Uluslararası. Ekonomik Sorunlar. Uluslararası. Ekonomik Sorunlar



Benzer belgeler
Y KUŞAĞI ARAŞTIRMASI. TÜRKİYE BULGULARI: 17 Ocak 2014

Republic of Turkey Ministry of Finance General Directorate of National Immovables Performance Agreement

INSPIRE CAPACITY BUILDING IN TURKEY

Argumentative Essay Nasıl Yazılır?

Prof. Dr. N. Lerzan ÖZKALE

WATER AND IRRIGATION SECTOR IN TURKEY

PROFESSIONAL DEVELOPMENT POLICY OPTIONS

AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ MÜHENDİSLİK FAKÜLTESİ ÇEVRE MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ ÇEV181 TEKNİK İNGİLİZCE I

Proceedings from World Bank s GeoFund IGA International Geothermal Workshop February 16-19, Istanbul, Turkey

Mehmet MARANGOZ * ** *** stratejileri ve ekonomik yenilikleri ile. ecindeki. alternatif g. Anahtar Kelimeler:

HAKKIMIZDA ABOUT US. kuruluşundan bugüne PVC granül sektöründe küresel ve etkin bir oyuncu olmaktır.

HEARTS PROJESİ YAYGINLAŞTIRMA RAPORU

A.Ş. ÖZEL / FASON ÜRETİM

AB surecinde Turkiyede Ozel Guvenlik Hizmetleri Yapisi ve Uyum Sorunlari (Turkish Edition)

Takım Çalışması ve Liderlik Kuralları

Educational On-line Programmes for Teachers and Students

First Stage of an Automated Content-Based Citation Analysis Study: Detection of Citation Sentences

( ) ARASI KONUSUNU TÜRK TARİHİNDEN ALAN TİYATROLAR

Technical Assistance for Increasing Primary School Attendance Rate of Children

Grundtvig Öğrenme Ortaklığı Projesi CRISTAL Common References in Sustainable Training in Adult Learning

INDIVIDUAL COURSE DESCRIPTION

TKMP BİLEŞENLER / COMPONENTS

TÜRKÇE ÖRNEK-1 KARAALİ KÖYÜ NÜN MONOGRAFYASI ÖZET

Hukuk ve Hukukçular için İngilizce/ English for Law and Lawyers

Proje ve Spor Genel Müdürlüğü Bundan sonraki yapılacak işler ve projenin başka bir şekilde evrilmesi

T.C. SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ ISPARTA İLİ KİRAZ İHRACATININ ANALİZİ

.. ÜNİVERSİTESİ UNIVERSITY ÖĞRENCİ NİHAİ RAPORU STUDENT FINAL REPORT

Turkish Vessel Monitoring System. Turkish VMS

INDIVIDUAL COURSE DESCRIPTION

NOVAPAC Ambalaj San. Tic. A.Ş

İŞLETMELERDE KURUMSAL İMAJ VE OLUŞUMUNDAKİ ANA ETKENLER

THE EUROPEAN NEIGHBOURHOOD POLICY: AN EFFECTIVE FOREIGN POLICY TOOL FOR THE EUROPEAN UNION?

LİBYA NIN YENİDEN YAPILANDIRILMASI PROGRAMINDA TÜRK TEKNİK MÜŞAVİRLİK HİZMETLERİ KONFERANSI 10 NİSAN 2013, ANKARA

CORPORATE PRESENTATION FILE. Marble, Granite, Travertine, Project, Design, Manufacturing. Dealer Technistone Aegean region

YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ MÜHENDİSLİK VE MİMARLIK FAKÜLTESİ

What Is Team Leadership?

Industrial pollution is not only a problem for Europe and North America Industrial: Endüstriyel Pollution: Kirlilik Only: Sadece

BPR NİN ETKİLERİ. Selim ATAK Çevre Mühendisi Environmental Engineer

Profiling the Urban Social Classes in Turkey: Economic Occupations, Political Orientations, Social Life-Styles, Moral Values

TÜRKİYE DE BİREYLERİN AVRUPA BİRLİĞİ ÜYELİĞİNE BAKIŞI Attitudes of Individuals towards European Union Membership in Turkey

YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ MÜHENDİSLİK VE MİMARLIK FAKÜLTESİ

Sustainable Rural Tourism

ÖZGEÇMİŞ VE ESERLER LİSTESİ

Unlike analytical solutions, numerical methods have an error range. In addition to this

THE DESIGN AND USE OF CONTINUOUS GNSS REFERENCE NETWORKS. by Özgür Avcı B.S., Istanbul Technical University, 2003

İnternet Yönetişimi Forumu BİLGİ TEKNOLOJİLERİ VE İLETİŞİM KURUMU 30 MAYIS 2014, İSTANBUL

PUBLIC EMPLOYMENT POLICY-4 Emergence and Development of Public Employment Policies in Turkey-2

YAPI ATÖLYESİ. make difference.. DESIGN & CONSTRUCTION ENGINEERING ARCHITECTURE CONTRACTING. Design & Construction

Konforun Üç Bilinmeyenli Denklemi 2016

ALANYA HALK EĞİTİMİ MERKEZİ BAĞIMSIZ YAŞAM İÇİN YENİ YAKLAŞIMLAR ADLI GRUNDTVIG PROJEMİZ İN DÖNEM SONU BİLGİLENDİRME TOPLANTISI

OTOMOTİV SAN. TİC. LTD. ŞTİ. OTOMOTİV YEDEK PARÇA İMALATI AUTOMOTIVE SPARE PART MANUFACTURING

Immigration Studying. Studying - University. Stating that you want to enroll. Stating that you want to apply for a course.

THE IMPACT OF AUTONOMOUS LEARNING ON GRADUATE STUDENTS PROFICIENCY LEVEL IN FOREIGN LANGUAGE LEARNING ABSTRACT

Helping you to live more independently. Insanlari ve bagimsiz yasami destekleme. Daha bagimsiz yasamak için size yardim ediyor

FISHERIES and AQUACULTURE in TURKEY

WEEK 11 CME323 NUMERIC ANALYSIS. Lect. Yasin ORTAKCI.

Turkey and Turkish Studies Abstracts

Yüz Tanımaya Dayalı Uygulamalar. (Özet)

FOREIGN CAPITAL AND INVESTMENT AND FINANCIAL CONSULTING FOR COMPANIES WITH FOREIGN CAPITAL

Vurgulanan Katılımcı Yöntemler Kaynakta, Macaristan da sivil toplum örgütlerinin yasama sürecine hangi yöntemlerle katıldıkları aktarılmamıştır.

Student (Trainee) Evaluation [To be filled by the Supervisor] Öğrencinin (Stajyerin) Değerlendirilmesi [Stajyer Amiri tarafından doldurulacaktır]


ANKARA ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ YÜKSEK LİSANS TEZİ GAYRİMENKUL YATIRIM FONLARI VE TÜRKİYE DEKİ UYGULAMALARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

d h k d t s a t

HOŞGELDİNİZ. WELCOME.

HAZIRLAYANLAR: K. ALBAYRAK, E. CİĞEROĞLU, M. İ. GÖKLER

BİR BASKI GRUBU OLARAK TÜSİADTN TÜRKİYE'NİN AVRUPA BİRLİĞl'NE TAM ÜYELİK SÜRECİNDEKİ ROLÜNÜN YAZILI BASINDA SUNUMU

Erol KAYA Yönetim Kurulu Başkanı Chairman Of The Board

T.C. EKONOMİ BAKANLIĞI Serbest Bölgeler, Yurtdışı Yatırım ve Hizmetler Genel Müdürlüğü

PRODUCT CATALOGUE ÜRÜN KATALOĞU

Quarterly Statistics by Banks, Employees and Branches in Banking System

PROFESYONEL HİJYEN EKİPMANLARI PROFESSIONAL HYGIENE PRODUCTS

Parça İle İlgili Kelimeler

Deri ve Deri Konfeksiyon Fuarı Leather and Leather Garment Fair İZMİR / TURKEY. leatherandmore.izfas.com.tr

THE ASSOCIATION OF ACTIVE PUBLIC EMPLOYEES (2006)

2012 YILI. Faaliyet Raporu. I. Uluslararası Enetelektüel Sermayenin. Ölçülmesi ve Roparlanması. Sempozyumu

Determinants of Education-Job Mismatch among University Graduates

ÖZET ve niteliktedir. rme. saatlerinin ilk saatlerinde, üretim hatt. 1, Mehmet Dokur 2, Nurhan Bayraktar 1,

Innovative Solutions. ETGi Introduction. ETGi: Eğitim Teknolojileri Ve Görüntülü İletişim.

Assignment: DRAFTING A PERFORMANCE AGREEMENT TREASURY. M. Emre ELMADAĞ Deniz ERSOY M. Uğur TOKSARI Muharrem AŞILIOĞLU.

CmpE 320 Spring 2008 Project #2 Evaluation Criteria

INDEX. I. Regional Partnerships Official Partners of the OPEN DAYS Beşiktaş Belediyesi 3 Kadıköy Belediyesi 4

Producer Name ss: Narkonteks Tekstil Ihr. Ith. San Ve Tic A.S. Sti DBID: Audit Date: 13/06/2017 Audit ID: Audit Type: Full Audit

econn (Supplier Portal) of the MANN+HUMMEL Group

Virtualmin'e Yeni Web Sitesi Host Etmek - Domain Eklemek

Turizm Pazarlaması. Tourism Marketing

NURSİMA GROUP Chairman of the Executive Board. NURSİMA GROUP Yönetim Kurulu Başkanı

STAJ DEĞERLENDİRME FORMU (ÖĞRENCİ) Internship Evaluation Form (Student)

İŞVEREN ANKETİ Employer Survey

FOREIGN TRADE. Dünya pazarına uzanan yollarda klavuzunuz olalım Let us quide to extending the global markets.

HAKKIMIZDA ABOUT US. Newtech Chemical Company NCC

Çocuk bakımı için yardım

Ürünün Kalitesi Kalıp ile Başlar Starts with Product Quality Mold ÜRÜN KATA LOĞU PRODUCT CATALOGUE

Team Building in the Workplace

SOFTWARE ENGINEERS EDUCATION SOFTWARE REQUIREMENTS/ INSPECTION RESEARCH FINANCIAL INFORMATION SYSTEMS DISASTER MANAGEMENT INFORMATION SYSTEMS

Proceedings/Bildiriler Kitabı I. G G. kurumlardan ve devletten hizmet beklentileri de September /Eylül 2013 Ankara / TURKEY

ISSN: Yıl /Year: 2017 Cilt(Sayı)/Vol.(Issue): 1(Özel) Sayfa/Page: Araştırma Makalesi Research Article. Özet.

Transkript:

Uluslararası Ekonomik Sorunlar Ekonomik Sorunlar Uluslararası Uluslararası Ekonomik Sorunlar Yıl: 11 Ağustos 2011 Mithat RENDE Fourth UN Conference on the Least Developed Countries (9-13 May 2011, Istanbul) - A Case of Global Conscience for the Entire International Community ISSN 1306-8431 42 Nathalie GIROUARD The Green Growth Strategy: Reshaping the OECD s Work Agenda for the Years to Come Peter KEARNS OECD s Chemicals Programme: Improving Safety and Efficency K. Gülsün BOR GÜNER Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF) Fırat BAYAR Expanding Structural Conditionality of International Monetary Fund (IMF) Programs Sayı: 42 Yıl: 11 Ağustos 2011 Zafer ATEŞ Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı Fourth UN Conference on the Least Developed Countries (9-13 May 2011, Istanbul) - A Case of Global Conscience for the Entire International Community ISSN 9 771306 1306-8431 84300 4

Uluslararası Ekonomik Sorunlar ISSN 1306-8431

Uluslararası Ekonomik Sorunlar dergisi Yıl: 11 Sayı: 42 Ağustos 2011 Sahibi T.C. Dışişleri Bakanlığı adına Mithat RENDE Büyükelçi, Çok Taraflı Ekonomik İşler Genel Müdürü Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Naciye Gökçen KAYA Çok Taraflı Ekonomik İşler Genel Müdür Yardımcısı Vekili Yönetim Adresi: T.C. Dışişleri Bakanlığı Balgat - ANKARA Tel: 0312 292 16 06 Faks: 0312 292 27 85 E-posta: gkaya@mfa.gov.tr - ilker.dagdeviren@mfa.gov.tr Tasarım Uygulama Baskı Hazırlık Karınca Ajans Yayıncılık Matbaacılık Meşrutiyet Cad. 50/9 Kızılay - Ankara www.karincayayinlari.com Tel: 0312 431 54 83 Faks: 0312 431 54 84 Baskı Afşaroğlu Matbaası Kazım Karabekir Cad. Altuntop İşhanı No: 87/7 İskitler / Ankara Tel: 0312 384 54 88-384 54 98 Faks: 0312 384 54 98 E-posta: farukafsar@gmail.com Baskı Tarihi: Ağustos 2011 ISSN: 1306-8431 1306-844X (e yayın) Üç Ayda Bir Yerel Süreli Yayın Olarak Yayımlanır. Ücretsizdir. Bu dergide yayınlanan gözlem ve görüşler değerli yazarlara aittir. Dışişleri Bakanlığı nı bağlamamaktadır.

İçindekiler 5 7 17 29 43 71 89 Sunuş Mithat RENDE Fourth UN Conference on the Least Developed Countries (9-13 May 2011, Istanbul) - A Case of Global Conscience for the Entire International Community Nathalie GIROUARD The Green Growth Strategy: Reshaping the OECD s Work Agenda for the Years to Come Peter KEARNS OECD s Chemicals Programme: Improving Safety and Efficency Zafer ATEŞ Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı K. Gülsün BOR GÜNER Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund- IMF) Fırat BAYAR Expanding Structural Conditionality of International Monetary Fund (IMF) Programs

Sunuş Değerli Okurlar, Uluslararası Ekonomik Sorunlar Dergisi nin yeni yazı işleri sorumlusu olarak dergi tasarımına ilişkin yaptığımız ve beğeneceğinizi umduğumuz bazı değişikliklerle 42. sayıda sizlerle birlikteyiz. Dergimizin bu sayısında ilginizi çekeceğini umduğumuz konularla karşınıza çıkıyoruz. Bu sayımızda ilk olarak, 9-13 Mayıs 2011 tarihlerinde İstanbul da ülkemizin ev sahipliğinde düzenlenen Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler IV. Konferansı hakkında dergimizin sahibi Çok Taraflı Ekonomik İşler Genel Müdürü Büyükelçi Mithat Rende nin bir makalesi yer almaktadır. Makalede, sözkonusu konferansta En Az Gelişmiş Ülkelerin sorunlarına çözüm bulmak amacıyla önümüzdeki on yıllık dönem için alınan kararlar ile bu sorunlara ışık tutmak üzere Türkiye nin ortaya koyduğu yeni vizyon ve katkılar anlatılmaktadır. Ardından, Mayıs 2011 OECD Bakanlar Konseyinde oluşturulan, büyüme ile refahın sürdürülebilir ve yeşil bir yolla devam ettirilmesine önemli katkılarda bulunacak Yeşil Büyüme Stratejisi konulu makaleye yer verilmiştir. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 5

Üçüncü makalede, OECD Çevre, Sağlık ve Güvenlik Bölümü çalışanı Peter Kearns kimyasalların güvenlik ve etkinliğinin geliştirilmesi bağlamında OECD Kimyasallar Programı nı ele almıştır. İzleyen makalede, OECD Daimi Temsilciliğimiz Müsteşarı Zafer Ateş enerji güvenliği ve çevresel boyutlara odaklanarak, düşük karbonlu bir enerji sisteminin gerçekleştirilebilirliğine ilişkin senaryo ve öngörüleri paylaşmaktadır. IMF nin son dönemdeki reform çalışmalarının ülkemiz açısından sonuçlarının değerlendirmesini Vaşington Büyükelçiliğimiz Ekonomi Müşaviri K.Gülsün Bor Güner in makalesinde bulmanız mümkündür. Güner, makalede, Uluslararası Para Fonu nun (IMF) kuruluşu, mali yönü, organizasyon yapısı ve üye ülkelerle ilişkileri hakkında da ayrıntılı bilgi sunmaktadır. Dergimizin bu sayısında son olarak, Ljubljana Büyükelçiliğimizde görev yapmakta olan İkinci Katip Fırat Bayar ın kaleme aldığı makalede ise IMF destekli programlarda yapısal koşulluluk konusunda aydınlatıcı bilgilere yer verilmiştir. Yeni sayımızda tekrar buluşmak dileğiyle. N. Gökçen KAYA 6 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Fourth UN Conference on the Least Developed Countries (9-13 May 2011 Istanbul) - A Case of Global Conscience for the Entire International Community Mithat RENDE Ambassador, Director General for Multilateral Economic Affairs, MFA, Turkey Climate change, water scarcity, food and energy security, population growth and eradication of poverty present a matrix of the main challenges that the world needs to address in this era of globalization. Rising affluence, rapid urbanization, continued population growth have led to an increase in the demand for fundamental resources needed by all to maintain life. This brings with it growing tensions over scarcer resources. The principles of sustainable development present a new development paradigm. It is different than what developed countries have experienced during the 20th century. Using resources more efficiently in production and consumption, while at the same time managing to be pro-poor and pro-mdgs has become the main target. While globalization offers both opportunities and challenges for humanity, it is also widely acknowledged that peace and security, economic and social development as well as environmental protection Uluslararası Ekonomik Sorunlar 7

Mithat RENDE The principles of sustainable development present a new development paradigm. It is different than what developed countries have experienced during the 20th century. Using resources more efficiently in production and consumption, while at the same time managing to be pro-poor and pro- MDGs has become the main target. are interdependent and indivisible. Global problems require global solutions. They cannot be solved at a national level. Long term international as well as regional cooperation is necessary. Strong political will of individual countries is also essential if we are to meet these challenges, successfully. In this vein, it is the joint responsibility of the international community to eradicate poverty, which is one of the main problems that the world has been facing with. Solidarity, cooperation and partnership with the poorest segment of the world community, are not only moral imperatives but also economic, political and security requisites. The Least Developed Countries (LDCs) represent the poorest and weakest segment of the international community. Extreme poverty, the structural weaknesses of their economies and the lack of capacities related to growth, often compounded by structural handicaps, hamper efforts of these countries to improve the quality of life of their people. The current list of LDCs includes 48 countries; 33 in Africa, 14 in Asia and the Pacific and one in Latin America. Only three countries have been able to graduate from the list so far: Bostwana, Cape Verde and Maldives. In the late 1960s, the United Nations began paying special attention to the LDCs, recognizing those countries as the most vulnerable of the international community. The International Development Strategy for the second United Nations Development Decade for 8 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Fourth UN Conference on the Least Developed Countries... the 1970s incorporated special measures in favour of the LDCs. In order to generate international attention and action to reverse the continuing deterioration of the socio-economic condition of these most vulnerable countries, the First United Nations Conference on the LDCs was held in Paris in 1981. It adopted a comprehensive Substantial New Programme of Action (SNPA) for the 1980s for the LDCs. To continue focus on the need for special measures for these countries, the Second United Nations Conference on the Least Developed Countries (LDCII) was held in 1990, also in Paris, adopting the Paris Declaration and the Programme of Action for the LDCs for the 1990s. The Third United Nations Conference on the Least Developed Countries (LDCIII) was held in Brussels, hosted by the European Union from 14 to 20 May 2001. The United Nations General Assembly, in its resolutions 64/213, December 2009 and 65/171, December 2010 decided to convene the Fourth UN Conference on the Least Developed Countries (LDCs), this time, in Istanbul, Turkey, on 9-13 May 2011. The current list of LDCs includes 48 countries; 33 in Africa, 14 in Asia and the Pacific and one in Latin America. As an emerging development partner for the LDCs Turkey is actively engaged in raising awareness in the international community and of contributing to the efforts for finding solutions to the pressing problems of the LDCs. Turkey firmly believes that it is a collective and shared responsibility to help the LDCs, not just because it is a moral and ethical imperative, but also because global peace and security is directly linked with global sustainable development. Turkey is of the view that Uluslararası Ekonomik Sorunlar 9

Mithat RENDE as long as the increasing marginalization of the LDCs continues, no one can expect to prosper in peace and security in the world. Turkey firmly believes that it is a collective and shared responsibility to help the LDCs, not just because it is a moral and ethical imperative, but also because global peace and security is directly linked with global sustainable development. That s why Turkey has attached great importance and eagerly hosted the Fourth United Nations Conference on the Least Developed Countries, in Istanbul, on 9-13 May 2011. The Conference has constituted a significant step forward in addressing the problems confronted by the Least Developed Countries and represented the political will and determination of the Heads of State and Government of the member states, the leaders of the International Community and other stake holders. It has been possible to draw up the parameters of a renewed and strengthened global partnership to find lasting solutions to the complex challenges of the LDCs in the next decade. The conference gave an opportunity to inform the international community about all these global challenges, such as poverty, food security, energy security, the adverse effects of the climate change, etc. Turkey attributed special importance to enhance international public awareness on these issues. Turkey has highlighted that all people have the right to benefit from global wealth and prosperity; it is in the interest of all to deal with global challenges and poverty. It is a moral obligation of the global community as well. There is a need for a paradigm of development so as to achieve sustained, equitable and balanced growth for all, In this context, the Istanbul Conference has been different from all previous conferences. This once 10 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Fourth UN Conference on the Least Developed Countries... a decade event was for the first time held in a developing country. Also for the first time it has been comprised of several dimensions, including the Parliamentarian Forum and the Intellectual Forum. Within the framework of the private sector track, a high level meeting on investment and partnership, a business forum and a trade fair were organized. Turkey recommended such events form part of the conference, to draw upon the different experiences across the sectors. From the outset, Turkey has committed itself not only to host the Conference but also to contribute to its substance by taking active part in the preparatory process and the negotiations of the outcome documents. Turkey has worked to the best of its ability to achieve a successful conclusion. There is no doubt that, it has been possible through a long preparatory process with the participation of all the stakeholders. The conference was successful also with regard to the level of attendance. 36 Heads of State and Government, 96 Ministers and 66 Presidents of International Organizations attended the Conference. A total of 8,931 people were accredited to the Conference. Together with many off-site activities, the number of participants have exceeded 10.000. Such a highnumber of attendance has been a testament to the priority and dedication the international community has given to the LDCs. The press coverage and social media coverage highlighting the key issues addressed during the conference has been quite extensive, too. The civil society and the media have greatly contributed to sensitizing the international public opinion to the challenges faced by the LDCs. Turkey has attached great importance and eagerly hosted the Fourth United Nations Conference on the Least Developed Countries, in Istanbul, on 9-13 May 2011. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 11

