarı ndaki Türkeli Kahvesi meskeni olur. Kumara burada tutulur şair. Yüksek eğitimli ve köklü bir aile olan Maraşlı Kısakürekzâdeler in ihtimam ve imtiyazlarla büyütülen torunları burada kumar illetiyle zillete düşer. Genç Türkiye nin hayalleri de kumar masalarına gömülür. Yeni Türk Devletinin büyük umutlarla gönderdiği 80 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bohem Çırpınışlarda Açan Bir Lotüs: Necip Fazıl talebesi, o civardaki Sorbon u tanımaz bile. Paris le düşer genç şair. Şûh bir kadın gibi gelir ona Paris. Şûh cazibeli, işveli, esmer bir kadın. Gecenin simsiyah pençesiyle yaklaşır, siyah gözleriyle hükmeder ona: Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece, Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler. Simsiyah gözlerine, bir an gözüm değince Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime, der. (Kaldırımlar,1927) Hipnoz altındadır sanki : Bütün bir mevsim Paris te gündüz nasıldır, haberim olmadı. Gecenin başlangıcında hafakanlarla yatağımdan fırlayıp kulübe koşuyordum. (Babıâli, s. 29) Yaşamın çıkmazında kendi kendini arayışın müthiş helezonları ve korkunç girinti çıkıntıları arasında yalpalayan şair, şehvetin pençesine düşer: Bu akşam bir ateş duyup etimde Kadın, kadın diye içimi oydum. (Hayal, 1924) Ona göre ; Çölde kaçan bir serap tır kadın. Ulaşılmaz. Şeytanın günahı beklediği kadar bir kadını özlediğini dile getiren şair, ilkel dürtülerinin esaretinde, arzularına hayallerinin kanatlarını giydirir: Birden karanlıklar sökülüverdi Odama bir hayal dökülüverdi Karşımda gezindi, bükülüverdi Onu gözlerimizle çırılçıplak soydum. (Hayal, 1924) Tadı, zehrinde erzak olan kadın lara duyduğu fetişist ve mazoşist bir iştiyak, sürükler onu ardından: Her kadının bastığı yerde sanki kalbim var Kalbim ki vahşi bir zevk alır ezilişinden. Ömrümüzün geçtiği yolda bana sorsalar Gidiyorum bir kadın bacağının peşinden. (Kadın Bacağı,1926) Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 81

Leyla YILDIZ Anı yakalama hevesi ve gecenin nefesiyle sokaklara, kulüplere ve otel odalarına sürüklenen şair, zevk tuzaklarının kölesi olmuştur. Gittikçe kesilir derken sadalar Gece, bir siyah el gözümü bağlar ; (Ağlayan çocuklar,1924) Somut zevklerin kucağında, madeni som ıstırap tır kadın. Ondan da usanç gelir bazen: Ey kadın, bu akşam sana da doydum. (Hayal, 1924) Her türlü hazzın doruğundayken düştüğünü fark eder: Artık ben ne günah olsa işlerim Yumuşak yastığa değdi dişlerim. (Hayal,1924) İçki, kadın ve kumarın mengenesinde kıvranan şair, aynanın karşısına geçip Aynalar, söyleyin bana, ben kimim? diye naralar atar Paris te. Kısakürekzadeler in manevi telkinlerle yoğrulan oğulları otel odasında, aynanın karşısında; uçları simsiyah tırnaklarıyla yanaklarını kanatırcasına ağlayarak; Allah ım, beni kendimden kurtar. (Babıâli, s. 32) diye haykırır. Necip Fazıl, hatıralarında Paris yaşamına yer vermeyecektir ilerde ; edep ve hicabı mani olduğu için. Paris artık kâbus şehri dir şairin gözünde. Cazibesini yitirmiştir. İçinde dövünüp ağlayan gurbet tir Paris. Bu gurbette mutsuzdur: Duyarım, içime sığınmış ağlar. Bir ufacık çocuk, bir küçük öksüz. (Ağlayan çocuklar,1924) Kaçmak ister, kaçıp kurtulmak. Cinselliğini satan kadınların yatağından kaçmak, ruhunu kurtarmak ister, bir derdin potasında eriyen ruhunu. Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri Erimiş ruhlarınız bu derdin potasında. (Kaldırımlar 2,1927) 82 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bohem Çırpınışlarda Açan Bir Lotüs: Necip Fazıl Arayış içindedir. Entellektüel bir buhran krizinde arayış Kimi aradığını, neyi aradığını bilmeden bir arayış Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı Aradım, bir ömür, arkadaşımı. (Serseri,1924) Tek başınadır. Yalnız yürüyen bir adamdır Paris te. Kalabalıklar içinde yalnız yürüyen bir adam: Ölsem dikecek yok mezar taşımı Halime ben bile hayret ederim. (Serseri,1924) İç burkan bir çaresizlikle annesine dert yanar. Gurbet köşelerinde sürünmekten muzdariptir: Ben bu gurbet ile düştüm düşeli, Her gün biraz daha süzülmekteyim. Her gece içine mermer döşeli Bir soğuk yatakta büzülmekteyim. (Anneme Mektup,1924) Ruhsal trajedisi, otel odalarında sahne alır asıl. Zaman; otel odalarının asli lambalarında, küflü aynalarında, kırık masalarında, izbe sofalarında, çivi yaralarında ve tavan aralarında insanı yalnızlığa, unutulmuşluğa terk ediyordu. Kendini yitirdiği uzletinde adeta merhamet dilenir: Bir merhamettir yanan, daracık odaların, İsli lambalarında, isli lambalarında. Gelip geçen her yüzden gizli akis kalmış, Küflü aynalarında, küflü aynalarında. Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam, Kırık maslarında, kırık masalarında. Bir sırrı sürüklüyor, terlikler tıpır tıpır, İzbe sofalarında, izbe sofalarında. Atıyor sızıların, çıplak duvarda nabzı, Çivi yaralarında, çivi yaralarında, Kulak verin ki zaman, tahtayı kemiriyor, Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 83

Leyla YILDIZ Tavan aralarında, tavan aralarında, Ağlayın, aşinasız, sessiz, can verenlere Otel odalarında, otel odalarında (Otel odaları,1927) Kimsesizlik, çaresizlik onu sokaklara iter: Başını bir gayeye satmış kahraman gibi Etinle, kemiğinle sokakların malısın. (Kaldırımlar 2, 1927) Sonu kabre çıkan kaldırımlarda yağız atlı süvaridir, atını dörtnala koşturan süvari. Bu ölüm menzilinde onu yalnız kaldırımlar anlayacak, kaldırımları yalnız o. Yağız atlı süvari, koştur atını, koştur! Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları. Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur, Ne senin anladığın kadar, kaldırımları. (Kaldırımlar -2,1927) Kaldırımların kucağında dindirir yalnızlığını. Kâh annedir kaldırımlar; Kaldırımlar çilekeş yalnızların annesi (Kaldırımlar -2,1927) Kâh arkadaş. İkinizin de ne eş ne arkadaşınız var; Sükût gibi münzevi; çığlık gibi hürsünüz Dünyada taşınacak bir kuru başınız var; Onu da hangi diyar olsa götürürsünüz. (Kaldırımlar -2,1927) Kaldırımlarla kendini özdeşleştirir: İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık Biri benim, biri de serseri kaldırımlar. Gözleri kaldırımlarda, Kaldırımlar şiirini içinde biriktire biriktire gider oteline. Saatlerce yürür. (Babıâli, s. 32) Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin. (Kaldırımlar -1,1927) 84 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bohem Çırpınışlarda Açan Bir Lotüs: Necip Fazıl Kaldırımlarda gece uzun bir yolculuktur, bu yolculuk bitsin istemez. Aman sabah olmasın, bu karanlık sokakta. Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum. (Kaldırımlar -1,1927) Derin bir karamsarlıkla, karanlığın koynuna girer: Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları. (Kaldırımlar -1,1927) Kaybolmak, yok olmak ister, gecenin örtüsüyle: Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları. (Kaldırımlar -1,1927) Beyninde tehlike sinyalleri Tedirgindir: Kara gökler, kül rengi bulutlarla kapanık Evlerin hocasını kolluyor yıldırımlar. (Kaldırımlar -1,1927) Marazi bir hassasiyet, acıtan bir hayal kuvveti ile gerilir: Yolumun karanlığa saplanan noktasına Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum. (Kaldırımlar -1,1927) Korkular esir almıştır onu. Halisünasyonlar görmektedir: İçimde damla dama bir korku birikiyor Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler. (Kaldırımlar -1,1927) Vehimler üzerine üzerine gelmektedir: Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler. (Kaldırımlar -1,1927) Sanrılarına hezeyanlı düşünceler de katılır: Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım. Onu bir başkasına ram oluyor, sanırım. Görsem pencerede, soyunan bir karaltı. (Kaldırımlar- 3,1927) Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 85

Leyla YILDIZ Istıraplarını, kâh sevgili kâh anne olan kaldırımların kucağında dindirecektir: Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum. (Kaldırımlar- 1,1927) Kaldırımlarda, bohem savrukluğuyla hayatın akışına bırakır kendini. Yapayalnız, aşinasız. Kaldırımlarda duyar ilhamın sesini. Kaldırımlarda can çekişir, kaldırımlarda doğar yeniden.1928 de yayımlanacak olan Kaldırımlar şiir kitabı çalkantılar yaratacak ve Kaldırımlar Şairi diye yepyeni bir şair doğacaktır. Şairi, Paris rüyasından Milli Eğitim Bakanlığı uyandırır. Kâbusların hücum ettiği Paris rüyasından. Bakanlık, yurt dışına gönderdiği talebesinin derbeder yaşantısını öğrenmiş ve bursuna el koymuştur. Ondan yurda dönmesini ister. Bu esnada, babasının ölüm haberi ulaşır. Kılı bile kıpırdamaz. Annesini kaybettiğinde hiçbir şey hissetmeyen Albert Camus un Yabancı sı gibi. Duygularını kaybetmiştir; başıbozukluk ve serseriliğin büsbütün azdığı Paris te boşluğa düşmüştür. Yabancılaşma yaşar. Dönüş parası için dayısına el açar, ama onu da kumarda kaybeder. Marsilya dan İstanbul a hareket eden gemiye kendini bin bir güçlükle atar. Pervasızlık ve avarelik kanına işlemiştir artık. Döndüğünde ne zamandır görmediği hasta ve yalnız annesine dahi gitmez. Ayakları onu Babıâli ye götürmektedir. Kaçmak istediği hayat tarzı alabildiğine kuvvet ve cazibeyle onu kendine çekmektedir. Mıknatısa tutulmuş gibidir; gece hayatının, içkinin, kadının, kumarın tadı kanında alev alevdir. Tutuşturmuştur bir defa. İflahı güçtür. Paris dönüşü doğruca, Hakkı Tarık Us un çıkardığı Vakit gazetesine gider ve binanın üst katında bir odaya şilteyi atar. Böylece şairin daha uzun sürecek 2.bohem devri başlayacaktır. Paris, şairin ruh atmosferinde ciddi yaralar açmıştır. Kaynağı belirsiz korkular, uykusuzluk, çökkünlük, umutsuzluk, çaresizlik, insanlardan kaçma, huzursuzluk, ölüm arzusu, kaygı ve endişeye halisünasyonların eklenmesiyle şair psikotik bir tabloya sürüklenmektedir. Bu tablonun 86 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bohem Çırpınışlarda Açan Bir Lotüs: Necip Fazıl seyri Babıâli yaşamında daha da şiddetlenecektir. Babıâli deyken de daima huzursuzdur; infialler içinde seslerle irkilmektedir odasında. Her gece periler uyur odamda, Derinden gelir uzun nefesler, Yanan mum, bir rüya seyreden camda Bir ağız hastanın nabzıdır sesler. (Gece Yarısı,1925) Gaipten gelen sesler onu çıldırtan senfonidir: Hep bu ayak sesleri, hep bu ayak sesleri. Dolaşıyor dışarıda, gün batışından beri. Bu sesler dokunuyor en ağrıyan yerime, Bir eski çıban gibi işliyor içerime. (Ayak sesleri,1925) Yalnızlığın uğultusu, ayak sesleri olup kulaklarını tırmalar. Ayak sesleri karşısında mağluptur. Sesler,ayak sesleri,kesilmez çıtırdılar!) ( ) Kimsesiz gecelerim, bu kesik sesle doldu, Artık, atan kalbim de bir ayak sesi oldu. (Ayak sesleri,1925) Sesler, zaman zaman şiddetini artırır; çan sesi olarak beynini kemirir. Çan sesleri çıldırışa çağrıdır. Odamda yanan mumu üfledi bir çan sesi Gözlerim halka gördü bu açan sesi Önümden bir hız geçti, aktı ateşten izler; Açıldı kıvrım kıvrım toprak altı dehlizler. Şimşekler yanıp söndü, şimşekler sönüp yandı. Derindeki sarnıçta durgun sular uyandı. (Çan sesi,1925) Balyozdur çan sesleri, beynine inen. Yıldırıcı ve çıldırtıcı bir orkestra; vahşetin orkestrası. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 87

