9. Ulusal Sağlıklı Yaşam E-KONGRESİ
|
|
|
- Kelebek Şanlı
- 5 yıl önce
- İzleme sayısı:
Transkript
1 8. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 1 GDD GASTROENTEROLOJİ DİYETİSYENLİĞİ DERNEĞİ Ulusal Sağlıklı Yaşam E-KONGRESİ 8-11 Ekim 2020 KONGRE BİLDİRİ ÖZETLERİ
2 2 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ DAVET Değerli Meslektaşlarım; Sağlıklı yaşamın temel bileşeni olan yeterli ve dengeli beslenmenin, hastalıkların önlenmesi ve tedavisindeki yeri tartışılmazdır. Bu bağlamda, hızla gelişen ve değişen bilim, yeni kavram ve tedavi yöntemlerinin gelişmesine olanak sağlamaktadır. Bu nedenle bu yıl 9. Ulusal Sağlıklı Yaşam Kongresi nin ana temaları Kardiyoloji Diyetisyenliği, Gastroenteroloji Diyetisyenliği, Ağırlık Yönetiminde Güncel Yaklaşımlar ve Hastalıkta & Sağlıkta Bağırsak Mikrobiyotası olarak belirlenmiştir. Konge kapsamında 3. ProbioCLASS - Beslenme & Prebiyotik & Probiyotik Bahar Okulu nu gerçekleştiriyor olacağız. Bağırsak mikrobiyotasının şekillenmesinde büyük öneme sahip prebiyotikler, probiyotikler ve diyet örüntüsü hakkında güncel bilgileri irdeliyor olacağız. Tüm bu konularla Ekim ayında sizlerle bir arada olabilmenin heyecanını yaşıyoruz. Acıbadem Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü olarak organize ettiğimiz 9. Ulusal Sağlıklı Yaşam Kongresi, 8-11 Ekim 2020 tarihleri arasında sanal ortamda E-Kongre olarak yapılacaktır. Beslenme ve Diyetetik alanı ile ilgili güncel konuların yer alacağı, katılımlarınızla değer bulacak ve zenginleşecek 9. Ulusal Sağlıklı Yaşam e-kongresi nde birlikte olabilmek dileğiyle. Saygılarımızla Prof. Dr. Murat Baş Kongre Başkanı
3 DESTEKLEYEN KURULUŞLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 3 Düzenleyen Kuruluş Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Kongre Desteği Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi Sponsor Firmalar ABDİ İBRAHİM GIDA GÜVENLİĞİ DERNEĞİ VOONKA BIOCODEX CALIFORNIA CEVİZ IE MENARINI NESTLE NESCAFE ORZAX PRONOKAL GRUP BİRUNİ LOOP SABRİ ÜLKER VAKFI SOLGAR TARTI WELLCARE (İLKO) YAYLA NİŞASTA SANAYİCİLERİ DERNEĞİ INOLIVA
4 4 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ İÇİNDEKİLER BİLİMSEL PROGRAM...5 BİLDİRİ LİSTESİ...9 KONUŞMA ÖZETLERİ...13 SÖZLÜ SUNUMLAR...73 POSTER SUNUMLAR...121
5 BİLİMSEL PROGRAM 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 5 8 Ekim 2020 Perşembe 09:00-09:30 AÇILIŞ 09:30-14:30 1. OTURUM: MODERATÖR: Berna Eren 09:30-10:30 Besinlerin Enerji Değerlerinin Hesaplanmasında Trendler ve Trendden Düşenler David J. Baer 10:30-11:30 Yağlar ve Gerçekler: Bilimin Besin Yağları Üzerine Günümüzdeki Konumunu Anlamak Penny M. Kris-Etherton 11:30-12:30 İşlenmemiş Gıdalar ve Diyetin Bilişsel/Beyin Sağlığı Üzerine Etkileri Barbara Shukitt-Hal 12:30-13:30 ÖĞLE ARASI 12:30-13:10 SÖZLÜ BİLDİRİ SUNUMLARI 13:30-14:30 Diyet Uzmanlığında Kariyerin ABC si: Tarıma Dayalı Sektörler ve İletişimde Öne Çıkan Fırsatlar Carol Berg Sloan 14:30-16:30 2. OTURUM: MODERATÖR: Gül Kızıltan 14:30-14:50 Kardiyovasküler Sağlık İçin Yeni Diyet Yağı Önerileri Penny M. Kris-Etherton 14:50-15:10 Kardiyovasküler Hastalıklar: Lipidlerle İlişkili Faktörler Habibe Şahin 15:10-15:30 Kardiyovasküler Hastalıklar: İnflamasyonla İlişkili Faktörler Mendane Saka 15:30-15:50 Kardiyovasküler Hastalıklar: Besin-İlaç Etkileşimlerine Bir Bakış Perim Türker 15:50-16:10 Kardiyovasküler Hastalıklarda Risk Olarak Diyet Örüntüsü Reci Meseri 16:10-16:30 Kardiyovasküler Hastalıkların Etiyolojisi ve Epidemiyolojisi Berna Eren 16:30-16:50 ARA 16:50-18:10 3. OTURUM: MODERATÖR: Reci Meseri 16:50:17:10 Sert Kabuklu Yemiş Tüketimi ile Bağırsak Mikrobiyotası ve Metabolitlerindeki Değişimler Sağlık Çıktıları David J. Baer 17:10-17:30 Kardiyovasküler Sağlıkta Fiziksel Fitnes ve Fiziksel Aktivite Gül Baltacı 17:30-17:50 Bir Histoloğun Gözünden Sağlıklı Beslenme ve Egzersizin Kalp Dokusu Üzerine Etkisi Merve Açıkel Elmas 17:50-18:10 Diyet Kolesterolü Kardiyovasküler Bir Risk midir? Ladan Hajhamidiasl
6 6 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ BİLİMSEL PROGRAM 9 Ekim 2020, Cuma 09:10-10:50 4.OTURUM MODERATÖR: Saniye Bilici 09:10-09:30 Mikrobiyotanın Potansiyelini Açığa Çıkarmak: Nereden Geldik, Nereye Gidiyoruz? Ener Çağrı Dinleyici 09:30-09:50 Tüm Probiyotikler Farklıdır: Hangi Endikasyona Hangi Probiyotik? Tarkan Karakan 09:50-10:10 Ağız Mikrobiyotası: Hastalıkta ve Sağlıkta Kritik Bir Bölge Metehan Özen 10:10-10:50 BİOCODEX UYDU SEMPOZYUMU Mikrobiyota ve Bifidobakterilerin Önemi Ener Çağrı Dinleyici 10:50-11:00 ARA 11:00-13:10 5.OTURUM MODERATÖR: Sevinç Yücecan 11:00-11:10 ARA 11:10-11:30 Mikrobiyotamızdaki Mikrobiyomun Hastalıklarımız Üzerine Etkisi Sinem Öktem 11:30-11:50 İntestinal Antimikrobiyal Peptidler ve Mikrobiyota Üzerine Etkileri Nihan Ünübol 11:50-12:30 WELLCARE UYDU SEMPOZYUMU Bağırsak Mikrobiyotası İle Kilo Kontrolü Arasındaki İlişki Ve Probiyotiklerin Yeri Murat Baş 12:30-12:40 ARA 12:40-13:10 Sirkadiyen Ritim ve Krononutrisyon: Neler Biliyoruz? Saniye Bilici 13:10-14:20 ÖĞLE ARASI 13:10-13:50 SÖZLÜ BİLDİRİ SUNUMLARI 14:20-16:10 6. OTURUM MODERATÖR: Efsun Karabudak 14:20-14:30 ARA 14:30-14:50 Yapay Biyoloji ve Yapay Mikrobiyota Erkan Mozioğlu 14:50-15:10 Bağırsak Mikrobiyota Analizinden Kişiselleştirilmiş Beslenme Planına Geçiş Uğur Sezerman 15:10-15:30 ARA 15:30-15:50 Farklı Diyet Modellerinin Bağırsak Mikrobiyotasına Etkileri Murat Baş 15:50-16:10 Obezite Tedavisindeki Kayıp Halka: Bağırsak Mikrobiyotası Hilal Yıldıran
7 BİLİMSEL PROGRAM 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 7 10 Ekim 2020, Cumartesi 09:10-13:10 7. OTURUM MODERATÖR: Özge Küçükerdönmez 09:10-09:35 Beyin-Bağırsak Ekseni: Nörolojik Hastalıklar ve Mikrobiyota İsmet Melek 09:35-10:00 Düşük Karbonhidratlı Diyetler Önerilebilir, Güvenli ve Sürdürülebilir mi? Gül Kızıltan 10:00-10:10 ARA 10:10-10:35 Anne Sütü Biyoaktifleri: Yeni Nesil Biyotikler ve HMO Ateş Kara 10:35-11:00 Antibiyotik İlişkili İshal Yönetiminde Probiyotikler Güldane Koturoğlu 11:00-11:10 ARA 11:10-11:50 ABDİ İBRAHİM UYDU SEMPOZYUMU Demir Emiliminde Probiyotiklerin Önemi Mustafa Çetiner 11:50-12:00 ARA 12:00-12:30 Sürdürülebilir Beslenmenin Temeli Olarak Ülke Beslenme Rehberleri Deniz Başoğlu 12:30-13:10 SABRİ ÜLKER VAKFI UYDU SEMPOZYUMU Kurumsal Beslenme Stratejisinde En İyi Uygulama Örneği: Sabri Ülker Vakfı Sağlıklı Yaşam Merkezi Begüm Mutuş 13:10-13:40 ÖĞLE ARASI 13:10-13:40 SÖZLÜBİLDİRİ SUNUMLARI 13:40-16:30 8. OTURUM MODERATÖR: Gül Kızıltan 13:40-13:50 ARA 13:50-14:10 Bağırsak Mikrobiyotasında Karbonhidrat Savaşları: Karbonhidratlar Dost mu? Düşman mı? Özge Küçükerdönmez 14:10-14:30 Glutensiz Beslenme: Tedavi mi? Moda mı? Sağlıklı Bir Glutensiz Diyet Olabilir mi? Esen Karaca 14:30-14:40 ARA 14:40-15:00 Beslenme: Bağırsak Geçirgenliğinde Hem Suçlu, Hem Güçlü Yeşim Temel Özcan 15:00-15:30 Beslenme Araştırmalarında Büyük Data nın Rolü Buğrahan Bayram 15:30-16:10 Gıda Güvenliği Derneği Kanıta Dayalı Gıda Bilimi Platformu Gıda Katkı Maddeleri ve Risk İletişimi Bensu Karahalil &Murat Baş 16:10-16:30 Hastalıkta ve Sağlıkta Öğün Sayısı: Kahvaltı Can Mıdır? Selda Seçkiner
8 8 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ BİLİMSEL PROGRAM 11 Ekim 2020, Pazar 09:10-11:40 9.OTURUM MODERATÖR: Gözde Arıtıcı Çolak 09:10-09:30 Sezgisel Yeme: Optimal Sağlık İçin Sezgileri Takip Etmenin Gücü Pırıl Duru 09:30-09:50 Sarkopenik Obezite:Tanımlama, Ölçüm ve Diyetsel Belirleyiciler Gözde Arıtıcı Çolak 09:50-10:00 ARA 10:00-10:20 Duygusal Yeme: Obezitenin Temelindeki Duygusal Dünya Gizem Köse 10:20-10:40 Klinik Nutrisyonda Prebiyotikler, Probiyotikler ve Bağırsak Mikrobiyotası İrem Alparslan 10:40-10:50 ARA 10:50-11:10 Fonksiyonel Tıp Diyetisyenliği: Diyetisyen Yaklaşımı Yeşim Temel Özcan 11:10-11:30 Ultra İşlenmiş Yiyecekler ve Potansiyel Sağlık Etkileri Selen Köksal 11:30-14: OTURUM MODERATÖR: Hilal Yıldıran 11:30-11:40 ARA 11:40-12:00 Anahtar Bakteriyal Metabolit Olarak Kısa Zincirli Yağ Asitleri Özgür Yılmaz 12:00-12:20 Bağırsak Mikrobiyotası Kompozisyonunda Diyet Polifenollerinin Etkileri Sevinç Yücecan 12:20-13:30 ÖĞLE ARASI 12:30-13:10 SÖZLÜ BİLDİRİ SUNUMLARI 13:30-13:50 IBS de Güncel Tedavi Yaklaşımları ve Mikrobiyota Hakan Alagözlü 13:50-14:10 Probiyotiklerin Güvenirliliği: Bir Yerlerde Hata var mı? Efsun Karabudak 14:10-14:30 Besinlerde Probiyotiklerin Canlılığı: Saklama ve Depolama Koşullarının Etkileri Yasemin Çakır 14:00-16: OTURUM MODERATÖR: Esen Karaca 14:00-14:15 ARA 14:15-14:35 Hastalıkta ve Sağlıkta Prebiyotikler ve Diyet Lifi: Mikro-İşçiler Prebiyotik mi Yoksa Lif mi Sever? Binnur Okan Bakır 14: Yapay Tatlandırıcılar ve Glikoz Metabolizması: Bir Araştırmanın Sonuçları Ecem Örkü 14:55-15:15 Eliminisyon Diyetlerininin Otoimmün Hastalıklardaki Rolü İlker Pazarbaşı 15:15-15:25 ARA 15:25-15:45 Beslenme Antropolijisinde Fermentasyon ve Fermente Gıdalar Funda Şensoy 15:45-16:05 Besin Allerjilerİ ve Bağırsak Mikrobiyotası Uğur Günşen 16:05-16:25 Maternal Beslenmenin Bebeğin Mikrobiyotasına Etkisi: Bir Tek Annem Olsun Bana Bir şey Olmaz mı? Nihan Çakır Biçer
9 BİLDİRİ LİSTESİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 9 SÖZLÜ BİLDİRİLER SS NO AD & SOYAD BİLDİRİ BAŞLIĞI SS-01 AYSEL AYÇA ADIGÜZEL ADÖLESANLARDA ŞEKERLİ İÇECEK TÜKETİMİNİN BELİRLENMESİ SS-02 AYŞE ÖZEROL SLEEVE GASTREKTOMİ SONRASI ERKEN DÖNEM KALSİYUM MİNERALİNİN TÜKETİMİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ SS-04 BİLGE NUR SAKLI TABAK BOYUTLARININ PORSİYON ALGISINA VE BESİN ALIMINA ETKİSİ SS-06 DUYGU SAĞLAM ELIT ERKEK BASKETBOL OYUNCULARININ SEZON İÇI VÜCUT KOMPOZISYONLARININ DEĞERLENDIRILMESI SS-07 ELİF MELEK AVCI DURSUN GESTASYONEL DİYABET VE DİYETSEL RİSK FAKTÖRLERİ SS-08 SS-09 ESEN KARACA ESRA TANSU SARIYER HİPOTİROİDİ TANISI ALMIŞ KADINLARIN YAŞAM KALİTESİ İLE BESİN TÜKETİM ALIŞKANLIKLARI VE BAZI ANTROPOMETRİK PARAMETRELER ARASINDAKİ İLİŞKİNİN SAPTANMASI ÜNIVERSITE ÖĞRENCILERINDE BESLENME DURUMUNUN STRES, DEPRESYON VE ANKSIYETE ÜZERINE ETKISI SS-10 EZGİ BELLİKCİ KOYU SAĞLIK ÇALIŞANLARINDA PROBIYOTIK ÜRÜN TÜKETIMININ VE İLIŞKILI FAKTÖRLERIN BELIRLENMESI SS-11 SS-12 EZGİ ŞENOL HİLAL GÜMÜŞÇÜ SAĞLIKLI BESLENMEK İSTEYEN BİREYLER İÇİN BİR ALTERNATİF: BİTKİSEL KAYNAKLI PROTEİNCE ZENGİNLEŞTİRİLMİŞ, DÜŞÜK KALORİLİ VEGAN DONDURMA ÜRETİMİ VE BESİN BİLEŞİMİNİN BELİRLENMESİ HİPOTİROİDİ OLAN KADINLARDA VİSSERAL ADİPOZİTE İNDEKSİ, KARDİYOMETABOLİK RİSK FAKTÖRLERİ VE BESLENME DURUMUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ SS-14 VELİTTİN SELÇUK ENGİN YAŞLI MORTALİTESİNDE OBEZİTE PARADOKSU SS-16 SEMA AYDIN ADÖLESANLARDA VIDEO ILE YAPILAN BESLENME EĞITIMI ILE GELENEKSEL BESLENME EĞITIMININ BESLENME BILGI DÜZEYINE ETKISININ KARŞILAŞTIRILMASI SS-17 OZAN ŞEN BARİATRİK CERRAHİ ÖNCESİ HAZIRLIK AŞAMASINDA UYGULANAN DÜŞÜK KALORİLİ DİYETİN AMELİYAT SONRASI KİLO VERMEYE ETKİSİ SS-18 SS-19 SS-20 SS-21 SS-22 SS-23 SS-24 NALAN SOYDAŞ ENGİN MERVE İNCE PALAMUTOĞLU MERVE CAMBAZ DİDEM GÜNEŞ KAYA SİNEM BAYRAM ZEKİYE YILDIZ CAN SELİM YILMAZ KRONİK BEL AĞRILI HASTALARDA BEDEN KİTLE İNDEKSİ VE İŞLEVSEL KISITLILIK AFYONKARAHİSAR SAĞLIK BİLİMLERİ ÜNİVERSİTESİ SAĞLIK BİLİMLERİ FAKÜLTESİ ÖĞRENCİLERİNİN FERMENTE ÜRÜNLERİ TÜKETİMİ VE BU ÜRÜNLER HAKKINDA BİLGİ DÜZEYLERİNİN BELİRLENMESİ PRENATAL VE POSTNATAL BESLENME FAKTÖRLERININ SAĞLIK DURUMU VE AKADEMIK BAŞARIYA ETKISI TIP1 DIYABETLI ÇOCUK VE ADOLESANLARDA DIYABLUMIA RISKININ DEĞERLENDIRILMESI YAŞ ARASINDAKİ KADINLARIN ANNE SÜTÜ BİLGİ DÜZEYİ VE EMZİRME DAVRANIŞLARI POLİKİSTİK OVER SENDROMLU KADINLARDA BESLENME DURUMU, YEME DAVRANIŞI VE YAŞAM KALİTESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ ANKARA İLINDEKI ÜÇ FARKLI ECZANEYE GELEN YAŞ ARASI BIREYLERIN OMEGA-3 VE MULTIVITAMIN KULLANIMLARI ILE YAŞAM KALITELERI ARASINDAKI İLIŞKI
10 10 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ BİLDİRİ LİSTESİ SS-25 SS-26 SS-27 SENİHA ÇUKUROVALI SOYKURT DUYGU AĞAGÜNDÜZ DİLARA TÜRKMEN YAŞ ARASI KADINLARDA MENSTRÜAL SİKLUSUN HER ÜÇ DÖNEMİNDE (Menstrüal Dönem Öncesi, Menstrüal Dönem ve Menstrüal Dönem Sonrası) BESLENME ALIŞKANLIKLARININ BELİRLENMESİ ORGANİK VE ORGANİK OLMAYAN ÇAY İNFÜZYONLARININ TOPLAM FENOLİK MADDE MİKTARLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ DÜZENLI FIZIKSEL AKTIVITE YAPAN BIREYLERDE HEDONIK AÇLIK VE YEME DAVRANIŞ DURUMLARININ DEĞERLENDIRILMESI SS-28 SS-29 BURCU NEGİZSOY ATİLLA SELİM DİNÇ YETİŞKİN BİREYLERDE SOSYAL MEDYANIN BESİN SEÇİMİ, BEDEN KÜTLE İNDEKSİ ÜZERİNE ETKİSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ KAFEİN ALIMI, KISITLAYICI YEME DAVRANIŞI, STRES DÜZEYİ VE KONSTİPASYON ARASINDAKİ İLİŞKİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ SS-30 GİZEM KÖSE BESLENME VE YEME ALIŞKANLIKLARIMIZ YARIYILDA DEĞIŞTI MI? SS-31 BURCU KARA YETİŞKİNLERDE GLUTENSİZ DİYETE YÖNELİK DENEYİMİN, ALGININ VE BİLGİ KAYNAKLARININ BELİRLENMESİ SS-32 ZEYNEP KAVAK TÜRKİYE DE 7 İLDE ADOLESANLARIN METABOLİK SENDROM SIKLIĞI SS-33 SS-34 İPEK AĞACA ÖZGER KÜBRA DAMLA EKİNCİ EMZIREN ANNELERIN SERT KABUKLU YEMIŞ TÜKETIM SIKLIĞI, MIKTARI VE BILGI DÜZEYLERININ BELIRLENMESI HEMODİYALİZ HASTALARININ DEMOGRAFİK ÖZELLİKLERİNE GÖRE BESLENME DURUMLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
11 BİLDİRİ LİSTESİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 11 POSTER BİLDİRİLER PS NO AD & SOYAD BİLDİRİ BAŞLIĞI PS-01 ECE MORAL BESLEME UYGULAMALARI VE YAPISI ANKETI TÜRKÇE GEÇERLIK GÜVENIRLIK ÇALIŞMASI PS-02 EMİNE NAKİLCİOĞLU TAŞ OBEZİTE İLE MÜCADELEDE GIDA ENDÜSTRİSİNİN YAKLAŞIMI PS-03 EMİNE NAKİLCİOĞLU TAŞ GIDALARDA LEZZET ALGISININ OBEZİTE GELİŞİMİNE ETKİSİ PS-04 LÜTFİYE YILMAZ ERSAN KEFİRAN ın ENDÜSTRİYEL ve TERAPÖTİK ÖNEMİ PS-05 MERVE ÇAKMAK DIYET MEMNUNIYET (DIET SATISFACTION QUESTIONNAIRE) ANKETI NIN TÜRKÇE VERSIYONUNUN GEÇERLILIK VE GÜVENILIRLIK ÇALIŞMASI PS-06 MERVE KUMRU GIDA TABULARI PS-08 ÖZGE EROL MAJÖR DEPRESYONA SAHİP YETİŞKİN BİREYLER İÇİN SARI KANTARON TAKVİYESİ ANLAMLI BİR DESTEK TEDAVİ OLABİLİR Mİ? PS-09 PAKİZE GİZEM AKGÜL MIND DİYETİ VE BİLİŞSEL FONKSİYONLAR ÜZERİNE ETKİSİ PS-10 SİDRE ÖZEMRE DÜZENLİ SPOR YAPAN, SEDANTER, NORMAL GELİŞİMSEL VE OTİZMLİ BİREYLERİN BESLENME ALIŞKANLIKLARI, BESİN TÜKETİM SIKLIĞI VE GIDA TAKVİYESİ AÇISINDAN KARŞILAŞTIRILMASI PS-11 TÜLAY ÖZCAN 2 MORINGA OLEIFERA VE NUTRASÖTIK POTANSIYELI PS-12 TÜLAY ÖZCAN HIBISCUS ÇIÇEĞI (HIBISCUS SABDARIFFA L.) BIYOAKTIF BILEŞIKLERININ SAĞLIK VE OBEZITE ÜZERINE ETKISI PS-13 ZELAL TANDOĞAN FENILKETONÜRI HASTALARININ BESLENME ALIŞKANLIKLARI VE BESIN TÜKETIM DÜZEYLERININ DEĞERLENDIRILMESI PS-14 BUŞRA DÖNERAY COVİD-19 VE OBEZİTE İLİŞKİSİ PS-15 İREM ERHAN ANNE SÜTÜYLE BESLENME VE FORMULA İLE BESLENMENİN BEBEK MİKROBİYOTASINDA YARATTIĞI DEĞİŞİKLİĞİN İNCELENMESİ PS-16 PAKİZE GİZEM AKGÜL VEJETARYEN VE VEGAN DİYETLERİ İLE DEPRESYON ARASINDAKİ İLİŞKİ PS-17 NURSEL ŞAHİN DİYET ASİT YÜKÜ, KARDİYOVASKÜLER HASTALIKLAR İÇİN BİR RİSK FAKTÖRÜ MÜDÜR? PS-18 RAMAZAN MERT ATAN İNSÜLIN DIRENCI ILE HÜCRE MEMBRAN KOMPOZISYONU ARASINDAKI İLIŞKIDE DIYETTE YER ALAN LIPIDLERIN ROLÜ PS-19 İPEK AĞACA ÖZGER ANNE SÜTÜ VE BESIN DEĞERI İÇERIĞI PS-20 HATİCE PINAR KURAL ENÇ KETOJENIK DIYET VE KANSER
12 12 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ
13 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ
14 14 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ
15 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 15 KARDİYOVASKÜLER HASTALIKLAR: LİPİDLERLE İLİŞKİLİ FAKTÖRLER Prof. Dr. Habibe Şahin Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Kayseri Eve Götürülecek Mesajlar 1. Diyetin toplam enerjisinin yağlardan gelen oranı için kesin bir üst sınır olmasa da Akdeniz diyetinde bu oran %35 e çıkabilirken, batı tarzı diyette %30 ın altında olması gerektiği belirtilmektedir. 2. Doymuş yağların azaltılması ve eşit enerji düzeyinde çoklu doymamış, tekli doymamış yağlar ve tam tahılların kullanılması KVH ın önlenmesinde optimal sonuçlar için önerilmektedir. 3. Amerikan Kalp Derneği (AHA), Amerikan Kardiyoloji Derneği (ACC) diyet kolesterolünün azaltılmasının serum LDL-kolesterolü düşürdüğüne dair yeterli kanıt olmadığı için kolesterol sınırlamasını kaldırmıştır. Ancak Amerika Ulusal Lipit Derneği (NLA) çelişen kanıtları kabul etmekle birlikte yine de diyet kolesterolünü <200 mg/güne düşürerek aterojenik etkiyi azaltmayı önermektedir. Uzun yıllardır süregelen araştırmalar, kardiyovasküler hastalıklar (KVH) ın önlenmesi ve tedavisinde beslenmenin etkisinin önemli ölçüde anlaşılmasını sağlamıştır. Sağlıklı beslenmenin KVH ve risk faktörleri üzerinde önemli etkileri vardır. KVH risk faktörleri olan; obezite, yüksek kolesterol, diyabet ve hipertansiyonu potansiyel olarak tersine çevirir veya azaltır. Diyette toplam yağ alımı obezite ile ilişkilidir ki obezite de arteriosklerozun majör risk faktörlerini etkilemektedir. Ayrıca yüksek yağlı yemek sonrası kan trigliserit düzeyi yükselir, trigliseritten zengin şilomikronlar kana geçer ve karaciğerde şilomikron kalıntıları artar. Tüketilen yağ miktarı, trigliserit düzeyindeki yükselişi etkiler. Her ikisi de KVH riskleriyle ilişkilidir. Diyette yağ oranı azaltıldığında ve yerine kompleks karbonhidratlar tüketildiğinde, trigliserit ve HDL-kolesterol düzeyi düşmektedir. Diyetteki toplam yağ ve özellikle doymuş yağların azaltılmasının total ve LDL-kolesterolünü azalttığı kabul edilmektedir. DASH diyetinin; toplam yağ, DYA ve kolesterol oranı düşüktür. AHA nın 2013 rehberinde; vücut ağırlığı stabil tutularak DASH diyeti uygulandığında, LDL kolesterolün 11 mg/dl düştüğü, HDL kolesterolün 4 mg/dl yükseldiği, serum TG düzeyinin ise değişmediği belirtilmiştir. Akdeniz diyetinde ise toplam enerjinin yağdan gelen oranının %32-35 olduğu bilinmektedir. Yüksek gibi görünen bu miktarın; ÇDYA den gelen oranın (özellikle omega-3 YA) yüksek, DYA den gelen oranının düşük (%9-10) olması ve günlük posa alımının çok yüksek olması (27-37 g/gün) nedeniyle kan lipit düzeylerini olumsuz etkilemediği belirtilmiştir. AHA 2013 önerilerinde toplam yağ miktarının üst sınırına ilişkin bir öneri de bulunmamaktadır. Aynı zamanda AHA, çok düşük yağlı diyetleri de önermemektedir. AHA nın aksine Alman Beslenme Derneği, Avusturya Beslenme Derneği ve İsviçre Beslenme Derneği diyetteki yağ alımının fiziksel aktivite düzeyine göre olması gerektiğini belirtmiştir. Buna göre PAL değeri >1.4 olanlarda enerjinin yağdan gelen oranı %30, PAL düzeyi >1.7 olanlar ise %35 olarak belirtilmiştir. Tüm besinleri ve beslenme modellerini dikkate almanın önemi artık yaygın olarak kabul edilmektedir. Geleneksel beslenme araştırmalarında; besinlerin ve toplam diyetin dikkate alınmadığı, seçilmiş bir besine odaklanan indirgemeci bir yaklaşım benimsenmiştir. Ancak, bu tam bir resim sağlamaz,
16 16 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ çünkü tek bir besinin KVH riski üzerine etkisi tüketildiği besin matrisi ile de ilgilidir. Ayrıca, yer değiştirme işlemleri, makro besinlerin ve KVH risk faktörleri arasındaki ilişkinin ikame ediciye bağlı olduğunu da göstermiştir. Örneğin, doymuş yağların; doymamış yağlarla veya tam tahıllarla değiştirilmesi KVH riskini azaltırken; aksine, doymuş yağların basit karbonhidratlarla değiştirilmesi herhangi bir fayda sağlamamaktadır. Besin bazlı öneriler bulunmakla birlikte beslenme rehberleri hâlâ; doymuş yağ, sodyum, eklenmiş şeker ve diyet kolesterolüne yönelik öneriler içermektedir. Çünkü bu besinler çoğu insan tarafından fazla miktarda tüketilmekte ve kronik hastalık riskini arttırmaktadır. Toplum için beslenme önerileri genellikle; sebze-meyve, tam tahıllar, az yağlı veya yağsız süt ürünleri, az yağlı protein kaynakları, yağlı tohumlar ve bitkisel yağlar gibi besin bazlı önerileri içerir. Bazı diyet rehberleri eklenmiş şeker, tuz ve doymuş yağların azaltılması gibi önerilerin listesini yapmaktadır. Bununla birlikte KVH için en yaygın yapılan kantitatif öneriler; doymuş yağ, kolesterol, sodyum ve eklenmiş şekerle ilgili olanlardır Avustralya, 2016 İngiltere, 2011 Kanada Besin Rehberleri ağırlık olarak besin temellidir. Amerikan Kalp Derneği (AHA), Amerikan Kardiyoloji Derneği (ACC) ve Amerika Ulusal Lipit Derneği (NLA) KVH riski olan bireylere beslenme önerileri yayınlamaktadır. Bu rehberler toplum için yapılan rehberlere benzer şekilde hem besin temelli hem de besin ögeleri için hedeflerin ne olması gerektiğini göstermektedir. AHA/ACC 2019 Rehberi KVH riskinin azaltılmasında; sebzeler, meyveler, kurubaklagiller, yağlı tohumlar, tam tahıllar ve balık tüketilmesini güçlü kanıt olarak önerirken, doymuş yağların (DYA) tekli doymamış (TDYA) ve çoklu doymamış yağlarla (ÇDYA) değiştirilmesini, kolesterol ve sodyum alımının sınırlandırılmasını, işlenmiş etlerin, rafine karbonhidratların ve şekerli içeceklerin mümkün olan en düşük düzeyde tüketilmesini orta düzeyde kanıt olarak önermektedir. KVH riskini arttıran bir faktör olarak trans yağ asitlerini ise zararlı olarak sınıflandırmaktadır. Amerika Ulusal Lipit Derneği (NLA) 2015 Dislipideminin Hasta Merkezli Tedavi Rehberinde dislipidemi tedavisi için DASH, Akdeniz, vejetaryen / vegan diyetler gibi diyet modellerini önermektedir. NLA ayrıca, enerjinin %7 sinin doymuş yağlardan, <200 mg / gün diyet kolesterol ve trans yağ alımının ise minimal olmasını önermektedir. Hem AHA/ACC hem de NLA, DYA yerine, çoklu ve tekli doymamış yağların ve yağsız protein kaynaklarıyla yer değiştirildiği durumlarda lipit profilinde pozitif kaymalar olduğunu belirtmektedirler. Son zamanlarda, prospektif kohort çalışmaların yer aldığı 3 meta-analizde, DYA alımı ile koroner sonuçlar arasında ilişki bulunmadığı bildirilmiştir. Chowdhury ve ark. gözlemsel çalışmalardan diyetle alınan DYA, dolaşımdaki parametreleri ve bunların KVH, miyokard infarktüsü, anjina ve anjiyografik koroner stenozu ile ilişkisini araştırmıştır. Tüketilen miktar ve kan düzeylerine göre en altta tertilde (1/3) bulunanlarda rölatif riski 1.03 iken en üst tertilde bulunanların rölatif riski 1.06 olarak hesaplanmıştır. de Souza ve ark. bu meta-analizi güncellemiş ve KVH morbidite ve mortalite için DYA fazla alınmasının herhangi bir etkisinin olmadığını belirtmiştir (RR:1.15 ve 1.06). PURE çalışmasında ise (düşük ve orta gelir düzeyine sahip 18 ülkeden bireyle yürütülmüş) DYA ile major KVH, mortalite ve MI riski arasında ilişki olmadığı gösterilmiştir. Bu sonuçların aksine Hemşire Sağlık (Nurses Health) ve Sağlık Profesyonelleri Takip Çalışmasında (HPFS) çıkan sonuca göre diyetteki DYA alımı ortalama %-5.25 azaldığında rafine karbonhidrat ve nişastalı besinlerin tüketimi ortalama +%4.3 oranında artmaktadır. Buna karşın ÇDYA ların ve tam tahıllı karbonhidratların tüketiminde çok büyük değişiklikler olmamaktadır. Bir başka deyişle diyette doymuş yağ oranının azalması sanılanın aksine olumlu bir değişikliğe neden olmamaktadır. Aynı çalışmalardan elde edilen bir başka sonuçta ise (2015 yılında yayınlanan Nurses Health-II)
17 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 17 enerjinin %5 i DYA yerine ÇDYA/TDYA veya tam tahıllar ile replase edildiğinde KVH riski %25, %15 ve %9 oranında azalmaktadır. Tersine, DYA ın izokalorik olarak rafine nişastalar ve basit şekerler ile yer değiştirmesi, hastalık riskindeki artışla ilişkili bulunmamıştır. Prospektif kohort çalışmaların derlendiği 11 araştırmanın meta-analizinde de benzer olarak, enerjinin DYA dan gelen oranı %5 oranında ÇDYA ile yer değiştirdiğinde KVH riskinin azaldığı, karbonhidratlarla veya TDYA ile yer değiştirdiğinde ise riskin değişmediği gösterilmiştir. Karbonhidrat kalitesindeki farklılıklar ve TDYA nın hayvansal besin kaynaklarının ayrıştırılması bulgular arasındaki farklılığı açıklamaktadır. The 2017 AHA Presidential Science Advisory on Dietary Fats and CVD raporunda doymuş yağların PUFA lar ile yer değiştirmesinin KVH riskini %29 oranında azaltacağı, benzer bir Cochrane derlemesinde de %27 azalacağı, TDYA, karbonhidrat ve protein alımıyla böyle bir etkinin görülmeyeceği belirtilmiştir. Sonuç olarak, epidemiyolojik ve klinik çalışmalardan elde edilen yer değiştirme çalışmalarında izokalorik olarak doymamış yağların (özellikle ÇDYA ların) ve tam tahıllı besinlerin doymuş yağlar yerine kullanılmasının KVH riskini güçlü bir şekilde azaltacağı gösterilmiştir. Doymuş yağların hangi kaynaktan geldiği de önemlidir. Nitekim yapılan çalışmalarda süt yağından (tereyağı) gelen doymuş yağların KVH riskini arttırmazken, diğer hayvansal kaynaklı yağların riski arttırdığı bildirilmiştir. Hatta tereyağı ile tam tahılların birlikte kullanılmasının riski %34 azalttığı, tereyağının rafine karbonhidratlarla kullanılmasının riski değiştirmediği belirtilmiştir. Bir başka deyişle, doymamış yağların tam tahıllar ile birlikte tüketilmesinin en mükemmel seçim olacağı, süt yağının ise diğer hayvansal besinlerdeki DYA kadar zararlı olmayacağı belirtilmektedir. Brassard ve ark. yaptığı çalışmada %12.5 DYA içeren tereyağı ve %12.5 DYA içeren peynirleri 4 hafta süresince tüketen kişilerin serum LDL-kolesterolü düzeylerini peynir lehine anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (peynir mg/dl, tereyağı mg/dl). Bir başka meta-analiz çalışmasında da peynir ve tereyağının LDL-kolesterolü farklı etkilediği gösterilmiştir. Elbette bunda diyetin diğer bileşenlerinin de rolü vardır. İki farklı süt ürünü içeren düşük doymuş yağlı (enerjinin %5.8) diyetin TDYA, ÇDYA veya karbonhidrat oranlarının arttırılmasıyla LDL-kolesterolü farklı şekilde etkilediği (sırasıyla 117, 112 ve 120 mg/dl) belirtilmiştir. Engel ve ark. yaptığı çalışmada ise orta düzeyde DYA içeren (%4.5) tereyağı veya rafine zeytinyağının 5 hafta tüketilmesi sonucunda tereyağının LDL-kolesterolü daha fazla yükselttiğini göstermişlerdir (117 ve 111 mg/dl). Her ne kadar süt ürünleri özellikle de peynir, DYA nın LDL-kolesterolü yükseltme etkisini azaltsa da kan lipid profili üzerine etkilerinden dolayı diğer DYA kaynaklarının yerine süt ve ürünlerinin replase edilmesi tercih edilebilir. Özet olarak çeşitli sağlık profesyonelleri dernekleri ve uzman panellerinin önerileri doğrultusunda KVH hastalık risk faktörlerini iyileştirmek için sağlıklı bir diyet içeriğinde doymuş yağların azaltılması tavsiye edilebilir. Doymuş yağlar ile KVH arasında ilişki olmadığını belirten son raporların da dikkatli okunması gerekmektedir. Doymuş yağların azaltılması ve eşit enerji düzeyinde ÇDYA, bitkisel bazlı TDYA ve tam tahılların kullanılması optimal KVH sonuçlar için önerilmektedir. İzole edilmiş makro besin ögelerinden çok, özel bazı besin alt gruplarının (özellikle süt ürünlerinin türü ile karbonhidrat türleri) hastalık üzerine etkileri değerlendirilmelidir. Birçok çalışmada balık tüketimi ile KVH riskinin azaldığı gösterilmiştir. Eskimolarda yüksek omega-3 yağ asitleri alımı nedeniyle KVH riskinin düşük olduğu bilinmektedir. Omega-3 yağ asitleri, eikosonoid sentezini ve membran akışkanlığını değiştirerek KVH riskini azaltmaktadır. Omega-6 yağ asitlerinden AA ve omega-3 yağ asitlerinden EPA biyolojik olarak yüksek oranda aktif eikosanoidlerin sentezinin prekürsörleri olarak inflamatuar reaksiyonları, immünolojik direnci, KVH, yağ metabolizması bozukluklarını, trombotik süreçleri ve neoplastik hastalıkları etkiler. Omega-3 yağ
18 18 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ asitleri trigliserit düzeyini, karaciğerde VLDL kolesterol ve apo B-100 sentezini inhibe ederek ve postprandiyal lipemiyi önleyerek düşürmektedir. Genel toplumsal önerilerde haftada en az 2 kez (>250 g) omega-3 yağ asitlerinden zengin balıkların (somon, ton, sardunya, uskumru) tüketilmesi önerilmektedir. Bu miktarda balık tüketimi ortalama mg EPA ve DHA alınmasını sağlamaktadır. Tarihsel süreçte lipit/lipoprotein profilini yükselttiği için diyet alınan kolesterolün <300 mg/gün olması gerektiği diyet rehberlerinde yer almıştır. Bununla birlikte Diyet Rehberleri Uzman Komisyonu (Dietary Guidelines Advisory Committee-USDA) diyetteki kolesterol sınırlamasının kaldırılması önermiştir. Bunun nedeni diyetle alınan ile serum kolesterol düzeyi arasında kayda değer bir ilişkinin olmaması ve ayrıca kolesterolün ABD de nüfus ortalama alımına dayalı aşırı tüketim için bir endişe kaynağı olmadığının belirtilmesidir. AHA / ACC diyetteki kolesterolün azaltılmasının serum LDL-kolesterolü düşürdüğüne dair yeterli kanıt olmadığı için kolesterol sınırlamasını kaldırmıştır. Ancak NLA çelişen kanıtları kabul etmekle birlikte yine de diyet kolesterolünü <200 mg/ güne düşürerek aterojenik kolesterolü düşürmeyi önermektedir. Lipit tedavisinde diyet kolesterol alımının sınırlandırılması gerekliliği tartışmalıdır. Çünkü diyet kolesterolü serum lipit/lipoproteinlerini doğrusal olmayan bir şekilde arttırır ve diyet kolesterolünün bu etkisi bazal serum kolesterol düzeyine bağlıdır yılında 17 müdahale çalışmasını kapsayan bir meta-analizde; diyetle yağ alımları benzer olan (ancak DYA çoğunda belirtilmemiş), en az 4 hafta uygulanan ve kolesterol alımları mg/gün ile mg/gün arasında olan gruplar karşılaştırılmıştır. Kontrol grupları ile karşılaştırıldığında müdahale grubunun kolesterol alımları arttıkça serum total kolesterol (11.2 mg/dl), LDL-kolesterolü (6.7 mg/dl) ve HDL-kolesterolü (3.2 mg/ dl) düzeylerinin arttığı gösterilmiştir. Toplam ve LDL-kolesterolü deki artışlar sadece 900 mg/gün e kadar olan müdahale dozları için anlamlı bulunmuştur, müdahale dozu katlandığında bu anlamlılığın ortadan kalktığı belirtilmiştir. 900 mg/gün ün üstünde, toplam ve LDL-kolesterolü deki değişiklikler anlamlı bulunmamıştır. HDL-kolesterolü deki artış sadece mg/gün arasında değişen müdahale dozları ile anlamlı bulunmuştur. Bununla birlikte, araştırmalar arasında belirgin heterojenlik bulunmaktadır ve diyet kolesterol ve lipit / lipoprotein seviyeleri arasındaki ilişkiyi daha iyi tanımlamak için ek çalışmalara ihtiyaç duyulduğu da belirtilmiştir (Berger S). Berger ve ark. çalışması Hopkins ve ark. tarafından teyit edilmiştir. Randomize kontrollü 17 çalışmanın (diyet kolesterolü ve yumurta tüketimini içeren çalışmalar) incelendiği meta-analizde diyetle kolesterol alımı mg/gün arasında değiştiğinde serum lipitlerinin ne şekilde etkilediği irdelenmiştir. Bu çalışmaların, 1/3 ünde diyetle kolesterol alımının <1000 mg/gün olduğu da belirtilmiştir. Buna göre diyet kolesterolü her 100 mg değiştiğinde total kolesterol, LDL ve HDL-kolesterolü sırasıyla 2.17, 1.93 ve 0.31 mg/dl artmaktadır. Bu sonuçlar doğrultusunda, ACC, KVH Önleme Konseyi diyetle kolesterol alımının sınırlandırılabileceğini belirtilmiştir. ACC bu raporunda, Berger ve ark. yaptıkları meta-analiz çalışmasında kullanılan 17 prospektif kohort araştırmasının dizaynlarının heterojen olduğu, ciddi metodolojik eksiklikler bulunduğu ve gözlemsel çalışmalarda sonuçların karışık olduğunu da belirtmiştir. Üç kohort çalışmada da diyetle kolesterol alımı ile koroner arter hastalığı arasında ilişki bulunamamıştır. Bu çalışmaların hiçbirinde diyet yağına göre düzeltme yapılamamıştır. Beş çalışmada diyetle kolesterol alımı ile KVH dan ölüm arasındaki ilişki incelenmiştir. Bunlardan üçünde yüksek kolesterol alımıyla KVH ölüm arasında doğrusal bir ilişki olduğu ( mg/güne göre mg/gün yüksek), iki çalışmada ise ilişki olmadığı (bir çalışmada düşük çeyreklik <390 mg/gün ve bir çalışmada mg/gün) belirtilmiştir. Bunlardan sadece birinde diyetle yağ alımına göre düzletme yapılmıştır.
19 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 19 Özetle günümüze kadar yapılan çalışmalarda diyet kolesterolü ve KVH arasındaki ilişki sınırlıdır. Pek çok çalışmada diyet yağ alımına göre düzeltme yapılmaması gözlemlenen tutarsız sonuçlara katkıda bulunabilir. Birçok yetkili kuruluş ta şu anda diyet kolesterolüne yönelik spesifik önerilerde bulunmamaktadır için Amerikalılar için Beslenme Rehberi nde, diyet kolesterolünde bir sınırlama bulunmasa da önerilen porsiyon miktarları, önceki diyet kolesterol hedeflerini karşılamaktadır. KAYNAKLAR 1. and butter on cardiometabolic risk factors: A randomized controlled trial. Am J Clin Nutr. 2017;105(4): Arnett DK, Blumenthal RS, Albert MA, et al ACC/AHA Guideline on the Primary Prevention of Cardiovascular Disease: A Report of the American College of Cardiology/American Heart Association Task Force on Clinical Practice Guidelines. Circulation Sep 10;140(11):e596-e Berger S, Raman G, Vishwanathan R, Jacques PF, Johnson EJ. Dietary cholesterol and cardiovascular disease: A systematic review and meta-analysis. Am J Clin Nutr. 2015;102(2): Bowen KJ, Sullivan VK, Kris-Etherton PM, Petersen KS. Nutrition and Cardiovascular Disease an Update, Current Atherosclerosis Reports 2018; 20:8 5. Brassard D, Tessier-Grenier M, Allaire J, et al. Comparison of the impact of SFAs from cheese 6. Chen M, Li Y, Sun Q, Pan A, et al. Dairy fat and risk of cardiovascular disease in 3 cohorts of US adults. Am J Clin Nutr. 2016;104(5): Chowdhury R, Warnakula S, Kunutsor S, et al. Association of dietary, circulating, and supplement fatty acids with coronary risk: a systematic review and meta-analysis. Ann Intern Med. 2014;160(6): de Souza RJ, Mente A, Maroleanu A, et al. Intake of saturated and trans unsaturated fatty acids and risk of all cause mortality, cardiovascular disease, and type 2 diabetes: Systematic review and meta-analysis of observational studies. BMJ. 2015;351:h Dehghan M, Mente A, Zhang X, et al. Associations of fats and carbohydrate intake with cardiovascular disease and mortality in 18 countries from five continents (PURE): a prospective cohort study. Lancet. 2017;390(10107): Freeman AM, Morris PB, Barnard N, Esselstyn CB, Ros E, Agatston A, et al. Trending cardiovascular nutrition controversies. J Am Coll Cardiol. 2017;69(9): Hooper L,Martin N, Abdelhamid A, Davey Smith G. Reduction in saturated fat intake for cardiovascular disease. Cochrane Database Syst Rev. 2015;6:CD Jacobson TA, Maki KC, Orringer CE, Jones PH, Kris-Etherton P, Sikand G, et al. National Lipid Association recommendations for patient-centered management of dyslipidemia: Part 2. J Clin Lipidol. 2015;9(6):S1-S122. e Li Y, Hruby A, Bernstein AM, et al. Saturated fats compared with unsaturated fats and sources of carbohydrates in relation to risk of coronary heart disease: a prospective cohort study. J Am Coll Cardiol. 2015;66(14):
20 20 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ 14. Sacks FM, Lichtenstein AH, Wu JHY, et al. Dietary fats and cardiovascular disease: A presidential advisory from the American Heart Association. Circulation. 2017;136(3):e1 e Wolfram G, Bechthold A, Boeing H et al. Evidence-Based Guideline of the German Nutrition Society: Fat Intake and Prevention of Selected Nutrition-Related Diseases, Ann Nutr Metab 2015;67:
21 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 21 KARDİYOVASKÜLER SAĞLIKTA FİZİKSEL FİTNES VE FİZİKSEL AKTİVİTE Prof.Dr. Gül Baltacı Özel Ankara Güven Hastanesi Kardiyovasküler sağlığın devamı için gerekli olan sağlıkla ilişkili fiziksel uygunluk parametreleri kardiyovasküler endurans, kassal kuvvet ve endurans, esneklik ve vücut kompozisyonudur. Fiziksel aktivite kalp ve vücut fizyolojisinin gelişmesini sağlayarak kişinin yaşam kalitesini düzenlenmesine yardımcı olur. Düzenli aerobik fiziksel aktivite egzersiz kapasitesini artırmakta ve kardiyovasküler hastalıkların primer / sekonder önlenmesinde rol oynamaktadır. Fiziksel aktivite eksikliğinin koroner aterosklerozun progresyonuna katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Fiziksel inaktivite ise koroner arter hastalıkları için bir risk faktörü oluşturmaktadır. Hipertansiyon, hiperlipidemi, hiperkalsemi, obesite ve tütün kullanımı gibi aterosklerotik risk faktörlerini azaltmak için egzersizin önemli bir yardımcı olduğu gösterildiği için kardiovasküler sağlığın geliştirilmesi arzu edilen yaşam stili modifikasyonu fiziksel aktivitenin artırılması ile fark edilmektedir. Buna ek olarak, düzenli fiziksel aktivite otonom sinir sistemi, iskemi eşiği, endotelial fonksiyon ve kan koagülasyonu üzerine yararlı etkilere sahiptir. Kişinin kardiyorespiratuar yönden değerlendirmesi yapılır yapılmaz egzersiz reçetesi, egzersizin frekansı, yoğunluğu, süresi, şekline göre kişiye özel programlanmalıdır. Aerobik egzersiz için 3-5 gün/hf maksimal egzersiz kapasitesi %50-80 i, günde dk. şeklinde olması önerilmektedir. Egzersiz çeşidi olarak yürüme, koşu bandı, bisiklet, kürek, merdiven çıkma, kol-bacak ergometresi önerilmektedir. Eğitim periyodu olarak bireylerin klinik statüsüne uygun olarak, devamlı veya interval eğitim önerilmektedir. Her egzersiz seansı ısınma, soğuma ve esneklik egzersizlerini içermelidir. Her egzersiz seansı ısınma, aerobik eğitim ve soğuma periyotlarından oluşur. Aerobik egzersiz metotları devamlı ve kesikli (interval) programlardır. Devamlı eğitimin avantajı sabit hızdaki (örn. %75 kalp atım hızı) egzersiz süresinde devamlı olarak korunur. Interval programlar sporcular arasında popülerdir, çünkü devamlı eğitimle mümkün olan yüksek şiddetteki egzersizlere değişken oranlarda yapılmasına izin verir. Bu programlar aerobik endurans kadar hız ve anaerobik enduransı geliştirmek için planlanmaktadır. Fiziksel aktivite tipleri: Aerobik, kuvvetlendirme ve germe olarak 3 e ayrılır. 1. Aerobik aktivite: Kol ve bacaklar gibi geniş kas gruplarını içeren düzenli, ritmik yapılan aktivitelerdir. Dayanıklılık aktivitesi olarak da bilinmektedir. Koşma, yürüme, yüzme, bisiklete binme gibi. 2.Kuvvetlendirme aktiviteleri: Kuvvet, güç ve kassal dayanıklılığı artırır. Tırmanma, merdiven çıkma, bahçe işleri, ağırlık kaldırma gibi. 3. Germe aktiviteleri: Eklemleri tam olarak hareket ettiren, esnekliği artıran aktivitelerdir. Uyluk, aşil germe gibi.
22 22 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ Şiddetine göre aerobik aktivite çeşitleri: Hafif: Nefes almanın ve kalp atım sayısının dinlenme değerinin biraz üzerinde olduğu düşük efor gerektiren günlük aktivitelerdir. Yavaş yürüyüş, ev işleri, vb. Orta: Nefes almanın ve kalp atım sayısının normalden daha fazla olduğu, kasların zorlanmaya başladığı, orta dereceli efor gerektiren aktivitelerdir. Kişi konuşabilir, fakat şarkı söyleyemez. Hızlı yürümek, düşük tempolu koşular, dans etmek, ip atlamak, yüzmek, masa tenisi, tekvando, judo, dans etmek, yavaş tempoda bisiklet sürmek, vb. Yüksek: Nefes almanın ve kalp atım sayısının normalden çok daha fazla olduğu veya kasların daha fazla zorlandığı gü.lü efor gerektiren aktivitelerdir. Nefes kesilmeden birkaç kelimeden fazlasını konuşamaz. Tempolu koşu, basketbol, futbol, voleybol, hentbol ve tenis oynamak, step-aerobik derslerine katılmak, tempolu dans etmek gibi. Sağlığı artırmak için egzersiz reçetesi için rehber Tipi Şiddeti Sıklığı Süresi Aerobik egzersiz eğitimi, ev ve iş çalışmaları, fiziksel aktif, rekreasyonel işleri içeren dayanıklılık tipi fiziksel aktiviteler seçilir. Büyük kas gruplarını içeren kuvvetlendirme egzersizleri 2-3 kez/ hafta yapılmalı En az orta şiddetli fiziksel aktiviteler ( %45 VO 2 max) reçetelendirilir Çoğunlukla haftanın her günü yapılır Her en az 30 dk aktivite yapılır. Süre aktivite tipine göre değişir. En az 150 dakika/hafta (30 dk x 5 gün) orta şiddette fiziksel aktivitenin yapılması veya 75 dk./hafta şiddetli egzersiz yapılmalı. Alternatif olarak bu fiziksel aktivite en az 10 ar dakikalık sürelerle yapılmalı ve toplamı günde 30 dakikadan az olmamalı. EVE GİDERKEN 3 MESAJ 1-Kardiyovasküler Sağlık için Sağlıkla İlişkili Fiziksel Uygunluk kontrollerini yaptırın. 2- Bir kalp -İki ayak-: Haydi aktiviteye 3- Sağlıklı Yaşam için Sürüdürülebilir Egzersiz 4- Her hastalığa ve her koşula uygun fiziksel aktivite mutlaka vardır. 5- AKTİF OLUN, GENÇ KALIN
23 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 23 BİR HİSTOLOĞUN GÖZÜNDEN SAĞLIKLI BESLENME VE EGZERSİZİN KALP DOKUSU ÜZERİNE ETKİSİ Dr.Öğr.Üyesi Merve Açıkel Elmas Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı Kalp hastalıkları dünyada her yıl 17 milyondan fazla kişinin ölümüne yol açmaktadır. Aynı zamanda kardiyovasküler hastalıklar hem bireylere hem de topluma ekonomik yük oluşturarak verimlilik kaybına neden olmaktadır. Diyet ve yaşam tarzı, kalp hastalıklarının önlenmesi ve tedavisinde etkili rol oynadığı için bu alanda çalışan sağlık profesyonelleri önemli roller üstlenmektedirler. Beslenme bozuklukları sonucu oluşan obezite, diyabet ve metabolik sendrom kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörleridir. Metabolik sendrom ve diyabet, batı yaşam tarzına sahip gelişmiş ülkelerde görülen yaygın sağlık sorunlarıdır. Aşırı yağ akümülasyonu, özellikle viseral yağ doku, kardiyovasküler bozukluklar gibi dejeneratif hastalıkların gelişmesine neden olan metabolik değişikliklerin neden olduğu farklı dokulardaki kronik inflamasyon ile ilişkilidir. İnsülin direnci ve yüksek kan glukoz seviyeleri bu bozulmuş metabolizmalarda endotelyal disfonksiyona ve kardiyovasküler komplikasyonlara neden olabilir. Endotelyal disfonksiyon, vasküler düz kasların regülasyonunu ve oksijen kaynağını azaltarak, kapasitesini engelleyerek ve organların metabolik ihtiyaçlarını değiştirerek zayıflatır. Hücresel metabolizmanın arttırılması, korunması, dinlenmesi ve/veya vasodilatasyon gibi vasküler fonksiyonların endotelyal hücre regülasyonu ile tamiri yeni töropatikler için arzulanan özelliklerdir. Egzersiz, hipertansiyonu engellemek veya tedavi etmek için farmakalojik olmayan bir müdahaledir. Hayvanlarla yapılan deneylerde, obezite ile ilişkili orta derecede hipertansiyonun aerobik egzersizi sonrası azaldığı gösterilmiştir. Aerobik egzersizine benzer şekilde düzenli egzersiz de hipertensif sıçanların kardiyovasküler sistemleri üzerinde olumlu etkiler göstermiştir. Yüksek yoğunluktaki düzenli egzersiz yağlanma oluşumunu azaltır ve orta derecede hipertansiyon gelişimini engeller. Yağlı diyetle beslenen sıçanlarda egzersizin metabolik bozuklukları iyileştirdiği gösterilmiştir. Aşırı yağ akümülasyonu, yağlı diyetle beslenmenin, hipertansiyon ve insülin direnci ile birlikte yakın ilişkili olan bir özelliğidir. İnsülin direnci, obezite gelişimine eşlik eden tip II diyabet, kardiyovasküler komplikasyonlar ve alkole bağlı olmayan karaciğer hastalıkları oluşumunda kritik rol oynar. Bunlara ek olarak, inflamasyon ve oksidatif stres kaynaklı sağlık komplikasyonları ve yağ kütlesi artışı görülür. Çevre ve kültürel davranışlar, düşen günlük fiziksel aktivite seviyesi ve yoğun enerji içeren yiyeceklerin aşırı tüketilmesi metabolik hastalıklar ve vücut yağ kütlesi artışına etki eder. Diğer yandan, egzersiz kilo alımını engeller ve oksidatif stresi azaltır. Vasküler ve metabolik hastalıklar üzerine egzersizin yararlı etkileri ile ilgili çeşitli yayınlar bulunmaktadır.
24 24 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ MİKROBİYOTAMIZDAKİ MİKROBİYOMUN HASTALIKLARIMIZ ÜZERİNE ETKİSİ Dr. Öğr. Üyesi Sinem Öktem Okullu Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı, İstanbul, Türkiye İnsan kaynaklı mikrobiyotanın ilk tanımları li yıllarda Antonie van Leeuwenhook un kendi geliştirdiği el yapımı tek mercekli mikroskobu ile hareket eden küçük canlı hayvancıklar olarak tanımladığı bakteriler ile başlamıştır. Leeuwenhook, 1683 te Londra Kraliyet Cemiyetine ağzından 5 farklı türde bakteri (o yıllarda hayvana benzer küçük yapılar olarak tanımlıyordu) izole ettiğini ve dışkısından da izole ettiği bakterileri bunlar ile karşılaştırdığında birbirinden farklı olduklarını gördüğünü yazarak vücudumuzun her bölgesinin parmak izimiz gibi kendisine özel bir mikrobiyotasının olduğunun bilinmesinin temellerini atmıştır. Mikrobiyota kavramının hayatımıza girmesi ile mikrobiyota ile birlikte kullanılan bir diğer terim mikrobiyomdur. Bu iki kelime her ne kadar birbiri yerine kullanılsa da anlamları farklıdır. Mikrobiyota, belirli bir ortamda yaşayan çok çeşitli mikroorganizmalardır: bu nedenle insan mikrobiyotası, insan vücudunda yaşayan tüm bakteri, virüs, mantar ve diğer tek hücreli organizmaları içerir. Mikrobiyom terimi, belirli bir ortamdaki mikroorganizmaların kolektif genomlarını ifade eder, yani tüm genetik materyallerinin (DNA ve RNA) toplanması anlamına gelir. İnsan uterus içersinde doğum kanalına girene kadar sterildir. Doğumun başlaması ile birlikte doğum kanalına ilerlediğinde adeta koca bir yutkunma ile annenin mikrobiyotasını alır. Sağlıklı bir insan vücudunda 10 trilyon insan hücresi ile birlikte 100 trilyon mikroorganizma bulunmaktadır; bir başka deyişle, insan vücudunda yaşayan hücrelerin % 90 nını mikroorganizmalar oluşturmaktadır. Bu değer normal bir insan vücut ağırlığının iki kilogramına denk gelmektedir. Bir kişinin mikrobiyotasındaki tüm mikroplardaki gen sayısı yani mikrobiyomu ise, insan genomundaki gen sayısının 200 katıdır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda mikrobiyotada bulunan bakterilerin çeşitli hastalıkların patogenezinde rol aldığı ve tedavisinde biyobelirteç olarak kullanabileceği gösterilmiştir. Mikrobiyotada yer alan bazı bakteri türlerinin hastalıklarla bazılarının ise faydalı olarak tanımlanıp sağlıkla ilişkilendirilmesi bakterilerin mikrobiyomu ile yakın ilişkilidir. Bakterilerin mikrobiyom analiz sonuçlarında görülen virülans genleri bakterilerin patojenik özelliklerini artıran en önemli faktörlerdir ve bu faktörler bakterilerin sebep olduğu hastalıkların tanısı, tedavisi ve prognozunda yol gösterecek hedef faktörlerdir. Literatür çalışmaları mikroorganizmaların virülans faktörlerini kimlikleri gibi kullanılıp onların hakkında bilgi edinmenin oldukça önemli olduğunu göstermiştir. Salgın hastalıkların tedavisi, gelişen ilaç direnci, farklı tedavi yöntemlerinin geliştirilmesini ön plana çıkarmış ve bu noktada virülans genlerinin yol gösterici olabileceğini göstermiştir. Aynı bakteri ile enfekte iki bireyde hastalığın farklı seyrinin sebeplerinden birinin bakterinin virülans geninin olabileceği düşünülmüştür. Bakterinin enfeksiyon başlatabilmesi için virülans faktörlerini ve bunların ürettiği proteinleri kullandığı gösterilmiştir. Biyoinformatik ve biyoloji bilimlerinin biraraya getirilmesi ile mikrobiyota çalışmalarından elde edilecek mikrobiyom dataları kullanılarak tahmini modeller geliştirilip hastalıkların tanısı, tedavisi ve prognozu hakkında bilgi edinilebilinmektedir.
25 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 25 Yapılan mikrobiyota çalışmaları sonucunda hastalıklar ile ilişkilendirilen mikroorganizmaların mikrobiyomunun da araştırılması bir grup mikroorganizmanın yaralı iken bir grubun neden hastalıklara yol açtığını gösterecek önemli belirteçlerdir. Özellikle kanser ve bulaş riski yüksek olan, tedavisi güç hastalıklar ile ilişkilendirilen, çok hızlı direnç geliştiren mikroorganizmaların virülans faktörlerinin tanımlanması ve bunların aşı ya da biyobelirteç olarak kullanılması oldukça önemlidir. Referanslar 1. Rinninella, E., Raoul, P., Cintoni, M., Franceschi, F., Miggiano, G., Gasbarrini, A., & Mele, M. C. (2019). What is the Healthy Gut Microbiota Composition? A Changing Ecosystem across Age, Environment, Diet, and Diseases. Microorganisms, 7(1), Thursby E., Juge N. Introduction to the human gut microbiota. Biochem. J. 2017;474: doi: /BCJ Le Chatelier E, Nielsen T, Qin J, et al. Richness of human gut microbiome correlates with metabolic markers. Nature 2013; 500: Young Vincent B. The role of the microbiome in human health and disease: an introduction for clinicians BMJ 2017; 356 :j831
26 26 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ İNTESTİNAL ANTİMİKROBİYAL PEPTİDLER VE MİKROBİYOTA ÜZERİNE ETKİLERİ Dr. Öğr. Üyesi Nihan ÜNÜBOL, Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi İnsan bağırsak epitel hücreleri ve Paneth hücreleri istilacı mikroorganizmaları hızla öldüren veya etkisiz hale getiren antimikrobiyal peptidlerin (defensinler, katelisidinler), C tipi lektinlerin, ribonükleazların ve S100 proteinlerinin üretimini düzenler. Bunlar mikrobiyota ile birlikte patojen mikroorganizmalara karşı ön savunma görevi yaparak bir bariyer oluştururlar. Yerleşik bağırsak mikrobiyotası ile beraber antimikrobiyal peptid ler bağırsaktaki bağışıklık mekanizmasından sorumludurlar. Antimikrobiya peptid ler, bakterilerden hayvanlara kadar hemen hemen tüm organizmalar tarafından üretilen ribozomal olarak sentezlenen doğal antibiyotiklerdir. Antimikrobiyal peptid ler antibiyotiklere karşı dirençli bakterilerin artışı, yeni antimikrobiyal ajanlara ihtiyaç ve peptid bazlı ilaçların biyolojik yapıları üzerinde öncü araştırmalarda görev almaktadırlar. Antimikrobiyal peptid ler konağı bir çok enfeksiyon kaynağı olan bakteri, mantar, parazit ve virüsten koruduğu gibi kansere karşı koruma yeteneğine de sahiptir. İntestinal sistemde antimikrobiyal peptid üretimi için sağlıklı mikrobiyota bileşimi, önkoşul olarak görülmektedir. Antimikrobiyal peptid lerin ana işlevlerinden birinin, bağırsak mikrobiyotasının sayısını ve bileşimini düzenlemek olması da, antimikrobiyal peptid ve mikrobiyota etkileşimlerinin çift yönlü çalıştığının göstergesidir. İntestinal mukozada en çok bulunan ve en önemli etkiye sahip antimikrobiyal peptidler; Defensinler ve Katelisidinlerdir. Her iki AMP de yüksek anti-patojenik aktiviteye sahip olmasının yanında kemotaktik etki ve anjiyogenez indüksiyonu ile de bilinmektedirler. Birçok intestinal hastalıklarda antimikrobiyal peptid lerin aktif rol aldıkları bilinmekte ve yapılan birçok çalışma ile de yeni bilgiler literatüre eklenmektedir. Tüm bu bilgiler doğrultusunda sağlıklı intestinal sisteme sahip olabilmek için ortamda antimikrobiyal peptidlerin aktif bir şekilde bulunması ve üstlerine düşen görevi mikrobiyota ile beraber çalışarak yapması gerekmektedir. Referanslar 1. Koji Masuda, Kiminori Nakamura, vd., (2011). Regulation of Microbiota by Antimicrobial Peptides in the Gut, Innate Immunology, vol 72, pp Katia Sivieri, Juliana Bassan, vd., (2017). Gut microbiota and antimicrobial peptides, Science Direct,13: Shuai Wang, Philip A. Thacker vd., (2015). Functions of Antimicrobial Peptides in Gut Homeostasis, Current Protein and Peptide Science, 2015, 16, Maureen J. Ostaff, Eduard Friedrich Stange, vd., (2013). Antimicrobial peptides and gut micro-
27 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 27 biota in homeostasis and pathology, EMBO Mol Med, 5, Kopp ZA, Jain U, vd., (2015). Do antimicrobial peptides and complement collaborate in the intestinal mucosa?, Front Immunol., Jan 30;6:17. doi: /fimmu Jäger S, Stange EF, vd., (2010). Antimicrobial peptides in gastrointestinal inflammation, Int J Inflam., Nov 25;2010: , doi: /2010/
28 28 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ YAPAY BİYOLOJİ VE YAPAY MİKROBİYOTA Dr. Öğretim Üyesi Erkan Mozioğlu Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Medikal Biyoteknoloji Anabilim Dalı İnsanlık tarihindeki en önemli buluşlardan olan mikroskop, mikrobiyal dünyanın, insanlık ve çevre için yararlı olabilecek şekilde kullanılabilmesinin kapısını aralamıştır. Moleküler genetik ve biyoteknolojide yaşanan hızlı gelişmeler, sonunda, doğal mikroorganizmalardan, istenilen özellikte yapay mikroorganizmaların üretilmesini olanaklı hale getiren bir serüveni başlatmıştır. Yapay biyoloji, hızlı, sistematik ve öngörülebilir mühendislik yaklaşımlarıyla, ışık toplayabilen ve yeni sentezler için, güneş ışığından daha fazla yararlanabilmesini olanaklı kılacak mikroorganizmaların tasarlanması; biyolojik sistemler ile makineler arasında bir arayüz olabilecek mikroorganizmaların geliştirilmesi; hayvanlarda ve insanlarda yaşayan mikroorganizmaların programlanabilmesi; tedavi edici veya ilaç kullanımını gereksiz kılacak şekilde doğal mikrobiyota yerine yapay mikrobiyotaların üretilmesi yoluyla hem insan sağlığı hem de dünyanın korunmasında yardımcı olmayı amaçlamaktadır. İyi bir şekilde bilinmektedir ki mikroorganizmalar, taşındıkları organizmalarda, sadece barınacakları bir çevre edinmiş konuklar değildirler; aksine, konağın gelişiminden fizyolojisine, sistemik savunmasından hastalıklara direncine kadar pek çok konuda etkin rol almaktadırlar. Bu sebeple, mikrobiyom çalışmaları, organizmalarda, daha özel olarak insanda, sabit olan mikroorganizmaların saptanması ile başlamıştır. Ancak, çevresel koşulların etkisiyle, mikrobiyotada oluşan çeşitlenme, bunun yapay olarak denetlenip denetlenemeyeceği sorularını akıllara getirmiştir. Yanıtlar, mikrobiyotanın, konakçı-yönelimli seçilim yoluyla denetlenebileceği üzerindeki çalışmalar ile alınmış ve insanların evcil hayvanlarını besledikleri gibi, doğal mikrobiyotalarını da besleyebilecekleri fikri gündeme gelmiştir. Yapay biyoloji devrimiyle birlikte, yapay seçilimdense, doğrudan bir yapay tasarım ile elde edilmiş yapay mikrobiyotanın, konakçısı olduğu organizmalar üzerinde nasıl etkili olabileceği tartışılır hale gelmiştir. Yapay mikrobiyota kavramı, konaktaki doğal mikrobiyotanın beslenmesi/değiştirilmesi anlayışının ötesinde, konağa besin olan bitkisel ve hayvansal ürünlerdeki doğal mikrobiyotanın, mühendislik ürünü yapay mikrobiyota ile zenginleştirilmesini de içermeye başlamıştır. Ayrıca tasarlanmış akıllı mikroorganizmların, tedavi edici molekülleri, vücudun ilgili yerlerine ulaştırılmada kullanılması ile ilgili stratejiler geliştirilmiş ve kişiye özel, daha kesin tedavilerle ilgili anlayışa yeni bir boyut kazandırılmıştır. Bütüncül olarak ele alındığında yapay biyoloji ile ilgili tüm bu yaklaşımlar sayesinde, sürüdürülebilir bir sağlıklı yaşam için yapay mikrobiyotanın, hem sağlığı teşvik edici hem de hastalıkları tedavi edici olarak gelecekte çok önemli bir rol üstleneceğine ilişkin güçlü işaretler bulunmaktadır.
