SOSYAL BİLGİLER ÖĞRETMENLİĞİ
|
|
|
- Chagatai Keskin
- 9 yıl önce
- İzleme sayısı:
Transkript
1 SOSYAL BİLGİLER ÖĞRETMENLİĞİ ALAN SOSYOLOJİ Not: İlgili bu konu anlatımı özettir. Konu Anlatımı Uyarılar - Kültür konusu Antropoloji adlı derste ayrıntılı olarak işlenmektedir. - Toplumsal değişme konusu Bilim Teknoloji ve Sosyal Değişme adlı derste ayrıntılı olarak işlenmektedir. - Ekonomi kurumu Ekonomi adlı derste ayrıntılı olarak işlenmektedir. - Siyaset kurumu Siyaset Bilimi adlı derste ayrıntılı olarak işlenmektedir. Bu nedenle bu konulara burada yer verilmemiştir. [ M U R A T C İ V E L E K ] [ İ l e t i ş i m : c i v e l e k. m u r a g m a i l. c o m & h t t p : / / w w w. r e h b e r l i k. b i z. t r ]
2 SOSYOLOJİ 1. ÜNİTE SOSYOLOJİYE GİRİŞ I. SOSYOLOJİNİN ALANI VE KAPSAMI A. Sosyolojinin Tanımı, Konusu ve Kapsamı Sosyoloji, Latince toplum anlamına gelen Socius ile Yunanca bilgi demek olan Logos sözcüklerinden oluşmuştur. Kelime anlamı olarak Toplum bilgisi demektir. Sosyoloji genel olarak toplumu konu edinir ve inceler. Sosyoloji kavramını ilk kullanan Fransız sosyologu Auguste Comte ( ) olmuştur. Sosyoloji; toplumların ortaya çıkışını, toplumsal grupları, örgütlenmeleri, kurumları, toplumsal yapıda meydana gelen olayları, olguları, ilişkileri, toplumsal yapıda etkili olan değişim ve gelişim süreçlerini sebep-sonuç ilişkisi içerisinde inceler. B. Sosyoloji Biliminin Temel Özellikleri 1-) Bireysel problemlerle ilgilenmez, çünkü konusu sosyal olay ve olgulardır. 2-) Sosyal olayların ve olguların ortak noktalarından hareketle bir takım genellemelere ulaşır. 3-) Sosyal olayları çok yönlü ve çok faktörlü olarak sebep - sonuç ilişkisinde (determinizm) inceler. 4-) Toplumu bütüncül bir bakışla ele alır. 5-) Bütün toplumlar için geçerli olabilecek evrensel ilkeler koymaz. 6-) Olması gerekeni değil, olanı olduğu gibi inceler. 7-) En iyi toplum modelini (ütopya) ortaya koymaz, çünkü bulgularını araştırmalara (olgulara) dayandırdığından pozitif bir bilimdir. 8-) Normatif (kural koyucu) bir bilim değildir. 9-) Kendi özgü yöntem ve teknikleri vardır. 10-) Diğer sosyal bilimlerle sıkı bir ilişki içindedir. C. Sosyolojinin Temel Kavramları Toplum: Sosyolojinin konusu alan toplum; belli bir coğrafyada, belli bir otoriteye bağlı olarak ortak ve temel çıkarlarını korumak için bir araya gelmiş, bu amaçla toplumsal ilişkiler kuran ve ortak bir kültürü paylaşan insanların oluşturduğu bütünlüğe denir. Toplumsal kurum: Nesiller boyu devam eden, kalıcı nitelik kazanan, ortak kabul görmüş uygulama ve davranış kalıplarını ifade eder. Mesela; aile, din, eğitim, siyaset, ekonomi kurumları gibi. Toplumsal olay: Toplumsal yaşamda toplumsal ilişkiler sonucu ortaya çıkan tek tek oluşum ve değişimlerdir. Toplumsal olaylar başlangıç ve bitiş süresine sahip, bir defalık olup biten oluşumlardır. Belli bir yeri ve zamanı vardır. Mesela; Hasan ile Demet in evliliği, Kurtuluş Savaşı, 2013 KPSS gibi. Toplumsal olgu: Aynı türdeki sosyal olayların soyut ve genel ifadesidir. Belli bir yeri ve zamanı (başlangıç ve bitiş süresi) yoktur. Her zaman ve her yerde olabilecek bir durumu ifade eder. Mesela; Evlilik, Savaş, Göç, KPSS. 1 II. SOSYOLOJİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ İbn-i Haldun ( ), toplumun sosyolojik analizini yapan ilk düşünürlerdendir. Mukaddime adlı eserinde şehirleri inceler ve şehir hayatı üzerinde analiz yapar. Ayrıca bu eserinde yeni bir bilim kurmak istediğini ve bunda başarılı olduğunu ifade eder. Bu bilime medeniyet bilimi adını vermiştir. Sosyolojinin bilim olarak kurulmasında, 16. yy dan itibaren doğa bilimlerinde ve felsefi düşüncede yaşanan gelişmeler, 18. yy daki Sanayi Devrimi ve 1789 yılındaki Fransız Devrimi etkili olmuştur. Sosyolojinin doğuşunda etkili olan isimler: A. Comte, E. Durkheim, Le Play, K. Marx, M. Weber dir. Sosyolojinin kurucusu Auguste Comte sayılır. Emile Durkheim de diğer kurucu sayılır. Sosyoloji, Batı da toplumsal sorunları (özellikle Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi kaynaklı), çözmek amacına yönelik (Comte, Durkheim ve Le Play in) yapılan çalışmaların bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Ülkemizde de Türk aydınları, sosyolojiyi, toplumsal sorunları çözmenin bir aracı olarak görecekler ve önemli çalışmalara yöneleceklerdir. Osmanlı nın son dönemlerinde ülkemizde iki tür sosyoloji akımı görülür. Bunlar; Prens Sabahattin ( ) tarafından temsil edilen Leplay Okulu, Ziya Gökalp ( ) ve Mehmet İzzet ( ) tarafından temsil edilen Comte-Durkheim Okulu dur. Leplay Okulu, 2. Dünya Savaşının başına kadar üniversite kürsülerinde ve liselerde yer almamış, fakat Gökalp in temsil ettiği Durkheim Sosyolojisi özellikle 1914 de Darü l-fünun da (İstanbul Üniversitesi) Sosyoloji kürsüsü kurularak yer almış ve Cumhuriyetten sonra liselerimize konan sosyoloji derslerine temel oluşturmuştur. Ziya Gökalp, Durkheim den etkilenerek toplum merkezli, milliyetçi ve merkeziyetçi bir düşünce geliştirmiştir. Türkçülüğün Esasları, Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak adlı eserleri ile de düşüncelerinin sosyolojik temellerini oluşturmuştur. Prens Sabahattin ise, Le Play den etkilenerek birey merkezli ve Âdem Merkeziyetçi bir düşünce geliştirmiştir. Ayrıca Teşebbüs-i Şahsi (Bireysel girişimcilik) ve bireyin öne çıkarılması, ona göre; toplumsal sorunların çözümünde tek çaredir. Prens Sabahattin bir nevi liberalizmi savunmuştur. Türk sosyolojisine katkıları olan diğer sosyologlar; Ahmet Rıza, Ahmet Şuayip, Salih Zeki, Cemil Meriç, Hilmi Ziya Ülken, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Mübeccel Belik Kıray, Nurettin Şazi Kösemihal, Cavit Orhan Tütengil, Cahit Tanyol, Şerif Mardin.
3 SOSYOLOJİ 1. ÜNİTE SOSYOLOJİYE GİRİŞ III. SOSYOLOJİNİN UZMANLIK ALANLARI A. Bilgi Sosyolojisi: Bilgi sosyolojisi, bilginin türü, doğuşu ve gelişmesi ile toplum arasındaki karmaşık ilişkileri ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bilgi sosyolojisinin konusu toplumda üretilen bilgi ile sosyal yapı arasındaki ilişkidir. Toplum yapıları ile bu yapılara uygun bilgi türleri arasındaki ilişkileri araştırır. Günlük yaşamda kullanılan hukuk, din, dil, siyaset, ahlak, ekonomi bilgilerinin toplumla olan ilişkilerinin ortaya konulmasıdır. B. Din Sosyolojisi: Din sosyolojisi, herhangi bir dinin ortaya çıktığı sosyolojik koşulları ve insanlar üzerindeki etkisini inceleler. Din sosyolojisi dinin toplum, toplumun da din üzerindeki etkilerini araştıran sosyolojinin alt dalıdır. Din sosyolojisi; dinsel davranışların sosyolojik olarak nasıl ortaya çıktıklarını, kültür ve uygarlıkların dinsel temelleri, grupların dini nasıl algıladıklarını, dini kurum ve dinsel yapılanmaları, dinin toplum içindeki yeri, diğer toplumsal kurum üzerindeki etkileri, dinsel otoritenin toplumdaki yeri vb. konuları ele alır. C. Eğitim Sosyolojisi: Eğitim sosyolojisi, eğitim ile diğer toplumsal kurumlar arasındaki fonksiyonel ilişkileri inceler. Eğitim politikalarının ve eğitim teorilerinin toplumsal kaynakları, eğitim sistemlerinin toplum yapısıyla ilişkilerini de ele alır. Eğitim sosyolojisi; eğitim kurumlarını ve okullaşma sistemlerini, sosyo-ekonomik kalkınmada eğitimin rolünü, okul ile toplumsal yapı arasındaki ilişkileri konu alan, eğitim kurumunun toplumun diğer büyük kurumsal düzenleriyle (aile) olan ilişkilerini ele alır. C. Siyaset Sosyolojisi: Siyaset sosyolojisi, siyasal kurumların; parlamento, siyasal partiler, siyasal rejimler, seçimler, devlet gibi kurumların yer aldığı toplumun yapısal, kültürel özgüllüğü ile siyaseti ilişkilendirmeyi esas alır. Siyaset sosyolojisi, siyasetin ve siyasal kurumların toplumla bağlantılarını ele alır. Siyaset sosyolojisi toplumun devleti nasıl etkilediğini incelemeye çalışır. Ayrıca baskı ve sivil toplum grupları, bireylerin genel siyasal davranışları, siyasal örgütler içerisindeki etkinliklerini de ele alır. D. Sanayi (İş, Çalışma, Örgüt) Sosyolojisi: Sanayi sosyolojisi sanayideki üretimin toplumsal temellerinin neler olduğunu ve hangi toplumsal ihtiyaçların ne türden sanayi üretimini gerektirdiğini, iş yerinin yapısı, güvenliği, işçi işveren ilişkileri, sendikalaşma hareketliliği gibi konuları inceler. E. Kent Sosyolojisi: Kent sosyolojisi, kentlerin oluşumu, konutlar, kent yaşamının insan ya da toplum üzerine etkileri, kentteki ekonomik yaşam ve doğurduğu sorunlar, kentin yerleşim düzeni, gecekondulaşma, yeni kentlerin kuruluşu ve gelişmesi gibi çeşitli konuları ele alır. F. Köy Sosyolojisi: Köy sosyolojisi, köyü çevreleyen doğal ortam ile üretim biçimi ve teknolojisi arasında nasıl bir ilişki olduğunu ortaya koymaya çalışır. Ayrıca bir köyün nasıl ortaya çıktığı ve köydeki toplumsal ilişkiler; köyün tarihsel süreç içerisinde geçirdiği toplumsal değişimler de köy sosyolojisinin inceleme alanları içerisindedir. Köy sosyolojisi toplumsal değişme, teknolojik değişmenin yarattığı sorunlar, değer sistemlerindeki değişmeler vb. gibi konuları da ele alır. G. Hukuk Sosyolojisi: Hukuk, insanların bir arada yaşama zorunluluğunun doğal sonuçlarından biridir. Sosyolog, hukuk kurallarını belli bir toplumsal durumun anlatımı olarak ele alıp inceler. Hukuk sosyolojisi bir toplumda geçerli olan hukukun toplumsal temellerini ortaya koyup; o toplumda yaşayan insanların toplumsal anlamda bu kurallardan nasıl etkilendiğini incelemektedir. Hukuk sosyolojisi hukuk kurallarının meşruiyetinin toplumsal koşullarını da inceleyen bir disiplindir. H. Ekonomik sosyoloji: Ekonomi dalındaki bilgilerden de faydalanarak; teknoloji, gelir dağılımı, tüketim kalıplarının değişmesi, ulusal düzeyde karar mekanizmalarının yapısı gibi konularla ilgilidir. Ekonomik sosyoloji, öncelikle bir toplumun ekonomik yapısını belirleyen başlıca etkenlerden birisi olan teknolojinin hangi toplumsal koşulların ürünü olduğunu ortaya koymaya çalışır. İ. Uygulamalı ve Klinik Sosyoloji: Uygulamalı sosyoloji sosyolojik bilginin günlük yaşamda kullanılması ile ilgilidir. Yani sosyolojik bilgi gerek işletmeler gerekse devlet tarafından kullanılan bir sorun çözme aracıdır. Mesela; birçok endüstriyel işletme sosyologları işletme içindeki sorunları belirlemek amacıyla istihdam etmektedir. Sosyologların değişime bizzat katılarak çözümler üretme çabası içinde oldukları sosyoloji dalı ise "klinik sosyolojisi" olarak adlandırılır. Mesela; endüstriyel işletmelerde çalışarak örneğin, işten ayrılmaları azaltmak amacıyla çalışma koşullarında değişmeler yaratmaya çalışmakta, bazıları ise, uyuşturucu madde bağımlıları ile uğraşmakta veya eski hükümlülere dönük çalışmalar yapmaktadırlar. 2
4 SOSYOLOJİ 1. ÜNİTE SOSYOLOJİYE GİRİŞ IV. SOSYOLOJİNİN DİĞER BİLİMLERLE İLİŞKİSİ A. Sosyoloji - Tarih Sosyoloji toplumsal olayları sebep-sonuç ilişkisi içinde incelerken olayların nedenlerini geçmişte araması gerektiği için tarih biliminden yararlanır. Yani tarih, olayların geçmişi hakkında sosyolojiye veri sağlar. Toplumsal olaylar belli bir tarih döneminde ortaya çıkarlar, o dönemin izlerini taşırlar ve çevrelerini ciddi düzeyde etkileyebilirler (Mesela; Fransız İhtilali, Kavimler Göçü). Bu nedenle olayların nedenlerini daha iyi anlayabilmesi için tarih bilimin verilerinden yararlanmak zorundadır. B. Sosyoloji - Coğrafya Toplumsal yaşam coğrafi koşullardan etkilenir ve insan da doğal çevreyi etkiler. Bir toplumun kültürü, içinde yaşanılan doğa dikkate alınmadan değerlendirilemez. Çünkü kültür, büyük ölçüde doğa ile insan etkileşiminin bir ürünüdür. Mesela; Eskimo kültürü büyük ölçüde iklime dayalı bir kültürdür. Kültürü konu edinen sosyoloji bu bakımdan coğrafya ile yakından ilişkilidir. C. Sosyoloji - Psikoloji Psikoloji; bireyi ve bireyin davranışlarını incelerken, sosyoloji ise bireylerin oluşturduğu grupları, kurumları ve bireylerin karşılıklı ilişkileri sonucu oluşturdukları toplumsal ilişkileri, olayları ve olguları konu edinir. Bu anlamda bireyi anlamadan toplumu, toplumu anlamadan bireyi anlamak mümkün değildir. Toplum tek tek bireylerin ortaya koyduğu toplumsal ilişkilerden oluşur. Toplumu bireye indirgeyerek (bireyi esas alarak) açıklayamayız. Bireylerin psikolojik durumlarını dikkate almadan, toplumsal olay ve olguları açıklamamız mümkün değildir. Bu nedenle sosyoloji ve psikoloji çok sıkı karşılıklı bir ilişki içerisindedirler. Bu ilişki bir süre sonra Sosyal psikoloji adında yeni bir bilimi ortaya çıkarmıştır. Ç. Sosyoloji Felsefe Felsefe, varlık, bilgi ve değerleri anlamak amacıyla sürdürülen en geniş bir araştırma, birleştirici ve bütünleştirici bir açıklama gayretidir. Felsefe bilimin sonuçlarına dayanarak varlık hakkında tümel bir açıklama yapmaya çalışır. Sosyoloji de insanlık tarihini bir anlama kavuşturmak ve birtakım sosyal bunalımları açıklamak gibi felsefi bir çabadan doğmuştur. İnsanın sosyal davranışlarını, içinde bulunduğu toplumun sosyal değerlerini yönlendirdiği için, sosyoloji, bu değerleri inceleyen felsefenin verilerinden yararlanmak zorundadır. D. Sosyoloji - Hukuk Hukuk, insanlar arası ilişkiyi düzenleyerek toplum düzenini sağlamaya çalışan kurallar bütünüdür. Bu kuralların uzun ömürlü olması o toplumun sosyal yapısına uygun olmasına bağlıdır. Toplum değiştikçe, yeni şartlara göre hukuk kurallarının da değişmesi gerekmektedir. Bu değişiklikler ister istemez toplumu da etkiler. Hukuk kuralları insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerde belirleyici olduğundan (aile hukuk, miras hukuku, kişiler ve borçlar hukuku) toplumun yapısının oluşmasında etkili olurlar. Bu manada sosyoloji ile hukuk yakın ilişki içerisindedir. E. Sosyoloji - Siyaset Bilimi Siyaset; toplumun yönetimini, devletin oluşumunu ve işleyişini ele alır. Siyasal kararlar toplumu etkiler ve yönlendirir. Bazen de toplumsal olaylar siyasal yönetimi ve yönetimsel kararları etkiler. Siyaset biliminin hükümet, iktidar, sivil toplum, meşruiyet vb. gibi konuları aynı zamanda toplumu her yönüyle inceleyen sosyolojinin de konularıdır. Siyaset bilimi bu konuları incelerken toplumun sosyal yapısını, inanç ve davranışlarını iyi bilmesi gerekir. F. Sosyoloji - Ekonomi Ekonomi; mal ve hizmetlerin üretim, tüketim, bölüşüm ve değişim faaliyetlerini ele alır. Topluma faydalı olmaya yönelik yapılan bu ekonomik faaliyetler, toplumsal ilişkilerin büyük bir bölümünü oluşturur ve toplumsal hayatı önemli derecede etkiler. Ekonomik olan hiçbir şey sosyal olandan ayrılamaz. Yani ekonomik faaliyetler bir anlamda toplumsal faaliyettir. Ekonomik faaliyetler toplumdaki mevcut kültürel yapıya göre şekillenmektedir. G. Sosyoloji - Antropoloji Antropoloji; insan ırkının kökenini, biyolojik yapısını, bedensel özelliklerini, ilkel toplulukları ve bunların kültürlerini inceler. İnsan ırkını ve kültürünü evrim süreci içinde ele alır. Antropoloji fiziksel ve kültürel antropoloji diye ikiye ayrılır. İlk olarak, insanın fiziksel özellikleri üzerine çalışmalar yapılmış ve Fiziksel Antropoloji dalı doğmuş ve gelişmiştir. Antropolojinin kültürle ilgilenen dalına Sosyal (Kültürel) Antropoloji ya da Etnoloji denir. Kültürel Antropoloji kültürü bir bütün olarak inceler. Toplum türleri, yayılma, evrim, töreler ve bunların kökeni gibi konuları temel alır. Antropoloji bütün hayat tarzını konu alan bir bakış açısı içerisindedir. Sosyoloji ise kültüre bir sistem olarak toplum içinde, toplumun içeriklerinden biri olarak, kültürün toplum sistemleri ile etkileşimi açısı içinde bakar. Toplum içindeki kültür sosyolojiyi ilgilendirir. 3
5 SOSYOLOJİ 1. ÜNİTE SOSYOLOJİYE GİRİŞ V. SOSYOLOJİNİN YÖNTEM VE TEKNİKLERİ A. Bilimlerin Kullandığı Genel Yöntemler 1. Tümevarım (Endüksiyon): Ayrı ayrı gözlemlerden hareketle genel yargılara ulaşmaktır. Mesela; Türkiye nin birçok bölgesindeki intihar olayları incelenip aralarındaki benzerlikler bulunup buradan Türkiye deki intiharların nedenine ilişkin bir genellemeye ulaşmak. 2. Tümdengelim (Dedüksiyon): Doğruluğu kabul edilmiş genel yargılardan özel yargılara ulaşmaktır. Mesela; sosyal değişmeyle ilgili Sosyal değişmelerin temel faktörü ekonomidir. şeklinde bir teori vardır. İşte bu genel ifadeye dayanarak toplumdaki sosyal değişmeleri açıklamak. 3. Analoji: İki olay veya olgu arasındaki bir veya birkaç ortak özellikten yola çıkarak, biri hakkında verilen bir yargıyı diğeri hakkında da vermektir. Mesela; İstanbul büyük şehirdir ve toplumsal sapma sorunu vardır. Ankara da büyük şehirdir. O halde Ankara da da toplumsal sapma sorunu vardır. 4. Birleştirici Yöntem: Sosyal olayların çok etkenli (yönlü) olması nedeniyle sosyal olayları bir bütün olarak kavramak gerekir. Birleştirici yöntemde, incelenen toplumsal olay ile ilgili olan diğer olaylar da göz önüne alınarak açıklamalar yapılır. Çünkü toplumsal olaylar bir bütündür. Araştırmacı da toplumsal olayların karşılıklı bağlılığına ve etkileşimine dikkat etmek zorundadır. Bu anlamda birleştirici yöntem bilgilerin sınıflandırılmasında ve sistemleştirmesinde kullanılır. Böylece bilgiler arasında bağlantılar kurulabilir. B. Sosyolojide Veri Toplama Teknikleri 1. Gözlem: Toplumsal olayların oluş halindeyken amaçlı olarak bir plan dâhilinde izlenmesi ve kaydedilmesidir. Sosyolojide gözlem basit ve sistematik gözlem olmak üzere ikiye ayrılır. Basit gözlem katılımlı ya da katılımsız şeklindedir. Araştırmacı incelediği sosyal grubun içinde, grubun bir üyesi olarak yaşayarak gözlem yapıyorsa katılımlı, eğer araştırmacı araştırdığı olayı tıpkı bir seyirci gibi inceliyorsa katılımsız gözlemdir. Sistematik gözlem ise araştırmacının standart araçlara başvurarak bilgi toplamasını sağlayan bir tekniktir. Şartları araştırmacı tarafından oluşturulan ve araştırmacı tarafından değiştirilen gözlem şeklidir. Sistematik gözlemde araştırmacı neyi, nasıl gözlemleyeceğini ve kaydedeceğini bilmekte, gözlemlerini elindeki gözlem çizelgesine, soru listesine veya testlere kaydetmektedir. 2. Görüşme (mülakat): Araştırmacının, inceleme konusuyla ilgili insanlarla karşılıklı görüşmesidir. Bu görüşme yüz yüze, sözel ve soru-cevap şeklindedir. Görüşme genellikle önceden hazırlanmış bir soru formu çerçevesinde yapılır, sorular sözlü olarak sorulur ve verilen cevaplar kayıt altına alınır. 3. Monografi: Sınırları belirlenmiş tek bir konunun derinlemesine (detaylı) incelenmesidir. İlk monografi çalışmalarını Fransız Le Play, madende çalışan işçi aileleri üzerinde yapmıştır. Monografi sistematik bir gözlem tekniğidir. 4. Anket: Toplumsal nitelik taşıyan herhangi bir konu veya olay hakkında bireylerin duygu, düşünce, tutum ve eğilimlerini tespit etmek amacıyla hazırlanmış soru formları ile bilgi alınmasıdır. Anketi ilgili herkese (evrene) uygulamak mümkün olmadığından genellikle örneklem yoluna başvurulur. Örneklem; araştırma evreninin bütün özelliklerini yansıtacak bir bölümünün seçilmesidir. Anket bu örneğe uygulanır ve elde edilen sonuç bütün evren için geçerli sayılır. 5. Olay (Vaka) incelemesi: Araştırma konusunu teşkil eden olaylar kümesinin içinden tek bir örnek olayın seçilmesi, seçilen bu olayın ayrıntılı bir tarzda incelenmesidir. Sınırları belirlenmiş toplumsal bir olayı bütün yönleriyle çözümlemeye çalışmaktır. Olay incelemesinde, inceleme alanı tek bir konuyla sınırlıdır. Olay incelemesi tekniği, incelenen olaya derinliğine nüfuz edebilme, olay hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olabilme ve olayın tekilliğini kavrayabilme imkânını verir. 6. Tarihsel İnceleme: Toplumsal olayların geçmişini veya bugüne yansımasını gösteren tarihsel verilerden yararlanmadır. Mesela; askerlik olgusuna verilen değer geçmiş yaşantılarla ilgilidir. 7. Sosyometri: Küçük gruplarda grup üyeleri arasında sosyal ilişkilerdeki duygusal yakınlaşma ve uzaklaşma derecelerini (sevme, kıskanma, nefret etme gibi) belirlemeye yarayan bir araştırma tekniğidir. Amaç küçük grupların iç yapısını gözlemlemektir. Elde edilen sonuçlar sonrasında Sosyogram grafiği çizilir. 8. İstatistik: Araştırmacının araştırdığı konuyla ilgili ulaştığı sonuçları sayısal verilere dönüştürmesi, bunları tablo ve grafikler ile göstermesidir. İstatistik sayısal verilerin elde edilmesinde, sınıflandırılmasında, sunulmasında ve yorumlanmasında kullanılan bir tekniktir. 4
6 SOSYOLOJİ 2. ÜNİTE TOPLUMSAL YAPI I. TOPLUMSAL YAPININ TANIMI Toplumsal yapı; içinde toplumsal ilişkilerin, toplumsal olayların meydana geldiği, toplumsal grupların ve kurumların yer aldığı, toplumun şekil ve çerçevesiyle ilgili dış görünüşe sahip olan unsurların biçimlendirdiği bütünlüğe denir. Toplumsal yapının iki yönü vardır: a) Fiziki (Maddi) yapı: Toplumun şekil ve çerçevesi yani dış görünüşüdür. Toplumun üzerinde yaşadığı coğrafi bölge ve konumu, iklimi, toprak verimliliği, yer altı ve yer üstü kaynakları, bu bölgedeki yerleşim şekli (köy, kent, metropol), toplumun nüfusu ve nüfusun dağılışı gibi özellikler fiziki yapıya aittir. b) Kültürel (Manevi) yapı: Toplumun manevi yapısıdır. Toplumda görülen sosyal ilişkiler, statüler, roller, değerler, normlar, kontrol mekanizmaları, gruplar, kurumlar gibi yapılanmalar bu yapıya aittir. Toplumsal Yapının Özellikleri: Bir sosyal yapının içinde birçok sosyal yapı vardır. Her toplumun kendine özgü sosyal yapısı vardır. Toplumsal yapı zaman içinde aynı toplumda veya toplumdan topluma değişiklik gösterir. Toplumsal yapıdaki değişmeler birbirini etkiler. II. SOSYALLEŞME (TOPLUMSALLAŞMA) Sosyalleşme, bireyin içinde yaşadığı toplumun kültürünü ya da yaşam tarzını öğrenme ve benimseme (içselleştirme) sürecidir. Bu süreç doğumla başlar ölene kadar devam eder. Sosyalleşme süreci sayesinde toplumun yeni kültürü yeni kuşaklara geçer. Birey sosyalleşme sayesinde, toplumun kültürüyle bütünleşir ve içinde yaşadığı topluma uyum sağlar. Yani bireyin belli bir toplumda yaşamasını olanaklı kılan davranışları kazandırır. Sosyalleşme kişiliğin kazanılmasında temel süreçtir. Kişilik ve toplum ayrılmaz bir biçimde birbirleriyle bağlantılıdır. Birey toplumdan ayrı olarak var olamaz. Sosyalleşme süreci bireyin kişilik, karakter ve benliğini biçimlendirir ve ona kültürel kimlik kazandırır. Kültürel kimlik: bir toplumun kendisine özgü olan kültür özelliklerine denir. Her birey, içinde yaşadığı toplumun kültürel kimliğini yansıtır. Bu nedenle, bir Türk bir Alman dan farklıdır. Toplumsallaşmanın genel amaçları; bireylere temel davranış yollarını belletir, bireylere belli özlemler oluşturur, bireylere roller ve yetenekler öğretilir. III. TOPLUMSAL İLİŞKİLER En az iki insan veya grup arasında belli bir süre devam eden, belli amaçlara yönelik olan, karşılıklı etkileşim halinde gerçekleşen anlamlı ilişkilerdir. A. TOPLUMSAL İLİŞKİLERİN ÖZELLİKLERİ 1. En az iki kişi arasında olmalıdır. 2. Belirli bir zaman dilimi içinde yaşanmalıdır. 3. Toplumsal ilişki kuran taraflar birbirinden haberdar olmalıdır. 4. Bireyler arasında ortak bir anlam taşımalıdır. 5. Bireyler karşılıklı etkileşim içinde olmalıdır. 6. Toplumsal ilişkide bulunan bireylerin birbirlerine içten bağlılık duymaları Mesela; bankadaki veznedar ile müşteri arasında toplumsal ilişki vardır; ancak bankamatikten para çeken insan ile bilgisayar arasında ilişki yoktur. B. TOPLUMSAL İLİŞKİ ÇEŞİTLERİ 1. Niteliklerine göre: İkiye ayrılır. a) Birincil ilişkiler: Daha çok cemaat tipi örgütlenmelerde görülen yazılı hale getirilmemiş toplumsal ilişkilerdir. Duygusallığın hâkim olduğu, ilişkilerin samimi ve yüz yüze olduğu ve sosyal etkileşimin güçlü olduğu ilişkilerdir. İlişkiler uzun sürelidir. İlişkilerde yazılı kurallar yoktur. Biz duygusu hâkimdir. Çıkar ilişkisi yoktur. Daha çok küçük gruplarda (aile, akrabalık, dostluk, komşuluk, köy) bu ilişki türü görülür. b) İkincil ilişkiler: Daha çok cemiyet tipi örgütlenmelerde görülen yazılı hale getirilmiş toplumsal ilişkilerdir. Duygusallık yerine akılcılığın hâkim olduğu ve ilişkilerin resmiyetlik kazandığı ilişkilerdir. Sosyal etkileşim zayıftır, ilişkiler daha kısa sürelidir. İlişkiler yazılı kurallara göre işler. Biz duygusu yerine ben duygusu hâkimdir. Çıkar ilişkisine dayalıdır. Daha çok büyük gruplarda görülür. Mesela; kent, şirket, banka, ordu, sendika gibi gruplarda bu ilişki görülür. 2. Sürelerine göre: Üçe ayrılır. a) Kısa süreli (Tesadüfî, geçici) ilişkiler: Zaman bakımından kısa süren ilişkilerdir. Tesadüfî ilişkilerdir. Mesela; Taksi şoförü ve yolcusu arasındaki ilişki, garson ve müşteri arasındaki ilişki. b) Uzun süreli (sürekli) ilişkiler: Çok uzun süren, bazen insanın doğumundan ölümüne kadar sürebilen ilişkilerdir. Mesela; aile bireyleri arasındaki ilişkiler. c) Periyodik (devirli) ilişkiler: Bu ilişki, sadece yılın belli bir döneminde kurulur ve bir dahaki döneme kadar ortadan kalkar. Mesela; mevsimlik işçiler arasındaki ilişki. 5
7 SOSYOLOJİ 2. ÜNİTE TOPLUMSAL YAPI C. TOPLUMSAL İLİŞKİYLE İLGİLİ KAVRAMLAR 1. Toplumsal Statü ve Anahtar Statü Bireyin toplum içindeki yerine, konumuna ve mevkisine sosyal statü denir. a) Statü Çeşitleri a1) Verilmiş statüler: Bireyin kazanmak için herhangi bir çaba sarf etmediği ve doğuştan sahip olduğu statülerdir. Mesela; kölelik, zencilik, cinsiyet a2) Kazanılmış statüler: Bireyin kendi yeteneklerine ve başarılarına göre sonradan kazanmış olduğu statülerdir. Mesela; öğretmenlik, başkanlık b) Anahtar (başat, temel) statü: Birey toplumda, aynı anda birden çok statüye sahip olabilir. Mesela; bir kişi hem öğretmen, hem baba, hem de bir dernekte başkan olabilir. Bu statülerden bir tanesi onun temel (anahtar, başat) statüsüdür. En fazla önem taşıyan, toplumda en etkili olan statüye anahtar statü denir. Anahtar statü, bireyin toplumdaki yerini belirleyen temel statüsüdür. 2. Toplumsal Rol, Rol Çatışması, Rol Pekiştirmesi Toplumsal rol: Bireyin statüsüne uygun olarak toplumun beklentileri doğrultusunda gösterdiği davranış kalıplarına denir. Bireyler aynı anda birden çok statüye sahip olduklarından, birden fazla rolü de oynamak zorunda kalırlar. Eğer bireyler statülerine uygun rolleri arasından hangisine uygun davranacağına karar veremezse rol çatışması yaşanır. Mesela; kendi çocuğunun derslerine giren bir öğretmen, çocuğunun başarısını değerlendirirken rol çatışması yaşayabilir. Bireyin yerine getirdiği roller birbirine benziyorsa, bu rollerin birbirini desteklemesine, kolaylaştırmasına rol pekiştirmesi denir. Mesela; bir avukatın daha sonra savcı olmasında yaşadığı durum. 3. Toplumsal Prestij (Saygınlık) Kişinin toplumdaki saygınlığına sosyal prestij denir. Prestij, bireyin saygınlığına bağlıdır. Aynı statüdeki bireylerin saygınlıkları farklı olabilir. Prestij, bireyin soyu (ırkı), servet durumu, biyolojik özellikleri (kız, erkek olması), eğitim derecesi, dini bağlılığı vb. gibi faktörlerden etkilenir. 4. Toplumsal Değerler Toplumsal değer; toplumdaki kişilerin içten bağlı oldukları ortak (genel) duygu, düşünce, inanç, kural ve uygulamalardır. Mesela; namus, bayrak, vatan, özgürlük, bağımsızlık, dürüstlük vb. Genellikle beğeniye, ahlak ve inançlara dayanır. İnsan davranışlarının hangilerinin iyi, hangilerinin doğru ve yararlı olduğunu belirtir. 5. Toplumsal Normlar Toplumda bireylerin nasıl davranmaları gerektiğini düzenleyen ve yaptırım gücü olan kurallar sistemine toplumsal norm denir. Normlar ikiye ayrılır: a) Yazılı (resmi) normlar: Yasa, tüzük, yönetmelik, hukuk kuralları gibi devletin yetkili organlarınca düzenlenip, uygulamaya konan ve yaptırım gücü yüksek olan normlardır. Yazılı normlara uymayanlara genelde maddi cezalar (para) ve hapis cezaları verilir. Hukuk kuralları: Uyulması zorunlu ve yaptırım gücü yüksek olan yazılı normlardır. b) Yazısız (resmi olmayan) normlar: Bireysel ve toplumsal ilişlerden doğan örf, adet, gelenek, görenek, töre, dini, ahlaki ve görgü kuralları gibi kurallardır. Toplumda genel bir uygulama olarak herkesçe bilinir ve uymayanlar toplum tarafından cezalandırılır (kınama, dışlanma, ayıplanma vb.). Mesela; büyüklere karşı saygılı olmak. Örf (töre): Uyulması zorunlu, yaptırım gücü fazla olup, kimi yörelerde kanun gibi işlev gören normlardır. Mesela; Kan davası, namusu korumak Adet: Uyulması zorunlu olmamakla beraber uyulması ve yapılması toplumca gerekli görülen ve bu yüzden daha çok toplumsal baskı sebebiyle uyulan normlardır. Mesela; Düğünler, bayram ziyaretleri Gelenekler: Kuşaktan kuşağa aktarılan, toplumsal bütünlüğü sağlayan, yaptırım gücü örf ve adetlere göre daha zayıf olan davranış kalıplarıdır. Mesela; Kına gecesi ve sünnet düğünü birer gelenektir. Görenekler: Yaptırım gücü çok az veya hiç olmayan yöresel davranışlardır. Daha çok insanların birbirlerini görerek taklit etmesiyle oluşur. Tespih çekmek, bıyık bırakmak birer görenek örneğidir. 6. Toplumsal Kontrol Bireylerin sosyal normlara (kurallara) uymasını sağlayan ve belli oranlarda yaptırım gücü bulunan mekanizmadır. Toplumsal kontrol; resmi ve resmi olmayan kontrol diye ikiye ayrılır. Hukuka dayalı yaptırımlar (para veya hapis cezası, hak mahrumiyetleri, toplumsal hizmetlerde çalıştırma) resmi kontroldür ve devlet tarafından yerine getirilir. Dine, ahlaka, geleneğe bağlı yaptırımlar (kınama, dışlanma, ayıplanma vb.) resmi olmayan kontroldür ve toplum tarafından yerine getirilir. Toplumsal kontrol, insanların toplumsal normlardan sapmasını engelleyerek, toplumsal düzenin bütünlüğünü ve sürekliliğini sağlar. 6
8 SOSYOLOJİ 2. ÜNİTE TOPLUMSAL YAPI 7. Toplumsal Sapma (Anomi) Toplumsal sapma; toplumsal kontrolün etkisiz veya yetersiz kalması durumunda toplumsal değerler ve normların dışına çıkılmasıdır. Bireylerin toplumun değerlerini ve normlarını ihlal etmesidir. Toplumsal sapma ikiye ayrılır. a) Olumsuz toplumsal sapma; toplum tarafından onaylanmayan sapmadır. Mesela; rüşvet, hırsızlık, cinayet, yolsuzluk vb. b) Olumlu toplumsal sapma; toplumca idealleştirilen davranışlardır. Mesela; insanlık adına yapılan büyük fedakârlıklar, yoksullar için bir kişinin servetini harcaması vb. III. TOPLUMSAL GRUPLAR Toplumsal grup; belli ortak özelliklere sahip, ortak amaçlar için toplumsal etkileşim ve ilişki içinde bulunan en az iki veya daha fazla kişinin meydana getirdiği göreli bir sürekliliği olan topluluklardır. 1. Toplumsal grupların özellikleri a) En az iki kişiden oluşur. b) Grup üyeleri arasında biz duygusu hâkimdir. c) Her grubun ortak değerleri ve amaçları vardır. d) Her grubun kendine özgü yapısı ve kuralları vardır. e) Grupların yapısı ve fonksiyonları toplumdan topluma ve aynı toplumda zamanla değişir. f) Grup üyeleri arasında statü ve rol dağılımı vardır. g) Grup üyeleri arasında karşılıklı sosyal ilişkiler bulunur. h) Grup üyeleri arasında işbirliği ve iş bölümü vardır. i) Her grup göreli belli bir sürekliliğe sahiptir. j) Her grubun üyelerinin üzerinde belli bir yaptırımı vardır. 2. Toplumsal grupların işlevleri a) Üyelerinin ihtiyaçlarını (biyolojik, psikolojik, barınma, beslenme) ve beklentilerini karşılar. b) Bireye toplumun kültürünü kazandırır ve sosyalleşmesine katkı sağlar. Böylece bireye bir kimlik ve kişilik kazandırır. c) Dayanışma ve bağlılık duygularını geliştirir. d) Bireylere grup bilinci ve biz duygusu kazandırır. e) Bireyde tutum değişikliğine sebep olur. f) Bireyin yaşamına bir amaç ve anlam kazandırır. 3. Toplumsal Grup Çeşitleri a) Nüfus hacmine (üye sayısına) göre: İkiye ayrılır. Büyük gruplar: Üye sayısı çok olan, ilişkilerin resmi (ikincil ilişki) olduğu gruplardır. Mesela; şehir, banka gibi Küçük gruplar: Üye sayısının az olduğu, ilişkilerin samimi (birincil) olduğu gruplardır. Mesela; köy, aile, arkadaşlık, komşuluk gibi 7 b) Süresine göre: Üçe ayrılır. Sürekli gruplar: Millet, aile, köy, kasaba, şehir Geçici gruplar: Mevsimlik işçiler, turistik kafileler, Oyun ve eğlence (konser) grupları Devirli gruplar: Her hafta kurulan pazarlar, uluslararası fuarlar, her hafta halı saha maçı yapanlar c) Kuruluş biçimine göre: İkiye ayrılır. Resmi gruplar: Hukuk kurallarına göre oluşturulmuş gruplardır. İkincil ilişkiler vardır. Mesela; resmi daireler, şirketler, dernekler, okullar Resmi olmayan gruplar: Grup üyeleri tarafından geliştirilen kurallara göre oluşan gruplardır. Birincil ilişkiler vardır. Mesela; aile, arkadaşlık, komşuluk, oyun grupları gibi ç) Katılma biçimine göre: İkiye ayrılır. Bireyin kendi iradesiyle katıldığı gruplar: Arkadaş grupları, dernekler, vakıflar, siyasi partiler Bireyin irade dışı katıldığı gruplar: Bireyin doğal yolla katıldığı gruplardır. Mesela; aile, ırk/millet, akrabalık grupları d) İlişki biçimlerine (türlerine) göre gruplar: İlişki biçimlerine göre grupları sınıflandırmada karşımıza iki isim çıkmaktadır. Bunlar Cooley, Tönnies dir. Cooley e göre gruplar: İlişkinin biçimine göre birincil ve ikincil grup diye ikiye ayırmıştır. Birincil gruplar; birincil ilişkilerden oluşur. Aile, arkadaşlık, komşuluk gibi. İkincil gruplar; ikincil ilişkilerden oluşur. Bankalar, partiler, sendikalar, ordu gibi. Tönnies e göre gruplar: İlişkinin biçimine göre cemaat ve cemiyet diye ikiye ayırmıştır. Cemaat; ırk, etnik yapı ve kültür bakımından farklılaşmamış bireylerden meydana gelen topluluklardır. Cemaat küçük, homojen ve kapalı topluluklardır. Birincil ilişkilerin görüldüğü, ortak iradenin, ortak mülkiyetin, ortak çıkarların, birlik şuuru ve biz duygusunun hâkim olduğu, düzenin ve ilişkilerin yazılı olmayan kurallarla sağlandığı, aile, akrabalık, köy topluluklarını anlatır. Uzmanlaşma ve işbölümü az olduğu için mekanik dayanışma vardır. Cemiyet; ırk, etnik yapı, sosyo ekonomik durum ve kültürel sistemleri açısından farklılaşmış bireylerden meydana gelen topluluklardır. Cemiyet geniş, heterojen ve açık topluluklardır. İkincil ilişkilerin görüldüğü, bireysel çıkarlara dayalı olarak ben duygusunun hâkim olduğu, bireysel irade ve bireysel (özel) mülkiyetin görüldüğü şehir, ticari işletmeler, dernekler gibi toplulukları anlatır. Uzmanlaşma ve işbölümü çok geliştiği için organik dayanışma vardır.