Leyla YILDIZ Sağa sola sallanıp, dan, dan, dan, dan, çaldı çanlar; Durmadan çaldı çanlar, durmadan çaldı çanlar. Sular ürperdi, eşya ürperdi, tunç ürperdi; Çanlar, kocaman çanlar, korkunç korkunç ürperdi. (Çan sesi,1925) Engin bir muhayyile, vehimlerine kanat takar tavan aralarında; oyun oynar kendisiyle: Gittikçe alçalır, yükselir tavan, Duvarda küçülür, büyür parmaklar Elbisem çivide canlanır o an İçinde bir başka vücudu saklar. (Gece yarısı,1925) Ürpertilerle diken üstündedir. Kaynağı belirsiz korkulara zincirlidir. Birdenbire bir şey çatırdar, derken, Merdivenden gelir bir ayak sesi. Basamaklar birer birer esnerken, Kilitli kapının düşer perdesi. (Gece Yarısı,1925) Korkularını tetikleyen bu tavan aralarında olur sanatkâr. Yankı uyandıran şiirlerini buralarda ibda eder. Tavan arasındaki duvara, bir titiz örümcek gibi içsel âleminin metafizik ürpertilerini ince ince işler: Göğsünden sadır olan bu iniltilerle örülür onun sanatı. Kaynayan bir yürekle inşa olur onun sanatı. Aynı yıl Örümcek Ağı adlı şiir kitabı yayımlanınca edebiyat çevreleri tarafından bir Baudelaire gibi karşılanır. Yıl 1925.Türk Edebiyatında bir Baudelaire doğar. Melankoli, yalnızlık, korku, toplumla uyuşmazlık gibi temalar ve zaman örümcek imgeleri onu Baudelaire ye yaklaştırmıştır. Coşkun ilham ve temiz bir Türkçeyle yıllardır beklenen şair diye bahsedilir kendinden. Abdullah Cevdet İçtihad Mecmuasının kapağına onun resmini koyar ve Türkiye nin Bodleri diye de başlık atar. Şairin Babıâli deki asıl durağı ikbal ve Meserret Kahveleridir. Müdevimidir bu kahvelerin. İkbal ve Meserret Babıâli de sivrilmek isteyenlerin yatağıdır aynı zamanda. Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah 88 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bohem Çırpınışlarda Açan Bir Lotüs: Necip Fazıl Ataç, Ahmet Kutsi Tecer, Hilmi Zıya Ülken, Mükremin Halil Yınanç ve Peyami Safa buranın sakinleri. Şair, bu simalarla kumar ve münakaşalara boğulur. Tahsili yarım kalmıştır. Nafakasını banka memuriyetiyle temin etmektedir. Bu iş onun mizacına aykırıdır; mizacına ve fıtratın. Ruhuna ambargo konulmuştur sanki. İnfiallerle daraldıkça daralır. Gece olunca iç sıkıntıları, bunaltıların içinde pansiyonların tavan arası odalarının yolunu tutar. Bu ürperti dolu mekânlarda bunalımı, halisünasyonlar olarak infilak eder Şu karşı evin boş odalarında, Duvarlara sinmiş bir hayalet var. Elinde mum, gece ortalarında Bucak bucak gezer, birini arar. Camlar tutuşurken, eski kafesler, Beyaz duvarlara aksetmiş durur. Dağınık sürüyü toplayan sesler, Kapıya sokulup tokmağa vurur. Sonra işitilir sert bir hıçkırık, Basar odaları belirsiz cinler. Karanlık avluda döner bir çıkrık, Sanırsın, kundakta bir çocuk inler. (Boş Odalar,1925) Ruhsal yıpranmaların somutlaştırdığı hayali varlıklar, gece yarısı kan ter içinde uyanan şairin, başucuna kadar sokulur: Gözler parlayınca karanlılarda, Kemikten parmaklar terimi siler, Yan yana oturmuş, bekler dışarıda, Sarışın kediler, siyah kediler (Gece Yarısı,1925) Hafakanları azmıştır. Perdelerin indirildiği, ayak sesleri ve çıtırtıların kesildiği süt beyaz duvarlı bu odalarda, mumun yarattığı gölgelerin altında bir ölü görür yatağında. Bu ölü, kendisidir: Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 89

Leyla YILDIZ Yatıyor yatağında, dimdik, upuzun, ölü; Üstü, boynuna kadar çarşafla örtülü. Bezin üstünde, ayak parmaklarının izi; Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi. Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana; Gözleri renkli bir cam, mıhlı ahşap tavana. Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar. Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an; Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan. Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm. (Ölünün Odası,1925) 1926 27 seneleri. Şair tatminsizidir. İnkisarlar içinde oradan oraya intikal etmektedir. Hâlbuki bu yıllarda görünüşte onu mutsuz edecek bir sebep yoktur. Anksiyete bozukluğu ile savrulmaktadır. İstanbul da çalıştığı bankaların Anadolu şubelerine kaçar. Oralarda sükûna erimeyince tekrar İstanbul a döner. Şair, iç sıkıntılarının mengenesinde arayış peşindedir. İstanbul a dönünce bankadan da ayrılır. Babıâli hengâmesine tam manasıyla dalacaktır. Sokrat tan Bergson a; Bodler ve Rimbaud dan Abdülhak Hamit e kadar yaptığı değerlendirme ve hiç bitmeyen arayışlar. Bilhassa Bergson dan etkilenmeler mistik hüviyet kazanınca açığa çıkacaktır. Beylerbeyi nde ikamet eden annesi ona bir ev tutmuştur. Bu eğri büğrü ahşap ev; çocukluğunun geçtiği Çemberlitaş tadır. Hâlbuki Çemberlitaş ta kocaman bir ahşap konakta gözlerini açmıştır hayata. Yıl 1904.Çocuk denecek yaştayken yazdığı Bir Yalnızlık Gecesinin Vehimleri hikâyesindeki mekân işte bu görkemli konaktır. Harem ve selamlık halinde iki kapılı, dört katlı bahçeli bir konak Bu konakta aile reisi konumundaki büyükbabası Cinayet ve İstinaf mahkemesi hâkimliğinden emekli olan Maraşlı Hilmi Efendi nin gözbebeği olarak büyür. Büyükbabamı görüyorum; aşağı kattaki yemek salonunda, büyük sofranın başında Etrafında haremi, kızları, gelini ve torunları Salonda ve yanı başında ben varım Hava soğuksa muhakkak onun 90 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bohem Çırpınışlarda Açan Bir Lotüs: Necip Fazıl kürküne bürülüyüm. (O ve Ben, s.7) Şimdi beş parasızdır. Fakr u zaruret içinde giryandadır. Üstelik eğri büğrü ev ona yabancıdır; alıştığı konforlu yaşam tarzına aykırı: Uzun bir uykudan kalkıp bir sabah. Baktım ki yepyeni odamda eşya. Çocukluk evim bu değildi Eyvah! Gördüğüm, değildi bildiğim dünya! (Rüya,1926) Aynadaki yansımasına bakarken teessürü gözlerinden okunmaktadır. Akmayan yaşlarla sıcacık yüzün; Yavrum, bugün seni, pek olgun gördüm. Gözünde bir küçük noktadır hüzün Neşeni ne bugün ne de dün gördüm. (Aynadaki Haylime,1926) Dipsiz bir kuyu gibi kendine çeker onu karamsarlık, Acizdir, biçaredir. Hüznü, kızgın bir demirdir: Sanma bir gün geçer bu karanlıklar. Gecenin ardında yine gece var. Çocuklar hıçkırır, anneleri ağlar Yaşlar gözlerinle kal anneciğim. (Anneciğim,1926) Babıâli de sefalet ve sefahat dolambacının dehlizlerinde var oluşunun izini sürer. Hocası ve dostu Mustafa Şekip in ve Abdullah Cevdet in evinde sohbet oyun fasılları Peyami Safa ile birahanelerde geçen felsefi istişareler; gazeteci Elif Naci ve musikişinas Mesut Cemil ile barlarda tüketilen hayat Kalabalıklar içinde tek başınadır, öz yurdunda sürgün Ümit ve ümitsizlikle yoldan geçen üç atlıya elini uzatır: Sürün atlılar sürün sürün Beni alıp götürün Bu ilde pek yalnızım. (Üç Atlı,1926) Birer cam gözlü devlere benzettiği kat kat çıkmış evlerin boğucu dünyasından kurtulup. Hiç şaşmayan bir saat gibi işleyen tabiat ın Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 91

Leyla YILDIZ kucağına atılmak ister: Kalk arkadaş gidelim! Dereler yoldaşımız, Dağlar omuzdaşımız, Dünyayı seyredelim, Şehirlerin dışından. Esmerden, sarışından Kaçalım, kurtulalım! (Şehirlerin Dışından,1926) Bu keşmekeş dünyanın esaretinden azat edilmek ister: Bırak, keyfini sürsün. Şehirlerin, köleler! Yeter bizi tuttuğu Tükensin velveleler. Kalk arkadaş gidelim. (Şehirlerin Dışından,1926) Trajik öğelerle iç sıkıntısını sergilerken adeta bir Albert Camus ve Jean Paul Sartre dir. Egzistansiyalizmin penceresinden bakar varlığa. Dünyaya atılmış, özgürlüğe zincirlenmiş çağdaş bir köledir: Kaç mevsim bekleyim daha kapında, Ayağımda zincir, boynumda kement? Beni de piştiğin bela kabında, O kadar kaynat ki, buhara benzet. (Yunus Emre,1926) Ölüm yegâne kalesidir. Bir sığınak; anne gibi. Bu kış yolculuk var, diyorsa için, Beni de beraber al anneciğim. (Anneciğim,1926) Babıâli de arayışlar devam etmektedir. Genç yaşta tanıştığı Abdülhak Hamid in evindeki edebi sohbetleri hiç kaçırmaz. Gece olup evine gidince kendisiyle baş başa kalır; kendisi ve hafakanları ile. Uyku ile uyanıklık arasında geçen sanrıların gerçekliğinde hayali varlık sadece kendisidir: 92 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bohem Çırpınışlarda Açan Bir Lotüs: Necip Fazıl Kendim ayakucuma büzülmüş, uyumakta; İplik iplik sarıyor sükûtu bir yumukta, Hırıl hırıl Hırıl hırıl Bir göz gibi süzüyor beni camlardan gece, Dönüyor etrafımda bir sürü kambur cüce, Fırıl fırıl Fırıl fırıl Söndürün lambaları, uzaklara gideyim; Nurdan bir şehir gibi ruhumu seyredeyim, Pırıl pırıl Pırıl pırıl Sussun, sussun, uzakta ölümüme ağlayan, Gencim, ölmem, arzular kanımda bir çağlayan, Şırıl şırıl Şırıl şırıl (Sayıklama,1927) Sorgulama içinde hesaplaşmaya geçer. Öfkesi azgın bir deniz gibi kabarmıştır: Hangi dert kaldı, söyle bağrını üşüşmeyen, Hangi ölüm şarkısı, bu dilinden düşmeyen? Hangi öfkeyle yüzün, böyle karıştır yer yer Sana yan mı baktılar, bir şey mi söylediler? (Azgın deniz,1927) İçsel âlemindeki patlamaları, dilin büyüsüne aktararak isyan tufanları kopartır. Hırçınlıklarını azgın bir denize giydirerek saldırıya geçer. İntikam ve hınç doludur: Bir şey dinleme artık, bir şey dinleme! Çağır bütün günahkâr ruhları cehenneme! Karşısına, sahil, kaya, insan kim çıkarsa vur! Vur başına, âlemde, kör sağır ne varsa vur! (Azgın Deniz,1927) Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 93

Leyla YILDIZ Hiddet ve nefreti kayaları döven sert dalgalar gibidir; muhatabının suratına çarpar. Buna daha sonraları, mürid vasfını elde edince, Allah adına, idealleri için yapacaktır: Allah için kızmak ne büyük şey, içinde bulunduğumuz devrin Allah düşmanlarına karşı nefret, gayz, hiddet yüz bin namazdan üstündür. diyecektir. Denilebilir ki bütün mütefekkirler, ideologlar yaşadığı toplumu rahatsız eden insanlardır. Sokrates: Ben Tanrı nın sizin başınıza musallat ettiği bir ak sineğiyim. sözüyle bunu en güzel şekilde ifade etmiştir. Şairin bohem hayatında en karanlık yıllar 1928 1929 seneleridir. Beyoğlu Asmalı Mescit sokağı ndaki pansiyonda sefahat ve sekerata gark olur. Burada Peyami Safa, Çallı İbrahim, Mesut Cemil, Elif Naci ve Eşref Şefik ile beraber kalmaktadır. Ressamlı, heykeltıraşlı, şairli, muharrirli, profesörlü bir güruhla bu tavan arası odalarda türlü türlü sarhoşluklar yazar. Doludizgin yürüyen içki, kadın, kumara bir de eroin eklenir. Kumar felsefesini Dostoyevski ve Stephan Zweig gibi ustaların da yaptığı üzere bir eseririnde, Namı Diğer Parmaksız Salih tiyatrosunda ifşa eder. Tüm bu iptilalara rağmen şair, tatminsizdir. Azaptadır. Zaman ruhsal bir azapla geçmektedir. Psikolojik bütünlüğü dağılmış, ruhu çarmıha gerilmiştir: Azap, saçlarıma ak, Yüzüme çizgi serdi, Ruhumu, çırıl çıplak, Soyup çarmıha gerdi. (Azap,1928) İntizarını çarpıcı imajlarla anlatır: Bağrım, çizgi çizgi kan; Beni seyretti hayran. Bir kadın oldu o an, Kendini bana verdi (Azap,1928) Islah ve iflah olmaz düşkünlükle gözleri sokak kadınlarındadır: Öyle bir sokak ki bu Her köşede bir kadın; 94 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bohem Çırpınışlarda Açan Bir Lotüs: Necip Fazıl Geçene, öz yolcusu Gibi bakar Anladın. (1928,Sokak) İştihalarını dizginleyemez. Nefis karşısında mağluptur, nefsin ezeli mağlubu: Cinnet, şüphe, korku, benim eserim; Sıcak kalbinizde gizlidir yerim, Bir kurdum ki, sizi hep diş diş yerim Ve gezerim her gün elbisenizde (Nefs,1928) Aynı yıl Kaldırımlar şiir kitabı neşredilir. Yalnızlık, vehimler, sayıklamalarla inşa ettiği trajik bir krateri, orijinal imajlarla edebiyat podyumuna çıkarır. Müthiş bir alkış tufanı kopar. O yıllardaki şiir atmosferine yeni bir soluk getirmiştir. Cumhuriyet Devrinin meşhur edebiyat tarihçisi İsmail Habib Sevük, Edebi Yeniliğimiz de onun his ve hayal yüksekliğine hiçbir şairin çıkmamış olduğunu söyler. Devrin büyük eleştirmeni Nurullah Ataç, onu yarına kalacak tek şair olarak gösterir. Yakup Kadri, Alp Dağları ndan gönderdiği makalede, şairin ilk defa kendisi tarafından keşfedildiğini ileri sürer. Gazeteci ve şair Yaşar Nabi de ondan Bir mısraı, bir millete şeref verecek şair diye bahseder. Altmış dört yapraklık bu şiir kitabı hakkında yazılanlar bunun on mislini aşar. Neredeyse bütün matbuat dünyası, onun yazı ve şiirlerini yayımlamak için yarışa girer. Bu arada, şiirleri ders kitaplarına alınır ve gençlere büyük şair diye tanıtılır. Bu yıllarda özel bir şirkette muhasebe şefi olarak çalışır. Peyami Safa idaresindeki Cumhuriyet gazetesinde yazılar yazar. Aynı dönemde Nazım Hikmet de Resim Ay mecmuasında şiirlerini neşretmektedir. Fütürizmin kurucusu İtalyan şair Marinetti nin açtığı yoldan giden Nazım Hikmet in şiirleri için Keman sesini ayakları altında çiğneyen davulun zaferi benzetmesini yapar. Aynı sıralarda batılı roman tekniğinin üstadı Halit Ziya ile tanışır. Bu yıllarda Babıâli, şairin ifadesiyle hengâme dir. Meddahlık! Ve aşk ve değer hükmünden yoksunluğun doğurduğu bin ir dallı felaket Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 95

