Ofluoğlunun Hasan (OFLUOĞLU) 1931 doğumluyum. 1938 de yedi kardeş yetim kalınca, Dursun Ali abim bizi Sürmene den alıp, Samsun a getirdi. Samsun a gelişimiz, o zamanın tek ulaşım vasıtası olan gemi ile oldu. Samsun dan Yakakent e, Ekişoğulları nın posta arabası görevini yapan minibüsüyle geldik. İki yıl okula gittim. Daha sonra Dursun Ali abimin limanda gemilere yük taşıyan mavnalarda işe başlaması ile tekrar Samsun a döndük. Bir süre kahvehanelerde çıraklık yaptım, simit sattım. Saathane de direk üzerinde havuzlu kahveler vardı, tren onların önünden geçer, gümrüğe giderdi. Deniz azdığı zaman o kahvelerin altına kadar su gelirdi. Büyük caminin alt taraflarına kadar kayıkla gelinir, kayıklar oraya çekilirdi. 1943-44-45 yılları liman yokken, gemiler gelir açıkta alargada dururdu. Kahvede çalıştığım yıllarda, Almanya-Rusya savaşı nedeni ile ışık görülmesin diye akşam kahvenin perdeleri kapatılırdı. Gemi gelir, yolcularını boşaltır, gece yoluna gidemez, sabahı beklerdi. Samsun da balıkçılık Samsun dan Ünye ye, Terme ye Dursun Ali abimin 5 beygirlik kayığı ile hamsi almaya giderdik. Bazen kar yağar, karayel eser gittiğimiz yerde kalırdık. Ünye de, Terme de küçük gırgırlar hamsi tutar, hamsiyi bu gırgırlardan, onlar iskeleye geldiğinde alırdık. O yıllarda Samsun da fazla balıkçı yoktu. Dursun Ali abim kısa zamanda Samsun un en iyi balıkçılarından olmuştu. Öyle ki, fenerin oralara giden abim gelmeden, balıkhanede ihaleye başlamazlardı. Abim 1942 yılında Samsun da, istavrit balığını kuşbaşı gibi kesip yem yaparak 1000-2000 kancadan parakete yapar, kalkan tutardı. Paraketenin iğnelerini şeker sandığının kenarlarına dizerdik. 268
Paraketede kullanacağımız 1-2 kasa istavriti, balıkhanede ihaleden alırdık. Akşama kadar yemler hazırlanır, paraketeyi hazır hale getirir, ertesi sabah erkenden 5 kuvvet motor ile Çarşamba başının o tarafa gider, Terme ye doğru 35-40 kulaçlara atardık. Harita, Samsun, Çarşamba ve Terme Sabah güneş doğarken paraketeyi kurmaya başlar, kurması bitince baş tarafına gelir, helva ekmekten oluşan kumanyamızı yerdik. Sonra da kancaları kaldırmaya başlardık. Paraketeden masa gibi kalkan balıkları alırdık. Köpek balığı, vatoz, mersin balığı gibi balıklar da bu iğnelere vururdu. Kayığımız küçük olduğundan, balıkla dolduğu çok olurdu. Kayıkta Dursun Ali abim, Sadık abim ve ikiz kardeşim Hüseyin olurdu. Hüseyin le beraber denizden paraketeyi çeker, o kıç üstünde balığın ağzından kancayı kurtarırdı. Bir seferinde baktım, kurtardığı kalkanları kayığın içine atacağına, şaşırmış denize atıyordu. O kadar çok kalkan balığı olurdu ki, bir süre sonra kayığa atılacak balıklarla, denize atılacak balıkları karıştırmamak mümkün değildi. Her kancada mutlaka bir balık olurdu. Paraketeye birçok balık vurduğu halde, kötek balığı vurmazdı. Yakakent te balıkçılık Amcam, çocukları genç yaşta ölünce, beni oğlu yerine koyup, torunuyla evlendirdi. 1950 yılında evlenince Yakakent e geri dönüp, amcamın evine yerleştim. Amcamın balıkçılık yapmakta kullandığı takımları vardı, onları sahiplendim. Amcamın kayığını ve takımlarını, 269
