1
BİLİMSEL KURUL Dr. Tarık AKÇAL Dr. Alper AKCAN Dr. Müfide Nuran AKÇAY Dr. Ediz ALTINLI Dr. Mithat Kerim ARSLAN Dr. İbrahim AYDIN Dr. Mahmut BAŞOĞLU Dr. Yusuf BÜKEY Dr. Adnan ÇALIK Dr. Fehmi ÇELEBİ Dr. Metin ERTEM Dr. Süphan ERTÜRK Dr. Erhun EYÜBOĞLU Dr. Enver İHTİYAR Dr. Turgut İPEK Dr. İlhan KARABIÇAK Dr. Hakan KULAÇOĞLU Dr. Ender ÖZER Dr. Melih PAKSOY Dr. Ahmet PERGEL Dr. Cafer POLAT Dr. Erdoğan SÖZÜER Dr. Dursun Ali ŞAHİN Dr. Yasemin Giles ŞENYÜREK Dr. Hasan TAŞÇI Dr. İhsan TAŞÇI Dr. Serdar TÜRKYILMAZ Dr. Mehmet ULUDAĞ Dr. Rafet YİĞİTBAŞI Dr. Ahmet Fikret YÜCEL Dr. Serdar YÜCEYAR 2
P-01 FİBROADENOMLARDA CERRAHİ ENDİKASYONLARIMIZ Op Dr Fazilet ERÖZGEN, Op Dr Ahmet KOCAKUŞAK, Dr Suat BENEK Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği Amaç: Meme polikliniğine başvuruda bulunan hastaların %60 ından fazlası memelerinde ele gelen kitle olduğunu belirtmektedirler. Meme lezyonlarının büyük kısmı iyi huylu olmasına rağmen kişide anksiyete ve morbiditeye sebebiyet vermesi açısından önem taşır. Biz çalışmamızda fibroadenomlara niye cerrahi uyguladığımızı paylaşmayı amaçladık. Materyal ve Metod: 2005 Mart-2012 Ekim ayları arasında Vakıf Gureba Eğitim Araştırma Hastanesi ve Haseki Eğitim Araştırma Hastanesi meme polikliniğine başvuruda bulunan toplam 31000 hasta içinde fibroadenom tanısı alan 645 hastadan total cerrahi eksizyon uygulanan 237 hasta çalışmaya alındı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 34 yıl (15 yıl-62 yıl) ve hepsi kadındı.hastaların hepsine total eksizyon öncesi İİAB ve tru-cut biopsi uygulanmıştı. Eksizyonel biopsi uygulanan fibroadenomların (FA) 48 tanesi lobule konturluydu.22 hastada ailede meme karsinomu hikayesi mevcuttu. Radyolojik olarak progresyon gösteren 58 hasta vardı. Patolojinin total eksizyon önerdiği hasta sayıs 53 tü.56 hastada anksiete ve ağrı şikayeti giderilemediğinden cerrahi uygulanmıştı. Tartışma: Fibroadenomlar selim lezyonlar olmasına karşın çeşitli nedenlerle total olarak eksize edilirler. Bizim pratiğimizdede rastladığımız endikasyonlar yukarıdaki gibidir. Ablası bilateral meme Ca olan 1.5 cmlik lezyonundan alınan biopside total eksizyon önerilen bir hasta hariç tüm hastalarda patoloji fibroadenom olarak gelmiştir. 3
P-02 MEME KARSINOMU VE CERRAHİ OPERASYON GEREKTİREN HASTALIKLARIN BİRLİKTELİĞİ Op Dr Fazilet ERÖZGEN, Op Dr Ahmet KOCAKUŞAK, Dr Suat BENEK Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği Amaç: Meme karsinomu tanısı ile opere olmuş hastalar daha sonradan çeşitli nedenlerle cerrahi operasyon gereken hastalıklarla karşımıza gelmektedirler. Biz de kendi takibimizdeki hastalarımızı ve cerrahi operasyon gerektiren hastalıklarını paylaşmayı amaçladık. Materyal ve metod: 2005 Mart- 2009 Aralık ayları arasında meme karsinomu tanısı nedeniyle opere olmuş ve takiplerine düzenli olarak gelen 308 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bulgular: 308 hastadan 76 hasta bu süreçte tekrar cerrahi operasyon geçirmişlerdi.27 hasta multinoduler guatr, 17 hasta taşlı kese, 21 hasta endometrium ca nedeniyle opere oldu.4 hasta sürrenal adenomu,7 hasta over karsinomu ile opere edildi. MNG tanısı en erken 1 yılda en geç 6. Yılda gelişmişti. Endometrium kanseri tanısı alan 15 hastada tamoksifen kullanımı varken 5 hastada yoktu. Over karsinomu tanısı alan hastalar kemoterapi almış ve premenopozal hastalar olmakla birlikte meme karsinomu tanısından ortalama 6 yıl sonra over karsinomu gelişmişti. Tartışma: Meme karsinomlu olgularda daha sonradan endokrin kökenli organlarda başta olmak üzere çeşitli nedenlerle cerrahi girişim gereken ve bazende ikincil primer organ tümörleri gelişmektedir. Bu nun nedenleri tam olarak bilinmemekle beraber endokrin organlarda patolojilerin birlikteliği söz konusu olabilmektedir. Ve bu konuda daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. 4
P-03 SÜRRENALEKTOMİ OPERASYONUNDA ANESTEZİ YÖNETİMİ Leyla KAZANCIOĞLU 1, Abdullah ÖZDEMİR 1, Ahmet ŞEN 1, Başar ERDİVANLI 1, Ahmet Fikret YÜCEL 2 1 RTEÜ Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD. 2 RTEÜ Tıp Fakültesi Genel Cerrahi AD. Amaç: Cushing sendromu plazma glukokortikoid düzeyinde kronik artış sonucu gelişir. Sık gözlenen metabolik problemler nedeniyle anestezide çeşitli sorunlarla karşılaşılabilir. Yazımızda, sol surrenalektomi planlanan, Cushing sendromlu ASA III hastanın anestezi yönetimi tartışılmıştır. Olgu: Halsizlik ve vücutta şişkinlik şikayetiyle başvuran 71 yaşında erkek hasta cushingoid görünümdeydi. Özgeçmişinde hipertansiyon, diyabetes mellitus, 5 yıl önceki manyetik rezonans görüntülemesinde (MRG) adrenal insidentaloma mevcuttu. Fizik muayenede tansiyon 190/110 mmhg, nabız 110/d idi. Kortizol diürnal ritmi düzensiz, plazma kortizol düzeyi yüksek (8.3 µg/dl), ACTH düzeyi düşük, 1 ve 2 mg deksametazon supresyon testine yanıtı yoktu. Üst abdomen MRG de sol sürrenalde 72x45 mm boyutlu solid lezyon görülerek sürrenal adenoma bağlı cushing sendromu tanısıyla sol sürrenalektomi planlandı. Oral antihipertansif tedavi ve preop 20 mg metilprednizolon başlandı. Midazolam premedikasyonu, rutin monitorizasyon ve invaziv kan basıncı monitorizasyonunu takiben fentanil, propofol ve roküronyum indüksiyonunu takiben entübe edildi. Anestezi %50 oksijen-hava, %1 sevoflurane ve 0.5 μg/kg/d remifentanil ile sürdürüldü. İnsülin ve potasyum içeren %5 dekstroz infüzyonu, metilprednizolon infüzyonu ve kan şekeri takibi başlandı. Yüz elli dakika süren operasyon boyunca vital bulguları stabil seyreden hasta komplikasyonsuz olarak ekstübe edildi, yoğun bakım ünitesine alındı. Oral antihipertansif ve steroid replasman tedavisi sürdürülerek, sorunsuz şekilde servise gönderildi. Postoperatif 5. günde şifa ile taburcu edildi. Tartışma: Cushing sendromu, hipotalamohipofizer aksın bozulmasına bağlı uygunsuz glukokortikoid salınımının bir sonucudur. En sık nedeni hipofiz adenomudur. Olguların %40 ında adrenal glandlarda görülebilir. Glukokortikoid salınımı renal su, sodyum tutulumu, potasyum kaybı dolayısyla hipokalemik metabolik alkaloza neden olur. Cerrahi öncesindeki entübasyon ve pozisyon verme sırasında dahi hipertansiyona bağlı komplikasyonlar gözlenebilir. Dolayısıyla preoperatif dönemde, hipertansiyon ve ek hastalıkların kontrol altına alınması şarttır. Olgumuzda ameliyattan önce başlanan antihipertansif ve steroid replasman tedavisi sayesinde perioperatif dönemde hemodinamik komplikasyon yaşanmadı. Cushing sendromunda, preoperatif antihipertansif, steroid replasman tedavisi, yeterli premedikasyon ve analjezi sağlanarak komplikasyonların önlenebileceği kanaatindeyiz. 5