Leyla YILDIZ ağacı Ahlaksızlık (Babıâli, s.91).tam bir dedikodu panayırıdır Babıâli. Yahya Kemal den Ahmet Haşim e ve Hüseyin Cahit e kadar herkesi bir dedikodu dalgası sarmıştır. Şair, yine yalnızdır; kalabalığa gömülü bir münzevidir: Yalnızlık bir fenerse Ben de içindeki mum. (Yalnızlık,1929) Hâlbuki Peyami Safa nın tuttuğu dairede onun annesiyle beraber kalmaktadır. O vakitler, hayatında yepyeni bir sayfa açılır; Ankara ya gider ve Orada iş Bankası na girer. Ankara da yeni muhitler edinir. En çok Yakup Kadri ile Falih Rıfkı Atay ın evlerine uğrar. Cemiyet içinde cemiyetten tecrittir yine. Uzlet köşesinde yalnızlık trajedisini sergiler. İnsanlar içinde en yalnız insan; Düşün, taş duvara başın gömülü! Ve kapan sükûta, granitten, taştan, Mazgallı bir kale gibi örülü. (Geceye Şiir-2,1930) Yalnızlık senfonisi, gece çökünce çınçın öter kulağında: Beni yad edermiş gibi, bütün gün Ötün kulağımda, çın çın geceler! (Geceye Şiir 1,1930) İnleyen birer nağmedir elemleri; geceler ise dostu. Ruhunu beden işkencesinden kurtarmayı diler. Geceler çekmeyin benimçin hüzün, Gelin siz, ruhumu tenimden süzün; Bırakın naşımı yerde gündüzün Gölgemi alın da kaçın geceler. (Geceye Şiir 1,1930) Ulus ta Babıâli kahveleri fonksiyonunu gören İstanbul Pastanesi ve Kerpiç Lokantası vardır. Buranın müdavimleri Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşar Nabi Nayır, Feridun Fazıl Tülbentçi; Nurullah Ataç ve Ahmet Kutsi Tecer ile sık sık bir araya gelir. Kendilerine Amerikan vari yeni 96 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bohem Çırpınışlarda Açan Bir Lotüs: Necip Fazıl bir dünya arayan Babıali sızıntıları (Babıali s.103) arasında ölü gibi kımıltısızdır; Ölüler içinde en yalnız ölü. Fildişi kulesinde sanatının doğum sancılarıyla kıvranmayı yeğlemektedir: Gözlerim bir kuyu, dilim kördüğüm; Bir görünmez âlem olsa gördüğüm; Mermer bir kabuğa girip, ördüğüm, Kapansam içimden gelen ahenge. (Geceye Şiir 3,1930) Kabına sığmayan ruhu, çalkantılar meydanıdır; bu meydanda fırtınalar eser: Sesimi alıp da kaybetse rüzgâr. Versem gözlerimi bir sonsuz renge! İçimde bir mahşer uğultusu var; Ruhumdur çağıran, tenimi cenge. (Geceye şiir 3,1930) Var oluşun sırrına vakıf olmadığı için ürpertiyle doludur. Dünya vahşet alanıdır ona göre; can alır, kan içer: Mercan mercan, uçuk dudağında kan, İnci, inci soluk şakağında ter. Ne baş yedi, ne kan içti bu meydan; Bu meydan âşıktan canını ister. (Mansur,1930) Acıyı kutsallaştırarak acıdan kurtulmak derdindedir. Sosyolog Durkeim, ilkel insanların genellikle acıyı kutsal saydıklarını, bir örgeni acıtmanın o örgene kutsallık sağladığına inandıklarını yazmaktadır. Antik Çağ da Kinikler aşırı çileciydi. Hint Brahmacılığı ve Budacılığı da çilecikler öğretilerine dayanır. İlkel Avusturyalılar ise acının bedeni etkilediğine ve yaşam gücünü arttırdığına inanırdı. Aşk ve ızdırap şairi Fuzuli, dertlerine derman bulunmasını istemez, zira dermanın zehri, helakine neden olacaktır. Şair de tıpkı Fuzuli ve çileciler gibi o da ıstırap ister: Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 97

Leyla YILDIZ Tatlıydı akrebin sana kıskacı, Acıya acıda buldun ilacı, Diyordun, geldikçe üst üste acı; Bir azap isterim bundan da beter. (Mansur,1930) Madde ve ötesini kurcalama buhranı Her şeyin künhünü, dibini, dayanağını, aslını, arama belası yine yapışmıştır yakasına: Kimbilir, belki de evlerin cinleridir: Kolları bir davet gibi göğe yükselir, Ölüler, ölüler, arka arkaya gelir, Ruhların mehtaba daldığı taraçalar, Bacalar (Bacalar,1930) Yırtıcı, kanatıcı, derin bir hassasiyetle bakar dış dünyaya. Apartmanlar, içinde faciaların koptuğu azap kuleleridir. İnsanlar ise cüceleşmiş devdir gözünde. Azap kuleleri, cüceleşmiş devlerin; Kör mazgallarında raksı var alevlerin; Öyle evcikler ki, tepesinde evlerin, Kopuyor içinde görünmez facialar, Bacalar (Bacalar,1930) Ölüm korkusu, sinsi sinsi gezer peşinde daima: Geride kalanlar hap dövünse de İnsanlar birer birer yine gidiyor. (Tabut,1930) 1931 de askerlik hayatı başlar. Taşkışla ve Harbiye de geçen askerlik hayatından kaçıp bohem macerasına atılır. Peyami Safa, İbrahim Çallı, Fikret Adil ve Darülfünundan Hocası Mustafa Şekip ile uzun entelektüel sohbetlere dalar. O dönemde ebedi olma tutkusu ölüm korkusunu diri tutar: 98 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bohem Çırpınışlarda Açan Bir Lotüs: Necip Fazıl Ya bin yıl, ya bin asır sonra gelecek Koklarken küllerimi mezarımda bir böcek O kadar yanacak ki, bir yüksüklük toprağım Yerden bir damar gibi kopup fışkıracağım! (Ruh,1931) Bu dönemde disiplinsizlik, hapis, firardan mahkemeye kadar düşer. Askerdeyken subaydır. Bu sıralarda edebiyatçıların meskeni, Şişli de Abidin, Arif ve Ahmet Dino kardeşlerin evidir. Bu mekânda eroin eşliğinde madde ruh üzerine tartışmalar yaparlar. Şairin ruhsal daralmaları ateşler, sayıklamalarla devam etmektedir. Ateşler içindeyken kimsesizliğin çelik pençesinde ailesini görür hayal meyal. Dizilir ayakta Anne, baba ve kardeş. Hayal, uzak, uzakta, Ender fiillerle güreş. Başından kayar yastık, Nura döner karanlık; Sırlar çözülür artık, Kırka çıkınca ateş (40 Derece,1931) İstanbul daki bu yıllarında züppeler çerçevesi diye isimlendirdiği bir lokalde Süleyman Nazif, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhun, İzzet Melih, İsmail Habib Sevük, Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal Beyatlı ile alabildiğine entelektüel sohbetler yapar. Fransız kültürünün te sirinin, muaşeret ocağı gibi bir yerdir. Bu pastane. (Babıâli, s.131) Kaygı bozukluğu zaman baskısı olarak dışa vurur kendini. Bu avarelikte ömür hızla akıp gitmektedir: Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 99

Leyla YILDIZ Dün, bugün, yarın, siz, biz, Bu yayın içindeyiz; Onu yüz yıl sayın siz. Ömür on iki saat (Saat 12,1931) 1932 yılında Ben ve Ötesi adlı eseri yayımlanır. Ziya Osman Saba, Ben ve Ötesi ni Türk Edebiyatının en kuvvetli şiir kitabı diye niteler. O sıralarda şair, Hamid hayranıdır. Şair-i Azam Abdülhak Hamid ile Maçka Palas taki dairesinde tanışır. Ondan iltifat görür. Seksen yaşındaki Hamid le kısa sürede sarmaş dolaş olur. Hamid şaire Ey zekâ! diye hitap ederken Hamid in eşi Lüsyen Hanım onu otuzundan eksik şairlerinin en üstünü! (Babıâli, s.142) diye taltif eder. 1934 yılı sonlarıdır. Şöhreti gitgide artmaktadır. Varlık Dergisinde şairin Bu Yağmur şiiri yayımlanır. Bedbaht ve kötümserdir yine: Bu yağmur, karnımı boğan iplik, Tenimde acısız yatan bir bıçak Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik, Dayandıkça çisil çisil yağacak. (Bu yağmur,1934) Beylerbeyi nde akraba yalısında oturmaktadır artık. Mükellef bire yalıda Babıâli nin evvelce sayılan simalarıyla sabahlara kadar süren partilerde içki eşliğinde entelektüel mevzularda devamlı münakaşa ederek çırpınmaktadır. O yıl, Lüsyen Hanım ın aracılığı ile kendisinden 7 8 yaş büyük, zengin, Paşa kızı Hanım hayatına girer. Artık Hanım, Genç Şairde, dinmez bir diş ağrısı, sabit bir fikirdir dir (Babıâli, s.174) Edebi bilgi ve kültürü fazla olan Hanım, şairin şiirlerine hayrandır. Toprağında bir taş olup bekleyeceği bu kadının yalısından çıkamaz olur. Yıllardır onun özlemini taşımıştır. Sen, kaçan ürkek bir ceylansın adeta: Ben, peşine düşmüş bir canavarım! İstersen dünyayı çağır imdada; Sen varsın dünyada, bir de ben varım! (Bekleyen,1930) 100 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bohem Çırpınışlarda Açan Bir Lotüs: Necip Fazıl Şairin Enseni yakacak ateş nefesim dediği bu kadının peşinde daima bir ayak sesi olsa da hala arayış melankolisinde kıvranmaktadır. Bunu daha sonraları; Aylarca gezindim yıkık ve şaşkın Benliğim bir kazan ve aklım kepçe Deliler köyünden bir menzil aşkın, Her fikir içimde bir çift kelepçe. (Çile,1939) Şeklinde ifade edilcektedir. Şair çaresiz depreniş ve çırpınışlar da tükenmektedir. Mülevves ortamlardan cinnetin eşiğine gelmiştir: Bu yağmur, delilik vehminden üstün Karanlık, kovulma düşünceden Cinlerin beyninde yaptığı düğün Sulardan, seslerden ve gecelerden (Bu yağmur,1934) Şairin korkunç üstü korkunç bir buhran dediği müthiş bir krizle tam da cinnet noktasına geldiği 1934 sonlarında Beyoğlu Ağa Camii nde devrin ünlü İslam mütefekkiri Abdülhakim Arvasi nin vaazıyla karşılaşır. Bu karşılaşma onun ensesinde demir bir balyoz etkisi yapar; dünya bir bardak su gibi çalkalanır sanki. Gece bir hendeğe düşercesine birden gerçeğin kucağına düşer. Kanlı bir şafakta Abdülhakim Arvasi bir çil horoz olup ona yepyeni bir dünya hediye eder. Arvasi nin görüşleri, düşünceleri, telkinleri, tavırları ve örnek yaşamı şairi derinden etkiler. Nihayet aşkıyla yanıp tutuştuğu Hanım a yazdığı mektupta siz mutlak yokluğunuz içinde malikiyetin mahrumluğa dönen şekliyle karşıma mutlak varlığı, Allah ı çıkardınız.diye yazar. Tam otuz yıl, saatim işlemiş ben durmuşum; Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum. Kâinattaki nizamı fark eder. Bu düzen onu tefekküre götürür: Fikret, nasıl kurulmuş iç içe bu iklimler? Nasıl kaynaştırılmış, sesler, renkler, hacimler? Hayret ve hayranlıkla bu sani önünde diz çöker: Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 101

Leyla YILDIZ Atomlarda cümbüş, donanma şenlik, Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur İç içe mimari iç içe benlik, Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur! Bu tefekkür ona gerçek sanatı fark ettirir; şairin sanat anlayışı değişecektir bundan sonra: Anladım işi, sanat Allah ı aramakmış; Marifet bu; gerisi çelik çomakmış. Edebi olma muradından ebedi olmaya intikal eder. Gökte saman yolu na, dipsizlik gölünde inciler e göz diker. Kaçır beni ahenk, al beni birlik; Artık barınamam gölge varlıkta. Ver cüceye onun olsun şairlik, Şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta. ( Çile, 1939) Ferdiyeti etrafında ördüğü kozasından silkinip biricik meselesi sonsuza varmak için nefsine yüklenir. Diz çök, ey zorlu nefs önümde diz çök! ( Çile, 1939) Artık gerçek sevgiliyi bulmuş, mutmain olmuştur. Ona ulaşmak için intisap ettiği Efendisinin peşinden koşacaktır. Sevgili addettiği Hanım karşısında adeta: Nesin sen hakikat olsan da çekil. der. Genç şair, Hanım ı, kabzasına kadar ciğerine girmiş bir bıçak gibi öz eliyle sökerek çöplüğe atar. İnsiyakları ile inşiraha kavuşur. Ruhsal bir dinginlik ve huzur çalar kapısını. Sükûnete ermiştir nihayet. Evet, her şey bende bir gizli düğüm Ne ölüm terleri döktüm nelerden! Dibi yok göklerden yeter ürküttüğüm, Yetişir çektiğim, mesafelerden. (Babıâli, s.189) 102 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bohem Çırpınışlarda Açan Bir Lotüs: Necip Fazıl Bir bıçak gibi söküp attığı Hanım ın çıktığı yarada yepyeni bir iltihap peydahlanmıştır: Fikir çilesi Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş, Mevsimden mevsime girdim böylece. Gördüm ateşte, cımbızda yokmuş, Fikir çilesinden büyük işkence (Çile,1939) Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap, beyin zarında sülük tür. Bu yüzden beyni zonk zonk zonklamaktır. Çünkü Başını, bir davaya satmış tır. Mistik ve idealist temayülle arşa gebe dir. Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim, Minicik gövdeme yüklü Kafdağı. Bir zerreciğim ki, Arş a gebeyim, Dev sancılarımın budur kaynağı! (Çile,1939) Hata ve günahlarla dolu mazi den ve ruhsal çalkantılardan muzaffer bir komutan edasıyla çıkar. Tanpınar ın ifadesiyle Yelesi, taze ve keskin bir bahar kokusu ile kabartmış bir küheylan gibi, burun delikleri açılıp kapanarak şahlanan bir genç adamdır artık. Rüyalarda içtiği cinnet yön değiştirmiş; mukaddes emanetin dönmez davacısı olmuştur. Şimdi kitleleri inandığı tek e davet edecektir. 1947 yayımlanan Büyük Doğu nun kapağında, bütün sayfayı kaplayan dev bir adam siluleti yer alır. İki kolu havada ve iki bacağı açıktır. Arka planda, adamın bacakları arasında binlerce insan yığını Şaha kalkmış haykırmaktadır. Durgun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak Haykırsam kollarımı makas gibi açarak. Kaynakça Necip Fazıl, Çile,,Büyük Doğu, Bütün Eserleri,4 Yard.Doç.Dr.Hasan Çebi, Bütün yönleriyle Necip Fazıl Kısakürek in Şiiri,, Kültür Ve Turizm Bak.Yay.Ank.1987 Necip Fazıl Kısakürek / Kendi Sesinin Yankısı, Hazırlayan: Orhan Okay, Etkileşim Yay. İst 2009 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 103