Mithat RENDE As a result of all these efforts an Istanbul Declaration as well as a comprehensive Istanbul Program of Action have been agreed upon. The Istanbul declaration confirms and further strengthens the commitments of the international community and the development partners to the LDCs. It sets out a cooperation framework and the responsibilities of the UN system, including the international institutions, developed countries as the development partners, developing countries within the context of South-South Cooperation and LDCs themselves. The Istanbul Program of Action, on the other hand, is a detailed document that contains actions to be taken up and delivered by 2020 both by the Least Developed Countries and the development partners to achieve sustained and equitable growth by the LDCs. Targeting the 48 LDCs with a total population of nearly 900 million people, the Istanbul Program of Action primarily aims to eradicate extreme poverty and hunger. The 50 pages document seeks to address wider concerns and covers areas such as investment, technology, tourism, education, health, agriculture, climate change and food security more extensively. It underlines the importance of regional cooperation and integration and also highlights the role of women in the development. Turkey believes that the sustainable development of the LDCs is vital to the world peace and stability. Drawing its strength from the global solidarity and partnership, the Istanbul Program of Action will serve as a guiding document for development. The core elements of the Istanbul Program of Action are more ODA commitments, enhanced access to trade, improvement of the productive capacities of the LDCs and promotion of investments towards this aim. The Brussels Programme of Action has been criticized for not yielding the desired results and for lack of efficient monitoring. In 12 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Fourth UN Conference on the Least Developed Countries... the Istanbul Programme of Action, a special emphasis has been made on monitoring. Negotiations essentially focused on trade, investment and Official Development Aid (ODA) at the Conference in Istanbul. While the target of ODA was set as 0.15-0.2 per cent of the GDP in the Brussels Programme of Action, it remained at 0.09 per cent on average. LDCs which have natural resources such as petroleum and mineral resources recorded a growth rate of nearly 7 %. On the other hand, growth rate of more than half of the LDCs remained below 2 % or they have recorded negative growth rate. Furthermore, 400 million people in the LDCs live under extreme poverty conditions. Despite that, developed countries abstained from additional financial commitments in the Conference, however, they strongly reaffirmed their ODA commitments of Brussels Programme of Action and also have declared their intention to elevate the level of their commitments after 2015. The main elements of the Istanbul Programme of Action consists of increasing the productive capacity of the LDCs focused on infrastructure, manufacturing, energy, science, technology and innovation, agriculture and rural development and to this aim providing technical and financial assistance as well promoting the role of private sector. Doubling the share of the LDCs in the world trade until 2020 is another important goal of the Istanbul Program of Action. It has been agreed to promptly implement the decisions within the framework of WTO regarding the duty free/quota free market access for LDCs and to regulate the rules of origin regarding the imports from LDCs to facilitate The Istanbul declaration confirms and further strengthens the commitments of the international community and the development partners to the LDCs. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 13

Mithat RENDE the market access. It has been foreseen to increase the share of LDCs in the Aid for Trade mechanism and widen the scope of the assistance given to Enhanced Integrated Framework. Drawing its strength from the global solidarity and partnership, the Istanbul Program of Action will serve as a guiding document for development. In the Istanbul Programme of Action, there are new elements such as increasing the access of women and girls to education and health services, enhancing the economic opportunities for women, increasing the role of women in the decision making process, gender mainstreaming and empowerment of women. Ensuring the participation of youth in the economic and social life as well as decision making processes, are also new elements of the Programme of Action. Providing technical and financial assistance to the LDCs for fighting against economic shocks, and also to continue to transfer recourses and concessional credits through IMF, World Bank and regional development banks is another priority issue for the LDCs. Also a new element is about immigration and immigrant remittances. There are new clauses in the Istanbul Programme of Action on how to transfer these in the most efficient way to the LDCs economies. Comprehensive transition measures, particularly for the trade, for the LDCs graduating from the status, are also envisaged in the new Programme of Action. In the Istanbul Program of Action, a special emphasis is given to monitoring the implementation and the delivery of the commitments. There is no doubt that the primary responsibility for their implementation will lie with the LDCs, themselves. However, the support of the development partners and the international community should always be present. It is expected that the member states, parliaments, civil society, 14 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Fourth UN Conference on the Least Developed Countries... private sector, intellectuals all assume an active role in monitoring the implementation of the Istanbul Program of Action and the delivery of the results against the commitments made at the Conference. Turkey will contribute to this process by allocating 5 million USD for the monitoring of the implementation of the Istanbul Program of Action. Furthermore, Turkey has also expressed its readiness to host a Mid- Term Review Conference of the Istanbul Program of Action, Istanbul, in 2015. During the conference, Prime Minister Erdoğan announced Turkey s Economic and Technical Cooperation Package for the LDCs, as the host country of the UN LDC IV. Accordingly, Turkey will be making available a total of 200 million USD annually to LDCs, starting in 2012. This will be used for technical cooperation projects and programs as well as scholarships. Turkey as a developing country has many success stories and experiences to share with the LDCs. It is because of this, that we believe we have much to offer to the LDCs. Turkey aims to increase the level of its direct investment to the LDCs, particularly from the private sector, to a total of 5 billion USD by 2015 and even strive for increasing this amount to 10 billion USD by 2020. Turkey will be making available a total of 200 million USD annually to LDCs, starting in 2012. This will be used for technical cooperation projects and programs as well as scholarships. Turkey as a developing country has many success stories and experiences to share with the LDCs. Turkey s contributions to the Istanbul Programme of Action have concentrated on the areas such as, increasing productive capacities, strengthening the role of private sector in the development, improving the instruments for investment incentives, tourism, reducing the risk of disaster and disaster management, Uluslararası Ekonomik Sorunlar 15

Mithat RENDE fight against desertification, forestry and afforestation, dry land management, empowerment of women in social life and economy, increasing education opportunities, vocational training, especially for girls and increasing job opportunities for young people. We believe that the Istanbul Program of Action will create a new momentum for an accelerated, sustained, inclusive and equitable economic development in the LDCs. In this regard, Turkey is committed, ready and willing to do its part in assisting in the development process of the LDCs. Lastly, Turkey is prepared to host an International Science, Technology and Innovation Center and an International Agriculture Center dedicated to the LDCs. 16 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Green Growth Strategy: Reshaping the OECD s Work Agenda for the Years to Come Nathalie GIROUARD OECD Green Growth Strategy Co-ordinator 25 May 2011 Launch of the Green Growth Strategy at the OECD Ministerial Council Meeting Angel Gurría, OECD Secretary-General and Kim Hwang-sik, Prime-Minister of Korea. Source: OECD/Julien Daniel The success of green growth will depend on whether it is a shared global agenda. Many developing countries are not yet fully equipped to introduce new greener policies and tap into the benefit of a green future. Tremendous institutional and capacity development efforts are needed to help them get ready. - Angel Gurría, OECD Secretary-General, Global Green Growth Summit, Seoul, Korea, 20 June 2011 Two years of intensive cross-cutting work culminated in the delivery of the Green Growth Strategy in May 2011 at the OECD Ministerial Council Meeting. The Green Growth Strategy consists of Towards Green Growth, Towards Green Growth: Measuring Progress OECD Uluslararası Ekonomik Sorunlar 17

Nathalie GIROUARD Indicators, Tools for Delivering on Green Growth and Towards Green Growth: A Summary for Policy Makers. The crisis has convinced many countries that a different kind of economic growth is needed. In response, many governments are putting in place measures aimed at achieving more balanced and sustainable growth over the long term. The Green Growth Strategy is the OECD contribution to support these important efforts. Why Green Growth? Green growth means fostering economic growth and development while ensuring that natural assets continue to provide the resources and environmental services on which our well-being relies. Green growth must drive investment and innovation, in order to sustain growth, giving rise to new economic opportunities. Green growth is imperative because risks to development are rising as growth continues to erode natural capital. It is becoming increasingly costly to substitute physical capital for natural capital. For example, if water becomes scarcer or more polluted, you need more infrastructure to transport and purify it. Secondly, we cannot always foresee the trajectory of erosion or irreversable decline. Some fish stocks, for example, have suddenly and sharply collapsed after declining at a slow pace for several years. A return to business as usual would be unwise and ultimately unsustainable, involving risks that could impose human costs and constraints on economic growth and development. Business as usual could lead to increased water scarcity, resources bottlenecks, air and water pollution, climate change and biodiversity loss which would be irreversible. Green growth has the potential to address economic and environmental challenges and open up new sources of growth through 18 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Green Growth Strategy: Reshaping the OECD s Work Agenda for the Years to Come various channels such as productivity (incentivising efficiency), innovation (enabled by policy and framework conditions), new markets (stimulated by demand for green technologies), confidence and stability (through balanced macroeconomic conditions). Pursuing green growth policies and frameworks should protect economies from adversaries of growth such as resources bottlenecks and imbalances in natural systems. Good economic policy lies at the heart of any strategy for green growth. A flexible, dynamic economy is likely to be best for growth and enable the transition to a greener growth path. Greening growth will require much more efficient use of resources to minimise environmental pressures. Efficient resource use and management is a core goal of economic policy and many fiscal and regulatory interventions that are not normally associated with a green agenda will be involved. And in every case, policy action requires looking across a very wide range of policies, not just traditionally green policies. Green growth has not been conceived as a replacement for sustainable development, but rather should be considered a subset of it. It is narrower in scope, entailing an operational policy agenda that can help achieve concrete, measurable progress at the interface of the economy and the environment. It provides a strong focus on fostering the necessary conditions for innovation, investment and competition that can give rise to new sources of economic growth, consistent with resilient ecosystems. Towards Green Growth provides an analytical lens for understanding the need to move to green growth and the suite of policies that will be needed to achieve this. It outlines an actionable policy framework which can be tailored to different national circumstances and stages of development. It considers the political economy challenges that will need to be addressed to promote reform, as well as the need for labour market and skills policies to ensure a smooth and just transition. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 19

Nathalie GIROUARD The Green Growth Strategy is first and foremost a growth strategy. The report provides an economic rationale for moving toward green growth, and shows that it can deliver benefits in the form of new sources of growth and jobs from innovation and the emergence of green markets and activities. There is no one-size-fits-all prescription for implementing strategies for green growth. Greening the growth path of an economy depends on policy and institutional settings, level of development, resource endowments and particular environmental pressure points. Advanced, emerging, and developing countries will face different challenges and opportunities, as will countries with differing economic and political circumstances. Matching green growth policies and poverty reduction objectives will be important for adapting this framework to emerging and developing countries. There are important complementaries between green growth and poverty reduction, which can be capitalised on to help drive progress towards the Millennium Development Goals. Given the centrality of natural assets in low-income countries, green growth policies can reduce vulnerability to environmental risks and increase the livelihood security of the poor. Adapting the framework to provide country-specific recommendations will be part of future OECD work on green growth. Green growth policies require a matching framework, definitions and comparable data to measure progress. While OECD work on green growth indicators is still in progress, Towards Green Growth: Monitoring Progress OECD Indicators puts forward an important measurement agenda. The indicators work is essential for operationalising green growth strategies. Indicators need to send clear messages which speak to policy makers and the public at large. The indicators report develops four areas that 20 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Green Growth Strategy: Reshaping the OECD s Work Agenda for the Years to Come capture the main features of green growth: (i) environmental and resource productivity, (ii) economic and environmental assets, (iii) environmental quality of life, and (iv) economic opportunities and policy responses. A first assessment across some of these measures shows that while there are significant differences between countries, GDP growth tends to outstrip growth in environmental inputs into the production system. However, improved environmental productivity is not necessarily accompanied by absolute decreases in environmental pressure or the sustainable use of some natural assets. How will green growth affect employment? Greening growth will see new jobs created, including skilled jobs in emerging innovative green activities. But some jobs will be at risk, so there is a need to facilitate the re-allocation of workers from contracting to expanding sectors and firms such as those that replace polluting activities with cleaner alternatives or provide environmental services. The scale of adjustment should not be overstated. For example, significant reductions of greenhouse gas emissions can be achieved with only limited effects on the pace of employment growth. Indeed labour market performance can improve if revenues from carbon pricing are used to promote labour demand. Furthermore, this does not take into account the positive impact on employment as a result of strategies fostering sources of green growth. Green innovation Innovation plays a key role in greening growth by breaking dependence on established ways of doing things and helping to decouple growth from natural capital depletion. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 21

Nathalie GIROUARD For green innovation, green growth strategies need to address the following challenges: Many environmental externalities are underpriced or not priced at all. For example, a carbon price can encourage innovation to tackle climate change, but current levels of carbon prices are too low to provide the necessary incentives New technologies may find it hard to compete with existing technologies, establish a place in the market and scale up, in particular, in markets such as energy and transport, where existing technologies dominate. Investment in relevant research and temporary support for the development and commercialisation of green technologies may be needed in certain cases. This support has to foster the emergence and uptake of efficient technologies while minimising the risks of technology lock-in, lack of competition or crowding out private investment. Strengthening markets for green innovation is also important, for example through welldesigned public procurement standards and regulation Barriers to trade and investment can place a serious brake on the development and diffusion of green technologies. Reducing these barriers and providing effective protection and enforcement of intellectual property rights are essential to encourage the development and diffusion of technologies and the facilitation of foreign direct investment and licensing. Multilateral action will also be needed to facilitate access to green technologies for the least developed countries. International co-operation for green growth Official Development Assistance (ODA) can continue to play an important role in creating enabling conditions for green growth, by targeting areas where incentives for private investment are limited 22 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Green Growth Strategy: Reshaping the OECD s Work Agenda for the Years to Come and investment is scarce, including essential infrastructure and human and institutional capacity building. ODA s contribution to green growth in developing countries can be further strengthened by ensuring that climate proofing and disaster risk reduction approaches are mainstreamed in public investments. Similarly, aid for poverty reduction needs to promote livelihoods that are secure and resilient to environmental degradation. Increased efforts to boost global trade and investment flows could help underpin sustained growth and diffusion of green technologies. These is also a need to ensure that the development prospects of lowincome countries are not undermined through the potential spillover effects of domestic trade and investment measures. Next Steps The Green Growth Strategy is the starting point for a broader, longterm OECD agenda on green growth. Areas of future work include the further development of green growth indicators, green growth country reviews, toolkits and sectoral studies. These will be key contributions for supporting countries implementation efforts and to monitoring progress towards green growth objectives. They will also form part of the OECD contribution to Rio+20. Green growth will now be mainstreamed in OECD analytical work to enrich guidance on a number of country, sector and issue-specific areas. This will involve integrating green growth considerations in Economic Surveys, Environmental Performance Reviews and Innovation Reviews. Green growth will also be integrated in OECD multilateral policy surveillance activity to ensure consistency with the Going for Growth exercise. Further work will also look at how the implementation of the Strategy, both globally and in developing countries, can maximise development outcomes. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 23

Nathalie GIROUARD The OECD is working closely with other organisations, such as UNEP, the United Nations Statistics Division (UNSD), other UN agencies, the World Bank, EUROSTAT, and the European Environment Agency (EEA), to develop a common set of core indicators for green growth. Issue- and sector- specific studies Green growth was identified as one of the priorities by Agriculture Ministers at their meeting at the OECD in 2010. The OECD preliminary report, A Green Growth Strategy for Food and Agriculture is the Organisation s initial response to the Ministerial vision as expressed in their Communiqué and was launched in June 2011. The key message from the Food and Agriculture Report is that green growth is not only desirable and achievable it is essential if the food and nutrition requirements of future generations are to be met. This implies that productivity growth must be increased, in a sustainable manner. Well functioning markets must provide clear price signals reflecting the scarcity value of natural resources, and property rights must be defined so as to encourage optimal use of resources. The OECD has teamed up with the FAO on the project Greening the Economy with Agriculture, with a strong focus on food security and poverty alleviation. A joint FAO-OECD international expert meeting will be held in September 2011. A joint OECD/IEA report on green growth and energy is currently under preparation. The OECD has a major horizontal project ongoing on water. On 25-26 October, a conference with OECD and emerging economies will focus on Making Water Reform Happen. A book on Policy Coherence between Water, Energy and Agriculture will also be released in late autumn. 24 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Green Growth Strategy: Reshaping the OECD s Work Agenda for the Years to Come Future OECD work on green growth will be based on deepening collaboration with other international organisations, including UN agencies (e.g. UNEP, UNESCAP, FAO), the World Bank and the Global Green Growth Institute (GGGI), as well as a range of stakeholders. The Green Growth Knowledge Platform The World Bank, OECD, UNEP and the GGGI are jointly developing a global Green Growth Knowledge Platform. The platform will be launched in the second half of 2011. This platform will bring together proponents of sustainable development to promote and implement green growth policies by exchanging knowledge, information, and experience. A Growth conference with leading academics and policymakers will take place in January 2012. The four organisations are also working together to provide coordinated messages to the Rio+20 Conference. Examples of future OECD work on Green Growth 2011 A Green Growth Strategy for Food and Agriculture: Preliminary Report Green growth and biodiversity Green Growth Study on Energy Economic Surveys including a chapter on green growth: Belgium, Switzerland Environmental Performance Reviews: Slovak Republic, Israel Labour Markets Impacts of Climate Change Policies in the Context of Green Growth Green Cities Programme working papers: Concept paper Cities and Green Growth GGS of Korea in Urban Areas Financing Green Growth in Cities Uluslararası Ekonomik Sorunlar 25

Nathalie GIROUARD Fostering Green Innovation: Accelerating the Shift to Green Growth Monitoring green investment protectionism concerns Southeast Asian Economic Outlook 2011 (including a focus on green growth) Job potential of a shift towards a low-carbon economy Synthesis report on climate change, employment and local development 2012 Economic Surveys including a chapter on green growth: Poland, China Environmental Performance Reviews: Slovenia, Germany, Mexico, Italy, Austria, South Africa Initial report on Greening Going For Growth Report on green growth and developing countries Project on green financing Green growth and water Green fiscal revenue OECD Contribution to the Rio+20 conference Renewable energy and rural development The Local Transition to a Green Economy Innovation policy platform Improving the Environmental Effectiveness and Economic Efficiency of Environmental Regulation Case studies including Paris, Chicago, Kitakyushu, Stockholm, Abu Dhabi GG Indicators Metropolitan Database Cities and Green Growth synthesis report (2013) 26 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Green Growth Strategy: Reshaping the OECD s Work Agenda for the Years to Come Uluslararası Ekonomik Sorunlar 27

Nathalie GIROUARD For more information: www.oecd.org/greengrowth Join the discussion with the International Green Growth Dialogue: http://community.oecd.org/community/greengrowth. To register, email greengrowth@oecd.org 28 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

OECD s Chemicals Programme: Improving Safety and Efficency Peter KEARNS OECD Environment, Health and Safety Division* Introduction It is hard to imagine everyday life without chemicals. They are used in a wide array of different types of products, for example, paints, dyes, insect sprays, computers, kitchen appliances, medicines, food additives and sunscreens to name just a few of the many applications and consumer products that are on the market today. In fact, the global chemicals industry is one of the largest sectors in the world economy with sales of approximately USD 4500 billion annually and it continues to grow steadily each year. This growth is projected to increase by approximately 3% annually by the end of 2050. Currently, OECD countries account for around 65% of global chemicals production. Although not all chemicals are hazardous, there are those which can cause serious human health effects or damaging environmental * The findings and conclusions in this report are those of the author and do not necessarily represent the views of the Organisation for Economic Co-operation and Development. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 29

Peter KEARNS Global chemicals industry is one of the largest sectors in the world economy with sales of approximately USD 4500 billion annually and it continues to grow steadily each year. This growth is projected to increase by approximately 3% annually by the end of 2050. Currently, OECD countries account for around 65% of global chemicals production. impacts. This has been well known since at least the 1960s when Rachel Carson published her book Silent Spring (Houghton Mifflin, Boston, 1962), which outlined the environmental problems resulting from the widespread use of organo-chlorine pesticides. Around the same time it also became clear that the exposure of the public to certain chemicals, such as mercury (causing minamata disease) and cadmium (itai-itai disease) led to major health problems. Other chemicals, such as poly- chlorinated biphenyls, led to environmental problems such as impacts on the ozone layer. As a result, chemical safety became an environmental priority and governments and industry increasingly took on the responsibility to ensure that chemicals are produced and used as safely as possible. This year, 2011, is the 50 th Anniversary of OECD. It is also marks 40 years of work on chemical safety at OECD. This is good time, therefore, to lay out some of the main achievements of the work over the years and identify some of the main aspects being addressed today. Chemicals Safety at the OECD In 1971, OECD s Environment Committee, which had been established in 1970, included work on the safety of chemicals in its activities. Amongst other things, a Chemicals Group was established under the Committee to undertake activities related to a number of specific chemicals including mercury, anionic synthetic surface active agents, Poly-Chlorinated Biphenyls (PCBs), and ChloroFluoroCarbons (CFCs). CFCs are well known ozone depleting substances and several OECD reports were taken into the account in the process for developing the United Nations Vienna Convention on Protection of the Ozone Layer. 30 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

