TÜRKİYEDE DEPREMLER Prof.Dr.rer.nat.D.Ali Ercan Yer kabuğunun en hareketli levhaları üzerinde yer alan Ülkemizde yine bir deprem felaketi ve acılar yaşandı. Merkez üssü Van-Ercişte 7,2 şiddetindeki deprem 500 üzerinde can aldı. Arabistan platosunun Anadolu platosuyla karşılaştığı bu bölgede sık sık şiddetli depremlerin meydana gelmesi şaşırtıcı değildir. 1668 yılında meydana gelen tahminen 8-9 şiddetindeki bir depremde 10-15 bin kişinin öldüğünü tarihi kayıtlardan öğreniyoruz. 1- DEPREM OLGUSU Ülkemiz, Taşküreyi (litosfer) meydana getiren platolardan üç platonun birleştiği bir coğrafyada, bir deprem kuşağında yer alıyor. Bu bakımdan depremler, birlikte yaşanılması kaçınılmaz bir doğa olayı olarak görülmelidir. Aşağıdaki dünya haritasında her nokta 1963-98 arası 35 yılda dünyada tespit edilmiş depremlerin yerlerini gösteriyor. Türkiye siyah noktalarla tamamen kaplanmış durumda. Tüm dünyada yılda ortalama 10 bin civarında deprem oluyor, ancak bunların çoğu hissedilmeyecek derecede (3 ve daha küçük şiddetlerde) küçük depremler; örneğin, Kandilli rasathanesi Türkiye coğrafyası üzerinde saatta 2-3 küçük deprem kaydediyor. Gerçekten büyük doğal afet olarak görülecek türde, şiddette depremler enderdir. Son 40 yılda tüm dünyada 30 kez 8 ve daha yukarı şiddette deprem oluştu. 7-8 arası şiddetteki depremlerin sayısı ise 530 civarındadır; yani dünyada meydana gelen depremlerin yaklaşık binde 998 i 7 den küçük şiddetteki (zararsız)depremler. ama ne yazık ki geri kalmış ülkelerde çarpık yapılaşma ve inşaat teknolojisinin geriliğinden 6-7 arasındaki depremler bile büyük felaketlere yolaçabiliyor. En son Haitide 7 şiddetindeki bir depremde ölenlerin sayısı 200 binin üzerinde oldu... Aşağıdaki tabloda son yüzyıl içersinde Türkiyede meydana gelen ve şiddeti 7 üzerinde olan depremler gösterilmektedir. Son 100 yıl içersinde yaklaşık 75 bin yurttaşımız deprem kurbanı olmuştur. ( günde ortalama 2 kişiyi "deprem tanrısı"na kurban vermişiz.) YIL ŞİDDET YÜZEY MERKEZİ ÖLÜM 1912 7,3 Tekirdağ 200 1914 7,0 Burdur 300 1939 7,8 Erzincan 33000 1942 7,0 Tokat 3000 1943 7,4 Ladik-Samsun 4000 1944 7,5 Gerede 4000 1953 7,2 Yenice-Çanakkale 300 1957 7,1 Fethiye 70 1957 7,1 Abant-Bolu 50 1970 7,2 Gediz 1100 1976 7,5 Muradiye 3800 1999 7,6 İzmit 17000 1999 7,2 Düzce 900 2011 7,2 Erciş-Van 600 7 den küçük şiddetteki depremler: 1966 6,7 Varto 2400 1971 6,8 Bingöl 1000 1975 6,6 Lice 2400 1983 6,9 Erzurum 1200 2010 6,1 Elazığ 60 Kıyaslamak amacıyla son Japonya da meydana gelen 7 ve üzeri şiddetlerdeki depremlerde ölü sayılarına bakalım: YIL ŞİDDET ÖLÜM Mart.2005 7,0 1 Ağustos.2005 7,2 - Kasım.2006 8,3 - Ocak.2007 8,1 - Mart.2007 7,0 1 Ağustos.2009 7,0 - Şubat.2010 7,0 1 Nisan.2011 7,1 4 Haziran.2011 7,0 - Deprem riski bize göre 5 defa daha yüksek olan Japonyada şiddeti 7 ve üzerinde olan 6 depremde toplam 7 kişi ölürken, bizde 6-7 arası şiddetteki 5 depremde 4600 kişi ölüyor. Bu durum açıkça gösteriyor ki Türkiye'de toplum, üzerinde yaşadığı coğrafyanın gereğini yapamayacak kadar ilkel yönetiliyor. Bilim ve teknolojiyi yadsıyan, kader ve tevekkül anlayışıyla yaşayan, doğal afetleri ilahi takdir olarak gören geri bir toplumun acınacak haline bir örnek diyebiliriz. Nüfusumuzun %40 kadarı aktif fay hatları üzerindeki yerleşim bölgelerinde yaşıyor. Tarihsel olarak sıcak su kaynaklarının bulunduğu bölgeler yerleşim için tercih edilmiş. sıcak sular ise fay kırıklarının bulunduğu yerlerdedir genelde. Bu bakımdan depremlerle yaşamaya mahkûm bir ülkeyiz; hem fiziki (hem de sosyal!) anlamda depremlerle yaşamasını bilmek durumundayız. Anadolu platosu kuzeydeki platoya sürtünerek yılda 2,5 cm. hızla 'şimdilik' batıya doğru hareket ediyor. Bu gidişle yaklaşık 50 milyon yıl sonra ege denizi sonra da Akdeniz tamamen yok olacak kıtaların birbirine
yaklaşması veya uzaklaşması sonucu dünya bugünkünden çok farklı bir coğrafi görünümde olacaktır. Depremler aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi hareket halindeki platoların temas alanındaki engellerin üzerinde biriken gerilimin bir anlık kırılmasıyla meydana gelen enerji boşalımları sonucunda oluşuyor. Yer kabuğu (200 km.) derinliklerinde gerilmiş fay hatlarının kırılmasıyla ortaya çıkan toplam enerji miktarına göre depremlerin şiddeti tanımlanıyor. Aslında serbest kalan enerjinin büyük kısmı platolararası sürtünme sürecinde ısı olarak kaybolurken sadece %10 kadarı mekanik enerji olarak çıkıyor ve yer kabuğunda sarsıntılara (depremlere) neden oluyor. sallantı enerjisi de aradaki mesafeye göre sönümleniyor; kinetik enerji kabaca her 10-15 km. de yarı değerine düşüyor diyebiliriz. ) Bu kırılmalar genelde 5-35 km. derinliklerde meydana geliyor. Kırılmanın bulunduğu noktanın (hypocentre) yüzeydeki izdüşümüne yüzey merkezi (epicentre) denir. 2 Denizlerin tabanında meydana gelen depremlerde kinetik enerji devasa su kütlelerinin hareketine yol açıyor.. TSUNAMİ denen bu dev dalgaların boyu 2-20 metre, hızları 300-900 km/saat olabilir..