Leyla YILDIZ Necip Fazıl Kısakürek, Babıâli,2.b İst.1976 Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben,5.b İst.1987 Orhan Okay, Silik Fotoğraflar, Ötüken Yay. İst. 2005 Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İst.1979 Fatih Alperen, Tohum Saçan Adam,Sızıntı Dergisi; Ocak 2008,Yıl: 29,sayı: 348 M.Orhan Okay, İnsan, sanatçık/ Şair ve düşünür olarak Bir Necip Fazıl Kısakürek portreni,,hece Aylık Edebiyat Dergisi, Yıl:9,Sayı:97,Ocak 2005 10) Canan Sevinç, Bir Huzursuzluğun şiiri : Örümcek Ağı ndan Çile ye Necip Fazıl a ve sanatına Yönetilen Eleştirilere Toplu Bakış, Hece 11)Mustafa Şerif, Onaran, Bohemlikten Bilgeliğe Necip Fazıl,Hece Aylık Edebiyat Dergisi, Yıl:9,Sayı:97,Ocak 2005 104 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Murat SOYAK TÜRKÇENİN SIRLARI HAKKINDA Tarihte, dilde, kültürde devamlılık esastır. Dil bütün birikimiyle nesilleri birbirine bağlamaktadır. Zaman zaman dile çeşitli müdahaleler yapılmış olsa da akış devam ediyor. Dil, varlığın evidir der Heidegger. Varlığın evi benzetmesi dil için söylenebilecek en isabetli tariftir. Zira insanoğlu bir dilin içinde hissetmeye, tefekkür etmeye başlar. Bu yönüyle dil, varlığın tekâmül ettiği bilinç alanıdır. Dil, anlama-anlatma-anlaşma hususunda araçtır. Bu yönüyle bir görevi yüklenmiştir. Halimize tercüman olduğu sürece kıymet kazanır. İletişimi sağlama noktasında dilin etkin kullanımı önem arz etmektedir. Yanlış anlaşılmaların çoğu dili noksan kullanmaktan kaynaklanır. Doğru kelime, doğru cümle kullanımı neticesinde olumlu sonuçlar alınabilir. Yakınlaştırdığı gibi uzaklaştırır da dil. İyileştirdiği gibi kötüleştirir de dil. Dostluğu sağladığı gibi düşmanlığı da başlatabilir dil. Yücelttiği gibi alçaltabilir de dil. Özen ve dikkat gerektirir. George Orwel, 1984 adlı romanında dil bozumu ile oluşturulan kaos ortamında milletleri sürüler haline getirme düşüncesini işler. Bu roman ilkin 1949 da basılmıştır. Romanda totaliter tek partinin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halkı ve hayatı karartma politikası ustalıkla tenkid edilir. Bu roman, son devirde dil üzerine önemli bir dikkati içermektedir ve cümlemiz için ikâz niteliğindedir. Dilde sadeleştirmenin bir ölçüsü var mı? Yoksa her kelimenin kökenine bakıp ırkçı bir tavırla dilden mi kovacağız? Bu yöntemin olumsuz sonuçları bir bir ortaya çıkıyor. Yeni nesil, İstiklâl Marşımızın dilini dahi anlayamaz oldu. Refik Halid Karay ın, Reşat Nuri Güntekin in, Peyami Safa nın romanları günümüzde okuyuculara sadeleştirilip de Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 105

Murat SOYAK sunuluyor. Elli yıl önce yazılan eserlerin diline yabancılaşmış bir topluluk var. Bu kötülüğü millete reva görenler utansın. Biz her elli yılda bir dilde sadeleştirme yapacak olursak elimizde kalan kuşdili olur. Dilden kelime atıp köksüz sözcükler uydurmanın faydası olmadı. Evimizi yıkma niyetinde olan kişileri, kurumları tanımalıyız. Dil bozumu karşısında teyakkuzda olmamız gerekir. Dile musallat olan uydurmacılık hastalığı neyse ki şimdi eski şiddetinde değildir. Bu durum, günümüz için olumlu bir gelişmedir. Zararın neresinden dönersek kârdır hesabınca yeniden Yaşayan Türkçe esas olmalıdır. Tarihten bugüne bütün kazanımlarıyla Yaşayan Türkçe bize yeni imkânlar sunabilir. Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları kitabında öztürkçecilik, uydurmacılık akımına karşı çıkmış; dilimizdeki Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin yerine uydurulan sözcüklerin yanlışlığı üzerinde durmuştur. 1972 yılında ilk basımı yapılan bu kitapta Türkçe nin güzelliklerini, inceliklerini ve ahengini konu olarak işleyen 43 makale bulunmaktadır. Osmanlı devletinin son devrinde, dilde millî ve şuûrlu ıslahat çalışması Sultan Abdülhamîd devrinde başlamıştı. Sonraki yıllarda da bu çaba devam etmiştir. Özellikle Yeni Lisancılar bu hususta gayret göstermişlerdi. Ağdalı söyleyiş yerine İstanbul halkının konuşmasını esas almak; dilde yabancı kaide ve terkipleri terk etmek gibi amaçları vardı. Bu yöneliş o devir için bir zaruretti. Kararlı ve ölçülü bir yaklaşımdı bu. Nihad Sami Banarlı, İmparatorluk Dilleri isimli yazısında der ki: Hakikât şudur ki Türk milleti gibi, asırlarca hattâ çağlarca dünya sathında konuşmuş, büyük ve fâtih bir milletin dili özdil olamaz; imparatorluk dili olur. Bu tespit üzerinde önemle durmak gerekir. İmparatorluk dili kavramıyla anlatılmak istenen düşünce nedir? Bu kavramın içeriği ve özellikleri hakkında şu bilgiler verilir: Bir kısım diller vardır ki yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda devlet kurmuş hâkimiyet 106 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Türkçenin Sırları Hakkında kurmuş, büyük milletlerin dilidir. Bu diller pek tabiî olarak medeniyet ve hâkimiyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş kelimelerle de zengin büyük dillerdir. İmparatorluk dilleri, milletlerin hâkim oldukları topraklardan vergi alır, baç alır, mahsûl toplar gibi kelime de alırlar. Hem bu alışın ölçüsü de yoktur. Kendilerine lâzım olduğu kadar veya canları istediği kadar alabilirler. Bir taraftan kendi kültür, sanat ve iktidarlarını bu ülkelere yayarlar; dünyanın dört bucağında kendi hükümlerinin geçtiğini görüp kendi dillerinin konuşulduğunu duymanın; kendi bayraklarının dalgalandığını görmenin hazzını, gururunu tadarlar. Öte yandan aynı ülkelerden derledikleri lüzumlu kelimeleri kendi dillerinin gramerine, estetiğine ve fonetiğine göre millileştirerek kendi kelimeleri yaparlar. (s.30) Büyük bir coğrafyada hüküm süren devletin dili özdil olamaz. Fethettiği yerler gibi fethettiği kelimeler de vardır. Dilimizdeki Arapça, Farsça vd. dillerden kaynağını alan kelimelerin varlığı dilimize bir renk, bir çeşni, bir kuvvet vermiştir. İmparatorluk dili, bir medeniyet dilidir. O medeniyetin içinde farklı kavimlerin, farklı kültürlerin, farklı coğrafyaların derin katkısı vardır. Bu durum, tarih boyunca dilimizin büyük zenginliği olmuştur. Kitapta Güneş-Dil Teorisi bahsi var ki birkaç kelam etmeden geçemeyiz. Nihad Sâmi Banarlı, bu teorinin gerekçesi ve hususiyetleri hakkında şu bilgileri verir: Türkçe nin bir kaynak dil olarak başka dillere, tarihin en eski asırlarından beri çok sayıda kelime vermiş bir dil olması ihtimâlini dikkate alır. Bu kelimeleri araştırır. Bulabildiği nisbette bir dil ferahlığına, bir gönül huzuruna ulaşır. Evvelce başka dillere bizim verdiğimiz bu kelimeleri, yine o dillerden alarak, kullanmamızda bir mahzur olmayacağı kanâatine varır. Böylece Türkçe ye başka dillerden gelmiş ve Türkçeleşmiş bütün kelimeleri, Türkçe sayarak, öztürkçecilikten doğan büyük dil keşmekeşini, hem de millî rûhu incitmeden önlemeğe çalışır. (s.307) Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 107

Murat SOYAK Öztürkçe savunucuları dili tahrip etmişti. Türkçeyi bir çıkmazdan kurtarmak için üretilmiştir bu teori. Dilimizde kullanımda olan bütün kelimeleri korumak, sahiplenmek için bu teori bir imkân sağlamıştır. Dilde mevcut kelimeleri atmak suretiyle yapılan büyük yanlıştan dönmek lüzumu hissedilmişti. Bu teori ile amaçlanan Evvelce girilen çıkmaz bir yolu, milletin gönlünü incitmeden terk etmek şeklindeki çok ince bir buluştur. (s.106) Yunus Emre Türkçesi edebiyat ve fikir dünyamız için rehber niteliğindedir. Üzerinde önemle durulması gerekir. Yunus Emre nin dilde ulaştığı güzellik şöyle ifade edilir: Yeni vatan coğrafyasının topraktan yükselen bütün güzel seslerini Türk halk diliyle birleştirmiş, Anadolu Türkçesine o çağlara kadar hiçbir Türkçede görülmemiş bir mûsıkî işlemiştir. Anadolu da bir felsefe olmaktan yükselerek bir îman derecesine varan ve çok sayıda halkı kendi ışıklı çerçevesine toplayan tasavvuf felsefesini, Türk diliyle söylemenin, hem de kifâyetle söylemenin sırlarını bulmuştur. (s.92) Yunus Emre nin şiirlerinde Türkçenin gücü okunur. Cümle güzellikler kıvamını bulmuş halis bir Türkçe ile dillendirilir. Yunus Emre, dil hususunda da ufuk şahsiyettir. Tam bir büyük şair sezişiyle milletinin lisânını hissetmiş ve ondaki güzel sesi duymuştur. Yine çok olgun bir insan olarak, kendileriyle medenî alışverişler yapılan başka milletlerin dillerinden alınmış kelimeleri, bir imânın ve irfânın ifâdesi için en tabiî sözler bilerek Türkçenin sesine, mîmârîsine ve estetiğine göre söylemekte gösterdiği hüner ve olgunluk, yaptığı her iş kadar büyüktür. (s.96) Kelimelerin kökenine bakıp da değerlendirme yapıldığında dil bir çıkmaza gider. Zira tarih boyunca çeşitli kavimler ve kültürler ile temasımız oldu. Verdiğimiz kelimeler var; aldığımız kelimeler var. Bunda yadırganacak hiçbir şey yok. Türkçe, kendi içine kapanan bir kabile dili değildir. Başka dillerden aldığımız kelimeler zaman içinde öylesine işlenmiştir ki artık bize ait olmuşlardır. Mesela gönül, gül, merdiven, 108 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Türkçenin Sırları Hakkında köşe, perşembe kelimelerinde olduğu gibi. Nihad Sami Banarlı bu hususta şöyle der: Görülüyor ki dillerin kelimeleri değil fakat sesleri millîdir; her dilin kendi iç ve dış mûsıkîsi millîdir. Türkiye de bir türlü dikkat edilemeyen, büyük dil hakîkati budur. Hiçbir medeniyet dilinin bütün kelimeleri millî olamaz fakat sesi mutlaka millî olur. Bir de mîmârîsi millî olur. Yani, kelimelerin yan yana gelmesinden doğan söz istifi, bu yan yana gelişlerin yarattığı ifâde âbidesi millîdir. ( s.34) Millî mücadele döneminde Türkçe öz kıvamına ulaşmıştı. Bu güzel menzil, dil ırmağının asırlarca süren yolcuğundan sonra oluşturduğu bereketli bir delta ovası gibidir. Devrin âlimleri, şairleri, edipleri, mütefekkirleri bal tadında bir Türkçeyi o devirde eserlerinde kullanmışlardı. Nihad Sami Banarlı, hocası Yahyâ Kemal e işaret eder ve der ki: Yahyâ Kemal Türkçesi, lisânımızın büyük fırtınalar geçirdiği bir çağda, Türkçenin sesine, mîmârîsine, rûhuna ve dehâsına sâdık kalmak yoluyla bu lisânı kendi devrinin şâhikasına ulaştırmıştır. (s.123) Dil, nihayetinde canlı bir varlık. Kâinatın varoluşu ile yaşıt. Ve eşyanın bütün isimleri insana öğretildi. Dil ile oynayanların iyi niyetli olduklarını düşünemeyiz. Elbette dilde yeni kelimeler olacaktır, türetilecektir. Dilin kullanımı dâhilinde, kendi iç mantığında bu kabul edilebilir ama edebiyat yerine yazın, kitap yerine betik, peygamber yerine yalvaç demenin dile bir katkısı olamaz. Dili zenginleştirmenin yolu evvela mevcut birikimi görmekle başlar. Dil ocağında pişip de zaman eleğinden geçen kelimelere -kökeni nereye ait olursa olsun- sahiplenmek gerekir. Bir bütünlük ve ahenk içinde ışıldayan o kelimeler artık bize aittir. Medeniyet ufuklu bir yaklaşım esas olmalıdır. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 109

