Barýþýn Elçisi Mahmut Dikerdem
Türkiye Barýþ Komitesi Derneði genel baþkaný, emekli büyükelçi Mahmut Dikerdem'i 3 Ekim 1993'e kaybetmiþtik. 12 Eylül faþist darbesinin ardýndan 26 Þubat 1982'de tutuklanan ve yargýlanmasý sýrasýnda mahkeme heyetine karþý "Ýçtenlikle inanýyorum ki, beni yetiþtiren ve her þeyimi ona borçlu olduðum halkýma yaþamým boyunca mütevazý bir hizmette bulunabilmiþsem; bunu otuz yedi yýllýk mesleki görevimden çok, üç buçuk yýllýk Barýþ Derneði Baþkanlýðý'nda yerine getirebildim" þeklinde hitap eden barýþýn büyükelçisini, aramýzdan ayrýlýþýnýn 15. yýlýnda günümüzde deðerini hâlâ koruyan aþaðýdaki yazýsýný yayýnlayarak anýyoruz. TÜM KOROTÝÇ'LERE AÇIK MEKTUP Sayýn Baylar, Sizlere nasýl hitap edeceðimi bilemedim. Eskiden yoldaþ diye anýlýrdýnýz ama bu sözcüðü kullanmaya elim varmadý, zaten sizin de öyle çaðrýlmaktan hoþlanmayacaðýnýzý düþündüm. Her ne ise, bu açýk mektubu yazmaya beni iki önemli neden zorladý: Birincisi, sizler yani en büyüðünden en küçüðüne kadar tüm Korotiç'ler -aranýza sayýn Mihail Gorbaçov'u þimdilik kaydýyla katmýyorum- son yýllarda sergilediðiniz tutum, yayýnladýðýnýz yazýlar, yaptýðýnýz konuþmalarla kamuoyunda büyük þaþkýnlýk; giderek karmaþa yarattýnýz. Yalnýz kiþisel olarak deðil, dergiler, dernekler, bilim akademileri içerisinde kadrolaþarak sesinizi dünyaya duyurdunuz. Þimdiye deðin sosyalist dünyadan duyulmaya alýþýlmamýþ bu sesler kamuoyunda yankýlandý, büyük ilgi ve heyecan yarattý, ülkelerinizde olup bitenler soluk kesici serüvenler öyküleri gibi izlenmeye baþladý. Bunu söylerken, sadece Batýlý ülkelerdeki tepkileri kastetmiyorum. Batý'nýn egemen çevrelerinin sizi baðýrlarýna basacaklarý kuþkusuzdu. Oralardan yükselen zafer çýðlýklarý, "sosyalizmin iflasý", "Marksizm'e elveda", "Komünizm öldü" biçimindeki keskin yargýlar beklenmedik þeyler deðil. Onlar 70 yýldýr düþledikleri bir olayýn sonunda gerçekleþtiði sanýsýnýn sarhoþluðunu yaþýyorlar; sol dünya görüþünün kesin bir darbe yediðine ve bir daha belini doðrultamayacaðýna inanarak sevinçten uçuyorlar. Bizde bile Marksizm konusunda Karl Marx'ýn sakallý olduðundan öte bilgisi bulunmayanlar, "Teknoloji Marksizm'i yenmiþtir" diye ahkâm kesiyorlar. Onlarý ciddiye almasak bile, çaðdaþ Sað'ýn fikir babasý Raymond Aron'un çömezleri, J.F. Revel gibi saðcý düþünürler sizin baþlattýðýnýz harekete kuramsal yorumlar getirerek, günümüzde ideolojilerin sonunun geldiðini ilan etmekten çekinmiyorlar. Kiþinin siyasal iktidar karþýsýnda ezilmemesinin en saðlam güvencesinin bireysel mülkiyet özgürlüðü olduðunun artýk komünist dünyada da anlaþýldýðýný söylüyorlar. ABD'de daha ileri gidenler var. Geçenlerde Dýþiþleri Bakanlýðý Siyaset Planlama dairesi baþkan yardýmcýsý Francis Fukuyama'nýn hazýrladýðý bir rapor Vaþington resmi çevrelerinde büyük ilgi ile karþýlanmýþ. Raporun ana düþüncesi þu: "Soðuk Savaþ'ýn sona ermesi batýnýn liberal demokrasi sisteminin toplum yönetiminde nihaî form olarak evrenselleþmesi ve belki de tarihsel sürecin sonu demek olacaktýr". Amerikan dýþiþleri yetkilisi öngörüsünde fazla acele etmiþ olsa da, Batý'daki umut ve beklentileri pek güzel yansýtmýþ. ABD baþkaný George Bush da göreve baþlarken verdiði söylevde, "yüzyýlýmýzda, belki de bütün tarihte ilk kez hangi yönetim biçiminin en iyi olduðunu araþtýrmaya artýk gerek kalmadý" dememiþ miydi? Kýsacasý, sayýn Korotiç'ler, Büyük Ekim Devrimi'nden 70 yýl sonra liberal demokrasinin savunuculuðuna soyunmakla Batý dünyasýnda büyük sükse yaptýðýnýz su götürmez. Yalnýz batýda deðil, az geliþmiþ ya da geliþme yoluna girmiþ ülkelerin emperyalizme baðýmlý çevrelerinde de tam bir þenlik havasý yarattýnýz. Ancak, ürettiðiniz "Yeni Politik Düþünce" ile sosyalist dünyada bir yenilgi rüzgârý estirdiðinizin, ilerici devrimci kesimlerde -özellikle genç kuþaklar katýnda- ne gibi olumsuz etkiler yarattýðýnýzýn, ne yoðun belirsizliklere, kýsýr tartýþmalara yol açtýðýnýzýn ve yýkýntýlara neden olduðunuzun ayýrdýn da mýsýnýz? Ne demek istediðimi canlý bir örnekle açýklayayým. Geçenlerde içinizden seçkin bir kiþi, Vitali Korotiç çaðrýlý olarak ülkemize geldi ve Ankara ile Ýstanbul'da konferanslar verdi, basýn mensuplarýyla konuþmalar yaptý. Gerçi biz sayýn V.Korotiç'in Sovyetler Birliði'ndeki glasnost ve perestroika'nýn ateþli savunuculuðunu yapan Ogonyok dergisinin yönetmeni olduðunu biliyorduk. Adý geçen derginin "Argumenty i Fakty" ve "Moskova Haberleri" adlý dergilerle birlikte yeni düþüncenin en radikal kanadýnýn temsilcisi olduðunu, ayrýca Vitali Korotiç'in Pravda gazetesinin 12 yýllýk yayýn yönetmeni Afanasyev'in yerine göz diktiðini Batý basýnýndan öðrenmiþtik. Yine de Vitali Korotiç'in buradaki açýklamalarý yeni politik düþüncenin özünü aydýnlatmaktan çok zihinleri büsbütün karýþtýrmaya yaradý. Örneðin "topraðýn mülkiyeti herkese deðil, birisine ait olmalý" dedi ama ardýndan bir soruya "kapitalizm kötü bir þey, çünkü bireysel mülkiyete dayanýyor" karþýlýðýný verdi. Bir yandan "bugün bizim yapmak istediðimiz yeryüzündeki bütün ülkelerle iþbirliðini saðlamaktýr. Eðer sosyalizm kapitalizmden daha iyi ise, bu, savaþ alanlarýnda deðil süpermarketlerde gözükmelidir" derken, öte yandan "sosyalizm tek ülkede kurulabilir, ancak etrafýnýzda yalnýz düþmanlar olduðunu düþünmek gerekmiyor" diyerek Sovyet devletinin tarihine ters düþen saptamalar yaptý. Stalin ve haleflerinden söz ederken: "sürekli olarak demokrasiyi burjuva ve sosyalist diye ikiye ayýrdýlar, bugün anlýyoruz ki sadece demokrasi ve diktatörlük var, ayrým, diktatörlükle demokrasi arasýnda" diyerek proletarya diktatörlüðü ile totalitarizmi ayný kefeye koydu. "Marksizm'e yeni þeyler getirmekten korkmamalý, Marksist dogmalara takýlýp kalmamalýyýz" þeklinde kuramsal(!) bir tespit yaptýktan sonra, 30'lu yýllarda kravat taktýklarý için insanlarý Komsomol'dan atarlardý diyerek Stalin döneminin dar görüþlülüðünü, baðnazlýðýný kanýtladý. Konuþmalarýndan birinde Bay Korotiç'in Türkiye'de iþsizlik bulunduðu için kendimizi þanslý saymamýzý, çünkü tembellik ve alkolizme karþý en etkili ilacýn iþi kaybetmek rizikosu olduðunu öne sürerek, çalýþan nüfusunun % 20'si iþsiz olan bir ülkede iþsizliðin övgüsünü yapmasýný ise yersiz ve tatsýz bir þaka olarak karþýladýk. Görülüyor ki, ne denli renkli de olsa, bu tür lafazanlýklar, glasnost ve perestroika diye bilinen iki týlsýmlý sözcüðün
içeriðini ve bu ikilinin bileþiminde ifadesini bulan "Yeni Düþünce Tarzý"nýn nitelik ve kapsamýný tam olarak anlamaya yetmiyor. Yetmedikten baþka, böylesi açýklamalar biraz da körlerin fili tanýmlamasýna benziyor. Kimileri yeni düþünceden bilimsel sosyalizmin sorgulanmasýný anlýyor ve "Marksizm aþýlmalýdýr" sonucuna varýyor. Diðerleri bütün günahý devrim partisi ve bürokrasinin üstüne atýyor. Kimileri ise her þeyin baþýna demokrasiyi alarak sosyalist pratikte görülen aksamalarýn demokrasi eksikliðinden ileri geldiðini vurguluyor ve bundan komünist partilerini sorumlu tutuyor. Bu toz duman içerisinde ben açýklýk ve yeniden yapýlanma önermesinin can alýcý noktalarý üzerinde bir durum tespiti yapmak gereðini duydum. Elbette ki bu mektubun çerçevesi içinde kapsamlý bir teorik tartýþmaya giriþecek deðilim. Zaten o tür tartýþmalar çeþitli yayýn organlarýnda yoðun biçimde sürdürülüyor. Öte yandan Yeni Politik Düþünce'nin uluslararasý alandaki yerini ve etkilerini de, bir barýþ hareketi militaný olarak, irdelemeye çalýþacaðým. Bunu bir görev sayýyorum çünkü 6-11 Þubat 1990'da Atina'da toplanacak Dünya Barýþ Konseyi Genel Kurulu'nda dünya barýþ hareketine uluslararasý iliþkilerdeki son geliþmelerin ýþýðýnda yeni bir yön verilmesine, barýþ savaþýmý kavramýnýn yeni düþünce tarzýyla uyumunun saðlanmasýna çalýþýlacaðýný biliyorum. Sonda söyleyeceðimi en baþtan açýklayayým: Açýklýk ve Yeniden Yapýlanma (Glasnost ve Perestroika) projesi kuramsal nitelik taþýmayan ve salt pratik açýdan deðerlendirilmesi gereken politika'lardýr. Marksist kuramýn özü ile doðrudan iliþkileri olmadýðý gibi, sosyalist sisteme alternatif oluþturacak öðelerden yoksundur. Olay þudur: Sovyetler Birliði'nde 1985 Mart'ýnda iþ baþýna geçen yönetim, ülkedeki ekonomik, sosyal týkanýklýðý gidermek, hýzla geliþen teknolojiden yararlanarak ülke kaynaklarýný toplumsal talepleri karþýlayacak düzeye getirmek ve hantallaþmýþ devlet aygýtýna halkýn özlemleri doðrultusunda iþlerlik kazandýrmak amacýyla bir dizi reformu uygulamaya koymuþtur. Ancak reformlar yumaðý çözüldükçe içinden çýkanlar yeniden yapýlanma tasarýmýnýn hedeflerini aþan, belki de onlara ters düþen kaotik bir ortamýn doðmasýna neden olmuþtur. Bu durumun baþlýca sorumlusu ise, reform giriþimlerinin yaþandýðý her toplumda ortaya çýkan "kraldan çok kralcý"larýn reformlarýn amacýný saptýrýcý çabalardýr. Baþkan Gorbaçov'un öngördüðü reformlar yumaðýnýn en çarpýcý, özgün yaný devlet yönetimine saydamlýk kazandýrmak ve siyasal yaþama katýlýmcýlýðý özendirme yoluyla toplumda siyasal kültürü geliþtirmektir. Bu hedef, beklenebileceði gibi, özgürlükler ve insan haklarý sorununu ön plana çýkarmýþtýr. Bunun yadýrganacak bir yaný yoktur. Çaðdaþ toplumlarda, ekonomik geliþmeye koþut olarak, yaþamýn güzelleþmesi, zenginleþmesi için insanlarýn - baþta evrensel barýþ olmak üzere- sosyal, kültürel gereksinimlerinin yeni sentezlere yönelmesi doðaldýr. Bu sentezin özünü ise birey-toplum iliþkilerindeki yeni özerklik arayýþlarý oluþturmaktadýr. 2. Dünya Savaþý sonrasýnda halklarýn özerkliði, emperyalizme karþý savaþým biçiminde, nasýl politik gündemi belirlediyse, bugünün gündeminde de, yalnýz sosyalist ülkelerde deðil, batýda da, bireyin özerkliðinin tanýmlanmasý ve bunun çerçevesini oluþturacak katýlýmcý demokratik mekanizmalarýn kurulmasý yer almaktadýr. Buraya kadar aramýzda bir anlaþmazlýk yok, sayýn baylar, ancak görüþlerimiz buradan sonra ayrýlýyor. Çünkü siz demokrasi, özgürlük, insanýn temel haklarý sorunlarýný bilimsel sosyalizm perspektifinden algýlamak yerine, ona tam karþýt bir konuma giriyor ve demokrasi tartýþmasýný Marksist-Leninist doktrinin sorgulanmasýna, giderek yadsýnmasýna dönüþtürüyorsunuz. Marksizm'in geçen yüzyýlýn koþullarý altýnda yeþermiþ bir ideoloji olarak artýk devrini tamamladýðýný, çaðdaþ toplumlarýn deðiþim ve geliþimini açýklamakta yetersiz kaldýðýný, dolayýsýyla da aþýlmasý gerektiðini, tüm tutucu, revizyonist ve karþýdevrimcilerle aðýz birliði yaparcasýna, öne sürüyorsunuz. Doðrusu Marksizm'i sizlere karþý savunmak durumunda kalacaðýmý hiç düþünmemiþtim. Ama mademki "Yeni Düþünce" etiketi taþýyan politikalar uðruna, 150 yýldýr insanlýðýn yolunu aydýnlatan bir bilimsel düþünce sistemini ve bir eylem kýlavuzunu topyekûn mahkûm etmeye kalkýþtýnýz; bilinen gerçekleri yinelemek durumuna da düþsem, demokrasi konusunda bazý noktalarý vurgulamam