MUTLAKÇILIK OYUNU 1. Tarihin hali. Tarihe bakış. Doç. Dr. Hasan BACANLI G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi

Save this PDF as:
 WORD  PNG  TXT  JPG

Ebat: px
Şu sayfadan göstermeyi başlat:

Download "MUTLAKÇILIK OYUNU 1. Tarihin hali. Tarihe bakış. Doç. Dr. Hasan BACANLI G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi"

Transkript

1 MUTLAKÇILIK OYUNU 1 Doç. Dr. Hasan BACANLI G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Tarihin hali Tarih bilminin kitleler tarafından kavranmasında 1900 lü yılların sonlarında büyük değişiklikler meydana gelmiştir. Üstelik bu değişiklikler, sanki tarihin sonunu geldiğini öngörür gibi, tarihin değerini düşürür nitelikte olmuştur. Başka bir ifadeyle, tarih günümüzde yeterince anlaşılmamakta ve kullanılmamaktadır. Bu yargı, belki Batı için doğru olmayabilir, çünkü sosyal tarihin bilinebildiği ve yazılabildiği toplumlarda belki tarih hala egemenliğini sürdürmektedir. Marx kuramına tarihsel maddecilik demişti: yani neredeyse maddeden bile önce gelebilen bir tarih. Yirminci yüzyılın ortalarında öğrenciler bilim dalları içinde en çok tarihi severlerdi; çünkü kahramanlar ordaydı, başarılar ordaydı, olayların bütüncüllüğünün anlaşılması ordaydı. Ancak ne olduysa, daha sonra tarih artık sevilmez oldu. Bu durum beklenebileceği gibi dile da yansıdı ve şanlı tarih tarih oldu, masallaştı, doğaüstü (aslında doğa altı demek belki daha doğru olur...)bir nitelik kazandı, günlük yaşamdan elini eteğini çekti. Tarih olmak demek, artık modası geçmiş, işi bitmiş ve değersizleşmiş, sadece koleksiyoncuları ve akademisyenleri ilgilendiren, masal ve uydurma bir duruma gelmek demektir. Bir olayın tarih olduğunu söylersek, artık devrinin geçtiğini ve değerinin kalmadığını söylemek istiyoruzdur. Tarihle yakından ilgili olan ve belki de bu durumun müsebbiplerinden biri, kültürün tarihe verdiği yerdir. Kültürler tarihe ve zamana bakışları açısından farklılaşırlar. Eskiden, bir olayın üzerinden 30 yıl geçtiği zaman, artık tarihe mal olduğu düşünülürdü. Bu kural öncelikle olaylar hakkında tez karar vermekten kaçınmak amacıyla kullanılır idiyse de, bunun mantıksal sonuçlarından biri de tarihin gündelik yaşamdan uzaklaştırılmasıdır. Tarihin gündelik yaşama yaklaşabileceği sınır, 30 yıldır. Daha çok yaklaşırsa, tarih sayılmaz. Ancak bu durum, tabii ki, geçmişteki olayların cereyan etme hızıyla ilgilidir. Eskiden olay yavaş ve aheste gelişirdi. Oysa şimdi tarihin bittiğinin söylenmesindeki amaç, hem hızlı, hem karmaşık, hem de belirsiz, hem de etkisi çabuk geçen olaylar dünyasında yaşadığımızdır. Tarihe bakış Kültürlerin zamana bakışları tarihe bakışlarının ikiz kardeşi gibidir. Tarihe bakışınız zamanı algılayışınızı, zamanı algılayışınız tarihe bakışınızı biçimlendirir. Tarihe bir modası geçmiş nesneler deposu gibi bakarsanız, bugünkü zamanı yarın nasıl olsa depoya kaldırılacak bir süre gibi görürsünüz. Eğer içinde bulunduğunuz zamanı değerlendirilmesi gereken bir nimet olarak görmezseniz, tarihi de an olduğunda bir şeye yaramamış, bu yüzden şu anda hiçbir şeye yaraması beklenmeyen olguların biriktirildiği bir depo olarak görürsünüz. Oysa başka bakış açıları da mümkündür. Sözgelimi, bir olayın tarih olması aynı zamanda onun ölümsüzleştiği anlamına da gelebilir. Çünkü tarih değişmez, ebediyetin yolu tarihten geçer. Kültürlerin zamana bakış açısından farklılaştıkları bilinmektedir. Örnek için, Türk kültürü ve büyük ölçüde Doğu kültürü zamanı ölçülüp biçilebilen, sınırlı, kesin, belirli bir olgu olarak düşünmemiştir. Her ne kadar saat teknolojisi Anadolu da Anadolu Selçukluları ve Osmanlı Devleti zamanlarında oldukça gelişmiş ise de, insanlar o saatleri zamanı ölçüp biçmek için kullanmamışlardır. Her ne kadar atasözü, vakit nakittir diyorsa da, bizim bankalarımız bu vakti, nakde dönüştürme konusunda yetersizdirler. Bunun bir uzantısı olarak da, insanlar birbirlerinin 1 Bacanlı, H. (2002). Mutlakçılık Oyunu, Tarih ve Eğitim, 2023 Dergisi, Mayıs, 2002, sayı:13, s.62 1