onları kullanan Cingo nun Ömer (CENGİZ) Ulugöl de bırakmıştı. Arkadaşım Taşcı Hasan (KORKMAZ) ile Engiz den aşağıya ormanlıkların içinden geçerek Ulugöl e gittik. Oradan amcamın takımlarını kayığına yükleyip, denizden geri döndük. Balıkçılığa bir fiil başlamam bu tarihten sonra oldu. Amcamın biri hamsi manyatı biri de barbunya barabatı olmak üzere iki kıyı sürütme ağı vardı. Halatın bir ucunu kıyıya bırakıp, önce halatı sonra ağları serer, ikinci dalyanın başına gider, torbayı bıraktıktan sonra döner, halatın diğer ucunu kıyıya çıkarırdık. Halatlar iki-üç kişi tarafından çekilirdi. Balıkçılık faaliyeti dışında Mayıs 7 sinde Hıdırellez de adam gezdirdik. Bir yıl yine Hıdırellez de adam gezdirdik. Gezdirme işi bitince abimin 5 beygirlik takma motoru olan kayığı ile ırmağa gittik. Irmakta Oflu İsmail in barabatı ve kayığı vardı, onu aldık. Fenerin ağzında barabat çekip, kayığı barbunla yükledik. Oflu İsmail in kayığını ve barabatını ırmağa bırakıp, motorlu olan abimin kayığı ile de balıkları Samsun a götürecektik. Motoru olmayan manyat kayığını arkamıza bağladık. Tam ırmağa girerken bir deniz, bir deniz daha derken arkadaki kayık battı. Kayıktaki ağlar, balık, kumanyalarımız, abimin Hıdırellezde adam gezdirirken topladığı paralar, hepsi denize döküldü. Balığın olduğu motorlu kayık, çektiği kayık batınca, yarıntıdan içeri giremedi. Bereket batan kayıktaki hiç kimse, orada kurulu olan mersin kancalarına takılmadı. Irmakta çalışmak için Sürmene den gelmiş olan Hayri abim geldi, bizi kurtardılar, batan kayığı çıkardılar. Kayığa ve motora bir şey olmadı. Palamut avcılığı için uzatma ağlarımızla avcılığa dört kişi olarak giderdik. Ağları kurup kaldırırken bir kişi kürekte olur, üç kişi kıç üstünde yer alır. Ağ kurulduktan sonra, bir aksilik ya da olağanüstü durum olmadığı takdirde, iki saat boyunca bir kişi kürekte nöbette kalır, diğer kişiler istirahate çekilerek yatardı. Bir seferinde Kalaycı Ali (CİRİT), İdris in Hasan (DEMİR), Alabacak Nihat (KAHYA) ile kestane karası sonrası, 42-44 mm. lik palamut ağımızla, Toplu üzerine gittik. Sabaha doğru hava esmeye başladı. Ancak rüzgâr çok sert olmadığından, sabah kuruşunu da kaldıralım, ondan sonra dönelim 270
diye kararlaştırdık. Sabah kuruşundaki ağı kaldırınca, kayığımız balıkla doldu. Motoru çalıştırarak yollandık. Alaçam altına doğru hava iyice sertleşmeye başladı. Herhangi bir şey olur diye, dalgaların fazla etkilemeyeceği, kıyıya yakın olan yerlerden gitmeye çalışıyorduk. Kozköy altında kayığın içi, kayık batmamakla birlikte, dalganın vurması ile olduğu gibi suyla doldu. Kayığı iyice kıyıya yaklaştırıp, kıçını kıyıya bindirdik, ancak karaya çekmemiz mümkün değildi. Bunun üzerine Kalaycı Ali, Tarım Kredi Kooperatifinin traktörünü çağırıp geldi. Traktörün yardımı ile kayığı dışarı çekebildik. Balıkları Alaçam a götürdük, o kadar eziyetimize karşın tanesini 25 kuruştan bile satamamıştık. Ulugöl de balıkçılık Askere gitmeden önce, iki yıl Ulugöl de balıkçılık yaptım. Sazan, akbalık, kefal