OECD s Chemicals Programme: Improving Safety and Efficency The success of the co-operation among countries on these initial projects on specific chemicals of concern and the benefits derived from the exchange of information on national activities led to a number of countries working to establish at the OECD a Special Programme on the Control of Chemicals in 1978, as a so-called OECD Part II Programme. This programme was financed through assessed extra-budgetary contributions from participating countries. Today, almost all of OECD s member countries are part of this programme. At the same time in 1978, a Chemicals Division was established within OECD s Environment Directorate which was dedicated to organising secretariat support for the Chemicals Programme. There were several reasons why member countries selected the OECD to step up international work on chemical safety in 1978. For one thing, although the OECD membership was limited at that time, it did include most countries which were developing legislation on chemical safety. At the same time, discussions in the Chemicals Group could reach agreements easier than in a wider international context. Another important reason was the possibility of countries making commitments among themselves through OECD Council Acts. For example, OECD Council Decisions are legally binding and Council Recommendations are politically binding. This level of political engagement that can be achieved at the OECD and the peer pressure that can be applied to help ensure the implementation of agreements ensures that countries will follow up on such agreements including measures for harmonisation. This level of engagement is an important signal to other stakeholders because it shows that governments are serious about implementing the agreements they have made. Chemical safety became an environmental priority and governments and industry increasingly took on the responsibility to ensure that chemicals are produced and used as safely as possible. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 31

Peter KEARNS About 50 Test Guidelines were developed and agreed by the members in a short period of time in the early 1980s From the beginning, the aims of the OECD work on chemical safety have been twofold: i) to protect man and the environment from the hazardous effects of chemicals; and ii) to achieve this in the most efficient way, by avoiding unnecessary duplicative activities among countries and by minimizing non-tariff barriers to trade. It was felt that these objectives could be realised if the methods used by countries for generating and assessing the safety information on chemicals were harmonised or, at least, as compatible as possible. The main focus was on the aspect of testing of chemicals and on the data which would be required to enable an adequate assessment of their safety. With respect to the testing of chemicals, about 50 Test Guidelines were developed and agreed by the members in a short period of time in the early 1980s following the establishment of the programme. This involved a large and well co-ordinated effort which depended upon a lead country approach for various parts of the work. The lead country approach involves one or a few countries taking the responsibility for managing the development of the first draft of a document, for example, a test guideline. It can then be reviewed and input taken from all other countries before its final agreement. This allows the involvement of many experts from member countries who provide their technical input. This way of working, whereby the expertise from countries forms the basis of the work and ensures the technical quality of the material produced, has remained a main characteristic of the OECD efforts on chemical safety, and of other activities in today s Environment, Health and Safety Programme. The OECD Guidelines for the Testing of Chemicals, as they are known, give detailed descriptions for the testing of chemicals for those properties and effects 32 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

OECD s Chemicals Programme: Improving Safety and Efficency which are required in most countries as part of a safety assessment. They also give detailed guidance as to how the test results should be reported. There are tests in four areas related to safety: the physicalchemical properties of a chemical; health effects; effects on biotic systems; and the degradation and bioaccumulation of a chemical in the environment. If all countries require that these test methods should be used in notifications or registrations of chemical products, such tests would not have to be repeated by industry in order to fulfil the requirements in different countries. However, in order to arrive at this situation a second component was needed: mutual confidence among countries in the quality of the laboratories that generate the test data and in the quality of the studies they carry out. In order to achieve this, the OECD Principles of Good Laboratory Practices (GLP) were developed and agreed by countries. This includes a set of rules concerning the organisation of the test facilities (laboratories) and the performance of safety studies. Laboratories have to follow these rules in order to guarantee the quality of their work. In 1980 a High Level Meeting of the OECD Chemicals Group, attended by a number of Ministers and high-level officials, agreed that the Test Guidelines and GLP Principles, which had been developed, were of such a good quality that they could serve as the basis for a an OECD Council Act on Mutual Acceptance of Data in the Assessment of Chemicals (MAD). In essence, members agreed that a test carried out using the OECD Test Guidelines and in accordance with the OECD GLP Principles, would be accepted by all of them in registrations or notifications related to the safety of chemical products. At the same time, the prerogative remains with countries to set their own data requirements, to make their own assessment of the information provided by the tests and to take management decisions accordingly; but they cannot ask the industry in an OECD country to do a test in a different way when an agreed Test Guideline exists. In 1981 the OECD Council confirmed this by incorporating this agreement in a legally binding Council Decision. The Test Guidelines and GLP Principles are an integral part of this Decision. The fact that governments made this Uluslararası Ekonomik Sorunlar 33

Peter KEARNS commitment through a legally binding agreement was a particularly important signal to chemical companies to encourage them to use these Guidelines and Principles. The MAD Council Act has five main benefits. By accepting the same tests OECD-wide, unnecessary duplication of testing is avoided, thereby saving resources for industry and society as a whole. Secondly, non-tariff barriers to trade, which might be created by differing test requirements between countries, can be minimised. Thirdly, the use and suffering of laboratory animals needed for toxicological tests is greatly reduced by avoiding duplicative testing. The fourth benefit is that by establishing the same quality requirements for tests throughout OECD, a level playing field for industry has been ensured. Finally, by using the same tests for making safety assessments, the mutual understanding among countries is greatly increased as to what happens in their respective chemical safety assessment and risk management processes. With regard to the unnecessary duplication of testing, an OECD study was carried out in 2010 to quantify the annual savings made through the work of the OECD Environment, Health and Safety Programme. This study used data on test costs provided by countries and industry. The net savings for countries and industry resulting from the MAD system were calculated as being at least 147 million per year. 1 Work on Test Guidelines continues today to keep pace with scientific developments, as well as to develop new Test Guidelines to address new data requirements in countries. The updating has focused to some extent on aspects of animal welfare. The Test Guidelinesrelated activities have, through the years, constituted an important and high priority part of the OECD chemical safety work. Today, 147 Test Guidelines exist and since 1981 the OECD has published 24 Addenda to the MAD Council Decision with new or updated Test Guidelines. 1 Cutting Costs in Chemicals Management: How OECD Helps Governments and Industry http://www.oecd.org/dataoecd/55/4/47813784.pdf/ 34 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

OECD s Chemicals Programme: Improving Safety and Efficency In the area of GLP, member countries agreed to set up GLP national compliance monitoring authorities (inspectorates) which inspect test facilities. Exchanging the outcomes of such inspections is crucial to ensure that there is mutual confidence among countries in the quality control of studies which would be used as a basis for regulatory decisions. In 1989 Council incorporated this in a Decision Recommendation on Compliance with Principles of Good Laboratory Practice. The GLP inspectors of countries started to meet in OECD in a Working Group to agree on a harmonised interpretation of the GLP Principles and on how to carry out inspections in their countries. The inspectors have also established a system of onsite evaluation visits, whereby two inspectors from different countries review the compliance monitoring system of another country. Every year four or five on-site evaluation visits are made and all compliance monitoring authorities get visited in this process once every seven or eight years. The findings of the on-site evaluations are reported to the GLP Working Group, which discusses them and makes any necessary recommendations for improvements. The Test Guidelines-related activities have, through the years, constituted an important and high priority part of the OECD chemical safety work. Although the chemical industry continues to grow globally, OECD s share of production is decreasing. It accounted for 75% of the total in 2005 and 65% today. However, it is expected that the total production in the BRIIC countries (Brazil, Russia, India, Indonesia and China) will exceed that of OECD countries by 2050. For this reason, and in light of the obvious benefits the MAD system brings, non-members who have important chemical industries have become increasingly interested in joining the system. Furthermore, non-members which have good quality Uluslararası Ekonomik Sorunlar 35

Peter KEARNS test laboratories have seen that joining the MAD system could provide business opportunities for their laboratories, because there is a global shortage of laboratories which can work under the GLP conditions required for tests to be accepted for regulatory purposes. In 1997 the OECD Council agreed on a Decision on the Adherence of non-members to MAD. This Decision lays down the process by which non-members can adhere with the same rights and obligations as member countries. A main requirement is that the counties adhering to MAD verify that the GLP compliance monitoring system in a potential adherent country is adequate, in the same way as the adhering countries. Israel and Slovenia were adherents to MAD before they became OECD members. Currently Argentina, Brazil, India, Singapore and South Africa are full adherents. Malaysia and Thailand are provisional adherents and on the way to becoming full adherents. Environment, Health and Safety: Addressing New Issues The Chemicals Programme was renamed the Environment, Health and Safety (EHS) Programme in the early 1990s when in addition to industrial chemicals, it came to include (amongst other things) activities on pollutants, the safety of pesticides, biocides and the environmental safety of genetically modified organisms (especially genetically modified crops). During subsequent years, other additional activities were added such as the safety novel foods and feeds and the safety of manufactured nanomaterials. For the most part, the new activities have broadly similar objectives to the Chemicals Programme. It would be difficult to summarise all of this additional work in detail, however, three examples are addressed below: pesticides, biocides and manufactured nanomaterials. These examples reflect well how the EHS programme has incorporated new issues into its work. The registration requirements and dossiers for pesticides are large and include many test results which are evaluated by regulatory experts in the registering country. The same pesticides are often used in many countries, but the evaluations are done in each country 36 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

OECD s Chemicals Programme: Improving Safety and Efficency by national institutions. In the early 1990s OECD investigated the handling of a number of pesticides in various countries, and it turned out that there were many similarities. This led countries in 1992 to establish a Pesticide Programme with the main aim of improving the efficiency and effectiveness of their pesticide registration processes. The work focused on facilitating a certain extent of harmonisation in registration practices and on building up mutual confidence in national evaluation practices, which is needed for governments in order to engage on a large scale in work sharing in pesticide (re) registrations. A further task was related to the reduction of risks of pesticide use. The Pesticide Programme covers both chemical and biological pesticides used in agriculture. A large number of practical harmonisation results have been achieved by the Programme; examples include formats for data submissions from industry data and for government data reviews. There is also a database of national review schedules which enabled countries to identify opportunities for co-operation. Thanks to these activities a considerable amount of work sharing has taken place among countries. The Programme has also worked with FAO and WHO to promote in these organisations the use of OECD harmonised country reviews for their review processes. In order to support pesticide risk reduction efforts, pesticide risk indicators were developed and the underlying pesticide use and sales statistics were collected. Together with FAO, work on Integrated Pest Management was undertaken, and together with FAO, UNEP and the OECD Development Assistance Committee, the problem of obsolete pesticide stocks in developing countries and economies in transition has been addressed. The Pesticide Programme continues to work on assisting the countries with work sharing and with pesticide risk reduction. It has also taken up a number of other topics. For example, a Guidance Document has been prepared in the field of defining minor uses of pesticides and a survey of Maximum Residue Limit (MRL) policies has been made. In order to support the work of countries in setting such MRLs, also Test Guidelines for residue testing have been developed and included Uluslararası Ekonomik Sorunlar 37

Peter KEARNS in the MAD Council Decision. Currently nine such Test Guidelines are available. Building on the useful results produced by the Pesticide Programme, member countries asked in 1996 that the OECD start similar work on biocides. Biocides are chemical products which are, like pesticides, designed to destroy unwanted organisms, but not in relation to agricultural crops; examples include disinfectants and sterilizers. In most countries, these products fall under different regulatory regimes than those of pesticides, but they also have to be registered. The Biocide Programme assists countries and industry to increase the efficiency of biocide registrations and to reduce the risks associated with the use of biocides. One focus is on the harmonisation of the testing for efficacy of biocidal products. Another is exposure assessments; four Emission Scenario documents have been developed specifically for biocides. A database with the schedules of registration reviews is an important tool in facilitating work sharing. By changing matter at the atomic and molecular scale, nanotechnologies are able to create new manufactured nanomaterials with new types of properties which could be useful in a vast range of applications, such as in medicine, electronics, strong lightweight materials and energy production. However, owing to these new properties, nanotechnologies and manufactured nanomaterial raise many of the same issues as most new technologies did in the past, including concerns about the potential effects of nanotechnology products on human health and the environment. Although some products derived through nanotechnologies have been placed on the market, it is not clear that the testing and assessment methods, which have been used traditionally for chemical products, are always adequate for determining the safety of nanomaterials. Member countries consider that the application of nanomaterials has the opportunity to provide great benefits for society, but that at the same time as these new technologies are being developed, the safety implications have to be thoroughly investigated. In that way, when manufactured 38 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

OECD s Chemicals Programme: Improving Safety and Efficency nanomaterials reach the market, there is a better insight into the possible risks for man and the environment. In order to address the regulatory aspects of dealing with the safety aspects of manufactured nanomaterials, member countries began work through OECD in 2005. Non-members and all other stakeholders have also been involved. The work is well co-ordinated with the activities aimed at looking into the applications which can be derived from nanotechnologies, and with work undertaken in other intergovernmental organisations and in international organisations, such as the ISO (International Organisation for Standardisation). The work of the OECD Programme on the Safety of Manufactured Nanomaterials addresses many aspects of the safety. It includes a database on relevant environment, health and safety research, which can help to co-ordinate research activities; work on test methods, on exposure measurement and mitigation, and on co-operation on risk assessment and risk management, such as on voluntary schemes and regulatory programmes. Countries also work together on the environmentally sustainable use of nanotechnologies. A special and important activity is the Sponsorship Programme on the Testing of Manufactured Nanomaterials. In this activity, which was started in 2007, a number of member countries, as well as some non-member countries and other stakeholders pool expertise and fund the safety testing of 13 different types of specific nanomaterials. Tests are underway for 61 properties and effects, covering material identification, characterization and safety, physicalchemical properties, environmental fate, environmental Member countries consider that the application of nanomaterials has the opportunity to provide great benefits for society, but that at the same time as these new technologies are being developed, the safety implications have to be thoroughly investigated. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 39

Peter KEARNS toxicology, and mammalian toxicology. The nanomaterials which are tested are well known and some of them are already in commercial use, so the information which is being generated is of great practical value for further safety assessments. The main purpose of this work, however, is to evaluate the extent to which current test methods which are traditionally used to determine product safety, are adequate for testing the safety of nanomaterials. Based on the outcomes of this work it will be possible to see if existing methods can be used, or if they need to be adapted or if new ones need to be developed in order to be able to appropriately evaluate the risks of manufactured nanomaterials. If new Test Guidelines are needed they will be developed in co-operation with the Test Guidelines Programme. OECD Activities in the Broader International Context The EHS Programme has actively contributed to global chemical safety initiatives. This includes the UN Intergovernmental Forum on Chemical Safety (IFCS), since it was established in 1994, and the UN International Conference on Chemicals Management (ICCM), which first met in 2006 in Dubai to set up the voluntary Strategic Approach to International Chemicals Management SAICM. In early 2008 the OECD Council adopted a Resolution on the Implementation of SAICM which made SAICM implementation an integral part of the OECD Chemicals Programme and made the commitment to contribute to national and international SAICM implementation initiatives. Accordingly the EHS Programme has continued to provide inputs and documents to SAICM. With respect to working with other intergovernmental organisations (IGOs), the OECD is a an active participant in the Inter-Organisation programme for the sound Management of Chemicals IOMC. This is a unique arrangement established through a formal Memorandum of Understanding, which brings together FAO, ILO, OECD, UNDP, UNEP, UNIDO, UNITAR, WHO and the World Bank to co-ordinate their chemical safety activities. In this way duplicative activities 40 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

OECD s Chemicals Programme: Improving Safety and Efficency can be avoided, mutual participation of the relevant IGOs in each intergovernmental activity can be arranged in order to ensure that they complement each other and in large international meetings, such as the ICCM, the nine IGOs speak with one voice. For those projects of the participating IGOs which are on an IOMC agreed list of activities, reports can be published with an IOMC logo. This has helped in ensuring a wider acceptance for the products of the participating organisations, than just their regular constituencies. Endnote: General Information About OECD The Organisation for Economic Co-operation and Development (OECD), which traces its roots to the Marshall Plan, groups 34 member countries committed to democratic government and the market economy. It provides a forum where governments can compare and exchange policy experiences, identify good practices and promote decisions and recommendations. Dialogue, consensus, and peer review and pressure are at the very heart of the OECD. The OECD member countries are: Australia, Austria, Belgium, Canada, Chile, the Czech Republic, Denmark, Estonia, Finland, France, Germany, Greece, Hungary, Iceland, Ireland, Israel, Italy, Japan, Korea, Luxembourg, Mexico, the Netherlands, New Zealand, Norway, Poland, Portugal, the Slovak Republic, Slovenia, Spain, Sweden, Switzerland, Turkey, the United Kingdom and the United States. The European Commission takes part in the work of the OECD. Chile, Estonia, Israel and Slovenia recently became members of the Organisation and OECD membership talks continue with the Russian Federation. In addition, efforts are made to enhance engagement of Brazil, China, India, Indonesia and South Africa in the OECD work programme. The OECD is working for a stronger, cleaner and fairer world economy. The principle aim of the Organisation is to promote policies for sustainable economic growth and employment, a rising Uluslararası Ekonomik Sorunlar 41

Peter KEARNS standard of living and trade liberalisation. By sustainable economic growth the OECD means growth that balances economic, social, and environmental considerations. The OECD is one of the world s largest and most reliable sources of comparable statistical, economic and social data. It monitors trends, collects data, analyses and forecasts economic development, and investigates evolving patterns in a broad range of public policy areas such as agriculture, development co-operation, education, employment, taxation and trade, sciences, technology, industry and innovation in addition to environment. The OECD family of organisations also includes the International Energy Agency (IEA), the Nuclear Energy Agency (NEA), and the International Transport Forum (ITF). Sources of Additional Information Much information on OECD is available at the OECD web site: www. oecd.org. All of the outputs of the work related to the OECD s Chemicals Programme and broader aspects of the Environment, Health and Safety programme are available on OECD s EHS web site. This includes Council Acts, Test Guidelines, Guidance Documents, Reports, Databases and Software. These materials are available free of charge at: www.oecd.org/ehs/. 42 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı Zafer ATEŞ OECD Nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Daimi Temsilciliği Müsteşarı Özet Uluslararası Enerji Ajansı başta olmak üzere önde gelen enerji çevrelerinin analiz ve öngörüleri dünya enerji sisteminin bugün gelinen noktada sürdürülemez bir hal aldığını ortaya koymaktadır. Fosil yakıtlara aşırı bağımlılık olgusu gereken adımlar atılmazsa küremizin geleceği açısından geri döndürülemez sonuçlar doğuracaktır. Bu bağımlılığı azaltmanın maliyeti her geçen gün artmaktadır. Fosil yakıtlara giderek artan bağımlılığın ekonomik, siyasi, enerji güvenliği ve çevresel (iklim değişikliği) açılardan önemli sonuçlar doğurması beklenmektedir. Bu koşullarda dünya enerji sisteminin toptan bir dönüşüme ihtiyacı bulunmaktadır. Yeni sistemde düşük karbonlu enerji seçeneklerinin ve teknolojilerinin oynayacağı rol sürdürülebilir bir küresel enerji güvenliği açısından kuşkusuz belirleyici olacaktır. Bu noktada enerji verimliliği de sürdürülebilir enerji güvenliğinin olmazsa olmaz bir unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada yukarıda zikredilen faktörler içinde enerji güvenliği ve çevresel boyutlara odaklanılacak olup, düşük karbonlu bir enerji sisteminin gerçekleştirilebilirliğine ilişkin senaryo ve öngörüler paylaşılacaktır. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 43