2 Doç. Dr. Hasan BACANLI zamanlarını almakta bir beis görmezler. Tabii ki, vermekte de bir beis yoktur, sevdiğiniz biri misafirliğe geldiğinde akan sular durur, ertesi günkü iş ertelenir, vb. Eğer işinizi ertelemezseniz, dostunuz size işinizin kendisinden de mi değerli olduğunu soracaktır. Bu sorunun doğal cevabı da, olur mu canım... dır. Batılı için vakit nakittir; bizim için zaman samandır. Batılının vakti değerlidir, işi ayrı dostluğu ayrıdır. Zaten dostu iseniz ona bunu yapmazsınız. Kısaca, Türk toplumunun zamana bakış açısının arkasında biraz da kültürün insanlar arasındaki duygusal bağlara verdiği önem yatmaktadır. Türk toplumunda duygusal bağlar o kadar güçlüdür ki, insanlar dostları için değil, vakit/nakitlerini, canlarını bile verirler. Her ne kadar buna muhalif bir atasözümüz, dostluk başka alışveriş başka diyorsa da, para dostlarımızdan daha değerli olamaz. Tarih önemlidir Tarihe önem vermemenin diğer bir nedeni de herhalde tarihçilerin ona (tarihe) bakış açılarıdır. Çünkü tarihçiler, kendilerinin görmedikleri bir tarihi öğrencilerine gösteremezler. Tarih önem vermek, tarihselliği (bunu kelime anlamında kullanıyorum) görmek ve göstermek demektir. Batı da insanlardan bahsedilirken, doğum ve ölüm tarihlerinin verilmesi onların tarihselleştirilmesi ve bir anlamda onların ölümlü olduklarının hatırlanıp, uygun yerlerine yerleştirerek oradaki ölümsüzlüklerinin sağlanmasıdır. Ölüler yaşlanmazlar. Dolayısıyla ölmezler. Onlar ölümsüzdürler. Bir kişinin artık yaşamadığının, öldüğünün belirtilmesi de onu ölümsüzleştirmektir. Tarihe önem vermediğiniz zaman ölülerinizi hayırla yad edemezsiniz. Çünkü onları henüz yazıda öldürmemişsinizdir. Ders kitaplarını açıp karıştırdığınızda, orada geçen bir çok kişinin doğum ve ölüm tarihlerini göremezseniz, bunun anlamı onların yazıda henüz ölmemiş olmalarıdır. Oysa, ölülerin öldüklerini kabul etmek onları ölümsüzleştirmektir. Batı da insanların doğum ve ölüm tarihlerinin belirtilerek onları ölümlüleştirip ölümsüzleştirirken, Doğu, ölümle daha çok uğraşmasına rağmen, insanların doğum ve ölümlerini titizlikle belirlemeyi gereksiz bulmuştur. Doğu tarihi, ne zaman doğdukları veya ne zaman öldükleri belli olmadığı gibi, yaşayıp yaşamadıkları veya kaç kişi olarak yaşadıkları bile belirsiz olan kişilerle doludur. Nasreddin Hoca nın, Yunus Emre nin veya Buda nın yaşayıp yaşamadığı, hatta yaşadılarsa bile kaç(ar) kişi olduklarının belirsizliği bu noktada örnek olarak hatırlanabilir. Belki de Doğu nun bu tavrının arkasında nasıl olsa öbür tarafa gidince gene karşılaşacağız düşüncesi veya içinde bulunduğumuz dünyanın cinlerin perilerin (ve ölenlerin ruhlarının) cirit attığı, onlarla birlikte paylaştığımız bir dünya olduğu düşüncesiyle eşleştirilebilir. Eduardo Galeano ölüm döşeğinde yatan birinin ölümüne yakın bir zamanda, etrafında ağlaşan yerlilerden bahseder. Yerlilere Batılı bir kişi Kişi bundan rahatsız olabilir; niçin ağlıyorsunuz? dediğinde yerlilerin verdiği cevap gayet nettir: onu ne kadar sevdiğimizi bilsin diye. Kişinin ölünce yok olduğunu düşünüyorsanız, ölmeden önce ağlarsınız; ölünce başka bir yerlere gittiğini düşünüyorsanız, ardından gözyaşı dökersiniz; eğer sadece boyut değiştirdiğini, ruhunun buralarda bir yerlerde olacağını düşünüyorsanız, hiç ağlamazsınız. Dinin ölülerin arkasından ağlamayı yasaklaması bu durumun bir örneği; Chuang Tse nin, ölen karısının naaşı evin bir köşesinde gömülmeyi beklerken, odanın ortasında bağdaş kurup ters çevirdiği bir leğenle tempo tutup şarkı söylemesi başka bir platformda bunun başka bir (en uç) örneğidir. Tarihe önem vermemek Tarihe önem vermemek, bir çok olayın uygun anlaşılmasını ve değerlendirilmesini de önlemektedir. Tarihe önem vermemek tarihsizliktir ve tarihsizlik olayların nedenlerini ve sonuçlarını görememeyi getirir. Çünkü olayların tarihsel şartları içinde görülmez. Tarihin değerini bilmemek olarak ifade edilen bu durum, şimdiyi bilmemeye de yol açabilir. Şimdiyi bilmemek, biz böyleyiz (kötü!), bizden başkaları bunu ne kadar güzel yapıyor düşüncesidir. İçinde bulunduğumuz tarihsel dönem, tarihin bitişinin işaretlerini veren olgularla 2