Muaz ERGÜ BAHAR GELDİ Dün bir gül düşmüş bir taraçadan Bahar gelmiş dedim başımı kaldırmadan Sezai KARAKOÇ Bahar geldi. Çiğ taneleriyle uyanıyor güller. Güneş gri bulutlar arasında bir görünüp bir kayboluyor. Gün vurunca ürperiyor kuytularda zambaklar. Serin, yumuşak bir rüzgar sessizce dokunup geçiyor yüzüme. Ötelerden bir el dokunuyor ruhuma. Karları eriten güneşin şen şarkısına kuşlar eşlik ediyor. Bin bir ses, bin bir renkle. Yakılıp yıkılan benlikler yeniden onarılıyor her bahar. Bin bir ışık huzmesinin içinden çıkıp gelen sağanaklar sanki bir nisan şakası yapar gibi ıslatıyor sokakları. Çayır çimen, börtü böcek uyanıyor uzun uykusundan. Toprağın rahminde bir doğum sancısı. Yeniden doğuruyor kendini baharın kucağına. Sidretül Münteha dan düşmüş bir diriliş şarkısı yayılıyor yeryüzüne. Bahar geldi diyorum!... Hanımeli, defne, ıhlamur, iğde kokularıyla sarhoş oluyor günler. Tabiatın tuvallerinden akan renk cümbüşleriyle ve parlak çizgilerle yürüyor bahar yaşamın kalbine doğru. Baygın sardunyalarla, yasemenlerle çıldırıyor kaldırımlar. Karanfil kokuyor şimdi alacakaranlıklar. Gül kokuyor. Nazlı nazlı sallanıyor nergizler hafif bir rüzgarla. Leylak kokusuyla gülümsüyor ılık bahar akşamları. Namütenahi bir huzurla oturuyor yıldızlar göğün derinliklerinde. Ay damlıyor şimdi bahar gecelerine. Aşkla söyleşiyor, aşkla söylüyor bütün börtü böcek sessiz bahar gecelerinde. Kaç bahardır güller düşüyor taraçalardan ve modern dünya dönüp bakamıyor bahara. Dönüp duruyor hep mevsimsiz bir zamanda. Hep mevsimsiz bir bahçede son bahara yapraklarını döken devasa bir yorgunluk ağacı. Şirazesi dağılmış kitaptan kopan bir yaprak gibi savrulup duruyor modern insan bir oraya bir buraya. Baharın diriliş şarkısının tınıları değmiyor kulaklarına modern insanın kaç bahardır. 110 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Bahar Geldi Kaç zamandır kurak toprağa benziyoruz hepimiz. Rüzgarın ayaklarımızın altına serdiği, ayaklarımıza kapanan envai çeşit çiçeklerin kokusuyla kendinden geçmiyor ruhlarımız. Kirpikleri yedi iklimin nefesiyle bilenmiş, saçlarında bin bir çiçek reyhası, avuçlarında semavatın vecd raks ettiği sevgili yok. Hasretinden tamburların çatladığı sen yoksun. Bahar geldi diyorum!... Bir sonbahar sürgünü ruhlarımıza yağmur yağmasa da, hiçbir mevsim hiçbir güneş doğmasa da muzip bir çocuk sıcaklığıyla yokluyor bahar en kuytu yerlerimizi. Yüzünü dön diyor toprağa. Dinle diyor dirilişi ve diriltenin nefesini. Yaşamaktan soğuyan bedenlerimize bir nisanda daha dokunuyor gün ışığı. Her bahar bir çığ yuvarlıyor içimize. Her bahar yaralıyor aşkın oku. Bahar geldi. Ilık bir rüzgarla ürperiyor leylaklar. Sonsuzca bir ümit sarıp sarmalıyor bütün bir kainatı. Bahar geldi. O uzaklardaki, hatıralar ülkesindeki sevgilinin bahar bahçesinde menekşeler açıyordur. Papatyalar bir raksa başlıyordur güneşle. Saçlarına değen rüzgarlar mest oluyordur. Saçlarının her telinden kadim bir Vav dökülüyordur tarihin avuçlarına. Ayaklarının değdiği yerler gelinciklerle doluyordur. O yaşmağını toprağı örten bereketli bir ekin tarlası gibi örtüyordur geceye. Kadim bir Kudüm kadim bir Şark ı çalıyordur. Hasretinin sızısından çatlıyordur o Kudüm. Kediler geliyordur bahçesine. Kedileri seviyordur o karanfil gölgelerinde. Nilüferlerle söyleşiyordur gizli gizli. Nar çiçeklerine fısıldıyordur sırlarını. Kırlangıçlar konuyordur omuzlarına. Bahar geldi. Yağmur yağıyordur. Mahzun bir hatırlayış oluyordur şimdi geçmiş zaman. Mahcup bir dokunuşla dokunuyoruzdur sevgilinin silüetine. Bahar geldi. Akan sular sele, eylüller nisana döndü. Bahar geldi diyorum. Dünya gurbetinde bir bahar daha.. Bahar geldi. Güneş yine doğuyor, dünya yine dönüyor, bahar yine geliyor. Nereye dönsek yüzümüzü, güllerin şarkısı Nereye dönsek bahar Bahar. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 111

Fotoğraf: Mustafa ERDOĞAN

Mustafa GENÇ* GELENEKLİ TÜRK SANATLARININ KAYNAKLARI Üç kıtada birden yaşayan Türk milletinin geniş bir tarihi ve kültürü ile birlikte kendine has zengin bir sanatı vardır. Tarihte, Orta Asya da çeşitli adlar altında devletler kuran Türklerin ilk sanat eserleri burada kendini gösterir. İslam öncesi ve sonrası olmak üzere iki ana devreye ayrılan sanatımızın ilk devrine ait motifler milli kültür ve folklörün etkisiyle gelişmiş, İslamiyet in kabulünden sonra da bu kültürün etkisiyle daha zengin hale gelmiştir. İslam dininin kabul edilmesiyle birlikte bu dinin kültür çerçevesi içerisine giren Türklerin müşterek İslami motifleri benimsedikleri, hatta onlara kendi renklerini vermelerinin yanında İslam öncesi devre ait eski sanat geleneklerini de terk etmediklerini görülür. Bu durum Türk sanatının hiçbir zaman milli vasfını kaybetmediğinin bir delilidir.( Koyaş, E,F, 1983 1984:1.) Her toplum güzel ini, kendinde var olan geleneklerinin, inancının milli zevk ve ölçüleri ile benimser ve anlamlandırır. Bu farklılık o toplumun yaşadığı coğrafyadan ve kültürden kaynaklanır. Yaşadığı süreçte kazandığı bilgiler ve kurduğu medeniyetler sayesinde olgunlaşır. Türk toplumunun sanat zevkini, estetik anlayışını, sanatın günlük yaşamdaki yerini, en iyi yansıtan alanlardan biri de geleneksel sanatlardır. Türk Sanat geleneklerinin özünü koruyan, maziden günümüze Türk kültürünün devamını sağlayan ve Türk kimliğini çizen gelenekli sanatlarımızı derinlemesine incelemek; temelinde yatan felsefeyi ve bunun çizgilere, şekillere yansımasını anlamak ve anlatmak, bir manada kendimizi anlamak, millî kimliğimizi tanımak ve tanıtmaktır. Çünkü bir milletin tarihi, yaşadığı hayattır. Kültürü ise, kendi tarihi içinde yaşarken edinmiş olduğu inanç ve davranış biçimidir. Bu kültür, sahip olduğu gelenekler ile nesilden nesile aktarılır. Gelenekler aynı zamanda ait olduğu milletlerin kimliğini belirler. İşte bu nedenle geleneksel sanatlar, millî kültürümüzün temel taşlarından biridir. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 113

Mustafa GENÇ Sanatta, estetik değerlerin yanı sıra toplumun öz benliği vardır. Bu öz benlik ise, sanatın estetiğini ortaya koyan insanın içinde yaşadığı toplumun zekâsı, hayat felsefesi, ahlak nizamı, maddi ve manevi istekleridir. Sanat bir anlatış, bir ifade ediş şeklidir. Anlatılan ise, sanatkârın iç ve dış dünyasıdır. Başka bir deyişle, insanın yaşadığı dünyayı gönül gözü ile seyrederken gördüklerini, hissettiklerini sembollerle anlatmasıdır. Sanat düşünülen, hissedilen duygu ve düşüncelerin maddede biçimlenerek hayat bulması veya mananın maddeye yansımasıdır. Her sanat eserinin temelinde, onu var eden bir mana ve duygu mevcuttur. Atalarımız, Aşk olmayınca, meşk olmaz demiş ve işin özünü ne güzel ifade etmişlerdir. Zira güzellik, aşk ve sanat, birbirini var eden ayrılmaz üç temel kavramdır. Güzelden maksat aşk tır. Aşkın dili ise sanat tır. Genel olarak bir sanat eserinde iki çeşit özellik bulunur. Bunlardan bir kısmı, eserin kimliğini belirleyen, milli değerleri yansıtan özelliklerdir. Eserin ait olduğu kültürün izlerini taşır. İçinde kısmen geleneklerinin de bulunduğu bu özellikler hassasiyetle korunmalıdır. (BİROL,2007: 76) Diğer bir grup ise farklı okullara, yüzyıllara veya sanatkârın kişiliğine göre değişebilen özelliklerdir. Bir eserin meydana gelişinde çok önemli olan bilgi, görgü ve yetenek, sanatkârın tavrını belirler ki bu karakterin, kişiliğin esere yansımasıdır. Bu tavrı tanıtan özellikler, şahıslara ve ortaya koydukları üsluplara göre değişir. Fakat herhangi bir sanatkârın, eserinde seyredilen kendine has tavrı veya üslubu, hayatı boyunca çalışmalarında devam eder. Tıpkı çocukluktan yaşlılığa kadar, dönem dönem çekilmiş resimlerde seyredilen, değişmeyen yüz ifadesi ve bakışlardaki mana ile değişen yüz hatları gibi. Sanat evrenseldir. Fakat sanatçının mensup olduğu bir millet ve içinde yetiştiği bir kültür vardır ve o, bu ortamda şekillenen bir kimliğe sahiptir. Başarılı bir eserde de işte bu kimliğin yansıması seyredilir. Şayet eser bu özelliklerden mahrum kalmışsa, bir özenti veya taklitten başka bir 114 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Gelenekli Türk Sanatlarının Kaynakları değer taşımaz. Modern resmin en önemli isimlerinden olan Picasso nun eserlerinde İspanyol kültürünün etkisi görüldüğü gibi; Mimar Sinan ın eserlerinde de akıl almaz ustalıkla kullandığı kubbe, inancın odak noktası olan tevhid şevkinin maddeye yansıması izlenir. (Birol,2007: 76) Karahanlılar dan başlayarak, İslamiyet sonrası Türk kültür ve sanatında, yeni dinin etkisiyle sanatsal alanın ilgi odağında başkalaşımlar görülür. Cami, medrese, köprü, kervansaray gibi mimari yapılar; heykel yerine bitkisel motifler ağırlıklı üç boyutlu taş işlemeciliği türünde mimari süslemeler; resimden çok minyatür; grafiksel tasarımlar anlamında hat, tezhip; figüratif desenli çini, cam, maden işleri ve seramikler daha çok önem verilen sanatsal etkinlikler olmuştur. Selçuklu hükümdarları da günümüz atölye ve tasarım merkezleri anlamında Nigarhaneler ve resim enstitüsü anlamında Nakkaşhaneler yapmışlardır.(alakuş, 1997:68) Aynı geleneği Osmanlılarda da Sarayın Birun teşkilatına mensup Ehl-i Hiref ocağında görürüz. Modernleşme süreciyle birlikte, Osmanlı aydınından günümüze hala kafa karışıklığı devam etmektedir. Çünkü toplumsal değişim kolay bir süreç değildir. Oysa sanayi devrimiyle tüm Dünyayı etkisi altına alan ve günümüzde bilişim teknolojisindeki hızlı ilerlemeyle devam eden küreselleşme olgusu ve paralelindeki modernleşme süreci günümüz içinde aynı karışıklıkta devam etmektedir. Fas kültürüne ait olan fes Osmanlı toplumuna geldiğinde; halk, kavuğunu çıkarıp fesi giymek istememiş ama aynı toplum Şapka Devrimi sonrasında ise fesini çıkarmamak için direnç göstermiştir. Bizde geleneğe bağlı Türk Sanatı bir türlü anlaşılamamıştır ve kafa karışıklığı hala da devam etmektedir. Gelenek yeterince anlaşılamadığı için ona bağlı olarak devam eden ve gelişen sanat da anlaşılamamıştır. Gelenek, sağlıklı yeniliğin ve değişimin ilk şartıdır. (Ayvazoğlu,1996:17) Osmanlı da bilim ve sanat aynı sözcükle anlatılırdı. Bilim için sanayi, bunun üst düzey sanatsal çalışmaları için ise Sanayi-i Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 115

Mustafa GENÇ Nefise sözcüğü kullanılırdı. Modern toplum yaşantısının zorladığı iş bölümü ve uzmanlaşma anlayışı ile, bilim ve sanatla uğraşan akademi bilimsel olma özentisi içinde üniversite olmaya çalışmış; üniversite ise sanatı küçümsemiş, yoz ve güncel örnekleri ölçü almış ve bilim adına yabancıların yorumlarının dışına çıkamamıştır. Mehmet Akif in şu tespiti bizim için çok önemlidir. Eski eski olduğu için atılmaz; kötüyse atılır. Yeni, yeni olduğu için alınmaz; iyiyse alınır. Geleneğin doğru anlaşılması bu tespitlerin iyi değerlendirilmesiyle mümkün olabilecektir. Avrupa sanatında gelenek kavramı doğada görüleni taklit eden ve Rönesanstan beri süregelen bir olgu için söylenirdi. Avrupa geleneksel sanatında genellikle ağaç ağaca, kuş kuşa, insan insana benzetilmeye çalışılırdı. Günümüzde ise bu sanatın yeri ise müzeydi. Buna alternatif olarak bulunan yol ise soyut sanattı. Yani biz Türklerin yüzyıllardır geleneksel dokumalarımızda kullandığımız motif ve tarzdı. Türk toplumu geleneksel değerlerini korumayı ve geliştirmeyi hep başarmıştır. Avrupa da Rönesansı başlattığı kabul edilen İon ve Bizans kültürleri ile iç içe yaşamalarına karşın onlardan faydalanma gereksinimleri duymamışlardır. Türklerin sanatsal duygularını yansıttıkları geleneksel dokumalarımızda ne İslam süslemelerindeki salt geometrik dengeye dayalı matematik düzen ne de Bizans ın kurallar ve yasaları altında kıvrılıp kalmış sıkıntı ve bedbinlik vardır. Yine mimaride Efes teki İsa Bey Camii dünyanın ilk asimetrik eseridir.(uğurlu, 1997:292) Yahya Kemal`in eserlerini ve estetik görüşlerini doğru yorumlayan, en iyi öğrencisi A. H. Tanpınar`ın ifadesiyle, «değişerek devam etmek, devam ederek değişmek» şeklinde özetlenebilen dinamik gelenek anlayışı son derece önemlidir. Her zaman bazı sosyal ve kültürel temellere bağlı motiflerle oluşan gelenekten faydalanmak isterken, onu oluşturan değerleri gözden uzak tutmamalı. Gelenekten böyle faydalanmak isteğinin, kendiliğinden olması, 116 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Gelenekli Türk Sanatlarının Kaynakları «akademik» denilen zorlamalara düşmemesi ve «turistik ilgiler»e dönüşmemesi için yeterli bir kültürel birikim gerekir. Yoksa ortaya çıkan şeyler, yine eskinin birer taklidi ve orijinaliteden yoksun özentilikler olmaktan kurtulamaz. Daha pek çok örnekte görüldüğü gibi, milli olmayan bir sanat, milletlerarası değere de sahip olamaz. Kısaca sanatta evrenselliği yakalamak, üstün yetenek yanında şahsî, millî ve yöresel kimliğin güçlü olmasıyla mümkündür. Hattımızın, tezhibimizin, ebrumuzun, minyatür ve kat ımızın okyanus aşırı ziyaretleri ve gördükleri hüsnü kabul, evrenselin; geleneksele sadece hazır değil aynı zamanda mecbur olduğunun işaretidir.(birol, İ, 2009:13) İnsanın şahsiyeti ve onu muhafaza etmesi, sahip olduğu akıl ile mümkündür. Ulusların hafızası da tarihidir. Çünkü tarih yaşanan hayattadır. Kültürü ise, kendi tarih içinde yaşarken olaylardan doğan kendine has tepkilerin ortaya çıkardığı, inanç şekli ve davranış özellikleridir. Bu özellikler ise ait olduğu milletin karakterini anlatır. Ayrıca kültürün asıl özelliği geleneklerinin bulunmasıdır. Köklü bir kültür geleneği sayesinde zamanımızdan önce yaşamış yüzlerce neslin hayat tecrübesinden faydalanma fırsatı bulunur. Ulusları birbirinden ayıran da budur. Bu nedenle bir millet kendi klasiklerine sıkı sıkıya bağlı olmalıdır. Esas olan, geleneğe dönmek değil; gelenekten kopmamak ve onu zamanın koşullarına göre geliştirmektir. Kültürümüzün vazgeçilmez olan bu sanatları, geçmişteki en mükemmel şekliyle günümüze taşımak, çağımızın yeni yorumlarıyla geliştirerek hayatın içine taşımak, yaşanır hale getirmek gerekir..(birol, İ, 2009:19) Gelenek kavramı anlaşıldığında Geleneksel Türk Sanatlarını anlayabilir ve değişimi sorgulayabiliriz. Matbaanın icadıyla binlerce hattatın işsiz kaldığı bir Osmanlı toplumu ile harf inkılâbından sonra toplumun okuma yazma oranında görülen azalma da dünya popüler kültürünün etkilerini hızlandırmıştır. Geçmişi ve geleceği konusunda ne olduğuna bir türlü karar veremeyen toplumlar başka kültürlerden çabuk etkilenirler. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 117

