KONU : 3 ARAZİ KULLANIMI VE EROZYON İLİŞKİSİ Doç. Dr. Mustafa SARI İÇİNDEKİLER 1. GİRİŞ 2. TOPRAKLAR ve ARAZİ KULLANIMI İLİŞ KİS İ 2.1. Arazi ve Toprak Kavramları 2.2. Arazi Haritalama Birimleri ve Arazi Kullanımı 2.3. Arazi Kullanım Planlaması 3. TÜRKİYE TOPRAKLARI, ARAZİ KULLANIMI ve EROZYON 3.1. Toprak Varlığı ve Arazi Kullanma Biçimleri 3.2. Erozyona Olan Duyarlılık ve Erozyonun Boyutları 3.3. Sosyo-Ekonomik Yapı, Arazi Kullanımı ve Erozyon İlişkisi -1-
1. GİRİŞ Dünya, canlı ve cansız varlıkların belli sistemler dahilinde bir arada bulundukları bir denge ortamıdır. Söz konusu bu sistemlerin ve sistemler arasında var olan dengelerin büyük bir çoğunluğu da günümüzde henüz yeterince tanımlanamamıştır. Çok çeşitli olayların süregeldiği ve genel bir tanım kapsamında ekosistem olarak isimlendirilen bu sistemlerde, zamana bağlı doğal değişimler esastır. Dünyada var olan temel ekosistemleri ise atmosfer (hava), hidrosfer (sular), litosfer (kayalar) ve biyosfer (canlılar) olmak üzere dört ana grup altında toplamak mümkündür. Söz konusu bu dört ekosistemin ortaklaşa çalışmaları sonucunda yeni bir temel ekosistem bileşeni daha ortaya çıkmaktadır ki o da pedosfer = toprak olarak isimlendirilmektedir. Sözü edilen bu temel ekosistemlerde, daha önce de ifade edildiği gibi son derece hassas dengeler bulunmaktadır ve bu dengeler, ekosistemlere yap ılacak her türlü bilinçsiz ve yeterince tanımlanamamış müdahaleler ile de kolayca bozulabilmektedir. Ekosistemlere en ciddi ve olumsuz müdahaleler, çoğunlukla biyosfer içerisinde yer alan insan canlısından gelmektedir ve insanlar, yer yüzünde var olduklarından günümüze kadar en basitinden en kompleksine kadar geliştirdikleri teknik ve teknolojiler ile sürekli olarak ekosistemleri kontrolleri altına almaya çalışmışlar ve özellikle doğal kaynakları, kendi yaşamsal gereksinimlerini karşılamak amacıyla çeşitli şekillerde kullanmışlardır ve halen de kullanmaktadırlar. Bu kapsamda, diğer pek çok doğal kaynakta olduğu gibi arazi ve toprak kullanımında da ciddi hataların yapıldığı, arazi ve toprak ekosistemlerindeki doğal dengelerinin bozulduğu ve bunun neticesinde bu ekosistemlerde ortaya çıkan en önemli olayın da erozyon olduğu bir gerçektir. Kısaca, toprakların kaybedilmesi olarak tanımlanan erozyon ise, tüm ulusların gerek bireysel ve gerekse topyekün mücadele etmek zorunda oldukları uluslar arası bir çevre sorunudur ve çoğunlukla da hatalı ve yanlış arazi kullanımlarından kaynaklanmaktadır. Her türlü faaliyetin ekonomik parametrelerle ifade edilir olduğu günümüz dünyasında, alışılagelmiş arazi kullanımların ortaya çıkardığı çeşitli çevre sorunlarını ortadan kaldırabilmek, erozyonla oluşan toprak kayıplarını en aza indirmek ve özellikle sürdürülebilir bitkisel üretimi gerçekleştirebilmek amacıyla, arazi kullanımında yeni bir muhasebe tekniğinin geliştirilmesi zorunlu hale gelmiştir. Bu yeni muhasebe tekniğinde, doğaya ve doğal kaynaklara verilen zarar veya onların kullanılması halinde doğaya karşı oluşan borçlanmanın da bir maliyet unsuru olarak dikkate alınması gerekmektedir. İşte bu eğitim ve bilgilenme kitabı, insanlığın, varoluşunu ve geleceğini borçlu olduğu arazi ve toprakların özelliklerine zarar verilmeden kullanılmasına ilişkin temel ilkeleri benimsetmek ve hatalı arazi kullanımı ile erozyon arasındaki ilişkileri fark edilebilir kılmak amacıyla hazırlanmıştır. 2. TOPRAKLAR ve ARAZİ KULLANIMI İLİŞ KİS İ Gerek günlük yaşamda ve gerekse teknik uygulama alanlarında çok sık ancak çoğu zaman hatalı olarak kullanılan üç temel kavram bulunmaktadır ki bunlardan ilki, arazinin kendisi, ikincisi topraklar ve üçüncüsü ise arazi kullanımıdır. Yukarıda sözü edilen kavramlardan üçüncüsü olan Arazi Kullanımı ise herhangi bir yörenin fiziksel, ekonomik ve sosyal koşullarına uygun olan ve karakteristikleri tanımlanmış belli bir alan (arazi ve toprak) üzerindeki faaliyetin türünü kapsamaktadır. Yöreden yöreye değişmekle birlikte araziler üzerinde uygulanan söz konusu bu faaliyet türleri, başta tarımsal üretim olmak üzere ormancılık, çayır-mera, endüstriyel alan kullanımı, kentsel yerleşim, karayolları ve boru hatları (petrol, doğal gaz gibi), baraj-gölet gibi tesisler, hammadde alanları gibi daha pek çoğu sayılabilecek kullanım çeşitleridir. Bir başka deyişle arazi kullanımı terimi, herhangi bir şekilde araziden ve topraktan yararlanma biçimlerini tanımlamaktadır. Bu haliyle tanımlanan arazi kullanımı kapsamında ise, arazi ve toprakların sahip oldukları son derece karmaşık ve çok sayıdaki karakteristiğin ve özelliğin dikkate alınması gerekmektedir. -2-
Buraya kadar yap ılan açıklamalar kapsamında arazi, toprak ve arazi kullanımı olmak üzere ayırt edilmiş olan üç farklı unsurun bilimsel ve teknik özelliklerinin, arazilerin ideal ve/veya sürdürülebilir kullanımına ilişkin nihai kararları vermede kullanılması gereken mutlak parametreler olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Diğer bir deyişle, arazi ve toprakların özellikleri bozulmadan, erozyona yol açmadan ve arazi kullanımı faaliyetlerinden en yüksek sosyo-ekonomik yararı elde edebilmek için; seçilen bir arazi kullanım biçiminin, arazi ve toprak isteklerinin belirlenmesi ve arazi ve toprakların da bu isteklere ne oranda cevaplar vereceğinin belirlenmesi önemli bir zorunluluktur. Diğer taraftan varsa, seçilen kullanım biçimini sınırlayıcı arazi ve toprak özelliklerinin belirlenmesi yanı sıra arazi kullanımına ilişkin çıktıların veya ürünlerin, ulusal ve uluslararası sosyoekonomik değerlendirmelerinin de bilimsel ve teknik metotlarla yapılması gerekmektedir. Söz konusu bu hususların tümünün yerine getirilmesinden sonra, arazi ve toprak karakteristikleri ile ve aynı zamanda sosyoekonomik unsurlarla da uyumlu bir arazi kullanım şekline ancak karar verilebilecek ve nihayet arazi kullanımı süreçleri içerisinde, gerekiyor ise arazi ıslahı programlarına da yer verilerek arazilerin sürdürülebilir kullanımı sağlanabilecektir. Yukarıda açıklanan hususların yerine getirilmesi halinde İdeal Arazi Kullanımı, getirilmemesi halinde de Hatalı ve Yanlış Arazi Kullanımı olarak tanımlanan söz konusu bu süreçlerin daha iyi anlaşılabilmesi için aşağıdaki bölümde arazi ve onun ideal kullanımı üzerine doğrudan ve potansiyel etkileri bulunan bazı temel kavramlar ve tanımlamalara yer verilecek ve toprağın özetlenmiş bazı özellikleri açıklanacaktır. 2.1. Arazi ve Toprak Kavramları Su, her ne kadar canlı yaşamının temel maddesi olarak bilinse de, topraksız bir canlı yaşamı düşünmek mümkün değildir. Zira sudaki yaşamın temelini de beslenme oluşturmaktadır ve sucul ortamlarda ise sadece hidrojen ve oksijenden oluşan saf suya değil, daha pek çok besin maddesine ve elementine de mutlak gereksinim bulunmaktadır. Gerek karasal ortamlarda ve gerekse su ortamlarında yaşamsal önemi bulunan söz konusu bu besin maddelerinin temel kaynağı ise, çeşitli kayaç ve minerallerin doğal faktörlerin etkisi altında ayrışması ve değişime uğraması sonucu oluşan topraklardır. Kaldı ki, yapılan bilimsel araştırmalar, yeryüzündeki mevcut suların (denizler, göller ve akarsular) kaynağının da kayaç ve mineraller olduğu sonucunu ortaya çıkarmıştır. Bu nedenledir ki kayaç ve minerallerin binlerce, hatta milyonlarca yılda, doğal olaylarla ayrışması, değişime uğraması ve yeni yap ılara dönüşmesi sonucunda oluşan ve hepsinden öte, canlı yaşamının vazgeçilmez bir unsuru olan topraklar, yeryüzünün korunması mutlak gerekli olan varlıklarıdır. Bu kıymetli doğal varlıklar, sahip oldukları morfolojik, fiziksel, kimyasal, mineralojik ve biyolojik özellikleri doğrultusunda, diğer bir deyişle topraklar, oluşumları sırasında kazandıkları yetenekleri ölçüsünde doğaya ve canlılara çeşitli hizmetleri sunmaktadırlar. Söz konusu bu hizmetleri ise aşağıdaki gibi genelleştirerek sıralamak mümkündür. Topraklar; Doğal ve kültür bitkilerinin üretiminde görev alırlar ve bütün canlıların beslenme, barınma ve giyinme ihtiyaçlarını karşılarlar, Tatlı su (içme ve kullanma amaçlı) kaynaklarının oluşmasında ve devamlılıklarının sağlanmasında vazgeçilemez ve halihazırda da devredilemez bir şekilde görev alırlar, Endüstriyel ham madde olurlar (tuğla, kiremit, seramik vb), Doğa kirleticisi kimyasalların şekil ve yapısını değiştirirler ve bu kirleticileri bir kasa gibi muhafaza ederek sağlıklı bir çevre oluşumuna vazgeçilemez bir katkı sağlarlar, Sanayi, turizm, şehir ve diğer yapılaşmalara zemin olurlar ve Çeşitli sanat yap ılarında (baraj, yol vb) dolgu ve çekirdek materyali olarak kullanılırlar. -3-
Toprakların yukarıda sıralanan bu görevleri arasında en önemli olan iki tanesi, kuşkusuz canlı beslenmesinde esas olan bitkisel ürünleri üretmesi ve içme ve kullanma amaçlı su kaynaklarının oluşumundan ve devamlılığının sağlanmasından sorumlu olmasıdır. Bilindiği gibi bitkisel ürünler, örtü altı yetiştiriciliği (seralar) hariç tutulacak olur ise, sadece tarla ve bahçe adı verilen arazilerde yetiştirilmektedir ve söz konusu bu yetiştirme ortamları da kesinlikle iki boyutlu (eni ve boyu olan) varlıklar olarak gözetilemezler. Zira bitkisel üretim amacıyla kullanılan tarla veya bahçe arazilerinin yüzey alanları ile birlikte, toprak profili adı verilen üçüncü boyutunu oluşturan derinlikleri, belki de yüzey genişliklerinden çok daha öncelikli bir anlam taşımaktadır. Nitekim gerek kültür bitkileri ve gerekse doğal bitkiler, kökleri vasıtasıyla toprakların üçüncü boyutu olan profillerine tutunarak ayakta kalabilirler ve yine bu profillerde yer alan hava, su ve çeşitli besin maddelerini de ancak bu ortamdan alarak beslenebilirler. Söz konusu bu üçüncü boyutun (toprak profilinin) bitkisel üretimde kabul edilen derinliği ise teorik olarak yıllık doğal ve kültür bitkilerinin köklerinin ulaşabildiği veya biyolojik ve mikrobiyolojik faaliyetlerin sona erdiği noktaya kadar uzanmaktadır. Ancak bu derinlik, çoğu kez 2 metreden daha fazla değildir. Diğer bir deyişle doğada 150-200 cm derinliğe sahip topraklar olabildiği gibi sadece 10-30 cm lik bir derinliğe sahip topraklar da bulunabilmektedir. Böylesi farklı derinliklere sahip topraklarda her türlü arazi kullanım modelinin uygulanması ve tabidir ki tüm kültür bitkilerinin (tarla ve bahçe bitkileri) yetiştirilmesinin de mümkün olmadığı açık bir gerçektir. Zira her bir farklı arazi kullanım şeklinin arazi ve toprak istekleri çok çeşitli olabildiği gibi kültür bitkilerinin kök sistemlerinin gelişimi ve nitelikleri de birbirinden farklıdır. Bu nedenle toprakların üçüncü boyutunu oluşturan ve bu kitabın diğer bölümlerinde ayrıntılı olarak tanımlanmış olan profil özellikleri de arazi kullanımında öncelikle ve mutlaka dikkate alınmak durumundadır. Bununla birlikte, erozyon olayı ile toprakların taşınarak kaybedilmesi işlemi, çoğu zaman toprak yüzeyinde meydana geliyor gibi algılanıyor olsa da aslında erozyonla kaybedilen topraklar, toprağın üçüncü boyutunu oluşturan derinliklerinin azalmasına ve giderek bu ortamda yetişecek bitkilerin kök gelişiminin ve beslenme olanaklarının da azalmasına neden olmaktadır. Bu işlemin (erozyonun) devamı halinde ise toprakların üçüncü boyutunu oluşturan profildeki toprak materyalleri tamamen yok olarak çölleşme denilen sorunla karşı karşıya kalınmaktadır. Buraya kadarki açıklamalardan sonra, sürekli olarak birbirine karıştırılan "Arazi" ile Toprak kavramlarını yeniden tanımlamak gerekirse; Arazi, topraktan daha geniş bir kavram olup, çeşitli arazi kullanım şekilleri üzerinde doğrudan ve/veya potansiyel etkisi olan fiziksel çevre, toprak, yöresel iklim, rölyef, topoğrafya, hidroloji ve bitki örtüsü gibi unsurların tamamının bileşiminden oluşan bir sistemdir. Diğer bir deyişle arazi; içerisinde pek çok alt unsurun yer aldığı ve bu unsurlar arasında belli dinamik dengelerin bulunduğu oldukça geniş bir ekosistemdir. Bu tanımlamadan da anlaşılacağı üzere, toprak adı verilen varlık, arazinin önemli bir bileşenini oluşturmaktadır ve her bir toprak çeşidinin, arazi kullanım şekillerine karar vermede etken olan kendine özgü morfolojik, fiziksel, kimyasal, mineralojik ve biyolojik özellikleri bulunmaktadır. Bununla birlikte, günümüzdeki bilimsel ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak ideal arazi kullanımı ve sürdürülebilir toprak yönetimi kararlarının verilmesinde, yukarıda sıralanan sistem bileşenleri (toprak ve arazi özellikleri) yanı sıra, ekonomik ve sosyal unsurların da sisteme ilave edilmesi gerekmektedir. Arazilerin en önemli bileşeni olan topraklar ise çok çeşitli tanımlamaları olmakla birlikte çeşitli kayaç ve minerallerin doğal faktörlerin (toprak oluşum faktörleri: iklim, bitki örtüsü, ana materyal, topoğrafya ve zaman) etkisi altında ayrışması ve ayrışan bu materyallerin yeni bileşiklere dönüşmesi sonucu oluşmuş doğal ve canlı varlıklar şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere topraklar, kesinlikle parçalanmış ve/veya ufalanmış kayalardır şeklinde tanımlanamazlar. Nitekim topraklar, yüzeylerinde ve derinliklerinde (profillerinde) oluştuğu coğrafik bölgedeki toprak yapan faktörlerin -4-