P-04 LAPAROSKOPİK ADRENALEKTOMİ DE İLK DENEYİMLERİMİZ Ender ÖZER, İbrahim AYDIN, Ahmet PERGEL, Ahmet Fikret YÜCEL, Dursun Ali ŞAHİN, Ahmet KARAKAYA, Ercan ZENGİN Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı AMAÇ: Çalışmamaızın amacı kliniğimizde uyguladığımız ilk laparoskopik adrenalektomi vakalarının sonuçlarını irdelemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimizde şubat-temmuz 2013 tarihleri arasında beş hastaya laparoskopik transperitoneal adrenalektomi uygulandı. Ameliyat ettiğimiz hastaların; demografik bilgileri, ameliyat süreleri varsa komplikasyonları, hatanede yatış süreleri, kitle boyutları ve patolojik tanıları gibi bilgileri dosya kayıtları ve ameliyatnotları taranarak retrospektif olarak kaydedidi. BULGULAR: Opere edilen beş hastanın 1 i erkek, 4 ü ise kadındı. Hastaların ortalama yaşı 36,6 (23-47) idi. Ortalama operasyon süresi 120 dakika idi. Ortalama tümör boyutu 4,7 (2,7-6,2) cm idi. Ortalama hastanede kalış süresi 4 gün idi. Kitlelerin patolojik tanısı adrenal kortikal adenom olarak rapor edildi. Hastaların hiçibirisine dren konmadı ve postoperatif dönemde, uyguladığımız cerrahi tekniğe ait herhangi bir komplikasyon gözlemlenmedi. TARTIŞMA VE SONUÇ: Laparoskopik adrenalektomi tüm dünyada fonksiyone veya non- fonksiyone adenomlar, feokromasitomalar, Cushing Sendromu gibi adrenal bezin iyi huylu hastalıklarında ve genelde 6 cm den küçük adrenal tümörlerin tedavisinde ilk seçenek olarak güvenle uygulanmaktadır. Bizim de ilk beş vakadaki deneyimimize göre, laparoskopik adrenalektomi güvenli, etkin ve morbiditesi düşük bir tedavi seçeneğidir. 6
P-05 DUODENAL ÜLSER PERFORASYONLARINDA CERRAHİ TEDAVİ SONUÇLARIMIZ Mustafa ÖZSOY, Bahadır CELEP, Ahmet BAL, Ziya Taner ÖZKEÇECİ, Sezgin YILMAZ, Yüksel ARIKAN Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Kliniği, Afyon Amaç: Günümüzde peptik ülser tedavisinde cerrahinin yeri ancak ülser komplikasyonları ile sınırlandırılmıştır. Cerrahi tedavi gerektiren ve geç tanı konulduğunda yüksek mortalite oranlarına sahip komplikasyonlar perforasyon ve kanamadır. Bu çalışmamızda peptik ülser perforasyonu nedeniyle acil cerrahi tedavi uyguladığımız hastalardaki sonuçlarımızı sunmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmaya Ağustos 2003 ile Ekim 2012 tarihleri arasında duodenal ülser perforasyonu nedeniyle ameliyat edilen ve verilerine eksiksiz olarak ulaşılabilen 75 hasta dâhil edildi. Hastaların demografik verileri, eşlik eden ko-morbiditeleri, şikâyetlerin başlangıcından hastaneye başvuruncaya kadar geçen süre, ülserin akut veya kronik olup olmamasına göre, ülserin çapı, preoperatif ASA skoru, cerrahi tedavi prosedürleri, postoperatif morbidite ve mortalite oranları analiz edildi. İstatiksel analiz için SPSS 15 Windows programı vasıtasıyla ki-kare testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 75 hastanın 56 si (%74,7) erkek iken 19 u (%25,3) kadın idi. Hastaların yaş ortalaması 52 (Min: 19 - Max: 89) olarak saptandı. Hastaların şikâyetleri başlangıcından ameliyat edilinceye kadar geçen süre ortalama 11,8 saattir (Min:3 - Max: 38 Saat). Hastaların 39 unda (%52) sinde akut perforasyon saptanırken, 36 sında (%48) inde kronik zeminde akut perforasyon saptanmıştır. Hastaların 18 sinde ASA skoru 1 (%18), 13 unde 2 (%13), 16 sında 3 iken (%16), 28 inde ASA skoru 4 (%28) olarak saptanmıştır. (Tablo1) Ameliyat prosedürleri incelendiğinde primer sütür uygulanan hasta sayısı 11, graham patch onarımı 53 iken rezeksiyonlu prosedürler ise 11 hastada uygulanmıştır. (Tablo 2) Seride iki hastada mortaliteye rastlanmıştır. Mortal seyreden hastaların ilki graham patch onarımı yapılan olgu solunum yetmezliği nedeniyle kaybedildi. Mortal seyreden diğer hasta ise rezeksiyon uygulanmış hastada anastamoz kaçağına sekonder sepsis nedeniyle kaybedildi. Dataların istatiksel analizi yapıldığında ülserin çapının genişledikçe uygulanan cerrahi prosedüründe genişlediği saptandı (P< 0,02). İstatiksel olarak ülserin akut veya kronik olmasıyla (P < 0,267) ve tanı süresi ile cerrahi tedavi seçeneği arasında anlamlı bulguya rastlanmadı. (P < 0,438) Sonuç: Gelişen medikal tedavi seçeneklerine rağmen duodenal ülser perforasyonları halen mortalite ile sonuçlanabilecek ciddi sağlık sorunlarından bir tanesidir. 7
P-06 BİLİYER STENT MİGRASYONUNUN BALON KATATER İLE TEDAVİSİ Taner ÖZKEÇECİ, Mustafa ÖZSOY, Ahmet BAL, Bahadır CELEP, Sezgin YILMAZ, Yüksel ARIKAN Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi AD Amaç: Endoskopik kolanjiyopankreatografi (ERCP) işlemi safra yolları hastalıklarının tanı ve tedavisinde kullanılan etkin bir yöntemdir. Malign ya da benign safra yolları darlıkları, çıkarılamayan safra taşlarının oluşturduğu tıkanma ikteri, safra yolları yaralanmalar gibi durumlarda biliyer stent uygulanmaktadır. Biliyer stent ilk konulduğu lokalizasyondan distale ya da proksimale yer değiştirebilmekte ve fonksiyonsuz hale gelebilmekte, enfeksiyon, perforasyon gibi komplikasyonlara yol açabilmektedir. Bu durumda stent çıkarma endikasyonu doğar. Bu yazı koledokolithiazis nedeniyle ERCP yapılan ve rezidü taş kalması nedeniyle biliyer stent konulan hastada gelişen stent migrasyonunun tedavisinde balon katater kullanılabileceğine dikkat çekmeyi amaçladık. Olgu sunumu: 42 yaşında bayan hasta, koledokolithiasiz nedeniyle ERCP ye alınmış, işlem esnasında koledok kanülasyonu sağlanmış, sfinkterotomiye bağlı hemoraji gelişmesi neticesinde sfinkterotomi tamamlanamadan drenaj amaçlı plastik biliyer stent yerleştirilmiş ve işleme sonlandırılmıştır. Hastanın kontrol USG de biliyer stentin tamamıyla koledoğa migrate olduğu saptanmış. Stenetin çıkartılması amacıyla yapılan ERCP de stentin distal ucunun papillada olmadığı saptandı. Floroskopi de stentin tümünün koledok içerisine migrate olduğu alt uçununda da papilladan 2 cm proksimalde olduğu izlendi. Sfinkterotom eşliğinde papilla kanüle edilerek stent kenarından kılavuz tel intrahepatik safra yollarına dek ilerletildi. Balon katater kılavuz tel üzerinde ilerletildi. Ancak stentin proksimal uçuna balon geçilemedi. Balon 3 cc hava ile şişirilerek stent alt ucu papilladan dışarı çıkana dek işlem tekrarlandı. Basket yardımıyla stent alt ucu tutularak duodenoskop ile dışarı alındı. Yeniden sfinkterotom ile kanülasyon sağlandı ve sfinkterotomi 20 mm ye tamamlandı. Balon ile koledok sıvazlanarak milimetrik taşlar duodenuma düşürüldü. Tartışma: Migrasyon stent komplikasyonlarında biridir. Migrasyon etiyolojisi net olarak bilinmemektedir. Ancak malign darlıklar, kısa stent yerleştirilmesi ve büyük çaplı stent kullanımının koledokta proksimal migrasyon ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu durumlarda stentin çıkarılması için sıklıkla cerrahiye başvurulmaktadır. Cerrahi öncesinde ERCP yapılarak balon eşliğinde stent çıkarılması cerrahiden kaçınmak amacıyla denenmelidir. Biz de olgumuzda balon ile migrate olmuş stentin çıkarılabileceğini işaret etmek istedik. 8