Mustafa GENÇ Sanat eseri yapıldığı yüzyılın izlerini taşımadığı için de onu, daha sonraki nesillere aktaramaz. Medeniyet ise bırakılan eserlerin kalitesiyle belirlenir. Sanatta korunması gereken, kurallar ve kalıplardan ziyade değerlerdir. Bu değerler, o sanata devrinin estetik anlayışı içinde milli, mahalli ve şahsi kimlik kazandıran, verilmek istenen mesajı veya manayı anlatacak ifade üslubunu belirleyen, ecdat yadigârı değerlerdir. Bunları ifade etmek için kullanılan kurallar, semboller, malzemeler dönemin şartlarına, ihtiyacına, sanat anlayışına, zevkine, medeniyet seviyesine bağlı olarak değişebilir ve değişmelidir. Yeter ki korunması gerekenlerin farkına varalım ve hassasiyetle onlara sahip çıkalım ki gelenek geleceğe taşınsın. *Sakarya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk Santları Bölümü Halı Kilim Ve Kumaş Tasarımı Ana Sanat Dalı Başkanı Kaynakça Ayvazoğlu, B,(1996), Geleneğin Direnişi, Ötüken Yayınları, İstanbul. Birol, İA, (1997), Geleneksel Sanatların Eğitimdeki Yeri ve Önemi Türkiye deki El Sanatları Geleneği ve Çağdaş sanatlar içindeki Yeri Sempozyumu Bildirileri, Kültür Bakanlığı Yayınları:1861, Ankara. Birol, İA, (2009), Türk Tezyini Sanatlarında Desen Tasarımı Çizim Tekniği ve Çeşitleri, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul. Mülayim, S,(l999), Değişimin tanıkları Ortaçağ Tük Sanatında Süsleme ve İkonografi, Kaknüs Yayınları No:33,İstanbul. 118 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Hüseyin YILMAZ tav uk budu bu metinin menüsünde bilim adamı tuğrasıyla gelecek mehdiye dair Bilgi işleme m e ktedir. tav uk budu Zindanın gediklerini saran örümcekler nice nice sene anında ağlarını bıraktılar toprağa yakın kapı gıcırtılarının öçgözlü ekranında Kİ bir alt yazılım bağılında dağılan sehpa ayağı dili çekilircesine appışan sineğin beyin arkası dışavurum yalnızlığındaki tavukbudları allem edilip kallem EDİliP elden düşünce zümrüdüankanın silik soluğu parke üzerine bir resme yarıçıplak kaş montajla yerleştirilip elma dilimlendi bıçakları parmak uçlarında da bilmem kaç bin zaman kesiminde zindanın çatalına düşen ışık taklit maklit yoluyla da olsa tabir sözledi rüyayı bele ayakta,oturarak tahirirtah ve geceleyin yan üzere yattığında beyaz yas tığına saç bağından zırhını ve tahtını bilmem bilmem kaç bin sene gerisinden bize doğru süzülen ulak peçelerin parçalarına işlemeli yazıyla gön deri ceğini dilemeden önce birtakım içinde erkek sürüklenerek le sırtüstü ranza boyunu aşmayan ipte dizili fasulye iriliğinde Kİ örümcek dul olan avrata yapışınca alt ekrana ezilen oraklar ilk alta düşen renk 7 defa koro sonunda yargılandı ZENC i de kapı gıcırtılarının muhayyer perdeleri dişlendirirken etinin hizasında suskulanarak; TEMBİHLE! Aralarına girecek dalgayı Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 119

tav uk budu Babayla oğluna eşraftan üç şahit biri diri Tek gözle kapı arkasına tutulan aynada pas tutan kaçak bıçak bir kere dahi ve SAKIN! Bir kere dahi başını bükerek pedallı Koltuğundan yukarıya bakmamayı görmeleri için 7 semiz ilk renktekineğin müsüründen tozunu dahi silkelemeden Kaçıran kurbağa sürüsü mısırı toklanmadan közledi Çinko kovalı meva yapımı sobada binbir sene önünde çekilen Derisi rüzgarın şiddetiyle kasılarak kasıklarında mebla mevla abla huuu SES Dalga boyunu aştı babanın arkasınada İd artık bakan düşüne annenin çorabı şeffaf bir intihar sözlemi gibi bacaklarını bıçaktan sökmeye çalışırken dört şahit biri ölü ek gözle tepeden boyunları eciş bücüş eden rotfaydır anıştırmasıındaki halkaları Kİ hu usunda şey tanerin göz altları ekrandan kırbaçlanırmı kaf havliyle çekerek sayısını saymadan karıncaların safrasından dilüstüne eğilen çilek bir doğru çemberi gibi sandı Kİ anlık bir sonsuz sözde yaşama olanaklarını ismet aşktaşkt dev bir cin puntosunda içine çekerrrek Kanun HÜKMÜN de karar nameyle çileği geceye sindirecekti idalik yazı kipinde evren üzerine çıkarak mısır taneleriy-miş gibi yaparak nokta. karıncalar ani bir göz patlamasıyla bütün türleri yuttu kayarak dibe fazlı bir İZ kesti. 120 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Asiye YÜCEL YOL BİRDEN DİLE GELDİ Bunca yaşadıklarının kendine ait olup olmadığını düşünüp ağır ağır adımlıyordu yolu, ne şikâyetin merkezi ne de nedeni belliydi. Ayağının ucuna gelen taşı umursuz bir hareketle bir fiskede öte tarafa sıçratmıştı. Bu, onun sıkıntılarını hafifletmiş gibi bir daha bir daha yaparak, yerindeki taşların biraz daha öteye fırlatılmış olması onda garip bir öç alma duygusu hissettirmişti. Bir an: Şu inceleşip uzayan yolların yerinde olsaydım keşke! Dedi. Ne iyi hissiz, acısız, hasretsiz, günahsız ve en güzeli ölümsüz diye düşündü. Yorulduğunu anladı, yolun kıyısındaki ağacın altına oturdu, biraz dinlenecekti. Düşünceleriyle kala kaldığını zannettiği bir anda içinden bir ses... Şu fani dünya kurulalıdan beri kaç yıl geçmişse taşların o yaşta olduğunu ve yolun tarihten tarihe geçişine şahit olduğunu düşündü. Hangi tarihteydi bilinmez ülkelerin birinden diğerine gitmek için yola çıkan atlı yaya aç, susuz bir ordunun kimseciklerin inanmadığı, inanamayacağı zaferlere imza atmak için bu yolların yolcusu olmuşlardı da yollarla birlikte cenk türküleri söylemişlerdi. Çoğu zaman uzun yolların ardındaki sevgiliye bu türkülerle selam gitmişti yollardan Yolların tükenmeyeceğini sananlara müjdelerini yol gözleyicilere yine yollar göstermemiş miydi? Bir defasında yol sırtına aldığı ölümcül bir hastayı doktora yetiştirmek için kıvrılan dönemeçlerine aldırmaksızın çok mesafeler kat ettiyse de nihayet ömrü yetmeyen hastanın son nefesini verdiğini görünce sırtından indirmiş bu kez de bağrını açarak, sinesine sarıp sarmalamıştı. Akşamları en koyu karanlığı yüreklerden önce yollara çöker. Bilmem bilir misiniz? Ay ışığı da olmazsa iyice umutsuz bir kıvrılışın iplik iplik çözüldüğü bir yumaktır sanki o vakitlerde yol Bir daha hiç gün ışığı görmeyecekmiş gibi ağaçların esrarengiz gölgeleri serin ve koyu düşer Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 121

Asiye YÜCEL yolun üzerine boylu boyunca Bir gece kuşu sanki hiç doğmayacak bir güneşin kendince müjdesini salar ortalığa gece saatlerinde. Ne zaman yıldızları düşürse gece yollara saçlarına çiçekler takmış sevdalı bir kız gibi söyleşir dururlardı. Sabahın en erken saatlerine yol şahittir her şeyden ve herkesten önce. Dağların kuytu yerlerinde sürüsüyle sabahleyin çoban davarlarını geçirir tozu dumana kata kata çıngırak sesleriyle. Yolun gözleri mahmur ama sabahı gördüğüne mutlu üzerine ilk basacak yolcularını beklemeye koyulur artık. Bir tekerlek gıcırtısı bir at nalı ya da bir ayak tıpırtısı duyar uzaklardan Yolu içinin taa derinliklerine işleyen o ahenkli ses kendine getirir ve atar üstünden sabah mahmurluğunu Güneş tepelerin arkasından göz kırparken ortalığa yol, içini ısıtacak bir başka sevgilinin peşine düşmüştür artık. Akşama kadar güneşin cilveleri ile bir böyle bir şöyle değişip durur yol Kah sarmaş dolaş olup güneşle terler buram buram kah ağaçların dallarına saklanan güneşin saklambaç oyununa sobe der kıvrılan yerlerinde Kıyılarında en güzel halleriyle gür gür açan o yaban menekşeleri, gelincikler, kümelenir serilir yolun kıyılarına Soğuk günlerde onları üşütmemek için yol kıyısındaki küçük öbeklere saklamıştır ayazlı gecelerde. Onlarda unutur mu bu vefalı yol arkadaşını Renk renk açarak kıyılarında kızıl dudaklardan dökülen öpücük misali adım başı öperler yolu. Ne zaman yapıldığı, kimin yaptırdığı belli olmayan bir çeşmenin oluğu doldurup boşaltırken kendini yol bu sesin tek sevdalısı gibidir. Yolcuların dudakları değdikçe çeşmeye nasıl da kıskanır yol serin öpücükleri 122 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Yol Birden Dile Geldi Çeşme en çok içini yola dökmüştür, kışları daha mahzun hatta cılız olur yolun arkadaşı, yazın söylediği şırıl şırıl türkülerin yerini ağır bir yas havasını andıran iniltiler almıştır artık Yollar ki mevsimden mevsime değişendir. Kışları yağan karın her yeri kapattığı, bütün kirleri örttüğü ve her köşeyi bucağı beyazla sarıp sarmaladığı zamanlarda bile bağrındaki ateşten olsa gerek kar bile durmaz yol üzerinde erirdi, erirdi de o beyaz ölümün tek ve en iyi habercisi olurdu kıvrılan, inceleşen yollar Yol dağların ve ovaların, geçit vermez yerlerin çaresi, ilacı olurdu. Sarp yerlerinse umudu. Uzakları yakın yapan, gidenleri getirendi o. Akşamları sabaha çeviren sabahları akşama. Gökyüzünün değiştiği her durumda cefakâr bir ana gibi onu kucaklayan bir geçittir. Ne kadar dinlendiğini tam olarak kestiremedi. Bir rüyadan uyanır gibi silkindi, sağını ve solunu kolaçan etti. Artık bildiği bir şey vardı yolda can vardı, onda tecrübe, onda çile daha güzeli ise umut vardı, yalnız olmadığını düşündü. Yolcu her adımını görüp yolun hissettiğini anlarcasına sevgi ile bastı yolun üstüne. Ümitle baktı yolun inceldiği uzak noktaya Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 123

Fotoğraf: İsa CIDA

M. NİHAT MALKOÇ BOĞAZ IN MAVİ SULARIYLA SÖYLEŞEN ŞEHİR: İSTANBUL Kan kırmızı şafaklara düşer İstanbul un yakuttan sureti Gökler söyleşir Boğaz ın masmavi sularıyla. Bir ikindi yağmuru öper Sultanahmet Meydanı nın kesme taşlarını. Rüzgâr okşar soylu kentin sırma saçlarını. Ufukta sonsuzluğa kilitlenir bir çift mavi bakış Aynalar taşıyamaz şehrin doyumsuz güzelliğini. Aynalar ki hasedinden tuz buz olur. Eminönü nde güvercinler barışa havalanır gagalarında taşıdıkları zeytin dallarıyla. Varoşlarda bir horoz sabahı müjdeler karanlığa gömülmüş şehrin sakinlerine. Bir bağrı yanık Salacık ta Kızkulesi ne döker cümle dertlerini. Hüzne banılmış bir uzun hava tutturur ayışığı gecelerde... İstanbul, düşlerimin mümbit toprağı Tiryakiliğimin tavan yaptığı demlerde sigaramdan çektiğim ilk nefes Galata Köprüsü nden masmavi sulara saldığım oltamın ucundaki umut İstanbul, aynadaki yitik suretim Emeğim, ekmeğim, emellerim, hayallerim İçimdeki sessiz çığlık İstanbul başımın tacı, hasta gönlümün tek ilacı İstanbul, Kumkapı da vur patlasın çal oynasın gecelerinde masamdaki mezem İstanbul bağrı yakınlara sunulan bir zemzem Tutkuların en asili, can parçası, hüzünlerimin en soylusu, en acıtanı Yüreğimde yanan ateşlere dökülen benzin Feryadımın izdüşümü... Samatya da suların lâl dudaklarından hasretle öpen bir akşam güneşidir İstanbul Güneşin pılını pırtını topladığı bir ikindi vaktinde denize nazır bir kahvehanede içilen demli çayın doyumsuz keyfidir İstanbul Hüzünlerin kalbime abandığı seher vakitlerinde kirpiklerime değen bir damla tuzlu sudur nihayetinde Aşklarımın kundağı, muhabbetin gül Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 125