Zafer ATEŞ Uluslararası Enerji Ajansı Konuya geçmeden önce yayın ve verilerine sıklıkla atıfta bulunacağım Uluslararası Enerji Ajansına (UEA) kısaca değinmekte yarar görüyorum. Sıklıkla Viyana da yerleşik ve Birleşmiş Milletler bünyesinde faaliyet gösteren Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile karıştırılan UEA, 1973 Arap-İsrail savaşını takip eden petrol krizi sonrası OECD ülkeleri arasında bu tür krizlere karşı hazırlıklı olmak, dayanışma sergilemek ve enerji arz güvenliğini sağlamak amacıyla 1974 yılında OECD Konseyi kararıyla kurulmuştur. UEA petrol ve doğal gaz piyasalarının durumuna ilişkin periyodik raporlar hazırlamakta, üye ülkelerin enerji politikalarını düzenli olarak incelemekte, üye olmayan belli ağırlığa sahip ülkelerin enerji politikalarını da takip etmekte, yeni enerji teknolojileri ve enerjinin iklim değişiklikleri üzerindeki etkileri üzerinde çalışmalar yürütmektedir. UEA nın temel ilgi alanını petrol oluşturmakla birlikte, son yıllarda doğal gaz ve elektrik arz güvenliği konularının da Ajansın çalışmalarında giderek önemli bir yer edinmekte olduğu görülmektedir. Enerji arz güvenliği, ekonomik kalkınma ve çevresel sürdürülebilirliğin geliştirilmesini teminen 28 üyesine enerji politikalarının oluşturulmasında tavsiyelerde bulunan UEA, bugün Ajans a dışarıdan bakan bazı çevrelerce zenginler kulübü olarak adlandırılırken, genel kabul gören tabirle enerji sektörünün takipçisi (energy watchdog) olarak da nitelendirilmektedir. İki Temel Küresel Sorun Bugün küresel ölçekte karşı karşıya olunan temel sorunların en başında enerji arz güvenliği ile iklim değişikliğinin geldiği genel kabul gören bir husustur. Enerji arz güvenliği değişik çevrelerce farklı biçimlerde tanımlanmakla birlikte, bu kavramı bir ülkenin ihtiyaç duyduğu 44 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı enerjiyi mümkün olduğunca farklı kaynaklardan, miktar olarak yeterli ölçüde, kesintisiz biçimde ve olabildiğince ekonomik fiyatlardan temin edebilmesi olarak tanımlamak mümkündür. Enerji güvenliği her ülkenin kendine has koşullarınca farklı algılanabilecek bir konudur. Enerji güvenliğinin ülkelerin enerji karışımları ( energy mix veya fuel mix ) ile yakından ilişkisi bulunmaktadır. Bir ülkenin yakıt karışımının mümkün mertebe çeşitlendirilmiş olması, arz kesintilerinde o ülkeye gereken esnekliği sağlayacağı için enerji arz güvenliğini olumlu etkileyen bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Her ülke kendi enerji karışımını kendi özgün koşullarına göre belirler. Örnek vermek gerekirse, Fransa elektriğinin yaklaşık % 75 ini nükleer enerjiden karşılarken, Avustralya sözkonusu olduğunda bu oran % 80 ile bir fosil yakıta, yani kömüre aittir. Avusturya ise elektriğinin % 70 ini yenilenebilir enerjiden (büyük ölçüde hidro enerji) karşılamaktadır. Bu noktada ülkemiz için ayrı bir paragraf açarsak, Türkiye nin elektrik üretimi açısından enerji karışımına baktığımızda % 50 civarında doğal gaz, % 20 oranında yenilenebilir (büyük ölçüde hidro enerji) ve yaklaşık % 30 oranında da kömürü görürüz. Bu dağılımın gerek tedarik güvenliği, gerek iklim değişikliği gibi unsurlar açısından pek de tercih edilir bir nitelikte olmadığı değerlendirilmektedir. Zira doğal gazda % 100 dışa bağımlı bir ülkenin ithal ettiği doğal gazın yarısını elektrik üretimine harcaması herşeyden önce ekonomik açıdan sürdürülebilir değildir. Doğal gaz ve kömürü topladığımızda elektrik üretimimizde fosil yakıtların payı % 80 e çıkmaktadır ki bu da CO 2 salımı açısından ülkemizi hassas bir konuma yerleştirmektedir. Bu nedenledir ki, ülkemiz son yıllarda enerji güvenliğini geliştirmeye yönelik kararlı adımlar atmaya başlamıştır. Bunların en başında kaynak ve güzergah çeşitlendirmesi gelmektedir. Fosil yakıtlara bağımlılık kısa ve orta vadede değişmeyecek, sabit bir veri olarak kabul edildiğine göre, fosil yakıtları tedarik için belirlenecek Uluslararası Ekonomik Sorunlar 45

Zafer ATEŞ kaynakları çeşitlendirmek (doğal gazda Rusya, İran, Cezayir, Nijerya ve Katar a ilave olarak Azerbaycan, Irak, Mısır ı -ve daha ileri aşamada Türkmenistan ı- eklemek) ve bunları mümkün mertebe farklı güzergahlardan temin etmeye çalışmak (Rusya dan tedarikte batı hattına ilave olarak Mavi Akım ı gerçekleştirmek) bu aşamada izlenebilecek en akılcı politikalardan biridir. Ancak bununla da yetinmeyip, bir yandan bir müddet daha bağımlı olacağımız fosil yakıtları temin güvenliğini geliştirirken, diğer yandan enerji karışımımızı çeşitlendirmeye yönelik adımları atmak da elzemdir. Bununla kastedilen enerji karışımımıza temiz enerji seçeneklerini, yani yenilenebilir enerjiyi (güneş, hidro, rüzgar, jeotermal, biyoenerji, biyoyakıt vs) ve nükleeri dahil etmektir. Bu seçeneklerin yarar, sakınca ve zorluklarına müteakip bölümlerde değinilecektir. Ülkemizin enerji güvenliğini geliştirmek adına izlediği bir diğer politika da mümkün mertebe kendi yerli kaynaklarımızı seferber etmektir. Karadeniz de yapılan petrol ve doğal gaz araştırmalarını bu açıdan değerlendirmek gerektir. Derin deniz aramaları herşeyden önce bütçe, kararlılık ve sabır işidir. Sonuç alındığı takdirde fosil yakıtlarda dışa bağımlılığımızı azaltacak bu çalışmaların kararlılıkla sürdürülmesinde fayda görülmektedir. İklim değişikliği ise esasen sera gazı etkisiyle küresel ısınmanın yarattığı bir sonuçtur. Güneş enerjisi yerkürenin yüzeyini ısıtmakta ve sıcaklık arttıkça bu ısı atmosfere kızıl ötesi enerji olarak geri gönderilmektedir. Ancak bu enerjinin bir kısmı atmosferde sera gazları tarafından tutulmaktadır. Buna sera etkisi denmektedir. Sera etkisi olmasa dünya daha soğuk (-18 C 0 ) bir gezegen olacakken, bugün küresel ortalama yüzey ısısı 15 C 0 civarındadır 1. 1 http://ec.europa.eu/clima/sites/campaign/what/climatechange_en.htm 46 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı Özellikle sanayide, tarımda ve ulaştırma sektöründe yoğun olarak kullanılan fosil yakıtların (petrol, doğal gaz ve kömür) yanmasıyla, yani başka deyişle insan faaliyetleriyle açığa çıkan karbondioksit, metan ve azotoksit gibi gazlar sera etkisini artırarak dünyanın normalden fazla ısınmasına neden olmaktadır. Ülkelerin mevcut politikalarını devam ettirmeleri halinde 2035 yılında atmosferdeki CO 2 eşdeğeri sera gazı miktarı 1000 ppm olacaktır 2. Bu miktar ortalama 6 C 0 lik ısı artışı anlamına gelmektedir. İklim değişikliği uzmanları gereken adımların atılması halinde bu sera gazı derişiminin 450 ppm, küresel ısı artışının da 2 C 0 ile sınırlandırılabileceğini belirtmektedirler 3. Dünya ısı artışını 2 C 0 ile sınırlayan 450 ppm senaryosunun gerçekleştirilmesi, yukarıda da belirtildiği üzere, dünya enerji sisteminde önemli bir dönüşümü gerektirmektedir. UEA yayını Dünya Enerji Görünümü nün 2009 sayısına göre, bu dönüşümün mali portesi mevcut politikaların devamı senaryosuna ilaveten yıllık 10,5 trilyon Dolarlık yatırım iken, Aralık 2009 da Kopenhag da düzenlenen BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansının beklentileri karşılamaması nedeniyle, bu rakam 2010 yılı sonu itibariyle 1 trilyon Dolarlık artışla 11,6 trilyon Dolara ulaşmıştır. Görüleceği üzere fosil yakıtlar gerekli önlemler alınmazsa küresel ısınmaya yol açan ve dolayısıyla iklim değişikliğini olumsuz yönde etkileyen bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada sürdürülebilirlik kavramına açıklık getirmekte yarar görülmektedir. Bir yandan enerji güvenliği sağlanmaya çalışılırken, diğer yandan bunun çevre dostu bir tarzda gerçekleştirilmesi sürdürülebilirlik olarak adlandırılmaktadır. Başka deyişle, enerji 2 ppm: parts per million - milyonda bir birime verilen isim; herhangi bir karışımda toplam madde miktarının milyonda 1 birimlik maddesi 1 ppm dir. 3 World Energy Outlook-2010, International Energy Agency, 2010. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 47

Zafer ATEŞ güvenliğinin sürdürülebilir bir tarzda sağlanması iklim değişikliğiyle mücadele açısından olumlu sonuçlar doğuracaktır. Ülkelerin enerji güvenliğine ilişkin stratejilerini bu bakış açısıyla oluşturmaları ve uygulamaları küresel yararlar sağlayacaktır. Bu noktadan hareketle OECD Bakanlar Konseyi 2010 yılındaki toplantısında, ekonomik büyümenin sürdürülebilir (yeşil) bir mahiyette gerçekleştirilebilmesi için Green Growth Strategy olarak adlandırılan stratejiyi kabul etmiştir. Fosil Yakıtlara İlişkin Veri ve Öngörüler Yeni politikalar senaryosuna 4 göre dünya birincil enerji talebi 5 2008-2035 arasında % 36 oranında artacaktır. Bu yıllık % 1,2 lik artışa tekabül etmektedir. Bu artışın % 93 ü (başta Çin ve Hindistan olmak üzere) OECD üyesi olmayan ülkelerden kaynaklanacaktır (Enerji tüketimi 2000 yılında ABD nin yarısı olarak rapor edilen Çin, 2009 yılında ABD yi geçerek dünyanın en büyük enerji kullanıcısı konumuna erişmiştir). 2035 te dünya enerji talebinde OECD nin payı bugünkü değer olan % 44 ten % 33 e gerileyecektir (Bu rakamlar diğer iki senaryoda daha farklıdır). Her üç senaryoda da fosil yakıtlar 2035 perspektifinde başat konumlarını koruyacak, ancak enerji karışımındaki payları -ilgili senaryoya göre değişmek üzere- düzenli olarak gerileyecektir. Yenilenebilir ve nükleer enerjinin payının en yüksek olduğu senaryo 450 ppm senaryosudur. En düşük pay ise mevcut politikaların devamı senaryosu nda sözkonusudur. 4 World Energy Outlook 2010 yayınının ana senaryosu olan Yeni Politikalar Senaryosu, ülkelerin yeni açıkladıkları iklim değişikliği ve enerji politika taahhütlerini esas almaktadır. Buna karşılık Mevcut Politikaların Devamı Senaryosu bu taahhütlerin yerine getirilmeyip, mevcut politikalara devam edilmesi varsayımına dayanmaktadır. 450 ppm senaryosu ise yukarıda izah edildiği gibi iklim değişikliğini 2 C0 ile sınırlayan senaryodur. 5 Birincil Enerji: Doğada hazır olarak bulunan ve herhangi bir dönüşüme uğramamış enerjidir. Yenilenebilir ve yenilenebilir olmayan enerji (fosil yakıtlar ve uranyum) olarak ikiye ayrılır. Birincil enerji kaynakları dönüştürülerek elde edilen enerjiye ise ikincil enerji denir (elektrik, petrol ürünleri). 48 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı Fosil yakıtlar yeni politikalar senaryosunda birincil enerji karışımı içinde merkezi bir role sahiptir. Ancak 2008-2035 dönemi esas alındığında payları % 81 den % 74 e gerileyecektir. Petrol talebi 2009 yılındaki 84 milyon varil/gün den 2035 te 99 milyon varil/gün e çıkacaktır. Aynı dönemde kömür talebi % 20, doğal gaz talebi ise % 44 artacaktır. Bu artışların büyük bir bölümünün 2020 den önce gerçekleceği tahmin edilmektedir. Elektrik talebi ise % 80 artacak olup, bu artış toplam üretim kapasitesine 5900 GW lık bir ilave yapılmasını gerektirmektedir. Sera gazı salımlarında enerji sektörünün payı % 65 tir. CO 2 salımı olarak bakıldığında ise bu pay % 75 e çıkmaktadır. CO 2 salımlarında enerji sektörünün bileşenlerine baktığımızda karşımıza çıkan veriler aşağıda sunulmuştur. Elektrik üretimi dünya fosil yakıt tüketiminde % 32 lik, enerji kullanımından kaynaklanan toplam CO 2 salımlarında da % 41 lik bir paya sahiptir. Mevcut politikalarda köklü bir değişikliğe gidilmediği takdirde, 2050 yılı itibariyle ve sonrasında küresel elektrik üretimi büyük ölçüde fosil yakıtlara dayanmaya devam edecektir. Bu koşullarda 2050 yılı itibariyle fosil yakıtlar elektrik üretiminde yaklaşık % 70 lik bir orana sahip olacaktır 6. Fosil yakıtlar 2035 perspektifinde başat konumlarını koruyacak, ancak enerji karışımındaki payları -ilgili senaryoya göre değişmek üzeredüzenli olarak gerileyecektir. Bu süreçte kömür ve doğal gazın elektrik üretimindeki payının artması öngörülmektedir. Nükleer ve hidro enerjinin payları gerilerken, rüzgar, biyokütle ve güneş enerjisinin payları artacaktır. Dolayısıyla, elektrik 6 ibid. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 49

Zafer ATEŞ sektöründen kaynaklanan CO 2 salımları 2007 ile 2050 arasında iki misline çıkacaktır 7. Bu çerçevede, 2050 ye giden süreçte elektrik sektörünü karbondan arındırma (decarbonisation) konusu küresel ölçekte her türlü stratejinin merkezinde yer almalıdır. Bu da düşük karbonlu teknolojilerin geliştirilmesini ve geniş ölçekte devreye sokulmasını gerektirmektedir. Tablo 1. 1990-2007 arasında elektrik üretiminde enerji türlerinin dağılımını gösteren tablo 8. Elektrik sektörünün yanısıra, önemli role sahip bir diğer sektör ulaştırmadır. Ulaştırma küresel enerji kullanımında % 19, enerjiden kaynaklanan CO 2 salımlarında ise % 23 lük bir paya sahiptir 9. Doğrudan CO 2 salımlarında sanayi sektörünün payı % 20, binaların payı ise % 10 dur. Elektrik kullanımından kaynaklanan dolaylı salımlar da dahil edildiğinde, binalar sektörünün oranı % 30 daha artmaktadır. 7 ibid. 8 Energy Technology Perspectives, International Energy Agency, 2010. 9 Transport, Energy and CO2, International Energy Agency, 2010. 50 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı Uluslararası İklim Değişikliği Panelinin (IPCC) öngörülerine göre, iklim değişikliğinin en kötü etkilerinin bertaraf edilebilmesi için 2050 yılı itibariyle CO 2 salımlarının % 50 oranında azaltılması gerekmektedir. Bu anlamda önümüzdeki 10 yıl çok büyük önem taşımaktadır. Eğer CO 2 salımları 2020 itibariyle zirve yapıp, daha sonra inişe geçmezse, 2050 itibariyle bahsekonu % 50 lik azaltımın maliyeti çok daha fazla artacaktır 10. Diğer taraftan doğal gaz arz ve talebini yönlendiren faktörler doğal gazın gelecekte küresel enerji karışımında çok önemli bir role sahip olacağını ortaya koymaktadır. Küresel enerji sektöründeki belirsizlikler doğal gaz için birer fırsat penceresi açmaktadır. Diğer fosil yakıtların yerini alması beklenen doğal gazın enerji arz güvenliğine katkı yapması için tercih edilirliği artacaktır. Fosil yakıtların kendi içlerinde bir karşılaştırma yapmak gerekirse doğal gazın nisbeten daha geniş bir coğrafyaya yayıldığı görülmektedir. Geleneksel doğal gaz kaynaklarının mevcut küresel tüketimi 120 yıl boyunca karşılaması beklenmektedir. Tüm doğal gaz kaynakları ( unconventional gas olarak tabir edilen şeyl gazlar 11 da dahil olmak üzere) dikkate alındığında bu süre 250 yılın üzerine çıkmaktadır 12. Halihazırda ABD de şeyl gazı üretiminin artışıyla Doğal gaz arz ve talebini yönlendiren faktörler doğal gazın gelecekte küresel enerji karışımında çok önemli bir role sahip olacağını ortaya koymaktadır. 10 Energy Technology Perspectives, International Energy Agency, 2010. 11 Şeyl (shale) dünyanın birçok noktasında bulunan, ısıtıldığında kerojen içermesi nedeniyle yapay petrol ve gaz üretilebilen, organik malzeme yönünden zengin tortulu kayalardır. Şeylden doğal gaz üretimi normal üretime göre daha maliyetlidir. 12 Golden Age of Gas Report, International Energy Agency, 2011. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 51

Zafer ATEŞ küresel doğal gaz piyasasında bir arz bolluğu meydana gelmiştir. Bu da doğal gazı cazip bir seçenek haline getirmektedir. Bu sene sonuna doğru yayınlanması beklenen Dünya Enerji Görünümü 2011 de yer alacak Golden Age of Gas senaryosuna göre 2035 yılında küresel doğal gaz talebi şu anki rakamdan 1,8 trilyon metreküp artışla 5,1 trilyon metrekübe ulaşacaktır. Bu rakam yukarıda atıfta bulunulan, 2010 daki yeni politikalar senaryosuna göre 0,6 trilyon metreküp daha fazla olup, bu fazla miktar Rusya nın mevcut üretimi ile hemen hemen aynı düzeydedir. Doğal gazın küresel enerji karışımındaki payının 2035 itibariyle % 21 den % 25 e çıkması beklenmektedir. Bu durum 450 ppm senaryosu, başka deyişle iklim değişikliğinin 2 C 0 ile sınırlandırılması hedefiyle uyumsuzluk arzetmektedir. Diğer fosil yakıtlarla kıyaslandığında sera gazı salımları açısından daha avantajlı görünen doğal gaz, kömürün ve bir nebze petrolün yerini almakla salımları aşağı çekebilir, ancak nükleerin payından da alması halinde salımların artması yönünde bir etki oluşacaktır. Petrol ile ilgili tespitlerden birisi de fiyatların sürdürülemez bir noktaya erişmiş olmasıdır. UEA petrol fiyatlarının küresel ekonomi için tehlike bölgesine girdiği değerlendirmesini yapmaktadır. Yüksek petrol fiyatları ithalatçılardan ihracatçılara doğru önemli ölçüde ilave kaynak yönelimine neden olmakta, dünya refah dağılımını ihracatçılar lehine değiştirmektedir. Eğer petrol fiyatları 2011 yılı ortalaması 100 dolar civarında seyrederse, pek çok ülkede petrol ithalatına yapılan harcama 2008 yılındaki rekor düzeyine erişecek veya onu geçecektir. Bu OECD ülkeleri için gayrısafi yurtiçi hasılanın ortalama % 2,3 ü anlamına gelmektedir. Fosil Yakıtlara Uygulanan Sübvansiyon Sorunu Fosil yakıtların iklim değişikliği üzerindeki etkileri yukarıda rakamsal olarak verilmiştir. Dolayısıyla fosil yakıtların çevresel etkileriyle teknolojik olarak mücadele etme seçeneği bir kenara bırakılırsa ( Carbon Capture and Storage-CCS konusuna aşağıda ayrıca 52 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı değinilecektir), fosil yakıtların kullanımının caydırılması önemli bir politika aracı olarak karşımızda durmaktadır. Bu politikanın ilk hedefi fosil yakıtlara çeşitli saiklerle uygulanan sübvansiyonlar olmalıdır. 2009 yılında fosil yakıtlara küresel ölçekte uygulanan sübvansiyon miktarı 312 milyar Dolar dır. Bu rakam 2008 yılında 558 milyar Dolar idi 13. Bu alanda İran, Suudi Arabistan, Rusya ve Hindistan başı çekmektedirler (Bkz. Tablo 2). Bu gidişatın tehlikesinin farkına varan G-20 liderleri Eylül 2009 daki zirvede fosil yakıtlara uygulanan sübvansiyonların giderek devreden çıkarılması ve etkin olmayan sübvansiyonların makul bir yapıya kavuşturulması yönünde bir karar almışlardır. Bu kararın uygulanması üç önemli sonuç doğuracaktır: - küresel enerji piyasalarında talep ve arz üzerinde kesin etkiler yaşanacak, 2020 itibariyle küresel ölçekte tüm sübvansiyonların devreden çıkarılması halinde dünya birincil enerji talebi % 5 oranında azalacaktır. Sadece petrol talebi anılan yıl itibariyle günlük 4,7 milyon varil azalacaktır (Halihazırda günlük petrol talebi 88 milyon varildir). - Bu topluca devreden çıkarma ve talep azalışı aynı zamanda iklim değişikliği ile mücadelede önemli bir kazanım sağlayacak, 2020 itibariyle CO 2 salımları % 5,8 oranında (2 gigaton) azalacaktır. - Enerji fiyatları bu talep daralmasına bağlı olarak daha makul seviyelere gelecektir. 13 World Energy Outlook, International Energy Agency, 2010. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 53