3 MUTLAKÇILIK OYUNU doludur 2. Yani, olayların tarihsel bağlamlarını takip etmek ve önemlerini değerlendirmek, hem olayların hızından dolayı, hem de gizliliğinden dolayı artık yapılması güç bir durumdadır (en azından bir kişi artık bunlara yetişemez!). Artık eskisi gibi insanlar, alışılmış deyimle, üçyüz atlı beşyüz piyade yürüyüp savaşa gitmezler, vb. Ancak bu durum bir takım hazır düşüncelerin doğrulanması anlamına gelmez. Bu hazır düşüncelerden biri biz kötüyüz, bizim dışımızdaki dünya iyi düşüncesidir. Ama bu düşünce doğru değildir, çünkü, dünyada neler oluyorsa, Türkiye de de onlar oluyordur. Dünya, bizden daha iyi bir durumda değildir. Biz böyleyiz, dünya da böyledir. Herkes kendi tarihsel sürecinin sonuçlarını yaşamakta, hatta dünya bütün olarak tarihin sonuçlarını yaşamaktadır. Bazı bölge ve ülkeler diğerinden az değil, fazla değil. Biz böyleyizdir, çünkü dünya da böyledir. Bizi kötü yapan tarih, herkese sillesini vurmuştur, onları da kötüleştirmiştir. Sadece aramızda hissetme farkı olduğu söylenebilir. Bazılarımız bunu yoğun hissetmekte, bazılarımız bunu başka şeymiş gibi yaşamaktadır. Tarihe bakışa dönecek olursak, genel olarak denebilir ki, dünya tarihe bakış açısını değiştirmiştir, ülkemizde de değişmiştir. Yukarıdaki durum tersinden de okunamaz. Yani, dünyada böyle olduğu için biz dünyadan etkilenip bu hale geldik düşüncesi de yanlıştır. İkinci hazır düşünce de budur. Biz dünyanın tarihsel gelişmelerinden muaf değildik ve değiliz. Başkalarını kötüleştiren tarih bize de uğramıştır ve bizi de kötüleştirmiştir. Kısaca, kendimizi başkalarından soyutlasaydık, iyi bir durumda olmazdık. Bunlar kognitif cimri 3 olan insanın kestirme ve yanlış akıl yürütmeleridir. Her şey yerli yerinde doğrudur. Tarihsizliğin göstergeleri Tarihsizliğin çeşitli göstergeleri vardır. Bunlardan biri yukarıda belirtilen, insanların doğum ve ölüm tarihlerinin gösterilmesindeki tembelliktir. Bir diğeri de mutlakçılık oynamaktır 4. Mutlakçılık oynamak, sanki zaman diye bir şey yokmuş ve her zaman dünya bu durumdaymış gibi düşünmek ve davranmaktır. Yani insanların geçmişte başka şartlarda ve durumlarda olduklarını göz ardı etmektir. Bu düşünceyi bu şekilde ifade ettiğinizde herkes bu düşünceyi doğru bulduğunu söyler. Büyük bir olasılıkla okuyucu da bu cümleyi okuduğunda doğru olduğunu düşünmüştür. Bu düşünce, şu anlamda olmuştur (büyük bir olasılıkla): ben mutlakçılık oynamıyorum, ben doğru düşünüyorum, ama başkaları yanlış düşünüyor. Gerçekten de öyle düşünenler var, ama ben onlardan değilim. Mutlakçılığın birinci göstergesi budur: Kendinden başka herkesin yanılabileceğini düşünmek. Kuşkusuz bazen kişiden başka herkes yanılabilir, ama bu durum sanıldığı kadar sıklıkla meydana gelmez. Bu noktada hatırlanması gereken iki düşünce vardır: Birincisi, Cemil Meriç'in Daniel de Foe'dan aktardığı bir söz: "Bir adamın benden başka herkes aldanıyor demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?" Gerçekten de gerçek bazen insanlardan daha önemli olabilir 5. İkinci düşünce de bir papaza ait: "İnsanların yüzde doksan beşinin yalancı (papaz "namussuz" diyor) olduğunu söyleyen bir kişinin yüzde doksan beş olasılıkla yalancı olduğunu düşünebilirsiniz." Mutlakçılığın "benden başkaları yanılıyor" düşüncesi "ben mutlak doğruyum (sahibiyim), ben yanılmam" düşüncesinin bir görüntüsü olabilir. 2 Tabii ki, Fukuyama nın tarihin sonu, Morin in tarihselci çağın bitişi gibi düşünceler burada hatırlanabilir. 3 Kognitif cimri, insanın elindeki az miktardaki ipucundan olabildiğince çok sonuç çıkarma çabasının adıdır. İnsan, az kanıtı yeterli bulur ve daha fazlasını araştırmaya gerek görmezse, kognitif cimriliği tutmuştur. Biraz ayrıntılı incelendiğinde anlaşılır ki, aslında elindeki kanıt sonuca ulaşmak için yeterli değildir. Bu gibi düşüncelere atıfta bulunulmaktadır. 4 Mutlakçılık oyun mudur? Evet, çünkü başka bir amaç yerine makul bir amaç güdüyormuş gibi görünüp gerçek amacına ulaşmaktadır. 5 Gerçeğin insanlardan daha değerli olup olmadığı, tartışılması gereken ve karar verilmesi gereken önemli bir sorundur. 3