9 SOSYOLOJİ 2. ÜNİTE TOPLUMSAL YAPI Uyarı: Cooley in birincil gruplar dediği gruplar, Tönnies in cemaat dediği gruplar olurken, Cooley in ikincil gruplar dediği gruplar Tönnies de cemiyet adını almıştır. e) Durkheim e göre gruplar: Cemaat ve cemiyet ayrımına uygun olarak mekanik ve organik olmak üzere iki dayanışma tipinden söz etmiştir. Mekanik Dayanışma: Cemaatte, nüfus az olduğundan dolayı işbölümü yaygınlaşmamış ve bu nedenle karşılıklı yardımlaşmaya dayalı bir işbirliği yani mekanik dayanışma vardır. Köylerdeki imece usulü dayanışma buna örnektir. Organik Dayanışma: Cemiyette ise, nüfusun artışıyla birlikte işbölümü yaygınlaşmış ve farklı iş kollarının birbirini tamamlaması şeklinde görülen organik (sözleşmeli) dayanışma ortaya çıkmıştır. Şehirlerdeki iş bölümünün ve uzmanlaşmanın birbirini tamamlaması buna örnektir. 4. Toplumsal Grup Dışındaki Topluluklar a) Kalabalıklar (Yığınlar): Fiziksel yakınlıklarına rağmen, aralarında sosyal ilişkiler, birleştirici ve bütünleştirici bağlar bulunmayan insan topluluklarına denir. Yüzeysel ve geçici (kısa süreli) etkileşim içindedirler. Ortak amaçları yoktur. Genellikle rastgele bir araya gelirler. Statü ve rol dağılımı yoktur. Birbirini tanımayan insanlardan oluşur. Çeşitli biçimde görülürler: pazarda alış-veriş yapanlar, sokakta yürüyenler sıradan kalabalıklara, maç, tiyatro, konser izleyenler izleyici kalabalığa, protesto yürüyüşü yapanlar gösteri kalabalığa (etkin kalabalıklara) örnek verilebilir. b) Kategoriler: Aynı fiziksel mekânı paylaşmayan, fakat ortak bir takım özellikleri olan topluluklardır. Kitleler; duygu, düşünce, zevk vb. bakımından aynı özelliklere sahip insanların oluşturduğu kategorilerdir. Mesela; sigara tiryakileri, arabesk müziği sevenler, hayvan severler, çevreciler gibi. Sosyal Sınıflar; gelir düzeyi, eğitim düzeyi, meslek bakımından benzer yaşam biçimine sahip insanların oluşturduğu kategorilerdir. Mesela; işçiler, futbolcular, sanayiciler, esnaflar, köylüler gibi. Sosyal azınlıklar; bazı haklardan yoksun bırakılmış insanların oluşturduğu kategorilerdir. Mesela; Dinsel azınlıklar, yabancılar, etnik azınlıklar (Batı Trakya daki Türkler), zenciler, göçmenler (Almanya daki Türkler) gibi. 8 IV. TOPLUMSAL TABAKALAŞMA Toplumsal tabakalaşma; bireylerin toplum içinde hak ve ödevleri, yetki ve sorumlulukları göz önüne alınarak hiyerarşik olarak derecelendirilmesidir. Yani insanların yaşam tarzına göre kademeli dizilişi, toplumsal tabakalaşmayı oluşturur. Toplumsal sınıf; bir toplumda benzer yaşam tarzına sahip insanların oluşturduğu bir kategoridir. 1. Toplumsal Tabakalaşma Türleri a) Kapalı sınıf tabakalaşması: Tabakalar arası geçişe hiçbir şekilde izin verilmeyen tabakalaşma türüdür. Bireyler başarı ve yeteneklerine göre değil de, ırk, renk, aile gibi ölçütlere göre belirli tabakalar içinde yer alır. Yani verilmiş statüler geçerlidir ve bunlar süreklidir. Mesela; Hindistan daki kast sistemi ve geçmişte görülen kölelik sistemi. b) Yarı açık sınıf tabakalaşması: En iyi örneği Orta Çağ Avrupa sında görülen zümre sistemidir (Feodalizm). Bu tabakalaşmada, tabakalar arasında geçiş belirli katı kurallara bağlı olarak gerçekleşir. Kişilerin statüsü mensup olduğu aile tarafından belirlenmiştir. Bu statüler doğuştandır fakat sürekli değildir. c) Açık sınıf tabakalaşması: Tabakalar arası geçişin demokratik kurallara göre serbest olduğu tabakalaşma tipidir. Bireyler eğitim düzeyleri ve yetenekleri ölçüsünde tabakalar ve sınıflar arasında geçiş yapabilmektedir. Mesela; yoksul bir aile çocuğunun okuyarak profesör olması gibi. 2. Toplumsal Hareketlilik Coğrafi mekândaki yer değiştirmeler veya sınıflar ve tabakalar arasındaki geçişlere toplumsal hareketlilik denir. İki tür hareketlilik vardır. a) Dikey hareketlilik: Bireylerin gelir düzeylerinde, saygınlıklarında ve yaşam biçimlerinde belirgin ve önemli değişikliklere neden olan alt tabakadan üst tabakaya geçiş veya üst tabakadan alt tabakaya iniş biçimindeki değişmelerdir. Mesela; belediye başkanının Başbakan olması, bir fabrika sahibinin iflas edip işçi olması. b) Yatay hareketlilik: Aynı tabaka içinde sınıflar arasında gerçekleşen değişimlerdir. Bireylerin gelir düzeylerinde, saygınlıklarında ve yaşam biçimlerinde önemli değişiklikler oluşmaz. İki türlüdür. Mesleki hareketlilik: Bireyin mesleğini veya işini değiştirmesi (bir avukatın noterlik yapmaya başlaması, bir manavın bakkal mesleğine geçmesi). Coğrafi hareketlilik: Bir ülkeden başka bir ülkeye veya ülke içinde bir bölgeden başka bir bölgeye yapılan göçler.
10 SOSYOLOJİ 2. ÜNİTE TOPLUMSAL YAPI V. KÜLTÜR VE MEDENİYET İLİŞKİSİ Kültür, bir toplumun yaşamını kolaylılaştıracak olan bilgi birikimi, yaşam biçimi, davranış özeliklerini; medeniyet ise biraz daha cisimleşmiş, somutlaşmış kültür ürünlerini temsil eder. Diğer bir yaklaşımla medeniyet, bir anlamda maddi kültürdür. Kültür ile medeniyet arasında temel bir fark söz konusudur. Kültür, toplumları farklılaştıran bir özellik taşıması bakımından millî bir içeriğe sahiptir. Buna karşılık medeniyet, bütün toplumların katkıda bulunduğu ve sahiplendiği, uluslararası bir değer kazanmış evrensel kültür içeriklerinin bütünüdür. Medeniyet, milletlere ait bazı kültür değerlerinin, birçok millet tarafından benimsenerek ortak duruma gelmiş bütününe verilen addır. Bu ortak, değerlerin kaynağı farklı kültürlerdir. Bu özelliği dolayısıyla kültür millî, medeniyet milletler arasıdır. Mesela; Türkler, Araplar ve İranlılar birbirlerinden farklı kültürlere sahip oldukları halde, genel dünya görüşleri, İslam hukuku, edebiyat, sanat vb. anlayışları bakımından İslam medeniyetini oluştururlar. VI. TOPLUMSAL DEĞİŞME Toplumsal değişme, toplumsal ilişkilerde, sosyal kurumlarda, sosyal tabakalaşma biçimlerinde kısacası sosyal yapılarda meydana gelen farklılaşmadır. Yani bir sosyal yapıdan başka bir sosyal yapıya geçiştir. Mesela; geniş aile yapısından çekirdek aile yapısına geçiş, sosyalist ekonomik sistemden kapitalist ekonomik sisteme geçiş birer toplumsal değişmedir. VII. TOPLUMSAL GELİŞME Toplumsal gelişme, bir toplumda belli ölçütlere göre ileriye doğru bir değişmeyi (sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vb. alanlarda) ifade eder. Toplumsal gelişme, toplumsal yapıyı oluşturan birçok öğenin ileriye doğru değişip bir araya gelmesiyle oluşur. Mesela; milli gelirin artması ve dengeli dağılımı. A. Toplumsal Gelişmenin Unsurları 1. Ekonomik Büyüme: Ekonomik büyüme, bir ülkenin zenginliğinin zaman içerisinde artmasıdır. Bir ülkede mal ve hizmet üretiminin artması, bireylerin temel ihtiyaçlarının karşılanması, sermaye birikiminin artması, yaşam kalitesinin yükselmesi, kişi başına düşen milli gelirin artması gibi unsurlar ekonomik büyümenin göstergeleridir. 2. Orta Tabakanın Genişlemesi: Orta tabakanın sayıca fazla olması ve bunların refah düzeyinin yüksek olması toplumda genel olarak dengeyi sağladığından toplumdaki çatışmaları, gerilimleri azaltan önemli bir etken olacaktır. Gelişmiş ülkelerde orta taba geniştir. 3. Hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan haklarındaki gelişmeler: Toplumsal gelişmenin gerçekleşmesi için toplumun yönetim biçiminin demokratik olması, hukukun üstünlüğü ilkesinin benimsenmesi ve insan haklarına dayanması gerekir. VIII. TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞME Toplumsal bütünleşme, toplumu meydana getiren farklı maddî ve manevi unsurların uyumlu ve dinamik bir bütün oluşturacak şekilde birbirini tamamlamasıdır. Toplumsal bütünleşme, özellikle toplumsal gelişme (orta tabakanın geniş olması ve ekonomik büyüme unsurları) ile mümkündür. Toplumsal bütünleşme iki şekilde gerçekleşir: 1. Fonksiyonel (işlevsel) bütünleşme: Toplumdaki meslek gruplarının işlevsel yönden birbirini tamamlaması demektir. İşbölümü halinde bakkalların, fırıncıların, muhasebecilerin, eğitimcilerin vb. gerçekleştirdiği bütünleşmedir. 2. Mana etrafında bütünleşme: Toplumda ortak amaçlar ile manevi değerler etrafındaki bütünleşmedir. Asıl bütünleşme milli ve manevi değerler etrafında uzlaşarak gerçekleşir. Mesela; vatan, dil birliği. IX. TOPLUMSAL ÇÖZÜLME Toplumsal çözülme, bir toplumda maddi ve manevi kültür öğelerinin işleyen bir bütün oluşturacak şekilde birbirlerini tamamlayamamasıdır yani toplumsal bütünleşmenin sağlanamamasıdır. Toplumsal çözülme, maddi ve manevi kültürler arasında bir dengesizlik durumudur. Toplumsal yapıyı oluşturan bazı öğelerin işlevlerini yitirmesi toplumsal çözülmeye neden olur. Kültürel gecikme oranındaki artış, toplumsal normlardan sapmalar toplumsal çözülmeyi hızlandırır. Toplumsal Çözülmenin Nedenleri a) Tabakalar arasında büyük farklılaşma b) Temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması c) Demokratik kurumlaşma yetersizliği d) Milli birlik bilincinin zayıflaması e) Örgütlenme (kurum, kuruluş gibi) yetersizliği 9
11 SOSYOLOJİ 4. ÜNİTE BİREY VE TOPLUM 1. BİREY VE TOPLUM İLİŞKİSİ Leledakis e göre toplum, bireysel bilincin gelişimi için bir ön koşuludur. Ancak bireysel bilinç hiçbir zaman toplumsala indirgenemez. Leledakis e göre Bireysel düşünceler, kavramlar, fikirler, ancak toplumsal düşünce, dil ve bilgi akımına geri dönüp beslendiklerinde anlam kazanır. Bireysel eyleme gelince, o hemen her zaman toplumsal bir çevre içinde yürütülür. Öyleyse, bireyin davranışı, toplumsal çevreyi destekler ve yeniden üretir. Bireyle toplum arasında diyalektik ilişki vardır. Bu yüzden biri olmadan diğeri olamaz. Ayrıca birbirine karşı çalışır. Birey-toplum ilişkisi konusunda iki farklı görüş vardır: İlk görüş, bireyciliğin farklı türevleri toplumsalı bireyler tarafından üretilmiş bir şey olarak görür, diğer görüş olan holistik yaklaşım toplumsalın kendine özgü ve indirgenemez kendilik olduğunu iddia ettiler. Bu iki görüş tam olarak şu şekilde ifade edilir: Toplumsal bütüne değer veren ve insan bireyini ihmal eden ya da bağımlı kılan holizm ile bağımsız ve özerk ve esas itibariyle toplumsal olmayan ahlaki varlık olarak bireye değer veren, böylece toplumsal gerçekliği ihmal eden ya da bağımlı kılan bireycilik. Gerçekte insanlar, kendilerinin öznesi oldukları sürece bireyleşirler, o oranda da özgürleşirler. Fakat birey toplumsal yapının nesnesidir de. Hatta bazen bir insanın nasıl olacağı veya kendini nasıl hissedeceğini adeta içinde yaşadığı toplum belirlemektedir. Birey-toplum çelişkisi modernleşme süreciyle hız kazandı ve 20. yüzyılın temel tartışma konusu oldu. Genel olarak modernleşme kuramlarına göre, sanayileşme ve teknoloji ilerleme insanı daha özgür kılmaktadır. Durkheim e göre ilk ve temel gerçek toplumsal olgudur; bireycilik ancak bu olgu ile açıklanabilir. Yani öncelikli ve belirleyici olan birey değil toplumdur. Kaldı ki bireyin ortaya çıkışı gecikmiş bir olaydır. O da şöyle: Durkheim toplumsal iş bölümü adlı çalışmasında bireyselliğin ortay çıkmasında iş bölümünün etkili olduğunu belirtir. Durkheim e göre iş bölümüyle birlikte bireyciliğin artması birbirine bağlı iki konudur. Ona göre iki bilinç düzeyinden biri grubumuzun tümü ile paylaştığımız bilinçtir ki neticede toplum bizim içimizde yaşar ve eylemde bulunur. Bu bize ait değildir. Diğeri ise bizi başkalarından farklı kılan bireysel bilincimizdir. Benzerlikten doğan mekanik dayanışma ve ortak bilinç, bireysel bilinçle bütün noktalarda çakıştığından en yüksek noktaya çıkar ve bu noktada artık bireysel bilinç yok olur. Oysa ortak bilinç, ilerlemiş toplumların sadece çok sınırlanmış bir parçasıdır. İş bölümü geliştikçe ise ortak bilinç daha zayıf bir hale gelir ve bireysel bilinç belirginleşir. 10 Weber ise tam tersine bireyler arası ilişkiden yola çıkarak bütün bir toplumu yeniden kurmayı denemiştir. Weber de bireysel eylemin dışında gelişen toplumsal yapıların varlığını kabul ediyordu; fakat Durkheim den farklı olarak bireylerin toplumsal etkinliklerinin bir sonucu olarak görüyordu. Kısacası Weber in modeline göre birey toplumu belirlerken Durkheim in modeline göre ise toplum bireyi belirler. Gerçekte sosyal yapı iki yönlü doğal nitelikli etkilerin arasında meydana gelmektedir. Bunlardan birincisi ve esas nitelikli olan birey ve onun organizması diğeri ise doğal çevredir. Doğal çevrede yer alan sosyal hayat alanı üstünde yükselen sosyal yapı, bireylerini sımsıkı bir arada tutmakla onların varlıklarının devamını sağlar. 2. TOPLUMSAL ÖĞE OLARAK BİREY Bireyin gücü toplumu meydana getiren temel unsur olmasından kaynaklanır. Birey, sadece toplumda üretilenden pay alan bir varlık değil, toplumsal üretime katkı yapan bir güçtür. Toplumda üretilen her güzellikte payı olan biridir. Birey, toplumun yapı taşıdır. Toplum bireyden meydana gelmektedir. Tek tek bireyler ne kadar sağlam ve sağlıklı ise, toplum da o kadar sağlam ve sağlıklıdır. Bu gün gelişmiş ülkeler denilen Batı Avrupa ülkeleri bu gerçeği gördükleri ve toplum ve devlet yapılarını buna uydurdukları için gelişmiş ülkeler haline gelmişlerdir. 3. TOPLUMSAL GÜCE KARŞI BİREY Toplumun bireyler tarafından sağlanan, fakat bireylerden çok daha kuvvetli olan bir gücü (kolektif gücü) vardır. Toplumun gücü olan bu kolektif güç, bazen somut bir değer kazanarak bireyi baskı altına alır. Toplum öyle kurallar oluşturmuştur ki, bireyin bunlara karşı çıkması mümkün olmaz. Bu kurallar objektif ve akli ölçüler içinde de olmayabilir. Böyle durumlarda bireyin sığınacak bir güce ihtiyacı vardır. Demokrasilerde bu güç Hukuk tur. Demokrasi öncesi idarelerde ve toplumlarda birey böyle zamanlarda yalnız kalmaya mahkûmdu. Birey kendisini her zaman toplumsal gücün etkisinde hisseder. Bireyi etkileyen toplumsal güç, bazen bireyin aile çevresi, bazen köyü, bazen yaşadığı mahalle veya şehirdir. Fakat asıl etkili güç, bireyin bulunduğu toplumun değer yargılarıdır. Toplumsal güç, bazı zamanlarda o kadar etkili ve baskıcı boyutlara ulaşmıştır ki, bireyin fikir ve düşünce özgürlüğünü tehdit edecek seviyeye çıkmıştır. Bilhassa totaliter toplum ve devlet yapılarında birey bir taraftan devletin bir taraftan da toplumun kuralları arasında sıkışıp kalabilir.
12 SOSYOLOJİ 5. ÜNİTE TOPLUMSAL KURUMLAR I. TOPLUMSAL KURUMUN TANIMI Toplumsal kurum; Bir toplumda örgütlenmiş, göreli bir bütün oluşturan düşünceler, davranışlar, değerler ve normlardır. Toplumsal kurumlar, insanların ortak ve temel ihtiyaçlarını (beslenme, barınma, korunma gibi) gidermesine yönelik ortaya koyduğu toplumsal ilişki ve rollerin kurumsallaşması sonucu oluşmuştur. Temel toplumsal kurumlar şunlardır; Aile, eğitim, din, ekonomi, siyaset ve boş zamanları değerlendirme II. TOPLUMSAL KURUMLARIN İŞLEVLERİ 1-) Toplumsal ilişkilerin belli kurallara ve kalıplara göre yapılmasını gerçekleştirerek olumlu işlev üstlenir. 2-) Değişme ve gelişmeyi engelleme eğilimi ile de olumsuz işlev üstlenir. 3-) Her toplumsal grubun toplumsal ihtiyaçlara bağlı olarak getirdiği zorunlu temel işlevlerinin yanında açık olmayan örtülü (gizli) amaç ve işlevleri de vardır. Mesela; aile kurumunun temel amacı neslin devamını sağlamak iken, örtülü amacı bireyin meslek seçimi veya zengin olmayı sağlamak olabilir. III. TOPLUMSAL KURUM ÇEŞİTLERİ A. AİLE KURUMU Aile: Evlilik, kan bağı ve duygusal bağlarla birbirine bağlı bireylerden oluşan ve aralarında birincil ilişkilerin görüldüğü en küçük toplumsal kurumdur. 1. Ailenin Özellikleri a) Her toplumda bulunduğundan evrenseldir. b) Ailenin yapısı ve işlevleri zamanla ve toplumdan topluma değişir. c) Aile toplumsal yapıda çekirdek özelliği taşır. d) Birincil ilişkiler görülür ve birincil gruptur. e) Üyeleri arasında statü ve rol dağılımı vardır. Bu statü ve rollerle belirli sorumluluklar yükler. f) Üyeleri arasında kan ve duygusal bağ vardır. g) Birey, ilk aile kurumunda sosyalleşir ve toplumsal kimlik kazanmaya başlar. h) Toplumdaki değer ve normlara göre şekillenir. i) Ailenin ekonomik, biyolojik, psikolojik, sosyal işlevleri vardır. 2. Ailenin İşlevleri a) Biyolojik: Üyelerinin temel nitelikteki güdülerinin (cinsel) doyurulmasını sağlar ve neslin devamını gerçekleştirir. b) Psikolojik: Aile, duygusal bağlarla bağlı üyelerden oluştuğundan, üyelerinin duygusal ihtiyaçlarını sağlar. Çocukların sevgi ve şefkatle himaye edilmesi bu işlevini örneklendirmektedir. 11 c) Eğitim ve sosyalleştirme: Aile, toplumun değerlerini, normlarını, gelenek ve göreneklerini çocuğa aktararak sosyalleşmesini sağlar. Çocuklar ilk bilgi ve eğitimlerini aileden alırlar. ç) Kimlik ve Kişilik Kazandırma: Aile bireylere kimlik ve kişilik kazandırır. d) Ekonomik: Aile üreten, ürettiğini tüketen gruptur. Üyelerin beslenme, barınma, korunma, ihtiyaçlarını karşılaması ailenin ekonomik işlevini ortaya koyar. 3. Aile Modelleri (Türleri) a) Egemenliğin verilişine göre (Kararların Alınış Biçimine Göre, Otoriteye Göre) - Maderşahi (Anaerkil) aile: Kadının egemen olduğu aile türüdür. Din ve gelenekler egemendir. Eskimolarda, Afrika da, Kanada yerlilerinde görülür. - Pederşahi (Ataerkil) aile: Erkeğin egemen olduğu aile türüdür. Erkek istediği kadar kadınla evlenebilir. Din ve gelenekler egemendir. - Modern (Eşitlikçi - demokratik) aile: Egemenliğin kadın ve erkek arasında paylaşıldığı, kararların ortak alındığı ailedir. Sanayileşmenin ortaya çıkmasıyla beraber özellikle kadınlar ekonomi hayatında yer edinmesiyle beraber bu aile türü çıkmış ve sonrasında yaygınlaşmıştır. - Çocukerkil aile: Günümüzde kent merkezlerinde, ataerkil aileden çocukerkil aile yapısına doğru bir geçiş olmaktadır. Artık ebeveynler, yaşayacakları semtleri, yaşam biçimlerini, tercihlerini çocuklarına göre belirlemektedir. b) Üye sayısına göre (Niceliklerine Göre) - Geleneksel geniş aile: Birden fazla kuşağın bir arada oturduğu ailedir. Sanayi öncesi toplumlarda ve geleneksel toplumlarda yaygın olarak görülür. Kararları ailenin en yaşlı erkek üyesi alır. Aile daha çok üretici yapıdadır. Bireysel mülkiyet yoktur, ailenin bütün malı ortaktır. Gelenek ve görenekler etkilidir. Akrabalık bağları kuvvetlidir. Çok eşli, patrilokal ve endogami evlilik özelliği taşır. - Çekirdek aile: Anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşur. Sanayileşmesini tamamlamış toplumlarda ve modern toplumlarda yaygın olarak görülür. Otorite eşler arasında paylaşılmıştır. Aile daha çok tüketici yapıdadır. Bireysel mülkiyet vardır. Görevlerinin bir kısmını diğer kurumlara devretmiştir. Akrabalık bağları zayıflamıştır. Bunun yerine ailedeki bireyler arasında duygusal bağlar kuvvetlenmiştir. Gelenek ve göreneklerin baskısı azdır. Tek eşli, neolokal ve egzogami evlilik özelliği taşır.
13 SOSYOLOJİ 5. ÜNİTE TOPLUMSAL KURUMLAR - Yeni geniş aile: Boşanmış farklı eşlerin boşanmış diğer eşlerle evlenerek bir önceki evliliklerinden gelen çocuklarını da getirerek oluşturduğu ailedir. Günümüzde Amerika da ve İngiltere de görülür. - Eksik (Tek ebeveynli) aile: Anne veya baba ebeveynlerinden sadece biri ile çocukların oluşturduğu ailedir. Bu aile son yıllarda boşanma oranlarının artışı, çocuk sonrası terk etme veya terk edilme ile ortaya çıkmaktadır. 4. Evlilik ve Evlilik Türleri Evlilik: Kadın ve erkek arasında yapılan, toplumca benimsenmiş değerler ve normlar çerçevesinde onaylanmış bir sözleşmedir. a) Eş sayısına göre evlilik türleri - Monogami: Tek eşle evliliktir. - Poligami: Çok eşle evliliktir. İki türlüdür. Polijini (Çok karılılık): Bir erkeğin birden fazla kadınla evliliğidir. Mesela; Hindistan da çok görülür. Poliandri (Çok kocalılık): Bir kadının birden fazla erkekle evliliğidir. Mesela; Afrika da Tuda kabilesinde görülür. b) Yerleşme çevresine göre evlilik türleri - Matrilokal (İçgüveysilik): Erkeğin, kadının aile çevresine katıldığı evlilik türlüdür. - Patrilokal: Kadının, erkeğin aile çevresine katıldığı evlilik türüdür. - Neolokal: Eşlerin bağımsız olarak ayrı yerleşme çevresine katıldığı evlilik türüdür. - Bilokal (iki yerlilik): Hem kadının hem erkeğin ailesinin yanında evliliği sürdürmesidir. c) Eşin seçildiği gruba göre evlilik türleri - Endogami: Grup içinden evlenmedir. Yani aynı kast, boy, klan, akraba içinden evlenmedir. Sororat ve Levirat endogami evlilik türüne girer. - Egzogami: Grup dışından evlenmedir. Evlenenler arasında akrabalık bağı yoktur. Günümüz toplumlarında yaygın olan evlilik türüdür. ç) Dul Kalan Eşin Evliliğine Göre - Levirat: Kocası ölen kadının, kocasının erkek kardeşiyle evlenmesidir. Bu yolla mallar aile içinde kalır, gelinin dışarıya çıkması önlenir, çocuklar korunur ve erkeğin başlık parasından kurtulması sağlanır. - Sororat: Karısı ölen erkeğin, karısının kız kardeşiyle (baldızla) evlenmesidir. Bu yolla ölen eşinin çocukları, mallar aile içinde kalması sağlanır. B. EĞİTİM KURUMU Genel olarak eğitim, mevcut bilgi bilgilerin, becerilerin ve değerlerin yeni nesillere aktarılmasıdır. Eğitim, örgün ve yaygın olmak üzere iki çeşittir. Örgün eğitim zamanlı, planlı, programlıdır. Okullar örgün eğitimin verildiği yerlerdir. Yaygın eğitim toplumun her alanındaki yetiştirme, hazırlama süreçleridir. Konferanslar, gazeteler, radyolar, televizyonlar vb. bu amaçla değerlendirilmektedir. 1. Eğitimin Temel İşlevleri a) Siyasal İşlevleri: İyi insan ve vatandaş niteliklerini belirlemek, iyi insan ve vatandaş yetiştirmek, lider yetiştirmek, bilinçli seçmen yetiştirmek b) Toplumsal işlevleri: Kültürleme ve sosyalleşme süreciyle bireye toplumun değerleri aktarmak, toplumun kültürel mirasının birikimini ve sürekliliğini sağlamak, toplumsal sorunları çözmek c) Bireysel işlevleri: Kendini gerçekleştirme d) Ekonomik işlevleri: Bireyin kendine uygun meslek seçmesi, iyi ve bilinçli üretici ve tüketici yetiştirmek, nitelikli insan gücü yetiştirmek e) Gizli işlevleri: Eş seçimi, tanıdık (arkadaş, dost, komşu vb.) sağlama, çocuk bakıcılığı 2.Eğitimde Fırsat Eşitliği Eğitimde fırsat eşitliği, toplumun tüm bireylerinin ayrım yapılmaksızın, yeteneklerini ve zekâlarını en uygun biçimde geliştirmede ve en üst düzeye çıkarmada eğitim hizmetlerinden eşit ölçüde yararlanma olanaklarına sahip olmaları demektir. Günümüz eğitim-öğretim kurumları öğrencilerin sahip oldukları kişisel ilgileri, yetenekleri ve potansiyelleri açığa çıkarabildiği ve mümkün olan en yüksek düzeyde geliştirebildiği ölçüde eğitimde fırsat eşitliği sunuyor olacaktır. Yoksul öğrencilere eğitim imkânı sunmak eğitimde fırsat eşitliği tanıma adına gerekli bir koşuldur ama asla yeterli koşul değildir. Nitekim en geniş manasıyla eğitimin amacı, öğrencilerdeki farklı ilgileri, ihtiyaçları ve yetenekleri ortaya çıkarmak ve bu yetenekleri öğretim sürecinin her aşamasında kullanmaktır. Eğitimde fırsat eşitliğinin gerçekleştirilebilmesi için, insanların hukuk önünde eşit eğitim alma hakkına sahip olmaları yetmez. Bu hakkı kullanabilme olanaklarına da sahip olmaları gerekir. 12
14 SOSYOLOJİ 5. ÜNİTE TOPLUMSAL KURUMLAR 3. Eğitim ve Sosyalleşme İlişkisi Kültürün kuşaktan kuşağa aktarılması işi eğitim sayesinde gerçekleşir. Her toplumda eğitim, o toplumun temel özelliklerine bağlıdır. Bir toplum kendi sürekliliğini sağlamak için insanlarını o topluma uyumlu birer bireyler olarak yetiştirmek zorundadır. Bu da ancak insanların eğitilmesiyle mümkündür. 4. Sosyal Bir Kurum Olarak Okulun Görevleri Okul sisteminin en başta gelen görevlerinden birisi, içinde yer aldığı toplumun yenileşmesini ve devamlılığını sağlamaktır. Sanayi toplumunda, okuldaki sosyalleşme birçok yönlerden okul dışındaki kişileri de ilgilendirmektedir. Okul, kendi dışındaki büyük ana toplumu en az üç yönden yenileştirmek ve hayatını sürdürmek zorundadır: 1. Okulda, bilgi ve becerilerin karakterize edildiği kültürel sistemin yenileştirilmesi ve sürdürülmesi kurumlaştırılır. Toplumda egemen olan dil, yazı ve bazı meslekler okul aracılığıyla kazandırılır. Bilgi ve beceriler okulda sistemli, düzenli ve bazı özel düzenlemeler içinde verilir. 2. Okullar, içinde bulundukları toplumların sosyal yapılarını yenileştirerek devam ettirirler. Sosyal yapı, bir toplumdaki sosyal statülerin dağılımıdır ve bu da genellikle meslekî hayat içinde kendisini göstermektedir. Okullar, hem sosyal statülerin nesilden nesile aktarılmasını sağlarlar hem de bu statülerde çalışacak adamları yetiştirir ve yerleştirirler. 3. Okullar, toplumsal bütünleşmenin ve kaynaşmanın bir aracıdırlar. Öğrencilere toplumsal kurallar, değerler ve sosyal roller sistemli olarak burada öğretilir. C. DİN KURUMU Sosyoloji dinsel inançları ve normları bir olgu olarak incelemeye çalışır. Sosyoloji bu dinsel inançların ve normların doğruluğuyla ve yanlışlığıyla ilgilenmez. Sosyoloji dini bir kurum olarak ele alır ve öteki kurumlarla olan ilişkilerini araştırır. Sosyoloji din konusunu sosyal bütünleşme, sosyal çatışma ve sosyal değişmeye etkisi açısından ele almaya çalışır. Sosyolojinin bütünleştirici işlevi en açık şekilde dini ibadet ve ayinlerde görülmektedir. Toplumca ortaklaşa yapılan ibadet, ayin ve törenler grup ruhunu geliştirerek bireyler arasındaki toplumsal kaynaşmayı sağlar. Dinin toplumsal hayata en önemli etkilerinden biri de toplumsal kontrole yaptığı katkıdır. Din yoluyla vicdan duygusu gelişen insan diğer insanlara ve toplumsal kurallara daha duyarlı olur Dini İnanç Çeşitleri Totemizm: En ilkel dini inanç şeklidir. Totem inancı, kutsal sayılan bir hayvan (kurt, inek), bitki veya cansız (deniz, dağ) bir nesneye inanma ve tapınmadır. Fetişizm: İnsanların içinde büyüsel güç olduğuna inandığı nesnelere sahip olmak istemesi veya onlarla ilişkide bulunarak uğur getireceğine inanması ve tehlikelerden koruduğuna inanmasıdır. Animizm: Ruha tapma anlamına gelir. Doğadaki tüm varlıkların bir ruha sahip ve canlı olduğuna inanmadır. Animizm de ruhun insanların etrafında gezdiğine ve onlara müdahale ettiğine inanılır. Mesela; Kırgızlar için elma ağacı kadınlara doğurganlık verme gücüne sahiptir. Natürizm: Doğa güçlerine tapınma inancıdır. Mesela; Eski Mısır medeniyetinde Güneşe (Ra) tapınılırdı. Politeizm: Çok Tanrıcılıktır. Mesela; Eski yunan sitelerinde Zeus, Hera, Poseidon, Hades vb. gibi birçok tanrıya tapınılırdı. Monoteizm: Tek Tanrıcılıktır. Mesela; Müslümanlık, Hıristiyanlık, Musevilik gibi. Evreni yaratan ve yöneten Tanrı nın varlığını savunmak teizm (tanrıcılık), Tanrı nın varlığını kabul etmeyen görüşe ise ateizm denir. 2. Din ve Laiklik Genel anlamında laiklik, akli düşünce ile dini düşüncenin ayrılmasıdır. Siyasi manada laiklik, Siyasî bir kuruluş olan devleti, din kurallarına dayandırmayan ve kişilerin dinsel inanç ve tapınma özgürlüklerini inanç ve din farkı gözetmeksizin güvence altına alan bir sistemdir. Laikliğin din hürriyeti ve din-devlet işlerinin ayrılığı olarak iki cephesi vardır. Bir devletin laik olabilmesi için, o devlette din hürriyetinin tanınmış olması ve güvence altına alınmış olması gerekmektedir. Din hürriyeti de inanç ve ibadet hürriyeti adlı iki ilkeye dayanır. İnanç hürriyeti, kişinin istediği dini seçebileceği anlamına gelir. İbadet hürriyet, bireyin inandığı dinin gereklerini (ayin) serbestçe yerine getirebilmesi demektir. Laikliğin ikinci cephesi din ve devlet işlerinin ayrılığıdır. Bir devlette, din ve devlet işlerinin ayrıldığını söyleyebilmek için; devletin resmi bir dininin olmaması, devletin bütün dinler karşısında tarafsız olması, devletin bütün din mensuplarına eşit davranması, din kurumları ile devlet kurumlarının birbirinden ayrı olması ve hukuk kurallarının din kurallarına uyma zorunluluğunun olmamasıdır. Laik devlette din, kişilerin vicdanlarına bırakılır.
15 SOSYAL BİLGİLER ÖĞRETMENLİĞİ ALAN SOSYAL PSİKOLOJİ Konu Anlatımı Not: İlgili bu konu anlatımı özettir. 1 [ M U R A T C İ V E L E K ] [ İ l e t i ş i m : c i v e l e k. m u r a g m a i l. c o m & h t t p : / / w w w. r e h b e r l i k. b i z. t r ]
16 SOSYAL PSİKOLOJİ 1. ÜNİTE PSİKOLOJİYE GİRİŞ 1. ÜNİTE - PSİKOLOJİYE GİRİŞ 1.1. PSİKOLOJİNİN TANIMI VE KONUSU Wilhelm Wundt`un 1879 da psikoloji laboratuvarını kurmasıyla psikoloji bilim haline gelmiştir. Psikoloji, insan ve hayvan davranışlarını, zihinsel süreçlerini ve bunların altında yatan temel nedenleri bilimsel metotlarla inceleyen bir bilim dalıdır. Psikolojinin konusu: Organizmanın (insan ve hayvan) deney ve gözlem yoluyla gözlenebilen ve ölçülebilen davranışlarıdır PSİKOLOJİNİN ALANLARI (ALT DALLARI) 1. Deneysel Psikoloji: Deney metodunu kullanarak davranışın temel ilkelerini araştırır. Olayları ve olguları neden-sonuç ilişkisi içerisinde değerlendirir. Araştırma konularının başında bilişsel süreçler (algı, öğrenme, bellek) yer alır. Ayrıca hayvan davranışları da incelenmektedir. 2. Bilişin Bedenle İlişkisini İnceleyen Alt Dallar: Bu alt dallar psikolojik süreçlerle bedensel yapı ve süreçlerin ilişkisini belirlemeye çalışır. Psikolojik süreçlerde etkin olan beden bölümü ise beyindir. Psikofizyoloji alt dalı, bilişsel süreçler veya duygular ile beyin yapı ve süreçleri arasındaki ilişkiyi araştırır. Ayrıca bu ilişkiyi inceleyen fizyolojik psikoloji alt dalı da vardır. Psikofizyoloji psikolojik süreçlerin beyne etkisini araştırırken, fizyolojik psikoloji tam tersine, beyinsel ve biyolojik süreçlerin (iç salgı bezleri, hormonlar, sinir sistemi) psikolojik süreçlere etkisini araştırır. Biyopsikoloji biliş/beyin ilişkisini incelerken davranışları daha çok evrimsel boyutta ele alır. Nöropsikoloji Merkezi sinir sistemindeki hasar ve bozuklukların bilişsel süreçlere, duygulara etkisini ve bunların teşhis ve tedavisiyle ilgilenir. 3. Gelişim Psikolojisi: İnsanın doğum öncesinden ölüme kadar uzanan yaşam sürecinde yaşa bağlı düşünce ve davranış değişikliklerini inceleyen daldır. İnsan hayatını çeşitli dönemlere (doğum öncesi, bebeklik, çocukluk, ergenlik, orta yaş ve yaşlılık) ayırarak her dönemin kendine özgü fiziksel, bilişsel, sosyal vb. özelliklerini ortaya koymaya çalışır. 4. Kişilik Psikolojisi: Genel olarak insan kişiliğini araştıran alt daldır. Kişiliğin ne olduğunu, nasıl ortaya çıktığını, gelişimini, kişilik yapısını etkileyen faktörlerin neler olduğunu, kısacası bireylerarası farklılıkları inceler Psikometrik Psikolojisi: Psikolojik bilginin elde edilmesi ve uygulanması sırasında kullanılacak ölçme ve değerlendirme araçlarının, yöntem ve tekniklerin geliştirilmesiyle ilgilenen daldır. 6. Çevresel Psikoloji: İnsan ve fiziksel çevresi arasındaki karşılıklı etkileşimleri inceleyen bir daldır. Bu karşılıklı etkinliklerde birey çevresini değiştirirken, aynı zamanda insanın davranış ve deneyimleri de çevre tarafından değiştirilir, dönüştürülür. Araştırma konularının başında stres yaratıcı öğelerin (gürültü, hava kirliliği, kalabalık, mahremiyet, sıcak ve soğuk) ve çevre özelliklerinin (kat düzenleri, binaların büyüklüğü ve yerleşimi, doğaya yakınlık) etkileri gelir. 7. Klinik Psikolojisi: Davranış bozukluklarının teşhisi ve tedavisiyle uğraşır. Amacı, insanın her türlü ruhsal sorunlarının çözümüne yardımcı olmak ve bireyin çevresiyle uyum içinde yaşamasını sağlamaktır. Zihinsel, davranışsal ve duygusal bozukluğu olan bireyleri değerlendirip, tedavi etmek üzere kurulan bir alt alandır. Gelişimsel sorunlar, şiddetli kaygı, depresyon, fobi, şizofreni, paranoya gibi sorunlarla ilgilenir. 8. Endüstri Psikolojisi (Örgütsel Psikoloji): İş ve çalışma hayatına psikoloji biliminin uygulandığı alt daldır. İş yerinde kişiler arası ilişkileri (işçiişveren, işçi-işçi ilişkileri), personel seçimi, personel eğitimi, iş analizi, liderlik, işveren değerlendirmesi, iş doyumu, işçi morali ve iş verimini artırma gibi konularla ilgilenir. Endüstri psikolojisinin bir yan dalı mühendislik psikolojisidir. Bireylerle makinalar arasında ilişkiyi en iyi hale getirmeye, bireyin hatasını en aza indirgeyen makinalar tasarımlamaya çalışır. Diğer bir yan dalı olan tüketici psikolojisinde ise bireylerin alışveriş alışkanlıkları, reklam, tanıtım ve halkla ilişkiler gibi konular üzerinde durur. 9. Eğitim Psikolojisi: Psikolojide elde edilen bulguların eğitim-öğretim hayatında uygulanmasını konu edinen alt daldır. Amacı öğretim tekniklerini geliştirmek ve bireylerin daha etkili bir biçimde öğrenmesini sağlamaktır. Bunun için bireylerin nasıl öğrendiğini ve etkili öğrenmenin nasıl gerçekleştirileceği üzerinde durur. Eğitim için gerekli araç, gereç ve yöntemleri geliştirir, becerileri değerlendirir, eğitim programlarının düzenlenmesine ve okulun fiziksel koşullarının düzenlenmesine yardımcı olur ve böylece daha uygun ortamlarda eğitimöğretim faaliyetlerinin yapılmasını sağlar.