DEPREMİN ŞİDDETİ NASIL TANIMLANIYOR? Charles H. Richter (1900-1985) sismogramının başında incelemeler yaparken.. Amerikalı deprem bilimci C.H.Richter tarafından tanımlanan Richter şiddet ölçeğine göre, M şiddetindeki bir depremde açığa çıkan enerji miktarı (10 1,5 M ) kg. TNT patlamasında açığa çıkan enerjiye eşittir. (1 gram TNT patlamasında ortaya çıkan enerji 1000 calori = 1 kcal veya 4,2 kjoule.) Bu hesaba göre 6 şiddetindeki bir deprem 1 milyon ton TNT (20 tonluk 50 bin adet TIR dolusu TNT!) patlamasına eşdeğer bir enerji çıkarıyor.. her M şidddetindeki deprem (kendisinden bir birim küçük) M-1 şiddetindeki bir depremin 10 1,5 = 31,623 katına karşılık geliyor demektir. 8 şiddetindeki bir deprem 6 şiddetindeki bir depremin tam 1000 katı güçlü bir depremdir. 2-DEPREMLERİN NÜKLEER PATLAMALARLA KIYASLANMASI 6 şiddetindeki bir depremde ortaya çıkan enerji miktarı 2. dünya savaşında ABD tarafından 6.ağustos.1945 te Japonyanın Hiroşima şehrine atılan ve en az 90 bin kişinin toptan ölümüne yol açan tarihteki ilk atom bombasından (15 kton) 67 kere daha güçlüdür. Hiroşimaya atılan 4 ton ağırlığındaki ilk atom bombasında nükleer madde olarak 60 kg. Uranyum- 235 kullanılmıştı, ikinci bombada Plutonyum-239 kullanıldı. Tek bir B-52 uçağıyla taşınabilen bu bombanın eşdeğeri klasik TNT patlayıcıları taşımak için tam 3000 adet B-52 bombardıman uçağı gerekirdi. Hiroşima bombasında nükleer tepkimeden ortaya çıkan toplam enerjinin sadece 1/70 kadarı tüm tahribatı yapan, yakan, yıkan enerjidir; geriye kalan büyük kısım (radyasyon) ışıma şeklinde çıkmıştır. (sonuçta yaklaşık 1 gram maddenin enerjiye dönüşmesi 20 bin ton TNT nin patlaması karşılığı oluyor. Bu gün 20 kg. Plutonyum ile 100 bin kişiyi öldürebilecek güçte 20 kton TNT eşdeğeri bir "küçük" bir bomba yapılabiliyor; son 50 yıllık süreçte nükleer reaktörlerde tahminen 3 bin ton Plutonyum-239 üretilmiştir. Süper güçlerin arsenalinde bulunan 8 bin kadar nükleer bomba, ki bunun yarısı ABD nin elinde, dünyadaki tüm insanları 2 kere öldürecek güçtedir! )
3-ISTANBULDA DEPREM OLASILIĞI 1509 yılında İstanbulda meydana gelen bir depremde yaklaşık 10 bin kişinin öldüğü tarihi kayıtlardan biliniyor. Bu depremin şiddeti bu günkü ölçülerle 7,2 olarak tahmin ediliyor ama, bunun pek güvenilir olmayan bir takım kıyaslamalarla elde edilmiş kaba bir rakam olduğunu söyleyebiliriz. O zamandan bu yana Istanbulda 7 şiddetinin üzerinde bir deprem felaketi yaşanmadı. En son 1999 da Istanbuldan ortalama 75 km uzaklıkta (60-90 km.) İzmitte meydana gelen 7,6 şiddetindeki depremin Istanbul'u yaklaşık 6,7±0,2 şiddetinde salladığını ve büyük bir felakete neden olmadığını biliyoruz... 1999 depreminde 1,5-2 metrelik bir fay kayması görüldü.. Her yıl batıya doğru 2,5 cm. ilerleyen Anadolu platosuyla kuzeydeki plato arasında yaklaşık 60-80 yıllık bir enerji birikiminin ortaya çıktığı anlaşıldı. Bu olguya dayanarak, büyük olasılıkla 2040 yılına kadar herhangi bir zamanda (2015?) bu fay üzerinde benzer bir kırılma meydana gelebileceğini söylemek istatistik anlamda yanlış olmaz. Ancak azami 7,5 şiddetinde olması beklenen(?) böyle bir kırılma İstanbul merkezli olmayacak, büyük bir olasılıkla Marmara denizinde 1300 metre derinliğe kadar inen çınarcık çukuru boyunca ilerleyen fay hattı üzerinde ve Yüzey merkez üssü İstanbula en yakın 30 km. ve en uzak 90 km. mesafede meydana gelecektir... Böyle bir depremin Istanbul'a etkisi ne olur? Yukarda da belirttiğimiz gibi Bu fay hattı üzerinde, ve Istanbul'a 30 km. mesafede meydana gelecek 7,5 şiddetindeki bir deprem Istanbul u ortalama 7,1 şidddetinde etkileler. Depremin ne zaman olacağını ve ne kadar ölüm olacağını kestirmek çok güç..* Japon Bilim ve teknoloji bakanlığının desteklediği en önemli projelerden biri olan "Depremin önceden tespiti" konusunda pek umut verici ilerlemeler olduğunu söyleyemeyiz..işe yarar bir tahmin gün mertebesinde olmalı ki, deprem bilimi henüz bu aşamaya gelmiş değil. Bu bakımdan depremi önceden haber veren teknolojik araç gereç ürettiği iddiasıyla korku ve panik ticareti yapan vurguncu şirketlere karşı belediyelerin ve devletin uyanık olması gerekir.. öte yandan inşaat uzmanlar, km. karede ortalama 20 bin kişinin yaşadığı 16 milyonluk "megakent" Istanbuldaki konutların en az %10 unun 7 şiddetindeki bir depreme dayanıklı olmadığını belirtiyorlar.. Bu doğruysa büyük bir felaket kaçınılmaz olur. (Ben şahsen bu rakamların inşaat sektörüne pazar yaratmak amacıyla abartıldığı kanısındayım) 1.En kötümser felaket senaryosuna göre, merkez üssü 30 km. yakınlıkta ve kış aylarında geceleyin meydana gelecek bir depremde yıkılabilecek 50 bin binanın enkazı altında toplam 300-400 bin civarında can kaybı olacaktır, ki bu 21.yüzyılın en büyük doğal felaketlerinden biri olur. 2.En iyimser tahmine göre Deprem, merkez üssü Istanbuldan 75-90 km.uzakta ve gündüz meydana gelecek, Bu durumda Çorlu ve Tekirdağ nispeten daha fazla etkilenecek ve Depremin Istanbul'a etkisi İzmit- Gölcük depremindeki etki kadar, yani önemsenmeyecek derecede küçük olacaktır.. Herhalde İstanbulu bekleyen gerçek sahne bu iki uç tablonun arasında bir yerdedir. İstanbul boğazının Marmara çıkışına 30 km. mesafede meydana gelecek M=7,5 şiddetindeki bir deprem 30-45 km. arasında kalan yaklaşık 1000 km.karelik bir alanda M=7,0±0,1 şiddetinde hissedilecektir. (2015?)