avladım. Gölde sazan ve kefal çok olmasına karşın, akbalık azdı. Mazhar Bey ile Figocunun Şevki gölü ortak kiralamıştı. Gölü Mazhar Bey yönetirdi. Ağlarımız iplik molozma ağlarıydı. Kışın göl donar, buzları kırar, ağlarımızı zorlukla çekerdik. Ulugöl de bizim dışımızda Manyas tan getirilen Kazaklar olur, onlar kasnaklar (pinter) ile avcılık yapardı. Kasnaklardan iki üç kiloluk kefaller alırlardı. Sazan kasnaklara pek nadir girerdi. Kazakların pek az bir kısmı, bir ikisi aileleri ile gelirdi. Bizim okul çağlarındaki çocuklarımız yaşındaki çocukları ile beraber 15-20 kişi olurlardı. Kazaklar bizden daha fazla çalışırdı. Kazakları Manyas tan Mazhar Bey getirirdi. Karda fırtınada ispirtoyu içer, havaya bana mısın demeden çalışırlardı. ( ) İspirtoya bir işlem yaparak içerlerdi ve bu içkiye zambak derlerdi. Servet SOMUNCUOĞLU, don kazakları, Timaş Yayınevi, 2004. Ali Osman Atlı anlatısı, s. 161) Yakaladığımız balıkları Mazhar Bey teslim alırdı. Mazhar Bey Mayıs ayı geldiğinde, balık havyar dökeceği zaman amele bulur, gölün ağzını açardı. Gölün ağzını açtırdığında gölün ağzına yakın yerlerde ağ kurdurmazdı. Çünkü ağ kurulursa balık içeri giremezdi. Göle balık girmesi demek Mazhar Beyin cüzdanına para girmesi demekti. Göldeki sazan ve akbalığa kalsa, para kazanamazdı. 271
Gölde avcılık yapan, bir kısmı Yakakent ten gelmiş, 20-30 kayık ve çok sayıda insan olurdu. Kışın hava şartları iyi olmadığından denizde avlanılamazken, gölde sürekli avlanabiliniyordu. Bu nedenle yaz başına kadar gölde avcılık yapardık. Sonraki yıllarda Ordu nun köylerinden, devlet tarafından oralara insanlar getirildi. Onlara hazine arazilerinden yer verilerek, iskân ettirildi. Gelen köylüler zamanla bizlerden balıkçılığı öğrendi. Onlar balıkçılığı öğrenince bizim Ulugöl e balık avcılığı için gitme işlerimiz bitti. Balıkçılık emek ister Amcamın takımları olmadığı için ırmakta havyarcılık yapmadım. Ancak ırmağın oralara kalkancılık için giderdim. Fazla olmamakla birlikte, 15-20 iplik ağım vardı. 50-60 kulaçlara sahur yemeğini (Nisan-Mayıs ayları) yedikten sonra gider, iftar vaktine zor dönerdik. Balya halinde gelen mantarları üç santime üç santim keser, şişi ateşte ısıtarak delerdik. İki şiş olur, şişin biri körleşince, diğerini alırdık. Kurşunu tavasında eritir, kalıbına döker, molozmalara takardık. Çöpür yaka keçi kılında yapılırdı. Daha sonra sarı sarı, otkun yakalar çıktı. Daha sonraları naylonlar çıktı, sonrada misina ağlar çıktı. Yunus avcılığını Gerze ve Gürzüvet li balıkçılar daha fazla yapardı. Gerze ye balık götürülür, vapurla gönderilirdi. Balıklar şeker sandıklarına konurdu. Çerkezlerin kar kuyusu bizim gençliğimizde kullanılmazdı. O zaman Gerze deki kar kuyularından faydalanırdık. Gönderilecek balıkları bir kayığa toplar, onunla gönderirdik. Balıkları İstanbul da Saim diye birine ya da Kemal Yarar vardı, ona gönderirdik. İstanbul da Süleymaniye ye çıkarken görülen esnaf hastanesini kuran onlardı. Balıkçılar esnaf hastanesine gider, orada bedava tedavi görürdü. Amcamın oğlu Sadık abim liman gölünün oralarda kötekle kayığı doldurmuştu. Ağın yarısını, balıkları kayığa almayacaklarını anlayınca kesip, bırakmışlardı. Kötek çok para etmez, levrek para ederdi. Levrek o zaman da kıttı. Irmak tarafta tuttuğumuz balıkları Samsun a 272