4 Doç. Dr. Hasan BACANLI İhtiyaç kavramı Mutlakçılığın ikinci göstergesi de, içinde bulunulan zamanı mutlak varsaymaktır. Tarihteki insanları şimdiki zamanın şartlarında yaşıyorlar gibi düşünmektir. Öğrencilere bazen sorarım: "Büyük büyük annenizin bulaşık makinesine ihtiyacı var mıydı?" Bu soruya cevap vermek için ihtiyaç kelimesi üzerinde durmak gerekir. İhtiyaç "elde olmayan bir nesnenin varlığı için duyulan istektir". Ben paraya ihtiyaç duyarsam, bunun anlamı bende (yeteri kadar) para olmadığı için, para(m) olsun istiyorumdur. Eğer büyük büyük anneniz "bir makine olsa da benim yerime bulaşıkları yıkasa!" dediyse (ve tabii bunu söylerken gelinini kastetmediyse) o zaman ihtiyaç duymuş olur, yoksa hissedilmeyen şey ihtiyaç olmaz. İhtiyaç kavramının hissetmekten ayrılması günümüz kapitalist ekonomisinin bir sonucudur. Ekonomik sistem insanlara "siz farkında değilsiniz ama, sizin bir...ya ihtiyacınız var" diyerek sizi ekonominin içine çekmeye, size bir şeyler satmaya çalışmaktadır. Bunu yaparken de ihtiyaç kavramının anlamını çarpıtmaktadır. Bu çarpıtılmış ihtiyaç kavramı mutlakçılık oynamak isteyenler için uygun bir fırsattır. Taş devrinde Fred Çakmaktaş'ın TV'ye, arabaya, vb. ihtiyacının olduğu düşünülür. Bilim İçinde bulunulan zamanı mutlaklaştırmak, bilimle ilgili olarak da sıklıkla yaşanır. Bilim açısından şöyle bir durum ortaya çıkmıştır. Bilim temelde insanın geliştirdiği bir bilgi sistemidir. İnsanlar hemen hemen herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir bilgi sistemine ihtiyaç duymuşlar ve en azından herkesin test edebileceği bir bilgi birikimi oluşturmuşlardır. Başka bir deyişle, bilim insanın geliştirmiş olduğu en güvenilir bilgi sistemidir. Sözgelimi felsefe de bir bilgi sistemidir, ama herkesi ikna edememektedir. Ama bilim herkesi ikna etmeye çalışır. O der ki, "bu konuda gerçek şudur, kabul etmezseniz siz de şu yolla deneyebilir ve aynı sonuca ulaşabilirsiniz". Yani, bilim insanca bir birikimdir. Ancak mutlakçılık bu noktada devreye girmekte ve olgu ile bilgiyi karıştırmaktadır. Olgu olup biten olaylar, bilgi ise onlarla ilgili olarak insanın anlama çabasının bir sonucudur. Bilgi bilen birini gerektirir. Kimsenin bilmediği bir bilgi olmaz. Bilgi demek, biri bir şeyi biliyor demektir. Hele bilimle ilgili olarak düşündüğünüzde, bilimsel bilgi üretilmemişse, yoktur. Bu yüzden Newton'dan önce yerçekimi kanunu yoktur. Ama yerçekimi olarak adlandırdığımız bir olgu vardır. Veya Einstein'dan önce görelilik kuramı yoktur. Başka bir ifadeyle bu bilgilerle ilgili olgular tarihin başlangıcından beri vardır, ama onunla ilgili bilgiler sonradan üretilmiştir. Bilgi, özellikle de bilimsel bilgi bir üretimdir. Bunu bilgi çağına giren bizler kadar tarihte kimse anlayamaz. Çünkü bilgi çağında bilgi üretilir ve bilgi satılır 6. Tekrar mutlakçılığa dönecek olursak, bilimsel bilginin var ve keşfi bekleyen bir şey olduğunu düşünmek mutlakçılığın hafif bir görüntüsüdür. Eğitim Mutlakçılığın diğer bir görüntüsü eğitim gibi kavramlar için kullanıldığı şeklidir, Geçmişte insanların okuryazarlık oranlarının çok az olduğunu düşünmek, mutlakçılığın bu görüntüsünü oluşturur. Sözgelimi Osmanlı İmparatorluğu döneminde halk cahil bırakılıyordu; okuryazar oranı % 5 idi" düşüncesi mutlakçılık oynamaktır. Çünkü Osmanlı İmparatorluğunu, imparatorluğun içinde bulunduğu şartlara göre değil, kendi içinde bulunduğu