kazandırdığı kendine özgü pedogenetik özellikleri taşıyan ve bu özelliklerine bağlı olarak da kimileri tarımsal üretimde belli bitkileri daha iyi besleyebilme ve yetiştirebilme yeteneğine sahip, kimileri ise sahip olduğu özelliklerine bağlı olarak tarımsal üretim dışındaki diğer kullanım şekilleri için (orman, otlak, çayır, mera, şehir veya sanayi yerleşmesi vb) daha uygun olan varlıklardır. Üç boyutlu olan bu varlıklar, bileşimlerinde çeşitli mineral (inorganik) ve organik (canlı-ölü organizmaları) maddeleri, belli oranlarda hava ve suyu bulunduran, söz konusu bu bileşimi oluşturan unsurlardan birisinin dengesinin veya özelliğinin bozulmasıyla da toprak olmaktan çıkan ve üretim yeteneklerini kaybeden doğal ve canlı bir varlıktır. Bir başka tanımlama ile topraklar, dünyadaki karasal ortamların yüzeyini ince bir tabaka halinde kaplayan, çeşitli kayaç ve minerallerin çevresel faktörlerin etkisi ile ayrışması ve ayrışma ürünlerinin yeni bileşiklere dönüşmesi sonucunda oluşan, içerisinde inorganik (mineral) ve organik materyaller ile birlikte belirli oranlarda hava ve su bulunduran, bitkiler için tutunma yeri ve besin maddesi kaynağı olan üç boyutlu ve canlı bir doğal varlıktır. Canlı yaşamının vazgeçilemezleri olan suyun ve bitkisel üretime bağlı olarak ta gıdaların üretiminden sorumlu olan bir toprağın arz yüzeyindeki kalınlığının en fazla 1,5-2.0 metre olduğu bilinmektedir. Dünyanın (arzın) yarıçapının 6378 km olduğu göz önüne alınacak olursa, yukarıda sözü edilen bu 1.5-2.0 m lik bir toprak kalınlığının, dünya yarıçapının sadece %0,00003 üne karşılık geldiği ve dolayısıyla incecik bir kabuk olarak tanımlanabilecek toprak derinliğinin, dikkate dahi alınamayacak kadar az bir kalınlıkta olduğu anlaşılacaktır. Ancak, dünyadaki kara parçalarının yüzeyini çepeçevre saran ve dünyanın yarıçapına kıyasla da önemsenemeyecek kadar da az bir kalınlığa sahip olan toprakların, dünyadaki canlıların beslenmesinde esas olan tüm bitkisel ve hayvansal gıdaları, doğrudan veya dolaylı olarak üretmekte olduğu ve canlı neslinin devamında vazgeçilemez bir görev üstlendiği hususu, basit ama son derece önemli bir gerçektir. Diğer bir deyişle, eğer topraklar olmasa idi veya doğada mevcut olan topraklar, herhangi bir nedenle (özellikle de erozyonla, çölleşmeyle, çoraklaşmayla) ve çoğunlukla da hatalı ve yanlış arazi kullanımı ile tamamen kaybedilmiş olsa idi, bu gün, canlı yaşamından söz etmek de mümkün olmayacaktı. Zira herhangi bir nedenle kaybedilecek toprağın yerine yenisini koyabilmek için, binlerce yıllık bir sürenin geçmesini beklemek gerekmektedir. Bu nedenle, sürdürülebilir arazi kullanımının sağlanabilmesi için toprakların oluşum süreçleri içerisinde yaşadıkları değişim ve dönüşümler yanı sıra bu değişim ve dönüşümler sonucunda kazandıkları genetiksel özelliklerinin de dikkate alınması hususu, ideal arazi kullanımı kararlarının verilebilmesinde her zaman ilk sırayı almak durumundadır. Diğer taraftan araziler üzerinde uygulanmasına karar verilen herhangi bir kullanım şeklinin ve/veya şekillerinin, arazi ve topraklar üzerine olan olumlu ve/veya olumsuz etkilerinin de belirlenmesi hususu da arazi kullanımı kararlarını etkileyen bir diğer önemli husustur. İşte bu noktadan hareketle, bir sonraki bölümde arazi kullanımında etkili bazı temel yaklaşımlar ve kavramlar hakkında özet bilgiler verilmiştir. 2.2. Arazi Haritalama Birimleri ve Arazi Kullanımı Herhangi bir alanda, yörede, bölgede veya ülkede yer alan pek çok say ıdaki toprak ve arazi çeşidinin, genetiksel (jeomorfolojik, morfolojik, fiziksel, kimyasal, mineralojik ve biyolojik) özellikleri saptandıktan sonra, bu özelliklere sahip farklı toprak çeşitlerinin arz üzerindeki dağılımları, diğer bir deyişle, özellikleri belli olan toprak çeşitlerinin nerelerde bulunduğu ve sınırlarının nerelerden geçtiği hususu, toprak bilim dalı içerisinde yer alan toprak etüt ve haritalama uzmanları tarafından uluslar arası kabul görmüş yöntemler kullanarak belirlenmek ve bu çalışmalar neticesinde de ideal arazi kullanım planlamasında temel veri olarak kullanılması gereken toprak haritası hazırlanmak durumundadır. İşte, toprak haritaları üzerinde sınırları belirlenmiş ve morfolojik, fiziksel, kimyasal, biyolojik ve mineralojik tüm özellikleri arazi ve laboratuar çalışmaları ile belirlenmiş olan her bir üniteye -5-
arazi haritalama birimi adı verilmektedir. Bu aşamadan sonra ise her bir farklı haritalama birimi için ideal arazi kullanım şekilleri tespit edilerek, her bir toprağın erozyona uğramadan, tuzlulaşıp alkalileşmeden, kısacası, kıymetli ve kıt doğal varlıklar olan toprakların özelliklerine zarar verilmeden en yüksek ve en ekonomik üretimi nerede ve nasıl yapacaklarına dair teknikler ve metotlar belirlenmektedir. İşte ancak bu aşamalardan sonra elde edilebilen sürdürülebilir arazi yönetimi bilgileri, temel toprak haritası, arazi yetenek sınıflaması haritası, sulu tarıma uygunluk haritası, erozyon risk haritası, yönetim planı haritası gibi çeşitli haritalar ve yine kapsamlı olarak düzenlenmiş olması gereken bir rapor ile birlikte arazi ve toprakların asli kullanıcıları olan çiftçilere ve diğer arazi kullanıcılarına sunulmak durumundadır. Son kullanıcılar ise, uzmanları tarafından hazırlanmış olan toprak haritası ile birlikte diğer haritaları ve kendilerine sunulan kapsamlı rapor içeriğini de inceleyerek, söz konusu bu harita ve raporda kendilerine ait toprak ve arazilerinin kullanımlarına ilişkin öngörülen planlama kararlarının neler olduğunu ve bu kararları, kendi arazileri için nasıl ve ne şekilde uygulamaları gerektiği hususunu kolaylıkla tespit edebileceklerdir. Böylelikle hatalı ve yanlış arazi kullanımı ve bu türlü kullanımlardan kaynaklanan başta erozyon olmak üzere çevre kirliliği, çoraklaşma, verim düşüklüğü, toprak özelliklerinin bozulması ve çölleşme gibi sorunların ortaya çıkması engellenebilmekte ve tam anlamı ile ideal arazi kullanımı veya sürdürülebilir arazi kullanımı gerçekleşmektedir. Buraya kadar açıklanan hususların çok küçük bir kısmının uygulamalı bir örneğini, aşağıda, farklı toprakları ve bu toprakların arz üzerindeki dağılımlarını gösteren ve oldukça dar bir alana ait olan toprak haritasında (Şekil 1) ve yine aynı alana ait ideal arazi kullanım planlamasında (Çizelge 1) görmek mümkündür. Şekil 1. Bir Alana Ait Toprak Haritası -6-
Haritalama Birimleri Çizelge 1. Bir Alana Ait Toprakların İdeal Arazi Kullanım Planlaması K01 (Pamuk) K02 K03 K04 K05 K06 K07 (Soya) K08 (Mısır) K09 K10 (Mera) K11 K12 (Orman) Du6.0 S3 0.58 S3 0.55 S3 0.53 N1 0.45 S3 0.59 N1 0.40 N1 0.33 N1 0.35 N1 0.40 N1 0.47 S3 0.60 S3 0.78 S3 0.54 S2 0.77 K13 K14 Du6.f N1 0.36 N1 0.40 N1 0.48 N1 0.38 S3 0.50 N1 0.27 N2 0.18 N1 0.27 N1 0.32 N1 0.34 S3 0.50 S3 0.65 N1 0.47 S3 0.64 Ki5 S1 0.90 S2 0.79 S3 0.64 S3 0.50 S3 0.62 S3 0.54 S3 0.50 N1 0.48 S3 0.60 S2 0.77 S2 0.79 S2 0.87 S2 0.76 S1 0.90 Ki6 S1 0.90 S2 0.79 S3 0.64 S3 0.50 S3 0.62 S3 0.54 N1 0.44 N1 0.39 S3 0.54 S3 0.68 S3 0.71 S2 0.87 S3 0.68 S2 0.86 Ki6.0 S3 0.58 S3 0.55 S3 0.53 N1 0.45 S3 0.56 N1 0.40 N1 0.33 N1 0.35 N1 0.40 N1 0.48 S3 0.60 S2 0.78 S3 0.54 S2 0.77 Ki6.f N1 0.36 N1 0.40 N1 0.48 N1 0.38 S3 0.50 N1 0.27 N2 0.18 N1 0.27 N1 0.32 N1 0.34 S3 0.50 S3 0.65 N1 0.47 S3 0.64 Kp4 S1 0.95 S2 0.79 S3 0.64 S3 0.50 S3 0.62 S3 0.51 S3 0.66 S3 0.65 S3 0.60 S1 0.95 S2 0.79 S2 0.87 S2 0.80 S1 0.90 Kp6 S1 0.95 S2 0.79 S3 0.64 S3 0.60 S3 0.62 S3 0.51 N1 0.46 N1 0.41 S3 0.54 S2 0.76 S3 0.71 S2 0.87 S3 0.68 S2 0.86 Th4.1 N1 0.45 N1 0.45 S3 0.50 N1 0.40 N1 0.43 N1 0.26 S3 0.59 S3 0.50 S3 0.57 S2 0.81 S3 0.67 S3 0.74 S2 0.72 S2 0.77 Th4.2 S1 0.95 S2 0.79 S3 0.64 S3 0.50 S3 0.62 S3 0.51 S3 0.66 S3 0.65 S3 0.60 S1 0.95 S2 0.79 S2 0.87 S2 0.80 S1 0.90 Ka5 S1 1.00 S2 0.88 S3 0.64 S3 0.50 S3 0.62 S3 0.54 S3 0.53 S3 0.51 S3 0.60 S2 0.86 S2 0.79 S2 0.87 S2 0.76 S1 0.90 Gö6.f N1 0.36 N1 0.40 N1 0.48 N1 0.38 S3 0.50 N1 0.27 N2 0.18 N1 0.27 N1 0.32 N1 0.34 S3 0.50 S3 0.65 N1 0.47 S3 0.64 Ku6 S1 0.90 S2 0.79 S3 0.64 S3 0.50 S3 0.62 S3 0.54 N1 0.44 N1 0.39 S3 0.54 S3 0.68 S3 0.71 S2 0.87 S3 0.68 S2 0.86 Bk6.f N1 0.40 S3 0.44 N1 0.48 N1 0.38 S3 0.50 N1 0.27 N2 0.18 N1 0.29 N1 0.32 N1 0.38 S3 0.50 S3 0.65 N1 0.47 S3 0.64 Yukarıda verilen toprak haritası incelendiğinde, her bir farklı toprağın farklı özelliklerinin (çeşitli fiziksel, kimyasal, biyolojik, mineralojik ve diğer özelliklerinin) Ki, 6, 2, A, I gibi farklı sembollerle ifade edildiği görülecektir. Örneğin harita üzerinde Ki6 sembolü ile tanımlanmış olan toprakla, Th4.1 sembolü ile tanımlanmış olan ve arazi üzerindeki sınırları da çizilmiş olan bu topraklar, kullanımları açısından birbirinden önemli morfolojik, fiziksel, kimyasal, mineralojik ve biyolojik ayrıcalıklara sahiptirler. Zira toprak haritasından hemen sonra verilmiş olan ve o alana ait toprakların ideal kullanım şekillerinin bilimsel ve teknolojik metotlar kullanılarak belirlenmiş olduğu Çizelge 1 incelendiğinde; Ki6 toprağının %90 başarı ile pamuk üretebileceği, buna karşılık Th4.1 toprağının ise pamuğu ancak %45 başarı ile üretebileceği sonucunun elde edilmiş olduğu görülecektir. Yine Ki6 toprağı çayırmera olarak kullanıldığında %68 oranında bir başarı sağlayacak iken, Th4.1 toprağının çayırmera üretiminde kullanılması halindeki başarısının %81 olacağı sonucuna ulaşılmıştır. Söz konusu bu iki arazi parçasının diğer kullanım şekillerine uygunluk oranlarının da farklı farklı olduğu, yine Şekil 2 nin incelenmesi halinde açıkça görülecektir. Buradan da anlaşılacağı üzere Ki6 toprağının özelliklerine zarar verilmeden, erozyona uğratılmadan veya en az zararla pamuk üretiminde kullanılması gerektiği, Th4.1 toprağının ise pamuk üretiminde kullanılması halinde ancak %45 başarılı olabileceği, diğer bir deyişle pamuk üretimine zorlanması halinde bu toprağın %55 oranında özelliklerinin bozulacağı, çoraklaşacağı veya erozyona uğrayarak zarar göreceği gibi hususlara sahip olduğu tespit edilmiştir. Bu durumda, eğer Th4.1 toprağının erozyondan zarar görmemesi ve özellikleri bozularak üretkenliğinin kaybolmaması isteniyor ise bu toprakların, toprak uzmanları tarafından hazırlanan raporlarında önerilen amenajman teknikleri de uygulanmak koşuluyla %81 başarı sağlayabileceği çayır-mera üretiminde kullanılması gerekmektedir. Aksine uygulamalarda ise hem doğal kaynakların ve hem de arazilerin zarar görmeleri engellenemeyecek ve ayrıca tekniğine uygun olarak seçilmemiş olan üretim modelleri ile de beklenilen sosyoekonomik hedeflere ulaşılamayacaktır. Yine söz konusu bu harita incelendiğinde, her bir farklı toprak -7-