P-07 ERCP UYGULAMALARINDA PROPOFOL İLE SEDASYON Abdullah ÖZDEMİR 1, Başar ERDİVANLI 1, Ersagun TUĞCUGİL 1, Ahmet ŞEN 1, Dursun Ali ŞAHİN 2 1 RTEÜ Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD. 2 RTEÜ Tıp Fakültesi Genel Cerrahi AD. GİRİŞ: Endoskopik retrograt kolanjiopankreatografi (ERCP), kontrast madde verilerek pankreas, safra kesesi ve karaciğerin drenajını sağlayan kanalların görüntülendiği tanı ve tedavi yöntemidir. Daha çok töropatik amaçlı uygulanan işlem sırasında ve sonrasında çeşitli komplikasyonlar gelişebilir. Olgumuzda ERCP işlemi esnasında yaptığımız sedasyon uygulamalarında propofol kullanımı ile postoperatif bulantı, kusma ve diğer komplikasyonları gözlemlemeye çalıştık. METOD: Ağustos 2012 Ağustos 2013 arasında ameliyathanede yapılan 55 ERCP vakası incelendi. Hastalar bir gün önce premedikasyon amacı ile anestezi polikliniğinde değerlendirildi. Uygun açlık süresi ve önerilerle ameliyathaneye alınan hastalarda kan basıncı, kalp hızı ve oksijen satürasyonu monitörize edildi. Hastalara intravenöz yoldan (i.v.) 2 mg dormicum ve 1 mg/kg lidokain premedikasyonu ve analjezik olarak 20 mg tenoksikam uygulandı. Skopi ve endoskopik kateterler hazırlandıktan sonra i.v. 1 mg/kg propofol ile sedasyon derinleştirildi, işlem esnasında ek bolus dozlarıyla sedasyon sürdürüldü. BULGULAR: Hastaların 32 si kadın, 23 ü erkek (yaş ortalaması 58±10 yıl) ve vakaların ortalama süreleri 70±15 dakika idi. Dört hastada ciddi olmayan hipotansiyon yaşandı. Peroperatif 6 hastada öğürme olmasına rağmen kusma olmadı. TARTIŞMA VE SONUÇ: ERCP, pankreas ve safra yolları hastalıklarının tanı ve tedavisi için kullanılan bir yöntemdir. Açık cerrahiye göre mortalite ve morbiditesi düşüktür. Özellikle deneyimli bir ekiple başarı oranı yüksek ve komplikasyon oranı düşük bir işlemdir. ERCP esnasında hasta sedatize edilerek öğürme refleksi, yutkunma ve pozisyon bozukluğu gibi anlık hareketler engellenmiş olur. Böylece hasta konforu sağlanırken aynı zamanda uygulayıcı için de rahat bir çalışma ortamı elde edilmiş olur. Olgumuzda, antiemetik özelliği ve kısa etki süresi nedeniyle propofolü tercih ettik. Propofol ile opioidler ve diğer anesteziklere göre hemodinamik ve solunumsal komplikasyonlar daha az görülmektedir. ERCP işlemi esnasında perforasyon, sepsis hatta arrest görülebilmektedir. Olgularımızda majör komplikasyon yaşamadık. ERCP işlemi başarısı için uygulayıcı ve anestezi ekibi deneyimli ve dikkatli olmalıdır. Propofol sedasyonunun peroperatif bulantı ve kusma oluşmasını engellediği kanaatindeyiz. 9
P-08 LAPAROSKOPIK KOLESİSTEKTOMİDE TRAMADOL VE TENOKSİKAM ANALJEZISININ POSTOPERATIF AĞRI, BULANTI VE KUSMAYA ETKISI Başar ERDİVANLI 1, Ahmet ŞEN 1, Hızır KAZDAL 1, Dursun Ali ŞAHİN 2 1 RTEÜ Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD. 2 RTEÜ Tıp Fakültesi Genel Cerrahi AD. Amaç: Laparoskopik kolesistektomi günümüzde altın standarttır. Fakat ameliyat sonrası batın distansiyonuna bağlı ağrı ve barsak hareketlerinde yavaşlamaya bağlı mide bulantısı operasyon sonunda sorun oluşturmaktadır. Bu yazıda, elektif şartlarda laparoskopik kolesistektomi uygulanan hastalarda tramadol ile tenoksikamın, postoperatif bulantı ve kusma (POBK) ve ağrı üzerine etkilerini inceledik. Gereç ve yöntem: Ocak 2010 Ocak 2013 tarihleri arasında elektif şartlarda laparoskopik kolesistektomi uygulanan hastaların dosyaları incelendi. POBK veya diyabetes mellitus öyküsü olan, premedikasyonda opioid uygulanan ve operasyon sırasında batın içinde yapışıklık gözlenen hastalar çıkarıldı.hastalara uygulanan analjezi ve postoperatif komplikasyonlar karşılaştırıldı. Bulgular: Toplam 594 hasta dosyasından 427 dosya çalışmaya alındı. Tramadol (n=307) ve tenoksikam (n=120) uygulandığı saptanan iki gruptan, yaş, cinsiyet, ek hastalıklar, premedikasyon ve ameliyat süresine göre eşleştirilmiş toplam 200 hastanın verileri karşılaştırıldı. Ortalama operasyon süresi açısından gruplar arasında (48±7 dakika) fark yoktu. Gruplar arasında oral beslenmeye başlama süresi arasında anlamlı fark saptanmadı. Postoperatif derlenme ünitesinde ek analjezik uygulanma oranı tramadol grubundaki hastalarda (%5), tenoksikam grubuna (%40) göre anlamlı derecede fazlaydı (p=0.02). Postoperatif bulantı nedeniyle intravenöz ondansetron uygulanma sıklığında tramadol (n=8) ve tenoksikam (n=3) grupları arasında anlamlı fark saptanmadı. Tartışma: Bu incelemede, POBK tramadol ile tenoksikamın barsak hareketlerine ve POBK ya etkileri arasında fark saptanmadı. Fakat tramadol analjezisi uygulanan hastaların postoperatif derlenme ünitesinde daha az analjezik talep etmelerinden dolayı, laparoskopik kolesistektomi operasyonlarında tramadolün öncelikli analjezik olarak tercih edilmesinin doğru olacağı kanaatindeyiz. 10
P-09 SON YIL İÇERİSİNDE KLİNİĞİMİZDE UYGULANAN KARACİĞER REZEKSİYONU SONUÇLARIMIZ Mustafa ÖZSOY, Ahmet BAL, Bahadır CELEP, Taner ÖZKEÇECI, Sezgin YILMAZ, Yüksel ARIKAN Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi AD Amaç: 1886 yılında Louis karaciğer sol lobundan solid tümör eksize etmiş ve hasta postoperatif 6. Saatte hemoraji nedeniyle kaybedilmiştir. İlk anatomik sağ hepatektomi ise Quattlebaum tarafından 1953 yılında gerçekleştirilmiştir. Günümüzde artan teknolojik imkanların sayesinde karaciğer rezeksiyonları rutin uygulanır hale gelmiştir. Bu çalışmada kliniğimizin kısa süreli karaciğer rezeksiyonu sonuçlarımızı sunmayı amaçladık. Materyal ve metod: Aralık 2012 ile Haziran 2013 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Genel Cerrahi Kliniğinde karaciğer rezeksiyonu uygulanan 30 hasta çalışmaya dâhil edildi. Hastaların demografik verileri, intraoperatif bulgular ve hastane kalış süresinde morbidite ve mortalite oranları dokümente edildi. Sonuçlar: Çalışmaya alınan hastaların 17 si erkek 12 si kadın cinsiyette idi. hastaların yaş ortalaması 57 olarak saptandı. Operasyon süresi ortalama 220 dak. (min 45 max: 450)olarak saptandı.hastaların tanısı, uygulanan işlem, intraoperatif bulgular tabloda ayrıntılı olarak sunulmuştur. 5 hastada diğer hepatektomi prosedürlerine ilavaten ek segment rezeksiyonu uygulanmıştır. 2 hastada postoperatif donemde sepsis ve karaciğer yetmezliği nedeniyle kaybedilmiştir. 3 hastada ise ılımlı karaciğer yetmezlik tablosu gelişmiştir. 3 hastada ise atelektazi, 1 hastada evisserasyon saptanmıştır. Mortalite oranımız %6,6 iken morbidite oranımız %13,3 olarak saptandı. Sonuç: Erken postoperatif dönemde karaciğer yetmezliği, safra kaçakları ve sepsis en tehlikeli ve ölümcül komplikasyonların başında gelmektedir. Tüm hepatektomi prosedürlerinde en optimal sağ kalım ameliyat ve postoperatif süreçte büyük dikkat ve özen ile sağlanabilir. 11
P-10 PORTAL VEN REZEKSİYONU DENEYİMİMİZ Mustafa ÖZSOY, Ahmet BAL, Bahadır CELEP, Taner ÖZKEÇECI, Sezgin YILMAZ, Yüksel ARIKAN Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi AD Amaç: Pankreas kanserlerinin günümüzde bilinen tek küratif tedavi seçeneği cerrahi rezeksiyondur. Günümüzde modifikasyonları geliştirilen klasik pankreatikoduodenektomi prosedürleri %5 in altında mortalite oranları ile rutin olarak uygulanmaktadır. Cerrahi rezeksiyonu etkileyen en önemli faktörlerin başında superior mezenterik arter ve vena portanın tümör tarafından invazyonudur. Bu çalışma ile pankreas kanseri nedeniyle portal ven rezeksiyon ve rekonstrüksiyonu uyguladığımız hastalardaki erken dönem sonuçlarımızı sunmayı amaçladık. Materyal ve metod: Aralık 2012 ile Haziran 2013 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Genel Cerrahi Kliniğinde pankreas kanseri tanısı operasyona alınan ve portal ven rezeksiyonu uygulanan 8 hasta çalışmaya dâhil edildi. Hastaların demografik verileri, intraoperatif bulgular ve hastane kalış süresinde morbidite ve mortalite oranları dokümente edildi. Bulgular: Portal ven rezeksiyonu uygulanan 8 hastanın 5 i (%62,5) erkek iken 3 ü (%37,5) kadın cinsiyet idi. Hastaların yaş ortalaması 61,63±5,65 (min: 55 max:71) idi. intraoperatif bulgular ve hastanede kalış süreleri tabloda özetlenmiştir. Tüm hastalarda portal ven ekonstruksiyonu için sentetik yapay damar grefti kullanılmıştır. Portal ven rezeksiyonu uygulanan bir hastaya ek olarak hepatik arter rezeksiyonu da uygulanmıştır. Bir hastada postoperatif birinci gün greftin trombozu gelişmiş ve reeksplore edilmiştir. Tromboze olan greft çıkartılmış, yeni sentetik damar grefti ile rekonstrukte edilmiştir. Bu hasta postoperatif 2. Gün derin asidoz ve hipoksi nedeniyle kaybedilmiştir. 7 hastada portal ven tam eksize edilmiş iken bir hastada kısmı rezeksiyon uygulanmıştır. Postoperatif donemde 1 hastada medikal tedavi ile gerileyen pankreas fistülü saptanırken, 1 hastada uzamış gastrik boşalma kusuru saptandı. Serimizde mortalite oranı %12,5 dir. Tartışma: Literatür verileri ışığında portal ven rezeksiyonun pankreatikoduodenektomi prosedürünü ek bir morbıdıte ve mortalite getirmediğini aksine pankreas kanserinde rezekebilite oranlarını artırmaktadır. Bununla birlikte yaşam süresi belirgin derecede artmaktadır. 12