29 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 29 Kaynaklar: 1. E. V. LaBelle, C. W. Marshall, H.D. May, Microbiome for the Electrosynthesis of Chemicals from Carbon Dioxide, Acc. Chem. Res., 2020, 53, 1, 62-71, 2. D. Lim, M. Song, Development of bacteria as diagnostics and therapeutics by genetic engineering, Journal of Microbiology, 2019, 57, 8, DOI /s F. P. Douillarda, W. M. Vos, Biotechnology of health-promoting bacteria, Biotechnology Advances, 2019, 37, , 4. F.I. Arias-Sa nchez, B.Vessman, S. Mitri, Artificially selecting microbial communities: If we can breed dogs, why not microbiomes?, PloS Biol, 2019, 17(8): e journal.pbio G. Vrancken, A. C. Gregory, G. R. B. Huys,K. Faust, J. Raes, Synthetic ecology of the human gut microbiota, Nature Reviews Microbiology, 2019, M. Sedighi, A. Z. Bialvaei, M.R. Hamblin, E. Ohadi, A.Asadi ve ark., Therapeutic bacteria to combat cancer; current advances, challenges, and opportunities, Cancer Medicine, 2019, 8, , DOI: /cam M. Yadav, P.Shukla, Efficient engineered probiotics using synthetic biology approaches: A review, Biotechnology and Applied Biochemistry, 2019, DOI: /bab P.N.L. VO, H.M.Lee, D.Na, Synthetic Bacteria for Therapeutics, J. Microbiol. Biotechnol., 2019, 29(6), , 9. S. A.Shetty, H. Smidt, W.M. Vos, Reconstructing functional networks in the human intestinal tract using synthetic microbiomes, Current Opinion in Biotechnology, 2019, 58: , doi.org/ /j.copbio O.S. Venturelli, A.C. Carr, G. Fisher,R.H. Hsu, R.Lau, Deciphering microbial interactions in synthetic human gut microbiome communities, Mol Syst Biol., 2018, 14: e Riglar, D., Silver, P. Engineering bacteria for diagnostic and therapeutic applications. Nat Rev Microbiol, 2018, 16, Sergaki C, Lagunas B, Lidbury I,Gifford ML and Schäfer P, Challenges and Approaches in Microbiome Research: From Fundamental to Applied, Front. Plant Sci., 2018, 9, doi: / fpls J.Dou, M.R. Bennett, Synthetic biology and the gut microbiome, Biotechnol J., 2018, 13(5): e doi: /biot J.F. Petrosino, The microbiome in precision medicine: the way forward, Genome Medicine, 2018, 10:12,
30 30 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ 15. J.L. Foo, H. Ling, Y.S. Lee, M.W.Chang, Microbiome engineering: Current applications and its future, Biotechnol. J., 2017, 12, DOI /biot J.S. Biteen, P.C. Blainey, Z.G. Cardon, M.Chun, G.M.Church ve ark., Tools for the Microbiome: Nano and Beyond, ACS Nano, 2016, 10, 1, 6-37, U.G. Mueller, J.L. Sachs, Engineering Microbiomes to Improve Plant and Animal Health, Trends in Microbiology, 2015, 23, 10, ,
31 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 31 BAĞIRSAK BEYİN EKSENİ VE MİKROBİYOTANIN NÖROLOJİK HASTALIKLARLA İLİŞKİSİ Prof. Dr. İsmet Melek Bağırsaklarlarımızdaki nöronlara ve bu nöronların çevresiyle yaptıkları sinaptik iletişime enterik sinir sistemi adı verilmektedir. Yaklaşık yüz milyon nörotransmitterin bağırsağımızda bulunduğu ve bu rakamın yaklaşık olarak beyinde bulunan miktar kadar olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle bağırsaklarımız İKİNCİ BEYİN olarak görülmektedir. Bağırsaklarımız ile beynimiz arasında çok önemli bir bağlantı vardır. Buna bağırsak beyin ekseni (gut brain axis) adı verilmektedir. Beyin-bağırsak-mikrobiyota ekseni yukarıdan aşağı teriminin aksine, bağırsak mikrobiyota beyin ekseni aşağıdan yukarıya terimidir, nasıl denilirse denilsin, anlamı bağırsak ve beyin arasındaki çift yönlü bir iletişim ağını ifade eder. Bu önemli eksen bağırsak mikrobiyotası ve metabolik ürünleri, bağırsakta bulunan enterik sinir sistemi ve sempatik ve parasempatik dalları, nöral bağışıklık sistemi, nöroendokrin sistemi ve merkezi sinir sistemini içerir. Disbiyozis durumuda çoğu kronik hastalığın etiyolojisinde önemli role sahip olan İNFLAMASYON a zemin hazırlar. Çoğu kronik hastalık ile inflamasyonun çok yakın ilişkisi vardır. Kesin mekanizmanın henüz tam olarak anlaşılmamış olmasına rağmen, bağırsak mikrobiyotasının beynin fizyolojik, davranışsal ve bilişsel işlevlerini etkilediği iyi bilinmektedir. Bağırsak mikrobiyotası-beyin ekseni; bağırsak mikrobiyotalarını ve metabolik ürünlerini, enterik sinir sistemini, otonom sinir sistemi içindeki sempatik ve parasempatik dalları, nöral bağışıklık sistemini, nöroendokrin sistemi ve merkezi sinir sistemini içerir. Ayrıca, bağırsak mikrobiyotası ve beyin arasındaki vagus siniri ile yapılan bağırsak-beyin nöral iletişimi nöroendokrin-hipotalamik-hipofiz-adrenal eksen, bağırsak bağışıklık sistemi, bağırsak bakterileri tarafından sentezlenen bazı nörotransmitterler ve nöral regülatörler ve bağırsak mukozal bariyeri ve kan-beyin bariyerini içeren bariyer yollarını içeren çok sayıda iletişim yolu mevcuttur. Santral sinir sistemi, enterik sinir sistemi, immün sistem ve endokrin sistem birbiriyle güçlü bağlar, pozitif ve negatif feed back sistemleriyle birbirine bağlıdır. Yaşam enerjisi, bilinç ve kognisyon bu üç önemli yapının interaksiyonları ile sürdürülür. Sonuç olarak bağırsak mikrobiyota-beyin ekseni, bağırsak mikrobiyota ve beyin arasındaki çift yönlü bir bilgi ağını ifade eder, bu da beyni yakın gelecekte korumak için yeni bir yol sağlayabilir. Son yıllarda yapılan araştırmalar, santral sinir sistemi, enterik sinir sistemi ve gastrointestinal sistem ararındaki çift yönlü etkileşimlerin belirlenmesinde muazzam bir ilerleme kaydetmiştir ve davranışlarımızı, sosyal ilişkilerimizi ve duygu durumumuzu, kognitif yetilerimizi (bellek, öğrenme, yürütücü işlevler, muhakeme yapma, karar verme, problem çözme gibi ), nörotransmitterlerin üretimini, mikroglial aktiviteyi, kan-beyin bariyerinin işlevlerini, nörogenezisi etkilediği kabul edilmektedir. Beyin ve bağırsak; enterik sinir sistemi, vagus siniri, immün sistem veya bağırsak mikroorganizmalarının metabolik süreçleri de dahil olmak üzere çeşitli yollarla birbirleriyle karşılıklı iletişim halindedirler. Bağırsak ve beyin arasındaki iletişimi yönlendiren temel mekanizmaları şu şekilde özetleyebiliriz. 1. Bağırsak ile beyin arasındaki nöroanatomik yolaklar 2. Bağırsak mikrobiyotasının immün sistem üzerindeki etkileri 3. Bağırsak mikrobiyotası ve endokrin sistem ilişkisi 4. Bağırsak bakterileri tarafından sentezlenen nörotransmitterler.
32 32 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ DÜŞÜK KARBONHİDRATLI DİYETLER ÖNERİLEBİLİR, GÜVENLİ VE SÜRDÜRÜLEBİLİR Mİ? Prof. Dr. Gül KIZILTAN Başkent Üniversitesi, sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Ankara Obezite, vücudun aşırı yağlanması olarak ifade edilir ve önemli sağlık sorunlarından biridir. Etiyolojisinde rol alan birçok etmen arasında fazla enerji alımı, yetersiz enerji tüketimi, genetik yatkınlık, düşük yağ oksidasyonu, azalmış sempatik aktivite, psikolojik stres, sosyoekonomik düzey düşüklüğü yer almaktadır. Dünyada obezite küresel bir sorundur ve birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede prevalansı artmaktadır. Ülkemizde de Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması-2010 (TBSA- 2010) verilerine göre, obezite (BKİ 30 kg/m²) görülme sıklığı erkek bireylerde %20.5, kadınlarda ise %41.0 olarak saptanmıştır. Obeziteye birçok hastalık eşlik etmekte ve bu durum genel hastalık yükünü arttırmaktadır. Ayrıca obezite, sosyal ve psikososyal sorunlara neden olmakta ve yaşam kalitesini düşürmektedir. Obeziteyi önlemek amacı ile enerji alımını azaltma ve enerji harcamasını arttırmak amacı ile birçok strateji geliştirilmektedir. Obeziteyi önleme ve tedavi etme yöntemlerinden biri olan diyet tedavisi, kendi içinde birçok tartışmalı konu içermektedir. Son yıllarda ağırlık kaybı amacı ile düşük karbonhidratlı diyetlerin kullanımının etkili olduğunu destekleyen çalışmaların ortaya konulması bu konuda tartışmalara neden olmuştur. Karbonhidratlar, yaşamımızda proteinler ve yağlar ile birlikte önemli diyet bileşenleri olarak rol oynarlar. Karbonhidratlar, organizma için enerji kaynağıdır, metabolik ara ürünüdür, hücresel iletişim ve immünitede görevlidir, hücre membranının ana bileşenidir. Ancak karbonhidratların postprandiyal glisemiye neden olması ve insülin sekresyonuna, lipogeneze, transkripsiyonel faktörler üzerinden adipogeneze neden olması, bu besin ögesinin alımında sınırlama yapılmasını gündeme getirmiş, farklı karbonhidrat içeriğine sahip diyet yaklaşımlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Karbonhidrat miktarına göre diyet sınıflandırması yapılmasına rağmen bu konuda konsensus oluşturulamamıştır. Bu alanda en çok çalışma, çok düşük karbonhidrat içeren diyetler (ketojenik diyetler) ile yapılmıştır. Ketojenik diyetler, günlük yaklaşık 50g karbonhidrat içerirler. Bu diyetlerin yağ ve protein yüzdeleri karbonhidratın düşürülmesi ile ilintili olarak artmaktadır. Ketojenik diyetler pediatrik epilepsi başta olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Ketojenik diyetler 1970 yıllarında Atkins Diyeti ile popüler olmuş ve dünya çapında uygulanmaya başlanmıştır. Son yıllarda da ağırlık kaybı sağlamak amacı ile ketojenik diyet kullanımı yaygınlaşmaktadır ten beri yapılan müdahale çalışmaları düşük karbonhidratlı diyetlerin tüketiminin avantajlarından bahsetmektedir. Bu diyetler obezite, hiperlipidemi ve kardiyovasküler hastalık risk faktörleri tedavisinde kısa ve orta vadede etkili bir yöntem olarak gösterilmektedir. Fakat bunların uygulanması bazı endişeleri beraberinde getirmektedir. Karbonhidrattan enerji üretiminin anahtar enzimi insülindir. İnsülin yokluğunda ya da yetersizliğinde insülin seviyelerinin düşmesi ile lipogenezis ve yağ birikimi engellenir. Birkaç günlük açlık sonrasında veya karbonhidrat tüketimi azaldığında glikoz kaynakları hem merkezi sinir sistemi için hem de normal yağ oksidasyonu için gerekli olan krebs için yetersiz kalır. Merkezi sinir sistemi, enerji kaynağı olarak yağı kullanamaz ve yeterli karbonhidrat tüketilmeyen 3-4 günün ardından beyin alternatif enerji kaynağı bulmaya çalışır. Alternatif enerji kaynakları asetil Coenzim A (CoA) nın aşırı üretimine neden olur. Karaciğer mitokondrisi yağ asitleri veya piruvat
33 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 33 oksidasyonu sonucunda aşırı düzeyde oluşan asetil CoA ları keton cisimciklerine çevirir bu süreç ketogenezis olarak tanımlanmaktadır. Üretilen keton cisimcikleri; asetoasetat, β-hidroksibutirik asit ve asetondur. Ana keton cisimciği asetoasetattır fakat dolaşıma β-hidroksibutirik asit katılır. Kan yolu ile bu maddeler periferal dokulara taşınır ve orada enerji kaynağı olarak kullanılır. Bunların lipitlere göre avantajları ise; suda daha fazla çözünür olmaları ve taşınabilmeleri için lipoproteine veya albumine gerek duymamalarıdır. Ketojenik diyetlerin ağırlık kaybı üzerine etkinliğini destekleyen çalışmalar mevcuttur fakat buna karşılık mekanizmaların çalışma sistemleri ile ilgili birçok çelişki vardır. Düşük karbonhidratlı diyetlerin yüksek protein içeriklerinden dolayı doygunluk hissi yaratmaları, iştah kontrol eden hormonlar üzerine etkisinden ve direk olarak keton cisimciklerinin iştah baskılayıcı özelliklerinden dolayı besin alımını azalttığı belirtilmektedir. Düşük karbonhidratlı diyetlerin besin ögesi içerikleri incelendiğinde A, B 6 ve E vitamini, folat, kalsiyum, magnezyum, demir, potasyum ve diyet posası açısından yetersiz olduğu, doymuş yağ içeriklerinin ise yüksek olduğu bilinmektedir. Bu örüntüye sahip diyetlerin uzun dönem tüketilmesi başta hipertansiyon ve kanser olmak üzere birçok kronik hastalık riskini arttırmaktadır. Sonuç olarak, düşük karbonhidratlı diyetlerin vücut ağırlık kontrolünde kısa vadede olumlu etkileri gösterilse de uzun vadede ters metabolik etkileri göz önüne alındığında önerilebilir ve sürdürülebilir olmadığı söylenebilir. Seçilmiş Kaynakça 1. McGrice M. and Porter J. The effect of low carbohydrate diets on fertility hormones and outcomes in overweight and obese women: a systematic review. Nutrients 2017, 9: Paoli A. Ketogenic Diet for Obesity: Friend or Foe? Int. J. Environ. Res. Public Health 2014, 11: Paoli A., Rubini A., Volek J.S., Grimaldi K.A., Beyond weight loss: a review of the therapeutic uses of very-low-carbohydrate (ketogenic) diets. European Journal of Clinical Nutrition 2013, 67, Feinman RD, Pozozelski WK, Astrup A, et al. Dietary carbohydrate restriction as the first approach in diabetes management: critical review and evidence base. Nutrition Jan;31(1): Gupta L, Khandelwal D, Kaira S, et al. Ketogenic diet in endocrine disorders: Current perspectives. J Postgrad Med 2017;63: Moreno B, Bellido D.,Sajoux I., Goday A., Saavedra D., Crujeiras A.B., Casanueva F.F., Comparison of a very low-calorie-ketogenic diet with a standard low-calorie diet in the treatment of obesity. Endocrine 2014, 47:
34 34 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ TÜRKİYE DE YAYGIN OLAN BESLENME ÖRÜNTÜLERİNE İLİŞKİN SERA GAZI EMİSYONLARI VE SU AYAK İZİ DEĞERLENDİRMESİ Deniz BAŞOĞLU Çevresel etki analizi literatüründe gerçekleştirilen son çalışmalar, beslenme ve diyet örüntüleri ile çok çeşitli çevresel etkiler arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. Türkiye de yaşayan ortalama bir kişinin, diyet örüntüsü ve beslenmesine ilişkin çevresel etkilerin henüz araştırılmamış olması nedeniyle; bu çalışma 1960 yılından günümüze ve daha sonra 2050 ye, ortalama gıda tüketimin su ayak izi ve sera gazı emisyonlarını hesaplamayı hedeflemiştir. Beslenme ve diyet örüntülerinin sağlıkla yakın ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda, çevresel etki ile birlikte sağlık üzerindeki etkilerin de değerlendirilmesi, çalışmanın temel hedeflerinden biri haline gelmiştir. Bu çalışma dahilinde, oluşturulan tüm diyet senaryoları, su ayak izi yaklaşımı ve faktörleri ile, literatürde bulunan yaşam döngüsü analizi çalışmaları derlemesi sonucu elde edilen ortalama Akdeniz sera gazı emisyon faktörleri kullanılarak, çevresel etkileri bakımından değerlendirilmiştir. Diyet senaryolarının sağlık üzerindeki etkilerinin niteliksel olarak değerlendirilmesi için, Türkiye ye özel hazırlanan diyet önerileri kılavuzu ve son zamanlarda gerçekleştirilen ve beslenme, diyet göstergeleri ile sağlık arasındaki nedensel ilişkiyi ortaya koyan epidemiyolojik araştırmalardan faydalanılmıştır. Bunun yanı sıra, Türkiye Beslenme Rehberi ve Akdeniz Diyeti önerileri temel alınarak, iki farklı sağlıklı diyet senaryosu oluşturmak yoluyla, ortalama tüketimi yansıtan diğer diyet senaryoları hem sağlık hem de çevresel etki bakımından karşılaştırılmıştır. Bu çalışmanın sonuçları, Türkiye de gıda tüketiminin çevresel etkisinin, Avrupa ve Akdeniz ortalamalarından daha düşük olduğunu ortaya koymuştur. Buna ek olarak, 2050 yılı için öngörülen diyetle ilişkili sera gazı emisyonları ve su ayak izinin, Avrupa ya da diğer gelişmiş ülkelerdeki mevcut ortalama diyetle ilişkili çevresel etkileri aşmadığı tespit edilmiştir. Ancak, Türkiye de mevcut gıda tüketimini gösterir diyet senaryoları, beslenme önerilerinden önemli ölçüde farklılaşmaktadır ve bu nedenle, diğer iki sağlıklı diyet senaryosu ile karşılaştırıldığında, daha düşük sağlık skorları elde edilmektedir. Türkiye Beslenme Rehberi ne dayalı olarak oluşturulan diyet senaryosu, sağlık puanı açısından en iyi sonucu vermesine rağmen, en yüksek çevresel etkiye sahip diyet senaryosu olmuştur. Öte yandan, Akdeniz Diyeti önerileri temel alınarak hazırlanan diyet senaryosu ise sağlık puanı açısından ikinci sırada yer almış ve sera gazı emisyonları ile su ayak izi açısından en iyi performansı göstermiştir. Literatürde yer alan diğer çalışmalar ile uyumlu olarak, diyet senaryolarında hayvansal gıdaların artan payı ile sera gazı ve su ayak izi emisyonlarının arttığı gözlemlenmiştir. Bu çalışma, disiplinler arası bir yaklaşım ile; beslenme ve çevresel etki araştırmalarını bilimsel yaklaşımlar yoluyla birleştirerek, Türkiye için sağlıklı, çevre dostu ve hem ekonomik hem de sosyal açıdan kabul edilebilir bir diyet önerisinin geliştirilmesine katkı sağlamaktadır. Bu ve daha sonra yapılacak olan çalışmalar ile Türkiye için bir sürdürülebilir diyet önerisi hazırlanması mümkündür. Araştırma süresince kullanılan yöntem ve araçlara ilişkin tüm kısıtlara rağmen, bu çalışmanın hem çevre hem de beslenme alanında gerçekleştirilecek diğer çalışmalara yararlı bir temel oluşturması beklenmektedir. Anahtar Kelimeler: sera gazı emisyonları, su ayak izi değerlendirmesi, yaşam döngüsü değerlendirmesi (analizi), diyetlerin sağlık üzerindeki etkileri, beslenme önerileri, beslenme örüntüleri
35 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 35 BESLENME ARAŞTIRMALARINDA BÜYÜK VERİNİN ROLÜ Dr. Öğr. Üyesi Buğrahan BAYRAM Acıbadem Üniversitesi Tıp Mühendisliği Bölümü Yapay zekâ (YZ) sistemlerinin, matematiksel kurgusu dolayısıyla istatistiksel bir temeli vardır. Bu da onu veri bağımlı kılmaktadır. Ne kadar çok veri olursa istatiksel yaklaşımı ve tahminleri o kadar doğru ve güvenilir olmaktadır. Verinin fazlalığı da tek başına yetmez. Doğru toplanmış, eksik olmayan verinin varlığı da YZ sistemlerinin başarımını artırmaktadır. Bu bağlamda sağlık alanında YZ uygulamaları ile bir takım öngörü ve/veya doğrulama yapabilmek için doğrulanmış ve nitelikli büyük veri gereksinimi, tüm insanlığı ilgilendiren beslenme alanında da elzemdir. Doğrulanmış büyük veri ile, kilo verme amaçlı yanlış beslenme, vücuda uygun olmayan sporlar gibi zararlı olabilecek faaliyetler yerine, önleyici ve koruyucu sağlık uygulamaları kapsamında kişinin yaşam tarzına uygun beslenme yöntemleri araştırılmaktadır. Bu konuşmada YZ kapsamında genel bir bilgi verildikten sonra bir onkolojide beslenme çalışmasının ön verileri üzerinde, YZ (makine öğrenmesi) ile ne gibi validasyon çalışmaları yapabileceğine dair bir örnek uygulama sunulacaktır.
36 36 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ SEZGİSEL YEME: OPTİMAL SAĞLIK İÇİN SEZGİLERİ TAKİP ETMENİN GÜCÜ Meltem Pırıl Şenol Duru Uzman Diyetisyen & Psikolog, PIRILLA Kurucu Diyetisyen, Acıbadem Üniversitesi Doktora Öğrencisi Sezgisel Beslenme, 1995 yılında iki klinik diyetisyenin yarattığı, bireylerin bedenleriyle ve besinlerle olan ilişkisini iyileştirmeyi amaçlayan bir beslenme sistemidir. Sezgisel Beslenme bir diyet değildir (1). Amacı kişilerin beden ağırlığı denetimini sağlamak değil, bu süreçteki yeme davranışına odaklanmak ve bunu iyileştirmektir. Sürecin bir yan etkisi olarak bireylerde kilo kaybı gözlendiği olmuştur ama bu tamamen doğal bir sonuçtur. Sezgisel beslenme sürecinin sonunda bireyin kilosunun normalleşeceği ifade edilmektedir. Ancak bu normalleşmenin bireylerin mental ve fiziksel sağlıklarını koruyarak, bedenleriyle ve besinlerle normal bir ilişki içinde olduğu kilo ya da kilo aralıklarını ifade etmektedir (1). Bununla birlikte yapılan çalışmalarda Sezgisel Beslenme uygulayan bireylerin birçok hastalığın iyileşmesinde faydalı olduğu gösterilmiştir. En temel olarak psikolojik rahatsızlıkların çözüme kavuşturulmasında etkilidir. Örneğin yapılan bir çalışmada çocukken yaşanan katı ebeveyn tutumlarının bireyde yarattığı psikolojik hasarı çözüme kavuşturduğu bulunmuştur (2). Yapılan başka bir çalışmada hamilelik öncesi bozulan yeme davranışları, gebelik sırasında yetersiz veya aşırı kilo alımı gibi sorunlar bireylerde sık rastlanmaktadır ve bunları çözmede kullanımı çalışılmıştır (3). Yapılan bir başka çalışmada ise sporcuların aktif spor hayatlarında çok katı diyetler uyguladığı ve bu sebeple sporu bıraktıktan sonra üzerindeki yemekle ilgili baskının kalkıp rahatladıklarını ifade ettikleri görülmüştür, bunu yaşamamaları adına sporculara aktif spor yaptıkları zamanlarda da sezgisel beslenmenin kullanımı düşünülmektedir (4). Obezite, yaygın görülen hastalıkların başında gelmektedir (5). JADA, diyet yapmanın ve sağlıksız kilo kontrol davranışları sergilemenin, 5 yıl sonra obezite ve yeme bozuklukları ile ilgili sonuçları doğurabileceğini söylemektedir bu sebeple özellikle ergenlerde obezite ve yeme bozukluklarını önlemek için diyet ve şiddetli kilo kontrol önlemlerinden ziyade sürdürülebilir bir yaklaşım gerektiği düşünülmektedir (5). Sezgisel beslenme diyabetli hastalarda depresif semptomları ve yeme davranışı ile ilişkili öz yeterliliği iyileştirilebilmektedir. Sezgisel beslenme bilincindeki diyabetli hastalar çevresel veya duygusal ipuçlarına göre beslenmek yerine fizyolojik ihtiyaçlarına göre beslenerek sağlıklarını koruyabilmektedirler ve bu şekilde kan şekeri seviyelerini düzenleyebilirler (6). Gestasyonel diyabeti olan gebelerde de sezgisel beslenmenin faydalı etkileri görülmüştür. Kadınlarda sezgisel beslenme BKI ve glikoz kontrolünü sağlayarak sağlığı iyileştirebilecek bir alternatif olarak düşünülmektedir (7). Bu bilgiler ışığında sezgisel beslenmenin, hastalıkların tedavisinde kullanılabilecek bir yöntem olması durumu tartışılmaktadır.
37 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ Tribole, E., & Resch, E. (1995). Intuitive eating: a recovery book for the chronic dieter: rediscover the pleasures of eating and rebuild your body image. 2. Kelly, A. C., Miller, K. E., & Stephen, E. (2016). The benefits of being self-compassionate on days when interactions with body-focused others are frequent. Body image, 19, Daundasekara, S. S., Beasley, A. D., O'Connor, D. P., Sampson, M.,Hernandez, D., & Ledoux, T. (2017). Validation of the intuitive Eating Scale for pregnant women. Appetite, 112, Plateau, C. R., Petrie, T. A., & Papathomas, A. (2017). Learning to eat again: Intuitive eating practices among retired female collegiate athletes. Eating disorders, 25(1), Neumark-Sztainer, D., Wall, M., Guo, J., Story, M., Haines, J., & Eisenberg, M. (2006). Obesity, disordered eating, and eating disorders in a longitudinal study of adolescents: how do dieters fare 5 years later?. Journal of the American Dietetic Association, 106(4), Neumark-Sztainer, D., Wall, M., Guo, J., Story, M., Haines, J., & Eisenberg, M.(2006). Obesity, disordered eating, and eating disorders in a longitudinal study of adolescents: how do dieters fare 5 years later?. Journal of the American Dietetic Association, 106(4), Quansah, D. Y., Gilbert, L., Gross, J., Horsch, A., & Puder, J. J. (2019). Intuitive eating is associated with improved health indicators at 1-year postpartum in women with gestational diabetes mellitus. Journal of health psychology,
38 38 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ ANAHTAR BAKTERİYAL METABOLİT OLARAK KISA ZİNCİRLİ YAĞ ASİTLERİ Arş.Gör. Özgür YILMAZ İnsan sindirim sistemi lifler ve bazı kompleks karbonhidratların sindirimi için gerekli enzimleri bulundurmaz. Kalın bağırsakta bulunan bakteriler yardımıyla bu sindirilemeyen yapılar fermente edilerek kısa zincirli yağ asitlerine dönüştürülür. Meyve, sebze, kurubaklagil gibi liften zengin gıdalar ile beslenmenin kısa zincirli yağ asitleri üretiminde artışa neden olduğu bulunmuştur. Bu yağ asitleri başlıca asetat, bütirat ve propiyonat olarak ayrılmaktadır. Yapılan son araştırmalarda ise bu üretilen yağ asitlerinin anti-inflamatuvar, immun düzenleyici, homeostasise yardımcı, tip 2 diyabet ve kalp hastalıklarından korunma da olumlu etkilerinin olduğu gösterilmiştir. Birçok faktör kısa zincirli yağ asitlerinin miktarını etkilemektedir. Yapılan araştırmalar sonucunda yüksek lifli beslenmenin yanında, bakteriyel kompozisyonun da önemli olduğunu göstermiştir. Lifli beslenme ile kalın bağırsakta fermentasyon sonucu oluşan kısa zincirli yağ asitlerinin, suplementasyon formu ile karşılaştırıldığında daha etkin olduğu çeşitli çalışmalarda bildirilmiştir. Bunun yanında kısa zincirli yağ asiti suplementasyonun etkinliği hakkında yeterli araştırmanın olmadığı ve daha fazla çalışmalara ihtiyaç duyulduğu bildirilmiştir. Koruyucu ve sağlık etkileri göz önüne alındığında kısa zincirli yağ asitleri vücudumuz üzerinde çeşitli olumlu etkilere sahiptir. Bu etkilerin arttırılması ve sürdürülebilmesi için lifli beslenmenin önemi çalışmalarla kanıtlanmıştır. EVE GÖTÜRÜLECEK MESAJLAR 1. Kısa zincirli yağ asitleri koruyucu ve sağlık etkileri göz önüne alındığında vücudumuz için önemlidir. 2. Kısa zincirli yağ asitlerinin üretimi için bağırsak sağlığımıza dikkat etmeli, bakteriyel çeşitliliği destekleyici beslenmeliyiz. 3. Sağlık için önemli bakterilerin arttırılması ve kısa zincirli yağ asitlerinin üretilebilmesi liften zengin beslenme ile mümkündür.
39 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 39 DUYGUSAL YEME: OBEZİTENİN TEMELİNDEKİ DUYGUSAL DÜNYA Dr. Gizem KÖSE İstanbul Kent Üniversitesi, İstanbul Bireylerin besinlerle olan ilişkileri duygu durumları ile çift yönlü olarak değişebilmektedir yılında Bayles ve Ebaugh (1) tarafından ilk olarak Duygusal Yeme kavramı ortaya atılmıştır. Duygusal yeme kavramı, yeme davranışı, anksiyete, depresyon, öfke ve yalnızlık gibi negatif duygulara karşı verilen bir cevaptır şeklinde tanımlanmaktadır (2). Yiyecek seçiminde, porsiyon kontrolünde ve beslenme alışkanlıklarının oluşumunda duyguların güçlü etkisi bilinmektedir (3). Olumsuz duygudan kaçmak için besin seçimleri şekillenir. Aynı zamanda sadece duyguların etkisinden değil bu duygu durumlarıyla nasıl başa çıkıldığı da aşırı yemeden etkilenebilmektedir (4). Bireylerin yeme farkındalığı arttırıldığında duygu durumlarının farkına varmasının yanında bu duygu durumlarıyla başa çıkabilme potansiyellerinin arttığı görülmektedir. İlginç bir şekilde duygu durumu sadece obez bireylerin değil, normal kiloda olan ya da zayıf bireylerin de yeme tutumlarını etkiler (5). Ayrıca çocuklukta akut veya kronik stresle tetiklenmekte, o yıllarda temeli atılmaktadır (4). Uzun süreli diyetler düşük serotonin seviyeleri, açlık-tokluk ipuçlarının hissedilememesi, dışsal yeme (besinin görüntüsü, kokusu vb), depresyon varlığı, hipotalamik-pituiter-adrenal eksenin kortizolle tetiklenmesi ve günlük maruz kalınan stresle başa çıkılamaması, son olarak da stresli yaşam olaylarının ardından gelişen travmatik süreçler ile duygusal yeme ilişkilendirilmektedir (6,7). Yoğunluklu olarak karbonhidrat tüketilmesinin sebebi serotonin üretimini arttırması olduğundan, duygusal yeme durumundaki tercihler rahatlatıcı besinler (comfort food) olarak tabir edilmekte olup (3), bunun yanında keyif verme ya da ödüllendirme için şeker ve yağdan zengin lezzetli besinler (palatable food) de tercih edilebilmektedir (8). Her iki besinin de besin değerinin sadece makro öğelerden oluştuğu ve boş enerji kaynağı olduğu açıktır. Ancak bireyler tüketirken beslenme bilgisini önemsemez, sadece akut olarak rahatlama hissi ile besin tüketirler. Bu durumun çözümü ise ancak ve ancak duygusal yemenin önüne geçilmesidir. Ve unutulmamalıdır ki fizyolojik açlığın dışındaki bütün tüketimler duygusal yeme dir. İnsanlar her gün televizyonda, medyada ve özellikle de sosyal medyada birçok bilgiye, görüntüye maruz kalmaktadır. Son yapılan araştırmaların sonuçlarına ve farklı yaşam tarzlarına yönelik yapılan beslenme önerilerine karşı zihin cevabı önem kazanmıştır. Zihindeki düşüncelere göre yemenin kaçınılmaz sonu kaygıdır ve kaygı güçlü bir duygudur. Kaygılar ile beraber yoğun düşüncelerle zihinsel açlık oluşmakta, midede hayalet bir açlık belirmekte ve bireyi yemeye itmektedir (9). Duygu durumunun yönetilememesi, depresyon, baş etme stratejilerinin olmaması ya da eksik kalması, aleksitimik süreçlerin varlığı ile duygusal yeme ilişkisi çoğu çalışmada güçlü olarak bulunmuştur (4,5,7). Tahmin edildiği üzere depresyonun tanı koyulduğu tarihten bu yana yemeyle ilişkilendirilmiştir. Yapılan son büyük çalışmada da duygusal yeme ile depresyon tanısının koyulması ve depresyonun şiddeti ile ilişkilendirilmiş olup, duygusal yeme, depresyonun şiddetine bile etki edebilmiştir (10). Duygusal yemenin çözümü olarak bireye özel tedaviler önerilmektedir (3,4,7). Bireye özel olmasındaki amaç duygusal yemenin kaynağını bularak bireyin fiziksel, fizyolojik ve psikolojik özelliklerine göre ilaç tedavisi, psikoterapi ve beslenmenin düzenlenmesidir. Değişmeyen kural ise diyetisyen eşliğinde verilecek beslenme eğitimleri ve mümkünse yeme farkındalığının arttırılmasıdır (9).
40 40 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ KAYNAKLAR 1. Bayles S, Ebaugh FG. Emotional factors in eating and obesity. Journal of the American Dietetic Association 26(6): , Garaulet M, Canteras M, Morales E, Lopez-Guimera G, Sanchez-Carracedo D, Corbalan-Tutau MD. Validation of a questionnaire on emotional eating for use in cases of obesity: the Emotional Eater Questionnaire (EEQ). Nutricion Hospitalaria 27(2): , Lazarevich I, Camacho MEI, del Consuelo Velázquez-Alva M, Zepeda MZ. Relationship among obesity, depression, and emotional eating in young adults. Appetite 107: , Van Strien T, Engels RC, Van Leeuwe J, Snoek HM. The Stice model of overeating: tests in clinical and non-clinical samples. Appetite 45(3): , Geliebter A, Aversa A. Emotional eating in overweight, normal weight, and underweight individuals. Eating Behaviors 3(4): , Morgan CM, Yanovski SZ, Nguyen TT, McDuffie J, Sebring NG, Jorge MR. Loss of control over eating, adiposity, and psychopathology in overweight children. International Journal of Eating Disorders. 31(4): , Van Strien T. Causes of emotional eating and matched treatment of obesity. Current diabetes reports 18(6): 35, Castellanos EH, Charboneau E, Dietrich MS, Park S, Bradley BP, Mogg K. Obese adults have visual attention bias for food cue images: evidence for altered reward system function. International Journal of Obesity 33(9): , Bays JC. Mindful Eating: a guide to rediscovering a healthy and joyful relationship with food. First edition. Shambhala Publications Vol.1. Boston, Massachusetts, Paans NPG, Bot M, Van Strien T, Brouwer IA, Visser M, Penninx WJH. Eating styles in major depressive disorder: Results from a large-scale study. Journal of Psychiatric Research 97:38 46, EVE GÖTÜRÜLECEK MESAJLAR 1. Duygusal yeme bireye özel olarak tedavi edilebilen fizyolojik açlığın dışındaki bütün yeme süreçlerini kapsayan psikofizyolojik bir durumdur. 2. Duygusal yemenin tohumları çocuklukta atılır, ergenlikte filizlenir ve yetişkinlik sürecinde kocaman bir ağaca dönüşebilir. 3. Duygusal yemenin tedavisinde ve yönetiminde diyetisyenin yeri hayati derecede önemlidir.
41 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 41 BAĞIRSAK MİKROBİYATASI KOMPOZİSYONUNDA DİYET POLİFENOLLERİNİN ETKİSİ Prof.Dr. Sevinç YÜCECAN H.Ü.Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Emekli Öğretim Üyesi Bağırsak mikrobiyotası; konakçının metabolik, immünolojik ve nörolojik hatta fizyolojik durumunun belirlenmesinde kilit rol oynamaktadır. Hatta son çalışmalar organizmanın homeostazı ve homeorezinin modüle edilmesinde bağırsak mikrobiyatasının çok önemli rolü olduğunu göstermektedir. Bu mikrobiyotayı; genetik, yaş, antibiyotik alımı gibi endojen ve çevresel faktörlerin etkilediği bilinmektedir. Ama özellikle sağlıksız diyetin, mikrobiyota dengesinin bozulmasına neden olarak; enflamatuvar bağırsak hastalıkları, irritabl bağırsak sendromu, kolorektal kanser, obezite, diyabet, metabolik sendrom, kardiyovasküler hastalıklar, nörodejeneratif hastalıklar, şizofreni, otizm, anksiyete, depresyon gibi neuropsikiyatrik bozukluklar, alerji, astım gibi çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığı belirtilmektedir. Bağırsak mikrobiyotası ile ilişkilendirilen fitokimyasalların başında gelen polifenoller; başlıca sebzeler, meyveler, yağlı tohumlar, tahıllar, çikolata, kahve, kakao, çay ve şarapta genellikle ester, glikozid veya polimer formlarında bulunmaktadır. Polifenollerin büyük bir kısmı, sindirilmeden kolona ulaşmakta ve bağırsak mikrobiyatasında bulunan mikroorganizmalar tarafından deglikozilasyon, demetilasyon, dehidroksilasyon, hidrojenasyon tepkimeleri sonucu aktif formları olan ve hücre membranlarından serbestçe geçebilen aglikon forma dönüşmektedir. Pre-klinik ve klinik veriler; polifenollerin prebiyotik benzeri etki yaparak bağırsak mikrobiyata kompozisyonu üzerinde etkili olabileceğini göstermektedir. Ayrıca mikrobiyata da bağırsak bariyer bütünlüğünü koruyucu ve bariyer fonksiyonlarını güçlendirici potansiyel bir etkide bulunduğu, anti-mikrobiyal ve bakteriostatik etki göstererek seçici olarak patojen mikroorganizmaların büyümesini baskıladığı, probiyotikler gibi yararlı bakterilerin çoğalmasını uyararak mikrobiyatanın kompozisyonunu ve işlevini modüle etmede etkili olduğu belirtilmektedir. Polifenollerin özellikle hücreler arası çoğunluk algılanması ya da quorum sensing (QS) olarak adlandırılan bakteriyel iletişim sistemi inhibisyonunda da potansiyel bir etki gösterdiği öngörülmektedir. Yapılan çalışmalar; metabolik hastalıkların önlenmesinde ve tedavisinde polifenollerin yeni ve stratejik moleküller olduğunu ortaya koymakta, polifenollerin potansiyel anti-obezite, anti-oksidatif, anti-inflammatuar, anti-diyabet ve anti-hiperkolesterolemik etkinlik gösterdiğine, nöroinflamasyonu azalttığına işaret etmektedir. Diyet polifenollerinin sağlığı geliştirici etkinliklerinin geniş bir yelpazesi araştırılmış olmakla birlikte, bağırsak ekolojisinin modülasyonu üzerindeki etkileri ve polifenoller mikrobiyota arasındaki iki yönlü ilişkinin etkileri hala tam olarak anlaşılmamıştır. Bu konuların açıklığa kavuşması için sistemik, organ ve hücreye dayalı mekanizma gibi çok katmanlı mekanizma çalışmalarının yapılması önerilmekte ve bu tür çalışmaların sadece polifenollerin bağırsak mikrobiyotası üzerindeki işlevselliği ile etkinlik mekanizmalarını belirlemenin ötesinde aynı zamanda kişiye özel beslenme yaklaşımları için de önemli bilgiler sağlayabileceği belirtilmektedir. Ayrıca bu konularda; metagenomik, transkriptomik ve proteomik yaklaşımlarla daha ileri çalışmaların yapılması da salık verilmekte, bu çalışmalarda bireylerin metabolizma tiplerine de bakılması öngörülmektedir. Özellikle omik tek-
42 42 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ nolojisinin yeni kültürlerinin gelişiminde önemli rol oynayabileceği, polifenollerin bağırsak mikrobiyotası üzerindeki işlevselliği ile etkinlik mekanizmalarının daha iyi belirlenebileceği ve açıklığa kavuşturulabileceği vurgulanmaktadır. Seçilmiş Kaynaklar 1. Kumar Singh A, Cabral C, Kumar R, Ganguly R, Kumar Rana H, Gupta A, Rosaria Lauro M, Carbone C, Reis F, Pandey AK. Beneficial Effects of Dietary Polyphenols on Gut Microbiota and Strategies to Improve Delivery Efficiency. Nutrients Sep 13;11(9): Lavefve L, Howard LR, Carbonero F. Berry Polyphenols Metabolism and Impact on Human Gut Microbiota and Health. Food Funct Jan 29;11(1): Sánchez-Tapia M, Tovar AR, Torres N. Diet as Regulator of Gut Microbiota and its Role in Health and Disease. Arch Med Res Jul;50(5): Gowd v, Karim N, Shishir MRI, Xie L. Dietary Polyphenols to Combat the Metabolic Diseases Via Altering Gut Microbiota. Trends Food Sci Technol 2019 Nov;93: Pieczynska MD, Yang Y, Petrykowski S, Horbanczuk OK, Atanasov AG, Horbanczuk JO. Gut Microbiota and Its Metabolites in Atherosclerosis Development. Molecules Jan 29;25(3): Anhê FF, Hoi BSY, Dyck JRB, Schertzer JD, Marette A. Host Microbe Interplay in the Cardiometabolic Benefits of Dietary Polyphenols. Trends Food Sci 2019;30(6): Singhvi N, Gupta V, Gaur M, Sharma V, Puri A, Singh Y, Dubey GP, Lal R. Interplay of Human Gut Microbiome in Health and Wellness. Indian J Microbiol Mar;60(1): Marhuenda-Muñoz M, Laveriano-Santos EP, Tresserra-Rimbau A, Lamuela-Raventós RM, Martínez-Huélamo M, Vallverdú-Queralt A. Microbial Phenolic Metabolites: Which Molecules Actually Have an Effect on Human Health? Nutrients Nov 10;11(11); Wiciński M, Gębalski J, Mazurek E, Podhorecka M, Śniegocki M, Szychta P, Sawicka E, Malinowski B. The Influence of Polyphenol Compounds on human gastrointestinal Tract Microbiota. Nutrients Jan 29;12(2): Fraga CG, Croft KD, Kennedy DO, Tomás-Barberán FA. The Effects of Polyphenols and Other Bioactives on Human Health. Food Funct Feb 20;10(2):
43 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 43 BESİNLERDE PROBİYOTİKLERİN CANLILIĞI: SAKLAMA VE DEPOLAMA KOŞULLARININ ETKİ- LERİ Arş.Gör. Yasemin ÇAKIR GÖKKURT Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Probiyotik içerenler ve besin destek ürünleri, probiyotiklerin kanıtlanmış ve potansiyel sağlık yararları ile hızla büyüyen küresel pazarları nedeniyle büyük ilgi görmektedir. Tüketicilerin ilgi ve talebinin artmasıyla birlikte fonksiyonel besin sektöründe probiyotiklerin uygulanması da son dönemde hızlı bir büyüme göstermiştir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından yapılan tanıma göre probiyotikler, Yeterli miktarda alındığında konakçı üzerinde sağlığa olumlu etkileri olan canlı mikroorganizmalardır. olarak ifade edilmektedir. Mevcut tanıma göre probiyotik içeren besin ürünlerinin sağlık üzerindeki etkileri, tüketime kadar besinde önerilen miktarda probiyotik bakteri canlılığının korunmasına bağlıdır. Bu özellikler, probiyotik üreticileri açısından iki temel zorluk oluşturmaktadır. Birincisi, tüketim sırasında canlı olan, besinin üretimi ve depolanması sırasında iyi bir sağ kalım gerektiren bakteri sağlamaktır. İkincisi, canlı bakterilerin, üretim ve depolama sırasında iyi bir sağ kalım süresi gerektiren yeterli miktarlarda bulunmasını sağlamaktır. Probiyotik ürünlerin depolama sırasında canlılığını ve stabilitesini etkileyen temel faktörler; besin bileşenleri, gıda katkı maddelerinin varlığı, ürünün oksijen içeriği, nem içeriği ve su aktivitesi, depolama sıcaklığı, ph ve ambalaj malzemesinin yapısıdır. Probiyotik mikroorganizmaların oksijen duyarlılığının dereceleri, ideal su aktiviteleri, sıcaklık toleransları, optimum büyüme ph ları önemli ölçüde değişebilmektedir. Bununla birlikte aynı saklama koşulları altında, aynı probiyotik mikroorganizmanın farklı besin matrislerinde canlılıklarının korunması da zor olabilmektedir. Bu nedenle probiyotik ürünlerde canlılığın korunması ve stabilitesinin sağlanabilmesi için probiyotik mikroorganizmalara ve suşlarına özgü depolama koşullarının oluşturulması önemlidir. Ancak bu koşulların sağlanabilmesi gıda sanayi açısından hala büyük bir zorluk oluşturmaktadır. Bu nedenle probiyotik mikroorganizmalara ve besinlere özgü bilimsel çalışmaların ve AR-GE çalışmalarının artırılması önem taşımaktadır. Seçilmiş Kaynaklar: 1. Min, M., Bunt, C. R., Mason, S. L., & Hussain, M. A. (2019). Non-dairy probiotic food products: An emerging group of functional foods. Critical reviews in food science and nutrition, 59(16), Makinen, K., Berger, B., Bel-Rhlid, R., & Ananta, E. (2012). Science and technology for the mastership of probiotic applications in food products. Journal of biotechnology, 162(4), Cassani, L., Gomez-Zavaglia, A., & Simal-Gandara, J. (2019). Technological strategies ensuring the safe arrival of beneficial microorganisms to the gut: from food processing and storage to their passage through the gastrointestinal tract. Food Research International, Forssten, S. D., Sindelar, C. W., & Ouwehand, A. C. (2011). Probiotics from an industrial perspec-
44 44 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ tive. Anaerobe, 17(6), Guarner, F., Sanders, M. E., Eliakim, R., Fedorak, R., Gangl, A., & Garisch, J. Probiotics and prebiotics. World Gastroenterology Organisation Global Guidelines Terpou, A., Papadaki, A., Lappa, I. K., Kachrimanidou, V., Bosnea, L. A., & Kopsahelis, N. (2019). Probiotics in food systems: significance and emerging strategies towards improved viability and delivery of enhanced beneficial value. Nutrients, 11(7), Tripathi, M. K., & Giri, S. K. (2014). Probiotic functional foods: Survival of probiotics during processing and storage. Journal of functional foods, 9,
45 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 45 HASTALIKTA VE SAĞLIKTA PREBİYOTİKLER VE DİYET LİFİ: MİKRO-İŞÇİLER PREBİYOTİK Mİ YOKSA LİF Mİ SEVER? Dr. Öğr. Üyesi Binnur OKAN BAKIR Kolon kanseri, divertikülit, apandisit, herni, varis, diyabet, ateroskleroz ve astım gibi yaşam tarzı ve yüksek gelirle ilişkili hastalıkların Afrika da batı toplumlarına kıyasla çok daha az görülmesinin nedeni 1963 yılında Dr. Burkitt tarafından, diyetlerin posa içeriğindeki büyük fark ile açıklanmış ve ölümünden sonra 1993 yılında Burkitt Hipotezi olarak kabul edilmiştir. Sonrasında geniş kapsamlı epidemiyolojik çalışmalarla posa alımının yetersizliğinin kolon, karaciğer ve meme kanser riskini arttırdığı, tüm kanser türlerine bağlı mortaliteyi, kardiyovasküler, enfeksiyöz ve respiratuvar hastalıklara bağlı ölümü, diyabet riskini arttırdığı, kardiyovasküler hastalık ve kanser dışında da tüm ölüm nedenlerinde de artışa neden olabileceği anlaşılmıştır. Son yıllarda bu ilişkilere moleküler açıklamalar getirilmiş, kısa zincirli yağ asitlerinin rolü anlaşılmış, kolonda fermentasyon sonucu ortaya çıkan ürünlerin kolonik mukozal enflamasyon ve karsiyogenezi baskılamadaki rolü açıklanmıştır. Kısa zincirli yağ asitlerinin farklı organlarda metabolik düzenleyici reseptörlerin epigenomunu etkilyerek obezite, diyabet, ateroskleroz, alerji ve kanseri azaltabileceğine yönelik kanıtlar elde edilmiştir. Diyet posası Tıp Enstitüsü (Institute of Medicine-IOM) tarafından bitkilerde doğal olarak bulunan sindirilmeyen karbonhidratlar ve lignin olarak tanımlanmıştır. Diyet posası çözünür (suda) ve çözünmez olarak sınıflandırılmıştır. Çözünür posa, sindirime dirençlidir ancak kolon bakterileri tarafından tamamen veya kısmi olarak kısa zincirli yağ asitlerine fermente edilmektedir. Bununla birlikte tüm çözünür posa türleri fermente edilebilir değildir. Prebiyotiklerin fermentasyonu sonucu ortaya çıkan metabolitler kolon epitelinde kolonistler için enerji kaynağı sağlamakta, kolonik mukozal enflamasyon ve proliferasyon üzerinde birçok farklı düzenleyici etki göstermektedir. Fermente edilmeyen çözünür posanın da bakteriyel epitel tutulumu engelleyerek (kontrabiyotik etki) sağlığa katkıda bulunduğu bilinmektedir. Çözünür posa pektin, sakız (gum), müsilaj (psyllium kabuğundan elde edilen), ß glukan ve fruktanlardan oluşmakta, birçok sebze ve meyve, yulaf, arpa ve kurubaklagillerde bulunmaktadır. Selüloz, hemiselüloz ve ve lignin çözünmez posayı oluşturmakta, tam tahıllar, kepek, sert kabuklu yemişler ve yağlı tohumlarda fazlaca bulunmaktadır. Çözünmez posa, hızlı gastrik boşalma özelliği sayesinde intestinal geçiş süresini azaltmakta, dışkı hacmini arttırmakta ve bu sayede sindirimi düzenlemeye yardımcı olmaktadır. Diyet posasına ek olarak fonksiyonel posa ise insanlarda faydalı fizyolojik etkileri bulunan, izole edilmiş sindirilmeyen karbonhidratlardır. Fonksiyonel posanın işleme sırasında besinlere eklendiğinde sağlığa olumlu etkileri olduğu gösterilmiştir. Yeterli miktarda alınan diyet posasının koroner kalp hastalığı riskini azalttığı gözlemlenmiştir. Ayrıca artmış posa alımının kardiyovasküler hastalıklar dışında diyabet ve kanser riskini de azalttığı bilinmekte, tüm nedenlere bağlı ölümlerde etkili diğer fakörlerde olumlu etkileri olduğu saptanmıştır. Hayvan çalışmalarında hem çözünür hem de çözünmez posanın kan kolesterolünü azaltma, ateroskerozdan korunma ve kalp hastalığı riskini azaltmada etkisi olduğu saptanmış, insan çalışmalarında diyetin çözünür posa içeriğinin lipit profili ve enflamatuvar göstergelerde iyileşmeye yardımcı olduğu görülmüştür. Prebiyotiklerin fermentasyonu sonucu ortaya çıkan kısa zincili yağ asitlerinin kolonosit fonksiyonu, bağırsak homeostazı, enerji kazanımı, immün sistem, kan yağları, iştah ve böbrek fizyolojisi üzerine
46 46 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ etkileri olduğu bilinmektedir. Bununla birlikte seçici fermentasyon özellikleri sayesinde çoğalımını destekledikleri bakterilerin aracılığı ile safra tuzu hidrolaz aktivitesini arttırarak ağırlık kazanımını azaltmanın yanı sıra lipit parametreleri, periferal sirkadyen ritim, bağırsak bariyer fonksiyonu ve bağışıklık homeostazında rol alan yolakları etkileyebildiği gösterilmiştir. Galaktooligosakkaritler tarafından desteklenen bifidobakterilerin anksiyete seviyelerinde azalma, beyin bariyer fonksiyonunda iyileşme gibi etkileri olabileceği, ek olarak hepatik ensefalopatili hastalarda kan amonyak seviyesini azaltarak psikometrik testlerde de iyileşme sağlayabileceği görülmüştür. Çocuklarda, gelişmekte olan immün sistemin bakteriyel üreme sayesinde desteklenmesinin, atopik dermatit ve egzemada etkili olabileceği gösterilmiştir. Farelerde, oligofruktozun belirli bağırsak mikroorganizmalarını ve bakterilerin metagenomik fonksiyonlarını değiştererek diyetle indüklenen obeziteyi, diyabeti, karaciğer yağlanmasını ve enflamasyonu azalttığı görülmüştür. Ayrıca kısa zincirli yağ asit üretiminin açlık ve tokluk hormonları üzerinde de etkili olabileceği gösterilmiştir. Allerjik astımlı yetişkinlerde, kısa zincili galaktooligosakkaritler ve uzun zincirli fruktooligosakkaritlerin tip 2 T-yardımcı sitokinlerin sistemik üretimini azaltabileceği görülmüştür. Farklı olarak; faydalı prebiyotik olarak kabul edilen fruktanların yüksek bütirat konsantrasyonlarına neden olarak toksisite oluşturup, proenflamatuvar bir etki gösterebileceği de tartışılmakta, hasarlı bir mukus tabakası varlığında ülseratif koliti indükleyebileceği, ülseratif kolit varlığında ise enflamasyonu şiddetlendirebileceği öne sürülmektedir. Tüm bunlarla beraber prebiyotiklerin gösterdiği etki bireysel farklılıklar gösterbilmektedir ve prebiyotiklerin mikrobiyal kullanımı için uygun bakterinin konak mikrobiyotasında bulunması gerekmektedir. Önerilen günlük posa alımı yetişkinler için 14g/1000 kkal/gün olarak belirtilmiştir ve üst alım seviyesi belirlenmiştir. Ancak tolerans düzeyi bireysel farklılıklar göstermektedir ve fazla tüketimde en sık görülen yan etkiler şişkinlik ve abdominal rahatsızlık hissidir. Yeterli posa alımının sağlanması için tam tahılların tüketimine önem verilmesi, tabağın yarsının sebze ve meyvelerden oluşması ve günlük toplam tahıl tüketiminin en az yarısının tam tahıllardan karşılanması önerilmektedir. Uzun süreli fayda için en etkili yaklaşım korunma esaslı olmalıdır ve yaşamın erken yıllarından itibaren dirençli, çeşitli ve sağlıklı bir mikrobiyotanın sağlanmasını hedeflemelidir. Eve gidiş mesajı: 1. Diyet posasının yeterli alımının başta kardiyovasküler hastalıklar, diyabet ve kanser olmak üzere, tüm ölüm nedenlerini azaltabileceği bilinmektedir. 2. Prebiyotiklerin mikrobiyota değişiklikleri üzerinden sağlığı iyileştirme ve hastalık riskini azaltma potansiyeli vardır ve gösterdiği etki bireysel farklılıklar göstermektedir. 3. Uzun süreli fayda için en etkili yaklaşım korunma esaslı olmalıdır ve yaşamın erken yıllarından itibaren dirençli, çeşitli ve sağlıklı bir mikrobiyotanın sağlanmasını hedeflemelidir. Seçilmiş kaynaklar: 1. BURKITT, DenisP. Related disease related cause?. The Lancet, 1969, : DAHL, Wendy J.; STEWART, Maria L. Position of the Academy of Nutrition and Dietetics: health implications of dietary fiber. Journal of the Academy of Nutrition and Dietetics, 2015, :
47 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ Institute of Medicine Dietary Reference Intakes for Energy, Carbohydrate, Fiber, Fat, Fatty Acids, Cholesterol, Protein, and Amino Acids. Washington, DC: The National Academies Press. 4. O KEEFE, Stephen J. The association between dietary fibre deficiency and high-income lifestyle-associated diseases: Burkitt s hypothesis revisited. The Lancet Gastroenterology & Hepatology, 2019, 4.12: RHODES, Jonathan M. Nutrition and gut health: the impact of specific dietary components it s not just five-a-day. Proceedings of the Nutrition Society, 2020, SIMPSON, Hannah L.; CAMPBELL, Barry J. dietary fibre microbiota interactions. Alimentary pharmacology & therapeutics, 2015, 42.2: SOLIMAN, Ghada A. Dietary fiber, atherosclerosis, and cardiovascular disease. Nutrients, 2019, 11.5: WILSON, Annette S., et al. Diet and the Human Gut Microbiome: An International Review. Digestive Diseases and Sciences, 2020, 1-18.
48 48 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ YAPAY TATLANDIRICILAR VE GLİKOZ METABOLİZMASI: BİR ARAŞTIRMANIN SONUÇLARI Öğr.Gör.Dr. ŞAZİYE ECEM ÖRKÜ Enerji alımını azaltmak yoluyla ağırlık kaybı/kontrolünü hedefleyen ya da glisemik kontrolü sağlamayı isteyen bireyler tarafından tatlandırıcı kullanımları giderek artmaktadır (Deshpande, 2017). Kısa süreli kontrollü çalışmalarda şeker yerine kullanıldığında enerji alımını azalttığı ve ağırlık kaybı/ kontrolüne ve glisemik kontrolü sağlamaya yardımcı olduğu gösterilmiştir (Pereira, 2013; Lohner vd., 2017; Toews vd., 2019; Nichol, 2018); ancak bazı epidemiyolojik çalışmalarda özellikle düşük kalorili/kalori içermeyen tatlandırıcı (LNCS) içeren içeceklerin tüketimindeki artışla ağırlık artışı, Tip 2 Diabetes Mellitus (T2DM), metabolik sendrom gibi risklerin artışı ilişkilendirilmektedir (Miller ve Perez, 2014; Romo-Romo vd., 2016; Azad vd., 2017). LNCS lerin önemli bir kısmının vücut tarafından metabolize edilmemesi bu tatlandırıcıların metabolik olarak etkisiz olduğunu düşündürse de son yıllarda tatlı tat reseptörlerinin sadece ağızda değil beyin, pankreas ve bağırsakta da bulunduğunun keşfedilmesi ve bu dokularda da bu reseptörlere bağlanabildiklerinin gösterilmesi üzerine LNCS lerin kan glukoz kontrolünü etkileyebileceğine yönelik soru işaretleri oluşmasına yol açmıştır (Gravina vd., 2013). Ayrıca, tat reseptörleri ile gösterilen etkileşimlerinin yanı sıra sefalik fazı etkileyebilme, tat tercihlerinde değişiklik yaratabilme ve bağırsak mikrobiyotasını etkileyebilme olasılıkları da glukoz toleransının bozulmasına neden olabilecek olası mekanizmalar arasında sayılmaktadır (Pepino, 2015; Burke ve Small, 2015; Sylvetsky ve Rother, 2018). Yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçlar tutarlılık göstermemekte ve bu çalışmalar içerisinde de insanlar üzerinde yapılan çalışmaların azlığı da dikkat çekmektedir. Yapılan bu çalışmada düşük kalorili/kalori içermeyen tatlandırıcıların glukoz toleransı ve inkretin salınımı üzerine etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır yaş arası yetişkin, sağlıklı, beden kütle indeksi (BKİ) normal aralıkta olan ( kg/m2), normoglisemik ve gönüllü 42 kadın birey ile tamamlanmıştır. Araştırmaya katılan bireyler rastgele 4 eşit gruba (sakarin, sükraloz, aspartam+asesülfam-k, kontrol) bölünerek katılımcılardan 4 hafta süresince her gün bir kez su ve tatlandırıcı karışımını içmeleri istenmiştir. Araştırmaya katılan tüm bireyler tarafından demografik özelliklerinin, genel alışkanlıklarının, beslenme alışkanlıklarının ve fiziksel aktivite düzeylerinin sorgulandığı bir anket formu doldurulmuş ve belirli aralıklarla 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı alınmıştır. Ayrıca araştırmanın başında ve sonunda antropometrik ölçüm ve biyokimyasal analizleri gerçekleştirilmiştir. Bireylere 3 saatlik insülin eşlikli OGTT uygulanmış ve alınan açlık kanlarında HbA1c ve GLP-1 analizi yapılmış ve HOMA-IR hesaplaması yapılmıştır. Çalışma başlangıç ve sonunda yapılan antropometrik ölçümler yönünden grup içi ve gruplar arası fark saptanmamıştır (p>0,05). Bireylerin çalışma süresince besin tüketimlerinde anlamlı bir değişim olmadığı gözlemlenmiştir (p>0,05). Başlangıca göre son ölçümler karşılaştırıldığında bireylerin açlık, birinci, ikinci ve üçüncü saat glukoz ve insülin ölçümlerindeki değişim anlamlı değildir (p>0,05). HbA1c ölçümlerindeki değişimler ve HOMA-IR hesaplamaları bakımından da gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). GLP-1 düzeyleri değerlendirildiğinde çalışma sonundaki ölçümler bakımından gruplar arası fark bulunmamıştır (p>0,05); ancak sükraloz ve aspartam+asesülfam-k grubundaki GLP-1 ölçümlerindeki düşüşün anlamlı bulunması dikkat çekicidir (p<0,05). Sonuç olarak, 4 haftalık düzenli kullanım ile düşük kalorili/kalori içermeyen tatlandırıcıların glukoz toleransını etkilemediği belirlenmiştir.
49 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 49 Eve Götürülecek Mesajlar: 1. Düşük kalorili/kalori içermeyen tatlandırıcılar FDA, EFSA, JECFA gibi otorite kuruluşlar tarafından standardize toksisite testlerinden geçmiş; kullanımı güvenli kabul edilen ve günlük alınmasına izin verilen miktar (Acceptable Daily Intake-ADI) belirlenmiş tatlandırıcılardır hafta günlük tüketime (yaklaşık 2 kutu içecek) benzer dozlarda alınan farklı tatlandırıcıların glukoz toleransı ve GLP-1 salınımına etkisi bulunmamıştır. 3. Bu çalışmada kullanılan LNCS lerin verilen dozlarda kısa vadeli bir değiştirme stratejisi olarak kullanımları önerilebilir ancak uzun vadede tüketimleri sonucu oluşabilecek metabolik etkileri yeterince bilinmemektedir. Kaynaklar: 1. Azad MB, Abou-Setta AM, Chauhan BF, et al Nonnutritive sweeteners and cardiometabolic health: a systematic review and meta-analysis of randomized controlled trials and prospective cohort studies. Canadian Medical Association Journal, 189: E Burke MV and Small DM Physiological mechanisms by which non-nutritive sweeteners may impact body weight and metabolism. Physiol Behav., 152: Deshpande G, Mapanga RF, Essop MF Frequent sugar-sweetened beverage consumption and the onset of cardiometabolic diseases: cause for concern? Journal of the Endocrine Society, 1(11): Gravina SA, Yep GL, Khan M Human biology of taste. Ann Saudi Med., 33 (3): Lohner S, Toews I, Meerpohl JJ Health outcomes of non-nutritive sweeteners: analysis of the research landscape. Nutr J., 16 (1): Miller PE, Perez V Low-calorie sweeteners and body weight and composition: a meta-analysis of randomized controlled trials and prospective cohort studies. Am J Clin Nutr., 100 (3): Nichol AD, Holle MJ, An R Glycemic impact of non-nutritive sweeteners: a systematic review and meta-analysis of randomized controlled trials. European Journal of Clinical Nutrition, 72: Pepino MY Metabolic effects of non-nutritive sweeteners. Physiol Behav., 152: Pereira MA Diet beverages and the risk of obesity, diabetes, and cardiovascular disease: a review of the evidence. Nutrition Reviews, 71 (7): Romo-Romo A, Aguilar-Salinas CA, Brito-Cordova GX, Gómez Díaz RA, Vilchis Valentín D, Almeda-Valdes P Effects of the non-nutritive sweeteners on glucose metabolism and appetite regulating hormones: systematic review of observational prospective studies and clinical trials. Plos One, 11 (8): e Sylvetsky AC, Rother KI Nonnutritive sweeteners in weight management and chronic disease: a review. Obesity, 26 (4): Toews I, Lohner S, Küllenberg de Gaudry D, Sommer H, Meerpohl JJ Association between intake of non-sugar sweeteners and health outcomes: systematic review and meta-analyses of randomised and non-randomised controlled trials and observational studies. BMJ, 2 (364):k4718.