için sadece yukarıda örneklemesi yapılan iki çeşit arazi kullanım şekli (pamuk ve çayır-mera) değil, şekilde verilmiş olan 14 adet (gerekiyorsa daha fazla sayıda seçilebilecektir) arazi kullanım şekli için bu planlamanın yapılmış olduğu ve her bir toprak çeşidinin erozyona uğramadan ve diğer toprak ve arazi özellikleri bozulmadan hangi kullanım şekilleri altında ve nasıl idare edilmeleri gerektiği sorularına bilimsel ve teknik cevapların verildiği görülecektir. Söz konusu bu bilimsel ve teknik cevapların oluşturulmasındaki temel yaklaşım ise yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, her bir arazi ve toprak çeşidi için (her bir haritalama ünitesi için) düşünülen arazi kullanım şeklinin; Doğaya ve doğal kaynaklara ve elbette ki topraklara zarar vermeyecek bir kullanım şekli olması, Söz konusu bu arazi kullanım şekli ile maksimum ekolojik, ekonomik ve sosyal faydanın sağlaması ve nihayet Kullanılan arazilerin, bir sonraki nesil kullanıcılarına en azından bu günkü özellikleri ile (özelliklerini bozmadan) devredilmesini hususlarını karşılaması gerektiği noktasından hareket edilmektedir. Yukarıda sözü edilen bu üç temel hususu yerine getirebilecek nitelikte değerlendirme yapabilen ve uluslararası kabul görmüş olan çeşitli arazi kullanım planlaması metotları bulunmaktadır. Söz konusu bu metotlardan bir tanesi ile hazırlanmış olan bir arazi kullanım planlama sonuçları, hatırlanacağı üzere yukarıdaki Çizelge 1 de verilmiştir. Oldukça karmaşık süreçleri olan bu metodolojinin, bu eğitim kitabı kapsamına alınmasını engelleyecek kadar özel uzmanlık konu ve işlemleri gerektirmesi nedeniyle, daha kolay anlaşılır ve yine uluslararası niteliği olan bir başka arazi kullanım planlaması metodundan söz edilecektir. Söz konusu bu planlama metodu ise Arazi Yetenek Sınıflaması dır. Aşağıda, bu planlama metodolojisi konusunda yine özet ve bazı basit açıklamalara yer verilmiştir. 2.3. Arazi Kullanım Planlaması ve Metotları Topraklar; tarım, ormancılık, çayır ve mera gibi bitkisel üretimler için halen vazgeçilemez bir üretim unsuru olmakla birlikte, gerek turizm gerek sanayi ve gerekse kentleşme ve hammadde kaynakları için de önemli bir doğal varlık durumundadır. Doğada var olan toprak miktarının arttırılması ise pratikte mümkün değildir. Dolayısıyla, kıt ve kıymetli doğal varlıklar olan toprakların, hangi kullanım şekilleri altında, onların özelliklerine zarar verilmeden en yüksek fayday ı temin edeceklerine ilişkin hususların iyi bir şekilde planlanması gerekmektedir. İdeal Arazi Kullanım Planlaması ve/veya Sürdürülebilir Arazi-Toprak Yönetimi adı verilen ve arazilerin nasıl kullanılması gerektiğine karar vermede bilimsel ve teknik yöntemlerin ve yaklaşımların kullanıldığı bu planlama çalışmaları için bilim adamları ve uzmanlar çeşitli yöntemler geliştirmiştir. Uluslararası düzeyde uygulanan arazi kullanım planlaması yöntemlerinden en kolay anlaşılır olanlarından bir tanesi "Arazi Yetenek Sınıflandırması (Land Capability Classification) diğeri ise temel esasları yakın bir geçmişte Dünya Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) uzman birimleri tarafından "Arazi Değerlendirme İlkeleri (A Framework for Land Evaluation) adı altında belirlenmiş ve kuru ve/veya sulu tarım alanları, mera alanları, kurak bölge toprakları ve orman alanlarının yönetimi gibi bazı özel amaçlar için çeşitli metot yaklaşımları da tanımlanmış olan yöntemlerdir. Yukarıda sözü edilen ve FAO ilkeleri çerçevesinde geliştirilmiş olan arazi değerlendirme ve derecelendirme (sınıflama) sistemlerine, son derece karmaşık bilimsel ve teknolojik yöntemlerin ve parametrelerin kullanıldığı sistemler olması nedeniyle burada yer verilmemiştir. Buna karşılık, tarihi eski olmakla birlikte (1970 li yıllarda) ülkemiz topraklarının planlanmasının da yapılmış olduğu ve daha kolay anlaşılır bir sistem olan Arazi Yetenek Sınıflaması metoduna ilişkin bazı temel hususlar aşağıda kısaca açıklanmıştır. -8-
Arazi Yetenek Sınıflaması Arazi yetenek sınıflaması metodu, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de son yıllara kadar yaygın olarak kullanılmış ve Türkiye nin arazileri de yine bu sistem içerisinde planlamaya tabi tutulmuştur. Planlamanın yapıldığı yılların (1970-1980 li yıllarda) bilimsel ve teknolojik düzeyine göre hazırlanmış olması ve detaylı arazi kullanım planlamalarına esas oluşturamayacak düzeyde bir haritalama ölçeğinin seçilmiş olması nedeniyle yeterli bilgileri kapsamamakla birlikte geçmiş dönemde (1983 yılında) kapatılmış olan TOPRAK-SU Genel Müdürlüğü tarafından büyük emeklerle hazırlanmış olan bu planlama raporları, ülkemizdeki ideal arazi kullanımlarının belirlenmesinde ve topraklara ilişkin her türlü çalışmada halen yararlanılan tek kaynak niteliğindedir. Yukarıda sözü edilen arazi yetenek sınıflaması sisteminde, yer yüzeyini örten tüm katı kısımlar (araziler, kaya ve toprak alanları vb.) toplam sekiz sınıf içerisinde yer alırlar (Çizelge 2). Söz konusu bu sekiz sınıftan ilk dördü, toprak ve tarım uzmanlarının önerdiği kullanım ve amenajman tekniklerinin dışına çıkılmamak kaydıyla, sahip oldukları toprak, arazi ve çevre koşullarının uygun olması nedeniyle toprak işlenerek bitkisel üretim/tarım yapılabilecek alanlar olarak gözetilmektedir. Diğer bir deyişle söz konusu bu sınıflara giren arazi ve topraklar, ülkemizin halihazırdaki ve gelecekteki canlı nesillerinin beslenmesinde gerekli olan temel besin maddelerini üretebilecek özelliklere sahiptirler. Sistemdeki diğer dört sınıf içerisinde yer alan araziler ise toprak işlemeli olarak bitkisel üretime uygun olmayan alanlardır. Söz konusu bu sınıflama sisteminin temel yaklaşımı aşağıdaki Şekil 3 te verilmiştir. Çizelge 2. Arazi yetenek sınıflaması sistemi ve bu sınıfların kullanım biçimleri. Arazi Yetenek Sınıfı Kullanım Biçimi I. Sınıf Araziler Tarımsal Üretimde (En İyi) II. Sınıf Araziler Tarımsal Üretimde (İyi - Orta) III. Sınıf Araziler Tarımsal Üretimde (Orta) IV. Sınıf Araziler Tarımsal Üretimde (Yetersiz) V. Sınıf Araziler Özel Sınıf * VI. Sınıf Araziler Orman, Çayır, Mera, Fundalık VII. Sınıf Araziler Orman, Çayır, Mera, Fundalık VII. Sınıf Araziler Şehir, Sanayi, Turizm ve Diğer * Özel sınıf olarak belirtilen böyle araziler, daha detaylı araştırmalara dayalı ıslah projeleri uygulandığında özellikleri iyileşebilecekse tarım arazileri haline dönüştürülmesi gereken, yani sistemin ilk dört sınıfından birisine dahil edilmesi gereken, eğer özellikleri ıslah edilerek düzeltilemeyecek düzeyde ise sistemin VI. ve VII. sınıfa dahil edilerek diğer kullanım şekillerine tahsis edilmesi gereken arazileri kapsamaktadır. Çizelge 2 den de görüleceği üzere, işlenerek tarımsal üretim yapılabilecek araziler, gerek bugünkü ve gerekse gelecekteki pek çok canlı nesli için yaşamlarını sürdürebilmelerinde mutlaka korunması ve tarımsal üretimden başka hiç bir amaçla kullanılmaması gereken alanlardır. Sistemin ilk dört sınıfında yer alan söz konusu bu araziler içersinde I. sınıf olarak tanımlanan araziler, kullanımları yönünden sorunsuz say ılabilecek tarım arazileridir ve bu araziler, uzmanlar tarafından belirlenmiş amenajman tekniklerinin uygulanması koşuluyla, bulundukları ekolojilere ait hemen tüm kültür bitkilerini yetiştirmeye yeteneklidirler. Sistemin II. sınıfından itibaren IV. sınıfına kadar olan arazilerde ise, tarımsal üretimin gerçekleştirilmesinde giderek artan oran ve şiddette çeşitli sorunlar mevcuttur ve bu topraklarda artık her türlü bitkisel üretim, güvenceyle yapılamamaktadır. Bu topraklarda tarım yapmanın bilimsel ve teknik kurallarının daha özenle hazırlanması ve bu kuralların söz konusu bu arazilerde mutlaka uygulanması gerekmektedir. Ayrıca bu topraklar ve arazilerde çeşitli toprak koruma önlemleri alınmadan tarımsal üretim faaliyetlerinde bulunulması da sakıncalıdır. Diğer bir deyişle, bu sınıflarda (II. III. ve IV. sınıflarda) yer alan arazilerde -9-
toprak koruma önlemleri uygulanmadan tarımsal üretim yapılamaya kalkışıldığında ise başta erozyon olmak üzere pek çok olumsuz toprak özelliğinin, çevre sorunlarının ve giderek geri dönüşümü mümkün olmayan toprak kaybı ve doğa tahribatının ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Söz konusu bu araziler, ilgili uzmanların önerileri doğrultusunda koruma ve geliştirme önlemleri alınarak kullanıldıklarında ise, çok uzun yıllar doğal dengeler ve toprak özellikleri bozulmadan canlı beslenmesinde temel olan bitkisel kökenli besin maddelerini üretebileceklerdir. Bununla birlikte II. sınıftan itibaren IV. sınıfa kadarki arazilerde, uzmanlarınca öngörülen arazi kullanımı tekniklerinde yapılacak en basit hataların bile erozyon sorununu başlatacağı gerçeği, bu sistemin dikkate alınması gereken en önemli özelliğidir. Yukarıda da ifade edildiği üzere, Arazi Yetenek Sınıflaması sisteminin özellikle II. III. ve IV. sınıfında yer alan araziler (tarım arazileri), başta erozyona karşı olmak üzere, diğer toprak koruma önlemlerinin planlanmasına ve plan kararlarının kesinlikle uygulanmasına gereksinim gösteren özelliklere sahiptir. Böyle arazilerde alınması gereken toprak koruma önlemlerinin önemli bir bölümü ise zannedildiği kadar zor ve pahalı uygulamalar değildir. Sadece uzmanların önerdiği basit bazı önlemlerin alınması ve bazı basit kurallara uyulması halinde bile (eğime dik toprak işleme ve şeritsel ekim adı verilen işlemler ve nadasta veya ekim nöbetinde bir boş bir ekili alan oluşturma gibi) erozyonla oluşacak toprak kay ıplarında önemli derecede azalmalar sağlanabilecektir. Sistemin VI ve VII. sınıflarında yer alan arazi ve topraklar ise sahip oldukları özellikleri gereğince orman, çayır-mera, otlak, maki ve fundalık olarak kullanılmalarını gerektirmektedir. Söz konusu bu araziler, adı geçen bu kullanımlar dışındaki hiçbir kullanım şekline de kesinlikle uygun değillerdir. Bu sınıflardaki araziler, özellikle üzerlerindeki doğal bitki örtüsü tahrip edilerek tarım arazisi kazanma, bina ve diğer yerleşim ve kullanım amaçlı tesislerin yapımında kullanılmaları halinde ise, böyle alanlarda başta erozyonla oluşacak toprak kayıplarının önlenmesi ve dolayısıyla doğa ve çevre tahribatının durdurulması mümkün değildir. Zira bu sınıflarda yer alan arazilerin büyük bir bölümü, çoğunlukla eğimli yamaç arazilerdir ve teknik anlamda işlemeli tarımın yap ılması mümkün değildir. Diğer bir deyişle, sistemin VI. ve VII. sınıfında yer alan arazilerde kesinlikle klasik toprak işlemeli tarımsal üretim faaliyetlerinin yapılmaması, bunun yerine bu arazilerin sahip olduğu doğal bitki örtüsünün (orman, maki, çayır vb.) korunması ve geliştirilmesi gerektiği akıllardan çıkarılmamalıdır. Bu türlü araziler, yakacak ve ahşap malzeme gereksinimlerinin odun ve kereste olarak ve ayrıca hayvancılıkta da otlak ve kaba yem ihtiyacının doğrudan ve dolaylı olarak karşılanabileceği alanlardır. Bununla birlikte VI. ve VII. sınıf arazilerin belirli kısımları, kontrollü olarak av alanları, rekreasyon amaçlı aktivite alanları ve kamp merkezleri olarak da kullanılabilecek niteliklere sahiptir. Sonuç olarak söz konusu bu araziler, genellikle eğimlerin yüksek olduğu, erozyonla toprak kayıplarının arttığı, özellikle tarım arazisi ve çeşitli nitelikteki yerleşim alanı kazanma düşüncesinden hareketle, doğal bitki örtüsünün tahribi neticesinde de doğal dengelerin çok büyük bir hızla ve kısa sürelerde bozulabildiği ve bu nedenle sel ve taşkın gibi felaketlere potansiyel tehlike oluşturan arazilerdir. Sistemde yer alan VIII. sınıf araziler ise ekolojik ve ekonomik anlamda bitkisel hiç bir ürünün alınamayacağı alanları ifade etmektedir. Söz konusu bu VIII. sınıf araziler şehir, köy, kasaba gibi yerleşimlere, sanayi ve turizm vb. sektörlerin yapılaşmalarına, kumçakıl ocağı işletilmesine, seramik ve tuğla-kiremit sanayi için kil yatakları olarak kullanılmaya ve ayrıca yaban hayatının gelişimine tahsis edilebilecek özelliklere sahiptir. Sonuç olarak, yukarıda kısaca açıklanan arazi yetenek sınıflamasının temel öngörüleri ve özellikle yaptırımları dikkate alındığında, diğer bir deyişle doğal dengelerin korunabilmesi, toprak ve arazi özelliklerinin bozulmasının önlenmesi ve hatta özelliklerinin iyileştirilmesi ve -10-