P-11 PREOPERATİF HİPOALBÜMINEMI SAPTANAN BARSAK REZEKSİYONUNDA, PARENTERAL DESTEK ÜRÜNLERİNİN POSTOPERATİF YARA YERİ İYİLEŞMESİNE ETKİLERİ Başar ERDİVANLI 1, Ersagun TUĞCUGİL 1, Hızır KAZDAL 1, Abdullah ÖZDEMİR 1, Ahmet ŞEN 1 1 RTEÜ Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD. Amaç: Preoperatif hipoalbüminemi saptanan hastalarda, barsak rezeksiyonu sonrası yara yeri iyileşmesi belirgin derecede bozuktur. Bu yazıda, preoperatif hipoalbüminemi saptanan ve postoperatif enteral beslenemeyen hastalarda parenteral destek ürünlerinin yara iyileşmesi ve komplikasyonlara etkisi incelendi. Gereç ve yöntem: Ocak 2008 - Ocak 2013 tarihleri arasında barsak rezeksiyonu operasyonu sonrası yoğun bakım ünitemizde takip edilen hastalar incelendi. Perforasyon nedeniyle opere edilen, organ yetmezliği saptanan, 3 günden uzun süredir beslenmemiş olgular çıkarıldı. Hastaların beslenme yöntemleri ve gelişen komplikasyonlar incelendi. Bulgular: Toplam 28 hasta (8 kadın, 20 erkek) incelendi. Yaş ortalaması 66±15 yıl, preoperatif albümin değeri ortalama 2.2±0.4 g/dl idi. 16 hasta sadece Kabiven ile, 12 hasta ise Omegaven ve Dipeptiven ilavesiyle beslenmişti. Ek yağ ve protein desteği alan hastaların postoperatif serum albümin düzeyleri (2.9±0.3 g/dl), diğer hastalara (2.5±0.4 g/dl) oranla anlamlı derecede yüksekti (p=0.01). Enteral beslenmeye başlanma süresi açısından, ek destek alan hastalar (5±2 gün) ile diğer hastalar (6±3 gün) arasında anlamlı fark saptanmadı. Yoğun bakımdan çıkış süresi, ek destek alan hastalarda (8±2 gün), diğer hastalara (11±3 gün) göre anlamlı derecede kısaydı (p=0.002). Tartışma: Hipoalbüminemi yara yeri iyileşmesini ve yoğun bakımdan taburculuk süresini uzatan önemli bir faktör olarak gözükmektedir. Operasyon sonrası, dengeli parenteral ürünlere ek olarak yağ ve protein desteği uygulanan hastalarda ileusun daha erken kaybolduğu, hastaların yoğun bakımdan daha erken taburcu edilebildiği, bu durumun serum albümin seviyesindeki yükselmeye paralel olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak, barsak rezeksiyonu uygulanan ve enteral beslenemeyen olgularda, kontraendikasyon olmaması halinde, ek parenteral yağ ve protein desteğinin hipoalbüminemi tedavisini ve yara iyileşmesini hızlandırabileceği kanaatindeyiz. 13
P-12 KOLOREKTAL KANSERLER: KLİNİK DENEYİMLERİMİZ İbrahim AYDIN, Ender ÖZER, Ahmet Fikret YÜCEL, Ahmet PERGEL, Dursun Ali ŞAHiN Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı GİRİŞ: Kolorektal kanserler, gastrointestinal sistem kanserleri arasında sıklık açısından ilk sırada yer almaktadır. Kolorektal kanserler, ülkemizde kadınlar arasında 3. sıklıkta, erkekler arasında 4. sıklıkta görülen bir hastalıktır. Kolorektal kanserler erken evrede tanı aldığı zaman mortalitesi ve morbiditesi daha düşük olan, cerrahi müdahale ile sıklıkla küratif tedavi edilebilen bir has talıktır. Fakat vakaların bir bölümü tanı anında ileri evrededir ve bunlarda 5 yıllık yaşam süresi %8 i geçmemektedir. 5 yıllık sağ kalım oranları evre I tümörlerde %93, evre II tümörlerde %78, evre III tümörlerde ise %64 olarak tespit edilmiştir. AMAÇ: Kliniğimizde kolon ve rektum kanseri nedeniyle 2008-2012 yılları arasında ameliyat edilen olguların yaş, cinsiyet ve hastalık ile ilgili özelliklerini ortaya koymak ve güncel literatür eşliğinde, verilerimizi karşılaştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kolon ve rektum tümörü tanısıyla ameliyat edilen 64 olgunun dosyaları retrospektif olarak taranarak, hastalarda yaş, cinsiyet, tümör lokalizasyonu, cerrahi tedavi şekli ve evresi değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 64 hastanın 47(%73,4) si erkek, 17 (%26,5) sı kadındı. Tüm hastaların yaş ortalaması 60.2 ( 30-84) idi. Hastaların 27 (%42.1) inde rektumda, 13 (%20.3) ünde sağ kolonda, 15 (%23.4) inde sigmoid kolonda, 6(%9.3) inde sol kolonda, 3 (%4.6) sinde transvers kolonda tümör saptandı. 50 hastaya elektif şartlarda, 14 hastaya ise acil şartlarda ameliyat yapıldı.acil vakaların 4 ü tümör perforasyonu, 10 u ise intestinal obstruksiyon nedeni ile ameliyat edildi. Acil ameliyat edilen hastaların 7 sine Hartman operasyonu, 3 üne saptırıcı ileostomi ile birlikte rezeksiyon anastomoz, 4 hastaya da rezeksiyon anastomoz yapıldı. Spesmenlerin histopatolojik incelenmesinde tüm hastalarda adenokarsinom saptandı. Hastaların 6 sı (%9.3) Aster Coller evre A, 25 i (%39.0) evre B, 31 i (%48.4) evre C, 6 sı (%9.3) evre D olarak saptandı. SONUÇ: Rektosigmoid bölge en sık tümörün saptandığı alan olup, olguların yarısından fazlası ileri evrededir. Yüksek tedavi maliyetleri ve prognozun kötü seyrederek ölümle sonuçlanma olasılığı dikkate alınarak, kolorektal kanser tarama programları daha etkin olarak uygulanmalıdır. 14
P-13 ACİL CERRAHİDE LAPAROSKOPİK İLEOÇEKAL REZEKSİYONUN YERİ Mustafa ÖZSOY, Ahmet BAL, Bahadır CELEP, Taner ÖZKEÇECI, Sezgin YILMAZ, Yüksel ARIKAN Afyon Kocatepe Ünİversİtesi Tıp Fakültesİ Hastanesİ Genel Cerrahİ AD Amaç: Genel cerrahları ilgilendiren acil cerrahi tedavi gerektiren hastalıkların başında akut apandisit gelmektedir. bazı koşullarda akut apendisit ön tanısyla ameliyata alınan hastalarda çekum ve terminal ileum çevresindeki inflamatuvar reaksiyon sonucunda malignite şüphesi ile daha agresif cerrahi prosedürler uygulanabilmektedir. Bu çalışmamızda akut apandisit ön tanısı ameliyata alınan ve malignite şüphesi nedeniyle ileoçekal rezeksiyon uygulanmış 4 olguyu sunmayı amaçladık. Materyal ve metod: Kliniğimizde Şubat 2004 ile Kasım 2012 yılları arasında akut apandisit ön tanısıyla 600 hasta ameliyat edilmiştir. 47 hastaya laparoskopik girişimle operasyona başlanmış ve 47 hastanın 6 sına laparoskopik ileoçekal rezeksiyon rezeksiyon uygulanmıştır. İleoçekal rezeksiyon uygulanan 6 hastanın demografik verileri, ameliyat verileri, patolojik sonuçları, postoperatif sonuçları incelendi. Bulgular: İleoçekal rezeksiyon uygulanan 6 hastanın 3 ü erkek, 3 ü kadın idi. Hastaların yaş ortalaması 34 (min: 23 max:48) idi. Hastaların şikâyetleri başlangıcından hastaneye gelinceye kadar geçen süre ortalama 5 gün idi. Tüm hastalara laparoskopik ileoçekal rezeksiyon uygulandı. Laparoskopik cerrahi 4 hastada 3 trokar ile geriye kalan 2 hastada ise 4 trokar ile tamamlandı. Tüm hastalarda optik trokar için yapılan insizyonun genişletilmesi ile piyes karın dışına alındı ve rezeksiyon ve anastamoz karın dışında gerçekleştirildi. Karın içerisine 1 adet dren konuldu. Dren barsak hareketleri başladıktan sonra çekildi ve oral alımları başlandı. 