Zafer ATEŞ Tablo 2. Fosil yakıtlara ve elektriğe uygulanan sübvansiyonlarda başı çeken ülkeleri gösterir tablo 14. Siyasi Boyut Ekonomik ve çevresel boyutun yanısıra, fosil yakıtlarla ilgili manzarayı daha da giriftleştiren bir unsur, bu kaynakların coğrafi olarak dünyanın belli bölgelerinde yoğunlaşmış olmasıdır. Bu bölgelerin siyasi açıdan istikrarsız oluşları, bölge ülkelerinin tarihsel olarak yeri geldiğinde enerjiyi bir koz olarak kullanma ihtimalleri, fosil yakıtların arzına ilişkin dengeleri daha da kırılgan hale getirmektedir. Bir rakam vermek gerekirse, dünya petrol ve doğal gaz rezervlerinin % 70 i ülkemizi çevreleyen coğrafyada yer almaktadır. Kaynakların belli 14 ibid. 54 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı bölgelerde ve az sayıda ülkede yoğunlaşması bu ülkelere siyasi bir ağırlık verirken, küresel arzın koşullarının da (miktar ve dolayısıyla fiyat) büyük ölçüde bu ülkeler tarafından belirlenmesine zemin hazırlamaktadır. Şu sıralar 110-120 Dolar civarında seyreden petrol fiyatları sanayileşmiş (büyük ölçüde OECD üyesi) ülkeler için alarm zilleri çaldırırken, tüm dünya Libya da yaşanan gelişmeler sonrası küresel petrol arzında meydana gelen günlük 1,5 milyon varillik petrol kaybının telafi edilmesi için OPEC ülkelerinin adeta gözünün içine bakmaktadır 15. Hal böyleyken, yüksek fosil kaynak fiyatlarının üretici ülkeler için gelir arttırıcı bir unsur olduğu da hatırda tutulmalıdır. OPEC nezdinde üretim artışı beklentisinin sonuçsuz kalması nedeniyle UEA acil durum eylem planı çerçevesinde 23 Haziran 2011 tarihinde 28 üye ülkesi ile birlikte koordineli olarak piyasaya müdahale eylemine başlamıştır. Bu kapsamda, piyasalara bir ay boyunca 60 milyon (günlük 2 milyon) varil petrol sürülmesi kararlaştırılmıştır. Çözüm Önerileri Yukarıda da belirtildiği üzere, herşeyden önce ulusal enerji stratejilerinin enerji güvenliği ile çevresel kaygıları bir bütünlük içinde ele alır biçimde inşa edilmesi küresel yarar açısından elzem görülmektedir. Bu da herşeyden önce fosil yakıtlara olan bağımlılığın azaltılmasını, enerji karışımının yenilenebilir enerji türleri başta olmak üzere çeşitlendirilmesini, keza yenilenebilir enerji teknolojileri başta olmak üzere düşük karbonlu enerji teknolojilerinin geliştirilmesini ve enerji verimliliğine gereken önemin verilmesini gerektirmektedir. 15 Libya nın günlük 1,6 milyon varil civarında olan petrol üretimi Mayıs sonu itibarıyla 100 bin varile kadar düşmüştür. Ayrıca, uzmanlar Libya nın 2011 yılının geriye kalan kısmı için de piyasaya çok az miktarda petrol verebileceğini, Libya petrol üretiminin önemli bir miktarının kesileceğini değerlendirmektedirler. (Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının 24 Haziran 2011 tarihli basın açıklamasından). Uluslararası Ekonomik Sorunlar 55

Zafer ATEŞ Elbette her ülke ulusal koşullarına, imkan ve kabiliyetlerine göre kendi önceliklerini belirleyecek, dolayısıyla farklı politika araçlarını içeren ulusal stratejiler oluşturacaktır. Her ülke için aynı anda geçerli reçeteler oluşturulması gerçekçi bir çözüm yolu değildir. Bu anlamda uluslararası işbirliği önem arzetmektedir. Aynı özelliklere sahip, benzer yaklaşımdaki ülkelerin değişik platformlarda biraraya gelerek bilgi ve deneyimlerini paylaşmaları kaynak ve zaman israfının önüne geçecektir. İçinde bulunduğumuz konjonktür itibariyle, düşük karbonlu enerji teknolojilerinin geliştirilmesi ve tüm sektörlerde devreye sokulmasına yönelik politikaların hızlı biçimde hayata geçirilmesi gerekmektedir. Düşük karbon portföyündeki tüm teknolojiler azami katkı sağlamadan iklim değişikliğiyle mücadele hedeflerine ulaşılması olanaksız görülmektedir 16. Her ne kadar bazı düşük karbonlu ve enerji verimliliğine sahip teknolojiler rekabet gücüne sahip olsalar da, bugün itibariyle bunların büyük çoğunluğu maliyet açısından fosil yakıtlara dayalı seçenekler karşısında hala nisbeten pahalı durumdadırlar. Karbon fiyatı ihdası bu farkın giderilmesi için bir yöntem olarak mevcuttur ancak bu da tek başına yeterli olmayacaktır 17. UEA düşük karbonlu enerji teknolojilerinin araştırılması, geliştirilmesi ve uygulamaya konulması (research, development, demonstration and deployment) konusunda uluslararası ve ulusal düzeyde ortak bir vizyon ortaya konulabilmesini teminen yol haritaları hazırlamaktadır. Şu ana kadar aşağıda sunulan düşük karbonlu teknolojilerin yol haritaları tamamlanmış ve yayınlanmıştır 18 : 16 Energy Technology Perspectives, International Energy Agency, 2010. 17 ibid. 18 Sözkonusu yol haritalarına UEA nın ilgili internet ağ adresinden ulaşılması mümkündür (http://www.iea.org/subjectqueries/keyresult.asp?keyword_ ID=4156). Önümüzdeki dönemde diğer yol haritalarının (biyoenerji, verimli/ düşük karbonlu binalar) da tamamlanması beklenmektedir. 56 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı - karbon yakalama ve depolama - çimento sektörü; - elektrikli/hibrid araçlar; - nükleer enerji; - güneş enerjisi; - fotovoltaik enerji 19 ; - rüzgar enerjisi; - akıllı şebekeler - binalar - biyoyakıtlar 20 - jeotermal enerji Bu noktada enerji sisteminin dönüştürülmesine hizmet edecek ana politika araçlarını dört ana başlık altında toplamak mümkündür. Esasen aşağıda yer alan her bir başlık ayrıntılı birer çalışmanın konusu olup, burada kısaca değinilecektir. I- Yenilenebilir Enerji Doğada asli olarak mevcut olan ve kendilerini yenileyebilen enerji kaynaklarını (hidro, güneş, rüzgar, biyoyakıtlar, jeotermal) enerji güvenliğini sağlamak adına seferber etmek çevre dostu bir seçenektir. Geride bıraktığımız on yılda yenilenebilir enerji türü, 19 Fotovoltaik güneş pilleri ya da dizinleri sayesinde ışık kaynağından, çoğu zaman güneşten, elektrik elde etme yöntemidir. 20 Yaşayan ya da yakın zamanda yaşamış biyolojik maddelerden (biyokütle) elde edilen yakıta biyoyakıt denilmektedir. Biyoetanol, biyodizel, biyogaz gibi. Biyoetanol otomobiller ve diğer motorlu araçlarda, tek başına bir yakıt olarak ya da benzine karıştırılan bir katkı maddesi olarak kullanılabilir. Etanol, şeker kamışı, şeker pancarı, gine mısırı, dallı darı, arpa, kenevir, tatlı patates, ayçiçeği, meyveler, kesik süt, mısır, mısır koçanı, hububat, buğday, tahta, kâğıt, saman, pamuk ve diğer biyokütleler ile çeşitli selüloz atıkları gibi pek çok farklı besin kaynağından elde edilebilir. Şeker kamışından etanol üretmek, mısıra göre daha verimlidir. Biyodizel kolza (kanola), ayçiçek, soya, aspir gibi yağlı tohum bitkilerinden elde edilen yağların veya hayvansal yağların bir katalizör eşliğinde kısa zincirli bir alkol ile (metanol veya etanol) reaksiyonu sonucunda açığa çıkan ve yakıt olarak kullanılan bir üründür Uluslararası Ekonomik Sorunlar 57

Zafer ATEŞ enerji arz yelpazesinin giderek artan biçimde önemli bir bileşeni haline gelmiştir. Hükümetler enerji güvenliğini sağlamak ve enerji karışımını çeşitlendirmek amacıyla yenilenebilire destek verme yoluna gitmektedirler. Bu şekilde kamu tarafından sağlanan teşvikler, yükselen fosil yakıt fiyatlarıyla da birleşince yenilenebilir enerji yatırımcılar için cazip bir seçenek olarak ortaya çıkmıştır. Halihazırda yenilenebilir enerjinin önündeki en büyük engel malidir; başka deyişle yatırım ihtiyacıdır. Dünya Enerji Görünümü 2010 un yeni politikalar senaryosuna göre, 2010-2035 döneminde elektrik üretimi için yenilenebilir enerjiye yapılması gereken yatırım miktarı 5,7 trilyon Dolar dır. Biyoyakıtlar için bu rakama bir 335 milyar Dolar daha ilave etmek gerekmektedir. Bu yatırım ihtiyacının yeryüzünde en güçlü olduğu ülke Çin dir. Çin halihazırda rüzgar türbinlerinin ve fotovoltaik enerjinin devreye sokulmasında lider konumuna erişmiş bir ülkedir. Bu durum anılan ülkenin her geçen gün büyüyen ekonomisinin ve buna bağlı olarak artan enerji ihtiyaçlarının bir sonucudur. Yenilenebilirden ve biyoyakıtlardan elektrik üretimi amacıyla hükümetler tarafından sağlanan desteğin, 2007 yılında 41 ve 2008 yılında 44 milyar Dolar iken, 2009 yılında 57 milyar Doları bulduğu hesaplanmaktadır. Bu rakamın Yeni Politikalar Senaryosunda 2035 yılı itibariyle 205 milyar Dolara veya başka deyişle küresel Gayrısafi Yurtiçi Hasılanın % 0,17 sine ulaşması öngörülmektedir 21. 2008 yılı itibariyle küresel ölçekte elektrik üretiminin % 19 u yenilenebilirden sağlanmıştır. Bu oran 2000 den bu yana çok az miktarda değişmiştir. Oysa doğal gaz ve kömürün elektrik üretimi içindeki payları sırasıyla % 3,6 ve 2 artmıştır. Ulaştırma sektöründe petrol kullanımı biyoyakıt kullanımının 50 mislidir. Isıtma için kullanılan fosil yakıtlar modern yenilenebilir enerji 22 türlerinin kullanımından 10 kat daha fazladır. 21 World Energy Outlook, International Energy Agency, 2010. 22 Modern yenilenebilir enerji kaynakları terimi biyokütlenin (biomass) geleneksel kullanımını dışarıda bırakmaktadır. 58 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı Yenilenebilirden sağlanan elektrik 2000-2008 arasında miktar olarak yaklaşık 1/3 oranında artış göstermiştir. Bunun büyük kısmı hidroenerjiden sağlanmakla birlikte, yeni yenilenebilir kaynakları (özellikle yedi misli artan rüzgar enerjisi) hızla artış kaydetmişlerdir. Aynı dönemde güneş-fotovoltaikten elektrik üretimi 16 kat artmıştır. Biyokütle ve jeotermal enerjisi de keza mütevazı ölçülerde de olsa artış göstermiştir. Yenilenebilir enerjinin ısıtma sektöründeki payındaki artış, hükümetlerin yenilenebilir teşviklerinin genelde ulaştırma ve elektrik üretimi sektörlerine yönlenmesi nedeniyle düşük düzeyde kalmıştır. Biyoyakıtların ulaştırma sektöründeki payı giderek artmaktadır. 2000-2008 döneminde ulaştırma sektöründe biyoyakıt kullanımı beş misli artmıştır. (1980 den beri ilk kez) 2009 yılında ulaştırma sektöründe petrol talebi yüksek fiyatlar ve küresel ekonomik kriz nedeniyle azalırken, pek çok ülkede kamu desteği sayesinde üretim kapasitesinin gelişmesiyle, biyoyakıt kullanımı artmaya devam etmiştir. Biyoyakıtlar sadece ilgili ürünün yetiştirme aşamasında CO 2 salımına yol açmakta olup, kullanımı aşamasında temiz ( carbon neutral ) bir enerji seçeneğidir. Bu anlamda fosil yakıtlara karşı CO 2 salımının azaltılması hedefine önemli katkılar sağlaması beklenmektedir. Bununla birlikte biyoyakıt üretimiyle ilgili bazı kaygılar da mevcuttur. Bunların başında orman alanlarının biyoyakıt üretimi için feda edilmesi (deforestation) gelmektedir. Bu durum toprak erozyonu ve biyoçeşitliliğin yok olması gibi tehlikeleri beraberinde getirmektedir. Öte yandan, üretimin gıdadan biyoyakıtlara kaydırılmasının gıda fiyatlarını arttırması ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde açlık tehlikesi yaratması yönünde de endişeler bulunmaktadır ( gıda mı, yakıt mı ikilemi). Ancak bazı çalışmalar, bir yandan dünya nüfusunu beslerken, diğer yandan yeteri kadar biyoyakıt üretimi için gerekli ürünü tedarik edecek arazinin küresel ölçekte kullanıma amade olduğunu ortaya koymaktadır 23. 23 World Energy Outlook, International Energy Agency, 2010. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 59

Zafer ATEŞ Yukarıda değinilen, iklim değişikliğini 2 C 0 ile sınırlandıran 450 ppm senaryosuna göre yenilenebilir enerji türlerine talep 2008-2035 arasında dört kat artacaktır. Bu senaryonun gerçekleşebilmesi için modern yenilenebilir enerji türlerinin 2035 yılı itibariyle toplam elektrik üretiminin % 45 ini karşılayacak hale gelmesi gerekmektedir. Ayrıca ulaşım sektöründeki yakıt arzının anılan tarih itibariyle % 14 ünün biyoyakıtlar tarafından karşılanıyor olması beklenmektedir. Halihazırda yenilebilir enerjiden elektrik üretimini maliyet açısından istenen düzeyde rekabet gücüne sahip değildir. Mevcut aşamada diğer enerji kaynaklarıyla ve teknolojileriyle rekabet edebilmesi için geniş ölçüde kamu desteğine/teşvikine ihtiyaç bulunmaktadır. Yenilenebilirin bir diğer dezavantajı teknik tabirle kesintili (intermittent) olmasıdır. Intermittency elde olmayan dış etkenler sebebiyle bir enerji kaynağının sürekli kullanıma amade olmamasını ifade etmektedir. Başka deyişle, örneğin rüzgarın veya güneşin belirli zaman dilimlerinde elektrik üretimi için elverişli durumda olmamasıdır. Bu nedenle yenilenebilir enerjiden elde edilen elektriğin şebekeye entegre edilmesi, üstesinden gelinmesi gereken teknik bir mesele olarak ortada durmaktadır. Çözüm olarak elektriğin depolanması veya karma yakıt sistemleri kullanılması başvurulan çeşitli yöntemlerdir. Ancak sözkonusu seçenekler yüksek maliyet nedeniyle soruna tam çözüm oluşturamamaktadır. Bu sorunun en pratik şekilde giderilebilmesi için akıllı şebekeler (smart grids) kavramının geliştirilmesine yönelik çalışmalar başlatılmıştır. Akıllı şebekeler bilgi teknolojisi vasıtasıyla elektriği üreten/iletenle, tüketen arasında iletişim kurmayı hedeflemektedir. Bu çerçevede, anılan sistem tüketiciye kullanacağı enerjiyi anlık olarak seçmede esneklik sağlamakta, ayrıca şebeke yöneticilerine elektrik arz-talep durumunu yönetme imkanı vermek suretiyle verimliliği geliştirmektedir. 60 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı II- Fosil Yakıtlar ve CCS (Karbon Yakalama ve Depolama) Düşük karbonlu enerji teknolojileri kavramı fosil yakıtların muhakkak surette dışlanmasını gerektirmemektedir. Başka deyişle, düşük karbonlu enerji teknolojilerinin büyük çoğunluğu yenilenebilir enerji teknolojileri olmakla birlikte, karbon yakalama ve depolama teknolojisi sürdürülebilir bir enerji geleceği için fosil yakıtları da resmin içinde tutmaktadır. Carbon capture and storage veya carbon capture and sequestration da denen CCS, fosil yakıtlardan kaynaklanan salımların küresel ısınmaya etkilerini gidermenin bir yolu olup, fosil yakıtlarla çalışan elektrik santralleri de dahil olmak üzere, geniş ölçekli tesislerden salınan CO 2 i yakalama ve bunun atmosfere girişini önleyecek şekilde depolama mantığı üzerine kurulmuş bir teknolojidir. Geniş ölçekli fosil yakıt kullanımından kaynaklanan sera gazı salımlarının bertaraf edilmesini sağlayacak, elde mevcut yegane teknoloji CCS tir. Tablo 3. UEA tarafından CCS teknolojisi için hazırlanan yol haritası 24. 24 Energy Technology Perspectives, International Energy Agency, 2010. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 61

Zafer ATEŞ Yukarıda her ülkenin enerji güvenliğine ilişkin politikalarını kendi algılamalarına, özgün koşullarına göre şekillendirdiği belirtilmişti. CCS de bu anlamda belli bazı ülkelerin üzerinde durdukları bir teknolojidir. Elektrik üretimi büyük ölçüde kömüre dayanan, dünyanın önde gelen kömür ihracatçılarından Avustralya bu konuda başı çekmektedir 25. CCS sera gazları salımının azaltılmasına dönük portföyün önemli bileşenlerinden biridir. CCS olmadan, 2050 itibariyle salımların yarı yarıya azaltılması hedefinin gerçekleştirilmesinin maliyeti % 70 artmaktadır. UEA tarafından hazırlanan CCS yol haritası küresel ölçekte 2020 itibariyle 100, 2050 itibariyle 3000 CCS projesinin hayata geçirilmiş olacağını varsaymaktadır. Anılan yol haritasının öngörüleri, 2010-2050 arasında CCS geliştirme projelerine yapılması gereken ilave yatırımın miktarını 2,5-3 trilyon Dolar olarak ortaya koymakta olup, bu rakam 2050 itibariyle sera gazı salımlarının yarı yarıya azaltılması hedefi için gerekli toplam yatırımın % 6 sına tekabül etmektedir. Bu çerçevede, gelişmiş ülkelerin bu konuda ön alarak 2010-2020 arasında yılda ortalama 3,5-4 milyar Dolar lık yatırım yapması gerekmektedir. Ancak bunun da ötesinde uluslararası işbirliği ve gelişmekte olan ülkelerdeki CCS projelerinin finansmanı vasıtasıyla bu teknolojinin dünyanın diğer bölgelerine de yayılması hedeflenmelidir 26. III- Nükleer Enerji Nükleer enerji son 50 yılın geliştirme ve işletim deneyimine sahip etkin bir seçenektir. Yeterince gelişmiş (mature) bir düşük-karbonlu teknoloji olup, halihazırda daha da geliştirilmeye müsaittir. 25 Avustralya UEA bütçesine CCS konusunda araştırmalar yapılmasını teminen 2009 yılında (üç yıla yayılacak şekilde) 10,5 milyon Avro gönüllü katkıda bulunmuştur. UEA bütçesinin yaklaşık 27 milyon Avro olduğunu belirtmekte fayda görülmektedir. 26 Energy Technology Perspectives, International Energy Agency, 2010. 62 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı Dünyada nükleer enerjiyi kullanan 31 ülke mevcut olup bunlardan 18 tanesi OECD Nükleer Enerji Ajansı (NEA) üyesidir. 2010 yılı sonu itibariyle, toplam 441 nükleer güç reaktörünün 341 inin kurulu ve faal olduğu NEA üye ülkeleri, dünyada kurulu nükleer kapasitenin yaklaşık olarak % 85 ine sahiptirler. OECD bölgesinde elektrik tedarikinin yaklaşık olarak % 22 si nükleer enerjiden karşılanmaktadırlar. Nükleerin dünya elektrik üretimindeki payı ise ortalama % 14 tür. UEA nın Enerji Teknoloji Perspektifleri-ETP 2010 yayınında bahsekonu Mavi Harita Senaryosu (Blue Map Scneario) çerçevesinde enerjiyle bağlantılı CO2 salımlarında % 50 oranında kesinti sağlanabilmesi için, 2050 yılı itibariyle küresel ölçekte elektrik üretiminin % 24 ünü sağlamak üzere, toplam 1.200 GW lık nükleer kapasite hedeflenmektedir (Halihazırda bu rakamlar 375 GWe ve % 14 tür). Bu hedefe ulaşıldığı takdirde, nükleer enerji en büyük elektrik üretim kaynağı haline gelecek ve elektrik arzının karbondan arındırılmasına en büyük katkıyı sağlayan kaynak olacaktır. Nükleer enerji küresel ölçekte bakıldığında tartışmalı bir konumda yer almaktadır. Özellikle Mart 2011 başında Fukushima kazası sonrası kamuoyları nezdinde nükleere bakışta bir değişme olduğu gözlenmektedir. Bazı ülkelerin mevcut ve ileriye yönelik nükleer planlarını gözden geçirme yoluna gittikleri, uluslarararası ve bölgesel örgütler tarafından işletmedeki nükleer güç reaktörlerinde güvenliğe yönelik testlerin gerçekleştirilmesi (stres test) ve hatta yeni reaktör tasarımlarında farklı yaklaşımların da olacağı görülmekle birlikte, genel olarak bakıldığında nükleer enerjiye yönelimin ardında yatan temel nedenlerde bir değişiklik olmadığını söylemek mümkündür. Nükleer enerjinin lehindeki ve aleyhindeki unsurlar kısaca aşağıda sunulmuştur: Lehindeki unsurlar: - Enerji güvenliği ve iklim değişikliği olarak yukarıda atıfta bulunulan ikili soruna aynı anda cevap verebilen, sıfır sera gazı salımlı bir teknolojidir. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 63

