VIII-XIII.YÜZYILLAR TÜRK EDEBİYATI
|
|
|
- Umut Suvari
- 8 yıl önce
- İzleme sayısı:
Transkript
1 T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2367 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1364 VIII-XIII.YÜZYILLAR TÜRK EDEBİYATI Yazarlar Prof.Dr. Mehmet ÖLMEZ (Ünite 1) Prof.Dr. Adnan KARAİSMAİLOĞLU - Yrd.Doç.Dr. İsmet ŞANLI (Ünite 2) Prof.Dr. Zühal ÖLMEZ (Ünite 3) Prof.Dr. Kemal YAVUZ - Prof.Dr. Adnan KARAİSMAİLOĞLU (Ünite 4) Prof.Dr. Kemal YAVUZ (Ünite 5, 7) Prof.Dr. Aysu ATA (Ünite 6) Editörler Prof.Dr. Kemal YAVUZ Yrd.Doç.Dr. İsmet ŞANLI ANADOLU ÜNİVERSİTESİ
2 Bu kitabın basım, yayım ve satış hakları Anadolu Üniversitesine aittir. Uzaktan Öğretim tekniğine uygun olarak hazırlanan bu kitabın bütün hakları saklıdır. İlgili kuruluştan izin almadan kitabın tümü ya da bölümleri mekanik, elektronik, fotokopi, manyetik kayıt veya başka şekillerde çoğaltılamaz, basılamaz ve dağıtılamaz. Copyright 2011 by Anadolu University All rights reserved No part of this book may be reproduced or stored in a retrieval system, or transmitted in any form or by any means mechanical, electronic, photocopy, magnetic, tape or otherwise, without permission in writing from the University. UZAKTAN ÖĞRETİM TASARIM BİRİMİ Genel Koordinatör Prof.Dr. Levend Kılıç Genel Koordinatör Yardımcısı Doç.Dr. Müjgan Bozkaya Öğretim Tasarımcısı Doç.Dr. Cemil Ulukan Grafik Tasarım Yönetmenleri Prof. Tevfik Fikret Uçar Öğr.Gör. Cemalettin Yıldız Öğr.Gör. Nilgün Salur Ölçme Değerlendirme Sorumlusu Öğr.Gör. Atilla Tekin Kitap Koordinasyon Birimi Yrd.Doç.Dr. Feyyaz Bodur Uzm. Nermin Özgür Kapak Düzeni Prof. Tevfik Fikret Uçar Dizgi Açıköğretim Fakültesi Dizgi Ekibi VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı ISBN Baskı Bu kitap ANADOLU ÜNİVERSİTESİ Web-Ofset Tesislerinde adet basılmıştır. ESKİŞEHİR, Eylül 2011
3 İçindekiler İçindekiler iii Önsöz... vi VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı... 2 GİRİŞ: GÖKTÜRKLERİN KISA TARİHİ... 3 TÜRK EDEBİYATININ EN ESKİ ÖRNEKLERİ... 4 GÖKTÜRK DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI... 5 Kül Tigin Yazıtı ( )... 5 Bilge Kağan Yazıtı ( )... 7 Tunyukuk (Tonyukuk) Yazıtı... 7 Yenisey Yazıtlarından Birinci Altın Köl Yazıtı... 8 Eski Türk Yazıtlarının Edebî Değeri Orhon Yazıtları Üzerine Yapılan Yayınlar UYGUR DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI Uygurların Kısa Tarihi ESKİ UYGUR EDEBİYATI BUDİST UYGUR EDEBİYATI Anlatılar, Masallar Sūtralar Abhidharma Metinleri Vinayalar Tövbe Metinleri Büyü Metinleri MANİHEİST UYGUR EDEBİYATI HRİSTİYAN UYGURLARA AİT METİNLER DİNDIŞI UYGUR EDEBİYATI Irk Bitig ESKİ UYGUR ŞİİRİ Özet Kendimizi Sınayalım Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar Arap ve Fars Edebiyatları GİRİŞ: ARAPLARIN KISA TARİHİ ARAP EDEBİYATI Cahiliye Dönemi İslamî Dönem Emevîler Dönemi Abbâsî ve Endülüs Emevîleri Dönemi Çöküş Dönemi Yeni Arap Edebiyatı (Modern Dönem) ARAP EDEBİYATINDA NAZIM ŞEKİLLERİ VE NESİR Nazım Şekilleri Nesir Türleri ve Nesir Türü Eser Yazılan Alanlar İRAN IN KISA TARİHİ ÜNİTE 2. ÜNİTE
4 iv İçindekiler FARS (İRAN) EDEBİYATI Fars Edebiyatında Görülen Üsluplar TÜRK EDEBİYATINDA ETKİSİ OLAN FARS ŞAİR VE YAZARLARI Firdevsî Genceli Nizâmî Ferîdüddîn-i Attâr Sa dî-i Şirazî Hâfız-ı Şirazî Câmî (Molla Câmî) Câmî nin Eserleri Özet Kendimizi Sınayalım Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar ÜNİTE 4. ÜNİTE Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı GİRİŞ: KARAHANLI DEVLETİ NİN KISA TARİHİ KARAHANLI DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI Karahanlı Türkçesi (XI-XIII. yüzyıllar) KARAHANLI TÜRKÇESİYLE YAZILMIŞ ESERLER Yusuf Has Hacib ve Eseri Kutadgu Bilig Kutadgu Bilig in Edebî Değeri ve İçeriği Kaşgarlı Mahmud ve Eseri Divanü Lugati t-türk Divanü Lugati t-türk ün Edebî Değeri ve İçeriği Hece Ölçüsüyle Yazılmış Manzumeler Aruz Ölçüsüyle Yazılmış Manzumeler Edib Ahmed Yüknekî ve Eseri Atebetü l-hakâyık Atebetü l-hakâyık ın Edebî Değeri ve İçeriği Karahanlı Türkçesiyle Yazılmış Kur an Tercümeleri Özet Kendimizi Sınayalım Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı I: Anadolu da Gelişen Türk Edebiyatı GİRİŞ: TÜRKLERİN ANADOLU YA GELİŞİ Anadolu Selçukluları XII-XIII. YÜZYILLARDA ANADOLU DA GELİŞEN EDEBİYAT Anadolu da Yazılan İlk Farsça Eserler ANADOLU DA TÜRKÇEYE YÖNELİŞ VE TÜRK EDEBİYATININ ÖNCÜLERİ Türk Edebiyatı nın Anadolu dan Önceki Genel Durumu Anadolu Selçukluları Döneminde Genel Edebî Durumu Anadolu da Türkçeye Yaklaşım ve İlk Türkçe Eserlerin Yazılma Süreci Anadolu da Türkçenin Önderleri Anadolu da Yazılan İlk Türkçe Eserler Karışık Dilli Eserler... 96
5 İçindekiler v Özet Kendimizi Sınayalım Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk Edebiyatı GİRİŞ MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ Mevlânâ nın Edebî Kişiliği ve Eserleri Mevlânâ nın ve Mesnevî sinin Türk Edebiyatındaki Yeri SULTAN VELED AHMED FAKÎH DİNDIŞI (LÂ-DİNÎ) KLÂSİK TÜRK ŞİİRİNİN İLK ÖRNEKLERİ HOCA DEHHÂNÎ Özet Kendimizi Sınayalım Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar Harezm-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı GİRİŞ: HAREZM VE TARİHİ HAREZM TÜRKÇESİ HAREZM TÜRKÇESİ ESERLERİ Zemahşerî ve Mukaddimetü l-edeb i Rabgûzî ve Kısasü l-enbiyâ sı İslâm ve Mu înü l-mürîd i Kerderli Mahmud b. Ali ve Nehcü l-ferâdîs i HAREZM-ALTIN ORDU TÜRKÇESİ ESERLERİ Kutb ve Hüsrev ü Şîrîn i Harezmî ve Muhabbet-nâme si Hüsâm Kâtib ve Dâsitân-ı Cumcuma sı Mi râc-nâme Özet Kendimizi Sınayalım Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Yararlanılan ve Başvrulabilecek Kaynaklar XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı: Metinler MEVLÂNÂ NIN TÜRKÇE VE FARSÇA-TÜRKÇE BEYİTLERİ Mevlânâ nın Türkçe Beyitlerinden Örnekler Mevlânâ nın Farsça-Türkçe Mülemmâ Beyitlerinden Örnekler SULTAN VELED İN TÜRKÇE MANZUMELERİ HOCA DEHHÂNÎ NİN ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER Kendimizi Sınayalım Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar ÜNİTE 6. ÜNİTE 7. ÜNİTE
6 vi Önsöz Önsöz Sevgili öğrenciler, Türk edebiyatı, Türk milletinin tarih sahnesine çıktığı topraklarda doğmuş ve bu milletin tarihte oynadığı rollere göre gelişerek devam etmiştir. Bu itibarla edebiyatımız ilk defa sözlü şekilde ortaya çıkmışsa da tarihte rastladığımız yazılı metinler sekizinci yüzyılda, bugün Moğolistan sınırları içinde bulunan Orhun nehri boyunda ve çevresinde dikilmiş olan Orhun Abideleri dir. Bu yazılardaki Türkçenin edebî bir dil olması, dilimizle ilgili belgelerin daha öncelere götürülebileceği fikrini de beraberinde getirmiştir. Göktürk Abideleri ile başlayan Türk dili, Türklerin batıya çekilişlerinde yeni yeni kültür merkezleri kurmaları ile, çeşitli edebî verimlerin ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır. Bu coğrafî farklılaşmalar, dinî ve kültürel arayışlar zamanla Türk edebiyatında da bir çeşitlilik ve zenginlik ortaya çıkarmıştır. Orhun bölgesinin bilinen ilk kültür merkezi oluşu, daha sonra Uygur Türklerinin ortaya koyduğu edebî verimler, Türklerin İslam dinini kabul etmeleri ile Karahanlı devletindeki edebî faaliyetler, coğrafî saha itibariyle, hep doğuda gerçekleşmiştir. İslamî devre girerken doğuda Karahanlı ve Gazne devletleri, hemen arkasından tarih sahnesine çıkan Büyük Selçuklu Devleti ile Türk coğrafyası da batıya doğru bir genişleme göstermiştir. Doğuda Çin, batıda Bizans sınırlarına dayanan bu coğrafyada Türk dili de kendine göre bir gelişmenin içinde olmuştur. Büyük dil bilgini Kaşgarlı Mahmud yazdığı Divanü Lugati t-türk adlı eserinde Türkçenin bu durumuna yer vermiş, özellikle iki edebî şivenin varlığına işaret etmiş ve bunları doğuda Karahanlı, batıda Oğuz Türkçesi olarak göstermiştir. Karahanlı Türkçesindeki edebî faaliyetler Göktürk Türkçesinin bir devamı olarak ve ilk İslamî eserleri de içine alarak varlığını sürdürmüştür. Bu edebî faaliyet, devletin 1210 yıllarında çöküşüne kadar sürmüştür. Ancak bundan sonra Kuzey-Doğu Türkçesi şeklinde devam ederek yeni kültür merkezlerinde yeni edebî verimleri de beraberinde getirmiştir. Harezm-Altınordu bölgesi, bu kültür merkezlerinin başında geldiği gibi, Oğuz ve Doğu Türkçelerinin birlikte yaşadığı bir yer olmuştur. Kuzey Türkçesi, Kıpçak Türkçesi olarak devam ederken Doğu Türkçesi de Çağatay Türkçesi adı ile kendini göstermiştir. Çağatay Türkçesi ile Semerkand, Buhara, Herat gibi kültür ve hükümet merkezlerinde yeni edebî eserler yazılmıştır. Bu şive daha ziyade Orhun, Uygur ve Karahanlı devrini içine alan Eski Türkçenin devamı ve daha gelişmiş şekli durumundadır. XV. yüzyılın büyük şairi Ali Şir Nevâî ile en parlak devrini yaşayan Çağatay Türkçesi, XVI. yüzyıla bu şekilde girmiştir. İşte doğuda yer alması sebebi ile Doğu Türk Edebiyatı diye adlandırdığımız edebiyat budur. XIII. yüzyılda eserlerini vermeye başlayan Oğuz Türkçesi de Azerbaycan ve Osmanlı coğrafyasının dili durumundadır. Türkçenin bu kolu Türklüğün XXI. yüzyıla kadar kesintisiz devam eden en büyük edebî dilidir. Bu dille gelişen edebiyat, batıda yer alması sebebi ile kitabımızda Batı Türk Edebiyatı şeklinde belirtilmiştir. Bütün bunların yanında Türklerin komşu olup temasta bulundukları, gitgide iç içe yaşadıkları Müslüman milletler de bulunmaktadır. Türkler İslam dinini kabul ettiklerinde, dillerini ve edebiyatlarını da birlikte getirmişler, bu dinin değerlerini benimsemişler ve inançları doğrultusunda yeni edebî verimler ortaya koymuşlardır. Bu edebî verimlerde Arap ve Fars edebiyatı ile karşılıklı ilişkiler oluşmuş ve bu milletlerin edebiyatlarından etkilenmişlerdir. İşte elinizdeki eser, bu bilgiler doğrultusunda, Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Programı ikinci sınıfları için VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebi
7 Önsöz vii yatı Ders Kitabı olarak hazırlanmıştır. Yedi üniteden meydana gelen bu kitapta her ünitenin kim veya kimler tarafından yazıldığı ayrı ayrı belirtilmiştir. Kitabın 1. ünitesinde VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı olarak Göktürk ve Uygur dönemi anlatılmıştır. 2. ünitede Arap ve Fars Edebiyatları verilmiş; 3. ünitede Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı ortaya konmuştur. 4. ve 5. ünitede XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı yani Anadolu da ortaya çıkan edebiyat üzerinde durulmuştur. 6. ünitede Harezm-Altınordu Türkçesi ve Edebiyatı verilmiş; XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı: Metinler başlığını taşıyan 7. ünitede ise, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sultan Veled ve Hoca Dehhânî nin şiirlerinden seçilen örneklere yer verilerek gerekli görülen kısımlarda açıklamalar yapılmıştır. Ünitelerde, önce ele alınan dönemle ilgili tarihî bilgiler verilmiş, sonra da edebiyat tarihimizin önde gelen şahsiyetleri ve eserleri işlenmiştir. Ancak konunun geniş olması, her şair üzerinde ayrı ayrı durulmasını zorlaştırdığından anlatılan şahsiyetler dışındakiler ele alınan ünitede, özet halinde ortaya konmuştur. Türk tarihinin XV. yüzyıla kadar gelen zamanında bir dağınıklık olması sebebi ile, bu anlatımlarda yüzyıllar göz önünde tutulmuştur. Editörler Prof.Dr. Kemal YAVUZ Yrd.Doç.Dr. İsmet ŞANLI
8 VIII-XIII. YÜZYILLAR TÜRK EDEBİYATI 1Amaçlarımız Bu üniteyi tamamladıktan sonra; Göktürkler dönemine ait en önemli yazıtları tanıyabilecek, Eski Türk Yazıtlarının edebî değerini açıklayabilecek, Uygurları tanıyacak ve Budist Uygur edebiyatını ana başlıklarıyla özetleyebile ceksiniz. Anahtar Kavramlar Göktürk edebiyatı Orhon Yazıtları Tunyukuk Yazıtı Kül Tigin Yazıtı Bilge Kağan Yazıtı Uygur edebiyatı Eski Uygur edebiyatı Tripitaka Abhidharmakośabhāṣyatīkā Tattvārtha Vyākaraṇa İtivṛttakalar Budist Uygur edebiyatı Kalyāṇaṃkara ve Pāpaṃkara Sûtralar Saddharmapuṇḍarīka-sūtra Avataṃsakasūtra Abhidharma Metinleri Vinayalar Tövbe Metinleri Büyü Metinleri Maniheist Uygur Edebiyatı Huastuanift Hristiyan Uygurlara Ait Metinler Dindışı Uygur Edebiyatı Irk Bitig Eski Uygur Şiiri Turfan Türküleri İçindekiler VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı GİRİŞ: GÖKTÜRKLERİN KISA TARİHİ TÜRK EDEBİYATININ EN ESKİ ÖRNEKLERİ GÖKTÜRK DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI UYGUR DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI ESKİ UYGUR EDEBİYATI BUDİST UYGUR EDEBİYATI MANİHEİST UYGUR EDEBİYATI HRİSTİYAN UYGURLARA AİT METİNLER DİNDIŞI UYGUR EDEBİYATI ESKİ UYGUR ŞİİRİ
9 VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı GİRİŞ: GÖKTÜRKLERİN KISA TARİHİ Tarihte Türk adıyla kurulan ilk Türk devleti olan Göktürk Kağanlığı (yaygın bilinen adıyla Göktürkler ~ Köktürkler) kuruluşlarını (552) takiben kısa bir süre sonra Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmışlardır. Doğudaki kağanlık 630 da, batıdaki kağanlıksa 659 da Çin eğemenliğine girmiştir. Doğu kağanlığı bugünkü Moğolistan da, Batı kağanlığı ise İpek Yolu nu, bugünkü Çin in batısını, Uygur bölgesini kendisine merkez edinmiştir. 630 da Çin eğemenliğine giren Türkler, bu tarihten sonra 682 ye kadar çeşitli ayaklanma girişimlerinde bulunmuşlarsa da hiç birisi tam olarak başarılı olmamıştır. Bugün Göktürk Anıtları adıyla bilinen en eski Türk yazıtlarında da anlatıldığı gibi, Türkler 17 kişiyle başkaldırmışlar, isyanı duyan çevredekilerin de bunlara katılmalarıyla sayıları 70 kişiyi bulmuştur. Sonuçta da Türklerin yok olmayıp bir kavim olmalarını isteyen Göğün/ Tanrı nın yardımıyla isyan başarıya ulaşmıştır: Türk bodun yok bolmazun tėyin, bodun bolçun tėyin, kaŋım ėltėriş kaganıg ögüm ėlbilge katunug teŋri töpösinte tutup yügerü kötürmiş erinç. Kaŋım kagan yėti yėgirmi erin taşıkmış. Taşra yorıyur tėyin kü ėşidip balıkdakı taşıkmış. Tagdakı ėnmiş, tėrilip yetmiş er bolmış. Belli ki Türk ulusu yok olmasın diye, millet olsun diye babam Ėltėriş Kağanı, annem Ėlbilge sultanı göğün tepesinden çekip yükseltmişler. Babam hakan on yedi savaşçıyla ortaya atılmış. İsyan başlıyor diye haber gelince şehirdekiler (de) ileri atılmışlar. Dağdakiler de aşağı inmişler. Toplanıp yetmiş savaşçı olmuşlar (Kül Tigin Yazıtı, doğu yüzü, Satırlar) Çin e karşı başlatılan isyanı başarıya ulaştıran Kutluğ, halkı bir araya toplaması, derlemesi dolayısıyla ülkeyi, halkı derleyen diye çevirebile ceğimiz Ėltėriş (ėl ülke; halk ve tėriş derme, toplama ) unvanını almıştır. Bağımsızlığını kazanan Türkler 682 den 744 e kadar geçen sürede Moğolistan ın doğusundan Kore ye kadar, güneyde Çin in iç kesimlerine ve Tibet e kadar, batıda Semerkant ı geçip Afganistan a kadar, kuzeyde Altay, Tuva bölgelerine kadar geniş bir bölgeye seferler düzenleyerek bu bölgeleri eğemenlikleri altına almışlardır: tokuz oguz begleri bodunı bo sabımın edgüti ėşid katıgdı tıŋla ilgerü kün tugsıkúa bėrgerü kün ortosıŋaru kurıgaru kün batsıkıŋa yırıgaru tün ortosıŋaru anta içreki bodun kop maŋa körür ança bodun kop ėtdim ol. Tokuz Oğuz Beyleri ve ulusu, bu sözümü iyice işitin, dikkatle dinleyin! Doğuda güneşin doğduğu yere, güneyde aydınlığın ortasına, batıda güneşin battığı yere, kuzeyde karanlığın ortasına kadar, bu (sınırların) içerisindeki halkın tamamı bana bağlıdır. Bu kadar halkın tamamını düzene soktum (KT G 2-3).
10 4 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı ilgerü şantuŋ yazıka tegi süledim taloyka kiçig tegmedim bėrgerü tokuz ersinke tegi süledim töpötke kiçig tegmedim kurıgaru yėnçü ügüz keçe temir kapıgka tegi süledim yırıgaru yir bayırku yėriŋe tegi süledim bonça yėrke tegi yorıtdım. Doğuda Şantung ovasına kadar sefer ettim. Denize bir kez bile varmadım. Güneye doğru Tokuz Ersinlere kadar sefer ettim. Tibet e bir kez bile varmadım. Batıda Sır Derya yı geçip Temir Kapıg a kadar sefer ettim. Kuzeyde Yer Bayırkuların topraklarına kadar sefer ettim. Bu kadar yere sefer ettirdim. (KT G 3-4) Kül Tigin gerçekte bu anıtların dikilmesine vesile olan, Kutlug Kağanın iki oğlundan biri, Bilge Kağan ın küçük kardeşidir. Bir çok savaşa katıldıktan, kahramanlıklar gösterdikten sonra Oğuzların bir baskınında karargahı yiğitçe savunur ve çarpışma esnasında 47 (?) yaşında iken ölür. Bu zamansız ölüme çok üzülen ağabeyi Bilge Kağan da onun hayatını ölümsüzleştirmek amacıyla bu yazıtları hazırlatır ve diktirir. Daha sonra da çevresinde düzenlemeler yaptırarak bir tür anıt kabir haline getirir. Bilge Kağan, Kül Tigin için baba gibidir, çünkü babası vefat ettiğinde daha yedi yaşındadır: kaŋım kagan uçdukda inim kül tigin yėti yaşda kaltı Babam hakan vefat ettiğinde küçük erkek kardeşim Kül Tigin yedi yaşındaydı (KT D 30) oguz yagı ordug basdı kül tigin ögsüz akın binip tokuz eren sançdı ordug bėrmedi ögüm katun ulayu öglerim ekelerim kunçuylarım bonça yeme tirigi küŋ boltaçı erti ölügi yurtda yolta yatu kaltaçı ertiŋiz kül tigin yok erser kop ölteçi ertiŋiz inim kül tigin kergek boltı. Düşman Oğuzlar ordugahı bastılar. Kül Tigin öksüz boz ata binip dokuz askeri mızrakladı, ordugahı teslim etmedi. Annem sultan ve analarım, ablalarım, prenseslerim; bunların dirisi cariye olacak, ölüsü de sağda-solda ortalıkta dökülüp kalacaktı. Kül Tigin olmasaydı hepiniz ölecektiniz. Küçük kardeşim Kül Tigin vefat etti. (KT K 8-10) Bilge Kağan, bu üzüntüsünü oldukça edebî ve hüzünlü bir şekilde anlatır, bir taraftan da yas tutmanın, fazla dövünmenin görevlerinin önüne geçeceğini düşünür ve deyim yerindeyse kalbine taş basarak gerçek hayata döner: inim kül tigin kergek boltı özüm sakıntım körür közüm körmez teg bilir biligim bilmez teg boltı özüm sakıntım öd teŋri aysar kişi oglı kop ölgeli törimiş ança sakıntım közde yaş kelser tida köŋülte sıgıt kelser yanturu sakıntım katıgdi sakıntım ėki şad ulayu iniygünüm oglanım beglerim bodunum közi kaşı yavlak boltaçı tėp sakıntım. Küçük kardeşim Kül Tigin vefat etti. Kendi kendime düşündüm. Gören gözlerim görmez, bilen bilincim bilmez gibi oldu. Kendi kendime düşündüm: Zamanın sahibi emrettiğinde (herkes ölecek), insanoğlu hep ölümlü yaratılmış. diye düşündüm. Gözümden yaş geldiğinde (gözyaşımı) durdurdum, içimden haykırmak geçtiğinde (ağıtımı) bastırdım. Düşündüm. İyice düşündüm. İki Şad ve küçük erkek kardeşlerim, çocuklarım, beylerim, halkım (hepsinin) gözü kaşı (matem tutmaktan) hebâ olacak diye düşündüm. (KT K 10-11) TÜRK EDEBİYATININ EN ESKİ ÖRNEKLERİ Türklere ait bilinen en eski edebî verim, Çin kaynaklarında yer alan aşağıdaki beyittir: süke talıkaŋ bokukgı tutaŋ Bugünkü Türkçeye Sü yü çıkartın, Bokuk u tutun! veya Orduyu gönder, Bokuk u yakalat! şeklinde çevirebileceğimiz bu beyit, en eski Türkçe metinlerden, Moğolistan daki Eski Türk Yazıtları ndan bir kaç yüzyıl geriye, 4. yüzyıla kadar gider. Çin yazısıyla yazılmış olan ve Çin kaynaklarına Jie diline, kimi araştırmacıya göre Hunlara ait olan bu be
11 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 5 yit bugün ancak Türkçe ile açıklanabilmektedir (Zieme, 1991: 13; Ölmez, 1994). Uygurca Xuanzang-Biyografisindeki Çince Alıntılar, Türk Dilleri Araştırmaları 4: ). Genellikle Türkçe en eski şiirsel veri yukarıdaki beyit kabul görür. Türklerden kalma ikinci kayıt bugün Moğolistan da koruma altına alınan ve Bugut Yazıtı adıyla bilinen, bir kısmı Eski Hintçe, geri kalanı Soğdca (İranî, eski bir dil) olan yazıttır. İlk Türk Kağanlığına ( ) ait olan bu anıtta dönemin kağanlarının adı (örneğin Bumın Kağan) çok net bir şekilde tespit edilmektedir. Bulunuş tarihi 50 yıldan geriye giden bu yazıt hakkında son yıllarda özellikle japon bilim adamları yeni değerlendirmelerde bulunmuşlardır (bkz. Klyaştornıy, S. G., Livşiç, V. A., 1992). Bugut taki Sogtça Kitabeye Yeni Bir Bakış, çeviren: E. Gürsoy-Naskali, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten 1987: ; Çağatay, S. ve Tezcan, S., 1976). Köktürk Tarihinin Çok Önemli Bir Belgesi: Sogutça Bugut Yazıtı, Türk Dili Araştırma larıyıllığı-belleten : ). Türklerin İslamiyet öncesi hayatı, tarihi, edebî ürünleri söz konusu edildiğinde akla ilk gelen Göktürkler ve Uygurlardan günümüze ulaşan yazıtlar ve kağıda yazılı metinlerdir. Pratik amaçlı olarak coğrafya ve kültür olarak birbirinden iki farklı bölgede gelişen bu edebiyat Eski Türkçe veya İslamiyetten Önceki Türk Edebiyatı adı altında tek bir başlıkla ele alınmak tadır. Bu çerçevede önce Göktürk sonra da Uygur edebiyatı ele alınacaktır. GÖKTÜRK DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI Türklerde yazılı edebiyatın en eski belgeleri, Göktürkler döneminden kalan Orhon Yazıtları dır. Göktürk Abideleri, Eski Türk Yazıtları, Orhon Yazıtları ve başka adlarla anılan, Moğolistan ve Sibirya daki eski Türk harfli yazıtları birbirinden ayırt etmek mümkündür. Özel olarak Orhon Yazıtları Kül Tigin ve Bilge Kağan, genel olarak da Tunyukuk dahil olmak üzere eski Türk harfli Göktürk dönemine ait yazıtların hepsini içine alır. Yenisey, Kırgızistan ve Moğolistan da bulunan eski Türk harfli yazıtların tamamı genel olarak Eski Türk Yazıtları adıyla ifade edilir. Kül Tigin Yazıtı ( ) Türklerden kalma bu en eski yazıtlar ilk başta Kül Tigin, Bilge Kağan ve Tunyukuk adıyla anılan yazıtlardır. Bunlardan Kül Tigin yazıtı bir yüzü Çince, diğer üç yüzü Türkçe olmak üzere 4 metreye yakın yüksekliği olan bir tür mermer taşa yazılmıştır. Anıtın geniş yüzünde (doğu) 40, dar yüzlerinde (kuzey ve güney) 13 er satır yazı vardır. Anıt, aslında Çin deki benzer yazıtlar gibi uzun ömrün, kalıcılığın simgesi olan büyük mermerden yapılmış kaplumbağa bir altlığa oturtulmuştur. Bu altlık anıta yakın yerde bulunmuştur. Resim 1.1 Resim 1.1 Kül Tigin Yazıtının güney yüzünden bir ayrıntı (Alyılmaz 2005: 27) Kül Tigin Yazıtı ndan D 1. üze kök teŋri asra yagız yėr kılıntukda ėkin ara kişi oglı kılınmış kişi oglınta üze eçüm apam bumın kagan iştemi kagan olurmış olurupan türk bodunıŋ ėlin törösin tuta bėrmiş ėti bėrmiş D 2. tört buluŋ kop yagı ermiş sü sülepen tört buluŋdakı bodunug kop almış kop baz kılmış başlıgıg yüküntürmiş tizligig sökürmiş ilgerü kadırkan yışka tegi kėrü temir kapıgka tegi konturmış ėkin ara D 3. idi oksuz kök türk ėti ança olurur ermiş bilge kagan ermiş alp kagan ermiş buyrukı yeme bilge ermiş erinç alp ermiş erinç begleri yeme bodunı yeme tüz ermiş anı üçün ėlig ança tutmış erinç ėlig tutup törög ėtmiş özi ança D 4. kergek bolmış yogçı sıgıtçı öŋre kün tugsıkda bökúüli çölḷüg el tavgaç tüpüt apar purum kırkız üç kurıkan otuz tatar kıtany tatavı bunça bodun kelipen sıgtamış yoglamış antag külüg kagan ermiş anta kėsre inisi kagan D
12 6 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı 5. bolmış erinç oglıtı kagan bolmış erinç anta kėsre inisi eçisin teg kılınmaduk üçün oglı kaŋin teg kılınmaduk üçün biligsiz kagan olurmış erinç yavlak kagan olurmış erinç buyrukı yeme biligsiz ermiş erinç yavlak ermiş erinç D 6. begleri bodunı tüzsüz üçün tavgaç bodun tevligin körlügin üçün armakçısin üçün inili eçili kikşürtükin üçün begli bodunlıg yoŋaşurtukin üçün türk bodun ėlledük ėlin ıçgınu ıdmış D 7. kaganladuk kaganın yitürü ıdmış tavgaç bodunka beglik urı oglin kul boltı ėşilik kız oglin küŋ boltı türk begler türk ātin ıttı tavgaçgı begler tavgaç ātin tutupan tavgaç kaganka D 8. körmiş elig yıl işig küçüg bėrmiş ilgerü kün tugsıkda bökkúüli kaganka tegi süleyü bėrmiş kurıgaru temir kapıgka tegi süleyü bėrmiş tavgaç kaganka ėlin törösin alı bėrmiş türk kara kamag D 9. bodun ança tėmiş ėllig bodun ertim ėlim amtı kanı kemke ėlig kazganur men tėr ermiş kaganlıg bodun ertim kaganım kanı ne kaganka işig küçüg bėrür men tėr ermiş ança tėp tavgaç kaganka yagı bolmış D 10. yagı bolup ėtinü yaratunu umaduk yana içikmiş bunça işig küçüg bėrtükgerü sakınmatı türk bodun ölüreyin urugsıratayin tėr ermiş yokadu barır ermiş üze türk teŋrisi türk ıduk yėri: D 11. suvı ança etmiş türk bodun yok bolmazun tėyin bodun bolçun tėyin kaŋım ėltėriş kaganıg ögüm ėlbilge katunug teŋri töpösinte tutup yügerü kötürmiş erinç kaŋım kagan yėti yėgirmi erin taşıkmış. Kül Tigin Yazıtı ndan Alınan Metnin Bugünkü Türkçeye Çevirisi (D 1) Yukarıda mavi gök, aşağıda kara toprak yaratıldığında ikisinin arasında (da) insan oğlu yaratılmış. İnsan oğullarının da üzerine atam, dedem Bumın Kağan, İştemi Kağan tahta çıkmışlar. Tahta çıktıktan sonra Türk halkının ülkesini, yasalarını ele alıp düzenlemişler. (D 2) (O zamanlar) dört taraf hep düşmanmış. Orduyu gönderip dört taraftaki halkları hep ele geçirmiş, hepsini teba haline getirmiş. Mağrurları (kendisine) baş eğdirmiş, güçlülere (önünde) diz çöktürmüş. Doğuda Kadırkan dağlarına kadar, batıda Temir Kapıg (geçid)ine kadar yerleştirmiş. Kök Türkler (bu) ikisinin arasındaki bölgede (D 3) dağınık halde öylecene yaşıyorlarmış. Bilge ve yiğit bir hakanmış. Şüphesiz komutanları da bilge ve yiğitmiş. Beyleri ve halkı birlik içerisindeymiş. Ülkeyi şüphesiz bunun için böylece yönetmiş. Ülkeyi yönetip yasaları düzenlemiş. Kendisi böylelikle (D 4) vefat etmiş. (Cenazeye) Doğuda, güneşin doğduğu yerlerden Bükli bozkırı halkı, Çin, Tibet, Avar, Bizans, Kırgız, Üç Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtany, Tatavı ülkelerinden bunca halk yasçı, ağıtçı olarak gelmiş, ağlayıp yas tutmuş. O kadar ünlü bir hakanmış. Ondan sonra tabiî küçük kardeşi, (D 5) oğulları hakan olmuş. Daha sonra küçük kardeşler büyük erkek kardeşleri gibi yaratılmadığı için, evlatlar babaları gibi yaratılmadığı için, bilgisiz hakanlar tahta çıktığı için, kötü hakanlar yönetime geçtiği için, komutanları da bilgisiz ve kötü oldukları için, (D 6) beyleri ile halkı arasında kargaşa olduğu için, Çin halkı sahtekar ve hilekar olduğu için, dolandırıcı olduğu için, küçük ve büyük erkek kardeşleri birbirine düşürdüğü için, beyleri ve halkı birbirine karşı kışkırttığı için, Türk halkı ülke yaptığı toprakları elinden çıkarmış, (D 7) hakan yaptığı hakanını kaybetmiş; beyliğe yakışır erkek evlatları Çin halkına köle, hanımefendiliğe yakışır kız evlatları cariye olmuş; Çindeki Türk beyleri Türklere özgü unvanları bırakıp Çinlilere özgü unvanları kullanarak Çin hakanına (D 8) bağlanmışlar. Elli yıl hizmet edip çalışmış; doğuda, güneşin doğduğu yerlerde Bükli hakanına kadar sefer etmiş; doğuda Temir Kapıg a kadar sefer etmiş; Çin hakanı için ülkelerini alıp yasalarını düzenlemiş. Türk halkı içerisindeki sıradan insanların (D 9) tamamı şöyle düşünürmüş: Ülkesi olan bir ulus idim, ülkem şimdi nerede! Kimin için ülkeler fethediyorum! dermiş. Hakanı olan bir millet idim, hakanım nerede! Kimin Hakanına hizmet edip çalışıyorum! dermiş. Böyle deyip Çin hakanına düşman olmuş. (D 10) Düşman olduktan sonra (kendisini) örgütleyeme diğinden tekrar yine bağımlı olmuş. (Çinliler Türklerin) bu kadar hizmet ettiğini, çalıştığını dikkate almaksızın Türk halkını öldürelim, soylarını kurutalım derlermiş. (Türkler) yokolup gidiyorlarmış. Yukarıda Türklerin yardımcısı Tanrı, Türklerin kutsal yėr-su (ruhları) (D 11) şu şekilde düzenlemiş: Belli ki Türk ulusu yok olmasın diye, millet olsun diye babam Ėltėriş Kağanı, annem Ėlbilge sultanı göğün tepesinden çekip yükseltmişler. Babam hakan on yedi savaşçıyla baş kaldırmış.
13 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 7 Bilge Kağan Yazıtı ( ) Bilge Kağan yazıtı da içerik olarak Kül Tigin yazıtına benzer. Bu yazıt, Kül Tigin yazıtından birkaç santim daha yük sektir. Ancak Kül Tigin yazıtına göre daha çok tahrip olmuş olup bazı yerleri okuna mamaktadır. Bu yazıtta da Çince yazılmış bir yüz varsa da çok harap durumdadır. Toplamı 70 satırı aşan yazıt içerik olarak çoğun lukla Kül Tigin yazıtı ile örtüşür. Yazıtın Kül Tigin yazıtın dan sonra dikildiği tahmin edilmektedir. Bilge Kağan ın ölümü yazıtın sonla rında yer alan hüzünlü ve edebî bir ifadeyle anlatılır; yazıtın batı yüzünde yer alan ifade şöyledir: B 2. bilge : kagan : uçdı B 3. yay bolsar : üze : teŋri B 4. kövürgesi : eterçe ança B 5. tagda : sıgun : etser ança B 6. sakınur men : kaŋım kagan B 7. taşin : özüm : kagan (B 2) Bilge Kağan vefat etti. (B 3) İlkbahar geldiğinde yukarıda gökyüzü (B 4) davullarının gümbürdemesi misali, tıpkı öyle, (B 5) dağlarda geyikler melediği vakit olduğu gibi, işte böyle (B 6) düşünürüm. Babam hakanın anıt (B 7) taşını ben kendim hakan Resim 1.2 Resim 1.2 Tunyukuk Yazıtı, I. Taş (Avyılmaz 2005: 192) Tunyukuk (Tonyukuk) Yazıtı Tunyukuk yazıtı iki ayrı taştan oluşur. Dikildiği tarih kesin belli değilse de Tunyukuk un yaşadığı dönemde, 8. yüzyılın ilk çeyreğinde dikilmiş olması gerekir. Her iki taşın toplamı 62 satırdır. İlk taş daha iyi korunmuş, ikinci taş ise bir hayli yıpranmıştır. Tunyukuk, Göktürk Devleti nin kurucuları arasında yer alır. Kendi ifadesinden hareket edilirse, Türkler Çin e bağımlı iken dünyaya gelmiş, devletin kuruluşunda ve kağan seçiminde önemli rol almış, kağanlara danışmanlık etmiş bilge bir vezirdir. Tunyukuk Yazıtı ndan I. Taş, Batı Yüzü 1. bilge tunyukuk ben özüm tavgaç ėliŋe kılıntım türk bodun tavgaçka körür erti 2. türk bodun kanin bulmayin tavgaçda adrıltı kanlantı kanin kodup tavgaçka yana içikdi teŋri ança tėmiş erinç kan bėrtim: 3. kanıŋin kodup içikdiŋ içikdük üçün teŋri öl tėmiş erinç türk bodun ölti alkıntı yok boltı türk sir bodun yėrinte 4. bod kalmadı ıda taşda kalmişi kuvranıp yėti yüz boltı ėki ülügi atlıg erti bir ülügi yadag erti yėti yüz kişig: 5. uduzugma ulugi şad erti aygıl tėdi ayıgmasi ben ertim bilge tunyukuk kagan mu kışayin tėdim sakıntım toruk bukalı semiz bukalı ırakda 6. bilser semiz buka toruk buka tėyin bilmez ermiş tėyin ança sakıntım anta kėsre: teŋri bilig bėrtük üçün özüm ök kagan kışdım bilge tunyukuk buyla baga tarkan 7. birle ėltėriş kagan bolayın bėrye tavgaçıg öŋre kıtanyıg yırya oguzug üküş ök ölürti bilgesi çavışi ben ök ertim çugay kuzin kara kumug olurur ertimiz: kiyük yėyü tavışgan yėyü olurur ertimiz. Tunyukuk Yazıtı ndan Alınan Metnim Bugünkü Türkçeye Çevirisi (B 1) Bilge Tunyukuk ben kendim Çin yönetimi sırasında doğdum. (Bir zaman lar) Türk halkı Çin e bağlı idi. (B 2) Türk halkı hanını bulamadığı için Çin den ayrıldı, han sahibi oldu. (Sonra da) hanını terkedip yine Çin hakimiyetine girdi. Tanrı şöyle demiş: Han verdim. (B 3) Hanını bırakıp hakimiyet altına girdin. Hakimiyet altına girdiğin için belli ki Tanrı öl! demiş. Türk halkı öldü, helak oldu, yok oldu. Türk Sir halkının topraklarında (B 4) insan kalma dı. (Sonraları) dağda taşta kalanlar topla nıp yedi yüz kişi oldular. (Bun-
14 8 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı ların) iki bölüğü atlı, bir bölüğü (de) yaya idi. Yedi yüz kişiye (B 5) kumanda edenlerin başı Şad unvanını taşıyordu. Akıl ver! dedi. Danışmanı bendim, Bilge Tunyukuk. Hakan mı yapayım? dedim. Düşündüm. Zayıf bir boğayla semiz bir boğa uzakta (bir yerlerde) (B 6) kapış salar, (hangisi) semiz boğa, (hangisi) zayıf boğadır bilmek mümkün değilmiş diye, bu şekilde düşündüm. Daha sonra Tanrı (bana) bilinç/bilgi verdiği için (onu) ben kendim hakan yaptım, Bilge Tunyukuk. Buyla Baga Tarkan (B 7) ve Ėltėriş Kağan bir araya gelip güneyde Çinlileri, doğuda Kıtanyları, Kuzeyde Oğuzları epeyi öldürdüler. (Bu sırada) bilgeleri ve Çavış ı bendim. Çugay ın kuzeyinde Kara Kum da yaşıyorduk. (G 1) Geyik, yabanî av hayvanları yiyerek, tavşan yiyerek yaşayıp gidiyorduk. 1 Orhon yazıtlarının Türk tarihi ve edebiyatı açısından önemi hakkında kısaca bilgi veriniz. Yenisey Yazıtlarından Birinci Altın Köl Yazıtı Moğolistan dışında, Sibirya nın güney bölgesinde yer alan ve sayıları 200 e yaklaşan çeşitli yazıtlar da vardır. Üslup ve imla açısından Moğolistan daki yazıtlardan farklılık gösteren bu yazıtlar çok kısadır. Bunlardan birisi olan İkinci Altın Köl yazıtından bir bölüm aşağıda verilmiştir: II. Altın Köl Yazıtından Bir Bölüm on ay ėltti : ögüm : oglan : tugdum : erin : ulgattım / ėlimde : tört : tegzindim : erdemim üçün : inençu : alp / erdemlig bolsar : bodun : ėsirkeyü ermedi erinçim : ikizim e ( )/ sekiz kırk : yaşıma / er erdem üçün töpüt kanka : yalavaç : bardım : kelmedim / er erdem bolsar : andag ermiş : sinimin : altun kapırçakka kirtim. II. Altın Köl yazıtından alınan bölümün bugünkü Türkçeye çevirisi On ay taşıdı (beni) annem, erkek bir evlat olarak doğdum, büyüdüm. Erdemimi ortaya koymak için ülkemde dört bir tarafı dolaştı. Erdemli olsa da halk onu koruyamadı (?). Yazık, ey ikizim! ( ) Otuz sekiz yaşımda erlik erdemim için Tibet Hanına elçi olarak gittim, geri dönmedim. Erlik erdemi işte öyle bir şeymiş. Bedenimle altın tabuta girdim. Eski Türk Yazıtlarına Göre Türklerde Takvim Sistemi: Eski Türk yazıtlarında Kül Tigin ve Bilge Kağan ın ölüm tarihlerinin verildiği takvim sistemi, hem günümüzde kullandığımız sistemden hem de Avrupa ve Ortadoğu da kullanılan takvim sistemlerinden farklıdır. Bugün yaygın olarak Çin kültür çevresinde görülen ve hâlâ Kore, Japonya, Vietnam, Çin vb. ülkelerde Avrupaî takvimin yanı sıra geleneksel olarak kullanılan takvim sistemi 12 hayvanın adıyla anılan, 60 yıllık dilimlere dağılmış bir sistemdir. Yazıtlarda da kullanıldığı anlaşılan bu takvime göre her yıl bir hayvanın adıyla anılır: 1. sıçgan veya küskü sıçan, 2. ud sığır, 3. bars kaplan, 4. tavışgan tavşan, 5. ulu veya lu ejderha 6. yılan yılan, 7. yunt at, 8. koyn koyun, 9. bėçin maymun, 10. takıgu tavuk, 11. ıt köpek, it, 12. lagzın domuz. Bu sisteme göre Kül Tigin in ölüm tarihi şu şekildedir: kül tigin kony yılka yėti yėgirmike uçdı tokuzunç ay yėti otuzka yog ertürtümiz barkin bedizin bitig taşin bėçin yılka yėtinç ay yėti otuzka kop alkdımız kül tėgin özi kırk artukı yėti yaşıŋa boltı taş bark ėtgüçig bonça bedizçig tuygun ėltever kelürti. Kül Tigin koyun yılının (27 Şubat 731) on yedisinde (sonsuzluğa) uçtu. Dokuzuncu ayın yirmi yedisinde matemini tamamladık (1 Kasım 731). Türbesini, süslemelerini, yazıt taşını maymun yılının yedinci ayının on yedisinde tamamen bitirdik (21 Ağustos 732). Kül Tigin kendisi otuz yedi yaşına gelmişti. Taş türbe yapacak olan ustayı, bunca süsleme sanatçısını Tuygun Ėltever getirdi. (Kül Tigin Kuzey-Doğu Yüzü)
15 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 9 Thomsen e göre Tukyu larda Bir adam ilkbaharda veya yazın ölürse, onu gömmek için yaprakların sararıp ağaçlardan düşmesi beklenir. Sonbaharda veya kışın ölürse, yaprakların tekrar çıkması ve bitkilerin çiçeklenmesi beklenir. O zaman bir çukur kazılıp adam gömülür. [Tukyu: Çin kaynakları Türk sözünü Çincenin verdiği imkanlar çerçevesinde, iki kelime ile, tu ve kyu şeklinde yazmaktaydı, bugünkü modern imla ile tu-jue /tucüe/ eski Türkleri göstermektedir.] Buna göre Kül Tigin 11 şubat 731 de başlayan 19. k ai-yuan yılının başlarında ölmüştü; bu tarih Çin anlayışına göre ilkbaharın başına rast lar. Gömme törenini (Türkçe yog) yapmak için aynı yılın 9. ayı ve bu ayın da 27. günü (Çin takviminde kasım baş ları), yani yaprakların ağaçlardan düş mesi beklenmiştir. Her şey Tukyu geleneğine tamamen uygundur. Türkçe yazıtın kuzeydoğu yüzünde kronolojik sıraya göre zikredilen işlere -anıtın dikilmesi, süslenmesi ve son olarak metinlerin kazılması- gelince, bunlar zorunlu olarak uzunca bir zaman almıştır. Ancak gömme töre ninden (yog) sonra başlayıp 10 ay sonra, bir sonraki yılın (732) 7. ayının 27 sinde, yani bizim ağustos ayımızın ikinci yarısında bitirilmiş olmalıdır. (Bazin, III. Bölümden) yıllarını kapsayan bir Çin kaynağında Türkler için Yılların biribirini izleyişini bilmezler ve onları ancak yeşeren otlara göre sayarlar. denir. Türkler arasında Çin takvim sistemi 6. kai-huang yılı, birinci ay, keng-wu gününde (12 şubat 586) dağılır. (Bazin III. Bölümden) Bilge Kağan ın oğlu Tengri Kağanca babasının ölüm tarihi şöyle kaydedilir: bonça kazganıp kaŋım kagan ıt yıl onunç ay altı otuzka uça bardı lagzin yıl bėşinç ay yėti otuzka yog ertürtüm. Bu kadar şeyi temin edip babam hakan köpek yılında, onuncu ay, yirmi altıncı gün vefat etti (25 Kasım 734). Domuz yılının beşinci ayının yirmi yedisinde cenaze törenini yaptırdım (22 Haziran 735). (BK G 10) Buna göre Bilge Kağan 25 Kasım 734 gününde ölmüş, cenaze töreni ise Domuz yılının beşinci ayının yirmi yedisinde, yani 22 Haziran 735 tarihinde yapılmıştır. Bu takvim sistemi Anadolu ya kadar ulaşmışsa da bugün tamamen unutulmuş tur. Ancak en azından yıl adları Türkme nistan dan Tuva ya kadar Orta Asya ve Sibirya Türk halklarınca hala bilinmekte ve kullanılmaktadır. Eski Türk Yazıtlarına Göre Türklerde Sayı sistemi: Eski Türk takvimi gibi sayı sistemi de bugünden bir ölçüde farklıdır. Ondalık sayılarda 10 un üzeri bir üst rakam ile ifade edilir: Resim 1.3 Radloff un ilk yayınından bir sayfa Resim 1.4 Yazıtların ilk grameri
16 10 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı bėş otuz süledimiz üç yėgirmi süŋüşdümiz 25 defa sefer ettik, 13 defa savaştık, altı yėgirmi 16, altı otuz 26, yėti yėgirmi erin taşıkmış 17 kişiyle ayaklanmış. Otuz veya kırktan sonrası söz konusu olunca artukı artığı, fazlası kullanılır: kırk artukı yėti yolı sülemiş 47 defa sefer etmiş, otuz artukı bir yaşıma 31 yaşımda, otuz artukı üç yaşıma 33 yaşımda. Bazin in belirttiğine göre artukı ile kurulan sayı sisteminin kalıntıları Yakutlar arasında 19. yüzyıla kadar sürmüştür: uon orduga bir (= *on artukı bir) on bir. L. Clark a göre de bugün Çin in Gansu eyaletine bağlu Sunen bölgesinde yaşayan Sarı Uygurlar arasında bu system hala canlılığını korumaktadır (Clark, 1996). Resim 1.5 Yazıtların Türkiye deki ilk toplu yayımı, birinci cilt Edebî değeri yüksek, hacmi geniş olan bu üç yazıt dışında hem Türk Kağanlığı (Göktürkler) hem de Uygur Kağanlığı döneminden kalan eski Türk yazısıyla yazılmış başka yazıtlar da vardır. Bunların kimisi uzun (Ongi yazıtı), kimisi de çok kısadır (Suci yazı tı). Bu yazıtlarda kullanılan dil ve üslup Kül Tigin, Bilge Kağan ve Tunyukuk yazıtlarında kullanılan dil ile hemen hemen aynıdır. Bunlar Ongi Yazıtı (732?), Küli Çor (İhe-Hüşötü) Yazıtı ( ), Taryat (Terhin) Yazıtı (753), Moyun Çor (Şine Us) Yazıtı ( ), Suci Yazıtı (840?), Çoyr ve Tes yazıtlarıdır. Üslup ve söz dağarcığı farklı olanlar ise, bugün Tuva ve Hakasya da bulunan, daha kısa nitelikteki yazıtlar dır. Bu yazıtlar her iki kağanlığın yazıtlarından üslup olarak bir ölçüde ayrılır. Kullanılan alfabede de kimi harf ayrılıkları yanında ilave harfler de söz konusudur. Bunların kimisi de taştan ziyade kayalara yazılmış, çiziktirilmiştir (özellikle Dağlık Altay bölgesinde bulunanlar). Bu yazıtlar kısaca Yenisey Yazıtları adıyla anılırlar. Bunun dışında, Kırgızistan da dil olarak Yenisey yazıtlarına benzeyen, yine kısa yazıtlar, yuvarlak, büyük yumurta şeklinde, 1 metre uzunluğundaki taşlara yazılmış yazıtlar bulunmaktadır. Kısaca Talas Yazıtları olarak anılan bu yazıtlar, her biri birer ikişer satırdan oluşan kısa cümleli bir kaç taşı geçmez. Eski Türk yazısı, yalnızca yazıtlarda kullanılmamış, İpek Yolu bölgesinde, bugünkü Turfan havzasında ortaya çıkartılan kitaplarda da kullanılmıştır. Bunlardan en hacimli ve bütünlüklü olanı Fal Kitabı diye çevirebileceğimiz Irk Bitig dir. Irk Bitig in yazısı eski Türk yazısı olsa da, bulunduğu bölge ve bağlı bulunduğu kültür itibariyle Uygur Edebiyatı içerisinde ele alınması daha uygundur. Eski Türk Yazıtlarının Edebî Değeri Talat Tekin ve daha sonra Doğan Aksan ın belirttiğine göre yazıtlarda kullanılan etkili anlatım ve deyişi sağlayan öğeler şöyle sıralanabilir: 1. İkilemeler; 2. koşutluk; 3. deyimler; 4. atasöz lerinden yararlanma; 5. edebî sanatlar. Muharrem Ergin ise; Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin.. İlk Türk tarihi.. Taşlar üzerine yazılmış tarih.. Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması.. Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri.. Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası.. Türk askerî dehasının, Türk askerlik san atının esasları.. Türk gururunun ilâhî yüksekliği.. Türk feragat ve faziletinin büyük örneği.. Türk içtimaî hayatının ulvî tablosu.. Türk edebiyatının ilk şaheseri.. Türk hitabet san atının erişilmez şahese-
17 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 11 ri.. Hükümdarâne eda ve ihtişamlı hitap tarzı.. Yalın ve keskin üslûbun şaşırtıcı numunesi.. Türk milliyetçiliğinin temel kitabı.. Bir kavmi bir millet yapabilecek eser.. Asırlar içinden millî istikameti aydınlatan ışık.. Türk dilinin mübarek kaynağı.. Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulâde işlek örneği.. Türk yazı dilinin başlangıcını milâdın ilk asırlarına çıkartan delil.. Türk ordusunun kuruluşunu en az 1250 sene öteye götüren vesika.. Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan eser.. İnsanlık âleminin sosyal muhteva bakımından en mânalı mezar taşları.. Dünyanın bugün belki de en büyük meselesi olan Çin hakkında 1250 sene evvelki Türk ikazı.. şeklinde değerlendirmektedir. Gerçekten Orhun Abideleri Türk tarihi, kültürü, edebiyatı, dili ve sosyal hayatı yönünden Türk edebiyatının en önemli vesikalarıdır. Yazıtların en çok öne çıkan kullanım, ifadeyi zenginleştiren unsur kelimelerdeki paralellik yani koşutluktur. Bu duruma bakarak kimi araştırmacılar (örneğin F. Ye. Korş, Rus araştırmacı İ. V. Stebleva) yazıtların manzum olduğunu ileri sürmüştür. Ancak, P. Zieme nin de belirttiği gibi, yazıtlar kimi aliterasyonlu, uyaklı ifadeler taşısa da, o dönem için bir şiirin gerektirdiği ölçüden yoksundurlar: bonça bitig bitigme (men) kül tėgin atısı yollug tėgin bitidim yėgirmi kün olurup bo taşka tamga kop yollug tėgin bitidim Bunca yazıyı yazan (ben) Kül Tigin in yeğeni Yolluğ Tigin yazdım yirmi gün oturup bu taşa bu duvara hep Yolluğ Tigin yazdım Şu ifadeler de birbirine paralel, şiirsel ifadelerdir: körür közüm körmez teg bilir biligim bilmez teg... kızıl kanım tüketi kara terim yügürti... üze kök teŋri asra yagız yer (kılıntukda) bilge kagan ermiş, alp kagan ermiş bilge ermiş erinç, alp ermiş erinç ilgerü kün tugsıkḳa bėrgerü kün ortosıŋaru kurıgaru kün batsıkıŋa yırıgaru tün ortosıŋaru başlıgıg yüküntür tizligig sökür gören gözüm görmezcesine bilen aklım bilmezcesine kızıl kanımı tüketip kara terimi akıtıp yukarıda mavi gök aşağıda yağız yer (yaratıldığında) akıllı hakanlar imiş cesur hakanlar imiş akıllı imişler şüphesiz cesur imişler şüphesiz doğuda güneşin doğduğu (yere), güneyde aydınlığın ortasına, batıda güneşin battığı (yere), kuzeyde ise karanlığın ortasına kadar başlıya (mağrura) baş eğdir dizliye (güçlüye) diz çöktür İkilemeler: Orhon yazıtları dilinde (ve genellikle Eski Türkçede) anlatımı güçlü ve etkili kılan, güzelleştiren öğelerin başında eş, yakın ya da karşıt anlamlı ikilemeler, onların sıkça kullanımı gelir. Türkçe bu en eski döneminde de ikilemeler bakımından gerçekten çok zengindir ve bunların çoğunda da ses tekrarı, yani alliteration vardır:
18 12 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı āçsık tosık açlık ve tokluk, adrıl- az- ayrılmak ve sapmak, agış barım mal mülk, alkın- arıl- tükenmek ve mahvolmak, bitmek, tükenmek, arkış tėrkiş kervan kafile, ev bark ev bark, eçü apa ata ve dede, ecdad, ėl törü devlet ve töreler, emget- tolgat- eza ve cefa etmek, ėt- igid- düzenlemek ve doyurmak, ėt- yarat- düzenlemek ve örgütlemek, çeki düzen vermek, ėtin- yaratun- örgütlenmek, kendine çeki düzen vermek, ı taş dağ bayır, iç taş iç dış, içik- yükün- bağımlı olmak ve baş eğmek, iş küç iş güç, kız koduz kız kadın, küŋ kul cariye ve köle, kul köle, küŋed- kulad- cariye ve köle olmak, kul köle olmak, tevlig körlüg hilekar ve sahtekar, tünli künli geceli gündüzlü, yavız yavlak kötü ve berbat, yėr suv yer ve su, ülke, anayurt, yok çıgay yok yoksul, (Bak. Tekin, 2003: Giriş) Deyimler: Orhon yazıtlarının dili deyimler açısından da çok zengindir. İşte anlatımı zenginleştiren ve güzelleştiren bu deyimlerden bazıları: adak kamşat- ayağı burkulmak, ayağı dolaşmak, sendelemek (morali bozulmak, şaşırıp yanlış hareket etmek), atı küsi yok bol- adı sanı yok olmak, balıkdakı taşık-, tagdakı in- şehirdekiler dışarı (şehir dışına) çıkmak, dağ dakiler inmek (Sağda solda kalanlar toplanmak, herkes bir araya gelmek), başlıgıg yüküntür-, tizligig sökür- başlıya (mağrura) baş eğdir mek, dizliye (güçlüye) diz çöktürmek, içre aşsız taşra tonsuz içi aşsız, dışı giysisiz (karnı aç, sırtı çıplak). Atasözleri: Yazıtlarda atasözleri üzerine kurulmuş cümleler de vardır. İşte birkaç örnek: Toruk būkalı semiz būkalı ırakda bilser, semiz būka toruk buka tėyin bilmez ermiş (İnsan) zayıf boğalarla semiz boğaları uzaktan bilmek zorunda kalsa (hangilerinin) semiz (hangilerinin) zayıf ol duğunu bilmez imiş (T I B 5-6). Yuyka erkli topulgalı uçuz ermiş, yinçge erklig üzgeli uçuz; yuyka kalın bolsar topulgalı alp ermiş, yinçge yogun bolsar üzgülük alp ermiş (Bir şey) yufka iken (onu) delmek kolay imiş; ince olanı kırmak kolay; yufka kalın olursa (onu) delmek zor imiş, ince yoğun olursa (onu) kırmak zor imiş (TI G 6-7). Edebî Sanatlar: Orhon yazıtlarında sık sık başvurulan söz sanatlarından birisi de benzetmelerdir: (Teŋri küç birtük üçün) kaŋım kagan süsi böri teg ermiş, yagısı koy teg ermiş (Tanrı güç verdiği için), babam hakanın askerleri kurt gibi, düşmanları da koyun gibi imiş, Örtçe kızıp kelti (Düşman) ateş gibi kızıp (üzerimize) geldi, Kanıŋ subça yügürti, süŋüküŋ tagça yatdı Kanın su gibi aktı, kemiklerin dağ gibi yığıldı
19 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 13 Resim 1.6 Türk Kağanlığı dönemine ait harita (D. Sinor dan, İletişim Yayınlar) Orhon Yazıtları Üzerine Yapılan Yayınlar Eski Türk Yazıtları ilk olarak W. Radloff tarafından 1894 te Almanca çevirisiyle yayımlandı. Bunu Thomsen in yayını izledi. Thomsen iki Orhon yazıtı ile birlikte Tunyukuk yazıtının Danca tam çevirilerini yayımladı. Orhon yazıtları Türkiye de ilk kez Thomsen in yayını esas alınarak Necib Asım tarafından ele alındı, Cumhuriyet döneminde Arap harfleriyle, Osmanlıca olarak yayımlandı (Orhun Abideleri, İstanbul 1924). Orhon yazıtları ve runik harfli öteki yazıtlar, kağıda yazılı belgeler Türkiye de ikinci kez bütünlüklü olarak H. N. Orkun tarafından yayımlandı: Eski Türk Yazıtları, I-IV, İstanbul Yazıtlar üzerine olan çalışmalar eski SSCB, Almanya, Fransa ve Türkiye de 1950 sonrası daha da artı. İlk grameri 1968 de yayımlandı: Talat Tekin, A Grammar of Orkhon Turkic, Indiana University Publications, Uralic and Altaic Series, Volume 69, Bloomington Türkiye deki ilk popüler yapıt ise M. Ergin e aittir: Orhun Abideleri, İstanbul İkincisi ise 1995 te Talat Tekin e aittir. Ülkemizde iki Orhon yazıtı ile Tunyukuk yazıtı üzerine en son bilimsel yayınları Talat Tekin yapmıştır: Orhon Yazıtları, TDK Yayınları: 540, Ankara 1988 ve Tunyukuk Yazıtı, Simurg-Türk Dilleri Araştırmaları Dizisi: 5, Ankara Türkiye den giden arkeolog ve dilcilerin Moğolistan da çalışmaya başlamasıyla son 10 yılda kitap düzeyinde ülkemizdeki yayınların sayısı ve niteliği de artmıştır. Sırasıyla aşağıdaki yayınları sayabiliriz: Alyılmaz, C. (2007). (Kök)türk Harfli Yazıtların İzinde, Çorum: KaraM. Aydın, E. (2007). Şine Usu Yazıtı, Çorum: KaraM. Ergin, M. (1970). Orhun Abideleri, İstanbul. Şirin, H. (2009). Köktürk ve Ötüken Uygur Kağanlığı Yazıtları Söz Varlığı İncelemesi, Konya. Mert, O. (2009). Tes Tariat Şine Us, Ankara. Döneme ilişkin tarih bilgileri ve coğrafyaya ilişkin resim albümü için de şu kitaplara bakılabilir: Somuncuoğlu, S. (2008). Taştaki Türkler, İstanbul: A-Z Yapı. Taşağıl, A. (1995). Gök-Türkler, Ankara: TTK. Taşağıl, A. ( ). Gök-Türkler II-III, Ankara: TTK.
20 14 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı UYGUR DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI Uygurların Kısa Tarihi Uygurlar, 745 yılında Göktürkleri yıkarak devlet kurmuşlardır. Uygurlar döneminde geniş bir alanda yerleşik hayata geçilmiş, kültür ve medeniyet oldukça gelişmiştir. Kısa sürede büyük güç kazanan Uygurlar, 762 yılında Çin imparatorluğunun başkentini ele geçirmişlerdir. IX. yüzyılın başlarından itibaren Yenisey bölgesinde büyük bir güç haline gelen Kırgızların zamanla Uygurlar üzerindeki baskıları artmış ve 840 yılında Uygur başkentini ele geçirip Uygur hakanını öldürmeleriyle Uygur Devleti yıkılmıştır. ESKİ UYGUR EDEBİYATI Uygurlardan Çin belgelerinde ve ilk Türk Kağanlığına ait yazıtlarda, Göktürk Anıtlarında bahsedilse de Uygurca metinler denince akla 840 ta Moğolistan dan Hoço, Tarım, Turfan bölgelerine göç etmiş olan Uygurların, 13. yüzyılın başlarına değin bu bölgelerde ortaya koyduğu eserler, Budist ve Maniheist çeviri edebiyatı akla gelir. Çeşitli dinlerle, Hıristiyanlık, Maniheistlik ve Budizmle tanışan Uygurların çoğunluğu zamanla, aynı bölgede yaşayan, Budizmi daha önceden benimseyen Soğdların da etkisiyle Budist olmuştur. Budist Uygurlar, Budist edebiyata ait önemli eserleri kendi dillerine çevirmişlerdir. Denilebilir ki Budist Uygur edebiyatının esasını bu çeviri eserler oluşturmaktadır. Bu eserler arasında çok az bir kısmı özgün, telif eserlerdir. Çoğunluğu ise Budist külliyata ait çeviri eserlerdir. Budist külliyatın, Tripiṭaka nın içerisinden Uygurcaya çoğunlukla sūtralar çevrilmiş tir. Vinayalardan çevrilen eser olup olmadığı bugün bilinmemektedir. Abhidharmalardan ise sadece Vasubandhu nun Abhidharmakośabhāṣyatīkā Tattvārtha sına Sthrimati tarafından yazılan yorumun çevirisine ait iki kitap elimize geçmiştir. Bunun dışında bir kaç küçük Abhidharma vardır. A. V. Gabain e göre Budist Uygur edebiyatı kısaca: a) Anlatılar, Ma sallar, b) Sūtralar, c) Tövbe duaları, d) Büyü metinleri ile e) Felsefî metinler olarak sıralanabilir (PhF II s. 225; Tekin, Ş., TKA II, s. 36). Budist Uygur edebiyatı üzerine çalışmalar 1934 yıllarına değin gider. Denis Sinor Journal Asiatique te yayımlanan bir makalesinde ilk önce Uygurlar ve Uygurca çalışmalarının tarihine değinmiştir. Kısaca runik harfli yazıtlarla kimi Uygur metinleri arasındaki farklılıkları (sub ~ suv, anyıg ~ anıg; +da ~ +dın) ele alan D. Sinor daha sonra 50 nin üzerinde irili ufaklı Uygurca metin hakkında bilgi vermiştir. Bunu Schar lipp, 1995 te ise Yang Fuxue nin çalışmaları izlemiştir. Bu alandaki son yayınlar ise M. Ölmez ve J. Elverskog un çalışmalarıdır. Budist edebiyat esas olarak Tripiṭaka Üç sepet (Çin. sanzang = Uyg. samtso ~ üç erdini ~ üç agılık) adı verilen kitap külliyatından oluşmaktadır. Bu üç kitap türü ise, yukarıda değindiğimiz Sūtralar, Abhidharmalar ve Vinayalardır (bkz. Ş. Tekin, a.g.m., s. 36 ve ötesi). Eski Uygurcada Upadeśalara, Udānalara ve Vyākaraṇalara rastlanmaz. Çeşitli anlatıların yer aldığı Jātakalar, Avadānalar ve İtivṛttakalar ise Uygur edebiyatında birbirlerin den pek ayırt edilmez, bunlar, çoğunlukla avdan ya da çatik adıyla anılırlar. BUDİST UYGUR EDEBİYATI Anlatılar, Masallar Anlatı ve masallar, Eski Uygurcada avdan ya da çatik adıyla karşımıza çıkar. Daha çok tek başlarına bir kitap değil de, değişik kitapların -örneğin sūtraların- içerisinde yer alırlar. Bu masallar belirli bir kalıp çerçevesinde ele alınmaktadır: Kalıp, bir öğrencinin (titsi) ustasına (bahşı) soruları ve ustanın da öğrencisine bir öykü aracılığıyla verdiği cevaplar şeklinde kurulmuştur (PhTF II, s. 222).
21 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 15 Tek başına bu tür masallara, öykülere ayrılan Uygurca kitapların başında Daśakarmapathāvadānamālālar (= DKPAM) gelmektedir. Eski Uygurcada on edgü kılınçlıg yol ile karşılanan Daśakarmapathā On iyi davranışın yolu olarak Türkçeye çevrilebilir. Bu öykülerden ilki U II de yayımlanmıştır (s ). Aşağıda bu metinden bir parça verilmiştir: (01) toŋa yaŋa teg küçlüg (02) erser yime.. anta ok tolp marım-(03)-ları etözleri barça kogşayur.. kögüz-(04)-inte yüreki suçınur.. bütün etöz-(05)-intin ter akıp üner.. kün teŋri (06) yarukı kapkara közünür (07) ol irinç ölümçi tınlıg (08) irnin yalvanu isig öziŋe (09) umugı üzülüp kim erser özümke (10) ara turgay mu tėp umug ınag tileyü (11) törtdin sıŋar körür.. tili tamgakı (12) kurıyur.. kırtışı sargarur kanı katıp (13) barır.. ölürteçi kişi yiti kılıç elginte (14) tuta yakın tursar.. ol kılıç köz-(15) -iŋe ört yalın teg közünüp (16) inçe sakınır.. yėr yarılzun erti.. (17) yėrke kireyin erti.. azu uçugma (18) kuş bolup kökke uçayın (19) (erti ).. Yiğit (bir) fil kadar güçlü olsa da, hemen bütün organları, vücudu zayıflayıp tümden direncini yitirir. Göğsünde yüreği çarpar, bütün vücudundan ter boşanır. Güneş ışığı (gözüne) kapkara görünür. O zavallı, ölüme mahkum canlı, dilini çıkarıp, dudaklarını yalayarak yaşamından ümidini kesmiş (bir halde): Benim yerime geçecek kimse yok mu? diye umut arayarak dört tarafına bakınır. Dili damağı kurur. Güzel yüzü sararır, kanı gider. Öldürecek kişi elinde keskin kılıcı tutarak yaklaşınca, o kılıç gözüne alevlenmiş ateş gibi görünüp (içinden) şöyle geçirir: Yer yarılsaydı da içine girseydim yahut uçan kuş olup göğe çıksaydım. Bu tür öyküler U III ve U IV te de yer alır (PhTF II, s. 224). Tibetçede oldukça iyi bilinen Bilge ve Aptal masalının bir bölümü Uygurcada Kalyāṇaṃkara ve Pāpaṃkara adıyla bilinmektedir. Bu konuda Türkiye de H. N. Orkun, Fransa da ise, son olarak J. R. Hamilton çalışmıştır. Aşağıda, bizde Kelile ve Dimne olarak bilinen metne benzer nitelikteki pançatantra metninden alınan bir parça yer almaktadır: eştilür öŋre ertmiş üdün adın bir arıgda sėmekde tişi aslannıŋ tugurguluk üdi kolusı yakın kelti, anta ok buzagulaçı kotuz ingekig tirig tutup için içegüsin teşip kotuz ingek... tugurdı, ötrü ol yagurukıya tugmış arslan enükkiyesi anasınıŋ emigin emgeli ugradı ol kotuz ingek buzagusı yme başın örü kötürüp arslan emigin emgeli katıglantı anı körüp ol tişi arslan bulganıp övkesi kelip köŋülinte inçe sakıntı bo utun tınlıg meniŋ emigimin neteg emer tep, anta ok yene köni bügüş urup inçe tėp tėdi munuŋ anasın men ölürdüm anı üçün bo irinç tınlıg ögsüz bolup kaltı muŋar ne erser yazuk yok, mini anası ol tėp sakınur, meniŋ oglum neteg ançulayu yme yılkı ajunınta barmış tınlıglarnıŋ oglanı ok ögsüz kalmış bo irinç tınlıg emigimin emip bolzun meniŋ oglum, ötrü ol tişi arslan iki oglanın igidip kėçmetin ara bir emig emizmiş iki iniçi olganı ulgaddılar, birisi alku keyiklerniŋ begi ulug küçlüg bütdi, ikintisi alku kotaz ingeklerniŋ eligi hanı teg kotuz Rivayet edilir: Geçmiş zamanda farklı bir ormanda 2 dişi bir arslanın doğum vakti yaklaşır. O sırada yavrulayacak bir yakı (Tibet sığırı) tutup karnını deşip yak doğurdu. Sonra yakın vakitte doğmuş olan arslan eniği anasının göğsünü emmeye çalıştığı sırada yakın buzağısı da başını uzatıp arslanın göğsünü emmeye yeltendi. Onu görüp o dişi arslan hiddet ve öfkeyle gönlünden şöyle geçirerek: Bu utanmaz hayvan benim göğsümü nasıl emer? dedi. Daha sonar aklı selimle düşünüp şöyle dedi: Bunun anasını ben öldürdüm. Bu nedenle bu zavallı canlı, öksüz kaldı. Buna çok yazık. Beni anası sanıyor. Benim evladım nasıl böylelikle hayvanlar aleminden gelmiş canlıların oğulları öksüz kalmış bu zavallı canlı, göğsümü emip benim oğlum olsun. Daha sonra o dişi arslan iki oğlunu beslemiş. Çok geçmeden iki kardeş büyüdüler. Birisi bütün vahşi hayvanların beyi, büyük güçlü oldu; ikincisi bütün yakların hükümdar hanı gibi
22 16 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Şeytan Āṭavaka (PhTF II, s. 224) ile Maitrisimit i de bu bölüme, anlatılara eklemeliyiz (Gabain, 1957). Maitrisimit. [I]. Wies baden, sayfa 16). Son olarak da Araṇemi-jātaka, Sundarī kız öykülerini buraya katmak gerekir (Tezcan, 1974). Das uigurishe Insadi-Sutra, Berlin). Sūtralar Budist külliyatın Uygurcada en yaygın kitaplarından olan sūtra nın sözlük anlamı ip, sicim; kuşak, bağ; öğreti, yasa, kural, öğreti kitabı olup Uygurcada genellikle sudur (Çin. jing = Uyg. ki, ke) sözcüğüyle karşılanmaktadır. Uygurcaya çevrilen sūtraların başında Suvarṇaprabhāsa-sūtra gel mektedir. Uygurca adı kısaca altun yaruk sudur olan metnin bütününün yazıçevrimi yapılmış, ancak tüm bölümlerin çevirisi tamamlanma mıştır. 20. yüzyılın başın-da Çin Halk Cumhuriyeti nin Gansu bölgesinde bulunan metin 700 sayfanın üzerindedir. Sūtralar ve çoğu Budist metin öncelikle Buda ya, öğretisine ve cemaatine saygı ile başlar, işte Altun Yaruk tan bir bölüm: Resim 1.7 Eski Uygurca Altun Yaruk un Radloff ve Malov tarafından yapılan yayımından bir sayfa namo buddaya namo darmaya namo saŋgaya amtı monta bo nomnuŋ kėŋürü ulalmış süü tıltagın az teŋinçe yene ukıtalım bo yme altun öŋlüg yaruk yaltrıklıg kopda kötrülmiş nom ėligi atlıg nom erdinig boşguntaçı tutdaçı okıdaçı tıŋladaçı bitideçi bititdeçi tözün ler oglı tözünler kızı toyın şam nanç upasi upasanç tört türlüg tėrin kuvraglarnıŋ köŋülüŋüzlerte antag sakınçıŋızlar tursar bar mu erki antag tınlıglar kim bo nom erdini tıltagınta bo ok közünür ajunta edgü tüşke tegdeçi ( ) Buda ya saygı, öğretisine saygı, cemaatine saygı. Bu öğretinin açılarak eklenmiş olan önsözü nün sebebini az birazcık yine anlatalım. Bu Altın renkli, par lak, ışıltılı, her şeyin üzerinde yüceltilmiş öğreti hükümdarı adlı öğreti mücevherini talim eden, (emirlerini) tutan, okuyan, dinleyen, yazan, yazdıran soylu lar oğlu, soylular kızı, rahip, rahi be, mümin, mümine, dört tür ce maatin 2 kalplerinde bu şekilde bir düşünce ortaya çıkarsa var mıdır acaba böylesi canlılar bu öğreti mücevheri sayesinde içinde bulunduğumuz âlemde iyi bir karşılık bulacak ( ) Aşağıda aynı sūtranın sonunda, 10. bölümünde yer alan bir hikaye, bir tür Jātaka dan bir parça yer alır: öŋre ertmiş üdde bo çambudivip uluşta maharatė atlıg ėlig han bar erti, ol yme maharatė ėlig han ertiŋü ulug bay barımlıg tsaŋlarları agılıgları ı tarıg ed tavar üze tolu alp atım süülüg küçiŋe tükellig törttin sıŋar yėr oronug iymiş basmış üküşke ayatmış agırlatmış ürüg uzatı köni nomça töröçe başladaçı imerigme kamag bodunın karasın asmış üklitmiş koptın sıŋar yagısız yavlaksız erti, ol antag osuglug çoglug yalınlıg küçlüg küsünlüg ėlig hannıŋ ulugı hatunınta tugmış körgeli seviglig körklüg meŋizlig üç oglanı erti. Çok eski devirlerde, bu dünyada 2 Maharade adlı (bir) hükümdar 2 vardı. O, Maharade hükümdar 2 fazlasıyla zengin 2, ambarları 2 tahıl ve mal mülk ile dolu olup kahraman ve nişancı ordusu güçlüydü. Dört bir yanındaki ülkeleri 2 kendine bağlamış 2, çok saygı kazanmış 2, daima 2 doğru kanun ve öğretiye göre halkına önderlik edip, çevresindeki bütün halkını 2 çoğaltıp artırmış, her tarafı düşmandan arındırılmıştı 2. O, öylesine parlak (haşmetli) 2 güçlü (kuvvetli) 2 hükümdarın 2 büyük eşinden doğmuş, görünüşü sevimli, güzel yüzlü üç oğlu vardı.
23 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 17 Saddharmapuṇḍarīka-sūtra adıyla bilinen sūtranın sözlük anlamı ise Doğru Öğretinin Nilüfer Çiçeği olup Uygurcada sadece 25. bölümün çevirisi bulunmaktadır. Şinasi Tekin in Yayımladığı Çalışmanın Baş Kısmından: (1) namo but.. namo darm.. namo saŋ (2) kuanşi-im posar alkudın sıŋar etöz körkin (3) körtgürüp tınlıglarka asıg tusu kılmakı bėş otuzunç (4)... ornınta (4a) ün eşidgüçi tėp atantı //ki inçe (5) tėser tözün... tėser eşidgeli erklig (6) tėp tėtir.. bo yėrtinçüdeki kim emgeklig tınlıglar atasar ol (7) sav yok kim kentü eşidmeser.. anı üçün bo bodisavat arya- (8) valokdeşvar tėp atanur.. tavgaçça kuanşi-im tėtir.. inçe (9)tėp yarlıkadı tözünüm birök bo yėrtinçüde sansız (10) tümen tınlıglar... emgenser ol emgekinte (10a) 10a kuanşi-im posarka umug ınag tutup atasar.. (10b) 10b bo bodisavat kuanşi-im tėp atanur.. takı yeme kim kayu (11) emgeklerinte ara kirip kutgarur.. ol kamag (12) emgekligler emgekinte antag kurtulur anı üçün bo (13) bodisavat kuanşi-im tėp atanur.. takı yeme kim kayu (14) tınlıg kuanşi-im posar atın uzun turkaru (15) atasar tünle küntüz atayu tutsar antag (16)ugrı bar ulug otka kirser... (17)ulug suvka kirser ölimegey sıgta tegip üngey.. takı yeme miŋ (18) tümen tınlıglar altun kümüş erdini monçuk (19) satıgsız erdiniler tilegeli.. taloy ügüzke kirser (20) taloy içinteki kara yėl kelip kemisin tokıp yekler (21) ergüsi otruglarınta ölüm yėrke tegürser.. anıŋ (22) ara bir bilge kişi kuanşi-im posar atın atasar (23) ol kamag tınlıglar taloydakı tişi yeklerde ozar kurtulur esen (24) tükel öz yėrinte barurlar.. anı üçün bo bodisavat (25) kuanşi-im posar tėp atanur.. Metnin Bugünkü Türkçeye Çevirisi (1) Budaya saygı! Dinine saygı! Topluluğuna saygı! (2) Kuanşi-im Posar ın her yerde vücudunun görkemini gösterip (3) canlılara fayda 2 sağlamasından bahseden Soylu Dinin Nilüfer Çiçeği nin) yirmi beşinci bölümü. Vaktiyle Tükenmez gönüllü Bodhisattva (4) yerinden (kalktı. Sağ omzunu açtıktan ve el pençe divan durduktan sonra Buda ya döndü ve şu sözleri söyledi: Ey tanrım, Kuanşi-im Posar (skr. Avalokiteṥvara bodhisattva) bu adı hangi sebepten dolayı taşıyor? Tanrı Buda, tükenmez gönüllü bodhisatva ya (skr. Aksayamati) karşılık verdi: Ey soylu, ıstırap çeken birçok canlı varlık vardır). (4a) Ses işiten diye adlandırıldı. Böyle (5) dense, soylu Dese. işitebilir, (6) demektir. Bu yeryüzündeki ıstırap çeken canlı varlıkların söyleyeceği hiçbir söz yoktur ki (7) kendisi (onu) işitmesin. Onun için bu bodhisattva, (8) Aryavalokiteşvara diye adlandırılır. Çincesi Kuanşi-im (kuan-şi-yin) demektir. Şöyle buyurdu (9): Soylum, eğer bu yeryüzünde sayısız 2 (10) canlı varlıklar (bulunsa ve) ıstırap çekip, o acıları içinde (10a) Kuanşi-im Posar a sığınıp (adını) anarsa, (10b) bu bodhisattva kendisini andıkları için hemen işitir. (işitir işitmez) (11) ıstırapları arasına girip (onları) kurtarır. Bu bütün (12) ıstırap çekenler ıstıraplarından böylece kurtulurlar; onun için bu (13) bodhisattva, Kuanşi-im diye adlandırılır. Herhangi bir (14) canlı varlık Kuanşi-im Posar adını sürekli (15) ansa, gece gündüz (adını) durmadan ansa, o sırada (?) (16) (tesadüfen bunlar) büyük bir ateşe girse, (alevi bunları, bu bodhisattvanın kudret ve ilahiliği yüzünden yakamaz.) (17)... Bir denize (ulug suv) girse (ve Kuanşi-im Posar adını çağırsalar) (18) canlı varlıklar, altın gümüş, mücevher, boncuk (ve) (19) baha biçilmez değerli şeyleri aramak için deniz (veya) ırmağa girseler (ve) (20) denizde kara yel çıkıp gemilerini parçalayıp (onları insan yiyen) devlerin (skr. yakṣa) (21) bulunduğu yere, adalarına (yani) ölüm yerine götürse (ve) onların (22) arasında bilge birisi, Kuanşi-im Posar adını ansa (23) bütün o canlı varlıklar, denizdeki (insan yiyen) dişi devlerden kurtulur 2, sağ (24) salim kendi yerlerine varırlar; onun için bu bodhisattva, (25) Kuanşi-im Posar diye adlandırılır.
24 18 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Resim 1.8 Eski Uygurca Altun Yaruk un yazmasından bir sayfa (Aç Bars a ait Berlin de saklanan bir sayfa) Sūtralara sonradan eklenen, uydurma veya uyarlama sūtralar da Uygurcaya çevrilmiştir. Uydurma sözü, bu tür metinlerin klasik Buddhist edebiyata ait olmayıp sonradan uyarlanmaları, deyim yerindeyse uydurulmaları dolayısıyla verilmiş bir isimdir. Bunların başında Türkiye de Sekiz Yükmek adıyla bilinen ve Türkische Turfantexte (TT) dizisinin altıncı kitabı olarak Das Buddhistische Sūtra Säkiz Yükmäk adıyla yayımlanan sūtra gelmektedir. Sekiz Yügmek in çeşitli nüshaları üzerinde ise uzun süredir, çok sayıdaki yayınıyla tanına Juten Oda çalışmalarının sonucunu 2010 yılında iki cilt halinde yayımlamıştır. Āgama adı verilen geleneksel, külliyat metinlerinden ise Uygurcada fazla metin yoktur, var olanların bir bölümünü ise Kōgi Kudara ve Peter Zieme yayımlamıştır. Avataṃsakasūtra (Gaṇḍavyūha) dan çeşitli parçalar ise M. Shōgaito, Kōgi Kudara-Juten Oda ve Geng Shimin tarafından yayım lanmıştır. Bir çok yazması bulunan Yitikensudur ise Tantra Budizmine ait bir metin olup TT VII içerisinde R. R. Arat tarafından yayımlanmıştır. Bu metin esasen Türkçe ilk astronomi metnidir. Bunların dışında değişik Sutralardan arta kalan yapraklar çeşitli araştırmacılarca yayımlanmıştır: Hamam-Sūtrası, Ārya rājāvavādaka sūtra, Ārya-trāta-Buddha mātrika-vimsati-pūgastotra-sūtra, Āṭānāṭikasūtra ve Āṭānāṭihṛdaya, Bhaiṣajyagurusūtra (sadece 11 satırı günümüze ulaşmıştır) gibi metinlerden küçük parçalar kalmıştır (Ölmez, 1997). Abhidharma Metinleri Yukarıda değinilen Abhidharmakośaśāstra nın Uygurcada tam bir çevirisi bulunmayıp, sadece Sthiramati nin yorumunun çevirisi mevcuttur. Bu çeviri Çinceden yapılmış olup, asıl Sanskritçe metin bugün kaybolmuştur. Çince metinden ise sadece üç sayfa kalmıştır. Uygurca çeviriye göre metnin aslı manzum ve grantha olmalıdır. Vinayalar Kural, düzen, disiplin (kitabı) demek olan Vinayalara Uygurcada rast lamayız. Ancak son dönem Uygurca metinlerden İnsadi-Sūtra adıyla yayımlanan metin Vinayalara yakındır. Yazıçevrimi ve çevirisi S. Tezcan tarafından yayımlanan, esas olarak rahiplerin yağmur mevsiminde yaptık ları işleri, törenleri anlatan metin için W. Scharlipp in çalışmasına bakıla bilir. Tövbe Metinleri Uygurcada, tövbe yoluyla günahlardan arınmayı anlatan metinler de vardır. Bu metinlerin çoğunluğu küçük metinlerdir. Konuyla ilgili ilk metni Müller yayımlamıştır. Bunu, TT IV te yer alan metin izlemiştir (Gabain, 1931). Çincesi 40 bölümden oluşan bir başka metin ise BT dizisinin ikinci kitabı olarak yayımlanmıştır. Bu metinlerin kimisi cenaze törenleriyle ilişkilidir. Konuyla ilgili öteki metin ler ise, I. Warnke, P. Zieme, M. Shōgaito ve son olarak da J. Wilkens tarafından yayımlanmıştır. Metinden bir bölüm aşağıdadır:
25 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 19 yene meniŋ bo bir yalıŋ esri etözümin telim üküş kurtlar avıp kelip etimin terimin isirmekleri... üze inçe kaltı bizin sançmış ///// artokrak açıg tarka emgek emgenür men, men yene öŋre tugmış törümiş uzatıkı yılan ermez men, belgürtme etözin törüp belgürüp munta kelmiş erür men, ap yme siziŋ bo ergülük ordoŋuzta agır ulug ada tuda kılgalı kelmiş ermez men amtı meniŋ bir küsüşüm ol, mėni üçün kayu erser bir yėg üstünki buyan edgü kılınçıg kılıp mėni bo emgekimtin tartıp ozgursar sız, anta tėmin amrak (?) edgülüg utlı sevinç tegürmiş bolgay erdiŋiz tėp tėdi (,) han bo savıg eşidip açıgı kelip yėriŋüyü boguzı sıkılıp yıglayu anıŋ küsüşin tilikin takı yme ança sözletgeli sakınıp turur erken ançgınça ol yılan közünmedin yitlinip bardı (...) yine benim yalın, benekli vücudumu bir çok kurt dolaşıp gelip etimi derimi ısırmak suretiyle bizi öyle sokmuş ki... çok fazla acı, ıstırap ve eziyet çekiyorum. Ben ayrıca geçmişte doğmuş, yaratılmış, her zamanki yılan değilim. Yeniden şekil bulmuş vücutla yaratılıp ortaya çıkarak buraya geldim. Ayrıca da sizin bu sarayınıza 2 büyük tehlikeler yaratmak için gelmiş değilim. Benim isteğim şimdi şudur: Benim için bir yol ile çok iyi, üstün bir sevap 2 işleyip beni bu eziyetten çekip çıkarsanız... işte o vakit hoş, iyi karşılığa, sevince ulaşmış olacaksınız dedi. Büyü Metinleri Berliner Turfantexte dizisinde yedinci kitap olarak yayımlanan Tantra ile sekizinci kitap, Tibet Budizmine ait metinler olup, Tibet Budizminin, Lamaizmin Türkler arasında ne derece yaygın olduğuna dair bizim için önemli ipuçları vermektedir. Tibetçeden çeviri bir metin olan Tantra, Sa-Skya okulu ile ilgilidir. Bunların dışında Nāropa okuluna bağlı Tibet in Ölüler Kitabı nın Uy gurca çevirisi de günümüze ulaşmıştır. Metinde, ölüm ve yeniden doğumun önlenmesi konuları ele alınmıştır. Öteki metin ise yine Nāropa okuluna ait olup Tört türlüg keziglerig yolça uduzmaklıg teriŋ nomlug tamŋak dört türlü düzeni yoluyla izlemek için derin öğretinin eğitimi adını taşımaktadır. Ayrıca kimi büyü metinlerinin yer aldığı Dhāraṇī-Sūtralar da Uygur caya çevrilmiştir. Bunlardan 38 satırlık bir metin işlenip yayımlanmıştır. Budist Uygur eserlerini sıralayıp bu eserleri kısaca tanıtınız. MANİHEİST UYGUR EDEBİYATI Uygur Kağanlığı, Tokuz Oguz adı verilen dokuz boydan oluşmaktadır. Uygurlar, 744 ten, 795 e kadar Yağlakar Boy u tarafından yönetilmişlerdir. Daha sonraları devletin gittikçe zayıflaması üzerine hâkim boy değişmiştir. Yönetimdeki hanedan değiştikten sonra, devlet bir süre karmaşayla da olsa varlığını sürdürebilmiştir. Uygurlar bölgede bir devlet olarak varlıklarını sürdürdükleri bu dönemde Çin de hüküm süren Tang hanedanlığı ile her zaman çok yakın ilişki içinde olmuşlardır. Dolayısıyla bu dönemdeki Uygur kültürünü anlayabilmek için öncelikle bu iki halkın ilişkisini kavramak gerekmektedir. Çin hükümeti, askeri açıdan oldukça güçlü bir sisteme sahip olan Uygurlar ile özellikle Çin de çıkan isyanları bastırmak için sıkı ilişki içine girmiştir. 755 te Çin de, Çin kaynaklarında An-Lu-şan olarak geçen Roşan ruşen, parıltı; parlak kişi isimli bir genarelin başını çektiği bir isyan çıkar. Bu isyanı bastırmak için Uygur kağanı ordusu ile birlikte bölgeye büyük oğlu Bayan Çor yu gönderir ( ). Bu isyanda Tang hanedanlığı yıkılmasa bile eski haline bir daha dönemeyecek biçimde sarsılır. Ardından 762 de Şı Çav-i önderliğinde çıkan isyanı bastırmak için Bögü Kağan, ordunun lideri olarak bölgeye gider. Bu sefer sırasında Uygur ordusu kasım 762 den, şubat 763 e kadar şehrin civarında kalır. Bu kuşatma sırasında Bögü Kağan, Maniheist rahiplerle tanışır. Sonunda isyan bastırıldıktan sonra 2
26 20 Resim 1.9 Maniheist Uygur yazısıyla bir metin (P. Zieme yayını) VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Karabalgasun a, dört Maniheist rahiple birlikte döner. Uzun süren tartışmaların ardından, Bögü kağan devlet yönetimindeki bazı komutanların tüm karşı çıkışlarına rağmen tebasının Maniheizmi kabul etmesi için bir bildiri yayımlar (Mackerras, 1990: 330). Bögü Kağan ın Maniheizmi kabul edişini anlatan bu metin, ilk kez W. Bang tarafından TT II de yayımlamıştır (Bang, W.-Gabain, A.V., 1929). Maniheist Uygur metinleri üzerine ilk çalışmalar, Turfan şehri yakınlarındaki Hoço ve Bezeklik mağaralarında bulunan metinlerin Albert von Le Coq adlı Alman arkeoloğun bunları yayımlamasıyla başlamıştır. İlk çalışma İdikut Şehrinde Bulunan Maniheist Uygur Metin Parçası dır. Le Coq, çalışmasında İdikut ta (bugünkü Hoço, Çince Gao-chang) bulunan metni tanıtıp dil yönünden inceler, transkripsiyonlu metnini ve Almanca çevirisini verir. Bu çalışmanın ilki ülkemizde Türkçe Māni El Yazıları adı ile Fuat Köseraif tarafından Türkçe olarak da yayımlanmıştır. Le Coq un çalışmalarına paralel olarak W. Bang da yazdığı çeşitli makalelerle Maniheist Uygur metinlerine ait çeşitli konuların çözümüne katkıda bulunmuştur. Gerçekte Ortadoğu kökenli olan Maniheizm tarihte ilk ve tek olarak Uygurlarca, 762 yılında devlet dini olarak kabul edilmiştir. Bögü Kağan ın Mani rahipleriyle yaptığı görüşmeden bir bölüm aşağıdaki gibidir: Bögü Kağan ın Mani Rahipleriyle Görüşmesinden (1) (m(e)n) t(e)ŋri m(e)n sizni birle t(e)ŋri yėriŋerü ba(rgay) (2) (m(e)n) dėndarlar inçe kikinç bėrdiler biz arıg (biz biz) (3)(dėn)dar biz t(e)ŋri ay(ı)gın tüketi işleyür biz k(altı)(4)et öz kodsar biz t(e)ŋri yėrinberü (yėriŋerü oku.) bargay biz ne (üçün) (5)tėser biz t(e)ŋri y(a) rl(ı)gın adrok kılmaz biz (6) yüzümüz utru ulug ıy(ı)nç basınç alp (emgekler) (?) (7)erür anı üçün t(e)ŋri yėrin bulgay biz (8)t(e)ŋrim siz törüsüzün ödsüzke k(e)ntü (özüŋüz) (9) yaz(ı)nsar siz, ötrü kam(a)g ėliŋiz bulgan(gay) (10) bo kam(a)g türk bodun t(e)ŋrike (11) kıltaçı bol(gay)lar. Metnin Bugünkü Türkçeye Çevirisi Ben efendiyim, sizinle birlikte Tanrı ülkesine gideceğim. Rahipler şöyle cevap verdiler: Biz temiz, günahsız ve dindar kişileriz. Biz Tanrı(nın) buyruklarını eksiksiz yerine getiririz. Bu nedenle bizler öldüğümüzde tanrı yerine gideceğiz. Niçin? denecek olursa biz tanrı buyruğundan başka amel işlemediğimiz içindir. (Bizler) büyük eziyetlerle karşılaştığımız için tanrı katına ulaşacağız. Efendim, siz kanunsuz ve öğretisiz olarak Ezrua ya karşı günah işlerseniz, bütün ülkeniz karışacak, bütün bu Türk halkı tanrıya karşı günahkâr olacaklar. (Maniheizmin Uygurlarca kabülüyle ilgili olarak bkz. Şinasi Tekin Mani dininin Uygurlar tarafından devlet dini olarak kabul edilişinin yıldönümü dolayısı ile birkaç not (TDAYB 1962: 1-11). Uygur Maniheizminin tarihi, belgeler eşliğinde Japon araştırmacı Takao Moriyasu tarafından hazırlanmıştır: Uiguru Manikyōshi no kenkyū Uygur maniheizmi Üzerine İncelemeler (Osaka, 1991; Almanca çevirisi: Die Geschichte des uigurischen Manichäismus an der Seidenstraße, 2004) Moriyasu, çalışmasında öncelikle bölgedeki Budist ve Maniheist mağara lardaki araştırmalara değinmekte, bu mağaraların yapısını anlatmaktadır. Mağaralarda yer alan resimler ve Eski Uygurca Maniheist yazılar hakkında bilgi verdikten sonra bölgedeki diğer Maniheist mağaraların niteliklerine de değinmektedir. Çalışmada Batı Uygur Kağanlığı nda
27 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 21 Maniheizmin yükselişi, gerileyişi ve Budizmin güçlenmesinin nedenlerine değinmektedir. Daha sonra ise İslam kaynaklarında Batı Uygur Maniheizminin nasıl geçtiğine değinir. Maniheizmin kurucusu Mani nin resimle yakından ilgilenmesinden, Maniheizmin esasını oluşturan aydınlık, ışık üzerine resimler çizmesinden dolayı Maniheist yazmalar ve tapınaklar resimlerle, çiçek motifli tasvirlerle süslüdür. Bu konuda Zsuzsanna Gulácsi nin ayrıntılı bir çalışması vardır. Çalışmada Berlin de bulunan metin ve resim parçaları kataloglanarak tanıtılmış ve bu parçalar, resimli kitap parçaları, deri kitap ciltleri, ipek kitaplar, boyanmış ve işlenmiş kumaş parçaları, duvar resimleri gibi ana başlıklar altında sınıflandırılarak ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Maniheist Uygurlardan günümüze ulaşan tövbe duası W. Radloff ve A. von Le Coq tarafından hemen hemen yanı tarihlerde yayımlanmış (1911), 1940 ta da Le Coq un çalışması Türkçeye çevrilmiştir. Aşağıda bu metnin (Huastuanift) yeni bir yayımından bir parça yer almaktadır: Resim 1.10 Maniheist Uygurların tövbe duasından bir sayfa (Radloff yayını) Huastuanift ten Hormuzta t(e)ŋri bėş t(e)ŋri birle kam(a)g t(e)ŋriler sözinlüg(ü)n yekke süŋüşgeli k[el]ti, inti, anıg kılınçl(ı)g ş(ı)mnulugun bėş türlüg yeklerlügün süŋüşdi, t(e)ŋril[iy]ekli y(a)ruklı karalı ol üdün k[at]ıldı, hormuzta t(e)ŋri oglan[ı] bėş t(e)ŋri, bizniŋ özüt(ü)müz sön[ye]klügün süŋüşüp balıg başl(ı)g boltı, yme kam(a)g yekler [ulug]lar[ınıŋ] todunçsuz uvutsuz suk yek[niŋ] yüz artokı kırk tümen yek[niŋ yavlak] biligiŋe katılıp ögsüz köŋülsüz boltı, k(e)ntü tugmış kılınmış meŋigü t(e)ŋri yėrin unıtu ıddı, y(a)ruk t(e)ŋrilerde adrıltı, antadata berü t(e)ŋrim yek kılınçıŋa anıg kılınçl(ı)g ş(ı)mnu ögümüzni sakınçım(ı)znı azgurdukın a[r]kun, biligsiz ögsüz boltukumuz üçün Metnin bugünkü Türkçeye çevirisi Hormuzta Tanrı, beş tanrı ile birlikte bütün tanrılar sözleşerek şeytanlarla savaşmak için geldiler, indiler ve günahkâr şımnu ile beraber beş farklı türde şeytanla (daha) savaştılar. O zaman tanrı ve şeytan, ışık ve karanlık (birbirine) karıştı. Hormuzta tanrının çocukları beş tanrı ile bizim ruhlarımız ezelde şeytanlarla savaşıp yaralandı; dahası en büyük şeytanın utanmaz, ahlaksız ihtirasları, yüz kırk tümen şeytanın kötülüğü ile karışıp düşüncesiz oldu, kendi doğduğu yaratıldığı ezeli tanrı yerini unuttu ve ışık tanrılardan ayrıldı. O zamandan beri tanrım, şeytanca davranışlarla günahkâr şımnu aklımızı baştan çıkardıktan (sonra) düşüncesiz, akılsız hale geldiğimiz için
28 22 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı HRİSTİYAN UYGURLARA AİT METİNLER İpek Yolu bölgesinde, Turfan vahasında yaşayan Uygurlardan bir kısmı Hristiyanlığı tanıyıp bu dine girmişler, Soğd kökenli Uygur yazısıyla ve Süryani harfleriyle yazılan bu az sayıdaki metinler üzerinde F. W. K. Müller, A. von Le Coq, A. von Gabain ve P. Zieme tarafından çalışmalar yapılmıştır (Zieme, 1974). Bu metinlerden ilki F. W. K. Müller ce yayımlanmış olup Hz. İsa nın çocukluğunda Üç Büyücü / Kâhin ile görüşmesini içermektedir. Hz. İsa nın Çocukluğundan barıp yükünelim anıŋ ulug kutıŋa tėp ötündiler ol üdün hirodis han inça tėp yarlıkadı olarka y-a amtı amrak oglanlarım edgükiye barıŋlar ked köŋül tegürüp tileŋler neçükin bolsar sizler yana kelip maŋa ėşitdürüŋler men yme barıp yüküneyin aŋar tėp tėdi inçip ol mogoçlar neçükin urışlimtin ünüp bardılar erser ol yultuz yme olarnı birle barır erdi kaçan ol mogoçlar bidilhimka tegdiler erser ol yultuz tepremedin şük turdı ötrü anta bultılar mişiha teŋrig ol üdün tėtirü yakın barıp kirdiler öz yüklerin açtılar artutın açıgın ötündiler kim kelürmiş erdiler üç türlüg közünç altun zmuran küji yme yükünç yükündiler ögmek alkış ötündiler ėlig han mişiha teŋrike ol mogoç-lar inçe sakınıp kirdiler teŋri oglı erser zmrun küji algay ėlig han erser altun algay birök otaçı emçi erser ot yem algap tėp bir kapanda urup kigürdiler meŋü teŋri oglı ėlig han mişiha ol mogoçlarnıŋ köŋlindeki sakınçın bilü yarlıkap üç türlüg közünçin artutın yumkı alı yarlıkadı Metnin Bugünkü Türkçeye Çevirisi (...) varıp secde edelim onun yüce katına diye arzettiler. O vakit Hirodis han şöyle buyurdu onlara: Şimdi ey sevgili evlatlarım! Güzelce gidin! İyi bir düşünceye ulaşıp arayınız. Sonuç ne olursa dönüp gelip bana bildiriniz. Ben de gidip ona secde edeyim dedi. İşte böylelikle bu üç kâhin böylece Kudüs ten çıkıp gittiler ise, o yıldız da onlarla giderdi. Kâhinler tam Bdidilham a vardıklarında yıldız hareket etmeksizin durdu. Sonra orada İsa Mesih efendimizi buldular. O vakit iyice yakın varıp girdiler, kendi yüklerini açtılar. Getirmiş oldukları hediyelerini 2 sundular. Üç tür hazineyi, altını, güzel kokuyu secde ederek sundular. İsa Mesih efendimize hamd ü senada bulundular. O kâhinler şöyle düşündüler: Tanrının oğlu ise güzel kokuları alır, hükümdar ise altını alır, yok eğer hekim ise ilaçları alır diyerek bir kap içerisine koyup sundular. Ölümsüz Tanrı oğlu İsa Mesih efendimiz o kâhinlerin niyetlerini anlayıp her üç hazineyi, kokuyu, hepsini alıverdi.