1 hastada intraoperatif fark edilmeden ureter yaralanması saptandı. Ureter yaralanması postoperatif J stent takılarak tedavi edildi. Tartışma: Terminal ileumu tutan ve akut apandisit ile ayırıcı tanı yapılması gereken en önemli hastalık chron hastalığıdır. Ayırıcı tanıda yer alan diğer hastalıklar çekum divertikülleri, kanserlerdir. Tek çekum divertikülleri ileoçekal bileşkenin çevresinde ve sıklıkla çekumun ön duvarına yerleşim göstermektedirler. Başlıca komplikasyonu divertikülittir. Bu yüzden tanı sıklıkla akut apandisit ile karışmaktadır. Çekum kanserleri de nadiren apendiks lümeni tıkayarak akut apandisit ile presente olabilmektedir. Laparoskopik ileoçekal rezeksiyon konvansiyonel tekniğe nazaran gerek hastanede kalış süresi, gerekse kozmetik sonuçları yönünden belirgin avantaj taşımaktadır. En belirgin dezavantajı ise halen maliyetin belirgin şeklide yüksek olmasıdır. 15
P-14 WARFARİN OVERDOZUNA BAĞLI GELİŞEN İNTRAMURAL İNTESTİNAL HEMATOM Ahmet BAL*, Mustafa ÖZSOY*, Bahadır CELEP*, Taner ÖZKEÇECI*, Nazan OKUR**, Sezgin YILMAZ*, Yüksel ARIKAN* *Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi AD ** Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji AD Amaç: K vitamini inhibitörü olan warfarin sık kullanılan antikoagülan ilaçlardan bir tanesidir. Tromboembolik olayların önlenmesinde etkili olan warfarin kullanımında düzenli ilaç kullanımı ve International Normalized Ratio takibi önemlidir. Kanama oral antikoagülan kullanımında önemli bir komplikasyon olup sıkça görülmektedir. Kanama komplikasyonlarının nadir bir nedeni de intramural intestinal hematom olup (İİH) 2500 hastada bir görülür. Bu yazı ile yirmi yıl önce mitral kalp kapak replasmanı olup warfarin kullanma öyküsü olan bir hastada gelişen nadir bir akut batın nedeni olan intramural intestinal hematom olgusunun bilgilerini literatür ile beraber paylaşmayı amaçladık. Olgu sunumu: 70 yaşında erkek hasta acil serviste karın ağrısı, kusma, karında şişlik nedeni başvurdu. Özgeçmişinde mitral kapak replasmanına bağlı warfarin tedavisi aldığı öğrenildi. Fizik muayenesinde batında yaygın periton irritasyon bulguları vardı. Tansiyon: 130/95 mm/hg, nabız 120/dk idi. Laboratuar değerlerinde patolojik olarak lökositoz: 14500, üre: 125 mg/dl, kreatinin: 2,7 mg/dl bulundu. INR değeri ölçülemeyecek kadar ( >20) yüksekti. Hastanın abdominal ultrasonografi (US) tetkikinde, batın sol yarısında, intestinal anslarda uzun bir segment boyunca, çepeçevre diffüz duvar kalınlaşması, buna sekonder luminal daralma ve proksimalindeki anslarda ileus ile uyumlu distansiyon saptandı. Bilgisayarlı batın tomografisi tetkikinde ise, ince barsaklarda duvar kalınlaşması, ince barsak mezenterinde ve pelvik peritoneal kompartmanlarda hemoraji ile uyumlu yüksek dansiteli serbest sıvı bulunduğu saptandı (Resim 1). Explorasyonda karın içi yaklaşık 1000 ml kanlı serbest peritoneal mayi ve ileoçekal valvin 150 cm proksimalinde yaklaşık 20 cm lik ileumda intramural hematom saptandı (Resim 2). Hastaya segmenter ince barsak rezeksiyonu ve uç uça anastomoz cerrahi prosedürü ile ameliyat edildi. Tartışma: Tedavisi öncelikle medikal olan intramural intestinal hematomda; barsak iskemisi, perforasyon, nekroz ve akut batın gelişmesi durumunda cerrahi tedavi gerekebilir. Akut karın ya da ileus tablosunun nadir bir nedeni de İİH dur ve özellikle oral antikoagülan hastalarda ayırıcı tanıda düşünülmelidir. 16
P-15 KOLESİSTEKTOMİ SONRASI KOLESTAZ NEDENİ OLARAK DUBİN-JOHNSON SENDROMU Bahadır CELEP, Ogün ERŞEN, Mustafa ÖZSOY, Ahmet BAL, Taner ÖZKEÇECI, Sezgin YILMAZ, Yüksel Arıkan Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi AD Amaç: Dubin Johnson Sendromu (DJS) otozomal resesif geçişi olan, ağırlıklı olarak direkt hiperbilirubinemiye yol açan nadir görülen bir hastalıktır. 2,5 ay ile 56 yaş arasında vakalar bildirilmiş olsa da hastalar en sık geç ergenlik veya erken erişkinlik döneminde tanı alırlar. DJS genellikle asemptomatik görülse de hastalar sarılık, bulantı-kusma veya karın ağrısı gibi bulgularla da başvurabilirler. DJS lu hastalarda, 10q24 kromozomunun kodladığı MRP2/cMOAT geninin mutasyonu sonucunda safra asiti dışındaki organik anyonların safra kanalına atılımı bozulur. İntrahepatik bir kolestaz gelişir ancak hiperbilirubinemi ılımlı düzeylerde kalır ve son dönem karaciğer hastalığı gelişmez. Bu çalışmada kolestaz tablosu ile başvuran hastalarda ayırıcı tanıda konjuge hiperbillirubinemi yapan Dubin-Johnson Sendromunu literatür bilgileri eşliğinde tartışmayı amaçladık. OLGU SUNUMU: 31 yaşındaki erkek hasta, karın ağrısı ve bulantı-kusma şikâyetleri ile başvurdu. Fizik muayenede skleraları ve cildi ikterik görünümdeydi. Fizik muayenesinde sağ üst kadranda hassasiyet ve murphy bulgusu saptandı. Laboratuar incelemeleri lökositoz (11.400/mm 3 ), direkt hiperbilirubinemi (3,59 mg/ dl) ve hafif protrombin zamanı yüksekliği (17,2 sn) dışında normal sınırlardaydı. Karın görüntülemesinde safra kesesi duvar kalınlığı artmış olup ve içerisinde safra kesesini tama yakın dolduran taşlar saptandı (Resim 1). Semptomatik kolelithiazise yönelik hastaya laparoskopik kolesistektomi operasyonu planlandı. Eksplorasyonda safra kesesi distandü ve iltihaplı durumda olduğu gözlendi. Operasyon sırasında karaciğerde siyah renkte pigmentasyon saptanması üzerine kolesistektomiyle beraber karaciğer biyopsisi de alındı. Biyopsi sonucunda karaciğerde hepatositler içinde safra pigmenti saptandı (Resim 2). Hastanın progresif seyretmeyen, kolestaza benzer persistan konjuge hiperbillirubinemi yapan DJS veya Rotor Sendromları ile uyumlu olabileceği düşünüldü. Bu sendromlara yönelik üriner koproporfirin düzeyini saptamak amaçlı idrarda koproporfirin tetkiki yapıldı. Koproporfirin I/koproporfirin III oranı 15,8 olarak DJS ile uyumlu saptandı. TARTIŞMA: Tıkanma ikteri kliniğiyle başvuran, kolelitiazisi olan ancak laboratuar tetkiklerinde ALP-GGT değerleri normal olan, görüntüleme yöntemlerinde intra-ekstrahepatik safra yollarında patoloji saptanmayan olgularda laparoskopik kolesistektomi operasyonu sonrasında yüksek bilirubin değerlerine rastlandığında Dubin-Johnson sendromunun varlığı akılda tutulmalıdır. 17