17 SOSYAL PSİKOLOJİ 1. ÜNİTE PSİKOLOJİYE GİRİŞ 10. Rehberlik (Danışmanlık) Psikolojisi: Çeşitli test ve görüşme teknikleriyle bireyin kendisini tanımasına yardımcı olma ve yol gösterme, eğitim-öğretim kurumlarındaki öğrencilerin eğitimsel ve duygusal sorunlarını (hafif ve basit düzeydeki kişisel sorunlarını) çözmesinde öğrenciye yol gösterme ve öğrencinin kendi kararlarını kendisinin almasına yardımcı olma, sınıf yönetimi konusunda öğretmenlere eğitim verme, ailelere ve okul çalışanlarına da psikolojik ve eğitsel konularda danışmanlık yapma gibi konularla ilgilenen alt daldır. 11. Sağlık Psikolojisi: Hastalıkları önleme, sağlığı koruma, tedavi öncesi ve sonrası psikolojik durum gibi konuları inceler. Sağlığı ve hastalığı etkileyen biyolojik, psikolojik ve sosyal etmenlerle ilgilenirler. İnsanların hastalıkla nasıl baş edebildikleri, neden bazı insanların tıbbi önerileri izlemedikleri, kötü alışkanlıkların nasıl değiştirebileceği gibi konularla ilgilenirler. Mesela; sigara bırakma, stresi kontrol altına alma gibi konularda programlar ve sağlık kampanyaları düzenlerler ve duygusal ve fiziksel sağlığı iyileştirici stratejiler geliştirirler. Ayrıca hasta-hekim ilişkisi ve sağlık personelinin sorunları da ilgi alanlarındandır. 12. Adli Psikoloji: Psikolojik bilgi ve tekniklerin yasal alanda uygulanmasıyla oluşan psikolojinin alt dalıdır. Sorgulama yöntemleri, suç tespiti, suç ve suçlu psikolojisi, tanıklığın değerlendirilmesi, ıslah merkezlerinde tedavi, evlatlık edinme, çocuk suçlular, uyuşturucu kullanımı, gruplar arası çatışma gibi konularla ilgilenir. 13. Trafik Psikolojisi: Psikoloji ilkelerinin trafik ve yol güvenliği alanına uygulanmasıdır. Sürücü yeteneklerinin psikoteknik değerlendirilmesi, sürücülük tarzları, trafikte risk alma davranışı, sürücü eğitimi ve rehabilitasyonu, trafik güvenliği için bilinçlendirme, trafikle ilgili davranış tutum, yetenek ve becerileri ölçme araçları geliştirme gibi konularla ilgilenir. 14. Spor Psikolojisi: Psikolojik ilkelerin spor ortamına uygulanmasını içeren alt daldır. Spor psikologları, uygulamacı olarak takımın performansını artırmaya ve takım içinde olumlu hava yaratmaya çalışırlar. Spor psikologları araştırmacı olarak sporda davranış ve performansı etkileyen faktörleri araştırırlar. Ayrıca sporcuların bilişsel özelliklerinin, yaptıkları spor dalına uygun olarak geliştirilmesi, sporun topluma etkisi, kültür ve sporun birbirine etkisi de diğer ilgilendiği konulardır Sosyal Psikoloji: Bireyin toplum içindeki davranışlarını inceler. Bireyin topluma, toplumun bireye olan etkilerini araştırır. Sosyal etki altında bireyin davranışlarındaki şekillenmeyi inceler. Tutumlar, önyargılar, itaat etme, sosyal normlar, kamuoyu, propaganda, liderlik, moda ve reklâm gibi bireyler ve gruplar arasındaki etkileşim konularıyla ilgilenir. 2. ÜNİTE SOSYAL PSİKOLOJİYE GİRİŞ 2.1. SOSYAL PSİKOLOJİNİN TANIMLARI Sosyal psikoloji, sosyal ve kültürel ortamdaki birey davranışının özelliklerinin ve nedenlerinin bilimsel bir biçimde incelenmesidir (Çiğdem Kağıtçıbaşı). Goldon Allport un yaptığı tanım yaygın kabul görür: Sosyal psikoloji, bireylerin davranış, duygu ve düşüncelerinin başkalarının gerçek, hayal edilen veya ima edilen varlığından nasıl etkilendiğinin bilimsel yollarla araştırılmasıdır SOSYAL PSİKOLOJİNİN KONUSU VE AMACI Sosyal psikolojinin başlıca konuları: gruba uyma davranışı, ikna, güç, sosyal etki, itaat, önyargı, ayrımcılık, kalıp yargılar, sosyal biliş ve sosyal algı, sosyal kategoriler, saldırganlık, özgeci davranış, kişiler arası çekicilik, tutumlar ve tutum değişimi, iletişim, izlenim oluşturma, küçük gruplar, liderlik, kitle davranışı, gruplar arası ilişkiler. Sosyal psikolojinin amacı, insanların sosyal çevrelerini nasıl algıladıklarını, bu çevre konusundaki duygu ve düşüncelerinin nasıl oluştuğunu, sosyal etkileşimi ve insanların birbirini nasıl etkilediğini araştırmak ve açıklamaktır SOSYAL PSİKOLOJİNİN DİĞER BİLİMLERLE İLİŞKİSİ Sosyal psikolojiyi ona yakın olan diğer bilimsel disiplinlerden ayırmak zordur. Mesela; küçük gruplar, gruplar arası ilişkiler, kitle davranışı sadece sosyal psikolojinin değil sosyolojinin de ilgi alanıdır. Sosyoloji, ekonomi, siyaset bilimleri ve kültürel antropoloji de sosyal psikoloji gibi sosyal davranışı ele aldığından, bu disiplinler arasında kesin sınırlar bulunmamaktadır. Sosyal psikoloji, diğerlerinden iki noktada farklıdır: analiz birimi ve konuya yaklaşımı. İlk olarak sosyal psikolojide analiz birimi, davranışta bulunan bireydir. Bireyin diğerleriyle ilişkilerine odaklanılır. Oysa diğerlerinin ilgi noktası büyük kurum veya gruplardır; parlamento, siyasal partiler, ekonomik sistem gibi. Bu disiplinlerde oy verme, cinayet oranları, kentlerde şiddet gibi daha genel bir örüntü gösteren sosyal davranışlar incelenir.
18 SOSYAL PSİKOLOJİ 2. ÜNİTE SOSYAL PSİKOLOJİYE GİRİŞ İkinci olarak konu yaklaşımı, sosyal psikoloji söz konusu sosyal davranışı açıklama açısından diğerleriyle farklılık gösterir. Diğerlerinde sosyal davranış ekonomik krizler, sınıf çatışmaları, hükümet politikaları, etnik gruplar arasındaki rekabet ya da teknolojik değişim gibi büyük ölçekli güçlerle açıklanmaya çalışılırken, sosyal psikoloji, açıklama temeli olarak psikolojik yani birey içi süreçlere başvurmaktadır. Bunlar; bilişler, duygular, niyetler, tutumlar, hedefler vb. dir. Son olarak, sosyal psikoloji ile psikolojinin gelişim, kişilik ve öğrenme gibi diğer alanları arasındaki sınırın da çok net olmadığını belirtmek gereklidir. Bu alanlar direkt olarak sosyal etkileşimi çalışmasalar da, sosyal psikolojide kullanılabilecek kavram ve kuramlar üretmektedirler. Mesela; öğrenme psikolojisinin kavramları saldırganlığı açıklamada, kişilik psikolojisinin kavramları da önyargı ve güç konusunu açıklamada kullanılmaktadır. Edimsel koşullanmada belirli uyarıcıların var olduğu bir ortamda, istemli davranışlar bir ödül kazanmak ya da cezadan kaçınmak için ortaya konur. Sosyal öğrenme kuramına göre öğrenme, başka insanları izleyerek ya da taklit ederek gerçekleştirilen gözlem yoluyla öğrenmedir. Davranışın tamamen çevrenin bir fonksiyonu olduğunu ileri sürenler radikal davranışçılardır. Skinner ın öncülük ettiği radikal davranışçılığa göre, tüm davranışlar çevre tarafından verilen ödül ve ceza yoluyla öğrenilir, korunur ve terk edilir. Neo-davranışçılıkta, inançlar, duygular, düşünceler ve güdüler gibi gözlenemeyen psikolojik süreçler de davranışı anlamak için önemlidir. Bu yaklaşımda, ödül ve cezanın psikolojik süreçleri, bu süreçlerin de davranışı etkilediğine inanılmaktadır. Temsilcisi Floyd Allport dur SOSYAL PSİKOLOJİDE GENEL AKIMLAR Modern sosyal psikolojide sosyal davranışı açıklamaya yönelik üç büyük kuramsal yaklaşım bulunmaktadır. A. GÜDÜSEL YAKLAŞIM Bu yaklaşıma göre; ihtiyaçlar algı, tutum ve davranışları etkiler. Mesela; benlik-saygısını artırma ve kendisini iyi hissetme ihtiyacını doyurmak isteyen bir kişi yaşamındaki başarıları sahiplenip, başarısızlıklarında başkalarını suçlayabilir. Bu yaklaşımdaki temel düşünce, kişinin içinde bulunduğu durumun, o duruma özgü ihtiyaçları yaratabilmesi ve kişiyi ihtiyacı gidermeye yönelik davranışa yöneltmesidir. Yani davranışın ortaya konduğu duruma özgü ihtiyaçların davranışı ortaya çıkarmada önemli olduğu düşünülmektedir. Mesela; arkadaşlık ihtiyacını karşılayamayan bir genç, doyumsuzluğunu derslerine çok yoğunlaşarak, alkol ya da uyuşturucu kullanarak gidermeye çalışabilir. B. DAVRANIŞÇI YAKLAŞIM Davranışın temel olarak çevre tarafından belirlendiğini iddia eden davranışçı yaklaşımın temeli İvan Pavlov tarafından atılmıştır. Bu yaklaşıma göre, davranışın öğrenilmesinde üç mekanizma vardır: Klasik koşullama, edimsel koşullama ve Sosyal öğrenme (model alma). Klasik koşullanmada, bir uyarıcıyı otomatik olarak izleyen istemsiz, refleksif davranışlar, öğrenme öncesinde nötr olan diğer uyarıcılar tarafından uyandırılırlar. Mesela; insanlar bazı duygu (korku, fobi) tepkilerini bu yolla öğrenmektedir. 17 C. BİLİŞSEL YAKLAŞIM Bilişsel yaklaşım, Gestalt (Bütüncül) psikolojisine dayanmaktadır. Gestaltçı fikirleri sosyal psikolojiye uygulayan ilk psikolog, Kurt Lewin dir. Sosyal psikolojide 1970 lerden itibaren giderek güçlenen bir akım olan bilişsel yaklaşım, bugün sosyal psikolojide hâkim anlayış haline gelmiştir. Bilişsel yaklaşım çerçevesinde, insanların neleri nasıl düşündüğü ve hissettiğine, ne istediklerine ve ne tür insanlar olduklarına dair birtakım anlamlı yorumlar yapmaya çalışırız. Her birimiz bir sosyal düşünür olarak sosyal dünyayı anlamlandırmaya çalışır ve bundan sonra harekete geçeriz. Çevreden gelen bilginin ne tür zihinsel süreçlerden geçtiğini inceleyen bilişsel psikolojide son yıllarda meydana gelen gelişmeler, sosyal psikolojiye uygulanmıştır. Sosyal biliş adı verilen bu çalışmalar, insanlar, sosyal ortamlar ve gruplar hakkında çıkarsama yapmamız için gereken bilgiyi nasıl topladığımızı ve bir araya getirdiğimizi araştırmaktadır. Sosyal psikolojide önyargılar, tutumların değiştirilmesi, günlük hayatta insan davranışlarının nedenlerine ilişkin yaptığımız atıflar gibi birçok konuyu açıklamada bilişsel yaklaşım kullanılmaktadır. Sosyal davranışı kişilik temelinde açıklayan yaklaşım, evrimsel yaklaşım, roller-kurallar yaklaşımı ve kültürler arası yaklaşım da vardır.
19 SOSYAL PSİKOLOJİ 2. ÜNİTE SOSYAL PSİKOLOJİYE GİRİŞ 2.5. SOSYAL PSİKOLOJİDE KULLANILAN ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ A. DENEYSEL OLMAYAN YÖNTEMLER Deney, olgular arasındaki neden-sonuç ilişkisini göstermenin tek yolu olduğundan, daha çok tercih edilen bir yöntemdir. Deneyin mümkün ya da uygun olmadığı durumlarda sosyal psikologlar deneysel olmayan diğer yöntemleri de kullanmaktadırlar. Bu yöntemlerle gerçekleştirilen araştırmalardan nedensel bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Bu tür araştırmaların sayısal veri elde edilebilenlerinde değişkenler arasındaki korelasyon araştırılır. Bunlar korelasyon yöntemi olarak adlandırılabilir. Mesela; bir sosyal psikolog nüfus yoğunluğu ile suç oranı arasındaki ilişkiyi araştırdığı bir çalışmada, bu iki değişken arasında olumlu bir korelasyon elde etmiş olabilir. Yani, nüfus yoğunluğu arttıkça suç oranının da arttığı sonucunu elde edebilir. 1. Doğal Gözlem Belirli bir davranış konusunda doğrudan ve betimsel bilgi edinmenin yolu doğal gözlemdir. Bu tür araştırmalarda davranışa neden olan içsel süreçlere, yani duygu, düşünce, tutum veya niyetlere ilişkin bir veri elde edilemez, ancak söz konusu davranışın ortaya çıkış süreci incelenebilir. Doğal gözlem söz konusu sosyal davranışı sistematik bir biçimde gözlemeyi, kaydetmeyi (not tutmak, videoya çekmek gibi) ve kodlamayı içermektedir. Katılımsız ve katılımlı olmak üzere iki türlüdür. Katılımsız gözlemde, gözlenen sosyal davranışa hiçbir müdahalede bulunulmaz. Sosyal davranış kendiliğinden gerçekleşir. Araştırmacı gözlemini bazı durumlarda görünmeden (mesela; sokakta bir ağacın arkasına gizlenerek) gerçekleştirebilir. Katılımlı gözlemde ise araştırmacı gözlediği grup ya da topluma katılır ve hatta bir süre onlarla yaşayabilir. Doğal gözlem yoluyla pek çok sosyal davranış hakkında veri toplanabilir. Mesela; öğretmenimizin dersi nasıl anlattığı; dolmuş şoförleri ya da özel araç sahiplerinin trafik polisi yokken trafik kurallarına ne kadar uyduğu; futbol taraftarlarının stadyumda ne tür davranışlar gösterdiği gibi durumlar. 2. Survey (Tarama Metodu: Anket ve Görüşme) Survey yöntemi ile bir davranışın ya da bir tutumun bir toplumda ya da belli bir grupta görülme derecesi ve bunların yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi vb. etmenlerle nasıl bir ilişki içinde olduğu araştırılmaktadır. Mesela; lise gençliğinde uyuşturucu kullanma yaygınlığının ne kadar olduğu, uyuşturucu maddeye yönelik tutumların neler olduğu gibi durumlara bu yöntem ile yanıt aranabilir. 18 Survey yönteminde veri toplama tekniği olarak anket ve görüşme kullanılır. Anket, açık uçlu ya da çoktan seçmeli olarak hazırlanmış soru formudur. Toplumsal nitelik taşıyan herhangi bir konu veya olay hakkında bireylerin duygu, düşünce, tutum ve eğilimlerini tespit etmek amacıyla hazırlanmış soru formları ile bilgi alınmasıdır. Görüşme; araştırmacının, inceleme konusuyla ilgili insanlarla karşılıklı görüşmesidir. Bu görüşme yüz yüze, sözel ve soru-cevap şeklindedir. Genellikle önceden hazırlanmış bir soru formu çerçevesinde yapılır ve cevaplar kayıt altına alınır. Görüşme tekniği üç türlü yapılır. Yapılandırılmış görüşmede sorulacak tüm sorular önceden bellidir. Yarı yapılandırılmış görüşmede; sorulacak ana sorular öncede bellidir fakat görüşme sırasında da yeni sorular üretilebilir. Yapılandırılmamış görüşmede; görüşmeciyle görüşülecek konu önceden bellidir fakat önceden hazırlanmış soru yoktur. Survey yöntemindeki en önemli nokta, ulaşılması gereken insan sayısı (evren) fazla olduğundan, yapılacak örneklem seçimidir. Örneklem; araştırma evreninin bütün özelliklerini yansıtacak bir bölümünün seçilmesidir. Anket bu örneğe uygulanır ve elde edilen sonuç bütün evren için geçerli sayılır. Mesela; uyuşturucu konusunda anket uygulamak için bir şehirdeki bütün liseli gençlere ulaşmak zaman ve maliyet açısından makul olmadığından, bu gruptan rastgele kişilere anket uygulanabilir ve seçkisiz örneklem oluşturulur. Ya da araştırılmak istenen grubun, yani evrenin önemli özelliklerini (cinsiyet, yaş, sosyal sınıf ) yansıtan bir örneklem seçilebilir. Bu da temsil edici örneklemdir. 3. Arşiv Araştırması Arşiv araştırmasında araştırmacı, başkası tarafından ve çoğu zaman başka nedenlerle toplanmış ve kaydedilmiş veriyi kullanır. Arşiv araştırması, geçmişteki bir olgunun araştırılması için veya bir olguya ilişkin tarihsel eğilimi ortaya çıkarmak için kullanılabilir. Ayrıca her türlü yazılı ve görsel materyal (Mesela; halk hikâyeleri, gazeteler, romanlar, anılar, TV programları ya da videobantlar vb.) araştırmacı için arşiv olarak işlev görebilir. B. DENEYSEL YÖNTEMLER Deney, bir değişkenin diğer bir değişken üzerinde etkisinin araştırılarak bir denencenin (hipotezin) sınandığı yöntemdir. Deneysel yöntemin temel amacı, davranışları nedensonuç ilişkisinde incelemektir. Bunun için araştırmacılar öncelikle bir hipotez (varsayım, denence) oluşturmak zorundadır. Hipotez, doğruluğu bir araştırma ya da deney ile test edilmeye çalışılan öngörülere denir.
20 SOSYAL PSİKOLOJİ 2. ÜNİTE SOSYAL PSİKOLOJİYE GİRİŞ Bu yöntemde en az iki grup (deney ve kontrol grubu) oluşturulur. Deney grubu; koşulların değiştirildiği ve üzerinde bağımsız değişkenin etkisinin incelendiği gruptur. Kontrol grubu; koşullarına müdahale yapılmayan ve deney grubuyla karşılaştırma yapmak amacıyla oluşturulan gruptur. Deney grubundan tek farkı bağımsız değişkenin olmamasıdır. Bağımsız değişken; deneyde etkisi incelenen etkendir (neden). Bağımlı değişken ise; bağımsız değişkene bağlı olarak ortaya çıkan sonuçtur. Mesela; televizyon programındaki şiddetin çocukların daha sonraki davranışları üzerinde bir etkiye neden olup olmadığını sınayan bir araştırmada, televizyon programındaki şiddet düzeyi bağımsız değişken, çocukların saldırganlık içeren davranış düzeyi bağımlı değişkendir. Bütün araştırma yöntemleri içinde değişkenler arasında neden-sonuç ilişkisinin kurulabileceği tek yöntem deneydir. Denekler, araştırmada önemli olabilecek ve sonucu etkileyebilecek özellikler (yaş, cinsiyet, zekâ, eğitim durumu vb. ) açısından deney ve kontrol grubuna eşit dağıtılmış olmalıdır. Bunu sağlamanın bir yolu denekleri gruplara tesadüfî olarak ayırmaktır. Diğer önemli bir nokta, deney grubuna yapılan müdahale dışında deney ve kontrol grubuna uygulanan işlemlerin standart olmasıdır. Deney yöntemi ikiye ayrılır. 1. Laboratuar Deneyleri Genel olarak sosyal psikolojide araştırmaya etki edebilecek etmenleri daha iyi kontrol edebilmek için laboratuvar deneyleri tercih edilmektedir. Laboratuar deneylerinin en dikkat çekici özelliği, dış dünyadan tamamen farklı yapay koşullar altında gerçekleştiriliyor olmalarıdır. 2. Alan (Doğal) Deneyleri Alan deneyinde de laboratuvar deneyinde olduğu gibi bağımsız değişken araştırmacı tarafından değişimlenir ve bağımlı değişken üzerindeki etkisi gözlemlenir ya da ölçülür. Ancak, alan deneyinde araştırmacının bağımsız değişkene etki edebilecek potansiyel etmenleri kontrol etme olanağı pek yoktur İNSAN DOĞASI VE TOPLUMSALLAŞMA Elkin ve Handel e göre toplumsallaşmanın ön koşullarından biri, insan doğasının özellikleridir. İnsan dünyaya gelirken gizil (potansiyel) yeteneklere sahiptir. Onun sahip olduğu bu yetenekler çok geniş ve çeşitlidir. Mesela; insan yaratılışı gereği diğer insanlarla iletişim kurma isteği ve eğilimine sahiptir. Öte yandan, sevgi, merhamet, utangaçlık, kıskançlık, acıma, beğenilme gibi birtakım içgüdüsel yetileri de bulunmaktadır. 19 Charles H. Cooley e göre, canlı bir organizma olan insan, bu yeteneğini nasıl kullanması ve değerlendirmesi gerektiğini kendi başına gerçekleştiremez. Bu ancak, yüz yüze ilişkiler içinde olduğu, duygusal bağlarla bağlandığı ve içinde yer aldığı bir toplumsal çevre içerisinde mümkündür. Bireyin doğuştan sahip olduğu bu yetiler, farklı toplumlarda farklı biçimlerde dışa yansır. Gizil güçlerle doğan çocuk, bir yandan bedensel olarak gelişip değişirken, bir yandan da içinde doğup yaşadığı, büyüdüğü toplumun dilini, geleneğini, göreneğini, ahlâk anlayışını, kısaca sosyal değerler sistemini ve davranış kalıplarını benimseyerek toplumun bir üyesi olur ki bu sürece toplumsallaşma süreci denir. Gerçekte bu süreç, bireyle çevresi arasındaki iletişim ve etkileşimin sonucudur. Yaşam boyu sürer ve bireye yeni yaşantılar kazandırır. İnsan toplumsallaşma sürecinde, bir yandan uyum içinde yaşama amacıyla toplumsal kuralları benimseyerek öteki bireylerle benzeşirken, öte yandan doğuştan getirdiği gizil güçler temeli üzerinde onu diğer bireylerden ayıran kişilik niteliklerini kazanır ve geliştirir. Kişiliğin toplumsal, ahlaksal katmanı olan karakter, toplumsallaşma sürecinin ürünüdür. Bireyin ahlaksal değerleri benimseyerek, benliği üzerinde denetim kuran toplumsal bilince sahip olması toplumsallaşması sonucudur. İnsanı insan yapan toplumsal varlığı olduğuna göre, toplumsallaşma aynı zamanda insan olma sürecidir. Kalıtım ve doğal çevre insan gelişimini etkiler. Sosyolojik bakış açısından bireyin içinde yetiştiği sosyal çevre, daha fazla önem taşır. Eğer insanlar bu toplumsal etkileşimden yoksun olarak yetiştirilirlerse, gelişimleri ciddi bir biçimde zarar görür. Zaman zaman bazı çocukların ormanda veya doğada tek başlarına bulunmuş olduklarını ve hayvanlar tarafından yetiştirildiklerini duymuşuzdur. Böyle bir çocuk 1798 de Fransa da bulunmuş ve incelenmiştir. Bu çocuk bulunduğunda insana benzer özellikler göstermiyordu: konuşamıyor, duygularını belirtemiyor, genelde elleriyle ve kollarıyla yürüyor, suyu yalayarak içiyordu. Bugün sosyal bilimciler çocukların yetişmesinde fiziksel şartlar kadar, sosyal etkileşimin önemini vurgulamakta ve bunu çeşitli çalışmalarla kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Mesela; Kingsley Davis (1948) aşırı izole ortamlarda yetişmiş iki kız çocuğu üzerinde yapmış olduğu çalışmalarla, uygun bir toplumsallaşma ortamında yetişmeyen çocukların yaşadıkları zararlı sonuçları irdelemiştir
21 SOSYAL PSİKOLOJİ 2. ÜNİTE SOSYAL PSİKOLOJİYE GİRİŞ Davis, çocuğun gelişmesinde insanlarla olan etkileşimin önemine değinerek, gözlemlerini Anna ve İsabella adında iki çocuğun başından geçen olaylarla açıklamaya ve pekiştirmeye çalışmıştır. Sosyal ilişkilerin olmaması, kalıtımla geçen yetenekleri de olumsuz yönde etkilemektedir. Dolayısıyla kalıtımın önemi toplumsal çevre ve sosyal ilişkilerle birlikte ortaya çıkmakta ve gelişmektedir. Araştırmacılar, erken yaşlarda başlayan toplumsallaşma sürecinin önemine değinmekte ve normal bir çevrede yetişmenin kazandırdığı olumlu sonuçlar üzerinde durmaktadırlar. Bugün, artık çocuğun sadece fiziksel ihtiyaçlarını tatmin etmek sağlıklı bir gelişim için yeterli olmamaktadır. Toplumsal ilişkilerden ve sosyal iletişimden yoksun olarak yetişen çocuklar normal bir psiko-sosyal gelişim göstermedikleri gibi fiziksel gelişimde gösteremezler. Bu nedenle toplumsallaşma iletişimle başlar ve gelişir. Dil insan yaşamında büyük önem taşır. Dil olmadan insanlar düşüncelerini geliştirecek bir mekanizmaya sahip değildirler, diğer bireyler bir dilden yoksunsa, izole bir ortamda yaşayacak, başkalarıyla iletişim kurup, düşüncelerini paylaşamayacaklardır. Hatta daha da ileriye gidecek olursak, dil olmadan kültür de olmayacaktır. Kültür ise insanın gelişiminde anahtar bir role sahiptir. Hepimiz bir biyolojik mirasa sahip olmamıza rağmen, biyoloji yukarıda da yazdığımız gibi davranış, değer ve tutumlarımızı tayin eden tek bir faktör değildir. Kültür, biyolojinin üzerinde bir etkiyle insanın gelişiminde temel bir önem taşır. 3. ÜNİTE SOSYAL BİLİŞ VE SOSYAL ALGI 3.1. SOSYAL BİLİŞ Sosyal Biliş: Bizim toplumsal dünyaya ilişkin bilgileri yorumlama, analiz etme, anımsama ve kullanma biçimimizdir. Sosyal biliş, insanların kendileri ve diğer insanlar hakkındaki bilgiler söz konusu olduğunda nelere dikkat ettikleri, bu bilgileri nasıl algıladıkları ve hatırladıkları ve farklı sosyal durumların bu tür bilişsel süreçleri nasıl etkilediğini incelemektedir. Çevremizdeki olayları, insanları, öteki canlıları, fikirleri kolayca bilmek isteriz. Bilmek için de, onların her birini, zihnimizde oluşturduğumuz belli sınıfların içine yerleştiririz. İnsanları türlere/sınıflara ayırmaya ise sosyal sınıflama deriz. İnsanlardaki sosyal sınıflama o türü temsil eden tipik elemana (prototip) göre yapılmaktadır. Bir sınıfın özeliklerini en iyi temsil eden elemana, o türün modeli (prototipi) deriz. Prototip, türü temsil eden ve zihnimizde olan bir modeldir. 20 Prototip bir sınıfın zihnimizdeki en iyi temsilcisi olarak görüldüğü için, karşılaşılan her yeni eleman, prototipe uygunluğu oranında grubun elemanı olarak değerlendirilir. İnsanın dış dünyaya ait bilgiyi var olan bilgisi temelinde yorumladığı noktası algı sürecinin temelini teşkil eder. Öyleyse, insanların davranışlarını anlamak için sosyal dünyayı nasıl algıladıkları ve bu algının nasıl belirlendiğini bilmeye ihtiyaç vardır. Bireyler sosyal çevreyi, değişmeye karşı dirençli olan şemalar yoluyla algılar. Şemalar gerçeklerin bellekte tutulduğu basit şekilleridir. Şema, kimi kavram ya da uyaranlara ilişkin organize edilmiş, biçimlendirilmiş biliş setleridir. Şemalar, herhangi bir şey hakkında, geçmiş yaşantılarımıza bağlı olarak oluşturulan inanç ve beklentilerdir. İlk oluşturulan şemalar en dirençli olanlardır. Buna ilklik (öncelik) etkisi denir. Öncelik etkisi izlenim oluşturma çalışmalarında, başlangıçta edinilen bilginin sonradan edinilen bilgiden daha ağır basmasıdır. Mesela; Erkek adam ağlamaz düşüncesiyle yetişmiş bir erkek, daha sonra bunun yanlış olduğunu öğrense de bu düşüncesini korur. İnsanları sosyal sınıflamayla belli gruplara dâhil etmekle kalmayız ayrıca bu gruplara giren insanların kişilik özelliklerine, yeteneklerine ilişkin belirli inançlar da geliştirir ve bunu çevreden öğreniriz. Sosyal sınıfların özelliklerine ilişkin inançlara kalıp yargı denir. Kalıp yargılar, bir kişi, grup veya sınıf hakkında oluşturulmuş basit ve aşırı genellemelerdir. Kalıp yargı, cins, ırk, meslek, fiziksel görünüş, yerleşim yeri, bir grup veya örgüte üye olma gibi ayırt edici özelliğe dayanan bir şema türüdür. Mesela; kadınlar duygusaldır. Şişmanlar neşeli olur. Bireyin hem kendi hem de başkalarının davranışlarını yorumlama, açıklama sürecine yükleme (atıf) kuramı denir. Yüklemeler içsel nedenlere (içsel atıf) (kişiliğine, dürtü ve güdülerine, duygularına) veya dışsal nedenlere (dışsal atıf) (sosyal güçler, diğer koşullar) göre yapılır. Yükleme yaparken genelde insanlar yanlı davranır. Çünkü başkalarının davranışlarını değerlendirirken yüklemeleri daha çok onun kişisel (içsel) özelliklerine göre yaparız. Bu eğilime temel yükleme (atıf) hatası denir. Kendine hizmet eden yükleme yanlılığı (savunucu yükleme); başarının yükümlülüğünü üstüne alma, başarısızlığın sorumluluğunu reddetme eğilimidir. İnsanlar olumlu davranışlarını (başarılarını) kendi içsel özelliklerine yüklerken (Mesela; zeki olduğum için sınavda iyi not aldım), olumsuz davranışlarını (başarısızlıklarını) ise dışsal nedenlere yüklerler (Mesela; eve misafir geldiği için ders çalışamadım, bu yüzden de sınavda kötü not aldım).
22 SOSYAL PSİKOLOJİ 4. ÜNİTE SOSYAL ETKİ VE SOSYAL GÜÇ 3.2. SOSYAL ALGI Sosyal Algı: Kendimizin ve diğer insanların davranışlarını nasıl algıladığımıza dair bir bilişsel süreçtir. Sosyal algı, çevremizdeki insanları, olayları ve ilişkileri anlama ve bilme çabamızı anlatır. Sosyal algı, temel algı ilkelerine bağlı olarak işlemektedir. Aslında hem nesneleri hem de kendimizi ve diğer insanları algılama sürecimiz aynı temel ilkeler çerçevesinde gerçekleşir. Sosyal algı, kişiler arası ilişkilerde insanlar hakkında nasıl izlenim oluşturduğumuzla ilgili bir olgudur. İnsanlar hakkında oluşturduğumuz izlenimler ise kendimizin ve başkalarının davranışlarını nasıl açıkladığımıza, yani sosyal davranış için yaptığımız atıflara yansır. 4. ÜNİTE SOSYAL ETKİ VE SOSYAL GÜÇ 4.1. BAZI KÜLTÜREL KAVRAMLAR Kültür: İnsanların yaşayarak ürettiği maddi (camii, köprü) ve manevi (örf, gelenek) anlamda her şeydir. Kültürleme: Bir toplumdaki kültürü, o toplumun bireylerine kazandırma sürecidir. Kültürlenme: İki farklı kültürün karşılaşmaları ve etkileşimde bulunmaları sonucu kendi kültürlerinde olmayan yeni bir kültürel bileşime ulaşmalarıdır. Mesela; arabesk, gecekondulaşma Kültürleşme: Farklı kültürlerin karşılıklı etkileşimi ile gerçekleşen serbest kültür alış-verişidir SOSYAL ETKİ VE SOSYAL DAVRANIŞ Sosyal etki; bir kişinin algı, tutum ve davranışlarının, bir başkasının varlığından etkilenmesine denir. Sosyal etki; bir bireyin veya bireylerin diğer birey veya bireylerin algı, tutum ve davranışlarını değiştirmesidir. Sosyal etkiler sonucu oluşan davranışlara ise sosyal davranış denir. Bir kişinin bir başkasına boyun eğmesi veya itaat etmesi aşağıdakilerden hangisi içinde değerlendirilebilecek bir davranış biçimidir? A) İletişim B) Başkaldırı C) Telkin D) Sosyal etki E) Atılganlık SOSYAL UYMA DAVRANIŞI Sosyal etki sonucunda insanın çevreye göre davranışlarını düzenlemesine uyma davranışı denir. Uyum bir kişinin inanç ve davranışlarını, grup normlarına göre düzenlemesi ve değiştirmesidir Uyma Davranışının Nedenleri a) Doğru davranma arzusu (Bilgisel etki): Bilgisel etkiye dayanan uyum eğilimi iki temel sürece dayanır; birincisi grubun bilgisine ne kadar güvendiğimiz, ikincisi de kendi kararımıza ne kadar güvendiğimizdir. Grubun bilgisine olan güvenimiz arttıkça onlara uyum eğilimimiz de o kadar artar. b) Beğenilme arzusu (Normatif etki): İnsan genelde kabullenilmek ve beğenilmek ister, bu yüzden insan toplum içinde kabul görmek için davranışlarını değiştirdiği zaman normatif etki oluşur. Mesela; bilinçli beslenen arkadaşlarımızla birlikteyken, pek beğenmesek de salata ve balığı tercih edebiliriz İnsanlar Ne Zaman Uyum Gösterirler a) Grubun büyüklüğü: Grubu oluşturan kişilerin sayısı artıkça uyma davranışı da artar. Bir görüş ne kadar çok desteklenirse, diğer insanlar da o görüşe uyma oranı o kadar artacaktır. b) Grubun söz birliği etmesi: Herkesin aynı fikirde olduğu gruplarda uyma davranışı artar. c) Yüz yüze olmasının etkisi: Yüz yüze davranışı sosyal etkinin şiddetini artırdığı için, yüz yüze ilişkilerde uyma davranışı da artmaktadır. d) Prestijin ve statünün (mevkiinin) etkisi: Algılanan kişi veya kişilerin mevkisi ne kadar iyi ve yüksek ise uyma davranışı da o oranda artar. Grupta saygın ve uzman kişilerin bulunması uymayı artırır. e) Grubun vaadi: Grup ve üyeleri arasındaki bağın gücü de uyumu etkiler. Vaat, bireyi grup ya da ilişkilerin içinde tutmaya yarayan olumlu ya da olumsuz tüm güçleri kapsar. Bireyi etkileyen olumlu güçler, diğer grup üyelerini beğenme, grubun önemli amaçlara ulaşabileceğine inanma, grup üyelerinin birlikte verimli çalışabileceğine inanma ve kazanç elde etmeyi ummadır. Olumsuz güçler ise, bireyi gruptan ayrılmaya sürükler ve vaadi azaltır. f) Bireycilik arzusu ve bireysel özellikler: İnsanlar bazen, farklı görünmek için kendi düşüncelerinde değişiklik yaparlar. Bazıları grupla birlikte hareket etmeye ve grup kararına uymaya daha uygundurlar, bazıları da öne çıkmak isterler. Ayrıca aşırı bireyci kişiliği olanlar daha az itaatkâr, daha eleştireldir. Bağlanma ihtiyacı yüksek, kendine güveni az, otoriter olan, grubu çekici bulan ve grup-içi statüsü düşük bireyler daha fazla uyma davranışı gösterir.
23 SOSYAL PSİKOLOJİ 4. ÜNİTE SOSYAL ETKİ VE SOSYAL GÜÇ g) Azınlık etkisi: Azınlığın davranış biçimi önemlidir. Etkili olabilmek için güçlü ve tutarlı olmalıdır. Azınlık kendi pozisyonunda fazla ısrarlı olursa, çoğunluk kendi görüşünün doğruluğunu sorgulamaya başlar. Eninde sonunda, çoğunluk üyelerinin bazıları, azınlığın yönlendirmesiyle kendi pozisyonunu değiştirip dönüşebilir Uyma davranışı çeşitleri a) İtaat: İtaat davranışının temelinde yaşam boyu devam eden bir öğrenme süreci yatar. İtaat toplumsal düzenin sağlanması ve devamı için bir ölçüde gerekli bir davranıştır. Bu nedenle, her toplumda bireylere otorite konumundaki kişilere itaat etmeleri öğretilir. İtaat; bireyin istemediği halde, bir isteğe veya emire uymasıdır. İtaat sonucu görülen uyma davranışının temelinde, uyulanın uyan üzerindeki gücü ve kontrolü yatar. İtaatte bireyin yerine getirdiği istek, otorite durumunda bulunan bir kişi/kişilerden gelmektedir. İstekte bulunan kişinin otoritesi değişik nedenlerden kaynaklanabilir. Bazı durumlarda emir veren ya da istekte bulunan kişi emir verdiği ya da istekte bulunduğu konuda uzman olarak algılandığı için otorite olarak kabul edilir. Mesela; bir hasta doktorunu alanında uzman olarak algıladığı için otorite olarak kabul eder ve önerilerini yerine getirir. Bazı durumlarda emir veren kişinin otoritesi emir verdiği kişiye göre işgal ettiği pozisyondan kaynaklanır. Mesela; amir-memur, subay-er vb. Bazı durumlarda ise, temsil ettiği yetkiler nedeniyle bir kişinin giydiği üniforma onun otorite olarak algılanmasına yol açabilir. Mesela; Polis ya da subay üniformaları, doktor gömleği. Bazı durumlarda da, kişi hor görülmemek veya alay edilmemek için, içinde bulunduğu gruba uyma davranışı da gösterebilir. b) Benimseme (ikna olma): Birey, grubun düşünce ve davranışlarının doğru olduğuna gerçekten inandığı için uyma davranışı göstermesidir. En kalıcı uyma davranışıdır. Mesela; araba kullanırken kişi, etrafta polis olmamasına veya kendisini uyaran biri olmamasına karşın yine de emniyet kemeri takmışsa bu kuralın doğru olduğuna gerçekten inandığı için yapmıştır. c) Özdeşleşme: Birey, bir kişinin veya bir grubun fikrine ona benzeyebilmek için uyma davranışını göstermesidir. Bu uyma davranışının temelinde uyulanın cazibesi ve değeri vardır. Değer verdiğimiz ve beğendiğimiz insanlara benzemeye çalışırız. Uyulanın, uyanın gözündeki değeri kaybolursa uyma davranışı da kaybolur. Mesela; ünlü bir artistin sigarayı bırakması üzerine, o artistin hayranı olan bir kişinin de sigarayı bırakması özdeşleşmeye örnektir İNSANLARI ETKİLEME YOLLARI a) Ödüller: İnsanlara iş yaptırmak için ödül vermektir. Mesela; bir annenin çocuğuna ödev yaptırmak için çizgi film izlemesine müsade etmesi. b) Baskı: Baskı fiziksel güç kullanımından, ceza tehdidine veya onaylamama işaretlerine kadar genişletilebilir. Mesela; yönetici çalışanını, işe geç kalmaya devam ederse işten atmakla tehdit edebilir. c) Uzmanlık: Özel bilgi, uzmanlık ve deneyin güç kaynaklarıdır. Uzmanlara güvenir ve tavsiyelerine uyarız. Mesela; bir doktor hastalığınız için size ilaç verdiğinizde bunu pek sorgulamadan kullanırız. d) Bilgi: Sıkça insanlara bilgi vererek ve onlara doğru hareket yönünü göstererek onları etkilemeye çalışırız. Mesela; bir arkadaşınız size bir filmin çok güzel olduğunu söyleyerek, sizi sinemaya gitme konusunda etkilemeye çalışması. e) Yasal otoriter: Bazı durumlarda bir kişi, bir diğerinin nasıl davranması gerektiğini söyleme hakkına sahiptir. Mesela; bir trafik polisinin hızlı giden aracı durdurması ve ceza kesebilmesi. f) Acizliğin gücü: Bir işin üstesinden gelmekte yetersiz kişilere yardım etmek bir sosyal sorumluluk olarak kabul edilir. Mesela; fakirlere yardım, küçük bir çocuğun botlarını çıkarması için annesinden yardım istemesi 4.5. BOYUN EĞDİRME TEKNİKLERİ a) Önce küçük, sonra büyük rica tekniği: Bu teknik bireye önce küçük bir istek kabul ettirmek, daha sonra birey küçük isteği kabul ettikten sonra büyük isteği kabul ettirmeye dayanmaktadır. b) Önce büyük, sonra küçük rica tekniği: Bu tekniğe göre önce çok büyük bir istekte bulunmak, kabul edilmeyince daha küçük bir istekte bulunmak küçük isteğin kabulünü artırır. c) Giderek artan ricalar tekniği: Hedefe önce kabul edilebilir bir öneri sunulur, ardından da evet diyeceği noktaya kadar öneri adım adım büyütülür. d) Sadece o değil tekniği: Hedef isteği kabul edip etmediğini belirtmeden istekte bir azaltma gerçekleştirilir veya daha cazip hale getirecek değişiklikler yapılır. Mesela; bir satış elemanının Bu ürünleri alırsanız size %10 indirim uygularım, yanında da su çantayı da hediye ederim demesi. e) Sıra dışı istek tekniği: Sıra dışı istek, hedefin geri çevirme refleksini durdurup amaca ulaşmayı başarmada etkili bir yöntemdir. f) Dış baskıya direnme: Bazen çok fazla baskı bireyin, istenilenin tam tersini yapmasına neden olabilir ve kişi bu isteğe karşı direnir (tepki denir).