29 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 23 DİNDIŞI UYGUR EDEBİYATI Uygur metinlerinin bir bölümünü, Budizme, Maniheizme ve Hristiyanlığa ait dinî metinlerin dışında kalan, manastır dışındaki gündelik hayata ilişkin, standart dile ait olmayan metinler oluşturur. Bunların önemli bir bölümünü Uygur Hukuk Belgeleri adıyla anılan alım-satım belgeleri, kira sözleşmeleri (tarla kiralanması), borç senetleri, evlat edinme, ipotek, köle azadı, vasiyet vb. konulara ilişkin metinler oluşturur. Bu metinlerin dili klasik dilden, standart dilden ayrılık arzeder. Bu metinler içerisinde mektupları, tedavi metinlerini, tıp metinlerini, gökbilimine ilişkin metinleri, falla ilgili metinleri de anabiliriz. Bu metinlerde yer alan kimi atasözleri de bugün dahi benzerlerinin bulunması dolayısıyla dikkat çekicidir: kurug tagda kaplan bolmaz kudug suvda balık bolmaz ağaçsız/kuru dağda kaplan olmaz kuyu suyunda balık olmaz Aşağıda hasat sonrası şenliği ve sevinci anlatan bir metin (Mólnár ve Zieme) ile son dönem Uygur metinleri arasında sayabileceğimiz manzum bir ağıt yer alır (Arat ve Bang, Turfan dan Türküler adlı bu metin için Uygur Şiiri bölümüne bakınız). Bunu bir satış belgesi izler (SUK II, Sa02 Ot. Ry. 1414a RDT), ayrıntılar ve kaynaklar için bkz. Civelek, Ö. (2005). Dindışı Uygurca Metinlerin Karşılaştırmalı Sözvarlığı, Yüksek Lisans Tezi, Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul. Uygurca Hasat Metni (1) kutlug bolzun yme kim inçip ol (2) üşütüp toŋurup sėmeklep (3) üç tört yıllartın berü beklemiş (4) taŋlançıg edgü bo tarıglag yėrlerke (5) tarıgın urugın saça turup (6) targıl kızıl öküzlerig (7) tartıp kelürüp sapanka koşturup (8) unup sınıp katıglanıp (9) urugın yėrke baturup (10) ogulça kızça igidü (11) urgu bolgusun küzetü (12) evini bışıp sargarıp (13) edgüti bışıp akarıp (14) egirip... (15) ertiŋü uz edgü orgu üdi boltukta (16) tegirmenke barıp min ügüp (17) teşgüt tege er kılıp (18) temirçi barıp orgak sokturup (19) orgak (20) bag baglaguçıka tegi (21) basa evdigüçi oglankyalarka tegi (22) kıldıŋızlar Metnin bugünkü Türkçeye çevirisi (1) Kutlu olsun şöyle ki! (2) dondurup 2 hazır hale getirip (3) üç dört yıldan beri korunan (4) olağanüstü iyi bu tarla alanlarına (5) tohumunu 2 saçıp (6) benekli kızıl öküzleri (7) çekip getirip sabana koşturup (8) çaba ve gayret gösterip 2 (9) tohumunu toprağa ekip (10) (tıpkı bir) oğul gibi kız gibi yetiştirip (11) tohumluğunu saklayıp (12) başağı olgunlaşıp sararıp (13) iyice olgunlaşıp (14). (15) çok iyi biçme zamanı olduğunda (16) değirmene gidip un [övütüp] (17) burgu üreticisi burgu (?) yapmak için (18) demirciye gidip orak biletip (19) orak (20) demeti, deste desteleyeceğe (biçecek kişiye) kadar (21) ondan sonra toplayacak oğlancıklarıma (kadar) (22) yaptınız. Satış Belgesi (1) koyn yıl aram ay bir bir yaŋıka men karanıŋ yėg bürt (2) yuŋlaklık tavar kergek bolup bėrgüm yok üçün (3) kėdin kırata kazı kitrin?te içim kançuk bile tüz (4) ülüşlüg üç şıg yėrim atı kutlug taşka toguru (5) tumlıtu sattım satıg kunpusın ınça sözleşdimiz üç (6) yüz bėş otuz kunpuka üzüştümüz bu bitig kılmış kün (7) üze men kutlug taş üç yüz bėş otuz kunpuni bir (8) egsüksüz tükel sanap bėrtim men yig yme tükel sanap (9) altım bu yėrniŋ sıçısı örü yıŋak ögen adırar öŋ- (10) tün yıŋak toyıçak? yėri adırar kudı yıŋak ögen (11) lusay yėriŋe bargu ögen adırar kėdin yıŋak yanyak? (12) ınal yėri adırar bu tört sıçılıg yėr üze miŋ (13) yıl tümen künketegi kutlug taş erklig bolzun taplasar (14) özi tarızun taplamasar adın kişike
30 24 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Resim 1.11 A. Stein a göre İpek Yolu nda bulunan çeşitli dillerdeki kitaplardan örnekler ötgürü satzun (15) men yėg bürtnüŋ inim içim kam kadaşım ayıtmazun (16) istemezün takı birök erklig beg ėşi küçin tutup (17) kam küç kılıp yulgalı algalı sakınsar bu ok (18) ögente ok yėr teŋinçe yėr kutlug taşka yaratu (19) bėrip alzunlar bu bitig tuta kutlug taş korsuz (20) bolzun men yėg bürtnüŋ inim içim kam kadaşım (21) korlug bolzunlar tanuk beg er saŋun tanuk böŋe? (22) tanuk süŋüş bu tamga men yėg bürtnüŋ ol. Metnin Bugünkü Türkçeye Çevirisi (1) Koyun yılı Aram ayının birinci gününde ben Yėg Bürt Kara ya (2) kullanmak için mal gerekli olup vereceğim olmadığı için (3) batı(da) Kazı Kitrin (?) bozkırında ağabeyim Kançuk ile eşit (4) hisseli 3 şıg toprağımı Kutlug Taş a tam ve (5) kesin olarak (verdim) satış 2 kunpusunu şöyle anlaştık. 325 (6) kunpuya anlaştık. Bu anlaşmayı yaptığımız gün (7) ben, Kutlug Taş 325 kunpuyi (8) eksiksiz 2 sayıp verdim ben Yėg de hepsini sayıp (9) aldım. Bu toprağın sıçısı; yukarı (güney) tarafı, kanal ayırır. Doğu (10) tarafını Toyıçak ın (?) toprağı ayırır. Aşağı (kuzey) tarafı kanal, (11) Lusay ın toprağına giden kanal ayırır. Batıyı Yanyak (12) Inalın toprağı ayırır. Bu dört (tarafı) sınırlı toprak, (13) yıl on bin güne kadar Kutlug Taş sahip olsun. Dilerse (14) kendisi eksin dilemezse başkasına satsın.(15) Ben Yėg Bürt ün kardeşi, ağabeyi, ailesi 2 istemesin 2. (16) ve güçlü memurum güçle tutup (17) Şaman gücü kullanıp geri almayı 2 düşünse bu (18) kanaldan toprağa dek (olan) yeri Kutlug Taşa (19) versinler. Bu sözleşmeye dayanarak Kutlug Taş zararsız (20) olsun. Ben Yėg Bürt kardeşim, ağabeyim, ailem (21) zararlı olsunlar. Tanık: Er Saŋun, Tanık: Böŋe (?) (22) Tanık: Sünüş. Bu damga ben Yėg Bürt ündür. Irk Bitig Eski Uygurlardan günümüze ulaşan, ancak Uygur yazısıyla değil de runik harfli eski Türk yazısıyla yazılan bir kitap olan Irk Bitig, A. Stein tarafından yine İpek Yolu bölgesinde bulunmuş ve İngiltere ye getirilmiştir. Esas olarak bir tür öğüt, nasihat kitabı olan Irk Bitig in Çin kültürü tesirinde yazıldığı çeşitli araştırıcılarca ortaya konmuştur. İlk kez V. Thomsen in yayımladığı Irk Bitig i son olarak Talat Tekin yayımlamıştır. Eski Türk Harfli Irk Bitig den 1. Tensri men. Yarın kėçe altun örgin üze olurupan meŋileyür men. Ança biliŋler: Edgü ol. 2. Ala atlıg yol teŋri men. Yarın kėçe eşür men. Utru eki yılıg kişi oglın sokuşmış; kişi korkmış. Korkma! tėmiş, Kut bėrgey men! tėmiş. Ança biliŋ: Edgü ol. Metnin Bugünkü Türkçeye Çevirisi 1. Göğün oğluyum (=Çin imparatoruyum). Sabah akşam altın taht üzerinde oturarak mutlu oluyorum. Öylece biliniz: (Bu talih) iyidir. 2. Alaca atlı yol sahibiyim. Sabah akşam (atımla) rahvan gidiyorum. (Bu yolun sahibi) dost görünüşlü iki insanla rastlaşmış. İnsanlar korkmuş. (Yol sahibi) Korkmayın, demiş, (size) kut vereceğim demiş. Öylece bilin: (Bu talih) iyidir. 3 Dindışı Uygur edebiyatına ait metinleri sıralayıp belirgin özellikleri hakkında kısa bilgi veriniz.
31 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 25 ESKİ UYGUR ŞİİRİ 19. yüzyılın başlarında Kutadgu Bilig in bulunmasından itibaren eski Türk şiiri üzerine çalış malar da başlamıştır. Kutadgu Bilig her ne kadar İslamî dönem Türk edebi yatı içeri sinde ele alınsa da, eski dönem, Ortaasya Türk şiirinin ürünüdür. Tarihî dönem Türk edebiyatı, araştır macılar tarafından genel likle İslam öncesi ve İslam sonrası diye ikiye ayrılır sa da kronolojik olarak bu ayrım doğru olamaz; bu ayrım olsa olsa Budist, Maniheist vb. Türk edebiyatı ile İslamî Türk edebi yatını incele mekte kullanılan pratik bir sınıflandırma dır (Tekin, 1965: 27). Genel olarak Türklerin 10. yüzyılın ortalarında kitlesel olarak İslamiyeti benimsediği ve İslamî Türk edebiyatının bu tarihten başla ması gerektiği düşünülür. Bu durum da İslamiyet dışındaki Türk edebiya tının da bu tarihle birlikte kesilmesi gerekir. Oysa bugün elimizde çeviri ya da orijinal nitelikte olan, yüzyıldan kalma Uygurca Budist eserlerin varlığı da bir gerçektir. Uygur şiiri üzerine günümüze değin yapılan çalışmalara kısaca değinmek gerekirse, bunların başında Manichaica, Türkische Turfantexte gibi çalışmalar gelmektedir. Başlı başına incelemeler söz konusu edilirse konunun ilk başvuru kaynağı R. R. Arat ın Eski Türk Şiiri adlı öncü çalışmasıdır. Arat ın çalışması bir edebiyat incelemesinden ziyade bir dil incelemesi, daha doğrusu bir antoloji niteliğindedir. Dolayısıyla Arat şiirleri içerik, ölçü, biçim vb. bölümlere değil de, ait oldukları kültür çevresine göre ayırmıştır (Buddhist, Maniheist ve İslamî şiirler). Kitabını bu şekilde bölümlendiren Arat, her şiirden önce, ilgili şiirin ölçü ve uyaklarına yer vermiştir. Kitabın önsözünde Eski Türkçedeki şiir terimlerine, şair ve çevirmenlere de yer verilir. Kitapta uzunlu kısalı otuzdan fazla şiirin Türkçe çevirileri, dilbilgisi ve köken açıklamaları ile kimi şiirlerin tıpkıbasımları yer almaktadır (ayrıntı için bkz. Arat, 1965) te Uygur edebiyatı üzerine uzun bir inceleme hazırlayan Ş. Tekin şiirler üzerinde de durmuştur. Ş. Tekin in çalışmasında Uygur şiirindeki hece sayısı sorunu, aliterasyonlar, ses ve hece tekrarları gibi konular örneklerle ele alınır. Ona göre Uygur şiirinin belirleyici özelliklerinden olan aliterasyon komşu dillerde, Çin, Küşen, Tohar ve Tibet dillerinde pek görülmez. Bu olsa olsa Türkçenin, Uygurcanın kendi iç yapısından kaynaklanan bir özelliktir. Bu durumu bugünkü Türkçe kara kara düşünmek, yagmur yagmak, sap sarı gibi kimi sözcük, köken, hece yinelemeleriyle karşılaştırmak mümkündür (Tekin, 1965: 59). Benzer yinelemeleri Uygur şiirinde de görebiliriz: Resim 1.12 Albert von Le Coq un yayımladığı Manichaica III ün kapağı kamag iş kodgıl buyan edgü kılıç kıl her işi bırak, iyilik ve hayırlı işlerle meşgul ol (Ş. Tekin, aynı yer, s. 61). Yine 14. yüzyıldan kalma Kıpçakça bir bilmecede de benzer kullanımları görürüz: tap tap tamızık tamadırgan tamızık kölege a (tar?) köyedirgen tamızık (köbelek) çatur çutur eden meşale damlayan meşale gölge düşürür kalkıp konan meşale (kelebek) (Tietze den aktaran Tekin, aynı yer s. 63).
32 26 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Ş. Tekin den 20 yıl kadar sonra, Türk Dili dergisinin bir sayısı yine Eski Türk Şiiri ne ayrılmıştır. Üç ayrı yazıya yer verilen dergide ilk yazı T. Tekin e ait olup İslam Öncesi Türk Şiiri başlığını taşımaktadır. Uygur şiirinin çeşitli özelliklerine (konu, ölçü, uyak vb.) değinilen incelemede Mani dinine ait, cehennem betimlemesini içeren bir şiir yine bugünkü Türkçeye dize ve hece sayısı korunarak (tamu cehennem sözünün de kullanımıyla) çevrilmiştir. Örnek olması amacıyla hece sayısını ve durak yerlerini de göstererek bu şiire aşağıda yer veriyoruz: tüpinte ol ok ma ölmeki bar tünerig tamuka tüşmeki bar tümenlig yekler kelir tėyür tumanlıg yekler ayar tėyür tünerig tünçüle basar tėyür tunumlug [...?] tegir tėyür töş üze olurup tültürür tėyür tanmış özütler taşıkar tėyür Sonunda yine şu ölmesi var Karanlık tamuya düşmesi var Binlerce şeytan gelir derler Dumanlı şeytanlar hükmeder derler Karanlık gece gibi çöker derler Sıkıntı (yüreğe) düşer derler Göğse oturup bastırır derler İnkârcı ruhlar çıkar derler tardıç teg etözin kodur tėyür tavarı turkuru kalır tėyür tetrü saçlıg kurtga yek kelir tėyür tolılıg bulıt teg tunkı kaşlıg tėyür Şiirin hece sayısı ise şöyledir: tüpinte / ol ok ma / ölmeki bar (3+3+4) tünerig / tamuka / tüşmeki bar (3+3+4) tünerig / tünçüle / basar tėyür (3+3+4) tardıç teg / etözin / kodur tėyür (3+3+4) tavarı / turkuru / kalır tėyür (3+3+4) tümenlig yekler / kelir tėyür (5+4) tumanlıg yekler / ayar tėyür (5+4) Ardıç (?) gibi bedenini bırakır derler Malı mülkü cümle kalır derler Aksi, kıllı, kart şeytan gelir derler Dolulu bulut gibi çatık kaşlı derler Resim 1.13 P. Zieme nin yayımladığı Uygur Şiiri incelemesi Peter Zieme nin hazırlamış olduğu, eski Türk şiirinin anıtsal nitelikteki başvuru kaynağı ise 1991 de Budapeşte de yayımlanmıştır. Turfan ve Dunhuang bölgesinde bulunan Uygurca manzum metinlerin incelendiği bu ayrıntılı çalışma beş ana bölümden oluşmaktadır. Aşağıda yer vereceğimiz satırlar uzun süreli bir çalışmaya ve birikime dayanan söz konusu çalışmanın kısa bir özeti niteliğindedir. Uygur şiirinin önemli bir bölümü, Maniheist olsun Budist olsun, dinî konuları ele almaktadır. Bu şiirlerin yine bir bölümü komşu dillerden (örneğin Çinceden) mensur olarak Uygurcaya çevrilmiş metinlerin onlara koşut manzum çevirileridir. Böylesi durum larda Uygur şairleri iki tür zorlukla karşılaş maktadırlar. Çevirmen şairler burada hem şiirin asıl metnindeki ölçüyü korumak, hem de çeviriyi Uygur şiirinin yapısına uydurmak zorundadırlar (Zieme, 1991:28). Araştırmacılar, eski Türk şiiri ile Sibirya Türk halklarının (Altaylar, Şorlar, Hakaslar, Tuvalar) şiir sistemi, aliterasyonları arasında benzerlikler bulunduğu görüşünde birleşirler. Örneğin bir dörtlük te uyak her dizede değil de en az iki dizede görülebilir yüzyılda (ve sonrasında) Ortaasya daki Müslüman Türk halkları çoktan aruz ölçüsünü be-
33 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 27 nimseyip bu ölçüyü kullanırlarken aynı dönemde Buddhist Uygurlar hece ölçüsünü kullanmaya devam etmektedirler. Kaşgarlı Mahmud un ünlü sözlüğü Divanü Lugati t-türk te yer alan manzum parçalar da İslamiyet öncesi Türk şiir sistemiyle, heceyle yazılmışlardır (Tekin, 1989: VIII). Doerfer, eski Türk şiirindeki uyak sisteminin Moğollardan alındığını söyler, ancak Zieme, tarihsel sıralama dolayısıyla bunun mümkün olmadığını belirtir (Zieme, 1991: 34). Uygur şiirine ait ilk örnekler 9. yüzyıla uzanırken Moğolcanın ilk ürünleri 13. yüzyıl başlarına gitmektedir. P. Zieme, Uygur şiirine ait malzemenin ayrıntılı olarak işlenmesinden sonra Eski Türk edebiyatı tarihinin yazılabileceğini, ancak var olan malzemenin çoğunlukla kopuk olduğunu, pek az şiirin ise tam olarak bulunduğunu belirtir (Zieme, 1991: 38-39). Zieme, çalışmasında Uygur şiirini beş bölümde ele almıştır: I. bölümde Uygur şiirinin yapısı, manzum eserlerle mensur eserler arasında yer alan manzum eserler ele alınır. Buddhist metinler esas olarak a) mensur, b) manzum ve c) mensurmanzum karışık eserler olarak ele alınabilir. Budist edebiyatın (~ kanon un) çoğunluğunu bu üçüncü grup oluşturur. Yine Budist metinler tür olarak on iki grupta ele alınabilir. Bunlardan ikisi manzumdur: 1. geya lar (Uyg. takşut, giya), 2. gâthâ lar (Uyg. şlok, gata). Bunlardan takşut Uyg. tak- takmak, eklemek eylemindendir; şlok ise Sanskrit gâthâ yerine kullanılan yine Sanskrit kökenli bir sözcüktür (Zieme, 1991: 43 ve ötesi ile Arat, 1965: XIII ve ötesi). Buraya dahil olan şiirlerde Uygur şairlerinin çeviride, anlamsal çeviriyi sanatkârane ifadenin önüne çıkarttıklarını belirtmek gerekir. II. bölümde Buddhist şiirlerin içeriği üzerinde durulmuştur. Buna göre dinî esaslı Uygur şiirinin son dönemlerinde, yüzyıllara ait olan örneklerinde din dışı konular da göze çarpar, bu dönem Turfan ve çevresinde Moğolların hakim olduğu dönemdir. III. bölümde ise şairler, çevirmenler, müstensihler ve şiirleri yazdırtan hayır sahiplerine, bunların adlarına yer verilir. Bu şairlerin adları şöyledir: Piratya-şiri (Skr. Prajnyaşrî), Antsang (Çin. An-zang), Kiki (Çin.?), Çisim-tu (Çin. Zheng-xin ~ Cengşin) IV. bölümde Uygur şiirindeki aliterasyon düzeni ve kullanımına yer verilmiştir. Burada Maniheist bir şiirden alınan örnekte k, kö/kü sesleri sık sık yinelendiği görülür: körügme kün teŋri siz bizni közetiŋ körünügme ay teŋri siz bizni kurtgarıŋ gören güneş tanrı / siz bizi koruyun görünen ay tanrı / siz bizi kurtarın İslamî çevreye ait olduğu sanılan şu ağıtta da k ve a seslerinin yardımıyla sıkıntı ve üzüntü aliterasyonlu bir biçimde ifade edilmiştir (Zieme, 1991: 340; Arat, 1965: 248): karalar bulut örlep kökirep kar mu yamgur ol yagurur karı yaşlıg ol anam kayguta mu yaşın akıtur kara bulutlar yükselip gürleyerek kar mı yağmur mu yağdırır o kocamış yaşlı annem kaygı içinden mi göz yaşlarını akıtır V. bölümde şiirler biçim, dış görünüş, yazım vb. noktalardan ele alınmıştır. Yeri geldikçe şiirlerdeki koşutluklara, karşıtlıklara da yer verilmiştir. Karşıtlık için aşağıdaki parça iyi bir örnektir (Zieme, 1991: 416; Arat, 1965: 120): yaykı suvnı kışkı ödte buz tėp tėyürler yene yayın kışkı buznı suv tėp tėyürler yaŋıltukda çın burhannı köŋül tėyürler yaŋılmadukta köŋülni ök burhan tėyürler yazın suyuna kış günü buz derler kışın buzuna yazın da su derler yanılınca asıl Buddha ya gönül derler yanılmadıkları vakit de bizzat gönüle Buddha derler Dize sonu uyağa değil de esas olarak dize başı uyağa ve dize içi ses tekrarlarına dayanan Uygur şiirlerinden sevgi konusunu ele alan bir şiir şu şekildedir:
34 28 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı... kasınçıgımın ö[yü] kadgurar men kadgurtuk[ça] kaşı körtlem kavışıgsayur men öz amrakımın öyür men öyü evirürmen ödü çün öz amrak[ımın] öpügseyür men barayın tėser baç amrakım baru yime umaz men bagırsakım kireyin tėser kiçigkeyem kirü yime umaz men kėn yıpar yıdlıgım yaruk teŋriler yarlıkazunın yavaşım birle yakışıpan adrılmalım küçlüg piriştiler küç bėrzünin közi karam birle k[ül]üşüp[en] oluralım... Yavuklumu düşünüp kaygılanıyorum; kaygılandıkça, kaşı güzelim kavuşmak istiyorum! Öz sevgilimi düşünüyorum; düşünüp durdukça öz sevgilimi öpmek istiyorum! Gideyim desem, güzel sevgilim, gidemiyorum da merhametlim! Gireyim desem, küçücüğüm, giremiyorum da; misk (ve) anber kokulum! Nur, ışık sahipleri lütfedip buyursun: yumuşak huylum ile kavuşup (hiç) ayrılmayalım! Kudretli melekler güç versin: gözü karam ile gülüşerek (neşe ile) oturalım! Kısaca belirtmek gerekirse, eski Türk şiiri, özellikle Budist Uygur şiiri elimizdeki örneklerine göre çeviri esaslı, dinî şiirlerdir. Bu şiirlerde Budizme ya da Maniheizme ait çeşitli konularda manzum bir üslupla kaleme alınmışlardır. Bu konuların dışında sevgi, doğa vb. üzerine yazılmış şiirler de vardır. Eski Türk şiirine ait verimlerin çoğunluğu bugün işlenip yayımlanmıştır (Zieme, 1985; Tekin, 1980 ve ötekiler). Yukarıda değindiğimiz, muhtemelen İslamî döneme ait olan ağıttan bir bölümü aşağıda örnek olarak veriyoruz: Turfan dan Türküler aklar bulıt örlep kökirep alkuka mu kar yagurur? ak bir saçlıg karı anam açıyu mu yaşların akıtur? karalar bulut örlep kökürep kar mu yamgur ol yagurur? karı yaşlıg ol anam kayguta mu yaşın akıtur? yazkı bulut yaşlap kökirep yamgurlar mu ol yagıtur? yaşı kiçig alganlarım yaşların mu akıtur? küzki bulıt kökürep örlep köp mü yamgur ol yagıtur? köŋül taşım iki kiçig köz yaşların mu akıtur? Ak bulutlar yükselip gök gürleyip Her tarafa kar mı yağdırır? Ak saçlı yaşlı anam Acıyarak göz yaşını mı akıtır? Kara bulutlar yükselip gök gürleyip Kar mı yağmur mu yağdırır? Kocamış yaşlı anam Kaygıdan mı göz yaşı döker? Baharda bulutlar şimşek çakıp gürleyip Yağmurlar mı yağdırır? Yaşı küçük eşlerim Yaşlar mı akıtır? Sonbaharda bulutlar gürleyip yükselip Çok mu yağmur yağdırır? Gönül taşım iki küçük Göz yaşımı akıtır?
35 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 29 Özet 1 2 Göktürkler dönemine ait en önemli yazıtları tanımak. Türklerden kalma bu en eski yazıtlar ilk başta Kül Tigin, Bilge Kağan ve Tunyukuk adıyla anılan yazıtlardır. Bunlardan Kül Tigin yazıtı bir yüzü Çince, diğer üç yüzü Türkçe olmak üzere 4 metreye yakın yüksekliği olan bir tür mermer taşa yazılmıştır. Anıtın geniş yüzünde (doğu) 40, dar yüzlerinde (kuzey ve güney) 13 er satır yazı vardır. Anıt, aslında Çin deki benzer yazıtlar gibi uzun ömrün, kalıcılığın simgesi olan büyük mermer bir kaplumbağa altlığa oturtulmuştur. Bu altlık anıta yakın yerde bulunmuştur. Yazıtta ilk Türk devletinin kuruluşu, yıkılışı ve daha sonra Çine bağlanan Türk halkının bir isyan la nasıl bağımsız olduğu ele alınır. Bilge Kağan yazıtı da içerik olarak Kül Tigin yazıtına benzer. Bu yazıt, Kül Tigin yazıtından birkaç santim daha yüksektir. Ancak Kül Tigin yazıtına göre daha çok tahrip olmuş olup bazı yerleri okunama maktadır. Bu yazıtta da Çince bir yüz varsa da çok harap durumdadır. Toplamı 70 satırı aşan yazıt içerik olarak çoğunlukla Kül Tigin ile örtüşür. Yazıtın Kül Tigin yazıtından sonra dikildiği tahmin edilmektedir. Her iki yazıt da şiirsel, birbirine koşut ifade lerle, atasözleri ve ikilemelerle heybetli, zengin ve hitabete yer veren bir anlatım gücüyle hazırlanmıştır. Tunyukuk yazıtı iki ayrı taştan oluşur. Dikil diği tarih kesin belli değilse de Tunyukuk un yaşadığı dönemde, 8. yüzyılın ilk çeyreğinde dikilmiş olması gerekir. Her iki taşın toplamı 62 satırdır. İlk taş daha iyi korunmuş, ikinci taş ise bir hayli, yıpranmıştır. Tunyukuk, Göktürk devletinin kurucuları arasında yer alır. Kendi ifadesine bakılırsa, Türkler Çin e bağımlı iken dünyaya gelmiş, devletin kuru luşunda ve kağan seçiminde önemli bir rol almış, kağanlara danışmanlık ve vezirlik etmiştir. Eski Türk Yazıtlarının edebî değerini açıkla mak. Talat Tekin ve daha sonra Doğan Aksan ın belirttiğine göre yazıtlarda kullanılan etkili anlatım ve deyişi sağlayan öğeler şöyle sıra lanabilir: 1. İkilemeler; 2. koşutluk; 3. de yimler; 4. atasöz lerinden yararlanma; 5. edebî sanatlar. Muharrem Ergin ise ifâde şeklinden içerik durumuna, dil ve sanatına kadar daha geniş bir açıdan bakar. Yazıtlarda en çok öne çıkan kullanım, ifade yi zenginleştiren unsur koşutluktur. Bu ko şutluğa bakarak kimi araştırmacılar yazıtların manzum olduğunu ileri sürmüştür. Ancak, yazıtlar yeryer aliterasyonlu, uyaklı ifadeler taşısa da, o dönem için bir şiirin gerektirdiği ölçüden uzaktır. 3 Kısaca değinmek gerekirse, bu özelliklere şu örnekler verilebilir: İkilemeler: arkış tėrkiş kervan kafile, ev bark ev bark, iş küç iş güç ; koşutluk: körür közüm körmez teg / bilir biligim bilmez teg; üze kök teŋri / asra yagız yer; deyimler: atı küsi yok bol- adı sanı yok olmak, atasözleri: yuyka erkli topulgalı uçuz ermiş, yinçge erklig üzgeli uçuz; yuyka kalın bolsar topulgalı alp ermiş, yinçge yogun bolsar üzgülük alp ermiş (Bir şey) yufka iken (onu) delmek kolay imiş; ince olanı kırmak kolay; yufka kalın olursa (onu) delmek zor imiş, ince yoğun olursa (onu) kırmak zor imiş ; benzetme sanatı: (Teŋri küç birtük üçün) kaŋım kagan süsi böri teg ermiş, yagısı koy teg ermiş (Tanrı güç verdiği için), babam hakanın askerleri kurt gibi, düşmanları da koyun gibi imiş, örtçe kızıp kelti (Düşman) ateş gibi kızıp (üzerimize) geldi. Uygurları tanımak ve Budist Uygur edebiyatını ana başlıklarıyla özetlemek. Uygurlardan Çin belgelerinde ve ilk Türk Kağanlığına ait yazıtlarda, Göktürk Anıtlarında bahsedilse de Uygurca metinler denince akla 840 ta Moğolistan dan Hoço, Tarım, Turfan bölgelerine göç etmiş olan Uygurların, 13. yüzyılın başlarına değin bu bölgelerde yarattığı eserler, Budist ve Maniheist çeviri edebiyatı akla gelir. Çeşitli dinlerle, Hıristiyanlık, Maniheistlik ve Budizmle tanışan Uygurların çoğunluğu zamanla, aynı bölgede yaşayan, Budizmi daha önceden benimseyen Soğdların da etkisiyle Budist olmuştur. Budist Uygurlar kendi dillerine Budist edebiyata ait önemli eserleri çevirmişlerdir. Denilebilir ki Budist Uygur edebiyatının esasını bu çeviri eserler oluşturmaktadır. Bu eserler arasında çok az bir kısmı özgün, telif eserlerdir. Çoğunluğu ise Budist külliyata ait çeviri eserlerdir. Budist külliyatın, Tripiṭaka nın içerisinden Uygurcaya çoğunlukla sūtralar çevrilmiştir. Vinayalardan çevrilen eser olup olmadığı bugün bilinmemek tedir. Abhidharmalardan ise sadece Vasuband hu nun Abhidharma-kośabhāṣyatīkā Tattvārtha sına Sthrimati tarafından yazılan yorumun çevirisine ait iki kitap elimize geçmiştir. Bunun dışında bir kaç küçük Abhidharma vardır. Budist Uygur edebiyatına ait eserler kısaca: a) Anlatılar, Masallar, b) Sūtralar, c) Tövbe duaları, d) Bü yü metinleri ve e) Felsefî metinler olarak sıralanabilir.
36 30 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Kendimizi Sınayalım 1. İlk Göktürk devleti ne zaman kurulmuştur? a. 630 yılında b. 552 yılında c. 744 yılında d. 680 yılında e. 840 yılında 2. Göktürk yazıtlarını diktiren kişi aşağıdakiler den hangisidir? a. Kül Tigin b. Elteriş c. Bögü Kağan d. Bilge Kağan e. Bumın Kağan 3. Bilge Kağan yazıtı içerik olarak aşağıdaki yazıtlardan hangisine benzer? a. Tunyukuk b. Altınköl c. Kül Tigin d. Yenisey e. Talas 4. Aşağıdakilerden hangisi Eski Türk takviminin özelliklerinden biridir? a. Hicrî takvim gibidir b. 12 yıllık hayvan takvimidir c. Miladî takvim gibidir d. Takvim sistemi yoktur e. Haftalıktır 5. Eski Türk yazıtlarının belirleyici edebî yönünü oluşturan özelliği aşağıdakilerden hangisidir? a. İkilemelerin bulunması b. Eksik anlatımın olması c. Cümlelerin devrik yapıda olması d. Beyitlerle anlatım e. Secili anlatım 6. Aşağıdakilerden hangisi Budist Uygur metinleri arasında bulunmaz? a. Fallar b. Anlatılar c. Tövbe duaları d. Büyü metinleri e. Sūtralar 7. Sūtraların türü aşağıdakilerden hangisidir? a. Anlatı kitapları b. Tıp kitapları c. Öğreti kitapları d. Astronomi kitapları e. Tarih kitapları 8. Uygurlar arasında kabul edilmeyen din aşağıdakilerden hangisidir? a. Hristiyanlık b. Musevîlik c. Maniheizm d. Budizm e. Şamanizm 9. Bögü Kağan aşağıdaki dinlerden hangisini kabul etmiştir? a. Hristiyanlık b. Musevîlik c. Maniheizm d. Budizm e. Şamanizm 10. Aşağıdakilerden hangisi Uygur şiirinin belirleyici özelliklerinden biri değildir? a. hece ölçüsü b. baş kafiye c. ses tekrarı d. serbest kafiye e. tezat
37 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 31 Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı 1. b Yanıtınız yanlış ise Göktürklerin Kısa Tarihi konusunu yeniden gözden geçiriniz. 2. d Yanıtınız yanlış ise Göktürklerin Kısa Tarihi konusunu yeniden gözden geçiriniz. 3. c Yanıtınız yanlış ise Göktürk Dönemi Türk Edebiyati konusunu yeniden gözden geçiriniz. 4. b Yanıtınız yanlış ise Eski Türk Yazıtlarına Göre Türklerde Takvim Sistemi konusunu yeniden gözden geçiriniz. 5. a Yanıtınız yanlış ise Eski Türk Yazıtlarının Edebî Değeri konusunu yeniden gözden geçiriniz. 6. a Yanıtınız yanlış ise Eski Uygur Edebiyatı konusunu yeniden gözden geçiriniz. 7. c Yanıtınız yanlış ise Sūtralar konusunu yeniden gözden geçiriniz. 8. b Yanıtınız yanlış ise Eski Uygur Edebiyatı konusunu yeniden gözden geçiriniz. 9. c Yanıtınız yanlış ise Maniheist Uygur Edebiyatı konusunu yeniden gözden geçiriniz. 10. e Yanıtınız yanlış ise Eski Uygur Şiiri konusunu yeniden gözden geçiriniz. Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Sıra Sizde 1 Orhon Yazıtları, Türkçenin ve Türk edebiyatının yazılı en eski verimleridir. Bu yazıtlar yalnızca çağının olaylarını anlatan tarih belgeleri değil, aynı zamanda Türkçenin ifade gücünü, benzetme sanatlarının, ikilemelerin, atasözlerinin nasıl usta lıkla kullanılabildiğini gösteren Türkçe en eski hitabet vesikalarıdır. Yazıtlarda kullanılan etkili anlatım ve deyişi sağlayan öğeler şöyle sıralanabilir: 1. İkilemeler; 2. koşutluk; 3. deyimler; 4. atasöz lerinden yarar lanma; 5. edebî sanatlar. Yazıtlarda en çok öne çıkan kullanım, ifadeyi zenginleştiren unsur ko şutluktur. Bu koşutluğa bakarak kimi araştırmacılar (örneğin F. Ye. Korş, Rus araştırmacı İ. V. Stebleva) yazıtların manzum olduğunu ileri sürmüştür. Ancak, P. Zieme nin de belirttiği gibi, yazıtlar kimi aliterasyonlu, uyaklı ifadeler taşısa da, o dönem için bir şiirin gerektirdiği ölçüden yoksundurlar. İkilemeler: Orhon yazıtları dilinde (ve genellikle Eski Türkçede) anlatımı güçlü ve etkili kılan, güzelleştiren öğelerin başında eş, yakın ya da karşıt anlamlı ikilemeler, onların sıkça kullanımı gelir. Türkçe bu en eski döneminde de ikilemeler bakımından gerçekten çok zengindir ve bunların çoğunda da ses tekrarı, yani aliterasyonlar vardır. Deyimler: Orhon yazıtlarının dili deyimler açısından da çok zengindir. Atasözleri: Yazıtlarda atasözleri üzerine kurulmuş cümleler de vardır. Edebî Sanatlar: Orhon yazıtlarında sık sık başvurulan söz sanatlarından birisi de benzetmelerdir. Sıra Sizde 2 Budist Uygurların başlıca eserleri, Anlatılar ve Masallar, Sūtralar, Abhidharmalar, Vinayalar, Tövbe ve Büyü Metinleri dir. 1. Anlatılar, Masallar: Eski Uygurcada avdan ya da çatik adıyla karşımıza çıkar. Daha çok tek başlarına bir kitap değil de, değişik kitapların -örneğin sūtraların- içerisinde yer alırlar. Bu masallar belirli bir kalıp çerçevesinde ele alınmaktadır: Kalıp, bir öğrencinin (titsi) ustasına (bahşı) soruları ve ustanın da öğrencisine bir öykü aracılığıyla verdiği cevaplar şeklinde kurulmuştur (PhTF II, s. 222). Tibetçede oldukça iyi bilinen Bilge ve Aptal masalının bir bölümü Uygurcada Kalyāṇaṃkara ve Pāpaṃkara adıyla bilinmektedir. Bu konuda Türkiye de H. N. Orkun, Fransa da ise, son olarak J. R. Hamilton çalışmıştır. Öteki eserler ise Radloff un yayımladığı Ṭišastvustik (PhTF, II. 224), J.-P. Laut un 1983 te yayımladığı Buddha nın yaşam öyküsü, Geissler-Zieme ve sonra M. Ölmez in yayımladıkları Pañcatantra öykü leridir. Bu öyküler bizde Kelile ve Dimne olarak bilinen metne benzer nitelikteki pançatantra metinleridir. 2. Sūtralar: Budist külliyatın Uygurcada en yaygın kitaplarından olan sūtra nın sözlük anlamı ip, sicim; kuşak, bağ; öğreti, yasa, kural, öğreti kitabı olup Uygurcada genellikle sudur (Çin. jing = Uyg. ki, ke) sözcüğüyle karşılanmaktadır. Uygurcaya çevrilen sūtraların başında Suvarṇaprabhāsasūtra gel mektedir. Uygurca adı kısaca Altun Yaruk Sudur olan metnin bütününün yazıçevrimi yapılmış, ancak tüm bölümlerin çevirisi tamamlanma mıştır. 20. yüzyılın başında Çin Halk Cumhuriyeti nin Gansu bölgesinde bulunan metin 700 sayfanın üzerindedir. Sūtralar ve çoğu Budist metin öncelikle Buda ya, öğretisine ve cemaatine saygı ile başlar. Saddharmapuṇḍarīka-sūtra adıyla bilinen sūtranın sözlük anlamı ise Doğru Öğretinin Nilüfer Çiçeği olup Uygurcada sadece 25. bölümün çevirisi bulunmaktadır. Sūtralara sonradan eklenen, uydurma veya uyarlama sūtralar da Uygurcaya çevrilmiştir. Uydurma sözü, bu tür metinlerin klasik Budist edebiyata ait olmayıp sonradan uyarlanmaları, deyim yerindeyse uydurulmaları dolayısıyla verilmiş bir isimdir.
38 32 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Āgama adı verilen geleneksel, külliyat metinlerin den ise Uygurcada fazla metin yoktur, var olan ların bir bölümünü ise Kōgi Kudara ve Peter Zieme yayımlamıştır. Avataṃsakasūtra (Gaṇḍav yūha) dan çeşitli parçalar ise M. Shōgaito, Kōgi Kudara-Juten Oda ve Geng Shimin tarafından yayımlanmıştır. Bu sūtranın bir bölümü ise Radloff un Kuan-ši-im Pusar yayınında Ek III başlığıyla yayımlanmıştır. Bir çok yazması bulunan Yitikensudur ise Tantra Budizmine ait bir metin olup TT VII içerisinde R. R. Arat tarafından yayımlanmıştır. Bu metin esasen Türkçe ilk astronomi metnidir. Bunların dışında değişik Sutralardan arta kalan yapraklar çeşitli araştırmacılarca yayımlanmıştır. 3. Abhidharma Metinleri: Abhidharmakośaśāstra nın Uygurcada tam bir çevirisi bulunmayıp, sadece Sthiramati nin yoru munun çevirisi mevcuttur. Bu çeviri Çinceden ya pılmış olup, asıl Sanskritçe metin bugün kaybol muştur. Çince metinden ise sadece üç sayfa kal mıştır. Uygurca çeviriye göre metnin aslı manzum ve grantha olmalıdır: yomdarsar iki tümen sekiz miŋ girantlar ol (metnin tümü) bir araya getirilirse grantha (bölüm, parça) tutar. 4. Vinayalar: Kural, düzen, disiplin (kitabı) demek olan Vinayalara Uygurcada rast lamayız. Ancak son dönem Uygurca metinlerden İnsadi-Sūtra adıyla yayımlanan metin Vinayalara yakın dır. Yine bu bölümde ele alabileceğimiz, Amitābha kültüne ilişkin metinler de yazıçevrimleri ve çevirileriyle birlikte yayımlan mıştır 5. Tövbe Metinleri: Uygurcada, tövbe yoluyla günahlardan arınmayı anlatan metinler de yer almaktadır. Bu metinlerin çoğunluğu küçük parçalardır. Çincesi 40 bölümden oluşan bir başka metin ise BT dizisinin ikinci kitabı olarak yayımlanmıştır. Bu metinlerin kimisi cenaze törenleriyle ilişkilidir. Konuyla ilgili öteki metin ler ise I. Warnke, P. Zieme, M. Shōgaito ve son olarak da J. Wilkens tarafından yayımlanmıştır. Budist Uygur metinleri arasında yer alan ünlü kşanti kılguluk nom bitig dışında Maniheist Uygur metinlerinden Huastuanift tövbe duası da çok tanınmıştır. 6. Büyü Metinleri: Uygurca büyü metinlerinden olan Tantra, BT dizisinde yedinci kitap olarak yayımlanmış Tibet Budizmine ait bir metindir. Tibetçe den çeviri olup Sa-skya Okulu ile ilgilidir. İkinci bir metin yine aynı dizinin sekizinci kitabı olarak yayımlanmıştır. Bu metinler Tibet Budizminin, Lamaizmin Türkler arasında ne derece yaygın olduğuna dair bizim için önemli ipuçları vermektedir. Bunların dışında Nāropa okuluna bağlı Tibet in Ölüler Kitabı nın Uygurca çevirisi günümüze ulaşmıştır. Metin Tibetçe Bardo thos-grol ile ilgili olup ölüm ve yeniden doğumun önlenmesi konularını ele almaktadır. Öteki metin ise yine Nāropa oku luna ait olup Tört türlüg keziglerig yolça uduzmaklıg teriŋ nomlug tamŋak dört türlü düzeni yoluyla izlemek için derin öğretinin eğitimi adını taşımaktadır. Sıra Sizde 3 Dindışı Uygur edebiyatına ait metinlerin bir bölümünü Budizme, Maniheizme ve Hristiyan lığa ait dinî metinlerin dışında kalan, gündelik hayata ilişkin, manastır dışındaki hayat ile standart dile ait olmayan metinler oluşturur. Bun ların önemli bir bölümünü Uygur Hukuk Belge leri adıyla anılan alım-satım belgeleri, kira söz leşmeleri (tarla kiralanması), borç senetleri, evlat edinme, ipotek, köle azadı, vasiyet vb. konulara ilişkin metinler oluşturur. Bu metinlerin dili klasik dilden, standart dilden ayrılıklar gösterir. Bu metinler içerisinde mektupları, tedavi metin lerini, tıp metinlerini, gökbilimine ilişkin metin leri ve falla ilgili metinleri de anabiliriz. Bu metinlerde yer alan kimi atasözleri de bugün dahi benzerlerinin bulunması dolayısıyla dikkat çekicidir. Açıklama ve Kısaltmalar Eski Türkçe metinde ikileme ile ifade edilen yapının Türkçede tek bir sözcükle gösterildiğini belirtmek için 2 kullanılır, örneğin yėr oron ülke 2. BK: Bilge Kağan Yazıtı BT: Berliner Turfantexte KT: Kül Tigin Yazıtı, TT: Türkische Turfantexte U : Uigurica
39 1. Ünite - VIII-IX. Yüzyıllar Türk Edebiyatı: Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı 33 Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar Aksan, D. (2000). En Eski Türkçenin İzlerinde, İstanbul. Alyılmaz, C. (2005). Köktürk Yazıtlarının Bugünkü Durumu, Ankara. Arat, R. R ( ). Eski Türk Şiiri, Ankara. Bazin, L. (1991). Les systemes chronologiques dans le monde Turc ancien, Budapest. Clark, L. (1997). The Turkic Manichaean Literature, Emerging From Darkness. Studies in the Recovery of Manichaean Sources. Nag Hammadi and Manichaean Studies, Leiden, New York, Köln. Elverskog, J. (1997). Uygur Buddhist Literature, Brepols. Ergin, M. (1970). Orhun Abideleri, İstanbul, 1. basım, 1000 Temel Eser: 32, M.E.B. Devlet Kitâpları. Gabain, A. v. (1964). Alttürkische Schreibkultur und Druckerei, Philologiae turcicae fundamenta, II. Hamilton, J. R. (1971). Le Conte Bouddhique du bon et du mauvais prince en version ouïgoure. Paris [Budacı iyi ve kötü kalpli prens masalının Uygurcası. Kalyāṇaṃkara ve Pāpaṃkara. Çevirenler: Ece Korkut, İsmet Birkan. Ankara 1998]. Kaya, C. (1994). Uygurca Altun Yaruk, Giriş, metin ve dizin, Ankara Laut, J. P., A. Weiss (2000). Bibliographie alttürkischer Studien, Wiesbaden. Mackerras, C. (2002 ). Uygurlar, Erken İç Asya Tarihi, Derleyen: Denis Sinor, bölümü çeviren: Ş. Tekin, İstanbul: İletişim Yayınları. Müller, F.W.K. ( ). Uigurica, I IV, Berlin. Orkun, H. N. ( ). Eski Türk Yazıtları, I IV, Ankara. Ölmez, M. (1997). Kurzer Überblick über die Buddhistische Übersetzungsliteratur in Alttürkisch (Eski Türkçe Budist Çeviri Edebiyatına Kısa Bir Bakış), Çağdaş Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış: Nevin Önberk Armağanı, yay. M. Ölmez, Ankara. Ölmez, M. (2004). Burkancı (Budist) ve Manici (Maniheist) Türk edebî çevreleri, Nesir, Türk Dünyası Ortak Edebiyatı. Türk Dünyası Edebiyat Tarihi, 4, Ankara: Atatürk Yüksek Kurumu. Atatürk Kültür Merkezi Yayını Kaynak Eserler Dizisi:2. Röhrborn, K. ( ). Uigurisches Wörterbuch, Sprachmaterial der voris lamischen türkischen Texte aus Zentralasien, 1 6, Wiesbaden. Scharlipp, W. (1980). Kurzer Überblick über die buddhistische Literatur der Türken, Materialia Turcica, cilt. 6. Sertkaya, O. F. (1986). Eski Türk Şiirinin Kaynaklarına Toplu Bir Bakış, Türk Dili, Sayı 409, Ocak Sinor, D. ( ). A középázsiai török buddizmusról, Kőrösi Csoma Archivum, cilt I, On Turkish Buddhism in Central Asia. Sinor, D. (2000). Erken İç Asya Tarihi, (derleyen) İstanbul. Tekin, Ş. (1965). Uygur Edebiyatının Meseleleri (Şekiller- Vezinler), Türk Kültürü Araştırmaları, cilt II. Tekin, T. (1968). A Grammar of Orkhon Turkic, Bloomington. Tekin, T. (1986). İslâm Öncesi Türk Şiiri, Türk Dili, C. 51, No Tekin, T. (1988). Orhon Yazıtları, TDK, Ankara. Tekin, T. (1995). Tunyukuk Yazıtı, TDAD 5, Ankara. Tekin, T. ( ). Orhon Yazıtları: Kül Tigin, Bilge Kağan, Tunyukuk, İstanbul. Tekin, T. ( ). Orhon Türkçesi Grameri, İstanbul. Tezcan, S. (1978). En eski Türk dili ve yazını, Bilim, Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe, Yayımlayan: Türk Tarih Kurumu, Ankara. Yang F. (1995). Inner Asia, The Translation of Buddhist Literature in Uygur as found in the Dunhuang Documents, Dunhuang Yanjiu, cilt 4. Zieme, P. (1985). Buddhistische Stabreimdichtungen der Uiguren, Berlin. Zieme, P. (1991). Die Stabreimtexte der uiguren von Turfan und Dunhuang, Akadémiai Kiadó, Budapest. Zieme, P. (1996). Altun Yaruq Sudur, Vorworte und das erste Buch, Turnhout.
40 VIII-XIII. YÜZYILLAR TÜRK EDEBİYATI 2Amaçlarımız Bu üniteyi tamamladıktan sonra; Arap edebiyatının tarihî sürecini açıklayabilecek, Fars (İran) edebiyatının tarihî sürecini açıklayabilecek, Türk edebiyatında etkisi olan Fars şair ve yazarları ile eserleri hakkında değerlendirmeler yapabileceksiniz. Anahtar Kavramlar Arap Edebiyatı Recez, Urcûze, Müzdevice, Risâ Kasîde, Muvaşşah, Zecel, Tegazzül Mu allakatü s-seb a Hassân b. Sâbit Ka b b. Züheyr Kasîde-i Bürde el-ahtal, Ferezdak, Cerîr Kays b. el-mulevveh Buhturî, Ebu Temmâm İbn Haldûn, Süyûtî Hitâbet, Mürâselât, Siyer, Megâzî, Muhâzarât, Ensâb, Emsâl, Tabakât Fars Edebiyatı Edebî Üsluplar Behrâm-ı Gûr, Rûdekî Firdevsî Şeh-nâme Nizâmî Hamse Ferîdüddîn-i Attâr Sa dî-i Şirazî Hâfız-ı Şirazî Molla Câmî Şevket-i Buhârî, Sâib-i Tebrîzî, Bîdil İçindekiler VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Arap ve Fars Edebiyatları GİRİŞ: ARAPLARIN KISA TARİHİ ARAP EDEBİYATI ARAP EDEBİYATINDA NAZIM ŞEKİLLERİ VE NESİR İRAN IN KISA TARİHİ FARS (İRAN) EDEBİYATI TÜRK EDEBİYATINDA ETKİSİ OLAN FARS ŞAİR VE YAZARLARI
41 Arap ve Fars Edebiyatları GİRİŞ: ARAPLARIN KISA TARİHİ Türklerin İslamiyet sonrasında oluşturdukları edebiyatı izlemek ve değerlendirmek için Arap ve Fars edebiyatlarının özellikle İslam sonrasındaki tarihî macerası hakkında bilgi sahibi olmak gereklidir. Çünkü yeni dinle birlikte bu milletler birçok yeni özellik kazanmış ve İslamiyet aracılığıyla ortaklıklar oluşturmuşlardır. Arapların ana vatanı kabul edilen yarımada şeklindeki Cezîretü l-arap, kuzey batısında Kızıldeniz, güney batısında Aden körfezi, güney doğusunda Umman denizi ve kuzey doğusunda Basra körfezi olmak üzere denizlerle çevrilidir. Kuzeyde ise Asya kıtasına bağlı olan dörtgen biçimindeki bu yarımada için Türkçede ve Farsçada Arabistan adı kullanılmaktadır. Irak, Suriye, Lübnan ve Ürdün ü de aşarak Kuzey Afrika ya ulaşan Araplar, bugün dil ve kültür olarak bütün bu bölgelerin yerleşik nüfusunu temsil etmektedir. İslamiyet öncesinde güney Arabistan da sırasıyla m.ö yıllarında mevcut olduğuna dair kanıtlar bulunan Ma în devleti (yıkılışı muhtemelen m.ö arasında), Seba devleti (yıkılışı m.s. II. yüzyılın sonları) ve Himyerî devleti (yıkılışı 525) tarih sahnesinde yer almış, yarım yüzyıl Habeşliler egemen olmuş ve sonrasında bu bölge İslam coğrafyasına dahil olduğu 629 yılına kadar Sâsânî idaresinde kalmıştır. Habeş valisi Ebrehe nin Ka be yi yıkmak amacıyla Mekke ye saldırısı ve ilâhî mağlubiyeti 570 yılında meydana gelmiştir. Kuzey Arabistan da ise Nebatî krallığı (kuruluşu muhtemelen m.ö. IV. yüzyıl sonları, yıkılışı m.s. 106), Tedmür Krallığı (yıkılışı 273), Gassânîler (kuruluşu III. yüzyılın sonları, yıkılışı 613), Hîre/Lahmî kırallığı (kuruluşu III. yüzyıl ortaları, yıkılışı 633) hüküm sürmüştür. Arabistan yarımadasında Mekke, Medine ve Taif şehirlerini içine alan Hicaz bölgesi İslam tarihinde özel bir yere sahiptir. 610 yılında Hz. Muhammed in peygamberlikle görevlendirilmesi ve Kur an ın vahyi ile İslam dini Mekke den dünyaya yayılmaya başladı. Hz. Peygamber, 622 yılında Medine ye hicret etti ve kısa zamanda İslamiyet Araplar arasında yayıldı. Az zamanda İran, Horasan ve Maveraünnehir İslam coğrafyasının önemli bölgeleri haline geldi. Farslar ve Türkler İslam dinine Araplardan sonra ilk ve en samimi bağlanan milletler oldu. İslam ın gelişiyle Arap toplumu büyük bir değişiklik geçirdi. Siyasî düzen yıkılarak daha önce bilinmeyen yeni bir düzen oluştu. Sosyal hayat bütünüyle değişti, toplumsal ilişkiler yeni özellikler kazandı. Ardından fetihler gerçekleşti. Başka milletlerle karşılaşıldı, birlikte yaşamaya ve etkilenilmeye başlandı ve bu etkileşim her alanda sürdü. İlk İslamî dönemin ( ), yani Hz. Peygamber ve ilk dört halifesinin ardından iktidarı elde eden Emevî Devleti ( ), bir Arap devleti hüviyetine büründü. Daha sonraki Abbâsî devleti ise, dinî toplum devleti hüviyetindeydi. Abbâsîler ( ), yönetim merkezini Şam dan Bağdat a naklettiler. Bu dönemde iki etkin çevre; Farsların ve güney
42 36 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Araplarının öncülüğündeki Şia Alevîleriyle, Sünnîlerin ve devlet hanedanın desteklediği Abbâsîler çekişmekteydi. Özellikle Şiî Büveyhîlerin ( ) hakimiyetiyle bu dönemde Şiîlik etkinliğini artırdı. Fars gelenek ve bayramları halk arasında yaygınlık kazandı. Doğu İran ve Maveraünnehir deki İslam ordularının faaliyetlerinde ve bölgenin İslamlaşmasında Türk nüfusun ve yerli hakanların etkinliği daima dikkat çekmiştir. Semerkand ile Seyhun nehri arasında kalan Uşrûsana da 893 yılına kadar sülalesi iktidarda kalan Afşin unvanlı Türk meliklerinden Müslüman olan Haydar, 841 yılındaki idamına kadar Bağdat ta halifenin sarayında en itibarlı kişilerdendi ve Afşin adıyla ün kazanmıştı. Abbâsîler zamanında hayat birçok açıdan yeniliklere büründü. Bağdat merkezli olan yeni dönemde, Araplara ait özelliklerden uzaklaşma ve başka topluluklarla yakınlaşma meydana geldi. Çevrelerinde Arap komutan ve kabile reisleri bulunduran Şam merkezli Emevîlerin aksine Abbâsî halifelerin çevresinde önce Fars, sonra Türk nüfuzu öne çıktı. Annesi Fars olan Me mun un 813 te hilafete geçişiyle Fars unsuru etkinliğini artırırken, annesi Türk olan Mu tasım, 833 te halife olunca buna karşılık ordunun kapılarını Türklere açtı. Hatta Me mun un ( ) bile Türk hassa askerleri vardı. Türk askerler için 836 da Sâmerrâ şehri kuruldu ve 892 yılına kadar halifelerin başşehri olarak kullanıldı. Yine aynı dönemde Maveraünnehir ordusu Soğd, Fergana, Şâş ve Uşrûsana Türklerinden oluşuyordu. Babası Ferganalı olan Tolun oğlu Ahmed, Mısırda 868 de Tolunoğulları Devletini kurmuş (Mısır ve Suriye, ) ve ondan sonra Ferganalı Tuğaç oğlu Muhammed tarafından bu havalide tekrar bir Müslüman Türk devleti kurulmuştur (İhşidîler, ). ARAP EDEBİYATI Arap edebiyatı, tarihî süreci ve geçirdiği safhalar göz önüne alınarak, zamana ve çevreye göre değişen şartlar altında verilen edebî eserlerin tasnifini kolaylaştırmak için çeşitli dönemlere ayrılmıştır. Bu dönemleri şu şekilde belirtmek mümkündür: 1. Cahiliye devri veya İslamiyetten önceki Arap edebiyatı 2. İslamî devir edebiyatı (ilk dört halife ve Emevîler devri) 3. Abbâsîler ve Endülüs Emevîleri devri edebiyatı (VIII. yüzyıl ortaları-viii/xiv. yüzyıl ortaları) 4. Abbâsîlerden sonra XIX. yüzyıl başlarına kadar uzanan dönem (Çöküş Dönemi) 5. Yeni Arap edebiyatı (XIX. yüzyıldan günümüze kadar gelen dönem; Modern Dönem) Cahiliye Dönemi Arap edebiyatının bugün elde bulunan en eski örnekleri, m.s. V. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen şiirlerdir. Arap toplumunda, Cahiliye diye anılan İslamiyetten önceki dönemde şiirin ve hitabetin sosyal hayatta önemli bir yeri ve tesiri vardı. Bu sebeple Arapça şiirlerin ilk örnekleri de Cahiliye Dönemi diye isimlendirilen İslam öncesine aittir. Daha çok hafızada bulunan bilgilerin hatırlanmasına yardımcı olabilecek özellikteki bir yazıyla sonraki nesillere aktarılan bu şiirlerin en eskilerinin ait olduğu tarih, miladî 500 yılından önceki yıllar olmalıdır. Bu şiirlerin gerçekliği ve yazıldıkları yıllar tartışma konusu olmuşsa da, Arap şiir geleneğinin böyle bir maziye sahip olduğu açıktır. Çeşitli kaynaklarda İslamlıktan önce yaşamış 50 civarında şairden şiirler yer almaktadır. Mesela, el-mufazzal ez-zebbî (öl. 785), el-mufazzalîyât ta Cahiliye dönemi şairlerinden 47, İslamî döneme ulaşmış 14 ve İslamî dönemde doğmuş 6 şaire ve bunların 128 şiirine yer vermektedir. İslamdan önceki Arap şiirinin en güzel örnekleri el-mu allakât adı altında bir araya getirilmiştir. Bu şiirlerin şairleri şunlardır: İmru u l-kays, Tarafa, Züheyr, Lebîd, Amr b. Kulsûm, Antere (veya el-hâris bin el-hillize), en-nâbigat ez-zubyânî (veya el-a şâ). Asılı anlamındaki mu allaka sözcüğü, bu yedi şairin şiirinin seçilerek Kâbe nin duvarına asılmış olması sebebiyle kullanılmıştır ve bu şiirler el-mu allakatu s-seb a (=yedi askı) diye adlandı rılmıştır. Ayrıca hitabette Kus bin Saide nin önemli yeri vardır.
43 2. Ünite - Arap ve Fars Edebiyatları 37 İslamî Dönem 610 yılı dolaylarında başlayan ve 661 yılına kadar devam eden dönem, Hz. Peygamber ve dört büyük halife dönemini kapsar. İslamın gelişi, cahiliye dönemi edebiyatını büyük ölçüde etkilemiş ve önemli değişikliklere uğraması na sebep olmuştur. Bu dönem edebiyatının başlıca kaynakları, Kur an-ı Kerim, hadis, cahiliye edebiyatı ve yabancı edebiyatlardır. Hz. Peygamber in şairi olarak tanınan Hassân bin Sâbit in (öl. 680?) yanı sıra Arapların en meşhur kadın şairi el-hansâ (öl. 644 den önce), Peygamber e yazdığı hicviyeden sonra af dilediği şiiri Kasîdetü l-bürde (=kasîde-i bürde, Hırka kasidesi) ile ünlü Ka b bin Züheyr (öl. 645?), Abdullah b. Revâha (öl. 630) ve mu allaka şairlerinden Lebîd bin Rebî a (öl. 660 veya 661) bu dönemin aynı zamanda sahabeler arasında yer alan büyük şairleridir. Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse ilk İslamî dönemde ( ) her ne kadar İslam a ait değerler şiirde yer almaya başlamış olsa da, edebî bir gelenek olarak şiirde cahiliye dönemi düşünce ve ifadeleri çoğunluktadır. Bu sebeple şiirdeki üslubun da aynı olduğu bu dönemde şiire karşılık, dinî muhtevanın öne çıktığı nesrin daha çok yaygınlaştığını belirtmek gerekir. Cahiliye dönemi, ilk İslam ve Emevîler dönemlerine ait şiirlerde çoğunluk la dövüş ve kavga önde gelirdi. Cinsellik ve müstehcenlik ise oldukça azdı. Hz. Peygamber zamanı dışında zühd ve hikmet konulu şiirler ile beyitler, bu dönemlerde Arap edebiyatında oldukça azdır. Cahiliye devrinde de mükemmel insandan söz eden; ölümü, beşerin aczini anlatan ve öğütler içeren beyitler söylenmiştir. Cahiliye devrinde, şiirinde şaraba yer vermeyen şair azdı. Şiirde şarap, kadeh ve şarapla ilgili çeşitli kaplar tavsif edilirdi. Şarap (hamr) şiirde bağımsız bir konu olmadan önce cahiliye devrinde özellikle A şâ nın (629?) şiirinde yer aldı. İlk İslamî dönemde medih (=övgü) ve hiciv (=yergi) gibi bu konu da itibar görmedi ve şiirde pek yer almadı. Emevîler devrinde ise özellikle Hristiyan Ahtal ın (öl. 710), kasidelerinde yer alan konulardan biri oldu. Emevîlerden el-velîd b. Yezîd (hilafeti: ) de hamr (şarap) ve mucûna (=müstehcenlik) şiirde özel yer vermekle öncü ve yenilikçi görülmektedir. Şarap, başlı başına bir konu olarak Ebû Nuvâs ın (öl. 813) şiirinde yer kazandı. Bu şair şarap, kadın ve erkek köleler için yazdığı gazellerle öne çıktı. Hicrî II., miladî VIII. yüzyılın hemen başında müstehcenliğin ortaya çıkışı ve yayılarak halifelerin saraylarına girmesi, Abbâsîlerin ( ) hilafete geçmesi, Farsların Araplar üzerinde etkin hale gelmesi, hilafet merkezinin Şam dan Irak a taşınması, edebiyatta Şam ve bedevî özelliklerin yerini Irak özelliklerinin alması, Fars medeniyetinin tesiriyle bir arada değerlendiril mektedir. VIII. asırda Arap asıllı olmayan şairler çoğalmış, Arap şairlerle rekabete girişmişlerdi. Arapça, Arap yarımadasının kuzeyinde İran bölgesinde kullanılır hâle gelmiş, birleştirici bir rol üstlenmiştir. Fars, Şam, Irak, Mısır, Kuzey Afrika, Anadolu bu yeni medeniyette birleşti. Arap edebiyatı bu eski bölgenin edebiyatı hâline geldi. Fars bölgelerinde Hicretten sonraki ilk üç asırda şiir ve ilim dili Arapça olurken kültürlü, bilgili ve etkili olmak isteyenler için Arapça bilmek zaruriydi. Emevîler Dönemi Arap edebiyatında Emevîler devri ( ), şairler arasında daha çok siyasî düşüncelerin öne çıktığı bir dönem olmuştur. Siyasî görüşleri savunan şairler diye nitelendirilen şairler arasında Alevî-Şiî şairler, Hâricî şairler, Emevî şairler ve Zübeyrî şairler sınıflaması yapılmaktadır. Bunlardan etkin olmaları açısından Emevî siyaseti yanlısı şairler ve şiirde bıraktıkları tesir açısından Şia taraftarı şairler önemlidir. Emevîler döneminde şiir, düşünce ve üslup bakımından Cahiliye dönemi şiirinin özelliklerine daha çok benzer hale gelmiştir. Ancak övgü (=medh), yergi (=hiciv), övünme
44 38 Risâ: Bir kimsenin ölümü üzerine duyulan acı ile ölen kimsenin iyi ve güzel vasıflarının anlatıldığı şiirlerdir. VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı (=fahr) ve risâ nın (=mersiye) ana konuyu teşkil ettiği şiirdeki kabilecilik hissiyatının yerini, siyasî taassup ve şairlerin birbirlerine nazîreler şeklinde söyledikleri nakîzalar (çoğulu nekâ iz) almıştır. Üç büyük hiciv şairi Hıristiyan el-ahtal (öl ) ile el-ferezdak (öl. 732) ve Cerîr (öl. 728?) methiyelerinden çok bu özellikleriyle ün kazanmıştır. İlk İslam döneminde fazla ilgi görmeyen tegazzül ve nesîb, Emevîler döneminde tekrar yaygınlık kazandı ve kasidede amaca ulaşmak için değil, bizatihi kasidenin konusu olarak iki yönde gelişti: Birincisi Ömer b. Ebî Rabî a nın (öl. 719) öncülük ettiği güzelliğe ve kadına tutkun, hayatın zevklerini elde etmek isteyen ve kasidelerini bu düşüncelere tahsis eden şehirli şairlerin yolu oldu. İkincisi de, özellikle Benî Uzra kabilesi şairlerinin dile getirdiği bir anlayışı taşıması nedeniyle Uzrî Gazel diye isimlendirilen ve Cemîl b. Ma mer in (öl. 701) öncüsü olduğu güzelliği ve sevgiyi öne çıkaran, samimi duyguları aktaran, kavuşsa da kavuşamasa da ölünceye kadar bir kadın için şiirler söyleyen bedevî şairlerin yolu idi. Birinciler gazel söylemekte yoğunlaştık ları ve kasideyi gazel söylemeye tahsis ettikleri için bir dereceye kadar yenilikçi sayılırdılar. İkinciler ise böyle bir konuyu yani iffetli aşkı, şiire ilk defa aktardıkları için yenilikçi kabul edildiler. Fars ve Türk şiirinde yaygın olarak görülen aşk konusuna kaynaklık teşkil eden Mecnûn (Kays b. el-mulevveh, öl. 689) da bu şairlerdendir. Bu şairler sevdiklerinin adlarıyla birlikte anıldılar: Cemîlu Buseyne (Buseyne nin Cemîl i); Mecnûnu Leylî (Leylâ nın Mecnûn u) gibi. Uzrî şairlerin bu temiz, hazin ve ulvî aşk anlayışı daha sonra tasavvufî ve romantik eserlerde geliştirildi. Abbâsî ve Endülüs Emevîleri Dönemi Abbâsî dönemi ( ) edebiyatı, ediplerin çoğunun anne ve babasından birinin Arap olmaması sebebiyle el-edebu l-muvelled ; ayrıca Cahiliye ve Emevî dönemlerine nispetle yeni olması nedeniyle el-edebu l-muhdes adları ile anıldılar. Hicrî II. asrın hemen başında müstehcenliğin ortaya çıkışı ve yayılarak halifelerin saraylarına girmesi, Abbâsîlerin hilafete geçmesi, Farsların Araplar üzerinde etkin hale gelmesi ve Fars medeniyetinin tesirinden dolayı bu dönem edebiyatı, anlam ve üslup açısından tam bir Arap edebiyatı özelliği taşımaz Son Emevîlere ve ilk Abbâsîlere övgüler yazan Beşşâr b. Bürd (öl ) ile Ebû Nuvâs (öl. 813?) Fars asıllı ve serbest tavırlı şairlerin öncüsüdür. Daha çok dinî şiirleriyle tanınan Ebu l-atâhiye (öl. 825?), Arap şiirinin mükemmel örneklerini bir araya getiren el-hamâse nin yazarı Ebû Temmâm (öl. 846), el-buhturî (öl. 897), bir günlük halife İbnu l- Mu tez (öl. 908), filozof ve şair Ebu l-alâ el-ma arrî (öl. 1057), el-mütenebbî (öl. 965), Harîrî (öl. 1122), mutasavvıf ve şair İbnu l-fâriz (öl. 1235) Abbâsîler döneminin önemli edebî şahsiyetlerindendir. İbnü l-mukaffa (öl. 759), Câhiz (öl. 868), İbnü l-amîd (öl. 970) ve Selâhaddîn-i Eyyûbî nin (öl. 1193) ünlü veziri ve divan kâtibi el-kâdi el-fâdıl (öl. 1200) ise dönem nesrinin önde gelen yazarlarıdır. Emevî devletinin 750 de Abbâsîler tarafından yıkılmasından sonra, Abdurrahman ed-dâhil in (öl. 788) Batı ya kaçarak Endülüs te 756 da yeni bir Emevî devleti kurmasıyla Arap edebiyatında yeni bir dönem başladı. Bu dönem devletin yıkıldığı 1492 yılına kadar devam etti. Bu dönem edebiyatı, başlangıçta hem şiir hem de nesir alanında geleneksel Arap edebiyatının taklidi şeklinde devam etti. Daha sonraları farklı sosyokültürel etkilerin ve coğrafî çevrelerin tesiriyle edebiyatta yenilik girişimleri ortaya çıktı. Bu dönemde yetişen edebî şahsiyetlerin, yazdıkları eserler bakımından geleneği devam ettirenler, ortada olanlar ve yenilikçiler şeklinde üç grup oldukları görülür. Kurtuba kadısı Munzir b. Sa îd el-belûtî (öl. 946), İbn Hafâce (öl. 1138), İbnü l-hatîb (öl. 1374), İbn Abdi Rabbih (öl. 940), İbn Şuheyd (öl. 1034), İbn Hazm (öl. 1063) ve İbn Bessâm (öl. 1147) nesir alanında; İbn Derrâc el-kastalî (öl. 958), İbn Abdûn (öl. 973) ve İbn Zeydûn (öl. 1071) ise şiir alanında önde gelen şahsiyetlerdir. Dönemin şiirinde görülen en önemli yenilik ise, kla-
45 2. Ünite - Arap ve Fars Edebiyatları 39 sik Arap şiirinin vezin ve kafiyelerinde bazı değişiklikler yapılarak el-muvaşşahât (=Muvaşşahalar) adıyla şiirde yeni bir türün ortaya çıkarılmasıdır. Dönemin tanınmış muvaşşahacıları, İbn Lubâne (öl. 1091), Kumeyt b. El-Hasen (öl. 1095), İbn Bakiyy (öl. 1126) ve Endülüs ün son muvaşşahacı şairi İbn Zumruk (öl. 1393) gibi şahsiyetlerdir. Çöküş Dönemi Moğolların önce Cengiz Han ın komutasında Orta Asya ve İran ı, sonra Hülâgû Han ın idaresinde 1258 yılında Bağdat ı istila ederek katliam yapmasıyla Arabistan sahasında büyük bir çöküş dönemi yaşanmış ve bu durum XIX. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Ancak İslam coğrafyasında daha önceki yüzyıllarda diğer bölgelerde başlamış olan Arapça eser verme geleneği Selçuklu, Endülüs, Osmanlı, Timurlu gibi devletlerin bulunduğu bölgelerde devam etmiştir. Bu dönemde şiir alanında eş-şâbbu z-zarîf (öl. 1295), Şerefuddîn el-bûsûrî (öl. 1296), Safiyyuddîn el-hillî (öl. 1349), İbnu Nubâte el-mısrî (öl. 1366) gibi tanınmış şairler ile nesir alanında en-nuveyrî (öl. 1332), Ebu l-abbâs el-kalkaşendî (öl. 1418) ve Celâluddîn es-süyûtî (öl. 1505) gibi pek çok önemli şahsiyet yetişmiştir. Muvaşşah: Birbirini izleyen uzun beyitler ile kısa bentlerden oluşan ve tevşîh diye de adlandırılan nazım şeklidir. IX. yüzyılın ikinci yarısında Endülüs te ortaya çıkmış ve dönemin debdebeli, coşkulu hayatında çalgı eşliğinde söylenen halk şarkılarına güfte olarak yazılmıştır. Yeni Arap Edebiyatı (Modern Dönem) XIX. yüzyılın başlarından itibaren günümüze kadar geçen süre, büyük ölçüde Batı kaynaklı siyasî, sosyal ve kültürel gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan değişim ve modernleşme sürecinden dolayı Arap edebiyatında Modern Dönem şeklinde adlandırılır. Bu dönemde, klasik dil ve edebiyatın canlandırı larak eski eserlerin benzerlerinin ortaya konulmasına çalışılır. Arap şiiri, Batı daki bütün edebî akımlardan etkilenerek hızla modernleşmeye devam etmiştir. Bu dönemde biçim yönünden kafiyesiz şiir, serbest şiir ve düz yazı şiir örnekleri görülür. Hayatla ilgili hemen her konunun şiirde yer almasıyla Arap şiiri, içerik yönünden yenileşip zenginleşmiştir. Arap nesri, XIX. yüzyılın sonlarına kadar şiirde olduğu gibi zayıf, kapalı, anlamdan çok lafzî sanatların ağır bastığı bir yapıya sahiptir. XX. yüzyıldan itibaren Batı nın da etkisiyle, başta tercüme daha sonra telif olmak üzere hikâye, roman, makale ve tiyatro gibi yeni nesir türlerinde eserler görülmeye başlanır. ARAP EDEBİYATINDA NAZIM ŞEKİLLERİ VE NESİR Nazım Şekilleri Arap edebiyatında VIII. yüzyılın ikinci yarısına kadar nazmı belirli kurallara bağlayarak izah eden teori kaynakları bulunmaz. el-halîl b. Ahmed el-ferâhîdî (öl. 791), aruz ilminin sistemli bir izahını yapmış, kafiye ve nazımla ilgili terimlerin çoğunu tespit ve tarif ederek nazım tekniğini sistemleştirmiştir. Arap şiirinde en küçük nazım birimi beyit olup eskiden beri beyitte anlam bütünlüğünün bulunması şart sayılmıştır. Cahiliye devrinde ve bu devrin şiir anlayışının devam ettiği VII. yüzyılın ilk yarısında recez ve kasîd adları verilen iki nazım şekli görülür. Yapı bakımından diğerlerinden çok farklı olan recez, aruzun aynı adı taşıyan bahriyle yazılır. Recez, birbiri ile kafiyeli, ancak bir mısra uzunluğunda kısa beyitlerden meydana gelir. Arap şiirinin en eski nazım şekli kabul edilen recezlerin Cahiliye devrinden çok az örneği kalmıştır. Deveci ezgileri, savaşçıların birbirlerine meydan okumaları, kadınların savaşçılara serzenişleri, ninniler gibi âni ilhamların gönüle doğduğu gibi irticâlen söylenmesinden oluşan kısa şiirler şeklindeki recezi, planı kaside şeklinde, uzun şiirler haline getiren şair el-ağleb b. Cüşem el-iclî (öl. 642) dir. İclî nin şekillendirdiği ve sonraları gittikçe rağbet gören bu yeni tip recezlere urcûze denmiştir. Urcûzeler, Arap şiirinde müzdevic şiir veya müzdevice denilen mesnevi nazım şeklinin doğmasını da sağlamıştır.
46 40 Zecel: Herkesin anlayabilmesi için halk diliyle söylenmiş, sanatlı ifadelerden ve zorlamalardan uzak, halkın ilgisini çeken, akıcı, şaka yönü ağır basan avamî sözlerden oluşan şiirlerdir. 1 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Arap şiirinde recez ve urcûzeden başka görülen eski nazım şekillerinden diğeri ise kasîd dir. Kasîd, receze göre ikişer mısra uzunluğunda ve birbiri ile kafiyeli beyitlerden oluşan, tam ve meczû (=eksik, bir cüz ü eksik) vezinlerle yazılan manzumelerdir. Kasîd ile aynı kökten türeyen kasîde ise, kasîd şeklin de fakat, ondan daha uzun bir şiir olup belli konuların dâhilî bir plan içinde işlendiği nazım şeklidir. Arap şiirinde, kasidenin nesîb kısmından ayrı, müstakil aşk şiirleri (gazel yazmaya) nazmetmeye tegazzül denmiştir. İran ve Türk edebiyatlarında görülen gazel, Arap şiirinde yoktur. Gazel nazım şekli, klasik biçimini İran edebiyatında kazanmıştır. Kafiye örgüsü ile birbirine bağlı kıtalardan kurulan halk şiiri nazım şekilleri, Arap şiirine büyük bir çeşitlilik kazandırmıştır. Özellikle Endülüs te çok gelişen bu nazım şekillerinin bend veya kıtalardan oluşan çeşitli şekilleri bulunmak tadır. Muvaşşahlar ve İbn Kuzmân ın (öl. 1160) nazım türleri arasına kattığı zecel, bunların başında gelir. İran edebiyatından alınan dübeyt (=iki beyt) veya rüba î de Arap edebiyatında görülen bir başka nazım şeklidir. Arap şiirinde, onuncu yüzyıla kadar kaside nazım şeklinin yaygın olmasın dan dolayı bu dönemlere ait Arapça şiir divanları ve mecmuaları, konu itibariyle bölümlere ayrılırken Farsça ve Türkçe divanlarda olduğu gibi nazım şekilleri dikkate alınarak düzenlenmiştir. Meselâ İbnu l-mu tez in (öl. 908) Arapça divanının babları; el-fahr, el-gazel, el-medîh ve t-tehânî, el-hicâ ve z-zemm, eş-şarâb ve l-hamrîyât, el-mu âtebât, et-tardîyât, el-muleh ve l-evsâf, el-merâsî ve t-te azzî, ez-zuhd ve l-âdâb ve ş-şeyb ve l-hikme konu başlıklarını taşımaktadır. Arap şiirinde nazım şekillerinin çeşitlilik kazanması ve ilgi görmesi, X. yüzyıldan itibaren giderek artacaktır. Müslüman toplumun hissiyatı ve sanat zevkine, bazen de tasavvufî düşünceye yer veren şiir anlayışı, genel olarak bütün İslam dünyasında Selçuklular döneminde yaygınlaşmıştır. Doğu şiirinde bilhassa XII. yüzyılda genelleşme özelliği kazanan bu durum, tarihî seyir içerisinde açıkça gözükmekte; günümüz Arap ve Fars edebiyat tarihçileri de bu yönde değerlendirmeler yapmaktadırlar. Cahiliye döneminde ferdî duyguları ve kabile hissiyatını dile getiren; Emevîlerde genel Arap siyasetine dönük ve Abbâsîler devrinde ise, topluma ve toplumdaki maddî zevklere yönelmiş olan şiir XI. yüzyıl civarında toplumun hemen her kesiminde, medrese ve tekkede; devlet adamları, âlimler ve sûfîler arasında ortak değer ve anlayışları yansıtan bir hüviyete bürünmüştür. Selçuklular dönemine kadar Arap edebiyatında başta şarap, kadın ve müstehcenlik olmak üzere maddî zevkler üzerine söylenen şiirler, bundan sonra ancak nadir örnekler olarak görülmüştür. Arap edebiyatının ilk nazım şekillerini belirtiniz ve bunlardan türeyen diğer nazım şekilleri hakkında bilgi veriniz. Nesir Türleri ve Nesir Türü Eser Yazılan Alanlar Hitâbet: Arap edebiyatında görülen ilk nesir örnekleri, şiirden sonra önemli sayılan ve çok gelişmiş olan hitâbet metinleridir. Hitâbetin konuları, Cahiliye devrinde övme, övünme, yerme, halkı çeşitli konularda ikna etmek, onları coşturmak, belirli düşünceleri aşılamak vb. idi. İslamiyetle birlikte cihâd a teşvik için söylenen sözler, va az, ve hutbe lerle genişledi. Kur an ise, şairler ve hatipler için fesâhat ve belâgat örneği sayıldı. Abbâsîler zamanında nesir, mürâselât, siyer, megâzî, fütûh, tarih, coğrafya, edeb ve muhâzara, hikâye, makâmat gibi türlerle genişlemiştir. Yabancılarla kaynaşmadan dolayı Arapçaya pek çok kelimenin girmesi üzerine Arap dilini koruma düşüncesiyle dilbilgisi üzerinde çalışmalar başlamıştır. İslamla birlikte tefsir, hadis, fıkıh, kelâm gibi İslamî ilimler ortaya çıkmış; Yunancadan çeşitli konularda çeviriler yapılmış, tıp hey et, nücûm, riyâziye, felsefe, mantık ve başka ilim dalları üzerinde yetişenler çoğalmıştır. Pehlevîceden
47 2. Ünite - Arap ve Fars Edebiyatları 41 ve Hintçeden Kelile ve Dimne gibi siyaset-nâmeler, Elfü l-leyleti ve l-leyle gibi hikâyeler ile Tevrat ve İncil Arapçaya çevrilmiş, ensâb la ilgili çeşitli biyografik eserler yazılmıştır. İslamın Arap olmayan milletler arasında da yayılmasıyla, Müslüman olan veya olmayan- şairlerin, âlimlerin ve sanatçıların çeşitli konularda Arapça yazdıkları eserler sonucu kültür hayatı zenginleşmiş ve böylece bir İslam medeniyeti meydana gelmiştir. İslamdan sonra ortaya çıkan nesir türleri ve eser verilen alanlar şunlardır: Mürâselât (=Mektuplar, mektuplaşmalar): Resmî ve özel her türlü yazılardır. Bu tür yazıları başlatan son Emevî halifesi Mervan ın kâtibi Abdülhamid el-kâtib (öl. 749) dir. Ebu Bekr el-harezmî (öl. 993) nin edebî mektuplarının toplanmasından oluşan Resâ il i bu türün en tanınmış eseridir. Siyer, Megâzî, Fütûh: İnsanın huyu ve ahlâkı anlamına gelen sîret în çoğulu olan siyer, sonradan Peygamber i anlatan eserlerin adı olmuştur. Megâzî, gaza (=İslam adına yapılan savaş) hikâyeleri anlamına gelir. Bu kelime de önceleri Peygamber in savaşlarını anlatan eserler için kullanılmıştır. Fütûh (=zafer; açma) ise, İslamın ilk dönemlerinde yapılan savaşları ve bu savaşlar sonunda alınan ülkeleri anlatan eserlerdir. Bu eserler aynı zamanda Arap tarihinin ilk eserleridir. Siyer ve megâzî türünde ilk eserleri yazanlar Muhammed İbn İshak (öl. 768), Muhammed İbn Müslimi z-zehrî (öl. 751), Urvetü z-züheyr (öl. 711) ve Veheb İbn Münebbih (öl. 732) dir. Elde bulunan en eski siyer kitabı, Abdülmelik İbn Hişâm (öl. 828) ın İbn İshak ın eserinden yararlanarak yazdığı belirtilen Sîretü İbn Hişâm adlı eseridir. Fütûh türünde yazılan ilk eser ise el-vâkıdî (öl. 822) nin Fütûhü ş-şâm ıdır. Ahmed İbn Belâzürî nin (öl. 892) Fütûhü l-büldân ı ise bu alanda en tanınmış eserdir. Tarih ve Coğrafya: Cahiliye devrinde savaşlar ve büyük olaylar halk arasında eyyâmü Arab denilen hikâyeler şeklinde sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Bu tarz hikâyeler aynı zamanda Cahiliye devrinin ilk tarihleri sayılır. İslamdan sonra yetişen önemli tarihçiler ile eserleri şunlardır: et-taberî Muhammed İbn Cerîr (öl. 922), Târîhü l-ümemi ve l-mülûk; Hâtibü l- Bağdâdî (öl. 1070), Târîhu Bağdâd; Ebu l-fidâ (İbn Kesîr, öl. 1331), Târîhu Ebî l-fidâ; İbn Haldûn (öl. 1405), Târîhu İbni Haldûn; Süyûtî Celâlüddîn Abdurrahman (öl. 1505), Hüsnü l-muhâzara fî Ahbâri l-mısri l-kâhire. Coğrafya ile ilgili önde gelen eserler arasında ise şunlar bulunmaktadır: Istahrî Ebu İshak (X. yy. başı), Mesâlikü l-memâlik (Bu eser ilk coğrafya kitaplarından sayılır.); Yakûtu Hamevî (öl. 1228), Mu cemü l-büldân, Kazvînî Zekeriyyâ b. Muhammed (öl. 1283), Acâ ibü l-mahlûkât ve Garâ ibü l-mevcûdât (kozmoğrafya), Âsârü l-bilâd ve Ahbârü l-ibâd (coğrafya); Ebu l-fidâ (İbn Kesîr), Takvîmü l-büldân. Dilbilgisi: Arap dilini esaslı kurallara bağlayarak bozulmasını engellemek için, Arapçayı iyi konuşan kabilelerle yapılan görüşmeler, eski şiirler ve hutbeler incelenerek ve kelimeler üzerinde durularak dil çalışmaları yapılmış ve bu çalışmalar sonunda sarf, nahiv, lugat, iştikak, aruz, kavâfî, bedî, beyân, me ânî, ahbâr, emsâl bilimlerinin temeli atılmıştır. Bu çalışmaların ilk kez yapıldığı yer dilci, râvî, hâfız, edip ve şairlerin toplandığı Basra dır. Buradaki dilbilgisi çalışmalarının açtığı çığıra Basra okulu adı verilmiştir. Aruzu, kurallarını tespit ederek bir ilim haline getiren İmam Halil İbn Ahmed (öl. 791) in Kitâbü l-ayn isimli eseri Arapçanın ilk sözlüğüdür. Basra okulundan sonra, Kûfe okulu ortaya çıkmıştır. Kûfe okulundan olanlar, Basra okulunun sıkı kurallarını eleştirerek daha çok yaşayan kelimeler ile konuşulan dildeki yanlışlar üzerinde çalışmalar yapmışlardır. Bu okulun en ünlü âlimleri Kisâ î (öl. 804) ile öğrencisi Ferrâ (öl. 822) dır. Muhâzarât: Faydalı bilgiler, çeşitli haberler, fıkralar ve anılar, seçilmiş şiirler ve hutbeler üzerinde açıklamalar, Nevâdirü l-garîbe ve Ma âniyyü l-nâdire türü edebî ve ahlakî
48 42 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı yazıların toplandığı eserlere muhâzarât denir. Bu türün en önemli yazarı Câhiz Ebû Osman Amr b. Bahr (öl. 869) dır. Edebiyat: Arap edebiyatında edebî sanatlar ile nazım ve nesrin çeşitli konularını ele alan eserler de yazılmıştır. Bu tür eserleriyle tanınan yazarların bazıları şunlardır: Dâvûdu z-zehrî (öl. 909), Kitâbu Zehreti l-ulûmi ve l-edeb; Ebû Hilâl Hasan İbn Abdillahi l-askerî (öl. 1004), Kitâbü s-sınâ ateyn (nazım ve nesir); İbn Reşîk (öl. 1070), el-umdetü fi Sınâ ati ş-şi r, Sekkâkî (öl. 1229), Miftâhu l-ulûm. Emsâl (=misaller, örnekler): Atasözleri, deyimler ve halk arasında yaygın olan meşhur sözler bu tür eserlerde toplanmıştır. Çeşitli düşüncelerin ya da yaşanmış olayların veciz bir şekilde ifade edildiği bu tür eserlerin en tanınmış olanı Meydânî Ebû l-fazl Ahmed b. Muhammed Nîşâbûrî nin (öl. 1124) Emsâlü l-arab isimli eseridir. Hikâye: Arap edebiyatında hikâye kelimesi daha sonraları kullanılmıştır. Arapçada bu kelime yerine önceleri esmâr, hurâfât, kısas, rivâyet, ahbâr, ahâdis, emsâl ve nevâdir kelimeleri kullanılmıştır. Esmâr, gece toplantılarında söylenen masallar; hurâfât, gerçekle ilgili olmayan uydurma masallar; kısas, peygamberlerin başından geçen ibret verici olaylar; rivâyet, birisinden aktarılan sözler; ahbâr ve ahâdis, çeşitli konulardaki sözler; emsâl, bir düşünceyi veya ibret verici bir hayat sahnesini anlatan eserler ve nevâdir ise birbiriyle ilgisi olmayan zarif ve nükteli küçük hikâyelerdir. Makâme: Meclislerde okunan, hoş ve merak uyandıran kısa hikâyelerdir. Çoğulu ise makâmât tır. Abbâsîler zamanında kısas dan çıkan makâmelerde esas olan söz güzelliğidir. Câhiz in başlattığı makâme türünü geliştiren İranlı Bedî üzzamân-ı Hemedânî (öl. 1007) dir. Daha sonra Harîrî (öl. 1122) bu türün içeriğini genişleterek bu alanda büyük ün kazanmıştır. İlim: İslamiyetten sonra kaynağı Kur an olan tefsir, fıkıh, kelâm ve hadis ilimleri ortaya çıkmıştır. Bunlardan başka çeviri yoluyla da ulûm-ı dahîle adı verilen kimya, heyet ve tıpla ilgili eserlerin Arapçaya çevrildiği görülür. Yabancı ilimlerin yayılması, Abbâsîler zamanındadır. Önce çeviri yoluyla başlayan bu çalışmalar daha sonra aktarma, açıklama veya benzerini yazma yoluyla genişlemiştir. Heyet âlimi ve müneccim Sâbit İbn Kurra (öl. 901), hekim Huneyn İbn İshak (öl. 911), filozof el-kindî (öl. 860), Türk filozofu ve musiki âlimi Farâbî (öl. 950), Türk filozofu ve âlimi İbn-i Sinâ (öl. 1036) ilimle uğraşan çok sayıdaki âlimin en tanınmış olanlarıdır. Ensâb (=soylar): Araplar soyları ve kabileleri ile övünen bir toplumdur. Bu sebeple Araplarda kişilerin kendi adlarından başlayarak en büyük kabilesine kadar bütün soy kütüğünü saymak bir ilim haline gelmiş ve ilmü l-ensâb adını almıştır. Soylar üzerine yazılan eserlerin en eskisi İbn Kelbî (öl. 819) nin eserleridir. Bu konuda bilinen diğer eserler; İbnü l-esîr (öl. 1332) in el-lübâb ve Süyûtî (öl. 1505) nin Lübbü l-elbâb fî Tahrîri l-ensâb ıdır. Tabakât: İslamiyetten sonra tefsir ve hadis ilimleri ortaya çıkınca, bu alanlarda söylenen sözlerin doğrusunu yanlışından ayırmak için, sözleri aktaranların biyografilerini araştırmak zorunluluğu doğmuş, böylece tabakât adı altında eserler yazılmıştır. En eski tabakât yazarı Kâtibü l-vâkidî (öl. 844) dir. Daha sonra râviler, müfessirler, muhaddisler, şairler ve tabibleri konu alan çeşitli mesleklerle ilgili çok sayıda tabakât kitapları yazılmıştır. XX. yüzyıldan itibaren yetişen yazarlar, nesirde devam edegelen klasik üslubu bırakarak doğal ve serbest bir üslup benimsemişlerdir. Bu dönemde Arap edebiyatında Batı dan yapılan serbest tercümeler ve tarihî konuları işleyen telif eserler vasıtasıyla hikâye, roman, tiyatro, makale ve eleştiri türünde eserler de yazılmaya başlanmıştır. 2 Eskiden Arap edebiyatında hikâye türünde yazılan eserlere verilen adları belirtiniz ve bu eserlerin özellikleri hakkında bilgi veriniz.
49 2. Ünite - Arap ve Fars Edebiyatları 43 Arap edebiyatının şairlere göre dönemleri: Arap edebiyatında, birbirini takip eden devirler ve nesiller göz önüne alınarak şairler çeşitli guruplara, dolayısıyla Arap şiiri de tarihî devrelere ayrılmıştır. Daha çok devirlere dayanan, kendi içinde de nesil nesil tabakalara bölünen bu ana guruplar şunlardır: 1. Cahiliyyûn: Cahiliye, yani İslamiyetten önceki dönem şairleri. 2. Muhadramûn: Hayatlarının bir kısmını Cahiliye bir kısmını da İslamî dönemde geçirmiş olan şairler. 3. İslamiyyûn: İslamî dönemin ilk şairleri. Emevîler döneminin sonuna kadar geçen dönemde yaşayan ve bir önceki nesli takip eden şairlerdir. 4. Müvelledûn veya muhdesûn: Şehirli, yeni şairlerdir. Muhdes şairlerin ilki Beşşâr b. Bürd (öl. 783) sayılmıştır. 5. Asriyyûn: Müellifler, muhdes şairlerden sonraki asırlarda, kendi zamanlarında yaşayan şairler için mu asır (=çağdaş) anlamına gelen asriyyûn tanımını yapmışlardır. İlk üç gruptaki şairler, dil ve edebiyat âlimleri tarafından şiirleri şâhid (=örnek) olarak kullanılan kudemâ (=eskiler) denilen sanatkârlardır. İRAN IN KISA TARİHİ Orta Asya nın güney batısında yer alan İran ın tarihteki sınırları belirgin bir şekilde ortaya konulamaz. Genel olarak şöyle bir çerçeve oluşturulabilir: Kuzeyde Kafkas dağları, Hazar denizi ve Batı Türkistan, doğuda Türkistan ve güneye doğru Hindistan/Pakistan, batıda Anadolu, Irak ve Basra körfezi ile güneyde Umman denizi. İran ın bilinen tarihî dönemlerinde Medler (yıkılışı Ahamenişlerin kurucusu büyük Kiros/Kûrûş tarafından m.ö. 558), Ahamenişler (Hahâmenşîyân, yıkılışı İskender tarafından m.ö. 330), Tavâif-i mulûk / Helenistik Dönem (m.ö ), Partlar/Eşkâniyân (Arşak/Eşk ın öncü lüğünde, yıkılışı m.s. 226), Sâsânîler (yıkılışı 652) iktidarda bulunmuştur. İran coğrafyasında İslamiyetten sonraki ilk yerli hakimler Horasan da Tâhirîlerdir ( ). Önce Maveraünnehir de, daha sonra Horasan da Sâmânîler ( ) hüküm sürdü. Halifelere bağlı ve Sünnî olan Sâmânîler, Fars ve Türk halkıyla Türk ordusuna dayanıyordu. İslamiyet öncesinde olduğu gibi sonrasında her iki topluluk birlikte güç oluşturdukları gibi birbirleriyle mücadele de etmişlerdir. Maveraünnehir 904 yılında İsmail b. Ahmed zama nında büyük bir Türk ordusu tarafından kısa bir süreyle ele geçirildi. Özellikle Nuh b. Nasr ın saltanatında ( ) ve sonrasında Türk devlet adamlarıyla Türk komutanlar çok etkindi. Bunlardan Alp Tegin (öl. 963), Sâmânî Devletin de hassa askerleri kumandanlığında ve Horasan valiliğinde bulundu ve 962 de Gazne de bağımsız bir devlet kurdu. Karahanlılardan Buğra Han Hârûn 992 de Buhara yı işgal etti. Birkaç yıl sonra Maveraünnehir ve Doğu Türkistan da Karahanlılar ( ), Horasan da ise Gazneliler ( ) olmak üzere Sâmânîlerin bölgeleri Türk asıllı yeni hanedanların idaresine girdi. Gazneli Sultan Mahmud ( ), hükümdarlığı ve Hindistan ı fethiyle adını tarihe yazdırdı. Yine aynı soydan ve aynı dinî hüviyeti taşıyan Selçuklular dönemi (Büyük Selçuklular ), Tuğrul Bey in (öl. 1063) 1038 de Nişâbûr da saltanatını ilan etmesiyle başladı. Alparslan (sal ), Melikşah ( ) ve Sultan Sencer (sal ) Selçuklu Devleti nin büyük sultanları oldu. Cengiz Han ın (sal ) Merv i 1221 de istila etmesiyle Moğollar dönemi ( ) başladı. Sonrasında Timurlular ( ) ünlü hükümdarları Timur (Semerkant, sal ), Şahruh (sal ) ve Hüseyn-i Baykara (Herat, sal ) önderliğinde tarih sahnesinde yerini aldı. Şah İsmail (sal ) Tebriz de saltanatını ilan ederek Safevî Devleti ni ( ) kurdu. Tahran ı başkent yapan Kaçarlar ( ) XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar bölgede hakimiyetini sürdürdü.