P-16 CERRAHI YOĞUN BAKIMDA BASI YARASI BAKIMI DENEYİMİMİZ Ahmet ŞEN, Başar ERDİVANLI, Abdullah ÖZDEMİR, Leyla KAZANCIOĞLU RTEÜ Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD. GİRİŞ: Bası yaraları yoğun bakımlarda uzun süre yatan veya yatmak zorunda kalan hastalarda oluşan bakımı zor olan yaralardır. Bu hastalarda genel durum bozukluğu ve ko-morbid hastalıklar yara oluşumunu kolaylaştırmaktadır. Olgumuzda yoğun bakım ve serviste dönüşümlü olarak takip edilen kronik bakım hastasındaki bası yarası tecrübemizi sunmaya çalıştık. OLGU: 79 yaşında kadın hasta, pons kanaması sonrası organ yetmezliği tablosunda yoğun bakım ünitemizde (YBÜ) 2 ay boyunca takip edildi, trakeotomi kanülünden spontan solur, perkütan endoskopik gastrostomiden beslenir halde taburcu edildi. YBÜ nde pozisyon değişikliğine ve epitelizan ve antibiyotikli pomatlara ragmen, bilateral spina iliaca posteriorlar ve sakrokoksigeal bölge ile sınırlı yaklaşık 2 cm derinliğinde, 10x10 cm ebatlarında bası yarası oluştu. Plastik cerrahi tarafından önerilen VAC tedavisi, bir aylık uygulama sonunda bası yarasının nekrotik ve kaviter bir hal alması üzerine sonlandırıldı. Bası yarası debride edildi, günaşırı %0.09 NaCl ile yıkanarak Prontosan yara jeli (Braun) ile kapatıldı. Tedavinin ilk haftasında nekrotik yara yüzeyi kanlanmaya başlayarak canlı bir görünüm aldı. Yirminci günde yara derinliği tama yakın dolarken, yara kenarları epitelize olmaya ve ebatları küçülmeye (6x6cm) başladı. Enfeksiyon bulguları ve genel durumu düzelen hasta, tedavinin devamı önerilerek servise çıkarıldı. TARTIŞMA VE SONUÇ: Bası yaraları, basınca bağlı kan akımının azalması sonucu doku hipoksisine neden olmaktadır. Olgumuzda obezite ve şok tablosunu periferik oksijenasyonu bozduğu için bası yarası oluşumu hızlanmıştır. VAC tedavisinde, vakum etkisiyle doku kanlanması artırılarak yarada iyileşme sağlanması hedeflenir. Fakat olgumuzun obez, bilincinin kapalı ve YBÜ nde kalış süresinin çok uzamasına bağlı enfeksiyöz ve hemodinamik bozukluklar nedeniyle sakral bölgede kanlanma azalmıştır. Hastanede yatış süresi uzayan kronik bakım hastalarında dekübit ülserlerinin tedavisinde, debridman eşliğinde yapılan yara jeli tedavisinin etkin olabileceği kanaaatindeyiz. 18
P-17 YOĞUN BAKIM ÜNITESINDE PERKÜTAN ENDOSKOPİK GASTROSTOMİ (PEG) DENEYİMLERİMİZ Ahmet ŞEN 1, Başar ERDİVANLI 1, Ersagun TUĞCUGİL 1, A. Remzi AKDOĞAN 2, Dursun Ali ŞAHİN 3 1 RTEÜ Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD. 2 RTEÜ Tıp Fakültesi Gastroenteroloji BD. 3 RTEÜ Tıp Fakültesi Genel Cerrahi AD. GİRİŞ: Perkutan endoskopik gastrostomi (PEG) uzun süre oral yol ile beslenemeyecek hastalar için enteral beslenmenin kolay bir yöntemidir. Yatak başında ve sedasyon eşliğinde yapılabiliyor olması nedeniyle pratik bir uygulamadır. Bildirimizde yoğun bakım ünitemizde (YBÜ) tedavileri devam eden ve PEG uygulanan hastalarımıza ait deneyimlerimizi sunmaya çalıştık. METOD: 2012 yılı içinde YBÜ mizde tedavileri esnasında PEG takılan 62 hasta incelendi. Hastaların 36 sı erkek, 26 sı kadın, ortalama yaşları 69±12 idi. Uzun süre oral beslenemeyeceği tespit edilen hastalar Genel cerrahi ve Gastroenteroloji hekimlerinin beraber oldukları bir zamanda endoskopi ünitesine alınarak PEG uygulandı. Sedatize edilen hastalar işlemden 24 saat sonra beslendiler. Tedavi saatlerinde hastaların ağrı ve kanama takipleri yapılarak kaydedildi. İlk beslenmede 40 ml/s ile başlandı. 12 saatlik değerlendirmelerle 2. gün sonunda maksimum volüme çıkıldı. Günlük PEG dinlendirilmesi ve yıkamalarıyla beslenmeye devam edildi. Servise ve eve çıkarılan hastaların yakınlarına takip için eğitim verildi. BULGULAR: PEG takılan hastaların 30 u serebrovasküler olaya, 13 ü pnömoniye bağlı gelişen kardiyak arrest, 6 sı kardiyovasküler cerrahi sırasında gelişen hipoksik ensefalopati, 8 i kardiyak arrest, 3 ü suda boğulma sonrası ve 2 si intoksikasyonlar nedeniyle kronik bakım hastası olarak YBÜ nden çıkarıldı. En sık görülen komplikasyonlar yara yerinde ağrı, mama sızdırma, sızma şeklinde kanama ve enfeksiyon oldu. İki hastanın uygulamadan yaklaşık on gün sonra PEG tüpü yerinden yana doğru kaydı ve tüp değiştirilerek müdahale edildi. Hastaların PEG işleminde nazogastrik sonda çekilmesi sonucu yutma ve solunum reflekslerinde düzelme gözlendi. TARTIŞMA VE SONUÇ: Nöromusküler hastalıklar nedeniyle oral beslenemeyen hastalarda nazogastrik ve peruktan sondalar ile besleme ideal bir tercihtir. Nazogastrik sondalar sıklıkla çıkabildiğinden ve yeniden takılması zor olduğundan, komplikasyonları az ve bakımı kolay olan PEG tercih edilmektedir. Özellikle yoğun bakımda takip edilen, solunum desteği alan hastalarda üst hava yollarının korunması ve yutma kolaylığı oluşturması önemli avantajlarıdır. Kronik bakım hastalarının beslenmesi konusunda hastane personelinin ve hasta bakımını yapacak yakınlarının uygulamaya ve takibe yönelik eğitilmelerinin önemli olduğunu düşünmekteyiz. 19
P-18 TİROİT BEZİ HASTALIKLARININ CERRAHİ TEDAVİSİNDE CERRAHİ UZMAN OLARAK BİR UNİVERSİTE EĞİTİM ARAŞTIRMA HASTANESİNDE İLK DENEYİMLERİM Yüksel ALTINEL(1), Kadri GÜLEŞÇİ(2), Nazan AKSOY(3) Ordu Üniversitesi Sağlık Bakanlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi AD (1) Radyoloji AD (2) Patoloji AD (3) AMAÇ: Tiroid bezi hastaliklarinda cerrahi tedavi, ozellikle endemic bolgelerde dusuk morbidite ve mortalite oranlari ile genellikle uygulanan bir tedavi yaklasimidir. Bu calismadaki amac tiroid bezi hastaliklarinin endemic olarak yaygin goruldugu bolgelerde uygulanan cerrahi tedavi yontemlerini ve bunlara bagli gelisen morbidite oranlarini incelemek ve sonuclari ortaya koymaktir. GEREC VE YÖNTEM: Kasım 2011 ile Ağustos 2013 tarihleri arasinda mecburi hizmet döneminde genel cerrahi uzmani olarak ilk gorev yerim, Ordu Universitesi Egitim Arastirma hastanesindeki cerrahi klinigine basvuran ve tiroid bezi hastaliklari tanisiyla ameliyat edilen toplam 15 hasta retrospektif olarak incelenmis ve tedavi sonrasi sonuclar sunulmustur. BULGULAR: Hastalarin 12 si kadin(%80), 3 (%20) tanesi erkekti. Yas ortalamasi 46,8 (28-77) idi. Hastalarin 3 tanesine (%20) sag hemitiroidektomi, 4 tanesine (%27) total tiroidektomi +sternocloidomastoid kas icine paratiroid ototransplantasyonu, 8 tanesine total tiroidektomi (%53) yapildi. Ameliyat edilen hastalarin bir tanesinde gecici ses kisikligi (%6), iki tanesinde gecici hipokalsemi (%14) gelisirken, 12 (%80) tanesinde komplikasyon gelismedi. Ameliyattan cikarilan dokularin histopatolojik incelemesi sonucunda 2 hastada hurtle hucre neoplazisi (%14), 1 hastada folikuler adenoma (%6), 2 hastada kronik lenfositik tiroidit (%14), 9 hastada adenomatoz noduler tip hiperplazi (%60), 1 hastada hiperplastik nodul (%6) saptandi. Bening patoloji 13 (%86) hastada malign patoloji 2 (%14) hastada saptandi. Ameliyat oncesi tiroid fonksiyon testleri degerlendirildiginde 4 (%27) hasta hipertiroidik, 5 hasta (%33) hipotiroidik, 6 hasta otiroidik (%40) idi. Her hastaya preoperatif primer cerrah tarafindan ultrasonografi esliginde ince igne aspirasyon biyopsisi yapildi. Sonuclar yetersiz materyal ve daha sonraki tekrarlari dahil hepsinde bening olarak goruldu. SONUÇ: Tiroid bezi hastaliklarinin cerrahi tedavisinde morbidite oranlarini dusurmede hic suphesiz en onemli kural iyi bir cerrahi teknik uygulanmasidir. Ameliyat sirasinda rekurren laryngeal sinirin ortaya konmasi, yeterli hemostazin saglanmasi, paratiroid bezlerin korunmasi cerrahi teknigin iyi gelistigini ve yeterli tecrubenin gerekliligini ortaya koymaktadir. Bir genel cerrahi uzmani olarak cerrahi teknigin gelisimi yeterli sayida vaka serilerine ulasmak ile ancak mumkundur. 20