nihayet erozyonun önlenebilmesi için, sadece arazilerin nitelik ve niceliklerine uygun olarak kullanılması prensiplerine dikkat edilmesi ile umulanın da ötesinde yaralar sağlanacaktır. Bunun aksine yap ılacak davranışlar karşılığında ise bütün doğal ekosistem dengelerinin hızla bozulacağı, erozyonla oluşan toprak kayıplarının artacağı ve nihayet geri dönüşümü mümkün olmayan pek çok çevre sorununun ortaya çıkacağı unutulmamalıdır. Sözü edilen bu hususların ülkemizdeki durumunu tespit etmek için bu defa Türkiye nin Arazi Varlığının ve bu arazilerin Kullanım Biçimlerinin incelenmesi gerekmektedir. İşte bu kitabın 3. bölümde de bu konudaki bilgilere yer verilmiştir. 3. TÜRKİYE TOPRAKLARI, ARAZİ KULLANIMI ve EROZYON 3.1. Toprak Varlığı ve Arazi Kullanma Biçimleri Yukarıdaki 2.3 nolu bölümde kısaca açıklanan arazi yetenek sınıflaması ilkeleri doğrultusunda, Türkiye'nin arazi varlığı bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda; yaklaşık 77 milyon hektar olan toplam arazi varlığı içerisinde işlemeli olarak tarımsal üretimde kullanılabilecek ve arazi yetenek sınıflaması sisteminin I. II. III. ve IV. sınıflarında yer alan arazi miktarı toplamının sadece 26,546,585 ha olduğu görülecektir (Çizelge 3). Bu miktar arazi, Türkiye'nin toplam arazi miktarının %34.6'sına karşılık gelmektedir. Diğer bir deyişle ülkemizin arazilerinin sadece üçte biri işlenerek tarım yapmaya uygundur ve bu miktardan başka da buğday üreterek ekmek yiyebileceğimiz arazimiz yoktur. Elbette bu araziler sadece buğday değil, uygun olan diğer pek çok kültür bitkisinin üretiminde de kullanılabilecek özelliklere sahiptir. Unutulmaması gereken diğer önemli bir husus da; ülkemizdeki yaklaşık 26,5 milyon hektarlık tarım arazisi miktarının 27 milyon hektara çıkarılmasının, yani tarım yap ılabilecek arazilerimizin arttırılmasının mümkün olmadığıdır. Zira, 1 cm. kalınlığındaki bir toprak tabakasının oluşabilmesi için yaklaşık 500 yıl, 40 cm. kalınlığında buğday üretebilecek bir tarla toprağının oluşabilmesi için ise tüm çevre koşulları uygun olsa bile yaklaşık 20,000 yıllık bir sürenin geçmesinin beklenmesi gerektiği unutulmamalıdır. Pamuk, mısır, elma ve portakal gibi derin köklü bitkileri yetiştirebilecek bir toprağın ise en az 100 cm derinliğinde olması gerekmektedir ve topraklar oluşurken erozyonla hiç toprak taşınmadığı varsayılsa bile bu kalınlıktaki bir toprağın oluşabilmesi için de yaklaşık 50.000 yıllık bir sürenin geçmiş olması gerektiği hatırlanmalıdır. Çizelge 3 incelendiğinde, özellikleri gereği ülkemizde otlak, orman, maki ve fundalık olarak kullanılması gereken (V.) VI. ve VII. sınıf arazi miktarının 46,692,633 ha (%60.9) ve diğer kullanımlar için uygun olan VIII. sınıf araziler toplamının ise 3,455,513 ha (%4.6) olduğu görülecektir. Çizelge 3. Türkiye Arazi Varlığının Arazi Yetenek Sınıflarına Göre Dağılımı. Arazi Yetenek Sınıfı Hektar Oran (%) I. Sınıf Araziler (sorunu yok veya çok az) 5.012.537 6.5 II. Sınıf Araziler (bazı sorunlara sahip) 6.758.702 8.8 III. Sınıf Araziler (ciddi sorunlara sahip) 7.574.330 9.7 IV. Sınıf Araziler (çok ciddi sorunlara sahip) 7.201.016 9.5 Tarım Arazisi Toplamı 26.546.585 34.6 V. Sınıf Araziler 165.547 0.2 VI. Sınıf Araziler (genellikle dik eğimli) 10.238.533 13.3 VII. Sınıf Araziler (genellikle çok dik eğimli) 36.288.553 47.4 Orman, Çayır- Mera Arazisi Toplamı 46.692.633 60.09 VIII. Sınıf Araziler 3.455.513 4.6 Toplam Arazi Varlığı 76.694.731 100.0-11-
Türkiye nin arazi varlığını ifade eden yukarıdaki söz konusu bu değerler, toprak ve araziler ile ilgili olarak yapılmış olan bilimsel ve teknik araştırmaların ve çalışmaların sonuçlarını yansıtmaktadır. Diğer bir deyişle bu değerler, Türkiye arazi varlığının "ideal kullanım biçimlerini ve miktarlarını" ifade etmektedir. Yukarıda tanımlanan söz konusu bu arazi miktarları, bu arazilerin çeşitli kullanımlar altındaki potansiyel üretkenlikleri, fiziksel çevre koşulları, yöresel iklim, rölyef, topoğrafya, toprak, hidroloji ve bitki örtüsü gibi daha pek çok unsurun bilimsel ve teknolojik metotlar dahilinde değerlendirilmesi sonucunda elde edilmiştir. Diğer bir deyişle; eğer erozyonla toprak kayıpları oluşmasın, çevre kirliliği ve doğa tahribatı ortaya çıkmasın, sel ve taşkın afetleri ile can ve mal kayıpları meydana gelmesin denilir ise; Türkiye toprakları, yukarıda Çizelge 3 te verilen sınıf ve bu sınıfların karşılıklarındaki kullanım şekli ve miktarları doğrultusunda kullanılmak zorundadır. Bu hususun yani Türkiye nin arazileri ve bunların ideal kullanım şekillerinin daha iyi anlaşılabilmesi için durumun görsel bir ifadesi ise Şekil 2 de verilmiştir. VIII Orman Şekil 2. Türkiye arazi varlığının arazi yetenek sınıflarına göre dağılımı. Şimdi ise Türkiye nin arazilerinin ideal kullanım şekillerinin ve miktarlarının tanımlandığı Çizelge 3 ü dikkate alarak, Türkiye'deki halihazır arazi kullanım şeklini ve miktarlarını, yine arazi yetenek sınıflaması sistemi dahilinde inceleyelim. Diğer bir belirlemeyle, arazi kullanımı konusunda toprak uzmanları ne önermiştir? (Çizelge 3), Türk halkı ne yapmıştır? hususunu da aşağıdaki Çizelge 4 te irdelemek gerekirse; Çizelge 4. Türkiye deki halihazır (şimdiki halde) arazi kullanım şekilleri. Arazi Kullanım Şekli Arazi Sınıfı Kuru Tarım Sulu Tarım Bağ, Bahçe I > Eğim %20 Mera Eğim %10-20 Tarım Alan ı 20,2 Mil. Ha. 21,7 Mil. Ha. 26,5 Mil. Ha. Eğim %0-10 Eğim %0-2 Fındık, Zeytin, Kestane, Çay TOPLAM 3.155.446 1.413.256 176.264 33.333 4.778.299 II 4.876.280 835.791 187.972 86.823 5.986.866 III 5.438.715 476.222 204.989 109.507 6.229.433 IV 4.062.580 233.081 172.414 135.054 4.603.129 V 13.340 3.980 143 ----- 17.463 VI 3.377.458 34.290 201.714 235.037 3.848.499 VII 1.683.515 4.260 115.041 442.398 2.245.214 VII ----- ----- ----- ----- ----- Hata 6.111.176 ha (%23) 27.708.903 Çayır V- VI - VII I - II - III - IV V -12-
Ülkemizdeki halihazırda işlemeli olarak tarımsal üretimde kullanılmakta olan arazi miktarı toplam 27,708,903 ha (Çizelge 4) olarak tespit edilmiştir. Çizelge 3 te verilen ideal arazi kullanım planlamasında ise bu miktarın 26,546,585 ha olduğu görülecektir. Her iki çizelgede (Çizelge 3 ve 4) yer alan bu genel toplamlardan hareket ederek bir değerlendirme yap ıldığında, ülkemizde tarımsal üretime uygun olmadığı halde tarımsal üretim amacıyla kullanılan arazi miktarının 27,708,903 (şimdiki kullanım-çizelge 4) 26,546,585 (ideal kullanım-çizelge 3) = 1,162,318 ha olduğu görülecektir. Tespiti yap ılan bu miktara göre, arazilerimizin sadece %4-5'lik bir hata ile büyük bir kısmının (%95-96) tekniğine uygun olarak kullanıldığını göstermektedir ancak bu aşamada ülkemizde gözden kaçırılmaması ve üzerinde önemle durulması gereken çok ciddi bir arazi kullanım hatası bulunmaktadır. Söz konusu bu büyük hata, aslında orman, çayır-mera vb. kullanımlar altında olması ve işlemeli tarımda kesinlikle kullanılmaması gereken bir kısım V. VI. ve VII. sınıf arazilerin, ülkemizde gerek kuru ve gerekse sulu koşullarda işlemeli tarımsal üretim amacıyla kullanılıyor olmasıdır. Nitekim bu husus, Çizelge 4 teki şimdiki arazi kullanım değerleri incelendiğinde açıkça ortaya çıkmaktadır ve ülkemizdeki topraklarla ilgili pek çok sorunun ve özellikle de erozyon sorununun ortaya çıkmasında en büyük paya da işte bu araziler ve bu arazilerin kullanım biçimleri neden olmaktadır. Nitekim, Çizelge 4 te görüleceği üzere toplam 3,848,499 ha VI. sınıf ve toplam 2,245,214 ha VII. sınıf arazi, kesinlikle işlemeli tarımsal üretimde kullanılmaması gerekirken, bu miktar arazi, uzmanların söylediğinin aksine olarak halen işlemeli tarımsal üretim amacıyla gerek sulu ve gerekse kuru tarım arazileri olarak insanlarımız tarafından kullanılmaktadır. Ülkemizdeki hatalı ve yanlış arazi kullanımına tipik bir örnek olabilecek bu kullanımın toplam miktarı V. sınıf arazilerle birlikte 6,111,176 ha.'dır. Ülkemizde son yıllarda yaşanan ve önemli can ve mal kayıplarına neden olan sel ve taşkın afetlerinin pek çoğunun temelini oluşturan bu arazilerin, işlenen araziler içerisindeki oransal miktarı ise %23'tür. Diğer bir deyişle Türkiye insanı, sahip olduğu tarım arazilerinin yaklaşık dörtte birini (1/4) hatalı ve yanlış olarak kullanmaktadır. Bu oran her geçen gün de hızla artmaktadır. Zira Çizelge 4 te yer alan söz konusu bu rakamlar, 1980 yılı öncesine aittir ve özellikle erozyon sorunu, bu tarihten sonraki dönemlerde ve özellikle VI. ve VII. sınıf orman, maki-funda ve mera alanlarının hızla tahribi sonucunda çok daha büyük boyutlara ulaşmıştır. Ayrıca bu çizelgede gözükmeyen ancak, son 8-10 yılda inanılmaz boyutlara varan "tarım arazilerinin sanayi, turizm, karayolu, yol boyu konaklama ve dinlenme tesislerine ve özellikle verimli ovalarda inşa edilmeye başlanılan çok sayıdaki hava alanlarına ve ikinci konut veya yazlık yerleşmelere tahsis edilmesi" hususu da ülkemizdeki çarpık, hatalı ve yanlış arazi kullanımının diğer önemli bir örneğini oluşturmaktadır. Bu türlü uygulamalarla da ülkemizde artık göz yumulamayacak düzeyde toprak kayıplarının ortaya çıktığı bilinmektedir. Sonuç olarak ülkemizde, uzmanların tarım arazisi olabilecek niteliklere sahip değildir dedikleri 6 milyon hektardan daha fazla bir arazide halen tarım yapılmaktadır. Söz konusu bu araziler, genellikle dik ve çok dik eğimli, toprakları yeterince derin olmayan ve potansiyel erozyon tehlikesi çok yüksek olan arazilerdir. Yine bu arazilerin büyük bir bölümü, tüm Türk toplumunun da üzerinde hakları bulunan hazine arazileridir. Yine bu araziler eski orman, çayır ve mera alanlarıdır ve bu alanlardaki ağaçlar kesilerek ve yakılarak, çayır ve meralar sökülerek ve çoğunlukla da yasa dışı yollar izlenerek elde edilmiştir. Zaten, gerekenin çok altında olan orman ve çayır-mera varlığımız, yeterli eğitimi alamamış ve oldukça ağır sosyoekonomik sorunları bulunan çiftçimiz ve köylümüz ve ayrıca yasalarımızdaki kimi açıklardan yararlanan bazı çıkar çevreleri tarafından, bu alanlar tarla açmak, turizm ve sanayi yatırımları yapmak ve yerleşim yeri oluşturmak amacıyla yok edilmektedir. Yine ne yazıktır ki tarımsal üretim yapmak amacıyla doğal bitki örtüsü kesilen ve yakılan bu araziler, sahip oldukları arazi ve toprak koşullarına bağlı olarak, çok kısa sürelerde tarımsal üretim için gerekli olan özelliklerini, çoğunlukla erozyona uğrayarak yitirmektedirler. Nitekim böyle araziler, sadece bir kaç yıl yeterli sayılabilecek tarımsal ürün üretirler ve daha sonraki -13-