50 44 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı FARS (İRAN) EDEBİYATI İslamiyetten sonra IX. yüzyılın ikinci yarısından ve X. yüzyıldan günümüze kadar gelen yeni Farsça ile yazılmış az sayıdaki beyitlerle gelişimine şahit olduğumuz Fars şiirinin, daha önceki yüzyıllara ait örneklerinin varlığı üzerinde çeşitli görüşler mevcuttur. Sâsânîlerin ( ) sonlarında veya ilk İslamî dönemde mahallî Farsça lehçelerde söylendiği kabul edilen hece vezinli, kafiyeli, eksik kafiyeli veya kafiyesiz birkaç şiire kaynaklarda yer verilir. Ancak İslam öncesinde Pehlevî Farsçasıyla birçok mensur dinî ve ahlakî metin sonraki asırlara intikal etti. Bunların arasında şiir yoktu. İlk tezkirelerde İslamiyetten önce Farsça şiir söyleyen ilk ve tek kişi olarak Behrâm-ı Gûr (öl. 438) gösterilir. Ona nispet edilen şiir yedi heceli ve kafiyeli dört mısradır. Sâsânî şahlarından olan Behrâm-ı Gûr, Arap muhitinde yetişmiş ve Arapça şiirleri bulunan bir kişidir. Ayrıca bazı Arapça şiir söyleyen İranlı şairlerin ilk İslamî dönemlerdeki şiirlerinde Farsça kelime ve ibarelere yer verdikleri görülmektedir. Mesela Ebû Nuvâs ın (öl. 813?) şiirlerinde bu durumun örnekleri bulunmaktadır. Tarihî İran sahasında İslam dan sonra Tâhirîler ( ) ve Saffârîler ( ) zamanında; diğer bir ifadeyle IX. yüzyılda söylendiği kaydedilen ilk Yeni Farsça şiirlerden elde bulunanların miktarı, 58 beyittir ve bu şiirler kaside şeklindedir. Örnek olarak da Arapça kasideler alınmıştır. Bu örnek alma, anlam, söz (=lafız), vezin, teşbih, istiare vb. bütün yönlerde olmuştur. Bu durum klasik şairlerin ifadelerinden ve bizzat manzum çevirilerden açık olarak anlaşılmaktadır. Bölgede Arapça şiir söyleyen şairlerden sonra ortaya çıkan Farsça şiir söyleyenler arasındaki ilk büyük şair, Maveraünnehir de; Semerkand ve Buhara şehirlerinde yaşamış olan Rûdekî (öl. 941) dir. Farsça şiir söyleyen şairler, ilk olarak Arapça şiirleri örnek almışlardı. Eldeki bazı şiirler, ilk örnek alış şeklinin, Arapça şiirlerin kelime kelime tercüme şeklinde olduğunu açıkça göstermektedir. Bu nedenle şiirdeki konular da Arap şiirindeki konularla uyumludur. Zaten İslam dünyasında X. yüzyılın sonlarına kadar Maveraünnehir den Endülüs e kadar şiirdeki konular aynıydı. Başlıca konular övmek, övünmek, mersiye, tavsîf, hiciv, öğüt ve hikmet, şarap, kadın ve aşk idi. Zühd ve takva, şiire daha sonraları konu oldu ve zamanla şiirde çokça yer aldı. Farsça şiirdeki ilk büyük mutasavvıf şair Senâî den (öl. 1131) başlanılacak olursa, Hâkânî (öl. 1199), Cemâleddîn-i İsfahanî (öl. 1192), Nizâmî (öl. 1214) ve Attâr (öl. 1221) ile bu tercihin sürdüğü ve genelleştiği görülecektir. Mevlânâ (öl. 1273) bu yolun Farsça şiirde en mümtaz şahsiyeti olmuştur. Fars Edebiyatında Görülen Üsluplar Ortak özelliklere ve anlatım tarzlarına sahip belirli bir çağdaki şairleri ve eserleri sınıflandırmak amacıyla ele alındığında Farsça şiirde İslam dan sonra başlıca birkaç üslup öne çıkmaktadır. Türkistan/Horasan Üslubu: Bu üslup, IX. yüzyılın ikinci yarısı ile XII. yüzyıllar arasında eser veren Horasan ve Maveraünnehir (Batı Türkistan) şairlerinin hamasî bir ruhla sade, tabiî, akıcı ve dış dünyayı gerçekçi olarak anlatan tarzını temsil etmektedir. Arapça kelime ve terkipleri daha az kullanan ve daha çok methiye konulu kaside nazım şeklini tercih eden bu dönem şairlerinden bazıları şunlardır: İlk büyük şair Rûdekî (öl. 941), Şeh-nâme nin yazarı Firdevsî (öl. 1020), Unsurî (öl. 1030), Ferruhî (öl. 1038), Minûçihrî (öl. 1040), Nâsır-ı Hüsrev (öl. 1088), Mes ûd-i Sa d-i Selmân (öl. 1121), Emîr Mu izzî (öl yıllarında), ilk büyük mutasavvıf şair Senâî-i Gaznevî (öl. 1131) ve rüba îleriyle ünlü Ömer Hayyâm (öl. 1132) dır. Irak/Selçuklu Üslubu: Selçukluların tarih sahnesine çıkışıyla Azerbaycan ve Irak-ı Acem bölgelerine yayılan şiir, toplumda yer edinen dinî ilimler ve tasavvufî anlayışın da etkisiyle büyük bir değişime uğrayarak yeni özellikler kazandı. Bu üslup XII. yüzyılın ikin
51 2. Ünite - Arap ve Fars Edebiyatları 45 ci yarısından XV. yüzyılın sonlarına uzanan bir zaman diliminde hâkim oldu. Arapça kelime ve terimlerin çoğaldığı, bilimsel kavramların ve izahların yer bulduğu bu dönemin şiirinde Enverî (öl. 1168) ve Zahîr-i Fâryâbî (öl. 1201) gibi şairlerin sanatlı ve mübalağalı kasideleri yanında zarîf, âşıkâne ve lirik gazeller de yazıldı. Mesnevi nazım şekli de özel bir konuma geldi. Azerbaycan da Nizâmî (öl. 1214) ve Hâkânî (öl. 1199), Irak-ı Acem de Cemâleddîn-i İsfahanî (öl. 1192) ve oğlu Kemâleddîn-i İsfahanî (öl. 1237) bu üslubun öncüleri olurken, Sa dî (öl. 1292) ve Hâfız (öl. 1390) kalıcı ve etkileyici isimler olarak öne çıktı. Câmî (öl. 1492) ise bu geleneğin son büyük temsilcisi kabul edilmektedir. Dinî, tasavvufî ve ahlakî düşüncelerini şiirlerine başarıyla aktaranlar arasında ise Attâr (öl. 1221), Fahreddîn-i Irakî (öl. 1289) ve en önemlisi Mevlânâ (öl. 1273) bulunmaktadır. Hint Üslubu: İran bölgesinde Safevîlerin, Hindistan da Babür Devleti nin kurulma yıllarından sonra giderek ilgi gören bu şiir akımı için bazı İranlı araştırmacılar İsfahan üslubu adını da kullanmaktadır. XVI. yüzyıl başlarından XVIII. yüzyılın ortalarına kadar etkin olmuştur. Timurlu devletinin varislerinden Bâbür (sal ), şairlere yeni imkânlar hazırladı. Şiir bir yandan saraydan uzaklaşıp meslek sahipleri ve halk arasında yer bulurken, diğer yandan gerileyen medrese eğitimi sebebiyle de ilmî tabir ve bilgiler şiirden uzaklaştı. Şiir giderek ince hayaller, garip teşbihler, yeni mazmunlar ve bilinmeyen kelimelerle buluştu. Günlük deyişler, tecrübe ve bilgiler, şiire aktarıldı. Önde gelen şairleri Kelîm (öl. 1651), Sâib (öl. 1676?), Tâlib-i Âmulî (öl. 1626?), Urfî-i Şirazî (öl ) ve Bîdil dir (öl. 1720). Geriye Dönüş Üslubu: Mazmun arayışında yeniliğini kaybedip doğallıktan uzaklaşan, anlaşılmaz teşbih ve istiarelerle dolan ve muammaya dönüşen Hint üslubuna muhalefet olarak doğdu. XIX. yüzyılda gelişerek XX. yüzyılın başlarına kadar uzanan bu üslup Şiraz, İsfahan ve Horasan bölgelerinde ilgi gördü. Bu üslubun önde gelen şairleri Sabâ (öl. 1823), Neşât-ı İsfahanî (öl. 1828), Visâl-i Şirazî (öl. 1845), Kâânî-i Şirazî ( ), Furûgî-i Bistâmî (öl. 1857), Surûş-i İsfahanî (öl. 1868), Yagma-i Cendekî (öl. 1860) ve Şeybânî dir (öl. 1888). Yukarıda sıralanan üsluplar arasındaki geçiş zamanlarını, ayrıca farklı üslup veya dönem adlarıyla isimlendirme ihtiyacı da duyulmuştur. Örnek olarak Sâmânîler zamanındaki üsluba Sebk-i Türkistanî, Gazneliler dönemi ile Selçukluların ilk yılları için Sebk-i Horasanî, Irak Üslubu na geçirilirken, yani XII. yüzyıl için Ara Dönem Üslubu veya aynı dönemde İran ın batısı için Azerbaycan üslubu, Irak Üslubu ndan Hint Üslubu na geçiş dönemi için ise Mekteb-i Vukû (XVI. yüzyıl) adlarının kullanıldığı görülür. Meşrutiyet dönemi şiir anlayışından sonra Farsçada Yeni Şiir Üslubu adıyla yapıda ve muhtevada yeniliklere gidilirken, diğer yanda Mevlânâ, Sa dî, Hâfız vb. klasik dönem şairler okunmaya ve örnek alınmaya devam edildi. Batı medeniyeti ve edebiyatıyla başlayan temaslar sonucunda İran da edebî muhitler hikâye, roman ve tiyatro gibi edebî türlere de ilgi duyuldu. Hatta XX. yüzyılın başlarında şiirde klasik kalıpların dışına bile çıkılmaya başlandı. Farsça nesirde de birbiriyle farklılaşan dönemler oluşmuştur. Başlangıçta, yani IX. yüzyıl sonlarından XI. yüzyılın ortalarına kadar (Sâmânîler Dönemi) nesir sade, sanatsız ve kolay anlaşılır, sonraki dönemlere göre daha az Arapça kelimeye yer verildi. Daha sonra XI. yüzyılın ortalarından XII. yüzyıl ortalarına kadar (Gazneli ve Selçuklu Dönemi) dilde cümleler uzadı ve Arapça kelimeler çoğaldı. XII. yüzyılın ikinci yarısında (II. Selçuklu ve Hârezmşâhlar Dönemi) şiirde sanat, seci ve Arapça kelimeler gittikçe arttı. XIII. yüzyıldan XVIII. yüzyıla kadar hakim olan nesir (Irak üslubu - Sanatlı Nesir Dönemi) sanatlı ve tekellüflü (=anlaşılması zor) bir hüviyete büründü. XIX. yüzyılda Geriye Dönüş Üslubu, nesirde de bir miktar etkili olmuş ve daha sonra yazıda sadelik ve konuşma dili tercih edilmiştir. Fars şiirinde görülen üsluplar hakkında bilgi veriniz. 3
52 46 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı TÜRK EDEBİYATINDA ETKİSİ OLAN FARS ŞAİR VE YAZARLARI Türk şairlerin eserlerinde, özellikle konu, kullanılan kelimeler, vezin, kafiye, redif gibi unsurlarda Fars şairlerin etkisi olsa da, bu şairler özgünlükle rini ve sanat kudretlerini eserlerine yansıtmışlardır. Örneğin, Gülşehrî, Mantıku t-tayr ını Attâr ın, Hamdullah Hamdî de Yûsuf u Züleyhâ yı Câmî nin aynı isimli eserlerinden yararlanarak yazmışlardır. Ancak hem Gülşehrî hem de Hamdullah Hamdî, bu eserlerini yazarken örnek aldıkları eserlerin yanında farklı kaynaklardan da yararlanarak içerikte ekleme ve çıkarmalar şeklinde değişiklikler yapmak suretiyle taklit olmayan orijinal eserler yazmış lardır. Aynı şeyleri Fahrî nin ve Şeyhî nin Nizâmî nin eserinden hareketle yazdıkları Hüsrev ü Şîrîn mesnevileri için de rahatlıkla söylemek mümkündür. Bu şairler kendi eserlerinde, Nizâmî nin eserinde yer alan ancak uygun görmedikleri bazı bölümleri ya kısaltmışlar ya da tamamen çıkarmışlardır. Bu durum, şairlerin eserlerini yazarken dönemlerinin Türk kültürü ve ahlâkî değerleri ile geleneklerini dikkate alarak yazdıkları veya tercüme ettikleri eser lerde, topluma faydalı olmayı düşündüklerini göstermektedir. Türk şair ve yazarları tarafından eserlerinin Türkçe tercümesi ve şerhi yapılan, eserleri Türkler tarafından çok okunan Fars şair ve yazarları şunlardır: Firdevsî Tûs şehrine bağlı Tâberân ın Bâj köyünde doğan Firdevsî nin adı kaynaklarda Ahmed, Hasan ve Mansûr şeklinde geçmektedir. Künyesi Ebü l-kâsım, lakabı Fahreddîn olup Firdevsî ise mahlasıdır. Çocukluk dönemi ve öğrenim hayatı hakkında kaynaklarda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Eski İran tarihi hakkında Pehlevî dilinde yazılmış eserlere karşı büyük ilgi duyan ve Zerdüşt rahiplerden veya babasından Pehlevîce öğrenen Firdevsî, şiir yazacak kadar da Arapça bilmekteydi. Ünlü mesnevisi Şeh-nâme yi Sultan Mahmud a sunmak için önce Gazne ye daha sonra Bâvend hanedanından İspehbed Şehriyâr a sunmak için Tâberistân a gittiği ve buradan tekrar Tûs a döndüğü bilinmektedir. Kırk yaşına kadar rahat bir hayat süren Firdevsî nin hayatının sonraki dönemleri sıkıntı ve yoksulluk içinde geçmiştir. Ölüm tarihi bazı kaynaklarda 1020 şeklinde gösterilmekte, bazılarında ise 1025 olarak verilmektedir. Şeh-nâme: Başlangıçta diğer şairler gibi gazel ve kasideler yazan Firdevsî nin Şehnâme yi 980 veya 990 yılında yazmaya başladığı tahmin edilmektedir. Firdevsî, eserdeki destanları, önce parçalar halinde yazmış daha sonra bunlar arasındaki bağlantıları sağlayacak ilaveleri yaparak yılında eserin ilk şeklini tamamlamıştır. Eseri ikinci kez gözden geçirdikten sonra 1014 yılında Gazne ye giderek Sultan Mahmud a sunduğu, ancak eserinin değerine layık bir ödül alamadığı için Sultan Mahmud için bir hicviye yazdığı rivayet edilir. Şeh-nâme, İran tarihinin, hükümdarlar ve aileleri, gelenekler, mitoloji, masal, menkıbe ve kahramanlık hikâyeleri çerçevesinde manzum olarak, mesnevi şeklinde anlatıldığı bir eserdir. Aruzun fe ûlün fe ûlün fe ûlun fe ûl vezniyle yazılan Şeh-nâme, yazarın belirttiğine göre 60 bin beyittir, ancak yazmalardaki beyit sayıları bin arasında değişmektedir. İran tarihinin kronolojik sıraya göre sülalere, sülalerin de hükümdarlara ayrılarak anlatılma sından oluşan eserin kurgusu basittir. Padişahların anlatılmasına, gece gündüz değişikliklerine ait küçük tasvirlerle başlanan eserde, önemli şahısların ölümünden sonra dünyanın faniliği ve kötülüğüne dair düşünceler tekrarlanır. Savaş tasvirleri genelde birbirine benzeyen eserde anlatım şekli, başından sonuna kadar aynı biçimde devam eder. Şeh-nâme nin büyük ilgi ve rağbet görmesi, aynı veya yakın türde Sam-nâme, Gürşasbnâme, Feramurz-nâme, Cihângir-nâme, Behmen-nâme vd. gibi eserlerin yazılmasına sebep olmuş, İskender-nâmeler ise, şeh-nâme türünün bir kişi etrafında gelişen farklı bir türü olarak ortaya çıkmıştır.
53 2. Ünite - Arap ve Fars Edebiyatları 47 Seyyid Şerîfî (öl. 1544), Kansu Gavrî nin isteğiyle Şeh-nâme yi manzum olarak Türkçeye tercüme etmiştir. Kaynaklarda Bursalı Celîlî (XVI. yy.) ve Cevrî nin (XVII. yy.) de Şehnâme tercümelerinin bulunduğu belirtil mektedir. Dervîş Hasan ın (Mehdî) tercümesi ise mensur olup 1621 de II. Osman a sunulmuştur. Şeh-nâme-Rustam destanının kıssası adıyla Doğu Türkçesiyle yapılmış, yazarı ve tarihi bilinmeyen bir tercümesi daha vardır. Kutb, Fahrî ve Şeyhî, Hüsrev ü Şîrîn mesnevilerini yazarken Şeh-nâme den de faydalanmışlardır. Genceli Nizâmî Tezkirelerde hayatı hakkında yeterli bilgi bulunmayan Nizâmî nin doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. Bazı kaynaklarda Türk bir babanın oğlu olarak Kum veya Tefreş te doğduğu belirtilse de babasının Gence ye gelip yerleştiği ve Nizâmî nin orada doğduğu kabul edilmektedir. Gence de iyi bir eğitim gördüğü, dil ve edebiyatın yanında matematik, astronomi, felsefe, coğrafya ve tıp okuduğu, mûsikîye meraklı olduğu, Farsça, Arapça, Pehlevîce, Süryânice, İbrânîce, Ermenice ve Gürcüce öğren diği anlaşılmaktadır. Eğitim döneminden sonra resmî bir görev almayan Nizâmî, döneminin hükümdarlarına yazdığı şiirler karşılığında aldığı parayla mütevazi bir hayat sürmüştür. Nizâmî nin ölüm tarihiyle ilgili olarak kaynaklarda farklı bilgiler bulunmaktadır. Eserlerinin yazılış tarihlerinden hareketle onun altmış yaşların da iken yılları arasında vefat ettiğini söylemek mümkündür. Mezarı eski Gence de olup burada son zamanlarda Azerbaycan mimarisine göre bir anıtmezar yaptırılmıştır. Nizâmî, Firdevsî nin Şeh-nâme ile ortaya koyduğu destansı şiir türünü zirveye taşımanın yanında manzum aşk hikayelerinin en büyük şairi unvanını da kazanmıştır. Fars edebiyatında ilk hamse sahibi şair olan Nizâmî de Firdevsî ve Senâî nin etkisi görülür. Fars ve Türk edebiyatlarında kendinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiş ve onlara örnek olmuştur. Nizâmî Mevlânâ, Sa dî-i Şirazî, Hâfız-ı Şirazî, Şeyhî, Fuzûlî, Molla Câmî ve Emir Hüsrev-i Dihlevî gibi şairlere etki etmiştir. Eserleri: Nizâmî in bilinen eserleri Divan ı ile Penc Genc adlı, yaklaşık beyitten oluşan Hamse sidir. Hamse de yer alan mesneviler şunlardır: 1. Mahzenü l-esrâr: Nizâmî, yaklaşık 2400 beyit tutarındaki bu mesnevisini, 1174 tarihinde, Anadolu Selçuklularından Kılıç Arslan a bağlı olan ve Erzincan ile çevresinde hüküm süren Fahrüddîn Behrâmşâh (öl. 1225) adına yazmıştır. Nizâmî, Senâî nin (öl. 1150) Hadîkatü l-hakîka adlı tasavvufî mesnevisinden esinlenerek müfte ilün müfte ilün fâ ilün vezniyle yazdığı bu eser karşılığında Behrâmşâh tan önemli miktarda câize almıştır. 2. Hüsrev ü Şîrîn: Nizâmî nin Hamse sinin ikinci mesnevisi olan ve mefâ îlün mefâ îlün fe ûlün vezniyle yazılan eser, de tamamlanmıştır. Beyit sayısı nüshalara göre arasında değişen eserde Sâsânî hükümdarı Hüsrev-i Pervîz ile Ermeni prensesi Şîrîn in aşk hikayesi anlatılır. Hüsrev-i Pervîz le ilgili anlatılanlar, Şeh-nâme deki bölümle benzerlik gösterir. Türk edebiyatında XIV. yüzyılda Kutb, Fahrî; XV. yüzyılda Şeyhî, Ahmed Rıdvan, Mu îdî, Sadrî, Hayâtî Hüsrev ü Şîrîn; Ali Şir Nevâî ve Harîmî (Şehzâde Korkud) Ferhâd ü Şîrin, Âhî (Benli Hasan) Hikâyet-i Şîrîn ü Pervîz ve Rivâyet-i Gülgûn-ı Şebdîz; XVI. yüzyılda ise Celîlî Hüsrev ü Şîrîn ve Lâmi î Ferhâd-nâme adlarıyla aynı konuda eserler yazmışlardır. 3. Leylâ vü Mecnûn: Şirvanşah Celâlüddevle Ahsitân ın (sal ) isteği üzerine dört ayda yazılarak 1188 de tamamlandı. Yaklaşık 5000 beyitten oluşan eser, aruzun mef ûlü mefâ ilün fe ûlün vezniyle yazılmıştır. Nizâmî nin konusunu Arap kültür ve edebiyatından aldığı, ancak kahramanlarını İranlı kimliğine büründürdüğü bu eseri, kurgu, üslup ve ifade yönünden diğerlerinden daha başarılıdır. Nizâmî nin Leylâ vü Mecnûn una çok sayıda nazire yazılmış, ancak bunlardan sadece Fuzûlî aynı adlı eseriyle ona yakın bir başarı elde edebilmiştir. Hamse: İran ve Türk edebiyatında beş mesnevinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan eserlere verilen addır. Hamse sahibi olmak, bir şair için varılacak yüksek makamlardan biridir. Hamse yazımını İran da ilk kez başlatan Nizâmî dir.
54 48 Meraga: Bugün İran sınırları içinde bulunan Güney Azerbaycan şehri VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı 4. Heft Peyker (Behrâm-nâme): Eser, 1196 yılında Selçuklu hükümdarı Melikşah ın kölesi Aksungur un neslinden Meraga hakimi Alâüddîn Körpearslan ın adına, aruzun fâ ilâtün mefâ ilün fâ ilün kalıbıyla yazılmıştır beyitten oluşan eser, Heft Günbed veya Behrâm-nâme adlarıyla da anılmaktadır. Sâsânî hükümdarı Behrâm-ı Gûr un av eğlenceleri, evlilik hayatını konu alır. 5. İskender-nâme: 1201 de yazılan Şeref-nâme ile 1211 den sonra yazılan İkbâlnâme başlıklı iki bölümden oluşan eserin vezni, fe ûlün fe ûlün fe ûlün fe ûl dür. Mukbilnâme veya İskender-i Berrî adlarıyla da anılan Şeref-nâme bölümü, Azerbaycan atabeklerinden Nusratüddin Ebû Bekr Muhammed e ( ), Hıred-nâme ve İskender-i Bahrî de denilen İkbâl-nâme bölümü ise Musul atabeklerinden İzzeddin II. Mesud b. Arslan (sal ) a sunulmuştur. Yaklaşık beyitten meydana gelmektedir Türk edebiyatında bu türün ilk ve en tanınmış olanı Ahmedî nin 1390 da Germiyan Beyi Süleyman Şah adına yazdığı İskender-nâme sidir. Ahmedî bu eseri Firdevsî nin ve Nizâmî nin eserlerinden yararlanarak yazmıştır. Nizâmî nin kaynaklarda ve Leylâ vü Mecnûn mesnevisinin bir beytinde, kasîde, gazel, terkîb-i bend, tercî -i bend, rüba î ve kıtalardan oluşan beyitlik Divan ının olduğu belirtilmişse de günümüzde tam bir nüshası bulunmamaktadır. Mecmu alarda ve tezkirelerde yer alan şiirleri Vahîd-i Destgirdî tarafından yayınlanmıştır. Eser, henüz Türkiye Türkçesine tercüme edilmemiştir. Ferîdüddîn-i Attâr Asıl adı Ebû Hâmid Ferîdüddîn Muhammed b. Ebî Bekr İbrahîm-i Nîşâbûrî olan Attâr ın Selçukluların son zamanları olan yıllarında doğduğu tahmin edilmektedir. Çocukluk ve gençlik dönemleri hakkında kaynaklarda bulunan bilgiler farklı ve çok yetersizdir. Ancak eserlerinden, bir yandan eczacılık ve tıpla uğraşırken bir yandan da ilmî ve tasavvufî bilgiler edindiği ve çeşitli şeyhlere hizmet ettiği anlaşılmaktadır. Eczacılık ve tıpla uğraştığı için Attâr lakabıyla meşhur olmuştur. Kaynaklara ve kendi eserlerinde verdiği bilgilere göre, küçük yaşlarda tasavvufa yönelen Attâr, Irak, Şam, Mısır, Mekke, Medine, Hindistan ve Türkistan a seyahatlerde bulunduktan sonra Nîşâbûr a dönerek inzivaya çekilmiştir. Uzun yıllar süren bu inziva hayatı sonunda oldukça ileri bir yaşta iken Nîşâbûr da Moğollar tarafından şehit edilmiştir (1221). Eserlerinden devrindeki birçok mutasavvıf ve şeyhle tanıştığı, onların eserlerini okuyarak tasavvuf merhalelerini aşmak için gayret gösterdiği anlaşılmaktadır. Mevlânâ, Mahmud-ı Şebüsterî, Sa dî, Hâfız ve Molla Câmî gibi kendisinden sonra gelen pek çok mutasavvıf-şair ve edibi etkilemiş, onlar için bir örnek olmuştur. Attâr ın eserlerinde klasik nazım şekillerinin pek çoğu görülmekle birlikte öne çıkanlar ve başarı sağladıkları gazel ile mesnevidir. Hayyâm derecesine ulaşamamış olsa da yer yer aşk konulu orijinal rüba îler de yazmıştır. Na t, öğüt ve tasavvufun önemli meseleleri hakkında yazdığı kasideleri vardır. Onun şairliğinin ve ustalığının ortaya çıktığı şiirleri, tasavvufî gazelleridir. Mesnevilerinin hepsi, tasavvufla ilgilidir. Mesnevilerinde şiire ve edebî sanatlara hakim olduğu anlaşılan Attâr, tasavvufî meseleleri, çerçeve hikâyeler içinde açık ve anlaşılır bir plâna göre iç içe geçmiş daha küçük hikâyelerde anlatarak konuyu sıradan biri için bile daha açık bir hâle getirmiş ve böylece manaları ana hikaye ile birleştirmede büyük bir ustalık göstermiştir. Attâr a has bir özellik olan bu anlatım tarzını, Mevlânâ da bazı yönlerden geliştirerek başarıyla uygulamıştır. Eserleri: Manzum ve mensur önemli eserleri bulunan Attâr, eserlerinde daha çok hikâye anlatımına yer veren şair olarak bilinir. Attâr ın hikâyelerinin büyük bir kısmı, sûfî vâizlerin anlattıkları dokunaklı hikâyelerin manzum şeklinden ibârettir. Onun eserlerinde, Ahmed el-gazâlî nin (öl. 1111) vaazlarında anlattığı hikâyelerin çoğuna rastlandığı
55 2. Ünite - Arap ve Fars Edebiyatları 49 gibi, İbn Sînâ (öl. 1037), Ebû Saîd Ebü l-hayr (öl. 1049), Sühreverdî (öl. 1191) ve başkalarının da bu tür hikâyelerinden faydalanmıştır. Onun faydalandığı bu hikâyelerden bazılarının kaynağının eski Yunan a kadar gittiği bilinmektedir. Attâr ın günümüze kadar gelen ve onun olduğundan şüphe duyulmayan eserleri İlâhî-nâme, Esrâr-nâme, Musîbetnâme, Hüsrev-nâme, Muhtar-nâme, Mantıku t-tayr, Bülbül-nâme, Pend-nâme, Divan ve Tezkiretü l-evliyâ dır. 1. İlâhî-nâme: 6500 beyitten oluşan bir mesnevidir. Na t, tahmîd ve methiyelerden sonra 22 makale (=bölüm) ve bir hâtimeden (=sonuç) meydana gelmiştir. İlâhî-nâme, Türkçeye ilk kez Şemseddîn Sivasî (öl. 1597) tarafından III. Murad (sal ) için kısaltılarak İbret-nümâ adıyla manzum olarak çevrilmiştir. Nâbî nin 1705 te Halep te yazdığı Hayr-âbâd ı, Attâr ın İlâhî-nâme sindeki Hikâyet-i Fahrüddîn-i Gürgânî ve Gulâm-ı Sultân adlı hikâyenin genişletilmesinden meydana gelen bir eserdir. İlâhî-nâme, Abdülbaki Gölpınarlı tarafından mensur olarak Türkçeye çevrilmiştir (1947). 2. Esrâr-nâme: Attâr ın ilk tasavvufî mesnevisi olan eser, yirmi altı bölümde anlatılan küçük hikâyelerden meydana gelmiştir. Mefâ îlün mefâ îlün fe ûlün vezninde yazılan eserin yazma nüshalarındaki beyit sayıları arasında değişmektedir. Attâr ın bu mesnevisi, özellikle mistik çevrelerde çokça rağbet gören eserlerden biri olup edebiyatımızda Esrâr-nâme adıyla manzum ve mensur bir dizi eserin yazılmasına kaynaklık etmiştir. Eserin bilinen ilk Türkçe manzum tercümesi, Tebrîzli Ahmedî tarafından 1479 da yapılmıştır. 3. Musîbet-nâme: Cevâb-nâme adıyla da bilinen eser, 5740 beyitten oluşan ve Attâr ın tasavvufî görüşlerini düzenli bir şekilde yansıttığı mesnevisidir. Kırk bölüme ayrılan eserin çerçeve hikâyesi, sâlikin melekler arasında, ahirette ve bu âlemde dolaşması, peygamberlere danışması, duygu, hayal, akıl ve ruha Allah ı sorması ve sonunda Allah ı kendinde bulmasıdır. 4. Hüsrev-nâme: Attâr ın konusu tasavvuf olmayan tek mesnevisi olan ve Gül ü Hüsrev veya Gül ü Hürmüz adlarıyla da bilinen bu eser, mesnevi tarzında dünyevî (=maddî) bir aşk romanı dır. Eserde, Rum kayserinin bir câriyeden doğan oğlu Hüsrev ile Hûzistân şahının kızı Gül ün arasında geçen maceralar anlatılır. Tutmacı nın 1406 da yazdığı Gül ü Hüsrev i, Ferîdüddîn-i Attâr ın Hüsrev-nâme sinin Türkçeye kısaltılarak yapılmış bir tercümesidir. 5. Mantıku t-tayr: Makâmât-ı Tuyûr, Makâlâtü t-tuyûr veya Tuyûr-nâme adlarıyla da anılan eser 1187 de yazılmıştır. Attâr ın en çok bilinen eseri olan bu mesnevi, Gazâlî ye (öl. 1111) atfedilen Risâletü t-tayr dan alınan bir çerçeve hikâye ile araya sokulan çok sayıda küçük hikâyelerden meydana gelmiştir. Mesnevide sâlikleri temsil eden kuşlar vasıtasıyla, vahdet-i vücûd inancı temsilî olarak anlatılır. Hüdhüdün mürşit (=rehber, kılavuz) olarak yer aldığı eserde, sîmurg (=otuz kuş, anka) ise temsilî olarak Allah ın zuhûr ve taayyününü (=Allah ın varlıkta tecellîsini) ifade eder. Gülşehrî, Mantıku t-tayr; Ali Şir Nevâî, Lisânü t-tayr; Şemsî, Deh-mürg; Ârifî (öl. 1563), Ravzatü t-tevhîd; İbrahim Gülşenî (öl. 1533), Sîmurg-nâme ve Şemseddin Sivâsî (öl. 1597), Gülşen-âbâd ismiyle benzer eserler yazmışlardır. 6. Muhtâr-nâme: Bu eser, Attâr ın rüba îlerinden seçip konularına göre elli bölüm halinde düzenleyerek oluşturduğu en eski bir rüba î mecmu asıdır. 7. Bülbül-nâme: Küçük bir mesnevi olan bu eserde, bülbül ile diğer kuşlar arasında geçen anlaşmazlık hikâye edilmiştir. Kuşlar, gül için sürekli şarkılar söylemek suretiyle kendilerini rahatsız eden bülbülü Süleyman peygambere şikayet ederler. Bunun üzerine Süleyman peygamber de bülbülü huzuruna çağırtıp dinler. Sonunda bülbülün haklı olduğuna kanaat getirerek rahat bırakılmasını ister. Bülbül-nâme yi, Münîrî (XVI. yy.), Gülşen-i Ebrâr ve Ömer Fuadî, (öl. 1636), Bülbüliyye adlarıyla manzum olarak Türkçeye çevirmişlerdir. Manisalı Birrî (öl. 1715) de, Ömer Fuadî nin Bülbüliyye sini yine aynı adla mensur olarak yazmıştır.
56 50 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı 8. Pend-nâme: 900 beyitten meydana gelen bu mesnevi, ahlâk kurallarının, beşerî fazîletler ile en basit hayat tarzlarının âhenkli ve akıcı şeklinde anlatıldığı didaktik bir eserdir. Anlaşılması kolay bir ahlâk kitabı olan Pend-nâme, eskiden çok ilgi görmüş ve okullarda okutulmuştur. Türkçeden başka, Fransızca, Almanca, Latince ve Hintçeye de çevrilmiştir. 9. Divan: Attâr ın mesnevilerindeki tasavvufî düşüncelerini özellikle gazellerde lirik bir tarzda ele aldığı eseridir. 10. Tezkiretü l-evliyâ: Attâr ın tek mensur eseri olup, velîlerin hayatından bahseden bir terceme-i hâl kitabıdır. Tezkiretü l-evliyâ nın Uygur yazısı ile Doğu Türkçesine yapılmış tercümesinin yanında Aydınoğlu Mehmed Bey ( ) ve II. Murad adına (sal ) yapılan tercümeleri ile Sinan Paşa (öl. 1486) ve Ali Rıza Karahisarî nin yaptığı tercümeleri bulunmaktadır. Kaynaklarda ve çeşitli araştırmalarda yukarıda belirtilenlerden başka Attâr ın yazdığı zikredilen ancak durumları şüpheli olan Haydar-nâme, Uştur-nâme, Cevherü z-zât, Nüzhetü l-âdâb, Lisânü l-gayb ve Cümcüme-nâme gibi eserler de bulunmaktadır. Sa dî-i Şirazî Şiraz da doğan Sa dî, ilk eğitimini burada tamamladıktan sonra Moğol istilası üzerine Bağdat a giderek Nizamiye Medresesi nde okumuştur. Bağdat ta eğitimini tamamlayarak Şiraz a dönen Sa dî, aralarında İlhanlı devlet adamı Atâ Melih el-cüveynî (öl. 1281) ile kardeşi Şemseddin el-cüveynî nin (öl. 1284) de bulunduğu bazı devlet adamları ile tanışmış ve bunları öven şiirler yazmıştır. Eserlerine ve ondan bahseden kaynaklara göre, daha sonra Suriye, Hicaz, Anadolu, Mısır, Merakeş, Azerbaycan ve Belh e gittiği anlaşılmaktadır. Bu uzun süren seyahatleri sırasında ünlü mutasavvıflardan Şehabeddin Sühreverdî (öl. 1234) ile tanışmış, 1256 da Şiraz a dönmüştür. Dönemin hükümdarlarından Ebubekir b. Sa d b. Zengî ( ) ile tanışarak dostlu ğunu kazanan Sa dî, Bostân adlı meşhur eserini 1257 de bu hükümdar adına yazmıştır. Gülistân ı ise kendisine büyük saygı gösteren Zengî nin oğlu II. Sa d adına 1258 de yazmıştır. Sa dî, yaşadığı dönemde büyük bir şöhret kazanmış, çağdaşı şairlerden Emir Hüsrev-i Dihlevî ve Hasan-ı Dihlevî gazellerinde onun etkisinde kalmışlardır. Bütün şiirlerinde bilinen ve yaygın olarak kullanılan kelimeleri tercih eden Sa dî, eserlerinde Farsçada kullanılan Türkçe kelimelere de yer vermiştir. Onun şiir ve nesrinin en dikkat çeken özelliği, akıcı ve sehl-i mümtenî olmasıdır. Sa dî, döneminde yaygın nazım şekli olan gazelin müstakil bir nazım şekli haline gelmesini sağlamıştır. Manzum ve mensur eserlerinde atasözlerinden yararlanan Sa dî nin toplumun düşünce ve isteklerine tercüman olan özlü sözleri, halk arasında atasözü gibi yayılmıştır. Sa dî sadece Fars edebiyatını etkilemekle kalmamış, Türk ve Urdu edebiyatlarıyla Batı dünyasında da önemli izler bırakmıştır. Eserleri: Sa dî nin manzum ve mensur eserleri, Ahmed b. Ebubekr-i Bîsütûn tarafından yıllarında Külliyyât adıyla toplanmıştır. Bîsütûn adıyla da tanınan Külliyyât, on altı kitap ile altı veya yedi risâleden meydana gelmektedir. Manzum Eserleri: Bostân (=Sa dî-nâme), Kasâ id-i Arabî, Kasâ id-i Fârisî, Mülemma ât, Tercî ât, Tayyibât, Bedâyi, Havâtîm, Gazeliyyât-ı Kadîm, Sâhibiyye, Mukatta ât, Rübâ iyyât, Müfredât, Hubsiyyât, Hezliyyât, Mudhikât. Mensur Eserleri: Gülistân, Su âl-i Sâhib-dîvân, Takrîr-i Dîbâce, Nasîhatü l-mülûk, Risâle-i Akl u Işk, Mecâlis-i Pencgâne, Risâle-i Selâse (Mülâkat-ı Şeyh Sa dî bâ Abaka Han, Risâle-i Engiyânu, Risâle-i Melik Şemseddin). Sa dî nin Türk edebiyatında etkisi olan eserleri Gülistân ve Bostân ıdır. Gülistân: Sa dî nin bilgi ve tecrübesini belâgat ve fesahatle yoğurup yazıya geçirdiği, manzum ve mensur karışık bir nasihatnâmedir de yazılan bu eser, bir dîbâce (=önsöz, mukaddime) ve sekiz bâbdan (=bölüm) oluşmaktadır. 1. bâbda hükümdarların hâl
57 2. Ünite - Arap ve Fars Edebiyatları 51 ve hareketleri, 2. bâbda, dervişlerin ahlâkı, 3. bâbda kanaatin fazileti, 4. bâbda susmanın faydası, 5. bâbda aşk ve gençlik, 6. bâbda ihtiyarlık, 7. bâbda terbiyenin önemi ve etkisi, 8. bâbda sohbet âdâbı ile ilgili hikâyeler ve fıkralar bulunmaktadır. Sadi nin bu eserinde kendi hayatından izler de yer almaktadır. Başta Türkçe olmak üzere çeşitli dillere çevrilen ve şerhleri yapılan Gülistân ı Seyf-i Serâyî, 1391 de Kıpçak Türkçesine çevirmiştir. Za îf î nin (öl den sonra) Kitâb-ı Nigâristân ve Hadîka-i Sebzistân ı, Gülistân ın manzum Türkçe tercümesidir. Üsküdarlı Sâfî nin Cidâl-i Sa dî Bâ-Müdde î isimli mesnevisi, Gülistân da anlatılan bir hikâyenin tercümesidir. Câmî nin Bahâristân ı ile Kemal Paşazâde nin (öl. 1534) Nigâristân ı, Gülistân a nazire olarak yazılmış eserlerdir. Türkçe şerhleri içinde en tanınmış ve önemli olanı Sûdî (öl. 1596) nin şerhidir. Ayrıca, Şâhidî (öl. 1550), Şem î (öl ), Hevâyî-i Bursevî (öl. 1608) ve Hüseyin el-kefevî (öl. 1602) nin şerhleri bulunmaktadır. Lâmi î (öl. 1532) ise Gülistân ın dîbâcesini şerh etmiştir. Bostân: Şeh-nâme vezni olan fe ûlün fe ûlün fe ûlün fe ûl kalıbıyla yazıl mış bu eser, ahlâkî bir mesnevidir. Adalet, ihsan, mertlik, tevazu, rıza, kanaat, terbiye, şükür, tevbe vs. konuların işlendiği on bâbdan oluşmaktadır. Nasihatle rin arasında anlatılan fıkralar ve hikâyeler ile esere akıcılık sağlanmaya çalışılmıştır. Fikirler ve nükteler, hikmetli bir söyleyiş içinde fakat süsten uzak, kolay anlaşılır bir şekilde ifade edilmiştir. Gülistân da olduğu gibi bir sehl-i mümtenî üslubu görülen Bostân, ifade yönünden sağlamdır. Gülistân gibi İslam âleminde yüzyıllar boyu büyük ilgi görmüş, medreselerde ders kitabı olarak okutulmuş ve çok sayıda tercümesi ve şerhi yapılmıştır. Ferheng-nâme-i Sa dî, Hoca Mesud tarafından Bostân ın kısaltılarak manzum şekilde Türkçeye yapılan ilk tercümesidir (1354). Hâfız-ı Şirazî Hâfız ın hayatı hakkında çok az bilgi vardır; bunlar da rivayetlere dayanmaktadır. Şiirlerinden iyi bir öğrenim gördüğü anlaşılan Hâfız, Zemahşerî nin (öl. 1143) Keşşâf ını, Sekkâkî nin (öl. 1299) Miftâhu l-ulûm unu, Mutarrizî nin (öl. 1213) Misbâh ını, Urmevî nin (öl. 1283) Mefâtihü l-envâr ını, Adudüddin el-îcî nin (öl. 1355) Mevâkıf ını okumuştur. Öğrenimi sırasında Kur an-ı Kerim i ezberlediği için Hâfız lakabını almıştır. Şiirlerinden dinî ilimlerin yanında başta Arap edebiyatı olmak üzere çok iyi bir edebiyat kültürü aldığı, dönemin musikisi ve çeşitli sanatları hakkında bilgi edindiği anlaşılmaktadır. Timur, Şiraz ı fethettiği zaman onunla görüştüğü rivayet edilir. Hâfız, yılları arasında Şiraz da hüküm süren İncû hanedanı hükümdarlarından Ebû İshak, oğlu Şah Şüca ve Zeynelâbidîn zamanlarında sarayda bulunmuş ve bu sürede rahat bir hayat geçirmiştir. Zeynelâbidîn in ölümüyle hayatında sıkıntılar başlayan Hâfız, yılında Şiraz da ölmüş ve bugün türbesinin bulunduğu Hâfıziye semtine gömülmüştür. Kasîde, rüba î ve kıt a nazım şekilleriyle yazdığı şiirleri de bulunan Hâfız, Fars edebiyatının en başarılı gazel şairidir. Onun gazelleri bu nazım şeklinin en gelişmiş örnekleridir. Hâfız, ilmî, ahlakî ve felsefî mazmunların bulunduğu gazellerinde bir çok edebî sanata yer vermesine rağmen manayı ve ifadeyi bu sanatlarla boğmamıştır. Onun en önemli özelliği, dilinin sade, açık ve veciz olmasının yanında şiirlerinin akıcı ve âhenkli olmasıdır. Şiirlerinde Hâcû-yi Kirmanî, Selmân-ı Sâvecî ve Hayyâm ın etkileri görülen Hâfız, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sa dî-i Şirazî ve Kemâleddîn-i İsfahanî gibi şairlerden de iktibaslarda bulunmuş, onların şiirlerine nazireler yazmış veya şiirlerini tazmin etmiştir. Serbest bir dünya görüşüne sahip olan Hâfız, insana saadet veren bu felsefesi ile karışık siyasî ortam içindeki kitlelere teselli kaynağı olmuştur. Yunus Emre gibi insana saygıya büyük önem veren Hâfız, insanı incitmeyi de büyük günah saymıştır. Hâfız ın bilinen tek eseri, başkaları tarafından derlenen Divan ıdır. Hâfız Divanı, Türk edebiyatında Mesnevî ve Gülistân dan sonra en çok okunan Farsça eserdir.
58 52 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Lisânü l-gayb adı da verilen Hâfız Divanı, uzun süre bir fâlnâme (=fal kitabı) olarak da kullanılmıştır. Hâfız ın İslam âleminde Sa dî gibi geniş bir etkisi olmuş, şiirleri çok okunmuştur. Adnî (Mahmud Paşa, öl. 1474), Hâfız ın gazellerine nazireler söylemiş, Bâkî ise onun gazellerini tahmîs etmiştir. Divan ına Sürûrî, Şem î, Sûdî ve Mehmed Mehdî Konevî (XIX. yy.) Türkçe şerhler yazmışlardır. Hâfız Divanı, -yukarıda belirtilen şerhlerdeki çeviriler dışında- Türkçeye ilk defa Abdülbaki Gölpınarlı tarafından tercüme edilmiştir (1944). Câmî (Molla Câmî) Asıl adı Nureddin Abdurrahman b. Ahmed dir. Horasan ın Câm şehrinin Harcird kasabasında doğmuştur. Birinci Divan ının mukaddimesinde doğduğu şehre nispetle ve Ahmed-i Nâmekî-i Câmî nin (öl. 1141) hatırasına saygısından dolayı Câmî mahlasını aldığını belirtir. Herat taki Nizamiye Medresesi ve Semerkand daki Uluğ Bey Medresesi nde öğrenim görmüş, devrinin önde gelen âlimleri olan Mevlânâ Cüneyd-i Usûlî, Seyyid Şerîf el-cürcânî nin öğrenci Ali es-semerkandî ile Taftâzânî nin öğrencisi Şahâbeddin Muhammed el-câcermî den dersler almıştır. Ayrıca Uluğ Bey Medresesi nde Bursalı Kadızâde-i Rûmî den de (öl. 1437) riyâziyyât (=matematik bilgileri) dersleri almış ve ünlü astronomi ve matematik âlimi Ali Kuşçu (öl. 1474) ile riyâzî konularda çalışmalar yapmıştır. Herat ta Sultan Hüseyn-i Baykara nın kendisi için yaptırdığı medresede Arap dili ve edebiyatı, hadis ve tefsir dersleri okutan Câmî, 1492 de burada vefat etmiştir. Gençliğinden beri Nakşibendiye tarikatı vasıtasıyla tasavvufla ilgilenen Câmî, Semerkand da önce Nakşibendî şeyhlerinden Sa deddîn-i Kaşgarî ye, onun vefatından sonra da yerine geçen Hâce Ubeydullah Ahrâr a bağlanmıştır. Hayatı âlimler, sûfîler arasında geçen Câmî, Türkler ile sıkı münasebette bulunmuş, özellikle Ali Şir Nevâî nin eserlerini okuyup takdir etmiş ve onun şiirlerine Farsça nazireler yazmıştır. Ali Şir Nevâî de Hamse sinde Câmî yi metheden kasidelere yer vermiştir. Hüseyn-i Baykara ve Ali Şir Nevâî, Câmî nin eserlerini yazdırmak için hattatlar tutmuşlar, ayrıca bu eserleri süslemeleri için Bihzâd ve Kâsım Alî gibi ressamları görevlendirmişlerdir. Eserlerine göre Câmî nin Karakoyunlu Cihân Şâh, Akkoyunlu Uzun Hasan ve Yakup ile Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmed ve II. Bayezid ile dostane ilişkilerinin olduğu ve haberleştikleri anlaşılmaktadır. Klâsik dönem İran şiirinin son temsilcisi kabul edilen Molla Câmî, manzum ve mensur eserleri ile Türk şair ve yazarlarınca örnek alınmıştır. Câmî nin Eserleri Heft Evreng: Büyük ayı burcundaki yedi yıldıza verilen Farsça isimdir. Manzum Eserleri 1. Divan(ları): Câmî, kaside, tercî -i bend, terkîb-i bend, gazel, kısa mesnevi, kıt a, rüba î ve muammalardan oluşan şiirlerini üç divanda toplamış ve Ali Şir Nevâî nin isteği üzerine bu divanların her birini yazıldıkları dönemleri belirtecek şekilde adlandırmıştır. Üç divanına yazdığı mukaddimelerde (=önsöz), sözün öneminden, yazarlık gibi şairliğin de asla vazgeçilmeyecek işlerden olduğunu belirterek şiir ve edebiyatın değerini, âyet ve hadislerden getirdiği delillerle açıklamaya çalışmıştır. Gençlik dönemi şiirlerinin yer aldığı ve Fâtihatü ş-şebâb adını verdiği ilk divanını 1479 da, orta yaş şiirlerinin yer aldığı Vâsıtatü l- Ikd adlı ikinci divanı 1489 da ve yaşlılık dönemi şiirlerinden oluşan Hâtimetü l-hayât adlı üçüncü divanını ise de düzenlemiştir. Câmî nin divanlarının İstanbul, İran, Leknev, Kanpûr ve Lahor da baskıları yapılmıştır. 2. Heft Evreng: Câmî, İran edebiyatında Nizâmî ile başlayan hamse geleneğine uyarak önce Tuhfetü l-ahrâr, Sübhatü l-ebrâr, Yûsuf u Züleyhâ, Leylî vü Mecnûn, Hıred-nâme-i İskenderî yi yazmış, daha sonra Silsiletü z-zeheb ve Salamân u Absâl ı da ekleyerek mesnevilerinin sayısını yediye çıkarmış ve Heft Evreng adı altında toplamıştır.
59 2. Ünite - Arap ve Fars Edebiyatları 53 Tuhfetü l-ahrâr: Nizâmî nin Mahzenü l-esrâr ına ve Emir Hüsrev-i Dihlevî nin Matla u l-envâr ına nazire olarak 1481 de yazılan bu eser, dinî, ahlâkî ve edebî konuları içeren 20 makale (=bölüm, hikâye)den oluşmaktadır. Son makalede, oğlu Yûsuf Ziyâeddin için yazdığı bir öğüt bulunmaktadır. Câmî bu eserini şeyhi Ubeydullah Ahrar a ithaf etmiştir. Sübhatü l-ebrâr: Konu itibariyle Tuhfetü l-ahrâr a benzeyen eser Hüseyn-i Baykara ya ithaf edilmiştir. Eser, dinî, tasavvufî ve ahlâkî konuların yer aldığı kırk bölümden oluşmaktadır. Yûsuf u Züleyhâ: Câmî, Yusuf kıssasından hareketle 1483 de yazdığı bu mesnevisini Sultan Hüseyn-i Baykara ya sunmuştur. Câmî nin tanınmış eserlerinden olan mesnevi, Nizâmî nin Hüsrev ü Şîrîn i ile aynı vezindedir. Leylâ vü Mecnûn: Câmî, bu eserini 1484 te Nizâmî ve Emir Hüsrev-i Dihlevî nin Leylâ vü Mecnûn una nazire olarak yazmıştır. Celîlî nin (öl. 1569) Leylâ vü Mecnûn unda etkisi görülen eser, Fransızcaya ve Almancaya tercüme edilmiştir. Hıred-nâme-i İskenderî: İskender in akıl kitabı anlamına gelen bu mesnevide Aristo, Eflatun ve Sokrat gibi filozofların İskender e öğütleri, İskender ile bu filozoflar arasındaki konuşma ve mektuplaşmalar yer almakta dır. Nizâmî nin İskender-nâme sine nazire olarak yazılan mesnevi, Sultan Hüseyn-i Baykara ya ithaf edilmiştir. Lâmi î tarafından Türkçeye çevrilen eser, Taşkent ve Leknev de basılmıştır. Silsiletü z-zeheb: Ahlâkî, dinî ve felsefî çeşitli konularda yazılmış üç ciltten oluşan bir eserdir beyit olan bu mesnevinin Hüseyn-i Baykara ya ithaf edilen birinci bölümünde tasavvufî ve ahlâkî konular işlenmiş; ikinci bölümde ilâhî aşk konusu sûfîlerin menkıbeleri ve sözleriyle desteklenerek açıklanmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölüm ise 500 beyitten oluşan kısa bir mesnevi olup II. Bayezid e ithaf edilmiştir Salamân u Absâl: 1130 beyitten oluşan bu mesnevinin konusu, Tevrat taki Salamon ve Absalon un İskenderiye mektebi vasıtasıyla Yunancadan Arapçaya ve oradan da bütün yakın doğuya geçen hikâyesine dayanmaktadır. Ruhun şehvet ve hazla mücadelesinin işlendiği bu mesnevide Salamân, hikmet ve zekâyı; Absâl ise nefis ve şehvetin sebep olduğu karışıklıkları temsil etmektedir. Mensur Eserleri Bahâristân: Câmî, Sa dî nin Gülistân ını örnek alarak 1487 yılında yazdığı bu eseri Sultan Hüseyn-i Baykara ya ithaf etmiştir. Eser, düzenleniş biçimi ve üslup yönünden Gülistân a benzer ancak muhteva açısından farklıdır. Ravzatü l-ahyâr ve Tuhfetü l-ebrâr adlarıyla da anılan Bahâristân, Gülistân gibi manzum-mensur karışık bir eser olup bir mukaddime, sekiz ravza (=bölüm) ve bir hâtimeden (=sonuç) meydana gelmiştir. Birinci bölüm tasavvufa, ikincisi ahlâka, üçüncüsü siyasete, dördüncüsü cömertliğe, beşincisi aşka, altıncısı latifeye, yedincisi şiire ve sekizincisi hayvan hikâyeleri ve bu hikâyelerden çıkarılması gereken derslere ayrılmıştır. Nefehâtü l-üns min Hazarâti l-kuds: Meşhur mutasavvıflar hakkında bilgilerin yer aldığı ve çeşitli tasavvufî terimlerin açıklandığı bir eserdir. Ali Şir Nevâî tarafından Nesâimü l-mahabbe adıyla Çağatay Türkçesine çevril miştir. Şevâhidü n-nübüvve: Câmî, peygamberliğin delilleri ve Hz. Peygamber in risaletinden, ehl-i beyt ve sahâbeden başlayarak din büyüklerinin hayatı ve faziletlerinden bahsettiği bu eserini, Ali Şir Nevâî nin isteği üzerine 1480 yılın da yazmıştır. Nefehâtü l-üns ü tamamlar mahiyette olan bu eseri, Lâmi î, Ahizâde Abdülhalim Efendi ve Senâî Muhammed Efendi Türkçe ye çevirmiş lerdir. Levâyih: Câmî nin mistik konuları ele aldığı ve rüba îlerinin de bulunduğu bir eserdir. Onun Şerh-i Rubâ iyyât ve Levâmî adlı eserleri de aynı tür ve konudadır. Bu üç eser, İstanbullu İsmail Müfid Efendi tarafından Mecmû a-i Molla Câmî adıyla yayımlanmıştır.
60 54 Resim 2.1 Câmî nin Bahâristân ının İlk Sayfası 4 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Fevâidü z-ziyâiyye fî Şerhi l- Kâfiye: Câmî, Cemâleddin İbnü l- Hâcib in el-kâfiye sinin şerhi olan bu eserini oğlu Ziyâeddin Yûsuf için 1492 de yazmıştır. Şerh-i Molla Câmî, Molla Câmî veya Câmî adlarıyla da anılan Arap gramerine dair bu eser, Türk medreselerinde uzun süre ders kitabı olarak okutulmuştur. Câmî nin bunlardan başka Nakdu n-nusûs fî Şerhi l-füsûs, Şerhu Füsûsu l-hikem, Eşi atü lleme ât, Risâle-i Tehlîliyye, Risâle fî l- Vücûd, Serrişte-i Tarîk-i Hâcegân, Tefsîrü l-kur ân, Risâle-i Şerh-i Hadîs, Risâle der-menâsikü l-hacc, Risâle der-ilm-i Kâfiye, Tecnîsü l- Lugat, Kitâb-ı Sarf, Risâle-i Mûsikî, Risâle-i Münşe ât, Risâle-i Kübrâ der-mu ammâ, Risâle-i Mutavassıt der-mu âmmâ, Risâle-i Sagîr der-mu ammâ, Risâle der-beyân-ı Kavâ id-i Mu ammâ, ed-dürretü l- Fâhire, Şerh-i Mimiyye-i Hariyye-i Fâriziyye, Şerh-i Kasîde-i Tâ iyye, Risâle der-şerh-i Rubâ iyyât, Levâmi, Risâle-i Şerh-i Beyt-i Hüsrev-i Dihlevî, Risâle-i Şerh-i Beyteyn-i Mesnevî-i Mevlevî, Risâle fi l-arûz, Risâletü Tahkik Mezhebu Sûfiyye ve Mütekellimîne ve Hükemâ, Risâletü Târîh-i Sûfiyâne, Terceme-i Erba în Hadis, Menâkıb-ı Hazreti Mevlevî, Menâkıb-ı Şeyhü l-islâm Hâce Abdullah Ensârî ve Sübhanân-ı Hâce Parsâ isimli eserleri de bulunmaktadır. Câmî nin yukarıda adı geçen eserlerinden Hadîs-i Erba în ini Ali Şir Nevâî (öl. 1501, Çağatayca), Fuzûlî (öl. 1556), Hâkânî (öl ) ve Nâbî (öl. 1712); Risâle-i Şerh-i Beyteyn-i Mesnevî-i Mevlevî sini Hoca Neş et Türkçeye tercüme etmişlerdir. Risâle-i Sagîr der-mu amma isimli eserini ise Bihiştî Ramazan de Şerh-i Manzume-i Mu amma adıyla Türkçe şerh etmiş tir. Kemal Paşazâde (öl. 1533) de Kâfiye Risâlesi ni yazarken Molla Câmî nin Risâle-i Kâfiye sini esas almış, ancak birçok hususta Câmî ye muhalefet etmiştir. Lâmi î, Molla Câmî nin pek çok eserini Türkçeye tercüme ettiği için Câmî-i Rûm lâkabı ile anılmıştır. Osman Şems (öl. 1893), Molla Câmî nin iki gazelini taştir etmiştir. Hamsenin tanımını yapınız ve Fars edebiyatında yazılan ilk hamse hakkında bilgi veriniz.
61 2. Ünite - Arap ve Fars Edebiyatları 55 Özet 1 Arap edebiyatının tarihî sürecini tanımak ve açıklamak. Arap edebiyatının tarihi süreci: Arap edebiyatını, tarihi gelişim ve değişime göre Cahiliye devri edebiyatı, İslamî devir edebiyatı, Abbâsîler ve Endülüs Emevîleri devri edebiyatı, Abbâsîlerden sonra XIX. yüzyıl başlarına kadar uzanan dönem (Çöküş Dönemi) ve Yeni Arap Edebiyatı (XIX. yüzyıldan günümüze kadar gelen dönem; Modern Dönem) şeklinde dönemlere ayırmak mümkündür. Arap toplumunda, sosyal hayatta önemli bir yeri ve tesiri olan şiirlerin ilk örnekleri Cahiliye Dönemi diye isimlendirilen İslam öncesine aittir. İslamdan önceki Arap şiirinin en güzel örnekleri el-mu allakat adı altında bir araya getirilerek Kâbe nin duvarına asılmıştır. Kâbe ye şiirleri asılan şairler; İmru u l- Kays, Tarafa, Züheyr, Lebîd, Amr b. Kulsûm, Antere (veya el-hâris bin el-hillize) ve en-nâbigat ez-zubyânî (veya el-a şâ) olup bu yedi şairin şiiri el- Mu allakatu s-seb a (yedi mu allaka= yedi askı) şeklinde adlandırılmıştır. Emevîler döneminde ( ) şiir, düşünce ve üslup bakımından Cahiliye dönemi şiirinin özelliklerine daha çok benzer hale gelmiştir. Ancak övgü (medh), yergi (hicv), fahr (övünme) ve risânın (mersiye) ana konuyu teşkil ettiği şiirdeki kabilecilik düşüncesinin yerini, siyasî taassup ve şairler arasındaki karşı koyuşlar (nekâiz) almıştır. Bu dönemin üç büyük hiciv şairi Ahtal, Ferezdak ve Cerîr methiyelerinden çok bu özellikleriyle ün kazanmış tır. VIII. yüzyıldan itibaren Abbâsîlerin ( ) hilafete geçmesi, Farsların Araplar üzerinde etkin hale gelmesi, hilafet merkezinin Şam dan Irak a taşınmasıyla Arap edebiyatında Fars medeniyetinin etkisi görülür. Beşşâr b. Bürd ile Ebû Nuvâs Fars asıllı ve serbest davranan şairlerin öncüsüdür. Daha çok dinî şiirleriyle tanınan Ebu l-atâhiye, Arap şiirinin mükemmel örneklerini bir araya getiren el-hamâse nin yazarı Ebû Temmâm, İbnu l- Mu tez, döneminin önemli edebî şahsiyetlerindendir. Moğolların önce Orta Asya ve İran ı, sonra 1258 yılında Bağdat ı istila etmeleriyle Arabistan sahasında büyük bir çöküş dönemi yaşanmış ve edebiyata da yansıyan bu durum XIX. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Ancak İslam coğrafyasında daha önceki asırlarda diğer bölgelerde başlamış olan Arapça eser verme geleneği Selçuklu, Endülüs, Osmanlı, Timurlu gibi devletlerin bulunduğu bölgelerde devam etmiştir. 2 Fars (İran) edebiyatının tarihî sürecini tanımak ve açıklamak. Milattan önce VI-V. yüzyıllarda İran da şiir ve edebiyat geleneğinin olduğu anlaşılmakla birlikte o dönemden günümüze herhangi bir örnek ulaşmamıştır. Zerdüşt ün kutsal kitabı olan ve Sâsânîler döneminde yazıya geçirilen Avesta, Fars edebiyatının en eski örneklerinden biridir. İlk tezkirelerde İslamiyetten önce Farsça şiir söyleyen ilk ve tek kişi olarak Behrâm-ı Gûr un adı geçer. Ayrıca Ebû Nuvâs gibi bazı Arapça şiir söyleyen İranlı şairlerin ilk İslamî dönemler deki şiirlerinde Farsça kelime ve ibarelere yer verdiği görülmektedir. İslam dan sonra ilk Yeni Farsça şiirler, Tâhirîler ve Saffârîler zamanında yazılan ancak, bazıları bu döneme ait oldukları tartışılan az sayıdaki şiirlerdir. Kaside şeklinde olan bu ilk şiirlerde, Arapça kasideler örnek alınmıştır. Farsça şiir söyleyenler arasındaki ilk büyük şair, Rûdekî dir. Senâî, Hâkânî, Cemâleddîn-i İsfahanî, Nizâmî ve Attâr Fars edebiyatının tanınmış mutasavvıf şairleridir. Mevlânâ ise tasavvufî şiirde en önde gelen şahsiyet olmuştur. Fars şiirinde İslam dan sonra, ortak özelliklere ve anlatım tarzlarına göre Türkistan/Horasan Üslubu, Irak/Selçuklu Üslubu, Hint Üslubu ve Geriye Dönüş Üslubu şeklinde adlandırılan çeşitli üsluplar görülür. Bu üsluplar arasındaki geçiş zamanlarında görülen çeşitli üsluplar için de Sebk-i Türkistanî, Sebk-i Horasanî, Ara Dönem Üslubu, Azerbaycan Üslubu ve Mekteb-i Vukû adları kullanılmıştır. Meşrutiyet dönemi şiir anlayışından sonra Fars şiirinin yapısında ve muhtevasında yeniliklerin olduğu tarza ise Yeni Şiir Üslubu denmiştir. Farsça nesirde de zamanla birbiriyle farklılaşan dönemler oluşmuştur. IX. yüzyılın sonlarından XI. yüzyılın ortala-rına kadar (Sâmânîler Dönemi) nesir; sade, kolay anlaşılır ve sonraki dönemlere göre daha az Arapça kelimeler barındırırken, XI. yüzyılın ortalarından XII. yüzyıl ortalarına kadar (Gazneli ve Selçuklu Dönemi) cümleler uzamış ve Arapça kelimeler çoğalmıştır. XII. yüzyılın ikinci yarısında (II. Selçuklu ve Hârezmşâhlar Dönemi) nesirde seci ve Arapça kelimeler gittikçe artmıştır. XIII. yüzyıldan XVIII. yüzyıla kadar olan dönemde nesir (Irak üslubu -Sanatlı Nesir Dönemi) sanatlı bir görünüme bürünmüştür.
62 56 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı 3 Türk edebiyatında etkisi olan Fars şair ve yazarları ile eserleri hakkında değerlendirmeler yapmak. Türk şair ve yazarları etkileyen, eserlerinin Türkçe tercümesi ve şerhi yapılan Fars şair ve yazarları ile eserleri şunlardır: Firdevsî: Şeh-nâme; Genceli Nizamî: Fars edebiyatında ilk hamse sahibi şairdir. Penc Genc adıyla bilinen Hamse sinde yer alan mesnevileri Mahzenü l-esrâr, Hüsrev ü Şîrîn, Leylâ vü Mecnûn, Heft Peyker, İskendernâme dir. Ferîdüddîn-i Attâr: İlâhî-nâme, Esrârnâme, Musîbet-nâme, Hüsrev-nâme, Muhtar-nâme, Mantıku t-tayr, Bülbül-nâme, Pend-nâme, Divan ve Tezkiretü l-evliyâ; Sa dî-i Şirazî: Manzum ve mensur çok sayıda eseri bulunan Sa dî nin en tanımış eserleri Bostân ve Gülistân dır. Hâfız-ı Şirazî: Bilinen tek eseri, başkaları tarafından derlenen Divan ıdır. Câmî: Kaynaklarda Câmî nin Farsça ve Arapça kırk beşten fazla eserinin olduğu belirtilse de bunların bir kısmı günümüze ulaşmamıştır. Câmî nin değişik dönemlerde yazdığı şiirlerini topladığı üç Divan ı ve yedi mesnevisine yer verdiği Heft Evreng i dışındaki eserleri mensurdur. Heft Evreng de yer alan mesneviler, Tuhfetü l- Ahrâr, Sübhatü l-ebrâr, Yûsuf u Züleyhâ, Hıred-nâme-i İskenderî, Silsiletü z-zeheb ve Salamân u Absâl dır. Câmî nin Türkçe tercümesi ve şerhi yapılan veya medreselerde uzun süre okunan mensur eserleri Bahâristân, Nefehâtü l-üns min Hazarâti l-kuds, Şevâhidü n-nübüvve, Levâyih ve Fevâidü z-ziyâiyye fî Şerhi l-kâfiye dir. Yukarıda isimleri ve eserleri belirtilen şair ve yazarlardan başka, Enverî, Urfî, Hâkânî, Şebüsterî, Sâib-i Tebrîzî, Unsurî, Şevket-i Buhârî ve Bîdil gibi tanınmış Fars şairleri, Türk şairlerini etkilemişlerdir.
63 2. Ünite - Arap ve Fars Edebiyatları 57 Kendimizi Sınayalım 1. Arap edebiyatının ilk şiir örnekleri hangi döneme aittir? a. Emevîler dönemi b. Abbâsîler dönemi c. Çöküş dönemi d. Endülüs Emevîleri dönemi e. Cahiliye dönemi 2. Aşağıdakilerden hangisi Kasîdetü l-bürde şairidir? a. Ka b bin Züheyr b. Lebîd bin +Rebî a c. Abdullah bin Revâha d. Hassan bin Sâbit e. el-hansâ 3. Cahiliye dönemi Arap edebiyatında da yaygın olarak görülen nesir türü aşağıdakilerden hangisidir? a. megâzî b. kısas c. siyer d. hitâbet e. mürâselât 4. Fars edebiyatında Farsça şiir söyleyen ilk şair aşağıdakilerden hangisidir? a. Behrâm-ı Gûr b. Firdevsî c. Nizâmî d. Rûdekî e. Ömer Hayyâm 5. Aşağıdakilerden hangisi Fars edebiyatında görülen üsluplara verilen adlardan biri değildir? a. Selçuklu üslubu b. Kûfe okulu c. Horasan üslubu d. Hint üslubu e. Geriye dönüş üslubu 6. Fars edebiyatında dinî, tasavvufî ve ahlâkî düşünceleri şiirlerine ilk kez başarıyla aktaran şair aşağıdakilerden hangisidir? a. Mevlânâ b. Attâr c. Senâî d. Fahreddîn-i Irakî e. Câmî 7. İskender-nâme türü eserlerin yazılmasına örnek olan ilk eser aşağıdakiler den hangisi dir? a. Camasb-nâme b. İskender-nâme c. Sam-nâme d. Cihângir-nâme e. Şeh-nâme 8. Fars edebiyatının bilinen ilk hamse şairi aşağıdakilerden hangisidir? a. Nizâmî b. Câmî c. Emîr Hüsrev-i Dihlevî d. Hâcû-yi Kirmanî e. Molla Câmî 9. Câmî nin çok sayıda eserini Türkçeye tercüme ettiği için Câmî-i Rûm lakabını alan şair-yazar aşağıdakilerden hangisidir? a. Mehmed Fevzî b. Şem î c. Lâmi î d. Ref et e. Hâcibî 10. Aşağıdakilerden hangisi Fars edebiyatında gazel şairi olarak tanınır? a. Firdevsî b. Sa dî c. Câmî d. Hâfız e. Urfî
64 58 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı 1. e Yanıtınız yanlış ise Cahiliye Dönemi konusunu yeniden gözden geçiriniz. 2. a Yanıtınız yanlış ise İslamî Dönem konusunu yeniden gözden geçiriniz. 3. d Yanıtınız yanlış ise Nesir Türleri ve Nesir Türü Eser Yazılan Alanlar konusunu yeniden gözden geçiriniz. 4. a Yanıtınız yanlış ise Fars Edebiyatı konusunu yeniden gözden geçiriniz. 5. b Yanıtınız yanlış ise Fars Edebiyatında Görülen Üsluplar konusunu yeniden gözden geçiriniz. 6. c Yanıtınız yanlış ise Türkistân/Horasan Üslubu konusunu yeniden gözden geçiriniz. 7. e Yanıtınız yanlış ise Firdevsî konusunu yeniden gözden geçiriniz. 8. a Yanıtınız yanlış ise Nizâmî konusunu yeniden gözden geçiriniz. 9. c Yanıtınız yanlış ise Câmî konusunu yeniden gözden geçiriniz. 10. d Yanıtınız yanlış ise Hâfız konusunu yeniden gözden geçiriniz. Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Sıra Sizde 1 Arap edebiyatının Cahiliye döneminde ve bu dönemin şiir anlayışının devam ettiği VII. yüzyılın birinci yarısında görülen ilk nazım şekilleri recez ve kasîd dir. Yapı bakımından diğerlerinden çok farklı olan recez, aruzun aynı adı taşıyan bahriyle yazılır. Recez, mısraları kendi aralarında kafiyeli, ancak bir mısra uzunluğunda kısa beyitlerden meydana gelir. Recez, el-ağleb b. Cüşem el-iclî tarafından daha sonra planı kaside şeklinde, uzun şiir haline getirilmiştir. İclî nin şekillendirdiği ve sonraları gittikçe rağbet gören bu yeni tip recezlere urcûze denmiştir. Urcûzeler, Arap şiirinde müzdevic şiir veya müzdevice denilen mesnevi nazım şeklinin doğmasını da sağlamıştır. Kasîd, receze göre ikişer mısra uzunluğunda birbiri ile kafiyeli beyitlerden oluşan ve aruz vezniyle yazılan manzumedir. Kasîd ile aynı kökten türeyen kaside ise, kasîd şeklinde fakat, ondan daha uzun bir şiir olup belli konuların dâhilî bir plan içinde işlendiği nazım şeklidir. Arap şiirinde, kasidenin nesîb kısmından ayrı, müstakil aşk şiirleri nazmetmeye tegazzül denmiştir. İran ve Türk edebiyatlarında görülen gazel, Arap şiirinde yoktur. Gazel nazım şekli, klasik biçimini İran edebiyatında kazanmıştır. Sıra Sizde 2 Arap edebiyatında hikâye yerine önceleri esmâr, hurâfât, kısas, rivâyet, ahbâr, ahâdis, emsâl ve nevâdir kelimeleri kullanılmıştır. Esmâr, gece toplantılarında söylenen masallar; hurâfât, gerçekle ilgili olmayan uydurma masallar; kısas, peygamberlerin başından geçen ibret verici olaylar; rivâyet, birisinden aktarılan sözler; ahbâr ve ahâdis, çeşitli konulardaki sözler; emsâl, bir düşünceyi veya ibret verici bir hayat sahnesini anlatan eserler ve nevâdir ise birbiriyle ilgisi olmayan zarif ve nükteli küçük hikâyelerdir. Sıra Sizde 3 Fars şiirinde İslam dan sonra görülen başlıca üsluplar; Türkistan/Horasan Üslubu, Irak/Selçuklu Üslubu, Hint Üslubu ve Geriye Dönüş Üslubudur. Bu üsluplar arasındaki geçiş zamanlarını, ayrıca farklı üslup veya dönem adlarıyla isimlendirme ihtiyacı da duyulmuştur. Bundan dolayı Sâmânîler zamanındaki üsluba Sebk-i Türkistanî, Gazneliler dönemi ile Selçukluların ilk yılları için Sebk-i Horasanî, Irak Üslubu na geçilirken, yani XII. yüzyıl için Ara Dönem üslubu veya aynı dönemde İran ın batısı için Azerbaycan Üslubu, Irak üslubu ndan Hint üslubu na geçiş dönemi için ise Mekteb-i Vukû (XVI. yüzyıl) adları kullanılmıştır. Meşrutiyet dönemi şiir anlayışından sonra Farsçada Yeni Şiir Üslubu adıyla yapıda ve muhtevada yeniliklere gidilmiştir. Sıra Sizde 4 Hamse, Fars (İran) ve Türk edebiyatında beş mesnevinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan eserlere verilen addır. Fars edebiyatında ilk hamse, Nizâmî nin Penc Genc (= beş hazine) adlı, Mahzenü l-esrâr, Hüsrev ü Şîrîn, Leylâ vü Mecnûn, Heft Peyker ve İskender-nâme mesnevilerinin bulunduğu, yaklaşık beyitten oluşan eseridir. Fars edebiyatında türünün en güzel örneği olan ve tamamlanması yıl sürdüğü kabul edilen bu Hamse ye Emir Hüsrev-i Dihlevî, Şemseddin-i Kâtibî-i Nişâbûrî, Molla Câmî, Feyzî-i Hindî, Hâcû-yi Kirmanî gibi şairler nazire yazmışlardır.
65 2. Ünite - Arap ve Fars Edebiyatları 59 Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar Akpınar, A. (1990). Nizâmî İlyas TDEA, 7, İstanbul: Dergâh Yayınları. Aksoy, H. (1977). Câmî, TDEA, 2, İstanbul: Dergâh Yayınları. Allan, J. (1997). Sa dî, İA, 10, MEB Yayınları. Avşar, Z. (2007). Evrensel Bir Hikâye: Salamân u Absâl ve Kökeni, Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 2/4 Fall. Ayan, G. (1996). Tebrizli Ahmedi, Esrar-name (İnceleme- Metin), Ankara: TTK Yayınları. Ayan, G. (2007). Tebrizli Ahmedi ve Esrar-name İsimli Mesnevisi, Turkish Studies/Türkoloji Araştırmaları, Volume 2/3, Summer. Aydın, M. (2006), Müveşşah, TDVİA, 32, İstanbul. Barthold, V.V. (1981). Türkistan, Haz. Hakkı Dursun Yıldız, İstanbul. Berthels, E. (1997). Nizâmî, İA, 9, MEB Yayınları. Corci Zeydan (tarihsiz), Târîhu âdâbi l-lugati l-arabîye, nşr. Sevki Dayf, I-IV, Kahire, I. Çetin, N. M. (1991). Arap (Edebiyat), TDVİA, 3, İstanbul. Çetin, N. M.(1973). Eski Arap Şiiri, İstanbul. Çiçekler, M. (2008). Sa dî-i Şîrâzî, TDVİA, 35, İstanbul. Ferideddin-i Attâr, (1993). İlâhiname, çev. Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul: MEB Yayınları. Firdevsî, (1992). Şehnâme, I-III, Çev. Necati Lugal, İstanbul: MEB Yayınları. Gökyay, O. Ş. (1997), İskender-nâme, İA, 5-2, MEB Yayınları. Gülşehrî, (1957). Mantıku t-tayr [Tıpkı Basım], (Önsözü Yazan: Agâh Sırrı Levend), Ankara: TDK. Gürer, A. (1987). Hafız Divanı nın Türkçe Tercüme ve Şerhleri, AÜSBE, YL Tezi, Ankara. Hannâ el-fâhûrî (1991), el-mûcez fi l-edebi l-arabî ve Târîhihi, II, Beyrut. Karaismailoğlu, A. (2001). Klâsik Dönem Türk Şiiri İncelemeleri, Ankara. Karaismailoğlu, A. (2002). İslâmiyet Sonrasında İlk Farsça Şiirlerde Türkler, Türkler, 5, Ankara. Karaismailoğlu, A. (2002). Karşılaştırmalı Edebiyat araştırmaları Açısından Klâsik Türk Edebiyatı ile İran Edebiyatı, Bilig, Güz, S. 23. Kanar, K. (1996). Firdevsî TDVİA, 13, İstanbul. Kanar, K. (2007), Nizâmî-i Gencevî, TDVİA 33, İstanbul. Kara, K. (1998). Şehnâme, TDEA, 8, İstanbul: Dergâh Yayınları. Karahan, A. (1995). Enverî, TDVİA, 11, İstanbul. Karlığa, H. B. (1996). Gazzâlî (Eserleri), TDVİA, 13, İstanbul. Kartal, A. (2010) Şiraz dan İstanbul a Türk- Fars Kültür Coğrafyası Üzerine Araştırmalar, İstanbul: Kurtuba Kitap. Kedkenî, Muhammed Rizâ Şefî î (1366), Suver-i hayâl der şi r-i Fârsî, Tahran. Kut, G. (1986). Mantıku t-tayr, TDEA, 6, İstanbul: Dergâh Yayınları. Levend, A. S. (1988). Türk Edebiyatı Tarihi, I. Cilt, Ankara: TDK Yayınları. Muhammed-i Avfî ( ). Lubâbu l-elbâb, I-II, London-Leiden, I. Muhammed Ca fer-i Mahcûb (1345), Sebk-i Horâsânî derşi r-i Fârsî, Tahran. Okumuş, Ö. (1991). Bahâristân, TDVİA, 4, İstanbul. Okumuş, Ö. (1993). Câmî, Abdurrahman, TDVİA, 7, İstanbul. Ömer Ferruh (1983). Târîhu l-edebi l-arabî, I-VI, Beyrut, 5. baskı. Ritter, H. (1997). Attâr, İA, 2, MEB Yayınları. Ritter, H. (1997). Hâfız, İA, 5-1, MEB Yayınları. Ritter, H. (1997). Câmî, İA, 3, MEB Yayınları. Sadi, (1991). Gülistan, çev. Hikmet İlâydın, İstanbul: MEB Yayınları. Sadi, (1993). Bostan, çev. Hikmet İlâydın, İstanbul: MEB Yayınları. Sezgin, F. (1983). Târîhu t-türâsi l-arabî, II. cilt, 1. cüz (eş- Şi r), terc. M. Fehmî Hicâzî, Riyad. Süleyman, T. (2006). Leyla ile Mecnun (Haz. Kemal Yavuz), İstanbul, MVT Yayıncılık. Şahinoğlu, M. N. (1991). Attâr, Ferîdüddin, TDVİA, 4, İstanbul. Şentürk, A. - Kartal, A. (2010). Üniversiteler İçin Eski Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Dergâh Yayınları. Şevkî Zayf (1963). el-asru l-islâmî, Kahire. Şiblî-i Nu mânî (1368). Şi ru l-acem, çev. Seyyid Muhammed Takî-i Fahr-i Dâgî-i Gîlânî, I-V, Tahran. Tâhâ Huseyn (1976). Hadîsu l-erbi a, II, Kahire. Tâhâ Hüseyn (1969), Min hadîsi ş-şi r ve n-nesr, Kahire. Toprak, M. F. (1999), İbn Kuzmân, TDVİA, 20, İstanbul. Turan, O. (1965). Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Ankara. Turan, O. (1979). Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul. Ünver, İ. (2000), İskender (Edebiyat), TDVİA, 23, İstanbul. Yavuz, K. (2007). Gülşehrî nin Mantıku t-tayrı (Gülşennâme), Kırşehir Valiliği yayını: 12, Ankara. Yazıcı, T. (1990). Sâdî-i Şîrâzî, TDEA, 7, İstanbul: Dergâh Yayınları. Yazıcı, T. (1997). Hâfız-ı Şîrâzî, TDVİA, 15, İstanbul. Yıldız H. D. (1988). Abbâsîler, TDVİA, I, İstanbul. Zebîhullâh-i Safâ (1370). Târîh-i edebîyât der-îrân, I-V, Tahran.
66 VIII-XIII. YÜZYILLAR TÜRK EDEBİYATI 3Amaçlarımız Bu üniteyi tamamladıktan sonra; Karahanlı dönemi edebiyatının Türk edebiyatı tarihi içindeki yerini belirleyebilecek, Karahanlı Türkçesiyle yazılmış eserleri ve yazarlarını tanıyabilecek, Karahanlı döneminde yazılmış eserleri anlatım özelliği, içerik, üslup ve genel özellikleri bakımından değerlendirebileceksiniz. Anahtar Kavramlar Kutadgu Bilig Divanü Lugati t-türk Atebetü l-hakâyık Halk Şiiri Aydın Zümre Şiiri Karahanlı Dönemi Edebiyatı Kur an Tercümeleri Hece Ölçüsü Aruz Ölçüsü İçindekiler VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı GİRİŞ: KARAHANLI DEVLETİ NİN KISA TARİHİ KARAHANLI DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI KARAHANLI TÜRKÇESİYLE YAZILMIŞ ESERLER
67 Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı GİRİŞ: KARAHANLI DEVLETİ NİN KISA TARİHİ İlk müslüman Türk devleti olan Karahanlıların ( ) köklerinin nereye dayandığı yer ve türeyişi konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Karahanlılar Asya Türklerinin XV. yüzyıla kadar kurdukları devletler arasında Uygur ve Karluklardan sonraki dönem içinde yer alırlar. Doğu ve Batı Türkistan da hüküm süren İslamî ilk Türk devletinin anıldığı Karahanlı adı, V. V. Grigorev in 1874 te Maveraünnehir ve Karahanlılara dair yazdığı makalesinde kullandığı Karachaniden tabiriyle yaygınlaşmıştır. Kara-Hanlılar tabiri ise, bu sülâlenin unvanlarında geçen kara sözünden ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Kara Han, Kara Hakan, Arslan Kara Hakan, Tawgaç Bugra Kara Hakan vb. Karahanlıların ortaya çıkışı hakkında mevcut kaynaklarda çeşitli teoriler ileri sürülmüştür. Bunların en önemlileri şunlardır: 1. Uygur teorisi, 2. Türkmen teorisi, 3. Yağma teorisi, 4. Karluk teorisi, 5. Karluk-Yağma teorisi, 6. Çigil teorisi, 7. T u-chüe teorisi Bu teorilerden en doğrusunun Karluk teorisi olduğu görüşü yaygındır. Karahanlılar sülâlesi, T u-chüe A-shi-na hanedanının bir kolu olan Karluk hanedanına bağlanmaktadır. Karluk kavmî birliğini meydana getiren en önemli iki unsur Çigil ve Yağma kavimleridir. Karluk Türkleri yıllarında Uygur birliğine bağlı bulunmaktaydılar. Uygur- Karluk birliğinin 840 yılında çökmesinden sonra İslam ın kabulünden önce kurulan Karahanlı Devleti nin kurucusu Bilge Kül Kadır Han dır. Daha sonra iki oğlu idareyi ele alır. Balasagun da Bazır (Arslan) Han büyük kağan sıfatıyla; Taraz da ise, Ogulçak şerik kagan sıfatıyla devleti yönetirler. Sâmânîlerden İsmail bin Ahmed in 893 te Taraz ı zaptetmesiyle Ogulçak merkezini Kaşgar a naklet miştir. Sâmânîler arasında baş gösteren kargaşalıklardan yararlanan Ogulçak, Sâmânîlerden şehzade Nasr ın kendi memleketine sığınmasına (Kaşgar civarında: Artuç a) izin vermiştir. Bu müslüman şehzade ile karşılaşma, Ogulçak ın yeğeni Satuk un ilerde şahsen İslamiyeti kabul etmesine (932) ve devletin batı kısmında İslamiyetin resmen kabulüne sebep olmuştur. Bugra Han unvanını taşıyan Satuk, 955 yılında ölmüş ve Artuç ta (Bugünkü Kaşgar ın kuzeyi) defnedilmiştir. Satuk un oğlu Baytaş (Musa b. c Abd al-karim), doğu kağanını (Arslan Han) mağlup ederek, sülâlenin bu kolunu ortadan kaldırmış ve bütün devleti İslamlaştırmayı başarmıştır (960). Bundan sonra saltanatın sürekli değişen isimleri Karahanlı Devleti nin bir bütün içinde yönetilmesine engel olmuştur. Birlik sağlama girişimleri, Kaşgar da yılları arasında hüküm süren Yusuf Kadır Han (öl. 1032) zamanında artmasına rağmen onun bu çabaları boşa çıkmış, oğulları 1047 de Karahanlı Devleti ni paylaşmışlardır. Kaşgar da Kadır Han ın büyük oğlu Süleyman Arslan Han, kuzeyde Talas ve İsficab bölgesinde Kadır Han ın ikinci oğlu Kadır Buğra Han, Özkend de (Fergana bölgesinde) hanın iki küçük
68 62 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı oğlu Tuğrul ile Harun bulunmaktaydı. Kaşgar da 1056 yılına kadar hüküm süren Süleyman Arslan Han zehirlenerek öldürülmüş, on yıllık bir aradan sonra yerine oğlu Tavgaç Ulug Buğra Hasan Kara Han geçmiştir. Tavgaç Buğra Hasan Han hem adaletli ve dürüst yönetimi hem de bilim ve sanat adamlarını korumasıyla ün salmıştır. Türk edebiyatının İslamın kabülünden sonra yazılmış olan ilk ve en önemli iki eseri Kutadgu Bilig ile Divanü Lugati t-türk onun zamanında yazılmıştır. Tavgaç Ulug Buğra Han dan sonra Karahanlı Devleti nde birkaç hakan daha değişmiştir. Son olarak, doğuda III. Mehmet Han (öl. 1211), batıda Mehmet Han (öl. 1182), Fergana bölgesinde Osman Han (öl. 1212) hüküm sürmüşlerdir. Doğudan gelen Moğol asıllı Kara Hıtaylar 1212 de Karahanlı Devleti ne son vermişlerdir. Kara Han büyük, baş han demektir. Eski kültürümüzde Çinlilerin etkisinde kalarak yönlerin renk adlarıyla anılması söz konusuydu. Buna göre, kuzey = kara, güney = kızıl, doğu = gök (mavi), batı = ak idi. Kuzeyde oturan Türk kağanı büyük han sayılırdı. Kara adı büyüklük, yükseklik, yücelik anlamlarını taşımıştır. Bu nedenle Kara adı, özel adların önünde unvan olarak da kullanılmıştır: Kara Temür, Kara Yusuf, Kara Bekir gibi. Etnik yapı itibariyle Karluklar, Yağmalar, Türgişler, Argular, Kıpçaklar, Oğuzlar gibi boyları bünyesinde bulunduran bu devletin coğrafî sınırları Doğu Türkistanla Maveraünnehir sahasını aşmıştı. Bu devletin hüküm sürdüğü alan, 1047 deki bölünmeden önce şöyleydi: Doğuda, Doğu Türkistan ın batı bölümü; kuzeyde Tarbagatay dağları, Balkaş gölü, Aral gölü; batıda Karakum çölü, Amuderya ırmağı; güneyde Hindistan ve Hindikuş, Pamir ve Karakum dağları. Fergana bölgesi ise, bu alanın ortasında bulunmaktaydı den sonra da devletin batı bölümünü Maveraünnehir bölgesi, Fergana bölgesinin bir bölümü, Buhara, Semerkand ve Amu Derya nın yukarı kesimi; doğu bölümünü ise, eski adıyla Şaş (bugünkü Taşkent), Talas ve İsficab oluşturmaktaydı. Bu coğrafya içinde bulunan Semerkand, Buhara, Otrar ve Taşkent başta gelen önemli kültür merkezleri idi. 1 Karahanlı Devletinin kuruluşu ve Orta Asya daki coğrafyası hakkında kısa bilgi veriniz. KARAHANLI DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI Karahanlı Türkçesi (XI-XIII. yüzyıllar) Eski Türk yazı dilinden gelişen İslamî Orta Asya Türk yazı dilinin ilk evresi, Karahanlı Türkçesiyle yazılmış eserlerin oluşturduğu Karahanlı Dönemi dir. XI-XIII. yüzyıllar arasında gelişen bu yazı dilinin merkezi Doğu Türkistan da Kaşgar dı. Orhon ve Uygur Türkçesinin devamı olan bu dönem Türkçesi için Hakaniye Türkçesi terimi de kullanılmaktadır. On birinci yüzyılda başlayıp on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar devam eden İslamî Türk edebiyatı dönemindeki edebî eserler, Doğu Türkçesi ve Batı Türkçesi ile kaleme alınmış eserlerdir. Orta Asya daki bu yazı dilinin, İslamî Dönem Doğu Türk edebiyatının başlangıç döneminin devamını ise Harezm-Altınordu Türkçesi (XIII-XIV. yüzyıl) ve Çağatay Türkçesi (XIV-XVI. yüzyıl) ile yazılmış eserler oluşturur. KARAHANLI TÜRKÇESİYLE YAZILMIŞ ESERLER Yusuf Has Hacib ve Eseri Kutadgu Bilig Karahanlı Türkçesiyle yazılmış eserler arasında ilk sırayı Yusuf Has Hacib tarafından yazılan Kutadgu Bilig alır. Eser hakkındaki bilgilere geçmeden önce eserin yazarı Yusuf Has Hacib i tanımak gerekir. Yusuf Has Hacib hakkındaki bilgilerimiz, Kutadgu Bilig den ve eserin baş tarafındaki mukaddi meden öğrenebildiklerimizle sınır lıdır. Yusuf un doğum ve ölüm tarihleri bilinme-
69 3. Ünite - Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı 63 mektedir, ancak eserinde yaşı hakkında verdiği bilgilerden yola çıkarak doğum tarihini yaklaşık olarak tespit etmek mümkündür. Üzerinde 18 ay uğraştığı eserini 1069/1070 yılında tamamla dığına ve yazmaya başladığı zaman 50 yaşlarında olduğuna göre 1019/1020 yılları dolayında doğmuş olmalıdır. Eserini bitirdiği zaman 50 sini yeni geçtiği ve ondan sonra daha fazla yaşamadığı tahmin edilmektedir. Hakan Tavgaç Buğra Hasan Han 1103 sırasında tahtta olduğuna göre, Balasagunlu Yusuf un da onun zamanın da öldüğü düşünülmektedir. Balasagun da doğan Yusuf, çalışkan, akıllı, anlayışlı ve bilgili bir kişiydi. Ana dilinden başka Arapça, Farsça ve İran dillerinden Soğdçaya da hakimdi. Firdevsî nin Şeh-nâme sini, Fârâbî nin ve İbn-i Sinâ nın Arapça felsefe kitaplarını okuduğunu, efsanelere, aruza, belagâta, İslamî bilgilere, Türk atasözlerine, devlet örgütüne, felsefeye, matematiğe, astronomiye, düş yorumuna, hekimliğe ve toplumbilimine merak saldığını ve bunlar hakkında bilgi sahibi olduğunu eserinden anlamaktayız. Kaynaklardan edindiğimiz bilgi lere göre, Yusuf un öğrenimi konusundaki ayrıntıları bilmiyorsak da, felsefe, ahlak ve toplumbilimi alanında aşağı-yukarı çağdaşı olan iki Türk filozofunu anlayarak okuduğunu, onların öğretilerini bildiğini biliyoruz. Bunlardan biri, Fârâbî, diğeri de İbn-i Sinâ idi. Yusuf Has Hacib in doğrudan doğruya bu ikisinin öğrencisi olup olmadığı hakkındaki bilgilerimiz de kesin değildir. Ancak her ikisinin de yazılarını okuduğunu ve onların görüşleri hakkında bilgi sahibi olduğunu eserinden anlamaktayız. O yalnız Arap ve Fars dilini, kültürünü, batıdaki klasik bilgileri değil, İslamdan önceki Türk dünyasını ve kültürünü de çok iyi biliyor ve şiir söylüyordu. Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig i Balasagun da yazmaya başladı. Karahanlı sülâlesinden Buğra Karahan Ebu Ali Hasan bin Süleyman Arslan Karahan adına hicri 462 ( ) yılında, on sekiz ay içinde yazmıştır. Eserin adı olan Kutadgu Bilig in ne anlama geldiğini şöyle açıklayabiliriz: Kut, mübarek, mukaddes anlamındadır; bilig ise, bilgi, bilim demektir. Kutad- mutlu, kutlu olmak -gu ise gelecek zaman sıfat-fiil ekidir. Harfiyen çevirisi ise, mutluluk ve kutsallık veren veya verecek bilim dir. Kitabın konusu, devlet idaresinin yollarını ve gidişini göstermektedir. Bunları bilmek, yurda ve halka mutluluk ve kutluluk getire ceğinden dolayı bu ad verilmiştir. Yusuf a has hacip sıfatının verilmesi, onun o dönem hükümdarların saraylarında en ileri ve en önemli görevlerden biri olan hâcib lik, yani perdedârlık (mâbeyncilik) yapması ve Buğra Han ın pek güvendiği, kendisine en yakın tuttuğu (has) saray adamlarından olmasındandır. Zaten önceleri bu han ile Taraz da birlikte çalışmışlardır. Resim 3.1 Kutadgu Bilig in Mısır nüshasının tıpkı basımının 3. sayfası
70 64 Resim 3.2 Kutadgu Bilig in Viyana nüshasının (Uygur harfli nüsha) tıpkıbasımının 2. sayfası VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Kutadgu Bilig in üç yazma nüshası vardır. Bunlardan ilk bulunan nüsha Viyana (Herat) nüshasıdır yılında Herat ta Uygur yazısıyla kopyalanmış olan bu nüshayı Avusturyalı doğu bilgini Joseph von Hammer-Purgstall, 18. yüzyılın sonlarına doğru bir sahaftan satın alarak Viyana ya götürüp Viyana Sarayı Kitaplığına vermiştir. Hammer kitabın kimi sayfalarını Paris te bulunan Amédée Jaubert e göndermiş, Jaubert de 1825 te yazdığı bir makaleyle Kutadgu Bilig i bilim dünyasına tanıtmıştır: Notice d un manuscrit turc en caractères ouigours envoyé par M. de Hammer à Abel Rémusat, Journal Asiatique, c. VI, s ; 78-95, Paris Bu yazmanın 915 beyiti ilk olarak Hermann Vámbéry tarafından matbaada döktürdüğü Uygur harfleriyle ve Almanca çeviriyle yayımlanmıştır: Uigurische Sprachdenkmäler und das Kudatku Bilik. Uigurischer Text mit Transcription und Übersetzung nebst einem uigurisch - deutschen Wörterbuch und lithographierten Facsimile aus dem Originaltext des Kudatku Bilik, İnnsbruck 1870, IV+ 260 s. Aynı yazma üzerine daha sonra Wilhelm Radloff çalışmaya başladı. Radloff ilk çalışmasında bu nüshanın tıpkıbasımını yayımlar: Kudatku Bilik, Facsimile der Uigurischer Handschrift der K. K. Hofbibliothek in Wien, St. Petersburg XIII+200 s. İkinci çalışmasında ise eserin yazıçevrimi yer alır. Das Kudatku Bilik des Jusuf Chasshadschib aus Balasagun, Theil I. Der Text in Transcription, 1891, XCIII+252 s. Radloff un 1891 den sonraki çalışmasında Kahire de bulunan Mısır nüshası da yer alacaktır. Mısır nüshasının 1374 ten önceki bir tarihte İzzeddin Aydemir adına istinsah edildiği düşünülmektedir. Arap harfleriyle yazılmış olan bu nüsha (5800 beyit), 1896 da Kahire deki Hidiv Kütüphanesi müdürü Dr. Moritz tarafından bulunmuştur. Bu nüshanın da bulunmasıyla birlikte, Kutadgu Bilig üzerine çalışmaları devam eden Radloff, çalışmasının ikinci kısmına bu nüshayı da katıp karşılaştırmalı metni Rus yazıçevrimi harfleri ve Almanca çeviriyle yayımlar: Das Kudatku Bilik des Jusuf Chasshadschib aus Balasagun, Theil II. Text und Übersetzung nach den Handschriften von Wien und Kairo, St. Petersburg 1900 (1) 1910 (2), XXIV+ 560 s. Kutadgu Bilig in üçüncü nüshası olan Fergana nüshası ise, 1914 yılında Fergana da Zeki Velidi Togan tarafından bulunmuş ve bir yazıyla bilim dünyasına tanıtılmıştır: A. Z. Validi, Vostoçniye rukopisi v Ferganskoy ob lastı, ZVO (1914) c. XXII, s. 312/13. Arap yazısıyla yazılmış olan bu nüsha, 6095 beyittir. Birinci Dünya Savaşı ve Bolşevik isyanları sırasında kaybolan bu nüsha, 1925 yılında Özbek bilgini Fıtrat tarafından tekrar bulunmuş ve bir yazıyla tanıtılmıştır: Kutadgu Bilig, Maârif ve Okutguçı II (1925) Taşkent, s , Türkçesi: TM c. I (1925) s Almancası: (Rachmeti) Qutadgu Bilig Ungarische Jahrbücher, c. VI, s Kutadgu Bilig in üç nüshası daha sonra Türk Dil Kurumu tarafından tıpkıbasım olarak da yayımlanmıştır: Kutadgu Bilig Tıpkıbasım I Viyana Nüshası, (A), Abdülkadir İnan ın uzun bir girişiyle (s ). TDK, İstanbul 1942.