Zafer ATEŞ - İşletime geçildikten sonra fazla uzun sayılmayacak bir vadede kendini amorti etmekte olup, (fosil yakıtlı santrallere göre) çok daha düşük elektrik üretim maliyetine ve işletim giderlerine sahiptir. Dolayısıyla tüketici için düşük maliyette, öngörülebilir ve istikrarlı elektrik fiyatları sağlar. - Nükleerin yakıt açısından bazı avantajları mevcuttur. Bir kere yakıtla ilgili tedarik sorunu bulunmamaktadır. Uranyumun fiyatı diğer kaynaklarla kıyaslanmayacak kadar ucuz olup, dünyada coğrafi olarak görece yaygın vaziyette ve nisbeten istikrarlı ülkelerde bulunmaktadır. Öte yandan, basınçlı su reaktöründe kullanılan bir kilo uranyum, bir kilo kömür veya petrole göre 10.000 kat daha fazla enerji üretmektedir. Ayrıca dünyada mevcut uranyum rezervlerinin fosil yakıtlardan daha uzun ömürlü oldukları hesaplanmaktadır. Mevcut uranyum rezervlerinin, şu anda işletimde olan nükleer santrallerin sayısının 3 misline çıkması halinde dahi 100 yıldan fazla yeterli olacağı, daha sonra yapılacak keşiflerin etkisiyle bu rezervlerin daha da büyüyeceği dikkate alınırsa bu sürenin 300 yıla ulaşacağı, önümüzdeki dönemde nükleer yakıt teknolojisinde gerçekleştirilecek gelişmelerle bu sürenin daha da arttırılabileceği uzmanlarca değerlendirilmektedir 27. - Nükleer enerjiye sahip bir ülke teknolojik açıdan başka bir kategoriye sıçramakta, dünya liginde farklı bir konuma erişmekte, sanayisi ve teknolojik durumu daha da ileriye gitmektedir. Aleyhindeki unsurlar: - Nükleer enerji insan sağlığı, çevre ve güvenlik mülahazalarıyla bazı ülkeler nezdinde tercihe şayan olmayan bir seçenektir. Nükleer güvenlik ve radyasyondan korunma konusu özellikle Fukushima kazası sonrası daha hassas bir boyut almıştır. 27 Nuclear Energy Outlook 2008, Nuclear Energy Agency, 2008. 64 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı - Kullanılmış yakıt ve radyoaktif atıkların idaresi halen sürdürülebilir bir çözüme kavuşturulmuş değildir (Atıklar halihazırda safe repositories denen yer altı depolarına yerleştirilmektedir. Bu atıkların daha etkin biçimde idaresi için teknolojik çalışmalar yapılmaya devam edilmektedir). - Nükleer güç santralleri orta ve uzun vadede ekonomik bir seçenek olmakla birlikte, kurulum aşamasında büyük sermaye gerektiren yatırımlardır. 2009 ekonomik krizi sonrası finansman konusu ciddi bir sorun haline gelmişken, Fukushima sonrası artan maliyet ve risk faktörleri nedeniyle finansmanın daha da zorlaşacağını değerlendirmek mümkündür. - Nükleer enerjinin barışçıl amaçlar dışında kullanılması ihtimali (proliferation/nükleer silahlanma) uluslararası toplumda hassasiyet yaratan bir diğer unsurdur. Bu nedenle nükleer statüdeki ülkeler 28 nükleer yakıt zenginleştirmeyi kontrol altında tutmak yaklaşımındadırlar 29. 28 1970 yılında yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesine İlişkin Sözleşme nin (NPT) IX/3. maddesi uyarınca nükleer statüye sahip ülkeler 1 Ocak 1967 tarihinden önce nükleer bir silah veya başka bir nükleer patlayıcı cihaz infilak ettirmiş ülkelerdir. Bahsekonu ülkeler aynı zamanda bugün BM Güvenlik Konseyinde daimi üyeliğe sahip ülkelerdir. 29 Nükleer konusunda yukarıda yer alan tüm tespit ve değerlendirmelerin Fukushima kazası sonrası yeniden gözden geçirilmesi gerektiği bir vakıadır. 2000 lerin ikinci yarısında nükleerin yeniden doğuşu olarak ortaya çıkan akım, bugün yerini bir ölçüde bekle-gör yaklaşımına bırakmıştır. Nitekim Almanya ve İsviçre nin mevcut nükleer santrallerini işletim sürelerinin sonunda devreden çıkarma (phase out) kararları da bir duraklama dönemine girildiğine işaret etmektedir. Bu makalenin yazıldığı tarih itibariyle, üzerinden 3 ayı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen hala tamamen kontrol altına alınamamış bu nükleer kaza, halihazırda tüm uluslararası toplum için büyük bir endişe kaynağı olmaya devam etmektedir. Bu kazanın, nükleer enerjinin geleceği başta olmak üzere, şu ana kadar yarattığı ve ileride yaratacağı tüm sonuçları mevcut durum itibariyle değerlendirmek mümkün değildir. Nükleer camia çalışmalarını bu sonuç ve etkileri, kazadan çıkarılması gereken dersleri belirleme noktasına yoğunlaştırmıştır. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 65

Zafer ATEŞ IV- Enerji Verimliliği Enerji verimliliğini birim enerjiden elde edilen faydanın azami ölçüde arttırılması şeklinde tanımlamak mümkündür (Başka deyişle, daha az veya aynı miktarda enerjiyle daha fazla fayda elde edilmesi) 30. Enerji verimliliği sürdürülebilir bir enerji geleceğinin sağlanmasında etkili ve düşük maliyetli bir politika aracıdır. Başarılı enerji verimliliği girişimleri elektrik talebini azaltacaktır. Bunun dolaylı etkisiyle, yeni yatırımlar gerçekleştirilmesi, mevcut elektrik santrallerine ilave yeni santraller yapılması ihtiyacı azalacaktır. Ekonomiye geniş perspektiften bakıldığında, enerji verimliliği ayrıca yakıt maliyetlerini azaltacak, üretimde rekabet gücünü geliştirecek ve nihai tahlilde tüketici refahına katkıda bulunacaktır. Enerji verimliliği fosil yakıt ithaline bağımlılığı da azaltacağı için enerji güvenliğine olumlu katkı sağlayacaktır. Yukarıda izah edilen 450 ppm senaryosunun gerçekleştirilebilmesini teminen 2035 itibariyle enerjiyle bağlantılı CO 2 salımlarının gerektiğince (13,7 Gt) azaltılmasında (Dünya Enerji Görünümü Yeni Politikalar Senaryosu ) enerji verimliliği politika ve önlemleri en büyük paya sahip olacaktır (Bkz. Tablo 4). Enerji verimliliğinin % 43 lük payını, % 26 ile CCS, % 18 ile yenilenebilir enerji, % 8 ile nükleer enerji ve % 4 ile biyoyakıtlar izlemektedir. 30 Enerji verimliliğinin bazen enerji tasarrufu ile aynı anlamda kullanıldığı gözlenmektedir. Enerji tasarrufu enerjinin boşa harcanmaması, israf edilmemesi anlamına gelir. Örneğin odanızdan çıkarken ışığı söndürmeniz veya boşa çalışan aracınızın kontağını kapatmanız enerji tasarrufudur. Ancak evinizde, işyerinizde verimli olmayan akkor lambaları floresan ampullerle değiştirmeniz, otomobilinizin kullanımında ekonomik sürüş tekniklerini uygulamanız veya evinizin kapı ve pencerelerini ısı kaybına karşı yalıtmanız enerji verimliliği kapsamına girer. Genellemek gerekirse, enerji verimliliğine yönelik önlemler nihai olarak -başka faydalarının yanında- enerji tasarrufu sağlar. 66 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı Tablo 4. Enerji verimliliği ile düşük karbonlu enerji teknolojilerinin 450 ppm ve yeni politikalar senaryolarında CO 2 salımının azaltılmasına katkılarını gösterir tablo 31. UEA, binalarda, elektrikli alet ve cihazlarda, aydınlatmada, ulaştırma ve sanayi sektörlerinde enerji verimliliğinin geliştirilmesine yönelik politikalar hakkında çalışmalar yapmakta ve bu alanda en iyi politikalara dayalı öneriler geliştirmektedir. Şu ana kadar G-8 in de çağrısıyla, ülkelerin enerji verimliliği alanındaki azami potansiyellerini harekete geçirmek amacıyla 25 enerji verimliliği önerisi geliştirmiştir. UEA üyesi ülkelerce bu alandaki en iyi politikaları biraraya getiren ilkeler bütünü olarak desteklenen bahsekonu öneriler, ayrıca G-8 zirvelerinde de kabul edilmiştir 32. Bu öneriler içinde başlıcalarını şu şekilde sıralamak mümkündür: - enerji verimliliğine yönelik yatırımların arttırılması, ulusal enerji verimliliği strateji ve hedefleri belirlenmesi, bunlara 31 Energy Efficiency Governance, International Energy Agency, 2010 ve World Energy Outlook, International Energy Agency, 2010. 32 Sözkonusu öneriler için bkz. https://www.iea.org/efficiency/energy_efficiency_ policy.pdf Uluslararası Ekonomik Sorunlar 67

Zafer ATEŞ Sonuç uyumun sağlanması, izlenmesi ve değerlendirilmesi, enerji verimliliği göstergeleri oluşturulması. - binalarda zorunlu enerji verimliliği standartlarının (building codes) belirlenmesi, çok düşük veya sıfır enerji tüketimli binaların inşasının özendirilmesi (passive energy houses / zero energy buildings), binaların sertifikalandırılması. - elektrikli ve elektronik aletlerde zorunlu verimlilik (performans) kriterleri belirlenmesi ve etiketlendirme (labeling), düşük enerji modları (stand-by dahil) belirlenmesi, TV ve set üstü kutularda (çok amaçlı dijital kutular / set-top boxes) verimlilik sağlanması. - verimliliği en düşük olan akkor (incandescent) ampullerin uygulamadan kaldırılması. - araçlarda enerji verimli lastikler kullanılması, hafif araçlarda zorunlu yakıt verimliliği standartları getirilmesi, büyük araçlarda yakıt ekonomisini sağlayan önlemler alınması, ekonomik sürüşün (eco-driving) yaygınlaştırılması. - sanayi sektöründen yüksek kaliteli enerji verimliliği verilerinin toplanması, elektrikli motorlarda performans kriterleri belirlenmesi, küçük ve orta ölçekli işletmelerde enerji verimliliğini geliştirecek politika paketleri oluşturulması. Yukarıda sunulan verileri biraraya getirdiğimizde ortaya çıkan tablo, mevcut politikalarla fosil yakıtlara bağımlılığın önümüzdeki dönemde de devam edeceğini, rakamsal olarak bu bağımlılık oranı azalacak olmakla birlikte, iklim değişikliğiyle mücadele hedeflerine ulaşılabilmesi için bunun yeterli olmadığını ortaya koymaktadır. 68 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Küresel Enerji Sisteminde Köklü Dönüşüm İhtiyacı Gerek enerji arz güvenliğinin temini, gerek ekonomik büyümenin yeşil ve sürdürülebilir kılınması için en başta enerji karışımının düşük karbonlu (temiz) enerji seçenekleriyle zenginleştirilmesi, enerji kullanımında enerji verimliliğinin arttırılması ve CCS gibi yeni teknolojilerin seferber edilmesi gerekmektedir. Bu çözüm yolları, kararlı siyasi irade ve yeterli yatırım hamlelerini içeren sağlam ulusal stratejiler oluşturulmasının yanısıra, uluslararası işbirliğinin geliştirilmesini de gerekli kılmaktadır. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 69

Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF) K. Gülsün BOR GÜNER Türkiye Cumhuriyeti Vaşington Büyükelçiliği Ekonomi Müşaviri Uluslararası Para Fonu nun Ortaya Çıkışı ve Amacı: Dünya ülkeleri, 1930 lu yıllardaki Büyük Buhran döneminde, kötüye giden ekonomilerini düzeltebilmek amacıyla dış ticaretteki koruma tedbirlerini artırmış, ihracatı attırmaya yönelik olarak para birimlerinin değerini düşük tutmuş ve vatandaşlarının yabancı para bulundurma özgürlüklerine ciddi sınırlandırmalar getirmiştir. Ne var ki, söz konusu tedbirler ekonomide bir iyileşmeye sebebiyet vermediği gibi, dünya ticaretinin hızlı bir şekilde gerilemesine, istihdam ve yaşam standartlarının düşmesine neden olmuştur. Dünya ticaretindeki sıkıntılar ve buna paralel olarak uluslarası para sisteminde ortaya çıkan sorunlar, sistemi onaracak, sistemde meydana gelebilecek düzensizlikleri giderecek ve uluslararası para sisteminde koordinasyonu sağlayacak bir kurumun oluşturulması gerekliliğini gözler önüne sermiştir. Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF), 1944 yılı Temmuz ayında, ABD nin New Hampshire eyaletinin Bretton Uluslararası Ekonomik Sorunlar 71

K.Gülsün BOR GÜNER Woods kentinde bir araya gelen 45 ülke temsilcisinin II. Dünya Savaşı sonrası dönemde uygulanacak uluslararası ekonomik işbirliği çerçevesi üzerinde uzlaşması sonucunda ortaya çıkmıştır. Böylesi bir oluşumdaki temel amaç, Büyük Buhran ve sonrasında uygulanan korumacı dış ticaret ve döviz kuru politikalarından kaçınılmasını, uluslararası finansal sistemin istikrarlı işleyişini ve İkinci Dünya Savaşı ndan zarar gören ülkelerin hızlı bir şekilde yeniden imarını sağlamak olmuştur. Resmi olarak ise, IMF, 1945 yılı Aralık ayında 29 ülkenin imzası ile kurulmuş ve 1 Mart 1947 tarihinde faaliyetlerine başlamıştır. Tanımlanacak olursa, IMF, uluslararası parasal işbirliğini teşvik etmek, finansal istikrar ile uluslararası ticaretin genişlemesini ve dengeli bir şekilde büyümesini sağlamak, yüksek istihdam ve sürdürülebilir ekonomik büyümeyi desteklemek ve dünya genelinde fakirliği azaltmak amacıyla kurulmuş uluslararası bir kuruluştur. Döviz kurlarında istikrarı teşvik etmek ve ödemeler dengesi finansmanında sorunlar yaşayan üye ülkelere finansal destek sağlamak kuruluşun temel görevleri arasında yer almaktadır. IMF ye Üyelik: IMF üyeliği bütün ülkelere açıktır. Bir ülkenin IMF ye üye olabilmesi için resmi üyelik başvurusu yapması ve söz konusu başvurunun mevcut üyelerin çoğunluğu tarafından kabul edilmesi gerekmektedir. Ayrıca, IMF ye üye olmak isteyen ülkelerin IMF Kuruluş Anlaşmasını onaylaması ve kendine düşen kotayı IMF ye ödemesi gerekmektedir. Mevcut durumda IMF nin 187 üyesi bulunmaktadır. Türkiye ise, IMF ye 19 Şubat 1947 tarih ve 5016 sayılı Milletlerarası Para Fonu ile Milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankası na Katılmak İçin Hükümete Yetki Verilmesine Dair Kanun un verdiği yetkiye dayanarak 11 Mart 1947 tarihinde üye olmuştur. 72 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF) IMF Ülke Kotası: IMF ülke kotasını, ülkelerin IMF ye ödedikleri üyelik payı ya da sermaye payı olarak tanımlamak mümkündür. Bir ülke IMF ye katıldığında, söz konusu ülke ekonomisinin diğer üye ülkelere mukayeseli durumuna göre bir kota belirlenmektedir. Ülke ekonomilerinin büyüklükleri, dışa açıklık oranları, sermaye hareketlerinden etkilenme durumları ve uluslararası rezervlere ilişkin değişkenler söz konusu kota miktarının belirlenmesinde etkili olmaktadır. Ülkelerin ödedikleri kotalar, IMF nin temel finansman kaynağını oluşturmaktadır. Ülkenin IMF ye üyeliğinin hemen akabinde kendisi için belirlenen kotayı ödemesi gerekmektedir. Kotalar, IMF nin hesap birimi olan Özel Çekme Hakkı (Special Drawing Right- SDR) cinsinden hesaplanmaktadır. Ülke kotası, esasen, o ülke ile IMF arasındaki finansal ve yönetsel ilişkinin temel çerçevesini belirlemektedir. Bu kapsamda, ülke kotası aşağıda sıralanan unsurlarda belirleyici olmaktadır. 1- Kaynak taahhüdü: Bir ülkenin ödediği kota tutarı, söz konusu üyenin IMF ye aktarmak zorunda olduğu kaynakların tavanını göstermektedir. Bir ülke, IMF ye üye olur olmaz kendisi için belirlenen kota tutarının tamamını ödemek zorundadır. Söz konusu tutarın %25 inin IMF nin hesap birimi SDR ya da diğer rezev para birimleri (ABD Doları, Euro, Yen ya da İngiliz Sterlini gibi) cinsinden ödenmesi gerekirken, geri kalan kısmı ülkenin kendi para birimi üzerinden ödenebilmektedir. 2- Oy gücü: Bir ülkeye tahsis edilen kota miktarı, o ülkenin oy gücünü göstermektedir. Her bir üye ülkenin belli sayıda sabit oyunun yanı sıra sahip olduğu kotanın her bir 100.000 SDR sine karşılık olarak ek 1 oyu mevcuttur. Daha önce her bir üye için 250 olan sabit oy sayısı, 2008 yılı kota ve yönetim reformu kapsamında üç katına çıkarılmıştır. IMF de en büyük kota payına sahip ülke konumunda olan ABD, aynı zamanda oy gücü en yüksek olan ülkedir. Son dönemde Uluslararası Ekonomik Sorunlar 73

K.Gülsün BOR GÜNER gerçekleştirilen reform çalışmaları kapsamında, temsil ve oy gücünün az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler lehine iyileştirilmesi söz konusu olsa da, ABD IMF deki en güçlü ülke konumunu muhafaza etmektedir. 2006 yılında %17 olan ABD nin IMF deki oy gücü, 2010 yılı reformunun uygulamaya geçmesi sonrasında %16,5 ya gerilemiş olacaktır. Söz konusu oy oranı, ABD nin hala IMF nin alacağı önemli kararlarda belirleyici olduğu anlamına gelmektedir. Zira, kota artışı gibi önem arz eden konulardaki kararlar, toplam oy gücünün %85 i ve üye ülkelerin beşte üçünün onayıyla alınmaktadır. Bu durumda, ABD nin tek başına veto hakkı bulunmaktadır. 3- Finansman İmkanına Erişim: Bir ülkenin IMF den kullanabileceği kaynak miktarı o ülkenin kotasına bağlıdır. IMF nin sağladığı fon imkanlarından Stand-By ve Genişletilmiş Fon İmkanı kapsamında, bir ülke normal koşullarda, yıllık olarak kendi kotasının %20 0 üne, kümülatif olarak ise kotasının %600 üne kadar kaynak kullanabilmektedir. Ancak, bu limitler istisnai durumlarda yukarıya çekilebilmektedir. 4- SDR tahsisatı: SDR tahsisatları, uluslararası rezerv varlık olarak kullanılabilmekte olup söz konusu tahsisatlardan her bir ülkenin alacağı pay, o ülkenin kotasıyla orantılı olarak tespit edilmektedir. Kotalar, IMF Guvernörler Kurulu tarafından, genellikle beş yılda bir gözden geçirilmektedir. Kota artışının yürürlüğe girebilmesi için toplam oy gücünün %85 i ve üye ülkelerin beşte üçünün onayı gerekmektedir. Bir ülkenin kotası, o ülkenin kendi onayı olmadan değiştirilememektedir. Kotaların gözden geçirilmesinde, toplam kota miktarı ve söz konusu miktarın üyeler arasındaki dağılımı olmak üzere iki ana husus değerlendirilmektedir. Toplam kota miktarının değerlendirmesinde, üye ülkelerin ödemeler dengesine ilişkin finansman ihtiyaçları ile IMF nin söz konusu ihtiyaçları karşılama gücü göz önüne alınırken, toplam miktarın üye ülkeler arasındaki dağılımında üye ülkelerin dünya ekonomisindeki göreceli büyüklükleri esas alınmaktadır. En son olarak, 15 Aralık 2010 tarihinde 74 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF) IMF Guvernörler Kurulu tarafından onaylanan kotalar ve yönetim yapısına ilişkin geniş kapsamlı bir reform paketi kapsamında 14. Gözden Geçirme çalışmaları da tamamlanmıştır. Reform paketinin yürürlüğe girmesi ile 14. Gözden Geçirme kapsamında IMF nin toplam kota miktarı %100 oranında artırılarak 238,4 milyar SDR den, 476,8 milyar SDR ye yükseltilmiştir. Kota artışı, genel kural olarak, belirli aralıklarla yapılan gözden geçirmeler sonucunda gerçekleşmekle birlikte nadiren de olsa ara dönemlerde de münferit kota artışları söz konusu olabilmektedir. 2008 yılı kota ve yönetim reformu kapsamında gerçekleştirilen artış da bu duruma örnek teşkil etmektedir. Türkiye nin IMF deki Kota Payı : IMF nin son yıllarda yürüttüğü reform çalışmaları kapsamında yükselen piyasa ülkeleri ve gelişmekte olan ülkelerin IMF deki temsil gücünün artırılması amaçlanmaktadır. İlerleyen bölümlerde daha ayrıntılı olarak değinilecek olan reform çalışmaları kapsamında, kota paylarının bir bölümünün IMF de yüksek temsil gücüne sahip olan gelişmiş ülkelerden, düşük temsil gücüne sahip yükselen piyasa ülkeleri ve gelişmekte olan ülkelere kaydırılması yönünde karar alınmıştır. IMF nin son yıllarda yürüttüğü reform çalışmaları kapsamında yükselen piyasa ülkeleri ve gelişmekte olan ülkelerin IMF deki temsil gücünün artırılması amaçlanmaktadır. Bu çerçevede, 2006 yılı öncesi dönemde %0,45 seviyesinde olan Türkiye nin IMF deki kota payı, 2006 Eylül ayında Singapur da gerçekleşen yıllık toplantılarda alınan karar sonucunda %0,55 e çıkarılmıştır. Anılan toplantıda, dünya ekonomileri içindeki payları dikkate alınarak, olması gerekenden çok daha az temsil edildiği düşünülen Türkiye dahil dört yükselen piyasa ekonomisinin (Türkiye, Çin, Kore ve Meksika) kotası Uluslararası Ekonomik Sorunlar 75