TÜRKİYE DEPREM BÖLGELERİ HARİTASI Coğrafi Bilgi Sistemleri ile Deprem Bölgelerinin İncelenmesi" 1997 B.Özmen, M.Nurlu, H.Güler
NÜKLEER SANTRAL MESELESİ Prof.Dr.D. Ali Ercan Son zamanlarda tekrar tekrar gündeme getirilen nükleer santral konusu aslında hem çok açık ve net, hem de çok karmaşık; olaya nasıl ve nerden baktığınıza bağlı. Nükleer enerji santrallarına, bütün risk ve olumsuzluklarını bile bile yandaş olanlar var, yine bütün faydalarını bile bile karşı olanlar var. Ortada sürdürülen kavganın bilimsel ve teknolojik temelde olmadığını, ağırlıklı olarak ekonomik-siyasal boyutta olduğunu söyleyebilirim. Yani her iki cephenin de bilerek söyledikleri yanlışlar [yalanlar] ve bilerek gizledikleri gerçekler var. Ben her zaman, demokratik olgunluğa erişmemiş, özellikle bizimki gibi bilimsel düşünceye kapalı toplumlarda ithal ileri teknolojilerin hem topluma, hem çevreye hemde dünyaya "tehlike" kaynağı olduğunu savunurum. Uçak sayısına ve uçuş saatına orantılı olarak dünyanın en feci, en ölümcül uçak kazalarında Türkiye en başlardadır, yine karayollarında km ve araç başına, trafikte ölüm oranında da liste başlarındayız. İleri teknolojik araç gereçleri kullanan hastanelerimizde, örneğin kanser tedavisi için kullanılan cihazlarla tedavi yerine, istenmeden ne kadar çok insanın ölümüne yol açıldığı karanlık rakamlardır. Fizik-kimya-biyoloji gibi fen derslerinin seçmeli, ama din dersinin zorunlu olduğu bir eğitim sisteminden yetişen gençlikle çağı yakalaması asla mümkün olmayan bir ülkede, demokrasi yanılsamalarıyla vakit geçiren bir toplumun, nasıl işlediğini bile anlayamadığı ileri teknolojik araçlara sahip olması bebeğin eline ustura verilmesine benzer. Meritizm yerine Nepotizmin ve partizanca yaklaşımların alabildiğine kök saldığı bir yönetim anlayışında, bilimsel nesnelliğin (objektivitenin) olmazsa olmaz koşulu olarak "sistem yönetiminde liyakat" asla gözönüne alınmadığından, geri kalmış ülkelerde yüksek teknolojik sistemlerin işletilmesi çok yüksek derecede insan kaynaklı riskler içermektedir; [örneğin geçenlerde Akdeniz üniversitesinde organ nakli merkezinin müdürü, binlerce organ nakli yapmış ve enstitüsünü dünyanın en başarılı organ nakil merkezi haline getirmiş olan dünyaca ünlü Prof. Alper Demirbaş yeni atanan rektör İsrafil Kurtcebe tarafından istifası istenerek görevden alındı. Görevden alınma nedeni Tarihçi Rektörün kendi ekibiyle(?) çalışmak istemesi imiş! Bunun üzerine değerli bilim adamı sadece merkezi değil üniversiteyi de terk etmiş, gitmiş. Benzer şey benim de başıma gelmişti Savunma sanayi müsteşarı iken] Bir başka örnek Çernobil. Çernobil deki kazanın asıl sorumluluları, teknik liyakatları olmadığı halde komünist partinin sıkı adamları diye Nükleer santrala sokuşturulmuş torpilli mühendislerdi. Bunların, aptalca bir deney uğruna, güvenlik sisteminde yapay olarak meydana getirdikleri kritik ötesi durumdan geri dönüşü olmayan teknik yanlışlıklar zinciri sonunda bütün dünyayı, özellikle de Türkiyeyi etkileyen müthiş bir çevre felaketi meydana gelmişti. Binlerce kişi öldü ve yüzbinlerce insan genetik etkiler nedeniyle potansiyel kanser riskiyle karşıkarşıya kaldı. Yüz milyarlarca dolarlık zarara neden oldu. *** Şimdi gelelim Türkiyedeki enerji durumuna.türkiyede elektrik kurulu gücümüz son son 20 yılda her yıl ortalama net yüzde 2 artarak 50 GigaWatt düzeyine geldi. Adam başı elektrik kullanımında yaklaşık 2500 kwh/yıl ile dünya ortalamasını tutturduk ama tabii sanayileşmiş ABD, AB ve Japonyanın çok gerisindeyiz. Doğal enerji kaynak rezervlerimizin dünya enerji kaynaklarının sadece binde 2 si kadar olduğunu, öte yandan [hala günde 3 bin artmakta olan ve bu gidişle 2029 da 100 milyonu geçecek olan] nüfusumuzun dünya nüfusunun binde 12 si olduğunu düşünecek olursanız, yılda adam başı 2500 kwh elektrik tüketimi aslında küçümsenmeyecek iyi bir rakamdır. Kömür ve doğal gaz kaynaklı elektrik üretiminde %90 ithalata bağımlı durumdayız. Yıllık yaklaşık 20 milyon ton petrol, 20 milyon ton kömür ve 40 milyar m 3 doğal gaz ithalatı yapan Türkiye Enerji ithalatı bakımından dünyada 7. sıradadır. Türkiye nin ithal enerji kaynaklarına yıllık ödediği para 40 milyar doların üzerindedir. Zaten gittikçe güvenilir olmaktan çıkacak olan hidrolik potansiyelimizi de dünya ortalamasının üzerindeki bir oranda kullanıyoruz. [%35] NÜKLEER SEÇENEK NE DERECE GERÇEKÇİ? Uranyum ham maddesi dışarıdan ithal edilecek olan bir nükleer santralın mevcut enerji potansiyelimize prensipte hiç bir olumlu katkı getirmeyeceği açıktır. (şu anda söz konusu olan nükleer santrallar bize "turn-key" yani anahtar teslim yabancı imalat olarak gelecek. Nükleer teknoloji transferi kağıt üzerinde) Dışa bağımlılık bu sefer gaz/kömür yerine uranyum şeklinde devam edecektir. Bu ihalelerde hangi partizanca dolapların döndürüldüğünü söylemem gerekmez. Tutarı 4-5 milyar dolar gibi yüksek olan bu ihalelerde standart %5 lik komisyonlar "işi bitirenlere" ödenir..yani böyle bir ihaleden bir kaç milyon dolar nemalanacak olan "nuclear lobby" heyecanla kıvranmaktadır.. kısacası, prensipte nükleer teknolojilere karşı olmamakla birlikte, yandaş kayırmacılığının bilimsel objektiviteyi örtülediği mevcut siyasal yapılanmalar devam ettiği sürece ben Türkiye de nükleer santralı gereksiz buluyorum.