yıllarda ise verim güçlerini hızla kaybederler. Erozyonun çok şiddetli cereyan ettiği söz konusu bu araziler, hızla, var olan topraklarını da kaybederler ve giderek ekilen tohum miktarını ve yapılan masrafları dahi karşılayamaz hale gelirler. Sonuçta bu araziler, kaderlerine terk edilerek tamamen topraktan yoksun, ot dahi yetişmeyen, çıplaklaşmış araziler, daha doğrusu hiç bir işe yaramayan taşlık ve kayalıklar haline dönüşürler. Söz konusu bu olgu, uluslararası kabul görmüş tanımı kapsamında çölleşme den başka bir şey değildir. Bu aşamadan sonra, hatta bu aşamaya dahi gelinmeden ortaya çıkacak olaylar ise erozyon ve sel felaketleri devrinin, köylerden kentlere göç devirlerinin, arsızlık ve hırsızlık dönemlerinin ve daha ileride de, açlık ve kıtlıklar devrinin ve nihayet savaş ve kavga devirlerinin başlamasıdır. Söz konusu böyle bir süreci, ulusal ve toplumsal yok oluş olarak nitelendirmek hiç de yanlış olmayacaktır. Özellikle orman köylerinin bulunduğu alanlarda ve son yıllarda da özellikle metropol olmuş büyük kentlerimizin çevresinde daha yoğun olmak üzere, tüm yerleşim alanlarının çevrelerindeki hazineye ve orman teşkilatına ait eski orman ve makilik-fundalık alanlarda (2B arazileri) çok sıkça görülen ve genellikle yeni tarım alanları kazanma ve daha sonra da bu arazileri tarım dışındaki diğer bazı faaliyetlerde kullanma heveslilerinin neden olduğu erozyon zararı ve doğa tahribatı, ne yazık ki ekolojik dengeleri bozmanın vahim sonuçlarını tahmin edemeyen ve/veya bilmeyen insanlarımızın, kısa süreli çıkarlarını ön planda tutmalarından ileri gelmektedir. Yeterince büyük ve ileriye yönelik düşünce oluşturamayan insanlarımızın bu psikolojik ruh halleri, elbette ki önemli ölçüde eğitim seviyemizin düşüklüğünden kaynaklanmaktadır. Ancak, kısa vadeli çıkarların ön planda tutulmasının diğer iki önemli nedeni daha vardır ki bunlardan ilki ekonomik yapıdaki çarpıklık, diğeri ise yasa ve yönetmeliklerimizdeki kimi açıklardan ve yetersizliklerden kaynaklanan hususlardır. Halkımızın, özellikle kırsal alanda yaşayan insanlarımızın gelir düzeyinin çok düşük olduğu bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla aç ve yarınından emin olamayan insanları eğitmek hiç de kolay değildir ve aç kalan veya aç kalacağını hisseden insan da sonuçlarını hiç düşünmeden ve hiç çekinmeden doğaya ve çevresine her türlü müdahaleyi yapacaktır. Böyle bir ruhsal ve ekonomik yapıya sahip toplumun ilk müdahale edeceği alanlar da, kuşkusuz belli bir süre kendisine yapılan müdahaleleri hoş gören, suskunluğunu sürdüren, ama zamanı geldiğinde de tokadını erozyon olay ı kapsamında oluşan sel felaketleri ve taşkın afetleri gibi olaylarla hiç acımadan vuran ve bedelini de can ve mal kayıpları ile geri alarak ödettiren doğa ve doğal kaynaklar olacaktır. Ülkemiz tarihinin yakın geçmişi, bu türlü olaylarla doludur. Yukarıda sözü edilen doğa tahribatındaki ikinci önemli neden ise ülkemizdeki hukuki ve cezai yaptırımların çok sık değişmesi yanı sıra varolan yasaların da yeterince uygulanamamasıdır. Mevcut yasa ve yönetmeliklerimizin, gayri kanuni yollardan arazi sahibi olan ve kimi arazileri de amacı dışında kullanan insanları şiddetle ve kısa sürede cezalandırılması gerekirken, yasa dışı yollarla kazanılan bu araziler, kimi zaman yine bu kişilere tapulanarak bir yerde yaptığı kanunsuz eyleminden ötürü yasalarımız çerçevesinde ödüllendirilmiş olmaktadır. Özellikle tarım arazisi oluşturma amacıyla orman açmalarıkesmeleri ve yakmaları sonucu tamamı hazineden ve/veya eski orman alanlarından kazanılan araziler, bir süre sonra ülkemizde yürürlükte olan zilyetlik esasları ve/veya diğer bazı yasalara dayalı gerekçelerle ormanı kesene, yakana ve talan edene tapulanmaktadır. İşin sosyal boyutu bir yana, söz konusu bu arazilerin, çıkarılan yasalarla tarımsal üretimde tescilli araziler ve şehir yerleşmesinde tescil edilmiş konut alanları haline getirilmesinin, özellikle erozyon ve taşkın afetleri ile çok yakından ilişkisi bulunmaktadır. Yakın geçmişte yürürlüğe konulan bir kaç yasa ile önemli miktarlardaki eski orman alanları, tarım arazisi olarak tescil edilmiştir ve halen de edilmektedir. Bu yolla son 8-10 yıl içerisinde yaklaşık 2-3 milyon hektar orman alanının tarım arazisi haline dönüştürüldüğü çeşitli kaynaklarca ifade edilmektedir. Ülkemizin ve insanlarımızın geleceği için son derece tehlikeli olan böylesi uygulamalara mutlaka dur demek gerekmektedir. Zira çok değil, -14-
yaklaşık 100-150 yıl öncesinde Türkiye'nin geniş orman alanları ile kaplı olduğu bilinmektedir. Ya şimdi! Şimdi ise, küçücük derelerin neden olduğu sel ve taşkın felaketlerinin ve bu yolla kaybedilen yüzlerce-binlerce vatandaşımızın çamur yutarak ölmesi olayları, neredeyse ülkemizin bir kaderi olduğunun kabullenilmesi gibi bir toplumsal eğilimin ilk işaretleri alınmaktadır. Diğer bir deyişle erozyon ve beraberinde gelen felaketlere, halkımızın büyük bir bölümü takdir-i ilahi gibi bir yaklaşım sergilemektedir ki bu kesinlikle doğru değildir. Zira bu olumsuz sonuçların ortaya çıkmasının en önemli nedenleri, ülkemizde neredeyse her siyasi iktidar döneminde değiştirilmek suretiyle uygulanmaya başlanılan hatalı ve eksik hazırlanmış yasa ve yönetmelikler ile orman dışına çıkarılan alanların giderek artması, kesilen ve yakılan orman alanlarının da bir süre sonra zorunlu olarak kaderlerine terkedilmiş olması ve nihayet yeterli eğitimden yoksun olarak bu arazilerden yararlanan insanlarımızın acizliğinden ve çoğu zaman da doğaya karşı olan vurdumduymazlığından başka bir şey değildir. Ortaya çıkan sonuç ise erozyon, taşkın ve sel felaketleri ve nihayet büyük miktarlarda can ve mal kayıpları'dır. Dolayısıyla bu bir takdir-i ilahi midir veya bu bir kader midir? diye soracak olursak; cevabı, "kesinlikle hayır, kader değil, beklenen bir sonuçtur" olacaktır. Söz konusu bu arzu edilmeyen olaylarla karşılaşılmaması için ülkemizdeki ve elbette ki tüm dünyadaki insanların, özellikle hatalı ve yanlış arazi kullanımı ve erozyon dinamikleri konusunda bilgilendirilmeleri ve bilinçlendirilmeleri gerekmektedir. 3.2. Erozyona Olan Duyarlılık ve Erozyonun Boyutları Bu bölümde, Türkiye nin erozyonla olan ilişkisi, diğer bir deyişle, ülkemizdeki çevresel faktörlerin (jeolojik, jeomorfolojik, ekolojik, pedolojik ve arazi özelliklerinin) erozyonun ortaya çıkmasındaki etkileri ve ayrıca Türkiye deki erozyonun halihazırdaki boyutları tartışılacaktır. Bilindiği ve bu kitabın değişik yazarlarına ait bölümlerinde de ifade edildiği gibi erozyonun oluşumunda etkili olan çevresel faktörler, çok genel bir yaklaşımla beş grup altında toplanabilmektedir. Söz konusu bu faktörler iklim, yüzey veya toprak özellikleri, topoğrafik yapı ve engebelilik, bitki örtüsünün özellikleri ve insan davranışlarıdır. İşte Türkiye nin erozyona olan duyarlılığı da yukarıda sözü edilen erozyonun oluşumunda etkili çevresel faktörler konu başlıkları dikkate alınarak aşağıda kısaca açıklanmıştır. İklimsel Duyarlılık Türkiye'nin büyük bir bölümü kurak ve yarı kurak iklim rejimine sahiptir. Türkiye'deki yağışlar genellikle kısa süreli ve sağanak şeklindedir. Bu iki husus, ne yazık ki hızlandırılmış erozyonun çok sevdiği iklimsel özelliklerdir. Ülkemizin iklimini değiştirmek mümkün olmadığına ve bu iklim özellikleri de erozyona neden olduğuna göre, iklimsel özellikler yönünden erozyon, ülkemizin temel sorunu olmak zorundadır. Toprak ve Arazi Özellikleri Anadolu toprakları, yaklaşık 9-10 bin yıldır çeşitli medeniyetler tarafından yoğun olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle; Topraklarımızın kimi özellikleri bozulmuş ve aşırı derecede yorulmuştur. Bilinçsiz, plansız, hatalı ve amaç dışı arazi kullanımları had safhaya ulaşmıştır. İnsanlarımızın yeni araziler kazanma hırs ve arzusu toplumsal bir alışkanlık halini alarak, arazi kullanım şekilleri olumsuz yönde hızla değiştirilmiştir. Yorgun ve amacı dışında kullanılan toprakların erozyona karşı dirençleri de son derece zayıftır. Bununla birlikte, eğer toprak üzerindeki bitki örtüsü de tahrip edilmiş ise söz konusu bu yorgun toprakları erozyondan korumak artık mümkün değildir. Türkiye nin doğal bitki -15-
örtüsünün önemli bir kısmı tahrip edildiğine ve topraklarımız uzun sürelerdir ve aynı zamanda hatalı ve yanlış olarak kullanıldığına göre, erozyon ülkemizin temel sorunu olmak zorundadır. Türkiye'nin Topoğrafik Yapısı Ülke yüzölçümünün %83'ü, %8 den daha dik eğimlere sahiptir Ülke arazilerinin yarısına yakın bir kısmındaki eğimler ise %45 ve daha diktir. Yapılan bilimsel araştırma sonuçları, toprak yüzeyinin bitki örtüsü ile kaplı olmadığı ve arazi eğiminin de %2'yi geçtiği ortamlarda erozyon olayının, yani toprak taşınmasının ve dolayısıyla toprak kay ıplarının başladığını işaret etmektedir. Yine bu araştırma sonuçlarına göre arazi eğimi %8 i geçtiğinde ise erozyonla oluşan toprak kayıpları, şiddetli düzeye ulaşmaktadır. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere ülkemizin hemen hemen tamamı eğimli arazilerden oluşmaktadır ve bu topoğrafik yapıya bağlı olarak eğer bitki örtüsü de tahrip edilmiş ise, ülkemiz arazilerinin erozyona uğramaması ve binlerce hatta milyonlarca yılda ancak oluşabilen topraklarının kaybolmaması mümkün değildir. Diğer bir deyişle, ülkemizin topoğrafik yapısı da erozyonun oluşması için son derece uygun bir durum sergilemektedir. O halde topoğrafik yap ı yönünden de erozyon, ülkemizin önemli bir sorunu olmak durumundadır. Türkiye'nin Bitki Örtüsü Ormanlar, kaçak kesimler, yakmalar ve bakımsızlık nedeniyle yok olmaktadır Çayır ve meralar bilinçsiz ve aşırı otlatma neticesinde hızla bozulmaktadır. Eski orman, çayır ve mera alanları sürekli olarak yasalarla tescil edilmiş tarım arazileri haline dönüştürülmektedir. Bu dönüşümde söz konusu araziler orman niteliğini kaybetmiş alanlar olarak nitelendirilmekte ve bu nedenle orman dışına çıkarılarak farklı şekillerde ve çoğunlukla da tarım arazisi olarak tescil edilmektedir. Halbuki bir alandaki orman ağaçlarının yok edilmesi veya herhangi bir nedenle bu orman örtüsünün yok olması, o arazilerin orman arazisi olma vasıflarını kesinlikle ortadan kaldıramaz. Yani, orman örtüsünü herhangi bir nedenle kaybetmiş olan araziler, eğer arazi yetenek sınıflaması esaslarına göre VI. ve/veya VII. sınıf arazi niteliklerine sahip ise, böyle arazilerin üzerinde tek bir orman ağacı dahi kalmamış olsa bile, bu araziler orman arazisi dışına çıkarılmamalıdır. Ülkemizde ise bunun tam aksi uygulamalara sıkça rastlanmaktadır. Sonuç olarak bitki örtüsü yönünden de erozyon, ülkemizin sorunu olmak durumundadır. Türkiye'nin İnsanları Hangi nedenle olursa olsun, insanları maksatlı olarak sınıflara ayırmak doğru bir davranış değildir. Ancak, santimetresi binlerce yılda oluşan ve tüm dünya toplumlarının ve tüm canlılar aleminin geleceğinin ortak belirleyicisi olan topraklar söz konusu olduğunda, insanları aşağıdaki gibi üç grup altında toplamakta yarar bulunmaktadır. İnsanların bir kısmı hızlandırılmış erozyonun dostudur. Bu gruba giren insanlar, kısa süreli çıkarların hesabını yapanlardır ve herhangi bir neden veya yanlış uygulama sonucunda bitkisel üretim yeteneğini kaybetmiş veya bu yeteneği bilinçli olarak kaybettirilmiş alanları, amaçları doğrultusunda kullanabilmeyi hedeflemektedirler. Söz konusu bu insanlar, muhtemelen erozyon felaketinin farkında olamayan ve kesinlikle bu felaket konusunda eğitilmeleri gereken insanlardır. İnsanların diğer bir kısmı ise erozyonla yitip giden topraklara karşı anlamsız bir seyirci halindedir. Söz konusu bu insanlar, toplumun büyük bir kesimini oluşturmaktadır ve sosyoekonomik bunalımları nedeniyle ne ülkede erozyonla kaybolan topraklar konusunda ve ne de diğer pek çok konuda olup bitenlerin -16-