gönderirdik. Bunun için öncelikle Muşta altına kadar kayıkla gider, oradan öküz arabaları ile yola kadar balıkları taşır, Samsun a giden minibüslere yüklerdik. Balıklarımızı esnaflardan aldığımız şeker sandıklarına korduk. Sandık bulamadığımızda tütün küfelerine veya çuvallara koyduğumuz da olurdu. Balıkhane o zamanlar Saathane meydanındaydı, her gün ihale olurdu. Balıkhanede 8-10 kabzımal vardı. Hatırlayabildiklerimden Küçük İsmail, Kel Halit (Murat İLKER), Bayram Ahmet (BAYRAMOĞLU) oradaki balık verdiğimiz kişilerdi. Kayıklar balıklarını ortak olarak gönderir, herkes sırayla götürme işini yüklenirdi. Kalanlar ağları açar, karıştırır, ağın kuruması için torbasını çekerdi. Ağın fazlalığı kurşun yakada olurdu. Sık ağın iki tarafında fanya olurdu. Kurşun yakaya doğru ağın fazlalığı inerdi. İndiğinde üst üste geldiğinden ağ ve yaka kurumaz, çürürdü. Bunu önlemek için, torba gibi olan ağ ortasından çekilirdi. Bu şekilde ağ kuruyuncaya kadar ellenirdi. Akşama iki saat kala kayık hazırlanır, kumanyalar alınır, tekrar denize çıkılırdı. Bu sefer Kızılırmak tarafa doğru çalışır, burada tuttuğumuz balığı ırmaktan çıkarır, oradaki yükçüler ile Bafra ya gönderirdik. Balıklarımızı Bafra da kabzımallık yapan Dervişlere verirdik. Hamsinin kızarırtısı görülür, aramaya gerek kalmazdı. Bu iş bir meslekti, sabah kalkar Kozköy altlarına doğru gider, ya barbunya, ya hamsi ne denk gelirse ona çalışırdık. Aynı manyatı hamsiye de barbunyaya da kullanırdık. Manyatımız küçük olduğundan Hamsiyi kıyıya kadar çekerdik. Hamsi manyatının gözleri küçük olduğundan, var olan balıkların hepsini tutardı. Daha büyük gözlü olan ağlar daha güçlü olurdu, ancak o zamanlar kıtlık vardı. Kimse de doğru dürüst para olmadığından, kolay kolay masraf yapılmazdı. Balık tutar satamazdık. Yakaladığımız palamutları köylere götürür, para olmadığından yumurta ile buğday ile değişirdik. Yelken kürekten, motora Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda motoru olan tekneler yok denecek kadar azdı. Sadece taşımacılık yapan teknelerde motor bulunurdu. Balıkçıların kullandıkları kayıkların hareketi yelken ve kürekle 273
sağlanırdı. 1950 li yıllarda balıkçı kayıkları için motor alınmaya başlandı. Balıkçılığı en iyi şekilde yapmayı kafama koyduğum için, 1955 yılında askerden tezkere alınca kayığıma motor almaya karar verdim. Bu düşüncemi amcam da uygun görünce, Gerze den 2 bin liraya, 4 beygirlik takma Penta marka motoru aldım. Üç tane pervanesi vardı. Bu Yakakent teki ilk takma motordu. Penta motorlarından başka piyasada Johnson marka motorlar da vardı, ancak onlar güçlü değildi. Pentanın cereyan tertibatı manyetoluydu, daha güçlüydü. Olur olmaz yağmurda, fırtınada sorun çıkarmazdı. 1960 yılında ilk dizel motoru da (Titer) Yakakent e ben getirmiştim. Benzini Alaçam dan alır, depoya koyarken, içine yağ katardık. O zamanki motorların benzin sarfiyatı düşüktü. 