K.Gülsün BOR GÜNER 2006 yılı öncesi dönemde %0,45 seviyesinde olan Türkiye nin IMF deki kota payı, 2006 Eylül ayında Singapur da gerçekleşen yıllık toplantılarda alınan karar sonucunda %0,55 e çıkarılmıştır. Dünya ekonomileri içindeki payları dikkate alınarak, olması gerekenden çok daha az temsil edildiği düşünülen Türkiye dahil dört yükselen piyasa ekonomisinin (Türkiye, Çin, Kore ve Meksika) kotası artırılmıştır. artırılmıştır. Sonrasında ise, 28 Nisan 2010 tarihinde IMF Guvernörler Kurulu tarafınca kabul edilen ve 3 Mart 2011 tarihinde uygulamaya geçen 2008 kota ve yönetim reformu kapsamında Türkiye nin kota payı %0,61 e yükselmiştir. Son olarak, 15 Aralık 2010 tarihinde IMF Guvernörler Kurulu nca kabul edilen 14. Gözden Geçirme çerçevesinde Türkiye nin kota payının %0,98 e çıkarılması kararlaştrılmıştır Söz konusu değişiklik, üye ülkelerin iç hukuki süreçlerini tamamlamasını müteakip yürürlüğe girecektir. IMF nin Hesap Birimi : Özel Çekme Hakkı (Special Drawing Right-SDR) SDR, 1969 yılında IMF tarafından, uluslararası rezervlerin desteklenmesi için yaratılan bir hesap birimidir. SDR nin değeri, küresel ekonomik sistemde önemli yer tutan ülkelerin para birimlerinden oluşan bir sepet esas alınarak belirlenmekte ve söz konusu sepetin bileşimi her beş yılda bir gözden geçirilmektedir. SDR sepetinin bileşimine yönelik en son karar 1 Ocak 2011 tarihinde alınmış ve bu kapsamda SDR sepetinin, 0.423 Euro, 12.1 Japon Yeni, 0.111 İngiliz Sterlini ve 0.66 ABD Doları ndan oluşmasına karar verilmiştir. IMF nin Organizasyon Yapısı ve Yönetim : IMF nin organizasyon yapısının en tepesinde Guvernörler Kurulu yer almaktadır. Her üye ülke tarafından atanan bir guvernör ve bir guvernör vekilinden oluşan Kurulda ülkeler, genellikle ekonomiden sorumlu bakanları veya merkez bankası başkanları vasıtasıyla temsil edilmektedir. IMF ye üye kabulü, üye kotalarının belirlenmesi, SDR tahsisatları ve IMF nin kuruluş sözleşmesine ilişkin değişiklikler 76 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF) gibi önemli konularda karar almaya Guvernörler Kurulu yetkilidir. Kurulun olağan toplantıları, IMF ve Dünya Bankası nın yıllık toplantıları esnasında yapılır. Guvernörler Kurulu, IMF nin günlük işlerini yürütme ve gözetim yetkisini İcra Direktörleri Kurulu na devretmiştir. IMF nin Guvernörler Kuruluna, Uluslararası Para ve Finans Komitesi (International Monetary and Financial Comittee-IMFC) ile Kalkınma Komitesi (Development Comittee) olmak üzere iki komite danışmanlık yapmaktadır. IMF nin parasal ve finansal konularda en önemli danışma komitesi olan IMFC, IMF de İcra Direktörlüğünü elinde tutan 24 ülkenin guvernörlerinden oluşmakta olup, bu anlamda yapısı İcra Direktörleri Kurulu na benzemektedir. Söz konusu komite, IMF nin bahar ve yıllık toplantılarında olmak üzere yılda iki kere toplanmaktadır. Komite, küresel ekonomiye ilişkin gelişmeleri tartışarak, IMF ye çalışmalarında yön göstermektedir. Toplantılar sonrasında komite görüşlerini ve alınan kararları özetleyen bir bildiri (communique) yayınlanmaktadır. Kalkınma Komitesi ise, hem Dünya Bankası nın, hem de IMF nin Guvernörler Kurulu na gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik gelişmeler ve kalkınma ile ilgili konularda tavsiyelerde bulunmaktadır. IMF nin organizasyon yapısında Guvernörler Kurulunun hemen altında yer alan İcra Direktörleri Kurulu nda IMF üyesi tüm ülkeler doğrudan ya da oluşturdukları gruplar vasıtasıyla temsil edilmektedir. Kurul, Guvernörler Kurulu nun kendisine aktardığı görevlerin yerine getirilmesinden ve IMF nin günlük işlerinin yürütülmesinden sorumludur. Mevcut durumda, IMF İcra Direktörleri Kurulu, ülkeleri ve ülke gruplarını temsil eden 24 İcra Direktörü ve IMF Başkanı ndan oluşmaktadır. Kurul içerisinde ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, Japonya, Çin, Rusya ve Suudi Arabistan kendi başlarına temsil edilirken, diğer üyelerin temsili, bazı diğer üye ülkelerle oluşturdukları gruplar ( Constituency ) içerisinden seçilen İcra Direktörleri aracılığıyla sağlanmaktadır. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 77

K.Gülsün BOR GÜNER Ülkemizin içerisinde bulunduğu gruptaki diğer ülkeler Belçika, Avusturya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Beyaz Rusya, Slovakya, Kosova, Lüksemburg ve Slovenya dır. Grubumuzun İcra Direktörleri Kurulu ndaki temsili Belçika tarafından sağlanmaktadır. IMF nin üst yönetimi, bir Başkan ve biri Birinci Başkan Yardımcısı olmak üzere üç Başkan Yardımcısından oluşmaktadır. IMF yönetimi, rutin operasyonel görevlerin yerine getirilmesini temin etmenin yanı sıra İcra Direktörleri Kurulu kararlarını uygulama ve Kurul a tavsiyelerde bulunma işlevlerini görmektedir. IMF Başkanı, IMF personelinin başı ve İcra Direktörleri Kurulu nun başkanıdır. IMF Başkanı, İcra Direktörleri Kurulu tarafından seçilmektedir. Bu süreçte, her bir İcra Direktörlüğü aday gösterebilmektedir. Ayrıca, 2011 IMF başkanlığı seçiminde IMF Guvernörlerine de aday gösterebilme imkanı tanınmıştır. IMF başkanlığı için birden fazla aday olması durumunda İcra Direktörleri Kurulu söz konusu adayların içinden bir aday üzerinde uzlaşmaya varmaktadır. IMF Kuruluş Anlaşması nda ve tüzüğünde bu yönde bir hüküm bulunmamasına rağmen, uygulamada IMF Başkanı nın Avrupa dan ve Dünya Bankası Başkanı nın ABD den seçilmesi gibi bir teamül bulunmaktadır. Söz konusu uygulama, özellikle son dönemde, gelişmekte olan ülkelerin eleştirilerine konu olmaktadır. Bu husus, 2011 yılı başkanlık seçiminde de ağırlıklı tartışma konularından birini oluşturmuş, gelişmekte olan ülke yetkilileri küresel ekonomide gelişmekte olan ülkelerin payının arttığına vurgu yaparak, IMF Başkanının seçiminde de bu durumun dikkate alınmasını istemişlerdir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu nda olduğu gibi bir ülke-bir oy prensibi ile çalışan bazı uluslararası kuruluşlardan farklı olarak IMF de ağırlıklı oy sistemi kullanılmakta olup, bir ülkenin oy gücü, o ülkenin IMF deki kotasına göre belirlenmektedir. Mevcut durumda, ülkemizin oy gücü % 0,61 dir. 78 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF) IMF ile Üye Ülke İlişkilerinin Çerçevesi : IMF üye ülkelerin maliye ve ekonomi politikalarını izlemekte, ödemeler dengesi problemi yaşayan ülkelere çeşitli düzenlemeler aracılığıyla borç vermekte ve üye ülkelere sağlıklı mali ve yapısal politikalar geliştirebilmelerini sağlamak amacıyla teknik destek sağlamaktadır. IMF nin üye ülkelere sunduğu söz konusu hizmetlere ilişkin ayrıntılı açıklamalar aşağıda sunulmaktadır. Gözetim (Madde IV Görüşmeleri) : IMF, üye ülkelerin ekonomi yönetimlerine yol gösterici olmak ve uluslararası finansal sistem üzerindeki gözetim görevini yerine getirmek amacıyla her bir üye ülkenin ekonomik gelişmelerine ilişkin olarak ayrıntılı gözden geçirme çalışmalarında bulunmaktadır. Genellikle yılda bir kez gerçekleştirilen söz konusu çalışmalar, IMF Kuruluş Anlaşması nın IV. Maddesi kapsamında gerçekleştirildiğinden Madde IV Görüşmeleri olarak da adlandırılmaktadır. Madde IV Görüşmeleri kapsamında, ilk olarak, IMF uzmanlarından oluşan bir heyet ülkedeki ekonomik ve mali gelişmeleri değerlendirmek ve söz konusu gelişmeleri hükümet ve merkez bankası yetkilileriyle görüşmek üzere üye ülkeyi ziyaret etmektedir. Söz konusu ziyaret kapsamında, IMF heyeti, kamu kesiminden yetkililerin yanı sıra, iş dünyası, sivil toplum örgütleri ve işçi sendikaları ile de görüşmeler yapabilmektedir. Yapılan görüşmeler sonrasında, heyet, ülke ekonomisine ilişkin bulguları özetleyen bir rapor hazırlamaktadır. Söz konusu rapor, İcra Direktörleri Kurulu nda görüşülmekte ve onaylanmaktadır. Rapora ilişkin İcra Direktörleri Kurulu nun görüşleri, ayrıca üye ülke hükümetine gönderilmektedir. Madde IV görüşmeleri neticesinde yapılan değerlendirmelere ilişkin notlar, kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla, IMF nin internet sayfasında (http://www.imf.org) Public Information Notice başlığı altında yayımlanmaktadır. Teknik destek: IMF nin, üye ülkelere sağlıklı makroekonomik, mali ve yapısal politikalar geliştirebilmelerini sağlamak amacıyla Uluslararası Ekonomik Sorunlar 79

K.Gülsün BOR GÜNER merkez bankacılığı, para ve kur politikaları, vergi politikaları, resmi istatistikler gibi alanlarda sunduğu kılavuzluk ve eğitim hizmetlerini içermektedir. IMF, ağırlıklı olarak düşük ve orta gelir grubundaki ülkelere teknik destek sağlamaktadır. IMF, üye ülkelere sağladığı teknik desteğin ülke ekonomisi üzerindeki etkilerinin geliştirilmesi amacıyla 2008 yılında kapsamlı bir reform çalışması başlatmıştır. Borç verme: IMF, ödemeler dengesi problemleri yaşayan üye ülkelere, ulusal para birimlerindeki istikrarsızlıkları gidermek ve uluslararası rezervlerini güçlendirmek yoluyla makro ekonomik istikrarlarını yeniden tesis edebilmeleri için çeşitli düzenlemeler aracılığıyla borç sağlamaktadır. IMF in Başlıca Borç Verme Araçları: IMF nin üye ülkelere sağladığı finansman imkanlarına ilişkin olarak, ülke ihtiyaçlarının çeşitlilik arz eden yapıları gereği bir çok farklı mekanizma ve araç geliştirilmiştir. Sağlanan finansmanın süresi, geri ödeme dönemi ve borç verme şartları izlenecek programa göre değişiklik göstermektedir. Bu çerçevede, IMF nin başlıca kredi imkanları aşağıda özetlenmektedir: Stand-by Düzenlemeleri: Stand-by düzenlemeleri, üye ülkelere kısa vadeli ödemeler dengesi sorunlarını giderebilmeleri amacıyla verilen ve uygulamada en sık kullanılan kredi türüdür. Standby düzenlemelerinde fon kaynaklarının kullanımı belli şartlara bağlanmakta, bu kapsamda, kredi kullanan ülke, IMF İcra Direktörleri Kurulu na sunduğu Niyet Mektubunda ödemeler dengesi problemlerini makul bir süre içerisinde düzeltmeyi amaçlayan politikaları uygulayacağını taahhüt etmektedir. Kredi miktarı ise, üye ülkenin finansman ihtiyacı, geri ödeme kapasitesi ve daha önce IMF den kullanılan kaynaklar göz önüne alınarak, ülke kotasına göre tespit edilmektedir. Stand-by düzenlemeleri, 36 ayı aşmayacak şekilde genellikle 12 ile 24 ay arasında bir süreyi kapsamakta, geri ödeme süresi ise 3,25-5 yıl arasında olmaktadır. 80 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF) Esnek Kredi Hattı (Flexible Credit Line-FCL): Güçlü temellere dayanan ve istikrarlı ekonomik politika uygulamalarına sahip ülkelere sağlanan kredi imkanıdır. Söz konusu kredi imkanının kullanımında herhangi bir koşulsallık (ex-post conditionality) aranmazken kredi miktarına ilişkin de bir sınırlama söz konusu değildir. Temel amaç üye ülkenin yeterli miktarda kaynağa hızlı bir şekilde erişiminin sağlanması ve krizlerin önlenmesidir. Bir ülkenin esnek kredi hattı imkanından yararlanabilmesi için bazı ön şartları sağlaması gerekmektedir. Söz konusu şartlar şöyle sıralanmaktadır: i) Sürdürülebilir dış denge, ii) Sermaye hesabında özel sektör akımlarının ağırlıklı olması, iii) Uluslararası sermaye piyasalarından uygun faiz oranlarında borçlanabilme, iv) Sürdürülebilir kamu borç pozisyonunu da içeren sağlam kamu finansmanı, v) İhtiyati amaçlı bir düzenleme talep edilmesi durumunda uluslararası rezervlerin makul seviyede bulunması, vi) Düşük ve istikrarlı enflasyon, vii) Bankacılık sisteminde ödeme kabiliyetinin olması, viii) Finansal sektör denetiminde etkinlik, ix) Açıklanan verilerin güvenilirliği ve şeffaflığı. Esnek Kredi Hattı, yenilenebilir bir kredi imkanı olup, ülkenin tercihine göre kullanım süresi 1 ya da 2 yıl (1. yılın bitiminde uygunluk şartının gözden geçirilmesi kaydıyla) olabilmektedir. Geri ödeme süresi ise 3,25-5 yıl arasındadır. İhtiyati Kredi Hattı (Precautionary Credit Line-PCL): Güçlü ve sağlıklı ekonomik politikalara sahip olmakla birlikte ekonomilerinde yaşanan orta dereceli kırılganlıklar nedeniyle Esnek Kredi Hattı kullanabilme ön şartlarını tam anlamıyla yerine getiremeyen ülkelere tanınan kredi imkanıdır. Söz konusu kredi imkanında, Esnek Kredi Hattı ndan farklı olarak kredinin kullandırılması, ülke ekonomisindeki kırılganlığın giderilmesine yönelik politikaların uygulanacağı taahhütüne bağlanmıştır. Üye ülkenin İhtiyati Kredi Hattı kapsamında fondan kaynak kullanılabilmesi için ülke ekonomisinin durumu beş ana başlıkta değerlendirilmektedir. Bunlar: (i) dış denge ve piyasalara erişim imkanı; (ii) maliye politikası; (iii) para politikası; (iv) sağlıklı finansal sektör ve denetim ve (v) veri yeterliliğidir. Fon Uluslararası Ekonomik Sorunlar 81

K.Gülsün BOR GÜNER kaynağı kullanacak üye ülke, sayılan bu maddelerin çoğunluğunda güçlü bir performans sergilemesi şartıyla, bir ya da ikisinde sıkıntı yaşıyor olabilmektedir. Ancak, ülke uluslararası sermaye piyasalarına erişimde süreklilik arz eden bir sıkıntı yaşıyorsa, uyguladığı makro ekonomik ve yapısal politikalarda geniş çaplı değişikliklere gitmesi gerekiyorsa, orta vadede kamu borclanmasını sürdürememesi riski yüksek olasılıkla mevcutsa ve bankacılık sisteminde genele yayılmış bir geri ödeme problemi mevcut ise ülkenin söz konusu kredi imkanından yararlanması mümkün olamamaktadır. İhtiyati Kredi Hattı, yenilenebilir bir kredi imkanı olup ülkenin tercihine göre kullanım süresi 1 ya da 2 yıl (1. yılın bitiminde uygunluk şartının gözden geçirilmesi kaydıyla) olabilmektedir. Geri ödeme süresi ise 3,25-5 yıl arasındadır. Genişletilmiş Fon İmkanı (Extended Fund Facility) : Ekonomik dengesizliklerden çok yapısal sorunlardan kaynaklanan ve bu nedenle çözümünün daha uzun süre alması beklenen ödemeler dengesi sıkıntılarının giderilmesine yönelik finansman imkanıdır. Söz konusu imkan kapsamında uygulanan IMF programı, genellikle kurumların ve piyasaların işleyişinin geliştirilmesine yönelik önlemleri içermektedir. Orta vadede yapısal reformların hayata geçirilmesini gerektirmesi sebebiyle kullanım ve geri ödeme süresi diğer fon imkanlarına kıyasla daha uzundur. Kullanım süresi 3 yıl (gereken durumlarda 1 yıl uzayabilmektedir) iken geri ödeme süresi 4,25 10 yıl arasında olabilmektedir. Yukarıda sıralanan başlıca kredi imkanlarına ilave olarak, IMF, düşük gelirli ülkelere, ekonominin geliştirilmesi ve yoksulluğun azaltılması amacıyla uygun koşullu kredi imkanı sağlamaktadır. Söz konusu kredi imkanlarını, genişletilmiş kredi imkanı (extended credit facility), hızlı kredi imkanı (rapid credit facility) ve stand-by kredi imkanı (stand-by credit facility) olarak sıralamak mümkündür. Bu kredilere ilave olarak, IMF, Ağır Borç Yükü Altındaki Yoksul Ülkeler (Heavily Indebted Poor Countries) ve Çok Taraflı Borç Azaltma Girişimi (Multilateral Debt Relief Initiative) programları kapsamında bazı az gelişmiş ülkelerin borcunu silebilmektedir. 82 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF) Türkiye nin IMF den Kaynak Kullanımı: Türkiye nin IMF ye üye olduğu 1947 yılından bugüne kadar Türkiye ile IMF arasında 19 adet stand-by düzenlemesi yapılmıştır. Söz konusu süreçte, stand-by düzenlemelerinin yanı sıra Genişletilmiş Fon Kolaylığı, Acil Yardım Kredisi, Ek Rezerv Kolaylığı ve Petrol Kolaylığı imkanları da kullanılmış olmakla birlikte, Türkiye nin IMF den kaynak kullanımı ağırlıklı olarak stand-by düzenlemeleri aracılığıyla olmuştur. Stand-by düzenlemelerinin ilki 1961 yılında, sonuncusu ise 2005 yılında yapılmıştır. 2005 yılında imzalanan stand-by düzenlemesi, 2008 yılında tamamlanmış ve sonrasında Türkiye ile IMF arasında yeni bir düzenleme olmamıştır. Ancak, IMF, ülke ekonomilerini gözetim görevi (Madde IV görüşmeleri) kapsamında, Türkiye ekonomisindeki gelişmeleri izlemeye ve değerlendirmeye devam etmektedir. IMF nin istikrar programları kapsamında ülke ekonomilerine yönelik politika tavsiyeleri, enflasyon ve dış açık sorunlarının kısa vadede sıkı maliye ve para politikaları ile kontrol altına alınması, orta ve uzun vadede ise, alt yapı yatırımlarının yapılması, mal ve sermaye hareketlerinin liberalizasyonu yoluyla ekonominin dışa açılması ve özelleştirmeye gidilerek piyasa ekonomisinin güçlendirilmesi şeklindedir. Türkiye nin IMF ile imzaladığı stand-by düzenlemeleri kapsamında uyguladığı istikrar programlarında da, sıkı maliye ve para politikaları uygulanması yoluyla dış açığın ve kamu borcunun azaltılması ve enflasyonun düşürülmesi, sosyal güvenlik sistemi ve bankacılık sistemine ilişkin yapısal reformlar ve özelleştirme yoluyla ekonominin etkin işlemesi ve rekabete açık hale Türkiye nin IMF ye üye olduğu 1947 yılından bugüne kadar Türkiye ile IMF arasında 19 adet stand-by düzenlemesi yapılmıştır. 2005 yılında imzalanan standby düzenlemesi, 2008 yılında tamamlanmış ve sonrasında Türkiye ile IMF arasında yeni bir düzenleme olmamıştır. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 83