gerekiyor: Çaðdaþ demokrasi kavramýnýn doðuþundan bu yana halk kitlelerine ýsrarla telkin edile gelen, seçeneksiz olduðu kabul ettirilmeye çalýþýlan bir görüþe deðinmek istiyorum. Batýdaki kapitalist düzenin tam merkezinde bulunan ve aslýnda demokrasi kavramýnýn özünü zedeleyen bu düþünceye göre, insanýn doðal, vazgeçilmez haklarý arasýnda "mülkiyet hakký" da vardýr. Oysa, son iki yüz yýllýk tarih boyunca toplumlar bir yanda büyük çoðunluðu oluþturan insanlarýn bireysel haklarý, öte yanda ise son derece eþitsiz daðýlmýþ bir mülkiyet hakkýndan aldýðý güçle toplumda ayrýcalýk kazanmýþ bir azýnlýk arasýndaki sürekli çatýþmalara sahne olmuþtur. Baþka bir deyiþle, çoðunluðun haklarý mülkiyeti elinde bulunduran azýnlýk tarafýndan sürekli baskýya, saldýrýya maruz kalmýþtýr. Burjuva demokrasisi, bu sakat ve istikrarsýz temel üzerinde kurulmuþ, daha baþtan beri Amerikan ve Fransýz devrimleri üstyapý hak ve özgürlükleriyle mülkiyet hakký arasýnda çeliþki ve çatýþma yaratmýþtýr. Fransýz Konvansiyon Meclisi'nde formüle edilen "ülkenin mülkiyet sahiplerince yönetilmesi eþyanýn doðasýna uygundur" ilkesi hâlâ deðiþik biçimlerde güncelliðini ve etkisini sürdürmektedir. En ileri kapitalist ülkeden, Amerika'dan vereceðim bir tek örnekle yetineceðim: Amerikan toplumuna bugün egemen olanlar, nüfusun %2'sini oluþturduklarý halde toplam nakit servetin %30'unu ellerinde tutanlardýr. Zincirin öbür ucunda ise, Amerikan ailelerinin %55'inin ya hiçbir varlýklarý yoktur, ya da borç içindedirler. Ama oy verme, seçme ve seçilme hakkýna herkes sahiptir. Ýþte Lenin: "Bizim demokrasimiz burjuva demokrasilerinden milyon kez daha deðerlidir" derken bunlarý kastediyor, bireysel hak ve özgürlüklerin güvence altýna alýnmasýnýn ekonomik erkin büyük çoðunluðun eline geçmesiyle mümkün olabileceðine iþaret ediyordu. Gerçekten de sosyalist demokraside burjuva demokrasisine kýyasla eksik olan tek özgürlük "üretim araçlarý üzerinde özel mülkiyet tesisi özgürlüðü"dür. Burjuva demokrasisinde ise sýnýrsýz mülkiyet hakký demokrasinin olmazsa olmaz koþuludur. Yukarýda özetlenen saptamalara itirazýnýz yoksa onlarýn sonucu olarak sosyalist demokrasinin kendine özgü bir siyasal rejim, bir yönetim biçimi üreteceði gerçeðini de kabul etmelisiniz. Þöyle ki: sosyalist demokrasinin temel ölçütü çok partili sistem deðil, demokratik merkeziyetçi-
liktir. Burada önemli olan, demokratik merkeziyetçiliðin kendi kurallarýna uygun olarak iþleyip iþlemediði, demokratik kurallarýn ve denetim mekanizmasýnýn var olup olmadýðýdýr. Sosyalist demokrasi de çoðulcudur ama kapitalist toplumlardaki çeþitli sýnýf çýkarlarýný temsil ettiren çok parti çoðulculuðu gibi deðil. Demokratik merkeziyetçilik, proletaryanýn kendi iç dinamiklerindeki çoðulculuða, yýðýnlarýn politik yaþama katýlýmlarýna dayanýr ve bu anlamda glasnost ilkesiyle de çakýþýr. Ancak bu noktada devrim partisinin önemi de bütün heybetiyle ortaya çýkar. Partinin öncülüðü olmasa iþçi sýnýfý "kendiliðinden sýnýf" olmaktan çýkýp "kendisi için sýnýf" olmaya nasýl dönüþür? Parti bir deniz feneri gibi toplumun yolunu aydýnlatmazsa sosyalist rejim kayalýklara çarpmaktan nasýl kurtulur? Demek oluyor ki, Parti aygýtýnýn kitlelerden koparak bir bürokrasi mekanizmasýna dönüþmesini eleþtirmek baþka, partinin yol göstericiliðini, öncülüðünü reddetmek baþka þeylerdir. Dünyanýn ilk sosyalist devletinin 1920'lerde daha kuruluþ aþamasýnda Batýnýn saldýrý ve kuþatmasýna uðradýðýný, II. Dünya Savaþý'ndan birkaç ay önce tüm sanayi tesislerini Ural'larýn ötesine taþýmak, savaþýn bitiminden sonra ise birkaç yýlda ülkeyi yýkýntýlar üzerinde yeniden inþa etmek baþarýsýný merkeziyetçi yönetime borçlu olduðunu, savaþtan sonra ortaya çýkan atom bombasý þantajý ve nükleer tehdidin üstesinden o sayede geldiðini kim yadsýyabilir? Aslýnda siz bütün bunlarý çok iyi bilirsiniz. Ayrýca, demokrasinin bir yönetim biçimi olduðunu, sýnýflý toplumlarda devlet kavramýndan soyutlanamayacaðýný da bilirsiniz. Ama yine de "demokrasi çaðýmýzýn nesnelliðidir", "yeni bir çað baþlýyor" gibi genellemelerle demokrasiyi salt diktatörlüðün, bürokratik baskýnýn karþýtý olarak ele alýr, örnek olarak da Stalin döneminin otoriter, kiþisel diktatoryasýnýn saðlýksýz sonuçlarýný öne sürersiniz. Çünkü, açýkça itiraf etmeseniz de, sizin istediðiniz burjuva demokrasisidir. Demokrasiyi bir araç deðil amaç olarak algýladýðýnýzý açýklamanýz bu yüzdendir. Þimdi biraz da teoriden pratiðe, glasnost'tan perestroika'ya geçelim: Yeniden yapýlanma kavramýnýn isim babasý Mihail Gorbaçov'un ve yakýn çalýþma arkadaþlarýnýn tanýmlamalarýna bakýlarak perestroika'nýn bir ekonomik ve sosyal reformlar paketi olduðu söylenebilir. Ne var ki, yukarýda gördüðümüz gibi, açýklýk (glasnost) yumaðýnýn çözülmesinden nasýl burjuva demokrasisi çýktý ise, yeniden yapýlanma paketinin içinden çýkan da liberal ekonomi projesidir. 