** TÜRKİYEYE ÖZGÜ FARKLI BİR ÇÖZÜM ENERJİDE BAĞIMSIZLIĞIN ADI : TORYUM. İlksel [Primer] enerji kaynağı ülke içersinden olan, örneğin ülkemizde çokça [ortalama 0,002 derişimli yataklarda 384 bin ton ThO2 cevherimiz var.] bulunan toryumu yakıt olarak kullanan nükleer santrallar, özellikle 2030-2040 yıllarında teknik olarak bitecek olan petrolün terini dolduracak en önemli seçeneklerden biri olacağını düşünüyorum, tabii dediğim gibi gerçek anlamda laik ve demokratik, yani bilime saygılı, teknolojiyi özümsemiş bir toplum düzenine kavuşmuş olmak koşuluyla.. Türkiyedeki, maden değeri en fazla 10 milyar dolar eden mevcut 300 bin toryumdan, [teorik olarak, 10 15 kwh ] 100 milyonluk Türkiye'ye, yılda adam başı 5000 kwh hesabıyla, 1200 yıl yetecek elektrik enerjisi üretilebilir ve bu durumda diğer yöntemlerle, kömür ve doğal gazla vs. elektrik üretimine gerek kalmayacaktır. Toplam 200-300 milyar dolarlık bir başlangıç yatırım gideri gerektirecek olan Atık depolama, yeniden işleme ve yakıt üretim 40 santraldan oluşacak Toryum tesislerinden, maden arıtım kimyasal tesislerinden ve ayrıca >5 $/W ölçeğindeki 2000 MW gücünde tabanlı bir enerji üretim+çevrim sistemi ile Türkiye dünyanın ilk on büyük endüstri ülkesi arasında yer alabilir. [teknik ayrıntılar konusundaki sorularınızı daercan@hotmail.com adresine yollayabilirsiniz.] Yıllık amortisman+ işletim giderleri ve her yıl yeni bir reaktör inşası için toplam yıllık giderler azami 25-30 milyar dolar olacak, buna karşın yıllık enerji geliri 50 milyar dolar olacaktır. Böylece ülkenin enerji sorunu, en uygun şekilde çözümlenmiş olacaktır. Dünyada sayıları 400 ün üzerindeki nükleer santralların hemen hepsinde temel yakıt olarak zenginleştirilmiş Uranyum-235 kullanılıyor. Dünyada uranyum-toryum karışık yakıt kullanan değişik prototip santralar da mevcut. Tabii böyle büyük ölçekli girişimleri stratejik düşünecek bir ulus-devlet yapabilir... Bu arada şunu da söylemem gerekir ki toryum teknolojisine geçmek için Enerji bakanlığına, TAEK 'na, TÜBİTAK 'a üniversitelerimize, araştırma merkezlerimize, mühendis odalarımıza önemli görevler düşmektedir. Dışa bağımlı olmayan bir enerji rejimi oluşturamayacaksak şimdiki durumda devam edelim daha iyi. Enerji kullanımında savurganlık korkunç boyutlarda. Güneş ve külek[rüzgar] enerjisinden de yeterince yararlandığımızı söyleyemeyiz. Mevcut kurulu gücümüzün, yani yatırımını yapmış olduğumuz gücün yaklaşık üçte birini kullanmıyoruz. Kullandığımız enerjinin de yüzde on kadarı "çalınıyor"...yani yılda 2-3 milyar dolarlık elektrik hırsızlığı var. Meskenlerde ve iş yerlerinde enerjiyi verimli kullanmak açısından dünyada son sıralardayız. Herhangi bir işi yaparken bir japonun neredeyse iki katı kadar çok enerji israf ediyoruz. Bunları alt alta koyduğunuzda, hele bir de nüfus artışını engelleye bilirsek santral konusu ivedilik bakımından arka sıralara gider. Not. Enerji kadar önemli, unutulmaması gereken bir de su meselemiz var. Nüfusumuza yeterli suyumuz yok. erişilebilir/kullanılabilir temiz su kaynaklarından adam başı su miktarı yılda 1000 m 3 civarındadır. Oysa resmi rakamlar şişirilerek bizim bir "su cenneti" olduğumuz palavraları hala devam ettiriliyor. Bu arada İraile Türkiye den tonu 10 cent temiz su satışı gündeme getirilirken, bizler kendi suyumuzu tonu 200 dolardan içiyoruz. Devletimizin ideolojisi, kuruluş felsefesi "bilimi rehber alan ulus devlet" anlayışıdır ki buna Kemalizm/Atatürkçü düşünce diyoruz. Bu düşüncenin yaşamsal dayanağı "tam bağımsızlık" ilkesidir; yani *siyasal *yargısal *ekonomik * kültürel *askeri alanlarda tam bağımsızlıktan bahsediyoruz. [M. Kemal Atatürk'ün deyimiyle istiklal-i tam] bu koşullardan birini bile gerçekleştirmezseniz, koloni ya da sömürge ülke konumunu kabul etmiş olursunuz. Hem dünya aleme karşı boğazına kadar borç içinde olacaksın hem de "ben bağımsızım diyeceksin." bu mümkün değil, nitekim yaşanarak görülüyor. 500 milyar doları aşkın mevcut borçlar da gün geçtikçe katlanarak artıyor. Borç için değil, sadece borcun faizi için günde 130 milyon dolar ödüyor bu devlet. Tek kelime ile sömürülüyoruz, 60 yıldan beri... Şimdi de kalkmış ekonomik alanda yani sanayinin ana girdilerinden biri olan enerji konusunda "dışa bağımlılığımızı" bir başka yoldan daha da artıracak nükleer santralı gündeme getiriyoruz. Bunu anlamak, kabullenmek mümkün değil. [sadece nükleer santral değil, primer enerji kaynağı ithalata dayalı her tür santral için bu itirazımız geçerlidir] İnsanları ölümle korkutup sıtmaya razı etmek gibi, karanlık ve soğuk tehditleriyle dayatılmaya çalışılan bu nükleer santral projesine işte bu iki nedenden [teknik ve sosyal neden] dolayı karşıyım; ama yurt dışından değil, yurt içinden kendi üreteceğimiz nükleer yakıt temelindeki bir nükleer santrala da sonuna kadar destek veririm. umarım aradaki farkı anlatabildim. Sonuçta, nükleer enerjinin gündeme getirilişini, sadece politik bir şov olarak değerlendiriyorum.