24 SOSYAL PSİKOLOJİ 5. ÜNİTE TUTUMLAR 5. ÜNİTE - TUTUMLAR 5.1. TUTUMLARIN TANIMI Tutum; bireyin herhangi bir nesne, olay ya da duruma karşı bilişsel, duygusal ve davranışsal bir tepki eğilimidir TUTUMLARIN ÖĞELERİ a) Duygusal öğe: Tutum nesnesine yönelik hoşlanma-hoşlanmama ya da sevme-sevmeme gibi duygusal tepkileri içerir. b) Bilişsel öğesi: Tutum nesnesine dair bilgi, inanç veya fikirlerin tümünü içerir. c) Davranışsal öğe: Duygu ve bilişsel öğesine bağlı olarak ortaya çıkan tepkilerdir TUTUMLARIN İŞLEVLERİ a) Bilgi sağlama işlevi: Tutumlar bilgilere bir düzen getirir, dünyada hakkında bir fikir oluşturmamızı ve dünyayı daha tanıdık algılamamızı sağlar. b) Uyum sağlama işlevi: Bireyin çeşitli gruplar içinde uyumunu sağlar, onun kabul edilmesini sağlar. Kişiyi arzu edilen hedefe yöneltirken istenmeyen, arzu edilmeyen durumlardan kaçınmayı olanaklı kılar. c) Benliği ifade edici işlev: Değer yargılarımız ve kendilik algımız tutumlarımıza yansır. Çoğu kez belirli tutumlara sahip olmak demek, kendinize ve başkalarına kim olduğunuzu ifade etmeniz demektir. d) Ego savunma (koruma) işlevi: Kaygı yaratan durumun kendilik değerimize yönelttiği tehditten bizi korur. Kişinin sahip olduğu tutumlar kişiyi kendisinden ve başkalarından koruyabilir. Kendimizle ilgili olumlu tutumlar, bizi hatırlamak istemediğimiz ve utandığımız davranışları bastırmamıza ve unutmamıza yardım eder TUTUM VE DAVRANIŞ İLİŞKİSİ Sosyal psikologlar için tutumlar, davranışı tahmin etmeye yaradıkları için önemlidir. Sosyal psikologlar için asıl önemli olan mesele sosyal davranışı açıklamak ve davranış gerçekleşmeden önce güvenilir biçimde tahmin edebilmektir. Sosyal psikolojide tutumlar ile davranış arasından basit ve dolaysız bir ilişki olduğu varsayılmıştır. Yani, eğer bir kişinin bir konu hakkındaki tutumunu bilirsek o konudaki davranışını da tahmin edeceğimiz düşünülmektedir. Fakat yapılan birçok araştırma tutum ve davranış arasındaki ilişkinin basit bir ilişki olmadığını ve tutumların her zaman davranışa yol açmadığını göstermiştir. Daha sonraki yıllarda sosyal psikologlar neden insanların söyledikleri ile yaptıklarının uyuşmadığı konusunu araştırmışlar ve tutumların sadece belirli koşullar altında davranışa yol açtığı ileri sürmüşlerdir TUTUM DEĞİŞİMİ VE KURAMLAR Sosyal psikologlar insanların davranışlarını değiştirmek için önce tutumlarının değiştirilmesi gerektiğini savunurlar. Sosyal psikolojide ilk tutum değişimi yaklaşımı Hovland ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen mesaj öğrenme (ikna edici) yaklaşımıdır. Bu geleneksel yaklaşıma göre ikna sürecinde beş temel öğe mevcuttur: kaynak, mesaj (ileti), kanal (araç), alıcı (hedef) ve geri bildirim (dönüt). İletişim sürecindeki bu beş öğe çeşitli değişkenlerle manipüle edilmiş ve iletişimin hangi koşullarda etkili olduğu ortaya çıkarılmıştır. Geleneksel yaklaşım tutum değişiminin nasıl ve hangi koşullar altında gerçekleştiğini açıklasa da insanların neden tutumlarını değiştirdiklerini açıklamaz. Bu soruya bilişsel tepki yaklaşımı cevap verir. Tutum değişiminde modern yaklaşımı temsil eden bilişsel tepki yaklaşımı, insanların ikna edici mesajla karşılaştıklarında ne düşündüklerini ve bu düşüncelerin ve diğer bilişsel süreçlerin tutum değişimini nasıl etkilediğini açıklamaya çalışır. Bilişsel tepkisel yaklaşım esas olarak mesajın değil, insanların mesaja karşılık tepki olarak geliştirdikleri düşüncelerin tutum değişimine yol açtığını ya da tutum değişimini engellediğini ileri sürmektedir. Bilişsel tepki yaklaşımına dayalı olarak geliştirilen ayrıntılandırma olasılığı modeline göre iknada merkezi yol ve çevresel yol mevcuttur. Yani, ikna iki farklı bilişsel süreçle gerçekleşmektedir. Merkezi yolla ikna süreci, mesajın bireyi kişisel olarak ilgilendirdiği durumda mümkün olur. Bu durumda, birey bu mesaja dikkat eder ve mesajı işlemek için güdülenir. Birey mesajın içerdiği iddiaların ne kadar güçlü ve rasyonel olduğunu tartar ve daha önceden sahip olduğu inançlarla uyuşup uyuşmadığına karar verir. Bu bilgi işleme sonucu birey ya tutumunu değiştirir ya da tutum değiştirmeye direnir. Eğer tutumunu değiştirirse, bu, mesajın içerdiği iddiaları ikna edici bulduğu için gerçekleşir. Çevresel yolla ikna sürecinde bunun tam tersi bir durum söz konusudur. Mesaj görece önemsiz olduğunda ve bireyi kişisel olarak ilgilendirmediğinde bireyin ikna olması, yani tutumunu değiştirmesi halinde mümkündür ama bu çevresel yolla gerçekleşen bir süreçtir. Bu süreçte daha çok mesajı veren kişinin popülerliği, çekiciliği ya da mesajın sunum biçimi gibi çevresel faktörler ön plana çıkar. Eğer kişi bu çevresel faktörleri ikna edici bulursa tutum değişimi gerçekleşir, eğer ikna edici bulmazsa tutum değişimi gerçekleşmez.
25 SOSYAL PSİKOLOJİ 5. ÜNİTE TUTUMLAR Görülüğü üzere hem merkezi yolla hem de bilişsel yolla tutum değişimi mümkündür; ancak merkezi yolla tutum değişimi, çevresel yolla gerçekleşen tutum değişimine göre daha kalıcıdır. Öğrenme kuramları ise, tutumların koşullandırma yolu ile değiştirilebileceğini savunurlar. Öğrenme, bireyin tutum konusunu birtakım iyi veya kötü deneyimlerle ilişkilendirmesi sonucu oluşur. Deneyim hoşa gitmiş ise, o tutum konusuna karşı tutum olumludur ve daha sonraki karşılaşmalarda bu olumlu tutum devam eder. Mesela; ödüller, ek prim, terfi, sınavdan yüksek not almak, övgüler olumlu tutum kazanılmasına ilişkin pekiştiricilerdir ÖNYARGI, KALIP YARGI, AYRIMCILIK Önyargı, genellikle haklılığı kanıtlanmamış bir tutumu işaret eder. Duygusal öğe ağır basar. Öğrenilerek kazanılır. Temel özelliği, insanları ve toplumsal grupları, bir takım kalıplaşmış yargılara dayanarak katı bir biçimde değerlendirmesidir. Ön yargılar kişilerle yaşanılan olumsuz yaşantılar ve model alarak öğrenme yoluyla daha çok gerçekleşir. Ön yargılar değişmeye dirençli, sürekli yapılardır. Ön yargıların değişmesini sağlayan etkenlerin başında, önyargıya hedef olan kişi veya grup üyelerini yakından tanımak gelir. Ayrıca kişilerle aynı statüde olma, kişilik özelliklerinin uyuşması, olumlu temasta bulunma da ön yargıların değişmesine yol açan diğer etkenlerdir. Önyargı seçici algılamaya yol açar. Önyargı ifadesi hem genel tutum yapısını hem de tutumun duygusal boyutunu ifade etmektedir. Mesela; İngilizleri soğuk bulma ve sevmeme. Önyargının sosyal gruplara karşı oluşturulan bir tutumdur. Yani önyargının hedefi bireyler değil, sosyal gruplardır. Bireye yönelen ön yargı, bireyin kişisel özellikleri nedeniyle değil, bireyin söz konusu gruba üyeliği nedeniyle ortaya çıkar. Kalıp yargılar, bir sosyal grubun üyeleri hakkında yaygın bir biçimde paylaşılan genellemelerdir. Ön yargıyı muhafaza eden bilişsel çerçeve, kalıp yargıdır. Bir kalıp yargı, bir grubun üyeleri hakkında, sadece o grubun üyeleri olmaları nedeniyle sahip olunan bir dizi inanç ve beklentilerdir. Sosyal biliş yaklaşımı açısından kalıp yargı zihinsel bir şema olarak görülmektedir. Şema, sosyal dünyadan gelen bilgiyi organize eden ve zihinde var olan bilgiyle bütünleştiren zihinsel bir yapıdır. Sosyal biliş yaklaşımı açısından insanları belli kalıp yargılara sokmak, duygusal bir süreç değil, zihinsel bir bilgi işleme sürecidir. Bu görüşe göre, bir sosyal grup hakkındaki kalıp yargılar, bize o grup hakkında kestirme yoldan bir fikir, bir bilgi verir. Bu, çoğu zaman o grubun üyesi ile karşılaştığımızda onun davranışı hakkındaki beklentimizi ve ona karşı davranışımızı önceden ayarlamamızı sağlar. Aynı kalıp yargılar, bir yandan da ön yargıları beslemeye de hizmet etmektedirler. Ayrımcılık, bir birey veya gruba karşı önyargılar doğrultusunda yapılan olumsuz ve haksız davranışlardır. Ayrımcılık, ön yargının davranışa dönüşmüş halidir. Ayrımcılık, belirli bir grubun üyelerine, sadece o grubun üyesi oldukları için olumsuz (bazen de olumlu) davranışlar gösterilmesidir. Ayrımcılık daha çok azınlık konumundaki gruplara karşı sergilenmektedir. 6. ÜNİTE KİŞİLER ARASI ÇEKİCİLİK 6.1. KİŞİLERARASI ÇEKİCİLİK VE SEVGİ Sosyal psikolojide çekicilik ya da kişiler arası çekicilik şeklinde kavramlaştırılan ve bir bireyin diğer kişilerle bir arada olmayı tercih etme eğilimi günlük dilde sevmek, hoşlanmak, beğenmek gibi farklı sözcüklerle ifade edilmektedir. Çekicilik terimi, bir bireyin başka bir birey hakkında olumlu duygu ve değerlendirmelere sahip olma eğilimini işaret eder. Bazı araştırmacılar kişilerarasındaki çekicilik türlerini ve çekicilik sürecinde yer alan ilişki biçimlerini sınıflandırmıştır. Sevgi; aynı cinsiyetten, aşk ise genellikle karşı cinsiyetten olan kişiler arasında yer alan çekicilik türleridir. Aynı cinsiyetten olan kişilerarasındaki ilişkiler; arkadaşlık, kan bağı, görev arkadaşlığı, karşı cinsiyetten olan kişiler arasındaki ilişkiler; arkadaşlık, aşk, evlilik, evlilik dışı ve eşcinsel ilişkiler olarak gruplandırılmıştır. Çekicilik konusunda, iki bireyin birbirini neden çekici bulduğunu ya da hangi koşullarda çekici bulacağını açıklayan birçok kuram geliştirilmiştir. Çekiciliğe ilişkin görüşlerin bazılarında, aynı görüş, düşünce ve değerleri paylaşan kişilerin birbirlerini çekici buldukları ifade edilirken, bazılarında ise, birbirine zıt kişilik özellikleri olan bireylerin ihtiyaçlarını karşılıklı olarak karşıladıkları için, birbirlerini tamamlayıcı bir nitelik gösterdikleri ve bunun da çekiciliği arttığı ifade edilmiştir. Cinsiyet rolleri ve çekiciliğe ilişkin araştırmalarda ise, toplumsal cinsiyetlerine uygun rolleri yerine getiren ve getirmeyen kişilerin ne ölçüde çekici algılandıkları incelenmiştir. Kişilerin birini çekici algılamaları, onun üreme ve fiziksel anatomisinden çok, kadınsı mı erkeksi mi olduğuna (toplumsal cinsiyetine) ilişkin beklentilere dayanır. 24
26 SOSYAL PSİKOLOJİ 6. ÜNİTE KİŞİLER ARASI ÇEKİCİLİK VE ÇATIŞMA Toplumsal cinsiyet, kişinin kendisi ve başkalarıyla ilgili bilgi süreçlerinde önemli bir etkendir. Kişilerden toplumsal cinsiyetleriyle özdeşleşen gözlenebilir belirtilere sahip olmaları beklenir ve söz konusu belirtiler kişinin kadınsı mı yoksa erkeksi mi olduğu konusunda bilgi verici bir nitelik gösterir. Kişiler başka birini değerlendirirken kadınlarda kadınlığı, erkeklerde de erkekliği belirleyen sosyal rollerin ne ölçüde yerine getirildiğine dikkat ederler. İnsanlar belirli özelliklerin sadece kadınlara ya da sadece erkeklere ait olduğunu varsayma eğilimleri doğrultusunda kişisel özellikler, görevler ve davranışlarla toplumsal cinsiyet arasında ilişki kurarlar. Sosyal rollerin kadınlarla erkekler arasında bu şekilde paylaştırılma eğilimine ise, cinsiyet kalıp yargıları adı verilir. Toplumsal cinsiyetlerine uygun sosyal rolleri olan kişiler ise, diğer bir deyişle kadınsı kadınlarla erkeksi erkekler, erkeksi kadınlarla kadınsı erkeklerden daha çekici algılanmaktadır. Yani kadınsı erkekler ile erkeksi kadınlar pek çekici algılanmamaktadırlar. Yapılan birtakım araştırmalarda güçsüz-yetersiz olarak algılanan kadınların, güçlü-yeterli görünen kadınlardan daha kadınsı ve çekici algılandığı, sert, soğuk, zeki şeklindeki özelliklerle tanımlanan erkeklerin, bu özelliklere daha az sahip olan erkeklerden daha çekici algılandığı saptanmıştır. Birine bağımlı, boyun eğen, başkalarının fikrine başvuran, zekâsını çok kullanmayan, çaresiz görünen kadınlar bu özelliklere sahip olmayan kadınlardan daha çekici algılanırlar. Erkeklerde ise durum bunun tam tersidir, bağımsız, güçlü, atılgan, sert özelliklere sahip bu özellikleri taşımayanlardan daha çekici algılanmaktadır. Yapılan birtakım araştırmalarda kişilerin çekici algılanmalarında yerine getirdikleri görev ya da meslekteki başarının da rol oynağı saptanmıştır. Sekreter, hemşire, tezgâhtar gibi yardımcı görevlerde çalışan kadınlar çekici olarak algılanırken, erkeksi olarak tanımlanmış görevlerde başarılı olan kişilerin daha az kadınsı algılandığı bulunmuştur. Aynı tür görevlerde başarılı erkekler ise, başarılı kadınlardan daha erkeksi ve olumlu olarak değerlendirilmiştir. Söz konusu bulgular özellikle erkeklere uygun olduğu düşünülen mesleklerde başarılı olan kadınların, toplumsal cinsiyetlerine uygun olmayan bir rol içinde olduklarından çekici algılanmazlar. Kadınlardan başkalarıyla ilgilenmeleri, duygularını ifade etmeleri, aileye yönelik olmaları gibi özellikler; erkeklerden ise baskın, bağımsız, işe yönelik olma gibi özellikler beklenmektedir. 25 Erden İmamoğlu'nun Türkiye'de yaptığı bir araştırmada, kadınlardan iş yaşamından daha çok ev işlerinde başarılı olmalarının; erkeklerden ise ev işlerinden daha çok iş yaşamında başarılı olmalarının beklendiği bulunmuştur. Bir diğer araştırmada ise, kadınların iyi bir gelire ve yüksek düzeyde eğitime sahip olan erkeklerle evlenmeyi; erkeklerin de bir işte çalışmayan ya da kendilerinden daha az para kazanan kadınlarla evlenmeyi tercih ettikleri görülmüştür. Başarılı erkeklerin başarılı kadınlardan daha olumlu değerlendirilmesi, bireylerin çekiciliğe ilişkin algılarında cinsiyet rollerine ilişkin beklentilerinin etkili olduğunu işaret etmektedir KİŞİLERARASI ÇEKİCİLİĞİN NEDENLERİ 1. Mekânsal yakınlık: Mekânsal yakınlık, kişilerarası çekicilikte çok etkili bir faktördür. Fiziksel anlamda yakın insanlarla arkadaş olmak, uzak insanlarla arkadaş olmaktan daha kolaydır. Arkadaşlarımızı, daha çok tanıdığımız insanlardan seçeriz. Mekân içinde yakınlık zaman içerisinde aşinalığa (tanışıklığa) yol açar ve doğal olarak zamanla çevremizdeki insanlara, daha çok yakın oluruz. Yakınlık, en fazla, benzer tutum ve amaçları olan insanlar arasında ortaya çıkar. 2. Tanışıklık (aşinalık): Yakınında yaşadığımız ya da çalıştığımız insanlar, tanıdıklarımızdır ve bu tanışıklık, kişilerarası çekiciliği güçlendirebilir. Gerçekten insanların sık sık karşılaşması, birbirleri için duydukları hoşlanmayı artırabilir. Tanışıklık karşımızdakinin bilinirliğini ve kabul edilirliğini artırdığı için yakınlığı da artırır. 3. Benzerlik: Tutum, davranış, ilgi alanları, değer yargıları, öz geçmiş ve kişilik konusunda bize benzer insanlara daha bir yakınlık duyarız. Bize benzeyen insanlar, bizim fikirlerimize katılmaya ve görüşlerimizin doğruluğu konusundaki güvenimizi güçlendirmeye meyillidirler. Düşüncelerimize ters düşen, inançlarımızı eleştiren, zevk ve değer yargılarımızı zorlayan insanlarla birlikte olmak ise hoşlanmamaya ve kaçınmaya yol açar. 4. Kişisel Özellikler: İnsana özgü yakınlık sağlayan olumlu özelliklerin başında içtenlik, dürüstlük, vefa, doğru sözlülük, emanete hıyanet etmeme anlamında güven ile ilgili nitelikler yer almıştır. En olumsuz olanların başında ise üçkâğıtçılık ve ikiyüzlülük yer almıştır. Ayrıca kişisel sıcaklık, yetenek, zekilik ve yeterlilikte yakınlık sağlayan özelliklerdir. Sıcaklığını hissettiğimiz kişilerle muhabbetimiz daha iyidir. Genel olarak yetenekli, zeki ve yeterli bulduğumuz insanlardan da daha çok hoşlanır ve yakınlık duyarız. Ayrıca fiziksel olarak çekici insanlardan daha çok hoşlanırız.
27 SOSYAL PSİKOLOJİ 6. ÜNİTE KİŞİLER ARASI ÇEKİCİLİK VE ÇATIŞMA 6.3. ÇATIŞMA Genel anlamda çatışma; birey ya da grupların içinde ve aralarında çeşitli nedenlerle ortaya çıkan anlaşmazlık, zıtlaşma, uyumsuzluk ve birbirine ters düşme durumudur. Çatışma genelde dört durumda meydana gelebilir: Özel amaç ve değerler karşılaştığında veya ilgili gruplar tarafından çatışma olarak algılandığında ortaya çıkar. İşletme içinde karşıt, baskıcı tepki oluşturabilecek davranışlar çatışma yaratır (işçi-işveren çatışması) Karşılıklı çıkar çatışmaları ve zıt görüşleri olduğunda ortaya çıkar. Karşılıklı olumlu olmayan ilişkilerde ortaya çıkar Çatışmayla ilgili genel yaklaşımlar 1. Geleneksel yaklaşım: Bu görüş, çatışmanın olumsuz, amaçlara ulaşmayı engelleyen yıkıcı sonuçlara yol açtığını ifade eder. 2. İnsan ilişkileri yaklaşımı: Bu görüş, çatışmanın kaçınılmaz olduğunu, insanın olduğu her yerde doğal bir olgu olarak ortaya çıkacağını ve çatışmanın varlığının ortadan kaldırılamaz olduğunu savunur. 3. Etkileşimci yaklaşım: Çatışmayı olumlu gösteren bir yaklaşımdır. Görüşün en büyük katkısı çatışmanın grubun kendini değerlendirebildiği, iyi bir liderlik modeli içinde yaratıcılığın kullanılabildiği bir ortam doğurabileceği düşüncesidir Çatışmaya sebep olan genel nedenler Güç mücadelelerinden kaynaklanan nedenler Statü farklılıklarından kaynaklanan nedenler İletişimden kaynaklanan nedenler Sosyal ve biçimsel yapıya ilişkin nedenler Kişiye ilişkin nedenler Çatışma yönetimi Genelde çatışmayı yönetmede iki yaklaşım kullanılır: a) Davranışsal yaklaşım: Bu yaklaşıma göre ilk yapılacak şey, örgütün profesyonel yönetim plan ve prosedürlerine başvurmaktır. Bu tutum, yöneticilere neler yapmalarını gerektiriyorsa bu kurallara başvurarak onları uygulamayı emreder. Amaç bireyin davranışlarını değiştirmektir. Uygulanması çabuk ve hızlı fakat kısa dönem etkileri olan bir modeldir. b) Tutumsal yaklaşım: Bu yaklaşım çatışmaları çözümlemede sadece bireylerin davranışlarını değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda onların çatışma konusundaki düşüncelerini, duygularını da değiştirmeye çalışır. Tutumsal yaklaşım, çatışmaya neden olan yolları ve sebepleri bulma çabasındadır. Amaç bireylerin çatışmaya ilişkin tutumlarını değiştirmektir. Uygulanması zaman alıcı, sonuçları açısından uzun dönem etkileri olan bir modeldir ÜNİTE LİDERLİK 7.1. Liderliğin Farklı Tanımları Lider; belirli durum ve koşullar altında amaca ulaşmak için başkalarının davranış ve eylemlerini etkileyen kişidir. Lider, bir şeyi başkalarına benimsetmek suretiyle yaptırabilme gücüne sahip olan kişidir. Lider, grubun onayını ve beğenisi kazanmış ve karar verme gücüne sahip kişidir. Lider, grubun tutum ve davranışlarını değiştirip yönlendirebilen, grubun ihtiyaçlarına en iyi cevap verebilen kişidir. Bir liderin ortaya çıkmasında hem kişilik özellikleri hem de içinde bulunduğu grubun özellikleri etkilidir Davranışsal Liderlik Kuramları a) Michigan Üniversitesi araştırmalarında liderlik, işe yönelik ve çalışana yönelik diye iki şekilde belirlenmiştir. İşe yönelik lider davranışında lider, astların çalışmalarıyla yakından ilgilidir. Bu tip lider, iş prosedürlerini açıklar ve temelde başarı ile ilgilidir. Çalışana yönelik liderlik davranışında ise, daha çok iş grupları geliştirme ve işgörenlerin işlerinden tatmin olmaları ile ilgilidir. Bu tip liderin esas amacı çalışanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlamaktır. b) Ohio State Üniversitesi nin araştırmalarında ise liderlik, ilişkiye yönelik ve yapıya yönelik liderlik diye iki şekilde belirlenmiştir. İlişkiye yönelik lider, astlarıyla sık sık ikili ilişki içersine girerek, onların duyguları ve düşünceleriyle yakından ilgilenir. Bireylerin ihtiyaçlarının neler olduğuna önem verir. Astlarına zaman ayırarak, sorunlarıyla ilgilenir. Yapıya yönelik lider ise, grupları amaçları başarmak doğrultusunda yönelterek, onların rol yapılarını belirlemekle ilgilenir. Lider, grup faaliyetlerini planlama, örgütleme, görevleri belirleme ve yön verme şeklinde yönetir. c) Mc Gregor un X ve Y Kuramı: X kuramına göre; insanlar, çalışmayı sevmezler ve ellerinden geldiği kadar çalışmaktan kaçarlar. İnsanlar çalışmayı sevmedikleri için zorlanmalı, cezalandırılmalı, denetlenmeli ve korkutulmalıdır. Genellikle sorumluluktan kaçarlar, daha çok güvenlikli yer ararlar. Çalışanlar için önemli olan örgütsel amaçlar değil, kişisel kazançlardır. Y kuramına göre; çalışmak doğal bir olaydır ve insanlar genellikle çalışmaktan zevk alırlar. İnsanlar amaçları doğrultusunda kendi kendilerini kontrol ederek çalışırlar. Her insanın belli bir potansiyeli vardır ve şartlar uygun olduğu takdirde kişi bunları geliştirerek daha fazla sorumluluk almaya yönelir.
28 SOSYAL PSİKOLOJİ 7. ÜNİTE LİDERLİK 7.3. Durumsal Liderlik Kuramları a) Fiedler in durumsal liderlik modeli: Bireysel özellikleri ön plana alan bir etkileşim modelidir. Fiedler e göre, liderin etkin olabilmesi ortamlara bağlıdır. Bazı liderler, ortam veya örgütte etkin olabilmektedir. İki tip liderlikten bahseder. İşe güdülenmiş lider, daha çok işin yapılmasına ağırlık verir. Bu tip liderler, emir vericidirler, emri altında çalışan kimselerin düşüncelerine önem vermezler. Onlar için işin bir an önce bitirilmesi önem taşır. İlişkiye yönelik lider ise, tam tersi bir görünümdedir. Bu tip liderler için bireyler arasındaki ilişkiler önem taşır. Çalışanlar arasındaki uyum, arkadaşlık gibi destek verici konular üzerinde dururlar. İşe yönelik lider otoriter lidere, ilişkiye yönelik lider ise demokratik lidere benzer. b) Yol-Amaç modeli: Bu model, liderin farklı durumlarda farklı davranış görüntüleri göstereceğini ileri sürerek, dört liderlik davranışı belirlemiştir. Yönlendirici lider; astlardan beklentilerinin neler olduğunu açıklar, görevleri nasıl başaracakları konusunda rehberlik eder. Destekleyici lider; astlara arkadaşça davranarak onların statülerine ilgi gösterir. Astların kendilerini iyi hissetmelerini sağlar. Katılımcı lider; kararları vermeden önce astların fikirlerine başvurur. Onların istek ve düşüncelerini dikkate alır. Başarıya yönelik lider; amaçlara ulaşmada astlardan yüksek performans bekleyen, bu performansı göstermeleri için de gereken desteği sağlayan bir liderlik tipidir. c) Vroom-Yetton-Jago Modeli: Liderlikte 3. tip durumsallık modelidir. Bu model de, yol-amaç modeli gibi belirlenen bir durumdaki liderlik modelini tanımlamaya çalışır. Bu model, durumun özelliklerine bağlı olarak, ne kadar astın kararların paylaşılmasında söz sahibi olması gerektiğini açıklar. Verilen kararların değerlendirilmesinde lider, alternatif kararları da göz önüne alarak karşılaştırma yapmalı ve kararların alınmasında ast sayısının çok olmasını sağlamalıdır. Model, karar ağacı kullanmayı gerekli görür; yönetici değişik durumlarda kendi durumunu kendi belirler ve karar ağacı vasıtasıyla yolları izleyerek, problem için uygun seçeneği saptar Dönüşümsel Liderlik Kuramı Dönüşümsel liderlik modeli, lider ve izleyicilerin etik, arzu, beklenti ve insan ilişkilerini bir üst seviyeye çıkartmayı hedefler. Dönüşümsel lider özgürlük, barış, eşitlik ve insancılık gibi üstün değerler yoluyla izleyicileri yönlendirir. Korku, baskı, kıskançlık aşırı rekabet gibi duygusal faktörler devrede değildir. Geleneksel liderlik yöneticiler, yetkilerini çalışanları ödüllendirme, daha çok çaba göstermeleri için para ve statü verme biçiminde kullanırken; dönüşümsel liderler, astlarına bir görevin olduğunu ilham ettirmeye ve bir düşe, vizyona yöneltme ve yönlendirmeye çaba sarf ederler. Dönüşümsel liderlik tamamlayıcı üç unsurdan oluşur: Karizmatik Liderlik Davranışı, Bireyselleştirilmiş Düşünce ve Entelektüel Uyarım dır. Bunun üç mekanizmanın birleşimi ile başarılacağına inanılır. Karizmatik liderlik davranışı, liderin bireysel çekiciliği, diğerlerini etkilemede ve onlara istediklerini yaptırmada önemli bir rol oynar ve sadık astların oluşmasını sağlar. Karizmatik liderler, takipçileriyle aralarında duygusal bağlar kurarak, onları umulmadık hedeflere doğru yönlendirebilirler. Karizmatik liderler, astların sadakatini kazanırlar ve onlara örnek teşkil ederler. Karizmatik liderliği, dönüştürücü liderlikten ayıran en önemli özellik, karizmatik liderliğin her zaman yeniliğe ve değişime odaklanmamasıdır. Karizmatik lider, astları güçlendirerek ve geliştirerek sorumluluk almalarını sağlarlar. Astlarla aralarında çok güçlü bir bağ kurarlar ve güven ortamı yaratırlar. Bireyselleştirilmiş Düşünceler: Dönüşümsel liderler, tipik olarak her asta tek bireymiş gibi davranmak, öğretici deneyimler yaratmak ve bu deneyimlere teşvik etmek için projeleri devretme eğilimindedirler. Entelektüel Uyarım: Dönüşümsel liderler, astlarını eski davranış kalıplarını değiştirebilecek düşüncelere yönlendirirler. Böylece, kendisini izleyenlerin problemlere farklı açıdan bakmalarını ve bu problemleri değişik ve yeni yollarla çözmelerini sağlarlar. 27
29 Kısacası dönüşümsel liderin hedefi, belirli bir durumda amacın gerçekleştirilmesi yönünde birey ya da grubun faaliyetlerini etkileme sürecidir. SOSYAL BİLGİLER ÖĞRETMENLİĞİ ALAN FELSEFEYE GİRİŞ Not: İlgili bu konu anlatımı özettir. Konu Anlatımı [ M U R A T 28 C İ V E L E K ] [ İ l e t i ş i m : c i v e l e k. m u r a g m a i l. c o m & h t t p : / / w w w. r e h b e r l i k. b i z. t r ]
30 ÜNİTE 1:: FELSEFEYE GİRİŞ A. Felsefenin Anlamı ve Konusu (Alanı) Felsefe: Kelime anlamı olarak Philo (sevgi) ve Sophia (bilgelik) kavramlarının birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu manasıyla felsefe Bilgelik Sevgisi demektir. Genel manada "bilgiyi sevmek, bilginin peşinden koşmak" anlamını taşımaktadır. Felsefe terimini ilk kez, Pisagor kullanmıştır. Felsefenin kurucusu olarak Thales sayılır. Filozof: Bilgiyi arayan, ona ulaşmak isteyen kişidir. Filozof, hayatın anlamını bulmaya çalışır, edindiği bilgileri yetersiz bulur ve sürekli bir arayış içerisinde olur. Bu arayışında hep eleştiri yapar. Felsefenin dört ana konusu vardır: bunlar varlık (ontoloji), bilgi (epistemoloji), değerler (aksiyoloji: etik ve estetik) ve mantık B. Felsefe-Hikmet İlişkisi Varlık, bilgi ve değer üzerine tam ve bütün bir bilgiye ulaşılmasına hikmet (bilgelik) denir. Hikmet, bütün olan bitenlerin esasını bilmektir. Hikmet tümel bir bilgidir, yani her şeyi kuşatan bilgidir. Felsefe ise böyle bir iddiada değildir. Felsefede sorgulama esastır, felsefe hikmete ulaşma amacında değildir. Felsefe, hikmeti sevme ve ona yönelme anlamında bir bilgidir. C. Felsefi Düşüncenin Nitelikleri Felsefi düşünce, insanın merak ve hayretine bağlı olarak soru sormanın sonucu olan ve evren, varlık, doğa, insan ve insan yaşamıyla ilgili problemlere karşı dogmatikliği aşan eleştirici, sorgulayıcı ve bütüncül bir düşünce türüdür. 1-) Felsefi düşüncede sorular cevaplardan daha önemlidir. Çünkü felsefede verilen cevaplar son ve kesin cevaplar değildir. 2-) Felsefi düşünce refleksif bir düşüncedir (Düşüncenin kendi üzerine tekrar yönelmesi refleksif düşüncedir). Yani felsefi düşünme sadece sorgulananı tek taraflı düşünme değildir. Aynı zamanda sorgulamanın kendisini veya sorgulama sonucunu da sorgulamaktır. Bu çift yönlü bir düşünmedir. 3-) Felsefi düşünce, eleştirici ve sorgulayıcı bir düşüncedir. 4-) Felsefi düşünce akla dayanan bir düşüncedir. 5-) Felsefi düşünce temellendirmeye dayalı bir düşüncedir. 6-) Felsefi düşüncenin analiz (çözümleyici) ve sentez (kurucu) gibi işlevleri vardır. 7-) Her felsefi düşünce, o düşünceyi ortaya atan filozofun özgün görüşüdür. Bu nedenle felsefi düşünce özneldir. 8-) Her şey felsefenin konusudur. Bu nedenle felsefi düşünce ele aldığı konular açısından evrensel bir düşüncedir. ÜNİTE 2:: BİLGİ FELSEFESİ ((EPİSTEMOLOJİ)) A. Bilgi Felsefesinin Anlamı ve Konusu (Alanı) Bilgi nedir? sorusunu temele alan felsefe dalına bilgi felsefesi (epistemoloji) denir. Bilgi felsefesinin konusu; insan bilgisinin yapısı, imkânı, kaynağı, ölçütleri, sınırları ve değerleridir. B. Bilginin Tanımı ve Bilgi Türleri Bilgi: Özne (suje) ile nesne (obje) arasında kurulan ilişki sonucu ortaya çıkan ürüne denir. Yani öznenin nesneyi yorumlamasıdır. 1. Gündelik Bilgi: İnsanların gündelik hayatında sıradan deneyimleri sonucunda elde ettikleri sıradan bilgidir. Mesela; havanın bulutlanmasına veya romatizma ağrılarının artmasına dayanarak yağmurun yağacağını ileri sürmek. Özellikleri: Kaynağı kişinin algıları, gözlemleri ve deneyimleridir. Yöntemsiz elde edilir. Sistemli değildir. Basit düzeyde nedensonuç ilişkisine dayanır. Özneldir, bu nedenle genel-geçer değildir. Doğruluğu kesin değildir. Pratik faydaya yöneliktir. 2. Dini Bilgi: Tanrıyı ve Tanrıyla ilişkisi olan evreni açıklamaya çalışan bilgi türüdür. Özellikleri: Dini bilgiler inanç aracılığıyla oluşturulur. Kaynağı; vahiy, kutsal kitaplar ve peygamberler (hadisler) dir. Eleştiriye açık değildir (dogmatiktir). Kesindir ve zaman içerisinde değişmez. Emreder ve itaat ister. Amacı insanın manevi (iç) yaşantısına ışık tutmak ve toplumsal yaşamı düzenlemek. 3. Sanat Bilgisi: Sanatçının, yaratıcı hayal gücü ile nesnelere yönelip, onları farklı biçimde yorumlamasıyla oluşan bilgidir. Özellikleri: Kendine özgü dili vardır. Akıldan çok duygulara ve sezgilere dayanır. Yaratıcılığa dayanır; bu nedenle özgündür. Doğruluğu veya yanlışlığı yoktur; burada var olan gerçeklik kişisel ve öznel gerçekliktir. Subjektiftir (özneldir); bu yüzden eleştiriye açıktır. Sanatçının amacı güzele ulaşmaktır. Fayda amacı güdülmez. Birikimli olarak ilerler. 4. Bilimsel Bilgi: Doğrulanmasının mümkün olduğu en güvenilir bilgidir. Olguları, toplumu ve insanı araştırma konusu yapar. Özellikleri: Evrenseldir; çünkü insanlığın ortak mirasıdır. Herkes bilime katkıda bulunabilir. Bu nedenle bilim herhangi bir bireyin veya ülkenin tekelinde değildir. Sonuçları bakımından genel-geçer ve evrenseldir. Birikimli olarak ilerler. Olanı inceler ve olması gerekenler hakkında öngörüde (tahminde) bulunur. Objektiftir (nesneldir): Duygu ve önyargılardan bağımsızdır. Tekrarlanabilir: aynı koşullarda aynı sonucu verip yinelenebilir. Tutarlı ve geçerlidir. Sistemli ve düzenli bir bilgidir. Gözlem ve deneye dayanır. Nedensellik ve determinizm ilkelerine dayalı açıklamalar yapar. Varlığı parçalara bölerek inceler. 5. Felsefi Bilgi: İnsanın varlık, bilgi ve değerler hakkında aklıyla ortaya koyduğu genel düşüncelere dayanan bir bilgidir. Özellikleri: Eleştireldir (sorgulayıcıdır). Akıl ve mantık ilkelerine dayalıdır. Sistemli ve tutarlı bir bilgidir. Ele aldığı konular bakımından evrenseldir. Çünkü ele alınan konular tüm insanlığa ait ortak konulardır. Ayrıca her şey felsefenin konusudur. Bu yönüyle de evrenseldir. Sonuçları bakımından subjektiftir (özneldir). Yani kesinliği yoktur. Bu yüzden ortaya koyulan görüşler kişiden kişiye değişir yani görecelidir. Birleştirici ve bütünleyicidir: Ele aldığı konuları bir bütün olarak kavramaya ve açıklamaya çalışır. Yığılan/biriken (kümülatif) fakat ilerlemeyen bir bilgidir (Çünkü açıklamalarında bitmişlik ve kesinlik yoktur). Olması gerekenden hareket eder. Yarar amacı güdülerek yapılmaz. Sorular yanıtlardan daha önemlidir. Kendini yenileyebilir: Felsefe hiçbir konuda son sözü söyleyemez. Ortaya koyulan bilgilerle ilgili her an yeni bir felsefi açıklama mümkündür. 29
31 6. Teknik Bilgi: Teknik, doğadaki nesneleri insanlara yararlı araç-gereç haline getirme etkinliğidir. Bu araç-gereçlerin yapımının bilgisi teknik bilgidir. Bilimsel ve gündelik bilginin gündelik yaşama uygulanması sonucu oluşur. Örneğin; ateşin, tekerleğin, otomobil ve bilgisayarın oluşturulması teknik bilgidir. Özellikleri: Araç-gereç yapımına ve kullanımına dayanır. Faydaya yöneliktir. Bilimsel gelişmeyi hızlandırır. İnsanın doğaya egemen olmasını kolaylaştırmayı ve doğadan daha verimli faydalanmasını amaçlar. C. Bilgi Felsefesinin Temel Kavramları Gerçeklik: Düşünceden bağımsız olarak var olan bir durum, olgu veya nesnedir. Gerçeklik, varlığın bir özelliği veya var oluş tarzıdır. Mesela; taşın sertliği, pamuğun yumuşak olması. Doğruluk: Bir yargının gerçeklikle uyuşmasıdır. Yani bilginin nesnesi ile örtüşmesidir. Mesela; dışarıda hava sıcak dediğinizde dışarıda gerçekten hava sıcaksa doğru, sıcak değilse yanlıştır. Temellendirme: Ortaya atılan bir düşünce, iddia için dayanak, temel bulma işlemidir. Yani onu ispatlama, kanıtlama işlemidir. Ç. Bilgi Felsefesinin Temel Soruları Bilginin kaynağına ve ölçütüne ilişkin sorular: Bilgimiz nereden geliyor, kaynağı nedir? Acaba bilgilerimiz doğuştan mıdır? Yoksa sonradan mı kazanılır? Sonradan kazanılıyorsa, bunda rol oynayan faktörler nelerdir? Akıl mı, deney mi, sezgi mi, yoksa duyumlar mıdır? Doğru bilginin ölçütü nedir? Bilginin değerine ilişkin sorular: Genel-geçer doğru bilgi var mıdır? Bilgilerimizin sınırı nedir? İnsan her şeyi bilebilir mi? D. Bilginin Doğruluk Ölçütleri a) Uygunluk: Bu görüşe göre doğruluk, düşünce ile nesnesi arasındaki tam uygunluktur. Yani bir nesne hakkında oluşturduğumuz bir yargı, nesnenin kendisine uyuyorsa doğrudur. b) Tutarlılık: Bir önermenin doğruluğu, sistemde daha önce kabul edilmiş doğru önermelerle çelişmemesine dayanır. Yeni önerme, var olan önermelerle çelişiyorsa yanlıştır. Yani önerme, bir bütün içinde diğerleriyle çelişmemesi gerekir. c) Tümel uzlaşım: Bir önermenin doğruluğu, herkesin veya çoğunluğun kabul ettiğidir. ç) Apaçıklık: Bir bilgi, hem açık hem seçik hem de kuşku duyulmayan bir açıklıkta ise doğrudur. Açık bilgi, bir bilginin bir bütünlük içinde, tutarsızlık içermeden kavranmasıdır. Seçik bilgi ise, bir bilginin başka bir bilgiyle karıştırılmaması durumudur. d) Yarar: Bir bilgi yararlı, uygulanabilir sonuçlar veriyorsa veya bir problemi çözebiliyorsa doğrudur. E. Bilgi felsefesinin Temel Problemi: Doğru Bilginin İmkânı Problemi 1) Doğru Bilginin İmkânsızlığı (Septisizm): Doğru bilginin mümkün olmadığını savunan görüşe Septisizm (şüphecilik) denir. Septisizmi ilk kez sistematik olarak kullanan Sofistler (Protagoras, Gorgias) temel olarak, kesin ve mutlak bilginin olamayacağını, insanların algılarının göreceli olduğunu savunarak bilgide rölâtivistliği (göreceliği) savunmuşlardır. Onlara göre her şey rölatif (göreceli) olduğu için bilgi doğruya değil, yarara bağlanmalıdır. Protagoras a göre bilgiler duyu algısına dayanır. Algılar kişiden kişiye değiştiğinden ne kadar kişi varsa o kadar da hakikat (doğru) vardır. Yani herkes için geçerli evrensel doğrular yoktur. Bu görüşünü İnsan her şeyin ölçüsüdür sözüyle temellendirir. Gorgias sadece bilginin imkânsızlığını reddetmekle kalmaz, varlığın kendisini de inkâr eder. Gorgias; hiçbir şey yoktur, olsaydı da bilemezdik, bilseydik de başkalarına aktaramazdık diyerek görüşlerini Nihilizm e (Hiççilik) kaydırmıştır. Pyrrhon a göre, nesnelerin ne olduğunu bilemeyiz. Çünkü duyular olsun, akıl olsun, bize nesneleri oldukları gibi değil, göründükleri gibi gösterirler. Her yargı ve her yargının çelişiğini söylemek mümkündür. 2) Doğru Bilginin İmkânı (Dogmatizm): Doğru bilginin mümkün olduğunu savunan görüşe dogmatizm denir. a) Rasyonalizm (Akılcılık): En önemli temsilcileri ise Sokrates (Diyalektik konuşma), Platon (İdealar kuramı), Aristoteles (madde-form ilişkisi), Descartes (Metodik şüphe), Hegel (Diyalektik idealizm: tez-antitez-sentez), Farabi ve Leibniz. Rasyonalizme göre doğru bilgi mümkündür ve doğru bilgiye ancak akılla ulaşabiliriz. Akıl, doğuştan bilgi edinme yetisi ile donatılmıştır. Yani biz bilgilere doğuştan sahibiz. Bunun için duyum ve algılar bize zorunlu, kesin, genel geçer bilgileri veremezler. Böyle bir bilgiyi bize ancak akıl verebilir. Deneyden gelmeyen, deney öncesi bu bilgilere Kant a priori bilgi adını verir. Bazı rasyonalistlere (Sokrates, Platon), göre tüm bilgiler doğuştan vardır, bazı rasyonalistlere (Descartes, Farabi) göre ise bazı bilgiler (analitik önermeler, matematiksel bilgiler, akıl ilkeleri, evrene ve Tanrı ya ait bilgiler) doğuştan vardır. b) Empirizm (Deneycilik): Önemli temsilcileri J. Locke, D. Hume, G. Berkeley, Condillac, H. Spencer dir. Empirizm akımı, bilgilerimizin kaynağının duyu ve algılar olduğunu, doğuştan aklımızda hiçbir bilginin bulunmadığını ileri sürer. Doğru bilgi ve genel-geçer bilgi mümkündür. Locke a göre; göre insan zihninde doğuştan hiçbir bilgi yoktur. Zihin başlangıçta üzeri yazılmayı bekleyen boş bir levhadır (Tabula Rasa). Her şey sonradan bu levhaya duyum ve deneyler aracılığıyla yazılır. Tüm bilgiler deney sonrası (a posteriori) dır. Sensualizm (Duyumculuk): Condillac empirizmi duyumculuğa indirger. Condillac a göre, tüm bilgilerin kaynağı duyulardır. Duyu verilerinin dışında hiçbir sonuç bilgi değildir. Düşünceyi duyuma ek bir bilgi kaynağı olarak görmez. c) Kritisizm (Eleştirel Felsefe): Bu akımının kurucusu I. Kant tır. Kant, empirizm ile rasyonalizm i uzlaştırmıştır. Kant a göre akıl ve deney tek başına mutlak varlığı kavramada yetersizdir. İnsan bilgisi, duyu verileri ile aklın kategorilerinin birleşmesiyle oluşur. Kant a göre; bilgimiz deneyle başlar akılla son bulur. Çünkü bilginin oluşabilmesi için deney kadar zihne de ihtiyaç vardır. Bilginin hammaddesini duyular (deney) bize verir. Bu hammadde zihnin kategorilerinin (a priori) içine girer. Bu kategorilerde form (şekil) alarak akıl tarafından işlenir ve böylece bilgi oluşur. Biz nesneleri-olayları her insanda ortak olan bu kategorilere göre biliriz. ç) Pozitivizm (Olguculuk): Kurucusu ve temsilcisi Auguste Comte dur. Comte göre doğru bilgi ancak bilimsel (pozitivist) bilgidir. Bilimsel bilgi olgulara dayanan, deney ve gözlem yoluyla elde edilen bilgidir. Comte olgulara dayanmayan, deneyle ispatlanamayan, denetlenemeyen şeylerin felsefeden atılması gerektiğini söyler. Çünkü bunlar bilimsel değildir, anlamsızdır ve metafizikseldir. Çünkü bunların hiçbirinin olgusal dayanağı yoktur, bu nedenle ispatlanamaz. Comte, insanlığın düşünce sisteminde bilimin egemen olduğu pozitif döneme ulaşana dek üç aşamadan (üç hal yasası: teolojik, metafizik, pozitif aşama) geçtiğini söyler. 30
32 d) Analitik Felsefe (Yeni-Neo Pozitivizm): Önemli temsilcileri Wittgenstein, Reichenbach, Carnap, Moore ve B. Russell dir. Analitik felsefecilere göre matematik ve mantık ile doğru olarak tanımlanamayan veya deney ve gözlem ile doğrulanamayan her bilgi değersiz, boş laftan başka bir şey değildir. Bilim sadece açık, mantıklı, akılsal değil duyu deneyimi ile de incelenip kanıtlanabilir olandır. Metafizik, bilimin ve felsefenin konusu olamaz. Felsefenin görevi dildeki kavramları çözümlemektir. e) Entüisyonizm (Sezgicilik): Önemli temsilcileri Gazali ve Henri Bergson dur. Sezgi aklın doğrudan doğruya, yani araçsız olarak bir şeyin algısını elde etmesidir. Yani birden bire, aniden algılaması bir sezgidir. Sezgicilik, akıl ve duyumu gerçeği bulma ve bilme aracı olarak kabul etmez. Çünkü bunlar, bulmak ve bilmek için araçlara muhtaçtırlar. Oysa gerçek ve öz biliş, hiçbir araç olmaksızın, doğrudan doğruya sezgi gücüyle bilmekle mümkündür. Gazali ye göre duyular ve akıl bilgilerimizin kaynağıdır, fakat bize kesin bilgiyi vermez. Kesin bilgiye ancak sezgiyle ulaşabiliriz. Gazali ye göre sezgi, Tanrının insan kalbine bağışladığı doğal bir ışıktır (kalp gözü). Bu ışıkla insan, gerçeğin bilgisine ulaşabilir. f) Pragmatizm (Faydacılık): Önemli temsilcileri W. James ve J. Dewey dir. Pragmatizm e göre bir şey yararlı olduğu sürece değerli, önemli ve doğrudur. Gerçeklik ve doğruluk insanın eylemlerinin sonuçları, başarıları ve yararlarıyla değerlendirilmektedir. W. James e göre; insan yaşamında işe yarayan ve faydalı olan şeyler doğru ve gerçektir. Doğrunun değeri de bize sağladığı fayda ile ölçülür. Hayat ve olaylar değişkendir, bu nedenle insanın ihtiyaçları da sürekli olarak değişir. Doğrularda bu değişimlere bağlı olarak sürekli değişir. Dewey e göre; göre doğru, karşılaştığımız problemleri çözmemizde kullandığımız bir araçtır. Karşılaştığımız problemlerin çözümünde bize yardımcı olan bilgiler doğrudur. Bu görüşe enstrümantalizm (aletçilik) denir. g) Fenomenoloji (Görüngü/Özbilim): Fenomen aklın ve duyuların algıladığı her şeydir. Fenomenler, tek tek algılanan nesneler değildir. Tek tek algılanan nesnelerin ifadesi olan bütünsel (tümel) kavramlarıdır. Mesela; tek tek algılanan kiraz, erik, karpuz gibi meyveler değil, düşünce/akıl yoluyla bütünsel olarak bilinen MEYVE kavramıdır. Bu akımın temsilcisi Edmund Husserl dir. Husserl e göre; görünenlerin (fenomenler) içinde bulunan öz doğru bilgidir ve bu öz ancak bilinçle kavranır. Bir fenomenin öz bilgisine ulaşabilmek için önce onun özüne ait olmayan tüm özelliklerin (ilgisiz görüşler, günlük bilgiler, önyargılar) ayıklanmasını (parantez içine alınması) içerir. Böylece insanın öze ulaşmasını engelleyen, öze ait olmayan öğeler, kısa bir süre için yok sayılır. Böylece varlığın özünü oluşturmayan somut özellikler ayıklanarak varlık soyutlanır. Bu sayede bilinç, onun özünü doğrudan, aracısız olarak kavrar. Kısacası fenomenoloji, varlıkların olgusal özellikleri ötesinde bunların özlerini, yani sadece düşüncemizdeki varlıklarını kavrama çabasıdır. Mesela; bir kalemin özüne ulaşmak istiyorsak, kalemin olgusal özelliklerini (şeklini, rengini, ağırlığını) bir kenara bıraktığımızda bilincimizde, onu kalem yapan saf özü, idesi kalır. Bu özler, zaman ve mekâna bağlı değildir. ÜNİTE 3:: VARLIK FELSEFESİ ((ONTOLOJİ)) A. Varlık nedir? Konusu nedir? Varlık felsefesi varlığın ilk ilkelerini, özünü, yapısını, türlerini, biçimlerini inceleyen disiplindir. Varlık felsefesinin konusu varlıktır; yani var olan her şeydir. Varlık ikiye ayrılır. 1.Gerçek varlık: İnsan zihninden bağımsız dış dünyada bulunan nesnelerdir. Somut, olgusal (ev, masa, insan). 2.Düşünsel varlık: İnsan zihnine bağımlı yani düşüncede var olan, zihnin ürünü olan varlıklardır. Soyut, zihinsel (Kafdağı, pi sayısı). B. Bilime ve Felsefeye Göre Varlık Varlık, hem bilimin hem de felsefenin konusudur. - Bilim varlığı deneysel yöntemlerle ele alır. Bilimin konusunu; nesnel olgular ile doğrudan veya dolaylı olarak gözlemlenebilir varlıklar oluşturur. Bilimin varlığa yaklaşımı indirgemecidir (tek faktöre indirgeyerek yapma). Bilim varlığı parçacı bir yaklaşımla ele alır. - Felsefe varlıkla ilgili eleştirel ve şüpheci bir tavır takınır. Felsefe varlığı akıl yoluyla açıklamaya çalışır. Felsefe, varlığı incelerken hem olgular dünyasındaki hem de düşünsel alandaki varlığı kendine konu edinir. Felsefenin varlığa yaklaşımı bütüncüldür. Varlığı açıklamak isteyen felsefeye ise Ontoloji (Varlık felsefesi) adı verilir. C. Metafizik ve Ontoloji İlişkisi Metafizik ve ontoloji konuları bakımından benzerlik gösterirler. Fakat konuların kapsamları bakımından metafizik ontolojiden daha kapsamlıdır. Metafizik hem fiziksel evreni hem de fizikötesini (duyusal alanın üstündeki şeyleri: Tanrı, ruh, ölümsüzlük, evren) kendisine konu edinirken, ontoloji sadece fiziksel evreni (gerçek varlıkları) kendisine konu edinir. Bu anlamıyla doğa ve beşeri bilimler, konuları itibariyle daha çok ontoloji ile ilgilidir. 31 D. Metafiziğin Varlıkla İlgili Soruları Varlık nedir? Varlık var mıdır?, Varlığın kökeni nedir?, Evrende düzen ve amaç var mıdır?, Evren sonlu mu, sonsuz mudur?, Varlık tek midir, çok mudur?, Varlık değişken midir? Durağan mıdır?, Ruh nedir? Ruh ölümsüz müdür? E.Ontoloji Açısından Varlık Varlık felsefesinde varlık, üç temel problem çerçevesinde ele alınıp incelenir. Varlığın var olup olmadığı problemi. Varlığın niceliği problemi Varlığın ne olduğu problemi (niteliği) F. Varlığın var olup olmadığı problemi Realizm (Gerçekçilik): Varlığın var olduğunu ve insan zihninden bağımsız olduğunu savunan akımdır. Nihilizm (Hiççilik): Varlık yoktur. Temsilcisi; Gorgias tır. Gorgias bunu şu şekilde dile getirir: Hiçbir şey yoktur, olsaydı da bilemezdik, bilseydik de başkalarına aktaramazdık G. Varlığın niceliği problemi 1.Monizm (tekçilik): Var olan her şey tek bir gerçeklikten, öğeden oluşur. Mesela; Thales, tüm varlıkların temelinde su vardır der. 2.Düalizm (ikicilik): Varlık birbirine indirgenemeyen iki ayrı öğeden oluşur. Descartes e göre varlığın temelinde iki ayrı töz olarak madde (beden) ve idea (ruh) bulunmaktadır. 3.Plüralizm (Çokçuluk): Varlık ikiden fazla öğeden oluşur. Mesela; Empedokles varlığın su, ateş, hava, toprak tözlerinden oluştuğunu savunur.