1987'de uygulanmaya baþlanan ekonomik politikanýn hedefi olarak gösterilen "sosyalist pazar ekonomisi", makroekonomik bir planlama ile Batý tipi serbest piyasanýn bileþiminden oluþmaktadýr. Ancak bileþimin aðýrlýðý plan ya da sosyalizmden çok serbest piyasadan yanadýr. Gerçekten de 1987 Haziraný'nda baþlatýlan radikal reform programý, bir yandan kamu ekonomisini liberalleþtirirken öte yandan tarým ve hizmet sektörlerinde kooperatifçiliði ve özelleþmeyi özendiriyordu. Sonuçta kolektif mülkiyetin yerini çoðulcu bir mülkiyet rejimi alacaktý. Bu açýdan bakýlýnca denilebilir ki perestroika'nýn öteki adý liberal ekonomidir. Liberal program daha da ileri giderek, 1928'de Stalin tarafýndan baþlatýlan tarýmda kolektif iþletmeye son verdiði gibi, toprak mülkiyetinin özelleþmesine olanak tanýnmasýný öngörüyordu. Týpký Çarlýk Rusya'sýnda olduðu gibi. Doðal ki sanayi sektörü de reformdan payýný alarak devlet müdahaleciliðinden arýndýrýlacaktý. Sovyetler Birliði'nde ekonominin liberalleþmesinin dünya pazarý ile bütünleþme düþüncesine sýký sýkýya baðlý olduðu açýktýr. Gorbaçov'un ekonomistleri kapitalizme yakýnlaþma konusunda o denli ileri gitmiþlerdir ki Batýda Sovyet liderinin gerçek niyetleri üzerinde kuþku ve tereddütler uyanmýþtýr. Büyük sermaye çevreleri Sovyet yönetimini sýnamak için testler yapýlmasý, birtakým koþullar öne sürülmesi gereðinden söz etmeye baþlamýþlardýr. Sonunda ABD baþkaný George Bush Batýnýn tutumunu þöyle özetlemiþtir: "SSCB'nin uluslar topluluðu ile bütünleþmesini bu ülkenin çoðulculuk ilkesine ve baþkalarýnýn egemenlik haklarýna tam saygý göstermesi koþuluyla kabul edebiliriz." Perestroika'nýn genellikle aydýnlardan tam destek gördüðü biliniyor. Sovyetler Birliði'nde durum 1987 ve 1988 yýllarýndaki Anti-Stalinizm akýmýnýn ideolojik sýnýrlarýný çok aþmýþtýr. Bugün seslerini yükseltebilen liberaller 20. yüzyýlda Rusya'nýn ve dünyanýn baþýna gelen felaketlerin kaynaðýný Büyük Ekim Devrimi'nde gören komünizm karþýtý aydýnlardýr. Ýnanýlacak gibi deðil ama bu aydýnlar özenilecek model olarak Japonya, Güney Kore ve hatta Türkiye'yi gösterebilmektedirler! Gerçi Mihail Gorbaçov fazla ileri giden aydýnlarý ara sýra azarlýyor, perestroika'nýn sosyalizmden kapitalizme dönüþ olayý olmadýðýný belirtiyor ve "Batý bize kapitalizm ihracýna kalkýþýrsa buna izin vermeyiz" diyebiliyor. Ama öbür yanda Sovyet Barýþ Komitesi'nin yayýn organý olan "Yirminci Yüzyýl ve Barýþ" dergisinde Simon Kordonski adýnda bir korotiç þunlarý yazabiliyor: "Batýnýn Sovyetler Birliði'ne ekonomik yardýmý kamuyu özelleþtirme stratejisine katkýda bulunmalýdýr. Eskiden Rusya en geliþmiþ ülkelerin proletarya sýnýfýnýn yardýmýyla gerçekleþecek evrensel devrimi hazýrlýyordu. Bu devrim, Allaha þükür, baþarýya ulaþmadý. Þimdi SSCB tarihin ve dünya ekonomisinin sinesine dönmek için tüm dünyanýn yardýmýna muhtaçtýr." Þimdi sorumuzu ortaya koyalým: Sovyetler Birliði bu duruma nasýl ve neden geldi? Her þeyi yeni baþtan düþünme gereði niçin duyumsandý? Kanýmca bugüne nasýl gelindiðini araþtýrmak için, ilk sosyalist devletin kuruluþ yýllarýný anýmsamakta yarar var. 1917'de hemen hemen sýfýrdan baþlayýp 20. yüzyýlýn ilk yarýsýnda dünyanýn en ileri sanayi ülkelerinden biri, insanlýðýn geleceðine ýþýk tutan bir dünya görüþünün tek güçlü temsilcisi ve evrensel bir misyonun sahibi durumuna gelebilmenin gizi nerede idi? Bu sorunun yanýtý kuþkusuz ki bir formülle ifade edilebilecek basitlikte deðil, ancak, bütün tarihçiler, araþtýrmacýlar dünyanýn ilk sosyalist devletinin kýsa sürede ekonomik, sosyal, kültürel vb. alanlarda elde ettiði baþarýlarýn temelinde, Marx'ýn sosyalist coþku (emülasyon) dediði kolektif atýlým ruhunun büyük payý olduðuna iþaret ediyorlar. Gerçekten de, Rusya'da Ekim Devrimi'nin harekete geçirdiði toplumsal güçler tüm maddi, manevi kaynaklarý seferber ederek feodal bir toplumun hýzla modern çaða geçiþini saðladýlar. Yaþlý kuþaklar iyi bilirler: I. dünya Savaþý sonrasýnda Rus soylularý, burjuvalarý akýn akýn ülkeyi terk ederlerken, Amerika'dan yüksek ücretli iþ önerileri alan bilim, teknik ve sanat adamlarý anavatanda çalýþmayý yeðlediler ve kendilerini devrimin hizmetine adadýlar. Ýþçi sýnýfý ise üretimi son sýnýrýna dek artýrmayý hedef alan yöntemlerin bütün aðýrlýðýný yüklenerek devrimin yolunu açmasýný bildi.
Ne var ki, sosyalist coþkunun uzun süre diri tutulmasýna üretim iliþkilerinde yapýlan deðiþiklik yetmiyor, çünkü sosyalizm salt bir ekonomik kalkýnma modelinden ibaret deðil. Sosyalizmin kapitalist düzeni aþmasý sömürünün yerini adalet ve eþitliðin almasýyla da sýnýrlý kalmýyor. Sosyalizm yeni bir dünya vizyonunun taþýyýcýsýdýr. Marksist hümanizmanýn kökeninde yatan, sömürünün ortadan kalkmasýyla birlikte insaný zenginleþtiren tüm deðerlerin, insan emeðinin yaratýcý gücünün bütün görkemiyle kendini göstereceðine olan inançtýr. Kýsacasý sosyalizm insanlýk tarihinde yeni bir "Aydýnlýklar Çaðý"nýn habercisidir ve devrim böyle bir misyonu üstlenmek durumundadýr. Sovyetler Birliði bu misyonu üstlendi mi? Üstlendiyse nereye kadar götürebildi? Soru tartýþmaya açýktýr. Ancak Ekim Devrimi'nden bu yana dünyadaki dönüþümler, geliþmeler bütün boyutlarýyla dikkate alýnmadan saðlýklý bir yargýya varýlamayacaðý açýktýr. Özellikle iki dünya savaþý arasýnda emperyalizmin Sovyet devletini yýkmak ya da yalnýzlýða itmek için giriþtiði eylemleri, kurduðu tuzaklarý göz ardý ederek sosyalizmin kuruluþ döneminin muhasebesini yapmak olanaksýzdýr. Ýkinci Savaþ'tan sonraki dönem ise Soðuk Savaþ olgusuna sýký sýkýya baðlýdýr. Daha 1917 Devrimi'nden önce Amerika'da dinsel bir inanç gibi yaygýn bulunan kapitalizm tutkusu ve komünizm düþmanlýðý, II. Dünya Savaþý ertesinde ABD'nin dýþ politikasýný "komünizmi bulunduðu yerde kuþatýp boðmak" hedefine yöneltmiþtir. Böyle bir ortamda sosyalist ekonomi askersel harcamalarýn aðýr yükünü üstünden atmak, toplumun yaþam düzeyinin yükselmesine öncelik tanýmak olanaðýndan yoksun kalmýþtýr. 