K.Gülsün BOR GÜNER getirilmesi hedeflenmiştir. Türkiye, kriz döneminde IMF programı kapsamında uygulamaya başladığı istikrar programını büyük bir ciddiyet ve kararlılıkla yürütmüş ve stand-by düzenlemesi sona erdikten sonra da istikrar programını aynı ciddiyetle uygulamaya devam etmiş ve bu sayede, son on yıllık dönemde, ekonomi alanında önemli kazanımlar elde etmiştir. Bu kapsamda, fiyat istikrarını ve mali disiplini sağlayan Türkiye, bankacılık sektörü, sosyal güvenlik, sağlık ve kamu yönetimi gibi alanlardaki yapısal reformlar sonucunda ekonomisini sağlam temeller üzerine oturtmuş; kamu borç stoku ve bütçe açığını AB kriterlerinin de altına çekerek kamu borç yönetiminde uluslararası platformda örnek gösterilen ülke konumuna gelmiştir. IMF nin Son Dönemdeki Reform Çalışmaları ve Türkiye Açısından Sonuçları: IMF nin son yıllarda yürüttüğü reform çalışmalarını 5 ana başlıkta toplamak mümkündür. Bu başlıklar, (i) kredi enstrümanlarının esnekliğinin artırılması, (ii) IMF nin finansman kapsasitesinin güçlendirilmesi, (iii) ülke kotaları ve temsilin geliştirilmesine yönelik yönetim reformu, (iv) düşük gelirli ülkelere finansman desteğinin geliştirilmesi, (v) IMF nin gözetim fonksiyonunun geliştirilmesine yönelik gözetim reformudur. Yukarıdaki başlıkların her biri ayrı ayrı önem arz etmekle birlikte, her bir başlık altındaki konuların kapsamlı olması hususu dikkate alınarak, bundan sonraki bölümde, Türkiye açısından önemli kazanımlar sağlaması beklenen kota ve yönetim reformu üzerine yoğunlaşılacaktır. Yönetim reformunun temel amacı, IMF deki üye ülkelerin kotasının ve temsil gücünün dünya ekonomisinde değişen koşullara göre yeniden düzenlenmesi, kota dağılımının daha adil hale getirilmesi ve yükselen piyasa ülkeleri ile gelişmekte 84 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF) olan ülkeler açısından temsilin iyileştirilmesidir. IMF nin üst düzey yönetici kadrosunun daha şeffaf bir şekilde atanması ve IMF nin görev tanımının gözden geçirilmesi yönetim reformu kapsamında değerlendirilen diğer hususlardır. Bu amaca yönelik reform çalışmaları, 2006 yılında başlamış, 2006 yılı bahar toplantılarında yönetim reformunun gerekliliği konusunda uzlaşıya varılmış ve sonrasında reform paketi üzerinde çalışmalara başlanmıştır. 18 Eylül 2006 tarihinde, reform paketinin genel çerçevesi Guvernörler Kurulu tarafından onaylanmıştır. Bu kapsamda, gelişmekte olan ülkelerin temsil gücünü artırmak adına, ilk adım olarak, IMF içinde olması gerekenden az temsil edilen 4 yükselen piyasa ekonomisinin (Çin, Kore, Meksika ve Türkiye) kotası artırılmıştır. İlaveten, Guvernörler Kurulu tarafından, İcra Direktörleri Kurulu na, reform önerilerinin nihai hale getirilmesi görevi verilmiştir. 2006 yılında genel çerçevesi belirlenmiş olan ve 2008 yılında oluşturulan kota ve yönetim reformu, 28 Nisan 2010 tarihinde IMF Guvernörler Kurulu tarafından kabul edilmiştir. 2008 yılı kota ve yönetim reformu kapsamında alınan kararlar aşağıda sıralanmaktadır. Büyük bölümünü dinamik yükselen piyasa ekonomilerinin oluşturduğu 54 ülkenin kota payının toplamda 4,9 puan artırılması, Ülkelerin kota hesabına ilişkin formulün üye ülkelerin dünya ekonomisindeki büyüklüklerini dikkate alacak şekilde yeniden düzenlenmesi, Yeni kota formülü kapsamında düşük temsil edilen ülkelere yönelik ilave kota artışı yapılması ve söz konusu ilave kota artışı yapılırken IMF de düşük temsil edilen Çin, Kore, Meksika ve Türkiye için yapılacak artışın %15 in altında kalmaması, Düşük gelirli ülkelerin oy güçlerinin iyileştirilmesini teminen sabit oy sayısının üç katına çıkarılması, En kalabalık iki Afrikalı ülke grubunda temsilin güçlendirilmesi amacıyla ülke gruplarındaki İcra Direktörü Vekilliği sayısının ikiye çıkarılması. Uluslararası Ekonomik Sorunlar 85

K.Gülsün BOR GÜNER Yukarıda alınan kararlar, ülkelerin iç hukuki süreçlerini tamamlamalarının ardından 3 Mart 2011 tarihinde uygulamaya geçmiştir. Söz konusu değişiklikler sonucunda, Türkiye nin kota payı ve oy oranı %0,55 den %0,61 e yükselmiştir. Türkiye nin kotası ise, 1.191,3 SDR den 1.455,8 SDR ye çıkmıştır. 2008 yılı kota ve yönetim reformunu, 2010 yılında gerçekleştirilen ilave reform değişiklikleri takip etmiştir. 15 Aralık 2010 tarihinde Guvernörler Kurulu tarafından onaylanan IMF kota ve yönetim reform paketine ilişkin değişiklikler aşağıda sıralanmakta olup, reform paketi üye ülkelerin iç hukuki süreçlerini tamamlamalarının ardından yürürlüğe girecektir. Üye ülkeler, reform paketinin 2012 yılı IMF/Dünya Bankası Yıllık Toplantılarına kadar yürürlüğe girmesi yönünde azami çaba göstermeyi taahhüt etmişlerdir. Reform paketinin yürürlüğe girmesiyle, IMF nin toplam kotası 238,4 milyar SDR den 476,8 milyar SDR ye çıkacak, böylece IMF nin ana finansman kaynağı olan toplam kota tutarı iki katına yükselmiş olacaktır. Düşük gelirli ülkelerin kota payı korunarak, dinamik yükselen piyasa ekonomileri ve gelişmekte olan ülkelerin kota payı yaklaşık 6 puan artırılacak, böylece gelişmekte olan ülkelerin IMF nin yönetim kurulunda daha fazla rol oynayabilmesi sağlanacaktır. İcra Direktörleri Kurulu 24 üye ile çalışmalarına devam edecek ve 2 İcra Direktörlüğü gelişmiş Avrupa ülkelerinden yükselen piyasa ekonomileri ve gelişmekte olan ülkelere devredilecektir. Türkiye nin kotasının artması, ülkenin IMF deki temsil gücünü ve ihtiyaç duyması halinde IMF den kullanılabileceği kaynak miktarını artıracaktır. Alınan kararların uygulamaya geçmesiyle, ülkemizin halihazırda %0,61 olan kota payı %0,98 e, oy gücü ise %0,95 e çıkacaktır. Türkiye nin kotası ise, 1.455,8 milyon SDR den 4.658,6 86 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF) milyon SDR ye yükselecektir. Diğer taraftan, Türkiye nin IMF den sağlayabileceği toplam kaynak imkanı, mevcut durumda 8.735 milyon SDR iken yeni kotanın yürürlüğe girmesi sonrasında 27.952 milyon SDR olacaktır. Söz konusu artışa paralel olarak, Türkiye kota artışından en fazla faydalanan dördüncü ülke ve IMF de en yüksek paya sahip 20. ülke konumuna gelecektir. Kota artışının yanı sıra, Türkiye Avrupa ülkelerinden gelişmekte olan ülkelere geçecek iki İcra Direktörlüğü pozisyonundan birini almak için azami gayreti sarf etmektedir. KAYNAKÇA : International Monetary Fund, http://www.imf.org Hazine Müsteşarlığı, http: //www.hazine.gov.tr Çörtük, O. (2006), Türkiye-IMF ilişkileri ve İlişkilerin Hesap Bazında İşleyişi, Uzmanlık Yeterlilik Tezi Uluslararası Ekonomik Sorunlar 87

Expanding Structural Conditionality of International Monetary Fund (IMF) Programs Fırat BAYAR Second Secretary, Turkish Embassy in Ljubljana 1. INTRODUCTION The concept of conditionality could simply be defined as the means and measures demanded by the donor from the recipient in exchange for financial support. In the case of International Monetary Fund (IMF), conditionality is considered as the basic tool in ensuring the use and securing of the coming back of resources in a continuous manner (Buira, 2003: 3). Although, the concept of conditionality was absent in the original Articles of Agreement of IMF and incorporated as part of the First Amendment in 1969 with a narrow focus on fiscal and monetary macroeconomic issues, afterwards, its limited scope was expanded beyond its traditional domain (IMF, 2001b: 83), (Buira, 2003: 25), (Kapur and Webb, 2000: 2). In that context, IMF conditionality began to encompass structural policies in Fund-supported economic programs which were beyond Uluslararası Ekonomik Sorunlar 89

Fırat BAYAR IMF s attitude towards conditionality is being criticized not only from the point of economic affairs; yet also gives rise to significant political concerns as well. aggregate demand management, the latter, which IMF conditionality was originally designed for. IMF started to deal with regulatory and institutional features of the market economy such as liberalization of trade and financial system, privatization, and policies of labor market, revenue and expenditure, pricing and marketing, social security and pension, transparency and disclosure, etc. Accordingly, an increase in structural policy commitments (prior actions, structural benchmarks, program reviews and performance criteria) have come into being. Besides, with the introduction of these structural conditionalities, there has been a strong initiative of the Fund to pay attention to the quality of governance in its programs. However, this expansion of structural conditionalities has been the source of a variety of severe criticisms that put the need of streamlining on the agenda. As a result of that, the Executive Board of the Fund approved new guidelines on conditionality in 2002. The basic features of these guidelines were enhanced emphasis on national ownership of programs, parsimony in the application of conditions, tailoring the program to the member s circumstances and clarity to the essential aspects of the program that must be complied with (Buira, 2003: 14), (IMF, 2002: 8), (Goldstein, 2000: 5). Nevertheless, today, the topic of conditionality is still one of the most controversial topics for international financial institutions (IFIs), in particular the IMF. IMF s attitude towards conditionality is being criticized not only from the point of economic affairs; yet also gives rise to significant political concerns as well. As for the former, IMF conditionality is criticized for its short-run orientation, loss of focus on growth, underestimation 90 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Expanding Structural Conditionality of International Monetary Fund (IMF) Programs of income distribution and social spending, expansion beyond its competence, etc. As for the latter, especially accompanied with the rise of structural conditionality, the discussion has centered basicly on the issue of ownership, whose reconciliation and alignment with conditionality is regarded a pre-condition for the success of economic programs (Buira, 2003: 1-2), (Khan and Sharma, 2001: 3-4). 2. THE CONCEPT OF (STRUCTURAL) CONDITIONALITY 2.1. Definition of Conditionality According to the Articles of Agreement of IMF, one of the primary functions of the Fund is to give confidence to members by making the general resources of the Fund temporarily available to them under adequate safeguards, thus providing them with the opportunity to correct maladjustments in their balance of payments without resorting to measures destructive of national or international prosperity (Article I (V), www.imf.org). The concept of conditionality, referring to the linkage between financing and implementation of economic policies (IMF, 2001a: 3), enters into the picture at that point. Conditionality, in general, could be defined as the means by which a party offers support and attempts to influence the policies of another in order to secure compliance with a program of measures; a tool by which a country is made to adopt specific policies or to undertake certain reforms that it would not have undertaken, in exchange for support. Within the context of the International Monetary Fund (IMF), it refers to the policies a member is expected to follow in order to secure access to the financial resources of the Fund (Buira, 2003: 3). In that context, IMF states that the intended purpose of conditionality is as a mechanism to help bring together a combination of financing and policies as a solution to economic difficulties: It is needed to Uluslararası Ekonomik Sorunlar 91

Fırat BAYAR provide assurances to both the authorities and the Fund that both parts of the package are provided together. This concept of conditionality is fully consistent with a cooperative approach to designing and implementing programs. An implication of this formulation is that conditions should be limited to those that are necessary to evaluate whether the program is being implemented in a way that ensures that its objectives are achieved (IMF, 2001a: 12). In that comprehension, conditionality serves for two goals: First of all, it tries to ensure that the resources of IMF are used for their intended purposes. Secondly, it aims to contribute to the IMF for operating as a revolving Fund to benefit all its member countries (Boughton, 2003: 1). 2.2. Monitoring Tools of Conditionality Execution and performance of conditionality is continuously monitored by IMF via various tools, illustrated at Table 2.1 below. 2.3. Expansion of IMF Conditionality: The Way towards Structural Conditionality Historically, there is almost no reference to the concept of conditionality at the time of establishment of the Fund (Dreher, 2002). Conditionality in a limited manner was introduced in the 1950s and was incorporated as a requirement into the Agreements in 1969, as a part of the First Amendment of the Articles. Its task was simply to safeguard the financial integrity of the institution (Kapur and Webb, 2000: 2). Its limited scope has endured till 1980s, which centered on monetary, fiscal and exchange affairs (Buira, 2003: 25). The case of the other key Bretton Woods institution, namely the World Bank, was similar as conditionality had at the beginning a narrow focus concentrating on micro, sector-specific, financial issues (Kapur and Webb, 2000: 2). Moreover, an agreement was concluded between IMF and the World Bank in 1966, designating the boundaries of conditionality tied to their programs. Accordingly, IMF would deal 92 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Expanding Structural Conditionality of International Monetary Fund (IMF) Programs Uluslararası Ekonomik Sorunlar 93

Fırat BAYAR Beginning with the 1980s, the scope of conditionality has started to be extended to areas, which were outside its coverage before. with issues such as exchange rates, temporary balance of payments disequilibria and stabilization programs; whereas the Bank would generate broader strategies of development and pursue evaluations of projects. As for the overlapping topics, they were identified as financial institutions, capital markets, domestic savings and the financial position of the borrowing countries (Dreher, 2002: 9). However, beginning with the 1980s, the scope of conditionality has started to be extended to areas, which were outside its coverage before. In that context, besides the traditional fields mentioned above, IMF conditionality has begun to encompass structural change in the trade regime, pricing and marketing policy, public sector management, public safety nets, restructuring and privatization of public enterprises, the agricultural sector, the energy sector, the financial sector, and more recently to issues of governance and others in which the expertise of the Fund is limited (Buira, 2003: 25). In the case of the World Bank, a similar upward shift in the number of conditionalities has come along with the structural adjustment lending that commenced in 1980. Beginning from the 1980s, conditionalities tied to the World Bank programs have deepened and widened at considerable extent (Kapur and Webb, 2000: 2). The average number of conditions in IMF programs has risen from about six in 1970s to ten in 1980s; whereas that of the Bank s rose from thirty-two in 1980-1983 to fifty six by the end of the decade (Kapur and Webb quoted in Buira, 2003: 6). The rise of conditionality in the 1990s was basicly due to the expansion of the socalled structural conditionalities (Buira, 2003: 6). 94 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Expanding Structural Conditionality of International Monetary Fund (IMF) Programs In that context, IMF argues that, though in the mid 1980s, conditionality related to structural reforms was relatively limited in Fund-supported programs, by the mid 1990s, virtually all program and arrangements included some type of structural conditions (IMF, 2001a: 22). Likewise, another IMF report asserts that by the late 1980s, almost two thirds of Fund-supported programs contained structural conditionality-structural performance criteria, benchmarks or prior actions-and by the mid-1990s, nearly all arrangements included some structural conditions (IMF, 2001b: 9). Several reasons could be cited explaining this upward shift in IMF conditionality, particularly during the last two decades. First of all, to reply the poor growth performance of heavily indebted countries and address to the criticism that IMF programs had focused very much on short-term demand restraint, IMF began to give more prominence to the issue of growth and thereby structural reforms. Secondly, the establishment of Structural Adjustment Facility (SFA) in 1986 and Enhanced Structural Adjustment Facility (ESAF) in 1988 has contributed to shift the orientation of Fund lending Uluslararası Ekonomik Sorunlar 95

Fırat BAYAR towards programs with a structural component. Third of all, with the disintegration of Soviet Union, a large number of former centrally planned economies have acceded into the Fund, which demanded a comprehensive structural transformation in their economies (IMF, 2001a: 83). In addition to these, two more possible accounts could be cited in explaining the reasons for this drastic increase in conditionality during the last two decades, one technical, the other non-technical. The technical explanation is that the continuous decline in Fund resources since the inception of the Fund in 1944, measured as a ratio of international trade or GDP could be put forward as one of the main reasons for the expanding magnitude of conditionalities in IMF programs (Buira, 2003: 17). As the quotas of IMF have eroded relative to international trade and GDP, and it was allowed for member countries to borrow greater percentage of quotas, that imbalance was tried to be overcome by enhancing conditionality tied to lending (Kapur and Webb, 2000: 2). Besides, unlike the 1970s, during which the developing countries had the opportunity to borrow easily from private markets, following the debt crisis, in 1980s, almost the sole alternative for them to borrow was the IMF. That has contributed to the strengthening of IMF s leverage against these countries and thereby paved the way for tightening conditionality (Dreher, 2002: 21). 96 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Expanding Structural Conditionality of International Monetary Fund (IMF) Programs As for the non-technical explanation, it should above all be stressed that, at the heart of conditionality lies a process of negotiation, which is determined in essence by power relations between the parties (Buira, 2003: 4-5). In this context, as Volckner states, When the Fund consults with a poor and weak country, the country gets in line. When it consults with a big and strong country, the Fund gets in line. When the big countries are in conflict, the Fund gets out of the line of fire (Volckner quoted in Buira, 2003: 5 and James, 1998: 8). Therefore, if we take into consideration the fact that since late 1970s, no developed country has consulted to IMF, yet solely the developing ones, it was much more easier for them to get in line with the IMF on the negotiation table. That could be an appropriate argument to justify the accelerating number of Fund conditionalities in the last two decades. 2.4. Critics on Expanding Structural Conditionality and the New Guidelines Within this process of increasing structural conditionalities, many criticisms have centered on their loss of focus; implementation of excessive amount of structural conditions; and attempt to achieve many initiatives at the same time and thereby getting out the scope of its competence (Buira, 2003: 1). These criticisms have been backed by the global experience since 1970s that program compliance and hence success of programs have been negatively affected from the increase in the number of conditionalities. The reason for that was as the number of conditionalities were expanded, the lesser the chance of compliance of the program objectives by the program countries (Buira, 2003: 9-10). Therefore, it was inevitable for the Fund to re-configure its approach on the issue of conditionality. Buira argues that the rationale of formulating new guidelines of conditionality resulted from the fact that former programs have led to an over-burdening of conditionalities that have been eventually dysfunctional and thus contributed to frequent failures of these programs (Buira, 2003: 15). Uluslararası Ekonomik Sorunlar 97

Fırat BAYAR Within this process of increasing structural conditionalities, many criticisms have centered on their loss of focus; implementation of excessive amount of structural conditions; and attempt to achieve many initiatives at the same time and thereby getting out the scope of its competence Similarly Khan and Sharma assert that the abovementioned over-burdening was particularly evident with respect to the structural conditions, which have reduced country ownership of programs and thus their effectiveness, and undermined the confidence in the programs as a whole (Khan and Sharma, 2001: 21-22). Within that context, the new guidelines were put forward as an initiative to reform the Fund s operating procedures, an attempt to establish a new attitude among the staff with a view to attaining a higher rate of program success (Buira, 2003: 15). The essence of these new guidelines is that, they try to streamline conditionalities, in particular the structural ones, in Fund-supported programs as a reply to the abovementioned criticisms. IMF approved these new guidelines in 2002. They consist several prominent and interrelated principles for the design and implementation of Fund-supported programs. These principles as well as the scope of conditions under these new guidelines are outlined in the tables below (IMF, 2002: 8). 98 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Expanding Structural Conditionality of International Monetary Fund (IMF) Programs Uluslararası Ekonomik Sorunlar 99

Fırat BAYAR 3. CONCLUSION The basic theme of this paper is that IMF conditionality has evolved in the course of time towards encompassing structural elements and this dimension of IMF programs are consisted of issues going beyond traditional aggregate demand management and deal with regulatory and institutional features of the market economy. Among the latter could be cited as liberalization of trade and financial system; privatisation; and policies of labor market, revenue and expenditure, pricing and marketing, social security, transparency and disclosure, etc. At points, before concluding, the last issue that needs to be briefly dwelled here on is the issue of ownership. As argued before, one of the main factors in the success of IMF programs is the issue of ownership 100 Uluslararası Ekonomik Sorunlar

Expanding Structural Conditionality of International Monetary Fund (IMF) Programs by the program country. The interrelationship between the latter is much more evident if we take ownership in a broad sense, meaning that beyond solely complying with the Letter of Intentions, having the commitment to the spirit of the program (Khan and Sharma, 2001: 14). The superiority of ownership stems from the fact that it symbolizes the belief of national policy-makers that program compliance will generate positive results in accordance with their own economic objectives (Buira, 2003: 26). Obviously, for the latter to be realized, the programs should be designed satisfying the demands of the program countries. In other words, IMF should not be in a position of dictating the features of the programs by benefiting from its leverage of lender position. In such a way, the classical analogy of principal/agent and IMF/program country could be avoided and the way for a vital alliance between the issues of conditionality and ownership could be opened, which are assumed to be inherently contradictory. The new guidelines should be interpreted and executed in such a direction. One of the main factors in the success of IMF programs is the issue of ownership by the program country. REFERENCES Boughton J.M. (2003), Who s in Charge? Ownership and Conditionality in IMF-Supported Programs, IMF Working Paper, WP/03/191 Buira A. (2003), An Analysis of IMF Conditionality, paper prepared for the XVI Technical Group Meeting of the Intergovernmental Group of 24, Port of Spain, Trinidad and Tobago, February 13-14 Uluslararası Ekonomik Sorunlar 101

Fırat BAYAR Dreher A. (2002), The Development and Implementation of IMF and World Bank Conditionality, Hamburgisches Welt-Wirtschafts-Archiv (HWWA) Discussion Paper Goldstein M. (2000), IMF Structural Conditionality: How Much is too Much?, Revision of paper presented at NBER Conference on Economic and Financial Crisis in Emerging Market Economies, Woodstock, Vermont, 19-21 October IMF, Articles of Agreement of the International Monetary Fund, www.imf.org IMF (2001a), Conditionality in Fund-Supported Programs-Policy Issues, prepared by the Policy Development and Review Department IMF (2001b), Structural Conditionality in Fund-Supported Programs, prepared by the Policy Development and Review Department IMF (2002), Guidelines on Conditionality, prepared by the Legal and Policy Development and Review Departments James H. (1998), From Grandmotherliness to Governance: The Evolution of IMF Conditionality, Finance and Development, Volume 35, Number 4, December Kapur D. And Webb R. (2000), Governance-related Conditionalities of the International Financial Institutions, G-24 Discussion Paper Series, No. 6, August Khan M.S. and Sharma S. (2001), IMF Conditionality and Country Ownership of Programs, IMF Working Paper, WP/01/142 102 Uluslararası Ekonomik Sorunlar