10-20 litre benzin aldığımızda, bir ay ihtiyacımızı karşılardı. Bir depo 4-5 litre benzin alır, o benzinle Kayalara, Gürzüvet e, Gerze ye gidilip gelinirdi. Savaş zamanlarında denizde, oldukça sık diyebileceğimiz aralıklarda büyük fıçı veya 20 litrelik sacdan bidonlarda uçak benzini bulurduk. Bulduğumuz bu benzinlerin içine, ince olduğu için, pistonları yalamasın diye yağ katardık. Sarıyar barajı günleri Ankara Çayırhan a Sarıyar Barajında balıkçılık yapmak için gittim.sarıyar Barajı 1956 yılında açılmış yeni bir barajdı. Baraj gölünde balık türemişti. Baraj gölünü İskenderunlu Hüseyin 274
DEBOOĞLU diye birisi kiralamıştı. Yanında Yusuf (AYRANCIOĞLU) diye de biri vardı, işlerini o takip ederdi. Maliyeden baraj gölünü kiraladıktan sonra, bu alandaki balıkları avlattırmak için, balıkçı arayışına giriyor. Sonunda arayıp, sorarak Yakakent i buluyor. O dönemde Yakakent ten 10-15 kayık, kamyonlara yüklenerek, Sarıyar barajında avlanmak için Ankara Çayırhan a gidildi. Uzun Osmanların Hasan ve Hüseyin dışında, Dursun Ali abim dahil, Yakakent in belli başlı balıkçıların büyük kısmı orada balıkçılık yaptı. Her kayık iki kişi olarak çalışır, her kayığın çalışanlarının kaldığı, mağaza dediğimiz odaları vardı. Gitmeden önce herkes avlanacağı ağını Yakakent te dokumuştu. İlk ağlarımız iplik ağlardı, sonraları naylon ağlar çıktı. Baraj gölünün içerisi balık kaynıyor, 100-150 kg. lık yayın balıkları tutuyorduk. Ağlarımızı akşam kurar sabah kaldırır, bazen de çalışma yapardık. Ancak çok soğuklarda gölün özellikle sığ yerleri donar, her yere ağ atamazdık. O soğuk havalarda ağları kayığa aldığımızda, ağ kayıkta ıslaklığı ile donardı. İlk gittiğimizde çok uzaklara gitmeden ağlarımızı kurup balık tutardık. Zamanla kıyılarda balıklar azaldı, o zaman daha uzaklara ve derinlere ağ kurmaya başladık. Fotoğraf; Sarıyar Barajından dönüş hazırlığı 275
Hüseyin Debooğlu uyanık biriydi. Balıkları sandıklara kor, İstanbul da Beşiktaş taki Et ve Balık Kurumunun deniz kenarındaki buzhanesine gönderirdi. Balıklar orada buzlanır, Romanya ya gönderilirdi. Bir kısım balık ise Türkiye de o yıllarda göl balığı fazla rağbet görmediğinden, önce İskenderun a, oradan da Suriye ye giderdi. Balıklar Thames marka kamyonlarla taşınırdı. Hüseyin Debooğlu bu amaçla dört tane kamyon almıştı. Bu kamyonlar dışında, sadece balık taşıma işi yapan, birkaç tane anlaşmalı kamyon da vardı. Kamyonlara balıklar akşam yüklenip yola çıkarılırdı. Oranın köylüsü istimlâk parasını, hazır parayı aldı, kimi Ankara ya, kimi İstanbul a gitti. Kimi iş yaptı kaldı, kimi parasını bitirip geri geldi. Geri gelenler veya orada kalanlardan bizden balıkçılığı öğrenenler oldu. Gecede 2-3 kamyon balık olurdu. Köylüler işi öğrenince bizim kıymetimiz kalmadı, naylon ağlar çıkınca balıkçılık kolaylaştı. Kendileri alıp, kendileri yapmaya başladı. Bizi de orada barındırmadılar. Bize ihtiyaç kalmadı, sıkıntı oluyor, malımız çalınıyordu. Orada balıkçılığa 2-3 yıl devam ettik. Ayancık ve