1962 Küba krizinden sonra Doðu ile Batý bloklarý arasýnda baþlatýlan yumuþama sürecinin sosyalist dünyaya bir soluklanma fýrsatý yarattýðý ve fakat Kruþçov yönetiminin 20. Parti Kongresi'nden sonra Stalin'ciliði tasfiye operasyonunu gündeminin baþýna alarak ve ekonomik politikada abartmalý hedeflere yönelerek fýrsatlarý iyi deðerlendiremediði söylenebilir. Kruþçov'un "1972 yýlýnda ABD'yi yakalayacaðýz, ülkemizde adam baþýna üretim düzeyini Amerika'nýn üstüne çýkaracaðýz" yollu iddiasý ve kapitalist sistemi kastederek: "sizi gömeceðiz" demesi hâlâ belleklerdedir. Oysa hiç kimse SSCB'den Amerika'yý üretim ve tüketim yarýþýnda geçmesini beklemiyordu ama buna karþýlýk herkes kimilerinin bugün küçümseme anlamýnda kullandýklarý "var olan sosyalizm"in kapitalist istemin yozluðundan, çirkinliklerinden, ahlâk çöküntüsünden arýnmýþ, sömürüyü tümüyle yok etmiþ, uygarlýk kavramýna yeni anlamlar yüklemiþ bir toplum modeline yönelmesini sabýrsýzlýkla bekliyordu. Bu yapýlamadý ise kabahati Marksist öðretide ya da pratiðin sýnavýndan geçip doðruluðunu kanýtlamýþ Leninizm'de boþuna aramayýnýz. Hele Marksizm'in aþýlmasýnýn gerekçesi olarak teknolojinin son çeyrek yüzyýldaki hýzlý geliþmesini göstermeye kalkmayýnýz. Bilgisayarlarýn, robot makinelerin kullanýmý, el emeðinin yerini gittikçe daha çok kafa emeðinin alýþý üretici güçlerde nitel bir sýçramanýn göstergesi deðildir. 19. yüzyýlýn sanayi devrimi doða güçlerinin yerine buhar makinesini koyarak üretimde nitel bir sýçramayý saðlamýþ ve kapitalist ekonomi bu döneme damgasýný vurmuþtu. Sosyalizmin teoriden pratiðe geçiþi ise elektrik enerjisinin sýnaî üretiminde yerini aldýðý zaman diliminde gerçekleþmiþtir. Elektrik enerjisinin üretim sürecinde neden olduðu nitel deðiþim henüz aþýlmýþ deðildir, en ileri sanayi ülkelerinde üretim elektrik enerjisine dayanmaktadýr. Dolayýsýyla da, iþçi sýnýfýnýn üretim sürecindeki rolünde niteliksel deðiþiklikten söz edilemez. Bilimsel teknik, yani teknolojinin hýzlý bir ilerleme kaydettiði doðru olsa da, elektronik sanayinin, bilgisayarlarýn sanayi toplumunu, sanayi proletaryasýný çaðýn dýþýna ittiði görüþü acele varýlmýþ bir yargýdýr. Hele Japonya'nýn imal ettiði robotlardan gözleri kamaþarak "Ýþçi sýnýfýnýn yapýsý deðiþiyor", "Marx'ý, Engels'i, Lenin'i aþmak zamaný geldi" demek düpedüz anlamsýzdýr. Sonuca geliyorum: Açýklýk ve yeniden yapýlanma, Sovyetler Birliði'nin þu ya da bu nedenlerle -belki de çok haklý olarak- uygulamaya koyduðu politikalardýr. Bunlar savunulabilir. Hattâ belki de bu yýl Sovyetler Birliði'nde günde 8 kilise ve 1 caminin yeniden açýlmasý bu politikalarýn bir parçasýdýr ve bir "hikmet"i vardýr. Bunlara karýþmayýz, çünkü Fidel Castro'nun dediði gibi: "Perestroika baþkasýnýn karýsýdýr". Ancak onu "Marksizm'i aþan yeni kuram" diye satmaya, evrenselleþtirmeye kalkýþýrsanýz, karþýnýza çýkarýz. Sosyalizme inanmýþ olanlara: "hayatýnýzý bir saplantýya kurban etmiþsiniz" diyerek 70 yýlý bir çýrpýda harcamanýza razý olmayýz. Ýçinizden biri Türkiye'de verdiði konferanstan sonra kendisine: "Bu tutumunuz revizyonuzm olmuyor mu?" sorusunu yönelten dinleyiciye öfkeyle: "Böyle sosyalizmi alýn siz kullanýn" diyebilmiþti. Ben de bu sözleri söyleyen Vitali Korotiç'e ve de tüm korotiçlere sesleniyorum: "Alýn, meczup papaz Soljenitsin, sapýk Milan Kundera sizin olsun. Dahasý, Kardinal Glemp'in dizinin dibinde oturup talimatýný alan, sonra Amerika'ya gidip yardým dilenen Lech Walesa da, partilerinin adýný deðiþtirerek yönetime geçmeye çalýþan Macar Nyers'ler, Ýtalyan Occhetto'lar, Çekoslovak Dubçek'ler de sizin olsun. Tüm dönekleri, kaytarýcýlarý, devrimden umut kesen aydýnlarý da saflarýnýza katýn. Yeter ki bilimsel sosyalizm insanlýðýn yolunu aydýnlatmaya devam etsin!" diyorum. Son sözümü size sakladým, Türkiyeli korotiç'ler. Tevfik Fikret'in dediði gibi: "hele sizler, hele sizler". Yayýnlarýnýzý, konuþmalarýnýzý izlerken þaþkýnlýða düþmemek elde deðil. Sanki ülkenin içine sürüklendiði çýkmazlarýn, toplumsal yaþamdaki týkanýklýðýn, bunalýmlarýn sorumlusu Marksizm- Leninizm imiþ gibi, bir özeleþtiri akýmýna kapýlmýþ gidiyorsunuz. "Yenilenme"ye ayak uydurma hummasý sizi demokrasinin erdemlerini sayýp dökmeye, demokratik rejime baðlýlýðýnýzý vurgulamaya, kurulu düzenin bekçileri olan siyasal partilere güvence vermeye ve onlarla "ulusal mutabakat" aramaya iteliyor. "Kapitalizmin gücünü deðerlendirmede yanýldýk, sorunlarýn çözümüne gidebileceðini göremedik" diye günah çýkardýðýnýzý görünce, "Bunlar baþka dünyadan mý geldiler, 65 yýldýr Türkiye'de kapitalizm hangi sorunu çözebildi ki onu savunmaya, ya da en azýndan "mevcut sosyalizm"le ayný kefeye koymaya kalkýþýyorlar" diyorum. Çoðulcu demokrasi adýna 40 yýldýr egemen sýnýflarýn dayattýðý diktayý, baský ve iþkence rejimini yaþayanlar bunlar ve önceki kuþaklar deðil mi? diye kendime soruyor ve bugün hidayete nasýl erdiðinizi doðrusu merak ediyorum. "Dünya deðiþiyor, biz de deðiþtik, artýk aranýza alabilirsiniz" biçimindeki mesaj size yarar saðlayacak mý bilmem ama topluma zarar vereceðinden eminim. Çünkü emekçi yýðýnlarýn önünde duran son umut bilimsel sosyalizmdir. (Mahmut Dikerdem, 10 Eylül, sayý: 6, Þubat 1990)