71 3. Ünite - Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı 65 Kutadgu Bilig Tıpkıbasım II Fergana Nüshası, (B), TDK, İstanbul Kutadgu Bilig Tıpkıbasım III Mısır Nüshası, (C), TDK, İstanbul Kutadgu Bilig in üç nüshasını (A, B, C) karşılaştırarak 1947 yılında metni yayımlayan Reşit Rahmeti Arat ın bu çalışmalarını çeviri ve indeks yayınları izlemiştir. Arat indeksi tamamlayıp yayımlayamadan aramızdan ayrıldığı için indeks Kemal Eraslan, Osman F. Sertkaya ve Nuri Yüce tarafından yayımlanmıştır: Kutadgu Bilig I Metin, TDK, İstanbul 1947, (Ankara , Ankara ). Kutadgu Bilig I Tercüme, TTK Ankara 1959, (1974 2, , ). Kutadgu Bilig III, İndex, TKAE Ankara 1979; İndeksi neşre hazırlayanlar: Kemal Eraslan, Osman F. Sertkaya, Nuri Yüce. Dizin üzerine önemli bir yayın Semih Tezcan tarafından yapılmıştır: Kutadgu Bilig Dizini Üzerine TTK-Belleten, c. XLV/2, sayı: 178, Nisan 1981, ss Bunların dışında KB üzerine yapılmış iki önemli çalışma daha vardır. Bunlardan biri, Agop Dilaçar tarafından 900. yıldönümü dolayısıyla hazırlanmış olan inceleme kitabıdır: 900. Yıldönümü Dolayisiyle KUTADGU BİLİG İNCELEMESİ, TDK Ankara Diğeri ise, Robert Dankoff tarafından yapılan Kutadgu Bilig in İngilizce çevirisidir: Wisdom of Royal Glory (Kutadgu Bilig) A Turko-Islamic Mirror for princes, Chicago Kutadgu Bilig in Edebî Değeri ve İçeriği Kutadgu Bilig 900 yıllık bir geçmişi olan İslamî Türk edebiyatının ilk en büyük verimidir beyitlik didaktik bir manzume olan eser, aruzun fe ûlün fe ûlün fe ûlün fe ûl vezniyle yazılmıştır. Yusuf Has Hacib eserini meydana getirirken gerek nazım örgüsü, gerekse epik üslup açısından Firdevsî nin Şeh-nâme sinden etkilenmiş, O nun Farsçada yaptığını Türkçede yapmıştır. Firdevsî nin Fars-İslam biçimine dönüştürdüğü İran destanını Yusuf, Türk destan geleneğini bir tarafa bırakıp Fars-İslam hükümdarlık ideallerini alarak yapmaya çalışmış ve bunları Orta Asya Türk edebiyat geleneği ile birleştirmiştir. Yusuf, bu eseriyle Türk hükümdarlık, devlet idaresi ve hikmet geleneklerinin Arap ve Fars gelenekleri ile karşılaştırılabilecek derecede başarılı olduğunu göstermek ve ispatlamak amacını gütmektedir. Bu amaçla da devleti yönetenler ve yönetim biçimleriyle ilgili sözleri ve deyişleri Orta Asya daki Türk hükümdar ve devlet büyüklerinden seçmiştir. Onun devlet hizmetinde bulunduğu uzun zaman dikkate alınırsa, eserinde kendi gözlem ve tecrübelerine de yer verdiği görülür. Yusuf Has Hacib in yönetim ve siyaset alanında başka kaynakları da vardı. İlk İslamî eser olması dolayısıyla ilk müslüman filozoflar ve onların kaynağı olan Batılı düşünürlerden Eflatun ve Aristo nun bu konuda yazdıkları, görüşleri ve felsefeleri Yusuf a kaynak olmuştur. Batı nın fikir ve görüşlerini alarak bunu İslamî görüşlerle bağdaştıran müslüman filozof Fârâbî nin eserleri de devlet ve yönetim konusunda başvuru kaynağıdır. Yusuf Has Hacib eserinde dört soyut kavramı kişileştirmiş, bu kişilere de uygun adlar vermiştir. Eserinin baş kısımlarında bu dört kişiden bahseder ve onları okuyucuya tanıtır (353 ve 358 beyitler arası). Bu kişiler ve temsil ettikleri kavramlar şunlardır: Kün Togdı (hükümdar) gün doğdu, doğan güneş, adaleti temsil eder. Ay Toldı (vezir) ay doldu, dolunay, baht, talih ve ikbali temsil eder. Ögdülmiş (vezirin oğlu) övülmüş, akıl ve anlayışı temsil eder. Odgurmış (vezirin kardeşi) uyanık, dünya işlerinin sonunu temsil eder. Eserin ilk yarısı bu karakterlerin ilk üçü arasındaki ilişkileri anlatır ve çoğunlukla İran edebiyatından kaynaklanan geleneksel hükümdarlara ayna temalarını ele alır. Eserin ikinci yarısı ise, daha çok muhalif karakter olan Odgurmış üzerinde yoğunlaşır ve sûfîlik ya da İslam mistisizmine ilişkin dinî temaları içerir.
72 66 Resim 3.3 Kutadgu Bilig in Vambery yayınının 46. Sayfası VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Eserde bu dört ana karakterin dışında anlamlı adlar taşıyan üç kişi daha vardır: Küsemiş (Ay Toldı başkente geldiğinde ona yardım eden kişi), Ersig (hükümdarın mabeyncisi) ve Kumaru (Odgurmış un müridi) dir. Kutadgu Bilig didaktik bir eser olmasına rağmen yer yer şiirselliğin ve lirizmin görülmesi (özellikle eserin başındaki Tanrı ve Peygamber övgüleri, bahar kasidesi ve hükümdar övgüsü bölümleri) Yusuf Has Hacib in duyarlı bir şair olduğunu göstermektedir. Dört kişi arasında geçen münazarayı andıran eser, eski dönemlerden kalma atasözleri ve bilgelik ifadesi taşıyan deyimlerle süslenmiştir. Hatta Yusuf, eserine önceden yazdığı şiirlerini de katmıştır. Karahanlılar döneminde yazılmış iki önemli eser olan Kutadgu Bilig ve Divanü Lugati t-türk, bu dönemde Türk şiirinin başlıca iki kolda geliştiğini göstermektedir: 1. Halk şiiri, 2. Aydın kesimin şiiri. Halk şiiri örneklerini daha çok Divanü Lugati t-türk te görmekteyiz. Bu eser hakkındaki bilgilere ilgili bölümde yer verilecektir. Kutadgu Bilig, Halk şiirinin dışında kalan ve araştırı cılar tarafından Aydın zümre şiiri olarak değerlendirilen ikinci grup içinde yer alır. Bu türdeki şiirler aruz vezni ile yazılmıştır. Ancak dil yönünden halk ve aydın dili gibi bir durum görülmez. Yusuf un eserini halk da anlar, çünkü o halkın konuştuğu dil ile yazmıştır. Yusuf Has Hacib, alışık olmadığı bir vezin türü olmasına rağmen bunu şiirine başarıyla uygulamıştır. Kutadgu Bilig in vezni daha önce de belirttiğimiz gibi fe ûlün fe ûlün fe ûlün fe ûl dür.yusuf, Türk edebiyatında ilk kaside yazarı olarak görülür. Kutadgu Bilig in sonunda yer alan kasideler bunun açık örneğidir. O bu kasidelerin ilk ikisinde fe ûlün fe ûlün fe ûlün fe ûlün veznini de kullanır. Bu durumda şair, aruzun iki veznini kullanmıştır. Kutadgu Bilig ten edindiğimiz bilgilere göre onun başka şiirleri de vardır. Akla ve bilgiye önem vermesi açısından Âşık Paşa ya da tesir etmiştir. Eserin başında mensur ve manzum mukaddimeler ile babların (=bölümlerin) fihristi bulunmaktadır. Bunların devamında yer alan Tanrı övgüsü ve Tanrı ya yakarış İslamî Türk edebiyatının bize kadar gelen ilk tevhid ve münacat örneğidir. Otuz üç beyitten oluşan bu manzume mesnevi şeklinde yazılmıştır. Şimdi tevhid ve münacat kısmından bazı örnek beyitlerle mesnevi özelliği taşıyan bu ilk edebî eserimizi daha yakından tanıyalım: Kutadgu Bilig in Tevhid kısmından Teñri c azze ve celle ögdisin ayur 1. bayat atı birle sözüg başladım törütgen igidgen kėçürgen idim 2. üküş ögdi birle tümen miñ sena ugan bir bayatka añar yok fena
73 3. Ünite - Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı tiledi törütti bu bolmış kamug bir ök bol tėdi boldı kolmış kamug 4. kamug barça muñlug törütülmişi muñı yok idi bir añar yok ėşi 5. ay erklig ugan meñü muñsuz bayat yaramaz seniñdin adınka bu at 6. ulugluk saña ol bedüklük saña seniñdin adın yok saña tuş teñe 7. aya bir birikmez saña bir adın kamug aşnuda sen sen öñdün kėdin 8. sakışka katılmaz seniñ birlikiñ tözü neñke yėtti bu erkliglikiñ Tevhid kısmının düz yazıyla dil içi çevirisi 1. Çoğaltan, besleyen, geçimi sağlayan Tanrı adıyla söze başladım. 2. Muktedir olan Tanrı ya sayısız, binlerce övgü olsun; ona yokluk, yok olma yoktur. 3. Var olan her şeyi O yarattı, bir defa ol dedi, dilediği istediği herşey oldu. 4. Bütün yaratılmışlar muhtaçtır, sadece O nun ihtiyacı, sıkıntısı, eşi ve benzeri yoktur. 5. Ey güçlü, kadir, ebedî ve her çeşit sıkıntıdan uzak Tanrı! Senden başkasına bu ad yakışmaz. 6. Ululuk ve büyüklük sadece sana özgüdür, senden başka sana eş ve denk (olan) yoktur. 7. Ey bir (olan Tanrı)! Sana bir başkası şerik olamaz. Başta her şeyden önce ve sonra olan sensin. 8. Ey ebedî ve sonsuz (olan) Tanrı! Şüphesiz sen birsin, (sen) sayıya katılmaz, sayılamazsın. Kutadgu Bilig in Münacat kısmından 28. ay muñsuz idim sen bu muñlug kulug suyurkap kėçürgil yazukın kamug 29. sañar ok sıgındım umınçım saña muñadmış yėrimde ėlig tut maña 30. sėwüg sawçı birle kopurgıl meni ėlig tuttaçı kıl könilik küni 31. tözü tört ėşiñe tümen miñ selam tėgürgil kesüksüz tutaşı ulam 32. ulug künde körkit olarnıñ yüzin ėlig tuttaçı kılgıl edgü sözin 33. sėni erdüküñ teg ögümez özüm sėni senmet öggil kesildi sözüm Münacat kısmının düz yazıyla dil içi çevirisi 28. Ey müstağni olan Tanrım, bu muhtaç olan kulu sen affet ve bütün günahlarını bağışla. 29. Ben sana sığındım, ümidim yalnız sanadır. Sana ihtiyacım olduğu, bunaldığım yerde elimden tut.
74 68 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı 30. Mahşer gününde beni sevgili Peygamberle birlikte kaldır; o adalet gününde benim elimden tutsun bana yardım etsin. 31. Onun dört arkadaşına da binlerce aralıksız, kesintisiz selam ulaştır. 32. O büyük günde bana onların yüzünü göster, şefaat edici sözlerle elimden tutsunlar. 33. Seni layık olduğun gibi övemiyorum bile, seni sen kendin öv, sözüm kesildi. Dizelere vezni uyguladığımızda ölçünün hiçbir dizede aksamadığını görüyoruz. Hatta hece vezni açısından bakılınca her mısraın 6+5=11 li hece veznine denk geldiğini görürüz. Mesnevide olduğu gibi her beyit kendi arasında uyaklıdır ve bir çok beyitte tam uyak vardır. Kimi beyitlerde yarım uyak görülür. Beyitlerdeki ses tekrarları, sözcük koşmaları, aynı ünsüzlerin ve hecelerin tekrarına dayanan aliterasyonlu sözcük gruplarıyla şiir içi ahenk sağlanmıştır. Uyak ve aliterasyon özelliğini bir örnek üzerinde gösterebiliriz: sañar ok sıgındım umınçım saña (a) muñadmış yėrimde ėlig tut maña (a) sėwüg sawçı birle kopurgıl meni (b) elig tuttaçı kıl könilik küni (b) tözü tört ėşiñe tümen miñ selam (c) tėgürgil kėsüksüz tutaşı ulam (c) Aliterasyon: s ünsüzünün tekrarı Aliterasyon: m ünsüzünün tekrarı Aliterasyon: s ünsüzünün tekrarı Aliterasyon: k ünsüzünün tekrarı Aliterasyon: t ünsüzünün tekrarı Aliterasyon: t ünsüzünün tekrarı Tanrı ya övgüden sonra Peygamber e ve dört sahabeye övgü kısmı gelir. Bir mesnevide olması gereken bu bölümlerden sonra IV. bapta yine bu tarzın gereklerinden olan dönemin hükümdarının övüldüğü Bahar mevsiminin tasviri ve Ulug Buğra Hanın övgüsü adlı 61 beyitlik bir manzume yer alır. Bu kısım Kutadgu Bilig in en lirik parçasıdır. V. bapta evren anlatılır. Bu bölümde yedi gezegen, on iki burç ve mevsimler hakkında bilgiler bulunur. VI-X. baplarda bilgi, dil ve iyilikle ilgili konular üzerinde durulur. Kitap Sahibinin Özrünü Söyler adlı kısımda ise kendisinden bahseder. XI. bapta kitabın adı, anlamı kendi sağlık durumu hakkında bilgi verir. Yukarıda adlarını verdiğimiz dört kişi arasındaki konuşmaya dayanan asıl hikâye kısmı, XII. bapla başlar. Buradan eserin sonuna eklenmiş olan üç kasideye kadar olan kısımda Yusuf, devlet yönetimi, ahlak, din, tasavvuf, bilginin ve iyilik etmenin yararları, dünyaya ve geçici zevklere düşkün olmama gibi konularda düşüncelerini belirtir, bu yönde öğütler verir. Eserin sonunda bulunan üç kaside de Yusuf Has Hacib tarafından yazılmıştır. İlk iki kaside fe ûlün fe ûlün fe ûlün fe ûlün üçüncüsü ise, fe ûlün fe ûlün fe ûlün fe ûl ölçüsüyle kaleme alınmıştır. Uyak düzeni kaside nazım şeklinde olduğu gibi aa/ba/ca/da biçimindedir. Yusuf Has Hacib ilk kasidede gençliğine acır, yaşlılığından bahseder; ikinci kasidede içinde bulunduğu devrin bozukluğundan, dostlarının çektiği cefalardan söz eder. Üçüncü kaside ise daha çok kendine öğüt verir nitelikte olup yaşadıklarından edindiği deneyimlerin özeti gibidir. Bu şiirde bunların yanı sıra bilgiyi över, eseri ne kadar sürede yazdığını da anlatır. Bu kasidelerden ilkinden örnek vererek hem metnin içeriğini hem de şekil özelliklerini inceleyelim: Birinci kasideden örnek beyitler (Gençliğin hasreti ile ihtiyarlığı anlatır.) yigitlikke açıp awuçgalıkın ayur yorıglı bulıt tėg yigitlikni ıdtım tüpi yėl keçer tėg tiriglik tükettim isizim yigitlik isizim yigitlik tuta bilmedim men sėni terk kaçıttım
75 3. Ünite - Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı yana kėlgil emdi yigitlik maña sen ayada tutayın agı çuz töşettim isiz bu yigitlik kanı kança bardı tilep bulmadım men neçe me tilettim tiriglikke tatgı süçig can sėwinçi yigitlik tėg edgü yok ėrmiş ayıttım kiçiglik tatıgı yigitlik ereji yitürdüm men emdi tutarda kürettim karılıkta kor yok köni turdum ėrse yawalıkka isiz tiriglikni ıdtım esirkep açır-men saña ay yigitlik kamug körkümi sen yırattıñ yırattım temam erguvan tėg kızıl meñzim ėrdi bu kün za c feran urgın eñde tarıttım yıparsıg kara başka kafur eşüdüm tolun tėg tolu yüz kayuka ilettim Birinci kasideden örnek (Gençliğin hasreti ile ihtiyarlığı anlatan) beyitlerin düz yazıyla dil içi çevirisi Geçip giden bulut gibi gençliği yitirdim; tipi fırtınasının geçip gittiği gibi yaşamımı tükettim Yazık gençliğime yazık! Ben seni tutamadım, çabuk kaçırdım (Ey) gençlik, sen şimdi bana yine gel! Seni (bu kez) avucumda tutayım, (senin için) ipekli kumaş(lar) döşeteyim Eyvah! Bu gençlik hani, nereye gitti? Ne kadar arattıysam da bulamadım Yaşamda gençlik gibi tatlı, can sevinci olan iyi bir şey yokmuş (diye) sordum Küçüklüğün tatlılığını, gençliğin huzurunu yitirdim, (elimde) tutarken kaçırı verdim Eğer (gençlikte) iyi ve doğru yaşadıysan, yaşlılığın da zarar görmezsin. Eyvah! Onu boş yere kaybettim Ey gençlik! Ben şimdi senin için üzülerek hasretini çekiyorum; (çünkü) bütün güzelliğimi sen (benden) uzaklaştırdın, ben (de ondan) uzaklaştım Yüzüm, benzim erguvan gibi kıpkırmızıydı. Bugün ise, yüzüm safran tohumu ekmiş gibi (sapsarı) oldu Misk gibi (olan) kara başıma kafur örttüm. Dolunay gibi olan dolgun yüzümü nereye gönderdim. Beyitlerde görüldüğü gibi uyak düzeni kaside nazım şeklinde olduğu gibi ilk beyit kendi arasında, diğer beyitlerin ilk dizesi serbest ikinci dizesi ilk beyitle uyaklıdır. Redifleri ayırdığımız zaman ortaya yarım uyak çıkmaktadır. ıd-tım, tüket-tim, akıt-tım, çökit-tim, tokıt-tım sözcüklerindeki -tım redifinden önceki -t- ekiyle uyak sağlanmıştır. Eserin birçok beyitinde görüldüğü gibi bu beyitlerde de ses tekrarları, sözcük koşmaları, aynı ünsüzlerin ve hecelerin tekrarına dayanan aliterasyonlu sözcük gruplarıyla şiir içi ahenk sağlanmıştır:
76 70 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı yorıglı bulıt tėg yigitlikni ıdtım tüpi yėl keçer tėg tiriglik tükettim (a) (a) Aliterasyon: g ve t ünsüzünün tekrarı Aliterasyon: t ünsüzünün tekrarı isizim yigitlik isizim yigitlik (x) tuta bilmedim men sėni terk kaçıttım (a) isiz bu yigitlik kanı kança bardı (x) tilep bulmadım men neçe me tilettim (a) Aliterasyon: s, z ünsüzünün tekrarı Aliterasyon: t ünsüzünün tekrarı Aliterasyon: k ünsüzünün tekrarı Aliterasyon: t, m ünsüzlerinin tekrarı Kutadgu Bilig de şair, şiirin tüm anlatım özelliklerine başvurmuş, söz sanatları ve benzetmelerden yararlanmıştır. Böyle olunca da eser, özdeyişler, ikilemeler ve deyimler açısından zengin bir hale gelmiştir. Eserde yer alan konularla ilgili özdeyişlerden bir kısmı şöyledir: 1. Bilgiyi ve anlayışı anlatan dildir 2. Bilgisizin sözü kendi başını yer. 3. Akıl karanlık gecede bir meşale gibidir. 4. Beylik iyi bir şeydir, ama doğru uygulanan yasa ondan da iyidir. 5. İyi (olmak) yokuş tırmanmak gibi zordur, kötü (olmak) ise yokuş inişi gibi kolaydır. 6. Çok dinle az konuş, sözü akıl ile söyle bilgi ile süsle vd. 2 Resim 3.4 Divanü Lugati t- Türk ün Kültür Bakanlığı tıpkıbasımının altı ve yedinci sayfaları Türk Edebiyatının ilk mesnevisi olarak kabul edilen Kutadgu Bilig i türü ve anlatımı açısından değerlendiriniz ve içeriği hakkında bilgi veriniz. Kaşgarlı Mahmud ve Eseri Divanü Lugati t-türk Karahanlı döneminden bize kalan ikinci önemli eser ise, Kaşgarlı Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed tarafından hazırlanmış olan Türkçenin bilinen ilk sözlüğü Divanü Lugati t-türk tür (asıl adı: haza kitabu divani lugati t-türk). Yazar hakkındaki bilgilerimiz kendi kitabında yazdıklarıyla sınırlıdır. Bu bilgilere göre babasının adı Hüseyin dir. Kendisinin Kaşgar da doğduğu eserinden anlaşılıyorsa da Barsgan şehrini anlatırken kullandığı bir ifadeden babasının Barsganlı olduğu düşünülmektedir. Yine eserinden anlaşıldığına göre, Türkçeyi, Türkçenin lehçelerini ve Arapçayı iyi bilmektedir. Divanü Lugati t-türk ün tek yazma nüshası vardır. Bu nüsha Diyarbakırlı Ali Emirî Efendi tarafından 1917 yılında bir sahaftan satın alınmıştır. Araplara Türkçe öğretmek amacıyla yazılmış olan eser, sadece sözlük değildir; sözcüklerin anlamının yanı sıra verilen örnek cümleler, dörtlükler ve dilbilgisi bilgileri ile dönemin kültürü, dil ve ağız özellikleri hakkında da bilgi edinmemizi sağlamaktadır. Eserin içindeki dörtlükler hece vezniyle yazılmıştır. Çoğu 4+3 duraklı 7 heceli, kimileri ise 4+4 duraklı 8 hecelidir. Beyitlerin çoğu ise aruz vezniyledir. Kaşgarlı Mahmud eserinde ifade ettiği şu sözle böyle bir sözlüğü yazmaktaki amacını dile getirmiştir: Türk dili ile Arap dilinin atbaşı beraber yürüdükleri bilinsin diye Halil in Kitabü l-ayn ında yaptığı gibi, kullanılmakta olan kelimelerle bırakılmış bulunan kelimeleri bu kitapta birlikte yazmak, ara sıra gönlüme doğar dururdu.... Kaşgarlı Mahmud, Türkçenin İslamiyetten dolayı Türklerin bulunduğu coğrafyada önem kazanmış olan Arapçadan geri kalmadığını göstermeye çalışmış; sözlüğünde yer verdiği lehçeler arasındaki farklılıklar, şiirler, atasözleri ve deyimlerle bu amacını gerçekleştirmiştir. Kaşgarlı Mahmud un bu sözlüğü yazmasındaki diğer önemli bir neden de Araplara Türkçeyi öğretmektir.
77 3. Ünite - Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı 71 Divanü Lugati t-türk hakkında ilk çalışma Kilisli Rifat Bilge tarafından yapılmıştır: Kitabü Divânı Lugat-it-Türk, cild-i evvel 1333 (1917), cild-i sâni 1333 (1917), cild-i sâlis 1335 (1919), İstanbul. Kilisli Rıfat, dağınık olan eserin sayfalarını düzenlemiş, tıpkıbasımı yapılan metindeki Arapçayı normal duruma getirerek büyük bir hizmette bulunmuştur. Divan daki sözvarlığı ise ilk defa Carl Brockelmann tarafından incelenmiştir: Mitteltürkischer Wortschsatz nach Mahmûd Al-Kâşgârîs Divân Lûgat at-türk, Budapest Eserin Besim Atalay tarafından Türkçeye çevrilmesinden sonra Divan üzerinde kitap, makale ve tez çalışmaları olmak üzere birçok yayın yapılmıştır, Türk dünyası için zengin bir malzeme olan eserle ilgili çeşitli çalışmalar devam etmektedir. Besim Atalay ın çalışması yılları arasında yayınlan mıştır: Divânü Lûgat-it-Türk Tercümesi I, Ankara 1939, TDK (1985 2, ) Divânü Lûgat-it-Türk Tercümesi II, Ankara 1940, TDK (1986 2, ) Divânü Lûgat-it-Türk Tercümesi III, Ankara 1941, TDK (1986 2, ) Divânü Lûgat-it-Türk Dizini Endeks, Ankara 1943, (1986 2, ). James Kelly ve Robert Dankoff tarafından yapılan çalışma Atalay dan sonra eseri bir bütün olarak ele alan ikinci çalışmadır: James Kelly-Robert Dankoff, Mahmud al-kaşgarı, Compendium of the Turkic Dialects (Dıwan lugat at-turk), I 1982, II 1982, III Divanü Lugati t-türk ün Edebî Değeri ve İçeriği Ansiklopedik bir sözlük olan Divanü Lugati t-türk (bundan sonra DLT şeklinde kısaltma kullanılacaktır), içerik olarak bize o dönemdeki Türk boyları, bu boyların kullandıkları Türkçe arasındaki farklılıklar ve en önemlisi de sözcükler hakkında bilgi veren geniş bir sözlüktür. Türk Lehçeleri Divanı anlamını taşıyan DLT, eserin yazarının yaşadığı dönemdeki Türk toplulukları ve onların dili hakkında ses, biçim, anlam ve sözvarlığı konusunda bilgiler vermektedir. Araplara Türkçe öğretmek, sözvarlığı, anlatım özelliği, kültürel zenginlik açısından Türkçenin Arapçadan hiç de geri kalmayan bir dil olduğunu göstermek amacıyla meydana getirilmiş olan eser, Türkçenin en önemli kültür hazinesidir. DLT nin temel sözvarlığını Kaşgarlı nın kendisinin de mensubu olduğu dönemin ve ülkesinin yazı dili olan Karahanlı (Hakaniye) Türkçesi, yazarın kendi tabiriyle Türkçe oluşturur. Bunun yanı sıra Hakaniye Türkçesinin yayılma alanına en yakın boyların dillerine yer verilmiştir. Bunlar Çiğil, Yağma, Karluk, Yemek, Oğuz, Bulgar, Suvar, Argu, Kençek, Basmıl dır. Kaşgarlı Mahmud eserini oluştururken bir alan araştırıcısı gibi çalışmış, böylece Türk dilinin lehçelere göre dilbilgisi kurallarını başarıyla ilk kez belirlemiştir. DLT sadece bir sözlük olarak değerlendirilmemelidir. Türk edebiyatının XI. yüzyıldaki durumunu edebî yapısını ve özelliklerini de öğrenmemize yarayan eşsiz bir eserdir. Kaşgarlı Mahmud, dilbilgisi özelliklerini verirken Resim 3.5 Kültür Bakanlığı nın bastığı Divanü Lugati t-türk ün Kapağı
78 72 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı nasıl kendi mensubu olduğu lehçenin dışına çıkıp diğer lehçelere de yer vermişse edebiyat malzemesini sunarken de aynı yolu izlemiş; sadece kendi mensubu olduğu boyun edebiyat malzemesini değil, aynı zamanda kendi döneminde yaşamış olan ulaşabildiği bütün Türk boylarına ait edebî malzemeyi de yazıya geçirmiştir. Eserini oluştururken nasıl bir yol izlediğini şöyle ifade eder: Ben onların (yani Türklerin) en uz dillisi, en açık anlatanı, akılca en incesi, soyca en köklüsü, en iyi kargı kullananı olduğum halde onların şarlarını (= şehirlerini), çöllerini baştan başa dolaştım. Türk, Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma, Kırgız boylarının dillerini, kafiyelerini belliyerek faydalandım. Öyle ki, bende onlardan her boyun dili en iyi şekilde yer etti. Ben onları en iyi surette sıralamış, en iyi düzenle düzenlemişimdir. Eserinde her lehçeye aynı derecede ağırlık vermemiştir. Örneğin yukarıda verdiğimiz kendi ifadesinde yer almasına rağmen eserde Kırgızların diliyle ilgili hiçbir bilgi yer almamaktadır. DLT nin edebî değeri hem bize ulaştırdığı bu sözcüklerden, hem de sözcükleri açıklarken örnek olarak verdiği manzum parçalar (dize sayısı 764 tür) ve atasözlerinden (289 tane) kaynaklanmaktadır. İslamiyetin kabul edildiği dönemde meydana getirilmiş olan bu manzume ler üzerine eserin ilk yayımlandığı zamandan itibaren çalışmalar yapılmış ve şiirlerin hece ölçüsüyle mi aruz ölçüsüyle mi yazıldığı tartışılmıştır. Eserdeki manzumeler üzerine ilk yapılan çalışmalarda şiirlerin hepsinin hece ölçüsüyle yazıldığı görüşü hakimdir. Daha sonra başka araştırıcılar tarafından tam tersi görüş savunulmuş ve şiirlerin tamamının aruz vezniyle yazıldığı iddia edilmiştir. Sonuçta bu şiirlerin hem eski Türk halk şiiri örneklerini hem de XI. yüzyılda Karahanlılar çevresinde yetişen ilk müslüman Türk şairlerinin aruzla yazılmış eserlerinden alınmış manzum parçaları içerdiği, halk şiiri ve aydın zümre şiiri olarak iki kolda geliştiği ortaya konmuştur. Şiirlerde kullanılan nazım birimi ise beyit ve dörtlüktür. DLT deki dörtlük ve beyitler madde başlarında verilen sözcüklere ilişkin örnekler olduğu için eserde dağınık halde bulunmaktadırlar. Bu manzum parçalar konularına göre bir araya getirilmiştir. Manzumeleri örneklerle inceleyerek daha yakından tanıyalım: Hece Ölçüsüyle Yazılmış Manzumeler DLT deki halk şiiri örnekleri, hece ölçüsüyle yazılmış dize sonu uyaklı şiirlerdir. 137 dörtlükte, yedili, sekizli ve on ikili hece ölçüsü kullanılmıştır. Bu şiirler içerik ve biçim yönünden şu şekilde sınıflandırılmaktadır: 1. Lirik şiirler, 2. Pastoral şiirler, 3. Savaş ve kahramanlık şiirleri, 4. Destanlar, 5. Ağıtlar. Bu şiirlerin bazılarından örnekler vererek inceleyelim: Divanü Lugati t-türk ten lirik bir şiir Sevgi, aşk ve ayrılık konularını içeren bu şiirlerden ilki dört tane dörtlükten oluşmaktadır, 4+3=7 li hece ölçüsüyle yazılmıştır. Şiirde halk şiirinde çok kullanılan yarım uyak (artadım/ kartadım ve kaçar/saçar hariç) görülmektedir. İslamiyetten önceki Türk şiirinde görülen baş uyak ise sadece ikinci dörtlükte (Awlap.../Ayık.../Akar...) vardır. Şiirin uyak düzeni aşağıda gösterildiği gibidir: Bulnar mini öles köz Kara mengiz kızıl yüz Andın tamar tükel tuz Bulnap yana ol kaçar (a) (a) (a) (b) Awlap meni koymangız (c) Ayık ayıp kaymangız (c) Akar közüm uş tengiz (c) Tegre yöre kuş uçar (b) Yıglap udu artadım (d) Bagrım başın kartadım (d) Kaçmış kutug irtedim (d) Yagmur kipi kan saçar (b) Yüknüp manga imledi (e) Közüm yaşım yamladı (e) Bagrım başın emledi (e) Elkin bolup ol keçer (b)
79 3. Ünite - Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı 73 Şiirin düz yazıyla dil içi çevirisi O(nun) baygın göz(leri), pembe yüzü ve yüzündeki kara benleri beni tutsak ediyor; sanki bütün güzellikler ondan damlıyor, beni tutsak edip sonra da kaçıp gidiyor. Beni avlayıp koymayın, söz verip sözünüzden geri dönmeyin; işte gözlerim(den) deniz gibi gözyaşı akıyor, gözyaşlarımın etrafında da kuşlar uçuşuyor. (Giden sevgilinin) arkasından ağlayıp perişan oldum, bağrımın yarasını (yeniden) deştim, kaçmış olan mutluluğu aradım, (şimdi gözlerim) yağmur gibi kanlı yaşlar saçıyor. (Sevgilinin hayali) eğilip bana işaret etti, (böyle davranmakla) gözümün yaşını sildi, bağrımdaki yarayı tedavi etti, (sonra) bir konuk gibi geçip gitti. Savaş ve kahramanlık şiiri Eserde bu konuya yer veren dört manzume bulunmaktadır. Bu manzumelerden biri Budist Uygurlara, ikisi Yabakulara, biri de bilinmeyen bir düşmana karşı yapı lan savaşı anlatır. Örnek olarak vereceğimiz Budist Uygurlara Karşı Savaş manzumesinin eserde beş dörtlüğü bulunmaktadır. Kėmi içre oldurup Ila suwın kėçtimiz Uygur tapa başlanıp Mınglak ėlin açtımız Beçkem urup atlaka Uygurdakı tatlaka Ogrı yawuz ıtlaka Kuşlar kipi uçtımız Tünle bile bastımız Tegme yangak bustımız Kesmelerin kėstimiz Mınglak erin bıçtımız Kelginleyü aktımız Kendler üze çıktımız Furhan ewin yıktımız Burhan üze sıçtımız Kudruk katıg tügdümiz Tenrig üküş ögdümiz Kemşip atıg tėgdimiz Aldap yana kaçtımız Savaş ve kahramanlık şiirinin düz yazıyla dil içi çevirisi Ila ırmağını kayıkların içine oturarak geçtik, Uygurlara doğru yönelip Mınglak ülkesini aldık. Atlara nişanlar takarak Uygur ülkesindeki Tatlara, hırsız ve adi köpeklere (doğru) kuşlar gibi uçtuk (saldırdık). (Atların) kuyruk(larını) sıkıca bağladık, Tanrı yı çok fazla öğüp (dualar edip) atlarımızı düşman üstüne sürdük, aldatmak için tekrar geri çekilip kaçtık. (Onları) geceleyin bastık, her yana pusu kurduk, (sonunda) perçemlerini kestik ve Mınglak askerlerini biçtik. (Uygurların üzerine) seller gibi saldırdık, şehirler(inin) içine girdik, tapınaklarını yıktık, Burhan (=Buda) heykellerinin üstüne pisledik. Manzume, 4+3 = 7 ya da =7 li hece ölçüsüyle yazılmıştır. Bu durak sadece şu dizelerde bozulmaktadır: Uygurdakı / Tatlaka; Kesmelerin/kestimiz; Kelginleyü/aktımız. Her dizede yer alan redifli uyaklar (seç-timiz, aç-tımız, uç-tımız, kaç-tımız, bıç-tımız, sıç-tımız gibi) şiirdeki ahengi sağlamaktadır. Aruz Ölçüsüyle Yazılmış Manzumeler Divan da kullanılan ölçü hece ölçüsü olmasına rağmen, aruz ölçüsüne uyan şiirler de bulunmaktadır; yeni uygulanmaya başlanan bu ölçü sisteminde ölçüyü aksatan kısımlar olsa da Divan daki şiirler üzerine ayrıntılı çalışmalar yapan I. V. Stebleva ve Talat Tekin (ayrıntılı bilgi için bkz. Talat Tekin Karahanlı Dönemi Türk Şiiri, Türk Dili Türk Şiiri Özel Sayısı I (Eski Türk Şiiri), sayı: 409, Ocak 1986, s ) bu konuya ayrıntılı olarak değinmişlerdir.
80 74 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Dörtlükler ve beyitler halinde yazılmış olan bu manzumeler halk şiirinden farklı olarak az ya da çok İslam etkisi altında oluşturulmuş şiirlerdir. Bu şiirlerin konusunu ise genellikle şunlar oluşturmaktadır: Savaş ve kahramanlık, av ve avcılık, aşk, doğa, dinî-ahlakî öğütler ve övgü. Savaş ve kahramanlık şiirleri içinde en uzunu olan Katun Sini (Hatun Mezarı) halkı ile Tangutlar arasında yapılan savaşı anlatan manzume on bir dörtlükten oluşmaktadır. 4+4=8 li hece ölçüsüne uymakla birlikte şiirin mefâ îlün mefâ îlün kalıbıyla yazıldığı belirlenmiştir; çünkü uzun heceye denk gelen ünlüler genel eğilime uygun olarak harekeyle değil, uzatma harflerini gösteren elif, vav, ye ile yazılmıştır. Eser içinde dağınık olan dörtlüklerin bir araya getirilmesiyle oluşturulan manzumenin dörtlük sayısının kimi araştırıcılar tarafından on dokuz ya da yirmi olduğu da ileri sürülmüştür. Şiirin hepsini buraya almak mümkün olmadığından ancak birkaç dörtlüğü örnek olarak veriyoruz: DLT de aruzla yazılmış dörtlükler Begim özin ogurladı Yarag bilip ugurladı Ulug tengri agırladı Anın kut kıv tozı togdı Katun Sini çogıladı Tangut begin yagıladı Kanı akıp jagıladı Boyun suwın kızıl sagdı Eren alpı okıştılar Kıngır közün bakıştılar Kamug tolmun tokıştılar Kılıç kınka küçün sıgdı Telim başlar yuwıldı-mat Yagı andın yawaldı-mat Küçi anıng keweldi-met Kılıç kınka küçün sıgdı Dörtlüklerin düz yazıyla dil içi çevirisi Beyim kendisini (düşmandan) gizledi, (düşmana saldırmak için) uygun zaman kolladı. Yüce Tanrı (onu) onurlandırdı. Böylece (onun) devlet ve bahtının tozu (göğe kadar) yükseldi. Katun Sini (halkı) savaş naraları attı, Tangutların beyini düşman kabul etti. Bu nedenle kanı (su gibi) çağlayarak aktı. Boyunlarından kırmızı su (gibi) kan (süt sağılıyormuşcasına) aktı. Kahraman erler birbirlerini çağırdılar, öfkeli gözlerle birbirlerine baktılar. Bütün silahlar(ıy)la savaştılar. Kılıçlar (üzerinde kuruyan kanlardan dolayı) kınlarına güçlükle sığdı. Çok başlar yuvarlandı, düşman bu yüzden yavaşladı. Onun gücü azaldı. Kılıçlar (üzerinde kuruyan kanlardan dolayı) kınlarına güçlükle sığdı. Aruz ölçüsüye yazılmış dörtlüklerin dışında başka beyitler de bulunmaktadır. Beyitlerin konusu da savaş, aşk, doğa, av ve avcılık, dinî ve ahlâkî öğütler ile övgü çevresinde toplanmıştır. Doğa tasviriyle ilgili beş beyitten oluşan aşağıdaki şiir, varlıklı bir şahsın köşkünü ve çevresindeki çiftliği tasvir eder. Müstef ilün müstef ilün müstef ilün ölçüsüyle yazılmıştır: Beyitlerle yazılmış bir şiir Mende bulnur sėwinç otı kadgu atar Karşı körüp sağdıç anı uçmak atar Korday kuğu anda uçup yumgın öter Kuzgun yangan sayrap anın üni büter Tamga suwı taşra çıkıp tagıg öter Artuçları tegre ünüp tizgin yėter Bolsa kiming altun kümüş irle iter Anda bolup tengrigerü tapgın öter Kölüm komı kopsa kalı tamıg iter Körse anı bilge kişi sözke büter
81 3. Ünite - Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı 75 Şiirin düz yazıyla dil içi çevirisi Kaygıyı, üzüntüyü gideren, sevinç (ve mutluluk) veren ilaç bende bulunur. Köşk(ü) gören dost (onun güzelliği karşısında) ona cennet adını verir. Orada uçuşan kuğular, pelikanlar (türlü) seslerle ötüşürler. Kuzgunlar ve alakargalar (var kuvvetleriyle) öttükçe öterler de sesleri kısılır. Gölüm dalgalansa (köşkümün) duvarına vurur. Akıllı, bilgili kişi bunu görürse söz(üm)e inanır. Irmak suları (yataklarından) taşarak dağların üstünden aşar, (ırmağın) çevresindeki ardıç ağaçları (bu taşkınlığı engellemek için) onu dizginler. Kimin altını ve gümüşü olursa (kendisine) bir yurt edinir. Orada oturup (yüce) Tanrıya ibadet eder. Sadece ikinci dizesi ölçüye uymayan bu manzumenin diğer dizelerinde aruz ölçüsü açısından uyumsuzluk görülmemektedir. Manzumenin uyak düzeni aa/aa/aa/aa/aa biçimindedir. Atar=giderir, atar=ad verir. Ayrıca birinci beyitte cinaslı uyak, ikinci ve üçüncü beyitlerde baş uyak vardır: Korday.../Kuzgun, Kölüm.../Körse... Belirli sesleri içeren sözcüklerin tekrarıyla da ayrı bir ahenk sağlanmıştır: Kölüm komı kopsa kalı tamıg iter Tamga suwı taşra çıkıp tagıg öter Artuçları tegre ünüp tizgin yėter Anda bolup tengrigerü tapgın öter (k) (t) (t) (t) DLT de sözcükleri açıklamak için örnek olarak verilen dörtlük ve beyitlerin dışında atasözleri de sıkça kullanılmıştır. Kaşgarlı Mahmud bu sözler için sav sözcüğünü kullanmıştır. Halkın bilgeliğini yansıtan bu atasözleri şiirlerde olduğu gibi dil, huy, inanç sevgi, iyilik, kötülük, sağlık, çalışma, yardımlaşma, zenginlik, yoksulluk, açgözlülük, hile, kadın, yönetim, korku, töre, saygı, gibi birçok konuyu içermektedir. Divan da geçen atasözlerinden bazıları şunlardır: Erdem başı tıl erdemin, edebin başı dildir (I.107) Kişi sözleşü, yılkı yıdlaşu İnsan konuşarak, hayvanlar koklaşarak (anlaşır) (III.104). Yüzge körme, erdem tile Yüze bakma, fazilet ara (yüzün güzelliğine çirkinliğine bakma fazilet ara) (II.8) İt ısırmas, at tepmes tème İt ısırmaz, at tepmez deme; çünkü, bu onların yaradılışında vardır Buzdan suw tamar Buzdan su damlar (huyu babasına benzeyen kişiler için söylenir) (III.123) Tag tagka kawuşmas, kişi kişike kawuşur Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur (II.103) Közden yırasa köngülden yeme yırar Gözden ırak olan gönülden de ırak olur (III.366) Edgü ėr süngüki erir, atı kalır İyi insanın kemiği erir, adı kalır (III.367) Bėş erngek tüz ėrmes Beş parmak bir değildir (I.121) Resim 3.6 Kültür Bakanlığı nın bastığı Divanü Lugati t-türk ün iç kapak başlığı
82 76 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Yazın katıglansa kışın sewnür (İnsan) yazın çalışıp çabalayan kışın sevinir (III.159) Suw körmegünçe etük tartma Suyu görmeden ayakkabını çıkarma (III.426) Alımçı aslan, bėrimçi sıçgan Alacaklı aslan, borçlu sıçan (gibidir) (I. 75) Tamu kapugın açar tawar Mal (zenginlik) cehennemin kapısını (bile) açar (III. 234) Aç ne yėmes, tok ne tėmes Aç önüne konan yemeği (tamamiyle) yer, tok alan da aç kimseye neler demez (I.79) Kutsuz kudugka kirse kum yagar Bahtsız, talihsiz kimse kuyuya girse üzerine kum yağar (I. 457) Awçı nėçe al bilse adıg ança yol bilir Avcı ne kadar hile bilirse (kurnazsa), ayı da o kadar kaçıp kurtulacak yol bilir (I.332) Etli tırngaklı adırmas Et tırnaktan ayrılmaz (I.77) Kuş kanatın, er atın Kuş kanatla, adam atla (kuş amacına kanadıyla, insan da atıyla) ulaşır (I.34) ėl kaldı, törü kalmas Memleket kalabilir, bırakılabilir, ama töre bırakılmaz (II.25) Alplar birle uruşma, bėgler birle turuşma Yiğitlerle savaşma, beylere karşı gelme (I.182) 3 Divanü Lugati t-türk nasıl bir sözlüktür ve önemi nedir? Edib Ahmed Yüknekî ve Eseri Atebetü l-hakâyık Karahanlı Türkçesiyle yazılmış üçüncü eser ise Yüknekli Edib Ahmed bin Mahmud tarafından XII. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen Atebetü l-hakâyık (Hakikatlerin Eşiği) tır. Edib Ahmed in yaşadığı dönem ve çevresi hakkında hemen hemen hiç bilgimiz yoktur. Eserine eklenen parçalar ve yazar için söylenen sözler de bize istediğimiz bilgileri vermekten uzaktır. Kime ait olduğu bilinmeyen bir dörtlükte yazarın kör olduğu ve Emir Seyfeddin e ait bir dörtlükte ise, edipler edibi olduğu belirtilmektedir. On dört bölümden oluşan eserde kırk beyit ile yüz bir tane dörtlük bulunmaktadır, eserin tamamı 484 mısradır. Nerede, ne zaman yazıldığı tam olarak bilinmeyen eser yine kim olduğunu, nerede hüküm sürdüğünü bilme diğimiz Türk ve Acem meliki Muhammed Dâd İspehsalar Bey e sunulmuştur. Yazılış yeri ve tarihi henüz aydınlatılamamış olan Atebetü l- Hakâyık da Kutadgu Bilig gibi aruzun fe ûlün fe ûlün fe ûlün fe ûl vezniyle yazılmıştır. Atebetü l-hakâyık ın yazılışından çok sonra XV. yüzyılda düzenlenmiş biri eksik dört nüshası bilinmektedir. Bu nüshalar arasında en iyi ve en eski tarihli olanı Semerkand nüshasıdır (Ayasofya Ktp. nr. 4012) yılında Semerkand da hattat Zeynelabidin tarafından kopyalanmış olan bu nüsha Uygur harfleriyle yazılmıştır. Eserin doğru adını ve kime sunulduğunu göstermesi de bu nüshaya ayrı bir değer katmaktadır. Ayasofya kütüphanesi nr de kayıtlı bir mecmuanın baş kısmında bulunan Ayasofya nüshası ise, 884H.=1480M. de Abdürrezak Bahşı tarafından İstanbul da düzenlenmiştir. Metin, üst satırları siyah mürekkeple Uygur harfleri ve alt satırları kırmızı mürekkeple Arap harfleriyle olmak üzere iki alfabeyle yazılmıştır. Topkapı Sarayı kütüpha nesi Hazine kısmı nr de kayıtlı bulunan Topkapı Müzesi nüshası Arap harflidir. Fatih ya da II. Bayezid döneminde İstanbul da istinsah edildiği tahmin edilmektedir. Uzunköprü de Seyit Ali nin kitapları arasında bulunan ve Arap harfli olan diğer bir nüsha ise, oldukça eksiktir. Atebetü l-hakâyık ın Edebî Değeri ve İçeriği Eser, Tanrı övgüsü ile başlamaktadır. Bunu, Peygamber, dört halife, Emir Muhammed Dâd İspehsalar ın övgüsü izler. Kitabın yazılış nedeninin belirtil diği bölümden sonra bilginin yararı, bilgisizliğin zararı, dilini tutmanın erdemi, dünyanın dönekliği, cömertliğin övülmesi, cimriliğin yerilmesi, kibir, harislik, zamanenin bozukluğu gibi konuların işlendiği bölümler yer alır. Öğretici bir ahlak kitabı olan eser, işlediği konular açısından Kutad-
83 3. Ünite - Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı 77 gu Bilig ile benzerlik göstermektedir, ancak edebî açıdan Kutadgu Bilig daha sanatkârane yazılmış tır. Edib Ahmed eserini herkesin rahatça okuyup anlayacağı bir dille, kendi ifadesiyle (Anın uş çıkardım bu Türkî kitap) Türkçe yazmıştır. Atebetü l-hakâyık ın baş kısmındaki övgü ve sebeb-i telif kısımları beyitler le ve kaside tarzındaki asıl eser ise, aaba/ccdc/eefe biçiminde uyaklanmış dört lüklerle yazılmıştır. Ayrıca İslamiyet öncesi Türk şiirinde görülen dize başı uyak da çok kullanılmıştır. Tam ve yarım uyakların yanı sıra bazen redife de yer verilir. Vezin ve uyak bakımından kusurlu olan eserde çok sayıda imale ve zihaf bulunmaktadır. Aruzla şiir yazma geleneğinin yeni başlamış olmasından dolayı bu kusurlar olağandır. Eser üzerine ayrıntılı tek çalışma Reşit Rahmeti Arat tarafından yapılmıştır. Karşılaştırmalı metin, çeviri, notlar ve indeksi içeren bu çalışma 1951 de yayımlanmıştır. Atebetü l-hakâyık tan beyitler Emir Muhammed Dâd İspehsâlâr Beg Övgüsü nden üç beyit Aya til törüt medh ötüngil kanı Men artut kılayın şahımka anı Şahım medhi birle bezeyin kitab Okıglı kişining sėwinsün canı Ol ol akl ukuş huş hıredka mekan Bilig ma dini hem fazilet kanı (a) (a) (b) (a) (c) (a) Beyitlerin düz yazıyla dil içi çevirisi Ey dil! Övgüler düz de sun; ben (de) onları şahıma armağan edeyim. Okuyan kişinin canı sevinsin diye bu kitab(ı) şahımın övgüsü ile süsleyeyim. O akıl, anlayış, bilgi ve zeka mekanıdır; bilginin ocağı ve erdem kaynağıdır. Atebetü l-hakâyık tan iki dörtlük Bilginin yararı ve bilgisizliğin zararı hakkındaki kısımdan iki dörtlük: Bahalıg dinar ol biliglig kişi (a) Bu cahil biligisiz bahasız bışı (a) Biliglig biligsiz kaçan teng bolur (b) Biliglig tişi ėr cahil ėr tişi (a)... Biliglig biligni edergen bolur (c) Bilig tatgın i dost biliglig bilür (c) Bilig bildürür bil bilig kadrini (d) Biligni biligsiz otun ne kılur (c) Dörtlüklerin düz yazıyla dil içi çevirisi Bilgili kişi altın para (gibi)dir; cahil ve bilgisiz olan (ise) değersiz sadaka(dır). Bilgili ile bilgisiz nasıl eşit olur? Bilgili dişi, erkek; cahil erkek ise, dişi(dir).... Bilgili insan daima bilgiyi arar; ey dost, bilginin tadını (yine) bilgili (kişi) bilir. Bilginin değerini bilgi bildirir (bilgi gelir). Bilgisiz odun bilgiyi ne yapar? Dörtlüklerin üzerinde gösterilen son uyağın dışında bilig, biliglig, biligsizlik gibi sözcüklerin tekrarı ile baş uyak sağlanmıştır.
84 78 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Karahanlı Türkçesiyle Yazılmış Kur an Tercümeleri Karahanlılar döneminde Karahanlı Türkçesiyle yapılan ilk Kur an tercümeleri, satır-altı tercüme niteliğindedir. İlk çevirilerin ne zaman yapıldığı konusunda elimizde kesin bilgiler bulunmamaktadır. Satır-altı Kur an tercümelerinden Karahanlılar dönemine ait olduğu tahmin edilen çeviriler şunlardır: 1. Türk İslam Eserleri Müzesi (TİEM) No. 73 te kayıtlı olan nüsha: Bu nüsha Muhammed bin el-hâc Devletşah eş-şîrazî tarafından yıllarında istinsah edilmiştir. 902 sayfadan oluşan bu tercümenin Kur an tercümeleri içinde en eskisi olduğu kabul edilmektedir. Bu yazmanın ilk yarısı Abdullah Kök tarafından doktora tezi olarak yapılmıştır: Karahanlı Türkçesi Satır-Arası Kur an Tercümesi (TİEM 73 1v-235v/2) Giriş-İnceleme-Metin-Dizin, Ankara 2004 (Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi). İkinci yarısı ise, Suat Ünlü tarafından doktora tezi olarak çalışılmıştır: Karahanlı Türkçesi Satır-Arası Kur an Tercümesi (TİEM 235v/3-450r7) Giriş-Metin-İnceleme-Analitik Dizin, Ankara 2004 (Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi). 2. Anonim Tefsir: Bu eser Orta Asya Tefsiri, Anonim Tefsir ve Müellifi Meçhul Kur an Tefsiri adlarıyla da bilinmektedir. Kopya ediliş tarihi, yeri ve kopyalayanın kim olduğu bilinmemektedir. Bu tercümenin diğerlerinden farkı satır-arası tercümenin yanı sıra surelerle ilgili tefsir ve hikâyelere de yer vermesidir. Satır-arası çeviri Karahanlı Türkçesiyle, tefsir ve hikâyeler ise, Kıpçak, Oğuz ve Çağatay unsurlarının kullanıldığı Harezm Türkçesiyle yazılmıştır yılında Zeki Velidi Togan tarafından Fergana da bulunan Anonim Tefsir in sözvarlığı A. K. Borovkov tarafından hazırlanmıştır: Leksika sredneaziatskogo tefsira XII-XIII vv., Moscow, Borovkov un bu çalışması Halil İbrahim Usta ve Ebülfez Amanoğlu tarafından Tükçeye çevrilmiştir: Orta Asya da Bulunmuş Kur an Tefsirinin Söz Varlığı (XII.-XIII. Yüzyıllar), TDK, Ankara Manchester-John Rylands Nüshası: Manchester, Rylands Kitaplığı Arapça Yazmalar Bölümü de kayıtlı olan nüshanın telif ve istinsah tarihi belli değildir. Rylands nüshası, satır-arası Türkçe ve Farsça çeviriyi içermektedir. Dili hakkında ileri sürülen değişik görüşleri değerlendiren Eckmann, tercümenin XII. yüzyılın sonu ile XIII. yüzyılın başına ait Karahanlı Türkçesi dil özelliklerini gösterdiğini belirtir. Bu nüshanın sözlüğü Eckmann tarafından hazırlanmış, ölümünden sonra 1979 da L. Ligeti nin önsözüyle yayımlan mıştır: Middle Turkic Glosses of the Rylands İnterlinear Koran Translation, Bibliothece Orientalis Hungarica XXI, Akadémiai Kiadó, Budapest Bu nüsha üzerine bir diğer çalışma da Aysu Ata tarafından yapılmıştır: Türkçe İlk Kur an Tercümesi (Rylands Nüshası) KARAHAN- LI TÜRKÇESİ (Giriş-Metin-Notlar-Dizin), TDK, Ankara Taşkent, Özbek Bilimler Akademisi, No te kayıtlı olan nüsha: Bu eser de satır-arası Türkçe ve Farsça çeviridir, yorumlar içermez. Türkçe çeviri, Karahanlı Türkçesi dil özelliklerini yansıtır. Karahanlı Dönemi Türk Şiiri konusunda daha geniş bilgi edinmek için Talât Tekin in XI. Yüzyıl Türk Şiiri Divanü Lugati t-türk teki Manzum Parçalar (Ankara: TDK Yay., 1989) adlı kitabına başvurabilirsiniz.
85 3. Ünite - Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı 79 Özet 1 2 Karahanlı dönemi edebiyatının Türk edebiyatı tarihi içindeki yerini belirlemek. Türk edebiyatı içinde İslamî dönem Türk edebiyatı nın başlangıç dönemini oluştu ran Karahanlı Türkçesiyle yazılmış eserler, XI-XIII. yüzyıllar arasında meydana getirilmiştir. On birinci yüzyılda başlayıp on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar devam eden Türk edebiyatının bu döne mindeki edebî eserler, Doğu Türkçesi ve Batı Türkçesi ile kaleme alınmıştır. Eski Türk yazı dilinden gelişen İslamî Orta Asya Türk yazı dilinin merkezi Doğu Türkistan da Kaşgar dı. Orhon ve Uygur Türkçesinin devamı olan bu dönem Türkçesi için Hakaniye Türkçesi terimi de kullanılır. Orta Asya daki bu yazı dilinin, İslamî dönem doğu Türk edebiyatının baş langıç döneminin devamını ise Harezm-Altınordu Türkçesi (XIII-XIV. yüzyıl) ve Çağatay Türkçesi (XIV-XVI. yüzyıl) ile yazılmış eserler oluşturur. Karahanlı Türkçesiyle yazılmış eserleri ve yazarlarını tanımak. Karahanlı Türkçesiyle yazılmış eserler; Kutadgu Bilig, Divanü Lugati t-türk ve Atebetü l-hakâyık tır. Bu eserlerden ilki nin yazarı Yusuf Has Hacib dir. Yusuf un doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir, ancak eserinde yaşı hakkında verdiği bilgilerden yola çıkarak doğum tarihini yaklaşık olarak tespit etmek mümkündür yılında tamamladığı eseri üzerinde 18 ay çalışmıştır. Yine kendisinin verdiği bilgiye göre eserini yazmaya başladığı zaman 50 yaşlarında olduğuna göre yılları dolayında doğduğu tahmin edilmektedir. Hakan Tavgaç Buğra Hasan Han, 1103 tarihine kadar tahtta olduğuna göre, Balasagunlu Yusuf un da onun zamanında öldüğü düşünülmektedir. Balasagun da doğan Yusuf, çalışkan, akıllı, anlayışlı ve bilgili bir kişiydi. Ana dilinden başka Arapça, Farsça ve İran dillerinden Soğdça yı bilmekteydi. Firdevsî nin Şeh-nâme sini, Fârâbî nin ve İbn-i Sinâ nın Arapça felsefe kitaplarını okuduğunu, efsanelere, aruza, belâgata, İslam bilgilerine, Türk atasözlerine, devlet örgütüne, felsefeye, matematiğe, astronomiye, düş yorumuna, hekimliğe ve toplumbilimine merak saldığını ve bunlar hakkında bilgi sahibi olduğunu eserinden anlamaktayız. Yusuf Has Hacib in İbn-i Sinâ nın ve Fârâbî nin doğrudan öğren cisi olup olmadığı hakkındaki bilgilerimiz belirgin olmamakla birlikte, her ikisinin de yazılarını okuduğunu ve onların görüşleri hakkında bilgi sahibi olduğunu eserinden anlamaktayız. O yalnız Arap ve Fars dilini, kültürünü, batıdaki klasik bilgileri değil, İslamdan önceki Türk dünyasını ve kültürü nü de çok iyi biliyordu. Divanü Lugati t-türk ün yazarı ise, Kaşgarlı Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed dir. Eserinde kendi hayatına dair verdiği bilgiler, çok belirgin değildir. Kitabında yazdıklarıyla sınırlı olan bilgilere göre babasının adı Hüseyin dir. Kendisinin Kaşgar da doğduğu eserinden anlaşılıyorsa da Barsgan şehrini anlatırken kullandığı bir ifadeden babasının Barsganlı olduğu anlaşılmaktadır. Yine ese rinden anlaşıldığına göre, Türkçeyi, Türkçe nin lehçelerini ve Arapçayı iyi bilmektedir. Atebetü l-hakâyık ın yazarı ise Edib Ahmed Yüknekî dir. Edib Ahmed in yaşadığı dönem ve çevresi hakkında açık ve net bilgilere sahip değiliz. Eserine eklenen parçalar ve yazar için söylenen sözler de bize istediği miz bilgileri vermekten uzaktır. Kime ait olduğu bilinmeyen bir dörtlükte yazarın kör olduğu ve Emir Seyfeddin e ait bir dörtlükte ise, edipler edibi olduğu belirtilmektedir. Karahanlılar döneminde Karahanlı Türkçe siyle satırarası tercüme niteliğinde yapılmış Kur an tercümeleri de dönemin önemli eser lerindendir. İlk çevirilerin ne zaman yapıl dığı konusunda elimizde kesin bilgiler bulunmamaktadır. Karahanlılar dönemine ait olduğu tahmin edilen çeviriler şunlardır: 1. Türk İslam Eserleri Müzesi (TİEM) No. 73 te kayıtlı olan nüsha: 902 sayfadan oluşan bu tercümenin Kur an tercümeleri içinde en eskisi olduğu kabul edilmektedir. 2. Anonim Tefsir: Bu eser Orta Asya Tefsiri, Anonim Tefsir ve Müellifi Meçhul Kur an Tefsiri adlarıyla da bilinmektedir. Kopya ediliş tarihi, yeri ve kopyalayanın kim olduğu bilinmemektedir. Bu tercümenin diğerlerinden farkı satır-arası tercümenin yanı sıra surelerle ilgili tefsir ve hikâyelere de yer vermesidir. 3. Manchester-John Rylands Nüshası: Manchester, Rylands Kitaplığı Arapça Yazmalar Bölümü de kayıtlı olan nüshanın telif ve istinsah tarihi belli değildir. Rylands nüshası, Türkçe ve Farsça çeviriyi içermektedir. Dili hakkında ileri sürülen değişik görüşleri değerlendiren Eckmann, tercümenin XI. yüzyılın sonu ile XIII. yüzyılın başına ait Karahanlı Türkçesi dil özellik lerini gösterdiğini belirtir. 4. Taşkent, Özbek Bilimler Akademisi, No te kayıtlı olan bu nüsha da satır-arası Türkçe ve Farsça çeviridir, yorumlar içermez. Türkçe çeviri, Karahanlı Türkçesi dil özelliklerini yansıtır.
86 80 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı 3 Karahanlı döneminde yazılmış eserleri anlatım özelliği, içerik, üslup ve genel özellikleri bakımından değerlendirmek. Bu dönemde yazılmış eserlerin hepsi birbirinden farklı amaç ve biçimlerle oluş turulmuş eserlerdir. Kutadgu Bilig didaktik bir eser olmasına rağmen yer yer şiirsellik ve lirizm görülmektedir. Bu özellik en çok eserin başındaki Tanrı ve Peygamber övgüleri, bahar tasviri ve hükümdar övgüsü bölümlerinde görülür. Dört kişi arasında geçen münazarayı andıran eser, eski dönemlerden kalma atasözleri ve bil gelik ifadesi taşıyan deyimlerle süslen miştir. Karahanlılar döneminde yazılmış iki önemli eser olan Kutadgu Bilig ve Divanü Lugati t-türk, bu dönemde Türk şiirinin başlıca iki kolda geliştiğini göstermektedir: 1. Halk şiiri, 2. Aydın kesimin şiiri olup dili halkın konuştuğu dildir. Kutadgu Bilig, halk şiirinin dışında kalan ve araştırıcılar tarafından Aydın zümre şiiri olarak değerlendirilen ikinci grup içinde yer alır. Bu türdeki şiirler aruz vezni ile yazılmıştır. Yusuf Has Hacib, alışık olma dığı bir vezin türü olmasına rağmen bunu şiirine başarıyla uygulamıştır. Kutadgu Bilig in vezni fe ûlün fe ûlün fe ûlün fe ûl dür. Eserin başında sonradan yazılıp eklenen mensur ve man zum mukaddimeler ile babların fihristi bulunmaktadır. Bunlardan sonra yer alan Tanrı övgüsü ve Tanrı ya yakarış İslamî Türk edebiyatının bize kadar gelen ilk tevhid ve münacat örneğidir. Otuz üç beyitten oluşan bu manzume mesnevi şeklinde yazılmıştır. Ansiklopedik bir sözlük olan Divanü Lugati t-türk ise, içerik olarak bize o dönemdeki Türk boyları, bu boyların kullan dıkları Türkçe arasındaki farklılıklar ve en önemlisi de sözcükler hakkında bilgi veren geniş bir sözlüktür. Araplara Türkçe öğret mek, sözvarlığı, anlatım özelliği, kültü rel zenginlik açısından Türkçenin Arapçadan hiç de geri kalmayan bir dil olduğunu gös termek amacıyla meydana getirilmiş olan eser, Türkçenin en önemli kültür hazinesidir. Kaşgarlı Mahmud eserini oluştururken bir alan araştırıcısı gibi çalışmış, Türk dilinin lehçelere göre dilbilgisi kurallarını ilk kez başarıyla belirlemiştir. Kaşgarlı Mahmud, dilbilgisi özelliklerini verirken nasıl kendi mensubu olduğu lehçenin dışına çıkıp diğer lehçelere de yer vermişse edebiyat malze mesini sunarken de aynı yolu izlemiş; sadece kendi mensubu olduğu boyun edebiyat malzemesini değil, aynı zamanda kendi döneminde yaşamış olan ulaşabildiği bütün Türk boylarına ait edebî malzemeyi de yazıya geçirmiştir. Bu edebî malzemeyi sözcüklerin anlamını açıklarken örnek olarak verdiği manzumeler ve atasözleri oluşturmaktadır. İslamiyetin kabul edildiği dönemde meydana getirilmiş olan bu manzumeler hece ve aruz vezniyle yazılmışlardır. Şiirlerde kullanılan nazım birimi ise beyit ve dörtlüktür. DLT deki dörtlük ve beyitler madde başlarında verilen sözcüklere ilişkin örnekler olduğu için eserde dağınık halde bulunmaktadırlar. Bu manzum parçalar konularına göre bir araya getirilmiştir. Atabetü l-hakâyık ise Kutadgu Bilig gibi öğretici bir eserdir. Eserin baş kısmındaki övgü ve sebeb-i telif kısımları beyitlerle ve kaside tarzında asıl eser ise, aaba/ccdc/eefe biçiminde kafiyelenmiş dörtlüklerle yazılmış tır. Anlatım tekniği ve edebî açıdan Kutadgu Bilig kadar başarılı bir eser değildir. Ayrıca İslamiyet öncesi Türk şiirinde görülen dize başı uyak da çok kullanılmıştır. Tam ve yarım uyakların yanı sıra bazen rediflere de yer verilir.
87 3. Ünite - Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı 81 Kendimizi Sınayalım 1. Aşağıdakilerden hangisi Karahanlı Devleti nin kuruluşuyla ilgili ileri sürülen teorilerden biri değildir? a. Uygur teorisi b. Yağma teorisi c. Karluk-Yağma teorisi d. Çigil teorisi e. Kırgız teorisi 2. Aşağıdakilerden hangisinde Kutadgu Bilig in nüshaları tam ve doğru olarak verilmiştir? a. Viyana, Semerkand, Ayasofya b. Fergana, Viyana, Semerkand c. Semerkand, Mısır, Viyana d. Mısır, Fergana, Viyana e. Mısır, Semerkand, Fergana 3. Aşağıdakilerin hangisinde Kutadgu Bilig in vezni doğru verilmiştir? a. fe ilâtün mefâ ilün fe ilün b. fe ûlün fe ûlün fe ûlün fe ûl c. müfte ilün müfte ilün fâ ilün d. fe ilâtün fe ilâtün fe ilün e. mütefâ ilün mütefâ ilün 4. DLT yi sahafta bularak satın alan ve böylece bu sözlükten haberdar olmamızı sağlayan kişi aşağıdakilerden hangisidir? a. Kilisli Rıfat b. Muallim Naci c. Ali Emirî Efendi d. Muhammed Dâd İspehsalar Bey e. Zeki Velidi Togan 5. Aşağıdakilerden hangisi Kutadgu Bilig de yer alan ana karakterlerden biri değildir? a. Kün Togdı b. Ersig c. Küsemiş d. Odgurmış e. Ögdülmiş 6. Divanü Lugati t-türk teki manzum parçalarla ilgili aşağıdaki bilgilerden hangisi doğrudur? a. Manzum parçalar dörtlüklerle yazılmıştır. b. Manzum parçalar sadece hece ölçüsüyle yazılmıştır. c. Manzum parçalar hem aruz, hem de hece ölçüsüyle yazılmıştır. d. Manzum parçaların konusu genellikle savaştır. e. Manzum parçalar sadece aruz ölçüsüyle yazılmıştır. 7. Divanü Lugati t-türk ün yazıldığı diller aşağıdakilerden hangisidir? a. Türkçe-Farsça b. Türkçe-Arapça c. Arapça-Farsça d. Türkçe e. Arapça 8. Atebetü l-hakâyık ile ilgili aşağıdaki ifadeler den hangisi yanlıştır? a. Uyak düzeni aaba/ccdc/eefe biçimindedir. b. Aruzun fe ûlün fe ûlün fe ûlün fe ûl ölçüsüyle yazılmıştır. c. Eserin bilinen iki nüshası vardır. d. Beyitlerin uyak düzeni kaside tarzındadır. e. Yazarı Edib Ahmed Yükneki dir. 9. Atebetü l-hakâyık aşağıdaki hükümdarlardan hangisine sunulmuştur? a. Tavgaç Ulug Buğra Han b. Muhammed Dâd İspehsalar Bey c. Ötüken Begi d. III. Mehmed Han e. Kadır Buğra Han 10. Karahanlı Türkçesiyle yazılmış Kur an tercü meleri ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır? a. Karahanlı Türkçesiyle yazılmış dört Kur an çevirisi vardır. b. Hepsi satır-arası Kur an çevirileridir. c. Rylands nüshası Türkçe ve Farsça çeviriyi içerir. d. Anonim Tefsir iki dillidir. e. TİEM deki nüshalar üzerine çalışma yapılmıştır.
88 82 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı 1. e Yanıtınız yanlış ise Karahanlı Devletinin Kısa Tarihi konusunu yeniden gözden geçiriniz. 2. d Yanıtınız yanlış ise Yusuf Has Hacib ve Eseri Kutadgu Bilig bölümünü tekrar okuyunuz 3. b Yanıtınız yanlış ise Kutadgu Bilig in Edebî Değeri ve İçeriği konusunu yeniden gözden geçiriniz. 4. c Yanıtınız yanlış ise Kaşgarlı Mahmud ve Eseri Divanü Lugati t-türk konusunu yeniden gözden geçiriniz. 5. b Yanıtınız yanlış ise Kutadgu Bilig in Edebî Değeri ve İçeriği konusunu yeniden gözden geçiriniz. 6. c Yanıtınız yanlış ise Divanü Lugati t-türk ün Edebî Değeri ve İçeriği konusunu yeniden gözden geçiriniz. 7. b Yanıtınız yanlış ise Divanü Lugati t-türk ün Edebî Değeri ve İçeriği konusunu yeniden gözden geçiriniz. 8. c Yanıtınız yanlış ise Edib Ahmed Yüknekî ve Eseri Atebetü l-hakâyık ve Atebetü l-hakâyık ın Edebî Değeri ve İçeriği konusunu yeniden gözden geçiriniz. 9. b Yanıtınız yanlış ise Edib Ahmed Yüknekî ve Eseri Atebetü l-hakâyık konusunu yeniden gözden geçiriniz. 10. b Yanıtınız yanlış ise Karahanlı Türkçesiyle Yazılmış Kur an Tercümeleri konusunu yeniden gözden geçiriniz. Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Sıra Sizde 1 İlk müslüman Türk devleti olan Karahanlıların ( ) türeyişi, köklerinin nereye dayandığı konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Karahanlılar Asya Türklerinin XV. yüzyıla kadar kurdukları devletler arasında Uygur ve Karluklar dan sonraki dönem içinde yer alırlar. Doğu ve Batı Türkistan da hüküm süren İslamî ilk Türk devletinin anıldığı Karahanlı adı, V. V. Grigorev in 1874 te Maveraünnehir ve Karahanlı lara dair yazdığı makalesinde kullandığı Karachaniden tabiriyle yaygınlaşmıştır. Kara-Hanlılar tabiri ise, bu sülâlenin unvanlarında geçen kara sözünden ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Kara Han, Kara Hakan, Arslan Kara Hakan, Tawgaç Bugra Kara Hakan vb. Karluk Türkleri yıllarında Uygur birliğine bağlı bulunmaktaydılar. Uygur-Karluk birliğinin 840 yılında çökmesinden sonra İslamın kabulünden önce kurulan Karahanlı Devleti nin kurucusu Bilge Kül Kadır Han dır. Satuk un İslamiyeti kabul etmesi (932), devletin batı kısmında İslamiyetin resmen kabulüne sebep olmuştur. Bugra Han unvanını taşıyan Satuk, 955 yılında ölmüş ve Artuç ta (Bugünkü Kaşgar ın kuzeyi) defnedilmiştir. Satuk un oğlu Baytaş (Musa b. c Abd al-karim), doğu kağanını (Arslan Han) mağlup ederek, sülâlenin bu kolunu ortadan kaldırmış ve bütün devleti İslamlaştırmayı başarmıştır (960). Bundan sonra saltanatın sürekli değişen isimleri Karahanlı devletinin bir bütün içinde yönetil mesine engel olmuştur. Birlik sağlama girişim leri, Kaşgar da yılları arasında hüküm süren Yusuf Kadır Han (öl. 1032) zamanında artmasına rağmen onun bu çabaları boşa çıkmış, oğulları 1047 de Karahanlı Devleti ni paylaşmış lardır. Kaşgar da 1056 yılına kadar hüküm süren Süleyman Arslan Han boğularak öldürülmüş, yerine geçen İbrahim bin Muhammet idarede aciz kalmıştır. Nihayet 1069 yılında oğlu Tavgaç Ulug Buğra Kara Hasan Han idareyi ele almıştır. Buğra Han babası gibi hem adaletli ve dürüst yönetimi hem de bilim ve sanat adamlarını korumasıyla ün salmıştır. Tavgaç Ulug Buğra Han dan sonra Karahanlı Devleti nde bir kaç hakan daha değişmiştir. Son olarak, doğuda III. Mehmed Han (öl. 1211), batı da Mehmed Han (öl. 1182), Fergana bölgesinde Osman Han (öl. 1212) hüküm sürmüşlerdir. Doğudan gelen Moğol asıllı Kara Hıtaylar 1212 yılında Karahanlı Devleti ni yıkmışlardır. Bu devletin hüküm sürdüğü topraklar 1047 deki bölünmeden önce şöyleydi: Doğuda, Doğu Türkistan ın batı bölümü; kuzeyde Tarbagatay dağları, Balkaş gölü, Aral gölü; batıda Karakum çölü, Amuderya ırmağı; güneyde Hindistan ve Hindikuş, Pamir ve Karakum dağları. Fergana bölgesi ise, bu alanın ortasında bulunmaktaydı den sonra da devletin batı bölümünü Maveraünnehir bölgesi, Fergana bölgesinin bir bölümü, Buhara, Semerkand ve Amu Derya nın yukarı kesimi; doğu bölümünü ise, eski adıyla Şaş (bugünkü Taşkent), Talas ve İsficab oluştur maktaydı. Bu coğrafya içinde Semerkand, Buha ra, Otrar ve Taşkent önemli kültür merkezlerini oluşturmaktaydı. Sıra Sizde 2 Kutadgu Bilig 940 yıllık geçmişi olan İslamî Türk edebiyatının ilk en büyük verimidir beyitlik didaktik bir manzume olan eser, aruzun fe ûlün fe ûlün fe ûlün fe ûl vezniyle yazılmıştır. Yusuf Has Hacib eserini meydana getirirken gerek nazım örgüsü, gerekse epik üslup açısından Firdevsî nin Şehnâme sinden etkilenmiş, O nun Farsçada yaptığını Türkçede yapmıştır. Firdevsî nin Fars-İslam biçi mine dönüştürdüğü İran destanını Yusuf, Türk destan geleneğini bir tarafa bırakıp Fars-İslam hü kümdarlık ideallerini alarak yapmaya çalışmış ve bunları Orta Asya Türk edebiyat geleneği ile birleştirmiştir.
89 3. Ünite - Karahanlı Dönemi Türk Edebiyatı 83 Eserindeki anlatım tarzı genel olarak karşılıklı konuşmaya dayanmaktadır. Yusuf Has Hacib eserinde dört soyut kavramı kişileştirmiş, bu kişi lere de uygun adlar vermiştir: Kün Togdı (hükümdar) adaleti, Ay Toldı (vezir) ikbali, Ögdülmiş (vezirin oğlu) anlayışı, Odgurmış (vezirin kardeşi) ise dünya işlerinin sonunu temsil eder. Eserin ilk yarısı bu karakterlerin ilk üçü arasındaki ilişkileri anlatır. Eserin ikinci yarısı ise, daha çok muhalif karakter olan Odgurmış üzerinde yoğunlaşır ve sufilik ya da İslam mistisizmine iliş kin dinî temaları gündeme getirir. Kutadgu Bilig didaktik bir eser olmasına rağmen yer yer şiirsel liğin ve lirizmin görülmesi (özellikle eserin başın daki Tanrı ve Peygamber övgüleri, bahar tasviri ve hükümdar övgüsü bölümleri) Yusuf Has Hacib in duyarlı bir şair olduğunu göstermektedir. Dört kişi arasında geçen münazarayı andıran eser, eski dönemlerden kalma atasözleri ve bilgelik ifa desi taşıyan deyimlerle süslenmiştir. Sıra Sizde 3 Divanü Lugati t-türk ansiklopedik bir sözlüktür. İçerik olarak bize o dönemdeki Türk boyları, bu boyların kullandıkları Türkçe arasındaki farklılık lar ve en önemlisi de sözcükler hakkında bilgi veren geniş bir sözlüktür. Türk Lehçeleri Divanı anlamını taşıyan DLT, eserin yazarının yaşadığı dönemdeki Türk toplulukları ve onların dili hak kında ses, biçim, anlam ve sözvarlığı konusunda bilgiler vermektedir. Araplara Türkçe öğretmek, sözvarlığı, anlatım özelliği, külterel zenginlik açısından Türkçenin Arapçadan hiç de geri kalmayan bir dil olduğunu göstermek amacıyla yazılan eser, Türkçenin en önemli kültür hazinesidir. DLT nin temel sözvarlığını Kaşgarlı nın kendisinin de mensubu olduğu dönemin ve ülkesinin yazı dili olan Karahanlı (Hakaniye) Türkçesi, yazarın kendi tabiriyle Türkçe oluşturur. Bunun yanı sıra Hakaniye Türkçesinin yayılma alanına en yakın boyların dillerine ve tamgalarına yer verilmiştir. Bunların belli başlıları Çigil, Yağma, Yemek, Karluk, Oğuz, Bulgar, Suvar, Argu, Kençek, Basmıl dır. Kaşgarlı Mahmud eserini oluştururken bir alan araştırıcısı gibi çalışmış, Türk dilinin lehçelere göre dilbilgisi kurallarını başarıyla ilk kez belirlemiştir. DLT sadece bir sözlük olarak değerlendirilme melidir. Türk Edebiyatının XI. yüzyıldaki duru munu, edebî yapısını ve özelliklerini de öğrenme mize yarayan eşsiz bir eserdir. Kaşgarlı Mahmud, dilbilgisi özelliklerini verirken nasıl kendi men subu olduğu lehçenin dışına çıkıp diğer lehçelere de yer vermişse edebiyat malzemesini sunarken de aynı yolu izlemiş; sadece kendi mensubu olduğu boyun edebiyat malzemesini değil, aynı zamanda kendi döneminde yaşamış olan ulaşa bildiği bütün Türk boylarına ait edebî malzemeyi de yazıya geçirmiştir. Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar Arat, R. R. (1979). Kutadgu Bilig I Metin. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Arat, R. R. (1975). Kutadgu Bilig II Çeviri. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Arat, R. R. (1951). Atebetü l-hakayık. İstanbul: Türk Dil Kurumu Yayınları. Atalay, B. ( ). Divânü Lûgat-it-Türk Tercümesi I, II, III. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Atalay, B. (1986). Divânü Lûgat-it-Türk Dizini Endeks. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Birtek, F. (1944). Divan-ı Lügat-it-Türk ten Derlemeler I, En Eski Türk Savları. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Dankoff, R. (1983). Wisdom of Royal Glory (Kutadgu Bilig) A Turko-Islamic Mirror for princes, Chicago. Dilaçar, A. (1972) Yıldönümü Dolayisiyle KUTADGU BİLİG İNCELEMESİ. TDK Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Eraslan, K. (1994). Divânü Lugati t-türk te Aruz Vezniyle Yazılmış Şiirler. Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1991, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Eraslan, K. (1994). Divânü Lugati t-türk te Aruz Vezniyle Yazılmış Şiirler. Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1991, Ankara Türk Dil Kurumu Yayınları Ercilasun, A. (1984). Kutadgu Bilig Grameri-Fiil, Ankara: Gazi Üniversitesi Yayınları. Hunkan, Ö. S. (2007). Türk Hakanlığı, Karahanlılar ( ), İstanbul, IQ Yayınları Kelly, J., Dankoff, R. (1982 ve 1985). Mahmud al-kaşgarı, Compendium of the Turkic Dialects (Dıwan lugat at- Turk) I, II, III. Sources of Oriental Languages and Literatures 7, Turkish Sources VII, Cambridge: Harvard University Press. Ölmez, M. (1995) Çağdaş Türk Dillerinde Kutadgu Bilig Çevirileri, Kebikeç 1, Tekin, T. (1989). XI. Yüzyıl Türk Şiiri Divanu Lugati t- Türk teki Manzum Parçalar. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları Tekin, T. (1986): Karahanlı Dönemi Türk Şiiri, Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı I (Eski Türk Şiiri). Sayı 409/Ocak Yavuz, K. (2009). Yusuf Has Hacib ve Kutadgu Bilig, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 37, İstanbul.
90 VIII-XIII. YÜZYILLAR TÜRK EDEBİYATI 4Amaçlarımız Bu üniteyi tamamladıktan sonra; XII-XIII. yüzyıllarda gelişen batı Türk edebiyatının Türk edebiyatı tarihi içindeki yerini belirleyebilecek, XIII. yüzyılda Anadolu da Türkçenin durumunu ve ilk Türkçe şiir/eser yazanları tespit edebilecek, XIII. yüzyıla kadar Anadolu da yazılan karışık dilli eserleri ve bunların özelliklerini sıralayabileceksiniz. Anahtar Kavramlar Anadolu Selçuklu Devleti Anadolu Beylikleri Anadolu da Yazılan İlk Farsça Eserler Anadolu da Türkçeye Yöneliş Türkçenin Önderleri Anadolu da yazılan İlk Türkçe Eserler Karışık Dilli Eserler İçindekiler VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı I: Anadolu da Gelişen Türk Edebiyatı GİRİŞ: TÜRKLERİN ANADOLU YA GELİŞİ XII-XIII. YÜZYILLARDA ANADOLU DA GELİŞEN EDEBİYAT ANADOLUDA TÜRKÇEYE YÖNELİŞ VE TÜRK EDEBİYATININ ÖNCÜLERİ
91 XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı I: Anadolu da Gelişen Türk Edebiyatı GİRİŞ: TÜRKLERİN ANADOLU YA GELİŞİ Türklerin Oğuz boyları, X. yüzyıldan itibaren Sirderya, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan bölgelerine yerleşmişler, XI. yüzyılda batıya yaptıkları göç ve akınlarla egemenliklerini Azerbaycan, Irak ve Anadolu ya kadar genişletmişlerdir. Batıya yapılan bu akınlar Alp Arslan ( ) zamanında giderek artmış, Şirvan ın ele geçirilmesiyle Ermenistan ve Gürcistan daki Bizans nüfuzu ortadan kaldırılmıştır da Konya ya, 1067 de Kayseri ye, 1068 de Ammûriye ye (=Emirdağ) ve 1070 de Hunas a (=Honaz/Denizli) gelen Türkleri gören Bizans İmparatorluğu, bu tehlikeli durumu ortadan kaldırmak için Romen Diyojen in komutasında büyük bir ordu hazırlamıştır. Bu ordu, önce Firigya ve Kapadokya yı geri almış, hatta Ermenistan ı da kurtarmaya çalışmıştır. Ancak, Alp Arslan ın 1071 yılında kazandığı Malazgirt zaferi, Türklere bütün Anadolu yollarını açmıştır. Türkler, yılları arasında Sivas, Kayseri, Konya, Ankara, Alaşehir, İzmir ve Ayasluk (=Selçuk) gibi büyük merkezleri ele geçirmişlerdir. Malazgirt zaferinden sonra kalabalık topluluklar halinde Anadolu ya yerleşmeye başlayan Türkler, üç dört yıl içinde Anadolu nun büyük bir kısmını fethederek ilk beylikleri kurmuşlardır. Anadolu da kurulan ilk beylikler: Çaka Beyliği (İzmir, ) Dilmaçoğulları Beyliği (Bitlis, ) Danişmendliler Beyliği (Sivas, ) Saltuklu Beyliği (Erzurum, ) Artuklu Beyliği (Diyarbakır ve Mardin, ) İnaloğulları Beyliği (Bitlis, ) Mengücekoğulları Beyliği (Erzincan, ) Erbil Beyliği (Erbil, ) Çubukoğulları Beyliği (Harput, ). Anadolu Selçukluları Malazgirt zaferinden sonra üç dört yıl içinde Anadolu nun büyük bir kısmının fethedilmesinde önemli rolü olan Süleyman Şah, büyük bir mücadeleden sonra Bizanslılardan İznik i alıp başşehir yaparak Anadolu Selçuklu Devleti ni kurmuştur ( ). Süleyman Şah tan sonra oğlu I. Kılıç Arslan (1092) devletin başına geçmiştir. Kılıç Arslan dan sonra hükümdar olan I. Mesud zamanında Konya, Niğde, Afyonkarahisar, Eskişehir, Ankara, Çankırı, Kastamonu bölgeleri ve doğuda Elbistan yöresi ile bazı yerler Selçuklu hakimiyetine girmiştir. I. Anadolu birliğini kendi adlarına kurmak isteyen Danişmendliler beyliği, A nadolu Selçukluları tarafından 1175 te ortadan kaldırılmıştır. Daha sonra Sal tuklular 1201 de ve Mengücekler 1228 de istekleri ile Anadolu Selçuklu larına katılarak Anadolu da Türk birliğinin büyümesine ve güçlenmesine katkı sağlamışlardır. Alâeddin Keykubâd dönemi ( ), Anadolu Selçuklu Devleti nin her yönden en yüksek devri olmuştur. Bu dönemde Anadolu da siyasî birlik ve a sayiş sağlanmış, toplum huzurlu bir hayata kavuşmuştur. Alâeddin Keykubâd, vefatından önce gelen Moğol istilasını, -kısa bir süreliğine de olsa- akıllıca si yasî tedbirlerle geciktirmiştir. Bu dönemde, Anadolu nun siyasî ve iktisadî yönlerden güçlü oluşu, büyük merkezlerde ilim ve san at faaliyetlerinin geliş mesini sağlamıştır. I. Alâeddin Keybkubâd ın ölümünden sonra (1237)
92 86 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Selçuk lu Devleti nin yükseliş devri sona ermiş ve yerine geçen oğlu II. Keyhüsrev ile birlikte çöküş dönemi başlamıştır. II. Keyhüsrev in hükümdarlık zamanında dev letin sınırları, Erzurum un doğusundan başlayarak Van gölüne iniyor, oradan Âmid (=Diyarbakır) önündeki Dicle ye, güneyde Urfa ve Ayıntab ın (=Gazian tep) kuzeyinden geçerek Maraş ın güneyindeki Nur dağlarına uzanıyor, batıda Dalaman çayından başlayıp Denizli önünden geçerek kuzeyde Sakarya ya ula şıyordu. Çukurova daki Ermeni Krallığı, Halep Eyyûbî Melikliği, Artuklular, Trabzon Rum Devleti, İznik Bizans Devleti bu dönemde Anadolu Selçuklu Devleti ne tâbi oldu. Ancak devlet maddi bakımdan güçlü olsa da manen çök müştü. II. Keyhüsrev zamanında Malatya bölgesinde Baba İshak ın önderliğin de çıkan ayaklanmada (1240) Selçuklu ordusu önce yenilmiş daha sonra bu a yaklanma kanlı bir şekilde bastırılarak Baba İshak öldürülmüştür. Azerbay can daki Moğol kumandanı Baycu Noyan, Anadolu ya yürüyüp Selçuklu ordu sunu Sivas ın kuzeydoğusundaki Kösedağı eteklerinde mağlup etmiştir (1243). Bu yenilgi üzerine Moğollara yıllık vergi vermeyi kabul ederek anlaşma yoluna giden Anadolu Selçuklu Devleti, bundan sonra kendini toparlayamamıştır. Sultan II. Mesud un 1308 de ölmesiyle birlikte Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmıştır. Anadolu ya Türklerin gelişi ve Selçuklular ile ilgili olarak Osman Turan ın Selçuklular Zamanında Türkiye (İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2010) adlı kitabına başvurabilirsiniz. Anadolu Beylikleri XIII. yüzyılın ortalarına doğru Selçuklu ordusunun Kösedağ da Moğollara yenilmesinden sonra Anadolu Selçuklu Devleti zamanla eski gücünü ve otoritesini iyice kaybetmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti nin zayıflaması ve Moğol baskısının zamanla azalmasından faydalanan Türkmen beyleri de bulundukları bölgelerde yavaş yavaş Selçuklularla ilişkilerini keserek bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Anadolu Selçuklularının hakimiyetindeki topraklarda kurulan bu beyliklere Tavaif-i Mülûk veya Anadolu beylikleri denilir. Bunların çoğu Bizans İmparatorluğu na yakın uçlarda ve kıyı bölgelerinde kurulmuştur. Selçuklu-Moğol idaresinin daha kuvvetli olduğu Orta Anadolu da kurulan beylik sayısı ise daha azdır. Anadolu da kurulan bu beylikler şunlardır: Karamanoğulları Beyliği, (Ermenek, ), Lâdik (İnançoğulları) Beyliği, (Honaz/Dalaman, ), Sâhip Ataoğulları Beyliği, (Afyonkarahisar, ), Menteşeoğulları Beyliği, (Milas/Muğla, ), Karesioğulları Beyliği, (Balıkesir, ), Germiyanoğulları Beyliği, (Kütahya, ), Eşrefoğulları Beyliği, (Beyşehir/Seydişehir, XII. yüzyılın ikinci yarısı), Saruhanoğulları Beyliği, (Manisa, ), Aydınoğulları Beyliği, (Birgi/Ayasluk (Selçuk), ), Alâiye Beyliği, (Alanya, ), Hamîdoğulları Beyliği, (Isparta, ), Dulkadiroğulları Beyliği, (Maraş, ), Eratnaoğulları Beyliği, (Sivas- Kayseri, ), Çobanoğulları Beyliği, (Kastamonu, ), Candaroğulları Beyliği, (Kastamonu, ), Pervâneoğulları Beyliği, (Sinop, ), Tâceddinoğulları Beyliği, (Niksar, ), Kadı Burhâneddin Ahmed Beyliği, (Kayseri, ). 1 Türklerin Anadolu ya gelişi ve burayı yurt edinme süreçleri hakkında bil gi veriniz.
93 4. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı I: Anadolu da Gelişen Türk Edebiyatı 87 XII-XIII. YÜZYILLARDA ANADOLU DA GELİŞEN EDEBİYAT Anadolu nun Müslüman Türklerle başlayan tarihinde Türklerin daha önce yaşadıkları Doğu ve Batı Türkistan, Horasan ve İran bölgelerinde kazandıkları birikimlerin büyük yeri vardır. Bilim adamları, Anadolu daki devlet ve divan geleneği, kayıt ve hesap usulleri, dinî yönelişler, edebî ve mimarî tercihlerde Karahanlı, Gazneli ve Selçukluların devlet gelenekleri ve âdetlerinin etkisi olduğuna işaret ederler. Aynı şekilde Anadolu, Selçuklularla yeni kimlik kazanmaya başladığında Türklerin daha önce bulundukları coğrafyalarda gelişen şiir anlayışı ve zevki de bu yeni vatana taşınmıştır. Dolayısıyla Anadolu da Farsçanın ilgi görmesi, bu dilde yazılan edebî eserlerin okunması ve Farsça eserlerin yazılması doğal bir şekilde devam etmiştir. Anadolu da Yazılan İlk Farsça Eserler Karahanlılar ( ), Gazneliler ( ) ve Büyük Selçukluların ( ) hâkim olduğu coğrafyalardaki şiir ve şairle ilgili düşünceler, Anadolu da da paylaşılmıştır. Konya da Keyhüsrev b. Kılıç Arslan a ithaf ve takdim edilen Râhatu s-sudûr da şöyle denilmektedir: Her devirde iyi ad ve şöhret; adaletli davranan, iyi adamlarla düşüp kalkarak onlarla anlaşmayı tercih eden, şairler ve fazıl nedimlerle oturan kimseden kalır. Çünkü ad ve yayılmış şöhret, onlar sayesinde ebedîleşir. Bu husus bu şekilde kabul gördüğü için yine onun ifadelerine göre şairler, doğru bir hükümdar ve büyük mükâfatlar bulmadıkça övgüye girişmezler ve sultanlar, şairler kendileri için kasideler yazsın da başkaları ezberlesin diye mal bağışlarlar. Bu nedenle önceki dönemlerde olduğu gibi Anadolu Selçukluları zamanında da sultanların çevresinde de şairler bulunmuş, bunlardan sanatıyla öne çıkanların bazılarına melikü ş-şu arâ (=şairlerin sultanı) unvanı verilmiştir. I. Alâeddin Keykubâd, II. Gıyâseddîn Keyhüsrev ve II. İzzeddîn Keykâvûs un hizmetlerinde bulunan Emîr Ahmed-i Kâni î (öl ten sonra) ile Erzincanlı Nizâmeddîn Ahmed ve Muhiddîn Ebu l-fezâil in bu ünvanı taşıdığı bilinmektedir. Hatta kaynaklarda devlet adamlarının da şiir söylediğine dair bilgiler mevcuttur. Sultan Alâeddin Keykubâd ın şahsiyeti ile ilgili kayıtlar, onun aynı geleneğin takipçisi olduğunu göstermektedir. İbn Bîbî (öl ten sonra), Alâeddin Keykubâd (slt ) ın musikî ve şiirle ilgilendiğini ve zaman zaman şiir söylediği ni belirtir. Osman Turan ın İslâm Ansiklopedisi nde verdiği bilgilere göre Sultan Alâeddin sık sık Gazzâlî nin Kîmyâ-yı Sa âdet ini ve Selçukluların ünlü veziri Nizâmülmülk ün Siyâset-nâme sini okurdu. Gazneli Sultan Mahmûd a ve Kâbûs b. Veşmgîr e hayranlık duyardı. Şihâbeddîn Sühreverdî, Necmeddîn-i Râzi ye tavsiyede bulunurken onun hakkında şöyle demiştir: Ey genç, din sever, ilimden tam nasîbedâr, ilim ve tasavvuf erbabına bağlı Keykubâd ın himayesine gir, onu ve halkı faydalandır. Muhyiddîn-i Arabî (öl. 1240), Evhadüddîn-i Kirmânî (öl. 635 h m.), Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (öl. 1273) ve Fahreddîn-i Irâkî (öl. 1289) gibi şiirleri de bulunan bir çok bilgin ve sûfî Sultan Alâeddin zamanında ve sonrasında Konya da bulunmuştur. İbn Bîbî, el-evamiru l-alâîye (yazılışı 1281) de II. Kılıç Arslan ın (slt ) oğlu Berkyaruk Şah ın Hûrzâd ve Perî-Nijâd isimli bir mesnevi yazdı ğını övgüyle anlatır ve beyitlerinden örnekler verir. Ayrıca kaynaklarda I. İz zeddîn Keykâvûs (slt ), II. Süleyman Şah ve I. Gıyaseddîn Key hüsrev in de şiir söyledikleri, şairleri korudukları ve onlara ödül verdiklerinden söz edilir. Saray çevresinde önceki yüzyıllarda büyük ilgi gören ve önemli yer edinen şiir, daha sonra özellikle XI. asrın ikinci yarısı itibariyle yavaş yavaş iki kutuplu olmaya başlamıştır. Anadolu da Alâeddin Keykubâd zamanında farklı şekillerde yazan şairler aynı anda himaye görmüştür. Bu dönemde Kâni î-yi Tûsî (öl ten sonra) saray çevresinin şairi, Mevlânâ ise tasavvufî geleneğin şairi olarak anılan iki ayrı tarzın öncüsüdür. Başta I. Alâeddin Keykubâd olmak üzere çeşitli Selçuklu sultanlarını öven Kâni î, 1221 de görüş
94 88 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı tüğü Sultan Alâeddin in emriyle 30 defter hacminde Farsça manzum bir Selçuk-nâme yazmıştır, ancak bu eser günümüze ulaşmamıştır. Alâeddin Keykubâd, Konya ya 1229 yılında gelen Bahâeddîn Veled i ve oğlu Mevlânâ yı hürmetle karşılamıştır. Bahâeddîn Veled in vefatı üzerine Mevlânâ onun yerine layık görülmüştür. Farsça yazılmış eserlerde Türklere, soylarına, tercih ve hedeflerine dair ifadeler de bulunmaktadır. Anadolu Selçuklu sarayı şairlerinden Kâni î nin Sultan II. İzzeddîn Keykâvûs (slt ) için yazdığı Farsça bir kasidesinde Selçukluların (Türklerin) namuslu, şerefli, yiğit ve usta binici oldukları, bu millete mensup olan hemen herkesin bir sanatı olduğu, ünlerinin doğu ve batı ülkelerine yayıldığı ve insanlığın onlar sayesinde huzur bulduğu belirtilmiştir. Aynı yılların şairi Mevlânâ nın eserlerinde de buna benzer, Türk ü ve çabalarını öne çıkaran, Alp Arslan ile Sultan Mahmûd dan bahseden çok sayıda beyit vardır. Anadolu daki ilmî ve edebî tercihleri, bunun yanı sıra Türkçe konuşulan çevrelerde Arapça ve Farsça eser yazılmasını, Anadolu dan önce yaşanan bölgelerde oluşan gelenekle açıklamaya çalışmak daha doğrudur. Tarihî seyir içerisinde Türkler tarafından büyük rağbet gören Farsça ile Anadolu da, Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde çok sayıda Farsça eser yazılmıştır. Tespit edilen ve bilinen eserlerin sayısı, yazılmış olanların yanında oldukça azdır. Çünkü o dönemde çok sayıda din ve bilim adamının Anadolu ya gelmesiyle İslam dünyasındaki ilmî ve edebî gelenek de Anadolu ya taşın mıştır. Selçuklu sultanlarının yanı sıra Karaman, Germiyan ve Candaroğulları gibi Anadolu beylikleri, miras aldıkları geleneğe sahip çıkarak ilim, edebiyat ve sanat erbabına kucak açmış, onların eser yazmalarını teşvik etmişlerdir. Farsça şiire ve geleneğe bu şekilde yakın duran nesiller Anadolu da günümüze kadar Türkçenin yanında Farsça da eserler yazmışlardır. Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde Farsça yazılmış olan eserleri, bu açıdan da değer lendirmek gerekir. Bu ilk dönemlerden günümüze ulaşabilen Farsça eserler bazı bilim adamları tarafından tespit edilip sıralanmıştır. Büyük bölümünün yazarları ve kitap adları şu şekildedir: Hubeyş (Hüseyn) b. İbrahim et-tiflîsî nin (öl. 1231) II. Kılıç Arslan için yazdığı alfabetik rüya tabirnâmesi Kâmilu t-ta bîr ile Sihhatü l-ebdân, Kânûnu l-edeb, Kifâyetü t-tıb, Usûlu l-melâhim (Melhemet Danyal) ve Beyânu n-nücûm isimli eserleri. Nizâmî nin (öl. 1214?), Mengücek hânedanından Fahreddîn Behrâmşâh a (slt ) ithaf ettiği Mahzenü l-esrâr isimli mesnevisi. Sühreverdî-i Maktûl ün (öl. 587/1191) muhtemelen II. Kılıç Arslan a ithaf ettiği Pertev-nâme. Muhammed b. Gâzî nin Süleyman Şah ( ) adına tamamladığı Marzubânnâme nin bir tür yeniden yazımı olan Ravzatu l-ukûl u ve İzzeddîn Keykâvûs b. Keyhusrev in ( ) arzusuyla 40 hadisle hikmetli sözlerden ve bunların izahından oluşan Berîdü s-sa âde si (tamamlanışı 1209). er-râvendî Muhammed b. Ali nin 1203 te başlayıp iki veya üç yılda tamamladığı ve Gıyâseddîn Keyhusrev e ithaf ettiği Selçuklu tarihi Râhatu s-sudûr ve Âyetü s-sürûr. Burhân-i Anevî Kadı Burhâneddin Ebû Nasr b. Mes ûd un Sultan I. İzzeddîn Keykâvûs a ( ) takdim ettiği manzum tarih Enîsü l-kulûb. Ebû Hanîfe Abdulkerîm in Muhyiddîn b. Kılıç Arslan adına hazırladığı Mecma ur-rübâ îyât. Necmeddîn Dâye nin, 1223 de Sivas ta tamamladığı tasavvufî eseri Mirsâdü l-ibâd. Kâni î Ahmed b. Mahmûd et-tûsî nin İzzeddîn Keykâvûs (öl ) için yazdığı manzum Kelile ve Dimne. Şairin ayrıca ele geçmemiş 30 ciltlik manzum Selçuklu Şehnâmesi adlı eseri de bilinmektedir. Muhammed b. el-hüseyn al-mu înî nin 1252 den öce yazılmış olması gereken Kur an-ı Kerim ve dinî konularla ilgili Beşâ rü-n-nezâ ir adlı eseri. Sadreddîn Konevî nin (öl. 1274) Tabsıratü l-mübtedî si.