21. YÜZYLDA DÜNYA VE TÜRKİYE Prof.Dr.rer.nat.D. Ali Ercan 21. yüzyılın geride bıraktığımız ilk 10 yılını gözden geçirdiğimizde, 21. Yüzyıl sadece Türkiye için değil, tüm gezegenimiz için, insanlık için çok çetin geçeceğe benziyor. Bilişim, iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki hızlı gelişimin uluslararası sosyo-ekonomik ilişkileri daha da karmaşıklaştırdığı bu dönemde, milli devlet yapılanmaları ve küresel emperyal güçler arasındaki asimetrik mücadele çok dramatik sonuçlar doğurabilir. Bir yandan doğal kaynakların dengesiz dağılımı ve gezegendeki yaşam kaynaklarını riske atan vahşi kapitalizmin mega projeler adı altındaki hoyrat girişimleri, diğer yandan gezegenimizi yaşanabilir durumda tutacak bilgi ve araç üretim hızının yani bilimsel ve teknolojik ilerleme hızının, nüfus artış hızını, bir başka ifade ile problemlerin artış hızını yakalayamaması; dolayısıyla uluslararası açlık, hastalık, işsizlik, sorunlarına çözüm bulmak güçlüğü ile karşı karşıyayız.. İnsanların özgürlük ve barış ortamında güvenli ve gönençli yaşamak idealleri, ne yazık ki doğa yasalarıyla çelişkili bir mantıkla kurgulayıp ilkel güdülerle savundukları sosyal yapılanmalarla gerçekleştirilemiyor.. Savaş ve sömürü eski devirlere göre çok farklı görünümde de olsa, alabildiğine devam etmektedir.. 19. ve 20. Yüzyıllarda, endüstrileşmemiş ve savunma tekniklerini geliştirememiş ülkelerin işgal ve yağmalanması, halklarının köleleştirilmesi, savaş sanayisini geliştirmiş emperyalist ülkelerin gizli ya da açık devlet politikalarını oluşturuyordu. 19. Yüzyılda Endüstri devrimi ile büyük ölçekli üretime geçiş emeğin sömürülmesine de yeni bir boyut kazandırmıştı. Üretimde, bir taraftan malzeme, araç, enerji, tasarım, vs. gibi girdilerin bedeli olan sermaye ve diğer yandan işçi, sanatçı ve bilim adamlarının girdisi olan beden ve beyin gücü emek arasındaki ilişkiler irdelendiğinde artık değer, haksız kazanç ve adil bölüşüm kavramlarıyla birlikte toplumsal sınıflar paradigması, sağ-sol ayrışımı öne çıkmıştı... 19 ve 20. yüzyıllar bu şekilde sermaye/emek yanlısı ideolojilerin çetin kavgalarına sahne oldu.. Klasik anlamda ve bütünsel bakış açısından sol sömürülenleri (köleler, işçiler, çiftçiler, emeği karşılığı yaşayanlar,yoksullar) sağ da sömürenleri (topraklara, üretim araçlarına, paraya sahip olanlar, rant karşılığı yaşayan varsıllar) temsil ediyordu. Ancak 20.yüzyıl ortalarından itibaren küresel ticaret ilişkilerinin gelişmesiyle bu sınıfsal ayrım temel anlamını yitirmeye başladı ; bir ülkede sömürülen, ürettiğinin, emeğinin tam karşılığını alamayan bir işçi mesela, ürettiği makinelerden payına düşen gelirle, dolaylı yoldan da olsa, bir diğer ülkedeki işçiyi, hatta patron konumunda olan bir insanı bile sömürüyor durumuna gelmişti; yani küresel bütünsellikle olaya baktığımızda dünyada sistematik bir sömürü zincirinin oluştuğunu, sömürünün en alttan en üste doğru işleyen bir değer akış dengesizliği olduğunu görürüz; o halde herkes bir şekilde çok basamaklı sömürü merdiveninin bir basamağında bulunmaktadır; en altta doğa var, hayvanlar var, köleler, çiftçiler, işçiler,... bu gün en üstte küresel sömürünün en tepesinde belki bin imparator var... ve bu bin kişinin büyük çoğunluğu ABD'de ve AB de bulunmaktadır. Dünya insanlığının yüzde 85 inin sefaleti üzerine kurulu bir azınlık mutluluğunun mimarı olan bu küreselci egemenler tüm dünyada, besinden enerjiye, iletişimden ulaşıma, sağlıktan medyaya kadar her alandaki beşeri, ekonomik faaliyetleri, Dünya finans sistemini, küresel ölçekte üretim ve tüketimi denetimleri altında tutmaktadırlar. Tüm dünyayı yöneten bu bin kadar kişinin (ailenin) her yıl artarak büyüyen servetleri toplamı 20 trilyon doların üzerindedir. 21. yüz yıl emperyal güçleri artık devletler veya devletlerin otorite ve denetimleri altındaki (ulusal) şirketler değil, fakat artık devletleri de kontrolleri altına almış uluslar ötesi, dev şirket imparatorluklarıdır. Bunlar, işgal, talan ve tüketim dayatmasıyla küresel sömürü mekanizmasını işletiyorlar. Artık ihtiyacı gidermek için üretim yerine, üretilenin ihtiyaç olarak algılanması gibi bir çarpıklık söz konusudur dünyada; ve ülke bayraklarından çok markalar tanınır olmuştur. Tüm dünya insanlığının geleceğini tehlikeye atan, çevreyi geriye dönüşü mümkün olmayacak şekilde tahrip ederek doğal kaynakları ölçüsüzce kullanan aptalca bir üretim furyası maalesef her alanda sürmektedir.. Çağımızda paradigma değişimine uğrayan bir çok kavram gibi, insan emeği de, süratle ve sürekli gelişen teknolojinin (robotik) katkısıyla ve yoğun enerji kullanımıyla,19.uncu yüzyıldaki görünümünden, emek-sermaye kavgası ve sınıflararası savaşım sürecindeki algılanmasından hayli farklıdır.. klasik anlamda kol ve beden gücüyle üretime katkıda bulunan işçinin yerini bugün büyük oranda robotlar ve otomatlar almaya başlamıştır.. Bu gün için dünyada kişi başına çalıştırılan mer (man equivalent robot =insan eşdeğer robot) sayısı dünya ortalamasında yaklaşık 30 dur, yani küresel üretimde insanın beden gücünün katkısı ortalama 1/30 oranında kalmıştır; ancak gelişmemiş ülkelerde mer 12 1