Biyografi Þerif Bey, Erganimadeni Sancaðý'nýn Palu ilçesinden, Enis Paþa'nýn maiyetinde Karadeniz Ereðlisi'ne gelir. Burada Çamlý Kömür Ocaklarý'nýn sahibi Mahmut Bey'in kýzý ile evlenir. Bir erkek ve bir kýz, iki çocuklarý olur. Bir süre sonra Karadeniz Ereðlisi'nden sýkýlan Þerif Bey ailesiyle Ýstanbul'a göçmek ister. Mahmut Bey'den alýnan yüklüce bir para ile Ýstanbul'a göçülür. Aile Ýstanbul'da Yoðurtçuçayýrý semtinde ahþap bir konaða taþýnýr. Þerif Bey, Bolu-Mengen'den Abdullah Efendi adlý bir kiþiyle Beyoðlu'nda Abdullah Efendi Lokantasý'ný kurar. Ýyi de para kazanýr. Ýstanbul'da yerleþen ailenin bir kýz, bir erkek çocuklarý daha olur. En küçük çocuða Mahmut Þerafettin adýný koyarlar. Yoðurtçuçayýrý, Kadýköy'de Kuþdili Deresi'nin iki yanýnda uzanan, seçkin ve sakin yerleþim bölgelerinden birisidir. Çoðunlukla ticaret erbabý Levanten'ler oturmaktadýr burada. Ýki yanýnda konaklarýn bulunduðu Kuþdili Deresi'nin kýyýsýnda, mehtaplý gecelerde seyranlar, prömönadlar yapýlýr; yazýn açýk havada, kýþýn kapalý bir mekânda piyano eþliðinde sessiz sinema gösterileri gerçekleþtirilir. Zonguldak Ereðlisi'nden göçen ailenin oturduðu konaðýn hemen yanýnda, Türk musiki tarihinde önemli yeri olan Þark Musiki Cemiyeti vardýr. Mahmut Þerafettin, aðabeyi Seyfettin'in iyi arkadaþý olan Münir Nurettin'in dizine oturup düm tek diye tempo tutarak musiki öðrenir burada, ablalarý ise korodadýr. Mahmut Þerafettin, konaklarýnýn karþýsýnda bulunan Ýstanbul'un ilk özel okullarýndan biri olan Haliliye-i Mahmudiye'nin bahçesinden çýkmaz olur 4-4,5 yaþlarýnda. Ders aralarýnda talebelerle oynar, dersi de pencereden izler. Kimi zamanlar öðretmen onu içeri alýr, derse katar. Mahmut Þerafettin böylece erken yaþlarda Fransýzca eðitim verilen bu okulda öðrenciliðe baþlar. Baba Þerif Bey daha çok Beyoðlu'nda yaþamaktadýr, biraz çapkýndýr ve evi ihmal etmektedir. Bu hareketli yaþam Þerif Bey'in 1924 yýlýnda ölümüne neden olur. Anne, kömür ocaklarýndan gelen paralar ile çocuklarýný iyi okullarda okutmaya çabalar, çünkü Þerif bey para yerine borç býrakmýþtýr. Zor yaþam koþullarý baþlamýþtýr. Fakat Ýngiltere'de kömür ocaklarýnda büyük grevler olur, Türkiye'deki kömür ocaklarýný kiraya veren ailelerin eline büyük paralar geçer. Aile Yoðurçuçayýrý'ndan Bahariye'ye taþýnýr. Mahmut Þerafettin'in Galatasaray Lisesi'ne gitmesine karar verilir. Galatasaray Lisesi sýnavýnda 5. sýnýfa girme baþarýsýný gösteren Mahmut Þerafettin, yaþýnýn küçüklüðü nedeniyle 4. sýnýfa alýnýr. Oysa sene kaybetmemesi için yaþý iki yaþ büyütülüp nüfus cüzdanýna 1916 tarihi yazýlmýþtýr. Okulda çok hareketlidir Mahmut Þerafettin, tiyatro ve edebiyat çalýþmalarýna katýlýr. Reþit Baran, Bülent Nuri Esen'le tiyatro etkinlikleri yapar ve birkaç Fransýz oyununda görev alýr. Edebiyat dergilerine çevireler yapar, gazetelerin açtýðý yazý 'müsabakalarýna' katýlýr ve derece alýr. Nihat Erim ve Cihat Baban'ýn çýkardýðý okul dergisi Akademi'nin açtýðý öykü yarýþmasýnda Necdet Sander birinci, Mahmut Þerafettin ikinci seçilir. Yazma yeteneði üzerinde iki öðretmeni etkili olur. Halit Fahri Ozansoy ve Ýsmail Habib Sevük. Okulda baþarýlý bir öðrencidir fakat aykýrý hareket etmeyi de sever. Türkçeleri yasaklý olduðu için Marksist klasikleri Fransýzcadan okur. Bütün okul arkadaþlarý Galatasaray futbol takýmýný tutar ve futbol oynarken o Fenerbahçelidir ve tenis oynar. Tiyatro oyununda kadýn rolüne bile çýkabilecek cesareti ve aykýrýlýðý gösterir. Okulu parlak bir biçimde bitiren Mahmut Þerafettin, Fransa'da Sorbonne'a gidip hukuk ya da siyasal bilgiler okumak istemektedir. Aile Moda'ya taþýnmýþ, büyük aðabey okulunu bitirip Zignal Orman Þirketi'nde Muhasebe Müdürü olmuþtur. Ýktisat Bakaný Celal Bayar bir kanun çýkarttýrýr ve kömür ocaklarý devletleþtirilir. Aile ekonomik açýdan zor duruma düþünce Mahmut Þerafettin'in Fransa hayalleri suya düþer. 1935 yýlýdýr. Çýkan soyadý kanunu ile Dikerdem soyadýný alan Mahmut Þerafettin, Hukuk Fakültesi'ne kaydýný yaptýrýr. Bir yandan da cep harçlýðýný çýkartmak için önce Ýstanbul Liman Ýþletmesi Hukuk Müþavirliðinde kâtip, daha sonra Kabataþ ve Beyoðlu liselerinde öðretmen yardýmcýsý olarak çalýþýr. 1938 yýlýnda o zamanlar 3 yýl olan Hukuk Fakültesi'nin baþarýyla bitirir. Ankara'ya Hariciye Bakanlýðý'nýn sýnavlarýna girmek üzere gelir. Bu sýnavý en yüksek Fransýzca dili puanýyla kazanýr. Kazanan 17 kiþiyle birlikte Hariciye Bakanlýðý'nda staja baþlar. Þifre Dairesi stajý sýrasýnda daire müdürü olan Fatin Rüþtü Zorlu ile ilk dostluklarý baþlar. Bu sýralarda 2. Dünya Savaþý sýcak günler yaþamaktadýr, oluþan uluslararasý ittifaklara ve Türkiye'nin bu ittifaklar karþýsýndaki politikasýna tanýk olur. 19 Ekim 1939'da askerlik hizmetini yapmak üzere görevinden ayrýlýr. Yedek subaylýk eðitiminden sonra Bolu'daki 135. Piyade Alayý'na katýlýr. Çatalça'daki müstahkem hattý desteklemek için alayý ile birlikte Hadýmköy'e geçer. Burada Fransýzca bilmesi nedeniyle Kurmay Yarbay Cevdet Sunay'ýn baþýnda bulunduðu 1. Þube'ye, karargâha nakli yapýlýr. Almanlarla yapýlan saldýrmazlýk paktý anlaþmasý ile yedek subaylarýn terhisine baþlanýr ve 1941 yýlýnýn Eylül ayýnda Ankara'ya Hariciye Bakanlýðý'ndaki görevine döner. 1941 yýlýnýn Mart ayýnda diplomatik kurye sýfatýyla yurtdýþýna çýkar. Ýsviçre'de ciðerlerinden hastalanýr ve Davos'taki sanatoryumda yatar. Bir kararname ile Cenevre Baþkonsolosluðu'na kançýlar olarak atamasý yapýlýr. Sanatoryumda tedavisi sürdüðü sýrada özel bir öðretmenden Ýngilizce dersleri alýr. Bir yandan da Cenevre Üniversitesi'nde Devletler Hukuku doktorasý yapar. Bu sýrada 2. Kâtiplik derecesine yükselir. 