95 4. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı I: Anadolu da Gelişen Türk Edebiyatı 89 Sa îdeddîn Muhammed b. Ahmed Fergânî nin (öl ) tasavvufî konulu eserleri Menâhicu l-ibâd ile l-me âd ve Şerh-i Kasîde-i Tâ iyye. İbn Bîbî nin (öl ten sonra) 1281 de tamamladığı Selçuklu tarihi el-evâmirü l-alâ îye. XIII. yüzyılın sonlarında Aksaray da yaşamış olan sûfî şair Seyfeddîn Muhammed el- Fergânî nin Divan ı. Kutbeddîn eş-şîrâzî nin (1311) Kastamonu Beyi Hüsameddîn Çoban ın oğlu Muzafferüddîn Yavlak Arslan a ithaf ettiği heyet, hendese ve tabiî ilimlerle ilgili İhtiyârât-i Muzafferî. Sultan Veled in (öl. 1312) çağdaşı Nâşirî ye ait tasavvufî eserler Fütüvvet-nâme ve İşrâkât. Ebû Bekr b. ez-zekî nin (öl. XIV. asrın ilk yarısında) mektuplardan oluşturduğu Ravzatu l-kuttâb. Kerîmeddîn Mahmud Aksarâyî nin 1323 te İlhanlılar ın Anadolu valisi Timurtaş adına yazdığı Müsâmeretü l-ahbâr ve Müsâyeretü l-ahyâr. Niğdeli Kadı Ahmed in de İlhanlılardan Ebû Sa îd adına yazdığı el-veledü ş-şefîk. Anonim Târîh-i Âl-i Selçûk (yazılışı 1363 ten sonra). Azîz b. Erdeşîr-i Esterâbâdî nin Sivas hükümdarı Kadı Burhâneddin Ahmed adına de yazdığı Bezm ü Rezm. Hoca Dehhânî nin büyük ihtimalle III. Alâeddin Keykubâd un (öl. 1302?) emriyle nazmettiği 20 bin beyitlik Selçuklular Şeh-nâmesi ile Yârcânî nin Alâeddin Bey ( ) isteğiyle yazdığı Karaman Şeh-nâmesi varlıkları bilinen fakat ele geçmeyen önemli Farsça eserlerdendir. Rûmî nisbesi yanında Belhî ve Konevî nisbeleriyle de anılan ünlü sûfî Mevlânâ Celâleddîn in (öl. 1273), aile fertlerinin ve takipçilerinin söyleyip yazdıkları Farsça eserler ise, XIII. ve XIV. asrın hacim ve muhteva açısından şaheserleridir. Sultan Veled in oğlu Ulu Ârif Çelebi nin (öl. 1320) Divan ı, Sipehsâlâr ın Risâle si (yazılışı 1300 lü ilk yıllar), Ahmed Eflâkî nin (öl. 1360) Menâkibu l-ârifîn i (Mevlânâ hakkında yazılan eserlerin ve Mevlevîliğin kaynaklarının başında gelen bu eserin tamamlanış tarihi 1318 dir) bu tür eserlerdendir. Bu arada Anadolu da bulunup Farsça eser veren etkili sûfîlerden Evhadüddîn-i Kirmânî (öl. 1238) ve Fahreddîn-i Irâkî (öl. 1289) de burada anılmalıdır. Hacı Bektaş-ı Velî ise manzum ve mensur çevirileri bulunan Makâlât ını Arapça yazmış olmakla birlikte halk arasında, özellikle köylü ve göçebe çevrelerinde büyük ilgi görmüştür. XIII. yüzyılda Anadolu da yazılan ilk eserlerin Farsça olmasının sebeplerini belirtiniz. ANADOLU DA TÜRKÇEYE YÖNELİŞ VE TÜRK EDEBİYATININ ÖNCÜLERİ Anadolu ya XI. yüzyıldan itibaren gelmeye başlayan Türkler, 1071 de yapılan Malazgirt Savaşı ile buradaki varlıklarını kabul ettirmişlerdir. Zamanla bir Türk yurdu haline gelen Anadolu da gelişen Türk edebiyatının temelinde ise, Türklerin daha önce yaşadıkları Orta Asya ve İran bölgelerinde kazandıkları birikim ve ortaya koydukları edebî eserlerin önemli yeri vardır. Türk edebiyatının Anadolu da gelişimine geçmeden önce Orta Asya da Türkçenin ve Türk edebiyatının genel durumuna değinmek gerekir. 2 Türk Edebiyatı nın Anadolu dan Önceki Genel Durumu Türklerin Anadolu ya gelmeden önce, İslâm medeniyetine girdikleri dönemde, dil ve edebiyatlarının gelişmiş bir durumda olduğu görülür. Bunun en bariz örneklerinden biri Kutadgu Bilig tir. Üç binin üstünde kelime kullanılarak yazılan ve İslâm dairesine girerken Türk edebiyatında birden bire ortaya çıkan bu büyük eserde 3200 civarında kelime vardır. Bunların 360 ı Arapça, 77 si de Farsça dır. Geriye kalan 2823 kelime de Türkçedir. Ka-
96 90 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı rahanlılar döneminde Kutadgu Bilig gibi bir eserin birden karşımıza çıkması, Türk edebiyatının zengin ve büyük bir edebiyat, Türkçenin de işlenmiş, üstün ve büyük bir dil olduğunu göstermektedir. Türklerin İslâm dini ve kültürüyle karşılaşmalarından sonra Türk edebiyatında Arap ve Fars edebiyatındaki -başta Arap alfabesi olmak üzere- nazım şekilleri ve türleri, aruz vezni ve yeni kafiye sistemi ile edebî eserler yazılmaya başlanır. Bu durum ise, Türk edebiyatının zamanla zenginleşmesine ve gelişmesine katkı sağlamıştır. Türk şairleri, şiirde önemli bir ahenk unsuru olan aruzun hece vezni ile benzer ve ortak yönlerine dikkat etmişler; heceye yakın, özellikle on birli hece veznine uyan aruz kalıplarını tercih etmişlerdir. Ancak Türkçede uzun ünlü olmadığı için aruz vezninin uygulanması, imâle ve med (=imâle-i memdûde) gibi normal ünlünün uzatılmasına yol açan durumları da beraberinde getirmiştir. Bu sebeple normal ünlüler vezin gereği uzatılmaya başlandığı gibi Arapça ve Farsçada görülen uzun ünlülerin de bazen kısa okunması (zihaf) gerekmiştir. İlk zamanlar Kutadgu Bilig gibi eserlerde açık ve anlaşılır bir dil kullanılırken, Türkçe kelimelerin (hece yapısının) aruza tam olarak uymamasından dolayı, zamanla Arapça ve Farsçadan alınan kelimeler artmıştır. Bu kelimelerin bir kısmı Türkçenin bünyesine uygun hale getirilse de sayılarının giderek artması, dilin açık ve anlaşılır durumunu ortadan kaldırmıştır. Türklerin Orhun alfabesinden sonra kullandıkları Uygur alfabesi, Karahanlılar döneminde satır altı Kur ân tercümelerinde ve Atabetü l-hakayık gibi eserlerde de karşımıza çıkar. Uygur alfabesi, yazım benzerliğinden dolayı Arap alfabesine geçişi kolaylaştırmıştır. Ancak bu alfabe çeşitliliği Selçuklu ve Gaznelilerde görülmez. Bu devletler döneminde doğrudan Arap alfabesi kullanılmıştır. Bu dönemlerde Arapça ve Farsçanın baskın çıkması ve bu dillerin kuralları oturmuş bir imlâsının olması, henüz böyle bir imkânı bulunmayan Türkçeyi ikinci plâna itmiştir. Bu durum ise, Türkçe ile eser yazmayı zorlaştırmıştır. Kâtipler Arapça ve Farsçanın imlâsını ve kelimelerin nasıl yazılacağını bildikleri için Türkçeye itibar etmemişlerdir. Karahanlı devletindeki hükümdarların dil şuurunun görülmediği bu devletlerde hükümdar, halk ve ordu Türk olduğu halde Farsça resmî ve edebî dil, Arapça da ilim dili olarak benimsenmiş, Türk hükümdarı kendi dilinde yazılan şiirlerle değil Farsça manzumelerle övülmüştür. Bütün bunlardan dolayı Türkçe eserlerin yazılmaması, bu dönemlerde Türkçenin sadece konuşma dili olarak kalmasına sebep olmuştur. Karahanlılar döneminde edebî faaliyetler, devletin yıkıldığı 1212 yılına kadar kesintisiz devam etmiştir. Hoca Ahmed-i Yesevî den (öl. 1166) sonra gelen ve onun yolun izleyen şairlerin başında yer alan Hakim Süleyman Ata (öl. 1187), Zengi Ata, Seyyid Ata ve Şeref Ata gibi sûfîler Yesevîlik i devam ettirdikleri gibi Türkçe eserler de vererek halkı aydınlatmışlardır. XIII. yüzyılın başında Moğol istilası baş göstermiş ve Necmeddin-i Kübrâ (öl. 1221) gibi büyük sûfîler bunlarla mücadele ederken şehit düşmüşler, ancak bunların öğrencilerinden (=dervîşler) bazıları Anadolu ya gelmişlerdir. Bu Yesevî ve Kübrevî dervişlerinin Anadolu da Türk kültür ve edebiyatının yerleşip gelişmesinde önemli katkıları olmuştur. Anadolu Selçukluları Döneminde Genel Edebî Durumu Anadolu, 1071 den sonra Selçuklularla yeni bir döneme girmiştir. Türkler, yukarıda belirtildiği üzere daha önce bulundukları bölgelerde geliştirdikleri devlet ve divan geleneğinin yanında edebî birikimlerini ve şiir anlayışlarını da doğal olarak bu yeni vatana taşımışlardır. Yesevî ve Kübrevî dervişleri yanında pek çok ilim adamının da Anadolu ya gelmesiyle Anadolu da kültür merkezleri oluşmaya başlamıştır. Necmeddin-i Kübrâ nın öğrencilerinden Necmeddin-i Dâye Sivas a, Baba İlyas-ı Horasanî Amasya ya, Hacı Bektaş-ı Velî Suluca Karahöyük e, Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî nin babası Bahâeddin Veled Karaman a gelmiştir. Bahâeddin Veled daha sonra I. Alâeddin Keykubâd ın daveti üzerine Konya ya yerleşmiştir. Muhyiddin-i Arabî, Evhahüddîn-i Kirmanî, Şeyh Nasuriddin Mahmud el-hoyî gibi âlim ve mutasavvıflar da Anadolu ya sonradan gelmişlerdir.
97 4. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı I: Anadolu da Gelişen Türk Edebiyatı 91 Bir fıkıh âlimi ve doktor olan Ahi Evren ( ) ise, Hoy şehrinden gelerek Kayseri ye yerleşmiştir. Ahilikin kurulup gelişmesinde büyük emeği bulunan, İslâmî inanç ve fütüvvet ilkelerine bağlı kalarak tekke ve zaviyelerde öğrenci-hoca ilişkilerini düzenleyen Ahi Evren, gittiği yerlerde esnafı teşkilatlandırmış ve Anadolu ahilerinin başı kabul edilmiştir. Bir süre Denizli ve Konya da bulunmuş daha sonra Kırşehir e yerleşmiştir. Menâhic-i Seyfî adlı Farsça eserini Seyfeddin Tuğrul a sunan Ahi Evren, Moğolların baskısıyla Kırşehir emiri Nureddin Caca tarafından 1262 yılında şehit edilmiştir. Ahilik ise, bundan sonra kendi yolunda ilerlemesine devam etmiştir. Anadolu Selçuklu hükümdarlarından I. Gıyaseddin Keyhusrev ( , ), I. İzzeddin Keykâvus ( ) ve I. Alâeddin Keykubâd ( ) iyi yetişmiş, ilim ve kültür yönünden dirayetli ve edebî zevk sahibi hükümdar idiler. Bunlardan I. Gıyaseddin Keyhusrev in cihan hâkimiyetinden başka köklü bir millî tarih şuuru vardı. I. İzzeddin Keykâvus, şair bir hükümdar olup Farsça şiirler yazıyordu. I. Alâeddin Keykubâd ise Oğuz töresine bağlı, Türkçeden başka Arapça, Farsça ve Rumca da bilen bir sultan idi. I. İzzeddin Keykâvus gibi Farsça manzumeler yazan Alâeddin Keykubâd, Bahâeddin Veled gibi bazı ilim adamı ve şairlere yakınlık gösterip bunları himaye etmiştir. Bu sultanın âlim, sanatkâr ve şairleri teşviki ile memleketteki ilim ve kültür hayatı gitgide canlanarak yüksek seviyelere ulaşmıştır. XIII. yüzyılda Anadolu da edebî faaliyetlerin Farsça eserlerle devam ettiği görülür. Bunda Genceli Nizamî ( ) ve Attar gibi büyük şairlerin tesiri de vardır. Nizamî ve Attar ile XIII. yüzyılın başlarına kadar gelen bu faaliyetler, edebî zevkin ve ruh inceliğinin gelişmesinde etkili olmuştur. Ortak İslâm edebiyatı içinde yer alan bu şair ve yazarların daha sonraki yüzyıllarda Türk edebiyatı içinde, özellikle Türk tercüme edebiyatında büyük etkilerinin olduğu görülür. Ben Farsça söylüyorum, fakat aslım Türktür diyen ve Türk edebiyatını da yönlendiren Mevlânâ nın Nizamî ve Attâr dan etkilenen şairler arasında ayrı bir yeri vardır. Mevlânâ nın Anadolu da (Konya) bulunması ve halkın Türk oluşu, onu Türkçe söylemeye yöneltmiştir. O, çok az olmakla birlikte yazdığı Türkçe şiirler ve mülemmalar ile Nizamî ve Attar dan ayrılır. Mevlânâ nın Türkçe şiir ve mülemmalar söylemesi, artık Türkçe yazma zamanının geldiğini de ortaya koyan önemli bir gelişmedir. Mevlânâ dan sonra, onun meclisinde bulunan Hoca Ahmed Fakih (öl. 1252), Türkçe şiirler söylemeye başlamış, Sultan Veled ise, Türkçe şiir söylemede bir hayli ileri gitmiştir. Bunları, XIV. yüzyılda, Yunus Emre, Gülşehrî ve Âşık Paşa gibi şairler izlemişlerdir. Anadolu da Türkçeye Yaklaşım ve İlk Türkçe Eserlerin Yazılma Süreci Gazneliler ve Selçuklular döneminde Arap harflerinin kullanılmasına bağlı olarak gerek resmî belgeler gerekse edebî metinler Arapça ve Farsça yazılmıştır. İmlâ bakımından belirli bir kurala göre yazılan bu diller, Arap harflerini kullananlar tarafından üstün görülmüştür. Bunun yanında Arapça ve Farsça, Selçuklu dan Cumhuriyet dönemine kadar Anadolu da yabancı bir dil olarak da görülmemiştir. Hatta kimi zaman bu dillerin öğrenimi Türkçeden önce gelmiştir. XIII. yüzyıla girerken Arapça ve Farsçaya göre ikinci planda kalan Türkçe, edebiyat dili ve resmî dil olmada, en azından yarım yüzyıl bir kayba uğramıştır. Mevlânâ nın Türkçe şiirleri ve mülemmaları bu devirde Türkçenin lehinde bir işaret gibi algılanmıştır. Sultan Veled de hem bundan dolayı hem de Mevlevî dergâhlarında Türkçeye ihtiyaç olduğunu farkederek Türkçeye yönelmiştir. Ancak O, Türkçenin anlatımda kıt, işlenmeye muhtaç bir dil olduğunu da görmekte gecikmemiş ve bu durumu aşağıdaki beyitlerinde açıkça dile getirmiştir:
98 92 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Türk dilin bilürmiseydüm ben Söz ile bellü göstereydüm ben Tatça aydam ne kim dilersiz siz Bulasız kimseyi ki bulduh biz Kim göresin cânun içre Tanrı yı Gösteresin kamusına Tanrı yı Türkçe bilseydüm ben aydaydum size Sırları kim Tanrı dan değdi bize Yukarıdaki beyitlere göre, Türkçe şiirlerini (beyitlerini) saf ve sade dille yazdığı açıkça anlaşılan Sultan Veled, halk arasında Türkçe konuşulduğu halde, edebî ve işlenmiş bir dilin (Türkçenin) olmadığından yakınır. Diğer yandan Anadolu Selçukluları döneminde Türkçe yazanların hor görülmesinden dolayı şair ve yazarların Türkçe eser yazmaktan utanıp çekinmeleri ile karşılaşılmıştır. Bu da Karahanlı devletindeki edebî faaliyetlerin zıddına olarak Türkçe işlenmiş, büyük eserlerin yazılmasını geciktirmiştir. Karaman Bey in oğlu Mehmed Bey in (öl. 1277) 13 Mayıs 1276 tarihinde şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayrı dil söylemeyeler şeklinde alınan divan kararını okuması ve bu karardan sonra Yazıcıoğlu Ali nin Selçuk-nâme sinden öğrendiğimize göre, defterler dahı Türkçe yazılacaktır şeklinde emir vermesi, Türk yazı dilinin asıl başlangıcı olmuştur. Bu kararın alındığı dönemde, gramer kuralları ve imlası gelişmiş olan Arapça ve Farsça, eğitim ve edebiyat dili olarak kullanılmaktadır. Anadolu da yaygın konuşma dili olan Oğuz Türkçesinin Karahanlı Türkçesi gibi Uygur harfleri ile yazılmış, devam eden bir yazılış şekli (kuralları yerleşmiş bir imlâsı) yoktur. Bundan dolayı Arapça ve Farsça Selçuklu devletinde ön plâna geçmiştir. Bu diller karşısında bulunan Türkçenin henüz tespit edilmiş gramer kuralları ve yaygınlaşmış bir imlâsının bulunmayışı, Türkçe eser yazmak isteyenlerin karşılaştıkları büyük bir zorluktur. Kâtipler Türkçenin imlasını bilmedikleri için çok sıkıntı çekmişlerdir. Türkçe kelimelerin yazımında çeşitlilik görülmüş, bir kelime birkaç şekilde yazılmaya başlanmıştır. Başlangıçta bu zorluklar görülse de Oğuz Türkçesi zamanla yazılan eserler sayesinde konuşma dili olmasının yanında yazı dili haline gelerek edebî dil özelliği kazanmıştır. Anadolu da Türkçenin Önderleri Karaman Bey in oğlu Mehmed Bey in bir vezir olarak okuduğu ferman ve defterler dahı Türkçe yazılacaktır emri, (Bkz. Yazıcızâde Ali, Tevârih-i Âl-i Selçuk, s. 832) dönemin şair ve yazarlarının Türkçe eser yazmalarında etkili olmuştur. Bu dönemde Türkçe eser yazanların başında Gülşehrî (öl den sonra), Yunus Emre (öl. 1320) ve Âşık Paşa (öl. 1332) gelmektedir. İlk eseri Felek-nâme yi Farsça yazan Gülşehrî, Mantıku t-tayr ı ve diğer şiirlerini ise Türkçe yazmıştır. Böylece Türkçe eser yazmada öncü durumuna gelen Gülşehrî, Türkçe eser yazanların hor görüldüğü bu dönemde, Türkçeye olan sevgi ve bağlılığını açıkça ortaya koymuş bir şairdir. Türkçeye gönül veren Gülşehrî, kimsenin Türkçe yazmaya iltifat etmediği ve Türkçe yazanların da özür dilediği bir devirde Türkçe yazmakla övünmüştür. Şairin bu özelliğini, Mantıku t-tayr ı ki Attâr eyledi Pârisîce kuş dilini söyledi Anı Türkî sûretinde biz dakı Söyledük bülbül gibi Tanrı hakı beyitlerinde açıkça görmekteyiz. Ayrıca şair, Çün murassa söylene te lîfümüz Kimseden utanmaya tasnîfümüz Çün Süleymân bülbüle kıldı itâb Kim kıla tasnîf bundan yig kitâb Ben bu Türkî defterin çün dürmeyem Pârisîcesi-y-ile degşürmeyem Kimse böyle tonlu söz söylemedi Kimse bundan yig kitâb eylemedi Değme ilmün sırrını çün söyledük Değmesinden bir risâle eyledük
99 4. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı I: Anadolu da Gelişen Türk Edebiyatı 93 derken, devrin diğer şair ve yazarları gibi Türkçe yazmaktan utanıp çekinmediğini, kendisinden üstün bir kitap yazanın da bulunmadığını belirtir. Gülşehrî bundan sonra eserlerini hep Türkçe yazmış ve bu dilin büyük bir savunucusu olmuştur. Ancak Ahmedî (öl. 1413), Gülşehrî nin övünmelerini tenkit eden bir şair olarak karşımıza çıkar. Anadolu da gelişen Türk edebiyatının temelinde yer alan şairlerden biri de Yunus Emre dir. O, Türkçeyle ilgili anlatımının kıt oluşu, gramerinin tespit edilmemiş olması, işlenmemiş, soğuk ve kaba bir dil şeklindeki düşüncelerin hakim olduğu bu yüzyılda, dilimizin gücünü keşfeden ve gönülleri aydınlatan şairdir. Garib-nâme nin yazıldığı tarihten on sene önce, 1320 yılında ölen Yunus Emre, söze büyük önem veren bir şair olup Türkçeyi gönül dili haline getirmiştir. Anlattıkları ve söyledikleri ile akılları ve gönülleri açmış, söylenecekleri en güzel şekilde dile getirmiştir. Onun söyledikleri Türkçenin anlatım gücünü zenginleştirmiş ve insanımızın gönül dünyasını açmıştır. Yunus, bunu Türkçe kelimelere yüklediği yeni anlamlarla gerçekleştirmiştir. Bu bakımdan Yunus un şiirleri okuyucuya birden bire açılmaz. Onları yorumlamak için büyük bir bilgi birikimi yanında Yunus un dünyasını da bilmek lazımdır. O, yukarıda belirttiğimiz gibi şair ve yazarların yakındıkları Türkçedeki anlatım kıtlığını ortadan kaldıran şairdir. Yunus, ilâhî aşk içinde hiç kocamadığı gibi, şiirleri de hiç eskimemiş ve hep taze kalmıştır. Risâletü n-nushiyye ile Divan ınında açık bir dil kullanan şairin Divan ındaki dili, mesnevisine göre daha coşkun ve akıcıdır. Onun asıl kendini ve iç hâlini anlattığı dil, Divan ındaki dilidir. Bu bakımdan Yunus, çağdaşlarını söyleyişte çok gerilerde bırakmıştır. Yunus un dili sürekli parlayan, yanıp harelenen, yanardöner bir hal içinde olan akıcı ve yaldızlı bir dildir. Bu dil, halkın beğenip o zamandan günümüze kadar sahip çıktığı Türkçedir. Kısaca Yunus, asrında ve edebiyatımızda tektir ve hiç sönmeyen bir yıldız gibidir. Devrin Türkçe üzerine düşünen ve yeni fikirler ortaya koyan diğer büyük şairi, şiirlerini dil bilinci ile yazan Âşık Paşa dır. Âşık Paşa, Batılı dil bilginlerinin ancak XVIII-XIX. yüzyıllarda üzerinde durdukları dilin oluşumu/ortaya çıkışı konularını onlardan dört-beş yüzyıl önce daha geniş olarak dile getirmiştir. Bu yönüyle genel dilbilimci özelliği taşıyan şair, anlatımı da dille (sözlü) anlatım ve kalemle (yazılı) anlatım olmak üzere ikiye ayırmıştır. Âşık Paşa, beyti bulan ve XIV. yüzyılın en büyük mesnevisi olan Garib-nâme de yalnız Türkçe üzerinde değil, genel dilbilimin alt dallarından biçimbilim (=morfoloji; sözcüklerin oluşumu) içerisinde yer alan konular hakkında da görüşler ileri sürmüştür. Sesin ciğerden hava üzerine binerek kelimeler halinde ağızdan döküldüğünü belirten şair, ayrıca yazı ve resmin yanında bütün sanatları gözden geçirip bu sanatlarla ilgili tespitlerini gözden giren elden çıkar şeklinde kısa ve öz olarak ifade etmiştir. Gözleme büyük yer veren Âşık Paşa, bu eserinde, aşağıda örnek olarak verilen beyitlerde görüldüğü gibi, Türkçe ile ilgili bazı tespit ve görüşlerine de yer vermiştir. Kim alursa bu kitâbı yâdına İre cümle ma ninün bünyâdına Gerçi kim söylendi bunda Türk dili İlla ma lûm oldı ma nî menzili Çün bilesin cümle yol menzillerin Yirmegil sen Türk ü Tâcik dillerin Kamu dilde var-ıdı zabt u usûl Bunlara düşmiş idi cümle ukûl Türk diline kimsene bakmaz-ıdı Türklere hergiz gönül akmaz-ıdı
100 94 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Türk dahı bilmez idi ol dilleri İnce yolı ol ulu menzilleri Bu Garîb-nâme anın geldi dile Kim bu dil ehli dahı ma nî bile Türk dilinde ya ni ma nî bulalar Türk ü Tâcik cümle yoldaş olalar Yol içinde birbirini yirmeye Dile bakup ma niyi hor görmeye Tâ ki mahrûm kalmaya Türkler dakı Türk dilinde anlayalar ol Hak ı Kamu dilde var-durur ma ni sözi Görene gizlü degül ma nî yüzi Ma ni ehli ma ninün kadrin bilür Kanda kim bulsa ana rağbet kılur Çok acâyib çok garâyib kimseler Söylenür dilde neler vardur neler Ma niyi bir dilde sanman siz hemân Cümle diller anı söyler bî-gümân Cümle dilde söylenen ol söz-durur Cümle gözlerden görenler göz-durur Âşık Paşa, yukarıdaki beyitlerde görüldüğü gibi Türkçenin Arapça ve Farsça gibi dillerden farkı olmadığını, her dilin mutlaka doğruyu, güzeli ve gerçeği (Hakk ı) anlattığını belirtmiştir. Türkçeye hor bakılmasından yakınan Âşık Paşa, her dilin kayıt altına alındığını, gramer kurallarının tespit edilip sözlüklerinin yazıldığını, ancak Türkçe üzerinde kimsenin çalışmadığını üzülerek ifade eder. Türklerin dilbilimini bilmediklerini ve kendi dilleri üzerinde çalışmadıklarını vurgulayan Âşık Paşa, Türkçeye büyük hizmette bulunan, dilimizin ve milletimizin eksik taraflarını görüp ikaz ederek devrinde Türkçeye ilk sahip çıkanlardan biridir. Her şeyden önce onda bir dil ve gramer bilinci vardır. O, bu şuura diğer dilleri inceleyerek ulaşmış ve Türkçeyi bu açıdan değerlendirmeye çalışmıştır. Türkçenin en önde gelen eserleri arasında bulunan Garib-nâme si ise, Türkçe üzerinde çalışmak isteyenler için hazine değerinde bir malzemeye sahiptir. Türkçe, Karahanlı dönemi hariç, yönetim Türk hakanında ve Türk milletinde olduğu halde, iki yüz yıla yakın bir zaman Arapça ve Farsça karşısında geri plânda kalmıştır. Edebî ve resmî dil hep Farsça olmuştur. Arapça ise, din ve bilim dili olarak Farsçadan üstün tutulmuştur. Bu durum XIII. yüzyılın ortalarına kadar sürmüş, ancak bundan sonra halkta bir uyanış başlamıştır. Türk halkı Arapça ve Farsça gibi anlamadığı dillerde değil kendi anladığı dilde kitapların yazılmasını istemiştir. Toplumun bilginler ve edebiyatla uğraşanlardan Türkçe eserler yazmaları yönündeki bu talepleri giderek artmıştır. Her yönü ile Türk olan bir devlette Türkçenin garip hali, XIV. yüzyılın bilgin ve edipleri yanında beylerini de harekete geçirmiş;tir. Germiyanoğulları, Aydınoğulları ve İsfendiyaroğulları beylikleri ile beylik olarak kurulan ve zamanla büyük bir devlete dönüşen Osmanlıda daha kuruluşundan itibaren Türkçeye büyük önem verilerek şair ve yazarların Türkçe telif
101 4. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı I: Anadolu da Gelişen Türk Edebiyatı 95 veya tercüme eser yazmaları teşvik edilmiştir. Anadolu beyliklerinde ve Osmanlıda Türkçeye verilen önemle birlikte toplumda Türkçe eserlere olan talep, Âşık Paşa, Yunus Emre, Gülşehrî, Tursun Fakih ve Şeyyâd Hamza gibi şair ve yazarların daha XIV. yüzyılın başında dil bilinci ile eser vermelerinin önünü açmıştır. Türkçe telif ve tercüme eserlerin yazılması, bu asırdan itibaren sonraki yüzyıllarda artarak devam etmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde edebî eserlerin Farsça yazılması bir gelenek olarak devam ederken Mevlânâ ve Sultan Veled in yer yer Türkçe beyit ve şiirler yazmalarının, Gülşehrî nin ise Türkçe eser yazmasının sebeplerini açıklayınız. Anadolu da Yazılan İlk Türkçe Eserler Anadolu ya yerleşen Türklerin büyük bir kısmı Oğuz Türkleri olduğu için, burada konuşulan dilin temelini, yukarıda da belirttiğimiz gibi Oğuz lehçesi oluşturmuştur. Oğuzlar dışındaki Türk topluluklarının hem sayılarının az olması hem de Oğuz Türkçesine yakın bir dil konuşmalarından dolayı Oğuz lehçesi, Anadolu da büyük bir değişikliğe uğramamış, zamanla gelişerek edebî dil hâlini almıştır. XII-XIII. yüzyıllarda, eski Türk destanları, Dede Korkut hikâyeleri ile Ebû Müslim ve Battal Gazi gibi Müslüman kahramanların etrafında gelişen menkıbeler, Anadolu yu Türkleştirmek ve İslamlaştırmak için büyük mücadele veren Oğuz boyları için önemli manevî güç kaynağı olmuştur. Böylece Anadolu, bu yüzyıllarda Türklerin dinî-menkıbevî destan edebiyatı geleneklerini sürdürdükleri uygun bir ortam hâline gelmiştir. Bunun sonucunda XIII. yüzyılda Anadolu da Danişmend-nâme, Battal-nâme, Ebû Müslim gibi dinîtarihî, menkıbevî destanlar ortaya çıkmıştır. Destancı ozanlar ile Anadolu ve Rumeli nin fethinde önemli rolü olan alp eren denilen veliler, Türk halkına manevi güç vermelerinin yanında eski dönemlerin inanç ve geleneklerinin İslamî bir şekle dönüştürülerek yaşatılmasında önemli katkıda bulunmuşlardır. Bizanslılara karşı savaşmış Müslüman bir Arap kahramanı olduğu ileri sürülen Battal Gazi etrafında meydana getirilen Battal-nâme; Danişmend Ahmed Gazi nin kahramanlıklarının menkıbe ile karışık olarak anlatıldığı Danişmend-nâme, Anadolu nun fethi sırasında Türk gazilerini cesaretlendirmek için oluşturulmuş destanî halk hikâyeleridir. Fetihler sırasında orduda savaşan, savaş sonrasında köy köy dolaşarak destanlar ve şiirler okuyup hikâyeler anlatan ozanların meydana getirdiği sözlü edebiyat geleneğine ait bu verimler, Anadolu nun ilk devirlerinde halkın edebî eserlere olan ihtiyacını karşılamıştır. XIII. yüzyılın ortalarından itibaren Anadolu da bağımsızlıklarını ilan etmeye başlayan beyler, Selçukluların aksine, Arap ve Fars kültürüne fazla ilgi göstermemişler, geleneklerine ve kendi dillerine önem vererek yaptıkları savaşlar ve siyasî mücadeleler sırasında bile ilim adamlarını, şairleri, edipleri ve sanatkârları korumuşlardır. Bazı Türk beyleri, Arapça ve Farsçayı iyi bilmelerine rağmen Türkçe yazmayı tercih etmiştir. Bütün bunlardan dolayı Anadolu da beylikler dönemi, Türk dili ve edebiyatı için verimli bir sürecin başlamasını sağlamıştır. Bunun sonucunda çeşitli konularda telif ve tercüme yüzlerce eser yazılmıştır. Daha sonra, beylikler dönemi Türk dili ve kültürü üzerinde kurulan Osmanlının yükselişi ile birlikte bu dönemin Türkçesi (=Batı Oğuzcası) de gelişerek klâsik eserlerin verildiği bir edebiyat dili hâlini almıştır. Fuad Köprülü, Ahmed Fakîh in Çarh-nâme sini, Anadolu da, XIII. yüzyılda yazılan ilk Türkçe eser olarak kabul etmiştir. Ancak, Köprülü den sonra Ahmed Fakîh ve eserleri üzerine yapılan çalışmalara göre, Ahmed Fakîh adını taşıyan farklı yüzyıllarda yaşamış değişik kişilerin varlığı ve bunların birbirine karıştırıldığı da söz konusudur. 3 XIII. yüzyılda yazıldığı tespit edilen Battal-nâme gibi Danişmend-nâme de 1245 te II. İzzettin Keykâvus un emriyle Münşî-i Sultânî Melik İbn Ûlâ tarafından yazılmıştır. Ancak, bu metin bugün mevcut değildir. Daha sonra II. Murad ın emriyle Tokat dizdarı Ârif Ali, Danişmendnâme yi manzum ve mensur olarak yeniden kaleme almıştır.
102 96 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Gülşehrî nin XIV. yüzyıl başlarında yazdığı Mantıku t-tayr ında kendisin den önce yazıldığını haber verdiği, yazarı bilinmeyen manzum bir Şeyh San ân Kıssası ile Şeyyâd İsâ nın Salsal-nâme ve İbni Alâ nın Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykâvus un emriyle yazdığı Dânişmend-nâme, Anadolu Selçukluları devrinde yazıldığı hâlde bugün elimizde bulunmayan Türkçe eserlerdir. Fuad Köprülü nün XIII. yüzyılda yazıldığını belirttiği Salsalnâme, bir kahramanlık hikâyesi olup, Salsal adlı bir devin Hz. Ali ile yaptığı savaşta yenilerek yok olduğunu anlatmaktadır. Bu hikâyede anlatılanlar, daha sonra çeşitli şairler tarafından da yazılmıştır. Anadolu da XIII. yüzyılda yazıldığı bildirilen yukarıdaki eserleri, XIV. yüzyılda Yunus Emre nin Divan ı ile Risâletü n-nushiyye si, Gülşehrî nin Mantıku t-tayr ı ve Âşık Paşa nın Garîb-nâme si ile Tursun Fakih in Gazavât-ı Bahr-ı Ummân ve Sanduk adlı eseri takip eder. Nasreddin Hoca (öl. 1284), XIII. yüzyılda Selçuklular devrinde yaşamış Türk mizahının büyük bir temsilcisidir. Onun hakkındaki yetersiz ve rivayetten öteye gitmeyen bilgilerden dolayı tarihî kişiliğini tespit etmek güçtür. Bugüne kadar yapılan çalışmalara göre Nasreddin Hoca, Sivrihisar ın Hortu köyünde doğmuş, babasının ölümünden sonra Akşehir e gitmiş ve orada ölmüştür. Fıkralarına göre Nasreddin Hoca, toplumun her kesimindeki insan tipinin temsilcisi olup kimi zaman kadılık ve müderrislik yaptığı görülür. Nasreddin Hoca, bazen ciddî geçim sıkıntısı çeken saf bir insan olarak karşımıza çıksa da o, daima sergilediği hazır cevaplılığı ile Türk zekasının, nükte ve mizah gücünün millî bir sembolü olmuştur. Nasreddin Hoca fıkraları, Osmanlı devleti idaresinde yaşamış milletler arasında, özellikle Balkanlarda çok yayılmış ve birçok yabancı dile de çevrilmiştir. Ayrıca bu fıkraların şerhleri de yapılmıştır. Karışık Dilli Eserler XII. yüzyıldan itibaren Doğu ve Batı Türkleri arasında yeni ve birbirinden farklı yazı şiveleri meydana gelmeye başlamıştır. Orta Asya da Hoca Ahmed Yesevî (öl. 1166) ve onun takipçilerinden Hakim Süleyman Ata (öl. 1187), Zengi Ata (XIII. yy.) ve Seyyid Ata (öl. 1302) veya Şeref Ata (XIII. yy.) gibi sûfîler Doğu Türkçesiyle eserler yazmışlar ancak, o dönemde yaşanan çeşitli sosyal ve siyasî olaylardan dolayı günümüze fazla edebî eser ulaşmamıştır. Diğer yandan Anadolu da yazılan ilk eserlerin büyük bir kısmının Farsça ve Arapça olması, XI-XIII. yüzyıllar arasında, Oğuz Türkçesinin yazılı eserlerde yer almadığı düşüncesini doğurmuştur. Bu görüşe göre Oğuz Türkçesi, Anadolu ya gelen göçebe Oğuzların ancak XIII. yüzyılda başlayan çabaları ile kurulabilmiş bir yazı dilidir. Oğuz Türkçesinin XI. yüzyılın ikinci yarısındaki dil yapısı hakkında en sağlıklı bilgiyi veren Kâşgarlı Mahmud un Divanü Lügati t-türk üdür. Bu eserde verilen bilgilere göre, XI-XIII. yüzyıllar arasındaki Oğuz Türkçesinin Karahanlı yazı dili özellikleri ve bir dereceye kadar da Kıpçak Türkçesi özelliklerinin karışmasından meydana gelmiş, geçiş dönemine özgü karışık bir dil olduğu görülmektedir. Türkçenin Orta Türkçe Devri içinde yer alan bu dönemde kimi eserlerin dili her iki bölgeye ait dil unsurlarını bir arada taşımıştır. İşte Oğuz Türkçesinde görülen Karahanlı-Harezm Türkçesine ait ortak özellikler XIII. yüzyılın sonlarında azalmış ve bu Türk şivesi giderek bir edebî dil özelliği kazanmıştır. Haliloğlu Ali nin 1303 te hece vezniyle ve dörtlüklerle yazdığı Kıssa-i Yûsuf adlı eseri ile Fahreddin bin Mahmûd İbni l-hüseyn in yazdığı Behçetü l-hadâyık fi Mev izeti l- Halâyık, XIII. yüzyılda yazılan karışık dilli -hem Doğu Türkçesi hem eski Anadolu Türkçesi özellikleri bulunduran- Türkçe eserlerdir. Tam adı ve künyesi Fahreddin bin Mahmûd ibni l-hüseyn ibni Mahmûd et-tebrîzî olan yazar, Behçetü l-hadâyık (=Behçetü l-hadâ ik) adlı eserini bugün Kayseri ye bağlı ve eski adı Karahisar-ı Develi olan Yeşilhisar da yazmış-
103 4. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı I: Anadolu da Gelişen Türk Edebiyatı 97 tır. Müellif eserini 1270 yılında yazmaya başlamış ve 1286 yılında bitirmiştir. Bu durumda Behçetü l-hadâyık fî-mev izeti l-halâyık, on üçüncü asrın son çeyreğinde, on altı yılda yazılan bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu eser, baştan sonuna kadar nesir olmayıp içinde yeri geldikçe anlatılan konu ile ilgili manzumelere de yer verilmiştir. Şeyh Ali b. Muhammed in 1303 te istinsah ettiği, meclis adı verilen ve başlıkları Arapça olarak yazılmış kırk bir bölümden oluşan Behcetü l-hadâ ik, Arapça ve Farsça bilmeyen vâizlerin isteği üzerine, Arapça ve Farsça çeşitli vaaz kitaplarından faydalanılarak yazılmış, XI. yüzyıl Türkçesi ile XIII. yüzyıl Anadolu Türkçesi arasında köprü vazifesi gören bir eserdir. Bunlardan başka, Şeyyâd Hamza nın Mecmuatü n-nezâ ir de bulun bir gazelinde de Doğu Türkçesi özellikleri bulunmaktadır. Bu durum da, Anadolu ya birbiri arkasından gelen Oğuzlar ve diğer Türk boyları vasıtasıyla, Doğu Türkçesinin yazı geleneği ile Anadolu da gelişen dil ve edebiyat arasındaki bağların sürdürüldüğünü göstermektedir. Resim 4.1 Mevlânâ nın Mesnevî sinden ilk 17 beytin olduğu sayfa. [Konya Mevlânâ Müzesi nde 51 no ile kayıtlı olan aslî nüshanın Kültür Bakanlığı tarafından yapılan tıpkı basımından (1993)].
104 98 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Özet 1 2 XII-XIII. yüzyıllarda gelişen batı Türk edebiyatının Türk edebiyatı tarihi için deki yerini belirlemek. Anadolu nun Müslüman Türklerle başlayan tarihinde Türklerin daha önce yaşadıkları Doğu ve Batı Türkistan, Horasan ve İran bölgelerinde kazandıkları birikimlerin büyük yeri vardır. Aynı şekilde Anadolu, Selçuklularla yeni kimlik kazanmaya başladığında Türklerin daha önce bulundukları coğrafyalarda gelişen şiir anlayışı ve zevki de bu yeni vatana taşınmıştır. Bunların yanında Anadolu Selçuklu Devleti ni kuran Türklerin yazı dilinin gelişmemiş olması ve sözlü edebiyat dışında edebî geleneklerinin bulunmaması, Selçuklu sultanlarının İran ın Sasanî devri saray geleneğini örnek almaları, kimi zaman Arapçanın kimi zaman da Farsçanın resmî dil olması, Farsçanın edebî dil, Arapçanın da bilim dili olarak kullanılması sonucu Anadolu da ilk zamanlarda Farsça ve Arapça çok sayıda eser yazılmıştır. Ancak Anadolu da Türk nüfusunun zamanla artmasına bağlı olarak Türk edebiyatı da gelişmeye başlamış, Arapça ve Farsça eserlerin Türkçeye çevrilmesinin yanında bu dönemde ilk kez Türkçe eserler de yazılmıştır. XII-XIII. yüzyılda yazılan ilk eserlerin çoğu Arapça, Farsça ve bu dillerde yazılan eserlerden çeviri olsa da, bu dönemde Mevlânâ nın ve Sultan Veled in Farsça eserlerinde bulunan az sayıda Türkçe beyitler ve şiirler, Ahmed Fakîh ile Hoca Dehhânî nin yazdığı Türkçe şiirler Anadolu da gelişen Türk edebiyatının önünü açmış, bunlardan sonra Yunus Emre, Âşık Paşa ve Gülşehrî başarılı eserler vermişlerdir. Bu dönemde yazılan az sayıdaki Türkçe eserler, Türk edebiyatının gelişmesine zemin hazırlamaları ve öncülük etmeleri bakımından oldukça önemlidir. XIII. yüzyılda Anadolu da Türkçenin durumunu ve ilk Türkçe şiir/eser yazanları tespit edebilmek. Türkçe, Karahanlı dönemi hariç, Gazneliler ve Büyük Selçuklular dönemlerinde olduğu gibi Anadolu Selçukluları zamanında da yönetim Türk hakanında ve Türk milletinde olduğu halde Arapça ve Farsça karşısında geri plânda kalmıştır. Edebî ve resmî dil Farsça, bilim ve eğitim dili ise Arapça olmuştur. Yazılı metinlerin ve edebî eserlerin Arap harfleriyle, Arapça ve Farsça yazılması, şair ve yazarları henüz imlâsı ve gramer kuralları tespit edilmemiş olan Türkçe ile eser yazma konusunda sıkıntıya sokmuştur. Bu durum XIII. yüzyılın ortalarına kadar sürmüş, ancak bundan 3 sonra halkta bir uyanış başlamıştır. Türk halkı Arapça ve Farsça gibi anlamadığı dillerde değil kendi anladığı dilde kitapların yazılmasını istemiştir. Her yönü ile Türk olan bir devlette Türkçenin garip hali, XIV. yüzyılın başında bilgin ve ediplerin yanında beyleri de harekete geçirmiş; Germiyanoğulları, Aydınoğulları ve İsfendiyaroğulları beylikleri ile beylik olarak kurulan ve zamanla büyük bir devlete dönüşen Osmanlıda daha kuruluşundan itibaren Türkçeye büyük önem verilerek şair ve yazarların Türkçe telif veya tercüme eser yazmaları teşvik edilmiştir. Anadolu beyliklerinde ve Osmanlıda Türkçeye verilen önemle birlikte toplumda Türkçe eserlere olan talep, Âşık Paşa, Yunus Emre, Gülşehrî, Tursun Fakih ve Şeyyâd Hamza gibi şair ve yazarların daha XIV. yüzyılın başında dil bilinci ile eser vermelerinin önünü açmıştır. Türkçe telif ve tercüme eserlerin yazılması, bu asırdan itibaren sonraki yüzyıllarda artarak devam etmiştir. Anadolu da Türkçeye yönelişin başında Mevlânâ bulunmaktadır. İlk kez Mevlânâ nın eserlerinde karşılaştığımız mülemmâlar ile Türkçe beyitler, Sultan Veled de manzume boyutuna ulaşmıştır. Bunları müstakil eserler yazan Ahmed Fakih, Gülşehrî, Yunus Emre ve Âşık Paşa takip etmiştir. XIII. yüzyıla kadar Anadolu da yazılan karışık dilli eserleri ve bunların özelliklerini sıralayabilmek. XI-XIII. yüzyıllar arasındaki Oğuz Türkçesinin Karahanlı-Harezm yazı dili özellikleri ve bir dereceye kadar da Kıpçak Türkçesi özelliklerinin karışmasından meydana gelmiş, geçiş dönemine özgü karışık bir dil olduğu görülmektedir. Oğuz Türkçesinde görülen Karahanlı Türkçesi ile ortak özellikler XIII. yüzyılın sonlarında azalmış ve bu dil giderek bir edebî dil özelliği kazanmıştır. Haliloğlu Ali nin Kıssa-i Yûsuf u ile Fahreddin bin Mahmûd ibni l-hüseyn ibni Mahmûd et-tebrîzî nin Behçetü l-hadâyık fi Mev izeti l-halâyık adlı eseri XIII. yüzyılda yazılan karışık dilli Türkçe verimlerdir. Şeyyâd Hamza nın Mecmu atü n-nezâ ir de bulunan bir gaze li de karışık dilli bir manzume olarak karşımıza çıkmaktadır.
105 4. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı I: Anadolu da Gelişen Türk Edebiyatı 99 Kendimizi Sınayalım 1. Aşağıdakilerden hangisi Anadolu da ilk alınan yerlerdendir? a. İznik b. Kayseri c. Konya d. Alanya e. Şirvân 2. Bizanslılardan yılları arasında İznik i alıp başşehir yaparak Anadolu Selçuklu devletini kuran sultan aşağıdakilerden hangisidir? a. Süleyman Şah b. Alp Arslan c. I. Kılıç Arslan d. Melikşah e. I. Rükneddin Mesud 6. Aşağıdakilerden hangisi zamanla gelişip batı Türk edebiyatının edebî dili olmuştur? a. Harezm Türkçesi b. Karahanlı Türkçesi c. Oğuz Türkçesi d. Kıpçak Türkçesi e. Çağatay Türkçesi 7. Anadolu da yazılan ilk Türkçe eser aşağıdakilerden hangisidir? a. Bezm ü Rezm b. Târîh-i Âl-i Selçuk c. Makâlât d. Fihî-mâ-fîh e. Behçetü l-hadâyık 3. İbn Bîbî nin (öl ten sonra) 1281 de tamamladığı Selçuklu tarih kitabının adı aşağıdakilerden hangisidir? a. Selçuklu Şeh-nâmesi b. Tabsıratü l-mübtedî c. İskender-nâme d. el-evâmirü l-alâ îye e. İhtiyârât-i Muzafferî 8. Aşağıdakilerden hangisi Yesevîlik i devam ettirenlerden biri değildir? a. Hakim Süleyman Ata b. Zengi Ata c. Seyyid Ata d. Şeref Ata e. Şair Ali 4. Kâni î Ahmed b. Mahmûd et-tûsî nin İzzeddîn Keykâvûs (öl ) için yazdığı manzum eser aşağıdakilerden hangisidir? a. Kelile ve Dimne b. Târîh-i Âl-i Selçûk c. Bezm ü Rezm d. Ravzatu l-küttâb e. Şerh-i Kasîde-i Tâ iyye 5. Mevlânâ hakkında yazılan eserlerin ve Mevlevîlik kaynaklarının başında gelen eser ve yazarı aşağıdakilerden hangisidir? a. Karaman Şeh-nâmesi - Yârcânî b. Menâkibu l-ârifîn - Ahmed Eflâkî c. Risâle - Sipehsâlâr d. Fütüvvet-nâme - Nâşîrî e. Beşâ rü n-nezâ ir - Muînî 9. Menâhic-i Seyfî adlı Farsça eser aşağıdakilerden hangisine aittir? a. Sultan Veled b. Zengi Ata c. Ahi Evren d. Seyfeddin Tuğrul e. Şeref Ata 10. Aşağıdakilerden hangisi Anadolu da gelişen Türk Edebiyatının öncülerinden biri sayılamaz? a. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî b. Sultan Veled c. Ahmed Fakîh d. Tursun Fakîh e. Bâkî
106 100 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı 1. e Yanıtınız yanlış ise Türklerin Anadolu ya Gelişi konusunu yeniden gözden geçiriniz. 2. a Yanıtınız yanlış ise Anadolu Selçukluları konusunu yeniden gözden geçiriniz. 3. d Yanıtınız yanlış ise Anadolu da Yazılan İlk Farsça Eserler konusunu yeniden gözden geçiriniz. 4. a Yanıtınız yanlış ise Anadolu da Yazılan İlk Farsça Eserler konusunu yeniden gözden geçiriniz. 5. b Yanıtınız yanlış ise Anadolu da Yazılan İlk Farsça Eserler konusunu yeniden gözden geçiriniz. 6. c Yanıtınız yanlış ise Anadolu da Yazılan İlk Türkçe Eserler konusunu yeniden gözden geçiriniz. 7. e Yanıtınız yanlış ise Anadolu da Yazılan İlk Türkçe Eserler konusunu yeniden gözden geçiriniz. 8. e Yanıtınız yanlış ise Türk Edebiyatının Anadolu dan Önceki Genel Durumu konusunu yeniden gözden geçiriniz. 9. c Yanıtınız yanlış ise Anadolu Selçukluları Döneminde Genel Edebî Durum konusunu yeniden gözden geçiriniz. 10. e Yanıtınız yanlış ise Anadolu da Türkçenin Önderleri konusunu yeniden gözden geçiriniz. Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Sıra Sizde 1 X. yüzyıldan itibaren Sirderya, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan bölgelerine yerleşen Türklerin Oğuz boyları, XI. yüzyılda batıya yaptıkları göç ve akınlarla egemenliklerini Azerbaycan, Irak ve Anadolu ya kadar genişletmişlerdir. Türkler 1071 de elde ettikleri Malazgirt zaferinden sonra kısa bir sürede Bizanslılardan İznik i alıp başkent yaparak Anadolu Selçuklu devletini kurmuşlardır ( ). Anadolu Selçuklu Devleti, I. Alâeddin Keykubâd döneminde ( ), her yönden en yüksek seviyeye ulaşmış, ancak I. Alâeddin Keykubâd ın ölümünden sonra (1237) devletin yükselişi sona ermiş ve çöküş dönemi başlamıştır. Selçuklular 1243 te Moğollarla yaptıkları Kösedağ savaşında aldıkları yenilgiden sonra Anadolu daki siyasî otoritelerini gitgide kaybetmişlerdir. Bunun üzerine uçlarda bulunan beylikler Selçuklularla ilişkilerini keserek bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamışlardır. Böylece Anadolu da beylikler dönemi başlamış, Sultan II. Mesud un 1308 de ölmesiyle birlikte Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmıştır. Anadolu da Selçuklulardan itibaren Türk nüfusu giderek artmış, beylikler döneminde de bu durum devam etmiş ve Anadolu da birçok şehir Türk kültür ve medeniyetiyle yeni bir çehreye bürünmüştür. Sıra Sizde 2 XIII. yüzyılda Anadolu da yazılan ilk eserlerin Farsça olmasının başlıca sebeplerini şöyle sıralamak mümkündür: a) Anadolu, Selçuklularla yeni kimlik kazanmaya başladığında Türklerin daha önce bulundukları coğrafyalarda gelişen devlet ve divan geleneklerini, kayıt ve hesap usulleri, dinî yönelişler, edebî ve mimarî tercihleri, şiir anlayışı ve zevki de bu yeni vatana taşımaları, b) Anadolu Selçuklu devletinde Farsçanın zaman zaman resmî dil olması, c) Anadolu ya gelen Türkler arasında hakim dil konumunda olan Oğuz şivesinin bu dönemde henüz edebî bir dil özelliği kazanamamış olması, d) Fars edebiyatında XI. yüzyılda Şeh-nâme gibi önemli ve büyük bir eserin yazılması ve XIII. yüzyılda bu edebiyatın edebî geleneği olan gelişmiş bir örnek olması, e) Hakanî-i Şîrvânî (ö. 1198), Ferruhî-i Sîstânî, Nizâmî-i Gencevî (ö ?), Mu izzî-i Semerkandî (ö yıllarında), Emîr Hüsrev-i Dihlevî ( ) ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ö. 1273) gibi Türk asıllı şairlerin Farsça başarılı eserler yazmaları doğal olarak Anadolu da bu dilde eserlerin yazılmasını ve ilgi görmesini sağlamıştır. Sıra Sizde den sonra Anadolu daki Türk nüfusu hızla artmıştır. Buna bağlı olarak Türk halkı Arapça ve Farsça gibi anlamadığı dillerde değil kendi anladığı dilde kitapların yazılmasını istemiştir. Bu durum bilgin ve ediplerin yanında beyleri de harekete geçirmiş; Germiyanoğulları, Aydınoğulları ve İsfendiyaroğulları beylikleri ile Osmanlıda daha kuruluşundan itibaren Türkçeye büyük önem verilmesini sağlamıştır. Halktan gelen talep ve beylerin teşvikleriyle şair ve yazarlar, eserlerini Türkçe yazmışlardır. Bu gelişmeler, Âşık Paşa, Yunus Emre, Gülşehrî, Tursun Fakih ve Şeyyâd Hamza gibi şair ve yazarların daha XIV. yüzyılın başında dil bilinci ile eser vermelerinin önünü açmıştır. Türkçe telif ve tercüme eserlerin yazılması, bu asırdan itibaren sonraki yüzyıllarda artarak devam etmiştir.
107 4. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı I: Anadolu da Gelişen Türk Edebiyatı 101 Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar Açık, N. (2002). Eski Türk Edebiyatında Mevlevîlik Etkisi ve Mevlevî Şairler, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Ahmed Paşa Divanı (1966). haz. Ali Nihad Tarlan, İstanbul. Akün, Ö. F. (1994). Divan Edebiyatı, TDVİA, 9, İstanbul: TDV Ya yınları. Aşkar, M. (2005). Molla Fenari nin Şerhu Dîbaceti l- Mesnevî Adlı Risalesi ve Tahlili, Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi-Mevlânâ Özel Sayısı, Yıl: 6, S. 14, Ankara. Ateş, A. ( ). Hicrî VI-VIII. (XII-XIV.) asırlarda Anadolu da Farsça Eserler, Türkiyat Mecmuası, VII-VIII. Bâkî Dîvânı (1994). haz. Sabahattin Küçük, Ankara: TDK. Cahen, C. (1979). Osmanlılardan Önce Anadolu da Türkler, trc. Yıldız Moran, İstanbul. Canpolat, M. (1968). Behçetü l-hadâ ik ın Dili Üzerine, TDAY Belleten Çelebioğlu, A. (1998). XIII-XV. Yüzyıl Mesnevîlerinde Mevlânâ Tesiri, Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, İstanbul: MEB Yayınları. Çelebioğlu, Â. (1998). Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, İstanbul: MEB Yayınları. Çelebioğlu, A. (1999). Türk Edebiyatında Mesnevi, İstanbul. Değirmençay, V. (2005). Kâni î-yi Tûsî ve Kelîle ve Dimne de II. İzzeddin Keykâvûs a Methiyeleri, Erzurum. Demirci, İ., Teslim, E. (2006). Mevlâna Hakkında Şiirler Antolojisi, Konya: İl Kültür ve Turizm Md. Yayınları. Duru, N. F. (2000). Mevleviyâne, İstanbul. Eflâkî, ( ). Ariflerin Menkıbeleri, I-II, trc. Tahsin Yazıcı, İstanbul. Erdoğan M. (2009). Klasik Türk Şiirinde Mevlânâ Medhiyeleri ve Mecmua-i Medâyih-i Mevlânâ, Mevlânâ Araştırmaları-3, Ankara. er-râvendî, Muhammed b.ali, ( ). Râhatu s-sudûr ve âyetu s-surûr, trc. Ahmed Ateş, I-II, Ankara. Genceî, T. (1987), Çarhnâme nin Müellifi ve Tarihi Hakkında Notlar, Türk Kültürü, S. 286, Ankara. Gölpınarlı, A. (1992). Dîvân-ı Kebîr I, Ankara. Gölpınarlı, A. (1999). Mevlânâ Celâleddin Hayatı, Eserleri, Felsefesi, İstan bul: İnkılâp Kitabevi. Hüseyn Muhammedzâde-i Sadîk (1369). Seyrî der eş âr-i Türkî; Mekteb-i Mevlevîye, Tahran. İbn Bîbî (1956). el-evamiru l-alaiyye, Faksimile, Ankara, İbn Bîbî (1957). el-evamiru l-alaiyye, nşr. Necati Lugal- Adnan Sadık Erzi, cilt I, Ankara. İbn Bîbî (1996). el-evâmiru l-alâiyye, haz. Mürsel Öztürk, I-II, Ankara. Jalâlu ddîn Rûmî ( ). The Mathnawî, nşr. R. A. Nicholson, I-VII, London. Karaismailoğlu, A. (1996). Selçuklu Sarayında Şiir ve Şair, V. Milli Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Semineri, Bildiriler, Konya. Karaismailoğlu, A. (2007). Mesnevî de Türk Adı ve Kullanım Özellikleri, Mevlânâ Araştırmaları 1, Ankara: Akçağ Yayınları. Kartal, A. (2005). Anadolu da Farsça Şiir Söyleyen Türk Şairler (XI-XVI. Yüzyıllar), Türkler, V, Ankara. Kartal, A. (2006). Anadolu da Türk Edebiyatının Gelişimi, Türk Edebiyatı Tarihi I, Ankara: KTB Yayınları. Kartal, A. (2006). Anadolu da Türk Edebiyatının Öncüleri, Türk Edebiyatı Tarihi I, Ankara: KTB Yayınları. Kartal, A., Şentürk, A. A. (2004). Üniversiteler İçin Eski Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Dergâh Yayınları. Kemâleddîn Efendi (1313). Mevzû âtu l- ulûm, I-II, İstanbul. Koca, K. (1997). İzzeddin Keykâvüs ( ), Ankara: TTK Yayınları. Koç, M. (2011). Anadolu da İlk Türkçe Telif Eser, Bilig, Bahar, Sayı 57, Ankara. Korkmaz, Z. (1995). Türk Dili Üzerine Araştırmalar I, Ankara: TDK Yayınları. Köprülü, M. F. (1926). Selçukiler Devrinde Anadolu Şairleri, Hoca Dehhânî, Hayat Mecmuası, Ankara 1926, S. 1. Köprülü, M. F. (1943). Anadolu Selçukluları Tarihinin Yerli Kaynakları, Belleten, VII. Köprülü, M. F. (2003). Türk Edebiyatı Tarihi, Ankara: Akçağ Yayınları, 5. bas. Kuban, D. (1993). Ortaçağ Anadolu - Türk Sanatı Kavramı Üzerine, Malazgirt Armağanı, Ankara. Külliyât-ı Şems yâ Dîvân-ı Kebîr I-X, ( ). Tahran: İntişârât-ı Dânişgâh-i Tahrân Mansuroğlu, M. (1947). Anadolu Türkçesi (XIII. Asır) Dehhânî ve Manzumeleri, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Mezunları Cemiyeti Yayını: 2, İstanbul. Mansuroğlu, M. (1956). Ahmed Fakîh, Çarhnâme, İstanbul. Mazıoğlu, H. (1972). Selçuklular Devrinde Anadolu da Türk Edebiyatının Başlaması ve Türkçe Yazan Şairler, Malazgirt Armağanı, Ankara: TTK Yayınları. Mazıoğlu, H. (1974). Ahmed Fakı, Kitâbu Evsâfı Mesâcidi ş- Şerîfe, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını. Mazıoğlu, H. (2009). Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî nin Türkçe Şiirleri, Eski Türk Edebiyatı Makaleleri, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Mengi, M. (2000). Eski Türk Edebiyatı Tarihi Edebiyat Tarihi-Metinler, Ankara: Akçağ Yayınları. 6. Bas.
108 102 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Mevlânâ (1992). Divân-ı Kebîr, I-VII, çev. Abdülbaki Gölpınarlı, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları Mevlânâ Celâleddin (1992). Dîvân-ı Kebîr I-VII, haz. Abdulbaki Gölpınarlı, Ankara: Kültür Bakanlığı. Mevlânâ Güldestesi (tarihsiz), hzl. Feyzi Halıcı-Bahar Gökfiliz, Ankara: Yücel Ofset. Muhammed Emin Reyâhî (1369). Zebân ve Edeb-i Farsî der Kalemrov-i Osmanî, Tahran. Öçal, Ş. (2009). Mevlânâ ve Kemalpaşazâde de Varlık Kavramı ve Işık Sembolü, Mevlânâ Araştırmaları 3, Ankara. Önder, M. (1973). Mevlâna Şiirleri Antolojisi, İstanbul: Işık Yayınları Sertkaya, O. F. (1989). Ahmed Fakîh, TDVİA, 2, İstanbul. Şeşen, R. (2004). Selçuklular Devrindeki İlme Genel Bir Bakış, III. Uluslar Arası Mevlâna Kongresi (5-6 Mayıs 2003), Bildiriler, Konya: Selçuk Üniversitesi Yayınları Tatçı, M. (1990). Yunus Emre Divanı Tenkitli Metin, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları Tekcan, M. (2007). Hakim Ata Kitabı, Beşir Kitabevi, İstanbul. The Mathnawi of Jalálu ddín Rúmí I-VIII, ( ), by Reynold A. Nicholson, ed. from the oldest mss. Available; with critical notes, tr. and commentary, London: Luzac & Co. Turan O. (1998). Türkiye Selçukluları Hakkında Resmî Vesikalar, Ankara. Turan, O. (1997). Keykubâd I, Alâ al-dîn, İslâm Ansiklopedisi, VI, Eskişehir: MEB Yayınları Turan, O. (2010). Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul. Tursun Fakîh (2007). Gazavât-ı Bahr-ı Umman ve Sanduk (Cumhur-nâme), Haz. Mehmet Gümüşkılıç, Ankara. Uzunçarşılı, İ. H. (1948). XII. ve XIII. Asırda Anadolu daki Fikir Hareketleri İle İçtimaî Müesseselere Bir Bakış, III. Türk Tarih Kongresi Tebliğleri, Ankara. Uzunçarşılı, İ. H. (2003). Anadolu Beylikleri, Ankara. Yavuz, K. (1983). XIII-XVI. Asır Dil Yadigarlarının Anadolu Sahasında Türkçe Yazılış Sebepleri ve Bu Devir Müelliflerinin Türkçe Hakkındaki Görüşleri, Türk Dünyası Araştırmaları, S. 27, İstanbul. Yavuz, K. (1986). Ahmed Cevdet Paşa nın Abidin Paşa ya Yazdığı Mektup, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, İstanbul. Yavuz, K. (2000). Türk Edebiyatında Mesnevî den İlk Tercüme Hikâyeler ve Bazı Dikkatler, Uluslararası Mevlânâ Bilgi Şöleni, (15-17 Aralık 2000), Ankara. Yavuz, K. (2007). Muinî, Mesnevî-i Muradiye, cilt I-II, Konya: Selçuk Üniversitesi Yayınları. Yavuz, K. (2007). Gülşehrî nin Mantıku t-tayr ı (Gülşennâme), Ankara: Kırşehir Valiliği Yayını. Yazıcızade Ali, (2009). Tevârih-i Al-i Selçuk ( Selçuklu Tarihi, Haz. Dr. Abdullah Bakır), İstanbul: Çamlıca Basım Yayın: 59.
109
110 VIII-XIII. YÜZYILLAR TÜRK EDEBİYATI 5Amaçlarımız Bu üniteyi tamamladıktan sonra; XIII. yüzyılda Anadolu da tasavvuf edebiyatının ortaya çıkışı ve yayılma sebeplerini belirleyip önemli temsilcilerini sıralayabilecek, XIII. yüzyılda Anadolu da yaşayan şair ve yazarlar ile bunların eserleriyle ilgili değerlendirmeler yapabilecek, Klâsik Türk şiirinin Anadolu da XIII. yüzyılda ortaya çıkan ilk örneklerini tanıyacaksınız. Anahtar Kavramlar XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk Edebiyatı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Mesnevî, Divan-ı Kebir, Fîhi Mâ-Fîh, Mecâlis-i Seb a, Mektûbât Sultan Veled İbtidâ-nâme, Rebâb-nâme, İntihâ-nâme Ahmed Fakîh Çarh-nâme, Kitâbu Evsâfı Mesâcidi ş-şerîfe Hoca Dehhânî İçindekiler VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk Edebiyatı GİRİŞ: ANADOLU DA GELİŞEN TASAVVUFÎ TÜRK EDEBİYATI MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ SULTAN VELED AHMED FAKÎH DİNDIŞI (LÂ-DİNÎ) KLÂSİK TÜRK ŞİİRİNİN İLK ÖRNEKLERİ HOCA DEHHÂNÎ
111 XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk Edebiyatı GİRİŞ Selçukluların siyasî hâkimiyet kurmak amacıyla yaptığı sürekli savaşlar, taht kavgaları, Moğol istilâsı ve ardından Moğollara ödenen ağır vergiler sonucunda düzen ve asayişin bozulması üzerine yaşama gücü oldukça zorlaşan Anadolu halkı, uzun süre barış ve huzur yüzü görememiştir. Böyle bir ortamda ortaya çıkan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (öl. 1273), Sühreverdî (öl. 1234), Âhî Evren (öl. 1261), Muhyiddîn-i Arabî (öl. 1240) ve Sadreddîn-i Konevî (öl. 1274) gibi mutasavvıf şahsiyetler, Farsça ve Arapça yazdıkları eserlerle, okumuş çevrelerde tasavvufu yaymışlardır. Bunların yanında Anadolu ya Horasan dan gelen Yesevî dervişleri dinî, tasavvufî düşünceleri halk arasında yayarak onları ilâhî aşkın huzuru ile rahatlatmaya çalışmışlardır. Bunun sonucunda hem şehirlerde oturan halk hem de göçebe Anadolu insanı, manevî güç bulduğu tasavvufa yönelmiş ve tekkelerin etrafında toplanmıştır. XIII. yüzyılda tekkelerin yaygınlaşmasını sağlayan siyasî ve sosyal gelişmelerin yanında Arapça ve Farsça ile İslam kültürünü iyi öğrenmiş aydınların bulunması, Anadolu da dinîtasavvufî edebiyatın başlayıp gelişmesini ve bu edebiyatın önemli temsilcilerinin yetişmesini sağlamıştır. Bu dönemde ilmî eserlerin Arapça ve edebî eserlerin de Farsça yazılması, bu dilleri bilmeyen Türk halkına dini ve tasavvufu kendi dilleriyle öğretme ihtiyacını doğurmuştur. Bütün bunların sonucunda Anadolu da İslamiyeti Türkçe olarak anlatan bir dil ile buna dayalı bir tasavvuf edebiyatı ortaya çıkmıştır. Şehirde yetişmiş aydın tabaka sufileri Farsça şiirler söylerken, Anadolu ya yayılan Yesevî, Haydarî ve Bektaşî dervişleri de Türkçeyi kullanarak tekke edebiyatını meydana getirmişlerdir. Anadolu da ortaya çıkan bu dinî-tasavvufî edebiyatın ilk temsilcileri, Mevlânâ, Sultan Veled ve Yunus Emre dir. Mevlânâ, eserlerini Farsça yazmakla birlikte az sayıdaki Türkçe şiirleri ve mülemmaları ile Türk edebiyatını yönlendirmiş, onun meclisinde bulunan Hoca Ahmed Fakîh (öl. 1252) de Türkçe şiirler söylemeye başlamıştır. Mevlânâ nın oğlu Sultan Veled Türkçe şiir söylemede bir hayli ileri gitmiş, onu Yunus Emre, Gülşehrî, Âşık Paşa, Elvan Çelebi ve Şeyyâd Hamza gibi şairler izlemiştir. MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ Mevlânâ nın ataları, bugün Afganistan ın kuzeyinde ve Özbekistan sınırına yakın bir bölgede bulunan Belh şehrinde yaşamaktaydı. Mevlânâ nın doğduğu bu şehir, Horasan ın önemli merkezlerinden biriydi. Horasan, bugünkü sınırlara göre Türkmenistan daki Merv, İran daki Nişabur ve Afganistan daki Herat ve Belh şehirlerinden oluşmaktaydı. İslam öncesine yakın asırlardan itibaren Türklerin hâkimiyetinde bulunmuş olan bölge VIII. asrın başlarından Moğol istilasının yaşandığı 1220 yılına kadar Türk, Fars ve Arap çevrelerin
112 106 VIII-XIII. Yüzyıllarda Türk Edebiyatı buluştuğu ve İslamiyetle kaynaştığı önemli bir merkezdi. Belh ve çevresi, uzun süre Gazneliler ( ) ile Selçukluların ( ) idaresinde kalmış, 1198 de Gûrlular ın ve 1206 da Hârezmşâhlar ın hâkimiyetine girmişti. Belh in kuzeyindeki bölgeler ise Karahanlıların ( ) etki alanı içerisindeydi. Ailenin Horasan dan hareketle dolaştığı bölgelerde Hârezmşahlar, Abbasi Halifeliği ( ), Eyyûbîler ( ), Mengücüklüler (yıkılışı 1228) ve ve sonuçta vardığı Konya da ise Anadolu Selçukluları hakim durumdaydı. Mevlânâ nın babası, Hüseyin oğlu Sultânu l-ulemâ Bahâeddîn Muhammed, Belh şehrinde âlim ve arifleriyle meşhur bir ailedendi ve büyük bir üne sahipti. Annesinin adı Mümine Hatun dur de Horasan ın Belh şehrinde doğan Mevlânâ nın asıl adı Muhammed olup bütün kayıtlara göre babası da aynı adı taşımıştır. Babası Sultanü l-ulemâ lakabı ile anılan ve dönemin tanınmış âlimlerinden Muhammed Bahâeddîn Veled dir. Mevlânâ nın lakabı Celâleddîn dir. Dedesi Hüseyin in lakabı da Celâleddîn idi. İslam dünyasında hürmet belirtmek için önemli kişilerin isimlerinin önünde kullanılan efendimiz anlamındaki mevlânâ lakabı, Mevlânâ Celâleddîn Muhammed le birlikte özel bir isme dönüştü. Hüdâvendigâr, Hünkâr, Hazret-i Mevlânâ, Mevlevî, Şeyh, Mollâyı Rûmî, Rûmî ve Hazret-i Pîr lakap ve unvanları da Mevlânâ için kullanılmıştır. Hazret-i Mevlânâ ve Hazret-i Pîr gibi saygı hitapları, Mevlevî çevrelerinde ve Anadolu da daha çok tercih edilmiştir. Bugün İran ve Pakistan da Mevlevî, Batı da Rûmî, onun için kullanılan lakaplardır. Doğduğu şehre nispetle Belhî (=Belhli) sıfatı, bilhassa ilk kaynaklarda babası ve kendisinin adlarının yanında yer almaktadır. Mevlânâ çocukluk döneminin dışındaki yıllarının hemen tamamını, önceki asırlardaki isimlendirmeyle Diyâr-ı Rûm da geçirdiği ve bu bölgedeki Konya yı vatan edindiği için Rûmî (Rum ülkesinden; Anadolulu) sıfatıyla anılmıştır. Bunların yanı sıra vatan edindiği şehre işaret etmek üzere XIII. asırdan itibaren Konevî (Konyalı) sıfatı da adıyla birlikte birçok eserde yer almıştır. Mevlânâ çocukluk veya ilk gençlik yıllarındayken, Belh te ve çevresinde siyasî istikrar bozulmuştu. Bunun üzerine babası Bahâeddîn Veled 1219 yılı civarında Belh ten ayrılmayı gerekli gördü. Çünkü Belh şehrinin Moğollar tarafından istila edildiği 1220 yılında Arabistan a doğru yol almaktaydılar. Belh ten ayrılan Bahâeddîn Veled, önce Nişabur a gelmiştir. Burada devrin büyük sûfîlerinden Feridüddin Attar ile görüşmüştür. Attar, bu görüşmede Esrar-nâme sini, bir rivayete göre de Mantıku t-tayr adlı eserini Muhammed Celaleddin e hediye etmiştir. Daha sonra Bağdat a ulaşan Bahâeddîn Veled, bir müddet sonra hac için Hicaz a gitmiştir. Hicaz dan Şam yoluyla önce Malatya ya sonra Erzincan a, oradan da Larende ye (Karaman) gelmiş ve yedi sene burada kalmıştır. Ailenin Karaman da yedi yıl kadar süren ikameti esnasında Mevlânâ nın annesi Mümine Hatun ile ağabeyi Alâeddin Muhammed vefat etti. Kabirleri bugün Karaman da Mâder-i Mevlânâ (Aktekke) Camii nin içindedir. Bahâeddîn Veled ailesiyle birlikte, bazı rivayetlere göre Sultan Alâeddin Keykubâd ın ısrarlı davetleri üzerine, 1228 de Karaman dan gelerek Selçuklu devletinin başkenti Konya ya yerleşti. Altuniye medresesinde hocalık yapan ve vaazları ile çevresinde saygınlık kazanan Bahâeddîn Veled, 85 yaşındayken Konya da 1231 yılında vefat etti. Bahâeddîn Veled, on yedi veya on sekiz yaşındaki Mevlânâ yı Karaman da 1225 yılında kafilenin üyelerinden Semerkantlı Lala Şerefeddin in kızı Gevher Hatun la evlendirdi. Mevlânâ Celâleddîn Muhammed in hayatı boyunca üç oğlu ve bir kızı oldu. Büyük oğlu Bahâeddîn Muhammed Sultan Veled ( ) ile ondan bir veya iki yaş küçük oğlu müderris Alâeddin Muhammed in (öl. 1262) anneleri, Semerkantlı Şerefeddin in kızı olan Gevher Hatun dur (öl. Karaman da 1229 dan önce). Diğer oğlu Selçuklu sarayında hazine
113 5. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk 107 darlığa kadar çeşitli görevlerde bulunan Muzafferüddin Emîr Âlim (öl. 1277) ve kızı Melike Hatun un (öl. 1306) anneleri ise, Gevher Hatun un vefatından sonra evlendiği Konyalı Kira Hatun dur (öl. 1292). Mevlânâ nın çocuklarının kabirleri, kendisinin ve babasının yanlarında, aynı türbe içinde bulunmaktadır. İlk eğitimini babasından alan Mevlânâ, ciddî bir tahsil görmüş ve tasavvufî bir terbiyeden geçmiştir. Belh ten Anadolu ya gelirken uğradıkları Şam da Muhyiddin-i Arabî, Sadeddin-i Hamavî, Osmanü r-rûmî, Necmeddin-i Kübrâ nın müridlerinden olan Evhadüddin-i Kirmanî ve Sadreddin-i Konevî gibi sûfîlerle sohbet etmiş, onlardan dersler almıştır. Arapça ve lugatla ilgili ilimler başta olmak üzere, fıkıh, hadis ve tefsir gibi ilimleri tahsil ederek zamanın önde gelen âlimleri arasında yerini alan Mevlânâ, yukarıda adı geçen bilginlerden başka yine Şam da iken Mevlânâ Kemâleddin bin Adim den de ders almıştır. Babası vefat ettiğinde 24 yaşında olmasına rağmen medresede onun yerini alması uygun görülmüştü, ama o yine de tahsiline devam etti. Mevlânâ, babası hayattayken yılları arasında eğitimini tamamlamak için Halep ve Şam a gitmiştir. Ancak 1225 yılında Karaman da evlendiği ve sonrasında art arda iki çocuğunun dünyaya geldiği gözden uzak tutulmamalıdır. Daha sonra babası Bahâeddîn Veled in öğrencisi olan Seyyid Burhâneddin Tirmizî, Mevlânâ ya tasavvufla ilgili bilgileri öğretmiş ve onun düşünce dünyasının şekillenmesinde etkili olmuştur. Seyyid Burhâneddin Tirmizî nin 1240 yılında Kayseri ye dönüşünden sonra Mevlânâ, Konya da dersler vermiş ve onun tavsiyesi üzerine yeniden Şam ve Haleb e giderek eğitimini tamamlayıp Konya ya dönmüştür. Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin Tirmizî nin ölümünden sonra içine kapanarak çevresinden kopmuş ve yalnız kalmayı tercih etmiştir. Onun bu hâli, Şems-i Tebrizî ile karşılaştığı 1244 yılına kadar devam etmiştir. Mevlânâ nın hayat hikâyesinde Tebrizli Şems in özel bir yeri vardır. Karşılaşmaları ve birbirlerine olan sevgileri etrafında çok şeyler anlatılmış ve yazılmıştır. Kaynaklarda Konya daki karşılaşmalarıyla ilgili farklı rivayetler vardır. Bunlarda zihinsel bir genişleme ve ruhsal bir etkileşim söz konusudur. Ayrıca bu rivayetlerde tasavvufî ve şairce anlatımın önemli bir yeri vardır. Şemseddin Muhammed-i Tebrizî, Konya ya ilk olarak 29 Kasım 1244 de gelmiştir. Şems ile tanışmasından sonra Mevlânâ nın maneviyâtı üzerinde büyük değişiklik meydana gelmiş, onun eski sûfîyâne anlayışlarında değişiklikler olmuştur. Hatta yalnız Şems in dostluğu ile yetinmeye başlamıştır. Mevlânâ nın yalnız Şems in varlığı ve dostluğu ile yetinmesi ve aralarındaki samimiyet, Mevlânâ nın öğrenci ve müritlerinde, kendileriyle önceki gibi ilgilenilmediği için büyük hoşnutsuzluğa ve Şems ten yakınmalarına sebep oldu. Bunun üzerin Şems, 11 Mart 1246 da Konya yı terk ederek Şam a gitmiştir. On altı ayı biraz aşan bu zaman diliminde, aralarında gerçekleşen anlaşma ve sevgiden sonra bu ayrılış Mevlânâ yı son derecede etkiledi. İlgi ve himaye bekleyen müritler yaptıklarından pişman olup çare aradılar. Onu aramaya giden Sultan Veled le 15 ay kadar sonra Şam dan birlikte geri döndüler. Ancak beraberlik uzun sürmedi. Daha sonra Mevlânâ nın ortanca oğlu ile Şems arasında eskiden beri devam eden karşılıklı nefret, bu defa Şems in sessizce ve kesin olarak yılı içerisinde Konya dan ayrılmasına sebep oldu. Şems, gelişmeler üzerine Sultan Veled e Bu sefer öylesine bir gitmek istiyorum ki hiç kimse benden bir nişan bile bulamayacak demişti. Şems i aramaya çıkan Mevlânâ, Şam a, bazı rivayetlere göre ise Tebriz e kadar gidip gelmişse de ondan haber alamamıştır (Köprülü, 2003: 270). Şems den ayrılmanın üzüntüsüyle kendisini daha fazla şiire veren Mevlânâ, bu hasretle 48 bin beyti bulan Divan-ı Kebir i yazmaya başlamıştır. Şems e olan sevgisinden eserinde Şems ve Hâmûş kelimelerini mahlas olarak kullanmıştır. Divan ı, Şems e izafeten Divan-ı Şems adı ile anılmıştır.
114 108 Mevlânâ, Hüsâmeddin Çelebi yi Mesnevî sinde anmış ve eserini ona ithaf ederek ismini Hüsamînâme koymuştur. VIII-XIII. Yüzyıllarda Türk Edebiyatı Mevlânâ, arayış ve üzüntülerden sonra kendisine nâib ve halife olarak Konyalı kuyumcu Şeyh Selâhaddin i seçti. Onunla on yıl bir arada bulundu ve bu arada oğlu Sultan Veled i Şeyh in kızı Fatıma Hatun la evlendirdi. Şeyh Salâhaddin 29 Aralık 1258 günü vefat etti. Daha sonra, Mevlânâ nın eserlerinde Şems-i Tebrîzî den sonra üstün sıfatlarla en çok andığı ikinci kişi olan Ahî-Türkoğlu Hüsâmeddin Hasan onun hemdemi ve halifesi olarak büyük kabul gördü. Mevlânâ, Hüsâmeddin Çelebi nin ısrarıyla, müritlerine sülûk âdâbını öğretmek amacıyla Mesnevî yi yazdı. Yaşadığı dönemde her zaman saygı gören, her sınıf halk arasında yüzlerce mürit ve sevgili kazanan Mevlânâ, 17 Aralık 1273 tarihinde Konya da vefat etti. Onun yerine Hüsâmeddin Çelebi halife oldu. Mevlevî tarikatının ilk şeyhi olan Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ nın ölümünden 12 yıl sonra 1284 yılında vefat etmiş ve yerine Sultan Veled geçmiştir. Dönemin birçok devlet adamı, Mevlânâ yı sık sık ziyaret eder, kimi zaman mektuplarla ulaştırdığı ricalarını yerine getirirlerdi. Mevlânâ nın ve takipçilerinin Anadolu da sonraki yüzyıllarda Beylikler, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde daima itibar gördüğü, birçok beyin ve sultanın Mevlevî olduğu, Osmanlı sultanlarının ve devlet adamlarının gerek irsî, gerekse gönül bağları sebebiyle bu ilişkiyi sürdürdükleri, Mevlevîhâneleri koruyup imar ettikleri pek açıktır. Mevlânâ nın Edebî Kişiliği ve Eserleri Mevlânâ nın âleme ve varlıklara dikkatli bir bakışı vardır. Bu yüzden hemen her şey onun şiirlerine konu olmuştur. Recaizâde Ekrem in zerrâttan şümûsa kadar her şey şiirdir sözü Mevlânâ da asırlar öncesinde kendini göstermiştir. Eserlerinde daha çok tasavvufla ilgili konular üzerinde durur. Tasavvufun temel noktası olan vahdet-i vücûd (=varlığın birliği) ve ilahî aşk konularını geniş olarak ele alır. İnsanın kazanacağı erdemler ve yaşayacağı ilahî aşk ile insan-ı kâmil mertebesine ulaşacağını belirten Mevlânâ, anlatılarında halkın hayatına da yer verir. Şiirlerinin şekline ve sanat yönüne fazla önem vermediği görülen Mevlânâ nın terci-bendinin bentlerindeki beyit sayıları birbirinden farklıdır. Kendine özgü buluş ve anlatımı ile dikkat çeken Mevlânâ, şiirlerini özünden ve hissederek söyler. O, dönemin edebî geleneğinden farklı olarak konuları serbest bir şekilde işlemiştir. Farsça yazmakla birlikte şiirinde Türk zevki hemen kendini gösterir. Bazı gazelleri, musammat gazel örnekleri olarak karşımıza çıkar. Mısraların ortada ve sonda kafiyelenerek bir beytin dört mısra haline getirilmesi de Mevlânâ ile başlamıştır. Bu durum daha sonraki şairlerde özellikle Yunus Emre ve Nesîmî de yaygın şekilde kendini gösterecek ve Türk şiirinin Eski Türkçeden gelen bir görünümü olacaktır. Mevlânâ nın eserlerini kaplayan aşk ve vecdin daha önceki örneklerini, Ahmed-i Gazzâlî (öl ) ile ünlü şairler Senâ î (öl. 1131) ve Şeyh Attâr (öl. 1220?) dile getirmiştir. Bizzat Mevlânâ eserlerinde Senâî ve Attâr ı anmakta ve onlardan beyitler ve görüşler aktarmaktadır. Mevlânâ nın bütün eserlerindeki ana fikir ve bakış tarzı hemen aynıdır denebilir. Divan-ı Kebir de kimi manzumelerde ilave özellikler bulunduğu söylenebilse de, farklı özelliklerden bahsedilemez. Gazellerinde eğitici-öğretici beyitler olduğu gibi, Mesnevî sinde de heyecan ve coşku dolu beyitler az değildir. Ayrıca bütün eserlerinin arasında bilgi, söyleyiş ve üslup açısından var olan beraberlikler çok belirgindir. Söz başlarındaki edebî girişler dışında sözündeki açıklık ve içtenlik, konuşma diline olan yakınlık Farsça ve Arapça beyitlerinin, aynı zamanda beyitleri arasındaki Türkçe ve Rumca ifadelerinin ortak özelliğidir. Onun şiiri, Horasan üslubu veya Türkistan tarzı diye bilinen Moğol öncesi Horasan ve Mâverâünnehir şairlerinin üslubunun özelliklerini taşımaktadır. Ancak kelime ve cümle yapıları itibariyle Horasan üslubunun özellikleri Mevlânâ nın şiirinde öne çıksa da bazı dil özellikleriyle muhteva ve anlam zenginliği bakımından Irak üslubuyla buluştuğu noktalar da vardır.
115 5. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk 109 Mevlânâ nın şiiri, genel üslup özelliklerinin yanında kendine ait hususiyetlere de sahiptir. Onun şairlik amacıyla şiir söylemediği, şiirine özen gösterip beyitlerini süslemediği, vezin ve kafiyeye takılıp kalmadığı araştırmacılarca hep söylenegelmiştir. O, çok iyi bildiği edebî geleneği de pek önemsememiştir. Kullanılmayan bazı sözcük ve tabirler onun şiirinde yer bulmuştur. Şiirin, kafiyenin ve veznin kayıtlarından rahatsız olduğunu, kendisi dile getirmiştir. Hatta kendi ifadesiyle filozof da değildir, şair de. Ancak bütün bunlara rağmen ve bunlarla birlikte onun şiiri aşkla, coşkunlukla, şiiriyetle, fikirle, hikmet ve irfanla iç içe benzersiz bir şiirdir. Mevlânâ nın en önemli iki eseri, her ikisi de manzum olarak yazılan Mesnevî (=Mesnevî-i Ma nevî) ile Divan-ı Kebir idir. Bunların dışında kalan ları ise başkaları tarafından derlenen mensur eserlerdir. 1. Divan-ı Kebir: Mevlânâ, hemen tamamı gazel, tercî ve rubailerden oluşan Divan-ı Kebir, diğer adıyla Külliyât-ı Şems te özellikle ilahî aşkını, gönül derdini, tasavvufî konuların yanında sabır, hoşgörü, insanlara iyilik etmek ve yardımda bulunmayı, mazmun ve remizlerle şiirin imkânlarını kullanarak anlatmıştır. Ayrıca mecazî aşka da yer verilen rüba îlerde gerek ilâhî gerekse mecazî aşk, teşbih, istiare ve sembollerle anlatılmaktadır. Divan-ı Kebir, duygu yüklü ve oldukça hacimli bir eser olup içinde yer alan şiirlerin büyük bir kısmı Şems-i Tebrizî ye duyulan sevginin ve hasretin terennümüdür. Ayrıca Selahaddin-i Zerkub ve Hüsâmeddin Çelebi için söylenmiş şiirler de bulunmaktadır. Bu şiirler içinde rüba îler dikkat çekmektedir. Yer yer Mesnevî de olduğu gibi öğretici ve eğitici beyitler de içeren gazellerini, 50 yi aşkın farklı vezinde söylemiştir. Üstün bir ahenge ve musikiye sahip olan gazelleri, bugün bütün dünyada anlam zenginliği ve derinliğiyle ilgi odağı olmaktadır. Mahlas yerinde Tebrizli Şems in adının birkaç şekilde Şems, Şems-i Tebriz (Şems-i Tebrizî, Şemsü l-hakk-ı Tebrizî) vb. bulunması nedeniyle bu eser için daha çok Divan-ı Şems-i Tebrîzî adı kullanılmaktadır. Kırk bin civarında beyitten oluşan ve çeşitli yazma nüshaları bulunan eserin ilk tenkitli yayımı, B. Furûzânfer tarafından Külliyât-i Şems yâ Divan-ı Kebir adıyla yapılmıştır. Değişik dillerde yapılmış çevirileri bulunan Divan-ı Kebir, Mithat Bahari ve Abdülbaki Gölpınarlı tarafından Türkçeye çevrilmiştir (Mithat Bahari, Divan-ı Kebir den Seçme Şiirler, İstanbul 1959; Abdülbaki Gölpınarlı, Divan-ı Kebir Tercemesi, 5 cilt, İstanbul ). Divan-ı Kebir in batı dillerine yapılmış çevirileri arasında en tanınmış olanı Nicholson un yaptığı çeviridir (R. A. Nicholson, Selected Poems From the Divanı Shamsi Tebriz (edited and translated with an itroduction, notes and appendices), Cambridge 1898). Divan-ı Kebir den bir gazel Gel, birbirimizin kıymetini bilelim, sonra ansızın birbirimizden ayrı kalmayalım. Mademki inançlı kişi inançlı kişinin aynasıdır, niçin aynamızdan yüz çeviriyoruz. Asil cömert kişiler dostlara canlarını feda ettiler. Çekiştirmeyi bırak. Biz de insanız. Kul e ûzu ve Kul Huvellahu yu birbirimizin sevgisine niçin dua diye okumuyoruz. Kötü niyetler dostluğu karartır. Niçin onları gönülden kovmuyoruz. Öldüğümde beni hoşça anacaksın, niçin ölüyü severiz de diriye düşmanız. Mademki ölümden sonra barış yapacaksın, niçin ömür boyu senin üzüntünle sıkıntı içindeyiz. Şimdi öldüğümü kabul et, barış yap, anlaş. Çünkü biz barışta ölüler gibiyiz. Mademki mezarımın üzerini öpeceksin, yanağımı öp, şimdi aynı özellikteyiz. Ey gönül, ölü gibi sus! Bu dilden dolayı benlikle itham edilmekteyiz. Mevlânâ dan bir rüba î Dostuyla hoş geçinen dostsuz kalmaz. Müşteriyle iyi anlaşan iflas etmez. Ay geceden ürkmediği için böyle parlak kaldı. Gül de dikenle uyuştuğu için bu kokuyu elde etti.
116 110 VIII-XIII. Yüzyıllarda Türk Edebiyatı 2. Mesnevî: Anadolu da asırlar boyunca birlikte okunan Farsça önemli birkaç kitaptan biri, Mevlânâ nın Mesnevî sidir. Türkçeye çok sayıda çevirisi yapılan ve şerhler yazılan Mesnevî yi ezberleyip icazet aldıktan sonra dinleyicilere okuyup açıklayan kişilere Mesnevîhân (Mesnevi okuyan) unvanı verilmiştir. Mesnevî, Mevlânâ nın sırdaşı Hüsâmeddin Çelebi nin ısrarları üzerine yazılmıştır. Hüsâmeddin Çelebi nin bir eser yazma isteği üzerine Mevlânâ eserin ilk on sekiz beytini kendisi yazmış, daha sonra o söylemiş ve Hüsâmeddin Çelebi yazmıştır. Altı defter/cilt ve yaklaşık yirmi dört bin beyit civarında olan Mesnevî ye hatimeyi (=sonucu) Sultan Veled yazmıştır(bkz. K. Yavuz: Cevdet Paşa nın Abidin Paşa ya Yazdığı Mektup, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, S , 1986, s. 441.). Mevlânâ ikinci defterin ilk beyitlerinde bu deftere 13 Mayıs 1264 günü başlandığını açıkça ifade etmektedir. Mevlânâ tarafından Hüsâmî-nâme adı ile de anılan bu eser, tarikata mensup olanları (müritleri) ve acemileri irşat etmek ve toplumun eğitimi için yazılmıştır. Mevlânâ, bilgilendirici ve öğretici bir yol izlediği, dinî ve tasavvufî bilgileri, yaşadığı yıllara kadar hayata geçen anlayış ve tavırları konu edindiği, özellikle hayatının son on beş yılının ürünü olan Mesnevi si ile asırlar boyu öncü ve kılavuz kabul edilmiştir. Mevlânâ nın Mesnevî si ile Divan ı arasında benzerlikler de vardır. Abdül baki Gölpınarlı nın tespitlerine göre bazı gazelleri Mesnevî deki hikâyelerin özeti durumundadır. Ayrıca anlatım açısından Mesnevî didaktik olmasına rağmen lirizm yönü de bulunan bir eserdir. Kaynak olarak Kur an ve hadislere dayanan Mesnevî de konunun gelişine göre Kelîle ve Dimne den, Mantıku t-tayr dan hikâyelere yer verilmiş, Hakîm Senâî nin Hadîkatü l- Hakîka sından da yararlanılmıştır. Mevlânâ hikâyelerini doğrudan değil, başka hikâyelerle zincirleme olarak, iç içe bir şekilde anlatır. Böylece konu içinde konuyu, hikâye içinde hikâyeyi devam ettirerek sonuca en iyi şekilde ulaşır. Bu anlatım tarzı başka şairlerde görülmez. Eserin düzenine, dilin kullanılışına ve nazmın temizliğine fazla önem verilmemiş olması, şekilcilik ten ve sanat düşüncesinden tamamıyla uzak kalındığına işarettir. Türk edebiyatında Mesnevî kadar başka bir eser etkili olmamıştır. Hatta Mevlânâ nın ölümünden 44 yıl sonra Gülşehrî Mesnevi den hikâyeler alarak tercüme ve şerh etmiştir. Değişik zamanlarda gerek bölümler halinde gerekse bütün olarak, Mesnevî nin Türkçe, Farsça ve Arapça tercüme ve şerhleri yapılmış, çeşitli dillere çevrilmiştir. Kendinden sonra dinîahlâkî konularda yazılan çok sayıda eseri etkileyip onlara kaynaklık etmiş olan Mesnevî, yüzyıllar boyu Mevlevî tekkelerinde okutulmuştur. Osmanlı döneminde Mesnevî nin tamamını tercüme veya şerh edenler; Sürûrî (öl. 1562), Sûdî (16. yy.), Şem î (öl den sonra), İsmail Rüsûhî Dede (Ankaravî) (öl. 1631), Yûsuf Dede (öl. 1669), Nahîfî (öl. 1738), Şâkir Mehmed (öl. 1836), Mehmed Murâd (öl. 1847) dır. Sürûrî nin oldukça hacimli olan şerhi, Farsça; Yûsuf Dede nin Ankaravî den özetleyerek yaptığı şerh, Arapça; diğerleri Türkçe dir. Nahîfî ve Şâkir Mehmed in eserleri, manzum tercümedir. Mesnevî nin bir kısmının -özellikle birinci cildinin (=defterinin)- çok sayıda tercüme ve şerhi yapılmıştır. Sultan II. Murad devri şairerinden olan Muînî bunların başında gelir. Mesnevî ye yapılan manzum, mensur pek çok çeviri ve şerhler ile Mevlânâ nın diğer eserleriyle ilgili yapılan çalışmalar, Türk tasavvuf edebiyatının fikrî yönden işlenmesinde, dil ve edebiyatın gelişip zenginleşmesinde önemli katkı sağlamışlardır. Mesnevî bütün dünyada çok ilgi toplamış ve üzerinde asırlar boyu tespiti neredeyse imkânsız sayıda şerh, tercüme, seçme, konulara göre tasnif ve sözlük çalışmaları yapılmıştır. 280 i bulan öğüt amaçlı hikâyeleri de birçok çalışmaya konu olmuştur. Mesnevî de Farsça beyitlerin arasında yüzlerce Arapça beyit de bulunmaktadır.