33 H. Varlığın ne olduğu (niteliği) problemi 1.Oluşçuluk: Varlık statik (durgun) değildir. Varlık, sürekli bir değişim ve varoluş içerisindedir. Önemli temsilcileri; Herakleitos ve Whitehead dır. Herakleitos a göre ilk ana madde ateştir. Evrende var olan her şey ateşin farklı hallere dönüşümünden oluşur. Ateşteki bu değişim (dönüşüm) Logos yasasına (Karşıtların birliği yasası) göre işler. Herakleitos bu değişimi: Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz sözüyle belirtir. 2. Varlık fenomendir (fenomenoloji, görüngü bilimi): Temsilcisi Husserl, varlığı, fenomenlerin içinde gelişen öz olarak tanımlar. Varlık kendisini fenomenlerde gösterir. İnsanlar varlığa değerler yükleyerek ona yaklaştığından onun özüne hiç yaklaşamamaktadır. Bu öze yaklaşmak için varlığa verilen değerlerden (batıl inançlar, ön yargılar vb.) varlığın arındırılması gerekmektedir. Yani fenomenlerin; olgulardan, duyusal yaşantılardan ayıklanması (paranteze alma) gerekir. 3.Varlık maddedir (materyalizm): İlk varlık maddeseldir. Madde düşünceden bağımsız olarak vardır. Bütün varlıklar maddeden oluşur. Düşüncenin varlığı maddeye bağlıdır. Demokritos a göre ilk ana madde atomlardır. Var olan her şey atomlardan oluşmuştur. Atomlar, yaratılmamıştır ve yok olmazlar, sonsuz sayıdadırlar ve sürekli değişirler. K. Marx a göre var olan her şey maddeseldir. Madde insan bilincinden bağımsız olarak vardır. Her şeyin özü harekettir. Madde sürekli hareket ve değişim halindedir. Bu değişim birtakım diyalektik yasalara göre işler. Maddenin değişmesi, daima karşıtların çatışmasından doğar. Tüm değişimlerin temelinde karşıtlık ve çatışma vardır. (Diyalektik materyalizm). Hobbes (cisim görüşü) ve La Mettrie (insan-makine öğretisi). 4.Varlık ideadır (idealizm): Bu akıma göre ilk ve gerçek varlık ideasaldır (düşünseldir). Varlık insan zihninden bağımsızdır, fakat bu varlık somut, maddesel değil de; soyut, zihinsel niteliktedir. Platon varlık anlayışını idealar kuramıyla açıklar. Ona göre iki ayrı evren vardır: İdealar ve Nesneler (duyular) evreni. İdealar evreni; ancak akıl yoluyla kavradığımız öncesiz ve sonrasız olan nesnelerin, asıl özlerinin bulunduğu evrendir. Nesneler evreni; idealar evreninin duyular aracılığı ile algılanan bir kopyası, görüntüsü veya gölgesidir. Asıl gerçek, idealardır. Diğer temsilcileri: Aristoteles (madde-form), Farabi (zorunlu-mümkün varlık), Hegel (Diyalektik idealizm: Tez-Antitez-Sentez). 5.Varlık ham madde hem de ideadır (düalizm): Varlığın temelinde birbirine indirgenemeyen iki töz olduğunu kabul eden görüşe düalizm denir. Temsilcisi Descartes e göre varlık; madde (beden) ve ruh (düşünme) olmak üzere iki öğeden oluşur. Descartes varlık anlayışında, kuşku yöntemini kullanarak, önce kendi var oluşunu daha sonra Tanrı ve diğer varlıkların varlığını kanıtlar. Bu amaçla, ilk adımı her şeyden şüphe ederek başlatır; Descartes düşünüyorum o halde varım sözü ile önce kendi varlığını, daha sonra Tanrı nın ve diğer varlıkların varlığını kanıtlamaya çalışmıştır. İ. Çağdaş Varlık felsefesi Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk): Kierkegaard, J.P. Sartre, Nietzsche ve K. Jespers. Sartre ye göre, insan önce var olur, daha sonra kendisini tanıyarak bilerek kendi özünü ve varlığını oluşturur. İnsan için varoluş özden önce gelir. İnsan kendi özünü ve varlığını belirleyebilen tek varlıktır. ÜNİTE 4:: DİN FELSEFESİ A. Din felsefesinin konusu ve alanı Din felsefesi, genel olarak dini konu edinir. Din felsefesi; dinin dayandığı temel ilkeleri, dinle ilgili temel kavramları, Tanrı ile ilgili görüşleri ele alır. Din felsefesi; belli bir dini değil de genel olarak din olgusunu akılcı, eleştirel, objektif ve bütünsel olarak alır. Dine Felsefi Açıdan Bakış (Dinin Felsefi Temellendirmesi) 1-) Felsefe dine rasyonel açıdan bakmalıdır. Yani dinin ana iddialarını akla dayalı olarak açıklamalıdır. 2-) Felsefe dinin temel iddialarını açıklamaya çalışırken tek taraflı yaklaşım sergilemeyip karşıt görüşlere de yer vermelidir. 3-) Felsefenin dine bakışı tutarlı olmak zorundadır. Tutarlılık ileri sürülen bir düşüncenin kendi içinde çelişkisiz olması demektir. 4-) Felsefe dini temellendirirken, nesnel (objektif) olmak zorundadır. Yani taraf tutmaması gerekir. B. Din Felsefesinin temel kavramları ve soruları Din felsefesinin temel kavramları; Tanrı, inanç, peygamber, vahiy, fıtrat, tevhid, ibadet, iman, yüce, ruh, cennet, cehennem. Temel problemleri; Dinin kaynağı ve amacı, Tanrı nın varlığı, Evrenin yaratılışı, Vahyin imkânı ve Ruhun ölümsüzlüğü problemi. C. Din felsefesinin temel problemi: Tanrı nın varlığı problemi 1) Tanrı nın varlığı kabul edenler (Teizm): a)monoteizm (Tek Tanrıcılık): Yalnızca tek bir Tanrı nın var olduğunu savunan görüştür. Mesela; Müslümanlık. Deizm (Yaradancılık): Tanrı nın varlığı akılla bilinebilir, evren yaratıldıktan sonra kendi yasalarına göre işler. Yani Tanrı evrene karışmaz, evrene aşkındır. Mucizelere, vahiylere inanmazlar. Temsilcileri; J.Locke, J.J.Rousseau ve Voltaire. Panteizm (Tüm Yaradancılık): Tanrı ile evreni bir, aynı ve özdeş kılan anlayıştır. Tanrı nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Tanrı evrene içkindir. Her şey Tanrı dır. Tanrı doğada ve her şeyde vardır. Evrende var olan her şey bir bütün olarak Tanrı yı oluşturur. Temsilcileri; Plotinos, Bruno. Panenteizm (Diyalektik Tanrıcılık): Her şey Tanrı dadır ve Tanrı ile evren bir değildir. Tanrı evrene hem içkindir hem de dışkındır. Temsilcileri; Hegel, Spinoza, White Head b) Politeizm (Çok tanrıcılık): Birden çok Tanrı nın var olduğunu savunan görüştür. 32 2) Tanrı nın varlığı kabul etmeyenler (Ateizm): Ateizm, Tanrı nın varlığını inkâr etmekle beraber tüm dinlere, inançlara da karşı çıkar. Ateizm, doğaüstü gücün varlığını reddeder. Bu nedenle ruha, cennete, cehenneme, ölümden sonraki hayata da inanmazlar. Temsilcileri; Karl Marx, Leibniz, La Mettrie, Holbach, Nietzsche ve J.P. Sartre dir. 3) Tanrının Varlığının Bilinemeyeceğini Savunanlar (Agnostisizm): Tanrı nın varlığının veya yokluğunun bilinemeyeceğini savunan görüştür. Bu anlayışa göre, biz Tanrı nın varlığını veya yokluğunu ispatlayamayız. Bu nedenle Tanrı vardır veya yoktur diyemeyiz. Temsilcileri; Protagoras, Huxley, H.Spencer ve Pascal dır. İlk temsilcisi Protagoras dır. Ona göre, tanrılar hakkında bilgi edinmemizi engelleyen birçok şey vardır. Tanrılar duyularla algılanamaz. Bu yüzden, benim bilgim Tanrı nın var olduğunu veya yok olduğunu bilmeye yetmez.
34 ÜNİTE 5:: AHLAK FELSEFESİ ((ETİK)) A. Ahlak ve Ahlak Felsefesi (Etik) Ahlak olgusal ve tarihsel olarak yaşanan bir şey iken etik, bu olguyu (ahlaki) felsefi açıdan ele alan felsefe disiplinidir. Yani ahlak iyi ve kötü davranışların pratikteki değeri, etik ise iyi ve kötü davranışın teorisi şeklinde tanımlanır. Etik ahlakın ne olduğunu, ahlaki davranışın nasıl oluştuğunu, iyi ve kötü davranışların nedenini inceler. Etik, insan davranışlarının ahlaki özünü ve yapısını inceler. B. Ahlak Felsefesinin Temel Kavramları İyi, kötü, ahlak, ahlaklılık, ahlaki karar, ahlaki eylem, mutluluk, Vicdan, ahlak yasası, ahlak kuralları Özgürlük: İnsanın kendi iradesiyle istediğini yapabilmesi ve karar alabilmesidir. İyi veya kötüyü seçebilmesidir. Sorumluluk: Bireyin kendi özgür iradesiyle isteyerek yaptığı eylemlerin sonuçlarına katlanabilmesi ve sonuçlarını üstlenebilmesidir. Erdem (Fazilet): İradenin ahlaki açıdan iyi ve değerli davranışlara yönelmesidir. Mesela; cesaret, adalet, çalışkanlık, bilgelik Ödev ve Ödev Ahlaki: Temsilcisi Kant. Ödev bir davranışı ahlak yasasına uyarak yapma zorunluluğudur. Ödev; yerine getirmeyi kendi isteğimizle üstlendiğimiz, bir buyruktur. Eylem hiçbir çıkar/beklenti içerisine girmeden koşulsuz buyrukla yapılmışsa ahlakidir. C. Ahlak Felsefesinin Temel Soruları İnsan eylemlerinde özgür müdür?, Ahlaki eylemlerin amacı nedir?, Evrensel ahlak yasası var mıdır?, Ahlak yasasını belirleyen özellikler nelerdir?, Ahlaki yargıların özellikleri nelerdir? D. İnsan Eylemlerinde Özgür müdür? a) Determinizm: İnsan eylemlerinde özgür değildir. Çünkü insan eylemlerde bulunurken birtakım etkenlerin zorunlu sonucu olarak o eylemi gerçekleştirir. Bu durumda bir seçim söz konusu değildir. İnsan yapmış olduğu davranışlarda kendi özgür iradesini kullanamaz. b) İndeterminizm: İnsan eylemlerinde özgürdür. Çünkü insan eylemlerini belirleyen bir takım etkenler yoktur. İnsan kendi özgür iradesini kullanarak özgürce eylemlerini yapar ve bu nedenle kişi davranışlarından sorumludur. c) Oto Determinizm (Ahlaki Özerklik): İnsan kendi özgürlüğünü kendi yaratır. Özgürlük, insanın kendi ahlaki değerlerini oluşturabilme ve bu değerlere ulaşabilme özgürlüğüdür. İnsan kendi iradesi ile ahlak yasalarını özgürce belirler ve belirlediği bu genel geçer ahlak yasalarına yine kendisi uyar. Bu özgürlüğün kaynağı kişiliktir. İnsan kişiliğini geliştirerek ve aklını kullanarak özgürleşir. d) Liberteryanizm (Özgürlükçülük): İnsan eylemleri birtakım kurallara göre ortaya çıkmaz. İnsan eylemlerini belirleyen kurallar olmadığından insan özgürdür. Devletin olabildiğince küçültülmesi ve özgürlüklerin azamileştirilmesi gerektiğini savunurlar. e) Fatalizm (Kadercilik, yazgıcılık): Her şey önceden doğaüstü bir güç tarafından belirlenmiştir ve hiç kimse bu yazgıyı değiştiremez. Önceden belirlenmiş bu yazgıdan ötürü birey özgür değildir. Dolayısıyla sorumluluktan söz edilemez. E. Evrensel Ahlak Yasası Varlığı Sorunu 1) Evrensel ahlak yasasının varlığını reddedenler: Hedonizm (Hazcılık): Epiküros, Aristippos. Haz bireysel olarak ortaya çıkan bir hoşlanma duygusudur. Herkesin haz alacağı şeyler farklıdır yani evrensel bir özellik taşımaz. Bu yüzden herkes için geçerli evrensel ahlak yasası yoktur. Egoizm (Bencillik): T. Hobbes. Birey ben sevgisiyle yani daima ve öncelikle kendisini düşünerek hareket eder. Birey daima yararına, çıkarına uygun olanı yapar. Her insanın çıkarı bir olamaz, bu yüzden evren ahlak yasası olamaz. Pragmatizm (Yararcılık): W. James ve J. Dewey. En değerli eylem, verdiği iyilik ve yarardır. Eylemin sonucunda yarar varsa, eylem ahlakidir. Bir eylem herkese birden yarar sağlayamayacağı için, evrensel ahlak yasası yoktur. Anarşizm: Proudhon, Stirner, Bakunin. Anarşizm sınırsız özgürlüğü savunur. İnsan özü itibariyle iyidir, bu durumun devam edebilmesi için insanın özgür olması gerekir. Ahlak ve hukuk kuralları, otorite (devlet) insan özgürlüğünü kısıtlar. Bu da insanın iyi olabilmesine engeldir. Bu nedenle özgürlüğü kısıtlayan her türlü kuralı, yasayı, otoriteyi reddetmek gerekir. Nihilizm (Hiççilik): Gorgias ve Nietzsche. Mevcut değerlerin geleneksel dayanaklarının çöktüğünü söyler. Eski değerler bırakılıp, bütün değerler yeniden kurulmalıdır. Bunu yapacak olan da üstün insandır. Kendi değerini kendisi oluşturabilen insan, kendi ahlakını da kendi oluşturur. Bu nedenle evrensel ahlak anlayışı olamaz. Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk): J. P. Sartre. İnsanın önceden belirlenmiş özü (kaderi) yoktur. Bu özü verecek bir güç (Tanrı) de yoktur. Bu durumda insan tamamen özgürdür. Özgür insan, özünü ve değerlerini de kendi oluşturur. Bu ahlaki değerleri oluşturma herkesi kapsayabilecek bir ahlak anlayışı değildir. Yani evrensel ahlak anlayışı yoktur. 33 2) Evrensel ahlak yasasının varlığını kabul edenler: a) Evrensel ahlak yasasını öznel (subjektif) özelliklere dayandıran anlayış: Evrensel ahlak yasaları vardır; fakat bu yasalar Tanrı veya doğa tarafından belirlenmiş değildir. Bu yasalar insana bağlı bir takım özelliklerle ortaya çıkar, insanın yaşamı ve doğası ile ilgili olarak insan tarafından belirlenir. Utilitarizm: Faydacı ahlak anlayışıdır. Bentham a göre; eylemlerin amacı mutluluktur. En yüce haz Olabildiğince çok sayıda insana en çok fayda sağlayan hazdır. Haz toplumun faydası ön planda düşünülerek seçilirse bizi mutluluğa götürür J. S. Mill a göre; Yalnız tek insan için değil, herkes için yararlı (iyi) olanın gerçekleştirilmesi gerekir. Herkes için iyi olanı yapmak insanı mutluluğa götürür. Sezgicilik: Bergson a göre insan, sezgisine dayanarak hareket ederse iyi olanı yapmış olur ve böylece herkes için iyi olanı gerçekleştirmiş olur. b) Evrensel ahlak yasasını nesnel (objektif) özelliklere dayandıran anlayış: Evrensel ahlak yasaları vardır, fakat bu yasalar kişiden ve kişisel özelliklerden bağımsız olarak vardır. Yani ahlak yasalarını insan yaşamı ve doğası belirlemez. Bu yasalar insanın dışındadır. Temsilcileri; Sokrates, Platon (İdealar kuramı), Farabi, Spinoza, Kant (Ödev ahlaki) Sokrates: Kimse bilerek kötülük işlemez, kötülüğün nedeni bilgi eksikliğidir. Kişi duruma göre davranamaz, yani durum ahlaki yoktur. Kişiler, durumlar değişmiş olsa da değerler değişmez, çünkü değerler ve yasalar kişilerden bağımsızdırlar. Platon: Ahlaki eylemlerin amacı İyilik ideası na ulaşmaktır. Mutluluk iyilik ideasını gerçekleştirmektir. Ahlakın temeli olan iyi ideasına uygun olan davranış iyi, uygun olmayan davranış ise kötüdür. Ahlak anlayışını, idealar âlemine dayandırarak nesnel ahlak yasasının varlığını savunmuştur.
35 ÜNİTE 6:: SANAT FELSEFESİ ((ESTETİK)) A. Estetik, Sanat Felsefesi ve Zanaat Estetik; güzelin ne olduğunu sorgulayan ve bunun bilgisine ulaşmaya çalışan felsefe dalıdır. Sanat felsefesi ise, sanatın ne olduğunu sorgulayan, sanatçının etkinliğini ve sanat yapıtlarını inceleyen felsefe dalıdır. Estetik hem doğadaki hem de sanattaki güzeli sorgularken, sanat felsefesi ise sadece sanattaki güzelliği sorgular. Bu bakımdan estetik daha kapsamlıdır. Sanat ve Zanaat farklıdır. Zanaatta, faydaya dayalı ürünler ortaya konulurken, sanatta faydadan ziyade sanatsal (estetik) kaygıya dayalı ürünler ortaya konulur. B. Sanat Felsefesinin Temel Kavramları ve Soruları Temel Kavramları: Estetik tavır, Estetik haz, Estetik Yargı, Hoş, Yüce, Sanat eseri, Güzellik (Güzellik bir beğeni yargısıdır). Temel Soruları: Güzellik nedir?, Güzeli güzel yapan faktörler nelerdir?, Sanat ve zanaat nedir?, Sanat eseri nedir ve özellikleri nelerdir?, Ortak estetik yargılar var mıdır? C. Sanat Eseri ve Özellikleri Sanat eseri: Sanatçının yaratıcılık ve ustalık sonucu ortaya çıkardığı eserdir (Bir tiyatro oyunu, heykel, tablo ve müzik parçası). 1-) Sanat eseri kişiseldir. Yani o eseri ortaya koyan kişiden izler taşır. 2-) Sanat eseri yaratıcılık gerektirir. 3-) Sanat eseri, estetik kaygıyla üretilir yani pratik fayda amacı güdülmez (Estetik kaygılılık). 4-) Sanat eseri evrenseldir. Ortaya konan ürün tüm insanlığın ortak malıdır. 5-) Sanat eseri özgündür; yani eşsiz ve tektir. Yani bir daha eşi benzeri olmayandır (Orijinallik). 6-) Sanat eseri kalıcıdır. Sanat eserinin bizde uyandırdığı haz hayatımıza etki edebilecek kadar kalıcıdır. D. Sanatı Açıklayan Felsefi Görüşler 1) Taklit olarak sanat: Platon, Aristoteles. Sanatçı gerçeklikte (doğada) var olan bir şeyi eserinde taklit eder. Platon: Gerçek sanat eseri, idealar dünyasındaki varlıkları taklit etmekle ortaya konulabilir. Çünkü idealar dünyasındaki varlıklar, gerçek varlıklardır. Demek ki, sanatçı görünen evrendeki güzeli değil de, güzelin ideasını taklit etmelidir. 2) Yaratma olarak sanat: Croce, Schelling. Sanatçı hiçbir zaman doğayı taklit etmez, çünkü doğada mükemmellik yoktur. Mükemmelliği arayan sanatçı, doğada var olmayan bir şeyi yaratmalıdır. Mükemmelliği, sanatçı, hayal gücünü ve yaratıcı yanını kullanarak oluşturur. Gerçek bir sanat eseri, sanatçının hayal gücünü kullanarak oluşturduğu eserdir. E. Güzelliğin Nitelikleri 3) Oyun olarak sanat: Schiller. Sanat ile oyun arasında benzerlikler vardır. - Her iki etkinlik yarar amacı güdülmeden yapılır. - Her iki etkinlik insanı gündelik yaşamın sıkıntılardan uzaklaştırarak, insanın kendisini unutmasını sağlar. -Her iki etkinlikte de dış dünyaya yani hayal dünyasına yönelme olur. Bu dünya içinde, insan mutlak özgür olur. 1) Subjektif nitelikler 2) Objektif nitelikler (2 ye ayrılır) 2-a) Güzelliğin içsel nitelikleri: Güzel bir şey, idesine, özüne, kavramına uygun olan şeydir. Bir eserin güzel olması, onun temsil ettiği ideyi yansıttığı oranda artar. Güzel eser, temsil ettiği şeyin tipine bir bütün olarak uygun olmalıdır. Bir şeyin güzel olabilmesi için canlı ve anlatım gücü yüksek olmalıdır. 2- b) Güzelliğin dışsal - biçimsel nitelikleri: Orantı ve simetri: Güzel, unsurların orantılı olarak birleşmesidir. Orantısız şey güzel olamaz. Güzel olan bir bütünün parçaları arasında ölçüye dayalı bir düzen olması da simetridir. Uyum (harmoni, ahenk): Ahenk, bir nesnedeki parçaların veya farklı nesnelerin birbirleriyle uyumlu ve dengeli bir durumda bir arada bulunmaları hâlidir. F. Ortak Estetik Yargıların Varlığı 1) Ortak estetik yargıların varlığını kabul edenler (Nesnelci): Sanat eseri güzellik değerini kendisinde taşır. Güzellik, insandan bağımsız olarak vardır. Bir nesne güzelse, insan olsa da olmasa da güzel olacaktır. Bu nedenle ortak estetik yargılar vardır. Platon: Güzel, bir idea olarak gerçekten vardır. İdea, diğer özellikleri yanında kendinden güzeldir. Asıl güzellik, hiçbir zaman değişmeyen gerçeklik olan güzellik ideasıdır. Kant: Duygusal beğeniye dayalı bazı yargılar kişisel ve özneldir. Oysa gerçek estetik yargılar duygusal ve kişisel olmaktan çıkıp düşünsel ve genel geçer hale gelir. İnsanda güzeldir yargısını verdirten duygu her insanda ortaktır yani öznel değildir. Çünkü güzel beğenisi çıkarsız bir haz olup bu hazla her insan sanat eserine yöneldiğinde aynı güzelliği görecek ve ortak estetik yargıya varacaktır. 34 2) Ortak estetik yargıların varlığını reddedenler (Öznelci): Sanat eseri, değerini, insanda uyandırdığı duygulardan, yaşantılardan alır. Yoksa bu kendi başına taşıdığı bir nitelik değildir. Nesne, kendi başına güzel olamaz. Her insanın yaşantıları farklıdır. Dolayısıyla ortak estetik yargılar olamaz. Croce: Her sanatçı kendi duyumlarını ve izlenimlerini alır, bunları kendine özgü bir şekilde eserinde ifade eder. Her ifade sanatçının özgün estetik yaşantılarıdır. Her insanın yaşantıları da farklıdır. Bu yaşantılar bir defaya mahsustur. Bir daha asla yaşanamaz. Bu nedenle, estetik yargılar özneldir ve ortak estetik yargılar oluşturamayız.
36 ÜNİTE 7:: SİYASET FELSEFESİ A. Siyaset Felsefesi ve Siyaset Bilimi Siyaset felsefesi; devleti, siyasal otoriteyi, siyasal otoritenin (iktidarın) kaynağını, kullanış biçimini, devlet-birey ilişkisini ele alan felsefe disiplinidir. Siyaset bilimi; devleti, siyasi kurumları/rejimleri, bu kurumların ve rejimlerin oluşmasında, değişmesinde rol oynayan tutum ve davranışları ele alır. Siyaset bilimi; siyasette olanı inceler ve açıklar. Siyasal olaylarla ilgili değer yargılarında bulunmaktan kaçınarak objektif olmaya çalışır. Oysa siyaset felsefesi olması gerekeni ele alır ve değer yargılarında bulunur. B. Siyaset Felsefesinin Temel Kavramları ve Soruları Kavramları: Birey, iktidar, toplum, devlet, meşruiyet, egemenlik, hak, hukuk, yasa, adalet, laiklik, bürokrasi, sivil toplum, ütopya Soruları: İktidar, kaynağını nereden alır?, Meşruiyetin ölçütü nedir?, Egemenliğin kullanış biçimleri nedir?, Bireyin temel hakları nelerdir?, Sivil toplum nedir?, Bürokrasi nedir?, Bürokrasiden vazgeçilebilir mi?, En iyi yönetim biçimi hangisidir?, Herkesin üzerinde anlaşabileceği bir yönetim biçim nasıl sağlanacaktır?, Birey-devlet ilişkisi nasıl olmalıdır? Eşitlik, Adalet nedir? 1) İktidarın kaynağı ve Meşruiyetin ölçütü nedir? İktidarın meşruiyet sorunu, iktidarın kaynağıyla ilgilidir. Çünkü her iktidar kendi kaynağının ilkelerine, dayanaklarına bağlı kaldığı sürece meşru sayılabilir. a) İktidar kaynağını insanın doğasından alır. İktidar, toplumun içten ve dıştan gelebilecek tehlikelere karşı korunma ihtiyacından doğar. İnsanları koruma, temel ve sosyal ihtiyaçlarını karşılama, ahlaki olarak olgunlaşma ve erdemli insanlar yetiştirme gibi işlevleri yerine getiren iktidar meşru sayılır. Temsilcileri Platon, Aristo, Farabi, İbn-i Haldun. b) İktidarın kaynağı Tanrı dır. Devlet, Tanrı nın istediği bir kurumdur. İktidar sahipleri Tanrı nın yeryüzündeki temsilcileridir. İktidar, toplumu Tanrı nın koyduğu bu yasalara uygun şekilde yönettiği sürece meşrudur. Önemli temsilcisi St. Augustinus ( ). c) İktidar kaynağını toplumdaki bireylerin birlikte yaşama isteğinin bir sözleşmeye dayalı olarak ortaya koymasından alır. Yani devlet ortak iradenin (sözleşmenin) bir ürünüdür. İktidar, ortak iradenin isteği sayılan şeyleri gerçekleştirmesiyle meşru sayılır. Önemli temsilcileri T.Hobbes, J. Locke ve J. J. Rousseau. 2) Egemenliğin Kullanılış Biçimleri? a) Geleneksel egemenlik: Krallık, şeyhlik gibi. b) Karizmatik Egemenlik: Atatürk gibi. c) Rasyonel (Akılcı) Demokratik (Hukuksal) Egemenlik: Egemenlik yazılı kurallara yani hukuka dayalıdır. Yasama, yürütme ve yargı farklı ellerde toplanmıştır (Güçler ayrılığı). 3) Sivil Toplum Nedir? Sivil toplum, devlet kurumlarının dışında kendini yönlendirebilen, hak ve özgürlüklerini savunabilen özgür ve özerk vatandaşlardan oluşan topluluklardır. Örgütlüdürler. Sivil toplumda bireyler, yönetime baskı grubu oluştururlar. Yönetime baskı kurarak da çeşitli kararlarda söz söyleme etkinliğine veya yaptırım gücüne sahip olurlar. Dernekler ve sendikalar bunlara örnektir. 4) Bürokrasi nedir ve hangi işleve sahiptir? Bürokrasi devletin, yasalarla belirlenmiş görevlerini yerine getiren memurların oluşturduğu hiyerarşik (kademeli) yapılanmadır. Bürokratlar bu yapıdaki yönetici olan kişilerdir. Vali, kaymakam, müdür, şef, müsteşar birer bürokrattır. Bürokratlar hem uzman hem de kalıcıdırlar, yönetim sorumluluğuna sahip olan siyasiler ise gelip geçicidirler. Devletin sürekliliği için bürokratlar vazgeçilmezdirler. 5) Ütopya Ütopya, gerçekte var olmayan (hayal ürünü olan) gelecekte var olabileceği düşünülen, devlet ve toplum tasarılarıdır. Geleceğe yöneliktir. Ütopyalar iki türlüdür. a) İstenen Ütopyalar: Bunlar olması istenen düzen tasarımlarıdır. Platon un devleti, Machiavelli nin Hükümdarı, Farabi nin Erdemli toplumu, F.Baco nun Yeni Atlantisi, Thomas More un Ütopyası ve Campenalla nın Güneş Ülkesi. b) İstenmeyen (Korku) Ütopyalar: Toplumu uyarmak amacıyla korkutucu nitelikteki ütopyalardır. Huxley in Cesur Yeni Dünyası, G.Orwel in 1984 ü buna örnektir. C. İdeal Düzen Arayışları 1) İdeal düzenin olamayacağını savunanlar: a) Sofistler: İlk temsilcileri sofistlerdir. Protagoras a göre, her insanın istekleri ve amaçları faklıdır. Bu nedenle insanları mutlu edebilecek devlet sisteminin özellikleri de farklı olacaktır. Bu yüzden herkesin üzerinde anlaşabileceği ideal düzen olamaz. Doğal düzen ve yaşam, toplumsal düzenden daha değerli ve üstündür. İdeal düzen olamaz, çünkü ideal düzen doğada kalmıştır. Gorgias a göre, herkesin benimseyebileceği bir düzen olamaz. Çünkü devlet, insan özgürlüğünü kısıtlar. Bu da, insanın doğasına aykırıdır. Bu nedenle devleti reddeder. b) Nihilizm: Siyasi manada, hiçbir otoriteye boyun eğmemektir. Nietzsche ye göre; her türlü otorite insanın doğasına aykırıdır. Otoriteye dayalı tüm kurumlar insan özgürlüğünü kısıtlar. Bütün kötülükler, insanların özgür olamamalarından kaynaklanır. Öyleyse, insanı sınırlayan bütün değer, kurum ve düzenler kötü olup yıkılmalıdır. c) Anarşizm: İnsan üzerindeki tüm kısıtlama ve zorlamalar kaldırılmalı, otoritesiz ve devletsiz bir düzen kurulmalıdır. İnsanlar devlet olmadan daha adil ve mutlu yaşayabilirler. 35 2) İdeal düzenin olabileceğini savunanlar: a) Özgürlüğü temel alan yaklaşım (Liberalizm): A. Smith, J. Locke ve J. S. Mill dir. İdeal bir düzen, özgürlük temeli üzerine kurulmalıdır. Çünkü insan özgürlüğü sayesinde kendini gerçekleştirir. Birey siyasette (düşünce, ifade), dinde (inanç), ve ekonomide olabildiğince özgür kılınmalıdır. b) Eşitliği temel alan yaklaşım (Sosyalizm): Saint Simon, K. Marx ve Robert Owen dır. İdeal bir düzen, eşitlik temeli üzerine kurulmalıdır. Liberalizm e tepki olarak doğmuştur. Sınıfsız, eşit, ideal bir toplum düzeni oluşturmak için özel mülkiyetin ortadan kalması ve üretim araçlarının devlet tekelinde (ortak mülkiyetle) toplanması gerektiğini savunur. c) Adaleti temel alan yaklaşım: Adalet, hem özgürlüğün hem de eşitliğin bir arada kabul edilmesidir. Çünkü ne özgürlük ne de eşitlik tek başına toplumları ideal düzene ulaştıramamıştır. Adalet herkese hak ettiğini vermektir. Düzen, hukuka göre gerçekleşmelidir. Böyle bir düzende özgürlük, bireyin çalışma, düşünce ve yaratma özgürlüğü şeklindedir. Eşitlik, herkesin kanun önünde aynı haklara sahip olması şeklindedir.