M. Nihat MALKOÇ bahçesi İstanbul bir deli poyraz, bardaktan boşalırcasına yağan bir sağanak yağmur Emirgan da lalelerin çanak yapraklarına değen bir çiy tanesidir İstanbul Edmondo de Amicis ın tabiriyle İstanbul Avrupa`nın gündüz en parlak, gece en karanlık şehridir. Hissiyatın kılıçdarı Ahmet Haşim de bu ecnebiye şu sözle karşılık verir: Karanlık bir gece, saat 10 a doğru, Haydarpaşa`dan Beykoz a kadar otomobil ile bir gezinti yaptınız mı? Yapmadınızsa, otomobil zevklerinin en kuvvetlilerinden birini hiç tatmadınız demek! İçim dışım İstanbul dur benim Denizde kum bende İstanbul İstanbul için Bu şehr-i Stanbul ki bî-misl ü bahâdır/bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır der Lale Devri şairi Nedim Gerçek o ki İstanbul, dünya içinde başlı başına bir dünyadır. Rahmetli Orhan Kemal, -İstanbul da yaşamak beş yüz bin lira eder dermiş. Bence az bile demiş Bir sonbahar yaprağının hüznünü taşır İstanbul Hüzün ki bu şehrin en içli hâlinin tasavvurudur. Kentin mavi gözlerinden süzülür iri bir damla yaş İskelelerin duvarlarından yansır vapurların düdükleri Çamlıca, yukardan süzer sehrengizleri kıskandıran kentin soylu güzelliğini. Yedi tepeli şehirde geçmişle bugün kol kola yürür geleceğin aydınlık şafağına. Eski gramofonlarda çalınan İstanbul a dair türküler daha bir yanık, şarkılar daha bir mahzundur. Her biri yürek delen misalidir. Şehrin uyanış demlerinde gamzeli yüzlerden yayılan tebessümler aynalardan taşmıştır. İstanbul, sımsıcak yatağından kalkıp güne Merhaba demiştir. Geceyi geride bırakıp aydınlıklara doğru yol almıştır öylece İstanbul, Kumkapı da yenen balığın arkasından içilen şarabın kekremsi bir tadıdır damağımda. Üsküdar a gider iken bir dönemeçte aniden karşımıza dikilen sulusepken bir yağmurdur biraz da Altın boynuz olarak gönüllerimizde taht kuran Boğaziçi şıngır mıngırdır Salah 126 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Boğaz ın Mavi Sularıyla Söyleşen Şehir: İstanbul Birsel in deyimiyle. Mavinin gönülleri mest ettiği bir hayal beldesidir. Balıklar da delicesine âşıktır Boğaz ın maviliklerine. Ağlarda dans edişleri bundandır belki de... İstanbul, âhların ve aşkların payitahtıdır; kadim sevdaların şahididir. Ayrılıklara panzehir olmuştur bu gizemli coğrafyanın gizemli köşeleri. Nice cihangirler bu şehre sevdalanmıştır. İmparatorluğu esaretten kurtaranlar, bu şehrin esiri olmaktan kurtulamamışlar. Bu kent, şairlerin bitmez tükenmez ilham kaynağı olmuştur maviyle yeşilin ortasında. Methiyeler İstanbul la bir başka anlam kazanmış, bir başka güzelleşmiştir. Bu şehre dair şehrengizlerde kanatlanmış kelimeler Gözler doymamış kentin güzelliğini temaşa etmekten. İki yüzlü bir şehirdir İstanbul Bir yüzü ak, bir yüzü karadır bu kadim kentin. Panzehirini içinde saklayan bir zehirdir kimileri için Bir yanı küf kokarken, öbür yanı misk kokar bu şehrin. Şairin dediği gibi Beyoğlu tepinirken ağlar Karaca Ahmet... Fakat belki de bu iki yüzüdür onu diğerlerinden farklı ve gizemli kılan Zira bir tavus kuşu gibidir bu kent. Ne güzel demiş şair: Ey İstanbul İstanbul senin iki yüzün var/bir yüzün gülüyorken diğerinde hüzün var diye Öyle değil mi ki?... Bir yanı yetimdir İstanbul un. Yetim çocuklara yataktır buz gibi kaldırımlar Mavi gökler ayazlarda yorgandır kimsesizlere. Yakuttan bir coğrafyanın üstünde ay misali parıldayan emsalsiz bir incidir İstanbul Şehirlerin sultanıdır açık ara... Hisarlar, muhafızıdır bu mavi gelinlikli tazenin. Surlarında zamanın nabzı vurur gece gün demeden. Ayrılıktan muzdarip bir sevdalının yüreğindeki hüzündür bu şehir Gün batımında tılsımlı sularda arz-ı endam eden bir peridir vesselam Osmanlı nın pembe düşü, Bizans ın kâbusudur Türk İstanbul Çağlar deviren keskin bakışların menzilidir. Nebi nin muştusuna Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 127

M. Nihat MALKOÇ mazhar olan Sultan Fatih in yadigârıdır bizlere. Surlardaki taşların dile, yüreklerdeki hissiyatın tele geldiği bir huzur beldesidir. Tarihe açılan bir koridordur baştanbaşa. Dünle yarın arasına kurulmuş kadim bir asma köprüdür. Kimler geçmedi ki bu köprüden. Bir çeşmedir İstanbul, kimler içmedi ki bu kutlu çeşmeden?... Martı sesleriyle uyanır geceyi bir başına geçiren Eminönü o derin uykusundan. Saba makamında ezanlar çınlatır yeri göğü. Gül suretli insanlar daha bir rahatlamış halde inerler Yeni Cami nin kaldırımlarından. Mısır Çarşısı nda besmeleyle açılır kepenkler... Rastgele diyerek oltasını Haliç in mavi sularına atar Unkapanı Köprüsü nde dikilen bir yetim çocuk Demli bir çayın en sadık dostu olur gevrek simitler. Ekmek arası balık yemek için sıraya girer güne umutla başlayan kadını erkeği, kızı kızanı Eminönü ki güvercinlerin bayram yeridir. Gün dipdiri yirmi dört saattir İstanbul da Bu şehir hep iri ve diridir zaman koridorunda. Bir yanı uyusa öbür yanı uyanıktır. Zamana direnen ve vakti kuşatan İstanbul; Emirgan da gökleri perdeleyen çamlıklarda içilen demli bir çay, Kanlıca da yenen yoğurt, Sarıyer de doyumsuz bir balık ziyafetidir. İstanbul silueti ruhları dindiren tarihin bir büyüsüdür. Zamanı ve mekânı kuşatan, kabına sığmayan bir asi çocuktur İstanbul aynalarda. Piyerloti de zamanı dondurup bir kareye sığdırmaktır İstanbul Gözbebeklerini bayram yerine dönüştürmektir o doyumsuz manzarada. Teleferikle tepeden bakmaktır hayata. Peygamberin mihmandarının bakışlarında kaybolup yepyeni ve uhrevî bir kimliğe bürünmektir ruhların mahşeri Eyüp Sultan da. Hayatı temize çekme yeridir Eyüp bir anlamda. Piyerloti den İstanbul a bakmak gafletle körelen bakışları tefekkürle cilalamak, mezar taşlarına bakarak sonumuzu düşünmek, ruhları acılaştıran ölümü iyice hazmetmektir. İstanbul bir başka güzeldir erguvanlar açtığında. Erguvanlar ki bu kentin insanlarını aşka çağırır. Bu güzel şehirde baharın ve yüreklerde 128 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Boğaz ın Mavi Sularıyla Söyleşen Şehir: İstanbul tomurcuklanan aşkın müjdecisidir erguvanlar... Onlar ki bu şehrin zihnimize kazınan suretinin ayrılmaz bir parçasıdır. Pembenin, kavrulan ruhumuza kattığı esintidir erguvanlar İstanbul un doyumsuz güzelliğini bir de erguvan vakti seyretmeli Bir gelinlik misali rüzgârda salınışını görmeli baharda Baharı da, yazı, da, hazanı da, kışı da güzeldir İstanbul un yaşamasını bilenlere Bu şehir hayatı kucaklayan şefkatli bir bağır, merhametli bir yürek, hep veren el, sözün en güzelini lisan-ı hâl ile söyleyen dildir. İstanbul u hep bir dişi olarak tasavvur etmişim ben Zira nazenin, alımlı, kibar bir kadına benzer bu şehir Bakan gözleri kamaştıran bir güzellik Cazibesi ve şuhluğu dillere destandır bu şehrin. Yüreklerimizi yangın yerine döndüren özlemlerimizin limanıdır. Her semtinin apayrı güzellikleri vardır kendince. Beyatlı ya göre bir semtini sevmek bile bir ömre değerdir İstanbul un. Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu(dur), Ada da rüzgâr, uçan eteklerden sorumlu(dur) şairin deyimiyle Bir şiirdir İstanbul, değme şairlerin yüreğinden nakış nakış süzülen Şiirimizin bitmez tükenmez duygu dağarcığıdır. Adına, tartışmasız en çok şiir yazılan şehirdir bu mübarek belde. Dar vakitlerde şairlerin imdadına yetişen ilham meleğidir. Orhan Veli nin gözleri kapalı dinlediği; bu şehrin müzmin aşığı olan Yahya Kemal in Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul! dediği; Ümit Yaşar ın odada, aynada, çantada, masada, oltada, kısacası nereye baksa orada gördüğü; Ziya Osman ın öpüp başına koymak istediği, gözleriyle kucakladığı; Necip Fazıl ın bu şehrin müdavimlerinin ağlayanını bile bahtiyar gördüğü; Lale Devri şairi Nedim in ise bir taşını bütün İran la değişmeyeceği emsalsiz bir şehirdir. Medeniyetlerin nurdan beşiği, Avrupa kültür başkentidir İstanbul. Bu şehir mazi, bu şehir hâl ve bu şehir istikbaldir. Nereye bakarsanız tarih gülümser yüzünüze. Camisiyle, kilisesiyle ve havrasıyla dinler arası diyaloğun en güzel örneğidir. Bu coğrafya üzerinde kurulan asma Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 129

M. Nihat MALKOÇ köprüler, sevgilinin boynuna takılmış gerdanlık gibi anlamlı ve değerlidir. Bu köprüler ki Asya yla Avrupa yı bağlar birbirine. Nice sular akmıştır bu köprülerin altından Bir zamanlar Bizans ın Kostantiniye si olan bu kadim kent, eskilerin tabiriyle Darü l-hilafet, Darü l-saltanat, Deraliyye, Asitane, Dersaadet, Selâtin, Beldetü t-tayyibe, İslambol, Darü l-mülk, Payitaht-ı saltanat, Südde-i saltanat tır artık İstanbul, seherde Süleymaniye nin minarelerinden yüreklere akan saba makamında bir kutlu ezandır. Yüreklerimizdeki kiri temizleyen, eksik yanlarımızı tamlayan, faniliğimizi gideren bir bengisudur. Bu şehir, çölleşen ruhlarımıza, oluklarından zemzem akıtan bir hayat çeşmesidir. İstanbul, maddeden çok mânâdır uhrevi bakışlarda. Bu şehir, çağ açıp çağ kapayan Fatih in emsalsiz fethini gören nasipli Üsküdar dır biraz da. Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?/üsküdar, bir ulu rüyayı görenler şehri! dir şairin deyimiyle. Üsküdar ki Anadolu velilerinden mutasavvıf şair Aziz Mahmut Hüdai nin şereflendirdiği mübarek topraktır. Öte yandan Beykoz daki Yuşa Tepesi şehre her dem manevi bir hava pompalıyor. Yuşa Hazretleri şehrin en hâkim tepesinden bu kentin gönüllü manevi koruyuculuğunu yerine getiriyor. İstanbul kavgalarımızın ve sevdalarımızın asi ve mavi şehridir; yüreklerden taşan yalnızlıklarımızın sığınağıdır. Salkım salkım tan yelleri estiğinde/mavi patiskaları yırtan gemilerinle/uzaktan seni düşünür düşünürüm diye başlayan şarkıların muhatabıdır; beklemekten muzdariptir. Bunun için buğuludur İstanbul un gözleri O, basiret nazarlarıyla bakan gözlerimiz, tutan ellerimizdir. Gül yüzlü hatıraların mahşeridir geçmişin kavşağında... Kadim ve mağrur bir tarih yatar İstanbul un içli yüreğinde. Asırları koynunda saklar bu şehir Şairin deyimiyle Artık eski harpleri anlatır taş duvarlar Kapalıçarşı şehrin nabzının attığı müstesna mekânlardandır. 130 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Boğaz ın Mavi Sularıyla Söyleşen Şehir: İstanbul Şairin deyimiyle kapalı bir kutudur Kapalıçarşı Mehtaplı gecelerde ayışığıyla öpüşür Boğaz ın billurdan suları. Zavallı yüreğim sabaha umut biriktirir heybesinde. Eyüp ün koynunda uyuyan Haliç, sabahın ilk ışıklarıyla kalkar kuştüyü yatağından; ovuşturur çapaklı gözlerini. Rüyadan uyanır Kasımpaşa sırtları Saçları sarıdır, gözleri mavidir, bağrı açıktır intihar bakışlı Beyoğlu nun Taptaze aşkların beşiği, yarım kalan aşkların mezarlığıdır. Aşüftedir İstiklal Caddesi Gecenin karanlığında kaybolur fısıltılar Yetimdir bir köşede büzülüp duran Ağa Camii; ne kadar da yabancısıdır bu sokakların. Ne kadar da yalnızdır kalabalıkların ortasında. Şaire Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,/yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor. dedirten mabettir Ağa Camii Kilise ve havralarla aynı havayı teneffüs eden yalnız ruhların emin sığınağıdır. Büyükada masmavi denizlerin en sadık dostudur. Faytonlar düşlerimi taşır Büyükada da. Karacaahmet te pişmanlıklarını sayıp döker münzevi bir ruh Haydarpaşa da gözyaşları hicran dağlarının üstünden aşar. Bir el, bir elden koparken yürekler yangın yeri Kasımlarda sancılanır Dolmabahçe nin mahzun yüreği. Kasımpatılar büker boynunu Mabetler şehridir İstanbul Süleymaniye, Sultanahmet, Beyazıt; İslam ın kalbinin attığı, uhrevî tecessüslerin tavan yaptığı mekânlardır. Minarelerden dökülen ezanlar mızrak gibi saplanır taşlaşmış yüreklere. Ezanlar çanlarla barışıktır; papazla imam dosttur birbiriyle. Gülistanımızın nadide gülüdür İstanbul Boğaziçi nde geceye akan ayışığı, gönüllerin eyvanıdır. Ezel ve ebedin koyun koyuna yattığı ruhlar mahşeridir. Zincirlikuyu da servilerin gölgesinde bir ölüm sessizliğidir İstanbul... Bir mum misali eriyen zamanın eşyaya aksidir. Yürekleri ürperten bir yankıdır. Arayışların son durağıdır. Bu şehir iştahlı bir vampirdir. İçine aldığı Yusuf yüzlüleri bir daha geri vermeyen bir derin kuyudur bu şehir... Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 131