farkına varamamaktadır. Bu grupta yer alan insanlar, erozyon olgusunun tanıtılması ve bu konuda eğitim verilmesi için ülkemizde seçilecek hedef kitlelerin başında gelmektedir. Azınlıkta kalan bir kısım insanlar da erozyonun önlenebilmesi için hiç bir karşılık beklemeden mücadele edenlerden oluşmaktadır. Amacımız ve dileğimiz, gerek ülkemiz ve gerekse tüm dünya insanlarının bu sınıfta yer almalarını sağlamak olmalıdır. Böylece, ortak geleceğimiz olan toprakların daha üretken ve sürdürülebilir olarak kullanılması ve bu toprakların daha sonraki nesillere özellikleri bozulmadan devredilmesi mümkün olabilecektir. Yukarıdaki açıklamalar dikkate alındığında, ülkemizde erozyon sorununun ortaya çıkması için gerekli olan fiziksel arazi koşullarının, ekolojik özelliklerin ve sosyo-ekonomik yap ının son derece uygun olduğu görülecektir. Dolayısıyla ülkemizin toprakları, iklimsel ve topoğrafik yapısı değiştirilemeyeceğine göre, erozyonun önlenmesi ve ortaya çıkardığı zararların azaltılması için var olan bitki örtüsünün korunması ve geliştirilmesi, tarım alanlarındaki hatalı, yanlış ve amaç dışı arazi kullanımlarının önüne geçilmesi ve belki de en önemlisi, erozyon karşısında anlamsız bir seyirci olan insanlarımıza, erozyonun ne olduğunu ve erozyonun neler yapabileceğini anlatmak ve onları da erozyonla savaşır hale getirmekten başka çıkar yol yoktur. Bu konuda da ülkemizde gerek gönüllü sivil toplum örgütlenmesi ve gerekse bu örgütler vas ıtasıyla kamuoyu baskısı oluşturulması yolunda ciddi adımlar atılmış ve halen de atılmaktadır. Ancak erozyon belası ile savaşmak ve onu yenmek için sadece sivil toplum örgütlerinin gayretleri ne yazık ki yeterli olamayacaktır. Bu nedenle, ülkemizin yönetilmesine talip olan siyasi kadroların da erozyonla mücadeleyi hükümet programlarına almaları, hatta bu hususun partiler üstü bir milli sorun olarak gözetilerek ulusça topyekün bir erozyonla mücadele programının uygulamaya aktarılmasında büyük bir yarar görülmektedir. Zira erozyonla mücadele, zamana karşı yapılan bir savaştır ve ülkemizin de artık erozyon karşısında zaman kaybına tahammülü kalmamıştır. Türkiye de Erozyonun Boyutları Türkiye toprakları asırlardan beri, yani günümüzden 9-10 bin yıl öncesinden bu güne kadar çeşitli toplumların egemenliği altında, özellikle bitkisel ve hayvansal üretim amacıyla yoğun bir şekilde kullanılmıştır ve halen de kullanılmaktadır. Gerekli koruma önlemleri alınmadan ve yeteneklerine de uygun olmayan bir şekilde, uzun yıllar boyunca tarımsal üretim amacıyla işlenen ve daha pek çok amaçlar için kullanılan söz konusu bu topraklar, doğal olarak günümüzde önemli sorunlarla karşı karşıya kalmış durumdadır. Özellikle de son otuz kırk yıl içerisinde değişen teknolojik ve ekonomik olanaklar ölçüsünde önemli gelişmeler göstermiş olan ağır iş makineleriyle, çayır-mera ve ormanlık alanlar ciddi bir şekilde tahrip edilerek, işlenir tarım arazileri haline dönüştürülmüştür. Son bir kaç yıldaki orman katliamı ise artık engellenemez ve geri dönüştürülemez bir hale gelmiş ve ülkemizde eskisinden çok daha şiddetli bir erozyon sorununun ortaya çıkmasına neden olunmuştur. Nitekim ülkemizde, hemen hemen hiçbir sorunu bulunmayan 5.012.537 hektarlık I. sınıf arazilerin dışında kalan diğer bütün arazilerimizde, hafif dereceden çok şiddetli dereceye kadar değişen düzeylerde erozyon sorununun bulunduğunu artık herkes kabul etmektedir. Hiç bir sorunu bulunmayan veya çok az sorunu bulunan I sınıf topraklarımızın oranı ise toplam arazi varlığımızın sadece % 6.5 olup, geriye kalan yaklaşık 71.6 milyon hektarlık arazilerde ise başta erozyon olmak üzere daha pek çok sorun ortaya çıkmış bulunmaktadır. Sadece orta ve daha fazla düzeylerde erozyon sorunu bulunan arazi miktarı, toplam ülke arazilerinin %75 ini oluşturmaktadır ve bu arazilerin miktarı 57.145.886 hektardır. Söz konusu bu arazilere hafif şiddette erozyon sorunu bulunan araziler de eklendiğinde, ülke topraklarının %93.5 inde, yani yaklaşık 77 milyon hektarlık bir arazi varlığına sahip Türkiye nin yine -17-
yaklaşık 70 milyon hektarında çeşitli düzeylerde su ve rüzgar erozyonu sorununun bulunduğu sonucu ortaya çıkmaktadır (Çizelge 5). Çizelge 5. Türkiye de Su ve Rüzgâr Erozyonu Sorunu Bulunan Arazilerin Miktarı. Su Erozyonu Arazi Yetenek Sınıfları Erozyonun Şiddeti II, III, IV Sınıf (ha) V, VI, VII Sınıf (ha) Toplam(ha) Orta 13.780.260 1.812.450 15.593.750 Şiddetli 2.077.265 26.527.668 28.334.932 Çok Şiddetli 1.930 13.219.273 13.321.203 Toplam 15.859.455 41.269.431 57.148.886 (%75) Rüzgâr Erozyonu Hafif 159.259 8.405 165.664 Orta 168.660 62.581 231.041 Şiddetli 2.439 61.940 64.385 Çok Şiddetli ---- 4.823 4.823 Toplam 330.258 135.755 463.913 (%0.6) Türkiye'de erozyonla ortaya çıkan yıllık toprak kay ıpları gerek yazılı ve gerekse sözlü resmi kaynaklar tarafından ifade edildiği gibi, yaklaşık 500 milyon tondur. Her yıl yok olan bu miktar toprak, ülkemizin sadece büyük akarsuları tarafından taşınan toprak miktarını ifade etmektedir. Halbuki ülkemizde, hemen hemen bütün dağlık ve tepelik arazilerdeki küçük derecikler ve oyuntu erozyonu sonucu dağ yamaçlarında oluşmuş bulunan kanallar tarafından taşınarak yok edilen topraklarımız, belki de yukarıda ifade edilen 500 milyon tondan çok daha fazladır. Bu ikinci yolla kaybedilen toprakların miktarının belirlenebilmesi ise çok zordur, hatta imkansızdır. Zira, ülkemizin arazileri üzerinde sayılamayacak kadar küçük derecik ve düşünülemeyecek kadar fazla sel yarıntıları bulunmaktadır. Bunların her birinden periyodik örneklemeler yaparak taşınan toprak miktarlarının belirlenmesi ne yazık ki mümkün değildir. Söz konusu bu küçük derecikler ve sel yarıntıları vasıtasıyla taşınarak yok olan toprak miktarının ise yaklaşık bir milyon ton olduğu tahmin edilmektedir. Dolayısıyla Türkiye de her yıl erozyonla kaybedilen toprak miktarı 1.5 milyar ton olarak kabul edilmek durumundadır. Yurdumuzda belli başlı akarsular tarafından göllere ve denizlere taşınan toprak miktarları Çizelge 6 da gösterilmiştir. Çizelge 6. Türkiye de Akarsularla Taşınan Toprak Miktarları. Akarsu Havzası ve Ölçüm İstasyonu Yıllık Ortalama Taşınan Toprak (ton/km 2 ) Yıllık Toplam Taşınan Toprak (milyon ton) Karasu, Keban 525 33.5 Tortum 25.00 2.5 Fırat, Dutluca 1.167 108.2 Dicle, Diyarbakır 1.085 6.8 Kızılırmak, İnözü 923 44.9 Yeşilırmak, 1.521 54.9 Kelkit, Fakıllı 1.977 10.8 Ceyhan, Yeniköprü 922 19.6 Seyhan, Uçtepe 563 7.8 Göksu, Karahacılı 648 6.8 B. Menderes, Söke 519 12.4 Gediz, Manisa Köprü. 582 5.8 Sakarya, Botbaşı 651 8.1 Dalaman, Suçatı 266 0.9 İyidere, Şimşirli 219 0.5 TÜRKİYE ( Ortalama) 600 500-18-
Çizelge 6 dan da görüleceği üzere denizlere ve göllere en fazla toprak taşıyan akarsularımızın başında, su toplama havzalarının büyük bir bölümü İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu da bulunan Kızılırmak, Yeşilırmak ve Fırat nehirleri gelmektedir. Bunun nedeni ise söz konusu bu akarsuların havzalarında yer alan orman alanlarının büyük oranda tahrip edilmiş olması ve yine söz konusu bu akarsu havzalarındaki tarım alanlarında hala hatalı ve yanlış tarım tekniklerinin yoğun bir şekilde uygulanıyor olmasıdır. Şekilden de anlaşılacağı üzere, ülkemizde yer alan ana nehirler ve bu nehirler üzerinde oluşturulmuş rasat istasyonlarından elde edilmiş olan erozyon değerlerine, ülkemizdeki diğer irili ufaklı diğer akarsular, çaylar, dereler ve sel yarıntıları tarafından taşınarak yok edilen toprak miktarları dahil edilememiştir. Ancak bilinen bir gerçek vardır ki o da ülkemizin her köşesinde yer alan pek çok akarsuyun bir yağmur sonrasında ya sapsarı ya da kıpkırmızı topraklarla yüklü olarak aktığıdır. Elbette ki yukarıda gösterilememiş olan kimi akarsularımız, çizelgede yer alan bazı ana akarsuların yan kollarını oluşturmaktadır. Ancak bunların dışında, ana nehirlerimize ulaşamayan daha pek çok akarsu ve dereciğin var olduğu ve bunların da hiç durmaksızın bu ülkenin topraklarını taşıyarak yok ettikleri de bir gerçektir. Daha önce de ifade edildiği gibi, sadece ana akarsularımız tarafından her yıl taşınarak yok edilen toprak miktarı güncel değerleri ifade etmemekle birlikte 500 milyon tondur. Söz konusu bu 500 milyon ton toprak ne demektir? Bununla ilgili küçük bir hesap yap ıldığında, Türkiye deki erozyon olayının boyutları ve bu miktar toprağın ülkemiz açısından ne derece önem arz ettiği de ortaya çıkmış olacaktır. Erozyonla yok olan 500 milyon ton toprak ne demektir? Bu miktar toprak, bitkisel üretim amacıyla sürülüp ekilen yaklaşık 200,000 hektar arazinin 20-25 cm.'lik bir derinliğine karşılık gelen kısmının yok olması demektir. Not: Türkiye tarımının en önemli bölgelerinden birisi olan Antalya ilinin sadece 300,000 hektar tarım arazisi olduğu hatırlanmalıdır. Dolayısıyla erozyonla her yıl neredeyse bir Antalya ili kadar tarım arazileri toptan kaybedilmektedir. Erozyonla kaybedilen bu en üretken 20-25 cm lik katmana sahip her bir hektar araziden ortalama 3000 kg. buğday elde edilse (gelişmiş ülkelerdeki buğday üretimi ortalama 5000-7000 kg/hektardır), 200,000 hektar * 3000 kg. buğday = 600,000 ton (altıyüzbin ton) buğday veya her biri 20 şer ton yük taşıyabilen 30,000 kamyon dolusu buğday üretecek arazi yok oluyor demektir (Şekil 3). 600.000 Ton Buğday 25 cm 2 milyon dekar Toprak 30.000 Kamyon Şekil 3. Türkiye deki erozyonun boyutları ve kaybedilen buğday. -19-
Türkiye halen yılda ortalama 15 ile 18 milyon ton buğday üretebildiğine göre, erozyonla yok olan toprakların üretebileceği buğday miktarı, toplam yıllık buğday üretiminin 30'da 1'ine eşittir. Diğer bir deyişle, eğer erozyonla toprak kay ıpları bu düzeyde devam edecek olursa, bu yıl ürettiğimiz 30 ünite buğday, bir süre sonra yılda 29 üniteye, daha sonraki bir sürede yılda 28 üniteye doğru olmak üzere, her geçen yıl azalacaktır. Diğer taraftan geçmişte en önemli buğday ihracatçısı olan Türkiye nin son yıllarda buğday ithal eden ülkeler listesinde yerini aldığı da dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Elbette ki buğdayın dünya pazarlarındaki ekonomik durumu da ülkemizin diğer ülkelerden buğday ithal etmesini gerektirmiş olabilir ancak, resmi rakamlar, ülkemizin özellikle ekmeklik buğday üretiminde ciddi azalmaların bulunduğuna işaret etmektedir. Diğer taraftan buğdayla birlikte daha pek çok tarımsal ürünün ithalat yoluyla diğer ülkelerden satın alınarak getirildiği de açık bir gerçektir. Nedeni ne olursa olsun, özellikle tahılların ülkemizde yeterince üretilemeyip döviz ödeyerek yurt dışından satın alınıyor olmasında, erozyonla topraklarımızın yok olmasının ve yine erozyonla birlikte hatalı ve amaç dışı arazi kullanımlarının önemli bir payı bulunmaktadır. Pek çok yazılı ve sözlü kaynak tarafından belirtildiği üzere, 1984-1994 yılları arasındaki on yıllık bir süre içerisinde dünyadaki toplam buğday üretiminde %6 lık bir azalma meydana gelmiştir. Bu azalmayı, artan dünya nüfusu ile birlikte değerlendirdiğimizde, her geçen yıl insanların daha az ekmekle yetinmek zorunda kalacağı sonucu ortaya çıkmaktadır. Halihazırda günde 5 ekmek tüketen beş kişilik bir ailenin gelecekte 4, sonra 3, daha sonra 2 ve bundan sonra da 1 ekmekle yetinmek zorunda kalacağı, son derece açık bir gerçektir. Bir aile içerisinde, bir ülkede ve nihayet tüm dünyada, giderek azalan ekmeğin nasıl paylaştırılacağını cevaplandırmak ise belki de en zor olanıdır. Bu paylaşımı sağlamanın görünen tek yolu ise ülkelerin ve/veya bireylerinin kendi aralarındaki kavgaları (savaşlar) ve nihayetinde güçlü olanların güçsüzleri yok ederek mevcut olan ekmeğe kendilerinin sahip olmasıdır. Ancak bilinmelidir ki gerek dünyada ve gerekse ülkemizde, toprakların amaçları ve yetenekleri doğrultusunda kullanılmasının kısa sürede sağlanamaması, erozyonun önlenememesi ve diğer toprak ve çevre kirleticisi ve doğa tahribatına neden olan uygulamalardan vazgeçilmemesi halinde, insanları kardeş veya annebaba katili yapabilecek, toplumları savaşlarla yok edecek böylesi kaba ve çağdışı davranış biçimleri ile de sorun çözülemeyecektir. Zira belki de ortada paylaşılabilecek ekmek dahi bulunamayacaktır. Sonuç olarak arazi, toprak ve doğa tahribatı böyle devam ettiği sürece, insanların paylaşacakları besin maddeleri ve su giderek azalacak ve yeterli paylaşım miktarının altına düşüldüğünde ise (Çizelge 7) hem yetersiz beslenmeden kaynaklanacak hastalıklar ve toplu ölümler artacak ve hem de insanlar kendi yaşamlarını öncelikli hak olarak görerek, diğer insanların aşına, ekmeğine ve suyuna göz dikecektir. Bu durumun sonucunda ise çok ciddi toplumsal kavga ve savaşlar başlayacak ve acı çeken, ölen ve kaybeden ise yine insanlar olacaktır. Bu hususun bir benzerini, günümüzde enerji kaynaklarına sahip olmak için yapılan uluslar arası sıcak ve soğuk savaşlarda görmek mümkündür. Diğer taraftan günümüzde yaşanan savaşların ve üstü kapalı sömürgecilik uygulamalarının, içme ve kullanma suyu kaynaklarına sahip olmak amacını taşıdığı unutulmamalıdır. -20-