50 50 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ BESLENME ANTROPOLOJİSİNDE FERMANTASYON VE FERMENTE GIDALAR Dr. Öğretim Üyesi Funda ŞENSOY Fenerbahçe Üniversitesi İnsanoğlunun binlerce yıllık yaşam öyküsünde kültürel olarak nasıl tanımlandıklarını kavrayabilmenin yolu tükettikleri yiyecek ve içeceklerin incelenmesinden geçer. Beslenme ile kültür arasındaki ilişkileri inceleyen ve bunların karşılıklı etkileşimini ele alan Beslenme Antropolojisi bakışı ile fermentasyon ve fermente gıdalar bu çalışmada değerlendirilmiştir. Taş Devri ritüellerinden başlayarak, tarımın kökeninden yazının kökenine, insanlık tarihinin önemli geçiş dönemlerine yakından bakıldığında mikroorganizmaların rol aldığı biyolojik olaylar ve ortaya çıkan ürünlerin binlerce yıldan beri bilindiği, fermantasyon yani mayalanma işleminin çok eski zamanlarda keşfedildiği ve kullanılmaya başlanıldığı düşünülmektedir. İnsanların bu ürünlerle rastlantısal tanışmaları, edindikleri deneyimler ve ardından yaptıkları buluşlar önce bireysel olmuş, daha sonra bunlar toplumların genel kültürlerine mal olmuştur. Fermantasyon ürünleri insanlar tarafından farkedilmeden, üretilmeden ve tüketilmeden önce de elbette bu temel biyolojik süreç aynen devam ediyordu. Sadece insanlar doğadaki bu süreci zaman içerisinde kullanmayı başardılar. Beslenmemizde fermente gıdaların yer alışı binlerce yıl geriye gitmekle birlikte, fermente gıdaların üretim ve tüketimiyle ilgili yazılı kayıtlar daha yakın tarihlidir. Günümüzde yapılan arkeolojik çalışmalarda yiyecek izleri bulunup yeni teknolojilerle (radyoaktif karbon yöntemi, proteomic analiz, DNA analizi vb) incelenip yorumlanmaya başlanılmıştır. Uygarlık tarihi boyunca hem bitkisel hem de hayvansal ürünlerde kullanılan çok çeşitli fermantasyon yöntemleri bulunmaktadır. İnsanoğlu mayalama bilgisi ile ekmek, şarap, bira, yoğurt, peynir ve turşu gibi ürünleri üretebilmeyi başarmış ve süreç içinde de bu besinleri beslenmesine eklemiştir. Beslenme kültüründe toplumlar arası ortak miras olduğu bilinen fermente ürünlerin geçmişten günümüze tüketimleri halen artarak devam etmektedir. Son yıllarda geleneksel fermente ürünlerin yan sıra çok çeşitli hammadde, üretim teknikleri ve mikroorganizma kullanılarak üretilen birçok fermente yiyecek ve içeceğe artmış bir ilgi vardır. Tüm dünya genelinde meyve-sebze ve süt bazlı olmak üzere 3500 den fazla fermente yiyecek ve içeceğin üretildiği tahmin edilmektedir. Anahtar kelimeler: Beslenme Antropolojisi, Fermentasyon, Fermentasyon Tarihi, Fermente Gıdalar, EVE GÖTÜRÜLECEK MESAJLAR: 1. İnsanlık tarihinin alkolle olan bağının yıllık olduğu ve sadece zihni yatıştıran ve sarhoş eden bir içkinin ötesinde, insan kültürünün oluşumuna, sanatın, dilin ve dinin gelişimine katkıda bulunan en önemli aktörlerden biri olduğu düşünülmektedir. 2. İnsanların kültürel olarak nasıl tanımlandıklarını kavrayabilmenin yolu tükettikleri yiyecek ve içeceklerin incelenmesinden geçmektedir. 3. Bugün bakterilerin, mayaların, küf mantarlarının, Streptomycetlerin, alglerin ve şapkalı mantarların kitle halinde üretilebilmeleri dünyadaki beslenme sorununa, özellikle protein noksanına ve artık maddelerin değerlendirilerek ekosistemin daha fazla bozulmasına bir çözüm olarak görülmektedir.
51 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 51 BAĞIRSAK MİKROBİYOTASI: KALP DOSTU VEYA DÜŞMANI OLABİLİR Mİ? Doç.Dr. Reyhan NERGİZ ÜNAL Hacettepe Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Ankara Kardiyovasküler hastalıklar (KVH) global olarak ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Avrupa Kardiyoloji Derneği (ESC) ve Amerikan Kalp Birliği (AHA) gibi uluslararası kuruluşlar KVH sebebiyle her yıl ortalama 17,5 milyon kişinin hayatını kaybettiğini rapor etmiştir. Türkiye de ise KVH nedenli ölümler tüm ölüm nedenleri arasında yaklaşık 1/2 lik bir paya sahip olduğu bilinmektedir. Bu nedenle KVH dan korunma ve bu hastalıkları tedavi etme, küresel bir odak noktası haline gelmiştir. Kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde medikal tedaviye ek olarak beslenmenin de içerisinde yer aldığı yaşam biçimi değişikliği önemlidir. Son zamanlarda bağırsak mikrobiyotasında oluşan moleküllerin kardiyovasküler hastalıkların gelişimine ve risk faktörlerine katkısının bulunması ile bağırsak ve kalp arasındaki mikrobiyota bağlantısına dikkatler çekilmiştir. Bağırsak mikrobiyotası dolaşım sisteminin ve enerji dengesinin düzenlenmesine katkıda bulunabilen birçok biyolojik olarak aktif molekül üretmektedir. Bağırsak mikrobiyotası konakçı içindeki sinyal molekülleri etkileyebilen en büyük endokrin organdır. Bu nedenle bağırsak florasındaki anormal bir değişiklik obezite, diyabet, kardiyovasküler hastalıklarla bağlantılı olabilmektedir. Kardiyovasküler hastalık ve bağırsak mikrobiyotası arasındaki ilişkiyi destekleyen birçok epidemiyolojik çalışma bulunmakla birlikte altta yatan patogenetik açıklama belirsizdir. Yapılan çalışmalar değerlendirildiğinde endotoksemi ve lipopolisakkarit yükü ile oluşan inflamasyon, kolesterol metabolizması, makrofajlardan köpük hücre oluşumu ve aterojenik lipid/plak oluşumu gibi bazı mekanizmalar ileri sürülmektedir. Bağırsak mikrobiyotası metabolitlerinden olan TMAO bu mekanizmayı açıklayan en muhtemel aday olarak gösterilmektedir. Mikrobiyota ve Kardiyovasküler Hastalıklar Gastrointestinal yol bakteriler, virüsler, mantarlar ve protozoalar ile birlikte trilyonlarca mikrobiyal topluluğa ev sahipliği yapan ve metabolitler üreten büyük bir ekosistem olarak düşünülmektedir. Bağırsak mikrobiyotasının; vücutta bağışıklık sisteminin uyarılması, patojenlere karşı doğuştan gelen bağışıklığın desteklenmesi, sindirilmeyen besinlerin sindirimi, mukozal bariyerlerin düzenlenmesi, vitamin ve hormon üretimi gibi birçok görevi bulunmaktadır. İnsan bağırsağındaki temel bakteri gruplarını Firmicutes, Bacteroidetes, Proteobacteria, Actinobacteria, Verrucomicrobia ve Fusobacteria türleri oluşturmaktadır. İnsanda homeostatik denge ve bağırsak mikrobiyotası arasında mutualist bir ilişki bulunmaktadır. Bu ilişki patolojik koşullarda bozulabilmekte ve disbiyozis olarak tanımlanan bu süreç konakçı için zararlı olabilmektedir. Bağırsak mikrobiyotası dolaşım sisteminin ve enerji dengesinin düzenlenmesine katkıda bulunabilen birçok biyolojik olarak aktif molekül üretmektedir. Bağırsak mikrobiyotası konakçı içindeki sinyal molekülleri etkileyebilen en büyük endokrin organdır. Bu nedenle bağırsak florasındaki anormal bir değişiklik obezite, diyabet, kardiyovasküler hastalıklarla bağlantılı olabilmektedir. Mikrobiyota-ilişkili doğal bağışıklık sistemi aktivasyonunun kardiyovasküler hastalıkların gelişimine
52 52 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ katkıda bulunduğuna dair kanıtlar giderek artmaktadır. Lipopolisakkarit (LPS) seviyesinde tanımlan artışın etnik farklılıklarla ilişkili KVH risk faktörleri açısından tutarlı bulunmuştur. Artmış endotoksin seviyesi ile anormal metabolik sendrom prevalansı arasında pozitif ilişki gösterilmiştir. Epidemiyolojik çalışmalarda da enfeksiyon ve KVH arasında ilişki olduğu öne sürülmüştür ve dişeti hastalıklarının yüksek KVH riski ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Hayvan modellerinde ise ve insanlarda intestinal mikrobiyotanın KVH ile ilişkili olduğuna dair güçlü kanıtlar mevcuttur. Kardiyovasküler hastalık ve bağırsak mikrobiyotası arasındaki ilişkiyi destekleyen birçok epidemiyolojik çalışma bulunmakla birlikte altta yatan patogenetik açıklama belirsizdir. Aterosklerotik plaktaki bakteriyel ürünlerin insan ağız ve bağırsak bakterileri ürünleri ile aynı olduğu görülmesi üzerine bu bakterilerin aterosklerotik süreçte rol aldıkları yönünde şüpheler oluşmuş ve çalışmalar başlatılmıştır. Yapılan çalışmalar değerlendirildiğinde endotoksemi ve lipopolisakkarit yükü ile oluşan inflamasyon, kolesterol metabolizması, makrofajlardan köpük hücre oluşumu ve aterojenik lipid/plak oluşumu gibi bazı mekanizmalar ileri sürülmektedir. Bağırsak mikrobiyotası metabolitlerinden olan trimetilamin-n-oksit (TMAO) bu mekanizmayı açıklayan en muhtemel aday olarak gösterilmektedir. Trimetilamin-N-oksit (TMAO) ve Kardiyovasküler Hastalıklar Trimetilamin-N-oksit (TMAO), diyetle alınan kolin, L-karnitin, γ-bütirobetain ve betain gibi bileşiklerden üretilmektedir. Kırmızı ette ve diğer hayvansal kaynaklarda bulunan kolin ve L-karnitinin bağırsak mikroorganizmaları tarafından metabolize edilmesiyle TMA oluşmaktadır. Et, balık, kümes hayvanları ve süt gibi hayvansal ürünler karnitin bakımından yüksek iken, bitkilerde az miktarda karnitin bulunmaktadır. Örneğin; 100 gr yumurta <1 mg karnitin ve 100 gr sığır eti 39 mg karnitin içermektedir. Karnitin ayrıca böbrek, karaciğer ve beyinde iki temel amino asitten (lizin ve metiyonin) endojen olarak sentezlenebilmektedir. Kolin ve karnitinin TMA katabolizmasında birçok kolonik bakterinin etkisi bulunmakla birlikte temel olarak Firmicutes grubundaki bakteriler rol oynamaktadır. Bağırsak mikrobiyotası, bu besinleri, C-N bağını parçalayabilen trimetilamine (TMA) liyazlarının etkisiyle TMA yı serbest bırakarak bir karbon yakıt kaynağı olarak kullanabilmektedir. Bu işlemi karnitinin TMA ya dönüşümünde Rieske-tipi oksijenaz/redüktaz, kolinin TMA ya dönüşümünde ise glisil radikal enzimi homolog kolin trimetilamin-liyaz katalize etmektedir.trimetilamin daha sonra karaciğerde trimetilamin-n-oksit (TMAO) e okside edilmektedir. Yapılan çalışmalarda L-karnitin ve kolin takviyesi ile artan TMAO düzeylerinin antibiyotik tedavisi ile azaldığı gözlemlenmiştir. Bu durum karnitin ve kolinden TMAO üretimi için bağırsak mikrobiyotasının gerekli olduğunu göstermektedir. Son zamanlarda birçok çalışmada TMAO düzeylerinin yüksek olması kardiyovasküler hastalık riski ile ilişkilendirilmektedir. Plazma TMAO düzeyleri geniş bir aralıkta olup bireyler arasında farklılık göstermektedir. Dolaşımdaki TMAO düzeyleri; diyet, bağırsak mikrobiyotası, karaciğer FMO enzimleri ve böbrek fonksiyonları gibi çeşitli faktörler tarafından belirlenmektedir. Tipik batı diyeti ile beslenen bireyler yaklaşık 50 mg/gün TMA üretmekte ve üretilen TMA nın %95 i idrar ile atılmaktadır. Sağlıklı bireylerde TMAO nun plazma konsantrasyonu 0,5-5 μm arasında değişmektedir. İnsanların yumurta içeren bir öğün tüketiminden sonra, 6-8 saatte plazma TMAO konsantrasyonları en yüksek düzeyde olmakta ve yemekten 24 saat sonra bazal seviyeye dönmektedir. Kandan başka dokularda TMAO konsantrasyonu hakkında yeterli veri bulunmamaktadır. Dünya çapında ölümlerin önde gelen nedenlerinden olan kardiyovasküler hastalıklar ve olumsuz
53 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 53 kardiyovasküler olayların, kanda TMA ve TMAO düzeyleri ile ilişkili olduğunu bildiren çalışmalar literatürde gün geçtikçe artmaktadır. Kardiyovasküler hastalıklar ve TMAO ile ilgili yapılan bir meta-analiz çalışmasında (n=19256) TMAO nun artmış konsantrasyonları artan önemli olumsuz kardiyak olaylar riski (1,62 kat) ile ilişkilendirilmiştir. Yapılan bir diğer meta-analiz çalışmasında 100 mg/gün kolin alımı artışı herhangi bir kardiyovasküler hastalık insidansı ile ilişkili bulunmamıştır. Kesitsel çalışmaların derlendiği bir meta-analiz çalışmasında ise artan TMAO düzeyleri kardiyovasküler olayların %23 oranında artmış riski ile ilişkilendirilmiştir. TMAO nun pro-aterojenik özelliği bu bileşiğin kolesterol ve sterol metabolizmasını olumsuz yönde etkileyebileceğini, ters kolesterol taşınımını baskıladığını, makrofajlarda kolesterol birikimini artırdığını ve trombosit aktivasyonunu tetiklediğini göstermektedir. Sonuç ve Öneriler Güncel çalışmalar bağırsak mikrobiyomu ve metabolitlerinin ateroskleroz, hipertansiyon, kalp yetmezliği, atrial fibrilasyon ve miyokard fibrozu gibi kardiyovasküler hastalıkların başlangıcında ve ilerlemesinde önemli rol oynadığını göstermektedir. Kırmızı et, süt ürünleri, yumurta ve kümes hayvanlarında bol miktarda bulunan fosfotidilkolin, L-karnitin ve betain TMA kaynağı olan bileşiklerdir. Trimetilamin veya öncüllerini içeren besinler kan ve idrar TMAO düzeylerini artırmaktadır. Son zamanlarda birçok çalışmada TMAO düzeylerinin yüksek olması kardiyovasküler hastalık riski ile ilişkilendirilmektedir. Yapılan çalışmalar değerlendirildiğinde endotoksemi ve lipopolisakkarit yükü ile oluşan inflamasyon, kolesterol metabolizması, makrofajlardan köpük hücre oluşumu ve aterojenik lipid/plak oluşumu gibi bazı mekanizmalar ileri sürülmektedir. Bağırsak mikrobiyotası metabolitlerinden olan TMAO bu mekanizmayı açıklayan en muhtemel aday olarak gösterilmektedir. Eve Götürülecek Mesajlar 1. Bağırsak mikrobiyomu ve metabolitleri ateroskleroz, hipertansiyon, kalp yetmezliği, atrial fibrilasyon ve miyokard fibrozu gibi kardiyovasküler hastalıkların başlangıcında ve ilerlemesinde rol oynamaktadır. 2. İnsanlarda bağırsak mikrobiyotası metabolitlerinden olan trimetilamin-n-oksit (TMAO) düzeylerinin yüksek olması kardiyovasküler hastalık riski artışı ile ilişkilendirilmektedir. 3. Trimetilamin veya kolin içeren kırmızı et gibi hayvansal besinler, kan ve idrarda trimetilamin-n-oksit (TMAO) düzeylerini artırmaktadır. Seçilen Kaynaklar 1. GBD 2015 Mortality and Causes of Death Collaborators H, Naghavi M, Allen C, Barber RM, Bhutta ZA, Carter A, et al. Global, regional, and national life expectancy, all-cause mortality, and cause-specific mortality for 249 causes of death, : a systematic analysis for the Global Burden of Disease Study Lancet (London, England). 2016;388(10053): Cardiovascular diseases (CVDs). [cited 2019 Jul 10]. Available from: news-room/fact-sheets/detail/cardiovascular-diseases-(cvds) 3. Türkiye İstatistik Kurumu, Ölüm Nedeni İstatistikleri, Available from: gov.tr/prehaberbultenleri.do?id=30626
54 54 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ 4. European Society of Cardiology annual report Available from: static_file/escardio/about the ESC/Annual-Reports/ESC-Annual-Report-2018.pdf 5. Ahmadmehrabi S, Tang WHW. Gut microbiome and its role in cardiovascular diseases. Curr Opin Cardiol. 2017;32(6): Lippi G, Danese E, Mattiuzzi C, Favaloro E. The Intriguing Link between the Intestinal Microbiota and Cardiovascular Disease. Semin Thromb Hemost. 2017;43(06): Emoto T, Yamashita T, Sasaki N, Hirota Y, Hayashi T, So A, et al. Analysis of Gut Microbiota in Coronary Artery Disease Patients: a Possible Link between Gut Microbiota and Coronary Artery Disease. J Atheroscler Thromb. 2016;23(8): Gentile CL, Weir TL. The gut microbiota at the intersection of diet and human health. Science. 2018;362(6416): Janeiro M, Ramírez M, Milagro F, Martínez J, Solas M. Implication of Trimethylamine N-Oxide (TMAO) in Disease: Potential Biomarker or New Therapeutic Target. Nutrients. 2018;10(10): Al-Rubaye H, Perfetti G, Kaski J-C. The Role of Microbiota in Cardiovascular Risk: Focus on Trimethylamine Oxide. Curr Probl Cardiol. 2019;44(6): Tang WHW, Wang Z, Levison BS, Koeth RA, Britt EB, Fu X, et al. Intestinal Microbial Metabolism of Phosphatidylcholine and Cardiovascular Risk. N Engl J Med. 2013;368(17): Qi J, You T, Li J, Pan T, Xiang L, Han Y, et al. Circulating trimethylamine N-oxide and the risk of cardiovascular diseases: a systematic review and meta-analysis of 11 prospective cohort studies. J Cell Mol Med. 2018;22(1): Geng J, Yang C, Wang B, Zhang X, Hu T, Gu Y, et al. Trimethylamine N-oxide promotes atherosclerosis via CD36-dependent MAPK/JNK pathway. Biomed Pharmacother. 2018;97: Peng J, Xiao X, Hu M, Zhang X. Interaction between gut microbiome and cardiovascular disease. Life Sci. 2018;214: Kanitsoraphan C, Rattanawong P, Charoensri S, Senthong V. Trimethylamine N-Oxide and Risk of Cardiovascular Disease and Mortality. Curr Nutr Rep. 2018;7(4): Wang Z, Zhao Y. Gut microbiota derived metabolites in cardiovascular health and disease. Protein Cell. 2018;9(5): Tomlinson JAP, Wheeler DC. The role of trimethylamine N-oxide as a mediator of cardiovascular complications in chronic kidney disease. Kidney Int. 2017;92(4): Li DY, Tang WHW. Gut Microbiota and Atherosclerosis. Curr Atheroscler Rep. 2017;19(10): Canyelles M, Tondo M, Cedó L, Farràs M, Escolà-Gil JC, Blanco-Vaca F. Trimethylamine N-Oxide: A Link among Diet, Gut Microbiota, Gene Regulation of Liver and Intestine Cholesterol Homeostasis and HDL Function. Int J Mol Sci. 2018;19(10): Mente A, Chalcraft K, Ak H, Davis AD, Lonn E, Miller R, et al. The Relationship Between Trimethylamine-N-Oxide and Prevalent Cardiovascular Disease in a Multiethnic Population Living in Canada. Can J Cardiol. 2015;31(9): Heianza Y, Ma W, Manson JE, Rexrode KM, Qi L. Gut Microbiota Metabolites and Risk of Major Adverse Cardiovascular Disease Events and Death: A Systematic Review and Meta Analysis of Prospective Studies. J Am Heart Assoc. 2017;6(7). 22. Meyer K, Shea J. Dietary Choline and Betaine and Risk of CVD: A Systematic Review and Meta-A-
55 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 55 nalysis of Prospective Studies. Nutrients. 2017;9(7): Yazdekhasti N, Brandsch C, Schmidt N, Schloesser A, Huebbe P, Rimbach G, et al. Fish protein increases circulating levels of trimethylamine- N -oxide and accelerates aortic lesion formation in apoe null mice. Mol Nutr Food Res. 2016;60(2): Tenore GC, Caruso D, Buonomo G, D Avino M, Ciampaglia R, Maisto M, et al. Lactofermented Annurca Apple Puree as a Functional Food Indicated for the Control of Plasma Lipid and Oxidative Amine Levels: Results from a Randomised Clinical Trial. Nutrients. 2019;11(1). 25. Park JE, Miller M, Rhyne J, Wang Z, Hazen SL. Differential effect of short-term popular diets on TMAO and other cardio-metabolic risk markers. Nutr Metab Cardiovasc Dis. 2019;29(5): Pignanelli M, Just C, Bogiatzi C, Dinculescu V, Gloor GB, Allen-Vercoe E, et al. Mediterranean Diet Score: Associations with Metabolic Products of the Intestinal Microbiome, Carotid Plaque Burden, and Renal Function. Nutrients. 2018;10(6). 27. Shi Y, Hu J, Geng J, Hu T, Wang B, Yan W, et al. Berberine treatment reduces atherosclerosis by mediating gut microbiota in apoe-/- mice. Biomed Pharmacother. 2018;107: Fatkhullina AR, Peshkova IO, Dzutsev A, Aghayev T, McCulloch JA, Thovarai V, et al. An Interleukin-23-Interleukin-22 Axis Regulates Intestinal Microbial Homeostasis to Protect from Diet-Induced Atherosclerosis. Immunity Nov 20;49(5): e Li Z, Wu Z, Yan J, Liu H, Liu Q, Deng Y, et al. Gut microbe-derived metabolite trimethylamine N-oxide induces cardiac hypertrophy and fibrosis. Lab Investig. 2019;99(3): Zhu W, Wang Z, Tang WHW, Hazen SL. Gut Microbe-Generated Trimethylamine N-Oxide From Dietary Choline Is Prothrombotic in Subjects. Circulation. 2017;135(17): Roberts AB, Gu X, Buffa JA, Hurd AG, Wang Z, Zhu W, et al. Development of a gut microbe-targeted nonlethal therapeutic to inhibit thrombosis potential. Nat Med. 2018;24(9): Collins HL, Drazul-Schrader D, Sulpizio AC, Koster PD, Williamson Y, Adelman SJ, et al. L-Carnitine intake and high trimethylamine N-oxide plasma levels correlate with low aortic lesions in ApoE / transgenic mice expressing CETP. Atherosclerosis. 2016;244: Wang Z, Klipfell E, Bennett BJ, Koeth R, Levison BS, DuGar B, et al. Gut flora metabolism of phosphatidylcholine promotes cardiovascular disease. Nature. 2011;472(7341): Liu T-X, Niu H-T, Zhang S-Y. Intestinal Microbiota Metabolism and Atherosclerosis. Chin Med J (Engl). 2015;128(20): Yu D, Shu X, Rivera ES, Zhang X, Cai Q, Calcutt MW, et al. Urinary Levels of Trimethylamine N Oxide and Incident Coronary Heart Disease: A Prospective Investigation Among Urban Chinese Adults. J Am Heart Assoc. 2019;8(1):e
56 56 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ MATERNAL BESLENMENİN BEBEĞİN MİKROBİYOTASINA ETKİSİ: BİR TEK ANNEM OLSUN BANA BİR ŞEY OLMAZ MI? Dr. Öğr. Üyesi Nihan Çakır Biçer İstanbul Kültür Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü, İstanbul Maternal beslenmenin, metabolik ve fizyolojik durumların yanı sıra konsepsiyon, gebelik ve emzirme sürecindeki çeşitli çevresel faktörler, bebeğin sağlığının programlamasında önemli role sahiptir. Maternal mikrobiyotayı etkileyen değişiklikler, bebeğin gelişiminin farklı aşamalarında (örneğin; gebelik öncesi, prenatal veya postnatal dönemde) aktarılabilir, fetal gelişimi dolaylı olarak etkileyebilir ve böylelikle yenidoğan mikrobiyotasının gelişmesini destekler. Bu tür mikrobiyal değişiklikler, obezite, metabolik sendrom, alerji ve diyabet gibi bulaşıcı olmayan hastalıkların riskinde artış ile ilişkilendirilmiştir. İntrauterin koşullardaki olumsuzlukların erken yaşamda gelişimsel yolları etkileyebileceğine ve uzun vadeli değişikliklere yol açabileceğine dikkat çeken Sağlık ve Hastalığın Gelişim Kökenleri (Developmental Origins of Health and Disease DOHaD) Hipotezi, maternal beslenmenin yenidoğan sağlığı üzerindeki etkilerini vurgulamaktadır. Bu alandaki çalışmalar, düşük doğum ağırlığının yetişkin dönemde kardiyovasküler hastalık insidansında artış ve yetişkin dönem hastalıklarının fetal programlanma ile ilişkisini savunan Barker ın Hipotezi ni ortaya çıkarmıştır. Mikrobiyotanın anneden bebeğe geçişinin doğum öncesinde olabileceğini gösteren çalışmalardaki artış, neonatal mikrobiyomun gelişiminde gebeliğin önemini vurgulamaktadır. Diyetin gastrointestinal sistem mikrobiyotasının türü ve miktarını önemli ölçüde etkilediği gösterildiğinden, gebelikte maternal diyetin erken dönemde neonatal mikrobiyom oluşumunu nasıl etkileyebileceği üzerine araştırmalar yoğunlaşmıştır. Tüm bu süreçler, doğum şekli (sezaryen), antibiyotik kullanımı, prematürite ve formula ile beslenme gibi bulaşıcı olmayan hastalık riskiyle ilişkili çeşitli faktörlerden olumsuz olarak etkilenebilir. Gebeliğin maternal mikrobiyoma etkisi Tarihsel olarak sağlıklı gebeliklerde insan uterusunun steril, yenidoğanın mikrobiyota ile ilk temasının ise doğum esnasında olduğu kabul edilmiştir ancak son veriler, fetal bağırsağın doğum öncesi kolonizasyonunu göstermektedir. Bu hipotez, amniyotik sıvı, mekonyum ve plasentada mikrobiyal DNA varlığına dayanmaktadır ancak, prenatal mikrobiyal kolonizasyonunun etkisi hala tartışmalıdır. Genomda epigenetik profillerin oluşması için en kritik zaman erken embriyogenez süreci olduğundan, doğumdan önce mikrobiyal temasın bulaşıcı olmayan hastalıkların programlamasında olası bir mekanizma olabileceği bildirilmektedir. Mikrobiyal kolonizasyonun hem bağırsak fizyolojisi hem de homeostatik denge ile ilişkili olarak belirleyici bir role sahip olduğu, aynı zamanda da immün sistem olgunlaşmasını ve bilişsel gelişimi şekillendirebildiği gösterilmiştir. Gebe olmayan popülasyonda oral kavite, ürogenital sistem, intestinal sistem ve deri mikrobiyomu ayrıntılı bir şekilde tanımlanmışken, gebelik nedeniyle mikrobiyomdaki değişimleri inceleyen çalışma sayısı daha azdır. Gebelik ve emzirme döneminde annenin hemen hemen her organ sisteminin fizyolojisi, metabolizması ve immünitesi, fetal gelişim ve büyümeyi destekleyen optimal bir intrauterin ortam sağlamak için ciddi değişim geçirir. Gebelik sırasındaki bu değişimler, diyabet, obezite
57 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 57 ve metabolik sendromla ilişkili olarak bildirilen değişikliklere benzer şekilde proinflamatuar durumu destekler ve oral kavite, bağırsak ve vajinal mikrobiyota da bu değişimlerden etkilenir. Bununla birlikte, bu proinflamatuar durum, sağlıklı bir hamilelik sürecine katkıda bulunan gebelik sırasındaki metabolik değişikliklere de neden olur. Bağırsaktaki mikrobiyal değişiklikler, mikrobiyal çeşitlilikte ve bütirat üreten bakterilerde azalmanın yanı sıra Aktinobakteriler ve Proteobakterilerde bir artış olarak ortaya çıkar. Bazı çalışmalar gebelik sırasında bağırsak mikrobiyotasında değişiklik tespit ederken, gebelik yaşına göre vajinal kavite, ağız boşluğu ve dışkı mikrobiyotasının incelendiği bir çalışmada mikrobiyomun gebelikle ilişkili olarak yeniden şekillenmesinin minimal olduğu belirtilmiştir. Kesitsel olarak 24 gebe ve 60 gebe olmayan kadının vajina mikrobiyotasının incelendiği çalışmada gebelikle ilişkili olarak çeşitlilikte azalma ve Lactobacillus türlerinin miktarında artış olduğu gösterilmiştir. Boylamsal olarak gebelik sürecinde vajinal mikrobiyomun incelendiği iki farklı çalışmada da benzer sonuçlar elde edilmiştir. Bu sonucun fetüsü enfeksiyondan korumak için vajinal ortamda laktik asit üretimini artıracak bir mekanizma olabileceği bildirilmektedir. Gebelikte metabolik komplikasyonların maternal mikrobiyotaya etkisi İnsanlarla yapılan çalışmalar, gebelik sürecinde bağırsak mikrobiyotasındaki değişikliklerin, gebelik döneminde ağırlık kazanımının yanı sıra maternal pregestasyonel vücut kütle indeksine (VKİ) de duyarlı olduğunu göstermektedir. Annenin gebelik öncesi VKİ sinin ve gebelik sürecindeki ağırlık kazanımının 6 haftalık bebeklerin bağırsak mikrobiyotasını etkilediği gösterilmiştir. Zayıf ve gebelik sürecinde uygun ağırlık kazanımı olan gebelere kıyasla obez gebelerin bağırsağında Bifidobacterium spp. düzeyinde azalma bildirilmiştir. Bir diğer çalışmada İspanyol obez gebelerde, zayıf gebelerde gözlenen seviyelere kıyasla daha yüksek Staphylococcus ve Enterobacteriaceae (özellikle Escherichia coli) ve daha düşük Bacteroides spp seviyeleri gözlenmiştir. Christensenellaceae ve Lachnospira, Parabacteroides, Bifidobacterium ve Blautia düzeylerindeki değişimlere ek olarak, maternal obezite ve aşırı ağırlık kazanımın, mikrobiyal çeşitlilikte azalma ile ilişkili olduğu ancak, bu değişimlerin bebeğin yaşamının ilk 2 yılında bağırsak mikrobiyota kompozisyonu ile ilişkili olmadığı bildirilmiştir. Gestasyonel diyabet, hem gebelik hem de laktasyon döneminde bağırsak mikrobiyotası, anne sütü mikrobiyotası ve bileşimi üzerinde önemli etkiye sahiptir. Gestasyonel diyabetin gebeliğin üçüncü trimesterinde gebe kadınların bağırsak mikrobiyotasını değiştirdiği ve belirlenen farklılıkların doğumdan sonraki 8 ay boyunca devam ettiği saptanmıştır. Gestasyonel diyabeti olan annelerin bebeklerinin mekonyumunda çeşitliliğin azaldığı, Prevotella ve Lactobacillus un miktarında görece olarak azalma olduğu da rapor edilmiştir. Maternal beslenmenin bebeğin sağlık durumuna etkisi DOHaD Hipotezine uygun şekilde, fare modellerindeki çalışmalarda maternal yüksek yağlı gestasyonel diyetin, yavruların neonatal dönemdeki bağırsak mikrobiyotasındaki değişimlere bağlı olarak, fizyolojilerinde ve davranışlarında belirgin farklılıklara yol açabileceği gösterilmiştir. Bu, daha önce yetişkinlerde bağırsak mikrobiyotasına atfedilen obezite gelişim sürecini içerir. Bağırsak mikrobiyotası, birçok sindirilemeyen diyet bileşenini, konakçının hücresel süreçlerini etkileyen veya daha sonra enerji için kullanılabilen yararlı bileşiklere metabolize eder. Bağırsak mikrobiyotasının obezite patofizyolojisi üzerinde önemli bir rol oynadığı bildirilmektedir. Az sayıda çalışmada gebelik döneminde maternal diyetin, yavruların bağırsak mikrobiyotasını değiştirerek, erken yaşamda yav-
58 58 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ ruların adipozitesini etkileyebileceği gösterilmiştir. Yaşamın erken döneminde değişen bağırsak mikrobiyotasının gebelikte maternal diyet ile ilişkili olması, erken yaşamda yavruların bağışıklık sisteminin programlanmasına etki edebilir. Mikropsuz hayvanlar üzerindeki çalışmalar, kommensal mikrobiyotanın hem doğuştan gelen hem de adaptif immünitenin uygun şekilde biçimlendirilmesi için gerekli olduğunu göstermektedir. Diyetsel etkilerin sonucu olarak maternal bağırsak mikrobiyotasındaki disbiyotik değişikliklerin yaşamın ilerleyen dönemlerinde inflamatuar hastalıkların gelişimi üzerinde uzun süreli etkileri olabileceği düşünülmektedir. Bir fare modelinde gebelik sırasında yüksek yağlı diyete maruz kalan yavrularda T düzenleyici hücrelerde düşüş görüldüğü ve patojenik bakteriyel enfeksiyonlara daha duyarlı oldukları bildirilmiştir. Gebe farelerin yüksek lifli diyetle beslenmesinin maternal bağırsak mikrobiyotasında kısa zincirli yağ asidi üretiminin artmasıyla ilişkili değişikliklere yol açtığı ve yavrularda alerjik hava yolu hastalığını baskıladığı görülmüştür. Obezite ve immüniteye ek olarak güncel veriler, maternal diyetin bağırsak mikrobiyotasını modüle ederek yavruların davranışları üzerinde etkili olabileceğini göstermektedir. Beyin ve enterik sinir sistemi arasındaki çift yönlü iletişim uzun zamandır kabul edilmektedir ancak, son yıllarda bağırsak mikrobiyotasının etkisi daha ayrıntılı olarak araştırılmaktadır. Bağırsağın serotonin veya GABA gibi nörotransmiterleri üretip, bağırsak mikrobiyotasının enterik ve merkezi sinir sistemindeki sinir yollarını aktive ederek veya baskılayarak, anksiyete, depresyon ve otizm dahil olmak üzere bazı nörolojik ve davranışsal bozukluklara katkıda bulunduğu varsayılmaktadır. Farelerle yapılan bir çalışmada maternal diyetin yaşamın erken döneminde yavruların bağırsak mikrobiyotasını değiştirerek yavru davranışını etkileyebileceği belirtilmiştir. Bu çalışmada, gebelikte yüksek yağlı bir diyetle beslenen gebe farelerin yavrularında sosyal eksiklikler görülmüştür. Bu eksikliklerin yavruların beyinlerinde oksitosin seviyelerinde ve bağırsak mikrobiyotalarında spesifik değişikliklerle ilişkili olduğu bildirilmiştir. Maternal yüksek yağlı diyetinin sonucu olarak tükenen Lactobacillus reuteri, doğum sonrasında etkilenen yavrulara verildiğinde, eksik sosyal davranışı iyileştirdiği ve beyindeki oksitosin düzeyini artırdığı gözlemlenmiştir. Emzirmenin bebeğin sağlığına etkisi Anne sütü, hem anne hem de bebek için epidemiyolojik olarak kanıtlanmış birçok avantaja sahip olmakla birlikte, obezite ve diğer metabolik hastalıklar da dahil olmak üzere bulaşıcı olmayan hastalıkların riskinde azalma nedeniyle de bebek beslenmesi için altın standart olarak kabul edilmektedir. Besin bileşenlerinin yanı sıra anne sütü, proteinler, peptitler, lipitler, mikro besinler, nükleotitler, hormonlar, büyüme faktörleri, immünomodülatör ajanlar, anne sütü oligosakkaritleri ve mikroorganizmalar dahil olmak üzere karmaşık ve çeşitli bir biyoaktif bileşik karışımı içerir. Emzirme sırasında, yenidoğan mikrobiyomu gelişir, daha çeşitli ve karmaşık hale gelir. Tamamlayıcı beslenmenin başlanması sonrasında 2-4 yaşları arasında yetişkin tipi bir mikrobiyom gelişir. Neonatal mikrobiyota gelişimini şekillendiren anahtar faktör, ister tek başına ister kısmi olsun, annenin emzirme durumudur. Gebelik öncesi maternal VKİ nin anne sütü mikrobiyotasını etkilediği bulunmuştur. Maternal VKİ nin süt örneklerinde kolostrum Lactobacillus ve Staphylococcus seviyeleri ile pozitif; Bifidobacterium seviyeleri ile negatif olarak ilişkili olduğu bildirilmiştir. Benzer şekilde, gestasyonel ağırlık artışı ile anne sütü mikrobiyotasının çeşitliliği arasında ters yönlü bir ilişki bildirilmiştir. Bazı çalışmalarda maternal VKİ nin leptin ve insülin hormonları, yağ asitleri ve bazı sitokinler gibi anne sütü bileşenleri üzerindeki etkisi gösterilmiştir. Yaşamın erken döneminde bağırsak mikrobiyomunun ve bebek
59 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 59 metabolik homeostazisinin oluşturulmasına yararlı bir şekilde yön vermeyi amaçlayan diyet, pre-, pro- ve postbiyotik müdahaleler yoluyla anne sütü kompozisyonunun modülasyonu, araştırılması gereken bir alandır. Ayrıca, doğum şeklinin yanı sıra emzirme uygulamaları ve yaşamın ilk 2 yılında antibiyotik tedavisinin daha sonraki yaşlarda farklı bir oral ve bağırsak bakteriyel bileşimi ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Sonuç Güncel çalışmalar yaşamın erken döneminin, ilk 1000 gününün, mikrobiyal kolonizasyon, bağışıklık sistemi olgunlaşması, bilişsel gelişim ve metabolik uyarım için önemini göstermektedir. Bu nedenle, bu dönemde maternal beslenme, bebeğin metabolik, immünolojik ve mikrobiyolojik programlaması üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Maternal ve yenidoğan sağlığını iyileştirmeyi amaçlayan gebelik öncesi ve perinatal müdahaleler, henüz sınırlı olmakla birlikte, bu alanda yapılacak daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Kaynaklar 1. Calatayud M, Koren O, Collado MC. Maternal microbiome and metabolic health program microbiome development and health of the offspring. Trends in Endocrionology and Metabolism 2019;30(10), Milani C, Duranti S, Bottacini F, Casey E, Turroni F, Mahony J, Belzer C, Delgado Palacio S, Arboleya Montes S, Mancabelli L, Lugli GA, Rodriguez JM, Bode L, de Vos W, Gueimonde M, Margolles A, van Sinderen D, Ventura M. The first microbial colonizers of the human gut: composition, activities, and health implications of the infant gut microbiota. Microbiology and Molecular Biology Reviews 2017;81(4), e Chu DM, Meyer KM, Prince AL, Aagaard KM. Impact of maternal nutrition in pregnancy and lactation on offspring gut microbial composition and function. Gut Microbes 2016;7(6), Schulz LC. The Dutch Hunger Winter and the developmental origins of health and disease. PNAS 2010; 107(39): Stinson LF, Boyce MC, Payne MS, Keelan JA. The not-so-sterile womb: evidence that the human fetus is exposed to bacteria prior to birth. Frontiers in Microbiology 2019; 10, Li YY. Epigenetic mechanisms link maternal diets and gut microbiome to obesity in the offspring. Frontiers in Genetics 2018;9, Nuriel-Ohayon M, Neuman H, Koren O. Microbial changes during pregnancy, birth, and infancy. Frontiers in Microbiology 2016;7, Santacruz A, Collado MC, Garcia-Valdes L, Segura MT, Martin-Lagos JA, Anjos T, Marti-Romero M, Lopez RM, Florido J, Campoy C, Sanz Y. Gut microbiota composition is associated with body weight, weight gain and biochemical parameters in pregnant women. British Journal of Nutrition 2010;104(1), Wang J, Zheng J, Shi W, Du N, Xu X, Zhang Y, Ji P, Zhang F, Jia Z, Wang Y, Zheng Z, Zhang H, Zhao F. Dysbiosis of maternal and neonatal microbiota associated with gestational diabetes mellitus. Gut 2018;67,
60 60 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ OTOİMMÜN HASTALIKLARDA BAĞIRSAK MİKROBİYOTASI VE PROBİYOTİKLER Nihan Çakır Biçer İstanbul Kültür Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Şirinevler Kampüsü İstanbul, Türkiye Otoimmün hastalıklar, otoreaktif lenfosit birikimine ve aşırı otoantikor üretimine yol açan, immün toleransın bozulması ile karakterize hastalıklardır (1). Bu hastalıklar, geniş bir spektruma sahiptir ve çeşitli immünolojik fonksiyon bozukluğunu yansıtan yaklaşık 100 farklı otoimmün hastalık tanımlanmıştır (2). Antikor ve T hücrelerin spesifik bir dokuda lokalize olan kendi antijenlerine reaksiyon gösterdiği primer biliyer siroz gibi organa özgü olan veya çeşitli dokularda yayılmış antijenlere karşı reaktivite ile seyreden sistemik lupus eritematozus (SLE) gibi birden çok organı etkileyen, organa özgü olmayan ya da sistemik hastalıklardır (Şekil 1) (3). Otoimmün hastalıklar, mortalite ve morbidite üzerinde önemli etkilere sahiptir. Epidemiyolojik çalışmalara göre otoimmünite prevalansı yaklaşık %3-5 tir. İnsidans ve prevalans, otoimmün hastalıklar arasında değişkenlik gösterir (3). Otoimmünitenin genetik bir bileşene sahip olduğu bilinmektedir ancak, monozigotik ikizlerde otoimmün hastalık oranının %12-67 arasında değişmesi, çok faktörlü bir etiyolojiye işaret etmektedir (4). Ayrıca, farklı etnik gruplarda ve coğrafi bölgelerde otoimmünite insidansındaki farklılıklar, çevresel faktörlerin de rolü olduğunu göstermektedir. Yaşam tarzı, enfeksiyona maruz kalma ve beslenme, diğer etmenlerdendir (4). Şekil 1. Organ spesifik ve sistemik otoimmün hastalıklar (3). ITP; immün trombositopenik purpura,olps; otoimmün lenfoproliferatif sendrom, ADEM; akut dissemine ensefalomiyelit, GBS; Guillain-Barre sendromu, MFC; Multifokal koroidit, MS; Multipl skleroz, MG; myasthenia gravis, SPS; Stiff Person sendromu, VKH; Vogt-Koyanagi-Harada hastalığı, GH; Grave hastalığı, OİKH; otoimmün iç kulak hastalığı, OH; otoimmün hepatit, PBK; primer biliyer kolanjit, PSK; primer sklerozan kolanjit, AH; Addison hastalığı, ÇH; çölyak hastalığı, CH; Chron hastalığı, T1D;
61 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 61 tip 1 diabetes mellitus, RA; romatoid artrit, SLE; sistemik lupus eritematozus, KBDH; karışık bağ dokusu hastalığı, SS; Sjörgen sendromu, JİA; jüvenil idiopatik artrit Mikrobiyota Bağırsak mikrobiyota kolonizasyonu; yaş, doğum şekli (vajinal veya sezaryen), annenin mikrobiyota kompozisyonu, erken antibiyotik kullanımı ve beslenme şekli (anne sütü veya formula) gibi çeşitli faktörlere bağlıdır (5). Doğum ve yaşamın ilk yıllarında beslenme şekli, bağırsak mikrobiyota kompozisyonunu güçlü bir şekilde etkiler ve otoimmün hastalık gelişimine yol açabilir (6). İnsanlarda bağırsak mikrobiyotası, konakçının birçok fizyolojik süreciyle işbirliği içerisindedir; konakçı uygun bir ortam, substrat ve besin sunarak, mikrobiyotanın çoğalmasına ve hayatta kalmasına katkıda bulunur. Mikrobiyota ise konakçıya karbonhidrat fermantasyonu ve sindirimi, vitamin sentezi, bağırsakla ilişkili lenfoid dokuların gelişimi, spesifik immün yanıtların polarizasyonu ve patobiyontlar tarafından kolonizasyonun önlenmesi açısından katkıda bulunur (6, 7). İnsan mikrobiyomu, insanla ilişkili mikroorganizmaların tümünün, mikrobiyotanın, genomik toplamıdır (4). Sağlıklı insan bağırsağındaki iki baskın bakteriyel filum Firmicutes ve Bacteroidetes tir. Aynı zamanda, daha az olmak üzere Proteobacteria, Actinobacteria, Fusobacteria ve Verrucomicrobia filumları bulunmaktadır (8). Yetişkin insan bağırsağındaki en yaygın türler; Clostridium, Bifidobacterium, Lactobacillus, Ruminococcus, Streptococcus gibi gram pozitif ve Bacteroides, Escherichia gibi gram negatif bakterilerdir (9). Bağırsak homeostazisini korumak için konakçı immün sistemi ve mikrobiyota arasında karmaşık bir etkileşim gereklidir (7). Konakçı-mikroorganizma dengesini bozan; mukus tabakasının tükenmesi ve/veya incelmesi, beslenmedeki ciddi değişiklikler ve/veya yetersiz beslenme, antibiyotik kullanımı, inflamasyon, patojenlerle enfeksiyon, gastrointestinal cerrahi gibi nedenlerle homeostazisin bozulması, mikrobiyal kompozisyon ve çeşitlilikte değişikliklerin meydana gelmesi, disbiyozis olarak adlandırılmaktadır (4, 10). Mikrobiyota, konağın immün fonksiyonlarının modülasyonunda dramatik bir etkiye sahip olabilir ve disbiyozis, inflamasyonun artmasına yol açabilir (11, 12). Mikrobiyota profilindeki değişiklikler, metabolik sendrom, diyabet, non-alkolik steatohepatit ve kardiyovasküler hastalıklar gibi gittikçe artan sayıda hastalık ile ilişkilendirilmektedir (4, 10). Aynı zamanda bu ilişki; SLE (13), romatoid artrit (RA) (14), inflamatuar bağırsak hastalığı (IBH) (15), tip 1 diabetes mellitus (T1D) (16), psoriasis (17) ve multipl skleroz (MS) (18) gibi birçok otoimmün hastalıkta da gösterilmiştir. Bağırsak Mikrobiyotası ve İmmün Sistem Mikrobiyota ile birlikte gelişen immün sistem, bir yandan indijenöz bakterilere toleransı indükler ve sürdürürken, diğer yandan epitel bariyeri geçtiklerinde kommensal, patobiyont (normalde simbiyotik olan ancak disbiyozis durumunda patojen olan) bakterilere ve dış patojenlere karşı etkin bir immün yanıt başlatabilmektedir (4). Mikroorganizmasız (germ-free, GF) fare çalışmaları, bağırsak mukozasındaki otoantijenlere toleransın uyarılmasında önemli rol oynayan, bağırsakla ilişkili lenfoid doku gelişimi ile immün sistemin normal bir şekilde olgunlaşması için bağırsak mikrobiyotasının gerekli olduğunu göstermiştir (1, 19). Bu GF farelerde CD4 + T hücre, sekretuar IgA salgılayan plazma hücre sayısında ve antimikrobiyal peptidlerde azalma, mukus tabakasında ve Peyer plaklarında incelme görülmüştür (6). İntestinal epitel hücreler, konakçı hücreler ve mikrobiyom arasındaki etkileşim, mikrobiyomun immün fonksiyondaki etkisi için temel bağlantıdır (1). Denge sürdürülürken fare ve insanlarda pato-
62 62 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ jenle ilişkili moleküler yapılara karşı intestinal dendritik hücrelerin ve makrofajların yanıtı azalır (20). Ancak epitel bariyer hasarı meydana geldiğinde, doğal immün hücrelerdeki reseptörler, bağırsak mikrobiyotasını ve patobiyontları Toll-like reseptörler, NOD-like reseptörler, retinoik asit indüklenebilir gen I aracılığıyla tanıyarak inflamatuar kaskadı, pro-inflamatuar sitokin sekresyonunu ve adaptif immün yanıt aktivasyonunu tetikler (6). Bağırsak mikrobiyotası ve T hücreler: Yerleşik mikrobiyota, bağırsakta lenfositlerin spesifik alt gruplarının gelişimini düzenler. T helper tip 17 (Th17) lenfositler, bakteriyel ve fungal enfeksiyonlara karşı savunmada esansiyeldir ve interlökin-17 (IL-17) ve IL-22 gibi pro-inflamatuar sitokinler üreterek ve nötrofilleri arttırarak, otoimmün hastalık gelişiminde rol oynarlar. Th17 hücrelerinin bağırsakta birikmesi, bu hücrelerin gelişiminde bağırsak mukozasındaki intrinsik süreçlerin rol alabileceğine işaret etmektedir. Ayrıca, GF veya antibiyotikle tedavi edilmiş yetişkin farelerde Th17 hücre sayısının azaldığı ve segmentli filamentöz bakteri (SFB) olarak adlandırılan bazı özel Clostridia türlerinin, bağırsakta Th17 hücre oluşumunu arttırdığı gösterilmiştir (Şekil 2) (4, 21). Düzenleyici T (Treg) hücreleri, bağırsakta toplanır ve homeostazisin korunmasına yardımcı olur (22). Treg hücrelerinin tükenmesi, kommensal mikrobiyotaya karşı T-hücre reseptörlerini eksprese ederek, CD4 + T hücrelerinin anormal bir şekilde büyümesini uyarır ve bağırsak inflamasyonuna neden olur (20). Çalışmalar, GF farelerde Treg hücre sayısının lamina propriada azaldığını ve bazı Clostridium türlerinin bağırsaktaki Treg indüksiyonunda rol oynadığını göstermiştir (6, 23). Bağırsak mikrobiyotası ve B hücreler: Bağırsak mikrobiyota ve hümoral immün yanıt arasında önemli bir ilişki vardır. Sekretuar IgA, enteroenfeksiyonlara karşı korur ve kommensal bakterilerin intestinal epitele bağlanmasını ve lamina propriaya invaze olmasını engeller. Ayrıca sekretuar IgA, antikor aracılı immünoseleksiyon yoluyla mikrobiyota bileşimini şekillendirir (23). Bağırsak mikrobiyotası, lamina propriadaki dendritik hücrelerde B hücre aktive edici faktör ve proliferasyon indükleyici ligand gibi IgA + B hücrelerinin uyarılmasında rol alan faktörlerin ekspresyonunu da indükler. Bu nedenle mikrobiyota, dendritik hücrelere ve foliküler dendritik hücrelere IgA salgılayan plazma hücrelerini uyarma talimatı verir ve buna karşılık, IgA bağırsak mikrobiyotasının kompozisyonunu ve fonksiyonunu düzenler (6) (Şekil 2). Şekil 2. Kommensal mikrobiyota ve immün sistem arasındaki ilişki (6).
63 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 63 Denge (eubiosis) durumunda bağırsak mukozasında mikrobiyota çeşitliliği ve immün homeostazis sağlanmaktadır. Kommensal mikroorganizmalar, dendritik hücrelere IgA salgılayan hücre farklılaşmasını uyarma talimatı verir ve IgA, bağırsak mikrobiyota kompozisyonunu düzenler. Disbiyozis durumunda, kommensal mikrobiyotada çeşitlilik azalır ve immün hücreler ile bu mikroorganizmalar arasındaki etkileşim düzensizleşir. Bacteroides fragilis gibi bazı spesifik bakteriler, düzenleyici T (Treg) hücre farklılaşmasını ve anti-inflamatuar sitokinlerin salgılanmasını indüklerken, segmentli filamentöz bakteriler (SFB), T helper tip 17 (Th17) hücre farklılaşmasını ve pro-inflamatuar sitokinlerin salgılanmasını tetikleyerek, bazı otoimmün hastalıklarda rol oynar. Disbiyozisin Otoimmün Hastalık Gelişiminde İmmünopatolojik Mekanizmaları Çalışmaların artmasına rağmen, disbiyozisin otoimmün hastalıkların nedeni mi yoksa sonucu mu olduğu hala tartışmalıdır (1). Mikrobiyota ve immün sistem arasındaki homeostazis zarar gördüğünde, disbiyozis veya immün disfonksiyonun bir sonucu olarak kontrolsüz inflamasyon ya da mikrobiyotaya karşı hassas toleransın kırılması, otoimmüniteyi başlatabilir veya ilerletebilir (4). Bazı olası immünopatolojik mekanizmalar aşağıda özetlenmiştir. Treg/Th17 ve TLR disregülasyonu: SLE ve RA da mikrobiyomun Treg/Th17 dengesizliğindeki rolü ile ilgili çalışmalar bulunmaktadır. Otoimmüniteyle ilişkili pro-inflamatuar bir sitokin olan IL-17, temel olarak Th17 tarafından üretilir (1). Mikrobiyal enzimler ile aşırı otoantijen üretimi: Mikrobiyomun ürettiği proteolitik enzimler, konakçı proteinini ayırır ve otoimmün hastalıkların patogenezinde rol oynayan otoantijen görevi gören epitoplar üretir (24). Moleküler benzerlik (molecular mimicry): Bazı mikrobiyal bileşenler, kendi peptitlerine benzer, bu da otoreaktif T ve B hücrelerinin otoimmün hastalık oluşumunu indüklen çapraz reaksiyon ve aktivasyon ile sonuçlanır (1). Mikrobiyal translokasyon: Mikrobiyal bileşenler/metabolitler, dolaşım sistemine geçer, spesifik organ ve dokulara taşınır ve immünopatolojik hasara neden olur. RA, IBH ve diğer otoimmün hastalıklarda intestinal geçirgenliğin arttığı, bağırsak mikrobiyotası ve metabolitlerinin kan dolaşımına geçtiği bildirilmiş ve mikrobiyal bileşenlerin ve/veya metabolitlerin yerel dokularda yer değiştirebileceği ve otoimmün hastalıklarda immünopatolojik hasarda rol alabileceği öne sürülmüştür (1). Diğer mekanizmalar: B hücrelerinin aşırı aktivasyonunun ve koruyucu olan IgM nin down-regülasyonunun otoimmün hastalık patogenezinde rol alabileceğini gösteren çalışmalar bulunmaktadır (1). Otoimmün Hastalıklarda Mikrobiyota ve Probiyotik Uygulamaları Probiyotik, yeterli miktarlarda sağlandığında konakçıya fayda sağlayan canlı organizmalardır. Çalışmalar, probiyotiklerin sistemik immün yanıtları etkilediğini, intestinal mukozada sağlıklı mikrobiyotanın homeostazını sağladığını ve bu nedenle immün-aracılı hastalıkların tedavisinde destekleyici olarak kullanılabileceğini göstermektedir (25). Bunun için önerilen mekanizmalar arasında; mukus sekresyonu, antimikrobiyal peptit üretimi, gastrointestinal-epitel bariyer fonksiyonunun sürdürülmesi, bağırsak mikrobiyotası ve mukozal immün hücreler arasında yeterli etkileşimin sağlanması ve patobiyontlara yanıtta konağın immün sisteminin aktivasyonuna yardımcı olması yer almaktadır (26). Romatoid artrit RA, dünya genelinde on milyonlarca insanı etkileyen, kronik çoklu eklem inflamasyonu, kemik eroz-
64 64 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ yonu ve kıkırdak hasarı ile karakterize, en yaygın inflamatuar artrit formlarından biridir ve akciğer, kalp ve böbrek gibi iç organları etkileyebilmesi nedeniyle, ilerleyici sakatlık, sistemik komplikasyonlar ve erken ölüm ile ilişkilidir (4, 6). Anti-siklik sitrülinlenmiş peptit ve/veya romatoid faktör, RA da en önemli otoantikorlardır ve hastalık başlangıcı öncesinde vücutta bulunabilir (6). RA hastalarında, sadece RA ile ilişkili otoantikorların serumda yükseldiği ancak klinik olarak belirgin bir sinovit görülmediği latent bir faz vardır ve bu da RA nın ekstraartiküler bir konumdan, örneğin bir mukozal bölgeden kaynaklanabileceğine işaret etmektedir (1). Genetik olarak RA duyarlı fare modellerinde disbiyotik intestinal mikrobiyotanın RA ile ilişkili olduğu bildirilmiştir (4). Liu ve ark. (27), RA hastalarının fekal örneklerinin kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha fazla Lactobacillus içerdiğini, mikrobiyal çeşitliliğin ve miktarın arttığını saptamışlardır. Chen ve ark. (28), kontrol grubu ile kıyaslandığında hastalık süresi ve serum otoantikor düzeyleri ile korale olarak RA hastalarında insan bağırsağında nadir bir takson olan Actinobacteria artışı ile birlikte bağırsak mikrobiyal çeşitliliğinin azaldığını, Collinsella nın ise pro-inflamatuar sitokin IL-17A üretimi ile ilişkili olduğunu, bağırsak geçirgenliğini ve hastalık şiddetini etkileyebildiğini bildirmiştir. Bazı çalışmalarda RA başlangıcındaki hastaların bağırsak mikrobiyotasında Prevotella copri nin baskın olduğu gösterilmiştir. Prevotella copri miktarındaki artış, Bacteroides azalması, bu hastalarda bildirilmiş olan yararlı bakterilerin kaybı ile ilişkili bulunmuştur (14). Birçok gözlemsel çalışmada RA ile periodontal hastalık arasında ilişki saptanmıştır (10). İnsan Mikrobiyom Projesi, ağız boşluğunda Streptococcus, Veillonella, Prevotella ve Haemophilus bulunduğunu, dişeti plak örneklerinde Corynebacterium un baskın olduğunu göstermiştir (4). RA hastalarının ağız boşluğunda spesifik olarak Haemophilus spp. azalırken, Lactobacillus salivarius artışı görülmüştür (1). RA hastalarında sağlıklı kontrollere kıyasla periodontal hastalık daha sık ve daha şiddetli görülebilir ve bu hastalardan alınan subgingival biyofilm mikrobiyotasının kronik RA hastalarınınkine benzer olduğu bulunmuştur. Tedavi almamış yeni başlangıçlı RA hastalarının yaklaşık yarısında, sağlıklı bireylerden iki kat fazla prevalansta, Porphyromonas gingivalis (P. gingivalis) saptanmıştır (29). Bu bakterinin, arjinin kalıntılarının sitrüline dönüşümünü katalize eden peptidil arjinin deaminaz enzimini kodlayabileceği ve proteinlerin sitrülinlenmesinin, RA başlangıcının güçlü bir belirleyicisi olan anti-sitrülinlenmiş protein antikorlarının uyarılmasına katkıda bulunabileceği bildirilmiştir (10). Anti-inflamatuar etkiye sahip olan Bacillus coagulans ın RA sıçan modellerinde oral uygulanmasının, serum amiloid A protein ve serum tümör nekroz faktörü düzeylerinde azalma sağladığı bildirilmiştir (30). Probiyotiklerin RA da destek tedavi olarak etkisini değerlendiren bazı çalışmalarda anlamlı sonuç elde edilememiştir ve bu çalışmaların bazıları az sayıda hasta ve kısa bir tedavi ile yürütülmüştür (6). Lactobacillus rhamnosus ve Lactobacillus reuteri nin 3 ay boyunca 29 RA hastasına oral uygulandığı çift kör, plasebo kontrollü bir çalışmada, Amerikan Romatoloji Koleji kriterlerine göre hastalıkta iyileşme sağlanmadığı ancak, plasebo grubuyla karşılaştırıldığında, probiyotik takviyesi grubunda fonksiyonel iyileşme görüldüğü bildirilmiştir (31). Randomize, çift kör plasebo kontrollü diğer çalışmada 8 hafta boyunca 46 RA hastasında Lactobacillus casei alımının etkisi değerlendirilmiş; tedavi grubunda hastalık aktivite skorunda iyileşme, serum IL-10 düzeylerinde artış ve tümör nekroz faktör, IL-6 ve IL-12 düzeylerinde azalma gözlenmiştir (32). Benzer tasarıma sahip başka bir çalışmada 60 RA hastasında Lactobacillus acidophilus, Lactobacillus casei ve Bifidobacterium bifidum 8 hafta boyunca uygulanmasının, hastalık aktivite skorunda iyileşme, serum C-reaktif protein ve insülin düzeylerinde azalma sağladığı bildirilmiştir (33).