117 5. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk 111 Mesnevî nin ilk 18 beytinin günümüz Türkçesi ile düzyazıya çevirisi Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor: Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımla kadın erkek -herkes- ağladı. Özlem derdini anlatmak için, ayrılıktan parça parça olmuş sine istiyorum. Vatanından ayrı kalan, tekrar kavuşma anını arar. Ben her toplulukta ağladım, iyilere ve kötülere eş oldum. Herkes kendi düşüncesine göre bana arkadaş oldu, içimdeki sırları araştırmadı. Sırrım ağlayışımdan ayrı değil, fakat göz ve kulağın bu aydınlığı yok. Beden ruhtan, ruh bedenden ayrı değil; ancak bedenin ruhu görmesine izin verilmemiştir. Bu neyin sesi ateştir, hava değil. Bu ateşe sahip olmayan, yok olsun. Neye düşen, aşk ateşidir. Meye düşen de aşk coşkunluğudur. Ney, dostundan ayrılanın arkadaşıdır. Perdeleri, bizim karanlık perdelerimizi yırttı. Ney gibi zehir ve panzehiri kim gördü? Kim ney gibi dost ve istekli gördü? Ney çok ıstıraplı yolu anlatıyor; Mecnûn un aşk hikâyelerini anlatıyor. Bu anlayışın sırdaşı, idraksizdir ancak. Dilin müşterisi, kulaktır ancak. Kederimizde günler vakitsiz oldu. Günler, yanışlarla yoldaş oldu. Günler giderse gitsin, korku yok. Sen kal. Ey, kendisi gibi pâk bulunmayan! Balıktan başkası suya doyar. Rızksız olanın günü uzar. Olgunun hâlini, ham kişi anlamaz. Öyleyse söz kısa olmalı, vesselâm. Mesnevî den bir hikâye Dört Hintli bir camiye girdi, namaz için rüku ve secde ettiler. Her biri bir niyetle tekbir alarak acizlik ve dert hâliyle namaza başladı. Müezzin geldi. Birinin ağzından Ey müezzin! Ezan okudun mu? Vakit var mı? diye bir söz çıktı. Diğer bir Hintli istekle Hey! Konuştun ve namazın bozuldu dedi. Üçüncüsü, ikinciye Ey amca! Onu niçin kınıyorsun? Kendine söyle dedi. Dördüncüsü Elhamdülillah; ben, o üçü gibi kuyuya düşmedim dedi. Neticede dördünün de namazı bozuldu; ayıp söyleyenler, yollarını daha çok kaybetti. Kendi ayıbını gören cana ne mutlu! Ayıp söyleyen, ayıbı kendine satın alır... Başında on yara varsa, merhemini kendine kullanman gerekir... Aynı ayıp sende yoksa emin olma; o ayıp sende de görülebilir... Ey benim güzelim! Sakalın bitmemişse, çenesinde sakalı çıkmayan başkasını yerme. 3. Fîhi Mâ Fîh: Onun içindeki odur veya yorumla, ne varsa onda var anlamına gelen bu eserde, Mevlânâ nın bazı sohbetleri sırasında sorulan sorulara verdiği cevaplara; tasavvuf, din, ahlak ve felsefe ile ilgili görüşlerini anlattığı, dünya, insan ve şiir anlayışından söz ettiği konuşmalarına yer verilmiştir. Bu eser de, diğer eserlerinin çoğunda olduğu gibi Sultan Veled ve ona bağlı kimseler tarafından tutulan notlar olup vâkıât (=ders notları) türünün Anadolu daki ilk örneğidir. Söyleniş zamanları belli olmayan eserin bölümleri, yazmalar ve yayımlarda biraz farklılık arz etse de birbirine yakındır. Fîhi mâ fîh Mevlânâ nın diğer eserlerinden, babasının Ma ârif inden ve Tebrizli Şems in Makâlât ından izler taşımaktadır. Fîhi Mâ Fîh in Meliha Tarıkâhya (Anbarcıoğlu) ve Abdülbaki Gölpınarlı tarafından yapılmış iki Türkçe çevirisi bulunmaktadır (Meliha Ülker Tarıkâhya, Fihi-ma-fih Tercümesi, İstanbul 1954; Abdülbaki Gölpınarlı, Fihi Ma Fih, İstanbul 1959). 4. Mecâlis-i Seb a: Mevlânâ nın yedi vaazının yakın çevresi tarafından kaydedilip bir araya getirilmesiyle meydana gelen bir eserdir. Her vaazda ele alınan bir hadis, çeşitli örnekler ve hikâyelerle açıklanmıştır. Mevlânâ nın bu eseri, gerek üslup ve gerekse konular yönünden diğer eserleriyle benzerlik ve bütünlük taşımaktadır. Eserde Divan-ı Kebir den
118 112 VIII-XIII. Yüzyıllarda Türk Edebiyatı ve Mesnevî den beyitler de bulunmaktadır. Bu eser, Ahmed Remzi Akyürek tarafından metin ve Türkçe çevirisiyle birlikte yayımlanmıştır (Ahmed Remzi Akyürek, Anadolu Selçukileri Mevlevi Betikleri I, İstanbul 1937). Ayrıca Abdülbaki Gölpınarlı nın yaptığı Türkçe çevirisi de bulunmaktadır (Abdülbaki Gölpınarlı, Mecalis-i Seb a, Mevlânâ dan Tercüme, Konya 1965). 5. Mektûbât: Mevlânâ nın devlet adamlarına, dönemin ileri gelenlerine, dostlarına ve oğullarına yazdığı 150 kadar mektubun toplanmasıyla meydana gelen bir eserdir. Mektûbât (=mektuplar), yazıldıkları yıllarla ilgili önemli bilgiler içermektedir. Mevlânâ nın mektuplarında insanlara öğüt verdiği ve onları hayra teşvik ettiği görülür. Mevlânâ ya sorulan sorulara cevap olarak yazılan bazı mektuplarda dinî ve ilmî konulara da yer verilmiştir. Mektuplarda ayet ve hadislerden alıntılar yapılarak anlatılan konu delillendirilmiştir. Ayrıca mektupların kimisinde şiir ve hikâyelere de yer verilerek anlatıma bir çekicilik de getirilmiştir. 6. Mülemmaları ve Türkçe Şiirleri: Mevlânâ nın bir Türk şairi olduğunu gösteren bu şiirler, bazı araştırıcılar ve ilim adamları tarafından zaman zaman yayımlanmışlarsa da, Hasibe Mazıoğlu tarafından topluca yayımlanmıştır. Bunlar içinde bütün halde ve en uzun olan şiir, Ussun var-ısa iy gâfil aldanmagıl zinhâr mala Şol nesneye ki sen koyup gidersin ol girü kala matla ı ile başlar ve, İy Şems dile Hak dan hakı biz fâniyüz oldur bâkî Kamular anun müştakı tâ hod kim ol kimün ola beyti ile sona erer. Mevlânâ nın Şems mahlasını kullandığı bu şiiri, dört müstef ilün vezninde yazılmış bir musammmat gazel olarak karşımıza çıkar. Bu örneğe göre, Türk edebiyatında musammat şiir yazan ilk şairin de Mevlânâ olduğu anlaşılmaktadır. Mevlânâ ve eserleri ile ilgili geniş bilgi için Abdülbaki Gölpınarlı nın Mevlânâ Celâleddîn Hayatı, Eserleri, Felsefesi (İstanbul: İnkılâp Kitabevi, 1999) adlı kitabına başvurabilirsiniz. Mevlânâ nın Türkçe şiirinden beyitler müstef ilün müstef ilün müstef ilün müstef ilün 1. Ussun var-ısa iy gâfil aldanmagıl zinhâr mala Şol nesneye ki sen koyup gidersin ol girü kala 2. Seni unudur dostlarun oğlun kızun avratlarun Evvel malun üleşeler hisâb idüp kıldan kıla 3. Kılmayalar sana vefâ bunlar bay ola sen gedâ Senün uçun virmeyeler bir pâre etmek yoksula 4. Bir demlige ağlaşalar andan varup paylaşalar Seni çukura gömişüp tîz döneler güle güle 5. Ol kim gide uzak yola gerek azık alıbile Almaz-ısa yolda kala irmeye hergiz menzile... Beyitlerin düz yazı ile dil içi çevirisi 1. Ey gâfil (insan), aklın varsa sakın malına güvenip aldanma, sen dünyadan gidince onların hepsi geride kalacak.
119 5. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk (Ey insan, sen öldüğün zaman), dostların, oğlun, kızın ve hanımın seni unuturlar; önce inceden inceye hesap ederek malını paylaşırlar. 3. (Artık) bunlar zengin, sen de fakir olursun, sana vefa göstermezler; senin adına hayır için yoksullara bir parça ekmek bile vermezler. 4. Senin için bir an ağlaşırlar, seni mezara gömüp çabukça güle güle dönerler, sonra gidip hemen (malını) bölüşürler. 5. Uzak yola gidecek kişi, yolculuk için yanına yiyecek almalıdır. Yanına azık almadan yola çıkan kişi yolda kalır ve varacağı yere ulaşamaz. Mevlânâ nın ve Mesnevî sinin Türk Edebiyatındaki Yeri Mevlânâ düşünceleriyle ve sanatıyla bilgin, ârif ve şair kimliklerini buluşturmuş, dünya değerlerine iltifat etmeyen âşık bir şair kimliği oluştur muştur. Mevlânâ gerçekte fikirleriyle, şiirdeki tercihleriyle ve aynı zamanda az sayıdaki Türkçe dizeleri ve ifadeleriyle Anadolu daki Türk şiirinin kaynağında önemli bir yer edinmiştir. Mevlânâ nın Türk edebiyatında önemli bir yeri vardır. Bunu iki maddede ele almak mümkündür: 1. Şahıs olarak Mevlâna nın Türk edebiyatındaki yeri. 2. Mesnevî sinin Türk edebiyatındaki durumu ve Türk şair ve yazarların Mes nevî yi ele alış şekilleri. Türk edebiyatında Mevlânâ nın şahsına eserlerinde yer veren pek çok şair ve yazar vardır. Mevlânâ yı üstat ve mürşit (=rehber) olarak kabul eden şair ve yazarlar, ona olan hürmet ve hayranlıklarını söylemekten geri kalmamışlardır. Bu sevgi ve hayranlığın ilkine Şeyyâd İsa da rastlanır. Şeyyâd İsa Ahvâl-i Kıyâmet adlı mesnevisinde başta Mevlânâ olmak üzere Sultan Veled ile Ârif ve Âbid Çelebi lere yer vermiştir. Bunlarla bilişmenin ve birlikte olmanın şart olduğunu, bu sayede ebediliğe yol bulunacağını dile getirmiştir. Yunus Emre ve Gülşehrî de Mevlânâ ya şiirlerinde yer vererek onu övmekten geri kalmamışlardır. Yine XIV. yüzyıl şairlerinden Elvan Çelebi, onun hakkında aşağıdaki beyiti söylemiş, Ol ma ânî denizinün dürci Ol vilâyet vücûdınun burcı Kastamonulu Şâzî de, Evliyâlar ulusu kutb-ı zamân Mevlânâ geldi cihâna bî-gümân beyti ile zamanın önde gelen şahsiyeti olduğunu belirtmiştir. Kirdeci Ali ve İzzetoğlu gibi dönem şairleri tarafından da Mevlânâ dan şiirlerde söz edilererek büyüklüğüne vurgu yapılmıştır. Bunlardan İzzetoğlu; Sen dilersen Mevlânâ ya iresin Şâh Celâlüddîn i dahı göresin derken; Kirdeci Ali de, Bunu diyen Kirdeci Ali-durur Dünyada Mevlânâ nun kulı-durur beytinde Mevlânâ ya gönülden bağlı olduğunu belirtir. Bu durum daha pek çok şairde görülür. Mevlânâ ile gençlik yıllarında görüşmüş olması muhtemel Yunus Emre (öl. 1320) onun adına şiirinde yer vermektedir:
120 114 VIII-XIII. Yüzyıllarda Türk Edebiyatı Mevlânâ Hudâvendigâr bize nazar kılalı Anun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır Gülşehrî, 1317 de tamamladığı Mantıku t-tayr da yararlandığı Mevlânâ yı şu şekilde anmaktadır: Görmedik bir er cihândan gitmedi Ol Celâleddîn cihândan gitmedi Yazıcıoğlu Mehmed (öl. 1451) Anadolu da halk arasında en çok okunan kitaplardan ünlü eseri Muhammediye de (yazılışı 1449) Mevlânâ nın Mesnevî sinin, İştiyak derdini anlatmak için, ayrılıktan parça parça olmuş sine istiyorum. anlamındaki 3. beytini dizelerine şöyle aktarmıştır: Gönül bir sîne ister kim firâk odına yanmışdur Ki şerha şerha olmışdur yanup derd-i dilârâdan Ki tâ şerh-i firâk idem beyân-ı iştiyâk idem Ki vasf-ı ihtirâk idem degülse seng-i hârâdan Hüdâyî (öl. 1480) ise, Ey dil istersen eğer kâmil ola noksânun Secdegâh it eşiğin Hazret-i Mevlânâ nun Sıdk ile sâlik olan silk-i Celâleddîn e Şübhesiz vâsıl olur rahmetine Rahmân un diyerek Mevlânâ nın yüce bir kişi olduğuna işaret eder. Osmanlı döneminda daha pek çok şairin Mevlânâ yı okuyup örnek aldıkları açıktır. Bu durum hemen bütün şairler için geçerlidir. Şairlerin Mevlânâ dan ve eserlerinden etkilendiğini gösteren bütün beyitleri burada vermek mümkün olamayacağı için sadece Ahmed Paşa (öl. 1492), Bâkî (öl. 1600) ve Şeyhulislâm Yahyâ dan (öl. 1644) aldığımız birkaç beyti aşağıda örnek olarak veriyoruz. Bâkî, aşk meydanında Hazret-i Mevlânâ yı ve Mevlevîleri görmektedir: Arsa-i aşkda gör Hazret-i Mevlânâ yı Turmayup dahi döner üstine yoldaşları Ahmed Paşa ve Şeyhülislâm Yahyâ nın dilinde ney ve neyistan; İnledürdi gökleri feryâdı gönlüm nâyınun Ne neyistândan kesildügin eger ifşâ kılam Ney gibi bir âşık-ı demsâz buldum kendüme Sırr-ı aşkı söylerem hem-râz buldum kendüme Sarîr-i bâğ-ı cennetdür nevâ-yı nây uşşâka Semâ itsün sadâ-yı feth irişdi cân-ı müştâka (Ahmed Paşa) (Şeyhülislâm Yahyâ) (Şeyhülislâm Yahyâ) Osmanlı âlimlerinin de Mevlânâ ya ilgisi büyük olmuştur. Örnek olarak Osmanlı nın ilk şeyhülislâmı kabul edilen Molla Fenârî (ö.834/1431), Şerhu Dîbâceti l-mesnevî adlı risalesiyle Mesnevî nin önsözünü Arapça olarak şerh etmiş, Mevlânâ yı yücelterek anmıştır. Ünlü bilginlerden şeyhülislam Kemalpaşazâde (ö.1534) de Mevlânâ nın adını anarak veya anmayarak eserlerinde Mevlânâ nın şiirlerinden alıntılar yapmış, ondan yararlanmıştır. Ünlü kazasker ve bilginlerden Taşköprüzâde Isâmeddîn Efendi (öl. 1561) ve onun Arapça
121 5. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk 115 eserini ilavelerle Türkçeye tercüme eden oğlu Kemâleddîn Efendi (öl. 1621) de, bilimler hakkında bilgi veren Mevzû âtu l- ulûm isimli eserde Mevlânâ yı Hanefi mezhebinin kendisiyle şereflendiği ve aydınlandığı büyük bilginlerden ve değerli şeyhlerden biri, Konyalı Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn dir diyerek tanıtmaktadır. Türk edebiyatının büyük şairleri Nef î ve Şeyh Gâlib e gelinceye kadar çok sayıda şair Mevlânâ ya şiirlerinde yer verirler ve onu övmekten geri kalmazlar. Aynı durum halk edebiyatı içinde yer alan şairlerde de görülür. Yukarıda adları geçen şairlerin bir bölümü doğrudan doğruya şiirlerinde Mevlânâ ya yer verirken, bazıları da eserlerine, bilhassa Mesnevi sine yönelmişlerdir. Bu şairler, Türk edebiyatının devirlerine göre, önde gelen simalarıdır. Bunlardan biri olan Gülşehrî, Mantıku t-tayr adlı eserinde Mesnevi den beş hikâye tercüme ederek şerhini yapmıştır. Yine XIV. yüzyıl şairi Âşık Paşa Garîb-nâme sindeki para bulan Türk, Arap, Fars ve Ermeni nin buldukları para ile üzüm almak istemelerini anlattığı hikâyelerini Mesnevî den almıştır. Buna benzer durumlar başka şairlerde de görülmektedir. Bunun yanında Mesnevi yi geniş bir şekilde ele alıp tercüme ve şerh eden şairler de vardır. Bunların ilki Sultan II. Murat devri şairlerinden olan Muînî dir. Mu înî, Mesnevî nin birinci cildinin tamamını tercüme ve şerh etmiştir. Mesnevî nin hemen her yüzyılda Türkçe tercüme edilmesi ve şerhinin yapılması günümüze kadar devam etmiştir. Bu durum, Anadolu daki Türk edebiyatının gelişmesinde ve şekillenmesinde Mevlânâ ve eserlerinin başlıca kaynaklardan biri olduğunu göstermektedir. Mevlânâ ya bağlı olan, Mevlevî sıfatını kullanan şahsiyetler yanında Mevlânâ yı sevip sayan pek çok kişinin kendileri veya şiirleriyle ilgili eserler kaleme alınmıştır. Örnek olarak Mevlevî şairleri bir arada tanıtmak için XVIII. asırda Sâkıb Dede (öl. 1732), Sefîne-i Mevlevîye; Esrâr Dede (öl. 1796) Tezkire-i Şu arâ-yı Mevlevîye adlı kitapları kaleme almıştır. Yakın yıllarda Farsça Mekteb-i Mevlevîye ve Türkçe Mevleviyâne gibi eserler ile Mevlânâ şiirleri antolojileri yayımlanmıştır. Anadolu da Mevlânâ sevgisi ve hürmetiyle yazılan şiirler, binlerle ifade edilecek sayıdadır. Bu tür şiirleri bir araya getirmeye çalışanlar da olmuştur. Asıl adı Mecmua-i Medâyih-i Mevlânâ olan hacimli bir eser, Osmanlı Şiirinde Mevlânâ Övgüleri ve Mevlevîlik Unsurları adıyla 2009 yılında yayımlanmıştır. Mecmuayı hazırlayan Vâsıf Efendi hakkında bilgi hemen yok gibidir yılında hayatta olduğu anlaşılan Vâsıf Efendi, bu mecmuada 600 civarında şiiri bir araya toplamıştır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî nin ve Mesnevî sinin Türk edebiyatındaki önemi hakkında bilgi veriniz. 3 SULTAN VELED Mevlânâ nın büyük oğlu olan Sultan Veled, 1226 yılında Lârende de (=Karaman) doğmuştur. Çocukluğunun ilk yıllarını dedesi Bahâeddîn Veled ile birlikte geçiren Sultan Veled, ilk eğitimini babasından almıştır. Konya da ve Şam da çeşitli âlimlerden, özellikle babasından medrese ilimlerini öğrendiği gibi, Seyyid Burhâneddin Tirmizî, Şems-i Tebrizî, Hüsâmeddin Çelebi ye kadar birçok büyük sûfîyle ve zamanın âlimleri ve şairleriyle sürekli münasebetlerde bulunarak ilim ve sülûk yönünden yükselmiştir. Onun yetişmesinde, inanış ve duyuş tarzı ile düşüncelerenin şekillenmesinde babasının büyük bir etkisi vardır. Sultan Veled, eserlerini Farsça yazmakla birlikte epeyce Türkçe şiirleri de bulunmaktadır. Bu açıdan O, Ahmed Fakîh ile birlikte, Anadolu Türk edebiyatında bir öncü durumundadır. Sultan Veled in sistemli bir tarikat haline getirdiği Mevlevîlik, Anadolu Türklüğünün yetiştirilmesinde ve terbiye edilmesinde önemli rol oynamış, Mevlevî dergâhları bir okul gibi halkın aydınlatılmasında büyük hizmetler görmüştür. Tarikatın ilk şeyhi de Hüsâmeddin Çelebi olmuş, 1284 yılında vefat etmesi ile yerine Sultan Veled geçmiştir.
122 116 VIII-XIII. Yüzyıllarda Türk Edebiyatı Mevlevilik zamanla yayılmış, Bursa ve Edirne başta olmak üzere, Osmanlı devleti içinde itibar görerek gelişmiş, hatta padişahların da ilgisini, yardımını ve desteğini görmüştür tarihinde vefat eden Sultan Veled, az da olsa, gerçek manada Türkçe gazel yazan ilk şairdir. İlk olması bakımından bazı aksaklıklar bulunsa da bu şiirler edebî yönden önemlidir. O gazellerinde daha ziyade babasının etkisi altında, topluma hitap eder. Sultan Veled in Farsça yazdığı bilinen beş eseri bulunmaktadır. Divan dan başka İbtidânâme, Rebâb-nâme, İntihâ-nâme mesnevileri ile nesir olarak yazdığı Ma ârif adlı eseri vardır. Manzum eserlerinin toplam beyit sayısı e ulaşan Sultan Veled in devrinde velûd (=çok eser veren) bir şair olduğu görülür. 1. Divan: Beyit sayısı yaklaşık olan, kaside, gazel, terci-bend ve rüba î gibi çeşitli nazım şekilleri yer alan bu büyük eserde otuza yakın vezin kullanılmıştır. Divan ın gazeller bölümünde Türkçe-Farsça-Rumca yazılmış mülemma manzumeler de bulunmaktadır. Şiirler vezinlere ayrılarak alfabetik bir sırada yazılmıştır. Divan daki Türkçe beyitleri Veled Çelebi ile Feridun Nafiz Uzluk tarafından yayımlanmıştır (Veled Çelebi (İzbudak), Divan-ı Türki-i Sultan Veled, İstanbul 1925; Feridun Nafiz Uzluk, Divan-ı Sultan Veled, İstanbul 1941). Mecdut Mansuroğlu ise daha sonra Divan ve mesnevilerde yer alan Türkçe şiirlerin tamamını eklediği bir inceleme bölümüyle tekrar yayımlamıştır (Mecdut Mansuroğlu, Sultan Veled in Türkçe Manzumeleri, İstanbul 1958). Sultan Veled in Türkçe bir gazeli mefâ îlün mefâ îlün fe ûlün 1. Sinün yüzün güneşdür yoksa aydur Canum aldı gözün dakı ne aydur 2. Binüm iki gözüm bilgil canumsın Bini cansuz koyasın sen bu keydür 3. Gözümden çıkma kim bu yir sinündür Binüm gözüm sana yahşı sarâydur 4. Ne okdur bu ne ok kim degdi sinden Binüm boyum sünüydi şimdi yaydur 5. Temâşâ çün berü gel kim göresin Nite gözüm yaşı ırmak u çaydur 6. Sinün boyun bu dağdan ağdı geçdi Cihân imdi yüzünden yaz u yaydur 7. Bu gün ışkun odından ıssı alduh Bize kayu degül ger kar u kaydur 8. Bana her gice sinden yüz bin assı Binüm her gün işüm sinden kolaydur 9. Veled yohsuldı sensüz bu cihânda Seni buldı bu kezden beg ü baydur Gazelin düz yazı ile dil içi çevirisi 1. Senin gözün güneş mi yoksa ay mıdır? Gözün canımı aldı, daha neler söylemektedir? 2. Benim iki gözüm gibi (değerli) olan, bil ki sen canımsın. Beni eğer cansız koyarsan, beni benden alırsan bu benim için çok iyidir. 3. Sen hiç gözümden gitme, daima gözümün önünde dur; gözüm senin için çok güzel bir saraydır. 4. Senin bakışlarından (saplanan) bu ok, nasıl bir oktur; bu yüzden süngü (mızrak) şeklindeki boyum yay gibi (iki büklüm) oldu.
123 5. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk Beni görmek için yakına gel de, gözyaşımın nasıl ırmak ve çay gibi aktığına bak. 6. Senin boyun bu dağı aşıp geçti. Âlem senin yüzünden şimdi bahar ve yaz mevsimini yaşamaktadır. 7. Bugün aşk ateşinden sıcaklık aldık. İster kar isterse yağmur olsun bizim için endişe edecek bir durum yoktur. 8. Bana senden her gece yüzbin fayda dokunmaktadır. Sen olduğun sürece benim her işim kolaydır. 9. Veled, sensiz bu cihanda yoksul (fakir) bir kimseydi. Bu sefer seni bulduğu, sana kavuştuğu için beğ ve zengindir. 2. İbtidâ-nâme: Sultan Veled in 1291 yılında yazdığı ilk mesnevisi olan ve 8760 beyitten oluşan bu eserde 76 Türkçe beyit bulunmaktadır. Fe ilâtün mefâ ilün fe ilün vezninde yazılan eserin kaynağı Mesnevî dir. Sultan Veled bu eserinde, insanın kendisini bilmesini öğütlediği gibi, ölmeden önce ölmeyi, ölümsüzlüğe ulaşmak için Tanrı ya bağlanmayı, aşk ateşiyle pişmeyi ve nefsin kötülüklerden nasıl arınması gerektiğini anlatır. Bunları yapabilmek için de bir mürşide (=rehbere) ihtiyaç olduğunu belirtir. İlk baskısı Tahran da Velednâme adıyla 1936 da yapılmış olan bu mesnevi, Abdülbaki Gölpınarlı tarafından Türkçeye çevrilmiştir (Sultan Veled, İbtidâ-nâme, Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, Ankara 1976). İbtidâ-nâme den Türkçe beyitler fe ilâtün mefâ îlün fe ilün (fâ ilâtün mefâ îlün fâ lün) 1. Bu hadîsi buyurdı Peygamber Kankı kişi ki dirligin ister 2. Kendüzinden gerek kim evvel öle Dirligün ma nisin ölüp bula 3. Ölmedin tiz ölün ağun göge Kim sizi ay ile güneş öge 4. Ol kim öldi ölümsüz ol kaldı Uçmağı bu cihânda nakd aldı 5. Kim ölürse bu gün diri ola Ol kim ölmez yarın yavuz ola Beyitlerin düz yazı ile dil içi çevirisi 1. Peygamber, ebedî hayatı, sonsuz yaşamayı isteyen kişi için bu hadîsi söyledi. 2. O kişi ölmeden önce ölmeli (öleceğini düşünmeli), böylece ölerek ebedî hayatın hikmetini anlamalı. 3. Haydi ölmeden önce hemen ölüp göklere yükselin de sizi ay ve güneş övsün.. 4. Bu şekilde benliğini öldüren kişi, ölümsüz oldu ve cenneti bu dünyada satın aldı. 5. Kim bugün ölürse, sonsuz hayata kavuşur, zaten şimdi ölmeyen yarın kötü olacak. 3. Rebâb-nâme: 8000 beyit olan ve yılında yazılan bu eser, Mesnevî vezni (=fâ ilâtün fâ ilâtün fâ ilün) ve etkisi ile yazılmıştır. İbtidâ-nâme ile hemen hemen aynı konular işlenen eserin ondan farkı, burada Mevlânâ hakkında geniş bilgi verilmesidir. Sultan Veled bu eserinde Tanrı ya ulaşma yollarından, aşktan ve dünyanın Hakka dost olunması için yaratıldığından bahseder ve babasının büyüklüğüne, değerine işaret eder. Eserde 162 Türkçe beyit bulunmaktadır.
124 118 VIII-XIII. Yüzyıllarda Türk Edebiyatı Rebâb-nâme den Türkçe beyitler fâ ilâtün fâ ilâtün fâ ilün 1. Mevlânâ dur evliyâ kutbı bilün Ne kim ol buyurdısa anı kılun 2. Tanrı dan rahmetdür anun sözleri Körler okırsa açıla gözleri 3. Kangı kişi kim bu sözden yol vara Tanrı anun müzdini bana vire 4. Yok idi mâlum davarum kim virem Dostlığın mâl ile bellü gösterem 5. Mâl kim Tanrı bana virdi budur Kim bu mâlı isteye ol usludur Beyitlerin düz yazı ile dil içi çevirisi 1. Evliyanın kutbu (=ulusu) Mevlânâ dır, bunu iyi bilin (ve) o ne buyurduysa onu yapın. 2. O nun sözleri Tanrı dan rahmettir. Körler okursa gözleri açılır. 3. Hangi kişi bu sözden hareket ederek doğru yola giderse, Tanrı onun karşılığını bana versin. 4. Malım ve davarım yok ki vereyim (de) dostluğumu mal ile belli edeyim. 5. Tanrı nın bana verdiği mal budur (ve) bu malı isteyen akıllı kişidir. 4. İntihâ-nâme: 8300 beyiti bulan bu eser Sultan Veled in üçüncü mesnevisidir. Bu da Mesnevî vezni ile yazılmış büyük bir öğüt kitabıdır. Eserde, Hak yolcularının uyanık olmaları, şeytana ve nefse uymamaları anlatılır. İntihâ-nâme, Muhyî tarafından XIV. yüzyılda aynı vezinle Mesnevî-i Veledî adıyla Türkçe manzum olarak tercüme edilmiştir. Muhyî bu eserinde dinî ve tasavvufî konuları ele almasının yanında, başta Şems ile Mevlânâ münasebeti ve Mevlânâ nın diğer sohbet arkadaşlarına yer vermiştir. 5. Ma ârif: Farsça mensur bir eser olup, elli altı bölümden meydana gel miştir. Eserde Senâî ve Mevlânâ dan şiirlere de yer verilmiştir. Sultan Veled in dinî, ahlâkî öğütlerinin yer aldığı bu eseri, Meliha Tarıkâhya (Anbarcıoğlu) tarafın dan Türkçeye çevrilerek yayımlanmıştır (Sultan Veled, Ma ârif, Çev. Meliha Tarıkâhya, Ankara 1949). 6. Türkçe Şiirleri: Divan da 129, İbtidâ-nâme de 76 ve Rebâb-nâme de 162 beyit olmak üzere 367 beyiti bulan bu şiirler bir araya getirildiğinde Ahmed Fakîh in Kitâbu Evsâfı Mesâcidi ş-şerîfe si büyüklüğünde bir eser olabilecek niteliktedir. Bu şiirler, devrinin dil özelliklerini yansıtması ve Sultan Veled in Türk edebiyatı içindeki yerini de tayin etmesi yönünden önemlidir. Divan ve mesnevilerde yer alan bu şiirlerin tamamını Mecdut Mansuroğlu, bir dil incelemesi ile sözlüğünü de vererek yayımlamıştır (Mecdut Mansuroğlu, Sultan Veled in Türkçe Manzumeleri, İstanbul 1958). AHMED FAKÎH Yapılan araştırmalara ve çeşitli görüşlere göre Türk edebiyatında birkaç Ahmed Fakîh adı ile karşılaşmaktayız. Bunların birincisi Konya da yaşayan ve 1221 yılında vefat eden Hoca Fakîh veya Fakîh Ahmed dir. İkincisi 1251 yılında ölen ve Bahâeddîn Veled in öğrencisi olan Ahmed Fakîh tir. İkinci Ahmed Fakîh in hayatı, Mevlânâ nın hayatı ile paralellik gösterir. Fuad Köprülü, Mecdut Mansuroğlu ve Hasibe Mazıoğlu, Çarh-nâme nin şairi olarak bunu gösterirler. Menâkıbü l-ârifîn adlı eserin yazarı olan Eflâkî bu iki şahsı birbirine karıştırarak ikincisini, birinci Ahmed Fakîh gibi göstermiştir yılında ölen Ah
125 5. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk 119 med Fakîh için torunu Seyyid Ahmed 1288 yılında ayrıca bir de türbe yaptırmıştır. İşte Eflâkî nin bahsettiği Ahmed Fakîh bu olmalıdır. Tasavvufî yönü bulunan ve İslamî ilimlere sahip bu şair için Yunus Emre bir şiirinde yer alan aşağıdaki beyitte, Ahmed Fakîh Kutbuddin Sultan Seyyid Necmüddin Mevlânâ Celâlüddin ol kutb-ı cihân kanı şeklinde yer vermekte ve ona Kutbuddin demektedir. Ancak bunlardan başka XIV. yüzyılda yaşamış olan üçüncü (Karamanlı) Ahmed Fakîh ile ne zaman öldüğü bilinmeyen ve Akşehir (Konya) de mezar taşı bulunan dördüncü Fakîh Ahmed de bulunmaktadır. Son araştırmalar Çarh-nâme ve Mesâcidi ş-şerîfe nin, dil özellikleri yönünden XIV. yüzyılda Karamanlı Ahmed Fakîh tarafından yazılmış olabileceğini göstermekle birlikte, şimdilik bu konu, başka belgelere muhtaç olup tam olarak aydınlatılmış değildir. Edebiyat tarihleri ile farklı kaynaklarda verilen birbirinin benzeri bilgilere göre, Horasan da doğan Hoca Ahmed Fakîh, Konya ya gelerek Mevlânâ nın babası Bahâeddîn Veled den fıkıh dersleri almış, bundan dolayı kendisine Fakîh denmiştir. Hac için Hicaz a giden ve Hac dönüşünde iki ay Kudüs te kalan Ahmed Fakîh, Kitâbu Evsâfı Mesâcidi ş- Şerîfe adlı eserinde Hicaz yolculuğunu anlatmıştır. Kaynaklara göre Ahmed Fakîh in Çarh-nâme ile Kitâbu Evsâfı Mesâcidi ş-şerîfe den başka eseri bulunmamaktadır. Çarh-nâme, Eğirdirli Hacı Kemâl in Câmi ü n-nezâir adlı nazire mecmuasında yer alan, kaside nazım şekli ile yazılmış 83 beyti elimizde olan eksik bir manzumedir. Câmiü n-nezâir in sonundaki listeye göre 100 beyit olması gereken eserin son 17 beyti bulunan yaprağının eksik olduğu anlaşılmaktadır. Mefâ îlün mefâ îlün fe ûlün vezni ile yazılmış olan Çarh-nâme, yüzyılın diğer eserlerinde görüldüğü gibi insan kaderi, insanların kardeş oldukları ve Tanrı ya kulluk için yaratıldıkları, feleğin acımasızlığı ve dünyanın faniliği, ölümün gerçekliği gibi dinî-tasavvufî konuların işlendiği ve insanların hayatta olanlardan ibret alarak iyilik yapmaları gibi öğütlerin verildiği, öğretici yanı öne çıkan bir manzumedir. Yer yer sosyal konulara da temas edilen eserde özellikle Anadolu da 1239 yılından sonraki kargaşa ve bölünme zamanları, insanların acımasız davranışları işlenmiştir. Aynı durum daha sonra Yunus Emre de de görülmektedir. Câmi ü n-nezâir de Çarhname-i Ahmed Fakîh der bî-vefâî-i Rûzgâr başlığı ile verilen bu kasideyi bilim dünyasına ilk defa tanıtan ve yazarı hakkında bilgi vererek yayımlayan Fuad Köprülü dür (M. Fuad Köprülü, Anatolische Dichter in der Seldschukenzeit II., Ahmed Faqîh, Körösi Csoma Archivum, II/1-2, 1926, s ). Daha sonra Mecdut Mansuroğlu tarafından dönemin dil özellikleri dikkate alınarak yeni harflerle yayımlanmıştır (Ahmed Fakîh, Çarh-nâme, yay. Mecdut Mansuroğlu, İstanbul 1956). Kitâbu Evsâfı Mesâcidi ş-şerîfe, Ahmed Fakîh in ikinci eseridir. Aslı Londra, British Museum da olan bu eser Hasibe Mazıoğlu tarafından bulunmuş ve yayımlanmıştır. Tek nüsha olan eser 347 beyitlik küçük bir mesnevidir. Çarh-nâme gibi mefâ îlün mefâ îlün fe ûlün vezni ile yazılan bu eserde hece vezni ile yazılmış dörtlükler de bulunmaktadır. Yapı bakımından Kutadgu Bilig ile benzerlik gösteren eser, Türk edebiyatında yazılmış ikinci Türkçe mesnevidir. Anadolu Türk edebiyatında ise bir ilk olarak karşımıza çıkmaktadır. Kitâbu Evsâfı Mesâcidi ş-şerîfe dil yönünden açık ve sade olup gerçekçi bir anlatıma sahiptir. Zaman zaman dünyanın geçiciliği, iyilerle arkadaş olunması ve sabrın elden bırakılmaması gibi öğütlerle dikkat çeken eserde, Peygamberin Medine ye hicreti ve ravzası, Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer in mezarları, Mekke, Kabe yi tavaf edişi, Hacerü l-esved ve Harem in özellikleri gibi konulara yer verilmiştir. Kubeys Dağı ile Hıra Mağarası nı anlatan Ahmed Fakîh, Kudüs, Mescid-i Aksa, Kubbetü s-sahra, Makam-ı Halil hakkında bilgi verdikten sonra Şam şehrinden övgüyle söz eder. İçerik yönünden bir çeşit seyahatname gibi görünen eseri, hacca dair yazılan ilk Türkçe mesnevi olarak da değerlendirmek mümkündür.
126 120 VIII-XIII. Yüzyıllarda Türk Edebiyatı Çarh-nâme den beyitler mefâ îlün mefâ îlün fe ûlün 1. Dirîgâ çarhun elinden hezârân Ki kılmışdur mu attal bunça kârân 2. İşid imdi bu ahvâli i kardaş Çün ümmetdür biri birine ihvân 3. Yavuz sanmaya kardaş kardaşına Hakîkatdur bu sözüm bana inan 4. İşitdün ise sözüme kulak dut Gidermegil sözümi kulağundan 5. Bilür misin niçün geldün cihâna Seni kullığ içün yaratdı Sultân... Beyitlerin düz yazı ile dil içi çevirisi 1. Bunca işi geçersiz (muattal) kılan feleğin elinden binlerce eyvâh. 2. Ey kardeş, şimdi bu olup bitenleri (ahvâli) işit, zîrâ ümmet birbirinin kardeşidir. 3. Kardeş kardeşi için kötü şey düşünmesin. Bu sözüm gerçektir, bana inan. 4. Bu sözümü işittinse kulak ver de sözümü aklından çıkarma. 5. Bu dünyaya niçin geldiğini biliyor musun? Tanrı (sultan) seni kulluk için yarattı. XIII. yüzyılın sonu ile XIV. yüzyılın başlarında yaşamış olan Yunus Emre (öl. 1320) hakkında kitabınızın 7. ünitesinde bilgi verilecektir. DİNDIŞI (LÂ-DİNÎ) KLÂSİK TÜRK ŞİİRİNİN İLK ÖRNEKLERİ XIII. yüzyılda Selçuklu sarayında gerek Fars kültür ve edebiyatının gerekse Bizans saray kültürünün etkisiyle, sultanlar ve emirler şaraplı ve sazlı eğlence meclisleri kurmuşlardır. Bu durum, İran edebiyatının lâdînî (=din dışı) özellik taşıyan aşk ve şarap şiirlerini bilen seçkinler sınıfı için aynı tarz ve mahiyette, tamamıyla san at amacıyla yeni Türkçe şiirler yazılmasına sebep olmuştur. Anadolu da bu tarz şiir yazan şairlerin ilki, Selçuklular döneminde sarayda bulunduğu bilinen Hoca Dehhânî dir (Köprülü, 2003: 291). HOCA DEHHÂNÎ Hayatı hakkında fazla bilgi bulunmayan Hoca Dehhânî, elde bulunan tek kasidesine göre Anadolu ya Horasan bölgesinden gelmiştir. III. Alâeddin Keykubâd ( ) devrinde Selçuklu sarayında bulunan ve saraydaki meclislere (=eğlence toplantılarına) katılan Dehhâhî, Sultan tarafından Farsça bir Selçuklu şeh-nâmesi yazmakla görevlendirilmişse de bu eser bugün elde yoktur. Şair, Sultan III. Alâeddin Keykubâd a sunduğu kasidesinde, Horasan a dönmek istediğini belirtir. Şairin, Yüz urup tapuna geldi icâzet vir ana şâhâ Ki yine devletünde ben görem milk-i Horâsân ı beytinde dile getirdiği bu isteğine ulaşıp ulaşmadığının yanında nerede, ne zaman ve nasıl öldüğü de bilinmemektedir. Dehhânî nin Sultan I. Alâeddin Keykubâd ( ) zamanında yaşadığı da ileri sürülmüştür. Ancak, Türk şiirinin Anadolu daki gelişme seyri ile Dehhânî nin geniş ve zengin anlatıma sahip Türkçesi dikkatle incelendiği zaman bunun mümkün olmadığı görülür.
127 5. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk 121 Dehhânî, devrinin şiir zevki olan ve sanat yönü ağır basan şairlerindendir. Şiirlerinden iyi bir eğitim gördüğü, Farsçayı ve Fars edebiyatını çok iyi bildiği, saray ve zevk şairi olduğu anlaşılır. O dînî, edebî ve tasavvufî bilgisi yüksek bir şairdir ancak, onun şiirlerinde edebî taraf ağır basar. Çağdaşı şairlerden farklı bir yol izleyen ve şiirlerinde tasavvufa yer vermeyen Dehhânî, yaşadığı zamanı elden geldiğince zevk ve eğlence içerisinde geçirmekten yana olduğunu şiirlerinde vurgulamıştır. Dehhânî, İran şiirinin edebî sanatlarını ve mazmunlarını Anadolu da yeni kurulan Türk şiirinde kullanmasıyla, klâsik edebiyatımızda divan şiirinin temelini atan şair olarak dikkati çeker. Türk edebiyatında ilk defa Türkçe kaside yazan ve Anadolu da sultanlara ilk kez kaside sunan şair Dehhânî dir. Ayrıca bu kaside Selçuklu sultanlarına sunulan son kaside olmuştur. Arap edebiyatındaki kasidelere benzer planda yazılan bu kaside, baharı anlatan bir nesip ile başlar. Bu ilk kısım, on iki beyitten meydana gelir. Şair on üçüncü beyitten sonra on altıncı beyite kadar Sultan III. Alâeddin i övmüştür. On yedinci beyitte sözü kendine getirir ve on sekizinci beyitte şiirinden bahsederek övünür. On dokuzuncu beyitte de memleketi olan Horasan a gitmek için padişahtan izin ister. Daha sonra padişahı öven ve ona dua eden şair yirmi dördüncü beyitte padişahlığın din, adalet, yiğitlik ve ihsanlarla yapılabileceğini belirtir. Yirmi beşinci beyitte gördüğü iyilik ve lütufları dile getirerek, son beyitte sağ olduğu müddetçe padişah için nice defterle divanı onun adına yazıp dolduracağını söyler. Dehhânî nin mefâ îlün mefâ îlün mefâ îlün mefâ îlün vezniyle yazdığı kasidede fiilleri çok kullanmasından kaynaklanan hareketli bir üslûbu vardır. Bu kasidede olduğu gibi gazellerinde de aynı hareketli üslupla karşılaşırız. Kasidesinde, daha sonraki şairlerin şiirlerinde yer verdikleri İran kahraman larından söz etmeyen Dehhânî için örnek kahraman Hazreti Ali dir. Dehhânî, Türk edebiyatında İran kahramanlarına ilk kez şiirlerinde yer veren Gülşehrî den bu yönü ile ayrılır. Edebiyat dünyasına ilk defa Fuad Köprülü tarafından tanıtılan Dehhânî nin elimizde dokuz gazeli vardır. Bu gazeller ile kasidesi, Mecdut Mansuroğlu tarafından yayımlanmıştır (İstanbul, 1947). Bu yayına göre, Dehhânî şiirlerinin ilk dördünü, mefâ îlün mefâ îlün mefâ îlün mefâ îlün, beşincisini mefâ îlün mefâ îlün fe ûlün, altıncısını mefâ ilün fe ilâtün mefâ ilün fe ilün, yedincisini mef ûlü mefâ îlü mefâ îlü fe ûlün, sekizincisini mef ûlü fâ ilâtün mefâ îlü fâ ilün, dokuz ve onuncusunu ise fâ ilâtün fâ ilâtün fâ ilâtün fâ ilün vezni ile yazmıştır. Şiirlerinde çok vezin kullanması ve Farsça tamlamalara yer vermesi, şairin dile ve vezne olan hâkimiyetini göstermektedir. Dehhânî nin şiirlerinde, şekil bakımından, İslam öncesi Türk şiirinin özel likleri görülür. Şiirlerinin çoğu musammat veya musammata benzer bir şekilde karşımıza çıkar. Şiirlerinde kendine mahsus bir hünerle, kelimeleri seçerek yerli yerine koyması, onun ince zevkini göstermesi bakımından önemlidir. Devrinde kendisine dil yönü ile en yakın şair Gülşehrî dir. Dehhânî nin, Aceb bu derdümün dermânı yok mı Ya bu sabr itmegün oranı yok mı beyti ile başlayan gazeli ile Gülşehrî ye tesir ettiği açıkça görülür. Gülşehrî de Şeyh-i San an Hikâyesi nde benzer duyguları aynı kelimelerle dile getirmiştir. Bu söyleyiş ve edâ yönü ile görülen etki, Gülşehrî nin Dehhânî yi okuduğunu göstermektedir. Açık bir dil kullanmasına rağmen Hoca Dehhânî nin şiirlerini anlayabilmek için belirli bir edebî bilgi ve birikime sahip olmak gerekir. Bugün sadece on şiiri bulunsa da eski şiirin daha sonra kullanılacak olan unsurlarına bu şiirlerinde yer veren Dehhânî, az sayıdaki şiirleri ile divan şirininin sınırlarını çizmiştir. Türk edebiyatında tesiri on altıncı yüzyıla kadar devam eden şairin bazı beyitleri Bâkî yi, bazı beyitleri de Nedîm i çağrıştırmakta
128 122 VIII-XIII. Yüzyıllarda Türk Edebiyatı dır. Gazellerini genellikle yedi ve dokuz beyit olarak yazan Dehhânî nin, kasidesi de dâhil, eldeki şiirlerinin toplam beyit sayısı doksan dörttür. Şairin bu kadar şiirde, otuzdan fazla Farsça tamlamaya yer vermesi, devri için dikkat çekici bir durumdur. Hâlbuki devrin diğer şairleri eserlerinde Dehhânî gibi yabancı tamlamalara yönelmezler ve Türkçeyi tabiî hali ile kullanırlar. Hoca Dehhânî, her ne kadar şiirlerinde Farsça tamlamaları dönemine göre fazla kullanmışsa da üstün sanatı ve akıcı üslûbu ile kendini kabul ettirmiş bir şairdir. XIV. yüzyıl Anadolu şairlerinden Yarcânî nin Karamanoğulları Şeh-nâmesi nde, Dehhânî nin Sultan Alâeddin Keykubâd dan Firdevsî nin Şeh-nâme si biçiminde bir şehnâme yazması için emir aldığı ve bu emir üzerine beyitlik Farsça bir Selçuklu Şâh-nâmesi yazdığı kayıtlıdır. Ancak, bu eser henüz ele geçmemiştir. Dehhânî nin bir gazeli mefâ îlün mefâ îlün fe ûlün 1. Aceb bu derdümün dermânı yok mı Ya bu sabr itmegün oranı yok mı 2. Yanaram mumlayın başdan ayağa Nedür bu yanmagun pâyânı yok mı 3. Güler düşmen benüm ağladuğuma Aceb şol kâfirün îmânı yok mı 4. Delüpdür cigerümi gamzen okı Ara yürekde gör peykânı yok mı 5. Su gibi kanumı toprağa kardun Ne sanursın garîbün kanı yok mı 6. Cemâl-i hüsnüne mağrûr olursın Kemâl-i hüsnünün noksânı yok mı 7. Begüm Dehhânî ye ölmezdin öndin Tapuna irmegün imkânı yok mı Gazelin düz yazı ile dil içi çevirisi 1. Acaba bu derdimin çaresi bulunmaz mı? Yahut bu sabr etmenin bir ölçüsü, bir sınırı yok mu? 2. Mum gibi baştan ayağa yanıyorum. Bu nedir? Bu yanmanın sonu gelmeyecek mi? 3. Düşman benim ağlamama güler. Acaba o kâfirin îmânı yok mudur? 4. Yan bakışının oku (oka benzeyen yan bakışın) ciğerimi deldi. Ara da yürekte temreni olup olmadığını bir gör. 5. Kanımı su gibi toprağa karıştırdın. Garibin kanı yok mu sanıyorsun? 6. Yüzünün güzelliği için gururlanıyorsun, güzelliğin bir kusuru yok mu, bu güzelliğin bir gün sona ermeyecek mi? 7. Beyim, Dehhânî için ölmeden evvel huzuruna kavuşmasının, yanına gelmenin imkânı yok mudur?
129 5. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk 123 Özet 1 2 XII-XIII. yüzyıllarda gelişen batı Türk edebiyatının Türk edebiyatı tarihi için deki yerini belirlemek. Anadolu nun Müslüman Türklerle başlayan tarihinde Türklerin daha önce yaşadıkları Doğu ve Batı Türkistan, Horasan ve İran bölgelerinde kazandıkları birikimlerin büyük yeri vardır. Aynı şekilde Anadolu, Selçuklularla yeni kimlik kazanmaya başladığında Türklerin daha önce bulundukları coğrafyalarda gelişen şiir anlayışı ve zevki de bu yeni vatana taşınmıştır. Bunların yanında Anadolu Selçuklu Devleti ni kuran Türklerin yazı dilinin gelişmemiş olması ve edebî geleneklerinin bulunmaması, Selçuklu sultanlarının İran ın Sasanî devri saray geleneğini örnek almaları, kimi zaman Arapçanın kimi zaman da Farsçanın resmî dil olması, Farsçanın edebî dil, Arapçanın da bilim dili olarak kullanılması sonucu Anadolu da ilk zamanlarda Farsça ve Arapça çok sayıda eser yazılmıştır. Ancak Anadolu da Türk nüfusunun zamanla artmasına bağlı olarak Türk edebiyatı da gelişmeye başlamış, Arapça ve Farsça eserlerin Türkçeye çevrilmesinin yanında bu dönemde ilk kez Türkçe eserler de yazılmıştır. XII-XIII. yüzyılda yazılan ilk eserlerin çoğu Arapça, Farsça ve bu dillerde yazılan eserlerden çeviri olsa da, bu dönemde Mevlânâ nın ve Sultan Veled in Farsça eserlerinde bulunan az sayıda Türkçe beyitler ve şiirler, Ahmed Fakîh ile Hoca Dehhânî nin yazdığı Türkçe şiirler Anadolu da gelişen Türk edebiyatının önünü açmış, bunlardan sonra Yunus Emre, Âşık Paşa ve Gülşehrî başarılı eserler vermişlerdir. Bu dönemde yazılan az sayıdaki Türkçe eserler, Türk edebiyatının gelişmesine zemin hazırlamaları ve öncülük etmeleri bakımından çok önemlidir. XIII. yüzyılda Anadolu da yaşayan şair ve yazarlar ile bunların eserleriyle ilgili değerlendirmeler yapabilmek. Mevlânâ, Ahmed Fakîh, Sultan Veled ve Hoca Dehhânî, XIII. yüzyılda Anadolu da gelişen ve batı Türk edebiyatı adı ile anılan edebiyata öncülük ederek yön veren şair ve yazarlardır. Bu yüzyılın ortalarına doğru doğan Yunus Emre nin asıl verimli dönemi XIV. yüzyılın başlarına rast gelir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî:1207 de Horasan ın Belh şehrinde doğan Mevlânâ, 17 Aralık 1273 tarihinde Konya da ölmüştür. Şems-i Tebrizî ile tanıştığı1244 yılından sonra manevî yönden büyük değişiklik yaşayan Mevlânâ, Şems in 1247 yılında Konya dan ayrılmasından sonra kendisini şiire vermiştir. Şems in hasretiyle Divan-ı Kebir i yazan Mevlânâ, eserinde Şems ve Hâmûş kelimelerini mahlas olarak kullanmıştır. Divan ı, Şems e izafeten Divan-ı Şems adı ile de anılmıştır. Mevlânâ nın en önemli iki eseri, her ikisi de manzum olarak yazılan Mesnevî (=Mesnevî-i Ma nevî) ile Divan-ı Kebir idir. Fîhi Mâ Fîh, Mecâlis-i Seb a ve Mektûbât ise başkalarının düzenlediği, özellikle öğrencileri ve sevenleri tarafından derlenen mensur eserlerdir. Divan-ı Kebir: Gazel, tercî -i bend ve rüba îlerden oluşan Divan-ı Kebir de (=Külliyât-ı Şems) ilahî aşk, gönül derdi, sabır, hoşgörü, insanlara iyilik etmek ve yardımda bulunmanın önemi gibi konular anlatılmıştır. Divan-ı Kebir, duygu yüklü ve oldukça hacimli bir eserdir. 40 binden fazla beyitten oluşan ve çeşitli yazma nüshaları bulunan eser, değişik dillere de çevrilmiştir. Divan-ı Kebir, Mithat Bahari (1959) ve Abdülbaki Gölpınarlı tarafından Türkçeye çevrilmiştir ( ). Divan-ı Kebir in batı dillerine yapılmış çevirileri arasında en tanınmış olanı Nicholson un yaptığı çeviridir (Cambridge, 1898). Mesnevî: Mevlânâ nın başta Kur an ı ve hadisleri kaynak olarak alıp tarikata mensup olanları (müridleri) ve toplumu eğitmek için yazdığı bu eserde, konunun gelişine göre Kelile ve Dimne den, Mantıku t-tayr dan hikâyelere yer verilmiştir. Ayrıca Hakîm Senâî nin Hadîkatü l-hakîka sından da yararlanılmıştır. Fâ ilâtün fâ ilâtün fâ ilün vezniyle yazılan ve yaklaşık yirmi dört bin beyit olan Mesnevî nin hatimesini (=sonucu) Sultan Veled yazmıştır. Mesnevî nin gerek bölümler halinde gerekse bütün olarak, Türkçe, Farsça ve Arapça değişik zamanlarda tercüme ve şerhleri yapılmış, eser çeşitli dillere çevrilmiştir. Kendinden sonra dinî-ahlâkî konularda yazılan çok sayıda eseri etkileyip onlara kaynaklık etmiş olan Mesnevî, yüzyıllar boyu Mevlevî tekkelerinde okutulmuştur. Sürûrî, Sûdî, Şem î, İsmail Rüsûhî Dede, Yûsuf Dede, Nahîfî, Şâkir Mehmed ve Mehmed Murâd, Mesnevî nin tamamını tercüme veya şerh etmişlerdir. Fîhi Mâ Fîh: Onun içindeki odur veya yorumla, ne varsa onda var anlamına gelen bu eserde, Mevlânâ nın bazı sohbetleri sırasında sorulan sorulara verdiği cevaplara; tasavvuf, din, ahlak ve felsefe ile ilgili görüşlerini anlattığı, dünya, insan ve şiir anlayışından söz ettiği konuşmalarına yer verilmiştir.
130 124 VIII-XIII. Yüzyıllarda Türk Edebiyatı Mecâlis-i Seb a: Mevlânâ nın yedi vaazının yakın çevresi tarafından kaydedilip bir araya getirilmesiyle meydana gelen bir eserdir. Eserde Divan-ı Kebir den ve Mesnevî den beyitler de bulunmaktadır. Mektûbât: Mevlânâ nın devlet adamlarına, dönemin ileri gelenlerine, dostlarına ve oğullarına yazdığı 1+50 kadar mektubun toplanmasıyla meydana gelen bir eserdir. Mülemmaları ve Türkçe Şiirleri: Ayrı bir eser halinde olmayan ve Farsça eserleri içinde yer alan bu şiirler, bazı araştırıcılar ve ilim adamları tarafından zaman zaman yayımlanmışsa da, Hasibe Mazıoğlu tarafından topluca neşr edilmiştir(2009). Sultan Veled: 1226 yılında Lârende de (=Karaman) doğan Sultan Veled, 1312 de vefat etmiştir. Mevlevîlik, Sultan Veled zamanında tarikat haline gelmiş ve zamanla yayılmış, Bursa ve Edirne başta olmak üzere, Osmanlı devleti içinde itibar görerek gelişmiş, hatta padişahların da ilgisini çekmiş, yardımını ve desteğini görmüştür. Sultan Veled, eserlerini Farsça yazmakla birlikte az da olsa Türkçe beyitlere ve şiirlere de yer vermiştir. Bu açıdan o, Ahmed Fakîh ile birlikte, Anadolu da başlayan Türk edebiyatında öncüdür. Sultan Veled in Farsça manzum olarak yazdığı Divan, İbtidâ-nâme, Rebâbnâme, İntihâ-nâme mesnevileri ile nesir olarak yazdığı Ma ârif, adlı eseri vardır. Manzum eserlerinin toplam beyit sayısı e ulaşan Sultan Veled in devrinde velûd (=çok eser veren) bir şair olduğu görülür. Ahmed Fakîh: Horasan da doğan Ahmed Fakîh, Konya ya gelerek Mevlânâ nın babası Bahâeddîn Veled den fıkıh dersleri almış, bundan dolayı kendisine Fakîh denmiştir. Ahmed Fakîh in kaynaklarda, Çarh-nâme ile Kitâbu Evsâfı Mesâcidi ş-şerîfe adlı iki eseri bulunduğu ve 1251 de öldüğü belirtilmektedir. Hoca Dehhânî: Elde bulunan bir kasidesinden Anadolu ya Horasan bölgesinden geldiği, III. Alâeddin Keykubâd ( ) devrinde Selçuklu sarayında bulunduğu ve saraydaki meclislere (=eğlence toplantıları) katıldığı anlaşılan Dehhâhî, Farsçayı ve Fars edebiyatını çok iyi bilen, dînî, edebî ve tasavvufî bilgisi yüksek bir saray şairidir. Şiirlerinde tasavvufa yer vermeyen Dehhânî, yaşadığı zamanı elden geldiğince zevk ve eğlence içerisinde geçirmekten yana bir anlayışa sahiptir. Bugün elde sadece bir kaside ile dokuz gazeli bulunan Dehhânî, İran şiirinin edebî sanatlarını ve mazmunlarını Anadolu da yeni kurulan Türk şiirinde kullanmasıyla, klâsik edebiyatımızda divan şiirinin temelini atan şair olarak dikkati çeker. 3 XIII. yüzyılda Anadolu da tasavvuf edebiyatının ortaya çıkışı ve yayılma sebepleri ile önemli temsilcilerini sıralayabilmek. XIII. yüzyılda Anadolu da tasavvuf edebiyatının ortaya çıkışı ve yayılmasının başlıca sebepleri; a) Selçuklular döneminde Anadolu da siyasî hâkimiyet kurmak için yapılan sürekli savaşlar, taht kavgaları ve Moğol istilâsı sonucunda düzen ve asayişin bozulmasıyla yaşama gücü oldukça güçleşen, uzun süre barış ve huzur yüzü göremeyen Anadolu halkının sığınacak bir yer araması, b) Böyle bir ortamda ortaya çıkan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sühreverdî, Âhî Evren, Muhyiddîn-i Arabî ve Sadreddîn-i Konevî gibi mutasavvıf şahsiyetlerin ve Horasan dan gelen Yesevî dervişlerinin dinî ve tasavvufî görüşlerini toplumun çeşitli kesimlerinde anlatmaları ve bu görüşlerinin yer aldığı eserler yazmalarıdır. Bu dönemde eserlerin Arapça ve Farsça yazılması, bu dilleri bilmeyen Türk halkına dini ve tasavvufu kendi dilleriyle öğretme ihtiyacını doğurmuştur. Bütün bunların sonucunda Anadolu da Türkçe ile anlatılan bir din ve tasavvuf edebiyatı ortaya çıkmıştır. Şehirde yetişmiş aydın tabaka sufileri Farsça şiirler söylerken, Anadolu ya yayılan Yesevî, Hayderî ve Bektaşî dervişleri de Türkçeyi kullanarak tekke edebiyatının meydana çıkmasına öncülük etmişlerdir. Anadolu da ortaya çıkan bu dinî-tasavvufî edebiyatın ilk temsilcileri, Mevlânâ, Sultan Veled ve Yunus Emre dir. Mevlânâ, eserlerini Farsça yazmakla birlikte az sayıdaki Türkçe şiirleri ve mülemmaları ile Türk edebiyatını yönlendirmiş, onun meclisinde bulunan Hoca Ahmed Fakîh (öl. 1252) de Türkçe şiirler söylemeye başlamıştır. Mevlânâ nın oğlu Sultan Veled Türkçe şiir söylemede, babasına göre bir hayli ileri gitmiş, onu bu yüzyılın sonunda Yunus Emre, XIV. yüzyılda ise Gülşehrî ve Âşık Paşa gibi şairler izlemiştir.
131 5. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk 125 Kendimizi Sınayalım 1. Aşağıdakilerden hangisi Anadolu da ilk alınan yerlerdendir? a. İznik b. Kayseri c. Konya d. Alanya e. Şirvân 2. Bizanslılardan yılları arasında İznik i alıp başşehir yaparak Anadolu Selçuklu devletini kuran sultan aşağıdakilerden hangisidir? a. Süleyman Şah b. Alp Arslan c. I. Kılıç Arslan d. Melikşah e. I. Rükneddin Mesud 6. Aşağıdakilerden hangisi zamanla gelişip batı Türk edebiyatının edebî dili olmuştur? a. Harezm Türkçesi b. Karahanlı Türkçesi c. Oğuz Türkçesi d. Kıpçak Türkçesi e. Çağatay Türkçesi 7. Anadolu da yazılan ilk Türkçe eser aşağıdakilerden hangisidir? a. Bezm ü Rezm b. Târîh-i Âl-i Selçuk c. Makâlât d. Mirsâdü l-ibâd e. Çarh-nâme 3. İbn Bîbî nin (öl ten sonra) 1281 de tamamladığı Selçuklu tarih kitabının adı aşağıdakilerden hangisidir? a. Selçuklu Şeh-nâmesi b. Tabsıratü l-mübtedî c. İskender-nâme d. el-evâmirü l-alâ îye e. İhtiyârât-i Muzafferî 8. Aşağıdakilerden hangisi Mevlânâ nın mensur eserlerinden biridir? a. Mektûbât b. Divan-ı Kebir c. Mesnevî-i Ma nevî d. İbtidâ-nâme e. İntihâ-nâme 4. Kâni î Ahmed b. Mahmûd et-tûsî nin İzzeddîn Keykâvûs (öl ) için yazdığı manzum eser aşağıdakilerden hangisidir? a. Kelile ve Dimne b. Târîh-i Âl-i Selçûk c. Bezm ü Rezm d. Ravzatu l-küttâb e. Şerh-i Kasîde-i Tâ iyye 5. Mevlânâ hakkında yazılan eserlerin ve Mevlevîlik kaynaklarının başında gelen eser ve yazarı aşağıdakilerden hangisidir? a. Karaman Şeh-nâmesi - Yârcânî b. Menâkibu l-ârifîn - Ahmed Eflâkî c. Risâle - Sipehsâlâr d. Fütüvvet-nâme - Nâşîrî e. Beşâ rü n-nezâ ir - Muînî 9. Aşağıdaki şairlerden hangisi Mevlânâ nın Mesnevî sini manzum olarak Türkçe tercüme etmiştir? a. Yûsuf Dede b. Şem î c. Nahîfî d. Rüsûhî e. Sûdî 10. Hoca Dehhânî ile ilgili aşağıda ifade edilenlerden hangisi doğrudur? a. Şiirlerini hece vezni ile yazmıştır. b. Şiirlerinde İslam öncesi Türk şiirinin özellikleri görülmez. c. Şiirlerinde İran kahramanlarına yer veren ilk şairdir. d. Bugün elde bulunan şiirleri bir kaside ile dokuz gazeldir. e. Mürettep bir divanı vardır.
132 126 VIII-XIII. Yüzyıllarda Türk Edebiyatı Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı 1. e Yanıtınız yanlış ise Türklerin Anadolu ya Gelişi konusunu yeniden gözden geçiriniz. 2. a Yanıtınız yanlış ise Anadolu Selçukluları konusunu yeniden gözden geçiriniz. 3. d Yanıtınız yanlış ise Anadolu da Yazılan İlk Farsça Eserler konusunu yeniden gözden geçiriniz. 4. a Yanıtınız yanlış ise Anadolu da Yazılan İlk Farsça Eserler konusunu yeniden gözden geçiriniz. 5. b Yanıtınız yanlış ise Anadolu da Yazılan İlk Farsça Eserler konusunu yeniden gözden geçiriniz. 6. c Yanıtınız yanlış ise Anadolu da Yazılan İlk Türkçe Eserler konusunu yeniden gözden geçiriniz. 7. e Yanıtınız yanlış ise Anadolu da Yazılan İlk Türkçe Eserler konusunu yeniden gözden geçiriniz. 8. a Yanıtınız yanlış ise Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî konusunu yeniden gözden geçiriniz. 9. c Yanıtınız yanlış ise Mevlânâ nın Eserleri ve Edebî Kişiliği konusunu yeniden gözden geçiriniz. 10. d Yanıtınız yanlış ise Hoca Dehhânî konusunu yeniden gözden geçiriniz. Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Sıra Sizde 1 X. yüzyıldan itibaren Sirderya, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan bölgelerine yerleşen Türklerin Oğuz boyları, XI. yüzyılda batıya yaptıkları göç ve akınlarla egemenliklerini Azerbaycan, Irak ve Anadolu ya kadar genişletmişlerdir. Türkler 1071 de kazandıkları Malazgirt zaferinden sonra kısa bir sürede Bizanslılardan İznik i alıp başkent yaparak Anadolu Selçuklu devletini kurmuşlardır ( ). Anadolu Selçuklu Devleti, I. Alâeddin Keykubâd döneminde ( ), her yönden en yüksek seviyeye ulaşmış, ancak I. Alâeddin Keykubâd ın ölümünden sonra (1237) devletin yükselişi sona ermiş ve çöküş dönemi başlamıştır. Selçuklular 1243 te Moğollarla yaptıkları Kösedağ savaşında aldıkları yenilgiden sonra Anadolu daki siyasî otoritelerini gitgide kaybetmişlerdir. Bunun üzerine uçlarda bulunan beylikler Selçuklularla ilişkilerini keserek bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamışlardır. Böylece Anadolu da beylikler dönemi başlamış, Sultan II. Mesud un 1308 de ölmesiyle birlikte Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmıştır. Anadolu da Selçuklulardan itibaren Türk nüfusu giderek artmış, beylikler döneminde de bu durum devam etmiş ve Anadolu da birçok şehir Türk kültür ve medeniyetiyle yeni bir çehreye bürünmüştür. Sıra Sizde 2 XIII. yüzyılda Anadolu da yazılan ilk eserlerin Farsça olmasının başlıca sebeplerini şöyle sıralamak mümkündür: a) Anadolu, Selçuklularla yeni kimlik kazanmaya başladığında Türklerin daha önce bulundukları coğrafyalarda gelişen devlet ve divan geleneklerini, kayıt ve hesap usulleri, dinî yönelişler, edebî ve mimarî tercihleri, şiir anlayışı ve zevkini de bu yeni vatana taşımaları, b) Anadolu Selçuklu devletinde Farsçanın zaman zaman resmî dil olması, c) Anadolu ya gelen Türkler arasında hakim dil konumunda olan Oğuz lehçesinin bu dönemde henüz edebî bir dil özelliği kazanamamış olması, d) Fars edebiyatında XI. yüzyılda Şeh-nâme gibi önemli ve büyük bir eserin yazılması ve XIII. yüzyılda bu edebiyatın edebî geleneği olan gelişmiş bir örnek olması, e) Hakanî-i Şîrvânî (ö. 1198), Ferruhî-i Sîstânî, Nizâmî-i Gencevî (ö ?), Mu izzî-i Semerkandî (ö yıllarında), Emîr Hüsrev-i Dihlevî ( ) ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ö. 1273) gibi Türk asıllı şairlerin Farsça başarılı eserler yazmaları doğal olarak Anadolu da bu dilde eserlerin yazılmasını ve ilgi görmesini sağlamıştır.
133 5. Ünite - XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı II: XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu da Gelişen Tasavvufî Türk 127 Sıra Sizde 3 Mevlânâ fikirleriyle, şiirdeki tercihleriyle ve aynı zamanda az sayıdaki Türkçe dizeleri ve ifadeleriyle Anadolu daki Türk şiirinin kaynağında önemli bir yer edinmiştir. Mevlânâ nın Türk edebiyatındaki yeri ve önemini iki madde halinde ifade etmek mümkündür: 1. Şahıs olarak Mevlâna nın Türk edebiyatındaki yeri ve önemi. 2. Mesnevî sinin Türk edebiyatındaki durumu ve Türk şair ve yazarların Mesnevî yi ele alış şekilleri. Türk edebiyatında pek çok şair ve yazar, Mevlânâ yı üstat ve mürşit olarak kabul ederek eserlerinde şahsına yer vermişler, ona olan hürmet ve hayranlıklarını söylemekten geri kalmamışlardır. Bu şairlerin başında Şeyyâd İsa, Yunus Emre, Gülşehrî, Kirdeci Ali, İzzetoğlu ve Elvan Çelebi gibi Mevlânâ ile aynı veya yakın dönemde yaşamış şairleri saymak mümkündür. Yazıcıoğlu Mehmed (öl. 1451) Anadolu da halk arasında en çok okunan kitaplardan ünlü eseri Muhammediye sine (yazılışı 1449) Mevlânâ nın Mesnevî sinden mealen beyitler aktarmıştır. Aynı şekilde Ahmed Paşa (öl. 1492), Bâkî (öl. 1600), Şeyhulislâm Yahyâ (öl. 1644), Nef î (öl. 1635) ve Şeyh Gâlib (öl. 1799) gibi çok sayıda şair şiirlerinde Mevlânâ dan, eserinlerinden ve Mevlevîlerden büyük övgüyle söz etmişlerdir. Osmanlı âlimlerinin de Mevlânâ ya ilgisi büyük olmuştur. Örnek olarak Osmanlı nın ilk şeyhülislâmı kabul edilen Molla Fenârî (ö.834/1431), Şerhu Dîbâceti l-mesnevî adlı risalesiyle Mesnevî nin önsözünü Arapça olarak şerh etmiş, Mevlânâ yı yücelterek anmıştır. Şeyhülislam Kemalpaşazâde (ö.1534) de Mevlânâ nın adını anarak veya anmadan eserlerinde Mevlânâ nın şiirlerinden alıntılar yapmış, ondan yararlanmıştır. Taşköprüzâde İsâmeddîn Ahmed Efendi (öl. 1561) ve onun Arapça eserini ilavelerle Türkçeye tercüme eden oğlu Kemâleddîn Efendi (öl. 1621) de, bilimler hakkında bilgi veren Mevzû âtu l- ulûm isimli eserde Mevlânâ hakkında bilgi verip değerlen dirmelerde bulunmaktadır. Mevlânâ nın eserlerinde bulunan düşünce, yorum, mazmun ve deyimlere sonraki şairlerde aynen veya benzer şekilde görülebilmektedir. Türk edebiyatının büyük şairleri Nef î ve Şeyh Gâlib e gelene kadar çok sayıda şair Mevlânâ ya şiirlerinde yer verirler ve onu övmekten geri kalmazlar. Aynı durum halk edebiyatı içinde yer alan şairlerde de görülür. Mevlânâ, Mesnevî de ve Divan-ı Kebir de zaman zaman Türkçe yazdığı ibâreler, mülemmalar ve beyitler ile XIII. yüzyılda kendinden sonra Ahmed Fakîh ve Sultan Veled de görüldüğü gibi Türkçe şiirlerin yazılmasına rehberlik ederek önünü açmıştır. Mesnevî nin yazıldığı günden bu yana hemen her yüzyılda Türkçe tercümesi ve şerhinin yapılması, Anadolu daki Türk edebiyatının gelişmesinde ve şekillenmesinde Mevlânâ ve eserlerinin başlıca kaynaklardan biri olduğunu göstermektedir. Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar Açık, N. (2002). Eski Türk Edebiyatında Mevlevîlik Etkisi ve Mevlevî Şairler, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Ahmed Paşa Divanı (1966). haz. Ali Nihad Tarlan, İstanbul. Akün, Ö. F. (1994). Divan Edebiyatı, TDVİA, 9, İstanbul: TDV Ya yınları. Aşkar, M. (2005). Molla Fenari nin Şerhu Dîbaceti l- Mesnevî Adlı Risalesi ve Tahlili, Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi-Mevlânâ Özel Sayısı, Yıl: 6, S. 14, Ankara. Ateş, A. ( ). Hicrî VI-VIII. (XII-XIV.) asırlarda Anadolu da Farsça Eserler, Türkiyat Mecmuası, VII-VIII. Bâkî Dîvânı (1994). haz. Sabahattin Küçük, Ankara: TDK. Cahen, C. (1979). Osmanlılardan Önce Anadolu da Türkler, trc. Yıldız Moran, İstanbul. Çelebioğlu, A. (1998). XIII-XV. Yüzyıl Mesnevîlerinde Mevlânâ Tesiri, Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, İstanbul: MEB Yayınları. Çelebioğlu, Â. (1998). Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, İstanbul: MEB Yayınları. Çelebioğlu, A. (1999). Türk Edebiyatında Mesnevi, İstanbul. Değirmençay, V. (2005). Kâni î-yi Tûsî ve Kelîle ve Dimne de II. İzzeddin Keykâvûs a Methiyeleri, Erzurum. Demirci, İ., Teslim, E. (2006). Mevlâna Hakkında Şiirler Antolojisi, Konya: İl Kültür ve Turizm Md. Yayınları. Duru, N. F. (2000). Mevleviyâne, İstanbul. Eflâkî, ( ). Ariflerin Menkıbeleri, I-II, trc. Tahsin Yazıcı, İstanbul. Erdoğan M. (2009). Klasik Türk Şiirinde Mevlânâ Medhiyeleri ve Mecmua-i Medâyih-i Mevlânâ, Mevlânâ Araştırmaları-3, Ankara. er-râvendî, Muhammed b.ali, ( ). Râhatu s-sudûr ve âyetu s-surûr, trc. Ahmed Ateş, I-II, Ankara. Genceî, T. (1987), Çarhnâme nin Müellifi ve Tarihi Hakkında Notlar, Türk Kültürü, S. 286, Ankara. Gölpınarlı, A. (1992). Dîvân-ı Kebîr I, Ankara. Gölpınarlı, A. (1999). Mevlânâ Celâleddin Hayatı, Eserleri, Felsefesi, İstan bul: İnkılâp Kitabevi. Hüseyn Muhammedzâde-i Sadîk (1369). Seyrî der eş âr-i Türkî; Mekteb-i Mevlevîye, Tahran. İbn Bîbî (1956). el-evamiru l-alaiyye, Faksimile, Ankara, İbn Bîbî (1957). el-evamiru l-alaiyye, nşr. Necati Lugal- Adnan Sadık Erzi, cilt I, Ankara. İbn Bîbî (1996). el-evâmiru l-alâiyye, haz. Mürsel Öztürk, I-II, Ankara. Jalâlu ddîn Rûmî ( ). The Mathnawî, nşr. R. A. Nicholson, I-VII, London.
134 128 VIII-XIII. Yüzyıllarda Türk Edebiyatı Karaismailoğlu, A. (1996). Selçuklu Sarayında Şiir ve Şair, V. Milli Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Semineri, Bildiriler, Konya. Karaismailoğlu, A. (2007). Mesnevî de Türk Adı ve Kullanım Özellikleri, Mevlânâ Araştırmaları 1, Ankara: Akçağ Yayınları. Kartal, A. (2005). Anadolu da Farsça Şiir Söyleyen Türk Şairler (XI-XVI. Yüzyıllar), Türkler, V, Ankara. Kartal, A. (2006). Anadolu da Türk Edebiyatının Gelişimi, Türk Edebiyatı Tarihi I, Ankara: KTB Yayınları. Kartal, A. (2006). Anadolu da Türk Edebiyatının Öncüleri, Türk Edebiyatı Tarihi I, Ankara: KTB Yayınları. Şeyhûlislam Yahya Divan (2001). Haz. Hasan Kavruk, Ankara Kartal, A., Şentürk, A. A. (2004). Üniversiteler İçin Eski Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Dergâh Yayınları. Kemâleddîn Efendi (1313). Mevzû âtu l- ulûm, I-II, İstanbul. Koca, K. (1997). İzzeddin Keykâvüs ( ), TTK Yayınları. Ankara. Korkmaz, Z. (1995). Türk Dili Üzerine Araştırmalar I, Ankara: TDK Yayınları. Köprülü, M. F. (1926). Selçukiler Devrinde Anadolu Şairleri, Hoca Dehhânî, Hayat Mecmuası, Ankara 1926, S. 1. Köprülü, M. F. (1943). Anadolu Selçukluları Tarihinin Yerli Kaynakları, Belleten, VII. Köprülü, M. F. (2003). Türk Edebiyatı Tarihi, Ankara: Akçağ Yayınları, 5. bas. Kuban, D. (1993). Ortaçağ Anadolu - Türk Sanatı Kavramı Üzerine, Malazgirt Armağanı, Ankara. Külliyât-ı Şems yâ Dîvân-ı Kebîr I-X, ( ). Tahran: İntişârât-ı Dânişgâh-i Tahrân Mansuroğlu, M. (1947). Anadolu Türkçesi (XIII. Asır) Dehhânî ve Manzumeleri, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Mezunları Cemiyeti Yayını: 2, İstanbul. Mansuroğlu, M. (1956). Ahmed Fakîh, Çarhnâme, İstanbul. Mazıoğlu, H. (1972). Selçuklular Devrinde Anadolu da Türk Edebiyatının Başlaması ve Türkçe Yazan Şairler, Malazgirt Armağanı, Ankara: TTK Yayınları. Mazıoğlu, H. (1974). Ahmed Fakı, Kitâbu Evsâfı Mesâcidi ş- Şerîfe, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını. Mazıoğlu, H. (2009). Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî nin Türkçe Şiirleri, Eski Türk Edebiyatı Makaleleri, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları. Mengi, M. (2000). Eski Türk Edebiyatı Tarihi Edebiyat Tarihi-Metinler, Ankara: Akçağ Yayınları. 6. Bas. Mevlânâ (1992). Divân-ı Kebîr, I-VII, çev. Abdülbaki Gölpınarlı, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları Mevlânâ Celâleddin (1992). Dîvân-ı Kebîr I-VII, haz. Abdulbaki Gölpınarlı, Ankara: Kültür Bakanlığı. Mevlânâ Güldestesi (tarihsiz), hzl. Feyzi Halıcı-Bahar Gökfiliz, Ankara: Yücel Ofset. Muhammed Emin Reyâhî (1369). Zebân ve Edeb-i Farsî der Kalemrov-i Osmanî, Tahran. Öçal, Ş. (2009). Mevlânâ ve Kemalpaşazâde de Varlık Kavramı ve Işık Sembolü, Mevlânâ Araştırmaları 3, Ankara. Önder, M. (1973). Mevlâna Şiirleri Antolojisi, İstanbul: Işık Yayınları Sertkaya, O. F. (1989). Ahmed Fakîh, TDVİA, 2, İstanbul. Şeşen, R. (2004). Selçuklular Devrindeki İlme Genel Bir Bakış, III. Uluslar Arası Mevlâna Kongresi (5-6 Mayıs 2003), Bildiriler, Konya: Selçuk Üniversitesi Yayınları Şeyhülislislâm Yahyâ Divanı (2001). Haz. Hasan Kavruk, Ankara. Tatçı, M. (1990). Yunus Emre Divanı Tenkitli Metin, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları Tekcan, M. (2007). Hakim Ata Kitabı, Beşir Kitabevi, İstanbul. The Mathnawi of Jalálu ddín Rúmí I-VIII, ( ), by Reynold A. Nicholson, ed. from the oldest mss. Available; with critical notes, tr. and commentary, London: Luzac & Co. Turan O. (1998). Türkiye Selçukluları Hakkında Resmî Vesikalar, Ankara. Turan, O. (1971). Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul. Turan, O. (1997). Keykubâd I, Alâ al-dîn, İslâm Ansiklopedisi, VI, Eskişehir: MEB Yayınları Turan, O. (2010). Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul. Uzunçarşılı, İ. H. (1948). XII. Ve XIII. Asırda Anadolu daki Fikir Hareketleri İle İçtimaî Müesseselere Bir Bakış, III. Türk Tarih Kongresi Tebliğleri, Ankara. Uzunçarşılı, İ. H. (2003). Anadolu Beylikleri, Ankara. Yavuz, K. (1986). Ahmed Cevdet Paşa nın Abidin Paşa ya Yazdığı Mektup, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, İstanbul. Yavuz, K. (2000). Türk Edebiyatında Mesnevî den İlk Tercüme Hikâyeler ve Bazı Dikkatler, Uluslararası Mevlânâ Bilgi Şöleni, (15-17 Aralık 2000), Ankara. Yavuz, K. (2007). Muinî, Mesnevî-i Muradiye, cilt I-II, Konya: Selçuk Üniversitesi Yayınları. Yavuz, K. (2007). Gülşehrî nin Mantıku t-tayr ı (Gülşennâme), Ankara: Kırşehir Valiliği Yayını: 12.
135
136 VIII-XIII. YÜZYILLAR TÜRK EDEBİYATI 6Amaçlarımız Bu üniteyi tamamladıktan sonra; Harezm in anlamını ve tarihini açıklayabilecek, Harezm Türkçesi kavramını tanımlayabilecek ve bu lehçenin tarihî gelişim sürecini açıklayabilecek, Harezm Türkçesi ile yazılmış eserleri tanıyabileceksiniz. Anahtar Kavramlar Harezm Altın Ordu Türkçesi Harezm Türkçesi Hüsrev ü Şîrîn Kısasü l-enbiyâ Muhabbet-nâme Nehcü l-ferâdîs Mi râc-nâme Mu înü l-mürîd Mukaddimetü l-edeb Dâsitân-ı Cumcuma İçindekiler VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Harezm-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı GİRİŞ: HAREZM VE TARİHİ HAREZM TÜRKÇESİ HAREZM TÜRKÇESİ ESERLERİ HAREZM-ALTIN ORDU TÜRKÇESİ ESERLERİ
137 Harezm-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı GİRİŞ: HAREZM VE TARİHİ Harezm, Arap tarihçileri tarafından bugün Özbekistan ve Türkmenistan sınırları içinde kalan Ceyhun (Amu Derya) ırmağının döküldüğü Aral gölünün güneyinde ve bu nehrin her iki tarafında uzanan bölgeye ve bu bölge halkına verilen addır. Arap istilasından sonra ise bu ad sadece ülke adı olarak kalmış, burada yaşayan halka ise Harezmî adı verilmiştir. Harezm, Semerkand ve Buhara gibi merkezler dışında geniş bozkır ve çöllerle kaplı Batı Türkistan ın ortasında önemli bir yerleşim merkezidir. Doğusundaki Kırgız bozkırları ve Kızılkum çölü, batısındaki Karakum çölünün ortasında Ceyhun nehri ve deltası, bölge için hayat kaynağı olmuş ve verimli toprağı ile tarih boyu halkları kendine çekmiştir. Harezm bölgesini önemli kılan bir başka özelliği de İran, Hindistan ve Çin gibi Asya ülkeleri ile Güney Rusya ve Sibirya bozkırlarını birbirine bağlayan yolların kavşak noktasında bulunmasıdır. Bu bakımdan Harezm aynı zamanda önemli bir ticaret merkezidir. Ayrıca Ceyhun ırmağı ile kanallar doğal barikat görevini üstlenmiş bir taraftan diğerine geçişi engellemesiyle bölgenin askerî bakımdan savunulma sını kolaylaştırmıştı. Bundan dolayı gerek Samanoğulları ve Gazneliler gerekse Selçuklular zamanında bölgeye vali olarak tayin edilenler, kısa zamanda bağımsızlıklarını ilân ederek hanedanlıklar kurmuşlardı. Harezm ve Harezmlilerle ilgili ilk tarihî bilgiler Herodot a aittir. Ona göre Harezmliler Amu Derya nehri üzerinde her tarafı dağlarla çevrili bir ovada yerleşik idiler. Kaynaklarda bu kavmin yaşadığı ülkenin başkenti Horasmia olarak geçmektedir ki bu isim yani Harezm, XIII. yüzyıla kadar Kat şehri için kullanılmıştır. Kat, Amu Derya nın sağında yani sağ Harezm de yer almaktadır. Sol Harezm in merkezi olarak da Gürgenç (Arapça: Curcânîya, Türkçe: Ürgenç, Köhne Ürgenç) şehri gösterilir ve bu şehir, özellikle Arap tarihçilerinin eserlerinde Türk kapısı olarak adlandırılmıştır (Togan, 1951: 15). Harezmşah İslam dan önceki zamanlardan itibaren bu bölgeye hâkim olanlara verilen bir unvandır. Harezm de Pers İmparatorluğu yıllarından başla yıp 995 e kadar hüküm süren hanedanlık Afrigoğulları dır. Bîrûnî nin, Âsâru l-bâkiye adlı eserindeki, Harezm tarihiyle ilgili rivayetlerde bu Harezm sülalesi nin atasının Afrig adlı biri olduğu, ayrıca eski Harezm halkının ayrı dili, dini bulunduğu, ayrı takvim, ölçü ve para sistemi kullandıkları, Arapların ülkeyi işgal etmesi ile bu kültürün yok olduğu bildirilmiştir. Bu devir Harezm kavminin dili üzerine yapılan araştırmalar bu dilin yani Harezmcenin Avesta, Soğd, Yagnob ve Osset dilleri gibi doğu İran dili olduğu nu ortaya çıkarmıştır. Bozkırlardaki komşuları olan Türk boyları ile de alışveriş yapan Harezm halkı, ticaretlerini diğer İslam ülkeleri hatta Hindistan ile de sürdürerek çok zenginleşmiş, arna ve yab denilen sulama kanalları ile de tarım alanında ileri bir seviyeye ulaşmıştır.
138 132 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Harezm bölgesi, 717 yılında Emevîlerle birlikte İslam orduları tarafından fethedilmiş Afrigoğullarından İskecmük yalnızca şahlık unvanı olan yetkileri kısıtlanmış harezmşah olarak bırakılmıştır. 995 yılında Samanoğulları, ticaret merkezi olan Gürgenç i kendilerine bağladılar. Ayrıca buraya vali atadılar; bu vali zamanında Samanoğullarının hâkimiyet sahası genişledi ve ilk Harezmşahlar döneminin başkenti olan Kat şehri zaptedildi. Afrigoğullarının son temsilcisi ise öldürülerek başkenti Gürgenç olan yeni bir hanedanlık kuruldu. X. yüzyılda Arap coğrafya ve tarihçilerinin kaydettikleri kılavuz, kara tigin, bagırkan, barkan, çakıroguz, karasu, temirtaş gibi Türkçe kelimelerin yaşamakta oluşu, Abbâsîler devrinde Basra valisi sübaşı el-hâcib el-harezmî et-türk gibi Türk valilerin yönetimde bulunuşu ile bu dönemde söz konusu bölgede Türklerin varlığı ortaya çıkmaktadır. Yine Arap tarihlerinde Gürgenç ve daha batıdaki Zencan a Türk kapısı denilmesi bu dönemde bölgedeki Türklerin önemini vurgulaması bakımından önemlidir. Ayrıca XI. yüzyılın ikinci yarısında Kaşgarlı Mahmud un sözlüğünde (Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi I, (Çeviren: B. Atalay), s. 357) Harezm de yerleşmiş bir Türk boyu karşılığı olarak Küçet isminin geçmekte oluşu da bu konuda önemli bir tanıktır yılında ise Gazneliler, Harezm i zaptederek kendi idarelerini kurdu lar. Komutanlarından Altuntaş ı buraya vali tayin ederek yeni bir Harezmşah lar dönemini başlattılar. Altuntaş ın ölümünden sonra oğlu Harezmşah Harun, Gazneli Mahmud un yerine geçen Sultan Mesud a isyan etmiş ve Buhara havalisinden Selçuklu Türkmenleri ile işbirliğine girişmişti. Bu dönemde Cend emiri Sultan Şah Melik, Selçukluları bir gece baskınında bozguna uğratmış ve Harezmşah Harun u da öldürmüştü yılında Cend emiri Gürgenç e girerek Gazne hükümdarı Sultan Mesud ve kendi adına hutbe okutmuştu. Bu arada Selçuklular Horasan da Gaznelilere karşı parlak zaferler kazanmışlar ve nihayet Dandanakan muharebesi ile Gaznelileri Horasan dan sürmüşlerdi. Harezm den sürülen Altuntaşoğulları Horasan a giderek Selçuklu lara sığınıp yardım istemişlerdi. Bunun üzerine Selçuklu sultanları Tuğrul ve Çağrı kardeşler Harezm e giderek Şah Melik i mağlup etmişler ve böylece Harezm, Selçuklulara geçmişti. Mangışlak seferinden sonra Gürgenç e uğrayan Alp Arslan, Harezm in idaresini oğluna vermiş ise de daha sonra gerek kendi döneminde gerekse Sultan Melikşah döneminde Harezm bu sultanların tayin ettiği valiler tarafından idare olunmuştur. Bu elden ele dolaşan idarenin Kıpçak ve Kanglı boylarından olan komutanların eline geçmesiyle bölgeye bir süreden beri yerleşmeye başlayan Oğuzların yanısıra Kıpçak ve Kanglıların da yerleş mesi Harezm in etnik yapısındaki değişimi Türklerin lehine çevirmişti. Sultan Melikşah zamanında sultanın taştdarı Anuştigin Harezm mutasarrıfı ve valisi olarak tayin edilmişti. Fakat Anuştigin ülkeyi fiilen idare etmemiş, Kıpçak Türklerinden Ekinci bin Koçkar asıl görevi üstlenmişti. Bu dönemde Harezm in Türkleşme işi tamamlanmış, böylece Harezm de Kıpçak, Kanglı ve Oğuz Türkçelerinin karışımı Harezm Türkçesi de oluşmuştur. Fakat gerek Gazneliler gerekse Selçuklular zamanında idare ve ordu Türklerde olmasına rağmen Türkçe yazı ve edebiyat dili olamamıştı. Bu durum Kutbüddîn Muhammed ile başlayan son Harezmşahlar döneminde gerçekleşmiş ve Harezm Türkçesi, eserlerini vermeye başlamıştır. Anuştigin Garçai, Reşîdüddîn in Câmi ü t-tevârîh ine göre Oğuzların Begdili boyuna mensuptur. Reşîdüddîn, Harezmşahlar bahsinde esas itibarı ile Cüveynî ye dayanmasına rağmen bu bilgi Târîh-i Cihângüşâ da bulunma maktadır. Bu nedenle F. Köprülü Câmi ü t- Tevârîh teki bu kaydı kabul eder ken Z. V. Togan Anuştigin in Kanglı Türklerinden olduğuna dair açıklamalar da bulunmuştur (Kafesoğlu, 1956: 39-40) yılında Selçuklu hükümdarı Sultan Sencer, Anuştigin in oğlu Kutbüddîn Muhammed i Harezmşah tayin edince Harezm in en parlak devri başlamış ve 1231 yılına
139 6. Ünite - Harzem-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı 133 kadar hüküm sürecek olan Harezmşahlar hanedanının temeli atılmıştır. Atsız ( ) devrinde yarı müstakil bir devlet hâline gelen Harezm, İl Aslan ( ) ve Alâeddîn Tekiş ( ) zamanında güçlenip gelişmiş, Alâeddîn Muhammed ( ) devrinde imparatorluk olmuş iken Celâleddîn Muhammed in ( ) kötü idaresi sonucunda Cengiz Han ın yönettiği Moğol güçlerine yenilmiştir. Cengiz Han ın ölümünden sonra (1227) dört oğlu arasında yapılan taksimde Harezm bölgesi -doğu kısmı hariç- en büyük oğlu Cuci nin payına düşmüştür. XIV. yüzyılda Cuci Hanlığının yönetimi Kongrat Türklerine geçmiştir. Bu yüzyılda bölgeyi gezen İbn Batuta buradaki çarşı-pazar, medrese ve camilerin güzelliğine ve halkın iş bilirliğine dikkat çekmiştir. Kongratlardan Hüseyn Sûfî nin Çağatay ulusuna bırakılan Harezm in doğu taraflarını (Kas ve Hive) işgal etmesi ile Timur, 1373 yılında Harezm e yürümüş ve yağmalamıştır. Timur un ölümünden sonra (1405) Özbekler (Şeybânîler) Harezm i işgal etmişlerdir. XVI-XIX. yüzyıllar arası Harezm in gerileme devresi olmuştur. Hanlıkların yönetiminde bölgede ilim ve kültür hayatı gerilemiş, XVII. yüzyılda Kalmuk saldırıları ile ticarî faaliyetler altüst olmuş ve nihayet 1873 te de Ruslar bölgeyi tamamen ele geçirerek Batı Harezm Hanlığı Ruslara tabi olarak yönetilmiştir. Bolşevik ihtilalinden sonra hanlığa son verilerek 1920 de Harezm Halk Cumhuriyeti, 1921 de Harezm Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur te ise Hive Hanlığı nın doğu tarafı Özbekistan, batı tarafı ise Türkmenistan Cumhuriyetlerine bırakılmıştır. (Kafesoğlu, 1956; Ata, 2002) Harezm bölgesinin tarihi hakkında kısa bilgi veriniz. HAREZM TÜRKÇESİ Harezm Türkçesi, XI-XII. yüzyıllarda gerek etnik yapı gerekse siyasî hayat bakımından Türkleşen Harezm bölgesinde Oğuz, Kıpçak ve Kanglı boylarının yerleşik hayata geçmelerinin sonucu olarak Türk dilinin doğu kolunu teşkil eden Karahanlı (Hakaniye) Türkçesi temelinde, güneybatı kolunu teşkil eden Oğuz Türkçesi ve kuzeybatı kolunu teşkil eden Kıpçak Türkçesinin bu bölgede karışıp kaynaşmasından oluşan Türkçeye verilen addır. Böylece bölge halkının etnik yapısı gibi oluşan dil de karma bir şekil almıştır. Harezm bölgesine yerleşen Oğuz, Kıpçak ve diğer Türk boylarının ağızlarından alınan unsurlarla Harezm Türkçesinin özellikle şekil bilgisi ve kelime hazinesi bakımından kazandığı farklı yapı, onun en başta gelen dil özelliğini teşkil etmektedir. Karahanlı Türkçesinden Çağatay Türkçesine geçiş devrini teşkil eden Harezm Türkçesi teriminin belli bir dönemin Türkçesi için ad olarak kullanılma sı, Ali Şir Nevâî nin Mecâlisü n-nefâis adlı eserinde Harezmli bilgin Hüseyn Harezmî nin, Kasîde-i Bürde ye Harezm Türkçesinde şerh yazdığını bildirmesi ile ortaya çıkmıştır. Bu, Kemal Eraslan ın Mecâlisü n-nefâyîs (TDK Yayınları, 2001) üzerine yaptığı çalışmada şöyle geçer: Mevlânâ Hüseyn Hˇârezmî:... Mevlânâ Celâlüddîn-i Rûmî kuddise sırruhu Mesnevî siga şerh bitipdür. Ve Kasîde-i Bürde ga dagı Hˇârezmîçe Türkî tili bile şerh bitipdür. Harezm bölgesi, Sirderya nın aşağı kesimiyle birlikte daha Moğol çağından önceki devirlerde doğudaki Kaşgar ın yanında ikinci bir edebî merkez olarak önemli bir yer tutmuştur. Bu bölge, Altın Ordu çağında da önemini muhafaza etmiş ve 1220 de Moğolların istilasından 1379 yılına kadarki sürede siyasî bakımdan Altın Ordu ya bağlı kalmıştır. Bu bakımdan Moğol akını, burada İslamî Türk edebiyatının gelişmesine engel olmamıştır. XIII. yüzyıl sonlarında Harezm de gelişen kültür faaliyetine, XIV. yüzyılda Altın Ordu nun başkenti Saray ve Kırım da katılmış, Harezm den birçok bilgin, şair ve yazar Altın Ordu ya göç ederek bu bölgede konuşulan Türk yazı dilinin Altın Ordu sınırla rı içinde de yayılmasını sağlamıştır. Bundan dolayı Samoyloviç in Altın Ordu edebî dilinin inkişafında Harezm in rehberlik edici rol oynadığı tespiti oldukça yerindedir (Samoyloviç, 1935: 46). Böylece 1
140 134 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Altın Ordu sahasında konuşulan mahallî şiveye Harezm Türkçesinin de katılması ile Türk dilinin Kıpçak kanadında yeni bir yazı dili ortaya çıkmıştır. Harezm Türkçesi rehberliğinde oluşan Altın Ordu veya Cuci ulusu edebî dilinin Harezm bölgesinde oluşan yazı dilinden farklı olacağı ortadır. Ancak bugüne kadar Türk dilinin bu sahasında, bu farkları ortaya koyacak çalışmalar yapılmamıştır. Bu kadar geniş bir sahada kullanılan bu edebî dil, birlik sağlayamamış, eski ve yeni şekiller yerli ağız özellikleri ile karışmıştır. Bu dil evresi Timurlular devrinde sona ermiş ve yerini Çağatay Türkçesine bırakmıştır. F. Köprülü, XIV. asırda Türkistan, Horasan, Harezm ve Altın Ordu da yazılmış bütün eserleri Çağatay Türkçesi kapsamında ele almıştır. Ona göre bu bölgelerde ortaya konulan eserlerde lehçe farkları vardır, fakat dil ve edebiyat tarihini devrelere ayırırken filolojik karakterleri ihmal etmemek gerekli ise de birinci şart toplayıcı tarihî ve edebî karakterleri göz önünde bulundurmaktır. Bu bakımdan Çağatay Türkçesinin meydana gelişinde sözünü ettiği ortak karakter Cengiz istilasıdır. Köprülü, XV. yüzyıl Çağatay edebiyatını hazırlayan ve edebî karakterleri bakımından ondan tamamıyla farksız olduğunu kaydettiği XIII. ve XIV. yüzyıl eserlerini ilk Çağatay devri içinde ele alıp değerlendirmiştir. Ancak bu dönemi de Timur devrinde edebî inkişaf, Altın-Ordu da edebî inkişaf ve Hˇarizm de edebî inkişaf olmak üzere alt başlıklara bölmüştür. Ona göre XII. asır Hakaniye Türkçesi ile XV. asır klâsik Çağatay casını birbirine bağlayan bu uzun devirde önce Çağataylar ve İlhanlılar memleketlerinde, daha sonra Hˇarizm ve Altın- Ordu sahalarında edebî bir faaliyet başlamış ve bu inkişaf Timurlular devrinde XV. asrın ilk yarısında büsbütün kuvvetlenerek, bu asrın son yarısında Nevâî ve arkadaşlarının himmeti ile klâsik Çağataycayı vücuda getirmiştir. Köprülü, ilk Çağatay devri eserleri (Bu devir içinde yer aldığı bildirilen Hüsrev ü Şîrîn, Muhabbet-nâme, Cumcuma-nâme Altın Ordu da, Alî nin Kıssa-i Yûsuf u, Rabgûzî nin Kısasü l-enbiyâ sı, Mu înü l-mürîd, Nehcü l-ferâdîs ise Hˇarizm de edebî inkişaf maddelerinde işlenmiştir.) arasındaki bariz farkları, bu devirde siyasî ve edebî muhtelif merkezlerin bulunmasına, şair ve muharrirlerin farklı etnik gruplara ve coğrafî sahalara mensup olmasına ve bunlar arasındaki kültür farklarına bağlamıştır (Köprülü, 1945: 275, 285). V. V. Barthold ise Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler (İstanbul 1927) çalışmasında Çağatay Türkçesinin Moğol istilası sonucunda teşekkül etmiş olduğunu fakat Türkistan ın Altın Ordu ya değil bilakis Altın Ordu ve Harezm sahalarının Türkistan a tesiri ile bu edebî Türkçenin oluştuğunu ileri sürmekte dir. Barthold böylece bizim de kabul ettiğimiz bir görüşü yani Harezm ve Altın Ordu Türkçelerinin Çağatay Türkçesine geçiş devresi teşkil ettiğini dile getirmiştir. Harezm Türkçesinin Orta Asya Türk yazı dili içerisinde özel bir devre teşkil ettiğini ortaya koyan Türkologlardan biri de A. N. Samoyloviç tir. Samoyloviç, Kutb un Hüsrev ü Şîrîn i ile Harezmî nin Muhabbet-nâme sinin dil özelliklerine dayanarak Orta Asya edebî dilini üç döneme ayırmış ve Harezm Türkçesine Oğuz-Kıpçak Türkçesi adını vermiştir (Samoyloviç, 1928): 1. faaliyet merkezi Kaşgar olmak üzere Karahanlı veya Hakaniyye Türkçesi dönemi (XI-XII. yy.), 2. Seyhun un aşağı kıyıları ve Harezm merkez olmak üzere Oğuz-Kıpçak dönemi (XIII-XIV. yy.), 3. Timur çocuklarının idaresi ile başlayan Çağatay bölgesinde Çağatayca dönemi (XV-XX. yüzyıl başları). A. Caferoğlu, bu çağ Türk dünyasının geniş bir sahaya yayılmasına rağmen, Türkler arasında kendini hissettirecek derecede müşterek bir yazı dili olmuş ve bu dilde bir edebiyat vücuda getirilmiştir dediği dönemi yani Müşterek Orta Asya Türkçesini türlü kültür merkezleri ve Türk boylarının etnik ve diğer özellikleri bakımından üç devreye ayırmıştır (Caferoğlu, 1984:74): 1. Karahanlılar devrinden itibaren Kaşgar şivesinde inkişaf eden Türkçe ki buna hem Hakaniye hem de Doğu Türkçesi adı verilmektedir, 2. Batı
141 6. Ünite - Harzem-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı 135 Türkistan ın Seyhun ırmağının aşağı mecrası ile Harezm in muhtelif merkezlerinde gelişen Harezm (Altın Ordu) Türkçesi, 3. Orta Asya Türkçesinin en parlak devrini teşkil eden Çağatay Türkçesi. Tarihî ve çağdaş Türkçeleri bir arada değerlendiren J. Benzing, Philologiae Turcica Fundamenta (Wiesbaden Türkçeye çeviren: Mehmet Akalın, Tarihi Türk Şiveleri, Ankara 1988) adlı çalışmasında Doğu Türkçesi-Uygurca grubunda çağdaş Türkçelerden Özbekçe ve Uygurcayı ele almış tarihî Türkçeler için ise şunları ifade etmiştir: Bu grup için de elimizde VIII. ve IX. yüzyıllardan (Eski Uygurca) kesintisiz olarak gelen ve XIII. yüzyıl Çağataycası ile modern devirde (Özbekçe ve Yeni Uygurca) oldukça zengin tarihî malzeme vardır: Buraya Karahanlı ve Harezm Türkçesi de girer. K. H. Menges de Fundamenta daki Türk Dillerinin Sınıflandırılması adlı yazısında Orta Türkçe dönemi dillerini şöyle göstermiştir (Tarihi Türk Şiveleri, s. 8): Kaşgarlı Mahmud un lügati ve Karahanlı İmparatorluğu metinleri tarafından temsil edilen Uygurcadan Çağataycaya geçiş dönemindeki bir doğu lehçesi ve Harezm (XI. ve XII. yüzyıllar) deki bir kuzeydoğu lehçesi. Yukarıda da görüleceği üzere Harezm Türkçesi, Ali Şir Nevâî den başla yarak bazen Samoyloviç te olduğu gibi farklı isimlendirmelerle (Oğuz-Kıpçak gibi) de olsa Orta Türkçe dönemi içinde ayrı bir devre olarak ele alınıp değerlendirilmiştir. Ancak bu dönem eserlerinin yayımının geç zamanlarda yapılması ve bugüne kadar bile ayrıntılı bir Harezm Türkçesi gramerinin ortaya konulamamasından dolayı, bu eserler yukarıda adı geçen Türkologlar tarafından Orta Türkçe döneminin farklı devrelerinde ele alınıp değerlendiril miştir. Örneğin; Harezm Türkçesinin en kapsamlı eseri olan Rabgûzî nin Kısasü l-enbiyâ sını A. Caferoğlu, Orta Türkçe döneminin ilk grubunda yani Hakaniye Türkçesi içinde ele almış, Atebetü l-hakâyık ve Ahmed Yesevî nin hikmetleri ile bir arada değerlendirmiştir. Caferoğlu, bu eserler arasındaki dil farklılıklarını ise eserlerin yazıldığı sahalara ve buralarda kazanmış olduğu yeni dil unsurlarına bağlamıştır. Yine aynı eseri, J. Thúry, Millî Tetebbular Mecmuası II deki Ondördüncü Asır Sonlarına Kadar Türk Dili Yadigârları başlıklı çalışmada, Çağatay edebiyatının ilk ürünü olarak değerlendirmiş ve bu fikri Ş. Süleyman Efendi de destekleyerek Lugat-i Çagatay ve t-türkî Osmânî adlı sözlüğüne bu eserden pek çok kelime almıştır. Ancak Kısasü l-enbiyâ nın yazıldığı dönemde henüz Çağatay Türkçesi edebî bir dil hâlini alıp eser vermeye başlamamıştır. Yine dönemin önemli eserlerinden Nehcü l-ferâdîs in dili için de Türkologlar arasında ihtilaf vardır. Z. V. Togan, eserin Harezm Türkçesiyle kaleme alındığını beyan ederken, A. N. Nadjib ( Nehcü l-feradis ve Dili Üzerine, Çev. Nazif Hoca, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 1977, s. 22), Ş. Mercânî ile aynı görüşü paylaşmakta yani eserin Volga Bulgar Türkçesi ile yazıldığını tanıklarıyla ispat etmeye çalışmaktadır. Kısaca, bugüne kadar dil tarihi ve edebiyat tarihi çalışmalarında Harezm Türkçesi ve bu Türkçe ile yazılmış eserler konusunda fikir birliği olmamıştır. J. Eckmann, Fundamenta daki Harezm Türkçesi maddesinde dönemin eserlerini Muhabbet-nâme (Mah), Miftâhü l- adl (Mif), Mi râc-nâme (Mi r), Muînü l-mürîd (MM), Nehcü l-ferâdîs (NF), Kisas-i Rabgûzî (Rab.), Hüsrev ü Şîrîn (HŞ) olarak göstermiş ve bu eserlerle ilgili kısa bilgiler vermiştir. PhTF nın II. Edebiyat cildinde (1964: ) ise Eckmann, bu saha ve bu dönem eserlerini Kiptschakische Literatur ana başlığı altında a) Die Literatur von Chwarezm und der Goldenen Horde maddesinde işlemiş ve yukarıdaki eserlere satır-arası Kur an tercümeleri ile Dâsitân-ı Cumcuma yı da eklemiştir. Bu yazıda eserlerin yazıldığı yer, müelliflerin yetiştiği bölge dikkate alınarak Mukaddimetü l-edeb, Rabgûzî nin Kısasü l-enbiyâ sı, Nehcü l-ferâdîs, Mu înü l-mürîd ve Satır-arası Kur ân Tercümesi Harezm Türkçesi eserleri olarak ele alınmakta, bunun yanında aynı sebeplerle Kutb un Hüsrev ü Şîrîn i, Muhabbet-nâme, Mi râc-nâme, Dâsitân-ı
142 136 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Cumcuma ve Altın Ordu sahasına ait yarlık ve bitikler ise Harezm-Altın Ordu eserleri başlığı altında işlenmekte, bu eserlerin benzer ve farklı gramer özellikleri ortaya konulmaktadır. Altın Ordu sahası eserleri için Harezm-Altın Ordu ismini kullanma nedenimiz Altın Ordu Türkçesi ile Harezm Türkçesini biri birinden ayıran ölçütlerin ortaya konulamamış olmasıdır. 2 Resim 6.1 Mukaddimetü l- Edeb in 1257 yılında istinsah edilen Yozgat nüshasının ilk sayfaları Harezm Türkçesi ve Altın Ordu Türkçesi hakkında bilgi veriniz. HAREZM TÜRKÇESİ ESERLERİ Zemahşerî ve Mukaddimetü l-edeb i Mukaddimetü l-edeb, ünlü tefsir ve lügat âlimi Mahmud bin Ömer ez-zemahşerî tarafından yazılıp Harezmşah Atsız bin Muhammed bin Anuştigin e sunulmuştur. Harezmşah Atsız ( ) 1127 yılında Sultan Sencer tarafından babası Kutbüddîn Muhammed in ölümü üzerine Harezmşah ilân edilmiştir. Devrin ilim dili olan Arapçaya ilgi duyan Atsız, lügat âlimi Zemahşerî den kendisinin saray kütüphanesi için bir sözlük yazmasını istemiş ve Zemahşerî de bu isteği yerine getirmek için Mukaddimetü l-edeb adını verdiği eserini yazmıştır. Zemahşerî, eserin önsözünde devrin hükümdarı Harezmşah Atsız ın Arap dilini öteki dillere tercih ettiğini ve kendisine, çok zengin olan saray hazinesi için bir nüsha yazmasını emrettiğini, kendisinin de bu emre uyarak kitabı yazıp Atsız a ithaf ettiğini ve kitabının bütün memleketlerde makbûle geçerek Atsız ın yüce adının her zaman, her yerde ve bütün dillerde anılmasını istediğini belirtmektedir. Mukaddimetü l-edeb in yazılış tarihi eserin hiçbir nüshasında kayıtlı değildir. Fakat Atsız ın hüküm sürdüğü yıllar ( ) ve Zemahşerî nin ölüm tarihi (1144) göz önünde bulundurulursa yazılış yılının yılları arasında olduğu düşünülebilir. Mukaddimetü l-edeb in Harezm Türkçesi, Farsça, Moğolca, Çağatayca, Osmanlıca gibi pek çok dile satır altı tercümesi yapılmış nüshası bulunmaktadır. Ancak sözlüğün orijinali kayıp olduğu için Harezmşah Atsız a sunulan eserin herhangi bir dilde tercümesinin olup olmadığı, tercümesi var ise hangi dilde yapıldığı bilinmemektedir. Fakat eserin ithaf edildiği kişi yani hükümdar Atsız Türk tür (Kafesoğlu, 1956:38-42) ve bu nedenle orijinal nüshadaki satır altı tercüme büyük bir ihtimalle Türkçe yani dönemin Türkçesi ya da eserin yazıldığı dönem ve bölgede Türkçeden sonra en çok konuşulan Farsça veya Harezmîce olmalıdır. Mukaddimetü l-edeb in Önsöz ünde Atsız ın yüce adının bu kitap sayesinde bütün dillerde her zaman ve her yerde anılmasını istediğini anlatan ifadede bütün diller den kasıt bu üç dil olmalıdır. Z. V. Togan, Zimahşerî nin doğu Türkçesi ile Mukaddimetü l-edeb i (Türkiyat Mecmuası XIV, 1964, İstanbul 1965, s. 81) başlıklı çalışmasında eserin orijinal yazmasındaki tercümeyi tespit etme konusunda şu açıklamayı yapmıştır: Zimahşerî nin Türkçe glossarının aslî ilk şeklini tespit etmek için onun aynı kitaba yazdığı Horezmce ve Farsça glossarlarını da ele alarak her üçünü karşılaştırmak şarttır. Türkçe glossar gibi Farsçası da, ya Zimahşerî den tamamen müstakil olarak yeniden yapılmış yahud da Zimahşerî nin bu farsça glossarı zaman ve mekâna göre tadilata uğramıştır. Mukaddimetü l-edeb, Arapça öğretmeyi amaçlayan, Arapça kelime ve kısa cümlelerden oluşan pratik bir sözlüktür. Bu nedenle ele alınan kelime ve kısa ibareler arasında herhangi bir ilgi bulunmamaktadır.