iken, dünya nüfusunun altıda birini teşkil eden gelişmiş ülkelerde bu rakamın 10 katı kadar yani ortalama 120 mer kullanılmaktadır. gelişmiş ülkelerde kişi başı gelirin ortalamada 10 kat yüksek oluşu da zaten buradan kaynaklanmaktadır. "emek" sadece fiziksel beden gücü değil, insanın üretim sürecindeki tüm katkısını ifade eden bir kavramdır. Bu anlamda sanatçılar, bilim adamları, mühendisler, doktorlar, teknisyenler de çiftçiler ve işçiler gibi emekçilerdir. ancak bu bedensel olmayan, zihinsel emeğin ürüne katkı oranı, emek eşdeğerliğinin belirlenmesi konusu genelde açık bırakılmaktadır; örneğin bir makineyi tasarlayan ile o makineyi imal eden arasındaki paylaşım oranı nasıl olmalıdır?" sorusunun tatmin edici bir yanıtı henüz verilmiş değil İşsizlik, çalışıp, çalışmamaktan bağımsız olarak, genel anlamda toplumsal refah kapasitesinden yeterince pay alamamak şeklinde anlaşılmaya başlanmıştır. Gerçek üretime katkı hesaba katıldığında dünyadaki işsizlik oranı en çok üretim yapan gelişmiş endüstri ülkelerinde bile % 50 düzeyindedir...abd de çalışanların yüzde 80 i hizmet sektöründedir. Tarım sektöründe bulunanlar sadece %1! İş sahibi olmak ise, kişinin reel üretimdeki payının ne olduğundan çok, bir devlet yada özel sektör kuruluşundaki maaş bordrosunda kayıtlı bulunmak şeklinde algılanıyor. En haklı taleplerden biri, "eşit işe eşit ücret" uygulaması bile dünya genelinde sağlanmış değil. "farklı üretim alanlarında çalışan insanların emek değer eşitliği nasıl belirlenir?" sorusu çağımızda Sosyal adalet kavramının temel sorusudur ve bunun yanıtında da evrensel bir mutabakat yoktur. Oysa hemen bütün anayasalarda soysal devlet kavramına vurgu yapılır. Küresel emperyal güçlerin dayatmacı ortamındaki serbest piyasa koşulları, ki tam bir oksimoron örneğidir, bu sorunun yanıtını verir varsayımı gerçekçi olmaktan çok uzaktır.. Her ne kadar bilim ve teknolojide müthiş atılımlar gerçekleşmiş olsa da, çağımız bu tür sosyal sorunların çoğaldığı ve giderek karmaşıklaştığı bir çağdır. Bu sorunların üstesinden gelmek ancak, Türk devriminin önderi Mustafa Kemal Atatürk ün dediği gibi, aklı ve bilimi rehber almakla mümkündür. Geleceği öngörebilmek ve olası gelişmelere karşı önlem alabilmek için de mevcut durumun sağlıklı analizi ile başlamak gerekir. Dünyadaki ve ülkemizdeki genel durumu kısaca gözden geçirelim: Dünya nüfusu günde 210 bin kişi, artmaktadır. Bu hızlı artış temposu devam ettiğinde bugün 7 milyar olan dünya nüfusu 2040 yılında 10 milyara, 80 milyon olan Türkiye de 100 milyon sınırına ulaşmış olacaktır. Kadın başına bir çocuk programını Çin in dışında ciddi olarak uygulayan hiç bir ülke yok. Çevre kirliliği, doğal yaşam kaynaklarının tahribatı özellikle hızlı nüfus artışı gösteren geri kalmış ülkelerde inanılmaz boyutlara ulaşmıştır.. Dünyada her 10 kişilik nüfus artışı, beslenme ve barınmaya alan açılması nedeniyle yaklaşık 1 hektar tropikal ormanın yok olmasına yol açmaktadır. Bu gidişle 2050 yılına kadar 3 milyon km 2 (Türkiye alanının 4 katı) tropikal orman, yani mevcut tropikal ormanların yarısı yok olacaktır. Her gün fauna ve floradan ortalama 10 tür yok olmaktadır.. Günde ortalama 100 bin ton plastik malzeme çöpe gitmekte, denizlere dökülmektedir.. Gezegendeki yaşam dengelerini altüst eden bu yıkıcı girişimlerin, ağırlıklı olarak CO 2 salımının, işaretleri şimdiden görülmeye başlayan olumsuz iklim değişikliklerine yol açabileceğini, rahatlıkla söyleyebiliriz. Atmosfer üst katmanlarında güneş ışınlarının uzaya geri yansımasını engelleyerek sera etkisiyle ısınmaya yol açan gazların başında karbondioksit CO 2 gelmektedir. Şu anda tüm dünyada fosil yakıt tüketiminden dolayı adam başı yılda ortalama 4 ton CO 2 salımı artarak devam etmektedir; sanayileşmiş ülkelerde adam başı ortalama 8-10 ton/yıl, ABD 20 ton/yıl..! Sanayi devrimi sonrası gezegenimizde yıllık ısı artışı insan etkisiyle 4 kere hızlandı.. 1900-2000 yılları arasında dünya ortalama yüzey sıcaklığı yaklaşık 1 0 C yükselerek bugün için 14,6 0 C düzeyine geldi. Bu gidişle önümüzdeki 50 yıl içersinde ortalama sıcaklık 1 derece daha yükselirse, geriye dönüşü mümkün olmayan bir süreçte Güney kutbundaki ve Grönland'daki Buzulların büyük bir kısmı eriyecek, deniz seviyesi en az 10 metre yükselerek kıyılara yakın verimli tarım alanları ve dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birinin yaşadığı kıyı şehirleri, sular altında kalacaktır. Dünya ortalama sıcaklığındaki (14,0 0 C) değişim Atmosferin, doğal dengesini koruyarak kaldırabileceği miktarın tam 15 katı yani yılda yaklaşık 28 milyar ton CO 2 salınmaktadır atmosfere.. Bu miktarın %90 kadarı dünya nüfusunun yarısını oluşturan sanayileşmiş 10 ülke tarafından salınmaktadır.. Şu anda atmosferdeki CO 2 miktarı % 0,04 kadardır ve uzmanlar tarafından kritik değer kabul edilen % 0,05 seviyesine hızla yaklaşmaktadır. (yıllık artış ortalama yüzde 0,0005) Bu artışın dörtte birinin tek başına sorumlusu olan ABD CO 2 salımında kısıntıya gitmeyi kabul etmiyor. Çin ve Türkiye de maalesef ABD tezine benzer bir tavır takınıyorlar. CO 2 salımında petrol ürünlerinin yakılması en büyük nedendir.. adam başı yıllık tüketimi dünya genelinde 2