P-19 LAPAROSKOPİK TOTAL EKSTRAPERİTONEAL İNGUİNAL HERNİ ONARIMI DENEYİMLERİMİZ Ender ÖZER, İbrahim AYDIN, Ahmet PERGEL, Ahmet Fikret YÜCEL, Dursun Ali ŞAHİN, Ercan ZENGİN, Ahmet KARAKAYA Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı AMAÇ: Yaptığımız bu çalışmadaki amaç; inguinal herni nedeni ile laparoskopik total ekstraperitoneal herni onarımı uyguladığımız ilk hastalarımızdaki klinik deneyimlerimizi değerlendirmektir. MATERYAL ve METOD: Çalışmamıza Ocak 2010- Temmuz 2013 tarihleri arasında inguinal herni tanısı ile kliniğimizde laparoskopik total ekstraperitoneal hernioplasti prosedürü uyguladığımız 88 hasta dahil edildi. Hastaların verileri geriye dönük olarak dosya kayıtları ve ameliyat raporları taranarak elde edildi. Hastaların demografik özellikleri, ameliyat süreleri, hastanede kalış süreleri, ameliyat sırasında ve sonrasında gözlemlenen komplikasyonlar değerlendirildi BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 88 hastanın ortalama yaşı 49,6 idi (17-83 yaş arası). 77 si erkek, 11 i bayan hastaydı. 56 hastada sağ inguinal herni, 19 hastada sol inguinal herni, 13 hastada ise bilateral inguinal herni mevcuttu. Ortalama operasyon süresi 50 dk, hastanede kalış süresi ise 2 gün olarak hesaplandı. 2 hastada teknik nedenlerden dolayı açığa geçilmiştir. 3 hastada ise ameliyat sonrası dönemde hematom gelişmiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ:Son 25 yılda fıtık cerrahisinde iki önemli gelişme kaydedilmiştir. Bunlardan biri lichtenstein tarafından geliştirlen gerilimsiz fıtık tamiri yöntemi, bir diğeri ise laparoskopik fıtık onarımı yöntemleridir. Fıtık cerrahisindeki bu yeni arayışların başlıca nedeni ameliyat sonrası nüks oranlarının düşürülme çabasıdır. Bizim serimizdeki bulgularımız da gözönüne alındığında laparoskopik total ekstraperitoneal fıtık onarımı tekniğinin düşük nüks oranları, kısa hastanede kalış zamanı, daha az ameliyat sonrası ağrı gibi özellikleri nedeni ile klasik cerrahiye göre daha iyi bir alternatif olduğunu düşünmekteyiz. 21
P-20 LAPAROSKOPİK VENTRAL HERNİ ONARIMI DENEYİMLERİMİZ İbrahim AYDIN, Ender ÖZER, Ahmet PERGEL, Ahmet Fikret YÜCEL, Dursun Ali ŞAHİN, Ercan ZENGİN, Ahmet KARAKAYA Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı AMAÇ: Kliniğimizde ventral herni tanısıyla laparoskopik yöntemle opere ettiğimiz olgularımızın erken dönem sonuçlarını irdelemeyi amaçladık. MATERYAL-METOD: Ventral herni nedeniyle 2011-2012 yılllarında ameliyat ettiğimiz 8 hastanın dosya kayıtları ve operasyon notları taranarak retrospektif olarak değerlendirildi. BULGULAR: Ventral herni tanısıyla laparoskopik onarım yaptığımız hastaların 2 si erkek, 6 sı kadındı. Ortalama yaş 58 idi. Ortalama defekt büyüklükleri 4.25 cm idi (en az 3cm- en çok 6 cm). Altı kadın hastanın 4 ünde herni sebebi jinekolojik nedenle yapılan ameliyatlardı. Ortalama hastanede kalış süresi 3 gündü. Hastaların 1 tanesinde postoperatif erken dönemde seroma gelişti. Seromanın aspire edilmeden izlendi. Hastanın takiplerinde sorun yaşanmadı. Diğer hastalarda komplikasyon görülmedi. SONUÇ: Ventral herniler, doğumda karın duvarı kapanma defektine bağlı gelişebileceği gibi, karın içi ameliyatlar sonucu kesi yerinin iyileşme sorununa bağlı olarak da meydana gelebilir. Ventral herniler, yüksek nüks oranları ve olası postoperatif komplikasyonlar göz önüne alındığında cerrahlar için hala güncel bir problem olarak geçerliliğini korumaktadır. Ventral hernilerin primer tamirinden sonra %30 %50 oranında nüksler bildirilmektedir. Herni onarımı mesh uygulaması ile yapıldığında bu oran %0- %15 e düşmektedir. Laparoskopik tedavide nüksün, komplikasyonların, hastanede kalış süresinin, postoperatif ağrı ve yara enfeksiyonlarının daha az olması nedeniyle uygun vakalarda tercih edilmektedir. Ventral herniler; önemli oranda iş gücü kayıplarına ve morbiditeye yol açmakta ve hayat kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir. Ventral hernilerin tek tedavi seçeneği cerrahidir. Anterior onarım yüksek morbidite ve uzun hastanede kalış süresi nedeniyle artık tercih edilmemektedir. Bizim serimizde gözönüne alındığında laparoskopik tedavi nüksün, komplikasyonların, hastanede kalış süresinin, postoperatif ağrı ve yara enfeksiyonlarının daha az olması nedeniyle uygun vakalarda tercih edilmelidir. 22
P-21 MULTİNODÜLER GUATR NEDENİYLE AMELİYAT EDİLEN HASTALARDA İNSİDENTAL TİROİD KARSİNOMU ORANLARIMIZ İbrahim AYDIN, Ender ÖZER, Ahmet Fikret YÜCEL, Ahmet PERGEL, Ahmet KARAKAYA, Dursun Ali ŞAHİN Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Rize GİRİŞ :Tiroid kanseri, tiroid follikül epitelinden köken alan genellikle öldürücü olmayan bir kanser türüdür. Tiroit kanserleri en sık görülen nöroendokrin tümörler olmasına rağmen nadir görülen tümörlerdir.toplumda görülme sıklığı bayanlarda 3.2/100000, erkeklerde 1.3/100000 olarak bildirilmiştir. Son yıllarda tiroid kanserlerinin görülme sıklığında artış olduğuna dair gözlemler ve yayınlar mevcuttur. Biz de guatr için endemik olan bölgemizde multinoduler guatr tanısıyla tiroid cerrahisi geçiren hastalarımızda insidental malignite oranlarımızı sunmayı amaçladık. MATERYAL-METOD: 2011-2013 yılları arasında kliniğimizde multinoduler guatr tanısı ile tiroidektomi yapılan hastaların dosyaları ve postoperatif histopatolojik bulguları retrospektif olarak tarandı. BULGULAR: Multinoduler guatr tanısı ile ameliyat yapılan 446 hastaya total tiroidektomi (TT)yapıldı. Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi malign veya malignite şüphesi olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. 125 hastaya (% 28) tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi yapılmıştı. 93 hastada (%20.8) bening sitoloji, 32 hastada (%7.1) tanısal olmayan sitoloji tanısı konmuştu. Histopatolojik incelemede 150 hastada (%33.6) malign, 296 hastada (%66.3) bening bening olarak değerlendirildi. Histopatolojik sonucu malign olan hastaların 39 u papiller karsinom (%8.7), 111 i papiller mikrokarsinom olarak değerlendirildi (%24.8). Ameliyat sonrası dönemde histopatolojisi malign olan hiçbir hastaya tamamlayıcı tiroidektomi yapılmadı. SONUÇ: Multinoduler guatr tanısı ile tiroidektomi uygulanan hastalarda tedavi sonrası insidental papiller mikrokarsinom sık lığı seçilen hasta popülasyonuna göre farklı çalışmalarda %3-16 arasında değişmektedir. Bizim insidental papiller mikrokarsinom oranımız önceki yayınlardan daha yüksek olarak saptandı (% 24.8). Multinodüler guatrlarda reoperasyon risklerin den veya tamamlayıcı tiroidektominin komplikasyonlarından kaçın mak için ilk ameliyatta totale yakın veya total tiroidektominin tercih edilmesi gerektiği kanatine varıldı. 23