şartlara göre değerlendirmektedir. Yani tarih boyunca (ve tabii ki Osmanlı İmparatorluğu zamanında da) benim içinde bulunduğum şartlar geçerlidir ve ben bu şartlara göre değerlendirir, yargılarım" düşüncesi böyle bir düşüncedir. Ve mutlakçılıktır. Bu ve benzeri göstergeler açık ve belirgin göstergelerdir. Mutlakçılığın daha gizli göstergeleri de vardır. Bunlardan birini açıklamak için gene yukarıdaki Osmanlı örneği uygun düşmektedir. Yukarıdaki düşüncede Osmanlı İmparatorluğu suçlu gösterilmeye çalışılmaktadır. Çünkü halkı cahil bırakmıştır, vb. Oysa, gözden kaçırılan bir husus vardır: Eğitimin tarih boyunca muhalifliği. Tarih boyunca entelektüel veya aydınlar eğitim yoluyla yetişmiş ve yetiştirmiştir. Aydınların genel görevi de yönetimi eleştirmektir. Yani tarihte aydın denen kişi muhalif olmuştur. Aydın yöneticiler de olmuştur, ama genel olarak krallık gibi yönetimleri dizginleyebilecek olan, 6 Bilgi toplumunu tanımlamak gerekirse, onu bilginin satıldığı toplumsal düzen olarak tanımlamak mümkündür. 4

5 MUTLAKÇILIK OYUNU herhangi bir kurumla göbek bağı olmayan aydınlar olmuştur. Eğitim kurumunu sürdüren aydınlar (eğitim aydın denen bir azınlığın elindeydi!) yönetimle veya diğer kurumlarla alışverişe girmemeye özen gösterir ve eleştirme hakkını da elinde tutardı. Osmanlı İmparatorluğunda idare, askeriye ve ilmiye sınıflarının dengesi onun uzun zaman ayakta kalmasını sağlayan unsurlardan biri olmuştur. İşte ilmiye sınıfı yönetimden ayrı bir sınıftır. Her ne kadar yönetimin sürdürdüğü eğitim kurumları da varsa bile, muhalif eğitim kurumunu sürdüren bu ilmiye sınıfıdır. Tarihte devlet, eğitimi önemli bir araç olarak görmemiştir. Önem vermediği için onunla uğraşmamış ve ona yatırım yapmamıştır. Eğitim kurumlan genellikle halkın yardımlarıyla ve aydınların ve edebiyatçıların vakıflardan aldıkları maaşlarla veya zenginlerin gönlünden kopan bahşiş ve hediyelerle ayakta kalmışlardır. Bunlardan vakıflar oldukça önemlidir. Sanayi devrimiyle birlikte, yetişmiş işgücü ihtiyacı artmıştır. İşgücünün yetiştirilmesi eğitim yoluyla mümkün olmaktadır. Öyleyse herkesin eğitilmesinde yarar vardır. Eğitim herkesin hakkıdır 7. Ayrıca krallığın yerine geçmeye başlayan yönetim biçimleri de halkın bilinçlenmesini (ne konusunda bilinçlenildiği ayrı bir konudur) gerektirmektedir. Bu ve diğer nedenler devletin eğitime el atmasını ve istediği biçimde bilinçlendirilmiş insanların yetişmesini garantiye almasını gerektirmiştir. Kısaca, devlet, uysal teba yetiştirmenin yolunun eğitimden geçtiğini anlamıştır. Ekonomi de hem devlete yön verebileceğini, hem de istediği insan gücünü devletle ortaklaşa, eğitim yoluyla yetiştirebileceğini fark etmiştir. Böylelikle, tarih boyunca muhalefetin elinde olan eğitim artık iktidarın eline geçmiştir. Bu durum, herkese eğitim düşüncesini geliştirmiştir 8. Burada üzerinde durulmak istenen nokta, bazı kişilerin mutlakçılık oyunu içinde, tarihteki bazı devlet ve kurumların niçin bugünkü kurallara uygun davranmadıklarını sorgulamalarıdır. Görüldüğü gibi, bu düşünce arkasında, "benim içinde bulunduğum durum tarihin tümünü kapsayan ve mutlak bir durumdur ve ben tarihteki olayları bugünkü duruma göre değerlendiririm" düşüncesini barındırmaktadır. Eğitimin tarihsel manzarası Gerek mutlakçılık oynamayı engellemek, gerekse tarihe gerekli önemi vermek açısından, eğitimin tarihsel manzarasını ortaya koymak, içinde bulunulan durumun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Eğitimin tarih boyunca muhalif bir kurum olduğu yukarıda belirtilmişti. Yönetim ve toplumsal yapı açısından bakıldığında eğitimin tarih boyunca gösterdiği manzara budur. Eğitimin ekonomik açıdan görüntüsü de vergiler, bağışlar, bahşişler ve vakıflardır. Bunlar ve benzerleri eğitimin dışardan görünüşleridir. Bir de eğitimin içerden görünüşü vardır ki, şimdi ele alınmak istenen bu görünüştür. Tarihte eğitim insanlara belli bir konunun