kalkancılık Ayancık tarafına kalkancılık için ilk giden Çolağın Hamdi (ÖZTÜRK) oldu. Orada iyi balık tutunca gidenler çoğaldı. Sonraki yıllarda İkiz Osmanlar, ben, Moralim Hasan (ERALTAN) gitmeye başladık. O yıllarda o bölgede balıkçı ve balıkçılık yapanlar yoktu. Benim ilk kez gidişim 1964-65 yıllarında oldu. Bizim balıkçılık yaptığımız yer, Ayancığın ilerisindeki doğal liman olan İstefhan dı. Alabacak Nihat, Yakomoz, Piç Alinin Şevki, Bızdık Hüseyin (DEMİR) benim gemicilerimdi. Ağlarımızı 40 kulaçtan daha derin sulara kurardık. Kalkancılık yaptığımız aylarda çok sis olur, kerteriz alarak ağa kurduğumuz yere ulaşmamız her zaman mümkün olmazdı. Bu nedenle kıblename ile yönümüzü, iskandil atarak da ağlarımızı kurduğumuz derinliği bulurduk. Biz ağ kaldırırken küçük mazot tankerleri yakınımızdan geçer, onlara kalkan balığı verirdik. Hangi ağ olursa olsun, ağları kaldırır ve kurarken suların viyasına gidilir. Kurduğumuz kalkan balığı ağlarında, her on ağ arasına 276
şamandıra ve ağı tutsun diye demir atardık. Şamandıralara sırasının belli olması için ip bağlanır, sıra numarası buna göre yapılırdı. Bir ip birinci, iki ip ikinci şeklinde şamandıralar numaralandırılırdı. Ağlar kaldırılırken bu sıraya dikkat edilirdi. Yılbaşından sonra Mayıs sonuna, hava sıcaklaşıncaya, balık satılamaz olana kadar dururduk. O zaman yasak falan olmazdı. Ayancığın halkı kalkan balığı yemeyi bilmezdi. Kayığın yanına gelirler, kalkan balığına el sürmeye korkarlardı. Ayancık ta Lütfi adında balık satan biri vardı, halka bu balığı vermez, kalkan balıklarını Sinop a gönderirdi. Sadece kereste fabrikasında birkaç kişi vardı, onlar kalkan balığı yerdi. Biz gidince Ayancığın yerlisini, köylüsünü kalkan balığı yemeye alıştırdık. Balıklarımızı genelde Samsun a gönderir, araba bulmazsak Sinop a da gönderdiğimiz de olurdu. Trolcülük başlıyor Figocunun Şevki nin Yunanistan dan aldığı trol teknesinin kaptanı Gavur Alinin Süleyman (ŞEN) idi. Buralara gelir, kıyılarda ağ çekerdi. O zaman denizlerdeki kontrolden Jandarma sorumluydu. Gavur Alinin Süleyman gelip kıyılarda trol çektiğinde, benim mazotlu motorum olduğundan, kooperatiftekiler birkaç jandarma alalım da, senin kayıkla gidip, onu kovalayalım derdi. Bunun üzerine kayığın içine kontrolü yapacak jandarmalar gizlenirdi. Biz daha dalyan başına çıkmadan geldiğimizi görüp, ağı basıp, çeker giderdi. Benim kayığımla onu yakalamam mümkün olmadığından, Yakakent ten uzaklaşınca Toplu tarafa kadar gider, orada tekrar ağ atardı. Sonraki yıllarda trolcülük daha da yaygınlaştı, birçok balıkçı teknelerini büyütüp, daha büyük tekneler alıp, trolcülüğe başladı. 1970 yılına kadar balıkçılığa devam ettim. 1970 yılında bir oğlum var, onu balıkçı yapmayacağım dedim. Çocuğumu balıkçı yapmamak için balıkçılıktan vaz geçmeseydim, belki ben de trolcülerin arasında olacaktım. Balıkçılık yaptığım takımlarımı ve 10 beygirlik dizel motoru olan kayığımı Muhsin e (ÇAKIR) verdim. Kendime sermaye yapmak için yalı kenarındaki arsamın yarısını da Kuyumcu Hüseyin e satıp, İstanbul a gittim. 277