37 A. Bilim Felsefesi Nedir? ÜNİTE 8:: BİLİM FELSEFESİ Bilim felsefesi, bilimi tüm yönleriyle anlamaya ve açıklamaya çalışır. Bilim felsefesi, bilimin tarihini, kapsamını, sınırlarını, yöntemini, bilimsel bilginin yapısını ve özelliklerini, bilimsel kuram ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi felsefi tavırla ele alır. B. Bilim Felsefesinin Temel Soruları Bilim nedir?, Bilimsel yaklaşım nedir? Bilimsel yöntem nedir?, Bilimsel sonuç nedir?, Bilimsel düşüncenin işlevi nedir?, Bilimsel araştırma hangi evrelere sahiptir?, Bilimi diğer alanlardan ayıran özellikler nelerdir?, Bilimsel varsayım, teori ve yasa nedir? C. Felsefe ile Bilim İlişkisi Bilim ve felsefenin amaçları aynıdır. Her ikisi de hazır bilgilerle yetinmeyip aktif ve eleştirici bir tavırla doğrulara yönelirler. Her ikisi de mantık ilkelerini kullanarak evrendeki düzenin sebep ve kanunlarına inmeye çalışır ve insanı, hayatı anlamaya çalışır. Bilim, genel geçerliği olan ve herkesçe gözlemlenebilir olgulardan hareket eder, vardığı sonuçları yine olgulara dönerek doğrular. Felsefede ise hareket noktası olgular olmak zorunda değildir ve vardığı sonuçların doğrulanabilirliği olgular ile olmaz. Felsefe, bilimlerdeki kavram ve ilkeleri aydınlatmakta, bilimlerin verilerini eleştiriye tabi tutmaktadır. Bilimsel bilginin değerini, ortaya koymak yine felsefenin işidir. Felsefe genel bir varlığı anlamlandırma faaliyeti olarak bilimden önce gelir. D. Bilimsel Bilginin Özellikleri Bilimsel olgusaldır; nesnel gerçekliğe dayanır. Bilimsel objektiftir (nesneldir). Bilimsel akıl ilkelerine ve mantığa dayalıdır. Bilimsel birleştiricidir; bilimsel yöntemle farklı bilimlerin farklı alanlarda ulaştığı sonuçları birleştirmeye çalışır. Bilim birikimli bir süreçtir. Bilim evrenseldir; yani insanlığın ortak mirasıdır. Bilim eleştireldir; yani kuramlar ne kadar doğru görünse bile, karşıt görüşleri her zaman imkân dâhilindedir. Bilim seçicidir; yani sonsuz sayıdaki olgular içinde kendi amacına uygun olanları belirler ve açıklar. Bilim genelleyicidir; yani elde ettiği sonuçlar genel bir biçimde ifade edilir. E. Bilimsel Yöntemin Özellikleri Problem tanımlanır. Gözlem yapılarak problemle ilgili bilgiler toplanır. Hipotezler (varsayımlar) kurulur. Hipotezlerden (varsayımlar) tümdengelimler yapılır ve bunlar deney ve gözlemlerle test edilir. Hipotezler kısmen doğrulanmışsa teori (kuram) oluşturulur. Hipotezler kesin doğruluğa sahipse (matematiksel olarak) genel yasalara ulaşılır. H. Bilime Farklı Yaklaşımlar F. Bilimsel Kuramın Özellikleri Kuram ise bir ölçüde doğrulanmış, ama henüz bütünüyle kesinlenmemiş genel bir açıklamadır. Bilimsel kuram, bilimsel genellemeler ve açıklamalar ile bir sistem kurmaya çalışır. Mevcut olguları açıkladığı gibi sonradan olacaklar hakkında öndeyide bulunmayı sağlar. Kuramın önermeleri deney ve gözlemle denetlenebilir. Bilimsel kuramlar kesin değildirler; zamanla değişebilirler. Kuramlar evrensel değildirler, sınırlı varlık alanı ile ilgili genel açıklamalardır. G. Klasik Görüş Açısından Bilim (Pozitivizm) Bilim nesnel gerçekliği (olguları) konu edinir. Bütün bilimlere örnek olabilecek ideal bilim matematiktir. Bütün bilimler birbiriyle ilişkilidir ve tüm bilimler birbirine indirgenebilir (Comte a göre sosyal fizik). Bilim, akla (mantığa) dayanan bir etkinliktir. Bilim adamı çalışmalarında tamamen nesnel olmak zorundadır. Bilimsel açıklama nedenselliğe dayanır. Neden-sonuç ilişkisi kurulmadan bilimsel açıklama yapmak çok zordur. Bilimsel açıklamanın amacı, bilimsel yöntem kullanarak tümevarımsal olarak genel yasalara varmaktır. Bilim, birikerek sürekli ilerleyen bir sürece sahiptir. Bilimin açıklayamayacağı hiçbir şey yoktur. 1) Ürün Olarak Bilim (Yeni / Neopozitivizm) Reichenbach, Carnap, Wittgenstein, Hempel ve B. Russell. Bu anlayışa göre bilim; bilimsel yönteme dayanılarak ortaya konulmuş kuram ve kanunlardan oluşmuş kesin, nesnel, birikimli bilgiler yığınıdır. Bilimi anlamanın da yolu ürün olarak ortaya konulmuş bu bilgiler yığınını incelemektir. Reichenbach a göre; bilime ait metinler günlük dille yazılmış eserlerdir. Bu nedenle mantık dilini kullanarak bu metinleri çözümlememiz gerekir. Ancak bu sayede bilimi açıklayabiliriz. Mantık diliyle metinler doğrulanabilir veya yanlışlanabilir ise anlamlıdır. Anlamlı önermeler bilgi veren ve bilimsel önermelerdir. Reichenbach a göre; bilimselliğin ölçütü doğrulanabilirliktir. Doğrulanabilen önermeler anlamlı ve bilimsel önermedir. Doğrulanabilir önermeler, olgulardan elde edilip tekrar olgularla denetlenebilen önermelerdir. Metafizik, estetik (sanat) ve etik (ahlak) önermeleri doğrulanamazlar. Çünkü bunlar olgusal içeriklere sahip değildir ve olgusal olarak denetlenemezler. Bilim metafiziksel öğelerden ayıklanmaya çalışmıştır. Bunu anlamlılık ve doğrulanabilirlik ölçütleriyle gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Bilimde Tümevarım metodu kullanılmalıdır. 36 2) Etkinlik Olarak Bilim T. Kuhn, Touilmin. Bilim; bir etkinlik sürecidir; bu süreci yönlendiren olgular bilim insanlarının oluşturduğu topluluk ve onların çalışmalarıdır. Bilim ancak bu süreç incelemekle anlaşılabilir. Bu süreçteki tüm öğeler özellikle de bilim dışı öğeler (psikolojileri, inançları, bakış açıları, içinde yaşadığı toplumların yapıları) incelenmelidir. Bilimin bu süreci belirli adımlarla gerçekleşir. Bu süreç de sürekli kendini yenileyerek tekrar eder. Bilim statik bir yapıda değildir. Kuhn a göre bilim kesintisiz akıp giden birikimsel bir süreç değildir. Tam aksine bilim bir takım kesintilere, devrimci dönüşümlere uğrayarak ilerleyen ve gelişen bir etkinliktir. Kuhn bu süreçleri Paradigma kavramıyla açıklar. Paradigma (değerler dizisi), belli bir bilim insanı topluluğunun kabul ettiği bir bakış açısı veya kuramsal çerçevedir. Paradigma bilim adamlarının bilimsel araştırmalarını etkileyen toplumsal bir çerçevedir. Paradigmalar hep çatışma içerisindedirler. Bu çatışmada galip gelenler ile bugünkü bilim oluşmuştur. Bu paradigmalar zamanla terk edilebilirler ve yerine yenileri gelebilir. Kuhn a göre bilimin oluşumu ve gelişimi bir paradigmadan diğer paradigmaya geçişle olanaklıdır.
38 ÜNİTE 9:: EĞİTİM FELSEFESİ A. Eğitim Felsefesi Nedir? Eğitim felsefesi; eğitime yön veren, amaçları şekillendiren ve eğitim uygulamalarına yol gösteren bir disiplindir. B. Eğitim Felsefelerini Etkileyen Akımlar İdealizm (Ülkücülük): Evreni ve gerçeği arama da ruh, zihin, düşünce gibi kavramları temele alan ve gerçeğin temeline bunları yerleştiren akımdır. Yani madde gerçek değildir, gerçek olan ideadır (düşüne). Gerçeğe ve doğruya ancak düşünce ve sezgiyle ulaşılabilir. Gerçek ise değişmez yani mutlak bir yapıya sahiptir ve akılda mevcuttur; yani tüm bilgilerimiz doğuştan gelir. Bir bilginin doğruluğu diğer bilgilerle tutarlılığına bağlıdır. Okulda öğrencilere kültürel mirası oluşturan değerler ve bu değerlerle nasıl yaşayacağı öğretilmelidir. Bunun için de klasik eserlerin okutulmasına öncelik verilmelidir. İdealizme göre insanın kendisini gerçekleştirmesi ve kişisel gelişim en değerli şeydir. İdealizm anlayışında evrensel doğrular ve değerler vardır, bunları aktaracak olan ve model olan öğretmen önemlidir. En etkili öğretme yöntemleri anlatma, tartışma (sokratik yöntem) ve benzetimdir. Eğitim, ruhu iyiye çevirme işidir. En iyi eğitim anlayışı öğrencilere seçme özgürlüğü veren liberal eğitimdir. Esasicilik ve daimicilik eğitim felsefelerini etkilemiştir. b) Realizm (Gerçekçilik): İdealizme tepki olarak ortaya çıkmıştır. Evreni, doğayı madde ve somut olarak var olanlarla açıklar. Gerçek maddeseldir. Gerçeklik insan zihninden bağımsızdır. Bir bilginin doğruluğu, dile getirdiği nesne ya da olgunun var olmasına bağlıdır. Kişisel tecrübeler (deneyimler) ve bilimsel yöntem (deney, gözlem) ön plandadır. Realistler; insanın yalnız akıl yönünden eğitimine önem vermişler, ruhsal ve sosyal yanlarını yok saymışlardır. Çocuğun ilgi ve isteklerini eğitimde göz ardı etmişlerdir. Bu eğitimde ezber ön plana çıkarken çocuğun iradesi reddedilmiştir. Öğrenci, gerçeği hedeflemesi beklenen bireydir. Öğretmen öğrencilere hem bilgi kazandırmalı hem de bu bilgilerin uygulamasını göstermelidir. Doğuştan bilgilerimiz yoktur, tüm bilgilerimiz sonradan kazanılır. Esasicilik ve daimicilik eğitim felsefelerini etkilemiştir. c) Pragmatizm (Faydacılık): İnsanın işine yarayan şeylerin gerçek ve doğru olduğunu savunan felsefi görüştür. Eğitimin başlıca amacı insan hayatını kalite yönünden yükseltmektir. Eğitimin çıkış noktası konu değil, bireydir. Öğrenme ise problem çözme esnasında gerçekleşir. Öğrenme (yani bilgi) yaşantı ürünüdür. Bireyin tüm yaşamı bir bütün olduğundan eğitim yaşamın ta kendisidir. Bireysel özellikler ve çocuğun etkin katılımı önemlidir. Öğretmen yol gösterici olmalıdır. Gerçeklik sürekli değişir ve değerlerde görecelidir. Eğitimde demokratik ortam önemlidir. İlerlemecilik ve yeniden kurmacılık eğitim felsefelerini etkiledi. d) Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk): İnsan her şeyden daha önemlidir. İnsan kendi kararlarını kendi vermelidir. İnsan kendi davranışlarının ürünüdür; o kendi kendini var eder. Okul ve programlar öğrencilerin özgürlüklerini kısıtlar; eğitimin amacı bu özgürlüklerin artmasıdır. Her öğrencinin, kendi değerler sistemini özgürce ve zorlama olmaksızın geliştirmesine izin verilmeli ve yardımcı olunmalıdır. Her türlü meslek eğitimine karşıdır, kişilerin ne olacağını okul belirlememelidir. Eğitimde program ve öğretmenden daha önemli olan öğrencidir. Varoluşçu öğretmen; yardıma gereksinim duyan, öğrencinin yardımına koşan ve kişiliğin geliştirilmesine yardım etme zorunluluğunda olan bir kişidir. Hümanist eğitimi etkilemiştir. e) Hümanizm (İnsancıl): 14. yüzyılda doğan bu görüş, insanlık sevgisini, insanın yüceliğini, amaç ve olgunluk sayan bir öğretidir. İnsancıl görüş, gerçeğin yapısında ruhsal ve ideal değerlere yer verir. Bu değerler ise, insanların tarihsel süreç içinde oluşturdukları büyük ve klasik eserlerde bulunmaktadır. f) Natüralizm (Doğacı): Karşı karşıya geldiği her olayı doğa yasalarına indirgeyerek ele alan bir görüştür. Dil ve edebiyatın yapay olduğunu, bu nedenle eğitime temel oluşturamayacağını savunurlar. Ancak fen bilimlerinin eğitime temel kaynak olabileceğini savunurlar. Natüralistlere göre gerçek doğadır ve insan doğanın bir parçası olarak doğal bir varlıktır. Eğitim de bireyin doğasına uygun olmalıdır. Eğitim programları birey merkezli olmalıdır. C. Başlıca Eğitim Felsefesi Akımları a) Daimicilik (Değişmezcilik): Önemli temsilcileri; Robert Hutchins, Jakaze Martin. Bu akımın temelinde Klasik realizm yatar. Bu eğitim görüşünü idealistlerin birçoğu da destekler. İnsanın doğası ve ahlaki ilkeler değişmezdir (idealizm etkisi). Bunun için insan doğası gibi, eğitiminde hedefleri ve temel ilkeleri evrensel bir nitelikte (değişmez bir nitelikte) olmalıdır. Yani eğitim de evrensel nitelikteki belli gerçeklere göre şekillendirilmelidir. İnsanlar da bu değişmeyen ilkelere göre yetiştirilmelidir. İnsanı tanımlayan en karakteristik niteliği rasyonelliği yani aklı olup (düşünebilir olması), eğitimin temel hedefi de bu özelliği geliştirmek olmalıdır (entelektüel eğitime önem verilmelidir). Elit, akıllı ve üstün zekâlı bireyleri iyi eğitilmelidir. İnsan doğasının evrenselliği ve insan aklının en iyi ve en güzel eserleri klasik yapıtlarda örneklendirilmiştir. Eğitimde klasik yapıtlara ağırlık verilmelidir. Akıl önemlidir. Akılla her doğru bulunabilir. Tüm doğrular akılda doğuştan vardır (idealizm). Eğitim, hayata hazırlanmaktır. Okullar hiçbir zaman gerçek hayatın bir kopyası veya benzeri olamaz. Okulun temel işlevi; insan zihnini geliştirmek, ahlak gelişimini sağlamak ve kültürü etkili bir şekilde yeni kuşaklara aktarmaktır. Öğrencilere her zaman her yerde ve her yaşta geçerli bilgi ve değerler kazandırılmalıdır. Öğrencilere dünyanın hem manevi hem de maddi gerçeklerini öğretecek bilgiler vermek gerekir. Bu bilgiler beşeri bilimler, matematik, felsefe, mantıkta bulunur. Eğitim sağlam ve doğru karakterli insanlar yetiştirmelidir. İş ve meslek eğitimi meslek sahiplerine bırakılmalıdır. Eğitim programı konu merkezlidir ve öğretmen alanının uzmanıdır. 37
39 b) Esasicilik (Essentializm-Özcülük): Önemli temsilcileri; Bagley ve Bestar dir. İdealizmden ve Realizmden etkilenmiştir. İlerlemecilik akımına karşıdır. İlerlemecileri öğrenciye verdikleri aşırı serbestlikten, programda öğrenci ilgisine verdikleri aşırı önemden ve okulda olması gereken sıkı çalışma, çaba harcama ve disiplin gibi olguları ihtimal etmelerinden dolayı eleştirirler. Disiplini ön planda alan bir eğitim anlayışını savunur. Bu yaklaşım öğrencinin ilgi ve yeteneklerini göz önüne almaz. Temel ilkeleri şunlardır: İnsan aklı doğuştan boştur. Geleneksel değerlerin yaygın bir şekilde öğretimi vardır ve geleneksel yöntemleri kullanır (soyut düşünme, alıştırma/tekrar, okuma ve ezberleme yöntemleri). Öğrenmenin doğasında çok sıkı çalışma ve çoğu zaman zorlama vardır. Eğitim; belli bir disiplin içinde zorlu bir çalışma sürecini gerektirir. Öğrenciye kendini disipline etme öğretilmelidir. Kurallara uymayan öğrenciler cezalandırılır. Öğretmen otoritesinin sınıfta yeniden oturtulmasını savunurlar (Öğretmen merkezli eğitim). Programların teorik dersleri, matematik, fen, dil, tarih, edebiyat. Eğitim sürecinin özünü, konu alanının çok iyi özümsenmesi oluşturur. Temel yetenekleri ve bilgileri en iyi şekilde öğretmek ve geliştirmek için, öğretmen hem konusunda, hem de öğretiminde uzman olmalıdır. Ayrıca öğretmen kültürün de temsilcisi ve koruyucusu olmalıdır. Öğrenci ne istediğini bilmez, bu nedenle eğitim ve öğretimde girişim öğrenciden çok öğretmende olmalıdır. Okulun eğitimsel işlevinin (mesleğe ve vatandaşlığa bir hazırlıktır) korunması gerektiği savunulur. Eğitim programı anlayışı konu merkezlidir. Uyarı: Türkiye de 2005 öncesi eğitim programları Esasiciliğe göre hazırlanmıştı. c) İlerlemecilik (Deneyci Görüş): Önemli temsilcileri; William James ve John Dewey dir. İlerlemecilik, pragmatik felsefenin eğitime uygulanışıdır. İlerlemecilik geleneksel eğitimin aşırı şekilciliğine, değişmezliğine (Daimicilik), sıkı disiplin anlayışına, pasif öğretime (Esasicilik) karşıdır. Eğitim bir süreçtir ve sürekli kendini yeniler. Bu yüzden eğitim, sürekli değişen hayatı öğretmelidir. İlerlemecilik, çocuğun ilgilerine yönelmektedir. Öğretmen rehber rolündedir. Öğrenciler demokratik kurallara göre grup çalışması ve iş birliği yaparlar. Öğrencilerin öğrendiklerini kullanabilmeleri, eleştirici ve problem çözücü bir düşünceye sahip olmaları esastır. Temel ilkeleri şunlardır: Eğitimde öğrenci merkeze alınmalıdır ve eğitimde aktif olmalıdır. Eğitim programlarında öğrencinin ilgi ve ihtiyaçları merkeze alınmalıdır. Eğitimde problem çözme yöntemi esas alınmalı ve uygulamalara ağırlık verilmelidir. Çünkü öğrenme yaşantı yoluyla gerçekleşir. Eğitim bir ürün değil süreçtir ve sürekli kendini yeniler. Bilgi öğretenden öğrenene doğrudan aktarılmaz, bunun yerine öğrenci bilgiyi kendisi yapılandırılmalıdır ve kendi deneyimleriyle (birincil veri kaynakları) bilgiyi özümsemelidir. Okul yaşamın ta kendisi olmalıdır. Öğretmenin görevi yönetmek değil rehberlik etmektir. Çocuklar kendi gelişimlerini kendileri planlamalı, öğretmen bu konuda öğrencilere rehberlik etmelidir. Okul öğrencileri yarıştırmamalı, işbirliği içinde çalışmalarını sağlamalıdır. Eğitimde işbirliği yaparak öğrenme, yarışmadan daha değerlidir. Bu yüzden sosyal amaçlar birey için önemlidir. Demokratik eğitim ortamı sağlanmalıdır. Okul ortamında öğrencilerin kendi kendilerini yönetmelerine ve katılımcı olmalarına ortam hazırlanmalıdır. Uyarı: Yeni eğitim programları ağırlıklı olarak İlerlemecilik eğitim felsefesine dayalı olarak hazırlanmıştır. d) Yeniden Kurmacılık (Yeniden yapılandırmacı görüş): Kurucusu T. Brameid, temsilcileri J. Dewey, Bergson dur. İlerlemecilik eğitim akımının devamıdır. İlerlemecilikten farklı olarak öğrenen merkezli eğitim anlayışı yerine toplum merkezli eğitim anlayışı vardır. Temelde pragmatizme ve kısmen de varoluşçuluğa dayanır. En önemli özelliği, eğitim sayesinde toplumun yeniden inşa edileceğine inanılmasıdır. Ülkemizde köy enstitülerinin programları yeniden kurmacılığa uygun olarak hazırlandığı söylenebilir. Temel ilkeleri şunlardır: Eğitimin amacı toplumu yeniden düzenlemek ve toplumda gerçek demokrasiyi yerleştirmektir. Eğitim sosyal bir reform gerçekleştirmelidir. Toplumu değiştirmede (reformun yapılmasında) temel sorumluluk okullardadır ve toplumsal değişimde (reformda) en önemli görev öğretmenlerindir. Demokratik sınıf ortamını ve eğitimde fırsat eşitliğini sağlamayı hedefler. Temel felsefesi; Yarın ölecekmiş gibi bugünü yaşa. Eğitim programı anlayışı sorun merkezlidir. Eğitim programları eşitlik, çevre kirliliği, etnik-dini sorunlar ve sağlık gibi çözülemeyen konular üzerine çalışılmalı ve çözüm yolu aranmalıdır. Yani eğitim sürecinde uygulamalara ağırlık verilmelidir. Uyarılar: - Esasicilik ve daimicilikte konular önemlidir. Fakat daimicilikte değişmeyen konular önemliyken esasicilikte temel bilgiler önemlidir ve konular değişebilmektedir. - İlerlemecilik ve yeniden kurmacılık felsefelerinin her ikisinde de birey önemlidir. Fakat ilerlemecilikte bireyin ihtiyaçları ön plandayken yeniden kurmacılıkta bireylerin oluşturduğu toplumun kendisi, toplumsal ihtiyaçlar ve toplumsal özgürlük önemlidir. 38
40 e) Politeknik: Politeknik sözcüğü çok yönlü teknik ve beceri demektir. Diyalektik materyalist felsefeye dayanan bu anlayış genelde reel sosyalist ülkelerde uygulama olanak bulmuştur. Temsilcileri Diderot, Holbach, Marks ve Engels tir. Politeknik eğitimin genel amacı insanlar arasında barışı, kardeşliği ve adaleti sağlayarak sömürüye son verilmesine katkı sağlamaktır. Marks ve Engels e göre insanın çok yönlü gelişmesi sağlanması temel amaç olmalıdır. Bu görüşe bağlı kalınarak politeknik eğitimle bireyin zihinsel ve bedensel çalışmalarının birleştirilmesi gerekmektedir. Kapitalist sistemde bunun sağlanması olanaklı değildir. Sosyalist sistemle kuram uygulama bütünlüğü içinde öğretim ile eğitimin bütünleştirilmesine çalışılmıştır. Politeknik eğitime göre öğretim programının amaçları, insanları çok yönlü yetiştirerek doğaya egemen olunması üretici güçlerin gelişiminin sağlanmasıdır. Politeknik eğitimde, kamusal ve parasız eğitim verilmesi esastır. Eğitim üretim içindir anlayışına dayalı olarak okul bir üretim merkezi işlevi görmektedir. Ceza eğitici nitelik taşımalıdır. Politeknik anlayış daha sonraları Batı ve Doğu toplumlarda destek bulmuştur. Ancak bu uygulamalar Marksist uygulamalar değildir. Kapitalist toplumlardaki politeknik eğitimler, genelde uygulama ağırlıklı eğitim süreçleri ile iş yaşamına benzetilmiş ortamlarda iş eğitimi odaklı eğitim etkinlerini kapsamaktadır. Temel ilkeleri şunlardır: Üretim için uygulamaya ağırlık verilmelidir. Uygulama ve kuram arasındaki bütünlük sağlanmalıdır. Okul bir endüstri kurumu gibi üretim merkezi olmalıdır. Yani Kolektif bilincin oluşturulması için birlikte çalışma ve üretimde bulunma etkinliklerine yer verilmelidir. Kişilik eğitimi önemsenmelidir. Politeknik eğitimde öğrencinin üretimin odağında olması ve çok yönlü gelişmesi amaçlanır. Diyalektik akıl yürütme öğretilmelidir. İdeolojik eğitim yapılmalıdır. Beden ve sanat eğitimi yapılmalıdır. Ölçme ve değerlendirme öğrencinin diyalektik akıl yürütmenin kullanıp kullanmadığının, üretime katkısı, kolektif çalışma gücü ve topluma katkısı gibi konuları içermelidir. ÜNİTE 10:: ÇAĞDAŞ FELSEFİ AKIMLARI Fenomenoloji: Kurucusu Edmund Husserl. 20. yüzyılın tüm felsefi gelişmesini etkilemiş, özne ve bilgi konularında geleneksel felsefe eğilimlerinin dışında bir yaklaşım biçimi geliştirmeye yönelmiştir. "Askıya alma" ve "fenomenolojik indirgeme" olarak adlandırılan ikili bir işlemle fenomenoloji, Kant'ın bilgi alanının dışında bıraktığı gerçekliğin bilinebilir olduğunu öne sürmüş, kendi epistemolojik konumunu bu anlamda öteki felsefelerden üstün tutmaya çalışmıştır. Yorumsamacılık (Hermenuitik): Felsefe tarihi boyunca yorumsamacılık çok eski bir düşünme geleneği olmakla birlikte, asıl olarak Schleiermacher, Dilthey, Gadamer'ın katkılarıyla belirginlik kazanmış bir 20. Yüzyıl düşüncesidir. Yorumsamacılık, anlam ve anlamlandırma meseleleri noktasında önceliği yorumlayıcıya veren bir yaklaşım sergiler. Genel olarak metin bilimi ya da metin okuması şeklinde anlaşılmış olsa da (kutsal metinlerin anlaşılması ve açıklanması), yorumsamacılık, 19.yüzyılın sonlarından itibaren bir felsefe eğilimi olarak sahneye çıkmıştır. Yapısalcılık: Yapısalcılık, bir felsefe akımı olarak Yapısalcı Dilbilim ve onun öncüsü Ferdinand De Sausseure'den kaynaklanır. Felsefe tarihi içindeki önemli dönüşümlerin kaynaklarından birisi olmuştur. Bilgi, özne, tarih, dil, benlik, bilinç, toplum vb. bütün teorik kavramlara ilişkin farklı bir perspektif ortaya koymuş ve kendisinden sonra Postyapısalcılık olarak bilinen gelişmenin öncüsü olmuştur. Claude Levi-Strauss, Althusser gibi isimlerle anılır. Postyapısalcı Felsefe: Özellikle Fransa'da yapısalcılıktan sonra gelişmiş olan ve kaynağında yapısalcılık, fenomenoloji, varoluşçuluk, Nietzscheci felsefe gibi felsefe geleneklerinin bulunduğu, köklü düşünce ve felsefe eleştirisiyle birlikte kendini gösteren felsefe geleneği postyapısalcı felsefe olarak adlandırılmaktadır. Aydınlanma Çağı felsefesi başta olmak üzere, tüm Batı felsefesi tarihine eleştirel bir yönelim gösteren, her tür özcü (idealist), ikici (düalist), akıl-merkezci yaklaşımı sorgulayan bir felsefi tutum söz konusudur. Başlıca temsilcileri M. Foucault, J.Derrida, E. Laclau, J. Baudrillard, J. Kristeva. Eleştirel Teori: Aydınlanmacılıkla eleştirel bir ilişki kurarlar, akıl kavramına yönelik çeşitli boyutlarda eleştiriler getirirler. Postmodern soruşturmada görülen akıl eleştirilerinin ilk ipuçlarını Frankfurt Okulu düşünürlerinde görmek mümkündür. Eleştirel teori, hem teorinin/felsefenin eleştirel bir şekilde değerlendirilmesini ve yeniden yapılandırılmasını, hem de uygulamada eleştirel bir yönelim gözetilmesini ifade eder. Postmodern Felsefe: Postmodern felsefe, modern düşüncenin ya da başka bir değişle aydınlanmacılıktan gelen zihniyet yapısının temelleri bakımından sorgulanması ve genel olarak yadsınması biçiminde ortaya çıkan felsefe eğilimi olarak adlandırılabilir. Postmodern felsefe olarak addedilen felsefeler, genel bir eğilim olarak, özcülük (idealizm), temelcilik, gerçekçilik, nesnellik, öznelik, düalizm gibi modern felsefede doruğuna ulaşmış olan temel felsefi anlayışları kuşkuyla karşılar ve yadsır. Bu yaklaşım, Platon'dan beri süregelen ve Modernizmde doruğuna ulaşan metafiziksel felsefeyi sonlandırmaya yönelir. Eleştirel Realizm: Eleştirel realizm, özellikle realizmin kuramsal sınırlılıklarını ve sorunları aşarak yeniden değerlendirme yönelimidir. Özellikle bilim felsefesi alanında söz sahibi olarak ortaya çıkar. Klasik realizmde bilimin, empirik olguların gözlemlenmesine indirgenmesinden kaynaklanan sınırlılıkları eleştirel realizm yaklaşımıyla aşılmaya çalışılır. Nicolai Hartmann bu akımın temsilcilerinden sayılır. Ayrıca en eski felsefi anlamında realizm, fikirlerin gerçekliğine inanmak anlamına geldiğinden, eleştirel realizm bu anlamda da bir ayrım koyar. 39
41 Eleştirel Rasyonalizm: Eleştirel rasyonalizm bilinen anlamda akıl ve akılcılık savunusunu değil, kendisini de sorguladığı eleştirel bir akılcılık anlayıştır. Eleştirel rasyonalizm denilince ilk akla gelen isim bilim felsefecisi Karl Popperdir. Popper'in eleştirel rasyonalizme dayanan bilim felsefesi, temelde kesin doğrular anlamında bilimsel bilgilere ulaşmayı mümkün görür. SOSYAL BİLGİLER ÖĞRETMENLİĞİ ALAN SANAT VE ESTETİK Konu Anlatımı 1 [ M U R A T C İ V E L E K ] [ İ l e t i ş i m : c i v e l e k. m u r a g m a i l. c o m & h t t p : / / w w w. r e h b e r l i k. b i z. t r ]
42 SANAT VE ESTETİK 1. ÜNİTE SANAT VE ESTETİK 1.ÜNİTE SANAT VE ESTETİK 1.1.Sanat ve Estetik Sanat, insanın varlığı özellikle duygu, gönül, hayal gücü ve sezgi ile anlama, anlamlandırma ve yorumlama çabalarının bir ürünüdür. Sanat, öznel bir bilme faaliyetidir. Sanatın temelinde insana özgü olan güzeli arama duygusu vardır. Sanat, bu anlamda güzeli yaratma çabasıdır. Sanat, en genel anlamıyla sanatçının anlatmak istediği şeyi, biçim verme yöntemiyle gerçekleştirme çabasıdır. Sanatta gündelik hayatın endişelerini aşan, işe yararlık amacı gütmeyen bir yan vardır. Sanatta amaç güzeli oluşturmaktır. Sanat içinde yeşerdiği toplum ve toplumun değerleriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Bu manada Türk Sanatından, İran Sanatından vb. bahsetmek mümkündür. Sanat zamana bağlı ilerleyiş gösterir. Bu manada bir Rönesans sanatından, Orta Çağ İslam sanatından vb. bahsetmek mümkündür. Sanat bir kültür unsurudur. Yani insanın tabiata eklediği bir şeydir. Bu nedenle Sanat ı ele aldığı güzel, doğada olmayan, tabi olmayan bir güzeldir. Bu güzel, sanatçının yaratması dır. Tabi ki bu yaratma, var olanlara dayanan, onlardan hareket eden bir yaratmadır. Estetik, tabiatta ve sanatta güzelliği konu alan bilimdir. Güzelliği temel konu edinen bilimdir. Estetiği kuramsallaştıran Baumgarten ( ) dir. Ona göre estetik, duyulardan elde edilen bilgilerle, güzel üzerine düşünme bilimidir. Estetik, duyularla ilgilidir ve duyuların bilgisi de bulanıktır. Açık ve seçik olan ise mantığın bilgisidir. Mantık, doğru yu ararken estetik güzel in peşindedir. Filozoflar genellikle güzeli, sanattaki güzel ile ilişkilendirmişlerdir. İnsan, duyusal olanı kavrarken duyguları ile kavrar. Bunun için estetik, aynı zamanda duyguları da konu edinir. Çağımız estetikçilerinden B. Croce ( ) ise estetiği sezgi kavramı ile temellendirir. Ona göre sezgi, hem algılarımıza hem de hayallerimize dayalı olan bir bilme hâlidir. Estetik alanda ortaya konan bilgiler iki temel unsurdan oluşur. Bunlar estetik özne ve estetik nesne. Estetik özne (suje), bir nesne karşısında duygu ve hoşlanma temelli tavır alan kişidir. Özne, bu tavrın sonunda: Bu şiir güzeldir. gibi bir hüküm verir. Bu hükme de estetik hüküm (yargı) denir. Estetik nesne (obje), estetik özneye konu olan ve özne tarafından hakkında estetik yargı verilen varlıktır. Bu bir sanat eseri olabileceği gibi, tabiata ait bir nesne, canlı ya da olay olabilir. 41 Eğer suje ile obje arasında estetik bir ilişki varsa bu etkinliğe estetik etkinlik denir. Estetik etkinlik, süjenin, hoşlandığı herhangi bir varlık karşısında haz duyması sonucu oluşur. Estetik etkinlikte, algılayan, varlık estetik suje, algılanan varlık ise estetik objedir. Estetik tavır, sanat eserinden yalnızca hoşlanmaya, haz almaya dayalı bir tavırdır. Estetik tavırda, estetik süjenin estetik objeyi algılamasında duygusal (üzülme, sevinme, sinirlenme) bir bağ söz konusudur Estetiğin Alanı ve Kapsamı Estetik alanla ilgili üç farklı yaklaşım vardır. Her üçünün de temel konusu güzelliktir. a) Bağımsız bir bilim olarak estetik b) Felsefi disiplin olarak estetik (Sanat felsefesi) c) Başka bilimlere uygulama alanı olarak estetik Bağımsız bir bilim olarak estetik; güzelin ne olduğunu sorgulayan ve bunun bilgisine ulaşmaya çalışan bilim dalıdır. Felsefi disiplin olarak estetik (Sanat felsefesi), insanın meydana getirdiği eserleri (sanat eserleri) ele alır, sanatın ne olduğunu sorgular, sanatçının etkinliklerini inceler. Bilimsel Estetik hem doğadaki hem de sanattaki güzeli sorgularken, sanat felsefesi ise sadece sanattaki güzelliği sorgular. Bu bakımdan bilimsel estetik daha kapsamlıdır. Estetik; psikoloji, sosyoloji ve sanat tarihi gibi bilimlerin bir dalı ve uygulama alanı olarak da görülür. Güzel kavramı, doğrudan veya dolaylı olarak birçok kavramla ilgilidir: sınırsızlık, ölçü, ahenk, düzen, iyi, fayda, doğru, hoş, latif, haz, beğeni, algı, duygu gibi. Bütün bu kavramların içeriğinin sorgulanması ve güzel ile ilişkisinin ele alınması gereklidir. Bazı filozoflar, estetiğin alanının güzel ile sınırlanamayacağını düşünürler. Onlara göre estetik, şu kavramları da ele almalıdır: yüce, aşk, hakikat, asalet, ilginç, çocuksu, komik, trajik, çirkin, sezgi vb. Günümüzde kuramsal estetikle, uygulama ağırlıklı estetik anlayışları vardır. Kuramsal estetiğe Yukarı Estetik uygulamalı deney estetiğine de Aşağı Estetik denir Estetiğin Temel Soruları 1-) Güzellik nedir? 2-) Güzeli güzel yapan faktörler nelerdir? 3-) Güzel, tabiatta ve sanatta aynı mıdır? 4-) Güzellik duygusu, estetik nesneden mi yoksa estetik özneden mi kaynaklanmaktadır? 5-) Güzellik göreli midir, yoksa mutlak güzelliğe ulaşabilir miyiz? 6-) Ortak estetik yargılar var mıdır? 7-) Sanat ve zanaat nedir? 8-) Sanatın amacı nedir? 9-) Sanat eseri nedir ve özellikleri nelerdir?
43 SANAT VE ESTETİK 2. ÜNİTE GÜZELLİK KAVRAMI 2. ÜNİTE GÜZELLİK KAVRAMI 2.1. Güzellik Kavramı Estetikte güzel in sistemli bir şekilde sorgulanmaya başlanması ilk kez 1750 yılında Baumgarten ile birlikte olmuştur. Fakat güzel e ilişkin ilk felsefi sorgulamalar, İlk Çağa kadar uzanır. Sözlükte, güzel Göze ve kulağa hoş gelen, hayranlık uyandıran, çirkin karşıtı. olarak tanımlanmaktadır. Güzel kavramı göreceli bir kavramdır. Yani kişiden kişiye, toplumdan topluma değişebilir. Ayrıca estetik bir değer olan güzel ile gündelik anlamda kullanılan güzel kavramları birbirlerinden farklıdır. Güzel kavramının gündelik anlamda kullanılışını, Güzel bir cep telefonu ifadesiyle örneklendirirsek, buradaki güzel, işe yararlık özelliği bulunan, özgün bir düşüncenin sonucunda ve maharete dayalı olarak ortaya çıkarılan anlamındadır. Buradan, cep telefonunu güzel bulanın estetik bir tavra dayalı olarak cep telefonunu güzel bulduğuna dair bir hüküm çıkartamayız. Yani Güzel bir cep telefonu bilgisinin ortaya konmasında, bilginin unsurları olan özne, estetik özne; nesne de estetik nesne değildir. Estetik yargının oluşabilmesi için şu şartlar gereklidir 1-) Özne, nesneye estetik haz duyma nın dışında başka bir amaçla (faydacı) yaklaşmamalıdır. 2-) Öznenin, nesneye seyirden doğan bir hazla yönelmesi hâlinde estetik güzel ortaya çıkar. Yani öznenin ilgisi, nesneden haz duyup duymamaya odaklanmış olmalıdır. 3-) Özne, nesne hakkında yargıda bulunurken mantıki akıl yürütmelere değil de sezgilerine dayanmalıdır. 4-) Özne ve nesne arasında, zihinde duyusal biçimler bırakacak duyumlamaya, algılamaya ve duyguya dayalı bir bağın kurulması gerekir. 5-) Estetik öznenin estetik nesneye dalması, onda erimesi, onda yansıması özdeşimdir. Bizim bir çiçeği güzel bulmamız, çiçekte var olan bir özellikten değil, bizim o çiçekteki ruhi yaşantımızdandır. Öte yandan estetik nesne, tek başına da bir değerdir. Gerçekliği olan bir varlıktır. O hâlde, güzelliği nesneden kaynaklanan bir değer olarak da düşünmemiz gerekir Güzelliğin Nitelikleri a) Güzelliğin İçsel Nitelikleri Güzel bir şey, idesine, özüne, kavramına uygun olan şeydir. Bir eserin güzel olması, onun temsil ettiği ideyi yansıttığı oranda artar. Bir estetik nesnenin güzel olabilmesi için canlı ve anlatım gücü yüksek olmalıdır. 42 Estetik nesne, mükemmeli ifade etmesi veya ona doğru bir yönelimi göstermesi hâlinde güzeldir. Estetik nesneyi güzel yapan unsurlardan biri de çoklukta birlik ilkesi dir. Bu, estetik nesnede örneğin, bir tablodaki elemanların sayıca çok olmakla beraber bu çokluğun tekliğe doğru gidişi ya da bütün içinde erimesi demektir. Yani güzel eser, temsil ettiği şeyin tipine bir bütün olarak uygun olmalıdır. b) Güzelliğin Dışsal (Biçimsel) Nitelikleri Bir estetik nesneyi güzel yapan unsurlardan biri de orantılı olmasıdır. Orantı, iki veya daha fazla nesnenin büyüklüğünün birbirlerine veya aynı nesnede bütünün, parçalara göre büyüklük durumu demektir. Bir estetik nesneyi güzel yapan diğer unsur simetri özelliğine sahip olmasıdır. Güzel olan bir bütünün parçaları arasında ölçüye dayalı bir düzen olması da simetri demektir. Mesela; çift minareli camilere cepheden baktığımızda minarelerin simetrik olduğunu görürüz. Bir nesneyi güzel yapan diğer unsur ahenktir (uyum, harmoni). Ahenk, bir nesnedeki parçaların veya farklı nesnelerin birbirleriyle uyumlu ve dengeli bir durumda bir arada bulunmaları hâlidir. Bütün güzellikler için, parçaların uyumlu birleşmesi önemlidir. Zaten uyum olmaz ise güzellik de kalmaz, bütün de. Mesela; bir tablo veya bir manzarada renkler, bir müzik parçasında sesler arasındaki düzen ve uyum bize ahengi verir Filozofların Sanat ve Güzel Anlayışları Güzellik nedir? sorusunu ilk kez ele alan filozof Platon (M.Ö ) olmuştur. Platon güzel kavramını idealar kuramıyla açıklar. Platon a göre iki tür âlem vardır: İdealar ve duyular âlemi. Duyular âlemi gelip geçici, görüntüden ibaret bir âlemdir. Gerçekten var olan ise yalnızca idealar âlemidir. İdealar, bütün varlıkların ilk ve değişmez asıllarıdır. Dolayısıyla güzelin de bir ideası vardır. Yani güzellik ideadır. Bir varlık güzel ideasından pay aldığı oranda güzeldir. Güzellik ideaya dayandığı için, kişiden kişiye ve çağdan çağa değişmeyen bir değerdir. Platon yaşlılık döneminde ise güzelliği daha farklı değerlendirmiştir. Bu dönemde ölçülülük ve orantıyı bir varlığı güzel yapan unsurlar olarak kabul etmiştir. Platona göre sanat, olumsuz bir etkinliktir. Sanat bizi idealardan uzaklaştırır. Çünkü sanat ikinci elde taklittir. Yani sanatçı gördüğünü aynen aktararak doğayı taklit etmektedir. Doğadaki her şey birer taklit olduğuna göre, sanatçı taklidin taklidini yapmaktadır. Platon bu nedenle özgür sanata karşı çıkarak sanatı ve sanatçıyı küçümsemektedir.