Hakan BİLGE ÖLÜMCÜL TUZAK YA DA HOLLYWODVARİ TUZAK Bu yazıda The Hurt Locker dan (2008, Ölümcül Tuzak) hareketle Hollywood un propaganda araçlarının satır aralarını okumaya çalışacağız The Hurt Locker da yakın-plan da görünen bir Iraklı var mı? Öteki olmadan, koşulsuz kabul edilen bir canlı organizma? Ama bu bile yeni bir düşünce sayılmaz. Klasik dönem Amerikan sinemasından propagandist iki örnek: Henry Hathaway in The House on 92nd Street inde (1945, 92. Caddedeki Ev) Amerikan ajanı Bill Dietrich (William Eythe), hayatını tehlikeye atarak Nazilere karşı mücadele eder. Kimlik değiştirir, Almanya da eğitim görür, ajanlığın kitabını yazar. İkinci Savaş döneminden bir casusluk serüveni Samuel Fuller ın Pickup on South Street inde (1953, Güney Caddesindeki Pikap) McCoy (Richard Widmark) ve Candy i ( Jean Peters) aynı ulvi menfaat biraraya getirir: Sovyet komünist tehlikesine karşı mücadele. Soğuk Savaş döneminden gizil bir propaganda filmi... Yakın dönemden iki örnek: Sinema araçlarını oyuncak gibi alıp kullanan muhafazakâr Steven Spielberg in Saving Private Ryan ında (1998, Er Ryan ı Kurtarmak) ağır çekim de kolunu bacağını yitiren Amerikan askeri; Munich te (2005, Münih) yine ağır çekim de ölen İsrailliler filan... Amerikalı ön safta onuruyla ölmüştür hep; cow-boy uyla, silahşörüyle, ajanıyla, rozetlisi ve takım elbiselisiyle Sinemasal bir gezinti Amerika Birleşik Devletleri için Vietnam kelimenin en basit anlamıyla bir çamurlu bataklıktı. Gerilla savaşı yürüten çekik gözlüler Amerikan ordusunu ciddi kayıplara uğratmıştı. Bununla birlikte Amerikan ordusu, çoluk çocuk, genç yaşlı ayırt etmeden önüne ne gelir ve kim çıkarsa yüksek kalibre silahları ile, napalm leri ile yerle bir ediyordu. Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 133

Hakan BİLGE Mezkûr savaş çılgınlığı, hastalıklı bünye, Stanley Kubrick in Full Metal Jacket ında (1987), Michael Cimino nun The Deer Hunter ında (1978, Avcı), Francis Ford Coppola nın Apocalypse Now ında (1979, Kıyamet), Oliver Stone un Platoon ında (1986, Müfreze); kent vebası anlamında Martin Scorsese nin Taxi Driver ında (1976, Taksi Şoförü) işlenmişti Şimdi Irak ve Ortadoğu söz konusu. Ama Vietnam Sendromu salt filmlerle değil, rock soundları ile, 68 hareketi ve çiçek çocuklar ile, Jean Genet, Jean-Paul Sartre gibi düşünür ve yazarlar eliyle hemen her ortam ve ülkede defaatle protesto edilmiş ise de; şu haliyle Irak için aynısını söylemek çok zor. Vietnam da olan-bitenin salt bir katliam, insan ırkına yöneltilmiş ve yeni silahların denendiği bir deney ortamı gözüyle bakabilen dünya halklarının; Irak veya Afganistan için aynı vizyonu koruduğu iddia edilebilir mi? Bunun yanıtını vermek kolay, evet; ama fazla uzağa gitmeye de gerek yok. Kathryn Bigelow un The Hurt Locker ı tastamam özetliyor meseleyi Sendrom sözcüğü katliam coğrafyası Vietnam cangılındaki Amerikan askeri için bizatihi biçilmiş kaftandı. The Hurt Locker da cadde aralarında, çatılarda, tehlikeli ve meşum sokaklarda bomba arayan Özel Timler kafası tıraşlanıp Irak a zorla götürüldükleri için mi önem arz ediyorlar? Her Iraklının, yoldan geçen bir çocuğun, sarıklı ve de şalvarlı ihtiyar amcanın, işportacı bir adamın ve dahi bilcümle müslüman Arap ın potansiyel suçlu, dahası hem suçlu hem güçlü olduğu bir uzamda sinemanın realitesinden bahsedilebilir mi? Ülkesine petrol için zorla girdiğiniz, bebelerini öldürdüğünüz, açlıktan ve de ilaçsızlıktan ölüme terk eylediğiniz bir coğrafyada hangi ulvi menfaatler adına terör estirip jandarmalık yapıyorsunuz? The Hurt Locker ın bu bağlamda savaş karşıtı olduğu ya da savaşa objektif bir vizyonla yaklaştığı söylenebilir mi? Hadi canım, şaka mı yapıyorsunuz!... The Hurt Locker, Strange Days de (1995, Tuhaf Günler) Amerika yı kutsayan, cinsiyet ayrımcısı bir yönetmenin filmidir. Artık yeni ideolojik bir özelliği daha var; Amerika nın kıçını yalamak!... 134 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Ölümcül Tuzak ya da Hollywodvari Tuzak Öteki ler Amerika her daim öteki yaratmayı becermiş bir süper-devlettir. Naziler üzerine propaganda yapıtları çektiriyor, Japonlara atom bombası hediye ediyorsa da filmlerinde bu gerçeği sürekli bastırıyor, Sovyet komünistlerini tukaka ilan ediyor; Çinliyi, Kuzey Koreliyi, Afganlıyı, Vietnamlıyı, İranlıyı, Iraklıyı eziyor, yok ediyor, dışlıyor, ötekileştiriyor Amerika için düşman veya öteki sürekli değişse de, ortak amaç ve hedef baki kalıyor. Kim ya da ne olduğu önemli değil; öteki ni aynada görmektense aynayı yerle bir ediyor Fiziksel sınırları olmayan, coğrafyasından binlerce kilometre uzaklıktaki ülkelere girip çıkıyor... Şu: Amerika düşmanı en çok ülkedir artık. Öteki icat etmekte hep bir adım önde yürüyor. Öteki ni değiştirip biçimlendirirken Coca- Cola sını ihraç ediyor. Fast Food unu açıkgönüllülükle armağan ediyor. Filmlerini pazarlıyor. Özgürlükçülüğünü ilan ediyor Bu bağlamda The Hurt Locker da da James Cameron ın Avatar ında da yine düşmanöteki lerin karşımızda belirmesi tesadüf değil. Sinema ve dolayısıyla Hollywood Dream Factory halen ikili karşıtlığın çocuk bahçesi olarak dominant devingenliğini ortaya koyuyor. Avatar daki büyük kurtarıcı mitos u The Hurt Locker da yerini ilahi adalet in (Bush un kulakları çınlasın!) tecellisi için sokakları ve dolayısıyla bu sokaklarda devinen Iraklıların korunması amacıyla hayatını tehlikeye atan Amerikan askeri tipolojisine bırakıyor. Aslında amaç özgürlüğü inşa etmek. İlahi adalet aşağı yukarı budur. Militer / totalitarist dayatma, iktidar aygıtı, yayılmacı kan emicilik filan şöyle dursun; öldürmek kaçınılmaz olabilir. Eğer ilahi adaleti sağlamak istiyorsanız mutlaka önünüze çıkan böcekleri ezmek zorundasınız. Bakın! diyor The Hurt Locker, Sizin için, adalet için, teröristlerin temizlenmesi için Amerikan askeri hayatı ile kumar oynuyor. Oysaki onun da bekleyen bir karısı, bir çocuğu var. Ailesinden kilometrelerce uzakta düşman avlıyor. Bakın, Amerikan askeri özgürlük için ölüyor! Katil, terörist ve insan avcısı Iraklı öteki olduğuna göre Amerikan askeri de kahraman oluyor haliyle. Düşman var ise kahraman da olmalı. Kötü olduğuna göre mutlaka bir de iyi olmalı The Hurt Locker da yakın-plan da görünen bir Iraklı var mı? Öteki Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 135

Hakan BİLGE olmadan, koşulsuz kabul edilen bir canlı organizma? demiştik yukarıda. İşte bu noktaya geliyoruz. The Hurt Locker da öykü boyunca hep Beyaz Adam var. Olan-biten Beyaz Adam ın vizöründen kurgulanıyor. Beyaz Adam ın dışında kalanlar anormal ve cehennemî boyutuyla Irak ve onun içinde devinen öteki dir... Savaş çığırtkanlığı & insan trajedisi Savaş çığırtkanlığı ideolojik temellidir malum. The Hurt Locker nereye konumlanıyor peki? Kaotik uzamı görünüş ü kurtarmak için her şeyden önce. Perdedeki Iraklıyı avlarken, yönetmen de ideolojik-kamerası ile seyirciyi avlayabilmelidir! Öyleyse yöntem belli: Özdeşleşim politikası Beyaz Adam ın yürüyüşü, konuşması, düşünüş tarzı, eylemselliği üzerine kurgulanmalı. Acı çeken Amerikalı askeri görmeli, hissetmeli seyirci. Kaderini paylaşabilmeli. Sonra Oscar lar yağar başınızın üzerine; ödüllendirilirsiniz, Amerikan askerinin trajedisine odaklandığınız için Ama Iraklının kaderi kimsenin umurunda değildir. Doğrusu savaş Irak ta neden vardır, bu soruyu sormak kimselerin aklına bile gelmez The Hurt Locker da bu çizgiyi takip eden bir propaganda filmidir. Siz basında ve elektronik medyada savaş-karşıtı filan olduğunu okudunuz; evet, ama filmlerin paketlenip pazarlanabilmesi için bunlar ideolojik-ekonomik önkoşuldur Dokümanter anlatım stiline yakın durduğu, tarafsız olmaya çalıştığı yazılıp çizildi. Bağımsız bir film olduğu belirtildi. Ve daha bir sürü şey Ama The Hurt Locker da Iraklı yoktur ; Amerikan ideolojisinin görme biçimine göre kurgulanmış bir Öteki-Iraklı vardır. Dolayısıyla özdeşleşim politikaları da bu nedenle Beyaz Adam ın vizörüne göre ayarlanmıştır. The Hurt Locker ı savaş-karşıtı bir film olarak değerlendirebilmek mümkün mü? Bunu belgeselci biçem in doğrudan baz alınmasına dayalı olarak gözlemci anlatımına bağlamak da olanaksızdır. Gözlemci vizyon, savaşı salt bir olgu olarak deneyimlemek ile eşanlamlı; fakat The Hurt Locker tarafsız değil, bilakis Beyaz Adam ın gözünü ödünç aldığı için taraflıdır Oysa savaşa sosyolojik bir olgu, psikolojik bir felaket, 136 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

Ölümcül Tuzak ya da Hollywodvari Tuzak ekonomik bir yıkım olarak bakacaksanız, -tarafsız olmasanız bile- (ki ezilenin ya da sömürülenin yanında saf tutmak kimi kez taraflı olmayı da beraberinde getirecektir doğal olarak) dürüst olmanız gerekir. Nereye baktığınızın önemi büyük; çünkü dürüstlük bunu gerektirir. The Hurt Locker nereye bakıyor? Doğrudan Amerikan askerinin gözlerinin içine bakıyor Öte yandan, savaşın anlamsallığı / nedenselliği problematiği söz konusu. Amerika niçin orada? Niçin Özel Tim ler etrafta dolaşıyor? Bombalar niçin patlıyor? İnsanlar hangi sebepten ölüyor? Emperyalizm nedir? Bu soruları yanıtlamadan veya görmezden gelerek savaşa salt bir olgu olarak bakamazsınız. The Hurt Locker bütün bu soruları es geçtiği içindir ki savaş-karşıtı bir film değildir. Aldığı Oscar ları da sonuna dek hak etmektedir; çünkü perdede acı çeken, özgürlük için canlarını feda eden zavallı Amerikan askerleri salınmaktadır Sonuç 1) Hollywood daki zenci açılımı şimdilerde kadın yönetmen açılımı ile devam edeceğe benziyor Barack Obama nın Başkan seçilmesi, sürekli zenci oyunculara verilen Oscar ödülleri epey şaşırtıyor! Ki düne kadar zenciler, halk otobüsleri ve tramvaylarda ayrı köşelerde oturmak zorundaydılar. Amerika gerçekten büyük gelişim içerisinde!... 2) The Hurt Locker ın Venedik Film Festival inde de ödüller alması, hanidir Avrupa nın belli başlı festivallerinin Hollywood değerleri ile uzlaşmaya başladığını gösteriyor. Sinemanın gelecekte alacağı şekil bağlamında hayati bir meseledir bu. Cannes Film Festivali nde her yıl tamamen reklam amaçlı olarak kısır Amerikan filmlerinin yarışması ve ayrıca festivalin sürekli Amerikan filmleri ile açılış yapması kanıt olarak mimlenebilir. Bu bağlamda Berlinale nin Venedik ve Cannes a göre daha tutarlı bir yol izlediğini, politik tutumunu muhafaza ettiğini söyleyebiliriz. 3) Hiçbir sinemasal anlamı olmayan Oscar ödülleri de yanlış kalemlerde cisimleşip bilinçsiz bir silaha dönüşüyor ve doğrudan Amerikan ideolojisine hizmet ediyor. Asıl acı olan da bu!... Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25 137

Oktay ÖZMAN AFORİZMALAR Tanrı inanılmazdır Uykulu zamanlarda rüya, boş zamanlarda hayal, ağır zamanlarda gerçek; işte bütün bir hayat. İnsan tanrıdan çok günahlarına inanır. Düşler oradan gelir; dünya henüz yuvarlak değilken en uzak yer neresiyse Televizyonsuz bir ev modern zamanın inzivasıdır. Şerefli insanlar mesleklerinin ana-babalarıdır. Bazı kurallar idealize edilmemelidir. Onlar sadece dengeyi sağlar. Bu tür kurallara tamamen riayet edilen bir dünya çok sıkıcı olurdu. İnsanlar çoğu zaman şu ikisini isteyerek yapmazlar; televizyon izlemek, birine oy vermek. Günahlar paylaşıldıkça azalır. Rüyalar, tanrının biz uyurken saçımıza dokunuşudur. Duygusal kararlar hüsran getirir. Ortada iyi bir sonuç varsa geriye bakıp mantık aramak gerekir. Karar verirken en mantıklı olanı aramak öylesine sinir bozucu, aşağılayıcı ve acı vericidir ki sonunda bütün bu duygular kararı etkiler. Her akım kendi cehaletini doğurur. Tutkulu insanlar en basit mesele hakkındaki karşılıklı bir konuşmada bile size kararlılık maruziyeti yaşatır. Aptallara aptal olduklarını hissettirmeyin. Çaresiz kalıp duygusallaşırlar. Bu sadece aptal olmalarından daha kötüdür. 138 Değirmen Edebiyat ve Düşünce Dergisi Yıl 8 Sayı 25

İstanbul Özel Sayısı Yüzyılın Kitapları Çatışma Kültürü Gelecek Talepler İçin: 0505 647 03 25 degirmendergi@gmail.com

Oyun Mahalle Kimlik Barış Kültürü Talepler İçin: 0505 647 03 25 degirmendergi@gmail.com