65 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 65 Sistemik lupus eritematozus Hayvan modellerinin kullanıldığı otoimmün hastalık patogenez çalışmalarında, SLE nin bağırsak disbiyozisi ile ilişkisi gösterilmiştir (1). SLE hastalarında saptanan antinükleer antikor üretiminin kommensal bağırsak mikrobiyotasından, özellikle de SFB ler ile artan kolonizasyondan ve IL-17 reseptör sinyal oluşumundan etkilendiği ileri sürülmektedir (34). Kolonizasyon direnci (KD), yabancı patojenlerin yayılmasına karşı intestinal kommensal mikrobiyota kapasitesidir. SLE hastalarında KD, sağlıklı kontrollerden daha düşük olma eğilimindedir ki bu da daha fazla ve daha çeşitli bakterilerin gastrointestinal duvar boyunca yer değiştirebileceğini ve SLE hastalarında anormal immün yanıtları aktive edebileceğini göstermektedir (1). SLE ile ilişkili bağırsak disbiyozis çalışmasında remisyondaki 20 SLE hastası, 20 sağlıklı kontrolle karşılaştırılmış ve SLE hastalarının fekal örneklerinde Firmicutes/Bacteroidetes oranında belirgin azalma görülmüştür. Aynı zamanda SLE hastalarının mikrobiyomunda oksidatif fosforilasyon ve glikan kullanım yolları da gelişmiştir (13). Ayrıca, nazal Staphylococcus aureus taşıyıcılığı olan SLE hastalarında böbrek tutulumu ve otoantikor varlığının daha sık olduğu saptanmıştır (35). Spondiloartrit Bağırsak inflamasyonu ile [ankilozan spondilit (AS), jüvenil spondiloartropati (SpA) ve psoriatik artrit (PsA) dahil olmak üzere] tüm SpA formları ve aynı zamanda bağırsak inflamasyonu ile AS ve Crohn hastalığı progresyonu arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Çok az sayıda çalışma, bu ilişkideki bağırsak mikrobiyotasının rolünü doğrudan ele almıştır (10). AS li 15 hastanın ve 15 eşleşmiş kontrolün fekal mikroflora kompozisyonun değerlendirildiği çalışmada hasta ve kontrol grubu kolonizasyon profilleri arasında belirgin bir fark bulunamamıştır ancak, AS hastalarında sülfat indirgeyen bakteri sayısı yüksek saptanmıştır (36). Costello ve ark. (37), AS li hastaların terminal ileumlarında Lachnospiraceae, Veillonellaceae, Prevotellaceae, Porphyromonadaceae ve Bacteroidaceae sayısının sağlıklı kontrollerden daha fazla olduğunu saptamıştır. Stoll ve ark. (38), jüvenil SpA nın bir alt türü olan entezitle ilişkili artritli hastaların fekal örneklerinde Faecalibacterium prausnitzii miktarının kontrollere kıyasla azaldığını; hasta alt gruplarında Bacteroides spp. ve Akkermansia muciniphila nın hastalıkla ilişkili ajanlar olduğunu bildirmiştir. Bu bakterilere verilen hümoral yanıtlardaki farklılıkların bir dereceye kadar hastalığın gelişimine katkıda bulunduğu öne sürülmüştür (38). İnflamatuar bağırsak hastalığı Gastrointestinal sistemin kronik tekrarlayan inflamasyonu olan IBH, ülseratif kolit ve Crohn hastalığını içerir. Ülseratif kolitin kolorektal bölge ve gastrointestinal sistemin mukozal tabakası ile sınırlı olduğu ve Th2 sitokinler de dahil olmak üzere intestinal immünitenin düzensizliğinden kaynaklandığı düşünülürken, Crohn genellikle transmural olup, ağız boşluğundan rektuma kadar gastrointestinal kanalın herhangi bir bölgesinde gelişebilir ve Thl sitokinlerin aşırı ekspresyonu ile ilişkili olabilir. İkisi arasında örtüşme olsa da, belirgin histolojik ve klinik farklılıklar bulunabilir (4). Ülseratif kolitli çocukların fekal örneklerinin sağlıklı çocuklarla karşılaştırıldığı bir çalışmada mikrobiyotada değişiklikler gözlenmiştir. Mikrobiyal tür çeşitliliği, ülseratif kolitli hastalarda kontrol grubuna; tür sayısı ise kortikosteroid tedavisine dirençli olanlarda, steroide yanıt veren ülseratif kolitli hastalara göre daha düşük bulunmuştur (39). Crohn hastalığı veya ülseratif kolit tanısı yeni konmuş çocuklar üzerinde yapılan bir çalışmada, sağlıklı kontrollerle kıyaslandığında, Crohn hastalığı olanlarda (ancak ülseratif kolitli hastalarda değil) azalmış bir mikrobiyal çeşitlilik görülmüştür (40). Bağırsak mikrobiyal disbiyozisi ve IBD patogenezi ile ilgili çalışmalarda özellikle Faecalibacterium gibi
66 66 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ anti-inflamatuar fonksiyonlara sahip bakterilerin azaldığı ve Escherichia coli, Enterobacteriaceae gibi bakterilerin arttığı gösterilmiştir (4). Ayrıca IBH hastalarında Proteobacteria miktarında artış ve Firmicutes miktarında azalma gözlemlenmiştir (15). Bu durum, enterositlerin sağlığı için esansiyel ve ayrıca doğrudan anti-inflamatuar etkiye sahip olan kısa zincirli yağ asitlerinin üretiminde azalma gibi fonksiyonel sonuçlarla da ilişkilidir (10). Tip 1 diabetes mellitus T1D, insülin salgılayan pankreas β hücrelerinin immün hasarı ile karakterize, kan glukoz seviyesini kontrol etmek için egzojen insülin bağımlılığı ile sonuçlanan, kronik bir otoimmün hastalıktır. Etiyopatogenezi, duyarlılık kazandıran HLA genlerinin enteroenfeksiyonlar ve intestinal disbiyozis gibi çevresel faktörler ile etkileşimini kapsar (6). Obez olmayan diyabetik farelerde yapılan çalışmada, bağırsak mikrobiyotası bileşiminin doğuştan ve adaptif immün fonksiyonları modüle ettiği ve bu farelerde hastalığı arttırdığı gösterilmiştir. Bununla birlikte, farelerde antibiyotik ve GF koşulları uygulanarak diyabete karşı koruma ortadan kaldırılır, bu durum, kommensal bakterilerin bu farelerde hastalık duyarlılığını azaltmada önemli olabileceğini düşündürmektedir (41). T1D de bağırsak mikrobiyotasının değerlendirildiği çalışmada, T1D li çocuklarda kontrol grubuna kıyasla mikrobiyal çeşitliliğin ve Firmicutes/Bacteroidetes oranının azaldığı gözlemlenmiştir (42). Güncel araştırmalar, genetik duyarlılığı ve β hücrelerine karşı otoantikorları olan pre-diyabetli çocuklarda intestinal mikrobiyota kompozisyonunun değiştiğini göstermiştir. β hücrelerine karşı otoantikorları olan çocukların fekal örneklerinde Bacteroidetes sayısında artış ve laktat ve bütirat üreten bakteri sayısında azalma gözlemlenmiştir (43). Brown ve ark. (44) da T1D hastalarında sağlıklı kontrollere kıyasla musin degrade eden ve bütirat üreten bakterilerde azalma gözlemlemiştir. Bütirat, anti-inflamatuar aktiviteye sahiptir, bağırsakta Treg hücre farklılaşmasını indükler ve sıkı bağlantı (tight junction) yoluyla bağırsak bariyerini arttırır (6). T1D li çocuklarda Bifidobacterium longum, alt türleri infantis gibi laktat üreten bakteri sayısının azaldığı görülmüştür. Bifidobacteria üyeleri, karbonhidrat fermantasyonunu destekler, asetat ve laktat üretir, polifenolleri ve linoleik asitleri açığa çıkartır ve antioksidan aktiviteye sahiptir (45). Aynı zamanda yaşamın erken dönemlerinde bağırsakla ilişkili lenfoid doku gelişiminin olgunlaşmasında rol oynar ve lümen ph ında azalmaya ve epitel hücrelere tutunmada inhibisyona yol açan bakteriyosin salınımı ile patojenlere karşı koruma sağlar. Ek olarak, Bifidobacteria türleri, bağırsak mukozasında Treg hücrelerini uyarabilen B grubu vitaminleri sentezler (6). Murri ve ark. (16), kontrol grubuna kıyasla T1D li çocukların bağırsak mikrobiyotasında Clostridium, Bacteroides ve Veillonella sayısında artış, Firmicutes/Bacteroidetes oranı ve Lactobacillus, Bifidobacterium ve Prevotella sayısında azalma göstermiştir. T1D li 29 hasta ve 47 sağlıklı kontrolün fekal örneklerinin değerlendirildiği çalışmada T1D li hastalarda β hücre otoimmünitesinden 8 ay önce Bacteroides dorei ve Bacteroides vulgatus sayısının yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Bu veriler, genetik yatkınlığı olanlarda erken dönemde disbiyozisin T1D in öngörülmesi ile ilişkili olabileceğini göstermektedir (46). Obez olmayan farelerde oral Lactobacillaceae ile zenginleştirilmiş probiyotik uygulamasının IL-1β ekspresyonunu ve immünomodülatör indolamin 2,3-dioksijenaz salınımını baskılayarak ve CD103 + tolerojenik dendritik hücre farklılaşmasını destekleyerek, T1D den koruduğu gösterilmiştir (47). Çok merkezli prospektif kohort çalışmasında T1D için genetik riski olan 4-10 yaş arası 7473 çocuğun
67 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 67 yaşamlarının ilk yıllarındaki probiyotik uygulaması değerlendirilmiştir. Erken dönemde probiyotik uygulaması, adacık otoimmünitesi riskinde azalma ile korale bulunmuştur (48). Çalışmalar, intestinal disbiyozisin metabolitler yoluyla bağırsak geçirgenliğini etkileyebildiğini ve T1D gelişiminde rol oynadığını göstermiş olsa da intestinal mikrobiyotanın insanlarda β hücre otoimmünitesi gelişimi ve doku hasarı üzerindeki asıl rolü kanıtlanmamıştır (6). Multipl skleroz MS, merkezi sinir sistemini (MSS) etkileyen, miyelin proteinlerine karşı otoimmün reaksiyonlarla karakterize, kronik ve inflamatuar bir hastalıktır. HLA yatkınlığı ve virüs enfeksiyonu, hiperkalorik diyet, D vitamini eksikliği ve disbiyozis gibi çevresel faktörlerin, MS in tetiklenmesinde rol oynadığı bildirilmektedir (6). GF farelerin SFB ile kolonizasyonu, MS hayvan modeli olan deneysel otoimmün ensefalomiyelitte (DOE) lamina propria ve MSS deki hastalık şiddetini kötüleştiren Th17 hücre sayısında artışa neden olur (49). Aynı farelerin Foxp3 + Treg hücre farklılaşmasını indükleyen Bacteroides fragilis ve polisakkarit A ile kolonizasyonu, DOE farelerinde semptomları azaltır. DOE gelişiminde bağırsak mikrobiyotasının etkisini değerlendirmek için fareler antibiyotikle tedavi edildiğinde, klinik skorda azalma ve mikrobiyotanın inflamatuar hücreleri uyarmasındaki rolü ortaya çıkmıştır. Ayrıca, bağırsak mikrobiyotasının kan-beyin bariyeri geçirgenliğini etkileyebileceği de gösterilmiştir. GF farelerin kan beyin bariyerindeki defektif sıkı bağlantıların, konvansiyonel mikrobiyota ile kolonize olduktan sonra onarıldığı görülmüştür (6). Yineleyici-düzelen (relapsing-remitting) MS li (RRMS) 7 hastada Firmicutes, Bacteroidetes ve Proteobacteria üyelerinde azalma görülmüştür (50). Jhangi ve ark. (51), 22 tedavi edilmemiş MS hastasında Methanobrevibacter smithii de artış ve Firmicutes in yanı sıra, mikrobiyotanın bütirat üreten üyeleri olan Butyricimonas ta bir azalma saptamıştır. Başka bir çalışmada RRMS hastalarında Clostridia XIVa ve IV gruplarında ve Bacteroidetes üyelerinde azalma ve intestinal mikrobiyotada değişiklik olduğu bildirilmiştir (52). Diğer bir çalışmada 60 RRMS hastası, 28 tedavi edilmemiş hasta ve 43 sağlıklı kontrol incelenmiş ve tedavi edilmemiş hastalarda Methanobrevibacter ve Akkermansia da artış, Butyricimonas da azalma görülmüştür (53). Methanobrevibacter, makrofajları toplayarak ve dendritik hücreleri aktive ederek inflamasyon sürecinde yer almaktadır. Akkermansia türleri, müsini kısa zincirli yağ asitlerine dönüştürerek, immün düzenleyici etkiye sahiptir ancak, mukus tabakasının parçalanmasında ve inflamasyon gelişiminde rol oynayabilirler (6). DOE farelerinde yapılan çalışmalar, probiyotik uygulamasının immün düzenleyici rolünü göstermiştir. Lactobacillus spp., Pediococcus acidolactici, Bifidobacterium bifidum, Bifidobacterium animalis ve Bacteroides fragilis ile tedavi, IL 10 ve transforming growth factor-β salınımını teşvik ederek, azalmış Th1/Th17 inflamatuar alt kümelerini uyararak, bağırsakta Treg hücrelerinin uyarılması aracılığı ile MSS inflamasyonunda iyileşme sağlamıştır (6). Randomize çift kör plasebo kontrollü klinik çalışma, 60 MS hastasında 12 hafta boyunca probiyotik alımını değerlendirmiştir. Lactobacillus acidophilus, Lactobacillus casei, Lactobacillus fermentum ve Bifidobacterium bifidum içeren probiyotik desteğinin MS hastalarında Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeği skorunda, insülin direncinde iyileşme ve inflamatuar belirteçlerde azalma olduğu bildirilmiştir (54). Hayvan modellerinde ve MS hastalarında disbiyozis ile ilgili mevcut bulgular, bağırsak-beyin ekseni bağlantısına işaret etmektedir. Gastrointestinal mukozadaki immünite ve kommensal bakteriler
68 68 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ arasındaki ilişkinin konakçı için fizyolojik homeostazisi desteklediği düşünülmektedir (6). Bununla birlikte, MSS demiyelinizan hastalıklarında bağırsak mikrobiyotasının gerçek rolünü belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Sonuç İntestinal mikrobiyotanın ve disbiyozisin otoimmün hastalık patogenezi ile ilişkili olduğu görülmektedir. Probiyotik uygulamalarının otoimmün hastalık progresyonu üzerindeki etkilerinin doğrulanması için daha geniş örnekleme sahip, daha uzun süreli çalışmaların yapılması gerekmektedir. Yapılacak bu çalışmalar sonrasında immün hastalıkların tedavisinde destek olarak probiyotiklerin rutin kullanımı sağlanabilir. Ancak, probiyotik uygulamaları öncesinde hastaların immünolojik durumları göz önünde bulundurulmalıdır. KAYNAKLAR 1. Chen B, Sun L, Zhang X., Integration of microbiome and epigenome to decipher the pathogenesis of autoimmune diseases. Journal of Autoimmunity, 2017;83: Yu C, Gershwin ME, Chang C., Diagnostic criteria for systemic lupus erythematosus: a critical review. Journal of Autoimmunity, 2014;48-49: Wang L, Wang FS, Chang C, Gershwin ME., Human autoimmune diseases: a comprehensive update. Journal of Internal Medicine, 2015;278: Shamriz O, Mizrahi H, Werbner M, Shoenfeld Y, Avni O, Koren O., Microbiota at the crossroads of autoimmunity. Autoimmunity Reviews, 2015;15: Martin R, Nauta AJ, Ben Amor K, Knippels LM, Knol J, Garssen J., Early life: gut microbiota and immune development in infancy. Beneficial Microbes, 2010;1(4): de Oliveira GLV, Leite AZ, Higuchi BS, Gonzaga MI, Mariano VS., Intestinal dysbiosis and probiotic applications in autoimmune diseases. Immunology, 2017;152(1): Kau AL, Ahern PP, Griffin NW, Goodman AL, Gordon JI., Human nutrition, the gut microbiome and the immune system. Nature, 2011;15:474(7351): Donaldson GP, Lee SM, Mazmanian SK., Gut biogeography of the bacterial microbiota. Nature Reviews Microbiology, 2016;14(1): Honda K, Littman DR., The microbiome in infectious disease and inflammation. Annual Review of Immunology, 2012;30: Van de Wiele T, Van Praet JT, Marzorati M, Drennan MB, Elewaut D., How the microbiota shapes rheumatic diseases. Nature Reviews Rheumatology, 2016;12(7): Cho JH., The genetics and immunopathogenesis of inflammatory bowel disease. Nature Reviews Immunology, 2008;8(6): Round JL, Mazmanian SK., The gut microbiota shapes intestinal immune responses during health and disease. Nature Reviews Immunology, 2009;9(5): Hevia A, Milani C, López P, Cuervo A, Arboleya S, Duranti S, Turroni F, González S, Suárez A, Gueimonde M, Ventura M, Sánchez B, Margolles A., Intestinal dysbiosis associated with systemic lupus erythematosus. MBio, 2014;30;5(5):e Maeda Y, Kurakawa T, Umemoto E, Motooka D, Ito Y, Gotoh K, Hirota K, Matsushita M, Furuta Y, Narazaki M, Sakaguchi N, Kayama H, Nakamura S, Iida T, Saeki Y, Kumanogoh A, Sakaguchi S,
69 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 69 Takeda K., Dysbiosis contributes to arthritis development via activation of autoreactive T cells in the intestine. Arthritis & Rheumatology, 2016;68(11): Huttenhower C, Kostic AD, Xavier RJ., Inflammatory bowel disease as a model for translating the microbiome. Immunity, 2014;40(6): Murri M, Leiva I, Gomez-Zumaquero JM, Tinahones FJ, Cardona F, Soriguer F, Queipo-Ortuño MI., Gut microbiota in children with type 1 diabetes differs from that in healthy children: a case-control study. BMC Medicine, 2013;21;11: Alekseyenko AV, Perez-Perez GI, De Souza A, Strober B, Gao Z, Bihan M, Li K, Methé BA, Blaser MJ., Community differentiation of the cutaneous microbiota in psoriasis. Microbiome, 2013;23;1(1): Mielcarz DW, Kasper LH., The gut microbiome in multiple sclerosis. Current Treatment Options in Neurology, 2015;17(4): Shi Y, Mu L., An expanding stage for commensal microbes in host immune regulation. Cell Moll Immunology, 2017;14: Kamada N, Seo SU, Chen GY, Nunez G., Role of gut microbiota in immunity and inflammatory disease. Nature Reviews Immunology, 2013;13: Tan TG, Sefik E, Geva-Zatorsky N, Kua L, Naskar D, Teng F, Pasman L, Ortiz-Lopez A, Jupp R, Wu HJ, Kasper DL, Benoist C, Mathis D., Identifying species of symbiont bacteria from the human gut that, alone, can induce intestinal Th17 cells in mice. Proceeding of National Academy of Sciences of the USA, 2016; 113:E Atarashi K, Tanoue T, Oshima K, Suda W, Nagano Y, Nishikawa H, Fukuda S, Saito T, Narushima S, Hase K, Kim S, Fritz JV, Wilmes P, Ueha S, Matsushima K, Ohno H, Olle B, Sakaguchi S, Taniguchi T, Morita H, Hattori M, Honda K., Treg induction by a rationally selected mixture of Clostridia strains from the human microbiota. Nature, 2013; 500: Kubinak JL, Round JL., Do antibodies select a healthy microbiota? Nature Reviews Immunology, 2016; 26: Opdenakker G, Proost P, Van Damme J., Microbiomic and posttranslational modifications as preludes to autoimmune diseases. Trends in Molecular Medicine, 2016; 22(9): Gareau MG, Sherman PM, Walker WA., Probiotics and the gut microbiota in intestinal health and disease. Nature Reviews Gastroenterology & Hepatology, 2010; 7: Bron Pa, Kleerebezem M, Brummer RJ, Cani PD, Mercenier A, MacDonald TT, Garcia-Ródenas CL5, Wells JM2., Can probiotics modulate human disease by impacting intestinal barrier function? The British Journal of Nutrition, 2017;117: Liu X, Zou Q, Zeng B, Fang Y, Wei H., Analysis of fecal Lactobacillus community structure in patients with early rheumatoid arthritis. Current Microbiology, 2013;67(2): Chen J, Wright K, Davis JM, Jeraldo P, Marietta EV, Murray J, Nelson H, Matteson EL, Taneja V., An expansion of rare lineage intestinal microbes characterizes rheumatoid arthritis. Genome Medicine, 2016;8(1): Scher JU, Ubeda C, Equinda M, Khanin R, Buischi Y, Viale A., Periodontal disease and the oral microbiota in new-onset rheumatoid arthritis. Arthritis Reumatolgy, 2012;64: Hooper LV, Macpherson AJ., Immune adaptations that maintain homeostasis with the intestinal microbiota. Nature Reviews Immunology, 2010;10(3):
70 70 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ KONUŞMA ÖZETLERİ 31. Pineda MA, Thompson SF, Summers K, De Leon F, Pope J, Reid G., A randomized, double-blinded, placebo-controlled pilot study of probiotics in active rheumatoid arthritis. Medical Science Monitor, 2011;17(6):CR Vaghef-Mehrabany E, Alipour B, Homayouni-Rad A, Sharif SK, Asghari-Jafarabadi M, Zavvari ZS., Probiotic supplementation improves inflammatory status in patients with rheumatoid arthritis. Nutrition, 2014; 30(4): Zamani B, Golkar HR, Farshbaf S, Emadi-Baygi M, Tajabadi-Ebrahimi M, Jafari P, Akhavan R, Taghizadeh M, Memarzadeh MR, Asemi Z., Clinical and metabolic response to probiotic supplementation in patients with rheumatoid arthritis: a randomized, double-blind, placebo-controlled trial. International Journal of Rheumatic Diseases, 2016;19(9): Van Praet JT, Donovan E, Vanassche I, Drennan MB, Windels F, Dendooven A, Allais L, Cuvelier CA, van de Loo F, Norris PS, Kruglov AA, Nedospasov SA, Rabot S, Tito R, Raes J, Gaboriau-Routhiau V, Cerf-Bensussan N, Van de Wiele T, Eberl G, Ware CF, Elewaut D., Commensal microbiota influence systemic autoimmune responses. The EMBO Journal, 2015;12;34(4): Conti F, Ceccarelli F, Iaiani G, Perricone C, Giordano A, Amori L, Miranda F, Massaro L, Pacucci VA, Truglia S, Girelli G, Fakeri A, Taliani G, Temperoni C, Spinelli FR, Alessandri C, Valesini G., Association between Staphylococcus aureus nasal carriage and disease phenotype in patients affected by systemic lupus erythematosus. Arthritis Research & Therapy, 2016;30;18: Stebbings S, Munro K, Simon MA, Tannock G, Highton J, Harmsen H, Welling G, Seksik P, Dore J, Grame G, Tilsala-Timisjarvi A., Comparison of the faecal microflora of patients with ankylosing spondylitis and controls using molecular methods of analysis. Rheumatology (Oxford), 2002;41(12): Costello ME, Ciccia F, Willner D, Warrington N, Robinson PC, Gardiner B, Marshall M, Kenna TJ, Triolo G, Brown MA., Brief Report: Intestinal Dysbiosis in Ankylosing Spondylitis. Arthritis Rheumatology, 2015;67(3): Stoll ML, Kumar R, Morrow CD, Lefkowitz EJ, Cui X, Genin A, Cron RQ, Elson CO., Altered microbiota associated with abnormal humoral immune responses to commensal organisms in enthesitis-related arthritis. Arthritis Research & Therapy, 2014;30;16(6): Michail S, Durbin M, Turner D, Griffiths AM, Mack DR, Hyams J, Leleiko N, Kenche H, Stolfi A, Wine E., Alterations in the gut microbiome of children with severe ulcerative colitis. Inflammatory Bowel Diseases, 2012;18(10): Hansen R, Russell RK, Reiff C, Louis P, McIntosh F, Berry SH, Mukhopadhya I, Bisset WM, Barclay AR, Bishop J, Flynn DM, McGrogan P, Loganathan S, Mahdi G, Flint HJ, El-Omar EM, Hold GL., Microbiota of de-novo pediatric IBD: increased Faecalibacterium prausnitzii and reduced bacterial diversity in Crohn s but not in ulcerative colitis. The American Journal of Gastroenterology,. 2012;107(12): Wen L, Ley RE, Volchkov PY, Stranges PB, Avanesvan L, Stonebraker AC, Hu C, Wong FS, Szot GL, Bluestone JA, Gordon JI, Chervonsky AV., Innate immunity and intestinal microbiota in the development of Type 1 diabetes. Nature 2008;455: Hu C, Wong FS, Wen L. Type 1 diabetes and gut microbiota: friends or foe? Pharmacological Research, 2015;98: Li X, Atkinson MA. The role for gut permeability in the pathogenesis of type 1 diabetes a solid
71 KONUŞMA ÖZETLERİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 71 or leaky concept? Pediatr Diabetes 2015; 16: Brown CT, Davis Richardson AG, Giongo A, Gano KA, Crabb DB, Mukherjee N, Casella G, Drew JC, Ilonen J, Knip M, Hyöty H, Veijola R, Simell T, Simell O, Neu J, Wasserfall CH, Schatz D, Atkinson MA, Triplett EW., Gut microbiome metagenomics analysis suggests a functional model for the development of autoimmunity for type 1 diabetes. PLoS One, 2011;6:e Endesfelder D, Zu Castell W, Ardissone A, Davis Richardson AG, Achenbach P, Hagen M, Pflueger M, Gano KA, Fagen JR, Drew JC, Brown CT, Kolaczkowski B, Atkinson M, Schatz D, Bonifacio E, Triplett EW, Ziegler AG., Compromised gut microbiota networks in children with anti islet cell autoimmunity. Diabetes, 2014;63: Davis Richardson AG, Ardissone AN, Dias R, Simell V, Leonard MT, Kemppainen KM, Drew JC, Schatz D, Atkinson MA, Kolaczkowski B, Ilonen J, Knip M, Toppari J, Nurminen N, Hyöty H, Veijola R, Simell T, Mykkänen J, Simell O, Triplett EW., Bacteroides dorei dominates gut microbiome prior to autoimmunity in Finnish children at high risk for type 1 diabetes. Frontiers in Microbiology, 2014;5: Dolpady J, Sorini C, Di Pietro C, Cosorich I, Ferrarese R, Saita D, Clementi M, Canducci F, Falcone M., Oral probiotic VSL#3 prevents autoimmune diabetes by modulating microbiota and promoting indoleamine 2,3 dioxygenase enriched tolerogenic intestinal environment. J Diabetes Res 2016; 2016: Uusitalo U, Liu X, Yang J, Aronsson CA, Hummel S, Butterworth M, Lernmark A, Rewers M, Hagopian W, She JX, Simell O, Toppari J, Ziegler AG, Akolkar B, Krischer J, Norris JM, Virtanen SM; TED- DY Study Group., Association of early exposure of probiotics and islet autoimmunity in the TEDDY study. JAMA Pediatrics, 2016;170: Lee YK, Menezes JS, Umesaki Y, Mazmanian SK., Proinflammatory T-cell responses to gut microbiota promote experimental autoimmune encephalomyelitis. Proceeding of National Academy of Sciences of the USA, 2011; 108(1): Bhargava P, Mowry EM., Gut microbiome and multiple sclerosis. Current Neurology and Neuroscience Reports, 2014;14(10): Jhangi S, Gandhi R, Glanz B, Cook S, Nejad P, Ward D, Li N, Gerber G, Bry L, Weiner H., Increased Archaea species and changes with therapy in gut microbiome of multiple sclerosis subjects. Neurology 2014;82:S Miyake S, Kim S, Suda W, Oshima K, Nakamura M, Matsuoka T, Chihara N, Tomita A, Sato W, Kim SW, Morita H, Hattori M, Yamamura T., Dysbiosis in the gut microbiota of patients with multiple sclerosis, with a striking depletion of species belonging to Clostridia XIVa and IV clusters. PLoS One 2015;10:e Cantarel BL, Waubant E, Chehoud C, Kuczynski J, DeSantis TZ, Warrington J, Venkatesan A, Fraser CM, Mowry EM., Gut microbiota in multiple sclerosis: possible influence of immunomodulators. Journal of Investigate Medicine, 2015;63: Kouchaki E, Tamtaii OR, Salami M, Bahmani F, Daneshvar Kakhaki R, Akbari E, Tajabadi-Ebrahimi M, Jafari P, Asemi Z., Clinical and metabolic response to probiotic supplementation in patients with multiple sclerosis: a randomized, double blind, placebo controlled trial. Clinical Nutrition, 2016;36(5):
72 72 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR
73 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR
74 74 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR
75 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 75 SS-01 ADÖLESANLARDA ŞEKERLİ İÇECEK TÜKETİMİNİN BELİRLENMESİ Aysel Ayça Adıgüzel*, Aslıhan Atar*, Hilal Hızlı Güldemir** * İstanbul Medipol Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Beslenme ve Diyetetik Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Programı ** Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü Giriş - Amaç: Şekerli içecek tüketimi, son yıllarda dünya genelinde belirgin şekilde artmaktadır. Tüm yaş gruplarına ve cinsiyetlere kıyasla şekerli içecek tüketimi en yüksek olan grup adölesanlardır. Bu çalışmanın amacı adölesanlarda şekerli içecek tüketimini belirlemek ve nedenlerini incelemektir. Yöntem - Gereçler: Çalışma, Aralık 2019 da Beykoz ilçesinde yaşayan yaş arasındaki 288 kız öğrenci ile anket yoluyla yapılmış, etik kurul izni alınmıştır. Doldurulan anketlerden, eksik bilgi içeren veya düzgün doldurulmayan 126 anket dışlanmış ve kalan 162 anket çalışmaya dahil edilmiştir. Verilerin toplanması amacıyla literatüre dayanarak oluşturulan anket formu, beslenme alışkanlıkları formu, içecek tüketimi bilgi formu ve KIDMED, Adölesan Beslenme Okuryazarlığı Ölçeği ve Adölesan Beslenme Alışkanlığı Ölçeği olmak üzere 3 ölçek kullanılmıştır. Öğrencilerin vücut ağırlığı ve boy uzunluğu ölçülmüş, Vücut Kütle İndeksi (VKİ) hesaplanmıştır. Tüketilen içeceklerin günlük ortalama miktarları belirlenmiştir. Araştırmadan elde edilen verilerin istatistiksel analizi için PASW Statistics 22.0 programından yararlanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan öğrencilerin boy ve vücut ağırlıkları ortalaması sırasıyla 161±5,9 cm ve 56,6±10,6 kg dır. VKİ ortalamaları ise 21,82±3,67 kg/m 2 dir. Öğrencilerin %64,8 inin öğünlerle birlikte şekerli içecek tükettiği bulunmuştur. En yüksek şekerli içecek tüketimi öğlen öğününde (%32,1) olmak üzere kahvaltıda %19,1, akşam %25,9 ve ara öğünlerde %20,4 olarak saptanmıştır. Öğrencilerin içecek tüketim miktarlarına bakıldığında günde ortalama 1414 ml ile en çok tüketilen içeceğin su olduğu görülmektedir. Bu sırayı günde ortalama 334 ml ile kola, 290 ml ile ayran ve 232 ml ile buzlu çaylar takip etmektedir. Ana ve ara öğünlerde şekerli içecek tüketimi ile VKİ ve KID- MED puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamışken, beslenme okuryazarlığı puanları ile hem ana öğünlerde (p=0,001) hem de ara öğünlerde (p=0,016) şekerli içecek tüketimi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Beslenme alışkanlıkları puanları ile VKİ arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p=0,023) fakat KIDMED puanları ile VKİ arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Sonuç: Elde edilen veriler doğrultusunda adölesanlarda şekerli içecek tüketiminin yaygın olduğu belirlenmiştir. Adölesanlarda VKİ veya KIDMED ile şekerli içecek tüketimi arasında ilişki bulunmamasına rağmen, beslenme okuryazarlığı ile şekerli içecek tüketimi arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Bu doğrultuda adölesanların beslenme okuryazarlığını artırmak açısından eğitimler yapılması ve bu konuda daha geniş çapta araştırmaların yapılması önerilebilir. Anahtar Kelime adölesan, beslenme, içecek, vücut kütle indeksi
76 76 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-02 SLEEVE GASTREKTOMİ SONRASI ERKEN DÖNEM KALSİYUM MİNERALİNİN TÜKETİMİNİN DE- ĞERLENDİRİLMESİ Ayşe Özerol-Öğrenci-Demiroğlu Bilim Üniversitesi Yasemin Batmaca-Öğretim Görevlisi-Demiroğlu Bilim Üniversitesi Nazlı Batar-Öğretim Üyesi-İstanbul Kültür Üniversitesi Giriş - Amaç: Bu çalışmanın amacı sleeve gastrektomi ameliyatı olan bireylerin ilk üç ayındaki kalsiyum tüketimlerinin değerlendirilmesidir. Yöntem - Gereçler: Bu çalışma prostektif bir çalışma olup, Ekim Ocak 2019 tarihleri arasında özel bir klinikte sleeve gastrektomi ameliyatı olmaya hekim tarafından uygun bulunan 48 hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir. Hastalar ameliyat sonrası belirli aralıklarla takip edilmiş ve 24 saatlik hatırlatma yöntemi ile besin tüketimleri alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya sleeve gastrektomi ameliyatı olmuş 28 kadın 20 erkek yetişkin katılmıştır. Bariatrik cerrahi öncesi ve sonrası 1., 3. ve 6. ay ölçümlerinde beden kütle indeksi (F=685,485; p<.05), vücut yağ oranı (F=117,801; p<.05) ve yağsız vücut kütlesindeki (F=74,817; p<.05) değişim anlamlı olarak farklıdır. Bariatrik cerrahi sonrası uygulanan tıbbi beslenme tedavisinin beden kütle indeksi, vücut yağ oranı ve yağsız kütle üzerindeki etkisi geniştir. Hastaların post-op 1. aydaki kalsiyum tüketimi, 3. ay ve 6. ay ölçümünden anlamlı olarak yüksektir. Hastaların 3.aydaki kalsiyum tüketiminin 6.aydaki tüketiminden istatistiksel açıdan anlamlı olarak farklılaşmadığı bulunmuştur. Sonuç: Bariatrik cerrrahi multidisipliner bir ekip çalışması gerektirmektedir. Ameliyat sonrası hastaların diyetisyen tarafından düzenli olarak takip edilmesi olası besin ögesi yetersizliklerini önleyebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelime: Bariatrik Cerrahi,Kalsiyum,Sleeve Gastrektomi,Obezite
77 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 77 SS-04 TABAK BOYUTLARININ PORSİYON ALGISINA VE BESİN ALIMINA ETKİSİ Bilge Nur Saklı 1, Yaren Gültekin 2, Hilal Hızlı Güldemir 3 1 İstanbul Medipol Üniversitesi 2İstanbul Medipol Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü 3Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü Giriş - Amaç: Dışarıda yeme alışkanlıklarımız ile porsiyon ve tabak boyutlarımızda meydana gelen artış şüphesiz ki obezitenin tetikleyicisidir. Tabak boyutlarının porsiyon algısı üzerindeki etkisi Delboeuf yanılsaması olarak bilinmektedir. Bu yanılsama sonucu aynı porsiyon büyüklüğündeki herhangi bir yemeğin, küçük tabakla servis edildiğinde daha fazla, büyük tabakla servis edildiğinde daha az algılanmasıdır. Bu çalışmanın amacı, aynı porsiyon miktarındaki besinlerin farklı tabak boyutlarında tüketildiğinde bireylerin kısa süreli besin alımına olan etkisini araştırmaktır. Yöntem - Gereçler: Çalışmada katılımcılara test yiyeceği olarak 250gr kısır ve 1 su bardağı (200ml) ayran, ilk hafta 17cm ve ikinci hafta 22cm tabaklarda sunuldu. Deney öncesi bireylerin beslenme alışkanlıkları ve antropometrik bilgileri sorgulandı. Bireylere 40 soruluk yeme tutum testi uygulandı. Test öğünleri tüketildikten sonra iki saat boyunca, her yarım saatte bir bireylerin görsel analog skala (VAS) yardımı ile açlık tokluk durumları kaydedildi. Deney sonrasında bir günlük besin tüketim kayıtları alındı. Bulgular: Çalışmaya 7 erkek 12 kadın toplam 19 kişi katılmıştır. Katılımcıların 15 i Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) beden kütle indeksi (BKI) sınıflamasına göre normal BKI aralığında,4 ü ise hafif şişmandır. Bireylerin BKI leri ile ilk ve ikinci haftalardaki enerji alımları arasında istatistiksel anlamda bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Bireylerin yeme tutum testi puanları ile cinsiyet ve BKI leri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Katılımcıların VAS skorları incelendiğinde 30,60 ve 90.dakikalarda sorulara verdikleri cevaplar arasında anlamlı bir farklılık bulunamazken (p>0,05), 120.dakikada sorulara verilen cevaplar arasında anlamlı farklılık bulunmuştur(p<0,05). Bireylerin 120.dakikada kendinizi ne kadar aç hissediyorsunuz sorusuna ilk hafta verdikleri yanıt puanı ortalama 45,31±24,85 iken, ikinci hafta 60,74±27,65 olup fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). Buna karşın bireylerin ilk ve ikinci hafta besin tüketim kayıtları incelendiğinde enerji, karbonhidrat, yağ, protein ve lif alımları açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Bireylerin deney esnasında tükettikleri ve artan test yiyecekleri ilk ve ikinci hafta karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Sonuç: Bireylerin deney sırası ve sonrasında tükettikleri besin miktarları istatistiksel açıdan anlamlı bir sonuç ifade etmezken, 120.dakikada elde edilen anlamlı sonuçlar küçük tabaklarda yedikleri aynı miktardaki test öğününde daha çok tokluk hissettiklerini göstermiştir. Anahtar Kelime: tabak,porsiyon,besin alımı
78 78 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-06 ELİT ERKEK BASKETBOL OYUNCULARININ SEZON İÇİ VÜCUT KOMPOZİSYONLARININ DEĞER- LENDİRİLMESİ Duygu SAĞLAM, Gözde ARITICI ÇOLAK Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi Giriş - Amaç: Bu araştırma basketbol branşındaki elit erkek sporcuların vücut kompozisyonunun saptamak ve bu vücut kompozisyonunun sezon içi değişimini değerlendirmek amacı ile yapılmıştır. Yöntem - Gereçler: Araştırma 24 erkek basketbol oyuncusu ile gerçekleştirilmiştir. Bu bireylerin antropometrik ölçümleri, yedi farklı bölgeden deri kıvrım kalınlığı ölçümü alınarak, ilgili formüllerle hesaplanarak yapılmıştır. Araştırmaya katılan bireylerden 15 inin antropometrik ölçümleri sezon içi dönemde bir aylık periyotlarla iki defa daha olmak üzere toplam üç kez yapılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan sporcuların yaşları 28,5±5,9 yıl olup; %45,8 i gard, %41,7 si forvet; %12,5 u pivot pozisyonunda oynamaktadır. Gardların vücut yağ yüzdesi %10,8±3,7; forvetlerin vücut yağ yüzdesi %10,0±2,6; pivotların yağ yüzdesi %17,7±8,2 olarak saptanmıştır. Sporcuların %12,5 u pozisyonlarına göre olması gereken yağ yüzdesinin altında iken; %66,7 si olması gereken vücut yağ yüzdesinde; %16,7 si ise olması gereken yağ yüzdesinin üzerinde olduğu tespit edilmiştir. Araştırmaya katılan 24 bireyden 15 inin vücut yağ yüzdesi sezon içinde birer ay ara ile üç kez takip edilmiş olup; vücut ağırlıkları (sırasıyla 93,7±15 kg; 95,8±15,4 kg ve 96,4±15,5 kg), vücut yağ yüzdeleri (sırasıyla %11,3±4,6; %11,6±4,2 ve %12,3±4,7) ve yağsız vücut kütlelerindeki (sırasıyla 84,1±11,8 kg; 83,9±11,1 kg ve 84,5±10,2 kg) değişim miktarları istatistiki açıdan farklılık göstermemektedir (p>0,05). Sonuç: Sporcuların vücut kompozisyonunun saptanması ve takibi sporcunun sakatlık riskinin azalması, performans parametrelerinin artışı gibi faktörlerle ilişkilidir. Bu nedenle ülkemizde basketbolun farklı liglerinde sezon içi ve sezon dışı yapılacak olan vücut kompozisyonunu saptamaya yönelik çalışmalar ile vücut kompozisyonunun sakatlık riski ve performans üzerine etkisinin değerlendirildiği çalışmalar sonucu elde edilecek referans değerler yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelime: antropometri, basketbol, vücut kompozisyonu
79 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 79 SS-07 GESTASYONEL DİYABET VE DİYETSEL RİSK FAKTÖRLERİ Uzm. Dyt. Elif Melek Avci Dursun 1, Prof. Dr. Gül Kızıltan 2 1 DİYETEMA Beslenme ve Diyet Danışmanlık Merkezi 2 Başkent Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Giriş - Amaç: GDM Gestasyonel diyabet mellitus (GDM), gebeliğin ikinci veya üçüncü trimesterinde görülen diyabet tanısıdır. GDM prevalansı tüm dünyada, gebeliklerin % 1 ila 14 ü arasında görülmektedir. Ülkemizde yapılan çalışmalar GDM prevalansının % arasında değiştiğini göstermektedir. GDM anne ve bebekte çeşitli komplikasyonlara makrozomi, doğum yaralanmaları, sezaryen, hidramniyöz, preeklampsi, yenidoğanda metabolik bozukluklar, doğum sonrası Tip 2 DM gelişimine yol açmaktadır. GDM için belirlenmiş risk faktörleri beden kütle indeksinin 25 ve üzeri olması ( BKİ > 25 kg / m 2 ), sedanter yaşam, ailede diyabet öyküsü, ırk / etnik köken, makrozomik bebek doğum öyküsü ( 4 kg ve üzeri), glikozile hemoglobinin 5.7 ve üzerinde olması (A1c > 5.7) ve diyetsel faktörler (doymuş yağ, hayvansal protein, ilenmiş ürünler vb) oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı diyetsel faktörlerin gestasyonel diyabet üzerine etkilerini amaçlamıştır. Yöntem - Gereçler: Ocak 2018 Mart 2018 tarihlerinde, Özel Koru Sincan Hastanesi Beslenme ve Diyet Polikliniği ne başvuran yaşları yıl arasında, haftalarında hekim tarafından gestasyonel diyabet tanısı konmuş 33 gebe ile 43 sağlıklı gebe katılmıştır. Gebelik öncesi bilinen diyabeti olan, çoğul gebeliği olan, diyabet komplikasyonları bulunan gebeler çalışmaya dahil edilmemiştir. Gebelerin kişisel bilgileri, hastalık durumu, genel beslenme alışkanlıkları ile antropometrik ölçümlerinin sorgulandığı anket formu araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Beslenme alışkanlıkları ile enerji ve besin öğeleri alımlarını belirlemek için miktarlı besin tüketim sıklık formu alınmış; beslenme durumları ise sağlıklı yeme indeksine göre (SYİ ) değerlendirilmiştir. Bulgular: Günlük enerji alımı, posa tüketimi, şeker tüketimi, doymamış yağ asidi alımı, doymuş yağ asidi alımı, hayvansal protein alımı ve kırmızı et tüketiminin GDM gelişimi üzerinden istatistiksel açıdan önemli bir etkisinin olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). Gruplar arasında Sağlıklı Yeme İndeksi 2010 değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). GDM tanısı alan ve almayan gebelerin SYİ 2010 diyet kalite değerlendirmesinden almış olduğu, rafine tahılların tüketim puan ortalamasında önemli bir fark bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Gruplar arasında risk faktörlerinden günlük posa, hayvansal protein, doymuş yağ asidi ve kırmızı et tüketimi açısından anlamlı farklılıklar bulunmamıştır. Diyet kaliteleri puanları arasında anlamlı fark görülmeksizin, diyet kalitelerinin geliştirilmesi gerektiği saptanmıştır. Rafine tahıl puanlamaları arasında önemli bir fark görülmüştür. GDM tanısı alan kadınların rafine tahıl ürünlerini kontrol grubuna göre daha fazla tükettiği belirlenmiştir. Rafine tahıl tüketiminin yüksek olması, düşük posa ile ilişkilendirilir ve bu durum insülin hassasiyetini olumsuz etkileyerek GDM gelişimine neden olmaktadır. Gebelik öncesi ve gebelik sürecinde beslenme düzenleri programlanarak, GDM önlenebilmektedir. Anahtar Kelime: gestasyonel diyabetes mellitus, diyetsel risk faktörleri, gebelikte beslenme, diyet kalitesi, beslenme alışkanlıkları
80 80 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-08 HİPOTİROİDİ TANISI ALMIŞ KADINLARIN YAŞAM KALİTESİ İLE BESİN TÜKETİM ALIŞKANLIK- LARI VE BAZI ANTROPOMETRİK PARAMETRELER ARASINDAKİ İLİŞKİNİN SAPTANMASI Aycan Çiftci, K. Esen Karaca Acıbadem Üniveristesi Amaç: Son yıllarda yapılan çalışmalarda, tiroid işlev bozukluklarının bireyleri fiziksel, sosyal ve psikolojik açıdan olumsuz etkileyebildiği ve bireylerin yaşam kalitesini düşürdüğü görülmüştür. Bilişsel bozukluklar, bellek bozukluğu, motor aktivitede olan değişiklikler, huzursuzluk, konsantrasyon güçlüğü, sinirlilik, anksiyete, irritabilite, apati ve depresyon; tiroid işlev bozukluğu olan hastalarda görülebilen psikiyatrik belirti ve bulgulardan bazılarıdır. Hipertiroidi hastalarında anksiyete belirtileri daha ağırlıklı olarak görülebilirken; hipotiroidi hastalarında daha çok depresif belirtiler görülmektedir. Vücut ağırlığı ve beden kütle indeksi (BKİ) ndeki artış hipotiroidi hastalarında sık rastlanan bir bulgudur. Yüksek vücut ağırlığı ve obezitenin de yaşam kalitesini düşürdüğü bilinmektedir. Bunun yanı sıra; yeterli ve dengeli beslenme de yaşam kalitesi ile oldukça ilişkilidir. Bu çalışma, hipotiroidi tanısı almış kadın bireylerin yaşam kalitesi durumlarını değerlendirmek ve yaşam kaliteleri ile besin tüketim alışkanlıkları ve bazı antropometrik parametreler arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla yürütülmüştür. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ekim Ocak 2019 tarihleri arasında Avicenna Umut Hastanesi Endokrinoloji Bölümü ne başvurmuş, yaş aralığındaki hipotiroidi tanısı almış 136 kadın birey dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik özellikleri, sağlık durumları, fiziksel aktivite durumları ve beslenme alışkanlıkları ile ilişkili bilgilerin saptanması amacıyla belirli sorular yöneltilmiştir. SF- 36 yaşam kalitesi ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ) uygulanmış; 24 saatlik besin tüketim kayıtları alınmış ve antropometrik ölçümleri yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya, ortalama yaşları ± yıl olan 136 hipotiroidi tanısı konmuş kadın birey katılmıştır. Katılımcıların %76.5 i evli, %20.6 sı bekâr, %2.9 u ise boşanmıştır. Katılımcıların beden kütle indeksi ortalamaları ± 6.34 kg/m 2 dir. Katılımcıların yaşam kalitesi alt ölçeklerinden aldıkları en düşük ortalamanın genel sağlık algısı alt ölçeğinde, en yüksek ortalamanın fiziksel fonksiyon alt ölçeğinde olduğu görülmüştür. BDÖ den aldıkları puanların ortalaması iken, ASÖ den aldıkları puanların ortalaması dir. Fiziksel aktivite yapan bireylerin BDÖ ve ASÖ puanlarının, fiziksel aktivite yapmayan bireylerin BDÖ ve ASÖ puanlarına göre anlamlı bir şekilde düşük olduğu saptanmıştır (p<0.05). Fiziksel aktivite yapan bireylerin fiziksel fonksiyon puanları hariç diğer yaşam kalitesi alt ölçek puanlarının ise fiziksel aktivite yapmayan bireylerin puanlarına göre anlamlı bir şekilde yüksek olduğu görülmüştür (p<0.05). Katılımcıların yaşam kalitesi alt ölçeklerinden fiziksel rol fonksiyon ve genel ruh sağlığı puanları ile E vitamini değerleri arasında, sosyal fonksiyon puanları ile de yağ yüzdesi değişkeni arasında anlamlı negatif ilişki olduğu saptanmıştır (p<0.05). Emosyonel rol fonksiyon puanları ile karbonhidrat yüzdesi ve C vitamini değerleri arasında anlamlı pozitif ilişki bulunur iken; protein (g), E vitamini ve B12 vitamini değişkenleri arasında anlamlı negatif ilişkiler olduğu görülmüştür (p<0.05). Vücut ağırlığı, BKİ, bel çevresi, vücut yağ yüzdesi ve vücut yağ kütlesi değişkenlerinin yaşam kalitesi alt ölçeklerinden emosyonel rol
81 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 81 fonksiyon puanları hariç diğer alt ölçek puanları ile arasında anlamlı negatif ilişki; BDÖ ve ASÖ puanları ile arasında da anlamlı pozitif ilişki olduğu saptanmıştır (p<0.01). Çalışmamızda, kullanılan ölçeklerin puanları arasındaki ilişkilerin hepsi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Katılımcıların BDÖ den aldıkları puanlar ile ASÖ den aldıkları puanlar arasında anlamlı pozitif ilişki saptanmış; yaşam kalitesi alt ölçeklerinden aldıkları puanlar ile BDÖ ve ASÖ den aldıkları puanlar arasında ise anlamlı negatif ilişki olduğu görülmüştür (p<0.01). Sonuç: Çalışmamızda, hipotiroidi tanısı almış kadın bireylerin yaşam kalitesi düzeyleri önceki çalışmalara paralel şekilde düşük bulunmuştur. Klinikte birlikte görülen hipotiroidizm ve depresyon sıklığının yüksek olması nedeniyle, bu grup hastalarda depresif semptomlar göz önünde bulundurulmalı ve gerekli görülmesi halinde tedavi edilmelidir. Vücut ağırlığı ve BKİ deki artışın da stres ve depresyon düzeyi ile yaşam kalitesi üzerinde etkisi olduğu görülmüştür. Bu hasta grubundaki bireylerin sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazanması ve düzenli fiziksel aktivite yapması oldukça önemlidir. Hem fiziksel hem de ruhsal sağlık için yapılabilecek iyileştirici çalışmalar, bu bireylerin yaşam kalitesi düzeylerinin artmasına önemli düzeyde katkı sağlayabilir. Anahtar Kelime: Yaşam Kalitesi, Beslenme, Hipotroidi, Antropometri
82 82 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-09 ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNDE BESLENME DURUMUNUN STRES, DEPRESYON VE ANKSİYETE ÜZERİNE ETKİSİ Esra Tansu SARIYER, Aliye Özenoğlu Üsküdar Üniversitesi Giriş - Amaç: Dünya Sağlık Örgütü ne (DSÖ) göre mental sağlık; sadece ruhsal hastalığın yokluğu değil, aynı zamanda bilişsel yetenekleri geliştirebilme, stresle baş edebilme, üretkenlik ve topluma katkıda bulunmayı da kapsayan bir ruhsal iyilik olarak tanımlanmaktadır. Zihinsel bozukluklar ise bir kişinin genellikle sıkıntılı düşünceler, duygular, davranışlar ve başkalarıyla olan ilişkilerindeki rahatsızlıkları temsil etmektedir. Merkezi sinir sisteminin işlevini sürdürmesi için gereksinimi olan temel besin maddeleri diyetten karşılanır. Beyin yüksek enerji gereksinimine karşın düşük antioksidan kapasitesine sahiptir. Bu durum beyni oksidatif strese daha yatkın kılar. Birçok dejeneratif hastalığın etiyolojisinde rolü olan oksidatif stresin duygu durum bozukluklarında da önemli rolü olduğu bilinmektedir. Bundan başka, ruh sağlığının dengesinde rolü olan nörotransmitterlerin sentezi diyetten sağlanacak olan amino asitler, çeşitli vitamin ve minerallerle olanaklıdır. Bu nedenle kaliteli bir diyet, mental sağlık için esastır. Bireyin beslenme durumu, yaşam evresi, çevre, gıdaya erişim ve sosyoekonomik durum gibi çeşitli faktörlerden etkilenmektedir. Üniversite eğitimi dönemi hem sosyal, hem de biyolojik olarak bir geçiş dönemi kabul edilen ergenliğin son evresine rastlaması nedeniyle mental sağlık sorunlarının da sık görüldüğü bir dönem olarak kabul edilir. Yapılan çalışmalarda, adolesanlarda ve üniversite öğrencilerinde beslenme durumunun mental sağlık üzerinde etkili olduğu görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, üniversite öğrencilerinin beslenme durumunu saptamak ve beslenme durumunun stres, depresyon ve anksiyete üzerine etkilerini incelemektir. Yöntem - Gereçler: Çalışma bir devlet üniversitesinde lisans düzeyinde öğrenim gören 349 gönüllü öğrenci üzerinde yürütülmüştür. Öğrencilere sosyodemografik ve beslenme özelliklerini, egzersiz yapma durumlarını saptamaya yönelik 27 sorudan oluşan anket ile DASÖ ölçeği uygulanmıştır. Çalışma Şubat- Mart 2016 tarihleri arasında yürütülmüştür. Veriler SPSS 15.0 versiyonunda uygun testlerle analiz edilmiştir. Çalışmanın etik onayı Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulundan tarihinde, B.30.2.ODM /105 sayılı izni ile alınmıştır. Bulgular: Çalışmada kız öğrencilerin stres puanı erkek öğrencilerden daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Erkek öğrencilerin beden kütle indeksi kız öğrencilerden yüksektir. Sağlık bilimleri fakültesi öğrencilerinin depresyon puanı diğer fakültelerde eğitim gören öğrencilerden daha düşük (p<0,05) ve beden kütle indeksleri daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). BKİ ve depresyon, anksiyete ve stres arasındaki ilişki incelendiğinde, aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Günlük öğün sayısı ile depresyon, anksiyete ve stres arasında da anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Sonuç: yılları arasında 2991 Alman, 12,405 Çin üniversite öğrencisi üzerinde yapılan
83 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 83 bir kohort çalışmasında, daha iyi mental sağlık ve düşük BKİ, daha yüksek fiziksel aktivite arasında anlamlı pozitif ilişki bulunmuştur yılında 62 kadın üniversite öğrencisi üzerinde yapılan başka bir çalışmada, mental sağlık ve BKİ arasında anlamlı bir ilişki gözlemlenmezken, şeker tüketimi ile arasında negatif ilişki gözlemlenmiştir. Depresif belirtiler ve BKİ arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla 1453 üniversite öğrencisi üzerinde yapılan bir çalışmada ise, BKİ ile depresyon arasında pozitif ilişki gözlemlenmiştir yılında yaş arası 503 kadın öğrenci üzerinde yapılan bir çalışmada, genel sağlık skorları ve beslenme ölçeği skorları ile depresyon riski arasında anlamlı negatif ilişki olduğu görülmüştür. Bizim çalışmamızda ise BKI ve günlük öğün sayısının depresyon, anksiyete ve stres puanları ile ilişkili olmadığı saptanmış; mental sağlık ve beslenme ilişkisini açıklayabilmek ve adolesanlar gibi spesifik gruplara yönelik müdahale programları oluşturabilmek için daha kapsamlı çalışmaya ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelime: depresyon, anksiyete, stres, beslenme, beden kütle indeksi
84 84 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-10 SAĞLIK ÇALIŞANLARINDA PROBİYOTİK ÜRÜN TÜKETİMİNİN VE İLİŞKİLİ FAKTÖRLERİN BE- LİRLENMESİ Ezgi BELLİKCİ KOYU 1, Gamze ÇALIK, Gökçe Günsel YILDIRIM, Gülşah KANER TOHTAK 1 İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü 2 İzmir Sağlık Bilimleri Üniversitesi Dr. Suat Seren Göğüs Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim Araştırma Hastanesi Giriş - Amaç: Yeterli miktarda verildiğinde konakçı sağlığına yarar sağlayan canlı mikroorganizmalar olarak tanımlanan probiyotikler, son yıllarda medyanın da etkisiyle sıklıkla tartışılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, sağlık çalışanlarının probiyotik ürün tüketimlerinin ve ilişkili faktörlerin belirlenmesidir. Yöntem - Gereçler: Çalışmaya İzmir ilinde ikamet eden yaş aralığında 1034 sağlık çalışanı dahil edilmiştir. Katılımcıların sosyo-demografik özellikleri ve probiyotik ürün kullanma durumları araştırmacılar tarafından yüz yüze görüşme yöntemi ile sorgulanıp anket formuna kaydedilmiş; vücut ağırlığı, boy uzunluğu, bel çevresi ve kalça çevresi gibi antropometrik ölçümleri araştırmacılar tarafından alınmıştır. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde IBM SPSS 21.0 paket programı kullanılmıştır. Çalışmanın yürütülmesi için gerekli izinler İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu ndan alınmıştır. Bulgular: Katılımcıların %81.4 ü kadın, %18.6 sı erkek olup, yaş ortalamaları 37.7±10.3 yıldır. Katılımcıların %85.4 ü probiyotik terimini bildiğini ifade etmiş olup, bu oran kadınlarda erkeklere göre daha yüksektir (p=0.007). Probiyotik terimini bilme durumu meslek gruplarına göre de farklılık göstermektedir (p<0.001). Probiyotik terimini en fazla bilen meslek grupları arasında diyetisyenler (%100), eczacılar (%97.7), doktorlar (%96.3), fizyoterapistler (%96.3) ve diş hekimleri (%94.4) yer almaktadır. Katılımcıların %44.6 sı sağlık uzmanı, %25.8 i medya, %20.7 si eğitim yaşantısı yoluyla probiyotik terimini öğrendiğini bildirmiştir. Bireylerin probiyotik kullanımları incelendiğinde, probiyotikleri besin olarak tüketenlerin oranı %36.0 olarak bulunmuştur. Probiyotik besin olarak en sık kefir (n=298) ve probiyotik yoğurt (n=130) kullanılmaktadır. Kadınların probiyotik besinleri daha fazla tercih ettiği (p=0.007) ve probiyotik besin tüketen bireylerin yaş ortalamasının daha yüksek olduğu saptanmıştır (probiyotik tüketenlerde 38.99±10.33 yıl, tüketmeyenlerde 36.92±10.23 yıl; p=0.002). Probiyotik besin tüketimi ile beden kütle indeksi, bel çevresi ve bel/kalça oranı arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Probiyotikleri toz, tablet vb. farmasötik formlarda kullananların oranı %11.5 olarak belirlenmiştir. Probiyotiklerin farmasötik formlarda tüketiminin sosyo-demografik özellikler ya da antropometrik ölçümler ile ilişkisi bulunmamıştır (Her biri için p>0.05). Probiyotik besin ya da ürün kullanımının meslek grupları ile ilişkili olduğu saptanmış olup (p<0.001); probiyotikleri en fazla kullanan gruplar arasında eczacı (%62.5 i), diyetisyen (%58.5) ve ebeler (%48.4) yer almaktadır. Probiyotiklerin en sık sağlığı korumak (n=403), bağışıklığı güçlendirmek (n=257), konstipasyon (n=170) ve diyare (n=32) için kullanıldığı kaydedilmiştir. Probiyotik satın alırken dikkat edilen unsurların başında etiket bilgisi (n=422), marka (n=311) ve fiyat (n=172) gelmektedir. Sonuç: Bu çalışma ile probiyotik kavramının sağlık çalışanları arasında yaygın olarak bilindiği; özel-
85 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 85 likle diyetisyen ve eczacıların probiyotik terimini en fazla bilen ve kullanan meslek grupları olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelime: Sağlık çalışanları, beslenme, probiyotik
86 86 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-11 SAĞLIKLI BESLENMEK İSTEYEN BİREYLER İÇİN BİR ALTERNATİF: BİTKİSEL KAYNAKLI PRO- TEİNCE ZENGİNLEŞTİRİLMİŞ, DÜŞÜK KALORİLİ VEGAN DONDURMA ÜRETİMİ VE BESİN BİLE- ŞİMİNİN BELİRLENMESİ Ezgi Şenol 1, Şüheda Hilal Güven 2, Kübra Kaynar 3, Muhammed Özgölet 4, M. Zeki Durak* 1. İstanbul Gelişim Üniversitesi-Gıda Teknolojisi Bölümü 2-3. İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi- Beslenme ve Diyetetik Bölümü 4. Yıldız Teknik Üniversitesi-Gıda Mühendisliği Bölümü * Corresponding author: Yıldız Teknik Üniversitesi-Gıda Mühendisliği Bölümü Giriş - Amaç: Bilindiği gibi, dondurma süt ve ürünleri, tatlandırıcı maddeler, stabilizer-emülsifiyerler, renk, aroma ve çeşni maddelerinden oluşan karışımdır. İlk kez 3000 yıl kadar önce Çin de yapılmıştır. Ticari amaçla ilk dondurma üretimi; 1785 yılında Londra da, 1851 de Amerika da gerçekleştirilmiştir. Türkiye de ise dondurma 1900 lü yılların başında ilk defa İstanbul ve Kahramanmaraş ta üretilmiştir. Dondurmanın besin değeri ve enerji içeriği bileşimindeki maddelere bağlıdır. Ağırlık esas alındığında, dondurma sütten 3-4 kat daha fazla yağ ve karbonhidrat ile %12-16 daha fazla protein içerir, normal bileşimli dondurma 200 kcal dir (1). Günümüzde dondurma sektörü, gıda endüstrisi ve süt teknolojisi alanında en hızlı gelişen ve gün geçtikçe önemi artan dallardan biridir. Ülkemizde dondurma sektörünün hızla büyümesinin en önemli nedeni ham maddenin bol, ucuz ve çeşitli olmasıdır. Yine süt içmeyi çok sevmeyen insanımızın yaz aylarında dondurmaya aşırı ilgi göstermesi, bu sektörün gelişmesini desteklemiştir (2). Ancak son yıllarda bireylerin tüketim alışkanlıkları farklılık göstermeye başlamış ve vejetaryen beslenme tarzı popülerlik kazanmıştır. Vejetaryen beslenme tarzının birçok nedenden dolayı tercih edildiği bilinmektedir. Vejetaryen beslenme, temelde ekonomik olgularla ortaya çıkmıştır. Bu olgulardan biri, belirli miktar arazide bitkisel ürün yetiştirmenin, hayvan yetiştirmeye oranla daha çok sayıda insanın kısa sürede ve daha ucuza doyurulabileceği gözlemidir. Diğer bir nedeni ise, küçük ve büyük baş hayvanların sütüyle ve bazı kümes hayvanlarının yumurtasıyla uzun süre insana besin sağlanırken, bu hayvanların kesilmesi ile bu kaynakların kısa sürede tüketilmiş olmasıdır. Bu nedenlerin yanısıra, vejetaryen diyetlerin kardiyovasküler (KVH) hastalık riskini azalttığı, vejetaryen diyeti uygulayan bireylerin, karışık beslenenlere, özellikle eti çok tüketenlere göre kan basıncı ve hipertansiyon riskinin düşük olduğu belirtilmektedir. Bu olumlu etkinin, vejetaryen diyetlerinin toplam yağ, doymuş yağ ve kolesterolü az içermesinin yanı sıra posa, sebze, meyve ve kurubaklagil gibi bitkisel besinleri fazla içermesinden dolayı kan basıncının düzenlenmesinde etkili olan potasyum, magnezyum ve kalsiyumun çok, tuzun (sodyumun) az alınmasından kaynaklandığı bilinmektedir. Vejetaryen diyeti, posadan yana oldukça zengindir. Şeker hastalığının (Diyabet), yüksek posalı diyet uygulayanlarda, düşük posalı diyet uygulayanlara oranla daha az görüldüğü yapılan çalışmalarca belirlenmiştir. Ayrıca bitkisel kaynaklı besinler posa açısından zengin olduğundan, konstipasyona karşı da koruyucudur (3). Tüm bu olumlu etkiler ve vejeteryen beslenmeye karşı ilgi ve merakın artışı, yeni ürün formülasyonlarının denemesini ve mevcut ürünlerin bileşimlerinin değiştirilerek, sayıları günden güne artan vegan bireylerin isteklerini karşılama ihtiyacını meydana
87 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 87 getirmiştir. Özellikle her yaştan insanın severek tükettiği bir süt ürünü olan dondurma bileşiminin vegan beslenme tarzına uyarlanması yenilikçi bir fikir olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızın amacı, mevcut dondurma formülasyonunun, vegan veya daha sağlıklı beslenmek isteyen bireylerin tercih edeceği bir hale getirerek, glisemik indeksi sıfır olan stevia bitkisi tozu ve bitkisel bir protein kaynağı olan karpuz çekirdeği ile zenginleştirip, normal dondurmaya göre daha düşük kalorili bir ürün üretmek ve besin bileşimini değerlendirmektir. Literatüre bakıldığında, stevia bitkisinin kalorisinin sıfır olduğu ve şekerden kat daha tatlı ve gıdalarda kullanımın güvenilir olduğu görülmektedir (4). Bunun yanı sıra, bitkisel kaynaklı proteinlerin bazı fonksiyonel özellikler açısından ticari olarak sıklıkla kullanılan peynir altı suyu izolatı ve/veya soya proteini izolatına güçlü bir alternatif oluşturduğu yapılan çalışmalar ile belirlenmiştir. Bitkisel protein izolatları üretiminde oldukça geniş bir yelpazede kaynak çeşitliliği mevcuttur. Üründe istenen bir fonksiyonel özelliği sağlamak için kullanılacak bitkisel kaynak ve bununla beraber uygulanacak ekstraksiyon yöntemi veya diğer işlemler farklılık gösterebilir. Bu açıdan bitkisel proteinlerin fonksiyonel özelliklerinin incelendiği çalışma bulgularının bir araya getirilmesi ve beraber incelenmesi önem arz etmektedir (5). Ancak çalışmamızda, genelde vegan ürünlerin üretimi için en yaygın olarak kullanılan bezelye proteinine bir alternatif olarak, 100 gramında 30 gram protein içerdiği bilinen karpuz çekirdeği kullanılmıştır. Protein ve yağ bakımından zengin olan karpuz çekirdeğinin protein kalitesi hakkında günümüze kadar birçok araştırma yapılmıştır. Bariatrik cerrahi operasyonları,vegan beslenme ve sporcularda ergojenik destek kullanımı gibi konuların popüleritesi ile birlikte protein kalitesi ve total alınan proteinin önemi de artmıştır. Yapılan çalışmalarda karpuz çekirdeğinin içeriğinde arginin ve glutamin miktarı yüksek olduğu tespit edilmiş, arginin ve glutaminin cerrahi müdahaleler sonrası post-op dönemde yaraların iyileşme hızını arttırmak hücrelerin yenilenmesini sağlamak, bası yaralarını tedavi etmek amacıyla kullanılan önemli bir ürün olduğu tespit edilmiştir. (6,7,8,9,10,11). Bu nedenle, protein içeriği ve kalitesi bakımından değerli olan karpuz çekirdeği ile geliştirilen ürün formülasyonlarının sporcularda, veganlarda ve sağlıklı beslenmek isteyen bireylerde günlük protein ihtiyacının bir kısmı karşılanabileceği düşünülmektedir. Bu sebeple çalışmamızda, protein içeriği ve kalitesi yüksek olan karpuz çekirdeği tercih edilmiştir. Ve günlük hayatta rahatlıkla tüketilebilecek, üretim maliyeti ve kalorisi düşük bir ürün geliştirmek amaçlamıştır. Yöntem Gereçler: Çalışmamız için 5 farklı dondurma çeşidi üretilmiştir. Ham madde olarak bütün formülasyonlarda dondurulmuş muz, diğer bileşen olarak karpuz çekirdeği içi tozu, stevia ve kakao farklı oranlarda kullanılmıştır. Kullanılan muzlar bir gece önceden doğranarak -20 C de dondurulmuş ve kıvamı sağlaması için donuk halde dondurma yapımında kullanılmıştır. Üretilen çeşitler sırası ile; 1.dondurma formülasyonu Sade (32 gram Muz + 1 gram Stevia), 2. dondurma formülasyonu (32 gram Muz+ 1 gram Kakao+ 1 gram Stevia), 3. dondurma formülasyonu (32 gram Muz+ %3 (0,96 gram) Karpuz Çekirdeği+ 1 gram Kakao+ 1 gram Stevia), 4. dondurma formülasyonu (32 gram Muz+ %5 (1,69 gram) Karpuz Çekirdeği+ 1 gram Kakao+ 1 gram Stevia, 5. dondurma formülasyonu (32 gram Muz+ %7 (2,24 gram) Karpuz Çekirdeği+ 1 gram Kakao+ 1 gram Stevia) şeklinde sıralanmıştır. Üretilen ürünlere toplam kuru madde ve nem, toplam suda çözülebilir kuru madde (brix tayini), protein, kül, yağ analizleri ve duyusal analiz yapılarak ürünlerin kalori değerleri hesaplanmıştır. Çalışmamız için kullanılan toplam kuru madde, nem ve kül analizleri için Elgün ve ark(2001) metodundan yararlanılmıştır. Toplam suda çözülebilir kuru madde analizi için El refraktometresi kullanılmış olup ürün sıvılaştırılarak ölçümler yapılmıştır. Toplam protein analizi için Kjeldahl metodundan
88 88 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR faydalanılmıştır. Yağ tayini için ise Soxhelet Yöntemi kullanılmıştır. Suda çözünmeyen toplam kuru madde miktarı ise, toplam kuru maddeden suda çözülebilir toplam kuru madde miktarı çıkarılarak hesaplanmıştır. Son olarak üretilen dondurma formülasyonları 10 kişiye sunulmuş ve hedonik duyusal test gerçekleştirilmiştir. Bulgular 1. Nem-Toplam Kuru Madde (TKM)-Brix Tayini % Nem TKM(%) Brix 1. Dondurma Formülasyonu 72, Dondurma Formülasyonu 70,51 29, Dondurma Formülasyonu 69,31 30, Dondurma Formülasyonu 64,50 35, Dondurma Formülasyonu 59,69 40, Protein Analizi % 1. Dondurma Formülasyonu 2,01± Dondurma Formülasyonu 3,33± Dondurma Formülasyonu 5,25± Dondurma Formülasyonu 6,74± Dondurma Formülasyonu 7,88± Yağ Analizi % 1. Dondurma Formülasyonu 0,18± Dondurma Formülasyonu 1,11± Dondurma Formülasyonu 2,38± Dondurma Formülasyonu 3,30± Dondurma Formülasyonu 3,97± Suda Çözünmeyen Kuru Madde Tayini % 1. Dondurma Formülasyonu 11± Dondurma Formülasyonu 11,48± Dondurma Formülasyonu 12,09± Dondurma Formülasyonu 14,25± Dondurma Formülasyonu 15,43±0.01
89 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ Kül Tayini % 1. Dondurma Formülasyonu 0,79± Dondurma Formülasyonu 1,07± Dondurma Formülasyonu 1,25± Dondurma Formülasyonu 1,37± Dondurma Formülasyonu 1,47± Kalori Analizi 1. Dondurma Formülasyonu 65,66 kcal 2. Dondurma Formülasyonu 63,31 kcal 3. Dondurma Formülasyonu 82,42 kcal 4. Dondurma Formülasyonu 83,06 kcal 5. Dondurma Formülasyonu 81,21 kcal 7. Duyusal Analiz Renk Gör. Koku Kıvam Lezzet Genel Değ. 1. Dondurma Formülasyonu 3,4 3 4,2 4,4 4,2 3,6 2. Dondurma Formülasyonu 5 5 3,4 4,4 3,4 3,6 3. Dondurma Formülasyonu 5 5 3,6 4,6 3,6 3,8 4. Dondurma Formülasyonu 5 5 3,6 4, Dondurma Formülasyonu 5 5 3,4 4,4 3,6 4,8 *Duyusal analiz testi 10 kişi ile Hedonik olarak gerçekleştirilmiştir.* Değerlendirme: 1 den 5 e kadar olup; 1: çok kötü, 2: kötü, 3: orta, 4: iyi, 5: çok iyi şeklindedir. Sonuç: Bulgular incelendiği zaman 1. dondurma formülasyonunun en yüksek nem ve kalori değerine sahip olduğu görülmüştür. Sade formülasyona kıyasla, suda çözünmeyen kuru madde miktarının, toplam kül miktarının, yağ miktarının ise ürünlere artan oranda karpuz çekirdeği ilavesi ile arttığı ancak ürün kalorilerinin süt ürünü olan dondurmaya (200kcal) göre oldukça düşük olduğu görülmüştür. Hedonik duyusal değerlendirme sonucunda en beğenilenden en az beğenilene doğru sıralama ise şu şekildedir: D5>D4>D3>D1=D2. D5 olarak kodlanan dondurma bileşimi 32 gram Muz+ %7 (2,24 gram) Karpuz Çekirdeği+ 1 gram Kakao+ 1 gram Stevia içermektedir. En çok beğenilen D4 ve D3 formülasyonları ise sırasıyla,d5 ten farklı olarak %5 ve %3 oranında karpuz çekirdeği içermektedir. Sonuçlar karpuz çekirdeği içeren dondurmaların tüketenler tarafından daha çok beğenildiğini ayrıca karpuz çekirdeği içeren ürünlerdeki protein miktarlarının (D3:%5,25; D4: %6,74; D5: %7,88) normal süt ürünü olan dondurmaya kıyasla (%3,96) daha fazla olduğu görülmüştür. Çalışmamız, içerdiği ingrediyentler ve yapılış aşa-
90 90 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR maları bakımından orijinal olup, üretilen karpuz çekirdeği ilaveli dondurma formülasyonları vegan ve/veya sağlıklı beslenmek isteyen bireyler için bir alternatif olarak sunulmaktadır. Konu ile ilgili çalışmalarımız devam etmektedir. Anahtar Kelime: Vegan, dondurma, stevia,karpuz çekirdeği, bariatrik
91 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 91 SS-12 HİPOTİROİDİ OLAN KADINLARDA VİSSERAL ADİPOZİTE İNDEKSİ, KARDİYOMETABOLİK RİSK FAKTÖRLERİ VE BESLENME DURUMUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ Hilal Gümüşçü, Gözde Arıtıcı Çolak Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi, Sağlık Giriş - Amaç: Tiroid fonksiyonundaki anormallikler, genel popülasyonun %5-%10 unu etkilemektedir. Hipotiroidi kadınlarda erkeklere göre 5-10 kat daha sıktır. Hipotiroidi KVH için önemli bir risk faktörüdür. Hipotiroidi hastalığında serum lipit ve glukoz profilinde anormallikler, ağırlık artışı ve hipertansiyon oluşmaktadır. Bu çalışmada, hipotiroidi olan kadınlarda visseral adipozite indeksi, kardiyometabolik risk faktörleri ve beslenme durumunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem - Gereçler: Bu çalışma Ekim 2018-Mart 2019 tarihleri arasında İstanbul Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi nde Meme ve Endokrin Cerrahi kliniğine başvuran hipotiroidi tanısı almış, gönüllü yaş arası 50 hasta kadın ve 50 sağlıklı kontrol ile yürütülmüştür. Çalışmaya katılan kadınların, rutin olarak istenen biyokimyasal kan parametreleri retrospektif olarak alınmıştır. Çalışmanın başlangıcında katılımcılara; demografik özelliklerini, hastalığa ilişkin bilgilerini, beslenme alışkanlıklarını ve fiziksel aktivite durumlarını saptanmak amacıyla hazırlanan anket formu araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak uygulanmıştır. Katılımcıların bazı antropometrik ölçümleri araştırmacının kendisi tarafından alınmıştır. Her katılımcının 3 günlük besin tüketim kayıtları ve 3 günlük fiziksel aktivite kayıtları alınmıştır. Katılımcıların VAİ nin hesaplanabilmesi için TG, HDL-kolesterol, BKİ ve bel çevresi ölçütleri alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan kadınların yaş ortalaması 38,9±15,1 yıldır. Hipotiroidi grubunun vücut ağırlığı, BKİ, bel çevresi, kalça çevresi, bel/kalça oranı ve bel/boy oranı kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Araştırmaya katılan hipotiroidi olan hastalarla kontrol grubu arasında açlık kan glukozu, HbA1c, total kolesterol, HDL-kolesterol, LDL-kolesterol, trigliserid, TSH ve st4 düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). Hipotiroidi olan hastaların VAİ ortalaması 4.9±2.7 iken kontrol grubununki 2.2±1.1 olarak bulunmuştur ve bu fark istatiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0.05). Hipotiroidi grubunun günlük aldıkları enerji miktarı, tükettikleri protein, yağ ve posa miktarı kontrol grubundan anlamlı olarak düşük iken karbonhidrat oranı anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Çalışmada, literatür ile benzer olarak, hipotiroidi hastalarında sağlıklı bireylere göre kardiyometabolik risk faktörlerinin arttığı saptanmıştır. VAI değeri ve trigliserid düzeylerinin hipotiroidi hastalarında sağlıklı bireylere göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. Bu durum, hipotiroidi hastalığı ile birlikte visseral adipozun arttığını göstermektedir. Sonuç olarak; hipotiroidi hastalarında kardiyometabolik riskleri azaltmak için tıbbi beslenme tedavisi ile adipoz dokunun azaltılması amaçlanmalıdır. Anahtar Kelime: Beslenme, Haşimato tiroidi, Hipotiroid, Kardiyometabolik risk faktörleri, Visseral adipozite indeksi