44 SANAT VE ESTETİK 2. ÜNİTE GÜZELLİK KAVRAMI Aristoteles (M.Ö ), Platon un aksine sanatı olumlu bir etkinlik olarak görür. Hatta sanatı ve sanatçıyı bilimden ve filozoftan daha üstün tutar. Çünkü sanatçı, tabiatta çirkin diye nitelendirilebilen (çöplük, bataklık, hayvan leşleri gibi) şeyleri, bize güzel olarak sunabilir. Aristo, sanatın insan ve toplum üzerindeki etkileri üzerinde durmuş ve Katharsis kuramını geliştirmiştir. Katharsis, insanın içindeki kötülüklerden arınması, temizlenmesi demektir. Müzik, tragedya sanatları ile insanların içindeki kötülüklerden arınabileceğini söyler. Ona göre güzellik, matematiksel olarak orantılı ve ölçülü olandır. Güzelliğin kıstası olarak düşündüğü bir diğer ilke, tam orta ilkesidir. Yani çok büyük veya çok küçük şeylerin güzel olmaları söz konusu değildir. Bu, uç değerlerin arasında (ortasında) olanın güzel olması demektir. Plotinos ( ) ise güzelliği, Bir in güzelliği olarak tanımlar. Nesneler Bir in güzelliğinden ne kadar pay almışlarsa o kadar güzeldirler. Kant ( ) güzelliği, hiçbir çıkar gözetmeksizin hoşlanmak olarak tanımlamıştır. Schiller ( ), sanatı oyun kuramı yla açıklamaktadır. Ona göre, güzellik, ne sadece duygusallıktır, ne de sadece akılsal olandır. Yani güzelliğin hem duygusallık yönü hem de akılsal yönü vardır. Bu nedenle güzellik ancak, insanın bu iki yönünün harmonisiyle ortaya çıkar. Oyun, bunları birleştirerek güzeli yaratmaktadır. Ona göre, İnsan oynadığı sürece insandır. Schiller e göre insan, gerçek özgürlüğe ancak sanat yoluyla ulaşabilir. Hegel e ( ) göre güzellik, Geist in nesnelerde görünmesidir. Doğadaki güzellik ile sanattaki güzellik birbirinden farklıdır. Sanat, insan aklının ortaya koyduğu bir yaratıdır. Bu nedenle sanattaki güzellik, doğadaki güzellikten üstündür. En yüce sanat şiirdir. Çünkü en az taklit öğesi taşıyandır Güzelliğin Çeşitli Kavramlarla İlişkisi a) Güzel Hakikat (Doğru) İlişkisi: Hakikat bir önerme ile o önermenin konusu olan şey veya durumun örtüşmesi, uyuşmasıdır. Hakikat, nesne veya durum ile o nesne veya durum hakkında zihnimizin verdiği yargının birbiriyle uyuşmasıdır. Mesela; 3+3= 6 Platon a göre güzellik ve doğruluk aynıdır, çünkü her ikisi de varlığın özünü ifade eder. Hegel e göre de güzel ve doğru aynı şeylerdir. Hegel, varlığın temeline Mutlak Ruh kavramını koyuyor ve varlığı bu kavramla açıklamıştır. Varlığın kanunları ile aklın kanunlarını aynı kabul etmiştir. 43 Ona göre, insanın yaratması olan sanat da aklın ürünüdür ve güzel, düşüncenin (Mutlak Ruh) duygusal olarak belirlenişidir. Buradan hareketle, nasıl ki aklın ürünü olan mantığın kanunları hakikati veriyorsa sanat da güzeli ortaya koymakla hakikati dile getiriyor demektir. Hegel şöyle der: Güzel olan, aynı zamanda doğrudur da. Heidegger de güzel ve doğrunun aynı olduğunu savunur. Heidegger, hakikat ın var olanın gizlilikten kurtulması olduğunu düşünür. Sanatçının da bu hakikati güzellik yoluyla var ettiğini kabul eder. Mesela; bir ressamın resmi ile bir bilim insanının bir konuyu ele alması, varlığın hakikatini anlamaya ve açıklamaya yönelen farklı faaliyetlerdir. Kant, bu iki değeri birbirinden ayırır. Kant, güzeli kavrama dayanmaksızın hoşa giden olarak kabul eder. Oysa hakikat, insanın mantığa dayalı olarak kavramlarla ortaya koyduğu doğru dur. Yani güzel, duygulara dayalı iken hakikat, mantıksal ve bilgisel olandır. Diğer fark, hakikatlere ulaşmak için kullanılan kavramlar ve bunlarla verilen hükümler genel oldukları hâlde, güzele ilişkin kullanılan kavramlar özneldir. b) Güzel Fayda İlişkisi: Antik yunan filozofları güzel ve faydayı aynı saymışlar. Onlara göre faydalı olan güzel, güzel olan iyi ve aynı zamanda faydalıdır. Mesela; Platon ve Sokrates güzeli kullanışlılık ile tanımlayarak fayda yönüne vurgu yapmışlardır. Oysa Kant, güzel ve iyiyi birbirinden ayırınca güzel ile faydalı arasındaki bağlar da kopmuştur. Yani güzellik ile fayda farklı şeylerdir. Güzel daima güzeldir, ama faydalı olan geçicidir, kişiden kişiye değişir. Mesela; bir tabloya güzeldir deriz, fakat buna faydalıdır diyemeyiz. Aynı şekilde tıpta kullanılan bazı tedavi yöntemleri ve ilaçlar faydalıdır, ama bunlara güzeldir diyemeyiz. Kant a göre faydalılık, bir nesnenin varlığı ile ilgilidir. Bir cep telefonu faydalıdır, çünkü bir şeyi iletmek için varlığı zorunludur. Oysa güzellik, bir nesnenin tasavvuru ile ilgilidir. Varlığı zorunlu değildir. c) Güzel İyi İlişkisi: Platon a göre, iyi ideaların ideasıdır. Bundan dolayı zorunlu olarak güzel, iyi ideasından pay alır. Dolayısıyla iyi ve güzel özdeş ve aynı şeylerdir. İngiliz filozofu Shaftesbury ( ) iyi ve güzeli aynı olarak kabul eder. Ona göre Dünyada en doğal olan güzellik, dürüstlük ve ahlaki doğruluktur. Shaftesbury nin dürüstlük ve ahlaki doğruluktan kastı, erdem ve iyidir.
45 SANAT VE ESTETİK 2. ÜNİTE GÜZELLİK KAVRAMI Tolstoy ( ) da iyi ve güzeli aynı olarak kabul eder. Tolstoy, sanatın, insanı ahlaki olana (iyiye) yöneltmesi gerektiğini düşünür. Bunu, Sanatın başarması gereken görev, insanlar arasında sadece toplumun en güzel fertlerinin ulaşabildiği kardeşlik ve sevgi duygularını, bütün insanlar için alışılmış bir duygu ve içgüdü hâline getirmektir. sözleriyle ifade eder. Kant a göre iyi ve güzel kavramları farklı şeylerdir. Güzel, duyusal olanla ilgili olduğu hâlde iyi, akılla ilgili olup akılla kavranır. Güzelin, hayal gücüne dayanmasına karşılık; iyi, hür iradeye dayanır. İyi hakkında verdiğimiz hüküm, kavramlara dayandığından genel - geçerdir. Güzel hakkında verdiğimiz hüküm ise öznellik kaynaklıdır. Yani güzelde, hiçbir yasaya bağlılık yoktur. Oysa iyilikte ahlaki bakımdan yasaya bağlılık vardır. d) Güzel Yüce İlişkisi: Yüce kavramı sözlükte, İnsanın ölçülerini ve sınırlarını aşan, kendi başına üstün olan şey olarak tanımlanır. Böyle bir şeyin bizi kendisine hayran bırakması doğaldır. Güzelin özelliklerinden biri de seyrinden hoşlanmadır. O hâlde, iki kavram da insanda hoş duygular uyandırmak bakımından birbirlerine benzemektedir. Kant a göre güzel ve yüce farklı şeylerdir. Güzelde belli bir sınırlama var iken yücede sonsuzluk ve sınırsızlık hâkimdir. Güzel, belli bir biçimde olduğu hâlde yücede belirsizlik vardır. Güzel karşısında heyecanlanırız. Yüce karşısında hayranlık ve saygı duyarız. Mesela; bir tablo güzel iken uçsuz bucaksız bir deniz veya evren yücedir. Aristoteles e göre de güzel ve yüce farklı şeylerdir. Aristoteles e göre hayal gücümüzün sınırlarını zorlayan çok büyük dağlar, denizler yücedir. Güzel olanda düzen, oran, uyum gibi özellikler bulunurken, yüce olanda belirli ölçüleri aşan sınırsızlık ve sonsuzluk dile getirilir. Çağdaş filozof Hartmann ( ) ise sanattaki yüceyi araştırır ve süsleme sanatının dışındaki bütün sanatlarda yüce bulunduğunu savunur. Yüce saf bir biçimde müzik ve mimarlıkta ortaya çıkar. Müzik, ruhsal dinamizmin derinliğini, ruhsal yüceyi ifade eder. Mimarlık ise durgun yüceyi bütün hareketsizliği ve büyüklüğü içinde dile getirir. e) Güzel Hoş İlişkisi: Kant a göre güzellik ve hoş kavramları farklı şeylerdir. Güzel olan şey hoşa gidebilir. Fakat güzel, hoş olandan ibaret değildir. Ayrıca her hoşa giden şeye, güzeldir diyemeyiz. Mesela; açlık, susuzluk, dinlenme gibi bedensel ihtiyaçların giderilmesi hoştur, ama bunlara güzeldir diyemeyiz. 44 Kant a göre hoş olanın nesnel bir ölçütü yoktur, yani kişiden kişiye değişebilir. Fakat güzel olan, kişisel değerlendirmelerden bağımsızdır, nesnel olarak yani güzel olduğu için güzeldir Tabiatta ve Sanatta Güzel Tabiat, bizi de içine alan, parçası olduğumuz, tabii olarak insan müdahalesi olmaksızın var olan bir varlıktır. Sanat ise sunidir. Yani insan eli ve zihniyle ortaya konmuştur ve insanın tabiata eklediklerindendir. Güzel, hem tabiatta bulunanlara hem de sanat eseri olarak ortaya konan nesnelere yüklediğimiz bir değerdir. Sanatta ve tabiattaki güzel aynı mıdır? sorusuna evet yanıt veren filozoflar, sanatta yansıtma (mimesis) kuramını kabul eden filozoflardır. Bu kurama göre sanat, (dolayısıyla sanattaki güzel) tabiatın (dolayısıyla tabiattaki güzelin) taklididir. Bu görüşü ilk kez Platon ve Aristoteles ileri sürmüştür. Sanatta ve tabiattaki güzel aynı mıdır? sorusuna hayır yanıt veren Kant a göre tabiat güzelliği, güzel bir şeydir (nesnedir). Sanat güzelliği ise bir şey (nesne) hakkında güzel bir tasavvurdur. Yani tabiat güzelliği, nesnenin (şeyin) varlığına bağlı olduğundan aslında güzel değildir. O, şu şart altında tabiatın da güzel olabileceğini düşünür: Doğa eğer aynı zamanda sanat olarak görülüyorsa güzeldir. Croce güzeli, sezgi olarak kabul eder. Tabiat kendi başına ne güzel ne de çirkindir. Tabiat güzelliği, bizi dinlendirir; hoşa gider, zevk verir ama bu güzellik estetik dışıdır. Çünkü Croce, Hegel in tabiat ve ruh zıtlığını temel alır ve şöyle düşünür: Estetik anlamdaki güzelde bulunması gereken ifade, ruhi (tinsel) anlamdaki ifadedir. Oysa tabiatta bu eksiktir. Tabiatta güzel bulduklarımız, güzel bulduğumuz nesneden değil; özneden, güzel bulandan kaynaklanır. Çünkü ruh (tin) tabiatta değil insanda vardır. Croce, Doğa, yalnız ona sanatçı gözüyle bakanlar için güzeldir. sözüyle de Kant ile aynı noktaya gelir. Görüldüğü gibi filozoflar, genellikle sanat güzelliğini tabiat güzelliğine üstün tutmuşlardır. Delacroix ( ), Biz romantik olduktan sonra dağlar güzelleşti. sözüyle sanatın, sanat eğitiminin veya sanat kültürünün tabiat güzelliklerini fark etmedeki rolünü anlatmak istemiştir. Tabiat ve sanat güzelliklerinin farklı şeyler olduğu, tabiatta güzel olan bir nesnenin sanatta, yeteneksiz bir sözde ressam tarafından resmedildiğinde güzelliğinin devam etmeyebileceği görülür. Tabiatta çirkin bulunan bir nesnenin sanatta, üstün kabiliyetli bir ressamın elinden çıkan bir tabloda güzel değerlendirmesine konu olabileceği sonuçlarını çıkarmak mümkündür.
46 SANAT VE ESTETİK 3. ÜNİTE SANAT ALANI 3. ÜNİTE SANAT ALANI 3.1. Sanat Alanı İnsan, varoluşundan beri bir taraftan kendini ve çevresini tanımaya, bilmeye ve anlamlandırmaya çalışırken, diğer taraftan da kendisini ve çevresini değiştirmeye çalışır. İnsanın bu çabaları, gündelik hayat, din, bilim, felsefe, sanat gibi alanlarda gerçekleştirdiği faaliyetleri ile olmuştur. O hâlde, sanat da insanın kendisi ve çevresi ile kurduğu ilişkiler sonucu ortaya çıkmış bir faaliyettir. Sanatta insanın kendisini ve çevresini konu alır; ama gerek yöntem bakımından gerekse bu konulara dair ortaya koydukları bakımından bilim ve felsefeden farklıdır. Sanat insana ve insanın çevresine dair elde ettiklerini resim, müzik gibi bir dille ortaya koyar. Sanat eserleri insanı insana gösteren ürünlerdir. Dolayısıyla sanat, açıklama ya da temellendirme yapmaz. O, sadece sanatçının gördüğünü ve göstermek istediğini sunar, gösterir. Sanatı Platon, Aristoteles gibi eski Yunan filozofları taklit olarak kabul etmişlerdir. Ayrıca İlk Çağdan itibaren sanatın bir yetenek ve ustalık olduğuna dair geniş bir kabul de mevcuttur. Sanat, Yeni Çağda Baumgarten in estetiği tarif etmesinden sonra, estetiğin içinde güzel ile ilgisi çerçevesinde sorgulanmaya başlanmıştır. Dolayısı ile sanatın ne olduğu, güzelin ne olduğuna dair yapılan açıklamalar ile yanıtlanmaya çalışılmıştır. Bu tutum çağımıza kadar da devam etmiştir. Çağımızda sanatı Croce sezgi, Thedor Lipps özdeşleşme ile temellendirmişlerdir. Hartmann ise sanatı, varlık felsefesi açısından ele almış ve sanat eserini, ikili yapısı (gerçek ve gerçek dışı) olan varlık olarak düşünmüştür. Heidegger de sanatı ve güzeli, bilgi ile ilgisi açısından ele alır. J. M. Guyau ( ) sanatı hem psikolojik hem de sosyolojik açıdan ele almıştır. Sanatı psikolojik açıdan ele aldığı eserinde Sanatın en yüksek amacı, insanın kalbine heyecan vermektir; insanın kalbi de yaşamın merkezi olduğundan sanat, insanın maddi ve manevi varlığına karışmak zorundadır. der. Sanatı, sosyolojik açıdan aldığı eserinde ise Sanatın en yüksek amacı, sosyal karakterde estetik bir heyecan uyandırmaktır. der. Freud a ( ) göre sanat, tatmin edilmemiş duyguların, isteklerin ve önceden yaşanıp bilinçaltına itilmiş yaşantıların ifade edilmesidir. Eğer bu duygu ve istekler sanat şeklinde tatmin edilmez ve bilinç alanına çıkarılmazsa hastalık veya saldırganlık hâlinde ortaya çıkar. Psikoloji diliyle sanat, bir yüceltme dir. 45 Sanatı sosyolojik açıdan ele alan bilgi alanı ise sanat sosyolojisidir. Sanat, toplumu etkileyip yönlendirirken toplum da sanatı belirleyebilmektedir. Sanat sosyolojisine göre sanatı etkileyen başlıca toplumsal unsurlar; toplumsal kurumlar (özellikle din), toplumsal yapı, teknolojik etmenler. Sanatçılar, sanat yolu ile toplumu etkileyip değiştirmeye çabalamışlardır. Bu konuda Ahmet Mithat Efendi nin eserleri örnek verilebilir. Bu konuda bir başka görüş, sanatın işlevinin temsil olduğunu kabul eder. Buna göre sanat, dil gibi, belirli bir şey i anlatır. Mesela; bir manzara resmi, manzaranın kendisini temsil eder. Başka bir işlev olarak dini işlevi görüyoruz. Mesela; Eski Yunan heykellerinin büyük bir kısmı, tanrı heykelleri idi. 18. yüzyılın sonundan itibaren Batı da geçerli olan sanat sınıflaması, özgür olan ve özgür olmayan sanatlar şeklindedir. Özgür sanatlar resim, heykel gibi sanat eserinin özel bir kullanıma yönelik olmadığı sanatlardır. Özgür olmayan sanatlar ise mimari gibi sanat eserinin özel bir kullanıma yönelik olduğu sanatlardır. Konuyu Batı ve Doğu sanat anlayışları açısından ele aldığımızda şunları söylemek mümkündür: Öncelikle Batı düşüncesi temel olarak nesneye; Doğu düşüncesi ise insana ve insanın yapıp etmelerine yöneliktir. Batı tabiata hâkim olmak için bilmek isterken, Doğu ise tabiata hâkim olmayı değil, onunla uyum hâlinde yaşamayı önemsemiştir. Doğu düşüncesi, nesneleri içinde bulundukları çevre ile beraber, bütünlükler hâlinde kavrama eğilimindedir. Doğu nesnelerin hakikati yerine mutlak hakikate yönelir Sanatın Unsurları Sanatın üç temel unsuru vardır: sanatçı, sanat eseri ve alımlayıcı (sanat tüketicisi). a) Sanatçı En basit tanımıyla sanatçı Sanat icra eden kişidir. Sanatçı, hakikatin peşindeki insan olarak ruhundaki güzellik ülküsünden ilham alır ve gerçek ile hayal gücünü birleştirerek sanat eserini oluşturur. Sanattaki hayal gücünün yaratıcı kuvveti fazladır. Hayal gücü bireye özgü olduğundan sanat eseri, özneldir. Sanatçı, diğer insanların göremediğini görebilme, hissedemediğini hissedebilme, üstün bir kurgulama ve hayal gücü, sabır gibi özelliklere sahip; varlığı diğer insanlardan farklı yorumlayabilen insandır. Bunun için, üstün veya farklı bazı özellikler taşıması gerekir. Bu üstünlük ve farklılık, bazı sanatçılarda çığır açıcı, toplumu dönüştürücü kuvvettedir ki bu insanlara dâhi denir.
47 SANAT VE ESTETİK 3. ÜNİTE SANAT ALANI Sanatçının sanat yapmaktaki amacı güzeli yaratmaktır. Sanatçı bunu belli bir dil ile yapar: resim, müzik, edebiyat, mimari, hat gibi. Sanatçı dış dünyaya ve kendi içine yönelerek değiştirici, dönüştürücü, inceltici, yüceltici, güzeli ve mükemmeli hedefleyici bir tutum içinde, bu dillerden biri vasıtasıyla duygu, düşünce ve hayallerini ifade eder. Sanatçının sanat eserinde meydana getirdiği bu ifadelendirmenin sanatçının kendine özgü tarafına üslup denir. Biz bu ifadelendirmede, sanatçının düşüncesini ve kişilik özelliklerini yakalarız. Üslup, sanatçının her eserine az çok yansıyan, onun mührü olarak kabul edilebilecek bir kendine özgülüktür. Sanatçı, birbirinden farklı birçok eser meydana getirir ama onun her eserinde aynı olan bir taraf, bir atmosfer vardır. Bu, onun üslubudur. b) Sanat Eseri Sanatçı tarafından ortaya konan estetik nesneye sanat eseri denir. Sanat eseri suje ile obje arasındaki estetik ilişkiden doğar. Sanat eseri, bir tasarım (yaratıcı hayal gücü) sonucu ortaya çıkar. Bir tiyatro oyunu, bir heykel, bir tablo, bir müzik parçası vb. birer sanat eseridir ve bunlar nesnel bir yapıya sahiptir. Felsefi açıdan sanat eseri kendi başına bağımsızlığı olan bir varlıktır. Hartman a göre, sanat eseri dışındaki varlıklar kendi başlarına vardırlar; ama sanat eseri kendi başına var olamaz. Sanat eseri, ancak estetik öznenin anlam yüklemesiyle var olur. Sanat eserini tabiattaki varlıklardan ayıran, onun anlamının ve ifadesinin bulunmasıdır. Hartmann, estetik nesnenin ikili bir yapısının olduğunu kabul eder: Gerçek (maddi) ve gerçek dışı (manevi). Ancak bu ikili yapı, eserin tek ve bütün olma, kendine özgü olma özelliklerini bozmaz. Bu iki yan, birbirine yapışıktır. Sanat eseri özgün ve tektir. Sanatçı, sanat eserinde, daha önce düşünülmemiş, fark edilmemiş, dile getirilmemiş olanı ifade eder. Sanat eseri, sanatçının bir defaya mahsus bir yaratmasıdır. Aynı sanatçı, aynı eseri, istese de bir defa daha oluşturamaz. Bu aynı zamanda sanat eserinin, insanın ortaya koyduğu diğer eserlerden farklılığını da ifade eder. Mesela; Mehmet Aktif Ersoy un İstiklal Marşı. Bu özellik nedeniyle fabrikada seri üretimi yapılan cep telefonu, ne kadar güzel olursa olsun sanat eseri sayılmaz. Sanatta gündelik endişeleri aşan yani faydaya yönelik olmayan bir yan vardır. Yani sanat eseri, işe yararlık amacına dayalı olarak ortaya konmaz. Ancak bu, sanat eserlerinde hiçbir işlevsellik yoktur anlamına da gelmez. 46 Mesela; Sultan Ahmet Camii bir sanat eseridir; ama aynı zamanda ibadet etme ihtiyacını karşılayan bir işlevi de vardır. Sanat eserini belirleyen bir başka unsur ise eserin zamanla ilgisidir. Sanat eserinin, farklı filozoflarca farklı kavramlarla dile getirilen mana boyutu veya ruhsal boyutu, zamanın geçmesiyle değerini kaybetmez. Mesela; üzerinden yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, Yunus Emre nin, Mevlana nın şiirleri hâlâ sanat eseri olma özelliğini korumaktadır. Sanat Eseri nin Özellikleri 1) Sanat eseri kişiseldir. Yani o eseri ortaya koyan kişiden izler taşır. 2) Sanat eseri yaratıcılık gerektirir. 3) Sanat eseri estetik kaygıyla üretilir yani yarar amacı güdülmez (Estetik kaygılılık). 4) Sanat eseri özgündür; yani eşsiz ve tektir. Yani bir daha eşi benzeri olmayandır (Orjinallik). 5) Sanat eseri kalıcıdır. Sanat eserinin bizde uyandırdığı hazın etkisi uzun sürelidir. 6) Sanat eseri evrenseldir. Ortaya konan ürün tüm insanlığın ortak malıdır. c) Alımlayıcı (Sanat Tüketicisi) Alımlayıcı, bir sanat eserini dinleyen, seyreden veya hisseden estetik öznedir. Sanat eseri, sanatçı ve alımlayıcı arasında bir iletişim aracı gibidir. Sanat eseri bu anlamda, sanatçının alımlayıcıya iletmek istediği bir iletidir. Eğer sanatçı ve alımlayıcı aynı dil ve kültür kodlarına sahip iseler ileti, doğru biçimde, doğru yere, dolayısı ile amacına ulaşacak demektir. Mesela; Türk bir sanatçının Türkçe şiiri, ancak Türkçe bilen bir alıcı için estetik nesne olabilir. Sanatçı eserinde duygularını yansıtır. Duygular ise açık ve seçik değildir. Dolayısı ile sanatçı ve alıcının sanat eserindeki duyguları bire bir örtüşmez. Bununla beraber alımlayıcı, sanat eserinde, sanatçının anlatmak istediğinin tersi duyguları da anlamaz. Mesela; hızlı ritimdeki bir müzikten hüzün duygusu çıkaramayız. Yani alıcı, sanat eseri karşısında faal bir konumdadır. Ingarden a ( ) göre alıcı, sanat eserini tamamlayan bir unsurdur. Alıcı, sanat eserini algılayan insandır. Algılama, insanın, çevredeki eşya ve olayların bünyeleşmiş bütünler hâlinde kavranmasını sağlayan psikolojik bir süreçtir. Yani biz, çevremizdekileri algılamak suretiyle anlamlandırırız. O hâlde bir psikolojik olgu olan algı mekanizmasını etkileyen süreçleri anlamak, alıcının eseri kavramasını anlamak demektir.
48 SANAT VE ESTETİK 3. ÜNİTE SANAT ALANI Algıya ise şu etkenler tesir eder: alıcıdan kaynaklı etmenler (ilgileri, tutumları, deneyimleri, kişiliği, psikolojik durumu, güdülenmesi vb.), dış etmenler (nesnelerin içinde bulunduğu durum, nesnelerin birbirlerine konumları, toplumsal ve fiziki ortam) Alıcı sanat eserini değerlendirirken beğeni duygusuna dayanır. Beğeniler kişilere ve toplumlara bağlı olarak değişir. Küreselleşen dünyada kitle iletişim araçları, reklam ve ticaret; beğeni duygusunun özellikle toplumsal tarafını, yerel ve millî olanı törpüleyici, tektipleştirici bir etkiye de sahiptir. Mesela; Sindi Bebek tipinin dünyanın genelinde benimsenmesi ve beğenilmesi böyle bir sürecin sonunda ortaya çıkmış bir olgudur. Bütün bunlarla beraber sanatçı, sanatını gerçekleştirirken alımlayıcıyı düşünerek sanat yapmaz. Bunun tersi bir durum, sanatın zevk, eğlence ve ticaret aracı olması gibi bir yola girmesine neden olur ki bu da sanatın amacına aykırı bir durumdur Sanat ve Zanaat Sanat - zanaat ayrımı 18. yüzyılın sonunda Batı da başladı. Daha önce, zanaat olarak kabul edilen dülgerlik, kuyumculuk gibi faaliyetler ile bugün sanat olarak kabul edilen resim, müzik gibi faaliyetler aynı kategori içinde değerlendiriliyordu. Bu tarihten sonra, resim, müzik gibi alanlar güzel sanatlar olarak anılmaya başlandı. Ülkemizde de sanat - zanaat ayrımı sonradan, 19. yüzyılın ortalarında Batı etkisi ile gerçekleşmiştir. Sanat ve zanaat arasındaki ilk fark olarak sanatın amacı kendisidir. Buna karşılık zanaatta kullanıma dayalı bir amaç vardır. İkinci fark ise sanat ilham ve deha ile ilgili incelmiş zevklere, zanaat ise beceri ve kurallara dayanmaktadır. Üçüncü fark sanattan alınan derin düşünceye dayalı estetik zevk, sanatı zanaattan ayırır. Sözlükte sanat, Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık. olarak tanımlanırken zanaat, İnsanların maddeye dayanan gereksinimlerini karşılamak için yapılan, öğrenimle birlikte deneyim, beceri ve ustalık gerektiren iş. olarak tanımlanmaktadır. Dördüncü fark ise; sanat eseri özgün ve tektir. Fakat birçok sayıda aynı masayı imal eden marangozun sanat icra ettiğini söylemeyiz. Buna zanaat denir. 47 Beşinci fark ise eserin, estetik hoşlanma ya sebep olup olmamasıdır. Sanat eseri estetik hoşlanmaya sebep oluştururken zanaat oluşturmaz. Sanat ve zanaat arasında kesin bir çizgi ile ayrım yapmak son derece zordur. 20. yüzyılın başına gelindiğinde Batılı düşünürler de daha önceleri zanaat olarak kabul ettikleri el dokumacılığı, seramikçilik gibi faaliyetleri sanat olarak değerlendirmeye başlamışlardır. Mesela; Yeni Zelanda halkı olan Maorilerin, tahta oymacılığında mucizeler yarattığı kabul edilmektedir Sanatın Sınıflandırılması İlk sanat sınıflandırmasını Aristoteles yapmıştır. Günümüzdeki sanat sınıflandırması ise şöyledir: Yüzey ve hacim sanatları: Resim, grafik, fotoğrafçılık, heykel, seramik, dokuma, nakış. Dil sanatları: Şiir, öykü, roman ve deneme gibi yazın alanının tüm çeşitleri, tiyatro metni, masal. Ses sanatları: Müzik alanı ve müzik alanıyla ilgili tüm yaratma çabaları. Devinim sanatları: Her türlü dans çalışması: folklor, bale, buz pateni, ritmik jimnastik. Eylem sanatları: Her türlü dramatik çalışmalar, doğaçlama, mim, kukla, sinema Estetik Değer ve Estetik Yargı İnsanların çevresindeki nesnelerle ilgili oluşturduğu dört türlü değer yargısı vardır. a) Bilgi değeri: Doğru ve yanlış bu değerin niteliğini belirler. Kişisel değerlendirme içermez, bu nedenle kişiden kişiye değişmez, kesin ve nesnel yapıdadırlar. b) Ahlaksal değer: Bu değerlerin oluşmasında toplumun maddi ve manevi kültürel yapısının etkisi vardır. Bu değerler, iyi veya kötü olarak nitelendirilen eylemlere dayandırılır. Bu değerler toplumsal yapının özelliklerine göre farklılık gösterir. Bu nedenle özneldir. Yani kişiden kişiye, zamandan zamana ve toplumdan topluma değişiklik gösterebilir. c) Pratik-ekonomik değer: Faydaya (yarara) yönelik değerlerdir. Bu değerin niteliğini yararlı ve yararsız kavramları belirler. d) Estetik değer: Estetik ilişki içinde olduğumuz estetik objeye yüklenen değerlerdir. Estetik değerler temelde güzel ve çirkin kavramlarına dayalıdır. Fakat yüce, trajik, hoş, sevimli, komik gibi kavramlarda estetik değerlerdir. Estetik yargı: Güzeldir veya çirkindir şeklinde beğeniye dayalı yargılardır. Akla değil, duygu ve sezgilere dayanır. Bu özellikleri nedeniyle öznel bir yapıdadırlar.
49 SANAT VE ESTETİK 4. ÜNİTE SANAT KURAMLARI 4. ÜNİTE SANAT KURAMLARI 4.1. Yansıtma Kuramı (Taklit Olarak Sanat) Yansıtma (Mimesis) kuramı realizm akımına dayanır ve sanat felsefesinin ilk ve en tanınmış kuramlarından biridir. Bu anlayışa göre nesneler dünyası ve doğa biçimleri sanat için daima bir örnek, bir model oluşturur. Sanat eserinde gördüğümüz, sanatçının algıladığı şeyleri taklit ederek bize yansıtmasıdır. Sanatçının görevi; doğa biçimlerini, nesnel gerçekliği tanımak, onlar üzerine yönelmek ve onları sanatta yansıtmaktır. Sanatçı, doğanın güzelliğini eserinde ne kadar aslına uygun olarak yansıtabilirse eseri o kadar güzel olarak algılanır. Yansıtmacı kuramı benimseyen sanatçılar gerçeklikte (doğada) var olan bir şeyi eserlerinde taklit ederler. Bu nedenle yansıtma kuram taklit olarak sanat olarak da isimlendirilir. Bilinen ilk temsilcisi ise Platon dur. Platon: Evreni duyular (görünüşler) evreni ve idealar evreni diye ikiye ayırır. Sanatçı, duyular dünyasında bulunan nesneleri taklit eder. Fakat Platona göre, duyular dünyasındaki varlıklar, gerçek değildir, bu tür taklit sonucu oluşan eser iyi ve gerçek sanat eseri sayılamaz. Gerçek sanat eseri, idealar dünyasındaki varlıkları taklit etmekle ortaya konulabilir. Çünkü idealar dünyasındaki varlıklar, gerçek varlıklardır. Yani sanatçı güzelin ideasını taklit etmelidir. Sanatçı güzel ideasını taklit edebildiği ölçüde eseri, gerçek ve iyi bir sanat eseri sayılır. Aristoteles: Sanatın objesinin doğa olduğunu savunur. Ona göre de, sanatçı doğayı taklit eder. Ama nesneleri oldukları gibi değil, olmaları gerektiği gibi yansıtabilmelidir. Bu yönüyle sanatın ahlaki bir yönü vardır. Çünkü sanatçı, sanat eserini oluştururken yoğun duygular yaşayarak ruhunu arındırır. Aristo ya göre sanat, doğadaki eksikliğin tamamlanmasıdır. Ancak o zaman sanat yapıtı değerli olacaktır. Altın oran: İlkçağ Akdeniz medeniyetinden beri orantı düşüncesi sanatçıları ve filozofları düşündürmüş, doğa ve sanatta, tüm güzellikleri açıklayacak büyülü bir matematik formül aramışlardır. Bu formül, altın kesit orantısında bulunmuştur. Altın kesit orantısında, bütün canlı varlıkların, kullanılan gereçlerin, yapıların ve sanat yapıtlarının ilksel ve temel orantısının bulunduğuna inanılmış ve altın kesitte varlığın bir temel estetik yasası kavranmak istenmiştir. Bu altın kesit orantısını ilk olarak sayılarla ifade eden Leonardo Fibonacci ( ) dir. Fibonacci nin altın oran olarak bulduğu sayı 1,618 dir. Bu sayı parçayla bütün arasındaki ilgiyi gösterir. Bu ilgi uzun kısmın kısaya oranının 8/5 olmasıdır Anlatımcı Kuram (Yaratma Olarak Sanat) Anlatımcı kuram ekspresyonizm (dışavurumculuk) akımına dayanır. Yansıtma kuramı sanat eserinden hareket ederek sanatın ne olduğunu belirlemeye çalışırken anlatımcı kuram, sanatın ne olduğunu sanatçıdan hareket ederek açıklamaya çalışmıştır. Anlatımcı kuram sanatı, sanatçının duygularının dışavurumu olarak açıklamaya çalışır. Aşağıdaki sanat kuramlarından hangisi, sanatçıyı esas alarak sanat görüşleri ortaya koymaktadır? A) Yansıtmacı sanat kuramı B) Anlatımcı sanat kuramı C) Duygusal-etkileşim sanat kuramı D) İşlevsellik-fonksiyonellik sanat kuramı E) Biçimci sanat kuramı Sanatçı hiçbir zaman doğayı taklit etmez, çünkü doğada mükemmellik yoktur. Mükemmelliği arayan sanatçı, doğada var olmayan bir şeyi yaratmalıdır. Çünkü mükemmellik, gerçekte var olmayan, fakat ideal olan bir şeydir. Mükemmelliği ve ideali, sanatçı, hayal gücünü ve yaratıcı yanını kullanarak (kendinden bir şeyler katarak) oluşturur. Yani bu kurama göre, gerçek ve iyi bir sanat eseri, sanatçının hayal gücünü kullanarak oluşturduğu eserdir. Anlatımcı kurama göre sanat eseri, bize sanatçının iç dünyasını anlatır. Her ne kadar sanatçı eserinde tabiatı anlatıyor olsa da onu olduğu gibi değil, duyguları ile değiştirerek anlatır. Yani tabiatın kendisinde uyandırdığı duygu ve yaşantıları ifade eder. Anlatımcı kuramı savunanlar, bu noktada sanatçının fikirleri ile duygusal yaşantısını birbirinden ayırırlar. Onlara göre fikirler ortaktır. Hâlbuki duygusal yaşantı kişiye aittir. İşte sanat eseri de sanatçının kendine özgü olan bu duygusal tarafının ürünüdür. Böylece anlatımcı kuram, sanatı belirleyenin sanatçının duyguları ve şahsi yaşantısının olduğunu kabul etmekte ve sanatçıyı araç olmaktan çıkarıp sanatın merkezine koymaktadır. Croce: Ona göre sanat eseri, sanatçının hayal gücüyle olup biter. Sanat eserinde yaratma sadece o sanatçıya aittir. Çünkü sanatçı, eserini oluştururken yaşadığı duyguları bir daha yaşayamaz ve aynı duyguları bir başkası da aynen yaşayamaz. Bu nedenle sanat eseri özgündür yani tek ve eşsizdir.
50 SANAT VE ESTETİK 4. ÜNİTE SANAT KURAMLARI Schelling: Ona göre insanın yaşadığı çağ ve toplum sanatçının sanat yapıtını oluşturmasında etkilidir. Toplumda yaşanan olaylar aynen bir daha tekrar edilemez. Bundan dolayı sanat eserleri, birbirine benzeyemez, yani sanat eseri tek ve eşsizdir. Anlatımcı kuramcılar, sanatın özüne yaratma kavramını koyarlar. Yaratma, duyguların ifadesidir (anlatımıdır). Sanatçı, sıradanlığın dışına çıkarak yaratıcı bir faaliyetle duygularını ifade edendir. Duygu veya duygular, dile gelmeden önce, sanatçıda belirsiz bazı izlenimler hâlindedir. Sanatçı bunları keşfetmek, aydınlatmak ihtiyacındadır. Bunlar ifade edildiğinde belirlenmiş olur. İfade, aynı zamanda duygu veya duyguların tamamlanmasıdır. İşte sanat eserinin yaratılması, bu duygu veya duyguların dile getirilmesidir. 4.3 Duygusal Etki Kuramı (Estetik Yaşantı Olarak Sanat) İlk iki kuram sanatı, sanat eserinden ve sanatçıdan yola çıkarak açıklamışlardı. Sanat alanında, üçüncü bir unsur daha vardır ki bu da alımlayıcıdır. Duygusal etki kuramı sürrealizm e dayanır. Duygusal etki kuramını savunanlar sanata işlevi, alımlayıcı üzerindeki etkisi açısından yaklaşırlar. Estetik nesne duyusal olan ve bu duyusal özellikleri nedeniyle haz verendir. Aynı zamanda üzerinde düşünülen, seyrine dalınan bir nesnedir; yalnızca duyulara hoş geldiği için değil, bir anlam içerdiği, bir değer taşıdığı için de ilgi duyulan nesnedir. Buna göre beğeni, yargıların temelini oluşturur. Seyretmeye değer bulunan nesneler, değersiz bulunanlardan akılsal olarak ayırt edilir. Duygusal etki kuramını savunanlar, bu etkinin estetik yaşantıda meydana geldiğini ileri sürerler. Kant a göre estetik yaşantının öznesi, estetik nesneyle merakını gidermek için ilgilenmez, estetik nesneyi başka bir amaca hizmet eden bir araç olarak da görmez. Estetik yaşantı, kullanma, sahip olma, tüketme ve ahlaki açıdan yargılama gibi davranışları dışarıda bırakır. Kant estetik nesneyi yaşamın bir parçası olarak görür. Santayana ( ) ya göre, Hiç kimseye zevk vermeyen bir nesne güzel olamaz. Demek ki estetik değerden ancak insanla ilintili olarak söz edilebilir ve güzellik (estetik değer) de nesnelcilerin sandığı gibi insanla ilintisiz olarak dış dünyada bulunamaz; ancak bir veya bir grup insanla ilintili olarak düşünülebilir. Bir eserin estetik değeri kendi nesnel niteliklerine dayanmaz, insanda uyandırdığı duygulara, (estetik yaşantıya) dayanır. Bu eser güzel. gibi bir yargının anlamı genellikle yanlış anlaşılır. Güzelliğin eserde mevcut bir nitelik olduğu zannedilir ama eserde böyle bir nitelik yoktur. 49 I. A. Richards a ( ) göre eserde güzellik (estetik değer) diye bir nitelik yoktur; ama biz konuşurken bu dilsel hataya düşeriz. Filan resim, beste, heykel için güzel deriz, aslında resmin, bestenin, heykelin bizde şu ya da bu şekilde değerli olan bir yaşantı meydana getirdiğini söylememiz gerekir. Yani duygumuzun niteliğini eserde mevcut bir nitelik sayarız. Güzel bazı nesnelerin bizde meydana getirdikleri yaşantıda bulduğumuz niteliktir. Güzelliğin eserde bulunduğu sanısına kapılmak, dilin bizi sürüklediği bir yanılgıdır. Richards, güzeli, estetik değeri okurun yaşantısında arar; ama bu yaşantıyı zevk ya da estetik duygu diye adlandırmaz. Estetik yaşantı özel bir yaşantı değildir. Ona göre Bir resme bakarken, bir şiiri okurken ya da müzik dinlerken yaptığımız şey, galeriye giderken ya da sabah giyinirken yaptığımızdan çok farklı bir şey değildir. Sadece yaşantının düzeni başkadır Biçimci Sanat Kuramı: Daha çok görsel sanatlara ait bu kuram, sanat eserinde içerikten (konudan) çok biçime ağırlık verir. Sanatta önemli olan sanat elemanlarının ve bu elemanların oluşturduğu düzendir. Seyredenler, bu düzenlemeyi konu ya da temadan daha çok önemser. Mesela; bir resim kütle, ışık, gölge, çizgi, renk gibi öğelerle değerlendirilmelidir. Biçimcilerin en büyük özelliği; güzelliğin estetik nesnede olduğunu söylemeleridir İşlevsellik (Fonksiyonellik) Kuram: İşlevsel kuram, sanat tüketicisini (alımlayıcıyı) esas alır. Sanatın işlevselliği üzerinde durur. Sanatın yaşamsal dünyadaki işlevine vurgu yapar. Günümüzde insan, zorunlu olarak nesneler dünyası içinde yaşamaktadır. Yaşamı daha da güzelleştirmek ve anlamlı kılmak için içe içe yaşadığımız bu nesnelerin güzel olması, hoş duygular uyandırması önemlidir. Fakat bu nesneler tasarlanırken estetik kaygılarla birlikte, kullanabilirliği ve güvenli olması da gereklidir. Sanat Kuramları Yansıtıcı Sanat Kuramları (Mimesis) Anlatımcı Sanat Kuram Biçimcilik Sanat Kuramı İşlevsellik Kuram ile Duygusal Etki Kuramı Sanat Akımları Gerçekçi Sanat akımları (Realizm) Dışavurumcu Sanat Akımları (Ekspresyonizm) Modern Sanat Akımları (Kübizm, Fovizm, Fütürizm, Soyut Sanat vb.) Fantastik Türdeki Sanat Akımları (Sürrealizm) Sanatı Meydana Getiren Unsurlar Doğa ve Toplum (Dış Gerçeklik) Sanatçı Sanat Eseri Sanat Tüketicisi (Alımlayıcı)
DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN TEMEL KAVRAMLARI
1 DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN TEMEL KAVRAMLARI Örgütte faaliyette bulunan insan davranışlarının anlaşılması ve hatta önceden tahmin edilebilmesi her zaman üzerinde durulan bir konu olmuştur. Davranış bilimlerinin
1.Ünite: SOSYOLOJİYE GİRİŞ A) Sosyolojinin Özellikleri ve Diğer Bilimlerle İlişkisi
SOSYOLOJİ (TOPLUM BİLİMİ) 1.Ünite: SOSYOLOJİYE GİRİŞ A) Sosyolojinin Özellikleri ve Diğer Bilimlerle İlişkisi Sosyoloji (Toplum Bilimi) Toplumsal grupları, örgütlenmeleri, kurumları, kurumlar arası ilişkileri,
ÜNİTE:1. Sosyolojiye Giriş ve Yöntemi ÜNİTE:2. Sosyolojinin Tarihsel Gelişimi ve Kuramsal Yaklaşımlar ÜNİTE:3. Kültür ve Kültürel Değişme ÜNİTE:4
ÜNİTE:1 Sosyolojiye Giriş ve Yöntemi ÜNİTE:2 Sosyolojinin Tarihsel Gelişimi ve Kuramsal Yaklaşımlar ÜNİTE:3 Kültür ve Kültürel Değişme ÜNİTE:4 Aile ve Toplumsal Gruplar ÜNİTE:5 1 Küreselleşme ve Ekonomi
SOSYOLOJİ DERSİ 2.ÜNİTE TOPLUMSAL YAPI
SOSYOLOJİ DERSİ 2.ÜNİTE TOPLUMSAL YAPI YAPI TOPLUM KURUMLAR TOPLUMSAL GRUPLAR BİREYLER İLİŞKİLER TOPLUMSAL YAPI VE UNSURLARI T E M E L KÖY K A METROPOL TOPLUMSAL YAPI KENTLEŞME V R A KENT M L A MİLLET
Kamu Yönetimi Bölümü Ders Tanımları
Kamu Yönetimi Bölümü Ders Tanımları PA 101 Kamu Yönetimine Giriş (3,0,0,3,5) Kamu yönetimine ilişkin kavramsal altyapı, yönetim alanında geliştirilmiş teori ve uygulamaların analiz edilmesi, yönetim biliminin
1 SOSYOLOJİNİN DÜNYADA VE TÜRKİYE DE GELİŞİMİ
ÖNSÖZ İÇİNDEKİLER III Bölüm 1 SOSYOLOJİNİN DÜNYADA VE TÜRKİYE DE GELİŞİMİ 15 1.1. Sosyolojinin Tanımı 16 1.2. Sosyolojinin Alanı, Konusu, Amacı ve Sınırları 17 1.3. Sosyolojinin Alt Disiplinleri 18 1.4.