14 ay kaldýðý Davos'taki saðaltýmdan sonra Bern Konsolosluðu'na ikinci kâtip olarak atanýr. Burada Elçi Yakup Kadri Karaosmanoðlu ile tanýþýr. 1946 yýlý yazýna girerken dýþ görevde dört yýllýk süresi dolduðu için merkeze alýnýr. Yýllýk izninin bir bölümünü geçirmek için gittiði Paris'te Sivas Milletvekili ve Akþam Gazetesi Baþyazarý Necmettin Sadak7la tanýþýr ve dost olurlar. Sadak'la Akþam Gazetesi'ne aralýklý olarak dýþ politika konusunda yazýlar yazma konusunda anlaþýrlar. Yurda döndüðünde bir süre Ýstanbul'da kalýr ve ilk evliliðini burada yapar. Ankara'ya döndüðünde baþýnda Fatin Rüþtü Zorlu'nun bulunduðu Hariciye Bakanlýðý'nýn Ticaret ve Ýktisat Dairesi Baþkanlýðý'nda çalýþmaya baþlar. Ankara'dan Necmettin Sadak'la yaptýðý anlaþma üzerine MD rumuzuyla haftalýk dýþ politika yazýlarýný Akþam Gazetesi'ne göndermeye baþlar. Ýlkyazý 13 Aðustos 1946 Salý günü yayýmlanýr. Baþlýk Birinci Sulh Konferansý"dýr. Sadak yazýlarýný beðenir ve Dikerden'e haftada bir takma adla baþyazý yazmasý önerisinden bulunur. Ýlk baþyazý 30 Aralýk 1946'da yayýmlanýr. Yazý "Dünya Barýþ Ýstiyor" baþlýðýný taþýyordur. Türkiye'de barýþ hareketi denilince ilk akla gelen isimlerden biri olan Mahmut Dikerdem'in, bir günlü gazetede çýkan il baþyazýsýnýn da barýþ ile ilgili olmasý çok anlamlýdýr. Akþam Gazetesi'ndeki bu baþyazarlýk serüveni kýsa sürer Dikerdem'in, çünkü memur yasasý gereðince bir devlet memurunun bu tür bir yazarlýk yapmasý yasaktýr. Mahmut Dikerdem Bakanlýk tarafýndan uyarýlýr. 1949 yýlý Dikerdem için dýþ ülkelere atama yýlýdýr, fakat bakanlýk bir ses çýkmamaktadýr. Çünkü MAH'tan (Eski milli istihbarat örgütü), hakkýnda komünist olduðu konusunda raporlar vardýr. Ayný yýl Dikerdem'in hayatýna renk katan ve onu Ankara'ya baðlayan yeni bir uðraþ, onun dýþ göreve atanmamasýnýn üzüntüsünü hafifletmektedir. Bu uðraþ, Garip akýmýný üç þairi Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat ile Sabahattin Eyupoðlu, Erol Güney, Nusret Hýzýr gibi aydýnlarla birlikte çýkardýklarý "Yaprak" isimli dergidir. Türkiye'de sað düþüncenin baskýn ve aktif olduðu bir dönemdir. Ýþte "Yaprak" bu sað düþünceye reaksiyon gösteren ilerici aydýnlarýn düþüncesinde biçimlenir. Derginin aslýnda bir fikir dergisi olmasý kararlaþtýrýlýr, edebiyat ise dergiyi okutmak, yaygýnlaþtýrmak için kullanýlacaktýr. Derginin isim babasý Sabahattin Eyuboðlu'nun önerisiyle "Þarýk verir türkü alýrýz/edebiyat verir yayýn söz alýrýz..." biçimindeki tanýtým yazýsýný
hep birlikte yazarlar. "Meta verir fizik alýrýz" dizesini Nusret Hýzýr, "Salon verir sokak alýrýz" dizesini de Mahmut Dikerdem önerir. Derginin kuruluþ sermayesini Dikerdem karþýlar. Burada M. Fýrtýnalý imzasýyla yazdýðý yazýlar MAH'ýn dikkatini çeker. Önce bu yazýlarý Nâzým Hikmet'in hapishaneden gönderdiði sanýlýr. Bunun için Erol Güney sýkýþtýrýlýr. Sonunda gerçek gerekli yere bildirilir. Bundan sonrada Dikerdem'in yazdýðý yazýlar Yaprak imzasýyla yayýnlanmaya devam eder. 1950 yýlýnda Dikerdem hala dýþ göreve atanmamýþtýr. Dýþiþleri Bakaný ise Necmettin Sadak'týr. Sadak7la görüþmesi sonucunda hakkýnda MAH'ýn raporu olduðu için dýþ göreve atanamadýðýný öðrenir Dikerdem. Bu konuyu kamuoyu önünde tartýþacaðý tehdidiyle Sadak'ý yumuþatýr. Araya karanlýk güçler girer ve Kahire Büyükelçiliðe Baþkâtipliði'ne uygun görülür. 1950 yýlý Türkiye açýsýndan önemli bir yýldýr. Tek parti, tek þef dönemi sona ermiþtir. Artýk iktidarda Demokrat Parti vardýr ve Dýþiþleri Bakaný Fuat Köprülü'dür. Dikerdem, Mýsýr'da bir yýl sonra Büyükelçi Müsteþarlýðý görevine yükselir. Ülkede Kral Faruk'un otoritesi yýkýlmakta, Cemal Abdülnasýr iktidarý ele geçirmektedir. Kahire Büyükelçimiz Fuat tugay ile Nasýr arasýnda geçen tatsýz bir olay nedeniyle Tugay7ýn geri çekilmesi üzerine Dikerdem bir buçuk yýl Maslahatgüzar olarak Mýsýr'da Türk Hükümetini temsil edere. 1955 yýlý baharýnda Adnan Menderes'in baþkanlýðýnda toplanan Ortadoðu Elçileri Konferansý'na katýlýr. Burada sunduðu rapor ile büyük bir beðeni toplar. Ardýndan yapýlan büyükelçi atamalarý sýrasýnda Dikerdem merkeze alýnýr ve Dýþiþlerinden sorumlu Devlet Bakaný olan Fatin Rüþtü Zorlu'nun kurduðu Kýbrýs Komisyonunda da baþarýlý bir çalýþma yapar ve 6-7 Eylül olaylarýnýn birinci elden tanýðý olur. 1957 yýlýnda da Amman'a büyükelçi olarak atanýr. Bu atamanýn Dikerdem'in meslek yaþamýnda önemli bir yeri vardýr. Dýþiþleri Bakanlýðýna giriþinin 18. yýlýnda büyükelçiliðe yükselmiþtir. Türkiye Cumhuriyeti hariciyesinde bu bir rekordur. Dikerdem en genç büyükelçidir artýk. Mýsýr'daki görevi sýrasýnda Nâsýr'ýn darbesine tanýk olan Dikerdem bu kez de Ürdün'le ittifak kuran Irak'taki Abdülkerim Kasým'ýn darbesini yakýndan izler. Türkiye Cumhuriyeti'nde ise Demokrat Parti'nin yükseliþi sürmektedir. Dýþiþleri Bakanlýðý koltuðuna oturan Fatin Rüþtü Zorlu, yetkilerini iyice arttýrýr, Menderes'in sað kolu haline gelir. 1959 yýlý sonlarýnda Zorlu, büyükelçiler arasýnda geniþ deðiþiklikler yapmaya karar verir ve Dikerdem, Tahran Büyükelçiliði'ne atanýr. Tahran, kuþkusuz, genç bir büyükelçi için önemli bir görev yeridir, hariciye açýsýndan da bir yükselme sayýlýr. Fakat Dikerdem'in bu görevi 100 gün sürer. Önemli 100 gündür bu. Menderes hükümeti Türkiye dýþ politikasýnda deðiþiklik yapmak üzeredir. Amerikan güdümünden çýkýp daha baðýmsýz bir politika izlemek ve bu nedenle de Sovyetler Birliði ile iliþki kurmak istemektedir. Dikerdem bu olayýn doðrudan tanýklýðýný yapar. Tahran'da Þah Pehlevi'ye bu olayý anlatmak durumundadýr. 