92 92 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-14 YAŞLI MORTALİTESİNDE OBEZİTE PARADOKSU Velittin Selçuk Engin Fatih İlçe Sağlık Müdürlüğü Giriş - Amaç: Obezitenin kronik hastalıkların sıklığını arttırıcı etkisi bilinmekle birlikte mortalite üzerine etkisi özellikle yaşlılarda paradoksal sonuçlar verebilmektedir. Yaşlılarda obezitenin mortalite üzerine genç ve orta yaşlı bireyler kadar belirgin etkisinin olmamasına yönelik çeşitli açıklamalar getirilmiştir. Zayıflığın artmış mortalite ile ilişkisini gösteren çok sayıda çalışma, bu konuda önemli ipucu olabilir. Çalışmamızda bir aile sağlığı merkezinde 10 yıl boyunca takip edilen yaşlı hasta grubunda geriye dönük olarak obezite ve zayıflığın morbidite ve mortalite üzerine etkilerini karşılaştırmalı olarak araştırdık. Yöntem - Gereçler: 2010 ve 2020 yılları arasında Melek Hatun aile sağlığı merkezine başvuran 1214 yaşlı hasta çalışmaya alındı. Her hastaya poliklinikte, gelemeyenlere evinde ulaşılarak kapsamlı geriatrik değerlendirme uygulandı. Bulgular SPSS 17. versiyon kullanılarak değerlendirildi. İzlem periyodunda ölmüş olmak gibi kategorik değişkenlerle obez ve zayıf grupların ilişkileri ki-kare testi ile, sayısal değişkenlerin bunlarla ilişkileri ise Student s t-test ile araştırıldı. Beden Kitle İndeksi (BKİ) ve Bel Çevresi (BÇ) gibi obezite ile ilgili sayısal değişkenlerle ölüm ilişkisi yine t-test ile araştırıldı. Survi analizi için enter metoduyla cox regresyon kullanıldı. Bulgular: Olguların %61 i (740) kadın, %39 u (474) erkekti arası yaşta olanlar %60.7 (737), arası %28.7 (348), 85 ve üzeri %10.6 kadardı. 415 olgu (%34.2) okur yazar değildi.445 yaşlıya (%36.7) evinde ulaşılırken, 769 (%63.3) yaşlı bizzat başvurdu. Olguların %2.6 sı (32) 18.5 dan küçük BKİ ne sahip zayıf grubu oluşturdular. Normal değer olan 18.5 ile 24.9 arasında %18.4 (223), arasında (kilolu) %29.2 (354), arasında (Obez) %32.6 (396), 40 ve üzerinde (morbid obez) %3.7 (45) olgu yer aldı. Çalışma periyodu içerisinde 242 (%19.9) olgu vefat etti. Koroner sendrom %3.4 (41), kanser %3.3 (40) ile en sık ölüm nedenleri olurken, en nadir ölüm nedeni %0.1 (1) ile COVID enfeksiyonu oldu. Univaryat testlerde obezite daha fazla ilaç kullanımı (p=0.001) ile ilişkili olmasına karşın Mini mental durum değerlendirmesi (MMDD) (p=0.001), Kalp ejeksiyon fraksiyonu (p=0.003) her iki günlük yaşam aktiviteleri ölçekleri (GYA, AGYA) skorlarında (her ikisi için p<0.001) daha iyi skorlarla anlamlı olarak ilişkili bulundu. Zayıflık kullanılan ilaç sayısını etkilemezken, yukarıdaki değişkenlerdeki olumsuz etkisine ek olarak denge ve yürüyüş skorlarında düşük puanla ilişkili bulundu (her ikisinde p=0.002). Periyod içinde vefat etmiş olanların başvuru yaşları daha yüksek, kronik hastalık sayısı daha fazla, BKİ ve BÇ değerleri daha düşüktü (hepsi için p<0.001). Zayıf olgularda sigara kullanmış olma riski 2.3 kat (p=0.02), halen kullanıyor olma riski 3.5 kat (p=0.001), düşme riski 2.7 kat (p=0.01), hareket kısıtlılığı riski 6.5 kat (p<0.001), kansızlık riski 6.6 kat (p<0.001), demans 3.7 kat (p=0.002), mortalite 6.6 kat (p<0.001) artmış bulunurken obezite
93 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 93 daha düşük mortalite ile ilişkiliydi (risk: 0.48; p<0.001). Karıştırıcı değişkenlerle kontrol edildiğinde obezite ve ölüm ilişkisi anlamlı bulunmazken, kronik hastalık sayısı bağımsız risk faktörü olarak öne çıktı (p=0.03). Obezite yerine zayıflık modele alındığında ise kronik hastalık ilişkisi zayıflarken (p=0.059) zayıflık tek bağımsız risk faktörü bulundu (p=0.022). Sonuç: Bulgularımız literatürle uyumludur ve yaşlılarda obezite kavramının farklı olması tezini destekler niteliktedir. Anahtar Kelime: kapsamlı geriatrik değerlendirme, yaşlılarda mortalite, obezite, zayıflık
94 94 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-16 ADÖLESANLARDA VİDEO İLE YAPILAN BESLENME EĞİTİMİ İLE GELENEKSEL BESLENME EĞİTİ- MİNİN BESLENME BİLGİ DÜZEYİNE ETKİSİNİN KARŞILAŞTIRILMASI Sema AYDIN, Binnur OKAN BAKIR, Elif GÜNALAN, İrem KAYA CEBİOĞLU Yeditepe Üniversitesi Giriş - Amaç: Adölesan dönemdeki yetersiz ve kötü beslenme alışkanlıkları ileri yıllarda osteoporoz, şeker hastalığı, şişmanlık, kalp-damar hastalıkları, cinsel olgunlaşmada gecikme ve bazı organ kanserlerine neden olabilmektedir. Beslenme eğitimi programlarında video öğretiminin kullanılmasının öğrenmeyi zenginleştirebileceği, yetişkin öğrencilere yönelik bilgileri organize etmek ve sunmak için yenilikçi bir yol sağlayabileceği düşünülmektedir. Bu çalışma ergenlerde video ile verilen beslenme eğitiminin beslenme bilgi düzeyine etkisinin geleneksel eğitimle karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Yöntem - Gereçler: 72 adölesan ile yapılan bu çalışmada biri müdahale biri kontrol olmak üzere 2 grup vardır. Müdahale grubu 13 kız öğrenciden ve 23 erkek öğrenciden oluşurken, Kontrol grubu 18 kız öğrenciden ve 18 erkek öğrenciden oluşmuştur. Adölesan Beslenme Bilgi Düzeyi (ABBİD) ölçeği kullanılmıştır. Müdahale grubuna araştırmacı tarafından bir markette çekilen beslenme eğitimi videosu izletilmiştir. Kontrol grubuna ise slayt ile beslenme eğitimi hazırlanmış ve bu eğitim araştırmacı tarafından sözel olarak verilmiştir. İki eğitimin de içeriği aynıdır. Eğitimlerin öncesinde ve sonrasında öntest ve sontest yapılmıştır. Bulgular: Bu eğitimlerin sonuçlarına göre iki eğitim de beslenme bilgi düzeyini arttırmıştır, bu artışın istatistiksel analizler sonucunda anlamlı olduğu görülmüştür (p=0.000, p<0.05). Ancak iki gruptaki artışlarda istatistiksel olarak fark bulunamamıştır (p=0.963, p>0.05). Sonuç: Beslenme eğitimi etkinlikleri düzenlenmesi ve bu eğitimlerin müfredatta kendine yer bulması, etkin eğitim yöntemleriyle ele alınması adölesanların sağlıklı besinleri seçip uygun beslenme davranışı geliştirebilmelerini sağlayacaktır. Anahtar Kelime: adölesan, beslenme eğitimi, beslenme bilgi düzeyi
95 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 95 SS-17 BARİATRİK CERRAHİ ÖNCESİ HAZIRLIK AŞAMASINDA UYGULANAN DÜŞÜK KALORİLİ DİYE- TİN AMELİYAT SONRASI KİLO VERMEYE ETKİSİ Ozan Şen Nişantaşı Üniversitesi /Türkçapar Bariatrics Giriş - Amaç: Morbid obezite nedeniyle bariatrik cerrahi planlanan hastalarda ameliyat öncesi düşük kalorili diyetle kilo vermenin hem ameliyata bağlı komplikasyonları azalttığı hem de ameliyat sonrası hasta uyumunu ve başarıyı artırdığına yönelik bilimsel yayınlar bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı bariatrik cerrahi öncesi bu diyeti başarıyla uygulayan ve kilo veren hastalarla diyeti uygulayamayan ve kilo veremeyen hastalar arasında ameliyat sonrası kilo kaybı açısından bir fark olup olmadığını ortaya koymaktır Yöntem - Gereçler: Mart Ağustos 2020 arasında primer laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG) uygulanan ve en az bir yıllık takip süresini dolduran 309 hasta çalışmaya alındı. Ameliyat öncesi hazırlık döneminde her hastaya 10 günlük düşük kalorili diyet uygulandı (900 kal). LSG her hastaya aynı cerrahı ekip tarafından aynı teknikle uygulandı. Hastaların ilk muayenedeki kiloları, ameliyat sabahı ölçülen kiloları, ameliyat sonrası takip parametreleri prospektif kayıt altına alındı ve retrospektif olarak analiz edildi. Ameliyat öncesi kilo verenler (Grup A) ve kilo veremeyenler (Grup B) komplikasyonlar ve takipte kilo kaybı açısından karşılaştırıldı. Hastaların ideal kiloya ulaşmak için vermeleri gereken kilo miktarı ve takipteki kilo kaybı yüzdeleri hesaplanırken vücut kitle indeksi (VKİ) nin üst sınırı olan 25 kg/m 2 referans alındı. (Ör: Ameliyat öncesi kilo- 1. yıldaki kilo x 100 / ideal kiloya ulaşmak için verilmesi gereken kilo) Bulgular: 309 hastaya primer LSG uygulandı. Hastaların yaş ortalaması 37.8±12 (%53 kadın), ortalama VKİ si 42.7±7 kg/m 2 olarak saptandı. Ameliyat öncesi diyetle 178 hasta kilo verirken (Grup A %58), 127 hasta (Grup B %42) veremedi. Ortanca kilo kaybı 4kg (3-20 kg) olarak belirlendi. Grup A nın ameliyat öncesi VKİ ortalaması 44.8±7 kg/m 2 Grup B nin VKİ ortalaması 39.8±5.4 kg/m 2 ydi. Ameliyattan bir yıl sonra Grup A nın VKİ si 29±4.9 kg/m 2 ye Grup B nin VKİ si 26.4±3.9 kg/m 2 ye geriledi (p<0.001). İkinci yılını tamamlayan 129 hasta içinde Grup A nın (n=82) VKİ si 29.7±4.5 kg/m 2 ye, Grup B nin (n=42) VKİ si 26.1±3.8 kg/m 2 ye geriledi (p<0.001). Grup A ameliyattan 1 yıl sonra fazla kiloların ortalama %83±25.6 sını Grup B ise fazla kiloların ortalama %95±28.5 ini verdi (p<0.001). Grup B de yer alan ve VKİ si 37 kg/m 2 olan bir hastada postoperatif kanama gelişti. Bunun dışında başka komplikasyon görülmedi Sonuç: Bariatrik cerrahi öncesi başarıyla uygulanan düşük kalorili diyetin ameliyat sonrası takipte daha iyi kilo kaybı sağlamadığı sonucuna varılmıştır Anahtar Kelime: Bariatrik cerrahi, sleeve gastrektomi, ameliyat öncesi diyet, ameliyat sonrası başarı
96 96 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-18 KRONİK BEL AĞRILI HASTALARDA BEDEN KİTLE İNDEKSİ VE İŞLEVSEL KISITLILIK Nalan Soydaş Engin Medipol Nisa Hastanesi Giriş - Amaç: Kronik Bel Ağrısı (KBA), önemli İşlevsel Kısıtlılık (İK) ve iş gücü kaybı nedenlerinden biridir. KBA risk faktörleri arasında yer alan obezite de başlıca İK sebepleri arasındadır. Biopsikososyal modele göre KBA hastalarında klinik tablo, fiziksel ve mental durumun yanında kişilerin davranış kalıpları ve sosyal etkileşimlerinin de bir ürünüdür. Örneğin hareketten kaçınma tutumunun obez hastalarda anlamlı olarak daha fazla görüldüğü ve İK skorlarında artışa yol açtığı bildirilmiştir. KBA nda Beden Kitle İndeksi (BKİ) ve İK skorlarının birbirleriyle ve diğer değişkenlerle ilişkisini incelemek amacıyla bu çalışma yapıldı. Yöntem - Gereçler: Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi (SDÜTF) Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon (FTR) kliniğine başvuran, 70 yaşın altında ve hiç psikiyatrik tanı almamış olan ve psikoaktif ilaç kullanmayan, nöropatik ağrı, malignite, hamilelik dışlanmış ve belden operasyon geçirmemiş olan 108 hasta çalışmaya alındı. Hastaların demografik verileri yanında kaygı durumlarının saptanması için STAI-T, depresif bulguları araştırmak için Beck Depresyon Envanteri (BDE), İK için Oswestry disabilite ölçeği uygulandı. Artan değişkenlerle kategorik olanlar arasındaki ilişki için Student s t-test, artan değerlerin kendi aralarındaki ilişki için Pearson korelasyon testi uygulandı. Anlamlı sonuçların karıştırıcı değişkenlere göre kontrol edilmesi için lineer regresyon kullanıldı. Bulgular: Olgular 81 kadın ve 27 erkekten oluşmaktaydı.yaş ortalaması bulundu. BKİ ortalaması idi. Ortalama Oswestry İK skoru olarak oluştu. İK şiddeti 19 hastada (% 17.6) hafif, 83 hastada (%76.9) orta, 6 hastada (%5.6) ağır olarak bulundu. Olgularda yaş, cinsiyet, BKİ, gelir düzeyi, eğitim, ağrı şiddeti, İK, BDE ve STAI-T skorları arasında uygulanan korelasyonlar şu sonuçları verdi: BKİ: l- BKİ yaşla doğru orantılıydı (cc=0.39; p<0.001). 2- Kadınlarda BKİ erkeklere göre anlamlı olarak daha yüksekti (cc= 0.41; p<0.001) 3- BKİ, eğitim düzeyi ile ters orantılıydı (cc=-0.46; p<0.001) 4- BKİ, İK skorları ile doğru orantıydı (cc=0.30; p<0.001) İK: 1- Yaşla doğru orantılıydı (cc= 0.22; p<0.05) 2- Kadınlarda daha yüksek bulundu (cc= 0.25; p<0.001) 3- Eğitim düzeyi ile ters orantılıydı (cc=-0.21; p<0.05) 4- BDE skorlarıyla doğru orantılıydı (cc=0.48; p<0.001)
97 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ STAI-T skorlarıyla doğru orantılıydı (cc=0.48; p<0.001) Karıştırıcı değişkenlerle kontrol edildiğinde BKİ anlamlı kalmazken, İK depresyon için eğitim düzeyi, ağrı şiddeti ve kaygı ile birlikte bağımsız risk faktörü olarak bulundu. Sonuç: Çalışmamızda KBA hastalarında BKİ ve İK, ortak risk faktörlerine sahip olmalarının yanında anlamlı olarak ilişkili bulundular. İK, bunun yanında depresyon ve kaygı ölçekleriyle de anlamlı ilişkideydi. Bu bulgular obezitenin İK kısıtlılık için, kısıtlılığın ise psikiyatrik semptomatoloji için risk oluşturduğunu bildiren literatürü destekler niteliktedir. Olumsuz sonlanım ölçütü olarak eğitim düzeyi de İK ile birlikte öne çıkmaktadır. Yaygın toplumsal bilinçlendirme yanında, özellikle kadınlarımızın eğitim düzeyinin yükseltilmesinin gerek obezite, gerekse İK riskinin azaltılması konusunda daha büyük bir etkisinin olması öngörülebilir. Anahtar Kelime: kronik bel ağrısı, beden kitle indeksi, Oswestry disabilite ölçeği, Beck depresyon envanteri, işlevsel kısıtlılık
98 98 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-19 AFYONKARAHİSAR SAĞLIK BİLİMLERİ ÜNİVERSİTESİ SAĞLIK BİLİMLERİ FAKÜLTESİ ÖĞREN- CİLERİNİN FERMENTE ÜRÜNLERİ TÜKETİMİ VE BU ÜRÜNLER HAKKINDA BİLGİ DÜZEYLERİ- NİN BELİRLENMESİ Merve İNCE PALAMUTOĞLU Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Giriş - Amaç: Fermantasyon, insan gıda üretimi ve tüketiminde uzun bir geçmişe sahiptir. Fermantasyon, gıdaların raf ömrünü, lezzetini, dokusunu ve fonksiyonel özelliklerini korumak ve geliştirmek için uzun zamandır kullanılmaktadır. Fermente gıdaların insan sağlığını geliştirici faydaları, son zamanlarda tüketicilerin diyet-hastalık ilişkileri bilinci nedeniyle giderek ilgi çekmektedir. Bu çalışma, eğitim ve öğretim yılında Afyonkarahisar Sağlık bilimleri Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesinde beslenme üzerine en az bir ders almış bölüm öğrencilerinin geleneksel fermente ürünler hakkında bilgi düzeylerinin belirlenmesi ve tüketim miktarları hakkında bilgi sahibi olmak amacıyla tasarlanmıştır. Yöntem - Gereçler: Bu çalışmanın verileri, öğrenciler ile bire bir görüşme şeklinde yapılmış anketten sağlanan bilgilerden elde edilmiştir. Çalışmaya katılımı kabul eden 520 öğrenciye 25 soruluk bir anket formu yönlendirilmiştir. Bu yolla elde edilen veriler üzerinde tanımlayıcı istatistikler kullanılmıştır (SPSS 26.0). Bulgular: Çalışmaya katılmayı kabul eden 520 öğrencinin %40,8 i Beslenme ve Diyetetik, %31,3 ü Hemşirelik ve %27,9 u Fizyoterapi ve Rehabilitasyon bölümü öğrencileridir. Beslenme ile ilgili en az bir ders almış olan bu bölüm öğrencilerinin %68,5 i fermente ürün kavramını daha önce duyduklarını belirtirken, %31,5 i hiç duymadıklarını ifade etmiştir. Fermente ürün kavramını daha önce duyduğunu bildiren 356 öğrencinin %96,1 i bu ürünleri tüketmekte, %4,9 u ise kavramı bilmelerine rağmen tüketmemeyi tercih etmektedir. Çalışmada fermente ürün tükettiklerini bildiren 342 katılımcının %41,4 ü sağlık sorunları nedeniyle tercih ederken, sağlık sorunları içerisinde sindirim sistemi (%51,1) ve bağışıklık sistemi (%34,2) üzerine olumlu etkisi olduğunu ifade etmektedirler. Çalışmaya katılan 520 öğrencinin 178 i fermente ürün kavramını duymamış ve/veya duymuş fakat tüketmediklerini bildirmiş olmalarına rağmen yoğurt ve ayran hiç tüketmeyenlerin oranı sırasıyla %0,13 ve %0,19 bulunmuştur. Bu da gerçekte fermente ürün kavramını bilmemelerinden kaynaklanmaktadır. Yine de fermente ürün kavramını bildiğini ifade edenlerinde dahil olduğu katılımcılar içerisinde kefir, boza ve şalgamın tercih edilmeme oranı çok yüksektir (%53,8, %80,4, %46,2). Sonuç: Elde edilen sonuçlar değerlendirildiğinde, Beslenme ve Diyetetik bölümü öğrencileri konuyla ilgili daha ileri düzeyde derslerde almış olduklarından fermente ürünler hakkında daha fazla bilgiye sahip oldukları ve buna bağlı tüketim tercihlerinin de bu yönde olduğu sonucuna varılmıştır. Özellikle çalışmaya katılan öğrencilerin fermente ürünleri tercih etme nedenleri çoğunluk ile sindirim ve bağışıklık sistemleri ile ilgili yaşadıkları sorunlar olmasına rağmen büyük çoğunluğu kefir tüketmemektedir (%60,8). Öğrenciler eğitim almış olsalar da yurt ve kampüs yaşamının hayat tarzlarını değiştirme de engel oluşturduğu sonucuna varmamıza neden olmuştur. Anahtar Kelime Fermantasyon, Fermente ürünler, Fermente ürün tüketimi, Fermente ürün tüketim sıklığı, Memnuniyet
99 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 99 SS-20 PRENATAL VE POSTNATAL BESLENME FAKTÖRLERİNİN SAĞLIK DURUMU VE AKADEMİK BA- ŞARIYA ETKİSİ Merve Cambaz, Eftal Geçgil Demir, Gizem Köse, Ender Pehlivanoğlu İstanbul Kent Üniversitesi Giriş - Amaç: Prenatal ve postnatal dönemde maruz kalınan nutrisyonel ve çevresel koşullar ileriki yıllarda sağlık açısından kritik önem taşımaktadır. Gebelik dönemindeki beslenme alışkanlıklarının epigenetik mekanizmalarla bir sonraki nesilde kronik hastalık oluşumunu etkileyebileceği bilinmektedir. Anne sütü alımının akademik başarıyı arttırabileceğini destekleyen çalışmalar da mevcuttur. Bu çalışmanın amacı ilk 1000 günde anne ve bebeğin beslenmesinin sağlık ve akademik başarı üzerine etkisini araştırmaktır. Yöntem - Gereçler: Retrospektif olarak planlanan ve anket kullanılarak gerçekleştirilen araştırmada Türkiye de bulunan bir vakıf üniversitesi öğrencileri ve annelerinin prenatal ve postnatal dönemde beslenme ve sağlık durumu ile ilgili verileri toplandı. Çalışmaya 707 öğrenci katıldı yaş arası genç erişkinlerin sağlık durumu ve akademik başarıları değerlendirildi. Akademik başarının değerlendirilmesinde üniversite giriş sınavı ölçüt olarak alındı. Öğrenciler sayısal, sözel ve eşit ağırlık olmak üzere üç gruba ayrıldı. Araştırmaya katılan bireylerde prenatal (gebelik süresince annenin beslenme alışkanlıkları) ve postnatal (anne sütü alım süresi, alerjik hastalıkların sıklığı) bilgiler sorgulandı. Elde edilen bulguların değerlendirilmesinde Pearson Chi-square ve Mann-Whitney U testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan öğrencilerin 587 si (%83) kadın 120 si (%17) erkekti. Yaş ortalaması 20,2 ±1,9 idi. Yapılan analizler sonucunda gebelik döneminde abur cubur tüketen annelerin çocuklarında genç erişkinlikte alerjik hastalık görülme sıklığının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görüldü (p=0.000). Sayısal, sözel ve eşit ağırlık olmak üzere hiçbir grupta anne sütü alım süresi ile akademik başarı arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Anne sütü alım süresi ile akademik başarı arasındaki ilişki, karıştırıcı faktörler nedeniyle tartışmalıdır. Bu çalışmada anne sütü alım süresinin genç erişkinlik döneminde akademik başarı üzerine bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Çalışma sonuçları gebelik döneminde abur cubur tüketiminin genç erişkinlikte alerjik hastalık etiyolojisinde önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Anahtar Kelime: anne sütü, akademik başarı, alerji, beslenme
100 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-21 TİP1 DİYABETLİ ÇOCUK VE ADOLESANLARDA DİYABLUMİA RİSKİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Didem GÜNEŞ KAYA, Hande Turan, Olcay Evliyaoğlu, Oya Ercan İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Giriş - Amaç: Blumia sıklıkla adolesan dönemde başlayan yeme atakları ve sonrasında telafi davranışı olarak kusma ile seyreden bir yeme bozukluğudur. Henüz DSM-V sınıflandırmasında yer almayan diyabete özgü yeme bozukluğu diyabulimia ise, Tip 1 DM li bireylerin ağırlık kontrolünü sağlamak amacıyla insülin dozunu azaltması veya bilinçli olarak atlaması olarak tanımlanmaktadır. Diyabete özgü yeme bozukluğuna; sıklıkla yeme atakları beden algısı bozukluğu ve zaman zaman kusma da bir telafi etme davranışı olarak eşlik etmektedir. Diyabet bakımını optimal düzeyde sağlamak amacıyla gösterilen çaba, sürekli yemekler üzerinde düşünme, yasak yiyecek kavramı hastaların kaygı düzeyini arttırabildiğinden, sürekli vücut ağırlığı kontrolü ve besinler üzerine düşünmelerine sebep olabilmektedir. Diyablumia, diyabete bağlı komplikasyon riskini ve mortalite oranını artırmakla birlikte kilo kaybına, geç puberteye, düzensiz menstrüasyon siklusuna, anksiyete problemlerine, depresif ataklara ve intihar girişimine neden olabilmektedir. Bu nedenle diyabetli bireylerin yeme bozukluğu riski açısından taranması önem kazanmaktadır. Bu çalışmada kliniğimizde Tip1 diyabet tanısıyla izlenen çocuk ve adolesanların diyabete özgü yeme bozukluğu riski açısından taranması amaçlanmıştır. Yöntem - Gereçler: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinolojisi Polikliniği nde takipli çocuk ve adolesanlardan 01/12/2019 ve 31/01/2020 tarihleri arasında rutin poliklinik kontrolü için başvuran ve çalışma için gönüllü olan 97 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Gönüllülerin antropometrik ölçümleri, biyokimyasal bulguları ve sosyodemografik özellikleri poliklinik dosyalarından alınmıştır. Gönüllülere 16 sorudan oluşan ve Diyabete Özgü Yeme Bozukluğu ölçeği yüz yüze anket yöntemi ile uygulanmıştır. Ankette 16 adet soru bulunmaktadır ve bu sorular likert ölçeği biçiminde 0-5 arası puanlara sahiptir. Diyabetli bireyin bu sorulardan toplam 20 puan alması diyabete özgü yeme bozukluğu açısından risk altında olduğunu göstermektedir. Bulgular: Çalışmaya alınan olguların yaş ortalamaları 12,8±2,8 dir ve ortalama diyabet süreleri 5, 2±1,2 yıl dır. Diyabetli olguların 38 i tedavi yöntemi olarak insülin pompası ve 59 u insülin kalemi kullanmaktadır ve HbA1c ortalamaları 8,2±2,5 dir. Alınan olguların 35 i 20 puan ve üzeri puan almıştır ve yeme bozukluğu açısından riskli olarak değerlendirilmiştir. Yüksek HbA1c ile yeme bozukluğu risk puanı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (r: 0,22 p:0,028). Diyabet süresi ile risk puanı arasında anlamlı fark saptanmıştır.(p= 0,042) Sonuç: Diyabete özgü yeme bozukluğu son yıllarda önem kazanan ve diyabet ekibinin dikkatli olması gereken konulardan biridir. Riskli diyabetlilerin diyablumia olmasını önlemek ve hali hazırda yeme bozukluğu geliştirmiş çocukları tespit etme açısından diyabetlileri rutin taramak önem kazanmaktadır. Bu konu ile ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç olmakla beraber özellikle açıklanamayan kilo kaybı ve kötü metabolik kontrolde akla getirilmesi gereken olası sebeplerden biri olabilir. Anahtar Kelime: Tip1 diyabet, Diyablumia, Yeme bozukluğu
101 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 101 SS YAŞ ARASINDAKİ KADINLARIN ANNE SÜTÜ BİLGİ DÜZEYİ VE EMZİRME DAVRANIŞLA- RI Sinem Bayram Başkent Üniversitesi Giriş - Amaç: Yenidoğanın besin gereksinimini tek başına mükemmel bir şekilde karşılayan canlı bir besin olan anne sütü, anne ve bebek arasında güçlü bir bağ kurulmasının yanında psikomotor ve zihinsel gelişimi hızlandırma, zeka katsayısını yükseltme, ileri dönemde okul başarısını arttırma gibi birçok olumlu özelliğe sahiptir. Bu yüzden emzirme davranışının ilk 6 ay tek besin olarak, daha sonra 2 yıla kadarki süreçte ise tamamlayıcı besinlerle birlikte sürüdürülmesi gerekmektedir. Çalışmanın amacı yaş arasındaki kadınların anne sütü bilgi düzeyini ölçmek ve emzirme davranışları hakkında bilgi edinmektir. Yöntem - Gereçler: Çalışma gönüllü olarak katılmayı kabul eden 650 kadın ile yürütülmüştür. Katılımcılara demografik özellikler, anne sütü ve emzirme bilgi düzeylerini sorgulayan çoktan seçmeli 26 soruluk test ve Türkiye de geçerliliği ve güvenilirliği yapılmış olan Bebek Beslenmesi Tutum Ölçeği (IOWA) içeren bir anket formu uygulanmıştır. IOWA Ölçeğine göre toplam tutum puanı 17 ile (formula ile beslemeye yatkın) 85 puan (emzirmeye yatkın) arasında değişmektedir. Elde edilen veriler SPSS programı ile analiz edilmiş ve p<0,05 önemli kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların %84.5 i emzirme eğitimi almamıştır. Bireylerin eğitim durumu ile anne sütü bilgi düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Bireylerin yaş, parite ve gelir durumu ile anne sütü bilgi düzeyleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler bulunmuştur (p<0.05). Tavan puanı 26 olan testte katılımcıların puan dağılımları arasındadır. IOWA puanı sınıflandırmasına göre katılımcıların %7.8 inin kararsız, %92.2 sinin ise formula ile beslemeye yatkın olduğu görülmektedir. Katılımcıların hiçbiri emzirmeye yatkın grupta değildir. Sonuç: Çalışma sonucuna göre özellikle erken yaşta ve ilk gebeliği olan annelerin anne sütü devamlılığı ile ilgili bilgilerinin arttırılması ve emzirmeye özendirilmesi hedeflenmelidir. Çocukluk çağında gelişebilecek beslenme sorunlarını önlemek için anneler ve diğer tüm bakımvericilere emzirme ve tamamlayıcı besinlere başlama eğitimleri düzenli olarak verilmelidir. Anahtar Kelime: anne sütü, emzirme, bilgi düzeyi, bebek beslenmesi
102 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-23 POLİKİSTİK OVER SENDROMLU KADINLARDA BESLENME DURUMU, YEME DAVRANIŞI VE YA- ŞAM KALİTESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Zekiye Yıldız1, Ayla Gülden Pekcan1, Mete Gürol Uğur 2 1 Hasan Kalyoncu Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik ABD. Yeşilkent, Oğuzeli/Gaziantep 2 Gaziantep Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Cerrahi Tıp Bilimleri Bölümü, Kadın Hastalıkları ve Doğum ABD. Osmangazi, Üniversite Blv., Şahinbey/Gaziantep Giriş - Amaç: Çalışma, PKOS ile ilişkili sağlık sorunlarının nedenlerini belirlemek ve çözüm üretebilmek üzere PKOS lu kadınlarda beslenme durumu, yeme davranışı ve yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Yöntem - Gereçler: Araştırma, Ekim-Şubat 2019 tarihleri arasında Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği nde 42 PKOS tanısı almış hasta ile yapılmış kesitsel, tanımlayıcı bir çalışmadır. Bireylerle yüzyüze görüşülerek sorukağıdı formu uygulanmış, genel özellikleri ve sağlık durumu belirlenmiştir. Bireylerden birbirini izleyen iki günlük 24-saatlik besin tüketimi, besinleri tüketim sıklığı, fiziksel aktivite durumu kaydı alınmış, antropometrik ölçümleri yapılmıştır. Üç faktörlü yeme davranışı (TFEQ-R21), yaşam kalitesi (PCOSQ-50), Akdeniz diyeti uyum (PREDIMED) durumu ve biyokimyasal göstergeleri değerlendirilip kan basıncı ölçülmüştür. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS 22.0 paket programıyla değerlendirilmiştir. Bulgular: Bireylerin yaş ve beden kütle indeksi (BKI) ortalaması (±S) sırasıyla 23,0±4,15 yıl ve 23,5±4,08 kg/m 2 bulunmuştur. Bireylerin %7,1 i obez (BKI: 30 kg/m 2 ), %23,8 i fazla kiloludur (BKI: 25,0-29,9 kg/m 2 ). Bel çevresi %69 unda risk (80-88 cm) ve yüksek risk ( 88 cm) grubundadır. Bel/ boy oranı %38,1 inde, vücut yağ yüzdesi %33,3 ünde normal sınırlardadır. Bireylerin %19,0 unda açlık kan glukozu, %23,8 inde HOMA-IR, %33,3 ünde LDL-K, yüksek, %59,5 inde HDL-K düzeyi düşük bulunmuştur. Serum D vitamini %88,1 inde eksik (<20 ng/l), B 12 %38,1 inde düşüktür (<180 ng/l). Metabolik eşdeğeri (MET) değeri ortalaması 519,75 dk/hafta (düşük) ve fiziksel aktivite düzeyi (PAL) değeri 1,63±0,16 bulunmuştur. Günlük enerji alım miktarı ortalaması (±SS) 1628,2±364,5 kkal. dir. Enerjinin %50,4 ü karbonhidratlardan, %13,2 si proteinden ve %36,4 ü yağdan sağlanmaktadır. Bireylerin diyetle folat, biotin, birçok vitamin (B 1, B 2, B 3, B 6, B 12, C, D) ile minerallerin (K, Mg, Ca, Fe, Zn, I) alım miktarlarının önerilenin altında olduğu belirlenmiştir. Akdeniz diyeti uyum (PRE- DIMED) puanı ortalaması (±S) 6,09±1,42 dir ve bireylerin %61,9 u orta (6-9 puan), %38,1 i ise kötü ( 5 puan) uyum gösterdiği saptanmıştır. Yeme davranışı ölçeği (TFEQ-R21) puan ortalaması (±S) 47,5±11,54 ve yaşam kalitesi (PCOSQ-50) ölçeği puanı 140,8±31,9 bulunmuştur. Bireylerin BKİ değerleri ile HOMA-IR ve LDL-K düzeyleri arasında pozitif, HDL-K ile negatif yönlü anlamlı bir ilişki belirlenmiştir. (p<0,05). TFEQ-R21 ile BKİ, vücut yağ yüzdesi ve bel-boy oranı arasında pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). PCOSQ-50 ile BKİ ve bel-boy oranları arasında negatif yönlü zayıf bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: PKOS lu kadınlarda obezite, insülin direnci ve dislipidemi gibi sağlık risklerinin yüksek olduğu saptanmıştır.antropometrik ölçümlerdeki artış metabolik parametreleri olumsuz yönde etki-
103 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 103 lemektedir.pkos lu kadınlarn diyetlerinin vitamin,mineral ve lif yönünden yetersiz olduğu, yağ ve doymuş yağ içeriğinin yüksek olduğu görülmüştür. Fiziksel aktivitelerinin yetersiz olduğu, yaşam kalitelerinin olumsuz etkilendiği ve olumsuz yeme davranışlarının olduğu görülmüştür. PKOS ile ilişkili hastalık risklerinden korunabilmek için diyet müdahalesi ve fiziksel aktivite artışını içeren yaşam tarzı değişiklikleri önerilmeli ve yaşam boyu sürdürülebilirliği sağlanmalıdır. Anahtar Kelime Polikistik over sendromu, beslenme durumu, yaşam kalitesi
104 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-24 ANKARA İLİNDEKİ ÜÇ FARKLI ECZANEYE GELEN YAŞ ARASI BİREYLERİN OMEGA-3 VE MULTİVİTAMİN KULLANIMLARI İLE YAŞAM KALİTELERİ ARASINDAKİ İLİŞKİ Can Selim Yılmaz, Hilal Çalışkan, Beril Köse, Merve Özdemir Başkent Üniversitesi Giriş - Amaç Besin destekleri; vitamin ve minerallerin yüksek dozlara karşılık gelen miktarlarının hap, kapsül, şurup şeklinde kullanılabilir formları olarak tanımlanmaktadır (1). Vitamin ve mineral içeriğine sahip bu ürünler; tıpta sıklıkla kullanılan, doğru endikasyonda kullanıldığında yararlı etkileri olabilen desteklerdir. Yeni doğan, bebek, gebe ve emzikli anneler, özel beslenen gruplar (çölyak, gluten enteropatisi vb.) ve spesifik beslenme (vejetaryen, vegan vb.) alışkanlığına sahip bireyler vitamin ve eser element gibi besinsel desteklere gereksinim duyabilir. Tedavi edici miktarda vitamin içeren preparatların kullanımı; vitaminlerin emilim ve biyo-yararlanımlarının azaldığı hastalıklarda, vitamin ihtiyacının arttığı durumlarda ve yüksek miktarda vitamin verilmesinin gerektiği bağlı genetik bazı hastalıklarda önerilebilmektedir (2). Okul öncesi çocukluk çağında, ilkokul çağı seviyesindeki çocuk ve gençlerde, doğurganlık çağındaki kadınlarda ve yaşlılarda sıklığı daha yüksek olmakla birlikte, toplumun önemli bir kesiminde vitamin eksikliği ya da yetersizliği görülebilmektedir (1). Omega-3 yağ asitlerinin ise vücutta biyokimyasal ve fizyolojik aktivitelerde önemli görevler üstlendiği; insan vücudunda göz, beyin, testis ve plesantada toplandığı, göz ve beyin fonksiyonlarının eksiksiz olarak yerine getirilmesine yardımcı olduğu bilinmektedir. Bunlara ek olarak kan lipit profilini olumlu etkilediği, trigliserid başta olmak üzere toplam kolesterol ve düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) düzeylerini azalttığı ve yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) düzeylerini artırdığı kanıtlanmıştır. Ayrıca, prostat ile meme kanseri ile birlikte bağışıklık sistemi rahatsızlıklarının tedavisinde ve bebeklerde beyin gelişiminde önemli rol oynadığı; kalp-damar hastalıkları, hipertansiyon, bağışıklık, alerji ve sinirsel bozukluklar üzerinde olumlu katkıları olduğu bildirilmiştir (3). Yaşam kalitesi, subjektif iyilik hali olarak tanımlanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), sağlığı sadece hasta olmama hali değil aynı zamanda fiziksel, zihinsel ve sosyal olarak iyi olma hali olarak tanımlamıştır. Bu tanım yaşam kalitesi kavramını içinde bulundurmaktadır. Yaşam kalitesi, kişinin fiziksel sağlığı ve psikolojik durumunun yanı sıra sosyal yaşantısından ve çevreyle olan ilişkilerinden de etkilenen geniş bir kavramdır. Sağlıklı olmak ve sağlıklı kalmak için sadece hastalık ve sakatlıkların oluşumunu engelleme üzerine çaba sarf etmek yeterli olmamaktadır. Son yıllarda çalışmalarda tedavi yöntemlerinin hastanın yaşam kalitesi üzerindeki etkilerini sınama, onların iyilik düzeylerini tanımlama konusunda giderek artan bir çaba içerisindedir. Bunun sonucu olarak iyilik hali ve yaşam kalitesini ölçülebilir kılma girişimleri sonuç vermekle birlikte giderek sağlık, ekonomi, toplum ve benzeri farklı boyutlar bu araçların kapsamında yer almaktadır (6). Yaşam kalitesi için farklı tanımlar yapıldığı gibi farklı şekillerde ölçümler de yapılmaktadır. Sağlıkla ilgili yaşam kalitesini ölçen pek çok ölçek vardır. Bu ölçekler genel amaçlı ve hastalığa özgü olarak iki kategoride tanımlanmaktadır. Bu çalışmanın amacı; yaş arası yetişkin bireylerin omega 3 ve multivitamin kullanımları ile yaşam kaliteleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Yöntem - Gereçler: Bu çalışma Ocak 2019-Mayıs 2019 tarihleri arasında yapılmıştır. Ankara ili Çankaya ilçesine bağlı 3 farklı eczaneye gelen yaş arası 300 yetişkin birey çalışmanın ör-
105 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 105 neklem grubunu oluşturmuştur. Katılımcılar olasılığa dayalı olmayan örneklem seçim tekniklerinden olan rastgele örneklem seçim tekniği ile seçilmiştir. Çalışmaya başlamadan önce katılımcılara Bilgilendirilmiş Onam Formu okunmuş ve çalışmaya katılmayı isteyip istemedikleri sorulmuştur. Çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden bireyler dahil edilmiştir. Araştırmaya katılan bireylerin sosyodemografik özelliklerini (yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu, meslek, hastalık, sigara-alkol tüketimi) belirlemek amacıyla çoktan seçmeli soruların bulunduğu bir anket formu uygulanmıştır. Araştırma kapsamında katılımcılara araştırmacı tarafından; boy uzunluğu ve vücut ağırlığını içeren antropometrik ölçümler yapılmış ve anket formunda ilgili yere not edilmiştir. Anket formunda ek olarak, yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla geçerlik ve güvenirliği yapılmış EUROHİS (Avrupa Sağlık Etki) ölçeği kullanılmıştır. Bu ölçek toplamda 8 sorudan oluşmakta ve yanıtlar 5 li likert (1: çok kötü - 5: çok iyi) şeklinde değerlendirilmektedir. Verilen yanıtlar neticesinde toplam 40 puan üzerinden değerlendirilmiş ve artan ölçek puanı daha iyi yaşam kalitesi ile ilişkilendirilmektedir. Yaşam kalitesi puanı, tüm sorulara verilen yanıtlara göre puanlar toplanarak elde edilmektedir. Sonuçta, yüksek puan alan kişilerin yaşam kalitesi düşük puan alanlara kıyasla daha iyi olarak değerlendirilmiştir. Verilerin istatistiksel olarak değerlendirilmesinde SPSS 17.0 paket programı kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi olarak p<0.05 değeri kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin %55.3 ü (176) kadın ve %44.7 si (124) erkektir. Bireylerin %16.3 ü (49) 19-24, %31.7 si (89) 25-39, %39.3 ü (118) ve %12.7 si (38) yaş aralığındadır. Bireylerin yaş ortalaması 41.1±13.9 dır. Katılımcıların %66 sı (198) evli iken %34 ü (102) bekardır. Katılımcıların %58.3 ü (175) üniversite mezunu, %31.7 si (95) lise mezunu, %6 sı (18) ortaokul mezunu, %3.3 ü (10) ilkokul mezunu iken %0.7 si (2) okur-yazar değildir. Katılımcıların %15.7 si (47) çalışmadığını bildirirken %84.3 ü (253) ise devlet memuru, özel sektör ve diğer başlıkları altında çalıştığını bildirmiştir. Bireylerin %52 si (156) daha önce veya şimdi omega-3 ve multivitamin kullandığını bildirirken, %48 i (144) daha önce kullanmadığını belirtmiştir. Omega-3 ve multivitamin kullananların %38.5 i 40-59, %31.4 ü 25-39, %16.6 si ve %13.5 i yaş aralığındadır. Cinsiyete göre; kadınların %52.8 i (93) ve erkeklerin %50.8 inin (63) omega-3 ve multivitamin kullandığı belirlenmiştir (p>0.05). Omega-3 ve multivitamin kullananlar eğitim durumuna göre değerlendirildiğinde, katılımcıların %57.7 sinin (90) üniversite mezunu, %30.1 inin (47) lise mezunu, %7.7 sinin (12) ortaokul mezunu, %3.8 inin (6) ilkokul mezunu ve 0.7 sinın (1) okur-yazar olmadığı saptanmıştır. Yaşam kalitesi ölçeği toplam puan ortalaması, omega-3 ve multivitamin kullanan katılımcılarda ± 3.86 puan iken kullanmayanlarda ± 4.86 puandır. Bu fark istatistiksel anlamda önemli bulunmuştur (p<0.05). Bu sonuçla; omega-3 ve multivitamin takviyesi almış veya alıyor olan bireylerin yaşam kalitesi, almayanlara kıyasla anlamlı şekilde daha yüksektir. Her iki grupta da 0-10 toplam puan aralığında birey bulunmamaktadır. Omega-3 ve multivitamin kullanan bireylerin %93.6 sının (146) yaşam kalitesi ölçeği toplam puanı puan aralığında iken, kullanmayanlarda bu değer %79.9 dir (115). Sonuç: Çalışma sonucunda, omega-3 ve multivitamin kullanımı ile bireylerin yaşam kalitesi arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Omega-3 ve multivitamin kullanımı ile cinsiyet, yaş, medeni durum ve beden kütle indeksi (BKİ) arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Bu sonuçlar ile, bilinçli tüketilen omega-3 ve multivitaminlerin bireylerin yaşam kalitesine olumlu katkı sağladığı bu çalışma ile de desteklenmiştir. Ancak bu takviye ürünleri tüketilmeden önce mutlaka bir uzmana danışılması gerekmektedir. Bu tür takviyelerin bilinçsiz tüketimi vitamin-mineral toksisitesi gibi birçok olumsuz duruma sebep olabilmektedir. Anahtar Kelime: omega-3, multivitamin, yaşam kalitesi
106 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS YAŞ ARASI KADINLARDA MENSTRÜAL SİKLUSUN HER ÜÇ DÖNEMİNDE (Menstrüal Dönem Öncesi, Menstrüal Dönem ve Menstrüal Dönem Sonrası) BESLENME ALIŞKANLIKLARI- NIN BELİRLENMESİ Seniha Çukurovalı SOYKURT 1, Muhittin TAYFUR 2 1 Kıbrıs Sağlık ve Tolum Bilimleri Üniversitesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü 2 Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü Giriş - Amaç: Menarş, Yunanca ay anlamına gelen men ile başlama anlamına gelen arche kelimelerinin birleşiminden meydana gelir ve ayın başı şeklinde çevrilmektedir. (7). Kadınlarda üreme yaşam aşamaları doğumdan menopoza kadar; puberte, menstrüal döngü, gebelik, doğum ve menopoz yıllarını kapsamaktadır. Her bir aşama sağlıkla ve beslenmeyle yakından ilgili olmakla birlikte üreme çağı ve menstrüal döngü kadın yaşam süresinin büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Menstrual döngü doğurgan kadınlarda meydana gelebilen fizyolojik değişiklikler sürecidir. Üreme için gereklidir ve endokrin sistemin kontrolü altındadır. Her fazın uzunluğu kadından kadına ve siklustan siklusa değişiklik gösterir ve ortalama bir siklus 28 gün sürmektedir.8 Normal menstruasyon süresi 3-7 gün, kaybedilen kan miktarı ise ml arasında değişmektedir.9 Menstrüal siklus boyunca hormonal değişimler yemek yeme davranışı ve besin alımında etkili olabilmektedir. Premenstrüal faz süresince iştah ve enerji alımında artış meydana gelmektedir. Fakat günlük enerji alımının artmasına yağ, protein ve karbonhidratın katkısı belirsizdir. Premenstrüal dönemde özellikle çikolata gibi karbonhidrattan zengin besinlere isteğin artması serotonin artışı, sonrasında duygu durum düzelmesi ve iştah artışı ile sonuçlanmaktadır (26). Kadınlarda menstrüal siklus ve kontrol mekanizmalarının ana hatları belirlenmiş olsa da birçok etkenden etkilenebilen kompleks bir döngü olduğu kabul edilmektedir. Özellikle ergen kızlarda menstrüal siklus ve ovülasyonun daha tam oturmamış olması bu döngüyü dış etkenlerin etkisine daha da açık hale getirmektedir. Bu noktada beslenme ve beslenme alışkanlıklarının menstrüal siklus üzerine etkileri hem yetersiz beslenme hem de aşırı beslenme üzerinden görülebilmektedir (44) Beslenme ile ilgili sorunlar menstrüal siklus ve reprodüktif işlevleri etkilemektedir. Menstrüal siklusun yeni oturmaya başladığı ve beslenme sorunlarından daha fazla etkilenen ergenlik dönemi bu açıdan hassas bir dönemdir. Bedenin enerji dengesi ve hazır enerji varlığı, menstrüal siklus düzensizlikleri ve ovulasyon açısından BKİ den ya da kritik kilodan daha önemlidir (44) yaş arası kadınlarda premenstrual dönem, menstrüal dönem ve menstrüal dönem sonrasındaki beslenme durumları, besin tercihleri, yeme tutumları ve farklılıklarının saptanması, elde edilen verilere göre alınan enerji ve besin ögelerinin değerlendirilmesi amacı ile yürütülmüştür. Yöntem - Gereçler: Bu araştırma, Aralık 2015 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran yaş arası, araştırmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 100 kadın üzerinde yürütülmüştür. Çalışmaya herhangi bir kronik hastalığı, ilaç kullanan (vitamin, mineral, antidepresan, oral kontraseptif vb), özel bir diyet uygulayan, son iki ayda herhangi bir hormon tedavisi almış ve düzenli menstruasyon
107 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 107 görmeyen bireyler dahil edilmemiştir. Çalışma Başkent Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından 25/11/2015 tarihli ve 15/102 sayılı Etik Kurul Onayı ile gerçekleştirilmiştir. Hastaların kişisel özelliklerini saptamak için anket formu uygulanmıştır. Anket formunda demografik özellikler (yaş, cinsiyet, eğitim durumu, medeni hali vb.) menstrüal siklusun her üç döneminde (menstrüal öncesi, menstrüal dönem ve menstrüal sonrası dönem) oluşan besin tercihleri de anket tekniği ile günlük tutularak sorgulanmıştır. Anket formu, yüz yüze görüşülerek doldurulmuştur. Bireylerin enerji ve besin öğeleri alımlarını saptamak amacıyla her üç fazda birbirini izleyen üç gün süreyle (premenstrüal, menstrüal ve post menstrüal dönem) 24- saatlik besin tüketimleri, besin tüketim kaydı yöntemi ile alınmıştır. Bulgular: Hastaların demografik özelliklerine bakıldığında; çalışmaya katılan kadınların yaş ortalaması ± 7.62 yıl olarak belirlenmiştir. Kadınların % 15.0 ı ilköğretim mezunu, % 22.0 ı ortaöğretim (lise) mezunu, %12.0 ı ön lisans mezunu, % 39.0 ı lisans mezunu ve % 12.0 ı lisansüstü olduğu belirlenmiştir. Çalışmaya katılan 100 bireyden 36 sı bekar, 56 sı evli ve 8 inin dul olduğu belirlenmiştir. Tablo 1. Bireylerin Demografik Özelliklerinin, Menstruasyon Öncesi ve Menstruasyon Dönemine İlişkin Verilerin ve Bireylerin Premenstrual Dönemindeki Beslenme Alışkanlıklarının Dağılımı Değişkenler S; (%) Eğitim Durumu İlköğretim mezunu 15; 15.0 Ortaöğretim mezunu 22; 22.0 Ön lisans mezunu 12; 12.0 Lisans mezunu 39; 39.0 Lisansüstü 12; 12.0 Medeni Durum Bekar 36; 36.0 Evli 56; 56.0 Dul 8; 8.0 İlk Menstruasyoninizi kaç yaşınızda gördünüz? 10 yaşından küçük 2; yaş 9; yaş 26; yaş 25; yaş 27; yaş ve üstü 11; 11.0 İlk Menstruasyonınızı kaç yaşınızda gördünüz? Ort ± SS ± 1.23 Menstruasyon dönemi ile ilgili eğitim aldınız mı? Evet 67; 67.0
108 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR Hayır 33; 33.0 Menstruasyon Dönemi ile ilgili bilgiyi kim/kimlerden aldınız? Anne 50; 7.6 Abla 18; 57.5 Arkadaşlardan 11; 48.5 Öğretmenden 13; 63.3 Sağlık personelinden 12; 76.5 Radyo, televizyondan 9; İnternet 4; Ne sıklıkta menstruasyon görüyorsunuz? <21 günden 3; günde 48; günde 42; 42.0 >35 günden 7; 7.0 Menstruasyon süresini ne kadar yaşıyorsunuz? 2-6 gün 77; gün 23; 23.0 Sonuç: Menstrüal siklus beslenme durumu ve yeme tutumu ile ilişkilidir ve kadınların yaş gruplarına ve fizyolojik ihtiyaçlarına göre uygun bir beslenme ve yaşam tarzı geliştirilmesi önemlidir. Bu durumun detaylı incelenmesi için daha büyük çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır ve bu alanda yapılacak yeni çalışmalara da yön verebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelime: Menstruasyon, kadın, beslenme durumu, yeme tutumu, enerji alımı
109 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 109 SS-26 ORGANİK VE ORGANİK OLMAYAN ÇAY İNFÜZYONLARININ TOPLAM FENOLİK MADDE MİK- TARLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ Duygu Ağagündüz, Teslime Özge Şahin, Birsen Yılmaz Gazi Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Ankara, Türkiye Giriş - Amaç: Bu çalışma, demlenmiş organik (O) ve organik olmayan (K) çay infüzyonlarının toplam fenolik madde (TFM) miktarlarının karşılaştırılması amacıyla planlanmıştır. Yöntem - Gereçler: Tüketime hazır poşetli veya dökme olarak satılan organik/organik olmayan çay çeşitleri ambalajlı şekilde Ankara İl inde bulunan büyük market zincirlerinden temin edilmiştir. Çay infüzyonları kapaklı cam bitkisel çay demleme bardağı ve/veya porselen demlikte demleme koşulları sabit tutularak (4-5 dakika, 100 0C) hazırlanmıştır. İnfüzyonların TFM miktarı Folin-Ciocalteu kolorimetrik yöntemi ile belirlenmiş ve mg/l gallik asit eşdeğeri (GAE) cinsinden ifade edilmiştir. Bulgular: Dökme siyah çayın TFM miktarı hem organik grupta (136.04±20.37 mg/l GAE) hem de organik olmayan grupta (130.46±12.54 mg/l GAE) diğer çay türlerinden daha yüksek bulunmuştur (p<0.001).organik nane-limon (O:50.61±0.03; K:40.33 ± 0.87; p<0.05), kuşburnu (O:56.49±0.06; K:33.59 ± 0.01; p<0.05), papatya (O:16.45±0.29; K: 11.55±3.04; p<0.05) ve adaçayı (O:78.31±0.10; K:21.29±0.03; p<0.05) infüzyonlarının TFM miktarları organik olmayan seçeneklerine göre istatistiksel olarak daha yüksek bulunurken (p<0.05), organik olmayan zencefil-limon (O:12.10±0.03;K:13.78±1.10; p<0.05), siyah çay (poşet) (O:56.53±0.02; K:78.31±7.80; p<0.05) ve yeşil çay (dökme) (O:8.76±0.02; K:73.59±0.40; p<0.05) infüzyonlarının TFM miktarları organik seçeneklerinden anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Çay infüzyonlarının TFM miktarlarının bitkinin türüne, üretim yöntemine (organik, organik olmayan) ve işlenme şekline (poşet, dökme) bağlı değişebileceği belirlenmiştir. Literatür temel alındığında organik üretim sistemleri ile üretilen çayların TFM lerinin daha yüksek olması beklense de bu çalışmada da gösterildiği üzere organik olmayan bazı çay türlerinin TFM miktarları daha yüksek olabilmektedir. Bu sonuç; organik olan bütün ürünlerin olmayanlara kıyasla daha sağlıklı olarak değerlendirilmesinin doğru bir yaklaşım olmayacağına ışık tutmuştur. Anahtar Kelime: Organik, toplam fenolik madde, antioksidan, çay
110 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-27 DÜZENLİ FİZİKSEL AKTİVİTE YAPAN BİREYLERDE HEDONİK AÇLIK VE YEME DAVRANIŞ DU- RUMLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ Dilara Türkmen, Duygu Taş, Esra Erciyas, Esen Karaca Acıbadem Mehmet ali aydınlar Üniversitesi Giriş - Amaç: Bireylerin beslenmeleri; yaş, cinsiyet, fiziksel aktivite alışkanlıkalrı, çevresel ve sosyal koşulları, eğitim düzeyi, çalışma koşulları ve stres gibi birçok faktörden etkilenir. Açlık veya metabolik ihtiyaç olmadan bazı besinlere karşı yeme isteği, tüketme isteği duyulması sonucu iştahın açılması ve tüketilen besinden zevk alma, tatmin olma beklentisi durumuna hedonik açlık denir. Hedonik açlık, homeostatik yemekten farklı olarak: yeme durumunun kalori alımına ihtiyaç duyulmadan sadece keyif verici ve ödüllendirici özellikleri için oluşmasıdır. Bu çalışmanın amacı; düzenli fiziksel aktivite yapan bireyler ile düzenli fiziksel aktivite yapmayan bireylerin hedonik açlık ve beslenme durumlarını belirleyerek fiziksel aktivitenin hedonik açlığa etkisini araştırmaktır. Yöntem - Gereçler: Ocak 2020-Mart 2020 tarihleri arasında İstanbul ilindeki 3 farklı spor salonunda düzenli fiziksel aktivite yapan 177 birey ve İstanbul ilinde yaşayan rastgele seçilen 173 düzenli fiziksel aktivite yapmayan birey çalışmanın örneklem grubunu oluşturmaktadır. Bireylerin genel özelliklerini, beslenme alışkanlıklarını, fiziksel aktivite düzeylerine ilişkin bilgileri saptamak amacıyla anket formu ve Türkiye de geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmış olan Uluslararası Fiziksel Aktivite Formu (International Physical Activity Questionnnaire- IPAQ) ile çalışmaya katılanların son yedi günlük fiziksel aktivite kayıtları alınmıştır ayrıca yeme davranış durumu için EAT-26, hedonik açlık ölçütleri olarak da Türkiye de geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmış olan Power of Food Scale-PFS olan Besin Gücü Ölçeği-BGS ve Palatable Eating Motives Scale-PEMS olan Lezzetli Besinleri Tüketme Motivasyonu Ölçeği-LBTMS ölçekleri kullanılmıştır. Ölçekler, çalışmaya katılan düzenli fiziksel aktivite yapan bireylere gün içerisinde yaptıkları egzersiz sonrasında uygulanmıştır. Çalışma sonunda veriler Windows ortamında SPSS 21.0 Paket Programı ile değerlendirilmiştir. Elde edilen nicel değişkenlere normal dağılıma uygunluk testi için Kolmogorov-Smirnov testi kullanılmıştır. Nitel değişkenler arasındaki fark için Ki-kare testi kullanılmıştır. İstatistiksel analizler %95 güven aralığında p<0,05 olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Düzenli fiziksel aktivite yapan bireylerin BGS ve LBTMS toplam ölçek puanları düzenli fiziksel aktivite yapmayan bireylere göre daha yüksektir. Ancak aralarındaki fark istatistiksel olarak önemli bulunmamıştır (p>0.05). Düzenli fiziksel aktivite yapan erkek bireylerin besin gücü ölçeği toplam puanı ortalama 62.6±25.1 iken düzenli fiziksel aktivite yapmayan erkek bireylerin besin gücü ölçeği toplam puanı ortalama 57.9±16.8 olarak belirlenmiştir Düzenli fiziksel aktivite yapan kadınların besin gücü ölçeği toplam puanı ortalama iken düzenli fiziksel aktivite yapmayan kadın bireylerin 63.2±15.8 olarak bulunmuştur. Düzenli fiziksel aktivite yapan bireylerde Eat-26 ölçeğinin sorularına verdikleri cevaplara göre %21,6 sının yeme davranış bozukluğu gösterebileceği, düzenli fiziksel aktivite yapmayan bireylerin ise %12,7 sinin yeme davranış bozukluğu gösterebileceği görülmüştür. Sonuç: Bu çalışma, düzenli fiziksel aktivitenin yeme davranış durumunu etkileyebileceğini, hedo-
111 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 111 nik açlık ile anlamlı bir ilişki olmadığını göstermiştir. Fiziksel aktivite ve hedonik açlık arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelime Besin gücü, beslenme durumu, fiziksel aktivite, hedonik açlık
112 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-28 YETİŞKİN BİREYLERDE SOSYAL MEDYANIN BESİN SEÇİMİ, BEDEN KÜTLE İNDEKSİ ÜZERİNE ETKİSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Asude BEYHATUN, Aslıhan DAŞPINAR, Beyza ERDOĞAN, Aysun Nisan KEBAPÇI, Burcu NEGİZSOY, Murat BAŞ Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi Giriş - Amaç: Sosyal medya, günümüzde iletişim kurmanın dışında bilgi edinme ve sosyal ağ kurma amacı ile yaygın olarak kullanılmaktadır. Günümüzde sosyal medya kullanımı giderek artmaktadır. Buna bağlı olarak bireylerin sosyal medyada geçirdiği zaman artmakta ve yeme davranışları da etkilenmektedir. Bu çalışmada yetişkin bireylerin sosyal medyanın besin seçimi ve beden kütle indeksi (BKİ) üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Yöntem - Gereçler: Çalışmanın örneklemi yaş arası yetişkin bireylerden oluşmaktadır. Çalışmaya 637 kadın, 103 erkek olmak üzere 740 yetişkin birey katılmıştır. Çalışma, Google Formlar üzerinden anket uygulanarak yapılmıştır. Yapılan anket 4 kısımdan oluşmaktadır. İlk kısım bireylerin demografik bilgilerine yönelik sorular yer almaktadır. İkinci kısımda sosyal medya kullanımı ve sosyal medyanın besin seçimi üzerine etkisini belirlemeye yönelik sorular yer almaktadır. Anketin üçüncü aşamasında Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği- Yetişkin Formu (SMBI-YF); dördüncü aşamasında ise Yeme Alışkanlıkları Anketi (DEBQ) yer almaktadır. Veri analizinde SPSS 22.0 programı kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin %13,9 u erkek, %86,1 i kadındır. Katılımcıların yaş ortalaması 26,2±9,4 yıl iken, BKİ ortalamaları 22,9±4,1 kg/m 2 olarak bulunmuştur. Katılımcıların 694 (%93,8) ü sosyal medya uygulaması olarak en çok Instagram ı kullanmaktadır. Katılımcıların çoğu (%40,5) sosyal medyada 3-4 saat vakit geçirmektedir. Katılımcıların 661 (89,3) i beslenme konusunda en çok diyetisyenin fikirlerinden etkilenir iken 380 (%51,4) i hekimlerin fikirlerinden etkilenmektedir. Katılımcıların 517 (%69,9) si sağlıklı beslenme bilgilerine ulaşmak amacıyla sosyal medyayı kullanmaktadır. Kısıtlayıcı yeme davranış puanı ile sanal iletişim puanı arasında zayıf düzeyde pozitif yönlü bir ilişki bulunmaktadır. (r=0,074; p<0,05) Duygusal yeme davranış puanı ile sanal tolerans puanı (r=0,256; p<0,05), sanal iletişim puanı (r=0,212; p<0,05) ve sosyal medya bağımlılığı puanı (r=0,266; p<0,05) arasında pozitif yönlü orta düzeyde ilişki bulunmaktadır. Dışsal yeme davranış puanı ile sanal tolerans puanı (r=0,289; p<0,05), sanal iletişim puanı (r=0,227; p<0,05) ve sosyal medya bağımlılığı puanı (r=0,294; p<0,05) arasında pozitif yönlü orta düzeyde bir ilişki bulunmaktadır. Kadınların BKİ si, kısıtlayıcı ve duygusal yeme davranış puanı erkeklerden anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. (p<0,05) Sosyal medyada zaman geçirme süresi arttıkça dışsal yeme ve duygusal yeme davranış puanı istatistiksel olarak anlamlı ölçüde artmaktadır. (p<0,05) Katılımcıların BKİ si arttıkça; kısıtlayıcı yeme davranış puanı ve duygusal yeme davranış puanı artmaktadır. (p<0,05) Sonuç: Sosyal medya kullanımının ve bağımlılığının artmasıyla birlikte bireylerin duygusal ve dışsal yeme durumları artmaktadır. Buna bağlı olarak aşırı kullanımın önüne geçilmesi önerilmelidir. Bununla birlikte sosyal medyanın doğru kullanımı için çeşitli bilinçlendirme çalışmaları yapılmalı ve farkındalık arttırılmalıdır. Anahtar Kelime: Beden kütle indeksi (BKİ), Beslenme alışkanlıkları, Sosyal Medya
113 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 113 SS-29 KAFEİN ALIMI, KISITLAYICI YEME DAVRANIŞI, STRES DÜZEYİ VE KONSTİPASYON ARASINDA- Kİ İLİŞKİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ Atilla Selim Dinç, Banu Samur, Betül Kalın, Murat Baş Acıbadem Üniversitesi Giriş - Amaç: Kafein aslen çay ve kahveden tanıdığımız bir kimyasal madde olsa da aslında hayvanların merkezi sinir sisteminde bulunan uyarıcı bir maddedir. Sadece hayvanlarda değil, bazı bitkilerde de metilzantin (İng: methylxhantine) sınıfına ait bir maddedir. Çay ve kahvede bulunan en etkin madde olmasının yanı sıra kafein, kolalı içecekler, çikolata ve bazı ilaçlarda da bulunur. Kafeinin ağrı kesici ilaçlarda, kardiyovasküler hastalıklar ve sinir sistemi hastalıklarında etkili olduğu bilinmektedir. Çay ve kahve yıllardır sosyal etkinliklerde ortak bir içecek olarak tüketilmiştir. Araştırmalar kahve tüketiminin giderek arttığını göstermektedir. Bu çalışmada yetişkinlerde kafein alımının; kısıtlayıcı yeme davranışı, stres düzeyi ve konstipasyon (kabızlık) üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem - Gereçler: Çalışmanın örneklemini yaş arasındaki yetişkin bireyler oluşturmaktadır. Çalışmaya 178 kadın, 45 erkek olmak üzere toplam 223 birey katılmıştır. Bu çalışmada anket, katılımcılara Google anketler üzerinden uygulanmıştır. Yapılan anket beş aşamadan oluşmaktadır. İlk aşamada bireylerin demografik bilgilerini belirlemeye yönelik sorular yer almaktadır. Anketin ikinci aşamasında, bireylerin kısıtlayıcı yeme alışkanlıklarını belirlemeye yönelik sorular yer almaktadır. Üçüncü kısımda, bireylerin stres düzeylerini belirlemeye yönelik sorular yer almaktadır. Dördüncü kısımda, bireylerin konstipasyon durumlarını belirlemeye yönelik sorular yer almaktadır. Beşinci kısımda ise bireylerin kafein içeren besinlerin tüketim sıklığını ve miktarını belirlemeye yönelik sorular yer almaktadır. Tanımlayıcı istatistiksel analizler SPSS 22 paket programı ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya yaş arasında 178 (%80) kadın ve 45 (%20) erkek olmak üzere toplam 223 birey katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması ± yıl, BKİ ortalamaları ise kadınların 22,7 ±4,2 kg/ m 2 ve erkeklerin 26,0 ±4,0 kg/m 2 olmak üzere 24,35±4,1 dir. Bireylerin 46 (%20,6) sı genel beslenmelerini kötü olarak değerlendirirken, 88(%39,5) i orta ve 89(%39,9) u iyi olarak değerlendirmiştir. Katılımcıların ana öğün sayısı ortalama 2,52±0,6 ve ara öğün sayısı1,53±0,8 dir. Bireyler günde ortalama 739,4±236,7 ml su tüketmektedir. Bristol Dışkı Skalasına göre bireylerin 13(%5,8) ü dışkısını Tip 1 (ciddi kabızlık), 29(%13) u Tip 2 (hafif kabızlık), 81(%36,3) i Tip 3 (normal), 59 (%26,5) u Tip4 (normal), 32 (%14,3) si Tip 5 (lif eksik), 7(%3,1) si Tip 6 (inflamasyon) ve 2 (%0,9) si Tip 7 (inflamasyon) olarak tanımlanmaktadır. Katılımcıların günlük kafein alımı kadınların 458,4±729,6 mg, erkeklerin 743,2±1576,2 mg, ortalama 515,9±964,3 mg dır. Katılımcıların kısıtlayıcı yeme bozukluğu puanı kadınlarda 2,8±0,8, erkeklerde 2,3±0,8, ortalama 2,7±0,8 dir. Algılanan stres ölçeği puanı kadınlarda 28,4±8,6, erkeklerde 26,8±9,2 ortalama 28,1±8,7 dir. Konstipasyon yaşam kalitesi ölçeği puanı ise kadınlarda 48,5±13,6, erkeklerde 43,8±14,1, ortalama 47,5±13,8 dir. Sonuç: Araştırmanın sonucuna göre kafein tüketiminin stres düzeyi ile arttığı, artan stres düzeyi ile konstipasyonun daha fazla görüldüğü, konstipasyon görülen bireylerin kısıtlayıcı yeme davranışının da fazla olduğu aynı zamanda su tüketimi daha az ve BKİ leri daha fazla olan bireyler olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelime: Kafein, Konstipasyon, Stres
114 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-30 BESLENME VE YEME ALIŞKANLIKLARIMIZ YARIYILDA DEĞİŞTİ Mİ? Gizem Köse Acıbadem Üniversitesi Giriş - Amaç: Ülkemizde ve dünyada görülen virüs salgını sebebiyle karantina döneminin bütün alışkanlıklarımızın değişmiş olduğu araştırmalarca ve bireysel olarak gözlenmektedir. Besin satın alma, pişirme, genel beslenme alışkanlıkları ile yeme farkındalığının farklılaştığı tahmin edilen bu dönemde yapılan bu çalışmanın amacı karantina döneminin vücut ağırlığı ve beslenme alışkanlıkları üzerine etkisini araştırmaktır. Yöntem - Gereçler: Kesitsel olarak planlanan anket çalışmasında demografik veriler ile karantina dönemi öncesi ve sonrası besin satın alma, pişirmeyi içeren beslenme alışkanlıklarını içeren anket formu ve yeme farkındalığı ölçeği (YFÖ-30) kullanılmıştır. Yeme farkındalığı ölçeği, düşünmeden yeme, duygusal yeme, yeme kontrolü, farkındalık, yeme disiplini, bilinçli beslenme ve enterferans olarak 7 faktörden oluşmaktadır. Elde edilen bulgular tanımlayıcı istatistiklerin yanında T-testler, One-way ANOVA ve Pearson korelasyonu ile değerlendirilmiştir. Bulgular: yaş arası 416 bireyin katıldığı araştırmada katılımcıların %28 i erkek, % 88 i kadın olup, yaş ortalaması 26.91±4.29 yıl ve beden kütle indeksi (BKİ) ortalaması 23.7±6.54 olarak bulunmuştur. Araştırmaya katılan bireylerin karantina öncesi ve sonrası vücut ağırlığı ve beden kütle indeksi artmış ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Katılımcıların %38 i lisansüstü eğitime sahip olup, %33 ü öğrenciydi. Sağlık durumu sorgulandığında %90 ının herhangi bir kronik hastalığı olmadığı, %5 inin insülin direnci ve %3 ünün ise yeme bozukluğu olduğu görülmüştür. Katılımcıların yeme farkındalığı ölçeği puanlarına bakıldığında ortalama 3.5±0.49 puan olarak saptanmış, cinsiyet ve BKİ değerine göre fark saptanmamıştır (p>0.05). BKİ arttıkça yeme farkındalığı azalmakta olup (r=-0.422, p=0.000), farkındalık faktörü hariç bütün faktörlerle ters yönde ilişki saptanmıştır (p<0.001). Katılımcıların %87.1 i karantina dönemi boyunca dışarıdan hiç sipariş vermemiş olup, %56 sı restoranlar açıldıktan 2 hafta sonra dışarıda yemeye başladığını iletmişlerdir. Evde yemek yapma durumları değerlendirildiğinde ise karantina öncesinde evde pişirme oranı %56 iken, karantina bittikten sonra bu oran %71 yükselmiş olup (p<0.05), %50 si restoranlara güvenmekten çekindiğini belirtmiştir. Karantina öncesinde diyetisyen desteği alan grup (%12.9), evde kaldığı süreçte ve sonrasında devam etmiştir. Bireylerin %68 i evde kalma sürecinde kilo almanın önemli olduğunu düşünmekte olup, önemsiz bulanlara göre yeme farkındalığı düşük çıkmıştır (p<0.05).. Sonuç: Salgın sebebiyle evde kalma sürecimizde yeme ve beslenme alışkanlıkları değişmiştir. Diğer araştırmalara benzer olarak bu çalışmada da beden kütle indeksinde artışın yeme farkındalığını azalttığı, duygusal yemeyi arttırdığı veya bu etkinin çift taraflı olduğu bulunmuştur. Araştırmada dışarda besin tüketiminin azalmış olduğu, evde pişirmenin arttığı ve bu durumun vücut ağırlığına olumsuz bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Evde besin tüketiminin arttırılması beslenme alışkanlıklarının daha sağlıklı hale gelmesine ve yeme farkındalığı seviyesinin artmasına destek olacaktır. Anahtar Kelime: karantina, evde kalma, beslenme, yeme, yeme farkındalığı
115 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 115 SS-31 YETİŞKİNLERDE GLUTENSİZ DİYETE YÖNELİK DENEYİMİN, ALGININ VE BİLGİ KAYNAKLARI- NIN BELİRLENMESİ Beste KAÇAR, Burcu KARA, Buse METİNOL, Murat BAŞ Acıbadem Üniversitesi Giriş - Amaç: Gluten; buğday, arpa, çavdarda ve yulafta da az bir miktarda bulunan bir çeşit proteindir. Glutenin diyetten çıkarılması gerektiği kanıtlanmış hastalıklar şunlardır: Çölyak hastalığı (ÇH), çölyak olmayan gluten hassasiyeti (ÇOGH), buğday alerjisi (BA), dermatitis herpetiformis (DH) ve gluten ataksisi (GA). Glutensiz diyet; tedavi amaçlı olarak şizofreni, otizm, migren, depresyon, obezite gibi hastalıklarda ve atletik performansı arttırmak amacıyla denenmektedir. Dünya genelinde ÇH tanısı almış birey sayısı artmakta ve buna bağlı olarak da glutensiz diyetin uygulanması artmıştır. Glutensiz diyet, son yıllarda medyanın da etkisiyle sağlıklı bireylerin de uyguladığı popüler bir diyet haline gelmiştir. Bu çalışmada yetişkinlerde glutensiz diyete yönelik deneyimin, algının ve bilgi kaynaklarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışmanın örneklemini yaş arasındaki yetişkin bireyler oluşturmaktadır. Çalışmaya 544 kadın, 64 erkek olmak üzere toplam 608 birey katılmıştır. Bu çalışmada anket, katılımcılara Google form üzerinden uygulanmıştır. Yapılan anket iki aşamadan oluşmaktadır. İlk aşamada katılımcıların demografik bilgilerini ve glutene karşı bakış açılarını belirlemeye yönelik sorular yer almaktadır. Anketin ikinci aşamasında ise katılımcıların glutensiz diyet deneyimlerini ve bu diyetle ilgili bilgi kaynaklarını belirlemeye yönelik sorular yer almaktadır. Tanımlayıcı istatistiksel analizler SPSS 22 paket programı ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya yaş arasında 544 kadın (%89,5) ve 64 erkek (%10,5) olmak üzere toplam 608 birey katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 23±8,48 yıl, Beden Kütle İndeksi (BKİ) ortalamaları ise 22±4,28 kg/m² dir. Katılımcıların 441 (%72,5) i glütenin tanımını doğru yapmıştır. Katılımcıların 85 (%14) i glüteni tüm karbonhidratlı gıdalarda bulunan bir çeşit protein olarak, 49 (%8,1) u ise glüteni buğdayda bulunan ve zararlı olan bir çeşit madde olarak tanımlamaktadır. Katılımcıların 89 (%14,7) u daha önce glutensiz diyeti denemiştir. Glutensiz diyeti deneyenlerin 37(%6,1) si glutensiz diyete halen devam etmektedir, 52(%8,6) si devam etmemektedir. Glutensiz diyeti katılımcıların 67 (%11) si 6 aydan az, 9 (%1,5) u 6 ay-1 yıl, 5 (%0,8) i 5 yıl veya daha fazla, 8 (%1,3) ü 1-4 yıl denemiştir. Katılımcıların 24 (%27) ü kendi kendine teşhisle glutensiz diyet uygularken 15 (%16,9) i herhangi bir semptom olmamasına rağmen glutensiz diyet uygulamaktadır. 10 (%11,2) u doktor tarafından tanısı konmuş ÇOGH, 9 (%10,1) u ÇH, 4 (%4,5) ü irritabl bağırsak hastalığı (İBS), 2 (%2,2) si BA sebebiyle glutensiz diyet uygulamaktadır. Katılımcıların 24 (%27) ü ayda birkaç kez glutensiz ürün satın almaktadır. Katılımcıların 74 (%83,1) ü son dört hafta içerisinde gluten içeren besin tüketmiştir. Sonuç ve Öneriler: Son zamanlarda glutensiz diyet, sağlıklı bireyler arasında giderek artan bir eğilim göstermektedir. Glutensiz diyeti uygulayanların büyük çoğunluğu bir hastalığı olmamasına rağmen glutensiz diyet uygulamaktadır. Bu sebeple glutensiz diyetin avantaj ve dezavantajları konusunda toplumun bilgilendirilmesi ve ideal glutensiz diyet modellerinin geliştirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelime: Glutensiz diyet, Gluten, Deneyim, Algı
116 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-32 TÜRKİYE DE 7 İLDE ADOLESANLARIN METABOLİK SENDROM SIKLIĞI Feray ÇAĞIRAN YILMAZ*, Zeynep KAVAK* *Fırat Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Amaç: Obezite, Türkiye de çocuklar ve ergenler arasında en yaygın görülen beslenme bozukluğudur. Ergen obezitesi insülin direnci ve tip 2 diyabet, hipertansiyon, hiperlipidemi, karaciğer ve böbrek hastalığı ve üreme fonksiyon bozukluğu riskini artırır. Bu çalışmanın amacı ergenlerde Metabolik Sendrom (MetS) ve Akdeniz Diyeti arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Metod: Kesitsel tipteki bu çalışmaya Türkiye de bulunan 7 ilde Aile Sağlığı Merkezleri ne kayıtlı olan çalışmaya katılmayı kabul eden 367 ergen dahil edilmiştir. Katılımcıların biyokimyasal parametreleri, antropometrik ölçümleri ve kan basınçları ölçülmüş, Akdeniz Diyetine uyum düzeyleri Akdeniz Diyet Kalite Endeksi (KIDMED) anketi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Katılımcıların % 31,9 unda Akdeniz diyetine uyum düşük bulunurken,% 68,1 inin ılımlı veya yüksek uyumlu olduğu belirlenmiştir. Toplamda, MetS li ergenlerin% 51,2 sinin Akdeniz diyetine uyumlulukları düşük bulunmuştur. Veriler istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, metabolik sendromlu katılımcıların çoğunun fiziksel olarak inaktif olduğu ve öğün atladıkları belirlenmiştir. Bu çalışmada MetS prevalansının % 21,8 olduğu saptanmıştır. IFG, hipertansiyon ve abdominal obezitenin kızlarda erkeklere göre daha sık gözlendiği (p <0,001) tespit edilmiştir. Akdeniz diyetine uyumu düşük olan bireylerin, Akdeniz diyetine orta/yüksek düzeyde bağlılığı olanlara kıyasla trigliserit düzeyinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Akdeniz diyetine düşük uyumluluğun MetS ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Sonuçlar, adölesanların düzenli fiziksel aktivite ve Akdeniz diyetine bağlı olma gereksinimini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Akdeniz diyeti, Metabolik sendrom, Adölesan, KIDMED METABOLIC SYNDROME FREQUENCY OF ADOLESCENTS IN 7 CITIES OF TURKEY Background: Obesity is the most prevalent nutritional disorder among children and adolescents in the Turkey. Adolescent obesity increases the risk of insulin resistance and type 2 diabetes, hypertension, hyperlipidemia, liver and renal disease, and reproductive dysfunction. The objective of the present study is to investigate the relationship between Metabolic Syndrome (MetS) and Mediterranean Diet in adolescents. Methods: This cross sectional study included 367 adolescents who visited Primary Health Service Centers in 7 cities. Participants biochemical parameters, anthropometric measurements and blood pressures were measured. The level of adherence to Mediterranean Diet was evaluated by a clinical questionnaire, the Mediterranean Diet Quality Index for children and adolescents (KIDMED).