ortalama 2500 kwh olan Elektrik enerjisinin üretiminde Kömür-doğal gaz-petrol gibi hidrokarbon yakıtların payı 2/3 tür.. (nükleer enerji dünya genelinde yüzde 15, hidrolikyüzde 17 güneş, rüzgar vs. Alternative enerjiler yüzde 2 pay tutmaktadır..) Dünya yıllık petrol üretimi kabaca 30 milyar varil (4 milyar ton) civarındadır. Bilinen dünya petrol rezervleri bu gidişle ancak 30 yıl dayanabilir. 2040 tan itibaren petrol teknik olarak bitmiş olacak, yani petrol çıkarmak için gerekli enerji çıkarılan petrolden elde edilecek enerjiye denk gelecektir. Nüfusu dünya nüfusunun yüzde 5 i kadar olan ABD dünya petrolünün yüzde 25 ini tüketmektedir; Ayrıca tatlı su kaynakları artan nüfusun ihtiyacını karşılamayacak düzeyde kritik değerlere düşmektedir.. Şu anda dünyada erişilebilir/ kullanılabilir su miktarı adam başı ortalama yılda 3000 m 3, (Gezegen üzerinde tatlı su döngündeki toplam kullanılabilir kapasite 20 bin km 3 )Türkiye de ise 1000 m 3 kadardır. Dünya nüfusunun yaklaşık 1/6 sı yeterli su kaynaklarına sahip değil; Bu küresel ısınmanın tetiklediği iklim değişiklikleri önemli ölçüde su krizine, muhtemelen su savaşlarına yol açacaktır. Bu gidişle, 2040-50 li yıllarda 10 milyarın üzerindeki dünya nüfusunun belki 8 milyarı, açlık, susuzluk ve muhtemelen baş edilmesi mümkün olmayan yeni virüslerin yol açtığı kitlesel ölümlerle kısa sürede yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir... Öte yandan dünya nimetlerinin ve üretilen mal ve hizmetlerin paylaşımında da çok büyük bir adaletsizlik hüküm sürmektedir. 10 trilyon dolar kadar tahmin edilen kayıt dışı ekonomi hariç tutulursa, tüm dünya ülkelerinin gayri safi milli hasılalarının GNP toplamı 50 trilyon dolardır. Ancak bu 50 trilyon doların 40 trilyonu yaklaşık 1 milyar insanın yaşadığı zengin ülkelerin payına düşmektedir. Diğer bir ifade ile dünya nüfusunun %15 ini oluşturan zengin ülkeler gelişmekte (?) olan ülkelere göre dünya nimetlerinden 10-20 kere daha fazla pay alıyor demektir. Hemen tüm dünya ülkelerinde ortak görüntü gelir paylaşımındaki bu çarpıcı asimetridir. Her ne kadar kapital, göstermelik olarak tekel konumundan güya kamusal konuma geçirilmekte ise de sonuçta yine IMF ve WORLDBANK gibi kuruluşlarla dünya finans sistemi kontrol altında tutulmaktadır.. Diğer yandan gelişmiş kapitalist ülkeler başta olmak üzere hemen tüm devletlerin dünya finans sistemini elinde tutan emperyal güçlere olan borcu da yaklaşık toplam GNP kadar, yani 60 trilyon dolar civarındadı.(dünyada mevcut Altın miktarı Bu 60 trilyon doların sadece beşte birini karşılayabilmektedir.) Ayrıca Bu gerçek paranın 5-6 katı büyüklüğünde, 300 trilyon dolar üzerindeki sanal para (krediler) küresel sömürü çarkının döngüsüne hizmet ediyor. Aslında küresel emperyalizmin, vahşi kapitalizmin neden olup yarattığı bu adaletsiz paylaşım düzenine, ilkel güdülerle tepkinin tipik bir şekli olan silahlı terör eylemleri, PKK örneğinde olduğu gibi, yine emperyal güçlerin ve yardakçılarının yaptırım aracı olarak örgütledikleri ve kullandıkları asimetrik savaş yöntemi olmuştur. Tüm dünyada güvenlik güçleri için terör ana tehdit unsurudur. Dünyada ekonomik süper güçler aynı zamanda süper güçlü ordulara da sahipler.. Birleşmiş Milletlerin veto hakkı olan beş daimi üyesi ABD, Rusya, Çin Fransa ve İngiltere aynı zamanda termo-nükleer silahlara sahiptirler. Dünyanın en güçlü orduları da bu ülkelerin ordularıdır.. Dünyada toplam 22 milyon askerin oluşturduğu silahlı kuvvetler için yapılan savunma harcamaları toplamı yılda 1,5 trilyon dolar kadardır ve bu miktarın 1/3 ü tek başına ABD nin payına düşmektedir. Asker sayısı, donanım ve performans durumuna göre dünyanın en güçlü 10 ordusu sırayla şunlardır: 1.ABD 2.Çin 3.Hindistan 4.Rusya 5.Kuzey Kore 6.