27 Mayýs 1960 Ýhtilâli gerçekleþtiðinde Dikerdem merkez alýnýr; neden Fatin Rüþtü Zorlu'ya yakýn olmasý deðil, solculuðudur. Dikerdem7in dört yýl sürecek iþsizlik dönemi baþlamýþtýr. 1964 yýlýnda 3. Koalisyon Hükümeti daðýtýlýp yerine CHP'lilerden oluþan azýnlýk hükümeti kurulunca Dikerdem bir kez daha dýþ göreve atanmasý konusunda giriþimde bulunur. Milli Ýstihbarat Teþkilatý'nýn engellemelerine karþýn Dikerdem Akra (Gana) Büyükelçiliði'ne atanýr. Burada Gine, Mali, Togo ve Fildiþi Kýyýsý devletleri nezdinde ülkemizi temsil eder. Akra'dan Doðan Avcýoðlu'nun çýkardýðý Yön Dergisi'ne çeþitli adlarla yazýlar yazmaktadýr. Kýbrýs sorunu yeniden Türkiye için sorun olmuþtur. Dikerdem Gana'da N'Krumah'ý Türkiye tarafýna çekmek için baþarýlý bir çalýþma yapar bu görevinde. Sýrasý geldiði halde birinci barem derecesine yükseltilmemektedir Dikerdem. Danýþtay'a dava açar. Davayý kazanýr ve hariciyede ilk kez bir memur Danýþtay kararýyla terfi ettirilir. 1968 yýlý sonlarýnda iklim koþullarýndan saðlýðý bozulduðu için merkeze nakledilmesini ister. Dönemin Dýþiþleri Bakaný Çaðlayangil, merkez yerine Yeni Delhi Büyükelçiliði'nin önerir Dikerdem'e. Hindistan'da son dýþ görevini yaparken ülkemizi Nepal, Birmanya ve Seylan'da da temsil eder. 1971 yýlý sonlarýnda patlak veren ve Bangladeþ devletinin kurulmasýyla sonuçlanan Hint-Pakistan savaþýný yakýndan izleyen Dikerdem, 12 Mart Hükümeti'nin zorlamasýyla kurulan Nihat Erim Hükümeti'nin çýkardýðý kararnameyle merkeze nakledilir. Nihat Erim Kabinesi'nde 11 bakanýn istifasý sonrasý kendisine faal bir görev verilmeyeceðini anlayýnca izin isteyip Ýstanbul'a yerleþir. Artýk Dýþiþleri Bakanlýðý'nýn "Yüksek Müþavirlik" kadrosundadýr. Kafasýnda politikaya atýlmak vardýr. Ecevit'le temasa geçer fakat olumlu bir yanýt alamaz. 1973 seçimlerinden sonra kurulan CHP aðýrlýklý hükümetler Dikerdem'e görev vermezler. Ama Kýbrýs Askeri Harekâtý sonrasýnda bu sorunun dünya kamuoyuna anlatýlmasý görevini Dikerdem'e havale ederler. Daha sonra kurulan MC hükümetleri de dýþlar Dikerdem'i. 15 Ocak 1976 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi7nde "Kýbrýs Çýkmazý" baþlýklý bir yazýsý yayýmlanýr Dikerdem'in. Yazýda, 1974 Temmuzu'nda Kýbrýs'a yapýlan askeri müdahaleden sonra Ecevit Hükümeti'nin istifa ederek Kýbrýs sorununa siyasal bir çözüm bulunmadan askýda býrakýlmýþ olmasýnýn Türkiye'yi dünya kamuoyunda haksýz duruma düþürdüðünü ve bize "iþgalci devlet" gözüyle bakýldýðýný belirtir. Kýbrýs sorununun siyasal çözümünün üslerden arýnmýþ, baðýmsýz federal bir devlet tezine yönelik olmasý ve bu formülü içermeyen hiçbir çözümün dünya devletleri gözünde geçerli sayýlmayacaðý görüþünü savunur. Yirmi yýl süre ile Kýbrýs konusu üzerinde çalýþmýþ bir uzman olarak görüþlerini kamuoyuna yansýtmakta yarar görür. Yazý dýþiþlerinde okunur ve hakkýnda soruþturma açýlýr. Dikerdem bu soruþturmadan da aklanarak çýkar. Emekliye ayrýlma kararý veren Dikerden 4 Ekim 1976 tarihinde emekliye ayrýlma talebini içeren dilekçeyi Dýþiþleri Bakanlýðýna sunar ve basýna þu açýklamayý yapar. "Türk Hariciyesinde sol dünya görüþüne sahip bir büyükelçinin varlýðýný kanýtlamýþ olmaktan övünç duyuyorum. Gerçi beni memleketime hizmetten alýkoyanlara karþý yasal yollara baþvurabilirdim. Ancak bugünkü iktidarlarýn baðýmlý, tutarsýz ve dünya gerçeklerinden habersiz dýþ politikasýnýn temsilcileri arasýnda bulunmakla yurduma ve halkýmýza yararlý olamayacaðýma inandýðýmdan, Dýþiþleri Bakanlýðýndaki görevimden ayrýlýyorum." Dikerdem'in Dýþiþleri Bakanlýðýndaki çalýþmasý burada noktalanýr. Dikerdem "Bir Büyükelçinin Anýlarý" adýnda iki kitap yazar ve yayýnlatýr: "Ortadoðu'da Devrim Yýllarý" ve "Üçüncü Dünya'dan". Milliyet Gazetesi'nde Hariciye Çarký adýyla çok tepki toplayan bir dizi yazýsý yayýnlanýr. Bu dizi daha sonra kitaplaþýr. 8 Nisan 1977 yýlýnda kurulan Barýþ Derneði'nin kurucularý arasýnda yer alýr ve bu örgütün genel baþkanlýðý görevini üstlenir. Aktif bir biçimde Barýþ hareketinin yaþama geçirilmesi için çalýþýr. Bu çalýþmalarý nedeniyle Dünya Barýþ Konseyi Baþkanlýk Konseyi'ne Nâzým Hikmet'ten sonra seçilen ikinci Türk olur. Barýþ Derneði'nin 1980'de Ýstanbul Sýkýyönetim Komutanlýðý tarafýndan kapatýlmasýnýn ardýndan Þubat 1982'de Mahmut Dikerdem gözaltýna alýnýr ve tutuklanýr. Yargýlama sonucunda 8 yýl cezalandýrýlmasý istenir. Tutuklu kaldýðý 1984 yýlýnda Avrupa Parlamentosu tarafýndan Nobel Barýþ Ödülü'ne aday gösterilir. Ayný yýl prostat kanseri teþhisiyle hastaneye yatar ve tedavi görmeye baþlar. Sýkýyönetim Mahkemesi karþýsýnda sadece kendini deðil, Türkiye barýþýný ve davadaki arkadaþlarýnýn bir baþkan onuruyla savunur. Bu davranýþýyla Türkiye'deki ilerici kamuoyu önünde örnek ve seçkin kiþiliði ortaya çýkar. Yakalandýðý hastalýk vücudunun diðer kýsýmlarýna sýçrar. Son yolculuðunu metal iþçileriyle yapmak isteyen Mahmut Þerafettin Dikerdem 3 Ekim 1993 tarihinde aramýzdan ayrýlmýþtýr. Süleyman Çoþkun ve Levend Yýlmaz tarafýndan hazýrlanan ve Cem Yayýnevi tarafýndan birinci baskýsý E kim 1994'te yapýlan "Barýþ Elçisi Dikerdem" adlý kitaptan alýnmýþtýr.