Çizelge 7. Türkiye de Kişi Başına Buğday Üretimindeki Halihazır ve Gelecekteki Durum (Mavi renkli sütun, ortalama nüfus artışına ve arazi azalmasına göre hesap edilmiş tahmini değerdir). Tarih Nüfus Arazi Buğday Ekmek Sayısı 1927 13.5 Milyon 6.6 Milyon Ha - 1960 27.8 Milyon 27.8 Milyon Ha - 1990 56.5 Milyon 28.5 Milyon Ha 380 kg/kişi 1995 60.0 Milyon 26.0 Milyon Ha 230 Kg/Kişi 2000 65.0 Milyon 24.0 Milyon Ha 190 kg/kişi 2010 80.0 Milyon 20.0 Milyon Ha 150 kg/kişi Artış % 2.17 - - Azalış - % 15 % 30 Ya Sonra? Bir başka bakış açısından; Erozyonla her yıl kaybedilen 200,000 hektar alan ne demektir? Bu miktar alan, Ocak 1996'da neredeyse Yunanistan ile savaşın eşiğine gelinen KARDAK kayalıklarının yaklaşık 500.000 katı fazlasıdır. Kardak kayalıkları ve benzeri araziler, binlerce insanın canı ve kanı pahasına savaşılarak geri alınabilir ancak, savaşmadan, yani erozyonla yitirilen toprakları geri almak, ne yazık ki mümkün değildir. Bu miktar alan, Türkiye'de 1000 hektar arazisi bulunan 200 köyün her yıl yok olması demektir. Her yıl 200 köyümüz haritadan silinmiş midir? Erozyonla her yıl kaybedilen bu miktar toprak, her yıl 20'şer tonluk 25 milyon kamyonun yük taşıması demektir. Bu kamyonları gördünüz mü? Erozyonla her yıl kaybedilen bu miktar toprak, her gün 55,000 kamyonun, her saat 2300 kamyonun ve her bir dakikada da 38 kamyonun şehit kanlarıyla kazanılmış olan bu ülkenin toprağını alıp göllere ve denizlere dökmesi veya alıcısı belli olmayan bir şekilde satılması demektir. Satıldığını duydunuz mu? Buraya kadar açıklanmaya çalışılan toprak kay ıplarını, azaldığı iddia edilen buğday ve ekmek üretiminin ve haritadan silindiği ifade edilen köylerin gerçekte de böyle olup olmadığına veya olabileceğine karar verebilmek için lütfen aşağıdaki fıkrayı dikkatlice okuyunuz. Küçük bir fıkra (Sayın Prof. Dr. Necmettin ÇEPEL den alınmıştır.) Almanya da dış cephe boyacılığı yapan iki Türk vatandaşı, bir gün firmaları tarafından kırk katlı bir binanın dış boyasını yapmak üzere görevlendirilmiştir. Vatandaşlarımız, ilk sabah, biraz da işe geç kalmanın verdiği telaşla binanın dış yüzeyine boyama asansörünü kurmuşlar ve daha 40. katın boyasını yaparken, kendilerini bina yüzeyinde asılı vaziyette taşıyan asansör halatlarında iki tanesi bağlantı noktalarından çözülmüş ve iki işçimiz aşağıya doğru düşmeye başlamışlar. İşçilerimizden birisi diğerine keşke sabah işe başlarken halatları daha dikkatli ve usulünce bağlasa idik, keşke acele ile bağlamasa idik diye söylenirken, son derece vurdumduymaz ve boşvermiş bir kişiliğe sahip diğer işçimiz de arkadaşının bu hayıflanmasına alaysı bir ifade ile amma da karamsar bir adamsın be yahu, -21-
ben saydım 39 kat oldu, bak hala ikimize de bir şey olmadı cevabını vermiş ve daha konuşmasının son sözlerini söyler söylemez de ikisi birden büyük bir hızla yere çakılmışlar. Kıssadan hisse; Ülkemizdeki erozyon, asansör halatlarımızdan ikisini koparmış ve biz halen 40. kattan aşağı doğru düşmekte olan bir durumdayız. Kaçıncı kattayız dersiniz, endişelenmeye ve hayıflanmaya gerek var mı acaba!!!!? Vatan demek, toprak demektir. Bir ulusun sosyal, ekonomik ve politik başarıların temelinde de bu doğal varlığın korunması ve ideal olarak kullanımı yatmaktadır. Anadolu, yüzyıllardır savaş ve kavgalara neden olabilecek kadar verimli arazilere ve aynı zamanda da son derece önemli bir jeopolitik konuma sahiptir. Tarihsel süreçte pek çok ulus, bu kıymetli topraklara sahip olma yolunda nice savaşlar yapmış ve son olarak da tüm Türk toplumu, Atatürk'ün önderliğinde yaptığı kurtuluş savaşı ile Anadolu da, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmuştur. Yüz binlerce şehidin kanı dökülerek kazanılan ve yine kan dökülerek korunan bu toprakların, hatalı ve yanlış kullanımlar neticesinde erozyon denilen canavar tarafından sinsice yerlerinden alınıp götürülmesini, dünyanın en modern silahlarla donatılmış orduları dahi durduramayacaktır. Zira askeri güçlerle ülke sınırlarını korumak, erozyonla kaybedilen toprakları geri getirmeye yetmeyecektir. Halbuki binlerce, hatta milyonlarca yılda ancak oluşabilen ve ulusların vazgeçemeyeceği bir üretim unsuru olan toprakların erozyonla yok oluşlarının, sadece ve sadece arazilerin tekniğine ve yeteneklerine uygun olarak kullanılmaları ve orman, çayır-mera alanlarının sadece korunması gibi son derece basit bir uygulama ile en azından azaltılabileceği asla unutulmamalıdır ve bunun da gereği yapılmalıdır. 3.3. Sosyoekonomik Yapı, Arazi Kullanımı ve Erozyon İlişkisi Bu günün modern toplumlarındaki sosyoekonomik yap ı taşlarını bilgi teknolojileri ve bu teknolojilere dayalı üretim modelleri oluşturmaktadır. Üretim ise en genel haliyle, tarım, sanayi ve hizmet olmak üzere üç temel sektör tarafından gerçekleştirilmektedir. Söz konusu bu üç temel sektör arasında, uluslararası rekabete dayalı dengeyi kurabilmiş olan ülkeler ve/veya toplumlar da gelişmiş olarak nitelendirilmektedir. Türkiye, kalkınmadaki planlı temel hedeflerin belirlendiği 1950'li yıllarda tercihini sanayileşme yönünde yapmış ve bu amaçla politikalar üretmiştir. Üretilen politikalar çerçevesinde sanayi yatırımları olabildiğince desteklenmiş ve ilk yıllarda köyden kente olan göç de her vesile ile teşvik edilmiştir. Ancak bu uygulamaya rağmen, iki binli yılları yaşadığımız bu günlerde karşımıza çıkan manzara ise hiç de iç açıcı olmamıştır. Zira gelişmiş ülkelerin bilgi toplumu aşamasına geçtikleri günümüzde, ülkemiz koşullarında uygulana gelen kalkınma programlarında öngörülen sanayileşme hedeflerine henüz ulaşılamadığı gibi, yine bu süreç içerisinde sağlıksız bir kentleşme, hovardaca yok edilen orman, çayır ve mera alanları, turizm ve sanayi amaçlı tesislere tahsis edilen nadide tarım alanları, erozyonla her yıl milyonlarca ton toprağın denizlere ve göllere taşınması, zararlı katı ve sıvı atıkların yeraltı ve yerüstü su kaynaklarına karışmasının yarattığı kirlilik gibi daha saymakla bitirilemeyecek kadar çok sayıdaki çevre sorunları ortaya çıkmıştır. Yukarıda sözü edilen sorunların temelinde ise ülkenin ilk planlı kalkınma stratejilerinin oluşturulduğu yıllardan bu yana, temel üretim sektörleri arasında sağlıklı bir dengenin kurulamamış olması ve önceliğin, diğer sektörlerin ve özellikle tarım sektörünün ihmali pahasına, sanayi sektörüne verilmiş olması yatmaktadır. Sanayi sektörünün gücü, elbette ki bir toplumun gelişmişliğinin ve uluslararası sosyoekonomik ve siyasal rekabet gücünün de önemli bir göstergesidir. Ancak tek başına sanayi sektörü, bir ulusun, uluslararas ı gücünün ve başarısının bir göstergesi olamayacağı gibi söz konusu bu sektör, tek başına bir ülkenin geleceğini de garanti altına alamayacaktır. Nitekim gelişmiş ülkeler, sanayi sektörünün gelişiminin başlangıç aşamasında tarım sektörünün vazgeçilemez ivmesinden azami ölçüde yararlanmışlar ve akabinde, katma değeri tarıma göre çok yüksek olan -22-
sanayiden elde ettikleri gelirleri bu defa, tarım sektörünün modernizasyonunda ve bu sektörde gereksinim duyulan teknik ve teknolojilerin geliştirilmesinde kullanarak hem tarım ve hem de sanayi sektörlerini uluslararası rekabete hazırlamışlardır. Diğer taraftan bu ülkeler, günümüzde toplumsal evrimleşmenin 2. aşaması olan "sanayi toplumu" devresini de bitirip "bilgi toplumu" adı verilen 3. devreye girmiş olmalarına rağmen Türkiye, geri planda bıraktığı tarım sektörünün olması gereken ivmesini yakalayamadığı için daha sanayi devrini bile tamamlayamamıştır. Hatta kimi bölgelerimizde toplumsal evrimleşmenin ilk basamağı olan "göçebelikten yerleşik tarımsal üretim toplumuna geçiş" devresi de halen sürmektedir. Dolayısıyla, ülkemizdeki tarım sektörünün yapısal sorunları çözümlenmedikçe gerçek anlamda bir sanayileşmeden söz etmek de mümkün olamayacaktır. Diğer taraftan ülkemizde var olan sanayinin ise önemli bir kısmının tarımsal ürünlerin işlenmesine yönelik tesislerden ibaret olduğu unutulmamalıdır. Buradan da anlaşılacağı üzere ülkemiz, sanayileşme çabalarını sürdüren bir tarım ülkesidir ve nüfusunun yaklaşık %30-35 i de halen tarım kesiminde istihdam edilmektedir. Bununla birlikte ülkemizdeki söz konusu bu halihazır sosyoekonomik yap ı, kesinlikle bir olumsuzluk olarak görülmemelidir. Zira gıda üretiminin tüm dünyada giderek stratejik bir öneme sahip olmaya başlaması, bu hususta ülkemizi, henüz yeterince farkında olmasak da, stratejik bir ülke konumuna getirmiştir. Uluslar arası saygınlığı olan pek çok uzmanın yakın bir gelecekte uluslararası savaşların önemli bir nedenini, yeterli beslenememe, açlık ve su kıtlığı tehlikesi oluşturacaktır yönündeki beyanları, bu görüşü ciddi boyutta desteklemektedir. Bu nedenle ülkemizin sahip olduğu tarımsal potansiyel, aslında ulusal ve uluslararası bir avantaj olarak değerlendirilmeli ve kalkınma planlarında gıda üretimine ve tarım sektörüne özel bir önem verilmelidir. Ancak halihazırda gelişmiş ülkelerin ekonomilerinde olduğu gibi, ülkemizde de tarım sektörünün getirisi, diğer sektörlerle kıyaslanamayacak derecede düşüktür. Bu nedenle gelişmiş pek çok ülkede tarım kesimi, ciddi biçimde desteklenmektedir. Ülkemizde de tarım kesimi, değişik yöntemlerle desteklenmekte ise de, tarım sektörünün söz konusu bu destek politikaları ile, planlanan hedeflere ulaşamayacağı artık belli olmuştur. Bunun çeşitli nedenleri vardır ve detaylı olarak tartışılması gereken bir konudur. Ocak 1996 tarihinden itibaren Türkiye ile Avrupa Topluluğu Devletleri arasında gümrük birliği uygulaması başlatılmıştır ve gümrük birliği kapsamına giren mallar içerisinde de tarım ürünleri ile ilgili olarak halen çok ciddi dezavantajlar söz konusudur. Diğer taraftan ülkemiz, Kasım 2005 tarihinden itibaren de Avrupa Birliği (AB) üyeliği görüşmelerine başlamıştır. Eğitimden balıkçılığa ve hukuktan çevre değerlerine kadar toplam 35 farklı konunun (dosyanın) müzakere edileceği bu süreçte AB normlarına uyum sağlanmasında en sıkıntılı konu, gerek yapısal durumu, gerek yasal, gerek sosyal ve gerekse ekonomik sorunları nedeniyle tarım dosyasıdır. Bu durum bile, ülkemizin sosyoekonomik gelişiminde tarım kesiminin ne denli ihmal edildiğini açıkça göstermektedir. Dolayısıyla, ekonomisi tarıma ve tarımsal sanayiye dayalı olan ülkemiz için yukarıda sözü edilen gümrük birliği anlaşmas ı, özellikle tarımsal ürünler düzeyinde yeniden müzakere edilmeli ve AB Ortak Tarım Politikalarında öngörülen yapısal değişim ve dönüşümler, AB üyeliği olsun veya olmas ın zaman yitirilmeksizin gerçekleştirilmelidir. Eğer tarım ve tarıma dayalı sanayi sektörlerimizin özellikle işletme büyüklükleri ve verimlilik alanındaki yapısal sorunları bir an önce radikal karar ve uygulamalarla düzeltilemeyecek ve uygulamakla yükümlü olduğumuz gümrük birliği anlaşmasının mevcut yaptırımları nedeniyle Avrupa ve diğer dünya ülkeleri pazarlarına gerektiği gibi girilemeyecek olur ise, ülkemizdeki destekleme politikaları ile tarım sektörünün sorunlarını çözüp tarım, hayvancılık ve ormancılıkla uğraşan ve hemen hemen nüfusumuzun yarısına yakın bir kısmını oluşturan bu kesimin ekonomik düzeyini yükseltmek ve son yılların en önemli sorunlarından birisi olan köyden kente olan göçü durdurmak da mümkün olamayacaktır. Diğer taraftan AB normlarına göre tarımda istihdam edilecek nüfusun %5-8 seviyelerine kadar azaltılmasının da (yaklaşık 10-12 milyon insanımızın tarım sektörü -23-