öğretilmesi, belli bir bilginin aktarılması görevini üstlenmiştir. Önemli olan o konunun öğrenilmesidir, ne kadar zamanda, nasıl öğrenilirse öğrenilsin. Bu yaklaşım konu-merkezli yaklaşımdır. Tarih boyunca eğitim konu-merkezli yaklaşıma göre sürdürülmüştür. Osmanlı İmparatorluğunda bu işlere "talim ve terbiye" denmesi önemlidir. Önemlidir, çünkü talim eğitim kurumunun üstlendiği görevdir: bir ilim talim edilir. Önemlidir, çünkü terbiye anababaya devredilmiştir veya eğitim kurumunun bir yan ürünü olarak görülmüştür. Kısaca, önemli olan ilmin aktarılmasıdır. Bu noktada J. J. Rousseau'yu hatırlamak gerekir. Eğitim tarihi kitaplarında Rousseau'nun eğitimde önemli bir yeri olduğu yazılır, ama onun niye önemli olduğunun kavrandığı zamanlar azdır. Öz olarak, denebilir ki, Rousseau eğitimi konumerkezli olmaktan çıkarıp öğrenci-merkezli yapan kişidir. Rousseau eğitimcilere; "durun! Naapıyorsunuz, onlar daha çocuk!" diyen adamdır. "Konuyu öğreteceğiniz kişi önemlidir, onun durumunu dikkate alıp, ona göre eğitim yapmak gerekir, düşüncesi Rousseau'dan 7 Diğer haklardan farklı olarak bu alınmayan, verilen bir haktır. Hatta vatandaşın bu hakkı alması ve kullanması zorunludur. Yani, bu hak vazgeçilemeyen, kullanılması zorunlu olan bir haktır (!). 8 Burada olumsuz durum olduğu ima edilmek için değil, durumu tespit etmek için, eğitim böyle değerlendirilmiştir. Yoksa, sözgelimi devletin ayakta kalmasının başka bir yolu da yoktur. Yani devletin bu tercihi yerinde bir tercihtir. 5

6 Doç. Dr. Hasan BACANLI kaynaklanmıştır. Ondan önce eğitimde öğrencinin önemli olduğu akla gelmemiştir. Amaçlanan belli bir konunun öğrenilmesi, öğretilmesi ve aktarılmasıdır çünkü. Mutlakçılık oynayanlar, Rousseau'nun bu devrimini kavramakta zorluk çekerler. Onlar eğitim varsa, öğrenciye önem veriyordur, vermelidir diye düşündükleri için, tarih boyunca eğitimin bugünkü anlayışla verildiği veya verilmiş olması gerektiği kanısındadırlar. Rousseau'nun eğitimle ilgili yapmış olduğu devrim gerçekten büyük bir devrimdir. Çocuğu öne çıkaran ve dolayısıyla insanı öne çıkaran bir anlayıştır. Bu anlayış, talim ve terbiye terimleri kullanılırsa, talimden terbiyeye geçiş demektir. Yani, tamamen bilişsel bir eğitim anlayışından hem bilişsel hem de duyuşsal bir eğitime geçiştir. Daha önce eğitim kurumunun bir yan ürünü olarak görülen veya anababaya bırakılan terbiye, eğitimin devlet tarafından üstlenilmesinin bir uzantısı olarak ihmal edilmiştir. Oysa, eğer devlet talimi üstlenmişse ve çocukları oldukça uzun sayılabilecek bir süre meşgul ediyorsa, terbiyeyi de üstlenmelidir. 9 Zorunlu eğitim Devlet eğitimi ele geçirmiş ve zorunlu kılmıştır. Zorunlu eğitimin süresi de gittikçe uzamaktadır. Önce üç, sonra 5 sonra 8, daha sonra 12 yıl olması beklenmektedir. Devletin bu yaptıklarının mazereti de her zaman hazırdır: Gerekliydi. Bu gereklilik nedense sadece devletin ekonomik durumu bunu kaldırabilir hale geldiği zaman hissedilmektedir. Yani, gerçekten gerekli ise, devletin görevini yerine getirip getirmediği sorgulanabilir ve eleştirilebilir. Bu eleştiriyle karşı karşıya kalmamak için, devlet yapabildiği zaman gerekli olduğunu iddia etmektedir. Zorunlu eğitim, bütün gün olma eğilimindedir. Bu hem devletin işine gelmektedir, hem de velilerin. Çünkü devlet istediği kadar zamana sahip olduğunu düşünmektedir, aynı zamanda anababayı ekonomik sistemin içinde daha çok tutabilmektedir. Yoksa anababalar çocuklarını bahane ederek çalışma hayatına mola isteyeceklerdir. Çocuklar zorunlu eğitim adı altında devlet tarafından meşgul edilince anababanın böyle bir bahanesi de kalmamaktadır. Dolayısıyla zorunlu eğitimin bütün gün sürmesi konusunda anababalar da devlet de memnundur, çocuklara gelince... kimse onların ne istediğini sormamaktadır, çünkü onlar kendileri için neyin iyi olduğunu bilemeyecek kadar küçüktürler. Her ne kadar sorulduğu zaman insanlar eğitimin çocuğa göre