143 6. Ünite - Harzem-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı 137 Alfabetik sırada olmayan bu sözlük beş bölümden oluşmaktadır: İsimler, Fiiller, Harfler (Edatlar), İsim Çekimi, Fiil Çekimi. Bu bölümler arasında fiiller, eserin ¾ ünü oluşturmaktadır. Mukaddimetü l-edeb de son üç bölüme çok az yer verilmiştir. Sözlüğün Harezm Türkçesi ile yapılmış tercümelerinin hiçbirinde bu son üç bölüm yer almamaktadır. Eski Türkçe ve Orta Türkçe dönemi sözlüklerinde bulunmayan, hapaks (=hapax) durumundaki pek çok kelimenin yer aldığı Mukaddimetü l-edeb, bu yönüyle Divanü Lugati t-türk ten sonra Orta Türkçe döneminin en zengin kelime hazinesini içine alan bir sözlüktür. Mukaddimetü l-edeb in Nüshaları: Eserin Harezm Türkçesi ile bilinen yirmi nüshası vardır. 1. Yozgat Kütüphanesi, 396 (10 cumadi ü l-evvel 655/25 Mayıs 1257) 2. Berlin Devlet Kütüphanesi, Nr. Ms. Orient Fol. 66 (Safer 681/1282) 3. Paris Supplément turc, 287 (XII. yy.) 4. Şuşter Nüshası (XIII. yy): Nuri Yüce nin bu nüsha üzerindeki çalışması Türk Dil Kurumu tarafından 1988 yılında yayımlanmıştır. 5. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Edebiyat nr (veya A.Y.114), (715/1315) 6. Rampur Saray (Rezâiye) Kütüphenesi, 3810 (XIV. yy) 7. Topkapı Sarayı, Ahmed III, 2243 (XIV. yy.) 8. Topkapı Sarayı, Ahmed III, 2740 (XIV. yy.) 9. Topkapı Sarayı, Ahmed III, Millet Kütüphanesi, 2009 (749/1348) 11. Beşir Ağa, 648 (14 Rebîü l-evvel 797/1394) 12. Damat İbrahim Paşa Kütüphanesi, 1149 (738/1338) 13. Atıf Efendi, 2768 (799/1397) 14. Yeni Cami Kütüphanesi, Hatice Turhan Yazması, 322 (769/1367) 15. İstanbul Arkeoloji Müzesi, 1619 (1340) 16. Manisa Kütüphanesi, 2850, (25 Ramazan 800/1398) 17. British Museum, Add 7429 (760/1359) 18. Kastamonu Kütüphanesi, Hive, (1338) 20. Taşkent, 2699 ve 3807 Hapaks (hapax) : Bir eserde sadece bir defa kullanılmış (kelime) veya tek bir kelimede görülen şekil. Rabgûzî ve Kısasü l-enbiyâ sı Rabgûzî, Ribat Oğuzlu olmasına rağmen eserini o zamanın ortak edebî dili olan Harezm Türkçesi ile yazmıştır. Yazar hakkında kendi açıklamalarından başka bilgi bulunmamaktadır. Kendisinin Ribat Oguzlug yani Oğuzlarla meskun Ribat adlı mevkiden olduğunu belirten yazarın, Rabgûzî mahlasını bundan dolayı aldığı anlaşılmaktadır. Bu yer için kaynak çalışmalarda sadece henüz yeri tespit edilmemiş ifadesi kullanılmıştır. kervansaray anlamına gelen Ribat yer adının Oğuzlarca meskun olduğu anlaşıldığından burasının F. Sümer in Eski Türklerde Şehircilik (TTK Yayınları, Ankara 1994, s ) adlı çalışmasında Seyhun kıyılarından Cend yakınlarında açıklaması ile geçen Çirik Ribat olması ihtimal dahilindedir Rabgûzî, tàrìò yeti yüz toúuzda it yılınıñ evvelinde úaãıd yetildi kim peyġàmber úıããalarıġa ( tarih yedi yüz dokuzda it yılının öncesinde peygamber kıssalarına maksat ulaştı 2v13) diyerek esere başlama tarihini vermiştir. Sonra da, Uyúu buzdum üzüm üzüm sözni tüzdüm tünle men Erte úoptum òàme urdum emgedim tün kündüzi Uyku bozdum tane tane sözü düzdüm geceleyin ben Sabah kalktım kalem vurdum zahmet çektim gece gündüz
144 138 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı beyitlerinden anlaşılacağı gibi çektiği sıkıntıları dile getirmiş, yetti yüz on erdi yılġa bitildi bu kitàb ( yedi yüz on idi yıla, yazıldı bu kitap ) diyerek eserini bitirme tarihini vermiştir. Yazar, 710H.=1310M. yılında tamamladığı bu eseri, aşağıdaki mısralarda ve açıklamalarında görüldüğü üzere Nâsırüddîn Tok Buga ya sunduğunu belirtmiştir: Resim 6.2 Aysu Ata nın yayımladığı Kısasü l- Enbiyâ nın kapağı. Barıp ıdtım NÀãırü d-dìn Toú Buġa Beg tapġıça Tileyür mü tilemes mü belgülüg bilsün özi Gidip gönderdim Nâsırüddîn Tok Buga Bey in hizmetine İster mi istemez mi apaçık bilsin kendisi Bu kitàbnı tüzgen, ùà at yolında tizgen, ma ãiyet yàbànın kezgen, az azuġluġ köp yazuúluġ, Ribat Oġuzluġ, BurhÀn oġlı úàdì NÀãır settera llàhu aybehu ve nevvere úalbehu. Bu kitabı yazan, ibadet yolunda dizen, asilik çölünü gezen, ibadeti az, günahı çok, Rıbat Oğuzlu, Burhan oğlu kadı Nasır, Allah onun ayıplarını örtsün ve kalbini nurlandırsın. Kısasü l-enbiyâ, adından da anlaşılacağı üzere peygamberlerin hikâyelerini konu alan bir eserdir. Başta Hz. Muhammed olmak üzere İslam dininin doğruladığı diğer peygamberler ile Avac bin Annak, Harut ve Marut gibi Kur an da da adı geçen bazı kıssaları içerir. Eserde Âdem peygamber kıssasına âlemin yaratılışını konu alan bölümden sonra geçilmiştir. Yazarının, izlegen bat tapúay, işitken bat bilgey tep Ķıãaã-ı Rabġūzì at berdük ( izleyen hemen bulacak, işiten hemen bilecek diye Kısas-ı Rabgûzî diye- ad verdik 3r3-4) dediği eserde özellikle her kıssanın başlangıcındaki secili ifadelerle dinî konulara bediî bir şekil verilmiştir: Anı topraúdın yaratġan, úudret birle törütgen, ediz kökke aġġan, uçmaó içre kirgen, ÓavvÀ teg cüft birilgen, İblis vesvesesiŋe ilingen, yaruú uçmaódın adrılġan, úaraŋġu dünyàge ingen, üç yüz yıl alemnà enfüsenà (VII-23) tip yıġlaġan, ve là-taúrebà hàzihi eş-şecere (II-35) òiùàbın işitgen, sümme ectebayehu rabbühü (XX-122) tàcın başınġa urġan, inne llàhe ısùafà Àdeme (III-33) òil atin kedgen, escedü l-àdem (II-34) keràmeti birle mükerrem bolġan, ve alleme Àdeme l-esmà-i küllehà (II-31) teşrìfini bulġan Ādem-i ãafì ol òalìfe-i vefì (5r21-5v5) Onu topraktan yaratan, kudret ile türeten, yüce göğe ağan, cennet içine giren, Havva leyin eş verilen, İblis vesvesesine yetişen, aydınlık cennetten ayrılan, karanlık dünyaya inen, üç yüz yıl alemnà enfüsenà diye ağlayan, là-taúrebà hàzihi eş-şecere hitabını işiten, sümme ectebayehu rabbühü tacını başına vuran, inne llàhe ısùafà Àdeme elbisesini giyen, escedü l-àdem bağışı ile bağışlandırılan, ve alleme Àdeme l-esmà-i küllehà şerefini bulan Âdem-i safî, o halife-i vefî. Ayrıca yazar söz ustalığını kıssalarla ilgili olarak verdiği Arapça, Türkçe ve Arapça- Türkçe şiirlerle de pekiştirmiştir. Eserde toplamı 484 dize tutan 43 Türkçe şiir bulunmaktadır. Eserdeki manzum parçalar çoklukla kaside şeklinde yazılmıştır. Peygamberlere ve din büyüklerine yazılan kasideler dışında aşk, tabiat ve burçlarla ilgili konuların işlendiği gazeller de bulunmaktadır. Bu şiirlerin bir kısmı Arapçadan satır-arası tercümedir. Kıssaların içerisinde en çok anlattığı ve en fazla kaside yazdığı peygamber Hz. Muhammed dir. Bu şiirler incelendiğinde bunların, Süleyman Çelebi ye Vesîletü n-necât adlı mevlidi yazarken ne derece kaynaklık ettiği daha iyi anlaşılacaktır.
145 6. Ünite - Harzem-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı 139 Aşağıda verdiğimiz burçlarla ilgili manzum parça ile Kutadgu Bilig de geçen aynı konulu şiir arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. On eki ükek yeti aúràn úılıú Eŋ ilki úozı uy erendend úarçıú Kür arslan ma buġday başı ülgü ol Çıyan hem yay oġlaú könek hem balıú Yana yetti yulduz bularda yörir Sekendiz oŋay ol kürüd hem yaşıú Sewit arzu yalçıú yaġı teg bolur Toúuşdın usanma kediben yarıú On iki burç yedi benzer mizaç En ilki koç, boğa, ikizler, yengeç Aslan ve başak, terazidir Akrep hem yay, oğlak, kova hem balık Ve yedi yıldız bunlarda yürür Zuhal, Müşteri, o Merih hem Güneş Zühre, Utarit, Ay düşman gibi olur Savaştan usanma giyerek zırh Nazım şekli bakımında Kısasü l-enbiyâ daki manzumelerin önemli bir özelliği de halk edebiyatının etkisiyle Kutadgu Bilig ve Atebetü l-hakâyık ta da karşılaştığımız mani-tuyuğ şeklindeki dörtlüklerin bulunmasıdır. Manzumeler için eserin genelinde Divan şiirinde en sık rastlanan aruz ölçüleri kullanılmakla birlikte pek çok aruz hatası mevcuttur. Eserin yazıldığı dönemlerde aruz ölçüsü kullanımının henüz olgunlaşmaması, bunun yanı sıra hece veznine yatkınlık dolayısı ile şiirlerde hece ölçüsünü takip etmek daha kolay olmaktadır. Kısasü l-enbiyâ nın Nüshaları: Eserin bilinen on bir nüshası vardır. 1. London, British Museum Add Eserin dil özelliklerini yansıtması bakımından en iyi ve en eski nüshasıdır. K. Grønbech, 1948 yılında 249 varaklık bu nüshanın tıpkıbasımını yapmıştır. Bu nüshaya dayanarak Aysu Ata 1997 yılında eserin çevriyazılı metnini ve dizinini iki cilt olarak hazırlamış, H. Boeschoten, M. Vandamme ve S. Tezcan ise, 1995 te eserin diğer nüshalarıyla karşılaştırmalı metnini ve İngilizceye çevirisini yayımlamışlardır. 2. Leningrad Nüshaları. a. Leningrad, Public Library. T.H.C. 71 (16. yy?). b) Leningrad, Or. Inst. C245 (1600). c) Leningrad, Public Library Dorn 507 (Kaufman derlemesi, 17. yy.). d) Leningrad, Or. Inst. D45 (18 yy.). e) Leningrad, Or. Inst. D46. f) Leningrad, Or. Inst. D İsveç Nüshaları. a) University Library of Uppsala, Sweden, Nova 578 ve 580. b) University Library of Lund, Sweden, Universitätsbibliothek. 4. Paris Nüshası. Paris, Bibliothèque Nationale, Suppl. turc 1012 (18. yy.). 5. Bakü Nüshası Bakü, Azerbaycan Cumhuriyeti İlimler Akademisi Yazma Eserler Enstitüsü (16. yy.). Resim 6.3 GrØnbech in yayımladığı Kısasü l- Enbiyâ nın kapağı İslâm ve Mu înü l-mürîd i Harezm sahası eserlerinden biri de Mu înü l-mürîd dir. Eserde yer alan ve aşağıda verilen dörtlüklerde, yazarın adının İslâm olduğu ve bu eseri 713/1313 tarihinde yazdığı anlaşılmaktadır.
146 140 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Bu kaç söz ayıtġan atı İslÀm ol Tilegi Àòir vaút islàm ol Atam baba İslÀm veliyyü l-verà Özi õikri tilde tümen aslam ol İdi birdi tevfìú bu bir kaç kelàm Oruç ayı içre me boldı tamàm TÀrìò yitti yüz on üç irdi yılı SelÀmun aleyküm aleyküm selàm Bu birkaç söz söyleyenin adı İslâm dır Dileği son deminde İslâm dır Atam Baba İslâm, ermiş kişi Kendi zikri dilde binlerce kazançtır Allah yardım etti, bu birkaç söz Tam oruç ayı içinde oldu tamam Tarih yedi yüz on üç idi yılı Selamun aleyküm aleyküm selam İlk dörtlükten müellifin Baba İslâm ın İslâm adlı oğlu olduğu anlaşılabilir. Bu dörtlüğe dayanarak J. Eckmann da Mu înü l-mürîd için Harezm Türkçesi adlı çalışmasında eserin müellifini İslâm olarak vermiştir. Fakat Z. V. Togan, bu dizelerden müellifin adını tayin etmenin güç olduğunu belirtmiştir (Togan, 1928:322). Ebulgazi Bahadır Han ise Şecere-i Terâkime adlı eserinde Mu înü l-mürîd in müellifi olarak Şeyh Şeref Hâce yi göstermiştir. Mu înü l-mürîd için Ebulgazi Bahadır Han ın Şecere-i Terâkimesi ndeki bu açıklamalar Aşkabad Türkmen rivayetinde tespit edilen Revnaku l-islâm için de aynı biçimde tekrar edilmektedir. F. Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi çalışmasında Z. V. Togan gibi Mu înü l-mürîd in müellifi hususunda kararsızdır ve şöyle söylemektedir: Acaba kendisine İslâm diyen şair Şeyh Şeref midir? Yoksa Türkmen an anesi bu eseri Şeyh Şeref e isnadda hata mı ediyor? Mu înü l-mürîd, dinî-tasavvufî konuların ele alındığı didaktik manzum bir eserdir. Şah-nâme, Kutadgu Bilig ve Atebetü l-hakâyık gibi mütekarip bahrinde fe ûlün fe ûlün fe ûlün fe ûl vezninde dörtlüklerle yazılmıştır. bilhassa Harezm deki o eski edebî an anelerin deymumetini (=süreklilik) göstermek itibarıyle de Mu înü l-mürîd in pek mühim bir mevkii vardır. diyen F. Köprülü Mu înü l- Mürîd in, az sayıda eseri içine alan fakat Türk dili tarihi konusunda Karahanlı ve Çağatay Türkçelerine geçiş dönemini kapsayan Harezm Türkçesi dairesindeki önemini vurgulamıştır (Köprülü, 1926: 343). Dil ve üslubu açısından geniş halk kitleleri için yazıldığı anlaşılan Mu înü l-mürîd in bugüne kadar bilinen tek nüshası Bursa Orhan Kütüphanesi, No:1605 tedir. Eser, adı geçen kütüphanede bulunan mecmuanın varakları arasında yer almaktadır. Bu nüshanın fotoğrafları Agah Sırrı Levend tarafından Türk Dil Kurumu na bağışlanmıştır. Tamamı 26 varak olan bu nüshanın her sayfasında ortalama satır yer almakta olup metinde hareke işaretleri daha çok okumada güçlük çıkarabilecek yerlere konulmuştur. Mu înü l-mürîd in Türk Dil Kurumu nca tıpkıbasımı yapılmışsa da, eseri yayına hazırlayan Ali Ulvi Elöve ile bir anlaşmazlık ortaya çıktığından basılan tıpkıbasım kitap hâline getirilmemiş, fakat pek çok bilim adamına dağıtılmıştır. Eser üzerinde Recep Toparlı nın 1988 yılında Atatürk Üniversitesi yayınlarından olan çalışması vardır. Ali Fehmi Karamanlıoğlu nun profesörlük takdim tezi olarak hazırladığı Mu înü l-mürîd üzerine çalışması, 2004 yılındaki ölümünden dolayı yayımlanmamıştır. Karamanlıoğlu nun eser üzerindeki notları 2006 yılında yayına hazırlayan Osman Fikri Sertkaya dır. Eser üzerinde en son çalışma ise 2008 yılında Recep Toparlı ve Mustafa Argunşah tarafından yapılmıştır. Mu înü l-mürîd in bu nüshasında Cevâhirü l-esrâr adlı eserden alınmış 7 dörtlük ile kime ait olduğu belli olmayan bir kıssa ve dizeler de yer almaktadır. Esas eserin kenarında yer alan bu eklemelerin kimin tarafından ve ne zaman yazıldığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Fakat bu alıntılar konu itibarıyla Mu înü l-mürîd le aynıdır. Cevâhirü l-esrâr konusunda F. Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi adlı kitabında şu açıklamayı yapmıştır: Kimin tarafından, nerede ve hangi zamanda yazıldığına dair elimizdeki parçalarında ne de
147 6. Ünite - Harzem-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı 141 sair tarihî menbalarda hiçbir malumata tesadüf edilmemektedir. Yalnız kıtalardan birinin son mısraında Hıtay, Hind, Mogal, Rus, Çerkes, As lardan bahsetmesi ya Altınordu da veya onunla pek alakadar olan Harezm de yazıldığına bir delil olabilir... Bundan başka eserin lisanî mahiyeti, mevzu u, şekil ve vezin itibariyle edebî hususiyetleri, onu Mu inü l- Mürid den pek farklı olmayan bu eser, bize 14. asır esnasında Harezm de, dinî-sofiyâne mahiyette bir klâsik Türk edebiyatının kuvvetle inkişaf ettiğini gösterebilir. Bu eserin Şeyh Şeref e aid olması da şüphesiz faraziyye olarak hatıra gelmektedir. Kerderli Mahmud b. Ali ve Nehcü l-ferâdîs i Nehcü l-ferâdîs in yazarı, Kerderli Mahmud bin Ali dir. Yazar, eserinden anlaşıldığına göre tefsir, hadis, fıkıh, ferâiz, megâzi, menâkıp gibi ilimlere yabancı olmayan biridir. Bu itibarla medrese eğitimi görmüş olup tarikat ehlidir. Ele alıp örnek verdiği ayet ve hadisler doğru ve yerinde görünmekte olup eseri sağlam kaynaklara dayanmaktadır. Nehcü l-ferâdîs, 1358 yılında Saray da yazılmış bir kırk hadis tercümesidir. Dört bölüm halinde düzenlenen eserde aynı konuda birbiri ile ilgili olan hadisler onar onar ele alınmıştır. Eser, tertibi ve hadis sayısı yönünden Kırk hadis türünün Türkçedeki ilk örneğidir. Eckmann bu konuda Tıpkıbasım çalışmasında şöyle demektedir: Nehcü l-feradis nüshaları üzerinde incelemeler yapanlar, umumiyetle eserin müellifi olarak Kerderli Mahmud bin Ali yi, yazılış yeri olarak da Harezm i kabul etmektedirler. Kerder eski Harezm de Ürgenç şehrinin kuzeydoğusunda eskiden beri birçok ilim ve din adamlarının yetiştiği mühim bir kültür merkezi idi. Müellifimiz de bunlardan biri pekâlâ olabilir. Eserin dili de onun Altın Ordu Devleti nin daha çok doğu kısmında yazıldığına delâlet eder. Mamafih bu hususta kesin bir hüküm verebilmek için, müellif adını ve yazılış yerini de açık olarak bildiren yeni bir nüshanın veya başka bir kaynağın ortaya çıkmasını beklemek lâzımdır. Yazılış tarihine gelince, Mercanî nüshasındaki 1358 ve Yeni Cami nüshasındaki 1360 istinsah yılları termus ante quem olarak kabul edilmelidir. Yani eser bu tarihlerden önce yazılmıştır. Eserin yazarı, yazılış yeri ve tarihi ile ilgili ilk bilgiler, Şihabettin Mercânî nin şahsî kütüphanesinde bulunan fakat sonradan ortadan kaybolan Nehcü l-ferâdîs nüshasında kayıtlıdır. Ş. Mercânî, Kitâbu Müstefâdi l-ahbâr fî Ahvâli Kazan ve Bulgar adlı tarihinin ilk cildinde eserle ilgili kısa bilgi vermiştir. Bu nüsha 759H.=1358M. yılında Saray da istinsah edilmiştir. Nüshanın sonundaki Mahmûd bin Alî es-sarâyî menşe en ve l-bulgarî mevliden ve l-kerderî kaydını Ş. Mercânî, müellif kaydı olarak kabul etmiştir. Eserin dili için de Osmanlıca, Çağatayca ve Türkmence ve Kazakçadan farklı bir dil dediği Bulgarca yani eski Volga Bulgar Türkçesi kaydını düşmüştür. Z. V. Togan da Mahmûd bin Alî es-sarâyî el-kerderî yi Nehcü l-ferâdîs in müellifi olarak kabul eder. Ancak Ş. Mercânî nin eserin dili ve yazılış yerine dair söylediklerine katılmaz. Çünkü eserin Yeni Cami nüshasında müstensih kaydı bulunmaktadır. Ayrıca bu nüshada Nehcü l-ferâdîs in istinsah ve müellifin ölüm tarihi de yer almaktadır. Nehcü l- Ferâdîs in Yeni Cami nüshası, müellifin ölümünden üç gün sonra yani 6 Cemaziye l-evvel 761 (25 Mart 1360, Çarşamba) tarihinde tamamlan mıştır. Buna göre müellifin ölüm tarihi ise, 22 Mart 1360, Pazar olarak hesaplanabilmektedir. Nehcü l-ferâdîs te yer alan bu bilgilerden yola çıkarak Z. Velidî Togan, Harezm de Yazılmış Eski Türkçe Eserler adlı çalışmasında bu eser Harezm Türk lehçesinde yazılan ve müellifi 761 de Harezm de vefat etmiş olan bir eserdir, bu müellifin menşe itibariyle de Harezmli olması icab eder demiştir. Çünkü Togan a göre; Harezmli olan müstensih, müellifin ölümünden üç-dört gün sonra ölüm kaydını düşebiliyor ise demek ki müellif de aynı yerdendir yani Harezmlidir. Ayrıca yapılan araştırmaya göre Z. V. Togan, eserin Yeni Cami nüshasında kullanılan kağıdın türünün aynı dönemde Harezm bölgesinde yazılmış eserlerin kağıdına benzediği ve Nehcü l-ferâdîs te Altın Ordu ve Bulgar bölgesinin âlimlerinin değil genellikle Harezm bölgesi âlimlerinin eserlerinden alıntılar nakledildiği üzerinde durmuştur.
148 142 Resim 6.4 Nehcül l-ferâdîs in tıpkıbasımının1. ve 2. sayfaları VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı F. Köprülü, Nehcü l-ferâdîs in müellifi konusunda Türk Edebiyatı Tarihi nde Z. V. Togan ın fikirlerine şimdilik kaydı ile katıldığını ifade ederken daha sonraki İslâm Ansiklopedisi Çağatay Edebiyatı maddesinde Mahmûd bin Alî için Harezm civarında Kerder kasabasına mensup olup, sonradan Saray şehrine hicret eden ve 761H.=1360M. de ölen açıklamasını yapmıştır. E. N. Nadjib, Nehcü l-feradis ve Dili Üzerine adlı çalışmasında Leningrad SSCB İlimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsünde 316 numarada kayıtlı nüshadaki Mahmûd bin Alî bin şeyh es-sarâyî menşe en ve l-bulgarî mevliden ve l-kerderî akden ifadesinden müellifin Saray şeyhinin oğlu, Bulgar doğumlu, Kurder (Kerder) ile ilgisi bulunan Ali oğlu Mahmud olduğunu ileri sürmüştür. Yine Nadjib e göre Kürder bir Kazak aşiretidir ve müellif de bu aşirettendir. Ayrıca eserin nüshalarının Harezm ve Orta Asya da ortaya çıkmayışını, yazılış yerinin Volga boyu (Saray şehri) olduğuna bağlamış, daha sonraki devirlerde eserin özellikle Povolj ya Tatarları arasında geniş yankı bulmasını buna delil olarak göstermiştir. Ona göre, Z. V. Togan ın ifade ettiği gibi Yeni Cami nüshasındaki harekelerin Harezm Türkçesine göre yapılması da eserin Harezm de yazıldığını göstermeye delil değildir. Çünkü bu harekelerde kullanılan mürekkep farklıdır ve sonradan Harezmli biri tarafından kendi şivesine göre konulmuştur. Dinî ve didaktik nitelikte bir eser olan Nehcü l-ferâdîs, Harezm Türkçesinin dil özelliklerini tespit etmek için en önemli kaynak eserlerden birisidir. Eser, kısaca dünya ve ahirette mutlu olmanın yollarını ortaya koyan Müslümanlık bilgilerini içermektedir. Bunu ortaya koyarken de yazar sanat amacı gütmemiş ve sade bir dil kullanmıştır. Ayrıca yazar, dinî konuları ele alırken akıcı hikâyelerle eserini süslemesini bilmiştir. Eser dört bâb ve her bâb da onar fasl dan oluşmaktadır. İlk bölümde Hz. Muhammed in hayatı ve ailesi, Peygamber e vahiy gelmesi, sahabelerin müslüman oluşu ve bu arada çektikleri zorluklar ile Mekke den Medine ye göç, Hz. Muhammed in mucizeleri, yaptığı savaşlar ve vefatı konuları işlenmek tedir. İkinci bölümde, Hz. Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin, Ebu Hanife, İmam Şafi, İmam Malik ve İmam Hanbel ile ilgili hadiseler ve onların erdemleri anlatılır. Üçüncü bölüm, Hakka yaklaştıracak, dördüncü bölüm de Hak tan uzaklaştıracak amellere ayrılmıştır. Eserde her fasıl bir hadisle başlamış, arkasından bunun Türkçeye tercümesi yapılmış, sonra da zamanın tanınmış İslam âlimlerinin bu hadisle ilgili görüşlerine ve aktardıkları hikâyelere yer verilmiştir. Müellif, bilinen bazı hikâyelerde istediği değişikliği yapmaktan sakınmamıştır. Ayrıca gerektiği yerde Türkçe tercümeleri ile birlikte zaman zaman ayetlere de başvurulmuştur. Abdülkadir Karahan, Nehcü l-ferâdîs i, İslâm Türk Edebiyatında Kırk Hadis Toplama, Tercüme ve Şerhleri adlı eserinde kırk hadis tercümesi olarak değerlendirmiştir. Aynı şekilde yazar da ortaya koyduğu eserinin kırk hadis tercümesi olduğunu bildirmekte ve şöyle demektedir: Úayu mü min ve muvaóóid úırú óadìåni menim óadìålerimdin işitmegenlerge tegürse bilmegenlerge ögretse Óaú ta ÀlÀ ol kimerseni Àlimler zümresinde bitigey taúı úıyàmet kün bolsa ÀmennÀ ve ãaddaknà şehìdler cümlesinde úoparġay taúı úayu kimerse men aymamış óadìåni menim aymaġanımnı bilip úaãd birle menim üze yalġan sözlep peyġàmber aleyhi s-selàm aydı tese tamuġdın olturġu yerini ÀmÀde úılsun tep aydı. Bu óadìåge temessük úılıp úırú óadìå cem úılduú, PeyġÀmber aleyhi s-selàm óadìåle rindin mu temed kitàblardın. Takı tegme bir faãl evvelinde bir óadìå keltür dük peyġamber aleyhi s-selàm óadìåleridin kim mecmu ı úırú óadìå bolur. Hangi iman eden ve Allah ın birliğine inanan kırk hadisi benim hadislerimden işitmeyenlere ulaştırırsa bilmeyenlere öğretirse Yüce Allah o kişiyi âlimler grubunda yazacak ve
149 6. Ünite - Harzem-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı 143 kıyamet günü geldiğinde -inandık ve yürekten bağlandık- şehitler grubunda diriltecek ve hangi kişi benim söylemediğim hadisi, benim söylemediğimi bilip kasıtla benim hakkımda yalan söyleyip Peygamber aleyhisselam söyledi derse cehennemden oturacak yerini hazırlasın diyerek konuştu. Bu hadise bağlanıp kırk hadis topladık, Peygamber aleyhisselam hadislerinden ve güvenilir kitaplardan. Ve her bir bölüm öncesinde tamamı kırk hadis olan Peygamber aleyhisselam hadislerinden bir hadis getirdik. Nehcü l-ferâdîs in Nüshaları: Eserin bilinen dokuz nüshası vardır. 1. İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi, Yeni Cami kısmı, 879: Eserin dil özelliklerini veren en iyi nüshasıdır. Harekelidir. Bu nüshanın tıpkıbasımı Janos Eckmann tarafından 1956 yılında yapılmış olup Eckmann bu çalışmanın ardından hemen eserin çevriyazılı metnini hazırlamaya koyulmuşsa da vefatı üzerine onun çalışmalarını bir araya getirip yayımlayan Hamza Zülfikar ve Semih Tezcan olmuştur. Aysu Ata ise bu eserin üçüncü cildini, 1998 yılında Dizin-Sözlük adı ile yayımlamıştır. 2. Şihabettin Mercânî Nüshası. 3. Paris Bibliothèque Nationale, Yalta Nüshası. 5. Kazan Nüshaları. a. Kazan Üniversitesi Kütüphanesi, b. Kazan Devlet Üniversitesi Kütüphanesi, 3060 (445b). c. Kazan Devlet Pedagoji Enstitüsü, Leningrad Nüshaları. a. Leningrad SSCB İlimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü, 316. b. Leningrad SSCB İlimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü, B2590. HAREZM-ALTIN ORDU TÜRKÇESİ ESERLERİ Kutb ve Hüsrev ü Şîrîn i Kutb (=Kutub) hakkında fazla bilgi yoktur. Eserinden edebî bilgilerle donanmış, medrese eğitimi görmüş bir şair olduğu anlaşılmaktadır. Kutb mahlasını kullanan şairin adı belli değildir. Nizâmî nin Hüsrev ü Şîrîn adlı mesnevisini ilk defa Türkçeye çeviren şair Kutb dur beyit olan eserini yılında yazdığı göz önüne alınırsa, şairin XIV. yüzyılın ikinci yarısında öldüğü söylenebilir. Kutb, Hüsrev ü Şîrîn adlı eserini, Altın Ordu hükümdarı Tını Beg Han ile eşi Melike Hatun adına yazmıştır. Aşağıdaki dizelerde Kutb, adına kitap yazdığı kişileri şu şekilde övmektedir: Ulus il erkligi sulùànı úanı CihÀn òalúı ten ol ten içre cànı Òanımız Tını Beg şàh-ı cuvàn-baòt Kim uş andın úuwanur tàc hem taòt Ne Òüsrev kim bu kün hem Òüsrev-i Çin Kerek ögrense pàdişàhlıúnı sindin Úaçan Òüsrevde bar irdi bu sìret Melek tig úayda ol Şìrìnde ṣūret Tümen Òüsrev úuluñ bolsa yarar kim Bu Şìrìn şahã birle sen mülàzım Bu òalúnıñ çın SüleymÀnı sen iy şàh Kim uş Belúìs tig yanıñda bar màh Ulus ve memleket sultanı hânı Cihan halkı ten, o ten içre canı Hanımız Tını Beg bahtı açıkların Ki işte ondan taç ve taht öğünür Bu nasıl padişahtır, bugün Çin ülkesinin hükümdarı Padişahlığı senden öğrenmiş olmalı Ne zaman Hüsrev de bu hâl ortaya çıktı Orada Melek gibi Şirin de suret Onbinlerce Hüsrev kulun olursa Bu Şirin kişinin yanındasın Bu halkın gerçek Süleyman ısın ey şah Ki işte Belkıs gibi yanında bir ay var
150 144 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Kutb, eserini Nizâmî nin aynı adlı mesnevisinden tercüme etmiştir. Ancak esere yapılan ilaveler ve eserin hacmi bakımından kelimesi kelimesine bir çeviri olmadığı anlaşılmakta ve Kutb un şairlik yeteneği de ortaya çıkmaktadır. Kutb, Hüsrev ü Şîrîn in Farsça orijinalinden farklı tarihî ve sosyal ilişkileri eserine katarak bu unsurlarla onu Altın Ordu halkının hayatına uygun hâle sokmuştur. Bugüne kadar kaynaklarda herhangi bilgiye ulaşılamayan Kutb için Eckmann, Harezm veya Mâverâünnehir menşeli ifadesini kullanmıştır. F. Köprülü ise eserin dil özelliklerinden yola çıkarak Kutb un menşeini tespite çalışmış ve eserde edebî Hakaniye lehçesi tesirlerinin çokluğundan dolayı Maveraünnehir civarından olduğunu belirtmiştir. Faruk Kadri Timurtaş, Türk Edebiyatında Husrev ü Şirin ve Ferhad u Şirin hikâyesi (Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 1959, s. IX) adlı yazısında Kutb un bu eserinin Türk edebiyatında bugüne kadar bilinen 21 Hüsrev ü Şîrîn veya Ferhâd u Şîrîn mesnevisinin ilki olması bakımından önemli olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca romantik bir mesnevi olan Hüsrev ü Şîrîn, yazıldığı saha ve dönemde konusu itibarıyla da ilk olması bakımından dikkat çekicidir. Altın Ordu sahasında yazıldığı bilinen ilk edebî eser olan Hüsrev ü Şîrîn in bugüne kadar gün ışığına çıkan tek nüshası Paris Bibliothèque Nationale (Mss. Turcs A.F. 312) dedir. Bu nüsha 1383 yılında Berke Fakih adlı bir Kıpçak tarafından İskenderiye de Altın Boga adına istinsah edilmiştir. Bu bilgiler, eserin sonunda esas metnin dilinden farklı olmayan 66 beyitlik ilavede müstensih tarafından şu şekilde verilmektedir: Bitidim kitàbnı òaùàsın bakıp Bu zaómet çekgenim bilgeysen oúıp Ataġım ma Berke Faúìh tip ançaú Özüm mü min ve müslim aslım Úıpçaú.. Munuñ birle meşhūr Mıãırda özüm Faúìh tip ayurlar ay iki közüm Altın Boġa atlıġ bir big úatında Turur men mülàzım uş òıdmatında TÀrìò yiti yüz seksen bişinde Sefer ayınıñ yigirmi bişinde Yol üzre ni bolsa bitidim kitàb Òatımnı øa ìf tip úılmaġıl itàb Yazdım kitabı hatasına bakarak Bu zahmeti çektiğimi okuyarak bileceksin Lakabım da Berke Fakih diyerek öylece Özüm mümin ve Müslüman, aslım Kıpçak Böylece ben Mısır da meşhur Fakih diyerek söylerler ey iki gözüm Altın Boga adlı bir bey katında Ayrılmadan dururum işte hizmetinde Tarih yedi yüz seksen beşte Sefer ayının yirmi beşinde Yol üzerinde ne olursa kitap yazdım Yazdıklarımı güçsüz diyerek beni ayıplama Abdülkadir İnan ın XIII.-XIV. Yüzyıllarda Mısır da Oğuz-Türkmen ve Kıpçak Lehçeleri ve Halis Türkçe (Türk Dili Belleten, 1953) adlı makalesine göre Berke Fakih in bu ilave manzumesi başkası bulununcaya kadar Mısır da yazılan ilk Kıpçakça metin sayılabilir. Mısır da Memluk Kıpçakçasının yazı dili olarak ortaya çıkmasında Altın Ordu dan göç eden muhacir ve mültecilerin ne derece rol oynadığı ise tarihî kaynaklarda yerini bulmuştur. Memluklular devrinde idarî ve askerî sahayı ellerinde tutan bu zümre, Harezm Türkçesi tesirinde Altın Ordu da yazılmış eserleri de beraberlerinde getirmişlerdir. A. İnan ın çalışmasında Berke Fakih in -ve benzerliği dolayısıyla eserin geneli için- dil özellikleri hususunda Memluk Kıpçakçasının geleceğine dair yapmış olduğu şu açıklama da bizce bu konuyu aydınlatıcı olması bakımından oldukça isabetlidir: Berke Fakih ve benzerleri tarafından getirilen bu Harezim-Altınordu yazı geleneği Mısır Türkçesinde yerleşmeye muvaffak olamamıştır. Berke Fakih den sekiz yıl sonra (1391) de Gülistan bittürkî yazarı
151 6. Ünite - Harzem-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı 145 Seyfî Sarayî bu eserini Bozkır Kıpçakçasına yakın bir dilde yazmıştır.... Berke Fakih ise Orta Asya nın klasik yazı dili ile yazmaya özenmiştir.... Kıpçak lehçesi gerek Altınordu Devleti nde ve gerek Mısır da istikrarlı bir yazı dili olamamıştır. Altınordu sahasında önce Harezim Türkçesinin ve sonraları da Çağatay yazı dilinin tesiri altında bocalamıştır. Eserin dil hususiyetleri konusunda çalışması bulunan N. Hacıeminoğlu ise bu konuda şunları aktarmaktadır: Umumiyetle Altın Ordu sahasında yazılmış Kıpçakça bir eser olarak kabul edilen Hüsrev ü Şirin hem Harezm yazı dilinin hem de Çağatayca nın hususiyetlerini taşımaktadır.... elimizdeki metin fiil çekimi şekilleri bakımından Çağatay öncesine yakın olmakla beraber, ses hususiyetleri ve kelime hazinesi bakımından Kıpçakça da rastlanan hususiyetleri taşımaktadır. Hüsrev ü Şîrîn in metin yayınına dair çalışmalar A. İnan, A. Zajaczkowski ve N. Hacıeminoğlu na aittir. Zajaczkowski, üç ciltlik çalışmasının ilkinde Hüsrev ü Şîrîn in transkripsiyonlu metnini, ikincisinde tıpkıbasımını, üçüncü sünde ise sözlüğünü vermiştir. Hacıeminoğlu, Kutb un Hüsrev ü Şirin i ve Dil Hususiyetleri adlı çalışmasında ise giriş bölümünden sonraki imlâ, ses ve şekil hususiyetleri konularının ardından Hüsrev ü Şîrîn in transkripsiyonlu tam metnini vermiştir. Resim 6.5 Zajaczkowski nin yayımladığı Hüsrev ü Şîrîn in kapağı Harezmî ve Muhabbet-nâme si Muhabbet-nâme, 754H.=1353M. yılında Harezmî tarafından Sir Derya da Muhammed Hâce Beg in Sıgnak taki sarayında yazılmış, Altın Ordu sarayı etrafında oluşmuş klâsik edebiyata örnek teşkil eden manzum bir eserdir. Muhabbet-nâme nin sonundaki Farsça hikâyeden şairin Harezm den Altın Ordu ya geldiği, o devirde Altın Ordu adına Sıgnak eyaletini idare eden Muhammed Hâce Beg in isteği üzerine kışı onun sarayında geçirdiği ve söz konusu eseri yazdığı anlatılmaktadır. F. Köprülü nün yazdığı Çağatay Edebiyatı (İslâm Ansiklopedisi, C. III, 24. cüz, s. 281) maddesine göre Muhammed Hoca Beg, Berdi Beg Han ın saltanatı ( ) zamanında Moskova ya kaçan Hânzâde Muhammed dir. Sevgi ve sevgilinin güzelliği konularının işlendiği Muhabbet-nâme de bazı bölümler Farsça yazılmıştır. Hatime bölümünde eserin adı, yazılış yeri, müellifi ve yazılış tarihi verilmektedir: Muóabbet-nÀme sözin sizge aydım Úamuġın Sìr yakasında bitidim... Oúıpan fàtióà ür kıble yanı Sivünsün bende Òºarezmì revànı Bu defter kim bolupdur Mıãr úandı Yiti yüz illi tört içre tükendi Muhabbet-nâme sözünü size söyledim Hepsini Sîr civarında yazdım Okuyarak Fatiha kıbleye doğru üfle Sevinsin kul Harezmî nin ruhu Bu defter Mısır ın şeker kamışı oldu Yedi yüz elli dörtte tamamlandı J. Eckmann a göre bu eserin dili için Samoyloviç in söylediği Oğuzca-Kıpçakça hükmü isabetsizdir ve eserin Arap alfabesiyle yazılmış olan Londra nüshasının dili büyük çapta Çağatayca Türkçesinin tesirinde kalmıştır. Eck mann, T. Gandjei nin Muhabbet-
152 146 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı nâme nin tenkitli metin neşri ve İtalyancaya tercümesini tanıttığı yazısında ise Muhabbetnâme yi Harezm-Altın Ordu ede biyatının başlıca eserlerinden biri olarak görmektedir (J. Eckmann, 1979:187). Muhabbet-nâme nin Nüshaları: Eserin biri Uygur harfleriyle olmak üzere dört nüshası bulunmaktadır: 1. British Museum Or te Uygur harfli metin mecmuanın 160a-173b yaprakları arasındadır. Şçerbak, 1959 yılındaki çalışmasında Uygur harfli nüshanın bulunduğu yazma hakkında bilgi verdikten sonra bu nüshanın transkripsiyonlu metnini ve tercümesini vermiş, ayrıca eserin dil özellikleri üzerinde durmuştur. 2. British Museum Add te Arap harfli bir mecmuanın 290b-313b varakları arasındadır. T. Gandjei, Uygur ve Arap harfli bu iki nüshanın tenkitli metnini, Uygur harfli nüshanın tıpkıbasımını ve metnin İtalyancaya tercümesini vermiştir. E. N. Nadjib ise Muhabbet-nâme nin Arap harfli nüshasının transkripsiyonunu, tercümesini, dil özelliklerini, sözlüğünü ve nüshanın tıpkıbasımını vermektedir. 3. İstanbul, Millet Kütüphanesi, Arabî, No:86 da kayıtlı Arapça tefsirin haşiyesindedir. Ayrıca yine bu tefsirin haşiyesinde Hocendî nin Letâfet-nâme si de yer almaktadır. Ketebe kaydı olmayan bu nüsha hakkında ilk olarak F. Köprülü bilgi vermiştir (Köprülü 1926:362). XIV. ve XV. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen Letâfet-nâme vezin, şekil, tertip ve konu itibarıyla Muhabbet-nâme nin naziresi sayılabilecek niteliktedir. Hocendî, Emîr-zâde Mahmud Tarhan a takdim ettiği bu eserini Harezmî nin Muhabbetnâme sine cevap olarak yazdığını eserinde bildirmektedir. 4. İstanbul, Millet Kütüphanesi, Ali Emirî, Manzum No:949. Muhabbet-nâme nin üzerinde son ilmî çalışmalar Clauson ve O. F. Sertkaya ya aittir. Sertkaya Türkiyat Mecmuası ndaki yazısında İstanbul Millet Kütüphanesi, Arabî No:86 daki nüshayı esas alarak eserin tenkitli metnini yayımlamıştır. Ayrıca çalışmanın giriş bölümünde Muhabbet-nâme nin nüshaları ve üzerinde yapılan çalışmalar hakkında bilgi vermiştir. Hüsâm Kâtib ve Dâsitân-ı Cumcuma sı Dâsitân-ı Cumcuma veya Cumcuma-nâme, Hüsâm Kâtib tarafından edebî bir gaye güdülmeden geniş halk kitleleri için Altın Ordu da 770H.= M. yılında mesnevi nazım şekli ile yazılmış dinî lirik bir hikâyedir. Cumcuma-nâme, nazım şekli, vezni ve muhtevası bakımından Attâr ın aynı isimli eserinin tercümesidir. Fakat İsa peygamber ile Kesikbaş hikâyesini anlatan bu eser, cennet ve cehennem konularının daha ayrıntılı olarak ele alınması ile asıl metinden ayrılmaktadır. F. Köprülü, Altın Ordu sahasına ait olan Cumcuma-nâme ye bizzat o muhitin yetiştirdiği biri tarafından yazıldığı için büyük bir önem vermektedir ( Çağatay Edebiyatı, İslâm Ansiklopedisi, C. III, 24. cüz, İstanbul 1945, s. 282). Ona göre aynı sahaya ait olan Kutb un ve Harezmî nin eserleri yazarlarının doğrudan doğruya o muhitin yetiştirdiği kişiler olmadığı için yerli mahsullerden sayılamaz. Altın Ordu daki müslüman Türkler tarafından çok rağbet gören bu eser, 995/1548 yılında Kırım Hanı Sahib Giray bin Hacı Giray ın emri ile Harezm-Altın Ordu Türkçesinden Anadolu Türkçesine çevrilmiştir. Samoyloviç, eserin Leningrad Asya müzesinde iki nüshasının daha bulunduğunu bildirmektedir. Samoyloviç e göre bu nüshalardan birisi Vahi dî nin Ulûm Akademisine hediye ettiği kitaplar arasındadır (Samoyloviç, 1935:36). Ayrıca Cumcuma-nâme nin XVIII.
153 6. Ünite - Harzem-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı 147 yüzyıl Çağatay Türkçesine tercü me edildiği nüshası Paris Bibliotheque Nationale (Suppl. Turc. No:973, 88v-103v) dedir. Eserin tam metnini ihtiva etmeyen neşri Kazan da yapılmıştır: Hikayat Cumcuma Sultan fi Nubuvvat İlyas alayhi s-salam, Kazan Üniversite Matbaası 1289H.=.1872M. Mi râc-nâme Mi râc-nâme, gerek dil ve üslup gerekse işlediği konu açısından Nehcü l- Ferâdîs e benzeyen anonim bir eserdir. Miraç olayını anlatan bu eser, konuların sıralanışı itibarıyla Nehcü l-ferâdîs ile aynı olmakla beraber sadece gök tasviri konusundaki ayrıntılarda ayrılmaktadır. Eserin mukaddimesinde bu kitabın Nehcü l-ferâdîs (veya Nehecü l-ferâdîs) adlı bir eserden tercüme edildiği ifade edilmektedir. Eckmann, buna dayarak Mi râc-nâme nin Farsça yazılmış Nehcü l-ferâdîs ten tercüme edilmiş olabileceği üzerinde durmuştur. Mi râc-nâme de işlenen konu, Türk-İslam edebiyatında edebî tür olarak ilgi çekmiş ve pek çok manzum mirac-nâme yazılmıştır. Mi râc-nâme nin Uygur harfleri ile yazılmış tek nüshası Paris Bibliotheque Nationale (Suppl. Turc No:190, 1v-69r) bulunmaktadır. Bu nüsha Malik Bahşı tarafından 840H.=1436M. da Herat ta istinsah edilmiştir. XV. yüzyılın ilk yarısında istinsah edilen bu eser, bir XIV. yüzyıl eseri olarak kabul edilmektedir. Köprülü de bu eserin Timur devrine ait olması ihtimalini vurgulamaktadır. Necip Asım, 1918 yılındaki Hîbetü l-hakâyık adlı çalışmasında bu nüshanın te A. Galland tarafından eski kûfî yazısı ile yazılmış bir yazma zannedilerek 25 kuruşa satın alınıp Paris e götürüldüğünü, Uygur harfleri ile yazılı olduğundan metnin çözümlenemediğini ancak arada yazılmış olan Arapça kısımlardan miraca dair bir eser olduğunun anlaşıldığını ifade etmektedir. Eserin Fransızca tercümesi ile beraber Arap harfleriyle yazılan metni A. Pavet de Courtille tarafından yayımlanmıştır: Mirâdj-Nâmeh, Le manuscript Oigour de la Bibliothéque Natonale, Paris Osman Fikri Sertkaya, 1968 yılında Mi rac-nâme (Metin, İndex, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi; Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezuniyet tezi, İstanbul 1968) üzerine bitirme tezi hazırlamıştır. Mi râc-nâme nin Arap harfleriyle Çağataycaya tercüme edilmiş nüshası İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi (Fatih No:2848, 1v-12v) dedir. Bu nüsha 13 Ekim 1511 tarihinde Nûreddîn Alî bin Kiçkine Seyyid Alî et-talikanî tarafından Mısır da istinsah edilmiştir. Harezm bölgesinde yazılan eserleri konuları yönünden tasnif ediniz. Resim 6.6 Uygur alfabesiyle yazılmış, Mi râcnâme. (MS Paris, Bibliotheque Nationale, Suppl. Turc 190) 3
154 148 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Özet 1 Harezm in anlamını ve tarihini açıkla mak. Harezm, bugün Özbekistan ve Türkmenistan sınırları içinde kalan Ceyhun (Amu Derya) ırmağının döküldüğü Aral gölünün güneyinde ve bu nehrin her iki tarafında uzanan bölgeye verilen addır. Bu bölgede yaşayan halka ise Harezmî denilir. Semerkand ve Buhara gibi merkezler dışında geniş bozkır ve çöllerle kaplı Batı Türkistan ın ortasında önemli bir yerleşim merkezi olan Harezm, Doğusundaki Kırgız bozkırları ve Kızılkum çölü, batısındaki Karakum çölünün ortasında Ceyhun nehri ve deltası ile bölge için hayat kaynağı ol muş ve verimli toprağı ile tarih boyu halkları kendine çekmiştir. Harezm in tarihi: Harezm de Pers İmpa ratorluğu yıllarından başlayıp 995 e kadar hüküm süren hanedanlık Afrigoğulları dır. Harezm bölgesi, 717 yılında Emevîlerle birlikte İslam orduları tarafından fethedilmiş Afrigoğullarından İskecmük yalnızca şahlık unvanı olan yetkileri kısıtlanmış harezmşah olarak bırakılmıştır. 995 yılında Samanoğulları, ticaret merkezi olan Gürgenç i kendile rine bağlayıp buraya vali atamışlardır. Bu vali zamanında ilk Harezmşahlar dönemi nin başkenti olan Kat şehri ele geçirilerek Afrigoğullarının son temsilcisi öldürül müş ve başkenti Gürgenç olan yeni bir hanedanlık kurulmuştur yılında ise Gazneliler, Harezm i zaptederek kendi idarelerini kurmuşlar ve komutanlarından Altuntaş ı buraya vali tayin ederek yeni bir Harezmşahlar dönemini başlatmışlar dır. XI. yüzyılın ortalarında Selçuklulara geçen Harezm i, Selçuklu sultanlarının tayin ettiği valiler yönetmiştir. Harezm yönetiminin Kıpçak ve Kanglı boyların dan olan komutanların eline geçmesiyle bölgeye bir süreden beri yerleşmeye başlayan Oğuzların yanısıra Kıpçak ve Kanglıların da bulunması bölgenin etnik yapısındaki değişimi Türklerin lehine çevirmiştir. Kıpçak Türklerinden Ekinci bin Koçkar zamanında Harezm in Türkleşmesi tamamlanmış, böylece Harezm de Kıpçak, Kanglı ve Oğuz Türkçelerinin karışımı Harezm Türkçesi de oluşmuştur. Atsız ( ) devrinde yarı müstakil bir devlet hâline gelen Harezm, İl Aslan ( ) ve Alâeddîn Tekiş ( ) zamanında güçlenip gelişmiş, Alâeddîn Muhammed ( ) devrin de imparatorluk olmuş iken Celâleddîn Muhammed in ( ) kötü idaresi sonucunda Moğolların hakimiyetine gir miştir. Cengiz Han ın ölümünden sonra (1227) dört oğlu arasında yapılan taksimde Harezm 2 bölgesi -doğu kısmı hariç- en büyük oğlu Cuci nin payına düşmüştür. XIV. yüzyılda Cuci Hanlığının yönetimi Kongrat Türklerine geçmiştir. Kongrat lardan Hüseyn Sûfî nin Çağatay ulusuna bırakılan Harezm in doğu taraflarını (Kas ve Hive) işgal etmesi ile Timur, Harezm e yürümüş ve yağmalamıştır (1379). Timur - un ölümünden sonra (1405) Özbekler (Şeybaniler) Harezm i işgal etmişlerdir. XVI-XIX. yüzyıllar arası Harezm in geri leme devresi olmuştur. Hanlıkların yöneti minde bölgede ilim ve kültür hayatı gerile miş, XVII. yüzyılda Kalmuk saldırıları ile ticarî faaliyetler altüst olmuş ve nihayet 1873 te de Ruslar bölgeyi tamamen ele geçirmiş, Batı Harezm Hanlığı Ruslara tabi olarak yönetilmiştir. Bolşevik ihtilalinden sonra hanlığa son verilerek 1920 de Harezm Halk Cumhuriyeti, 1921 de Harezm Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur te ise Hive Hanlığı nın doğu tarafı Özbekistan, batı tarafı ise Türkmenistan Cumhuriyetlerine bırakılmış tır. Harezm Türkçesi kavramını tanımlamak ve bu dilin tarihî gelişim sürecini açıkla mak. Harezm Türkçesi, XI-XII. yüzyıllarda gerek etnik yapı gerekse siyasî hayat bakı mından Türkleşen Harezm bölgesinde Oğuz, Kıpçak ve Kanglı boylarının yerleşik hayata geçmelerinin sonucu olarak Türk dilinin doğu kolunu teşkil eden Karahanlı (Hakaniye) Türkçesi temelinde, güneybatı kolunu teşkil eden Oğuz Türkçesi ve kuzeybatı kolunu teşkil eden Kıpçak Türkçesinin bu bölgede karışıp kaynaşma sından oluşan bir Türkçedir. Harezm Türkçesinin Oğuz, Kıpçak ve diğer Türk boylarının ağızlarından alınan unsur lar ile şekil bilgisi ve kelime hazinesi bakı mından kazandığı farklı bir yapısı bulunur. Harezm Türkçesi bu özelliği ile Doğu Türkçesinin, Karahanlı Türkçesinden Çağatay Türkçesine geçiş dönemini oluşturmaktadır. XIII. yüzyıl sonlarında Harezm de gelişen kültür faaliyetine, XIV. yüzyılda Altın Ordu nun başkenti Saray ve Kırım da katılmış, Harezm den birçok bilgin, şair ve yazar Altın Ordu ya göç ederek bu bölgede konuşulan Türk yazı dilinin Altın Ordu sınırları içinde de yayılmasını sağlamıştır. Böylece Altın Ordu saha sında konuşulan mahallî şiveye Harezm Türkçesinin de katılması ile Türk dilinin Kıpçak kanadında yeni bir yazı dili ortaya çıkmıştır. Bu kadar geniş bir sahada kullanılan bu edebî dil, birlik sağlayamamış, eski ve yeni
155 6. Ünite - Harzem-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı şekiller yerli ağız özellikleri ile karışmıştır. Bu dil evresi Timurlular devrinde sona ermiş ve yerini Çağatay Türkçesine bırakmıştır. Harezm Türkçesi ile yazılmış eserleri tanımak. Harezm Türkçesi ile yazılan eserler, Mu kaddimetü l- Edeb, Kısasü l-enbiyâ, Mu înü l-mürîd, Nehcü l- Ferâdîs, Hüsrev ü Şîrîn, Muhabbet-nâme, Dâsitân-ı Cumcuma ve Mi râc-nâme dir. Mukaddimetü l-edeb, Arapça öğretmeyi amaçlayan, Arapça kelime ve kısa cümlelerden oluşan pratik bir sözlüktür. Zemahşerî tarafından yazılıp Harezmşah Atsız bin Muhammed bin Anuştigin e sunulmuştur. Kısasü l-enbiyâ, Nâsırüddîn bin Burhâ nüddîn Rabgûzî tarafından yazılmış ve Nâsırüddin Tok Buga ya sunulmuştur. Peygamber hikâyelerini konu eserde başta Hz. Muhammed olmak üzere Kur an da geçen bazı peygamber kıssa ları anlatılmıştır. Yazar, eserde kıssalarla ilgili olarak Arapça, Türkçe ve Arapça-Türkçe şiirlere yer vermiştir. Eserde toplamı 484 dize tutan 43 Türkçe şiir bulunmaktadır. Mu înü l-mürîd, İslâm tarafından 1314 te yazılmış didaktik mahiyette bir eser olup dinî-tasavvufî konularda bilgi vermeyi amaçlamış manzum bir eserdir. Atebetü l-hakâyık gibi aruzun mütekârib bahrinin fe ûlün fe ûlün fe ûlün fe ûl vezninde dörtlüklerle yazılmıştır. Nehcü l-ferâdîs, Kerderli Mahmud bin Ali nin eseri olup Türkçe yazılmış ilk kırk hadis kitabıdır. Dünya ve ahirette mutlu olmanın yollarını ortaya koyan bilgilerin yer aldığı dinî ve didaktik nitelikte bir eserdir. Yazar sade bir dil kullandığı bu eserini akıcı hikâyelerle süslemiştir. Dört bölümden meydana gelen eserde her fasıl bir hadisle başla mış, arkasından bunun Türkçeye tercü mesi yapılmış, sonra da zamanın tanınmış İslam âlimlerinin bu hadisle ilgili görüşlerine ve aktardıkları hikâyelere yer verilmiştir. Müellif, bilinen bazı hikâyelerde istediği değişikliği yapmak tan sakınmamıştır. Ayrıca gerektiği yerde Türkçe tercümeleri ile birlikte zaman zaman ayetlere de başvurulmuştur. Hüsrev ü Şîrîn, Altın Ordu şairi Kutb un Altın Ordu hükümdarı Tını Beg Han ile eşi Melike Hatun adına, Nizâmî nin aynı adlı eserinden tercüme ve ilaveler yaparak muhtemelen yılında yazdığı tahmin edilen bir mesnevidir. Eser, Türk edebiyatında bugüne kadar bilinen 21 Hüsrev ü Şîrîn veya Ferhâd u Şîrîn mesnevisinin ilkidir. Altın Ordu sahasında yazıldığı bilinen ilk edebî eser olan Hüsrev ü Şîrîn in bugüne kadar gün ışığına çıkan tek nüshası Paris Bibliothèque Nationale (Mss. Turcs A.F. 312) dedir. Bu nüsha 1383 yılında Berke Fakih adlı bir Kıpçak tarafından İskenderiye de Altın Boga adına istinsah edilmiştir Muhabbet-nâme, 754H.=1353M. yılında Harezmî tarafından Sir Derya da Muhammed Hâce Beg in Sıgnak taki sarayında yazılmış, Altın Ordu sarayı etrafında oluşmuş klâsik edebiyata örnek teşkil eden manzum bir eserdir. Sevgi ve sevgilinin güzelliği konularının işlendiği Muhabbet-nâme de bazı bölümler Farsça yazılmıştır. Dâsitân-ı Cumcuma veya Cumcuma-nâme, Hüsâm Kâtib tarafından edebî bir gaye güdülmeden geniş halk kitleleri için Altın Ordu da 770H.= M. yılında mesnevi nazım şekli ile yazılmış dinî lirik bir hikâyedir. Cumcuma-nâme, nazım şekli, vezni ve muhtevası bakımından Attâr ın aynı isimli eserinin tercümesidir. Fakat İsa peygamber ile Kesikbaş hikâyesini anlatan bu eser, cennet ve cehennem konularına daha ayrıntılı olarak yer vermesi bakımından asıl metinden ayrılmaktadır. Mi râc-nâme, gerek dil ve üslup gerekse işlediği konu açısından Nehcü l-ferâdîs e benzeyen anonim bir eserdir. Miraç olayını anlatan bu eser, konuların sıralanışı itibarıyla Nehcü l-ferâdîs ile aynı olmakla beraber sadece gök tasviri konusundaki ayrıntılarda ayrılmaktadır. Mi rac-nâme nin Uygur harfleri ile yazılmış tek nüshası Paris Bibliotheque Nationale (Suppl. Turc No:190, 1v-69r) bulunmaktadır. Bu nüsha Malik Bahşı tarafından 840H.=1436M. da Herat ta istinsah edilmiştir. XV. yüzyılın ilk yarısında istinsah edilen bu eser, bir XIV. yüzyıl eseri olarak kabul edilmektedir.
156 150 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Kendimizi Sınayalım 1. Harezm bölgesi günümüzde aşağıdaki ülkelerden hangilerinin sınırları içindedir? a. Azerbaycan-Türkmenistan b. Türkmenistan-Özbekistan c. Kırgızistan-Kazakistan d. Türkiye-Azerbaycan e. Tataristan-Başkurdistan 2. Harezm Türkçesi ile ilgili aşağıdaki ifadelerden han gisi yanlıştır? a. XI-XII. yüzyıllarda Oğuz, Kıpçak ve Kanglı boyları ile Türkleşen Harezm bölgesinde oluşan dildir. b. Bölgenin etnik yapısı gibi oluşan dil de karmaşık bir şekil almıştır. c. Türk dilinin doğu kolunu teşkil eden Karahanlı Türkçesi temelinde şekillenmiştir. d. Harezm Türkçesi, kendisinden önce gelen Köktürkçe ile kendisinden sonra gelen Çağatayca arasında geçiş dönemi Türkçesidir. e. Türk dilinin güneybatı kolunu teşkil eden Oğuz Türkçesi ve kuzeybatı kolunu teşkil eden Kıpçak Türkçesinin bu bölgede karışıp kaynaşmasın dan oluşan Türkçeye verilen addır. 3. Rabgûzî nin Kısasü l-enbiyâ adlı eseri ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır? a. Eser, peygamber hikâyelerini konu almak tadır. b yılında yazılmış ve Nâsırüddîn Tok Buga ya sunulmuştur. c. Eser, baştan sona manzum olarak kaleme alınmıştır. d. Eserin dil özelliklerini yansıtması bakımından en iyi nüshası, British Museum (Londra) dadır. e. Ahmet Caferoğlu, eseri Karahanlı Türkçesi içinde alarak Atebetü l-hakâyık ve Ahmed-i Yesevî nin hikmetleri ile bir arada değerlendirmiştir. 4. Nehcü l-ferâdîs ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur? a. Cennetlerin Açık Yolu anlamına gelen eserin İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi ndeki nüshası, harekeli oluşuyla Harezm döneminin dil özelliklerini tespit etmek için en önemli kaynak eserlerden biridir. b. Eser, mensur olarak yazılmış fakat yazar söz ustalığını konuyla ilgili verdiği Arapça ve Türkçe şiirlerle de pekiştirmiştir. c. Eserin Leningrad ve İsveç te de nüshaları vardır. d. Nehcü l-ferâdîs, ünlü tefsir ve lügat âlimi Mahmud bin Ömer ez-zemahşerî tarafından yazılıp Harezmşah Atsız bin Muhammed bin Anuştigin e sunulmuştur. e. Eser, dinî-tasavvufî konuları ele almış ve bu konularda bilgi vermeyi amaçlamış manzum bir eserdir. 5. Aşağıdakilerden hangisinde Mukaddimetü l-edeb in konusu ve yazarı doğru verilmiştir? a. Aşk / Kutb b. Didaktik / Kerderli Mahmud bin Ali c. Dinî / Nâsırüddîn bin Burhânüddîn Rabgûzî d. Dinî-tasavvufî / İslâm e. Sözlük / Mahmud bin Ömer ez-zemahşerî 6. Bu kaç söz ayıtgan atı İslâm ol Tilegi ahir vakt İslâm ol Atam baba İslâm veliyyü l-verâ Özi zikri tilde tümen alsam ol Yukarıdaki dörtlük hangi esere aittir? a. Hüsrev ü Şîrîn b. Mu înü l-mürîd c. Nehcü l-ferâdîs d. Mukaddimetü l-edeb e. Muhabbet-nâme
157 6. Ünite - Harzem-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı Kutb un Hüsrev ü Şîrîn i için aşağıdakilerden hangisi söylenemez? a. Hüsrev ü Şîrîn, Altın Ordu hükümdarı Tını Beg Han ile eşi Melike Hatun adına yazılmış mesnevidir. b. Kutb, eserini Nizâmî nin aynı addaki mesnevisinden tercüme etmiştir. c. Türk edebiyatında bugüne kadar yazılan yaklaşık 20 Hüsrev ü Şîrîn ve Ferhâd u Şîrîn mesnevilerinin ilkidir. d. Hüsrev ü Şîrîn in bugüne kadar bilinen tek nüshası İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi ndedir. e. Hüsrev ü Şîrîn in nüshası 1383 yılında Berke Fakîh adlı bir Kıpçak tarafından İskenderiye de istinsah edilmiştir. 8. Harezmî nin Muhabbet-nâme si üzerinde aşağıda isimleri verilen araştırmacılardan hangisi çalışmamıştır? a. Janos Eckmann b. Osman Fikri Sertkaya c. Hendrik E. Boeschoten d. Tourhan Gandjei e. Sir Gerard Clauson Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı 1. b Yanıtınız yanlış ise Harezm ve Tarihi konusunu yeniden gözden geçiriniz. 2. d Yanıtınız yanlış ise Harezm Türkçesi konusunu yeniden gözden geçiriniz. 3. c Yanıtınız yanlış ise Kısasü l-enbiyâ konusunu yeniden gözden geçiriniz. 4. a Yanıtınız yanlış ise Nehcü l-ferâdîs konusunu yeniden gözden geçiriniz. 5. e Yanıtınız yanlış ise Mukaddimetü l-edeb konusunu yeniden gözden geçiriniz. 6. b Yanıtınız yanlış ise Mu înü l-mürîd konusunu yeniden gözden geçiriniz. 7. d Yanıtınız yanlış ise Hüsrev ü Şîrîn konusunu yeniden gözden geçiriniz. 8. c Yanıtınız yanlış ise Muhabbet-nâme konusunu yeniden gözden geçiriniz. 9. a Yanıtınız yanlış ise Mi râc-nâme konusunu yeniden gözden geçiriniz. 10. b Yanıtınız yanlış ise Harezm Türkçe si Eserleri konusunu yeniden gözden geçiriniz. 9. Mi râc-nâme nin mukaddimesinde aşağıdaki eser lerden hangisinden tercüme edildiği belirtilmiştir? a. Nehcü l-ferâdîs b. Kısasü l-enbiyâ c. Mu înü l-mürîd d. Muhabbet-nâme e. Mukaddimetü l-edeb 10. Harezm Türkçesinin ilk eseri aşağıdakilerden hangisidir? a. Mu inü l-mürîd b. Mukaddimetü l-edeb c. Kısasü l-enbiyâ d. Nehcü l-ferâdîs e. Kur an Tercümesi
158 152 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Sıra Sizde 1 Bugün Özbekistan ve Türkmenistan sınırları içinde kalan Ceyhun (Amu Derya) ırmağının döküldüğü Aral gölünün güneyinde ve bu nehrin her iki tarafında uzanan bir bölge olan Harezm, Semerkand ve Buhara gibi merkezler dışında geniş bozkır ve çöllerle kaplı Batı Türkistan ın ortasında önemli bir yerleşim merkezidir. Doğusundaki Kırgız bozkırları ve Kızılkum çölü, batısındaki Karakum çölünün ortasında Ceyhun nehri ve deltası, bölge için hayat kaynağı olmuş ve verimli toprağı ile tarih boyunca halkları kendine çekmiştir. Harezm bölgesini önemli kılan bir başka özelliği de İran, Hindistan ve Çin gibi Asya ülkeleri ile Güney Rusya ve Sibirya bozkırlarını birbirine bağlayan yolların kavşak noktasında bulunmasıdır. Bu bakımdan Harezm aynı zamanda önemli bir ticaret merkezidir. Ayrıca Ceyhun ırmağı ile kanallar doğal barikat görevini üstlenmiş bir taraftan diğerine geçişi engellemesiyle bölgenin askerî bakımdan savunulmasını kolaylaştırmıştır. Bundan dolayı gerek Samanoğulları ve Gazneliler gerekse Selçuklular zamanında bölgeye vali olarak tayin edilenler, kısa zamanda bağımsızlıklarını ilân ederek hanedanlıklar kurmuşlardır. Harezm bölgesinde yazılan eserlerin dili üzerine yapılan araştırmalar bu dilin yani Harezmcenin Avesta, Soğd, Yagnob ve Osset dilleri gibi doğu İran dili olduğunu ortaya çıkarmıştır. Sıra Sizde 2 Harezm Türkçesi, XI-XII. yüzyıllarda gerek etnik yapı gerekse siyasî hayat bakımından Türkleşen Harezm bölgesinde Oğuz, Kıpçak ve Kanglı boylarının Türk dilinin doğu kolunu teşkil eden Karahanlı (Hakaniye) Türkçesi temelinde, güneybatı kolunu teşkil eden Oğuz Türkçesi ve kuzeybatı kolunu teşkil eden Kıpçak Türkçesinin kaynaşmasından oluşan bir dildir. Harezm bölgesi, Sirderya nın aşağı kesimiyle birlikte daha Moğol çağından önceki devirlerde doğudaki Kaşgar ın yanında ikinci bir edebî merkez olarak önemli bir yer tutmuştur. XIII. yüzyıl sonlarında Harezm de gelişen kültür faaliyetine, XIV. yüzyılda Altın Ordu nun başkenti Saray ve Kırım da katılmış, Harezm den birçok bilgin, şair ve yazar Altın Ordu ya göç ederek bu bölgede konuşulan Türk yazı dilinin Altın Ordu sınırları içinde de yayılmasını sağlamıştır. Böylece Altın Ordu sahasında konuşulan mahallî şiveye Harezm Türkçesinin de katılması ile Türk dilinin Kıpçak kanadında Harezm-Altın Ordu Türkçesi adıyla yeni bir yazı dili ortaya çıkmıştır. Altın Ordu sahası eserleri için Harezm-Altın Ordu isminin kullanılma nedeni, Altın Ordu Türkçesi ile Harezm Türkçesini biri birinden ayıran ölçütlerin ortaya konulamamış olmasıdır. Sıra Sizde 3 Harezm bölgesinde yazılan eserleri içerikleri ve özellikleri yönünden; a. Dinî-ahlâkî, tasavvufî, didaktik eserler: Kısasü l-enbiyâ, Nehcü l-ferâdîs, Mu înü l-mürîd, Dâstân-ı Cumcuma, Mi râcnâme b. Edebî eserler: Hüsrev ü Şîrîn, Muhabbet-nâme c. İlmî eserler: Mukaddimetü l-edeb şeklinde sınıflandırmak mümkündür.
159 6. Ünite - Harzem-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı 153 Yararlanılan ve Başvrulabilecek Kaynaklar Ata, A. (2002). Harezm-Altın Ordu Türkçesi, İstanbul. Barthold, V. V. (1927). Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, İstanbul. Caferoğlu, A. (1971). Türk Dili Tarihi, İstanbul: 2.cilt, 3. baskı. Eckmann, J. (1959). Das Chwarezmtürksiche, Philologiae Turcicae Fundamenta I, Wiesbaden: (Çevirisi: M. Akalın, Harezm Türkçesi, Tarihî Türk Şiveleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları:73, Seri: IV, S.A. 21, Ankara 1988). Eckmann, J. (1964). Kiptschakische Literatur, Philologiae Turcica Fundamenta, Wiesbaden: ( Kıpçak Edebiyatı, Türk Dünyası Edebiyatı, Çev. H. Açıkgöz, İstanbul 1991: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı). Ercilasun, A. B. (2008). Türk Dili Tarihi, Ankara, 5. baskı. Hacıeminoğlu, N. (1997). Harezm Türkçesi ve Grameri, Ankara. İnan, A. (1953). XIII.-XIV. Yüzyıllarda Mısır da Oğuz- Türkmen ve Kıpçak Lehçeleri ve Halis Türkçe, Türk Dili Belleten. Kafesoğlu, İ. (1992). Harzemşahların Soyu Meselesi, Harezmşahlar Devleti Tarihi, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. Köprülü, F. (1926). Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul. Köprülü, F. (1945). Çağatay Edebiyatı, İslâm Ansiklopedisi, C.3, 24. cüz, İstanbul. Sağol, G. (2002). Harezm Türkçesi ve Harezm Türkçesi ile Yazılan Eserler, Türkler, C. 5, Ankara Samoyloviç, A. N. (1928). K istorii literaturnago sredneziatsko-turetskogo yazıka, Leningrad. (Çeviren: A. İnan, Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yıllık Çalışmaları I). Samoyloviç, A. N. (1935). Cuci Ulusu veya Altın Ordu Edebî Dili, Türk Dili, S. 12. Thúry, J. (1331). Ondördüncü Asır Sonlarına Kadar Türk Dili Yadigârları, Millî Tetebbular Mecmuası II, İstanbul. Kısasü l-enbiyâ Üzerinde Yapılmış Belli Başlı Çalışmalar 1. Arifgan, G. H. (1916). Rabguzi Kısasu l-enbiya, Starıy Taşkent. 2. Ata, A. (1997). Nâsırü d-dîn bin Burhânü d-dîn Rabgûzî. Kısasü l-enbiyâ (Peygamber Kıssaları). I. Giriş-Metin-Tıpkıbasım, TDK Yayınları:681-1; II. Dizin, TDK Yayınları: 681-2, Ankara. 3. Ata, A. (2008). Rabguzi nin Kısasü l-enbiyâ sında Nazmın Gücü, Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, C. V. S.2, Ankara. 4. Boeschoten H. E. Vandamme, M. Tezcan, S. (1995). Al-Rabghûzî. The Stories of the Prophets, I. Critically Edit; II. Translate, Leiden. 5. Grønbech, K. (1948). Rabguzi, Narrationes de Prophetis, Cod. Mus. Brit. Add [=Monumenta Linguarum Asiae Maioris 4], Kopenhagen. 6. Hacıyeva, N. (1994). Rabguzi nin Kısasü l-enbiya Eserinin Bakü Yazması, Türk Dili, S Hüseyn, Ş. (1881). Kısas-ı Rabguzi, Kazan. 8. İlminskiy, N. I. (1859). Kısas-ı Rabguzi, Kazan. 9. Fåzilov E. İ.- Yunusov, A. (1991). Qisasi Rabguziy, Taşkent. 10. Katanov, N. F. (1898). Rabguzi Kısasu l-enbiya türki, Taşkent. 11. Schinkewitsch, J. ( ). Rabguzi s Syntax, Mémoires de la Société Fino-Ougrienne II, S. XXIX, S. XX, (Türkçeye Çeviren: S. Paylı, Türk Dili Belleten III, S , 1947). 12. Thúry, J. (1903). Török nyélvemlek a 14. század végéig, Budapeşte, (Türkçeye Çeviren: R. Hulusi, Ondördüncü Asır Sonlarına Kadar Türk Dili Yadigârları, Millî Tetebbular Mecmuası, II) Nehcü l-ferâdîs Üzerinde Yapılmış Belli Başlı Çalışmalar 1. Ata, A. (1998). Nehcü l-ferâdîs. Uştmahlarnıñ Açuk Yolı (Cennetlerin Açık Yolu). III. Dizin-Sözlük, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları: Eckmann, J. (1956). Nehcü l-feradis: I. Tıpkıbasım, Önsözü Yazan. J. Eckmann, Ankara: Türk Dil Kurumu Tıpkıbasımlar Dizisi: Eckmann, J. (1956). Nehcü l-ferâdîs. Uştmahlarnıñ Açuq Yolı (Cennetlerin Açık Yolu): II Metin, (Yayımlayanlar: S. Tezcan, H. Zülfikar), Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları: Eckmann, J. (1959). Das Chwarezmtürksiche, Philologiae Turcicae Fundamenta I, Wiesbaden, (Çevirisi: M. Akalın, Tarihî Türk Şiveleri, ( Harezm Türkçesi ) Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları:73, Seri: IV, S.A.21, Ankara 1988) 5. Eckmann, J. (1964). Die Kiptschakische Literatur I. Die Literarur von Chwarezm und der Goldenen Horde, Philologiae Turcicae Fundamenta II, Wiesbaden. 6. Eckmann, J. (1988). Nehcü l-feradis in Bilinmeyen Bir Yazması, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten 1963, Ankara. 7. Karamanlıoğlu, A. F. (1968). Nehcü l-feradis in Dil Hususiyetleri I, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, S. XVI.
160 154 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı 8. Karamanlıoğlu, A. F. (1969). Nehcü l-feradis in Dil Hususiyetleri II, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, S. XVII. 9. Karamanlıoğlu, A. F. (1970). Nehcü l-feradis in Dil Hususiyetleri III, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, S. XVIII. 10. Karamanlıoğlu, A. F. (1971). Nehcü l-feradis in Dil Hususiyetleri IV, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, S. XIX. 11. Sağol, G. (1988). Nehcü l-ferâdîs. İlk İki Bap. Giriş- Metin-Sözlük-Dizin-Arapça İbareler, (Doçentlik Çalışması). 12. Tülücü, S. (1994). NEHCÜ L-FERADİS Uştmahlarnıng Açuq Yolı (Cennetlerin Açık Yolı). Mahmûd b. Alî el-kerderî, II. Metin, Çevriyazı: J. Eckmann, Yayımlayanlar: S. Tezcan H. Zülfikar, Türk Dil Kurumu Yayınları:518, XI+312+1s., Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1991, Ankara. Mukaddimetü l-edeb Üzerinde Yapılmış Belli Başlı Çalışmalar 1. Benzing, J. (1968). Das Chwaresmische Sprachmaterial der Muqaddimat al-adab von Zamaxšarî. I. Text, Wiesbaden. 2. İmam, M. K. (1342/ /1965). Abu l-kâsım Mahmûd b. Omar az-zamahşarî: Pîşrev-i Adab ya Mukaddimat al-adab (The Oldest Arabic-Persian philological dictionary). Part I: Nouns, Part 2: Verbs, Part 3: Index, Tehran. 3. İshak Hocası Ahmed Efendi. (1313/1895), Aksa l-ereb fî tercemeti Mukaddimeti l-edeb, I-II, İstanbul. 4. Poppe, N. ( ). Mongol skiy slovar Mukaddimat al-adab I. II, Moskva-Leningrad; III, Ukazateli, Moskva-Leningrad. 5. Poppe, N. (1951). Eine viersprachige Zamaxšari- Handscrifts. I. Das Çagataitürkische Sprachmaterial, ZDMG 101, Wiesbaden. 6. Togan, Z. V. (1951). Documents on Khorezmian Culture. Part I. Muqaddimat al-adab with the Translation in Khorezmian, İstanbul. 7. Togan, Z. V. (1965). Zimahşerî nin doğu türkçesi ile Mukaddimet-ü l-edeb i, Türkiyat Mecmuası, C.XIV (1964), İstanbul. 8. Ülkütaşır, M. Ş. (1949). XI. yüzyıldan günümüze kadar yazılmış başlıca sözlüklerimiz, Türk Dili-Belleten, Seri: III (Ocak-Aralık 1948), S , İstanbul. 9. Yüce, N. (1988). Mukaddimetü l-edeb. Hºarizm Türkçesi İle Tercümeli Şuşter Nüshası. (Giriş Dil Özellikleri Metin İndeks), Ankara. 10. Yüce, N. (1977). Eine neu entdeckte Handschrift der Muqaddimat al-adab von az-zamaòšari mit chworesmtürkischer Übersetzung, ZDMG Suppl. III, 2, Wiesbaden. Mu înü l-mürîd Üzerinde Yapılmış Belli Başlı Çalışmalar 1. Ata, A. (1988). Recep Toparlı, Mu înü l-mürîd, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları No:15, Erzurum, LXXII+287s., Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, S Bodrogligeti, A. J. E. (1976). The Autorship and sources of the Mu ìnü l-mürìd, Tractata Altaica, Wiesbaden. 3. Halimov, N. Göklenov, Ç. (1995). Şıh İslâm Şeref Hoca Horezmi. Mu inu l-mürid, Aşgabat. 4. Karamanlıoğlu, A. F. (2006). Şeyh Şeref Hace. Mu înü l- Mürîd (Transkripsiyonlu Metin-Dizin-Tıpkıbasım), İstanbul: Beşir Kitabevi. 5. Toparlı, R. - Argunşah, M. (2008). Mu înü l-mürîd, Ankara: TDK Yayınları. 6. Toparlı, R. (1988). Mu înü l-mürîd, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları No:15, Erzurum. Hüsrev ü Şîrîn Üzerinde Yapılmış Çalışmalar 1. Hacıeminoğlu, N. (1968). Kutb un Hüsrev ü Şirin i ve Dil Hususiyetleri, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayınları. 2. İnan, A. (1953). XIII.-XIV. Yüzyıllarda Mısır da Oğuz- Türkmen ve Kıpçak Lehçeleri ve Halis Türkçe, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten. 3. İnan, A. (1951). Kutb un Hüsrev ü Şirin inden Örnekler, Türk Dili Belleten, S. III, No:14-15, Ankara. 4. Eckmann, J. (1958). Tourkhan Gandjei, II Muhabbatnâma di Horazmì: Annali dell istituto Universitario Orientale di Napoli, Nuova Serie, Vol VII, Roma; Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, C. IX (1 Kasım 1959). 5. Gandjei, T. (1957). II Muhabbat-nâma di Horazmì: Annali dell istituto Universitario Orientale di Napoli, Nuova Serie, Vol VI, Roma. 6. Gandjei, T. (1958). II Muhabbat-nâma di Horazmì: Annali dell istituto Universitario Orientale di Napoli. Nuova Serie, Vol VII, Roma. 7. Nadjib, E. N. (1961). Horezmî. Muhabbet-name, İzdanie, teksta, transkripsiya, perevod i issledovanie, Moskova. 8. Sertkaya, O. F. (1972). Hworezmî nin Muhabbetnâme si, Türkiyat Mecmuası, C. XVII. 9. Şçerbak, A. M. (1959). Oguz-nâme, Muhabbet-nâme, pamyatniki drevne uygurskoy i staro uzbekskoy pis mennosti, Moskova.
161 6. Ünite - Harzem-Altın Ordu Türkçesi ve Edebiyatı 155 Muhabbet-nâme Üzerinde Yapılmış Çalışmalar 1. Clauson, S. G. (1962). The Muhabbat-nâma of Xwarazmî, Central Asiatic Journal, VII. 2. Eckmann, J. (1979). Harezm Türkçesi, Tarihî Türk Şiveleri (Çeviren: M. Akalın), Ankara. 3. Eckmann, J. (1957). Tourkhan Gandjei, II Muhabbatnâma di Horazmì: Annali dell istituto Universitario Orientale di Napoli, Nuova Serie, Vol VI, Roma. 4. Samoyloviç, A. N. (1928). K istorii literaturnago sredneziatsko-turetskogo yazıka, Leningrad; Cuci Ulusu veya Altın Ordu Edebî Dili, Türk Dili, S. 12, Zajaczkowski, A. (1958). Najstarsza wersja Turecka Husrav u Şirin Qutba I, Warszawa. 6. Zajaczkowski, A. (1958). Najstarsza wersja Turecka Husrav u Şirin Qutba II, Warszawa. 7. Zajaczkowski, A. (1961). Najstarsza wersja Turecka Husrav u Şirin Qutba III, Warszawa. 8. Zajaczkowski, A. (1960). Kutb un Hüsrev ü Şirin adlı eseri hakkında, VIII. Türk Dil Kurultayında Okunan Bilimsel Bildiriler, Ankara. 9. Zajaczkowski, A. (1958). Sur quelques proverbe Turcs du Husrev-u-Sirin de Nizami, Jean Deny Armağanı, Ankara.
162 VIII-XIII.YÜZYILLAR TÜRK EDEBİYATI 7Amaçlarımız Bu üniteyi tamamladıktan sonra; Mevlânâ nın Türkçe, Farsça-Türkçe (mülemmâ) beyitlerinden seçilmiş örnek metinleri okuyup günümüz Türkçesi ile nesre çevirebilecek, Sultan Veled in Türkçe manzumelerinden seçilmiş örnek metinleri okuyup günümüz Türkçesi ile nesre çevirebilecek, beyitlerde ele alınan konuları açıklayabilecek, Hoca Dehhânî nin manzumelerini okuyup günümüz Türkçesi ile nesre çevirebilecek, manzumelerin vezin ve kafiyelerini belirleyebileceksiniz. Anahtar Kavramlar Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Sultan Veled Hoca Dehhânî Beyit Mülemmâ Gazel Kaside İçindekiler VIII-XIII.Yüzyıllar Türk Edebiyatı XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı: Metinler MEVLÂNÂ NIN TÜRKÇE, FARSÇA- TÜRKÇE BEYİTLERİ SULTAN VELED İN TÜRKÇE MANZUMELERİ HOCA DEHHÂNÎ NİN ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER
163 XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı: Metinler MEVLÂNÂ NIN TÜRKÇE VE FARSÇA-TÜRKÇE BEYİTLERİ Mevlânâ nın Türkçe Beyitlerinden Örnekler (Hasibe Mazıoğlu, Eski Türk Edebiyatı Makaleleri, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2009 dan) Uããuñ var-ısa iy ààfil aldanmaàıl zinhàr màla اوصك واريسه اى غافل الدامناغل زهنار ماله 1. Şol nesneye ki sen úoyup gidersin ol girü úala شول نسنه يهكه سن قويوبكيدرسني اولكريو قاله müstef èilün müstef èilün müstef èilün müstef èilün us: (t.i.) akıl, fikir. şol: (t.s.) şu. aldanmaàıl: aldanma. Kelimenin sonundaki -gıl eki, bugün kullanılmayan eski bir emir kipi ekidir. zinhâr: (f.e.) sakın, asla anlamında uyarı bildirmek için kullanılan Farsça bir ünlemdir. ààfil: (a.s.) dikkatsiz, ihtiyatsız, ilerisini düşünmeyen. ol: (t.s.) o. Beytin kafiyesi: màla-ala kelimelerindeki al harflerinden meydana gelen mürdef kafiyedir. Kafiye hakkında geniş bilgi için Eski Türk Edebiyatına Giriş (Eskişehir: Açıköğretim Fakültesi Yay., 2011) ve M. A. Yekta Saraç ın Klâsik Edebiyat Bilgisi, Biçim-Ölçü-Kafiye (İstanbul: 3F Yay., 2007) adlı kitaplara başvurabilirsiniz. Beyitin Düzyazıyla Diliçi Çevirisi ve Açıklamalar Ey gâfil, aklın varsa geride bırakıp gideceğin (dünya) mal(ın)a sakın aldanma. Mevlânâ, Farsça şiirlerinde olduğu gibi bu ve aşağıda yer alan diğer üç beyitte, dünya hayatının geçici olduğunu belirtmiş; insanların hayattayken kazandıklarını yanlarında götüremeyeceklerini vurgulamıştır. Bu sebeple, ölümlü olan insanın bir gün bırakıp gideceği dünyaya ve dünya malına gereğinden fazla önem vermemesi ifade edilmiştir. Seni unudur dostlaruñ oàluñ úızuñ èavratlaruñ سىن اونيدر دوستلرك اوغلك قيزك عورتلرك 2. Evvel màluñ üleşeler óisàb idüp úıldan úıla اول مالك اولشه لر حساب ايدوب قيلدن قيله müstef èilün müstef èilün müstef èilün müstef èilün èavrat: (a.i.) kadın, eş, hanım.