117 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 117 Results: A poor adherence to Mediterranean diet was seen in 31,9% of subjects, while 68,1% had a medium-high compliance. In total, 51,2% adolescents with MetS had poor adherence to a Mediterranean diet. Although the data were not statistically significant, most of the participants with metabolic syndrome physically inactive and skipped meals. In this study the prevalence of MetS was 21,8%. IFG, hypertension and abdominal obesity were more frequent in girls compared to boys (p<0,001). A poor adherence to Mediterranean diet group showed the highest level of triglycerides level when compared with those with medium-high adherence to a Mediterranean diet. Conclusions: A poor adherence to Mediterranean diet is associated with MetS. Results support the need to engage adolescents in regular physical activity and adherence to the Mediterranean diet. Key Words: Mediterranean diet, Metabolic syndrome, Adolescents, KIDMED
118 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-33 EMZİREN ANNELERİN SERT KABUKLU YEMİŞ TÜKETİM SIKLIĞI, MİKTARI VE BİLGİ DÜZEYLE- RİNİN BELİRLENMESİ İpek AĞACA ÖZGER Giriş - Amaç: Emzirmenin hem anne hem de bebek için sayısız yararları mevcuttur. Tüm bu bilinen yararlara rağmen hem ülkemizde hem de dünyada emzirme oranları çok düşük değerlerde bulunmuştur. Ülkemizde bebeklerin sadece anne sütü ile beslenme süresi ortalama 1,2 ay; emzirme süresi ortalama 16,7 ay olarak belirlenmiştir. Laktasyon döneminde, süt verimliliği ve annenin sağlığı annenin beslenme şekli ile yakından ilişkilidir. Annenin beslenme şekli bebeğin büyüme ve gelişmeyi normal düzeylerde takip edebilmesi için de büyük önem taşımaktadır. Laktasyon döneminde süt üretimi annenin beslenmesinden bağımsız olarak büyük bir kısmı vücut yağından üretilmektedir. Bu yüzden laktasyon döneminde yetersiz beslenen kadınlarda bebekler annenin vücut depolarından kullanırken anne birçok makro ve mikro besin öğeleri yönünden yetersiz kalabilmektedir. Emziren annenin enerji ve makro besin öğelerine ihtiyacı gebelik dönemine göre daha fazladır. Gebelik süreci boyunca harcanan toplam enerji laktasyon döneminin sadece ilk 4 ayında harcanan enerji kadardır. Bu nedenle laktasyon dönemi gebe veya gebe olmayan kadınlara kıyasla enerji ihtiyacının en fazla olduğu dönem olarak bilinir. Annenin diyetinde besin çeşitliliğine dikkat etmemesi anne ve bebeğin sağlığı için olumsuz sonuçlar doğurabilir. Bebekte istenilen büyüme sağlanamaz ve anne sütünün hastalıklara bebeği karşı koruyucu etkisi azalabilir. Mennella ve ark yaptığı çalışmada; annenin emzirme sürecindeki beslenme alışkanlıkları bebeğin ek gıdalara başlangıcında bebeklerin besin tercihlerini de etkilemiştir. TÜBER e göre günlük alınması gereken enerjinin %45-60 ı karbonhidratlardan, %12-20 si proteinden, %20-35 i ise yağdan olacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Sert kabuklu yemişler içerdiği karbonhidratlar, bitkisel proteinler, tekli ve çoklu doymamış yağ asitleri, vitamin ve mineraller, lifler bakımından zengin birer besin olup; enerji içeriklerinin yüksek olması bakımından emzirme döneminde tüketildiğinde yeterli ve dengeli beslenmeye katkı sağlayabilmektedir. Bu çalışma, emziren annelerin sert kabuklu yemiş tüketim sıklığı, miktarı ve bilgi düzeylerinin belirlenmesi amacıyla tasarlanmıştır. Yöntem - Gereçler: Bu çalışmanın verileri, emziren annelere google form üzerinden online olarak yapılmış anketten sağlanan bilgilerden elde edilmiştir. Çalışmaya katılımı kabul eden 670 emziren anneye öğrenciye 35 soruluk bir anket formu yönlendirilmiştir. Bu yolla elde edilen veriler üzerinde tanımlayıcı istatistikler kullanılmıştır (SPSS 26.0). Bulgular: Çalışmaya katılmayı kabul eden 670 emziren annenin ortalama yaşı 30 dur. Emziren annelerin gebelik öncesi ağırlığı ortalama 63,2 kg. iken; gebelik sonrası ağırlığının ortalaması 75,7 kg dır. Çalışmada emziren annelerin %99.6 sı evli olduğunu belirtmiştir. Çalışmaya katılan emziren
119 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 119 annelerin % 10,2 si lise mezunu, % 66,2 si lisans mezunu, % 21,8 i lisans üstü ve doktora mezunu olduğunu belirtmiştir.katılımcı annelerin % 14,8 i aylık gelirinin TL aralığında, % 36,9 u TL aralığında, %32,6 sının TL aralığında, % 15,7 sinin ise TL ve üzerinde olduğunu ifade etmiştir.çalışmaya katılan emziren annelerin % 39,8 i hamilelik öncesi düzenli sert kabuklu yemiş tükettiğini belirtirken; % 43 ü bazen düzenli tükettiğini, %17,2 si ise düzenli tüketmediğini belirtmiştir. Hamilelik sırasında düzenli sert kabuklu yemiş tüketimine bakıldığında % 65,5 inin düzenli tükettiğini, %26,2 sinin bazen düzenli tükettiğini, %8,4 ünün ise düzenli tüketmediğini görüyoruz. Emziren annelerin, %18,8 inin düzenli sert kabuklu yemiş tüketmediği, 40,2 sinin düzenli sert kabuklu yemiş tükettiği, %41 inin bazen düzenli tükettiği görülmektedir. Emziren annelerin % 38,6 sı sert kabuklu yemişleri tuzsuz ve çiğ olarak tercih etmektedir.emziren annelerin % 80,4 ü sert kabuklu yemişleri ara öğünlerde tercih ederken; % 1,6 sı ana öğünlerde, % 12,1 i ana ve ara öğünlerde tüketmektedir. Kuruyemiş tüketim sıklıkları karşılaştırıldığında; günde 1 kez tüketirim diyenlerin yüzdeleri ceviz için %36, fındık için %22,4, antep fıstığı için yüzde 9,9, badem için % 20,8, kaju için % 7,2, yer fıstığı için % 8,4, makedamya fındığı için ise % 3,7 şeklindedir. Sonuç: Sert kabuklu yemişler hem besin değerinin yüksek olması; hem de pratik tüketime sahip olması açısından iyi birer emziren anne ara öğündür. Çalışmamıza katılımcıların da sert kabuklu yemişleri daha çok ara öğünlerde (%80,4) tercih ettiklerini görüyoruz. Sert kabuklu yemişler fiyat olarak yüksek gelebilmektedir ayrıca emzirme döneminde tüketilmesinin olumlu etkilerinin bilinmemesi de düzenli tüketimini olumsuz etkileyebilmektedir. Fakat; çalışmamıza katılan emziren annelerin aylık geliri (% 47,8 i TL ve üzeri ) ve eğitim düzeyleri (% 87 si lisans, lisans üstü ve doktora mezunu) yüksek olmalarına rağmen sert kabuklu yemiş tüketimlerinin emzirme döneminde düzenli olma oranı % 40,2 de kalmıştır. Emziren annelerin günde 1 kez tükettiklerini söyledikleri sert kabuklu yemişlere bakıldığında en başta ceviz (%36 sı) gelmektedir. Cevizi fındık (%22,4) ve badem (%20,8) takip etmektedir. En sonda ise çok bililnmeyen ve kolay bulunmayan makedamya fındığı yer almaktadır(%3,7). Çalışmaya katılmayı kabul eden 670 emziren annenin % 39,8 i hamilelik öncesi düzenli sert kabuklu yemiş tükettiğini belirtirken bu oranın hamilelik sırasında % 65,5 e çıkmış olduğu görülmüştür. Fakat bu oran, emzirme döneminde tekrar % 40 a inmektedir. Sert kabuklu yemişlerin düzenli tüketiminin en çok hamilelikte dikkat edildiği görülmüştür. Anahtar Kelime: süt,insan; emzirme; sert kabuklu yemişler
120 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR SS-34 HEMODİYALİZ HASTALARININ DEMOGRAFİK ÖZELLİKLERİNE GÖRE BESLENME DURUMLARI- NIN DEĞERLENDİRİLMESİ Kübra Damla Ekenci 1, Perim F. Türker 2, Aydan Ercan 3 1. Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Ankara, Türkiye 2. Başkent Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Ankara, Türkiye 3. Trakya Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Edirne, Türkiye Giriş - Amaç: Bu çalışmanın amacı, hemodiyaliz hastalarının beslenme alışkanlıklarının belirlenmesi ve sosyodemografik özellikleri ile beslenme durumları arasındaki ilişkinin irdelenmesidir. Yöntem: Çalışma yaş arasında 128 (71 kadın, %55.5) hemodiyaliz hastası üzerinde yürütülmüştür. Hastaların demografik özellikleri ve beslenme alışkanlıkları yüz yüze görüşme yöntemiyle anket formu kullanılarak belirlenmiştir. Antropometrik ölçümleri araştırmacı tarafından alınmış ve biyokimyasal parametreler hasta dosyasından elde edilmiştir. Hastaların besin tüketim durumlarının değerlendirilmesi için üç günlük (bir günü diyaliz günü ve bir günü hafta sonu olmak üzere iki diyaliz dışı gün) besin tüketim kaydı alınmıştır. Subjektif Global Değerlendirme (SGD), Nutrisyonel Risk Taraması-2002 (NRS-2002) ve Malnütrisyon Inflamasyon Skoru (MİS) kullanılarak malnütrisyon durumu saptanmıştır. Bulgular: SGD ye göre hastaların %8.6 sı ağır, %15.6 sı ise hafif-orta derecede malnütrisyonlu iken, NRS-2002 ye göre hastaların %21.9 unun beslenme riskine sahip olduğu belirlenmiştir. Malnütrisyon inflamasyon skoruna göre (MİS) kadın ve erkek hastaların MİS ortanca değeri sırasıyla 6 ve 5 puan olarak bulunmuştur (p>0.05). NRS-2002 ye göre malnütrisyon riski olan hastaların %64.2 si ilkokul ve altı eğitim düzeyine sahiptir. SGD ye göre ise hafif-orta derece malnütrisyonlu olan hastaların %50 sinin ilkokul ve altı eğitim düzeyine sahip olduğu, ağır derece malnütrisyonlu olan hastaların %45.5 inin okur yazar olmadığı, %36.4 ünün ilkokul mezunu olduğu saptanmıştır. Hastaların eğitim düzeylerine göre malnütrisyon durumunun istatistiksel olarak farklı olduğu bulunmuştur (p<0.05). MİS puanları ile yaş, eğitim ve gelir düzeyleri arasında ilişki saptanmamıştır (p>0.05).. Sonuç: Hemodiyaliz hastalarının büyük bir çoğunluğunun eğitim ve gelir düzeyi düşüktür. Eğitim düzeyi düşük hastalarda malnütrisyon riski ve varlığı daha yüksektir. Hastalarda malnütrisyon riskinin belirlenmesinde ve yapılacak beslenme müdahalelerinde hastaların sosyodemografik özelliklerinin de dikkate alınmasının gerekli olduğu düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, beslenme durumu, malnütrisyon, demografik özellikler.
121 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ POSTER SUNUMLAR
122 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR
123 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 123 PS-01 BESLEME UYGULAMALARI VE YAPISI ANKETİ TÜRKÇE GEÇERLİK GÜVENİRLİK ÇALIŞMASI Ece Moral 1, Şule Aktaç 2 1 Tartı Medikal 2 Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Anabilim Dalı Giriş - Amaç: Okul öncesi dönemde çocukların sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazanması oldukça önemlidir. Sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazanmak beslenmeye bağlı akut rahatsızlıkları ve büyüme problemlerini önler; obezite, diyabet, kardiyovasküler hastalıklar ve inme gibi sağlıksız beslenmenin uzun vadedeki etkilerine karşı da koruyucudur (Wereecken ve Maes, 2010; Watterworth, ve diğerleri, 2017). Beslenme alışkanlıklarının temeli çocuklukta oluşur ve erken öğrenilmiş yeme davranışları daha sonraki yıllarda da devam eder (Kaukonen, ve diğerleri, 2019). Ebeveynler, kendi yeme davranışları ile besinlere karşı tutum ve inançlarıyla çocuklarının beslenmesini etkiler (Heller ve Mobley, 2019). yapılan çalışmalar ebeveynlerin çocuk beslenmesine etkilerini ebeveyn besleme uygulamaları olarak tanımlamıştır (Watterworth, ve diğerleri, 2017). Literatürde ebeveynlerin çocuk besleme uygulamalarına yönelik geliştirilen ölçeklerin ortak noktası baskıcı yeme uygulamaları, besin alımının kontrol edilmesi, besinlerin ödül olarak kullanılması ve duygusal besleme uygulamalarıdır (Heller ve Mobley, 2019). Ebeveynlerin besleme uygulamalarına ilişkin geliştirilmiş ölçekler incelendiğinde sadece okul öncesi dönem yaş grubuna ilişkin bir ölçek olmadığı ölçeklerin uygulandığı örneklemin okul öncesi ve okul çağı çocuklarını birlikte kapsadığı görülmüştür (Dilsiz ve Dağ, 2018). Bu çalışma 2-5 yaş arası çocukların ebeveynlerine uygulanan Besleme Uygulamaları ve Yapısı Anketinin Türkçe geçerlik güvenilirliğinin belirlenmesi amacıyla yapılan bir ölçek uyarlama çalışmasıdır. Besleme Uygulamaları ve Yapısı anketi; çocukların enerji alımlarının kendi kendilerine düzenleme yeteneklerini potansiyel olarak etkileyebilecek besleme uygulamalarını değerlendirmektedir. Yöntem - Gereçler: Çalışma Besleme Uygulamaları ve Yapısı Anketi nin Türkçe geçerlik güvenirliğinin belirlenmesi için yapılmış metadolojik bir çalışmadır. Araştırmanın verileri Nisan 2019-Haziran 2019 tarihleri arasında toplanmıştır. Araştırmanın evrenini İstanbul un Beşiktaş, Fatih ve Üsküdar ilçelerinde bulunan ana okullarındaki 2 ile 5 yaş arasındaki okul öncesi dönem çocukalrının ebeveynleri oluşturmaktadır. Ebeveynler Milli Eğitim Bakanlığı na bağlı ana okullarından rastgele örneklem yöntemi ile seçilmiştir. Türkçe uyarlama çalışmasına başlanmadan önce anket sahibinden yazılı izin alınmıştır. Çalışmanın planlaması yapılırken Çapık ve ark. (2018) tarafından yayınlanan Dünya Sağlık Örgütü nün ölçek uyarlama basamaklarına uygun olmasına dikkat edilmiştir. Ölçek İngilizce bilen ve her iki dile hakim üç ayrı kişi tarafından Türkçe ye çevrilmiştir. Anketin çevirisi tamamlandıktan sonra beş ayrı uzmandan Türkçe çevirisinin anlaşılır ve uygun olduğuna dair görüş ve öneri alınmıştır. Üç numaralı maddenin anlaşılmasında zorluk olduğundan çalışmadan çıkarılmıştır. Uzmanlara anketin orijinali ve çevirisi birlikte gönderilmiştir. Değerlendirme yapacak uzmanlara gönderilen Uzman Değerlendirme Formu ile ölçekteki her madde için alınan görüş ve önerilere göre ölçek yeniden değerlendirilmiş ve maddeler üzerinde gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Farklı kaynaklarda yer alan bilgiler değerlendirilerek ölçeğin geri çevirisi ana dili Türkçe olan konuyla ilgili
124 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR bilgisi olmayan bir dil uzmanı tarafından yapılmıştır. Tüm bu aşamalar gerçekleştikten sonra ankete son şekli verilmiş ve çalışmada kullanılacak yazılı hale getirilmiştir. Demografik bilgi formu çalışmaya katılan ebeveynlere uygulanmıştır. Bu formda ebeveynlerin cinsiyeti, yaşı, medeni durumu ve eğitim durumu, ebeveyn boy uzunluğu-vücut ağırlığı, ailedeki toplam kaç çocuk olduğu sorgulanmıştır. Çocuğa ilişkin olarak ise; kaçıncı çocuk olduğu ve boy uzunluğu-vücut ağırlığı bilgileri sorgulanmıştır. Besleme Uygulamaları ve Yapısı Anketi ile çocukların enerji alımlarının kendi kendilerine düzenleme yeteneklerini potansiyel olarak etkileyebilecek besleme uygulamalarını değerlendirmek amaçlanmaktadır. Anket 27 maddeden ve sekiz alt boyuttan oluşan 5 li likert bir ölçektir. Sekiz alt boyutun 4 ü besleme pratikleri ile diğer 4 ü ise yapı ile ilgili besleme pratikleri ile ilişkilidir. Besleme uygulamalarına ilişkili alt boyutlar: Davranış için ödüllendirme (4 madde), yemek için ödüllendirme (4 madde), ikna edici besleme (5 madde) ve açık kısıtlama (4 madde). Yapı ile ilişkili besleme pratiklerinin alt boyutları: kapalı kısıtlama (4 madde), öğün düzeni (3 madde), öğün zamanı (3 madde) ve aile yemeği düzeni (1 madde). Aile yemeği düzeni ile ilgili madde ölçeğin orijinalinde çıkarılmış olduğundan çalışmada yer verilmemiştir. Anketin dış geçerliğini değerlendirmek için katılımcılara benzer ölçek uygulanmıştır. Bunun için Wardle ve ark. tarafından geliştirilen Ebeveyn Besleme Tarzı Anketi kullanılmıştır. Araştırma verilerinin analizinde SPSS 23 ve Rasch analizi için Winsteps 3.85 programları kullanılmıştır. Demografik anket sonuçlarının değerlendirilmesinde kategorik olanlar için frekans tablosu, diğer tanımlayıcı istatistikler Ort ± SS şeklinde verilmiştir. Çocukların antropometrik ölçümlerini değerlendirmek için z skoru değerleri kullanılmıştır. Z skoru değerleri WHO Anthro Plus programı (WHO, 2020) ile hesaplanmıştır. Anketin kapsam geçerliği değerlendirilmiş, iç geçerliği değerlendirilirken alt-üst grup ortalamalarının karşılaştırılması, dış geçerliği değerlendirilirken benzer ölçek geçerliği yöntemi kullanılmıştır. Benzer ölçek geçerliği için sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC) hesaplanmıştır. Anketin geçerlilik güvenilirlik analizinde Rasch Analizi kullanılmıştır. Rasch analizinde madde zorluk düzeyleri ve kişi yetenek düzeyleri için gerçekleştirilen uyum testleri değerlendirilirken ortalama değerleri 0,60 ve 1,40 aralığı kabul edilmiştir. Ölçeğin güvenirlik analizinde Cronbach alfa katsayısı ve test-tekrar test güvenirliği değerlendirilmiştir. Cronbach alfa analizi değerlendirilirken 0,70 değeri baz alınmıştır. Test-tekrar test değerlendirilmesinde Paired t testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 2-5 yaş aralığında çocuğu olan 314 ebeveyn katılmıştır. Buna göre çalışmaya katılan 314 ebeveynin %91,4 ünün (n=287) kadın, %8,6 nın erkek (n= 27) olduğu saptanmıştır. Ebeveynlerin %98,4 ünün evli, %1,6 sının bekar olduğu; eğitim durumları incelendiğinde çoğunluğunun (%66,2) üniversite mezunu olduğu belirlenmiştir. Çalışmaya katılan ebeveynlerin yaş ortalaması 33,2±4,1 yıl olarak bulunmuştur. Kadınların yaş ortalaması 37,2±3,3 yıl; erkeklerin yaş ortalaması 35,1±3,6 yıldır. Çocukların yaş ortalaması ise 3,4±0,7 yıl olarak saptanmıştır. Ebeveynlerin toplam çocuk sayıları ve araştırmaya katılan çocuğunun kaçıncı çocuğu olduğu sorgulandığında; çoğunluğunun (%58) bir çocuğa sahip ve çalışmaya katılan çocuğunun birinci çocuğu (%75,5) olduğu belirlenmiştir. Ebeveynlerin vücut ağırlığı, boy uzunluğu ve beden kütle indeksi bilgileri verilmiştir. Kadınların vücut ağırlığı ortalaması 64,9±11,4 kg; boy uzunluğu ortalamaları 164,6±2,4 cm dir. Beden kütle indeksi ortalamaları ise 23,9±3,8 kg/m² olarak hesaplanmıştır. Erkeklerin vücut ağırlığı ortalaması 82,3±12,7 kg; boy uzunluğu ortalamaları 177,9±6,8 cm dir. Beden kütle indeksi ortalamaları ise 26,0±3,2 kg/m² olarak hesaplanmıştır.
125 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 125 Çocukların vücut ağırlığı, boy uzunluğu ve beden kütle indeksi bilgileri verilmiştir. Buna göre kız çocukların vücut ağırlığı ortalaması 15,4±2,8 kg, boy uzunluğu ortalamaları 98,3±9,4 cm olduğu bulunmuştur. Beden kütle indeksi ortalamaları ise 15,9±2,1 kg/m² olarak hesaplanmıştır. Erkek çocukların vücut ağırlığı ortalaması 16,1±3,4 kg, boy uzunluğu ortalamaları 99,8±10,2 cm olduğu belirlenmiştir. Beden kütle indeksi ortalamaları ise 16,2±2,5 kg/m² olarak hesaplanmıştır. Kapsam geçerliğini değerlendirmek için uzman görüşüne başvurulmuştur. Buna göre tüm maddeler için kapsam geçerlik indeksi değerleri 0,80 inin üzerinde bulunmuştur. İç geçerliği değerlendirmek için alt-üst grup ortalamaları farkına dayalı madde analizi tekniği uygulanmıştır. Bu yöntem ile madde seçimi yapılırken bireylerin maddelere verdikleri cevapların puanları büyükten küçüğe doğru sıralanmıştır. Bu sıralamaya göre 314 kişilik grubun ilk %27 sini oluşturan 85 kişi üst grup olarak son %27 sini oluşturan 85 kişi alt grup olarak belirlenmiştir. Madde cevap puanlarının iki ucundaki %27 lik alt-üst grupların her bir madde için bağımsız gruplara yönelik t testi ile ortalamaları arasındaki fark incelenmiştir. Benzer ölçek geçerliğin değerlendirilmesinde sınıf içi korelasyon katsayısı (intraclass correlation coefficient ICC) kullanılmıştır. Sınıf içi korelasyon katsayısı değeri 0,689 olarak bulunmuştur. Bu ölçeğin orta düzeyde güvenilir olduğunu göstermektedir. Ölçeğin iç tutarlılığı Cronbach alfa analizi ile değerlendirilmiştir. Cronbach alfa katsayısı için genel kabul en az 0,70 in üzerinde olmasıdır. Ölçeğin Cronbach alfa katsayısı ise 0,740 olarak bulunmuştur. Çalışmanın geçerlik güvenilirliğinin değerlendirilmesi için, kişi yetenek düzeyi ile madde zorluk düzeyi arasındaki lojistik ilişkiyi yok sayan Rasch analizi kullanılmıştır. Rasch analizi ile değerlendirme yapılırken kişi güvenirliği/ayrımı (person reliability/seperation) ve madde güvenirliği/ayrımı (item reliability/seperation) katsayıları değerlendirilmiştir. Madde Uygunluk İçi ve Uygunluk dışı (Item Infit ve Outfit) değerleriyle Kişi Uygunluk İçi ve Uygunluk dışı (Person Infit ve Outfit) değerlerinin ortalamaları analiz edilmiştir. Madde/kişi haritası (Item/person map) ile madde zorluk ve kişi yetenek düzeyleri incelenmiştir. Balon grafik (bubble chart) analizi ile ölçekten çıkarılması gereken maddeler tespit edilmiş ve maddelerin alt boyutlara göre kümelenmesi incelenmiştir. Rasch analizine göre madde/kişi ayrımı madde kişi ayırma indeksi ve güvenilirlik olmak üzere iki indekste hesaplanmaktadır. Hem kişi hem de madde ayrımı için kabul edilebilir değer >2,00 alınmıştır (Karadeniz, Bekiroğlu, Ercan, & Altan, 2014). Kişi ayırma indeksi 1,57<2,00 olarak bulunmuştur. Madde ayırma indeksi ise 11,93>2,00 olarak bulunmuştur. Rasch analizinde 27 madde için madde uygunluk içi ortalama kare uyum değeri 1,02 (0), madde uygunluk dışı ortalama kare uyum değeri ise 1,02 (0) olarak bulunmuştur. Her iki değer için beklenen değer 1,00 olduğundan bu maddelerin uyumlu olduğunu söylemek mümkündür. Ayırma güvenirliğinin kabul edilebilir değerleri 0 ve 1 arasındadır. Ancak anlamlı kabul edilebilmesi için en az 0,50 değerinde olmalıdır (Susac, Planinic, Klemencic, & Sipus, 2018). Toplanan veriler Rasch analizinde çok yüksek madde güvenirliği (0,99) göstermiştir. Kişi güvenirliği ise oldukça düşüktür (0,71). Bu değer çok güvenilir olmayan kişi düzenini ifade etmektedir. Sonuç: Çalışmada Besleme Uygulamaları ve Yapısı Anketi nin güvenilir olduğu bulunmuştur. Ancak Rasch analizine göre uygulanan örneklem ölçeğin geçerli olduğunu göstermemektedir. Çalışma farklı örneklem kitlelerine uygulanarak yeniden değerlendirilebilir. Anahtar Kelime: besleme uygulamaları, okul öncesi, ebeveyn, geçerlik, güvenirlik
126 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR PS-02 OBEZİTE İLE MÜCADELEDE GIDA ENDÜSTRİSİNİN YAKLAŞIMI Emine Nakilcioğlu-Taş Ege Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Gıda Mühe Giriş - Amaç: Obezite özellikle son yıllarda tıbbi yönünün yanı sıra sosyal ve ekonomik boyutlarıyla da değerlendirilmesi gereken önemli bir halk sağlığı sorunudur. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre, dünyada her yıl bir milyondan fazla kişi obezite ve obeziteye bağlı hastalıklar sebebiyle hayatını kaybetmektedir. Bu da obezitenin, üzerinde önemle durulması gereken bir konu olduğunun göstergesidir. Obezitenin tedavisinde kilo vermeye yönelik yaklaşımlar esastır ve bu durum diyetle birlikte egzersizin yer aldığı yaşam biçimi değişikliğini gerektirmektedir. Bu aşamada gıda endüstrisi, hükümet, akademi ve sağlık hizmeti sağlayıcıları dahil olmak üzere tüm paydaşların, sağlıklı yaşam tarzı seçimlerini sunmak için tüketiciyi etkilemek hedefiyle birlikte çalışmaları gerekmektedir. Tüketicinin gıda tercihleri üzerinde gıda endüstrisi oldukça önemli rol oynamaktadır. Bu bildiride obezite ile savaşta gıda endüstrisinin rolü hakkında bilgi verilmesi amaçlanmıştır. Yöntem - Gereçler: Literatür taraması yapıldı ve bulunan makaleler ana hatlarıyla derlendi. Bulgular: Dünya Sağlık Örgütü (WHO) obeziteyi, sağlığı bozacak ölçüde vücutta aşırı yağ birikmesi olarak ifade etmektedir. Yağ dokusu oranının erkeklerde % 25, kadınlarda ise % 30 un üzerine çıkması durumunda obezite söz konusudur. Günümüzde obezite oranındaki artışın nedenleri arasında bireylerin refah seviyesinin artması, beslenme alışkanlıklarının değişmesi, hazır gıda tüketiminin artması, gıda endüstrisindeki büyümeyle birlikte ürün fiyatlarının düşmesi, elektronik aygıtlar başında geçirilen sürenin artışıyla fiziksel mobilitenin azalması ve iş koşulları ile eğlence alışkanlıklarının değişmesi yer almaktadır. Bu etmenlerden bazılarının gıda endüstrisinin yaklaşımıyla minimize edilebileceği hatta ortadan kalkabileceği açıktır. Bu kapsamda gıda endüstrisinin ilk hedefi tüketicinin sağlıklı gıda seçimleri yapmasına yardımcı olmaktır. Sanayi, tüketicilere satın aldıkları ürünler hakkında detaylı besin içeriği bilgileri sunmaktadır. Bireysel beslenme ihtiyaçlarını karşılayan yeni ürünler oluşturabilir, mevcut ürünleri daha sağlıklı olacak şekilde yeniden formüle edebilir ve kontrollü porsiyon boyutları sağlayabilir. Bu amaçla gıda endüstrisi yağ, şeker, tuz gibi gıda bileşenlerini azaltarak yeni gıda formülasyonları oluşturmaktadır. Ayrıca antioksidanlar, diyet lifi ve probiyotikler gibi yararlı bileşenlerce gıdaları zenginleştirmektedir. Yeni fonksiyonel gıda formülasyonları oluşturarak sağlıklı gıdaların piyasadaki çeşitliliğine katkıda bulunmaktadır. Ayrıca gıda endüstrisi devlet okullarından tıp fakültelerine kadar her düzeyde beslenme eğitimini desteklemeli ve tüketici düzeyinde beslenme bilincini artırmalıdır. Bunları yaparken de tat, kalite ve fiyat konusunda tüketici beklentilerini karşılamalıdır. Sonuç: Obezite tedavisinde bireye sağlıklı yaşam biçimi kazandırılması ve bunun sürdürülebilirliği kilit rol oynamaktadır. Bireylere olumlu davranışların kazandırılabilmesi için gıda endüstrisine önemli rol ve sorumluluklar düşmektedir. Obeziteyle mücadelenin bir ekip çalışması olduğu unutulmamalıdır. Gıda endüstrisi, tüketicileri bilgilendirmek ve daha sağlıklı ürün seçenekleri geliştirmek için hükümet, akademi ve sağlık hizmeti sağlayıcılarla daima birlikte çalışmalıdır. Anahtar Kelime: Diyet lifi, fonksiyonel gıda, gıda endüstrisi, obezite
127 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 127 PS-03 GIDALARDA LEZZET ALGISININ OBEZİTE GELİŞİMİNE ETKİSİ Emine Nakilcioğlu-Taş Ege Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Gıda Mühe Giriş - Amaç: Obezite, 21. yüzyılın en önemli sağlık sorunlarından biri olarak kabul edilmektedir. Enerji alımı ve enerji tüketimi arasındaki kalıcı dengesizliğin bir sonucudur. Diyabet, kardiyovasküler hastalıklar, bazı kanser türleri ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen depresyon ve anksiyete gibi psikiyatrik bozuklukların gelişimiyle de ilişkilidir. Bu bildiride gıdaların lezzet algısının yeme duygusunu tetikleyerek obezite gelişimine etkisini inceleyen çalışmaların gözden geçirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem - Gereçler: Literatür taraması yapıldı ve konuyla ilgili makaleler incelenerek sonuçlar derlendi. Bulgular: Beslenme oldukça kompleks bir davranıştır. Artık modern dünyada gıdaların tüketimi sadece metabolik ihtiyaçlardan kaynaklı açlık durumunda gerçekleşmemekte, açlık oluşmadan da gıda tüketimine olan yönelim gün geçtikçe artmaktadır. Biyolojik olarak enerji ihtiyacı sonucu oluşan açlık, homeostatik açlık olarak bilinirken; enerji ihtiyacı olmaksızın lezzetli gıdaların tüketiminden haz sağlamak maksadıyla tüketimleri ise hedonik açlık olarak tanımlanmaktadır. Bir dilim kekin muhteşem lezzetine dayanamayıp, yemek sonrasında tok olunsa dahi tüketilmesini tetikleyen olgu hedonik açlıktır. Hedonik açlığın baskılanması için tüketilen gıdalar yüksek tuz, baharat, şeker, yağ ve enerji içeriğine sahip olan ürünlerdir. Bu tip lezzetli gıdaların tüketimi, hedonik mekanizmaların homeostatik mekanizmaların önüne geçmesine neden olabilmektedir. Sık ve sürekli tüketimleri sonucunda ise yeme bozuklukları, obezite ve obeziteye bağlı komorbiditeler için yüksek risk oluşturmaktadırlar. Sonuç: Hedonik açlığa yol açan faktörler belirlenmeli. Beslenme planları hedonik açlığı kamçılayabilecek gıdalar göz önünde bulundurularak ve bireye özgü olacak şekilde düzenlenmelidir. Bireylerin beslenme alışkanlıklarının iyileştirilmesi, düzenli ve dengeli beslenmenin sağlanması ve hedonik açlığı tetikleyen gıdaların tüketiminin özendirilmemesi obezitenin önlenmesine önemli katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelime: Hedonik açlık, lezzet, obezite
128 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR PS-04 KEFİRAN ın ENDÜSTRİYEL ve TERAPÖTİK ÖNEMİ Lütfiye YILMAZ-ERSAN, Tülay ÖZCAN, Arzu AKPINAR-BAYİZİT, Berrak DELİKANLI-KIYAK Bursa Uludağ Üniversitesi Giriş - Amaç: Bu makalede, kefir tanesinden izole edilen mikrobiyal bir polisakkarit olan kefiranın, gıda, farmasötik, ambalaj sanayi gibi farklı endüstrilerde kullanımı ile terapötik özellikleri hakkında bilgi verilmesi amaçlanmıştır. Yöntem - Gereçler: Son yıllarda kefir bazlı ürün olarak dikkat çeken kefiranın endüstriyel olarak kullanımı ve terapötik özellikleri ile ilgili yapılan bilimsel çalışmalardan elde edilen sonuçlar derlenerek bu makale hazırlanmıştır. Bulgular: Kefir, ilk olarak Kafkasya da üretilen ve buradan Dünya ya yayılan sindirimi kolay, çok az alkol içeren ve hafif gazlı fermente bir süt ürünüdür. Kefiri diğer fermente süt ürünlerinden ayıran en önemli özellik; kefir tanesinde bulunan bakteri ve maya türlerinin simbiyotik aktivitesi sonucu bu üründe laktik asit ve alkol fermantasyonunun bir arada oluşmasıdır. Kefir tanesi, %85-90 su, %0,2 yağ, %3 protein, %6 şeker, %0,7 kül, %0,1-0,3 asetik asit, %1-2 laktik asit ve % 0,1-1 alkol içermektedir. Kefir taneleri bakteri (homofermentatif ve heterofermentatif Lactobacillus, Leuconostoc, Lactococcus, Streptococcus ve Acetobacter spp.) ve mayalardan (Candida, Kluyveromyces, Saccharomyces, Torulopsis, Zygosaccharomyces spp.) oluşmakta olup bu mikroorganizmaların etrafında kefiran adı verilen heteropolisakkarit bir yapı bulunmaktadır. Kefir ağırlığının yaklaşık olarak %25 ini oluşturan kefiran, 1:1 oranında d-glikoz ve d-galaktoz içeren, glukogalaktan yapıda bir ekzopolisakkarittir. Kefiranın tanede yer alan Lactobacillus kefiranofaciens, L. kefir, L. kefirgranum ve L. parakefir bakteri türleri tarafından üretildiği bildirilmektedir. Endüstriyel olarak kefiran üretiminde ise L. kefiranofaciens, L. acidophilus, L. parakefir, L. kefirgranum bakterileri ile Saccharomyces cerevisiae ve Candida kefir mayaları kullanılmaktadır. Kefiranın, fermente süt ürünlerinde viskoelastik özellikleri geliştirerek görünür viskoziteyi arttırdığının saptanması ve jelleştirici, su bağlayıcı, tekstürü geliştirici, emülsifiye edici gibi çeşitli teknolojik özelliklerinin belirlenmesi GRAS (genel olarak güvenilir) statüsünde yer alan katkı maddeleri arasında sınıflandırılmasına neden olmuştur. Düşük sıcaklıkta tek başına jel oluşturabilmesi, iyi mekanik ve bariyer özellikler göstermesi yenilebilir filmlerin üretiminde de başarılı bir şekilde kullanılmasını sağlamıştır. Kefiran bazlı biyofilmlerin, gıdalarda nem, gaz, aroma ve yağ transferini düzenleyerek, gıdanın kalitesini arttırdığı ve raf ömrünü uzattığı belirlenmiştir. Nanoteknoloji alanında yapılan çalışmalar, kefiranın ultraviyole ışınlarından koruyucu kompozit olmayan materyallerde ve nanoliflerin üretiminde kullanılabileceğini göstermektedir. Kefiran nanoliflerinin, gıda katkı maddelerinin, probiyotiklerin ve medikal bileşenlerin enkapsülasyonunda kullanılabileceği bildirilmektedir. Farmasötik endüstrisinde biyomateryallerin yüzey modifikasyonu, ilaç, gen ve oligonükleotid taşıyıcı, protein ve lipozomların modifikasyonu gibi klinik uygulamalarda kullanımı da bulunmaktadır. Kefiran, farmasötik endüstrisinde biyomateryal olarak kabul edilmesinin yanı sıra terapötik özellikleri ile de önemli bir ekzopolisakkarittir. Fareler üzerinde yapılan deneylerde, alerjik bronş astımı ve akciğer dokusunun iltihaplanmasının tedavisinde terapötik etkiye sahip olduğu belirlenmiştir.
129 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 129 Bağırsak bağışıklık sistemini modüle ederek ve Caco-2 hücrelerini Bacillus cereus infeksiyonunun yol açtığı sitopatik etkilerden koruyarak antimikrobiyal özellik gösterdiği saptanmıştır. Bağırsak lümeninin yüzeyinde Bifidobacterium için besin kaynağı olan musin üreten goblet hücrelerinin sayısını arttırarak bifidojenik etki sağlamaktadır. İntestinal histamin konsantrasyonunu düşürdüğü, kolesterol ve orotik asidin neden olduğu karaciğer rahatsızlıklarını önlediği, insanlarda gastrik, bağırsak, göğüs gibi çeşitli kanser hücrelerinin çoğalmasını engellediği, gastrointestinal patojen infeksiyonuna karşı mukozal direnci geliştirdiği bilimsel çalışmalar ile belirlenmiştir. Ayrıca, antiülser, antidiyabetik, antiinflamatuar, serumdaki kan basıncını ve kolesterolü düşürücü gibi çeşitli biyoaktif özellikler gösterdiği de bildirilmektedir. Sonuç: Kefiranın, biyolojik aktivitesi, mekanik ve fiziksel özellikleri nedeni ile bir çok endüstri dalında kullanımı artış göstermektedir. Bu nedenle, biyoteknoloji alanında yüksek kalitede, düşük maliyetli kefiran üretimine yönelik çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelime: kefir, kefiran
130 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR PS-05 DİYET MEMNUNİYET (DİET SATİSFACTİON QUESTİONNAİRE) ANKETİ NİN TÜRKÇE VERSİYO- NUNUN GEÇERLİLİK VE GÜVENİLİRLİK ÇALIŞMASI Nur BARAN AkSAKAL, Merve ÇAKMAK Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı A.B.D., Ankara Giriş - Amaç: Bu çalışma, Diyet Memnuniyet (Diet Satisfaction Questionnaire-28) Anketi nin Türkçe versiyonunun, geçerlilik ve güvenilirliğini incelemeyi amaçlamaktadır. Ek olarak, alt örneklemdeki zayıflama diyetine başlayan yetişkinlerin diyetisyen kontrolünde uyguladıkları zayıflama diyetlerinden memnuniyet seviyesi değerlendirilmiştir. Yöntem - Gereçler: Çalışma için Gazi Üniversitesi Etik Komisyonu Ölçek Değerlendirme Etik Alt Çalışma Grubu ndan tarihli ve sayılı onay alınmıştır. Anketin orjinal sahibinden onay alındıktan sonra hedef dile çeviri, uzman değerlendirmesi, geri çeviri ile kültürel uyarlama çalışması sağlanmıştır. Anket yaş arası Beden Kütle İndeksi (BKİ) değeri 19 ve üzeri olan 520 gönüllüye uygulanmış, ilk uygulandığı bireylerde ayrıca kültürel adaptasyon üzerinde pilot test şeklinde çalışılmıştır. İlk aşamada geçerlilik analizi için bireylere; demografik veri formu ve Diyet Memnuniyet Anketi (DSAT-28) yüz yüze veya online olarak uygulanmıştır. Re-test amaçlı Diyet Memnuniyet Anketi (DMA) ni ortalama bir hafta sonra ikinci kez uygulanmıştır. Bu gruba diyetisyen tarafından bireysel planlanan zayıflama diyeti programı uygulanmış ve diyet kontrol görüşmesinde DMA yı üçüncü ve son kez cevaplamışlardır. Araştırmada SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 22.0 programı kullanılmıştır. Bulgular: Ölçeğin genel güvenirlik katsayısı Cronbach Alpha= 0,865 olarak bulunmuştur. Alt boyutlara ilişkin güvenirlik katsayıları F1:Sağlıklı Yaşam Tarzı 0,836; F2:Dışarıda Yeme 0,817; F3:Maliyet 0,844; F4:Yiyeceklerle Meşguliyet 0,855; F5:Planlama ve Hazırlama 0,871 olarak hesaplanmıştır. Madde toplam korelasyonu ve madde silindiğinde Cronbach Alpha değerleri incelendiğinde iç tutarlılığı düşüren madde bulunmadığı saptanmıştır. Sonuç: Analiz sonucu DMA nın orijinalindeki gibi 28 madde ve 5 alt boyuttan oluşması uygun görülmüştür. Anketin Türkçe versiyonu araştırmalarda kullanıma uygundur. Anahtar Kelime: Diyet, ağırlık kaybı, obezite, yetişkin, memnuniyet.