İsrail 7.Güney Kore 8.Pakistan 9.Türkiye 10. İran e ABD ordusu tek başına dünyadaki tüm nükleeer silah potansiyelinin yarısına sahiptir. Bu ordular içersinde 9. sıradaki Türk ordusu, 2 bin yıllık mazisinden taşıdığı gelenekleri, ordu-millet bütünselliği, toplumda yeniliğin öncüsü oluşu ile diğer ordulardan oldukça farklı bir çizgide olmuştur. Türkiye de 2010 yılı itibariyle nüfus 80 milyon, nüfus artış oranı yıllık yüzde 1,4 ortalama ömür 64 yıl ve kadın başına çocuk sayısı ortalama 2,9 dur.. Halk yığınlarını oy deposu olarak algılayan politikacıların düşündüklerinin aksine, gerçekçi bir nüfus politikasıyla Kadın başına 1 çocuk programı bugün başlatılsa, nüfus ancak 45 yıl sonra yarıya inmiş olur, ki belki bu şekilde sosyo-ekonomik problemlerin çözümleri kısmen kolaylaşabilir. Uzun yıllar genç nüfus çokluğu bir avantajmış gibi sunuldu; oysa genç nüfus çokluğu ve buna bağlı olarak ortalama yaşam süresinin düşüklüğü geri kalmış ülkelerin karakteristik bir özelliğidir, Bu şekilde, çok doğum/erken ölüm nedeniyle yıllık ortalama 500 bin gereksiz ölüm/doğum vakaları fazlalığından Türkiye nin yıllık kaybı en az 2 milyar $ eşdeğeridir. Türkiyede fert başına milli gelir 8-10 bin dolar, GNP 700 milyar dolar civarındadır. İç ve dış borçlarının toplamı 500 milyar doların üzerindedir ve bu borçların faizi için yıllık 50 milyar (günlük 135 milyon) doların üzerinde para ödenmektedir. Yaşam kaynaklarını ipotek altına alan kredilerle, borç üzerine bina edilmiş sanal bir refah görünümü yaratılmış olan Türkiye de halkın yüzde 10 u açlık ve yüzde 30 u yoksulluk sınırında yaşamaktadır; Erişkinlerin (seçmenlerin) ortalama eğitim süresi 5,3 yıldır. Halkın yüzde 12 si okuma-yazma bilmiyor; dolayısıyla her türlü politik manipülasyona açıktır. Öte yandan 30 dan fazla dolar milyarderinin de içersinde bulunduğu yüzde 5 lik nüfus grubunda fert başına yıllık gelir ortalama 60 bin doların üzerindedir. Türkiye de sadece 5 milyon kayıtlı vergi mükellefi vardır, bir başka deyimle halkın yaklaşık yüzde 90 kadarı hiç bir katkı koymadan kamu hizmetlerinden yararlanmaktadır. Kamu hizmetlerinde hırsızlık ve rüşvet bakımından Türkiye dünyadaki ilk on büyük ülke arasındadır. Ekonominin yaklaşık yarısı kayıt dışıdır. Binaların yarısından fazlası, gasp edilmiş kamu arazileri ve ormanlarda açılan alanlarda, kaçak inşaat olarak başlamakta, sonradan belediyelerin ve hükümetlerin populist yaklaşımları ve rüşvet karşılığı yasal hale getirilmektedir; diğer bir deyimle toplumsal hayat yasalar çerçevesinde yürütülmemekte, aksine yasalar de facto durumlara uydurulmaktadır. Mahkeme kararlarının %80 i Yargıtayda bozulmaktadır. Uluslararası gelişmişlik ölçütlerine göre yapılan sıralamada son 20 yıldan bu yana Türkiye 120 ülke arasında ancak 90-100 sıralarında yer bulmaktadır.. 3
Türkiye emperyalist ülkelerin çıkar çatışmalarınındünyada en yoğun olduğu bir coğrafyada, ortadoğuda bulunmaktadır. Bu çatışmaların açık nedeni, haritada gösterildiği gibi, 2040 lara kadar daha bir süre enerji hammaddesi olmayı sürdürecek olan petroldür; dünya petrol rezervlerinin %60 ından fazlasının bu bölgede bulunmasıdır. Ayrıca, Türkiye doğu-batı arasındaki enerji nakil hatlarının üzerinden geçtiği stratejik bir köprü konumundadır. Küresel sömürünün rahat işlemesi bakımından Bölge ülkelerinin destabilizasyonunda ve ilkel feodal yapıların devamında, yarar gören emperyalizm, sadece bölgedeki çağdışı gerici rejimleri desteklemekle kalmıyor, ulus devlet yapılarını da yıkmak istiyor. ilk petrol yataklarının işletilmeye açıldığı 1900 lerden beri önce ingilizlerin, ardından ABD ve AB nin kürt konusunu yoğun işlemesi, özellikle doğu Anadoludaki ayaklanmaların desteklenmesi ve yönlendirilmesi Türkiyenin üniter ulus devlet yapısına son verecek yapay bir kürt devleti projesi nin gerçekleştirilmesine ve böylece bölgenin sosyo-politik kararsız denge konumunda tutulmasına yöneliktir. Sonuçta şunu söyleyebiliriz ki Dünya ve bu arada Türkiye çok kötü yönetiliyor.. Gelecekteki muhtemel tehlikeli gelişmelere ne dünya ne de Türkiye yeterince hazırlıklı değil.. Çılgınca üretim ve haksız paylaşımın yanında savurgan tüketim tüm dünyada emperyalist güçlerin dayatmasıyla bu şekilde devam ederse, ülke-yönetimlerinin bilimsellikten uzak, sorumsuz populist davranışları yüzünden nüfus artışı engellenemezse, flora ve faunanın geri dönüşümsüz tahribiyle yaşam kaynaklarının hoyratça kullanımı şimdiki haliyle devam ederse, insanlığın geleceğine umutlu bakmak olanaksız. Adeta bindiği dalı kesercesine kendi varlığını yokedecek ortamı hazırlayan ve özellikle de borç batağına sürüklenmiş geri toplumlardaki kaçınılmaz demokrasi yanılsamaları, yaşam krizlerini tetikleyerek devam edecektir. Bu bakımdan, İnsanlık için hedef, kapitalizmin uydurduğu bir slogan olan "sürdürülebilir kalkınma" peşinde olmak değil, "sürdürülebilir yaşam tarzı"nı aramak olmalıdır. Çıkış yolu, bir çok uygar ülkenin adını vermeden uygulamaya çalıştığı, Kemalist dünya görüşüdür: ulus ve ülke bütünlüğü temelinde, bilimi rehber alan tam bağımsız milli devlet anlayışıyla, Laik Cumhuriyetin özgür yurttaşları ve tüm insanlık ailesinin onurlu bireyleri olarak, barış içersinde, dayanışmacı, paylaşımcı, doğa yasalarıyla uyumlu, akılcı bir yaşam... Bu idealin mücadelesini verenlere selam olsun.. 26.Mayıs.2010* 4