164 158 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Beyitin Düzyazıyla Diliçi Çevirisi ve Açıklamalar (Ey gâfil!), dostların, oğlun, kızın ve eşlerin seni(öldükten sonra) unutup öncelikle malını inceden inceye hesap ederek paylaşırlar. Mevlânâ, ilk beyite bağlı olarak bu ve aşağıdaki beyitlerde dünya hayatından bir sahneyi, bir insanın ölümünden sonra yaşananları resmeder gibi oldukça açık bir şekilde dile getirmiştir. Úılmayalar saña vefà bunlar bay ola sen gedà قيلمايه لر سكا وفا بونلر باى اوله سن كدا.3 Senüñ üçün virmeyeler bir pàre etmek yoúãula سنك اوچون ويرمه يه لر بر پاره ايتمك يوقسوله müstef èilün müstef èilün müstef èilün müstef èilün bày: (f.s.) zengin. pâre: (f.i) parça. gedâ: (f.s.) yoksul, dilenci. etmek: (t.i.) ekmek Beyitin Düzyazıyla Diliçi Çevirisi Bunlar (malını mülkünü bıraktığın çocukların, eşin) zengin olurlar, sende ise bir şey kalmaz. Hatta bunlar sana vefalı davranıp da senin (adına hayır) için yoksullara bir parça ekmek (bile) vermezler. Bir demlige aàlaşalar andan varup paylaşalar بر دملكه آغالشه لر آندن واروب پايالشه لر.4 Seni çuúura gömişüp tìz döneler güle güle سىن چوقوره كومشوب تيز دونه لر كوله كوله müstef èilün müstef èilün müstef èilün müstef èilün dem: (f.i.) an, vakit. tìz: (f.s.) tez, çabuk, hemen Beyitin Düzyazıyla Diliçi Çevirisi (Bunlar senin ölümüne) bir anlık ağlarlar sonra seni mezara gömüp (senin geride bıraktığın) malını bir an önce paylaşmak için gülerek dönerler. 1 Mülemmâ: Mısraları veya bir kısmı Türkçe-Farsça, Türkçe- Arapça, Farsça-Arapça, Farsça- Türkçe vb. farklı dillerde yazılmış manzumelerdir. Mevlânâ nın Uããuñ var-ısa iy ààfil aldanmaàıl zinhàr màla/şol nesneye ki sen úoyup gidersin ol girü úala beyitinde üzerinde durduğu konu hakkında bilgi veriniz. Mevlânâ nın Farsça-Türkçe Mülemmâ Beyitlerinden Örnekler (Hasibe Mazıoğlu, Eski Türk Edebiyatı Makaleleri, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2009 dan) Men kücà şièr kücà lìkin be-men der mìdemed من كجا شعر كجا ليكن مبن در ميدمد 1. Án yeki Türkì ki Àyed gÿyedem hey kimsen آن يكى تركى كه آيد كويدم هى كيمسن fàèilàtün fàèilàtün fàèilàtün fàèilün men (f.z.): ben. lìkin (a.e.): ama, fakat, ancak, şu kadar var ki. der (f.e.): de, içinde. Àn (f.z.): o. Àyed (Àmeden, f.f.): geldi. kücà (f.e.): nasıl, nereye. be (f.e.): ile. demed (demîden, f.f.): bitmek, çıkmak, sürmek, yetişmek. yekì (f.i.): biri, birisi. gÿyed (güften, f.f.): söylemek. Beyitin Düzyazıyla Günümüz Türkçesine Çevirisi Şiir nerede, ben neredeyim, şiirden uzaktayım. Lâkin bana şair diyorlar. Türk ün biri geldi bana hey sen kimsin? dedi.
165 7. Ünite -XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı: Metinler 159 Her dem be-òışm gÿyì bar git menüm úatumdan هر دم خبشم كوىي بار كيت منم قامتدن 2. Men rÿy-i saòt-kerde nezdìk-i tÿ turur men من روى سخت كرده نزديك تو طورر من mef èÿlü fàèilàtün mef èÿlü fàèilàtün dem (f.i.): zaman, vakit. òışm (f.i.): hışm: öfke, be-hışm: öfke ile. úat (t.i.): yan, taraf, çevre. saòt-kerde (f.b.s.): katı, sert (duyarsız, yüzsüz) davranan. nezdìk (f.s.): yakın, yan. be (f.e.): ile. gÿy (güften, f.f.): söylemek. rÿy (f.i.): yüz. tÿ (f.z.): sen. Beyitin Düzyazıyla Günümüz Türkçesine Çevirisi Her zaman öfkeyle yanımdan git dersin. Ben yüzsüzlük edip senin yanında dururum. Men yàr-ı bà-vefàyem ber-men cefà úılur sen من يار با وفامي بر من جفا قيلورسن.3 BÀ-Ànçün ìn cefàhà senden úaçan úaçar men با آنچون اين جفاها سندن قاچن قاچر من mefèÿlü fàèilàtün mefèÿlü fàèilàtün yàr (f.i.): dost, sevgili. Ànçün (f.b.s.): onun için. cefàhà (f.i.): cefalar. bà (f.e.): ile. ìn (f.e.): bu. Beyitin Düzyazıyla Günümüz Türkçesine Çevirisi Ben vefalı bir dostum, sen cefa ediyorsun. Bu cefalarla senden nasıl kaçarım? MÀhest ne-mìdànem òÿrşìd ruòet yà ne ماهست منيدامن خورشيد رخت يانه 4. بو ايريلق اودينه نيجه جكرم يانه Bu ayrılıú odına nice cigerüm yana mef èÿlü mefàèìlün mef èÿlü mefàèìlün màh (f.i): ay; màhest: aydır. Òÿrşìd (f.i.): güneş. ruhet (senin): yanağın. nemìdànem (f.f.): bilmiyorum. ruò (f.i.): yanak, yüz, çehre. od (t.i.): ateşin Türkçesi. Beyitin Düzyazıyla Günümüz Türkçesine Çevirisi Yüzün ay mıdır yoksa güneş midir, bilmiyorum. Bu ayrılık ateşine ciğerim daha ne kadar yanacaktır? Mürdem zi-firâú-ı tÿ merdüm ki heme dànend مردم زفراق تو مردمكه مهه دانند 5. èaşú odı nihàn olmaz yanar düşicek càna عشق اودى هنان اوملز يانر دوشيجك جانه mef èÿlü mefàèìlün mef èÿlü mefàèìlün mürde (f.s.): ölmüş, ölü. zi (ez, f.e.): den. firàú (a.i.): ayrılma, ayrılık. nihân (f.s.): gizli, saklı. tÿ (f.z.): sen. heme (f.s.): hepsi, herkes. dànend (f.f.): bilirler. Beyitin Düzyazıyla Günümüz Türkçesine Çevirisi Senin ayrılığından öldüğümü herkes biliyor. Aşk ateşi bir cana düşünce (canı yakınca) gizlemek mümkün değildir, belli olur.
166 160 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Mevlânâ nın Türkçe Bir Manzumesi Eger geydür úarındaş yoúsa yavuz اكر كيدر قارينداش يوقسه ياووز Özüñ yolda saña budur úılavuz اوزك يولده سكا بودر قيالووز Çubanı berú ùut úurtlar üküşdür جوباىن برق طوت قورتلر اوكوشدر İşit menden úara úuzum úara úoz ايشيت مندن قاراقوزم قارا قوز Eger Ùatsen ve ger Rÿmsen ve ger Türk اكر طاتسن و كر رومسن و كر تورك ZebÀn-ı bì-zebàn-rà beyàmÿz زبان ىب زبانرا بياموز (Dilsizlerin dilini öğren) Mevlânâ dan Türkçe Beyitler.. Ol kim gide uzak yola - gerek azıú alıbile اولكمكيده اوزاق يولهكرك آزيق آليبيله Almaz-ısa yolda úala - irmeye hergiz menzile آملازيسه يولده قاال ايرميه هركز منزله Virdi saña màlı Çalab - tà òayra úılasın sebeb ويردى سكا ماىل چاالب تا خريه قيالسني سبب Òayr eyle de úıl óaú ùaleb - varmadan ol màluñ yile خري ايله ده قيل حق طلب وارمادن اول مالك ييله Bugün sevinürsin benüm - altunum aúçam çok diyü بوكون سوينرسني بينم آلتومن آقچه م چوق ديو Añmaz mısın ol ãoñı kim - muótàc olasın bir pula آكمازمى سني اول صوكى كم حمتاج اوالسني بر پوله Aãã itmeye màluñ senüñ - òoş olmaya óàlüñ senüñ آصى ايتميه مالك سنك خوش اوملايه حالك سنك Nesn irmeye elüñ senüñ - ger ãunmaduñsa el ele نسنه ايرميه ألك سنك كر صومنادكسه ال اله Ol màl didigüñ màr ola - óaúúà ki gÿruñ dar ola اول مال ديديكك مار اوله حقا كه كورك دار اوله Hergiz meded bulmayasın - çevre baúup saàa ãola هركز مدد بوملايه سني چوره باقوب صاغه صوله Altun ise anda çoraú - ola saña anda ùuraú آلتون ايسه آنده چوراق اوله سكا آنده طوراق N eyler ùaşum úılduñ yaraú - anlar saña úarşu gele نيلر طاشم قيلدم ياراق آنلر سكا قارشو كله MÀl sermàye olsa azıú - Óaúú a inanursın bayıú مال سرمايه اولسه آزيق حقه اينانورسني باييق Yap Àòiret dünyàyı yıú - tà iresin òoş menzile ياب آخرت دنياىي ييق تا ايره سني خوش منزله Çün ola elüñde direm - güç yitdükçe úılàıl kerem چون اوله الكده درم كوج ييتدكجه قيلغل كرم Ögüd budur ki ben direm - devlet anuñ ögüd ala اوكود بودر كه بن ديرم دولت آنك اوكود آله
167 7. Ünite -XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı: Metinler 161 Eytme màluñ ola telef - Óaú biri biñ virür òalef ايتمه مالك اوله تلف حق برى بيك ويرر خلف Olàıl selef úılma èalef - virme úamu øàyiè ola اولغل سلف قيلمه علف ويرمه قامو ضايع اوله Diler-isen èayşı ebed - ùutàıl ne didiyse Aóad ديلر ايسك عيشى ابد طوتغل نه ديديسه احد Andan dile her dem meded - tà irişesin óàãıla اندن ديله هر دم مدد تا ايريشه سني حاصله Böyle buyurdı Lem-yezel - bilüñ bunı úıluñ èamel بويله بويوردى مل يزل بيلك بوىن قيلك عمل Terk eyleñüz ùÿl-ı emel - uymañuz her bir bàùıla ترك ايلكز طول امل اومياكز هر بر باطله Yoúãul iseñ ãabr eylegil - ger bày isen òayr eylegil يوقسول ايسك صرب ايلهكلكر باى ايسك خري ايلهكل Her bir óàle şükr eylegil - Óaú dönderür óàlden óàle هر بر حاله شكر ايله كل حق دونده رر حالدن حاله DünyÀ anuñ Àòret anuñ - nièmet anuñ miónet anuñ دنيا آنك آخرت آنك نعمت آنك حمنت آنك Ùamu anuñ cennet anuñ - devlet anuñ k anı bula طامو آنك جنت آنك دولت آنك كه آىن بوله ÓaúúÀ baña ne màl gerek - dilegüm iyi óàl gerek حقا بكا نه مال كرك ديلكم اىي حال كرك Ne úìl gerek ne úàl gerek - kendüzini bilen úula نه قيل كرك نه قال كرك كندوزىن بيلن قوله Ben bir bi-cànum iy İlÀh - yavlaú çoú eyledüm günàh بن بر ىب جامن اى ال ه باوالق جوق ايله دم كناه Yazuúlarumdan Àh Àh - ne şeró idem gelmez dile يازوقلرمدن آه آه نه شرح ايدم كلمز ديله İy Şems dile Óaú dan óaúı - biz fàniyüz oldur bàúì اى مشس ديله حقدن حقى بز فانييز اولدر باقى Úamular anuñ müştaúı - tà òod ki ol kimüñ ola قامولر آنط مشتقى تا خود كه اول كيمك اوله müstef èilün müstef èilün müstef èilün müstef èilün Mevlânâ nın Farsça şiirlerinden örnekler ve Düzyazıyla Günümüz Türkçesine çevirileri Beni yabancı sanmayın, ben bu yerdenim بيكانه مكريد مرا زينكومي Sizin ülkenizde kendi evimi arıyorum دركوى مشا خانهٴ خود ميجومي Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim دمشن نيم ارچندكه دمشن رومي Türk tür. Gerçi Hindçe konuşuyorum ama aslım اصلم تورك است اكر نه هندوكومي Her gün bir yerden göçmek ne iyi هر روز خوش است منزيل بسپردن Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş چون آب روان و فراغ از افسردن Ne kadar söz varsa düne ait دي رفت و حديث دي چودي هم بگذشت Şimdi yeni şeyler söylemek lazım امروز حديث تازه بايدگردن
168 162 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Sen yâdeller dünyasında ne arıyorsun yabancı تو در جهان غريبی غربت چه میکنی Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme قصدکدام خسته جگر میکنی مکن Mesnevî nin İlk Üç Beyiti ve Türkçe Çevirisi eder, Dinle, bu ney neler hikâyet بشنو اين ىن چون حكايت مىكند eder. ayrılıklardan şikâyet از جداييها شكايت مىكند Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryâdımdan كاز نيستان تا مرا بربيده اند inlemektedir. erkek ve kadın müteessir olmakta ve از نفريم مرد و زن ناليده اند için, Aşk derdini şerhedebilemek سينه خواهم شرحه شرحه از فراق isterim. sinemi ayrılık acılarıyla parça parça etmek تا بكومي شرح درد اشتياق SULTAN VELED İN TÜRKÇE MANZUMELERİ Sultan Veled in Bir Gazeli ve Çevriyazısı (Sultan Veled in manzumeleri, Mecdut Mansuroğlu, Sultan Veled in Türkçe Manzumeleri, İstanbul 1958 ve Büyük Türk Klâsikleri, C.1, İstanbul 1985 dan.) Senüñ yüzüñ güneşdür yoúsa aydur سنك يوزك كونشدر يوقسه آيدر 1. CÀnum aldı gözüñ daúı ne aydur جامن آلدى كوزك دقى نه ايدر Benüm iki gözüm bilgil cànumsın بنم ايكى كوزم بيلكل جامنسني 2. Beni cànsuz úoyasın sen bu keydür بىن جانسوز قويه سني سن بو كيدر Gözümden çıúma kim bu yir senüñdür كوزمدن جيقمه كيم بو ير سنكدر 3. Benüm gözüm saña yaòşı saràydur بنم كوزم سكا خيشى سرايدر Ne oúdur bu ne oú kim degdi senden نه اوقدر بو نه اوق كم دكدى سندن 4. Benüm boyum süñüydi şimdi yaydur بنم بومي سوكويدى مشدى يايدر TemÀşÀ çün berü gel kim göresin متاشاچون برو كل كم كوره سني 5. Nite gözüm yaşı ırmaú u çaydur نته كوزم ياشى ايرماق و چايدر Senüñ boyuñ bu daàdan aàdı geçdi سنك بويك بوداغدن آغدىكچدى 6. CihÀn imdi yüzüñden yaz u yaydur جهان اميدى يوزكدن ياز و يايدر
169 7. Ünite -XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı: Metinler 163 Bu gün èışúuñ odından ıssı alduò بوكون عشقك اوديندن اسى آلدوخ 7. Bize úayu degül ger úar u úaydur بزه قايو دكل كر قار و قايدر Baña her gice senden yüz biñ aããı بكا هر كيجه سندن يوز بيك اصى 8. Benüm her gün işüm senden úolaydur بنم هر كون ايشم سندن قواليدر Veled yoòsuldı sensüz bu cihànda ولد يوخسولدى سنسز بو جهانده 9. Seni buldı bu gezden beg ü bàydur سىن بولدى بو كزدن بك و بايدر mefâ îlün mefâ îlün fe ûlün Sultan Veled in Senüñ yüzüñ güneşdür yoúsa aydur / CÀnum aldı gözüñ daúı ne aydur beytinde üzerinde durduğu konuyu açıklayınız. 2 Gazelin Düzyazıyla Dil İçi Çevirisi ve Açıklamalar 1. Senin yüzün güneş ya da ay mıdır? Canımı alan gözün daha ne söyler? dakı (t.b.): dahi, daha; eydür(t.f.): söyler, der. Sultan Veled, bu beyitte muhatabın (sevilenin) güzellik unsurlarından yüzü ve gözleri üzerinde durmuştur. Sevgilinin yüzünü şekil ve parlaklık yönünden güneşe ve aya benzeten (teşbîh-i belîğ) şair, gözün ise (gamzeler ile) canını aldığını (istiare) belirtmiştir. 2. İki gözüm! (İyi) bil ki sen, benim canımsın; beni cansız koyman benim için çok iyidir. Şair, bu durumu (sevgilinin canını aldığını) zaten birinci beyitte de ifade etmektedir. Bilgil (t.f.): bil. gil: 2. tekil kişi eki; koyasın: bırakasın, bırakıp gidesin; key: (f.e.) nasıl, ne zaman, ne vakit; iyi. Sevdiğinin canını aldığını, kendi canından geçtiğini, benlikten sıyrıldığını söyleyen şair, bunun kendisi için iyi bir şey olduğunu anlatıyor. 3. Senin yerin (evin) olan gözümden çıkıp gitme, hep gözümde kal; benim gözüm senin için çok güzel bir saraydır. Kim (t.e.): ki; yahşi(t.s.): güzel. Önceki beyitte benlikten geçtiğini belirten şair, bu beyitte de gözünün sevgiliye yaraşır bir saray olduğunu (teşbih) ve sevgilinin bu göz sarayı ndan çıkmamasını istemektedir. Bu durum, şairin dâimâ sevgili ile olduğunu anlatmaktadır. 4. Bana olan nazarın (=bakışın: ok, açık isti âre), nasıl bir oktur? O bana değince mızrak (gibi düz) olan boyum (teşbîh) yay (gibi iki büklüm) oldu(teşbîh). süñü(t.i.): süngü, kargı, mızrak. Klâsik şiirde sevgilinin nazarı (=bakışı) oktur ve âşığı göğsünden vurur. İşte Sultan Veled bu beytinde sevgilinin okları (yan bakışları, isti âre) sonucunda boyunun iki büklüm olduğunu, yani büyük bir ızdırap çektiğini ifade etmektedir. 5. Gözyaşımı seyredebilmek için yakına gel de onun nasıl ırmak ve çay gibi aktığına bak. Âşığın gözyaşı kanlı akar. Kanlı gözyaşının akması tasavvufta maddeden sıyrılmaktır. çün(f.e): için; nite(t.e): nasıl. Irmak ve çay kelimelerinin arasındaki u, Türkçede bağlama edatı olarak kullanılan ve edatına karşılık gelmektedir. Farsçada bu edatla anlam veya görevce yakın ve eş anlamlı kelimeler bağlanır. Sonu ünsüzle biten kelimelerden sonra u, ü şeklinde kullanılan/okunan bu edat, ünlü ile biten kelimelerden sonra vü şeklinde okunur: ebrû vü hâl. Böyle kelime guruplarına ise, terkîb-i atfî (bağlama gurubu) denir: dil ü cân, bâğ u bostan gibi.
170 164 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı 6. Senin boyun bu dağı aşıp geçti. Dünya şimdi senin yüzünden bahar ve yaz mevsimini yaşamaktadır. yaz(t.i.): bahar mevsimi, ilkbahar; yay(t.i.): yaz mevsimi. Sevdiğinin boyunun dağı aşacak kadar uzadığını, bundan dolayı her tarafta sevgiliyi gördüğünü (mübâlağa) söyleyen şair, bu yüzden (yüzü güneş ve ay gibi olan sevgili sebebiyle; boyunun uzaması sebebiyle) dünyanın bahar ve yaz mevsimini yaşadığını ifade etmektedir. Çünkü sevgilinin bulunduğu yer cennettir. 7. Bugün senin aşk ateşinden ateş (sıcaklık) aldık. İster kar isterse yağmur olsun bizim için endişe edecek bir durum değildir. Sevgilinin ilgisi şairi başka varlıklardan uzaklaştırmıştır. ışk(a.i): aşk, ıssı(t.i.): sıcaklık; kayu(t.i.): kaygı, endişe, tasa. Aşkını ateşe benzeten şair (teşbîh-i belîğ), bu aşk ateşine sahip olduğu ve sevgili ile bulunduğu için soğuğun (yağmurun, karın) kendisini etkilemeyeceğini ve bundan dolayı da endişe edilecek bir durumun olmadığını belirtmektedir. 8. Bana senden her gece yüzbin fayda dokunmaktadır. Sen olduğun sürece benim her işim kolaydır. assı(t.i.): yarar, kazanç, kâr. 9. Veled, sana kavuşmadan önce fakirdi, yoksuldu; artık seni bulduğu için bundan sonra bey ve zengindir. beg(t.i.): bey, bây: (f.s.) zengin. Klâsik şiirde şairlerin (âşık) en önemli varlığı sevgilidir. Sevgiliye ulaşan, gönlünde onun aşkı bulunan şair, mutlu ve huzurlu olur, çünkü sevgiliyi bulmuştur. Âşık için de sevgili her şeydir. Bu da zenginlik ve beylik demektir. Hayatının merkezinde bir sevgili bulunan şair için üstesinden gelinemeyecek hiçbir zorluk yoktur. Sultan Veled in Türkçe Bir Gazeli ve Çevriyazısı Úara úaşlar úara gözler cànum aldı cànum aldı قره قاشلر قاره كوزلر جامن الدى جامن الدى 1. MüsülmÀnlar nedür bu kim baña geldi baña geldi مسلمانلر ندر بو كم بكا كلدى بكا كلدى MüsülmÀnlar èàşıú oldum süci içdüm delü oldum مسلمانلر عاشق الدم سجى ايچدم دلو اولدم 2. Dükeli çaàıruñ götrü devà úıldı devà úıldı دوكلى چغرك كوترو دوا قيلدى دوا قيلدى Seni gördüm saña geldüm elüm dutàıl oda düşdüm سىن كوردم سكا كلدم امل دوتغل اوده دوشدم 3. İsim virdi delü oldum beni Tañrı saña saldı اسم ويردى دلو اولدم بىن تاكرى سكا صالدى Ne datludur senüñ èışúuñ ki benden göñlümi aldı نه داتلودر سنك عشقك كه بندن كوكلمى الدى 4. Aña bir càn fedà úıldum iki biñ càn baña geldi اكا بر جان فدا قيلدم ايكى بيك جان بكا كلدى Anuñ kim cànı nÿrluydı èìsì gibi göge aàdı انك كن جاىن نورليدى عيسى كىب كوكه اغدى 5. Úarañu cànlu yer üzre eşek gibi girü úaldı قاراكو جانلو ير اوزره اشك كىب كرو قالدى Seni buldum saña geldüm gözüm açdum yüzüñ gördüm سىن بولدم سكا كلدم كوزن اچدم يوزك كوردم 6. İsim virdi delü oldum beni èışúuñ saña ãaldı اسم ويردى دلو اولدم بىن عشقك سكا صالدى
171 7. Ünite -XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı: Metinler 165 Seni gördüm geçer idüñ cànum yolın açar idüñ سىن كوردم كچر ايدك جامن يولن اچار ايدك 7. èáşıúları seçer idüñ úalanuñ yuldurum çaldı عاشقلرى سچر ايدك قاالنك يولدرم چالدى Ulu kiçi seni sever seni ister sözüñ söyler اولو كچى سىن سور سىن ايسرت سوزك سويلر 8. Güneş gibi yüzüñ ùoàar úamu èàlem nÿrun ùoldı كونش كىب يوزك طوغر قامو عامل نورك طولدى ÒalÀyıúlar cànı seçüñ bu dünyàdan berü úaçuñ خاليقلر جاىن سچك بو دنيادن برو قاچك 9. Gözi açuñ gözi açuñ görün Tañrı neler úıldı كوزى اچك كوزى اچك كورك تاكرى نلر قيلدى Veled geldi size aydur ne istersiz sizüñledür ولد كلدى سزه ايدر نه ايسرتسز سزكله در.10 Kim uãluysa beni bildi deñiz oldı güher buldı كم اصلويسه بىن بيلدى دكز اولدىكوهر بولدى mefàèìlün mefàèìlün mefàèìlün mefàèìlün Gazelin Düzyazıyla Dil İçi Çevirisi 1. Kara kaşlar ve kara gözler canımı aldı. Müslümanlar bu bana olan hâl nedir? 2. Müslümanlar, âşık olup şarap içtim ve deli oldum. Bütün içkileri alıp giderek sevgili beni iyileştirdi. 3. Seni görüp sana geldim; aşk ateşine düştüm, elimi tut. Tanrı beni sana gönderdi ve bana (âşık) ismini verdi. 4. Aşkın öyle tatlıdır ki, gönlümü benden aldı. Ona bir can verdim, bana iki bin geldi. 5. Canı nurlu olan sevgili, Hz. İsa gibi gökyüzüne çıktı. Canı karanlık kişiler (kötüler), eşek gibi yeryüzünde geri kaldı. 6. Seni buldum, sana geldim. Gözümü açınca yüzünü gördüm. İsim verdi, deli oldum, aşkın beni sana gönderdi. 7. Seni canımın yolunu açıp geçerken gördüm. Âşıkları seçiyordun. Seçmediklerini yıldırım çarptı (Âşık olmayanlar mahvoldu). 8. Büyük küçük herkes seni sever, seni ister ve senin sözünü söylerler. Yüzün görününce sanki güneş doğar ve bütün âlem nurunla dopdolu olur. 9. Ey insanlar, canı tercih edin ve dünyadan uzaklaşın. Gözünüzü açıp Tanrı nın neler yarattığını görün. 10. Veled gelip size ne istiyorsunuz diyor. O sizinledir, kim akıllı ise Veled i bilmiş ve (böylece sanki) deniz olup incilere kavuşmuştur. Sultan Veled in İbtidâ-nâme sinden Beyitler ve Çevriyazısı Bu óadìåi buyurdı Peyàamber بو حديثى بويردى پيغمرب 1. Úanàı kişi ki dirligin ister قانقىكيشىكه ديرلكك ايسرت Kendüzinden gerek kim evvel öle كندوزندن كرك كم اول اوله 2. Dirligüñ maènisin ölüp bula ديرلكك معنيسن اولوب بوله Ölmedin tìz ölüñ aàuñ göge اوملدن تيز اولك اغك كوكه 3. Kim sizi ay ile güneş öge كم سزى اي ايله كونش اوكه
172 166 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Ol kim öldi ölmesüz ol úaldı اول كم اولدى اوملسز اول قالدى 4. Uçmaàı bu cihànda naúd aldı اومچاغى بو جهانده نقد الدى Kim ölürse bu gün diri ola كم اولرسه بو كون ديرى اوله 5. Ol kim ölmez yarın yavuz ola اول كم اوملز يارن ياوز اوله DünyÀnuñ dirligi geçer úalmaz دنيانك ديرلكى كچر قاملاز 6. Tañrı dan kim diriyse ol ölmez تاكريدن كم ديريسه اول اوملز Kirtü dirlik ölmesüz ölmekdür كرتو ديرلك اوملسز اوملكدر 7. Tañrı birle hemìşe olmaúdur تاكرى برله مهيشه اوملقدر Bu cihàn sevmegin kemişmekdür بو جهان سومكن كمشمكدر 8. èişú odından hemìşe bişmekdür عشق اودندن مهيشه بشمكدر Kendüden yavuzı gidermekdür كندودن ياوزى كدرمكدر 9. Ol kim itmez bunı ne ıraúdur اول كم ايتمز بوىن نه ايراقدر Ölmegün maènisi budur key bil اوملكك معنيسى بودر كى بيل 10. Nefsüñ öldür kim olasın Bismil نفسك اولدر كم اوالسني بسمل feèilàtün mefàèìlün feèilün (fàèilàtün mefàèìlün fàèlün) İbtidâ-nâme Beyitlerinin Düzyazıyla Dil İçi Çevirisi 1-2. Peygamber bu hadisinde, Dirliğini isteyen kişinin hayatın anlamını ölerek bulmak için ölmeden evvel ölmesi gerekir. buyurdu. (İnsan, hayattayken mutlak bir gün öleceğini düşünmeli ve hem dünya hem de âhiret hayatını buna göre değerlendirmelidir.) 3. (Haydi çabuk) ölmeden önce kendinizi (nefsinizi) öldürün ve göğe yükselin de sizi ay ile güneş övsün. 4. Bu şekilde benliğini öldüren kişi, ölümsüz oldu ve cenneti bu dünyada satın aldı. 5. Kim böyle ölürse bugün diri olur; böyle benliğini öldürmeyen ise, yarın (kıyamet günü) kötü olur. 6. Dünya hayatı geçicidir. Tanrı da diri olan (Tanrı nın hayat verdiği) ölmez. 7. Gerçek yaşamak, ölmeden önce ölmektir. Böyle (düşünen ve yaşayan) kişi her zaman Tanrı ile birliktedir. 8. Ayrıca bu dünyayı sevmeyi bırakıp, dâimâ aşk ateşinde pişmek ve sevgili (Tanrı) için yanıp yakılmaktır. 9. Kendindeki kötülüğü gidermek de böyledir; bu şekilde olmayan kişi, ölümsüzlükten uzaktır. 10. İşte ölmenin anlamı budur, bunu iyi bil. Bu, nefsi öldürmek demektir. Sen de nefsini öldür ve tertemiz ol.
173 7. Ünite -XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı: Metinler 167 Nefsi öldürmek, nefsin hoşuna giden güzel şeylerden uzak durmaktır. Nefsin isteklerini yerine getirmeyenler bunun sonucunda dünyayı sevmez, hırs göstermez, inat etmez, hiç öfkelenmez bir hale gelebilirler. Tasavvufta nefis terbiyesi olarak kabul edilen nefsi öldürmek yerine, onun hayra yönlendirilme(nefsin tezkiyesi)si daha makbuldur. Birincisi, huysuz atı, yemini kısıp zayıflatarak ona hâkim olmaya; ikincisi ise, yemini yeteri kadar verip, ancak onu iyi bir eğitim(terbiye)den geçirerek böylece hedefe (güçlü bir atla) daha kısa zamanda varmaya benzer. Sultan Veled in Rebâb-nâme sinden Beyitler ve Çevriyazısı MevlÀnÀ dur evliyà úuùbı bilüñ موالنادر اوليا قطىب بيلك 1. Ne kim ol buyurdısa anı úıluñ نهكم اول بويرديسه اىن قيلك Tañrı dan raómetdür anuñ sözleri تاكريدن رمحتدر انك سوزلرى 2. Körler oúursa açıla gözleri كورلر اوقورسه اچيلهكوزلرى Úanàı kişi kim bu sözden yol vara قانغىكيشىكم بو سوزدن يول واره 3. Tañrı anuñ müzdini baña vire تاكرى انك مزديىن بكا ويره Yoú idi màlum davarum kim virem يوق ايدى مامل داوارمكم ويرم 4. Dostlıàın màl ile bellü gösterem دوستلغن مال ايله بللوكوسرتم MÀl kim Tañrı baña virdi budur مالكم تاكرى بكا ويردى بودر 5. Kim bu màlı isteye ol uãludur كم بو ماىل ايسته يه اول اوصلودر fàèilàtün fàèilàtün fàèilün Rebâb-nâme Beyitlerinin Düzyazıyla Dil İçi Çevirisi 1. Evliyanın kutbu Mevlânâ dır, bilin (ve) o ne buyurduysa onu yapın. 2. O nun sözleri Tanrı dan rahmettir. Körler okursa gözleri açılır. 3. Hangi kişi bu sözden hareket ederek doğru yola giderse, Tanrı onun mükâfâtını bana versin. 4. Belli bir malım mülküm yok ki verip dostluğumu mal ile belli edeyim. 5. Tanrı nın bana verdiği mal budur (ve) bu malı isteyen kişi akıllıdır. HOCA DEHHÂNÎ NİN ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER Dehhânî nin Kasidesi ve Çevriyazısı (Büyük Türk Klâsikleri, C. 1, İstanbul 1985 ten) Sun ey sàúì güle güle bize ol ràó-ı reyóànı صون اى ساقىكوله كوله بزه اول راح رحياىن 1. Ki gül yine bezemişdür bugün ãaón-ı gülistànı كهكل يينه بزمشدر بوكون صحنكلستاىن CemÀl-i ãÿreti Leylì güle mi virdi Mecnÿn dur مجال صورت ليلىكله مى ويردى جمنوندر 2. Ki bülbül göge irürdi bu dem derdinden efàànı كه بلبلكوكه ايرردى بو دم دردندن افغاىن
174 168 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı èaceb degül eger bülbül úılursa naàme-i DÀvÿd عجب دكل اكر بلبل قيلورسه نغمهٴ داود 3. Ki gül üstine dutmışdur sögüd çetr-i SüleymÀnı كه كل استنه دومتشدر سوكود چرت سليماىن Çü Yÿsuf Mıãr şehrinde èazìz oldı gül ü bülbül چو يوسف مصر شهرنده عزيز اولدى كل و بلبل 4. Uş ider gice vü gündüz fiààn çün pìr-i KenèÀnì اوش ايدر كيجه و كوندز فغان چون پري كنعاىن Eger oú urmadıysa gül yine bülbül yüregine اكر اوق اورماديسه كل يينه بلبل يوركنه 5. Niçün úana bulaşupdur ser-à-ser cümle peykànı نيچون قانه بوالشوبدر سراسر مجله پيكاىن Gül-i ãÿrì gül-i sÿsen gül-i nesrìn gül-i raènà كل صورى كل سوسن كل نسرين كل رعنا 6. Bu dördiyle bezenmişdür cihànuñ çàr erkànı بو دروديله بزمنشدر جهانك چار اركاىن Bu dürlü güller isterseñ beúà bààında var iste بو دورىل كللر ايسرتسك بقا باغنده وار ايسته 7. DirìàÀ kim vefà itmez bize bu èàlem-i fànì دريغا كم وفا ايتمز بزه بو عامل فاىن Bu gül devrinde èömrüñi geçürme øàyiè iy ààfil بو كل دورنده عمركى كچورمه ضايع اى غافل 8. Ki gül devri bigi tìzcek geçer bu èömr devrànı كه كل دورى بكى تيزجك كچر بو عمر دوراىن MüdÀm iç bir yañaàı gül nigàr ile gülistànda مدام ايچ بر ياكاغى كل ايله نكار كلستانده 9. Ki úarşuña úıla her dem yañaúlarla gül-efşànì كه قارشوكه قيله هر دم ياكاقلرله كل افشاىن Bu mevsimde gül ü meyle kişi beslemese cànın بو مومسده كل و ميله كشى بسلمه سه جانن.10 äan anı bir úuru gevde ki yoúdur èaúlı vü cànı صان اىن بر قورى كوده كه يوقدر عقلى و جاىن CihÀn cennet olup durur ser-à-ser ger inanmazsañ جهان جنت اولوب سراسر كر اينامنازسك 11. Gözüñ nergis gibi aç gör ki güldür óÿr u àılmànı كوزك نركس كىب اچ كور كه كلدر حور و غلماىن Meger bezm-i şehenşehdür leùàfetde bugün gülşen مكر بزم شهنشهدر لطافتده بوكون كلشن 12. K olupdur bülbül ü úumrı nedìm ü hem òoş-elóànı كاولوبدر بلبل و قمرى ندمي و هم خوش احلاىن ŞehenşÀh-ı felek-rifèat èalà-i dìn ü dünyà çün شهنشاه فلك رفعت عالء دين و دنيا چون.13 Ki úatl itdi èalì bigi cihànda nesl-i MervÀn ı كه قتل ايتدى على بكى جهانده نسل مرواىن èalì-vàrdur eger her kim göre zàhir diler ise على واردر اكر هر كم كوره ظاهر ديلر ايسه.14 èalì gibi göz açup gör cihànda şìr-merdànı على كىب كوز اچوب كور جهانده شري مرداىن
175 7. Ünite -XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı: Metinler 169 SüleymÀn rÿóı şàd oldı ki fitne dìvini bende سليمان روحى شاد اولدى كه فتنه ديويىن بنده 15. Bıraàuban bezemişsin SüleymÀn bigi devrànı برياغوبان بزمشسك سليمان بكى دوراىن EyÀ şàh-ı felek-rifèat ki dàyim baòt ile devlet ايا شاه فلك رفعت كه دامي خبت ايله دولت.16 Úılur dergàhuña secde urur ùopraàa pìşànı قيلور دركاهكه سجده اورر طوپراغه پيشاىن İşidüp aduñı şàhum sefer úıldum bu iúlìme ايشيدوب ادكى شاهم سفر قيلدم بو اقليمه 17. İrişdüm yüzüñi gördüm didim zì-vech-i nÿrànì ايرشدم يوزكى كوردم ديدم ذى وجه نوراىن Hemìşe tà bu mevsimde cemàl-i ùalèati günüñ مهيشه تا بو مومسده مجال طلعت كونك 18. Senüñ yüzüñ bigi şàhà bezemez bàà u bostànı سنك يوزك بكى شاها بزه مز باغ و بوستاىن SeòÀvetde şecàèatde daòı aduñ işidürdüm سخاوتده شجاعتده دخى ادك ايشيدردم 19. Seni Óaú müstedàm itsün seversiñ dìni ìmànı سىن حق مستدام ايتسن سورسني ديىن امياىن Mürüvvetde ne kim vardur benüm óaúúumda úılduñ sen مروتده نه كم واردر بنم حقمده قيلدك سن 20. VefÀnuñ maèdeni oldun seòànuñ luùf ile kànı وفانك معدىن اولدك سخانك لطف ايله كاىن Yüz urup ùapuña geldi icàzet vir aña şàhà يوز اوروب طاپوكه كلدى اجازت وير اكا شاها 21. Ki yine devletüñde ben görem mülk-i ÒorÀsÀnı كه يينه دولتكده بن كورم ملك خراساىن Bi-óamdillÀh ki medóüñ eyde bugün meclis içinde حبمد اهلل كه مدحك ايده بوكون جملس ايچنده.22 DehÀnından dür-i maènì döker söziyle DehhÀnì دهانندن در معىن دوكر سوزيله دهاىن Yiri durur úulaàunda dutasın sözümüñ dürrin يريى دورر قوالغكده دوتاسني سوزمك درن 23. Ki ol dürden òacàletde úalupdur dürr-i èummànì كه اول دردن خجالتده قالوبدر در عماىن Dilegüm bu-durur senden bu dördi ãaúlaàıl muókem ديلكم بو دورر سندن بو دوردى صاقاللغل حمكم.24 Hemìşe dìn ile èadli şecàèatla òoş iósànı مهيشه دين ايله عدىل شجاعتله خوش احساىن Diri oldukça ben úulın işidesin eyà şàhum ديرى اولدقجه بن قولك ايشيده سك ايا شاهم.25 Senüñ medóüñle dolduram nice defterle dìvànı سنك مدحكله دولدرم نيجه دفرتله ديواىن KemÀl-i devletüñ güni bezesün bàà-ı dünyàyı كمال دولتك كوىن بزه سن باغ دنياىي.26 Daòı noúãàn óazànından İlÀhum ãaúlasun anı دخى نقصان حزانندن اهلم صاقالسن اىن mefàèìlün mefàèìlün mefàèìlün mefàèìlün
176 170 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı 3 Sun ey sàúì güle güle bize ol ràó-ı reyóànı / Ki gül yine bezemişdür bugün ãaón-ı gülistànı beytinin kafiyesi hakkında bilgi veriniz. Kasidenin Düzyazıyla Dil İçi Çevirisi 1. Ey sâkî! Bize gülerek o fesleğen (=güzel) kokulu şarâbı sun; çünkü gül, bugün gül bahçesini yine süslemiştir. 2. Leylâ, yüz güzelliğini güle mi verdi? (O yüzden) Bülbül şimdi Mecnûn (gibi) olup derdinden feryâdını gökyüzüne ulaştırdı. 3. Eğer bülbül Hz. Dâvûd (peygamber) gibi nağmeler çıkarırsa şaşılmamalı, zira söğüt, Süleymân ın çadırı (gibi) gülün üstünü kaplamıştır. Söğüt ağacı, gülün üzerine kapandığından dolayı bülbül sesini duyurmak için feryat eder. 4. Gül, Hz. Yûsuf gibi Mısır şehrinde azîz olunca, bülbül, Kenan ın pîri (Hz. Ya kûb) gibi gece gündüz inler. 5. Eğer gül, bülbülün kalbine ok atmadıysa (diken sokmadıysa), niçin temreni baştanbaşa kana bulaşmıştır? 6. Kırmızı gül, zanbak (mor gül), yaban gülü (penbe gül), sarı ve kırmızı gül. İşte dünyanın dört yanı bu dört çeşit gülle süslenmiştir (bezenmiştir). 7. Eğer istiyorsan, ölümsüzlük bahçesinde bu türlü güller var, sen onlardan iste; ancak ne yazık ki bu ölümlü dünyâ bize vefâ kılmaz. 8. Ey gâfil! Bu gül devrinde (gençlik döneminde) ömrünü boş yere ge çirme; çünkü bu hayât gül zamanı gibi çabuk geçer. 9. Gül bahçesinde bir gül yanaklı güzelle dâimâ iç de o sevgili her an karşında (âdetâ) yanaklar(ıy)la güller saçsın. Beyitte müdam kelimesi şa rap anlamına da gelecek şekilde tevriyeli olarak kullanılmıştır. 10. Bu mevsimde insan canını gül (güzel) ve şarapla beslemezse, onu, aklı ve canı olmayan bir kuru gövde say. 11. Dünya baştanbaşa cennet gibi olmuştur; eğer inanmazsan gözünü nergis gibi aç da o huri ve gılmanların gül olduğunu gör. Dünya, cennete benzetilince güller de huri ve gılman olarak düşünülmektedir. 12. Bugün gül bahçesi güzellikte sanki şâhlarşâhının meclisidir; kumru ve bülbül de onun nedîmi ve şarkıcısıdır. 13. Gökler gibi yüce olan şâhlarşâhı, dinin ve dünyanın yücesi (olan Alâeddîn) artık Mervân neslini Hz. Ali gibi (kahraman bir şekilde) ortadan kaldırdı. Mervân (öl. 685), Muaviye (d. 602/öl. 680) tarafından Medine ye atanmış bir validir. Muaviye nin halifelikten çekilmesinden sonra Emevîlerin dördüncü halifesi olmuştur(684). Mervan ın babası El-Hakem, Hz. Muhammed in en büyük düşmanlarından biriydi. Mekke fethedilince müslüman olan Hakem, Peygamber i taklit etmeye kalkıp kendisine de Kur an ayetleri gibi vahiy geldiğini iddia edince Taif e sürgün edilmiştir. 14. Kim dünyada Hz. Ali gibi (kahraman) birini görmek isterse, gözünü açıp Ali gibi (olan) yiğitlerin arslanını, yiğitler yiğidi kahramanı görsün. 15. Süleyman ın ruhu şâd oldu, zîrâ fitne devini bağlayarak Sü leyman gibi (Hz Süleyman ın yaptığı gibi) dünyâyı süslemişsin. 16. Ey felek derecesinde yüce olan şâh, baht ve devlet dâima senin der gâhına alınlarını toprağa koyarak secde ederler (Baht ve devlet sana muhtaçtır.). 17. Şâhım şanını duyup yola düştüm, bu memlekete geldim; yüzünü gördüm, ne güzel nûrânî yüz dedim.
177 7. Ünite -XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı: Metinler Ey padişah, güneşin doğuşunun güzelliği, bu mevsimde bağ ve bostanı senin yüzünün süslediği kadar süsleyemez. 19. Cömertlikte ve cesurlukta şanını duyurdum; sen dini ve imanı seversin (bundan dolayı) Allah seni tahtında devamlı kılsın. 20. Ne kadar iyilik varsa sen benim için yaptın, zaten sen vefânın ocağı, cömertlik ve iyiliğin de kaynağısın. 21. Yüzümü sana tutarak huzuruna geldim; ey şâh ona (bana) izin ver de yine senin sâyende Horasan ülkesini göreyim. 22. Allah a şükür bugün Dehhânî mecliste senden bahs edip seni överek sözleriyle hikmet incileri dökmektedir. 23. Sözümün incisini kulağında tut, yeridir, zîrâ Ummân incisi bile o inciden utanır. Umman, Maskat tan Umman a kadar uzanan güney Arabis tan kıyılarına verilen addır. Aden den çıkan inci de en meşhur incidir. İşte benim sözlerim o inci ile -güzellikte ve değerde- karşılaştırılırsa Umman incisi utanır. 24. Senden dileğim, din, adâlet, cesâret ve iyilik yapmak gibi dört önemli şeyi sağlam bir şekilde korumandır. 25. Ey pâdişâhım, ben yaşadıkça bu kulunun senin öv günle birçok defter ve dîvân doldurduğumu duyacaksın. 26. Senin devletinin güneşi dünyânın bağını süslesin ve Allah ım onu yokluk sonbaharından saklasın. Dehhânî nin Bir Gazeli ve Çevriyazısı (Büyük Türk Klâsikleri, C.1, İstanbul 1985 ten) BahÀr irişdi vü úıldı cihànı nÿrànì هبار ايريشدى و قيلدى جهاىن نوراىن 1. Gelüñ teferrüc idelüm gül ü gülistànı كلك تفرج ايدمل كل و كلستاىن èaceb mi siór oúıyup seóer yili ürdi عجب مى سحر اوقيوب سحر ييلى اوردى 2. Ki cennet itdi gül-i terle bàà u bÿstànı كه جنت ايتدى كل ترله باغ و بوستاىن Úadeó elümde vü sàúì nedìm ü úarşuma gül قدح املده و ساقى ندمي و قارمشه كل 3. sulùànì Disün óasÿd görüben õì-èayş-ı ديسون حسود كوروبن ذى عيش سلطاىن Geçürme furãatı boynuñ egüp benefşe gibi كچرمه فرصىت بوينك اكوب بنفشه كىب 4. Ki gül bigi geçer uş tìz èömr devrànı كه كل بكى كچر اوش تيز عمر دوراىن Süci yirüñ úanıdur yir yutmadın sen iç سجى يريك قانيدر يري يومتادن سن ايچ 5. Bu gül deminde ki ÚÀrÿn-ı muóteşem úanı بو كل دمنده كه قارون حمتشم قاىن
178 172 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Çü èömr bàúì degüldür gül ü şaràb ile òoş چو عمر باقى دكلركل و شراب ايله خوش 6. Bu bàúì èömrüñi sür tà ki èömrdür fànì بو باقى عمركى سر تاكه عمردر فاىن Niçe nedìm ü niçe dost didi úumrı bigi نيچه ندمي و نيچه دوست ديدى قمرى بكى 7. YÀrinden ayru düşelden bu resme DehhÀnì يارندن ايرو دوشلدن بو رمسه دهاىن mefàèilün feèilàtün mefàèilün feèilün Gazelin Düzyazıyla Dil İçi Çevirisi 1. Bahar geldi ve dünyayı aydınlattı (nurlandırdı); artık gelin (de) gül ve gülbahçesini (gezip) dolaşalım. 2. Acabâ sabah yeli nasıl (bir) sihir okuyarak esti de bağ ve bostanı taze güllerle cennet haline getirmiştir? 3. Kıskanç olan kimse (beni) kadeh elimde, sâkî yanımda (nedîm), gül (ise) karşımda görünce (bu hale) sultanlara yaraşır ne güzel bir yaşama desin. 4. Menekşe gibi boynunu büküp fırsatı kaçırma; zîrâ gül gibi bu hayatın zamanı çabuk geçer. 5. Şarap yerin kanıdır, bu gül mevsiminde onu yer yutmadan sen iç. 6. Ömür (dünya hayatı) ebedî değildir. Bundan dolayı kalan ömrünü gül ve şarap ile hoş bir şekilde geçir. 7. Dehhânî, sevdiğinden ayrı düştüğünden beri hep arkadaş ve dost dedi(yani kumrunun sürekli ku, ku çekmesi gibi onları dilinden düşürmedi).
179 7. Ünite -XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı: Metinler 173 Kendimizi Sınayalım 1-2. sorular aşağıdaki beyite göre yanıtlanacaktır. اوصك وارايسه اى غافل الدامناغل زهنار ماله شول نسنه يه كه سن قويوب كيدرسني اول كريو قاله 1. Yukarıdaki beyitin kafiyesi aşağıdakilerden hangisinde doğru olarak verilmiştir? a. mürdef kafiye b. mücerred kafiye c. müesses kafiye d. müreddef kafiye e. mukayyed kafiye 2. Yukarıdaki beytin vezni aşağıdakilerden hangisidir? a. mef èūlü fāèilātün mef èūlü fāèilātün a. müstef èilün müstef èilün müstef èilün müstef èilün c. müfteèilün müfteèilün müfteèilün müfteèilün d. mef èūlü mefāèìlü mefāèìlü feèūlün e. fāèilātün fāèilātün fāèilātün fāèilün 3-4. sorular aşağıdaki beyite göre yanıtlanacaktır. ماهست منيدامن خورشيد رخت يانه بو ايريلق اودينه نيجه جكرم يانه 3. Yukarıdaki beyitteki ايريلق اودينه ifadesinde bulunan edebî san at aşağıdakilerden hangisidir? a. teşbîh-i mufassal b. teşbîh-i belîğ c. teşbîh-i mücmel d. tenâsüb e. isti âre 4. Yukarıdaki beyitte benzeyen ve kendisine benzetilen varlıklar aşağıdakilerden hangisinde doğru olarak verilmiştir? Benzeyen Kendisine Benzetilen.a خورشيد منيدامن رخ خورشيد-ماه.b ايريلق اودينه جكرم.c.d جكرم ماهست.e رخ خورشيد-ماه 5-7. sorular aşağıdaki beyite göre yanıtlanacaktır. متاشاچون بروكلكمكوره سني نتهكوزم ياشى ايرماق و چايدر 5. Yukarıdaki beytin vezni aşağıdakilerden hangisidir? a. mütefāèilün feèūlün mütefāèilün feèūlün b. mefāèilün fāèilün mefāèilün fāèilün c. mefāèilün feèilātün mefāèilün feèilün d. mefāèilün mefāèilün feèūlün e. feèilātün feèilātün feèilātün feèilün 6. Yukarıdaki beyitte aşağıdaki sanatlardan hangisi vardır? a. iştikâk b. tevriye c. tezâd d. cinâs e. teşbîh كوزم ياشى ايرماق و 7. Yukarıdaki beytin ikinci mısra ındaki bulun- ifadesinde aşağıdaki edebî sanatlardan hangisi چايدر maktadır? a. mübâlağa b. istihdâm c. tezâd d. tevriye e. îcâz soruları aşağıdaki beyite göre yanıtlayınız. Ḳara ḳaşlar ḳara gözler cānum aldı cānum aldı Müsülmānlar nedür bu kim baña geldi baña geldi 8. Yukarıdaki beytin vezni aşağıdakilerden hangisidir? a. mefāèìlün feèilātün mefāèìlün feèilātün b. mefāèìlün mefāèìlün mefāèìlün mefāèìlün c. mef èūlü mefāèìlü mefāèìlü feèūlün d. mefèūlü fāèilātü mefāèìlü fāèilün e. mefāèilün mefāèilün mefāèilün mefāèilün 9. Yukarıdaki beytin birinci mısra ında aşağıdaki edebî san atlardan hangisi bulunmaktadır? a. teşbîh b. açık isti âre c. kapalı isti âre d. teşhîs e. tevriye
180 174 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı 10. soruyu aşağıdaki beyite göre yanıtlayınız. عجب مى سحر اوقيوب سحر ييلى اوردى كه جنت ايتدى كل ترله باغ و بوستاىن 10. Yukarıdaki beyitte anlatılan konu aşağıdakilerden hangisidir? a. bağ ve bostanın cennet gibi olması b. Seher yelinin sihr okuması c. gülün terlemesi d. gülbahçesinde sabahleyin seher yelinin esmesi ve güllerin açılması e. seher yelinin ürmesi Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı 1. a Yanıtınız yanlış ise Mevlânâ nın Türkçe Beyitlerinden Örnekler konusunu yeniden gözden geçiriniz. 2. c Yanıtınız yanlış ise Mevlânâ nın Türkçe Beyitlerinden Örnekler konusunu yeniden gözden geçiriniz. 3. b Yanıtınız yanlış ise Mevlânâ nın Farsça-Türkçe Mülemmâ Beyitlerinden Örnekler konusunu yeniden gözden geçiriniz. 4. e Yanıtınız yanlış ise Mevlânâ nın Farsça-Türkçe Mülemmâ Beyitlerinden Örnekler konusunu yeniden gözden geçiriniz. 5. d Yanıtınız yanlış ise Sultân Veled in Bir Gazeli ve Çevriyazısı, Gazelin Düzyazıyla Dil İçi Çevirisi konusunu yeniden gözden geçiriniz. 6. e Yanıtınız yanlış ise Sultân Veled in Bir Gazeli ve Çevriyazısı, Gazelin Düzyazıyla Dil İçi Çevirisi konusunu yeniden gözden geçiriniz. 7. a Yanıtınız yanlış ise Sultân Veled in Bir Gazeli ve Çevriyazısı, Gazelin Düzyazıyla Dil İçi Çevirisi konusunu yeniden gözden geçiriniz. 8. b Yanıtınız yanlış ise Örnek 5: Sultân Veled in Bir Gazeli ve Çevriyazısı, Gazelin Düzyazıyla Dil İçi Çevirisi konusunu yeniden gözden geçiriniz. 9. c Yanıtınız yanlış ise Örnek 5: Sultân Veled in Bir Gazeli ve Çevriyazısı, Gazelin Düzyazıyla Dil İçi Çevirisi konusunu yeniden gözden geçiriniz. 10. d Yanıtınız yanlış ise Dehhânî nin Bir Gazeli ve Çevriyazısı konusunu yeniden gözden geçiriniz.
181 7. Ünite -XII-XIII. Yüzyıllar Batı Türk Edebiyatı: Metinler 175 Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Sıra Sizde 1 Uããuñ var-ısa iy ààfil aldanmaàıl zinhâr màla Şol nesneye ki sen úoyup gidersin ol girü úala beyitinde şair, dünyaya ait bütün güzelliklerin ve dünya hayatının geçici olduğunu, akıllı olan kişilerin bu gerçeği unutmamaları gerektiğini belirtmektedir. Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar Büyük Türk Klâsikleri (1985). C.1, İstanbul. Mazıoğlu, H. (2009), Eski Türk Edebiyatı Makaleleri, Ankara. Mansuroğlu, M. (1958). Sultan Veled in Türkçe Manzumeleri, İstanbul. Onan, N. H. (1991). İzahlı Divan Şiiri Antolojisi, İstanbul. Sıra Sizde 2 Senüñ yüzüñ güneşdür yoúsa aydur Cânum aldı gözüñ daúı ne aydur beytinde şair, muhatabın (sevilenin) güzellik unsurlarından yüzü ve gamzesi (imalı yan bakış) üzerinde durmaktadır. Sıra Sizde 3 Sun ey sâkî güle güle bize ol râh-ı reyhânı Ki gül yine bezemişdür bugün sahn-ı gülistânı beytinin kafiyesi; reyhânı-gülistânı kelimelerindeki ân harflerinden meydana gelen mürdef kafiyedir.
VIII-IX. YÜZYILLAR TÜRK EDEBİYATI EDB201U
VIII-IX. YÜZYILLAR TÜRK EDEBİYATI EDB201U 0 KISA ÖZET DİKKAT Burada ilk 4 sahife gösterilmektedir. Özetin tamamı için sipariş veriniz www.kolayaof.com 1 1. ÜNİTE -Göktürk ve Uygur Dönemi Türk Edebiyatı
Hazırlayan Muhammed ARTUNÇ 6.SINIF SOSYAL BİLGİER
Hazırlayan Muhammed ARTUNÇ 6.SINIF SOSYAL BİLGİER SOSYAL BİLGİLER KONU:ORTA ASYA TÜRK DEVLETLERİ (Büyük)Asya Hun Devleti (Köktürk) Göktürk Devleti 2.Göktürk (Kutluk) Devleti Uygur Devleti Hunlar önceleri
T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3275 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2138 HAVACILIK EMNİYETİ
T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3275 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2138 HAVACILIK EMNİYETİ Yazarlar Doç.Dr. Ender GEREDE (Ünite 1, 5, 7, 8) Yrd.Doç.Dr. Uğur TURHAN (Ünite 2) Dr. Eyüp Bayram ŞEKERLİ
GÖKTÜRK HARFLİ YAZITLARDA gali EKİ ÜZERİNE
GÖKTÜRK HARFLİ YAZITLARDA gali EKİ ÜZERİNE Özcan TABAKLAR* ÖZET Bugün Türkiye Türkçesinde -dan beri anlamıyla kullanılan Alı zarf-fiil eki, Eski Türkçede gali şeklinde karşımıza çıkar. Göktürk harfli yazıtlarda
Feryal KORKMAZ. Feryal KORKMAZ/ Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi Cilt/Sayı: XLVIII
152 RUNİK HARFLİ TÜRK YAZITLARINDA ij ÜNSÜZÜ ÜZERİNE ij CONSANANT IN THE TURKISH SCRIPT WITH RUNIC ALPHABET Feryal KORKMAZ ÖZET Türk Dilinin ilk yazılı metinleri runik alfabe ile yazılmıştır. Bu çalışmada,
ÜNİTE TÜRK DİLİ - I İÇİNDEKİLER HEDEFLER TÜRKÇENİN KİMLİK BİLGİLERİ
HEDEFLER İÇİNDEKİLER TÜRKÇENİN KİMLİK BİLGİLERİ Türk Dilinin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri Türk Dilinin Gelişmesi ve Tarihî Devreleri TÜRK DİLİ - I Bu üniteyi çalıştıktan sonra; Türk dilinin dünya dilleri
Türk Eğitim Tarihi. 2. Türklerin İslam Öncesi Eğitimlerinin Temel Özellikleri. Dr.
Türk Eğitim Tarihi 2. Türklerin İslam Öncesi Eğitimlerinin Temel Özellikleri Dr. Ali GURBETOĞLU www.agurbetoglu.com [email protected] 1. Türklerin İslam Öncesi Eğitimlerinin Temel Özellikleri İslam
Yrd. Doç. Dr. Ali GURBETOĞLU İstanbul Ticaret Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi
Türk Eğitim Tarihi Yrd. Doç. Dr. Ali GURBETOĞLU İstanbul Ticaret Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi İslam Öncesi Türklerde Eğitimin Temel Özellikleri 2 Yaşam biçimi eğitimi etkiler mi? Çocuklar ve gençlerin
İSLAM UYGARLIĞI ÇEVRESINDE GELIŞEN TÜRK EDEBIYATI. XIII - XIV yy. Olay Çevresinde Gelişen Metinler
İSLAM UYGARLIĞI ÇEVRESINDE GELIŞEN TÜRK EDEBIYATI XIII - XIV yy. Olay Çevresinde Gelişen Metinler OLAY ÇEVRESINDE GELIŞEN EDEBI METINLER Oğuz Türkçesinin Anadolu daki ilk ürünleri Anadolu Selçuklu Devleti
2014 2015 DERS YILI MEV KOLEJİ ÖZEL ANKARA ANADOLU LİSESİ VE FEN LİSESİ 10. SINIFLAR TÜRK EDEBİYATI DERSİ YARIYIL ÖDEVİ
2014 2015 DERS YILI MEV KOLEJİ ÖZEL ANKARA ANADOLU LİSESİ VE FEN LİSESİ 10. SINIFLAR TÜRK EDEBİYATI DERSİ YARIYIL ÖDEVİ 1. Alp Er Tunga öldi mü Issız ajun kaldı mu Ödlek öçin aldı mu Emdi yürek yırtılur
İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı
İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı Türk edebiyatı İslamiyet öncesi Türk edebiyatı ya da Destan dönemi Türk edebiyatı, Türklerin İslamiyet'i kabulünden önceki dönemlerde oluşturdukları edebiyata verilen isimdir.[1]
Türk Eğitim Tarihi. 1. Türklerin İslam Öncesi Eğitimlerinin Temel Özellikleri. Yrd. Doç. Dr.
Türk Eğitim Tarihi 1. Türklerin İslam Öncesi Eğitimlerinin Temel Özellikleri Yrd. Doç. Dr. Ali GURBETOĞLU www.agurbetoglu.com [email protected] 1. Türklerin İslam Öncesi Eğitimlerinin Temel Özellikleri
ZAMANA HÜKÜMDAR OLMAK
ZAMANA HÜKÜMDAR OLMAK Yard.Doç.Dr. Nadir İLHAN * Bilindiği gibi hükümdarlık; hâkimiyet sahibi olmak, bir ülkenin, devletin, bir imparatorluğun yönetimini elinde bulundurmaktır. Zamana hükümdar olmak ise
KÖL TİGİN VE BİLGE KAĞAN YAZITLARININ METİNLERİNDE ÜNLÜLERİN YAZIMIYLA İLGİLİ KARŞILAŞILAN FARKLILIKLAR
KÖL TİGİN VE BİLGE KAĞAN YAZITLARININ METİNLERİNDE ÜNLÜLERİN YAZIMIYLA İLGİLİ KARŞILAŞILAN FARKLILIKLAR Özet Köl Tigin yazıtının güney ve doğu yüzlerindeki metnin önemli bir kısmı, Bilge Kağan yazıtının
Kazak Hanlığı nın kuruluşunun 550. yılı dolayısıyla Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümümüzce düzenlenen Kazak
Kazak Hanlığı nın kuruluşunun 550. yılı dolayısıyla Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümümüzce düzenlenen Kazak Hanlığı ve Kazakistan konulu bu toplantıda Kısaca Kazak
DR. NURŞAT BİÇER İN TÜRKÇE ÖĞRETĠMĠ TARĠHĠ ADLI ESERĠ ÜZERİNE
POLATCAN, F. (2017). Dr. Nurşat Biçer in Türkçe Öğretimi Tarihi Adlı Eseri Üzerine. Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi, 6(4), 2890-2894. DR. NURŞAT BİÇER İN TÜRKÇE ÖĞRETĠMĠ TARĠHĠ ADLI
Fikret Yıldırım, Irk Bitig ve Orhon Yazılı Metinlerin Dili, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2017, 399 s.
Şahin, Can Cüneyt (201). Fikret Yıldırım, Irk Bitig ve Orhon Yazılı Metinlerin Dili, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2017, 399 s., Uluslararası Uygur Araştırmaları Dergisi, Sayı: 2018/12, s. 226-230.
Türklerin Anayurdu ve Göçler Video Ders Anlatımı
Türklerin Anayurdu ve Göçler Video Ders Anlatımı III. ÜNİTE TÜRKLERİN TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞI VE İLK TÜRK DEVLETLERİ ( BAŞLANGIÇTAN X. YÜZYILA KADAR ) A- TÜRKLERİN TARİH SAHNESİNE ÇIKIŞI I-Türk Adının Anlamı
TÜRK EDEBİYATININ DÖNEMLERİ
TÜRK EDEBİYATININ DÖNEMLERİ İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı Sözlü Dönem Yazılı Dönem İslamî Dönem Türk Edebiyatı Geçiş Dönemi Divan Edebiyatı Halk Edebiyatı Batı etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı Tanzimat
İSLÂMİYET ETKİSİNDE GELİŞEN TÜRK EDEBİYATI İSLÂMİ İLK ESERLER SORU PROĞRAMI AHMET ARSLAN
İSLÂMİYET ETKİSİNDE GELİŞEN TÜRK EDEBİYATI İSLÂMİ İLK ESERLER SORU PROĞRAMI AHMET ARSLAN 1) XI. Yüzyıl dil ürünlerinden olan bu eserin değeri, yalnızca Türk dilinin sözcüklerini toplamak, kurallarını ve
ORTA ASYA TÜRK TARİHİ-I 6.ders. Dr. İsmail BAYTAK. İlk Türk Devletleri KÖKTÜRK DEVLET
ORTA ASYA TÜRK TARİHİ-I 6.ders Dr. İsmail BAYTAK İlk Türk Devletleri KÖKTÜRK DEVLET I. GÖKTÜRK DEVLETİ (552-630) Asya Hun Devleti nden sonra Orta Asya da kurulan ikinci büyük Türk devletidir. Bumin Kağan
İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK TARİHİ TEST
İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK TARİHİ TEST TANER ÖZDEMİR DETAY TARİHÇİ TÜRK TELEKOM NURETTİN TOPÇU SOSYAL BİLİMLER LİSESİ TARİH ÖĞRETMENİ İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK TARİHİ TEST 1 1) Türklerin Anadolu ya gelmeden önce
SAKARYA ÜNİVERSİTESİ. Hafta 7
SAKARYA ÜNİVERSİTESİ TÜRK DİLİ I Hafta 7 Okutman Engin ÖMEROĞLU Bu ders içeriğinin basım, yayım ve satış hakları Sakarya Üniversitesi ne aittir. "Uzaktan Öğretim" tekniğine uygun olarak hazırlanan bu ders
Zirve 9. Sınıf Dil ve Anlatım
Zirve 9. Sınıf Dil ve Anlatım İLETİŞİM, DİL VE KÜLTÜR 1. İletişim 2. İnsan, İletişim ve Dil 3. Dil Kültür İlişkisi DİLLERİN SINIFLANDIRILMASI VE TÜRKÇENİN DÜNYA DİLLERİ ARASINDAKİ YERİ 1. Dillerin Sınıflandırılması
İnci. Hoca GEÇİŞ DÖNEMİ ESERLERİ (İLK İSLAMİ ESERLER)
İnci GEÇİŞ DÖNEMİ ESERLERİ (İLK İSLAMİ ESERLER) Hoca ESERLERİN ORTAK ÖZELİKLERİ Hem İslâmiyet öncesi kültürü hem de İslâmî kültür iç içedir. Aruzla hece, beyitler dörtlük birlikte kullanılmıştır. Eserler
Dil Araştırmaları Sayı: 13 Güz 2013, 188-193 ss.
Dil Araştırmaları Sayı: 13 Güz 2013, 188-193 ss. Eski Türk Yazıtları nın Kelime Hazinesi ve Bazı Okuma Sorunları Ölmez, Mehmet (2012), Orhon - Uygur Hanlığı Dönemi Moğolistan daki Eski Türk Yazıtları (Metin
DOÇ. DR. SERKAN ŞEN İN ESKİ UYGUR TÜRKÇESİ DERSLERİ ADLI ESERİ ÜZERİNE
DOÇ. DR. SERKAN ŞEN İN ESKİ UYGUR TÜRKÇESİ DERSLERİ ADLI ESERİ ÜZERİNE Kuban SEÇKİN 1. Doç. Dr. Serkan Şen in Öz Geçmişi 09.04.1976 Samsun doğumlu olan Şen, Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili
ESKİ TÜRK EDEBİYATI TARİHİ- 14.YÜZYIL TEMSİLCİLERİ
ESKİ TÜRK EDEBİYATI TARİHİ- 14.YÜZYIL TEMSİLCİLERİ a. 14.Yüzyıl Orta Asya Sahası Türk Edebiyatı ( Harezm Sahası ve Kıpçak Sahası ) b. 14.Yüzyılda Doğu Türkçesi ile Yazılmış Yazarı Bilinmeyen Eserler c.
kpss Önce biz sorduk 50 Soruda SORU Güncellenmiş Yeni Baskı ÖABT TÜRK DİLİ EDEBİYATI Tamamı Çözümlü ÇIKMIŞ SORULAR
Önce biz sorduk kpss 2 0 1 8 50 Soruda 30 SORU Güncellenmiş Yeni Baskı 2013 2014 2015 2016 2017 ÖABT TÜRK DİLİ ve EDEBİYATI Tamamı Çözümlü ÇIKMIŞ SORULAR Komisyon ÖABT TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI TAMAMI ÇÖZÜMLÜ
10.SINIF TÜRK EDEBİYATI DERSİ KURS KAZANIMLARI VE TESTLERİ
EKİM AY HAFTA DERS SAATİ KONU ADI KAZANIMLAR TEST NO TEST ADI 1 EDEBİYAT TARİHİ / TÜRK EDEBİYATININ DÖNEMLERE AYRILMASINDAKİ ÖLÇÜTLER 1.Edebiyat tarihinin uygarlık tarihi içindeki yerini.edebiyat tarihinin
tamamı çözümlü tarih serkan aksoy
kpss soru bankası tamamı çözümlü tarih serkan aksoy ÖN SÖZ Bu kitap, Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) Genel Kültür Testinde önemli bir yeri olan Tarih bölümündeki 30 soruyu uygun bir süre zarfında ve
ŞAMANİZM DR. SÜHEYLA SARITAŞ 2
DR. SÜHEYLA SARITAŞ 1 ŞAMANİZM Şamanizmin tanımında bilim adamlarının farklı görüşlere sahip olduğu görülmektedir. Kimi bilim adamı şamanizmi bir din olarak kabul etse de, kimisi bir kült olarak kabul
ORTA ASYA TÜRK TARİHİ-I 7.ders. Dr. İsmail BAYTAK. İlk Türk Devletleri II. KÖKTÜRK DEVLETİ
ORTA ASYA TÜRK TARİHİ-I 7.ders Dr. İsmail BAYTAK İlk Türk Devletleri II. KÖKTÜRK DEVLETİ KÜRŞAD İSYANI Türkler I.Köktürk Devleti nin yıkılışından 50 yıl süreyle Çin esaretinde yaşamışlardır. Tekrar bağımsızlıklarını
ORTA ASYA TÜRK TARİHİ PDF
ORTA ASYA TÜRK TARİHİ PDF Orta Asya Tarihi adlı eser Anadolu Üniversitesinin ders kitabıdır ve Ahmet Taşağıl gibi birçok değerli isim tarafından kaleme alınmıştır. PDF formatını bu adresten indirebilirsiniz.
ORHON YAZITLARI NDA BOL- VE ER- FİİLLERİ ÜZERİNE
ORHON YAZITLARI NDA BOL- VE ER- FİİLLERİ ÜZERİNE Yard. Doç. Dr. Adnan R. KARABEYOĞLU * ÖZ: bol- ve er- fiillerinin varlıkların zaman ve mekânda bulunmasını, ortaya çıkmasını bildirmek bakımından gösterdikleri
Türkçe dönemleri ve Türk yazı dilinin tarihi gelişimiyle birlikte Türkçenin değişim çizgisini takip edeceğiz.
ÖZET : Bu bölümde, Türk dilinin tarihi dönemlerinden Orta Türkçe, Yeni Türkçe ve Modern Türkçe dönemleri ve Türk yazı dilinin tarihi gelişimiyle birlikte Türkçenin değişim çizgisini takip edeceğiz. TÜRK
ARDAHAN ÜNİVERSİTESİ İNSANİ BİLİMLER VE EDEBİYAT FAKÜLTESİ ÇAĞDAŞ TÜRK LEHÇELERİ VE EDEBİYATLARI BÖLÜMÜ DÖRT YILLIK-SEKİZ YARIYILLIK DERS PROGRAMI
ARDAHAN ÜNİVERSİTESİ İNSANİ BİLİMLER VE EDEBİYAT FAKÜLTESİ ÇAĞDAŞ TÜRK LEHÇELERİ VE EDEBİYATLARI BÖLÜMÜ DÖRT YILLIK-SEKİZ YARIYILLIK DERS PROGRAMI ZORUNLU DERSLER BİRİNCİ YIL BİRİNCİ YARIYIL 1 YDİ 101
Orhon Yazıtlarında Geçen t(e)ŋri töp(ü)sinte tut(u)p yüg(e)rü kötürm(i)ş İbaresi Üzerine
Orhon Yazıtlarında Geçen t(e)ŋri töp(ü)sinte tut(u)p yüg(e)rü kötürm(i)ş İbaresi Üzerine On Expression t(e)ŋri töp(ü)sinte tut(u)p yüg(e)rü kötürm(i)ş In The Orkhon Inscriptions Salih DEMİRBİLEK *, Aralık
İÇİNDEKİLER. Birinci Bölüm ÖABT Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Konu Anlatımlı Soru Bankası ESKİ TÜRK DİLİ VE LEHÇELERİ...
İÇİNDEKİLER Birinci Bölüm... 7 ESKİ TÜRK DİLİ VE LEHÇELERİ... 8 Türk Dillerinin Sınıflandırılması... 14 Türk Dillerinin Ses Denklikleri Bakımından Sınıflandırılması... 16 Altay Dilleri Teorisini Kabul
/uzmankariyer /uzmankariyer /uzmankariyer
Eser Adı TEKNO Tarih Yaprak Test Alt Başlık KPSS HAZIRLIK Yazar Murat TOGAN Bilimsel Redaksiyon Bülent TUNCER Redaksiyon uzmankariyer - Redaksiyon Birimi Kapak Tasarımı uzmankariyer - Grafik & Tasarım
Orhon Yazıtlarının Bulunuşundan 120 Yıl Sonra Türklük Bilimi ve 21. Yüzyıl konulu 3. Uluslararası Türkiyat Araştırmaları Sempozyumu
Orhon Yazıtlarının Bulunuşundan 120 Yıl Sonra Türklük Bilimi ve 21. Yüzyıl konulu 3. Uluslararası Türkiyat Araştırmaları Sempozyumu Mikail CENGİZ, Tevfik Orçun ÖZGÜN, Gülhan YAMAN Prof.Dr. Muharrem Ergin'in,
ORHUN YAZITLARI NDA BOYLARI BİR ARAYA GETİRME ÇABALARI
ORHUN YAZITLARI NDA BOYLARI BİR ARAYA GETİRME ÇABALARI Öz Osman MERT Kürşad Çağrı BOZKIRLI Türklerin yaşadığı engin coğrafya, bir taraftan Türk boylarının özgür karakterini şekillendirirken, diğer taraftan
DERS PLANI DEĞİŞİKLİK SEBEBİNİ İLGİLİ SÜTUNDA İŞARETLEYİNİZ "X" 1.YARIYIL 1.YARIYIL 2.YARIYIL 2.YARIYIL. Kodu Adı Z/S T+U AKTS Birleşti
2011-2012 DERS PLANI DEĞİŞİKLİK SEBEBİNİ İLGİLİ SÜTUNDA İŞARETLEYİNİZ "X" YENİ DERS PLANI** 1.YARIYIL 1.YARIYIL Birleşti ATA 101 ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILÂP TARİHİ I Z 2+0 2 X X X X ATA 101 ile ATA 102
Türkçenin Tarihi Dönemleri ORTAK DERSLER TÜRK DİLİ I. Yrd. Doç. Dr. Şeyma KURAN
4 Türkçenin Tarihi Dönemleri ORTAK DERSLER TÜRK DİLİ I Yrd. Doç. Dr. Şeyma KURAN 1 Ünite: 4 TÜRKÇENİN TARİHİ DÖNEMLERİ Yrd. Doç. Dr. Şeyma KURAN İçindekiler 4.1. İLK TÜRKÇE (MÖ V. yy -Milat)... 3 4.2.
OSMANLICA öğrenmek isteyenlere kaynaklar
OSMANLICA öğrenmek isteyenlere kaynaklar Eda Yeşilpınar Hemen her bölümün kuşkusuz zorlayıcı bir dersi vardır. Öğrencilerin genellikle bu derse karşı tepkileri olumlu olmaz. Bu olumsuz tepkilerin nedeni;
PROF. DR. HÜLYA SAVRAN. [email protected]. 4. ÖĞRENİM DURUMU Derece Alan Üniversite Yıl Lisans
PROF. DR. HÜLYA SAVRAN ÖZGEÇMİŞ 1. Adı Soyadı Hülya SAVRAN İletişim Bilgileri Adres Telefon Mail Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Bölümü 10145 Çağış Yerleşkesi / BALIKESİR 0 266 612 10 00
ORHUN TÜRKÇESİ NDE LOKATİF ALANI *
Türkbilig, 2016/31: 73-84. ORHUN TÜRKÇESİ NDE LOKATİF ALANI * Özen YAYLAGÜL ÜSTÜNEL ** Özet: Orhun Türkçesi 7-8. yüzyıllarda Orhun nehri kıyılarında taşlara kazınmış yazıtların dilidir. Bu çalışmada, Orhun
III. ÜNİTE: İLK TÜRK DEVLETLERİ 2. KONU: ORTA ASYA DA KURULAN İLK TÜRK DEVLETLERİ
III. ÜNİTE: İLK TÜRK DEVLETLERİ 2. KONU: ORTA ASYA DA KURULAN İLK TÜRK DEVLETLERİ a. Türk Göçleri ve Sonuçları Göçlerin Nedenleri İklim koşullarının değişmesine bağlı olarak meydana gelen kuraklık, artan
Nihat Sami Banar!ı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, s. 89-93'ten özetlenmiştir.
Uygur Devleti Ders Anlatım Videosu UYGUR DEVLETİ (744 840 ) Uygurlar, Asya Hun Devleti ne bağlı olarak Orhun ve Selenga nehirleri kıyılarında yaşamışlardır. II. Kök Türk Devleti'nin son zamanlarında Basmiller
ORHON YAZITLARI. (Köl Tegin, Bilge Kağan, Tonyukuk, Ongi, Küli Çor) Prof. Dr. ERHAN AYDIN
ORHON YAZITLARI (Köl Tegin, Bilge Kağan, Tonyukuk, Ongi, Küli Çor) Prof. Dr. ERHAN AYDIN Sevgili Eşim Mihriban a İÇINDEKILER ÖN SÖZ...9 KISALTMALAR...11 GIRIŞ...15 1. RUNIK YAZI...19 1.1. Türk Runik Harfleri
Hacı TONAK : Eski Türk Runik Yazısı
Hacı TONAK : Eski Türk Runik Yazısı Yazar : Hacı TONAK Eski Türk runik yazısının ünlü işaretleri bakımından yetersiz, ancak ünsüz ve hece işaretleri bakımından zengin bir alfabeye (abc) dayandığı vurgulanmaktadır.
Tezkire-i Şeyh Safî (İnceleme-Metin-Dizin) Cilt I
Tezkire-i Şeyh Safî (İnceleme-Metin-Dizin) Cilt I Yazar Feyza Tokat ISBN: Takım Numarası: 978-605-9247-50-4 (Tk) Cilt I: 978-605-9247-51-1 (1.c) 1. Baskı Nisan, 2017 / Ankara 100 Adet Yayınları Yayın No:
Doç.Dr. ENGİN ÇETİN ÖZGEÇMİŞ DOSYASI
Doç.Dr. ENGİN ÇETİN ÖZGEÇMİŞ DOSYASI KİŞİSEL BİLGİLER Doğum Yılı : Doğum Yeri : Sabit Telefon : Faks : E-Posta Adresi : Web Adresi : Posta Adresi : 1977 DÖRTYOL T: 32233860842443 3223387528 F: [email protected]
T.C. NEVŞEHİR HACI BEKTAŞ VELİ ÜNİVERSİTESİ. Fen Edebiyat Fakültesi Dekanlığı İLGİLİ MAKAMA
Sayı : 10476336-100-E.531 29/01/2019 Konu : Ders İçerikleri-Çağdaş Türk Lehçerleri ve Edebiyatları Bölümü İLGİLİ MAKAMA Bu belge 5070 Elektronik İmza Kanununa uygun olarak imzalanmış olup, Fakültemiz Çağdaş
EĞİTİM - ÖĞRETİM YILI... ANADOLU LİSESİ 12. SINIF TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ
AY HAFTA DERS SAATİ KONU ADI KAZANIMLAR TEST NO TEST ADI 1 2 EDEBİ BİLGİLER (ŞİİR BİLGİSİ) 1. İncelediği şiirden hareketle metnin oluşmasına imkân sağlayan zihniyeti 2. Şiirin yapısını çözümler. 3. Şiirin
TÜRKİYAT ARAŞTIRMALARI DOKTORA PROGRAMI DERSLER VE KUR TANIMLARI
TÜRKİYAT ARAŞTIRMALARI DOKTORA PROGRAMI DERSLER VE KUR TANIMLARI GÜZ DÖNEMİ DERSLERİ Kodu Dersin Adı Statüsü T P K AKTS TAE 700 Özel Konular Z 5 0 0 30 TAE 701 Kültür Kuramları ve Türkiyat Araştırmaları
İÇİNDEKİLER BÖLÜM 1 BÖLÜM 2
İÇİNDEKİLER BÖLÜM 1 ÖNSÖZ DİL NEDİR? / İsmet EMRE 1.Dil Nedir?... 1 2.Dilin Özellikleri.... 4 3.Günlük Dil ile Edebî Dil Arasındaki Benzerlik ve Farklılıklar... 5 3.1. Benzerlikler... 5 3.2. Farklılıklar...
ORTA ASYA TÜRK TARİHİ-I 1.Ders. Dr. İsmail BAYTAK. Orta Asya Tarihine Giriş
ORTA ASYA TÜRK TARİHİ-I 1.Ders Dr. İsmail BAYTAK Orta Asya Tarihine Giriş Türk Adının Anlamı: Türklerin Tarih Sahnesine Çıkışı Türk adından ilk olarak Çin Yıllıklarında bahsedilmektedir. Çin kaynaklarında
BIP116-H14-1 BTP104-H014-1
VERİ YAPILARI VE PROGRAMLAMA (BIP116) Yazar: Doç.Dr.İ.Hakkı.Cedimoğlu SAKARYA ÜNİVERSİTESİ Adapazarı Meslek Yüksekokulu Bu ders içeriğinin basım, yayım ve satış hakları Sakarya Üniversitesi ne aittir.
Aydın, Erhan, Orhon Yazıtları (Köl Tigin, Bilge Kağan, Tonyukuk, Ongi, Küli Çor), Kömen Yay., Konya 2012, 208 s., ISBN:
Dil Araştırmaları Sayı: 12 Bahar 2013, 291-296 ss.... Aydın, Erhan, Orhon Yazıtları (Köl Tigin, Bilge Kağan, Tonyukuk, Ongi, Küli Çor), Kömen Yay., Konya 2012, 208 s., ISBN:978-975-6527-97-9 Cihan Çakmak
TÜRK EDEBİYAT TARİHİ
İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI Milletlerin edebiyatları ilk önce sözlü ürünlerden oluşur. Daha sonraları yazının kullanılmaya başlanmasıyla yazılı edebiyat da oluşmaya başlar. Türk edebiyatında da aynı
kpss Önce biz sorduk 50 Soruda 30 SORU Güncellenmiş Yeni Baskı ÖABT TÜRK DİLİ EDEBİYATI Tamamı Çözümlü DENEME
Önce biz sorduk kpss 2 0 1 8 50 Soruda 30 SORU Güncellenmiş Yeni Baskı ÖABT TÜRK DİLİ ve EDEBİYATI Tamamı Çözümlü 15 DENEME Komisyon ÖABT TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI TAMAMI ÇÖZÜMLÜ 15 DENEME ISBN 978-605-318-945-9
ANADOLU ÜNİVERSİTESİ AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ İLKÖĞRETİM ÖĞRETMENLİĞİ LİSANS TAMAMLAMA PROGRAMI. Analiz. Cilt 2. Ünite 8-14
ANADOLU ÜNİVERSİTESİ AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ İLKÖĞRETİM ÖĞRETMENLİĞİ LİSANS TAMAMLAMA PROGRAMI Analiz Cilt 2 Ünite 8-14 T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINLARI NO: 1082 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINLARI NO: 600
Yeni Osmanlılar Cemiyeti Kurucularından Mehmed Âyetullah Bey Dönem-İnsan-Eser
Yeni Osmanlılar Cemiyeti Kurucularından Mehmed Âyetullah Bey Dönem-İnsan-Eser Yazar Ferhat Korkmaz ISBN: 978-605-9247-84-9 1. Baskı Kasım, 2017 / Ankara 100 Adet Yayınları Yayın No: 252 Web: grafikeryayin.com
Türk Dili Anabilim Dalı- Tezli Yüksek Lisans (Sak.Üni.Ort) Programı Ders İçerikleri
Türk Dili Anabilim Dalı- Tezli Yüksek Lisans (Sak.Üni.Ort) Programı Ders İçerikleri 1. Yıl - Güz 1. Yarıyıl Ders Planı SOSYAL BİLİMLERDE ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ TDE729 1 3 + 0 6 Sosyal bilimlerle ilişkili
Asya Hun Devleti (Büyük Hun Devleti) Orta Asya da bilinen ilk teşkilatlı Türk devleti Hunlar tarafından kurulmuştur. Hunların ilk oturdukları yer
Asya Hun Devleti (Büyük Hun Devleti) Orta Asya da bilinen ilk teşkilatlı Türk devleti Hunlar tarafından kurulmuştur. Hunların ilk oturdukları yer Sarı Irmak ın kuzeyi idi. Daha sonra Orhun ve Selenga ırmakları
Tarihteki Türk Devlet Bayrakları Videosu. Tarihteki Türk Devlet Bayrakları Ders Notu
Tarihteki Türk Devlet Bayrakları Videosu > Tarihteki Türk Devlet Bayrakları Ders Notu Aşağıda tarihteki 23 Türk devleti hakkında bilgiler verilmiştir. Türkler'in bugüne değin kurmuş oldukları devletlerin
EĞİTİM - ÖĞRETİM YILI... ANADOLU LİSESİ 10. SINIF TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ
AY HAFTA DERS SAATİ KONU ADI KAZANIMLAR 1. Edebiyat tarihinin incelediği konuları açıklar. 2. Edebî eserlerin yazıldığı dönemi temsil eden belge olma niteliğini sorgular 3. Uygarlık tarihiyle edebiyat
İLK TÜRK İSLAM DEVLETLERİ
İLK TÜRK İSLAM DEVLETLERİ TALAS SAVAŞI (751) Diğer adı Atlık Savaşıdır. Çin ile Abbasiler arasındaki bu savaşı Karlukların yardımıyla Abbasiler kazanmıştır. Bu savaş sonunda Abbasilerin hoşgörüsünden etkilenen
Divan Edebiyatının Önemli Şair ve Yazarları. HOCA DEHHANİ: 13. yüzyılda yaşamıştır. Din dışı konularda şiir yazan ilk divan şairidir. Divanı vardır.
Edebiyatı Sanatçıları Edebiyatının Önemli Şair ve Yazarları HOCA DEHHANİ: 13. yüzyılda yaşamıştır. Din dışı konularda şiir yazan ilk divan şairidir. ı vardır. MEVLANA: XIII.yüzyılda yaşamıştır. Birkaç
VERİ YAPILARI VE PROGRAMLAMA
VERİ YAPILARI VE PROGRAMLAMA (BIP116) Yazar: Doç.Dr.İ.Hakkı.Cedimoğlu SAKARYA ÜNİVERSİTESİ Adapazarı Meslek Yüksekokulu Bu ders içeriğinin basım, yayım ve satış hakları Sakarya Üniversitesi ne aittir.
DR. YONG-SŎNG LI VE ORHON TÜRKÇESİ GRAMERİ ADLI ESERİN KORECEYE TERCÜMESİ ÜZERİNE
DR. YONG-SŎNG LI VE ORHON TÜRKÇESİ GRAMERİ ADLI ESERİN KORECEYE TERCÜMESİ ÜZERİNE Özet Eski Türkçe Dönemi hakkında yayımladığı kitaplar, makaleler, bildiriler ve çalışmalarıyla tanınan Yong-Sŏng Li son
Emine Aydın. Resimleyen: Sevgi İçigen. yayın no: 104 ÇOCUKLAR için islâm TARiHi
yayın no: 104 ÇOCUKLAR için islâm TARiHi Genel yayın yönetmeni: Ergün Ür Yayınevi editörü: Özkan Öze iç düzen/kapak: Zafer Yayınları Kapak illustrasyonu: Murat Bingöl isbn: 978 605 5523 16 9 Sertifika
ŞEMSETTİN SAMİ NİN ORHON YAZITLARI ÜZERİNE ETİMOLOJİ DENEMELERİ
ŞEMSETTİN SAMİ NİN ORHON YAZITLARI ÜZERİNE ETİMOLOJİ DENEMELERİ Engin ÇETİN * Özet Orhon Yazıtları nın 1893 te V. Thomsen tarafından çözümlenmesinin ardından yazıtlarla ilgili olarak Osmanlı da ilk çalışmayı
DERSLER VE AKTS KREDİLERİ
DERSLER VE AKTS KREDİLERİ 1. Yarıyıl Ders Listesi TDP-101 TOPLUMSAL DUYARLILIK PROJESİ I Zorunlu 1+0 1 1 YDBI-101 İNGİLİZCE Zorunlu 2+0 2 2 TDE-155 KLASİK TÜRK EDEBİYATI TEMEL BİLGİLER-I Zorunlu 2+0 2
Niye Bilge Kağan?, Bilge Bir İsim midir?
"Bilge" sözü Bilge Kağan'ın öz adı değil; yalnızca unvanı idi. Eski Türk devlet anlayışına göre iyi bir kağanın başlıca iki özelliği olmalıydı. Her şeyden önce "bilge" yani bilgili olması gerekti. Niye
ESKİ TÜRK YAZITLARINDA BENZETME İLGİSİYLE KURULMUŞ CÜMLELER ÜZERİNE
ESKİ TÜRK YAZITLARINDA BENZETME İLGİSİYLE KURULMUŞ CÜMLELER ÜZERİNE Yrd. Doç. Dr. Erhan AYDIN Erciyes Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü [email protected] Özet Eski Türk yazıtlarında
Bozkır hayatının başlıca ekonomik faaliyetleri neler olabilir
Kısrak sütünden üretilen kımız, darıdan yapılan begni bekni ve boza Türklerin bilinen içecekleriydi Bozkır hayatının başlıca Bu Türklerin kültürün bilinen önemli en eski gıda ekonomik faaliyetleri neler
ABANT İZZET BAYSAL ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ. Yüksek Lisans Bilimsel Hazırlık Sınıfı Dersleri. Dersin Türü. Kodu
ABANT İET BAYAL ÜNİVERİTEİ OYAL BİLİMLER ENTİTÜÜ Yüksek Lisans Bilimsel Hazırlık ınıfı Dersleri ANABİLİM DALI :Türk Dili ve Edebiyatı Bilim Dalı : Türk Dili Birinci Yarıyıl/First emester Dersi Adı T U
MOĞOLİSTANDA YENİ BULUNAN DONGOİN ŞİREEN ANITLARI ÜZERİNE MÖNHTULGA RİNCHİNHOROL İLE SÖYLEŞİ *
Türkbilig, 2013/26: 165-171. MOĞOLİSTANDA YENİ BULUNAN DONGOİN ŞİREEN ANITLARI ÜZERİNE MÖNHTULGA RİNCHİNHOROL İLE SÖYLEŞİ * Ekrem KALAN ** Ekrem KALAN: Mönhtulga Bey, öncelikle Dongoin Şireen anıtlarının
Tarih İçinde Türk Edebiyatı
1.Ünite Tarih İçinde Türk Edebiyatı Edebiyat Tarihi ve Türk Edebiyatının Dönemlere Ayrılmasındaki Ölçütler 1. Aşağıdakilerden hangisi toplumları, milletleri, kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan,
Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi
Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ TDE 515 CUMHURİYET DÖNEMİ HİKAYE VE ROMANI Yarıyıl Kodu Adı T+U 1 TDE 515 Öğrenim Türü Örgün Öğretim Dersin Dili Türkçe Dersin Düzeyi Yüksek Lisans
EIS526-H02-1 GİRİŞİMCİLİK (EIS526) Yazar: Doç.Dr. Serkan BAYRAKTAR
GİRİŞİMCİLİK (EIS526) Yazar: Doç.Dr. Serkan BAYRAKTAR SAKARYA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ Bu ders içeriğinin basım, yayım ve satış hakları Sakarya Üniversitesi ne aittir. "Uzaktan Öğretim" tekniğine
VERİ YAPILARI VE PROGRAMLAMA
VERİ YAPILARI VE PROGRAMLAMA (BIP116) Yazar: Doç.Dr.İ.Hakkı.Cedimoğlu SAKARYA ÜNİVERSİTESİ Adapazarı Meslek Yüksekokulu Bu ders içeriğinin basım, yayım ve satış hakları Sakarya Üniversitesi ne aittir.
Yüksek Lisans Öğretim Programı Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı
Yüksek Lisans Öğretim Programı Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Genel Bilgiler H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı; a. Türk Dili, b. Eski Türk Edebiyatı, c. Yeni Türk
Arkadaşınız Kutsal Ruh
Yardımsever Arkadaşınız Kutsal Ruh 2 Yardımsever Arkadaşınız Kutsal Ruh L. Jeter Walker ICI University Elemanlarıyla İşbirliği İçinde Hazırlanmıştır. Çeviren: Hande Taylan Redaktör: Doug Clark ICI University
ORTA ASYA TÜRK TARİHİ-I 5.ders. Dr. İsmail BAYTAK. İlk Türk Devletleri TABGAÇLAR
ORTA ASYA TÜRK TARİHİ-I 5.ders Dr. İsmail BAYTAK İlk Türk Devletleri TABGAÇLAR TABGAÇ DEVLETİ (385-550) Hunların yıkılmasından sonra Çin e giden Türklerin kurduğu devletlerden biri de Tabgaç Devleti dir.
دراسة حىل اجبدية انكىك ترك وااليغىرعربانتاريخ و.نهاد حممد عاشىر جامعة املىصم/كهية األداب
دراسة حىل اجبدية انكىك ترك وااليغىرعربانتاريخ و.نهاد حممد عاشىر جامعة املىصم/كهية األداب AlKok Turk and Elequr Across History M.B.S.Nihad Muhammed Ashour Universitiy of Mosul/Faculty of Arts NSZ Eski Türkçe
Eski Türklerde Zaman ve Takvimler
Eski Türklerde Zaman ve Takvimler Prof. Dr. İlhami DURMUŞ Türkler tarihleri boyunca çok geniş coğrafyalara yayılmış ve kültürlerinin izini bırakmışlardır. Türkler'in tarih öncesi devirleri yalnız arkeolojik
TARİH KPSS İSLAMİYETTEN ÖNCE TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET ARİF ÖZBEYLİ
ARİF ÖZBEYLİ TARİH KPSS İSLAMİYETTEN ÖNCE TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET ARİF ÖZBEYLİ www.tariheglencesi.com Anav Kültürü (MÖ 4000-MÖ 1000) Anav, günümüzde Aşkabat ın güneydoğusunda bir yerleşim
CEVAPLAR 1 C 2 D 3 E 4 A 5 D 6 C 7 E
İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI ÇIKMIŞ SORULAR 1. Aşağıdaki dizelerin hangisi, sadece Türk destanlarını kapsamaktadır? (1975/ÖSYS) A) Alp Er Tunga Oğuz Türeyiş Şehname B) Şu Türeyiş Gılgamış Oğuz C) Türeyiş
/uzmankariyer /uzmankariyer /uzmankariyer. Değerli Kamu Personeli Adayları,
Değerli Kamu Personeli Adayları, Eser Adı KPSS Tarih Alt Başlık KPSS HAZIRLIK Yazar Zehra BAL Bilimsel Redaksiyon İbrahim SERTKAYA Özgür KANGALLI Mustafa Kemal Ak Redaksiyon uzmankariyer - Redaksiyon Birimi
Devleti yönetme hakkı Tanrı(gök tanrı) tarafından kağana verildiğine inanılırdı. Bu hak, kan yolu ile hükümdarların erkek çocuklarına geçerdi.
Orta Asya Türk tarihinde devlet, kağan adı verilen hükümdar tarafından yönetiliyordu. Hükümdarlar kağan unvanının yanı sıra han, hakan, şanyü, idikut gibi unvanları da kullanmışlardır. Kağan kut a göre
ORTA ASYA TÜRK TARİHİ-I.ders. Dr. İsmail BAYTAK. Kültür ve Medeniyet DEVLET YÖNETİMİ
ORTA ASYA TÜRK TARİHİ-I.ders Dr. İsmail BAYTAK Kültür ve Medeniyet DEVLET YÖNETİMİ DEVLET YÖNETİMİ Uygurlara kadar göçebe yaşayan Türkler bağımsızlıklarına düşkündürler. İDİ-OKSIZLIK Toplumun en küçük
VERİ YAPILARI VE PROGRAMLAMA (BTP104)
VERİ YAPILARI VE PROGRAMLAMA (BTP104) Yazar: Doç.Dr. İ. Hakkı CEDİMOĞLU S1 SAKARYA ÜNİVERSİTESİ Adapazarı Meslek Yüksekokulu Bu ders içeriğinin basım, yayım ve satış hakları Sakarya Üniversitesi ne aittir.
BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR
ÖTÜKEN Ârif Nihat Asya BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR Şiirler: 1 BİR BAYRAK RÜZGÂR BEKLİYOR Servet Asya ya Armağanımdır. DESTAN O zaferler getiren atların Nalları altındanmış; Gidişleri akına, Gelişleri akındanmış.
Türkiye'nin En Çok Satan. TARİH ten
Türkiye'nin En Çok Satan TARİH ten Editör: Suat DÜZ Zehra SAVAŞ ÖZTÜRK Selami REİSOĞLU KPSS TARİH DERS NOTLARI Yayın Yönetmeni: Arzu Batur Dizgi-Grafik Tasarım: Didem Kestek Kapak Tasarımı: Didem Kestek
İÇİNDEKİLER ÖNSÖZ...7 KISALTMALAR GİRİŞ İran ve Türk Edebiyatlarında Husrev ü Şirin Hikâyesi BİRİNCİ BÖLÜM Âzerî nin Biyografisi...
İÇİNDEKİLER ÖNSÖZ...7 KISALTMALAR...11 GİRİŞ İran ve Türk Edebiyatlarında Husrev ü Şirin Hikâyesi...13 BİRİNCİ BÖLÜM Âzerî nin Biyografisi...27 5 İKİNCİ BÖLÜM Husrev ü Şirin Mesnevisinin İncelenmesi...57
1. 3. URAL- ALTAY DİL AİLESİ TEORİSİ
1. 3. URAL- ALTAY DİL AİLESİ TEORİSİ Ural-Altay dilleri teorisinin başlangıç noktası olarak XVIII. asrın ortaları kabul edilir. Çünkü bu dönemde Sibirya ya esir düşmüş bir subay olan Strahlenberg, Sibirya