131 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 131 PS-06 GIDA TABULARI Merve Kumru Yeditepe Üniversitesi Giriş - Amaç: Gıda tabuları, kültürel veya dinsel sebeplerle oluşturulmuş kurallar doğrultusunda gıdaların ya da gıda kombinasyonlarının tüketiminin yasaklanması olarak tanımlanmaktadır. Gıda tabuları eğitim seviyesinin düşük, sosyoekonomik yetersizliklerin olduğu kırsal bölgelerde sıklıkla görülmekle birlikte bu tabuların hamile olan kişilerde, olmayanlara göre daha yaygın olduğu bilinmektedir. Unicef e göre kültürel norm, tabu ve inanışlar malnütrisyonun temel nedenleri arasında yer almaktadır. Etiyopya, Gambia, Nijerya gibi yerlerde sıklıkla görülen gıda tabuları, proteinden zengin et, balık, yumurta, mercimek gibi gruplarının hamilelik döneminde çıkarılmasına neden olmakta ve malnütrisyonu şiddetlenmesiyle sağlık endişesine yol açmaktadır. Bu derlemenin amacı hamilelik döneminde tabu haline gelmiş ve tüketimi uygun bulunmayan yiyecek gruplarını, bu yasaklamanın nedenlerini ve etkilerini ortaya koymaktır. Yöntem - Gereçler: Web of Science, Scopus ve Pubmed sitelerinde Food Taboos, Food Taboos in Pregnancy anahtar kelimelerinin aratılmasıyla elde edilen çalışmalardan, son 10 yılı kapsayan ve katılımcıların hamile olması şartlarını sağlayan araştırmalara bu derlemede yer verilmiştir. Bulgular: Güney Afrika da gerçekleştirilen ve hamilelik dönenimdeki gıda tabularını araştırmayı amaçlayan başka bir çalışma, anketler yoluyla elde edilen kantitatif ve tartışmalı gruplarla oluşturulmasıyla edinilen kalitatif verileri içermektedir. Anketlere 224 ve tartışmalı gruplara 94 katılımcı dahil edilmesiyle sürdürülen çalışmanın sonucunda, ankete katılan hamile kadınlarının %37 sinin kültürel öğretiler doğrultusunda bazı besinleri tüketmediği ve bu yüzdenin %17 sinin son derece kısıtlayıcı yaklaştığı, %41 inin ise kişisel tercihlerine yönelik bir yeme düzeni seçtiği ortaya konmuştur. Tabu olarak kabul edilen yiyecekler arasında portakal, portakal suyu, vahşi hayvanlar, patates, tavuk bulunurken fasülye, yumurta, balkabağı gibi besinlerin ise katılımcıların%5 ve daha azı tarafından tüketilmediği saptanmıştır. Tüketilmeme sıklığı fazla olanların başında gelen vahşi havyaların tabu olmasının altında yatan nedenler olarak çocuğa iyi gelmemesi, hamile kadını kusturması gibi etkenlerken, kırmızı et için kan basıncını yükseltmesi, patates için ise solunum güçlüğü yaşatması gibi düşüncelerin yer alması bulunmuştur. Bazı besin türlerinin tüketilmesine engel teşkil eden tabuların dışında cadılardan korunmak düşüncesiyle at rahmi yemek ve babun idrarı içmek gibi davranışların varlığı da bilinmektedir. Çalışmanın sonucunda kültürel normlar etkisiyle yaratılan gıda tabularının malnütrisyona neden olduğu yetersiz beslenme pratikleri oluşturduğu ortaya konmuştur. Kenya dın Kalenjin kentinde hamilelik sırasındaki yaygın gıda inanışlarını bulmak ve nedenlerinin izini sürerek uygun besinsel müdehaleyi tespit etmek amacıyla gerçekleştirilen araştırma, kapalı ve açık uçlu soruların kombine kullanımıyla sürdürülmüştür. Araştırmanın sonucunda 154 katılımcının neredeyse tamamında ciğer hariç hayvan organlarının hamilelik döneminde tüketilmemesi düşüncesinin hakim olduğu ortaya konmuştur. Hamilelik döneminde hayvan dili yemesinin çocuğunu konuşkan yapacağı bu düşünceye örnek teşkil etmektedir. Hayvan etinin tüketilmesinin önündeki engel ise, tüketilen hayvanın ruhunun, çocuğu takip edip boğazını saracağı inanışı olduğu saptan-
132 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR mıştır. Katılımcıların %68 i tarafından yumurta çok güçlü, çok protein içeren olarak tanımlanmış ve yumurta tüketiminin çocuğun çok büyümesine neden olup, doğumda annesine zorluk çıkaracağı düşüncesi hakimiyet göstermiştir. Yumurta ile benzer etkileri olduğu düşünülen avakadonun tüketimi istenmezken pişirilmiş muzun annenin gücünü arttıracağına inanılmaktadır. Çalışmanın sonucunda özetle gıdaya dönük inançların hala yaygın olduğu ve büyük bir kesime hitap ettiği ortaya konmuştur. İnanışların aile büyüklerinin söylemleri ile sürdürüldüğü saptanmıştır. Hamilelik esnasında bazı gıdalardan uzaklaşma nedenlerini inceleyen başka bir araştırma da Nijerya da gerçekleştirilmiştir. 149 kişinin dahil edildiği çalışma 3 ay boyunca sürdürülmüştür. Çalışmanın sonucunda katılımcıların %36 sının hamilelikte bazı gıdaları tüketmekten kaçınmasına rastlanmış ve bu gıdaların başında salyangoz ve etin geldiği saptanmıştır. Bu çalışmada da diğer çalışmalardaki bulgulara benzer olarak gıda tabularının sağlığı olumsuz etkileyecek bir endişeye yol açtığı ortaya konmuştur. Nijerya da 200 hamile kadınla gerçekleştirilen ve gıda tabularının araştırıldığı başka bir araştırma ise farklı sonuçlanmıştır. Bütün katılımcıların hamilelik döneminde sağlıklı bebekler edinebilmek için iyi beslenmek gerektiği düşüncesini benimsediği ortaya konmuş ve gıda tabusuna sahip olma sıklığı az bulunmuştur. Farklı bulunan bu sonuç ise katılımcıların çiftçilik ve hayvancılık ile ilgilenmesiyle ilişkilendirilmiştir. Maternal besin alışkanlıkları ve gıda tabularını inceleyen ve Etiyopya da gerçekleştirilen bir araştırmada, oluşturulan tartışma grupları ve gerçekleştirilen görüşmelerden yararlanılmıştır. Görüşmelere 38, tartışma grubuna 59 katılımcının dahil edildiği çalışmanın sonucunda hamilelik döneminde katılımcıların sebze, meyve, et ve süt gruplarındaki besinleri tüketmekten uzaklaştıkları saptanmıştır. Gıdalara karşı olan tabularda bilimsel bir dayanağın bulunmadığı, hamilelikte ortaya çıkan bulantı, ishal gibi semptomları önlemek amaçlı bu kısıtlamaya gidildiği sonucuna varılmıştır. Etopya da hamile kadınların gıda tabularına olan bağlılığı ve bu durumun anemi prevelansına olan etkisini görmek amacıyla gerçekleştirilen araştırmada 187 kişi anemik, 405 kişi kontrol grubuna dahil edilmiştir. Çalışmanın sonucunda katılımcıların %18.6 sında hamilelik süresince en az bir tane besinden uzaklaştığı saptanmıştır. Bu besinlerin başında hayvan organları, yeşil yapraklı sebzelerin geldiği görülmüştür. Gıda tabusu nedeniyle bu kısıtlamaya bağlı kalan katılımcılarda aneminin ilişkilendirildiği ve anemik grupta prevelansın %26.2, kontrol grubunda ise %14.6 olduğu tespit edilmiştir. Etiyopya da Maduresalı hamile kadınlar arasında gıda tabuları ve bunlara yönelik önerilerin barındığı çalışmada görüşme ve tartışma gruplarına toplamda 67 kadın dahil edilmiştir. Araştırmanın sonucunda özellikle deniz canlılarını tüketmemeye yönelik bir eğilim gözlemlenmiştir. Görüşmelerde özellikle karidesin şekli nedeniyle tüketilmekten kaçınıldığı, fetüsü de yuvarlak hale getireceği korkusuna ek denizde saklanan bir canlı olmasından dolayı bebeğinde saklanarak doğumu güçleştireceği inancı bulunmaktadır. Özellikle ananasın yasaklandığı meyve grubunda ise meyve tüketiminden uzaklaşılmasının nedeni olarak çocuğu düşüreceği korkusu tespit edilmiştir. Çalışmanın sonucunda sosyokültürel ve sağlık temelli gıda tabuları dışında kalan besinsel değeri onlara eş alternatiflerin kişilere sunulmansın ve gerekli eğitimin verilmesinin altı çizilmiştir. Sonuç: Gıda tabuları mikrobesin eksiklikleri, maternal ve çocuk ölümleri, malnütrisyon nedenli düşük kilolu doğumlar ile bağlantılıdır. Tabulardan doğacak olumsuzlukların önüne geçmek için sağlık profesyonellerinin hamile bireylere rehberlik etmesi ve doğru bilgiyi onlara iletmesi önerilmektedir. Anahtar Kelime: Gıda Tabuları, Hamilelikte Gıda Tabuları
133 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 133 PS-08 MAJÖR DEPRESYONA SAHİP YETİŞKİN BİREYLER İÇİN SARI KANTARON TAKVİYESİ ANLAMLI BİR DESTEK TEDAVİ OLABİLİR Mİ? Özge Erol1, Esra Tansu Sarıyer2, Mutlu Tuçe Ülker3 1Ardahan Üniversitesi 2Üsküdar Üniversitesi 3İstinye Üniversitesi Giriş - Amaç: Ülkemizde binbirdelik otu, kan otu, kılıç otu, yara otu, kuzu kıran gibi yöresel adlarla bilinen Sarı Kantaronun (SK-Hypericum) dünyanın farklı coğrafyalarında yayılış gösteren 482 türü bulunmaktadır. Bu türler dünya genelinde halk ilacı olarak yüzyıllardan bu yana; depresyon, adet krampları, siyatik, eklem iltihabından kaynaklanan ağrıların giderilmesinde ve bazı cilt hastalıklarının tedavisinde kullanılmaktadır. Hypericum türleri içerisinde en yaygın ve popüler olanı Hypericum perforatum L. dur ve günümüzde depresyon tedavisinde yoğun olarak kullanılmaktadır. Bu konunun araştırılması; SK un majör depresyonla ilişkisini öğrenmek, yeni çalışmalar için bu veriler üzerinden yeni fikirler üretmek için oldukça önemlidir. Bu çalışma, Majör Depresyon hastalarında SK takviyesinin depresyon şiddeti üzerine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Yöntem - Gereçler: Tarama stratejisinde katılımcılar, müdahaleler, karşılaştırıcılar ve sonuçlar veya PICO çerçevesi kullanılmıştır. Bu çalışma Pubmed te Title Abstract ve MeSH Terms seçilerek adult, major depressive disorder*, major depression, St. John s Wort, hypericum perforatum*, hypericum perforatum ve placebo anahtar kelimeleri kullanılarak ve Şubat 2020 ye kadar olan meta analizler, sistematik derlemeler ve randomize kontrollü çalışmalar taranarak hazırlanmıştır. Bulgular: SK un Almanya da antidepresan olarak kullanılmak üzere onay aldığı ve Avrupa nın bazı bölgelerinde kullanıldığı bilinmektedir. Yaygın kullanımına rağmen, literatürde en uygun dozaj iyi tanımlanmamıştır ve etki mekanizması da tamamen açık değildir. Bu yüzden etkinliği konusunda tartışmalar devam etmektedir. Çünkü SK bileşenlerinden hangisinin depresyon semptomlarını iyileştirici etkisinden sorumlu olduğu sorusu büyük ölçüde cevaplanmamıştır. SK, hiperisin ve hiperforin dahil olmak üzere farmakolojik olarak aktif olduğu düşünülen bir dizi bileşen içermektedir. Son araştırmalar, Hypericum özütünün beş tane nörotransmitterin (serotonin, dopamin, norepinefrin, Lglutamat ve gammaaminobütirik asit [GABA]) geri alımını engellediği bildirilen «geniş etki spektrumu» sergilediğini göstermektedir. Sarı kantaron serotonin, noradrenalin ve dopaminin emilimini bir şekilde inhibe etmekte ve ayrıca presinaptik membran-adrenerjik reseptör yoğunluğunu aşağı regüle etmekte ve nörotransmitterlerin presinaptik membran-adrenerjik reseptörlere bağlanmasını azaltmaktadır. Böylece antidepresanların etkisini taklit ederek sinaptik aralıktaki konsantrasyonlarını artırmaktadır. Çalışmalar, hafif ve orta derecede majör depresyon için verilen SK un semptomları iyileştirmede plaseboya göre üstün olduğunu ve antidepresan ilaçlardan önemli ölçüde farklı olmadığını göstermektedir. Sonuç: Sarı kantaronun hafif ve orta şiddetli depresif belirtilerin kısa süreli tedavisi için potansiyel olarak yararlı olduğu görülmektedir. Fakat literatürde SK un şiddetli depresyondaki etkinliğini kanıtlayan araştırma sayısının yeterli olmadığı görülmektedir. Gelecekte yapılan araştırmaların, hangi
134 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR şiddette hasta grubunda SK un etkili olduğu veya hangi müdahale özelliklerinin daha iyileştirici olduğu konusunda bilgi sağlayabileceği düşünülmektedir. Sağlık profesyonellerinin, depresyon tedavisinde birçok ilaçla etkileşimi bulunan SK vb. ürünlerin kullanımını desteklemeden önce literatürdeki mevcut verileri taramalı ve tamamen anlaşılmadan tavsiye etmemeleri önerilmektedir. Anahtar Kelime: Sarı kantaron, antidepresan, majör depresyon
135 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 135 PS-09 MIND DİYETİ VE BİLİŞSEL FONKSİYONLAR ÜZERİNE ETKİSİ Burcu Akgül Uslu 1, Pakize Gizem Akgül 2 1- Yüksek İhtisas Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Ankara / Türkiye 2- Adana Acıbadem Hastanesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Adana/Türkiye Giriş - Amaç: Zihinsel bozuklukların sağlık, sosyal ve ekonomik etkileri büyüktür. Günümüzde giderek artan zihinsel bozukluklar göz önüne alındığında, özellikle yaşlanma sırasındaki bilişsel bozulmayı önlemek için tasarlanmış yeni bir diyet modeli önerilmiştir. MIND, Akdeniz-DASH Nörodejeneratif Gecikme Müdahalesi (Mediterranean-DASH Intervention for Neurodegenerative Delay) anlamına gelmektedir. Bu diyet yaklaşımı, Akdeniz diyeti ile DASH (Hipertansiyonun Önlenmesi için Diyet Yaklaşımları) diyetinin özelliklerini içerir. Nörodejeneratif gecikme için Akdeniz-DASH diyet müdahalesi (MIND) olarak adlandırılan bu diyet paterni, Akdeniz ve DASH diyetlerinin bir kombinasyonudur, ancak MIND demans ve bilişsel bozulma riskini azaltan besinleri içerecek şekilde modifiye edilmiştir. Bu derleme MIND diyetini çok yönlü incelemek amacıyla yazılmıştır. Yöntem - Gereçler: Bu bir derleme makaledir. Bulgular: MIND diyetiyle ilgili araştırmalar temel olarak bu diyet modeli ile bilişsel gerileme, demans veya Alzheimer hastalığı arasındaki ilişkileri belirlemeyi amaçlamıştır. Yapılan bir çalışmada MIND Diyeti, yaşlı erişkinlerde depresif belirtilerin azaltılmasında etkili olabilir sonucuna ulaşılmıştır. Akdeniz diyeti ile MIND diyetini karşılaştıran bir başka çalışmada Akdeniz diyeti azalmış depresyon riski ile ilişkili bulunmuş, ancak MIND diyeti için böyle bir ilişki saptanamamıştır. Alzheimerlı hastalarda yapılan bir çalışmada MIND diyetine orta düzeyde uymanın hastalığın semptomlarını azaltabileceği bildirilmiştir. Yaşlılarda yapılan bir diğer çalışmanın bulguları MIND diyetinin yaşla birlikte bilişsel düşüşü önemli ölçüde yavaşlattığını göstermektedir. Sonuç: MIND diyeti henüz yeni oluşturulan bir diyettir. Literatürde nörodejenaratif hastalıkların prevelans ve insidansının dikkate değer bir biçimde arttığı görülmüştür. Ancak ulaşılan makalelerde nörodejenaratif hastalıklar ve MIND diyeti çok yönlü incelenmemiştir. MIND diyeti yeni bir diyet türü olup ilgili hastalıklarda umut vaad etmektedir. Anahtar Kelime: MIND, Akdeniz diyeti, Bilişsel fonksiyon
136 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR PS-10 DÜZENLİ SPOR YAPAN, SEDANTER, NORMAL GELİŞİMSEL VE OTİZMLİ BİREYLERİN BESLEN- ME ALIŞKANLIKLARI, BESİN TÜKETİM SIKLIĞI VE GIDA TAKVİYESİ AÇISINDAN KARŞILAŞTI- RILMASI Sidre Özemre 1, Tuba Kayan Tapan 2, Şaziye Senem Başgül 3 1 Güneş Çocuk Akademi, İstanbul 2 Demiroğlu Bilim Üniversitesi, Beslenme ve Diyetetik, İstanbul 3 Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Hasan Kalyoncu Üniversitesi, Psikoloji, Gaziantep Amaç: Spor yapan ve yapmayan otizmli bireylerle sağlıklı bireylerin boy,kilo, bki, demografik bilgileri, anne ve babanın eğitim düzeyi, anne sütü alma süresi, tat, koku, renk ve yemeğin dokusu, bebeklik dönemi hariç püre ile beslenme gibi alışkanlıkları, besin tüketim sıklıkları, aldıkları besin takviyeleri açısından karşılaştırmak. Yöntem: Kontrol grubu İstanbul da yer alan amaçlı örnekleme yöntemiyle ile belirlenen özel bir hastaneden, Beylikdüzünde bir kapalı havuz kompleksinden, Mecidiyeköyde bir rehabilitasyon merkezinden ve Kemerburgazda bir spor kulübünün spor komplesinden alınmıştır. 14 kız,26 erkek olmak üzere toplam 40 kişide dört farklı grup üzerinde çalışılmıştır. Bireyler seçilirken kriterler 7-25 yaş arası olması, doktor tarafından otizm tanısı konulmuş ya da konulmamış olması, kriterler arasındadır. Kontrol grubu anket ve besin tüketim kaydını araştırmacı ile beraber birebir yapmıştır. Bulgular: Yaş ortalamaları 14.5,boy ortalamaları 159 cm boş ortalamaları ise 55.5 kg olan bireylerin besin tüketim alışkanlıklarına bakıldığında otizmli bireylerin sağlıklı bireylere kıyasla yemeğin kokusundan rahatsız oldukları saptanmıştır. Otizmli bireylerin %40 ı pütürlü gıdalardan rahatsız olurken %15 sağlıklı birey bu durumdan rahatsız olmuşlardır. Defekasyon problemine baktığımızda sağlıklı bireylerde bu durum hiç saptanmamışken, otizmlilerin %30 u bu durumdan müzdariptir. Bebeklik harici püreyle beslenme sağlıklı bireylerde hiç gözlenmedi, otizmlilerde ise bu durumun görülmesi %30 dur. Annenin eğitim durumunun ise bireyin spora yönlendirilmesinde etkisi olduğu kaydedilmiştir. Sonuç: Literatüre baktığımızda otizmli bireylerin besinlerin kokusundan, renginden rahatsız olduğu dolayısıyla tek tip besin takıntısı oluştuğu, çatal-bıçak kullanamama, katı besinlere geçememe gibi çeşitli beslenme sıkıntıları çektikleri kaydedilmiştir. Araştırmamızda ise otizmlilerin beslenme problemleri olduğu, besin kokusunda problem yaşadıkları, otizmlilerin spora yönlendirilmesinin boy uzunluğuna etkisi olduğu, annenin eğitim düzeyinin spora yönlendirilmesi arasında olumlu bir korelasyon vardır. Anne sütü almış olmanın otizmli olmaya bir etkisi bulunamamıştır. Otizmli ve sağlıklı bireylerin gıda takviyesi kullanımı açısından bir fark saptanmamıştır. Anahtar Kelime: Anahtar Kelimeler: otizm, beslenme, tek tip beslenme, gıda takviyesi, fiziksel aktivite
137 SÖZEL SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 137 PS-11 MORİNGA OLEİFERA VE NUTRASÖTİK POTANSİYELİ Berrak Delikanlı-Kıyak 1, Tülay Özcan 2 *, Lütfiye Yılmaz-Ersan 2, Arzu Akpınar-Bayizit 2 1 Bursa Uludağ Üniversitesi, İznik Meslek Yüksek Okulu, Gıda Teknolojisi Programı, İznik-Bursa 2 Bursa Uludağ Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Gıda Mühendisliği Bölümü, Görükle-Bursa Giriş - Amaç: Son yıllarda, sağlık problemleri nedeniyle beslenme bilincinin gelişmesi, tüketicilerin güvenilir alternatif doğal ürünlere olan ilgisini artırmaktadır. Bu kapsamda nutrasötik etkiye sahip bitkiler, içerdikleri yüksek besin değerleri ile insan fizyolojisi ve metabolik fonksiyonlarında olumlu etkilerde bulunmaktadır. Yüksek nutrasötik etkisini ortaya koyan çalışmalar ile Moringa oleifera tıbbi aromatik bitkiler içerisinde önemli bir seçenek olarak görülmekte ve bu durum gıda uygulamalarında kullanımını giderek artırmaktadır. Bu derlemede, Moringa oleifera bitkisinin insan beslenmesindeki önemi ve farmakolojik aktiviteleri ortaya konularak sağlığın geliştirilmesi ile ilgili yapılacak potansiyel çalışmalara referans kaynağı olması amaçlanmaktadır. Yöntem - Gereçler: Moringa oleifera, nutrasötik, farmakolojik potansiyel, kronik hastalık ve flavonoid anahtar kelimeleri kullanılarak, arasındaki yapılmış olan derlemeler ve araştırmalar taranmış ve Moringa oleifera hakkında elde edilen bilgiler doğrultusunda derlemenin hazırlanması sağlanmıştır. Bulgular: Moringaceae ailesinin bir üyesi olan Moringa oleifera, mükemmel besin değeri, terapötik özelliğe sahip olması ve tohumundan köküne her parçasından yararlanılması ile mucizevi bitki olarak adlandırılmaktadır. Moringa oleifera nın anavatanı Kuzey Hindistan bölgesi olmakla birlikte, günümüzde Endonezya, Sri Lanka, Malezya, Filipinler, Meksika, Güney Amerika, Orta Amerika ve Orta Doğu dahil olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde yaygın olarak yetiştirilmektedir. Toprak tercihi bulunmayan Moringa oleifera nın genel olarak kuru kumlu topraklarda dahi yetişme kabiliyeti gösterdiği ve herhangi don etkisi ile karşılaşmadığı takdirde sıcak iklimlerde Moringa oleifera ağacının 6 15 metre arası uzunluğa erişebilme özelliği gösterdiği bilinmektedir. İlk defa M.Ö yıllarda tıbbi bir bitki olarak tanımlanan Moringa oleifera nın sahip olduğu besin içeriği, beslenmede insan ve hayvan tüketimi için yüksek proteinli ve lifli gıda; farmakolojide tıbbi aromatik bitki; gıda sektöründe zenginleştirilen yoğurt, ekmek ve et gibi ticari ürünler ile bitki çayları ve kapsüllerde nutrasötik etki yaratan bitki ve farklı işleme yöntemleri ile yağ ve selüloz kaynağı olarak ve ayrıca su arıtma işleminde maliyetin azaltılmasını sağlama gibi çeşitli alanlarda kullanılabilme özelliği göstermektedir. Moringa oleifera nın mükemmel bir protein kaynağı olduğu ve aynı zamanda mineraller, vitaminler, β-karoten ve çeşitli fenolikler içerdiği ve bu etkin bileşimi ile potansiyel prebiyotik özellik sağlayarak gastro-intestinal sistemi iyileştirdiği ve anti-enflamatuar, anti-oksidan, anti-kanser, hepatoprotektif, nöroprotektif, hipoglisemik, immünomodülatör, anti-diyabetik, anti-ülser, anti-aterojenik, kardiyoprotektif, anti-hiperlipidemik, anti-hipertansif, anti-nefrotoksisite, antimikrobiyel ve kan lipid azaltıcı fonksiyonlar dahil olmak üzere çoklu nutrasötik etkiler gösterdiği bilinmektedir. Bu güçlü nutrasötik fonksiyonlarının özellikle flavonoidler veya biyoaktiviteye sahip sterol, tannin, terpenoid, saponin, alkolid ve izotiyosiyanatlar gibi fitokimyasalları ile ilişkili olduğu bildirilmektedir. Bu
138 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ SÖZEL SUNUMLAR kapsamda farmakoloji alanında Moringa oleifera nın 300 den fazla hastalığın iyileştirilmesinde tıbbi ajan olarak kullanılabileceği bildirilmektedir. Ayrıca yüksek protein ve lif içeriği nedeniyle yetersiz beslenmede iyi bir gıda kaynağı olduğu da görülmektedir. Bu bağlamda Moringa oleifera güçlü protein içeriği ile anne sütünü artırıcı etkide bulunarak anne dostu olarak tanımlanmakta ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde, bebekler ve emziren anneler için beslenme sorunlarının giderilmesi amacıyla ithal edilen besin takviyelerine alternatif bir gıda ürünü olarak kullanılmaktadır. Sonuç: İçeriğindeki çeşitli fitokimyasallar ile tıbbi araştırmalarda yeni umutlar vaat eden Moringa oleifera bitkisinin, genel olarak bütün toprak çeşitlerinde ve kurak iklim koşullarında yetiştirilebilmesi bitkiyi daha önemli bir hale getirmiştir. Ancak Moringa oleifera ile ilgili araştırmaların yetersizliği nedeniyle, bu alandaki çalışmaların çeşitlendirilerek sayılarının artırılması gerektiği düşünülmektedir. Bu kapsamda bu derlemede Moringa oleifera nın insan beslenmesindeki önemi ve farmakolojik aktiviteleri ortaya konularak sağlığın geliştirilmesi ile ilgili yapılacak potansiyel çalışmalara referans oluşturulabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelime: Moringa oleifera, Nutrasötik, Beslenme
139 POSTER SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 139 PS-12 HİBİSCUS ÇİÇEĞİ (HİBİSCUS SABDARİFFA L.) BİYOAKTİF BİLEŞİKLERİNİN SAĞLIK VE OBEZİTE ÜZERİNE ETKİSİ Merve Begüm Özyürek, Merve Demiray-Teymuroğlu, Tülay Özcan*, Lütfiye Yılmaz-Ersan, Arzu Akpınar-Bayizit Bursa Uludağ Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Gıda Mühendisliği Bölümü, Görükle-Bursa Giriş - Amaç: Son yıllarda tüketici talepleri doğrultusunda, tıbbi ve besinsel özelliklere sahip yerli bitkilerin üretimine olan ilgi giderek artmaktadır. Yapılan araştırmalarda besin içeriği yüksek nutrasötik gıdaların tüketiminin sağlık ile ilgili sorunları azalttığı görülmektedir. Yeterli ve dengeli beslenme ile birlikte fiziksel aktivitenin artması sonucunda da, kronik hastalıklar önlenerek, sağlık sorunlarına karşı erken önlem alınabilmekte, ilaçlar ile ilgili harcamalar da düşürülebilmektedir. Bu sebeple fonksiyonel özelliklere sahip, tüketiciye yarar sağlayabilecek bitkisel kaynakları içeren gıda formülasyonlarının geliştirilmesinin desteklenmesi gerekmektedir. Son yıllarda, çok sayıdaki biyoaktif bileşen içeriği ve terapötik etkisi ile Hibiscus sabdariffa L. nin farmasötik alanda ve gıda endüstrisinde kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Bu derlemede, Hibiscus çiçeği bitkisinin yapısal ve fiziko-kimyasal özellikleri, çeşitli metabolik hastalıklardaki etkisi ve sağlık üzerine yararlı fonksiyonel bir bileşen olarak gıdalarda kullanımı hakkında bilgiler vermek amaçlanmaktadır. Yöntem - Gereçler: Hibiscus sabdariffa L., beslenme, sağlık, antiobezite, antidiyabetik, antimikrobiyel, fonksiyonel gıda anahtar kelimeleri kullanılarak, arasındaki derlemeler taranmış ve hazırlanmıştır. Bulgular: Hibiscus (Hibiscus sabdariffa L.), Rosella, Karkade, Bamya çiçeği, Amber çiçeği veya Hatmi çiçeği olarak da adlandırılan, Malvaceae familyasına ait, sapları kırmızımsı, yaprakları koyu yeşil, çiçekleri ise kırmızı veya sarı renkte olan, daha çok Batı Afrika da yetiştirilen tropik bir bitkidir. Sudan, Çin, Tayland, Mısır, Meksika ve Batı Hindistan da da yetiştirilebilmektedir. Serada yetiştirilmeye de uygun olan bu bitki türünün en iyi gelişim gösterdiği alanlar, sıcak ve nemli tropikal iklim koşulları olmaktadır. Hibiscus bitkisinin kırmızı yaprakları, meyve suyu, şarap, jöle, dondurma, reçeller ve soslarda kullanılmakta, kurutularak çay ve baharat olarak da tüketilebilmektedir. Kırmızı yapraklar, gossypetin, hibiscetin, sabdaretin gibi antioksidanlar açısından zengin olup, yeşil yapraklar, besinsel açıdan önemli olan riboflavin, askorbik asit, niasin, karoten, kalsiyum ve demiri yüksek oranda içermektedir. Protein içeriği fazla olan tohum kısımları ise çorba ve soslarda kullanılmak üzere toz haline getirilmekte veya kavrularak kahve ikamesi olarak kullanılabilmektedir. Geleneksel tıpta kullanılmakta olan Hibiscus bitkisi, askorbik asit ve glikolik asit içeriğinden dolayı diüretik etki göstermekte, sitrik asit içeriği ile de cilt yüzeyinde kan akışını sağlayarak gözenekleri genişletmekte ve sıcak havalarda rahatlama sağlayan soğutucu etkisiyle tercih edilmektedir. Hibiscus bitkisinin taç yapraklarının ve tohumlarının idrar söktürücü ve müshil etkileri bulunmaktadır. Hibiscus yaprak ve çiçeklerinden hazırlanan çaylar ise, sindirim ve böbrek fonksiyonlarının iyileştirilmesine yardımcı olması sebebiyle tüketilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda Hibiscus bitkisinin; şeker hastalığı, hipertansiyon, obezite, kar-
140 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ POSTER SUNUMLAR diyovasküler hastalıklar gibi kronik rahatsızlıkların tedavisinde, toplam kolesterol ve LDL nin düşürülmesinde, toksinlerin ve fazla sıvıların vücuttan atılmasında yardımcı olduğu, ateş düşürücü, antikanserojen, antibakteriyel ve antifungal etkilere sahip olduğu, kan basıncını azaltıcı ve düz kaslarda gevşetici etkiler gösterdiği belirtilmiştir. Hibiscus bitkisinde bulunan antosiyaninlerden protocatechuic asitin, serbest radikal süpürücü etkisiyle sitotoksisite ve genotoksisiteye karşı koruyucu etkiye sahip olduğu ve karaciğer hasarını önlemeye yardımcı olduğu farelerde yapılan çalışmalarda ortaya çıkarılmıştır. H. sabdariffa tohumlarından ekstrakte edilen yağın, Bacillus anthracis ve Staphylococcus albus üzerinde inhibe edici etkide bulunduğu, bitkinin kurutulmuş yapraklarının etanol ile ekstraksiyonunun ise aflatoksin oluşumunu azalttığı ve Aspergillus fumigatus, Rhizopus nigricans gibi bazı küflere karşı inhibe edici bir etkiye sahip olduğu in vitro çalışmalarda gösterilmiştir. Yenilebilir bitkilerdeki biyoaktif bileşiklerden H. sabdariffa da bulunan antosiyaninlerin obeziteyi engelleyici potansiyele sahip olduğu da in vitro çalışmalarda belirtilmiştir. Diez-Echave ve ark. (2020) tarafından yapılan bir çalışmada H. sabdariffa nın fenolik ekstraklarının, yüksek yağlı diyet uygulanan farelerde kilo artışını azalttığı, glikoz toleransını ve insülin duyarlılığını geliştirdiği, LDL/HDL oranını normal seviyelere getirdiği tespit edilmiştir. Ayrıca yüksek yağlı beslenmenin neden olduğu bağırsak mikrobiyotasındaki değişimleri iyileştirerek prebiyotik etki gösterdiği de belirtilmiştir. Hibiscus ekstraktlarının bağırsaklardaki Firmicutes ve Bacteroidetes oranını azaltarak, obezite ile ilişkili olduğu öne sürülen bağırsak disbiyozunu önleyici etkide bulunduğu belirtilmiştir. Bu bağlamda H. sabdariffa nın metabolik sendroma karşı faydalı prebiyotik etkilerinin olduğu ve fonksiyonel gıdaların geliştirilmesi için bir potansiyeli olduğu düşünülmektedir. Sonuç: Sağlık üzerine yararlı birçok etkisi bulunan Hibiscus sabdariffa L. bitkisinin tohumları, yaprakları, meyveleri ve bitki kökleri gıda endüstrisinde ve fitoterapi alanında kullanılmaktadır. Kardiyovasküler rahatsızlıklar, hipertansiyon, kanser, obezite, diyabet gibi sağlık sorunlarının tedavisinde rol oynamakta, ancak genel etki mekanizması tam olarak da bilinmemektedir. Bu nedenle daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Aynı zamanda bitkinin farklı kısımları ve ekstraksiyon yöntemleri üzerine yapılacak çalışmaların arttırılması ve ayrıca biyolojik etkilerinin terapötik alanda incelenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelime: Hibiscus Çiçeği (Hibiscus sabdariffa L.), Biyoaktif Bileşik, Sağlık, Obezite
141 POSTER SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 141 PS-13 FENİLKETONÜRİ HASTALARININ BESLENME ALIŞKANLIKLARI VE BESİN TÜKETİM DÜZEYLE- RİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Mehmet Gültekin Bilgin 1, Zelal Tandoğan2 1Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, İstanbul, Türkiye 2İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Beslenme Yüksek Lisans Öğrencisi, İstanbul, Türkiye Giriş - Amaç: Fenilketonüri (PKU), karaciğerden salgılanan fenilalanin hidroksilaz (PAH) enziminin eksikliği veya yetersizliği sonucu, fenilalanin aminoasitinin metabolize edilememesine neden olan otozomal resesif geçişli kalıtsal bir hastalıktır [1]. Karaciğerden salgılanan fenilalanin hidroksilaz (PAH) enziminin yokluğu durumuna bağlı olarak, fenilalanin aminoasiti tirozin aminoasitine dönüştürülemez. Bu enzimin kofaktörü olan tetrahidrobiyopterin (BH4) üretimindeki bozukluklar sonucu da hastalık oluşabilmektedir [2]. Fenilalanin aminoasitinin metabolize edilememesi sonucunda, fenilalanin kan, beyin ve vücut dokularında birikir. Ayrıca, fenilalanin birikimiyle birlikte fenil laktik asit, fenil pürivik asit ve fenil asetik asit gibi toksik etkili fenilalanin metabolitleri de birikir [3]. Yüksek konsantrasyonlarda fenilalanin ve metabolitlerinin birikmesi, kanda fenilketonların artışına ve miyelin, dopamin, norepinefrin, serotonin üretiminin azalışına neden olur [4]. Bu değişiklikler sonucu biriken fenilalanin, merkezi sinir sistemi için toksik etki yapar. Bu toksik etki sonucu, ciddi nörolojik komplikasyonlar ve zihinsel yetersizlik oluşur [5] Ayrıca fenilalanin ve tirozin aminoasitleri; tiroid hormonu, nörotransmitterler ve melanin gibi önemli bileşiklerin üretiminde de yer almaktadır. Fenilketonüri hastalarında bu bileşiklerin sentezinde de sorunlar görülmektedir [6]. Enzim eksikliği sonucu artan fenilalanin aminoasidinin toksik etkisinin önlenmesi için, kan fenilalanin düzeyinin kontrol altına alınması ve bu tedavinin yaşam boyu sürdürülmesi gerekir [2].Kan fenilalanin düzeyinin kontrol altına alınması amacıyla, hastalara fenilalaninden kısıtlı tirozinden zengin beslenme tedavisi uygulanır. Yenidoğan döneminin ilk haftalarında başlanan beslenme tedavisiyle; kanda, beyinde, dokularda fenilalanin birikimi ve buna bağlı olarak oluşan zihinsel engellilik önlenir [6]. Fenilalaninden kısıtlı beslenme tedavisinde hastalarda doğal protein alımı kısıtlanır. Doğal protein alımının kısıtlanmasıyla, doğal proteinle alınan fenilalanin kısıtlanması amaçlanır [4]. Doğal protein kısıtlanmasının yanında fenilalanin kısıtlı tıbbi gıdalar kullanılır. Fenilalanin kısıtlı beslenme tedavisi; hastaların çoğunda kan fenilalanin düzeylerini düşürmektedir[7]. Fenilalanin kısıtlı beslenme tedavisiyle birlikte hastaların protein ve diğer aminoasit ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla, aminoasit bazlı fenilalanin içermeyen formül kullanımı önerilmektedir [8]. Fenilketonüri tedavisinin başlanmasında genel olarak kabul edilen görüş; tanı anında kan fenilalanin düzeylerinin 600 μmol/l ( 10 mg/dl ) ve üzerinde olmasıdır. Kan fenilalanin düzeylerinin 600 μmol/l ( 10 mg/dl ) in üzerinde olan her bebeğe fenilalanin kısıtlı diyet başlanmalıdır [3]. Avrupa merkezlerinde de kabul edilen görüş bu yöndedir [9]. Fenilketonüri hastalarında kan fenilalanin hedeflerinin tedavi merkezleri tarafından değişmesine rağmen, μmol/l olması önerilmek-
142 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ POSTER SUNUMLAR tedir. Hastanın kan fenilalanin düzeylerinin 360 μmol/l den düşük olduğu durumlarda ise hastanın diyetsiz bir şekilde izlenmesi önerilmektedir [10]. Fenilketonüri hastalarının bebeklik döneminde fenilalanin ihtiyaçları; uygun koşullarda anne sütü ile birlikte fenilalansiz aminoasit karışımları ile karşılanmaktadır. Anne sütü düşük fenilalanin içeriğinden dolayı fenilketonüri hastalarında da en uygun besindir. Emzirilen bebeklerde formülle beslenen bebeklere göre daha iyi tedavi sonuçları görülmüştür. Çoğu merkezde emzirme önerilmektedir. Fakat emzirme döneminde emzirmenin düzenlenmesi ve kan fenilalanin izleme sistemi çok önemli durumdur. Bu bebeklerin tamamlayıcı beslenmesinde, fenilalanin miktarı az olan tahıl, sebze ve meyveler ile birlikte düşük proteinli ve düşük miktarda fenilalanin içeren özel ürünler yer almaktadır. Bu besinlerle birlikte hastaların günlük fenilalanin ihtiyaçları karşılanmaktadır. Ayrıca bu dönemde de fenilalansiz aminoasit karışımlarının kullanımına devam edilmelidir [11]. Fenilketonürili bireylerin tamamlayıcı beslenmeden sonraki çocukluk ve erişkinlik döneminde, enerji, protein ve fenilalanin gereksinimleri sebze, meyve, düşük protein ve düşük fenilalanin içeren özel ürünler ve fenilalaninsiz aminoasit karışımları tarafından karşılanmaktadır[11]. Fenilalanin kısıtlı beslenme tedavisiyle beslenen hastalar genellikle karbonhidratlarla beslenmektedir. Bu nedenle, bu hastaların potansiyel aşırı kilolu olma ve obezite riskleri artmaktadır. Fenilalanin kısıtlı beslenme tedavisinin küçük yaşlardan itibaren uygulanmaya başlaması, çocukluk döneminde anormal beslenme davranışlarına neden olabilmektedir. Beslenmelerini kontrol altına alabilen daha büyük yaşlardaki çocuklarda ise, potansiyel olarak obeziteyi teşvik eden beslenme alışkanlıkları görülmektedir [8]. Fenilketonüri hastalarının beslenme tedavisine bağlı olarak oluşan yanlış beslenme alışkanlıklarını önleyebilmek ve beslenme tedavilerinin etkinliğinin kontrolü için hastaların beslenme alışkanlıkları ve besin tüketim durumlarını saptamak yararlı olabilir. Elde edilen veriler sonucu, hastalara uygulan fenilalaninden kısıtlı beslenme tedavisinin etkinliği kontrol edilebilir. Avrupa merkezlerinde yapılan bir çalışmada, fenilketonüri prevelansları belirlenmiş ve Türkiye nin en yüksek fenilketonüri prevelansına sahip ülke olduğu belirtilmiştir [11]. Bu çalışmanın amacı, Türkiye deki çeşitli yaş gruplarındaki fenilketonüri hastalarının beslenme alışkanlıklarının ve hastaların tükettikleri enerji, protein, fenilalanin, karbonhidrat ve yağ miktarlarının belirlenerek besin tüketim düzeylerinin değerlendirilmesidir. 1. Brown Christine S, Lichter-Konecki U. (2015). Phenylketonuria (PKU): A problem solved? Molecular Genetics Metabolism, 6: Belanger-Quintana A, Burlina A, Hardling CO, Muntau AC. (2011). Up to date knowledge on different treatment strategies for phenylketonuria. Molecular Genetics Metabolism. 104: Köksal G, Gökmen H. (2016). Çocuk Hastalıklarında Beslenme Tedavisi. Hatiboğlu Yayıncılık. 4. Rocha Júlio C, MacDonald A. (2016). Dietary intervention in the management of phenylketonuria: current perspectives. Pediatric Health, Medicine and Therapeutics Vockley J, Anderson H.C., Antshel K.M., Braverman N.E., Burton B.K., Frazier D.M. (2014). For the American College of Medical Genetics and Genomics Therapeutic Committee, Phenylalanine hydroxylase deficiency: diagnosis and management guideline. Genet. Med.16: Waisbren SE, Noel K, Fachrbach K, Cella C, Frame D, Dorenbaum A et al. (2007). Phen-
143 POSTER SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 143 yalanine blood levels and clinical outcomes in phenylketonuria. A systematic literature review and meta-analysis. Mol Genet Metab 92: Singh R.H., Rohr F., Frazier D., Cunningham A., Mofidi S., Ogata B., Splett P.L., Moseley K., Huntington K., Acosta P.B., Vockley J., Van Calcar S.C. (2014). Recommendations for the nutrition management of phenylalanine hydroxylase deficiency. Genet. Med. 16(2): Burrage LC, McConnell J, Haesler R, O Riordan MA, Sutton VR, Kerr DS, McCandless SE. (2012). High prevalence of overweight and obesity in females with pheylketonuria. Mol Genetics and Metabolism 107: Blau N, Belanger-Quintana A, Demirkol M, Feillet F, Giovannini M, MacDonald A, Trefz FK, van Spronsen F. (2010). Management of phenylketonuria in Europe: Survey results from 19 countries. Mol Genet Metab 2010; 99: from 19 countries. Mol Genet Metab 99: Blau N, Spronsen F.J, Levy H.L. (2010). Phenylketonuria. Lancet 376 (9750): Ahring K, Be langer-quintana A, Dokoupil K, Gokmen Ozel H, Lammardo Anna M, Mac- Donald A et al. (2009). Dietary management practices in phenylketonuria across European centres. Clin Nutr Yöntem - Gereçler: Çalışma, 18 Aralık Mart 2019 tarihleri arasında, Türkiye genelinde internet yoluyla ulaşılan değişik yaş gruplarından fenilketonüri hastalarıyla yürütülmüştür. Araştırmaya her yaş grubundan fenilketonüri hastaları ve hiperfenilalanemili hastalar dahil edilmiştir. Araştırmaya katılmayı kabul eden aileler ve fenilketonürili bireyler gönüllü olarak katıldığını anketler üzerinden beyan etmiştir. Araştırmaya katılan hastalara, internet üzerinden ulaşılarak anket uygulanmıştır. Çalışmada kullanılan anketin birinci kısmında, hastaların cinsiyeti, yaşı, boy uzunluğu, kilosu, akraba evliliğinden doğmuş olması, yakınlarında Fenilketonüri görülüp görülmemesi ve Fenilketonüri hastalığının tipi sorgulanmıştır. Anketin ikinci kısmında hastanın tanıyı ne zaman aldığı, en son kan fenilalanin değeri, hastada ilaç tedavisinin denenip denenmediği, muayene ve diyetisyenle görüşme sıklıkları, muayene bilgileri sorgulanarak hastalıkla ilgili bilgileri alınmıştır. Anketin üçüncü kısmında, yaş gruplarına göre hastanın kaç öğün beslendiği, anne sütü alıp almadığı, kaç yaşına kadar anne sütü aldığı, ara öğünlerini tüketme durumu, en sık kullanılan pişirme yöntemi, düşük proteinli ürünleri kullanma durumu, düşük proteinli süt tozu kullanma durumu, fenilalaninsiz formula mamaları kullanma durumu ve kaç öğünde kullandığı ve yasak besinleri kaçak yapma durumu ve sıklığı sorgulanarak hastaların beslenme alışkanlıkları ile ilgili bilgiler alınmıştır. Anketin dördüncü kısmında, hastaların beslenme durumlarının değerlendirilmesi amacıyla, 24 saatlik hatırlatma yöntemiyle besin tüketim kayıt formu anket içeriğinde yer almış ve sorgulanmıştır. Hastaların günlük besin tüketimlerinin belirlenebilmesi için bilgisayar ortamında hazırlanmış, Türkiye için adapte edilmiş Beslenme Bilgi 27 Sistemi 8.1 (BeBiS 8.1) öğrenci versiyonu kullanılmıştır. Elde edilen veriler, çocuklar için Türkiye ye Özgü Beslenme Rehberi nde (TÜBER) önerilen enerji ve besin öğeleri değerleri ile karşılaştırılmıştır [13]. Verilerin dağılımı Shapiro Wilk testi ile incelenmiştir. Normal dağılan iki yada daha fazla grubun ortalamaları arasındaki farkı belirlemek için ONE-WAY ANOVA,normal dağılmayan üç yada daha fazla grubun karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis testi kullanılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler ortala-
144 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ POSTER SUNUMLAR ma, standart sapma yada medyan(min-max) olarak verilmiş olup, tüm analizler IBM SPSS Statistics 22.0 progamında α=0,05 anlamlılık seviyesinde analiz edilip raporlanmıştır. Bu araştırma Helsinki Deklarasyonunda belirtilen yönergelere uygun olarak yürütülmüştür ve insan konularını / katılımcıları içeren tüm prosedürler Bezmialem Vakıf Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Komitesi tarafından tarih ve 22/296 sayılı kararıyla onaylanmıştır. Uygulama öncesi katılımcılara araştırmanın amacı ve gerekli bilgiler araştırmacılar tarafından anlatılmış katılımcıların onamları alınmıştır. 13. Türkiye Beslenme Rehberi, T.C. Sağlık Bakanlığı, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu. Bulgular: Çalışmaya 85 hastanın katılımı sağlandı. Çalışmaya katılan hastalardan 37 si (%43,5) kız hasta, 48 i (%56,4) erkek hastaydı. Çalışmaya katılan fenilketonüri hastalarından; 27 (%31,7) hasta 0-4 yaş arasında, 17 (%20) hasta 4-10 yaş arasında, 15 (%17,6) hasta yaş arasında, 26 (%30,5) hasta ise 18 yaş ve üzeridir. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması, 11,5±9,1 olarak bulunmuştur. Hastaların boylarının ortalaması 1,28±0,38 metre; kilolarının ortalaması ise 38,4±26,2 kg olarak bulunmuştur. Çalışmamıza katılan hastaların en son kan fenilalanin değerleri sorgulanmış ve kan fenilalanin değerlerinin ortalaması 6,52 mg/dl olarak bulunmuştur. Çalışmaya katılan hastaların 39 unun (%45,8) akraba evliliği sonucu doğmuş olduğu tespit edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalardan 11 inin (%12,9) kardeşleri de fenilketonüri hastasıydı. Hastalardan 20 sinin (%23,5) kardeşleri dışında başka bir fenilketonürili akrabaları bulunmaktaydı. Çalışmaya katılan hastaların 72 sinin (%84,7) fenilketonüri tipi klasik fenilketonüri, 9 unun (%10,5) fenilketonüri tipi hafif fenilketonüri, 4 ünün (%4,7) ise hastalığının tipi hafif hiperfenilalanemiydi. Çalışmaya katılan hastalardan 27 sinde (%31,7) kuvan (BH4) tedavisi denendiği, 58 inde (%68,2) ise bu tedavinin denenmediği tespit edilmiştir. Hastalardan 44 ü(%51,7) yaşadığı ildeki merkezde tedavi görmekte, 41 i (%48,2 ) ise yaşadığı ilin dışında tedavi görmektedir. Hastalardan 5 i (%5,8) haftada bir, 12 si(%14,1) iki haftada bir, 40 ı (%47) ayda bir, 28 i (%32,9) ise ayda birden daha nadir bir şekilde kan fenilalanin düzeylerini ölçtürmektedirler. Çalışmaya katılan fenilketonüri hastalarından 55 ( %64,7 ) hastanın bebekliğinde anne sütü almış olduğu, 30 (%35,2) hastanın ise bebekliğinde anne sütü almadığı tespit edilmiştir. Bebekliğinde anne sütü alan hastalar ortalama olarak 1,03 yaşına kadar anne sütüne devam ettikleri belirlendi. Çalışmaya katılan hastalardan 55 (%64,7 ) hasta düzenli olarak ara öğün tüketmekteyken, 30 (%35,2) ise düzenli olarak ara öğün tüketmiyordu. Çalışmaya katılan hastalardan 19 u (%22,3) yasak olan yüksek proteinli besinlerden kaçak yaptığı, 66 sı (%77,6) ise yasak besinlerden kaçak yapmadığı belirlenmiştir. Çalışmaya katılan 0-4 yaş grubundaki hastaların günlük ortalama enerji alımları, 1044,8 kcal, protein alımları 30 gram /gün (%14,5), yağ alımları 25 gram/gün (%23,4), karbonhidrat alımları ise 169,6 gram/gün (%62) olarak bulundu. Ortalama fenilalanin alımları 677,5 mg/gün, tirozin alımları ise 534,3 mg/gün olarak tespit edildi yaş grubundaki hastaların günlük ortalama enerji alımları, 1282,8 kcal, protein alımları 35 gram /gün (%12,4 ), yağ alımları 18,6 gram/gün (%14,1), karbonhidrat alımları ise 230 gram/gün (%73) olarak bulundu. Ortalama fenilalanin alımları 609,8 mg/ gün, tirozin alımları ise 415,2 mg/gün olarak tespit edildi. 0-4 yaş grubundaki hastaların 19 hasta (%70), 4-10 yaş grubunda 10 (%58,8), yaş grubunda 11(%73,3 hasta) ve 18 yaş üzeri grupta ise 15 hasta (%57,7) düzenli ara öğün tüketmektedir. Yaş grupları ve düzenli ara öğün tüketimi arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır
145 POSTER SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 145 (p>0,05). Yaş grupları ve patates kızartması veya cipsi tüketme sıklıkları arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). 0-4 yaş grubu hastalar %55,6 ve 4-10 yaş grubu hastalar %47,1 oranında yemekleri haşlama olarak tüketirken, yaş hasta grubu %40 oranında kızartma ve %40 oranında fırında yapılmış yemekleri tüketmektedir. 18 yaş üstü hasta grubunda ise %38,5 oranında kızartma ve %38,5 oranında haşlama yemekler tüketilmektedir. Yaş grupları ve en sık tüketilen pişirme yöntemleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05).hastalardan 66 kişi (%77,6 ) yasak besinleri kaçak yapmamakta, 19 kişi ise (%22,4) yasak besinleri kaçak yapmaktadır. Tanı zamanları ve diyette yasak besinlerin kaçak yapma durumu arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Hastalardan ilk 1 aydan önce tanı alanların 18 hasta (%31) üç ayda bir muayene olmakta, 1-6 ay arası tanı alan 10 hasta (%58,8) yılda bir muayene olmakta, ilk 6 ay- 1 yıl arası tanı alan 2 hasta(%40) ayda bir muayene olmakta, 1-2 yaş arası tanı alan 2 hasta (%50) yılda bir muayene olmakta ve 2 yaş sonrası tanı alan 2 hasta (%100) yılda bir kez muayene olmaktadır. Tanı zamanları ve muayene sıklıkları arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır(p>0,05). Klasik fenilketonürili hastalardan 24 hasta(%33,3) yılda bir kez muayene olmakta, hafif fenilketonürili hastalardan 6 hasta (%66,7) altı ayda bir kez muayene olmakta, hafif hiperfenilalanemili hastalardan 2 hasta (%100) yılda bir kez muayene olmaktadır. Fenilketonüri tipleri ve muayene sıklıkları arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05).klasik fenilketonürili hastalardan 49 hastaya (%68,2) kuvan tedavisi, hafif fenilketonürili hastalardan 6 hastaya (%66,7) kuvan tedavisi denenmemiş; hafif hiperfenilalanemili hastalardan 2 hastaya (%50) oranında kuvan tedavisi denenmiştir. Fenilketonüri tipleri ve kuvan tedavisi denenmesi durumu arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur (p>0,05). Klasik fenilketonürili hastalardan 47 hasta(%65,3) anne sütü almış, hafif fenilketonürili hastalardan 6 hasta (%66,7) anne sütü almış, hafif hiperfenilalanemili hastalardan ise 2 hasta (%50) anne sütü almış diğer 2 hasta (%50) anne sütü almamıştır. Fenilketonüri tipleri ve anne sütü alma durumları arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur (p>0,05). Hastaların aminoasit bazlı formulaları tükettiği öğün sayısı ile kan fenilalanin ilişkileri arasında ters korelasyon bulunmuştur. Formulaların tüketildiği öğün sayısı kan fenilalanin sonuçları arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). 0-4 yaş aralığındaki hastalardan 13 hasta (%48,1) her gün, 4-10 yaş aralığındaki hastalardan 13 hasta (%76,5) her gün, yaş aralığındaki hastalardan 5 hasta (%33,3) her gün, 18 yaş üzeri hastalardan 11 hasta (%42,3) haftada bir düşük proteinli süt tüketmektedir. Yaş aralıkları ve düşük proteinli süt tüketim sıklığı arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur (p>0,05). 0-4 yaş grubu hastalardan 21 hasta (%77,8) her gün, 4-10 yaş grubundaki hastalardan 17 hasta (%100) her gün, yaş grubundaki hastalardan 13 hasta (%86,7) her gün, 18 yaş üzeri hastalardan ise 22 hasta (%84, 6) her gün düşük proteinli ürün kullanmaktadır. Yaş grupları ve düşük proteinli ürün kullanım sıklığı arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada, internet ortamında online olarak ulaşılan fenilketonüri hastalarının beslenme alışkanlıkları ve besin tüketim düzeyleri değerlendirilmiştir. Çalışmaya yaş sınırlaması olmayan her
146 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ POSTER SUNUMLAR yaştan 85 fenilketonüri hastası katılmıştır. Çalışmanın sonuçları özetle şu şekildedir; Çalışmaya 0-4 yaş arasında 27 hasta (%31,7), 4-10 yaşları arasında 17 hasta (%20), yaşları arasında 15 hasta (%17,6), 18 yaş üzeri olarak 26 hasta (%30,5) katılmıştır. Çalışmaya katılan 85 hastadan 37 hasta (%43,5) kız, 48 hasta (%56,4) ise erkektir. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması, 11,5±9,1 olarak bulunmuştur. Hastaların boylarının ortalaması 1,28±0,38 metre; kilolarının ortalaması ise 38,4±26,2 kg olarak bulunmuştur. Çalışmaya katılan hastalardan 12 hasta (%14,1) okul öncesi eğitim görmekte, 8 hasta (%9,4) ilkokul eğitimi görmekte, 7 hasta (%8,2) ortaokul eğitim seviyesinde, 16 hasta (%18,8) lise eğitimi seviyesinde, 16 kişi (%18,8) üniversite eğitimi seviyesinde, 1 hasta (%1,2) özel eğitim/rehabilitasyon görmekte, 25 hasta ise (%29,4) okul çağında olmadığı görülmüştür. Çalışmaya katılan hastalardan 39 hasta (%45,8) akraba evliliğinden doğma hastalarken, 46 hasta (%54,2) akraba evliliğinden doğma hastalar değildi. 11 hastanın (%12,9) kardeşi de fenilketonüri hastasıydı. Çalışmaya katılan hastalardan 72 hasta (%84,7) klasik fenilketonüri hastası, 9 hasta (%10,5) hafif fenilketonüri hastası, 4 hasta (%4,7) ise hafif hiperfenilalanemi hastasıydı. Hastaların yaş grupları ile ara öğünlerini düzenli tüketme ilişkisi arasında bir ilişki bulunamamıştır. Hastaların yaş grupları ile patates kızartması veya patates cipsi tüketim sıklığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. 0-4 yaş grubundaki hastalardan 24 hasta (%88,9) hiç patates kızartması veya cipsi tüketmemektedir yaş arası hastalardan 11 hasta (%64,7) iki günde bir tüketmekte, yaş arası hastalardan 11 hasta ( %73,3) haftada bir tüketmekte ve 18 yaş üzeri hastalardan 14 hasta (%53,8) haftada bir tüketmektedir. Hastaların yaş büyüdükçe patates kızartması veya cipsi tüketimi artmaktadır (p<0,05). Hastaların tanı aldıkları zamanlar ile diyette yasak besinleri kaçak yapma durumları arasında bir ilişki bulunamamıştır. Hastaların tanı aldıkları zamanlar ile muayene oldukları sıklıklar arasında bir ilişki bulunamamıştır. Hastaların fenilketonüri tipleri ile muayene oldukları sıklıklar arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Klasik fenilketonüri hastalarından 24 kişi (%33,3) yılda bir muayene olmakta, hafif fenilketonüri hastalarından 6 kişi (%66,7) üç ayda bir muayene olmakta, hafif hiperfenilalanemili hastalardan ise 2 kişi (%50) ayda bir muayene olmaktadır (p<0,05). Hastaların fenilketonüri tipleri ile hastalara kuvan tedavisi denenme durumu arasında bir ilişki bulunamamıştır. Hastaların fenilketonüri tipleri ile bebekliklerinde anne sütü alma durumları arasında bir ilişki bulunamamıştır. Hastaların formulaları tükettikleri öğün sayısı ile kan fenilalanin değerleri arasında ters korelasyon bulunmuştur. Formulanın tüketildiği öğün sayısı arttıkça hastaların kan fenilalanin değerleri düşmektedir (p<0,05). Hastaların yaş grupları ile düşük proteinli süt tüketim sıklıkları arasında herhangi bir ilişki bulunamamıştır. Hastaların yaş grupları ile düşük proteinli ürünleri kullanım sıklıkları arasında herhangi bir ilişki bu-
147 POSTER SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 147 lunamamıştır. Hastaların bir günlük besin tüketim kayıtları sonucunda, 0-4 yaş grubu,4-10 yaş grubu,10-18 yaş grubu ve 18 yaş grubu hastalarının ortalama enerji alımları sırasıyla 1044, 1282, 1272, 1341 kcal olduğu saptanmıştır. Hastaların ortalama enerji tüketimlerinin her yaş grubu için yetersiz olduğu saptanmıştır. Aynı zamanda yaş grubu ve 18 yaş üzeri hasta gruplarının yetersiz protein aldıkları saptanmıştır. 0-4 yaş ve 4-10 yaş grubunda alınması gereken fenilalanin miktarlarından daha fazla aldıkları, yaş grubu ve 18 yaş üzeri grupta fenilalanin alımlarının güvenli aralıklarda kaldığı görülmüştür. Tüm hasta gruplarının tirozin alımlarının güvenli aralıklarda olduğu görülmüştür. Hastaların tükettikleri karbonhidrat, protein ve yağ oranlarına bakıldığında her yaş grubunun güvenli oranlarda protein aldıkları fakat karbonhidrat alım oranlarının sağlıklı beslenme önerilerinden daha yüksek olduğu buna bağlı olarak yağ oranlarının daha düşük olduğu bulunmuştur. Çalışmamızdaki hastaların her yaş grubunda yeterli A vitaminini aldığı gözlemlenmiştir. Çalışmamızdaki hastaların 0-4 ve yaş grubundaki hastalar yeterli E vitaminini almadığı gözlemlenmiştir. Çalışmamızdaki hastaların yaş grubundaki hastalar ve 18 yaş üzeri hastaların yeterli folat almadığı gözlemlenmiştir. Çalışmamızdaki tüm yaş grubundaki hastaların yetersiz kalsiyum aldığı gözlemlenmiştir. Fenilketonüri hastalarına ömür boyu doğal proteinlerden kısıtlı, yeterli enerji, protein, fenilalanin ve fenilalanin dışında diğer esansiyel aminoasitlerin yeterli düzeyde alındığı bir beslenme tedavisi uygulanması gerekmektedir. Hastaların çocukluk döneminde ailelerinin beslenme tedavisini uygulatması çok önemliyken, yaşları büyüdükçe beslenme alışkanlıkları gelişmekte ve beslenme düzenlerini kendileri kontrol etmektedirler. Çalışmamızda gösterdiğimiz gibi, hastaların uyguladığı düşük protein içeren diyet beslenme alışkanlıklarını etkilemektedir. Ayrıca diyete uyumları, besin tüketimleri ve formula tüketimleri gibi alışkanlıkları da hastaların kan fenilalanin düzeylerinin kontrol altında tutulabilmesi için çok önemlidir. Çalışmamızda hastaların beslenme alışkanlıkları, formula kullanım alışkanlıkları ve besin tüketimlerine bağlı olarak diyet fenilalanin kontrollerinin etkilendiği gözlemlenmektedir. Ayrıca hastaların uygulamak zorunda olduğu düşük proteinli diyet çalışmamızda da gösterdiğimiz gibi hastaların dengeli beslenmesini etkilemektedir. Hastaların karbonhidrat tüketim oranlarının yükselerek tükettikleri yağ oranlarının düşmesi hastalarda obeziteye veya yeterince beslenememe durumu zayıflık(kaşeksiye) yol açabilir. Çalışmamızda gözlemlediğimiz gibi hastalarda beslenme tedavisi makrobesin ve mikrobesin ögelerinde eksikliklere yol açabilmektedir. Buna bağlı olarak; beslenme tedavisinin etkinliğinin kontrolü için doktor muayeneleri ve diyetisyenlerin diyet düzenlemelerinin küçük yaşlarda olduğu kadar hastaların yaşları büyüdükçe de önem kazanmaktadır. Yine de çalışmamızda araştırma örneklemimizin küçüklüğü ve farklı yaş gruplarının incelenmesinden dolayı, bu konuda hastaların beslenme alışkanlıkları ve beslenme tedavilerinin yeterliliğinin değerlendirilebileceği daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: PKU, Fenilketonüri, beslenme, tedavi,diyet
148 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ POSTER SUNUMLAR PS-14 COVİD-19 VE OBEZİTE İLİŞKİSİ Büşra DÖNERAY İstanbul Arel Üniversitesi Giriş - Amaç: Tüm dünyada hızla yayılan yeni bir koronavirüs olan COVİD-19, çok kısa bir sürede globalleşerek hayati risk oluşturmaktadır. Kısa sürede yayılma hızının en önemli sebepleri; ülkeler arasında çok ciddi bir insan akışı olması, sedanter yaşam biçimi, kötü beslenme alışkanlıkları ve kronik rahatsızlıkların fazla olması olarak düşünülüyor. Bu bağlamda kötü beslenme alışkanlıkları ve sedanter yaşam biçimi obeziteye odaklanmamız gerektiğine işaret edebilir. Obezite ise artık kendi başına bir hastalık olarak kabul edilmekte olup; yanında da birçok hastalığa davetiye çıkarabilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü nün tanımına göre obezite; vücutta aşırı yağ birikimi ile tanımlanmaktadır. Vücut kitle indeksi 30 kg / m² ye eşit veya daha büyük ise obez kabul edilir. Bu bildiride şuan büyük bir problem haline gelen COVİD-19 ile obezite arasındaki anlamlı ilişkiyi incelemek amaçlanmaktadır. Yöntem - Gereçler: Obezite ve COVİD-19 kelimeleri kullanılarak Pubmed kütüphanesinde 2020 ocak tarihi itibariyle bu süreçte yayınlanmış makaleler tarandı. Derlemelerin anahtarları özetlendi. Bulgular: Obeziteye bağlı olarak yağ doku iltihabı oluşması,covid-19 un bağışıklığı etkilemesi ile birlikte birbirleriyle ilişkilendirilebileceğini yorumlayabiliriz. (2) Obezite sadece kendi içinde bir problem gibi görünse de yanında birçok fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklar getirebilir; diyabet, kanser ve kardiyovasküler hastalıkları ilerletmede katkıda bulunabilir.yapılan araştırmalarda yüksek mortalitenin obezite ile ilişkilendirilebileceği bulundu. Redd ve arkadaşlarının çalışmasında, hastanede yatan 318 hastanın büyük bir kısmının kardiyovasküler hastalık ile ilintili olarak vücut kitle indeksinin de 30> olduğu gözlemlendi. Li ve diğerleri, yaptıkları bir kohort çalışmasında hastaların yarısında kardiyovasküler rahatsızlıklar görülmüş ve bu hastaların aşırı kilolu olduğu üzerinde durulmuştur.yine farklı bir çalışmada McMichael ve arkadaşları, yaptıkları kohort çalışmasında yaşlı hastaların %60, obez hastaların %22, hastaneye yatış %39,5 ve mortalite oranı %21 olarak belirtilmiştir. Bu da bizi obezitenin varlığının solunum üzerindeki etkileriyle daha ciddi klinik bir duruma sürüklediği sonucuna götürmektedir. Amerika da %36,2 oranında obezite, %31,7 oranında aşırı kilo ve bunun yanında ölüm sayısının en fazla olduğu ülke olarak bilinmektedir.obezite oranı ile covid-19 sebebi ile olan ölüm sayısı arasında ilişkiye bakıldığında, anlamlı bir ilişki olduğu gözlemlendi.(p=0.0039) Obez hastalarda artmış yağ dokusu ve bu artan yağ doksuyla birlikte artmış olan anjiyotensin dönüştürücü enzim 2 (ACE2) görülmektedir. Anjiyotensin dönüştürücü enzim 2 nin olmasıyla koronavirüsün (SARS-COV-2) adipositlerde bulunmasına neden olabilir ve bu durumda vücut yağ dokusu virüs için konak görevi görebilir..bunlarla birlikte yapılan araştırmalarda Anjiyotensin Dönüştürücü enzim 2 nin (ACE2) koronavirüs üzerinde solunum problemlerinin ilk basamağı olabileceği anlaşılmıştır.bu noktada obezite hastaları için bu durum söz konusu olabilir. Bunun sebebi ise, renin-anjiyotensin-aldosteron sisteminin bozulmasıdır ve obezite hastalarında gözlemlenmiştir. Renin anjiyotensin aldosteron sisteminin ( RAAS) düzensizliği tansiyon, oksidatif stres, inflamasyon,fibrozise
149 POSTER SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 149 neden olabilir. Obezitenin risk faktörü olarak görüldüğü bir diğer husus ise Obstrüktif uyku apnesidir. Bu Obstrüktif uyku apnesi hastaları covid-19 açısından tehlikede olabilir.uyku verimliliği düşebilir ve bununla beraber bağışıklık siteminin azalmasında rol oynayabilir. Tıpkı obezitede de görüldüğü gibi Renin anjiyotensin aldosteron sisteminin düzensizliği obstrüktif uyku apnesinde de görülmüştür. Peki beslenme böyle bir noktada ne kadar önemli? COVİD-19 un daha büyük risk oluşturmasında görülen en büyük sebeplerden biri obezite ve tip 2 diyabet olarak düşünüldüğünde, dünya genelinde ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri nde yaygınlığı ve mortalitenin de yüksek olması beslenme alışkanlıkları konusunda düşündürmektedir. Özellikle batı tarzı diyetlerde yüksek doymuş yağ asidi,rafine şeker tüketimin fazla olması ve düşük antioksidan, düşük lifli beslenme ile ilişkilendirilmektedir. Yüksek miktarda doymuş yağ tüketimi, makrofajlar, nötrafiller üzerinde reseptör 4 ün aktivasyonu ile birlikte lipotoksik bir problem oluşabilir. Batı diyet, oksidatif stresteki artış durumuyla birlikte T ve B lenfosit çalışmalarını azaltır/ engeller. Qin ve diğerleri, gözlemleri sonucunda T ve B hücre sayılarının COVİD-19 hastalarında önemli bir miktarda düşük çıktı.bu sebeple batı tarzı diyet ile COVİD-19 arasında bağışıklık sistemi üzerinden bir etkileşim olabilir.bu nedenle kişinin rafine şeker oranı yüksek, doymuş yağ oranı yüksek beslenme biçimi, iyileşme aşamasında olumsuz yönde etkileyebilir. Sonuç: Obezite,COVİD-19 ile birlikte hareket ettiğimizde önemli bir risk faktörü olup, hastalığın seyrini olumsuz yönde etkileyebilecek önemli bir hastalıktır. Obezitenin sebep olduğu yağ dokusu iltihabı ve bağışıklık sistemi problemleri ile birlikte COVİD-19 ile birlikte hayati bir önem taşır. Obezitenin dünya çapında önlenmesi için önlemler alınması bu noktada artık kaçınılmaz bir durumdur. Fiziksel aktiviteyi arttırmak, sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinmek artık bu noktada kaçınılmazdır. Gelecekteki farklı pandemi süreçleri de düşünüldüğünde obezitenin artık çok büyük bir problem olduğu kabul edilmelidir. Anahtar Kelime: COVİD-19, obezite, anjiyotensin dönüştürücü enzim 2
150 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ POSTER SUNUMLAR PS-15 ANNE SÜTÜYLE BESLENME VE FORMULA İLE BESLENMENİN BEBEK MİKROBİYOTASINDA YA- RATTIĞI DEĞİŞİKLİĞİN İNCELENMESİ İrem Erhan Yeditepe Üniversitesi Giriş - Amaç: İlk 1000 gün (gebeliğin birinci gününden bebeğin iki yaşına gelmesine kadar geçen ilk 1000 gün) boyunca; gebelik döneminde anneye bağlı faktörler (annenin mikrobiyotası, beden kitle indeksi, gebelik boyunca oluşan kilo değişimleri, antibiyotik kullanımı, beslenmesi vb), doğum şekli, emzirme ve diğer beslenme şekilleri başta olmak üzere birçok faktör bebeğin mikrobiyotası üzerinde geçici veya kalıcı etki yaratmaktadır. (1) Erken bebeklik döneminde oluşan mukozal mikrobiyota immun yanıt ve toleransın belirlenmesinde kritiktir. (2) Çocukluk ve yetişkinlik dönemindeki alerjiler, inflamatuar bağırsak hastalığı, kardiovasküler hastalıklar, obezite ve tip 2 diyabet gelişimiyle bebeklik dönemindeki kalıcı etkiye sahip miktobiyal değişiklikler arasında bağlantı vardır (1). Bu bilgiler ışığında yeni doğanda da gerekli koşulların sağlanıp mikrobiyotanın gelişimi desteklenirse bu hastalıkların gelişim riski düşürülecektir. Yöntem - Gereçler: Bu derlemede de bebeğin ilerleyen yaşında da genel sağlığını etkileyecek olan mikrobiyotanın gelişimi için anahtar role sahip faktörlerden biri olan anne sütüyle veya formulayla beslenmenin mikrobiyota üzerine etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Bulgular: WHO (Dünya Sağlık Örgütü) ilk 6 ay, Amerikan Pediatri Akademisi en az ilk 12 ay, Beslenme ve Diyetetik Akademisi ise ilk 6 ay emzirme ve devamında 6-12 ay aralığında emzirme ve tamamlayıcı gıda takviyesi verilmesini önermektedir. Anne sütünün bebek gelişimi sürecinde mikrobiyotayı geliştirici özelliklerinden biri de prebiyotik kaynağı olmasıdır. (3) Son 20 yılda yapılan çalışmalarla hem anne süyüyle hem de formulayla beslenen çocukların (>4 hafta) intestinal mikrobiyotasında Bifidobakterium ların yaygın olduğu gözlemlenmiştir. (1) 2-12 haftalık bebeklerde zenginleştirilmemiş miks formulayla beslenen bebeklerin, anne sütüyle beslenen bebeklerin ve prebiyotiklerle zenginleştirilmiş formula ile beslenen bebeklerin gaita kültüründen bakteri analizi yapıldığında zenginleştirilmemiş formula alan grupta Bifidobakterium sayısı yetersizken anne sütü ve zenginleştirilmiş formula ile beslenen bebeklerde yakın olduğu kaydedilmiştir. (4) Anne sütüyle beslenen bebeklerin mikrobiyotasında zenginleştirilmiş formulayla beslenen bebeklerinkinin iki katı miktarda Bifidobakterium bulunmasının sebebi anne sütünün doğal olarak dominant Bifidobakterium içermesidir. (5) Formulaların zenginleştirilmesi bebeklerde diyare insidansını ve şiddetini azaltmak için kritik rol oynar. (6) Sonuç: Buna göre anne sütünün mikrobiyal gelişim için de bebeklerin en iyi besini olduğu fakat ihtiyaç duyulduğu takdirde zenginleştirilmiş formula ile beslenmenin de anne sütüne yakın oranda mikrobiyal çeşitlilik ve Bifidobakterium gelişimi sağlayacağı sonucuna varılmaktadır. Böylece anne sütü almayan ve zenginleştirilmemiş formulayla beslenen bebeklere göre bu bebeklerin immun yanıtı daha artması ve inflamatuar hastalık gelişim riskinin azalması sağlanabilir. Anahtar Kelime: Mikrobiyota, yeni doğan, anne sütü, formula
151 POSTER SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 151 PS-16 VEJETARYEN VE VEGAN DİYETLERİ İLE DEPRESYON ARASINDAKİ İLİŞKİ Pakize Gizem Akgül 1, Burcu Akgül Uslu 2 1- Adana Acıbadem Hastanesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Adana/Türkiye 2- Yüksek İhtisas Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü, Ankara / Türkiye Giriş - Amaç: Depresyon, dünya çapında 350 milyon insanı etkileyen zihinsel bir sağlık durumudur. Çeşitli araştırmalar, bireyin yediği besinler ile davranışları arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştur. Vegan ve vejetaryen beslenmede sınırlı bir diyet ortaya konur. Bu sınırlı diyetin bireyin davranışlarına yansıması ise olasıdır. Bu çalışma, vejetaryen ve vegan diyetleri ile depresyon riski ve semptomları arasındaki ilişkileri gözden geçirmeyi amaçlamıştır. Yöntem - Gereçler: Bu bir derleme makaledir. Bulgular: Literatürde sonuçları birbiri ile çelişkili çalışmalar vardır. Bazı çalışmalar vejetaryen diyetlerin daha yüksek depresyon oranlarına sahip olduğunu öne sürerken, diğerleri bu diyet düzeninin depresyon, riski ve semptomları için yararlı olduğunu ileri sürmektedir. Yapılan bir çalışmada vejetaryen diyet uygulayan bireylerde ortaya çıkan mikro ve makro besin ögesi yetersizliklerinin depresyona neden olduğu, özellikle omega-3 yağ asidi ve B 12 vitamini üzerine yaşanan yetersizlikler bireylerin bilişsel durumuna etkili olabildiği gibi, depresyon semptomlarını arttırdığı saptanmıştır. Dengeli planlanmamış veya çok kısıtlı şekilde beslenen vegan bireylerde kalsiyum ve çinko alımının da diğer diyetlere göre daha düşük olduğu rapor edilmiştir. Sonuç: Vejetaryen ve vegan diyetleri ile depresyon arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmaların heterojenliği göz önüne alındığında olası ilişkileri ve etkileri araştırmak için çok yönlü araştırmaların yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelime: Vejeteryan, vegan, depresyon
152 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ POSTER SUNUMLAR PS-17 DİYET ASİT YÜKÜ, KARDİYOVASKÜLER HASTALIKLAR İÇİN BİR RİSK FAKTÖRÜ MÜDÜR? Nursel ŞAHİN, Uğur GÜNŞEN Bandırma Onyedi Eylül Üniveristesi Giriş - Amaç: Son yıllarda morbidite için önemli bir risk faktörü olan kardiyovasküler hastalık prevalansı, küresel boyutta artış göstermektedir. Dünyada kardiyovasküler hastalıkların yaklaşık 422,7 milyon kişiyi etkilediği tahmin edilmekte ve bu durum sağlık sistemlerine önemli miktarda mali yük getirmektedir (1, 2). Diyetin metabolik süreçlerde önemli bir yere sahip olduğu ve asit-baz dengesini güçlü bir şekilde etkilediği uzun süredir bilinmektedir. Günümüz insanları daha önceki dönemlerde yaşamış insanlara göre magnezyum, potasyum ve posadan fakir ve doymuş yağ asidi, basit karbonhidrat, sodyum ve klordan zengin beslenmektedir (3, 4). Diyet örüntüsündeki bu değişim ve çok sayıda diğer tarımsal besin bileşimi değişiklikleri, ateroskleroz, hipertansiyon, tip 2 diyabet, osteoporoz, belirli kanser türleri ve kardiyovasküler hastalıklar dahil olmak üzere medeniyet hastalıkları patogenezinde risk faktörleri olarak gösterilmektedir (5). Bu değişimler ile birlikte asit-baz dengesinin kardiyometabolik risk faktörleri için potansiyel önemi, literatürde yerini almaya başlamıştır (6, 7). Bu derlemenin amacı, diyet asit yükünün kardiyovasküler hastalıklar üzerine etkisini incelemektir. Yöntem - Gereçler: Diyet alımından kaynaklı net asit yükünü tahmin etmek için yapılan araştırmalar sonucunda diyet asit yükü kavramı ortaya çıkmıştır (8). Diyet asit yükü (DAL), endojen asit üretiminin tahmin edilmesine imkan sağlamaktadır. Bu tahmin, Potansiyel renal asit yükü (PRAL) ve net endojen asit üretimi (NEAP) ile yapılabilmektedir. Alınan protein ve potasyum oranından hesaplanan NEAP ile karşılaştırıldığında, PRAL hesaplamalarına protein ve potasyum ile birlikte kalsiyum, fosfor ve magnezyum minerallerini de dahil edilmektedir. PRAL değerleri, vücut asiditesine diyetin etkilerini incelemede besinlerin biyoyararlanımını da yansıttığı için daha doğru tahminler verilmesini sağlamaktadır (9, 10). Negatif PRAL değerleri ve düşük DAL değerleri, baz oluşturma potansiyelini gösterirken pozitif PRAL değerleri ve daha yüksek DAL değerleri, asit oluşturma potansiyelini yansıtmaktadır (11). Bulgular: Diyet asit yükünün kardiyovasküler hastalıklar üzerine etkisi hakkında mevcut bilgiler sınırlı olmakla birlikte, diyet asit yükü ile kardiyometabolik risk faktörleri arasındaki ilişkiyi değerlendiren çalışmalar arasında tutarsızlık söz konusudur (7, 12, 13). Yapılan bazı çalışmalarda diyet asit yükünün; trigliserit (TG) (13, 14) düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL kolesterol) (7) ve toplam kolesterol seviyeleri (7) ile pozitif, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL kolesterol) (13) konsantrasyonları ile ters ilişkili olduğu görülürken bazı çalışmalarda ise diyet asit yükü ile TG (7) ve HDL kolesterol (7) arasında herhangi bir ilişkinin olmadığı bildirilmektedir. Bununla birlikte, diyet asit yükü daha yüksek olan kişilerin daha yüksek kardiyovasküler hastalık (KVH) riskine sahip olduğu ve yüksek diyet asit yükünün, özellikle orta gelirli kişilerde KVH riski ile yakından ilişkili olduğu bildirilmiştir. Ayrıca daha yüksek PRAL ve DAL değerleri ile birlikte daha yüksek kan basıncı, hipertansiyon prevalansı ve metabolik sendrom insidansı saptanmıştır (15). Diyet asit yükü ve metabolik hastalık insidansı arasındaki mekanizma temel olarak insülin direnci
153 POSTER SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 153 olarak rapor edilmektedir (12, 16). Metabolik asidozlu bireylerde, insülin reseptörüne bağlanma afinitesi belirgin biçimde azalmaktadır. Sağlıklı bireylerde bile çok düşük bir metabolik asidoz, insülin direncine ve bu durumun sonucunda hiperglisemiye neden olabilmektedir (17). Metabolik asidoz aynı zamanda insülin sinyal yolunun inhibisyonu ve hepatik glukoneogenezde artış ile ilişkilidir (18). Ayrıca bir çalışmada metabolik asidozun hafifletilmesinin insülin duyarlılığını artırabileceği bildirilmiştir (19). Bunun yanı sıra diyetle indüklenen insülin direnci, değişik yollardan bir şekilde kardiyovasküler hastalığı teşvik edebilir; koroner mikro dolaşım fonksiyonunu bozabilir (20), iletim disfonksiyonunu uyarabilir ve aritmogenezi arttırabilir (21). Epidemiyolojik çalışmalar, diyet asit yükü ile kardiyovasküler hastalık riski arasındaki ilişkiyi açıklayabilecek bazı yaklaşımlar getirmiştir (6). Birinci yaklaşım; asit-baz dengesi, böbreklerdeki kalsiyum ve magnezyum emilimini düzenleyerek mineral homeostazını etkilemektedir ve diyet asit yükünün yüksek olması nedeniyle aşırı kalsiyum ve magnezyum atılımının hipertansiyonu ve kardiyovasküler hastalıkları artırabileceği öne sürülmektedir (22, 23). İkinci yaklaşım; diyetteki yüksek asit yükü, hipertansiyona neden olabilen üriner sitratın atılımını azaltmaktadır ve kardiyovasküler hastalık riskini arttırabilmektedir (24). Üçüncü yaklaşım ise yüksek diyet asit yükü, kardiyovasküler hastalığa neden olabilecek aşırı miktarda kortizol üretimini uyarmaktadır (25). Vücutta asit-baz dengesi, adrenal hormon üretimini etkilemektedir. Bikarbonat düzeyleri düşük olduğunda, böbrek glutaminaz aktivitesi artar ve bu durum kortizol üretimini tetikler (26). Hafif metabolik asidozun neden olduğu artan kortizol üretimi ise obezite ve yüksek kolesterol gibi kardiyometabolik risk faktörleri üzerinde zararlı etkiler gösterebilir (27, 28). Yüksek kortizol konsantrasyonlarının ise lipaz aktivitesini (lipoprotein lipaz ve hormona duyarlı lipaz) indüklediği bilinmektedir. Bu durum da kanda serbest yağ asitlerinin ve çok düşük yoğunluklu lipoproteinlerin (VLDL) artmasına neden olur (29, 30). Dolayısı ile bu yaklaşımlar, kardiyovasküler hastalıklar için diyet asit yükünün bir risk faktörü olduğunu düşündürmektedir. Sonuç: Kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörlerinin belirlenmesi ve etkilerinin önlenmesine yönelik uygulamalar, sağlığın korunması ve geliştirilmesi için oldukça önemlidir. Hastalığın gelişiminde birçok faktör etkili olmakla birlikte diyet de değiştirilebilir faktörlerden birisidir. Kardiyovasküler hastalığa sahip bireylere diyet planlanırken diyet asit yükünün de dikkate alınması, uygulanan diyetin etkinliğini artırmaya yardımcı olabilir. Bu konuda yapılacak çalışmalar, diyet asit yükü ile kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişkinin aydınlatılmasına ve yeni diyet yaklaşımlarının geliştirilmesine imkan sağlayabilecektir. Anahtar Kelime Diyet asit yükü, kardiyovasküler hastalık KAYNAKLAR 1. Roth GA, Johnson C, Abajobir A, Abd-Allah F, Abera SF, Abyu G, et al. Global, Regional, and National Burden of Cardiovascular Diseases for 10 Causes, 1990 to Journal of the American College of Cardiology. 2017;70(1): Boutayeb A, Boutayeb S. The burden of non communicable diseases in developing countries. International journal for equity in health. 2005;4(1):2. 3. Eaton SB, Konner M. Paleolithic nutrition. A consideration of its nature and current implications. The New England journal of medicine. 1985;312(5):283-9.