olması gerektiğini kabul ederlerse de, onların henüz kendilerinin "hayrını" bilemeyeceklerini ve bu yüzden korunmaları gerektiğini öne sürecektir. Bu da başka bir çelişki ve mutlakçılıktır. Çocuk çocuk mudur? Bu noktada Rousseau'nun devrimi biraz daha irdelenerek daha iyi kavranmaya çalışılabilir. Rousseau, çocukları önemseyin, onlara göre eğitim verin, diyordu. Çünkü çocuk saftı ve masumdu. Çünkü "her şey Tanrı'nın elinden çıktığı haliyle iyiydi. İnsan dünyayı mahvediyordu." Çocuk da Tanrı'nın elinden çıkmıştı ve iyiydi. İnsan çocuğu eğitirken bozuyordu. Rousseau'nun naturalist felsefesi yukarıda belirtildiği gibi devrim yapmıştı, çünkü daha önce kimse çocuğun çocuk olduğunun farkında değildi. Çocuklar Batıda ortaçağ boyunca yetişkinin minyatürü olarak görülmüştür 10. Onlar yetişkinin sahip olduğu özelliklere sahiptirler, ama arada derece farkı vardır. Çocuklar sadece biraz aptaldırlar o kadar. Yani, çocuğun çocuk olduğu değil, küçük bir yetişkin olduğu düşünülürdü. Ortaçağ Avrupasının resimlerinde bunu açıkça görmek mümkündür. 9 Devletin terbiyeye karşı tavrı daha ayrıntılı analiz edilmesi gereken bir konudur. Ancak bu aşamada şu söylenebilir ki, tüm gün okulda meşgul edilen çocukların hem talim hem de terbiyelerinin okulda yürütülmesi gerekir. Başka bir ifadeyle çocuğu bütün gün okulda tutuyorsanız, onun bilgi kazanma ihtiyacını da beceri kazanma ve duygusal gelişme ihtiyaçlarını da okulda karşılamanız gerekir. Ancak okul sistemleri talime ağırlık vermekte, bunu daha kolay ve yapılabilir görmekte, beceri kazanmayı kısmen yerine getirmekte, ama duygusal gelişimi ihmal etmektedir. Tekrar eski terime dönecek olursak, talim yapmakta, ama terbiyeyi ihmal etmektedir. 10 Türk tarihinde benzer çalışmaların yapılarak Türklerde çocuğun nasıl görüldüğü, incelenebilecek bir konudur. Ancak şu söylenebilir ki, çocuk çağacık kelimesinden gelir ve o da çağ-a-cık demektir. Yani küçük bir yetişkin olduğu izlenimi edinilmektedir; çünkü o "-cık"tır, küçüktür. 6

7 MUTLAKÇILIK OYUNU Ergen ergen değildir Burada belki ergenliğe de işaret etmekte yarar vardır. Çocuğun çocuk olarak anlaşılmadığı bir dünyada tabii ki ergen de ergen olarak anlaşılmamaktadır. Ergenlik sanayi toplumunun istihdam edemediği yetişkinler ordusu gibi görünmektedir. Çünkü, çocukluktan çıkan kişiler eskiden yetişkin toplumuna hemen girerler, hatta zaten yetişkin oldukları düşünülürdü. Ancak sanayi devrimi işgücünü yeniden planlama gerektirmiş ve çocukları hemen yetişkin toplumuna alıp ekonomik hayata sokamamıştır. Bunun iki nedeni vardır: (1) Çocuklar çoktur ve zayıftır, ve (2) Sanayi toplumunun yetişmiş insan gücüne ihtiyacı vardır. Eskiden kalifiye olmayan kişiler bir şekilde ekonomik sistem içinde yer alabilirken, sanayi toplumu herkesi istihdam edememekte, onların bazı temel bilgi ve becerileri edinmiş olması gerektiğini düşünmektedir. İşte, çocukluğu bitiren kişiler yetişkin toplumuna girmek isteyince (eee, artık büyümüşlerdir!), sanayi toplumu onlara "durun bakalım, siz daha ergensiniz!" demektedir. Ergenler öncelikli olarak beklemekte, bu arada iş bulup ekonomik sistem içine girince ergenlikten çıkmış olmaktadırlar. Bunun delilini de dilde görmek mümkündür. Eskiden ergen anlamına kullanılabilecek bir kelime yoktur. Türk toplumunda çocuk "akıl baliğ" olur, veya "reşit" olur. Bunlar ise bir dönemi değil, bir olayı betimlemektedirler. Ergenlik ise bir dönemdir. "Ergenlik" terimi ise, Osmanlılar zamanında dul bir kadının bakir bir erkekle evlendiğinde ona verdiği bir tür para veya malın adıdır ve yaşam dönemiyle ilişkisi yoktur. Yarının büyükleri Çocukluğa dönecek olursak, çocukların yetişkinin minyatürü olarak algılanması yukarıdaki gibi ifade edilirse hemen hemen herkes tarafından onaylanır ve kabul edilir, yani çocuğun böyle görülmesi doğru değildir diye düşünülür. Ama biraz derinden irdelenirse bu düşüncenin "gerçekten" kabul edilmesinin o