P-22 NADİR BİR AKUT BATIN NEDENİ: İDYOPATİK İZOLE ÇEKUM NEKROZU Ender ÖZER, İbrahim AYDIN, Ahmet PERGEL, Ahmet Fikret YÜCEL, Dursun Ali ŞAHİN Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Rize ÖZET: İdyopatik izole çekum nekrozu akut batın tablosu oluşturan oldukça nadir görülen ve klinik bir problemdir. Sağ alt kadranda hassasiyete yol açan birçok hastalıkla klinikleri birbirine benzer olduğundan tanısı genellikle operasyon esnasında konur. Biz de burada akut batın nedeni ile opere ettiğimiz idyopatik izole çekum nekrozlu olgumuzu sunmayı amaçladık. OLGU: Seksen altı yaşında erkek hasta 2 gün önce başlayan yaygın karın ağrısı, iştahsızlık, bulantı-kusma şikayetleri ile acil servisimize başvurdu. Başvuru anında karın ağrısının sağ alt kadranda olduğunu ifade ediyordu. Hastanın anamnezinde bilinen kronik bir hastalığı yoktu. Fizik muayenesinde batın sağ alt kadranda defans ve rebound hassasiyeti mevcuttu. Labotuvar bulguları: lökosit sayısı 18600/mm 3 Glukoz değeri 186 mg/dl, üre 100 ve kreatinin ise 2,08 olarak ölçüldü. Laboratuvar değerlerinde diğer parametreleri normaldi. Direk batın grafisinde kolonik gaz gölgeleri mevcuttu ve abdominal ultrasonografisinde rapor edilen herhangi bir patoloji yoktu. Hastada böbrek fonksiyon testleri bozuk olduğundan kontrastlı batın BT çekilemedi.fizik muayene bulgularında akut batın düşünülen hasta operasyona alındı. Öncelikle diagnostik laparoskopi uygulanan hastada çekum proksimalinde yerleşimli nekrotik alan görülmesi üzerine orta hat kesisi ile laparotomi yapıldı. Eksplorasyonda çekumda proksimal yerleşimli yaklaşık 3 cm çaplı nekrotik alan ve ileumda meckel divertikülü tespit edildi. Sağ hemikolektomi ve divertikülektomi prosedürleri uygulandı. Postoperatif dönemde cerrahi komplikasyon gözlenmeyen hasta 7.günde taburcu edildi. TARTIŞMA VE SONUÇ :İskemik kolit gibi çekal iskemi de ; kolonik kan akımının azalmasına bağlı olarak, non okluziv mezenterik iskemi neticesinde gelişebilir. Bu durum bazı hastalarda sistemik hipotansiyon, azalmış kalp debisi ya da nedeni belli olmayan azalmış mezenterik akıma bağlı olarak gelişebilir. Çekal iskemi posttravmatik olgularda, kronik diyaliz hastalarında ve digoksin kullanımı öyküsü olan hastalarda görülebilir. Ancak izole çekum nekrozunun; hipotansiyon, çekal distansiyon ya da arteryel oklüzyon ile ilişkisinin çok sık olmadığı düşünülmektedir. İdyopatik izole çekum nekrozu daha çok yaşlı,kadın,yüksek tansiyon, diyabet ya da kardiyovasküler hastalık öyküsü bulunan hastalarda görülmüştür. BT taramalarında çekumda duvar kalınlaşması görülebilir ki bu bulgu çekum tümörü ile karışabilmektedir. Abdominal usg de nekrotik çekum duvarı abse oalarak değerlendirilebilmektedir. Sonuç olarak, sağ alt kadran hassasiyeti bulunan yaşlı hastalarda parsiyel çekum nekrozu ayırıcı tanıda akla gelmeli ve erken müdahale edilmelidir. Erken tanı ve uygun cerrahi metotla parsiyel çekum nekrozunun mortalite ve morbiditesi düşüktür. 24
P-23 AMYAND FITIĞI; OLGU SUNUMU Kesicioğlu T, Karadeniz E, Arslan Ş, Büyükakıncak S Oltu Devlet Hastanesi AMAÇ: Nadir görülen ve tedavi yaklaşımı açısından tartışmaların devam ettiği Amyand fıtığı ile ilgili kliniğimize ait olguyu paylaşmayı amaçladık. OLGU: Yetmiş üç yaşında erkek hasta, acil servise son bir gündür sağ kasıkta ağrı-şişlik şikayeti ile başvurdu. Bilinen sistemik bir hastalığı yoktu. Hastanın yapılan muayenesinde sağ inguinal bölgede hassasiyet ve inkarsere fıtık kesesi saptandı. Barsak sesleri hiperaktif, rektal tuşe ve diğer sistem muayeneleri normal olarak değerlendirildi. Hastanın laboratuar tetkiklerinde lökosit sayısı 11 000, tam idrar tahlili ve diğer biyokimya parametrelerinin normal olduğu görüldü. Radyolojik tetkiklerinde ayakta direk batın grafisi normal olarak değerlendirildi. Hasta sağ inkarsere inguinal herni tanısı ile yatırılıp herni kesesinin redükte edilememesi üzerine acil operasyona alındı. Sağ inguinal insizyon ile inguinal kanal eksplore edildi ve fıtık kesesine ulaşıldı. Kese içinde appendiksin normalden büyük, ödemli ve hiperemik olduğu görüldü ve akut apandisit olarak değerlendirildi. Hastaya standart apendektomiyi takiben lichtenstein herni onarımı yapıldı. Hasta postoperatif 3.gün taburcu edildi. TARTIŞMA: Kese içinde akut apendisit ya da perfore apandisit, özellikli belirti ve bulgulara sahip değildir. Preoperatif Amyand hernisi tanısı koymak oldukça zordur. Kese içinde apendiks vermiform saptanması halinde apendektomi uygulanıp uygulanmaması rutin fıtık onarımlarında enfeksiyon riskinden dolayı tartışma konusudur. Tedavi yaklaşımları fıtık kesesi içinde bulunan apendiksin durumuna göre değişmektedir. Kese içinde bulunan apendiks eğer inflame ya da perfore ise en fazla kabul gören prosedür apendektomi ve aynı insizyon kullanılarak fıtık tamiri yapılmasıdır. Apandisit bulgusu olmayan olgularda apendektomi uygulanması tartışmalıdır. Biz de olgumuzda appendektomiyi takiben mesh herniorafi yöntemini uyguladık ve hastamızda postoperatif dönemde gerek appendiks güdüğü ve gerekse yara yerine ait olabilecek herhangi bir komplikasyona rastlamadık. SONUÇ: Amyand Herni çoğu zaman insidental olarak saptanmaktadır. Amyand herninin preoperatif tanısı zordur ve tanı genellikle ameliyat esnasında konur. Aynı insizyon ile apendektomi ve fıtık onarımı yapılabilir. Ancak şüpheli olgular da laparotomi tercih edilebilir. 25
P-24 BİR ADELOSANDA FİLLOİDES TÜMÖRÜ: OLGU SUNUMU Kesicioğlu T, Karadeniz E, Arslan Ş, Büyükakıncak S Oltu Devlet Hastanesi AMAÇ: Adelosan çağda nadir görülen filloides tümörünü bu olgu ile birlikte literatür bilgileri ışığında tartışmayı amaçladık OLGU: 15 yaşında bir kız çocuğu sağ memede ağrısız şişlik yakınması ile kliniğimize başvurdu. Muayenesinde sağ meme üst ve medial bölgesinde yaklaşık 9x8 cm çapında ağrısız ve hafif lobüle bir kitle palpe edildi. Menstrüasyon siklusunda kitlenin hacminde değişiklik olmadığı belirtildi. Ultrasonografi (US) incelemesinde her iki memede fibrokistik değişiklikler olduğu, sağ meme 12-1-2-3-4 hizasında ciltten 2 mm derinde yaklaşık 95x85 mm boyutunda düzgun konturlu, hipoekoik solid lezyon (fibro adenom?) olduğu ve her iki aksillanın doğal olduğu rapor edildi. Operasyonda sağ memeden 10x9x8 cm boyutunda çevre dokulara orta derecede yapışık, yüzeyi hafif lobüle kitle 0.5-1 cm çevre meme dokuları ile birlikte total olarak çıkarıldı. Kitlenin patolojik olarak yapılan incelemesinde smoth aktin ve Kİ 67 ile boyama yapıldı. Benign filloides tümör olarak rapor edildi. TARTIŞMA : Memenin filloides tümörleri nadir görülen en sık 35-55 yaş arası orta yaşlarda olmak üzere genç yaştan ileri yaşlara kadar görülebilen nadir tümörlerdir. Fillodes tümörler genellikle klinik olarak hızlı büyüyen benign meme kitleleri olarak karşımıza gelirler. Yapılan çalışmalarda, tüm hastalar memede palpabl kitle ile başvurduğu görülmektedir. Diğer semptom ve bulgular dilate cilt venleri, deride mavi renk değişikliği, meme başında çekilme, deriye ya da pektoral kasa fiksasyon, deri ülseri, deride nekroz ya da palpabl aksiller lenfadenopati gibi nonspesifiktir. Fillodes tümörlerin tedavisinde cerrahi esastır ve cerrahi yaklaşımda histopatolojik tip ne olursa olsun cerrahi sınırlar negatif olacak şekilde (en az 1 cm) geniş eksizyon önerilmektedir. Sonuç olarak, adelosan çağdaki çocuklarda memede kitle ile gelen hastalarda nadir görülen filloides tümör ayrıca tanıda düşünülmelidir. Filloides tümörünun asıl tedavisi, negatif cerrahi sınırlarının sağlandığı cerrahi eksizyondur. Radyoterapi ve kemoterapinin etkinliği tartışmalıdır. Lokal rekürensler açısından hastanın takip edilmesi gereklidir. 26
RECEP TAYYİP ERDOĞAN ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ RİZE GENEL CERRAHİ GÜNLERİ 6-8 EYLÜL 2013 AYDER-RİZE 27