154 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ POSTER SUNUMLAR 4. Eaton SB, Eaton SB, Konner MJ. Review Paleolithic nutrition revisited: A twelve-year retrospective on its nature and implications. European Journal of Clinical Nutrition. 1997;51(4): Eaton SB, Konner M, Shostak M. Stone agers in the fast lane: chronic degenerative diseases in evolutionary perspective. The American journal of medicine. 1988;84(4): Haghighatdoost F, Najafabadi MM, Bellissimo N, Azadbakht L. Association of dietary acid load with cardiovascular disease risk factors in patients with diabetic nephropathy. Nutrition (Burbank, Los Angeles County, Calif). 2015;31(5): Murakami K, Sasaki S, Takahashi Y, Uenishi K. Association between dietary acid-base load and cardiometabolic risk factors in young Japanese women. The British journal of nutrition. 2008;100(3): Remer T. Influence of nutrition on acid-base balance metabolic aspects. European Journal of Nutrition. 2001;40(5): Remer T, Manz F. Potential renal acid load of foods and its influence on urine ph. Journal of the American Dietetic Association. 1995;95(7): Michaud DS, Troiano RP, Subar AF, Runswick S, Bingham S, Kipnis V, et al. Comparison of estimated renal net acid excretion from dietary intake and body size with urine ph. Journal of the American Dietetic Association. 2003;103(8): Engberink MF, Bakker SJ, Brink EJ, van Baak MA, van Rooij FJ, Hofman A, et al. Dietary acid load and risk of hypertension: the Rotterdam Study. The American journal of clinical nutrition. 2012;95(6): Akter S, Eguchi M, Kuwahara K, Kochi T, Ito R, Kurotani K, et al. High dietary acid load is associated with insulin resistance: The Furukawa Nutrition and Health Study. Clinical nutrition (Edinburgh, Scotland). 2016;35(2): Bahadoran Z, Mirmiran P, Khosravi H, Azizi F. Associations between Dietary Acid-Base Load and Cardiometabolic Risk Factors in Adults: The Tehran Lipid and Glucose Study. Endocrinology and metabolism (Seoul, Korea). 2015;30(2): Mozaffari H, Namazi N, Larijani B, Bellissimo N, Azadbakht L. Association of dietary acid load with cardiovascular risk factors and the prevalence of metabolic syndrome in Iranian women: A cross-sectional study. Nutrition (Burbank, Los Angeles County, Calif). 2019;67-68: Han E, Kim G, Hong N, Lee YH, Kim DW, Shin HJ, et al. Association between dietary acid load and the risk of cardiovascular disease: nationwide surveys (KNHANES ). Cardiovascular diabetology. 2016;15(1): Fagherazzi G, Vilier A, Bonnet F, Lajous M, Balkau B, Boutron-Rualt MC, et al. Dietary acid load and risk of type 2 diabetes: the E3N-EPIC cohort study. Diabetologia. 2014;57(2): Whittaker J, Cuthbert C, Hammond VA, Alberti KG. The effects of metabolic acidosis in vivo on insulin binding to isolated rat adipocytes. Metabolism: clinical and experimental. 1982;31(6): Williams RS, Kozan P, Samocha-Bonet D. The role of dietary acid load and mild metabolic acidosis in insulin resistance in humans. Biochimie. 2016;124:171-7.
155 POSTER SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ Mak RH. Effect of metabolic acidosis on insulin action and secretion in uremia. Kidney international. 1998;54(2): Haare J, Kooi ME, Vink H, Post M, Van Teeffelen J, Slenter J, et al. Early impairment of coronary microvascular perfusion capacity in rats on a high fat diet. Cardiovascular diabetology. 2015; Axelsen LN, Calloe K, Braunstein TH, Riemann M, Hofgaard JP, Liang B, et al. Diet-induced pre-diabetes slows cardiac conductance and promotes arrhythmogenesis. Cardiovascular diabetology. 2015;14: Rylander R, Tallheden T, Vormann J. Acid-base conditions regulate calcium and magnesium homeostasis. Magnesium research. 2009;22(4): Kesteloot H, Tzoulaki I, Brown IJ, Chan Q, Wijeyesekera A, Ueshima H, et al. Relation of urinary calcium and magnesium excretion to blood pressure: The International Study Of Macro- And Micro-nutrients And Blood Pressure and The International Cooperative Study On Salt, Other Factors, And Blood Pressure. American journal of epidemiology. 2011;174(1): Taylor EN, Mount DB, Forman JP, Curhan GC. Association of prevalent hypertension with 24-hour urinary excretion of calcium, citrate, and other factors. American journal of kidney diseases : the official journal of the National Kidney Foundation. 2006;47(5): Kelly JJ, Mangos G, Williamson PM, Whitworth JA. Cortisol and hypertension. Clinical and experimental pharmacology & physiology Supplement. 1998;25:S Karim Z, Attmane-Elakeb A, Bichara M. Renal handling of NH4+ in relation to the control of acid-base balance by the kidney. Journal of nephrology. 2002;15 Suppl 5:S Fraser R, Ingram MC, Anderson NH, Morrison C, Davies E, Connell JM. Cortisol effects on body mass, blood pressure, and cholesterol in the general population. Hypertension (Dallas, Tex : 1979). 1999;33(6): Dimitriou T, Maser-Gluth C, Remer T. Adrenocortical activity in healthy children is associated with fat mass. The American journal of clinical nutrition. 2003;77(3): Xu C, He J, Jiang H, Zu L, Zhai W, Pu S, et al. Direct Effect of Glucocorticoids on Lipolysis in Adipocytes. Molecular Endocrinology. 2009;23(8): Djurhuus C, Gravholt C, Nielsen S, Mengel A, Christiansen J, Schmitz O, et al. Effects of cortisol on lipolysis and regional interstitial glycerol levels in humans. American journal of physiology Endocrinology and metabolism. 2002;283:E172-7.
156 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ POSTER SUNUMLAR PS-18 İNSÜLİN DİRENCİ İLE HÜCRE MEMBRAN KOMPOZİSYONU ARASINDAKİ İLİŞKİDE DİYETTE YER ALAN LİPİDLERİN ROLÜ Ramazan Mert Atan, Uğur Günşen Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Giriş - Amaç: İnsülin direnci; insülinin hedef dokularından olan karaciğer, iskelet kası ve adipoz dokularındaki etkinliğinin azalması olarak tanımlanmakta olup, günümüzde okul öncesi çocuklarda bile görülmektedir. Bu aşamada pankreas adacık hücreleri henüz hasar görmemiş olmakla birlikte, yüksek kan glukoz seviyelerine karşı oluşan aşırı insülin sekresyonu sonucu hücrelerin hipertrofisi ve nekrozu gerçekleşmektedir. İnsülin direnci; obezite, tip 2 Diabetes mellitus (DM), alkol nedenli olmayan yağlı karaciğer hastalığı, hipertansiyon, ateroskleroz gibi birçok metabolik hastalıklarda; gebelik, yaşlılık, sedanter yaşam gibi fizyolojik durumlarda ve bazı ilaçların (kortikosteroid, oral kontraseptifler vb.) kullanımında görülmektedir. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda ise hücre membran kompozisyonunda meydana gelen değişikliklerin insülin direnci ile ilişkili olduğu vurgulanmaktadır. Hücre membranları, hücrenin bütünlüğünün ve kimliğinin korunması için oldukça dinamik olan yapılardır. Bu yapılar, benzer temellere sahip olduklarından, hücre membranları akışkan olarak kabul edilmektedirler. Bu akışkan özellik membranlara rotasyon, translasyon ve çift katlı lipid hareketlerinin oluşmasına olanak sağlamaktadır. Genel olarak hücre membranı; lipid, protein ve glukoz bileşenlerinden oluşur ve bunların her birisinin farklı görevleri bulunmaktadır. Özellikle lipidler hücre membran akışkanlığının düzenlenmesinde rol oynamaktadırlar. Bu nedenle, membran lipid kompozisyonunda meydana gelen değişiklikler sonucunda hücre membranının akışkanlığı bozulmaktadır. Membran akışkanlığındaki azalmanın, insülin reseptör sinyallerinin bozulmasına neden olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu noktada, diyette yer alan bileşenlerin hücre membran kompozisyonunun değiştirilmesinde etkili olması, insülin direncinin önlenmesi ve/veya tedavisinde doğru beslenmenin önemini vurgulamaktadır. Özellikle omega-3 çoklu doymamış yağ asitlerinin (n-3 PUFA) hücre membran akışkanlığını değiştirerek, insülin reseptörünün ekspresyonunu, duyarlılığını ve sayısını arttırdığı düşünülmektedir. Doymuş yağ asitleri açısından zengin bir diyet ise hücre membran akışkanlığını azaltma eğiliminde olmaktadır. Benzer şekilde karbonhidrat açısından zengin bir diyet için de bu durum geçerlidir. Dolayısıyla, Batı tarzı diyet insülin sinyalini ve diğer süreçleri bozarak, tip 2 DM gelişimine neden olabilmektedir. Bu çalışmada, insülin direnci varlığında hücre membran kompozisyonunda meydana gelen değişiklikler ve diyette yer alan lipidlerin bu değişiklikler üzerindeki etkinliği hakkında literatürde yer alan güncel bilgilerin sunulması amaçlanmıştır. Anahtar Kelime: İnsülin direnci, hücre membranı, lipidler, metabolik hastalıklar.
157 POSTER SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 157 PS-19 ANNE SÜTÜ VE BESİN DEĞERİ İÇERİĞİ İpek AĞACA ÖZGER Giriş - Amaç: Anne sütü bebek için en ideal besindir. Emzirmenin hem anne hem de bebek için sayısız yararları mevcuttur. Hiçbir besin anne sütünün yerini tutamaz. Bu nedenle bebeğin yaşama başladığı ilk altı aylık süreçte beslenmesi sadece anne sütü ile gerçekleşmelidir. Yaşamın ilk iki yılında da anne sütüne mutlaka devam edilmelidir. Laktasyon dönemi kadınlarda enerji ihtiyacının en fazla olduğu dönemdir. Annenin laktasyon sürecinde yeterli ve dengeli beslenmesi çok önemlidir. Annenin emzirme dönemindeki diyet bileşimi, anne sütü içeriğine etki edebilmektedir. Anne sütü içeriği bunun dışında bebekle ya da çevre ile ilişkili birçok faktörden etkilenebilmektedir. Bu derleme ane sütü ve besin değeri içeriğini çok yönlü incelemek amacıyla yazılmıştır. Yöntem - Gereçler: Bu bir derleme makaledir. Bulgular: Anne sütü içeriği anneyle, bebekle veya çevreyle ilişkili birçok faktörden etkilenebilmektedir. Anne sütü bileşimindeki farklılıklar bebeğin optimum gelişimi hedeflenmekte ve bebeğin ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. Örneğin; preterm doğum yapan annelerde doğumdan sonra ilk hafta içerisinde salgılanan sütün protein, yağ ve sodyum içeriği miadında doğum yapan annenin sütüne göre daha yüksektir.bir başka örnek; doğumdan sonra ilk 5 günde salgılanan Kolostrum sütü, 15. günden sonra salgılanan olgun süte göre protein, vitamin ve mineraller, inorganik tuzları daha fazla içermekte, düşük yağ ve karbonhidrat oranına sahiptir. Doğumun ilk günlerinde salgılanan kolostrum 2,2g/dl protein içerirken, 15 gün sonra ise protein oranı 1,1 g/dl ye düşmektedir. İlk günlerde protein içeriğinin fazla olması bebeğin mikroorganizmalara karşı korunmasını sağlamaktadır Günlerde salgılanan geçiş sütünde ise mineral düzeyleri kolostrum ve matür süt bileşimleri arasında bir değerdedir. Geçiş sütü, kolostrum ve matür süte oranla daha fazla fosfor içermektedir. Protein içeriği kolostruma göre azalmış; yağ, laktoz ve kalorisi artmıştır. Geçiş sütü döneminde anne sütü içeriğindeki suda eriyen vitaminler artmaktadır. 15. günden itibaren salgılanan olgun sütün ise %90 ı su geri kalan %10 luk kısım enerji ve büyüme için gerekli makro besin öğelerini içerir. Olgun sütün içeriği, bebeğin ilk 6 ay boyunca hiçbir ek gıdaya ihtiyaç duyulmadan tek başına tüm besin gereksinimleri sağlayacak düzeydedir. Laktasyondaki annenin sütünün bileşimi bebeğin ayına, gün içerisinde emzirmenin gerçekleştiği saate, bebeğin bir seferde emdiği süreye veya bir seferde pompalanan süt miktarına göre değişiklikler gösterebilmektedir. Sütün besin değeri içeriği, emzirmenin başlangıcında ve sonunda da farklılıklar gösterebilmektedir. Sütün içerisindeki makrobesin bileşenleri arasında oranları en değişken olan bileşen yağdır. Örneğin yağ içeriği son sütte önsüte göre 2-3 kat fazladır. Günün farklı saatlerinde de farklılıklar göstebilir; sabah ve gece saatlerinde salgılanan süt, öğleden sonra ve akşam saatlerindekine göre daha az yağ içermektedir. Anne sütünün protein düzeyi doğumdan bir ay sonra azalmaya başlamaktadır. Anne sütündeki protein miktarı maternal diyetten etkilenmemektedir. Ancak annenin boyuna ve vücut ağırlığındaki
158 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ POSTER SUNUMLAR artışa göre protein düzeyinin artabilir. Salgılanan süt miktarının artması ise protein miktarının azalmasına yol açabilmektedir. Bazı çalışmalarda annenin BKİ si değerlendirilmiş ve maternal adipozite ile anne sütü proteini arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur. Bachour ve ark. ise tam tersi BKİ ile anne sütü protein miktarı arasında negatif ilişki olduğunu bildirmişlerdir yılında Fereli nin yaptığı çalışmaya göre; laktasyon süresince salgılanan sütte bulunan, annenin kendi depolarından süte geçen ve anne diyetinden süte geçen besin ögeleri anne sütü bileşimine katkı sağlamaktadır. Yapılan bir başka çalışmada da maternal diyet ve annenin vücut yapısının sütteki makro besin bileşimini etkilemediği görülmüştür. Anne beslenmesinin yetersiz olması süt miktarını etkilese de süt kalitesinde büyük bir değişiklik olmayabilmektedir ancak anne sütünün yağ asidi bileşimi annenin beslenmesinden etkilenebilmektedir. Annenin beslenmesinin sütün yağ içeriğine etki ettiğine dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Maternal diyette alınan Linoleik (LA) ve a-linolenik asitin (ALA) anne sütü bileşimindeki yağ asidi kompozisyonunu büyük ölçüde değiştirdiği söylenmektedir. Bazı mikrobesin ögelerinin de annenin beslenmesinde etkilendiği düşünülmektedir. Örneğin Afrikalı kadınların anne sütündeki selenyum konsantrasyonları incelendiğinde, diyetle selenyum alımının düşük olduğu annelerin sütlerinde selenyum konsantrasyonları düşük bulunmuştur. Yapılan bir diğer çalışmada, annelerin eğitim düzeyi ve kırsal ya da kentte yaşamaları ile anne sütü element içerikleri arasında anlamlı farklılıklar gözlenmiştir. Diyet ve anne sütü yağ asidi içeriğini ilişkilendiren çalışmalarda kesin sonuçlara ulaşılamamıştır. Glew ve ark., New Mexico daki kadınların anne sütlerini incelemişler ve a-linoleik asit ve DHA nın diyet alımları ile sütteki bu yağ asitlerinin miktarları arasında bir ilişki bulamamışlardır. Buna karşılık, Güney Kore de yapılan bir çalışmada, diyetle alınan eikosapentaenoik asit (EPA), dokosaheksaenoik asit (DHA), omega 3 (n-3) yağ asitleri, omega 6 (n-6) yağ asitleri, doymuş yağ asitleri (SFA lar) ve çoklu doymamış yağ asitleri (PUFA lar) nın anne sütü örneklerinde karşılık gelen yağ asitleri ile yüksek oranda pozitif korelasyon gösterdiği, Çin de yapılan bir çalışmada, uzun zincirli n-3 PUFA ların ve linoleniklerin diyet alımları ve anne sütünde bulunan düzeyleri arasında pozitif korelasyon olduğu bulunmuştur. Sonuç: Maternal diyetin anne sütü bileşimlerine etkisi ile ilgili yapılmış birçok çalışmasına rağmen halen kesin bilgiler mevcut değildir. Diyet bileşiminin anne sütünün yağ kompozisyonunu değiştirdiğini gösteren çalışmalar mevcuttur. TÜBER, IOM, DRI, RDA, EFSA gibi kuruluşlar kılavuzlar hazırlayarak laktasyon döneminde emzikli kadının alması gereken ortalama makro ve mikro besin miktarlarını belirtmişlerdir. Bu kılavuzlarda yer alan değerlerin ortalama olduğu, her bireyin ihtiyaçlarının farklı olduğu ve en doğru değerlerin bireysel değerlendirmeler sonucu elde edilebileceği unutulmamalıdır. Anne sütü ve emzirme ile ilgili literatürde birçok çalışma olmasına rağmen laktasyon döneminde beslenme ve anne sütüne etkisini gösteren kesin çalışmalar bulunmamaktadır. Laktasyon döneminde beslenme ile ilgili geniş örneklemlerde randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelime: Anne sütü; laktasyon; emzirme; beslenme
159 POSTER SUNUMLAR 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 159 PS-20 KETOJENİK DİYET VE KANSER Hatice Pınar KURAL ENÇ Pınar Kural Enç Beslenme ve Diyet Danışmanlığı Giriş - Amaç: Ketojenik diyet, artan obezite oranları ve medyanın ilgisi göz önünde alındığında son birkaç yılda popülerlik kazanmış çok düşük karbonhidratlı, yüksek yağlı bir diyettir. Ketojenik diyetin kökeni, ketonaemi olarak bilinen, anormal derecede yüksek keton cisimciklerinin epilepsi sırasında nöbet başlangıcını iyileştirdiğini yüksek yağlı, düşük proteinli ve düşük karbonhidratlı bir diyetin farmakolojik olmayan bir tedavi olarak gelişmeye başlamıştır. Ketojenik diyetin zayıflama üzerindeki etkilerini araştıran en az 30 çalışma vardır. Ancak ketojenik diyet sadece obezite değil, aynı zamanda tip1, tip2 diyabet, hipertansiyon, dislipidemi, insülin direnci, kanser, kardiyovasküler hastalıklar ve epilepsi gibi birçok hastalıkta terapötik potansiyele sahiptir. Dünya çapında kanser, önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kanser hücrelerinde, oksijen mevcut olsa bile enerjinin çoğu glikozdan gelir. Oksidatif fosforilasyondan glikolize olan bu kayma Warburg etkisi olarak adlandırılır. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, ketojenik diyetin potansiyel olarak tümör büyümesini sınırlayan bir etkiye sahip olduğunu, sağlıklı hücreleri kemoterapi veya radyasyonun neden olduğu hasardan koruduğunu, kanser hücrelerine yönelik kemoterapötik toksisiteyi hızlandırdığını ve inflamasyonu azalttığını göstermektedir. Bulgular: Amerika Birleşik Devletleri inde obezite prevelansı hızla artmaktadır. Obezite ile mücadele için olası bir araç olarak ketojenik diyet, tıp çevrelerinde ve bilimsel literatürde de ilgi görmektedir. Çok düşük enerjili diyetlerin ve ketojenik diyetin etkinliğinde anahtar faktör olduğu düşünülen ketozisin yeme dürtüsünü bastırdığı söylenmektedir. Ketojenik diyetin kısa ve orta vadede obezite ile savaşmak için, glisemik kontrolü iyileştirmek ve bazı kardiyovasküler risk faktörlerini azaltmak için etkili bir araç olduğu şüphesiz kanıtlanmıştır. Ayrıca yapılan çalışmalarda ketonların kilo alımı ve obezitenin neden olduğu bilişsel bozulmaya karşı koruyabileceği öne sürülmüştür. Birçok çalışma, ketojenik diyetin diğer çeşitli diyetlere kıyasla daha üstün kilo kaybına neden olduğunu bulmuştur yılında yapılmış randomize kontrollü çalışamaların incelendiği bir meta-analizde ketojenik diyeti uygulayan kişilerin düşük yağlı diyete göre daha fazla kilo verdiği ve daha uzun süre bu diyeti uyguladığı sonucuna varılmıştır. T2DM de, bozulmuş insülin duyarlılığı, hücrelerin enerji için dolaşımdaki glikozu almasını zorlaştırır ve diyetle alınan karbonhidratların büyük bir kısmı, yağa dönüştürüldükleri karaciğer tarafından alınır. Bu nedenle, insülin direnci etkili bir şekilde karbonhidratlara karşı bir toleranssızlıktır ve obezite ile daha da kötüleşir, bu da düşük karbonhidratlı diyetin T2DM tedavisinde neden etkili olabileceğini açıklar. T2DM hastaları için ketojenik diyetle beslenmenin metabolik, biyometrik kilo kaybı ve ilaç kullanımına etkisi hakkında bir çalışma yapılmıştır. 349 T2DM li hastaların büyük çoğunluğu obez ve T2DM için ilaç kullanmaktalardır. Ketojenik diyet T2DM hastalarına göre ayarlanarak günde 30gr dan az karbonhidrat tüketilmesi önerilmiştir. Sonuç olarak ketojenik diyetle 70 gün içinde HbA1c yi, ilaç kullanımını ve ağırlığın önemli ölçüde azaltabileceğini ve bu sonuçların 1 yıl boyunca korunabileceği veya iyileştirebileceği ortaya çıkmıştır. Ek olarak ise lipid-lipoprotein profili, iltihaplanma ve karaciğer fonksiyonlarını iyileştirmiştir.
160 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 8. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ Ketojenik diyet, tümör hücrelerindeki bu metabolik değişiklikleri hedeflemek için umut verici bir fırsattır. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, ketojenik diyetin potansiyel olarak tümör büyümesini sınırlayan bir etkiye sahip olduğunu, sağlıklı hücreleri kemoterapi veya radyasyonun neden olduğu hasardan koruduğunu, kanser hücrelerine yönelik kemoterapötik toksisiteyi hızlandırdığını ve inflamasyonu azalttığını göstermektedir. Dahası, antikanser ilaçlar ve standart tedavilerle karşılaştırıldığında, ketojenik diyet ucuzdur, uygulaması oldukça kolaydır (kitaplarda ve internette çok sayıda iyi tarif mevcuttur) ve iyi tolere edilir. Çalışmalara dayanarak, ketojenik diyet kanser hastalarında kullanılacak güvenli ve uygun bir diyet modelidir. Ancak, insan çalışmalarında, ketojenik diyetin tümör hücreleri üzerindeki etkisi hakkında yeterli çalışma yoktur. Kanser hastaları için yaşam kalitesi çalışmalarında, ketojenik diyetin aslında hiçbir yan etkisi olmadığını, bazı çalışmalarda ketojenik diyetin duygusal işlevselliği iyileştirdiğini ve uykusuzluğu azalttığını göstermektedir. Ayrıca ketojenik diyetin kemoterapi ve radyoterapi sırasında ciddi bir yan etkisi olmaksızın da uygulanabileceği gözlenmiştir. Sonuç olarak, ketojenik diyet kanser tedavisinde adjuvant tedavi olarak kullanılabilir, ancak bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Ve en önemlisi uzun vadede ki etkilerini anlayabilmek için ketojenik diyetin daha uzun süreli etkileri araştırılmalıdır. Sonuç: Sonuç olarak, ketojenik diyetlerin obezite, T2DM ve dislipidemi, özellikle hipertrigliseridemi ve hipoalfaloproteneima ve epilepsi gibi sağlık koşullarında etkili olabileceğine dair kesin kanıtlar vardır. Ancak bu hastalıklarda ketojenik diyet diğer diyetlerden her zaman üstün olduğu kanıtlanmamıştır. Ketojenik diyetleri metabolik hastalıklarda başarılı kılan temel mekanizmalar arasında iştah azalması ve gıda alımının azalması, insülin duyarlılığının artması sayılabilir. Epilepside ketojenik diyetlerin etkinliğinin altında yatan patofizyoloji tam olarak anlaşılamamıştır, ancak önerilen bazı mekanizmalar arasında doğrudan antiepileptik etki ve azalmış nöronal uyarılabilirlik bulunmaktadır. Genel olarak ketojenik diyetler iyi tolere edilir. Belgelenen en yaygın yan etkilerinden bazıları baş ağrısı, kabızlız ve yorgunluktur. Anahtar Kelime: Ketojenik diyet; beslenme; kanser; T2DM; obezite
161 8. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 9. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 161
162 ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ 8. ULUSAL SAĞLIKLI YAŞAM KONGRESİ
SÜT VE SÜT ÜRÜNLERİ YETERLİ VE DENGELİ BESLENMEDEKİ ÖNEMİ
SÜT VE SÜT ÜRÜNLERİ YETERLİ VE DENGELİ BESLENMEDEKİ ÖNEMİ Büyüme ve gelişmeyi sağlar. Özellikle çocuk ve adölesanlarda protein, kalsiyum ve fosfor alımı nedeniyle; kemiklerin ve dişlerin gelişiminde Önemlidir.
BESİN GRUPLARININ YETERLİ VE DENGELİ BESLENMEDEKİ ÖNEMİ
BESİN GRUPLARININ YETERLİ VE DENGELİ BESLENMEDEKİ ÖNEMİ SÜT VE SÜT ÜRÜNLERİ SÜT VE SÜT ÜRÜNLERİ YETERLİ VE DENGELİ BESLENMEDEKİ ÖNEMİ Büyüme ve gelişmeyi sağlar. Özellikle çocuk ve adölesanlarda protein,
Prof.Dr. Muhittin Tayfur Başkent Üniversitesi SBF, Beslenme ve Diyetetik Bölümü
Prof.Dr. Muhittin Tayfur Başkent Üniversitesi SBF, Beslenme ve Diyetetik Bölümü Tarih boyunca; İnsan diyeti, Aktivite kalıpları, Beslenme durumu. Paleolithic dönemden beri: Diyet kalıpları, Fiziksel aktivite
KARDİYAK REHABİLİTASYON ÖĞR. GÖR. CİHAN CİCİK
KARDİYAK REHABİLİTASYON ÖĞR. GÖR. CİHAN CİCİK Uzun süreli immobilizasyon sonucu: - Nitrojen ve protein dengesi bozulur. - İskelet kasının kitlesi, kasılma kuvveti ve etkinliği azalır. - İskelet kaslarında
AEROBİK EGZERSİZ PROGRAMLARININ DÜZENLENMESİ
AEROBİK EGZERSİZ PROGRAMLARININ DÜZENLENMESİ 1 Aerobik Egzersiz Programlarının Düzenlenmesi Aerobik uygunluk düzeyi belirlendikten sonra aerobik uygunluğu geliştirmek ve korumak için egzersiz programları
Yaşlılarda düzenli fiziksel aktivite
Düzenli fiziksel aktivite ile kazanılmak istenen yaşam kalitesi artışı özellikle yaşlı nüfusta önemli görülmektedir. Bu kısımda yaşlılar için egzersiz programı oluşturulurken nelere dikkat edilmesi gerektiği
İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı
ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı HASTA BİLGİLENDİRME FORMU HİPERLİPİDEMİ Hiperlipidemi; kanda çeşitli yağların yüksekliğini
Endokrin ve Metabolik Hastalıklarda Fiziksel Aktivite ve Egzersiz
Endokrin ve Metabolik Hastalıklarda Fiziksel Aktivite ve Egzersiz Prof Dr Zehra Aycan Doç Dr Baran Yosmaoğlu Yrd Doç Dr Cihan Fidan Hasan Göktan Arzu Bektaş Kapsam: Tip 1 diyabet Obezite ve Tip 2 diyabet
SAĞLIKLI KİLO KONTROLÜNDE PEDOMETRE (ADIMSAYAR) KULLANIM KURALLARI
Obezite ve Fiziksel Aktivite Obezite tedavisi, bireyin kararlılığı ve etkin olarak katılımını gerektiren, tedavisi zorunlu, uzun ve süreklilik isteyen bir süreçtir. Obezite tedavisinde amaç, gerçekçi bir
DİYABETTE BESLENME PRENSİPLERİ
İstanbul Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı DİYABETTE BESLENME PRENSİPLERİ Dr. Dyt. Cemile İdiz Ne yemeliyim? DİYABET Tatlı meyve yeme!! Limon şekeri düşürür
LİPOPROTEİNLER. Lipoproteinler; Lipidler plazmanın sulu yapısından dolayı sınırlı. stabilize edilmeleri gerekir. kanda lipidleri taşıyan özel
LİPOPROTEİNLER LİPOPROTEİNLER Lipidler plazmanın sulu yapısından dolayı sınırlı olarak çözündüklerinden, taşınmaları için stabilize edilmeleri gerekir. Lipoproteinler; komplekslerdir. kanda lipidleri taşıyan
Tip 2 Diyabetlilerde Kardiyovasküler Hastalık Riskini Azaltma: Eğitimin Etkinliği
Tip 2 Diyabetlilerde Kardiyovasküler Hastalık Riskini Azaltma: Eğitimin Etkinliği Ayfer Bayındır Şeyda Özcan İlhan Satman Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu Koç Üniversitesi Hemşirelik
TALASEMİDE OSTEOPOROZ EGZERSİZLERİ
TALASEMİDE OSTEOPOROZ EGZERSİZLERİ DR. FZT. AYSEL YILDIZ İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ, İSTANBUL TIP FAKÜLTESİ FİZİKSEL TIP VE REHABİLİTASYON ANABİLİM DALI Talasemi; Kalıtsal bir hemoglobin hastalığıdır. Hemoglobin
MS TE BESLENME VE EGZERSİZ. Dr. Özlem Taşkapılıoğlu
MS TE BESLENME VE EGZERSİZ Dr. Özlem Taşkapılıoğlu «Besinler ilacınız, ilacınız besininiz olsun.» MS te beslenme hakkında mitler-gerçekler «Daha fazla fiziksel aktivite ve egzersiz, daha az oturma süresi!»
Omega 3 nedir? Balık ve balık yağları, özellikle Omega-3 yağ asitleri EPA ve DHA açısından zengin besin kaynaklarıdır.
Alfalino Omega 3 nedir? Omega 3 yağ asitleri vücut için gerekli olan ama vücudun üretemediği yağ asitleridir. Besinlerle alınamadığı durumlarda gıda takviyeleri ile alınmaları gerekmektedir. Temel Omega-3
Fiziksel Aktivite ve Sağlık. Prof. Dr. Bülent Ülkar Spor Hekimliği Anabilim Dalı
Fiziksel Aktivite ve Sağlık Prof. Dr. Bülent Ülkar Spor Hekimliği Anabilim Dalı 1 Fiziksel İnaktivite Nedir? Haftanın en az 5 günü 30 dakika ve üzerinde orta şiddetli veya haftanın en az 3 günü 20 dakika
Şişmanlık (obezite); sağlığı bozacak düzeyde vücutta yağ miktarının artmasıdır.
ŞİŞMANLIK (OBEZİTE) Şişmanlık (obezite); sağlığı bozacak düzeyde vücutta yağ miktarının artmasıdır. Yağ dokusunun oranı; Yetişkin erkeklerde % 12 15, Yetişkin kadınlarda %20 27 arasındadır. Bu oranların
HİPERLİPİDEMİ TEDAVİ KILAVUZU VE YAŞAM TARZI ÖNERİLERİ
HİPERLİPİDEMİ TEDAVİ KILAVUZU VE YAŞAM TARZI ÖNERİLERİ Hiperlipidemi; kanda çeşitli yağların yüksekliğini ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bu çeşitli yağ tipleri kolesterol, trigliserid, LDL-kolestroldür.
İNSÜLİN KULLANAN DİYABETLİDE EGZERSİZ YÖNETİMİ
İNSÜLİN KULLANAN DİYABETLİDE EGZERSİZ YÖNETİMİ BELGİN BEKTAŞ Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Diyabet Eğitim Merkezi Diyabet Hemşireliği Derneği Yönetim Kurulu Üyesi EGZERSİZ NEDİR? İskelet kaslarını
Pazardan Sofraya:Pazarlama ve Tüketim Beslenmede Balığın Yeri ve Önemi
Pazardan Sofraya:Pazarlama ve Tüketim Beslenmede Balığın Yeri ve Önemi Prof. Dr. Yasemen YANAR Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Avlama ve İşleme Teknolojisi Bölüm Başkanı Tarih boyunca medeniyetler
Probiyotik suşları. Prof Dr Tarkan Karakan Gazi Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı
Probiyotik suşları Prof Dr Tarkan Karakan Gazi Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı İnsan ve bakteri ilişkisi İnsan vücudundaki bakterilerin yüzey alanı = 400 m 2 (Tenis kortu kadar) İnsandaki gen
VÜCUT KOMPOSİZYONU VE EGZERSİZ PROGRAMLAMA
1 VÜCUT KOMPOSİZYONU VE EGZERSİZ PROGRAMLAMA 2 VÜCUT KOMPOSİZYONU Vücuttaki tüm doku, hücre, molekül ve atom bileşenlerinin miktarını ifade eder Tıp, beslenme, egzersiz bilimleri, büyüme ve gelişme, yaşlanma,
Hipertansiyon. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı. Toplum İçin Bilgilendirme Sunumları 2015
Hipertansiyon HT Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Toplum İçin Bilgilendirme Sunumları 2015 Bu sunum Arş. Gör. Dr. Neslihan Yukarıkır ve Arş. Gör. Dr. Dilber Deryol Nacar
Diabetes Mellitus ve Mikrobiyota
Diabetes Mellitus ve Mikrobiyota Dr. Okan Bülent Yıldız Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı 4. Ulusal Bağırsak Mikrobiyotası ve Probiyotik Kongresi 19-22 Ekim 2017,
VÜCUT KOMPOSİZYONU 1
1 VÜCUT KOMPOSİZYONU VÜCUT KOMPOSİZYONU Vücuttaki tüm doku, hücre, molekül ve atom bileşenlerinin miktarını ifade eder Tıp, beslenme, egzersiz bilimleri, büyüme ve gelişme, yaşlanma, fiziksel iş kapasitesi,
Çoklu doymamış yağ asitleri
Karotenoitler Flavonoitler Mineraller Çoklu doymamış yağ asitleri Nutrasötikler Vitaminler Bitkiler Probiyotik Prebiyotik Sağlıklı bir diyetin % 30 u yağlardan oluşmalıdır. Esansiyel yağlar ve doymamış
FİZİKSEL AKTİVİTE RİSKLER & YARARLAR. Prof.Dr.Gülfem ERSÖZ
FİZİKSEL AKTİVİTE RİSKLER & YARARLAR Prof.Dr.Gülfem ERSÖZ Fiziksel Aktivite Kassal kontraksiyon ve enerji harcaması gerektiren her türlü hareket Egzersiz Sağlık durumunu iyileştirmek Fiziksel uygunluğu
Klinik Beslenme Günleri II-Diyabet Karbonhidrat Sayımı
Klinik Beslenme Günleri II-Diyabet Karbonhidrat Sayımı Diyetisyen Sevde Kahraman Biruni Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü 10.11.2018, İstanbul Sunum Planı Karbonhidrat
BESLENME TEDAVISININ GLISEMIK KONTROL, AĞıRLıK YÖNETIMI VE KARDIYOVASKÜLER HASTALıK RISK PROFILINE ETKISI
BESLENME TEDAVISININ GLISEMIK KONTROL, AĞıRLıK YÖNETIMI VE KARDIYOVASKÜLER HASTALıK RISK PROFILINE ETKISI Dr. Öğr. Üyesi Aylin Açıkgöz Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik
Koroner Check Up; Coronary risk profile; Koroner kalp hastalıkları risk testi; Lipid profili;
KORONER RİSK TESTİ Koroner Check Up; Coronary risk profile; Koroner kalp hastalıkları risk testi; Lipid profili; Koroner kalp hastalıklarına yol açan kolesterol ve lipit testleridir. Koroner risk testleri
ARPA VE YULAF EKMEĞİNİN İŞTAH ÜZERİNE ETKİLERİ
ARPA VE YULAF EKMEĞİNİN İŞTAH ÜZERİNE ETKİLERİ Zeynep Caferoğlu 1*, Gözde Ertürk 2, Aslıhan Ünsel 1, Merve Ekici 1, Çağla Nur Nasır 1 1 Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik
Beslenme ve Sağlık Beyanları
Beslenme ve Sağlık Beyanları PROF. DR. SİBEL KARAKAYA E.Ü. MÜHENDİSLİK FAKÜLTESİ GIDA MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ BESLENME BİLİM DALI 12-14 KASIM 2014 Resmi Gazete Tarihi: 29.12.2011 Resmi Gazete Sayısı: 28157
Zeytinyağı ve Çocukluk İnsanın çocukluk döneminde incelenmesi gereken en önemli yönü, gösterdiği bedensel gelişmedir. Doğumdan sonraki altı ay ya da
Zeytinyağı ve Çocukluk İnsanın çocukluk döneminde incelenmesi gereken en önemli yönü, gösterdiği bedensel gelişmedir. Doğumdan sonraki altı ay ya da bir yıllık sürede, bebeğin en önemli gıdasını anne sütü
MİKROBİYOTA-2018 Prof. Dr. Ener Çağrı DİNLEYİCİ Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı
MİKROBİYOTA-2018 Prof. Dr. Ener Çağrı DİNLEYİCİ Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı KLİMİK-2018 ANTALYA OECD VERİLERİ-2017 OECD VERİLERİ-2017 OECD
Diyabetlilerin sadece %37 sinde hedef glikoz değerine ulaşılabiliyor
37 yılda (1980-2017) Her 11 kişiden 1 i diyabet İki diyabetliden biri tanı almamış Diyabetlilerin sadece %37 sinde hedef glikoz değerine ulaşılabiliyor Komplikasyonlar önlemiyor Diyabetli kişilerin üçte
T.C Uludağ Üniversitesi Mustafakemalpaşa Meslek Yüksekokulu. Burcu EKMEKÇİ
T.C Uludağ Üniversitesi Mustafakemalpaşa Meslek Yüksekokulu Burcu EKMEKÇİ PROBİYOTİKLER, DOST CANLILAR Probiyotikler Nedir? Probiyotik kelimesi Yunanca da pro bias yani yaşam için olan anlamına gelmektedir.
KARBONHİDRAT SAYIMI 1. BASAMAK. Uz. Dyt. Ceren Yolaçan İşeri
KARBONHİDRAT SAYIMI 1. BASAMAK Uz. Dyt. Ceren Yolaçan İşeri Tıbbi Beslenme Tedavisi İlaç/insülin Fiziksel Aktivite Eğitim Yapabilirlik durumu İstekliliği Kanıta dayalı sınırlandırmalar Yeme Zevki Kan
gereksinimi kadar sağlamasıdır.
Yeterli beslenme, vücudun yaşamı ve çalışmasını sürdürebilesi için gerekli olan enerjinin sağlanması anlamına gelir. Dengeli beslenme ise, alınan enerjinin yanında bütün besin öğelerini gereksinimi kadar
YÜKSEK KOLESTEROL. Hiperkolesterolemi; Yüksek kolesterol sebepleri nelerdir?
YÜKSEK KOLESTEROL Hiperkolesterolemi; Kolesterol ve kolesterole bağlı kalp damar hastalıklar en büyük ölüm sebebidir. Hiperkolesterolemi kan yağlarından biri olan kolesterolün yüksek olmasıdır. Kan yağları
DİYABETES MELLİTUS. Dr. Aslıhan Güven Mert
DİYABETES MELLİTUS Dr. Aslıhan Güven Mert DİYABET YÖNETİMİ Kan şekeri ayarını sağlamaktır. Diyabet tedavisinde hedef glukoz değerleri NORMAL HEDEF AKŞ (mg/dl)
ENERJİ KULLANIMI VE BESİN MADDELERİ
ENERJİ KULLANIMI VE BESİN MADDELERİ ENERJININ SÜREKLILIĞI Egzersizin özelliğine bağlıdır 100 m ATP-CP Maraton aerobik sistem 400-800 m laktik asit sistemi 1500 m ATP-CP, laktik asit sistem ve aerobik sistem
Dr. Hülya ÇAKMAK Gıda Mühendisliği Bölümü
Gıda Mühendisliği Bölümü Fonksiyonel gıdalar hakkında yapılan beyanların sınıflandırılması; Beyanlar Tıbbi Sağlık Genel Ürüne özgü Fonksiyonları iyileştirmek Fonksiyonları iyileştirmek Hastalık riskini
Konu Başlığı Konuşmacı 12:30-14:00 ÖĞLE YEMEĞİ KONFERANS - 1 KONFERANS 14:00-14:30 Ferit SARAÇOĞLU METEBOLİK HASTALIKLAR, MİKROBİYOTA - PROBİYOTİKLER
4.ULUSAL BAĞIRSAK MİKROBİYOTASI VE PROBİYOTİK KONGRESİ TASLAK PROGRAM 19 EKİM 2017 PERŞEMBE KONGRE AÇILIŞ AÇILIŞ KONUŞMALARI Hakan ALAGÖZLÜ - Kongre Başkanı Süleyman GÜNEŞ - Ankara Eczacı Odası Başkanı
MERVE SAYIŞ 04150019305 TUĞBA ÇINAR 04140033048 SEVİM KORKUT 04140033017 MERVE ALTUN 04140019065
MERVE SAYIŞ 04150019305 TUĞBA ÇINAR 04140033048 SEVİM KORKUT 04140033017 MERVE ALTUN 04140019065 TÜRKİYE SAĞLIKLI BESLENME VE HAREKETLİ HAYAT PROGRAMI (2014 2017) TÜRKİYE SAĞLIKLI BESLENME VE HAREKETLİ
(Değişik: RG-22/1/ )
(Değişik: RG-22/1/2006-26057) (MÜLGA: RG-29/1/2004-25361) 1 Ek-7 1 29/1/2004 tarihli Tebliğ ile Ek-7 yürürlükten kaldırılmış ve diğer ekler buna göre teselsül ettirilmiştir. (Ek: RG-22/1/2006-26057) Yağ
Günde kaç saat, haftada kaç gün egzersiz yapılmalı?
Başarılı bir kilo verme ve daha da önemlisi bu kiloyu korumada en önemli anahtar egzersizdir. Kilo verdikten sonra egzersiz yapmayı bırakanlar yeniden kilo alırken, egzersize devam edenlerde bu ihtimal
OKUL ÇAĞINDA BESLENME
OKUL ÇAĞINDA BESLENME Doç. Dr. Yeşim ÖZTÜRK Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Gastroenteroloji, Beslenme ve Metabolizma Ünitesi Nisan 2008-İZMİR ADÖLESAN DÖNEM 1. Biyolojik değişim BÜYÜME
Kilo Kontrolünde Fiziksel Ak1vitenin Önemi. Prof. Dr. Reyhan Çeliker Acıbadem Maslak Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü
Kilo Kontrolünde Fiziksel Ak1vitenin Önemi Prof. Dr. Reyhan Çeliker Acıbadem Maslak Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü Hareketsiz yaşamın en önemli sebebi Teknoloji ve motorlu taşıt kullanımının
TÜRKİYE DE EKMEK TÜKETİMİ VE SAĞLIK İLİŞKİSİ Dyt. Elvan Odabaşı Kanar
TÜRKİYE DE EKMEK TÜKETİMİ VE SAĞLIK İLİŞKİSİ Dyt. Elvan Odabaşı Kanar EKMEK REYTINGI EN YUKSEK BESIN Ekmek KİLO ALDIRIYOR Ekmeğin üzerine SAĞLIĞA ZARARLIDIR yazılmalı (19.03.2013 Sabah Gazetesi) Ekmek
Prof.Dr. Oktay Ergene. Kardiyoloji Kliniği
Hipertrigliseridemii id i Tedavisi i Prof.Dr. Oktay Ergene İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji Kliniği Hipertrigliseridemi Gelişimiş VLDL Chylomicron Liver Defective Lipolysis Remnants
Vitaminlerin yararları nedendir?
Vitaminlerin yararları nedendir? Vitamin ve mineraller vücudun normal fonksiyonlarının yerine getirilmesinde, büyüme ve gelişiminde çok önemlidir. Az miktarlarda yeterlidirler. Gebelikte anne yanında bebeğin
TÜRKİYE DE EN FAZLA GÖRÜLEN BESLENME HATALARI
TÜRKİYE DE EN FAZLA GÖRÜLEN BESLENME HATALARI Türkiye beslenme durumu yönünden hem gelişmekte olan, hem de gelişmiş ülkelerin sorunlarını birlikte içeren bir görünüme sahiptir. Ülkemizde halkın beslenme
Metabolik Sendrom Tanı Tedavi Dr. Abdullah Okyay
Metabolik Sendrom Tanı Tedavi Dr. Abdullah Okyay Metabolik Sendrom İnsülin direnci (İR) zemininde ortaya çıkan Abdominal obesite Bozulmuş glukoz toleransı (BGT) veya DM HT Dislipidemi Enflamasyon, endotel
İntestinal Mikrobiyota Nedir? Ne yapar? Dr. Taylan Kav Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji BD
İntestinal Mikrobiyota Nedir? Ne yapar? Dr. Taylan Kav Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji BD En iyi mikrop ölü mikrop (mu)? Vücudumuzdaki Mikroplar Bakteriler Mantarlar Virüsler Bakterilerle
BESLENME. Doç. Dr. Ferda Gürsel
BESLENME Doç. Dr. Ferda Gürsel Genel Beslenme Kavramları Beslenmenin etkisi Sağlık Görünüş Davranış Ruh hali Diyette Besinlerin önemi Büyüme ve gelişme Enerji sağlar Metabolizmayı düzenler Sağlık ve Temel
Diyet yoluyla Menakinon alımı, daha az Koroner Kalp Hastalığı riski ile ilişkili: Rotterdam Çalışma
Diyet yoluyla Menakinon alımı, daha az Koroner Kalp Hastalığı riski ile ilişkili: Rotterdam Çalışma Johanna M. Geleijnse,* Cees Vermeer,** Diederick E. Grobbee, Leon J. Schurgers,** Marjo H. J. Knapen,**
Can boğazdan gelir.. Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur..
Can boğazdan gelir.. Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur.. 1 BESLENME BİLİMİ 2 Yaşamımız süresince yaklaşık 60 ton besin tüketiyoruz. Besinler sağlığımız ve canlılığımızın devamını sağlar. Sağlıklı bir
PROBİYOTİK Lactabasillus Acidophilus 1.25 milyar CFU Lactabasillus Rhamnosus 1.25 milyar CFU Lactabasillus Casei 1.25 milyar CFU Bifidobacterium
ENTEROGİS 1 PROBİYOTİK Lactabasillus Acidophilus 1.25 milyar CFU Lactabasillus Rhamnosus 1.25 milyar CFU Lactabasillus Casei 1.25 milyar CFU Bifidobacterium Bifidum 1.25 milyar CFU Çinko 15 mg 2 Probiyotik
YAŞLILARDA FİZİKSEL AKTİVİTE VE FİZİKSEL UYGUNLUK PROF. DR. ERDAL ZORBA
YAŞLILARDA FİZİKSEL AKTİVİTE VE FİZİKSEL UYGUNLUK PROF. DR. ERDAL ZORBA Yaşlılara yönelik egzersiz programları hazırlarken Genetik özelliklerine, Hastalık durumuna, Daha önceden sporla ilişkisine, Ne kadar
formeo Dyt. Elvan Odabaşı
formeo Dyt. Elvan Odabaşı Yıl 2011 Elvan danışanlarından hangi soruları alıyor!!! Tatlandırıcı Tuz Şeker Organik gıda Tavuk Sokak sütü Köy yumurtası Hormonlar Antibiyotik Tarım ilaçları GDO Buğdayın kromozom
SPORCULAR İÇİN TEMEL BESLENME İLKELERİ
SPORCU BESLENMESİ SPORCULAR İÇİN TEMEL BESLENME İLKELERİ Yeterli ve dengeli beslenmenin bir sporcunun başarısını garanti etmediği, ancak yetersiz ve dengesiz beslenmenin bazı sağlık problemlerine ve performans
Conjugated Linoleic Acid
Conjugated Linoleic Acid Conjugated Linoleic Acid (CLA) GENEL BAKIŞ Konjuge linoleik l ik asit bir omega-6 esansiyel yağğ asidi olan linoleik asit (LA) in 28 geometrik ve pozisyonel izomerlerini kapsar.
SPORCULAR için......sizin için
SPORCULAR için......sizin için 1 NEDEN EGZERSİZ YAPARIZ? Kilo kontrolü İyi bir görünüm Fitness / Egzersiz Performans 2 2 ENERJİ KAYNAKLARI 3 MAKROBESİNLER 4 Gün içinde beslenmenizi çeşitlendirmek önemlidir...
PROF. DR. ERDAL ZORBA
PROF. DR. ERDAL ZORBA Vücut Kompozisyonu Çocukluk ve gençlik dönemi boyunca beden kompozisyonu sürekli değişkenlik göstermektedir. Bu değişimler, kemik mineral yoğunluğundaki artış, beden suyundaki değişimler,
RENOVASKÜLER HİPERTANSİYON ŞÜPHESİ OLAN HASTALARDA KLİNİK İPUÇLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ DR. NİHAN TÖRER TEKKARIŞMAZ
RENOVASKÜLER HİPERTANSİYON ŞÜPHESİ OLAN HASTALARDA KLİNİK İPUÇLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ DR. NİHAN TÖRER TEKKARIŞMAZ 20.05.2010 Giriş I Renovasküler hipertansiyon (RVH), renal arter(ler) darlığının neden
Özel Formülasyon DAHA İYİ DAHA DÜŞÜK MALIYETLE DAHA SAĞLIKLI SÜRÜLER VE DAHA FAZLA YUMURTA IÇIN AGRALYX!
Özel Formülasyon DAHA İYİ Yumurta Verimi Kabuk Kalitesi Yemden Yararlanma Karaciğer Sağlığı Bağırsak Sağlığı Bağışıklık Karlılık DAHA DÜŞÜK MALIYETLE DAHA SAĞLIKLI SÜRÜLER VE DAHA FAZLA YUMURTA IÇIN AGRALYX!
KARACIGERINI KORU SIGORTAYI ATTIRMA!
KARACIGERINI KORU SIGORTAYI ATTIRMA! Portal : www.takvim.com.tr İçeriği : Gündem Tarih : 09.03.2017 Adres : http://www.takvim.com.tr/yasam/2017/03/09/karacigerini-koru-sigortayi-attirma Karaciğerini koru
METABOLİK-BARİATRİK CERRAHİDE BESLENME YAKLAŞIMI VE BARİATRİK CERRAHİ DİYETİSYENLİĞİ KURSU
METABOLİK-BARİATRİK CERRAHİDE BESLENME YAKLAŞIMI VE BARİATRİK CERRAHİ DİYETİSYENLİĞİ KURSU 06-07 MART 2015 MEDİPOL ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ KONFERANS SALONU SAĞLIK BİLİMLERİ FAKÜLTESİ BESLENME VE DİYETETİK
SPORCULAR için......sizin için
SPORCULAR için......sizin için Herbalife24 serisi, egzersiz öncesinde, sırasında ve sonrasında size yardımcı olabilecek sporcu beslenmesi ürünlerini içermektedir. Herbalife24 düzenli egzersiz yapan, vücut
EGZERSİZ VE OSTEOPOROZİS. Dr. Gülfem Ersöz ANKARA ÜNİVERSİTESİ
EGZERSİZ VE OSTEOPOROZİS Dr. Gülfem Ersöz ANKARA ÜNİVERSİTESİ KORUNMA REHABİLİTASYON İskelete Direnç Kazandırmak; Yaşamın ilk 30 yılında kemik oluşumunu en üst düzeye çıkarmak 40 yaş sonrası ortaya çıkan
KİŞİSEL BİLGİLER EĞITIM
NAZLI ACAR ADRES: MOLLA G Ü R AN I M AH AL L E SI ÖRDEK KASAP ÇIKMAZI PEMBE KÖŞK APT. NO :1 D AI R E :8 F AT I H/IST AN B U L TEL: 0533 413 37 17 E-POST A: [email protected] KİŞİSEL BİLGİLER DOĞUM TARİHİ
FİZİKSEL ETKİNLİĞİN OLUŞTURDUĞU KISA VE UZUN SONUCU VÜCUTTA ORTAYA ÇIKAN YANITLARI İNCELER.
EGZERSİZ FİZYOLOJİSİ Prof. Dr. Fadıl ÖZYENER FİZYOLOJİ BİLİM DALI NIN BİR ALT DİSİPLİNİDİR. FİZİKSEL ETKİNLİĞİN OLUŞTURDUĞU KISA VE UZUN (ANTRENMAN) DÖNEMDEKİ STRES SONUCU VÜCUTTA ORTAYA ÇIKAN YANITLARI
LAPAROSKOPİK SLEEVE GASTREKTOMİ SONRASI METBOLİK VE HORMONAL DEĞİŞİKLİKLER
LAPAROSKOPİK SLEEVE GASTREKTOMİ SONRASI METBOLİK VE HORMONAL DEĞİŞİKLİKLER Varlık Erol, Cengiz Aydın, Levent Uğurlu, Emre Turgut, Hülya Yalçın*, Fatma Demet İnce* T.C.S.B. Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi,
14 Kasım Dünya Diyabet Günü. Kadınlar ve Diyabet: Sağlıklı bir gelecek hakkımız
14 Kasım Dünya Diyabet Günü Kadınlar ve Diyabet: Sağlıklı bir gelecek hakkımız 14 Kasım Dünya Diyabet Gününe ilişkin Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalımızın bilgilendirme metni:
Tavuk Etinin Optimal Beslenmedeki Yeri ve Önemi
Etinin Optimal Beslenmedeki Yeri ve Önemi Prof. Dr Sevinç Yücecan YDÜ Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Optimal beslenmede ; minumum hastalık riski, maksimum iyi hal/sağlık dolayısıyla
EKMEKSİZ DİYET OLUR MU? ŞİŞMANLIĞIN TEK SUÇLUSU EKMEK Mİ? Dilara Koçak Beslenme ve Diyet Uzmanı 8 Mart 2013 www.dilarakocak.com.tr
EKMEKSİZ DİYET OLUR MU? ŞİŞMANLIĞIN TEK SUÇLUSU EKMEK Mİ? Dilara Koçak Beslenme ve Diyet Uzmanı 8 Mart 2013 www.dilarakocak.com.tr Ağacın kökü toprak İnsanın kökü EKMEK tir. 2 BİR AYDA 7-12 KG. VERMEK
ANKARA ÜNİVERSİTESİ İBN-İ SİNA HASTANESİ ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI BİLİM DALI DİYET UZMANI NÜKET YUMUK
ANKARA ÜNİVERSİTESİ İBN-İ SİNA HASTANESİ ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI BİLİM DALI DİYET UZMANI NÜKET YUMUK İlk kez 1981 yılında Jenkins ve arkadaşları tarafından kullanılmıştır. Gİ karbonhidrat
SAĞLIKLI OBEZLERDE FİZYOTERAPİ VE REFLEKSOLOJİ UYGULAMALARININ ZAYIFLAMAYA ETKİSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
SAĞLIKLI OBEZLERDE FİZYOTERAPİ VE REFLEKSOLOJİ UYGULAMALARININ ZAYIFLAMAYA ETKİSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ HAZIRLAYAN:FZT.MELTEM ERASLAN DANIŞMAN:PROF.DR.İSMET MELEK Obezite (şişmanlık),vücutta aşırı ölçüde
İŞTAH HORMONU GHRELİNİN BÖBREK TRANSPLANTASYONU SONRASI VÜCUT KİTLE İNDEKSİ VE OKSİDATİF STRES ÜZERİNE ETKİLERİ
İŞTAH HORMONU GHRELİNİN BÖBREK TRANSPLANTASYONU SONRASI VÜCUT KİTLE İNDEKSİ VE OKSİDATİF STRES ÜZERİNE ETKİLERİ Yaşar Çalışkan 1, Abdullah Özkök 1, Gonca Karahan 2, Çiğdem Kekik 2, Halil Yazıcı 1, Aydın
4.ULUSAL BAĞIRSAK MİKROBİYOTASI VE PROBİYOTİK KONGRESİ TASLAK PROGRAM 19 EKİM 2017 PERŞEMBE KONGRE AÇILIŞ AÇILIŞ KONUŞMALARI
4.ULUSAL BAĞIRSAK MİKROBİYOTASI VE PROBİYOTİK KONGRESİ TASLAK PROGRAM 19 EKİM 2017 PERŞEMBE KONGRE AÇILIŞ AÇILIŞ KONUŞMALARI 09:00-10:00 Hakan ALAGÖZLÜ, Medical Park Ankara Hastanesi, Kongre Başkanı Süleyman
Rumen Kondisyoneri DAHA İYİ BY-PASS PROTEİN ÜRETİMİNİ VE ENERJİ ÇEVRİMİNİ ARTTIRMAK, RUMEN METABOLİZMASINI DÜZENLEMEK İÇİN PRONEL
Rumen Kondisyoneri DAHA İYİ Protein Değerlendirilmesi Enerji Kullanımı Süt Kalitesi Karaciğer Fonksiyonları Döl Verimi Karlılık BY-PASS PROTEİN ÜRETİMİNİ VE ENERJİ ÇEVRİMİNİ ARTTIRMAK, RUMEN METABOLİZMASINI
Sağlıklı besleniyoruz Sağlıkla büyüyoruz. Diyetisyen Serap Orak Tufan
Sağlıklı besleniyoruz Sağlıkla büyüyoruz Diyetisyen Serap Orak Tufan İstanbul 2015 NEDEN OKULA GİDERİZ? PEKİ NEDEN YEMEK YERİZ? Hastalanmamak için Daha Güçlü olmak için Daha çabuk büyümek için Karnımızı
KALP KRİZİ UZ.DR.MUHAMMET HULUSİ SATILMIŞOĞLU
KALP KRİZİ UZ.DR.MUHAMMET HULUSİ SATILMIŞOĞLU Türkiye ulusal düzeyde ölüm nedenleri arasında ilk sırayı 205.457 ölümle kardiyovaskülerhastalıklar (tüm ölüm nedenlerinin %47,73 ü) almaktadır. Kardiyovasküler
Yakın Doğu Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu. Yaşlı Bakım-Ebelik. YB 205 Beslenme İkeleri
Yakın Doğu Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Yaşlı Bakım-Ebelik YB 205 Beslenme İkeleri Uzm. Dyt. Emine Ömerağa [email protected] YAŞLANMA Amerika da yaşlı bireyler eskiye göre
Ultra saflıkta Omega 3 ihtiva eden balık yağı İsviçre DSM firmasından tedarik edilmiştir. 698 mg 330 mg 252 mg
ALFALİNO 30 YUMUŞAK KAPSÜL EDİS PHARMA İLAÇ FİRMA ÜRÜN BİLGİSİ İÇİNDEKİLER Ultra saflıkta Omega 3 ihtiva eden balık yağı İsviçre DSM firmasından tedarik edilmiştir. Etken Maddeler( 2 Yumuşak kapsülde)
SAĞLIKLI BESLENME. AVRASYA ÜNİVERSİTESİ Sağlıklı Yaşam Merkezi Dyt. Melda KANGALGİL
SAĞLIKLI BESLENME AVRASYA ÜNİVERSİTESİ Sağlıklı Yaşam Merkezi Dyt. Melda KANGALGİL 1 İNSANLAR NEDEN YEMEK YER 2 3 Sağlığın temeli yeterli ve dengeli (sağlıklı) beslenmedir. İnsan vücudunu bir arabaya benzetebiliriz;
DİYABET NEDİR? Özel Klinik ve Merkezler
DİYABET NEDİR? Özel Klinik ve Merkezler Diyabet nedir? Diyabet hastalığı, şekerin vücudumuzda kullanımını düzenleyen insülin olarak adlandırdığımız hormonun salınımındaki eksiklik veya kullanımındaki yetersizlikten
Besin Gidaların Yararı ve Zararı
Besin Gidaların Yararı ve Zararı Yiyip içtiklerinizin sağlığınızı nasıl etkilediğini, ömrünüzü uzatıp uzatmadığını ya da sizi yavaş yavaş öldürüp öldürmediğini merak ediyormusunuz. Yiyeceklerin eksi ve
DİABETİK DİSLİPİDEMİ TEDAVİSİNDE DİET VE EGZERSİZİN ROLU. Dr Banu Aktaş Yılmaz
DİABETİK DİSLİPİDEMİ TEDAVİSİNDE DİET VE EGZERSİZİN ROLU Dr Banu Aktaş Yılmaz T2DM KVH FHS: Diyabetik hastalarda klinik ateroskleroz riski 2-3 kat artmıştr. Haffner ve ark: MI öyküsü olmayan T2DM lu hastalarda,
KALP DAMAR SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI RİSKLERİNDEN KORUNMA
KALP DAMAR SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI RİSKLERİNDEN KORUNMA BU EĞİTİMDE NELER PAYLAŞACAĞIZ? KALP DAMAR HASTALIĞI NEDİR? DAMARLAR NEDEN DARALIR? KALP DAMAR HASTALIĞININ BULGULARI RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR? KALP
GÜNLÜK OLARAK NEDEN YETERLİ MİKTARDA KALSİYUM ALMALIYIZ?
GÜNLÜK OLARAK NEDEN YETERLİ MİKTARDA KALSİYUM ALMALIYIZ? Kalsiyum bir çok kişinin bildiği gibi kemik ve dişlerin yapı, oluşum ve sürdürülmesinde temel bir gereksinimdir. Kemik erimesini azaltmada yardımcı
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından da obezite, sağlığı bozacak ölçüde vücutta aşırı yağ birikmesi olarak tanımlanmıştır.
Obezite Nedir? Obezite günümüzde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin en önemli sağlık sorunları arasında yer almaktadır. Obezite genel olarak bedenin yağ kütlesinin yağsız kütleye oranının aşırı artması
Özel Bir Hastanede Diyabet Polikliniğine Başvuran Hastalarda İnsülin Direncini Etkileyen Faktörlerin Araştırılması
Özel Bir Hastanede Diyabet Polikliniğine Başvuran Hastalarda İnsülin Direncini Etkileyen Faktörlerin Araştırılması 20 24 Mayıs 2009 tarihleri arasında Antalya da düzenlenen 45. Ulusal Diyabet Kongresinde
EGZERSİZ FİZYOLOJİSİNDE TEMEL KAVRAMLAR
EGZERSİZ FİZYOLOJİSİNDE TEMEL KAVRAMLAR FİZYOLOJİ İNSAN VÜCUDUNU OLUŞTURAN SİSTEMLER NASIL ÇALIŞIYOR? ANATOMİ MOLEKÜLER BİYOLOJİ BİYOFİZİK BİYOKİMYA EGZERSİZ FİZYOLOJİSİ EGZERSİZ ESNASINDA SİSTEMLER NASIL
DAHA İYİ ÖZEL FORMÜLASYON. Yumurta Verim Kabuk Kalitesi Yemden Yararlanma Karaciğer Sağlığı Bağırsak Sağlığı Bağışıklık Karlılık
ÖZEL FORMÜLASYON DAHA İYİ Yumurta Verim Kabuk Kalitesi Yemden Yararlanma Karaciğer Sağlığı Bağırsak Sağlığı Bağışıklık Karlılık DAHA DÜŞÜK MALİYETLE DAHA SAĞLIKLI SÜRÜLER VE DAHA FAZLA YUMURTA İÇİN AGRALYX
İleri Obez Diyabetiklerde Tedavi Yaklaşım Bariatrik Cerrahinin Zamanlaması
İleri Obez Diyabetiklerde Tedavi Yaklaşım Bariatrik Cerrahinin Zamanlaması Prof.Dr.Volkan Genç Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi ABD Meme-Endokrin ve Metabolizma Cerrahisi ÇOK BİLİNENLER
Bireyin bedensel, ruhsal, zihinsel ve sosyal yönden tam bir iyilik ve uyum halidir. Sağlık nedir?
Bireyin bedensel, ruhsal, zihinsel ve sosyal yönden tam bir iyilik ve uyum halidir. Sağlık nedir? Tam ve eksiksiz bir sağlıklı yaşam Doğru beslenme Düzenli egzersiz Düzenli, yeterli ve kaliteli uyku Dengeli,
Günde bir elma doktoru evden uzak tutar.
ELMANIN FAYDALARI Günde bir elma doktoru evden uzak tutar. Elmanın Sağlığa Faydaları Elma A, E, B6, C, K vitamin kaynağıdır, bunun yanında yüksek miktarda potasyum ve çeşitli mineralleri içeren su içerir.
Çocukların. Büyüme ve Gelişmesinde. Hareketli Yaşamın Önemi
Çocukların Büyüme ve Gelişmesinde Çocuklara küçük yaşlardan itibaren fiziksel aktivite alışkanlığı kazandırmak ileriki yaşamlarında onların aktif bireyler olmalarını sağlar. Düzenli fiziksel aktivite alışkanlığı