kadar kolay olmadığı görülür. Sözgelimi, Atatürk çocuklara bir bayram hediye etmiştir. Ama onlara "siz yarının büyükleri olacaksınız ha! Ulusal egemenliğe sahip çıkın!" dememiştir. Çünkü Atatürk çocukların çocuk olarak değer verilmeye layık olduğu düşüncesindedir. Ama sonradan gelenler bunu kavrayamadıkları için çocukların yarının büyükleri olduğunu ve cumhuriyeti onların koruyacağını vb. düşünmüşlerdir. Bu düşünce, anlaşılacaktır ki, çocuğa çocuk olarak değer vermek değil, onu yarının yetişkini olarak değerli bulmaktır. Yani Rousseau'nun devriminin henüz gelmediği bir yerdir. Çocuğa çocuk olarak değer vermeyi doğru bulan birçok kişi, çocuk bayramında "bu çocuklar yarının büyükleridir" diye nutuk çekebilmektedir. Bu da onların tutarsızlıklarıdır 11. Eğitim ne işe yarar? Devlet ve anababanın ortaklaşa veya uzlaşmayla vermiş olduğu bir kararın sonucu olarak çocuklar sabahtan akşama kadar (tüm gün) okula gitmektedir. Bu durum, aynı zamanda eğitim kurumunun (burada okulun) işini zorlaştırmaktadır, çünkü başarısızlığını yükleyebileceği bir mazereti kalmamaktadır. Yarım zamanlı bir okulun başarısızlığına bahane bulması kolaydır, "okul dışındaki güçler okulun eğitimini baltalamakta" olabilirler. Ama tam zamanlı bir okulun öne sürebileceği bir bahane yoktur. Ancak, bu noktada velilerin durumu okulun işini kolaylaştırmaktadır. İki yolda bu durum velilerin işine yaramaktadır: Öncelikle veliler çocuklar(ıy)la uğraşmaktan kurtulmaktadırlar. Zaten eğitim öncelikle çocuk bakıcılığından ortaya çıkmıştır 12 ve tam zamanlı okulda eğitim "aslına rücu etmiştir". Tabii, çocuğunu okula gönderip 11 Yarının büyüklerinin, yaşamayı ileriki yaşlarına bırakmaları ve içinde bulundukları zaman diliminde sınavlara hazırlık yapmaları gerekmesi de doğaldır, yetişkinlerin onlar için telefon kartlarının arkasına taşıtlar durunca geçmelisin...sen geleceğimizsin! yazmaları da. 12 Pedagoji, çocuk bakımı bilmi demektir ve uzun zaman esirler tarafından yürütülmüştür. Hatta eğitimcilerin hor ve hakir görülmelerinin ardında mesleğin bu geçmişinin rolünün olup olmadığı eğitim tarihçilerinin ve sosyal tarihçilerin incelemesi gereken bir konudur. 7

8 Doç. Dr. Hasan BACANLI akşama kadar orada kalmasını sağlayan anababa, görevini yaptığını düşünmektedir. Yoksa, çocukların nasıl bakılacağı ayrı bir sorun olarak karşılarına gelecektir. İkinci olarak da, eğitim böylelikle insanların ortak şikayet konusu ihtiyacını gidermektedir. İnsanlar bir araya geldiklerinde herkesi ilgilendiren bir konu bulmak istediklerinde eğitimden bahsetmektedirler. Ondan bahsederken de tabii, çoğu zaman ters giden şeyler haber niteliği taşımaktadır. Yolunda giden şeyler pek ilgi çekmeyecektir. Böylelikle anababalar, bu ülkenin eğitim sisteminin ne kadar kötü olduğundan bahsederek muhabbet edebilmektedirler. Tabii, bu düşünceleri çok fazla ileri götürmemek gerekir, ama çocuklarına ne öğretildiğiyle ilgilenmeyen veya niye öğretilmiyor diye eğitim kurumunu sorgulamayan anababaların durumu başka türlü anlaşılabilir görünmemektedir. Sonuç Tarihin anlaşılmasındaki aksaklık tarih eğitimiyle ve tarihin eğitim içinde doğru yere yerleştirilmesiyle ortadan kaldırılabilir. Mutlakçılığın önüne geçmenin yolu da budur. Unutmamak gerekir ki, mutlakçı insanlar başkalarını yok sayan insanlardır, çünkü mutlak olan kendileridir. Mutlakçı insanlar kendilerinden başka kimsenin yaşama hakkı olmadığını düşünürler. Mutlakçı insanlar birbirlerine saygı duymazlar. Mutlakçı insanlar birbirlerine güvenmezler. Mutlakçı insanlar zamana değer vermezler. Mutlakçı insanlar bunların bir uzantısı olarak, yaşama da değer vermezler. Mutlakçılığın panzehiri de uygun bir tarih eğitiminden geçer. Ancak uygun bir tarih eğitimidir ki, insanlara zamanın anlamını ve değerini öğretebilir. Kaynak için: Bacanlı, H. (2002). Mutlakçılık Oyunu, Tarih ve Eğitim, 2023 Dergisi, Mayıs, 2002, sayı:13, s.62 8

9 MUTLAKÇILIK OYUNU 9