EĞİTİMİN TOPLUMSAL(SOSYAL) TEMELLERİ. 5. Bölüm Eğitim Bilimine Giriş GÜLENAZ SELÇUK- CİHAN ÇAKMAK-GÜRSEL AKYEL
EĞİTİMİN TOPLUMSAL(SOSYAL) TEMELLERİ 5. Bölüm Eğitim Bilimine Giriş GÜLENAZ SELÇUK- CİHAN ÇAKMAK-GÜRSEL AKYEL EĞİTİMİN TOPLUMSAL TEMELLERİ Giriş Toplumsal Sosyalleşme ve Toplum Toplumsal Temel Olarak Eğitim
II.Ünite: TOPLUMSAL YAPI A. TOPLUMSAL YAPI VE TOPLUMSAL İLİŞKİLER 1.TOPLUMSAL YAPI
II.Ünite: TOPLUMSAL YAPI A. TOPLUMSAL YAPI VE TOPLUMSAL İLİŞKİLER 1.TOPLUMSAL YAPI 1 Toplum bütünlüğünü oluşturan gerek maddi, gerekse manevi unsurların kendine özgü biçimlenişi o toplumun sosyal yapısını
1. Sosyolojiye Giriş, Gelişim Süreci ve Kuramsal Yaklaşımlar. 2. Kültür, Toplumsal Değişme ve Tabakalaşma. 3. Aile. 4. Ekonomi, Teknoloji ve Çevre
1. Sosyolojiye Giriş, Gelişim Süreci ve Kuramsal Yaklaşımlar 2. Kültür, Toplumsal Değişme ve Tabakalaşma 3. Aile 4. Ekonomi, Teknoloji ve Çevre 5. Psikolojiye Giriş 1 6. Duyum ve Algı 7. Güdüler ve Duygular
SOSYOLOJİ. Konu Anlatımı. - Karl MARX -
Konu Anlatımı İnsansal öz, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Gerçekliği içinde o, toplumsal ilişkilerin bütünüdür. - Karl MARX - 1. ÜNİTE SOSYOLOJİYE GİRİŞ I. SOSYOLOJİNİN ALANI
Eğitim Tarihi. Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi
Eğitim Tarihi Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi Türk ve Batı Eğitiminin Tarihi Temelleri a-antik Doğu Medeniyetlerinde Eğitim (Mısır, Çin, Hint) b-antik Batıda Eğitim (Yunan, Roma)
İşyeri Temsilcileri Rehberi
İşyeri Temsilcileri Rehberi Bir sendika için en önemli kadrolardan birisi işyeri temsilcisidir. İşyeri düzeyinde ise işyeri temsilcisi sendika örgütlenmenin olmazsa olmazıdır. Bir işyerinde işyeri temsilcisinin
2. ÜNİTE - TOPLUMSAL YAPI
2. ÜNİTE - TOPLUMSAL YAPI A. TOPLUMSAL YAPI VE TOPLUMSAL İLİŞKİLER 1.TOPLUMSAL YAPI 1-Toplum bütünlüğünü oluşturan gerek maddi, gerekse manevi unsurların kendine özgü biçimlenişi o toplumun sosyal yapısını
TÜRKİYE NİN TOPLUMSAL YAPISI
TÜRKİYE NİN TOPLUMSAL YAPISI KISA ÖZET KOLAYAOF 2 Kolayaof.com 0 362 2338723 Sayfa 2 1. Ünite Toplumsal Yapıyı Açıklayan Kavram ve Kuramlar TOPLUMSAL YAPI KAVRAMI Toplum, insanları etkileyen gerçek ilişkiler
TOPLUMSAL TABAKALAŞMA ve HAREKETLİLİK
TOPLUMSAL TABAKALAŞMA ve HAREKETLİLİK TOPLUMSAL TABAKALAŞMA Ü s t S ı n ı f Orta Sınıf Alt Sınıf TOPLUMSAL TABAKALAŞMA Toplumsal tabakalaşma dünya yüzeyindeki jeolojik katmanlara benzetilebilir. Toplumların,
TOPLUMSAL KURUMLAR VE AİLE ÇIKMIŞ SINAV SORULARI MURAT YILMAZ EGE ANADOLU LİSESİ
TOPLUMSAL KURUMLAR VE AİLE ÇIKMIŞ SINAV SORULARI MURAT YILMAZ EGE ANADOLU LİSESİ 1-) Türkiye de cumhuriyetin ilanından hemen sonra eğitimde, dinde, yönetimde, hukukta, ekonomide, sanatta, aile yapısında
T.C. İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ AÇIK VE UZAKTAN EĞİTİM FAKÜLTESİ MÜFREDAT FORMU Ders İzlencesi
T.C. İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ AÇIK VE UZAKTAN EĞİTİM FAKÜLTESİ MÜFREDAT FORMU Ders İzlencesi Sayı : Tarih : 1.1.216 Diploma Program Adı : SOSYOLOJİ, LİSANS PROGRAMI, (AÇIKÖĞRETİM) Akademik Yıl : 21-216 Yarıyıl
Editörler Prof.Dr. Ahmet Onay / Prof.Dr. Nazmi Avcı DİN SOSYOLOJİSİ
Editörler Prof.Dr. Ahmet Onay / Prof.Dr. Nazmi Avcı DİN SOSYOLOJİSİ Yazarlar Prof.Dr. Ahmet Onay Doç.Dr. Fahri Çaki Doç.Dr. İbrahim Mazman Yrd.Doç.Dr. Ali Babahan Yrd.Doç.Dr. Arif Olgun Közleme Yrd.Doç.Dr.
Yaşam Boyu Sosyalleşme
Yaşam Boyu Sosyalleşme Lütfi Sunar Sosyolojiye Giriş / 5. Ders Kültür, Toplum ve Çocuk Sosyalleşmesi Sosyalleşme Nedir? Çocuklar başkalarıyla temasla giderek kendilerinin farkına varırlar ve insanlar hakkında
YAKIN DOĞU ÜNİVERSİTESİ ATATÜRK EĞİTİM FAKÜLTESİ
YAKIN DOĞU ÜNİVERSİTESİ ATATÜRK EĞİTİM FAKÜLTESİ DOÇ.DR. ZEHRA ALTINAY SINIF YONETIMI Bu derste, Sınıf ortamı ve grup etkileşimi Grup türleri Grup ve lider Liderlik türleri Grup içi etkileşimin hedefleri
YÖNETİM Sistem Yaklaşımı
YÖNETİM Sistem Yaklaşımı Prof.Dr.A.Barış BARAZ 1 Modern Yönetim Yaklaşımı Yönetim biliminin geçirdiği aşamalar: v İlk dönem (bilimsel yönetim öncesi dönem). v Klasik Yönetim dönemi (bilimsel yönetim, yönetim
İÇİNDEKİLER. Önsöz... v İçindekiler... ix Tablolar Listesi... xv Şekiller Listesi... xv BİRİNCİ BÖLÜM SOSYOLOJİ VE TURİZM SOSYOLOJİSİ
İÇİNDEKİLER Önsöz... v İçindekiler... ix Tablolar Listesi... xv Şekiller Listesi... xv BİRİNCİ BÖLÜM SOSYOLOJİ VE TURİZM SOSYOLOJİSİ SOSYOLOJİNİN TANIMI VE KONUSU... 1 SOSYOLOJİNİN GENEL AMAÇLARI... 3
ÜNİTE:1. Toplumsal Yapıyı Açıklayan Kavram ve Kuramlar ÜNİTE:2. Türkiye de Kültür ve Kültürel Değişim ÜNİTE:3
ÜNİTE:1 Toplumsal Yapıyı Açıklayan Kavram ve Kuramlar ÜNİTE:2 Türkiye de Kültür ve Kültürel Değişim ÜNİTE:3 Türkiye de Aile Kurumu ve Nüşusla İlgili Sorunlar ÜNİTE:4 Türkiye de Eğitim Kurumu ve Sorunları
İSLAM KURUMLARI VE MEDENİYETİ
DİKKATİNİZE: BURADA SADECE ÖZETİN İLK ÜNİTESİ SİZE ÖRNEK OLARAK GÖSTERİLMİŞTİR. ÖZETİN TAMAMININ KAÇ SAYFA OLDUĞUNU ÜNİTELERİ İÇİNDEKİLER BÖLÜMÜNDEN GÖREBİLİRSİNİZ. İSLAM KURUMLARI VE MEDENİYETİ KISA ÖZET
EĞİTİM ÖĞRETİM YILI SORGULAMA PROGRAMI
3-4 Aile bireyleri birbirlerine yardımcı olurlar. Anahtar kavramlar: şekil, işlev, roller, haklar, Aileyi aile yapan unsurlar Aileler arasındaki benzerlikler ve farklılıklar Aile üyelerinin farklı rolleri
SOSYAL HİZMET BİLİMİNE GİRİŞ -2015 VİZE SORULARI
SOSYAL HİZMET BİLİMİNE GİRİŞ -2015 VİZE SORULARI 1- I-Koruyucu aile kavramı, 2828 sayılı SHÇEK Kanunu nun Koruyucu Aile Yönetmeliği nin 4.maddesinde tanımlanmıştır. II-Koruyucu aile olmak isteyen bir kişinin
DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN GELİŞİMİ VE TANIMI DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN UYGULAMA ALANI EĞİTİM KURUMLARINDA DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN YERİ VE ÖNEMİ
BÖLÜM 1 İÇERİK DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN GELİŞİMİ VE TANIMI DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN UYGULAMA ALANI EĞİTİM KURUMLARINDA DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN YERİ VE ÖNEMİ DAVRANIŞ BİLİMLERİNİ OLUŞTURAN BİLİMLER DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN
DERS BİLGİLERİ. Ders Adı Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS. Sosyolojiye Giriş-2 SSG110 2 3+0 3 4
DERS BİLGİLERİ Ders Adı Kodu Yarıyıl T+U Saat Kredi AKTS Sosyolojiye Giriş-2 SSG110 2 3+0 3 4 Ön Koşul Dersleri Dersin Dili Dersin Seviyesi Dersin Türü Türkçe Lisans Zorunlu Dersin Koordinatörü Dersi Verenler
Ahlâk ve Etikle İlgili Temel Kavramlar
Ahlâk Kavramı Yrd. Doç. Dr. Rıza DEMİR İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi İnsan Yönetimine Etik Yaklaşım Dersi Etik Türleri Mesleki Etik Türleri 2017 Ruhumu kudret altında tutan Allah'a yemin ederim
DAVRANIŞ BİLİMLERİ ÜZERİNE YRD.DOÇ.DR. ÖZGÜR GÜLDÜ
DAVRANIŞ BİLİMLERİ ve İLETİŞİM DAVRANIŞ BİLİMLERİ ÜZERİNE YRD.DOÇ.DR. ÖZGÜR GÜLDÜ Davranış Bilimleri üzerine Davranış Bilimleri insan davranışını, davranışa etki eden toplumsal, psikolojik, grupsal ve
T.C. İSTANBUL RUMELİ ÜNİVERSİTESİ MESLEK YÜKSEK OKULU SOSYAL HİZMETLER PROGRAMI 1. SINIF BAHAR DÖNEMİ DERS İZLENCESİ
T.C. İSTANBUL RUMELİ ÜNİVERSİTESİ MESLEK YÜKSEK OKULU SOSYAL HİZMETLER PROGRAMI. SINIF BAHAR DÖNEMİ DERS İZLENCESİ Kodu: Adı: Teorik + Uygulama: AKTS: Sınıf/Yarıyıl. Sınıf. Yarıyıl (Bahar Dönemi) Ders
DAVRANIŞ BİLİMLERİNE GİRİŞ
DAVRANIŞ BİLİMLERİNE GİRİŞ DAVRANIŞIN TANIMI Davranış Kavramı, öncelikle insan veya hayvanın tek tek veya toplu olarak gösterdiği faaliyetler olarak tanımlanabilir. En genel anlamda davranış, insanların
Başkent Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü. Doç. Dr. S. EKER
TÜRK DİLİ ÜZERİNE BİRKAÇ NOT Başkent Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Doç. Dr. S. EKER 1 Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir Dilin millî ve zengin olması millî
EĞİTİMİN TOPLUMSAL TEMELLERİ
EĞİTİMİN TOPLUMSAL TEMELLERİ EĞİTİMİN TOPLUMSAL NEDENLERİ İnsanlar temel ihtiyaçlarını doğadan karşılar ve sürekli doğa ile mücadele halindedir. Doğadan yararlanarak daha iyi yaşamak amacıyla insanlar
SANAT SOSYOLOJİSİ GİRİŞ
SANAT SOSYOLOJİSİ GİRİŞ Prof. Dr. Mahmut TEZCAN Ankara Üniversitesi E. Öğretim Üyesi Genişletilmiş 3. Baskı Ankara 2018 SANAT SOSYOLOJİSİ GİRİŞ Prof. Dr. Mahmut TEZCAN Tüm Hakları Saklıdır. Bu kitabın
EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI 11. SINIF SOSYOLOJİ DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ
KASIM EKİM 07-08 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI. SINIF SOSYOLOJİ DERSİ DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU KAZANIMLARI VE TESTLERİ Ay Hafta Ders Saati Konu Adı Kazanımlar Test No Test Adı ÜNİTE: SOSYOLOJİYE GİRİŞ A. Sosyoloji
T.C. İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ AÇIK VE UZAKTAN EĞİTİM FAKÜLTESİ MÜFREDAT FORMU Ders İzlencesi
T.C. İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ AÇIK VE UZAKTAN EĞİTİM FAKÜLTESİ MÜFREDAT FORMU Ders İzlencesi Sayı : Tarih : 1.1.216 Diploma Program Adı : SOSYOLOJİ, LİSANS PROGRAMI, (AÇIKÖĞRETİM) Akademik Yıl : 21-216 Yarıyıl
Editörler Prof. Dr. Nazmi Avcı - Prof. Dr. Yaşar Erjem EĞİTİM SOSYOLOJİSİ
Editörler Prof. Dr. Nazmi Avcı - Prof. Dr. Yaşar Erjem EĞİTİM SOSYOLOJİSİ Yazarlar Prof. Dr. Mustafa Talas Doç. Dr. Baykal Biçer Doç. Dr. Cem Ergun Doç. Dr. Cengiz Yanıklar Doç. Dr. Mehmet Özbaş Doç. Dr.
Sosyal Yapı Toplumsal İlişkiler Toplumsal Statü ve roller Toplumsal Normlar Toplumsal Gruplar Toplumsal Tabakalaşma Toplumsal Hareketlilik
II.Ünite: TOPLUMSAL YAPI II.Ünite: TOPLUMSAL YAPI (Eski Müfredata göre) Sosyal Yapı Toplumsal İlişkiler Toplumsal Statü ve roller Toplumsal Normlar Toplumsal Gruplar Toplumsal Tabakalaşma Toplumsal Hareketlilik
Eğitim Sosyolojisi. YAZAR Prof. Dr. Hikmet Yıldırım CELKAN
Eğitim Sosyolojisi YAZAR Prof. Dr. Hikmet Yıldırım CELKAN ISBN: 978-605-2132-61-6 Kapak Bülent POLAT Mizanpaj Burhan MADEN Redaksiyon Muhammet ÖZCAN Baskı ve Cilt: Tarcan Matbaacılık Zübeyde Hanım Mahallesi,
Sosyoloji. Konular ve Sorunlar
Sosyoloji Konular ve Sorunlar Ontoloji (Varlık) Felsefe Aksiyoloji (Değer) Epistemoloji (Bilgi) 2 Felsefe Aksiyoloji (Değer) Etik Estetik Hukuk Felsefesi 3 Bilim (Olgular) Deney Gözlem Felsefe Düşünme
SOSYAL BİLGİLER 7 ESKİ VE YENİ MÜFREDAT KARŞILAŞTIRMASI (ÜNİTE YERLERİ DEĞİŞTİRİLMEDEN)
SOSYAL BİLGİLER 7 ESKİ VE YENİ MÜFREDAT KARŞILAŞTIRMASI (ÜNİTE YERLERİ DEĞİŞTİRİLMEDEN) ESKİ MÜFREDAT 1.ÜNİTE İLETİŞİM VE İNSAN İLİŞKİLERİ 1. İletişimi, olumlu olumsuz etkileyen tutum ve davranışları fark
4 -Ortak normlar paylasan ve ortak amaçlar doğrultusunda birbirleriyle iletişim içinde büyüyen bireyler topluluğu? Cevap: Grup
1- Çalışma ilişkilerinin ve endüstriyel demokrasinin başlangıcı kabul edilen tarih? Cevap: 1879 Fransız ihtilalı 2- Amerika da başlayan işçi işveren ilişkilerinde devletin müdahalesi zorunlu kılan ve kısa
MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK İLKOKULU ETİK KOMİSYONU FAALİYET PROGRAMI
MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK İLKOKULU ETİK KOMİSYONU FAALİYET PROGRAMI ETİK Etik, Latince ethica kelimesinden Batı dillerine geçmiştir. Ahlaksal olanın özünü ve temellerini araştıran bilim, insanın kişisel ve
Kelimenin en dar anlamıyla,neyin doğru veya yanlış sayıldığı (sayılması gerektiği) ile ilgilenir.
Çağrı ÖZGAN Kelimenin en dar anlamıyla,neyin doğru veya yanlış sayıldığı (sayılması gerektiği) ile ilgilenir. Terim genellikle kültürel, dinî,seküler ve felsefi topluluklar tarafından, insanların çeşitli
ÜNİTE PSİKOLOJİ İÇİNDEKİLER HEDEFLER GELİŞİM PSİKOLOJİSİ I
HEDEFLER İÇİNDEKİLER GELİŞİM PSİKOLOJİSİ I Gelişim Psikolojisinin Alanı Gelişim Psikolojisinin Temel Kavramları Gelişimi Etkileyen Faktörler Gelişimin Temel İlkeleri Fiziksel Gelişim Alanı PSİKOLOJİ Bu
ANTROPOLOG TANIM A- GÖREVLER
TANIM Antropolog, evrenin ve dünyanın oluşumu, yaşamın başlangıcı ve gelişimi, insanın biyolojik evrimi, ırkların doğuşu, insan topluluklarının fiziki yapı, kültür ve davranış özelliklerini ve diğer topluluklarla
Eğitimin Toplumsal Temelleri. Yrd. Doç. Dr. Adnan BOYACI
Eğitimin Toplumsal Temelleri Yrd. Doç. Dr. Adnan BOYACI Eğitim Bir kavram olarak Bir süreç olarak Bir örgüt olarak EĞİTİM Bir sistem olarak Bir kavram olarak eğitim Bir kavram olarak eğitim Eğitim bireylerin
Temel Kavramlar. Toplum, Toplumsal Yapı, Kurumlar, Sosyalleşme Toplumsal Değişme, Tabakalaşma, Sınıf ve Statü, Toplumsal Hareketlilik
Temel Kavramlar Toplum, Toplumsal Yapı, Kurumlar, Sosyalleşme Toplumsal Değişme, Tabakalaşma, Sınıf ve Statü, Toplumsal Hareketlilik Toplum Nedir Tesadüf mü, Bilinçli Tercih mi Toplum Aralarında tarihi,
SAAT KONULAR KAZANIM BECERİLER AÇIKLAMA DEĞERLENDİRME
2018-2019 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI... ORTAOKULU SOSYAL BİLGİLER DERSİ 6. SINIF ÜNİTELENDİRİLMİŞ YILLIK DERS PLANI SÜRE SÜRE: 12 DERS İ 1. ÜNİTE ÖĞRENME ALANI-ÜNİTE: BİREY VE TOPLUM EYLÜL EYLÜL 1. (17-23) 2.
Y Ö N E T İ M B İ L İ M İ. Dr. Mustafa Aydın BAŞAR
Y Ö N E T İ M B İ L İ M İ Dr. Mustafa Aydın BAŞAR 1 YÖNETİM ile ÖRGÜT birbirinden ayrıl(a)maz iki kavramdır. Bir yerde örgütlenmeye gidilmiş, örgüt oluşmuş ise, YÖNETSEL BİR SORUNUN varlığından da söz
Anayasa ve İdare Türk idare teşkilatı Anayasal bir kurumdur. 1982 Anayasası belli başlıklar altında idari teşkilatlanmayı düzenlemiştir.
İDARE HUKUKU Anayasa ve İdare Türk idare teşkilatı Anayasal bir kurumdur. 1982 Anayasası belli başlıklar altında idari teşkilatlanmayı düzenlemiştir. Bu düzenlemede yer alan ilkeler şunlardır; - Hukuk
ÜNİTE:1. Kurallar, Devlet ve Hukuk ÜNİTE:2. Hukukun Uygulanması ÜNİTE:3. Hukuk Sistemleri ve Türk Hukuk Tarihi ÜNİTE:4. Yargı Örgütü ÜNİTE:5
ÜNİTE:1 Kurallar, Devlet ve Hukuk ÜNİTE:2 Hukukun Uygulanması ÜNİTE:3 Hukuk Sistemleri ve Türk Hukuk Tarihi ÜNİTE:4 Yargı Örgütü ÜNİTE:5 1 Hukuki İlişkiler ve Haklar ÜNİTE:6 Hakkın Kazanılması, Kaybedilmesi,
Editörler Prof.Dr.Mustafa Talas & Doç.Dr. Bülent Şen EKONOMİ SOSYOLOJİSİ
Editörler Prof.Dr.Mustafa Talas & Doç.Dr. Bülent Şen EKONOMİ SOSYOLOJİSİ Yazarlar Prof.Dr. Mustafa Talas Doç.Dr. Bülent Şen Doç.Dr. Cengiz Yanıklar Doç.Dr. Gülay Ercins Doç.Dr. Özgür Sarı Yrd.Doç.Dr. Aylin
İÇİNDEKİLER. Birinci Bölüm ANAYASA KAVRAMI
İÇİNDEKİLER Birinci Bölüm ANAYASA KAVRAMI Soru 1 : "Anayasa" deyince ne anlaşılır, ne anlamak gerekir? 7 Soru 2 : Türk tarihindeki anayasa hareketlerinin başlıca aşamaları ve özellikleri nelerdir? 15 İkinci
SOSYOLOJİSİ (İLH2008)
DİKKATİNİZE: BURADA SADECE ÖZETİN İLK ÜNİTESİ SİZE ÖRNEK OLARAK GÖSTERİLMİŞTİR. ÖZETİN TAMAMININ KAÇ SAYFA OLDUĞUNU ÜNİTELERİ İÇİNDEKİLER BÖLÜMÜNDEN GÖREBİLİRSİNİZ. DİN SOSYOLOJİSİ (İLH2008) KISA ÖZET-2013
Temel Kavramlar Bilgi :
Temel Kavramlar Bilim, bilgi, bilmek, öğrenmek sadece insana özgü kavramlardır. Bilgi : 1- Bilgi, bilim sürecinin sonunda elde edilen bir üründür. Kişilerin öğrenme, araştırma veya gözlem yolu ile çaba
ULUSLARARASI SOSYAL POLİTİKA (ÇEK306U)
DİKKATİNİZE: BURADA SADECE ÖZETİN İLK ÜNİTESİ SİZE ÖRNEK OLARAK GÖSTERİLMİŞTİR. ÖZETİN TAMAMININ KAÇ SAYFA OLDUĞUNU ÜNİTELERİ İÇİNDEKİLER BÖLÜMÜNDEN GÖREBİLİRSİNİZ. ULUSLARARASI SOSYAL POLİTİKA (ÇEK306U)
Yrd.Doç.Dr. Serap YÜKRÜK GİRİŞ. Geleneksel Türk Müziği
GELENEKSEL TÜRK MÜZİĞİYLE AMATÖR OLARAK İLGİLENEN BİREYLERİN ORTAÖĞRETİM DERS SÜREÇLERİNDE YER ALAN GELENEKSEL ÖĞRETİ VE UYGULAMALARI DEĞERLENDİRME DURUMLARI Yrd.Doç.Dr. Serap YÜKRÜK GİRİŞ Sanat eğitiminin
Eğitim Yönetimi ve Denetimi Tezsiz Yüksek Lisans Programı (5 Zorunlu Ders+ 6 Seçmeli Ders)
Eğitim Yönetimi ve Denetimi Tezsiz Yüksek Lisans Programı (5 Zorunlu Ders+ 6 Seçmeli Ders) Eğitim Yönetimi ve Denetimi Tezsiz Yüksek Lisans Programı Dersin Kodu Dersin Adı T U/L Kredi ECTS EYD-504 Eğitim
Yani insanların yaşam tarzını belli davranış örnekleriyle planlayan sistemli bütün, sosyal kurum olarak adlandırılır.
SOSYAL KURUMLAR 1. SOSYAL KURUM KAVRAMI VE TANIMI Yani insanların yaşam tarzını belli davranış örnekleriyle planlayan sistemli bütün, sosyal kurum olarak adlandırılır. Kısaca sosyal kurum, çoğunluğun paylaştığı
Sosyal Etki Teorisi. Sunan: M.Benan YAZICIOĞLU Sunum Tarihi: 27.02.2014
Sosyal Etki Teorisi Sunan: M.Benan YAZICIOĞLU Sunum Tarihi: 27.02.2014 Sosyal Etki ve Uyma Davranışı Sosyolojinin, toplumun bütününü kapsayan kanunu insan toplum hayatı yaşar kanunudur. İnsan bir toplumda
kişinin örgütte kendini anlamlandırmasına fırsat veren ve onun inanış, düşünüş ve davranış biçimini belirleyen normlar ve değerler
1 Örgüt Kültürü Örgüt Kültürü kişinin örgütte kendini anlamlandırmasına fırsat veren ve onun inanış, düşünüş ve davranış biçimini belirleyen normlar ve değerler bütünüdür. 2 Örgüt kültürü, temel grupsal
BES 248- BESLENME ve EKOLOJİ
BES 248- BESLENME ve EKOLOJİ Dersin Kodu ve Adı: BES 248- Beslenme ve Ekoloji Dersin Sorumlusu: Prof. Dr. Türkan Kutluay Merdol Dersin Düzeyi: Lisans Dersin Türü: Zorunlu Dersin İçeriği: Beslenmenin çevre
İÇİNDEKİLER BÖLÜM I: GERONTOLOJİ: YAŞLILIK BİLİMİ...1
İÇİNDEKİLER BÖLÜM I: GERONTOLOJİ: YAŞLILIK BİLİMİ...1 Yaşlılık ve Yaşlanma...7 Gerontoloji...11 Gerontoloji Tarihi...12 Diğer Bilim Dallarıyla Ortak Çalışmalar...16 Sosyal Gerontoloji...20 Sosyal Gerontoloji
EĞİTİMİN ve SOYOLOJİ. logy Bilim. Society Toplum. Sosyoloji = +
1 Society Toplum Sosyoloji = + logy Bilim Sosyolojinin amacı; toplumsal olayları ortaya çıkarmak, açıklamak, ilişkileri belirlemek ve bunlara bağlı olarak ilgili kuramlar üretmektir EĞİTİMİN ve SOYOLOJİ
Siyaset Sosyolojisi Araştırma Konusu Nedir Siyaset Nedir Siyasi Olan Devlet Nedir Devlet türleri Devletsiz siyaset olur mu
Siyaset Sosyolojisi Araştırma Konusu Nedir Siyaset Nedir Siyasi Olan Devlet Nedir Devlet türleri Devletsiz siyaset olur mu Siyaset Sosyolojisi Genel sosyolojinin bir alt dalı. İktisat, din, aile, suç vb
Gruplar ve Takımlar 1
Gruplar ve Takımlar 1 Grup Belirli bir amaç doğrultusunda bir araya gelen, birbirleri ile iletişimleri olan, birbirlerini etkileyen ve birbirlerine bağımlı olan iki ya da daha fazla kişinin, kendilerini
1. Sosyal Politika, hangi tarihsel olayın kendine özgü koşulları altında doğup gelişmiş bir sosyal bilim dalıdır?
ÜNİTE 1 Sosyal Politika Bilim Dalı Sosyal Politika bilim dalını neden tanımlamak gerekir? Sosyal Politika bilim dalını tanımlamak neden güçtür? Sosyal Politika ile çevresindeki başka sosyal bilim dalları
EĞİTİMİN TOPLUMSAL TEMELLERİ
1 NELER ÖĞRENECEKSİNİZ? Eğitim Sosyolojisinin Tanımı, Amacı ve Diğer Alanlarla İlişkisi Eğitim Sosyolojisinin Tarihçesi Eğitimin İşlevleri Eğitimin Toplumsal Süreçlerle İlişkisi Sosyalleşme ve Eğitim Toplumsal
İMAN/İNANÇ ve TANRI TASAVVURU GELİŞİMİ JAMES FOWLER
İMAN/İNANÇ ve TANRI TASAVVURU GELİŞİMİ JAMES FOWLER Fowler ın kuramını oluşturma sürecinde, 300 kişinin yaşam hikayelerini dinlerken iki şey dikkatini çekmiştir: 1. İlk çocukluğun gücü. 2. İman ile kişisel
TOPLUM TANILAMA SÜRECİ. Prof. Dr. Ayfer TEZEL
TOPLUM TANILAMA SÜRECİ Prof. Dr. Ayfer TEZEL TOPLUMUN TANIMI A.Ü.AHE 402 Halk Sağlığı Hemşireliği Aynı toprak parçası üzerinde bir arada yaşayan ve temel çıkarlarını sağlamak için iş birliği yapan insanların
ÖNCESİNDE BİZ SORDUK Editör Yayınevi LGS Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Yeni Tarz Sorular Nasıl Çözülür? s. 55
Tarz Sorular Nasıl Çözülür? s. 55 8 Ey insanlar! Rabbiniz birdir, atanız (Âdem) da birdir. Hepiniz Âdem densiniz, Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerli olanınız, O na karşı gelmekten
1: İNSAN VE TOPLUM...
İÇİNDEKİLER Bölüm 1: İNSAN VE TOPLUM... 1 1.1. BİREYİN TOPLUMSAL HAYATI... 1 1.2. KÜLTÜR... 3 1.2.1. Gerçek Kültür ve İdeal Kültür... 5 1.2.2. Yüksek Kültür ve Yaygın Kültür... 5 1.2.3. Alt Kültür ve Karşıt
ÖZEL EGEBERK ANAOKULU Sorgulama Programı. Kendimizi ifade etme yollarımız
Disiplinlerüstü Temalar Kim Olduğumuz Bulunduğumuz mekan ve zaman Kendimizi ifade etme Kendimizi Gezegeni paylaşmak Bireyin kendi doğasını sorgulaması, inançlar ve değerler, kişisel, fiziksel, zihinsel,
25.03.2010. Açık Sistem Öğeleri
Eğitim insanların mükemmelleştirilmesidir (Kant). İyi yaşama imkanı sunan etkinliklerin tümüdür (Spencer). Fizik ik ve sosyal faktörlarin insan üzerinde meydana getirdiği tesirlerdir (Durkheim). Bireyin
AVRASYA ÜNİVERSİTESİ
Ders Tanıtım Formu Dersin Adı Öğretim Dili Sosyal Psikoloji-II Türkçe Dersin Verildiği Düzey Ön Lisans () Lisans (X) Yüksek Lisans ( ) Doktora ( ) Eğitim Öğretim Sistemi Örgün Öğretim (X) Uzaktan Öğretim(
Prof.Dr.Muhittin TAYFUR Başkent Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü
Prof.Dr.Muhittin TAYFUR Başkent Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü İyi ve kötü, yanlış ve doğru kavramlarını tanımlar, Etik bilincini geliştirmeye ve insanları aydınlatmaya
PAZARLAMA VE PERAKENDE EMLAK KOMİSYONCUSU MODÜLER PROGRAMI (YETERLİĞE DAYALI)
T.C. MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü PAZARLAMA VE PERAKENDE EMLAK KOMİSYONCUSU MODÜLER PROGRAMI (YETERLİĞE DAYALI) 2008 ANKARA ÖN SÖZ Günümüzde mesleklerin değişim ile
ÖĞRENME ALANI: BİREY VE TOPLUM
ÖĞRENME ALANI: BİREY VE TOPLUM - EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI ORTAOKULU 5. SINIF SOSYAL BİLGİLER İ ÜNİTELENDİRİLMİŞ YILLIK PLANI DEĞERLER EĞİTİMİ GÜN VE LAR EYLÜL EYLÜL 18-22 Eylül 25-29 Eylül 2-6 Ekim 9-1 Ekim
SOSYOLOG TANIM A- GÖREVLER
TANIM Sosyolog, insan toplulukları ve toplumsal kurumlar, bunların kökeni, gelişmesi, işlevi ve birbirleriyle ilişkileri, bu ilişkileri belirleyen ilke ve kurallar ile toplumsal sorunlar ve çözüm yolları
DERS PROFİLİ. Asker-Sivil İlişkileri POLS 436 Bahar Yrd. Doç. Dr. Özlem Kayhan Pusane
DERS PROFİLİ Dersin Adı Kodu Yarıyıl Dönem Kuram+PÇ+Lab (saat/hafta) Kredi AKTS Asker-Sivil İlişkileri POLS 6 Bahar 8 +0+0 6 Ön Koşul Yok Dersin Dili Ders Tipi Dersin Okutmanı Dersin Asistanı Dersin Amaçları
10/22/2015. Kültürün Tanımı. Kültürel Ürünler, Kurallar ve Davranışları. Kültürün Tanımı
Ders 4 KÜLTÜR Yrd. Doç. Dr. SERAP TORUN Kültürün tanımının çok fazla olması ve bilim insanlarının belli bir tanım üzerinde anlaşamamaları kültür sözcüğünün çok anlamlı olmasından kaynaklanmaktadır. Antropolojide
bilgilerle feminizm hakkında kesin yargılara varıp, yanlış fikirler üretmişlerdir. Feminizm ya da
YANLIŞ ALGILANAN FİKİR HAREKETİ: FEMİNİZM Feminizm kelimesi, insanlarda farklı algıların oluşmasına sebep olmuştur. Kelimenin anlamını tam olarak bilmeyen, merak edip araştırmayan günümüzün insanları,
BÜRO YÖNETİMİ VE SEKRETERLİK HUKUK SEKRETERİ MODÜLER PROGRAMI (YETERLİĞE DAYALI)
T.C. MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü BÜRO YÖNETİMİ VE SEKRETERLİK HUKUK SEKRETERİ MODÜLER PROGRAMI (YETERLİĞE DAYALI) 2008 ANKARA ÖN SÖZ Günümüzde mesleklerin değişim ile
YAZILI SINAV CEVAP ANAHTARI FELSEFE
YAZILI SINAV CEVAP ANAHTARI FELSEFE CEVAP 1: (TOPLAM 7 PUAN) Galileo Galilei Dünya yuvarlaktır dediğinde, hiç kimse ona inanmamıştır. Bir dönem maddenin en küçük parçası molekül zannediliyordu. Eylemsizlik
EĞİTİM - ÖĞRETİM YILI ORTAOKULU DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU 5.SINIF SOSYAL BİLGİLER DERSİ KURS PLANI
017-018 EĞİTİM - ÖĞRETİM YILI ORTAOKULU DESTEKLEME VE YETİŞTİRME KURSU 5.SINIF SOSYAL BİLGİLER DERSİ KURS PLANI AYLAR 1. 5.1.1. Sosyal Bilgiler dersinin, Türkiye Cumhuriyeti nin etkin bir vatandaşı olarak
3/7/2010. ÇAĞDAŞ EĞİTİMDE ÖĞRENCİ KİŞİLİK HİZMETLERİNİN YERİ ve ÖNEMİ EĞİTİM EĞİTİM ANLAYIŞLARI EĞİTİM
EĞİTİM REHBERLİK ÇAĞDAŞ EĞİTİMDE ÖĞRENCİ KİŞİLİK NİN YERİ ve ÖNEMİ Eğitim? İnsana en iyi olgunluğu vermektir (Eflatun). İnsana tabiatında bulunan gizli bütün kabiliyetlerin geliştirilmesidir (Kant). Bireyin
DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN GELİŞİMİ VE TANIMI DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN UYGULAMA ALANI EĞİTİM KURUMLARINDA DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN YERİ VE ÖNEMİ
BÖLÜM 1 İÇERİK DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN GELİŞİMİ VE DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN UYGULAMA ALANI EĞİTİM KURUMLARINDA DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN YERİ VE ÖNEMİ DAVRANIŞ BİLİMLERİNİ OLUŞTURAN BİLİMLER DAVRANIŞ BİLİMLERİNİN
MİLLETLERARASI İLİŞKİLER VE GÜVENLİK AÇISINDAN MEDENİYET SÖYLEMİNİN PSİKOLOJİK ANALİZİ
MİLLETLERARASI İLİŞKİLER VE GÜVENLİK AÇISINDAN MEDENİYET SÖYLEMİNİN PSİKOLOJİK ANALİZİ Prof. Dr. Abdülkadir ÇEVİK Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı 1 Medeniyet veya uygarlık, bir
DUYGUSAL ZEKA. Birbirinden tamamen farklı bu iki kavrama tarzı, zihinsel yaşantımızı oluşturmak için etkileşim halindedirler.
0212 542 80 29 Uz. Psk. SEMRA EVRİM 0533 552 94 82 DUYGUSAL ZEKA Son yıllarda yapılan pek çok çalışma zeka tanımının genişletilmesi ve klasik olarak kabul edilen IQ yani entelektüel zekanın yanı sıra EQ
http://www.fisek.org ÇOCUK HAKLARI VE YOKSULLUK Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı Faks. 0312.395 22 71
ÇOCUK HAKLARI VE YOKSULLUK Prof. Dr. A. Gürhan Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı http://www.fisek.org Faks. 0312.395 22 71 İnsana verilen değerin bileşik göstergesi Güvence Sağlık Hak arama
Lion Leo İletişiminde Yetişkin Boyutu
Lion Leo İletişiminde Yetişkin Boyutu Cahit Kişioğlu, İzmir 9 Eylül Lions Kulübü ÖZET: Lion ve Leo iletişiminde kullanılan eleştirel veya koruyucu yetişkin tarzını yetişkin boyutuna taşıyarak, Lion - Leo
OYUN VE ÇOCUK. Oyunun Aşamaları:
OYUN VE ÇOCUK Çocuklar oyunla dünyayı keşfederler, diğer kişilerle kuracakları ilişkileri öğrenirler, kendi yeteneklerini ve güçlerini test ederler, yeni fikirleri denerler ve farklı aktiviteleri deneyecek
Dersin Adı Kodu Yarıyılı T + U Kredisi AKTS Bilim Tarihi ve Felsefesi GKS Ön Koşul Dersler
Dersin Adı Kodu Yarıyılı T + U Kredisi AKTS Bilim Tarihi ve Felsefesi GKS003 2+0 2 3 Ön Koşul Dersler Dersin Dili Türkçe Dersin Türü Seçmeli Dersin Koordinatörleri Dersi Veren Dersin Yardımcıları Dersin
İnsanların kurduğu bireysel ve toplumsal ilişkilerin temelini oluşturan değerleri, normları, kuralları, doğru-yanlış ya da iyi-kötü gibi ahlaksal
Test 5 1. İnsanların kurduğu bireysel ve toplumsal ilişkilerin temelini oluşturan değerleri, normları, kuralları, doğru-yanlış ya da iyi-kötü gibi ahlaksal açıdan araştıran felsefi disipline ne denir?
UNICEF Kaynaklarından Çocuk Hakları Sözleşmesi nin Kısaltılarak Alınan ve Çocukların Diliyle İfade Edilen Özeti sizlerle paylaşıyoruz.
UNICEF Kaynaklarından Çocuk Hakları Sözleşmesi nin Kısaltılarak Alınan ve Çocukların Diliyle İfade Edilen Özeti sizlerle paylaşıyoruz. Madde 1: Ben çocuğum. On sekiz yaşına kadar bir çocuk olarak vazgeçilmez
Gruplar Şebekeler Örgütler
Gruplar Şebekeler Örgütler Lütfi Sunar Sosyolojiye Giriş / 6-7. Ders Sosyal Grup Nedir? Sosyal grup ortak bir kimliği paylaşan ve karşılıklı beklentilerle birbiri ile ilişki içinde olan insanlar topluluğudur