dışındaki diğer sektörlerde istihdam edilmesi demektir) kısa ve hatta orta vadede gerçekleşebilecek bir uygulama olamayacağı dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, sosyoekonomik anlamda refaha ulaşamamış bir Türkiye'de, huzursuzluk ve kavgalar bitmeyecektir. Zira yeterince ekonomik ve sosyal güvenceye sahip olamayan toplumlarda, günlük planlamalar esas alınarak yaşam sürdürülmeye çalışılacak ve bu türlü bir yaşam tarzında da ne doğa dengesi ve ne de gelecek nesillerin ne olacağı hususu yeterince dikkate alınmayacaktır. Böylesi plansız bir yaşam sürecinde ülkenin arazi kullanım şekilleri de hızla değişecek ve arazi kullanımı, tarım ve ormancılık sektörleri dışındaki, kısa süreli rant peşinde koşan yerli ve yabancı kişilerin, grupların ve sektörlerin baskısı altına girecektir. Söz konusu bu uygulamalar ise çoğu kez doğayı ve toprakları zorlayıcı bir boyut kazanacaktır. Bunun sonucunda, değerli tarım arazilerinin makro planlardan yoksun olarak projelendirilmiş sanayi ve turistik tesisleri yap ılmak üzere çiftçiler tarafından satılmasına, arazisini satan kırsal kesim insanlarının önemli bir bölümünün kentlere göç etmesine, arazi satmanın sağladığı kısa süreli gelir artışı düzeyine ulaşan çiftçilerin, diğer tarım arazilerine de gereken önemi vermeyerek ulusal görevleri olan tarımsal üretimi ihmal etmelerine, yine mesleği tarımcılık olan çiftçilerin alışkanlıkları gereği, tarım yapmak amacıyla bu defa yeni orman, çayır, mera ve fundalık alanlarına müdahale ederek yeni tarım alanları kazanma yolunu seçmesine ve bu da giderek hatalı ve yanlış arazi kullanım sürecinin hızlanmasına neden olacaktır. Sonuçta ise, özellikle V. VI. VII. sınıf arazilerdeki doğal bitki örtüsünün hızlı tahribi ile şiddetli erozyon ve sel felaketleri, giderek bu ülkenin bir kaderi haline gelecektir. Ancak bu kader, ilahi bir kaderden çok, kendi insanımızın yazdığı ve içerisinde kendisinin de rol almak zorunda olduğu bir tarihi dramı anlatan film senaryosu şekline dönüşecektir. Yukarıda yapılan açıklamalara ilişkin Türkiye gerçeklerini, gerçekleştireceğiniz herhangi bir seyahat sırasında hiç aramadan ve zorlanmadan bulmak ve görmek mümkündür. Ülkemizde, yukarıda tanımlandığı şekliyle meydana gelmesi muhtemel böyle olaylar sonucunda ortaya çıkacak manzara ise, çölleşmeye başlayan bir Türkiye, panik içerisindeki tarım sektörü çalışanlarının daha hızla arazi satıp ailesinin geçimini sağlamaya çalışması, sürekli olarak orman alanlarını tahrip etmesi, hızlı ve çarpık kentleşmenin yaratacağı dev çevre sorunları, ot dahi bitmeyecek derecede toprağını yitirmiş arazilerin ortaya çıkması, küçük bir sağanak yağışta bile oluşacak taşkınlarda can ve mal kayıpları olacaktır. İşte Türkiye'deki arazi kullanımında ortaya çıkan ve bir türlü kıramadığımız fasit daire budur. Dolayısıyla başta Ziraat Mühendislerinin eğitiminde olmak üzere arazi kullanımını gerektiren konularda faaliyet gösteren diğer bütün sektörlerdeki uzmanlar ve elemanlar yanı sıra ülkemizin kalkınmasından ve geleceğinden çeşitli şekillerde sorumlu olan geniş halk kitleleri, Arazi Kullanımının Temel İlkeleri Konusunda bilgilendirilmeli, ve Türkiye Cumhuriyeti nin varlığını sürdürebilmesinde vazgeçilemez ve yegane üretim ortamı olan arazilerin ve onun en temel unsuru olan toprakların sürdürülebilir kullanımı sağlanmalıdır. Söz konusu bu kullanımın gerçekleştirilebilmesi için ise öncelikle toprak ve arazi karakteristiklerinin bilimsel ve teknik anlamda bilinmesi-öğrenilmesi, arazi formlarının her birisi için ideal kullanım şekillerinin belirlenmesi, varsa sorunlarının ve çözüm yollarının ortaya konulması ve nihayet bir ulusun sahip olduğu arazi ve toprak varlığının ulusal ve uluslar arası düzeydeki sosyal, ekonomik, politik ve stratejik öneminin tüm halka ve bu yüce ulusu ve ülkeyi yönetmeye talip olan siyasilere benimsetilmesi gerekmektedir. Diğer taraftan dünya genelinde bu güne kadar belli aralıklarla ciddi iklimsel değişimler yaşanmıştır ve bundan sonra da yaşanacaktır. Diğer bir deyişle dünya ve onun bir parçası olan Türkiye'de zaman zaman aşırı yağışlı, zaman zaman da aşırı kurak iklimsel devreler oluşacaktır. Söz konusu bu iklimsel değişiklikler, dünyanın ait olduğu güneş sistemindeki bazı doğal değişimler ile birlikte yerkürede özellikle son yıllarda, insanlar tarafından doğaya yapılan aşırı müdahalelerin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. -24-
İnsanların, yerküreyi yani dünyay ı kullanma biçimleri arasında iklimsel değişikliklere neden olan en önemli olaylar ise plansız şehirleşme yanı sıra çeşitli endüstriyel ve tarımsal üretim faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan katı, sıvı ve gaz şeklindeki atıklarla hava, su ve toprakların kirlenmesi ve ayrıca çoğunluğu hatalı ve yanlış arazi kullanımından kaynaklanan doğal bitki örtüsünün tahrip edilmesi olaylarıdır. Unutulmamalıdır ki, çevresel etkileri konusunda yeterli araştırmalar yapılmadan planlanan sanayi tesislerinin kurulması, sadece belli gruplarının kısa süreli çıkarları doğrultusunda şehir imar planlarının uygulanmas ı, tarımsal üretim modelleri ve bu modellerde yaygın olarak kirletici özelliği bulunan kimyasalların kullanılması, doğal bitki örtüsünün gelişigüzel tahribi ve orman alanlarının tarım alanı olarak devlet eliyle tescili devam ettiği sürece, ülkemizdeki sel ve taşkın afetleri de giderek sıklaşacak ve can ve mal kaybına neden olan zararların düzeyi de artacaktır. Diğer taraftan, erozyon olgusunu sadece orman ve diğer doğal bitki örtüsünün tahribatı sonucu oluşmuş bir olay şeklinde yorumlamak, konuyu yeterince açıklığa kavuşturamamak demektir. Zira erozyon, bozulan doğal dengelerin bir sonucu olarak ortaya çıkar ve doğal denge ise sadece orman örtüsü demek değildir. Doğal denge, doğayı oluşturan tüm unsurların birlikte değerlendirilmesini gerektiren bir husustur ve aynı zamanda doğal dengeler, toplumların sosyoekonomik ve politik yapılarından da soyutlanamaz. Doğayı oluşturan unsurlar ise gözle görülemeyecek kadar küçük virüs ve bakterilerden, insanlara kadarki canlı organizmaları, otsu bitkilerden oluşan çayır ve mera alanlarından ve sulak alanlardan sık orman ağaçlarına kadarki bitkisel örtüyü, kaya ve minerallerden, toprağa kadar değişen katı yeryüzünü, dağları, ovaları, dereleri, gölleri, denizleri ve atmosferi de içerisine alan son derece geniş ve karmaşık bir sistemdir. Görüleceği üzere ormanlar, bu sistemin sadece küçük fakat erozyonu önleme bakımından önemli bir ayrıntısıdır. İşte yukarıda tanımlanan söz konusu bu doğal unsurlardan bir veya birkaçının herhangi bir yolla miktarının veya şeklinin değiştirilmesi, doğal dengelerin bozulması demektir. Bozulan doğal dengeler ise günümüzde özellikle canlı yaşamını doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen pek çok çevre sorunu ile birlikte daha çok insan sağlığındaki hızlı bozulmalar ve ayrıca toprak kayıpları şeklinde kendisini göstermektedir. Bu dengelerin bozulması ise tamamen insanların dünyayı ve onun sunduğu doğal kaynakları kullanmakta gösterdikleri ısrarlı beceriksizliklerden kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak, doğal dengelerin korunabilmesi, erozyonla oluşan toprak kay ıplarının durdurulması veya en azından azaltılması, sel felaketleri ile can ve mal kayıplarının önlenmesi ve belki de hepsinden önemlisi; şehit kanları ile kazanılmış bu ülkenin ve insanlarının farkında olunmadan sürüklendiği tükenişin ve yok oluşun engellenebilmesi için, sadece arazilerin nitelik ve niceliklerine uygun olarak kullanılması prensiplerine dikkat edilmesi ile umulanın da ötesinde yaralar sağlanacaktır. Arazilerin uygun kullanımı ise daha önce de sözü edildiği gibi uluslararası düzeyde uygulanan, yararlılığı her alanda kanıtlanmış olan ve temeli "arazi ve toprakların yeteneklerine uygun davranmak olarak ifade edilebilecek hususların yerine getirilmesi ve bu konuda gerekiyor ise radikal uygulamalara başvurulması ile mümkün olacaktır. TÜRKİYE ÇÖL OLMASIN -25-
YARARLANILAN KAYNAKLAR ANONİM, 1996. Tarım Alanları ve Çevre. Çevreyi Öncelikle Etkileyen Bazı Sanayiler ve Temel Sektör Faaliyetleri. T.C. Çevre Bakanlığı, ÇED ve Planlama Gn.Md. Yayınları, No:3, s.239, ANKARA. ANONİM, 1982. Türkiye Toprak Potansiyelleri Etütleri ve Tarım Dışı Amaçlı Arazi Kullanımı Planlamaları Projesi. Köy İşl. ve Koop. Bak. Topraksu Yay. No:715, ANKARA. BROWN, L.R., 1993. Dünyanın Durumu. TEMA Çeviri Yayınları, No:10, ISBN-975-7169- 013, ISSN-1330-882-X, İSTANBUL. ÇELEBİ, H., 1997. Ülkemizde Erozyon Sorununu Önlemede Alt Yapısal Sorunlar ve Öneriler. Çevre Bakanlığı Yayınları, Şubat, 1997, s. 26, ANKARA. ÇEPEL, N., 1996. Erozyon-Orman İlişkileri. TEMA Eğitim Semineri Ders Notu, İSTANBUL. DEMET, E., 1997. Türkiye de Tarım Politikaları; Tarım Alanlarının Amaç Dışı Kullanımı. TMMOB, Ziraat Müh. Odası Yay., Sayı:54, s.29, ANKARA. DERNEK, Z., 1994. Türkiye de Arazi Varlığının Bölgelere Göre Dağılımı ve Yatırımlarla İlişkilendirilmesi. Köy Hzmt. Yay. Sayı:49, s. 28, ANKARA. DOĞAN, O., N. KÜÇÜKÇAKAR, 1995. Orta Anadolu Topraklarının Bazı Fiziksel Özelliklerinin Aşınıma Duyarlığı Arasındaki İlişkiler. İlhan Akalan Toprak ve Çevre Symp. Cilt.II, s: C-12, ANKARA. İLKİN, A., E. ALKİN, 1991. Çevre Sorunları. Ekonomik ve Sosyal Sorunlar-Çözüm Önerileri Dizisi-1. TOBB, ISBN 975-512-090-4, ANKARA. LAL, R., 1990. Soil Properties and Erodibility. Soil Erosion in Topics; Principles and Management, p.60-99. SANROQUE, P., RUBİO, J.L., IZQUİERDO, L.A., 1990. Relationship of Soil Erodibility with Other Soil Physical and Chemical Properties Determined by a Laboratory Simulator in Soil From Valencia, Spain. Revue-d Ecologie-et-de-Biologie-du-Sol. 27:2,135-146. SARI, M. 1995. Toprak ve Erozyon. Çevre Sorunları ve Eğitimi. Antalya Büyükşehir Belediyesi Çevre Sağlığı Şub.Md. Seminerler Dizisi, 20-24 Şubat 1995, ANTALYA. SARI, M., T. AKSOY, 1993. Tarım Topraklarının Amaç Dışı Kullanımıyla Arazi Kayıpları: Antalya Örneği. Problemes et Politiques Structurels Dans le Developpement Agricole des Pays Mediterraneans. Akdeniz Ülkeleri nin Tarımsal Gelişmesinde Yapısal Sorunlar ve Politikalar. Uluslararası Seminer, 23-25 Eylül 1993, ANTALYA. -26-
SARI, M., T. KÖSEOĞLU, Ş. KILIÇ, M.A. DEM İRAL, K. SÖNMEZ, S. ŞENOL, 1996. Antalya-Belek Yöresinde Hatalı ve Yanlış Arazi Kullanımının Boyutları ve İdeal Arazi Kullanım Planlaması. Tarım-Çevre İlişkileri Sem. Mersin Mühendislik Fak., MERSİN. WİSHEREK, S., 1993. Assment of Soil Erodibility: the Relationship between Soil Properties, Erosion Processes and Susceptibility to Erosion. Farm Land Erosion, p. 87-96. -27-